Ezan kur'an Namaz

Yorumlar

  1. BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
    SÜBHANALLAH
    ELHAMDÜLİLLAH
    ALLAHUEKBER
    ALLAHÜMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMED
    ESTAĞFİRULLAH

    YanıtlaSil
  2. ALLAHÜEKBER
    bk. TEKBİR
    Allah’ın en yüce varlık olduğunu belirten “Allahüekber” cümlesini söyleme anlamında terim.
    Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’n

    YanıtlaSil
  3. TEKBİR
    التكبير
    Allah’ın en yüce varlık olduğunu belirten “Allahüekber” cümlesini söyleme anlamında terim.
    Bölümler İçin Önizleme
    Itrî’nin segâh makamındaki tekbirinin notası
    İlişkili Maddeler
    KEBÎR
    Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
    MÜTEKEBBİR
    Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.

    1/2
    Müellif:
    SAFFET KÖSE
    Sözlükte “yüceltmek, büyük olduğunu kabul etmek” anlamındaki tekbîr dinî terim olarak “Allah’ın zâtı, sıfatları ve fiilleri itibariyle her şeyden yüce ve üstün olduğu” mânasına gelen “Allāhüekber” cümlesini yahut bunu söylemeyi ifade eder. Tekbir başta namaz olmak üzere birçok ibadetin rüknü veya tamamlayıcı öğesidir. Allah’ın adını yüceltme emri peygamberliğin ilk günlerinde nâzil olan, “Ey örtünüp bürünen, kalk ve uyar! Sadece rabbinin büyüklüğünü dile getir” meâlindeki âyet yanında (el-Müddessir 74/1-3) tevhid inancının bir parçası olarak diğer birçok âyette de geçer (meselâ bk. el-Bakara 2/185; el-İsrâ 17/111; el-Hac 22/37). Tarih boyunca insanların Allah’tan başka varlıkları yüceltme, putlara tâzimde bulunma, onlara kurbanlar sunma gibi tevhid inancıyla bağdaşmayan tutumlar ortaya koyduğu gerçeği karşısında İslâmiyet’te namaz, hac, kurban gibi ibadetlerde tekbire yer verildiği gibi Allah’ın azametinin temaşa edildiği her yerde ve gündelik hayatta çeşitli vesilelerle tekbir getirilmesi tavsiye edilmiştir.

    Her gün beş vakit namazdan önce okunan ezan ve farz namazlara durulurken okunan kāmet tekbir lafızlarını içerir. Ayrıca namaza başlama ve bir rükünden diğerine geçiş tekbirle olur. İlkine “iftitah tekbiri”, diğerlerine “intikal tekbirleri” denir. Başlangıç tekbiri iftitah (açılış) kelimesiyle nitelendiği gibi, kendisiyle namaz dışında yapılması helâl olan eylemler haram hale geldiği ve dış âlemle bağlantıyı kestiği için “tahrîme (ihrâm) tekbiri” diye de anılır. İkinci adlandırma Hz. Peygamber’in, “Namazın anahtarı temizlik, haram kılanı tekbir, helâl kılanı selâmdır” hadisinden (Ebû Dâvûd, “Ṭahâret”, 31, “Ṣalât”, 73; Tirmizî, “Ṭahâret”, 3, “Ṣalât”, 63) hareketle yapılmıştır. Resûl-i Ekrem, iftitah tekbirine yetişmek şartıyla kırk gün cemaate gelen kişiye Allah’ın biri cehennemden, ikincisi münafıklıktan kurtuluş olmak üzere iki berat vereceğini bildirmiş (Tirmizî, “Ṣalât”, 64) ve namazın özünün iftitah tekbiri olduğunu söylemiştir (Heysemî, II, 273). İftitah tekbiri Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’a göre namazın şartlarından, İmam Muhammed’e, üç mezhebe ve Ca‘ferîler’e göre rükünlerindendir. Bu ayırım bazı hükümlere tesir eder. Meselâ iftitah tekbirinden sonra örtülmesi farz kılınan bir yerin örtülmesi veya kıbleye yönelişin tamamlanması gibi hususlar yerine getirilirse ilk görüş sahiplerine göre namaz sahih, bu tekbiri rükün sayanlara göre ise bâtıl olur. Erken dönemde Zührî, Ebû Bekir el-Esam, Süfyân b. Uyeyne ve İbn Uleyye gibi, namaza başlarken niyetin yeterli olacağı ve tekbire gerek bulunmadığı görüşünü savunanlar varsa da bu görüş taraftar bulmamıştır. Niyetle iftitah tekbirinin ardarda yapılmasının gerekliliği hususunda da görüş ayrılığı mevcuttur. Hanefîler, Hanbelîler ve Ca‘ferîler’e göre niyet iftitah tekbirinin hemen öncesinde yapılır ve arada namazla ilgisi olmayan söz ve davranışlara yer vermeden tekbir alınarak namaza başlanır. Niyetle iftitah tekbiri arasında birkaç âyet okuyacak kadar bir süre geçmesi, zikir ve dua yapılması niyetin sıhhatine mani değildir, ancak araya uzun bir zaman dilimi girmemelidir. Mâlikîler ve Şâfiîler’e göre ise iftitah tekbiri niyeti hemen takip etmeli, kısa da olsa herhangi bir fâsıla verilmemelidir, aksi takdirde namaz bâtıl olur. Cemaatle kılınan namazlarda imamdan önce tekbir almanın câiz görülmediği ve bu durumda tekbirin yenilenmesi gerektiği hususunda görüş birliği vardır. İmama uymayı emreden hadisi (Buhârî, “Ṣalât”, 18, “Eẕân”, 51, 74, 82, 128; Müslim, “Ṣalât”, 77, 87, 89) yorumlayan Şâfiîler ve Hanbelîler’e göre cemaat mutlaka imamın peşinden tekbir almalıdır; onunla beraber tekbir alanın namazı geçerli değildir. İmam Mâlik, Ebû Yûsuf ve Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî tekbirin imamla aynı anda alınmasının kerâhetle câiz olduğunu söyler.

    YanıtlaSil
  4. Hanbelîler’deki bir görüşe göre bu sehven yapılmışsa câizdir. Ebû Hanîfe’ye göre ise en faziletlisi muktedinin imamla beraber tekbir almasıdır.

    Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre namaza “Allāhükebîr, er-rahmânü a‘zam, lâ ilâhe illallah, sübhânallah” gibi tâzim ifade eden lafızlarla da başlanabilir. Ebû Yûsuf, “Allāhüekber, Allāhü’l-ekber, Allāhü’l-kebîr” dışındaki lafızlarla başlanmasını câiz görmez. Diğer mezheplere göre ise namaza başlarken mutlaka “Allāhüekber” lafzını söylemek gerekir, zira bunun yerine geçecek başka bir lafız yoktur. Allah lafzının ilk harfini uzatmak kelimeye soru anlamı kattığı, “ekber”i “ekbâr” veya “ikbâr” şeklinde okumak anlamı bozduğu için fakihler bu lafzı söylerken çok dikkat edilmesi gerektiğini belirtirler. Dört Sünnî mezheple Ca‘ferîler’in ortak görüşüne göre iftitah tekbiri sırasında elleri kaldırmak sünnet olup bunun sürekli terki günah kabul edilmiştir. Kadınların ellerini göğüs hizasına kadar kaldıracakları hususunda görüş birliği varsa da erkekler hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hanefîler’e göre başparmaklar iki kulak yumuşağına değecek şekilde ve avuçlar açık, parmak araları kapalı vaziyette kıbleye dönük olmalı, bu esnada baş eğik durumda bulunmamalıdır. Ca‘ferîler’de de ellerin kulak yumuşağı hizasına kaldırılması görüşü tercih edilmiştir. Mâlikîler ile Şâfiîler’e göre eller omuz hizasına kadar kaldırılır. Hanbelîler’e göre ise mükellef bu ikisinden dilediğini uygulayabilir. Hanefîler’e göre önce eller kaldırılır, arkasından tekbir alınır, diğerlerine göre eller kaldırılırken tekbire başlanır ve indirilirken bitirilir. Cemaatle kılınan namaza imam rükûda iken yetişen kimse iftitah tekbirini ayakta dik vaziyette almalıdır. Bu durumda imama uyan kişi Hanefî, Mâlikî ve Hanbelîler’e göre iftitah tekbiriyle birlikte intikal tekbirine de niyet edip doğrudan rükûa gidebilir. Şâfiîler’e göre sadece iftitah tekbirine niyet etmelidir, her ikisine niyet etmesi namaza manidir. Ca‘ferîler’e göre ise iki tekbir aldığında rükûu kaçıracağını anlayan kimse iftitah tekbirine niyet etmek şartıyla tek tekbirle yetinebilir.

    İntikal tekbirleri rükûa ve secdeye giderken, secdeden ve ikinci rek‘atta tahiyyattan sonra kıyama kalkarken okunan tekbirlerdir. İki rek‘atlık bir namazda on, dört rek‘atlık bir namazda yirmi bir intikal tekbiri bulunur. Ayrıca Hanefîler’e göre vitir namazının son rek‘atında Kunut dualarından önce tekbir alınır. Sehiv secdesi yapılırken namaz içindeki diğer secdelerde olduğu gibi tekbir alınır. İntikal tekbirlerinin hükmü konusunda fakihler arasında üç görüş ortaya çıkmıştır. Hanefî, Mâlikî ve Şâfiî mezhepleriyle Ahmed b. Hanbel’den nakledilen bir görüşe göre intikal tekbirleri sünnettir; Ahmed b. Hanbel’in diğer görüşüne göre ise vâcip hükmündedir ve kasten terkedilmesi namazın sıhhatine engel teşkil eder; sehven veya bilgisizlik sebebiyle terki namaza zarar vermez. Fazla taraftar bulmayan ve Saîd b. Cübeyr, Ömer b. Abdülazîz, Hasan-ı Basrî, Kāsım b. Muhammed gibi erken dönem âlimlerinden nakledilen üçüncü görüşe göre namazda iftitah tekbiri dışında herhangi bir tekbir yoktur. İntikal tekbirleri cemaatle kılınan namazlarda imam tarafından cehren okunur. İmamın sesi cemaatin tamamına ulaşmıyorsa cemaat içinden birinin tekbirleri yüksek sesle tekrarlaması müstehaptır (bk. TEBLİĞ) İntikal tekbirleri sırasında Hanefîler ve Mâlikîler’e göre ellerin kaldırılması gerekmez. Şâfiîler, Hanbelîler ve Ca‘ferîler’e göre rükûa giderken ve rükûdan kalkarken ellerin kaldırılması sünnettir. Tekbir ayrıca farz namazlardan sonra okunan zikirler arasında yer alır. Gerek namazların ardından gerekse geceleyin uyumadan önce otuz üç defa okunması tavsiye edilen ve aralarında tekbirin de bulunduğu zikir lafızlarının fazileti hakkında çok sayıda hadis nakledilmiştir (meselâ bk. Buhârî, “Eẕân”, 155, “Daʿavât”, 17; Müslim, “Mesâcid”, 142, 146, “Ẕikir”, 80;

    YanıtlaSil
  5. ; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 100). Secde âyetleri dolayısıyla yapılan tilâvet secdelerinde tekbir alınıp alınmayacağı hususu namaz içinde veya dışında olmasına göre farklılık taşır. Secde âyetinin namazda iken okunması halinde secdeye giderken ve kalkarken tekbir alınacağı konusunda dört mezhep fakihleri görüş birliğine varmış, bazı Şâfiî âlimlerinin tekbir gerekmediği görüşü taraftar bulmamıştır. Secde âyetinin namaz dışında okunması halinde Hanefîler ve Hanbelîler ile diğer iki mezhepteki bazı âlimlerin görüşüne göre secdeye giderken ve kalkarken, Şâfiî ve Hanbelî fakihlerinden bir kısmına göre yalnız secdeye giderken tekbir alınır.

    Cenaze namazında tekbirin rükün sayıldığı ve tekbirsiz cenaze namazının sahih olmayacağı hususunda fakihler arasında görüş birliği vardır. Bu namazda iftitah tekbiriyle birlikte dört tekbir alınır; çoğunluğun görüşüne göre bundan fazla okunması sünnete aykırıdır; daha az okunması ise câiz değildir. Bu konuda Resûl-i Ekrem’in Habeşistan Kralı Necâşî Ashame’nin vefatı üzerine gıyabında kıldırdığı cenaze namazı ile (Buhârî, “Cenâʾiz”, 4, 64; Müslim, “Cenâʾiz”, 63-65) mescidin temizliğini yapan bir kadının cenaze namazını (Müslim, “Cenâʾiz”, 68-69; el-Muvaṭṭaʾ, “Cenâʾiz”, 15; Nesâî, “Cenâʾiz”, 43) dört tekbirle kıldırması delil kabul edilmiştir. Zeyd b. Erkam’ın rivayet ve uygulamasını (Müslim, “Cenâʾiz”, 72) esas alan bazı sahâbî ve tâbiîn fakihleriyle İmam Ebû Yûsuf’un bir görüşüne ve diğer bazı fakihlere göre ise tekbirler dörtten az veya çok olabilir; tercih edilen üç-yedi arasında olmasıdır. Hanefî ve Mâlikîler’e göre cenaze namazında iftitah tekbiri dışındaki tekbirlerde eller kaldırılmazken Şâfiîler ile Hanbelîler’e göre her tekbirde eller kaldırılır.

    Tekbirin bayramlarda özel bir yeri vardır. Bayram namazlarına giderken tekbir getirmek menduptur. Kurban bayramı namazına giderken sesli olarak tekbir getirmenin cevazı hususunda görüş birliği vardır. Ramazan bayramı namazı için de fakihlerin çoğunluğuna göre aynı şekilde hareket edilir; Ebû Hanîfe ise bu durumda tekbirin gizli söylenmesinin daha uygun olduğu kanaatindedir. Bayram namazı kılınırken diğer namazlara göre daha fazla tekbir getirilir (zevâid tekbirleri). Bu tekbirlerin yeri ve sayısı mezheplere göre değişmektedir (bk. BAYRAM). Bayram namazından sonra okunan hutbeye de tekbirlerle başlanır; bazı fakihlere göre ilk hutbede dokuz, ikinci hutbede yedi tekbir getirilmesi menduptur. Vakit sayısı ve hükümleri mezheplere göre farklılık taşımakla birlikte kurban bayramında farz namazlardan sonra cehrî olarak teşrîk tekbiri getirilir (bk. TEŞRÎK). Yağmur duasından önce kılınan namazda (salâtü’l-istiskā) Hanefîler’e ve Mâlikîler’e göre diğer nâfile namazlardaki gibi tekbir alınır. Ancak Şâfiîler ile Hanbelîler’e göre bayram namazında olduğu üzere ziyade tekbirler söz konusu olup birinci rek‘atta yedi, ikinci rek‘atta beş tekbir alınır.

    Hac ve umre ibadetlerinin belli aşamalarında tekbir getirilir. Bu ibadetleri yapanların Allah’ın misafirleri sayıldığı için O’nun huzurunda tekbirle O’nu yüceltmeleri ayrı bir değer taşır. Hz. Peygamber’in ve sahâbenin uygulamalarını (Buhârî, “Ḥac”, 60; Müslim, “Ḥac”, 249-250; Ebû Dâvûd, “Menâsik”, 46) dikkate alan fakihler, tavaf sırasında Hacerülesved’i sünnete uygun şekilde ziyaret etmenin (istilâm) ona elle dokunup öpmekle gerçekleştiği ve istilâm sırasında tekbir getirilmesinin (Buhârî, “Ḥac”, 62)

    YanıtlaSil
  6. müstehap olduğu kanaatindedir. Fakihlerin çoğunluğuna göre tavafın her şavtında yapılan istilâm esnasında tekbir getirilirken eller havaya kaldırılır, Mâlikî mezhebine göre ise bu gerekli değildir. Tekbir getirmek ayrıca sa‘yin sünnetlerindendir. Safâ ve Merve tepelerine çıkılıp Kâbe görüldüğünde üçer defa tekbir ve tehlîl getirerek arkasından “Allāhüekber alâ mâ hedânâ” denilmesinin mendup olduğu hususunda fakihler görüş birliğine varmıştır. Arafat’ta vakfe sırasında eller açık biçimde tekbir getirilmesi Hanefîler’e göre sünnet, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîler’e göre menduptur. Şeytan taşlama esnasında her atışla birlikte “bismillâhi vallāhü ekber” cümlesini söylemenin sünnet olduğu hususunda da görüş birliği vardır.

    Kur’an’dan bazı sûrelerin tilâvetinden sonra tekbir getirilmesi sünnettir. Bu konuyla ilgili olarak, vahyin bir süre kesintiye uğramasından sonra Duhâ sûresinin inmesi üzerine Hz. Peygamber’in “Allāhüekber” deyip sevincini gösterdiği, Duhâ ve ardından gelen sûrelerin peşinden tekbir getirilmesini istediği, Abdullah b. Abbas gibi ashabın ileri gelenlerinin de Kur’an okuttukları kişilerden bu sûrelerden sonra tekbir getirmelerini istedikleri rivayet edilir (Hâkim, III, 344; Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, III, 425-428; İbnü’l-Cezerî, II, 406). Bu rivayetler yanında özellikle Mekke halkının uygulamasını esas alan kıraat âlimlerinin çoğunluğu Duhâ ve Nâs sûreleri arasındaki bütün sûrelerin arkasından tekbirin sünnet olduğu görüşündedir. Zamanla bu yönde bir uygulamanın oluştuğu ve günümüze kadar geldiği bilinmektedir. Tekbirin bu sûrelerin başında alınmasının sünnete daha uygun olacağını düşünen âlimler varsa da genel kabul sonunda getirilmesi yönündedir.

    Tekbir bir müslümanın hayatında yaygın biçimde yer tutması gereken faziletli bir zikirdir. Yukarıda açıklananlar dışında kurban amaçlı olsun veya olmasın hayvan keserken (Buhârî, “Eḍâḥî”, 14), avlanma esnasında ava ateş ederken yahut avcı hayvanı ava salarken besmeleden sonra tekbir getirmenin müstehap olduğu hususunda âlimler arasında görüş birliği vardır. Bunun yanı sıra gece namazı için uyanan kişinin namaza tekbir, hamd, tesbih, tehlîl, istiğfar ve dua ile başlaması; savaşta, bineğe binerken, hilâl ilk görüldüğünde, dağ ve tepe gibi yüksek bir yere çıkarken, sevindirici bir olayla karşılaşıldığında tekbir getirilmesi müstehap sayılmıştır (ayrıca bk. Dârimî, “İstiʾẕân”, 43; Buhârî, “Cihâd”, 132-133; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 158).

    YanıtlaSil

  7. BİBLİYOGRAFYA
    Şâfiî, el-Üm (nşr. M. Zührî en-Neccâr), Beyrut 1393, I, tür.yer.; VII, 140, 141, 164, 169, 187, 188, 250, 253, 288.

    Tahâvî, Aḥkâmü’l-Ḳurʾân (nşr. Sadettin Ünal), İstanbul 1416/1995, I, 141.

    Hâkim, el-Müstedrek (Atâ), III, 344.

    Dânî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Abdürrahîm et-Tarhûnî – Yahyâ Murâd), Kahire 1427/2006, III, 303-310.

    Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, Şuʿabü’l-îmân (nşr. Abdülalî Abdülhamîd Hâmid), Bombay 1423/2003, III, 425-428.

    Ebû Ca‘fer et-Tûsî, el-Mebsûṭ fî fıḳhi’l-İmâmiyye (nşr. M. Takī el-Keşfî), Tahran 1387, I, 102-105, 110-111.

    Serahsî, el-Mebsûṭ, I, tür.yer.; II, 42-45, 97-98, 125; III, 98; IV, 6, 9, 20, 34, 70; IX, 31; XII, 4; XIII, 77.

    Ebü’l-Alâ el-Hemedânî, Ġāyetü’l-iḫtiṣâr (nşr. Eşref M. Fuâd Tal‘at), Cidde 1414/1994, II, 718-721.

    Kâsânî, Bedâʾiʿ, I, tür.yer.; II, 145, 154, 157, 161; III, 48; V, 48-49.

    Muvaffakuddin İbn Kudâme, el-Muġnî, Beyrut 1405/1985, I, tür.yer.; II, 20, 72, 110-115, 118-128, 185-186; III, 132, 236; VII, 61; IX, 293.

    Nevevî, el-Eẕkâr, İstanbul 1986, s. 36-37, 155, 187.

    Şehâbeddin el-Karâfî, eẕ-Ẕaḫîre (nşr. Muhammed Haccî), Beyrut 1994, I, 64; II, tür.yer.; III, 236, 251, 275; IV, 129.

    Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm (nşr. Sâmî b. Muhammed es-Selâme), Riyad 1420/1999, I, 560-562.

    Heysemî, Mecmaʿu’z-zevâʾid (Dervîş), II, 273.

    İbnü’l-Cezerî, en-Neşr, II, 405-440.

    Ali b. Süleyman el-Merdâvî, el-İnṣâf fî maʿrifeti’r-râciḥ mine’l-ḫilâf (nşr. M. Hâmid el-Fıkī), Beyrut 1406/1986, I, 389, 413; II, 41-44, 59, 222, 230, 295-296, 423-441, 530.

    Sirâceddin en-Neşşâr, el-Bedrü’l-münîr fî ḳırâʾâti Nâfiʿ ve Ebî ʿAmr ve İbn Kes̱îr (nşr. Muhtâr Ahmed Deyre), Trablus 2003, s. 579-884.

    Buhûtî, Keşşâfü’l-ḳınâʿ, I, tür.yer.; II, 53-55, 113, 120, 406; V, 39, 167; VI, 208.

    Ebû Saîd el-Hâdimî, Risâle fî ḥaḳḳı’t-tesbîḥ ve’t-taḥmîd ve’t-tekbîr ʿalâ s̱elâs̱în ve s̱elâs̱îne ve’t-tevḥîd (el-Mecmûʿatü’ş-şerîfe içinde), İstanbul 1302, s. 210.

    Şevkânî, Neylü’l-evṭâr, Beyrut 1973, II, tür.yer.; III, 126, 129, 171, 183-185, 354-355; IV, 31-32, 98-101.

    İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr, Beyrut 1421/2000, I, tür.yer.; II, tür.yer.

    Ebû Bekir b. Muhammed ed-Dimyâtî, İʿânetü’ṭ-ṭâlibîn, Beyrut, ts. (Dârü’l-fikr), I, 130-135, 175-176, 260-264; II, 17-18.

    Mehmet Cemal Öğüt, Tekbir: Tekbiri Teşrik, İstanbul 1947.

    Ahmed eş-Şerebâsî, Yesʾelûneke fi’d-dîn ve’l-ḥayât, Beyrut 1977, IV, 253-259.

    Sâlih b. Muhammed b. İbrâhim el-Hasan, Aḥkâmü’t-tekbîr, Mekke 1415.

    Muhammed Muhammed eş-Şerkāvî, “et-Tekbîr fî evâḫiri’s-süver: Hel lehû esâsün ṣaḥîḥ”, ME, XXX (1961), s. 80-83.

    Necmettin Kızılkaya, “Fıkhî Bir Kavram Olarak Tekbîr”, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 11, Konya 2008, s. 347-364.

    A. J. Wensinck, “Takbir”, EI2 (İng.), X, 119.

    “Eyyâmü’t-teşrîḳ”, Mv.F, VII, 325; “Tekbîr”, a.e., XIII, 206-216; “Tekbîrâtü’l-iḥrâm”, a.e., XIII, 217-224; “Rükûʿ”, a.e., XXIII, 130-131; “Ṣalât”, a.e., XXVII, 84-87.

    M. Rızâ Ensârî, “Tekbîr”, DMT, V, 43-44.

    Sâlihî Kirmânî, “Tekbîrâtü’l-iḥrâm”, a.e., V, 44.

    YanıtlaSil
  8. MÛSİKİ. Hanefîler başta olmak üzere ulemânın büyük bir kısmı tarafından teşrîk tekbirinin metni kabul edilen, “Allāhüekber Allāhüekber lâ ilâhe illallāhü vallāhü ekber Allāhüekber ve li’llâhi’l-hamd” ibaresi aynı zamanda Türk dinî mûsikisinin bir formudur. Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi’nin segâh makamında ve serbest usulle bestelediği tekbir sözleri, bestenin uyandırdığı duygu ve etkiden dolayı Türkiye’nin yanı sıra bütün İslâm âlemince kabul görmüş ve terennüm edilmiştir. Türk dinî mûsikisi kültüründe önemli bir yeri bulunan tekbirin cemaat üzerinde oluşturduğu yoğun duygunun asıl unsuru eserin melodik yapısından kaynaklanmaktadır. Sürekli dönen bir mûsiki ifadesi olan eser her okunuşunda ayrı bir coşku ve haz vermesinden dolayı yüzyıllar boyunca dinamizminden hiçbir şey kaybetmeden günümüze kadar gelmiştir. Teşrîk tekbirleri arefe ve kurban bayramı günlerinde kılınan farz namazlardan sonra okunmakla birlikte tekbir ayrıca bayram namazlarında, kurban kesilirken, hac ve umre ihramı boyunca, mevlidde, cenazede veya herhangi bir dinî merasimin heyecanı içerisinde topluca okunmaktadır. Tekbirin bestekârı konusunda yaygın görüş eserin Buhûrîzâde Mustafa Itrî’ye ait olduğudur. Mehmet Suphi Ezgi, melodik yapısının Hatîb Zâkirî Hasan Efendi’nin (ö. 1032/1623) eserlerine çok benzediğini söyleyerek tekbirin ona ait olduğunu ifade etmiş, ayrıca ırak makamında ve durak evferi usulündeki notasını neşretmiştir (Nazarî-Amelî Türk Musikisi, III, 66-67). Ancak bu görüş mûsiki çevrelerinde kabul görmemiştir.


    BİBLİYOGRAFYA
    Suphi Ezgi, Nazarî-Amelî Türk Musikisi, İstanbul, ts., III, 66-67.

    a.mlf., Türk Musikisi Klasiklerinden Temcit-Na’t-Salât-Durak, İstanbul 1945, s. 7-8.

    Nuri Özcan, Onsekizinci Asırda Osmanlılar’da Dînî Mûsıkî (doktora tezi, 1982), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, I, 20-21.

    M. Ekrem Karadeniz, Türk Mûsikîsinin Nazariye ve Esasları, Ankara, ts. (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları), s. 165.

    Öztuna, BTMA, II, 385.

    Zekâi Kaplan, Dînî Mûsikî Dersleri, İstanbul 1991, s. 173.

    M. Nazmi Özalp, Türk Mûsikîsi Beste Formları, Ankara 1992, s. 45, 368.

    Halil Can, “Dînî Musiki”, MM, sy. 317 (1976), s. 22-23.

    YanıtlaSil
  9. Rahman ve Rahim olan Allah c.c. adı ile.
    O'dur.O Allah c.c. tır.Allah c.c. tektir,tek.
    Allah c.c. sameddir.( hiçbir şeye muhtaç olmayan herşey kendisine mutaç olan)
    Tercümelu Emrem Delail-i Şerif Mecmuası.sy.357.

    YanıtlaSil
  10. Bismillahirrahmanirrahim
    Allah c.c. baba değildir, oğlu yoktur,oğul da değildir,babasıda yoktur,varlığında eksilmemiştir,varlığında artışta olmamıştır.
    Zatında sıfatlarında,fiillerinde, O' na eş, benzerve denk olabilecek hiçbir varlık mevcut değildir.
    Tercümeli Emrem
    Delail-i Şerif Mecmuası.sy.357.

    YanıtlaSil
  11. ....
    İsmin ve kullarının sırları hakkı için senden diliyorum.Bana sahiblik yap yarab!
    İslâm'ı tamamlayan ismin hakkı için senden diliyorum.Bana sahiblik yap yarab!
    .....
    Resulullah'ın dilinden en güzel dualar.
    Abdulselam Akbana.
    Kenzul Arş duası.
    sy.557.

    YanıtlaSil
  12. Böylece Kur'an tilâvetinde ilimve amelin, güzel sesten daha önce gelmesi gerektiğini hatırlatmıştır.
    Kitabımız Kur'an
    Muhtevası Ve Faziletleri.sy.364.

    YanıtlaSil
  13. Rasulullah s.a.v. İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki,Kur'an-ı teğanni vâsıtası ( mezamir) edinecekler buyurmuşlardır.
    İbn Vaddah, el-Bida' s.171.
    Kitabımız Kur'an
    Muhtevası Ve Faziletleri.sy.364.

    YanıtlaSil
  14. Ey Muhammed s.a.v., de ki, "İbadetiniz (duanız, imanınız) olmasa Rabbim size ne diye değer versin? ( Furkan .77)
    Altın Öğütler.
    Kur'an, Hadis ve İslâm Büyüklerinden.
    sy.156.

    YanıtlaSil
  15. ENE
    أنا
    Sâlikin fenâ halini ifade eden, ayrıca iddia, kibir ve bencillik anlamında kullanılan tasavvuf terimi.
    İlişkili Maddeler
    FENÂ
    Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmekten fâni olup gerçek kul olma noktasına ulaşması anlamında bir tasavvuf terimi.
    ENELHAK
    Hallâc-ı Mansûr’un (ö. 309/922) ulûhiyyet ve hulûl iddia ettiği gerekçesiyle öldürülmesine sebep olan meşhur sözü.

    Müellif:
    SÜLEYMAN ULUDAĞ
    “Ben” anlamına gelen ene kelimesi Arapça’da birinci şahıs tekil zamiridir. Üçüncü şahıs tekil zamiri olan hû kelimesiyle zikir yapan, bazan da bu zamiri hüviyet şeklinde masdar halinde kullanan sûfîler ene kelimesini çeşitli anlamlarda kullanmalarının yanı sıra enânet, enâniyyet, enâiyyet ve enniyyet şeklinde masdar yaparak ona farklı anlamlar yüklemişlerdir.

    İlk dönem zâhid ve sûfîleri nefsi kibir, gurur, iddiacılık, bencillik ve her türlü kötülüğün kaynağı olarak görmüşlerdir. Daha sonraki devirlerde “nefis ve nefsâniyet” anlamında ene ve enâniyet kelimeleri kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde mutasavvıflar biri kötülenen ve aşağılanan (âdi), diğeri övülen ve yüceltilen (aşkın, müteâl) olmak üzere iki eneden söz etmişlerdir. Bazı sûfîlerin üstü kapalı, bazılarının biraz daha açık olarak ifade ettikleri bu iki ene tasviri Bâyezîd-i Bistâmî (ö. 234/848 [?]) ve Hallâc-ı Mansûr (ö. 309/922) gibi sûfîlerde belirgin bir anlatım biçimine kavuşmuştur. Sonraki dönemlerde yetişen büyük mutasavvıflar bu konuda onları takip etmişlerdir. Meselâ Bâyezîd-i Bistâmî on iki yıl nefsini âdeta çekiçle dövdüğünü ve yılanın gömleğinden çıktığı gibi enniyetinden çıktığını söylerken reddedilen eneye, “sübhânî” derken de aşkın eneye işaret etmiştir (Abdurrahman Bedevî, s. 97, 100, 101). Hallâc-ı Mansûr, “Benliğim aramızda perde olmaktadır, benliğinle benliğimi aradan kaldır” (Aḫbâru Ḥallâc, s. 42) diye dua ederken aşağı benliğinden uzaklaşmak istiyor, aşkın benliğe ulaştığı zaman da “enelhak” diyordu. Ebû Bekir eş-Şiblî, “Ârif bir sineği bile taşıma gücüne sahip değildir” sözüyle, “Ârif yedi kat yeri ve göğü bir kirpiğinin üzerinde taşır” sözü arasındaki çelişkiye dikkat çekenlere, “İlk halde biz biz idik, ikinci halde biz o olduk” diyerek meseleyi iki benin mevcudiyetiyle açıklamıştı (Attâr, s. 632). Abdurrahman-ı Câmî, ilâhî inâyet sayesinde halk ve enâniyet perdelerini ortadan kaldıran sûfîlerin kendi mânevî halleriyle hiç ilgilenmediklerini söyler (Lâmiî, s. 16). Bu örneklerde ene “fenâ” anlamında kullanılmıştır. Kul ile Allah arasındaki ilk perdenin nefis (ben) olduğunu belirten Gazzâlî de farklı bir yaklaşımla bunun aynı zamanda ilâhî latife olduğunu özellikle belirtir (İḥyâʾ, III, 395; IV, 299).

    Tasavvufta terkedilmek istenen “ben” ile sahip olunmak istenen “ben” arasındaki farka daima işaret edilmiştir. Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye göre, “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı” (el-Enfâl 8/17) meâlindeki âyet iki benin mevcut olduğunu ortaya koymaktadır (el-Fütûḥât, IV, 42). Yûnus Emre, “Beni bende demen bende değilem / Bir ben vardır bende benden içerü // Süleyman kuş dilin bilir dediler / Süleyman var Süleyman’dan içerü” gibi beyitlerinde bu iki beni dile getirmiştir.

    Nazarî-felsefî tasavvufun büyük yorumcusu İbnü’l-Arabî enânet ve enâniyet masdarlarına farklı bir anlam verir. Ona göre enânet benlik, enâniyet ise izâfî olarak hakikat anlamına gelir. Abdülkerîm el-Cîlî, aynı kökten gelen enniyetin Cenâb-ı Hakk’ın kendine özgü hakikatlerle zuhur edip meydan okuması olduğunu, “Ben kendisinden başka ilâh olmayan Allahım” (Tâhâ 20/14) meâlindeki âyetin Hakk’ın enniyetine işaret ettiğini söyler. Ona göre Hakk’ın hüviyeti bâtın oluşu, enniyeti ise zâhir oluşu demektir. Hüviyet olarak ifade edilen bâtını ahadiyyet, ene terimiyle ifade edilen zâhiri enniyetten ibarettir (el-İnsânü’l-kâmil, I, 83-85).

    YanıtlaSil

  16. Öte yandan ene (ben) kelimesi, bir insanın “ben” diye söze başlayıp kendini övmesi ve öne çıkarması ahlâkî anlamda kötü bir davranış olarak görülmüş, “ben” demenin İblîs’e özgü bir davranış olduğu belirtilmiştir. Bu yoruma göre İblîs Allah’ın huzurunda kendinde varlık görüp, “Ben Âdem’den daha üstünüm” dediği için lânetlenmiştir. Firavun’un, “Ben sizin en yüce rabbinizim” (en-Nâziât 79/24), şeytanın, “Ben ondan daha üstünüm” (el-A‘râf 7/12) demesi tanrılık ve üstünlük iddiası taşıdığı için sakıncalı sayılmıştır. Fakat Kur’an’da yer alan her ene sözü kibir ve gurur anlamı taşımaz. “De ki, ben de ancak sizin gibi bir beşerim” (el-Kehf 18/110; Fussılet 41/6) meâlindeki âyette geçen eneden bir tevazu anlamı çıkarmak bile mümkündür. Hz. Peygamber’in, “Ben Allah’ı en iyi bileniniz ve ondan en çok korkanınızım”; “Ben övünmek için söylemiyorum ama insanların efendisiyim” (bk. Aclûnî, I, 231, 234-235) gibi ene kelimesiyle başlayan sözleri vardır.

    Ben kelimesi tasavvufî edebe ve nezakete uygun düşmediğinden sûfîler sahip oldukları şeyleri kendilerine nisbet edip “evim, seccadem” yerine “evimiz, seccademiz” demeyi tercih ederler. İbrâhim b. Şeybân’ın “ayakkabım, ibriğim” demeyi enâniyet saydığı, böyle söyleyenlerle sohbet etmediği rivayet edilir. Mutasavvıfların kötülenen ve aşağılanan eneyi yok etmek için uğraşmalarının kişiliklerini kaybedip silik hale gelmelerine yol açtığı öteden beri iddia edilmiştir. Muhammed İkbal, 1915’te Farsça yayımladığı Esrâr-ı Ḫodî adlı mesnevisiyle Ahmed Asrar tarafından İslâm’da Dinî Düşüncenin Yeniden Doğuşu adıyla Türkçe’ye tercüme edilen The Reconstruction of Religious Thought in Islam’ında ve diğer bazı eserlerinde bu iddiayı ciddi şekilde inceleyip ben konusunda ilgi çekici açıklamalar yapmıştır. İkbal mutasavvıfların fenâyı, mahvı ve eriyip yok olmayı öngören anlayışları yerine toplumla birleşip kaynaşmayı hedefleyen faal bir ene anlayışını geliştirmeye çalışmış, sûfîliğin bireyci enesinin yerine toplumcu bir ene koymuştur.

    Kelâmcıların çoğuna göre ene ruhla varlık kazanan bedene işaret eder. Mâtürîdîler ise enenin bedene değil ona varlık kazandıran insaniyete (nefs-i nâtıka) işaret ettiğini söylemişlerdir.

    İbn Haldûn eneyi sosyal ve siyasî hayatın önemli bir unsuru olarak görmüş, insan tabiatında “huluku’t-teellüh” dediği tanrılığa heveslenmeye varan bir egoizmin bulunduğunu, bir devletin kuruluşuna öncülük eden kişinin başlangıçta kendisini başkalarından fazla farklı görmezken devletin ikinci aşamasında bütün yetkileri kendinde toplayarak mutlak bir hâkim haline geldiğini ve yönetime kimseyi ortak etmediğini belirtmiştir (Muḳaddime, s. 540, 554). Bu anlamda, devletin kuruluşunda ve varlığını sürdürmesinde kurucusunun egosunun ve ihtirasının önemli bir payı vardır. İbn Haldûn’un bu görüşüyle devleti “ben”den ibaret gören Hegel arasında bir benzerlik bulunmaktadır.

    YanıtlaSil
  17. BİBLİYOGRAFYA
    Kâşânî, Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, s. 32.

    İbnü’l-Arabî, Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye (et-Taʿrîfât içinde), Kahire 1958, s. 242.

    a.mlf., el-Fütûḥât, IV, 42.

    Serrâc, el-Lümaʿ, s. 436-437.

    Kuşeyrî, er-Risâle, s. 575-576.

    Attâr, Teẕkiretü’l-evliyâʾ, s. 632.

    Gazzâlî, İḥyâʾ, Kahire 1939, III, 395; IV, 299.

    Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, İstanbul 1300, I, 83-85.

    Aḫbâru Ḥallâc (nşr. L. Massingnon), Paris 1936, s. 42.

    Alâüddevle-i Simnânî, el-ʿUrve li-ehli’l-ḥalve ve’l-celve (nşr. Necîb Mâyil-i Herevî), Tahran 1362 hş., s. 231.

    İbn Haldûn, Muḳaddime, Kahire, ts., s. 149, 157, 540, 554.

    Lâmiî, Nefehât Tercümesi, s. 16.

    Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât, Bulak 1837, s. 80, 81.

    Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, Ḥüccetullāhi’l-bâliġa, Kahire, ts. (Dârü’l-kütübi’l-hadîse), s. 38-79.

    Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, I, 230-238.

    Muhammed İkbâl, Esrâr-ı Ḫodî, İslâmâbâd 1915.

    a.mlf., İslâm’da Dinî Düşüncenin Yeniden Doğuşu (trc. Ahmed Asrar), İstanbul 1984, s. 133-169.

    a.mlf., Câvitnâme (trc. A. Schimmel), Ankara 1989, s. 14-48.

    Abdurrahman Bedevî, Şaṭaḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, Küveyt 1978, s. 97, 100, 101.

    YanıtlaSil
  18. Ene, Cenâb-ı Hakkın isimlerinin gizli hazinesinin anahtarıdır.(S.) 494:30.Söz.1.mak.
    Bir Hazinenin Anahtarı.
    Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.191.

    YanıtlaSil
  19. MUSİBET
    المصيبة
    İlişkili Maddeler
    BELÂ
    Allah’ın insanları denemek için verdiği maddî ve mânevî sıkıntı, dert, külfet.
    SABIR

    Müellif:
    MUSTAFA ÇAĞRICI
    Sözlükte “ansızın bastıran yağmur” anlamındaki savb kökünden türeyen ve “bir şeyin hedefine ulaşması, birinin payına düşmesi” mânasına gelen isâbet masdarından isim olan musîbet, “insanın genellikle kendi iradesi dışında ve beklemediği şekilde karşılaştığı durum” demektir. Daha çok hastalık, kıtlık, zarar ziyan, yangın, deprem gibi âfetler, sevilen birinin ölümü vb. ağır sıkıntı veren şeyler için kullanılır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ṣvb” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ṣvb” md.). Cürcânî musibeti “insanın tabiatına uymayan şey” diye tanımlamış ve buna ölümü örnek göstermiştir (et-Taʿrîfât, “el-Muṣîbe” md.). Ya‘kūb b. İshak el-Kindî’den itibaren pek çok İslâm âliminin benimsediği anlayışa göre ölüm de dahil olmak üzere musibetler hayatın bir parçasıdır, tabii ve kaçınılmaz gerçeklerdir. İnsanın hiçbir musibetle karşılaşmaması için hiç var olmaması gerekir. Çünkü musibetler değişme ve bozulma niteliği taşıyan şeylerin değişmesinden, bozulmasından ileri gelmektedir. Eğer dünyada bozulma olmasaydı varlık da olmazdı. Musibetlerin olmamasını istemek tabiattaki oluşma ve bozulma kanununun ortadan kalkmasını istemek olur ki bu da imkânsızdır (Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, s. 18-19; İbn Miskeveyh, s. 179).

    Musibet kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de on âyette geçmektedir. Ayrıca altmış dört yerde ölüm, fitne, kötülük, belâ, yaşlılık, azap; aşırı susuzluk, yorgunluk ve açlık gibi olumsuzlukların başa gelmesini ve iyilik, ilâhî lutuf, rahmet gibi olumlu durumlarla karşılaşmayı ifade etmek üzere musibetle aynı kökten gelen fiiller kullanılmıştır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ṣvb” md.). Bakara sûresinde (2/155-157) Allah’ın insanları korku, açlık, mal, can ve ürün kaybı gibi musibetlerle sınamaya tâbi tuttuğu belirtildikten sonra bu tür musibetler karşısında, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na döneceğiz” diyerek sabır ve metanetlerini kanıtlayanlar Allah’ın lutuf ve rahmetiyle müjdelenmekte ve bunların doğru yolu bulmuş oldukları bildirilmektedir. Hz. Peygamber musibete uğrayanları yukarıdaki âyetlerin, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na döneceğiz” (İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn) kısmını okuyarak teselli etmelerini müslümanlara öğütlemiş, bu sebeple yakınlarını kaybedenlere tâziyede bulunurken bunun okunması âdet haline gelmiştir.

    Bazı âyetlerde her türlü musibetin bir kitapta yazılı olduğu (et-Tevbe 9/50-51; el-Hadîd 57/22), musibetlerin Allah’ın izniyle gerçekleştiği (et-Tegābün 64/11) bildirilirken bazısında musibetler insanın kendi fiillerinin bir sonucu olarak gösterilmektedir (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/165; en-Nisâ 4/62; el-Kasas 28/47). “Başınıza gelen her musibet kendi yaptıklarınız yüzündendir; kaldı ki O birçoğunu bağışlar” meâlindeki âyet (eş-Şûrâ 42/30) ikinci tür âyetlerin özeti mahiyetindedir. Nisâ sûresinin 78. âyetinde iyilik ve kötülük olarak insanların başına gelenlerin hepsinin Allah’tan olduğu bildirilirken 79. âyette, “Sana gelen iyilik Allah’tandır, başına gelen kötülük ise kendindendir” buyurulmuştur. Müfessirler, bu farklı ifadeleri kader kavramı çerçevesinde musibetlerin genel yaratma fiili açısından Allah’a; irade ve ihtiyar, esbâba tevessül, kesb ve hak ediş gibi beşerî etkenler açısından kula ait olduğu şeklinde açıklamışlardır (Taberî, IV, 176-177; Zemahşerî, II, 113-114; Kurtubî, V, 284-285; Elmalılı, II, 1397-1399).

    YanıtlaSil

  20. Musibet kelimesi ve aynı kökten türeyen çeşitli fiil ve isimler hadislerde de sıkça geçmektedir. Hadis mecmualarında musibetten dolayı üzüntü duymanın, göz yaşı dökmenin günah olmadığını; feryat ve figan etmek, dövünmek, üstünü başını yırtmak, sürekli halinden şikâyet etmek gibi taşkınlıklardan sakınmak gerektiğini bildiren ve metanetli olmayı öğütleyen hadislerin yer aldığı bölümler bulunmaktadır (Wensinck, el-Muʿcem, “ṣvb” md.). Resûlullah’ın, oğlu İbrâhim’in vefatı sırasında ağlamasını yadırgayan bazı sahâbîlere, “Bu bir şefkattir; kalp üzülür, göz yaş döker; ancak bizim ağzımızdan rabbimizin razı olmayacağı hiçbir söz çıkmaz” demesi (Buhârî, “Cenâʾiz”, 44; Müslim, “Feżâʾil”, 62), musibetler karşısında üzülüp ağlamanın sakıncasının bulunmadığına delil olarak gösterilir. Ayrıca hadislerde en büyük musibetlerle peygamberlerin karşılaştığı (Buhârî, “Merḍâ”, 2, 3; İbn Mâce, “Fiten”, 29; Tirmizî, “Zühd”, 57;), Allah’ın sevdiği kullarını zaman zaman musibetlerle imtihan edeceği (Buhârî, “Merḍâ”, 1; Tirmizî, “Zühd”, 57) belirtilmekte ve musibetlere sabredip çekilen acılar karşısında Allah’tan ecir beklemenin faziletine işaret edilmektedir (meselâ bk. Müsned, I, 177, 182; Tirmizî, “Cenâʾiz”, 36; Nesâî, “Cenâʾiz”, 22). Yorgunluk, hastalık, tasa ve kederden ayağına diken batmasına kadar müslümanın başına gelen her türlü musibetin günahlara kefâret olacağı müjdesi verilmektedir (Müsned, VI, 114, 120; Buhârî, “Merḍâ”, 1, 3; Müslim, “Birr”, 49). Hadislerde ayrıca musibete uğrayanların teselli edilmesi, acılarının paylaşılması ve yakınlarını kaybedenlere tâziyede bulunulması tavsiye edilmektedir (el-Muvaṭṭaʾ, “Cenâʾiz”, 41; İbn Mâce, “Cenâʾiz”, 55, 56).

    Gazzâlî, İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’in ana bölümünden biri olan “Sabır ve Şükür Kitabı”nda (IV, 72-73) insanın üstesinden gelemeyeceği musibetlere sabretmesini sabrın en yüksek derecelerinden biri olarak zikreder. İnsanın musibetlerden korunmaya çalışması ve uğradığı bir musibetten kurtulmak istemesi, kurtulamaması halinde üzüntü ve acı duyması, göz yaşı dökmesi tabii bir durumdur. Ondan istenen önlenebilir musibetlere katlanmak değil musibetten korunma yönünde önlem almak, başa gelen bir felâketten kurtulmak için her türlü çabayı göstermek, kurtulma imkânı bulunamaması halinde durumu sabır ve metanetle karşılamaktır. Mâverdî de Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn adlı eserinin “Sabır ve Tahammülsüzlük” başlıklı bölümünde (s. 405-421) musibetleri kolaylıkla atlatmanın ve acılarını hafifletmenin yollarını göstermiş, tahammülsüzlüğün musibetlerden doğan acıları daha da arttıracağını belirtmiştir. Ona göre musibetler karşısında sabırlı ve metanetli davrananlar onlardan daha çabuk kurtulabilir. Musibet hakkındaki âyet ve hadislerle İslâm âlimlerinin görüşleri değerlendirildiğinde bunlarda musibetlerin insanları eğiten, olgunlaştıran, onlara hayatın ağır sıkıntıları karşısında dahi tahammül gücü ve iradesi kazandıran rolüne dikkat çekildiği görülmektedir. Özellikle tasavvuf düşüncesinde belâ ve musibetlerin bu olumlu yönüne önem verilmiştir (ayrıca bk. BELÂ; SABIR).


    BİBLİYOGRAFYA
    Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ṣvb” md.

    Lisânü’l-ʿArab, “ṣvb” md.

    et-Taʿrîfât, “el-Muṣîbe” md.

    Wensinck, el-Muʿcem, “ṣvb” md.

    M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ṣvb” md.

    el-Muvaṭṭaʾ, “Cenâʾiz”, 41.

    Müsned, I, 177, 182; VI, 114, 120.

    Buhârî, “Cenâʾiz”, 44, “Merḍâ”, 1, 2, 3.

    Müslim, “Feżâʾil”, 62, “Birr”, 49.

    İbn Mâce, “Cenâʾiz”, 55, 56, “Fiten”, 29.

    Tirmizî, “Cenâʾiz”, 36, “Zühd”, 57.

    Nesâî, “Cenâʾiz”, 22.

    Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, Üzüntüden Kurtulma Yolları: el-Hîle li-def‘i’l-ahzân (nşr. ve trc. Mustafa Çağrıcı), İstanbul 1998, s. 18-19.

    Taberî, Câmiʿu’l-beyân, IV, 176-177.

    İbn Miskeveyh, Tehẕîbü’l-aḫlâḳ, s. 179.

    Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn (nşr. Mustafa es-Sekkā – M. Şerîf Sükker), Beyrut 1408/1988, s. 405-421.

    Gazzâlî, İḥyâʾ, IV, 72-73.

    Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, II, 113-114.

    Kurtubî, el-Câmiʿ, V, 284-285.

    Elmalılı, Hak Dini, II, 1397-1399.

    YanıtlaSil
  21. TEVESSÜL
    التوسّل
    Sâlih amelleri veya bazı kişileri vesile edinerek Allah’a yakın olmaya çalışmak, O’ndan dilekte bulunmak anlamında terim.
    İlişkili Maddeler
    İSTİMDAD
    Sıkıntılardan kurtulmak için peygamberlerin veya velîlerin ruhaniyetinden yardım istemek anlamında bir terim.
    ZİYARET

    Müellif:
    YUSUF ŞEVKİ YAVUZ
    Sözlükte “bir aracı vasıtasıyla maddî veya mânevî derecesi yüksek birine yaklaşmayı arzu etmek; iyi amellerle Allah’a yaklaşmayı ummak” anlamındaki vesl kökünden türeyen tevessül bir müslümanın işlediği sâlih amelleri, Hz. Peygamber’i yahut velîleri vesile yaparak Allah’a yakın olmaya çalışmasını ifade eder. Vesîle üstün konumdaki birine yaklaşmaya aracı olacağı umulan şey veya kimsedir. “Yardım istemek” anlamındaki istiâne, istigāse ve istimdâd da aynı mânada kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de tevessül kelimesi geçmez. Vesilenin yer aldığı iki âyetten birinde Cenâb-ı Hak, müminlere kendisine yakın olmaya vasıta aramalarını ve kurtuluşa ermek için O’nun yolunda bütün güçlerini harcamalarını emretmekte (el-Mâide 5/35), diğerinde ilâh diye tapılan ve dua edilen varlıkların da rablerine yakın olmak için bir vasıta aradıkları belirtilmektedir (el-İsrâ 17/57). Ebû Mansûr el-Mâtürîdî bu âyette sözü edilen varlıklar içinde meleklerin de yer alabileceğini söyler, zira meleklere ve gözle görülmeyen diğer bazı varlıklara da yaratılmışlık üstü konum tanıyanlar olmuştur (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, VIII, 299-302). Allah’a yakın olmak amacıyla vesile aramanın mahiyeti “ilim ve ibadetle O’nun yoluna girme, İslâmî erdemlerle nitelenme” şeklinde açıklanmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “vsl” md.). Farklı görüşler bulunmakla birlikte müfessirler vesileye “müslümanı Allah’ın rızasına ulaştıran her türlü ilim ve amel” mânasını vermişler, nâfile ibadetleri de bunun kapsamı içinde değerlendirmişlerdir (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, VIII, 405; İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 48). Hadislerde vesile ve tevessül kelimeleri yer almaktadır. Çeşitli rivayetlerde belirtildiğine göre kuraklık dönemlerinde ashap Hz. Peygamber’le tevessülde bulunarak Allah’a dua ediyor ve duaları kabul görüyordu. Onun vefatından sonra amcası Abbas ile tevessülde bulunulmuştur (Buhârî, “İstisḳāʾ”, 3; “Feżâʾilü aṣḥâbi’n-nebî”, 11). Resûl-i Ekrem, gözleri görmeyen bir sahâbîye kendisiyle tevessülde bulunarak Allah’a dua etmesini söylemiş, sahâbî yaptığı duadan sonra görmeye başlamıştır (Tirmizî, “Daʿavât”, 119; ayrıca bk. Müsned, II, 168; III, 83; Müslim, “Ṣalât”, 11).

    İbn Cerîr et-Taberî, müslümanlar arasında vuku bulan ihtilâflar bağlamında Resûlullah’tan sonra Allah’ın hücceti sayılan dinî liderlerin bulunup bulunmadığı meselesinin tartışıldığını belirtir; ayrıca Allah’a dua ederken “peygamber ve velîler hakkı için” ifadesini kullanıp tevessülde bulunmanın câiz olmadığına ilişkin bir görüşü Ebû Hanîfe’ye nisbet eder (et-Tebṣîr, s. 156; krş. M. Nesîb er-Rifâî, s. 26). Bu tür nakillerden hareketle tevessül konusuna ilişkin tartışmaların II. (VIII.) yüzyılın ilk yarısında ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Daha sonra Mâlik b. Enes’e atfedilen bazı görüşlerin yanı sıra hadis mecmualarında zayıf kabul edilen bir kısım rivayetlerin yer almasından da bu meselenin erken dönemlerde gündeme geldiği anlaşılmaktadır. Konu, tasavvuf ve tarikatların yaygınlaşmasının ardından İbn Teymiyye’den itibaren Selef âlimleriyle diğer Sünnî âlimleri arasında önemli bir ihtilâf mevzuu haline gelmiştir. Tevessülün çeşitlerini ve bunlarla ilgili görüşleri şöylece özetlemek mümkündür:

    1. Allah’ın zâtı, isimleri ve sıfatlarıyla tevessül. Kur’an’da Allah’a en güzel isimleriyle dua edilmesi ve O’nun övülüp yüceltilmesi emredilmiş (el-A‘râf 7/180; Kāf 50/39-40), Hz. Peygamber dualarında Allah’ın kendi zâtına verdiği isimlerle O’na niyazda bulunmuş ve ashabına da bunu öğretmiştir (Müsned, I, 391, 452; Tirmizî, “Daʿavât”, 92). Kur’an okuduktan sonra dua etmek de Allah’ın sıfatlarıyla tevessülde bulunma olarak kabul edilmiştir, çünkü Kur’an Allah kelâmıdır, O’nun kelâmı ise sıfatıdır. Bu tür tevessülün bid‘at sayılmadığı hususunda ittifak vardır (M. Nesîb er-Rifâî, s. 25-51; Himyerî, s. 39).

    YanıtlaSil
  22. 2. Hz. Peygamber’le tevessül. Bütün âlimler Hz.Peygamber’le tevessülde bulunmayı câiz görmüş, ancak onunla tevessülde bulunmanın anlamı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. a) Resûlullah ile tevessül etmek onun Allah nezdindeki makamı ve derecesinin hakkı için değil hayatta iken ondan dua etmesini istemek ve Allah’tan onu kendisine şefaatçi kılmasını talep etmek anlamına gelir. Böyle bir tevessül câizdir. Buna rağmen huzurunda, gıyabında veya ölümünden sonra zatıyla tevessülde bulunmak câiz değildir. Nitekim bir kuraklık yılında Hz. Ömer’in hayatta olmayan Resûl-i Ekrem yerine Abbas b. Abdülmuttalib ile tevessülde bulunması tevessülün bir kimseden dua istemek mânasına geldiğini gösterir. Resûlullah ile tevessülün bir başka anlamı da kendisine itaat etmek, onun gösterdiği yola uyduğunu belirterek Allah’tan talepte bulunmaktır. Zatıyla tevessülü ve kabrinin yanında yapılan duanın mescidlerde yapılan dualardan üstün olduğunu ifade eden rivayetler zayıftır. İbn Teymiyye, Muhammed Abduh, M. Reşîd Rızâ gibi Selefî âlimler bu görüştedir (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 57-75, 113-114, 140-141; İbn Ebü’l-İz, I, 298-299; Reşîd Rızâ, VI, 371-377). b) Hz. Peygamber’le tevessülde bulunmak dünyaya gelmeden önce, hayatta iken ve ölümünden sonra onun zatı ve Allah katındaki derecesiyle Allah’tan talepte bulunmak anlamına gelir. Kur’an’da müminlere Allah’a yakın olmak için vesile aramaları (el-Mâide 5/35), Allah’ı sevenlerin peygamberine itaat etmeleri emredilmiş ve ona uyanları Cenâb-ı Hakk’ın seveceği bildirilmiştir (Âl-i İmrân 3/31-32). Allah’a yaklaşma vesilelerinin başında Resûl-i Ekrem gelir; ayrıca sevgi ve itaat ancak Resûlullah’ın zatına yönelik olabilir. Ashaptan itibaren fıkıh, kelâm ve tasavvuf âlimlerinin Hz. Peygamber’in zatıyla tevessülde bulunmayı câiz görmeleri de bu konuda bir delil teşkil eder. İbn Teymiyye’ye kadar bu hususta âlimler arasında herhangi bir ihtilâf çıkmamıştır (Resûlullah’ın zatıyla tevessülde bulunmanın onun henüz dünyaya gelmeden önce başladığına dair telakkiler için bk. Müsned, IV, 138; Himyerî, s. 303-318). Hz. Ömer’in Abbas ile tevessülde bulunması sonuçta Resûl-i Ekrem’le tevessül etmek anlamına gelir. İmam Mâlik, Resûlullah’ın kabrine yönelerek tevessülde bulunmakta bir sakınca görmemiştir (Sübkî, s. 134-143; Âlûsî, VI, 128; Kevserî, s. 11-12). Sünnî âlimlerin çoğunluğu bu görüştedir.

    3. Amel-i sâlihle tevessül. İman ve itaatten sonra Allah’tan mağfiret dilemeyi ifade eden âyetlerin yanı sıra (el-Bakara 2/285; Âl-i İmrân 3/193-194) Fâtiha sûresinde yer alan, “Sadece sana tapar ve yalnızca senden yardım dileriz” (1/5-6) cümlesinin ardından hidayete eriştirme niyazında bulunmaya dair âyet amel-i sâlihle tevessülde bulunmaya işaret eder. Bir mağarada mahsur kalan müminlerin kurtuluşunu haber veren rivayetlerde belirtildiği gibi (Müsned, II, 116; Buhârî, “Edeb”, 5) amel-i sâlihle tevessülde bulunarak yapılan duaların makbul olduğu yolunda bilgiler mevcuttur. İbn Mes‘ûd’un teheccüd namazı kıldıktan sonra, “Allahım, emrettin itaat ettim, davet ettin icabet ettim, beni bağışla!” şeklindeki duası ashabın bu tür tevessüle başvurduğunu kanıtlayıcı niteliktedir. Âlimlerin tamamı bunu câiz görmüştür (Âlûsî, VI, 127; M. Nesîb er-Rifâî, s. 111-134).

    4. Müttaki ve sâlih müminlerin duasıyla tevessül. Âlimler bunu da ittifakla kabul etmiştir. Esasen müminlerin duasını istemek Kur’an ve Sünnet’te teşvik edilmiştir. Nitekim Resûl-i Ekrem umreye giden Hz. Ömer’den kendisi için dua etmesini istemiştir. Sahâbîler de sıkıntılarının giderilmesi için Resûlullah’ın duasına başvurup tevessülde bulunmuştur (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 66-69; M. Nesîb er-Rifâî, s. 141-163).

    YanıtlaSil

  23. 5. Hayatta olan velîler ve sâlih müminlerin zatıyla tevessül. Bu konuda iki yaklaşım mevcuttur. a) Bu tevessülü câiz görenler, bunun Kur’an’da Allah’a yaklaştıran vesileler aramayı emreden âyetin (el-Mâide 5/35) alanına dolaylı biçimde girdiğini söylemiştir. Nitekim melekler Âdem’e secde ederek Allah’a yakınlık sağlamış, iyi kulların ilâhî rahmetin tecelli ettiği hayır sahipleri olduğu belirtilmiş ve müminlere iyilerle birlikte ölmeyi dilemeleri öğretilmiştir (Kevserî, s. 2-15; Ebü’l-Fazl, s. 17-18; Himyerî, s. 139-142, 181-182). Hadislerde Resûlullah ile tevessülde bulunmanın tavsiye edilmesi ona tâbi olan ve bunu teşvik eden velîler ve sâlihlerle tevessülü de câiz kılar. Hz. Ömer’in Abbas b. Abdülmuttalib ile tevessül etmesi de bu konunun bir delilini teşkil eder (Sübkî, s. 143-144; Kevserî, s. 18). Sâlih amellerle tevessülde bulunmanın meşrû kabul edilmesi bu amelleri yapanlarla tevessülü de meşrû hale getirir. Zira zat asıl, zata ait fiil fer‘îdir, fer‘î ile tevessül câiz ise asılla tevessül de câizdir (Himyerî, s. 43-44, 71-72, 126). Allah’ın yaratmadaki sünneti (âdet-i ilâhiyye) bazı vasıta ve sebeplerle fiilleri gerçekleştirmesi şeklinde tecelli eder. O’nun hasta olan birine ilâç vasıtasıyla şifa vermesi gibi mânevî hastalıklara müptelâ olan birine velî ve sâlih kulları vasıtasıyla şifa vermesi de sünnetine uygundur (Muhammed el-Burhânî, s. 3-8; Himyerî, s. 22-23, 55-56). Müctehid âlimlerin velîlerle tevessülü câiz görüp uyguladığına dair rivayetler bu fiilin meşruiyetine ilişkin diğer bir delil konumundadır. İmam Şâfiî’nin Ehl-i beyt’in yanı sıra Ebû Hanîfe ile, Ahmed b. Hanbel’in de Şâfiî ile tevessül ettiğine dair rivayetler sahih kaynaklarda mevcuttur. Fahreddin er-Râzî, Tâceddin es-Sübkî, Teftâzânî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi âlimler bu tevessülü meşrû kabul edenlerden bazılarıdır. Burada velîler, kendilerinden kaynaklanan bir güce sahip kişiler olarak değil Allah’ın bir sonucu yaratmasının sebebi olarak görülmektedir (Kevserî, s. 3-4; Himyerî, s. 18-19, 265-266, 420-425). Eş‘arî ve Mâtürîdîler’in çoğunluğu bu görüştedir. b) Velîler ve sâlih müminlerin zatıyla tevessül câiz değildir, çünkü bu Allah’a yapılan tâzime benzer. Bu görüşü savunanlar tevessülle ilişkilendirilen âyetlerde zatla tevessüle dair bir işaret bulunmadığını, bu âyetlerin müminleri sâlih amel yapmaya teşvik ettiğini söyler. Onlara göre ilgili âyetlerden hareketle ortaya konulan görüşler aşırı bir yorumdan ibarettir. Başta Hz. Âdem’in tevessülü olmak üzere Resûlullah’a nisbet edilen rivayetler de zayıftır. Ashap, tâbiîn ve müctehid âlimlere izâfe edilebilecek böyle bir uygulama sahih rivayetlerle nakledilmemiştir. Selef âlimleri bu görüştedir (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 66, 133; Âlûsî, VI, 127-128).

    6. Peygamberler, velîler ve sâlihlerin zatıyla Allah’a yemin ederek tevessülde bulunmak. Başta Ebû Hanîfe olmak üzere âlimlerin büyük çoğunluğu, “Filân velînin veya sâlih kulun hakkı için senden şunu niyaz ederim” şeklinde yemin mânasına gelebilecek ifadelerle tevessülün câiz görülmediği yahut tahrîmen mekruh olduğu görüşünde birleşmiştir. İster nebî ister velî veya Kâbe gibi mukaddes bir mekân olsun Allah’ın adından başkasıyla yemin etmek meşrû değildir. Selef âlimlerine göre ise bu tür bir tevessül şirke götürür. Tasavvuf mensupları bu tür tevessülü câiz görmüştür (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 50-51, 114-115; Âlûsî, VI, 128; Reşîd Rızâ, VI, 372-375).

    YanıtlaSil

  24. 7. Peygamberler, velîler ve sâlih kullarla ölümlerinden sonra tevessülde bulunmak. Bunu câiz görenlerle Selef âlimleri arasında önemli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Eş‘ariyye, Mâtürîdiyye ve Sûfiyye’ye mensup âlimlere göre ölümlerinden sonra da Allah’ın iyi kullarıyla tevessül edilebilir. Çünkü tevessülle elde edilen sonucu yaratan Allah’tır ve sâlih kulun diri veya ölü olması durumu değiştirmez. İyi kullarla tevessülün sebebi onların Allah nezdindeki dereceleridir. Dünyada eksik ruhları tamamlama görevini yerine getiren iyi kullar bu fonksiyonlarını öldükten sonra da sürdürebilir. Kur’an’da kâfirlerin ölen yakınlarından ümit kestiğinin (el-Mümtehine 60/13), ayrıca ölenlerin de nimet veya azap içinde bulunduğunun belirtilmesi (bk. KABİR) bunu kanıtlar niteliktedir. Ölülere selâm verilmesi onların da ruhen buna mukabele etmesini gerektirir. Temiz ruhların, kabirlerini ziyarete gelenlerin ruhlarıyla ilişki kurması, onları hayra yöneltmesi ve nurlandırması mümkündür. Nitekim Şâfiî Ebû Hanîfe’nin, İbn Huzeyme Ali er-Rızâ’nın, Ebû Ali el-Hallâl Mûsâ el-Kâzım’ın kabrine gidip tevessülde bulunmuştur. Fahreddin er-Râzî, Teftâzânî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi âlimlerin bu tevessülü câiz görmesi ashaptan itibaren müslümanların uyguladığı bu fiilin meşruluğunu gösterir (el-Meṭâlibü’l-ʿâliye, VII, 275-277; Şerḥu’l-Maḳāṣıd, II, 43; Kevserî, s. 5-9). İbn Teymiyye’den itibaren bu tevessülü câiz kabul etmeyen Selef âlimlerine göre tarihte putperestlik ölen sâlih kişilerden yardım dilemekle başlamıştır. Önce ölülerden Allah’a aracı olmaları istenmiş, ardından sâlihlerin putları yapılarak bunlara tapılmıştır. İslâm dininde ölüye hitap ederek ondan dua isteme şeklinde bir uygulama mevcut değildir. Eğer ölülerle tevessül câiz olsaydı Hz. Ömer, Resûlullah’ın amcası Abbas’la değil Peygamber’le tevessül ederdi. Resûl-i Ekrem’le sahâbîlerden intikal eden uygulama müminlerin kabirlerini ziyaret edip onlara selâm vermek ve dua etmekten ibarettir. Ölülerden yardım istemek hıristiyanların âdetidir, ayrıca bu fiil kabirleri tapınak haline getirmeye yol açabilir. Ölülerden yardım istemek ilâhî sünnetin yanı sıra Resûl-i Ekrem’in tebliğ ettiği dinin ilkelerine de aykırıdır. Bu tür tevessülle ilgili rivayetler uydurma olabileceği gibi yanılma ve şeytan aldatmasının ürünü de olabilir (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 16-19, 142-171; İbn Kayyim el-Cevziyye, I, 375; Reşîd Rızâ, VI, 371-377; VIII, 20, 146-147).

    Sonuç olarak sâlih amellerin yanı sıra hayatta olan iyi kulların duasıyla tevessülde bulunmanın câiz görüldüğü hususunda ihtilâf yoktur. Hayatta iken ve ölümlerinden sonra Hz. Peygamber’in, velîlerin ve sâlih kulların zatıyla tevessülde bulunmayı şirk saymak ise isabetli görünmemektedir. Zatla tevessül konusunda kesin bir delil bulunmamakta, bu tevessül vesile âyetinin yorumuna dayanmaktadır. Konuyla ilgili hadisler ise âhad niteliğinde olup zayıf kabul edilmiştir. Hz. Peygamber’in dualarında bazı tesbih lafızlarını zikrettikten sonra, “Ruhun (Cibrîl) ve meleklerin rabbi olan Allahım!” diye niyaz edip Allah katında yüksek makam sahiplerini zikretmesi ise dikkat çekici bir uygulamadır (Müslim, “Ṣalât”, 223; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 147). Diğer bir husus da Sünnî akîdeye göre peygamberler ve Resûl-i Ekrem’in kendilerini ismen cennetle müjdelediği sahâbîler dışında hiç kimsenin “sâlih” diye nitelendirilip tevessül vasıtası kabul edilemeyişidir. Kişi olarak sâlih kulların kimler olduğu belirlemek mümkün değildir; sadece Allah’ın emirlerine bağlılık dikkate alınarak onlar hakkında hüsnüzanda bulunulabilir. Dolayısıyla iyi kişilerin zatıyla tevessül etmek hüsnüzanna dayalı olup zaman içinde ortaya çıkan bir uygulamadır. Tevessülü şirke dönüştüren hususların başında Allah’tan başkasına dua etmek, böyle bir kişiye ulûhiyyet niteliği atfetmek, kendisiyle tevessül edilen kimseye aşırı saygı göstermek gelir.

    YanıtlaSil

  25. Tevessüle dair çeşitli eserler kaleme alınmıştır: İbn Merzûk el-Hatîb, et-Tevessül (Süleymaniye Ktp., Efgānî Şeyh Ali Haydar Efendi, nr. 70); Muhammed Mekkî İstanbûlî, Tevessül: Kasîde-i Bürde Şerhi (Süleymaniye Ktp., Düğümlü Baba, nr. 393); Muhammed b. Ahmed ed-Dimyâtî, el-Ḳaṣîdetü’d-Dimyâṭiyye fi’t-tevessül bi-esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 1588); Ahmed el-Menînî, Ḫâtimetü istinzâli’n-naṣr bi’t-tevessül bi-şühedâʾi Uḥud ve’l-Bedr (Kahire 1281); Abdülkādir b. Ahmed el-Fâkihî, Ḥüsnü’t-tevessül fî ziyâreti efḍali’r-rusül (Süleymaniye Ktp., Tâhir Ağa, nr. 79); İbn Kemal, Risâle fi’t-tevessül (Süleymaniye Ktp., Tırnovalı, nr. 1850); Ebû Abdullah Muhammed b. Mûsâ et-Tilimsânî, Miṣbâḥu’ẓ-ẓalâm fi’l-müstaġīs̱în bi-ḫayri’l-enâm (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 264); Ali Ahmed et-Tahtâvî, el-İbdâʿât fî meżârri’l-ibtidâʿât bidaʿu’n-nüẕûr ve’ẕ-ẕebâʾiḥ ve’t-tevessül ve’d-duʿâʾ ve’l-ḥilf bi-ġayrillâh (Beyrut 1421/2000); Ahmed b. Zeynî Dahlân, Risâle fîmâ yeteʿallaḳ bi-edilleti cevâzi’t-tevessül bi’n-nebî (İstanbul 1996); Ali Ataç, Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül (1993, doktora tezi, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); Sıdkī ez-Zehâvî, er-Red ʿalâ münkiri’t-tevessül ve’l-kerâmât ve’l-ḫavâriḳ (İstanbul 2001); Alevî b. Ahmed el-Haddâd, Miṣbâḥu’l-enâm cilâʾü’ẓ-ẓalâm (İstanbul 1996); Mûsâ Muhammed Ali, Ḥaḳīḳatü’t-tevessül ve’l-vesîle ʿalâ ḍavʾi’l-Kitâb ve’s-Sünne (Beyrut 1985); Ebü’l-Fazl İbnü’s-Sıddîk, İrġāmü’l-mübtediʾi’l-ġabî bi-cevâzi’t-tevessül bi’n-nebî (Amman 1992); Nâsırüddin el-Elbânî, et-Tevessül aḥkâmühû ve envâʿuhû (Beyrut 1986, 1990); Şevkânî, ed-Dürrü’n-naḍîd fî iḫlâṣı kelimeti’t-tevḥîd (Beyrut 1932).

    BİBLİYOGRAFYA
    Lisânü’l-ʿArab, “vsl” md.; Müsned, I, 391; II, 116, 168; III, 83; IV, 138; Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî), Riyad 1424/2003, VIII, 405; a.mlf., et-Tebṣîr fî meʿâlimi’d-dîn (nşr. Abdülazîz b. Ali eş-Şibl), Riyad 1425/2004, s. 156; Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân (nşr. Halil İbrahim Kaçar), İstanbul 2006, VIII, 299-302; Fahreddin er-Râzî, el-Meṭâlibü’l-ʿâliye (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1407/1987, VII, 275-277; Takıyyüddin İbn Teymiyye, Mecmûʿatü’r-resâʾil (nşr. M. Reşîd Rızâ), [baskı yeri ve tarihi yok] (Lecnetü’t-türâsi’l-Arabî), I, 10-31; a.mlf., Ḳāʿide celîle fi’t-tevessül ve’l-vesîle, Beyrut, ts. (Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye); İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1403/1983, I, 375; Takıyyüddin es-Sübkî, Şifâʾü’s-seḳām fî ziyâreti ḫayri’l-enâm, Bulak 1318, s. 133-195; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, İstanbul 1305, II, 43; İbn Ebü’l-İz, Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî – Şuayb el-Arnaût), Beyrut 1408/1987, I, 294-299; Hısnî, Defʿu şübehi men şebbehe ve temerrede (nşr. Abdülvâhid Mustafa), Leiden 1424/2003, s. 200-201, 391, 394, 403-414, 420-430, 450, 572-573; Emîr es-San‘ânî, Taṭhîrü’l-iʿtiḳād ʿan edrâni’l-ilḥâd (nşr. Abdullah b. Yûsuf), Küveyt 1404/1984, s. 22-23, 31; Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, VI, 127-128; M. Osman Abduh el-Burhânî, İntiṣâru evliyâʾi’r-raḥmân ʿalâ evliyâʾi’ş-şeyṭân, Kahire 1318/1900, s. 3-24; Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Menâr, tür.yer.; Elmalılı, Hak Dini, II, 1669-1670; M. Zâhid Kevserî, Maḥḳu’t-teḳavvül fî mesʾeleti’t-tevessül, Kahire 1369, s. 2-18; Ebü’l-Fazl İbnü’s-Sıddîk, İtḥâfü’l-eẕkiyâʾ bi-cevâzi’t-tevessül bi’l-enbiyâʾ ve’l-evliyâʾ, Beyrut 1405/1984, s. 7-12, 17-18, 28-50; M. Îd el-Abbâsî, et-Tevessül envâʿuh ve aḥkâmüh, Beyrut 1986, s. 9-16, 32-36, 41, 50-56; M. Nesîb er-Rifâî, et-Tevaṣṣul ilâ ḥaḳīḳati’t-tevessül, Halep, ts., tür.yer.; Dilaver Selvi v.dğr., Kur’an ve Sünnet Işığında Râbıta ve Tevessül, İstanbul 1994, s. 67; Îsâ b. Abdullah b. Muhammed b. Mâni‘ el-Himyerî, et-Teʾemmül fî ḥaḳīḳati’t-tevessül, Beyrut 2001, tür.yer.; Bekir Topaloğlu – İlyas Çelebi, Kelâm Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2010, s. 316-317, 337-338; Zekeriya Güler, “Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri”, Tasavvuf, sy. 10, Ankara 2003, s. 45-92.

    YanıtlaSil
  26. Hakir olduysa millet, şanına noksan gelir sanma
    Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten.
    Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat.sy.462.

    YanıtlaSil
  27. İRTİCA
    الارتجاع
    Türk siyaset literatüründe önceleri geriye dönüşü, daha sonra bilhassa mevcut düzeni dinî esaslara dayandırmayı amaçlayan düşünce ve eylemler için kullanılan bir terim.
    İlişkili Maddeler
    OTUZBİR MART VAK‘ASI
    II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan askerî isyan.

    Müellif:
    ŞABAN SİTEMBÖLÜKBAŞI
    Arapça’da “geri dönmek, iade etmek, talep etmek” gibi anlamlara gelen irticâ‘ kelimesi, sosyal hayatın çeşitli alanlarında hızlı değişmelerin yaşandığı XX. yüzyıl Osmanlı dünyasında “düşünce ve hayat tarzında yenileşmeye karşı olma, eskiye dönmeyi isteme” mânasında ve daha çok küçümseme ve kınama içeren bir kavram olarak kullanılmış, bu şekilde itham edilenlere de mürtecî denilmiştir. Arapça’da bunlar için irtica ile aynı kökten gelen rec‘iyye ve rec‘î kelimeleri kullanılmaktadır.

    İrtica kelimesi Türk siyasî literatürüne II. Meşrutiyet’ten (1908) sonra girmiştir. Başta Otuzbir Mart Vak‘ası, Adana Vak‘ası, Beşiktaş ve Kumkapı hadiseleri olmak üzere II. Abdülhamid’i tekrar iş başına geçirmek isteyen kişi ve grupların sebep olduğu gelişmeler, aralarında dönemin İslâmcılar’ının da bulunduğu Meşrutiyet yanlıları tarafından “irticaî hareketler” olarak adlandırılmış, böylece kelime ilk defa dar anlamda II. Meşrutiyet’e karşı olanlar veya II. Abdülhamid yönetimini isteyenler için kullanılmıştır. Osmanlı tarihinde çeşitli zamanlarda ortaya çıkan Kadızâdeliler, Patrona Halil, Alemdar Mustafa Paşa, Kabakçı Mustafa ve diğer yeniçeri isyanları gibi tepkisel olaylar için dönemin kaynaklarında irtica kelimesinin kullanılmamış olması da kavrama yüklenen anlamın yeni olduğunu gösterir. Ancak bu hadiseler daha sonra bazı Cumhuriyet dönemi yazarlarınca irticaî hareketler olarak nitelendirilmiştir (Tanpınar, s. 65).

    Osmanlı tarihinde değişime tepki gösterme, mevcut durumu eleştirme ve geçmişe özlem duyma bilhassa Kanûnî Sultan Süleyman’dan sonraki dönemde sık sık dile getirilmiştir. Sınırların daraldığı, içtimaî ve siyasî kargaşa ile ekonomik sıkıntıların yoğunlaştığı zamanlarda devlet adamlarının, halkın ve ulemânın “yükselme dönemi”ne tahassürle atıflarda bulundukları bilinmektedir. Dolayısıyla III. Selim’den itibaren başlatılan ıslahat çalışmalarında ve ilgili lâyihalarda öngörülen hedefler daima “geçmişteki azamet ve satvete kavuşma” şeklinde ifade edilmiştir. Nitekim Tanzimat’ın gerekçe mahiyetindeki dîbâcesinde de, “... evvelki kuvvet ve mâmûriyet bilâkis za‘f ü fakra mübeddel olmuş ...” denilmektedir. Ancak geçmiş için kullanılan bu tür özlem ifadeleri mevcut durumu iyileştirmeye yönelik olduğu için bir tepki görmemiş, aksine olumlu karşılanmıştır. Bu olumlu değerlendirilmenin bir başka sebebi de söz konusu değişim arayışlarına iktidar ve çevresi tarafından öncülük edilmesidir.

    II. Meşrutiyet’ten sonra bu özlemin yakın geçmişe ait olmasının yanında yakın geçmiş üzerinde bir mutabakatın bulunmamış olması da tarafları daha olumsuz siyasî tavırlara götürmüştür. Önceki müsbet telakkilerle bu dönemdeki menfi çağrışımlarda etkili olan bir diğer önemli değişiklik de geleneğin kırılmış olmasıdır. Artık II. Meşrutiyet ile yeni bir döneme girilmiş ve bu yeni dönem, geleneği temsil eden saltanat idaresine duyulan tepkinin ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim irtica kelimesine yüklenen olumsuz anlam da aynı tepki yüzündendir. Böylece yeni rejime muhalefet eden herkesin aynı zamanda aşağılanması da amaçlanmıştır. İrtica kelimesi Cumhuriyet döneminde de aynı anlamını devam ettirmiştir. Ancak bu defa Cumhuriyet’ten önceki dönemin devamını isteyen ya da Cumhuriyet dönemindeki bazı uygulamaların yanlış olduğunu ileri sürerek buna karşı çıkan kişi ve gruplar için kullanıldığından Meşrutiyet taraftarları da bu kavramın kapsamı içinde kalmıştır.

    YanıtlaSil


  28. İrtica kelimesi daha sonra anlam daralmasına uğrayarak genel muhalefeti ifade etmekten çok muhalefetinde dinî motiflere yer veren gruplar için kullanılmaya başlanmıştır. Böylece irticaın giderek dinî muhteva ile anılır hale gelmesinde yaşanan tarihî sürecin algılanışının önemli payı olmuştur. Osmanlı tarihinde sıkça rastlanan iktidara baş kaldırma olaylarında değişmez bir slogan olan ve, “İktidarın keyfîliğiyle haksız tasarruflara karşı adaletin ve hukukun gerçekleşmesini isteriz” anlamında kalıplaşan, “Şeriat isteriz” ifadesinin, “Din kurallarıyla yönetim isteriz” şeklinde yorumlanır hale gelmesi bu sürecin açıklanmasında birinci âmildir. II. Meşrutiyet’e karşı oluşan tepkide ise bu anlayışın yanında meşruiyetini dinden almadığına inanılan yeni birtakım hukukî ve idarî düzenlemelere karşı çıkmak da söz konusudur. Dönemin İslâmcılar’ının şiddetli reddiyelerine ve meşrutî idare ile kurumlarının İslâm’a uygunluğunu ispat için gösterdikleri yoğun çabalarına rağmen, “Şeriat isteriz” kalıbı, nihaî olarak Otuzbir Mart vb. olaylarda İttihat ve Terakkî’den yana tavır koyan İslâmcılar’ı da kapsayacak şekilde, hayata ve hadiselere bakışında dinî olanı ön plana çıkarmaya çalışan herkes için kullanılacak bir çerçeve kazanacaktır.

    Cumhuriyet döneminde ise genellikle irtica ile kastedilen şey, anayasayı değiştirerek dinî esaslara dayalı bir devlet düzeni kurmak istemek ve bu yolda faaliyet göstermektir. Ancak günümüzde Türkiye’nin siyasî şartlarındaki gelişmelere bağlı olarak irticaın anlam alanı tekrar genişletilerek başta belirli tarzdaki kılık kıyafet olmak üzere halkın bir kesiminin hayat tarzı, düşünce ve davranışları da aynı kelime ile ifade edilir olmuştur. Buna bağlı olarak zaman zaman yasama organlarında gündeme getirilen “irtica ile mücadele tasarıları”nda da lafız ve mâna itibariyle mücadelesi amaçlanan suç ve eylemlerin sınırlarının hukuk mantığı çerçevesinde açık bir şekilde belirlenememiş olması konuyla ilgili karışıklık ve tartışmaların, sübjektif uygulamaların her devirde gündemde kalması sonucunu doğurmuş olup ortaya çıkan siyasî, içtimaî ve psikolojik gerginlikler, problemin genel hukuk ve adalet prensipleri çerçevesinde çözümlenmesini güçleştirmektedir.

    BİBLİYOGRAFYA
    Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi (İstanbul 1956), İstanbul 1985, s. 65; Mümtaz’er Türköne, Siyasî İdeoloji Olarak İslâmcılığın Doğuşu, İstanbul 1991, s. 76; İsmail Kara, İslâmcıların Siyasî Görüşleri, İstanbul 1994, s. 139, 200-204; Tanin, İstanbul 16-17 Mayıs 1909; SR, sy. 22, 39, 43, 71, 124, 144, 149, 157, 257 (1948-57), tür.yer.; Mahmut Yurter, “İrticâa Karşı”, Yeni Adam, Ankara 1 Şubat 1951; “İrticâya Dair Düşünceler”, a.e., Ankara 5 Nisan 1951; “En Büyük Tehlike: İrtica”, Varlık, İstanbul 1 Şubat 1951; Ali Fuad Başgil, “Türkiye’de İrticâ Var mı”, Türk Düşüncesi, X/5, İstanbul 1959, s. 4-6; Hilmi Ziya Ülken, “Batıda ve Bizde İrticâ”, a.e., X/5 (1959), s. 7-11; Vecdi Bürün, “Tarihimizde İrticâ”, a.e., X/5 (1959), s. 17-23; Cahit Tanyol, “Dün ve Bugün İrticâ-İnkılâp”, a.e., X/5 (1959), s. 24-29; Şerif Mardin, “İslamcılık”, TCTA, V, 1400-1404.

    Şaban Sitembölükbaşı

    YanıtlaSil
  29. "Bediüzzaman Said Nursi, tevhid hakikatlerini keşfeden Risâle-i Nur'un ; tasavvur değil, tasdik ; teslim değil,iman; marifet değil, şehâdet ve şuhud; taklid değil, tahkik; iltizam değiliz'an; tasavvuf değil, hakikat; ve dâvâ değil, dâvâ içindebürhan olduğunu beyan eder.
    Sorularla Bediüzzaman ve Risale-i Nur.sy.125,126.

    YanıtlaSil
  30. بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
    Bismillahirrahmanirrahim
    Elhamdülillah
    Allahuekber
    Subhanallah
    Allahümmesallialaseyyidinamuhammed
    Sallaahualeyhivesellem
    Estagfirullah

    YanıtlaSil
  31. Hakkı bâtıldan ayırabilmek ilim ile olur.(İ.İ.) 102.
    Hakkın hatırı âlidir,hiçbir hatıra feda edilmez.
    Hak hileye muhtaç değil.
    Bir Hazinenin Anahtarı.
    Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.237.

    YanıtlaSil
  32. Haksızlığa karşı susmak, hakka karşı hürmetsizliktir.
    Hakkın taraftarları muzaffer olacak.
    İstibdatta hak kuvvetin mağlubudur.(Mn.) 38.
    Mübtil batılı hak nazarıyla alır.(S.) 645: Lemaat.
    Hakim hüküm verirken hissiyatını karıştırmamalı.
    İnsan hamdle Allah c.c. isimlerine ayna olur.
    Bir Hazinenin Anahtarı.
    Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.238,239,240.
    İsmail Mutlu.

    YanıtlaSil
  33. Zaman geçiyor ve biz yaşlanıyoruz,
    Zaman geçiyor ve biz ölüme yaklaşıyoruz.
    Yüksel Çelik

    YanıtlaSil
  34. ÖLÜM
    Bölümler İçin Önizleme
    İlişkili Maddeler
    HAYAT
    ÖLÜ

    1/5
    Müellif:
    SALİME LEYLA GÜRKAN
    Arapça’da mevt, vefât, helâk gibi kelimelerle ifade edilen ölüm hayâtın karşıtı olup sözlükte “hayatın sona ermesi” anlamına gelir. Genellikle “ruhun bedenden ayrılması suretiyle kişinin maddî hayat kaynağını yitirmesi” şeklinde tanımlanan ölüm ve ölüm sonrası hakkındaki algılama, inanış ve uygulamalar kültürden kültüre, devirden devire değişmektedir. Daha çok günah ve yargı kavramlarıyla birlikte tasavvur edilmeye çalışılan ölüm fikri ve ölüm korkusu ile kurtuluş ve ölümsüzlük ümidi dinin ve felsefenin en tartışmalı konularından olmuştur. Ölümün taşıdığı anlam da ilgili kültür, inanç ve felsefenin hayata yüklediği mâna ile bağlantılı biçimde şekillenmiştir. Gerek farklı kültürlerde anlaşıldığı biçimiyle ölümün mahiyeti (tabii ya da gayri tabii diye algılanması), gerekse insandaki ölümlülük bilincinin kaynağı (tecrübî ya da içgüdüsel/fıtrî olup olmadığı) gibi hususlar antropologlar ve filozoflar tarafından tartışılmıştır. Ölümün bir geçiş olarak görüldüğü, bedenin ya da ruhun çeşitli biçimlerde hayatını sürdürdüğü inancının yanı sıra ölümü kesin bir son şeklinde kabul eden inanışlar da vardır.

    İslâm Dışındaki Dinlerde Ölüm. Çeşitli geleneklerce ölümün sebepleri hakkında farklı açıklamalar yapılmıştır. Özellikle ilkel toplumlarda ölüm tabii bir durum kabul edilmeyip tanrıların gazabı, ruhun bedenden kurtulmak istemesi ya da yaygın biçimde büyü sonucu ortaya çıkan bir durum olarak algılanmıştır (Choron, I, 634). Bazan da ölüm ve cesetle ilgili korku, ilkel insanları ölmek üzere olan kişiyi yalnız başına ölüme terketmeye veya diri diri mezara gömmeye kadar itmiştir.

    Ölümün ve bilhassa geç gelen ölümün normal bir durum olarak algılandığı eski Mısır dininde ölümün ardından hayatın devam ettiği inancı daima korunmuş, sonraki dönemlerde buna yeniden dirilme fikri eklenmiştir. Ancak dirilen insanın eskisi gibi yeryüzünde mi yoksa tanrılarla birlikte mi yaşayacağı konusu açık değildir. Yeniden dirilişle ilgili bir diğer teori, tıpkı ölen Osiris’ten yeni bir Osiris’in doğmasında olduğu gibi, çürüyen bedenden mânevî bir bedenin filizlenip gelişeceği ve insanın aslî unsurlarının bu mânevî bedende bir araya geleceği şeklindedir (ERE, IV, 458). Bu inanışların bir uzantısı olarak ölünün yerin altındaki ölüler diyarında rahat ve uzun yaşamasını temin maksadıyla veya sonraki biçimiyle yeniden doğma inancı gereğince cesedin mumyalanması, diğer geleneklerde de rastlandığı üzere (Çin, Japon vb.) ölüyle birlikte mezara sevdiği eşya ve yiyeceklerin, hatta kölelerinin konulması ve bilhassa kadınlar tarafından icra edilip ölüyü tekrar hayata döndürme etkisine sahip kabul edilen ağıt uygulaması eski Mısır cenaze merasimlerinin önemli unsurlarındandır. Tören sırasında ayrıca ölen kişinin yargılamadan geçip Osiris’in evine yani cennete girmesini kolaylaştırmak için sihirli güce sahip olduğuna inanılan dualar icra edilirdi.

    Erken Grek geleneğinde yeniden dirilme fikri yerine, bedenin hayat kaynağı kabul edilen ruhun ölüler diyarı olan Hades’e gidip orada hayatını devam ettirdiğine inanılmıştır. Fakat genellikle ölüm sonrası hayat olumlu çağrışıma sahip değildir. Bununla birlikte klasik Grek kültüründe kahramanlık göstermek suretiyle erken ölmek ve arkada iyi bir isim bırakmak yeryüzündeki uzun yaşama tercih edilmiştir (Bremmer, s. 100-103). Mistik kült ve felsefelerde (orfizm, gnostisizm, Hermetizm ve Neo-Platonizm) ölümün ardından insanları daha iyi bir hayatın beklediği inancı mevcuttur. Gizli bilgiye ulaşmak suretiyle ruhu bedenin boyunduruğundan kurtarmayı amaçlayan bu öğretilerde gerek yaşarken gerekse öldükten sonra ruhun bedenden ve madde dünyasından kurtulması, ait olduğu yüksek âlemde sonsuz saadete ulaşması hedeflenmiştir (Brandon, IV, 228-229).

    YanıtlaSil

  35. Hint geleneği başından beri çok farklı inanışları içinde barındırmasına rağmen bugün de benimsendiği şekliyle, klasik Hindu inancında tenâsüh (reenkarnasyon) inancının bir uzantısı olarak insanın “karma” diye adlandırılan sonsuz doğum ve ölüm çemberini kırıp mutlak saf ruh durumuna (nirvana) ulaşıncaya kadar farklı bedenlerde veya biçimlerde tekrar doğması söz konusudur. Hindu geleneğinde ölünün yakılması da ruhun yeni bir bedende doğuşunu sağlamaya hizmet etmektedir. Ayrıca gerek Hint gerekse Jainist geleneğinde dinî amaçlı intihar meşrû kabul edilmiştir. Bununla birlikte erken döneme ait Hint kutsal metinleri Vedalar’da tenâsüh ve nirvana inancına herhangi bir atıf yer almayıp bu metinlerde ölüm daha çok hayatın zıddı olarak anlaşılmış ve ölenlerin bir nehri aşıp Yama diyarına gittiğine inanılmıştır (ERE, IV, 475). Tenâsüh ve nirvana kavramlarını belli farklarla devam ettiren Budist inancında ise hayat gibi ölüm de hem kaçınılmaz ve acı verici bir durum hem de yeni bir var oluşun başlangıcı diye görülmüştür. Bu sistemde esas olan, ölümü ne acı ne de arzu duymaksızın beklemektir (a.g.e., IV, 446).

    İyi ile kötü güçler arasındaki kozmik mücadele fikrine dayanan kurtuluş merkezli Zerdüşt dininde öldükten sonra iyilerin Ahura Mazda ile birlikte Neşîde Evi’nde yaşayacağı, kötülerin ise Yalan Evi’nde yaşamaya mahkûm olacağı inancı benimsenmiştir. Benzer şekilde Hint yarımadasında yaşayan Parsîler arasında da iyilerin cennete, kötülerin cehenneme gideceğine, ölmeden önce tövbe edenlerin Çinvat (Chinvat) Köprüsü’nün sonunda cezasını çekip cennete ulaşacağına inanılmıştır (EIr., VII, 179).

    Başta Bâbil ve eski İsrail olmak üzere Mezopotamya geleneklerinde ölüm yeni bir hayat veya yeniden doğuş şeklinde görülmeyip hayatın tamamen sona erdiği ve geri dönüşün mümkün olmadığı kasvetli bir durum olarak anlaşılmıştır. Bununla birlikte Sumerler’in cenaze töreni yaptıklarına, ölülere takdime sunduklarına dair bilgiler mevcuttur. Ceset genellikle toprağa gömüldükten veya yakıldıktan sonra cenaze yakınları yiyecek, içecek, elbise ve araç gereç sunarlardı. Bu takdime daha sonra her ay sembolik ekmek ve içecek eşliğinde atalarla yapılan bir tür âyine (komünyon) dönüşmüş ve buradan da Sâmî topluluklarına geçmiştir. Ruhun sükûnet bulmasının ve hatta ölümsüzlüğünün aylık olarak icra edilen bu ritüele bağlı olduğuna inanılmış, bu anlamda gerçek ölümsüzlük de -özellikle erkek- nesle sahip olmak şeklinde anlaşılmıştır. Ayrıca Sumerler arasında ölülerin bir tür küçük ilâhlar haline geldiği ve yaşayanların hayatları üzerinde iyi veya kötü etkide bulundukları inancı vardır (ERE, IV, 444-445).

    Tam mânasıyla ruh-beden ayırımının yer almadığı, daha çok bu dünya hayatı ile sınırlı bir bakış açısının hâkim olduğu eski İsrail inancında iyi ve uzun bir hayatın ardından ölmek ve atalar mezarlığına gömülmek arzu edilen bir durum hatta bir nevi mükâfat (Tekvîn, 15/15; Meseller, 3/1-2), erken ölüm ise şahsî günahın cezası (Sayılar, 27/3; Mezmurlar, 34/21) olarak görülmüştür. Asıl olumsuzluk ölümün kendisinden ziyade ölüm sonrasına atfedilmiş, iyi ve kötü bütün insanların öldükten sonra yerin altında karanlık ve kasvetli bir yer olan Şeol’e gittiğine ve geri dönüşün mümkün olmadığı bu yerde gölge gibi yaşadığına inanılmıştır (Eyub, 7/9; Mezmurlar, 88/4-5; İşaya, 38/10, 18). Fakat daha geç dönemlerde Pers ve Grek kültürlerinin de etkisiyle yeniden dirilme ve ruhun ölümsüzlüğü inancı İsrâiloğulları arasında görülmeye başlanmıştır (İşaya, 26/19; Daniel, 12/2). Bilhassa Roma döneminde yaşanan kıyımın bir sonucu olarak, “Sâlihler ölümde dahi yaşarlar, kötülerse yaşarken bile ölüdürler” düsturunda ifadesini bulduğu gibi ölümün aslında kurtuluş olduğu ve iyileri ölümün

    YanıtlaSil
  36. ardından ebedî hayatın beklediği fikri öne çıkmıştır (II. Makkabiler, 7/9; Berakoth, vr. 18b, 61b; Kiddushin, vr. 39b; The Works of Philo, s. 416). Yeniden dirilme ve öte dünya fikri Ortaçağ yahudi düşüncesinde de önemini korumakla birlikte Eski Ahid’deki hayatı kutsayan ve (uzun) hayatla (erken) ölüm arasında rahmet-lânet zıtlığını öngören bakış açısı (Tesniye, 30/19; Hezekiel, 18/30-32) Rabbânî literatüründe de varlığını korumuş, hayatın kutsallığı ve korunması gerektiği kabul edilmiş (Megillah, vr. 27b-28a; Berakoth, vr. 54b-55a; MK, vr. 28a), aynı zamanda hayatın ölümden sonra devam ettiği fikri uyarınca defin ve yas uygulamasına yönelik kurallar konulmuştur (bk. MATEM).

    Farklı gnostik unsurları içinde barındıran kurtuluş merkezli hıristiyan inancında ölüm, ilk insan çiftinin işlediği ve bu yolla bütün insanlığa sirayet eden aslî günahın bir sonucu ve insanın Tanrı’dan uzaklaşma ve O’na yabancılaşma süreci olarak görülmüştür. Fakat bu noktada Îsâ Mesîh’e inananlarla inanmayan günahkârlar arasında fark olduğu düşünülmüştür. Ona inanmayanlar için ölüm aslî günaha ilâveten kendi ferdî günahlarının cezası ve tamamen kurtuluşun dışında kalma durumunu, inananlar içinse ebedî kurtuluşun başlangıcını ifade etmektedir. Nitekim Yeni Ahid’de ölüm inananlar için uyku olarak tasvir edilmiş (Yuhanna, 11/13), Îsâ Mesîh’e iman üzere ölenlerin yattıkları yerden bir gün kaldırılıp ona yükseltilecekleri belirtilmiştir (Selânikliler’e Birinci Mektup, 4/13-18; Vahiy, 7/9-17). İki önemli hıristiyan sakramentinden biri olan vaftizin ölüp Îsâ’da yeniden doğuşu, komünyonun sembolik anlamda Tanrı ile birleşmeyi ifade ettiğine inanılmış, ölümün ise hem ruh hem beden için nihaî mânada Tanrı’nın krallığına katılıp mutlak kurtuluşa ermeye karşılık geldiği kabul edilmiştir (New Catholic Encyclopedia, IV, 688-690). Ölüm ve yeniden diriliş inancının hıristiyan teolojisindeki merkezî ve olumlu yerine rağmen hıristiyan Avrupa tarihinde ölüme yönelik ilgi ancak Ortaçağ’da popülerlik kazanabilmiş, Rönesans, reform ve barok dönemlerinde ise ölüm korkusu oldukça yaygın bir tema haline gelmiştir. Aydınlanma ile birlikte ölüm ve sonrasından ziyade ölü yakınlarının teselli edilmesi üzerinde yoğunlaşılmıştır (Bremmer, s. 94-95).

    BİBLİYOGRAFYA
    J. Choron, “Death and Immortality”, Dictionary of the History of Ideas (ed. Philip P. Wiener), New York 1973, I, 634-646; S. G. F. Brandon, “Sin and Salvation”, a.e., IV, 224-234; J. W. Bowker, The Meanings of Death, Cambridge 1993; The Works of Philo: Complete and Unabridged (trc. C. D. Yonge), Peabody, Massachusetts 1993, s. 416 (“On Abraham”, 58-59); H. Milde, “Going out into the Day: Ancient Egyptian Beliefs and Practices Concerning Death”, Hidden Futures: Death and Immortality in Ancient Egypt, Anatolia, the Classical, Biblical and Arabic-Islamic World (ed. J. M. Bremer v.dğr.), Amsterdam 1994, s. 15-35; J. N. Bremmer, “The Soul, Death and the Afterlife in Early and Classical Greece”, a.e., s. 91-106; R. Kayser, “Death”, EJd., V, 1422-1426; J. H. Wright, “Death (Theology of)”, New Catholic Encyclopedia, Washington 1967, IV, 687-695; E. S. Hartland, “Death and Disposal of the Death (Introductory)”, ERE, IV, 411-444; S. Langdon, “Death and Disposal of the Death (Babylonian)”, a.e., IV, 444-446; L. de la Vallee Poussin, “Death and Disposal of the Death (Buddhist)”, a.e., IV, 446-449; H. R. Hall, “Death and Disposal of the Death (Egyptian)”, a.e., IV, 458-464; A. Hillebrandt, “Death and Disposal of the Death (Hindu)”, a.e., IV, 475-479; M. Boyce, “Death”, EIr., VII, 179-181; G. L. Ebersole, “Death”, Encyclopedia of Religion (ed. L. Jones), New York 2005, V, 2235-2245.

    YanıtlaSil
  37. 2/5
    Müellif:
    BEKİR TOPALOĞLU
    İslâm’da Ölüm. Kur’ân-ı Kerîm’de yaşatmanın karşıtı olarak imâte (canlının hayatına son verme) ve teveffî (ruhunu kabzetme) kavramları geçmektedir. Yirmi bir âyette imâte, iki âyette kazâ-i mevt (birinin ölümüne hükmedip bunu gerçekleştirmek) ve on iki âyette teveffî kökü Allah’a nisbet edilmiştir. Bunların dışında ölümü gerçekleştirme eylemi (teveffî) altı âyette çoğul sîgasıyla meleklere, iki âyette “melekler” anlamında Allah’ın elçilerine (rusül) izâfe edilmiş, bir âyette de Azrâil “melekü’l-mevt” şeklinde anılmıştır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḳży”, “mvt”, “vfy” md.leri). Ölüm hadis literatüründe de aynı kavramlarla ifade edilmekte, ayrıca kabz kökü (canlının ruhunu alma) kullanılmaktadır. A. J. Wensinck’in el-Muʿcem’inde mevt kırk, teveffî on yerde gösterilmekte, kabz da üç sütun kadar yer almakta, canlının hayatına son verme fiili çok defa Allah’a, bazı hadislerde mutlak mânada meleğe veya Azrâil’e izâfe edilmektedir (“ḳbż”, “mvt”, “vfy” md.leri). Birçok âyet ve hadiste belirtildiği üzere yaşatan ve öldüren Allah’tır. Bu sebeple insan için çok önemli bir hadise olan ve onun iradesi dışında vuku bulan ölüm fiilinin gerçekleştirilmesi Allah’a nisbet edilmiştir. Ancak naslardan anlaşıldığına göre Cenâb-ı Hak bu fiili görevlendirdiği melekler vasıtasıyla icra etmektedir (bk. AZRÂİL).

    Ölüm mukadder ise de insanın dünyaya gelmesinin amacı ölmek değil yaşamaktır. Allah, ruhundan üfleyip halkettiği ve şuurla bezediği Âdem’in nesline aslında ebedî hayat vermiştir. Ancak hayat iki devreye ayrılmış olup ilk devre bir tür eğitim ve sınav, ikincisi ilk devrede elde edilen sonuçların şekillendireceği ebediyet sürecidir. Ölüm hayatın bu iki dönemini birbirine bağlayan ve insanı ebedîleştiren bir araçtır. Bu sebeple ölüm yaklaşık yirmi âyette “likā” (Allah’la buluşmak) kavramıyla ifade edilmiştir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “lḳy” md.). Bütün dinler ve beşerî sistemler insan hayatını saygın kabul edip korunması için tedbir alır, onu ihlâl edenlerin cezalandırılacağını bildirir. İslâm dininin haram kıldığı şeylerin çoğu bu amaca yöneliktir. Kur’an’a göre haksız yere bir cana kıyan kimse bütün insanları öldürmüş, bir canı kurtaran da bütün insanlara hayat vermiş gibidir (el-Mâide 5/32). Dünyanın kozmik düzeninin Allah’ın murat ettiği zamana kadar devam edebilmesi için insan hayatının korunması gerekmektedir. Hz. Peygamber’in ne kadar sıkıntıda olursa olsun hiç kimsenin ölümü temenni etmemesi yolundaki öğütleri Kütüb-i Sitte’nin tamamında yer almaktadır (Miftâḥu künûzi’s-sünne, s. 484-485).

    Hayatın ve insanî değerlerin korunması, dünyanın imar edilmesi ve ebediyet için gerekli hazırlığın yapılabilmesi için Allah insana hayatı sevdirmiş, ölümü ise acı ile karşılanır bir niteliğe büründürmüştür. Nitekim bazı âyetlerde ölümden musibet olarak bahsedilmiştir (el-Bakara 2/156; el-Mâide 5/106; krş. Müsned, IV, 415; İbn Kesîr, I, 349). Ancak ölümün bir gün mutlaka geleceğini akıldan çıkarmamak, zamanı bilinmediğinden daima hazırlıklı olmak, geldiğinde de rıza göstermek kâmil müminin vasıflarını teşkil eder. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah ile buluşma sevincini hissetmeyen, yalnız dünya hayatına gönül bağlayıp orada huzur bulan gafiller yerilmiştir (Yûnus 10/7-8). Bir hadise göre mümin öleceğini hissettiği anda Allah’a kavuşmayı her şeye tercih eden bir duyguya sahip olur (Müslim, “Ẕikir”, 14-18; Tirmizî, “Cenâʾiz”, 67, “Zühd”, 6).

    YanıtlaSil


  38. Bir müminin Allah’ın lutfettiği ömür nimetinin şükrünü eda etme bilinciyle insanlar için faydalı olması ve ebedî hayata daha çok hazırlanmanın sona ermesi dışında ölümden korkması için herhangi bir sebep yoktur. Son nefesinde imanını şeytana kaptırma ve ölüm esnasında korkunç acılar çekmeyle ilgili telakki ve kaygıların gerçeğe uyduğunu söylemek zordur. Dinî hakikatlerin zihin ve kalp ile benimsenmesi müminde sarsılmayan bir kararlılık ve süreklilik psikolojisi meydana getirir. Pratik hayatta irade zaafı vb. faktörlerden doğan hataları olsa bile gönlü Allah’la, resulüyle ve müslüman toplumla barışık olan kişinin imanı son nefesinde kendisinden ayrılmaz, şeytanın vesvesesinden etkilenmez. Ölüm hastalığının verdiği sıkıntılar yüzünden insanın bilincini kaybederek bazı sözler sarfetmesi veya kendisinde hoşa gitmeyecek fizyolojik görünümlerin oluşması onun mânevî durumu hakkında hüküm vermek için bir delil sayılmaz. Hayatı boyunca mümin olarak yaşayan bir kişinin son nefesinde imandan yoksun olabileceğine hükmetmek Allah’ın lutuf ve adaleti hakkındaki inançla da bağdaşmaz. Çeşitli sebeplerle meydana gelen irtidad vak‘aları ise ayrı bir kategori olup son nefesle ilgili değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de, iyiler zümresi içinde yer alarak ölmeyi nasip etmesini Allah’tan istemenin öğütlenmesi (Âl-i İmrân 3/193), bazı peygamberlerin bu yolda dua ve niyazda bulunduklarının haber verilmesi de (Yûsuf 12/101; en-Neml 27/19) aynı mahiyettedir. Resûl-i Ekrem’in, “Ey kalpleri halden hale çeviren Allahım! Benim gönlümü din üzere sabit kıl” meâlindeki duası (Müsned, IV, 182, 418; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 2; Tirmizî, “Ḳader”, 7) irtidaddan sakınma konusunda bütün müminler için uyulması gereken bir örnek oluşturmaktadır (ayrıca bk. HÂTİME).

    Ölümün çok müessir bir vâiz olduğu sözü eskiden beri genel kabul görmüş, hadis diye de nakledilmiştir (Aclûnî, II, 112). İnsanları mânevî bir hastalık olan gafletten kurtarmak amacıyla ölümü bir uyarıcı olarak kullanma yöntemi ilâhî ve nebevî beyanlarda yer almakta, ashaptan itibaren birçok menkıbevî rivayet de buna eklenmektedir (meselâ bk. İbn Kuteybe, II, 325-343). Ölüm ve ölüm ötesi hayata dair önemli bir eser kabul edilen Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî’ye ait et-Teẕkire adlı kitapta bu yöntem kullanılmıştır. Kurtubî, bu eserinin ölüm sırasında şeytanın yardımcılarıyla gelip mümini İslâm dininden caydırması konusuna ayırdığı bölümde isnadsız bazı hadisler nakletmiş, fakat bu hadisleri nisbet edildikleri Tirmizî ile Nesâî’nin es-Sünen’lerinde bulamadığını belirtmiştir. Kurtubî, benzer hadislerin muhtevasını Gazzâlî’nin de Keşfü ʿulûmi’l-âḫire adlı kitabında zikrettiğini de söylemiştir (et-Teẕkire, s. 38-40).

    Ebû Katâde’nin rivayetine göre Hz. Peygamber dünyadan âhirete intikal eden insanları mümin ve fâcir diye ikiye ayırmış, birincisi için “istirahate çekilen kimse”, ikincisi için de “ölümü sebebiyle insanların rahata erdiği kimse” ifadesini kullanmış ve şöyle demiştir: “Mümin öldüğü andan itibaren dünyanın meşakkati, elem ve eziyetlerinden kurtulmuş olur. Kâfir veya günahta ısrarcı olan kimsenin ölmesiyle de insanlar, şehirler, memleketler, ağaçlar ve hayvanlar onun şerrinden emin olur” (Nesâî, “Cenâʾiz”, 48-49). Resûlullah’ın bu sözleri Kur’an’da yer alan beyanların bir nevi tefsiri mahiyetindedir. Kur’ân-ı Kerîm’de ölüm hali tasvir edilirken canın köprücük kemiklerine veya boğaza dayanmasından, ölenin ve etrafındakilerin telâşa düşmesinden ve ölüm baygınlığından söz edilmekte, ancak bu durum kâfir, zalim ve münafıkların ölüm halini ifade etmektedir (Kāf 50/19; el-Vâkıa 56/83-84; el-Kıyâme 75/26-30). Nitekim Kıyâme sûresinde ölümün bu türüne mâruz kalacak kimselerin Hz. Peygamber’in getirdiği vahyi kabul etmediği, namaz, dua ve niyazla ilgisi bulunmadığı, yalan saydığı dinî gerçeklere sırt çevirip taraftarlarıyla birlikte kibirlendiği belirtilmiştir (75/31-33).

    YanıtlaSil
  39. Kur’an’da ayrıca meleklerin kâfirlerle münafıkların ruhlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vuracakları (el-Enfâl 8/50-51; Muhammed 47/27-28), dinî gerçekleri yalan saymak suretiyle kendilerine zulmetmiş kimselerin ruhlarını kabzederken de onları bir anlamda azarlayacakları ifade edilmektedir (en-Nisâ 4/97; el-A‘râf 7/37; en-Nahl 16/28-29). Bu beyanlar ölüm güçlüklerinin kâfir, zalim ve münafıklar için söz konusu olduğunu göstermektedir. Günümüzde çeşitli tıbbî müdahalelerle ölüm sırasındaki fizyolojik acıları hissetmenin önlendiği, yine bazı ölümlerin ağrısız, acısız, âniden vuku bulduğu dikkate alınarak bu güçlük ve sıkıntıların fizyolojik olmaktan ziyade ruhî ve mânevî olduğu düşünülebilir.

    Resûl-i Ekrem’in ölüm hastalığında Hz. Âişe’nin evinde olduğu ve son nefesini onun kucağında verdiği bilinmektedir. Âişe, Resûlullah’ın ölüm sırasında acı çektiğini söylemekte ve, “Lâ ilâhe illallah, ölümün de sarsıntıları varmış, Allahım, bana yardım et!” dediğini nakletmektedir (Buhârî, “Riḳāḳ”, 42; İbn Mâce, “Cenâʾiz”, 64; Tirmizî, “Cenâʾiz”, 8). Hz. Peygamber’in müminin son nefeslerini ter dökerek verdiğini söylediği de rivayet edilmiştir (Tirmizî, “Cenâʾiz”, 8, 10). Onun bu tür beyandan, hastalanıp ıstırap çekmek ve bazı günahlarının cezasını çekmek suretiyle ölmenin ansızın ölmekten daha hayırlı olduğu gibi bir sonuç çıkarmak mümkündür (krş. Ebû Dâvûd, “Cenâʾiz”, 10).

    Bir âyette ebedî hayata hazırlık açısından dünyanın önemi vurgulandıktan sonra insanın dünya hayatından nasibini almayı unutmaması gerektiği belirtilmiş (el-Kasas 28/77), çeşitli âyetlerde de savurganlığa ve suistimale kaçmamak şartıyla dünya nimetlerinden yararlanılması istenmiştir. Bununla birlikte Allah dostlarının, inanan ve kötülüklerden sakınan kimselerin (Yûnus 10/62-63) ölmek suretiyle O’na kavuşmanın sevincini gönüllerinde taşıdıkları dolaylı biçimde anlatılmıştır (el-Bakara 2/94; el-Cum‘a 62/6). Hz. Peygamber, “Allah’a kavuşmayı arzu eden kimse ile Allah da buluşmayı murat eder, bunu arzu etmeyen kimseyle buluşmayı ise kerih görür” buyurmuş, bunu duyan Hz. Âişe’nin hiç kimsenin ölmeyi hoş görmediğini söylemesi üzerine Resûlullah şöyle demiştir: “Senin zannettiğin gibi değildir. Bir mümine ölüm hali gelince ilâhî rıza ve lutufla müjdelenir. Artık onun için hiçbir şey âhiret yolculuğu kadar sevimli değildir. Kâfire ölüm hali gelince karşılaşacağı azap kendisine bildirilir. Artık onun için de hiçbir şey ölüm kadar sevimsiz olmaz. Kâfir, Allah’ın huzuruna çıkmaktan hoşlanmadığı gibi Allah da onunla mülâki olmayı murat etmez” (Buhârî, “Riḳāḳ”, 41; Müslim, “Ẕikir”, 14-18). Bu hadis Yûnus sûresindeki ilâhî beyanın tefsiri niteliğindedir (10/7-10).

    Çok tanrılı inancı benimseyen, âhirete inanmadığı için sorumluluk duygusu taşımayan, kibirli ve gururlu tavırlar sergileyenlerin ölüm sırasında ve sonrasındaki acıklı halleri tasvir edildikten sonra Kur’an’da takvâ sahiplerinin ruhlarını kabzedecek meleklerin onlara nazik davranacağı, “hoş geldiniz” konumunda selâm vereceği belirtilmiştir (en-Nahl 16/28-32). Diğer bir yerde ise Allah’ı rab tanıyarak hayatlarını istikamet üzere geçirenlerin -ölüm sırasında- (Taberî, XXIV, 145) kendilerine meleklerin ineceği ve onlara çok sıcak ifadelerle uhrevî müjdeler vereceği anlatılır (Fussılet 41/30-32; ayrıca bk. el-Enbiyâ 21/101-103; el-Ahzâb 33/43-44). Bundan başka birçok âyette iman edip sâlih amel işleyenlere hiçbir şekilde korku ve üzüntünün gelmeyeceği belirtilmektedir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḫvf” md.). Kur’an’da ayrıca Allah yolunda şehid edilenlerin ölü kabul edilmemesi istenmiş, onların Allah katında ölüm sonrası âlemde diri olup mutlu bir hayat sürdürdükleri bildirilmiştir (el-Bakara 2/154; Âl-i İmrân 3/169-171).

    YanıtlaSil
  40. Âhirete intikal eden bütün mümin ruhlarının yüksek yerlerde ve cennet bahçelerindeki ağaç dallarında bulunacağını haber veren hadisler de mevcuttur (Müslim, “Cennet”, 75; İbn Mâce, “Zühd”, 32).

    Naslarda ölümle ilgili olarak tasvir edilen sevindirici ve korkutucu hallerin ölümden sonra da devam edeceği anlaşılmaktadır. Bu hususu şehidlere dair olan âyetler ortaya koyduğu gibi Hz. Îsâ’nın mûcizevî şekilde dünyaya gelişinden bahseden âyetlerde “doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabrinden kaldırılacağı gün” onun için esenlik dilenmesinden söz edilmesi de göstermektedir (Meryem 19/15, 33). Ölümün ve kıyametin anlatıldığı Vâkıa sûresinde (56/83-95) can boğaza dayandığı ve hasta sahiplerinin şaşkın şaşkın bakındığı esnada Allah’ın -veya meleklerin- kişiye etrafındakilerden daha yakın olduğu ifade edildikten sonra Allah dostlarına rahatlık, güzel rızık ve naîm cenneti sunulacağı, dinî gerçekleri yalanlayan yolunu şaşırmış kimselere ise kaynar su verilip cehennem azabı uygulanacağı belirtilir. Cennet ve cehennem bugün mevcut olsa bile kıyametin fiilen vuku bulmasından önce buralara girilmeyeceğinin kabulü karşısında sözü edilen tasvirlerde yer alan cennet nimeti ve cehennem azabının yoruma tâbi tutulması gerekmektedir. Hz. Peygamber’den rivayet edilen bazı hadisler bu konuya ışık tutmaktadır. Bu hadislerde, kişiye kıyamet gününde varacağı yer olan cennet veya cehennemin ölümünün hemen ardından gösterildiği ve bu işin sabah akşam tekrarlandığı anlatılır (Buhârî, “Riḳāḳ”, 42, “Cenâʾiz”, 89; Müslim, “Cennet”, 65-66; krş. Müslim, “Cennet”, 70-72; Ebû Dâvûd, “Cenâʾiz”, 20, 72). Yâsîn sûresinde (36/52) kabir hayatının uyku (uyku yeri) olarak gösterilmesinden, başka bir âyette de (ez-Zümer 39/42) uykuyla ölüm arasında benzerlik kurulmasından hareketle ölüm sonrası hayatın insan idrakine göre bir nevi uykudan ibaret olduğunu söylemek mümkündür. Fakat dünya hayatındaki uyku sırasında yaşanılan iyi veya kötü durumların çok kısa sürmesine karşılık kabir hayatı uzun asırlara yayılmıştır. Ölüm sonrası hayatla Ashâb-ı Kehf’in mağara hayatı arasında ilişki kurmak mümkündür. Ancak Ashâb-ı Kehf için yapılan, “Uykuda oldukları halde onları uyanık sanırsın” (el-Kehf 18/18) nitelemesine karşılık kabristan ehli için “Hayatta oldukları halde onları ölmüş sanırsın” demek gerekir.

    BİBLİYOGRAFYA
    Miftâḥu künûzi’s-sünne, s. 484-485; Müsned, IV, 182, 415, 418; İbn Kuteybe, ʿUyûnü’l-aḫbâr (Tavîl), II, 325-343; Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXIV, 145; Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, et-Teẕkire fî aḥvâli’l-mevtâ ve umûri’l-âḫire, Beyrut 1405/1985, s. 38-42; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Beyrut 1385/1966, I, 349; Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, II, 112; Elmalılı, Hak Dini, V, 4127-4130.

    YanıtlaSil
  41. 3/5
    Müellif:
    MUSTAFA ÇAĞRICI
    İSLÂM DÜŞÜNCESİ. Klasik felsefede olduğu gibi İslâm düşüncesinde de ahlâk ilmi bir bakıma mutluluğu kazanma sanatı olarak görülmüş, insandan bütün eylemlerini bu temel amaca göre düzenlemesi istenmiştir. Nitekim ilk İslâm filozofu olan Ya‘kūb b. İshak el-Kindî’den itibaren ölüm konusu keder, tasa ve kaygılar, mutluluğa engel olan psikolojik rahatsızlıklar olarak ele alınmış, bunlar fikrî ve ahlâkî tedbirlerle tedavi edilmesi gereken problemler şeklinde değerlendirilmiştir. Bu sebeple Kindî, el-Ḥîle li-defʿi’l-aḥzân adlı eserinin son kısmını ölüme ve ölüm korkusuna ayırmıştır. Ona göre ölüm insan tabiatının tamamlayıcı unsuru, insan tanımının temel öğesidir. Zira insan “akıllı ve ölümlü varlık” diye tanımlanır. Şu halde ölüm olmasaydı insan da olmazdı, yani bir varlık ölümlü değilse insan değildir; buna göre sanıldığının aksine ölüm de kötü değildir. Çünkü ölüm mutlak bir yokluk olmayıp ebedî ve daha yüksek bir hayata geçiştir. Ölüm korkusunun asıl sebebi böyle bir hayata inanmamak veya bu hayat hakkında doğru bilgiye sahip olmamaktır.

    Kindî’nin bu görüşleri Ebû Bekir er-Râzî’nin eṭ-Ṭıbbü’r-rûḥânî’si, Ebû Zeyd el-Belhî’nin Meṣâliḥu’l-ebdân ve’l-enfüs’ü, İbn Sînâ’nın Risâle fi’l-ḥüzn’ü, İbn Miskeveyh’in Tehẕîbü’l-aḫlâḳ’ı ile Risâle fi’l-ḫavf mine’l-mevt ve ḥaḳīḳatih ve ʿİlâcü’l-ḥüzn adlı risâleleri, Râgıb el-İsfahânî’nin eẕ-Ẕerîʿa ilâ mekârimi’ş-şerîʿa’sı, Gazzâlî’nin Mîzânü’l-ʿamel, et-Tibrü’l-mesbûk fî naṣîḥati’l-mülûk ve İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn isimli eserleri, Nasîrüddîn-i Tûsî’nin Aḫlâḳ-ı Nâṣırî’si, Kınalızâde Ali Efendi’nin Ahlâk-ı Alâî’si gibi sonraki birçok eserde bazı farklılıklarla tekrar edilmiştir. Râzî ölüm korkusu-intihar ilişkisi üzerinde dururken Kindî’nin bu konuyu ihmal ettiği görülmektedir. Ancak Kindî dindar bir düşünür olmasına rağmen dinin ahlâk ve ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkisinden söz etmemiş, buna karşılık peygamberlik ve vahyi gereksiz gördüğü söylenen Râzî hak dine inanmanın bu konudaki olumlu tesirini kabul etmiş, ölümün tamamen varlık alanından silinme olduğuna inanan insanın bu dünyanın ağır sıkıntıları karşısında intiharı kurtuluş yolu olarak görebileceğine dikkat çekmiştir. Ölümün önceki hayata göre daha iyi olan yeni bir hayata geçiş olduğuna inanmadıkça ölüm korkusunu yenmek mümkün değildir. İkinci hayata inanmayan insan zihnini ölüm korkusundan uzak tutmak için kendini tutkularının akışına bırakır. Aslında ruhun da beden gibi ölümlü olduğunu, dolayısıyla ölümden sonra eziyet ve sıkıntı çekilmeyeceğini düşünmek, bu dünyanın sıkıntılarından kurtulmaya çalışan insanı ölmenin yaşamaktan daha iyi olduğu kanaatine yani intihara götürür. Buna karşılık ikinci hayata inanan, iyi ve erdemli olan, hak dinin kendisine yüklediği görevleri yerine getiren kişi ölümden korkmaz (eṭ-Ṭıbbü’r-rûḥânî, s. 92-96).

    Eserlerinde ölüm konusuna geniş yer verenlerden biri de İbn Miskeveyh’tir. Onun Tehẕîbü’l-aḫlâḳ’ında Kindî’nin eserinden isim zikredilerek geniş ölçüde yararlanılmıştır. Tehẕîbü’l-aḫlâḳ’ta Kindî’nin görüşlerinin bir özeti olan ʿİlâcü’l-ḥüzn (bk. bibl.) başlıklı risâlenin aynen yer aldığı görülmektedir (Tehẕîbü’l-aḫlâḳ, s. 180-183). Tehẕîbü’l-aḫlâḳ’ın ölümle ilgili bölümünde ölüm korkusunun nefis hakkındaki bilgi eksikliğinden kaynaklandığını belirten İbn Miskeveyh insanın asıl cevherini nefsin teşkil ettiğini, nefsin ise bedenin ölümünden sonra varlığını sürdüreceğini, ölümü bir yok oluş gibi görmenin ve ondan korkmanın anlamsız olduğunu söyler. Bu arada muhtemelen yine Kindî’nin Risâle fî ḥudûdi’l-eşyâʾ ve rusûmihâ adlı sözlüğünden faydalanarak ölümün biri iradî, diğeri tabii olmak üzere iki şeklinin bulunduğu yönünde Sokrat’tan gelen görüşe de (Eflâtun, 67d-68b) yer vermektedir. Tabii ölüm insanın bu dünyada vadesini tamamlayarak öbür âleme göçmesi, iradî ölüm ise nefsânî tutkularını dizginlemesidir. Risâle fi’l-ḫavf mine’l-mevt ve ḥaḳīḳatih başlıklı risâlesinde İbn Miskeveyh,

    YanıtlaSil
  42. insanın başına gelen şeyler içinde ölüm korkusunun bütün korkuların en şiddetlisi ve en etkilisi olarak algılandığını, bunun da şu sebeplerden kaynaklandığını söyler: a) Ölümün gerçek niteliği hakkındaki bilgisizlik; b) İnsanın ölümden sonra ne olacağını bilememesi; c) Bedenin çözülüp bozulmasıyla ruhun da aynı âkıbete uğrayacağını zannetmesi; d) Ölümden duyacağı acı ve ıstırapların çektiği hastalıkların ağrı ve acısından daha şiddetli olacağından ve ölümden sonra büyük bir azap çekeceğinden korkması; e) Ölümden sonra başına neler geleceğini bilememesi; f) Geride bırakacağı mal mülk gibi şeylere üzülmesi. İbn Miskeveyh bütün bu korku ve kaygıların yersiz olduğunu ortaya koyar. Buna göre ölüm ruhun (nefis) bedeni kullanmayı bırakmasından başka bir şey değildir. Nefis mânevî bir cevher olarak bedenden ayrıldıktan sonra da varlığını sürdürür. Ölüm korkusunun asıl sebebi ölümün kendisi değil insanın ölümden sonra ne olacağı hakkındaki bilgisizliği olduğuna göre bu konuda rahata kavuşmanın yolu bilgisizlikten kurtulmaktır; bunu başaran kişi ebedî huzura ve mutluluğa kavuşmuş olur. İnsanın ölümden duyacağı acı ve ıstırapların hastalıktan duyduğu acılardan daha şiddetli olacağını düşünmesi ise bir kuruntudan ibarettir. Çünkü beden ruhla birlikte iken acı duyar, ruh ayrılınca acıyı hissetmez olur. Şu halde ölüm bedene ait bir hal olup hissedilmez, acı vermez. Ölümden sonra azaptan korkan kişi de aslında ölümden değil ölüm sonrasındaki cezadan korkmaktadır. Bu ise onun günahlarını itiraf ettiğini, günahlarından dolayı kendisini cezalandıracak olan âdil bir hâkime inandığını gösterir. Sonuçta bu kişinin korkusunun asıl sebebi kendi günahlarıdır ve onun yapması gereken şey günah işlemekten kaçınmaktır.

    Gazzâlî de eserlerinde ölüm konusuna oldukça geniş yer vermiştir. Onun el-Ḥîle li-defʿi’l-aḥzân’dan yaptığı alıntılardan biri Kindî’nin ölüm korkusunun sebebine ilişkin olarak başvurduğu, insanın ölüm ötesi hakkındaki bilgisizliğinin onda gelecekle ilgili korkular doğurduğunu anlatan sperma faraziyesidir (Üzüntüden Kurtulma Yolları, s. 31-32). Ancak Kindî spermanın değişim aşamalarını ayrıntılı şekilde bildirip spermanın akıllı bir varlık olması durumunda her aşamada geçmişi, hali ve geleceği hakkında neler düşüneceğini ve neler söyleyeceğini anlattığı halde Gazzâlî bu gelişimin sadece anne karnından “dünyanın genişliğine” geçiş kısmına yer verir. Buna göre cenin düşünme ve konuşma gücüne sahip olsaydı sırf gelecekle ilgili bilgisizliği yüzünden dünyaya gelmek istemezdi; dünyaya geldikten sonra da tekrar anne karnına dönmeye razı olmazdı. Bunun gibi mümin kimse de dünyada iken ölümden korksa bile rabbine kavuşunca dünyaya dönmek istemez. Gazzâlî ayrıca bu fikri iki hadisle ve daha başka haberlerle desteklemektedir (İḥyâʾ, IV, 496-497). İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’de ölüm konusunu âhiretteki sonuçlarıyla birlikte geniş biçimde işleyen Gazzâlî burada ölümün gerçek niteliğinin ne olduğunu anlattığı bölümde (a.g.e., IV, 493 vd.) kendi dönemindeki ölümle ilgili yanlış telakkileri şu şekilde özetler: 1. Ölüm bir yok oluştan ibarettir. Haşir, neşir, iyi ve kötü âkıbet diye bir şey yoktur. İnsanın ölümü başka canlıların ölümünden, bitkilerin kuruyup çürümesinden farksızdır. Bu görüş mülhidlerin, Allah’a ve âhiret gününe inanmayanların görüşüdür. 2. İnsan ölümle yok olur ve haşir vaktinde yeniden diriltileceği ana kadar kabirde kaldığı süre içerisinde haz veya acı duymaz. 3. Ruh ölümsüzdür. Âhirette mükâfat veya cezayı ruh görecek, beden ise diriltilmeyecektir. Bu iddiaları “boş kuruntular ve haktan sapmalar” diye nitelendiren Gazzâlî, ölümü kısaca “bir durum değişikliği” olarak tanımlayıp ruhun bedenden ayrıldıktan sonra ya azap çekerek veya mutlu olarak varlığını sürdüreceğini belirtir. Ruhun bedenden ayrılmasının anlamı beden üzerindeki yönetiminin sona ermesidir.

    YanıtlaSil
  43. Ancak ruhta bundan sonra da acıyı ve sevinci algılama yeteneği vardır; ruhun bizâtihi sahip olduğu bu yetenekler bedenden ayrılınca devam eder; organlar aracılığıyla elde ettiği nitelikler ise bedenden ayrıldıktan sonra yok olur. Ruh bedene dönmekle bunları yeniden kazanır. Bu dönüş kabirde veya yeniden dirilme gününde olabilir. Aslında ölümden duyulan kaygı ve korkunun arkasında kişinin tamamen yok olmasından ziyade bedeninden, ailesi ve yakınlarından, malından mülkünden ayrılacağı gerçeği yatmaktadır. Buna karşılık insanın asıl varlığı nefsi veya ruhu olup o da ölümsüzdür (a.g.e., IV, 494).

    BİBLİYOGRAFYA
    Eflâtun, Phaidon (trc. Suut Kemal Yetkin – Hamdi Ragıb Atademir), Ankara 1945, 67d-68b; Kindî, Resâʾil, s. 72; a.mlf., Üzüntüden Kurtulma Yolları: el-Hîle li-def‘i’l-ahzân (nşr. ve trc. Mustafa Çağrıcı), İstanbul 1998, metin, s. 30-32; Ebû Bekir er-Râzî, eṭ-Ṭıbbü’r-rûḥânî (nşr. P. Kraus, Resâʾil felsefiyye içinde), Beyrut 1402/1982, s. 92-96; İbn Miskeveyh, Tehẕîbü’l-aḫlâḳ, s. 175-183; a.mlf., Risâle fi’l-Ḫavf mine’l-mevt (nşr. L. Şeyho, el-Felsefetü’l-İslâmiyye [nşr. Fuat Sezgin] içinde), Frankfurt 2000, s. 34-45; Gazzâlî, İḥyâʾ, IV, 448-547; Sâlih Uzayme, Muṣṭalaḥât Ḳurʾâniyye, Beyrut 1414/1994, s. 390-393.

    YanıtlaSil
  44. 4/5
    Müellif:
    SÜLEYMAN ULUDAĞ
    TASAVVUF. Gazzâlî ölümü arzu etmeleri bakımından insanları üçe ayırır: Dünya işlerine dalıp ölümü ve âhireti unutan günahkârlar, günah işlemekten pişman olup amel ve taate yönelen tövbekârlar, ârifler. Günahkârlar ölümü hatırlamak istemez; çünkü ölümü hatırlamak onların dünyadan haz almasını engeller, üzülmelerine sebep olur, rahatlarını kaçırır. “Kaçtığınız ölüm mutlaka sizi yakalayacaktır” âyeti (el-Cum‘a 62/8) bunların halini anlatır. Tövbekârlar ölümü unutmaz, daha çok ibadet ve iyi işler yapıp sevap kazanarak yüksek mertebelere ulaşmak için ölmeyi arzu etmezler. Ölümü ve sonrasını hatırlamaları tövbelerine samimi ve ciddi bir şekilde bağlı kalmalarını sağlar. Ârifler ise özledikleri mevlâya kavuşma yolunu açtığından daima ölümü hatırlar ve bir an önce “dost” diye tanımladıkları Hakk’a ermek isterler. Âriflerin üstünde bir zümre daha bulunur. Bunların ölümü veya yaşamayı arzu etme gibi bir istekleri olmaz, bu konuda Hakk’ın takdirini gönül hoşluğuyla kabul ederler (İḥyâʾ, IV, 434).

    İnsanın dünyaya dalarak âhireti unutmasına, bedenî arzular peşinde koşmasına, ihtiras, tamah ve bencilliğe kapılmasına engel olan, ibadetlere ve erdemli hayata yönelten ölümün sıkça hatırlanması tavsiye edilmiştir. Hz. Ali ölümü hatırlamanın hayırlı işlerin yapılmasına vesile olacağını söyler. Hz. Ömer ölümü aklından çıkarmamak için yüzüğünün kaşına, “Ey Ömer! Vâiz olarak sana ölüm yeter” ibaresini yazdırmıştı (a.g.e., IV, 435; Aclûnî, II, 112). Ölümü hatırlattığı ve bu şekilde kalpleri yumuşattığı için Resûl-i Ekrem kabir ziyaretini tavsiye etmiştir (Müslim, “Cenâʾiz”, 106; Ebû Dâvûd, “Cenâʾiz”, 77; Tirmizî, “Cenâʾiz”, 7). İnsanı yeryüzünde dolaşıp eski kavimlerden kalan harabelere ibret gözüyle bakmaya ve onların âkıbetlerinden ders almaya davet eden âyetlerde de ölümün hatırlanmasına işaret vardır (Yûsuf 12/109; en-Neml 27/14).

    Allah’ın gazabına uğrama ve cehennemde yanma korkusuyla yaşayan âbid ve zâhidlerin ölümden ve ölüm sonrası hayattan korktukları, göz yaşı döküp mahzun bir hayat yaşadıkları, tasavvufta Allah sevgisinin ve ümitli olmanın vurgulandığı dönemlerde ise ölümün Hakk’a kavuşma vesilesi kabul edildiği ve arzulandığı görülmektedir. Kur’an’da, hayırlı işler yapanların selâmette oldukları ve cennete girecekleri müjdesini aldıktan sonra ruhlarını meleklere hoşça teslim ettiklerinden bahsedildiğine (en-Nahl 16/32) dikkat çeken sûfîler, kendilerinde ümit hali galip olan bazı velî ve âriflerin bu şekilde öldüklerine dair örnekler verirler. Bunlardan bazıları ölürken tebessüm eder, bazıları sevincinden uçacakmış gibi coşar, bazıları vefat ettikten sonra hayat belirtileri gösterir, bazıları ölmeden cennetteki yerini görüp sevinir, öldükten sonra rüyada görülen bazıları ise ölüm sonrası hayatın sanıldığı gibi korkunç olmadığını, Allah’ın af ve merhametinin çok geniş olduğunu söyler (Serrâc, s. 280; Kelâbâzî, s. 157; Kuşeyrî, II, 589).

    Tasavvuf klasiklerinde ölüm konusuna ayrı bölümler ayrılmış, burada sûfîlerin ölümle ilgili görüş ve gözlemleri anlatılmış, ölümün âdâbından bahsedilmiştir (Muhâsibî, er-Riʿâye li-ḥuḳūḳıllâh, s. 154-160; Kuşeyrî, II, 589-600). Bu eserlerde ölümü yaklaşan velîlerin daima Allah’ı zikrettikleri, Kur’an okudukları, namaz kılıp ibadete devam ettikleri, meselâ Cüneyd-i Bağdâdî’nin Kur’an okuyarak ruhunu teslim ettiği, “Allah’ı zikret, hatırla” diyenlere, “Unutmadım ki hatırlayayım” dediği, Ebû Bekir eş-Şiblî’nin ölüm döşeğinde bile abdest almaya özen gösterdiği, bazılarının can çekişirken ilâhî aşka dair şiirler okuduğu, bazılarının öleceklerini önceden bilip hazırlık yaptıkları geniş biçimde anlatılır (Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî, s. 120, 135).

    YanıtlaSil


  45. Tasavvufta Hak âşıklarının da şehidler gibi ölmediğine inanılır. Bir derviş Ebû Ali er-Rûzbârî’ye, “Hak âşıkları daima hayattadır ve ölmez” demişti (Kuşeyrî, II, 589). Yûnus Emre de, “Âşık öldü diye salâ verirler / Ölen hayvan-durur, âşıklar ölmez” beytinde aynı hususu vurgulamaktadır. Bazı mutasavvıflara göre ölüm üzülecek ve matem tutulacak bir olay değil sevinilecek bir husustur. Hak âşıkları kendilerini mevlâya kavuşturan ölümü bir vuslat gibi görür ve ondan “düğün” diye bahsederler. Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr’ın, cenazesi mezara götürülürken, “Bundan daha hoş ne var? Dost dosta, yâr yâra gidiyor” beytinin okunmasını vasiyet ettiği (Lâmiî, s. 343), vefatından sonra da onun için bir ziyafet verildiği kaydedilir (Muhammed b. Münevver, s. 357). Ölümün yeni bir doğum olduğunu, vefat ettiğinde ağlamamalarını söyleyen Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ölünce neyler üflenmiş, nefirler ve rebablar çalınmış, mazharlar dövülmüştü. Mevlevîler, Mevlânâ’nın ölüm yıl dönümünü “şeb-i arûs” (düğün gecesi) diye anarlar ve bununla dostu olan Hakk’a kavuşmasını kastederler (Gölpınarlı, s. 124-133). Bazı tarikat pîrleri adına düzenlenen ölüm yıl dönümü törenleri çeşitli müslüman ülkelerinde günümüze kadar devam etmiştir. Ancak Selef âlimi İbnü’l-Cevzî bazı tarikat ehlinin düzenlediği ve şenliğe dönüştürdüğü bu törenlerin akla da dine de aykırı olduğunu, Hz. Ya‘kūb’un oğlu Yûsuf kaybolunca, Hz. Peygamber’in oğlu İbrâhim vefat edince ağlayıp göz yaşı döktüklerini, tabii ve insanî olanın da bu olduğunu, cenaze defnedilirken veya definden sonra şenlik, raks ve sevinç gösterileri yapmanın câiz sayılmadığını, bunları yapanların şeytanın oyununa geldiğini söyler (Telbîsü İblîs, s. 306-307).

    İlk sûfîlerden Hâtim el-Esam beyaz, siyah, kızıl ve yeşil olmak üzere dört ölümden bahsetmiş, “Az yemek beyaz, eza ve cefaya tahammül siyah, nefse muhalefet kızıl, yamalı elbise giymek yeşil ölümdür” demiştir (Sülemî, s. 93; Abdurrahman-ı Câmî, s. 63, 685). Sürekli aç kalmak suretiyle gerçekleşen beyaz ölümle sâlikin idraki canlanır. Eza ve cefaya katlanarak gerçekleşen siyah ölümle sâlik her şeyin Allah’tan olduğu gerçeğini müşahede eder. Kıymetsiz şeyler giymek suretiyle gerçekleşen yeşil ölümle Hakk’ın güzelliğini görür. Nefse muhalefet sonunda gerçekleşen kızıl ölüm ise bütün ölüm türlerini kapsayan ve Hz. Peygamber tarafından “büyük cihad” diye nitelenen ölüm türüdür (Kâşânî, s. 91-93).

    Mutasavvıflar biri zorunlu (ıztırarî) diğeri iradî olmak üzere iki ölümden bahsederler. Ruhun bedenden ayrılması hakiki/zorunlu yani biyolojik ölüm; nefsin hevâ ve hevesini, arzu ve tutkularını etkisiz hale getirme, denetim altında tutma iradî ölümdür. “Ölmeden evvel ölmek” deyimiyle kastedilen budur. Hz. Peygamber bir sahâbîye dünyada bir yolcu gibi yaşamasını ve kendini ölü saymasını tavsiye etmişti (Müsned, II, 24, 41; İbn Mâce, “Zühd”, 3; Tirmizî, “Zühd”, 20; Muhâsibî, er-Riʿâye li-ḥuḳūḳıllâh, s. 171). Mutasavvıflara göre Kur’an’da söz konusu edilen iki ölümden (el-Mü’min 40/11) biri iradî ölümdür. Cüneyd-i Bağdâdî, “Tasavvuf Allah’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır” derken iradî ölümü anlatmaktaydı. Ölümü ve sonrasını çokça düşünmeleri sûfîleri ölmeden evvel ölmeye, yani kötülük yapmayı emreden nefsi etkisiz hale getirerek kötü duygu ve düşüncelerden fâni olmaya götürmüştür. Bunun için de yemeyi, uyumayı ve konuşmayı en aza indirmişler, inzivaya çekilerek kendilerini ibadete, tefekküre ve zikre vermişlerdir.

    YanıtlaSil

  46. BİBLİYOGRAFYA
    Müsned, II, 24, 41; Muhâsibî, er-Riʿâye li-ḥuḳūḳıllâh (nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ), Kahire 1390/1970, s. 154-160, 171; a.mlf., et-Tevehhüm: Riḥletü’l-insân ilâ ʿâlemi’l-âḫire (nşr. M. Osman Haşt), Kahire, ts. (Mektebetü’l-Kur’ân); İbn Kuteybe, ʿUyûnü’l-aḫbâr, II, 325-343; Serrâc, el-Lümaʿ, s. 280; Kelâbâzî, et-Taʿarruf, s. 157; Sülemî, Ṭabaḳāt, s. 93, 472; Kuşeyrî, er-Risâle, II, 589-600; Gazzâlî, İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn, Kahire 1358/1939, IV, 433-482; Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 319-322; Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs, Kahire 1928, s. 306-308; Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî, Âdâbü’l-mürîdîn, Beyrut 2005, s. 65-68, 120, 135; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, II, 389; IV, 371; Necmeddîn-i Dâye, Mirṣâdü’l-ʿibâd (nşr. M. Emîn Riyâhî), Tahran 1365 hş., s. 364, 386; Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, et-Teẕkire fî aḥvâli’l-mevtâ ve umûri’l-âḫire (nşr. Ebû Süfyân Mahmûd b. Mansûr), Medine 1417/1997; Mevlânâ, Mesnevî, I, 195; Azîz Nesefî, İnsânü’l-kâmil, Tahran 1944, s. 159; Kâşânî, Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, s. 91-93; Yahyâ b. Ahmed el-Bâharzî, Evrâdü’l-aḥbâb ve fuṣûṣü’l-âdâb, Tahran 1353, s. 361-366; Abdurrahman-ı Câmî, Nefaḥâtü’l-üns (nşr. Mahmûd Âbidî), Tahran 1370 hş., s. 63, 685; Lâmiî, Nefehât Tercümesi, s. 343; Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, II, 112; İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Mârifetnâme, İstanbul 1310, s. 246-254; Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İstanbul 1959, s. 124-133; Süleyman Uludağ, İnsan ve Tasavvuf, İstanbul 2001, s. 263-267; Mecdî M. İbrâhim, Müşkiletü’l-mevt ʿinde ṣûfiyyeti’l-İslâm, Kahire 2004; A. Schimmel, Halifenin Rüyaları: İslâm’da Rüya ve Rüya Tabiri, İstanbul 2005, s. 225, 263.

    YanıtlaSil

  47. Müellif:
    HÜSEYİN ESEN
    FIKIH. İslâm düşüncesine göre hayat ruhun insanın bedenine girmesiyle başlayıp bedenden ayrılmasıyla son bulduğundan genellikle İslâmî literatürde ölüm “ruhun bedenden ayrılması” şeklinde tanımlanmaktadır. Bununla birlikte ruhun bedenden ayrılma zamanından açıkça bahseden nasların bulunmaması sebebiyle fakihler, ölüm ânının tesbitiyle ilgili olarak birtakım belirtileri esas kabul etmek durumunda kalmışlardır. Fıkıh literatüründe bilincin ve duyuların kaybolması, solunumun ve nabzın durması, kolların yana düşmesi, gözlerin kayması gibi haller ölüme dair ilk emâreler; vücudun soğuması, kuruması, morlukların oluşması, çürüme ve bozulmanın görülmesi gibi durumlar da ölümün gerçekleştiğini gösteren geç emâreler arasında sayılmaktadır. Ancak günümüzde tıbbın ilerlemesiyle klasik tıbbın kabul ettiği bu ölçütler üzerinde önemli tartışmalar olmuş, tıp çevrelerinde artık kalp atışının ve solunumun durması gibi belirtiler yerine beyin ölümü kesin ölüm emâresi kabul edilmiştir. Beyin ölümü beynin bütün işlevlerinin geri dönüşsüz olarak ortadan kalkmasıdır. Beyin, kan dolaşımı ve solunum dahil vücuttaki sistemleri idare eden ve bir bütün halinde çalışmasını sağlayan merkezî organ olduğundan beynin fonksiyonlarını geri dönülmez biçimde yitirmesinin insanın ölümü demek olduğu kabul edilmektedir. Beyin ölümü gerçekleştikten sonra vücudun alt sistemleri bir süre daha beyinden bağımsız biçimde yaşam destek ünitesinin yardımıyla bazı işlevlerini sürdürür. Kalbe verilen elektrik dalgaları, birtakım kimyevî maddelerin etkisi ve solunum aygıtı sayesinde vücutta kan dolaşımı devam edebilir. Bünyeye göre farklılık göstermekle birlikte bir süre sonra kalp atışı da durur. Beyin ölümünün gerçekleşmesinin ardından kan dolaşımının ve solunumun bir müddet daha devam edebilmesi, yine bazı irade dışı hareketlerin görülebilmesi klasik ölüm anlayışıyla en önemli anlaşmazlık noktasını teşkil eder. Klasik İslâm düşüncesinde ruhun en temel fonksiyonlarından sayılan akletme, kavrama ve iradeli davranışlar sergileyebilme özelliklerinin beynin bütün işlevlerini yitirmesi durumunda ortadan kalkmasından hareketle beyin ölümünü ruhun bedenden ayrılmasının alâmeti olarak sayan yaklaşım bu kriterin kabul edilmesinde dinen bir sakınca görmez. Ancak bunun karşısında, ruhun bedenle olan ilişkisinin beynin fonksiyonlarına indirgenemeyeceği ve ölümün kalbin atışlarının tamamen durmasıyla kesinlik kazanan bir süreç olduğunu düşünen muhalif görüşe göre bu kriterin kabul edilmesi mümkün değildir. Diğer taraftan beyin ölümü kriterinin ardında yatan en önemli sebeplerden biri organ naklini kolaylaştırmak ve özellikle kalp naklini mümkün kılmaktır. Böyle bir amacın bulunması, tıp çevrelerinde kesin biçimde onaylanmasına rağmen beyin ölümü kriterinin dünya kamuoyunda yüzde kırklara varan bir oranda kabul görmemesine yol açmaktadır. Öte yandan ancak uzmanlarca tesbit edilebilen bir husus olması sebebiyle beyin ölümüne karar veren hekimlerin meslekî ve ahlâkî yeterliğinin tesbiti meselenin gözden kaçırılmaması gereken önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Beyin ölümü kriteri konusunda İslâm dünyasında da lehte ve aleyhte görüşler bulunmaktadır. Dünya İslâm Birliği’ne bağlı Fıkıh Akademisi, 17-21 Ekim 1987 tarihli toplantısında aldığı kararda beyin ölümünü hastanın yaşam destek ünitesinden çıkarılmasını meşrulaştıracak bir ölçüt kabul etmiş, ancak kesin ölüm kararı için kalp atışının ve solunumun durması gerektiğini belirtmiştir. İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi ise 3 Temmuz 1986 tarihli kararında şu iki husustan birinin gerçekleşmesiyle kişinin öldüğüne kesin biçimde hükmedileceğini kararlaştırmıştır: 1. Kalbin ve solunumun tamamen durması ve doktorların bu durumdan geriye dönüşün imkânsız olduğuna karar vermesi. 2. Beynin bütün fonksiyonlarının tamamen durması ve doktorların bu durumdan geriye dönüşün imkânsız olduğuna karar vermesi.

    YanıtlaSil

  48. İslâm’a göre insan hayatı kutsal ve dokunulmazdır. Kasten insan öldürme en büyük günahlardan biri olup kısas cezasını gerektiren bir suç sayılmıştır. Ayrıca insanın kendi canına kıyması İslâm’ın haram kıldığı büyük günahlardandır (en-Nisâ 4/29; Buhârî, “Veṣâyâ”, 23; Müslim, “Îmân”, 144). Dünya hayatı sonsuz âhiret mutluluğunu kazanması için insana bahşedilmiş bir ilâhî lutuf olduğundan kişinin kendi ölümünü istemesi hiçbir şekilde hoş karşılanmamıştır. Başına ağır bir musibet gelen müminin buna sabretmesi tavsiye edilmiş, ölümü temenni etmesi yasaklanmış, sadece, “Allahım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, ölüm hayırlı olduğu zaman canımı al” diye dua etmesine izin verilmiştir (Buhârî, “Merḍâ”, 19, “Daʿavât”, 30; Müslim, “Ẕikir”, 10, 13).

    Hukuk Bakımından Ölüm Türleri. Fıkıhta hakikî ve hükmî ölüm şeklinde ikili bir ayırım daha yaygın olmakla beraber bazı İslâm hukukçuları şu üçlü ayırımı yapmaktadır: 1. Hakikî (tabii) ölüm. İnsan hayatının gerçek anlamda sona ermesidir. Hakikî ölümün gerçekleştiği gözlem ve teşhis yoluyla bilinir. 2. Hükmî ölüm. Mahkemenin geçerli hukukî sebeplere dayanarak gerçekte yaşıyor olsa bile bir kişinin hukuken ölü sayılmasına karar vermesini ifade eder. Çeşitli hal ve karinelere bakılarak kendisinden haber alma ve izini sürme imkânı kalmayan kayıp kişi (mefkūd) veya düşman ülkesine sığınan mürted hakkında mahkeme tarafından ölüm kararı verildiği takdirde kararın çıktığı andan itibaren bu kişi ölü sayılır. 3. Takdirî ölüm. Annesine karşı işlenen müessir bir fiil neticesinde ölü olarak doğan ceninin ölümü bu şekilde anılır. İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre sağ doğmadığı için cenin bu durumda mirasçı sıfatını kazanamayacağı gibi “gurre”sini almak dışında kendisine mirasçı da olunmaz. Ebû Hanîfe’ye göre müessir fiil sırasında canlı olduğu ve bu fiil sebebiyle öldüğü takdiren sabit olduğundan hem mirasçı olur hem de kendisine mirasçı olunur. İkili ayırımı benimseyen İslâm hukukçuları hükmî ve takdirî ölümü aynı grupta mütalaa ederler.

    Ölenin Hak ve Borçları. Fakihlerin bir kısmına göre zimmet ve vücûb ehliyeti kişinin ölümünden sonra belli durumlarda geçici bir süre için devam eder. Ölenin malından borçlarının ödenmesi, teçhiz, tekfin gibi masrafların yapılması, sağlığında iken başlatıp ölümü sonrasında sonuçlanan bazı fiillerinin kazandırıcı veya borçlandırıcı etkisinin doğrudan öleni veya terekeyi hedef alması bu görüşün delilleri arasında sayılır. Fakihlerin çoğunluğu ise bu gibi hak ve borçların kişinin zimmetinin ve vücûb ehliyetinin devam ettiğini göstermeyeceği, ölümle malların mülkiyetinin mirasçılara intikal edeceği, bu hak ve borçların da birinci derecede terekeyi elinde bulunduran mirasçıları ilgilendirdiği görüşündedir. Şahsa bağlı hakların ölümle sona ereceği ve mirasçılara intikal etmeyeceği, buna karşılık ölümün sırf mala bağlı hakları düşürmeyeceği genellikle kabul edilir. Buna göre hidâne, velâyet, bir göreve binaen sahip olunan hak ve yetkiler ölümle düşer. Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre alacaklının ölmesiyle alacak ölenin mirasçılarına intikal eder. Yine çoğunluğa göre diyet öldürülen kişinin malı hükmünde olup diğer malları gibi mirasçılarına geçer. İrtifak hakkı, rehin alanın rehin üzerindeki hakkı, bedeli ödeninceye kadar satılan malı hapis hakkı da mirasçılara intikal eden haklar arasında kabul edilmiştir. Hem şahsa hem mala bağlı olan karma haklarda genelde şahsa bağlılık niteliği ağır basanların ölümle düşeceği, mala bağlılık niteliği ağır basanların ise düşmeyip mirasçılara geçeceği kabul edilmiştir. Ancak bazı hakların ağırlıkla şahsa veya mala bağlı sayılması konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Meselâ ayıp (kusur) muhayyerliği ve vasıf muhayyerliği fakihlerin ittifakıyla mala bağlı bir hak olarak değerlendirilmiş, diğer muhayyerliklerin niteliği, kısas ve şüf‘a haklarının mirasçılara intikali, kira akdinin ölümle sona erip ermeyeceği ise tartışılmıştır.

    YanıtlaSil

  49. Ölen kişinin borçları terekesinden veya kefili tarafından ödenir. Mirasçılar, miras bırakanın borcundan bütün mal varlıklarıyla değil sadece mirastan hisselerine düşen payla sınırlı biçimde sorumlu olurlar. Terekesi borçlarını ödemeye yetmeyen kişinin borçlarını mirasçılarının ödemesi gerekmez. Terekenin yetmediği ve kefili de bulunmayan borçlar İslâm hukukçularının çoğuna göre dünyevî hükümler bakımından düşer. Ancak böyle durumlarda mirasçının ölenin borçlarını ödemesi dinî/ahlâkî bakımdan güzel bir davranış olarak görülmüş ve bu şekilde borçlunun uhrevî sorumluluktan kurtulması umulmuştur. İslâm toplumunu eğitmek ve borcun ödenmesi hususunda hassasiyet kazanmasını sağlamak amacıyla ilk dönemlerde borçlu ölenlerin namazını bizzat kıldırmayıp diğer müslümanların kılmasını emreden Hz. Peygamber’in devletin gelirlerinin artmasından sonra, “Borç bırakanın borcunu ödemek bana aittir” sözünü (Buhârî, “Nafaḳāt”, 15; Müslim, “Ferâʾiż”, 15, 16) delil gösteren bir kısım İslâm hukukçusu, ölenin iyi niyetli olduğu halde ödeyemediği borçlarının malî durum elverişliyse devlet tarafından ödenmesi gerektiği kanaatindedir.

    Ölümün borçlara etkisi konusunda borcun sıla (yardım, karşılıksız ödeme), ibadet veya ceza niteliği taşıması, belirli bir akidden kaynaklanması gibi durumlar özel bir öneme sahiptir. İbadetlerin mazeretsiz yerine getirilmemesi halinde bu konudaki borcun ölümle birlikte dünyevî hükümler bakımından düşeceği, ancak kişinin uhrevî yönden mesul olacağı, mazeret sebebiyle yerine getirilemeyen oruç ve hac gibi ibadetlerin ise ölümden sonra mirasçılar tarafından fidye ödeme veya ibadetin aynısını yerine getirme yoluyla telâfi edilebileceği genellikle kabul edilmektedir. Zekât, fitre, malî kefâretler, fidye gibi ibadetlerin malî yönlerine öncelik veren çoğunluğa göre bu borçlar ölümle düşmezken ibadet ve yardım (sıla) yönüne öncelik veren Hanefîler’e göre öşür dışındaki malî ibadetlerle ilgili borçlar ölümle birlikte dünyevî yükümlülük bakımından düşer. Öte yandan fıkıh literatüründe mazeretsiz de olsa ibadetlerini yerine getirmeden ölen kişiyi uhrevî sorumluluktan kurtarmak için mirasçıların yapacakları birtakım nakdî veya aynî ödemelere (fidye) yer verilmiş ve bazı âlimlerce bunun ölüye faydasının dokunacağı ümit edilmiştir (bk. BEDEL; ISKAT). Âkılenin ödemekle yükümlü bulunduğu diyet borçları ve nafaka Hanefîler’ce sıla olarak değerlendirilerek ölümle düşen borçlardan sayılmış, çoğunluk ise bu borçların ölümle düşmeyeceğini ileri sürmüştür. İslâm hukukuna göre haksız fiilden doğan tazminat borcu ölümle düşmemekte, akidlerden doğan borçların hükmü ise her akdin özelliğine göre değişmektedir. Borçlunun ölümüyle vadenin sona erip borcun muaccel hale geleceği İslâm hukukçularının çoğunluğu tarafından benimsenmiştir. Ölüye bedenî bir ceza uygulamak mümkün olmadığından daha önce hükme bağlanmış bedenî cezalar ölümle düşmekteyse de mahkeme kararıyla tesbit edilen malî cezalar ölümle düşmemektedir.

    Kişinin ibadet sorumluluğu ve diğer yükümlülükleri ölümle sona erdiği için amel defteri kapanır; ancak hadislerde bazı durumlarda amel defterine sevap ve günah yazılmaya devam edileceği bildirilmiştir. Buna göre etkileri devam eden sadaka, ilim öğretip yaymak, hayırlı evlât yetiştirmek, ağaç dikmek ve iyi bir çığır açmak sevap yazılmasına, kötü bir çığır açmak da günah yazılmasına vesile olur (Müslim, “Zekât”, 69, “Ẕikir”, 13; “Vaṣiyyet”, 14; Ebû Dâvûd, “Veṣâyâ”, 10). Ayrıntıları hakkında farklı yaklaşımlar bulunmakla birlikte İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre ölünün arkasından yapılan hayır ve ibadetlerin sevabı kendisine bağışlanabilir (bk. AMEL).

    YanıtlaSil

  50. BİBLİYOGRAFYA
    Lisânü’l-ʿArab, “mvt”, “vft”, “hlk” md.leri; Tâcü’l-ʿarûs, “mvt” md.; Serahsî, el-Mebsûṭ, XI, 38; XXVI, 64; İbn Kudâme, el-Muġnî, [baskı yeri ve tarihi yok] (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), IV, 282; X, 206-207; Muhakkık el-Hillî, Şerâʾiʿu’l-İslâm fî mesâʾili’l-ḥelâl ve’l-ḥarâm, [baskı yeri ve tarihi yok] (Müesseset-i Matbûât-i İsmâiliyyân), IV, 10, 83; Abdülazîz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr, İstanbul 1307, IV, 237 vd., 314 vd.; Osman b. Ali ez-Zeylaî, Tebyînü’l-ḥaḳāʾiḳ, Bulak 1313, III, 290; İbn Receb, el-Ḳavâʿid, Beyrut 1413/1992, s. 172, 399; Hattâb, Mevâhibü’l-celîl, Beyrut 1398, V, 32; İbn Nüceym, el-Baḥrü’r-râʾiḳ, VI, 254; İbn Hacer el-Heytemî, Tuḥfetü’l-muḥtâc, Beyrut, ts. (Dârü’l-fikr), VI, 387; Muhammed b. Abdullah el-Haraşî, Şerḥu Muḫtaṣarı Ḫalîl, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), VIII, 170; Ahmed b. Guneym en-Nefrâvî, el-Fevâkihü’d-devânî, Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), II, 249; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd – Ali M. Muavvaz), Beyrut 1415/1994, V, 312; VI, 767; Ettafeyyiş, Şerḥu Kitâbi’n-Nîl ve şifâʾi’l-ʿalîl, Beyrut 1392/1972, XV, 339; Ahmed Fethî Behnesî, el-ʿUḳūbe fi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Kahire-Beyrut 1403/1983, s. 232-233; Hayreddin Karaman, Hayatımızdaki İslâm, İstanbul 2003, s. 407-408; Hüseyin Esen, “İslâm Hukukunda Ölümün Malî Hak ve Borçlara Etkisi”, Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, IX/1, Sivas 2005, s. 55-86; “Teklîf”, Mv.F, XIII, 248-250; “Terike”, a.e., XI, 206-266; “Ẕimmet”, a.e., XXI, 274-279; “Mevt”, a.e., XXXIX, 248-314.

    YanıtlaSil
  51. Risale-i Nur'dan Parlak Fıkralar Ve Bir Kısım Güzel Mektuplar( 89 / 128) / Yirmi Sekizinci Mektuptan( 13 / 29) / Altıncı Mesele( 6 / 22) / Dördüncü İşaret( 6 / 22)

    Sayfa

    /364






    Mahrem bir suale cevaptır
    (Şu sırr-ı inâyet, eskiden mahremce yazılmış, On Dördüncü Sözün âhirine ilhak edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı. Demek münasip ve lâyık mevkii burasıymış ki, gizli kalmış.)

    Benden sual ediyorsun: "Neden senin Kur'ân'dan yazdığın Sözlerde bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunur? Bazan bir satırda bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede bir kitap kadar tesir bulunuyor."

    Elcevap (güzel bir cevaptır): Şeref, i'câz-ı Kur'ân'a ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâpervâ derim:

    Ekseriyet itibarıyla öyledir. Çünkü, yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Taklit değil, tahkiktir. İltizam değil, iz'andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır. Şu sırrın hikmeti budur ki:

    Eski zamanda, esâsât-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavî idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda, dalâlet-i fenniye elini esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, Kur'ân-ı Kerîmin en parlak mazhar-ı i'câzından olan temsilâtından bir şulesini, acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten, hizmet-i Kur'ân'a ait yazılarıma ihsan etti.

    Felillâhilhamd, sırr-ı temsil dürbünüyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihetü'l-vahdetiyle, en dağınık meseleler toplattırıldı.


    Sayfa

    /364









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    acz: acizlik, güçsüzlük
    âhir: son
    ârif: bilgide ileri olan
    beyanat: açıklamalar, izahlar
    bilâpervâ: pervasız, korkusuz
    burhan: sarsılmaz güçlü delil, kanıt
    cihetü’l-vahdet: birlik yönü
    dalâlet-i fenniye: bilimden gelen sapıklık, dalâlet
    dâvâ: iddia
    devâ: çare, ilâç
    ekser: çoğunluk
    ekseriyet: çoğunluk
    erkân: rükünler, esaslar
    esâsât: esaslar, temeller
    esâsât-ı imaniye: imanın esasları, şartları
    fakr: fakirlik, muhtaçlık
    felillâhilhamd: Allah’a hamdolsun
    gayet: çok
    hakikat: gerçek, asıl, esas
    Hakîm-i Rahîm: her şeyi hikmetle yapan ve rahmeti herbir varlıkta tecelli eden Allah
    hikmet: gaye, fayda, anlam
    hizmet-i Kur’ân: Kur’ân hizmeti
    i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği
    ihsan: bağış, ikram
    ilhak etmek: eklemek, katmak
    iltizam: taraftarlık
    itibarıyla: bakımından
    iz’ân: şüphesiz anlama ve inanma
    kâfi: yeterli
    kavî: güçlü, kuvvetli
    mahfuz: korunmuş
    mahrem: gizli
    mahremce: herkesçe bilinmeyecek bir şekilde
    makbul: kabul edilen
    marifet: bilgi
    mazhâr-ı i’câz: mu’cizeliğin göründüğü yer
    merhameten: merhamet ederek
    mevki: yer
    müfessir: Kur’ân-ı Kerimi tefsir eden, yorumlayan kimse
    müstensih: yazarak çoğaltan
    sırr-ı inâyet: yardım sırrı, esprisi
    sırr-ı temsil: kıyaslama tarzında benzetme sırrı, esprisi
    şehadet: şahidlik, tanıklık
    şuhud: görme, şahid olma
    şule: ışık
    tahkik: doğruluğunu araştırma
    tasavvuf: beden ve ruhun eğitilmesiyle bazı mânevî mertebelerin katedilmesini sağlayan yol
    tasavvur: bir şeyin zihinde oluşan ilk bilgisi, düşünce ve tasarımı, delilsiz tarif
    tasdik: doğrulamak; zihnin bir şey hakkında delillere dayanarak olumlu veya olumsuz hüküm vermesi, delilli, kıyaslı hüküm, karar
    teferruat: ayrıntılar
    temsilât: temsiller, kıyaslama tarzında benzetmeler
    zaaf: zayıflık
    Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve azamet sahibi olan Zât, Allah

    YanıtlaSil
  52. Risale-i Nur'dan Parlak Fıkralar Ve Bir Kısım Güzel Mektuplar( 90 / 128) / Yirmi Sekizinci Mektuptan( 14 / 29) / Altıncı Mesele( 7 / 22) / Dördüncü İşaret( 7 / 22)

    Sayfa

    /364






    Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle, hakaik-i gaybiyeye, esâsât-ı İslâmiyeye, şuhuda yakın bir yakîn-i imanî hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefis ve hevâ teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha mecbur oldu.

    Elhasıl, yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur'âniyenin lemeâtındandır. Benim hissem, yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, devâ Kur'ân'ındır.

    Said Nursî



    بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ 2
    اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ 3
    Aziz, sıddık kardeşlerim,

    Evvela geçen mübarek leyle-i Beratınızı ve gelecek Ramazan-ı Şerifinizi tebrik ederiz. Bu sene, Berat Gecesini, Nurcular hakkında çok bereketli ve kerametli olduğuna bir emaresini hayretle gördük. Şöyle ki:

    Ben, Berat gecesinden az evvel Asâ-yı Mûsâ tashihiyle meşgul iken, bir güvercin pencereye geldi, bana baktı. Ben dedim: "Müjde mi getirdin?" İçeriye girdi. Güya eskiden dost idik gibi hiç ürkmedi, Asâ-yı Mûsâ üstüne çıktı, üç saat oturdu. Ekmek, pirinç verdim, yemedi. Tâ akşama kaldı, sonra gitti. Tekrar geldi, tâ sabaha kadar yanımda kaldı. Ben yatarken başıma geldi, Allahaısmarladık nev'inden başımı okşadı, sonra uçtu, gitti. İkinci gün ben teessüf ederken yine geldi, bir gece daha kaldı. Demek bu mübarek kuş, hem Asâ-yı Mûsâ, hem Beratımızı tebrik etmek istedi.

    Said Nursî





    Dipnot-1
    Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
    Dipnot-2
    "Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin." İsrâ Sûresi, 17:44.
    Dipnot-3
    Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

    Sayfa

    /364









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    acz: acizlik, güçsüzlük
    Asâ-yı Mûsâ: Mûsâ’nın Asâsı anlamına gelen Risale-i Nur’da yer alan bir eser
    aziz: çok değerli, izzetli
    devâ: şifa, ilaç
    elhasıl: özetle
    emare: belirti, işaret
    esâsât-ı İslâmiye: İslâm’ın esasları, şartları
    evvela: ilk olarak, öncelikle
    gayet: çok
    hakaik: gerçekler, esaslar
    hakaik-i gaybiye: bilinmeyen ve görünmeyen âlemlere ait gerçekler, esaslar
    hâsıl olmak: meydana gelmek
    hevâ: gelip gecici arzu ve istekler
    keramet: Allah’ın bir ikramı olan olağanüstü hâl
    lemeât: parıltılar
    leyle-i Berat/Berat Gecesi: Berat Gecesi; hicrî ayların sekizincisi olan Şaban ayının on beşinci gecesi
    nefis: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevkeden duygu
    nev’i: çeşit, tür
    Ramazan-ı Şerif: şerefli Ramazan ayı
    sıddık: çok doğru ve bağlı
    sırr-ı temsil: kıyaslama tarzında benzetme sırrı
    şiddet-i ihtiyaç: şiddetli ihtiyaç
    şuhud: görme, şahid olma
    tashih: düzeltme
    tazarru: dua, yakarış
    teessüf etmek: eseflenmek, üzülmek
    temsilât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın verdiği temsiller, misaller
    teslim-i silâh: silâhın teslim edilmesi, mücadeleden vazgeçme
    vehim: kuruntu
    yakîn-i imanî: gözle görür derecesinde kesin iman

    YanıtlaSil
  53. Risale-i Nur'dan Parlak Fıkralar Ve Bir Kısım Güzel Mektuplar( 123 / 128) / Risale-i Nur Nedir( 5 / 1)

    Sayfa

    /364






    Müellifin vasiyetnamesi münasebetiyle Halil İbrahim'in Risale-i Nur hakkında Nur şakirdleri namına yazdığı bir fıkrasının bir parçasıdır
    بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1
    Risale-i Nur, nurdan bir ibrişimdir ki, kâinat ve kâinattaki mevcudatın tesbihatları onda dizilmiştir.

    Risale-i Nur âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyo-yu Kur'âniyedir ki, onun tel ve lâmbaları ve âyine ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkârane ve îcazdârâne bast edilmiştir ki, yarın her ilim ve fen adamları ve her meşrep ve meslek sahipleri, ilim ve iktidarları miktarınca âlem-i gayb ve âlem-i şehadetten ve ruhaniyat âleminden ve kâinattaki cereyan eden her hâdisattan haberdar olabilir. Zira Risale-i Nur, menşur-u Kur'ân'dır.

    Risale-i Nur mü'minlere; hedâyâ-yı hidâyet, vesile-i saadet, mazhar-ı şefaat ve feyz-i Rahmândır.

    Risale-i Nur, kâinata nevbaharın feyzini veren bir âb-ı hayat ve ayn-ı rahmet ve mahz-ı hakikat ve bir gülzar-ı gülistandır.

    Risale-i Nur lütf-ü Yezdan, kemal-i iman, işârât-ı Kur'ân ve bereket-i ihsandır.

    Risale-i Nur, kâfire hüsran, münkire tokat; dalâlete düşmandır.

    Risale-i Nur bir kenz-i mahfî ve bir sandukça-i cevahir ve menba-ı envardır.

    Risale-i Nur hakikat-ı Kur'ân ve mirâc-ı imandır.



    Dipnot-1
    Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.

    Sayfa

    /364









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    âb-ı hayat: hayat suyu
    âhize: alıcı
    âlem: dünya, evren
    âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem
    âlem-i şehadet: yaşadığımız, görünen âlem
    ayn-ı rahmet: rahmetin ta kendisi
    bast etme: döşeme, yayma, serme
    bereket-i ihsan: ilâhî ihsanın bereketi
    cereyan etme: meydana gelme
    dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
    feyiz: bolluk, bereket, lûtuf
    feyz-i Rahmân: kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah’ın lûtfu, ihsanı
    gülzar-ı gülistan: gül bahçesi bülbülü
    hâdisat: hâdiseler, olaylar
    hakikat-ı Kur'ân: Kur’ân’ın hakikati, esası
    hedâyâ-yı hidâyet: doğru yola ulaştırıcı hediyeler, ihsanlar
    hüsn-ü zan: güzel düşünce
    hüsran: kötü son
    ibrişim: bükülmüş ipek, ipekten yapılmış iplik
    îcazkârâne: az sözle çok mânâlar anlatarak, vecîz bir şekilde
    iktidar: güç, kudret
    intizamkârane: düzgün bir şekilde
    işârât-ı Kur'ân: Kur’ân işâretleri
    kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği şeylerden birini inkâr eden kimse
    kâinat: evren, yaratılan her şey
    kemâl-i iman: tam ve mükemmel bir iman
    kenz-i mahfî: gizli hazine
    lütf-ü Yezdan: Cenâb-ı Hakkın lütfu, ihsanı
    mahz-ı hakikat: gerçeğin ta kendisi
    makam: derece
    mazhar-ı şefaat: şefaate nail olan, erişen
    menba-ı envar: nur, ışık kaynağı
    menşur-u Kur’ân: Kur’ân hakikatlerinden ortaya çıkan
    meşrep: hareket tarzı, metot
    mevcudat: var edilenler, varlıklar
    mirâc-ı iman: iman merdiveni
    muhterem: hürmete lâyık, saygıdeğer
    mü'min: Allah’a inanan
    mücehhez: donatılmış
    münkir: inanmayan, inkar eden
    nâkil: ileten, verici
    radyo-yu Kur'âniye: Kur’ân radyosu, Kur’ân’ın sesi, yayını
    ruhaniyat: ruhanî olan varlıklar, maddî yapısı olmayan varlıklar
    sandukça-i cevahir: mücevherler kutusu
    tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma
    vesile-i saadet: saadet vesilesi

    YanıtlaSil
  54. Risale-i Nur'dan Parlak Fıkralar Ve Bir Kısım Güzel Mektuplar( 124 / 128) / Risale-i Nur Nedir( 6 / 1)

    Sayfa

    /364






    Risale-i Nur sertac-ı evliya, sultanü'l-eser ve zübdetü'l-meâni ve atâyâ-yı İlâhî ve hedâyâ-yı Sübhânîdir.

    Risale-i Nur bir bahr-i hakaik ve bir sırr-ı dekaik ve kenzü'l-maarif ve bahrü'l-mekârimdir.

    Risale-i Nur hastalara şifahane-i hikmet ve mâ-i zemzem, sağlara maişet-i hakikat ve rih-ı reyhan ve misk-i anberdir.

    Risale-i Nur mev'id-i Ahmedî (a.s.m.) ve müeyyed-i Haydarî (r.a.) ve teavün-ü Gavsî (k.s.) ve tavsiye-i Gazalî (k.s.) ve ihbar-ı Fârukîdir (k.s.).

    Risale-i Nur şems-i Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın elvan-ı seb'ası, Risale-i Nur'un menşur-u hakikatinde tam tecellî ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve dâvet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı ledünniyat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı ilm-i kelâm, hem bir kitab-ı ilm-i ilâhiyyat, hem bir kitab-ı teşvik-i san'at, hem bir kitab-ı belâğat, hem bir kitab-ı isbat-ı vahdaniyet ve muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskâttır.

    Risale-i Nur eczaları bir sema-yı mâneviyenin güneşleri, ayları ve yıldızlarıdır. Nasıl ki zahiren, perde-i esbab olan güneşten, kamerden ve kevâkibden bütün kâinat tenevvür ve tezeyyün ve bütün eşya neşvünema ve hayat buluyor.


    Sayfa

    /364









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    atâyâ-yı İlâhî: Allah’ın bağış ve ihsanları
    bahr-i hakaik: gerçekler denizi
    bahrü'l-mekârim: kerem ve iyilikler deryası
    ecza: cüzler, parçalar
    elvan-ı seb'a: yedi renk
    hedâyâ-yı Sübhânî: her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah’ın hediyeleri
    ihbar-ı Fârukî: hicri ikinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbânî Ahmed el-Fârukî es-Sirhindî’nin (k.s.) bildirdiği, haber verdiği kişi
    kamer: ay
    kenzü'l-maarif: bilgi hazinesi
    kevâkib: gezegenler,
    kitab-ı belâğat: maksada ve hâle uygun söz söyleme kitabı
    kitab-ı dua: dua kitabı
    kitab-ı emir ü dâvet: emir ve dâvet kitabı
    kitab-ı fikir: fikir kitabı
    kitab-ı hikmet: hikmet kitabı; her şeyin belirli fayda ve gayelere yönelik olarak tam yerli yerinde olduğunu bildiren kitap
    kitab-ı ilm-i ilâhiyat: dini ilimler kitabı
    kitab-ı ilm-i kelâm: kelâm ilmi kitabı
    kitab-ı ilzam ve iskât: karşısındakini delillerle mağlup edip susturan kitap
    kitab-ı isbat-ı vahdaniyet: Allah’ın birliğini, ortağının ve benzerinin olmayışının ispat eden kitap
    kitab-ı ledûniyet: Allah’ın bildirdiği ilimlerin kitabı
    kitab-ı mantık: mantık kitabı
    kitab-ı şeriat: kanun kitabı
    kitab-ı tasavvuf: tasavvuf kitabı
    kitab-ı teşvik-i san'at: san’ata teşvik eden, şevklendiren kitap
    kitab-ı ubudiyet: ubudiyet, kulluk kitabı
    kitab-ı zikir: zikir kitabı
    mâ-i zemzem: zemzem suyu
    maişet-i hakikat: hakikat gıdası
    menşur-u hakikat: hakikatlerin neşredilmesi, ilân edilmesi
    mev'id-i Ahmedî: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) geleceğini müjdelediği haber
    misk-i anber: güzel koku
    muarız: karşıt, muhalif
    müeyyed-i Haydarî: Hz. Ali tarafından teyid edilmiş, desteklenmiş [bk. bilgiler – Ali (r.a.)]
    neşvünema: büyüyüp gelişme
    perde-i esbab: sebepler perdesi
    rih-ı reyhan: hoş ve güzel kokulu rüzgâr
    sema: gök
    sema-yı mâneviye: mânevî sema, gök
    sertac-ı evliya: velîlerin baş tacı
    sırr-ı dekaik: inceliklerin sırrı; Kur’ân ve imanın ince hakikatlerinin sırrı
    sultanü'l-eser: eserler sultanı
    şems-i Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân güneşi
    şifahane-i hikmet: bilim, hikmet şifahanesi
    tavsiye-i Gazalî: İmam-ı Gazalî’nin (k.s.) tavsiyesi
    teavün-ü Gavsî: Abdülkadir Geylanî’nin (k.s.) mânen yardımı ve müjdesi
    tecellî: yansıma
    tenevvür: nurlanma, aydınlanma
    tezeyyün: süslenme, güzelleşme
    zahiren: dış görünüş itibariyle
    zübdetü'l-meâni: mânâların özü

    YanıtlaSil
  55. Risale-i Nur'dan Parlak Fıkralar Ve Bir Kısım Güzel Mektuplar( 125 / 128) / Risale-i Nur Nedir( 7 / 1)

    Sayfa

    /364






    İşte Risale-i Nur dahi bu asırda bütün âlem-i beşeriyete hayat-ı câvidân ve âdeme, kâmil-i insan; ve kulûbe, neş'e-i iman; ve ukûle, yakînî itminan; ve efkâra, inkişaf, ve nüfusa, teslim-i rıza ve can şûalarını Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyândan alıp saçmaktadır. O sema-yı mâneviyeyi bazan ve zahiren bihasbilhikmet âfâkî bir bulut kütlesi kaplar. O celâlli semadan öyle bir bârân-ı feyz ve rahmet takattur eder ki, tohumlar, çekirdekler, habbeler o sıkıcı ve dar âlemde gerçi biraz muztarip olurlar, fakat tâ o sıkılmaktan üzerlerindeki kışırları çatlar ve yırtılır; o anda bulutlar da ufuklara çekilip nöbetçi vaziyetinde beklemesi bir imtihan-ı Rabbânî ve bir inkişaf-ı feyzânî ve bir rahmet-i nuranîdir ki, evvelce bir habbe, bir çekirdek yeniden taze bir hayata atılır iştiyakla ve neş'e-i inkişafla meyvedar koca bir ağaç suretini alır ve يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ 1 sırrına mazhar olurlar.

    Evet, yirmi senedir devam eden şu mevsim-i şita, inşâallahu teâlâ nihayet bulmuş ola... Dünyaya yeni ve feyizli bir fasl-ı nev bahar gele ve âlemin yüzü nur ile güle...

    Risale-i Nur Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur.

    Umum Nur şâkirdleri namına

    Halil İbrahim (r.h.)

    Medresetü'z-Zehra'nın erkânları nâmına biz de iştirak ediyoruz.

    Osman, Rüştü, Re'fet, Hüsrev, Said, Hilmi,
    Muhammed, Halil İbrahim, Mehmed Nuri





    Dipnot-1
    "Allah onların günahlarını silip yerlerine iyilikler verir." Furkan Sûresi, 25:70.

    Sayfa

    /364









    Bu Sayfaya Yeni Notunuz















    Kaydet
    âdem: insan, insanlık
    âfâkî: ufka ait, kişinin kendi dışında
    âlem: dünya
    âlem-i beşeriyet: insanlık âlemi
    bârân-ı feyz ve rahmet: ilâhî rahmet, feyz ve bereket yağmuru
    bihasbilhikmet: hikmetin gereği, hikmete binaen
    celâl: azamet, haşmet
    efkâr: fikirler
    fasl-ı nev bahar: ilkbahar mevsimi
    feyiz: bereket, bolluk
    habbe: dane, tohum
    hâlis: saf, katıksız
    hayât-ı câvidân: ebedî, sonsuz hayat
    îma: dolaylı, kapalı bir şekilde ifade etme
    imam: rehber, önder, kılavuz
    imtihan-ı Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi altında bulunduran Allah’ın imtihanı
    inkişaf: gelişme, açığa çıkma
    inkişaf-ı feyzânî: İlâhî lütuf, bolluk ve bereketin ortaya çıkması, görünmesi
    inşâallahu teâlâ: yüce Allah’ın izniyle
    iştiyak: büyük arzu, istek
    itminan: tatmin, emniyet, güven içinde olma
    kâinat: evren, yaratılmış herşey
    kâmil: olgun, mükemmel
    kışır: kabuk
    kulûb: kalbler, gönüller
    Kur’ân-ı Mucizü'l-Beyan: açıklamalarıyla akılları, benzerini yapmaktan âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim
    mazhar: ayna
    mevsim-i şita: kış mevsimi
    meyvedar: meyveli, verimli
    muztarip: ıstıraplı, sıkıntılı
    müstaid: hazır, müsait
    neş'e-i iman: iman sevinci
    neş'e-i inkişaf: gelişme sevinci
    nihayet: son
    nüfus: nefisler; insandaki lezzetlerin kaynağı olan duygu
    rahmet-i nuranî: nurlu rahmet
    sadme: darbe, yıkıcı müdahale
    sema-yı mâneviye: mânevî gök
    suret: biçim, şekil
    şakirt: talebe, öğrenci
    şuâ: ışın; bir ışık kaynağından çıkan ışık telleri
    taht-ı tasarruf: tasarrufu, iradesi altında
    takattur: damlama
    teslim-i rıza ve can: kendi rızasıyla ve canıyla teslim olma
    ukul: akıllar, zihinler
    vaziyet: durum, hâl
    yakîn: kesin ve doğru bilgi
    zahiren: dış görünüş itibariyle

    YanıtlaSil
  56. Erbakan hocamhocamızın hükümetini devirmek için bir askeri darbe düşünülüyor, bu gerçekleştiğinde bütün islâmi cemaatlerin ileri gelenlerinden yedişer kişi toplanarak Gölcük'e götürülecek ve infaz edilecek...ti.....
    Emraz-ı Sariye.
    Bulaşıcı Hastalıklar ve Korunma Yolları.cilt.2.sy.78.

    YanıtlaSil
  57. YÂSÎN SÛRESİ
    سورة يس
    Kur’ân-ı Kerîm’in otuz altıncı sûresi.
    Yâsîn sûresinin ilk âyetleri

    Müellif:
    BEKİR TOPALOĞLU
    Adını ilk âyetini oluşturan iki harften almıştır. Hz. Peygamber tarafından bu adla anılmış, Buhârî ve Tirmizî’nin hadis kitaplarında da bu isim kullanılmıştır. Sûre, Kur’an’ın kalbi diye nitelendiren hadis rivayetine dayanılarak “kalbü’l-Kur’ân” diye de adlandırılmış, ancak bu yaygınlık kazanmamıştır (Âlûsî, XXII, 522-523; İbn Âşûr, XXII, 191). Sûrenin Mekke döneminin ortalarında nâzil olduğu kabul edilmektedir. İnsanların yaptıkları işlerin ve bıraktıkları izlerin kayda geçirildiğini bildiren 12. âyetin yorumu meyanında rivayet edilen bir hadis dolayısıyla (Tirmizî, “Tefsîr”, 36) bu âyetin Medine’de indiği söylenmişse de bu kanaat benimsenmemiştir (Âlûsî, XXII, 523; İbn Âşûr, XXII, 191, 204-205). Sûre seksen üç âyet olup fâsılaları م، ن harfleridir.

    Yâsîn sûresinde İslâm akaidinin üç esasını teşkil eden tevhid, nübüvvet ve âhiret konuları tabiatın mükemmel kuruluşu ve işleyişinden deliller getirilerek anlatılır; bu arada iman-küfür mücadelesi çerçevesinde geçmiş kavimlerden ibret verici örnekler zikredilir. Dört bölüm halinde incelenmesi mümkün olan sûrenin birinci bölümünde ana konu Hz. Peygamber’in nübüvvetinin ispatı ve Kur’an’ın vahiy ürünü oluşudur. Sûrenin ilk âyetini teşkil eden “yâsîn” büyük bir ihtimalle Hz. Muhammed’e bir hitaptır (Âlûsî, XXII, 525; krş. Taberî, XXII, 178). Ardından Kur’an’a yemin edilerek Muhammed’in Allah’a ulaştıran yol (sırât-ı müstakîm) üzerinde bulunan peygamberlerden olduğu, Kur’an’ın da gafletten bir türlü kurtulamayan kitleleri uyarmak amacıyla Allah tarafından indirildiği ifade edilir. Ancak gönüllerini ilâhî gerçeklere açmayan, Cenâb-ı Hakk’ı anıp kalpleri ürpermeyen ve iradelerini hak dine yönlendirmeyen insanların bütün uyarılara rağmen iman etmeyecekleri bildirilir; mükelleflerin işledikleri fiillerin her şeyi içeren bir kütükte kaydedildiği belirtilir (âyet 1-12). Sûrenin ikinci bölümü kendilerine Hak dinin tebliğcilerinin gönderildiği bir yerleşim yeri halkının (ashâbü’l-karye) kıssası hakkındadır. Bu yerleşim yerine önce iki tebliğci gelmiş, ardından bunları destekleyen üçüncüsü gönderilmiştir. Ancak şehir halkı elçilere yalancı demiş, kendilerine uğursuzluk getirdiklerini ileri sürmüş, tebliğden vazgeçmedikleri takdirde işkenceyle öldürüleceklerini söylemiştir. O sırada şehrin uzak yerlerinden gelen bir kişi halkı iman etmeye teşvik ederken kendisi de iman etmiş, fakat inkârcılar tarafından öldürülmüş, nihayet o yerleşim yerinin halkı korkunç bir sesle helâk edilmiştir (âyet 13-32). Müfessirler söz konusu şehrin Antakya, elçilerin havâriler, halkın Romalılar, uzaktan gelen kişinin de Habîb en-Neccâr olabileceğini kaydetmişse de gerek Hıristiyanlığın yayılışı gerekse Antakya’nın tarihi bakımından bu açıklamalar isabetli görülmemiştir (bk. ASHÂBÜ’l-KARYE; HABÎB en-NECCÂR). Kur’an’da mevcut kıssaların çoğunda olduğu gibi yerleri ve hitap edilen insanları bilinmeyen bu kıssadan da amaç tarihî bilgi vermek değil kıssadan hisse alınmasını sağlamaktır.

    YanıtlaSil

  58. Sûrenin üçüncü bölümünde insanların hayatlarını sürdürdükleri yeryüzünün besleyici özelliğine, gece ile gündüz, güneşle ay arasındaki düzen ve âhenge, yeryüzündeki çiçek, bitki vb. şeyler, ayrıca insanlar ve insanların henüz vâkıf olamadığı nice canlı arasındaki tozlaşma ve döllenmeye, gemilerin denizde batmadan seyretmesine temas edilerek Allah’ın birliği ve yüceliğine dikkat çekilir; bütün bu delil ve işaretlere rağmen inkârcıların dinî gerçeklerden yüz çevirdikleri ifade edilir (âyet 33-47). Yâsîn sûresinin dördüncü bölümü âhiretin varlığı ve âhiret âleminin tasvirine dairdir. Burada kıyametin ansızın kopacağı bildirildikten sonra vukuu hakkında kısaca bilgi verilir. Ardından cennetin tasvirine, cehennemliklerin bedbahtlığına değinilir; onların dünyada iddia ettikleri gibi Kur’an’ın bir şair sözü değil vahiy ürünü olduğu zikredilir. Dünya hayatında insan türüne verilen nimetlerin bir kısmı sayılır; buna rağmen inkârcıların kendilerine hiçbir fayda sağlamayan putlara taptıkları belirtilir. Sûrenin son âyetlerinde, görünürde spermden meydana gelen insanın dünyaya geliş şeklini göz ardı ederek, “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diye soran inkârcıya, “İlk defa yaratmış olan diriltecek” şeklinde cevap verilir; bu kanıt, “Sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkaran (krş. Mâtürîdî, XII, 114; Elmalılı, V, 4042), bütün tabiatı yaratan Allah ölülerin benzerini yaratmaya kādir değil mi?” ifadesiyle desteklenir. Sûre İslâm’ın tevhid ve âhiret inancına bir defa daha vurgu yapan âyetlerle sona erer (âyet 48-83).

    Yâsîn’in de içinde yer aldığı otuz kadar sûrenin (mesânî) Hz. Peygamber’e İncil yerine verildiğini belirten hadisin sahih olduğu kabul edilmiştir (Müsned, IV, 107; İbrâhim Ali, s. 224-225, 292). Sûrenin fazileti hakkında birçok hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan biri, “Yâsîn sûresini geceleri okuyan kimsenin günahları bağışlanır” meâlinde olup (Dârimî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 21; İbrâhim Ali, s. 292-295) sahih görülmüştür. Her şeyin bir özü (kalbi) ve odak noktasının bulunduğunu, Kur’an’ın odak noktasının Yâsîn olduğunu belirten, Yâsîn sûresinin ölüler için veya ölmek üzere olanların yanında okunmasını tavsiye eden rivayetler ise zayıf sayılmıştır (Müsned, V, 26 [nşr. Müessesetü’r-risâle, XXX, 417-418]; Dârimî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 21; İbn Mâce, “Cenâʾiz”, 4; Ebû Dâvûd, “Cenâʾiz”, 19; Tirmizî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 7; İbrâhim Ali, s. 171-172, 292-301). Bazı tefsir kitaplarında (meselâ bk. Zemahşerî, V, 198; Beyzâvî, III, 448) bunlardan başka isnadsız kaydedilen fazilet rivayetleri de vardır.

    Yâsîn sûresinin tefsiri konusunda çok sayıda eser kaleme alınmıştır. Bunun önemli sebeplerinden biri muhtemelen faziletine dair rivayet edilen hadisler, diğeri de ölüler üzerine okunmasının tavsiye edilmesidir. Süleymaniye Kütüphanesi’nde 100 civarında Yâsîn tefsiri, havâs ve tercüme kayıtları bulunmaktadır. Bu kayıtların yirmisi Hamâmîzâde Ali Efendi’nin Yâsîn tefsirine aittir (İstanbul 1262, 1265, 1273, 1286, 1294, 1316, 1320). Ebûishakzâde Esad Efendi’nin Ḫulâṣatü’t-tebyîn fî tefsîri sûre-i Yâsîn adlı eserinin yine bu kütüphanede on civarında kaydı vardır. İstanbul’un ilk kadısı olan Hızır Bey Çelebi’nin Tefsîr-i Yâsîn-i Şerîf’i Ayşe Humeyra Aslantürk tarafından sadeleştirilerek yayımlanmıştır (Yâsîn-i Şerif Tefsîri, İstanbul 1997; Isparta 2007). Davut Aydüz Kur’ân-ı Kerîm’in Kalbi Yâsîn Sûresi Tefsiri adıyla bir çalışma yapmıştır (İstanbul 2004).

    YanıtlaSil

  59. Müsned, IV, 107; V, 26.

    Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXII, 178.

    Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân (nşr. Mustafa Yavuz), İstanbul 2008, XII, 114.

    Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Eymen Sâlih Şa‘bân), Kahire 1424/2003, s. 282-283.

    Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), V, 198.

    Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, III, 448.

    Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Beyrut 1385/1966, V, 598-599.

    Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî ʿan şedîdi’ż-żaʿf ve’l-mevżûʿ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 642.

    Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî (nşr. M. Ahmed el-Emed – Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1421/2000, XXII, 522-523, 525.

    Elmalılı, Hak Dini, V, 4002-4004, 4042.

    Ca‘fer Şerefeddin, el-Mevsûʿatü’l-Ḳurʾâniyye ḫaṣâʾiṣü’s-süver, Beyrut 1420/1999, VII, 171-198.

    M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, Beyrut 1420/2000, XXII, 191-192, 204-205.

    İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eḥâdîs̱ ve’l-âs̱ârü’l-vâride fî feżâʾili süveri’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 171-172, 224-225, 292-301.

    Seyyid Muhammed Hüseynî, “Sûre-i Yâsîn”, DMT, IX, 369-370.

    YanıtlaSil
  60. ASHÂBÜ’l-KARYE
    أصحاب القرية
    Kur’ân-ı Kerîm’de bir sayha ile helâk edildikleri bildirilen kasaba halkı.

    Müellif:
    ABDULLAH AYDEMİR
    “İnsanların toplandığı yer” mânasına gelen karye, köy veya küçük kasaba gibi yerleşim merkezlerini ifade etmektedir. Ancak bu kelime Kur’ân-ı Kerîm’de, Mekke ve Kudüs dahil olmak üzere büyük şehirler için de kullanılmaktadır. Buna göre “ashâbü’l-karye” tabiri ile bir yerleşim merkezindeki insanlar kastedilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, Ashâbü’l-karye’ye iki peygamber (mürsel) gönderildiğini, halkın onları dinlememesi üzerine üçüncü bir peygamber daha görevlendirildiğini, fakat onlara bölge halkından sadece bir kişinin iman edip kendilerini savunduğunu ve halka da inanmalarını tavsiye ettiğini, neticede Allah elçilerine karşı koymanın cezası olarak bu karye halkının müthiş bir sesle (sayha) helâk edildiğini bildirmektedir (bk. Yâsîn 36/13-29).

    Ashâbü’l-karye’nin kimler olduğu, hangi şehirde oturdukları, kendilerine gönderilen elçilerin ve iman eden şahsın kimliklerine dair Kur’an’da hiçbir bilgi yoktur. Tefsirlerde kaydedildiğine göre bu karye Antakya, oraya giden elçiler Hz. Îsâ’nın havârileridir; dolayısıyla karye halkı da Romalılar’dır (Elmalılı, VI, 4015). Bazı kaynaklar gönderilen elçilerin isimlerini Sâdık, Sadûk ve Salom olarak kaydetmekte, bazıları da bunların havârilerden Simun Petrus ve Yuhanna olduğunu söylemektedir. Rivayetlerde, bu elçilerin birtakım mûcizeler göstererek anadan doğma körü ve abraşı iyi ettikleri, ölüyü dirilttikleri, bunun üzerine kralın iman edip kavminin iman etmediği ve inkârcıların bir sayha ile mahvedildikleri anlatılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de sözü edilen elçilerin (mürsel), Hz. Îsâ’nın gönderdiği havâriler olması uzak bir ihtimaldir; çünkü onların Allah tarafından gönderildiği âyette açıkça belirtilmektedir (bk. Yâsîn 36/14). Ayrıca Ahd-i Cedîd’de de böyle bir haber yer almamaktadır. Bilindiği kadarıyla Hz. Îsâ peygamberliği süresince Filistin bölgesinin dışına çıkmamış, havârilerin Antakya’ya gidişleri ise Hz. Îsâ’nın semaya urûcundan sonra olmuştur (Resullerin İşleri, 11/19-20). Ahd-i Cedîd’de oraya gidenlerin Barnabas, Petrus ve Paul olduğu ve burada bazı peygamberlerin de bulunduğu kaydedilmektedir (Resullerin İşleri, 11/22-27). Diğer taraftan Havâriler Antakya’da herhangi bir mukavemetle karşılaşmamış, bu yerin halkı Hz. Îsâ’ya inanmakta gecikmemiş ve şehir bir müddet sonra Hıristiyanlığın belli başlı merkezlerinden biri olmuştur (Resullerin İşleri, 14/26-28; 15/35-36; NDB, s. 40).

    Kur’ân-ı Kerîm’de, şehrin uzak kesiminden koşup gelerek halka Allah’ın gönderdiği elçilere inanmalarını tavsiye ettiği belirtilen mümin kişinin adı, mesleği ve elçilere inandığı için öldürülmesi sırasında kendisine reva görülen zulüm ve işkencelerle ilgili birçok rivayet vardır. Ashâbü’l-karye kıssasının amacı, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ispat etmek, Allah’ın elçilerine karşı gelenlerin âkıbetini gözler önüne sermektir.

    BİBLİYOGRAFYA
    Kāmus Tercümesi, “ḳry” md.; Taberî, Tefsîr, XXII, 100-104; XXIII, 2-3; a.mlf., Târîḫ (Ebü’l-Fazl), II, 18-21; Kurtubî, Tefsîr, XV, 14-22; Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XXII, 220-221; Elmalılı, Hak Dini, VI, 4015; NDB, s. 40-41.

    YanıtlaSil
  61. HABÎB en-NECCÂR
    حبيب النجّار
    İslâmî kaynaklara göre Yâsîn sûresinde kıssası anlatılan kişi.
    İlişkili Maddeler
    YÂSÎN SÛRESİ
    Kur’ân-ı Kerîm’in otuz altıncı sûresi.
    ANTAKYA
    Akdeniz bölgesinde Hatay ilinin merkezi olan şehir.

    Müellif:
    SÜLEYMAN ATEŞ
    Kur’ân-ı Kerîm’de, “karye” halkını Hakk’a davet etmek için bir şehre (Karye) gelen iki elçiye destek olmak üzere bir üçüncüsünün gönderildiği, halkın bunlara karşı çıktığı, sadece şehrin uzak bir yerinden gelen bir kişinin iman edip onları desteklediği ve bu kişinin, açıkça ifade edilmemekle beraber âyetin gelişinden anlaşıldığına göre şehir halkı tarafından öldürüldüğü, onun imanı sayesinde cennete girdiği, kendisine kötülük eden şehir halkının ise bir sayha ile helâk edildiği anlatılmaktadır (Yâsîn 36/13-29).

    Müfessirlere göre elçilerin adları Yuhannâ, Pavlus ve Şem‘ûnü’s-Safâ (Simun Petrus), gönderildikleri şehir ise Antakya’dır. Bunların tebliğini kabul eden mümin kişinin adı da Habîb b. Mûsâ, Habîb b. İsrâil veya Habîb b. Mer‘î’dir. Tefsir kitaplarında Habîb’in neccâr (dülger), ipekçi, kassâr (bez ağartan) veya ayakkabıcı olduğu, günlük kazancının yarısını ailesine ayırıp diğer yarısını tasadduk ettiği, cüzzam hastalığına yakalandığı için şehirden uzak bir yerde oturup ibadetle meşgul olduğu, iman ettiğini açıklayıp halkı da iman etmeye çağırınca taşlanarak, linç edilerek veya hızarla kesilerek öldürüldüğü, kesilmiş başını eline alıp yürüdüğü rivayet edilir. Kur’an’daki âyetlerin üslûbu Hz. Peygamber zamanında bu kıssanın bilindiğini göstermektedir. “Bir misal olarak şu şehir halkını onlara anlat” meâlindeki âyetle (Yâsîn 36/13) kıssa hatırlatılarak şehir halkının âkıbetinden ibret alınması öğütlenmektedir. Bu şehrin neresi olduğu, hadisenin ne zaman vuku bulduğu ve iman ettiği bildirilen şahsın kimliği konusunda hadislerde de bir bilgi bulunmamaktadır.

    Kur’ân-ı Kerîm’de Semûd kavmi (Hûd 11/67; el-Kamer 54/31), Medyen ehli (Hûd 11/94), Lût kavmi (el-Hicr 15/73) ve Ashâbü’l-Hicr (el-Hicr 15/83) gibi kavimlerin Allah’ın elçilerini dinlemedikleri için bir sayha ile helâk edildikleri belirtilmektedir. Yâsîn sûresinde söz konusu edilen şehrin bu kavimlerden birine ait olup olmadığı bilinmemektedir. Müfessirlerin olayın meydana geldiğini söyledikleri Antakya’da milâttan sonra 35 yılında bir deprem olduğu bilinmekteyse de bunun Kur’an’da anlatılan hadise ile ilgisinin tesbit edilmesi mümkün değildir.

    Diğer taraftan tefsir kitaplarında elçileri bu şehre Hz. Îsâ’nın gönderdiği rivayet edilir. Hıristiyan kaynaklarında Hz. Îsâ’nın tebliğ faaliyeti esnasında Antakya’ya elçi yolladığına dair bilgi yoktur. Onun semaya urûcundan sonra Kudüs’teki hıristiyanlar tarafından bu şehre gönderilen Barnaba Tarsus’tan Saul’ü de (Pavlus) yanına çağırmış, ikisi birlikte bir yıl süre ile orada yeni dini yaymışlardır (Resullerin İşleri, 11/22-26). Pavlus ile Barnaba Antakya’da iken daha sonra Simun Petrus da oraya gitmiştir (Galatyalılar’a Mektup, 2/11). Ancak Ahd-i Cedîd’de Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan kıssaya benzer bir olay yer almamaktadır.

    YanıtlaSil

  62. Ahd-i Cedîd’de sözü edilen Agabus’un (Resullerin İşleri, 11/27-28) Habîb en-Neccâr olduğu ileri sürülmüşse de (İA, V/1, s. 9) bunu ispat edecek hiçbir delil yoktur (EI2 [Fr.], III/1, s. 12-13). Agabus’la ilgili Ahd-i Cedîd’deki bilgi şöyledir: “O günlerde Yeruşalim’den Antakya’ya bazı peygamberler indiler. Bunlardan Agabus adlı biri kalkıp bütün dünya üzerinde büyük bir kıtlık olacağını Ruh vasıtasıyla bildirdi; bu da Klavdius’un günlerinde oldu” (Resullerin İşleri, 11/27-28). Ahd-i Cedîd’de Agabus’un bu hadiseden sekiz yıl sonra Kaysâriye’deki faaliyetinden de bahsedilir (Resullerin İşleri, 21/10-11). Grekler, Agabus’un Hz. Îsâ’nın seçtiği yetmiş şâkirdden biri olduğuna ve Antakya’da şehid edildiğine inanırlar (DB, I/1, s. 259). Ancak, Agabus şehid edilmişse de nerede öldürüldüğü bilinmemektedir (EI2 [Fr.], III/1, s. 13).

    Antakya’da Habîbünneccâr (Silpius) dağının eteklerinde, aslı bir Roma tapınağı iken Bizans döneminde kiliseye, İslâmî dönemde camiye çevrilen ve aynı adı taşıyan binanın altındaki üç mezardan birinin ona ait olduğu ileri sürülmektedir.


    BİBLİYOGRAFYA
    Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXII, 155-162.

    Makdisî, el-Bedʾ ve’t-târîḫ, III, 130-131.

    Sa‘lebî, ʿArâʾisü’l-mecâlis, s. 308-310.

    Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XXVI, 51-61.

    Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XXII, 220-228.

    İsmâil Hakkı Bursevî, Rûḥu’l-beyân, İstanbul 1384, VII, 377-388.

    “Habîbünneccâr”, İA, V/1, s. 9-10.

    G. Vajda, “Ḥabīb al-Nad̲j̲d̲j̲ar”, EI2 (Fr.), III/1, s. 12-13.

    E. Jacquier, “Agabus”, DB, I/1, s. 259.

    YanıtlaSil
  63. ZÜMER SÛRESİ
    سورة الزمر
    Kur’ân-ı Kerîm’in otuz dokuzuncu sûresi.
    Zümer sûresinin ilk âyetleri

    Müellif:
    BEKİR TOPALOĞLU
    Mekke döneminin ortalarında nâzil olmuştur. Bazı âlimler 23 ve 53-59. âyetlerin Medine’de indiğini söylemişse de (Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, XV, 151; Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, XXIII, 307) bu görüş tercih edilmemiştir (M. Tâhir İbn Âşûr, XXIV, 5). Adını 71 ve 73. âyetlerinde geçen, “âhirette kâfir ve müminlerin oluşturduğu topluluklar” anlamındaki “zümer” kelimesinden almıştır. Sûre, 20. âyetinde yer alan “guref” (cennetteki köşkler) kelimesine işaretle Guref sûresi diye de anılmıştır (a.g.e.ler). Yetmiş beş âyet olup fâsılaları ب، د، ر، ل، م، ن harfleridir.

    Zümer sûresinde Kur’an’ın vahiy ürünü olduğu çeşitli âyetlerde vurgulanmakta, şirk inancı reddedilip tevhid inancı telkin edilmekte, uyarı ve müjdeleme üslûbuyla âhiret âlemi hatırlatılmakta, cennet ve cehennem hayatı tasvir edilmektedir. Bu arada tabiatın yaratılışı ve işleyişiyle insanın psikolojik özelliklerine değinilmekte ve onun dinî gerçeklere ulaşmasına zemin hazırlanmaktadır. Sûrede bu konular sistematik biçimde değil -diğer birçok sûrede olduğu gibi- dünya hayatına paralel olarak karışık bir şekilde yer almaktadır. Zira insan hayatı tek çizgi üzerinde seyretmeyip bazan dünyanın imarına, bazan ebedî hayatın mutluluğu için çalışmaya, kimi zaman korkuya, kimi zaman da sevgiye ağırlık verilmesini gerektirir. Birbirine zıt gibi görünen bu duygu ve düşünceler insan psikolojisinde iç içedir.

    Zümer sûresinin muhtevasını üç bölüm halinde incelemek mümkündür. Allah tarafından indirilen Kur’an’ın dinî gerçekleri içeren bir kitap olduğunun beyan edilmesiyle başlayan birinci bölümde Resûlullah’ın şahsında bütün insanlara sadece Allah’a tapmaları emredilir; kendilerini Allah’a yaklaştırıp O’nun nezdinde şefaatçi olmaları için Allah’tan başka varlıklara tapanların yalancı ve nankör durumuna düştükleri belirtilir (krş. el-Mü’minûn 23/84-90). Ardından akıllara durgunluk veren bir düzene sahip bulunan tabiatta gece ile gündüzün oluşumu, güneşle ayın uyum içinde bulunuşu, ilk insanın yaratılışı ve türünün bugüne kadar üreyişinden söz edilir. Âhiret gününe temas edildikten sonra din ve iman konularında kararsız insan tipinin bir belâ ve sıkıntıyla karşılaşınca rabbine yalvardığı, fakat sıkıntısı giderilince tevhid inancından saparak başkalarını da yoldan çıkardığı anlatılır. Basiretsiz davranan bu insan tipiyle ibadetine devam eden, âhiret endişesi taşıyıp rabbinin rahmetini uman, hak yolda bilinçli yürüyenlerin birbirine eşit olmayacağı dile getirilir. Ardından yine Hz. Peygamber’in şahsında sadece Allah’a kulluk etme emir ve görevi tekrar edilir, puta tapanların kendilerini de aile fertlerini de âhirette felâkete sürükleyecekleri belirtilir. Buna karşılık şeytanî güçlere kulluk etmeyip Allah’a yönelen, söylenen sözleri dinleyip onların en isabetli ve en güzeline uyanların daima doğru yolda bulundurulacağı ve mekânlarının cennet olacağı bildirilir. Cenâb-ı Hakk’ın gökten su indirip kurumuş toprağı yeşertmesi, farklı renklerde ekinler yetiştirmesi, daha sonra yeşilliğin sararıp kuruması olayına dikkat çekilerek hem Allah’ın varlığına ve birliğine hem de hayatın fâniliğine, dolayısıyla âhiretin mevcudiyetine delil getirilir. Bunca ibret verici tecelliler karşısında gönlü ilâhî hakikatlere açık hale getirilen kimse ile kalbi taşlaşmış kimsenin bir olamayacağı gerçeğine işaret edilir. “En güzel söz” diye nitelenen Kur’an’ın çelişkilerden uzak, kendi içinde tutarlı, eğitimi pekiştirme amacıyla tekrarlar içeren bir kitap olduğu belirtilir (Taberî, XXIII, 249-250); rablerinden korkanların önce ürperti, ardından sükûn ve huzur ile Allah’a bağlanıp teslim olduğu ifade edilir (âyet 1-26).

    YanıtlaSil

  64. İkinci bölümün başında düşünüp öğüt almak isteyenler için Kur’an’da her türlü misalin yer aldığı bildirilir; ardından -tevhid ilkesine örnek vermek üzere- birden fazla kişinin emrinde hizmet eden kimse ile tek kişinin emri altında çalışan kimsenin eşit sayılmadığı yolunda bir misal getirilir. Hz. Peygamber’e hitaben kendisinin ve inkârcıların kıyamet gününde Allah’ın huzurunda hesaplaşacakları belirtilir. Dünyada Allah’a ortak koşmak suretiyle yalan söyleyen ve ilâhî vahyi inkâr eden kimseden daha zalim birinin bulunmadığı, buna karşılık insanları Cenâb-ı Hakk’ın birliğine ve peygamberlerine inanmaya davet edip bu yolu izleyenlerin kötü davranışlardan sakınanların ta kendileri olduğu, günahlarının affedileceği ve en güzel şekilde mükâfatlandırılacakları beyan edilir. Tevhid ilkesine tekrar vurgu yapılarak Allah’ın, kulu Muhammed’e kâfi geldiği, müşriklerin taptığı ilâhların ise hiçbir etkilerinin bulunmadığı, aslında puta tapanların da gökleri ve yeri tek Allah’ın yarattığını kabul ettikleri bildirilir. Kur’an’ın Allah tarafından indirilen bir vahiy oluşu gerçeği tekrarlanır. Âhiret için bir işaret olan uykunun bir nevi ölüm hali sayıldığı, bu sırada eceli gelenlerin ölümü gerçekleştirilirken diğerlerinin ölümünün belirlenmiş bir vakte kadar ertelendiği belirtilir ve Allah nezdinde hiçbir putun şefaatçi olamayacağı ifade edilir. Puta tapmak ve dinî gerçekleri inkâr etmek suretiyle kendilerine zulmedenler kıyamet gününde azaptan kurtulmak için yeryüzündeki her şeyi, hatta onun bir mislini daha vermeyi arzu edecekleri bildirilir. Ardından -sûrenin 8. âyetine benzer şekilde- kişinin bir sıkıntıya düştüğünde Allah’a yalvarıp yakardığı, fakat sıkıntısı giderilip nimete kavuşturulduğunda bu nimeti kendi bilgisi sayesinde elde ettiğini ileri sürdüğü anlatılır. Ancak bunun, eski ümmetlerde de görüldüğü gibi insanların çoğunun bir imtihan vesilesi olduğunu bilmediği belirtilir (âyet 27-52).

    Sûrenin üçüncü bölümü şu âyetle başlar: “Ey kötü davranışları yüzünden kendilerine yazık eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar” (âyet 53). Bazı âlimler bu âyette Câhiliye dönemi müşriklerine, bazıları Resûlullah’ın amcası Hamza’nın katili Vahşî b. Harb’e, bir kısmı müşriklerin hicret etmekten vazgeçirdiği müslümanlara, diğer bir grup da büyük günah işleyenlere hitap edildiğini söylemişse de burada günah işleyen herkese hitap edilmektedir; yeter ki samimiyetle tövbe etmiş ve o günden sonra ilâhî emirlere uymuş olsun (a.g.e., XXIV, 18-22; ayrıca bk. Tirmizî, “Tefsîr”, 39/2). Ölüm gelip çatmadan önce Allah’a dönmeyenlerin âhirette ileri sürecekleri bir mazeretlerinin kalmayacağı haber verilir. Allah Teâlâ’nın her şeyin yaratıcısı ve yöneticisi, bütün kâinatın hâkimi ve mâliki olduğu ifade edilir; özellikle şirkin her çeşidinden kaçınmanın gereği vurgulanır. Sûrenin son âyetleri kıyametin kopması, hesabın görülmesi, cehennemliklerle cennetliklerin yerlerine sevkedilmesine dairdir (âyet 53-75).

    Zümer sûresi Hz. Peygamber’e Zebûr yerine verilen (miûn) sûrelerden biridir (İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 301). Hz. Âişe, Resûlullah’ın her gece İsrâ sûresiyle beraber Zümer sûresini de okuduğunu nakletmektedir (Müsned, VI, 68; Tirmizî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 21; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 257-258). Bazı tefsir kitaplarında yer alan, “Allah, Zümer sûresini okuyan kimsenin kıyamet gününde ümidini boşa çıkarmaz ve ona Allah’tan korkan kişinin mükâfatını verir” meâlindeki hadisin (Zemahşerî, V, 326; Beyzâvî, IV, 47) mevzû olduğu kabul edilmiştir (Muhammed et-Tarablusî, II, 720). Ali Rızâyî, Zümer sûresi tefsirine yeni bir bakış çerçevesinde Mebânî-i ʿİzzet der Ḳurʾân (Kum 1383), Gazzâlî Halîl Îd Tefsîrü sûreti’z-Zümer (Riyad 1403/1983) adlı birer eser kaleme almış, Senâ Atâullah Ahmed, el-Esrârü’l-belâġıyye fî sûreti’z-Zümer ismiyle yüksek lisans tezi hazırlamıştır (el-Ezher, Külliyyetü’d-dirâsâti’l-İslâmiyye ve’l-Arabiyye [benât], Kahire 1993).

    YanıtlaSil

  65. BİBLİYOGRAFYA
    Müsned, IV, 68.

    Tirmizî, “Tefsîr”, 39/2.

    Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXIII, 249-250; XXIV, 6-7, 8-9, 18-22.

    Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Eymen Sâlih Şa‘bân), Kahire 1424/2003, s. 286-288.

    Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd-Ali M. Muavvaz), Riyad 1418/1998, V, 326.

    Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân, Beyrut 1408/1988, XV, 151.

    Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, IV, 47.

    Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî ʿan şedîdi’ż-żaʿf ve’l-mevżûʿ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 720.

    Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî (nşr. M. Ahmed el-Emed – Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1421/2000, XXIII, 307.

    Ca‘fer Şerefeddin, el-Mevsûʿatü’l-Ḳurʾâniyye ḫaṣâʾiṣü’s-süver, Beyrut 1420/1999, VII, 255-281.

    M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, Beyrut 1420/2000, XXIV, 5.

    İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eḥâdîs̱ ve’l-âs̱ârü’l-vâride fî feżâʾili süveri’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 257-258, 301.

    Seyyid M. Hüseynî, “Sûre-i Zümer”, DMT, IX, 372.

    YanıtlaSil
  66. ZÜLKİFL
    ذو الكفل
    Kur’an’da adı geçen bir peygamber.

    Müellif:
    ÖMER FARUK HARMAN
    Sözlükte “sahip, mâlik” anlamındaki zû ile “nasip, kısmet; eş, benzer; kefalet” gibi anlamlara gelen kifl kelimesinden oluşan zülkifl “nasip, kısmet veya kefalet sahibi” demektir (Lisânü’l-ʿArab, “kfl” md.). Zülkifl ismi Kur’an’da iki âyette geçer (el-Enbiyâ 21/85; Sâd 38/48). İlk âyette, “İsmâil, İdrîs ve Zülkifl’i de an; çünkü onların hepsi sabreden kimselerdi”; ikincisinde, “İsmâil, Elyesa‘ ve Zülkifl’i de zikret; çünkü onların hepsi çok hayırlı kimselerdi” buyrulmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de hakkında başka bilgi bulunmayan Zülkifl’in belli bir kişinin adı veya sıfat mı olduğu, şahıs adı ise bu şahsın kimliği, nebî mi yoksa velî mi olduğu hususu tartışmalıdır. Bazıları bu kelimenin, “Bir şeyden ya da bir kişiden sorumlu oldu” veya, “Bir şeyi yapmayı tekeffül etti” anlamında bütün peygamberler için kullanıldığını, dolayısıyla tek bir kişiyi değil Allah’a gönülden bağlanmış herkesi ifade ettiğini ileri sürmektedir (Muhammed Esed, s. 661). Ancak ilgili âyetlerin bağlamından zülkifl kelimesinin bir sıfat olmadığı anlaşılıyorsa da bunun bir kişinin adı mı yoksa lakabı mı olduğu hususu yine tartışmalıdır. Fahreddin er-Râzî her ikisini de muhtemel görmekle birlikte kelimenin isim olma ihtimalini daha kuvvetli bulmaktadır (Mefâtîḥu’l-ġayb, XXII, 211). Diğer taraftan “Zünnûn”un Yûnus peygamberin (el-Enbiyâ 21/87), “Zü’l-eyd”in Dâvûd peygamberin (Sâd 38/17) lakabı olduğu gibi Zülkifl’in de bir lakap kabul edilmesi gerektiğini söyleyenler de vardır (Mevdûdî, III, 326). Bununla birlikte âyetlerden Zülkifl’in bir sıfat veya lakap olmayıp bir peygamber, dolayısıyla tarihî bir şahsiyet olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü yukarıda zikredilen Enbiyâ ve Sâd sûrelerindeki kullanımlarında yer alan Zülkifl ifadesi peygamberlerle beraber anılmaktadır. Bu gerekçelere dayanan Fahreddin er-Râzî ile İbn Kesîr, Zülkifl’in peygamber olduğu sonucuna varmışlardır (Mefâtîḥu’l-ġayb, XXII, 211; Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, IX, 431).

    Zülkifl’in hayatı ve şahsiyeti hakkında birçok rivayet vardır. Ahmed b. Hanbel’in Abdullah b. Ömer’den naklettiğine göre Kifl, İsrâiloğulları’ndan günah işlemekten çekinmeyen bir kişidir. Bir gün karşısına çıkan bir kadına kendisiyle beraber olması karşılığında 60 dinar verir. Ancak kadın aslında kendisinin iffetli birisi olduğunu, fakirlik yüzünden ilk defa böyle bir iş yapacağını söyleyince Kifl verdiği parayı geri almadan kadını bırakır ve artık günah işlemeyeceğine dair söz verir. Kifl o gece ölür ve sabahleyin kapısının üzerinde, “Allah Kifl’i bağışladı” yazısı görülür (Müsned, II, 23). Bu rivayette geçen, ömrünü günah işlemekle geçirmiş Kifl’in Kur’an’da anılan Zülkifl olması düşünülemez, zira hem bu hadisin isnadı rivayet tekniği açısından garîbdir hem de metinde Zülkifl değil Kifl diye birinden bahsedilmektedir (İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, IX, 433-434). Tirmizî ve Ahmed b. Hanbel dışında muteber hadis kaynaklarında Zülkifl’e dair bilgi yoktur. Buna karşılık tefsir ve kısas-ı enbiyâ kitaplarında birbirinden farklı çok sayıda rivayet yer alır. Meselâ Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’ye ve Mücâhid’e göre Zülkifl peygamber değil Allah’ın övgüsünü kazanmış sâlih bir kuldur. Abdullah b. Abbas’a göre İsrâiloğulları’ndan Dâvûd ve Süleyman gibi bir kral peygamberin yahut İsrâiloğulları arasında ismi adaletle özdeşleşmiş bir kadı veya kralın halefidir. Tâbiînden Abdullah b. Hâris el-Hâşimî ile Hasan-ı Basrî’nin çoğunluk tarafından benimsenen görüşüne göre ise Zülkifl bir peygamberdir (a.g.e., IX, 431-433; Fahreddin er-Râzî, XXII, 210-211).

    Rivayetlerde Zülkifl’in niçin bu lakapla anıldığı hususunda da farklı anlatımlar vardır. Mücâhid’den gelen bir rivayete göre Zülkifl, Elyesa‘ peygamberin halefidir. Elyesa‘ yaşlanınca kendisine üç gün boyunca gündüz oruç tutup gece namaz kılacak ve ihtilâflı konularda sinirlenmeyecek bir halef arar.

    YanıtlaSil
  67. . Her defasında bu şartları yerine getireceğini söyleyen bir genç ortaya çıkar ve şeytanın iğvâsına kapılmadan, öfkelenmeden istenilen şartları yerine getirir, böylece Zülkifl diye anılmaya hak kazanır (Taberî, XVII, 74; Fahreddin er-Râzî, XXII, 211). İbn Abbas’tan nakledilen bir rivayete göre ise Allah, kendisine krallık da verilen İsrâiloğulları’ndan bir peygambere, “Ruhunu kabzetmek istiyorum. Saltanatını İsrâiloğulları’ndan gündüzlerini oruçla, gecelerini ibadetle geçirecek ve insanlar arasında hükmettiğinde öfkelenmeyecek birine teslim et” der. Peygamber bu durumu halka üç defa duyurur ve her defasında bir genç şartları yerine getireceğini vaad eder. Şeytan bu gence engel olmaya çalışırsa da başaramaz. Allah genci över ve onu üstlendiği vazifeyi hakkıyla yerine getirdiği için Zülkifl diye adlandırır (a.g.e., XXII, 210-211). İbn Abbas’tan gelen başka bir rivayete göre İsrâiloğulları’ndan bir kral veya kadı ölümünden kısa bir süre önce, “Kim benim yerime geçecek, ama asla öfkelenmeyecek?” diye bir çağrıda bulunur, bu çağrıya cevap veren bir kişi bütün gece namaz kılar, gündüz oruç tutar, insanlar arasında adaletle hükmeder, şeytanın tuzaklarından kurtulur, böylece Zülkifl diye anılır (İbn Kesîr, IX, 431-432). Zülkifl’i peygamber kabul etmeyen Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’ye göre Zülkifl, İsrâiloğulları arasında yaşayan ve günde 100 defa namaz kılan sâlih bir kulun vefat etmesi üzerine onun güzel işlerini üstlenen bir kişidir ve kendisi de her gün 100 defa namaz kıldığı için Zülkifl adını almıştır (Taberî, XVII, 75; İbn Kesîr, IX, 433). Diğer taraftan tefsirlerde Zülkifl, Hz. Eyyûb’un oğlu Bişr, Yûşa‘ b. Nûn, Zekeriyyâ, Elyesa‘, Hezekiel ve hatta Buda ile özdeşleştirilmiştir. Bunların yanında Zülkifl’in Allah’ın kendilerini iki isimle andığı beş peygamberden biri olduğu da ileri sürülmüştür. Buna göre İsrâil Hz. Ya‘kūb’un, Mesîh Hz. Îsâ’nın, Zünnûn Hz. Yûnus’un, Ahmed Hz. Muhammed’in, Zülkifl de Hz. İlyâs’ın Kur’an’daki ikinci ismidir (Fahreddin er-Râzî, XXII, 212).

    Tefsir ve kısas-ı enbiyâ kitaplarında Zülkifl’in, özdeşleştirildiği isimlerden Elyesa‘ ve Zekeriyyâ olması mümkün değildir. Zira Sâd sûresinde (38/48) Zülkifl’in yanında Elyesa‘, Enbiyâ sûresinde (21/85) ise Zülkifl’in ardından 89. âyette Zekeriyyâ zikredilir. Zülkifl’i İlyâs ve Yûşa‘ ile ilişkilendirilecek veya bunu teyit edecek hiçbir işaret de yoktur. Buda ile özdeşleştirildiği takdirde Zülkifl, “Kiflli” anlamına gelir, Kifl de Buda’nın doğduğu yer olan Kapilavastu’dur. Âlûsî yukarıdaki rivayetlere ilâveten yahudilerin Zülkifl’i Ahd-i Atîk’te adı geçen ve İsrâiloğulları’na gönderilen Hezekiel ile aynı kişi kabul ettiklerini nakleder (Rûḥu’l-meʿânî, X, 122). Mevdûdî çağdaş müfessirlerin, hakkında bir delil bulunmamasına rağmen Zülkifl’in Hezekiel olduğu yolundaki görüşü kabul etmeye meylettiklerini söyler ve bunu mantıklı bulur. Ona göre âyette geçen, “O sabreden sâlihlerdendi ve ona lutfettik” ifadesi Ahd-i Atîk’teki Hezekiel kitabınca da desteklenmektedir. Hezekiel, İsrâil tarihinin en sıkıntılı dönemlerinde yaşamış, milâttan önce 597’de Bâbil Kralı Buhtunnasr döneminde esir alınmış, çeşitli eziyetlere katlanmış, esaretinin beşinci yılında peygamber olarak görevlendirilmiş ve yirmi iki yıl peygamberlik yapmıştır (Tefhîmü’l-Kur’ân, III, 327; Ahd-i Atîk, Hezekiel kitabı). Brockelmann, Kâ‘b el-Ahbâr adına uydurulan Ḥadîs̱ü Ẕilkifl adlı bir kitaptan (Bulak 1283) söz etmektedir (GAL Suppl., I, 101).


    BİBLİYOGRAFYA
    Müsned, II, 23.

    Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XVII, 73-76.

    Sa‘lebî, ʿArâʾisü’l-mecâlis, s. 125-126.

    Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XXII, 210-212.

    İbn Kesîr, el-Bidâye, I, 225-226.

    a.mlf., Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm (nşr. Mustafa Seyyid Muhammed v.dğr.), Cîze 1421/2000, IX, 431-434.

    Fîrûzâbâdî, Beṣâʾiru ẕevi’t-temyîz (nşr. Abdülalîm et-Tahâvî), Beyrut, ts. (el-Mektebetü’l-ilmiyye), VI, 80.

    Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî (nşr. M. Hüseyin el-Arab), Beyrut 1417/1997, X, 121-122.

    YanıtlaSil
  68. Brockelmann, GAL Suppl., I, 102.

    Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. Muhammed Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1996, III, 326-327.

    Muhammed Esed, Kur’an Mesajı (trc. Cahit Koytak – Ahmet Ertürk), İstanbul 2001, s. 661.

    Mustafa Öztürk, Kıssaların Dili, Ankara 2010, s. 291-309.

    YanıtlaSil
  69. ZÜHD ve REKĀİK
    الزهد والرقائق
    Hz. Peygamber’le ashabının zühd hayatına dair rivayetler ve bu konuyla ilgili literatür için kullanılan terim.

    Müellif:
    MEHMET EMİN ÖZAFŞAR
    Zühd, Hz. Peygamber’in ve ashabının hayat tarzını örnek alarak onlar gibi yaşamaya çalışmak, dünyaya gereğinden fazla değer vermemek, bu konuda başarılı olmak için de insanı dünyevî arzuların baskısından kurtarıp iç huzuruna götürecek, dünya ve âhiret dengesini sağlayacak âyet ve hadisleri kendine rehber edinmektir. İslâm dininde insanın Allah’ı ve âhiret gününü unutacak derecede dünya hayatına bağlanmaması, yaratılış amacının bilincinde olması, dünya nimetlerinden meşrû şekilde faydalanırken ebedî hayata da hazırlık yapması hedeflenmiş ve, “Rabbimiz! Bize dünyada da âhirette de iyilik ver” diye dua etmesi (el-Bakara 2/201) tavsiye edilmiştir. Rekāik ise “ince ve yumuşak” anlamındaki rakīkın çoğulu olup hadis kitaplarında zühd hayatını öngören hadislerin bir araya getirildiği bölümlere “kitâbü’r-rikāk” ve “kitâbü’z-zühd ve’r-rekāik” adı verilmiştir. Rikāk da “yumuşak kalplilik” anlamındaki rikkat kelimesinin çoğuludur.

    Zühd ve rekāik konusuyla ilgili hadisler başlangıçta hadis kitaplarında bir bölüm halinde yer alırken sonraları bu konuda müstakil eserler yazılmaya başlanmıştır. Hadislerde zühd kavramı genel olarak zühdün mahiyeti, unsurları, Hz. Peygamber’in ve ashabının zühd hayatına dair rivayetler ekseninde ele alınmıştır. Bu rivayetler, İslâm’ın erken dönemlerinden itibaren zühd anlayışının doğmasında etkili olmuş, zâhid sûfîlerin etkisiyle bu alanda zengin bir literatür ortaya çıkmıştır. Erken dönemlerde zühd hayatı olarak algılanan tasavvufî yaşantının sistemleşip yaygınlaşmasında konuyla ilgili literatürün büyük etkisi görülmüştür. Özellikle Resûl-i Ekrem’den sonraki dönemde meydana gelen sosyal, siyasal gelişmelerin ve refah seviyesindeki yükselişin tesiriyle tâbiînin ileri gelenlerinin zühd hayatına yönelmeleri zühd hareketinin Basra’dan Kûfe’ye ve Horasan’a kadar yayılmasını sağlamış, pek çok müellif bu konuya dair eser yazmıştır (Yılmaz, s. 12-13). Zühde dair eser yazanlar genellikle hadis ilmiyle meşgul olan zâhid sûfîler ya da zühd hayatına ilgi duyan muhaddislerdir. İlk örnekleri II. (VIII.) yüzyıldan itibaren görülmeye başlanan “kitâbü’z-zühd”lerin yazımı III. (IX.) yüzyılda devam etmiştir. Ancak bu asırda müstakil zühd kitapları yanında câmi‘ ve musannef türü hadis kitaplarının içinde de konuyla ilgili rivayetler bir bölüm halinde yer almıştır. Daha çok tergīb ve terhîb amacıyla halk için kaleme alınan bu eserlerin telifi IV (X) ve V. (XI.) yüzyıllarda sürmüş, sonraki dönemlerde de örneklerine rastlanmıştır.

    Zühd konusunda yazılan ilk eserlerden biri Şiî Ebû Hamza Sâbit b. Dînâr es-Sümâlî’nin (ö. 150/768) günümüze kadar gelip gelmediği bilinmeyen Kitâbü’z-Zühd’üdür (Sezgin, I, 531, 636). Zâide b. Kudâme’nin de zühde dair bir eserinin bulunduğu zikredilmiştir (İbnü’n-Nedîm, I, 316). Şiî âlimi Küleynî’nin er-Ravża mine’l-Kâfî’sinin içinde zamanımıza ulaşan Zeynelâbidîn’in eṣ-Ṣaḥîfe fi’z-zühd’ü de konunun ilk eserlerindendir (Aşkar, s. 41). Hasan-ı Basrî’nin muhtelif eserlerinde yer alan zühdle ilgili 600 kadar rivayeti Muhammed Abdürrahîm Muhammed ez-Zühd li’l-Ḥasani’l-Baṣrî adıyla bir araya getirmiştir (Kahire 1991). Abdullah b. Mübârek’in 1627 rivayeti ihtiva eden Kitâbü’z-Zühd ve’r-reḳāʾiḳ’i II. (VIII.) yüzyıldan günümüze ulaşan zühde dair ilk eser olup Hz. Peygamber, ashap ve tâbiînin ibadet, ihlâs, tevekkül, doğruluk, tevazu, kanaat gibi konulara dair sözlerini içermektedir (bk. ez-ZÜHD ve’r-REKĀİK). Aynı asırda yazılıp günümüze kadar gelen önemli zühd kitaplarından biri de Vekî‘ b. Cerrâh’ın, konularına göre tasnif edilen ve 539 rivayeti içeren Kitâbü’z-Zühd’üdür (nşr. Abdurrahman Abdülcebbâr el-Feryevâî, I-III, Medine 1404/1984).

    YanıtlaSil
  70. Zühd literatürü açısından en verimli dönem olan III. (IX.) yüzyılda da zühde dair eserler müstakil olarak veya câmi‘ ve musannef türü kitaplar içinde bir bölüm halinde telif edilmiş olup Esed b. Mûsâ’nın Kitâbü’z-Zühd ve’l-ʿibâde ve’l-veraʿı bunlardan biridir (nşr. R. Leszynsky, Kirchhain 1909; nşr. Raif Georges Khoury, Wiesbaden 1976). Ahmed b. Hanbel’in Kitâbü’z-Zühd’ü de aynı dönemin çalışmalarından olup Hz. Peygamber’le diğer peygamberlerin, ileri gelen sahâbî ve tâbiînin zühdlerine dair yaklaşık 2300 rivayeti kapsamaktadır (Mekke 1357; Beyrut 1403/1983; Kahire 1408/1987). Eseri Mehmet Emin İhsanoğlu aynı adla Türkçe’ye çevirmiştir (I-II, İstanbul 1993). Hennâd b. Serî’nin 1428 (veya 1442) rivayeti derlediği Kitâbü’z-Zühd’ü Abdurrahman Abdülcebbâr el-Feryevâî tarafından yayımlanmıştır (I-II, Küveyt 1406/1985). Muhâsibî’nin Kitâbü’l-Mesâʾil fi’z-zühd ve ġayrih adlı eserinde (nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ, Kitâbü’l-Mekâsib, Mâhiyyetü’l-ʿaḳl ve Kitâbü’l-Mesâʾil fî aʿmâli’l-ḳulûb ile birlikte, Kahire 1969; nşr. Mustafa Abdülkādir Atâ, Kitâbü’l-Mesâʾil fî aʿmâli’l-ḳulûb ile birlikte, Kahire 1986) zühdle ilgili rivayetlerin bir araya getirilmesinden çok müellifin zühdle ilgili görüşlerine yer verilerek rivayetler şerhedildiğinden eser bu yönüyle diğerlerinden ayrılmaktadır. Ebû Zür‘a er-Râzî’nin zühde dair eserinin doksan yedi rivayetten meydana gelen bir cüzü Min Kitâbi’z-Zühd adıyla yayımlanmıştır (nşr. Âmir Hasan Sabrî, Beyrut 1422/2001). Ebû Dâvûd es-Sicistânî’nin Ebû Saîd Ahmed b. Muhammed İbnü’l-A‘râbî (ö. 340/951) tarafından kendisinden rivayet edilen Kitâbü’z-Zühd’ü, aşere-i mübeşşere başta olmak üzere sahâbe ve tâbiînin zühd hayatına dair 521 haber ihtiva etmektedir (nşr. Ebû Temîm Yâsir b. İbrâhim b. Muhammed-Ebû Bilâl Guneym b. Abbas b. Guneym, Hilvan 1414/1993; nşr. Ziyâülhasan Muhammed es-Silefî, Bombay 1413/1993). Konuyla ilgili pek çok eseri bulunan İbn Ebü’d-Dünyâ’nın 645 rivayeti kapsayan Kitâbü’z-Zühd’ü sahasında önemli bir kitaptır (nşr. Yâsîn Muhammed es-Sevvâs, Dımaşk-Beyrut 1420/1999). İbn Ebû Âsım’ın Kitâbü’z-Zühd (Ẕemmü’d-dünyâ ve’z-zühd, Ẕikrü’d-dünyâ ve’z-zühdü fîhâ ve’ṣ-ṣamtü ve ḥıfẓü’l-lisân ve’l-ʿuzle) adlı eserinde Hz. Peygamber’in zühdle ilgili rivayetleri yer almaktadır (nşr. Abdülalî Abdülhamîd el-A‘zamî, Beyrut 1405; Kahire 1408).

    Abdürrezzâk es-San‘ânî’nin el-Muṣannef’inin sonunda yer verdiği, hocası Ma‘mer b. Râşid’in el-Câmiʿ adlı eserinin içinde “Bâbü zühdi’l-enbiyâʾ”, “Bâbü zühdi’ş-şaḥâbe”, “Bâbü ḥalḳi’l-ḳafâ ve’z-zühd” başlıkları altında zühd ile ilgili rivayetlere yer verilmiştir (XI, 308, 310, 453). İbn Ebû Şeybe’nin el-Muṣannef’inde “Kitâbü’z-Zühd” başlığıyla toplanan rivayetler peygamberlerin, Hz. Peygamber’in, sahâbe ve tâbiînin zühd hayatına dairdir (VII, 65-247). Dârimî es-Sünen’inde zühd konusuna 122 bab, Buhârî el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inde elli üç bab, Müslim el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inde on dokuz bab, İbn Mâce es-Sünen’inde otuz dokuz bab, Tirmizî ise es-Sünen’inde altmış dört bab ayırmıştır. III. (IX.) asırda hadis kitaplarının yanında edebiyat kitaplarında da bir bölüm halinde kitâbü’z-zühdlere de yer verilmiş olup Câhiz el-Beyân ve’t-tebyîn, İbn Kuteybe ʿUyûnü’l-aḫbâr adlı eserlerinin birer bölümünü zühde ayırmışlardır.

    IV. (X.) yüzyılda İbn Ebû Hâtim, Zühdü’s̱-s̱emâniye mine’ṭ-ṭâbiʿîn adlı risâlesinde tâbiînden zâhidlikleriyle bilinen Âmir b. Abdullah, Rebî‘ b. Huseym, Ebû Müslim el-Havlânî, Esved b. Yezîd, Mesrûk b. Ecda‘, Hasan-ı Basrî, Üveys el-Karanî, Herim b. Hayyân’ın zühde dair rivayetlerini nakletmiştir (nşr. Abdurrahman Abdülcebbâr el-Feryevâî, Medine 1404, 1408). Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin ez-Zühd ve ṣıfatü’z-zâhidîn’i de bu dönemde yazılan eserlerden biridir. Müellif bu eserinde zühde dair söylenenler, zühdün dereceleri, dünyaya karşı ilgiyi azaltma ve az şeyle yetinme konularında toplam 137 rivayet aktarmıştır (nşr. Mecdî Fethî es-Seyyid, Tanta 1408). Ca‘fer el-Huldî, el-Fevâʾid ve’z-zühd ve’r-reḳāʾiḳ ve’l-merâsî adlı küçük hacimli eserinde Hz. Peygamber, sahâbe ve ilk devir zâhidlerinin zühde dair kırk dokuz rivayetini senedleriyle birlikte nakletmiştir

    YanıtlaSil
  71. (nşr. Mecdî Fethî es-Seyyid, Tanta 1993). Hâkim en-Nîsâbûrî’nin el-Müstedrek’inde de bu konuyla ilgili 104 rivayetin yer aldığı bir bölüm bulunmaktadır.

    V. (XI.) yüzyılda zühde dair eserler arasında önemli bir yeri olan İbn Hazm’ın Müdâvâtü’n-nüfûs’unun birçok neşri yapılmıştır. Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī’nin beş bölümden meydana gelen ez-Zühdü’l-kebîr’i 989 rivayeti senedleriyle birlikte içermektedir (nşr. Âmir Ahmed Haydar, Beyrut 1408/1987). Bu eseri Enbiya Yıldırım Kulluğu Unutmadan Yaşama Sanatı adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (İstanbul 2000). İsmâil b. Ali el-Esterâbâdî’nin Ẕemmü’d-dünyâ ve’z-zühdü fîhâ’sı (Mektebetü Câmiati’l-İslâmiyye, nr. 1613), Hatîb el-Bağdâdî’nin Kitâbü’z-Zühd ve’r-reḳāʾiḳ’i ile (Zâhiriyye Ktp., Mecmua, nr. 28) konuyla ilgili 119 rivayete yer verdiği Münteḫab mine’z-zühd ve’r-reḳāʾiḳ’i (nşr. Âmir Hasan Sabrî, Beyrut 1420/2000) bu dönemin eserlerindendir.

    Daha sonra azalarak devam eden zühd ve rekāik kitaplarından Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî’nin altmış bölüm halindeki Kitâbü’l-Ḥadâʾiḳ fî ʿilmi’l-ḥadîs̱ ve’z-zühdiyyât’ında bu konudaki rivayetler senedleriyle birlikte zikredilmiştir (nşr. Mustafa es-Sekkā, I-III, Beyrut 1408/1988). İbn Kudâme’nin er-Riḳḳa ve’l-bükâ adlı eserinde (nşr. Ahmed b. Ebü’l-Ayneyn, Tanta 1412/1992; nşr. Müs‘ad Abdülhamîd Muhammed es-Sa‘denî, Beyrut 1414/1994; nşr. Muhammed Hayr Ramazan Yûsuf, Dımaşk 1415/1994) tasavvufî bir yaklaşımla yumuşak kalplilik ve pişmanlık duygusu üzerinde durulmuş, peygamberlerin ve sâlih kimselerin hayat hikâyelerine, zühd ve takvâlarına, ibadetlerine, güzel sözlerine yer verilmiştir. Münzirî’nin Kifâyetü’t-teʿabbüd (müteʿabbid) ve tuḥfetü’t-tezehhüd’ü (mütezehhid) (Mecmûʿatü’r-resâʾili’l-münîriyye içinde, Kahire 1346, III, 66-83; Kahire 1357/1938; nşr. Yüsrî Abdülganî Abdullah, Beyrut 1407/1987; nşr. Mecdî es-Seyyid İbrâhim, Bulak 1407/1987; nşr. Mahmûd Nassâr, Kahire 1988; nşr. Âdil Ebü’l-Muâtî, Kahire 1408/1988; nşr. Ali Hasan Ali Abdülhamîd, Amman 1410/1989), Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî’nin Ḳamʿu’l-ḥırṣ bi’z-zühdi ve’l-ḳanâʿa ve reddü ẕülli’s-süʾâli bi’l-kesb ve’ṣ-ṣınâʿa’sı (nşr. Mecdî Fethî es-Seyyid, Tanta 1408/1988; nşr. Müs‘ad Abdülhamîd Muhammed es-Sa‘denî, Beyrut 1414/1994) konuyla ilgili diğer eserlerdendir. Süyûtî bu geleneğin son örneklerini Kitâbü’l-Edeb ve’r-reḳāʾiḳ adlı eseriyle (Zâhiriyye Ktp., nr. 1493), isnadlarını hazfederek derlediği Erbaʿûne ḥadîs̱en fî ḳavâʿidi’l-aḥkâmi’ş-şerʿiyye ve feżâʾili’l-aʿmâl ve’z-zühd (nşr. Ahmed el-Bizre-Ali Rızâ Abdullah, Beyrut-Dımaşk 1406/1986; nşr. Bâhis b. Ahmed el-Hazrecî el-Ensârî, Cidde 1417/1997) ve el-Erbaʿûne fi’z-zühd (Taḥẕîru ehli’l-âḫira mine’d-dünyâ ed-dâs̱ira, nşr. Târık b. Muhammed et-Tavârî, Beyrut 1428/2007; nşr. Ebû Abdurrahman Cemâl b. Muhammed b. Mahmûd, Beyrut 2010) adlı kitaplarıyla ortaya koymuştur.

    YanıtlaSil

  72. BİBLİYOGRAFYA
    Abdullah b. Mübârek, Kitâbü’z-Zühd (nşr. Habîbürrahman el-A‘zamî), Haydarâbâd 1386, neşredenin girişi, s. 1-17.

    Vekî‘ b. Cerrâh, Kitâbü’z-Zühd (nşr. Abdurrahman Abdülcebbâr el-Feryevâî), Medine 1404/1984, neşredenin girişi, I, 144-153.

    Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Muṣannef (nşr. Habîbürrahman el-A‘zamî), Beyrut 1403/1983, XI, 308, 310, 453.

    İbn Ebû Şeybe, el-Muṣannef (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût), Riyad 1409/1989, VII, 65-247.

    Buhârî, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ (nşr. Muhammed Züheyr b. Nâsır), Beyrut 1422, VIII, 88-122.

    Müslim, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ (nşr. M. Fuâd Abdülbâkī), Kahire 1374/1955-57, IV, 2272-2312.

    Dârimî, es-Sünen (nşr. Hüseyin Selîm Esed), Riyad 1422/2000, III, 1777; IV, 1485.

    İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, I, 261, 263, 316.

    Hâkim, el-Müstedrek (Atâ), IV, 341-369.

    Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, ez-Zühdü’l-kebîr (nşr. Âmir Ahmed Haydar), Beyrut 1408/1987, s. 56.

    İbn Hayr, Fehrese (nşr. M. Fuâd Mansûr), Beyrut 1419/1998, I, 236, 237, 239, 242, 266, 269.

    Zehebî, Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, Beyrut 1998, I, 210, 230; II, 70, 124; III, 69, 130, 153; IV, 97.

    Kehhâle, Muʿcemü’l-müʾellifîn, XI, 97.

    Sezgin, GAS, I, 531, 636.

    Kettânî, er-Risâletü’l-müstetrafe (Özbek), s. 69-71.

    Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvufî Hadis Şerhleri ve Konevî’nin Kırk Hadis Şerhi, İstanbul 1990, s. 12-13.

    Mustafa Aşkar, Tasavvuf Tarihi Literatürü, İstanbul 2006, s. 41.

    Ahmet Yıldırım, “Hadis Edebiyatında Zühd Literatürü ve Zühdle İlgili Rivayetlerin İncelenmesi”, Süleyman Demirel Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. 20, Isparta 2008, s. 119-138.

    Bilal Saklan, “Esed b. Mûsâ”, DİA, XI, 367.

    YanıtlaSil
  73. İş Bankası Hilafet Bankası mıydı?


    Hafızamızı tazeliyoruz durmadan. Üzerindeki külleri üfleyip eşeledikçe altından görünen yüz şaşırtıyor hepimizi. Hem tanıdık geliyor, hem yabancı. Büyüsü biraz da burada gizli galiba yakın tarih araştırmalarının. Yabancı bildiklerimizin aşina, aşina bildiklerimizin ise yabancı çıkması merakımızı tahrik ediyor.


    Onun için tarihte dikkatli olmak gerek. Sloganlardan ve yaftalardan olabildiğince uzak durmak ve ‘Gerçekten de tarihte neler olmuş?’ sorusunu kulak arkası etmemek gerekiyor.

    Alın size çarpıcı bir örnek: İş Bankası nasıl kuruldu? İçinizden, ‘Bunu bilemeyecek ne var? Atatürk kurdu işte’ diyenler çıkabilir. Bu ne acele efendim? Sakinleşin biraz. Bir kere İş Bankası’nın bir devlet bankası olmadığını unutmayalım. İki… Neyse. İş epeyce karışık. Baştan anlatalım öyleyse.

    İş Bankası’nın kurucusu Celal Bayar Mayıs 1982’de çıkan İş Dergisi’ne verdiği bir mülakatta, “Biz bismillah dedik, işe koyulduk. Atatürk ‘Git Osmanlı Bankası’ndan 250 bin lirayı al, bu işe başla’ dedi” şeklinde anlatmıştır İş Bankası’nın kuruluş hikâyesini. Burada sorulması gereken soru, ‘İyi de Osmanlı Bankası’ndaki o 250 bin lira nereden gelmişti?’den başkası olursa tarih ofsayttan başını kurtulamaz. Nitekim Bayar aynı konuşmasında bu paranın kökeni hakkında yöneltilen soruya kaçamak cevap vermekte ve ‘böyle bir şeyi araştırmaya lüzum görmediğini’ söylemektedir.

    YanıtlaSil
  74. Tuhaf gerçekten de. Merak damarları mı kurumuştur aklımızın acaba?

    Bu konuda bize yardımcı olacak bilgiyi Atatürk’ün yakınlarından Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarının 2. cildinde buluyoruz.

    Soyak’a göre Hindistan Müslümanları, Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına yaklaşık 500-600 bin lira tutarında bir para göndermiştir (yaklaşık 1 Sterlin = 7 TL). Paşa, bu paranın 500 bin lirasını Büyük Taarruz’dan önce ihtiyaçların karşılanması için Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın emrine vermiştir. Zaferden sonra bu paranın 380 bin lirası İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Atatürk’e iade edilmişti. Atatürk bu paranın “en faydalı bir şekilde nerede ve nasıl kullanılabileceğini” düşündü ve sonunda 250 bin lirasını İş Bankası’nın temel sermayesi olarak tahsis etti. (Soyak’ın eksik bıraktığını biz tamamlayalım: Yardım parasından 207 bin lirayı da aynı bankadaki 2 nolu hesaba yatırmıştı.)

    YanıtlaSil
  75. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Soyak’ın hatıralarından paranın kaynağını öğrendik ama yine de boşluklar kaldı.

    Bir kere resmi olarak bilinen rakam, 125 bin sterlindir. Bu miktar, http://www.measuringworth.com adlı sitedeki hesaplamalara göre 2006 rakamlarıyla 11,7 trilyon TL’ye tekabül etmektedir. (Yardımları için Mustafa Özel ağabeye teşekkür.)

    Şimdi bu ciddi meblağ sırf Milli Mücadele’ye yardım için mi gönderilmişti yoksa başka bir amacı mı vardı? O İcra Vekilleri Heyeti, yani Bakanlar Kurulu kararı neden bugüne kadar bulunamamıştır ve Mustafa Kemal Paşa’nın Bayar’a “Git, çek” dediği Osmanlı Bankası’ndaki hesabına ilişkin herhangi bir kayda niçin rastlayamıyoruz? Bu bir ‘sırdaş hesap’ mıydı? Öyleyse neden gizliydi? (Bu soruları benden önce sağolsunlar bizzat İş Bankası’nın yayınladığı “Türkiye İş Bankası Tarihi” adlı kitabın yazarları sormuşlar. Kıskandım tabii ama objektiflikleri için de kendilerine minnettarım.)

    Solcu aydınlarımız yıllardır ‘Ruslar bize yardım etmeseydi Kurtuluş Savaşı’nı biraz zor kazanırdık’ dediler ama biz sustuk nedense. İslam dünyasından ve Hindistan’dan gönderilen yardımlar konusunda dedikodulara veya savunma psikolojisiyle yazılmış eserlere değil de, analitik bilimsel çalışmalara ihtiyacımız var. Yine de bazı eserlerde bölük pörçük bilgilere rastlıyoruz.

    YanıtlaSil
  76. Mesela sahasında ilk çalışma olan Alptekin Müderrisoğlu’nun “Kurtuluş Savaşı’nın Malî Kaynakları”nda Hint Müslümanlarının yardımlarına ayrılan özel bölüm epeyce aydınlatıcı bilgiler veriyor.

    1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı topraklarının işgali, işgalci kuvvetlerin Müslümanlara zulümleri ve Halife’nin Hıristiyan devletlerin elinde esir konumuna düşmesi, Hint Müslümanlarını harekete geçirmiş ve İngiltere’ye baskı yapmak amacıyla çeşitli dernekler kurmuşlardı. İşte bu derneklerin çabalarıyla Halifeyi kurtarmak üzere 875 bin lira Ankara’ya ulaştırılmıştı. (Başka yardımlar da yapıldığı ve yollarda heder edildiği sır değil.)

    İşin ilginç yanı, bu para yardımının Maliye Bakanlığı kayıtlarına yansımamış ve Hazine’ye girmemiş olması. Daha da ilginci, doğrudan doğruya Mustafa Kemal Paşa’nın emrine verilmiş ve Osmanlı Bankası’nda 1922 Ağustos’una kadar ‘faiz işletilmeden’ tutulmuş bulunmasıdır. “Kurtuluş Savaşı’nın büyük hazırlık döneminde çekilen türlü malî sıkıntılara rağmen, bu paraya el sürülmemiştir.”

    Soruyoruz hep birlikte: Neden? Bu para İstiklal Savaşı’nda kullanılmak için gönderilmemiş miydi?

    Nitekim zafer kazanıldıktan sonra kendisine iade edilen parayı yine Osmanlı Bankası’na yatıran Mustafa Kemal Paşa, Ağustos 1924’te İş Bankası kurulana kadar da orada tutmaya devam etmiştir.

    Şimdi gelelim meselenin bam teline.

    Bu para amacı doğrultusunda kullanılmış mıdır? Sizi bilmem ama bir Pakistanlı kalkıp bana, ‘Biz size bankanıza sermaye yapasınız diye mi bu parayı verdik?’ derse verecek cevabım yok. Aynı şekilde ‘Biz size o parayı Halifeyi kurtarmanız için verdik, siz gidip Halifeliği kaldırdınız. Öyleyse paramızı geri isteriz’ derse verecek cevabım yine yok.

    Üstelik de Halifeyi kurtarmak üzere gönderilen bu paralar kuzu kuzu bankada yatarken Halife Abdülmecid bütçeden kendisine ayrılan ödeneğin azlığından şikayet edince kıyameti koparanlar, dahası Halifeyi apar topar yurtdışına sürenler de bizlerdik. Halifeyi ve hanedanı yurtdışına sürdük, güzel. O zaman Hint Müslümanlarına paralarını iade etmemiz gerekmez miydi? Ağa Han’ın yazdığı mektup meselesini bir de bu açıdan değerlendirmek uygun olmaz mı?

    Müderrisoğlu, Mustafa Kemal’in savaş yıllarında yardım parasına dokunmamış olmasını, gerektiğinde onu geri göndermeyi düşündüğüne yorar. Diyelim ki, öyle. Peki 3 Mart 1924’te Halifeliği kaldırdığında neden geri göndermemiştir de, kız kardeşi Makbule Hanım’a oradaki bir hesabından maaş bağlatmıştır? Nokta mı, virgül mü? Siz karar verin

    YanıtlaSil
  77. yuksel28 Ağustos 2020 09:17
    Kütüb-i sitte.
    10.(2369)-.......
    Açıklama:
    1-Bu rivayet, Hz.Ömer r.a.in namaza ne kadar ehemmiyet verdiğini göstermektedir.Onun nazarında namaz ferdlerin dini hayatını ilgilendiren bir mesele olarak kalmıyor, devletin meselesi oluyor ve en mühim meselesi addediliyor.....
    Hadis Ansiklopedisi
    Kütüb-i Sitte.cilt.7.sy.390.

    YanıtlaSil
  78. Namaz mektebine kaydolup günde kirk defa rükú eden başlar,
    huzurunda eğilmeye layık yegane varliğin Allah Azze ve Celle
    olduğunu öğrenirler. Peygamber-i Ekber dünya nın Cenáb-ı
    Hakk ın yanında bir sinek kanadı kadar kymetinin olmadığını
    öğrendikleri için dünyâ ve içindekiler onların gözünde her rükû
    ettiklerinde küçülerek adeta bir nokta hâline dönüşür. Artık onlar
    ebedi ve bakî olan ahiret âlemine nisbetle fani, geçici ve yok olmaya
    mahkum olan dünyánin metaîna iltifat etmeyi, nokta kadar menfaat
    için virgül kadar eğilmeyi ya da herhangi bir kulun veya otoritenin
    önünde baş eğmeyi namaz mektebinde öğrendiklerine ihânet
    sayarlar.
    Bugün namaz kîlmasına rağmen üç kuruşluk menfaati için zâlimin
    karsisinda elpençe divân duranlar, Allah ve Rasûl düşmanlarına boyun eğenler seni aldatmasın. Onlar her ne kadar
    namaz kılsa da kiyâmin, riükúnun ma'nāsını kavrayamamış
    nasibsizlerdir.Eğer birileri namaz klmasına rağmen hakk, hakikati
    gördügü hálde teslîim olup boyun eğmiyor, hâla haklı çıkmak için
    tartişmaya devam ediyorsa bil ki o kişi de rükûdan nasibdar alamamiş, hakkin karşisinda boyun bukmesini beceremeyen bir zavallidir.
    O hálde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kuyâmet gününde
    dünyâda secde etmeyenlerin buna güç yetiremeyeceği; horluktan
    gözleri öne dişmüş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma!
    Bilesin ki, Halika yapacağın bir secde seni mahluka yapacağın bin
    secdeden kurtaracaktir. Unutma! şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayulmaz. Hak için akmayan yaş, yaştan
    Saylmaz. Kisşi, başım var diye övünmesin! Secdeye varmayan baş,
    baştan sayılmaz."
    EN SEVGIYLE BAŞ BAŞA
    Selim Seyhan

    YanıtlaSil
  79. Rumlara ait Konstantiniyye (Roma) tesbihle ve tekbirle müslümanlarca feth edilmedikçe kıyamet kopmaz (Yetmiş bin Şamlı bunu yapacak)
    Ravi: . Hz Abr İbni Avf r.a
    Sayfa: 478 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLA

    yuksel8 Haziran 2021 09:22
    Hasan bin Ali r.a. şöyle der.
    Ben dedem Resulullahtan şöyle ezberledim.
    Şüpheli olanı bırak, şüphe vermeyene bak! Zira doğruluk huzur, yalan ise şüphe kaynağıdır.
    ( Tirmizi,kıyamet 60/2518. Bkz. Buhari , 3.)
    Edebi yol haritası
    İslâm.
    Dr. Murat Kaya.
    Altınoluk.
    sy.427.

    YanıtlaSil
  80. Oralardaki yüz milyonlarca insanın gözyaşı, ahı, kanı, emeği, doğal kaynağı üzerinden Batı da kurulan bir refah düzeni var.
    Daha Adil Bir Dünya Mümkün
    Recep Tayyip Erdoğan
    sy. 92.

    YANITLASİL

    yuksel7 Eylül 2021 05:54
    Biz asla garibin, mazlumun, mağdurun, yoksulun, ezilmişin sırtından bir refah düzeni kurmayız, kuramayiz. Buna bizim ne inancımız ne kültürümüz ne de tarihimiz izin verir.
    Daha Adil Bir Dünya Mümkün
    Recep Tayyip Erdoğan
    sy. 92.

    YanıtlaSil
  81. Bir kimse babası olmadığını bildiği halde birine "babamdır" derse, ona cennet haram olur.
    Ravi: Hz. Saad (r.a.)
    Sayfa: 399 / No: 12
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  82. Allah c. c., kulum, bir hiç iken seni kim yarattı? buyuracak.
    Kul, Sen yarattın Ya Rabbi cevabını verecek.
    Bu yaratilma, senin amelinlemi benim rahmetimlemi oldu?
    Kul, senin rahmetinle oldu diyecek.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt 20.sy.607.
    Hadid Suresi
    21.ayet.

    YanıtlaSil
  83. 16. İman edenlerin Allah’ı anma ve hak olarak inen (Kur’an’)a karşı kalplerinin ürpermesi/saygıyla yumuşaması zamanı gelmedi mi?[2] (Mü’minler,) sakın bundan önce kendilerine kitap verilip de (onunla alakayı keserek) üzerlerinden uzun zaman geçmiş, kalpleri artık katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Çünkü onlardan çoğu (Allah’ın emrinden çıkmış) fâsık (olmuş)lardır.

    (Âyet-i kerîmede yüce Allah, mü’minlere, kitaplarından uzaklaşan yahudiler ve hıristiyanlar gibi olmamalarını emir buyuruyor. Çünkü mü’minlerin Kur’an’la imanlarının kuvvetlenmesi, kalplerinin sükûn, hayatlarının huzur içinde olması gerekirken (8/2; 13/28), bunun aksine Kur’an’dan, onun kültüründen, mânevî gıdasından ve hükümlerinden uzaklaşan kalp imanca zayıflar, katılaşır ve duygusuzlaşır. Böyle bir kalbe sahip olan insan Allah’a karşı sorumluluğunu unutur, maddeci ve menfaatperest olur. Menfaatini başkalarının zararlarına, hatta yok olmaları üzerine kurmakta kalbi huzursuz olmaz.)

    YanıtlaSil
  84. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    203 1 Hased imanı bozar. Sabr (müshil ilacı)nın balı bozduğu gibi. Hz. Ebû Hakim (r.a.)
    203 2 Hak bununla beraberdir. Hak bununla beraberdir. (Hz. Ali r.a işaret ederek ilerideki fitneler için buyurmuştur) Hz. Ebû Said (r.a.)
    203 3 Benden sonra hak, nerede olsa, Ömer İbni Hattab'ladır. Hz. Fadl İbni Abbas (r.a.)
    203 4 Hikmet on cüzdür. Dokuzu halktan kendini çekmekte, biri susmaktadır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    203 5 Halim olan adam, dünya ve ahirette seyyiddir. Hz. Enes (r.a.)
    203 6 Nimete hamd etmek, o nimetin gitmesine karşı emandır. Hz. Ömer (r.a.)
    203 7 Hamd olsun O Allaha, ümmetimden öyle kimseler yarattı ki, onlarla birlikte (zikrederek) sabretmeyi isterdim. (Şu mealdeki ayetin nüzulu üzerine bu hadisi şerif varid olmuştur. "Nefsimi, akşam ve sabah, sırf Onun rızasını murad ederek Rablerine dua edenlerle sabırlı kıl.") Hz. Selman (r.a.)
    203 8 O Allah'a hamd olsun ki yedirir yedirilmez ve bize ihsanda bulunur, bize hidayet eder. Ve bizi doyurur, içirir ve bizi tatlı belalarla imtihan eder. Arası kesilmeyen nimetlerinin karşılığı ödenemiyecek olan, kendisine karşı nankörlük yapılamayacak olan ve kendisine muhtaç olmamaya imkan bulunmayan Allah'a hamd ederim. O Allah'a hamd olsun ki, bize yiyeceklerden yedirdi, içeceklerden içirdi. Çıplaklıktan giydirdi. Ve dalaletten hidayete erdirdi. Ve körlükten görür hale getirdi. Mahlukatının çoğuna da bizi üstün kıldı. Hamd, Alemlerin Rabbı olan Allah'a muhsustur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    203 9 O Allaha Hamd ederim ki, Resulullahın gönderdiği adama, onun istediği şekilde hareket nasib etti. Ve tevfik ihsan etti. Hz. Muaz (r.a.)
    203 10 Fatiha yedi ayettir. Birincisi Besmeledir. Fatiha Sebül mesanidir. (tekrar edilen yedi ayettir) Kur'anı azimdir. Ümmül Kur'andır. Ve Fatihatül Kitaptır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    203 11 Ey Allahın düşmanı, seni zelil eden Allah'a hamd olsun. Bu ümmetin, bu firavunu idi. (Bedirde Ebu Cehilin başı getirildiğinde) Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    203 12 Ümmetim içinde seni bu şekilde yaratan Allaha hamd ederim. (Hz. Salim (r.a) için) Hz. Âişe (r. anha)
    203 13 O Allah'a Hamd olsun ki, avretimi örtebileceğim bir elbise ile beni giydirdi. Ve hayatımda onunla beni güzelleştirdi. Beni Hak ile gönderene yemin ederim ki, hiçbir müslüman kul yoktur ki, Allah (z.c.hz) leri onu yeni bir elbise ile giydirdi de o da eskisini fakir bir müslümana verdi ise, o kimse diri veya ölü de olsa o elbisenin bir ipliği kalıncaya kadar Allah'ın hıfzında ve emanında olmasın. Hz. Ömer (r.a.)
    203 14 Hamd olsun Rabbıma ki Beni senin gibi leîm kılmadı. (Ebu Cehili kasdederek) Hz. Ali (r.a.)
    203 15 Humma günahları döker. Ağacın yapraklarının dökülmesi gibi. Hz. Abdullahil Kasrinin babasından
    203 16 Humma, Cehennem ateşinin şiddetindendir. Onu su ile serinleşirin. (Bir rivayette zemzemle) Hz. Ömer (r.a.)
    203 17 Humma, Cehennem körüklerinden bir körüktür. Ve mü'minin Cehennemden payıdır. Hz. Ebû Reyhâne (r.a.)

    YANITLASİL

    yuksel21 Ekim 2021 00:05
    Şu üç şeyi yapan dünya ve ahiret nimetlerine nail olur.
    1-Başa gelen belaya sabır.
    2-Allah c. c. in hükmüne rıza göstermek.
    3-Genişlik zamanında çok dua etmek.
    Akra Fm
    günün sohbeti
    Mahmud Es'ad Coşan

    YANITLASİL

    yuksel21 Ekim 2021 00:17
    Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında kendisinin elini Allah'ın tutmasından hoşlanıyorsa, bollukta çok dua etsin.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 423 / No: 10
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel21 Ekim 2021 02:07
    Şu üç şeyi yapan dünya ve ahiret nimetlerine nail olur.
    1-Başa gelen belaya sabır.
    2-Allah c. c. in hükmüne rıza göstermek.
    3-Genişlik zamanında çok dua etmek.
    Akra Fm
    günün sohbeti
    Mahmud Es'ad Coşan

    YANITLASİL

    yuksel21 Ekim 2021 00:16
    Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında kendisinin elini Allah'ın tutmasından hoşlanıyorsa, bollukta çok dua etsin.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 423 / No: 10
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel21 Ekim 2021 02:06
    Miras bölünürken Yetimlere ve yoksullarada vermek
    Nisa, 8:1575
    Hadislerle Kur'ân-ı Kerîm Tefsiri
    İbn Kesîr
    cilt 16.sy.184.

    YanıtlaSil
  85. Teenni her şeyde hayırdır. Ahiret amelinde değil.
    Ravi: Hz Saad İbni Vakkas (r.a.)
    Sayfa: 197 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  86. Bunun sebebi eğitimin artık kurtuluşun en önemli çaresi olarak görülmesidir. Bunu en çarpıcı şekilde dile getirenlerden Âlî Paşa, Osmanlı’yı oluşturan toplumların her bireyinin eğitim seviyesinin, bilgi ve donanımının en ileri noktaya götürülmesi gerektiğini belirtmiş, bu başarılamadığı takdirde Osmanlı Devleti “Çin seddi gibi hisarlar”la çevrilse bile daha bilgili ve eğitimli toplumların devlete üstünlük sağlayacağını, her şeylerini ellerinden alabileceklerini söylemiştir.

    YanıtlaSil
  87. Vasiyetimdir.
    24.3.1974.
    Bir çok suikastler geçirdim.Şu anda vucudumda arıza var.
    Hafızamı kaybettim.Askerden sonra rahatsızlandım.
    Adımın Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi olmasını isterdim.
    Kitablarımı ziyan olmayacak bir kütübhaneye veilmesini istiyorum.
    Mustafa Kemal ile Muhammed Said Nursi.arasındaki sırrın Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum.
    Yüksel Çelik.

    YanıtlaSil
  88. YANLIŞ BİLGİ FELAKET KAYNAĞIDIR.
    KAZIM KARABEKIR
    YALANI SÖKÜP ATMADAN HAKIKATI DİKMEYE ÇALIŞMA TUTMAZ.
    GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN VASİYETNAMESİNİN AÇIKLANMASIYLA AÇIĞA ÇIKMASINI UMUYORUM HAKİKATİN.

    YanıtlaSil
  89. HAKİKATİ GİZLEMEK DE ZULÜMDÜR.
    Bakara Suresi Tefsiri
    Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
    Cilt.3.sy.294.

    YanıtlaSil
  90. Ecdat, Ayasofya'nin bugünkü akibetini görmüş ve yanı başına SultanAhmed gibi bir muhteşem eseri inşa etmiştir" dedi.
    Bediuzzaman'ın Sır Katibi
    Mehmed Feyzi Efendi.
    sy. 337.

    YanıtlaSil
  91. Ecdat, Ayasofya'nin bugünkü akibetini görmüş ve yanı başına SultanAhmed gibi bir muhteşem eseri inşa etmiştir" dedi.
    Bediuzzaman'ın Sır Katibi
    Mehmed Feyzi Efendi.
    sy. 337.

    YanıtlaSil
  92. Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi.
    Kenzü'l İrfan Şerhi
    sy. 683.

    YanıtlaSil
  93. Bundan daha aşikar olarak Efendimiz (a. s.) şöyle buyurmuştur :Beni gören gerçekte Hakk'i görmüştür.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    Ismail Hakkı Bursevi
    cilt. 12.sy.9.

    YanıtlaSil
  94. Kıyamet gününde, Adem evladından bir takım kavimler getirilir ki, yanlarında dağlar gibi hasenat vardır. Bunlar Cenneti görecek gibi yaklaştığında: "Sizin orada nasibiniz yok" denilir. (İtikadları dürüst ve riayetleri halis olmadıkları için)
    Ravi: Hz. Salim (r.a.)
    Sayfa: 505 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  95. Niyetin senin merkebindir buyrulur. Yani her zaman iyi niyet üzere ol ki, muradın hasıl olsun.
    Erbai'in-i İdrisiyye
    İdris (Aleyhisselâm) a İndirilen Kırk İsmi Şerif
    sy. 117.

    YanıtlaSil
  96. Ebu Eyyub el-Ensari de, "Hayır, bu ayet-i kerime onu göstermiyor. Malla, ticaretle bağla, bahçeyle, ziraatle uğraşıp Allah yolunda cihadı terk etmek, insanı mânevî bakımından tehlikeye sokar." manasinadir. "demiş.

    YANITLASİL

    yuksel15 Şubat 2022 04:31
    "Allah yolunda mallarınızi sarf edin, cimrilik yaparak kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.
    Bakara Suresi Tefsiri
    Cilt.5 sy. 58.
    Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan

    YANITLASİL

    yuksel15 Şubat 2022 04:39
    Allah c. c. Tevfikini refik eylesin.

    YanıtlaSil
  97. Süfyan İbni Uyeyne (r. a.) dan nakledilen: "Ben onlardan Kur'an anlayışını söküp alacağım! sözü ile, Zünnûn-u Misri (r. a.) in: Allah-u Te'ala zalimlerin kalplerine Kur'an hikmetini ikram etmekten imtina etmiştir! sözü vahiy ayetlerine tealluk etmektedir.
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
    cilt 14.sy.341.
    A'raf Suresi
    Ayet. 146.

    YanıtlaSil
  98. Azınlıklara Lozan sulhu icabınca bahşedilen her nev' din ve vicdan hürriyetinin Türk ve Müslüman camiasından esirgendiginden mi bahsediyor? Bu hal imansizligin ve imansizlik metodunun takib edildiğinin bir delili ve bariz bir alameti değil midir?
    Isari Tefsîr ve Cifir ilmi Işığında
    Sirr-i İnnâ A'tayna
    Rumuzat-i Semaniye
    Mâidet-ül-Kur'an
    sy. 101.

    YanıtlaSil
  99. Müslümanların kendilerine bir önder (başkan) seçmelerinin vacip olduğu 1/144.
    İlmin Işığında
    Asrın Kur'an Tefsiri
    Celal Yıldırım
    Anadolu Yayınları
    Cilt 14.sy. 179.

    YANITLASİL

    yuksel18 Mart 2022 23:55
    Mürai müslümanların gerçek müminleri aldatıp dini, Kur'ân-ı ve namazı istismara kalkmalari. 13/7024.
    Mürşid ve Islahatcilarin elinden tutmayan, hakiki önderlere saygı göstermeyen milletlerin ömrünün uzun olmayacağı. 1/253.
    İlmin Işığında
    Asrın Kur'an Tefsiri
    Celal Yıldırım
    Anadolu Yayınları
    Cilt 14.sy. 178.

    YANITLASİL

    yuksel19 Mart 2022 00:03
    Müslümanların gruplara ayrılıp bölünmesinin zararları. 11/5748.
    Müşrikler antlaşmayı bozarlarsa. 5/2437.
    Mustehcen anlamdaki çalgı, eğlence ve güldürü konularının "Levhe'l-Hadis" kapsamına dahil olduğu. 9/4739.
    İlmin Işığında
    Asrın Kur'an Tefsiri
    Celal Yıldırım
    Anadolu Yayınları
    Cilt 14.sy. 179.

    YanıtlaSil
  100. Nâsih ve Mensuh Ayetlere dair yeterli bilgisi olmayan bir Vâizi uyaran Hz. Ali (R. A.) kıssasi. 1/281.
    sy.283.
    Namazla Zekat imanı besleyen ve koruyan en büyük amillerdir.
    8/4072.
    sy.182.
    Namazsız ve Zekatsiz hak bir din düşünülemez. 6/2556.
    sy. 183.
    İlmin Işığında
    Asrın Kur'an Tefsiri
    Celal Yıldırım
    Anadolu Yayınları
    Cilt 14.sy. 182,183..

    YanıtlaSil
  101. Niyet ve inanca göre amellerin değerlendirildiği. 8/4296.
    Nuh (A. S.) dan bize üç önemli sünnetin kaldığı.8/4096.
    İlmin Işığında
    Asrın Kur'an Tefsiri
    Celal Yıldırım
    Anadolu Yayınları
    Cilt 14.sy. 186.

    YanıtlaSil
  102. Vasiyetle ilgili âyetin Mensuh olup olmadığı. 1/465.
    sy. 237.
    Seyyid ve Hasur kelimelerinin anlamları.2/898.
    sy. 215.
    İlmin Işığında
    Asrın Kur'an Tefsiri
    Celal Yıldırım
    Anadolu Yayınları
    Cilt 14.sy. 215,237.

    YanıtlaSil
  103. Önderlik babadan oğula geçmez.1/342.
    Örtülü kadınlara saygı, açıklara karşı da şehvet duyulur.4/2100.
    Önderlerin vasıfları.1/342.
    İlmin Işığında
    Asrın Kur'an Tefsiri
    Celal Yıldırım
    Anadolu Yayınları
    Cilt 14.sy. 193.

    YanıtlaSil
  104. Saldiri mü'minin şahsına değil de dinine, hürriyetine yapılırsa sabredici değil, defedici bir kahraman olmalıdır.8/4049.
    İlmin Işığında
    Asrın Kur'an Tefsiri
    Celal Yıldırım
    Anadolu Yayınları
    Cilt 14.sy. 209.

    YanıtlaSil
  105. Nuh kavminin helak edileceği kesinlesince, inananların kurtulması için gemiye besmele ile binmeleri.
    6/2841.
    İlmin Işığında
    Asrın Kur'an Tefsiri
    Celal Yıldırım
    Anadolu Yayınları
    Cilt 14.sy. 186.

    YanıtlaSil
  106. Genelkurmay Başkanlığı, geçen ay vefat eden araştırmacı Aytunç Altındal tarafından 1981 yılında ortaya atılan “Atatürk, hilafeti vasiyet etti. Evren ve Menderes 400 sayfalık vasiyeti okudu” iddiasını 32 yıl sonra yalanladı. Genelkurmay, “Atatürk'ün el yazısıyla kaleme aldığı vasiyeti ölümünden hemen sonra açıldı.12 Ara 2013

    YanıtlaSil
  107. Ve işte zina şirke, şirk zinaya böyle yakındır.
    Hak Dini Kur'an Dili
    Elmalı'lı M. Hamdi Yazır
    cilt. 5.sy. 3473.
    Cüz. 18.sure.24.
    Nur Suresi.

    YanıtlaSil
  108. Allah (z.c.hz.) tarafından hükümete isyan ve akraba ile alakayı kesmek gibi, cezası hem dünyada peşin olarak verilen, hem de ahirette ukubete layık bir iş yoktur.
    Ravi: Hz. Ebû Bekre (r.a.)
    Sayfa: 381 / No: 10
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  109. Hayırlı işlerini tehir geriye bırakanlar helak oldular.
    Hayırlı işlerini yapmak için acele etmek lazımdır.
    Prof. Dr.Mahmud Es'ad Coşan
    Akra Fm.
    Günün Sohbeti

    YANITLASİL

    yuksel29 Mart 2022 10:01
    Osmanlica sözlüge göre TESVİF nedir anlami

    TESVİF: (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.

    YANITLASİL

    yuksel29 Mart 2022 09:57
    tesvil ne demek?
    (C.: Tesvilat) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.

    YanıtlaSil
  110. Hayırlı işlerini tehir geriye bırakanlar helak oldular.
    Hayırlı işlerini yapmak için acele etmek lazımdır.
    Prof. Dr.Mahmud Es'ad Coşan
    Akra Fm.
    Günün Sohbeti

    YANITLASİL

    yuksel29 Mart 2022 10:01
    Osmanlica sözlüge göre TESVİF nedir anlami

    TESVİF: (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.

    YANITLASİL

    yuksel29 Mart 2022 09:57
    tesvil ne demek?
    (C.: Tesvilat) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.

    YanıtlaSil
  111. Besmele
    Musa (a. s.) asasi ile
    İbrahim (a. s.) ateşte yanmaması
    gibidir.
    Dost T. V.
    Dost özel

    YanıtlaSil
  112. Bir bakıma İngiltere nin kaderini casuslar çizmişlerdir. Bu casuslar sadece askeri ve siyasi alanda değil, ticaretle, sanayide, eğitimde ve din alanında inanılmaz istihbarat başarılarına imza atmışlardır.
    Türkiye’de Ve Dünyada
    Casuslar.
    Aytunc Altındal.
    Destek Yayınları
    sy. 103.

    YanıtlaSil
  113. Sizden biriniz, uyumak için yatağına girdiğinde, Fatiha ile birlikte bir süre okusun. Bu takdirde Allah Teala o kimse için bir melek görevlendirir ki, o kimse nereye gitse melek de onunla beraber gider.
    Ravi: Hz. Şeddad İbni Evs (r.a.)
    Sayfa: 26 / No: 1
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel8 Nisan 2022 08:50
    "Paşa Hazretleri!... Sen henüz bu Devleti Aliyeyi bilmemissin!
    Bu Devlet isterse donanmanin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, iplerini de ipekten yapabilir!..
    Lozan zafer mi Hezimet mi
    cilt 2.sy.48.

    YANITLASİL

    yuksel11 Nisan 2022 05:16
    İslam'ın kader anlayışının müslümanları teknikte ve sanayide geri kalmalarına sebep olduğunu iddia eden bir soruya da neden İslam dünyasında yaşayan Hıristiyan, Yahudi, Durzi ve Nusayrilerin ayrıca Ruslarin Avrupalilar'dan geri kaldığı karsi sorusuyla cevap vermektedir.
    Harputlu İshak Efendi, Islam'da kader anlayışını da Es'ile - i Ilm-i Kelâm adlı eserinde uzun uzun izah etmektedir.
    Medreseler Neydi, Ne değildi?
    Ekmeleddin İhsanoğlu
    sy. 405.

    YANITLASİL

    yuksel11 Nisan 2022 05:18
    Allah Teala bir kulu sevdiğinde ona dünya işlerini kapar, ahiret işlerini ise açar.
    Ravi: Hz. Enes (r.a.)
    Sayfa: 25 / No: 3
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel11 Nisan 2022 05:26
    Devlet ile toplumun seyyidlere gösterdiği saygının devlet yararına birtakım gelişmeleri doğurduğu bilinmektedir. Zira onlar, bilhassa fetih esnasında yeni yerleşim yerleri kurarak İslam'ın ve yeni devletin gücünün yayılmasında rol aliyordu.
    Osmanlı 'da
    Eğitim Ve Öğretim
    Ziya Kazici
    sy. 201.

    YANITLASİL

    yuksel11 Nisan 2022 05:36
    Ayrıca, eğitim sosyolojisi, dinamik bir alan olduğu onun kurumsal metodolojik yönelimleri sürekli gelişim göstermelidir. Zira konu alanı olan toplum degismektedir.
    Eğitim Sosyolojisi
    Prof. Dr. Mahmud Tezcan.

    YanıtlaSil
  114. SONUN BAŞLANGICI
    2036-2038.
    Not.
    Efendi
    Beyaz Turklerin Büyük Sırrı.
    Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı.
    Eskişehir'de Ne Oldu?
    sy. 282.

    YanıtlaSil
  115. Siz kulluğunuzu doğrultun güzel yapin O Rabligini bilir.
    Ibrahim Ethem
    Mahmud Es'ad Coşan
    Akra Fm
    Hadisler Deryası

    YanıtlaSil
  116. Ümmetim için korktuklarım arasında en çok korktuğum şey, saptırıcı önderlerdir.
    Ravi: Hz. Ömer (r.a.)
    Sayfa: 20 / No: 15
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel15 Nisan 2022 04:56
    Ömrün Ramazan ölümün Bayram olsun.

    YANITLASİL

    yuksel15 Nisan 2022 04:59
    Bir kimseyi iyi diyebilmek için
    -Onunla ticaret yapmak,
    -Seyahat yapmak, ve....

    YANITLASİL

    yuksel15 Nisan 2022 05:08
    BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
    Esirgeyen, bağışlayan Allah c. c. in adı ile başlarım.

    Bakara Suresi.
    42.Bile,bile hakkı batıla karıştırıp gizlemeyin.
    (Tevrat’ta son Peygamber'e ait bir şey bulmadık demeyin.)
    Kur'ân-ı Kerîm ve Meal-i Celilesi.
    sy. 2.
    sy.8.

    YanıtlaSil
  117. Telgrafın Türkiye'de kurulmasını istemeyen biri tarafından koparıldığı anlaşılıyordu. demektedir.
    Muteakiben Sultan'ın kendileri ve Samuel Morse'u çeşitli hediyeler ve "ihtira beratı" ile taltiflerini naklettikten sonra : Sultan'ın ilgisine rağmen İstanbul ile Edirne arasında telgraf hattı kurulması işi tahakkuk etmedi.
    Lozan Zafer mi
    Hezimet mi?
    Kadir Mısıroğlu.
    Cilt:2.sy.101.

    YanıtlaSil
  118. Telgrafın Türkiye'de kurulmasını istemeyen biri tarafından koparıldığı anlaşılıyordu. demektedir.
    Muteakiben Sultan'ın kendileri ve Samuel Morse'u çeşitli hediyeler ve "ihtira beratı" ile taltiflerini naklettikten sonra : Sultan'ın ilgisine rağmen İstanbul ile Edirne arasında telgraf hattı kurulması işi tahakkuk etmedi.
    Lozan Zafer mi
    Hezimet mi?
    Kadir Mısıroğlu.
    Cilt:2.sy.101.

    YanıtlaSil
  119. ...Diğer bir rivayette ise "Muaviye kat'iyyen mağlub olmaz" buyurulduğu rivayet edilmiştir.
    Hazreti Ali r.a. bunu duyunca : "Eğer bu hadis-i Şerif'i bilseydim Hazreti Muaviye ile harbetmezdim!." demiştir.
    Lozan
    Zafer mi
    Hezimet mi?
    Cilt 2.sy.126.
    Kadir Mısıroğlu.

    YanıtlaSil
  120. ...Diğer bir rivayette ise "Muaviye kat'iyyen mağlub olmaz" buyurulduğu rivayet edilmiştir.
    Hazreti Ali r.a. bunu duyunca : "Eğer bu hadis-i Şerif'i bilseydim Hazreti Muaviye ile harbetmezdim!." demiştir.
    Lozan
    Zafer mi
    Hezimet mi?
    Cilt 2.sy.126.
    Kadir Mısıroğlu.

    YanıtlaSil
  121. Bir ülkenin geleceği o ülke insanlarının göreceği eğitime bağlıdır.
    Albert Einstein.
    Türk ve Dünya Edebiyatından
    Konularına göre sınıflandırilmis
    Özlü sözler
    Hasan Ozperhiz
    sy. 111.

    YanıtlaSil
  122. yuksel3 Mayıs 2022 21:40
    Bir kimse Allah'dan sıdk ile şehidlik isterse, Allah onu şehitler mertebesine ulaştırır; yatağında da ölse.
    Ravi: Hz. Sehl (r.a.)
    Sayfa: 422 / No: 12
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel3 Mayıs 2022 21:41
    Bir kimse yanında kendisini müstağni edecek kadar varken bir şey isterse, ancak Cehennem ateşini çoğaltmış olur."Kendisini müstağni kılacak şey nedir ya Resulallah" dediler. Buyurdu ki: "Kuşluk yiyeceği veya akşam yiyeceğine kadar."
    Ravi: Hz. Sehl (r.a.)
    Sayfa: 422 / No: 11
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel3 Mayıs 2022 21:48
    Kur'an'daki pek çok cüz'î hadiselerin arkasında küllî düsturlar saklıdır.(S.) 223:20.Söz, 1.makam.1.nukte
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu
    sy. 403.

    YANITLASİL

    yuksel3 Mayıs 2022 21:55
    Sadece din ilimlerinin okutulmasindan taassub doğar.
    (Mn.) 127.
    Taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa taklitcilerinde ve dinsizlerde bulunur. (Mn.) 131.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
    İsmail Mutlu
    sy. 621.

    YANITLASİL

    yuksel5 Mayıs 2022 05:45
    Allah Resulu Peygamber efendimiz buyurmuştur:
    "Miraç 'ta üçüncü kat gökte yetmiş bin melek gördüm. Bunlar, Hazret-i Ömer' i sevenler için, Cenab-ı Hak 'tan af taleb ediyorlardı".
    Biz de, Hazret-i Ömer' i seviyoruz ya Rab, o meleklerin istiğfarindan, bizi de mahrum etme Allah 'im.
    İslam' ın Adil ve cesur reisi
    Halife Hazret-i Ömer
    (Radıyallahu Anh)
    cilt. 2.
    Abdurrahman Şeref Laç
    sy. 384.

    YanıtlaSil
  123. Üç şey bir kimsede bulunursa o kimse "Ebdaller" (kırklardan)dır. Ki dünya ve dünya halkının kıvamı onlarladır. (Onların yüzü suyu hürmetine yaşarlar): Kazaya rıza, Allahın haram ettiği şeye sabır (dayanmak), Allahın hakkından ötürü gazab etmek. (Nefsin için pireye bile kızmayacaksın)
    Ravi: Hz. Muaz (r.a.)
    Sayfa: 264 / No: 1
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel1 Haziran 2022 05:38
    Güzel Ahlak ilimden fenden önce gelir.
    Kötü ahlaklı atom âlimi düşmana sırrını rüşvet karşılığı satarsa Alimin ve İlmin faydası olmaz.. Zararı olur.
    Akra Fm.
    Hadisler Deryası
    Mahmud Es'ad Coşan

    YanıtlaSil
  124. Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi.
    Kenzü'l İrfan Şerhi
    sy. 683.

    YANITLASİL

    yuksel2 Haziran 2022 00:38
    Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    448 1 Bir kimsenin din kardeşinin evine gelip te önüne konulanı yememesi cefadandır. Bir adama yolda arkadaş olup ta ismini ve babasının ismini sormaması cefadandır ve ailesi ile münasebetten evvel latife yapmaması da cefadandır. Hz. Ali (r.a.)
    448 2 İnsanın bir din kardeşi konuşurken susması mürüvvettendir ve arkadaşının nalını kopunca onun da durması, hüsnü muaşeret güzelliğindendir. Hz. Enes (r.a.)
    448 3 Bir müslümanın içine sevinç sokmak, gamını gidermek, borcunu ödemek veya onu açlıktan doyurmak, Allah (z.c.hz.)'ne en sevgili amellerdendir. Hz. Ebû Şureyk (r.a.)
    448 4 Arabın helak olması kıyamet alametidir. Hz. Talha İbni Malik (r.a.)
    448 5 Bina kıyamet alametindendir. Bir adamın camiden geçip te iki rek'at kılmaması, tanıdığından başkasına selam vermemesi ve çocuğun yaşlı bir kimseyi işe koşturması da kıyamet alametlerindendir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    448 6 Kıyamet alametlerindendir, haine itimad edilip, emine ihamet edilmesi. Hz. İbni Amr (r.a.)
    448 7 Kıyamet alametidir, komşuluğun kötüleşmesi, akrabanın yoklanmaması, cihadın kalkması, dünyanın dini ihlal etmesi.

    YANITLASİL

    yuksel2 Haziran 2022 00:40
    448 8 Kıyamet alametlerindendir; çocuğun öfkeli, yağmurun hararetli olması, şerlerin taşması, yalancının tasdiki, doğrunun yalanlanması, haine güvenilmesi, emine ihanet edilmesi, münafıkların kabileye efendi olması, çarşıya münafıkların hakim oluşu, mihrapların süslenmesi, kalblerin harap edilmesi, erkeğin erkeklerle, kadınların kadınlarla yetinmesi, dünyanın mamur kısmının harab, harap kısmının mamur olması, şüphenin ve faizin aşikar olması, çalgının ve eğlence aletlerinin alenileşmesi, içkinin içilmesi, zaptiyenin, gammazların ve gıybetçilerin çoğalması. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    448 9 Kula dünyada verilenin efdalindendir afiyet; ahiret için de verilenin efdalidir mağfiret. Kula nefsi tarafından verilenlerin efdali ise, bir kavimden neş'ed eden hayırdan adamın ders alması. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    448 10 Kıyametin yaklaşmasındandır minberlerin, hatiplerin çoğalması, ulemanın süslere meyledip haramı helal, helali haram etmeleri ve insanların istediği gibi fetva vermeleri, altın ve gümüşlerinizi helal saymayı öğütlemeleri ve Kur'an'ı ticaret metaı edinmeleri. Hz. Ali

    YANITLASİL

    yuksel2 Haziran 2022 00:42
    Üç şey vardır ki, onlara devam eden Benim gerçek dostum, onları zayi eden de gerçek düşmanımdır: Namaz, oruç ve cenabetten gusul. (Üç imama göre terkeden kafirdir)
    Ravi: Hz. Hasan (r.a.)
    Sayfa: 263 / No: 10
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  125. Islamiyetin Üssü'l-esasi doğruluktur. (H. S.) 51:3. kelime
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 345.

    YanıtlaSil
  126. 449 6 Cennete girip cehennemden kurtulmak, nimetin tamamındandır. Hz. Muaz (r.a.)

    YANITLASİL

    yuksel4 Haziran 2022 01:05
    Ahiret inancı sosyal ve şahsi hayatın Üssü'l-esasidir.(S.) 92:10.Sozun Hatemesi.
    En büyük dava Ahireti kazanmaktır.E:L) 1:14.
    Ahirete iman saadetin esası dır.(S.) 153:9.Sua,Mukaddime.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 28.

    YanıtlaSil
  127. Halbuki krizde kaptanlık, fırtınaya yakalandığı zaman bu fırtınadan çıkma becerisi değildir. Asıl kaptanlık fırtınaya yakalanmamayi başarmaktır.
    Altınoluk.
    Haziran 2022.
    sy.23.

    YANITLASİL

    yuksel4 Haziran 2022 02:04
    Aileyi bekleyen en büyük tehlike kapitalist ahlak. Kapitalist ahlakın İki tane ana özelliği var. Birisi dunyacilik, ölüm ve ölüm sonrası yok gibi yaşamak. İkincisi de benmerkezcilik egoyu kutsallastirmak.
    Altınoluk
    Haziran 2022
    sy 23.

    YanıtlaSil
  128. Kainatta bütün yıldızların arasını dolduran, durgun saydam ve gaz halinde madde, yani her tarafa nüfus edebilen bir esir vardır..
    İlimler ve Yorumlar
    ilimlere bir başka açıdan bakış.
    Hekimoglu İsmail
    H. Hüseyin Korkmaz.
    sy. 397.

    YanıtlaSil
  129. 449 6 Cennete girip cehennemden kurtulmak, nimetin tamamındandır. Hz. Muaz (r.a.)

    YANITLASİL

    yuksel4 Haziran 2022 01:05
    Ahiret inancı sosyal ve şahsi hayatın Üssü'l-esasidir.(S.) 92:10.Sozun Hatemesi.
    En büyük dava Ahireti kazanmaktır.E:L) 1:14.
    Ahirete iman saadetin esası dır.(S.) 153:9.Sua,Mukaddime.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 28.

    YANITLASİL

    yuksel4 Haziran 2022 02:08
    Halbuki krizde kaptanlık, fırtınaya yakalandığı zaman bu fırtınadan çıkma becerisi değildir. Asıl kaptanlık fırtınaya yakalanmamayi başarmaktır.
    Altınoluk.
    Haziran 2022.
    sy.23.

    YANITLASİL

    yuksel4 Haziran 2022 02:04
    Aileyi bekleyen en büyük tehlike kapitalist ahlak. Kapitalist ahlakın İki tane ana özelliği var. Birisi dunyacilik, ölüm ve ölüm sonrası yok gibi yaşamak. İkincisi de benmerkezcilik egoyu kutsallastirmak.
    Altınoluk
    Haziran 2022
    sy 23.

    YANITLASİL

    yuksel4 Haziran 2022 04:39
    Kainatta bütün yıldızların arasını dolduran, durgun saydam ve gaz halinde madde, yani her tarafa nüfus edebilen bir esir vardır..
    İlimler ve Yorumlar
    ilimlere bir başka açıdan bakış.
    Hekimoglu İsmail
    H. Hüseyin Korkmaz.
    sy. 397.

    YANITLASİL

    yuksel6 Haziran 2022 04:54
    Neyleyim gerçekliği neyleyim varlığı,
    İçinde var olan Nebi olmayınca!
    Teklif
    sy. 60.

    YANITLASİL

    yuksel6 Haziran 2022 04:57
    Nerde hareket, orada bereket.
    Atasözü.
    Akra Fm.

    YANITLASİL

    yuksel6 Haziran 2022 05:03
    "Varlık önce, idrak sahibi fail sonra" demenin yolu varlık alanında idrak sahibi failin nasıl olup da mevcut olabildiği sorusunun cevaplanmasindan geçer.
    Teklif
    sy. 22.

    YANITLASİL

    yuksel6 Haziran 2022 05:22
    Tasavvuf ta çok önemli bir esas vardır :İki şeye çok dikkat etmek gerekir :birincisi unsiyet kurduğun, oturup kalktığın insanlara, ikincisi de yediğin içtiğin şeylere...
    Peygamber Efendimiz (s. a. v.) Dilinden
    Gönül İncileri
    Şefika Kaya Meriç
    sy. 114.

    YANITLASİL

    yuksel6 Haziran 2022 13:23
    Hariciler, Halife ve hükümdarın varlığına lüzum olmadığı hususundaki akidelerine delil olarak, Kur'an dan iktibas ederek "Lâ hükme illa lillah" yani " Hüküm ancak Allah c. c. in dır." cümlesini kendilerine slogan yapmışlardı. Hz. Ali bunu isitince şu cevabı verdi :
    "Bu doğru bir sözdür, ancak bâtıl adına söylenmiştir".
    En'am. 6,57.
    Kur'an ve Hadise göre Ahir zaman Fitnesi ve Anarşi
    Doçent. Dr. İbrahim Canan
    sy. 61.

    YanıtlaSil
  130. İlim talebi, Allah katında namaz, oruç, hac ve Aziz ve Celil olan Allah yolundaki cihaddan daha efdaldir.
    Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    Sayfa: 312 / No: 12
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  131. Bir saatlik ilim talebi, bir gece sabaha kadar ibadet etmekten hayırlıdır. Bir günlük ilim talebi ise üç ay oruç tutmaktan hayırlıdır.
    Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    Sayfa: 312 / No: 13
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  132. Atatürk'ün Hazreti Ali'nin soyundan geldiğini iddia eden Tumluer'e göre ahir zamanın son kademesine gelinmiştir. Kapıyı açacak manevi şifre Atatürk'ün gizli vasiyetidir. Kısacası bu meselenin ilahi bir boyutu da bulunmaktadır. Tumluer bu önemli görevi babası Alaaddin Tumluer'den devraldığını belirtmektedir.1 Ara 2013

    YANITLASİL

    yuksel10 Haziran 2022 06:19
    İnsanın içinde Yasin Suresi yazılmış.(S.) 670.Lemaat.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 326.

    YANITLASİL

    yuksel11 Haziran 2022 01:51
    Allah c. c. kâinat ta dahil olmadığı gibi hariç de değil. (M. N.) 54.Katre.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy
    47.

    YANITLASİL

    yuksel12 Haziran 2022 01:03
    İlim talebi, Allah katında namaz, oruç, hac ve Aziz ve Celil olan Allah yolundaki cihaddan daha efdaldir.
    Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    Sayfa: 312 / No: 12
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel12 Haziran 2022 01:06
    Bir saatlik ilim talebi, bir gece sabaha kadar ibadet etmekten hayırlıdır. Bir günlük ilim talebi ise üç ay oruç tutmaktan hayırlıdır.
    Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    Sayfa: 312 / No: 13
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel12 Haziran 2022 01:14
    Allah c. c. ın rızasını kazandıktan sonra başkalarının rızasını tahsile gerek yoktur.(M. N.) 156:Zerre.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 48.

    YanıtlaSil
  133. "İslâm da zarar vermek de yoktur, zarar görmek de yoktur.
    Hadis-i Şerif
    Hasılı bu kaide Şeri'attte büyük bir esas teşkil etmektedir.
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
    (Kuddisu Sirruhu)
    cilt 14.sy. 483.

    YanıtlaSil
  134. Asıl olarak haramlardan şiddetle kaçanların ve emirleri layıkıyla uygulamaya çalışanların kalpleri temizdir.
    İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis
    Kenzü'l İrfan Şerhi
    Ahmet Karakullukçu
    sy. 489.

    YanıtlaSil
  135. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
    Zalim olsun mazlum olsun kardeşine yardım et! buyurmuştur.
    Bunun üzerine ashab-i kiram :Ya Resulallah! Biz mazluma yardım ederiz, fakat zalime nasıl yardım edeceğiz? diye sorduklarında, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Onun ellerinin üstünden tutarsın (ve onu yaptığı zulümden engelleyerek böylece ona da yardım etmiş olursun ). buyurmuştur.
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
    cilt 14.sy.488.

    YANITLASİL

    yuksel16 Haziran 2022 01:03
    Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem e inanmanın Cennete girmek için yeterli olmadığı, bununla birlikte ona ve Kur'an'a ittiba'in da şart olduğu
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
    cilt 14.sy.489.

    YANITLASİL

    yuksel16 Haziran 2022 01:04
    Niyet doğru, amel yanlış olabilir.(Mn.) 94.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 56.

    YanıtlaSil
  136. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
    Zalim olsun mazlum olsun kardeşine yardım et! buyurmuştur.
    Bunun üzerine ashab-i kiram :Ya Resulallah! Biz mazluma yardım ederiz, fakat zalime nasıl yardım edeceğiz? diye sorduklarında, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Onun ellerinin üstünden tutarsın (ve onu yaptığı zulümden engelleyerek böylece ona da yardım etmiş olursun ). buyurmuştur.
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
    cilt 14.sy.488.

    YANITLASİL

    yuksel16 Haziran 2022 01:03
    Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem e inanmanın Cennete girmek için yeterli olmadığı, bununla birlikte ona ve Kur'an'a ittiba'in da şart olduğu
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
    cilt 14.sy.489.

    YANITLASİL

    yuksel16 Haziran 2022 01:04
    Niyet doğru, amel yanlış olabilir.(Mn.) 94.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 56.

    YanıtlaSil
  137. Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur.
    Hadislerle
    Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı
    Müslümanlık
    cilt. 2.
    Devlet idaresi
    sy. 609, 610

    YANITLASİL

    yuksel23 Haziran 2022 00:03
    Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir.
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
    (Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.

    YanıtlaSil
  138. 90. Ey iman edenler! Şarap/içki, kumar, (tâzim edilen) dikili taşlar,[33] şans (fal) okları (ve zarları), şeytan (ve kötü insan)a ait murdar (pis) işlerdir; artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.[34]

    91. Şeytan, içki ve kumarla sadece aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan tamamen) vazgeçtiniz değil mi?[35]

    92. Allah’a itaat edin, Resûl’e de itaat edin (ona karşı gelmekten) sakının. Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz (kendinize yazık etmiş olursunuz). Bilin ki Resûlümüz’ün üzerine düşen açıkça tebliğden başka bir şey değildir.

    93. İman edip sâlih amellerde bulunanlara, takvâlı oldukları (Allah’ın emrine uygun yaşadıkları/günahlardan sakındıkları) ve hakkıyla iman edip sâlih amellere devam ettikleri, yine takvâlı olup kesin inandıkları, nihayet takvâ ile beraber güzel ve hayırlı harekette bulundukları sürece, (haram olunmadan önce) yiyip içtikleri (haram) şeylerden dolayı bir günah yoktur. Allah iyilikte ve güzel harekette bulunanları sever.

    94. Ey iman edenler! Allah, kimsenin görmediği anda bile kendisinden kork(up günahlardan sakın)anları ayırt etmek için, (hac esnasında) ellerinizin ve mızraklarınızın yetişeceği bir av ile elbette sizi imtihan edecektir. Kim bundan sonra aşırı gider (emirlerin dışına çıkar)sa, onun için acıklı bir azap vardır.

    95. Ey iman edenler! Siz ihramda iken av öldürmeyin. Sizden kim kasten onu öldürürse, öldürdüğünün dengi bir cezası vardır ki ona içinizden iki âdil kişi hükmedecektir. (Bu da) ya Kâbe’ye varacak (orada boğazlanacak) bir kurban veya (o nisbette) yoksulları doyurma şeklinde kefâret, yahut bunun dengi oruç tutmaktır; tâ ki (yaptığı) işinin vebalini tatsın. Allah geçmiştekileri affetmiştir. (Fakat) kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır. Allah mutlak galiptir, (işlediği günahın karşılığını vermede) intikam sahibidir.

    YANITLASİL

    yuksel6 Temmuz 2022 09:24
    33] Rabbin emirleri ve ulûhiyeti karşısında dikilen her şey, hatta putlaşan akıl ve nefs-i emmâre bile. [bk. 25/43; 45/23]

    [34] Bu âyette kumar ve içki kesin olarak yasak edilmiştir (2/219; 4/43; 16/67). Başlangıçta kimin kazanacağı belli olmayan, fakat sonunda bir tarafın az çok maddî kaybına veya kazancına sebep olan her oyun kumardır. Kendimizi ve neslimizi bunlardan kurtarmak şarttır. İçkiyle ilgili üç merhaleden sonra yasağın sonuncusu olan bu âyet gelince, artık şarabın (içkinin) kesin haram olduğu ilan edildi. Bunun üzerine elinde kadehi olan onu kırdı. Ağzında yudumu olan onu attı ve ağzını yıkadı. Şarap küpleri hep kırıldı, sokaklardan şarap aktı. Herkes hep bir ağızdan, “Bıraktık yâ Rabbi!” dediler. Hz. Peygamber, “Her sarhoşluk verenin azı da çoğu da haramdır.” buyurmuştur. Bundan böyle Allah’ın ve Peygamber’in, bu yasak emri, kesin inananlarca uygulanmaktadır. Yine bu âyet-i kerîmelerle câhiliye dönemindeki her türlü put/heykel, kumar ve kumar cinsi şans oyunları, torba içinde çekilen numaralı oyunlar -isterse fakirlere yardım için olsun- hepsi yasak edilmiştir; haramdır. Bunların hepsi aklı perdeleyen, Allah’a kulluğu unutturan, şahsiyeti ve ruhu kirleten pisliktir. [bk. 22/30 ve dipnotu]

    [35] Şeytanın hile ve düşmanlıkları için bk. 2/10-36, 168-169, 268; 4/120; 7/16-17; 15/40-42; 17/53-64; 20/120; 22/53; 24/20; 29/38; 38/82; 47/25; 58/10,19; 59/16.
    maide suresi.90,95.
    namazi kilmak konusunda,
    faizi almak , vermek konusunda,
    zina ve cesitlerini yapmak konusunda,
    bu devirde imtihan olunmaktayiz.

    YanıtlaSil
  139. Tetebbürsüz kıraat, fıkıhsız da ibaded olmaz. Bir fıkıh meclisi altmış senelik ibadetten hayırlıdır.
    Ravi: Hz. İbni Ömer ra.
    Sayfa: 482 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel7 Temmuz 2022 05:41
    Yalan imana aykırıdır.
    Ravi: Hz. Ebû Bekir (r.a.)
    Sayfa: 228 / No: 12
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel7 Temmuz 2022 05:42
    Yalan imana aykırıdır.
    Ravi: Hz. Ebû Bekir (r.a.)
    Sayfa: 228 / No: 12
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel7 Temmuz 2022 05:52
    De ki: "Allah'ın kelimeyi tammesiyle -ki onu iyi veya kötü tecavüz edemez- yerde yarattığı her şeyin şerrinden sığınırım. Gece gelenin, gündüz gelenin, göğe çıkanın, gökten inenin şerrinden. Ancak hayırla gelen hariç ey Rahman." (Cinnilere karşı Halid ibni Velid r.a hz lerine buyrulmuştur)
    Ravi: Hz. Ebul Aliye (r.a.)
    Sayfa: 335 / No: 13
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel7 Temmuz 2022 05:54
    Tevfikin azı, aklın çoğundan hayırlıdır. Dünya hususundaki akıl mazarrat, din hususundaki akıl ise meserrettir.
    Ravi: Hz. Ebud Derda (r.a.)
    Sayfa: 336 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  140. Meylu't-tefevvuk riyanın başıdır.
    Risale-i Nur, riyakarlık tabasbus ve temelluk gibi mânevî hastalıklardan insanları kurtarır.
    Riyakarlık fiili bir çeşit yalancılıktir.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 569.
    İsmail Mutlu.

    YanıtlaSil
  141. İlmi gizleyene her şey lanet eder. Denizdeki balık ve gökteki kuş bile.
    Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.)
    Sayfa: 337 / No: 3
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  142. Beş düşman.
    1-Nefis
    2-Şeytan
    3-Kâfirler
    4-Münafıklar
    5-Zalimler
    Muhittin Yıldırım
    MihenkTasi
    T. V. 5.

    YanıtlaSil
  143. zehirli ağacın meyveside zehirli olur.
    MihenkTasi
    T. V. 5.
    Muhittin Yıldırım.

    YanıtlaSil
  144. ARAMA
    Kelime ara veya sayfa getir:

    Kelime ara
    Kelime ara...
    Sayfa
    486
    Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    486 1 Cennete, başa kakıcı, anaya-babaya asi olan, içkiye idmanlı olan, söz taşıyan, büyüye inanan giremez (Yani Cehennemde tımar görmeden.) Hz. Ebû Said r.a
    486 2 Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse Cennete giremez. Denildi ki: "Bir adam elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını severse?" Buyurdu ki, Allah güzeldir ve güzelliği sever. Kibir, Hakka razı olmamak ve halka hor bakmaktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    486 3 Cennete cevvaz (kendine yontan), katı yürekli olan, hasis, adi adam, çetin ahlaklı, pis boğaz, insanlara karşı gaddar, göbeği büyük kimse giremez. Hz. Abdurrahman İbni Ganamı (r.a.)
    486 4 Medine'ye deccal korkusu girmez. O günü Medine'nin yedi kapısı vardır ve her birinde de ikişer melek duracaktır. Hz. Ebû Bekir (r.a.)
    486 5 Deccal Mekke ve Medine'ye giremez. Hz. Âişe (r.anha)
    486 6 Benimle evlenen veya kendisinden kız alıp verdiğim kimseler Cehenneme girmez. Hz Hars (r.a.)
    486 7 Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin) Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra.
    486 8 Sizlerden biri evlad yetiştirmek fikrinden vazgeçmesin. Zira bir kimse öldüğü zaman onun çocuğu yoksa ismi kesilir. Hz. Hafsa (r.a.)
    486 9 Kafir müslümana ve müslüman da kafire varis olamaz. Hz. Umame İbni Zeyd (r.a.)
    486 10 Müslüman hristiyana varis olamaz. Meğer ki köle veya cariyesi olsun. Hz. Câbir (r.a.)
    486 11 Kaderi, duadan başka şey geri çeviremez. Ömrü de ancak iyilik artırır. Bir adam, günahı sebebile kendine isabet edecek rızkından mahrum olabilir. Hz. Sevban (r.a.)
    486 12 Deniz yolculuğuna, hac ve umre yapacak kimseden ve Allah yolunda gazi olandan başkası çıkmasın. Zira denizin altında ateş ve ateşin altında da deniz vardır. Hz. İbni Amr (r.a.)
    486 13 Ehli garb (Şamlı ve mücahidler) kıyamete kadar hak üzerinde galib olurlar. Hz. Saad İbni ebu Vakkas (r.a.)

    YanıtlaSil
  145. Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin)
    Ravi: Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra.
    Sayfa: 486 / No: 7
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  146. Yazılsa Liyakati Var
    Evet, sabıkan bahsi geçmiş:• Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi, • sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi,
    • nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi,
    • ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi,
    • ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması,
    • elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mucize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir.
    Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhânîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler.
    Ve a’dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur.
    Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur.
    Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn şeklini verir.
    Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer.
    Acaba böyle bir zâtın birtek eli böyle acip mu’cizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?

    YanıtlaSil
  147. 486
    Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    486 1 Cennete, başa kakıcı, anaya-babaya asi olan, içkiye idmanlı olan, söz taşıyan, büyüye inanan giremez (Yani Cehennemde tımar görmeden.) Hz. Ebû Said r.a
    486 2 Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse Cennete giremez. Denildi ki: "Bir adam elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını severse?" Buyurdu ki, Allah güzeldir ve güzelliği sever. Kibir, Hakka razı olmamak ve halka hor bakmaktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    486 3 Cennete cevvaz (kendine yontan), katı yürekli olan, hasis, adi adam, çetin ahlaklı, pis boğaz, insanlara karşı gaddar, göbeği büyük kimse giremez. Hz. Abdurrahman İbni Ganamı (r.a.)
    486 4 Medine'ye deccal korkusu girmez. O günü Medine'nin yedi kapısı vardır ve her birinde de ikişer melek duracaktır. Hz. Ebû Bekir (r.a.)
    486 5 Deccal Mekke ve Medine'ye giremez. Hz. Âişe (r.anha)
    486 6 Benimle evlenen veya kendisinden kız alıp verdiğim kimseler Cehenneme girmez. Hz Hars (r.a.)
    486 7 Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin) Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra.
    486 8 Sizlerden biri evlad yetiştirmek fikrinden vazgeçmesin. Zira bir kimse öldüğü zaman onun çocuğu yoksa ismi kesilir. Hz. Hafsa (r.a.)
    486 9 Kafir müslümana ve müslüman da kafire varis olamaz. Hz. Umame İbni Zeyd (r.a.)
    486 10 Müslüman hristiyana varis olamaz. Meğer ki köle veya cariyesi olsun. Hz. Câbir (r.a.)
    486 11 Kaderi, duadan başka şey geri çeviremez. Ömrü de ancak iyilik artırır. Bir adam, günahı sebebile kendine isabet edecek rızkından mahrum olabilir. Hz. Sevban (r.a.)
    486 12 Deniz yolculuğuna, hac ve umre yapacak kimseden ve Allah yolunda gazi olandan başkası çıkmasın. Zira denizin altında ateş ve ateşin altında da deniz vardır. Hz. İbni Amr (r.a.)
    486 13 Ehli garb (Şamlı ve mücahidler) kıyamete kadar hak üzerinde galib olurlar. Hz. Saad İbni ebu Vakkas (r.a.)

    YANITLASİL

    yuksel10 Temmuz 2022 20:51
    Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin)
    Ravi: Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra.
    Sayfa: 486 / No: 7
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel10 Temmuz 2022 21:01
    Yazılsa Liyakati Var
    Evet, sabıkan bahsi geçmiş:• Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi, • sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi,
    • nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi,
    • ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi,
    • ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması,
    • elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mucize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir.
    Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhânîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler.
    Ve a’dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur.
    Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur.
    Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn şeklini verir.
    Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer.
    Acaba böyle bir zâtın birtek eli böyle acip mu’cizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?

    YanıtlaSil
  148. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    223 1 İlim, müminin kaybettiği bir şeydir. Nerede bulursa alır. Hz. Enes (r.a.)
    223 2 İlim ikidir: kalbde sabit olan ilmi ki nâfi olan da budur. Ilim dilde olursa, bu, kıyamette Allah'ın, kulu aleyhine bir hücceti olur. Hz. Enes (r.a.)
    223 3 İlim hazinedir, anahtarı da sualdir. İlmi sualle eşin ki, Allah size merhamet etsin. Böylece dört sınıf me'cur olur: Soran, öğreten, dinliyen ve bunlara karşı muhabbet taşıyan. Hz. Ali (r.a.)
    223 4 İlim üçtür. Bundan fazlası fazilettir: Ayeti muhkeme, Sünneti kâime, (amel edilen sünnet), ve farizatün âdile. (Bunlardan çıkarılan ahkam) Hz. İbni Amr (r.anhüma)
    223 5 İlim yapmak, amelden hayırlıdır. Dinin kıvamı da verağdadır. Alim, ilmi az da olsa, ilmi ile amel edendir. Hz Ubâde (r.a.)
    223 6 İlim, ibadetten efdaldir. Ve dinin kıvamını temin eden şey de verağdır. (Verağ, şüpheli şeylerden kaçmak) Hz. Abbas (r.a.)
    223 7 İlim amelden efdaldir. Amelin efdali de ortacasıdır. Allahu Tealanın dini "Kâsî" (ifrat) ile "ğâlî" (tefrit) arasındadır. (İkisi ortası sıratı müstakimdir. Onu bulmak Allahın tevfiki ile olur.) Hasene de iki seyyie arasıdır. (Amelde aşırı gitmek seyyiedir. Çok aşağıda kalmakta seyyiedir) O haseneye ancak Allah'ın tevfiki ile ulaşır. Adamın kendi kafasına göre gidişi ise şerli gidiş olur. Bazı ashabdan
    223 8 İlim dindir. Namaz da dindir. Bakınız, ilmi kimden alıyorsunuz ve namazı nasıl kılıyorsunuz? Şu namaz var ya, siz kıyamet gününde bundan sual olunacaksınız. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    223 9 İlim, müminin dostudur. Akıl delili, amel kayyımı (bekçisi), hilm veziri, sabır ser'askeri, rıfk babası, yumuşaklık ta kardeşidir. Hz. Enes (r.a.)
    223 10 İlim, islamın hayatı, imanın da direğidir. Bir kimse bir şey öğretse, sevabı kıyamete kadar büyür. Bir adam bir şey öğrenir de onunla amel ederse, bilmediklerini ona öğretmeyi Allah deruhte eder. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    223 11 İlim, Benim ve Benden evvelki Peygamberlerin mirasıdır. Kim ki Bana varis olursa, Cennette Benimle beraberdir. Hz. Ümmü Hani (r.a.)
    223 12 İlmin men'i helal olmaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    223 13 Sarıklar Arabların tacıdır. "İhtiba" (dizini dikerek oturma) onun duvarıdır. Mü'minin mescidde oturması rıbattır (Cephede nöbet beklemek) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    223 14 Sarıklar Arabın tacıdır. Onlar sarığı terkedince Allah da izzetlerini alır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    223 15 Takke üzerine sarık sarmak, müşriklerle aramızdaki farktır. Onu saran kimseye, her dolaması için, bir nur ihsan olur. Hz Rükane (r.a.)
    223 16 Umre, diğer umreye kadar, ikisi arası için kefarettir. Haccı mebrurun da Cennetten başka mükafatı yoktur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    223 17 "Umrâ" kaydı hayat şartı ile verilen şey, (ihsan) caizedir. Hz. Câbir (r.a.)

    YanıtlaSil
  149. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    487 1 Kul, din kardeşinin hacetinde bulundukça, Allah da onun hacetini gözetmeye devam eder. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    487 2 "La ilahe illallah" sözü, Allah'ın gadabını kullarından uzaklaştırmaya devam eder, dünyaları yolunda iken dinlerindeki eksikliği görmez oluncaya kadar. O zaman yine söylerler fakat Allah (z.c.hz.) onlara "Yalan söylüyorsunuz" buyurur. Hz. Enes (r.a.)
    487 3 İnsanlar birbirini çekememezlik yapmadıkça, hayırda devam edeceklerdir. Hz. Danıra İbni Saibe (r.a.)
    487 4 Bela mü'min erkek ve kadının bedeninde malında ve evladında devam eder. Ta ki üzerinde hiç bir günah kalmadan Allah'a kavuşuncaya kadar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    487 5 Bu din kaim olarak devam eder, Kureyşten on iki halife oluncaya kadar. Sonra kıyamete yakın yalancılar peyda olur. Hz. Câbir ibni Semure (r.a.)
    487 6 Bu din Kureyşten on iki halife gelip gidinceye kadar kaim olarak devam eder. Her birinde ümmet birleşmiş vaziyettedir. Ondan sonra ise herc-ü-merc başlar. Hz. Câbir (r.a.)
    487 7 Mü'min din kardeşine hayırhahlık ettikçe, dininde genişlik bulmakta devam eder. Bundan vaz geçerse tevfikat selb olunur. Hz. Ali (r.a.)
    487 8 Bu iş, ondan ayrılanlara rağmen muzaffer olarak devam edecektir. Muhaliflerin ve ayrılanların ona zararı olmaz, taki Kureyşten on iki halife gelene kadar. Hz. Câbir (r.a.)
    487 9 Malı çalınan adam, günahı olmıyan bir kimseye suizanna devam eder, o derecede k,I bu hırsızın günahını geçer. Hz. Âişe (r.anha)
    487 10 Ümmetimden bir kısmı ikindiden evvel dört rek'at namaz kılmaya devam eder, o derecede ki, Allah onlara mutlaka mağfiret eder. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    487 11 Sizlerden biri namazı beklediği müddetçe namazda olmakta devam eder. Ve melaike de sizden birine mescidde olduğu sürece şöyle: "Allah'ım onu affet, Allah'ın ona merhamet et." Diye dua etmekte devam eder, dünya kelamı söylemedikçe. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    487 12 İş günden güne şiddetini artırır ve dünya da ancak gerilemeyi artırır. İnsanlarında ancak hasisliği artar. Kıyamette ancak şerliler üzerine kopar. Benden sonra Meryem oğlu İsa (a.s) dan başka nübüvvet mertebesinde kimse gelmeyecektir. Hz. Enes (r.a.)

    YanıtlaSil
  150. Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının.
    Ravi: Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.)
    Sayfa: 222 / No: 16
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel12 Temmuz 2022 21:26
    Devletin ilerlemesi için sadaretle meşihat dairesinin eşit olması gerekir. (Sn.) 52.
    Sadaratle meşihat iki kanattır.
    (Sn.) 51.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
    İsmail Mutlu
    sy. 154,155.

    YANITLASİL

    yuksel12 Temmuz 2022 22:13
    Said Nursi (Bediuzzaman)
    1873-1960.Hi:1290-1379
    İslami ilmi Edebi Felsefi
    Yeni Lügat
    Abdullah Yeğin
    Hizmet Vakfı Yayınları
    sy. 601.

    YANITLASİL

    yuksel12 Temmuz 2022 22:19
    Said Nursi Bediuzzaman demiş ki
    Oğlum olursa adını Yüksel koyardım.
    Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi
    D. T. 24.3.1974.

    YANITLASİL

    yuksel12 Temmuz 2022 22:26
    Decl: Karıştırmak, Yalan söylemek, Hakkı bâtıl, bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. Bâtılı Hak Gösteren. Mübalağali faili :deccaldir.
    Deccal :Hakkı batil, bâtılı hak olarak gösteren.
    İslami ilmi Edebi Felsefi
    Yeni Lügat
    Abdullah Yeğin
    Hizmet Vakfı Yayınları
    sy. 99.

    YanıtlaSil
  151. Nitekim şair der ki :
    "Dünya ki hadisatla her gece yüklüdür,
    Gün doğmadan neler doğa kim bile nagehan (ansızın)!
    ...
    Aceb mi doğsa zülfünden fitneler,
    Meseldir bu denir, el-leylu hubla!
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu)
    cilt 14.sy.493.

    YANITLASİL

    yuksel23 Haziran 2022 00:11
    Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur.
    Hadislerle
    Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı
    Müslümanlık
    cilt. 2.
    Devlet idaresi
    sy. 609, 610

    YANITLASİL

    yuksel23 Haziran 2022 00:03
    Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir.
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
    (Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.

    YanıtlaSil
  152. Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının.
    Ravi: Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.)
    Sayfa: 222 / No: 16
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel12 Temmuz 2022 21:26
    Devletin ilerlemesi için sadaretle meşihat dairesinin eşit olması gerekir. (Sn.) 52.
    Sadaratle meşihat iki kanattır.
    (Sn.) 51.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
    İsmail Mutlu
    sy. 154,155.

    YANITLASİL

    yuksel12 Temmuz 2022 22:13
    Said Nursi (Bediuzzaman)
    1873-1960.Hi:1290-1379
    İslami ilmi Edebi Felsefi
    Yeni Lügat
    Abdullah Yeğin
    Hizmet Vakfı Yayınları
    sy. 601.

    YANITLASİL

    yuksel12 Temmuz 2022 22:19
    Said Nursi Bediuzzaman demiş ki
    Oğlum olursa adını Yüksel koyardım.
    Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi
    D. T. 24.3.1974.

    YANITLASİL

    yuksel12 Temmuz 2022 22:26
    Decl: Karıştırmak, Yalan söylemek, Hakkı bâtıl, bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. Bâtılı Hak Gösteren. Mübalağali faili :deccaldir.
    Deccal :Hakkı batil, bâtılı hak olarak gösteren.
    İslami ilmi Edebi Felsefi
    Yeni Lügat
    Abdullah Yeğin
    Hizmet Vakfı Yayınları
    sy. 99.

    YANITLASİL

    yuksel12 Temmuz 2022 22:45
    Nitekim şair der ki :
    "Dünya ki hadisatla her gece yüklüdür,
    Gün doğmadan neler doğa kim bile nagehan (ansızın)!
    ...
    Aceb mi doğsa zülfünden fitneler,
    Meseldir bu denir, el-leylu hubla!
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu)
    cilt 14.sy.493.

    YANITLASİL

    yuksel23 Haziran 2022 00:11
    Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur.
    Hadislerle
    Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı
    Müslümanlık
    cilt. 2.
    Devlet idaresi
    sy. 609, 610

    YANITLASİL

    yuksel23 Haziran 2022 00:03
    Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir.
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
    (Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.

    YanıtlaSil
  153. Kıyamet yaklaştığında taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için saygı gösterilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulmeder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanlanın en iyi görüneni dalkavuktur "müdahin (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakandır)


    "Zaman yaklaştığında... Yani kıyamet saati yaklaştığında
    taylasan giyme çoğalır" Rafiziler ve Şia gibi hak etmedikleri halde içi başka dışı başka, münafıklık için taylasan giyerler. Deccal çıkar ve Isfehan'dan taylasanlarla yetmiş bin kişi ona tabi olur

    "ticaret çoğalır Bu, açgözlülüğün çok olup, kanaatin olmamasından, nefis isteklerinin çok olmasındadır.
    mal çoğalır kelimesi başka bir nüshada önceki kelimede olduğu gibis şeklindedir. Dünya sevgisinin çokluğundan.

    "saygı gösterilir" kelimesi, kökündendir

    mal sahibine mali nedeniyle Yani mal sahibi, dini için değil

    malı için, insanlar mala meylettikleri için saygın olur.

    "fuhuş çoğalır" Yani zina...

    , "çocuklar amir olur" Yani yaşı genç olanlar. Nitekim Allah bir kavme azap ettiği zaman akılsızları veya çocuklan yahut kadınları başlarına yönetici yapar. (Onlara bunları musallat eder)

    "kadınlar çoğalır" Kütüb-i sitte'deki bir rivayette

    "öyle ki elli kadına (bir adam düşer) bir başka rivayette ise L-ly

    "kirk kadına bir erkek idareci düşer." şeklindedir.

    Bu durum fitnelerin çokluğu nedeniyle erkeklerde öldürmeler artar. Çünkü savaşanlar kadınlar değil erkeklerdir. Bunun, fetihlerin çoğalacagina ve esirligin artacağına işaret olduğu da söylenmiştir.

    "Baştaki yönetici zulmeder" Çeşitli zulümlerle zulmeder

    Taberâni, el-Mu'cemü'l-evsät, V, 126, Hakim, Mustedrek, 386 Buhar, llim 21, Müslim, llim 9, Ibn Mâce, Fiten 25,Tirmizi, Fiten 34 Bk Bezzar, Müsned, Vill, 112
    531. syf
    Ramuz El-Ehadis Şerhi Levamiul ukul
    Zeka Parıltıları
    Ahmet Ziyâüddin Gümüşhanevi 1. Cilt

    YANITLASİL

    yuksel14 Temmuz 2022 10:51
    ölçü ve tartida eksiklik yapılır Yani onlarda noksanlık yapılır. Bu ifade, kayıp nedeniyle noksanlıktan kinayedir. Allahu Teâlâ ölçekte ve tartıda hileye sapanlann vay haline! Ki onlar insanlardan ölçekle aldıklanı zaman haklarını tastaman alanlar, onlara ölçekle yahut tartı ile verdikleri zaman ise eksiltenlerdir." buyurur. (el-Mutaffifin 1,2,3)
    Adam kopek yavrusu yetistirip egitir. Köpek yavrusu demektir.

    (Bu) Ona, kendisinin çocuğunu beslemekten daha iyi yararlı olur. Çocuğunun kötülüklerinden, bereketsizliğinden, itaatsizliğinden dolayı.
    "büyüğe saygı duyulmaz Yani ilim ve yaşça büyük olan hürmet görmez, ondan utanılmaz "küçüğe merhamet edilmez" Iki cümledeki füller edilgen/mechül kiptedir. Yani insanlar çocuklara şefkat, merhamet gösteren kimseler değillerdir.

    zinadan olma çocuklar çoğalır" Zinanın çokluğu ve nikahların bozukluğu nedeniyle Zinanın çokluğunu Resûlüllah (sav)'in; öyleki adam yol ortasinda kadınla yakın olur." Ifadesi teyit eder. Yani hanımından başkasıyla bile yol ortasında zina eder.

    kelimesi noktall harf "insanlar koyun

    olan/dät" harfinin üstünüyledir. Koyun demektir. "kurt kalpleri üzerine" Bu ifade, onların görünüşte yumuşak olduklarını ve kalplerinin de katılığını açıklar. Onlar insanlara merhamet etmezler

    bu zamanda insanlann en yisi, dalkavuk olan Onlar dalkavukluk, yağcılık ederler. Insanları günahlar işlerken görür, onları kendi

    hallerine bırakırlar.

    Hadiste kastedilen şey bu işlerin aşikâre olması ve çoğalmasıdır. Yoksa bu işlerin aslı değildir. (Bu tür günahlar gizli ve az da olsa her devirde vardır.) Hadisi Taberâni (el-Mu'cemü'l-kebir de), Hâkim (el-Müstedrek'te) Ebu Zer (ra)'den naklederler. Hadisin sahih olduğunu söyleyen Häkim'i (el-Müstedrek alá

    Müstedreki'l-Hâkim'de) Zehebî eleştirmiştir. Bu hadiste, Resulallah (sav)'in söyledikleri aynen gerçekleşmekte

    YanıtlaSil
  154. Ulemanın mürekkebi ve şehidlerin kanı tartılsa idi, ulemanın mürekkebi şehidlerin kanına ağır basardı.
    Ravi: Hz. İbni Amr (r.a.)
    Sayfa: 359 / No: 6
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  155. İnnâ ateynanin sırrını herkes anlamaz. (E. L.) 1:205.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
    İsmail Mutlu
    sy. 551.

    YANITLASİL

    yuksel15 Temmuz 2022 00:29
    Din birleştiricidir.(H. S.) 97:1.evham.
    Ahmak dost din düşmanından daha zararlıdır.(Mh.) 29:1.maka.
    Eğitimin ana lisanla yapılması faydalıdır.
    Din nokta-i nazarında medenilere galebe çalmak ikna iledir.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
    İsmail Mutlu
    sy 162,..165.

    YANITLASİL

    yuksel17 Temmuz 2022 07:53
    Propagandada gerçekler olduğu gibi anlatılmalıdir.(Sn.) 17.
    Siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık doğruluğa tercih ediliyor.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
    İsmail Mutlu
    sy. 541.

    YANITLASİL

    yuksel17 Temmuz 2022 08:03
    Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.(Sn.) 62:(T.H.)117.
    Sulhkarane muamele dost kazandırır. (M.) 258:22.Mektup4.vec.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
    İsmail Mutlu
    sy. 171.

    YanıtlaSil
  156. Çocuğun yediği helalse, giydiği haramdır.
    Atasözü

    YanıtlaSil
  157. Adil ve mütevazi Sultan, Allah'ın yeryüzünde gölgesi ve mızrağıdır. Böyle adil ve mütevazi bir Sultan (veya vali) için her gündüz ve gecede, hepsi abid ve müçtehid olan altmış sıddık ameli yazılır.
    Ravi: Hz. Ebû Bekir (r.a.)
    Sayfa: 213 / No: 15
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel24 Temmuz 2022 00:56
    Sultan, yeryüzünde Allah'ın gölgesidir ki, Allah'ın kullarından her mazlum ona iltica eder. Adalet yaparsa ona ecir, diğerine şükür, zulmederse ona vebal ve tebaaya da sabır düşer. Valiler zulm ederlerse kıtlık olur. Zekat verilmezse davarlar ölür, zina meydan alırsa, meskenet ve fakirlik zahir olur. Ve ehli zimmete zulm edilirse kuffar baş kaldırır. (Galebe çalar)
    Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    Sayfa: 213 / No: 16
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel24 Temmuz 2022 00:59
    Cennet ehli Cennete Cehennem ehli de ateşe girdiklerinde, ölüm (bir koç şeklinde) Cennetle Cehennem arasında bir yere getirilir ve kesilir. Sonra bir münadi şöyle nida eder: "Ey ehli Cennet, ebedilik var ölüm yok. Ey ehli nar, ebedilik. Ölüm yok." Bunun üzerine Cennet ehlinin sevinç üzerine sevinçleri artar. Cehennem ehlinin ise hüzünleri üzerine hüzünleri artar.
    Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    Sayfa: 51 / No: 9
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  158. 354 14 Kendisinden çocuk peydah olacak meniyi, kayanın üstüne döksen, Allah (z.c.hz.) yaratacağını yaratır ve hiç şüphe yok ki Allah yaratacağı canı yaratır. Hz. Sumame (r.a.)

    YANITLASİL

    yuksel25 Temmuz 2022 02:32
    212 2 Benim bu zamanımda, Zühd, altın ve gümüşten kaçmaktır. Fakat insanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, altın ve gümüşü terketmekteki zühdden, insanlardan kaçmak zühdü, kendileri için daha hayırlı olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma

    YANITLASİL

    yuksel26 Temmuz 2022 08:25
    Hayati bitirecekse bir mezarcının küreği,
    Ne diye taşımalı bunca emel dolu yureği?!
    Medrese-i Yusufiyye'den Mektuplar
    Ahmed Mahmud Ünlü
    sy.640.

    YANITLASİL

    yuksel26 Temmuz 2022 09:08
    İlk önce hak hakikatı öğren.
    Adamlara bakılıpta hak hakikat anlaşılmaz.
    Hak hakikatı bilirsen kimin kötü kimin iyi olduğunu anlarsın.
    Akra fm.
    Mahmud Esad Coşan
    günün Sohbeti.

    YanıtlaSil
  159. Mustafa Kemal
    'SABETAY SEVİ'nin soyudan geliyorum kendisine hayranım.
    Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..'
    Sırr-ı inna A'tayna
    Rumuzat-i Semaniye
    Mâidet-ül-Kur'an sy 83

    YanıtlaSil
  160. Mustafa Kemal
    'SABETAY SEVİ'nin soyudan geliyorum kendisine hayranım.
    Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..'
    Sırr-ı inna A'tayna
    Rumuzat-i Semaniye
    Mâidet-ül-Kur'an sy 83

    YanıtlaSil
  161. Mustafa Kemal
    'SABETAY SEVİ'nin soyundan geliyorum kendisine hayranım.
    Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..'
    Sırr-ı inna A'tayna
    Rumuzat-i Semaniye
    Mâidet-ül-Kur'an sy 83

    YANITLASİL

    yuksel31 Temmuz 2022 15:53
    Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum ki Allah her yüzyılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir"buyurmaktadir

    YanıtlaSil
  162. Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum ki
    Mustafa Kemal ile Muhammed Said Nursi.arasındaki sırrın Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum ki
    Osmanlı Devleti
    Aliyy'ül geri dönün.

    YanıtlaSil
  163. Teenni her şeyde hayırdır. Ahiret amelinde değil.
    Ravi: Hz Saad İbni Vakkas (r.a.)
    Sayfa: 197 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil


  164. Doğru olsam ok gibi,

    Yabana atarlar beni,

    Doğru olsam ok gibi,

    Yabana atarlar beni,



    Eğri olsam yay gibi,

    Elde tutarlar beni.

    Eğri olsam yay gibi,

    Elde tutarlar beni.



    Hiç keder elem etme,

    Boş yere matem etme,

    Düşmanlarını tanı,

    Uzak dur sitem etme.

    Düşmanlarını tanı,

    Uzak dur sitem etme.

    YanıtlaSil
  165. Edep nedir? diye sual edildiğinde :"Yemeğiniz arpa olsun, helvanız hurma olsun, katığınız tuz olsun, yağınız süt olsun, elbiseniz yün olsun, evleriniz mescidler olsun, ışığınız güneş olsun kandiliniz ay olsun lezzetiniz su olsun,
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
    cilt 15. sy. 84.

    YANITLASİL

    yuksel26 Eylül 2022 04:40
    güzelliğiniz temizlik olsun, ziynetiniz tedbir olsun, ameliniz rıza olsun, azığıniz takva olsun, Yemeğiniz gece olsun, uykunuz gündüz olsun, kelamınız zikir olsun suskunluğunuz ve gayeniz tefekkür olsun,bakışınız ibret olsun, sığınağıniz ve yardımcınız da Mevlaniz olsun! İşte ölünceye kadar bu hal üzere sabredin! "buyurmuştur.
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
    cilt 15.
    sy.84,85.

    YanıtlaSil
  166. Kıyametin önü sıra karanlık geceler gibi fitneler vardır. O fitne devrinde adam sabah mü'min, akşam kâfir olur. Ve akşam mü'min sabah ise kâfir olur. O zaman oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Ayakta duran yürüyenden hayırlıdır, yürüyen ise koşandan hayırlıdır. O devirde okların yayını kırın, kirişlerini koparın, kılıcınızı da taşa vurun, evinize çekilin. Birinizin evine girilse ve üzerinize varılsa o zaman Adem (a.s.)'ın iki oğlundan hayırlısı gibi olun. (Yani öldürülen gibi.)
    Ravi: Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
    Sayfa: 121 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  167. Kur'an okumakla Kur'an olmaz. Nakletmekle de ilim olmaz. Kur'an hidayetle, ilim de anlayışla olur.
    Ravi: Hz. Enes (r.a.)
    Sayfa: 362 / No: 9
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel4 Ekim 2022 04:25
    Zekat, halka şefkatin anahtarıdır.
    İslam da Zekat Muessesi.
    Yunus Vehbi Yavuz.
    Fihrist

    YANITLASİL

    yuksel4 Ekim 2022 04:41
    Zekat, malı ebedilestirir.
    Zekat, malı temizler.
    Zekat, malı çoğaltır.
    Zekat, kalpteki dünya sevgisine karşı bir ilaçtır.
    Zekat, fakirin kıskançlık duygusunu körletir.
    İslam da Zekat Muessesesi.
    Yunus Vehbi Yavuz
    Fihrist

    YANITLASİL

    yuksel4 Ekim 2022 04:51
    Zekat, bir nevi sosyal güvenlik ve sigortadir.
    Zekat, toplumda bir orta sınıfın doğmasını öngörür.
    Zekat, paranın stok edilmesini önler.
    Zekat sosyal dengeyi sağlar.
    Zekat, yatırıma açılan bir kapıdır.
    Zekat bir kalkınma hamlesidir.
    Zekat, fakiri çalışmaya teşvik eder.
    İslam da Zekat Muessesesi
    Yunus Vehbi Yavuz
    Fihrist

    YanıtlaSil
  168. Kur'an okumakla Kur'an olmaz. Nakletmekle de ilim olmaz. Kur'an hidayetle, ilim de anlayışla olur.
    Ravi: Hz. Enes (r.a.)
    Sayfa: 362 / No: 9
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel4 Ekim 2022 04:25
    Zekat, halka şefkatin anahtarıdır.
    İslam da Zekat Muessesi.
    Yunus Vehbi Yavuz.
    Fihrist

    YANITLASİL

    yuksel4 Ekim 2022 04:41
    Zekat, malı ebedilestirir.
    Zekat, malı temizler.
    Zekat, malı çoğaltır.
    Zekat, kalpteki dünya sevgisine karşı bir ilaçtır.
    Zekat, fakirin kıskançlık duygusunu körletir.
    İslam da Zekat Muessesesi.
    Yunus Vehbi Yavuz
    Fihrist

    YANITLASİL

    yuksel4 Ekim 2022 04:51
    Zekat, bir nevi sosyal güvenlik ve sigortadir.
    Zekat, toplumda bir orta sınıfın doğmasını öngörür.
    Zekat, paranın stok edilmesini önler.
    Zekat sosyal dengeyi sağlar.
    Zekat, yatırıma açılan bir kapıdır.
    Zekat bir kalkınma hamlesidir.
    Zekat, fakiri çalışmaya teşvik eder.
    İslam da Zekat Muessesesi
    Yunus Vehbi Yavuz
    Fihrist

    YanıtlaSil
  169. Baykara'nın söylediklerinden sadece Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk'ün değil, Atatürk' ün şahsında, 20.
    yüzyılınTürk devrimini yapan kadronun Sultan II. Abdülhamid döneminin doğal bir sonucu olduklarini söylemek müm-
    kün görünmektedir.
    1880lerden itibaren, bir Osmanlı toplumu yaratmak ideali ile her vilayette pozitif ilimleri öğreten idadi liselerinin açılması, aydın Batıcı bir kuşak yetişmesini sağladı . Atatürk nesli,
    i bu temelde kurulan yeni askeri mekteplerde yetişti (Inalcık 2006: 338).
    sy. 177
    Türk Modernleşme ve 2.Abdulhamid'in eğitim hamlesi
    Ömer Faruk Yelkenci

    YanıtlaSil
  170. Baykara'nın söylediklerinden sadece Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk'ün değil, Atatürk' ün şahsında, 20.
    yüzyılınTürk devrimini yapan kadronun Sultan II. Abdülhamid döneminin doğal bir sonucu olduklarini söylemek müm-
    kün görünmektedir.
    1880lerden itibaren, bir Osmanlı toplumu yaratmak ideali ile her vilayette pozitif ilimleri öğreten idadi liselerinin açılması, aydın Batıcı bir kuşak yetişmesini sağladı . Atatürk nesli,
    i bu temelde kurulan yeni askeri mekteplerde yetişti (Inalcık 2006: 338).
    sy. 177
    Türk Modernleşme ve 2.Abdulhamid'in eğitim hamlesi
    Ömer Faruk Yelkenci

    YanıtlaSil
  171. Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, fukahası çok, hutebası az, istiyeni az, vereni çok, işte böyle zamanda amel ilimden hayırlıdır. Size öyle bir zaman gelecektir ki, fukahası az, hatibleri çok, istiyeni çok, vereni az. O zamanda ise ilim amelden hayırlıdır.
    Ravi: Hz. Abdullah İbni Said (r.a.)
    Sayfa: 135 / No: 8
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  172. Kıyamet gününde, Adem evladından bir takım kavimler getirilir ki, yanlarında dağlar gibi hasenat vardır. Bunlar Cenneti görecek gibi yaklaştığında: "Sizin orada nasibiniz yok" denilir. (İtikadları dürüst ve niyetleri halis olmadıkları için)
    Ravi: Hz. Salim (r.a.)
    Sayfa: 505 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel21 Ocak 2023 01:36
    mektům, mektüme .a.s) مكتوم ketm'den): 1. ketmolunmuş, gizli, sak- l. 2. hükümetten gizli tutulan. Emvâl-i mektûme: vergiden kaçırılan mallar. melâgim Mål-i mektûm: gizli, saklı mal. Nüfûs-i mektûme: kütüğe kaydolunmamış kimse- ler. Vâridât-ı mektûme: deftere geçirilme- yerek şahıs elinde kalan devlet

    YanıtlaSil
  173. صُدُورُ الْأَحْرَارِ قُبُورُ الأَسْرَارِ،

    وَلِكُلِّ مَقَامٍ مَقَالٌ وَلِكُلِّ مَيْدَانٍ رِجَالٌ.

    “Âhrârın sudûru, esrârın kubûrudur. Her ma- kam için makāl, her makal için de rical vardır.”

    Yani Allâh-u Te'âlâ'dan gayri her şeyin kö- leliğinden hür olanların kalpleri sırların gömülü bulunduğu kabirlerdir. Her yere uygun bir söz, her söze uygun da adamlar vardır.

    YanıtlaSil
  174. Valizler şimdiki zamanı geçmiş zamana kıyas etmemeli.(D. H. O.) 88.
    Bir Hazinenin Anahtarı
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
    İsmail Mutlu
    sy. 666.

    YANITLASİL

    yuksel14 Mart 2023 22:52
    Ben ve duası kabul olunmak şanından olan her Peygamber, şu yedi sınıf insana lanet etmiştir: Allah'ın kitabına ilavede bulunan. Allah'ın kaderini tezkib eden. Allah'ın haram kıldığını helal sayan. Ehli beytim hakkında Allah'ın haram kıldığını helal sayan. Sünnetimi küçümseyerek terk eden. Ganimette hak gözetmeyen. Mevkiini suistimal ederek, Allah'ın aziz ettiğini zelil ve zelil ettiğini aziz eden.
    Ravi: Hz. Amr İbni Şeğavi (r.a.)
    Sayfa: 296 / No: 1
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  175. Ahkam ve hukuk değişmez.(Mn.) 42.
    Bir Hazinenin Anahtarı
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
    İsmail Mutlu
    sy.. 381.

    YanıtlaSil
  176. 2011 yılından itibaren iktidar partisinin, gösteri ifade, basın ve internet kullanımıyla ilgili özgürlükleri kısıtladigini vurgulayarak Erdoğan ın bir 'gizli gizli gündemi' olduğunu iddia ediyordu.
    sy. 433.
    Recep Tayyip Erdoğan isminin Ortadogu da 'yükselen değer' haline gelmesinden çekinen.
    sy. 440. Üst Akıl
    Derin İktidarın Küresel Efendileri

    YanıtlaSil
  177. İllim taleb etmeye koşun. Sâdık bir kimseden işitilecek bir Hadisi şerif, dünya ve onun üzerindeki altın ve gümüşten daha hayırlıdır.
    Ravi: Hz. Câbir (r.a.)
    Sayfa: 295 / No: 2
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  178. Dil söyler kulak dinler, kalp söyler kâinat dinler.
    Yunus Emre

    YanıtlaSil
  179. Namazdan kaçmak Allah Teala nın huzurundan kaçmaktır.
    Mahmud Efendi Hazretleri

    YanıtlaSil
  180. hadisesi) Hz. Avf İbni Malik (r.a.)
    258 4 Dört fitne olacak: Kan mübah kılınacak, Kan ve mal mübah olacak, Kan, mal ve ırz mübah kılınacak ve dördüncüsü ise deccal fitnesi olacaktır. Hz. İmran İbni Husayn (r.a.)
    258 5 Deccalin önü sıra hud'alı seneler olur ki; yağmur çok yağar, fakat nebat az our. Sadıkler tekzib olunur, yalancılar ise tasdik olunur. Haine itimad edilir, emin ise hain addedilir. Ve "Rüveybiza" söz sahibi olur. Denildi ki: "Ya Resulallah, Rüveybiza nedir?" Buyurdu ki, Kendisine itimad olunmayan ve kıymet verilmeyen kimselerdir. Hz. Avf İbni Malik (r.a.)

    YANITLASİL

    yuksel17 Mart 2023 23:46
    258 7 Altı hal vardır ki onlar vaki olduğunda ölümü temenni edebilirsiniz: Sefihlerin beyliği, Hükmün para ile satılması, Kanın istihlaf edilmesi, Zaptiyenin çoğalması, Akrabalığın kesilmesi, Kur'an-ı Kerim'i eğlence yapanların çoğalması ve Onun musiki yerine dinlenilmesi. Öyle ki, adamı mihraba, nağme dinlemek için geçirirler. Halbuki o adamın fıkıhtan haberi bile yoktur. İşte bu durumlarda ölümü istemekte haklı olursunuz. Hz . Abis el Gıfari (r.a.)
    258 8 İlimde, birbirinize nâsih olun ve birbirinizden bir şey gizlemeyin. Zira, ilimde hiyanet, malda hiyanetten eşeddir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    258 9 Lohusa kadın kırk gece bekler. Bundan önce temizlik görürse, temiz hükmü giyer. Kırk gün geçerse özürlü addedilir. Yıkanır ve namaza devam eder. Kan fazla gelirse, her namaza bir abdest alır. Hz. İbni Amr (r.anhüma)
    258 10 Gökten yardım, zahmete göre, ve sabır da musibete göre iner. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    258 11 Kadın, şu dört şeyi için nikahlanır: Malı, Asaleti, Güzelliği ve Dini. Elin toprak olası, sen din sahibine bak. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    258 12 Olanca kuvvetinizle temizlenin. Zira Allah (z.c.hz)'leri islamiyeti nezafet üzere tesis etmiştir. Ve Cennete ancak nazif girer. Hz Ebu Hureyre (r.a.)

    YANITLASİL

    yuksel17 Mart 2023 23:49
    Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    293 1 Oğullarınızı ve kızlarınızı evlendirin. Kızları altın ve gümüşle süsleyin, ve elbiseleri güzel olsun. Ve kendilerine rağbet edilmesi içinde onlara güzel hediyelerle ihsanda bulunun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    293 2 Zengini ziyaret eden, sâim ve kâim gibi sevab alır. Fakiri ziyaret eden kimes ise fisebilillah cihad sevabı alır. Ve bunun için atılan adımlar, Aziz ve Celil olan Allah yolundaki adımlara denk olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    293 3 Kur'an-ı Kerim'i seslerinizle ziynetlendiriniz. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    293 4 Bayram namazlarınızı tehlil, tekbir, tahmid ve takdislerle ziynetlendiriniz. Hz. Enes (r.a.)
    293 5 Meclislerinizi Bana selat ve selam getirmekle ziynetlendiriniz. Zira Bana selavat getirmeniz kıyamette size nur olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    293 6 Rabbimden "Lahinlere" (Aptal, çoluk çocuk gibi aklı az olan) azab etmemesini diledim, kabul buyurdu. Hz. Enes (r.a.)
    293 7 Rabbimden, müşrik çocuklarından ölenleri Benim için bağışlamasını diledim, kabul buyurdu ve Cennete soktu. Hz. Enes (r.a.)
    293 8 Rabbimden, Benden sonra, ashabımın ihtilaf edecekleri meseleler hakkında sual ettim. Bana vahyetti ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) Senin eshabın Benim yanımda gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı diğerinden daha parlaktır. Kim ki, onlardan birisini (içtihadlarında )takip etse, o kimse Benim nazarımda hidayet üzerindedir." Hz. Ömer (r.a.)
    293 9 Ya Ali, senin hakkında Allah'dan beş şey istedim. Birini kabul etmedi, dördünü verdi: Ümmetimin senin başında toplanmasını Allah'dan

    YANITLASİL

    yuksel17 Mart 2023 23:50
    293 9 Ya Ali, senin hakkında Allah'dan beş şey istedim. Birini kabul etmedi, dördünü verdi: Ümmetimin senin başında toplanmasını Allah'dan istedim, kabul etmedi. Senin hakkında Bana verdikleri ise şunlardır: Kıyamet gününde ilk olarak Ben ve yanımda sen kalkacağız. Önümde "Hamd" sancağını sen taşıyacaksın. Evvelkileri ve sonrakileri geçeceksin. Benden sonra mü'minlerin veliside sen olacaksın. Hz. Ali (r.a.)
    293 10 Aziz ve Celil olan Allah'dan seni takdim etmesini (önce hilafete geçmeni) üç kere istedim, kabul etmedi. Ancak Ebu Bekir'i kabul etti. (Bu sözü Hz. Ali (r.a)'a buyurdu.) Hz Ali (r.a.)

    YanıtlaSil
  181. Yıllar sonra yazacağı eserlerde belirttiği gibi, ona göre "İlimle uğraşmak, Allah c.c. rızasını kazanmak için tutulan en iyi yol ve en üstün ibadetti.ilim tahsili nafile oruç, namaz ve zikirden daha faziletliydi."
    Riyazu's Salihin
    İmam Nevevi
    Kampanya Kitapları
    cilt. 1.sy.57.

    YanıtlaSil
  182. MESAFEDE Beyazıt Camii kürsüsünden - (Balkan Harbi, 1913).....

    &TEVEKKÜL, AMA ARSLAN GİBİ... SAVAŞTAYIZ, DURMAYALIM! Fatih Camii kürsüsünden - (Balkan Harbi, 1913)

    4 BU DEVLET YIKILIRSA, İSLAM ALEMİ BİTER... BİZİ ANCAK EĞİTİM

    KURTARIR Süleymaniye Camii kürsüsünden - (Balkan Harbi, 1913). 5. ESİR OLANA, DEĞİL HAYAT; ÖLÜM HAKKI BİLE TANIMAZLAR!..

    SAVAŞALIM! Zağnos Paşa Camii kürsüsünden - (Milli Mücadele, 1920)..

    BİRLEŞELİM, ÇALIŞALIM, YABANCILARA KANMAYALIM; SAVAŞALIM,

    SEVRI PARÇALAYALIM! Nasrullah Camii kürsüsünden - (Milli Mücadele, 1920) 2 7. MÜSLÜMAN, DİNİNE SARILIRSA, YÜKSELİR... GERİ KALMAMIZ

    DİNDEN DEĞİL, BİZDEN! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)... & TAM MÜSLÜMAN OLMADAN KURTULUŞ YOK... CEPHELERDE

    SAVAŞA DEVAM! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)...... ZAFERDEN ÜMID KESENLER, MÜSLÜMAN DEĞİLDİR! Kastamonu havilininde-(Mill Michele, 1920)....

    SÖZLÜK

    SÖZLÜK

    YanıtlaSil
  183. Acaba faizi ki moduyor? Faizi, faizle kredi alan tüccar, sanayici ve her hangi bir iş adamı mı ödüyor, yoksa tüketici olanlar mı ödüyor? Mu- hakkakki faiz çoğunlukla halktan alınıp ödeniyor. Eğer kredi; yeme, iç me, giyinme, barınma ve gerekli eşyalar satın almak için alınmışsa fâiz, krediyi alandan çıkar ki bugün bu durumda olanlara teminatı olmadığı için zaten faizle para verilmez. Geriye ziraî, sınaî veya hizmet üreten züm- re kalıyor ki fâizcinin esas müşterisi bunlardır. Bunlar ürettikleri şey- lerin maloluş fiatlarına, hem ödedikleri ve hem de ilerde ödiyecekleri fâizi ilâve etmek zorunda kalırlar. Bu da elbetteki fiatları artıracaktır.

    Üreticileri ikiye ayırabiliriz: a) Kredi almadan kendi imkânları ile iş çevirenler. Bunlar küçük üretici ve müstahsillerdir. b) İşlerini kredi ile yürütenler. Büyük kuruluşlar daha çok bu kısım içinde yer alırlar. Bu kısımda küçük üreticiler ve küçük kuruluşlar da vardır. Her kurulu- şun amacı hem varlığını sürdürmek ve hem de büyümektir. Bazan talep fazlalığı ve bazan da rekabet yüzünden kısa devrede gelişme istenilir. Bu sebeple de paraya ihtiyaç olur. Muntazaman kredi temin eden iş yerleri şartlar elverişli olduğunda kısa sürede büyürler. Piyasa aynı alanda en fazla üretim sağlıyan, kuruluş veya kuruluşların daha fazla etkisi al- tındadır.

    dilen
    7-Fâizin fiyatlara etkisi
    İslam İktisadinin Esasları
    Celal Yeniçeri
    sy. 263.
    Şamil Yayinevi

    YANITLASİL

    yuksel16 Temmuz 2023 08:21
    C - BAZI MALLARA İHRAÇ YASAĞININ KONULMASI

    Devlet bazı malların ihracını yasaklıyabilir. Buna harp yıllarında daha çok ihtiyaç duyulur. Bilhassa silâh ve silâh sanayiinde kullanılabi- lecek her türlü maddenin satışı yasaklanır. İbni Kudâme (541-620 H/1146- 1223 M); düşman tarafa, yol kesicilere, veya fitnecilere silâh satışı yasak- tir, diyor¹". Yasağa uyulmasından hisbe 134 teşkilâtı sorumlu olduğundan konu hisbe kitaplarında da yer almıştır. Meselâ İbni 'İvaz (ö. 696 H) ko- nuya değinirken şöyle der: «Harpte düşmanın işine yarıyacak olan her şeyin; harp malzemelerinin, malzeme yapımında kullanılması sebebiyle demirin, harpte yük ve binek vasıtası olarak kullanılan hayvanların ve muhariplerin işine yarıyacak elbiselerin satışına müsaade edilmez»> 135.

    ihraç yasağı muhakkakki daha başka malları da kapsıyabilir.
    İslam Iktisadinin Esasları
    Celal Yeniçeri
    Şamil Yayinevi
    sy. 265.

    YanıtlaSil
  184. yırlıdır. Bunun içindir ki Resûl-i Ekrem başka bir rivayette: «Ölümü temenni etmeyin.» buyurmuştur. Hatta ölüler bir kerre şu cihana dönüp de bir şehådet getirecek kadar zaman hayatta kalmağı candan arzu ederler. Çünkü bu sayede ebedi azabdan kurtarmış olurlar.) Ancak ölüm döşeğine yatan mü'min'e rahmet melekleri gelip kendini cennet ile müjdelerler. İşte bu müjdeyi alan kimse o anda ölümü arzular. Çünkü bir an önce müjdelen. diği makâma ulaşmak ister. Kâfire de bu anda azâb melekleri ge lip cehennem ve azâbiyle korkuturlar. Elbette bu vaziyette o adam ölmeği sevmez. (Geri dönüp tövbe ederek iyi ameller işlemek is. ter fakat vakit geçmiş ve fırsat elden çıkmıştır.) İşte, Allahu Te âlâ da bu adamı sevmez.» buyurmuş ve ölümü sevip sevmeme- nin ölüm âni ile kayıtlı bulunduğunu beyan buyurmuştur. Yine Nesei'nin Ebû Hureyre (r.a)den rivâyetinde, Resûl-i Ekrem (S.A. V.): «Mü'min bir kula ölüm ânında rahmet melekleri beyaz bir ipek ile gelirler ve mü'minin ruhuna : «Sen râzı, Rabbın da sen- den râzı olduğu halde bu bedenden, gazabli olmayan Allâhu Tea- lâ'nı rahmetine ve huzuruna, çık.» derler. O rûh da misk gibi güzel bir koku ile bedenden ayrılır. Hatta o kadar güzel bir ko- kusu vardır ki melekler onu ellerinde dolaştıra dolaştıra gök ka- pılarına kadar giderler. Oradaki melekler de bu kokunun güzelli- ğinden bahseder ve nihâyet mü'minlerin ruhlarının toplu bulundu. ğu yere bu ruhu iletirler. Onlar ise bu rûhu görünce, yitiğini bulan bir insan gibi sevinirler ve : «Filancı ne oldu, ne yapıyor?» diye so- rarlar. İçlerinden ba'zıları da : «Bırakın onu o, bedenden yeni ay- rılmış, yorgundur; sorup durmayınız.» derler. Nihâyet kendisi ce- vap verir ve «Sorduğunuz adam öldü, size gelmedi mi?» der. Onlar da onun cehennem'e gittiğini anlarlar. Kâfir, ölüm döşeğine yattığı vakit azâb melekleri bir pala getirir ve : «Allah'ın gazabı üzerine olduğu ve sen de memnun olmadığın halde Allâh'ın azâ- bına gitmek üzere bu bedenden ayrıl.» derler. Lâşe gibi, pis bir koku saçarak bedenden ayrılır ve yerin kapısına götürülür. Orada- kiler: «Bu ne pis kokudur.» derler ve onu kâfirlerin ruhları ara- sina alırlar.» buyurdu. İşte böylece mü'min, ölümüne sevinir ve Allah'a ulaşmasını sever.

    Rivâyete göre Rebâh'ın oğlu Bilal ölüm döşeğine yattığı vakit başı ucunda bulunan ailesi çığlık kopararak bir «Ah» çekdi. Bila âilesine bakarak «Ah deyip tasalanma,ne mutlu bana deyip sevin Zira ben şu anda iki divar arasında sıkışık durumdayım. Halbuk yarın dostlarım, Hz. Muhammed (S.A.V.) ve onu
    Ahiret Günü
    Abdülkadir el-Hac Mutlaku'r-Rahbavi
    Güven Matbaası 1970
    sy. 11.

    YanıtlaSil
  185. Osmanlı Tahtının Varisleri: Kırım Hanları

    Ankara Savaşı'ndan sonra yıkılacak olan Altinorda'nın devami Kırım Hanlığı olur. Geleneksel devletlerde kültürün etkisi baskındır. Osmanlı'da "Hanedan-ı Ali Osman" Osman Gazinin soyu "kut" yani Allah'tan dünyayı yönetme gücü

    YANITLASİL

    yuksel26 Temmuz 2023 04:26
    almış, baht sahibi olarak kabul edilirdi. Bununla birlik- te Cengiz soyu da kut sahibi kabul edilir ve bu yüzden büyük önem taşırdı. Osmanlı'da erkek çocuk doğmasa, soy kesilse, taht Kırım Hanı'nın hakkıdır. Çünkü onların soyları da kutludur. Osmanlı kaynaklarında Cengiz soyu bu açıdan muteberdir. O kadar ki; tüm paşalar, krallar huzura çıktığı vakit Sultanın eteğini öperken; Kırım hanları el öpme hakkına sahiptiler. Fatih ile beraber Osmanlı'ya bağlanan Kırım Hanlığı; II. Viyana Kuşatması'nda vazi- felerini yerine getirmez ve duygusal bir sebepten ötürü düşmanın önünü kesmeyerek Osmanlı ordusunun iki ateş arasında kalmasına sebep olurlar.

    Vazifeyi Terk Kendine ve İslam'a İhanettir

    Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın emrine rağmen Kırım Hanı; Leh ordularını durdurmaz ve geçişine izin verir. Vi- yana'yı fethetmeye yakın olan ordu arkadan beklenmedik bir baskın ile sarsılır ve iki ateş arasında kalır. Bu hadisenin etkisi bugün de devam etmektedir. Bozgundan sonrası Osmanlı, Kırım ve âlem-i İslam için duraklama, gerileme ve hayatta kalma mücadelesi olacaktır. Dün Osmanlı'ya şu ya da bu sebepten karşı duran, altını oyan hangi teşekkül varsa bugün Türkiye'den daha vahim halde; yok olma teh- likesiyle karşı karşıyadır. Gün; tekerrürü önleme, tarihten ilhamla aleme yeni bir nefes olma günüdür.

    YANITLASİL

    yuksel26 Temmuz 2023 04:29
    Genç
    Ebedi Gençlik Dergisi
    Ocak 2018
    sayı. 136.
    sy.43.

    YanıtlaSil
  186. Vatan hainlerini putlastirdilar
    kahramanlastirdilar
    Mustafa Kemal ve İnönü
    İslam dini oldurulecek
    Yahudiler ve masonlar
    Biz Turkleri savaşarak yenemiyecegiz, ancak İslam dininden çıkartarak yenebiliriz.
    Haim Naum
    Mustafa Kemal ve inonuyu dost bulmuş (İslam dinine dusman) ve böylece Turkiye Cumhuriyetin temelleri dinsizlikle....... (Lozan in gizli madde leriyle)
    istisna olarak Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyeti aciklanabilseydi Turkiye de her şey degisebilirdi (İsmet Bozdag
    17 Ocak 1988
    Nokta Dergisi....
    atılmıştır.

    YanıtlaSil
  187. İnsanlığın kurtuluşu faizin kaldırılması, zekâtın yerine getiril mesindedir. (S.) 649:Lemaat

    YANITLASİL

    yuksel4 Şubat 2024 22:33
    İnsanlar kendi idarecilerinin yolundadır. (Mn.) 33.

    YANITLASİL

    yuksel4 Şubat 2024 22:53
    8.Asirda İngiliz Kralı Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazarak para bastırmış.
    Akra Fm.
    Günün sohbeti
    Prof Dr Mahmud Esad Coşan

    YANITLASİL

    yuksel4 Şubat 2024 23:36
    Türkiye Cumhuriyeti de paranın üstüne Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazmalidir.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder