Sözlükte “görmek” mânasındaki rü’yet kelimesiyle “Allah” lafzından meydana gelen bir terkiptir. Kur’an’da rü’yetullah terkibi geçmemekle birlikte inkârcıların dünyada Allah’ı görme ve peygamberlerden Allah’ı kendilerine gösterme taleplerinden söz edilmiştir. Yeryüzünde azgınlık gösterip fesat çıkaran Firavun, veziri Hâmân’a Mûsâ’nın kendisinden inanmasını istediği ilâhı görebilmek için yüksek bir kule inşa etmesini emretmiştir (el-Mü’min 40/36-37). Mûsâ ve Hârûn’un uzun mücadelelerden sonra Firavun’un elinden kurtardıkları İsrâiloğulları, putlara tapınan bir kavmi görünce peygamberlerinden kendileri için o putlar gibi gözle görülen bir ilâh yapmalarını istemişler (el-A‘râf 7/138), hatta apaçık görmedikçe Allah’a inanmayacaklarını söylemişler, Hz. Mûsâ’nın rabbiyle konuşmaya gittiği sırada altın buzağıya tapınmışlardır (el-Bakara 2/55; en-Nisâ 4/153; Tâhâ 20/86-91). Mekke döneminin ortalarında ve sonlarında nâzil olan sûrelerde, tevhid inancına karşı direnen müşriklerin Allah’ı görmedikçe veya Allah ile melekler yanlarına gelmedikçe iman etmeyecekleri yolundaki beyanları yer almış (el-Furkān 25/21; el-En‘âm 6/158; el-İsrâ 17/92), onların bu anlayışına Medenî sûrelerde de temas edilmiştir (el-Bakara 2/210). Ahmed b. Hanbel, Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’den Allah’ı kendilerine göstermesini istemeleri üzerine, “Gözler O’nu göremez, O ise gözleri görür” meâlindeki âyetin (el-En‘âm 6/103)
Rü’yetullah meselesi II. (VIII.) yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan itikadî konulardan biridir. Ahmed b. Hanbel’in verdiği bilgiye göre, Sümeniyye ile Allah’ın varlığı konusunda tartışmalar yapan Cehm b. Safvân’ın Allah’ın duyularla algılanamayan bir varlık olduğunu, insanın ruhunu göremediği gibi Allah’ı da göremediğini söylemiştir. Böylece Cehm, Allah’ın gözle görülemeyeceğini önce akıl yürüterek ispatlamaya çalışmış, daha sonra gözlerin Allah’ı idrak etmediğini açıklayan müteşâbih âyeti kendi anlayışı doğrultusunda yanlış bir te’vile tâbi tutmuştur (er-Red ʿale’z-zenâdıḳa ve’l-Cehmiyye, s. 66). İbn Rüşd rü’yetullah tartışmalarının ortaya çıkışını Mu‘tezile’nin ulûhiyyet anlayışına bağlar (el-Keşf, s. 153).
Rü’yetullah konusunda âlimlerce benimsenen görüşler iki noktada incelenebilir. A) Dünyada Rü’yetullah. Allah’ın dünyada görülmesi hakkında iki farklı görüş ortaya çıkmış olup birincisine göre bu mümkündür. Müşebbihe ve bazı Sûfiyye gruplarının benimsediği bu telakkinin delili Allah’ı zikretme, sevme ve O’na fazlaca ibadet etme sonucunda yaşandığı söylenen ruhî tecrübelerden ibarettir.
Ancak kontrolü mümkün olmayan, daima yanıltma ihtimali taşıyan bu yöntem bağlayıcı bir delil olarak kabul edilmemiştir (İbn Teymiyye, V, 489-490). İkinci anlayışa göre peygamberler dahil olmak üzere hiçbir insan Allah’ı dünyada göremez. Nitekim Hz. Mûsâ, Allah’ı dünyada görmek istemiş, fakat, “Sen beni asla göremezsin” cevabını almıştır (el-A‘râf 7/143). Ayrıca Kur’an gözlerin Allah’ı göremeyeceğini haber vermiş (el-En‘âm 6/103), âlimler de bu âyete rü’yetullahın dünyada vuku bulmayacağı anlamını vermiştir (Taberî, XII, 19). Sahih hadislerde de rü’yetullahın âhirette gerçekleşeceği bildirilmiştir. Âlimlerin büyük çoğunluğu bu görüştedir (Ahmed b. Nâsır, s. 126-136).
Resûl-i Ekrem’in dünyada Allah’ı görüp görmediği konusu da tartışılmıştır. Bir telakkiye göre bu olay gerçekleşmiştir, çünkü mi‘rac hadisleri içinde Resûlullah’ın Allah’ı gördüğünü ifade eden rivayetler mevcuttur (Lâlekâî, III, 512-520). İbn Abbas, Ebû Zer el-Gıfârî, Zührî gibi sahâbe ve tâbiîn âlimleriyle İbn Huzeyme, Nevevî, Kādî İyâz gibi Selefiyye ve bazı Sûfiyye mensupları bu görüştedir. Söz konusu rivayetlerin bir kısmı zayıf veya uydurma, bir kısmı da mutlak ifadeler olduğundan bu tür deliller Hz. Peygamber’in dünyada Allah’ı gözleriyle gördüğünü kanıtlayıcı nitelikte görülmemiştir (İbn Ebü’l-İz, I, 222-224; Ahmed b. Nâsır, s. 138-148). Diğer anlayışa göre ise Resûl-i Ekrem, Allah’ı gözleriyle görmemiştir. Çünkü Kur’an’da vahiy yoluyla, perde arkasından veya elçi melek aracılığı ile konuşma dışında hiçbir insanın Allah ile konuşamayacağı bildirilmiştir (eş-Şûrâ 42/51). Resûl-i Ekrem, Allah’ı görmüş olsaydı mutlaka O’nunla konuşacaktı ve bu şekil dördüncü bir yöntemi teşkil edecekti; halbuki Kur’an’da böyle bir konuşma şeklinden söz edilmemiştir. Mi‘rac gecesinde Resûlullah, Allah’ı değil Cebrâil’i görmüştür. Ayrıca Hz. Âişe, yukarıda belirtildiği gibi Resûl-i Ekrem’in Allah’ı gözleriyle gördüğünü söyleyen kişinin yalan konuştuğunu, zira kendisinin bunu ona sorup öğrendiğini bildirmiştir. Başta Hz. Âişe ve İbn Mes‘ûd olmak üzere ashap ve tâbiînin yanı sıra kelâmcılarla hadisçilerin çoğunluğu bu görüştedir (Dârekutnî, s. 75-76; Ahmed b. Nâsır, s. 161-164).
Âlimlerin bir kısmı Hz. Peygamber’in yanı sıra sâlih müminlerin de Allah’ı kalp gözüyle (rüyada ve ruhen) görebileceğini ileri sürmüş ve bu konudaki bazı hadisleri delil getirmiştir (Müsned, I, 368). Buna karşılık bazı kelâm âlimleri Allah’ı rüyada da görmenin mümkün olmadığı kanaatindedir (Nûreddin es-Sâbûnî, s. 43). İbn Teymiyye, iman ve itaat derecesine göre sâlih müminlerin Allah’ı rüyada görebileceğini, fakat imanı ne kadar kâmil olursa olsun Allah’ı rüyada gördüğü gibi tasavvur edemeyeceğini söyler (Mecmûʿu fetâvâ, II, 390). Mu‘tezile kelâmcılarına göre Allah’ın kalben görülmesi O’nun aklî bilgilerle bilinmesi demektir.
B) Âhirette Rü’yetullah. Allah’ın âhirette görülmesi konusunda âlimlerce benimsenen görüşler şöylece özetlenebilir: 1. Allah Teâlâ âhirette müminler tarafından görülecek, fakat kâfirler bundan mahrum kalacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “O gün rablerine bakan parlak yüzler vardır” meâlindeki âyette geçen “ilâ rabbihâ nâzırah” ifadesi (el-Kıyâme 75/22-23) bunun açık delilidir. Çünkü burada “ilâ” edatıyla kullanılan “nazara” fiili Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görme talebini dile getiren âyette (el-A‘râf 7/143) “enzur ileyk” şeklinde geçmekte ve “baş gözünün bakması” anlamına gelmektedir. Gözlerin Allah’ı idrak edemediğini bildiren âyet ise (el-En‘âm 6/103) gözlerin Allah’ı dünyada göremeyeceği veya O’nun zâtını kuşatamayacağı mânası taşır (Taberî, XII, 13-18). Ayrıca rü’yetullah, Kur’an’da görmeyi dolaylı şekilde ifade eden ve “yüzyüze karşılaşma” mânasına gelen “likā” kelimesi ve bu kökten türeyen fiillerle de anlatılmıştır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “liḳāʾ” md.). Bu âyetler âhirette müminlerin Allah’ı çıplak gözle göreceğine işaret etmektedir.
Buna karşılık kâfirlerin âhirette kör (Allah’ı görme özelliğinden yoksun) olarak haşredilecekleri ve bu sebeple Allah’ı göremeyeceklerine dair âyetler mevcuttur (Tâhâ 20/124; el-Mutaffifîn 83/15). Rü’yetle ilgili hadislerin bir kısmına yukarıda temas edilmiştir. İbn Kayyim el-Cevziyye, büyük çoğunluğu sahâbî olan yirmi altı râvi yoluyla Resûlullah’a ulaşan rü’yet hadislerini sıralamış (Ḥâdi’l-ervâḥ, s. 416-459), ardından ashap, tâbiîn ve önde gelen âlimlerin olumlu görüşlerini zikretmiştir (a.g.e., s. 459-474).
Allah’ın âhirette görülmesi aklen de mümkündür, çünkü görülme var olma şartına bağlıdır. Cenâb-ı Hakk’ın ekmel mânada varlığı kesin olduğuna göre O’nun görülmesi gerekir (İbn Teymiyye, VI, 136). Varlık ortak bir terim olmakla birlikte her mevcutta farklı anlam düzeyinde bulunur ve görme bazan ortak, bazan da farklı yargılarla ilişkilendirilir. Bu sebeple görülme teşbih ve tecsîme yol açmadığı gibi Allah’ın zâtına yeni bir anlam da eklemez (Eş‘arî, el-Lümaʿ, s. 32). Allah’ın dünyada görülmeyişi âhirette de görülemeyeceğine delil teşkil etmez. Nitekim insanın dünyada var olan pek çok şeyi görememesi bunların görülemez oluşundan değil onları görme yeteneğine sahip kılınmayışındandır (Ebü’l-Berekât en-Nesefî, vr. 33a-34a). İnsan bedeninin yeniden ve mükemmel bir şekilde inşa edileceği âhiret âleminde gözlerinin de Allah’ı görebilecek bir yeteneğe kavuşturulması mümkündür. Selefiyye ve Ehl-i sünnet âlimleri bu görüştedir. Selefiyye’ye göre Allah’ın âhirette müminlerce gerçek anlamda müşahede edilerek görülmesi -dünyadaki görme olayında gerçekleştiği gibi- hem Allah’ın hem de O’nu görecek müminlerin karşı karşıya gelmesini, ayrıca bir yerde ve bir yönde bulunmasını zorunlu kılar. Rü’yetullahın bu çerçevede kabul edilmemesi halinde Sünnî kelâmcılarla rü’yetullahı kabul etmeyen Mu‘tezile kelâmcıları arasında lafız farkından başka bir görüş ayrılığı kalmaz (Ahmed b. Nâsır, s. 61, 122). Sünnî kelâmcılardan Mâtürîdî ve Fahreddin er-Râzî, Selefiyye’nin düşündüğü şekilde Allah’ı görmenin O’nun maddî türden bir varlık olmasını gerektireceğinden bunun kabul edilemeyeceğini belirtmiş; Allah’ın yer, yön ve karşılaşma olmaksızın keyfiyeti bilinemeyen bir şekilde âhirette görüleceğini, ayrıca bu açıdan rü’yetin aklen değil sadece naklen kanıtlanabileceğini söylemiştir (Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 127-128; Kitâbü’l-Erbaʿîn, I, 277)
Bunların dışında kalan Eş‘ariyye ve Mâtürîdiyye kelâmcıları rü’yetullahın aklî bilgilerle de kanıtlanabileceğini kabul etmiştir. Ehl-i sünnet âlimleri arasında kıyamet gününde kâfirlerin Allah’ı görüp görmeyeceği konusunda ihtilâf vardır. Tercih edilen anlayışa göre kâfirler de mahşerde Allah’ı görecek, fakat daha sonra cehennem azabının yanı sıra O’nu görmekten mahrum bırakılmakla da cezalandırılacaktır. Âhirette meleklerin de Allah’ı göreceği âlimlerin çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir (Süyûtî, II, 397-398; Ahmed b. Nâsır, s. 186-187).
2. Allah dünyada görülemediği gibi O’nun âhirette de görülmesi mümkün değildir. Zira Kur’an’da gözlerin Allah’ı göremediği açıkça belirtilmiş (el-En‘âm 6/103), Hz. Mûsâ’nın kavminden Allah’ı görme talebinde bulunanların dünyada cezalandırıldığı haber verilmiştir (el-Bakara 2/55; en-Nisâ 4/153). Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görme talebinde bulunmasını konu edinen âyete gelince (el-A‘râf 7/143), bundan bir peygamberin muhal olan bir şeyi istemeyeceği biçiminde sonuç çıkarmak yerine isteğin mâkul bir şekilde te’vil edilmesi gerekir. Şöyle ki: Hz. Mûsâ, Allah’ı görmenin imkânsızlığını kanıtlamak amacıyla kavmi adına O’nu görmek veya bir mûcize vasıtasıyla hakkında zaruri bilgi sahibi olmak istemiştir. Âyetin zâhirî mânaya geldiğinin kabul edilmesi halinde bile bundan yine rü’yetullahın imkânsız olduğu sonucu çıkar. Çünkü Allah’ı görme talebinde bulunan Hz. Mûsâ, Tûr’a tecelli eden Allah’ı görememiş ve sonunda bu isteğinden ötürü tövbe etmiştir (el-A‘râf 7/143). “O gün rablerine bakan parlak yüzler vardır” meâlindeki âyet de (el-Kıyâme 75/22-23) rü’yetullahın âhirette vuku bulacağını kanıtlamaz. Söz konusu âyet müteşâbih olup Allah’ın görülemeyeceğini açıklayan muhkem âyetin ışığında, “O gün rablerinin mükâfatını bekleyen parlak yüzler vardır” şeklinde te’vil edilmelidir (Taberî, XII, 20-21; Kādî Abdülcebbâr, s. 264-269; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, III, 85; XIV, 229; XXX, 227). Ayrıca âyetlerde insanın Allah ile konuşma şekilleri arasında yüzyüze konuşma yoktur (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XXVII, 187). Sahih hadislerde de hiçbir insanın Allah’ı dünyada ve âhirette göremeyeceği bildirilmiştir,
buna muhalif rivayetler teşbih ve tecsîm inancını içerdiğinden sahih değildir veya râvilerce eksik nakledilmiştir (Kādî Abdülcebbâr, s. 268-270). Aklî bilgiler de Allah’ın görülemeyeceğini teyit eder, çünkü gözler sadece bir yerde ve bir yönde bulunan sonlu ve sınırlı maddî varlıkları görebilir; Allah ise bu türden bir varlık değildir ve maddî özellikler taşımaktan münezzehtir. Teşbih ve tecsîmden kaçınmak için rü’yetullahı reddetmek aklî bir zorunluluktur (a.g.e., s. 248-261). İbn Rüşd, âlimlerin rü’yetullahla ilgili âyetleri te’vil ederek Allah’ın görülemeyeceğine inanmaları gerektiğini, halkın ise âyetlerin zâhirî mânasına uygun olarak O’nun görülebileceğine inanmasında bir sakınca bulunmadığını söyler; esasen halk cisim olmayan bir varlığın mevcudiyetini düşünemez (el-Keşf, s. 157-159).
Rü’yetullah konusunda ortaya çıkan farklı telakkilerden, ilgili âyetlerin ilmî te’vil ölçülerine ve sahih hadislere göre anlaşılması halinde Allah’ın âhirette görüleceğini kabul eden Ehl-i sünnet’e ait görüşün daha isabetli olduğu ortaya çıkar. Ehl-i sünnet âlimleri, Allah’ın âhirette müminlerce görüleceğini ve kâfirlerin bundan mahrum bırakılacağını bildiren âyet ve sahih hadislerden hareketle görüş belirlerken buna karşı olan grup, önce kendine göre bazı aklî gerekçelerden yola çıkarak Allah’ın görülemeyeceği tarzında bir anlayış ortaya koymuş, ardından bunu müteşâbih âyetlerle delillendirmek istemiş, buna mukabil O’nun âhirette görüleceğini haber veren âyetlere dil kurallarına ve Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görme talebini konu edinen âyetteki kullanıma aykırı biçimde isabetsiz yorumlar getirmiş, ayrıca sahih hadisleri reddedip sahih hadis mecmualarında yer almayan rivayetler ileri sürmüş, rü’yetullahı inkâr ederken ontolojik açıdan âhireti dünya ile aynı statüde kabul etmiştir.
Halbuki birçok nassın haber verdiğine göre âhiretin şartları dünyaya göre tamamen farklı olacaktır. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk’ın insanları, ebediyet âleminde zâtını görmelerini mümkün kılacak ve gözlerinden perdeyi kaldıracak şekilde bir yaratılışa kavuşturması mümkündür (krş. Kāf 50/22). Bu aynı zamanda Allah’ın kâfirlere karşı müminlere bahşedeceği müstesna bir lutuf olup âdil ve mün‘im oluşuna da uygundur.
Rü’yetullaha dair çeşitli eserler kaleme alınmış olup bazıları şunlardır: Ebû Bekir el-Âcurrî, et-Taṣdîḳ bi’n-naẓar ila’llāhi teʿâlâ fi’l-âḫire (Beyrut 1988); Dârekutnî, Rüʾyetullāhi ʿazze ve celle (Kahire 1991); Meryem Abdurrahman Zâmil, Rüʾyetullāh beyne’s-Selef ve’l-İʿtizâl (Mekke 1979); Şâkir Abdülcebbâr, Keyfe nera’llāh (Bağdat 1983); Abdülazîz b. Zeyd er-Rûmî, Delâletü’l-Ḳurʾân ve’l-âs̱âr ʿalâ rüʾyetillâhi bi’l-baṣar (Riyad 1985); Ahmed b. Nâsır b. Muhammed Âl-i Ahmed, Rüʾyetullāhi teʿâlâ ve taḥḳīḳu’l-kelâm fîhâ (Mekke 1991); Abdurrahman b. Abdurrahman el-Ehdel, ʿİẓâmü’l-minne fî rüʾyeti’l-müʾminîn rabbehüm fi’l-cenne (Mekke 1998); Temel Yeşilyurt, Tanrı’nın Aşkınlığı Bağlamında Rü’yetullah Sorunu (Malatya 2001). Konuyla ilgili makaleler arasında P. M. de Contenson’un “La théologie de la vision de Dieu au début du XIIIe siècle” (Revue des sciences philosophique et théologique, XLVI [1962], s. 409-444); Georges Vajda’nın “Le problème de la vision de Dieu (ru’ya) d’après quelques auteurs ši’ites duodécimains” (Le Shi’isme imamite, [ed. T. Fahd, Paris 1970], s. 31-54); Fethullah Huleyf’in “Rüʾyetullāh ʿinde’l-Muʿtezile ve Ehli’s-sünne” (Dirâsât felsefiyye = Etudes philosophiques [ed. Osman Emin – İbrahim Madkour, Kahire 1974], s. 79-96); A. K. Tuft’ın “The Ru’ya Controversy and the Interpretation of Qur’an Verse VII (al-A.rāf) 143” (HI, VI/3 [1983], s. 3-41) ve Hikmet Akdemir’in “Taberi’ye Göre Rü’yetullah Meselesi” (Harran Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, III [2002], s. 7-26) adlı makaleleri sayılabilir.
Taberâni , şu hadis-i şerifi rivâyet ediyor: "Medine Mekke' den hayırlıdır." Mevâhib-i Ledünniye Muhtasarı. ( El-Envâru'l - Muhammediyye) En Sevgili Kul Son Nebi Son Resul Muhammedi Nurlar. Yusuf Nebhani.sy.1071.
İsim .Arapça da <yükseklik<manasına gelen<sümüv< kökümden türetilmiş bir kelimedir.Sema aynı kökten gelmektedir.Onun , damga basmak, eser ve iz bırakmak anlamına gelen <vesm< kökünden geldiğinisöyleyen dil bilginleride vardır. Bkz. Kamus, <v.s.m<ve <s.m.v<maddeleri peygamberimizin şemaili prof.Dr.ALİ YARDIM SY.427
İSİM-MÜSEMMÂ الاسم والمسمّى Allah’ın isimleriyle zâtı arasındaki ilişkiye dair tartışmaları ifade eden kelâm terimi.
Müellif:LYAS ÇELEBİ İ Sözlükte ism “varlıklara verilen ad”, müsemmâ “adlandırılan varlık”, tesmiye de “adlandırma” demektir. İsim bir hakikate delâlet eden mutlak lafız, müsemmâ bu hakikatin kendisini oluşturan şey, tesmiye ise isim ile müsemmâ arasındaki irtibatı sağlayan mânadır. İsim, kelime çeşitlerinin hepsini içine almakta olup “cevher ve araz türünden bütün nesne ve mânalar için konulmuş lafız” diye tanımlanır (Ebü’l-Bekā, s. 56). Bu yönüyle söz, fiil veya nitelik türündeki bütün kavramları zihne taşıyan bir vasıta konumundadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de mutlak olarak geçen, “Âdem’e bütün isimleri öğretti” (el-Bakara 2/31) ifadesi cevher ve arazların tamamının isimlerini kapsamaktadır. Adlandırılan şey hariçte bulunan bir nesne olabileceği gibi zihnî bir varlık da olabilir.
Bir lafzın hangi anlam karşılığında kullanıldığını bilmek lafızla medlûlü arasındaki özel nisbeti bilmeye bağlıdır. Dilcilerin “isnad”, kelâmcıların “tesmiye” dedikleri bu nisbetin zorunlu olduğunu söyleyenlere göre isimlerin müsemmâya delâleti (vaz‘) tevkīfîdir. Halbuki bu nisbet bazan doğru, bazan da yanlış olabilir. Dolayısıyla kullanılan lafızların esas itibariyle kesbî mi yoksa tâlimî mi olduğu, dilin müsemmânın hakikatine paralel bir realitesinin bulunup bulunmadığı ve kelimelerin bizâtihi mevcut gerçekler olarak insana öğretilip öğretilmediği hususu tartışmalıdır. Hz. Âdem’e bütün isimlerin öğretildiğini bildiren âyetten hareketle bunun tâlimî olduğunu ve isimlerin hakikatlere uygun realitelerinin bulunduğunu ileri sürenlerin yanında aksini iddia edenler de vardır. Birinci görüşü savunanlar dille ifade edilenlerin mutlak hakikati aynen yansıttığını söylerken aksini savunanlar dilin hakikatin aynını değil onun algılanışını yansıtan bir söylem olduğunu, dolayısıyla aynı hakikatin değişik ifade şekillerinin bulunabileceğini kabul ederler.
Kur’ân-ı Kerîm’de “ism” kavramı isim ve fiil halinde yetmiş bir yerde geçmektedir. Bunların yarısından fazlası isim veya çoğulu olan esmâ, ikisi “adaş” anlamındaki semiy, geri kalanları da tesmiye masdarına bağlı isimlerdir. Fakat bu kullanımların hiçbiri, kelâm literatüründe yer alan isim-müsemmâ tartışmasıyla ilgili değildir. Hadis kaynaklarında da bu konuya işaret eden sahih bir rivayet yoktur.
Kelâmcılar, isim-müsemmâ konusuna isimlerle, adlandırdıkları varlıklar arasında nasıl bir ilişkinin kurulabileceği açısından yaklaşmışlar, ilâhî isim ve sıfatların Allah’ın zâtının aynı veya gayri oluşunu belirlemek için bu hususu incelemişlerdir. Kelâmcıların burada tartıştığı asıl mesele felsefecilerin yaptığı gibi fenomenler âlemine ilişkin varlıklar, meselâ “deniz” veya “kitap” gibi isimlerle bunların müsemmâları olan su ve kâğıt arasındaki ilişki değil Allah’ın zâtı ile isim ve sıfatları arasındaki ilişkidir. Allah, zâtı gereği duyularla algılanamayan bir varlık olup insanın tecrübî bilgisine doğrudan konu teşkil etmez. Bu sebeple “bilen, güç yetiren, bağışlayan” gibi isimlerin Allah hakkında ne ifade ettiğini belirlemek için tartışılan isim-müsemmâ konusu sıfat probleminin bir bölümünü oluşturur.
İsim-müsemmâ meselesi, ilâhî sıfatlara ilişkin tartışmaların başlamasından sonra muhtemelen II. (VIII.) yüzyılda ortaya çıkmıştır. Konuyu ilk olarak Gaylân ed-Dımaşkī ve öğrencisi Cehm b. Safvân’ın gündeme getirdiği ve Mu‘tezile’nin de onları takip ettiği sanılmaktadır. Dârimî’nin, er-Red ʿale’l-Merîsî adlı eserinde (s. 7) “Allah’ın isimlerine ve onların gayri mahlûk olduğuna iman” şeklinde bir başlığın bulunması, problemin erken devirlerden itibaren tartışmaya başlandığını göstermektedir. Buhârî de Cehmiyye’nin Kur’an gibi ilâhî isimleri de mahlûk kabul ettiğini belirtir (Hadîs-i Şerifler Işığında, s. 36).
Cehmiyye, Mu‘tezile ve Şiî kelâmcıları ismin müsemmâdan ayrı, tesmiyenin ise aynı olduğu görüşündedir.
ÂD عاد Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen eski bir Arap kavmi.
Müellif: CELAL KIRCA Hz. Nûh’tan sonra yaşamış olan bu kavme, peygamber olarak Hz. Hûd gönderilmiştir. Âd kavmi, Hûd’u yalanlayıp onun getirdiği dini inkâr ettiği için şiddetli bir rüzgârla cezalandırılmıştır (bk. Fussılet 41/16; el-Kamer 54/19; el-Hâkka 69/6).
Âd, Nûh’un torunlarından Avs’ın oğludur. Avs’ın babası İrem, onun babası Hz. Nûh’un oğlu Sâm’dır. Tarihçiler ve müfessirler, Âd kavmini Âd-ı ûlâ ve Âd-ı uhrâ olmak üzere iki kısma ayırırlar. Hz. Hûd’un peygamber olarak gönderildiği kavim Âd-ı ûlâ’dır. Necm sûresinin ellinci âyetinde, “Allah daha önce gelen Âd’ı helâk etti” denilmektedir. Bu sebeple müfessirler, Âd ve Hz. Hûd ile ilgili olarak Kur’an’da zikredilen müşterek olayların hepsinin birinci Âd kavmiyle ilgili bulunduğunda hemfikirdirler. Âd-ı ûlâ’nın helâk edilmesinden sonra bu kavimden kurtulanların neslinden ikinci Âd, yani Âd-ı uhrâ ortaya çıkmıştır. Zemahşerî’ye göre, İrem şehrine sahip olan da bu ikinci Âd kavmidir. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’de birinci Âd kavminden bahsedildiği halde (bk. en-Necm 53/50), ikinci Âd kavminden açıkça söz edilmemektedir. Yine Kur’an’da İrem şehrinden bahsedilirken (bk. el-Fecr 89/6-7) bu şehrin hangi Âd kavmine ait olduğu açıkça zikredilmemiştir. Tefsir kaynaklarında kaydedildiğine göre İrem, Âd’ın dedesidir. Bu durumda İrem şehrinin ona izâfe edilmesi ve birinci Âd kavmiyle ilgili olması ihtimali daha kuvvetli görünmektedir.
Âd kavminin yaşadığı coğrafî bölge, birçok tarihçi ve müfessire göre Yemen’dir. Bu kavim Yemen’de Uman ile Hadramut arasındaki bölgede yaşamıştır ki Kur’ân-ı Kerîm’de de Hz. Hûd’un Ahkāf (الأحقاف) bölgesinde yaşayan bir kavme peygamber olarak gönderildiği anlatılmaktadır (bk. el-Ahkāf 46/21).
Âd kavmiyle ilgili bilgiler genellikle Kur’an’a dayanmakta, ayrıntılar ise daha çok tefsirlerde bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in beyanına göre bu kavim muhteşem saraylara (bk. eş-Şuarâ 26/128, 129), mallara, sürülere ve eşsiz bağ ve bahçelere sahipti (bk. eş-Şuarâ 26/133, 134). Bu yüzden gurur ve kibre kapılmış olan Âd kavmi putlara tapmaya başlamış, insanlara zulmederek azgınlık ve taşkınlıkta bulunmuştur (bk. Hûd 11/59; eş-Şuarâ 26/130). Allah, Hz. Hûd’u bu kavme peygamber olarak göndermiş, fakat kavmi onu yalanlayarak kendisine karşı çıkmıştır (bk. el-A‘râf 7/65; Hûd 11/50; eş-Şuarâ 26/123-126). Hz. Hûd’un onları uyarması, Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri hatırlatarak O’na inanmalarını istemesine karşı onlar, “İster öğüt ver ister verme, bizce birdir, farketmez” (eş-Şuarâ 26/136) diyerek kendilerine yapılan ikazları dinlememişlerdir. İsyan ve inkârlarının cezası olarak Allah, önce yağmurlarını keserek kuraklık sebebiyle ünlü İrem bağlarını kurutmuş, daha sonra kasıp kavuran bir rüzgârla onları cezalandırmıştır (bk. el-Ahkāf 46/24-25; el-Kamer 54/19-21). Sekiz gün süren bu rüzgâr, Kur’an’ın tasvirine göre Âd kavmini hurma kütükleri gibi bulundukları yerden söküp atmıştır (bk. el-Hâkka 69/6-8). Hz. Hûd ve ona inanan müminler ise bu felâketten kurtularak (bk. el-A‘râf 7/72) ikinci Âd kavminin çekirdeğini oluşturmuşlardır.
BİBLİYOGRAFYA Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Mahmûd Muhammed Şâkir – Ahmed Muhammed Şâkir), Kahire 1960-70, VIII, 217; XXVI, 22-23; Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1387/1968 ⟶ Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), IV, 34; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil (nşr. C. J. Tornberg), Leiden 1851-76 ⟶ Beyrut 1385-86/1965-66, I, 85-89; Kurtubî, el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân (nşr. Ebû İshâk İbrâhim), Kahire 1386-87/1966-67, VII, 235-236; Hâzin, Lübâbü’t-teʾvîl, Kahire 1317, IV, 127; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1936, VII, 5800-5801; Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ, İstanbul 1966, I, 9; Tecrid Tercemesi, IX, 90; Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal fî târîḫi’l-ʿArab ḳable’l-İslâm, Beyrut 1976-80, I, 299-302; F. Buhl, “Âd”, İA, I, 123-124; a.mlf., “ʿĀd”, EI2 (İng.), I, 169.
Eserleri. 1. Hak Dini Kur’an Dili. Kırk sekiz yaşında iken başlayıp altmış yaşında tamamladığı tefsiri olup en meşhur eseridir. İlk defa Diyanet İşleri Reisliği tarafından yayımlanan eserin (İstanbul 1935-1938) daha sonra birçok baskısı yapılmıştır.
2. İrşâdü’l-ahlâf fî ahkâmi’l-evkāf. Mülkiye Mektebi’nde okutmak üzere hazırladığı bir ders kitabıdır (İstanbul 1330 r./1914).
3. Hz. Muhammed’in Dini İslâm. Anglikan Kilisesi’nin sorularına şeyhülislâmlık adına verdiği cevaplardan oluşan bir risâledir. Tefsirinin sonraki baskılarının baş tarafına eklenerek yayımlanmıştır (İstanbul 1979).
4. Metâlib ve Mezâhib (İstanbul 1341). Fransız felsefe tarihçisi Paul Janet ve Gabriel Seailles tarafından yazılan Histoire de la philosophie adlı eserin tercümesidir. Tahlilî Târih-i Felsefe başlığını da taşıyan esere yazdığı mukaddime ile tahlil ve tenkit mahiyetindeki geniş dipnotları felsefî bakımdan büyük değer taşımaktadır.
5. İstintâcî ve İstikrâî Mantık. İngiliz müellifi Alexander Bain’e ait eserin Fransızca’ya yapılan tercümesinden Türkçe’ye çevirdiği bu kitabı Süleymaniye Medresesi’nde öğrencilere ders notu olarak vermiştir.
Bunların dışında ilhâdın temelsizliği, inkâr ve şirkin insan ruhunda uyandırdığı ıstırap, İslâmiyet’in ilerlemeye engel olmadığı, orduya yapılan yardımların zekât yerine geçebileceği gibi değişik konularda Beyânülhak ve Sebîlürreşâd dergilerinde Küçük Hamdi veya Elmalılı Küçük Hamdi imzaları ile yayımlanmış yirmiyi aşkın makalesi vardır.
Hidayet cennetin anahtarıdır. Allah c.c.Fasıklara ve kafirlere hidayet vermez. Allah c.c. haram yiyenlere ve günah işleyenlere hidayet vermez. Allah c.c.Zalimlere hidayet vermez. Mahmud Esad Coşan Akra fm. Günün sohbeti.
Ahzab Suersi'nin 37.nci âyetinde bu çelişkili durum şöyle bildirilmektedir: (mealen) "Allah c.c.ın açığa çıkaracağı şeyi ise sen içinde gizli tutuyordun ve insanlardan çekiniyordun.Halbuki Allah c.c. ,kendisinden çekinip korkmana daha lâyıktır."Bu Âyet, ortadaki kördüğümü çözüverdi. Tabiratlı, terkipli, Ansiklopedik Risale-i Nur'un Büyük Lügatı.sy.1399.
AHKĀF SÛRESİ سورة الأحقاف Kur’ân-ı Kerîm’in kırk altıncı sûresi. Âd kavminin yaşadığı Ahkāf bölgesi
Müellif: EMİN IŞIK Ahkāf, lugatta “uzun, meyilli ve yüksekçe kum yığını” mânasına gelen hıkfın çoğulu olup, “eğri büğrü kum tepeleri” demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de Âd kavminin, Hz. Hûd tarafından imana davet edildikleri sırada yaşadıkları yerin adı olarak geçer. Kaynaklarda bu yerle ilgili farklı bilgiler verilmektedir. Buranın Yemen’in Sihr mıntıkasında denize bakan yüksek kumluk bölge, Arabistan’ın güneyinde Uman ile Mehre arasında bir vadi veya Uman ile Hadramut arasında kalan geniş kum çölü olduğu ileri sürülmüştür. Araplar, umumiyetle yarımadanın güneyindeki kendilerince fazla bilinmeyen kum çölüne bu adı verirlerdi.
Ahkāf sûresi, adını yirmi birinci âyette geçen ahkāf kelimesinden almıştır; “hâ-mîm” ile başlayan ve Mushaf’ta ardarda dizilmiş bulunan yedi sûrenin sonuncusudur. Mekke devrinde Câsiye sûresinden sonra nâzil olmuştur. On, on beş ve otuz beşinci âyetlerinin Medenî olduğu da rivayet edilmiştir. Otuz beş âyettir; sûre evvelindeki “hâ-mîm”i tek başına bir âyet saymayanlara göre ise otuz dört âyettir. Fâsılaları م ve ن harfleridir.
Konusu bakımından kendisinden önceki Câsiye sûresinin devamı mahiyetinde olan Ahkāf sûresindeki âyetleri muhteva yönünden beş grupta mütalaa etmek mümkündür. 1-6. âyetlerde, Kur’ân-ı Kerîm’in Allah tarafından indirilmiş bir kitap olduğuna işaret edildikten sonra Allah’ın göğü, yeri ve diğer varlıkları belli bir süre içinde ve bir gayeye bağlı olarak yarattığı, bu gerçek apaçık ortadayken Allah’tan başka tanrılar edinmenin mânasızlığı, haklarında akla veya nakle dayalı hiçbir delil bulunmayan, sürekli yakarılsa da kıyamete kadar hiçbir karşılık veremeyecek olan putlara tapmanın saçmalığı çarpıcı bir şekilde ortaya konur; bunun ne kötü bir sapıklık olduğuna dikkat çekilir. 7-14. âyetlerde, vahyin gerçekliği ve buna bağlı olarak Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğu, Kur’an’ın şüphe götürmez üstünlüğü, iman davasının haklılığı, müşriklerin bile bile gerçeği kabule yanaşmadıkları anlatılır. 15-20. âyetlerde, imanın iyilik ve ahlâkla, inkârın da kötülük ve ahlâksızlıkla olan ilişkisi konu edilir. Gerçek müminin aile ve sosyal çevresiyle olan iyi münasebetleri üzerinde durulur. Allah’a ve âhiret gününe inanan insanın Allah’ın emrine uyarak O’nun rızasını iyi davranışlarda araması ve iyiliğin her şeyden önce en yakınlara, özellikle ana ve babaya yapılması gerektiğine işaret edilir. Kendisini büyütmek ve yetiştirmek için birçok sıkıntılara katlanan ana babasına karşı saygılı davranmayan, onların öğütlerini dinlemeyenlerin âhirette azap görecekleri ihtar edilir. 21-29. âyetlerde, Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’e ve müminlere karşı takındıkları olumsuz tavırdan vazgeçip öğüt almaları için kendilerine Âd kavminin uğradığı âkıbet hatırlatılır. Hz. Hûd’un Âd kavmini, putları bırakıp yalnız Allah’a kulluk etmeleri, aksi halde büyük bir felâkete uğrayacaklarını haber vererek uyardığı, buna rağmen onların küfür ve inkârda ısrar ettikleri, Allah’ın da onları, inkâr ve taşkınlıklarının cezası olarak, her şeyi yıkıp yok eden korkunç bir kum fırtınası ile helâk ettiği anlatılır ve aynı âkıbete uğrayan diğer toplumların halinden ibret alınması öğütlenir. Son âyetlerde ise cinlerin de insanlar gibi Hz. Peygamber’in tebliğine uymakla mükellef oldukları ve bu konuda uyarıldıkları belirtilerek Allah’ın davetine uymayanların apaçık bir sapıklık içinde bulunduklarına ve âhirette cezalandırılacaklarına işaret edilir.
Ahkāf sûresinde, Hz. Peygamber’e kavminden gördüğü eza ve cefaya, diğer büyük peygamberler (ülü’l-azm*) gibi katlanması tavsiye edilir. Sûre, küfrün sonunun yakın olduğunu, inananların mutlaka başarıya ulaşacaklarını haber veren âyetlerle sona erer. Bundan sonraki Muhammed sûresinde cihad ve savaşa izin veren âyetlerin bulunması, Mekkeli müşriklerin uğrayacağı hezimetin eski ümmetlerin helâkinde görüldüğü gibi tabii âfetler sebebiyle değil, ileride güçlenecek olan müslümanların eliyle gerçekleşeceğine işaret sayılır. Bu nokta aynı zamanda bu iki sûre arasındaki münasebeti de gösterir.
BİBLİYOGRAFYA Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Bulak 1323-29 ⟶ Beyrut 1398/1978, XXVI, 2-25; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ḥḳf” md.; Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân, Beyrut 1376/1957, I, 115-116; Kurtubî, el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân (nşr. Ebû İshak İbrâhim), Kahire 1386-87/1966-67, XVI, 178-222; Lisânü’l-ʿArab, “ḥḳf” md.; Süyûtî, el-İtḳān (nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl), Kahire 1387/1967, I, 74; Âlûsî, Rûḥu’l-meânî, Bulak 1301 ⟶ Beyrut, ts. (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), VIII, 74-98; Kāmûsü’l-a‘lâm, I, 783; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1982, VI, 4333-4365; Muhammed İsmâil İbrâhim, Muʿcemü’l-elfâẓ ve’l-aʿlâmi’l-Ḳurʾâniyye, Kahire, ts. (Dârü’l-fikri’l-Arabî), s. 131; “Ahkâf”, İA, I, 157; G. Rentz, “al-Aḥḳāf”, EI2 (İng.), I, 257; a.mlf., “el-Aḥḳāf”, UDMİ, II, 44.
AHZÂB SÛRESİ سورة الأحزاب Kur’ân-ı Kerîm’in otuz üçüncü sûresi. Ahzâb sûresinin muhakkak hattıyla yazılmış ilk âyetleri
Müellif: EMİN IŞIK Tamamı Medine devrinde nâzil olan sûre yetmiş üç âyetten ibarettir. Fâsıla*sı, 4. âyetin sonundaki “lâm” harfi dışında “elif”tir. Adını, 20 ve 22. âyetlerinde geçen ahzâb kelimesinden almıştır. Ahzâb, “parça, kısım; cemaat; silâh ve harp aleti” gibi anlamlara gelen hizb kelimesinin çoğuludur. Bir Kur’an cüzünün dörtte birine de hizb adı verilir. “Onlar şeytanın hizbidirler” (el-Mücâdile 58/19) âyetinde olduğu gibi, bir kimsenin özel askerlerine, yakın adamlarına da hizb denmekle beraber sûrede geçen ahzâb kelimesiyle, Hz. Peygamber’e karşı savaşmak üzere toplanıp Medine’yi kuşatmaya gelen ve Hendek Gazvesi’ne sebep olan müttefik düşman kuvvetleri kastedilmiştir. Bu sebeple Hendek Gazvesi’nin bir adı da Ahzâb Gazvesi’dir. Bu savaşta Medine’yi ele geçirmeyi, Hz. Peygamber’i ortadan kaldırıp müslümanları toptan imha etmeyi hedef alan yahudilerle Mekkeli müşriklerin planı, Hz. Peygamber’in Medine çevresine kazdırmış olduğu bir hendekle engellendi. Bu olaydan sonra müşrikler bir daha müslümanlara karşı taarruza geçemediler. Neticede Müslümanlık Arabistan’da hızla yayılmaya başladı (geniş bilgi için bk. HENDEK GAZVESİ).
Sûrenin bazı âyetlerinin (12-27) bu olay üzerine nâzil olduğu görülmekle beraber sûre içinde daha sonraki olaylarla ilgili âyetler de bulunmaktadır. Meselâ, “Artık bundan sonra kadın almak sana helâl değildir” meâlindeki 52. âyetin, çok kadınla evliliğe sınır koyan Nisâ sûresinden sonra geldiği anlaşılmaktadır. Buna göre, denilebilir ki sûrenin bütünüyle tamamlanması hicretin 9. senesine kadar sürmüştür.
Ahzâb sûresinde müslümanlar, İslâm düşmanlarının İslâmiyet’i yıkmaya ve zayıf düşürmeye yönelik saldırılarına karşı uyarılmakta ve onların ayrı din ve milletlerden olsalar dahi müslümanlara karşı birlikte harekete geçebilecekleri, silâh ve kuvvet zoruyla müslümanları imhaya kalkışabilecekleri belirtilmektedir. Silâh ve kuvvete başvurmadıkları barış zamanlarında da Hz. Peygamber’in şahsı ve aile hayatıyla ilgili iftira ve dedikodular yayarak İslâmiyet’i gözden düşürmeye, onu zihinlerden ve gönüllerden silmeye çalışacakları ifade edilmektedir.
Daha önce Mekke devrinde nâzil olan sûreler İslâmiyet’in parlak geleceğini müjdelerken, Müslümanlığın güçlenmeye başladığı sıralarda gelen bu sûre müslümanlara yönelik maddî ve kültürel tehlikelere dikkat çekmekte, çeşitli dinî cemaatler arasında kendilerine mahsus özelliklerle ayrı bir sosyal yapıya sahip olan müslüman toplumunun sağlam temellere dayanması gereğini ortaya koymaktadır. Bundan dolayıdır ki sûre içinde nesep, miras, nikâh, boşanma, giyim kuşam, görgü ve eğitim gibi hukuk ve ahlâkla ilgili âyetler bulunmaktadır. Gelenekçi ve dar çerçeveli aşiret düzeninden iman, eğitim, ahlâk ve hukuk temelleri üzerine kurulu geniş çerçeveli ve ileri bir toplum düzenine geçişin cihanşümul ilkelerini getiren Ahzâb sûresi, dokuz ana konuyu ele almaktadır.
1-8. âyetler kâfir ve münafıkların dedikodularına değil, Allah’tan gelen vahye uymayı emreder. Câhiliye dönemine ait olan zıhâr* ve evlât edinme âdetleriyle soy üstünlüğü ve asâlet unvanlarını ortadan kaldırır. Tevhid inancına dayalı yeni düzende bütün müslümanların dost ve kardeş olduklarını, birbirlerine eşit ve aynı haklara sahip bulunduklarını anlatır. 9-20. âyetlerde müttefik kuvvetlerin (ahzâb) Medine’ye hücumu, savaş karşısında münafıklarla korkakların durumu, savaştan kaçmak için bahane uydurmaları, müminlerin bu savaşla imtihan edilmeleri dile getirilmektedir. 21-27. âyetlerde savaş karşısında müminlerin tavrı anlatılmakta, münafıklarla korkakların aksine onların savaştan dolayı yılgınlık göstermedikleri, Hz. Peygamber’i örnek aldıkları, karşılarındaki düşman birliklerini kendileri için bir imtihan saydıkları, bundan dolayı iman ve teslimiyetlerinin arttığı, sonunda da Allah’ın vaad ettiği zafere ulaştıkları belirtilmektedir. Bu savaşın en önemli sonucu, Medine ve çevresindeki yahudi tehlikesinin ortadan kalkmış olmasıdır. 28-34. âyetlerde Hz. Peygamber’in örnek aile hayatı ortaya konmaktadır. Hendek Gazvesi’nden sonra müslümanların iktisadî durumları düzelip de Peygamber hanımlarının bu refahtan nasiplerini almak istemeleri üzerine Ahzâb sûresinin 28-29. âyetleri nâzil oldu ve şayet refaha yönelik isteklerinde ısrar ederlerse Hz. Peygamber’in onları boşayıp istedikleri şeyleri kendilerine vereceği belirtildi. Fakat onlar peygamber hanımı olarak kalmayı ve onun dilediği şekilde yaşamayı tercih ettiler. 35-40. âyetlerde Hz. Peygamber’in aile hayatının dindarlık ve iffet temeli üzerine kurulduğunu gösteren, aynı zamanda müslümanlarda da bulunması istenen on özelliğe işaret edildikten sonra, onun Zeyneb ile evlenmesi olayı ve bu evlilikten elde edilen sonuçlar anlatılmaktadır. Buna göre âzatlı bir köle, Câhiliye devrindeki uygulamanın aksine, soylu bir kadını nikâhlayabileceği gibi müminler de evlâtlıklarının boşadığı kadınlarla evlenebileceklerdir (ayrıca bk. ZEYNEB bint CAHŞ). 41-52. âyetlerde Allah’ı anmanın gereği belirtildikten sonra Hz. Peygamber’in yalnızca iman ve ibadet konularında değil, insanoğlunun faaliyet alanına giren bütün konularda özellikle aile hayatında ve sosyal ilişkilerde örnek bir şahsiyete sahip olduğuna işaret edilmektedir. 53-58. âyetlerde Hz. Peygamber ve onun hanımları karşısında müminlerin riayet etmesi gereken belli başlı muaşeret kaideleri zikredilmektedir. 59-68. âyetlerde yalan haber yayan, iffetli kadınları rahatsız eden ve toplumun huzurunu bozmaya çalışan ahlâksız, münafık, iftiracı ve bozgunculara karşı müminlerin uyanık bulunmaları ve tedbirli olmaları tavsiye edilmekte, sözü edilen bu kişilerin feci âkıbetleri anlatılmaktadır. 69-73. âyetlerde önce müminlerin Hz. Mûsâ’yı üzen yahudilerle münafıklara benzememeleri emredilmektedir. Bu kısım sûre girişindeki âyetlerin bir bakıma tekrarı ve tekidi mahiyetindedir. Ancak orada sevgi ve din kardeşliği açısından ele alınan iman, burada o sevgi ve kardeşliğin canlı ve müşahhas ifadesi olan itaat ve disiplin açısından değerlendirilmekte ve görevlerin yerine getirilmesi sonucuna bağlanmaktadır. İtaat âyetinden sonra emanet* âyetinin gelmesi, emre itaat etmenin emanete riayet anlamı taşıdığını gösterir. Sûrenin en son âyeti de ilk âyetiyle ilgilidir. Çünkü ilk âyet kâfirlerle münafıklara uymamayı emretmekte, son âyet ise onların Allah tarafından azaba uğratılacaklarını bildirmektedir. Sûre, müminlerden günah işleyenlerin tövbelerinin kabul edilip bağışlanacaklarını müjdeleyerek sona ermektedir.
HENDEK GAZVESİ غزوة الخندق Müslümanlarla Mekkeli müşrikler ve müttefikleri arasında yapılan savaş (5/627). Hendek Gazvesi’nde Hz. Peygamber’in karargâhının bulunduğu yerde yapılan Mesâcid-i seb‘a – Medine / Suudi ArabistanHendek Gazvesi’nin yapıldığı yerleri gösteren plan
Müellif: MUHAMMED HAMÎDULLAH Medine önlerinde, hicretin 5. yılı Şevval ayının 7’sinde (1 Mart 627) başlayıp Zilkade’nin 1. günü (24 Mart 627) sona eren savaşa, şehrin müdafaası çevresine kazılan hendeklerle sağlandığı için Hendek Gazvesi denilmiştir. Saldırgan tarafta yer alan Kureyşliler, Hayber yahudileri, Gatafânlılar, Fezâreliler, Esedoğulları ve Süleymoğulları gibi birçok grubu ifade etmek için Kur’ân-ı Kerîm’de kullanılan “ahzâb” (hizipler, gruplar) tabirinden dolayı bu savaşa Ahzâb Gazvesi adı da verilir. 33. sûrenin 20 ve 22. âyetlerinde, Medine’yi kuşatmaya gelen müttefik düşman kuvvetlerinden “ahzâb” şeklinde bahsedilmekte, bazı âyetleri söz konusu savaş hakkında nâzil olan sûre de adını bu kelimeden almaktadır.
Hicretin 3. yılında (625) vuku bulan Uhud Gazvesi’nden sonra müslümanların, hem Kureyşliler’le hem de Medine ve Hayber’de yaşayan yahudilerle münasebetleri daha kötü bir hal almıştı. Kureyşliler Uhud’dan sonra, Suriye’ye giden kervanlarının güvenliğini sağlamak için Medine çevresini topraklarına katma arzusunu gerçekleştiremedikleri gibi Uhud’da elde ettikleri kısmî başarılarını da bir sonuca bağlayamamışlardı. Buna karşılık müslümanlar kısa zamanda eski güçlerine kavuşmuş, Zâtürrikā‘ ve Hicaz-Suriye kervan yolu üzerindeki Dûmetülcendel’e yaptıkları seferlerle Kureyş’in yalnız Mısır ve Suriye’ye değil Irak’a giden kervanlarına da yolları kapatmışlardı. Hicretin 4. yılında (625) Medine’den kuzeye Hayber ve çevresine sürülmüş olan Benî Nadîr yahudileri müslümanlar için Suriye ticaret yolunun emniyeti bakımından tehdit oluşturmaya ve civar bölgelerde yaşayan halkı kışkırtmaya başladılar. Sellâm b. Ebü’l-Hakīk, Huyey b. Ahtab ve Rebî‘ b. Ebü’l-Hakīk gibi Benî Nadîr’in ileri gelenleri Mekke’ye giderek Kureyşliler’i müslümanlara karşı birlikte savaşmaya ikna ettiler. Ayrıca Dûmetülcendel hâkiminin bu yöreden Medine’ye giden kervanlara zarar vermesini sağladılar. Aynı zamanda Gatafân ve Fezâre kabilelerini, Hayber yöresinin bir yıllık hurma mahsulüne mukabil müslümanlara karşı girişecekleri mücadelede yanlarına çektiler; daha sonra da Benî Süleym’i bu ittifaka dahil etmeyi başardılar. Diğer taraftan Mekke’ye bir heyet gönderip yaptıkları anlaşmaları haber vererek müşrikleri Medine’ye saldırmaya teşvik ettiler. Böylece kuzeyde Gatafân, Fezâre ve Esed, doğuda Süleym, güneyde Kureyş, Kinâne ve Sakīf kabileleriyle Medine’yi üç tarafından çevirmeyi düşünüyorlardı. Bu sırada Dûmetülcendel bölgesinin hâkimi Ükeydir b. Abdülmelik, Suriye ve Irak’tan Medine’ye gelen hububat yüklü kervanların geçtiği yolu kesti. Yahudilerin planı Hz. Peygamber’i Medine’den dışarıya çekmek, ardından Gatafân ve Kureyşliler’in el ele verip Medine’yi yağma etmelerine imkân hazırlamak ve Resûlullah’ı merkezden uzak bir yerde zor duruma düşürmekti. Resûl-i Ekrem Dûmetülcendel’e hareket etti; ancak beklenmedik bir şekilde Medine’ye geri döndü. Bir rivayete göre Huzâalılar, on günlük yolu dört gecede kateden habercileriyle Kureyş’in savaşa hazırlandığını Hz. Peygamber’e bildirmişlerdi (Şâmî, IV, 514).
Resûlullah Medine’ye döner dönmez savaş hazırlıklarına başladı. Uhud’da alınan dersten sonra kuşatma altında kalmak açık arazide çarpışmaya tercih edildi ve ittifakla şehrin içeriden savunulması kararlaştırıldı. Yiyecek ve içecek ihtiyacını karşılayacak her şey mevcuttu. Şehrin özellikle üç tarafı yoğun biçimde bahçeler ve bunları birbirinden ayıran çit ve alçak duvarlarla çevrilmişti; ayrıca aralarında uzanan yollar çok dardı. Düşmanın bu engelleri aşması zor olup küçük askerî birliklerle bile durdurulması mümkündü. Ancak Kureyş ve müttefiklerinin çokluğu hakkında alınan haberler üzerine savunmayı takviye için şehrin çevresinde uygun yerlere hendek kazılmasına karar verildi; kaynaklarda genellikle bunun Selmân-ı Fârisî’nin teklifi üzerine kararlaştırıldığı belirtilir. Hz. Peygamber, muhacir ve ensardan bazı sahâbîlerle birlikte hendek kazılacak yerleri tesbit etti. Kazı sırasında da zaman zaman kendisi için kurulan Türk çadırından (kubbe Türkiyye) çıkıp bizzat çalıştı (İbn Sa‘d, IV, 83). Yaklaşık 5,5 km. uzunluğundaki hendeğin genişliği 9 m., derinliği ise 4,5 m. kadardı (hendek açılan yerler ve kazılması için bk. Hamîdullah, Hz. Peygamberin Savaşları, s. 132-144).
Birkaç haftada tamamlanan hendek kazma işinden hemen sonra muhtemelen 10-12.000 kişiden oluşan düşman ordusu Medine’ye ulaştı ve karargâhını şehrin kuzeyinde Uhud Savaşı’nın yapıldığı alanda kurdu; müşriklerin sancağını Benî Abdüddâr’dan Osman b. Talha taşıyordu. Müslüman askerlerin sayısı ise 3000 kadardı ve muhacirlerin sancaktarı Zeyd b. Hârise, ensarınki de Sa‘d b. Ubâde idi. Resûl-i Ekrem kadınlarla çocukların, yiyecek ve içeceklerin, değerli eşyaların ve hayvanların şehirde bulunan en müstahkem binalarda toplanmasını ve ordunun Sel‘ dağı eteklerinde karargâh kurmasını emretti. Kendisi de çadırını Zûbâb dağından bugün Fetih Mescidi’nin bulunduğu yere nakletti. Kureyşliler ve müttefikleri böyle bir hendekle karşılaşacaklarını hiç düşünmedikleri için şaşırıp kaldılar. Zira hendekler, düşman süvarilerini hücumdan caydıracak bir genişliğe sahipti ve gece gündüz müslüman birlikler tarafından kontrol altında tutuluyordu. Daha önce Hayber’e sürülmüş olan Benî Nadîr’e mensup bir heyet, Medine’de oturan ve müslümanlarla arası iyi olan Benî Kurayza yahudilerine gidip onları müslümanlara karşı hücuma geçmeye ikna etti. Durumu öğrenen Hz. Peygamber hemen tedbir aldı ve birkaç yüz kişiden oluşan iki birlik göndererek yahudi mahallelerinin etrafını kuşattı. Öte yandan Gatafân ve Fezâre kabileleriyle birlikte gelen paralı askerlerle ayrı bir anlaşma yapmak üzere onlara bir heyet gönderdi; fakat istedikleri aşırı ücret yapılan bir toplantıdan sonra reddedildi. Bu arada Benî Eşca‘ kabilesinin reisi Nuaym b. Mes‘ûd müslüman olmuş ve bunu henüz kimse duymamıştı. Nuaym, Resûl-i Ekrem’in isteği üzerine Benî Kurayza yahudilerine gitti ve kendilerine Medineli olmayan müttefiklerin yurtlarına dönünce yalnız kalacaklarını, onlardan savaşacaklarına ve kuşatmayı kaldırmayacaklarına dair söz vermelerini, güvence için de Kureyş’ten rehin istemelerini tavsiye etti. Sonra da müttefik ordugâhlarına giderek yahudilerin gizlice Hz. Peygamber’le anlaştıklarını, Kureyş’in bazı ileri gelenlerini rehin alıp ona götürmeye karar verdiklerini söyledi; aynı haberleri müslümanlar arasında da yaydı. Böylece düşman saflarında ortaya çıkan ihtilâf Benî Kurayza yahudilerinin saf dışı kalmaları sonucunu doğurdu. Muhasara esnasında hendeğin her iki yanında bulunan taraflar birbirlerine ok ve taş yağdırmaktaydı. Müşrikler hendeği geçebilecek dar alanlar arıyor ve hücumlarını yoğunlaştırıyordu. İslâm ordusu, bir yandan düşmanların başka bölgelerden şehre sızmasına engel olmaya,
, bir yandan da onları hendek boyunca etkisiz hale getirmeye çalışıyordu. Müşrikler aralarında nöbetleşerek hücuma geçiyorlar, bu birliklere sırasıyla Ebû Süfyân b. Harb, Hübeyre b. Ebû Vehb, İkrime b. Ebû Cehil, Dırâr b. Hattâb, Hâlid b. Velîd ve Amr b. Âs gibi ünlü savaşçılar kumanda ediyorlardı. Bir gün Hz. Peygamber’in çadırı müşrikler tarafından yoğun biçimde ok yağmuruna tutulmuş, ancak ashabın ok ve taşlarla karşılık vermesi üzerine saldırı başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bu sırada Kureyş süvarilerinden İkrime b. Ebû Cehil, Nevfel b. Abdullah, Hz. Ömer’in kardeşi Dırâr b. Hattâb, Hübeyre b. Ebû Vehb ve Amr b. Abdüved hendeğin dar bir yerinden İslâm ordusunun bulunduğu tarafa geçtiler. Araplar arasında cesaretiyle şöhret kazanan Amr b. Abdüved mübâreze için bir savaşçı istedi. Henüz genç yaşta bulunan Hz. Ali mübâreze için onun karşısına çıktı. Resûl-i Ekrem Ali’ye kılıcını verdi ve sarığını sardı. Amr, başlangıçta küçümsediği Hz. Ali tarafından bir kılıç darbesiyle yere serildi. Onunla birlikte hendeği geçenler de geri çekilmek zorunda kaldılar. Nevfel b. Abdullah ise hendeğe düşerek öldü.
Esasen müşrikler kısa sürecek bir savaş için hazırlanmışlardı ve işin uzaması hem savaşçıların hem de binek hayvanlarının yiyecek kaynaklarının tükenmesine sebep oluyordu. Bu arada Hayber yahudilerinin gönderdiği yirmi deve yükü yiyecek maddesi ve hayvan yemi müslümanların eline geçti. Ayrıca hava da iyice soğumuştu; Medine’nin şiddetli soğuğu Mekkeliler’i güç durumda bırakıyordu. Şiddetli bir rüzgâr onların mukavemetini iyice kırmış ve müşrikler paniğe kapılmıştı. O sıralarda şevval ayının sonuna gelinmişti; haram aylardan zilkade girmek üzereydi ve hac mevsimi başlayacaktı. Kureyş ordusu kumandanı Ebû Süfyân, bu şartlar altında sonuç alınamayacağını anlayıp Mekke’ye dönmek üzere kuşatmayı kaldırdı; parayla tutulmuş askerler de çekilip gitmekten başka çare bulamadılar.
Müslümanlar Hendek Gazvesi’nde büyük sıkıntılara mâruz kalmış ve kalabalık düşman ordusu karşısında endişeye kapılmışlardı. Hiçbir olayda namazını geçirmeyen Hz. Peygamber’in kuşatma sırasında öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını geceleyin hep birden eda etmek zorunda kalması onun ve ashabının çok zor şartlar altında mücadele verdiklerini gösterir. Kur’ân-ı Kerîm, müttefik birliklerin gelişini ve bunun karşısında bazı müslümanların nasıl endişeye kapıldıklarını şu âyetlerle tasvir eder: “Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi. Onlar hem yukarınızdan hem de aşağı tarafınızdan üzerinize yürüdükleri, gözler yıldığı, yürekler gırtlağa dayandığı ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman, işte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğramışlardı. O zaman münafıklarla kalplerinde hastalık bulunanlar, ‘Meğer Allah ve resulü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar’ diyorlardı” (el-Ahzâb 33/9-12); “Allah, o inkâr edenleri hiçbir fayda elde edemeden öfkeleriyle geri çevirdi. Allah’ın yardımı savaşta müminlere yetti. Allah güçlüdür, mutlak galiptir” (el-Ahzâb 33/25).
İslâm tarihinde bir dönüm noktası olan Hendek Gazvesi’nde altı müslüman (Sa‘d b. Muâz, Enes b. Evs, Abdullah b. Sehl, Tufeyl b. Nu‘mân, Sa‘lebe b. Ganeme ve Kâ‘b b. Zeyd) şehid oldu; sekiz düşman askeri öldürüldü. Hicretten sonra başlayan Kureyşli müşriklerin Medine’ye karşı saldırıları Hendek Gazvesi’yle son bulmuştur. Hz. Peygamber bu gazveden sonra savaş taktiğini değiştirdi ve müslümanlara saldırı hazırlığı içinde olan düşman kuvvetlerine onlardan daha erken davranıp hücum etmeye karar verdi. Nitekim Resûl-i Ekrem, Hendek Gazvesi’nden hemen sonra Benî Kurayza yahudilerinin üzerine yürümüştür (bk. KURAYZA).
BİBLİYOGRAFYA Buhârî, “Cihâd”, 33-34, 161, “Meġāzî”, 29, “Aḥkâm”, 43, “Temennî”, 7; Müslim, “Cihâd”, 125-130; Vâkıdî, el-Meġāzî, II, 440-496; İbn Hişâm, es-Sîre2, III, 214-233, 254-273; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, II, 65-74; IV, 83; Belâzürî, Ensâb, I, 343-347; Taberî, Târîḫ (de Goeje), I, 1462-1485; Makrîzî, İmtâʿu’l-esmâʿ (nşr. Mahmûd Şâkir), Kahire 1941, I, 199-204; Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, IV, 512-592; Köksal, İslâm Tarihi (Medine), V, 202-320; Diyarbekrî, Târîḫu’l-ḫamîs, I, 479-492; Şevkī Ebû Halîl, el-Ḫandaḳ, Dımaşk 1982; Hamîdullah, Hz. Peygamberin Savaşları, s. 124-157; a.mlf., el-Ves̱âʾiḳu’s-siyâsiyye, Beyrut 1403/1983, s. 73-74; a.mlf., İslâm Peygamberi (Tuğ), I, 241-249; a.mlf., “Ḫandaḳ”, UDMİ, IX, 6-11; A. J. Wensinck, “Handak”, İA, V/1, s. 209; W. Montgomery Watt, “K̲h̲andaḳ”, EI2, (Fr.), IV, 1052; Emin Işık, “Ahzâb Sûresi”, DİA, II, 195-196.
Fıkıh: şeriatın ameli meselelerini, tafsili delillerin den bilmektir.
Yani, fıkıh amellerle alakalı hususları, tafsilli delillerden bilmek, anlamaktır. Bu şekilde bilmeye fekâhat, bu kimseye de fakîh denir. Fıkıh ilmi tahsiline de tefekkuh denir.
Bir hadisi şerifte buna işaret buyurulmuştur.
Muaviye radıyellahu anhu’dan, Resulullah sallallahu aley hi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah kim için hayır dilerse, onu dinde fâkih kılar.”
Mes’ele: Küllî -umûmî- bir kaide olup, kendisi altına pek çok cüz’î şeyler uygun gelir.
Mesela: Şartlarını toplayan bir vakıf lazım gelir -vakıf olur- denirse, bu “şartlarını cem eden bir vakıf luzum ifade eder” tarzında bir mesele olur ki, bu da bir küllî kaidedir. Buna göre Ahmet, Mehmet, Fatma gibi fertlerin yapacağı vakfın da luzum ifade edeceği zarureten anlaşılmıştır.
Kaide: Bir kat’i külli (veya ekseri) hükümdür ki, bir çok cüz’iyyatın hükmünün bilinmesi kendisi ile murad olunur.
Hüküm: Kulların fiili ile alakalı olan İlahi hitap. Yani kulların yapması veya yapmaması istenen hükümler; farz, vacib, haram, mekruh, sahih, fasit gibileri.
Fıkıh ilminin mevzusu: Mükellefin fiilleridir. Yani hayatı boyunca işleyeceği bütün hususlar, fıkhın konusu dahilindedir.
Fıkhın Gayesi: Dünya ve ahıret saadetine nail olmaktır.
Şari’: Hak tealadır. Bazan Peygamberimiz sallallahu aley hi ve selleme de hükümleri beyan ve tebliğ edici olması haysiy yetinden şari’ denilir.Mükellef: Allahu teala tarafından kendisine bir şeyi yap-mak veya yapmamak külfeti/zahmeti lazım getirilen akıllı ve baliğ kimsedir. Bu külfeti ona lazım getirmeye de teklif denir.
Şeriat: Din, islam, millet. Allahu tealanın kulları için tayin etmiş olduğu dini/uhrevi ve dünyevi ahkamın toplamıdır. Bazan, islamda ceza hukukuna da –şeriat- söylenir.
Ameliyye: Kulların fiilleri ile alakalı hususlar. İbadetler, muameleler, alış verişler, miras ve vasıyyet gibileri. Buna itika di hususlar dahil değildir.
Fıkhi meselelerin bazısı ahıretle alakalıdır. İbadetler bu kabildendir. Bazısı da dünya ile alakalıdır. Bunlar muameleler, nikahla alakalı hususlar ve cezalardır.
İnsan nevisinin kıyamete kadar bekası için evlilik mües-sesesi gereklidir; yaşam için sanat, ticaret, ziraat, alış veriş gereklidir; bütün bunların düzgün işlemesi de adalete hak ve hukuka dayanır. İşte bütün bu hususları ihtiva için dinimiz dünyalık olarak gerekli düzenlemeyi tayin etmiştir. Kulluk bor-cu olan ibadetler, muameleler, akitler ve cezalar.
İslam alimleri insanların ihtiyacı olan hususlarda fetva ve hüküm vermek için kolaylık hasıl etmekte konuları/meseleleri bablara, fasıllara ayırmış, bunlarla alakalı kaideler tertible-yerek önümüze, şu ‘Mecelley-i ahkam-ı adliyye’dediğimiz eseri koymuşlardır.
Bir iş üzerine bağlanacak hüküm, o işten maksad ne ise ona göredir. Maksad kalbin yöneldiği şey/gayedir.
Mesela alırım, satarım gibi geleceğe dönük/istikbal lafzı ile, şimdiki hal kasdedilirse, ordaki satış-alış muamelesi bağlanmış/akdedilmiş olur. Zira şu lafızlardaki kasdedilen mana, şu an satmak ve almak manalarıdır.
Umur: Emir kelimesinin çoğuludur. Bu lafız fiillere ve sözlere denir.
Kast: Kalbi bir iş olmakla beraber harici bir delille belli olur. Mesela: kayıp eşya meselesinde, kişi başkalarını şahit tutup açıklama yapsa, bu, bulduğu şeyi sahibine geri verece-ğine dair bir harici delil olur. Buna binaen daha sonra bu bulan kişinin elinde bulduğu şey zayi olsa, bu kişinin bir şey öde-mesi lazım gelmez.
Bu kaide “Ameller ancak niyetlere göredir” hadisi şerifinden alınmıştır. Amellerin hükümleri, sevaba müstehak olmaları ancak niyetlere göredir. Bunlar niyete göre değişik-liğe uğrar.
Şafiilere göre amellerin sahih olması ancak niyete bağlı-dır. Niyetsiz olan bir iş sahih olamaz.
Hanefilerde abdestte niyetin farz olmaması, suyun bizzat temizleyici olmasındandır. Fakat niyet edilirse bütün beden yıkan mış gibi sevab olur.
Teyemmümde niyetin farz olmasına gelince, orda toprak niyetle temizleyicilik vasfını alır, bu da ona taharet kasdıyla yönel mekle hasıldır.
Bu asla binaen meselâ: Bir şahıs kabını, su elde etmek için yağmurun altına koysa ve ona su birikse, o suya malik olur. Daha sonra bir başkası suyu dökse bunun ücretini öde-mesi gerekir. Amma kabını yağmur altına bu niyetle koyma-mışsa, biriken suya malik olamaz, bu durumda başkaları da o suyu kullanabilir.
Aynı şekilde birisi ağını veya tuzak aletini avlanmak niyetiyle kurup hazırlasa ve o tuzağa bir kuş takılsa, kuş o ağ sahibinin mülkü olur. Amma ağı kurutmak kasdıyla ipe asmış-sa, ona takılan kuş
kendi malı olmaz, başkası onu alırsa ağ sahibi ondan kuşu talep edemez.
Kasıt ve niyetle değişmeyen hükümler bu kaideden hariçtir.
Meselâ, bir kişi baskasının izni okmadan malını şaka yollu alsa, bu durumda gasb edici olur ve niyetine bakılmaz. Alanın şaka niyetine bakılmaz, mal sahibinin iznine bakılır.
Meselâ, bir kişi bir sarhoşu görse ve elindeki paraların zayi olmasından korkup onları sarhoşun elinden alsa, bu du-rumda gasb edici olur ve paraları sahibine ödemekle emre-dilir.
Not: Külli kaidelerde hüküm ekseridir, bunlara zıt bazı hükümlerin bulunması külli kaidelere zarar vermez. Yukarki misallerde olduğu gibi.
3. MADDE:
اَلْعِبْرَةُ فِى الْعُقُودِ لِلْمَقَاصِدِ وَ الْمَعَانِى لا لِْلاَلْفَاظِ وَ الْمَبَانِى
Akitlerde itibar edilen kasıt ve manalaradır, lafız ve kalıblar değildir.
Yani; islamda kişiler arasında cari olan akitlerde (muame lelerde) itibar edilen, onlardan anlaşılan manalar ve kasdedilen şeylerdir.
Akit: Tasarrufta, icabı kabule bağlamaktır. Yani muame-le yapanların birinin teklif ifade eden sözünü, karşı tarafın kabul ifade eden sözüne eklemektir. ilk söze icab, ikinciye ka-bul denilir. Alış-verişler, nikah, kiralamak, emanet vermek gibi muameleler şer’i akitle hasıldır.
Bu kaideden anlaşılan, akit anında şahısların lafızlarına bakılmaz, belki kelamlarından anlaşılan hakiki maksadlarına bakılır. Ancak lafızları tamamen boşa çıkarmamak mümkünse buna dikkat edilir.
Bunun misali, bey-i vefa dır.
Bey-i vefa, satıcı ne zaman ücreti geri verirse, müşteri de satılan malı satıcıya geri verecektir. Bu akit esnasında, müşteri tarafından satınalma sözü kullanılsa da, müşteri mala malik değildir. Zira bu akitteki kasıt satış muamelesi değildir, belki müşterinin alacağına karşılık satıcıdan rehin olarak bir mal alması ve borcu tahsil ettiği zaman malı satıcıya geri vermesidir. Bunun için garanti/rehin olarak satıcıdan bir mal almıştır. Bu akit, hakikatte satış muamelesi manasında değil-dir.
Bu muameleye vefa denilmesinin sebebi, müşterinin malı geri verme şartına riayet etmesi, vefakarlık göstermesi sebe-biyledir.
Şayet gerçekten bu muamele satış olsaydı, asla satıcı tek taraflı olarak malı müşteriden geri alamazdı.
İkinci misal: Bir şahıs bakkaldan bir şey satınalsa ve bakkal cıya, ‘Bu -satınaldığı- mal yanında bir saat emanet olarak kalsın, ben parasını getireyim’ diyerek malı bırakıp gitse; o mal bakkalın yanında emanet olmaz, belki rehin hük-münde olur. Bakkal malı yanında tutup ücreti almadan onu satıcıya vermeme hakkına sahiptir. Eğer emanet olsaydı, müşteri gelip istediğinde malı geri vermesi lazımdı.
Üçüncü misal: Bir şahıs, başkasına ‘Şu arabayı sana 5 bin liraya hibe ettim’ veya ‘Şu daireyi sana 50 bin liraya hibe ettim’ dese, bu akit satış muamelesi olur, hibe muamelesi olmaz. Bunda satış hükümleri işler. Mesela satılan şey taşın-maz mülk ise, orada şuf’a (komşunun alma) hakkı ortaya çıkar.
Dördüncü misal: Bir kişi arkadaşına ‘Şu arabayı sana emanet olarak verdim, 10 lira karşılığında bununla Üsküdar’a gidersin’ dese, bu akit kiralama aktidir, emanet değildir. Çün-kü burdaki kullanımda ücret konulmuştur, emanetlerde ise kullanım ve istifadeler ücretsiz olur.
Faide: Bu kaidede ukud/akitler lafzının zikredilmesi, maksat ve manaların yalnızca akitlerde olduğunu ifade için değil, bilakis galib/ekser olanı beyan içindir; zira bu kaide akitlerin dışında da caridir, davalarda olduğu gibi.
Misali: Yanına emanet bırakılan kişi, emanetin geri istenil mesiyle taleb edildiğinde, “Ben emaneti geri verdim” dese, emaneti bırakan da “vermedin” dese, söz emanetçinin dediği-dir, zira “ben geri verdim” sözüyle, zahirin hılafını iddia etmek tedir, fakat bu sözünden maksad, kendi üzerine ödemenin lazım gelmesidir ki kendisi bunu inkar etmektedir. İsbatı iddi-aci olan mal sahibine lazım gelir.
3. MADDEDEN HARİÇ OLAN HÜKÜMLER:
A- Bir kişi başkasına bir şey satsa ve ücret verilmeye-ceğini şart koşsa, ‘Şu malı sana ücretsiz olarak sattım’ dese, bu satış batıldır ve bunda hibe olmasına itibar edilmez.
B- Bir şahıs arabasını başkasına, ücret olmaksızın kiraya verse, bu kiralama akti fasit olur; emanet te olmaz, zira kiralama akti menfaatin ücret karşılığında olmasını ifade eder, emanetler ise menfaatin ücretsiz olmasını ifade eder. bu iki lafız (icare ve emanet) arasında zıtlık vardır, birini diğerinde kullanmak uygun olmaz.
4. MADDE:
اَلْيَقِينُ لا يَزُولُ بِالشَّكِّ Yakîn/kesin olarak sabit olan şey, şüphe ile yok olmaz.
Yani, kesinlikle sabit olan bir şeyin, hılafına bir delil bu-lunmadıkça, ona gelen bir şek ve tereddütten dolayı yok olduğuna hüküm verilmez. Yakin, kendi gibi yakin olan başka bir delille zail olabilir.
Şek: Lügatta tereddüttür.
Istılahta: fiilin vakı’ olması ve olmaması arasında tered-dütlü olmasıdır. Birini diğeri üzerine tercih ettiren bir şey bulunmamasıdır.
İki şeyden birini tercih mümkün ise, kalb tercih edilen taraf hakkında mutmeinne değilse, tercih edilen taraf zan derecesinde olur, tercih edilmeyen vehim derecesinde olur. Amma kalb, tercih edilen tarafta mutmeinne olursa zannı galib olur. Zannı galib, yakin derecesindedir.
Yakin: lügatta bir şeyin kararlı olmasıdır. ‘Su havuzda yakin oldu’ denir, yani havuzda yerleşti.
Istılahta yakin: Bir şeyin vakı’ olmasına veya olmama-sına dair kesinliğin veya zannı galibin hasıl olmasıdır.
Netice olarak, evvelce sabit olan yakini hüküm, sonradan arız olan şek ile yok olmaz.
Misal: Bir kimse vatanından uzak bir yere sefere gitse, uzun müddet boyunca ondan haber kesilse, hakkında haberin kesilmesi hayatının devam ettiğinde şek hasıl eder. Ancak bu şek, evvelki hayatta oluşu ile hasıl olan yakini ilmi yok ede-mez. Buna göre o kişinin öldüğüne hüküm verilmez, yakinen öldüğü sabit olmadıkça varisleri malını taksim edemez, hanımı boş olmaz, icare akti fesh edilemez. [1]
Diğer bir misal: Bir kişi, başkasına hitaben ‘Zannederim ki benim sana yüz lira borcum var.’ dese, bu ikrarı ile bu kişinin zimmetine yüz lira borç sabit olmaz, zira ikrarı kesin olmayıp zannidir. Asıl olan (yakini olan) zimmetinin beri olma-sı (borçsuz olması) dır.
4. MADDEDEN HARİÇ OLAN HÜKÜM:
Müşteri, satın alıp teslim aldığı şeydeki ayıbı iddia ederek malı satıcıya geri vermek istese, davalaşma işi ayıp hakkında neticeye varıncaya kadar, müşteri, parayı vermekle zorlana-maz. Eğer ayıbın satıcı yanında olduğu sabit olursa, hakim alış-verişi fesh eder.
Eğer müşteri ayıbı isbat etmekten aciz kalırsa, bu durum da (müşteri) satıcıya parayı vermekle zorlanır.
Muhakkak burada, sırf şek (yani: sabit olmaya ve olma-maya ihtimali olan eski bir ayıbın bulunması) ile, hemen ücretin verilmesini gerektiren yakin zail olmuştur.[2]
5. MADDE:
اَلاَصْلُ بَقَاءُ مَا كَانَ عَلَى مَا كَانَ Bir şeyin, bulunduğu hal üzere kalması asıldır.
Yani bir şeye bakılır, hangi hal üzere ise, hılafına delil olmadıkça aynı hal üzere devamına hükmedilir. Zira eşyada asıl olan bekadır, yokluk sonradan arız olur.
Bu kaide istishabı gerektirir.
İstishab: Herhangi bir vakitte sabit olan şeye dayana-rak, bir şeyin subutuna hükmetmektir. İstishab hükmü defe-den bir delildir, isbat eden delil değildir.
İstishab iki kısımdır:
Maziyi hale istishab etmek: Geçmiş zamanda sabit olan şeye bakarak, hılafına delil olmadıkça şu anda o şeyin yine sabit olduğuna hükmetmektir. Buna, maziyi hale istishab etmek denir. (Maziyi hal ile beraber tutmak.)
Hali maziye istishab etmek: Bir şeyin şu anki haline bakarak, (hılafına delil olmadıkça) ‘bu şey mazide de bu halde dir’ diye hüküm vermektir.
Misal: Bir evvelki kaidenin misalindeki yitik adam hakkın da, maziye bakarak onun şu halde de yaşadığına hükmedilir. Ölümü sabit olmadıkça, malı taksim edilmez.
Bu durumda istishab, kayıp kişinin malını korumada def edici olmuştur, varisleri hakkında ise mirasa sahib olma hük-münü isbat edememiştir.
Diğer bir misal: Borçlu kişi, borcunu alacaklıya ödediğini iddia etse, alacaklı da bunu inkar etse, burda söz yemini ile beraber alacaklının dediğidir. Çünkü borç, borçlunun zimmeti-ne evvelce yerleşmişti, maziye bakarak şu halde de borcun devam ettiğine hükmedilir. Ancak bu husus, borçlu borcunu ödediğine dair delil getiremeyincedir.
Diğer bir misal: Değirmen kiralayan birisi, kiralama müddeti bittikten sonra ödeyeceği ücretin indirilmesini arzu ederek değirmenin suyunun kira müddeti içinde bir müddet kesildiğini iddia etse. Değirmen sahibi de bunu inkar etse, hale bakılır, eğer dava laşma anında su akıyor ise söz yemini ile beraber değirmencinin dediğidir. Eğer su kesik ise, söz yemini ile birlikte kiralayan kişinin dediğidir.
Diğer bir misal: Gaib olan evladın malı babasının yanında olsa, baba evladının malından kendine harcasa, sonra evladı gelince aralarında ihtilaf olup evladı derse: ‘Sen zengin olduğun halde paramı kendine harcadın.’ Baba ‘Fakir olduğum halde harcadım’ derse. Hiçbirinin delili olmasa, hale bakılır; eğer davalaşma anında baba fakir ise, (yemin ile beraber) söz babanın dediğidir. Eğer zengin ise, (yemin ile beraber) söz evladın dediği dir. (Eğer her ikisinin de delili olsaydı, iddiacı durumunda olan evladın delili geçerli olurdu.)
5. MADDEDEN HARİÇ OLAN HÜKÜM:
Emanet olarak bir şeyi alan kişi emaneti yerine ulaştır-dığını veya emanetin elinde iken kendi kusuru olmadan helak olduğunu iddia etse, emaneti veren kişi de aksini iddia etse; burada istishab kaidesine göre emanetçinin, emaneti geri vermesi ile sorumlu tutulması gerekirdi. Zira mazideki hali, emanetin mevcudiyyetini bildiriyor. Fakat emanetçi bir şey ödemez, zira emanetçi zimmetinin ödemeden beri olduğunu iddia etmektedir, emaneti veren ise, emanetçinin zimmetinin borçlu olduğunu iddia etmektedir. Burda asıl, zimmetin beri olduğudur.
Meşru olan (şeriata muvafık olan) şey, aksine bir delil sabit olmadıkça hali üzere bırakılır, değiştirilmez. Zira o şeyin uzun bir müddet hali üzere kalması, meşru’ bir hakka dayan-dığının delilidir.
Kadim nedir?: Evveli bilinmeyendir. Evveli bilinir ise kadim olmaz.
Meselâ: Bir şahsın binasının su oluğu, eskiden beri başka bir şahsın arsasına yağmur suyu akıtmaktadır, ikinci arsa sahibi bu eski olan su oluğunu değiştirme hakkına sahip değil-dir. Veya bir arsaya gelen su kanalı, başkasının arsasından geçmekte olsa, bu ikinci arsa sahibi su kanalını kapatma hakkı na sahib değildir, zira kanalın oradan eskiden beri geçmesi, onun şer’i bir hakka dayandığına itibar edilir. Sanki iki arsa o su kanalında ortaktırlar ve suyun taksimi aralarında yapılmış ve o hal üzere devam etmiştir.
Şeriata muhalif olan kadim, ne kadar eski olsa da o hal üzere bırakılmaz, zira zarar kadim olmaz.
Meselâ: Bir arsanın pis su akıntısı, umuma ait yola aksa, onun zararına göz yumulmaz ve pis su akıntısı men edilir.
7. MADDE:
اَلضَّرَرُ لاَ يَكُونُ قَديِمًا Zarar kadim olmaz.
Meşru’ olmayan şekilde yapılan şeylerin kadim olmasına itibar edilmez, mümkün mertebe izalesine bakılır.
Mesela: Bir binanın pis su akıntıları, yola veya ırmağa aksa, umuma zarar vereceğinden men edilir. Umuma zarar veren şeyin cevazına, hiç kimse ihtimal veremez.
Burdaki zarardan maksad, eski olmasına itibar edilme-yen fahiş zarardır. Buna göre zarar iki kısımdır:
Hususi, umumi.
Umumi zarar: Fahiş olup olmamasına bakılmayıp izale edilir. Zira umumi olması, onun zararının fahiş olması için yeterlidir. Zikrettiğimiz pis suyun umuma verdiği zarar gibi.
Hususi zarar: Eğer fahiş olursa, umumi zarar gibi izale edilir., eski olmasına bakılmaz. Eğer fahiş değilse, eski olması na bakılır, eski ise değiştirilmez ve hak sahibinin rızası göze-tilir.
Kişinin zimmetinin, başkasının hakkı ile meşgul olmayıp beri olması asıldır. Zira her şahıs, yaratıldığında zimmeti beri (temiz) olarak doğmuştur, zimmetinin meşgul olması, daha sonra hasıl olan muamelelerle meydana gelir. Bu aslın hılafını iddia eden kişinin, bu davasına dair delilini getirmesi gerekir. Zira delil (şahit), aslın ve zahirin hılafını iddia edenden istenir.
Zimmet: Lügatte ahd ve eman demektir.
Usul ilminde zimmet: Kişinin kendisi ile lehine veya aley-hine olan şeyleri bilmeye ehil olduğu bir vasıftır.
Misal: Bir şey satınalan kişi, onun menfaatine malik oldu ğu gibi, ücretinin elinden çıkması zararına da ehil olur.
Zimmetin beri olması asıldır denilince, insanın zatı, şu vasıf itibarıyla beridir, anlaşılır; borçlanmasıyla zimmetine borç terettüb etti denir.
Misal: Birisi başkasının malını telef etse, bunun mikta-rında ihtilaf edilse, söz telef edenin dediğidir. Mal sahibi iddia ettiği ziyadeliği isbat için delil (iki şahit) getirmekle yüküm-lüdür.
Diğer bir misal: Bir kişi, başkasına borç para verdiğini iddia etse, davalı da bunu inkar etse, söz yemini ile beraber davalının dediğidir. Davacının, aslın hılafını isbat etmesi gerek lidir, yani davalının zimmetinin iddia ettiği borçla meşgul oldu-ğunu (iki şahitle) isbat etmelidir. Eğer delili getirirse, aslın hıla fına olarak delil mevcut olmuş olur, bu durumda onun lehine hüküm verilir.
Gasb, hırsızlık ve emanet meselelerinde de durum aynıdır.
اَلاَصْلُ فِى الصِّفَاتِ الْعَارِضَةِ الْعَدَمُ Arizi sıfatlarda asıl olan, yok olduğudur.
Arizi sıfat, aslından mevcut olmayıp sonradan gelen ve hasıl olan sıfatlardır; ticaret, ayıplı olmak, hastalık, noksan-laşmak gibi. Bunların varlığı sonradan hasıl olduğundan, aslen mevcut olmadıklarına itibar edilir. Meselâ: Ortaklar arasında kârın olup olmadığında ihtilaf çıksa, söz işi yürüten ortağın dediğidir. Kârın olduğunu isbat etmek için, parayı veren orta-ğın delil getirmesi gerekir.
Asli sıfatlar, mevsufun var olmasıyla var olan sıfatlar-dır. Sıhhat, selamet, bekaret gibi. Bunlarda aslolan var olmala rıdır.
Mesela müşteri bir at satın alsa, sonradan atta eskiden olan bir aybın olduğunu iddia etse, satıcı da ayıpsız olduğunu iddia etse, söz yeminle birlikte satıcının dediğidir, zira sıhhatli olmak asli sıfatlardandır.
Arizi sıfatlarda asıl olan o sıfatın mevcut olmamasıdır. Amma asli sıfatlarda ise, o sıfatın mevcut olduğu asıldır.
9. Maddenin istisnaları:
1-Bir şey hibe eden kişi hibesinden dönmek istese, hibe edilen kişi de hibe edilen şeyin telef olduğunu iddia etse, söz hibe edilen kişinin dediğidir, zira hibenin telefi arizi bir sıfattır, bu da aslın hılafıdır. Aslında hibe edilen kişinin şu kaideye göre bu iddiasını isbat etmesi gerekli olacaktı, lakin hibe edilen kişi burda, hibe edene malı geri vermenin vacib olma-sını inkar etmektedir. Bu durum, emanet alan kişinin haline benzemiştir.
2- Koca, hanımının malında tasarruf etse ve onu başka-sına borç olarak verse, hanımı ölse, kadının varisleri kocanın hanımından izinsiz olarak malında tasarruf ettiklerini iddia etseler ve ödemesini talep etseler; koca olan kişi de hanımın izni ile tasarruf ettiğini iddia etse, söz kocanın dediğidir, aslında tasarrufa izin arızi sıfatlardandır, sözün (hükmün) varislerin dediği şekil de olması lazım idi.
10. MADDE:
مَا ثَبَتَ بِزَمَانٍ يُحْكَمُ بِبَقَائِهِ مَا لَمْ يُوجَدِ الْمُزِيلُ Bir vakitte sabit olan şeyin, izale edeni mevcut ol-madıkça bekası ile hükmolunur.
Bir zaman evvel birisi bir şeye malik olduğu sabit olsa, sonradan mülkiyetini gideren bir şey olmadıkça (satmak veya hibe etmek gibi), o şeyin mülkü o kimseden yok olmaz.
Bu kaide, “Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır” kaidesine mutabıktır ve onu tamamlar. Bu kaide istis-hab ile alakalı idi, burada da istishab hükümleri cari olur.
Yani bir şeyin geçmiş zamanda sabit olduğu belli ise, şimdiki halde de sübutuna hükmedilir, ancak hılafına bir durum mevcut olmamalıdır. Aynı şekilde halde/filhal bir şeyin devamı sabit olunca, o şeyin evvelde de böyle olduğuna hük-medilir. Ancak o şeyi izale eden bir durum söz konusu olma-malıdır.
Misal: Bir şeyin mülkiyeti bir şahıs için sabit olsa, ondan bir sebeble (satmak, hibe etmek gibi) yok olmadıkça, o şeyin mülkiyetinin o kişide devamına hükmedilir. Eğer izale eden şey mevcut olursa, mülkiyetin devam ettiğine hükmedilmez.
Bir şahıs kendine nisbet edilen bütün malların kendinin olmasını nefyetse ve onların başka bir şahsın malı olduğunu ikrar etse, hakkında ikrar edilen şu şahıs ta, şu an ikrar edenin elinde olan bütün malların ikrar anında kendi elinde olduğunu iddia etse, onun ikrarı hasebince o malın kendinin olduğunu iddia etse, ikrar eden kişi de, ikrarın hasıl olma-sından sonra o malın kendinin olduğunu iddia etse, söz ikrar edenin dediğidir. İstishab kaidesine göre mazide malın elinde olmasıyla hükme-dilmez. Zira aslolan zimmetin beri olmasıdır.
11. MADDE:
َاْلاَصْلُ اِضَافَةُ الْحَادِثِ اِلَى اَقْرَبِ اَوْقَاتِهِ Hâdis olan işte asıl, onu en yakın vaktine izafe etmektir.
Hâdis: Mevcut olmayıp sonradan mevcut olandır. Bunun meydana gelmesinde ve sebebinde ihtilaf edilince, eski zamana nisbeti sabit olmazsa, en yakın vaktine izafe edilir.
Misali: Kadın kocasının kendinden mal kaçırmak için ölüm hastalığında kendini boşadığını iddia etse, varisleri de sıhhatinde boşadığını iddia etse, söz kadının dediğidir, zira talak işi sonradan meydana gelen bir iştir, varlığı en yakın zamana izafe edilir ki bu da kocanın hastalığıdır. Varisler dava ları için delil getirmedikçe kadın mirastan hissesini alır.
Diğer bir misal: Baba, oğlunun malını satsa, oğlan baba-sının malını kendisinin buluğundan sonra sattığını iddia etse ve satışın geçersiz olduğunu söylese, babası satışın buluğdan sonra olmasını inkar etse, söz oğlun dediğidir, baba davasını isbata mecbur olur.
Diğer bir misal: Hıristiyan olan kadın, kocası olan müslü-manın ölümünden evvel kendisininde müslüman olduğunu iddia etse ve mirastan payını talep etse, varisler de kadının kocasının ölümünden sonra müslüman olduğunu iddia etseler, söz varislerin dediğidir, zira kadının islama girmesi, tarih bakı-mından kocanın ölümünden sonra olmaya daha yakındır.
11. Maddenin istisnaları:
1- Bir kişi, görevden azledilen hakimin azledildikten sonra kendisinden haksız yere belli miktar parayı aldığını iddia etse, hakim olan kişi de hakim olduğu zamanda aldığını ve hak sahibine verdiğini beyan etse, alınan meblağ telef olmuş-sa söz davalı durumundaki hakimin dediğidir, zira bu işini ödeme sorumluluğu olmadığı zamana (hakim olduğu ana) izafe etmiştir ve zimmetinin beri olduğunu iddia etmektedir. Kaidemize göre olayın yakın zamana izafeti gerekirken zimme tin beri olması kaidesine göre evvelki duruma (hakim olduğu ana) itibar edildi.
2- Kişi ikrarının çocukluk halinde olduğunu iddia etse, hakkında lehine ikrar edilen kişi de buluğundan sonra ikrar ettiği-ni iddia etse, söz ikrar edenin dediğidir (çocuk olduğu halde ikrar ettiğidir), zira zimmetin beri olması kaidesi bunu gerektirdi.
َاْلاَصْلُ فِى الْكَلاَمِ اَلْحَقِيقَةُ Kelamda asıl olan hakikattır.
Mecaz mana aslın hılafı olur, burada asıl olan tercih edilen hakiki manasıdır.
Mana: kelamdan maksud olan şeydir.
Belagat ehline göre maksud manayı eda yolları üç kısım-dır. Hakikat, mecaz, kinaye. Usul ehline göre sadece hakikat ve mecazdır, onlara göre kinaye bazen hakikat olur bazen de mecaz olur. Mesela bir şahıs için Ebu İbrahim denmesi kinay-edir. Fakat bu lafız hakikidir. Kör olan için iki gözlü demek mecaz yerinde kullanılan kinayedir.
Hakikat: Lafzın vaz edildiği manada kullanılmasıdır. Aslan kelimesinin bilinen vahşi hayvan da kullanılması gibi.
Mecaz: Lafzın vaz edildiğinin gayrısında, bir alaka ve münasebetten dolayı kullanılmasıdır. Bu alaka, o lafzın haki-kat manasında kullanımını men etmektedir. Bu durumda o lafız mecaz olarak kullanılmıştır.
Mesela: -bir aslan gördüm ki hamamda yıkanıyor- sözünde, şecaatli bir kişiyi hamamda yıkanırken gördüğü anla şılır. Zira -hamamda yıkanma- lafzı, görülenin insan olduğu-nu, vahşi hayvan olan aslan olmadığını bildiren bir karinedir. Şecaat ve cesaret, aslan ile o kişi arasında münasib olan ala-kadır.
Lafzı hakiki manasında kullanmak mümkün oldukça, mecaza gidilmez. Zira hakiki mana asıldır, mecaz bedeldir.
Misal: Bir şahıs “Malımı evlatlarıma vakfettim” derse, o kişinin evlatları ve evlatlarının evlatları var ise, şu vakfetme sözü kendi öz evlatlarına sarfedilir. Torunları olanlar, vakfın gelirinden istifade edemezler. Öz evlatları ölse, vakfın geliri torunlarına sarfedilmez, belki fakirlere sarfedilir.
Bir lafızdan aynı anda hakikat ve mecaz manası kasde-dilmez.
Mesela: Birisi başkasına -aslan öldürme- dese, bu söz-den vahşi hayvan olan aslan ve cesaretli insan manası kasdedilmez.
Bir lafızdan, hakikat ve mecaz manaya şamil bir mana anlaşılırsa buna umumu-l mecaz denir.
Umumu-l mecaz: Lafzı, hakiki ve mecazi manalara şamil olan külli bir manada kullanmaktır.
Bunun misali: Bir kişi “Malımı nesil nesil evlatlarıma vak-fettim” dese, bu sözü, hakikaten kendi evlatlarına ve mecazen evlatlarının evlatları olan torunlarına da şamil olur.
Başka bir misal: Bir kişi başkası için ağaçlarındaki meyve leri vasıyyet etse, bu vasıyyeti o senedeki meyvalara sarfe-dilir, ilerki senenin meyvaları bu vasıyyete dahil olmaz, zira hakiki manası hasıldır. Ancak vasıyyet eden sözüne ebedi veya devamlı olarak bir kayıt ilave etmişse, o zaman vasıyyeti umumul mecaz kabilinden, o seneki ve diğer senelerdeki meyveleri de içine alır.
Başka bir misal: Bir şahıs, “Şu ev Zeyd’indir” dese, bu sözü o hanenin Zeyd’in mülkü olduğunu ikrar olur. Artık, ben bundan orada oturması yerleşmesi manasını kasdettim deme-sine bakılmaz. Zira hakiki mana varken mecaza gidilmez.
Yani sarih olan ile delalet eden çakıştığı zaman sarih olan alınır, zira sarih kuvvetlidir delalet eden zayıftır.
Sarih lafzın tarifi: Usul alimlerine göre sarih, kendinden murad olanın açık, beyan edilmiş, tam ve alışılmış olmasıdır. Mesela bir kişiye halin delaleti ile bir işe izin verilmiş olsa, sonra açık bir ifade ile o işten men edilse artık delalete itibar kalmaz.
Mesela: Bir şahıs, başkasının evine girse ve orda masa üzerinde su dolu bardak bulsa, su içerken bardak düşüp kırılsa, ödeme sorumluluğu olmaz, zira halin delaletiyle o bardaktan su içmesine izin verilmişti. Ama ev sahibi o kişiyi o bardaktan su içmekten men etmiş olsaydı ve o kişide dinle-meyip su içerken bardak kırılsaydı bu durumda ödemesi gere-kir, zira sarih men etmesi delaleten olan izni iptal etmiştir.
Diğer bir misal: Bir kişi başkasına bir mal hibe etse, diğeri de bunu kabul etse, hibe aktinin hasıl olmasıyla o kişinin malı teslim almasına delaleten izin verilmiş oldu; eğer teslim alırsa hibe işlemi tamam olur. Eğer hibe eden kişi, hibeyi teslim alma-dan evvel hibe edilen kişiyi teslim almasından men etse, delaletin hükmü düşer ve hibe batıl olur. Şayet malı teslim alsa, gasb etmiş olur.
DELALET 2 KISIMDIR
1. LAFZÎ 2. GAYRİ LAFZÎ
LAFZÎ DELALET
a: Vazî
Lafızlar hangi şeye konulmuşsa, ona delalet etmesi.
b: Aklî
Duvar ötesinden konuşanın sözünün, orada bir kişinin varlığına delaleti.
Bu izahattan sonra deriz ki: şu zikrettiğimiz kaidenin konu-su olan delalet bahsettiğimiz altı kısımdan sadece üç tanesidir ki; a: lafzinin tabii kısmı, b: gayri lafzinin vazi ve c: tabii olan kısımlarıdır.
Misalleri: a: Fuzuli kimsenin nikah aktiyle evlenen kişinin tebrikleri kabul etmesi, akti tabii olarak kabullendiğine icazet olur. Ancak kutlamalardan evvel red ederse, bu sarih olur ki o zaman akit red olur.
b: Bir kimsenin arazisine çekilen çitler ve tel örgüler, diğer kimsenin arazisinin sınırına dikilmiştir ki, araziye girme-ye ve girmemeye delalet etmesi içindir. Ancak sarahat bulu-nursa delalet lağv olur.
c: Bakire kızın babası tarafından evlendirildiği haberi kendisine ulaşınca alay olmaksızın gülmesi, akte icabet ettiği-ne delalettir. Ancak, evvelinde bir sarahat varsa, delalete gerek kalmaz.
Sarih ile delalet arasındaki çakışma (taarruz), delalet üzerine hükmün terettüb etmesinden evvel hasıl olur. Eğer delalet üzerine hüküm terettüb ederse, artık sarihe itibar edilmez.
Misali: Birisi, diğerine “Şu atımı sana sattım” dese, diğe-rinin kabul edip her hangi bir şeyle meşgul olmadan hemen “satın aldım” demesi gerekir. İcab yapıldıktan sonra diğeri kabul etmeyip vaz geçtiğine delalet eden başka bir işle meşgul olsa, yapılan icab batıl olur. Bundan sonra muhatab olan (ikinci kişi), kabul etse satış akti hasıl olmaz. Kabul sözü açık olduğu halde, satış aktinin tamam olmaması, satıcının yaptığı icabtan delalet yoluyla yüz çevirmesiyle (icab) iptal olmuştu, daha sonra sarih olan –kabul- sözü yeni bir akti isbat edemez.
Mesela: Birisi, başkasının malını izinsiz (fuzuli) olarak başkasına satsa, mal sahibi olan kişi de müşteriden ücreti iste-se, bu durum satış muamelesine izin sayılır. Daha sonra açıkça satışa izin vermediğini söylemesine itibar edilmez, zira delaleten satışa izin vermişti.
Sarih, delalete karşı tercih edildiği gibi, örf ve adet olana karşı da tercih edilir, zira örf ve adetler de delalet kabilin-dendir.
Misali: İki kişi arasında cereyan eden satış aktinde konu-şulan ücret hangi neviden olursa, akit onun üzerine cari olur, halk arasında tatbik edilene bakılmaz. Mesela -yüz dolar- denmişse, memlekette cari olan –yüz tl- vermesi gerekmez.
Amma ücretin nevisi beyan edilmeyip sadece -yüz- den-mişse, o zaman örfte en geçerli olan para (tl) verilir.
İSTİSNA:
Bir kimse satınaldığı malda bir ayıp bulsa, sonra bu ayıbına razı olduğuna delalet edecek şekilde malı kullansa, fakat kendisi açıkça ayıba razı olmadığını söylese, bu sara-hatine bakılmaz ve bey geçerli olur. Zira geri vermeye mani olan bir istifade mevcut oldu.
14. MADDE:
لاَ مَسَاغَ ِللاِجْتِهَادِ فِى مَوْرِدِ النَّصِّ Nassın geldiği yerde ictihada cevaz yoktur.
Şeriatın, kendisi hakkında hüküm beyan ettiği meselede ictihad geçerli olmaz. Zira ictihadın cevazı, hakkında nass (şer’i delil) olmayan meselelerdedir.
İctihad: Şer’i ve fer’i delilden hükmü çıkartmak için taka tı ve kuvveti sarf etmektir, şöyleki bu gayretinden daha faz-lasını sarfetmek mümkün olamaz.
Nass: Kur’anı Kerim ve Hadisi Şeriflerdir.
Misal: Hadisi şerif açıkça beyan ettiki “Delil iddia eden üzerine, yemin inkar eden üzerine gereklidir”
Bu nass bulunduktan sonra, hiçbir müctehidin bunun hılafı-na hükmetmesi caiz olmaz. Yani delili inkar edenden dinleyelim, yemini iddia eden yapsın diyemez. Aynı şekilde Kur’anda, “Allah bey’i helal etti” ayeti geldikten sonra hiçbir müctehidin, “Bey’ helal mi yoksa haram mı” diye ictihad etmesi caiz olmaz.
مَا ثَبَتَ عَلَى خِلاَفِ الْقِيَاسِ فَغَيْرُهُ لاَ يُقَاسُ عَلَيْهِ Kıyasın hılafı üzere sabit olana, başka şey kıyas edile-mez.
Başka bir ifadeyle “Kıyasın hılafına gelen nass, varid olduğu şey üzerine ait bırakılır” şeklindedir.
Hakkında nass gelen şeye “asıl, müşebbehun bih veya makisun aleyh” denir, diğerine “fer’, makis ve müşebbeh” denir.
Kıyas: Makis ve makisun aleyh arasındaki illet benzer-liğinin bulunmasına dayanarak, aslın hükmünü fer’i olanda isbat etmeye denir.
Kıyasın keyfiyeti: Kur’anı Kerim “Hırsız olan erkek ve kadının ellerini kesin” buyurmaktadır. Birisi, başkasın-dan bir malı kapıp kaçsa, başka biri de kabirden kefen soyup alsa. Kapkaç (veya yankesici) olan başkasının korunmuş malını aldığı için eli kesilir, zira onun işinin hükmü hırsızın işine uymaktadır, illetleri aynıdır. Kefen soyan da ise, illet mevcut değildir, zira gizlice alsa bile kefen, ölü tarafından korunmuş bir mal değildir, bu yüzden kefen soyanın eli, hırsızda olduğu gibi kesilmez.
Kıyasın hılafına olup üzerine başkasının kıyas edilmediği hususa misal: Sanaatkarın yapacağı mamulü, yapmadan evvel satması kıyasın hılafına olarak sabittir, zira mevcut olmayan şeyin satılması batıldır. Buna kıyasla sanaatkarın aldığı siparişi yapmadan evvel satması da batıl olması gerekir-di, lâkin kıyasa muhalif olarak icma ve örf ile buna cevaz veril miştir. Fakat başka bir şeyi buna kıyas etmek caiz değildir.
Aynı şekilde selem satışı da kıyasın hılafına olarak caiz-dir, buna ve sanaatkarın işine kıyasla ağacın meyvesini, daha meydana çıkmadan evvel satmak caiz değildir.
Mesela kiralayan ve kiraya veren arasında kira bedeli hakkında ihtilaf çıksa, aralarında hüküm vermek için, alış veriş muamelelerinde olduğu gibi her ikisine de yemin yaptırılmaz, belki söz yemini ile birlikte kiralayanın dediğidir. Yani bu mesele bey’a kıyas edilmez.
16. MADDE:
َاْلاِجْتِهَادُ لاَ يُنْقَضُ بِمِثْلِهِ İctihad, misli ile bozulmaz.
Müctehidin biri şeri’ bir meselede ictihad edip onun hük-münce amel edince, sonra kendisi için başka bir görüş zahir olsa, ikinci ictihadı, evvelki ictihadının hükmünü bozmaz. Aynı şekilde bir müctehidin hükmü üzerine başka bir müctehid başka bir şekilde hüküm verse, evvelki müctehidin ictihadı üzere dayanan hüküm bozulmaz.
Müctehidlerin bazı şartları var ki, usul kitablarında zikredilmiştir. Alim için, şartlarına haiz olmadıkça müctehid denmez. Bununla beraber sonra gelen alimler, hükümlerin dağınık olmasından korktukları için ictihad kapısının kapan-dığına hükmetmişlerdir. Hemde mevcut olan dört mezheb hakkında yeterli olan hükümler söylenmiştir. Ancak şiadan olan bazılarına göre ictihad kapısı kapanmamıştır ve kendile-rinde her an müctehidin bulunduğunu iddia ederler. İran ve ırak bölgesinde bu hal mevcuttur.
Müctehidin hükmünün, evvelki ictihadın hükmünü boza-mamasının sebebi, bir ictihad için diğeri üzerine tercih sebebi bulunmamasıdır. Hem de ikinci ictihad, evvelkiden daha isabetlidir demek te mümkün değildir. Zira ictihad, zannı gali-bin hasıl olmasından ibaret olup kendinde hataya da ihtimal mevcuttur. Bütün ictihadların isabetli olması caiz olduğu gibi, aynı şekilde hatalı olmaları da caizdir.
Mesela Ebu Bekir Sıddık radıyellahu anhu tarafından yapı lan bazı ictihadlarda, o mecliste Ömer radıyallahu anhu oldu-ğu halde ve görüşü de Ebu Bekir’e (radıyellahu anhu) muhalif olduğu halde, yerine halife olduğu zamanda onun ictihadların-dan bir şeyi nakzetmiş (bozmuş) değildir.
Aynı şekilde bir hakimin, evvelki hükmünün hılafına ola-rak ikinci bir mes’elede başka bir hüküm vermesi de caiz olup bu ikinci hükmü, evvelki hükmünü iptal etmez.
Ancak bu kaideden bir mes’ele müstesnadır:
Umuma ait bir meselede, umum hakkında maslahat varsa, evvelki ictihad, umumun menfaatine olarak ikinci bir ictihad ile bozulur.
Bir şeyde mevcut olan meşakkat ve zorluk, o şeyin kolay laştırılmasına ve hafifletilmesine sebeb olur. Darlık vaktinde genişlik gerekir.
Şeriatta cevaz verilen kolaylıklar karz, havale, hacr, vasıyyet, selem, ikale, bey’, rehin, ibra, şirket, sulh, vekalet, icare, müzaraat, musakat, mudarebe ortaklığı, ariye, vedia, gibi muamelelerde caridir. Bunlardaki zorluğun kaldırılması ve hafifliğin celb edilmesine ruhsat denir.
Kolaylığı celb eden meşakkatten murad, kendisinden şer’i tekliflerin ayrıldığı meşakkatlerdir. Fakat kendisinden şer’i tekliflerin ayrılmadığı meşakkatlere gelince; cihad, hadle-rin elemi ve zina edilenin recmedilmesi gibi; bunlarda bir tah-fiflik ve kolaylık söz konusu değildir.
Ruhsat: Haram eden delil mevcut olmakla birlikte, bir özre dayanarak meşruiyyeti sabit olan hükümlerdir.
Misal: Selem satışı, yok olan bir şeyin satışıdır, yok olan şeyin satılması batıl olduğundan selem satışının caiz olmaması gerekirdi; ancak insanların mahsullerin hasıl olmasından evvel (ziraat yapmak için) peşin paraya ihtiyaçları olduğundan insanlara kolaylık ve hafiflik olması için şu selem satışına cevaz verildi.
Aynı şekilde müşteriye, aldanmak ve yanılmaktan korun-ması için muhayyerlik hakkı verildi. Erkeklerin muttali olamıyacağı işlerde sadece kadınların şahit olmalarına da cevaz verildi. Satışlarda, icare akitlerinde, hibelerde, mal karşı lığında ikrar etmekte, borcu ertelemekte zorla ve mecburen yaptırılmaları durumunda (bu gibi akitler) geçersiz sayıldı.
Aynı sebeblerle (kolaylık ve hafiflilk için) vekaletle evlen-mek, talak verip hanımı boşamak, vasıyyet etmek, müşterinin aldanmaktan korunması için şart muhayyerliği gibi hususlara ruhsat verildi.
Netice olarak deriz ki meşakkat, hakkında nass yok ise kolaylığı gerektirir, eğer nass var ise, kolaylık ve genişlik iddiasıyla o nassın hılafına amel etmek caiz olmaz.
َاْلاَمْرُ اِذَا ضَاقَ اِتَّسَعَ İş daralınca, genişlendirilir.
Hamevinin beyanına göre bu kaideyi vaz’ eden İmam Şafiidir. (Rahmetullahi aleyhi) Hamevi der ki bu kaide, evvelki kaidenin manasındadır.
Genişlendirmek: Daraltmanın zıttıdır. bu kaideden anlaşı lan, bir işte darlık ve meşakkat görülünce, o darlığı açmak için ruhsat gerekli olur. Meşakkati kaldırmak için, caiz olmayan şeyler kıyasen caiz olmaya dönüşür.
Misal: Bir çocuk başkasının malını telef etse, onun malın-dan ödenmesi gerekir, malı yoksa büyüyüp mal kazanıncaya kadar ödeme işi ertelenir, velisinin malından ödettirilme yapıl-maz.
Hemen borcunu ödemeye kadir olmayan kimseye, borcu nu ödeyecek zamana kadar müsaade yapılır.
Eşbah ve Nazair adlı eserde bu kaide, “Bir iş daralınca genişler, genişleyince de daralır” diye yazılıdır.
19. MADDE:
لاَ ضَرَرَ وَ لاَ ضِرَارَ Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.
Bu kaide iki hükme şamildir;
Birinci hüküm: Başlangıçta zarar vermek caiz olmaz, yani bir kimsenin başkasının nefsine ve malına zarar vermesi caiz olmaz, zira zarar zulümdür, zulüm her dinde yasaktır, semavi bütün kitablar zulmü men etmiştir.
Misali: Bir kimsenin başkasına ait yoldan (evine) geçiş hakkı olsa, o kişinin yolu engellenmez.
Aynı şekilde ayıplı bir malı satan kişi, müşteriye maldaki ayıbı söylemeden satamaz, zira satılan maldaki ayıbı gizlemek müşteriye zarar vermektir.
Bir belde halkı, başka birinin, kendi beldelerinde yerleş-me hakkını men edemezler, bu, o kişiye zarar vermek olur, bu da men edilmiştir.
Mesela avcılık mubah bir iştir, ancak avcılık, hayvanatın tükenmesini, insanlara korku ve sıkıntı olmasını icab ettirirse avcılıktan men edilir.
Kişi kendi binasına pencere açma hakkına sahibtir, ancak açılan pencere yan komşunun mahrem bölgesini görecek şekilde olursa bu durum komşuya zarar vermek olacağından men edilir.
İkinci hüküm: Zarara misli gibi bir zararla mukabele etmek caiz değildir. Kendisine zarar verilen şahsın, zarar veren kişiye zarar vermesi caiz olmaz, belki hakime müraca-atla zararını izale etmesi gerekir.
Mesela: Birisi üzüm bağını telef etse, bağı telef olan kişinin diğerinin üzüm bağını telef etmesi caiz olmaz, belki mahkemeye müracaatla zararı ödettirmesi gerekir. Eğer böyle yapmayıp ötekinin bağını telef ederse, her ikisinin diğerine verdiği zararı karşılıklı ödemeleri gerekir.
Aynı şekilde birinden geçersiz bir parayı alan kişi, onu başkasına veremez.
[1] (Tafsilatlı bilgi, fıkıh kitablarının mefkud/yitik kişi bahsindedir.)
[2] Zira malı teslim alan müşterinin ücreti vermesi gereklidir.
Zarar zulümdür, aldatmadır, vacib olan giderilmesidir. Zalimi, zulmü üzere yerleştirmek haramdır ve men edilmiştir.
Tayin, görmek ve aldanma muhayyerliğine cevaz veril-mesi, şart muhayyerliği ile mebinin geri verilmesi, hacr, şuf’a, telef edilen malın ödettirilmesi, ortak malların taksim edilme-sine zorlama gibi hususlar da zararı izale etme kaidesine dayanır.
Ayıp muhayyerliği, malı ayıpsız olduğunu zannederek alan müşterinin zararını izale etmek için meşru’ edilmiştir.
Şuf’a hakkı, kötü komşunun zararını men etmek için meş ru’ edilmiştir. Aynı şekilde komşunun arsasındaki ağaç büyümekle dalları yan komşuya zarar verirse, zararı gidermek için ağacın dallarının kesilmesi gerekir.
21. MADDE:
اَلضَّرُورَاتُ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ Zaruretler, yasak olan şeyleri muhab kılar.
Yapılması dinen yasak olan bazı şeyler var ki, bunları işle mek, zaruret anında mubah olur.
Zaruret: yasak olan şeyin yapılması, kendisi sebebiyle caiz olan şeydir.
Mubah: Şari’ katında terki ve yapılması caiz olan şeydir. Burada mubah ile kasdedilen, kendisinde sorumluluk olmayan şeydir. Zaruret sebebiyle yasak olan şeyin yapılmasına izin vermek, usul ilminde ruhsat diye isimlendirilir. Özre binaen yapılmasına izin verilmişti. Haramlılık hükmü durmakla birlikte işin yapılması mubah olur.
Misal: Birisinin zorlamasıyla bir kimse başkasının malını telef etse, o malı telef etmekteki haramlılık kalkmış olmaz, bununla beraber zorla telef eden kişi sorumlu tutulmaz. (Zorlamayı yapan kişi zararı öder.)
Zira buradaki ruhsat imamların icmasıyla sabittir.
Misal: Birinin, açlıktan telef olma anında, başkasının malı nı izinsiz alıp yemesi caizdir, ancak teleften kutulduktan sonra malın değerini öder veya mal sahibini razı eder. Veya üzerine saldıran bir hayvanı, kendini kurtarmak için öldürmesi caizdir.
Her çeşit zaruret yasak olan şeyin yapılmasını mubah et-mez, belki yasak olan şey zaruri olandan düşük seviyede olma lıdır. Mesela: Bir kişi, başkasını öldürmekle tehdit edip “falan-cıyı öldür veya uzvunu kes” gibi bir şeye zorlasa, zorlanan kişinin bunu yapması mubah olmaz, zira yasak olan şey burda zorlanan gibidir, hatta daha ağırdır. Yani tehditle zorlananın ölmesi daha hafif zarardır. Eğer burda zorlanan kişi, diğerini öldürürse, kendisi katil hükmünde olur.
Bazı şeyler de varki zaruret halinde yasaklığı kalkar. Aç-lıktan telef olma anında ölü etini yemek, hınzır etini yemek, şarap içmek gibi.
ماَ اُبِيحَ لِلضَّرُورَةِ يُتَقَدَّرُ بِقَدَرِهَا Zarureten mubah olan şey, zaruret miktarınca takdir edilir.
Zaruret için mubah olan şey, zarureti izale edecek mik-tarla kifayet edilir, zaruretin definden fazlasına cevaz veril-mez.
Misal: Açlıktan helak olma tehlikesinde olan kişi için, başkasının malından açlığını def edecek miktarı alması caiz olur, fazlasını alamaz.
Satın alınan şeyin tayininde iki veya üç şeye müsaade edi-lir fazlasına değil. Zira buradaki zaruret üç şeyle def edilir. [1]
Aynı şekilde bir kimsenin binasına açtığı pencere, komşu sunun hanımını (mahrem bölgeyi) görecek bir halde ise buna cevaz verilmez.
Zaruret ile ihtiyaç arasında fark vardır, zarurette şer’an yasak olan şeyi kullanmaya mecbur kalınır ve bu yüzden mubah olur. İhtiyaç böyle değildir, daha hafif meşakkatli olur, yolcu olan kimsenin, yolculuğun sıkıntılarına katlanabilmesi için, orucunu tutmamasına ruhsat verilmesi gibi.
23. MADDE:
مَا جَازَ لِعُذْرٍ بَطَلَ بِزَوَالِهِ Bir özürle caiz olan şey, onun zevali ile batıl olur.
Su olmayınca teyemmüm gerekirdi, suyu bulunca teyem müm batıl olur. Zaruretin yok olmasıyla verilen cevaz sona erer.
Misal: Asıl şahitlerin hasta olması veya çok uzakta olmaları sebebiyle fer’ olan şahitlerin şahitliği caizdir. Asıl şahitler hastalıktan kurtulsa veya uzaktan dönüp gelseler, fer’ olan şahitlerin şahitliği artık caiz olmaz.
Bir yeri kiralayan kişi, kiralanan şeyde yeni bir ayıp bulursa kira aktini fesh edebilir; ancak kiraya veren mal sahi-bi, fesh edilmeden evvel ayıbı izale ederse, kiracının fesh etmesine imkan kalmaz. Aynı şekilde kişi kiraladığı mahalde, mal sahibinin bazı eşyaları olsa ve orayı işgal etse, kiracı fesh etme hakkına sahibtir veya dilerse öylece devam edebilir; ancak mal sahibi fesihten evvel eşyasını alıp mahalli boşaltırsa kiracının fesh etmeye hakkı kalmaz, zira özür kalkmıştır.
Çocuk, deli ve bunak kimselerin alış-veriş gibi bazı tasar-rufları men edilmiştir; ancak bu kusurlu halden kurtulurlarsa, tasarrufları serbest olur.
اِذَا زَالَ الْمَانِعُ عَادَ الْمَمْنُوعُ Mani kalkınca, yasaklık geri gelir.
Bir şey caiz ve meşru’ iken üzerine arız olan bir sebeble yasak olsa, sonradan bu yasaklayıcı engel ortadan kalksa, o işin cevazı ve meşru’luğu geri gelir.
Misal: Birisi bir şey satın alsa ve onda yeni bir ayıp ortaya çıksa, müşteri o şeyde bulunan eski bir ayba muttali olsa, bu durumda müşterinin malı geri verme hakkı olmaz, belki satıcıdan ücreti noksanlaştıran miktarı taleb etme hakkı vardır. Eğer yeni olan ayıb yok olsa, müşteri satıcıdan aldığı noksanlık farkını iade ile, malı -eski ayıb sebebiyle- geri ver-me hakkına sahib olur. Zira geri vermeye mani olan yeni ayıp yok oldu.
Kör ve çocuk, bir hükümde şahitlik yapsalar ve şahit-likleri bu sebebler yüzünden red edilse, çocuk buluğa erdikten sonra ve kör görür olduktan sonra şahitlik etseler şehadetleri kabul edilir, zira mani yok olmuştur.
Birisi, görme muhayyerliği ile bir at satın alsa, at yanında doğursa, müşteri atta bulduğu bir ayıp sebebiyle atı geri veremez, zira doğurmakla mebide fazlalık hasıl oldu; amma yavrusu ölse, mani yok olduğundan müşteri ayıp sebebiyle atı geri verebilir.
Müşteri kiraladığı araziye ağaç dikse veya bina yapsa, satıcının satış muamelesini fesh etme hakkı yoktur. Ancak ağaçlar ve bina bir âfetle sökülse veya müşteri kendisi sökse, bu durumda satıcı -satışta bir fesad olduğunu iddia ederek- fesh etme hakkına sahib olur.
Zorlama ile yapılan satışlar geçerli değildir, zira burada zorlanan kimsenin malı korunmaktadır. Ancak zorlama kalktık tan sonra zorlanan kişi kendi isteği ile satışa izin verirse geçer li olur.
Tenakuz durumunda dava dinlenmez. Ancak hasım dava cıyı tasdik ederse veya hakimin tekzibi ile tenakuz kalksa, ikin ci dava dinlenir.
25. MADDE:
اَلضَّرَرُ لاَ يُزَالُ بِمِثْلِهِ Zarar misli ile izale edilmez.
Misli veya daha fazlasıyla izale edilemez, bu durumda zarar başkasına zarar vermemek şartıyla giderilmeye çalışılır, bu da mümkün olmaz-sa daha az bir zararla def edilir.
Misal: Bir çarşıda dükkan açan birisi müşterileri celb etmekle (işlerinin iyi olmasıyla) diğer esnafın müşterisi azalsa, diğer esnaf bu yeni tüccarın işini engelleyemezler, zira ona verilecek zarar, kendilerinin zararı gibidir.
Malların ortak olması bir zarardır, bu yüzden hakim zorla taksim edilmesine hükmeder. Ancak ortak olan mallar han, değirmen gibi, taksimi diğer ortaklara zarar veren bir şey ise, hakim taksime zorlayamaz. Zira burdaki zarar diğeri gibidir.
Helak olmak üzere olan kişi, başkasından helakini def edecek miktar şeyi zorla alabilir. Ancak diğeri de kendisi gibi helak olmak üzere ise, onun elinden ihtiyacı olan şeyi alamaz.
Umuma zarar veren şeyi def için, hususi zarar ter-cih edilir.
Bilgisiz doktor, fasık müfti[2], iflas etmiş tüccar ve sanaat-kar gibilerinde umuma zarar vardır. Bunlar kendi hallerine meslekleri üzere bırakılsalar, pek çok kimseye zarar verecek-lerinden mesleklerinden men edilirler.
Yangın önünde olan evlerin, yangını durdurmak için yıkıl-maları caizdir. Aynı şekilde yola doğru meyletmiş duvar veya bina, yoldan geçen lere zarar vermemesi için yıktırılır.
Tüccarın fahiş fiyat koymaları durumunda yetkililerin yiyecek maddelerinin ücretini sınırlandırması (narh koyması) caizdir, aksi halde umuma zarar olur.
Dumanı veya kokusu ile diğer esnafa zarar veren işlet-melerin açılmasına mani olunur.
27. MADDE:
اَلضَّرَرُ اْلاَشَدُّ يُزَالُ بِالضَّرَرِ اْلاَخَفِّ Şiddetli zarar, daha hafifi ile izale edilir.
Zararın, daha hafifi ile defi caizdir. Kendi gibisi veya daha fazlasıyla defi caiz olmaz.
Misal: Satınaldığı arsaya müşteri bina yapsa, daha sonra şuf’a hakkıyla müşteri arsayı geri vermeye mecbur olsa bakılır; binayı sökmesi müşteriye zarar vermekte; arsayı bina ile birlikte almak, şuf’a hakkı olan için fazla ücret ödemeyi gerektirmektedir. Bu iki zarardan hafifi, binayı sökmeden, arsayı şuf’a hakkı olan kişinin ücretle almasıdır, zira verdiği ücret fazla olsa da, karşılığında bina vardır. Bina sökülürse, müşterinin zararı daha fazla olacaktır.
Mesela: Beşyüz liralık at başını, ikiyüz liralık bir küpün içine soksa, küp kırılmaksızın başını çıkartmak mümkün olma-sa, küpün ücreti sahibine verilerek kırılır ve atın başı zararsız olarak kurtarılır.
Tavuk birinin küpesini yutsa, küpe sahibi tavuğun kıyme tini verir ve onu keserek küpeyi çıkartır. Zira küpenin kıymeti tavuktan daha fazladır. Eğer tavuğun kıymeti fazla olsa, bu durumda tavuğun sahibi küpenin kıymetini verir, tavuğu kestirmez.
28. MADDE:
اِذَا تَعَارَضَ مَفْسَدَتَانِ رُوعِىَ اَعْظَمُهُمَا ضَّرَرًا بِارْتِكَابِ اَخَفِّهِمَا İki fesat tearuz edince (çakışınca), hafif olanı işlenmekle zarar bakımından büyüğüne riayet edilir.
Zaruretler, yasak olan şeyleri mubah etmektedir. Bir takım zararlı şeyler bulunsa, gerekli olan zararlı bir şey olsa, burada hafif ve düşük zararlı olan ihtiyar edilir. Fakat zarar-ların hepsi eşit ise, tayin olmaksızın biri işlenilir.
Misal: Bir kimse gemiye binse, gemide yangın çıksa, kişi orada kalıp yanmak veya denize atlayıp boğulmak arasında muhayyerdir, yani her iki halde intihar etmiş ve günah kazan-mış değildir.
Eğer gemide su alma tehlikesi olsa, eşyanın bazısı deni-ze atılmakla gemi kurtulacaksa, bazı eşyalar denize atılır.
يُخْتَارُ اَهْوَنُ الشَّرَّيْنِ İki şerrin en hafifi tercih edilir.
İki şerden birini işlemeye mecbur kalan kişi ehven olanını tercih eder, zira onunla zaruret def olunur.
Bu kaide evvelki (28.) kaide ile aynı hususları ihtiva eder.
30. MADDE:
دَرْءُ الْمَفَاسِدِ اَوْلَى مِنْ جَلْبِ الْمَنَافِعِ Fesadı def etmek, menfaati celb etmekten daha evladır.
Fesad ile maslahat çakışsa, fesadı def etmek tercih edilir. Bir işe başlamakla bir takım menfaatler hasıl eden kişi, başka bir taraftan diğer kimselere gelecek zararlara sebeb olursa, yapacağı işine mani olunur. Zira şeriatın yasaklara gösterdiği itina, emirlere gösterdiğinden daha fazladır.
Misal: Kişinin kendi mülkünde olan bir tasarrufu, komşu-lara zarar verirse bundan men edilir. Ancak menfaat daha fazla ise tercih edilir, az bir zarara bakılmaz.
Misali: Yalan konuşmak fesad/kötü bir iştir, ancak bunun la iki kişinin arasını ıslah murad edilirse, ihtiyaç miktarınca olması caiz olur. Aynı şekilde zorba biri, birinin yanında olan emanet bir eşyayı gasb etmek istese, emanet yanında olan kişi yanında emanet olmadığını söylemekle (yalan söylemek-le), emaneti muhafaza edebilir.
31. MADDE:
اَلضَّرَرُ يُدْفَعُ بِقَدَرِ اْلاِمْكَانِ Zarar imkan miktarıyla def edilir.
Yanına hırsız girse, onu sopa ile def etmek mümkün ise, silahla def etmesi caiz olmaz.
Birisi başkasının malını gasb etse ve onu helak etse, helak olan o malın aynının geri verilmesi imkansız olunca, mis liyyattan ise gasb eden onun gibisini öder, kıyemiyyattan ise değerini öder.
Müşterinin yanında mebide yeni bir ayıp meydana çıksa, daha evvel olmuş bir ayıba da müşteri muttali olsa, yeni ayıp sebebiyle müşteri satıcıya veremez, zararı mümkün mertebe giderilir, yani müşteri ayıbın noksanlaştırdığı miktarı satıcıdan taleb eder.
Binayı kiralayan kiracı binaya zarar verise, hakimin emri ile icare akti fesh edilir.
32. MADDE:
اَلْحَاجَةُ تُنَزَّلُ مَنْزِلَةَ الضَّرُورَةِ عَامَّةً اَوْ خَاصَّةً Hacet, umumi olsun veya hususi olsun, zaruret derecesine indirilir.
Bey’ bil vefa bu kabildendir. Buhara ehlinin borçları çoğa lınca, bu satış nevisine ihtiyaç duyuldu. Bundan anlaşıldı ki bey’ bil vefa yasak idi, zarurete binaen cevaz verildi. Zira borç verenin verdiğinden fazlasını alması faizdir ve şer’an yasaktır. Bey’i vefa da, bu kabilden olduğundan asla caiz değildir, lakin şu kaide gereğince fakihler Buhara ehli için buna fetva vermiş lerdir.
Bey’ bil vefa: Bir malı, ücretini geri verdiğinde malı geri almak üzere başkasına satmaktır. Satan, ücreti geri verince, müşteri de malı satana geri verir. Burda müşteri mebi’ ile menfaatlenir. Ama her iki tarafta feshe kadir olduğundan fasit bir alış-veriştir. Müşteri aldığı malı başkasına satamadığı için de bu, rehin hükmündedir.
Selem satışı, ıstısna’ satışı (sanatkarların sıpariş yapma-sı) da bu (32.) kaideye göre caizdir. Selem satışı, yok olan bir şeyin satışıdır ki bu kıyasen batıldır; ancak selem ve ıstısna’ satışlarına umumi ihtiyaç ve zaruretten dolayı cevaz verilmiş-tir. Zira çiftçilerin ekserisi, senenin ekser günlerinde, daha mahsulleri hasat edilmeden evvel nakit paraya ihtiyaç duyar-lar. Bu ihtiyaçlarını def etmek için selem satışına cevaz veril-miştir.
Aynı şekilde hamamlarda ücret karşılığında yıkanmaya da cevaz verilmiştir, zira orda kullanılan menfaat meçhuldür ve belli değildir, bu da kıyasen caiz olmamasını gerektirir; zira yıkanan kişinin hamamda kalacağı müddeti ve kullanacağı suyun miktarını tayin mümkün değildir. Ancak umumi zaruret-ten dolayı buna da cevaz verilmiştir.
Aynı şekilde mebi’de tayin muhayyerliğine cevaz veril-miştir, zira satınalınan şey, üç şey arasında meçhuldür. Ancak bu muhayyerliğin cevazı, bazı kimselerin alacağı şeyde, bilen-lerle meşvereye ihtiyaç duyma sına dayanmakla, bu (tayin) muhayyerlikle olan satışa cevaz verilmiştir.
1- Dahili sebebten ortaya çıkan ıztırar, buna semavi olan denir, mesela açlık gibi.
2- Harici sebebten ortaya çıkan ıztırar, buna semavi olmayan ıztırar denilir. Bu da iki nevidir; mecbur bırakan zorlama ve mecbur bırakmayan zorlama.
Bu kaideden anlaşılan şu ki; bir kimse başkasının malını zorda kaldığı için alsa ve harcasa, sonra onu ödemesi gereklidir.
Mesela: Birisi şiddetli aç kalsa, ölüme yakınlaşsa, sıkın-tısını giderecek kadar başkasının bir yiyeceğini izni olmadan alması caizdir. Ancak aldığı malın değerini ödemesi gerekir. Yani ıztırar hali, başkasının malını izinsiz kullanmayı mubah etse de, lakin kıymetini ödemeyi düşürmez, bilakis mal sahibi-ne kıymetini ödemesi gerekir.
Mesela bir hayvan, kişinin üzerine saldırsa ve onu helak etmek üzere olsa, o kişinin hayvanı öldürmesi caizdir, lakin değerini sahibine ödeyecektir.
Burda “zaruretler, yasak olan şeyi mubah eder” kaide-sine göre kişinin telef ettiğini ödememesi lazımdır denilirse, cevaben deriz ki; mubah olması, başkasının haklarını iptal etmez.
Belli bir müddet/zaman için kayık kiralansa, yol esnasın-da -deniz ortasında- müddet bitse, sahile çıkmak için mec-bur olunsa da, aradaki ücret fazlalığını kiralayanın ödemesi gerekir.
34. MADDE:
مَا حَرُمَ اَخْذُهُ حَرُمَ اِعْطَاؤُهُ Alınması haram olan şeyin verilmesi de haramdır.
Rüşvet veren ve alan da haram işlemiş olur. Kahin ve falcıların para alması ve onlara para vermek haramdır. Aynı şekil de şarkıcılara verilen paralar da böylece haramdır.
Yenmesi, içilmesi, giyilmesi haram olan şeylerin başka-larına yedirilmesi, içirilmesi ve giydirilmesi de haramdır.
Ancak gasb eden kişinin elinden malı kurtarmak için verilen şey rüşvet olmaz. Bunun gibi zaruret tahakkuk ettiği yerlerde, zalimin zulmünü def etmek veya bir hakkı kurtar-mak için verilen şeyler de rüşvet olmaz.
İSTİSNASI:
Kişinin, şaire, hicvinden korunmak için para/rüşvet ver-mesi, sultan veya emirin yanında işinin görülmesi için para vermesi, vasinin diğer varisleri memnun etmek için yetimin malından onlara bir miktar para vermesi gibi; bu vecihlerin tamamında veren için cevaz varsa da, alan için helallık olmaz.
مَا حَرُمَ فِعْلُهُ حَرُمَ طَلَبُهُ Yapılması yasak olan şeyin yapılmasını istemek te haramdır.
Zulüm, rüşvet, yalan yere şahitlik etmek haram olduğun dan, bu gibi şeylerin başkalarına yapılmasını talep etmek te haramdır.
Ancak yalan yere yemin eden kişiye, davacının yemin ettirilmesini istemesi caizdir, zira belki vazgeçmesi umulur. Aksi takdir de yemin ettirilmese, davaların yürüme şekli bozu-lur, yani -delil davacı içindir, yemin inkarcı içindir- kaidesi.
36. MADDE:
اَلْعَادَةُ مُحَكِّمَةٌ Adet, hükmedicidir.
Umumi olsun hususi olsun âdetler, şer’i hükümlerin isba-tında hükmedicilik vasfına haizdirler.
Adet, niza anında kendisine müracaat edilen bir delildir. Bu da şu hadisi şerife dayanmaktadır:
“Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah indinde de güzeldir.”
Âdet: Nefislerde yerleşen, selim karakter ehlinin katında makbul olup birkaç kere tekrarla sabit olan bir iştir. Örf te bu manadadır.
Örf ve âdetin hakem olması, karşısında bir nassın bulun-maması anındadır. Nass var ise, onunla amel edilir, örf ve adete bakılmaz. Zira örf ve adet bazan batıla dayanabilir, nasslar ise asla batıl olamaz. Nasların örf ve adetlere uygun olması durumunda, Ebu Yusuf’tan bir rivayetle örfe ve adete gidilir şeklindedir ki bu, orda nassın tevili manasındadır, yoksa nassın terk edilip örf ve adetin alınması değildir.
Misal: Misafirin önüne yemek koymak, örf ve adette ondan yemesine izindir. Ancak ev sahibi, ondan yemesinden açık bir söz ile men etmişse, o zaman örf ve adetin hılafına bir nass (söz) varid olmuştur ki, misafir olan kişi nassa (söze) bakar, örf ve adete göre amel edemez. Eğer yemeği yerse, nassa muhalif olduğu için kıymetini öder.
Örf ve âdet iki vecih üzeredirler; birinci vechi üç kısım-dır:
1- Örf-ü âmm (umumi örf.)
Belli bir tabakaya ait olmayan bilinen bir heyettir. Bunu vaz’ ve tayin edenler belli değildir. Usulcülere göre umumi örf: Ashabı kiram zamanından beri bize kadar gelen ve müctehid-lerin kabul edip kendisi ile amel ettiği şeydir, velevki kıyasa muhalif olsun.
Misali: Birisi yemin ederek derse “Vallahi ayağımı filan-cının evine koymayacağım”, o kişinin evine yürüyerek veya binekli ola rak girmekle de yemini bozulur. Eğer evin içine sadece ayağını soksa da kendisi girmese yemini bozulmaz. Zira umum örfte -ayak basmak- tabiri, eve girmek mana sındadır.
2- Örf-ü has (hususi örf.)
Bir taifenin kendi aralarındaki ıstılahıdır (tabirleridir.) Mesela nahiv alimlerinin – ref- lafzını kullanmaları; edebiyyat-çıların –nakd- kelimesini kullanmaları gibi.
Her ilim ve sanaatın kendine göre kullandığı hususi tabirler vardırki bunlar da örf-ü hassa dahil olur.
Şer’i ıstılahlardan ibarettir. Salat, zekat, hac tabirleri gibi. Bunlar şer’i manada kullanılınca, artık orda lügat mana-sında kullanılmazlar.
Örf-i âmm ve örf-i has arasında fark vardır:
Umumi örfle umumi hüküm sabit olur, misali: “Filancının evine ayak basmayacağım” diye yemin etmekle, bu sözün lügatta manası –ayağımı içeriye sokmayacağım- şeklindedir. Örf-i âmm da ise –eve girmeyeceğim- manasındadır. Bu hüküm herkes için böyle sabit olur.
Örf-i has ta ise, hususi hüküm sabit olur. Misali: Bir beldede menkul (taşınır) olan şeylerin vakfı örf olsa, başka beldede ise örf olmasa, sadece örf olduğu beldede vakfedilme sine hükmedilir, diğer beldelerde değil.
İkinci vechi iki kısma taksim edilir:
1- Ameli örf, 2- kavli örf
Ameli örf: Bir belde ehlinin mesela, keçi eti veya buğday ekmeği yemek adeti olsa, o beldeden birisi, bir başkasını et ve ekmek almaya vekil tayin etse, o kişinin inek veya deve eti, darı veya arpa ekmeği alma hakkı yoktur, zira o beldede adet olan şeyler maksuttur.
Kavli örf: Bir cemaatin bir lafzı hususi bir manada kullan-malarıdır ki, o lafzın işitilmesinden zihinlere hemen o hususi mana gelir.
Misal: Bir kişi huzurunda olan birine “Benim için filan atı, şu kadar liraya satınal” dese, ücretin nevisini belirtmese, vekil olanın orda geçerli olan lira (para birimi) ile alması hakkı vardır. Başka bir para birimi ile (dolar-euro gibi) alma hakkı yoktur.
Satış muamelesine söylenmediği halde dahil olan şeyler, satışa dahil olur. Misali: Atın satışına yuları da dahildir. Evin satışına anahtarlar da dahildir. Araba satışına, kendine has takımları (aletleri) de dahildir.
37. MADDE:
اِسْتِعْمَالُ النَّاسِ حُجَّةٌ تَجِبُ الْعَمَلُ بِهَا İnsanların kullanımı delildir, onunla amel etmek vacib olur.
Bir şey üzerine el koymak ve onda tasarruf etmek, o şe-yin kendi mülkü olduğuna delildir. İnsanların kullanımı umumi ise, umum hakkında delil olur, bir beldeye has ise umum için delil olmaz, belki bazı alimlere göre o beldeye has –hususi örf- olur.
Umumi şer’i icmaya itibar etmek delildir, onunla amel edilir, zira böyle bir topluluğun yalan ve dalalet üzere birleş-mesi imkansızdır.
Yani insanların şeriata ve fukahanın delillerine zıt olma-yan hususlardaki kullanımı delil olur, bey bil vefa ve selem satışları gibi. Bunlara ihtiyaç olduğundan, cevaz olarak üzerin-de ittifak vakı’ olmuştur; halbuki aslında caiz olmamaları gerekirdi.
Mesela: Bir beldede menkul olan şeylerin vakfı örf olsa bu vakıf sahih olur. Şeriat kitapları, mushafı şerif ve diğer ilim kitaplarının vakfı gibi. Aslında menkul olan şeylerin vakfı caiz değildi.
Örf ve adetin delil olması, naslara ve akit yapanların şartlarına muhalif olmaması durumundadır.
Mesela; bir kişi, diğerini -öğlenden ikindiye kadar- belli ücret karşılığında çalışmak üzere kiralasa. Sonra bu beldede örf -sabahtan akşama kadar çalışmaktır- diyerek, onun gün boyu çalışmasını talep edemez. Bilakis konuşulan müddete itibar edilir.
Adeten imkansız olan şey, aklen imkansız gibi olduğun-dan hakkında dava dinlenmez.
Mesela: Bir kadının karnındaki çocuk kendisine filan malı sattığını iddia etse, veya ondan şu kadar borç para aldığını ikrar etse, iddiası aklen imkansız olduğundan dinlenmez.
Mesela, kendinden yaşca büyük olan Zeyd’in, kendi oğlu olduğunu iddia etmesi de aklen imkansız olduğundan dinlenmez.
39. MADDE:
لاَ يُنْكَرُ تَغَيُّرُ اْلاَحْكَامِ بِتَغَيُّرِ اْلاَزْمَانِ Zamanların değişmesiyle, hükümlerin de değiştiği inkar edilemez.
Zamanların değişmesiyle değişen hükümler örf ve adete dayalı olanlardır. Zira zaman değişmekle insanların ihtiyaçları da değişir. Örf ve adet değişmekle onlarla alakalı hükümler de değişir, fakat şer’i delile dayanan hükümler böyle değildir, onlar asla değişmez.
Mesela: Kasten adam öldürenin cezası kısastır. Bu şeri-atın hükmüdür ki, örf ve adete dayalı değildir, zaman değiş-mekle bu hüküm değişmez.
Zaman değişmekle değişen hükümler örf ve adete dayalı olanlardır; misal: Evvelki alimlere göre birisi bir bina satınal-sa, bazı kısımlarını görmekle yetinilirdi. Sonra gelen alimlere göre ise, her bir odasını mutlaka görmesi gerekir. Bu ihtilaf delile dayalı değildir, bilakis örf ve adetin değişmesine dayalı-dır, zira evvelki dönemde yapılan binaların her tarafı eşit şekilde ve aynı tarzda olurdu. Bir odasını görmekle diğer oda-larını görmeye ihtiyaç kalmazdı. Amma sonraki dönemde binaların yapımı ve odalarının farklılığı olunca, her bir odasının da görülmesi şart koşuldu. Bu meseleden dolayı şer’i bir hükümde değişiklik lazım gelmedi belki adet ve örfte lazım gelen bir hallerin değişikliği hasıl oldu.
İmamı A’zam’a (r.aleyh) göre şahitlerin tezkiyesi (adalet li olduklarını araştırmak) gerekmezdi, zira o vakitte insanların salahı yaygındı.
İmameyn zamanında ise, ihtilaflar ve fesadın yayılması sebebiyle, şahitlerin gizli ve aşikare tezkiyesini gerekli gör-düler.
İnsanların örf ve adetleri bazan da batıl üzere olabilir, buna asla cevaz verilemez. Mesela fasit şekilde olan alış verişler gibi ki bunlar şer’an caiz olmaz.
اَلْحَقِيقَةُ تُتْرَكُ بِدَلاَلَةِ الْعَادَةِ Hakikat, âdetin delaletiyle terk olunur.
Bir kimse düğün yemeği satınalması için vekil tayin edilse, alışılmış olan (etli pilav-ayran gibi) yemeği alabilir, yoksa herbir yenilen şeyi almaya izinli değildir.
Evvelki klaidelerde lafzın hakiki manası ve mecazi mana-sı olduğunu beyan etmiştik. Beyan alimleri, üçüncü olarak laf-zın kinaye manası olduğunu beyan etmişlerdi.
Usul alimlerine göre kinaye manası, ya hakiki ya da mecazi manada bulunur. Hakiki mana, kişinin kendi malı olan elbisesini giymesi gibidir. Mecazi mana, ödünç aldığı elbiseyi giymesi gibidir.
Lafzın hakiki manada kullanılmasında delil ve karineye ihtiyaç yoktur. Amma mecazda kullanmak için, hakiki manası-na mani olan bir karinenin bulunması şarttır.
Lafzın hakiki manada kullanımını men eden delil ve kari-ne, birkaç nevidir. Lafzın hakiki masının terk edilmiş olması (mehcur) da bu nevidendir. Bu kaidede murad edilen bu kısımdır. Zira lafzın hakiki manası örfen ve adeten terk olun-muş olunca, kullanımı başka bir manada yaygın olunca, artık o manada kullanılır olur. Bu durumda örf ve adet, lafzın hakiki manasında kullanımına mani karine olur.
Usul alimleri bu nevi için üç vecih beyan ettiler:
Evvelki vecih: Hakikat manasının kullanılmaması, mecaz manasının kullanılması. Veya adet veya şeriat cihetin-den kullanımı terk olunmuştur. Burda mecaz üzere kullanımı, üç sebebten birini bildirir:
1. Sebeb: Hakikat manasını kasd etmenin özürlenmesi. Özürlenmesi, o şeye ulaşmak ancak meşakkatle hasıl olur demektir.
Misali: Bir kişi yeminle “Şu ağaçtan yemeyeceğim” dese, bu sözün hakiki manası -ağacın odun olan gövdesinden- yeme mektir. Burda hakiki manayı kast etmek özürlendiği için, mecaza hamledilir ve ağacın –varsa- meyvesi kasdedilir. Eğer o kişi ağacın gövdesinden –odun kısmından- yese, yemini bozulmaz. Zira bu mana terk olunmuştur.
2. ve 3. sebebler: Lafzın hakiki manasının, adet veya şeriat bakımından terk edilmiş olmasıdır. Mesela kişinin hizmetçisine “Misafirlerin ayakkabılarını döndür” sözüdür. Bununla, ayakkabıları düzelt ve bir sıraya diz manası kasde-dilir, yoksa onların alt-üst çevir manası değildir. “Kandilleri yak” sözü ile kandillerin içindeki fitili tutuştur manasıdır, yoksa kandileri ateşe atıp yakmak değildir.
Adet bakımından terk edilene (mehcur) misal: “Filancının evine ayak basmayacağım” sözü, o kişinin evine girmemek manasındadır, yoksa ayağını içeriye sokmamak manasında değil.
Allahu teâlâ buyurdu: “Çekişmeyin.” Bu durumda hakiki şer’i manası terk edilir, bu vekaletle, kendi adına cevab vermesi, kendi yerine davayı yürütmesi kasdedilir.
İkinci vecih: Hakikatın kullanılması, mecazın kullanılma ması veya hakikat ve mecazın kullanılmasının eşit şekilde olması veya hakikatın kullanımının daha fazla olmasıdır. Bu hallerde mecaz kullanılmaz, hakikat daha evladır.
Üçüncü vecih: Mecazın kullanımı ekser olur ve hakikat-ten daha tercih edilir olur. Burda İmamı A’zam hakikatı evla gördü, imameyn ise mecazı uygun gördü.
Misal: Birisi yeminle “Şu buğdaydan yemeyeceğim veya şu nehirden içmeyeceğim” dese, İmamı A’zam‘a göre o buğ-dayın unundan yapılan ekmeği yese veya ununu yese yemini bozulmaz; o nehrin bardak ve kab içinde olan suyunu içse yemini bozulmaz. Ancak nehirden avuçlayarak veya eğilerek içerse, buğday tanesini bizzat yerse yemini bozulur.
İmameyne göre buğdayın kendisini veya ununu veya ekmeğini yemekle ve sudan avuçla veya bardakla içmekle (her türlüsüyle) yemin bozulur. Fetva verilirken, beldelerdeki kullanıma bakmak gerekli olduğu, alimler tarafından söylen-miştir.
[1] Zira piyasa mallarının durumu üç sınıftır. Kalitelisi, orta hallisi ve düşük sevi-yede olanıdır. Tayin bu üç şey arasında deveran eder, dördüncüsüne ihtiyaç yoktur.
Âdete itibar, muttarit (sürekli olunca) veya galib oluncadır.
Düğünde cehiz hazırlanmasında sürekli galib olan adete riayet edilir, bundan fazlasına değil.
Adetin itibarında hüküm verilecek hadisenin, adetin cere yanı zamanında mevcut olması gerekir, daha sonra ortaya çıkan bir örf ve adet olmamalıdır.
Misal: Nevisi tayin edilmeksizin (sadece yüz demekle) yapılan satış muamelesinde, verilmesi gereken paranın o sıra tedavülde olan ve rayiç olarak kullanılandan olması gerekir.
42. MADDE:
اَلْعِبْرَةُ لِلْغَالِبِ الشَّايِعِ لاَ لِلنَّادِرِ İtibar, galib ve yaygın olanadır, nadir olana değil.
Şayi’: İnsanlar tarafından malum olan ve aralarında yaygın olan bir iştir.
Misal: Yitik bir kişinin 90 yaşında olması sebebiyle öldü-ğüne hükmetmek, insanlar arasında yaygın olan ekserde kişi 90 yaşından fazla yaşamadığı hükmüne dayandırılmasıdır; her ne kadar bazı kişiler 90 yaşından fazla yaşasalar da; fakat bu nadirdir, buna hüküm dayandırılmaz. Bilakis örfte yaygın olan 90 yaşına itibar edilerek öldüğüne hükmedilir ve malı varisleri arasında taksim edilir.
On beş yaşına gelen gencin buluğa erdiğine hükmedil-mesi de böyle yaygın olan kanaata göredir; her ne kadar bazı gençler on yedi veya on sekiz yaşında baliğ olsa da; zira bu nadirdir.
Erkek çocuğun bakımının yedi yaş, kız çocuğunun dokuz yaş olması da galib olan yaygın hükme göredir. Zira erkek çocuğun bakıma olan ihtiyaçtan kurtulması yedi yaşında olur, kız çocuğun müştehat (şehvetlenilmesi) çağına ulaşması, dokuz yaşında olur. Terbiyenin noksanlığı veya iklimlerin değiş mesiyle bu hususlardaki farklılık nadir olduğundan ona itibar edilmez.
اَلْمَعْرُوفُ عُرْفًا كَالْمَشْرُوطِ شَرْطًا Örfte bilinen şey, şart kılınmış gibidir.
Fıkıh kitablarında şöyle der: “Örf ile sabit olan, şer’i delil-le sabit gibidir.” “Örfle sabit olan, nass ile sabit olan gibidir.”
Misaller: Bir kişi başkasının bir işini yapsa ve aralarında ücret konuşulmamış olsa bakılır, eğer işi yapan adette ücretle iş yapıyorsa, işi yaptıranın işi yapana, adet ve örfe göre misli ücret vermesi gerekir. Böyle değil se ücret gerekmez.
Satış muamelesinde ücretin nevisi belirtilmemişse, o beldede geçerli olan ücret nevisinden (mesela tl) verilmesi gerekir.
Satınaldığı ineğin süt vermediğini görse ve bu sebeble geri vermek istese bakılır, eğer bu kişi et için satınalan kasab gibi biriyse, geri verme hakkı yoktur. Eğer sütünden faidelen-mek için satınalan biriyse geri verme hakkı vardır.
Bir kimse başkasının kiraya vermek için hazırladığı bir eve, izni olmaksızın yerleşse, örfen misli ücreti vermesi gerekir; sanki oraya yerleşince şartları kendine lazım getirmiş gibidir.
Otelde geceleyen, hamamda yıkanan kişilerin de ücret vermeleri gerekir,zira adet ve örf ücreti vermeyi gerektirir, her ne kadar konuşulmasa da.
Baba evlenen oğluna bazı ziynet eşyası (takılar) ve ev eşyası verse, düğünden sonra onların emanet olduğunu iddia edip geri istese bakılır; eğer adet böyle ise onlar geri verilir, değilse geri verilmez ve hibe sayılırlar.
Köy çobanı, hayvanları köyün çıkışında bırakıp ahırlarına göndermesi adet ise, bu durumda yolda telef olanı ödemez; eğer herbir hayvanı kendi ahırına teslim etmek adet ise, bu durumda noksanlık ettiğinden dolayı telef olanı öder.
44. MADDE:
اَلْمَعْرُوفُ بَيْنَ التُّجَّارِ كَالْمَشْرُوطِ بَيْنَهُمْ Tüccarlar arasında maruf olan şey, aralarında şart gibidir.
Bu kaide, evvelki kaide gibidir, ancak ticaretin önemine binaen ayrıca zikredilmiştir.
Tüccarlar aralarında alış-veriş yapınca, belli ve örf olan hususları zikretmezler. Mesela: Peşin veya veresiye olduğu zikre dilmeden yapılan satışlarda ücret peşin verilir. Ancak belli müddet veresiye satılması örf olan yerlerde, mutlak olan satışlarda veresiye tahakkuk eder, peşin olması için ayrıca zikredilmesi gerekir.
اَلتَّعْيِينُ بِالْعُرْفِ كَالتَّعْيِينِ بِالنَّصِّ Örf ile tayin, nass ile tayin gibidir.
Bu kaideye göre bazı tafsilat vakı’ olur. Mesela: Birisi başkasına mutlak olarak (her hangi bir şart olmaksızın) hayva nını ödünç verse, kiralayanın alışılmışın dışında hayvana bin-mesi ve yük yüklemesi caiz olmaz. Hayvana demir yüklese veya bozuk yolda seyrettirse ve bu husus alışılmışın dışında olsa, hayvana verilen zararı öder.
Mutlak olarak satış için vekil olan kişi, tasarrufuyla müvekkiline zarar veremez. Peşin olarak veya mutad olan bir müddetle satışı yapar, uzun müddetle (veresiye) satamaz.
Kendisine süt veya et alması için birini vekil tayin etse, orda mutad olan inek sütü ve etini kasdetmiş olur; vekilin başkasını alma hakkı yoktur.
46. MADDE:
اِذَا تَعَارَضَ الْمَانِعُ وَ الْمُقْتَضِى يُقَدَّمُ الْمَانِعُ Mani (engel) ve muktezi (işi gerektiren) çakışırsa, mani takdim edilir.
Bir işte bir sebeb amel edilmesini gerektirse, diğer bir sebebte yapılmasını men etse, yapılmaması tercih edilir. Misal: Birisi başkasına evini rehin verse, rehin verenin evi satmaması gerekir. Rehin veren eve sahip olduğu halde, kendi mülkünde tasarruf etmeliydi; ancak rehin alanın hakkı güven için o eve tealluk etmiştir, hakkını korumak için evin satılma-ması tercih edilir.
Üst katta oturanın, alt kattakine zarar vermemesi gere-kir, mesela üst kattakinin evinin tabanını söküp açması (delmesi), alttakinin tavanına zarar vereceğinden üst kattaki bu fiilinden men edilir.
Miktarı bilinen ve bilinmeyen iki şey bir akitte satılsa, her iki şeyin de satışı caiz olmaz.
Ölmek üzere olan biri, evladına ve başka bir yabancıya birlikte bir malı ikrar etse, bu ikrarı geçerli olmaz, zira varis için ölüm halinde yapılan ikrar geçerli değildir.
İstisna olarak: Cünüp iken şehid olan kişi yıkanır, halbuki şehid yıkanmadan defnedilirdi; ancak cünüp olduğun-dan yıkanması gerekti.
Ortak oldukları evde, ortağı yokken kendisi ikamet etse, caizdir; halbuki ortağı yok iken orda oturması sahih değildi, ancak kendi hakkı olduğu için oturması sahih oldu. (Şu iki hususta muktezi ile amel edildi.)
47. MADDE:
اَلتَّابِعُ تَابِعٌ Tabi’ tabi’dir.
Var olmakta bir şeye tabi olan, hükümde de ona tabidir. Gebe hayvan satılınca, karnındaki yavrusu da ona tabidir. Rehin verilen hayvan doğursa, yavru da rehin muamelesine tabi olur. Satılan malın teslim alınmasından evvel mebi’de hasıl olan değer artımı (ziyadelikler) de müşterinin hakkıdır.
Mesela bir bahçe satılsa, müşteri teslim almadan evvel ağaçlarda yeni meyveler hasıl olsa, satıcı onları kendine ala-maz.
Gasb edilen şeydeki ziyadelikler de, asıl mal gibi (hepsi) mal sahibine iade edilir. Gasb edilen at doğursa, annesiyle beraber yavrusu da geri verilir.
Hayvanın karnındaki yavru, ayrıca satılmaz, annesine tabidir. Gebe hayvan hibe edilse, yavrusu da hibe edilmiş olur.
Birisi beş gram olması üzere muayyen bir elması satsa, teslim anında tartılınca yarım gram daha ağır gelse, bu fazlalıkta müşteriye aittir, ayrıca satılamaz. Zira yarım gramın ayrılması, kalan kısma zarar verir.
Satılan akarın şuf’a hakkı, yol hakkı, su hakkı o akara ait olduğundan ayrıca satılamaz.
İstisna: Bir kişi, annesinin karnındaki çocuk için bir mal ikrar etse, bu ikrarı sahih olur ve yavru, altı ay veya daha az bir müddette diri olarak doğarsa, ikrar edilen mala sahip olur. Burdaki çocuk, annesine tabi iken, istisna olarak ayrıca hakkında ikrar edilen şeye sahip olmuştur.
49. MADDE:
مَنْ مَلِكَ شَئْاً مَلِكَ مَا هُوَ مِنْ ضَرُورَاتِهِ Bir şeye sahip olan, o şeyin zaruriyyatına da malik olur.
Bir bina satınalan, ona götüren yola da sahip olur. Zira yol bina için zaruridir. Bu yüzden bina satılırken yolunu da zikretmeye gerek yoktur.
Bir arsayı satınalan, altına ve üstüne de malik olur, bu yüzden dilediği binayı yapar, kuyu kazar. (Bu gün için beledi-yelerin uyguladığı imar planı, zarureten geçerlidir.)
50. MADDE:
اِذَا سَقَطَ اْلاَصْلُ سَقَطَ الْفَرْعُ Asl düşünce, fer’i dahi sakıt olur.
Tabi ve fer’ olan şeyler, aslın düşmesi ve yok olmasıyla yok olurlar.
Borçludan borcu ibra edilse (silinse), ona kefil olan da borçla sorumlu olmaktan kurtulmuş olur, zira asıl borçlu kurtulunca, fer’ olan kefil de kurtulmuş olur. Amma kefil olan kefaletten beri edilse, asıl borçludan borç düşmez. Zira fer’ düşmekle asıl düşmez.
Bazan da fer’ sabit olur da asıl düşer, misali: Birisi iki kişi hakkında iddia ederek, birine bin lira borç verdiğini ve diğerinin de buna kefil olduğunu söylese. Borçlu borcu inkar etse, alacaklı bunu isbat etmekten aciz kalsa, fakat kefil olan borca kefil olduğunu ikrar etse, kefil üzerine ikrarına binaen borcu ödemekle hükmedilir; halbuki burada kefil fer’ idi.
51. MADDE:
اَلسَّاقِطُ لاَ يَعُودُ Sakıt olan geri gelmez.
Bir şahıs, ıskatı ile sakıt olan bir hakkı üzerinden düşür-se, daha sonra o hak kendine geri gelmez.
Iskatı kabul etmeyen haklarda, sahibinin onu düşür-mesiyle ıskat tahakkuk etmez.
Misal: Bir kimsede olan alacağını ıskat etse, sonra fikri değişip pişman olsa, sakıt olan borç geri gelmez, borçlu olan borçtan beri olmuştur.
Amma bir şahıs, kendi mülkünde olan yolu veya su hakkı nı ıskat etmekle bu hakkı yok olmaz, ancak bu hakkın satıl-ması veya hibe edilmesi durumunda sakıt olurlar.
Satıcı malı sattığı müşteriden ücretini almadan evvel mebiyi hapsedebilir, taki ücretini alsın. Amma ücreti almadan evvel mebiyi müşteriye teslim etse, sonradan ücreti almak için hapsetmek gayesiyle mebiyi geri isteyemez, zira sakıt olan geri gelmez.
Bir malı görmeksizin alanın görme muhayyerliği vardır, fakat aldığı malı görmeden evvel başkasına satsa veya hibe etse veya kiraya verse, daha sonra malı -görme muhayyerliği hakkı ile- geri vermek istese, bu hakkı sakıt olduğundan geri gelmez.
اِذَا بَطَلَ شَيْئٌ بَطَلَ مَا فِى ضِمْنِهِ Bir şey batıl olunca, zımnında olan şeyler de batıl olur.
“Fesada dayanan şey de fasittir” kaidesi de bu kaideye dayanır.
Kaidemizin manası: Zımnen sabit olan şey, onu zımnında bulunduran (asıl) şey batıl olunca, (zımnen sabit olan şeyin de) hükmü kalmaz.
Misal: İki hasım, bir hak hususunda sulh edip birbirlerini beri ettikten sonra, sulhun fasit olduğu anlaşılsa, sulh batıl olduğu gibi, zımmında vakı’ olan ibra da batıl olur.
Müstesna: Şefi’ ve müşteri, şuf’a hakkı üzerine malum bir bedel ile anlaşsalar, burdaki sulh sahih olmadığı halde, komşunun satılan şeydeki hakkı (şuf’a hakkı) nı ıskatı sahih olur.
Aslı ifa etmek mümkün oldukça, mal sahibinin rızası olmadıkça, bedelini ifa etmek caiz olmaz. Zira aslı ifa etmek eda etmek olur. Bedel ile bir şeyi ifa etmek, asıl yerine olan şeyi (halefini) ifa etmek olur ki, asıl varken halefe gitmek caiz değildir.
Mesela gasb edilen mal, gasb edenin elinde mal mevcut ise, aynısını geri verir, aynısı dururken bedelini ödemesi caiz olmaz.
Mesela: Birinden bir şeyi gasbeden kişi, gasbettiği mev-cut olduğu halde mal sahibine onun kıymetini vermek istese, mal sahibi de razı olmasa, hakimin bedel ile hükmetmesi caiz olmaz. Usul alimleri, gasb edilen malın aynının geri verilmesini -kamil eda- diye isimlendirirler.
Eğer gasb edilen mal helak olsa ve aynını vermek müm-kün olmasa, bu durumda bakılır; eğer gasb edilen şey misliy-yattan ise, gasb edenin mislini ödemesi emredilir. Buna –misli ma’kul ile olan kaza veya kamil kaza- denir. Zira misli olan mallar, aralarında suret ve mana bakımından benzeşirler. Misli olan şeyler kıymette eşit veya çok yakın olurlar.
Eğer gasb edilen mal kıyemiyyattan ise, gasb eden kıy-metini öder. Buna -kâsır kaza- denir. Zira gasb edilen malın kıymeti olan nakitler, gasb edilen malın suret ve mana bakı-mından benzeri değildir.
54. MADDE:
يُغْتَفَرُ فِى التَّوَابِعِ مَا لاَ يُغْتَفَرُ فِى غَيْرِهَا Bazı kere ibtidaen caiz olmayan şeyler, tabi için caiz olur.
Müşteri, satıcıyı mebiyi teslim almaya vekil tayin etse bu sahih olmaz. Ancak müşteri satıcıya bir kab verse ve satınal-dığı şeyi o kabın içine koymasını istese, bu müşteri için teslim almak (kabz) olarak itibar edilir. İlk durumda vekaletin sahih olmaması ve ikinci durumda caiz olmasına gelince; ilk surette satıcı, bir anda hem teslim eden ve hem de teslim alan olmuştu. Doğrusu akitlerde iki kişinin (satıcı ve alıcı) akti üzerlerine alması, satıcının müşteriye mebiyi teslim etmesidir.
İkinci durumda müşteri, satıcıya bir kab vermiştir, satıcı da onun işaretiyle amel ederek mebiyi kaba koymuştur. Bu durum müşteri tarafından kabzetmek sayılır. Satıcının kabzı, müşteriye tabidir ve sahihtir.
Aynı şekilde buğday satınalan müşteri, satıcıdan onu öğütmesini istese ve satıcı da buğdayı öğütse, müşteri buğ-dayı teslim almış olur.
Menkul olan eşyasıyla bir arazi vakfedilse, menkul olan şeylerin vakfı örf ve adeten ilk anda caiz değildi, ancak asıl olan gayrı menkule tabi olmakla sonradan caiz olmuştur.
Su hakkını satmak veya vakfetmek caiz değildir, ancak su hakkının ait olduğu arazi satılırsa veya vakfedilirse, ona tabi olarak su hakkı da satılmış veya vakfedilmiş olur.
Misal: Hisseli yerdeki hissesini hibe etmek gibi. İlk anda bu caiz olmasa da, nihayet itibarıyla caiz olur. Mesela bir kişi, başkasına hisseli olan bir arsadaki hissesini hibe etse, bu hibe sahih olmaz, zira hisseler ayrılmamış ve yer belli olmamıştır. Fakat arsanın tamamını hibe etse, sonradan bir hissenin başkasının hakkı olduğu anlaşılsa, hibe batıl olmaz. Hisse sahibi hissesini aldıktan sonra kalan, kısım hibe edilende kalır.
Ölüm hastalığında olan birisi, tek malı olan arsasını hibe etse, sonra vefat etse, arsanın üçte ikili kısmında hibe batıl olur, sadece üçte birinde sahih olur. Burda hisseli olduğu halde, hibenin sahih olmasının sebebi; hisseli olmak arizi-dir/geçicidir, hibe arsanın tamamında olmuştur. Varislerin hakkı olan üçte iki ayrılınca, kalan üçte birlik hissede hibe sahih olur.
Bir malı satmaya vekil olan kişi, başkasını o mal satmaya vekil tayin edemez; fakat alakasız birisi gelip o malı satsa, asıl vekil olan da bu satışa izin verse, (fuzuli kişinin) satışı geçerli olur.
Henüz yetişmemiş meyvelerde ortak olanlardan biri hissesini yabancı bir kişiye (iki ortaktan başkasına) satamaz, zira bu diğer ortağa zarar verir; ancak iki ortak birlikte başka birine meyveleri satsalar, sonra ortaklardan biri satın alan kişi ile anlaşarak kendi aktini fesh etse, diğer ortağın hissesindeki satış fesh olmaz. Böylece yabancı bir ortağa satış sahih olmuş olur.
56. MADDE:
اَلْبَقَاءُ اَسْهَلُ مِنَ اْلاِبْتِدَاءِ Beka, başlangıçtan daha kolaydır.
Bir şeyin devam ve bekası, ilk defa meydana gelmesin-den daha kolaydır. -ilk anda caiz olmayan şey, bekaen caiz olabilir- kaidesi de bunun gibidir.
Misal: Hisseli olan binanın ortakları, kendilerinden gayrı-sına binayı kiraya vermeleri sahih olmaz. Ancak ikisi birlikte başka birine kiralamış olsalar, -binanın bir kısmı hakkında- başka bir şahıs ‘kendi hakkı olduğunu’ dava ederek ispatla hakkını alsa, o kısımda icare akti fesh olur, amma kalan kısımdaki icare akti devam eder. Burada hisseli olması, icare aktinin devamına mani olmadı.
Şayet bir hakim, yerine bakması için birini naib tayin etse, asıl hakim yok iken bu naib olan hakim bir davada hüküm verse, bu hükmü geçerli değildir; ancak asıl hakim veri len hükmü inceleyip geçerli yaparsa, hüküm sahih olur, aslın-da ilk anda sahih olmamakla beraber, bekaen sahih olmuştur.
57. MADDE:
لاَ يَتُمُّ التَّبَرُّعُ اِلاَّ بِقَبْضٍ Teberru’ ancak kabz (teslim almak) ile tamam olur.
Bu kaide, “Hibe ancak, kabzedilmiş olunca caiz olur” hadisi şerifine dayanır. Şayet hibe, kabz (teslim) olmaksınız tamam olsa, hibe eden kişinin, eda etmeye mecbur olmadığı birşeyi (kabzı), eda etmeye mecbur olması gerekirdi. Bu, teberru’ manasına zıttır. Teberru’, verilmesi vacib olmayan bir şeyi veren kişinin, ihsan olarak onu vermesidir.
Misal: Birisi başkasına bir mal hibe etse, hibe edenin izni ile onu teslim almadıkça, o malda tasarruf etmesi sahih olmaz. Aynı şekilde birisi eline bir miktar para alsa ve fakire vermek istese, vermeden evvel vaz geçse, burda paraları faki-re vermeye zorlanamaz.
Bu kaideden şu husus istisna edilir: Baba, küçük çocuğu-na bir şeyi hibe etse, çocuk onu teslim almadığı halde hibe sahih olur, zira babası (velisi olması hasebiyle) onun namına teslim almış hükmündedir.
اَلتَّصَرُّفُ عَلَى الرَّعِيَّةِ مَنُوطٌ بِالْمَصْلَحَةِ Teb’a üzerine tasarruf, maslahata dayanır.
Halkın maslahatına göre tasarruf yapılır, şahısların men-faatine göre değil. Hakimin, insanların mallarında ve vakıflar hak-kındaki tasarrufları da maslahata dayanır.
Eğer halkın menfaatine uygun olmazsa, teb’anın malla-rında tasarruf caiz olmaz.
Raiyye/teb’a: Umum insanlardır ki, valinin veya devlet yetkililerinin idaresi altında bulunurlar.
Misal: Öldürülmüş birinin hiç kimsesi (velisi) olmasa, sultan onun velisidir. Bu durumda katili kısas ettirebileceği gibi, katilden diyet alma hakkı da vardır. Ancak diyet, şeriat ölçüsünden noksan olmamak şartıyla.
İdarecilerin emri ile birinin malı, değeri ile alınıp umu-mun yoluna veya ihtiyaç olunan tesislere katılır.
Maslahat yoksa hakimin tasarrufu sahih olmaz. Misali: Hakim birine, hazine malını veya başkasının malını telef etmekle emretse, bu izni sahih olmaz. Eğer hakim kendisi böyle malları telef ederse, ödemesi gerekir.
Aynı şekilde hakim, vakıf mallarını veya küçük çocuğun malını hibe edemez, zira hakimin tasarrufu maslahatla kayıt-lıdır.
Hasılı kelam, sultanın, hakimin, valinin, velinin tasar-rufları, maslahat üzere olursa sahihtir, değilse geçerli olmaz.
59. MADDE:
اَلْوَلاَيَةُ الْخَاضَّةُ اَقْوَى مِنَ الْوَلاَيَةِ الْعَامَّةِ Hususi velayet, umum velayetten daha kuvvetlidir.
Burdaki velayetten murad, tasarruf yetkisi olan velidir.
Veli: Başkasının malında, onun rızasını beklemeden tasar ruf yapabilen kişidir. Vekil böyle değildir, zira onun tasarru-funda müvekkilinin rızası şarttır.
Hususi velilik, nikah akdinde ve mal hususunda olur. Burda ki veli, dede veya babadır. Sadece nikahta veli olanlar asabalar, çocuğun annesi ve zevi-l erhamdır.
Sadece malda veli, evvela babadır, ikinci olarak baba-sının hayatında iken tayin ettiği vasiydir. Üçüncü olarak şu tayin edilen vasiynin tayin ettiği vasiy dir. Dördüncü olarak çocuğun dedesidir. Beşinci olarak, çocuğun dedesinin tayin ettiği vasiy dir. Altıncı olarak ta bu vasiy nin tayin ettiği vasiy dir. Vakıf velayeti de böyle hususi velayettendir.
Misal: Hakim, umumi velayet hakkına binaen vakfın malı nı kiraya verse, vakfın mütevelli heyeti de vakfı kendisine kiralasa, mütevelli heyetinin kiralaması sahihtir, hakimin de-ğil, zira hususi velayet, umumi velayetten daha kuvvetlidir. Hususi velayet sahibi varken, umumi velayet sahibinin tasar-rufu geçerli olmaz.
Aynı şekilde hakim, hainlik yapmayan mütevelli heyeti mensubundan birini görevden alamaz. Aynı şekilde vasiysi olan çocuğu, hakim evlendiremez, malında tasarruf edemez. Zira hususi velayet sahibinin tasarrufu daha kuvvetlidir.
Ölünün velisi olan çocuğun vasiysi, katili öldürtemez ve affedemez, ancak noksan olmayarak diyet üzerine mal karşılı-ğında sulh edebilir. Hakim ise katili kısasen idam ettirebilir; burda umumi velayet sahibi olan hakim, hususi velinin kadir olamadığı şeye muktedir olmuştur.
60. MADDE
اِعْمَالُ الْكَلاَمِ اَوْلَى مِنْ اِهْمَالِهِ Kelamın i’mali (manada kullanımı), ihmalinden (mana sız bırakılmasından) daha evladır.
Kelamın manası mümkün ise, imal ettirilir, değilse müh-mel (boş) bırakılır. Yani kelamı manasız bırakmak, itibarsız kılmak, hakiki veya mecazi manalardan birine hamletmek mümkün oldukça, caiz olmaz.
Akıl ve din, kişinin sözünün boşuna olmasına cevaz ver-mez, akıl sahibi kişinin sözünü sahih kılmak gereklidir.
Kelamda asıl olan hakikat manasıdır. Hakikat manası özür-lenmedikçe, kelamın manasını mecaza hamletmek caiz olmaz.
Tesis, te’kitten evladır, veya ifade iadeden evladır.
Lafız bir manaya konduğundan, onu o manada kullan-mayıp başka manayı tekidlemekte kullanmak, o lafzın vaz edildiği manayı ihmal etmek olur.
Te’kid: Kendisi ile evvelki lafzın manasının takrir ve takviyesi kasdedilen lafızdır. Buna ayrıca –iade- denir.
Te’sis: Evvelki lafzın ifade etmediği manayı ifade eden lafızdır. Buna ayrıca –ifade- denir.
Mesela: Birisi, başkası için üzerinde olan bir borcu ikrar etse, sonra sebeb belirtmeden başka bir borcu ikrar etse, bu ikincisi, evvelkinin te’kidi olmaz, belki yeni bir borç olur ve her iki borcu ikrar etmiş olur.
Birisi, hanımına “sen boşsun” “sen boşsun” “sen boşsun” diye üç kere söylese, bununla üç talak vakı’ olur. İkinci ve üçüncü sözleriyle, evvelkiyi te’kit ettim demekle koca, hük-men tasdik edilmez.
Müvekkilin sözü te’kide hamledilir: “Onu filancıya sat, sat.” Burda kelamı te’kid için hamledersek vekil, malı o şahsa veya başkasına da satabilir. Eğer te’sis manasında olsaydı vekil, malı ancak söylenen şahsa satabilirdi, başkasına sata-mazdı.
Hakiki mananın özürlenmesi halinde, kelam mühmel kılın maz, belki mecaza gidilir. Mehcur lafız, şer’an ve örfen kulla-nılmayan lafız olup özürlenmiş hükmündedir. Mananın özürlen mesi üç türlü olur:
Teazzürü Hakiki iki vecih olur, birincisi: Hakikat mana-sının irade edilmesi imkansız olur.
Misal: Kendi evladı hayatta olmayan birisi, bir miktar malını evlatlarına vakfetse, hakiki manada kendi evladı olma-dığından, hakikat manası imkansız olur. Sözünün boşa gitme-mesi için torunları, mecazen evlat kabilinden olduğundan vakıf onlara verilir.
İkincisi: Manayı hakikinin irade edilmesi, büyük bir meşakkat ile ancak mümkün olur.
Misal: Birisi, “Şu hurma ağacından yemeyeceğim” diye ağaca işaret ederek yemin etse, o ağacın gövdesi/odunundan yemek mümkün olsa da, bu sözü söyleyenin kasdı o ağacın gövdesinden yemek değildir, belki meyvesinden yemektir.
Teazzürü örfi: Lafzın hakiki manasının, insanlar tarafından terk edilmiş ve kullanılmaz olmasıdır. Mesela birisi; “Ayağımı filancının evine basmayacağım” diye yemin etmesi gibi. Bu sözün hakiki manası terk olunmuş ve kullanılmaz olmuştur. Bur-da kullanılan mana, binaya girmek manasıdır. Yani yemin eden kişi, kendisi içeri girmeyip kapıdan ayağını içeri sokmakla yemini bozulmaz.
Teazzürü şer’î: Lafzın hakiki manası şer’an terk edilmiş olmasıdır. Mesela –husumet- kelimesi gibi. Şer’an asli manası terk olununca, artık şer’an murafaa ve müdafaa (cevap ver-mek) manalarında kullanılır oldu.
Kelamın hakiki ve macazi manalarına hamledilmesi müm kün değilse, manasız/boş bırakılır. Hakikat veya mecaz mana-ya kelamı hamletmek mümkün olmazsa, veya her iki manada müşterek olup birini diğerine tercih mümkün değilse, bu zaru-retten dolayı kelam manasız kalır ve onunla amel edilmez.
Kelamın ihmalini gerektiren şey evvela, kelamı hakiki veya mecazi manaya hamledememektir.
İkinci olarak, lafzın iki manada ortak olup birinin tercih edile memesidir.
Misal: Kendinden yaş bakımından büyük birinin, kendi oğlu olduğunu iddia eden kişinin davası sahih olmaz. Zira bu, hakikaten imkansızdır.
Birisi, “Filancının iki elini kestim, onların diyeti olarak beş-yüz lira borçlandım.” dese, bahsettiği kişinin elleri sağlam olsa, bu kişinin sözüne itibar edilmez, sözü ihmal edilir.
İki manada müşterek olmasının misali: Bir kişinin mu’tik (azat eden) efendisi olsa, birde mu’tak (azat ettiği kölesi) olsa; bu kişi şöyle dese: “Malım, öldükten sonra mevlamın-dır.” Hangisi olduğunu da tayin etmese; -Mevla- kelimesi, efendi ve köleye de kullanıldığından, herhangi birini tercih etmek mümkün olmayınca, bu vasıyyet sahih olmaz.
Bu yüzden bütününü zikretmek hangi hükmü gerektirir-se, cüzünü zikretmek te aynı hükmü gerektirir. Cüzün zikri, tamamının zikri yerinde olmasa, o zaman kelamın manası mühmel kalırdı.
Misal: Bir kişi, başkasına kefil olurken, “Ben falancının yarısına veya dörttebirine kefil oldum” dese, kişi bölünmek kabilinden olmadığı için, bazısını zikretmek, tamamını zikret-mek kabilinden olup kefaleti tamamı hakkında sahihtir.
Şuf’a hakkı olanın, bu hakkının yarısını ıskat etmesiyle, şuf’a hakkınnın tamamı sakıt olur, zira şuf’a hakkı bölünmez.
Kısasta veli olanın, katilden kısasın bir kısmını affet-mesiyle kısasın tamamı sakıt olur, zira kısas bölünmez. Çünkü bir insanın bazısını öldürüp, bir kısmını diri bırakmak mümkün değildir.
Cüzlere bölünen şeyin bazısını zikretmek, tamamını zikretmek gibi değildir. Misali: Birisini, 600 lira olan borcun-dan 200 liralık kısmına kefil tayin etse, borç bölündüğü gibi, kefaleti de bölünmüş olur, yani 600 liranın tamamına kefil olmuş olmaz.
Birisinden alacağının bir kısmını ibra etse, kalan kısımda ibra tahakkuk etmez.
İstisna:
Birisi, başkasına şöyle dese: “Benim yarım veya üçte birim, sana kefildir.” Burda kefalet akti tahakkuk etmez, bur-da cüzün zikredilmesi, tamamının yerine kaim olmadı.
اَلْمُطْلَقُ يَجْرِى عَلَى اِطْلاَقِهِ اِذَا لَمْ يَقُمْ دَلِيلُ التَّقْيِيدِ نَصًّا اَوْ دَلاَلَةً Kayıtlama delili açıkca veya delaleten yok ise, mutlak, ıtlakı üzere cari olur.
Mutlak ıtlakı üzere, mukayyed takyidi üzere caridir. Mutlak, kemale sarf edilir. Mutlakın mukabili, mukayyettir.
Mutlakın tarifi: Tahsis, umum, tekrar ve adet üzere delalet eden karinelerden soyulmuş bir iştir.
Mukayyed: Şu karinelerden birine yakın olandır.
Misal: Birisi cübbe diken terzi ile bunun üzerine anlaşsa, ancak bizzat terzinin kendisinin dikmesi şart koşulmasa, terzi olan kişi, cübbeyi yanında çalışan başka bir ustaya diktirebilir. Bu sıra, teaddi ve kusur olmaksızın meydana gelen telefi/zararı, terzinin ödemesi gerekmez. Zira akit mutlak yapılmıştı.
Fakat müşteri, terzinin kendisinin bizzat dikmesini şart koşmasında durum böyle değildir, zira burda kayıtlanan şarta riayet edilmezse, terzi ödeme sorumluluğunda olur.
Birisi başkasına bir malı ödünç verse ve menfaatlen-menin nevisini ve kullanacak kişiyi kayıtlamasa, ödünç (emanet) alan kişi kendisi emaneti kullandığı gibi başkasına da verebilir. Zira emanet verirken kayıtlamadı.
Eğer emaneti verirken kullanış nevisini ve kullanacak kişi yi kayıtlarsa, o şartlara muhalefet sebebiyle emaneti alan kişi öder.
Satışa vekil tayin edilen kişi, mutlak olarak vekil olmuş-sa, malı uygun gördüğü fiyatla ve vadeyle satabilir. Eğer müvekkil ücreti kayıtlamışsa, vekil o fiyattan aşağı satamaz.
Geride geçen misaller, nass ile (açık ifade ile) yapılan kayıtlamaların misalidir. Delaletle olan kayıtlamaların misal-leri de şöyledir.
Misal: Kervancılık yapan biri, başkasına vekalet verip kendisi için at almasını istese de, vasıflarını beyan etmese. Vekilin, müvekkilin işine ve haline itibar etmesi gerekir. Sürat için olan binek atı alamaz, belki halin delaletiyle yük taşıyan at almalıdır.
Mutlak olarak bir şey satın almaya vekalet verilince, vekilin misli ücretle alması gerekir, fazla fiyatla (gabnı fahiş) alması geçerli olmaz.
Kurban bayramına yakın zamanda birisini kendine bir koyun almakla vekil tayin etse, veya yazın buz almasıyla veya kışın odun-kömür almakla vekil tayin etse, sözle müddetin kaydı olmasa da, halin delaletiyle bu sayılan işler, o mevsim-lerle kayıtlanır; yani kurbandan sonra vekil koyun almaya yetkili değildir. Yaz geçmekle buz almaya olan vekalet biter. Kış tükenmekle kömür almaya olan vekalet biter.
65. MADDE:
اَلْوَصْفُ فِى الْحَاضِرِ لَغْوٌ وَ فِى الْغَائِبِ مُعْتَبَرٌ Hazırda vasıf lağv olur, gaibte itibar edilir.
Mesela: Satıcı mecliste hazır olan kır atını satmak istese ve –şu yağız atımı, şu kadar ücrete sattım- dese, icab söz sahihtir, söylediği –yağız- lafzı luzumsuz olur. Eğer kır at hazırda olmasa, -yağız- diyerek vasfederek satsa, kır at satılmış olmaz. Zira burda gaib olan atın vasfına itibar edilir.
Yani kişi bir şeyi beyan ederek cinsini ve vasfını açıklasa, eğer vasfedilen şey hazırda ise ve vasfedildiğinde ona doğru işaret edilse, vasfedilen ile zikredilen aynı cinsten ise, vasfa itibar edilmez. Eğer vasfedilen şey meclisten gaibte ise, o zaman vasıflara itibar edilir.
Bu kaidenin hükmü nikah, satış, icare ve diğer akitlerde caridir.
Hakimin huzurunda iddia eden kişi, şu demirlerin yüz kilo olup kendinin olduğunu iddia etse, tartılmakla ağırlığın yüz on kilo olduğu anlaşılsa, burdaki davası kabuldür, zira işaret edilen şeydeki vasıf lağvdır.
Vasıf lağv olunca, iki şartın bulunması gerekir.
1- Vasfedilen şeyin mecliste hazır olması.
2- Vasfedilen şeyin mecliste vasfedildiği gibi olması.
Eğer birinci şart yok ise, sadece ikinci şart mevcut olsa, vasıf itibar edilir. İlk şart olsa, ikinci şart olmasa, vasıf yine itibar edilir.
Hazır olup vasfedilen şey, işaret edilenin cinsinden olma-lıdır. Yoksa kişi bir taşa işaretle -şu elması sana sattım- derse, muhatabı kabul etse ve taş denen şeyin sırça olduğu zahir olsa, satış akti hasıl olmaz. Ancak akti yapanlar, o taşın zaten elmas olmadığını bilmeleri durumunda ise akit hasıl olur.
66. MADDE:
اَلسُّؤَالُ مُعَادٌ فِى الْجَوَابِ Sual, cevabta iade edilmiş kabul edilir.
Tasdik edilen sualde, tasdik eden muhatab, o suali ikrar etmiş olur.
Bu kaide burda mutlak zikredilmişse de, lakin mukay-yettir. Suale karşı cevab gelince, kelam cevabın ihyitacı kadar ise, o kelam sual üzere kasredilir, sual cevabın zımnında iade edilmiş olur. Eğer kelam, cevabtan daha fazlasına muhtaç ise, zahirde kelam inşa olur. Bazen de zahirin hılafına cevab olur.
Cevab veren -ancak cevabı kasdettim- derse, dinen tasdik edilir, hükmen değil. Misal: Fuzuli olan biri, başkasının malını izinsiz olarak satsa, mal sahibine gidip -bana bu satışta izin verdin mi- dese, mal sahibi de –evet- dese, bu sözü satışına izin verdim demek olur ve satış geçerli olur.
Birisi başkasına hitaben –şu binamı sana şu kadar liraya sattım- dese, diğeri de –evet- dese, bu sözü kabul olur ve satış geçerli olur.
Hasta olana hitaben –malının üçte birini hayır yollarına sarf etmek için beni vasiy tayin ettin mi- dese, hasta olan da –vasiy tayin ettim- dese, bu sözü ile vasiy tayin etmiş olur.
67. MADDE:
لاَ يُنْسَبُ اِلَى سَاكِتٍ قَوْلٌ لَكِنَّ السُّكُوتَ فِى مَعْرِضِ الْحَاجَةِ بَيَانٌ Sükut edene bir söz nisbet edilmez, lakin hacet anında sükut beyandır.
Sükut eden için şöyle dedi denemez; ancak tekellüm gereken yerde susmak ikrar ve beyandır.
Sen birini görsen, senin iznin olmadan bir şeyde mal sahibi gibi tasarruf ediyor, özrün olmadığı halde sükut etsen, bu durum senden o malın senin olmadığını ikrar olur.
Birisi başkasının malını satsa, mal sahibi onu işitip satışı-nı tasdik etmese veya men etmese, bu fiili ondan rıza sayıl-maz, satışa izin sayılmaz.
Mal sahibi olan birine, filancı kişi senin filan malını sattı, diye haber gelse ve bu mal sahibi sukut etse, bu sukutu satışa izin sayılmaz.
Birisi, başkasının malını huzurunda telef etse, mal sahibi sukut etse, bu sukutu telef etmesine izin sayılmaz.
Birisi, vefat anında komşularını toplasa ve onların huzu-runda kimseye borcu olmadığını söylese, orda hazır olanlar-dan biri alacaklı olduğu halde sukut etse, daha sonra hastanın ölümünden sonra alacak davasında bulunmasından men edil-mez.
Bu geride zikredilen misaller, kaidemizin ilk kısmının misalleri idi.
Kaidemizin ikinci kısmının misalleri şöyledir:
Müşteri mebiyi satıcının huzurunda teslim alsa, satıcı (ücreti almak için) mebiyi hapsetme hakkın olduğu halde sükut etse, müşteriyi malı teslim almaktan men etmese, bu sükutu müşterinin teslim almasına izin olur ve bundan sonra satıcı mebiyi talep edemez.
Birisi bir mal satınalmak istese, sonra o sırada başkası o mebide bir ayıp olduğunu müşteriye haber verse ve müşteri sukut etse, bundan sonra mebiyi satınalmakla onda bulunan ayıpla (ayıp muhayyerliği ile) mebiyi geri veremez, zira aybı duyduğunda susması rızadır.
Koyun çobanı, koyunların sahibine –bu koyunları senelik 100 lira karşılığında güdemem, belki 200 lira isterim- dese ve koyunların sahibi sukut etse, çoban işine devam etmekle sene sonunda 200 lira isterse, koyun sahibi 200 lirayı vermelidir, zira sükutu kabuldür.
Birisi, hanımının veya bir akrabasının huzurunda onların malını satsa, daha sonra hanımın veya akrabasının itiraz hakkı yoktur, zira satış anındaki sukutları ikrardır.
Birisi başkasının yanına bir mal bıraksa ve –bu mal emanettir- dese, diğeri sükut etse, o mal orda emanettir.
68. MADDE:
دَلِيلُ الشَّيْئِ فِى اْلاُمُورِ الْبَاطِنَةِ يَقُومُ مَقَامَهُ Batınî işlerde bir şeyin delili, o şeyin makamına kaimdir.
Yani, işin hakikatına muttali olunamayan yerde zahir ile hükmolunur.
Batınına muttali olunmayan şeylerde harici zahiri delil, delaletle o şeyin meydana gelişinin delili olur, zira batıni işler üzerine hüküm vermek, ancak zahiri, harici delilleriyle müm-kün olur.
Delil: Kendisini bilmekle, başka şeyin bilinmesi lazım gelen şeydir.
Mesela, kişi bir mekandan yükselen bir duman görse, orda ateşin var olduğuna delil getirir.
Misaller: Satış akti yapanlardan biri icab yapsa (sattım dese), diğeri kabul etmeden evvel başka bir iş yapsa veya başka bir sözle meşgul olsa, bu durum onun icabtan yüz çevir diğine delalet eder. Yüz çevirmesi batıni bir iştir, buna muttali olmak ancak zahiri davranışıyla bilinir.
Birisi bir hayvan satınalsa, onda bir ayıba muttali olsa, o ayıbı tedavi etmekle uğraşsa, bu tedavisi ayıba rızanın delaleti olur. Daha sonra ayıb sebebiyle hayvanı geri vermez.
Yolda bir malı bulan, eğer sahibine vermek niyetiyle alırsa emanetçi olur, kendisi için sahiplenmek niyetiyle alırsa gasb edici olur. Bu hususlar niyetle alakalı olup o da batıni bir iştir, zahirde bunu bilmek ya sözle veya fiille belli olur. Eğer malı alırken sözle ilan ederek –sahibine vermek üzere aldığına şahit tutarsa- emanetçi olur. Elinde iken telef olsa malı ödeme sorumluluğunda değildir. Eğer böyle ilan etmeksizin kendisi için alırsa gasb edici olur ve elinde telef olmakla ödemesi gerekir.
İki kişi arasında sözle akitler (satış, icare, vekalet, kefa-let v.s.) yapıldığı gibi, aynı şekilde yazışmakla da bu gibi akitler yapılabilir.
Yazı üç nevidir:
1-Resmileşmiş olduğu açık olan (Mühürlü, imzalı senet-ler.)
2-Resmileşmemiş (imza ve mühürsüz) açık senetler.
3-Açıkça belli olmayan yazılar.
Birinci kısımdakiler; Kişi yazısını ikrar eder, insanların adetlerine uygun olur, üst kısmında mühür olur. Yani insan-ların adetine göre yazılan sahifeler, sahibi aleyhine delil sayılır.
İkinci kısımdakiler; İnsanların adetlerine uygun olarak yazılmayan yazılardır, duvara veya ağaç yaprağına yazmak gibi.
Bu gibi yazılar fuzuli olup sahibi aleyhinde delil olmaz. Ancak yazıyı yazan, yazma anında şahit tutmuşsa, bu durum şahitlik makamında olur.
Açık olmayan yazılar; Su üzerine yazmak gibi; bunun hükmü, işitilmeyen söz gibidir. Üzerine bir hüküm terettüb etmez. Su üzerine veya havaya –filancıya 100 lira borçluyum- yazsa, bu, borç ikrarı olmaz.
Bu tafsilattan sonra şu misali getirelim: Birisi, başkasına verilmek üzere bir sahifeye –filan şeyi şu kadar ücrete sana sattım- diye yazıp gönderse, diğer kişi kağıttaki yazıyı okuyup o mecliste kabul ettiğini söylese veya karşılık olarak yazı ile kabul ettiğini yazsa, satış akti sahih olur.
HİTAP İLE YAZI ARASINDAKİ FARK
Şeyhu-l İslam Havahirzade’nin Mebsutunda zikrettiği husustur:
Bir fasılda ikisi farklı olur: Kişi hazırda olsa ve kadına nikah talebiyle hitap etse, kadın hitap meclisinde kabul etme-se, başka bir mecliste kabul etse, nikah sahih olmaz, zira meclis değişmekle hitab/icab batıl olmuştur.
Yazı ile olmasında; kadına nikah talebi yazılı kağıt ulaşsa ve onu okusa, okuduğu yerde kendini yazıyı yazan kişiye (ka-bul ederek) nikahlamasa, başka bir mecliste ve (kadının sözü-nü işitmiş ve yazıda olanı bilmiş olan) şahitlerin huzurunda, kendini o kişiye nikahlasa, nikahı sahihtir; zira gaibte olan kocanın yazısı, kadına hitap olmuştur.
Yazı, ikinci mecliste de bakidir; sanki, yazının ikinci mec-liste baki olması, şahitlerin ondaki şeyi ikinci mecliste işitmesi, hitabın diğer bir mecliste tekerrürü mesabesinde olmuştur
70. MADDE:
َاْلاِشَارَاتُ الْمَعْهُودَةُ لِْلاَخْرَسِ كَالْبَيَانِ بِالِّلسَانِ Dilsizin malum işaretleri, dili ile beyanı gibidir.
Bu kaideye göre dilsizin malum işaretleri olan el ile veya kaşı ile olan hareketleri, dil ile beyan gibidir. Eğer işaretlerine itibar edilmese, insanlardan hiç kimse ile bir muamele yapa-maz olur, neticede ölüme arzolunurdu.
Dilsizin malum işareti anında sesinin de bulunması gerek lidir denilmiştir. Malum olmayan işaretlerinde, yanında bulu-nan akrabası veya komşuları muradını açıklar. Bu kişilerin adaletli olması gerekir.
Dilsizin işaretleri iki türlü olur: Başını yan tarafa doğru hareket ettirmesidir ki bu, onun inkarıdır. İkincisi, başını yuka rı aşağı uzunlamasına sallamasıdır ki bu, onun tasdiğidir.
Dilsiz yazıyı becerebilirse, buna da itibar edilir.
Dilsiz olmayanın işareti itibar edilmez. Yani birisi bir malı satsa, diğeri konuşabildiği halde başıyla hareket ederek kabul ettiğini işaret etse, buna itibar edilmez.
Dilsizin işareti satış, icare, hibe, rehin, nikah, talak, ibra, ikrar ve kısas hakkında itibar edilir.
Dilsizlik iki türlüdür. Asli dilsizlik, arizi dilsizlik.
Kaidemize göre kayıt getirilmediğinden, her iki dilsizlik nevisi de buraya dahildir. Arizi olan dilsizlik hali, şiddetli korku, hastalık veya yüksek bir yerden düşmekle olabilir. Bu durum geçici olunca, işaretine itibar edilmez; ancak dilsizlik hali ölümüne kadar veya bir sene devam ederse, bu durumda işareti geçer lidir.
Dilsizin işareti muameleler hakkında geçerli olur, şer’î cezalar hakkında işareti itibar edilmez, zira cezalarda –şehadet- sözü kullanılmalıdır.
71. MADDE:
يُقْبَلُ قَوْلُ الْمُتَرْجِمِ مُطْلَقًا Mütercimin sözü, mutlak olarak kabul edilir.
Mütercim, diğer lügatı tefsir eden kişidir. İmamı A’zam ve Ebu Yusuf’ a göre bir tercümanın sözü kabul edilir, İmamı Muhammed’e göre iki tercüman olmalıdır. Ancak İmamı A’zam’a göre tercümanın kör olmaması gerekir.
Hakim, davacı ve davalının veya şahitlerin lisanını bilmi-yorsa, bunların iddialarını veya şahitlerin şahitliğini tercüman vasıtasıyla dinleyebilir. Tercümanın adil olması ve kör olma-ması lazımdır. İhtiyaten iki tercüman olması evladır.
Tercümanın sözü akitlerde, yeminlerde, yeminden dön-mek te, kısası, hadleri ve borcu ikrarda kabul edilir.
72. MADDE:
لاَ عِبْرَةَ بِالظَّنِّ الْبَيِّنِ خَطَأُهُ Hatası açık olan zanna itibar edilmez.
Zanna dayanarak bir fiil sadır olsa, sonra bunun şeriatın hükmüne muhalif olduğu belli olsa, bu zanna itibar edilmez.
Mesela: Kefil borcun ödenmediğini zannederek asîlin borcunu ödese, sonradan borcun ödendiği anlaşılırsa ödediğini geri alır.
Kendi malı zannederek başkasının malını harcasa, sonra anlaşılınca bedelini öder.
Birisi başkasından bin lira alacağı olduğunu iddia etse, dava edilen kişi, “Benden alacağın olduğuna dair yemin edersen veririm” dese, davacı da yemin etse, davalı kendinin bin lirayı vermesi lazım geldiğini zannederek parayı verse, fakat bundan sonra davacının yemin etmesinin gerekmediği-ni, bilakis davalının yemin etmesi gerektiğini öğrense, (davalı) verdiği bin lirayı geri alma hakkına sahiptir.
Tüccarda mal alan kişi, toplam ödemeyi istediği anda tüccar, toplamda hata yapıp bin lira yerine iki bin lira borcu olduğunu söylese ve müşteri de iki bin lirayı ödese, sonra hatalı olduğu anlaşılırsa, müşteri bin lirayı geri alır.
Müstesna:
Birisi başkasına bir hayvan satsa, satıcının komşusu olan kişi şuf’a (komşuluk hakkı) ile hayvanı taleb etse, müşteri olan da şuf’a hakkının gayrı menkullerin haricinde de cari oldu ğunu zannetse ve hayvanı kendi rızası ile komşu olana teslim etse, daha sonra hatasını anlayıp hayvanı geri isteme hakkına sahip değildir, zira hayvanı teslim etmekle komşu ile elden ele mal satışı yapmış oldu.
Delilden ortaya çıkan ihtimal ile birlikte, hüccet olmaz.
Her hangi bir huccet, delile dayanan bir ihtimal ona karşı gelse, huccetin hükmü kalmaz. Delile dayanmayan ihtimaller yok gibidir.
Misal: Birisi varislerinden biri için borcu olduğunu ikrar etse, eğer ölüm hastalığında ise, diğer varisler bunu tasdik etmedikçe bu borç sabit olmaz. Zira hasta, bu ikrarıyla diğer varisleri mahrum bırakmayı kasdetmiş olma ihtimali vardır. Zira hastalık hali bunun delilidir.
Eğer sıhhat halinde bu ikrarı yapsa borç sahih olur, mal kaçırma ihtimali, delile dayanmadığından itibar edilmez.
Hastanın, varislerden başkası için yaptığı ikrarı vasıyyet kabilinden olduğu için, onda varislerin hakkını kaçırma ihtimali yoktur ve sahih olur.
Şer’i bir hükmün vehme istinadı caiz olmadığı gibi, sabit olan bir şeyi, sonradan arız olan vehimle ertelemek te caiz değildir.
Misal: İflas eden kişi ölse, malı satılır ve alacaklılar ara-sında taksim edilir. Her ne kadar başka bir alacaklının çıkıp gelme vehmi olsa da, malın bir kısmı onun için bekletilmez, belki ordaki alacaklılar arasında taksim edilir, diğer bir alacaklı gelirse, şu taksim edilen alacaklılardan şer’i dava ölçüsünde hakkını talep eder.
Satılan bir binanın iki komşusu olsa, birisi o anda gaib olsa, hazırda olan komşu şuf’a hakkı ile binayı alabilir. Diğeri de alma hakkına sahiptir diye hüküm bekletilmez.
Birisi kendi arsasına saman yığını yapsa, yan komşu, ‘samanların yanıp kendi evini de yakar’ vehmiyle dava ederek samanları ordan kaldırtamaz.
75. MADDE:
اَلثَّابِتُ بِالْبُرْهَانِ كَالثَّابِتِ بِالْعِيَانِ Delille sabit olan, aşikâre (gözle) sabit gibidir.
Bir şey şer’i delille sabit olunca, hüküm gözle görülmüş gibidir.
Burhan: Hak ile batılı ayıran, sağlam ile fasidi temyiz eden delildir.
I’yan: Bir şeyi açıkça gözle görmektir ki, onunla beraber karışıklık şüphesi kalmaz. -Filancı falan şeyi muayene etti- denilince, ona gözü ile baktığı kasdedilir.
Misal: Bir şahıs, başkası üzerinde bir hakkı olduğunu iddia etse, bu hususta yaptığı ikrarı, hüküm için onun aleyhine delil ve dayanak yapılır. Davalı inkar ettiği zaman, getirilen şahitleri de hüküm için delil yaparak, şehadetle davacının sözünü isbat ederiz.
76. MADDE:
اَلْبَيِّنَةُ عَلَى الْمُدَّعِى وَ الْيَمِينُ عَلَى مَنْ اَنْكَرَ Delil davacı için, yemin inkar eden üzerinedir.
Bu kaide, hadisi şeriften alınmıştır. İddiacının sözü, zahi-rin hılafına olunca zayıf kalır, bunu kuvvetlendirmesi için delile ihtiyaç duyuldu. Davalının sözü zahire uygun olunca, takviye için yeminden başkasına ihtiyaç duymaz.
Beyyine: Adil şahit olup, davacının doğruluğunu kuvvet-lendirir.
Dava: Hakim huzurunda birinin, hakkını başkasından talep etmesidir.
Buna göre hak iddia eden davacıdan hakim delil (şahit) getirmesini ister, eğer şahit getiremezse davalı yemin ettirilir.
Bazı davalarda davalılar bir cihetten davacı, diğer cihet-ten davalı/inkarcı olabilirler. Davacı olması tercih edilen taraf-tan şahit/delil getirmesi istenir, getiremezse diğer taraf delil getirir, odan delil getiremezse yemin ettirilir.
Zahirin hılafını ve ziyadeliği iddia edenin beyyinesi/şahit-leri evladır.
Asıl, zahir hali kuvvetlendirir, başka bir teyide ihtiyacı olmaz. Zahirin hılafına olan şey, doğru ve yalan arasında ihti-malli olur, bu yüzden birinin diğeri üzerine tercihini gerektiren şeye (delile/şahitlere) ihtiyaç duyar.
Zahirin hılafı, aslın hılafı: Arizi sıfatların mevcut olma-sı, zimmetin borçla meşgul olması, hadiseleri uzak vakitlerine izafe etmek gibi.
Arizi sıfatlarda asıl olan yok olmasıdır; zimmetin beri olması, hadiseleri en yakın vaktine izafe etmek gibi.
Satış akti yapanlardan biri, aralarındaki satış aktinin bey-i vefa olduğunu iddia etse, diğeri de kesin bir satış olduğu nu iddia etse, zahir ve asıl, satışın kesin olduğu üzerine olun-ca, söz satışın kesin olduğunu iddia edenin dediğidir. Satışın bey-i vefa olması aslın ve zahirin hılafı olunca, bunu iddia edenden beyyine (şahit) getirmesi istenir.
Birisi, başkasından alacağını talep etse, davalı olan da bu borcu inkar etse, delil getirmek davacı için lazımdır, zira o zahirin hılafını iddia etmektedir ki bu da zimmetin meşgul (borçlu) olmasıdır.
Söz yeminle beraber ikinci şahıs içindir, zira o, zimme-tinin beri olduğunu (aslı) iddia etmektedir.
İstisna:
Emanet veren kişi, emaneti alandan emanet verdiği şeyi taleb etse, emanet alan kişi de emaneti geri verdiğini iddia etse, veya kendi kusuru olmaksızın emanetin helak olduğunu iddia etse, söz yeminle beraber emanet alanın dediğidir; halbuki geri vermek veya emanetin helak olması arizi bir iştir, asıl olan arizi hallerin olmamasıydı, bu kaidemize göre ema-neti alanın geri verdiğine veya helak olduğuna dair beyyine getirmesi gerekirdi, zira bunlar aslın ve zahirin hılafıdır.
Beyyine: Hariçte sabit olan işin kendisi ile açığa çıkan şehadettir.
Teaddi: Tecavüz eden, diğerine geçen.
İkrar: Kişinin üzerinde başkasının hakkı olduğunu haber vermesidir.
Kâsır: Diğerine geçmeyen.
Bu kaideden anlaşılana göre ikrar, ikrar edenin kendinde kalan ve başkasına geçmeyen bir huccettir. Beyyine ise, baş-kasına geçen huccettir. Zira beyyine ile hakimin hükmü başkası üzerinde geçerli olur.
Mesela bir neseb beyyine ile sabit olunca, bu hüküm bütün insanlara sirayet eder, bunun hılafına dava dinlenmez. Ama ikrar ile sabit olsaydı, aleyhine başkasının getirdiği bey-yine dinlenirdi.
İkrar, ikrar edenin zannına dayandığından kendi üzerine kasredilir, başkasına geçerli olmaz. Hasım olmasa da kişi kendi üzerine bir hakkı ikrar edebilir; beyyinede böyle değil-dir, zira orda hasım mevcut olmalıdır.
Mesela vasiy, ölü üzerine bir borç olduğunu ikrar etse, bu ikrarı geçerli olmaz.
İkrar ile beyyine bir arada olsa, ikrarı öne alınır, beyyi-neye ihtiyaç kalmazsa ikrar ile hüküm verilir.
Misal: Birisi ölünün varislerinden birinin yanında ölünün zimmetinde şu kadar bir borç olduğunu iddia etse, davasını beyyine ile isbat etse, hakim de zikredilen borç ile hükmetse, bu hüküm diğer varisler hakkkında da da geçerli olur. Diğer varisler, davacının davasını kendi huzurlarında da isbat etme-sini isteyemezler. Eğer burdaki hüküm beyyineye değilde varisin ikrarına dayanmış olsaydı, o varisten gayrısı üzerine geçerli olmazdı. Zira ikrar kâsır huccettir.
Bir kişi bir mala hak sahibi olsa ve bunu beyyine ile isbat etse, hakim bu hak ile hükmetse, aleyhine hüküm verilen kişi müşteri ise, satıcıdan ücretini dönüp almaya hak kazanır. Satıcı mahkemede hazır olmadığını söyleme hakkına sahip değildir. Eğer hak ikrar ile sabit olsaydı, müşteri olan kişi satı-cıya dönüp ücreti isteme hakkına sahip olmazdı.
İstisnalar:
Kiraya veren kişi, borcunun olduğunu ikrar ederek kiraya verdiği şeyin satılmasını taleb ederek icare aktini fesh edebilir. Bu durum ancak, borcunu ödemek için başka bir malı olmadığı zamandadır. Burda ikrar, başkasına teaddi etmiştir.
Kadın üzerinde bir borç olduğunu ikrar etse, kocası bunu yalanlasa, kadının ikrarı sahihtir ve bu borç yüzünden kadın hapsedilebilir.
Bu iki misal İmamı A’zam’a göredir.
79. MADDE:
اَلْمَرْءُ مُؤَاخَذٌ بِاِقْرَارِهِ Kişi, ikrarıyla sorumlu tutulur.
Ancak ikrarı, şeriat tarafından tekzib edilirse, sorumlu olmaz.
Bir şahıs, bir malın başkasının olduğunu ikrar etse, sonra ikrarının hata olduğunu iddia etse bu sözü dinlenmez.
Mesela: Birisinin kendinden alacağı olduğunu ikrar etse, sonra o borcu ödediğini iddia etse bakılır, eğer iddiası da ikrar meclisinde ise, sözü kabul edilmez, zira ikrardan dönmek olur ve sözünde çelişki olur. Fakat ikrar meslisinden başka bir yerde olursa, sözü kabul edilir.
Kiraya veren kişi ücreti teslim alsa, bunu ikrarından sonra aldığı paraların züyuf/geçmez para olduğunu iddia etse, davası kabul edilmez.
Şeriatın tekzib ettiği ve sorumlu olmayan ikrarın misali: Satı cı ile müşteri mebinin ücreti hakkında çekişse, müşteri satışın bin liraya olduğunu, satıcı da iki bin liraya olduğunu iddia etse, satıcının davası sabit olup lehine hüküm verilse, sonra şefi’ (komşu) olan mebiyi (gayrı menkulu) almak istese, müşteri aleyhine delil getirerek mebiyi alsa, iki bin lira vere-rek mebiyi alabilir. Halbuki müşteri, satıcı ile olan davasında mebinin bin liraya satıldığını ikrar etmişti, fakat hakimin hük-mü ile bu ikrarı tekzib olunmuştu. (Satıcının dediği iki bin lira-ya hüküm verilmişti.)
Birisi falan kişinin alacaklısının emri ile onun borcuna kefil olduğunu iddia etse ve borcun kefilden kefaleti sebebiyle alınmasını istese, kefil de kefaleti inkar etse, davacı isbat edip borcu kefilden alsa, kefil asıl borçludan ödediği meblağı dönüp alma hakkına sahiptir, kefaleti inkar etmesine bakılmaz, zira şeriat onu tekzib etmiştir. (Kefaleti sabit kılmıştır.)
İkrar edenin akıllı, baliğ olması gerekir. Çocuğun, delinin bunak olanın ikrarı sahih değildir. İkrar edenin rızası şarttır, zorlamayla yapılan ikrar geçerli değildir.
لاَ حُجَّةَ مَعَ التَّنَاقُضِ لَكِنْ لاَ يَخْتَلُّ مَعَهُ حُكْمُ الْحَاكِمِ Tenakuz ile beraber huccet olmaz, lakin bununla beraber hakimin hükmüne halel gelmez.
Şahitler şehadetten dönse tenakuz hasıl olur, bu yüzden şehadetleri delil olmaz; ancak ilk şehadetleri üzerine bir hüküm verilmişse, bu hüküm bozulmaz ve bu sebeble verilen zararı şahitler öder.
Bu kaide fıkıh kitablarındaki –şehadetten dönmek- bah-sinden alınmıştır.
Hidaye kitabında şöyle der: “Şahitlerin şehadetiyle hü-küm verilmeden evvel şahitler dönse, bununla tenakuz hasıl olduğundan hüccet olmaz. Şehadetleri ile bir hüküm verilme-diğinden her hangi bir taraf için zarar söz konusu olmadığın-dan şahitler bir şey ödemez.”
Tenakuz, ikrarın sıhhatine mani değildir. Mesela: Bir kişi bir şeyi inkar etse, sonra onu ikrar etse, ikrarına itibar edilir, zira ikrar eden kişi şu ikrarında töhmet altında değildir. Fakat evvela ikrar etse, sonra inkar etse, ikinci inkarına itibar edilmez, evvelki ikrarı geçerlidir.
81. MADDE:
قَدْ يَثْبُتُ الْفَرْعُ مَعَ عَدَمِ ثُبُوتِ اْلاَصْلِ Bazan fer’ olan, aslın sabit olmamasıyla beraber sabit olur.
Misal: Filancının falana şu kadar borcu var, ben de ona kefilim, (onun emri olmadan kefil olmuş), asıl borçlu –borcu- inkar etmekle beraber, alacaklı kişi, kefil üzerine borcu ödeme siyle davacı olsa, kefilin borcu ödemesi lazım gelir.
Burda kefalet emirle olmadığı halde kefilin ödemesi, asla sabit olmadığı halde fer’e ödettirilmesinin misali oldu. Eğer kefalet asıl borçlunun emri ile olsaydı, o zaman kefil, asıl yerine kefaletle öderdi.
82. MADDE:
اَلْمُعَلَّقُ بِالشَّرْطِ يَجِبُ ثُبُوتُهُ عِنْدَ ثُبُوتِ الشَّرْطِ Şarta bağlı olan şeyin, şart sabit olunca sabit olması vacibtir.
Bir şarta bağlanan şey, bağlandığı şart tahakkuk etme-den evvel yok hükmündedir. Eğer o şey şart sabit olmadan evvel sabit olsa, bu durum şart olmadan meşrutun mevcut olmasını gerektirir ki bu imkansızdır.
Muallak: Bir cümlenin mazmununun husulünü, diğer cümle nin mazmununun husulüne bağlamaktır.
Evvelkiye –şart-, ikinciye –ceza- denir.
Talikin hasıl olması için, talik edilen şeyin yok olup mey-dana gelebilmesi mümkün olan bir şey olmasıdır. Bu yüzden mevcut bir şeyin taliki yapılsa, bu talik tenciz (geçerli kılmak) olarak itibar edilir.
Misali: Bir kişi, başkası için “Benim senin üzerinde alaca-ğım varsa, seni ondan beri ettim.” dese, hakikatte ondan ala-cağı olsa, borcu ibra etmiş olur.
Filancı, senin şu malını, bana şu kadara sattı, dese, diğeri de -o şekilde sattıysa bende izin verdim- dese, o malın söylendiği şekilde satıldığı sabit olursa, verilen izin sahihtir.
Vakı’ olması imkansız şeye bağlanan talikler batıldır.
Birisi, başkasına hitaben dese: “Filancı sana olan borcu-nu ödemezse, ben onu ödemeye kefilim.” Bununla şarta bağlı kefalet sabit olur, bu sebeble kefil olan borçla taleb olunur.
Akitlere uygun olan şartlara bağlamak sahih olur, eğer akitlere uygun olmazsa fasit olur. Bu akitler, vekalet, ticarete izin, kadıyı görevden azletmek, kefalet, kefaletten beri etmek, satış-tan sonra şuf’ayı teslim etmek, vasıyyet ve havale gibi.
Misal: Müvekkil vekiline dese: “Seni her ne zaman azle-dersem sen vekilimsin.” Her ne zaman azlederse yine vekalet akti münakit olur.
Sefihin velisi, “Halin salaha ulaşınca ticaretine izin verdim.” derse, sefihin hali salaha ulaşınca izinli olmuş olur.
Sultan birine derse: “Filan beldeye ulaşınca oraya seni vali tayin ettim veya kadı tayin ettim.” Şarta bağlanan hüküm, şart meydana gelince tahakkuk eder.
Şartın uygun olmadığı akitlerde talik sahih olmaz. Mesela: Rüzgar esince veya filancı falancının evine girince, sen benim vekilimsin, dese, şart tahakkuk etse de hüküm sabit olmaz.
Talikin caiz olmadığı akitler: Satış, icare, ödünç verme, kiralama, hibe, sadaka, akde izin verme, ikrar, borçtan ibra, mal üzerine sulh, müzaraat, müsakat, vakıf, tahkim, ikale, satıştan evvel şuf’ayı teslim, ayıp muhayyerliği ile satışı ret hakkını iptal, şart muhayyerliği ile satışı ret hakkını iptal, vekil azletmek, me’zunu men etmek.
Mesela: Bir kişi başkasına dese: “Filancı seferinden gelin ce, şu evimi şu kadar liraya sana sattım veya kiraya verdim veya onu sana hibe ettim.” Bu akitlerden biri sahih olmadığın-dan, bunların hiç biri geçerli olmaz.
“Filancı gelirse, veya bana şu kadar para borç verirsen, veya yarın bana elli lira vermezsen ben sana ikiyüz lira borçlu-yum.” dese, bu borç sabit olmaz, şart sabit olsa da.
Müstesnalar:
Birisi “Ben ölürsem sen bana olan borcundan berisin.” dese, bu sözü vasıyyete hamledilir ve (o miktar veya daha fazla kalan malı varsa) o kişi borçtan beri olur.
Birisi “Filan ayın başında veya Peygamberimizin doğum gününde ben sana şu kadar borçluyum.” dese, bu sözü müec-cel bir borcu ikrara hamledilir ve vakit geldiğinde ödemesiyle emredilir.
İleriye dönük zamana izafeti sahih olan akitler: İcare, icareyi fesh, müzaraat, müsakat, mudarebe, vekalet, kefalet, vasıyet, vasıy tayini, kaza, imaret, vakıf, iare, muhay yerliği iptal.
Mesela: Binamı sana yarından itibaren bedeliyle kiraya verdim, demesiyle kira akti sahih olur.
Filan tarihten itibaren bahçemde ziraat etmen üzere sana kiraya verdim, sözüyle de ziraatçılık akti sahih olur.
İlerki zamana izafeti sahih olmayan akitler: Satış, satışa izin vermek, satışı feshetmek, taksim, şirket, hibe, mal üzerine sulh, borçtan beri etmek.
Misal: Gelecek ayın başı itibarıyle şu şeyi sana sattım demekle, satış akti sahih olmaz.
83. MADDE:
يَلْزَمُ مُرَاعَاةُ الشَّرْطِ بِقَدَرِ اْلاِمْكَانِ İmkan miktarınca şarta riayet lazımdır.
Meşru’ olan ve aktin gereğinden olan bir şarta mümkün oldukça riayet edilir, fasit ve lağv olan şartlara riayet edilmez.
Şartlar üç kısımdır: Caiz olan, fasit olan ve lağv olan. Burda riayet edilen şart caiz olanıdır, yani şer’i şerife uygun olanıdır. Bu kaidede zikredilen şart, kendisinde şart edatı olma yanlardır. Şart edatı olanlar, geri de talik kaidesinde geçmişti.
Satışın iktizasından olan şartla yapılan satış geçerli olup şart itibar edilir.
İcarelerde akit yapanların getirdiği şartlara itibar edilir.
Emanetlerde emanete faideli olan şartların icrası müm-kün olursa, onlara itibar edilir.
Ortaklıkta mal sahibinin koştuğu şartlara riayet edilir.
Vakıflardaki şartlar nass gibi olunca, onlara riayet vacib olur; ancak şartın şeriata uygun olması gerekir.
1-İtibar edilmeyen şartların Misali: Satış aktinde koşulan ve akit yapanların menfaatine olmayan şart lağv olur, satış sahih olur.
Mesela: Atını birisine satsa ve bunu kimseye satmayaca-ğını şart koşsa, satış sahihtir, şart lağvdır. Müşteri aldığı atı istediğine satabilir.
Vekalet, karzı hasen, hibe, sadaka, rehin, vasıy tayini, ikale, me’zunu men gibi akitler bu kısımdandır.
2- Fasit şartlarla sahih olmayan akitler: Satış, taksim, icare, akte izin vermek, borçtan ibra, müzaraat, müsakat, vakıf, maldan karşılık olarak inkardan veya sukuttan veya ikrardan sulh.
Misal: Sana atımı, kendimin bir ay binmem şartıyla sattım demesi gibi. Bu şart sebebiyle satış fasit olur, zira bu şart satışa uygun değildir, belki akit yapanların birinin menfa-atinedir.
Evimi sana kiraya verdim, senin bana şu kadar borç vermen şartıyla veya bir hediye vermen şartıyla, sözünde yine icare akti fasittir.
اَلْمَوَاعِيدُ بِصُوَرِ التَّعْلِيقِ تَكُونُ لاَزِمَةً Vaadler, talik suretleriyle lazım olurlar.
Bu durumda, iltizam ve teahhüd (üzerine alma) manası açığa çıkar.
Mesela “Sen filancıya malını sat, eğer parasını alamaz-san ben vereceğim.” Dese, müşteri parayı vermezse, vaad edenin vermesi gerekir.
Eğer vaad sırf vaad olursa, yani talik suretinde olmazsa, bu durumda lazım gelmez.
Mesela: Birisi başkasına misli ücretle bir malı satsa, satış tamam olduktan sonra müşteri, satıcıya ücreti geri verirse ikale (anlaşmayı fesh) etme vaadinde bulunsa, satıcı sonradan malı geri almak isteyerek müşteri den ikale yapmasını talep etse, müşteri mecbur değildir, zira şu vaadi, mücerred (talik-siz) bir vaad idi.
Müstesna:
-Vaadi mücerred bir şey lazım getirmez- demiştik, lakin bu hükümden, şu mesele istisna yapılır: Birisi başkasına misli ücretten çok düşük fiyatla bir mal satsa, müşteri insanların huzurunda “Satıcı ücreti geri verirse, mebiyi kendisine red edeceğini” vaad etse, bu vaadin yerine getirilmesi vacib olur, zira bu bey-i vefa kabilindendir. Bey-i vefanın hükmü rehin hükmünde idi, bu yüzden her iki taraf ta fesh edebilir.
85. MADDE:
اَلْخَرَاجُ بِالضَّمَانِ Haraç (hasıl olup meydana gelen şey), zaman (ödeme) iledir.
Haraç: Burda, kişinin mülkünde çıkan/hasıl olan şeydir. Yavru, gelirler, hayvanın sütü, kira bedelleri, arazi gelirleri gibi şeylerdir.
Zaman: Masraflar manasındadır. Hayvana yapılan harca malar, akarın tamir masrafları gibi.
Yani, bu hususlarda bir şey harcayan, mukabilindeki gelirlerden istifade eder. Mesela müşteri hayvanı ayıp sebe-biyle geri verse, yanında onu kullandığı halde bunun için ücret ödemesi gerekmez, zira hayvan yanında telef olsaydı, kendi mülkü olarak telef olacaktı.
Ömer İbni Abdul Aziz r.anhu bu meselede satıcıya ücret verilmesiyle hükmetmişti, sonra hadisi şerifi (haraç zaman iledir) görünce, evvelki hükmünü bozdu.
Satılan malın tesliminden evvel onda hasıl olan fazlalık-ların aslında satıcıya ait olması lazım iken müşteriye verilmek-tedir, niçin?
– Teslimden evvel mebi ile faidelenmek mülk sahibi olmak iledir, teslimden sonra mülk sahibi olmak ve ödeme/za-man iledir. Müşteri mebiye akitle malik olmuş ve teslim aldıktan sonra da masraflarını üzerine almıştır.
Gasb edenin, malı sahibine ödemesi vacibtir, buna göre gasb ettiği maldaki fazlalıkların da gasb edenin olması lazım-dır, halbuki bu fazlalıklar da asıl mal sahibinindir, niçin?
– Gasbedenin ödemesi sorumluluğu hususi bir ödemedir, yani bununla zamanı mülk kasdedilir. Netice; bir şeyin menfa ati, o şey kim adına telef olursa o kişiye aittir. Gasb eden kişi, gasb ettiği mal onun ödemesi altında olsa da, lakin mülkiyyet ona ait değildir.
86. MADDE:
َاْلاَجْرُ وَ الضَّمَانُ لاَ يَجْتَمِعَانِ Ücret ve zaman, bir arada olmaz.
Ödenme sorumluluğu olan yerde ücret vermekte gerekli olmaz. Mesela kişi bir hayvan kiralasa, kusuru olmaksızın hayvan telef olsa, sadece kira ücretini öder. Hayvanı gasb etse ve telef olsa, sadece kıymetini öder, ücret gerekmez.
Misal: Hayvanı binmek için kiralasa, üzerine yük yüklese ve hayvan telef olsa, hayvanın kıymetini öder, ayrıca ücret ödenmesi istenmez.
Hayvanı gasb etse ve kullansa, hayvan elinde helak olsa, sahibine hayvanın kıymetini öder; eğer hayvanı helak olma-dan sahibine geri verirse, kullandığından dolayı ücret vermesi gerekmez; ancak hayvan yetim çocuğun ise veya vakıf ise veya gelir getirmek için hazırlanmış bir yer ise bu durumlarda ücretini ödemesi gerekir.
Ücret ve ödemenin bir arada olmaması için şart, sebeb ve mahallin bir olmasıdır. Değilse iki şey de gerekli olur.
Misali: Birisi, başkasına sadece kendisinin belli bir yere kadar binmesi için bir hayvan kiraya verse, o kişi kendisi bindi ği halde arkasına (terikesine) başka birini oturtsa, eğer hay-van konuşulan mesafeye vardıktan sonra telef olsa bakılır; eğer hayvan iki kişiyi taşıyacak güçte ise, konuşulan ücret ve hayvanın kıymetinin yarısı gerekli olur.
. Burda maksud mesafe ye ulaştığından ücret gerekti, arkasına başkasını aldığın dan haddi aşmakla hayvanın değerinin yarısına zamin oldu. Zira burda, iki şeyin sebebleri değişiktir.
Bir şeyin menfaatine nail olan, zararını da üzerine alır. Mesela: Bir maldaki ortaklardan herbiri için, malın zararından kendi hissesi miktarınca lazım gelir; nasıl ki kârdan da kendi hissesince istifade ederse.
Satışlarda yazılan senedin yazma ücreti müşteriye aittir, zira bunun menfaati müşteriye döner.
Ortak olan malın tamirine ihtiyaç duyulsa, her bir ortak kendi hissesince masrafa katkıda bulunacaktır.
İki komşu arasında ortak olan duvarın tamirinde, her ikisi de masrafı ortak olarak karşılar.
Vakıf binasında oturan kişi, tamirini yapmaya mecbur-dur.
Bu kaidenin ilk kısmı, evvelki kaidenin manasındadır.
Misal: Yolda bulunan ve babası-velisi bilinmeyen çocu-ğun masrafları hazineden ödenir, adam öldürse diyet yine hazineden ödenir. Aynı şekil de bu çocuğun malı olsa ve ölse, malları hazineye kalır.
Misal: Birisi, başkasına “Filancının malını telef et.” dese ve diğeri bunu yapsa, ödeme sorumluluğu telef edene aittir, zira emreden kişi burda şer’an cebredici değildir. Hemde emredenin, başkasının malında bir tasarrufu da yoktur.
Bir kimseye, satılan koyunun kesilmesini emretse ve emredilen de, bunun satıldığını bilerek koyunu kesse, asıl müşterinin, koyunu kesen kişiye ödettirmesi hakkı vardır. Emredene ödettiremez. Yani emreden kişi, mecbur bırakacak şekilde zorlama (ikrah) ile emretmemişse, (sadece sözle emretmişse), ödeme sorumluluğu emredene ait değildir.
Müstesna:
Akıl baliğ birisi, bir malı telef etmekle bir çocuğa emret-se, çocuk malı telef ederse, ödeme çocuğun malından olur; ancak çocuğun velisinin, ödenen miktarı almak için emredene dönme hakkı vardır. Fakat emreden kişi de çocuk ise, velinin asla ödenen meblağı dönüp alma hakkı yoktur.
اِذَا اجْتَمَعَ الْمُبَاشِرُ وَ الْمُتَسَبِّبُ اُضِيفَ الْحُكْمُ اِلَى الْمُبَاشِرِ İşe mübaşeret edenle sebeb olan bir arada topla-şırsa, hüküm mübaşeret edene izafe edilir.
Bir şeyi yapan mübaşirdir. Sebeb olan, o işin vukuuna götüren şeyi yapandır. Sebeb olanın işi mutlaka kötü neticeye götürmez. Bu yüzden işin vukuunda ödeme sorumluluğu, bizzat işi yapan (mübaşir olan) failedir, sebeb olana değil.
Mübaşir: İşin meydana gelmesinde bizzat fiili vakı’ olan, araya başkasının fiili girmeyendir.
Misal: Birisi umumun yolunda bir kuyu kazsa, diğer birisi başkasının hayvanını o kuyuya atsa ve hayvan telef olsa, hayvanı kuyuya atan kıymetini öder, kuyuyu kazan ödemez. Zira sadece kuyunun kazılması, hayvanın telef olmasını gerek-tirmez, belki mübaşir olanın fiili ile hayvan telef olmuştur.
Ancak birisi şöyle bir itiraz getirebilir; eğer kuyu kazılma saydı asla hayvan oraya düşmeyecekti? Cevaben deriz ki; telef olma işi son fiille hasıl oldu ki o da kuyuya atma işidir, hüküm ona izafe edilir.
Eğer hayvan kendisi gelip kuyuya düşmüşse bakılır; eğer kuyu idarecilerin izni olmadan kazılmışsa, ödeme işi kuyuyu kazan kişiye döner.
Mesela birisi bir hırsıza yol gösterip başkasının malını haber verse, hırsız da onu çalsa, yol gösterenin ödemesi gerekmez.
Birisi başkasının ahırının kapısını açsa ve atın ipini çözse, hırsız gelip atı götürse, ödeme sorumluluğu hırsıza aittir.
Eğer sebeb telefe götürür cinsten olursa, o zaman ödeme sorumluluğu sebeb olana döner. Misali: İki kişi tartışsa ve birbirlerinin elbiselerini çekince birinin cebinden saati düşse ve kırılsa, düşürmeye sebeb olan kişinin ödemesi gerekli olur.
Mesela, birisi zeytinyağı dolu tulumu delse, veya asılı olan kandilin ipini kesse, yağ veya kandil telef olsa, sebeb olan kişi öder.
Müstesna:
Emanetçi olan kişi, yanında olan malı hırsıza haber verse ve hırsız malı çalsa, emanet yanında olan kişi öder, zira emaneti korumakta kusur işlemiştir. Emanet yanında olan, ödediği miktarı işe mübaşir olan hırsızdan alma hakkına sahiptir.
Şahitler, hakimin onlar sebebiyle verdiği hükmünden sonra şehadetten dönseler, ödeme sorumluluğu hakime değil de sebeb olan şahitlere gerekli olur. Zira hakim, şehadetin edasından sonra hüküm vermeye mecburdur, sanki şahitler şehadet etmekle onu hüküm vermeye zorlamış gibidir. Haki-min ödemesi gerekli olsaydı, hiç kimse hakimlik vazifesini yük lenmezdi. Bu durumda insanların pek çok işleri âtıl kalırdı. Bu yüzden ödeme sorumluluğu, hükme sebeb olan şahitlerin üze-rine yüklendi.
91. MADDE:
اَلْجَوَازُ الشَّرْعِىُّ يُنَافِى الضَّمَانَ Şer’î cevaz, ödemeye zıtt olur.
Kişiye şeriatın cevaz verdiği bir işi yapmak, bir zarara sebeb olsa da caiz olur.
Mesela kendi mülkünde kuyu kazmakla, oraya bir hay-van gelip düşse, kuyuyu kazanın bir şey ödemesi gerekmez. Zira kişinin kendi mülkünde tasarrufu, selamet şartıyla kayıtlı değildir. Fakat umumun yoluna izinsiz olarak kuyu açarsa, telef olan şeyi öder. Zira, kendine ait olmayan yerde izinsiz kuyu açma hakkına sahip değildir.
Yük taşımak için hayvan kiralasa, hayvana mutad miktar veya daha az yük yüklese ve hayvan telef olsa, kiralayan bir şey ödemez.
Emanete bırakılan hayvanın masraflarını, emanet alan kişi hakimin emriyle hayvan sahibinin parasıyla ödese, sonra-dan emanetçinin, hayvan sahibine bu miktarı ödemesi gerek-mez.
Bir kimseye yemek ikram etse, sonrada ücretini talep etse, ücret gerekli olmaz.
Müstesna:
Açlıktan helak olacak kişinin, başkasının malından bir miktarı izinsiz yemesi caizdir, fakat ücretini ödeyecektir.
اَلْمُبَاشِرُ ضَامِنٌ وَ اِنْ لَمْ يَتَعَمَّدْ Mübaşir, kasdetmese de zamin olur.
Başkasının malını telefi kasdetse de kasdetmese de, mübaşir olan verdiği zararı öder. Sebeb olan ile bunun farkı, sebeb olanda kasıtlı olması şarttır, mübaşirde değil. Zira mübaşirde fiil, bizzat mübaşeret edenin fiili ile olmaktadır ve fiilin müstakil illeti mübaşeretidir, hükmü ona dayandırmak-tan kurtulamayız. Sebeb olmak müstakil illet değildir, burda fiilin meydana gelmesi için kasıt lazım geldi ki ödeme lazım gelsin.
Misal: Birisi bir bakkala girse, ayağı kayıp bal küpünü kırsa, kıymetini öder.
Demircinin körüğünden veya kaynak kıvılcımlarında sıçra yan alevler birinin elbisesini yaksa, demirci öder.
Oduncu odun kırarken sıçrayan bir parça, komşunun camını kırsa, oduncu öder.
Birini, duvarını yıkmak için ücretle çalıştırsa, duvardan kayan bir taş başka birini öldürse, çalışan kişi diyeti öder.
Burdaki işlerde mübaşeret bulunduğundan, kasıtlı olup olmamasına bakılmaz.
93. MADDE:
اَلْمُتَسَبِّبُ لاَ يَضْمَنُ اِلاَّ بِالتَّعَمُّدِ Sebeb olan, ancak kasıtlı olmakla öder.
Sebeb olanın ödemesinde iki şart vardır.
1- Kasıtlı olması.
2- Haddi aşması/tecavüz etmesi.
Kişinin elinden hayvanı kaçıp birine zarar verse, hayvan sahibi kasıtlı olmadıkça bir şey ödemez.
Birisi kendi arsasında kuru otları yaksa ve ateş başka-sının bir şeyini yakıp zarar verse, ateşi yakan kişi ödemez; ancak kasıtlı olarak ateşi yakmışsa; mesela rüzgarlı bir günde ise, verdiği zararı öder.
Bunun gibi, izinsiz olarak umumun geçtiği yola kuyu kaz-sa, içine bir hayvan düşüp helak olsa, kuyuyu kazan haksız olduğundan öder.
Kendi arazisini mutad şekilde sulasa, suyun bir kısmı yan araziye akıp oraya zarar verse, sulayan kişi bir şey ödemez. Eğer adetin hılafına bir sulama yapmışsa, bu durumda verdiği zararı öder.
94. MADDE:
جِنَايَةُ الْعَجْمَاءَ جُبَارٌ Hayvanın verdiği zarar hederdir.
Hayvanın verdiği telef, heder olup sahibi bir şey ödemez. Ancak sahibinin kastı ve noksanlığı olmamalıdır.
Mesela: İki kişi hayvanlarını hususi bağlanan yere bağla-salar, birinin atı, diğerinin atını helak etse, telef eden at sahi-binin bir şey ödemesi gerekmez.
Birinin kedisi, başkasının kuşunu telef etse, kedi sahibi bir şey ödemez.
Fakat hayvan sahibinin kasdı ve kusuru olmamalı demiş-tik; mesela:
Kişi hayvanlarını başkasının ekili arazisine salıverirse, verdikleri zararı öder. Kendi hayvanlarının başkasının arazisi-ne girip ekinlere zarar verdiğini görse ve men etmese, verilen zararı öder, zira men etmekte kusurlu olmuştur.
Umumun geçtiği yola hayvanını salıverse, bu gibisinin yola salıverilmesi adet olmasa, hayvan yolda birini öldürse veya bir zarar verse, hayvan sahibi ölünün diyetini veya verdi ği zararları öder.
Saldırgan köpek, köye veya mahalleye gelenler tarafın-dan sahibine seslenip; “Bunu muhafaza et, tut” dense de köpek sahibi köpeği tutmasa, verdiği zararı köpek sahibi öder.
Başkasının malında tasarruf etmekle olan emre itibar edilmez. Bunun üzerine bir hüküm terettüb etmez. Bu emir batıl ve sahih olmayınca sanki bir meşvere veya nasihat gibi olup, emredenin bu yüzden bir sorumluluğu olmaz.
Geride geçen mübaşirle alakalı kaideye göre, başkasının emri ile bir işi yapanın kendisi, verdiği zararları öder.
Ancak, emredenin kendi malı zannedip kişi o malı telef etse ve sonradan bunun başkasının malı olduğu anlaşılsa, em-redilen kişi zararı öder ve ödediğini emredenden dönüp alır.
Birine şu duvara bir kapı yap dese, emredilen de duvarı delip kapı yapsa, sonra duvarın emredenin olmadığı anlaşılsa kapıyı yapan zararı öder.
Fakat duvarın olduğu binadan bir kişi bunu emretse veya emreden benim için kapı yap demişse, bu durumlarda kapıyı yapan zararı ödese de emredenden dönüp alır.
Emrin batıl olması iki şeye dayanır:
1- Başkasının mülkü olması.
2- Emredenin velayetinin olmaması.
96. MADDE:
لاَ يَجُوزُ ِلاَحَدٍ اَنْ يَتَصَرَّفَ فِى مِلْكِ الْغَيْرِ بِلاَ اِذْنِهِ Bir kimse için, başkasının mülkünde, onun izni olmadan tasarruf etmek caiz değildir.
Birisi, başkasının duvarı hizasına kadar yükselen bir duvar yapmak istese ve komşunun duvarını kullanmak istese, komşunun izni olmadan duvarını kullanamaz. Komşu kullan-maya izin verse ve sonra izninden dönse caizdir.
Başkasının arazisine veya binasına izinsiz girmek te caiz olmaz.
Ortakların birinin, diğerinin izni olmadan ortak hayvana binmesi veya üzerinde bir şey taşıması caiz olmaz.
İzin bazan açık olur: Birini vekil tayin etmek gibi.
Bazen izin delalet üzere olur: Helak olmak üzere olan bir koyunu çobanın kesmesi gibi. Çoban açıkça koyunu kesmeye izinli değildir, fakat istihsanen izinli sayılır.
Geride geçen kaidelerde veli ve vasiy olan kimselerin, maldaki tasar ruflarının geçerli olduğu zikredilmişti.
Mesela yangın esnasında, yangını durdurmak için idare-ciler, yakında olan binaları, sahiblerinin izni olmadan yıktıra-bilirler. Zira idarecilerin umuma ait velayetleri vardır.
Eğer zaruret olursa, başkasının malında izinsiz tasarruf caiz olur.
Mesela, birinin elbisesi komşunun bahçesine düşse, kom şunun izni olmasa da oraya girip elbisesini alabilir.
Hasta olan kişinin tedavisi için, onun malından oğlu veya babası harcayabilir, buna izin adet cihetinden sabittir.
Seferde olanlardan biri ölse, arkadaşları onun kefen ve mezar masraflarını malından harcarlar ve kalan malını varisle-rine verirler.
لاَ يَجُوزُ ِلاَحَدٍ اَنْ يَأْخُذَ مَالَ اَحَدٍ بِلاَ سَبَبِ شَرْعِىٍّ Hiçbir kimse için, başkasının malını şer’î bir sebeb olmaksızın almak caiz olmaz.
Şaka maksadıyla veya kızdırmak için birinin malını almak la kişi, gasb edici veya hırsız olmaz fakat, şeriatın izin vermediği bir fiil olduğundan günah işlemiş olur.
Bu sebeble bulunan malın veya rüşvet olarak alınan veya gasb edilen malın aynen sahibine iadesi gerekir; eğer telef olduysa kıymetinin verilmesi gerekir.
İki kişi bir borç üzerine bir mal ile anlaşsalar, sonradan böyle bir borcun olmadığı açığa çıksa, malı alanın diğerine onu geri vermesi gerekir.
Satıcı ile müşteri malda olan bir ayıp hakkında davalaş-salar, neticede ayıp sebebiyle ücretten bir miktar düşülse, daha sonra ayıbın olmadığı veya kendi kendine yok olduğu anlaşılsa, müşterinin aldığı miktarı satıcıya geri vermesi gere-kir.
Birisi hakime rüşvet verse ve sonra buna pişman olsa, hakimden verdiği rüşveti geri isteyebilir.
Unutarak başkasının malını alan kişi, hatırlayınca onu sahibine vermelidir, zira unutmak, kul haklarında özür değil-dir.
Bir şeyin malik olma sebebi değişince, hükmen o şeyin zatının da değiştiği sabit olur.
Mesela: Birisi başkasına bir at hibe etse ve ona teslim etse, bu kişi de atı başkasına hibe edip teslim etse, ilk hibe eden hibesinden dönemez, zira at el değiştirmekle sanki kendi hibe ettiğinden başka bir at olmuştur. Hatta son hibeyi alan kişi, atı ilk hibe edene ücret karşılığında satabilir. Burda, hibe edenin hibesinden dönmesine mani olmak için, hile yapılmış oldu.
Mülk sebebi üçtür:
Satış ve hibe – Miras – Mubah olarak elde etmek.
Üçüncüsünün misali, avlanmak, yağmur suyunu topla-mak, kimsenin arazisi olmayan yerlerde ot veya çiçek topla-mak gibi. Kişi böyle bir şeyi alınca, artık onun mülkü olur, başkası onu izinsiz kullanamaz.
Sadaka ve hediyelerde durum aynıdır. Kişi damadına zekat verse, sonra onun evinde bir şey yemesi veya içmesi caiz olur, zira damadının teslim almasıyla malın hükmü değiş-miştir.
99. MADDE:
مَنِ اسْتَعْجَلَ الشَّيْئَ قَبْلَ اَوَانِهِ عُوقِبَ بِحِرْمَانِهِ Her kim bir şeyi vaktinden evvel acele elde etmek isterse, ondan mahrum olmakla cezalanır.
Birisi müverrisini (babasını), mirasa konmak için öldürse, mirastan mahrum olur. Zira vakti gelmeden evvel mirasa sahib olmak istemiştir, bu yüzden mirastan mahrum edilir. (Ayrıca ya kısas edilir veya keffaret öder.)
Vasıyyet edilen kişi de, kendine vasıyyet edeni bu sebeb le öldürse, vasıyyetten mahrum edilir.
Eğer öldürme işi kısas veya keffaret gerektirmeyen şekil-de olursa, bu durumda mirastan mahrum olmaz.
Mesela çocuğun veya delinin öldürmesi, kocanın veya mahremlerden birinin, zina sebebiyle kadını öldürmesi gibi. Bunlarda mirastan mahrum edilmez.
Ölüm hastalığında hanımını mirastan mahrum etmek isteyen koca onu üç talakla boşasa, kadın iddet içinde iken koca ölse, kadın mirastan mahrum olmaz.
Müstesna:
Borçlu kişi, alacaklıyı öldürse, borcun müddeti olsa da hemen ödenmesi lazım gelir.
مَنْ سَعَى فِى نَقْضِ مَا تَمَّ مِنْ جِهَتِهِ فَسَعْيُهُ مَرْدُودٌ عَلَيْهِ Her kim, kendi tarafından tamam olan şeyi bozma-ya sa’y ederse, bu sa’yi (gayreti) red olunur.
Kişi kendi tarafından tamam olan şeyi bozmaya kalksa, bu fiili geçersiz olur.
Mesela: Malını birisine satsa, akit yapanlardan biri satışın fuzuli satışı olduğunu iddia etse, burda söz, sıhhati ve aktin geçerli olduğunu iddia edenin sözüdür.
Birisi emanetçiye gelip, emanet verenin vekili olduğunu söyleyerek emaneti istese, emanetçi de ona emaneti verse, daha sonra vekaletin sabit olmadığını iddia ederek vekilden emaneti geri isteyemez.
Buluğ haline ihtimali olan mümeyyiz çocuk bir malı satsa veya satınalsa, buluğ çağında olduğunu itiraf etse, daha sonra baliğ olmadığını iddia etse, bu iddiası geçerli olmaz, satışı veya satın-alışı geçerli olur.
Müstesnalar:
Çocuğun babası veya vakıf mütevellisinden biri veya çocuğun malındaki vasiy, çocuğun veya vakfın malını başka-sına satsa, sonra (baba veya vasiy) satışta aldanma olduğunu iddia etse, bu durum sabit olursa satış fesh edilir.
Müşteri, satıcının sattığı şeyi daha evvel mescid yapmış veya kabristanlık yapmış veya vakfeylemiş olduğunu iddia etse, isbat edilirse satış akti bozulur.
Not: Mecelenin tamamı 1851 madde olup biz bu eseri-mizde sadece umumi olan 100 tanesini zikrettik. İnşaallah, okuyucularımız tarafından anlaşılması kolay olmuştur.
Aksi takdirde, ilmi-fıkhi seviyenizi biraz daha yükselt-meniz gerekmektedir, zira bu kaidelerin en güzel izahı, yine arapça olmasıyla mümkündür.
İslamın şu değişmez kaideleri, zamanımızda kullanıldığı gibi kıyamete kadar daim olacaktır. Bunlara tabi olanlar, dünya ve ahıret saadetine nail oldukları gibi, ahıret sorumlulu-ğundan da kurtulmuş olacaklardır.
Allahu teâlâ’ya sonsuz hamd, Sevgili Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve tabileri üzerine, sürekli salat ve selam olsun.
Müellif: İSMAİL DURMUŞ Türk alfabesinde yirmi birinci sırada yer alan râ Fenike alfabesiyle ebced tertibinin yirminci harfi olup sayı değeri 200’dür. Fenike dilindeki adı rostur (res, Ar. re’s), Ârâmîce ve İbrânîce’ye res (reş), Yunanca’ya rho, Arapça’ya râ olarak geçmiştir. Bu kelimelerin hepsi “baş” anlamındadır. Halîl b. Ahmed’den itibaren Arap yazarlarının bu harf için “küçük kene, meme ucu, deniz köpüğü, mugaylân türünden bir ağaç” (el-Ḥurûf, s. 29) şeklinde verdikleri mânalar onun biçimiyle ilgili olmalıdır. Harfin biçimi, hiyeroglif alfabesindeki göğsün üst tarafından kesik ve soldan görünen insan başından doğup gelişmiştir. Batı Yunancası ile Latin alfabesinde bu baş profilinin çizgiye dönüşmüş şekilleri görülür. Mısır kutsal resim yazısı olan Hiyeratik alfabesinde boyun uzantı çizgisine sahip olan baş yuvarlağı biçimi Fenike, Thera Yunancası ve Etrüsk (Yunanca) alfabelerinde yansıma bulmuştur. Arap alfabesindeki râ şeklinin de bununla ilgisi görülmektedir (bk. HARF).
Sîbeveyhi “râ”nın mahrecini, dil ucunun alt tarafı ile iki üst kesici dişlerin hemen üstüne rastlayan üst damak olarak belirlemiştir (Kitâbü Sîbeveyhi, IV, 433). Halîl b. Ahmed, mahrecinin başlangıcı dil ucu olması sebebiyle “râ”yı nûn ve lâm harfleri gibi dil ucu ünsüzlerinden (hurûf-ı zevlekıyye) sayar. Râ “nûn”un mahrecinden çıkmakla birlikte dil sırtı “lâm”ın mahrecine doğru eğilim gösterir (a.g.e., a.y.). Râ sesinin belirleyici sıfatları tekrîr, cehr ve beyniyyedir. Bu sebeple râ sesi çıkarılırken dil ucunun titremesiyle ses tekrarlanır ve özellikle “râ”da duruş yapıldığında belirginlik artar (a.g.e., IV, 136). Ne sert ne de yumuşak bir ses olup ikisinin ortasında bir tını değerine sahiptir. İbn Sînâ râ sesini, titremeye elverişli ahşap yüzey üzerinde sert bir kürenin yuvarlanmasından çıkan sese veya kuvvetli bir rüzgârda savrulan giysinin çıkardığı titreme sesine eşdeğer sayar (Meḫâricü’l-ḥurûf, s. 27). Şarkiyatçılar “râ”yı titreşimli, yumuşak, diş kökü ve dil ucu ünsüzü kabul eder. Arap dilinde söylenişi zor olduğundan aynı hecede ardarda “lr” ve “rl” sesleri gelmez (Hasan Abbas, s. 92). Bu durum yabancı kökenli kelimelerin belirlenmesinde önemli ölçülerden birini teşkil eder. Râ sesinin güçlü sıfatı olan tekrar ve titreşimin onu içeren birçok kelimeye “tekrar, titreşim, hareket” şeklinde ortak anlam olarak yansıdığı kabul edilmiş, bal türleri ve sıfatları, tatlı şeyler ve meyvelerle ilgili birçok kelimede râ harfinin bulunması da tatma zevkinin tekrarlama, yalanma içgüdüsel hareketinin yansıması olarak görülmüştür (a.g.e., s. 90-91).
İbn Sînâ râ sesinin gayn, lâm, ṭâ seslerine benzer şekilde ve kalın söylenişine göre râ gayniyye, râ lâmiyye, râ ṭâiyye, râ mutbaka biçiminde kategoriler belirlemiştir. Râ gayniyyenin, dil ucu titremesinin ağız boşluğuna doğru yönelmesiyle, râ lâmiyyenin, titremenin dil ucu ve ortasında da gerçekleşmesiyle ve dil kenarlarının büzülmüş bir vaziyet almasıyla, râ tâiyyenin, dil ucu titremesinin hafiflemesi ve dil ortasının iyice yükselmesiyle, râ mutbakanın (kalın râ) titremenin dil ucu ve ortası ile birlikte gerçekleşmesiyle meydana geldiğini kaydeder (Meḫâricü’l-ḥurûf, s. 22-23). Râ sesi büyük kas gücü gerektiren, telaffuzu zor harflerden olduğu için çocukların ve pelteklerin dilinde “v, ġ, l, ḫ” seslerinden birine dönüşerek çıkar (İbrâhim Enîs, s. 145-146). Günümüzde Arap dünyasının doğusunda ve batısındaki bazı lehçe ve ağızlarda da gayınsı râ yaygındır
Kur’an kıraatinde “râ”nın kendi durumuna, bulunduğu yere ve konuma bağlı olarak kalın, ince veya her iki şekilde okunması mümkündür. “Râ”nın kendi harekesi üstün veya ötre ise, râ sâkin olup önündeki harf üstün veya ötre ise, râ ve önündeki harf sâkin iken ondan önceki üstün veya ötre ise (بالصَّبْر gibi) kalın okunur. Yine râ sâkin olup önündeki harfin harekesi ârızî kesre ise (اِرْجعي، إن اِرْتَبْتم gibi), sâkin “râ”nın önü kesre olmakla birlikte kendisini bir kalın harf izlerse (مِرْصاد، قِرْطاس، فِرْقة gibi) yine kalın okunur. “Râ”nın harekesi lâzımî veya ârızî kesre ise (رِجال، أَنْذِر الناس gibi), sâkin “râ”nın önü lâzımî kesre ise (استغفِرْ), sâkin “râ”nın önü sâkin harf veya med harfi olan yâ olup da ondan önce de kesre bulunursa (ذِكْر، قَدِيرْ، مصِيرْ) ince okunur. Sâkin “râ”nın önü kesre olup sonunda da kesreli bir kalın harf bulunursa (كُلُّ فِرْقٍ, eş-Şuarâ 26/63), sâkin “râ”nın önünde sâkin sâd veya ṭâ, ondan önce de kesre varsa (مِنْ مِصْرْ, Yûsuf 12/21, عَيْنَ الْقِطْرْ, Sebe’ 34/12) “râ”yı ince ve kalın okumak câizdir. Yine ”يَسْرْ“ (el-Fecr 89/4) örneğinde olduğu gibi aslına (يَسْرِي) göre ince, ancak vakıf halinde kalın okunan yerler de vardır. Sîbeveyhi ve İbn Cinnî, “râ”nın fethasını “yâ”ya meylettirerek okumayı (imâle) titreşimli ve tekrarlı ses özelliğini gidereceği için doğru bulmazlar (Kitâbü Sîbeveyhi, IV, 136; Sırru ṣınâʿati’l-iʿrâb, I, 64); G. Troupeau da kalın harf olma özelliğini yitireceği için imâleyi isabetli görmez (EI2 [Fr.], VIII, 356). Ebû Amr b. Alâ “râ”dan sonra maksûr elif bulunan kelimelerde (بُشْرَى، ذِكْرَى gibi) imâle yapmıştır. Kıraat âlimleri ”حَتَّى نَرَى اللهَ“ (el-Bakara 2/55) örneğinde olduğu gibi “râ”nın imâlesi konusunda farklı görüşler benimsemiştir (İbnü’l-Cezerî, II, 77-78).
Sesin titreme ve tekrarlanma özelliğinin kaybolmaması için “râ”nın benzerine (r) idgamı asıldır (İbn Yaîş, IV, 425). Sîbeveyhi ve İbn Cinnî “râ”nın, aralarında mahreç ve sıfat yakınlığı bulunan lâm ve “nûn”a idgamını ondaki sesin tekrarlanma özelliğini gidereceği için doğru görmemiş, aksine lâm ve “nûn”un (ve tenvînin) “râ”ya idgamını (قُلْ رَبِّ ← قُرْرَبِّ، مِنْ رَبِّكَ ← مِرْ رَبِّكَ) uygun bulmuştur (Kitâbü Sîbeveyhi, IV, 447-448; Sırru ṣınâʿati’l-iʿrâb, I, 193). Ancak ”بَلْ رَانَ“de (el-Mutaffifîn 83/14) mâna değiştiği için idgam değil sekte ile kıraat etmek uygun görülmüştür. “Nûn”un “râ”ya idgamının gunneli ve gunnesiz olarak yapılabileceğini söyleyen Sîbeveyhi gunne ile yapılması halinde “nûn”un mahrecinin geniz boşluğu olmayacağını, gunneye ağız boşluğu sesinin de karışacağını belirtmiştir (Kitâbü Sîbeveyhi, IV, 452, 454). Fakat ”مَنْ رَاقٍ“ (el-Kıyâme 75/27) örneğinde anlam bozulacağından idgamla değil sekte ile kıraat edilmesi uygun bulunmuştur. Ebû Amr b. Alâ, Ya‘kūb el-Hadramî ve Ali b. Hamza el-Kisâî gibi bazı kıraat âlimleriyle Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ “râ”nın “lâm”a idgamını câiz görmüştür: ”يَغْفِرْ لَكُمْ ← يَغْفِلْ لَكُمْ“ (el-Hadîd 57/28) gibi (İbn Yaîş, IV, 425-426).
“Râ”nın başta l-n-m-v-s ve ayın harfleri olmak üzere birçok harfle (sesle) yaptığı dönüşümler (ibdâl) eş anlamlı veya eşdeğer kelimelerin oluşumuna imkân vermiştir: R/l: abraḳ/ablaḳ (alacalı); r/n: zûr/zûn (put); r/z: ḥacr/ḥacz (engellemek); r/m: ceẕr/ceẕm (kesmek); r/v: rezn/vezn (tartmak); r/y: dinnâr/dînâr (dinar), ḳırrâṭ/ḳīrâṭ (bir ağırlık ölçüsü); r/ayın: reft/‘aft (kırmak, ufalamak); ecmere/ecme‘a (topladı); r/s: cirm/cism (cisim) gibi.
İbn Yaîş, Şerḥu’l-Mufaṣṣal (nşr. Ahmed Seyyid Ahmed – İsmâil Abdülcevâd Abdülganî), Kahire, ts. (el-Mektebetü’t-Tevfîkıyye), IV, 425-426, 492-493, 501, 506.
Radî Esterâbâdî, Şerḥu’l-Kâfiye (nşr. Yûsuf Hasan Ömer), Tahran 1398/1978, III, 20-23, 264.
İbnü’l-Cezerî, en-Neşr, II, 12-13, 77-78.
Naim Hazım Onat, Arapçanın Türk Diliyle Kuruluşu, İstanbul 1944, I, 269-274.
J. Cantineau, Etudes de linguistique arabe, Paris 1960, s. 48-50, 172, 200.
H. Fleisch, Traité de philologie arabe, Beyrouth 1961, I, 57-61, 87-88.
Müellif: MEHMET ALİ SARI TEFSİR. Müslümanlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Hz. Peygamber’e indirildiği şekliyle korunması, muhtevasının anlaşılıp uygulanması için olduğu kadar metninin doğru telaffuz edilmesi için de büyük gayret göstermişlerdir. Kur’an’ın okunuşuna rahatlık, yumuşaklık ve mânaya uygun bir tavır kazandırılması gibi estetik amaçların da gözetildiği bu çalışmalar sayesinde genel olarak harflerin fonetik özelliklerinin belirlenmesi yanında, bilhassa Kur’an lafızlarının okunuşuna dair ulûmü’l-Kur’ân içinde başta “tecvîdü’l-hurûf” olmak üzere çeşitli disiplinler geliştirilmiştir (bk. TECVİD). Arapça’daki ث، خ، ذ، ض، ظ، ع gibi harflerin Arap olmayan milletlerin dilinde bulunmaması, Kur’an harflerine gerçek seslerini verebilmek için mehâric-i hurûfun tesbit ve tâlimini zorunlu hale getirmiş, başlangıçtan günümüze kadar sürdürülen Kur’an öğretimine mehâric ve sıfât-ı hurûfun tâlimiyle başlanması gelenek halini almıştır. Kur’an lafızları yirmi dokuzu aslî, beşi fer‘î olan Arap harfleriyle seslendirilir (Mekkî b. Ebû Tâlib, s. 93, 107-111). Bu harfler, boğaz bölgesinden dudaklara kadar uzanan ses sisteminde mevcut “mahreç” veya “makta‘” denilen ses bölgelerinden doğar. Boğaz (halk), ağız boşluğu (cevf), dudaklar (şefeteyn), geniz (hayşum) ve dil (lisan) olmak üzere beş bölgede kümeleşen mahreçlerin sayısı Arap dilcilerinden Halîl b. Ahmed’e göre on yedi olup (Kitâbü’l-ʿAyn, I, 157) Mekkî b. Ebû Tâlib ve İbnü’l-Cezerî de bu görüşe katılmışlardır. Sîbeveyhi, İbn Cinnî ve Dânî ise “hevâiyye” denilen ve kendilerinden önceki harflerin uzatılmasını sağlayan med harfleri için (elif, vâv, yâ) ayrı bir mahreç kabul etmediklerinden mahreç sayısını on altıya indirmişler (el-Kitâb, IV, 433; Sırru ṣınâʿati’l-iʿrâb, I, 46; et-Taḥdîd, s. 104); Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ, Kutrub ve Cermî gibi dilciler de ر، ل، ن harflerinin aynı yerden çıktığını ileri sürerek mahreçlerin on dört olduğunu söylemişlerdir (Ebû Amr ed-Dânî, et-Taḥdîd, s. 106; İbnü’l-Bâziş, I, 171-173; İbnü’l-Cezerî, et-Temhîd, s. 113). Ağza doğru çıkış sırasına göre “hurûf-ı halk” denilen أ، هـ - ح، ع - خ، غ harfleri boğaz bölgesinden, med harfleri ağız boşluğundan, ب، م، ف، و harfleri dudaklardan, gunneli harfler genizden çıkar. Dildeki on mahreçten, ağzın aldığı çok ince ve müşterek şekillenmeler sonucu dilin kökünden itibaren ق - ك - ج، ش، ى - ت، ط - ث، ذ، ظ - ز، س، ص - ن - ر - ل - ض، د harfleri seslendirilir.
Hemzenin dışındaki aslî harflerden her birinin kendine mahsus ismi, resmi (sûreti, sembolü) ve müsemmâsı (sesi) vardır. Harfler isimleriyle anılır, resimleriyle yazılır, müsemmâlarıyla okunur. Sadece Kur’an’da yirmi dokuz sûrenin başında yer alan ve “hurûf-ı mukattaa” adı verilen الم، طس، حم، ن، ق gibi harfler isimleriyle okunur. Hemzenin kendine has bir resmi olmayıp yerine göre امن’de olduğu gibi elif ile, يومن’de olduğu gibi vâv ile, ايمان’da görüldüğü gibi yâ ile temsil olunur; bazı durumlarda ise دفء (en-Nahl 16/5), الخبء (en-Neml 27/25) kelimelerinde olduğu gibi sadece telaffuz edilir, yazıda görülmez. Hemze için belirleyici işaret olarak ayn harfinin baş kısmı olan عـ sembolünün kullanılması yeni yazı stiline ait bir uygulama olup eski metinlerde bulunmaz (geniş bilgi için bk. ELİF; Mekkî b. Ebû Tâlib, s. 95; Ebû Amr ed-Dânî, et-Taḥdîd, s. 120; a.mlf., el-Muḥkem, s. 138).
Aslî harflerden her biri sâkin ve harekeli olabildiği halde, elif قال، سال، مال kelimelerinde olduğu gibi başka bir harfin değişmesiyle meydana gelmişse aslî, onun dışında daima zâid ve harekesizdir; kendinden önceki harfin harekesi fetha olduğunda med harfidir (Mekkî b. Ebû Tâlib, s. 94)
Fer‘î harfler, mütevâtir kıraatlerle fasih Arapça’da kullanılan ve resimleri olmayan ara seslerdir. Bunlar şu şekilde sıralanabilir: 1. Hemze-i müsehhele. Mahreci boğazın en derin kısmında (aksa’l-halk) bulunduğu ve şiddet sıfatı taşıdığı için telaffuzu zor olan hemze, yerine göre kendine yakın vokalist elif, vâv, yâ harflerinden biriyle değiştirilmiş; özellikle iki hemze yan yana geldiğinde ikinci hemze tahfif, tebdil, teshil, tesbit, hazf vecihlerinden biriyle telaffuz edilmiştir. Hemze-i müsehhele, Sîbeveyhi’ye göre kendi telaffuz özelliğinde “beyne beyne” bir harftir. Bu sebeple hemzeden önceki harf fethalı olduğunda hemze elif, zammeli olduğunda vâv, kesreli olduğunda yâ harfine yaklaştırılmak suretiyle yapısındaki şiddet hali giderilir ve sühûletle okunur (el-Kitâb, III, 541). Hafs b. Süleyman, sadece Fussılet sûresinde geçen (41/44) ءعجمي’deki ikinci hemzeyi teshil ile rivayet etmiştir (geniş bilgi için bk. İbnü’l-Cezerî, en-Neşr, I, 362-491; Süyûtî, I, 98). 2. Lâm-ı müfahhame. Türkçe’de “lala, hala” gibi kalın sesle (tefhim, tağliz) okunan “lâm”a denir. Nâfi‘ kıraatinin Verş rivayetinde تصلى، بظلام - الطلاق، الصلوة kelimelerindeki lâm harflerinin konumunda görüldüğü üzere lâm harfi fethalı, ondan önceki harf de fethalı veya sâkin ص، ط، ظ harflerinden biri olursa lâm kalın sesle (müfahham) okunur. 3. Elif-i mümâle. Yâ sesine meyleden ara bir sesle okunan elife denir. Elifin imâle ile okunuşu mütevâtir kıraatlerin hepsinde yer almakla birlikte daha çok Hamza b. Habîb, Ebû Amr b. Alâ, Kisâî ve Halef b. Hişâm kıraatlerinde الهدى، أسارى، الضحى، رأى، أبصارهم، الناس gibi kelimelerin eliflerinde uygulanır. Âsım kıraatinin Hafs rivayetinde sadece مجريها (Hûd 11/41) kelimesinde “râ”dan sonraki elif imâle ile okunur, râ harfi de buna bağlı olarak ince telaffuz edilir (İbnü’l-Cezerî, en-Neşr, II, 288; Ahmed b. Muhammed el-Bennâ, II, 125). 4. Sâd-ı müşemme. Sâd harfinin, صراط، الصراط kelimeleriyle قصد (en-Nahl 16/9) ve فاصدع (el-Hicr 15/94) kelimelerinde işmamla (z sesiyle) “zirâta, ez-zirâta, kazdü, fezda‘” şeklinde okunmasıdır. Hamza b. Habîb’in râvisi olan Halef b. Hişâm Kur’ân-ı Kerîm’deki bütün صراط، الصراط kelimelerini, aynı imamın diğer râvisi Hallâd b. Hâlid ise sadece Fâtiha sûresindeki الصراط kelimesini sâd-ı müşemme ile rivayet etmiştir (Ahmed b. Muhammed el-Bennâ, I, 365; Hâmid b. Abdülfettâh, s. 5). 5. Nûn-ı muhfât. İhfâ harflerinden önce gelen tenvin veya sâkin “nûn”un kendi mahrecinden ayrılarak gunne ile okunmasıdır (fer‘î harfler hakkında geniş bilgi için bk. Sîbeveyhi, III, 541 vd.; Mekkî b. Ebû Tâlib, s. 107-112; İbnü’l-Cezerî, en-Neşr, I, 201-202; Ebû Saîd es-Sîrâfî, s. 306 vd.; Kastallânî, s. 184; ayrıca bk. GUNNE).
Mahreçleri aynı olan aslî harfler farklı karakterleriyle birbirinden ayrılır. Bu farklılıklar kaynaklarda harflerin sıfatları, lakapları, sınıfları ifadeleriyle yer almıştır. Mekkî b. Ebû Tâlib, yirmi dokuz harfin sıfatlarını uzun müddet araştırdığını ve kırk dört sıfat bulduğunu söylerken (er-Riʿâye, s. 115) Dânî harflerdeki sıfatların on altı olduğunu ileri sürmüştür (et-Taḥdîd, s. 107). Sıfatların en belirgin olanlarına yer verilen bu tesbitte harfler şöyle tasnif edilir: 1. Hurûf-ı mehmûse. Harfin çıkışı sırasında mahreç tam kapanmayıp zayıf kaldığından mahreçten nefesin akması suretiyle telaffuz edilen harflerdir. Mahreçteki zaaf sebebiyle bu sıfata “hems” (gizli ve hafif ses, fısıltı) denmiştir. Hems sıfatlılar ت، ث، ح، خ، س، ش، ص، ف، ك، ه şeklinde sıralanan on harftir. 2. Hurûf-ı mechûre. Hurûf-ı mehmûsenin dışında kalan on dokuz harftir. Harfin, mahrecinden kuvvetle ve ses halinde (cehr) çıkması sebebiyle söz konusu harfler bu sıfatla anılır. 3. Hurûf-ı şedîde. Şiddet sıfatlı أ، ب، ت، ج، د، ط، ق، ك harfleridir. Bu sekiz harften her biri söylenirken mahreç şiddetle kapanır, ses ve nefes akmaz. Bu kapalılık, harfte ayrıca mevcut olan hems veya kalkale sıfatı gereği süratle açılır. Harflerden beşi (ب، ج، د، ط، ق) kalkale harfidir
Namaz mektebine kaydolup günde kirk defa rükú eden başlar, huzurunda eğilmeye layık yegane varliğin Allah Azze ve Celle olduğunu öğrenirler. Peygamber-i Ekber dünya nın Cenáb-ı Hakk ın yanında bir sinek kanadı kadar kymetinin olmadığını öğrendikleri için dünyâ ve içindekiler onların gözünde her rükû ettiklerinde küçülerek adeta bir nokta hâline dönüşür. Artık onlar ebedi ve bakî olan ahiret âlemine nisbetle fani, geçici ve yok olmaya mahkum olan dünyánin metaîna iltifat etmeyi, nokta kadar menfaat için virgül kadar eğilmeyi ya da herhangi bir kulun veya otoritenin önünde baş eğmeyi namaz mektebinde öğrendiklerine ihânet sayarlar. Bugün namaz kîlmasına rağmen üç kuruşluk menfaati için zâlimin karsisinda elpençe divân duranlar, Allah ve Rasûl düşmanlarına boyun eğenler seni aldatmasın. Onlar her ne kadar namaz kılsa da kiyâmin, riükúnun ma'nāsını kavrayamamış nasibsizlerdir.Eğer birileri namaz klmasına rağmen hakk, hakikati gördügü hálde teslîim olup boyun eğmiyor, hâla haklı çıkmak için tartişmaya devam ediyorsa bil ki o kişi de rükûdan nasibdar alamamiş, hakkin karşisinda boyun bukmesini beceremeyen bir zavallidir. O hálde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kuyâmet gününde dünyâda secde etmeyenlerin buna güç yetiremeyeceği; horluktan gözleri öne dişmüş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma! Bilesin ki, Halika yapacağın bir secde seni mahluka yapacağın bin secdeden kurtaracaktir. Unutma! şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayulmaz. Hak için akmayan yaş, yaştan Saylmaz. Kisşi, başım var diye övünmesin! Secdeye varmayan baş, baştan sayılmaz." EN SEVGIYLE BAŞ BAŞA Selim Seyhan
Blogger yuksel dedi ki... Blogger yuksel dedi ki... Ümmetim on beş şei yaptığı vakit bela başlarına iner buyurdu. 1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine) verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı; 2-Emanetin kendisine bırakılan kişi tarafından ganimet sayıldığı; 3-Zekatın ödenmesi gereken bir zrsr telakki edildiği; 4-Kocanın her hususta karısının emrinde buljnduğu; 5-Kişinin anasına isyan ettiği; (Aile yapısında manevi bağların bozulduğu)
Dini, İlmi, Fesefi Yeni Ansiklopedi.cilt.2.sy.996.
27 Eylül 2020 01:49 Sil Blogger yuksel dedi ki... yuksel27 Eylül 2020 07:12 996 KIYAMET ALAMETLERİ تعلمون أنه لن يرى أحد منكم ربه حتى يموت وكان الدجال مكتوب بين عيه کافر قراه من كرة عمله Yani: Bilirsiniz ki, sizden hiç bir kimse ölünceye kadar Rabbini görmeyecektir. Şu muhakkaktır ki, Deccal'ın iki gözü arasında “kâfir" yazılıdır, onun işi ve icraatını beğenmiyen herkes bu yazıyı okur.» (192) (Bak: 650. p.başı) 2049 - Diğer bir rivayet de mealen şöyledir: «Ümmetim on beş şeyi yaptığı vakit bela başlarına iner, buyurdu. -Ey Allah'ın Resulü! Bunlar nedir? denildi. Peygamber (A.S.M.): 1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine) verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı; 2-Emanetin (Bak: 801. p.) kendisine bırakılan kişi tarafından ganimet sayıldığı; 3-Zekatın ödenmesi gereken bir zarar telakki edildiği; 4-Kocanın her hususta karısının emrinde bulunduğu; 5-Kişinin anasına isyan ettiği (aile yapısında manevi bağların koptuğu); 6-Kişinin (enaniyetine çok hoş gelen aşırı tarafgir) dostunu, (hakka bağlı olanlara tercih edip) çok iltifatkâr karşıladığı; 7-Babasına cefa ettiği (aile müessesesinin manevi nizamı bozulduğu); 8-Mescidlerde yüksek sesle konuşulduğu (Bu ihbar-1 Nebevide; siyasi tarafgirlik, cemaati taassub ve halkın hissiyatına hitaben heyecanlandırıp cemaatin teveccühünü toplamak ve kendine bağlamak gibi ihlasa münafi olan hissi temayüllerle yapılan heyecanlı vaazların zuhur edeceğine de işaret vardır); 9-Bir kavmin (milletin) en alçağı, o halkın ilk adami (reisi) olduğu; 10-Bu kişinin, şerrinden korkulduğu için ikram edildiği (tarafgirlik gösterildiği); 11-İçkinin bol bol içildiği; 12-İpek elbiselerin giyildiği (aşırı lüks hayata girildiği); 13-Şarkıcı kadınların 14-Çalgı âletlerinin yaygın hale geldiği; 15.Ve bu ümmetin sonundakilerin, ilkte bulunanları (geçmiş muhterem ecdadı) lânetlediği vakit, bu onbeş şey gerçekleşmiş demektir. İşte bu saydıklarım meydana geldiği vakit, kızıl rüzgârı veya hasfı ya da mesh'i (Bak: Mesh) bekleyin.»(193) Bu hadiste onbeş kıyamet alametinin bildirilmesi, ahirzaman fitnesine karşı ümmeti ikaz etmek içindir. Bu sebeble her müslüman kişi, böyle hadislerden gereken ibret dersini almalı, yalnız malumat kazanmak niyetiyle bakmamalıdır. Bildirildiği gibi ahirzaman fitnesinin dehşetli hususiyetlerini görüp, gereken tedbirleri de almahdır. (192): T.T.ci:5 hadis:1040 (193): T.T.ci:5 hadis:1009 (Tirnizi fiten/38'den naklen
Fahretddin er-razi (v.606/1210) , bu konuda şöyle demektedir: Eğer zenginler, fakirlerin mühim ihtiyaçlarını gidermezler ve bu noktadan doğacak yarayı tedavi etmezlerse, şiddetli ihtiyaç ve geçim sıkıntısı onları, Müslümanlığa düşman kimselerin cephesine katılmaya; veya hırsızlık ,yol kesme, adam öldürme vb. kötülükleri işlemeğe sevkeder. "İşte Zekât, bu açıdan büyük fayda sağladığı için Allah c.c. ın hikmeti, onun kullara farz olmasını gerektirdi.". İslam'da Zekât Müessesesi Yunus Vehbi Yavuz. sy.162.
YANITLAYINSIL
yuksel28 Kasım 2020 00:29 Özellikle işçilerin çalışma saatlerinin azaltılması gerekir, işsizlik olmaması isteniyorsa. Yüksel Çelik.
YANITLAYINSIL
yuksel28 Kasım 2020 00:32 Devlet imkanlarından sadece memurlar ve devlet müesseselerinde çalısanların değilde toplumun düşük gelir sahiplerinden başlayarak herkese dağıtılması gerekir. Yüksel Çelik.
28 Kasım 2020 00:33 Sil Blogger yuksel dedi ki... Blogger yuksel dedi ki... Blogger yuksel dedi ki... Ümmetim on beş şei yaptığı vakit bela başlarına iner buyurdu. 1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine) verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı; 2-Emanetin kendisine bırakılan kişi tarafından ganimet sayıldığı; 3-Zekatın ödenmesi gereken bir zrsr telakki edildiği; 4-Kocanın her hususta karısının emrinde buljnduğu; 5-Kişinin anasına isyan ettiği; (Aile yapısında manevi bağların bozulduğu)
Dini, İlmi, Fesefi Yeni Ansiklopedi.cilt.2.sy.996.
27 Eylül 2020 01:49 Sil Blogger yuksel dedi ki... yuksel27 Eylül 2020 07:12 996 KIYAMET ALAMETLERİ تعلمون أنه لن يرى أحد منكم ربه حتى يموت وكان الدجال مكتوب بين عيه کافر قراه من كرة عمله Yani: Bilirsiniz ki, sizden hiç bir kimse ölünceye kadar Rabbini görmeyecektir. Şu muhakkaktır ki, Deccal'ın iki gözü arasında “kâfir" yazılıdır, onun işi ve icraatını beğenmiyen herkes bu yazıyı okur.» (192) (Bak: 650. p.başı) 2049 - Diğer bir rivayet de mealen şöyledir: «Ümmetim on beş şeyi yaptığı vakit bela başlarına iner, buyurdu. -Ey Allah'ın Resulü! Bunlar nedir? denildi. Peygamber (A.S.M.): 1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine) verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı; 2-Emanetin (Bak: 801. p.) kendisine bırakılan kişi tarafından ganimet sayıldığı; 3-Zekatın ödenmesi gereken bir zarar telakki edildiği; 4-Kocanın her hususta karısının emrinde bulunduğu; 5-Kişinin anasına isyan ettiği (aile yapısında manevi bağların koptuğu); 6-Kişinin (enaniyetine çok hoş gelen aşırı tarafgir) dostunu, (hakka bağlı olanlara tercih edip) çok iltifatkâr karşıladığı; 7-Babasına cefa ettiği (aile müessesesinin manevi nizamı bozulduğu); 8-Mescidlerde yüksek sesle konuşulduğu (Bu ihbar-1 Nebevide; siyasi tarafgirlik, cemaati taassub ve halkın hissiyatına hitaben heyecanlandırıp cemaatin teveccühünü toplamak ve kendine bağlamak gibi ihlasa münafi olan hissi temayüllerle yapılan heyecanlı vaazların zuhur edeceğine de işaret vardır); 9-Bir kavmin (milletin) en alçağı, o halkın ilk adami (reisi) olduğu; 10-Bu kişinin, şerrinden korkulduğu için ikram edildiği (tarafgirlik gösterildiği); 11-İçkinin bol bol içildiği; 12-İpek elbiselerin giyildiği (aşırı lüks hayata girildiği); 13-Şarkıcı kadınların 14-Çalgı âletlerinin yaygın hale geldiği; 15.Ve bu ümmetin sonundakilerin, ilkte bulunanları (geçmiş muhterem ecdadı) lânetlediği vakit, bu onbeş şey gerçekleşmiş demektir. İşte bu saydıklarım meydana geldiği vakit, kızıl rüzgârı veya hasfı ya da mesh'i (Bak: Mesh) bekleyin.»(193) Bu hadiste onbeş kıyamet alametinin bildirilmesi, ahirzaman fitnesine karşı ümmeti ikaz etmek içindir. Bu sebeble her müslüman kişi, böyle hadislerden gereken ibret dersini almalı, yalnız malumat kazanmak niyetiyle bakmamalıdır. Bildirildiği gibi ahirzaman fitnesinin dehşetli hususiyetlerini görüp, gereken tedbirleri de almahdır. (192): T.T.ci:5 hadis:1040 (193): T.T.ci:5 hadis:1009 (Tirnizi fiten/38'den naklen
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 281 1 Meclislerin (oturuşun) hayırlısı, kıbleye karşı oturulan meclistir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 281 2 Arkadaşların hayırlısı, Allah'ı zikrettiğinde sana yardım eden, unuttuğunda hatırlatan ve onların da en iyisi, gördüklerinde Allah Tealanın hatırlanmasına vesile olan kimsedir. Hz. Hasan (r.a.) 281 3 İlaçların hayırlısı, buruna çekilen ve ağızdan alınan ilaçlar, kan aldırmak, müshil ve sülük vurdurmaktır. Hz. Şabi (r.a.) 281 4 İnsanların hayırlısı Arab, Arabın hayırlısı Kureyş, Kureyşin hayırlısı Benî Haşimdir. Acemin hayırlısı Fars, Sudanlının hayırlısı Nube, boyanın hayırlısı sarı, malın hayırlısı mehirdir. Boyanmanın en iyisi kına ve ketem (kırmızıya meyyal siyah) ile olandır. Hz. Ali (r.a.) 281 5 Rızkın hayırlısı günbegün kafi miktarda olanıdır. Hz. Enes (r.a.) 281 6 Mescidde en hayırlı yer, imamın arkasıdır. Rahmet inince önce imama iner. Sonra arkasındakine, sonra sağındakine, sonra solundakine, sonra da mescid ehline taksim edilir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 281 7 Kadınlarınızın hayırlısı iffetli ve kocasına karşı da hevesli olanıdır. Hz. Enes (r.a.) 281 8 İbadetin hayırlısı fıkıhtır. Hz. Saad (r.a.) 281 9 Yemeğin hayırlısı soğuk ve tatlı olanı, içeceğinizin hayırlısı da gene soğuk ve tatlı olanıdır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 281 10 Duanın hayırlısı istiğfardır. İbadetin hayırlısı "Lâ ilâhe illallah" sözüdür. Hz. Ali (r.a.) 281 11 Azığın hayırlısı takva, kalbe ilka olanın hayırlısı yakîndır. (İman gürlüğü) (Mütteki kimsenin azık derdi olmaz) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 281 12 Müminlerin hayırlısı kanaatkar, şerlisi de tamahkar olanıdır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 281 13 Erkeklerin hayırlısı Ali (r.a), gençlerinizin hayırlısı Hasan ve Hüseyin (r.anhüma), kadınlarınızın hayırlısı Fatma (r.anha)dır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 281 14 Ümmetimin kadınlarının hayırlısı yüzü güzel (güzel yüzle karşılayan) ve mehri az olanıdır. Hz. Âişe (r.anha) 281 15 Gençlerinizin hayırlısı, orta yaşlılarınıza benziyen (ağır başlılıkta) yaşlılarınızın şerlisi de gençlerinize benziyenlerdendir. (Hoppa meşrebli) Hz. Vasile (r.a.) 281 16 Zikrin hayırlısı hafi olanı, rızkın hayırlısı ise kifayet miktarı olanıdır. Hz. Saad İbni Ebi Vakkas (r.a.)
28 Kasım 2020 18:45 Sil Blogger yuksel dedi ki... Asıl olan onun şu üç şeyden birini işleyip helâke götüren bineğe binmesine kadar, canın korunmuş olmasıdır. Küfre girmek, yahut bir kimseyi kasten öldürmek yahut muhsan kimsenin hakka baş kaldırarak zina etmesi. İslâm'da Din Hürriyetinin Temelleri. Dr. Halil Altuntaş. sy.114. İlmi eserler- 76.
yuksel1 Aralık 2020 18:57 kirilcak şeyleri ust uste dizseler derinindekini çekseler, seyreyle sen gumburtuyu. yunus emre. Dost T V. Nihat Derindère Katre. 32.söz.1.mevkif. Risale-i Nur Kulliyati. Bediuzzaman Said Nursi. yazan. manevi Evladi. Yuksel Çelik.
1 Aralık 2020 19:00 Sil Blogger yuksel dedi ki... Bu ahir zamanda çoğu insan, mentaatinin dos
tudur. Bu itibarla, dostluk imtihanlarından geçmet
zorluklarla test edilmediği için, şahsiyet ve karakter
yuksel3 Aralık 2020 06:16 Kendisine bir şey emanet edildigi zaman
emanete riayet ediyor mu?
Dünya ile mesgul olurken helál-haram gö-
zetiyor mur işte bunlara bakınız. "62
Yine bir kişi, Hazret-i Ömer in yanında başka
birini medhediyordu. Hazret-i Ömer ona:
-Medhettiğin kişiyle hiç yolculuk yaptın mi?"
diye sordu. O ise:
-Hayır. dedi.
-Alişveris gibi ictimâî bir muàmelen oldu mu?"
"-Hayır.
-Peki sabah-akşam ona komşu oldun mu?
-Hayır.
Bu cevaplar üzerine Hazret-i Ömer şöyle
dedi:
*-Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a ye-
min ederim ki, sen onu tanimiyorsun!
Demek ki bir insan hakkinda, onun gerçek hü-
viyetini ortaya çıkaracak olan birtakım muàmelât ile
test etmeden hüküm vermemek gerekir. Dost seçi-
minde bu husus son derece mühimdi.
Cafer-i Sadık (rahmetullahi aleyh ) Osman Nuri Topbaş syf 56-57
3 Aralık 2020 06:22 Sil Blogger yuksel dedi ki... Gerçek de ise, İslâmiyetin ilk çağlarından başlayarak 11. yüz yıl sonuna kadar İslâm aleminde geliştirilen müsbet ilim ve bilgiler, insanlığa ışık tutmuş,Avrupa'daki kalkınmanın kaynağını oluşturmuştur.Hâlâ bütün dünyanın kullandığı 300'den fazla Arabça kökenli ilmi terim bu gerçeği anlatmaktadır. İslâm'da Çöküntü Ve Kurtuluşun Anahtarı. Burhaneddin Ulutan. İsanbul 1990. Önsöz.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 314 1 Ne mutlu gece hacı olup, gündüz gazaya gidene. O öyle bir kimsedir ki, başı kalabalık, hali de perdeli, dünyadan aza kanaatkar, çoluk çocuğunun yanına gülerek girer, gülerek çıkar. Nefsim yed-i kudretinde olana yemin ederim ki, böyle adamlar, Aziz ve Celil olan Allah yolundaki hacıların ve gazilerin ta kendisidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 314 2 Ne mutlu İsa (a.s.) indikten sonraki hayata. Göğe rahmet için, arza da yeşertmek için müsaade edilir. Taş üzerine tohum ekilse biter, insanlar arasında kin ve çekememezlik olmaz. Hatta bir adam bir aslana rastlasa aslan ona dokunmaz. Yılana bassa yılan onu sokmaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 314 3 Ne mutlu Allah (z.c.hz)'nin gölgesine önden koşanlara. Onlar, hakları verildiğinde kabul eder, başkalarının hakları kendisinden istenildiğinde bol bol verirler ve onlar öyle kimselerdir ki, kendileri için nasıl hüküm verirlerse, başkaları hakkında da öyle hüküm verirler. Hz. Âişe (r.anha) 314 4 Ağızlarınızı temiz ve hoş tutun. Zira onlar Kur'an yoludur. Hz. Vadîn (r.a.) 314 5 (Peygamberimizin marazı mevtinde kendisine Zatülcenb ilacı içirmek istemişler) Siz zannettiniz ki Allah Bana zatülcenbi musallat etti, öyle mi? Allah bunu yapmadı. Nefsim Yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Allah bu evde Bu ilacı kullanmadık kimse bırakmayacak, amcam Abbas müstesna. Hz. Âişe (r.anha) 314 6 Mü'minin sırtı korudur. (Taht-ı emniyettedir) Zimmetine hak geçirmedikçe. ( Şer'i ceza hariç) Hz. İsmet (r.a.) 314 7 Onlar için namaz aşikare oldu, onu kabul ettiler. Zekat gizli oldu, onu yediler. İşte bunlar münafıktır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 314 8 Hastayı yoklayan kimse, Cennet bahçesindedir ve onun yanına oturduğunda ise Allah'ın rahmeti kendisini sarar. Hz. Abdurrahman İbni Avf (r.a.) 314 9 Hastayı yoklayan adam, Allah (z.c.hz)'nin rahmetinde yüzerek gelir ve yanına oturduğunda rahmet onu kaplar. Elini hastanın eline veya başına koyup "Nasılsın" diye sorması ise, ziyaretin tamamlanmasındandır. Sizin selamlaşmanızın tamamlanması da aranızda musafaha ile olur. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 314 10 Allah Ali (r.a.)'a düşman olana düşman olur. (Veya olsun.) Hz. Rafi' (r.a.) 314 11 İlminden faydalanılan bir alim, bin abidden hayırlıdır. Hz. Ali (r.a.) 314 12 Acebdir şu mü'minin işi, herşeyi olduğu gibi hayırdır. Ve bu, mümine mahsustur. Sevinç verici halde şükreder, ona hayır olur. Zarara uğradığında sabreder, gene hayır olur. Hz. Suheyb (r.a.) 314 13 Hayran oldum. Allah (z.c.hz)'nin mü'min için takdirine. Kendine hayır isabet ettiğinde, Rabbına hamdeder ve şükreder. Şer isabet ettiğinde de Rabbına hamd eder. Mümine her şeyde ecir vardır. O derecede ki, ailesinin ağzına verdiği lokmada dahi kendisine ecir verilir. Hz. Saad İbni Ebi Vakkas (r.a.)
Cüz: 15. Sûre: 18 Kef Sûresi Mal ve servetiyle böbürlenip kutsal değerlere sırt çeviren adam misal verilip mü'minlerin dikkati çekildikten sonra mal ve oğulların Dünya hayatının devamına yönelik birer oyalayıcı süs olduğu belirtiliyor · süsler Allah'ın hoşnutluğu doğrultusunda Ahiret azığını hazırlamada kullanıldığı ölçüde güzeldir, yararlıdır. Çünkü Allah yanında kuldan yana değer taşıyan amel yine ancak iyi-yararlı olanıdır. (1) (2) Kıyâmetin kopuşundan bir safha açıklanıyor; mevcut sistem ve düzenin bozulacağı, yerküre müthiş sarsılıp dümdüz hale geleceği ve sonra yeni kurulacak düzende yerini alıp insanların diriltilerek kaldırılacak ları haber veriliyor. Ayrıca hiçbir insanın toprak altında kalmıyacağı, yaratılan bütün ruhların yeniden var kılınan bedenlerine mutlaka girecekleri üzerinde durularak bize geniş bilgi veriliyor. (3) İnsanlar ilk defa nasıl çıplak, yalınayak, başaçık Dünya'ya gözlerini açıyorsa Kıyâmet günü aynı şekilde kabirlerinden kaldırılacaklar : kimselerin üzerinde dünyalıktan bir nesne bulunmayacak, herkes önden gönderdiği amelleriyle karşı karşıya getirilecek. Çünkü insanlar, Âhiret için yaratılmışlardır ; Dünya hayatı orası için bir hazırlık devresidir. (4) Ähiret'e inanmayan suçlu günahkârlar, sapık inkârcılar, işledikleri her şeyin amel defterinde yazılı bulunduğunu görünce, âkıbetin ne olacağını anlayacaklar ve ilâhî adâlet önünde tir tir titreyecekler. Herkes mutlaka amelinin karşılığını görecektir ; çünkü Allah hiçbirine haksızlık etmez, O, zulmü kendine harâm kılmıştır. (5) İblis'in telbisine kapılıp hayat dizginini onun eline vererek nefs bataklığında bir ömür tüketenlere sesleniliyor : Ateşten yaratılan İblis'in fitrati gereği Ädem oğluna düşmanlığı kesin iken, asıl dost ve yardımcı olan Allah'ı bırakıp onun peşine takılmak şaşılacak bir tutum ve anlayıştır ! İlgili âyetle bu hayret belirtilerek insan aklı harekete geçirilmek is- teniyor. Sonra da dostu bırakıp düşmanın peşine takılmanın zulüm olduğuna dikkatler çekiliyor. (6) Gerek İblis, gerekse putlar ve benzeri bâtıl tanrıların hiçbiri Allah'a ne ortak sayılabilir, ne de yardımcı. Allah mutlak üstündür, mutlak ganiydir. Mülkünde ortağı, tasarrufunda yardımcısı yoktur. (7) Allah'ı bırakip putlara ve benzeri şeylere tapanlarla taptıkları şeyler arasında aşılması mümkün olmayan ateşten bir dere konulacak, böylece her insan Allah'tan başka kurtarıcının bulunmadığını, hele putların hiçbir yararı olmayacağını çok iyi anlayacaklar. Pişmanlık son kertesine varacak, ama neden sonra... Tefsirli Kuran Meali Celal Yıldırım 601 syf
Hz. Peygamber s. a.v. "Şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir"buyurmaktadir. Islam Alimleri, İslama hizmet edecek olan bu muceddidlerin manaviyat alanında ve ilim sahasında olduğu kadar, siyaset alaninda da olabileceğini ifade etmektedirler. Bilinmeyen Osmanlı sy. 137.
MÜŞKİLÜ’l-HADÎS مشكل الحديث Güvenilir iki hadis arasında görünürde zıtlık bulunması anlamında terim. bk. MUHTELİFÜ’l-HADÎS Birbirine zıtmış gibi görünen hadisleri inceleyen bilim dalı.
YANITLA
Unknown18 Eylül 2021 05:36 MÜŞKİLÜ’l-HADÎS مشكل الحديث İbn Fûrek’in (ö. 406/1015) haberî sıfatlara ilişkin meşhur hadislerin yorumuna dair eseri.
YANITLA
Unknown18 Eylül 2021 05:45 Hadisleri doğru anlamak için bu ilmin bilinmesi zorunludur. Aksi halde tek bir hadis ele alınıp, konu büünlüğü olan diğer hadisler ve bunların yorumu bilinmezse, hadislerde kastedilmeyen yanlış çıkarımlar elde edilebilir. Müşkilu l Hadis Dini Kavramlar Sözlüğü sy.505.
Allah c. c., kulum, bir hiç iken seni kim yarattı? buyuracak. Kul, Sen yarattın Ya Rabbi cevabını verecek. Bu yaratilma, senin amelinlemi benim rahmetimlemi oldu? Kul, senin rahmetinle oldu diyecek. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.607. Hadid Suresi 21.ayet.
16. İman edenlerin Allah’ı anma ve hak olarak inen (Kur’an’)a karşı kalplerinin ürpermesi/saygıyla yumuşaması zamanı gelmedi mi?[2] (Mü’minler,) sakın bundan önce kendilerine kitap verilip de (onunla alakayı keserek) üzerlerinden uzun zaman geçmiş, kalpleri artık katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Çünkü onlardan çoğu (Allah’ın emrinden çıkmış) fâsık (olmuş)lardır.
(Âyet-i kerîmede yüce Allah, mü’minlere, kitaplarından uzaklaşan yahudiler ve hıristiyanlar gibi olmamalarını emir buyuruyor. Çünkü mü’minlerin Kur’an’la imanlarının kuvvetlenmesi, kalplerinin sükûn, hayatlarının huzur içinde olması gerekirken (8/2; 13/28), bunun aksine Kur’an’dan, onun kültüründen, mânevî gıdasından ve hükümlerinden uzaklaşan kalp imanca zayıflar, katılaşır ve duygusuzlaşır. Böyle bir kalbe sahip olan insan Allah’a karşı sorumluluğunu unutur, maddeci ve menfaatperest olur. Menfaatini başkalarının zararlarına, hatta yok olmaları üzerine kurmakta kalbi huzursuz olmaz.)
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 203 1 Hased imanı bozar. Sabr (müshil ilacı)nın balı bozduğu gibi. Hz. Ebû Hakim (r.a.) 203 2 Hak bununla beraberdir. Hak bununla beraberdir. (Hz. Ali r.a işaret ederek ilerideki fitneler için buyurmuştur) Hz. Ebû Said (r.a.) 203 3 Benden sonra hak, nerede olsa, Ömer İbni Hattab'ladır. Hz. Fadl İbni Abbas (r.a.) 203 4 Hikmet on cüzdür. Dokuzu halktan kendini çekmekte, biri susmaktadır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 203 5 Halim olan adam, dünya ve ahirette seyyiddir. Hz. Enes (r.a.) 203 6 Nimete hamd etmek, o nimetin gitmesine karşı emandır. Hz. Ömer (r.a.) 203 7 Hamd olsun O Allaha, ümmetimden öyle kimseler yarattı ki, onlarla birlikte (zikrederek) sabretmeyi isterdim. (Şu mealdeki ayetin nüzulu üzerine bu hadisi şerif varid olmuştur. "Nefsimi, akşam ve sabah, sırf Onun rızasını murad ederek Rablerine dua edenlerle sabırlı kıl.") Hz. Selman (r.a.) 203 8 O Allah'a hamd olsun ki yedirir yedirilmez ve bize ihsanda bulunur, bize hidayet eder. Ve bizi doyurur, içirir ve bizi tatlı belalarla imtihan eder. Arası kesilmeyen nimetlerinin karşılığı ödenemiyecek olan, kendisine karşı nankörlük yapılamayacak olan ve kendisine muhtaç olmamaya imkan bulunmayan Allah'a hamd ederim. O Allah'a hamd olsun ki, bize yiyeceklerden yedirdi, içeceklerden içirdi. Çıplaklıktan giydirdi. Ve dalaletten hidayete erdirdi. Ve körlükten görür hale getirdi. Mahlukatının çoğuna da bizi üstün kıldı. Hamd, Alemlerin Rabbı olan Allah'a muhsustur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 203 9 O Allaha Hamd ederim ki, Resulullahın gönderdiği adama, onun istediği şekilde hareket nasib etti. Ve tevfik ihsan etti. Hz. Muaz (r.a.) 203 10 Fatiha yedi ayettir. Birincisi Besmeledir. Fatiha Sebül mesanidir. (tekrar edilen yedi ayettir) Kur'anı azimdir. Ümmül Kur'andır. Ve Fatihatül Kitaptır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 203 11 Ey Allahın düşmanı, seni zelil eden Allah'a hamd olsun. Bu ümmetin, bu firavunu idi. (Bedirde Ebu Cehilin başı getirildiğinde) Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 203 12 Ümmetim içinde seni bu şekilde yaratan Allaha hamd ederim. (Hz. Salim (r.a) için) Hz. Âişe (r. anha) 203 13 O Allah'a Hamd olsun ki, avretimi örtebileceğim bir elbise ile beni giydirdi. Ve hayatımda onunla beni güzelleştirdi. Beni Hak ile gönderene yemin ederim ki, hiçbir müslüman kul yoktur ki, Allah (z.c.hz) leri onu yeni bir elbise ile giydirdi de o da eskisini fakir bir müslümana verdi ise, o kimse diri veya ölü de olsa o elbisenin bir ipliği kalıncaya kadar Allah'ın hıfzında ve emanında olmasın. Hz. Ömer (r.a.) 203 14 Hamd olsun Rabbıma ki Beni senin gibi leîm kılmadı. (Ebu Cehili kasdederek) Hz. Ali (r.a.) 203 15 Humma günahları döker. Ağacın yapraklarının dökülmesi gibi. Hz. Abdullahil Kasrinin babasından 203 16 Humma, Cehennem ateşinin şiddetindendir. Onu su ile serinleşirin. (Bir rivayette zemzemle) Hz. Ömer (r.a.) 203 17 Humma, Cehennem körüklerinden bir körüktür. Ve mü'minin Cehennemden payıdır. Hz. Ebû Reyhâne (r.a.)
YANITLASİL
yuksel21 Ekim 2021 00:05 Şu üç şeyi yapan dünya ve ahiret nimetlerine nail olur. 1-Başa gelen belaya sabır. 2-Allah c. c. in hükmüne rıza göstermek. 3-Genişlik zamanında çok dua etmek. Akra Fm günün sohbeti Mahmud Es'ad Coşan
YANITLASİL
yuksel21 Ekim 2021 00:17 Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında kendisinin elini Allah'ın tutmasından hoşlanıyorsa, bollukta çok dua etsin. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 423 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel21 Ekim 2021 02:07 Şu üç şeyi yapan dünya ve ahiret nimetlerine nail olur. 1-Başa gelen belaya sabır. 2-Allah c. c. in hükmüne rıza göstermek. 3-Genişlik zamanında çok dua etmek. Akra Fm günün sohbeti Mahmud Es'ad Coşan
YANITLASİL
yuksel21 Ekim 2021 00:16 Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında kendisinin elini Allah'ın tutmasından hoşlanıyorsa, bollukta çok dua etsin. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 423 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel21 Ekim 2021 02:06 Miras bölünürken Yetimlere ve yoksullarada vermek Nisa, 8:1575 Hadislerle Kur'ân-ı Kerîm Tefsiri İbn Kesîr cilt 16.sy.184.
Yalan ile haram ikiz kardeş gibidirler.4/1686 Yalanın, yalan yere yeminin ve yalancı şahitliğin puta tapmakla eşdeğerde tutulması. 8/4022. ilmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım cilt. 14.sy.242.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 7 8 Halkın içinde Allah'dan en uzak olan iki kimsedir: Birincisi, umeranın meclisinde oturur da zulme ait sözlerinde onları tasdik eder. Diğeri ise çocukların muallimidir. Fakat onların hepsini aynı derecede eşit tutmaz. Ve yetimin hakkı hususunda Allah'dan korkmaz. Hz. Ebû Ümâme (r.a.). 13 11 Namaz husususunda Allah'tan korkun. Namaz hususunda Allah'tan korkun. Namaz hususunda Allah'tan korkun. Köleleriniz hakkında da Allah'tan korkun. Şu iki zaif hakkında da Allah'tan korkun; Dul kadın ve yetim çocuk. Hz. Enes (r.a.) 15 17 Helak edici şu yedi şeyden kaçınınız: Allah'a ortak koşmaktan, sihirden, haklı durum hariç Allah'ın haram kıldığı cana kıymaktan, faiz yemekten, yetim malı yemekten, savaş günü harpten kaçmaktan ve namuslu, mü'min, habersiz hanımlara iftira etmekten. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 16 1 Şu yedi büyük günahtan kaçınınız: Allah'a şirk koşmaktan, adam öldürmekten, harpten kaçmaktan, yetim malı yemekten, faiz yemekten, namuslu kadınlara iftiradan, hicretten sonra bekar kalmaktan. Hz. Sehl ibni Ebu Hayseme (r.a.) 69 2 Dört şey dört yerde nafaka olarak kabul olunmaz: Hıyanet, hırsızlık, suistimal ve yetim malından sağlanan kazançla Hac, Umre, Sadaka ve Cihad olmaz. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 69 4 Dört taife Cennete giremez: İçkiye devamlı, faiz yiyen, haksız yere yetim malı yiyen ve anne babasına (ailesine) asi olan. (Tevbe ederse mesele yok.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 111 11 Allah'a en sevgili ev, içinde ikram gören yetim bulunan evdir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 125 2 Cennette "Darül ferah" denilen bir eve ancak mü'minlerin yetimlerini sevindirenler girer. Hz. Ukbe İbni Amir (r.a.) 150 7 Kalbinin yumuşamasını istersen yetimin başını okşa ve miskini doyur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 169 8 Agah olunuz ki, Allah'ın ve meleklerin ve insanların hepsinin laneti şu kimselerin üzerine olsun ki, Beni hakkımdan bir şeyi nakzeder, Benim yakınlarımdan yüz çevirir, Benim velayetimi hafife alır, hayvanını kıbleden gayriye doğru keser, çocuğunu kabullenmez, efendisinden uzaklaşır, arazinin sınırını değiştirir. İslamda cinayet ihdas eder ve ihdas edeni barındırır, hayvana takarrüb eder, eli ile istimdana bulunur, alemlerden erkeklere yaklaşır, meşru evlilikten sakınır-ki Zekeriya (a.s) oğlu Yahya (a.s)'dan sonra "Hasur" yoktur. Bir erkek ki kendini kadına benzetir, bir kadın ki kendini erkeğe benzetir, bir kadına, sonra da onun kızın yakın olur, iki kız kardeşi bir arada nikahı altına alır- geçmişte olanlar müstesna- akar suyun yolunu tıkar, menzillerin gölgeliklerini kirletir, yollarımızda bize eza verir, kibrinden dolayı eteğini yerde sürükler, büyüklük taslıyarak yürür, çirkin sözler söyler, içki içer ve ayakkabılarını ters giyer. Hz. Bişr İbni Atiyye (r.a.
173 6 İnsanları acizlik içinde bırakmaktan sakının, Sizden birisi Emir veya Amil olur da kendisine dul kadın, yetim veya fakir bir kimse işi için gelir. Ona "Sen otur, işine bakılacaktır" denir. Böylece onlar acizlik içinde terkedilirler. İhtiyaçları görülmez ve onlar için bir emir de verilmez. Onlar da dağılıp giderler. Halbuki, zengin eşraftan biri gelince, Emir onu yanına oturtur. Sonra da "İşiniz nedir" der. Adam da "İşim şöyle şöyledir" der. Bunun üzerine Emir "Bunun ihtiyacını yerine getirin ve acelede edin" der. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 228 7 Kebair dokuzdur: En büyüğü Allah'a şirk koşmak, na-hak yere insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, iffetli kimseye zina isnadında bulunmak, cepheden kaçmak, ana babaya isyan, sizin dirinizin ve ölünüzün kıblesi olan Beytül Harama konan yasakları ayak altına almaktır. Hz. Ubeyd İbni Umayr (r.a.) 228 8 Büyük günahlar yedidir: Allah'a şirk koşmak, hak yol ile olan müstesna, Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, namuslu kadına iftira etmek, cepheden kaçmak, faiz yemek, yetim malı yemek, hicretten sonra cahiliye bedeviliğine dönmek. Hz. Ebû Said (r.a.) 228 10 Kebair; Allah'a şirk, namuslu kadına iftira, mü'min kimseyi öldürme, muharebe gününde cepheden kaçma, yetim malı yeme, müslüman ana-babaya isyan, ölü ve diri olarak kıblemiz olan Kabeye hürmetsizlik etmektir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 268 5 Üç kişiye kıyamet gününde Allah, nazar etmez; onları tezkiye etmez ve onlar için elim bir azab vardır: Okuturken yetimi ezen hoca, ihtiyacı yok iken dilencilik yapan kimse, yaranmak için sultana dalkavukluk yapan adam. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 323 1 Alimin abid üzerine efdaliyeti, Benim sizin en aşağınıza efdaliyetim gibidir. Allah (z.c.hz.), melekleri, yuvasındaki karıncaya ve balığa varıncaya kadar yer ve gök ehli insanlara hayır öğretene selat ederler. (Peygamberimize biri alim, diğeri abid iki kimseden bahsolunduğunda yukarıdaki hadis varid oldu.) Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 395 8 Kim bir veya iki yetimi barındırırsa, sabır etse ve sevabını da ümid etse, Ben onunla Cennette şu iki parmak gibi olurum. (Şehadet parmağı ve orta parmağını hareket ettirdi.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 428 8 Bir kimse, akrabasından veya başkasından olan bir yetimi, yetim kendisini kurtarana kadar uhdesine alsa, o kimseye Cennet vacib olur. Hz. Adiyy İbni Hakem (r.a.) 480 11 Emzirme müddeti geçtikten sonra süt kardeşlik yok. İftarsız oruç ta yoktur. Aklı baliğ olduktan sonra yetimlik yok, geceye kadar laf orucu da yok. Nikahtan evvel de talak yoktur.
Bunun sebebi eğitimin artık kurtuluşun en önemli çaresi olarak görülmesidir. Bunu en çarpıcı şekilde dile getirenlerden Âlî Paşa, Osmanlı’yı oluşturan toplumların her bireyinin eğitim seviyesinin, bilgi ve donanımının en ileri noktaya götürülmesi gerektiğini belirtmiş, bu başarılamadığı takdirde Osmanlı Devleti “Çin seddi gibi hisarlar”la çevrilse bile daha bilgili ve eğitimli toplumların devlete üstünlük sağlayacağını, her şeylerini ellerinden alabileceklerini söylemiştir.
Bunun sebebi eğitimin artık kurtuluşun en önemli çaresi olarak görülmesidir. Bunu en çarpıcı şekilde dile getirenlerden Âlî Paşa, Osmanlı’yı oluşturan toplumların her bireyinin eğitim seviyesinin, bilgi ve donanımının en ileri noktaya götürülmesi gerektiğini belirtmiş, bu başarılamadığı takdirde Osmanlı Devleti “Çin seddi gibi hisarlar”la çevrilse bile daha bilgili ve eğitimli toplumların devlete üstünlük sağlayacağını, her şeylerini ellerinden alabileceklerini söylemiştir.
Vasiyetimdir. 24.3.1974. Bir çok suikastler geçirdim.Şu anda vucudumda arıza var. Hafızamı kaybettim.Askerden sonra rahatsızlandım. Adımın Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi olmasını isterdim. Kitablarımı ziyan olmayacak bir kütübhaneye veilmesini istiyorum. Mustafa Kemal ile Muhammed Said Nursi.arasındaki sırrın Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum. Yüksel Çelik.
Zamanın değismesiyle hükümlerde değişiklík olabilir. Ama belli hi kümlerde değişme olabilir. Bazı hükümlerde değişme olmaz. Inanç ha- kikatlerinde değisme olmaz. Allah birdir, bir kalacak. -2000'i yıllan da biz, "Allah'ın Birliğiní Anlatma Yılı" seçtik. Biütün insantan tà ilâhe illat lah kelimesine çağıracağiz.- Hz. Adem'den beri bu değişmemiştir. Çünkü hakikat birdir, Allahu Teâlâ birdír. Insanlar bazı yerlerde politeizme, çok tanrncılığa saptılarsa, sapıtti larsa, dalâlete düştülerse; bazı yerlerde "iyilik tanısi, kötülük tanrns diye ikili bir din tutturdularsa, bazı yerlerde putlara, başka șeylere tap tilarsa da bunların hiçbirinin temeli, aslı yoktur. Değişmez bir hakikat; la ilâhe illallah, Allah var, şeriki nazîri yok. Bakara Suresi Tefsiri - 3 Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
Kur'an ve Sünnet ikliminde Yuzaki Eğitim Rehberi 1-2- Peygamber Mesleği : İnsanın Eğitimi Osman Nuri Topbaş Topbaş Namaz kılmaktan yay, oruç tutmaktan çivi gibi olsanız da haram ve şüpheli şahıs şeylerden kacmadikca Allah c. c. o ibadetleri kabul etmez. (Abdullah bin Ömer r. a.) sy. 151.
Hamd, Ademi ve ışıklar yayan yıldızlan yaratan, gökleri ve rahmetler yağdıran bulutları bedii bir düzende var eden, Allaha mahsustur. O Şer’ i Şerifi ve onun ashabını koruyup, tulü eden yıldızlar gibi yüceltti de bu sebeple sinelere ve sinelerdeki gönüllere hayat verdi. O Resulünü hidayetle ve Cevamiül Kelim (Kur’ an) ile gönderdi. O Peygamberi (s.a.v.) i hücceti ile ve en bariz, burhanlarla teyid buyurdu. Allah. Ona vahyettiği Şeriat ve Onun hadisleri ile kulakları şereflendirdi.
Salât ve Selam, rahmetlerin yağdığı ve gözlerin yaş döktüğü sürece, nur kaynaklarının menbaı Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e ve onun Al-ü-ashabı üzerine olsun.
Bu Fakir ve Zaif Ahmet Ziyaüddin der ki:
İnsanların yararlanması için ve bir de benden taleb edilmesi üzerine bir kısım hadis kitaplarından seçmek ve kısa olanlarını tercih etmek sureti ile hadisleri derleyip toplamak istedim.
Allah Tealâdan hayrı taleb ettikten sonra, muteber hadis kitaplarından hükümleri ve mealleri açık olan ve ancak isnadları haz edilmek sureti ile hadisleri cem etmeğe başladım. Topladığım bu hadislerin, hıfz edilmesi kolay, faydası umumi ve bereketinin de şumullü olması için, dinin esaslannı ve onun usul ve kaidelerini ihtiva edenlerini toplamış oldum.
Allaha Hamd olsun, güzel bir hadis kitabı böylece husule geldi. Bu hadislerden her birinin sonunda, hadis âlimi imamlardan hangi imamın o hadisi kitabına derc etmiş olduğunu ve sahabeden olan ravilerini (yerine göre) bir raviden dokuz raviye kadar zikrettim. Keza hadisin, sahih, hasen, veya kavi ve zaif gibi nevilerine de işaret ettim.
Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmustur:"Nar yiyen kimsenin kalbini Allah c. c. kırk gün nurlandirir. 19.Bk.Acluni 2,300. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 20.sy.436.
.... Ancak, Besmelesiz yenen yemeğe şeytanın ortak olduğu gibi, hayiz halinde veya Besmelesiz gerçekleşen birleşmeye onunla beraber cinnin ortak olduğuna delildir.Bu da insan özelliğini bozmak ve layık olduğu makama zarar vermektir. Allah c. c. daha iyi bilir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.426.
Ecdat, Ayasofya'nin bugünkü akibetini görmüş ve yanı başına SultanAhmed gibi bir muhteşem eseri inşa etmiştir" dedi. Bediuzzaman'ın Sır Katibi Mehmed Feyzi Efendi. sy. 337.
Bundan daha aşikar olarak Efendimiz (a. s.) şöyle buyurmuştur :Beni gören gerçekte Hakk'i görmüştür. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri Ismail Hakkı Bursevi cilt. 12.sy.9.
Bediuzzaman'ın Rus kumandanına karşı ayağa kalkmayisi ve neticesinde Divan-i harbe verilişi ve Bediuzzaman'ın ölüm denilen şeye beş para ehemmiyet vermeyisiyle merdane ve vakur ane tavrı karşısında kumandanın idam kararını geri alma hadisesi Amerikan askeri istihbaratincada ehemmiyetle kayd ve zabt edildiğine dair önemli bir şahidin ifadesini kaydediyoruz. Bediuzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe i Hayatı Dr. Abdülkadir Badıllı cilt. 1.sy.548.
Azınlıklara Lozan sulhu icabınca bahşedilen her nev' din ve vicdan hürriyetinin Türk ve Müslüman camiasından esirgendiginden mi bahsediyor? Bu hal imansizligin ve imansizlik metodunun takib edildiğinin bir delili ve bariz bir alameti değil midir? Isari Tefsîr ve Cifir ilmi Işığında Sirr-i İnnâ A'tayna Rumuzat-i Semaniye Mâidet-ül-Kur'an sy. 101.
Genelkurmay Başkanlığı, geçen ay vefat eden araştırmacı Aytunç Altındal tarafından 1981 yılında ortaya atılan “Atatürk, hilafeti vasiyet etti. Evren ve Menderes 400 sayfalık vasiyeti okudu” iddiasını 32 yıl sonra yalanladı. Genelkurmay, “Atatürk'ün el yazısıyla kaleme aldığı vasiyeti ölümünden hemen sonra açıldı.12 Ara 2013
Hayırlı işlerini tehir geriye bırakanlar helak oldular. Hayırlı işlerini yapmak için acele etmek lazımdır. Prof. Dr.Mahmud Es'ad Coşan Akra Fm. Günün Sohbeti
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 10:01 Osmanlica sözlüge göre TESVİF nedir anlami
TESVİF: (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 09:57 tesvil ne demek? (C.: Tesvilat) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:48 Hak söz kadar efdal sadaka yoktur. Ravi: Hz. Câbir (r.a.) Sayfa: 383 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:49 Bir kimsenin din kardeşine, kendisine öğreteceği ilimden daha efdal sadakası olamaz. Ravi: Hz. Raşid İbni Saad (r.a.) Sayfa: 383 / No: 14 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:50 Kulların sabahladığı her sabah bir münadi şöyle nida eder: "Ey insanlar, toprak için doğun, fani olmak için toplayın ve harap olmak için bina edin." Ravi: Hz. Zubeyr (r.a.) Sayfa: 383 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel30 Mart 2022 00:18 Aldanmamak, aldatmamak, ciddiyet. Hak yolda yürüyenlerin vasıfları. Dost. T. V. Katre.
Hayırlı işlerini tehir geriye bırakanlar helak oldular. Hayırlı işlerini yapmak için acele etmek lazımdır. Prof. Dr.Mahmud Es'ad Coşan Akra Fm. Günün Sohbeti
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 10:01 Osmanlica sözlüge göre TESVİF nedir anlami
TESVİF: (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 09:57 tesvil ne demek? (C.: Tesvilat) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:48 Hak söz kadar efdal sadaka yoktur. Ravi: Hz. Câbir (r.a.) Sayfa: 383 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:49 Bir kimsenin din kardeşine, kendisine öğreteceği ilimden daha efdal sadakası olamaz. Ravi: Hz. Raşid İbni Saad (r.a.) Sayfa: 383 / No: 14 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:50 Kulların sabahladığı her sabah bir münadi şöyle nida eder: "Ey insanlar, toprak için doğun, fani olmak için toplayın ve harap olmak için bina edin." Ravi: Hz. Zubeyr (r.a.) Sayfa: 383 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel30 Mart 2022 00:18 Aldanmamak, aldatmamak, ciddiyet. Hak yolda yürüyenlerin vasıfları. Dost. T. V. Katre.
Mehmed Akif, ideal bir eğitimciyi şöyle tarif eder: Muallimim diyen olmak gerektir imanlı, Edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı... Gönül dergahindan Hakikat İncileri sy. 141. Osman Nuri Topbaş
YANITLASİL
yuksel31 Mart 2022 01:46 Yani bir muallim, her şeyden önce "imanlı" olacak, yüreğinden rahmet tasiracak. "Edepli" olacak, örnek bir karakter ve şahsiyet inşa edecek. Liyakatli olacak, mesuliyet şuuruyla kendini yetiştirip vazifesinin ehli olacak. "Vicdanlı" olacak, merhamet şefkat, fedakarlık gibi faziletlerle insanlığını tescil ettirecek. Gönül dergahindan Hakikat İncileri Osman Nuri Topbaş. sy. 141.
Mehmed Akif, ideal bir eğitimciyi şöyle tarif eder: Muallimim diyen olmak gerektir imanlı, Edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı... Gönül dergahindan Hakikat İncileri sy. 141. Osman Nuri Topbaş
YANITLASİL
yuksel31 Mart 2022 01:46 Yani bir muallim, her şeyden önce "imanlı" olacak, yüreğinden rahmet tasiracak. "Edepli" olacak, örnek bir karakter ve şahsiyet inşa edecek. Liyakatli olacak, mesuliyet şuuruyla kendini yetiştirip vazifesinin ehli olacak. "Vicdanlı" olacak, merhamet şefkat, fedakarlık gibi faziletlerle insanlığını tescil ettirecek. Gönül dergahindan Hakikat İncileri Osman Nuri Topbaş. sy. 141.
Ümmetim için korktuklarım arasında en çok korktuğum şey, saptırıcı önderlerdir. Ravi: Hz. Ömer (r.a.) Sayfa: 20 / No: 15 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel15 Nisan 2022 04:56 Ömrün Ramazan ölümün Bayram olsun.
YANITLASİL
yuksel15 Nisan 2022 04:59 Bir kimseyi iyi diyebilmek için -Onunla ticaret yapmak, -Seyahat yapmak, ve....
YANITLASİL
yuksel15 Nisan 2022 05:08 BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM Esirgeyen, bağışlayan Allah c. c. in adı ile başlarım.
Bakara Suresi. 42.Bile,bile hakkı batıla karıştırıp gizlemeyin. (Tevrat’ta son Peygamber'e ait bir şey bulmadık demeyin.) Kur'ân-ı Kerîm ve Meal-i Celilesi. sy. 2. sy.8.
...Diğer bir rivayette ise "Muaviye kat'iyyen mağlub olmaz" buyurulduğu rivayet edilmiştir. Hazreti Ali r.a. bunu duyunca : "Eğer bu hadis-i Şerif'i bilseydim Hazreti Muaviye ile harbetmezdim!." demiştir. Lozan Zafer mi Hezimet mi? Cilt 2.sy.126. Kadir Mısıroğlu.
yuksel3 Mayıs 2022 21:40 Bir kimse Allah'dan sıdk ile şehidlik isterse, Allah onu şehitler mertebesine ulaştırır; yatağında da ölse. Ravi: Hz. Sehl (r.a.) Sayfa: 422 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:41 Bir kimse yanında kendisini müstağni edecek kadar varken bir şey isterse, ancak Cehennem ateşini çoğaltmış olur."Kendisini müstağni kılacak şey nedir ya Resulallah" dediler. Buyurdu ki: "Kuşluk yiyeceği veya akşam yiyeceğine kadar." Ravi: Hz. Sehl (r.a.) Sayfa: 422 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:48 Kur'an'daki pek çok cüz'î hadiselerin arkasında küllî düsturlar saklıdır.(S.) 223:20.Söz, 1.makam.1.nukte Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 403.
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:55 Sadece din ilimlerinin okutulmasindan taassub doğar. (Mn.) 127. Taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa taklitcilerinde ve dinsizlerde bulunur. (Mn.) 131. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 621.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 05:45 Allah Resulu Peygamber efendimiz buyurmuştur: "Miraç 'ta üçüncü kat gökte yetmiş bin melek gördüm. Bunlar, Hazret-i Ömer' i sevenler için, Cenab-ı Hak 'tan af taleb ediyorlardı". Biz de, Hazret-i Ömer' i seviyoruz ya Rab, o meleklerin istiğfarindan, bizi de mahrum etme Allah 'im. İslam' ın Adil ve cesur reisi Halife Hazret-i Ömer (Radıyallahu Anh) cilt. 2. Abdurrahman Şeref Laç sy. 384.
Bu konuyu daha ileri derecede düşünecek olursak devletlerinde sırları vardır.İleride yapacakları eylemleri ve hizmetleri yeri ve zamanı gelmeden açığa vurmamalıdır.Sır saklamayan milletler ve devletler düşmanın tuzağınaher an düşmeye hazırdırlar. Bu sebeple casusluk müessesi oluşmuştur. Gizli ajanlar vardır. Bunlar kendi ülkeleri adına bilgi toplamaya çalışırlar. Hazret-i Ömer Yüz veciz Söz. sy.178.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 22:40 Özellikle askeri bilgilere önem verirler.Zira, her ülke için güvenlikleri önemlidir.En yakın komşularından bile emin olmak için büyük bir çaba içerisinde bulunurlar.Konuya Hz. Ali (k.v.) 'nin bir vecizesiyle son verelim:" Düşmanın en zararlısı hilesini gizleyendir." Hiç şüphe yok ki, düşman hilesini gizlerken Müslüman'ın sırrını açığa vurması, düşmana davetiye çıkarmaktır. Hazret-i Ömer Yüz Veciz Söz.sy.178.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 22:45 Bu vecizeye benzer bir sözü de Hz. Ebubekir söylemiştir." Sırrını açığa vurma, sonra işlerin karışır. 177.Aşir efendi, 11a. Hazret-i Ömer Yüz Veciz Söz.sy.178.
hazırladı.(T.H.) 49. Fihrist.sy.73. İçinde bulunduğumuz zamanın geçmiş zamana kıyas edilmesi yanlıştır.(D.H.Ö.İç.R.) 70. Kıyas İslamiyetin hüküm kaynaklarındandır.(Mh.) 73:1.makale 8.mesele. Kıyas-i İstisnai.(L.)57:11.Lema, 5.nükte (İ.İ.) 95. Maneviyat maddiyata kıyas edilmez.(Mn.) 127. İslamiyeti Hıristiyanlığa kıyas etmek kıyas-ı maalfarıktır.(M.) 313.26,3.Mebhas,5.mesele. Bir Hazinenin Anahtarı. Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.386,387.
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:07 Eşyanın ışınlanmasına işaret eden ayet.(S.) 233:20.Söz.2. Mak. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi. sy.70.
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:09 Süleyman (a.s.) mal, mülk ve ilim arasında muhayyer bırakıldı. O İlmi aldı. Ve ilmi seçtiğinden dolayı da mal, mülk kendisine tabi kılındı. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 282 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:11 Bir kimse ilmi alimlere tefahur için veya meclislerinde sefihlerle mücadele için tahsil ederse, o kimse Cennetin kokusunu dahi duyamaz. Ravi: Hz. Muaz (r.a.) Sayfa: 429 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:12 Bir kimse ilim taleb ederse, bu geçmişine kefaret olur. Ravi: Hz. Abdullah İbni Sahîra (r.a.) Sayfa: 429 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel15 Mayıs 2022 02:02 Bazı şeyler vardı ama, daha detaylı vasiyet olarak bu benim vasiyetimdir dediği, ölümünden 12 gün önce bana söylediği bazı şeyler var. Yani çok net, bu böyle olacak , budur, gibi çok kararlı bir konuşmaydı. Saat 5'te 5 buçukta falan konuşmamız bitti babamla. The Özal. Mehmed Ali Birand. Soner Yalçın. sy.552. Bir Davanın Öyküsü.
Üç şey bir kimsede bulunursa o kimse "Ebdaller" (kırklardan)dır. Ki dünya ve dünya halkının kıvamı onlarladır. (Onların yüzü suyu hürmetine yaşarlar): Kazaya rıza, Allahın haram ettiği şeye sabır (dayanmak), Allahın hakkından ötürü gazab etmek. (Nefsin için pireye bile kızmayacaksın) Ravi: Hz. Muaz (r.a.) Sayfa: 264 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel1 Haziran 2022 05:38 Güzel Ahlak ilimden fenden önce gelir. Kötü ahlaklı atom âlimi düşmana sırrını rüşvet karşılığı satarsa Alimin ve İlmin faydası olmaz.. Zararı olur. Akra Fm. Hadisler Deryası Mahmud Es'ad Coşan
Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi. Kenzü'l İrfan Şerhi sy. 683.
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:38 Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 448 1 Bir kimsenin din kardeşinin evine gelip te önüne konulanı yememesi cefadandır. Bir adama yolda arkadaş olup ta ismini ve babasının ismini sormaması cefadandır ve ailesi ile münasebetten evvel latife yapmaması da cefadandır. Hz. Ali (r.a.) 448 2 İnsanın bir din kardeşi konuşurken susması mürüvvettendir ve arkadaşının nalını kopunca onun da durması, hüsnü muaşeret güzelliğindendir. Hz. Enes (r.a.) 448 3 Bir müslümanın içine sevinç sokmak, gamını gidermek, borcunu ödemek veya onu açlıktan doyurmak, Allah (z.c.hz.)'ne en sevgili amellerdendir. Hz. Ebû Şureyk (r.a.) 448 4 Arabın helak olması kıyamet alametidir. Hz. Talha İbni Malik (r.a.) 448 5 Bina kıyamet alametindendir. Bir adamın camiden geçip te iki rek'at kılmaması, tanıdığından başkasına selam vermemesi ve çocuğun yaşlı bir kimseyi işe koşturması da kıyamet alametlerindendir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 448 6 Kıyamet alametlerindendir, haine itimad edilip, emine ihamet edilmesi. Hz. İbni Amr (r.a.) 448 7 Kıyamet alametidir, komşuluğun kötüleşmesi, akrabanın yoklanmaması, cihadın kalkması, dünyanın dini ihlal etmesi.
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:40 448 8 Kıyamet alametlerindendir; çocuğun öfkeli, yağmurun hararetli olması, şerlerin taşması, yalancının tasdiki, doğrunun yalanlanması, haine güvenilmesi, emine ihanet edilmesi, münafıkların kabileye efendi olması, çarşıya münafıkların hakim oluşu, mihrapların süslenmesi, kalblerin harap edilmesi, erkeğin erkeklerle, kadınların kadınlarla yetinmesi, dünyanın mamur kısmının harab, harap kısmının mamur olması, şüphenin ve faizin aşikar olması, çalgının ve eğlence aletlerinin alenileşmesi, içkinin içilmesi, zaptiyenin, gammazların ve gıybetçilerin çoğalması. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 448 9 Kula dünyada verilenin efdalindendir afiyet; ahiret için de verilenin efdalidir mağfiret. Kula nefsi tarafından verilenlerin efdali ise, bir kavimden neş'ed eden hayırdan adamın ders alması. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 448 10 Kıyametin yaklaşmasındandır minberlerin, hatiplerin çoğalması, ulemanın süslere meyledip haramı helal, helali haram etmeleri ve insanların istediği gibi fetva vermeleri, altın ve gümüşlerinizi helal saymayı öğütlemeleri ve Kur'an'ı ticaret metaı edinmeleri. Hz. Ali
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:42 Üç şey vardır ki, onlara devam eden Benim gerçek dostum, onları zayi eden de gerçek düşmanımdır: Namaz, oruç ve cenabetten gusul. (Üç imama göre terkeden kafirdir) Ravi: Hz. Hasan (r.a.) Sayfa: 263 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
Kainatta bütün yıldızların arasını dolduran, durgun saydam ve gaz halinde madde, yani her tarafa nüfus edebilen bir esir vardır.. İlimler ve Yorumlar ilimlere bir başka açıdan bakış. Hekimoglu İsmail H. Hüseyin Korkmaz. sy. 397.
449 6 Cennete girip cehennemden kurtulmak, nimetin tamamındandır. Hz. Muaz (r.a.)
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 01:05 Ahiret inancı sosyal ve şahsi hayatın Üssü'l-esasidir.(S.) 92:10.Sozun Hatemesi. En büyük dava Ahireti kazanmaktır.E:L) 1:14. Ahirete iman saadetin esası dır.(S.) 153:9.Sua,Mukaddime. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 28.
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 02:08 Halbuki krizde kaptanlık, fırtınaya yakalandığı zaman bu fırtınadan çıkma becerisi değildir. Asıl kaptanlık fırtınaya yakalanmamayi başarmaktır. Altınoluk. Haziran 2022. sy.23.
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 02:04 Aileyi bekleyen en büyük tehlike kapitalist ahlak. Kapitalist ahlakın İki tane ana özelliği var. Birisi dunyacilik, ölüm ve ölüm sonrası yok gibi yaşamak. İkincisi de benmerkezcilik egoyu kutsallastirmak. Altınoluk Haziran 2022 sy 23.
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 04:39 Kainatta bütün yıldızların arasını dolduran, durgun saydam ve gaz halinde madde, yani her tarafa nüfus edebilen bir esir vardır.. İlimler ve Yorumlar ilimlere bir başka açıdan bakış. Hekimoglu İsmail H. Hüseyin Korkmaz. sy. 397.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 04:54 Neyleyim gerçekliği neyleyim varlığı, İçinde var olan Nebi olmayınca! Teklif sy. 60.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 04:57 Nerde hareket, orada bereket. Atasözü. Akra Fm.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 05:03 "Varlık önce, idrak sahibi fail sonra" demenin yolu varlık alanında idrak sahibi failin nasıl olup da mevcut olabildiği sorusunun cevaplanmasindan geçer. Teklif sy. 22.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 05:22 Tasavvuf ta çok önemli bir esas vardır :İki şeye çok dikkat etmek gerekir :birincisi unsiyet kurduğun, oturup kalktığın insanlara, ikincisi de yediğin içtiğin şeylere... Peygamber Efendimiz (s. a. v.) Dilinden Gönül İncileri Şefika Kaya Meriç sy. 114.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 13:23 Hariciler, Halife ve hükümdarın varlığına lüzum olmadığı hususundaki akidelerine delil olarak, Kur'an dan iktibas ederek "Lâ hükme illa lillah" yani " Hüküm ancak Allah c. c. in dır." cümlesini kendilerine slogan yapmışlardı. Hz. Ali bunu isitince şu cevabı verdi : "Bu doğru bir sözdür, ancak bâtıl adına söylenmiştir". En'am. 6,57. Kur'an ve Hadise göre Ahir zaman Fitnesi ve Anarşi Doçent. Dr. İbrahim Canan sy. 61.
"İslâm da zarar vermek de yoktur, zarar görmek de yoktur. Hadis-i Şerif Hasılı bu kaide Şeri'attte büyük bir esas teşkil etmektedir. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu) cilt 14.sy. 483.
Asıl olarak haramlardan şiddetle kaçanların ve emirleri layıkıyla uygulamaya çalışanların kalpleri temizdir. İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis Kenzü'l İrfan Şerhi Ahmet Karakullukçu sy. 489.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Zalim olsun mazlum olsun kardeşine yardım et! buyurmuştur. Bunun üzerine ashab-i kiram :Ya Resulallah! Biz mazluma yardım ederiz, fakat zalime nasıl yardım edeceğiz? diye sorduklarında, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Onun ellerinin üstünden tutarsın (ve onu yaptığı zulümden engelleyerek böylece ona da yardım etmiş olursun ). buyurmuştur. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi cilt 14.sy.488.
YANITLASİL
yuksel16 Haziran 2022 01:03 Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem e inanmanın Cennete girmek için yeterli olmadığı, bununla birlikte ona ve Kur'an'a ittiba'in da şart olduğu Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi cilt 14.sy.489.
YANITLASİL
yuksel16 Haziran 2022 01:04 Niyet doğru, amel yanlış olabilir.(Mn.) 94. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 56.
50] Tevbesiz ölenlerin durumu yüce Allah’ın takdirine kalmıştır.
[51] Musa (as.) kavmi ile Mısır’dan dönüşte, İsrâiloğulları puta tapan bir kavim görüp imrendiler ve Hz. Musa’ya, “Evet, Allah’a inanıyoruz, ama bizim de gözümüzün gördüğü, huzuruna varacağımız bir putumuz olsun.” demişlerdi. [bk. 7/138, 148]
[52] Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu değil, kulu ve resûlü olduğuna, insanlar tarafından öldürülmediğine, Hz. Peygamber’e ve Kur’an’a ölüm anında gözlerinden perde kalkınca hepsi iman edecektir. Fakat bu sıradaki iman kabul edilmeyecektir. (Râzî, VIII, 409-410; Derveze, VI, 240) [bk. 6/158; 40/84-85]
[53] Vahiy, Allah’ın kullarına, dilediğini söylemesi ve bildirmesi için seçtiği bir iletişim yoludur. Melek aracılığı ile olduğu gibi aracısız da olabilir.
[54] Peygamberlerin sayılarının 124.000 olduğu hakkında bazı rivayetler varsa da, doğrusu enbiyâ ve resûllerin sayısını kesin olarak ancak Allah bilir (Elmalılı, III, 1530).
[55] Âyetteki “Allah’ın kelimesi” ve ruh hakkında ayrıca bk. 3/45-47; 15/29; 17/85; 19/17-36. Hz. İsa, Allah’ın birliğini, kendisinin de O’nun kulu ve resûlü olduğunu söyleyerek tevhid inancını getirmesine rağmen hıristiyanlar M.S. 325 yılında İznik’te toplanmış, tevhidci grup ve temsilcisi İskenderiyeli papaz Arius’a rağmen, Ahd-i Atîk ve Ahd-i Cedîd’de yer almadığı halde oylamada parmak sayısı ve İmparator Konstantinos’un etkisiyle “teslis” denilen “üçlü bir ilâh” anlayışına geçmişlerdir. Onlara göre Allah, baba-oğul-ruhu’l-Kuds’ten ibarettir. Yani Allah bu üç unsurdan meydana gelmiştir. Hem bunların her biri bir ilâh, hem de üçü birden bir ilâhtır. Böylece onlar bir çelişki içinde şirke ve küfre düşmüşlerdir. [krş. 5/17, 72-73]
[56] Diğer bir asabe (miras bırakana doğrudan veya erkek vasıtasıyla bağlı bulunan mirasçı) varsa onundur. Yoksa yine kız kardeşindir. Oğul varsa kız kardeş alamaz. Kızı varsa, kız kardeş asabe olur, belirli bir farzı (sabit payı) yoktur. Ölenin babası varsa bütün kardeşler miras alamazlar. Anne, kardeşleri mirastan düşüremez, altıda bir alır. Anne bir, tek kardeşin hükmü 4/12. âyette geçtiği üzere, altıda birdir. Eğer bunlar birden fazla iseler, hepsi üçte bir hisseye ortak olur.
[57] Eğer oğul veya babası varsa mirasçı olamazlar. Eğer kızı bulunursa kalanını alır.
YANITLASİL
yuksel18 Haziran 2022 08:45 Tirmizi demistir ki bu tirmizi hadislerini yazan bir kitap bir kimsenin evinde varsa o kimse peygamberle görüşüyor konuşuyorum dese doğrudur. Bir Garip Yolcu Dost T.V.
YANITLASİL
yuksel18 Haziran 2022 08:52 Hadis-i Şerif Allah c.c.Peygamber vasıtasıyla insanlarla konuşmasıdır.
Kur'an-ı Kerim okumak Allah c.c. konuşmaktır. Bir Garip Yolcu Dost T.V.
YANITLASİL
yuksel18 Haziran 2022 09:09 Bir mü'min Allah c.c. için bir şeyi terkederse Rabbi ona daha iyisini verir. Hadis Bir Garip Yolcu Dost T.V.
Nitekim şair der ki : "Dünya ki hadisatla her gece yüklüdür, Gün doğmadan neler doğa kim bile nagehan (ansızın)! ... Aceb mi doğsa zülfünden fitneler, Meseldir bu denir, el-leylu hubla! Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu) cilt 14.sy.493.
Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur. Hadislerle Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı Müslümanlık cilt. 2. Devlet idaresi sy. 609, 610
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:03 Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.
90. Ey iman edenler! Şarap/içki, kumar, (tâzim edilen) dikili taşlar,[33] şans (fal) okları (ve zarları), şeytan (ve kötü insan)a ait murdar (pis) işlerdir; artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.[34]
91. Şeytan, içki ve kumarla sadece aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan tamamen) vazgeçtiniz değil mi?[35]
92. Allah’a itaat edin, Resûl’e de itaat edin (ona karşı gelmekten) sakının. Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz (kendinize yazık etmiş olursunuz). Bilin ki Resûlümüz’ün üzerine düşen açıkça tebliğden başka bir şey değildir.
93. İman edip sâlih amellerde bulunanlara, takvâlı oldukları (Allah’ın emrine uygun yaşadıkları/günahlardan sakındıkları) ve hakkıyla iman edip sâlih amellere devam ettikleri, yine takvâlı olup kesin inandıkları, nihayet takvâ ile beraber güzel ve hayırlı harekette bulundukları sürece, (haram olunmadan önce) yiyip içtikleri (haram) şeylerden dolayı bir günah yoktur. Allah iyilikte ve güzel harekette bulunanları sever.
94. Ey iman edenler! Allah, kimsenin görmediği anda bile kendisinden kork(up günahlardan sakın)anları ayırt etmek için, (hac esnasında) ellerinizin ve mızraklarınızın yetişeceği bir av ile elbette sizi imtihan edecektir. Kim bundan sonra aşırı gider (emirlerin dışına çıkar)sa, onun için acıklı bir azap vardır.
95. Ey iman edenler! Siz ihramda iken av öldürmeyin. Sizden kim kasten onu öldürürse, öldürdüğünün dengi bir cezası vardır ki ona içinizden iki âdil kişi hükmedecektir. (Bu da) ya Kâbe’ye varacak (orada boğazlanacak) bir kurban veya (o nisbette) yoksulları doyurma şeklinde kefâret, yahut bunun dengi oruç tutmaktır; tâ ki (yaptığı) işinin vebalini tatsın. Allah geçmiştekileri affetmiştir. (Fakat) kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır. Allah mutlak galiptir, (işlediği günahın karşılığını vermede) intikam sahibidir.
YANITLASİL
yuksel6 Temmuz 2022 09:24 33] Rabbin emirleri ve ulûhiyeti karşısında dikilen her şey, hatta putlaşan akıl ve nefs-i emmâre bile. [bk. 25/43; 45/23]
[34] Bu âyette kumar ve içki kesin olarak yasak edilmiştir (2/219; 4/43; 16/67). Başlangıçta kimin kazanacağı belli olmayan, fakat sonunda bir tarafın az çok maddî kaybına veya kazancına sebep olan her oyun kumardır. Kendimizi ve neslimizi bunlardan kurtarmak şarttır. İçkiyle ilgili üç merhaleden sonra yasağın sonuncusu olan bu âyet gelince, artık şarabın (içkinin) kesin haram olduğu ilan edildi. Bunun üzerine elinde kadehi olan onu kırdı. Ağzında yudumu olan onu attı ve ağzını yıkadı. Şarap küpleri hep kırıldı, sokaklardan şarap aktı. Herkes hep bir ağızdan, “Bıraktık yâ Rabbi!” dediler. Hz. Peygamber, “Her sarhoşluk verenin azı da çoğu da haramdır.” buyurmuştur. Bundan böyle Allah’ın ve Peygamber’in, bu yasak emri, kesin inananlarca uygulanmaktadır. Yine bu âyet-i kerîmelerle câhiliye dönemindeki her türlü put/heykel, kumar ve kumar cinsi şans oyunları, torba içinde çekilen numaralı oyunlar -isterse fakirlere yardım için olsun- hepsi yasak edilmiştir; haramdır. Bunların hepsi aklı perdeleyen, Allah’a kulluğu unutturan, şahsiyeti ve ruhu kirleten pisliktir. [bk. 22/30 ve dipnotu]
[35] Şeytanın hile ve düşmanlıkları için bk. 2/10-36, 168-169, 268; 4/120; 7/16-17; 15/40-42; 17/53-64; 20/120; 22/53; 24/20; 29/38; 38/82; 47/25; 58/10,19; 59/16. maide suresi.90,95. namazi kilmak konusunda, faizi almak , vermek konusunda, zina ve cesitlerini yapmak konusunda, bu devirde imtihan olunmaktayiz.
Meylu't-tefevvuk riyanın başıdır. Risale-i Nur, riyakarlık tabasbus ve temelluk gibi mânevî hastalıklardan insanları kurtarır. Riyakarlık fiili bir çeşit yalancılıktir. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 569. İsmail Mutlu.
Kelime ara Kelime ara... Sayfa 486 Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 486 1 Cennete, başa kakıcı, anaya-babaya asi olan, içkiye idmanlı olan, söz taşıyan, büyüye inanan giremez (Yani Cehennemde tımar görmeden.) Hz. Ebû Said r.a 486 2 Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse Cennete giremez. Denildi ki: "Bir adam elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını severse?" Buyurdu ki, Allah güzeldir ve güzelliği sever. Kibir, Hakka razı olmamak ve halka hor bakmaktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 486 3 Cennete cevvaz (kendine yontan), katı yürekli olan, hasis, adi adam, çetin ahlaklı, pis boğaz, insanlara karşı gaddar, göbeği büyük kimse giremez. Hz. Abdurrahman İbni Ganamı (r.a.) 486 4 Medine'ye deccal korkusu girmez. O günü Medine'nin yedi kapısı vardır ve her birinde de ikişer melek duracaktır. Hz. Ebû Bekir (r.a.) 486 5 Deccal Mekke ve Medine'ye giremez. Hz. Âişe (r.anha) 486 6 Benimle evlenen veya kendisinden kız alıp verdiğim kimseler Cehenneme girmez. Hz Hars (r.a.) 486 7 Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin) Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra. 486 8 Sizlerden biri evlad yetiştirmek fikrinden vazgeçmesin. Zira bir kimse öldüğü zaman onun çocuğu yoksa ismi kesilir. Hz. Hafsa (r.a.) 486 9 Kafir müslümana ve müslüman da kafire varis olamaz. Hz. Umame İbni Zeyd (r.a.) 486 10 Müslüman hristiyana varis olamaz. Meğer ki köle veya cariyesi olsun. Hz. Câbir (r.a.) 486 11 Kaderi, duadan başka şey geri çeviremez. Ömrü de ancak iyilik artırır. Bir adam, günahı sebebile kendine isabet edecek rızkından mahrum olabilir. Hz. Sevban (r.a.) 486 12 Deniz yolculuğuna, hac ve umre yapacak kimseden ve Allah yolunda gazi olandan başkası çıkmasın. Zira denizin altında ateş ve ateşin altında da deniz vardır. Hz. İbni Amr (r.a.) 486 13 Ehli garb (Şamlı ve mücahidler) kıyamete kadar hak üzerinde galib olurlar. Hz. Saad İbni ebu Vakkas (r.a.)
Yazılsa Liyakati Var Evet, sabıkan bahsi geçmiş:• Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi, • sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi, • nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi, • ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi, • ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, • elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mucize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir. Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhânîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler. Ve a’dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur. Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn şeklini verir. Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın birtek eli böyle acip mu’cizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?
486 Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 486 1 Cennete, başa kakıcı, anaya-babaya asi olan, içkiye idmanlı olan, söz taşıyan, büyüye inanan giremez (Yani Cehennemde tımar görmeden.) Hz. Ebû Said r.a 486 2 Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse Cennete giremez. Denildi ki: "Bir adam elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını severse?" Buyurdu ki, Allah güzeldir ve güzelliği sever. Kibir, Hakka razı olmamak ve halka hor bakmaktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 486 3 Cennete cevvaz (kendine yontan), katı yürekli olan, hasis, adi adam, çetin ahlaklı, pis boğaz, insanlara karşı gaddar, göbeği büyük kimse giremez. Hz. Abdurrahman İbni Ganamı (r.a.) 486 4 Medine'ye deccal korkusu girmez. O günü Medine'nin yedi kapısı vardır ve her birinde de ikişer melek duracaktır. Hz. Ebû Bekir (r.a.) 486 5 Deccal Mekke ve Medine'ye giremez. Hz. Âişe (r.anha) 486 6 Benimle evlenen veya kendisinden kız alıp verdiğim kimseler Cehenneme girmez. Hz Hars (r.a.) 486 7 Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin) Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra. 486 8 Sizlerden biri evlad yetiştirmek fikrinden vazgeçmesin. Zira bir kimse öldüğü zaman onun çocuğu yoksa ismi kesilir. Hz. Hafsa (r.a.) 486 9 Kafir müslümana ve müslüman da kafire varis olamaz. Hz. Umame İbni Zeyd (r.a.) 486 10 Müslüman hristiyana varis olamaz. Meğer ki köle veya cariyesi olsun. Hz. Câbir (r.a.) 486 11 Kaderi, duadan başka şey geri çeviremez. Ömrü de ancak iyilik artırır. Bir adam, günahı sebebile kendine isabet edecek rızkından mahrum olabilir. Hz. Sevban (r.a.) 486 12 Deniz yolculuğuna, hac ve umre yapacak kimseden ve Allah yolunda gazi olandan başkası çıkmasın. Zira denizin altında ateş ve ateşin altında da deniz vardır. Hz. İbni Amr (r.a.) 486 13 Ehli garb (Şamlı ve mücahidler) kıyamete kadar hak üzerinde galib olurlar. Hz. Saad İbni ebu Vakkas (r.a.)
YANITLASİL
yuksel10 Temmuz 2022 20:51 Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin) Ravi: Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra. Sayfa: 486 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel10 Temmuz 2022 21:01 Yazılsa Liyakati Var Evet, sabıkan bahsi geçmiş:• Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi, • sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi, • nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi, • ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi, • ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, • elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mucize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir. Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhânîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler. Ve a’dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur. Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn şeklini verir. Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın birtek eli böyle acip mu’cizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?
Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının. Ravi: Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.) Sayfa: 222 / No: 16 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 21:26 Devletin ilerlemesi için sadaretle meşihat dairesinin eşit olması gerekir. (Sn.) 52. Sadaratle meşihat iki kanattır. (Sn.) 51. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 154,155.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:13 Said Nursi (Bediuzzaman) 1873-1960.Hi:1290-1379 İslami ilmi Edebi Felsefi Yeni Lügat Abdullah Yeğin Hizmet Vakfı Yayınları sy. 601.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:19 Said Nursi Bediuzzaman demiş ki Oğlum olursa adını Yüksel koyardım. Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi D. T. 24.3.1974.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:26 Decl: Karıştırmak, Yalan söylemek, Hakkı bâtıl, bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. Bâtılı Hak Gösteren. Mübalağali faili :deccaldir. Deccal :Hakkı batil, bâtılı hak olarak gösteren. İslami ilmi Edebi Felsefi Yeni Lügat Abdullah Yeğin Hizmet Vakfı Yayınları sy. 99.
Nitekim şair der ki : "Dünya ki hadisatla her gece yüklüdür, Gün doğmadan neler doğa kim bile nagehan (ansızın)! ... Aceb mi doğsa zülfünden fitneler, Meseldir bu denir, el-leylu hubla! Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu) cilt 14.sy.493.
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:11 Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur. Hadislerle Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı Müslümanlık cilt. 2. Devlet idaresi sy. 609, 610
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:03 Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.
Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının. Ravi: Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.) Sayfa: 222 / No: 16 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 21:26 Devletin ilerlemesi için sadaretle meşihat dairesinin eşit olması gerekir. (Sn.) 52. Sadaratle meşihat iki kanattır. (Sn.) 51. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 154,155.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:13 Said Nursi (Bediuzzaman) 1873-1960.Hi:1290-1379 İslami ilmi Edebi Felsefi Yeni Lügat Abdullah Yeğin Hizmet Vakfı Yayınları sy. 601.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:19 Said Nursi Bediuzzaman demiş ki Oğlum olursa adını Yüksel koyardım. Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi D. T. 24.3.1974.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:26 Decl: Karıştırmak, Yalan söylemek, Hakkı bâtıl, bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. Bâtılı Hak Gösteren. Mübalağali faili :deccaldir. Deccal :Hakkı batil, bâtılı hak olarak gösteren. İslami ilmi Edebi Felsefi Yeni Lügat Abdullah Yeğin Hizmet Vakfı Yayınları sy. 99.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:45 Nitekim şair der ki : "Dünya ki hadisatla her gece yüklüdür, Gün doğmadan neler doğa kim bile nagehan (ansızın)! ... Aceb mi doğsa zülfünden fitneler, Meseldir bu denir, el-leylu hubla! Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu) cilt 14.sy.493.
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:11 Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur. Hadislerle Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı Müslümanlık cilt. 2. Devlet idaresi sy. 609, 610
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:03 Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.
Kıyamet yaklaştığında taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için saygı gösterilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulmeder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanlanın en iyi görüneni dalkavuktur "müdahin (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakandır)
"Zaman yaklaştığında... Yani kıyamet saati yaklaştığında taylasan giyme çoğalır" Rafiziler ve Şia gibi hak etmedikleri halde içi başka dışı başka, münafıklık için taylasan giyerler. Deccal çıkar ve Isfehan'dan taylasanlarla yetmiş bin kişi ona tabi olur
"ticaret çoğalır Bu, açgözlülüğün çok olup, kanaatin olmamasından, nefis isteklerinin çok olmasındadır. mal çoğalır kelimesi başka bir nüshada önceki kelimede olduğu gibis şeklindedir. Dünya sevgisinin çokluğundan.
"saygı gösterilir" kelimesi, kökündendir
mal sahibine mali nedeniyle Yani mal sahibi, dini için değil
malı için, insanlar mala meylettikleri için saygın olur.
"fuhuş çoğalır" Yani zina...
, "çocuklar amir olur" Yani yaşı genç olanlar. Nitekim Allah bir kavme azap ettiği zaman akılsızları veya çocuklan yahut kadınları başlarına yönetici yapar. (Onlara bunları musallat eder)
"kadınlar çoğalır" Kütüb-i sitte'deki bir rivayette
"öyle ki elli kadına (bir adam düşer) bir başka rivayette ise L-ly
"kirk kadına bir erkek idareci düşer." şeklindedir.
Bu durum fitnelerin çokluğu nedeniyle erkeklerde öldürmeler artar. Çünkü savaşanlar kadınlar değil erkeklerdir. Bunun, fetihlerin çoğalacagina ve esirligin artacağına işaret olduğu da söylenmiştir.
"Baştaki yönetici zulmeder" Çeşitli zulümlerle zulmeder
yuksel14 Temmuz 2022 10:51 ölçü ve tartida eksiklik yapılır Yani onlarda noksanlık yapılır. Bu ifade, kayıp nedeniyle noksanlıktan kinayedir. Allahu Teâlâ ölçekte ve tartıda hileye sapanlann vay haline! Ki onlar insanlardan ölçekle aldıklanı zaman haklarını tastaman alanlar, onlara ölçekle yahut tartı ile verdikleri zaman ise eksiltenlerdir." buyurur. (el-Mutaffifin 1,2,3) Adam kopek yavrusu yetistirip egitir. Köpek yavrusu demektir.
(Bu) Ona, kendisinin çocuğunu beslemekten daha iyi yararlı olur. Çocuğunun kötülüklerinden, bereketsizliğinden, itaatsizliğinden dolayı. "büyüğe saygı duyulmaz Yani ilim ve yaşça büyük olan hürmet görmez, ondan utanılmaz "küçüğe merhamet edilmez" Iki cümledeki füller edilgen/mechül kiptedir. Yani insanlar çocuklara şefkat, merhamet gösteren kimseler değillerdir.
zinadan olma çocuklar çoğalır" Zinanın çokluğu ve nikahların bozukluğu nedeniyle Zinanın çokluğunu Resûlüllah (sav)'in; öyleki adam yol ortasinda kadınla yakın olur." Ifadesi teyit eder. Yani hanımından başkasıyla bile yol ortasında zina eder.
kelimesi noktall harf "insanlar koyun
olan/dät" harfinin üstünüyledir. Koyun demektir. "kurt kalpleri üzerine" Bu ifade, onların görünüşte yumuşak olduklarını ve kalplerinin de katılığını açıklar. Onlar insanlara merhamet etmezler
bu zamanda insanlann en yisi, dalkavuk olan Onlar dalkavukluk, yağcılık ederler. Insanları günahlar işlerken görür, onları kendi
hallerine bırakırlar.
Hadiste kastedilen şey bu işlerin aşikâre olması ve çoğalmasıdır. Yoksa bu işlerin aslı değildir. (Bu tür günahlar gizli ve az da olsa her devirde vardır.) Hadisi Taberâni (el-Mu'cemü'l-kebir de), Hâkim (el-Müstedrek'te) Ebu Zer (ra)'den naklederler. Hadisin sahih olduğunu söyleyen Häkim'i (el-Müstedrek alá
Müstedreki'l-Hâkim'de) Zehebî eleştirmiştir. Bu hadiste, Resulallah (sav)'in söyledikleri aynen gerçekleşmekte
Ulemanın mürekkebi ve şehidlerin kanı tartılsa idi, ulemanın mürekkebi şehidlerin kanına ağır basardı. Ravi: Hz. İbni Amr (r.a.) Sayfa: 359 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
İnnâ ateynanin sırrını herkes anlamaz. (E. L.) 1:205. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 551.
YANITLASİL
yuksel15 Temmuz 2022 00:29 Din birleştiricidir.(H. S.) 97:1.evham. Ahmak dost din düşmanından daha zararlıdır.(Mh.) 29:1.maka. Eğitimin ana lisanla yapılması faydalıdır. Din nokta-i nazarında medenilere galebe çalmak ikna iledir. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy 162,..165.
YANITLASİL
yuksel17 Temmuz 2022 07:53 Propagandada gerçekler olduğu gibi anlatılmalıdir.(Sn.) 17. Siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık doğruluğa tercih ediliyor. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 541.
YANITLASİL
yuksel17 Temmuz 2022 08:03 Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.(Sn.) 62:(T.H.)117. Sulhkarane muamele dost kazandırır. (M.) 258:22.Mektup4.vec. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 171.
İnnâ ateynanin sırrını herkes anlamaz. (E. L.) 1:205. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 551.
YANITLASİL
yuksel15 Temmuz 2022 00:29 Din birleştiricidir.(H. S.) 97:1.evham. Ahmak dost din düşmanından daha zararlıdır.(Mh.) 29:1.maka. Eğitimin ana lisanla yapılması faydalıdır. Din nokta-i nazarında medenilere galebe çalmak ikna iledir. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy 162,..165.
YANITLASİL
yuksel17 Temmuz 2022 07:53 Propagandada gerçekler olduğu gibi anlatılmalıdir.(Sn.) 17. Siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık doğruluğa tercih ediliyor. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 541.
YANITLASİL
yuksel17 Temmuz 2022 08:03 Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.(Sn.) 62:(T.H.)117. Sulhkarane muamele dost kazandırır. (M.) 258:22.Mektup4.vec. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 171.
İnsanların akidlerini bozduklarını, emanetleri hafife aldıklarını, ve -parmaklarını birbirine geçirip- böyle olduklarını gördüğün zaman evini tercih et, lisanına sahip ol, maruf olanı al, münkeri bırak, kendi işinle meşgul ol ve ammenin işlerini kendilerine bırak. Ravi: Hz. Abdullah İbni Amr (r.a.) Sayfa: 46 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel19 Temmuz 2022 02:13 Dünyada saadet, dünyayı terktedir.(S.) 188:17.Soz 2.makam. Dünya saadeti meşru dairedeki keyif iledir. (S.) 132:13.Söz 2.makam. Dünya ücret ve mükafat yeri değil. (M.) 435 :29. Mektup 9.kisim. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy 179.
354 14 Kendisinden çocuk peydah olacak meniyi, kayanın üstüne döksen, Allah (z.c.hz.) yaratacağını yaratır ve hiç şüphe yok ki Allah yaratacağı canı yaratır. Hz. Sumame (r.a.)
YANITLASİL
yuksel25 Temmuz 2022 02:32 212 2 Benim bu zamanımda, Zühd, altın ve gümüşten kaçmaktır. Fakat insanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, altın ve gümüşü terketmekteki zühdden, insanlardan kaçmak zühdü, kendileri için daha hayırlı olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma
YANITLASİL
yuksel26 Temmuz 2022 08:25 Hayati bitirecekse bir mezarcının küreği, Ne diye taşımalı bunca emel dolu yureği?! Medrese-i Yusufiyye'den Mektuplar Ahmed Mahmud Ünlü sy.640.
YANITLASİL
yuksel26 Temmuz 2022 09:08 İlk önce hak hakikatı öğren. Adamlara bakılıpta hak hakikat anlaşılmaz. Hak hakikatı bilirsen kimin kötü kimin iyi olduğunu anlarsın. Akra fm. Mahmud Esad Coşan günün Sohbeti.
Mustafa Kemal 'SABETAY SEVİ'nin soyudan geliyorum kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..' Sırr-ı inna A'tayna Rumuzat-i Semaniye Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Mustafa Kemal 'SABETAY SEVİ'nin soyudan geliyorum kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..' Sırr-ı inna A'tayna Rumuzat-i Semaniye Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Mustafa Kemal 'SABETAY SEVİ'nin soyudan geliyorum kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..' Sırr-ı inna A'tayna Rumuzat-i Semaniye Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Mustafa Kemal 'SABETAY SEVİ'nin soyundan geliyorum kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..' Sırr-ı inna A'tayna Rumuzat-i Semaniye Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Deccal ve Süfyan ünvanları yabancılara karşı lüzumsuz müna
kaşa edilmemeli. (K.L.) 188. Deccalın yalancı cennet ve cehennemi vardır. ($.) 490, 494:5.
Şua; (M.) 61:15. Mektup, 4. suâl
Herkes deccalı tanımayacak. (S.) 310:24. Söz 3. dal, 8. asıl Hıristiyanlık İslâmiyetle mezcolarak Deccalı dağıtacak. (Ş.) 493:5. Şua Hz. İsa'nın Deccalle mücadelesi. (K.L.) 49.
120:17. Lem'a 5. nota
İsevî dininden uzaklaşan Avrupa, deccal gibi tek gözlüdür. (L.) FIHRIST/156
28 Temmuz 2022 01:45 yuksel dedi ki... İslâm Deccalı Süfyan. (Ş.) 498:5. Şua Mesih Deccal. (Ş.) 498:5. Şua Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi 155 156 syf
28 Temmuz 2022 01:46 yuksel dedi ki... Mustafa Kemal in Bediuzzaman a tarziye verdi.(E.L.)2:31. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy 484. 29 Temmuz 2022 17:32 yuksel dedi ki... Mustafa Kemal 'SABETAY SEVİ'nin soyudan geliyorum kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..' Sırr-ı inna A'tayna Rumuzat-i Semaniye Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Günün birinde esirleri teftişe gelen ve kampı gezerken Bediüzzaman’ın önünden geçen Nikola Nikolaviç’e o hiç ehemmiyet vermiyor ve yerinden kımıldanmıyor. Başkumandanın nazar-ı dikkatini çekiyor. Tekrar bir bahane ile önünden geçiyor. Yine kımıldanmıyor.
Üçüncü defasında önünde duruyor, tercüman vasıtasıyla aralarında şöyle bir muhavere geçiyor:
“Beni tanımadılar mı?”
“Evet, tanıdım. Nikola Nikolaviç, Çarın dayısıdır, Kafkas Cephesi Başkumandanıdır.”
“O halde ne için hakaret ettiler?”
“Hayır, affetsinler, ben kendilerine hakaret etmiş değilim. Ben mukaddesatımın emrettiğini yaptım.”
“Mukaddesat ne emrediyormuş?”
“Ben Müslüman âlimiyim. Kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Ben ona kıyam etseydim, mukaddesatıma hürmetsizlik yapmış olurdum. Onun için ben kıyam etmedim.”
“Şu halde, bana imansız demekle benim şahsımı, hem ordumu, hem de milletimi ve Çarı tahkir etmiş oluyor. Derhal divan-ı harp kurulunda isticvab edilsin.”
Bu emir üzerine divan-ı harp kuruluyor. Karargâhdaki Türk, Alman ve Avusturya zâbitleri, ayrı ayrı Bediüzzaman’a rica ederek Başkumandana tarziye vermesi için ısrar ediyorlar. Verdiği cevap bu oluyor:
“Ben âhiret diyarına göçmek ve huzur-u Resulullaha varmak istiyorum. Bana bir pasaport lâzımdır. Ben imanıma muhalif hareket edemem.”
Buna karşı kimse sesini çıkarmıyor, neticeyi bekliyor. İsticvab bitiyor. Rus Çarını ve Rus ordusunu tahkir maddesinden idam kararını veriyorlar. Kararı infaz için gelen bir manga askerin başındaki subaya kemâl-i şetâretle, “Müsaade ediniz, on beş dakika vazifemi îfa edeyim” diye abdest alıp iki rekat namaz kılarken, Nikola Nikolaviç geliyor, kendisine hitaben:
“Beni affediniz. Sizin beni tahkir için bu hareketi yaptığınızı zannediyordum. Hakkınızda kanunî muamele yaptım. Fakat şimdi anlıyorum ki, siz bu hareketinizi imanınızdan alıyorsunuz ve mukaddesatın emirlerini îfa ediyorsunuz. Hükmünüz iptal edilmiş; dinî salâhatinizden (salihliğinizden) dolayı şâyân-ı takdirsiniz. Sizi rahatsız ettim, tekrar tekrar rica ediyorum, beni affediniz.”
Peygamberler, baba bir ana ayrı kardeşlerdir. Dinleri de birdir. Meryem oğlu İsa (a.s) da Benim kardeşimdir. Ve aramızda başka Peygamber yoktur. O, tekrar yeryüzüne gelecektir. Onu gördüğünüzde tanırsınız. Orta boylu, kırmızı-beyaz renkli bir zattır. Üzerinde Mısır kumaşından iki parçalı elbise vardır. Su isabet etmediği halde başında damlalar görülür. (Geldiğinde) putu kırar, domuzu öldürür, cizyeyi kaldırır ve milletleri islama davet eder. İslamdan başka din kalmaz. Arslanlar develerle, kaplanlar sığırlarla, kurtlar koyunlarla beraber dolaşıp otlarlar. Ve çocuklar yılanlarla oynar ve hiç biride diğerine zarar vermezler. O kırk sene yaşayacak ve ölecektir. Cenazesini müslümanlar kaldıracaktır. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 191 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 08:23 Ümmetimden iki sınıf salih olursa, ümmette salih olur. Umera ve Ulema. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 308 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 08:29 Ümmetimden iki sınıf salih olursa, ümmette salih olur. Umera ve Ulema. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 308 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 09:42 LOZAN Ismet İnönü ve Lozan Anlaşması. (EL) 2:31. Lozan'da dinin öldürllmesi karan alındı. (E.L) 2:31. Lozan'da Türkleri Protestan yapma karan alındı. (EL) 2:53 Lozan'in iç yüzü. (E.L.) 2:31. Mustafa Kemal ve Lozan Anlaşması. (EL.) 2:31. Sefin Lozan Anlaşmasında verdiği dehşetli fikir. (EL) 2:43
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 09:49 LOZAN Ismet İnönü ve Lozan Anlaşması. (EL) 2:31. Lozan'da dinin öldürllmesi karan alındı. (E.L) 2:31. Lozan'da Türkleri Protestan yapma karan alındı. (EL) 2:53 Lozan'in iç yüzü. (E.L.) 2:31. Mustafa Kemal ve Lozan Anlaşması. (EL.) 2:31. Sefin Lozan Anlaşmasında verdiği dehşetli fikir. (EL) 2:43
YANITLASİL
yuksel14 Ağustos 2022 01:19 Mufessirler, bu âyette ki güzel söz ü kelime-i tevhid, iman veya müminin kendisi diye yorumlamislardir. Çoğunluğun kabul ettiği birinci yoruma göre güzel ağacın kökü müminin kalbi, gövdesi imanın kendisi, dallari da müminin gerçekleştirdiği iyi amellerdir. Kemalat-i Tayyibe Risale-i Nur'un Tariflerine göre Istilahlar ve Anahtar kelimeler sy. 237,238.
YANITLASİL
yuksel14 Ağustos 2022 01:44 İngiliz Meclis - i Meb'usaninda Mustemlekat Nazırı, elinde Kur'ân-ı Kerîm'i göstererek söylediği bir nutukta: Bu Kur'an, İslamlarin elinde bulundukca biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'an 'i onların elinden kaldırmaliyiz yahut müslümanları Kur'an' dan sogutmaliyiz. diye hitabede bulunmuş. Esasat-i Nuriye Risale i Nur Mesleği Hizmet Rehberi sy. 323.
Edep nedir? diye sual edildiğinde :"Yemeğiniz arpa olsun, helvanız hurma olsun, katığınız tuz olsun, yağınız süt olsun, elbiseniz yün olsun, evleriniz mescidler olsun, ışığınız güneş olsun kandiliniz ay olsun lezzetiniz su olsun, Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi cilt 15. sy. 84.
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2022 04:40 güzelliğiniz temizlik olsun, ziynetiniz tedbir olsun, ameliniz rıza olsun, azığıniz takva olsun, Yemeğiniz gece olsun, uykunuz gündüz olsun, kelamınız zikir olsun suskunluğunuz ve gayeniz tefekkür olsun,bakışınız ibret olsun, sığınağıniz ve yardımcınız da Mevlaniz olsun! İşte ölünceye kadar bu hal üzere sabredin! "buyurmuştur. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi cilt 15. sy.84,85.
Kıyametin önü sıra karanlık geceler gibi fitneler vardır. O fitne devrinde adam sabah mü'min, akşam kâfir olur. Ve akşam mü'min sabah ise kâfir olur. O zaman oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Ayakta duran yürüyenden hayırlıdır, yürüyen ise koşandan hayırlıdır. O devirde okların yayını kırın, kirişlerini koparın, kılıcınızı da taşa vurun, evinize çekilin. Birinizin evine girilse ve üzerinize varılsa o zaman Adem (a.s.)'ın iki oğlundan hayırlısı gibi olun. (Yani öldürülen gibi.) Ravi: Hz. Ebû Mûsa (r.a.) Sayfa: 121 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Kur'an okumakla Kur'an olmaz. Nakletmekle de ilim olmaz. Kur'an hidayetle, ilim de anlayışla olur. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 362 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel4 Ekim 2022 04:25 Zekat, halka şefkatin anahtarıdır. İslam da Zekat Muessesi. Yunus Vehbi Yavuz. Fihrist
YANITLASİL
yuksel4 Ekim 2022 04:41 Zekat, malı ebedilestirir. Zekat, malı temizler. Zekat, malı çoğaltır. Zekat, kalpteki dünya sevgisine karşı bir ilaçtır. Zekat, fakirin kıskançlık duygusunu körletir. İslam da Zekat Muessesesi. Yunus Vehbi Yavuz Fihrist
YANITLASİL
yuksel4 Ekim 2022 04:51 Zekat, bir nevi sosyal güvenlik ve sigortadir. Zekat, toplumda bir orta sınıfın doğmasını öngörür. Zekat, paranın stok edilmesini önler. Zekat sosyal dengeyi sağlar. Zekat, yatırıma açılan bir kapıdır. Zekat bir kalkınma hamlesidir. Zekat, fakiri çalışmaya teşvik eder. İslam da Zekat Muessesesi Yunus Vehbi Yavuz Fihrist
Baykara'nın söylediklerinden sadece Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk'ün değil, Atatürk' ün şahsında, 20. yüzyılınTürk devrimini yapan kadronun Sultan II. Abdülhamid döneminin doğal bir sonucu olduklarini söylemek müm- kün görünmektedir. 1880lerden itibaren, bir Osmanlı toplumu yaratmak ideali ile her vilayette pozitif ilimleri öğreten idadi liselerinin açılması, aydın Batıcı bir kuşak yetişmesini sağladı . Atatürk nesli, i bu temelde kurulan yeni askeri mekteplerde yetişti (Inalcık 2006: 338). sy. 177 Türk Modernleşme ve 2.Abdulhamid'in eğitim hamlesi Ömer Faruk Yelkenci
Dünya'nin birkaç günlük refahı hiç kimseyi aldatmamalidir. Zaman her şeyi eskitip tuketmekte, ilâhî plan şaşmadan amacına yönelik uygulanmaktadır. Tefsirli Kur'ân-ı Kerîm Meali Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 2.sy.549.
YANITLASİL
yuksel19 Ekim 2022 00:08 Dünya'ya gelişin asıl maksat ve gayesini düşünmeyenlerin çok aldandiklari, öldükleri zaman daha iyi anlayacaklari, hele kıyamet günü bütün açıklığıyla ortaya çıkacağı kesindir. Ölmeden önce uyanıp gerçekleri anlamak, büyük bir bahtiyarliktir. Tefsirli Kur'ân-ı Kerîm Meali Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 2.sy.549.
YANITLASİL
yuksel19 Ekim 2022 00:12 Ahir zamanda ümmetim üzerine şiddetli bir bela zuhur eder. Bundan ancak iki sınıf kurtulur: Biri Allah'ın dinini tanır ve onun için lisan ve kalbi ile mücadele eder. İkinci ise dinini anlamış, dinlemiş ve tasdik etmiştir. (Yani cahil kalanlar bu belada tehlikededir) Ravi: Hz. Ömer (r.a.) Sayfa: 141 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
... "modern ateistler" de, bizim ateistler (Atatürkçüler) de"çağdaş laikler "de, aynı şekilde putperesttirler. Aydınlanma üzerine bir derkenar Fehmi Baykan sy.. 278.
Kıyamet gününde, Adem evladından bir takım kavimler getirilir ki, yanlarında dağlar gibi hasenat vardır. Bunlar Cenneti görecek gibi yaklaştığında: "Sizin orada nasibiniz yok" denilir. (İtikadları dürüst ve niyetleri halis olmadıkları için) Ravi: Hz. Salim (r.a.) Sayfa: 505 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel21 Ocak 2023 01:36 mektům, mektüme .a.s) مكتوم ketm'den): 1. ketmolunmuş, gizli, sak- l. 2. hükümetten gizli tutulan. Emvâl-i mektûme: vergiden kaçırılan mallar. melâgim Mål-i mektûm: gizli, saklı mal. Nüfûs-i mektûme: kütüğe kaydolunmamış kimse- ler. Vâridât-ı mektûme: deftere geçirilme- yerek şahıs elinde kalan devlet
babaları Adem (A.S.), onları köşküne çağırır. Onlara ziyafetler, şölenler verir.
Pazar günü olunca ikinci babaları Nûh (A.S.), mü'minleri ken- di makamına çağırır. O da ziyafette bulunur.
Pazartesi günü olunca İbrâhim Halilullah (A.S.) onları yine ma- kamına davet eder. Ziyafet çeker.
Salı günü olunca Musâ (A.S.) makamına çağırır. Ziyafetler verir.
Çarşamba günü de olunca İsâ (A.S.) makamına dâvetle ziyafet etse gerektir.
Perşembe günü olunca Enbiyâ Sultanı, Esfiyânın Gözleri Nuru, Hüda'nın Habibi, Ceza Günü'nün şefaatçısı Hazret-i Muhammed Mustafa (S.A.V.) Hazretleri bütün makamların en alâsı olan Vesile makamına mü'minleri çağırarak türlü ikramlar ve ni'metlerle ziya- fet buyursa gerektir. Vaktâ ki o ziyafetten dönülüp herkes kendi ye- rine dönünce Vâhidi ferdi Samed ve lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehu küfüven ehad vasfı ile vasıflanan Allahü Zülcelâli vel İk- rim Celle Şanühu'dan herbirine melekler gelir, hususî bir dâvette bulunurlar ve Cuma günü olunca Hatiretül Kudüs'te toplanırlar.
YANITLASİL
yuksel10 Mart 2023 22:40 Bitin büyük resuller, nec minberler üzerinde otururlar, ashab-i kirim ve zürriyetleri da (Allah onlardan razı olsun) kürsüler üzerinde Allah velileri, şehitler ve salih kullar (Allah cümlesine rahmet ee sin) sandalyeler üzerinde otururlar. Başka Cennet ehli sedite rindedirler. Hazret-i Fahr-i Alem ve Seyyid-i Beni Adem (SAT) dimiz Hazretleri Kur'ân-1 Azim okur. Mübarek seslerinin ge den, yumuşak tathlığından ve tazeliğinden, güzelliğinden Ceme ağaçlarının yaprakları hareket eder, köşk ve saraylarının pencete s natları harekete gelerek herbirinden bir türlü lätif sesler gitata tır. Kuşların ötüşlerinden dolayı türlü türlü seslerle büyük bir zek doğacaktır. Bu ne anlatılır, ne tabir edilir, ne de beyan mümk
Sonra, nebilerin güzel söz söyleyeni, hatibi Dâvud (AS) uz okur. Böyle türlü safalar doğar. Daha sonra da ateş yüzü gömments ancak Allah'ın kudretiyle pişmiş, meydana gelmiş olan nefis ve 22- dina doyulmaz yemeklerle ziyafetler olur. Türlü türlü kap ve kise sunucu hûrilerle göze görünmeyecek şerbetler verilir. Böylece in dilinin anlatmakta aciz kaldığı, aklın idrak edemeyeceği tiria nimetler ve ikramla, çeşit çeşit izâzdan sonra mekândan minewat şekil ve azà, cisim ve cismaniyetten uzak olan Hak Celle ve Alta cemâli ile onları müşerref eder ve: Kara Davud Delail i Hayrat Şerhi M. bin Süleyman Cezuli. sy. 653,654.
94. Artık sana emredilen şeyi (yılmadan) açıkça söyle ve müşriklere aldırma (onlara itibar etme)!
95-96. (Seninle ve Kur’an ile) alay edenlere ve Allah ile beraber (put ve tâğût gibi) başka bir tanrı tanıyanlara karşı biz sana yeteriz. Onlar yakında (başlarına gelecek felaketleri) bilecekler. [krş. 9/31]
97. Andolsun ki onların söyledikleri şeylerle göğsünün cidden daraldığını biz biliyoruz.
98. Hemen Rabbini hamd ile tesbih et (“Sübhânallâhi ve bihamdih” de) ve secde edenlerden ol.
99. Sana (gelmesi) kesin olan (ölüm) gelinceye kadar da Rabbine ibadet (ve bütün emirlerine itaat) et.
[1] Yahut, mütenâsip/belirli ölçüler dâhilinde.
[2] Rüzgarlar vasıtasıyla bitkilerde döllenme/tozlaşma bulutlarda yoğunlaşma meydana gelmektedir. [bk. 13/3]
[3] ‘Geçmiş ve gelecek ümmetleri de’ anlamına geldiği gibi, ‘Müslümanlık’ta öne geçen veya geride kalanları da’ anlamına geldiği de söylenmiştir (Beydâvî).
[4] Burada ruhun Allah’a nispeti, ruhun O’na ait oluşu yönüyledir; “Allah’ın eseri” gibi. Yoksa O’nun ruhu anlamına değildir. [bk. 17/85]
[5] 42. âyette de görüleceği gibi şeytanın tesir gücü ihlaslı/samimi mü’minlere olmayıp onların dışındakilerden de ancak Allah’ın yolunu bırakıp şeytana uyanlar üzerinedir. Onlar da, İblis’in/şeytanın sevkiyle Allah’ın emirlerine önem vermeyerek hevâî (vahiy dışı) aklıyla şeytanın yerine başkalarını yanıltmaya, yönlendirmeye bizzat kendileri çalışacaklardır.
işlerin en hayırlısı zorlu olanıdır. sy. 537. Hadis i Şerif İndeksi Bediuzzaman Said Nursi Terimli, Lügatli, kaynaklı, İndeksli. Tarihçe i Hayatı Söz Basım Yayın. sy. 1275.
Bismillah Allah'ın kendisiyle hitabını açtığı ayet-i kerimedir. Onu kim bile Allah ona sevabını bolca verir; onu kim bilirse Allah ona çok icabet ader onun kıymetini kim yüceltirse Allah ona iyi bir varış yeri ihsan eder.
وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمُ (۲)
1-2. "Yasin. Hâkim olan Kur'an'a yemin olsun ki."
Bir yoruma göre, "Ey Efendi" demektir. Bir yoruma göre Ya misak ginine işaret ederken, Sin sevenler karşısındaki sırrına işaret eder. Bir yuruma göre misak gününün hakkı ve sevenler karşısındaki sırrın üzerine ve hakim Kur'an'a yemin olsun ki demektir. Letaifu'l Isarat ilâhî kelamin sırları Abdülkerîm Kuşeyrî. Kur'an i Kerîm Tefsiri. cilt 5,6. sy.1719.
) rem (S.A.S.) şöyle buyurmuşlardır: Rü'yada beni gören bizzat beni görmüştür.
(3) Ebû Hureyre (R.A.) diyor ki, Resûli Ekrem (S.A.S.) şöyle bu- yurdular: Rü'yada beni gören gerçekten beni görmüştür. Çünkü Şey- tân kendini bana benzetemez.
Bu Hadisi Şerifi Ebû Hureyre (R.A.) dan rivayet eden A'sım b. Kureyb'in babası Kureyb, oğlu A'sım'a şöyle nakletmiştir. Rü'yâda Re- suli Ekrem (S.A.S.)i gördüğümü, Hasan b. Alî (R.A.)ı hatırladığımı, Hz. Hasan'ı ona benzettiğimi Abdullah İbni Abbâs (R.A.) Hz.lerine anlat- tim. Abdullâh ibni Abbâs (R.A.) evet Hasan Resûli Ekrem (S.A.S.) e çok benzemektedir. (Hz. Hasan Resûli Ekrem (S.A.S.) benzediğine da- ir bir çok rivayet vardır. Hatta Hz. Ali (R.A.) dan şöyle rivayet edilmiş- tir; Hasan belden yukarı kısımlarıyla, Hüseyinde belden aşağı kısımla- rıyla Resûli Ekre m (S.A.S.) e çok benzemektedirler.)
YANITLASİL
yuksel18 Nisan 2023 04:04 أحب الجِهَادِ إلى الله تعالى كلمة حتى تقال لا مام جائر
Hazreti vacibü 1-vücuda göre, cihâdın en sevimlisi, cevr ve zulüm le mellif bulunan- eimme yâni hükkâm nezdinde, hak olan sözü giz- kmeyip, aşikar eylemektir. 629 uncu hadîsi şerife de bakınız.
أحث الطعام الى الله ما كثرت عليه الانبي PA
Ceilu mübdi käinât, üzerinde çok eller bulunan yemeklerden, pek ajale bogut olur. İşbu kelâmı hikmetiyle cenâbi peygamber efendimiz rederi, inmeti merhumelerini, bahil olmaktan ve tamakârlıktan tah- le se ve Alicecab ve müsafirperver olmalarını tergib ve teşvik Binbir Hadis Mehmed Arif sy. 31. Sema ili Şerife Tirmizi. sy. 407.
Sunlar Bidattir.mesela; açık saçık giyinişler ve kadın erkek beraber bulunmak gibi yeni cep lügat sf 29 Allah c.c. bidat sahibinin ne amalini ne de duasini kabul etmez.5
kemal sonsuz mükemmellik sahibi olan eetle yaratan Allah Aan sahibi, her şeyin yaratıcısı Allah Za sonsuz yücelik ve hamet sahibi, her-
are yokan yaratan Allah Na Zulcelal ve'l-Cemal: sonsuz güzellik, büyüklük et sahibi Yaratıcı, Allah
Zülcelal: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz
a ve yücelik sahibi olan Allah N Zülkemal: kudreti herşeyi kuşatan, sonsuz mükemmellik sahibi Allah
Kabhar Zülcelal: haşmet ve yücelik sahibi ve herşe-
ye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü
yeten Allah Kabib-i Zülkemål: bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel ve kusursuz bir şekilde yaratan Allah
Kerim-i Zülcelal: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, lū tuf ve cömertliği sınırsız olan Allah
Nakkaş- Zülcelal: herşeyi nakışlı ve süslü bir şekild yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah Padişah- Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahi
Padişah, Allah Rabb-i Zülcelâl: sonsuz heybet ve yücelik sahibi makla beraber herşeyin Rabbi olan Allah
Rabb-i Zülcelâl-i ve'l-İkram: sonsuz heybet ve yü
lik sahibi olmakla birlikte çok ikramda bulunan ve
şeyin Rabbi olan Allah
Rahim-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve her v merhameti olan Allah ikram: güzellik ve ikram
veren; Allah
YANITLASİL
yuksel22 Nisan 2023 22:16 Ölüm dehşetli değildir. (L.) 211:25. Lem'a 9. deva; (5) 15 Şua, 1. makam; (S.) 658:Lemaat
Ölümü geçici hayat rengi vermek mümkündür. (5.) 232:20, 2. makam
Ölüm gelmesi kesin bir gerçektir. (K.L.) 114,
Ölüm genç ihtiyar ayırmıyor. (K.L.) 114, Ölüm gerçeği. (Ş.) 164:11. Şua, 2. mes.; (As. M.) 14:2. mese Ölüm hakikatı hayattan ziyâde birşey istiyor. (T.H) 354:Den, ha
Ölüm haktır. (M.N.) 45:Katre, muk. 2. kelâm; (§.) 164:11. 2. mes.; (As. M.) 14:2. mesele Ölüm hayat kadar bir bürhân-1 rubûbiyettir. (S.) 617:33. S
24. pencere
lüm fdam değildir. (M.N.) 191:10. risâle; (1.1.) 229; (M.) 22 222:20. Mektup, 7 ve 11. kel.; (As. M.) 216, 218:2. kısım,
ve 11. kelime
im mü'minleri cennet bahçelerine götürür. (S.) 35:7. Söz
im nasıl nimet olur? (M.) 13:1. Mektup, 2. Suâl; (İ.İ.) 229. m Nevruz Bayramı günümüzdür. (Mn.) 101.
m öldürülemez. (Ş.) 405:14. Şua m tabiî bir netice değildir. (İ.İ.) 234.
nü temennî etmek. (T.H.) 197:Eskişehir hayatı nü veren Allah'tır. (Ş.) 506:15. Şua; (M.) 220:(20. Mekti
.kel.; (As. M.) 216:2. kısım, 7. kelime nü yaratan Allah olduğuna göre öldürene niçin kâtil de or? (S.) 431:26. Söz, 2. mebhas
ya saadet getirir, ya sıkıntı. (K.L.) 114; (S.) 164:11. S mes.; (As. M.) 14:2. mesele
yeni bir hayatın başlangıcıdır. (M.) 220:20. Mektup 7. kelin Kur'ân okumak. (S.) 576:15. Şua; (S.T.) 59; (E.L.) 2:16 L.) 2:173; (S.) 478:29. Söz, 2. maksat 1. esas, 2. menba
-i Nur ölümü sevdiriyor. (E.L.) 1:43: (S T )
YANITLASİL
yuksel22 Nisan 2023 22:20 Zaman gelir nimetin olmaması nimet olur. (S.Lem.) 665. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 503.
1771- Ben bir nikâh mahsulüyüm. Sifah (zina) mahsulü değil. Adem Aleyhisselam'dan beri neslimde cahiliyyet ehlinin sifahından (zinasından) hiçbir şey görülmemiştir. Onun için ben tertemiz bir soydan gelmeyim.
YANITLASİL
yuksel24 Nisan 2023 06:18 2854- Mü'min öylesine yumuşaktır ki, sen onu yumuşaklığ sebebi ile ahmak zannedersin.
٢٨٥٥ - الْمُؤْمِنُ يَطْبَعُ عَلَى كُلِّ خُلُقٍ إِلا الْكَذِبُ وَالْخِيَانَةَ" رهب عن عبد الله
بن ابي (وفا) 2855- Mü'minde her türlü huy bulunabilir, fakat yalan ve
عن انس) 2856- Mü'min, herkesle iyi geçinir. Kardeşine geniş davranır. Münafık ise uzak durur, kardeşine sıkıntı verir. Mü'min, kardeşini gördüğü yerde hemen selam verir. Münafık ise karşı tarafın selamını bekler, ilk o versin der.
Ya Ali, senin hakkında Allah'dan beş şey istedim. Birini kabul etmedi, dördünü verdi: Ümmetimin senin başında toplanmasını Allah'dan istedim, kabul etmedi. Senin hakkında Bana verdikleri ise şunlardır: Kıyamet gününde ilk olarak Ben ve yanımda sen kalkacağız. Önümde "Hamd" sancağını sen taşıyacaksın. Evvelkileri ve sonrakileri geçeceksin. Benden sonra mü'minlerin veliside sen olacaksın. Ravi: Hz. Ali (r.a.) Sayfa: 293 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
Aziz ve Celil olan Allah'dan seni takdim etmesini (önce hilafete geçmeni) üç kere istedim, kabul etmedi. Ancak Ebu Bekir'i kabul etti. (Bu sözü Hz. Ali (r.a)'a buyurdu.) Ravi: Hz Ali (r.a.) Sayfa: 293 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
DİNDEN DEĞİL, BİZDEN! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)... & TAM MÜSLÜMAN OLMADAN KURTULUŞ YOK... CEPHELERDE
SAVAŞA DEVAM! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)...... ZAFERDEN ÜMID KESENLER, MÜSLÜMAN DEĞİLDİR! Kastamonu havilininde-(Mill Michele, 1920)....
"Öyle kamil bir hayat yaşa ki, insanlar hayattayken seni öz- lesinler, vefatından sonra da sana hasret kalsınlar!.."
Şeyh Sadi de şöyle der:
"Öyle faziletli bir hayat yaşa ki, vefat ettiğin zaman insanlar; «Bir güneş battı, bir yıldız kaydı!» diye sent rahmet ve hasret ile yad etsinler."
Rasulullah Efendimiz'in varisleri olan salih kullar şu fani gök kubbede hoş birer seda bırakarak ebediyete irtihal ettiler. Yaşadıkları kâmil ve faziletli hayat bereketiyle, Cenâb-ı Hak; kalplerde onlara karşı bir sevgi halk eyledi. Onlara vefatlarından sonra da devam eden bir irşad ömrü nasib eyledi.
Yunus Emre Hazretleri'nin; "Aşıklar ölmez!" sözünün mânâ-
sinca;
Onların o hoş sedaları, mâna, hikmet ve ibret dolu sözleri, gamlarla kilitlenmiş, çareye hasret gönülleri; hayra, hasenâta, selâmete ve saadete kavuşturan rahmet ve hidayet rehberleri oldu.
Bu kıymetli sözler ve kıssalar; karanlık ve tehlikelerle dolu ebediyet yollarında, mü'minleri irşad eden, cehennem çukur- larından koruyup cennet istikametine götüren nur kandilleri, hidayet rehberleri oldu.
Ne mutlu o hidayet rehberlerine gönül verenlere, sözü dinleyip en güzeline ittiba edenlerel..
Modern dünyanın çelişkisi, algılarımızı yöneten arka plan içinden gerçekleri nasıl yorumladığımızdır. Uluslararası ilişkiler, TV'de ya da diğer medya unsurla- rinda resimlerini gördüğünüz gülümseyen lider yüzlerinin el sıkışmasıyla değil, geri planda devam eden istihbarat savaşları ile şekillenmektedir. Ülkeler arasında uzun bir süredir devam edegelen örtülü operasyonlar, propaganda ve psikolojik savaş yöntemlerinin vardıkları safha, bu liderlerin yaptıkları pazarlıklar, zorlayıcı ve gizli diplomasi tekniklerine temel teşkil eder. Örneğin siz bu satırları okurken,
* Irak'ın kuzeyinde uzun süredir Barzani ve YPG/PKK'nın CIA, DGSE, MI6 ve BND tarafından silahlandırılması,
YANITLASİL
yuksel11 Mayıs 2023 01:32 *CIA ve DIA'nın Suriye ve Irak'ta kendileri için Savaşacak ver *İngiliz GCHQ ve İsrail istihbaratının Mısır istihbaratını desteklemek için Sina Çölü'nde devam eden faaliyetleri,
*Fransız DGSE ajanlarının Libya'da devam eden operasyonları, *Pakistan istihbaratının (ISI) Afganistan'da Taliban ile müşterek çalışması,
* İran ve Taliban arasında gelişen ilişkiler,
*Kazakistan'da artan ajan, danışman, istihbarat şirketi trafiği, * İngiliz istihbaratında son yıllarda artan Rusya üzerine analizci eleman patla-
masi,
* ABD'nin Ukrayna'da Rus tipi gizli operasyonlara başlaması, önümüzdeki günlerin yeni savaşlarının, barış planlarının, güvenlik politikalarının, silah satışla- rının habercileridir. Bunlar hakkında durum farkındalığı olmadan sadece medya haberlerini yorumlayarak, resmi görmek mümkün değildir. Bu yüzden, komplo teorileri ve dezenformasyonun yoğun olduğu bu güvenlik ortamında "algı yöneti- mi" ile halklar yönlendiriliyor dersek yanlış olmaz.
Bu kitap ile istihbarat dünyasının yaşamakta olduğu tüm değişimleri gelenek- selden bugüne ve geleceğe doğru açıklama gayretinde bulunurken, eserin özel- likle başvuru kaynağı olmasına çalışılmıştır.
YANITLASİL
yuksel11 Mayıs 2023 01:36 Temel duşunceye göre bil is bigbee dial uzaktan algilana ce cisimler bulundukları herhangi bir yerde denetlenebilir. Özel EMF chazya sal Güvenlik Teşkilatı, kripto-şifre çözücüleri ile (EEG'lerden) üretilen pot ri uzaktan okumaya çalışmaktadır. Bunlar bir kişinin beyin durumlarına ve d celerine kodlanacak ve bu durumda kişi, uzak bir mesafeden denetlenebilec NSA personeli, elektromanyetik tarama ağı ile seçtiği ülkedeki herhangi bir sp günde 24 saat takip etmeyi hedeflemektedir. Bu yöntemle ulusal güvenlik a olarak, binlerce insanın kişisel beyin haritalarını kaydedilip, şifrelenecektir. B ronik gözetim amacıyla, beynin konuşma merkezindeki elektrik faaliyetleri, he kişinin sözlü düşüncelerine çevrilecek, kulak devre dışı bırakılarak ve ses habe leşmesinin doğrudan beyne gitmesi sağlanarak, uzaktan nöral denetim yolu ile relenmiş işaretler, beynin işitme korteksine gönderilecektir. Bu yöntemin, paranoid şizofreninin karakteristiği olan işitsel halusinasyonları taklit ederek, hedef şahısla rın gizli olarak gücünü yok etmek için kullanabileceği değerlendirilmektedir. Uzak tan Nöral Denetim gözleri ve optik sinirleri devre dışı bırakarak, doğrudan görse kortekse görüntü gönderebilir. NSA'ya göre, beynin programlama gayesi için, göze tim altındaki kişi REM uykusunda iken, onun beynine gizlice görüntü yerleştirmek için ajanlar kullanılmalıdır. İki yönlü elektronik Beyin bağlantısı CIA ve NSA perso neli için esas haberleşme sistemi haline gelecektir
- Ey Allah'ım, Sen, Muhammed (S.A.V.) in mizanını, sevab te razisini ağırlaştır. (Yâni, ümmetinin mizanlarını ağır eyle. Kendi m zanı ağır gelmiş gibi onu sevindir, öğünçlü kıl.)
Ve eblic hüccetehu. Yâni:
Ey Allah'ım, Sen, Muhammed (S.A.V.) in nübüvvetinin hữc- cetini ve yüce mûcizesi olan Kur'ân-ı Kerîmi çok çok açık eyle. Yâni o Kur'ân-ı Azîm'in şeriat hükümlerini Kıyamet Günü'ne kadar, bü tün yüzyıllar ve çağlar boyunca, bütün bölgelerde, yedi iklim dör. bucakta daim ve bâki ve sâbit eyle.
(Bâzı nüshalarda «eblic»> yerine «eflic» yazılmıştır.) Ve azhir milletehu. Yâni:
Allah'ım, Sen, O Muhammed (S.A.V.) in dinini bütün dinlerin üzerine ve milleti olan İslâm milletini bütün milletler üzerine Kıya- met'e kadar daima ziyade, daima zâhir ve âşikâr ve galip Kara Davud Delail i Hayrat Şerhi sy 768.
EĞERSİZ ATA BİNEN TEZ İNER: Sağlam temellere oturmayan bir işe bel bağlayan, değersiz insanlara güvenen kişi pek çabuk hayal kırıklığına uğrar.
EĞRİ BACANIN DUMANI DOĞRU ÇIKAR: Hiç kimse. veya hiçbir şey için görünüşüne göre hüküm vermemek gerekir. Çünkü çoğu zaman görünüş aldatıcıdır.
EĞRİ OTUR, DOĞRU SÖYLE: Hal ve hareketlerinde dai- ma saygılı ve alçak gönüllü ol, çıkarın ne olursa olsun, kimseye yalan söyleme.
EKMEĞİNİ KATIĞINA DENK EDEN HİÇBİR ZA- MAN AÇ KALMAZ: Daima ölçülü, hesaplı hareket eden in- san sonunda güç ve muhtaç durumlara düşmez.
EL ELDEN ÜSTÜNDÜR: Hünerin sınırı olmaz. Bir şeyin en iyisini yaptığına inanan insan, günün birinde kendisinden da- ha üstün ve başarılı olan birilerinin çıkabileceğini unutmamalıdır.
EL İÇİN KUYU KAZAN İBTİDA KENDİ DÜŞER: Başkalarının kötülüğünü düşünenler; bunun için birtakım yalan-
esîri: atomların içini ve bütün uzay boşlu- ğunu doldurduğu var sayılan, uzaktan çekme ve itme kuvvetlerinin, ışık ve diğer işınların (radyosyonların) manyetik (mıknatıs alanı oluşturan) kuvvetlerin iletimini sağlayan, atom parçacıklarının yaratılmasında ham- madde ve kaynak görevini yapan çok ince ya-
pılı bir çeşit madde
YANITLASİL
yuksel20 Haziran 2023 08:45 asry hakikatbin
hakikati insanların yaşadığı devir, Hz.Peygamber gore (a.s.m.) ve sahabelerin yaşadığı devir
asri hazır: şimdiki devir, şimdi
yüzyıl
asr-i hürriyet: hürriyet asri, insanl rın hür yaşadıkları yüzyıl
عصر میلادی asr miladi : milâdî yüzy Hz.İsa'nın doğumunu başlangıç olarak alan takvime göre hesap edilen yüzyıl
asr-1 Muhammedi : Hz. Muham
med'in (a.s.m.) hicretini (mi.622) başlangı olarak alan hicrî yüzyıl
asr-i nur: nur asrı, aydınlık devir (mec.) Hz. Muhammed'in (a.s.m.) getirdiğ Kur'an ve İslâm'ın dünyayı aydınlatmaya baş ladığı devir
: عصر نزول فرقان asr- nûzul-i Furkan
yanlışı ayırıcı (Furkan) olan Kur'an'ın gönde rildiği yüzyıl doğru ile
Asr-1 Saadet : mutluluk çağı, Muhammed'in (a.s.m.) ve sahabenin yaşadığı yüzyıl (bkz.sahabe) Hz.
: عصر سعادت و تابعین Asri Saadet ve tabiin ve sahabenin yaşadıkları devir olan Asr-1 Sa Saadet ve asr-1 tabiîn) Hz. I adet (Muth peygamber (a.s.m.) : (Asr-1 الملا
YANITLASİL
yuksel20 Haziran 2023 08:50 asr süresi esir süresi olarak yazılmaktadır Kur'an'ın 103.Suresinin adıdır.
YANITLASİL
yuksel20 Haziran 2023 08:52 Asra yemin olsun ki yani esir maddesine yemin olsun ki anlaşılabilir.
42 Hakkı batilla karıştırıp onu bile bile gizleme-
yin.
42 Hakkın batilla karıştırılması, gerçeğin tah- rif edilerek anlaşılmaz bir hâle getirilmesi veya anlaşılır olsa bile, gerçekten uzak bir manaya so- kulmasından ibarettir. Daha açık bir ifadeyle, de- lil üzerinde sahtekârlık yaparak yanlış hüküm çı- karılmasını sağlamaktır.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:31 Kur'an-ı Kerim Meal ve Tefsiri Talat Kocyigit cilt 1.sy.122.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:33 Bakara Suresi 42.ayet.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:46 Hakkın batilla karıştırılması, onun gizlenmesi ve başkaları tarafından bilinip anlasilmamasi gayesine matuftur. Bakara Suresi 42. ayet. Kur'an - i Kerim Meal ve Tefsiri Talat Kocyigit . 1.sy.123.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:53 ma'tuf. 1.Egilmis,yönelmiş, meyletmis. 2.Birine isnat olunmuş, yöneltilmiş. Osmanlı Türkçesi Sözlüğü Prof Dr İsmail Parlatır Yargı Yayinevi sy. 1023.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:59 İsnad. 1.Bir düşünceyi, bir konuyu bir kişi veya bir sebebe dayandirma, yükleme, atfetme. 2.mec.Karacilik,iftira. Osmanlı Türkçesi Sözlüğü Prof Dr İsmail Parlatır Yargı Yayinevi sy. 767.
Sahibinden rivâyete veya hadiselerin inkişafına bağlı olur.Onun için bazen bir hâdise karşısında, Kur'ân'ın âyetlerinden o zamana kadar hissetmediğiniz bir mana anlarsınız ve o anda âyet, o hâdise için nazil olmuş sanırsınız ki, bu da Kur'ân'in garip yönlerindendir. Tercümede bunlar verilemeyeceğinden zayi olu Bu cümleden olmak üzere, öte yandan âyetlerin bir muhkem olanları, bir de müteşabih olanları vardır. Bir âyette hem muhkem hem müteşabih yönlerin birleşmesi de olur. Müteşabih âyetler "Onun tevilini ancak Allah bilir" (Bakara, 2/7) olduğundan, bun da tercüme kesinleştirilemeyeceği gibi, tefsir ve tevil de kesinle tirilemez. Aynı şekilde bunlar için bir meâl de gösterilemez. Ols olsa aynı lafızların korunmasıyla duyulabildiği kadar kapalı bir mefhuma işaret olunabilir ki, bu nokta çok tehlikelidir. Kur'an - i Kerim Meali Elmalili Hamdi Yazır Yediler Sentez Yayinevi
Nezihi Ensari, babasının Said Nursî ile Mustafa. Kemal'i buluşturmasını ise şöyle anlattı: “Atatürk, babamdan kendisini Said Nursî ile buluşturmasını ister. Atatürk'ün bu isteğini Said Nursi'ye iletiyor babam. Said Nursî 8 saat görüşmek şartıyla kabul ediyor. Ve Atatürk, Said Nursî ve babam bir araya geliyorlar. Ülke meselelerinin konuşulduğu bu görüşmelerde Said Nursî, Atatürk'e şöyle nasihat
YANITLASİL
yuksel13 Temmuz 2023 05:43 eder: 'Namaz kıl, inançlarına sahip çık. Avrupa'nın yaşam tarzını, giyimini ve ahlâksızlığını getirme. Teknolojisini getir. İlmini getir. Sanatını getir.' Görüşmeler gayet samimi bir şekilde geçermiş. Atatürk'ün elinden bir çok hediye almış olan babam, 1974 yılında vefat etti. Babam vasiyetinde kesinlikle tören istemediğini, sadece tekbirlerle ve salâlarla uğurlanmak istediğini belirtmiştir."
YANITLASİL
yuksel13 Temmuz 2023 05:45 M. KEMAL'İN TALEBİNİ SAİD NURSî'YE BABAM İLETTİ
kabul ediyor" dedi.
O GÖRÜŞMEDE BABAM DA HAZIR
BULUNMUŞTU
04 Ocak 2011, Sali
Birinci Mecliste Mardin meb'usu olan Abdülgani Ensari'nin oğlu Nezih Ensari, Said Nursî ile M. Kemal arasındaki görüşmenin, babasının aracılığı ile gerçekleştiğini söyledi. Ensari, “Atatürk, buluşturmasını istiyor. Atatürk'ün bu isteğini Said Nursî'ye iletiyor babam. Said Nursî sekiz saat görüşmek şartıyla
Hz. Musâ (A.S.) Hakka kavuşunca Cenâb-ı Hak ona da ölümün
acısını sormuş, o da: Yarabbi, ölüm acısını sordunuz; Ölüm acısı bir değneğe geçi- rilmiş serçe kuşunun çektiği izdiraba benzer, ölmez ki, dinlensin, kur- tulamaz ki uçsun! -
Diğer bir kayda göre de: «Canlı bir koyunun derisini yüzerken du- yacağı acı gibi acıyor» demiştir. Bir hadis-i şerifte: «Ölüm: testere ile biçmekten, makasla doğ- ramaktan, kılıçla vurmaktan daha acıdır» buyurulmuştur. Resulü Ekremimiz (S.A.V.) bir gün bu konudan bahsederek yemin
etmiş ki: Ölüm Meleğini (Yani Azräili) görmek, kılıçla bin defa vurul maktan daha ağırdır.»> Yâni Azrâil'i görmekten hasıl olacak korkunun şiddeti kastolunmuş oluyor. Hz. İsa (A.S.): Havariyyûne:
- Cenab-ı Hakka duâ ediniz de sekerât-i mevtinizi kolay etsin. Diye tavsiye ederdi. Yani ölüm güçlüğü bildirilmiş oluyor. Hazreti Peygamberimiz demiş ki:
Cenab-1 Hak Azrâil'i canları almaya memur etti, onu en sonraya bırakacak, kendi canının alınmasını emredecek, Azrâil bu işin zorluğu-
nu görünce:
«Can acısının böyle zor olduğunu bilseydim kimsenin canımı ala- mazdım» diyecek.
Bazı kimseler Hazreti Peygamberden (S.A.V.) ölümün acisini sor-
«Derinin tüylerini eliyle çekerek yolmak gibidir» Diye cevap vermiş.
YANITLASİL
yuksel14 Temmuz 2023 09:04 Ganimet elden ele dolaşıp haksız yere zimmete tiği, emânet ganimet sayıdlığı, zekât fuzili bir borç say geç- lp verilmediği, erkek karısına itaat edip annesine isyan ettiği, dostana iyilik edip babasına eziyet ettiği, mescidlerde seslerin yükseldiği, ayak takımlarının başa geçtiği, şerrinden korkulduğu için kişiye ikram edildiği, içki içilip ipekli elbiseler giyildiğ, şarkı- a ve çalkıcı kadınların bulundurulduğu, sonra gelen nesil önce gelenleri kötülediği hallerdir. İşte bunlar yapıldığı zaman, insan- lar kızıl bir rüzgâr, zelzele, açlık, yemekte tatsızlık ve benzeri musibetleri beklesinler.» buyurmuştur. Yine rivayete göre Peygam ber aleyhi'-selâm Cebrail aleyhi's-selâm'a: «Ya Cebrail, benden son- ra yere inecek misin?» diye sordu. Cebrail aleyhi's-selâm: «Evet, âhir zamanda dört kerre ineceğim.» deyince, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, niçin ineceğini sordu. Cebrail: «Birincide kadın- lardan hayâyi, ikincide kazançlardan bereketi, üçüncüde hâkim- lerden adâleti, dördüncüde hâfızların göğüslerinden Kur'ânı kal- dırmak için geleceğim ve sonra bir daha gelmiyeceğim.» dedi.
Yine Tirmizi'nin Enes b. Mâlik (r.a.) den rivâyetinde Resûl-i Ekrem (S.A.V.): «Kiyâmete yakın karanlık gece kıtaları gibi fit- neler meydana gelecektir. Sabahtan mü'min olan akşama kâfir, akşamdan mü'min olan sabaha kafir çıkar. Bir çokları dinlerini feda ederler.» buyurmuştur
* Sehadet parmag ile orta parmagini igaret ederek: Benimle kıyamet arasında bu kadar zaman vardır.» buyurmuştur. Kıyame tin alametlerinden baʼzıları da büyük inşaatlar, mescidleri tezyin, emanete huyanet, igki ve bid'atlerin cogalması, kadınlarda hayann azalması, hakimlerden adaletin kalkması, bereketin azalması, şar kıcı kadınların çoğalması, hilekar adamların emin, emin adamla rin hâin tanınması, idare işlerinin ehil olmayan kimselere veril mesi, fitnenin zuhuru, kadınların çoğalması, erkeklerin azalması gibi hususlardır ki, bütün bunlar zamanımızda mevcud ve hepsi için sahih hadisler vârid olmuştur. Bunlardan ba'zıları: Müslim' in Enes b. Malik (r.a.) den rivayetinde, Resûl-i Ekrem (S.A.V.): في
YANITLASİL
yuksel14 Temmuz 2023 09:22 Ahiret Günü Abdülkadir el-Hac Mutlaku'r-Rahbavi Güven Matbaası 1970. sy. 36,39, Ahirete Giden Yol (KESF-US SUTUR) SÖNMEZ sy. 31.
Acaba faizi ki moduyor? Faizi, faizle kredi alan tüccar, sanayici ve her hangi bir iş adamı mı ödüyor, yoksa tüketici olanlar mı ödüyor? Mu- hakkakki faiz çoğunlukla halktan alınıp ödeniyor. Eğer kredi; yeme, iç me, giyinme, barınma ve gerekli eşyalar satın almak için alınmışsa fâiz, krediyi alandan çıkar ki bugün bu durumda olanlara teminatı olmadığı için zaten faizle para verilmez. Geriye ziraî, sınaî veya hizmet üreten züm- re kalıyor ki fâizcinin esas müşterisi bunlardır. Bunlar ürettikleri şey- lerin maloluş fiatlarına, hem ödedikleri ve hem de ilerde ödiyecekleri fâizi ilâve etmek zorunda kalırlar. Bu da elbetteki fiatları artıracaktır.
Üreticileri ikiye ayırabiliriz: a) Kredi almadan kendi imkânları ile iş çevirenler. Bunlar küçük üretici ve müstahsillerdir. b) İşlerini kredi ile yürütenler. Büyük kuruluşlar daha çok bu kısım içinde yer alırlar. Bu kısımda küçük üreticiler ve küçük kuruluşlar da vardır. Her kurulu- şun amacı hem varlığını sürdürmek ve hem de büyümektir. Bazan talep fazlalığı ve bazan da rekabet yüzünden kısa devrede gelişme istenilir. Bu sebeple de paraya ihtiyaç olur. Muntazaman kredi temin eden iş yerleri şartlar elverişli olduğunda kısa sürede büyürler. Piyasa aynı alanda en fazla üretim sağlıyan, kuruluş veya kuruluşların daha fazla etkisi al- tındadır.
dilen 7-Fâizin fiyatlara etkisi İslam İktisadinin Esasları Celal Yeniçeri sy. 263. Şamil Yayinevi
YANITLASİL
yuksel16 Temmuz 2023 08:21 C - BAZI MALLARA İHRAÇ YASAĞININ KONULMASI
Devlet bazı malların ihracını yasaklıyabilir. Buna harp yıllarında daha çok ihtiyaç duyulur. Bilhassa silâh ve silâh sanayiinde kullanılabi- lecek her türlü maddenin satışı yasaklanır. İbni Kudâme (541-620 H/1146- 1223 M); düşman tarafa, yol kesicilere, veya fitnecilere silâh satışı yasak- tir, diyor¹". Yasağa uyulmasından hisbe 134 teşkilâtı sorumlu olduğundan konu hisbe kitaplarında da yer almıştır. Meselâ İbni 'İvaz (ö. 696 H) ko- nuya değinirken şöyle der: «Harpte düşmanın işine yarıyacak olan her şeyin; harp malzemelerinin, malzeme yapımında kullanılması sebebiyle demirin, harpte yük ve binek vasıtası olarak kullanılan hayvanların ve muhariplerin işine yarıyacak elbiselerin satışına müsaade edilmez»> 135.
ihraç yasağı muhakkakki daha başka malları da kapsıyabilir. İslam Iktisadinin Esasları Celal Yeniçeri Şamil Yayinevi sy. 265.
Sözlükte “görmek” mânasındaki rü’yet kelimesiyle “Allah” lafzından meydana gelen bir terkiptir. Kur’an’da rü’yetullah terkibi geçmemekle birlikte inkârcıların dünyada Allah’ı görme ve peygamberlerden Allah’ı kendilerine gösterme taleplerinden söz edilmiştir. Yeryüzünde azgınlık gösterip fesat çıkaran Firavun, veziri Hâmân’a Mûsâ’nın kendisinden inanmasını istediği ilâhı görebilmek için yüksek bir kule inşa etmesini emretmiştir (el-Mü’min 40/36-37). Mûsâ ve Hârûn’un uzun mücadelelerden sonra Firavun’un elinden kurtardıkları İsrâiloğulları, putlara tapınan bir kavmi görünce peygamberlerinden kendileri için o putlar gibi gözle görülen bir ilâh yapmalarını istemişler (el-A‘râf 7/138), hatta apaçık görmedikçe Allah’a inanmayacaklarını söylemişler, Hz. Mûsâ’nın rabbiyle konuşmaya gittiği sırada altın buzağıya tapınmışlardır (el-Bakara 2/55; en-Nisâ 4/153; Tâhâ 20/86-91). Mekke döneminin ortalarında ve sonlarında nâzil olan sûrelerde, tevhid inancına karşı direnen müşriklerin Allah’ı görmedikçe veya Allah ile melekler yanlarına gelmedikçe iman etmeyecekleri yolundaki beyanları yer almış (el-Furkān 25/21; el-En‘âm 6/158; el-İsrâ 17/92), onların bu anlayışına Medenî sûrelerde de temas edilmiştir (el-Bakara 2/210). Ahmed b. Hanbel, Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’den Allah’ı kendilerine göstermesini istemeleri üzerine, “Gözler O’nu göremez, O ise gözleri görür” meâlindeki âyetin (el-En‘âm 6/103)
YanıtlaSilRü’yetullah meselesi II. (VIII.) yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan itikadî konulardan biridir. Ahmed b. Hanbel’in verdiği bilgiye göre, Sümeniyye ile Allah’ın varlığı konusunda tartışmalar yapan Cehm b. Safvân’ın Allah’ın duyularla algılanamayan bir varlık olduğunu, insanın ruhunu göremediği gibi Allah’ı da göremediğini söylemiştir. Böylece Cehm, Allah’ın gözle görülemeyeceğini önce akıl yürüterek ispatlamaya çalışmış, daha sonra gözlerin Allah’ı idrak etmediğini açıklayan müteşâbih âyeti kendi anlayışı doğrultusunda yanlış bir te’vile tâbi tutmuştur (er-Red ʿale’z-zenâdıḳa ve’l-Cehmiyye, s. 66). İbn Rüşd rü’yetullah tartışmalarının ortaya çıkışını Mu‘tezile’nin ulûhiyyet anlayışına bağlar (el-Keşf, s. 153).
YanıtlaSilRü’yetullah konusunda âlimlerce benimsenen görüşler iki noktada incelenebilir. A) Dünyada Rü’yetullah. Allah’ın dünyada görülmesi hakkında iki farklı görüş ortaya çıkmış olup birincisine göre bu mümkündür. Müşebbihe ve bazı Sûfiyye gruplarının benimsediği bu telakkinin delili Allah’ı zikretme, sevme ve O’na fazlaca ibadet etme sonucunda yaşandığı söylenen ruhî tecrübelerden ibarettir.
Ancak kontrolü mümkün olmayan, daima yanıltma ihtimali taşıyan bu yöntem bağlayıcı bir delil olarak kabul edilmemiştir (İbn Teymiyye, V, 489-490). İkinci anlayışa göre peygamberler dahil olmak üzere hiçbir insan Allah’ı dünyada göremez. Nitekim Hz. Mûsâ, Allah’ı dünyada görmek istemiş, fakat, “Sen beni asla göremezsin” cevabını almıştır (el-A‘râf 7/143). Ayrıca Kur’an gözlerin Allah’ı göremeyeceğini haber vermiş (el-En‘âm 6/103), âlimler de bu âyete rü’yetullahın dünyada vuku bulmayacağı anlamını vermiştir (Taberî, XII, 19). Sahih hadislerde de rü’yetullahın âhirette gerçekleşeceği bildirilmiştir. Âlimlerin büyük çoğunluğu bu görüştedir (Ahmed b. Nâsır, s. 126-136).
YanıtlaSilResûl-i Ekrem’in dünyada Allah’ı görüp görmediği konusu da tartışılmıştır. Bir telakkiye göre bu olay gerçekleşmiştir, çünkü mi‘rac hadisleri içinde Resûlullah’ın Allah’ı gördüğünü ifade eden rivayetler mevcuttur (Lâlekâî, III, 512-520). İbn Abbas, Ebû Zer el-Gıfârî, Zührî gibi sahâbe ve tâbiîn âlimleriyle İbn Huzeyme, Nevevî, Kādî İyâz gibi Selefiyye ve bazı Sûfiyye mensupları bu görüştedir. Söz konusu rivayetlerin bir kısmı zayıf veya uydurma, bir kısmı da mutlak ifadeler olduğundan bu tür deliller Hz. Peygamber’in dünyada Allah’ı gözleriyle gördüğünü kanıtlayıcı nitelikte görülmemiştir (İbn Ebü’l-İz, I, 222-224; Ahmed b. Nâsır, s. 138-148). Diğer anlayışa göre ise Resûl-i Ekrem, Allah’ı gözleriyle görmemiştir. Çünkü Kur’an’da vahiy yoluyla, perde arkasından veya elçi melek aracılığı ile konuşma dışında hiçbir insanın Allah ile konuşamayacağı bildirilmiştir (eş-Şûrâ 42/51). Resûl-i Ekrem, Allah’ı görmüş olsaydı mutlaka O’nunla konuşacaktı ve bu şekil dördüncü bir yöntemi teşkil edecekti; halbuki Kur’an’da böyle bir konuşma şeklinden söz edilmemiştir. Mi‘rac gecesinde Resûlullah, Allah’ı değil Cebrâil’i görmüştür. Ayrıca Hz. Âişe, yukarıda belirtildiği gibi Resûl-i Ekrem’in Allah’ı gözleriyle gördüğünü söyleyen kişinin yalan konuştuğunu, zira kendisinin bunu ona sorup öğrendiğini bildirmiştir. Başta Hz. Âişe ve İbn Mes‘ûd olmak üzere ashap ve tâbiînin yanı sıra kelâmcılarla hadisçilerin çoğunluğu bu görüştedir (Dârekutnî, s. 75-76; Ahmed b. Nâsır, s. 161-164).
Âlimlerin bir kısmı Hz. Peygamber’in yanı sıra sâlih müminlerin de Allah’ı kalp gözüyle (rüyada ve ruhen) görebileceğini ileri sürmüş ve bu konudaki bazı hadisleri delil getirmiştir (Müsned, I, 368). Buna karşılık bazı kelâm âlimleri Allah’ı rüyada da görmenin mümkün olmadığı kanaatindedir (Nûreddin es-Sâbûnî, s. 43). İbn Teymiyye, iman ve itaat derecesine göre sâlih müminlerin Allah’ı rüyada görebileceğini, fakat imanı ne kadar kâmil olursa olsun Allah’ı rüyada gördüğü gibi tasavvur edemeyeceğini söyler (Mecmûʿu fetâvâ, II, 390). Mu‘tezile kelâmcılarına göre Allah’ın kalben görülmesi O’nun aklî bilgilerle bilinmesi demektir.
YanıtlaSilB) Âhirette Rü’yetullah. Allah’ın âhirette görülmesi konusunda âlimlerce benimsenen görüşler şöylece özetlenebilir: 1. Allah Teâlâ âhirette müminler tarafından görülecek, fakat kâfirler bundan mahrum kalacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “O gün rablerine bakan parlak yüzler vardır” meâlindeki âyette geçen “ilâ rabbihâ nâzırah” ifadesi (el-Kıyâme 75/22-23) bunun açık delilidir. Çünkü burada “ilâ” edatıyla kullanılan “nazara” fiili Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görme talebini dile getiren âyette (el-A‘râf 7/143) “enzur ileyk” şeklinde geçmekte ve “baş gözünün bakması” anlamına gelmektedir. Gözlerin Allah’ı idrak edemediğini bildiren âyet ise (el-En‘âm 6/103) gözlerin Allah’ı dünyada göremeyeceği veya O’nun zâtını kuşatamayacağı mânası taşır (Taberî, XII, 13-18). Ayrıca rü’yetullah, Kur’an’da görmeyi dolaylı şekilde ifade eden ve “yüzyüze karşılaşma” mânasına gelen “likā” kelimesi ve bu kökten türeyen fiillerle de anlatılmıştır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “liḳāʾ” md.). Bu âyetler âhirette müminlerin Allah’ı çıplak gözle göreceğine işaret etmektedir.
Buna karşılık kâfirlerin âhirette kör (Allah’ı görme özelliğinden yoksun) olarak haşredilecekleri ve bu sebeple Allah’ı göremeyeceklerine dair âyetler mevcuttur (Tâhâ 20/124; el-Mutaffifîn 83/15). Rü’yetle ilgili hadislerin bir kısmına yukarıda temas edilmiştir. İbn Kayyim el-Cevziyye, büyük çoğunluğu sahâbî olan yirmi altı râvi yoluyla Resûlullah’a ulaşan rü’yet hadislerini sıralamış (Ḥâdi’l-ervâḥ, s. 416-459), ardından ashap, tâbiîn ve önde gelen âlimlerin olumlu görüşlerini zikretmiştir (a.g.e., s. 459-474).
YanıtlaSilAllah’ın âhirette görülmesi aklen de mümkündür, çünkü görülme var olma şartına bağlıdır. Cenâb-ı Hakk’ın ekmel mânada varlığı kesin olduğuna göre O’nun görülmesi gerekir (İbn Teymiyye, VI, 136). Varlık ortak bir terim olmakla birlikte her mevcutta farklı anlam düzeyinde bulunur ve görme bazan ortak, bazan da farklı yargılarla ilişkilendirilir. Bu sebeple görülme teşbih ve tecsîme yol açmadığı gibi Allah’ın zâtına yeni bir anlam da eklemez (Eş‘arî, el-Lümaʿ, s. 32). Allah’ın dünyada görülmeyişi âhirette de görülemeyeceğine delil teşkil etmez. Nitekim insanın dünyada var olan pek çok şeyi görememesi bunların görülemez oluşundan değil onları görme yeteneğine sahip kılınmayışındandır (Ebü’l-Berekât en-Nesefî, vr. 33a-34a). İnsan bedeninin yeniden ve mükemmel bir şekilde inşa edileceği âhiret âleminde gözlerinin de Allah’ı görebilecek bir yeteneğe kavuşturulması mümkündür. Selefiyye ve Ehl-i sünnet âlimleri bu görüştedir. Selefiyye’ye göre Allah’ın âhirette müminlerce gerçek anlamda müşahede edilerek görülmesi -dünyadaki görme olayında gerçekleştiği gibi- hem Allah’ın hem de O’nu görecek müminlerin karşı karşıya gelmesini, ayrıca bir yerde ve bir yönde bulunmasını zorunlu kılar. Rü’yetullahın bu çerçevede kabul edilmemesi halinde Sünnî kelâmcılarla rü’yetullahı kabul etmeyen Mu‘tezile kelâmcıları arasında lafız farkından başka bir görüş ayrılığı kalmaz (Ahmed b. Nâsır, s. 61, 122). Sünnî kelâmcılardan Mâtürîdî ve Fahreddin er-Râzî, Selefiyye’nin düşündüğü şekilde Allah’ı görmenin O’nun maddî türden bir varlık olmasını gerektireceğinden bunun kabul edilemeyeceğini belirtmiş; Allah’ın yer, yön ve karşılaşma olmaksızın keyfiyeti bilinemeyen bir şekilde âhirette görüleceğini, ayrıca bu açıdan rü’yetin aklen değil sadece naklen kanıtlanabileceğini söylemiştir (Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 127-128; Kitâbü’l-Erbaʿîn, I, 277)
Bunların dışında kalan Eş‘ariyye ve Mâtürîdiyye kelâmcıları rü’yetullahın aklî bilgilerle de kanıtlanabileceğini kabul etmiştir. Ehl-i sünnet âlimleri arasında kıyamet gününde kâfirlerin Allah’ı görüp görmeyeceği konusunda ihtilâf vardır. Tercih edilen anlayışa göre kâfirler de mahşerde Allah’ı görecek, fakat daha sonra cehennem azabının yanı sıra O’nu görmekten mahrum bırakılmakla da cezalandırılacaktır. Âhirette meleklerin de Allah’ı göreceği âlimlerin çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir (Süyûtî, II, 397-398; Ahmed b. Nâsır, s. 186-187).
YanıtlaSil2. Allah dünyada görülemediği gibi O’nun âhirette de görülmesi mümkün değildir. Zira Kur’an’da gözlerin Allah’ı göremediği açıkça belirtilmiş (el-En‘âm 6/103), Hz. Mûsâ’nın kavminden Allah’ı görme talebinde bulunanların dünyada cezalandırıldığı haber verilmiştir (el-Bakara 2/55; en-Nisâ 4/153). Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görme talebinde bulunmasını konu edinen âyete gelince (el-A‘râf 7/143), bundan bir peygamberin muhal olan bir şeyi istemeyeceği biçiminde sonuç çıkarmak yerine isteğin mâkul bir şekilde te’vil edilmesi gerekir. Şöyle ki: Hz. Mûsâ, Allah’ı görmenin imkânsızlığını kanıtlamak amacıyla kavmi adına O’nu görmek veya bir mûcize vasıtasıyla hakkında zaruri bilgi sahibi olmak istemiştir. Âyetin zâhirî mânaya geldiğinin kabul edilmesi halinde bile bundan yine rü’yetullahın imkânsız olduğu sonucu çıkar. Çünkü Allah’ı görme talebinde bulunan Hz. Mûsâ, Tûr’a tecelli eden Allah’ı görememiş ve sonunda bu isteğinden ötürü tövbe etmiştir (el-A‘râf 7/143). “O gün rablerine bakan parlak yüzler vardır” meâlindeki âyet de (el-Kıyâme 75/22-23) rü’yetullahın âhirette vuku bulacağını kanıtlamaz. Söz konusu âyet müteşâbih olup Allah’ın görülemeyeceğini açıklayan muhkem âyetin ışığında, “O gün rablerinin mükâfatını bekleyen parlak yüzler vardır” şeklinde te’vil edilmelidir (Taberî, XII, 20-21; Kādî Abdülcebbâr, s. 264-269; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, III, 85; XIV, 229; XXX, 227). Ayrıca âyetlerde insanın Allah ile konuşma şekilleri arasında yüzyüze konuşma yoktur (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XXVII, 187). Sahih hadislerde de hiçbir insanın Allah’ı dünyada ve âhirette göremeyeceği bildirilmiştir,
buna muhalif rivayetler teşbih ve tecsîm inancını içerdiğinden sahih değildir veya râvilerce eksik nakledilmiştir (Kādî Abdülcebbâr, s. 268-270). Aklî bilgiler de Allah’ın görülemeyeceğini teyit eder, çünkü gözler sadece bir yerde ve bir yönde bulunan sonlu ve sınırlı maddî varlıkları görebilir; Allah ise bu türden bir varlık değildir ve maddî özellikler taşımaktan münezzehtir. Teşbih ve tecsîmden kaçınmak için rü’yetullahı reddetmek aklî bir zorunluluktur (a.g.e., s. 248-261). İbn Rüşd, âlimlerin rü’yetullahla ilgili âyetleri te’vil ederek Allah’ın görülemeyeceğine inanmaları gerektiğini, halkın ise âyetlerin zâhirî mânasına uygun olarak O’nun görülebileceğine inanmasında bir sakınca bulunmadığını söyler; esasen halk cisim olmayan bir varlığın mevcudiyetini düşünemez (el-Keşf, s. 157-159).
YanıtlaSilRü’yetullah konusunda ortaya çıkan farklı telakkilerden, ilgili âyetlerin ilmî te’vil ölçülerine ve sahih hadislere göre anlaşılması halinde Allah’ın âhirette görüleceğini kabul eden Ehl-i sünnet’e ait görüşün daha isabetli olduğu ortaya çıkar. Ehl-i sünnet âlimleri, Allah’ın âhirette müminlerce görüleceğini ve kâfirlerin bundan mahrum bırakılacağını bildiren âyet ve sahih hadislerden hareketle görüş belirlerken buna karşı olan grup, önce kendine göre bazı aklî gerekçelerden yola çıkarak Allah’ın görülemeyeceği tarzında bir anlayış ortaya koymuş, ardından bunu müteşâbih âyetlerle delillendirmek istemiş, buna mukabil O’nun âhirette görüleceğini haber veren âyetlere dil kurallarına ve Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görme talebini konu edinen âyetteki kullanıma aykırı biçimde isabetsiz yorumlar getirmiş, ayrıca sahih hadisleri reddedip sahih hadis mecmualarında yer almayan rivayetler ileri sürmüş, rü’yetullahı inkâr ederken ontolojik açıdan âhireti dünya ile aynı statüde kabul etmiştir.
Halbuki birçok nassın haber verdiğine göre âhiretin şartları dünyaya göre tamamen farklı olacaktır. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk’ın insanları, ebediyet âleminde zâtını görmelerini mümkün kılacak ve gözlerinden perdeyi kaldıracak şekilde bir yaratılışa kavuşturması mümkündür (krş. Kāf 50/22). Bu aynı zamanda Allah’ın kâfirlere karşı müminlere bahşedeceği müstesna bir lutuf olup âdil ve mün‘im oluşuna da uygundur.
YanıtlaSilRü’yetullaha dair çeşitli eserler kaleme alınmış olup bazıları şunlardır: Ebû Bekir el-Âcurrî, et-Taṣdîḳ bi’n-naẓar ila’llāhi teʿâlâ fi’l-âḫire (Beyrut 1988); Dârekutnî, Rüʾyetullāhi ʿazze ve celle (Kahire 1991); Meryem Abdurrahman Zâmil, Rüʾyetullāh beyne’s-Selef ve’l-İʿtizâl (Mekke 1979); Şâkir Abdülcebbâr, Keyfe nera’llāh (Bağdat 1983); Abdülazîz b. Zeyd er-Rûmî, Delâletü’l-Ḳurʾân ve’l-âs̱âr ʿalâ rüʾyetillâhi bi’l-baṣar (Riyad 1985); Ahmed b. Nâsır b. Muhammed Âl-i Ahmed, Rüʾyetullāhi teʿâlâ ve taḥḳīḳu’l-kelâm fîhâ (Mekke 1991); Abdurrahman b. Abdurrahman el-Ehdel, ʿİẓâmü’l-minne fî rüʾyeti’l-müʾminîn rabbehüm fi’l-cenne (Mekke 1998); Temel Yeşilyurt, Tanrı’nın Aşkınlığı Bağlamında Rü’yetullah Sorunu (Malatya 2001). Konuyla ilgili makaleler arasında P. M. de Contenson’un “La théologie de la vision de Dieu au début du XIIIe siècle” (Revue des sciences philosophique et théologique, XLVI [1962], s. 409-444); Georges Vajda’nın “Le problème de la vision de Dieu (ru’ya) d’après quelques auteurs ši’ites duodécimains” (Le Shi’isme imamite, [ed. T. Fahd, Paris 1970], s. 31-54); Fethullah Huleyf’in “Rüʾyetullāh ʿinde’l-Muʿtezile ve Ehli’s-sünne” (Dirâsât felsefiyye = Etudes philosophiques [ed. Osman Emin – İbrahim Madkour, Kahire 1974], s. 79-96); A. K. Tuft’ın “The Ru’ya Controversy and the Interpretation of Qur’an Verse VII (al-A.rāf) 143” (HI, VI/3 [1983], s. 3-41) ve Hikmet Akdemir’in “Taberi’ye Göre Rü’yetullah Meselesi” (Harran Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, III [2002], s. 7-26) adlı makaleleri sayılabilir.
BİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSilKāmus Tercümesi, IV, 966; Müsned, I, 368; III, 16; IV, 11,12, 13-14, 360, 365-366; Ahmed b. Hanbel, er-Red ʿale’z-zenâdıḳa ve’l-Cehmiyye (ʿAḳāʾidü’s-selef içinde), s. 59, 66; Taberî, Câmiʿu’l-beyân (Şâkir), XII, 13-21; Eş‘arî, Maḳālât (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Beyrut 1990, I, 289; a.mlf., el-Lümaʿ (nşr. R. J. McCarthy), Beyrut 1952, s. 32; Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd (nşr. Bekir Topaloğlu – Muhammed Aruçi), Ankara 1423/2003, s. 120-134; Âcurrî, et-Taṣdîḳ bi’n-naẓar ila’llāhi teʿâlâ fi’l-âḫire (nşr. Semîr b. Emîn ez-Züheyrî), Beyrut 1988, s. 39-86; Dârekutnî, Kitâbü’r-Rüʾye (nşr. İbrâhim Muhammed el-Alî – Ahmed Fahrî er-Rifâî), Zerkā/Ürdün 1990, s. 67-79; Kādî Abdülcebbâr, Şerḥu’l-Uṣûli’l-ḫamse, s. 248-261, 264-270; Lâlekâî, Şerḥu uṣûli iʿtiḳādi Ehli’s-sünne ve’l-cemâʿa (nşr. Ahmed Sa‘d Hamdân), Riyad, ts. (Dâru Tayyibe), III, 454-463, 512-521; İbn Rüşd, el-Keşf ʿan menâhici’l-edille (nşr. M. Âbid el-Câbirî), Beyrut 1998, s. 153-159; Nûreddin es-Sâbûnî, el-Bidâye fî uṣûli’d-dîn (nşr. Bekir Topaloğlu), Dımaşk 1399/1979, s. 41-43; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, III, 85; XIII, 130; XIV, 229-231; XVII, 87; XXVII, 187; XXX, 227; a.mlf., Kitâbü’l-Erbaʿîn fî uṣûli’d-dîn (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Kahire 1406/1986, I, 277; Ebü’l-Berekât en-Nesefî, el-İʿtimâd fi’l-iʿtiḳād, Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 3085, vr. 33a-34b; İbn Teymiyye, Mecmûʿu fetâvâ, II, 390; V, 249-251, 489-490; VI, 136; İbn Kayyim el-Cevziyye, Ḥâdi’l-ervâḥ (nşr. Yûsuf Ali Büdeyvî – Muhyiddin Müstû), Beyrut 1411/1991, s. 197-198, 228-229, 278, 416-474; İbn Ebü’l-İz, Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye (nşr. Abdullah et-Türkî – Şuayb el-Arnaût), Beyrut 1408/1987, I, 222-224; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd (nşr. Abdurrahman Umeyre), Beyrut 1409/1989, IV, 182; Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Şerḥu’l-Mevâḳıf, Kahire, ts., VIII, 236; Süyûtî, Tuḥfetü’l-cülesâʾ bi-rüʾyetillâh li’n-nisâʾ, Beyrut, ts. (Dârü’l-kütübi’l-Arabiyye), II, 397-401; Ahmed b. Nâsır, Rüʾyetullāhi teʿâlâ ve taḥḳīḳu’l-kelâm fîhâ, Mekke 1411/1991, tür.yer.; M. Yûsuf Mûsâ, el-Ḳurʾân ve’l-felsefe, Kahire, ts. (Dârü’l-maârif), s. 98; Daniel Gimaret, “Ruʾyat Allāh”, EI2 (İng.), VIII, 649.
Taberâni , şu hadis-i şerifi rivâyet ediyor: "Medine Mekke' den hayırlıdır."
YanıtlaSilMevâhib-i Ledünniye Muhtasarı.
( El-Envâru'l - Muhammediyye)
En Sevgili Kul
Son Nebi
Son Resul
Muhammedi Nurlar.
Yusuf Nebhani.sy.1071.
Bir yerde merhamet yoksa orada insanlıktan bahsedilemez.
YanıtlaSilErkam Radyo.
İsim .Arapça da <yükseklik<manasına gelen<sümüv< kökümden türetilmiş bir kelimedir.Sema aynı kökten gelmektedir.Onun , damga basmak, eser ve iz bırakmak anlamına gelen <vesm< kökünden geldiğinisöyleyen dil bilginleride vardır.
YanıtlaSilBkz. Kamus, <v.s.m<ve <s.m.v<maddeleri
peygamberimizin şemaili
prof.Dr.ALİ YARDIM
SY.427
İSİM-MÜSEMMÂ
YanıtlaSilالاسم والمسمّى
Allah’ın isimleriyle zâtı arasındaki ilişkiye dair tartışmaları ifade eden kelâm terimi.
Müellif:LYAS ÇELEBİ
İ
Sözlükte ism “varlıklara verilen ad”, müsemmâ “adlandırılan varlık”, tesmiye de “adlandırma” demektir. İsim bir hakikate delâlet eden mutlak lafız, müsemmâ bu hakikatin kendisini oluşturan şey, tesmiye ise isim ile müsemmâ arasındaki irtibatı sağlayan mânadır. İsim, kelime çeşitlerinin hepsini içine almakta olup “cevher ve araz türünden bütün nesne ve mânalar için konulmuş lafız” diye tanımlanır (Ebü’l-Bekā, s. 56). Bu yönüyle söz, fiil veya nitelik türündeki bütün kavramları zihne taşıyan bir vasıta konumundadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de mutlak olarak geçen, “Âdem’e bütün isimleri öğretti” (el-Bakara 2/31) ifadesi cevher ve arazların tamamının isimlerini kapsamaktadır. Adlandırılan şey hariçte bulunan bir nesne olabileceği gibi zihnî bir varlık da olabilir.
Bir lafzın hangi anlam karşılığında kullanıldığını bilmek lafızla medlûlü arasındaki özel nisbeti bilmeye bağlıdır. Dilcilerin “isnad”, kelâmcıların “tesmiye” dedikleri bu nisbetin zorunlu olduğunu söyleyenlere göre isimlerin müsemmâya delâleti (vaz‘) tevkīfîdir. Halbuki bu nisbet bazan doğru, bazan da yanlış olabilir. Dolayısıyla kullanılan lafızların esas itibariyle kesbî mi yoksa tâlimî mi olduğu, dilin müsemmânın hakikatine paralel bir realitesinin bulunup bulunmadığı ve kelimelerin bizâtihi mevcut gerçekler olarak insana öğretilip öğretilmediği hususu tartışmalıdır. Hz. Âdem’e bütün isimlerin öğretildiğini bildiren âyetten hareketle bunun tâlimî olduğunu ve isimlerin hakikatlere uygun realitelerinin bulunduğunu ileri sürenlerin yanında aksini iddia edenler de vardır. Birinci görüşü savunanlar dille ifade edilenlerin mutlak hakikati aynen yansıttığını söylerken aksini savunanlar dilin hakikatin aynını değil onun algılanışını yansıtan bir söylem olduğunu, dolayısıyla aynı hakikatin değişik ifade şekillerinin bulunabileceğini kabul ederler.
Kur’ân-ı Kerîm’de “ism” kavramı isim ve fiil halinde yetmiş bir yerde geçmektedir. Bunların yarısından fazlası isim veya çoğulu olan esmâ, ikisi “adaş” anlamındaki semiy, geri kalanları da tesmiye masdarına bağlı isimlerdir. Fakat bu kullanımların hiçbiri, kelâm literatüründe yer alan isim-müsemmâ tartışmasıyla ilgili değildir. Hadis kaynaklarında da bu konuya işaret eden sahih bir rivayet yoktur.
Kelâmcılar, isim-müsemmâ konusuna isimlerle, adlandırdıkları varlıklar arasında nasıl bir ilişkinin kurulabileceği açısından yaklaşmışlar, ilâhî isim ve sıfatların Allah’ın zâtının aynı veya gayri oluşunu belirlemek için bu hususu incelemişlerdir. Kelâmcıların burada tartıştığı asıl mesele felsefecilerin yaptığı gibi fenomenler âlemine ilişkin varlıklar, meselâ “deniz” veya “kitap” gibi isimlerle bunların müsemmâları olan su ve kâğıt arasındaki ilişki değil Allah’ın zâtı ile isim ve sıfatları arasındaki ilişkidir. Allah, zâtı gereği duyularla algılanamayan bir varlık olup insanın tecrübî bilgisine doğrudan konu teşkil etmez. Bu sebeple “bilen, güç yetiren, bağışlayan” gibi isimlerin Allah hakkında ne ifade ettiğini belirlemek için tartışılan isim-müsemmâ konusu sıfat probleminin bir bölümünü oluşturur.
İsim-müsemmâ meselesi, ilâhî sıfatlara ilişkin tartışmaların başlamasından sonra muhtemelen II. (VIII.) yüzyılda ortaya çıkmıştır. Konuyu ilk olarak Gaylân ed-Dımaşkī ve öğrencisi Cehm b. Safvân’ın gündeme getirdiği ve Mu‘tezile’nin de onları takip ettiği sanılmaktadır. Dârimî’nin, er-Red ʿale’l-Merîsî adlı eserinde (s. 7) “Allah’ın isimlerine ve onların gayri mahlûk olduğuna iman” şeklinde bir başlığın bulunması, problemin erken devirlerden itibaren tartışmaya başlandığını göstermektedir. Buhârî de Cehmiyye’nin Kur’an gibi ilâhî isimleri de mahlûk kabul ettiğini belirtir (Hadîs-i Şerifler Işığında, s. 36).
Cehmiyye, Mu‘tezile ve Şiî kelâmcıları ismin müsemmâdan ayrı, tesmiyenin ise aynı olduğu görüşündedir.
ÂD
YanıtlaSilعاد
Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen eski bir Arap kavmi.
Müellif:
CELAL KIRCA
Hz. Nûh’tan sonra yaşamış olan bu kavme, peygamber olarak Hz. Hûd gönderilmiştir. Âd kavmi, Hûd’u yalanlayıp onun getirdiği dini inkâr ettiği için şiddetli bir rüzgârla cezalandırılmıştır (bk. Fussılet 41/16; el-Kamer 54/19; el-Hâkka 69/6).
Âd, Nûh’un torunlarından Avs’ın oğludur. Avs’ın babası İrem, onun babası Hz. Nûh’un oğlu Sâm’dır. Tarihçiler ve müfessirler, Âd kavmini Âd-ı ûlâ ve Âd-ı uhrâ olmak üzere iki kısma ayırırlar. Hz. Hûd’un peygamber olarak gönderildiği kavim Âd-ı ûlâ’dır. Necm sûresinin ellinci âyetinde, “Allah daha önce gelen Âd’ı helâk etti” denilmektedir. Bu sebeple müfessirler, Âd ve Hz. Hûd ile ilgili olarak Kur’an’da zikredilen müşterek olayların hepsinin birinci Âd kavmiyle ilgili bulunduğunda hemfikirdirler. Âd-ı ûlâ’nın helâk edilmesinden sonra bu kavimden kurtulanların neslinden ikinci Âd, yani Âd-ı uhrâ ortaya çıkmıştır. Zemahşerî’ye göre, İrem şehrine sahip olan da bu ikinci Âd kavmidir. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’de birinci Âd kavminden bahsedildiği halde (bk. en-Necm 53/50), ikinci Âd kavminden açıkça söz edilmemektedir. Yine Kur’an’da İrem şehrinden bahsedilirken (bk. el-Fecr 89/6-7) bu şehrin hangi Âd kavmine ait olduğu açıkça zikredilmemiştir. Tefsir kaynaklarında kaydedildiğine göre İrem, Âd’ın dedesidir. Bu durumda İrem şehrinin ona izâfe edilmesi ve birinci Âd kavmiyle ilgili olması ihtimali daha kuvvetli görünmektedir.
Âd kavminin yaşadığı coğrafî bölge, birçok tarihçi ve müfessire göre Yemen’dir. Bu kavim Yemen’de Uman ile Hadramut arasındaki bölgede yaşamıştır ki Kur’ân-ı Kerîm’de de Hz. Hûd’un Ahkāf (الأحقاف) bölgesinde yaşayan bir kavme peygamber olarak gönderildiği anlatılmaktadır (bk. el-Ahkāf 46/21).
Âd kavmiyle ilgili bilgiler genellikle Kur’an’a dayanmakta, ayrıntılar ise daha çok tefsirlerde bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in beyanına göre bu kavim muhteşem saraylara (bk. eş-Şuarâ 26/128, 129), mallara, sürülere ve eşsiz bağ ve bahçelere sahipti (bk. eş-Şuarâ 26/133, 134). Bu yüzden gurur ve kibre kapılmış olan Âd kavmi putlara tapmaya başlamış, insanlara zulmederek azgınlık ve taşkınlıkta bulunmuştur (bk. Hûd 11/59; eş-Şuarâ 26/130). Allah, Hz. Hûd’u bu kavme peygamber olarak göndermiş, fakat kavmi onu yalanlayarak kendisine karşı çıkmıştır (bk. el-A‘râf 7/65; Hûd 11/50; eş-Şuarâ 26/123-126). Hz. Hûd’un onları uyarması, Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri hatırlatarak O’na inanmalarını istemesine karşı onlar, “İster öğüt ver ister verme, bizce birdir, farketmez” (eş-Şuarâ 26/136) diyerek kendilerine yapılan ikazları dinlememişlerdir. İsyan ve inkârlarının cezası olarak Allah, önce yağmurlarını keserek kuraklık sebebiyle ünlü İrem bağlarını kurutmuş, daha sonra kasıp kavuran bir rüzgârla onları cezalandırmıştır (bk. el-Ahkāf 46/24-25; el-Kamer 54/19-21). Sekiz gün süren bu rüzgâr, Kur’an’ın tasvirine göre Âd kavmini hurma kütükleri gibi bulundukları yerden söküp atmıştır (bk. el-Hâkka 69/6-8). Hz. Hûd ve ona inanan müminler ise bu felâketten kurtularak (bk. el-A‘râf 7/72) ikinci Âd kavminin çekirdeğini oluşturmuşlardır.
BİBLİYOGRAFYA
Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Mahmûd Muhammed Şâkir – Ahmed Muhammed Şâkir), Kahire 1960-70, VIII, 217; XXVI, 22-23; Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1387/1968 ⟶ Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), IV, 34; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil (nşr. C. J. Tornberg), Leiden 1851-76 ⟶ Beyrut 1385-86/1965-66, I, 85-89; Kurtubî, el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân (nşr. Ebû İshâk İbrâhim), Kahire 1386-87/1966-67, VII, 235-236; Hâzin, Lübâbü’t-teʾvîl, Kahire 1317, IV, 127; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1936, VII, 5800-5801; Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ, İstanbul 1966, I, 9; Tecrid Tercemesi, IX, 90; Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal fî târîḫi’l-ʿArab ḳable’l-İslâm, Beyrut 1976-80, I, 299-302; F. Buhl, “Âd”, İA, I, 123-124; a.mlf., “ʿĀd”, EI2 (İng.), I, 169.
Eserleri. 1. Hak Dini Kur’an Dili. Kırk sekiz yaşında iken başlayıp altmış yaşında tamamladığı tefsiri olup en meşhur eseridir. İlk defa Diyanet İşleri Reisliği tarafından yayımlanan eserin (İstanbul 1935-1938) daha sonra birçok baskısı yapılmıştır.
YanıtlaSil2. İrşâdü’l-ahlâf fî ahkâmi’l-evkāf. Mülkiye Mektebi’nde okutmak üzere hazırladığı bir ders kitabıdır (İstanbul 1330 r./1914).
3. Hz. Muhammed’in Dini İslâm. Anglikan Kilisesi’nin sorularına şeyhülislâmlık adına verdiği cevaplardan oluşan bir risâledir. Tefsirinin sonraki baskılarının baş tarafına eklenerek yayımlanmıştır (İstanbul 1979).
4. Metâlib ve Mezâhib (İstanbul 1341). Fransız felsefe tarihçisi Paul Janet ve Gabriel Seailles tarafından yazılan Histoire de la philosophie adlı eserin tercümesidir. Tahlilî Târih-i Felsefe başlığını da taşıyan esere yazdığı mukaddime ile tahlil ve tenkit mahiyetindeki geniş dipnotları felsefî bakımdan büyük değer taşımaktadır.
5. İstintâcî ve İstikrâî Mantık. İngiliz müellifi Alexander Bain’e ait eserin Fransızca’ya yapılan tercümesinden Türkçe’ye çevirdiği bu kitabı Süleymaniye Medresesi’nde öğrencilere ders notu olarak vermiştir.
Bunların dışında ilhâdın temelsizliği, inkâr ve şirkin insan ruhunda uyandırdığı ıstırap, İslâmiyet’in ilerlemeye engel olmadığı, orduya yapılan yardımların zekât yerine geçebileceği gibi değişik konularda Beyânülhak ve Sebîlürreşâd dergilerinde Küçük Hamdi veya Elmalılı Küçük Hamdi imzaları ile yayımlanmış yirmiyi aşkın makalesi vardır.
BİBLİYOGRAFYA
Elmalılı, Hak Dini, I, 14-24, 29, 65-73, 75, 86-89, 107, 122, 174, 180-183, 202, 203, 207, 214, 216, 267, 282, 286-287, 330-331, 359-360, 366, 372, 379, 396, 407, 409, 411, 501-507, 516, 532, 547, 550-552, 566-567, 575-578, 584, 595, 659; II, 737, 750, 855-859, 997, 1023, 1057, 1080-1088, 1112-1114, 1120-1121, 1126, 1195-1196, 1244-1245, 1316, 1442; III, 1527, 1739-1740, 1849, 1902, 1919, 1939, 1949, 1981, 1991-1992, 2007-2008, 2016-2017, 2061, 2106-2108, 2112, 2150, 2185-2187; IV, Mukaddime, s. 12, ayrıca bk. 2229-2254, 2323-2326, 2514, 2628, 2650, 2711-2722, 2791, 2936, 2950-2953, 2957, 3003-3004; V, 3053, 3124, 3288, 3355, 3709-3710, 3731; VI, 3812, 4136, 4172-4174, 4216, 4228, 4249, 4261, 4512; VII, Mukaddime, s. 12-19, ayrıca bk. 4561, 4584, 4634, 4637, 4816, 4878, 4937-4938, 4969, 5156, 5211, 5217-5218; VIII, Mukaddime, s. 16, ayrıca bk. 5323, 5339-5340, 5415, 5629; IX, 6134-6136, 6294-6295, 6432.
a.mlf., “Dîbâce”, Metâlib ve Mezâhib, İstanbul 1341, s. 15-26, 38.
a.mlf., “Makāle-i Mühimme”, Beyânülhak, I, İstanbul 1324, s. 401-403.
Ebül’ulâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul 1966, II-III, 246-247.
Hikmet Bayur, “İbadet Dili”, Necati Lugal Armağanı, Ankara 1968, s. 151.
Fahri Gökcan, Commentaire du Coran par Elmalı’lı (doktora tezi, 1970), Université de Paris Faculte des Lettres et Sciences Humaines.
Albayrak, Osmanlı Ulemâsı, III, 249-250.
Mustafa Sabri Efendi, Mevḳıfü’l-ʿaḳl ve’l-ʿilm ve’l-ʿâlem, Beyrut 1401/1981, II, 156-157.
İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, İstanbul 1986, I, 409-410.
İsmet Ersöz, Elmalılı Mehmed Hamdi Yazır ve Hak Dini Kur’an Dili (doktora tezi, 1986), Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Elmalılı M. Hamdi Yazır Sempozyumu, 4-6 Eylül 1991, Ankara 1993.
Ali Yılmaz, “Elmalılı Hamdi Yazır’ın Türkçesi”, a.e., s. 36-40.
Hüsrev Subaşı, “Elmalılı Hamdi Efendi ve Hat Sanatımızdaki Yeri”, a.e., s. 319-329.
Vehbi Vakkasoğlu, “Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır”, Tercüman, İstanbul 29 Nisan - 2 Mayıs 1987.
Hidayet cennetin anahtarıdır.
YanıtlaSilAllah c.c.Fasıklara ve kafirlere hidayet vermez.
Allah c.c. haram yiyenlere ve günah işleyenlere hidayet vermez.
Allah c.c.Zalimlere hidayet vermez.
Mahmud Esad Coşan
Akra fm.
Günün sohbeti.
Ahzab Suersi'nin 37.nci âyetinde bu çelişkili durum şöyle bildirilmektedir:
YanıtlaSil(mealen) "Allah c.c.ın açığa çıkaracağı şeyi ise sen içinde gizli tutuyordun ve insanlardan çekiniyordun.Halbuki Allah c.c. ,kendisinden çekinip korkmana daha lâyıktır."Bu Âyet, ortadaki kördüğümü çözüverdi.
Tabiratlı, terkipli, Ansiklopedik
Risale-i Nur'un Büyük Lügatı.sy.1399.
AHKĀF SÛRESİ
YanıtlaSilسورة الأحقاف
Kur’ân-ı Kerîm’in kırk altıncı sûresi.
Âd kavminin yaşadığı Ahkāf bölgesi
Müellif:
EMİN IŞIK
Ahkāf, lugatta “uzun, meyilli ve yüksekçe kum yığını” mânasına gelen hıkfın çoğulu olup, “eğri büğrü kum tepeleri” demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de Âd kavminin, Hz. Hûd tarafından imana davet edildikleri sırada yaşadıkları yerin adı olarak geçer. Kaynaklarda bu yerle ilgili farklı bilgiler verilmektedir. Buranın Yemen’in Sihr mıntıkasında denize bakan yüksek kumluk bölge, Arabistan’ın güneyinde Uman ile Mehre arasında bir vadi veya Uman ile Hadramut arasında kalan geniş kum çölü olduğu ileri sürülmüştür. Araplar, umumiyetle yarımadanın güneyindeki kendilerince fazla bilinmeyen kum çölüne bu adı verirlerdi.
Ahkāf sûresi, adını yirmi birinci âyette geçen ahkāf kelimesinden almıştır; “hâ-mîm” ile başlayan ve Mushaf’ta ardarda dizilmiş bulunan yedi sûrenin sonuncusudur. Mekke devrinde Câsiye sûresinden sonra nâzil olmuştur. On, on beş ve otuz beşinci âyetlerinin Medenî olduğu da rivayet edilmiştir. Otuz beş âyettir; sûre evvelindeki “hâ-mîm”i tek başına bir âyet saymayanlara göre ise otuz dört âyettir. Fâsılaları م ve ن harfleridir.
Konusu bakımından kendisinden önceki Câsiye sûresinin devamı mahiyetinde olan Ahkāf sûresindeki âyetleri muhteva yönünden beş grupta mütalaa etmek mümkündür. 1-6. âyetlerde, Kur’ân-ı Kerîm’in Allah tarafından indirilmiş bir kitap olduğuna işaret edildikten sonra Allah’ın göğü, yeri ve diğer varlıkları belli bir süre içinde ve bir gayeye bağlı olarak yarattığı, bu gerçek apaçık ortadayken Allah’tan başka tanrılar edinmenin mânasızlığı, haklarında akla veya nakle dayalı hiçbir delil bulunmayan, sürekli yakarılsa da kıyamete kadar hiçbir karşılık veremeyecek olan putlara tapmanın saçmalığı çarpıcı bir şekilde ortaya konur; bunun ne kötü bir sapıklık olduğuna dikkat çekilir. 7-14. âyetlerde, vahyin gerçekliği ve buna bağlı olarak Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğu, Kur’an’ın şüphe götürmez üstünlüğü, iman davasının haklılığı, müşriklerin bile bile gerçeği kabule yanaşmadıkları anlatılır. 15-20. âyetlerde, imanın iyilik ve ahlâkla, inkârın da kötülük ve ahlâksızlıkla olan ilişkisi konu edilir. Gerçek müminin aile ve sosyal çevresiyle olan iyi münasebetleri üzerinde durulur. Allah’a ve âhiret gününe inanan insanın Allah’ın emrine uyarak O’nun rızasını iyi davranışlarda araması ve iyiliğin her şeyden önce en yakınlara, özellikle ana ve babaya yapılması gerektiğine işaret edilir. Kendisini büyütmek ve yetiştirmek için birçok sıkıntılara katlanan ana babasına karşı saygılı davranmayan, onların öğütlerini dinlemeyenlerin âhirette azap görecekleri ihtar edilir. 21-29. âyetlerde, Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’e ve müminlere karşı takındıkları olumsuz tavırdan vazgeçip öğüt almaları için kendilerine Âd kavminin uğradığı âkıbet hatırlatılır. Hz. Hûd’un Âd kavmini, putları bırakıp yalnız Allah’a kulluk etmeleri, aksi halde büyük bir felâkete uğrayacaklarını haber vererek uyardığı, buna rağmen onların küfür ve inkârda ısrar ettikleri, Allah’ın da onları, inkâr ve taşkınlıklarının cezası olarak, her şeyi yıkıp yok eden korkunç bir kum fırtınası ile helâk ettiği anlatılır ve aynı âkıbete uğrayan diğer toplumların halinden ibret alınması öğütlenir. Son âyetlerde ise cinlerin de insanlar gibi Hz. Peygamber’in tebliğine uymakla mükellef oldukları ve bu konuda uyarıldıkları belirtilerek Allah’ın davetine uymayanların apaçık bir sapıklık içinde bulunduklarına ve âhirette cezalandırılacaklarına işaret edilir.
YanıtlaSilAhkāf sûresinde, Hz. Peygamber’e kavminden gördüğü eza ve cefaya, diğer büyük peygamberler (ülü’l-azm*) gibi katlanması tavsiye edilir. Sûre, küfrün sonunun yakın olduğunu, inananların mutlaka başarıya ulaşacaklarını haber veren âyetlerle sona erer. Bundan sonraki Muhammed sûresinde cihad ve savaşa izin veren âyetlerin bulunması, Mekkeli müşriklerin uğrayacağı hezimetin eski ümmetlerin helâkinde görüldüğü gibi tabii âfetler sebebiyle değil, ileride güçlenecek olan müslümanların eliyle gerçekleşeceğine işaret sayılır. Bu nokta aynı zamanda bu iki sûre arasındaki münasebeti de gösterir.
BİBLİYOGRAFYA
Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Bulak 1323-29 ⟶ Beyrut 1398/1978, XXVI, 2-25; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ḥḳf” md.; Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân, Beyrut 1376/1957, I, 115-116; Kurtubî, el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân (nşr. Ebû İshak İbrâhim), Kahire 1386-87/1966-67, XVI, 178-222; Lisânü’l-ʿArab, “ḥḳf” md.; Süyûtî, el-İtḳān (nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl), Kahire 1387/1967, I, 74; Âlûsî, Rûḥu’l-meânî, Bulak 1301 ⟶ Beyrut, ts. (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), VIII, 74-98; Kāmûsü’l-a‘lâm, I, 783; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1982, VI, 4333-4365; Muhammed İsmâil İbrâhim, Muʿcemü’l-elfâẓ ve’l-aʿlâmi’l-Ḳurʾâniyye, Kahire, ts. (Dârü’l-fikri’l-Arabî), s. 131; “Ahkâf”, İA, I, 157; G. Rentz, “al-Aḥḳāf”, EI2 (İng.), I, 257; a.mlf., “el-Aḥḳāf”, UDMİ, II, 44.
AHZÂB SÛRESİ
YanıtlaSilسورة الأحزاب
Kur’ân-ı Kerîm’in otuz üçüncü sûresi.
Ahzâb sûresinin muhakkak hattıyla yazılmış ilk âyetleri
Müellif:
EMİN IŞIK
Tamamı Medine devrinde nâzil olan sûre yetmiş üç âyetten ibarettir. Fâsıla*sı, 4. âyetin sonundaki “lâm” harfi dışında “elif”tir. Adını, 20 ve 22. âyetlerinde geçen ahzâb kelimesinden almıştır. Ahzâb, “parça, kısım; cemaat; silâh ve harp aleti” gibi anlamlara gelen hizb kelimesinin çoğuludur. Bir Kur’an cüzünün dörtte birine de hizb adı verilir. “Onlar şeytanın hizbidirler” (el-Mücâdile 58/19) âyetinde olduğu gibi, bir kimsenin özel askerlerine, yakın adamlarına da hizb denmekle beraber sûrede geçen ahzâb kelimesiyle, Hz. Peygamber’e karşı savaşmak üzere toplanıp Medine’yi kuşatmaya gelen ve Hendek Gazvesi’ne sebep olan müttefik düşman kuvvetleri kastedilmiştir. Bu sebeple Hendek Gazvesi’nin bir adı da Ahzâb Gazvesi’dir. Bu savaşta Medine’yi ele geçirmeyi, Hz. Peygamber’i ortadan kaldırıp müslümanları toptan imha etmeyi hedef alan yahudilerle Mekkeli müşriklerin planı, Hz. Peygamber’in Medine çevresine kazdırmış olduğu bir hendekle engellendi. Bu olaydan sonra müşrikler bir daha müslümanlara karşı taarruza geçemediler. Neticede Müslümanlık Arabistan’da hızla yayılmaya başladı (geniş bilgi için bk. HENDEK GAZVESİ).
Sûrenin bazı âyetlerinin (12-27) bu olay üzerine nâzil olduğu görülmekle beraber sûre içinde daha sonraki olaylarla ilgili âyetler de bulunmaktadır. Meselâ, “Artık bundan sonra kadın almak sana helâl değildir” meâlindeki 52. âyetin, çok kadınla evliliğe sınır koyan Nisâ sûresinden sonra geldiği anlaşılmaktadır. Buna göre, denilebilir ki sûrenin bütünüyle tamamlanması hicretin 9. senesine kadar sürmüştür.
Ahzâb sûresinde müslümanlar, İslâm düşmanlarının İslâmiyet’i yıkmaya ve zayıf düşürmeye yönelik saldırılarına karşı uyarılmakta ve onların ayrı din ve milletlerden olsalar dahi müslümanlara karşı birlikte harekete geçebilecekleri, silâh ve kuvvet zoruyla müslümanları imhaya kalkışabilecekleri belirtilmektedir. Silâh ve kuvvete başvurmadıkları barış zamanlarında da Hz. Peygamber’in şahsı ve aile hayatıyla ilgili iftira ve dedikodular yayarak İslâmiyet’i gözden düşürmeye, onu zihinlerden ve gönüllerden silmeye çalışacakları ifade edilmektedir.
Daha önce Mekke devrinde nâzil olan sûreler İslâmiyet’in parlak geleceğini müjdelerken, Müslümanlığın güçlenmeye başladığı sıralarda gelen bu sûre müslümanlara yönelik maddî ve kültürel tehlikelere dikkat çekmekte, çeşitli dinî cemaatler arasında kendilerine mahsus özelliklerle ayrı bir sosyal yapıya sahip olan müslüman toplumunun sağlam temellere dayanması gereğini ortaya koymaktadır. Bundan dolayıdır ki sûre içinde nesep, miras, nikâh, boşanma, giyim kuşam, görgü ve eğitim gibi hukuk ve ahlâkla ilgili âyetler bulunmaktadır. Gelenekçi ve dar çerçeveli aşiret düzeninden iman, eğitim, ahlâk ve hukuk temelleri üzerine kurulu geniş çerçeveli ve ileri bir toplum düzenine geçişin cihanşümul ilkelerini getiren Ahzâb sûresi, dokuz ana konuyu ele almaktadır.
YanıtlaSil1-8. âyetler kâfir ve münafıkların dedikodularına değil, Allah’tan gelen vahye uymayı emreder. Câhiliye dönemine ait olan zıhâr* ve evlât edinme âdetleriyle soy üstünlüğü ve asâlet unvanlarını ortadan kaldırır. Tevhid inancına dayalı yeni düzende bütün müslümanların dost ve kardeş olduklarını, birbirlerine eşit ve aynı haklara sahip bulunduklarını anlatır. 9-20. âyetlerde müttefik kuvvetlerin (ahzâb) Medine’ye hücumu, savaş karşısında münafıklarla korkakların durumu, savaştan kaçmak için bahane uydurmaları, müminlerin bu savaşla imtihan edilmeleri dile getirilmektedir. 21-27. âyetlerde savaş karşısında müminlerin tavrı anlatılmakta, münafıklarla korkakların aksine onların savaştan dolayı yılgınlık göstermedikleri, Hz. Peygamber’i örnek aldıkları, karşılarındaki düşman birliklerini kendileri için bir imtihan saydıkları, bundan dolayı iman ve teslimiyetlerinin arttığı, sonunda da Allah’ın vaad ettiği zafere ulaştıkları belirtilmektedir. Bu savaşın en önemli sonucu, Medine ve çevresindeki yahudi tehlikesinin ortadan kalkmış olmasıdır. 28-34. âyetlerde Hz. Peygamber’in örnek aile hayatı ortaya konmaktadır. Hendek Gazvesi’nden sonra müslümanların iktisadî durumları düzelip de Peygamber hanımlarının bu refahtan nasiplerini almak istemeleri üzerine Ahzâb sûresinin 28-29. âyetleri nâzil oldu ve şayet refaha yönelik isteklerinde ısrar ederlerse Hz. Peygamber’in onları boşayıp istedikleri şeyleri kendilerine vereceği belirtildi. Fakat onlar peygamber hanımı olarak kalmayı ve onun dilediği şekilde yaşamayı tercih ettiler. 35-40. âyetlerde Hz. Peygamber’in aile hayatının dindarlık ve iffet temeli üzerine kurulduğunu gösteren, aynı zamanda müslümanlarda da bulunması istenen on özelliğe işaret edildikten sonra, onun Zeyneb ile evlenmesi olayı ve bu evlilikten elde edilen sonuçlar anlatılmaktadır. Buna göre âzatlı bir köle, Câhiliye devrindeki uygulamanın aksine, soylu bir kadını nikâhlayabileceği gibi müminler de evlâtlıklarının boşadığı kadınlarla evlenebileceklerdir (ayrıca bk. ZEYNEB bint CAHŞ). 41-52. âyetlerde Allah’ı anmanın gereği belirtildikten sonra Hz. Peygamber’in yalnızca iman ve ibadet konularında değil, insanoğlunun faaliyet alanına giren bütün konularda özellikle aile hayatında ve sosyal ilişkilerde örnek bir şahsiyete sahip olduğuna işaret edilmektedir. 53-58. âyetlerde Hz. Peygamber ve onun hanımları karşısında müminlerin riayet etmesi gereken belli başlı muaşeret kaideleri zikredilmektedir. 59-68. âyetlerde yalan haber yayan, iffetli kadınları rahatsız eden ve toplumun huzurunu bozmaya çalışan ahlâksız, münafık, iftiracı ve bozgunculara karşı müminlerin uyanık bulunmaları ve tedbirli olmaları tavsiye edilmekte, sözü edilen bu kişilerin feci âkıbetleri anlatılmaktadır. 69-73. âyetlerde önce müminlerin Hz. Mûsâ’yı üzen yahudilerle münafıklara benzememeleri emredilmektedir. Bu kısım sûre girişindeki âyetlerin bir bakıma tekrarı ve tekidi mahiyetindedir. Ancak orada sevgi ve din kardeşliği açısından ele alınan iman, burada o sevgi ve kardeşliğin canlı ve müşahhas ifadesi olan itaat ve disiplin açısından değerlendirilmekte ve görevlerin yerine getirilmesi sonucuna bağlanmaktadır. İtaat âyetinden sonra emanet* âyetinin gelmesi, emre itaat etmenin emanete riayet anlamı taşıdığını gösterir. Sûrenin en son âyeti de ilk âyetiyle ilgilidir. Çünkü ilk âyet kâfirlerle münafıklara uymamayı emretmekte, son âyet ise onların Allah tarafından azaba uğratılacaklarını bildirmektedir. Sûre, müminlerden günah işleyenlerin tövbelerinin kabul edilip bağışlanacaklarını müjdeleyerek sona ermektedir.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ḥzb” md.
Lisânü’l-ʿArab, “ḥzb” md.
Taberî, Tefsîr, XII, 74-99; XXII, 2-38.
İbnü’l-Cevzî, Nüzhetü’l-aʿyün, s. 116-118.
Kurtubî, Tefsîr, XIV, 113-258.
Turayhî, Mecmaʿu’l-baḥreyn, Beyrut 1985, II, 38-39.
Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, VII, 2-111.
Hamîdullah, İslâm Peygamberi, II, 12-27.
Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul 1980, s. 476-489.
Elmalılı, Hak Dini, VI, 3864-3936.
Hasan Muhammed Bâcûde, Teʾemmülât fî sûreti’l-Aḥzâb, Mekke 1403.
D. B. Macdonald, “Ḥizb”, İA, V/1, s. 547-548.
a.mlf., “Ḥizb”, EI2 (İng.), III, 513-514.
a.mlf., “Ḥizb”, UDMİ, VIII, 168-170.
HENDEK GAZVESİ
YanıtlaSilغزوة الخندق
Müslümanlarla Mekkeli müşrikler ve müttefikleri arasında yapılan savaş (5/627).
Hendek Gazvesi’nde Hz. Peygamber’in karargâhının bulunduğu yerde yapılan Mesâcid-i seb‘a – Medine / Suudi ArabistanHendek Gazvesi’nin yapıldığı yerleri gösteren plan
Müellif:
MUHAMMED HAMÎDULLAH
Medine önlerinde, hicretin 5. yılı Şevval ayının 7’sinde (1 Mart 627) başlayıp Zilkade’nin 1. günü (24 Mart 627) sona eren savaşa, şehrin müdafaası çevresine kazılan hendeklerle sağlandığı için Hendek Gazvesi denilmiştir. Saldırgan tarafta yer alan Kureyşliler, Hayber yahudileri, Gatafânlılar, Fezâreliler, Esedoğulları ve Süleymoğulları gibi birçok grubu ifade etmek için Kur’ân-ı Kerîm’de kullanılan “ahzâb” (hizipler, gruplar) tabirinden dolayı bu savaşa Ahzâb Gazvesi adı da verilir. 33. sûrenin 20 ve 22. âyetlerinde, Medine’yi kuşatmaya gelen müttefik düşman kuvvetlerinden “ahzâb” şeklinde bahsedilmekte, bazı âyetleri söz konusu savaş hakkında nâzil olan sûre de adını bu kelimeden almaktadır.
Hicretin 3. yılında (625) vuku bulan Uhud Gazvesi’nden sonra müslümanların, hem Kureyşliler’le hem de Medine ve Hayber’de yaşayan yahudilerle münasebetleri daha kötü bir hal almıştı. Kureyşliler Uhud’dan sonra, Suriye’ye giden kervanlarının güvenliğini sağlamak için Medine çevresini topraklarına katma arzusunu gerçekleştiremedikleri gibi Uhud’da elde ettikleri kısmî başarılarını da bir sonuca bağlayamamışlardı. Buna karşılık müslümanlar kısa zamanda eski güçlerine kavuşmuş, Zâtürrikā‘ ve Hicaz-Suriye kervan yolu üzerindeki Dûmetülcendel’e yaptıkları seferlerle Kureyş’in yalnız Mısır ve Suriye’ye değil Irak’a giden kervanlarına da yolları kapatmışlardı. Hicretin 4. yılında (625) Medine’den kuzeye Hayber ve çevresine sürülmüş olan Benî Nadîr yahudileri müslümanlar için Suriye ticaret yolunun emniyeti bakımından tehdit oluşturmaya ve civar bölgelerde yaşayan halkı kışkırtmaya başladılar. Sellâm b. Ebü’l-Hakīk, Huyey b. Ahtab ve Rebî‘ b. Ebü’l-Hakīk gibi Benî Nadîr’in ileri gelenleri Mekke’ye giderek Kureyşliler’i müslümanlara karşı birlikte savaşmaya ikna ettiler. Ayrıca Dûmetülcendel hâkiminin bu yöreden Medine’ye giden kervanlara zarar vermesini sağladılar. Aynı zamanda Gatafân ve Fezâre kabilelerini, Hayber yöresinin bir yıllık hurma mahsulüne mukabil müslümanlara karşı girişecekleri mücadelede yanlarına çektiler; daha sonra da Benî Süleym’i bu ittifaka dahil etmeyi başardılar. Diğer taraftan Mekke’ye bir heyet gönderip yaptıkları anlaşmaları haber vererek müşrikleri Medine’ye saldırmaya teşvik ettiler. Böylece kuzeyde Gatafân, Fezâre ve Esed, doğuda Süleym, güneyde Kureyş, Kinâne ve Sakīf kabileleriyle Medine’yi üç tarafından çevirmeyi düşünüyorlardı. Bu sırada Dûmetülcendel bölgesinin hâkimi Ükeydir b. Abdülmelik, Suriye ve Irak’tan Medine’ye gelen hububat yüklü kervanların geçtiği yolu kesti. Yahudilerin planı Hz. Peygamber’i Medine’den dışarıya çekmek, ardından Gatafân ve Kureyşliler’in el ele verip Medine’yi yağma etmelerine imkân hazırlamak ve Resûlullah’ı merkezden uzak bir yerde zor duruma düşürmekti. Resûl-i Ekrem Dûmetülcendel’e hareket etti; ancak beklenmedik bir şekilde Medine’ye geri döndü. Bir rivayete göre Huzâalılar, on günlük yolu dört gecede kateden habercileriyle Kureyş’in savaşa hazırlandığını Hz. Peygamber’e bildirmişlerdi (Şâmî, IV, 514).
YanıtlaSilResûlullah Medine’ye döner dönmez savaş hazırlıklarına başladı. Uhud’da alınan dersten sonra kuşatma altında kalmak açık arazide çarpışmaya tercih edildi ve ittifakla şehrin içeriden savunulması kararlaştırıldı. Yiyecek ve içecek ihtiyacını karşılayacak her şey mevcuttu. Şehrin özellikle üç tarafı yoğun biçimde bahçeler ve bunları birbirinden ayıran çit ve alçak duvarlarla çevrilmişti; ayrıca aralarında uzanan yollar çok dardı. Düşmanın bu engelleri aşması zor olup küçük askerî birliklerle bile durdurulması mümkündü. Ancak Kureyş ve müttefiklerinin çokluğu hakkında alınan haberler üzerine savunmayı takviye için şehrin çevresinde uygun yerlere hendek kazılmasına karar verildi; kaynaklarda genellikle bunun Selmân-ı Fârisî’nin teklifi üzerine kararlaştırıldığı belirtilir. Hz. Peygamber, muhacir ve ensardan bazı sahâbîlerle birlikte hendek kazılacak yerleri tesbit etti. Kazı sırasında da zaman zaman kendisi için kurulan Türk çadırından (kubbe Türkiyye) çıkıp bizzat çalıştı (İbn Sa‘d, IV, 83). Yaklaşık 5,5 km. uzunluğundaki hendeğin genişliği 9 m., derinliği ise 4,5 m. kadardı (hendek açılan yerler ve kazılması için bk. Hamîdullah, Hz. Peygamberin Savaşları, s. 132-144).
Birkaç haftada tamamlanan hendek kazma işinden hemen sonra muhtemelen 10-12.000 kişiden oluşan düşman ordusu Medine’ye ulaştı ve karargâhını şehrin kuzeyinde Uhud Savaşı’nın yapıldığı alanda kurdu; müşriklerin sancağını Benî Abdüddâr’dan Osman b. Talha taşıyordu. Müslüman askerlerin sayısı ise 3000 kadardı ve muhacirlerin sancaktarı Zeyd b. Hârise, ensarınki de Sa‘d b. Ubâde idi. Resûl-i Ekrem kadınlarla çocukların, yiyecek ve içeceklerin, değerli eşyaların ve hayvanların şehirde bulunan en müstahkem binalarda toplanmasını ve ordunun Sel‘ dağı eteklerinde karargâh kurmasını emretti. Kendisi de çadırını Zûbâb dağından bugün Fetih Mescidi’nin bulunduğu yere nakletti. Kureyşliler ve müttefikleri böyle bir hendekle karşılaşacaklarını hiç düşünmedikleri için şaşırıp kaldılar. Zira hendekler, düşman süvarilerini hücumdan caydıracak bir genişliğe sahipti ve gece gündüz müslüman birlikler tarafından kontrol altında tutuluyordu. Daha önce Hayber’e sürülmüş olan Benî Nadîr’e mensup bir heyet, Medine’de oturan ve müslümanlarla arası iyi olan Benî Kurayza yahudilerine gidip onları müslümanlara karşı hücuma geçmeye ikna etti. Durumu öğrenen Hz. Peygamber hemen tedbir aldı ve birkaç yüz kişiden oluşan iki birlik göndererek yahudi mahallelerinin etrafını kuşattı. Öte yandan Gatafân ve Fezâre kabileleriyle birlikte gelen paralı askerlerle ayrı bir anlaşma yapmak üzere onlara bir heyet gönderdi; fakat istedikleri aşırı ücret yapılan bir toplantıdan sonra reddedildi. Bu arada Benî Eşca‘ kabilesinin reisi Nuaym b. Mes‘ûd müslüman olmuş ve bunu henüz kimse duymamıştı. Nuaym, Resûl-i Ekrem’in isteği üzerine Benî Kurayza yahudilerine gitti ve kendilerine Medineli olmayan müttefiklerin yurtlarına dönünce yalnız kalacaklarını, onlardan savaşacaklarına ve kuşatmayı kaldırmayacaklarına dair söz vermelerini, güvence için de Kureyş’ten rehin istemelerini tavsiye etti. Sonra da müttefik ordugâhlarına giderek yahudilerin gizlice Hz. Peygamber’le anlaştıklarını, Kureyş’in bazı ileri gelenlerini rehin alıp ona götürmeye karar verdiklerini söyledi; aynı haberleri müslümanlar arasında da yaydı. Böylece düşman saflarında ortaya çıkan ihtilâf Benî Kurayza yahudilerinin saf dışı kalmaları sonucunu doğurdu. Muhasara esnasında hendeğin her iki yanında bulunan taraflar birbirlerine ok ve taş yağdırmaktaydı. Müşrikler hendeği geçebilecek dar alanlar arıyor ve hücumlarını yoğunlaştırıyordu. İslâm ordusu, bir yandan düşmanların başka bölgelerden şehre sızmasına engel olmaya,
, bir yandan da onları hendek boyunca etkisiz hale getirmeye çalışıyordu. Müşrikler aralarında nöbetleşerek hücuma geçiyorlar, bu birliklere sırasıyla Ebû Süfyân b. Harb, Hübeyre b. Ebû Vehb, İkrime b. Ebû Cehil, Dırâr b. Hattâb, Hâlid b. Velîd ve Amr b. Âs gibi ünlü savaşçılar kumanda ediyorlardı. Bir gün Hz. Peygamber’in çadırı müşrikler tarafından yoğun biçimde ok yağmuruna tutulmuş, ancak ashabın ok ve taşlarla karşılık vermesi üzerine saldırı başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bu sırada Kureyş süvarilerinden İkrime b. Ebû Cehil, Nevfel b. Abdullah, Hz. Ömer’in kardeşi Dırâr b. Hattâb, Hübeyre b. Ebû Vehb ve Amr b. Abdüved hendeğin dar bir yerinden İslâm ordusunun bulunduğu tarafa geçtiler. Araplar arasında cesaretiyle şöhret kazanan Amr b. Abdüved mübâreze için bir savaşçı istedi. Henüz genç yaşta bulunan Hz. Ali mübâreze için onun karşısına çıktı. Resûl-i Ekrem Ali’ye kılıcını verdi ve sarığını sardı. Amr, başlangıçta küçümsediği Hz. Ali tarafından bir kılıç darbesiyle yere serildi. Onunla birlikte hendeği geçenler de geri çekilmek zorunda kaldılar. Nevfel b. Abdullah ise hendeğe düşerek öldü.
YanıtlaSilEsasen müşrikler kısa sürecek bir savaş için hazırlanmışlardı ve işin uzaması hem savaşçıların hem de binek hayvanlarının yiyecek kaynaklarının tükenmesine sebep oluyordu. Bu arada Hayber yahudilerinin gönderdiği yirmi deve yükü yiyecek maddesi ve hayvan yemi müslümanların eline geçti. Ayrıca hava da iyice soğumuştu; Medine’nin şiddetli soğuğu Mekkeliler’i güç durumda bırakıyordu. Şiddetli bir rüzgâr onların mukavemetini iyice kırmış ve müşrikler paniğe kapılmıştı. O sıralarda şevval ayının sonuna gelinmişti; haram aylardan zilkade girmek üzereydi ve hac mevsimi başlayacaktı. Kureyş ordusu kumandanı Ebû Süfyân, bu şartlar altında sonuç alınamayacağını anlayıp Mekke’ye dönmek üzere kuşatmayı kaldırdı; parayla tutulmuş askerler de çekilip gitmekten başka çare bulamadılar.
Müslümanlar Hendek Gazvesi’nde büyük sıkıntılara mâruz kalmış ve kalabalık düşman ordusu karşısında endişeye kapılmışlardı. Hiçbir olayda namazını geçirmeyen Hz. Peygamber’in kuşatma sırasında öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını geceleyin hep birden eda etmek zorunda kalması onun ve ashabının çok zor şartlar altında mücadele verdiklerini gösterir. Kur’ân-ı Kerîm, müttefik birliklerin gelişini ve bunun karşısında bazı müslümanların nasıl endişeye kapıldıklarını şu âyetlerle tasvir eder: “Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi. Onlar hem yukarınızdan hem de aşağı tarafınızdan üzerinize yürüdükleri, gözler yıldığı, yürekler gırtlağa dayandığı ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman, işte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğramışlardı. O zaman münafıklarla kalplerinde hastalık bulunanlar, ‘Meğer Allah ve resulü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar’ diyorlardı” (el-Ahzâb 33/9-12); “Allah, o inkâr edenleri hiçbir fayda elde edemeden öfkeleriyle geri çevirdi. Allah’ın yardımı savaşta müminlere yetti. Allah güçlüdür, mutlak galiptir” (el-Ahzâb 33/25).
YanıtlaSilİslâm tarihinde bir dönüm noktası olan Hendek Gazvesi’nde altı müslüman (Sa‘d b. Muâz, Enes b. Evs, Abdullah b. Sehl, Tufeyl b. Nu‘mân, Sa‘lebe b. Ganeme ve Kâ‘b b. Zeyd) şehid oldu; sekiz düşman askeri öldürüldü. Hicretten sonra başlayan Kureyşli müşriklerin Medine’ye karşı saldırıları Hendek Gazvesi’yle son bulmuştur. Hz. Peygamber bu gazveden sonra savaş taktiğini değiştirdi ve müslümanlara saldırı hazırlığı içinde olan düşman kuvvetlerine onlardan daha erken davranıp hücum etmeye karar verdi. Nitekim Resûl-i Ekrem, Hendek Gazvesi’nden hemen sonra Benî Kurayza yahudilerinin üzerine yürümüştür (bk. KURAYZA).
BİBLİYOGRAFYA
Buhârî, “Cihâd”, 33-34, 161, “Meġāzî”, 29, “Aḥkâm”, 43, “Temennî”, 7; Müslim, “Cihâd”, 125-130; Vâkıdî, el-Meġāzî, II, 440-496; İbn Hişâm, es-Sîre2, III, 214-233, 254-273; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, II, 65-74; IV, 83; Belâzürî, Ensâb, I, 343-347; Taberî, Târîḫ (de Goeje), I, 1462-1485; Makrîzî, İmtâʿu’l-esmâʿ (nşr. Mahmûd Şâkir), Kahire 1941, I, 199-204; Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, IV, 512-592; Köksal, İslâm Tarihi (Medine), V, 202-320; Diyarbekrî, Târîḫu’l-ḫamîs, I, 479-492; Şevkī Ebû Halîl, el-Ḫandaḳ, Dımaşk 1982; Hamîdullah, Hz. Peygamberin Savaşları, s. 124-157; a.mlf., el-Ves̱âʾiḳu’s-siyâsiyye, Beyrut 1403/1983, s. 73-74; a.mlf., İslâm Peygamberi (Tuğ), I, 241-249; a.mlf., “Ḫandaḳ”, UDMİ, IX, 6-11; A. J. Wensinck, “Handak”, İA, V/1, s. 209; W. Montgomery Watt, “K̲h̲andaḳ”, EI2, (Fr.), IV, 1052; Emin Işık, “Ahzâb Sûresi”, DİA, II, 195-196.
İlim küpü Ali Kara Hocamızdan talebelere kolaylık…. İşte mecellenin 100 kaidesi
YanıtlaSil1. MADDE:
Fıkhın Tarifi:
اَلْفِقْهُ : عِلْمٌ بِالْمَسَائِلِ الشَّرْعِيَّةِ الْعَمَلِيَّةِ الْمُكْتَسَبَةِ مِنْ اَدِلَّتِهَا التَّفْصِيلِيَّةِ
Fıkıh: şeriatın ameli meselelerini, tafsili delillerin den bilmektir.
Yani, fıkıh amellerle alakalı hususları, tafsilli delillerden bilmek, anlamaktır. Bu şekilde bilmeye fekâhat, bu kimseye de fakîh denir. Fıkıh ilmi tahsiline de tefekkuh denir.
Bir hadisi şerifte buna işaret buyurulmuştur.
Muaviye radıyellahu anhu’dan, Resulullah sallallahu aley hi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah kim için hayır dilerse, onu dinde fâkih kılar.”
Mes’ele: Küllî -umûmî- bir kaide olup, kendisi altına pek çok cüz’î şeyler uygun gelir.
Mesela: Şartlarını toplayan bir vakıf lazım gelir -vakıf olur- denirse, bu “şartlarını cem eden bir vakıf luzum ifade eder” tarzında bir mesele olur ki, bu da bir küllî kaidedir. Buna göre Ahmet, Mehmet, Fatma gibi fertlerin yapacağı vakfın da luzum ifade edeceği zarureten anlaşılmıştır.
Kaide: Bir kat’i külli (veya ekseri) hükümdür ki, bir çok cüz’iyyatın hükmünün bilinmesi kendisi ile murad olunur.
Hüküm: Kulların fiili ile alakalı olan İlahi hitap. Yani kulların yapması veya yapmaması istenen hükümler; farz, vacib, haram, mekruh, sahih, fasit gibileri.
Fıkıh ilminin mevzusu: Mükellefin fiilleridir. Yani hayatı boyunca işleyeceği bütün hususlar, fıkhın konusu dahilindedir.
Fıkhın Gayesi: Dünya ve ahıret saadetine nail olmaktır.
Şari’: Hak tealadır. Bazan Peygamberimiz sallallahu aley hi ve selleme de hükümleri beyan ve tebliğ edici olması haysiy yetinden şari’ denilir.Mükellef: Allahu teala tarafından kendisine bir şeyi yap-mak veya yapmamak külfeti/zahmeti lazım getirilen akıllı ve baliğ kimsedir. Bu külfeti ona lazım getirmeye de teklif denir.
Şeriat: Din, islam, millet. Allahu tealanın kulları için tayin etmiş olduğu dini/uhrevi ve dünyevi ahkamın toplamıdır. Bazan, islamda ceza hukukuna da –şeriat- söylenir.
Ameliyye: Kulların fiilleri ile alakalı hususlar. İbadetler, muameleler, alış verişler, miras ve vasıyyet gibileri. Buna itika di hususlar dahil değildir.
Fıkhi meselelerin bazısı ahıretle alakalıdır. İbadetler bu kabildendir. Bazısı da dünya ile alakalıdır. Bunlar muameleler, nikahla alakalı hususlar ve cezalardır.
İnsan nevisinin kıyamete kadar bekası için evlilik mües-sesesi gereklidir; yaşam için sanat, ticaret, ziraat, alış veriş gereklidir; bütün bunların düzgün işlemesi de adalete hak ve hukuka dayanır. İşte bütün bu hususları ihtiva için dinimiz dünyalık olarak gerekli düzenlemeyi tayin etmiştir. Kulluk bor-cu olan ibadetler, muameleler, akitler ve cezalar.
İslam alimleri insanların ihtiyacı olan hususlarda fetva ve hüküm vermek için kolaylık hasıl etmekte konuları/meseleleri bablara, fasıllara ayırmış, bunlarla alakalı kaideler tertible-yerek önümüze, şu ‘Mecelley-i ahkam-ı adliyye’dediğimiz eseri koymuşlardır.
2. MADDE:
YanıtlaSilاْلاُمُورُ بِمَقَاصِدِهَا
İşler maksadlarına göredir.
Bir iş üzerine bağlanacak hüküm, o işten maksad ne ise ona göredir. Maksad kalbin yöneldiği şey/gayedir.
Mesela alırım, satarım gibi geleceğe dönük/istikbal lafzı ile, şimdiki hal kasdedilirse, ordaki satış-alış muamelesi bağlanmış/akdedilmiş olur. Zira şu lafızlardaki kasdedilen mana, şu an satmak ve almak manalarıdır.
Umur: Emir kelimesinin çoğuludur. Bu lafız fiillere ve sözlere denir.
Kast: Kalbi bir iş olmakla beraber harici bir delille belli olur. Mesela: kayıp eşya meselesinde, kişi başkalarını şahit tutup açıklama yapsa, bu, bulduğu şeyi sahibine geri verece-ğine dair bir harici delil olur. Buna binaen daha sonra bu bulan kişinin elinde bulduğu şey zayi olsa, bu kişinin bir şey öde-mesi lazım gelmez.
Bu kaide “Ameller ancak niyetlere göredir” hadisi şerifinden alınmıştır. Amellerin hükümleri, sevaba müstehak olmaları ancak niyetlere göredir. Bunlar niyete göre değişik-liğe uğrar.
Şafiilere göre amellerin sahih olması ancak niyete bağlı-dır. Niyetsiz olan bir iş sahih olamaz.
Hanefilerde abdestte niyetin farz olmaması, suyun bizzat temizleyici olmasındandır. Fakat niyet edilirse bütün beden yıkan mış gibi sevab olur.
Teyemmümde niyetin farz olmasına gelince, orda toprak niyetle temizleyicilik vasfını alır, bu da ona taharet kasdıyla yönel mekle hasıldır.
Bu asla binaen meselâ: Bir şahıs kabını, su elde etmek için yağmurun altına koysa ve ona su birikse, o suya malik olur. Daha sonra bir başkası suyu dökse bunun ücretini öde-mesi gerekir. Amma kabını yağmur altına bu niyetle koyma-mışsa, biriken suya malik olamaz, bu durumda başkaları da o suyu kullanabilir.
Aynı şekilde birisi ağını veya tuzak aletini avlanmak niyetiyle kurup hazırlasa ve o tuzağa bir kuş takılsa, kuş o ağ sahibinin mülkü olur. Amma ağı kurutmak kasdıyla ipe asmış-sa, ona takılan kuş
kendi malı olmaz, başkası onu alırsa ağ sahibi ondan kuşu talep edemez.
YanıtlaSil2. MADDEDEN HARİÇ OLAN HÜKÜMLER:
Kasıt ve niyetle değişmeyen hükümler bu kaideden hariçtir.
Meselâ, bir kişi baskasının izni okmadan malını şaka yollu alsa, bu durumda gasb edici olur ve niyetine bakılmaz. Alanın şaka niyetine bakılmaz, mal sahibinin iznine bakılır.
Meselâ, bir kişi bir sarhoşu görse ve elindeki paraların zayi olmasından korkup onları sarhoşun elinden alsa, bu du-rumda gasb edici olur ve paraları sahibine ödemekle emre-dilir.
Not: Külli kaidelerde hüküm ekseridir, bunlara zıt bazı hükümlerin bulunması külli kaidelere zarar vermez. Yukarki misallerde olduğu gibi.
3. MADDE:
اَلْعِبْرَةُ فِى الْعُقُودِ لِلْمَقَاصِدِ وَ الْمَعَانِى لا لِْلاَلْفَاظِ وَ الْمَبَانِى
Akitlerde itibar edilen kasıt ve manalaradır, lafız ve kalıblar değildir.
Yani; islamda kişiler arasında cari olan akitlerde (muame lelerde) itibar edilen, onlardan anlaşılan manalar ve kasdedilen şeylerdir.
Akit: Tasarrufta, icabı kabule bağlamaktır. Yani muame-le yapanların birinin teklif ifade eden sözünü, karşı tarafın kabul ifade eden sözüne eklemektir. ilk söze icab, ikinciye ka-bul denilir. Alış-verişler, nikah, kiralamak, emanet vermek gibi muameleler şer’i akitle hasıldır.
Bu kaideden anlaşılan, akit anında şahısların lafızlarına bakılmaz, belki kelamlarından anlaşılan hakiki maksadlarına bakılır. Ancak lafızları tamamen boşa çıkarmamak mümkünse buna dikkat edilir.
Bunun misali, bey-i vefa dır.
Bey-i vefa, satıcı ne zaman ücreti geri verirse, müşteri de satılan malı satıcıya geri verecektir. Bu akit esnasında, müşteri tarafından satınalma sözü kullanılsa da, müşteri mala malik değildir. Zira bu akitteki kasıt satış muamelesi değildir, belki müşterinin alacağına karşılık satıcıdan rehin olarak bir mal alması ve borcu tahsil ettiği zaman malı satıcıya geri vermesidir. Bunun için garanti/rehin olarak satıcıdan bir mal almıştır. Bu akit, hakikatte satış muamelesi manasında değil-dir.
Bu muameleye vefa denilmesinin sebebi, müşterinin malı geri verme şartına riayet etmesi, vefakarlık göstermesi sebe-biyledir.
Şayet gerçekten bu muamele satış olsaydı, asla satıcı tek taraflı olarak malı müşteriden geri alamazdı.
İkinci misal: Bir şahıs bakkaldan bir şey satınalsa ve bakkal cıya, ‘Bu -satınaldığı- mal yanında bir saat emanet olarak kalsın, ben parasını getireyim’ diyerek malı bırakıp gitse; o mal bakkalın yanında emanet olmaz, belki rehin hük-münde olur. Bakkal malı yanında tutup ücreti almadan onu satıcıya vermeme hakkına sahiptir. Eğer emanet olsaydı, müşteri gelip istediğinde malı geri vermesi lazımdı.
Üçüncü misal: Bir şahıs, başkasına ‘Şu arabayı sana 5 bin liraya hibe ettim’ veya ‘Şu daireyi sana 50 bin liraya hibe ettim’ dese, bu akit satış muamelesi olur, hibe muamelesi olmaz. Bunda satış hükümleri işler. Mesela satılan şey taşın-maz mülk ise, orada şuf’a (komşunun alma) hakkı ortaya çıkar.
Dördüncü misal: Bir kişi arkadaşına ‘Şu arabayı sana emanet olarak verdim, 10 lira karşılığında bununla Üsküdar’a gidersin’ dese, bu akit kiralama aktidir, emanet değildir. Çün-kü burdaki kullanımda ücret konulmuştur, emanetlerde ise kullanım ve istifadeler ücretsiz olur.
YanıtlaSilFaide: Bu kaidede ukud/akitler lafzının zikredilmesi, maksat ve manaların yalnızca akitlerde olduğunu ifade için değil, bilakis galib/ekser olanı beyan içindir; zira bu kaide akitlerin dışında da caridir, davalarda olduğu gibi.
Misali: Yanına emanet bırakılan kişi, emanetin geri istenil mesiyle taleb edildiğinde, “Ben emaneti geri verdim” dese, emaneti bırakan da “vermedin” dese, söz emanetçinin dediği-dir, zira “ben geri verdim” sözüyle, zahirin hılafını iddia etmek tedir, fakat bu sözünden maksad, kendi üzerine ödemenin lazım gelmesidir ki kendisi bunu inkar etmektedir. İsbatı iddi-aci olan mal sahibine lazım gelir.
3. MADDEDEN HARİÇ OLAN HÜKÜMLER:
A- Bir kişi başkasına bir şey satsa ve ücret verilmeye-ceğini şart koşsa, ‘Şu malı sana ücretsiz olarak sattım’ dese, bu satış batıldır ve bunda hibe olmasına itibar edilmez.
B- Bir şahıs arabasını başkasına, ücret olmaksızın kiraya verse, bu kiralama akti fasit olur; emanet te olmaz, zira kiralama akti menfaatin ücret karşılığında olmasını ifade eder, emanetler ise menfaatin ücretsiz olmasını ifade eder. bu iki lafız (icare ve emanet) arasında zıtlık vardır, birini diğerinde kullanmak uygun olmaz.
4. MADDE:
اَلْيَقِينُ لا يَزُولُ بِالشَّكِّ
Yakîn/kesin olarak sabit olan şey, şüphe ile yok olmaz.
Yani, kesinlikle sabit olan bir şeyin, hılafına bir delil bu-lunmadıkça, ona gelen bir şek ve tereddütten dolayı yok olduğuna hüküm verilmez. Yakin, kendi gibi yakin olan başka bir delille zail olabilir.
Şek: Lügatta tereddüttür.
Istılahta: fiilin vakı’ olması ve olmaması arasında tered-dütlü olmasıdır. Birini diğeri üzerine tercih ettiren bir şey bulunmamasıdır.
İki şeyden birini tercih mümkün ise, kalb tercih edilen taraf hakkında mutmeinne değilse, tercih edilen taraf zan derecesinde olur, tercih edilmeyen vehim derecesinde olur. Amma kalb, tercih edilen tarafta mutmeinne olursa zannı galib olur. Zannı galib, yakin derecesindedir.
Yakin: lügatta bir şeyin kararlı olmasıdır. ‘Su havuzda yakin oldu’ denir, yani havuzda yerleşti.
Istılahta yakin: Bir şeyin vakı’ olmasına veya olmama-sına dair kesinliğin veya zannı galibin hasıl olmasıdır.
Netice olarak, evvelce sabit olan yakini hüküm, sonradan arız olan şek ile yok olmaz.
YanıtlaSilMisal: Bir kimse vatanından uzak bir yere sefere gitse, uzun müddet boyunca ondan haber kesilse, hakkında haberin kesilmesi hayatının devam ettiğinde şek hasıl eder. Ancak bu şek, evvelki hayatta oluşu ile hasıl olan yakini ilmi yok ede-mez. Buna göre o kişinin öldüğüne hüküm verilmez, yakinen öldüğü sabit olmadıkça varisleri malını taksim edemez, hanımı boş olmaz, icare akti fesh edilemez. [1]
Diğer bir misal: Bir kişi, başkasına hitaben ‘Zannederim ki benim sana yüz lira borcum var.’ dese, bu ikrarı ile bu kişinin zimmetine yüz lira borç sabit olmaz, zira ikrarı kesin olmayıp zannidir. Asıl olan (yakini olan) zimmetinin beri olma-sı (borçsuz olması) dır.
4. MADDEDEN HARİÇ OLAN HÜKÜM:
Müşteri, satın alıp teslim aldığı şeydeki ayıbı iddia ederek malı satıcıya geri vermek istese, davalaşma işi ayıp hakkında neticeye varıncaya kadar, müşteri, parayı vermekle zorlana-maz. Eğer ayıbın satıcı yanında olduğu sabit olursa, hakim alış-verişi fesh eder.
Eğer müşteri ayıbı isbat etmekten aciz kalırsa, bu durum da (müşteri) satıcıya parayı vermekle zorlanır.
Muhakkak burada, sırf şek (yani: sabit olmaya ve olma-maya ihtimali olan eski bir ayıbın bulunması) ile, hemen ücretin verilmesini gerektiren yakin zail olmuştur.[2]
5. MADDE:
اَلاَصْلُ بَقَاءُ مَا كَانَ عَلَى مَا كَانَ
Bir şeyin, bulunduğu hal üzere kalması asıldır.
Yani bir şeye bakılır, hangi hal üzere ise, hılafına delil olmadıkça aynı hal üzere devamına hükmedilir. Zira eşyada asıl olan bekadır, yokluk sonradan arız olur.
Bu kaide istishabı gerektirir.
İstishab: Herhangi bir vakitte sabit olan şeye dayana-rak, bir şeyin subutuna hükmetmektir. İstishab hükmü defe-den bir delildir, isbat eden delil değildir.
İstishab iki kısımdır:
Maziyi hale istishab etmek: Geçmiş zamanda sabit olan şeye bakarak, hılafına delil olmadıkça şu anda o şeyin yine sabit olduğuna hükmetmektir. Buna, maziyi hale istishab etmek denir. (Maziyi hal ile beraber tutmak.)
Hali maziye istishab etmek: Bir şeyin şu anki haline bakarak, (hılafına delil olmadıkça) ‘bu şey mazide de bu halde dir’ diye hüküm vermektir.
Misal: Bir evvelki kaidenin misalindeki yitik adam hakkın da, maziye bakarak onun şu halde de yaşadığına hükmedilir. Ölümü sabit olmadıkça, malı taksim edilmez.
YanıtlaSilBu durumda istishab, kayıp kişinin malını korumada def edici olmuştur, varisleri hakkında ise mirasa sahib olma hük-münü isbat edememiştir.
Diğer bir misal: Borçlu kişi, borcunu alacaklıya ödediğini iddia etse, alacaklı da bunu inkar etse, burda söz yemini ile beraber alacaklının dediğidir. Çünkü borç, borçlunun zimmeti-ne evvelce yerleşmişti, maziye bakarak şu halde de borcun devam ettiğine hükmedilir. Ancak bu husus, borçlu borcunu ödediğine dair delil getiremeyincedir.
Diğer bir misal: Değirmen kiralayan birisi, kiralama müddeti bittikten sonra ödeyeceği ücretin indirilmesini arzu ederek değirmenin suyunun kira müddeti içinde bir müddet kesildiğini iddia etse. Değirmen sahibi de bunu inkar etse, hale bakılır, eğer dava laşma anında su akıyor ise söz yemini ile beraber değirmencinin dediğidir. Eğer su kesik ise, söz yemini ile birlikte kiralayan kişinin dediğidir.
Diğer bir misal: Gaib olan evladın malı babasının yanında olsa, baba evladının malından kendine harcasa, sonra evladı gelince aralarında ihtilaf olup evladı derse: ‘Sen zengin olduğun halde paramı kendine harcadın.’ Baba ‘Fakir olduğum halde harcadım’ derse. Hiçbirinin delili olmasa, hale bakılır; eğer davalaşma anında baba fakir ise, (yemin ile beraber) söz babanın dediğidir. Eğer zengin ise, (yemin ile beraber) söz evladın dediği dir. (Eğer her ikisinin de delili olsaydı, iddiacı durumunda olan evladın delili geçerli olurdu.)
5. MADDEDEN HARİÇ OLAN HÜKÜM:
Emanet olarak bir şeyi alan kişi emaneti yerine ulaştır-dığını veya emanetin elinde iken kendi kusuru olmadan helak olduğunu iddia etse, emaneti veren kişi de aksini iddia etse; burada istishab kaidesine göre emanetçinin, emaneti geri vermesi ile sorumlu tutulması gerekirdi. Zira mazideki hali, emanetin mevcudiyyetini bildiriyor. Fakat emanetçi bir şey ödemez, zira emanetçi zimmetinin ödemeden beri olduğunu iddia etmektedir, emaneti veren ise, emanetçinin zimmetinin borçlu olduğunu iddia etmektedir. Burda asıl, zimmetin beri olduğudur.
6. MADDE:
اَلْقَدِيمُ يُتْرَكُ عَلَى قِدَمِهِ
Kadim (eski olan) , kıdemi (eski hali) üzere bırakılır.
Meşru olan (şeriata muvafık olan) şey, aksine bir delil sabit olmadıkça hali üzere bırakılır, değiştirilmez. Zira o şeyin uzun bir müddet hali üzere kalması, meşru’ bir hakka dayan-dığının delilidir.
Kadim nedir?: Evveli bilinmeyendir. Evveli bilinir ise kadim olmaz.
Meselâ: Bir şahsın binasının su oluğu, eskiden beri başka bir şahsın arsasına yağmur suyu akıtmaktadır, ikinci arsa sahibi bu eski olan su oluğunu değiştirme hakkına sahip değil-dir. Veya bir arsaya gelen su kanalı, başkasının arsasından geçmekte olsa, bu ikinci arsa sahibi su kanalını kapatma hakkı na sahib değildir, zira kanalın oradan eskiden beri geçmesi, onun şer’i bir hakka dayandığına itibar edilir. Sanki iki arsa o su kanalında ortaktırlar ve suyun taksimi aralarında yapılmış ve o hal üzere devam etmiştir.
Şeriata muhalif olan kadim, ne kadar eski olsa da o hal üzere bırakılmaz, zira zarar kadim olmaz.
YanıtlaSilMeselâ: Bir arsanın pis su akıntısı, umuma ait yola aksa, onun zararına göz yumulmaz ve pis su akıntısı men edilir.
7. MADDE:
اَلضَّرَرُ لاَ يَكُونُ قَديِمًا
Zarar kadim olmaz.
Meşru’ olmayan şekilde yapılan şeylerin kadim olmasına itibar edilmez, mümkün mertebe izalesine bakılır.
Mesela: Bir binanın pis su akıntıları, yola veya ırmağa aksa, umuma zarar vereceğinden men edilir. Umuma zarar veren şeyin cevazına, hiç kimse ihtimal veremez.
Burdaki zarardan maksad, eski olmasına itibar edilme-yen fahiş zarardır. Buna göre zarar iki kısımdır:
Hususi, umumi.
Umumi zarar: Fahiş olup olmamasına bakılmayıp izale edilir. Zira umumi olması, onun zararının fahiş olması için yeterlidir. Zikrettiğimiz pis suyun umuma verdiği zarar gibi.
Hususi zarar: Eğer fahiş olursa, umumi zarar gibi izale edilir., eski olmasına bakılmaz. Eğer fahiş değilse, eski olması na bakılır, eski ise değiştirilmez ve hak sahibinin rızası göze-tilir.
8. MADDE:
اَلاَصْلُ بَرَائَةُ الذِّمَّةِ
Beraatı zimmet asıldır.
Kişinin zimmetinin, başkasının hakkı ile meşgul olmayıp beri olması asıldır. Zira her şahıs, yaratıldığında zimmeti beri (temiz) olarak doğmuştur, zimmetinin meşgul olması, daha sonra hasıl olan muamelelerle meydana gelir. Bu aslın hılafını iddia eden kişinin, bu davasına dair delilini getirmesi gerekir. Zira delil (şahit), aslın ve zahirin hılafını iddia edenden istenir.
Zimmet: Lügatte ahd ve eman demektir.
Usul ilminde zimmet: Kişinin kendisi ile lehine veya aley-hine olan şeyleri bilmeye ehil olduğu bir vasıftır.
Misal: Bir şey satınalan kişi, onun menfaatine malik oldu ğu gibi, ücretinin elinden çıkması zararına da ehil olur.
Zimmetin beri olması asıldır denilince, insanın zatı, şu vasıf itibarıyla beridir, anlaşılır; borçlanmasıyla zimmetine borç terettüb etti denir.
Misal: Birisi başkasının malını telef etse, bunun mikta-rında ihtilaf edilse, söz telef edenin dediğidir. Mal sahibi iddia ettiği ziyadeliği isbat için delil (iki şahit) getirmekle yüküm-lüdür.
Diğer bir misal: Bir kişi, başkasına borç para verdiğini iddia etse, davalı da bunu inkar etse, söz yemini ile beraber davalının dediğidir. Davacının, aslın hılafını isbat etmesi gerek lidir, yani davalının zimmetinin iddia ettiği borçla meşgul oldu-ğunu (iki şahitle) isbat etmelidir. Eğer delili getirirse, aslın hıla fına olarak delil mevcut olmuş olur, bu durumda onun lehine hüküm verilir.
Gasb, hırsızlık ve emanet meselelerinde de durum aynıdır.
YanıtlaSil9. MADDE:
اَلاَصْلُ فِى الصِّفَاتِ الْعَارِضَةِ الْعَدَمُ
Arizi sıfatlarda asıl olan, yok olduğudur.
Arizi sıfat, aslından mevcut olmayıp sonradan gelen ve hasıl olan sıfatlardır; ticaret, ayıplı olmak, hastalık, noksan-laşmak gibi. Bunların varlığı sonradan hasıl olduğundan, aslen mevcut olmadıklarına itibar edilir. Meselâ: Ortaklar arasında kârın olup olmadığında ihtilaf çıksa, söz işi yürüten ortağın dediğidir. Kârın olduğunu isbat etmek için, parayı veren orta-ğın delil getirmesi gerekir.
Asli sıfatlar, mevsufun var olmasıyla var olan sıfatlar-dır. Sıhhat, selamet, bekaret gibi. Bunlarda aslolan var olmala rıdır.
Mesela müşteri bir at satın alsa, sonradan atta eskiden olan bir aybın olduğunu iddia etse, satıcı da ayıpsız olduğunu iddia etse, söz yeminle birlikte satıcının dediğidir, zira sıhhatli olmak asli sıfatlardandır.
Arizi sıfatlarda asıl olan o sıfatın mevcut olmamasıdır. Amma asli sıfatlarda ise, o sıfatın mevcut olduğu asıldır.
9. Maddenin istisnaları:
1-Bir şey hibe eden kişi hibesinden dönmek istese, hibe edilen kişi de hibe edilen şeyin telef olduğunu iddia etse, söz hibe edilen kişinin dediğidir, zira hibenin telefi arizi bir sıfattır, bu da aslın hılafıdır. Aslında hibe edilen kişinin şu kaideye göre bu iddiasını isbat etmesi gerekli olacaktı, lakin hibe edilen kişi burda, hibe edene malı geri vermenin vacib olma-sını inkar etmektedir. Bu durum, emanet alan kişinin haline benzemiştir.
2- Koca, hanımının malında tasarruf etse ve onu başka-sına borç olarak verse, hanımı ölse, kadının varisleri kocanın hanımından izinsiz olarak malında tasarruf ettiklerini iddia etseler ve ödemesini talep etseler; koca olan kişi de hanımın izni ile tasarruf ettiğini iddia etse, söz kocanın dediğidir, aslında tasarrufa izin arızi sıfatlardandır, sözün (hükmün) varislerin dediği şekil de olması lazım idi.
10. MADDE:
مَا ثَبَتَ بِزَمَانٍ يُحْكَمُ بِبَقَائِهِ مَا لَمْ يُوجَدِ الْمُزِيلُ
Bir vakitte sabit olan şeyin, izale edeni mevcut ol-madıkça bekası ile hükmolunur.
Bir zaman evvel birisi bir şeye malik olduğu sabit olsa, sonradan mülkiyetini gideren bir şey olmadıkça (satmak veya hibe etmek gibi), o şeyin mülkü o kimseden yok olmaz.
Bu kaide, “Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır” kaidesine mutabıktır ve onu tamamlar. Bu kaide istis-hab ile alakalı idi, burada da istishab hükümleri cari olur.
Yani bir şeyin geçmiş zamanda sabit olduğu belli ise, şimdiki halde de sübutuna hükmedilir, ancak hılafına bir durum mevcut olmamalıdır. Aynı şekilde halde/filhal bir şeyin devamı sabit olunca, o şeyin evvelde de böyle olduğuna hük-medilir. Ancak o şeyi izale eden bir durum söz konusu olma-malıdır.
Misal: Bir şeyin mülkiyeti bir şahıs için sabit olsa, ondan bir sebeble (satmak, hibe etmek gibi) yok olmadıkça, o şeyin mülkiyetinin o kişide devamına hükmedilir. Eğer izale eden şey mevcut olursa, mülkiyetin devam ettiğine hükmedilmez.
YanıtlaSil10. Maddenin istisnası:
Bir şahıs kendine nisbet edilen bütün malların kendinin olmasını nefyetse ve onların başka bir şahsın malı olduğunu ikrar etse, hakkında ikrar edilen şu şahıs ta, şu an ikrar edenin elinde olan bütün malların ikrar anında kendi elinde olduğunu iddia etse, onun ikrarı hasebince o malın kendinin olduğunu iddia etse, ikrar eden kişi de, ikrarın hasıl olma-sından sonra o malın kendinin olduğunu iddia etse, söz ikrar edenin dediğidir. İstishab kaidesine göre mazide malın elinde olmasıyla hükme-dilmez. Zira aslolan zimmetin beri olmasıdır.
11. MADDE:
َاْلاَصْلُ اِضَافَةُ الْحَادِثِ اِلَى اَقْرَبِ اَوْقَاتِهِ
Hâdis olan işte asıl, onu en yakın vaktine izafe etmektir.
Hâdis: Mevcut olmayıp sonradan mevcut olandır. Bunun meydana gelmesinde ve sebebinde ihtilaf edilince, eski zamana nisbeti sabit olmazsa, en yakın vaktine izafe edilir.
Misali: Kadın kocasının kendinden mal kaçırmak için ölüm hastalığında kendini boşadığını iddia etse, varisleri de sıhhatinde boşadığını iddia etse, söz kadının dediğidir, zira talak işi sonradan meydana gelen bir iştir, varlığı en yakın zamana izafe edilir ki bu da kocanın hastalığıdır. Varisler dava ları için delil getirmedikçe kadın mirastan hissesini alır.
Diğer bir misal: Baba, oğlunun malını satsa, oğlan baba-sının malını kendisinin buluğundan sonra sattığını iddia etse ve satışın geçersiz olduğunu söylese, babası satışın buluğdan sonra olmasını inkar etse, söz oğlun dediğidir, baba davasını isbata mecbur olur.
Diğer bir misal: Hıristiyan olan kadın, kocası olan müslü-manın ölümünden evvel kendisininde müslüman olduğunu iddia etse ve mirastan payını talep etse, varisler de kadının kocasının ölümünden sonra müslüman olduğunu iddia etseler, söz varislerin dediğidir, zira kadının islama girmesi, tarih bakı-mından kocanın ölümünden sonra olmaya daha yakındır.
11. Maddenin istisnaları:
1- Bir kişi, görevden azledilen hakimin azledildikten sonra kendisinden haksız yere belli miktar parayı aldığını iddia etse, hakim olan kişi de hakim olduğu zamanda aldığını ve hak sahibine verdiğini beyan etse, alınan meblağ telef olmuş-sa söz davalı durumundaki hakimin dediğidir, zira bu işini ödeme sorumluluğu olmadığı zamana (hakim olduğu ana) izafe etmiştir ve zimmetinin beri olduğunu iddia etmektedir. Kaidemize göre olayın yakın zamana izafeti gerekirken zimme tin beri olması kaidesine göre evvelki duruma (hakim olduğu ana) itibar edildi.
2- Kişi ikrarının çocukluk halinde olduğunu iddia etse, hakkında lehine ikrar edilen kişi de buluğundan sonra ikrar ettiği-ni iddia etse, söz ikrar edenin dediğidir (çocuk olduğu halde ikrar ettiğidir), zira zimmetin beri olması kaidesi bunu gerektirdi.
12. MADDE:
YanıtlaSilَاْلاَصْلُ فِى الْكَلاَمِ اَلْحَقِيقَةُ
Kelamda asıl olan hakikattır.
Mecaz mana aslın hılafı olur, burada asıl olan tercih edilen hakiki manasıdır.
Mana: kelamdan maksud olan şeydir.
Belagat ehline göre maksud manayı eda yolları üç kısım-dır. Hakikat, mecaz, kinaye. Usul ehline göre sadece hakikat ve mecazdır, onlara göre kinaye bazen hakikat olur bazen de mecaz olur. Mesela bir şahıs için Ebu İbrahim denmesi kinay-edir. Fakat bu lafız hakikidir. Kör olan için iki gözlü demek mecaz yerinde kullanılan kinayedir.
Hakikat: Lafzın vaz edildiği manada kullanılmasıdır. Aslan kelimesinin bilinen vahşi hayvan da kullanılması gibi.
Mecaz: Lafzın vaz edildiğinin gayrısında, bir alaka ve münasebetten dolayı kullanılmasıdır. Bu alaka, o lafzın haki-kat manasında kullanımını men etmektedir. Bu durumda o lafız mecaz olarak kullanılmıştır.
Mesela: -bir aslan gördüm ki hamamda yıkanıyor- sözünde, şecaatli bir kişiyi hamamda yıkanırken gördüğü anla şılır. Zira -hamamda yıkanma- lafzı, görülenin insan olduğu-nu, vahşi hayvan olan aslan olmadığını bildiren bir karinedir. Şecaat ve cesaret, aslan ile o kişi arasında münasib olan ala-kadır.
Lafzı hakiki manasında kullanmak mümkün oldukça, mecaza gidilmez. Zira hakiki mana asıldır, mecaz bedeldir.
Misal: Bir şahıs “Malımı evlatlarıma vakfettim” derse, o kişinin evlatları ve evlatlarının evlatları var ise, şu vakfetme sözü kendi öz evlatlarına sarfedilir. Torunları olanlar, vakfın gelirinden istifade edemezler. Öz evlatları ölse, vakfın geliri torunlarına sarfedilmez, belki fakirlere sarfedilir.
Bir lafızdan aynı anda hakikat ve mecaz manası kasde-dilmez.
Mesela: Birisi başkasına -aslan öldürme- dese, bu söz-den vahşi hayvan olan aslan ve cesaretli insan manası kasdedilmez.
Bir lafızdan, hakikat ve mecaz manaya şamil bir mana anlaşılırsa buna umumu-l mecaz denir.
Umumu-l mecaz: Lafzı, hakiki ve mecazi manalara şamil olan külli bir manada kullanmaktır.
Bunun misali: Bir kişi “Malımı nesil nesil evlatlarıma vak-fettim” dese, bu sözü, hakikaten kendi evlatlarına ve mecazen evlatlarının evlatları olan torunlarına da şamil olur.
Başka bir misal: Bir kişi başkası için ağaçlarındaki meyve leri vasıyyet etse, bu vasıyyeti o senedeki meyvalara sarfe-dilir, ilerki senenin meyvaları bu vasıyyete dahil olmaz, zira hakiki manası hasıldır. Ancak vasıyyet eden sözüne ebedi veya devamlı olarak bir kayıt ilave etmişse, o zaman vasıyyeti umumul mecaz kabilinden, o seneki ve diğer senelerdeki meyveleri de içine alır.
Başka bir misal: Bir şahıs, “Şu ev Zeyd’indir” dese, bu sözü o hanenin Zeyd’in mülkü olduğunu ikrar olur. Artık, ben bundan orada oturması yerleşmesi manasını kasdettim deme-sine bakılmaz. Zira hakiki mana varken mecaza gidilmez.
13. MADDE:
YanıtlaSilلاَ عِبْرَةَ لِلدَّلاَلَةِ فِى مُقَابَلَةِ التَّصْرِيحِ
Sarih (açık olan) karşısında delalete itibar edilmez.
Yani sarih olan ile delalet eden çakıştığı zaman sarih olan alınır, zira sarih kuvvetlidir delalet eden zayıftır.
Sarih lafzın tarifi: Usul alimlerine göre sarih, kendinden murad olanın açık, beyan edilmiş, tam ve alışılmış olmasıdır. Mesela bir kişiye halin delaleti ile bir işe izin verilmiş olsa, sonra açık bir ifade ile o işten men edilse artık delalete itibar kalmaz.
Mesela: Bir şahıs, başkasının evine girse ve orda masa üzerinde su dolu bardak bulsa, su içerken bardak düşüp kırılsa, ödeme sorumluluğu olmaz, zira halin delaletiyle o bardaktan su içmesine izin verilmişti. Ama ev sahibi o kişiyi o bardaktan su içmekten men etmiş olsaydı ve o kişide dinle-meyip su içerken bardak kırılsaydı bu durumda ödemesi gere-kir, zira sarih men etmesi delaleten olan izni iptal etmiştir.
Diğer bir misal: Bir kişi başkasına bir mal hibe etse, diğeri de bunu kabul etse, hibe aktinin hasıl olmasıyla o kişinin malı teslim almasına delaleten izin verilmiş oldu; eğer teslim alırsa hibe işlemi tamam olur. Eğer hibe eden kişi, hibeyi teslim alma-dan evvel hibe edilen kişiyi teslim almasından men etse, delaletin hükmü düşer ve hibe batıl olur. Şayet malı teslim alsa, gasb etmiş olur.
DELALET 2 KISIMDIR
1. LAFZÎ 2. GAYRİ LAFZÎ
LAFZÎ DELALET
a: Vazî
Lafızlar hangi şeye konulmuşsa, ona delalet etmesi.
b: Aklî
Duvar ötesinden konuşanın sözünün, orada bir kişinin varlığına delaleti.
c: Tabii
Göğüs ağrısı olan kişinin –öhh- öhh- demesi.
GAYRİ LAFZÎ DELALET
a: Vazî
Devallü erbaa: Bağlar/düğümler, çizgiler, dikilen levhalar, işaretler.
b: Aklî
Alemin, yaratıcısının varlığına delalet etmesi.
C: Tabii
Utanmaktan dolayı yüzün kızarması.
Bu izahattan sonra deriz ki: şu zikrettiğimiz kaidenin konu-su olan delalet bahsettiğimiz altı kısımdan sadece üç tanesidir ki; a: lafzinin tabii kısmı, b: gayri lafzinin vazi ve c: tabii olan kısımlarıdır.
Misalleri: a: Fuzuli kimsenin nikah aktiyle evlenen kişinin tebrikleri kabul etmesi, akti tabii olarak kabullendiğine icazet olur. Ancak kutlamalardan evvel red ederse, bu sarih olur ki o zaman akit red olur.
b: Bir kimsenin arazisine çekilen çitler ve tel örgüler, diğer kimsenin arazisinin sınırına dikilmiştir ki, araziye girme-ye ve girmemeye delalet etmesi içindir. Ancak sarahat bulu-nursa delalet lağv olur.
c: Bakire kızın babası tarafından evlendirildiği haberi kendisine ulaşınca alay olmaksızın gülmesi, akte icabet ettiği-ne delalettir. Ancak, evvelinde bir sarahat varsa, delalete gerek kalmaz.
YanıtlaSilSarihin, delalete tercihi nasıl olur?
Sarih ile delalet arasındaki çakışma (taarruz), delalet üzerine hükmün terettüb etmesinden evvel hasıl olur. Eğer delalet üzerine hüküm terettüb ederse, artık sarihe itibar edilmez.
Misali: Birisi, diğerine “Şu atımı sana sattım” dese, diğe-rinin kabul edip her hangi bir şeyle meşgul olmadan hemen “satın aldım” demesi gerekir. İcab yapıldıktan sonra diğeri kabul etmeyip vaz geçtiğine delalet eden başka bir işle meşgul olsa, yapılan icab batıl olur. Bundan sonra muhatab olan (ikinci kişi), kabul etse satış akti hasıl olmaz. Kabul sözü açık olduğu halde, satış aktinin tamam olmaması, satıcının yaptığı icabtan delalet yoluyla yüz çevirmesiyle (icab) iptal olmuştu, daha sonra sarih olan –kabul- sözü yeni bir akti isbat edemez.
Mesela: Birisi, başkasının malını izinsiz (fuzuli) olarak başkasına satsa, mal sahibi olan kişi de müşteriden ücreti iste-se, bu durum satış muamelesine izin sayılır. Daha sonra açıkça satışa izin vermediğini söylemesine itibar edilmez, zira delaleten satışa izin vermişti.
Sarih, delalete karşı tercih edildiği gibi, örf ve adet olana karşı da tercih edilir, zira örf ve adetler de delalet kabilin-dendir.
Misali: İki kişi arasında cereyan eden satış aktinde konu-şulan ücret hangi neviden olursa, akit onun üzerine cari olur, halk arasında tatbik edilene bakılmaz. Mesela -yüz dolar- denmişse, memlekette cari olan –yüz tl- vermesi gerekmez.
Amma ücretin nevisi beyan edilmeyip sadece -yüz- den-mişse, o zaman örfte en geçerli olan para (tl) verilir.
İSTİSNA:
Bir kimse satınaldığı malda bir ayıp bulsa, sonra bu ayıbına razı olduğuna delalet edecek şekilde malı kullansa, fakat kendisi açıkça ayıba razı olmadığını söylese, bu sara-hatine bakılmaz ve bey geçerli olur. Zira geri vermeye mani olan bir istifade mevcut oldu.
14. MADDE:
لاَ مَسَاغَ ِللاِجْتِهَادِ فِى مَوْرِدِ النَّصِّ
Nassın geldiği yerde ictihada cevaz yoktur.
Şeriatın, kendisi hakkında hüküm beyan ettiği meselede ictihad geçerli olmaz. Zira ictihadın cevazı, hakkında nass (şer’i delil) olmayan meselelerdedir.
İctihad: Şer’i ve fer’i delilden hükmü çıkartmak için taka tı ve kuvveti sarf etmektir, şöyleki bu gayretinden daha faz-lasını sarfetmek mümkün olamaz.
Nass: Kur’anı Kerim ve Hadisi Şeriflerdir.
Misal: Hadisi şerif açıkça beyan ettiki “Delil iddia eden üzerine, yemin inkar eden üzerine gereklidir”
Bu nass bulunduktan sonra, hiçbir müctehidin bunun hılafı-na hükmetmesi caiz olmaz. Yani delili inkar edenden dinleyelim, yemini iddia eden yapsın diyemez. Aynı şekilde Kur’anda, “Allah bey’i helal etti” ayeti geldikten sonra hiçbir müctehidin, “Bey’ helal mi yoksa haram mı” diye ictihad etmesi caiz olmaz.
YanıtlaSil15. MADDE:
مَا ثَبَتَ عَلَى خِلاَفِ الْقِيَاسِ فَغَيْرُهُ لاَ يُقَاسُ عَلَيْهِ
Kıyasın hılafı üzere sabit olana, başka şey kıyas edile-mez.
Başka bir ifadeyle “Kıyasın hılafına gelen nass, varid olduğu şey üzerine ait bırakılır” şeklindedir.
Hakkında nass gelen şeye “asıl, müşebbehun bih veya makisun aleyh” denir, diğerine “fer’, makis ve müşebbeh” denir.
Kıyas: Makis ve makisun aleyh arasındaki illet benzer-liğinin bulunmasına dayanarak, aslın hükmünü fer’i olanda isbat etmeye denir.
Kıyasın keyfiyeti: Kur’anı Kerim “Hırsız olan erkek ve kadının ellerini kesin” buyurmaktadır. Birisi, başkasın-dan bir malı kapıp kaçsa, başka biri de kabirden kefen soyup alsa. Kapkaç (veya yankesici) olan başkasının korunmuş malını aldığı için eli kesilir, zira onun işinin hükmü hırsızın işine uymaktadır, illetleri aynıdır. Kefen soyan da ise, illet mevcut değildir, zira gizlice alsa bile kefen, ölü tarafından korunmuş bir mal değildir, bu yüzden kefen soyanın eli, hırsızda olduğu gibi kesilmez.
Kıyasın hılafına olup üzerine başkasının kıyas edilmediği hususa misal: Sanaatkarın yapacağı mamulü, yapmadan evvel satması kıyasın hılafına olarak sabittir, zira mevcut olmayan şeyin satılması batıldır. Buna kıyasla sanaatkarın aldığı siparişi yapmadan evvel satması da batıl olması gerekir-di, lâkin kıyasa muhalif olarak icma ve örf ile buna cevaz veril miştir. Fakat başka bir şeyi buna kıyas etmek caiz değildir.
Aynı şekilde selem satışı da kıyasın hılafına olarak caiz-dir, buna ve sanaatkarın işine kıyasla ağacın meyvesini, daha meydana çıkmadan evvel satmak caiz değildir.
Mesela kiralayan ve kiraya veren arasında kira bedeli hakkında ihtilaf çıksa, aralarında hüküm vermek için, alış veriş muamelelerinde olduğu gibi her ikisine de yemin yaptırılmaz, belki söz yemini ile birlikte kiralayanın dediğidir. Yani bu mesele bey’a kıyas edilmez.
16. MADDE:
َاْلاِجْتِهَادُ لاَ يُنْقَضُ بِمِثْلِهِ
İctihad, misli ile bozulmaz.
Müctehidin biri şeri’ bir meselede ictihad edip onun hük-münce amel edince, sonra kendisi için başka bir görüş zahir olsa, ikinci ictihadı, evvelki ictihadının hükmünü bozmaz. Aynı şekilde bir müctehidin hükmü üzerine başka bir müctehid başka bir şekilde hüküm verse, evvelki müctehidin ictihadı üzere dayanan hüküm bozulmaz.
Müctehidlerin bazı şartları var ki, usul kitablarında zikredilmiştir. Alim için, şartlarına haiz olmadıkça müctehid denmez. Bununla beraber sonra gelen alimler, hükümlerin dağınık olmasından korktukları için ictihad kapısının kapan-dığına hükmetmişlerdir. Hemde mevcut olan dört mezheb hakkında yeterli olan hükümler söylenmiştir. Ancak şiadan olan bazılarına göre ictihad kapısı kapanmamıştır ve kendile-rinde her an müctehidin bulunduğunu iddia ederler. İran ve ırak bölgesinde bu hal mevcuttur.
YanıtlaSilMüctehidin hükmünün, evvelki ictihadın hükmünü boza-mamasının sebebi, bir ictihad için diğeri üzerine tercih sebebi bulunmamasıdır. Hem de ikinci ictihad, evvelkiden daha isabetlidir demek te mümkün değildir. Zira ictihad, zannı gali-bin hasıl olmasından ibaret olup kendinde hataya da ihtimal mevcuttur. Bütün ictihadların isabetli olması caiz olduğu gibi, aynı şekilde hatalı olmaları da caizdir.
Mesela Ebu Bekir Sıddık radıyellahu anhu tarafından yapı lan bazı ictihadlarda, o mecliste Ömer radıyallahu anhu oldu-ğu halde ve görüşü de Ebu Bekir’e (radıyellahu anhu) muhalif olduğu halde, yerine halife olduğu zamanda onun ictihadların-dan bir şeyi nakzetmiş (bozmuş) değildir.
Aynı şekilde bir hakimin, evvelki hükmünün hılafına ola-rak ikinci bir mes’elede başka bir hüküm vermesi de caiz olup bu ikinci hükmü, evvelki hükmünü iptal etmez.
Ancak bu kaideden bir mes’ele müstesnadır:
Umuma ait bir meselede, umum hakkında maslahat varsa, evvelki ictihad, umumun menfaatine olarak ikinci bir ictihad ile bozulur.
17. MADDE:
اَلْمَشَقَّةُ تَجْلِبُ التَّيْسِيرَ
Meşakkat kolaylığı celbeder.
Bir şeyde mevcut olan meşakkat ve zorluk, o şeyin kolay laştırılmasına ve hafifletilmesine sebeb olur. Darlık vaktinde genişlik gerekir.
Şeriatta cevaz verilen kolaylıklar karz, havale, hacr, vasıyyet, selem, ikale, bey’, rehin, ibra, şirket, sulh, vekalet, icare, müzaraat, musakat, mudarebe ortaklığı, ariye, vedia, gibi muamelelerde caridir. Bunlardaki zorluğun kaldırılması ve hafifliğin celb edilmesine ruhsat denir.
Kolaylığı celb eden meşakkatten murad, kendisinden şer’i tekliflerin ayrıldığı meşakkatlerdir. Fakat kendisinden şer’i tekliflerin ayrılmadığı meşakkatlere gelince; cihad, hadle-rin elemi ve zina edilenin recmedilmesi gibi; bunlarda bir tah-fiflik ve kolaylık söz konusu değildir.
Ruhsat: Haram eden delil mevcut olmakla birlikte, bir özre dayanarak meşruiyyeti sabit olan hükümlerdir.
Misal: Selem satışı, yok olan bir şeyin satışıdır, yok olan şeyin satılması batıl olduğundan selem satışının caiz olmaması gerekirdi; ancak insanların mahsullerin hasıl olmasından evvel (ziraat yapmak için) peşin paraya ihtiyaçları olduğundan insanlara kolaylık ve hafiflik olması için şu selem satışına cevaz verildi.
Aynı şekilde müşteriye, aldanmak ve yanılmaktan korun-ması için muhayyerlik hakkı verildi. Erkeklerin muttali olamıyacağı işlerde sadece kadınların şahit olmalarına da cevaz verildi. Satışlarda, icare akitlerinde, hibelerde, mal karşı lığında ikrar etmekte, borcu ertelemekte zorla ve mecburen yaptırılmaları durumunda (bu gibi akitler) geçersiz sayıldı.
Aynı sebeblerle (kolaylık ve hafiflilk için) vekaletle evlen-mek, talak verip hanımı boşamak, vasıyyet etmek, müşterinin aldanmaktan korunması için şart muhayyerliği gibi hususlara ruhsat verildi.
Netice olarak deriz ki meşakkat, hakkında nass yok ise kolaylığı gerektirir, eğer nass var ise, kolaylık ve genişlik iddiasıyla o nassın hılafına amel etmek caiz olmaz.
18. MADDE:
YanıtlaSilَاْلاَمْرُ اِذَا ضَاقَ اِتَّسَعَ
İş daralınca, genişlendirilir.
Hamevinin beyanına göre bu kaideyi vaz’ eden İmam Şafiidir. (Rahmetullahi aleyhi) Hamevi der ki bu kaide, evvelki kaidenin manasındadır.
Genişlendirmek: Daraltmanın zıttıdır. bu kaideden anlaşı lan, bir işte darlık ve meşakkat görülünce, o darlığı açmak için ruhsat gerekli olur. Meşakkati kaldırmak için, caiz olmayan şeyler kıyasen caiz olmaya dönüşür.
Misal: Bir çocuk başkasının malını telef etse, onun malın-dan ödenmesi gerekir, malı yoksa büyüyüp mal kazanıncaya kadar ödeme işi ertelenir, velisinin malından ödettirilme yapıl-maz.
Hemen borcunu ödemeye kadir olmayan kimseye, borcu nu ödeyecek zamana kadar müsaade yapılır.
Eşbah ve Nazair adlı eserde bu kaide, “Bir iş daralınca genişler, genişleyince de daralır” diye yazılıdır.
19. MADDE:
لاَ ضَرَرَ وَ لاَ ضِرَارَ
Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.
Bu kaide iki hükme şamildir;
Birinci hüküm: Başlangıçta zarar vermek caiz olmaz, yani bir kimsenin başkasının nefsine ve malına zarar vermesi caiz olmaz, zira zarar zulümdür, zulüm her dinde yasaktır, semavi bütün kitablar zulmü men etmiştir.
Misali: Bir kimsenin başkasına ait yoldan (evine) geçiş hakkı olsa, o kişinin yolu engellenmez.
Aynı şekilde ayıplı bir malı satan kişi, müşteriye maldaki ayıbı söylemeden satamaz, zira satılan maldaki ayıbı gizlemek müşteriye zarar vermektir.
Bir belde halkı, başka birinin, kendi beldelerinde yerleş-me hakkını men edemezler, bu, o kişiye zarar vermek olur, bu da men edilmiştir.
Mesela avcılık mubah bir iştir, ancak avcılık, hayvanatın tükenmesini, insanlara korku ve sıkıntı olmasını icab ettirirse avcılıktan men edilir.
Kişi kendi binasına pencere açma hakkına sahibtir, ancak açılan pencere yan komşunun mahrem bölgesini görecek şekilde olursa bu durum komşuya zarar vermek olacağından men edilir.
İkinci hüküm: Zarara misli gibi bir zararla mukabele etmek caiz değildir. Kendisine zarar verilen şahsın, zarar veren kişiye zarar vermesi caiz olmaz, belki hakime müraca-atla zararını izale etmesi gerekir.
Mesela: Birisi üzüm bağını telef etse, bağı telef olan kişinin diğerinin üzüm bağını telef etmesi caiz olmaz, belki mahkemeye müracaatla zararı ödettirmesi gerekir. Eğer böyle yapmayıp ötekinin bağını telef ederse, her ikisinin diğerine verdiği zararı karşılıklı ödemeleri gerekir.
Aynı şekilde birinden geçersiz bir parayı alan kişi, onu başkasına veremez.
[1] (Tafsilatlı bilgi, fıkıh kitablarının mefkud/yitik kişi bahsindedir.)
[2] Zira malı teslim alan müşterinin ücreti vermesi gereklidir.
20. MADDE:
YanıtlaSilاَلضَّرَرُ يُزَالُ
Zarar izale edilir.
Zarar zulümdür, aldatmadır, vacib olan giderilmesidir. Zalimi, zulmü üzere yerleştirmek haramdır ve men edilmiştir.
Tayin, görmek ve aldanma muhayyerliğine cevaz veril-mesi, şart muhayyerliği ile mebinin geri verilmesi, hacr, şuf’a, telef edilen malın ödettirilmesi, ortak malların taksim edilme-sine zorlama gibi hususlar da zararı izale etme kaidesine dayanır.
Ayıp muhayyerliği, malı ayıpsız olduğunu zannederek alan müşterinin zararını izale etmek için meşru’ edilmiştir.
Şuf’a hakkı, kötü komşunun zararını men etmek için meş ru’ edilmiştir. Aynı şekilde komşunun arsasındaki ağaç büyümekle dalları yan komşuya zarar verirse, zararı gidermek için ağacın dallarının kesilmesi gerekir.
21. MADDE:
اَلضَّرُورَاتُ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ
Zaruretler, yasak olan şeyleri muhab kılar.
Yapılması dinen yasak olan bazı şeyler var ki, bunları işle mek, zaruret anında mubah olur.
Zaruret: yasak olan şeyin yapılması, kendisi sebebiyle caiz olan şeydir.
Mubah: Şari’ katında terki ve yapılması caiz olan şeydir. Burada mubah ile kasdedilen, kendisinde sorumluluk olmayan şeydir. Zaruret sebebiyle yasak olan şeyin yapılmasına izin vermek, usul ilminde ruhsat diye isimlendirilir. Özre binaen yapılmasına izin verilmişti. Haramlılık hükmü durmakla birlikte işin yapılması mubah olur.
Misal: Birisinin zorlamasıyla bir kimse başkasının malını telef etse, o malı telef etmekteki haramlılık kalkmış olmaz, bununla beraber zorla telef eden kişi sorumlu tutulmaz. (Zorlamayı yapan kişi zararı öder.)
Zira buradaki ruhsat imamların icmasıyla sabittir.
Misal: Birinin, açlıktan telef olma anında, başkasının malı nı izinsiz alıp yemesi caizdir, ancak teleften kutulduktan sonra malın değerini öder veya mal sahibini razı eder. Veya üzerine saldıran bir hayvanı, kendini kurtarmak için öldürmesi caizdir.
Her çeşit zaruret yasak olan şeyin yapılmasını mubah et-mez, belki yasak olan şey zaruri olandan düşük seviyede olma lıdır. Mesela: Bir kişi, başkasını öldürmekle tehdit edip “falan-cıyı öldür veya uzvunu kes” gibi bir şeye zorlasa, zorlanan kişinin bunu yapması mubah olmaz, zira yasak olan şey burda zorlanan gibidir, hatta daha ağırdır. Yani tehditle zorlananın ölmesi daha hafif zarardır. Eğer burda zorlanan kişi, diğerini öldürürse, kendisi katil hükmünde olur.
Bazı şeyler de varki zaruret halinde yasaklığı kalkar. Aç-lıktan telef olma anında ölü etini yemek, hınzır etini yemek, şarap içmek gibi.
22. MADDE:
YanıtlaSilماَ اُبِيحَ لِلضَّرُورَةِ يُتَقَدَّرُ بِقَدَرِهَا
Zarureten mubah olan şey, zaruret miktarınca takdir edilir.
Zaruret için mubah olan şey, zarureti izale edecek mik-tarla kifayet edilir, zaruretin definden fazlasına cevaz veril-mez.
Misal: Açlıktan helak olma tehlikesinde olan kişi için, başkasının malından açlığını def edecek miktarı alması caiz olur, fazlasını alamaz.
Satın alınan şeyin tayininde iki veya üç şeye müsaade edi-lir fazlasına değil. Zira buradaki zaruret üç şeyle def edilir. [1]
Aynı şekilde bir kimsenin binasına açtığı pencere, komşu sunun hanımını (mahrem bölgeyi) görecek bir halde ise buna cevaz verilmez.
Zaruret ile ihtiyaç arasında fark vardır, zarurette şer’an yasak olan şeyi kullanmaya mecbur kalınır ve bu yüzden mubah olur. İhtiyaç böyle değildir, daha hafif meşakkatli olur, yolcu olan kimsenin, yolculuğun sıkıntılarına katlanabilmesi için, orucunu tutmamasına ruhsat verilmesi gibi.
23. MADDE:
مَا جَازَ لِعُذْرٍ بَطَلَ بِزَوَالِهِ
Bir özürle caiz olan şey, onun zevali ile batıl olur.
Su olmayınca teyemmüm gerekirdi, suyu bulunca teyem müm batıl olur. Zaruretin yok olmasıyla verilen cevaz sona erer.
Misal: Asıl şahitlerin hasta olması veya çok uzakta olmaları sebebiyle fer’ olan şahitlerin şahitliği caizdir. Asıl şahitler hastalıktan kurtulsa veya uzaktan dönüp gelseler, fer’ olan şahitlerin şahitliği artık caiz olmaz.
Bir yeri kiralayan kişi, kiralanan şeyde yeni bir ayıp bulursa kira aktini fesh edebilir; ancak kiraya veren mal sahi-bi, fesh edilmeden evvel ayıbı izale ederse, kiracının fesh etmesine imkan kalmaz. Aynı şekilde kişi kiraladığı mahalde, mal sahibinin bazı eşyaları olsa ve orayı işgal etse, kiracı fesh etme hakkına sahibtir veya dilerse öylece devam edebilir; ancak mal sahibi fesihten evvel eşyasını alıp mahalli boşaltırsa kiracının fesh etmeye hakkı kalmaz, zira özür kalkmıştır.
Çocuk, deli ve bunak kimselerin alış-veriş gibi bazı tasar-rufları men edilmiştir; ancak bu kusurlu halden kurtulurlarsa, tasarrufları serbest olur.
24. MADDE:
YanıtlaSilاِذَا زَالَ الْمَانِعُ عَادَ الْمَمْنُوعُ
Mani kalkınca, yasaklık geri gelir.
Bir şey caiz ve meşru’ iken üzerine arız olan bir sebeble yasak olsa, sonradan bu yasaklayıcı engel ortadan kalksa, o işin cevazı ve meşru’luğu geri gelir.
Misal: Birisi bir şey satın alsa ve onda yeni bir ayıp ortaya çıksa, müşteri o şeyde bulunan eski bir ayba muttali olsa, bu durumda müşterinin malı geri verme hakkı olmaz, belki satıcıdan ücreti noksanlaştıran miktarı taleb etme hakkı vardır. Eğer yeni olan ayıb yok olsa, müşteri satıcıdan aldığı noksanlık farkını iade ile, malı -eski ayıb sebebiyle- geri ver-me hakkına sahib olur. Zira geri vermeye mani olan yeni ayıp yok oldu.
Kör ve çocuk, bir hükümde şahitlik yapsalar ve şahit-likleri bu sebebler yüzünden red edilse, çocuk buluğa erdikten sonra ve kör görür olduktan sonra şahitlik etseler şehadetleri kabul edilir, zira mani yok olmuştur.
Birisi, görme muhayyerliği ile bir at satın alsa, at yanında doğursa, müşteri atta bulduğu bir ayıp sebebiyle atı geri veremez, zira doğurmakla mebide fazlalık hasıl oldu; amma yavrusu ölse, mani yok olduğundan müşteri ayıp sebebiyle atı geri verebilir.
Müşteri kiraladığı araziye ağaç dikse veya bina yapsa, satıcının satış muamelesini fesh etme hakkı yoktur. Ancak ağaçlar ve bina bir âfetle sökülse veya müşteri kendisi sökse, bu durumda satıcı -satışta bir fesad olduğunu iddia ederek- fesh etme hakkına sahib olur.
Zorlama ile yapılan satışlar geçerli değildir, zira burada zorlanan kimsenin malı korunmaktadır. Ancak zorlama kalktık tan sonra zorlanan kişi kendi isteği ile satışa izin verirse geçer li olur.
Tenakuz durumunda dava dinlenmez. Ancak hasım dava cıyı tasdik ederse veya hakimin tekzibi ile tenakuz kalksa, ikin ci dava dinlenir.
25. MADDE:
اَلضَّرَرُ لاَ يُزَالُ بِمِثْلِهِ
Zarar misli ile izale edilmez.
Misli veya daha fazlasıyla izale edilemez, bu durumda zarar başkasına zarar vermemek şartıyla giderilmeye çalışılır, bu da mümkün olmaz-sa daha az bir zararla def edilir.
Misal: Bir çarşıda dükkan açan birisi müşterileri celb etmekle (işlerinin iyi olmasıyla) diğer esnafın müşterisi azalsa, diğer esnaf bu yeni tüccarın işini engelleyemezler, zira ona verilecek zarar, kendilerinin zararı gibidir.
Malların ortak olması bir zarardır, bu yüzden hakim zorla taksim edilmesine hükmeder. Ancak ortak olan mallar han, değirmen gibi, taksimi diğer ortaklara zarar veren bir şey ise, hakim taksime zorlayamaz. Zira burdaki zarar diğeri gibidir.
Helak olmak üzere olan kişi, başkasından helakini def edecek miktar şeyi zorla alabilir. Ancak diğeri de kendisi gibi helak olmak üzere ise, onun elinden ihtiyacı olan şeyi alamaz.
26. MADDE:
YanıtlaSilيُتَحَمَّلُ اَلضَّرَرُ الْخَاصُّ لِدَفْعِ ضَرَرٍ عَامٍّ
Umuma zarar veren şeyi def için, hususi zarar ter-cih edilir.
Bilgisiz doktor, fasık müfti[2], iflas etmiş tüccar ve sanaat-kar gibilerinde umuma zarar vardır. Bunlar kendi hallerine meslekleri üzere bırakılsalar, pek çok kimseye zarar verecek-lerinden mesleklerinden men edilirler.
Yangın önünde olan evlerin, yangını durdurmak için yıkıl-maları caizdir. Aynı şekilde yola doğru meyletmiş duvar veya bina, yoldan geçen lere zarar vermemesi için yıktırılır.
Tüccarın fahiş fiyat koymaları durumunda yetkililerin yiyecek maddelerinin ücretini sınırlandırması (narh koyması) caizdir, aksi halde umuma zarar olur.
Dumanı veya kokusu ile diğer esnafa zarar veren işlet-melerin açılmasına mani olunur.
27. MADDE:
اَلضَّرَرُ اْلاَشَدُّ يُزَالُ بِالضَّرَرِ اْلاَخَفِّ
Şiddetli zarar, daha hafifi ile izale edilir.
Zararın, daha hafifi ile defi caizdir. Kendi gibisi veya daha fazlasıyla defi caiz olmaz.
Misal: Satınaldığı arsaya müşteri bina yapsa, daha sonra şuf’a hakkıyla müşteri arsayı geri vermeye mecbur olsa bakılır; binayı sökmesi müşteriye zarar vermekte; arsayı bina ile birlikte almak, şuf’a hakkı olan için fazla ücret ödemeyi gerektirmektedir. Bu iki zarardan hafifi, binayı sökmeden, arsayı şuf’a hakkı olan kişinin ücretle almasıdır, zira verdiği ücret fazla olsa da, karşılığında bina vardır. Bina sökülürse, müşterinin zararı daha fazla olacaktır.
Mesela: Beşyüz liralık at başını, ikiyüz liralık bir küpün içine soksa, küp kırılmaksızın başını çıkartmak mümkün olma-sa, küpün ücreti sahibine verilerek kırılır ve atın başı zararsız olarak kurtarılır.
Tavuk birinin küpesini yutsa, küpe sahibi tavuğun kıyme tini verir ve onu keserek küpeyi çıkartır. Zira küpenin kıymeti tavuktan daha fazladır. Eğer tavuğun kıymeti fazla olsa, bu durumda tavuğun sahibi küpenin kıymetini verir, tavuğu kestirmez.
28. MADDE:
اِذَا تَعَارَضَ مَفْسَدَتَانِ رُوعِىَ اَعْظَمُهُمَا ضَّرَرًا بِارْتِكَابِ اَخَفِّهِمَا
İki fesat tearuz edince (çakışınca), hafif olanı işlenmekle zarar bakımından büyüğüne riayet edilir.
Zaruretler, yasak olan şeyleri mubah etmektedir. Bir takım zararlı şeyler bulunsa, gerekli olan zararlı bir şey olsa, burada hafif ve düşük zararlı olan ihtiyar edilir. Fakat zarar-ların hepsi eşit ise, tayin olmaksızın biri işlenilir.
Misal: Bir kimse gemiye binse, gemide yangın çıksa, kişi orada kalıp yanmak veya denize atlayıp boğulmak arasında muhayyerdir, yani her iki halde intihar etmiş ve günah kazan-mış değildir.
Eğer gemide su alma tehlikesi olsa, eşyanın bazısı deni-ze atılmakla gemi kurtulacaksa, bazı eşyalar denize atılır.
29. MADDE:
YanıtlaSilيُخْتَارُ اَهْوَنُ الشَّرَّيْنِ
İki şerrin en hafifi tercih edilir.
İki şerden birini işlemeye mecbur kalan kişi ehven olanını tercih eder, zira onunla zaruret def olunur.
Bu kaide evvelki (28.) kaide ile aynı hususları ihtiva eder.
30. MADDE:
دَرْءُ الْمَفَاسِدِ اَوْلَى مِنْ جَلْبِ الْمَنَافِعِ
Fesadı def etmek, menfaati celb etmekten daha evladır.
Fesad ile maslahat çakışsa, fesadı def etmek tercih edilir. Bir işe başlamakla bir takım menfaatler hasıl eden kişi, başka bir taraftan diğer kimselere gelecek zararlara sebeb olursa, yapacağı işine mani olunur. Zira şeriatın yasaklara gösterdiği itina, emirlere gösterdiğinden daha fazladır.
Misal: Kişinin kendi mülkünde olan bir tasarrufu, komşu-lara zarar verirse bundan men edilir. Ancak menfaat daha fazla ise tercih edilir, az bir zarara bakılmaz.
Misali: Yalan konuşmak fesad/kötü bir iştir, ancak bunun la iki kişinin arasını ıslah murad edilirse, ihtiyaç miktarınca olması caiz olur. Aynı şekilde zorba biri, birinin yanında olan emanet bir eşyayı gasb etmek istese, emanet yanında olan kişi yanında emanet olmadığını söylemekle (yalan söylemek-le), emaneti muhafaza edebilir.
31. MADDE:
اَلضَّرَرُ يُدْفَعُ بِقَدَرِ اْلاِمْكَانِ
Zarar imkan miktarıyla def edilir.
Yanına hırsız girse, onu sopa ile def etmek mümkün ise, silahla def etmesi caiz olmaz.
Birisi başkasının malını gasb etse ve onu helak etse, helak olan o malın aynının geri verilmesi imkansız olunca, mis liyyattan ise gasb eden onun gibisini öder, kıyemiyyattan ise değerini öder.
Müşterinin yanında mebide yeni bir ayıp meydana çıksa, daha evvel olmuş bir ayıba da müşteri muttali olsa, yeni ayıp sebebiyle müşteri satıcıya veremez, zararı mümkün mertebe giderilir, yani müşteri ayıbın noksanlaştırdığı miktarı satıcıdan taleb eder.
Binayı kiralayan kiracı binaya zarar verise, hakimin emri ile icare akti fesh edilir.
32. MADDE:
اَلْحَاجَةُ تُنَزَّلُ مَنْزِلَةَ الضَّرُورَةِ عَامَّةً اَوْ خَاصَّةً
Hacet, umumi olsun veya hususi olsun, zaruret derecesine indirilir.
Bey’ bil vefa bu kabildendir. Buhara ehlinin borçları çoğa lınca, bu satış nevisine ihtiyaç duyuldu. Bundan anlaşıldı ki bey’ bil vefa yasak idi, zarurete binaen cevaz verildi. Zira borç verenin verdiğinden fazlasını alması faizdir ve şer’an yasaktır. Bey’i vefa da, bu kabilden olduğundan asla caiz değildir, lakin şu kaide gereğince fakihler Buhara ehli için buna fetva vermiş lerdir.
Bey’ bil vefa: Bir malı, ücretini geri verdiğinde malı geri almak üzere başkasına satmaktır. Satan, ücreti geri verince, müşteri de malı satana geri verir. Burda müşteri mebi’ ile menfaatlenir. Ama her iki tarafta feshe kadir olduğundan fasit bir alış-veriştir. Müşteri aldığı malı başkasına satamadığı için de bu, rehin hükmündedir.
Selem satışı, ıstısna’ satışı (sanatkarların sıpariş yapma-sı) da bu (32.) kaideye göre caizdir. Selem satışı, yok olan bir şeyin satışıdır ki bu kıyasen batıldır; ancak selem ve ıstısna’ satışlarına umumi ihtiyaç ve zaruretten dolayı cevaz verilmiş-tir. Zira çiftçilerin ekserisi, senenin ekser günlerinde, daha mahsulleri hasat edilmeden evvel nakit paraya ihtiyaç duyar-lar. Bu ihtiyaçlarını def etmek için selem satışına cevaz veril-miştir.
Aynı şekilde hamamlarda ücret karşılığında yıkanmaya da cevaz verilmiştir, zira orda kullanılan menfaat meçhuldür ve belli değildir, bu da kıyasen caiz olmamasını gerektirir; zira yıkanan kişinin hamamda kalacağı müddeti ve kullanacağı suyun miktarını tayin mümkün değildir. Ancak umumi zaruret-ten dolayı buna da cevaz verilmiştir.
Aynı şekilde mebi’de tayin muhayyerliğine cevaz veril-miştir, zira satınalınan şey, üç şey arasında meçhuldür. Ancak bu muhayyerliğin cevazı, bazı kimselerin alacağı şeyde, bilen-lerle meşvereye ihtiyaç duyma sına dayanmakla, bu (tayin) muhayyerlikle olan satışa cevaz verilmiştir.
33. MADDE:
YanıtlaSilَاْلاِضْطِرَارُ لاَ يُبْطِلُ حَقَّ الْغَيْرِ
Iztırar (darda kalmak), başkasının hakkını iptal etmez.
Iztırar: yasak olan işi işlemeye mecbur olmaktır.
İki kısımdır.
1- Dahili sebebten ortaya çıkan ıztırar, buna semavi olan denir, mesela açlık gibi.
2- Harici sebebten ortaya çıkan ıztırar, buna semavi olmayan ıztırar denilir. Bu da iki nevidir; mecbur bırakan zorlama ve mecbur bırakmayan zorlama.
Bu kaideden anlaşılan şu ki; bir kimse başkasının malını zorda kaldığı için alsa ve harcasa, sonra onu ödemesi gereklidir.
Mesela: Birisi şiddetli aç kalsa, ölüme yakınlaşsa, sıkın-tısını giderecek kadar başkasının bir yiyeceğini izni olmadan alması caizdir. Ancak aldığı malın değerini ödemesi gerekir. Yani ıztırar hali, başkasının malını izinsiz kullanmayı mubah etse de, lakin kıymetini ödemeyi düşürmez, bilakis mal sahibi-ne kıymetini ödemesi gerekir.
Mesela bir hayvan, kişinin üzerine saldırsa ve onu helak etmek üzere olsa, o kişinin hayvanı öldürmesi caizdir, lakin değerini sahibine ödeyecektir.
Burda “zaruretler, yasak olan şeyi mubah eder” kaide-sine göre kişinin telef ettiğini ödememesi lazımdır denilirse, cevaben deriz ki; mubah olması, başkasının haklarını iptal etmez.
Belli bir müddet/zaman için kayık kiralansa, yol esnasın-da -deniz ortasında- müddet bitse, sahile çıkmak için mec-bur olunsa da, aradaki ücret fazlalığını kiralayanın ödemesi gerekir.
34. MADDE:
مَا حَرُمَ اَخْذُهُ حَرُمَ اِعْطَاؤُهُ
Alınması haram olan şeyin verilmesi de haramdır.
Rüşvet veren ve alan da haram işlemiş olur. Kahin ve falcıların para alması ve onlara para vermek haramdır. Aynı şekil de şarkıcılara verilen paralar da böylece haramdır.
Yenmesi, içilmesi, giyilmesi haram olan şeylerin başka-larına yedirilmesi, içirilmesi ve giydirilmesi de haramdır.
Ancak gasb eden kişinin elinden malı kurtarmak için verilen şey rüşvet olmaz. Bunun gibi zaruret tahakkuk ettiği yerlerde, zalimin zulmünü def etmek veya bir hakkı kurtar-mak için verilen şeyler de rüşvet olmaz.
İSTİSNASI:
Kişinin, şaire, hicvinden korunmak için para/rüşvet ver-mesi, sultan veya emirin yanında işinin görülmesi için para vermesi, vasinin diğer varisleri memnun etmek için yetimin malından onlara bir miktar para vermesi gibi; bu vecihlerin tamamında veren için cevaz varsa da, alan için helallık olmaz.
35. MADDE:
YanıtlaSilمَا حَرُمَ فِعْلُهُ حَرُمَ طَلَبُهُ
Yapılması yasak olan şeyin yapılmasını istemek te haramdır.
Zulüm, rüşvet, yalan yere şahitlik etmek haram olduğun dan, bu gibi şeylerin başkalarına yapılmasını talep etmek te haramdır.
Ancak yalan yere yemin eden kişiye, davacının yemin ettirilmesini istemesi caizdir, zira belki vazgeçmesi umulur. Aksi takdir de yemin ettirilmese, davaların yürüme şekli bozu-lur, yani -delil davacı içindir, yemin inkarcı içindir- kaidesi.
36. MADDE:
اَلْعَادَةُ مُحَكِّمَةٌ
Adet, hükmedicidir.
Umumi olsun hususi olsun âdetler, şer’i hükümlerin isba-tında hükmedicilik vasfına haizdirler.
Adet, niza anında kendisine müracaat edilen bir delildir. Bu da şu hadisi şerife dayanmaktadır:
“Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah indinde de güzeldir.”
Âdet: Nefislerde yerleşen, selim karakter ehlinin katında makbul olup birkaç kere tekrarla sabit olan bir iştir. Örf te bu manadadır.
Örf ve âdetin hakem olması, karşısında bir nassın bulun-maması anındadır. Nass var ise, onunla amel edilir, örf ve adete bakılmaz. Zira örf ve adet bazan batıla dayanabilir, nasslar ise asla batıl olamaz. Nasların örf ve adetlere uygun olması durumunda, Ebu Yusuf’tan bir rivayetle örfe ve adete gidilir şeklindedir ki bu, orda nassın tevili manasındadır, yoksa nassın terk edilip örf ve adetin alınması değildir.
Misal: Misafirin önüne yemek koymak, örf ve adette ondan yemesine izindir. Ancak ev sahibi, ondan yemesinden açık bir söz ile men etmişse, o zaman örf ve adetin hılafına bir nass (söz) varid olmuştur ki, misafir olan kişi nassa (söze) bakar, örf ve adete göre amel edemez. Eğer yemeği yerse, nassa muhalif olduğu için kıymetini öder.
Örf ve âdet iki vecih üzeredirler; birinci vechi üç kısım-dır:
1- Örf-ü âmm (umumi örf.)
Belli bir tabakaya ait olmayan bilinen bir heyettir. Bunu vaz’ ve tayin edenler belli değildir. Usulcülere göre umumi örf: Ashabı kiram zamanından beri bize kadar gelen ve müctehid-lerin kabul edip kendisi ile amel ettiği şeydir, velevki kıyasa muhalif olsun.
Misali: Birisi yemin ederek derse “Vallahi ayağımı filan-cının evine koymayacağım”, o kişinin evine yürüyerek veya binekli ola rak girmekle de yemini bozulur. Eğer evin içine sadece ayağını soksa da kendisi girmese yemini bozulmaz. Zira umum örfte -ayak basmak- tabiri, eve girmek mana sındadır.
2- Örf-ü has (hususi örf.)
Bir taifenin kendi aralarındaki ıstılahıdır (tabirleridir.) Mesela nahiv alimlerinin – ref- lafzını kullanmaları; edebiyyat-çıların –nakd- kelimesini kullanmaları gibi.
Her ilim ve sanaatın kendine göre kullandığı hususi tabirler vardırki bunlar da örf-ü hassa dahil olur.
YanıtlaSil3- Örf-ü Şer’î (Şeriatın örf saydığı şeyler.)
Şer’i ıstılahlardan ibarettir. Salat, zekat, hac tabirleri gibi. Bunlar şer’i manada kullanılınca, artık orda lügat mana-sında kullanılmazlar.
Örf-i âmm ve örf-i has arasında fark vardır:
Umumi örfle umumi hüküm sabit olur, misali: “Filancının evine ayak basmayacağım” diye yemin etmekle, bu sözün lügatta manası –ayağımı içeriye sokmayacağım- şeklindedir. Örf-i âmm da ise –eve girmeyeceğim- manasındadır. Bu hüküm herkes için böyle sabit olur.
Örf-i has ta ise, hususi hüküm sabit olur. Misali: Bir beldede menkul (taşınır) olan şeylerin vakfı örf olsa, başka beldede ise örf olmasa, sadece örf olduğu beldede vakfedilme sine hükmedilir, diğer beldelerde değil.
İkinci vechi iki kısma taksim edilir:
1- Ameli örf, 2- kavli örf
Ameli örf: Bir belde ehlinin mesela, keçi eti veya buğday ekmeği yemek adeti olsa, o beldeden birisi, bir başkasını et ve ekmek almaya vekil tayin etse, o kişinin inek veya deve eti, darı veya arpa ekmeği alma hakkı yoktur, zira o beldede adet olan şeyler maksuttur.
Kavli örf: Bir cemaatin bir lafzı hususi bir manada kullan-malarıdır ki, o lafzın işitilmesinden zihinlere hemen o hususi mana gelir.
Misal: Bir kişi huzurunda olan birine “Benim için filan atı, şu kadar liraya satınal” dese, ücretin nevisini belirtmese, vekil olanın orda geçerli olan lira (para birimi) ile alması hakkı vardır. Başka bir para birimi ile (dolar-euro gibi) alma hakkı yoktur.
Satış muamelesine söylenmediği halde dahil olan şeyler, satışa dahil olur. Misali: Atın satışına yuları da dahildir. Evin satışına anahtarlar da dahildir. Araba satışına, kendine has takımları (aletleri) de dahildir.
37. MADDE:
اِسْتِعْمَالُ النَّاسِ حُجَّةٌ تَجِبُ الْعَمَلُ بِهَا
İnsanların kullanımı delildir, onunla amel etmek vacib olur.
Bir şey üzerine el koymak ve onda tasarruf etmek, o şe-yin kendi mülkü olduğuna delildir. İnsanların kullanımı umumi ise, umum hakkında delil olur, bir beldeye has ise umum için delil olmaz, belki bazı alimlere göre o beldeye has –hususi örf- olur.
Umumi şer’i icmaya itibar etmek delildir, onunla amel edilir, zira böyle bir topluluğun yalan ve dalalet üzere birleş-mesi imkansızdır.
Yani insanların şeriata ve fukahanın delillerine zıt olma-yan hususlardaki kullanımı delil olur, bey bil vefa ve selem satışları gibi. Bunlara ihtiyaç olduğundan, cevaz olarak üzerin-de ittifak vakı’ olmuştur; halbuki aslında caiz olmamaları gerekirdi.
Mesela: Bir beldede menkul olan şeylerin vakfı örf olsa bu vakıf sahih olur. Şeriat kitapları, mushafı şerif ve diğer ilim kitaplarının vakfı gibi. Aslında menkul olan şeylerin vakfı caiz değildi.
Örf ve adetin delil olması, naslara ve akit yapanların şartlarına muhalif olmaması durumundadır.
YanıtlaSilMesela; bir kişi, diğerini -öğlenden ikindiye kadar- belli ücret karşılığında çalışmak üzere kiralasa. Sonra bu beldede örf -sabahtan akşama kadar çalışmaktır- diyerek, onun gün boyu çalışmasını talep edemez. Bilakis konuşulan müddete itibar edilir.
38. MADDE:
اَلْمُمْتَنِعُ عَادَةً كَالْمُمْتَنِعِ حَقِيقَةً
Âdette imkansız olan şey, hakikatten imkansız gibidir.
Adeten imkansız olan şey, aklen imkansız gibi olduğun-dan hakkında dava dinlenmez.
Mesela: Bir kadının karnındaki çocuk kendisine filan malı sattığını iddia etse, veya ondan şu kadar borç para aldığını ikrar etse, iddiası aklen imkansız olduğundan dinlenmez.
Mesela, kendinden yaşca büyük olan Zeyd’in, kendi oğlu olduğunu iddia etmesi de aklen imkansız olduğundan dinlenmez.
39. MADDE:
لاَ يُنْكَرُ تَغَيُّرُ اْلاَحْكَامِ بِتَغَيُّرِ اْلاَزْمَانِ
Zamanların değişmesiyle, hükümlerin de değiştiği inkar edilemez.
Zamanların değişmesiyle değişen hükümler örf ve adete dayalı olanlardır. Zira zaman değişmekle insanların ihtiyaçları da değişir. Örf ve adet değişmekle onlarla alakalı hükümler de değişir, fakat şer’i delile dayanan hükümler böyle değildir, onlar asla değişmez.
Mesela: Kasten adam öldürenin cezası kısastır. Bu şeri-atın hükmüdür ki, örf ve adete dayalı değildir, zaman değiş-mekle bu hüküm değişmez.
Zaman değişmekle değişen hükümler örf ve adete dayalı olanlardır; misal: Evvelki alimlere göre birisi bir bina satınal-sa, bazı kısımlarını görmekle yetinilirdi. Sonra gelen alimlere göre ise, her bir odasını mutlaka görmesi gerekir. Bu ihtilaf delile dayalı değildir, bilakis örf ve adetin değişmesine dayalı-dır, zira evvelki dönemde yapılan binaların her tarafı eşit şekilde ve aynı tarzda olurdu. Bir odasını görmekle diğer oda-larını görmeye ihtiyaç kalmazdı. Amma sonraki dönemde binaların yapımı ve odalarının farklılığı olunca, her bir odasının da görülmesi şart koşuldu. Bu meseleden dolayı şer’i bir hükümde değişiklik lazım gelmedi belki adet ve örfte lazım gelen bir hallerin değişikliği hasıl oldu.
İmamı A’zam’a (r.aleyh) göre şahitlerin tezkiyesi (adalet li olduklarını araştırmak) gerekmezdi, zira o vakitte insanların salahı yaygındı.
İmameyn zamanında ise, ihtilaflar ve fesadın yayılması sebebiyle, şahitlerin gizli ve aşikare tezkiyesini gerekli gör-düler.
İnsanların örf ve adetleri bazan da batıl üzere olabilir, buna asla cevaz verilemez. Mesela fasit şekilde olan alış verişler gibi ki bunlar şer’an caiz olmaz.
40. MADDE:
YanıtlaSilاَلْحَقِيقَةُ تُتْرَكُ بِدَلاَلَةِ الْعَادَةِ
Hakikat, âdetin delaletiyle terk olunur.
Bir kimse düğün yemeği satınalması için vekil tayin edilse, alışılmış olan (etli pilav-ayran gibi) yemeği alabilir, yoksa herbir yenilen şeyi almaya izinli değildir.
Evvelki klaidelerde lafzın hakiki manası ve mecazi mana-sı olduğunu beyan etmiştik. Beyan alimleri, üçüncü olarak laf-zın kinaye manası olduğunu beyan etmişlerdi.
Usul alimlerine göre kinaye manası, ya hakiki ya da mecazi manada bulunur. Hakiki mana, kişinin kendi malı olan elbisesini giymesi gibidir. Mecazi mana, ödünç aldığı elbiseyi giymesi gibidir.
Lafzın hakiki manada kullanılmasında delil ve karineye ihtiyaç yoktur. Amma mecazda kullanmak için, hakiki manası-na mani olan bir karinenin bulunması şarttır.
Lafzın hakiki manada kullanımını men eden delil ve kari-ne, birkaç nevidir. Lafzın hakiki masının terk edilmiş olması (mehcur) da bu nevidendir. Bu kaidede murad edilen bu kısımdır. Zira lafzın hakiki manası örfen ve adeten terk olun-muş olunca, kullanımı başka bir manada yaygın olunca, artık o manada kullanılır olur. Bu durumda örf ve adet, lafzın hakiki manasında kullanımına mani karine olur.
Usul alimleri bu nevi için üç vecih beyan ettiler:
Evvelki vecih: Hakikat manasının kullanılmaması, mecaz manasının kullanılması. Veya adet veya şeriat cihetin-den kullanımı terk olunmuştur. Burda mecaz üzere kullanımı, üç sebebten birini bildirir:
1. Sebeb: Hakikat manasını kasd etmenin özürlenmesi. Özürlenmesi, o şeye ulaşmak ancak meşakkatle hasıl olur demektir.
Misali: Bir kişi yeminle “Şu ağaçtan yemeyeceğim” dese, bu sözün hakiki manası -ağacın odun olan gövdesinden- yeme mektir. Burda hakiki manayı kast etmek özürlendiği için, mecaza hamledilir ve ağacın –varsa- meyvesi kasdedilir. Eğer o kişi ağacın gövdesinden –odun kısmından- yese, yemini bozulmaz. Zira bu mana terk olunmuştur.
2. ve 3. sebebler: Lafzın hakiki manasının, adet veya şeriat bakımından terk edilmiş olmasıdır. Mesela kişinin hizmetçisine “Misafirlerin ayakkabılarını döndür” sözüdür. Bununla, ayakkabıları düzelt ve bir sıraya diz manası kasde-dilir, yoksa onların alt-üst çevir manası değildir. “Kandilleri yak” sözü ile kandillerin içindeki fitili tutuştur manasıdır, yoksa kandileri ateşe atıp yakmak değildir.
Adet bakımından terk edilene (mehcur) misal: “Filancının evine ayak basmayacağım” sözü, o kişinin evine girmemek manasındadır, yoksa ayağını içeriye sokmamak manasında değil.
Şer’an mehcur olanın misali: “Filancıyı husumete vekil tayin ettim” sözüdür. Hakikaten husumetin manası, sürtüş-mek, tartışmak, vuruşmak manalarıdır.
Allahu teâlâ buyurdu: “Çekişmeyin.” Bu durumda hakiki şer’i manası terk edilir, bu vekaletle, kendi adına cevab vermesi, kendi yerine davayı yürütmesi kasdedilir.
İkinci vecih: Hakikatın kullanılması, mecazın kullanılma ması veya hakikat ve mecazın kullanılmasının eşit şekilde olması veya hakikatın kullanımının daha fazla olmasıdır. Bu hallerde mecaz kullanılmaz, hakikat daha evladır.
YanıtlaSilÜçüncü vecih: Mecazın kullanımı ekser olur ve hakikat-ten daha tercih edilir olur. Burda İmamı A’zam hakikatı evla gördü, imameyn ise mecazı uygun gördü.
Misal: Birisi yeminle “Şu buğdaydan yemeyeceğim veya şu nehirden içmeyeceğim” dese, İmamı A’zam‘a göre o buğ-dayın unundan yapılan ekmeği yese veya ununu yese yemini bozulmaz; o nehrin bardak ve kab içinde olan suyunu içse yemini bozulmaz. Ancak nehirden avuçlayarak veya eğilerek içerse, buğday tanesini bizzat yerse yemini bozulur.
İmameyne göre buğdayın kendisini veya ununu veya ekmeğini yemekle ve sudan avuçla veya bardakla içmekle (her türlüsüyle) yemin bozulur. Fetva verilirken, beldelerdeki kullanıma bakmak gerekli olduğu, alimler tarafından söylen-miştir.
[1] Zira piyasa mallarının durumu üç sınıftır. Kalitelisi, orta hallisi ve düşük sevi-yede olanıdır. Tayin bu üç şey arasında deveran eder, dördüncüsüne ihtiyaç yoktur.
[2] İnsanlara hile yolunu öğreten müfti.
—————————————————————————————————————————
41. MADDE:
اِنَّمَا تُعْتَبَرُ الْعَادَةُ اِذَا اطَّرَدَ اَوْ غَلَبَ
Âdete itibar, muttarit (sürekli olunca) veya galib oluncadır.
Düğünde cehiz hazırlanmasında sürekli galib olan adete riayet edilir, bundan fazlasına değil.
Adetin itibarında hüküm verilecek hadisenin, adetin cere yanı zamanında mevcut olması gerekir, daha sonra ortaya çıkan bir örf ve adet olmamalıdır.
Misal: Nevisi tayin edilmeksizin (sadece yüz demekle) yapılan satış muamelesinde, verilmesi gereken paranın o sıra tedavülde olan ve rayiç olarak kullanılandan olması gerekir.
42. MADDE:
اَلْعِبْرَةُ لِلْغَالِبِ الشَّايِعِ لاَ لِلنَّادِرِ
İtibar, galib ve yaygın olanadır, nadir olana değil.
Şayi’: İnsanlar tarafından malum olan ve aralarında yaygın olan bir iştir.
Misal: Yitik bir kişinin 90 yaşında olması sebebiyle öldü-ğüne hükmetmek, insanlar arasında yaygın olan ekserde kişi 90 yaşından fazla yaşamadığı hükmüne dayandırılmasıdır; her ne kadar bazı kişiler 90 yaşından fazla yaşasalar da; fakat bu nadirdir, buna hüküm dayandırılmaz. Bilakis örfte yaygın olan 90 yaşına itibar edilerek öldüğüne hükmedilir ve malı varisleri arasında taksim edilir.
On beş yaşına gelen gencin buluğa erdiğine hükmedil-mesi de böyle yaygın olan kanaata göredir; her ne kadar bazı gençler on yedi veya on sekiz yaşında baliğ olsa da; zira bu nadirdir.
Erkek çocuğun bakımının yedi yaş, kız çocuğunun dokuz yaş olması da galib olan yaygın hükme göredir. Zira erkek çocuğun bakıma olan ihtiyaçtan kurtulması yedi yaşında olur, kız çocuğun müştehat (şehvetlenilmesi) çağına ulaşması, dokuz yaşında olur. Terbiyenin noksanlığı veya iklimlerin değiş mesiyle bu hususlardaki farklılık nadir olduğundan ona itibar edilmez.
43. MADDE:
YanıtlaSilاَلْمَعْرُوفُ عُرْفًا كَالْمَشْرُوطِ شَرْطًا
Örfte bilinen şey, şart kılınmış gibidir.
Fıkıh kitablarında şöyle der: “Örf ile sabit olan, şer’i delil-le sabit gibidir.” “Örfle sabit olan, nass ile sabit olan gibidir.”
Misaller: Bir kişi başkasının bir işini yapsa ve aralarında ücret konuşulmamış olsa bakılır, eğer işi yapan adette ücretle iş yapıyorsa, işi yaptıranın işi yapana, adet ve örfe göre misli ücret vermesi gerekir. Böyle değil se ücret gerekmez.
Satış muamelesinde ücretin nevisi belirtilmemişse, o beldede geçerli olan ücret nevisinden (mesela tl) verilmesi gerekir.
Satınaldığı ineğin süt vermediğini görse ve bu sebeble geri vermek istese bakılır, eğer bu kişi et için satınalan kasab gibi biriyse, geri verme hakkı yoktur. Eğer sütünden faidelen-mek için satınalan biriyse geri verme hakkı vardır.
Bir kimse başkasının kiraya vermek için hazırladığı bir eve, izni olmaksızın yerleşse, örfen misli ücreti vermesi gerekir; sanki oraya yerleşince şartları kendine lazım getirmiş gibidir.
Otelde geceleyen, hamamda yıkanan kişilerin de ücret vermeleri gerekir,zira adet ve örf ücreti vermeyi gerektirir, her ne kadar konuşulmasa da.
Baba evlenen oğluna bazı ziynet eşyası (takılar) ve ev eşyası verse, düğünden sonra onların emanet olduğunu iddia edip geri istese bakılır; eğer adet böyle ise onlar geri verilir, değilse geri verilmez ve hibe sayılırlar.
Köy çobanı, hayvanları köyün çıkışında bırakıp ahırlarına göndermesi adet ise, bu durumda yolda telef olanı ödemez; eğer herbir hayvanı kendi ahırına teslim etmek adet ise, bu durumda noksanlık ettiğinden dolayı telef olanı öder.
44. MADDE:
اَلْمَعْرُوفُ بَيْنَ التُّجَّارِ كَالْمَشْرُوطِ بَيْنَهُمْ
Tüccarlar arasında maruf olan şey, aralarında şart gibidir.
Bu kaide, evvelki kaide gibidir, ancak ticaretin önemine binaen ayrıca zikredilmiştir.
Tüccarlar aralarında alış-veriş yapınca, belli ve örf olan hususları zikretmezler. Mesela: Peşin veya veresiye olduğu zikre dilmeden yapılan satışlarda ücret peşin verilir. Ancak belli müddet veresiye satılması örf olan yerlerde, mutlak olan satışlarda veresiye tahakkuk eder, peşin olması için ayrıca zikredilmesi gerekir.
45. MADDE:
YanıtlaSilاَلتَّعْيِينُ بِالْعُرْفِ كَالتَّعْيِينِ بِالنَّصِّ
Örf ile tayin, nass ile tayin gibidir.
Bu kaideye göre bazı tafsilat vakı’ olur. Mesela: Birisi başkasına mutlak olarak (her hangi bir şart olmaksızın) hayva nını ödünç verse, kiralayanın alışılmışın dışında hayvana bin-mesi ve yük yüklemesi caiz olmaz. Hayvana demir yüklese veya bozuk yolda seyrettirse ve bu husus alışılmışın dışında olsa, hayvana verilen zararı öder.
Mutlak olarak satış için vekil olan kişi, tasarrufuyla müvekkiline zarar veremez. Peşin olarak veya mutad olan bir müddetle satışı yapar, uzun müddetle (veresiye) satamaz.
Kendisine süt veya et alması için birini vekil tayin etse, orda mutad olan inek sütü ve etini kasdetmiş olur; vekilin başkasını alma hakkı yoktur.
46. MADDE:
اِذَا تَعَارَضَ الْمَانِعُ وَ الْمُقْتَضِى يُقَدَّمُ الْمَانِعُ
Mani (engel) ve muktezi (işi gerektiren) çakışırsa, mani takdim edilir.
Bir işte bir sebeb amel edilmesini gerektirse, diğer bir sebebte yapılmasını men etse, yapılmaması tercih edilir. Misal: Birisi başkasına evini rehin verse, rehin verenin evi satmaması gerekir. Rehin veren eve sahip olduğu halde, kendi mülkünde tasarruf etmeliydi; ancak rehin alanın hakkı güven için o eve tealluk etmiştir, hakkını korumak için evin satılma-ması tercih edilir.
Üst katta oturanın, alt kattakine zarar vermemesi gere-kir, mesela üst kattakinin evinin tabanını söküp açması (delmesi), alttakinin tavanına zarar vereceğinden üst kattaki bu fiilinden men edilir.
Miktarı bilinen ve bilinmeyen iki şey bir akitte satılsa, her iki şeyin de satışı caiz olmaz.
Ölmek üzere olan biri, evladına ve başka bir yabancıya birlikte bir malı ikrar etse, bu ikrarı geçerli olmaz, zira varis için ölüm halinde yapılan ikrar geçerli değildir.
İstisna olarak: Cünüp iken şehid olan kişi yıkanır, halbuki şehid yıkanmadan defnedilirdi; ancak cünüp olduğun-dan yıkanması gerekti.
Ortak oldukları evde, ortağı yokken kendisi ikamet etse, caizdir; halbuki ortağı yok iken orda oturması sahih değildi, ancak kendi hakkı olduğu için oturması sahih oldu. (Şu iki hususta muktezi ile amel edildi.)
47. MADDE:
اَلتَّابِعُ تَابِعٌ
Tabi’ tabi’dir.
Var olmakta bir şeye tabi olan, hükümde de ona tabidir. Gebe hayvan satılınca, karnındaki yavrusu da ona tabidir. Rehin verilen hayvan doğursa, yavru da rehin muamelesine tabi olur. Satılan malın teslim alınmasından evvel mebi’de hasıl olan değer artımı (ziyadelikler) de müşterinin hakkıdır.
Mesela bir bahçe satılsa, müşteri teslim almadan evvel ağaçlarda yeni meyveler hasıl olsa, satıcı onları kendine ala-maz.
Gasb edilen şeydeki ziyadelikler de, asıl mal gibi (hepsi) mal sahibine iade edilir. Gasb edilen at doğursa, annesiyle beraber yavrusu da geri verilir.
48. MADDE:
YanıtlaSilاَلتَّابِعُ لاَ يُقَرَّرُ بِالْحُكْمِ
Tabi’, hükümle kararlaştırılmaz.
(Hakkında ayrı bir hüküm verilmez.)
Hayvanın karnındaki yavru, ayrıca satılmaz, annesine tabidir. Gebe hayvan hibe edilse, yavrusu da hibe edilmiş olur.
Birisi beş gram olması üzere muayyen bir elması satsa, teslim anında tartılınca yarım gram daha ağır gelse, bu fazlalıkta müşteriye aittir, ayrıca satılamaz. Zira yarım gramın ayrılması, kalan kısma zarar verir.
Satılan akarın şuf’a hakkı, yol hakkı, su hakkı o akara ait olduğundan ayrıca satılamaz.
İstisna: Bir kişi, annesinin karnındaki çocuk için bir mal ikrar etse, bu ikrarı sahih olur ve yavru, altı ay veya daha az bir müddette diri olarak doğarsa, ikrar edilen mala sahip olur. Burdaki çocuk, annesine tabi iken, istisna olarak ayrıca hakkında ikrar edilen şeye sahip olmuştur.
49. MADDE:
مَنْ مَلِكَ شَئْاً مَلِكَ مَا هُوَ مِنْ ضَرُورَاتِهِ
Bir şeye sahip olan, o şeyin zaruriyyatına da malik olur.
Bir bina satınalan, ona götüren yola da sahip olur. Zira yol bina için zaruridir. Bu yüzden bina satılırken yolunu da zikretmeye gerek yoktur.
Bir arsayı satınalan, altına ve üstüne de malik olur, bu yüzden dilediği binayı yapar, kuyu kazar. (Bu gün için beledi-yelerin uyguladığı imar planı, zarureten geçerlidir.)
50. MADDE:
اِذَا سَقَطَ اْلاَصْلُ سَقَطَ الْفَرْعُ
Asl düşünce, fer’i dahi sakıt olur.
Tabi ve fer’ olan şeyler, aslın düşmesi ve yok olmasıyla yok olurlar.
Borçludan borcu ibra edilse (silinse), ona kefil olan da borçla sorumlu olmaktan kurtulmuş olur, zira asıl borçlu kurtulunca, fer’ olan kefil de kurtulmuş olur. Amma kefil olan kefaletten beri edilse, asıl borçludan borç düşmez. Zira fer’ düşmekle asıl düşmez.
Bazan da fer’ sabit olur da asıl düşer, misali: Birisi iki kişi hakkında iddia ederek, birine bin lira borç verdiğini ve diğerinin de buna kefil olduğunu söylese. Borçlu borcu inkar etse, alacaklı bunu isbat etmekten aciz kalsa, fakat kefil olan borca kefil olduğunu ikrar etse, kefil üzerine ikrarına binaen borcu ödemekle hükmedilir; halbuki burada kefil fer’ idi.
51. MADDE:
اَلسَّاقِطُ لاَ يَعُودُ
Sakıt olan geri gelmez.
Bir şahıs, ıskatı ile sakıt olan bir hakkı üzerinden düşür-se, daha sonra o hak kendine geri gelmez.
Iskatı kabul etmeyen haklarda, sahibinin onu düşür-mesiyle ıskat tahakkuk etmez.
Misal: Bir kimsede olan alacağını ıskat etse, sonra fikri değişip pişman olsa, sakıt olan borç geri gelmez, borçlu olan borçtan beri olmuştur.
Amma bir şahıs, kendi mülkünde olan yolu veya su hakkı nı ıskat etmekle bu hakkı yok olmaz, ancak bu hakkın satıl-ması veya hibe edilmesi durumunda sakıt olurlar.
Satıcı malı sattığı müşteriden ücretini almadan evvel mebiyi hapsedebilir, taki ücretini alsın. Amma ücreti almadan evvel mebiyi müşteriye teslim etse, sonradan ücreti almak için hapsetmek gayesiyle mebiyi geri isteyemez, zira sakıt olan geri gelmez.
Bir malı görmeksizin alanın görme muhayyerliği vardır, fakat aldığı malı görmeden evvel başkasına satsa veya hibe etse veya kiraya verse, daha sonra malı -görme muhayyerliği hakkı ile- geri vermek istese, bu hakkı sakıt olduğundan geri gelmez.
52. MADDE:
YanıtlaSilاِذَا بَطَلَ شَيْئٌ بَطَلَ مَا فِى ضِمْنِهِ
Bir şey batıl olunca, zımnında olan şeyler de batıl olur.
“Fesada dayanan şey de fasittir” kaidesi de bu kaideye dayanır.
Kaidemizin manası: Zımnen sabit olan şey, onu zımnında bulunduran (asıl) şey batıl olunca, (zımnen sabit olan şeyin de) hükmü kalmaz.
Misal: İki hasım, bir hak hususunda sulh edip birbirlerini beri ettikten sonra, sulhun fasit olduğu anlaşılsa, sulh batıl olduğu gibi, zımmında vakı’ olan ibra da batıl olur.
Müstesna: Şefi’ ve müşteri, şuf’a hakkı üzerine malum bir bedel ile anlaşsalar, burdaki sulh sahih olmadığı halde, komşunun satılan şeydeki hakkı (şuf’a hakkı) nı ıskatı sahih olur.
53. MADDE:
اِذَا بَطَلَ اْلاَصْلُ يُصَارُ اِلَى الْبَدَلِ
Asıl batıl olunca bedele gidilir.
Aslı ifa etmek mümkün oldukça, mal sahibinin rızası olmadıkça, bedelini ifa etmek caiz olmaz. Zira aslı ifa etmek eda etmek olur. Bedel ile bir şeyi ifa etmek, asıl yerine olan şeyi (halefini) ifa etmek olur ki, asıl varken halefe gitmek caiz değildir.
Mesela gasb edilen mal, gasb edenin elinde mal mevcut ise, aynısını geri verir, aynısı dururken bedelini ödemesi caiz olmaz.
Mesela: Birinden bir şeyi gasbeden kişi, gasbettiği mev-cut olduğu halde mal sahibine onun kıymetini vermek istese, mal sahibi de razı olmasa, hakimin bedel ile hükmetmesi caiz olmaz. Usul alimleri, gasb edilen malın aynının geri verilmesini -kamil eda- diye isimlendirirler.
Eğer gasb edilen mal helak olsa ve aynını vermek müm-kün olmasa, bu durumda bakılır; eğer gasb edilen şey misliy-yattan ise, gasb edenin mislini ödemesi emredilir. Buna –misli ma’kul ile olan kaza veya kamil kaza- denir. Zira misli olan mallar, aralarında suret ve mana bakımından benzeşirler. Misli olan şeyler kıymette eşit veya çok yakın olurlar.
Eğer gasb edilen mal kıyemiyyattan ise, gasb eden kıy-metini öder. Buna -kâsır kaza- denir. Zira gasb edilen malın kıymeti olan nakitler, gasb edilen malın suret ve mana bakı-mından benzeri değildir.
54. MADDE:
يُغْتَفَرُ فِى التَّوَابِعِ مَا لاَ يُغْتَفَرُ فِى غَيْرِهَا
Bazı kere ibtidaen caiz olmayan şeyler, tabi için caiz olur.
Müşteri, satıcıyı mebiyi teslim almaya vekil tayin etse bu sahih olmaz. Ancak müşteri satıcıya bir kab verse ve satınal-dığı şeyi o kabın içine koymasını istese, bu müşteri için teslim almak (kabz) olarak itibar edilir. İlk durumda vekaletin sahih olmaması ve ikinci durumda caiz olmasına gelince; ilk surette satıcı, bir anda hem teslim eden ve hem de teslim alan olmuştu. Doğrusu akitlerde iki kişinin (satıcı ve alıcı) akti üzerlerine alması, satıcının müşteriye mebiyi teslim etmesidir.
İkinci durumda müşteri, satıcıya bir kab vermiştir, satıcı da onun işaretiyle amel ederek mebiyi kaba koymuştur. Bu durum müşteri tarafından kabzetmek sayılır. Satıcının kabzı, müşteriye tabidir ve sahihtir.
Aynı şekilde buğday satınalan müşteri, satıcıdan onu öğütmesini istese ve satıcı da buğdayı öğütse, müşteri buğ-dayı teslim almış olur.
Menkul olan eşyasıyla bir arazi vakfedilse, menkul olan şeylerin vakfı örf ve adeten ilk anda caiz değildi, ancak asıl olan gayrı menkule tabi olmakla sonradan caiz olmuştur.
Su hakkını satmak veya vakfetmek caiz değildir, ancak su hakkının ait olduğu arazi satılırsa veya vakfedilirse, ona tabi olarak su hakkı da satılmış veya vakfedilmiş olur.
55. MADDE:
YanıtlaSilيُغْتَفَرُ فِى الْبَقَاءِ مَا لاَ يُغْتَفَرُ فِى اْلاِبْتِدَاءِ
Başlangıçta cevaz verilmeyen şeye, bekasında cevaz verilebilir.
Misal: Hisseli yerdeki hissesini hibe etmek gibi. İlk anda bu caiz olmasa da, nihayet itibarıyla caiz olur. Mesela bir kişi, başkasına hisseli olan bir arsadaki hissesini hibe etse, bu hibe sahih olmaz, zira hisseler ayrılmamış ve yer belli olmamıştır. Fakat arsanın tamamını hibe etse, sonradan bir hissenin başkasının hakkı olduğu anlaşılsa, hibe batıl olmaz. Hisse sahibi hissesini aldıktan sonra kalan, kısım hibe edilende kalır.
Ölüm hastalığında olan birisi, tek malı olan arsasını hibe etse, sonra vefat etse, arsanın üçte ikili kısmında hibe batıl olur, sadece üçte birinde sahih olur. Burda hisseli olduğu halde, hibenin sahih olmasının sebebi; hisseli olmak arizi-dir/geçicidir, hibe arsanın tamamında olmuştur. Varislerin hakkı olan üçte iki ayrılınca, kalan üçte birlik hissede hibe sahih olur.
Bir malı satmaya vekil olan kişi, başkasını o mal satmaya vekil tayin edemez; fakat alakasız birisi gelip o malı satsa, asıl vekil olan da bu satışa izin verse, (fuzuli kişinin) satışı geçerli olur.
Henüz yetişmemiş meyvelerde ortak olanlardan biri hissesini yabancı bir kişiye (iki ortaktan başkasına) satamaz, zira bu diğer ortağa zarar verir; ancak iki ortak birlikte başka birine meyveleri satsalar, sonra ortaklardan biri satın alan kişi ile anlaşarak kendi aktini fesh etse, diğer ortağın hissesindeki satış fesh olmaz. Böylece yabancı bir ortağa satış sahih olmuş olur.
56. MADDE:
اَلْبَقَاءُ اَسْهَلُ مِنَ اْلاِبْتِدَاءِ
Beka, başlangıçtan daha kolaydır.
Bir şeyin devam ve bekası, ilk defa meydana gelmesin-den daha kolaydır. -ilk anda caiz olmayan şey, bekaen caiz olabilir- kaidesi de bunun gibidir.
Misal: Hisseli olan binanın ortakları, kendilerinden gayrı-sına binayı kiraya vermeleri sahih olmaz. Ancak ikisi birlikte başka birine kiralamış olsalar, -binanın bir kısmı hakkında- başka bir şahıs ‘kendi hakkı olduğunu’ dava ederek ispatla hakkını alsa, o kısımda icare akti fesh olur, amma kalan kısımdaki icare akti devam eder. Burada hisseli olması, icare aktinin devamına mani olmadı.
Şayet bir hakim, yerine bakması için birini naib tayin etse, asıl hakim yok iken bu naib olan hakim bir davada hüküm verse, bu hükmü geçerli değildir; ancak asıl hakim veri len hükmü inceleyip geçerli yaparsa, hüküm sahih olur, aslın-da ilk anda sahih olmamakla beraber, bekaen sahih olmuştur.
57. MADDE:
لاَ يَتُمُّ التَّبَرُّعُ اِلاَّ بِقَبْضٍ
Teberru’ ancak kabz (teslim almak) ile tamam olur.
Bu kaide, “Hibe ancak, kabzedilmiş olunca caiz olur” hadisi şerifine dayanır. Şayet hibe, kabz (teslim) olmaksınız tamam olsa, hibe eden kişinin, eda etmeye mecbur olmadığı birşeyi (kabzı), eda etmeye mecbur olması gerekirdi. Bu, teberru’ manasına zıttır. Teberru’, verilmesi vacib olmayan bir şeyi veren kişinin, ihsan olarak onu vermesidir.
Misal: Birisi başkasına bir mal hibe etse, hibe edenin izni ile onu teslim almadıkça, o malda tasarruf etmesi sahih olmaz. Aynı şekilde birisi eline bir miktar para alsa ve fakire vermek istese, vermeden evvel vaz geçse, burda paraları faki-re vermeye zorlanamaz.
Bu kaideden şu husus istisna edilir: Baba, küçük çocuğu-na bir şeyi hibe etse, çocuk onu teslim almadığı halde hibe sahih olur, zira babası (velisi olması hasebiyle) onun namına teslim almış hükmündedir.
58. MADDE:
YanıtlaSilاَلتَّصَرُّفُ عَلَى الرَّعِيَّةِ مَنُوطٌ بِالْمَصْلَحَةِ
Teb’a üzerine tasarruf, maslahata dayanır.
Halkın maslahatına göre tasarruf yapılır, şahısların men-faatine göre değil. Hakimin, insanların mallarında ve vakıflar hak-kındaki tasarrufları da maslahata dayanır.
Eğer halkın menfaatine uygun olmazsa, teb’anın malla-rında tasarruf caiz olmaz.
Raiyye/teb’a: Umum insanlardır ki, valinin veya devlet yetkililerinin idaresi altında bulunurlar.
Misal: Öldürülmüş birinin hiç kimsesi (velisi) olmasa, sultan onun velisidir. Bu durumda katili kısas ettirebileceği gibi, katilden diyet alma hakkı da vardır. Ancak diyet, şeriat ölçüsünden noksan olmamak şartıyla.
İdarecilerin emri ile birinin malı, değeri ile alınıp umu-mun yoluna veya ihtiyaç olunan tesislere katılır.
Maslahat yoksa hakimin tasarrufu sahih olmaz. Misali: Hakim birine, hazine malını veya başkasının malını telef etmekle emretse, bu izni sahih olmaz. Eğer hakim kendisi böyle malları telef ederse, ödemesi gerekir.
Aynı şekilde hakim, vakıf mallarını veya küçük çocuğun malını hibe edemez, zira hakimin tasarrufu maslahatla kayıt-lıdır.
Hasılı kelam, sultanın, hakimin, valinin, velinin tasar-rufları, maslahat üzere olursa sahihtir, değilse geçerli olmaz.
59. MADDE:
اَلْوَلاَيَةُ الْخَاضَّةُ اَقْوَى مِنَ الْوَلاَيَةِ الْعَامَّةِ
Hususi velayet, umum velayetten daha kuvvetlidir.
Burdaki velayetten murad, tasarruf yetkisi olan velidir.
Veli: Başkasının malında, onun rızasını beklemeden tasar ruf yapabilen kişidir. Vekil böyle değildir, zira onun tasarru-funda müvekkilinin rızası şarttır.
Hususi velilik, nikah akdinde ve mal hususunda olur. Burda ki veli, dede veya babadır. Sadece nikahta veli olanlar asabalar, çocuğun annesi ve zevi-l erhamdır.
Sadece malda veli, evvela babadır, ikinci olarak baba-sının hayatında iken tayin ettiği vasiydir. Üçüncü olarak şu tayin edilen vasiynin tayin ettiği vasiy dir. Dördüncü olarak çocuğun dedesidir. Beşinci olarak, çocuğun dedesinin tayin ettiği vasiy dir. Altıncı olarak ta bu vasiy nin tayin ettiği vasiy dir. Vakıf velayeti de böyle hususi velayettendir.
Misal: Hakim, umumi velayet hakkına binaen vakfın malı nı kiraya verse, vakfın mütevelli heyeti de vakfı kendisine kiralasa, mütevelli heyetinin kiralaması sahihtir, hakimin de-ğil, zira hususi velayet, umumi velayetten daha kuvvetlidir. Hususi velayet sahibi varken, umumi velayet sahibinin tasar-rufu geçerli olmaz.
Aynı şekilde hakim, hainlik yapmayan mütevelli heyeti mensubundan birini görevden alamaz. Aynı şekilde vasiysi olan çocuğu, hakim evlendiremez, malında tasarruf edemez. Zira hususi velayet sahibinin tasarrufu daha kuvvetlidir.
Bu kaidenin istisnası:
YanıtlaSilÖlünün velisi olan çocuğun vasiysi, katili öldürtemez ve affedemez, ancak noksan olmayarak diyet üzerine mal karşılı-ğında sulh edebilir. Hakim ise katili kısasen idam ettirebilir; burda umumi velayet sahibi olan hakim, hususi velinin kadir olamadığı şeye muktedir olmuştur.
60. MADDE
اِعْمَالُ الْكَلاَمِ اَوْلَى مِنْ اِهْمَالِهِ
Kelamın i’mali (manada kullanımı), ihmalinden (mana sız bırakılmasından) daha evladır.
Kelamın manası mümkün ise, imal ettirilir, değilse müh-mel (boş) bırakılır. Yani kelamı manasız bırakmak, itibarsız kılmak, hakiki veya mecazi manalardan birine hamletmek mümkün oldukça, caiz olmaz.
Akıl ve din, kişinin sözünün boşuna olmasına cevaz ver-mez, akıl sahibi kişinin sözünü sahih kılmak gereklidir.
Kelamda asıl olan hakikat manasıdır. Hakikat manası özür-lenmedikçe, kelamın manasını mecaza hamletmek caiz olmaz.
Tesis, te’kitten evladır, veya ifade iadeden evladır.
Lafız bir manaya konduğundan, onu o manada kullan-mayıp başka manayı tekidlemekte kullanmak, o lafzın vaz edildiği manayı ihmal etmek olur.
Te’kid: Kendisi ile evvelki lafzın manasının takrir ve takviyesi kasdedilen lafızdır. Buna ayrıca –iade- denir.
Te’sis: Evvelki lafzın ifade etmediği manayı ifade eden lafızdır. Buna ayrıca –ifade- denir.
Mesela: Birisi, başkası için üzerinde olan bir borcu ikrar etse, sonra sebeb belirtmeden başka bir borcu ikrar etse, bu ikincisi, evvelkinin te’kidi olmaz, belki yeni bir borç olur ve her iki borcu ikrar etmiş olur.
Birisi, hanımına “sen boşsun” “sen boşsun” “sen boşsun” diye üç kere söylese, bununla üç talak vakı’ olur. İkinci ve üçüncü sözleriyle, evvelkiyi te’kit ettim demekle koca, hük-men tasdik edilmez.
Müvekkilin sözü te’kide hamledilir: “Onu filancıya sat, sat.” Burda kelamı te’kid için hamledersek vekil, malı o şahsa veya başkasına da satabilir. Eğer te’sis manasında olsaydı vekil, malı ancak söylenen şahsa satabilirdi, başkasına sata-mazdı.
61. MADDE:
اِذَا تَعَذَّرَ الْحَقِيقَةُ يُصَارُ اِلَى الْمَجَازِ
Hakikat özürlenince, mecaza gidilir.
Hakiki mananın özürlenmesi halinde, kelam mühmel kılın maz, belki mecaza gidilir. Mehcur lafız, şer’an ve örfen kulla-nılmayan lafız olup özürlenmiş hükmündedir. Mananın özürlen mesi üç türlü olur:
1- Teazzürü hakiki, 2- Teazzürü örfi, 3- Teazzürü şer’î.
Teazzürü Hakiki iki vecih olur, birincisi: Hakikat mana-sının irade edilmesi imkansız olur.
Misal: Kendi evladı hayatta olmayan birisi, bir miktar malını evlatlarına vakfetse, hakiki manada kendi evladı olma-dığından, hakikat manası imkansız olur. Sözünün boşa gitme-mesi için torunları, mecazen evlat kabilinden olduğundan vakıf onlara verilir.
İkincisi: Manayı hakikinin irade edilmesi, büyük bir meşakkat ile ancak mümkün olur.
Misal: Birisi, “Şu hurma ağacından yemeyeceğim” diye ağaca işaret ederek yemin etse, o ağacın gövdesi/odunundan yemek mümkün olsa da, bu sözü söyleyenin kasdı o ağacın gövdesinden yemek değildir, belki meyvesinden yemektir.
YanıtlaSilTeazzürü örfi: Lafzın hakiki manasının, insanlar tarafından terk edilmiş ve kullanılmaz olmasıdır. Mesela birisi; “Ayağımı filancının evine basmayacağım” diye yemin etmesi gibi. Bu sözün hakiki manası terk olunmuş ve kullanılmaz olmuştur. Bur-da kullanılan mana, binaya girmek manasıdır. Yani yemin eden kişi, kendisi içeri girmeyip kapıdan ayağını içeri sokmakla yemini bozulmaz.
Teazzürü şer’î: Lafzın hakiki manası şer’an terk edilmiş olmasıdır. Mesela –husumet- kelimesi gibi. Şer’an asli manası terk olununca, artık şer’an murafaa ve müdafaa (cevap ver-mek) manalarında kullanılır oldu.
62. MADDE:
اِذَا تَعَذَّرَ اِعْمَالُ الْكَلاَمِ يُهْمَلُ
Kelamın i’mali mümkün olmazsa mühmel bırakılır.
Kelamın hakiki ve macazi manalarına hamledilmesi müm kün değilse, manasız/boş bırakılır. Hakikat veya mecaz mana-ya kelamı hamletmek mümkün olmazsa, veya her iki manada müşterek olup birini diğerine tercih mümkün değilse, bu zaru-retten dolayı kelam manasız kalır ve onunla amel edilmez.
Kelamın ihmalini gerektiren şey evvela, kelamı hakiki veya mecazi manaya hamledememektir.
İkinci olarak, lafzın iki manada ortak olup birinin tercih edile memesidir.
Misal: Kendinden yaş bakımından büyük birinin, kendi oğlu olduğunu iddia eden kişinin davası sahih olmaz. Zira bu, hakikaten imkansızdır.
Birisi, “Filancının iki elini kestim, onların diyeti olarak beş-yüz lira borçlandım.” dese, bahsettiği kişinin elleri sağlam olsa, bu kişinin sözüne itibar edilmez, sözü ihmal edilir.
İki manada müşterek olmasının misali: Bir kişinin mu’tik (azat eden) efendisi olsa, birde mu’tak (azat ettiği kölesi) olsa; bu kişi şöyle dese: “Malım, öldükten sonra mevlamın-dır.” Hangisi olduğunu da tayin etmese; -Mevla- kelimesi, efendi ve köleye de kullanıldığından, herhangi birini tercih etmek mümkün olmayınca, bu vasıyyet sahih olmaz.
63. MADDE:
ذِكْرُ بَعْضِ مَا لاَ يَتَجَزَّأُ كَذِكْرِ كُلِّهِ
Cüzlere bölünmeyen şeyin bazısını zikretmek, tamamını zikretmek gibidir.
Bu yüzden bütününü zikretmek hangi hükmü gerektirir-se, cüzünü zikretmek te aynı hükmü gerektirir. Cüzün zikri, tamamının zikri yerinde olmasa, o zaman kelamın manası mühmel kalırdı.
Misal: Bir kişi, başkasına kefil olurken, “Ben falancının yarısına veya dörttebirine kefil oldum” dese, kişi bölünmek kabilinden olmadığı için, bazısını zikretmek, tamamını zikret-mek kabilinden olup kefaleti tamamı hakkında sahihtir.
Şuf’a hakkı olanın, bu hakkının yarısını ıskat etmesiyle, şuf’a hakkınnın tamamı sakıt olur, zira şuf’a hakkı bölünmez.
Kısasta veli olanın, katilden kısasın bir kısmını affet-mesiyle kısasın tamamı sakıt olur, zira kısas bölünmez. Çünkü bir insanın bazısını öldürüp, bir kısmını diri bırakmak mümkün değildir.
Cüzlere bölünen şeyin bazısını zikretmek, tamamını zikretmek gibi değildir. Misali: Birisini, 600 lira olan borcun-dan 200 liralık kısmına kefil tayin etse, borç bölündüğü gibi, kefaleti de bölünmüş olur, yani 600 liranın tamamına kefil olmuş olmaz.
Birisinden alacağının bir kısmını ibra etse, kalan kısımda ibra tahakkuk etmez.
İstisna:
Birisi, başkasına şöyle dese: “Benim yarım veya üçte birim, sana kefildir.” Burda kefalet akti tahakkuk etmez, bur-da cüzün zikredilmesi, tamamının yerine kaim olmadı.
64. MADDE:
YanıtlaSilاَلْمُطْلَقُ يَجْرِى عَلَى اِطْلاَقِهِ اِذَا لَمْ يَقُمْ دَلِيلُ التَّقْيِيدِ نَصًّا اَوْ دَلاَلَةً
Kayıtlama delili açıkca veya delaleten yok ise, mutlak, ıtlakı üzere cari olur.
Mutlak ıtlakı üzere, mukayyed takyidi üzere caridir. Mutlak, kemale sarf edilir. Mutlakın mukabili, mukayyettir.
Mutlakın tarifi: Tahsis, umum, tekrar ve adet üzere delalet eden karinelerden soyulmuş bir iştir.
Mukayyed: Şu karinelerden birine yakın olandır.
Misal: Birisi cübbe diken terzi ile bunun üzerine anlaşsa, ancak bizzat terzinin kendisinin dikmesi şart koşulmasa, terzi olan kişi, cübbeyi yanında çalışan başka bir ustaya diktirebilir. Bu sıra, teaddi ve kusur olmaksızın meydana gelen telefi/zararı, terzinin ödemesi gerekmez. Zira akit mutlak yapılmıştı.
Fakat müşteri, terzinin kendisinin bizzat dikmesini şart koşmasında durum böyle değildir, zira burda kayıtlanan şarta riayet edilmezse, terzi ödeme sorumluluğunda olur.
Birisi başkasına bir malı ödünç verse ve menfaatlen-menin nevisini ve kullanacak kişiyi kayıtlamasa, ödünç (emanet) alan kişi kendisi emaneti kullandığı gibi başkasına da verebilir. Zira emanet verirken kayıtlamadı.
Eğer emaneti verirken kullanış nevisini ve kullanacak kişi yi kayıtlarsa, o şartlara muhalefet sebebiyle emaneti alan kişi öder.
Satışa vekil tayin edilen kişi, mutlak olarak vekil olmuş-sa, malı uygun gördüğü fiyatla ve vadeyle satabilir. Eğer müvekkil ücreti kayıtlamışsa, vekil o fiyattan aşağı satamaz.
Geride geçen misaller, nass ile (açık ifade ile) yapılan kayıtlamaların misalidir. Delaletle olan kayıtlamaların misal-leri de şöyledir.
Misal: Kervancılık yapan biri, başkasına vekalet verip kendisi için at almasını istese de, vasıflarını beyan etmese. Vekilin, müvekkilin işine ve haline itibar etmesi gerekir. Sürat için olan binek atı alamaz, belki halin delaletiyle yük taşıyan at almalıdır.
Mutlak olarak bir şey satın almaya vekalet verilince, vekilin misli ücretle alması gerekir, fazla fiyatla (gabnı fahiş) alması geçerli olmaz.
Kurban bayramına yakın zamanda birisini kendine bir koyun almakla vekil tayin etse, veya yazın buz almasıyla veya kışın odun-kömür almakla vekil tayin etse, sözle müddetin kaydı olmasa da, halin delaletiyle bu sayılan işler, o mevsim-lerle kayıtlanır; yani kurbandan sonra vekil koyun almaya yetkili değildir. Yaz geçmekle buz almaya olan vekalet biter. Kış tükenmekle kömür almaya olan vekalet biter.
65. MADDE:
اَلْوَصْفُ فِى الْحَاضِرِ لَغْوٌ وَ فِى الْغَائِبِ مُعْتَبَرٌ
Hazırda vasıf lağv olur, gaibte itibar edilir.
Mesela: Satıcı mecliste hazır olan kır atını satmak istese ve –şu yağız atımı, şu kadar ücrete sattım- dese, icab söz sahihtir, söylediği –yağız- lafzı luzumsuz olur. Eğer kır at hazırda olmasa, -yağız- diyerek vasfederek satsa, kır at satılmış olmaz. Zira burda gaib olan atın vasfına itibar edilir.
Yani kişi bir şeyi beyan ederek cinsini ve vasfını açıklasa, eğer vasfedilen şey hazırda ise ve vasfedildiğinde ona doğru işaret edilse, vasfedilen ile zikredilen aynı cinsten ise, vasfa itibar edilmez. Eğer vasfedilen şey meclisten gaibte ise, o zaman vasıflara itibar edilir.
YanıtlaSilBu kaidenin hükmü nikah, satış, icare ve diğer akitlerde caridir.
Hakimin huzurunda iddia eden kişi, şu demirlerin yüz kilo olup kendinin olduğunu iddia etse, tartılmakla ağırlığın yüz on kilo olduğu anlaşılsa, burdaki davası kabuldür, zira işaret edilen şeydeki vasıf lağvdır.
Vasıf lağv olunca, iki şartın bulunması gerekir.
1- Vasfedilen şeyin mecliste hazır olması.
2- Vasfedilen şeyin mecliste vasfedildiği gibi olması.
Eğer birinci şart yok ise, sadece ikinci şart mevcut olsa, vasıf itibar edilir. İlk şart olsa, ikinci şart olmasa, vasıf yine itibar edilir.
Hazır olup vasfedilen şey, işaret edilenin cinsinden olma-lıdır. Yoksa kişi bir taşa işaretle -şu elması sana sattım- derse, muhatabı kabul etse ve taş denen şeyin sırça olduğu zahir olsa, satış akti hasıl olmaz. Ancak akti yapanlar, o taşın zaten elmas olmadığını bilmeleri durumunda ise akit hasıl olur.
66. MADDE:
اَلسُّؤَالُ مُعَادٌ فِى الْجَوَابِ
Sual, cevabta iade edilmiş kabul edilir.
Tasdik edilen sualde, tasdik eden muhatab, o suali ikrar etmiş olur.
Bu kaide burda mutlak zikredilmişse de, lakin mukay-yettir. Suale karşı cevab gelince, kelam cevabın ihyitacı kadar ise, o kelam sual üzere kasredilir, sual cevabın zımnında iade edilmiş olur. Eğer kelam, cevabtan daha fazlasına muhtaç ise, zahirde kelam inşa olur. Bazen de zahirin hılafına cevab olur.
Cevab veren -ancak cevabı kasdettim- derse, dinen tasdik edilir, hükmen değil. Misal: Fuzuli olan biri, başkasının malını izinsiz olarak satsa, mal sahibine gidip -bana bu satışta izin verdin mi- dese, mal sahibi de –evet- dese, bu sözü satışına izin verdim demek olur ve satış geçerli olur.
Birisi başkasına hitaben –şu binamı sana şu kadar liraya sattım- dese, diğeri de –evet- dese, bu sözü kabul olur ve satış geçerli olur.
Hasta olana hitaben –malının üçte birini hayır yollarına sarf etmek için beni vasiy tayin ettin mi- dese, hasta olan da –vasiy tayin ettim- dese, bu sözü ile vasiy tayin etmiş olur.
67. MADDE:
لاَ يُنْسَبُ اِلَى سَاكِتٍ قَوْلٌ لَكِنَّ السُّكُوتَ فِى مَعْرِضِ الْحَاجَةِ بَيَانٌ
Sükut edene bir söz nisbet edilmez, lakin hacet anında sükut beyandır.
Sükut eden için şöyle dedi denemez; ancak tekellüm gereken yerde susmak ikrar ve beyandır.
Sen birini görsen, senin iznin olmadan bir şeyde mal sahibi gibi tasarruf ediyor, özrün olmadığı halde sükut etsen, bu durum senden o malın senin olmadığını ikrar olur.
Birisi başkasının malını satsa, mal sahibi onu işitip satışı-nı tasdik etmese veya men etmese, bu fiili ondan rıza sayıl-maz, satışa izin sayılmaz.
Mal sahibi olan birine, filancı kişi senin filan malını sattı, diye haber gelse ve bu mal sahibi sukut etse, bu sukutu satışa izin sayılmaz.
Birisi, başkasının malını huzurunda telef etse, mal sahibi sukut etse, bu sukutu telef etmesine izin sayılmaz.
YanıtlaSilBirisi, vefat anında komşularını toplasa ve onların huzu-runda kimseye borcu olmadığını söylese, orda hazır olanlar-dan biri alacaklı olduğu halde sukut etse, daha sonra hastanın ölümünden sonra alacak davasında bulunmasından men edil-mez.
Bu geride zikredilen misaller, kaidemizin ilk kısmının misalleri idi.
Kaidemizin ikinci kısmının misalleri şöyledir:
Müşteri mebiyi satıcının huzurunda teslim alsa, satıcı (ücreti almak için) mebiyi hapsetme hakkın olduğu halde sükut etse, müşteriyi malı teslim almaktan men etmese, bu sükutu müşterinin teslim almasına izin olur ve bundan sonra satıcı mebiyi talep edemez.
Birisi bir mal satınalmak istese, sonra o sırada başkası o mebide bir ayıp olduğunu müşteriye haber verse ve müşteri sukut etse, bundan sonra mebiyi satınalmakla onda bulunan ayıpla (ayıp muhayyerliği ile) mebiyi geri veremez, zira aybı duyduğunda susması rızadır.
Koyun çobanı, koyunların sahibine –bu koyunları senelik 100 lira karşılığında güdemem, belki 200 lira isterim- dese ve koyunların sahibi sukut etse, çoban işine devam etmekle sene sonunda 200 lira isterse, koyun sahibi 200 lirayı vermelidir, zira sükutu kabuldür.
Birisi, hanımının veya bir akrabasının huzurunda onların malını satsa, daha sonra hanımın veya akrabasının itiraz hakkı yoktur, zira satış anındaki sukutları ikrardır.
Birisi başkasının yanına bir mal bıraksa ve –bu mal emanettir- dese, diğeri sükut etse, o mal orda emanettir.
68. MADDE:
دَلِيلُ الشَّيْئِ فِى اْلاُمُورِ الْبَاطِنَةِ يَقُومُ مَقَامَهُ
Batınî işlerde bir şeyin delili, o şeyin makamına kaimdir.
Yani, işin hakikatına muttali olunamayan yerde zahir ile hükmolunur.
Batınına muttali olunmayan şeylerde harici zahiri delil, delaletle o şeyin meydana gelişinin delili olur, zira batıni işler üzerine hüküm vermek, ancak zahiri, harici delilleriyle müm-kün olur.
Delil: Kendisini bilmekle, başka şeyin bilinmesi lazım gelen şeydir.
Mesela, kişi bir mekandan yükselen bir duman görse, orda ateşin var olduğuna delil getirir.
Misaller: Satış akti yapanlardan biri icab yapsa (sattım dese), diğeri kabul etmeden evvel başka bir iş yapsa veya başka bir sözle meşgul olsa, bu durum onun icabtan yüz çevir diğine delalet eder. Yüz çevirmesi batıni bir iştir, buna muttali olmak ancak zahiri davranışıyla bilinir.
Birisi bir hayvan satınalsa, onda bir ayıba muttali olsa, o ayıbı tedavi etmekle uğraşsa, bu tedavisi ayıba rızanın delaleti olur. Daha sonra ayıb sebebiyle hayvanı geri vermez.
Yolda bir malı bulan, eğer sahibine vermek niyetiyle alırsa emanetçi olur, kendisi için sahiplenmek niyetiyle alırsa gasb edici olur. Bu hususlar niyetle alakalı olup o da batıni bir iştir, zahirde bunu bilmek ya sözle veya fiille belli olur. Eğer malı alırken sözle ilan ederek –sahibine vermek üzere aldığına şahit tutarsa- emanetçi olur. Elinde iken telef olsa malı ödeme sorumluluğunda değildir. Eğer böyle ilan etmeksizin kendisi için alırsa gasb edici olur ve elinde telef olmakla ödemesi gerekir.
69. MADDE:
YanıtlaSilاَلْكِتَابُ كَالْخِطَابِ
Yazı, hitab gibidir.
İki kişi arasında sözle akitler (satış, icare, vekalet, kefa-let v.s.) yapıldığı gibi, aynı şekilde yazışmakla da bu gibi akitler yapılabilir.
Yazı üç nevidir:
1-Resmileşmiş olduğu açık olan (Mühürlü, imzalı senet-ler.)
2-Resmileşmemiş (imza ve mühürsüz) açık senetler.
3-Açıkça belli olmayan yazılar.
Birinci kısımdakiler; Kişi yazısını ikrar eder, insanların adetlerine uygun olur, üst kısmında mühür olur. Yani insan-ların adetine göre yazılan sahifeler, sahibi aleyhine delil sayılır.
İkinci kısımdakiler; İnsanların adetlerine uygun olarak yazılmayan yazılardır, duvara veya ağaç yaprağına yazmak gibi.
Bu gibi yazılar fuzuli olup sahibi aleyhinde delil olmaz. Ancak yazıyı yazan, yazma anında şahit tutmuşsa, bu durum şahitlik makamında olur.
Açık olmayan yazılar; Su üzerine yazmak gibi; bunun hükmü, işitilmeyen söz gibidir. Üzerine bir hüküm terettüb etmez. Su üzerine veya havaya –filancıya 100 lira borçluyum- yazsa, bu, borç ikrarı olmaz.
Bu tafsilattan sonra şu misali getirelim: Birisi, başkasına verilmek üzere bir sahifeye –filan şeyi şu kadar ücrete sana sattım- diye yazıp gönderse, diğer kişi kağıttaki yazıyı okuyup o mecliste kabul ettiğini söylese veya karşılık olarak yazı ile kabul ettiğini yazsa, satış akti sahih olur.
HİTAP İLE YAZI ARASINDAKİ FARK
Şeyhu-l İslam Havahirzade’nin Mebsutunda zikrettiği husustur:
Bir fasılda ikisi farklı olur: Kişi hazırda olsa ve kadına nikah talebiyle hitap etse, kadın hitap meclisinde kabul etme-se, başka bir mecliste kabul etse, nikah sahih olmaz, zira meclis değişmekle hitab/icab batıl olmuştur.
Yazı ile olmasında; kadına nikah talebi yazılı kağıt ulaşsa ve onu okusa, okuduğu yerde kendini yazıyı yazan kişiye (ka-bul ederek) nikahlamasa, başka bir mecliste ve (kadının sözü-nü işitmiş ve yazıda olanı bilmiş olan) şahitlerin huzurunda, kendini o kişiye nikahlasa, nikahı sahihtir; zira gaibte olan kocanın yazısı, kadına hitap olmuştur.
Yazı, ikinci mecliste de bakidir; sanki, yazının ikinci mec-liste baki olması, şahitlerin ondaki şeyi ikinci mecliste işitmesi, hitabın diğer bir mecliste tekerrürü mesabesinde olmuştur
70. MADDE:
َاْلاِشَارَاتُ الْمَعْهُودَةُ لِْلاَخْرَسِ كَالْبَيَانِ بِالِّلسَانِ
Dilsizin malum işaretleri, dili ile beyanı gibidir.
Bu kaideye göre dilsizin malum işaretleri olan el ile veya kaşı ile olan hareketleri, dil ile beyan gibidir. Eğer işaretlerine itibar edilmese, insanlardan hiç kimse ile bir muamele yapa-maz olur, neticede ölüme arzolunurdu.
Dilsizin malum işareti anında sesinin de bulunması gerek lidir denilmiştir. Malum olmayan işaretlerinde, yanında bulu-nan akrabası veya komşuları muradını açıklar. Bu kişilerin adaletli olması gerekir.
YanıtlaSilDilsizin işaretleri iki türlü olur: Başını yan tarafa doğru hareket ettirmesidir ki bu, onun inkarıdır. İkincisi, başını yuka rı aşağı uzunlamasına sallamasıdır ki bu, onun tasdiğidir.
Dilsiz yazıyı becerebilirse, buna da itibar edilir.
Dilsiz olmayanın işareti itibar edilmez. Yani birisi bir malı satsa, diğeri konuşabildiği halde başıyla hareket ederek kabul ettiğini işaret etse, buna itibar edilmez.
Dilsizin işareti satış, icare, hibe, rehin, nikah, talak, ibra, ikrar ve kısas hakkında itibar edilir.
Dilsizlik iki türlüdür. Asli dilsizlik, arizi dilsizlik.
Kaidemize göre kayıt getirilmediğinden, her iki dilsizlik nevisi de buraya dahildir. Arizi olan dilsizlik hali, şiddetli korku, hastalık veya yüksek bir yerden düşmekle olabilir. Bu durum geçici olunca, işaretine itibar edilmez; ancak dilsizlik hali ölümüne kadar veya bir sene devam ederse, bu durumda işareti geçer lidir.
Dilsizin işareti muameleler hakkında geçerli olur, şer’î cezalar hakkında işareti itibar edilmez, zira cezalarda –şehadet- sözü kullanılmalıdır.
71. MADDE:
يُقْبَلُ قَوْلُ الْمُتَرْجِمِ مُطْلَقًا
Mütercimin sözü, mutlak olarak kabul edilir.
Mütercim, diğer lügatı tefsir eden kişidir. İmamı A’zam ve Ebu Yusuf’ a göre bir tercümanın sözü kabul edilir, İmamı Muhammed’e göre iki tercüman olmalıdır. Ancak İmamı A’zam’a göre tercümanın kör olmaması gerekir.
Hakim, davacı ve davalının veya şahitlerin lisanını bilmi-yorsa, bunların iddialarını veya şahitlerin şahitliğini tercüman vasıtasıyla dinleyebilir. Tercümanın adil olması ve kör olma-ması lazımdır. İhtiyaten iki tercüman olması evladır.
Tercümanın sözü akitlerde, yeminlerde, yeminden dön-mek te, kısası, hadleri ve borcu ikrarda kabul edilir.
72. MADDE:
لاَ عِبْرَةَ بِالظَّنِّ الْبَيِّنِ خَطَأُهُ
Hatası açık olan zanna itibar edilmez.
Zanna dayanarak bir fiil sadır olsa, sonra bunun şeriatın hükmüne muhalif olduğu belli olsa, bu zanna itibar edilmez.
Mesela: Kefil borcun ödenmediğini zannederek asîlin borcunu ödese, sonradan borcun ödendiği anlaşılırsa ödediğini geri alır.
Kendi malı zannederek başkasının malını harcasa, sonra anlaşılınca bedelini öder.
Birisi başkasından bin lira alacağı olduğunu iddia etse, dava edilen kişi, “Benden alacağın olduğuna dair yemin edersen veririm” dese, davacı da yemin etse, davalı kendinin bin lirayı vermesi lazım geldiğini zannederek parayı verse, fakat bundan sonra davacının yemin etmesinin gerekmediği-ni, bilakis davalının yemin etmesi gerektiğini öğrense, (davalı) verdiği bin lirayı geri alma hakkına sahiptir.
Tüccarda mal alan kişi, toplam ödemeyi istediği anda tüccar, toplamda hata yapıp bin lira yerine iki bin lira borcu olduğunu söylese ve müşteri de iki bin lirayı ödese, sonra hatalı olduğu anlaşılırsa, müşteri bin lirayı geri alır.
Müstesna:
Birisi başkasına bir hayvan satsa, satıcının komşusu olan kişi şuf’a (komşuluk hakkı) ile hayvanı taleb etse, müşteri olan da şuf’a hakkının gayrı menkullerin haricinde de cari oldu ğunu zannetse ve hayvanı kendi rızası ile komşu olana teslim etse, daha sonra hatasını anlayıp hayvanı geri isteme hakkına sahip değildir, zira hayvanı teslim etmekle komşu ile elden ele mal satışı yapmış oldu.
73. MADDE:
YanıtlaSilلاَ حُجَّةَ مَعَ اْلاِحْتِمَالِ النَّاشِى عَنْ دَلِيلٍ
Delilden ortaya çıkan ihtimal ile birlikte, hüccet olmaz.
Her hangi bir huccet, delile dayanan bir ihtimal ona karşı gelse, huccetin hükmü kalmaz. Delile dayanmayan ihtimaller yok gibidir.
Misal: Birisi varislerinden biri için borcu olduğunu ikrar etse, eğer ölüm hastalığında ise, diğer varisler bunu tasdik etmedikçe bu borç sabit olmaz. Zira hasta, bu ikrarıyla diğer varisleri mahrum bırakmayı kasdetmiş olma ihtimali vardır. Zira hastalık hali bunun delilidir.
Eğer sıhhat halinde bu ikrarı yapsa borç sahih olur, mal kaçırma ihtimali, delile dayanmadığından itibar edilmez.
Hastanın, varislerden başkası için yaptığı ikrarı vasıyyet kabilinden olduğu için, onda varislerin hakkını kaçırma ihtimali yoktur ve sahih olur.
74. MADDE:
لاَ عِبْرَةَ لِلتَّوَهُّمِ
Tevehhüme itibar edilmez.
Şer’i bir hükmün vehme istinadı caiz olmadığı gibi, sabit olan bir şeyi, sonradan arız olan vehimle ertelemek te caiz değildir.
Misal: İflas eden kişi ölse, malı satılır ve alacaklılar ara-sında taksim edilir. Her ne kadar başka bir alacaklının çıkıp gelme vehmi olsa da, malın bir kısmı onun için bekletilmez, belki ordaki alacaklılar arasında taksim edilir, diğer bir alacaklı gelirse, şu taksim edilen alacaklılardan şer’i dava ölçüsünde hakkını talep eder.
Satılan bir binanın iki komşusu olsa, birisi o anda gaib olsa, hazırda olan komşu şuf’a hakkı ile binayı alabilir. Diğeri de alma hakkına sahiptir diye hüküm bekletilmez.
Birisi kendi arsasına saman yığını yapsa, yan komşu, ‘samanların yanıp kendi evini de yakar’ vehmiyle dava ederek samanları ordan kaldırtamaz.
75. MADDE:
اَلثَّابِتُ بِالْبُرْهَانِ كَالثَّابِتِ بِالْعِيَانِ
Delille sabit olan, aşikâre (gözle) sabit gibidir.
Bir şey şer’i delille sabit olunca, hüküm gözle görülmüş gibidir.
Burhan: Hak ile batılı ayıran, sağlam ile fasidi temyiz eden delildir.
I’yan: Bir şeyi açıkça gözle görmektir ki, onunla beraber karışıklık şüphesi kalmaz. -Filancı falan şeyi muayene etti- denilince, ona gözü ile baktığı kasdedilir.
Misal: Bir şahıs, başkası üzerinde bir hakkı olduğunu iddia etse, bu hususta yaptığı ikrarı, hüküm için onun aleyhine delil ve dayanak yapılır. Davalı inkar ettiği zaman, getirilen şahitleri de hüküm için delil yaparak, şehadetle davacının sözünü isbat ederiz.
76. MADDE:
اَلْبَيِّنَةُ عَلَى الْمُدَّعِى وَ الْيَمِينُ عَلَى مَنْ اَنْكَرَ
Delil davacı için, yemin inkar eden üzerinedir.
Bu kaide, hadisi şeriften alınmıştır. İddiacının sözü, zahi-rin hılafına olunca zayıf kalır, bunu kuvvetlendirmesi için delile ihtiyaç duyuldu. Davalının sözü zahire uygun olunca, takviye için yeminden başkasına ihtiyaç duymaz.
Beyyine: Adil şahit olup, davacının doğruluğunu kuvvet-lendirir.
Dava: Hakim huzurunda birinin, hakkını başkasından talep etmesidir.
Buna göre hak iddia eden davacıdan hakim delil (şahit) getirmesini ister, eğer şahit getiremezse davalı yemin ettirilir.
Bazı davalarda davalılar bir cihetten davacı, diğer cihet-ten davalı/inkarcı olabilirler. Davacı olması tercih edilen taraf-tan şahit/delil getirmesi istenir, getiremezse diğer taraf delil getirir, odan delil getiremezse yemin ettirilir.
Zahirin hılafını ve ziyadeliği iddia edenin beyyinesi/şahit-leri evladır.
YanıtlaSil77. MADDE:
اَلْبَيِّنَةُ ِلاِثْبَاتِ خِلاَفِ الظَّاهِرِ وَ الْيَمِينُ لِبَقَاءِ اْلاَصْلِ
Beyyine, zahirin hılafını isbat içindir, yemin aslın bekası içindir.
Asıl, zahir hali kuvvetlendirir, başka bir teyide ihtiyacı olmaz. Zahirin hılafına olan şey, doğru ve yalan arasında ihti-malli olur, bu yüzden birinin diğeri üzerine tercihini gerektiren şeye (delile/şahitlere) ihtiyaç duyar.
Zahirin hılafı, aslın hılafı: Arizi sıfatların mevcut olma-sı, zimmetin borçla meşgul olması, hadiseleri uzak vakitlerine izafe etmek gibi.
Arizi sıfatlarda asıl olan yok olmasıdır; zimmetin beri olması, hadiseleri en yakın vaktine izafe etmek gibi.
Satış akti yapanlardan biri, aralarındaki satış aktinin bey-i vefa olduğunu iddia etse, diğeri de kesin bir satış olduğu nu iddia etse, zahir ve asıl, satışın kesin olduğu üzerine olun-ca, söz satışın kesin olduğunu iddia edenin dediğidir. Satışın bey-i vefa olması aslın ve zahirin hılafı olunca, bunu iddia edenden beyyine (şahit) getirmesi istenir.
Birisi, başkasından alacağını talep etse, davalı olan da bu borcu inkar etse, delil getirmek davacı için lazımdır, zira o zahirin hılafını iddia etmektedir ki bu da zimmetin meşgul (borçlu) olmasıdır.
Söz yeminle beraber ikinci şahıs içindir, zira o, zimme-tinin beri olduğunu (aslı) iddia etmektedir.
İstisna:
Emanet veren kişi, emaneti alandan emanet verdiği şeyi taleb etse, emanet alan kişi de emaneti geri verdiğini iddia etse, veya kendi kusuru olmaksızın emanetin helak olduğunu iddia etse, söz yeminle beraber emanet alanın dediğidir; halbuki geri vermek veya emanetin helak olması arizi bir iştir, asıl olan arizi hallerin olmamasıydı, bu kaidemize göre ema-neti alanın geri verdiğine veya helak olduğuna dair beyyine getirmesi gerekirdi, zira bunlar aslın ve zahirin hılafıdır.
78. MADDE:
اَلْبَيِّنَةُ حُجَّةٌ مُتَعَدِّيَةٌ وَ اْلاِقْرَارُ حُجَّةٌ قَاصِرَةٌ
Beyyine, teaddi eden delildir, ikrar kâsır delildir.
Beyyine: Hariçte sabit olan işin kendisi ile açığa çıkan şehadettir.
Teaddi: Tecavüz eden, diğerine geçen.
İkrar: Kişinin üzerinde başkasının hakkı olduğunu haber vermesidir.
Kâsır: Diğerine geçmeyen.
Bu kaideden anlaşılana göre ikrar, ikrar edenin kendinde kalan ve başkasına geçmeyen bir huccettir. Beyyine ise, baş-kasına geçen huccettir. Zira beyyine ile hakimin hükmü başkası üzerinde geçerli olur.
Mesela bir neseb beyyine ile sabit olunca, bu hüküm bütün insanlara sirayet eder, bunun hılafına dava dinlenmez. Ama ikrar ile sabit olsaydı, aleyhine başkasının getirdiği bey-yine dinlenirdi.
İkrar, ikrar edenin zannına dayandığından kendi üzerine kasredilir, başkasına geçerli olmaz. Hasım olmasa da kişi kendi üzerine bir hakkı ikrar edebilir; beyyinede böyle değil-dir, zira orda hasım mevcut olmalıdır.
Mesela vasiy, ölü üzerine bir borç olduğunu ikrar etse, bu ikrarı geçerli olmaz.
İkrar ile beyyine bir arada olsa, ikrarı öne alınır, beyyi-neye ihtiyaç kalmazsa ikrar ile hüküm verilir.
YanıtlaSilMisal: Birisi ölünün varislerinden birinin yanında ölünün zimmetinde şu kadar bir borç olduğunu iddia etse, davasını beyyine ile isbat etse, hakim de zikredilen borç ile hükmetse, bu hüküm diğer varisler hakkkında da da geçerli olur. Diğer varisler, davacının davasını kendi huzurlarında da isbat etme-sini isteyemezler. Eğer burdaki hüküm beyyineye değilde varisin ikrarına dayanmış olsaydı, o varisten gayrısı üzerine geçerli olmazdı. Zira ikrar kâsır huccettir.
Bir kişi bir mala hak sahibi olsa ve bunu beyyine ile isbat etse, hakim bu hak ile hükmetse, aleyhine hüküm verilen kişi müşteri ise, satıcıdan ücretini dönüp almaya hak kazanır. Satıcı mahkemede hazır olmadığını söyleme hakkına sahip değildir. Eğer hak ikrar ile sabit olsaydı, müşteri olan kişi satı-cıya dönüp ücreti isteme hakkına sahip olmazdı.
İstisnalar:
Kiraya veren kişi, borcunun olduğunu ikrar ederek kiraya verdiği şeyin satılmasını taleb ederek icare aktini fesh edebilir. Bu durum ancak, borcunu ödemek için başka bir malı olmadığı zamandadır. Burda ikrar, başkasına teaddi etmiştir.
Kadın üzerinde bir borç olduğunu ikrar etse, kocası bunu yalanlasa, kadının ikrarı sahihtir ve bu borç yüzünden kadın hapsedilebilir.
Bu iki misal İmamı A’zam’a göredir.
79. MADDE:
اَلْمَرْءُ مُؤَاخَذٌ بِاِقْرَارِهِ
Kişi, ikrarıyla sorumlu tutulur.
Ancak ikrarı, şeriat tarafından tekzib edilirse, sorumlu olmaz.
Bir şahıs, bir malın başkasının olduğunu ikrar etse, sonra ikrarının hata olduğunu iddia etse bu sözü dinlenmez.
Mesela: Birisinin kendinden alacağı olduğunu ikrar etse, sonra o borcu ödediğini iddia etse bakılır, eğer iddiası da ikrar meclisinde ise, sözü kabul edilmez, zira ikrardan dönmek olur ve sözünde çelişki olur. Fakat ikrar meslisinden başka bir yerde olursa, sözü kabul edilir.
Kiraya veren kişi ücreti teslim alsa, bunu ikrarından sonra aldığı paraların züyuf/geçmez para olduğunu iddia etse, davası kabul edilmez.
Şeriatın tekzib ettiği ve sorumlu olmayan ikrarın misali: Satı cı ile müşteri mebinin ücreti hakkında çekişse, müşteri satışın bin liraya olduğunu, satıcı da iki bin liraya olduğunu iddia etse, satıcının davası sabit olup lehine hüküm verilse, sonra şefi’ (komşu) olan mebiyi (gayrı menkulu) almak istese, müşteri aleyhine delil getirerek mebiyi alsa, iki bin lira vere-rek mebiyi alabilir. Halbuki müşteri, satıcı ile olan davasında mebinin bin liraya satıldığını ikrar etmişti, fakat hakimin hük-mü ile bu ikrarı tekzib olunmuştu. (Satıcının dediği iki bin lira-ya hüküm verilmişti.)
Birisi falan kişinin alacaklısının emri ile onun borcuna kefil olduğunu iddia etse ve borcun kefilden kefaleti sebebiyle alınmasını istese, kefil de kefaleti inkar etse, davacı isbat edip borcu kefilden alsa, kefil asıl borçludan ödediği meblağı dönüp alma hakkına sahiptir, kefaleti inkar etmesine bakılmaz, zira şeriat onu tekzib etmiştir. (Kefaleti sabit kılmıştır.)
İkrar edenin akıllı, baliğ olması gerekir. Çocuğun, delinin bunak olanın ikrarı sahih değildir. İkrar edenin rızası şarttır, zorlamayla yapılan ikrar geçerli değildir.
80. MADDE:
YanıtlaSilلاَ حُجَّةَ مَعَ التَّنَاقُضِ لَكِنْ لاَ يَخْتَلُّ مَعَهُ حُكْمُ الْحَاكِمِ
Tenakuz ile beraber huccet olmaz, lakin bununla beraber hakimin hükmüne halel gelmez.
Şahitler şehadetten dönse tenakuz hasıl olur, bu yüzden şehadetleri delil olmaz; ancak ilk şehadetleri üzerine bir hüküm verilmişse, bu hüküm bozulmaz ve bu sebeble verilen zararı şahitler öder.
Bu kaide fıkıh kitablarındaki –şehadetten dönmek- bah-sinden alınmıştır.
Hidaye kitabında şöyle der: “Şahitlerin şehadetiyle hü-küm verilmeden evvel şahitler dönse, bununla tenakuz hasıl olduğundan hüccet olmaz. Şehadetleri ile bir hüküm verilme-diğinden her hangi bir taraf için zarar söz konusu olmadığın-dan şahitler bir şey ödemez.”
Tenakuz, ikrarın sıhhatine mani değildir. Mesela: Bir kişi bir şeyi inkar etse, sonra onu ikrar etse, ikrarına itibar edilir, zira ikrar eden kişi şu ikrarında töhmet altında değildir. Fakat evvela ikrar etse, sonra inkar etse, ikinci inkarına itibar edilmez, evvelki ikrarı geçerlidir.
81. MADDE:
قَدْ يَثْبُتُ الْفَرْعُ مَعَ عَدَمِ ثُبُوتِ اْلاَصْلِ
Bazan fer’ olan, aslın sabit olmamasıyla beraber sabit olur.
Misal: Filancının falana şu kadar borcu var, ben de ona kefilim, (onun emri olmadan kefil olmuş), asıl borçlu –borcu- inkar etmekle beraber, alacaklı kişi, kefil üzerine borcu ödeme siyle davacı olsa, kefilin borcu ödemesi lazım gelir.
Burda kefalet emirle olmadığı halde kefilin ödemesi, asla sabit olmadığı halde fer’e ödettirilmesinin misali oldu. Eğer kefalet asıl borçlunun emri ile olsaydı, o zaman kefil, asıl yerine kefaletle öderdi.
82. MADDE:
اَلْمُعَلَّقُ بِالشَّرْطِ يَجِبُ ثُبُوتُهُ عِنْدَ ثُبُوتِ الشَّرْطِ
Şarta bağlı olan şeyin, şart sabit olunca sabit olması vacibtir.
Bir şarta bağlanan şey, bağlandığı şart tahakkuk etme-den evvel yok hükmündedir. Eğer o şey şart sabit olmadan evvel sabit olsa, bu durum şart olmadan meşrutun mevcut olmasını gerektirir ki bu imkansızdır.
Muallak: Bir cümlenin mazmununun husulünü, diğer cümle nin mazmununun husulüne bağlamaktır.
Evvelkiye –şart-, ikinciye –ceza- denir.
Talikin hasıl olması için, talik edilen şeyin yok olup mey-dana gelebilmesi mümkün olan bir şey olmasıdır. Bu yüzden mevcut bir şeyin taliki yapılsa, bu talik tenciz (geçerli kılmak) olarak itibar edilir.
Misali: Bir kişi, başkası için “Benim senin üzerinde alaca-ğım varsa, seni ondan beri ettim.” dese, hakikatte ondan ala-cağı olsa, borcu ibra etmiş olur.
Filancı, senin şu malını, bana şu kadara sattı, dese, diğeri de -o şekilde sattıysa bende izin verdim- dese, o malın söylendiği şekilde satıldığı sabit olursa, verilen izin sahihtir.
Vakı’ olması imkansız şeye bağlanan talikler batıldır.
Birisi, başkasına hitaben dese: “Filancı sana olan borcu-nu ödemezse, ben onu ödemeye kefilim.” Bununla şarta bağlı kefalet sabit olur, bu sebeble kefil olan borçla taleb olunur.
Akitlere uygun olan şartlara bağlamak sahih olur, eğer akitlere uygun olmazsa fasit olur. Bu akitler, vekalet, ticarete izin, kadıyı görevden azletmek, kefalet, kefaletten beri etmek, satış-tan sonra şuf’ayı teslim etmek, vasıyyet ve havale gibi.
Misal: Müvekkil vekiline dese: “Seni her ne zaman azle-dersem sen vekilimsin.” Her ne zaman azlederse yine vekalet akti münakit olur.
YanıtlaSilSefihin velisi, “Halin salaha ulaşınca ticaretine izin verdim.” derse, sefihin hali salaha ulaşınca izinli olmuş olur.
Sultan birine derse: “Filan beldeye ulaşınca oraya seni vali tayin ettim veya kadı tayin ettim.” Şarta bağlanan hüküm, şart meydana gelince tahakkuk eder.
Şartın uygun olmadığı akitlerde talik sahih olmaz. Mesela: Rüzgar esince veya filancı falancının evine girince, sen benim vekilimsin, dese, şart tahakkuk etse de hüküm sabit olmaz.
Talikin caiz olmadığı akitler: Satış, icare, ödünç verme, kiralama, hibe, sadaka, akde izin verme, ikrar, borçtan ibra, mal üzerine sulh, müzaraat, müsakat, vakıf, tahkim, ikale, satıştan evvel şuf’ayı teslim, ayıp muhayyerliği ile satışı ret hakkını iptal, şart muhayyerliği ile satışı ret hakkını iptal, vekil azletmek, me’zunu men etmek.
Mesela: Bir kişi başkasına dese: “Filancı seferinden gelin ce, şu evimi şu kadar liraya sana sattım veya kiraya verdim veya onu sana hibe ettim.” Bu akitlerden biri sahih olmadığın-dan, bunların hiç biri geçerli olmaz.
“Filancı gelirse, veya bana şu kadar para borç verirsen, veya yarın bana elli lira vermezsen ben sana ikiyüz lira borçlu-yum.” dese, bu borç sabit olmaz, şart sabit olsa da.
Müstesnalar:
Birisi “Ben ölürsem sen bana olan borcundan berisin.” dese, bu sözü vasıyyete hamledilir ve (o miktar veya daha fazla kalan malı varsa) o kişi borçtan beri olur.
Birisi “Filan ayın başında veya Peygamberimizin doğum gününde ben sana şu kadar borçluyum.” dese, bu sözü müec-cel bir borcu ikrara hamledilir ve vakit geldiğinde ödemesiyle emredilir.
İleriye dönük zamana izafeti sahih olan akitler: İcare, icareyi fesh, müzaraat, müsakat, mudarebe, vekalet, kefalet, vasıyet, vasıy tayini, kaza, imaret, vakıf, iare, muhay yerliği iptal.
Mesela: Binamı sana yarından itibaren bedeliyle kiraya verdim, demesiyle kira akti sahih olur.
Filan tarihten itibaren bahçemde ziraat etmen üzere sana kiraya verdim, sözüyle de ziraatçılık akti sahih olur.
İlerki zamana izafeti sahih olmayan akitler: Satış, satışa izin vermek, satışı feshetmek, taksim, şirket, hibe, mal üzerine sulh, borçtan beri etmek.
Misal: Gelecek ayın başı itibarıyle şu şeyi sana sattım demekle, satış akti sahih olmaz.
83. MADDE:
يَلْزَمُ مُرَاعَاةُ الشَّرْطِ بِقَدَرِ اْلاِمْكَانِ
İmkan miktarınca şarta riayet lazımdır.
Meşru’ olan ve aktin gereğinden olan bir şarta mümkün oldukça riayet edilir, fasit ve lağv olan şartlara riayet edilmez.
Şartlar üç kısımdır: Caiz olan, fasit olan ve lağv olan. Burda riayet edilen şart caiz olanıdır, yani şer’i şerife uygun olanıdır. Bu kaidede zikredilen şart, kendisinde şart edatı olma yanlardır. Şart edatı olanlar, geri de talik kaidesinde geçmişti.
Satışın iktizasından olan şartla yapılan satış geçerli olup şart itibar edilir.
İcarelerde akit yapanların getirdiği şartlara itibar edilir.
Emanetlerde emanete faideli olan şartların icrası müm-kün olursa, onlara itibar edilir.
Ortaklıkta mal sahibinin koştuğu şartlara riayet edilir.
Vakıflardaki şartlar nass gibi olunca, onlara riayet vacib olur; ancak şartın şeriata uygun olması gerekir.
1-İtibar edilmeyen şartların Misali: Satış aktinde koşulan ve akit yapanların menfaatine olmayan şart lağv olur, satış sahih olur.
Mesela: Atını birisine satsa ve bunu kimseye satmayaca-ğını şart koşsa, satış sahihtir, şart lağvdır. Müşteri aldığı atı istediğine satabilir.
Vekalet, karzı hasen, hibe, sadaka, rehin, vasıy tayini, ikale, me’zunu men gibi akitler bu kısımdandır.
2- Fasit şartlarla sahih olmayan akitler: Satış, taksim, icare, akte izin vermek, borçtan ibra, müzaraat, müsakat, vakıf, maldan karşılık olarak inkardan veya sukuttan veya ikrardan sulh.
Misal: Sana atımı, kendimin bir ay binmem şartıyla sattım demesi gibi. Bu şart sebebiyle satış fasit olur, zira bu şart satışa uygun değildir, belki akit yapanların birinin menfa-atinedir.
Evimi sana kiraya verdim, senin bana şu kadar borç vermen şartıyla veya bir hediye vermen şartıyla, sözünde yine icare akti fasittir.
84. MADDE:
YanıtlaSilاَلْمَوَاعِيدُ بِصُوَرِ التَّعْلِيقِ تَكُونُ لاَزِمَةً
Vaadler, talik suretleriyle lazım olurlar.
Bu durumda, iltizam ve teahhüd (üzerine alma) manası açığa çıkar.
Mesela “Sen filancıya malını sat, eğer parasını alamaz-san ben vereceğim.” Dese, müşteri parayı vermezse, vaad edenin vermesi gerekir.
Eğer vaad sırf vaad olursa, yani talik suretinde olmazsa, bu durumda lazım gelmez.
Mesela: Birisi başkasına misli ücretle bir malı satsa, satış tamam olduktan sonra müşteri, satıcıya ücreti geri verirse ikale (anlaşmayı fesh) etme vaadinde bulunsa, satıcı sonradan malı geri almak isteyerek müşteri den ikale yapmasını talep etse, müşteri mecbur değildir, zira şu vaadi, mücerred (talik-siz) bir vaad idi.
Müstesna:
-Vaadi mücerred bir şey lazım getirmez- demiştik, lakin bu hükümden, şu mesele istisna yapılır: Birisi başkasına misli ücretten çok düşük fiyatla bir mal satsa, müşteri insanların huzurunda “Satıcı ücreti geri verirse, mebiyi kendisine red edeceğini” vaad etse, bu vaadin yerine getirilmesi vacib olur, zira bu bey-i vefa kabilindendir. Bey-i vefanın hükmü rehin hükmünde idi, bu yüzden her iki taraf ta fesh edebilir.
85. MADDE:
اَلْخَرَاجُ بِالضَّمَانِ
Haraç (hasıl olup meydana gelen şey), zaman (ödeme) iledir.
Haraç: Burda, kişinin mülkünde çıkan/hasıl olan şeydir. Yavru, gelirler, hayvanın sütü, kira bedelleri, arazi gelirleri gibi şeylerdir.
Zaman: Masraflar manasındadır. Hayvana yapılan harca malar, akarın tamir masrafları gibi.
Yani, bu hususlarda bir şey harcayan, mukabilindeki gelirlerden istifade eder. Mesela müşteri hayvanı ayıp sebe-biyle geri verse, yanında onu kullandığı halde bunun için ücret ödemesi gerekmez, zira hayvan yanında telef olsaydı, kendi mülkü olarak telef olacaktı.
Ömer İbni Abdul Aziz r.anhu bu meselede satıcıya ücret verilmesiyle hükmetmişti, sonra hadisi şerifi (haraç zaman iledir) görünce, evvelki hükmünü bozdu.
Satılan malın tesliminden evvel onda hasıl olan fazlalık-ların aslında satıcıya ait olması lazım iken müşteriye verilmek-tedir, niçin?
– Teslimden evvel mebi ile faidelenmek mülk sahibi olmak iledir, teslimden sonra mülk sahibi olmak ve ödeme/za-man iledir. Müşteri mebiye akitle malik olmuş ve teslim aldıktan sonra da masraflarını üzerine almıştır.
Gasb edenin, malı sahibine ödemesi vacibtir, buna göre gasb ettiği maldaki fazlalıkların da gasb edenin olması lazım-dır, halbuki bu fazlalıklar da asıl mal sahibinindir, niçin?
– Gasbedenin ödemesi sorumluluğu hususi bir ödemedir, yani bununla zamanı mülk kasdedilir. Netice; bir şeyin menfa ati, o şey kim adına telef olursa o kişiye aittir. Gasb eden kişi, gasb ettiği mal onun ödemesi altında olsa da, lakin mülkiyyet ona ait değildir.
86. MADDE:
َاْلاَجْرُ وَ الضَّمَانُ لاَ يَجْتَمِعَانِ
Ücret ve zaman, bir arada olmaz.
Ödenme sorumluluğu olan yerde ücret vermekte gerekli olmaz. Mesela kişi bir hayvan kiralasa, kusuru olmaksızın hayvan telef olsa, sadece kira ücretini öder. Hayvanı gasb etse ve telef olsa, sadece kıymetini öder, ücret gerekmez.
Misal: Hayvanı binmek için kiralasa, üzerine yük yüklese ve hayvan telef olsa, hayvanın kıymetini öder, ayrıca ücret ödenmesi istenmez.
Hayvanı gasb etse ve kullansa, hayvan elinde helak olsa, sahibine hayvanın kıymetini öder; eğer hayvanı helak olma-dan sahibine geri verirse, kullandığından dolayı ücret vermesi gerekmez; ancak hayvan yetim çocuğun ise veya vakıf ise veya gelir getirmek için hazırlanmış bir yer ise bu durumlarda ücretini ödemesi gerekir.
Ücret ve ödemenin bir arada olmaması için şart, sebeb ve mahallin bir olmasıdır. Değilse iki şey de gerekli olur.
Misali: Birisi, başkasına sadece kendisinin belli bir yere kadar binmesi için bir hayvan kiraya verse, o kişi kendisi bindi ği halde arkasına (terikesine) başka birini oturtsa, eğer hay-van konuşulan mesafeye vardıktan sonra telef olsa bakılır; eğer hayvan iki kişiyi taşıyacak güçte ise, konuşulan ücret ve hayvanın kıymetinin yarısı gerekli olur.
. Burda maksud mesafe ye ulaştığından ücret gerekti, arkasına başkasını aldığın dan haddi aşmakla hayvanın değerinin yarısına zamin oldu. Zira burda, iki şeyin sebebleri değişiktir.
YanıtlaSil87. MADDE:
اَلْغَرْمُ بِالْغَنَمِ
Ödeme, menfaat karşılığındadır.
Bir şeyin menfaatine nail olan, zararını da üzerine alır. Mesela: Bir maldaki ortaklardan herbiri için, malın zararından kendi hissesi miktarınca lazım gelir; nasıl ki kârdan da kendi hissesince istifade ederse.
Satışlarda yazılan senedin yazma ücreti müşteriye aittir, zira bunun menfaati müşteriye döner.
Ortak olan malın tamirine ihtiyaç duyulsa, her bir ortak kendi hissesince masrafa katkıda bulunacaktır.
İki komşu arasında ortak olan duvarın tamirinde, her ikisi de masrafı ortak olarak karşılar.
Vakıf binasında oturan kişi, tamirini yapmaya mecbur-dur.
88. MADDE:
اَلنِّعْمَةُ بِقَدَرِ النِّقْمَةِ وَ النِّقْمَةُ بِقَدَرِ النِّعْمَةِ
Nimet, külfet miktarıncadır. Külfet te, nimet mikta-rıncadır.
Bu kaidenin ilk kısmı, evvelki kaidenin manasındadır.
Misal: Yolda bulunan ve babası-velisi bilinmeyen çocu-ğun masrafları hazineden ödenir, adam öldürse diyet yine hazineden ödenir. Aynı şekil de bu çocuğun malı olsa ve ölse, malları hazineye kalır.
89. MADDE:
يُضَافُ الْفِعْلُ اِلَى الْفَاعِلِ لاَ اْﻵمِرِ مَا لَمْ يَكُنْ مُجْبِرًا
Fiilin hükmü, failine izafe edilir, mücbir olmadıkça amirine izafe edilmez.
Misal: Birisi, başkasına “Filancının malını telef et.” dese ve diğeri bunu yapsa, ödeme sorumluluğu telef edene aittir, zira emreden kişi burda şer’an cebredici değildir. Hemde emredenin, başkasının malında bir tasarrufu da yoktur.
Bir kimseye, satılan koyunun kesilmesini emretse ve emredilen de, bunun satıldığını bilerek koyunu kesse, asıl müşterinin, koyunu kesen kişiye ödettirmesi hakkı vardır. Emredene ödettiremez. Yani emreden kişi, mecbur bırakacak şekilde zorlama (ikrah) ile emretmemişse, (sadece sözle emretmişse), ödeme sorumluluğu emredene ait değildir.
Müstesna:
Akıl baliğ birisi, bir malı telef etmekle bir çocuğa emret-se, çocuk malı telef ederse, ödeme çocuğun malından olur; ancak çocuğun velisinin, ödenen miktarı almak için emredene dönme hakkı vardır. Fakat emreden kişi de çocuk ise, velinin asla ödenen meblağı dönüp alma hakkı yoktur.
90. MADDE:
YanıtlaSilاِذَا اجْتَمَعَ الْمُبَاشِرُ وَ الْمُتَسَبِّبُ اُضِيفَ الْحُكْمُ اِلَى الْمُبَاشِرِ
İşe mübaşeret edenle sebeb olan bir arada topla-şırsa, hüküm mübaşeret edene izafe edilir.
Bir şeyi yapan mübaşirdir. Sebeb olan, o işin vukuuna götüren şeyi yapandır. Sebeb olanın işi mutlaka kötü neticeye götürmez. Bu yüzden işin vukuunda ödeme sorumluluğu, bizzat işi yapan (mübaşir olan) failedir, sebeb olana değil.
Mübaşir: İşin meydana gelmesinde bizzat fiili vakı’ olan, araya başkasının fiili girmeyendir.
Misal: Birisi umumun yolunda bir kuyu kazsa, diğer birisi başkasının hayvanını o kuyuya atsa ve hayvan telef olsa, hayvanı kuyuya atan kıymetini öder, kuyuyu kazan ödemez. Zira sadece kuyunun kazılması, hayvanın telef olmasını gerek-tirmez, belki mübaşir olanın fiili ile hayvan telef olmuştur.
Ancak birisi şöyle bir itiraz getirebilir; eğer kuyu kazılma saydı asla hayvan oraya düşmeyecekti? Cevaben deriz ki; telef olma işi son fiille hasıl oldu ki o da kuyuya atma işidir, hüküm ona izafe edilir.
Eğer hayvan kendisi gelip kuyuya düşmüşse bakılır; eğer kuyu idarecilerin izni olmadan kazılmışsa, ödeme işi kuyuyu kazan kişiye döner.
Mesela birisi bir hırsıza yol gösterip başkasının malını haber verse, hırsız da onu çalsa, yol gösterenin ödemesi gerekmez.
Birisi başkasının ahırının kapısını açsa ve atın ipini çözse, hırsız gelip atı götürse, ödeme sorumluluğu hırsıza aittir.
Eğer sebeb telefe götürür cinsten olursa, o zaman ödeme sorumluluğu sebeb olana döner. Misali: İki kişi tartışsa ve birbirlerinin elbiselerini çekince birinin cebinden saati düşse ve kırılsa, düşürmeye sebeb olan kişinin ödemesi gerekli olur.
Mesela, birisi zeytinyağı dolu tulumu delse, veya asılı olan kandilin ipini kesse, yağ veya kandil telef olsa, sebeb olan kişi öder.
Müstesna:
Emanetçi olan kişi, yanında olan malı hırsıza haber verse ve hırsız malı çalsa, emanet yanında olan kişi öder, zira emaneti korumakta kusur işlemiştir. Emanet yanında olan, ödediği miktarı işe mübaşir olan hırsızdan alma hakkına sahiptir.
Şahitler, hakimin onlar sebebiyle verdiği hükmünden sonra şehadetten dönseler, ödeme sorumluluğu hakime değil de sebeb olan şahitlere gerekli olur. Zira hakim, şehadetin edasından sonra hüküm vermeye mecburdur, sanki şahitler şehadet etmekle onu hüküm vermeye zorlamış gibidir. Haki-min ödemesi gerekli olsaydı, hiç kimse hakimlik vazifesini yük lenmezdi. Bu durumda insanların pek çok işleri âtıl kalırdı. Bu yüzden ödeme sorumluluğu, hükme sebeb olan şahitlerin üze-rine yüklendi.
91. MADDE:
اَلْجَوَازُ الشَّرْعِىُّ يُنَافِى الضَّمَانَ
Şer’î cevaz, ödemeye zıtt olur.
Kişiye şeriatın cevaz verdiği bir işi yapmak, bir zarara sebeb olsa da caiz olur.
Mesela kendi mülkünde kuyu kazmakla, oraya bir hay-van gelip düşse, kuyuyu kazanın bir şey ödemesi gerekmez. Zira kişinin kendi mülkünde tasarrufu, selamet şartıyla kayıtlı değildir. Fakat umumun yoluna izinsiz olarak kuyu açarsa, telef olan şeyi öder. Zira, kendine ait olmayan yerde izinsiz kuyu açma hakkına sahip değildir.
Yük taşımak için hayvan kiralasa, hayvana mutad miktar veya daha az yük yüklese ve hayvan telef olsa, kiralayan bir şey ödemez.
Emanete bırakılan hayvanın masraflarını, emanet alan kişi hakimin emriyle hayvan sahibinin parasıyla ödese, sonra-dan emanetçinin, hayvan sahibine bu miktarı ödemesi gerek-mez.
Bir kimseye yemek ikram etse, sonrada ücretini talep etse, ücret gerekli olmaz.
Müstesna:
Açlıktan helak olacak kişinin, başkasının malından bir miktarı izinsiz yemesi caizdir, fakat ücretini ödeyecektir.
92. MADDE:
YanıtlaSilاَلْمُبَاشِرُ ضَامِنٌ وَ اِنْ لَمْ يَتَعَمَّدْ
Mübaşir, kasdetmese de zamin olur.
Başkasının malını telefi kasdetse de kasdetmese de, mübaşir olan verdiği zararı öder. Sebeb olan ile bunun farkı, sebeb olanda kasıtlı olması şarttır, mübaşirde değil. Zira mübaşirde fiil, bizzat mübaşeret edenin fiili ile olmaktadır ve fiilin müstakil illeti mübaşeretidir, hükmü ona dayandırmak-tan kurtulamayız. Sebeb olmak müstakil illet değildir, burda fiilin meydana gelmesi için kasıt lazım geldi ki ödeme lazım gelsin.
Misal: Birisi bir bakkala girse, ayağı kayıp bal küpünü kırsa, kıymetini öder.
Demircinin körüğünden veya kaynak kıvılcımlarında sıçra yan alevler birinin elbisesini yaksa, demirci öder.
Oduncu odun kırarken sıçrayan bir parça, komşunun camını kırsa, oduncu öder.
Birini, duvarını yıkmak için ücretle çalıştırsa, duvardan kayan bir taş başka birini öldürse, çalışan kişi diyeti öder.
Burdaki işlerde mübaşeret bulunduğundan, kasıtlı olup olmamasına bakılmaz.
93. MADDE:
اَلْمُتَسَبِّبُ لاَ يَضْمَنُ اِلاَّ بِالتَّعَمُّدِ
Sebeb olan, ancak kasıtlı olmakla öder.
Sebeb olanın ödemesinde iki şart vardır.
1- Kasıtlı olması.
2- Haddi aşması/tecavüz etmesi.
Kişinin elinden hayvanı kaçıp birine zarar verse, hayvan sahibi kasıtlı olmadıkça bir şey ödemez.
Birisi kendi arsasında kuru otları yaksa ve ateş başka-sının bir şeyini yakıp zarar verse, ateşi yakan kişi ödemez; ancak kasıtlı olarak ateşi yakmışsa; mesela rüzgarlı bir günde ise, verdiği zararı öder.
Bunun gibi, izinsiz olarak umumun geçtiği yola kuyu kaz-sa, içine bir hayvan düşüp helak olsa, kuyuyu kazan haksız olduğundan öder.
Kendi arazisini mutad şekilde sulasa, suyun bir kısmı yan araziye akıp oraya zarar verse, sulayan kişi bir şey ödemez. Eğer adetin hılafına bir sulama yapmışsa, bu durumda verdiği zararı öder.
94. MADDE:
جِنَايَةُ الْعَجْمَاءَ جُبَارٌ
Hayvanın verdiği zarar hederdir.
Hayvanın verdiği telef, heder olup sahibi bir şey ödemez. Ancak sahibinin kastı ve noksanlığı olmamalıdır.
Mesela: İki kişi hayvanlarını hususi bağlanan yere bağla-salar, birinin atı, diğerinin atını helak etse, telef eden at sahi-binin bir şey ödemesi gerekmez.
Birinin kedisi, başkasının kuşunu telef etse, kedi sahibi bir şey ödemez.
Fakat hayvan sahibinin kasdı ve kusuru olmamalı demiş-tik; mesela:
Kişi hayvanlarını başkasının ekili arazisine salıverirse, verdikleri zararı öder. Kendi hayvanlarının başkasının arazisi-ne girip ekinlere zarar verdiğini görse ve men etmese, verilen zararı öder, zira men etmekte kusurlu olmuştur.
Umumun geçtiği yola hayvanını salıverse, bu gibisinin yola salıverilmesi adet olmasa, hayvan yolda birini öldürse veya bir zarar verse, hayvan sahibi ölünün diyetini veya verdi ği zararları öder.
Saldırgan köpek, köye veya mahalleye gelenler tarafın-dan sahibine seslenip; “Bunu muhafaza et, tut” dense de köpek sahibi köpeği tutmasa, verdiği zararı köpek sahibi öder.
95. MADDE:
YanıtlaSilَاْلاَمْرُ بِالتَّصَرُّفِ فِى مِلْكِ الْغَيْرِ بَاطِلٌ
Başkasının mülkünde tasarrufla emretmek batıldır.
Başkasının malında tasarruf etmekle olan emre itibar edilmez. Bunun üzerine bir hüküm terettüb etmez. Bu emir batıl ve sahih olmayınca sanki bir meşvere veya nasihat gibi olup, emredenin bu yüzden bir sorumluluğu olmaz.
Geride geçen mübaşirle alakalı kaideye göre, başkasının emri ile bir işi yapanın kendisi, verdiği zararları öder.
Ancak, emredenin kendi malı zannedip kişi o malı telef etse ve sonradan bunun başkasının malı olduğu anlaşılsa, em-redilen kişi zararı öder ve ödediğini emredenden dönüp alır.
Birine şu duvara bir kapı yap dese, emredilen de duvarı delip kapı yapsa, sonra duvarın emredenin olmadığı anlaşılsa kapıyı yapan zararı öder.
Fakat duvarın olduğu binadan bir kişi bunu emretse veya emreden benim için kapı yap demişse, bu durumlarda kapıyı yapan zararı ödese de emredenden dönüp alır.
Emrin batıl olması iki şeye dayanır:
1- Başkasının mülkü olması.
2- Emredenin velayetinin olmaması.
96. MADDE:
لاَ يَجُوزُ ِلاَحَدٍ اَنْ يَتَصَرَّفَ فِى مِلْكِ الْغَيْرِ بِلاَ اِذْنِهِ
Bir kimse için, başkasının mülkünde, onun izni olmadan tasarruf etmek caiz değildir.
Birisi, başkasının duvarı hizasına kadar yükselen bir duvar yapmak istese ve komşunun duvarını kullanmak istese, komşunun izni olmadan duvarını kullanamaz. Komşu kullan-maya izin verse ve sonra izninden dönse caizdir.
Başkasının arazisine veya binasına izinsiz girmek te caiz olmaz.
Ortakların birinin, diğerinin izni olmadan ortak hayvana binmesi veya üzerinde bir şey taşıması caiz olmaz.
İzin bazan açık olur: Birini vekil tayin etmek gibi.
Bazen izin delalet üzere olur: Helak olmak üzere olan bir koyunu çobanın kesmesi gibi. Çoban açıkça koyunu kesmeye izinli değildir, fakat istihsanen izinli sayılır.
Geride geçen kaidelerde veli ve vasiy olan kimselerin, maldaki tasar ruflarının geçerli olduğu zikredilmişti.
Mesela yangın esnasında, yangını durdurmak için idare-ciler, yakında olan binaları, sahiblerinin izni olmadan yıktıra-bilirler. Zira idarecilerin umuma ait velayetleri vardır.
Eğer zaruret olursa, başkasının malında izinsiz tasarruf caiz olur.
Mesela, birinin elbisesi komşunun bahçesine düşse, kom şunun izni olmasa da oraya girip elbisesini alabilir.
Hasta olan kişinin tedavisi için, onun malından oğlu veya babası harcayabilir, buna izin adet cihetinden sabittir.
Seferde olanlardan biri ölse, arkadaşları onun kefen ve mezar masraflarını malından harcarlar ve kalan malını varisle-rine verirler.
97. MADDE:
YanıtlaSilلاَ يَجُوزُ ِلاَحَدٍ اَنْ يَأْخُذَ مَالَ اَحَدٍ بِلاَ سَبَبِ شَرْعِىٍّ
Hiçbir kimse için, başkasının malını şer’î bir sebeb olmaksızın almak caiz olmaz.
Şaka maksadıyla veya kızdırmak için birinin malını almak la kişi, gasb edici veya hırsız olmaz fakat, şeriatın izin vermediği bir fiil olduğundan günah işlemiş olur.
Bu sebeble bulunan malın veya rüşvet olarak alınan veya gasb edilen malın aynen sahibine iadesi gerekir; eğer telef olduysa kıymetinin verilmesi gerekir.
İki kişi bir borç üzerine bir mal ile anlaşsalar, sonradan böyle bir borcun olmadığı açığa çıksa, malı alanın diğerine onu geri vermesi gerekir.
Satıcı ile müşteri malda olan bir ayıp hakkında davalaş-salar, neticede ayıp sebebiyle ücretten bir miktar düşülse, daha sonra ayıbın olmadığı veya kendi kendine yok olduğu anlaşılsa, müşterinin aldığı miktarı satıcıya geri vermesi gere-kir.
Birisi hakime rüşvet verse ve sonra buna pişman olsa, hakimden verdiği rüşveti geri isteyebilir.
Unutarak başkasının malını alan kişi, hatırlayınca onu sahibine vermelidir, zira unutmak, kul haklarında özür değil-dir.
98. MADDE:
تَبَدُّلُ السَّبَبِ الْمُلْكِ قَائِمٌ مَقَامَ تَبَدُّلِ الذَّاتِ
Mülk sebebinin değişmesi, zatın değişmesi yerine kaimdir.
Bir şeyin malik olma sebebi değişince, hükmen o şeyin zatının da değiştiği sabit olur.
Mesela: Birisi başkasına bir at hibe etse ve ona teslim etse, bu kişi de atı başkasına hibe edip teslim etse, ilk hibe eden hibesinden dönemez, zira at el değiştirmekle sanki kendi hibe ettiğinden başka bir at olmuştur. Hatta son hibeyi alan kişi, atı ilk hibe edene ücret karşılığında satabilir. Burda, hibe edenin hibesinden dönmesine mani olmak için, hile yapılmış oldu.
Mülk sebebi üçtür:
Satış ve hibe – Miras – Mubah olarak elde etmek.
Üçüncüsünün misali, avlanmak, yağmur suyunu topla-mak, kimsenin arazisi olmayan yerlerde ot veya çiçek topla-mak gibi. Kişi böyle bir şeyi alınca, artık onun mülkü olur, başkası onu izinsiz kullanamaz.
Sadaka ve hediyelerde durum aynıdır. Kişi damadına zekat verse, sonra onun evinde bir şey yemesi veya içmesi caiz olur, zira damadının teslim almasıyla malın hükmü değiş-miştir.
99. MADDE:
مَنِ اسْتَعْجَلَ الشَّيْئَ قَبْلَ اَوَانِهِ عُوقِبَ بِحِرْمَانِهِ
Her kim bir şeyi vaktinden evvel acele elde etmek isterse, ondan mahrum olmakla cezalanır.
Birisi müverrisini (babasını), mirasa konmak için öldürse, mirastan mahrum olur. Zira vakti gelmeden evvel mirasa sahib olmak istemiştir, bu yüzden mirastan mahrum edilir. (Ayrıca ya kısas edilir veya keffaret öder.)
Vasıyyet edilen kişi de, kendine vasıyyet edeni bu sebeb le öldürse, vasıyyetten mahrum edilir.
Eğer öldürme işi kısas veya keffaret gerektirmeyen şekil-de olursa, bu durumda mirastan mahrum olmaz.
Mesela çocuğun veya delinin öldürmesi, kocanın veya mahremlerden birinin, zina sebebiyle kadını öldürmesi gibi. Bunlarda mirastan mahrum edilmez.
Ölüm hastalığında hanımını mirastan mahrum etmek isteyen koca onu üç talakla boşasa, kadın iddet içinde iken koca ölse, kadın mirastan mahrum olmaz.
Müstesna:
Borçlu kişi, alacaklıyı öldürse, borcun müddeti olsa da hemen ödenmesi lazım gelir.
100. MADDE:
YanıtlaSilمَنْ سَعَى فِى نَقْضِ مَا تَمَّ مِنْ جِهَتِهِ فَسَعْيُهُ مَرْدُودٌ عَلَيْهِ
Her kim, kendi tarafından tamam olan şeyi bozma-ya sa’y ederse, bu sa’yi (gayreti) red olunur.
Kişi kendi tarafından tamam olan şeyi bozmaya kalksa, bu fiili geçersiz olur.
Mesela: Malını birisine satsa, akit yapanlardan biri satışın fuzuli satışı olduğunu iddia etse, burda söz, sıhhati ve aktin geçerli olduğunu iddia edenin sözüdür.
Birisi emanetçiye gelip, emanet verenin vekili olduğunu söyleyerek emaneti istese, emanetçi de ona emaneti verse, daha sonra vekaletin sabit olmadığını iddia ederek vekilden emaneti geri isteyemez.
Buluğ haline ihtimali olan mümeyyiz çocuk bir malı satsa veya satınalsa, buluğ çağında olduğunu itiraf etse, daha sonra baliğ olmadığını iddia etse, bu iddiası geçerli olmaz, satışı veya satın-alışı geçerli olur.
Müstesnalar:
Çocuğun babası veya vakıf mütevellisinden biri veya çocuğun malındaki vasiy, çocuğun veya vakfın malını başka-sına satsa, sonra (baba veya vasiy) satışta aldanma olduğunu iddia etse, bu durum sabit olursa satış fesh edilir.
Müşteri, satıcının sattığı şeyi daha evvel mescid yapmış veya kabristanlık yapmış veya vakfeylemiş olduğunu iddia etse, isbat edilirse satış akti bozulur.
Not: Mecelenin tamamı 1851 madde olup biz bu eseri-mizde sadece umumi olan 100 tanesini zikrettik. İnşaallah, okuyucularımız tarafından anlaşılması kolay olmuştur.
Aksi takdirde, ilmi-fıkhi seviyenizi biraz daha yükselt-meniz gerekmektedir, zira bu kaidelerin en güzel izahı, yine arapça olmasıyla mümkündür.
İslamın şu değişmez kaideleri, zamanımızda kullanıldığı gibi kıyamete kadar daim olacaktır. Bunlara tabi olanlar, dünya ve ahıret saadetine nail oldukları gibi, ahıret sorumlulu-ğundan da kurtulmuş olacaklardır.
Allahu teâlâ’ya sonsuz hamd, Sevgili Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve tabileri üzerine, sürekli salat ve selam olsun.
www.ihvanlar.net
RÂ
YanıtlaSilر
Arap alfabesinin onuncu harfi.
Müellif:
İSMAİL DURMUŞ
Türk alfabesinde yirmi birinci sırada yer alan râ Fenike alfabesiyle ebced tertibinin yirminci harfi olup sayı değeri 200’dür. Fenike dilindeki adı rostur (res, Ar. re’s), Ârâmîce ve İbrânîce’ye res (reş), Yunanca’ya rho, Arapça’ya râ olarak geçmiştir. Bu kelimelerin hepsi “baş” anlamındadır. Halîl b. Ahmed’den itibaren Arap yazarlarının bu harf için “küçük kene, meme ucu, deniz köpüğü, mugaylân türünden bir ağaç” (el-Ḥurûf, s. 29) şeklinde verdikleri mânalar onun biçimiyle ilgili olmalıdır. Harfin biçimi, hiyeroglif alfabesindeki göğsün üst tarafından kesik ve soldan görünen insan başından doğup gelişmiştir. Batı Yunancası ile Latin alfabesinde bu baş profilinin çizgiye dönüşmüş şekilleri görülür. Mısır kutsal resim yazısı olan Hiyeratik alfabesinde boyun uzantı çizgisine sahip olan baş yuvarlağı biçimi Fenike, Thera Yunancası ve Etrüsk (Yunanca) alfabelerinde yansıma bulmuştur. Arap alfabesindeki râ şeklinin de bununla ilgisi görülmektedir (bk. HARF).
Sîbeveyhi “râ”nın mahrecini, dil ucunun alt tarafı ile iki üst kesici dişlerin hemen üstüne rastlayan üst damak olarak belirlemiştir (Kitâbü Sîbeveyhi, IV, 433). Halîl b. Ahmed, mahrecinin başlangıcı dil ucu olması sebebiyle “râ”yı nûn ve lâm harfleri gibi dil ucu ünsüzlerinden (hurûf-ı zevlekıyye) sayar. Râ “nûn”un mahrecinden çıkmakla birlikte dil sırtı “lâm”ın mahrecine doğru eğilim gösterir (a.g.e., a.y.). Râ sesinin belirleyici sıfatları tekrîr, cehr ve beyniyyedir. Bu sebeple râ sesi çıkarılırken dil ucunun titremesiyle ses tekrarlanır ve özellikle “râ”da duruş yapıldığında belirginlik artar (a.g.e., IV, 136). Ne sert ne de yumuşak bir ses olup ikisinin ortasında bir tını değerine sahiptir. İbn Sînâ râ sesini, titremeye elverişli ahşap yüzey üzerinde sert bir kürenin yuvarlanmasından çıkan sese veya kuvvetli bir rüzgârda savrulan giysinin çıkardığı titreme sesine eşdeğer sayar (Meḫâricü’l-ḥurûf, s. 27). Şarkiyatçılar “râ”yı titreşimli, yumuşak, diş kökü ve dil ucu ünsüzü kabul eder. Arap dilinde söylenişi zor olduğundan aynı hecede ardarda “lr” ve “rl” sesleri gelmez (Hasan Abbas, s. 92). Bu durum yabancı kökenli kelimelerin belirlenmesinde önemli ölçülerden birini teşkil eder. Râ sesinin güçlü sıfatı olan tekrar ve titreşimin onu içeren birçok kelimeye “tekrar, titreşim, hareket” şeklinde ortak anlam olarak yansıdığı kabul edilmiş, bal türleri ve sıfatları, tatlı şeyler ve meyvelerle ilgili birçok kelimede râ harfinin bulunması da tatma zevkinin tekrarlama, yalanma içgüdüsel hareketinin yansıması olarak görülmüştür (a.g.e., s. 90-91).
İbn Sînâ râ sesinin gayn, lâm, ṭâ seslerine benzer şekilde ve kalın söylenişine göre râ gayniyye, râ lâmiyye, râ ṭâiyye, râ mutbaka biçiminde kategoriler belirlemiştir. Râ gayniyyenin, dil ucu titremesinin ağız boşluğuna doğru yönelmesiyle, râ lâmiyyenin, titremenin dil ucu ve ortasında da gerçekleşmesiyle ve dil kenarlarının büzülmüş bir vaziyet almasıyla, râ tâiyyenin, dil ucu titremesinin hafiflemesi ve dil ortasının iyice yükselmesiyle, râ mutbakanın (kalın râ) titremenin dil ucu ve ortası ile birlikte gerçekleşmesiyle meydana geldiğini kaydeder (Meḫâricü’l-ḥurûf, s. 22-23). Râ sesi büyük kas gücü gerektiren, telaffuzu zor harflerden olduğu için çocukların ve pelteklerin dilinde “v, ġ, l, ḫ” seslerinden birine dönüşerek çıkar (İbrâhim Enîs, s. 145-146). Günümüzde Arap dünyasının doğusunda ve batısındaki bazı lehçe ve ağızlarda da gayınsı râ yaygındır
YanıtlaSilKur’an kıraatinde “râ”nın kendi durumuna, bulunduğu yere ve konuma bağlı olarak kalın, ince veya her iki şekilde okunması mümkündür. “Râ”nın kendi harekesi üstün veya ötre ise, râ sâkin olup önündeki harf üstün veya ötre ise, râ ve önündeki harf sâkin iken ondan önceki üstün veya ötre ise (بالصَّبْر gibi) kalın okunur. Yine râ sâkin olup önündeki harfin harekesi ârızî kesre ise (اِرْجعي، إن اِرْتَبْتم gibi), sâkin “râ”nın önü kesre olmakla birlikte kendisini bir kalın harf izlerse (مِرْصاد، قِرْطاس، فِرْقة gibi) yine kalın okunur. “Râ”nın harekesi lâzımî veya ârızî kesre ise (رِجال، أَنْذِر الناس gibi), sâkin “râ”nın önü lâzımî kesre ise (استغفِرْ), sâkin “râ”nın önü sâkin harf veya med harfi olan yâ olup da ondan önce de kesre bulunursa (ذِكْر، قَدِيرْ، مصِيرْ) ince okunur. Sâkin “râ”nın önü kesre olup sonunda da kesreli bir kalın harf bulunursa (كُلُّ فِرْقٍ, eş-Şuarâ 26/63), sâkin “râ”nın önünde sâkin sâd veya ṭâ, ondan önce de kesre varsa (مِنْ مِصْرْ, Yûsuf 12/21, عَيْنَ الْقِطْرْ, Sebe’ 34/12) “râ”yı ince ve kalın okumak câizdir. Yine ”يَسْرْ“ (el-Fecr 89/4) örneğinde olduğu gibi aslına (يَسْرِي) göre ince, ancak vakıf halinde kalın okunan yerler de vardır. Sîbeveyhi ve İbn Cinnî, “râ”nın fethasını “yâ”ya meylettirerek okumayı (imâle) titreşimli ve tekrarlı ses özelliğini gidereceği için doğru bulmazlar (Kitâbü Sîbeveyhi, IV, 136; Sırru ṣınâʿati’l-iʿrâb, I, 64); G. Troupeau da kalın harf olma özelliğini yitireceği için imâleyi isabetli görmez (EI2 [Fr.], VIII, 356). Ebû Amr b. Alâ “râ”dan sonra maksûr elif bulunan kelimelerde (بُشْرَى، ذِكْرَى gibi) imâle yapmıştır. Kıraat âlimleri ”حَتَّى نَرَى اللهَ“ (el-Bakara 2/55) örneğinde olduğu gibi “râ”nın imâlesi konusunda farklı görüşler benimsemiştir (İbnü’l-Cezerî, II, 77-78).
Sesin titreme ve tekrarlanma özelliğinin kaybolmaması için “râ”nın benzerine (r) idgamı asıldır (İbn Yaîş, IV, 425). Sîbeveyhi ve İbn Cinnî “râ”nın, aralarında mahreç ve sıfat yakınlığı bulunan lâm ve “nûn”a idgamını ondaki sesin tekrarlanma özelliğini gidereceği için doğru görmemiş, aksine lâm ve “nûn”un (ve tenvînin) “râ”ya idgamını (قُلْ رَبِّ ← قُرْرَبِّ، مِنْ رَبِّكَ ← مِرْ رَبِّكَ) uygun bulmuştur (Kitâbü Sîbeveyhi, IV, 447-448; Sırru ṣınâʿati’l-iʿrâb, I, 193). Ancak ”بَلْ رَانَ“de (el-Mutaffifîn 83/14) mâna değiştiği için idgam değil sekte ile kıraat etmek uygun görülmüştür. “Nûn”un “râ”ya idgamının gunneli ve gunnesiz olarak yapılabileceğini söyleyen Sîbeveyhi gunne ile yapılması halinde “nûn”un mahrecinin geniz boşluğu olmayacağını, gunneye ağız boşluğu sesinin de karışacağını belirtmiştir (Kitâbü Sîbeveyhi, IV, 452, 454). Fakat ”مَنْ رَاقٍ“ (el-Kıyâme 75/27) örneğinde anlam bozulacağından idgamla değil sekte ile kıraat edilmesi uygun bulunmuştur. Ebû Amr b. Alâ, Ya‘kūb el-Hadramî ve Ali b. Hamza el-Kisâî gibi bazı kıraat âlimleriyle Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ “râ”nın “lâm”a idgamını câiz görmüştür: ”يَغْفِرْ لَكُمْ ← يَغْفِلْ لَكُمْ“ (el-Hadîd 57/28) gibi (İbn Yaîş, IV, 425-426).
“Râ”nın başta l-n-m-v-s ve ayın harfleri olmak üzere birçok harfle (sesle) yaptığı dönüşümler (ibdâl) eş anlamlı veya eşdeğer kelimelerin oluşumuna imkân vermiştir: R/l: abraḳ/ablaḳ (alacalı); r/n: zûr/zûn (put); r/z: ḥacr/ḥacz (engellemek); r/m: ceẕr/ceẕm (kesmek); r/v: rezn/vezn (tartmak); r/y: dinnâr/dînâr (dinar), ḳırrâṭ/ḳīrâṭ (bir ağırlık ölçüsü); r/ayın: reft/‘aft (kırmak, ufalamak); ecmere/ecme‘a (topladı); r/s: cirm/cism (cisim) gibi.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Halîl b. Ahmed, Kitâbü’l-ʿAyn (nşr. Abdullah Dervîş), Bağdad 1386/1967, s. 57, 68.
a.mlf., el-Ḥurûf (nşr. Ramazan Abdüttevvâb), Kahire 1969, s. 29.
Sîbeveyhi, Kitâbü Sîbeveyhi (nşr. Abdüsselâm M. Hârûn), Kahire 1402/1982, IV, 136, 230-235, 433-435, 447-448, 452, 454, 457.
Ebü’t-Tayyib el-Lugavî, Kitâbü’l-İbdâl (nşr. İzzeddin et-Tenûhî), Dımaşk 1379/1960, II, 30-106, ayrıca bk. tür.yer.
İbn Cinnî, Sırru ṣınâʿati’l-iʿrâb (nşr. Hasan Hindâvî), Dımaşk 1405/1985, I, 47, 60-64, 191-193; II, 748.
İbn Sînâ, Meḫâricü’l-ḥurûf (nşr. ve trc. Pervîz Nâtil Hânlerî), Tahran 1333, s. 22-23, 27.
Ebû Ca‘fer İbnü’l-Bâziş, el-İḳnâʿ fi’l-ḳırâʾâti’s-sebʿ (nşr. Abdülmecîd Katâmiş), Dımaşk 1403/1983, I, 213-214, 324-336.
İbn Yaîş, Şerḥu’l-Mufaṣṣal (nşr. Ahmed Seyyid Ahmed – İsmâil Abdülcevâd Abdülganî), Kahire, ts. (el-Mektebetü’t-Tevfîkıyye), IV, 425-426, 492-493, 501, 506.
Radî Esterâbâdî, Şerḥu’l-Kâfiye (nşr. Yûsuf Hasan Ömer), Tahran 1398/1978, III, 20-23, 264.
İbnü’l-Cezerî, en-Neşr, II, 12-13, 77-78.
Naim Hazım Onat, Arapçanın Türk Diliyle Kuruluşu, İstanbul 1944, I, 269-274.
J. Cantineau, Etudes de linguistique arabe, Paris 1960, s. 48-50, 172, 200.
H. Fleisch, Traité de philologie arabe, Beyrouth 1961, I, 57-61, 87-88.
İbrâhim Enîs, el-Eṣvâtü’l-luġaviyye, Kahire, ts. (Mektebetü nehdati Mısr), s. 54, 56-58, 145-146.
A. Roman, Etude de la phonologie et de la morphologie de la koinè arabe, Aix-en-Provence - Marseille 1983, I, 52, 70-72, 217, 259-260.
İsmail Karaçam, Kur’ân-ı Kerîm’in Fazîletleri ve Okunma Kāideleri, İstanbul 1984, s. 210, 215, 219, 222, 271-274, ayrıca bk. tür.yer.
Gānim Kaddûrî el-Hamed, ed-Dirâsâtü’ṣ-ṣavtiyye ʿinde ʿulemâʾi’t-tecvîd, Bağdad 1406/1986, s. 480-486.
Hasan Abbas, Ḫaṣâʾiṣü’l-ḥurûfi’l-ʿArabiyye ve meʿânîhâ, Dımaşk 1998, s. 83-93.
G. Troupeau, “Rāʾ”, EI2 (Fr.), VIII, 356.
YanıtlaSilMüellif:
MEHMET ALİ SARI
TEFSİR. Müslümanlar, Kur’ân-ı Kerîm’in Hz. Peygamber’e indirildiği şekliyle korunması, muhtevasının anlaşılıp uygulanması için olduğu kadar metninin doğru telaffuz edilmesi için de büyük gayret göstermişlerdir. Kur’an’ın okunuşuna rahatlık, yumuşaklık ve mânaya uygun bir tavır kazandırılması gibi estetik amaçların da gözetildiği bu çalışmalar sayesinde genel olarak harflerin fonetik özelliklerinin belirlenmesi yanında, bilhassa Kur’an lafızlarının okunuşuna dair ulûmü’l-Kur’ân içinde başta “tecvîdü’l-hurûf” olmak üzere çeşitli disiplinler geliştirilmiştir (bk. TECVİD). Arapça’daki ث، خ، ذ، ض، ظ، ع gibi harflerin Arap olmayan milletlerin dilinde bulunmaması, Kur’an harflerine gerçek seslerini verebilmek için mehâric-i hurûfun tesbit ve tâlimini zorunlu hale getirmiş, başlangıçtan günümüze kadar sürdürülen Kur’an öğretimine mehâric ve sıfât-ı hurûfun tâlimiyle başlanması gelenek halini almıştır.
Kur’an lafızları yirmi dokuzu aslî, beşi fer‘î olan Arap harfleriyle seslendirilir (Mekkî b. Ebû Tâlib, s. 93, 107-111). Bu harfler, boğaz bölgesinden dudaklara kadar uzanan ses sisteminde mevcut “mahreç” veya “makta‘” denilen ses bölgelerinden doğar. Boğaz (halk), ağız boşluğu (cevf), dudaklar (şefeteyn), geniz (hayşum) ve dil (lisan) olmak üzere beş bölgede kümeleşen mahreçlerin sayısı Arap dilcilerinden Halîl b. Ahmed’e göre on yedi olup (Kitâbü’l-ʿAyn, I, 157) Mekkî b. Ebû Tâlib ve İbnü’l-Cezerî de bu görüşe katılmışlardır. Sîbeveyhi, İbn Cinnî ve Dânî ise “hevâiyye” denilen ve kendilerinden önceki harflerin uzatılmasını sağlayan med harfleri için (elif, vâv, yâ) ayrı bir mahreç kabul etmediklerinden mahreç sayısını on altıya indirmişler (el-Kitâb, IV, 433; Sırru ṣınâʿati’l-iʿrâb, I, 46; et-Taḥdîd, s. 104); Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ, Kutrub ve Cermî gibi dilciler de ر، ل، ن harflerinin aynı yerden çıktığını ileri sürerek mahreçlerin on dört olduğunu söylemişlerdir (Ebû Amr ed-Dânî, et-Taḥdîd, s. 106; İbnü’l-Bâziş, I, 171-173; İbnü’l-Cezerî, et-Temhîd, s. 113). Ağza doğru çıkış sırasına göre “hurûf-ı halk” denilen أ، هـ - ح، ع - خ، غ harfleri boğaz bölgesinden, med harfleri ağız boşluğundan, ب، م، ف، و harfleri dudaklardan, gunneli harfler genizden çıkar. Dildeki on mahreçten, ağzın aldığı çok ince ve müşterek şekillenmeler sonucu dilin kökünden itibaren ق - ك - ج، ش، ى - ت، ط - ث، ذ، ظ - ز، س، ص - ن - ر - ل - ض، د harfleri seslendirilir.
Hemzenin dışındaki aslî harflerden her birinin kendine mahsus ismi, resmi (sûreti, sembolü) ve müsemmâsı (sesi) vardır. Harfler isimleriyle anılır, resimleriyle yazılır, müsemmâlarıyla okunur. Sadece Kur’an’da yirmi dokuz sûrenin başında yer alan ve “hurûf-ı mukattaa” adı verilen الم، طس، حم، ن، ق gibi harfler isimleriyle okunur. Hemzenin kendine has bir resmi olmayıp yerine göre امن’de olduğu gibi elif ile, يومن’de olduğu gibi vâv ile, ايمان’da görüldüğü gibi yâ ile temsil olunur; bazı durumlarda ise دفء (en-Nahl 16/5), الخبء (en-Neml 27/25) kelimelerinde olduğu gibi sadece telaffuz edilir, yazıda görülmez. Hemze için belirleyici işaret olarak ayn harfinin baş kısmı olan عـ sembolünün kullanılması yeni yazı stiline ait bir uygulama olup eski metinlerde bulunmaz (geniş bilgi için bk. ELİF; Mekkî b. Ebû Tâlib, s. 95; Ebû Amr ed-Dânî, et-Taḥdîd, s. 120; a.mlf., el-Muḥkem, s. 138).
Aslî harflerden her biri sâkin ve harekeli olabildiği halde, elif قال، سال، مال kelimelerinde olduğu gibi başka bir harfin değişmesiyle meydana gelmişse aslî, onun dışında daima zâid ve harekesizdir; kendinden önceki harfin harekesi fetha olduğunda med harfidir (Mekkî b. Ebû Tâlib, s. 94)
YanıtlaSilFer‘î harfler, mütevâtir kıraatlerle fasih Arapça’da kullanılan ve resimleri olmayan ara seslerdir. Bunlar şu şekilde sıralanabilir: 1. Hemze-i müsehhele. Mahreci boğazın en derin kısmında (aksa’l-halk) bulunduğu ve şiddet sıfatı taşıdığı için telaffuzu zor olan hemze, yerine göre kendine yakın vokalist elif, vâv, yâ harflerinden biriyle değiştirilmiş; özellikle iki hemze yan yana geldiğinde ikinci hemze tahfif, tebdil, teshil, tesbit, hazf vecihlerinden biriyle telaffuz edilmiştir. Hemze-i müsehhele, Sîbeveyhi’ye göre kendi telaffuz özelliğinde “beyne beyne” bir harftir. Bu sebeple hemzeden önceki harf fethalı olduğunda hemze elif, zammeli olduğunda vâv, kesreli olduğunda yâ harfine yaklaştırılmak suretiyle yapısındaki şiddet hali giderilir ve sühûletle okunur (el-Kitâb, III, 541). Hafs b. Süleyman, sadece Fussılet sûresinde geçen (41/44) ءعجمي’deki ikinci hemzeyi teshil ile rivayet etmiştir (geniş bilgi için bk. İbnü’l-Cezerî, en-Neşr, I, 362-491; Süyûtî, I, 98). 2. Lâm-ı müfahhame. Türkçe’de “lala, hala” gibi kalın sesle (tefhim, tağliz) okunan “lâm”a denir. Nâfi‘ kıraatinin Verş rivayetinde تصلى، بظلام - الطلاق، الصلوة kelimelerindeki lâm harflerinin konumunda görüldüğü üzere lâm harfi fethalı, ondan önceki harf de fethalı veya sâkin ص، ط، ظ harflerinden biri olursa lâm kalın sesle (müfahham) okunur. 3. Elif-i mümâle. Yâ sesine meyleden ara bir sesle okunan elife denir. Elifin imâle ile okunuşu mütevâtir kıraatlerin hepsinde yer almakla birlikte daha çok Hamza b. Habîb, Ebû Amr b. Alâ, Kisâî ve Halef b. Hişâm kıraatlerinde الهدى، أسارى، الضحى، رأى، أبصارهم، الناس gibi kelimelerin eliflerinde uygulanır. Âsım kıraatinin Hafs rivayetinde sadece مجريها (Hûd 11/41) kelimesinde “râ”dan sonraki elif imâle ile okunur, râ harfi de buna bağlı olarak ince telaffuz edilir (İbnü’l-Cezerî, en-Neşr, II, 288; Ahmed b. Muhammed el-Bennâ, II, 125). 4. Sâd-ı müşemme. Sâd harfinin, صراط، الصراط kelimeleriyle قصد (en-Nahl 16/9) ve فاصدع (el-Hicr 15/94) kelimelerinde işmamla (z sesiyle) “zirâta, ez-zirâta, kazdü, fezda‘” şeklinde okunmasıdır. Hamza b. Habîb’in râvisi olan Halef b. Hişâm Kur’ân-ı Kerîm’deki bütün صراط، الصراط kelimelerini, aynı imamın diğer râvisi Hallâd b. Hâlid ise sadece Fâtiha sûresindeki الصراط kelimesini sâd-ı müşemme ile rivayet etmiştir (Ahmed b. Muhammed el-Bennâ, I, 365; Hâmid b. Abdülfettâh, s. 5). 5. Nûn-ı muhfât. İhfâ harflerinden önce gelen tenvin veya sâkin “nûn”un kendi mahrecinden ayrılarak gunne ile okunmasıdır (fer‘î harfler hakkında geniş bilgi için bk. Sîbeveyhi, III, 541 vd.; Mekkî b. Ebû Tâlib, s. 107-112; İbnü’l-Cezerî, en-Neşr, I, 201-202; Ebû Saîd es-Sîrâfî, s. 306 vd.; Kastallânî, s. 184; ayrıca bk. GUNNE).
Mahreçleri aynı olan aslî harfler farklı karakterleriyle birbirinden ayrılır. Bu farklılıklar kaynaklarda harflerin sıfatları, lakapları, sınıfları ifadeleriyle yer almıştır. Mekkî b. Ebû Tâlib, yirmi dokuz harfin sıfatlarını uzun müddet araştırdığını ve kırk dört sıfat bulduğunu söylerken (er-Riʿâye, s. 115) Dânî harflerdeki sıfatların on altı olduğunu ileri sürmüştür (et-Taḥdîd, s. 107). Sıfatların en belirgin olanlarına yer verilen bu tesbitte harfler şöyle tasnif edilir: 1. Hurûf-ı mehmûse. Harfin çıkışı sırasında mahreç tam kapanmayıp zayıf kaldığından mahreçten nefesin akması suretiyle telaffuz edilen harflerdir. Mahreçteki zaaf sebebiyle bu sıfata “hems” (gizli ve hafif ses, fısıltı) denmiştir. Hems sıfatlılar ت، ث، ح، خ، س، ش، ص، ف، ك، ه şeklinde sıralanan on harftir. 2. Hurûf-ı mechûre. Hurûf-ı mehmûsenin dışında kalan on dokuz harftir. Harfin, mahrecinden kuvvetle ve ses halinde (cehr) çıkması sebebiyle söz konusu harfler bu sıfatla anılır. 3. Hurûf-ı şedîde. Şiddet sıfatlı أ، ب، ت، ج، د، ط، ق، ك harfleridir. Bu sekiz harften her biri söylenirken mahreç şiddetle kapanır, ses ve nefes akmaz. Bu kapalılık, harfte ayrıca mevcut olan hems veya kalkale sıfatı gereği süratle açılır. Harflerden beşi (ب، ج، د، ط، ق) kalkale harfidir
Namaz mektebine kaydolup günde kirk defa rükú eden başlar,
YanıtlaSilhuzurunda eğilmeye layık yegane varliğin Allah Azze ve Celle
olduğunu öğrenirler. Peygamber-i Ekber dünya nın Cenáb-ı
Hakk ın yanında bir sinek kanadı kadar kymetinin olmadığını
öğrendikleri için dünyâ ve içindekiler onların gözünde her rükû
ettiklerinde küçülerek adeta bir nokta hâline dönüşür. Artık onlar
ebedi ve bakî olan ahiret âlemine nisbetle fani, geçici ve yok olmaya
mahkum olan dünyánin metaîna iltifat etmeyi, nokta kadar menfaat
için virgül kadar eğilmeyi ya da herhangi bir kulun veya otoritenin
önünde baş eğmeyi namaz mektebinde öğrendiklerine ihânet
sayarlar.
Bugün namaz kîlmasına rağmen üç kuruşluk menfaati için zâlimin
karsisinda elpençe divân duranlar, Allah ve Rasûl düşmanlarına boyun eğenler seni aldatmasın. Onlar her ne kadar
namaz kılsa da kiyâmin, riükúnun ma'nāsını kavrayamamış
nasibsizlerdir.Eğer birileri namaz klmasına rağmen hakk, hakikati
gördügü hálde teslîim olup boyun eğmiyor, hâla haklı çıkmak için
tartişmaya devam ediyorsa bil ki o kişi de rükûdan nasibdar alamamiş, hakkin karşisinda boyun bukmesini beceremeyen bir zavallidir.
O hálde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kuyâmet gününde
dünyâda secde etmeyenlerin buna güç yetiremeyeceği; horluktan
gözleri öne dişmüş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma!
Bilesin ki, Halika yapacağın bir secde seni mahluka yapacağın bin
secdeden kurtaracaktir. Unutma! şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayulmaz. Hak için akmayan yaş, yaştan
Saylmaz. Kisşi, başım var diye övünmesin! Secdeye varmayan baş,
baştan sayılmaz."
EN SEVGIYLE BAŞ BAŞA
Selim Seyhan
Blogger yuksel dedi ki...
YanıtlaSilBlogger yuksel dedi ki...
Ümmetim on beş şei yaptığı vakit bela başlarına iner buyurdu.
1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine) verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı;
2-Emanetin kendisine bırakılan kişi tarafından ganimet sayıldığı;
3-Zekatın ödenmesi gereken bir zrsr telakki edildiği;
4-Kocanın her hususta karısının emrinde buljnduğu;
5-Kişinin anasına isyan ettiği;
(Aile yapısında manevi bağların bozulduğu)
Dini, İlmi, Fesefi
Yeni Ansiklopedi.cilt.2.sy.996.
27 Eylül 2020 01:49 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
yuksel27 Eylül 2020 07:12
996
KIYAMET ALAMETLERİ
تعلمون أنه لن يرى أحد منكم ربه حتى يموت وكان الدجال مكتوب بين عيه کافر قراه من كرة عمله
Yani: Bilirsiniz ki, sizden hiç bir kimse ölünceye kadar Rabbini
görmeyecektir. Şu muhakkaktır ki, Deccal'ın iki gözü arasında
“kâfir" yazılıdır, onun işi ve icraatını beğenmiyen herkes bu yazıyı
okur.» (192) (Bak: 650. p.başı)
2049 - Diğer bir rivayet de mealen şöyledir:
«Ümmetim on beş şeyi yaptığı vakit bela başlarına iner, buyurdu.
-Ey Allah'ın Resulü! Bunlar nedir? denildi. Peygamber (A.S.M.):
1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine)
verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı;
2-Emanetin (Bak: 801. p.) kendisine bırakılan kişi tarafından
ganimet sayıldığı;
3-Zekatın ödenmesi gereken bir zarar telakki edildiği;
4-Kocanın her hususta karısının emrinde bulunduğu;
5-Kişinin anasına isyan ettiği (aile yapısında manevi bağların koptuğu);
6-Kişinin (enaniyetine çok hoş gelen aşırı tarafgir) dostunu, (hakka
bağlı olanlara tercih edip) çok iltifatkâr karşıladığı;
7-Babasına cefa ettiği (aile müessesesinin manevi nizamı bozulduğu);
8-Mescidlerde yüksek sesle konuşulduğu (Bu ihbar-1 Nebevide; siyasi
tarafgirlik, cemaati taassub ve halkın hissiyatına hitaben heyecanlandırıp
cemaatin teveccühünü toplamak ve kendine bağlamak gibi ihlasa münafi
olan hissi temayüllerle yapılan heyecanlı vaazların zuhur edeceğine de
işaret vardır);
9-Bir kavmin (milletin) en alçağı, o halkın ilk adami (reisi) olduğu;
10-Bu kişinin, şerrinden korkulduğu için ikram edildiği (tarafgirlik
gösterildiği);
11-İçkinin bol bol içildiği;
12-İpek elbiselerin giyildiği (aşırı lüks hayata girildiği);
13-Şarkıcı kadınların
14-Çalgı âletlerinin yaygın hale geldiği;
15.Ve bu ümmetin sonundakilerin, ilkte bulunanları (geçmiş
muhterem ecdadı) lânetlediği vakit, bu onbeş şey gerçekleşmiş
demektir. İşte bu saydıklarım meydana geldiği vakit, kızıl rüzgârı
veya hasfı ya da mesh'i (Bak: Mesh) bekleyin.»(193)
Bu hadiste onbeş kıyamet alametinin bildirilmesi, ahirzaman fitnesine
karşı ümmeti ikaz etmek içindir. Bu sebeble her müslüman kişi, böyle
hadislerden gereken ibret dersini almalı, yalnız malumat kazanmak
niyetiyle bakmamalıdır. Bildirildiği gibi ahirzaman fitnesinin dehşetli
hususiyetlerini görüp, gereken tedbirleri de almahdır.
(192): T.T.ci:5 hadis:1040
(193): T.T.ci:5 hadis:1009 (Tirnizi fiten/38'den naklen
Fahretddin er-razi (v.606/1210) , bu konuda şöyle demektedir:
YanıtlaSilEğer zenginler, fakirlerin mühim ihtiyaçlarını gidermezler ve bu noktadan doğacak yarayı tedavi etmezlerse, şiddetli ihtiyaç ve geçim sıkıntısı onları, Müslümanlığa düşman kimselerin cephesine katılmaya; veya hırsızlık ,yol kesme, adam öldürme vb. kötülükleri işlemeğe sevkeder.
"İşte Zekât, bu açıdan büyük fayda sağladığı için Allah c.c. ın hikmeti, onun kullara farz olmasını gerektirdi.".
İslam'da Zekât Müessesesi
Yunus Vehbi Yavuz.
sy.162.
YANITLAYINSIL
yuksel28 Kasım 2020 00:29
Özellikle işçilerin çalışma saatlerinin azaltılması gerekir, işsizlik olmaması isteniyorsa.
Yüksel Çelik.
YANITLAYINSIL
yuksel28 Kasım 2020 00:32
Devlet imkanlarından sadece memurlar ve devlet müesseselerinde çalısanların değilde toplumun düşük gelir sahiplerinden başlayarak herkese dağıtılması gerekir.
Yüksel Çelik.
28 Kasım 2020 00:33 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Blogger yuksel dedi ki...
Blogger yuksel dedi ki...
Ümmetim on beş şei yaptığı vakit bela başlarına iner buyurdu.
1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine) verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı;
2-Emanetin kendisine bırakılan kişi tarafından ganimet sayıldığı;
3-Zekatın ödenmesi gereken bir zrsr telakki edildiği;
4-Kocanın her hususta karısının emrinde buljnduğu;
5-Kişinin anasına isyan ettiği;
(Aile yapısında manevi bağların bozulduğu)
Dini, İlmi, Fesefi
Yeni Ansiklopedi.cilt.2.sy.996.
27 Eylül 2020 01:49 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
yuksel27 Eylül 2020 07:12
996
KIYAMET ALAMETLERİ
تعلمون أنه لن يرى أحد منكم ربه حتى يموت وكان الدجال مكتوب بين عيه کافر قراه من كرة عمله
Yani: Bilirsiniz ki, sizden hiç bir kimse ölünceye kadar Rabbini
görmeyecektir. Şu muhakkaktır ki, Deccal'ın iki gözü arasında
“kâfir" yazılıdır, onun işi ve icraatını beğenmiyen herkes bu yazıyı
okur.» (192) (Bak: 650. p.başı)
2049 - Diğer bir rivayet de mealen şöyledir:
«Ümmetim on beş şeyi yaptığı vakit bela başlarına iner, buyurdu.
-Ey Allah'ın Resulü! Bunlar nedir? denildi. Peygamber (A.S.M.):
1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine)
verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı;
2-Emanetin (Bak: 801. p.) kendisine bırakılan kişi tarafından
ganimet sayıldığı;
3-Zekatın ödenmesi gereken bir zarar telakki edildiği;
4-Kocanın her hususta karısının emrinde bulunduğu;
5-Kişinin anasına isyan ettiği (aile yapısında manevi bağların koptuğu);
6-Kişinin (enaniyetine çok hoş gelen aşırı tarafgir) dostunu, (hakka
bağlı olanlara tercih edip) çok iltifatkâr karşıladığı;
7-Babasına cefa ettiği (aile müessesesinin manevi nizamı bozulduğu);
8-Mescidlerde yüksek sesle konuşulduğu (Bu ihbar-1 Nebevide; siyasi
tarafgirlik, cemaati taassub ve halkın hissiyatına hitaben heyecanlandırıp
cemaatin teveccühünü toplamak ve kendine bağlamak gibi ihlasa münafi
olan hissi temayüllerle yapılan heyecanlı vaazların zuhur edeceğine de
işaret vardır);
9-Bir kavmin (milletin) en alçağı, o halkın ilk adami (reisi) olduğu;
10-Bu kişinin, şerrinden korkulduğu için ikram edildiği (tarafgirlik
gösterildiği);
11-İçkinin bol bol içildiği;
12-İpek elbiselerin giyildiği (aşırı lüks hayata girildiği);
13-Şarkıcı kadınların
14-Çalgı âletlerinin yaygın hale geldiği;
15.Ve bu ümmetin sonundakilerin, ilkte bulunanları (geçmiş
muhterem ecdadı) lânetlediği vakit, bu onbeş şey gerçekleşmiş
demektir. İşte bu saydıklarım meydana geldiği vakit, kızıl rüzgârı
veya hasfı ya da mesh'i (Bak: Mesh) bekleyin.»(193)
Bu hadiste onbeş kıyamet alametinin bildirilmesi, ahirzaman fitnesine
karşı ümmeti ikaz etmek içindir. Bu sebeble her müslüman kişi, böyle
hadislerden gereken ibret dersini almalı, yalnız malumat kazanmak
niyetiyle bakmamalıdır. Bildirildiği gibi ahirzaman fitnesinin dehşetli
hususiyetlerini görüp, gereken tedbirleri de almahdır.
(192): T.T.ci:5 hadis:1040
(193): T.T.ci:5 hadis:1009 (Tirnizi fiten/38'den naklen
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil281 1 Meclislerin (oturuşun) hayırlısı, kıbleye karşı oturulan meclistir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
281 2 Arkadaşların hayırlısı, Allah'ı zikrettiğinde sana yardım eden, unuttuğunda hatırlatan ve onların da en iyisi, gördüklerinde Allah Tealanın hatırlanmasına vesile olan kimsedir. Hz. Hasan (r.a.)
281 3 İlaçların hayırlısı, buruna çekilen ve ağızdan alınan ilaçlar, kan aldırmak, müshil ve sülük vurdurmaktır. Hz. Şabi (r.a.)
281 4 İnsanların hayırlısı Arab, Arabın hayırlısı Kureyş, Kureyşin hayırlısı Benî Haşimdir. Acemin hayırlısı Fars, Sudanlının hayırlısı Nube, boyanın hayırlısı sarı, malın hayırlısı mehirdir. Boyanmanın en iyisi kına ve ketem (kırmızıya meyyal siyah) ile olandır. Hz. Ali (r.a.)
281 5 Rızkın hayırlısı günbegün kafi miktarda olanıdır. Hz. Enes (r.a.)
281 6 Mescidde en hayırlı yer, imamın arkasıdır. Rahmet inince önce imama iner. Sonra arkasındakine, sonra sağındakine, sonra solundakine, sonra da mescid ehline taksim edilir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
281 7 Kadınlarınızın hayırlısı iffetli ve kocasına karşı da hevesli olanıdır. Hz. Enes (r.a.)
281 8 İbadetin hayırlısı fıkıhtır. Hz. Saad (r.a.)
281 9 Yemeğin hayırlısı soğuk ve tatlı olanı, içeceğinizin hayırlısı da gene soğuk ve tatlı olanıdır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
281 10 Duanın hayırlısı istiğfardır. İbadetin hayırlısı "Lâ ilâhe illallah" sözüdür. Hz. Ali (r.a.)
281 11 Azığın hayırlısı takva, kalbe ilka olanın hayırlısı yakîndır. (İman gürlüğü) (Mütteki kimsenin azık derdi olmaz) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
281 12 Müminlerin hayırlısı kanaatkar, şerlisi de tamahkar olanıdır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
281 13 Erkeklerin hayırlısı Ali (r.a), gençlerinizin hayırlısı Hasan ve Hüseyin (r.anhüma), kadınlarınızın hayırlısı Fatma (r.anha)dır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
281 14 Ümmetimin kadınlarının hayırlısı yüzü güzel (güzel yüzle karşılayan) ve mehri az olanıdır. Hz. Âişe (r.anha)
281 15 Gençlerinizin hayırlısı, orta yaşlılarınıza benziyen (ağır başlılıkta) yaşlılarınızın şerlisi de gençlerinize benziyenlerdendir. (Hoppa meşrebli) Hz. Vasile (r.a.)
281 16 Zikrin hayırlısı hafi olanı, rızkın hayırlısı ise kifayet miktarı olanıdır. Hz. Saad İbni Ebi Vakkas (r.a.)
28 Kasım 2020 18:45 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Asıl olan onun şu üç şeyden birini işleyip helâke götüren bineğe binmesine kadar, canın korunmuş olmasıdır.
Küfre girmek, yahut bir kimseyi kasten öldürmek yahut muhsan kimsenin hakka baş kaldırarak zina etmesi.
İslâm'da Din Hürriyetinin Temelleri.
Dr. Halil Altuntaş.
sy.114.
İlmi eserler- 76.
yuksel1 Aralık 2020 18:57
YanıtlaSilkirilcak şeyleri ust uste dizseler derinindekini çekseler,
seyreyle sen gumburtuyu.
yunus emre.
Dost T V.
Nihat Derindère
Katre.
32.söz.1.mevkif.
Risale-i Nur Kulliyati.
Bediuzzaman Said Nursi.
yazan. manevi Evladi.
Yuksel Çelik.
1 Aralık 2020 19:00 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Bu ahir zamanda çoğu insan, mentaatinin dos
tudur. Bu itibarla, dostluk imtihanlarından geçmet
zorluklarla test edilmediği için, şahsiyet ve karakter
bakimindan làyıkıyla tanınmayan kimselerin, dosthik
iddialarına hemen aldanmamak gerekir.
Bu hususta Hazret-i Ömer 'in şu ölçülerini
hatirdan çıkarmamak îcâb eder:
"Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca
bakmayıniz;
Konuştuğunda doğru söylüyor mu?
YANITLAYINSIL
yuksel3 Aralık 2020 06:16
Kendisine bir şey emanet edildigi zaman
emanete riayet ediyor mu?
Dünya ile mesgul olurken helál-haram gö-
zetiyor mur işte bunlara bakınız. "62
Yine bir kişi, Hazret-i Ömer in yanında başka
birini medhediyordu. Hazret-i Ömer ona:
-Medhettiğin kişiyle hiç yolculuk yaptın mi?"
diye sordu. O ise:
-Hayır. dedi.
-Alişveris gibi ictimâî bir muàmelen oldu mu?"
"-Hayır.
-Peki sabah-akşam ona komşu oldun mu?
-Hayır.
Bu cevaplar üzerine Hazret-i Ömer şöyle
dedi:
*-Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a ye-
min ederim ki, sen onu tanimiyorsun!
Demek ki bir insan hakkinda, onun gerçek hü-
viyetini ortaya çıkaracak olan birtakım muàmelât ile
test etmeden hüküm vermemek gerekir. Dost seçi-
minde bu husus son derece mühimdi.
Cafer-i Sadık (rahmetullahi aleyh )
Osman Nuri Topbaş syf 56-57
3 Aralık 2020 06:22 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Gerçek de ise, İslâmiyetin ilk çağlarından başlayarak 11. yüz yıl sonuna kadar İslâm aleminde geliştirilen müsbet ilim ve bilgiler, insanlığa ışık tutmuş,Avrupa'daki kalkınmanın kaynağını oluşturmuştur.Hâlâ bütün dünyanın kullandığı 300'den fazla Arabça kökenli ilmi terim bu gerçeği anlatmaktadır.
İslâm'da Çöküntü
Ve
Kurtuluşun Anahtarı.
Burhaneddin Ulutan.
İsanbul 1990.
Önsöz.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil314 1 Ne mutlu gece hacı olup, gündüz gazaya gidene. O öyle bir kimsedir ki, başı kalabalık, hali de perdeli, dünyadan aza kanaatkar, çoluk çocuğunun yanına gülerek girer, gülerek çıkar. Nefsim yed-i kudretinde olana yemin ederim ki, böyle adamlar, Aziz ve Celil olan Allah yolundaki hacıların ve gazilerin ta kendisidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
314 2 Ne mutlu İsa (a.s.) indikten sonraki hayata. Göğe rahmet için, arza da yeşertmek için müsaade edilir. Taş üzerine tohum ekilse biter, insanlar arasında kin ve çekememezlik olmaz. Hatta bir adam bir aslana rastlasa aslan ona dokunmaz. Yılana bassa yılan onu sokmaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
314 3 Ne mutlu Allah (z.c.hz)'nin gölgesine önden koşanlara. Onlar, hakları verildiğinde kabul eder, başkalarının hakları kendisinden istenildiğinde bol bol verirler ve onlar öyle kimselerdir ki, kendileri için nasıl hüküm verirlerse, başkaları hakkında da öyle hüküm verirler. Hz. Âişe (r.anha)
314 4 Ağızlarınızı temiz ve hoş tutun. Zira onlar Kur'an yoludur. Hz. Vadîn (r.a.)
314 5 (Peygamberimizin marazı mevtinde kendisine Zatülcenb ilacı içirmek istemişler) Siz zannettiniz ki Allah Bana zatülcenbi musallat etti, öyle mi? Allah bunu yapmadı. Nefsim Yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Allah bu evde Bu ilacı kullanmadık kimse bırakmayacak, amcam Abbas müstesna. Hz. Âişe (r.anha)
314 6 Mü'minin sırtı korudur. (Taht-ı emniyettedir) Zimmetine hak geçirmedikçe. ( Şer'i ceza hariç) Hz. İsmet (r.a.)
314 7 Onlar için namaz aşikare oldu, onu kabul ettiler. Zekat gizli oldu, onu yediler. İşte bunlar münafıktır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
314 8 Hastayı yoklayan kimse, Cennet bahçesindedir ve onun yanına oturduğunda ise Allah'ın rahmeti kendisini sarar. Hz. Abdurrahman İbni Avf (r.a.)
314 9 Hastayı yoklayan adam, Allah (z.c.hz)'nin rahmetinde yüzerek gelir ve yanına oturduğunda rahmet onu kaplar. Elini hastanın eline veya başına koyup "Nasılsın" diye sorması ise, ziyaretin tamamlanmasındandır. Sizin selamlaşmanızın tamamlanması da aranızda musafaha ile olur. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
314 10 Allah Ali (r.a.)'a düşman olana düşman olur. (Veya olsun.) Hz. Rafi' (r.a.)
314 11 İlminden faydalanılan bir alim, bin abidden hayırlıdır. Hz. Ali (r.a.)
314 12 Acebdir şu mü'minin işi, herşeyi olduğu gibi hayırdır. Ve bu, mümine mahsustur. Sevinç verici halde şükreder, ona hayır olur. Zarara uğradığında sabreder, gene hayır olur. Hz. Suheyb (r.a.)
314 13 Hayran oldum. Allah (z.c.hz)'nin mü'min için takdirine. Kendine hayır isabet ettiğinde, Rabbına hamdeder ve şükreder. Şer isabet ettiğinde de Rabbına hamd eder. Mümine her şeyde ecir vardır. O derecede ki, ailesinin ağzına verdiği lokmada dahi kendisine ecir verilir. Hz. Saad İbni Ebi Vakkas (r.a.)
Cüz: 15. Sûre: 18
YanıtlaSilKef Sûresi
Mal ve servetiyle böbürlenip kutsal değerlere sırt çeviren adam misal verilip mü'minlerin dikkati çekildikten sonra mal ve oğulların Dünya hayatının devamına yönelik birer oyalayıcı süs olduğu belirtiliyor ·
süsler Allah'ın hoşnutluğu doğrultusunda Ahiret azığını hazırlamada kullanıldığı ölçüde güzeldir, yararlıdır. Çünkü Allah yanında kuldan yana değer taşıyan amel yine ancak iyi-yararlı olanıdır.
(1)
(2) Kıyâmetin kopuşundan bir safha açıklanıyor; mevcut sistem ve düzenin bozulacağı, yerküre müthiş sarsılıp dümdüz hale geleceği ve sonra yeni kurulacak düzende yerini alıp insanların diriltilerek kaldırılacak
ları haber veriliyor. Ayrıca hiçbir insanın toprak altında kalmıyacağı, yaratılan bütün ruhların yeniden var kılınan bedenlerine mutlaka girecekleri üzerinde durularak bize geniş bilgi veriliyor.
(3) İnsanlar ilk defa nasıl çıplak, yalınayak, başaçık Dünya'ya gözlerini açıyorsa Kıyâmet günü aynı şekilde kabirlerinden kaldırılacaklar :
kimselerin üzerinde dünyalıktan bir nesne bulunmayacak, herkes önden
gönderdiği amelleriyle karşı karşıya getirilecek. Çünkü insanlar, Âhiret
için yaratılmışlardır ; Dünya hayatı orası için bir hazırlık devresidir.
(4) Ähiret'e inanmayan suçlu günahkârlar, sapık inkârcılar, işledikleri her şeyin amel defterinde yazılı bulunduğunu görünce, âkıbetin ne olacağını anlayacaklar ve ilâhî adâlet önünde tir tir titreyecekler. Herkes
mutlaka amelinin karşılığını görecektir ; çünkü Allah hiçbirine haksızlık etmez, O, zulmü kendine harâm kılmıştır.
(5) İblis'in telbisine kapılıp hayat dizginini onun eline vererek nefs bataklığında bir ömür tüketenlere sesleniliyor : Ateşten yaratılan İblis'in fitrati gereği Ädem oğluna düşmanlığı kesin iken, asıl dost ve yardımcı olan Allah'ı bırakıp onun peşine takılmak şaşılacak bir tutum ve anlayıştır ! İlgili âyetle bu hayret belirtilerek insan aklı harekete geçirilmek is-
teniyor. Sonra da dostu bırakıp düşmanın peşine takılmanın zulüm olduğuna dikkatler çekiliyor.
(6) Gerek İblis, gerekse putlar ve benzeri bâtıl tanrıların hiçbiri Allah'a ne ortak sayılabilir, ne de yardımcı. Allah mutlak üstündür, mutlak
ganiydir. Mülkünde ortağı, tasarrufunda yardımcısı yoktur.
(7)
Allah'ı bırakip putlara ve benzeri şeylere tapanlarla taptıkları şeyler arasında aşılması mümkün olmayan ateşten bir dere konulacak,
böylece her insan Allah'tan başka kurtarıcının bulunmadığını, hele putların hiçbir yararı olmayacağını çok iyi anlayacaklar. Pişmanlık son kertesine varacak, ama neden sonra...
Tefsirli Kuran Meali Celal Yıldırım 601 syf
Hz. Peygamber s. a.v. "Şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir"buyurmaktadir.
YanıtlaSilIslam Alimleri, İslama hizmet edecek olan bu muceddidlerin manaviyat alanında ve ilim sahasında olduğu kadar, siyaset alaninda da olabileceğini ifade etmektedirler.
Bilinmeyen Osmanlı
sy. 137.
MÜŞKİLÜ’l-HADÎS
YanıtlaSilمشكل الحديث
Güvenilir iki hadis arasında görünürde zıtlık bulunması anlamında terim.
bk. MUHTELİFÜ’l-HADÎS
Birbirine zıtmış gibi görünen hadisleri inceleyen bilim dalı.
YANITLA
Unknown18 Eylül 2021 05:36
MÜŞKİLÜ’l-HADÎS
مشكل الحديث
İbn Fûrek’in (ö. 406/1015) haberî sıfatlara ilişkin meşhur hadislerin yorumuna dair eseri.
YANITLA
Unknown18 Eylül 2021 05:45
Hadisleri doğru anlamak için bu ilmin bilinmesi zorunludur.
Aksi halde tek bir hadis ele alınıp, konu büünlüğü olan diğer hadisler ve bunların yorumu bilinmezse, hadislerde kastedilmeyen yanlış çıkarımlar elde edilebilir.
Müşkilu l Hadis
Dini Kavramlar Sözlüğü
sy.505.
Bir kimse babası olmadığını bildiği halde birine "babamdır" derse, ona cennet haram olur.
YanıtlaSilRavi: Hz. Saad (r.a.)
Sayfa: 399 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
Ahmed Yüksel Çelik Nursi
YanıtlaSilAllah c. c., kulum, bir hiç iken seni kim yarattı? buyuracak.
YanıtlaSilKul, Sen yarattın Ya Rabbi cevabını verecek.
Bu yaratilma, senin amelinlemi benim rahmetimlemi oldu?
Kul, senin rahmetinle oldu diyecek.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.607.
Hadid Suresi
21.ayet.
16. İman edenlerin Allah’ı anma ve hak olarak inen (Kur’an’)a karşı kalplerinin ürpermesi/saygıyla yumuşaması zamanı gelmedi mi?[2] (Mü’minler,) sakın bundan önce kendilerine kitap verilip de (onunla alakayı keserek) üzerlerinden uzun zaman geçmiş, kalpleri artık katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Çünkü onlardan çoğu (Allah’ın emrinden çıkmış) fâsık (olmuş)lardır.
YanıtlaSil(Âyet-i kerîmede yüce Allah, mü’minlere, kitaplarından uzaklaşan yahudiler ve hıristiyanlar gibi olmamalarını emir buyuruyor. Çünkü mü’minlerin Kur’an’la imanlarının kuvvetlenmesi, kalplerinin sükûn, hayatlarının huzur içinde olması gerekirken (8/2; 13/28), bunun aksine Kur’an’dan, onun kültüründen, mânevî gıdasından ve hükümlerinden uzaklaşan kalp imanca zayıflar, katılaşır ve duygusuzlaşır. Böyle bir kalbe sahip olan insan Allah’a karşı sorumluluğunu unutur, maddeci ve menfaatperest olur. Menfaatini başkalarının zararlarına, hatta yok olmaları üzerine kurmakta kalbi huzursuz olmaz.)
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil203 1 Hased imanı bozar. Sabr (müshil ilacı)nın balı bozduğu gibi. Hz. Ebû Hakim (r.a.)
203 2 Hak bununla beraberdir. Hak bununla beraberdir. (Hz. Ali r.a işaret ederek ilerideki fitneler için buyurmuştur) Hz. Ebû Said (r.a.)
203 3 Benden sonra hak, nerede olsa, Ömer İbni Hattab'ladır. Hz. Fadl İbni Abbas (r.a.)
203 4 Hikmet on cüzdür. Dokuzu halktan kendini çekmekte, biri susmaktadır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
203 5 Halim olan adam, dünya ve ahirette seyyiddir. Hz. Enes (r.a.)
203 6 Nimete hamd etmek, o nimetin gitmesine karşı emandır. Hz. Ömer (r.a.)
203 7 Hamd olsun O Allaha, ümmetimden öyle kimseler yarattı ki, onlarla birlikte (zikrederek) sabretmeyi isterdim. (Şu mealdeki ayetin nüzulu üzerine bu hadisi şerif varid olmuştur. "Nefsimi, akşam ve sabah, sırf Onun rızasını murad ederek Rablerine dua edenlerle sabırlı kıl.") Hz. Selman (r.a.)
203 8 O Allah'a hamd olsun ki yedirir yedirilmez ve bize ihsanda bulunur, bize hidayet eder. Ve bizi doyurur, içirir ve bizi tatlı belalarla imtihan eder. Arası kesilmeyen nimetlerinin karşılığı ödenemiyecek olan, kendisine karşı nankörlük yapılamayacak olan ve kendisine muhtaç olmamaya imkan bulunmayan Allah'a hamd ederim. O Allah'a hamd olsun ki, bize yiyeceklerden yedirdi, içeceklerden içirdi. Çıplaklıktan giydirdi. Ve dalaletten hidayete erdirdi. Ve körlükten görür hale getirdi. Mahlukatının çoğuna da bizi üstün kıldı. Hamd, Alemlerin Rabbı olan Allah'a muhsustur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
203 9 O Allaha Hamd ederim ki, Resulullahın gönderdiği adama, onun istediği şekilde hareket nasib etti. Ve tevfik ihsan etti. Hz. Muaz (r.a.)
203 10 Fatiha yedi ayettir. Birincisi Besmeledir. Fatiha Sebül mesanidir. (tekrar edilen yedi ayettir) Kur'anı azimdir. Ümmül Kur'andır. Ve Fatihatül Kitaptır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
203 11 Ey Allahın düşmanı, seni zelil eden Allah'a hamd olsun. Bu ümmetin, bu firavunu idi. (Bedirde Ebu Cehilin başı getirildiğinde) Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
203 12 Ümmetim içinde seni bu şekilde yaratan Allaha hamd ederim. (Hz. Salim (r.a) için) Hz. Âişe (r. anha)
203 13 O Allah'a Hamd olsun ki, avretimi örtebileceğim bir elbise ile beni giydirdi. Ve hayatımda onunla beni güzelleştirdi. Beni Hak ile gönderene yemin ederim ki, hiçbir müslüman kul yoktur ki, Allah (z.c.hz) leri onu yeni bir elbise ile giydirdi de o da eskisini fakir bir müslümana verdi ise, o kimse diri veya ölü de olsa o elbisenin bir ipliği kalıncaya kadar Allah'ın hıfzında ve emanında olmasın. Hz. Ömer (r.a.)
203 14 Hamd olsun Rabbıma ki Beni senin gibi leîm kılmadı. (Ebu Cehili kasdederek) Hz. Ali (r.a.)
203 15 Humma günahları döker. Ağacın yapraklarının dökülmesi gibi. Hz. Abdullahil Kasrinin babasından
203 16 Humma, Cehennem ateşinin şiddetindendir. Onu su ile serinleşirin. (Bir rivayette zemzemle) Hz. Ömer (r.a.)
203 17 Humma, Cehennem körüklerinden bir körüktür. Ve mü'minin Cehennemden payıdır. Hz. Ebû Reyhâne (r.a.)
YANITLASİL
yuksel21 Ekim 2021 00:05
Şu üç şeyi yapan dünya ve ahiret nimetlerine nail olur.
1-Başa gelen belaya sabır.
2-Allah c. c. in hükmüne rıza göstermek.
3-Genişlik zamanında çok dua etmek.
Akra Fm
günün sohbeti
Mahmud Es'ad Coşan
YANITLASİL
yuksel21 Ekim 2021 00:17
Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında kendisinin elini Allah'ın tutmasından hoşlanıyorsa, bollukta çok dua etsin.
Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 423 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel21 Ekim 2021 02:07
Şu üç şeyi yapan dünya ve ahiret nimetlerine nail olur.
1-Başa gelen belaya sabır.
2-Allah c. c. in hükmüne rıza göstermek.
3-Genişlik zamanında çok dua etmek.
Akra Fm
günün sohbeti
Mahmud Es'ad Coşan
YANITLASİL
yuksel21 Ekim 2021 00:16
Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında kendisinin elini Allah'ın tutmasından hoşlanıyorsa, bollukta çok dua etsin.
Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 423 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel21 Ekim 2021 02:06
Miras bölünürken Yetimlere ve yoksullarada vermek
Nisa, 8:1575
Hadislerle Kur'ân-ı Kerîm Tefsiri
İbn Kesîr
cilt 16.sy.184.
Teenni her şeyde hayırdır. Ahiret amelinde değil.
YanıtlaSilRavi: Hz Saad İbni Vakkas (r.a.)
Sayfa: 197 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Yalan ile haram ikiz kardeş gibidirler.4/1686
YanıtlaSilYalanın, yalan yere yeminin ve yalancı şahitliğin puta tapmakla eşdeğerde tutulması. 8/4022.
ilmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
cilt. 14.sy.242.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil7 8 Halkın içinde Allah'dan en uzak olan iki kimsedir: Birincisi, umeranın meclisinde oturur da zulme ait sözlerinde onları tasdik eder. Diğeri ise çocukların muallimidir. Fakat onların hepsini aynı derecede eşit tutmaz. Ve yetimin hakkı hususunda Allah'dan korkmaz. Hz. Ebû Ümâme (r.a.).
13 11 Namaz husususunda Allah'tan korkun. Namaz hususunda Allah'tan korkun. Namaz hususunda Allah'tan korkun. Köleleriniz hakkında da Allah'tan korkun. Şu iki zaif hakkında da Allah'tan korkun; Dul kadın ve yetim çocuk. Hz. Enes (r.a.)
15 17 Helak edici şu yedi şeyden kaçınınız: Allah'a ortak koşmaktan, sihirden, haklı durum hariç Allah'ın haram kıldığı cana kıymaktan, faiz yemekten, yetim malı yemekten, savaş günü harpten kaçmaktan ve namuslu, mü'min, habersiz hanımlara iftira etmekten. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
16 1 Şu yedi büyük günahtan kaçınınız: Allah'a şirk koşmaktan, adam öldürmekten, harpten kaçmaktan, yetim malı yemekten, faiz yemekten, namuslu kadınlara iftiradan, hicretten sonra bekar kalmaktan. Hz. Sehl ibni Ebu Hayseme (r.a.)
69 2 Dört şey dört yerde nafaka olarak kabul olunmaz: Hıyanet, hırsızlık, suistimal ve yetim malından sağlanan kazançla Hac, Umre, Sadaka ve Cihad olmaz. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
69 4 Dört taife Cennete giremez: İçkiye devamlı, faiz yiyen, haksız yere yetim malı yiyen ve anne babasına (ailesine) asi olan. (Tevbe ederse mesele yok.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
111 11 Allah'a en sevgili ev, içinde ikram gören yetim bulunan evdir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
125 2 Cennette "Darül ferah" denilen bir eve ancak mü'minlerin yetimlerini sevindirenler girer. Hz. Ukbe İbni Amir (r.a.)
150 7 Kalbinin yumuşamasını istersen yetimin başını okşa ve miskini doyur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
169 8 Agah olunuz ki, Allah'ın ve meleklerin ve insanların hepsinin laneti şu kimselerin üzerine olsun ki, Beni hakkımdan bir şeyi nakzeder, Benim yakınlarımdan yüz çevirir, Benim velayetimi hafife alır, hayvanını kıbleden gayriye doğru keser, çocuğunu kabullenmez, efendisinden uzaklaşır, arazinin sınırını değiştirir. İslamda cinayet ihdas eder ve ihdas edeni barındırır, hayvana takarrüb eder, eli ile istimdana bulunur, alemlerden erkeklere yaklaşır, meşru evlilikten sakınır-ki Zekeriya (a.s) oğlu Yahya (a.s)'dan sonra "Hasur" yoktur. Bir erkek ki kendini kadına benzetir, bir kadın ki kendini erkeğe benzetir, bir kadına, sonra da onun kızın yakın olur, iki kız kardeşi bir arada nikahı altına alır- geçmişte olanlar müstesna- akar suyun yolunu tıkar, menzillerin gölgeliklerini kirletir, yollarımızda bize eza verir, kibrinden dolayı eteğini yerde sürükler, büyüklük taslıyarak yürür, çirkin sözler söyler, içki içer ve ayakkabılarını ters giyer. Hz. Bişr İbni Atiyye (r.a.
173 6 İnsanları acizlik içinde bırakmaktan sakının, Sizden birisi Emir veya Amil olur da kendisine dul kadın, yetim veya fakir bir kimse işi için gelir. Ona "Sen otur, işine bakılacaktır" denir. Böylece onlar acizlik içinde terkedilirler. İhtiyaçları görülmez ve onlar için bir emir de verilmez. Onlar da dağılıp giderler. Halbuki, zengin eşraftan biri gelince, Emir onu yanına oturtur. Sonra da "İşiniz nedir" der. Adam da "İşim şöyle şöyledir" der. Bunun üzerine Emir "Bunun ihtiyacını yerine getirin ve acelede edin" der. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
YanıtlaSil228 7 Kebair dokuzdur: En büyüğü Allah'a şirk koşmak, na-hak yere insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, iffetli kimseye zina isnadında bulunmak, cepheden kaçmak, ana babaya isyan, sizin dirinizin ve ölünüzün kıblesi olan Beytül Harama konan yasakları ayak altına almaktır. Hz. Ubeyd İbni Umayr (r.a.)
228 8 Büyük günahlar yedidir: Allah'a şirk koşmak, hak yol ile olan müstesna, Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, namuslu kadına iftira etmek, cepheden kaçmak, faiz yemek, yetim malı yemek, hicretten sonra cahiliye bedeviliğine dönmek. Hz. Ebû Said (r.a.)
228 10 Kebair; Allah'a şirk, namuslu kadına iftira, mü'min kimseyi öldürme, muharebe gününde cepheden kaçma, yetim malı yeme, müslüman ana-babaya isyan, ölü ve diri olarak kıblemiz olan Kabeye hürmetsizlik etmektir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
268 5 Üç kişiye kıyamet gününde Allah, nazar etmez; onları tezkiye etmez ve onlar için elim bir azab vardır: Okuturken yetimi ezen hoca, ihtiyacı yok iken dilencilik yapan kimse, yaranmak için sultana dalkavukluk yapan adam. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
323 1 Alimin abid üzerine efdaliyeti, Benim sizin en aşağınıza efdaliyetim gibidir. Allah (z.c.hz.), melekleri, yuvasındaki karıncaya ve balığa varıncaya kadar yer ve gök ehli insanlara hayır öğretene selat ederler. (Peygamberimize biri alim, diğeri abid iki kimseden bahsolunduğunda yukarıdaki hadis varid oldu.) Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
395 8 Kim bir veya iki yetimi barındırırsa, sabır etse ve sevabını da ümid etse, Ben onunla Cennette şu iki parmak gibi olurum. (Şehadet parmağı ve orta parmağını hareket ettirdi.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
428 8 Bir kimse, akrabasından veya başkasından olan bir yetimi, yetim kendisini kurtarana kadar uhdesine alsa, o kimseye Cennet vacib olur. Hz. Adiyy İbni Hakem (r.a.)
480 11 Emzirme müddeti geçtikten sonra süt kardeşlik yok. İftarsız oruç ta yoktur. Aklı baliğ olduktan sonra yetimlik yok, geceye kadar laf orucu da yok. Nikahtan evvel de talak yoktur.
Yetim ve kimsesiz çocukların kendi hallerine terkedilisinin acı sonuçları.
YanıtlaSilİlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
cilt. 14.sy.246.
Bunun sebebi eğitimin artık kurtuluşun en önemli çaresi olarak görülmesidir. Bunu en çarpıcı şekilde dile getirenlerden Âlî Paşa, Osmanlı’yı oluşturan toplumların her bireyinin eğitim seviyesinin, bilgi ve donanımının en ileri noktaya götürülmesi gerektiğini belirtmiş, bu başarılamadığı takdirde Osmanlı Devleti “Çin seddi gibi hisarlar”la çevrilse bile daha bilgili ve eğitimli toplumların devlete üstünlük sağlayacağını, her şeylerini ellerinden alabileceklerini söylemiştir.
YanıtlaSilBunun sebebi eğitimin artık kurtuluşun en önemli çaresi olarak görülmesidir. Bunu en çarpıcı şekilde dile getirenlerden Âlî Paşa, Osmanlı’yı oluşturan toplumların her bireyinin eğitim seviyesinin, bilgi ve donanımının en ileri noktaya götürülmesi gerektiğini belirtmiş, bu başarılamadığı takdirde Osmanlı Devleti “Çin seddi gibi hisarlar”la çevrilse bile daha bilgili ve eğitimli toplumların devlete üstünlük sağlayacağını, her şeylerini ellerinden alabileceklerini söylemiştir.
YanıtlaSilVasiyetimdir.
YanıtlaSil24.3.1974.
Bir çok suikastler geçirdim.Şu anda vucudumda arıza var.
Hafızamı kaybettim.Askerden sonra rahatsızlandım.
Adımın Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi olmasını isterdim.
Kitablarımı ziyan olmayacak bir kütübhaneye veilmesini istiyorum.
Mustafa Kemal ile Muhammed Said Nursi.arasındaki sırrın Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum.
Yüksel Çelik.
Zamanın değismesiyle hükümlerde değişiklík olabilir. Ama belli hi
YanıtlaSilkümlerde değişme olabilir. Bazı hükümlerde değişme olmaz. Inanç ha-
kikatlerinde değisme olmaz. Allah birdir, bir kalacak. -2000'i yıllan da
biz, "Allah'ın Birliğiní Anlatma Yılı" seçtik. Biütün insantan tà ilâhe illat
lah kelimesine çağıracağiz.- Hz. Adem'den beri bu değişmemiştir. Çünkü
hakikat birdir, Allahu Teâlâ birdír.
Insanlar bazı yerlerde politeizme, çok tanrncılığa saptılarsa, sapıtti
larsa, dalâlete düştülerse; bazı yerlerde "iyilik tanısi, kötülük tanrns
diye ikili bir din tutturdularsa, bazı yerlerde putlara, başka șeylere tap
tilarsa da bunların hiçbirinin temeli, aslı yoktur. Değişmez bir hakikat;
la ilâhe illallah, Allah var, şeriki nazîri yok.
Bakara Suresi Tefsiri - 3
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
En çok neden korkalım biliyormusunuz?
YanıtlaSilO sevgili Allah c. c. imizi gucendirmekten korkalım.
Mahmud Efendi Hazretleri
(Kuddisu Sirruhu)
Kur'an ve Sünnet ikliminde
YanıtlaSilYuzaki
Eğitim Rehberi 1-2-
Peygamber Mesleği :
İnsanın Eğitimi
Osman Nuri Topbaş Topbaş
Namaz kılmaktan yay, oruç tutmaktan çivi gibi olsanız da haram ve şüpheli şahıs şeylerden kacmadikca Allah c. c. o ibadetleri kabul etmez.
(Abdullah bin Ömer r. a.)
sy. 151.
Bismillahirrahmanirrahim"
YanıtlaSilRahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
Hamd, Ademi ve ışıklar yayan yıldızlan yaratan, gökleri ve rahmetler yağdıran bulutları bedii bir düzende var eden, Allaha mahsustur. O Şer’ i Şerifi ve onun ashabını koruyup, tulü eden yıldızlar gibi yüceltti de bu sebeple sinelere ve sinelerdeki gönüllere hayat verdi. O Resulünü hidayetle ve Cevamiül Kelim (Kur’ an) ile gönderdi. O Peygamberi (s.a.v.) i hücceti ile ve en bariz, burhanlarla teyid buyurdu. Allah. Ona vahyettiği Şeriat ve Onun hadisleri ile kulakları şereflendirdi.
Salât ve Selam, rahmetlerin yağdığı ve gözlerin yaş döktüğü sürece, nur kaynaklarının menbaı Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e ve onun Al-ü-ashabı üzerine olsun.
Bu Fakir ve Zaif Ahmet Ziyaüddin der ki:
İnsanların yararlanması için ve bir de benden taleb edilmesi üzerine bir kısım hadis kitaplarından seçmek ve kısa olanlarını tercih etmek sureti ile hadisleri derleyip toplamak istedim.
Allah Tealâdan hayrı taleb ettikten sonra, muteber hadis kitaplarından hükümleri ve mealleri açık olan ve ancak isnadları haz edilmek sureti ile hadisleri cem etmeğe başladım. Topladığım bu hadislerin, hıfz edilmesi kolay, faydası umumi ve bereketinin de şumullü olması için, dinin esaslannı ve onun usul ve kaidelerini ihtiva edenlerini toplamış oldum.
Allaha Hamd olsun, güzel bir hadis kitabı böylece husule geldi. Bu hadislerden her birinin sonunda, hadis âlimi imamlardan hangi imamın o hadisi kitabına derc etmiş olduğunu ve sahabeden olan ravilerini (yerine göre) bir raviden dokuz raviye kadar zikrettim. Keza hadisin, sahih, hasen, veya kavi ve zaif gibi nevilerine de işaret ettim.
Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmustur:"Nar yiyen kimsenin kalbini Allah c. c. kırk gün nurlandirir.
YanıtlaSil19.Bk.Acluni 2,300.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 20.sy.436.
....
YanıtlaSilAncak, Besmelesiz yenen yemeğe şeytanın ortak olduğu gibi, hayiz halinde veya Besmelesiz gerçekleşen birleşmeye onunla beraber cinnin ortak olduğuna delildir.Bu da insan özelliğini bozmak ve layık olduğu makama zarar vermektir. Allah c. c. daha iyi bilir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.426.
HAKİKATİ GİZLEMEK DE ZULÜMDÜR.
YanıtlaSilBakara Suresi Tefsiri
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
Cilt.3.sy.294.
Ecdat, Ayasofya'nin bugünkü akibetini görmüş ve yanı başına SultanAhmed gibi bir muhteşem eseri inşa etmiştir" dedi.
YanıtlaSilBediuzzaman'ın Sır Katibi
Mehmed Feyzi Efendi.
sy. 337.
Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi.
YanıtlaSilKenzü'l İrfan Şerhi
sy. 683.
Mustafa Uysal Ok Gibi İlahi Sözleri
YanıtlaSilDoğru olsam ok gibi
Yabana atarlar beni
Eğri olsam yay gibi
Elde tutarlar beni
Hiç keder elem etme
Boş yere matem etme
Düşmanlarını tanı
Uzak dur sitem etme
Ne fakiri aç gördüm, ne zengini tok
Hedefine varır elbet doğru ok
Bundan daha aşikar olarak Efendimiz (a. s.) şöyle buyurmuştur :Beni gören gerçekte Hakk'i görmüştür.
YanıtlaSilRuhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
Ismail Hakkı Bursevi
cilt. 12.sy.9.
Bediuzzaman'ın Rus kumandanına karşı ayağa kalkmayisi ve neticesinde Divan-i harbe verilişi ve Bediuzzaman'ın ölüm denilen şeye beş para ehemmiyet vermeyisiyle merdane ve vakur ane tavrı karşısında kumandanın idam kararını geri alma hadisesi Amerikan askeri istihbaratincada ehemmiyetle kayd ve zabt edildiğine dair önemli bir şahidin ifadesini kaydediyoruz.
YanıtlaSilBediuzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe i Hayatı
Dr. Abdülkadir Badıllı
cilt. 1.sy.548.
Azınlıklara Lozan sulhu icabınca bahşedilen her nev' din ve vicdan hürriyetinin Türk ve Müslüman camiasından esirgendiginden mi bahsediyor? Bu hal imansizligin ve imansizlik metodunun takib edildiğinin bir delili ve bariz bir alameti değil midir?
YanıtlaSilIsari Tefsîr ve Cifir ilmi Işığında
Sirr-i İnnâ A'tayna
Rumuzat-i Semaniye
Mâidet-ül-Kur'an
sy. 101.
Genelkurmay Başkanlığı, geçen ay vefat eden araştırmacı Aytunç Altındal tarafından 1981 yılında ortaya atılan “Atatürk, hilafeti vasiyet etti. Evren ve Menderes 400 sayfalık vasiyeti okudu” iddiasını 32 yıl sonra yalanladı. Genelkurmay, “Atatürk'ün el yazısıyla kaleme aldığı vasiyeti ölümünden hemen sonra açıldı.12 Ara 2013
YanıtlaSilHayırlı işlerini tehir geriye bırakanlar helak oldular.
YanıtlaSilHayırlı işlerini yapmak için acele etmek lazımdır.
Prof. Dr.Mahmud Es'ad Coşan
Akra Fm.
Günün Sohbeti
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 10:01
Osmanlica sözlüge göre TESVİF nedir anlami
TESVİF: (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 09:57
tesvil ne demek?
(C.: Tesvilat) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:48
Hak söz kadar efdal sadaka yoktur.
Ravi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 383 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:49
Bir kimsenin din kardeşine, kendisine öğreteceği ilimden daha efdal sadakası olamaz.
Ravi: Hz. Raşid İbni Saad (r.a.)
Sayfa: 383 / No: 14
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:50
Kulların sabahladığı her sabah bir münadi şöyle nida eder: "Ey insanlar, toprak için doğun, fani olmak için toplayın ve harap olmak için bina edin."
Ravi: Hz. Zubeyr (r.a.)
Sayfa: 383 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel30 Mart 2022 00:18
Aldanmamak, aldatmamak, ciddiyet.
Hak yolda yürüyenlerin vasıfları.
Dost. T. V.
Katre.
Hayırlı işlerini tehir geriye bırakanlar helak oldular.
YanıtlaSilHayırlı işlerini yapmak için acele etmek lazımdır.
Prof. Dr.Mahmud Es'ad Coşan
Akra Fm.
Günün Sohbeti
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 10:01
Osmanlica sözlüge göre TESVİF nedir anlami
TESVİF: (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 09:57
tesvil ne demek?
(C.: Tesvilat) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:48
Hak söz kadar efdal sadaka yoktur.
Ravi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 383 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:49
Bir kimsenin din kardeşine, kendisine öğreteceği ilimden daha efdal sadakası olamaz.
Ravi: Hz. Raşid İbni Saad (r.a.)
Sayfa: 383 / No: 14
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:50
Kulların sabahladığı her sabah bir münadi şöyle nida eder: "Ey insanlar, toprak için doğun, fani olmak için toplayın ve harap olmak için bina edin."
Ravi: Hz. Zubeyr (r.a.)
Sayfa: 383 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel30 Mart 2022 00:18
Aldanmamak, aldatmamak, ciddiyet.
Hak yolda yürüyenlerin vasıfları.
Dost. T. V.
Katre.
Besmele
YanıtlaSilMusa (a. s.) asasi ile
İbrahim (a. s.) ateşte yanmaması
gibidir.
Dost T. V.
Dost özel
Mehmed Akif, ideal bir eğitimciyi şöyle tarif eder:
YanıtlaSilMuallimim diyen olmak gerektir imanlı,
Edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı...
Gönül dergahindan
Hakikat İncileri
sy. 141.
Osman Nuri Topbaş
YANITLASİL
yuksel31 Mart 2022 01:46
Yani bir muallim, her şeyden önce "imanlı" olacak, yüreğinden rahmet tasiracak.
"Edepli" olacak, örnek bir karakter ve şahsiyet inşa edecek.
Liyakatli olacak, mesuliyet şuuruyla kendini yetiştirip vazifesinin ehli olacak.
"Vicdanlı" olacak, merhamet şefkat, fedakarlık gibi faziletlerle insanlığını tescil ettirecek.
Gönül dergahindan
Hakikat İncileri
Osman Nuri Topbaş.
sy. 141.
Mehmed Akif, ideal bir eğitimciyi şöyle tarif eder:
YanıtlaSilMuallimim diyen olmak gerektir imanlı,
Edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı...
Gönül dergahindan
Hakikat İncileri
sy. 141.
Osman Nuri Topbaş
YANITLASİL
yuksel31 Mart 2022 01:46
Yani bir muallim, her şeyden önce "imanlı" olacak, yüreğinden rahmet tasiracak.
"Edepli" olacak, örnek bir karakter ve şahsiyet inşa edecek.
Liyakatli olacak, mesuliyet şuuruyla kendini yetiştirip vazifesinin ehli olacak.
"Vicdanlı" olacak, merhamet şefkat, fedakarlık gibi faziletlerle insanlığını tescil ettirecek.
Gönül dergahindan
Hakikat İncileri
Osman Nuri Topbaş.
sy. 141.
SONUN BAŞLANGICI
YanıtlaSil2036-2038.
Not.
Efendi
Beyaz Turklerin Büyük Sırrı.
Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı.
Eskişehir'de Ne Oldu?
sy. 282.
Siz kulluğunuzu doğrultun güzel yapin O Rabligini bilir.
YanıtlaSilIbrahim Ethem
Mahmud Es'ad Coşan
Akra Fm
Hadisler Deryası
Siz kulluğunuzu doğrultun güzel yapin O Rabligini bilir.
YanıtlaSilIbrahim Ethem
Mahmud Es'ad Coşan
Akra Fm
Hadisler Deryası
Ümmetim için korktuklarım arasında en çok korktuğum şey, saptırıcı önderlerdir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ömer (r.a.)
Sayfa: 20 / No: 15
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel15 Nisan 2022 04:56
Ömrün Ramazan ölümün Bayram olsun.
YANITLASİL
yuksel15 Nisan 2022 04:59
Bir kimseyi iyi diyebilmek için
-Onunla ticaret yapmak,
-Seyahat yapmak, ve....
YANITLASİL
yuksel15 Nisan 2022 05:08
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Esirgeyen, bağışlayan Allah c. c. in adı ile başlarım.
Bakara Suresi.
42.Bile,bile hakkı batıla karıştırıp gizlemeyin.
(Tevrat’ta son Peygamber'e ait bir şey bulmadık demeyin.)
Kur'ân-ı Kerîm ve Meal-i Celilesi.
sy. 2.
sy.8.
...Diğer bir rivayette ise "Muaviye kat'iyyen mağlub olmaz" buyurulduğu rivayet edilmiştir.
YanıtlaSilHazreti Ali r.a. bunu duyunca : "Eğer bu hadis-i Şerif'i bilseydim Hazreti Muaviye ile harbetmezdim!." demiştir.
Lozan
Zafer mi
Hezimet mi?
Cilt 2.sy.126.
Kadir Mısıroğlu.
yuksel3 Mayıs 2022 21:40
YanıtlaSilBir kimse Allah'dan sıdk ile şehidlik isterse, Allah onu şehitler mertebesine ulaştırır; yatağında da ölse.
Ravi: Hz. Sehl (r.a.)
Sayfa: 422 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:41
Bir kimse yanında kendisini müstağni edecek kadar varken bir şey isterse, ancak Cehennem ateşini çoğaltmış olur."Kendisini müstağni kılacak şey nedir ya Resulallah" dediler. Buyurdu ki: "Kuşluk yiyeceği veya akşam yiyeceğine kadar."
Ravi: Hz. Sehl (r.a.)
Sayfa: 422 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:48
Kur'an'daki pek çok cüz'î hadiselerin arkasında küllî düsturlar saklıdır.(S.) 223:20.Söz, 1.makam.1.nukte
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu
sy. 403.
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:55
Sadece din ilimlerinin okutulmasindan taassub doğar.
(Mn.) 127.
Taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa taklitcilerinde ve dinsizlerde bulunur. (Mn.) 131.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 621.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 05:45
Allah Resulu Peygamber efendimiz buyurmuştur:
"Miraç 'ta üçüncü kat gökte yetmiş bin melek gördüm. Bunlar, Hazret-i Ömer' i sevenler için, Cenab-ı Hak 'tan af taleb ediyorlardı".
Biz de, Hazret-i Ömer' i seviyoruz ya Rab, o meleklerin istiğfarindan, bizi de mahrum etme Allah 'im.
İslam' ın Adil ve cesur reisi
Halife Hazret-i Ömer
(Radıyallahu Anh)
cilt. 2.
Abdurrahman Şeref Laç
sy. 384.
Bu konuyu daha ileri derecede düşünecek olursak devletlerinde sırları vardır.İleride yapacakları eylemleri ve hizmetleri yeri ve zamanı gelmeden açığa vurmamalıdır.Sır saklamayan milletler ve devletler düşmanın tuzağınaher an düşmeye hazırdırlar. Bu sebeple casusluk müessesi oluşmuştur. Gizli ajanlar vardır. Bunlar kendi ülkeleri adına bilgi toplamaya çalışırlar.
YanıtlaSilHazret-i Ömer Yüz veciz Söz. sy.178.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 22:40
Özellikle askeri bilgilere önem verirler.Zira, her ülke için güvenlikleri önemlidir.En yakın komşularından bile emin olmak için büyük bir çaba içerisinde bulunurlar.Konuya Hz. Ali (k.v.) 'nin
bir vecizesiyle son verelim:" Düşmanın en zararlısı hilesini gizleyendir." Hiç şüphe yok ki, düşman hilesini gizlerken Müslüman'ın sırrını açığa vurması, düşmana davetiye çıkarmaktır.
Hazret-i Ömer Yüz Veciz Söz.sy.178.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 22:45
Bu vecizeye benzer bir sözü de Hz. Ebubekir söylemiştir." Sırrını açığa vurma, sonra işlerin karışır.
177.Aşir efendi, 11a.
Hazret-i Ömer Yüz Veciz Söz.sy.178.
hazırladı.(T.H.) 49.
YanıtlaSilFihrist.sy.73.
İçinde bulunduğumuz zamanın geçmiş zamana kıyas edilmesi yanlıştır.(D.H.Ö.İç.R.) 70.
Kıyas İslamiyetin hüküm kaynaklarındandır.(Mh.) 73:1.makale 8.mesele.
Kıyas-i İstisnai.(L.)57:11.Lema, 5.nükte (İ.İ.) 95.
Maneviyat maddiyata kıyas edilmez.(Mn.) 127.
İslamiyeti Hıristiyanlığa kıyas etmek kıyas-ı maalfarıktır.(M.) 313.26,3.Mebhas,5.mesele.
Bir Hazinenin Anahtarı.
Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.386,387.
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:07
Eşyanın ışınlanmasına işaret eden ayet.(S.) 233:20.Söz.2. Mak.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi. sy.70.
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:09
Süleyman (a.s.) mal, mülk ve ilim arasında muhayyer bırakıldı. O İlmi aldı. Ve ilmi seçtiğinden dolayı da mal, mülk kendisine tabi kılındı.
Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 282 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:11
Bir kimse ilmi alimlere tefahur için veya meclislerinde sefihlerle mücadele için tahsil ederse, o kimse Cennetin kokusunu dahi duyamaz.
Ravi: Hz. Muaz (r.a.)
Sayfa: 429 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:12
Bir kimse ilim taleb ederse, bu geçmişine kefaret olur.
Ravi: Hz. Abdullah İbni Sahîra (r.a.)
Sayfa: 429 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel15 Mayıs 2022 02:02
Bazı şeyler vardı ama, daha detaylı vasiyet olarak bu benim vasiyetimdir dediği, ölümünden 12 gün önce bana söylediği bazı şeyler var.
Yani çok net, bu böyle olacak , budur, gibi çok kararlı bir konuşmaydı. Saat 5'te 5 buçukta falan konuşmamız bitti babamla.
The Özal.
Mehmed Ali Birand.
Soner Yalçın.
sy.552.
Bir Davanın Öyküsü.
Üç şey bir kimsede bulunursa o kimse "Ebdaller" (kırklardan)dır. Ki dünya ve dünya halkının kıvamı onlarladır. (Onların yüzü suyu hürmetine yaşarlar): Kazaya rıza, Allahın haram ettiği şeye sabır (dayanmak), Allahın hakkından ötürü gazab etmek. (Nefsin için pireye bile kızmayacaksın)
YanıtlaSilRavi: Hz. Muaz (r.a.)
Sayfa: 264 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel1 Haziran 2022 05:38
Güzel Ahlak ilimden fenden önce gelir.
Kötü ahlaklı atom âlimi düşmana sırrını rüşvet karşılığı satarsa Alimin ve İlmin faydası olmaz.. Zararı olur.
Akra Fm.
Hadisler Deryası
Mahmud Es'ad Coşan
Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi.
YanıtlaSilKenzü'l İrfan Şerhi
sy. 683.
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:38
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
448 1 Bir kimsenin din kardeşinin evine gelip te önüne konulanı yememesi cefadandır. Bir adama yolda arkadaş olup ta ismini ve babasının ismini sormaması cefadandır ve ailesi ile münasebetten evvel latife yapmaması da cefadandır. Hz. Ali (r.a.)
448 2 İnsanın bir din kardeşi konuşurken susması mürüvvettendir ve arkadaşının nalını kopunca onun da durması, hüsnü muaşeret güzelliğindendir. Hz. Enes (r.a.)
448 3 Bir müslümanın içine sevinç sokmak, gamını gidermek, borcunu ödemek veya onu açlıktan doyurmak, Allah (z.c.hz.)'ne en sevgili amellerdendir. Hz. Ebû Şureyk (r.a.)
448 4 Arabın helak olması kıyamet alametidir. Hz. Talha İbni Malik (r.a.)
448 5 Bina kıyamet alametindendir. Bir adamın camiden geçip te iki rek'at kılmaması, tanıdığından başkasına selam vermemesi ve çocuğun yaşlı bir kimseyi işe koşturması da kıyamet alametlerindendir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
448 6 Kıyamet alametlerindendir, haine itimad edilip, emine ihamet edilmesi. Hz. İbni Amr (r.a.)
448 7 Kıyamet alametidir, komşuluğun kötüleşmesi, akrabanın yoklanmaması, cihadın kalkması, dünyanın dini ihlal etmesi.
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:40
448 8 Kıyamet alametlerindendir; çocuğun öfkeli, yağmurun hararetli olması, şerlerin taşması, yalancının tasdiki, doğrunun yalanlanması, haine güvenilmesi, emine ihanet edilmesi, münafıkların kabileye efendi olması, çarşıya münafıkların hakim oluşu, mihrapların süslenmesi, kalblerin harap edilmesi, erkeğin erkeklerle, kadınların kadınlarla yetinmesi, dünyanın mamur kısmının harab, harap kısmının mamur olması, şüphenin ve faizin aşikar olması, çalgının ve eğlence aletlerinin alenileşmesi, içkinin içilmesi, zaptiyenin, gammazların ve gıybetçilerin çoğalması. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
448 9 Kula dünyada verilenin efdalindendir afiyet; ahiret için de verilenin efdalidir mağfiret. Kula nefsi tarafından verilenlerin efdali ise, bir kavimden neş'ed eden hayırdan adamın ders alması. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
448 10 Kıyametin yaklaşmasındandır minberlerin, hatiplerin çoğalması, ulemanın süslere meyledip haramı helal, helali haram etmeleri ve insanların istediği gibi fetva vermeleri, altın ve gümüşlerinizi helal saymayı öğütlemeleri ve Kur'an'ı ticaret metaı edinmeleri. Hz. Ali
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:42
Üç şey vardır ki, onlara devam eden Benim gerçek dostum, onları zayi eden de gerçek düşmanımdır: Namaz, oruç ve cenabetten gusul. (Üç imama göre terkeden kafirdir)
Ravi: Hz. Hasan (r.a.)
Sayfa: 263 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
Islamiyetin Üssü'l-esasi doğruluktur. (H. S.) 51:3. kelime
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 345.
Kainatta bütün yıldızların arasını dolduran, durgun saydam ve gaz halinde madde, yani her tarafa nüfus edebilen bir esir vardır..
YanıtlaSilİlimler ve Yorumlar
ilimlere bir başka açıdan bakış.
Hekimoglu İsmail
H. Hüseyin Korkmaz.
sy. 397.
449 6 Cennete girip cehennemden kurtulmak, nimetin tamamındandır. Hz. Muaz (r.a.)
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 01:05
Ahiret inancı sosyal ve şahsi hayatın Üssü'l-esasidir.(S.) 92:10.Sozun Hatemesi.
En büyük dava Ahireti kazanmaktır.E:L) 1:14.
Ahirete iman saadetin esası dır.(S.) 153:9.Sua,Mukaddime.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 28.
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 02:08
Halbuki krizde kaptanlık, fırtınaya yakalandığı zaman bu fırtınadan çıkma becerisi değildir. Asıl kaptanlık fırtınaya yakalanmamayi başarmaktır.
Altınoluk.
Haziran 2022.
sy.23.
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 02:04
Aileyi bekleyen en büyük tehlike kapitalist ahlak. Kapitalist ahlakın İki tane ana özelliği var. Birisi dunyacilik, ölüm ve ölüm sonrası yok gibi yaşamak. İkincisi de benmerkezcilik egoyu kutsallastirmak.
Altınoluk
Haziran 2022
sy 23.
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 04:39
Kainatta bütün yıldızların arasını dolduran, durgun saydam ve gaz halinde madde, yani her tarafa nüfus edebilen bir esir vardır..
İlimler ve Yorumlar
ilimlere bir başka açıdan bakış.
Hekimoglu İsmail
H. Hüseyin Korkmaz.
sy. 397.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 04:54
Neyleyim gerçekliği neyleyim varlığı,
İçinde var olan Nebi olmayınca!
Teklif
sy. 60.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 04:57
Nerde hareket, orada bereket.
Atasözü.
Akra Fm.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 05:03
"Varlık önce, idrak sahibi fail sonra" demenin yolu varlık alanında idrak sahibi failin nasıl olup da mevcut olabildiği sorusunun cevaplanmasindan geçer.
Teklif
sy. 22.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 05:22
Tasavvuf ta çok önemli bir esas vardır :İki şeye çok dikkat etmek gerekir :birincisi unsiyet kurduğun, oturup kalktığın insanlara, ikincisi de yediğin içtiğin şeylere...
Peygamber Efendimiz (s. a. v.) Dilinden
Gönül İncileri
Şefika Kaya Meriç
sy. 114.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 13:23
Hariciler, Halife ve hükümdarın varlığına lüzum olmadığı hususundaki akidelerine delil olarak, Kur'an dan iktibas ederek "Lâ hükme illa lillah" yani " Hüküm ancak Allah c. c. in dır." cümlesini kendilerine slogan yapmışlardı. Hz. Ali bunu isitince şu cevabı verdi :
"Bu doğru bir sözdür, ancak bâtıl adına söylenmiştir".
En'am. 6,57.
Kur'an ve Hadise göre Ahir zaman Fitnesi ve Anarşi
Doçent. Dr. İbrahim Canan
sy. 61.
"İslâm da zarar vermek de yoktur, zarar görmek de yoktur.
YanıtlaSilHadis-i Şerif
Hasılı bu kaide Şeri'attte büyük bir esas teşkil etmektedir.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
(Kuddisu Sirruhu)
cilt 14.sy. 483.
Asıl olarak haramlardan şiddetle kaçanların ve emirleri layıkıyla uygulamaya çalışanların kalpleri temizdir.
YanıtlaSilİbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis
Kenzü'l İrfan Şerhi
Ahmet Karakullukçu
sy. 489.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
YanıtlaSilZalim olsun mazlum olsun kardeşine yardım et! buyurmuştur.
Bunun üzerine ashab-i kiram :Ya Resulallah! Biz mazluma yardım ederiz, fakat zalime nasıl yardım edeceğiz? diye sorduklarında, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Onun ellerinin üstünden tutarsın (ve onu yaptığı zulümden engelleyerek böylece ona da yardım etmiş olursun ). buyurmuştur.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt 14.sy.488.
YANITLASİL
yuksel16 Haziran 2022 01:03
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem e inanmanın Cennete girmek için yeterli olmadığı, bununla birlikte ona ve Kur'an'a ittiba'in da şart olduğu
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt 14.sy.489.
YANITLASİL
yuksel16 Haziran 2022 01:04
Niyet doğru, amel yanlış olabilir.(Mn.) 94.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 56.
50] Tevbesiz ölenlerin durumu yüce Allah’ın takdirine kalmıştır.
YanıtlaSil[51] Musa (as.) kavmi ile Mısır’dan dönüşte, İsrâiloğulları puta tapan bir kavim görüp imrendiler ve Hz. Musa’ya, “Evet, Allah’a inanıyoruz, ama bizim de gözümüzün gördüğü, huzuruna varacağımız bir putumuz olsun.” demişlerdi. [bk. 7/138, 148]
[52] Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu değil, kulu ve resûlü olduğuna, insanlar tarafından öldürülmediğine, Hz. Peygamber’e ve Kur’an’a ölüm anında gözlerinden perde kalkınca hepsi iman edecektir. Fakat bu sıradaki iman kabul edilmeyecektir. (Râzî, VIII, 409-410; Derveze, VI, 240) [bk. 6/158; 40/84-85]
[53] Vahiy, Allah’ın kullarına, dilediğini söylemesi ve bildirmesi için seçtiği bir iletişim yoludur. Melek aracılığı ile olduğu gibi aracısız da olabilir.
[54] Peygamberlerin sayılarının 124.000 olduğu hakkında bazı rivayetler varsa da, doğrusu enbiyâ ve resûllerin sayısını kesin olarak ancak Allah bilir (Elmalılı, III, 1530).
[55] Âyetteki “Allah’ın kelimesi” ve ruh hakkında ayrıca bk. 3/45-47; 15/29; 17/85; 19/17-36. Hz. İsa, Allah’ın birliğini, kendisinin de O’nun kulu ve resûlü olduğunu söyleyerek tevhid inancını getirmesine rağmen hıristiyanlar M.S. 325 yılında İznik’te toplanmış, tevhidci grup ve temsilcisi İskenderiyeli papaz Arius’a rağmen, Ahd-i Atîk ve Ahd-i Cedîd’de yer almadığı halde oylamada parmak sayısı ve İmparator Konstantinos’un etkisiyle “teslis” denilen “üçlü bir ilâh” anlayışına geçmişlerdir. Onlara göre Allah, baba-oğul-ruhu’l-Kuds’ten ibarettir. Yani Allah bu üç unsurdan meydana gelmiştir. Hem bunların her biri bir ilâh, hem de üçü birden bir ilâhtır. Böylece onlar bir çelişki içinde şirke ve küfre düşmüşlerdir. [krş. 5/17, 72-73]
[56] Diğer bir asabe (miras bırakana doğrudan veya erkek vasıtasıyla bağlı bulunan mirasçı) varsa onundur. Yoksa yine kız kardeşindir. Oğul varsa kız kardeş alamaz. Kızı varsa, kız kardeş asabe olur, belirli bir farzı (sabit payı) yoktur. Ölenin babası varsa bütün kardeşler miras alamazlar. Anne, kardeşleri mirastan düşüremez, altıda bir alır. Anne bir, tek kardeşin hükmü 4/12. âyette geçtiği üzere, altıda birdir. Eğer bunlar birden fazla iseler, hepsi üçte bir hisseye ortak olur.
[57] Eğer oğul veya babası varsa mirasçı olamazlar. Eğer kızı bulunursa kalanını alır.
YANITLASİL
yuksel18 Haziran 2022 08:45
Tirmizi demistir ki
bu tirmizi hadislerini yazan bir kitap bir kimsenin evinde varsa o kimse peygamberle görüşüyor konuşuyorum dese doğrudur.
Bir Garip Yolcu
Dost T.V.
YANITLASİL
yuksel18 Haziran 2022 08:52
Hadis-i Şerif Allah c.c.Peygamber vasıtasıyla insanlarla konuşmasıdır.
Kur'an-ı Kerim okumak Allah c.c. konuşmaktır.
Bir Garip Yolcu
Dost T.V.
YANITLASİL
yuksel18 Haziran 2022 09:09
Bir mü'min Allah c.c. için bir şeyi terkederse Rabbi ona daha iyisini verir.
Hadis
Bir Garip Yolcu
Dost T.V.
Nitekim şair der ki :
YanıtlaSil"Dünya ki hadisatla her gece yüklüdür,
Gün doğmadan neler doğa kim bile nagehan (ansızın)!
...
Aceb mi doğsa zülfünden fitneler,
Meseldir bu denir, el-leylu hubla!
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu)
cilt 14.sy.493.
Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur.
YanıtlaSilHadislerle
Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı
Müslümanlık
cilt. 2.
Devlet idaresi
sy. 609, 610
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:03
Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
(Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.
90. Ey iman edenler! Şarap/içki, kumar, (tâzim edilen) dikili taşlar,[33] şans (fal) okları (ve zarları), şeytan (ve kötü insan)a ait murdar (pis) işlerdir; artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.[34]
YanıtlaSil91. Şeytan, içki ve kumarla sadece aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan tamamen) vazgeçtiniz değil mi?[35]
92. Allah’a itaat edin, Resûl’e de itaat edin (ona karşı gelmekten) sakının. Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz (kendinize yazık etmiş olursunuz). Bilin ki Resûlümüz’ün üzerine düşen açıkça tebliğden başka bir şey değildir.
93. İman edip sâlih amellerde bulunanlara, takvâlı oldukları (Allah’ın emrine uygun yaşadıkları/günahlardan sakındıkları) ve hakkıyla iman edip sâlih amellere devam ettikleri, yine takvâlı olup kesin inandıkları, nihayet takvâ ile beraber güzel ve hayırlı harekette bulundukları sürece, (haram olunmadan önce) yiyip içtikleri (haram) şeylerden dolayı bir günah yoktur. Allah iyilikte ve güzel harekette bulunanları sever.
94. Ey iman edenler! Allah, kimsenin görmediği anda bile kendisinden kork(up günahlardan sakın)anları ayırt etmek için, (hac esnasında) ellerinizin ve mızraklarınızın yetişeceği bir av ile elbette sizi imtihan edecektir. Kim bundan sonra aşırı gider (emirlerin dışına çıkar)sa, onun için acıklı bir azap vardır.
95. Ey iman edenler! Siz ihramda iken av öldürmeyin. Sizden kim kasten onu öldürürse, öldürdüğünün dengi bir cezası vardır ki ona içinizden iki âdil kişi hükmedecektir. (Bu da) ya Kâbe’ye varacak (orada boğazlanacak) bir kurban veya (o nisbette) yoksulları doyurma şeklinde kefâret, yahut bunun dengi oruç tutmaktır; tâ ki (yaptığı) işinin vebalini tatsın. Allah geçmiştekileri affetmiştir. (Fakat) kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır. Allah mutlak galiptir, (işlediği günahın karşılığını vermede) intikam sahibidir.
YANITLASİL
yuksel6 Temmuz 2022 09:24
33] Rabbin emirleri ve ulûhiyeti karşısında dikilen her şey, hatta putlaşan akıl ve nefs-i emmâre bile. [bk. 25/43; 45/23]
[34] Bu âyette kumar ve içki kesin olarak yasak edilmiştir (2/219; 4/43; 16/67). Başlangıçta kimin kazanacağı belli olmayan, fakat sonunda bir tarafın az çok maddî kaybına veya kazancına sebep olan her oyun kumardır. Kendimizi ve neslimizi bunlardan kurtarmak şarttır. İçkiyle ilgili üç merhaleden sonra yasağın sonuncusu olan bu âyet gelince, artık şarabın (içkinin) kesin haram olduğu ilan edildi. Bunun üzerine elinde kadehi olan onu kırdı. Ağzında yudumu olan onu attı ve ağzını yıkadı. Şarap küpleri hep kırıldı, sokaklardan şarap aktı. Herkes hep bir ağızdan, “Bıraktık yâ Rabbi!” dediler. Hz. Peygamber, “Her sarhoşluk verenin azı da çoğu da haramdır.” buyurmuştur. Bundan böyle Allah’ın ve Peygamber’in, bu yasak emri, kesin inananlarca uygulanmaktadır. Yine bu âyet-i kerîmelerle câhiliye dönemindeki her türlü put/heykel, kumar ve kumar cinsi şans oyunları, torba içinde çekilen numaralı oyunlar -isterse fakirlere yardım için olsun- hepsi yasak edilmiştir; haramdır. Bunların hepsi aklı perdeleyen, Allah’a kulluğu unutturan, şahsiyeti ve ruhu kirleten pisliktir. [bk. 22/30 ve dipnotu]
[35] Şeytanın hile ve düşmanlıkları için bk. 2/10-36, 168-169, 268; 4/120; 7/16-17; 15/40-42; 17/53-64; 20/120; 22/53; 24/20; 29/38; 38/82; 47/25; 58/10,19; 59/16.
maide suresi.90,95.
namazi kilmak konusunda,
faizi almak , vermek konusunda,
zina ve cesitlerini yapmak konusunda,
bu devirde imtihan olunmaktayiz.
Meylu't-tefevvuk riyanın başıdır.
YanıtlaSilRisale-i Nur, riyakarlık tabasbus ve temelluk gibi mânevî hastalıklardan insanları kurtarır.
Riyakarlık fiili bir çeşit yalancılıktir.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 569.
İsmail Mutlu.
İlmi gizleyene her şey lanet eder. Denizdeki balık ve gökteki kuş bile.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 337 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
Beş düşman.
YanıtlaSil1-Nefis
2-Şeytan
3-Kâfirler
4-Münafıklar
5-Zalimler
Muhittin Yıldırım
MihenkTasi
T. V. 5.
ARAMA
YanıtlaSilKelime ara veya sayfa getir:
Kelime ara
Kelime ara...
Sayfa
486
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
486 1 Cennete, başa kakıcı, anaya-babaya asi olan, içkiye idmanlı olan, söz taşıyan, büyüye inanan giremez (Yani Cehennemde tımar görmeden.) Hz. Ebû Said r.a
486 2 Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse Cennete giremez. Denildi ki: "Bir adam elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını severse?" Buyurdu ki, Allah güzeldir ve güzelliği sever. Kibir, Hakka razı olmamak ve halka hor bakmaktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
486 3 Cennete cevvaz (kendine yontan), katı yürekli olan, hasis, adi adam, çetin ahlaklı, pis boğaz, insanlara karşı gaddar, göbeği büyük kimse giremez. Hz. Abdurrahman İbni Ganamı (r.a.)
486 4 Medine'ye deccal korkusu girmez. O günü Medine'nin yedi kapısı vardır ve her birinde de ikişer melek duracaktır. Hz. Ebû Bekir (r.a.)
486 5 Deccal Mekke ve Medine'ye giremez. Hz. Âişe (r.anha)
486 6 Benimle evlenen veya kendisinden kız alıp verdiğim kimseler Cehenneme girmez. Hz Hars (r.a.)
486 7 Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin) Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra.
486 8 Sizlerden biri evlad yetiştirmek fikrinden vazgeçmesin. Zira bir kimse öldüğü zaman onun çocuğu yoksa ismi kesilir. Hz. Hafsa (r.a.)
486 9 Kafir müslümana ve müslüman da kafire varis olamaz. Hz. Umame İbni Zeyd (r.a.)
486 10 Müslüman hristiyana varis olamaz. Meğer ki köle veya cariyesi olsun. Hz. Câbir (r.a.)
486 11 Kaderi, duadan başka şey geri çeviremez. Ömrü de ancak iyilik artırır. Bir adam, günahı sebebile kendine isabet edecek rızkından mahrum olabilir. Hz. Sevban (r.a.)
486 12 Deniz yolculuğuna, hac ve umre yapacak kimseden ve Allah yolunda gazi olandan başkası çıkmasın. Zira denizin altında ateş ve ateşin altında da deniz vardır. Hz. İbni Amr (r.a.)
486 13 Ehli garb (Şamlı ve mücahidler) kıyamete kadar hak üzerinde galib olurlar. Hz. Saad İbni ebu Vakkas (r.a.)
Yazılsa Liyakati Var
YanıtlaSilEvet, sabıkan bahsi geçmiş:• Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi, • sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi,
• nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi,
• ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi,
• ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması,
• elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mucize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir.
Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhânîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler.
Ve a’dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur.
Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur.
Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn şeklini verir.
Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer.
Acaba böyle bir zâtın birtek eli böyle acip mu’cizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?
486
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
486 1 Cennete, başa kakıcı, anaya-babaya asi olan, içkiye idmanlı olan, söz taşıyan, büyüye inanan giremez (Yani Cehennemde tımar görmeden.) Hz. Ebû Said r.a
486 2 Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse Cennete giremez. Denildi ki: "Bir adam elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını severse?" Buyurdu ki, Allah güzeldir ve güzelliği sever. Kibir, Hakka razı olmamak ve halka hor bakmaktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
486 3 Cennete cevvaz (kendine yontan), katı yürekli olan, hasis, adi adam, çetin ahlaklı, pis boğaz, insanlara karşı gaddar, göbeği büyük kimse giremez. Hz. Abdurrahman İbni Ganamı (r.a.)
486 4 Medine'ye deccal korkusu girmez. O günü Medine'nin yedi kapısı vardır ve her birinde de ikişer melek duracaktır. Hz. Ebû Bekir (r.a.)
486 5 Deccal Mekke ve Medine'ye giremez. Hz. Âişe (r.anha)
486 6 Benimle evlenen veya kendisinden kız alıp verdiğim kimseler Cehenneme girmez. Hz Hars (r.a.)
486 7 Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin) Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra.
486 8 Sizlerden biri evlad yetiştirmek fikrinden vazgeçmesin. Zira bir kimse öldüğü zaman onun çocuğu yoksa ismi kesilir. Hz. Hafsa (r.a.)
486 9 Kafir müslümana ve müslüman da kafire varis olamaz. Hz. Umame İbni Zeyd (r.a.)
486 10 Müslüman hristiyana varis olamaz. Meğer ki köle veya cariyesi olsun. Hz. Câbir (r.a.)
486 11 Kaderi, duadan başka şey geri çeviremez. Ömrü de ancak iyilik artırır. Bir adam, günahı sebebile kendine isabet edecek rızkından mahrum olabilir. Hz. Sevban (r.a.)
486 12 Deniz yolculuğuna, hac ve umre yapacak kimseden ve Allah yolunda gazi olandan başkası çıkmasın. Zira denizin altında ateş ve ateşin altında da deniz vardır. Hz. İbni Amr (r.a.)
486 13 Ehli garb (Şamlı ve mücahidler) kıyamete kadar hak üzerinde galib olurlar. Hz. Saad İbni ebu Vakkas (r.a.)
YANITLASİL
yuksel10 Temmuz 2022 20:51
Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin)
Ravi: Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra.
Sayfa: 486 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel10 Temmuz 2022 21:01
Yazılsa Liyakati Var
Evet, sabıkan bahsi geçmiş:• Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi, • sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi,
• nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi,
• ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi,
• ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması,
• elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mucize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir.
Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhânîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler.
Ve a’dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur.
Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur.
Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn şeklini verir.
Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer.
Acaba böyle bir zâtın birtek eli böyle acip mu’cizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?
Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının.
YanıtlaSilRavi: Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.)
Sayfa: 222 / No: 16
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 21:26
Devletin ilerlemesi için sadaretle meşihat dairesinin eşit olması gerekir. (Sn.) 52.
Sadaratle meşihat iki kanattır.
(Sn.) 51.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 154,155.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:13
Said Nursi (Bediuzzaman)
1873-1960.Hi:1290-1379
İslami ilmi Edebi Felsefi
Yeni Lügat
Abdullah Yeğin
Hizmet Vakfı Yayınları
sy. 601.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:19
Said Nursi Bediuzzaman demiş ki
Oğlum olursa adını Yüksel koyardım.
Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi
D. T. 24.3.1974.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:26
Decl: Karıştırmak, Yalan söylemek, Hakkı bâtıl, bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. Bâtılı Hak Gösteren. Mübalağali faili :deccaldir.
Deccal :Hakkı batil, bâtılı hak olarak gösteren.
İslami ilmi Edebi Felsefi
Yeni Lügat
Abdullah Yeğin
Hizmet Vakfı Yayınları
sy. 99.
Nitekim şair der ki :
YanıtlaSil"Dünya ki hadisatla her gece yüklüdür,
Gün doğmadan neler doğa kim bile nagehan (ansızın)!
...
Aceb mi doğsa zülfünden fitneler,
Meseldir bu denir, el-leylu hubla!
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu)
cilt 14.sy.493.
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:11
Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur.
Hadislerle
Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı
Müslümanlık
cilt. 2.
Devlet idaresi
sy. 609, 610
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:03
Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
(Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.
Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının.
YanıtlaSilRavi: Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.)
Sayfa: 222 / No: 16
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 21:26
Devletin ilerlemesi için sadaretle meşihat dairesinin eşit olması gerekir. (Sn.) 52.
Sadaratle meşihat iki kanattır.
(Sn.) 51.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 154,155.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:13
Said Nursi (Bediuzzaman)
1873-1960.Hi:1290-1379
İslami ilmi Edebi Felsefi
Yeni Lügat
Abdullah Yeğin
Hizmet Vakfı Yayınları
sy. 601.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:19
Said Nursi Bediuzzaman demiş ki
Oğlum olursa adını Yüksel koyardım.
Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi
D. T. 24.3.1974.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:26
Decl: Karıştırmak, Yalan söylemek, Hakkı bâtıl, bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. Bâtılı Hak Gösteren. Mübalağali faili :deccaldir.
Deccal :Hakkı batil, bâtılı hak olarak gösteren.
İslami ilmi Edebi Felsefi
Yeni Lügat
Abdullah Yeğin
Hizmet Vakfı Yayınları
sy. 99.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:45
Nitekim şair der ki :
"Dünya ki hadisatla her gece yüklüdür,
Gün doğmadan neler doğa kim bile nagehan (ansızın)!
...
Aceb mi doğsa zülfünden fitneler,
Meseldir bu denir, el-leylu hubla!
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu)
cilt 14.sy.493.
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:11
Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur.
Hadislerle
Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı
Müslümanlık
cilt. 2.
Devlet idaresi
sy. 609, 610
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:03
Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
(Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.
Kıyamet yaklaştığında taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için saygı gösterilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulmeder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanlanın en iyi görüneni dalkavuktur "müdahin (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakandır)
YanıtlaSil"Zaman yaklaştığında... Yani kıyamet saati yaklaştığında
taylasan giyme çoğalır" Rafiziler ve Şia gibi hak etmedikleri halde içi başka dışı başka, münafıklık için taylasan giyerler. Deccal çıkar ve Isfehan'dan taylasanlarla yetmiş bin kişi ona tabi olur
"ticaret çoğalır Bu, açgözlülüğün çok olup, kanaatin olmamasından, nefis isteklerinin çok olmasındadır.
mal çoğalır kelimesi başka bir nüshada önceki kelimede olduğu gibis şeklindedir. Dünya sevgisinin çokluğundan.
"saygı gösterilir" kelimesi, kökündendir
mal sahibine mali nedeniyle Yani mal sahibi, dini için değil
malı için, insanlar mala meylettikleri için saygın olur.
"fuhuş çoğalır" Yani zina...
, "çocuklar amir olur" Yani yaşı genç olanlar. Nitekim Allah bir kavme azap ettiği zaman akılsızları veya çocuklan yahut kadınları başlarına yönetici yapar. (Onlara bunları musallat eder)
"kadınlar çoğalır" Kütüb-i sitte'deki bir rivayette
"öyle ki elli kadına (bir adam düşer) bir başka rivayette ise L-ly
"kirk kadına bir erkek idareci düşer." şeklindedir.
Bu durum fitnelerin çokluğu nedeniyle erkeklerde öldürmeler artar. Çünkü savaşanlar kadınlar değil erkeklerdir. Bunun, fetihlerin çoğalacagina ve esirligin artacağına işaret olduğu da söylenmiştir.
"Baştaki yönetici zulmeder" Çeşitli zulümlerle zulmeder
Taberâni, el-Mu'cemü'l-evsät, V, 126, Hakim, Mustedrek, 386 Buhar, llim 21, Müslim, llim 9, Ibn Mâce, Fiten 25,Tirmizi, Fiten 34 Bk Bezzar, Müsned, Vill, 112
531. syf
Ramuz El-Ehadis Şerhi Levamiul ukul
Zeka Parıltıları
Ahmet Ziyâüddin Gümüşhanevi 1. Cilt
YANITLASİL
yuksel14 Temmuz 2022 10:51
ölçü ve tartida eksiklik yapılır Yani onlarda noksanlık yapılır. Bu ifade, kayıp nedeniyle noksanlıktan kinayedir. Allahu Teâlâ ölçekte ve tartıda hileye sapanlann vay haline! Ki onlar insanlardan ölçekle aldıklanı zaman haklarını tastaman alanlar, onlara ölçekle yahut tartı ile verdikleri zaman ise eksiltenlerdir." buyurur. (el-Mutaffifin 1,2,3)
Adam kopek yavrusu yetistirip egitir. Köpek yavrusu demektir.
(Bu) Ona, kendisinin çocuğunu beslemekten daha iyi yararlı olur. Çocuğunun kötülüklerinden, bereketsizliğinden, itaatsizliğinden dolayı.
"büyüğe saygı duyulmaz Yani ilim ve yaşça büyük olan hürmet görmez, ondan utanılmaz "küçüğe merhamet edilmez" Iki cümledeki füller edilgen/mechül kiptedir. Yani insanlar çocuklara şefkat, merhamet gösteren kimseler değillerdir.
zinadan olma çocuklar çoğalır" Zinanın çokluğu ve nikahların bozukluğu nedeniyle Zinanın çokluğunu Resûlüllah (sav)'in; öyleki adam yol ortasinda kadınla yakın olur." Ifadesi teyit eder. Yani hanımından başkasıyla bile yol ortasında zina eder.
kelimesi noktall harf "insanlar koyun
olan/dät" harfinin üstünüyledir. Koyun demektir. "kurt kalpleri üzerine" Bu ifade, onların görünüşte yumuşak olduklarını ve kalplerinin de katılığını açıklar. Onlar insanlara merhamet etmezler
bu zamanda insanlann en yisi, dalkavuk olan Onlar dalkavukluk, yağcılık ederler. Insanları günahlar işlerken görür, onları kendi
hallerine bırakırlar.
Hadiste kastedilen şey bu işlerin aşikâre olması ve çoğalmasıdır. Yoksa bu işlerin aslı değildir. (Bu tür günahlar gizli ve az da olsa her devirde vardır.) Hadisi Taberâni (el-Mu'cemü'l-kebir de), Hâkim (el-Müstedrek'te) Ebu Zer (ra)'den naklederler. Hadisin sahih olduğunu söyleyen Häkim'i (el-Müstedrek alá
Müstedreki'l-Hâkim'de) Zehebî eleştirmiştir. Bu hadiste, Resulallah (sav)'in söyledikleri aynen gerçekleşmekte
Ulemanın mürekkebi ve şehidlerin kanı tartılsa idi, ulemanın mürekkebi şehidlerin kanına ağır basardı.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Amr (r.a.)
Sayfa: 359 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
İnnâ ateynanin sırrını herkes anlamaz. (E. L.) 1:205.
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 551.
YANITLASİL
yuksel15 Temmuz 2022 00:29
Din birleştiricidir.(H. S.) 97:1.evham.
Ahmak dost din düşmanından daha zararlıdır.(Mh.) 29:1.maka.
Eğitimin ana lisanla yapılması faydalıdır.
Din nokta-i nazarında medenilere galebe çalmak ikna iledir.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy 162,..165.
YANITLASİL
yuksel17 Temmuz 2022 07:53
Propagandada gerçekler olduğu gibi anlatılmalıdir.(Sn.) 17.
Siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık doğruluğa tercih ediliyor.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 541.
YANITLASİL
yuksel17 Temmuz 2022 08:03
Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.(Sn.) 62:(T.H.)117.
Sulhkarane muamele dost kazandırır. (M.) 258:22.Mektup4.vec.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 171.
İnnâ ateynanin sırrını herkes anlamaz. (E. L.) 1:205.
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 551.
YANITLASİL
yuksel15 Temmuz 2022 00:29
Din birleştiricidir.(H. S.) 97:1.evham.
Ahmak dost din düşmanından daha zararlıdır.(Mh.) 29:1.maka.
Eğitimin ana lisanla yapılması faydalıdır.
Din nokta-i nazarında medenilere galebe çalmak ikna iledir.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy 162,..165.
YANITLASİL
yuksel17 Temmuz 2022 07:53
Propagandada gerçekler olduğu gibi anlatılmalıdir.(Sn.) 17.
Siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık doğruluğa tercih ediliyor.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 541.
YANITLASİL
yuksel17 Temmuz 2022 08:03
Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.(Sn.) 62:(T.H.)117.
Sulhkarane muamele dost kazandırır. (M.) 258:22.Mektup4.vec.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 171.
Ey Adem oğlu ne yapacaksın dünya ile Helali hesap, haramı ise azabtır.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 493 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
İnsanların akidlerini bozduklarını, emanetleri hafife aldıklarını, ve -parmaklarını birbirine geçirip- böyle olduklarını gördüğün zaman evini tercih et, lisanına sahip ol, maruf olanı al, münkeri bırak, kendi işinle meşgul ol ve ammenin işlerini kendilerine bırak.
YanıtlaSilRavi: Hz. Abdullah İbni Amr (r.a.)
Sayfa: 46 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel19 Temmuz 2022 02:13
Dünyada saadet, dünyayı terktedir.(S.) 188:17.Soz 2.makam.
Dünya saadeti meşru dairedeki keyif iledir. (S.) 132:13.Söz 2.makam.
Dünya ücret ve mükafat yeri değil. (M.) 435 :29. Mektup 9.kisim.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy 179.
354 14 Kendisinden çocuk peydah olacak meniyi, kayanın üstüne döksen, Allah (z.c.hz.) yaratacağını yaratır ve hiç şüphe yok ki Allah yaratacağı canı yaratır. Hz. Sumame (r.a.)
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel25 Temmuz 2022 02:32
212 2 Benim bu zamanımda, Zühd, altın ve gümüşten kaçmaktır. Fakat insanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, altın ve gümüşü terketmekteki zühdden, insanlardan kaçmak zühdü, kendileri için daha hayırlı olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma
YANITLASİL
yuksel26 Temmuz 2022 08:25
Hayati bitirecekse bir mezarcının küreği,
Ne diye taşımalı bunca emel dolu yureği?!
Medrese-i Yusufiyye'den Mektuplar
Ahmed Mahmud Ünlü
sy.640.
YANITLASİL
yuksel26 Temmuz 2022 09:08
İlk önce hak hakikatı öğren.
Adamlara bakılıpta hak hakikat anlaşılmaz.
Hak hakikatı bilirsen kimin kötü kimin iyi olduğunu anlarsın.
Akra fm.
Mahmud Esad Coşan
günün Sohbeti.
Mustafa Kemal
YanıtlaSil'SABETAY SEVİ'nin soyudan geliyorum kendisine hayranım.
Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..'
Sırr-ı inna A'tayna
Rumuzat-i Semaniye
Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Mustafa Kemal
YanıtlaSil'SABETAY SEVİ'nin soyudan geliyorum kendisine hayranım.
Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..'
Sırr-ı inna A'tayna
Rumuzat-i Semaniye
Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Mustafa Kemal
YanıtlaSil'SABETAY SEVİ'nin soyudan geliyorum kendisine hayranım.
Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..'
Sırr-ı inna A'tayna
Rumuzat-i Semaniye
Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Mustafa Kemal
YanıtlaSil'SABETAY SEVİ'nin soyundan geliyorum kendisine hayranım.
Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..'
Sırr-ı inna A'tayna
Rumuzat-i Semaniye
Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Hadis-i Şerif
YanıtlaSil1- Beş vakit namazı camide kılan Bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir.
2-Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktır.
Gönderen yüksel zaman: 05:12
5.007 YORUM:
«En Eski ‹Eski 5001 – 5007 / 5007
yuksel dedi ki...
DECCAL (Bak:Süfyan)
Bediüzzaman Mustafa Kemal'e Deccal demekle suçlandı. (E.L.)
2:42, 53.
Bediüzzaman Rusya'yı büyük Deccal olarak görüyor. (Ş.) 494:
5. Şua 14. mesele; (S.) 310:24. Söz 3. dal, 8. asıl Bediüzzaman Deccalın vasıflarının âlem-i İslâmda çıktığını gör
dü. (T.H.) 131.
Deccala Kur'ân nurlarıyla karşı konulabilir. (T.H.) 131. Deccala siyâset vasıtasıyla galip gelinmez. (T.H.) 131. Deccalı (Büyük deccalı) İsâ (a.s.) öldürecek. (Ş.) 493:5. Şua;
(M.) 426:29. Mektup 7. kısım, 6. işâret
Deccal (İslâm Deccalı) Horasan tarafından çıkacak. (§.) 500:5. Şua Deccal aldatmakla iş görür. (Ş.) 492:5. Şua
Deccalin alnında "hâzâ kâfirun" yazar. ($.) 490:5. Şua (Tils.) 191. Deccalın bir gözü kördür. (Ş.) 599:5. Şua Deccalı bütün dünyanın işitmesi. (Ş.) 494:5. Şua; (S.) 310:24.
Söz 3. dal, 8. asıl
Deccalın bütün dünyayı dolaşması. (S.) 310:24. Söz 3. dal 8. asıl
FIHRIST/155
28 Temmuz 2022 01:44
yuksel dedi ki...
Deccal dünyayı zapteder rivâyetinin mânâsı. (K.L.) 50. Deccali haber veren hadis. (Tils.) 177; (Ş.) 427:14. Şua Deccal ikidir. (Ş.) 492:5. Şua
Deccalın icraatları. (Ş.) 498, 499:5. Şua
Deccal ilahlık davâsında bulunacak. (Ş.) 491:5. Şua; (M.) 60: 15. Mektup, 4. suâl Deccal istidrac hârikalanıyla kendini muhafaza edecek. (Ş.) 493:
5. Şua 13. mes.; (Ş.) 498:5. Şua tet. 2. mes.
Deccal kuvvetlidir. (Ş.) 489, 492, 498:5. Şua
Deccal Mekke ve Medine'ye giremeyecek. (K.L.) 16.
Deccalın minâreden büyük olması. (Ş.) 494:5. Şua; (K.L.) 49. Deccal misâl dehây-1 a'ver. (S.) 655:Lemaat Deccalın muhasarası Mehdinin üzerinden kalkmamıştır. (Tils.) 213. Deccal mü'minlerin ayrılıklarından istifade edecek. (M.) 260:22.
Mektup, 5. vecih
Deccalın mühim bir kuvveti Yahudiler olacak. (Ş.) 494:5. Şua Deccal öldüğünde şeytan vefatını haber verecek. (Ş.) 489:5. Şua Deccalin vasıfları. (Ş.) 300:14. Şua
Deccalın üç devresi var. (Ş.) 493:5. Şua
Deccal ve Süfyan ünvanları yabancılara karşı lüzumsuz müna
kaşa edilmemeli. (K.L.) 188. Deccalın yalancı cennet ve cehennemi vardır. ($.) 490, 494:5.
Şua; (M.) 61:15. Mektup, 4. suâl
Herkes deccalı tanımayacak. (S.) 310:24. Söz 3. dal, 8. asıl Hıristiyanlık İslâmiyetle mezcolarak Deccalı dağıtacak. (Ş.) 493:5. Şua Hz. İsa'nın Deccalle mücadelesi. (K.L.) 49.
120:17. Lem'a 5. nota
İsevî dininden uzaklaşan Avrupa, deccal gibi tek gözlüdür. (L.) FIHRIST/156
28 Temmuz 2022 01:45
yuksel dedi ki...
İslâm Deccalı Süfyan. (Ş.) 498:5. Şua Mesih Deccal. (Ş.) 498:5. Şua
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi 155 156 syf
28 Temmuz 2022 01:46
yuksel dedi ki...
Mustafa Kemal in Bediuzzaman a tarziye verdi.(E.L.)2:31.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu
sy 484.
29 Temmuz 2022 17:32
yuksel dedi ki...
Mustafa Kemal
'SABETAY SEVİ'nin soyudan geliyorum kendisine hayranım.
Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..'
Sırr-ı inna A'tayna
Rumuzat-i Semaniye
Mâidet-ül-Kur'an sy 83
31 Temmuz 2022 15:
Günün birinde esirleri teftişe gelen ve kampı gezerken Bediüzzaman’ın önünden geçen Nikola Nikolaviç’e o hiç ehemmiyet vermiyor ve yerinden kımıldanmıyor. Başkumandanın nazar-ı dikkatini çekiyor. Tekrar bir bahane ile önünden geçiyor. Yine kımıldanmıyor.
YanıtlaSilÜçüncü defasında önünde duruyor, tercüman vasıtasıyla aralarında şöyle bir muhavere geçiyor:
“Beni tanımadılar mı?”
“Evet, tanıdım. Nikola Nikolaviç, Çarın dayısıdır, Kafkas Cephesi Başkumandanıdır.”
“O halde ne için hakaret ettiler?”
“Hayır, affetsinler, ben kendilerine hakaret etmiş değilim. Ben mukaddesatımın emrettiğini yaptım.”
“Mukaddesat ne emrediyormuş?”
“Ben Müslüman âlimiyim. Kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Ben ona kıyam etseydim, mukaddesatıma hürmetsizlik yapmış olurdum. Onun için ben kıyam etmedim.”
“Şu halde, bana imansız demekle benim şahsımı, hem ordumu, hem de milletimi ve Çarı tahkir etmiş oluyor. Derhal divan-ı harp kurulunda isticvab edilsin.”
Bu emir üzerine divan-ı harp kuruluyor. Karargâhdaki Türk, Alman ve Avusturya zâbitleri, ayrı ayrı Bediüzzaman’a rica ederek Başkumandana tarziye vermesi için ısrar ediyorlar. Verdiği cevap bu oluyor:
“Ben âhiret diyarına göçmek ve huzur-u Resulullaha varmak istiyorum. Bana bir pasaport lâzımdır. Ben imanıma muhalif hareket edemem.”
Buna karşı kimse sesini çıkarmıyor, neticeyi bekliyor. İsticvab bitiyor. Rus Çarını ve Rus ordusunu tahkir maddesinden idam kararını veriyorlar. Kararı infaz için gelen bir manga askerin başındaki subaya kemâl-i şetâretle, “Müsaade ediniz, on beş dakika vazifemi îfa edeyim” diye abdest alıp iki rekat namaz kılarken, Nikola Nikolaviç geliyor, kendisine hitaben:
“Beni affediniz. Sizin beni tahkir için bu hareketi yaptığınızı zannediyordum. Hakkınızda kanunî muamele yaptım. Fakat şimdi anlıyorum ki, siz bu hareketinizi imanınızdan alıyorsunuz ve mukaddesatın emirlerini îfa ediyorsunuz. Hükmünüz iptal edilmiş; dinî salâhatinizden (salihliğinizden) dolayı şâyân-ı takdirsiniz. Sizi rahatsız ettim, tekrar tekrar rica ediyorum, beni affediniz.”
Teenni her şeyde hayırdır. Ahiret amelinde değil.
YanıtlaSilRavi: Hz Saad İbni Vakkas (r.a.)
Sayfa: 197 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Peygamberler, baba bir ana ayrı kardeşlerdir. Dinleri de birdir. Meryem oğlu İsa (a.s) da Benim kardeşimdir. Ve aramızda başka Peygamber yoktur. O, tekrar yeryüzüne gelecektir. Onu gördüğünüzde tanırsınız. Orta boylu, kırmızı-beyaz renkli bir zattır. Üzerinde Mısır kumaşından iki parçalı elbise vardır. Su isabet etmediği halde başında damlalar görülür. (Geldiğinde) putu kırar, domuzu öldürür, cizyeyi kaldırır ve milletleri islama davet eder. İslamdan başka din kalmaz. Arslanlar develerle, kaplanlar sığırlarla, kurtlar koyunlarla beraber dolaşıp otlarlar. Ve çocuklar yılanlarla oynar ve hiç biride diğerine zarar vermezler. O kırk sene yaşayacak ve ölecektir. Cenazesini müslümanlar kaldıracaktır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 191 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 08:23
Ümmetimden iki sınıf salih olursa, ümmette salih olur. Umera ve Ulema.
Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 308 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 08:29
Ümmetimden iki sınıf salih olursa, ümmette salih olur. Umera ve Ulema.
Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 308 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 09:42
LOZAN
Ismet İnönü ve Lozan Anlaşması. (EL) 2:31.
Lozan'da dinin öldürllmesi karan alındı. (E.L) 2:31.
Lozan'da Türkleri Protestan yapma karan alındı. (EL) 2:53
Lozan'in iç yüzü. (E.L.) 2:31.
Mustafa Kemal ve Lozan Anlaşması. (EL.) 2:31.
Sefin Lozan Anlaşmasında verdiği dehşetli fikir. (EL) 2:43
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 09:49
LOZAN
Ismet İnönü ve Lozan Anlaşması. (EL) 2:31.
Lozan'da dinin öldürllmesi karan alındı. (E.L) 2:31.
Lozan'da Türkleri Protestan yapma karan alındı. (EL) 2:53
Lozan'in iç yüzü. (E.L.) 2:31.
Mustafa Kemal ve Lozan Anlaşması. (EL.) 2:31.
Sefin Lozan Anlaşmasında verdiği dehşetli fikir. (EL) 2:43
YANITLASİL
yuksel14 Ağustos 2022 01:19
Mufessirler, bu âyette ki güzel söz ü kelime-i tevhid, iman veya müminin kendisi diye yorumlamislardir. Çoğunluğun kabul ettiği birinci yoruma göre güzel ağacın kökü müminin kalbi, gövdesi imanın kendisi, dallari da müminin gerçekleştirdiği iyi amellerdir.
Kemalat-i Tayyibe
Risale-i Nur'un Tariflerine göre
Istilahlar ve Anahtar kelimeler
sy. 237,238.
YANITLASİL
yuksel14 Ağustos 2022 01:44
İngiliz Meclis - i Meb'usaninda Mustemlekat Nazırı, elinde Kur'ân-ı Kerîm'i göstererek söylediği bir nutukta:
Bu Kur'an, İslamlarin elinde bulundukca biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'an 'i onların elinden kaldırmaliyiz yahut müslümanları Kur'an' dan sogutmaliyiz.
diye hitabede bulunmuş.
Esasat-i Nuriye
Risale i Nur Mesleği Hizmet Rehberi
sy. 323.
Edep nedir? diye sual edildiğinde :"Yemeğiniz arpa olsun, helvanız hurma olsun, katığınız tuz olsun, yağınız süt olsun, elbiseniz yün olsun, evleriniz mescidler olsun, ışığınız güneş olsun kandiliniz ay olsun lezzetiniz su olsun,
YanıtlaSilRuhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt 15. sy. 84.
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2022 04:40
güzelliğiniz temizlik olsun, ziynetiniz tedbir olsun, ameliniz rıza olsun, azığıniz takva olsun, Yemeğiniz gece olsun, uykunuz gündüz olsun, kelamınız zikir olsun suskunluğunuz ve gayeniz tefekkür olsun,bakışınız ibret olsun, sığınağıniz ve yardımcınız da Mevlaniz olsun! İşte ölünceye kadar bu hal üzere sabredin! "buyurmuştur.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt 15.
sy.84,85.
Kıyametin önü sıra karanlık geceler gibi fitneler vardır. O fitne devrinde adam sabah mü'min, akşam kâfir olur. Ve akşam mü'min sabah ise kâfir olur. O zaman oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Ayakta duran yürüyenden hayırlıdır, yürüyen ise koşandan hayırlıdır. O devirde okların yayını kırın, kirişlerini koparın, kılıcınızı da taşa vurun, evinize çekilin. Birinizin evine girilse ve üzerinize varılsa o zaman Adem (a.s.)'ın iki oğlundan hayırlısı gibi olun. (Yani öldürülen gibi.)
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
Sayfa: 121 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Kur'an okumakla Kur'an olmaz. Nakletmekle de ilim olmaz. Kur'an hidayetle, ilim de anlayışla olur.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 362 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel4 Ekim 2022 04:25
Zekat, halka şefkatin anahtarıdır.
İslam da Zekat Muessesi.
Yunus Vehbi Yavuz.
Fihrist
YANITLASİL
yuksel4 Ekim 2022 04:41
Zekat, malı ebedilestirir.
Zekat, malı temizler.
Zekat, malı çoğaltır.
Zekat, kalpteki dünya sevgisine karşı bir ilaçtır.
Zekat, fakirin kıskançlık duygusunu körletir.
İslam da Zekat Muessesesi.
Yunus Vehbi Yavuz
Fihrist
YANITLASİL
yuksel4 Ekim 2022 04:51
Zekat, bir nevi sosyal güvenlik ve sigortadir.
Zekat, toplumda bir orta sınıfın doğmasını öngörür.
Zekat, paranın stok edilmesini önler.
Zekat sosyal dengeyi sağlar.
Zekat, yatırıma açılan bir kapıdır.
Zekat bir kalkınma hamlesidir.
Zekat, fakiri çalışmaya teşvik eder.
İslam da Zekat Muessesesi
Yunus Vehbi Yavuz
Fihrist
Baykara'nın söylediklerinden sadece Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk'ün değil, Atatürk' ün şahsında, 20.
YanıtlaSilyüzyılınTürk devrimini yapan kadronun Sultan II. Abdülhamid döneminin doğal bir sonucu olduklarini söylemek müm-
kün görünmektedir.
1880lerden itibaren, bir Osmanlı toplumu yaratmak ideali ile her vilayette pozitif ilimleri öğreten idadi liselerinin açılması, aydın Batıcı bir kuşak yetişmesini sağladı . Atatürk nesli,
i bu temelde kurulan yeni askeri mekteplerde yetişti (Inalcık 2006: 338).
sy. 177
Türk Modernleşme ve 2.Abdulhamid'in eğitim hamlesi
Ömer Faruk Yelkenci
Dünya'nin birkaç günlük refahı hiç kimseyi aldatmamalidir. Zaman her şeyi eskitip tuketmekte, ilâhî plan şaşmadan amacına yönelik uygulanmaktadır.
YanıtlaSilTefsirli Kur'ân-ı Kerîm Meali
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 2.sy.549.
YANITLASİL
yuksel19 Ekim 2022 00:08
Dünya'ya gelişin asıl maksat ve gayesini düşünmeyenlerin çok aldandiklari, öldükleri zaman daha iyi anlayacaklari, hele kıyamet günü bütün açıklığıyla ortaya çıkacağı kesindir. Ölmeden önce uyanıp gerçekleri anlamak, büyük bir bahtiyarliktir.
Tefsirli Kur'ân-ı Kerîm Meali
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 2.sy.549.
YANITLASİL
yuksel19 Ekim 2022 00:12
Ahir zamanda ümmetim üzerine şiddetli bir bela zuhur eder. Bundan ancak iki sınıf kurtulur: Biri Allah'ın dinini tanır ve onun için lisan ve kalbi ile mücadele eder. İkinci ise dinini anlamış, dinlemiş ve tasdik etmiştir. (Yani cahil kalanlar bu belada tehlikededir)
Ravi: Hz. Ömer (r.a.)
Sayfa: 141 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
İhtiyar Akrabaya bakmanın 3 faydası
YanıtlaSil1-Rızıkta bereket.
2-Rahmete mazhar olmak.
3-Bela ve musibetlerden kurtulmak.
NUR'DAN MADDELER
MUSTAFA TOPOZ
SUEDA
sy. 55.
... "modern ateistler" de, bizim ateistler (Atatürkçüler) de"çağdaş laikler "de, aynı şekilde putperesttirler.
YanıtlaSilAydınlanma üzerine bir derkenar
Fehmi Baykan
sy.. 278.
MAYIS May
YanıtlaSil21
Bayar 19501
Ve her sey bittiğinde, hatırlayacagimiz yey. düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarimizin sessizlig
olacaktır. Aliya Izzetbegovic
VAKITLER
ISTANBUL
ANKARA
TANSON
IMSAK
03.45
03.36
04.07
03.14
GUNES
05.35
05.22
05.49
05.04
OGLE
13.06
12.50
13.13
12.36
İKİNDİ
17.02
16.45
17.05
16.33
AKSAM
20.27
20.08
20.27
19.58
YATSI
22.08
21.47
22.02
21.41
85
PAZAR SUNDAY
ADE 1444-RUM & MANS 1439
HIDR: 16-GÜN: 141 KALAN: 224-GÜNÜN ZAMASI: 2 DK
OGE WIND SKSAN-YATSI
INSAR GUNES OGLE WIND
12.45 16.37 20.00 21.34 12.38 16.34
Kinkkale
03.34 05.20 12.48 16.42 106 21.44
19.58
21.39
Kaşehir
03.35
05.19 12.45 16.38 20.01-21:37:
2.14 16.11 19.36
21.18
Konya
03.49 05.29 12.52 16.43 20.04 21.38
2.47 16:43 20:07
21.47
Nevşehir 00:36 05.18 12.43 16.35 19.57 21.32
2.42 16.38 20 02 21 42
Nigde
03.39 05.20 12.43 16:34 19:56 21.29
2.24 16.18 18:41
21.19
Ordu
Kıyamet gününde, Adem evladından bir takım kavimler getirilir ki, yanlarında dağlar gibi hasenat vardır. Bunlar Cenneti görecek gibi yaklaştığında: "Sizin orada nasibiniz yok" denilir. (İtikadları dürüst ve niyetleri halis olmadıkları için)
YanıtlaSilRavi: Hz. Salim (r.a.)
Sayfa: 505 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel21 Ocak 2023 01:36
mektům, mektüme .a.s) مكتوم ketm'den): 1. ketmolunmuş, gizli, sak- l. 2. hükümetten gizli tutulan. Emvâl-i mektûme: vergiden kaçırılan mallar. melâgim Mål-i mektûm: gizli, saklı mal. Nüfûs-i mektûme: kütüğe kaydolunmamış kimse- ler. Vâridât-ı mektûme: deftere geçirilme- yerek şahıs elinde kalan devlet
babaları Adem (A.S.), onları köşküne çağırır. Onlara ziyafetler, şölenler verir.
YanıtlaSilPazar günü olunca ikinci babaları Nûh (A.S.), mü'minleri ken- di makamına çağırır. O da ziyafette bulunur.
Pazartesi günü olunca İbrâhim Halilullah (A.S.) onları yine ma- kamına davet eder. Ziyafet çeker.
Salı günü olunca Musâ (A.S.) makamına çağırır. Ziyafetler verir.
Çarşamba günü de olunca İsâ (A.S.) makamına dâvetle ziyafet etse gerektir.
Perşembe günü olunca Enbiyâ Sultanı, Esfiyânın Gözleri Nuru, Hüda'nın Habibi, Ceza Günü'nün şefaatçısı Hazret-i Muhammed Mustafa (S.A.V.) Hazretleri bütün makamların en alâsı olan Vesile makamına mü'minleri çağırarak türlü ikramlar ve ni'metlerle ziya- fet buyursa gerektir. Vaktâ ki o ziyafetten dönülüp herkes kendi ye- rine dönünce Vâhidi ferdi Samed ve lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehu küfüven ehad vasfı ile vasıflanan Allahü Zülcelâli vel İk- rim Celle Şanühu'dan herbirine melekler gelir, hususî bir dâvette bulunurlar ve Cuma günü olunca Hatiretül Kudüs'te toplanırlar.
YANITLASİL
yuksel10 Mart 2023 22:40
Bitin büyük resuller, nec minberler üzerinde otururlar, ashab-i kirim ve zürriyetleri da (Allah onlardan razı olsun) kürsüler üzerinde Allah velileri, şehitler ve salih kullar (Allah cümlesine rahmet ee sin) sandalyeler üzerinde otururlar. Başka Cennet ehli sedite rindedirler. Hazret-i Fahr-i Alem ve Seyyid-i Beni Adem (SAT) dimiz Hazretleri Kur'ân-1 Azim okur. Mübarek seslerinin ge den, yumuşak tathlığından ve tazeliğinden, güzelliğinden Ceme ağaçlarının yaprakları hareket eder, köşk ve saraylarının pencete s natları harekete gelerek herbirinden bir türlü lätif sesler gitata tır. Kuşların ötüşlerinden dolayı türlü türlü seslerle büyük bir zek doğacaktır. Bu ne anlatılır, ne tabir edilir, ne de beyan mümk
Sonra, nebilerin güzel söz söyleyeni, hatibi Dâvud (AS) uz okur. Böyle türlü safalar doğar. Daha sonra da ateş yüzü gömments ancak Allah'ın kudretiyle pişmiş, meydana gelmiş olan nefis ve 22- dina doyulmaz yemeklerle ziyafetler olur. Türlü türlü kap ve kise sunucu hûrilerle göze görünmeyecek şerbetler verilir. Böylece in dilinin anlatmakta aciz kaldığı, aklın idrak edemeyeceği tiria nimetler ve ikramla, çeşit çeşit izâzdan sonra mekândan minewat şekil ve azà, cisim ve cismaniyetten uzak olan Hak Celle ve Alta cemâli ile onları müşerref eder ve:
Kara Davud
Delail i Hayrat Şerhi
M. bin Süleyman Cezuli.
sy. 653,654.
Rabbın rızası, babanın rızasındadır. Rabbın gazabı, babanın gazabındadır.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Amr (r.a.)
Sayfa: 292 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
94. Artık sana emredilen şeyi (yılmadan) açıkça söyle ve müşriklere aldırma (onlara itibar etme)!
YanıtlaSil95-96. (Seninle ve Kur’an ile) alay edenlere ve Allah ile beraber (put ve tâğût gibi) başka bir tanrı tanıyanlara karşı biz sana yeteriz. Onlar yakında (başlarına gelecek felaketleri) bilecekler. [krş. 9/31]
97. Andolsun ki onların söyledikleri şeylerle göğsünün cidden daraldığını biz biliyoruz.
98. Hemen Rabbini hamd ile tesbih et (“Sübhânallâhi ve bihamdih” de) ve secde edenlerden ol.
99. Sana (gelmesi) kesin olan (ölüm) gelinceye kadar da Rabbine ibadet (ve bütün emirlerine itaat) et.
[1] Yahut, mütenâsip/belirli ölçüler dâhilinde.
[2] Rüzgarlar vasıtasıyla bitkilerde döllenme/tozlaşma bulutlarda yoğunlaşma meydana gelmektedir. [bk. 13/3]
[3] ‘Geçmiş ve gelecek ümmetleri de’ anlamına geldiği gibi, ‘Müslümanlık’ta öne geçen veya geride kalanları da’ anlamına geldiği de söylenmiştir (Beydâvî).
[4] Burada ruhun Allah’a nispeti, ruhun O’na ait oluşu yönüyledir; “Allah’ın eseri” gibi. Yoksa O’nun ruhu anlamına değildir. [bk. 17/85]
[5] 42. âyette de görüleceği gibi şeytanın tesir gücü ihlaslı/samimi mü’minlere olmayıp onların dışındakilerden de ancak Allah’ın yolunu bırakıp şeytana uyanlar üzerinedir. Onlar da, İblis’in/şeytanın sevkiyle Allah’ın emirlerine önem vermeyerek hevâî (vahiy dışı) aklıyla şeytanın yerine başkalarını yanıltmaya, yönlendirmeye bizzat kendileri çalışacaklardır.
[6] Beydâvî.
işlerin en hayırlısı zorlu olanıdır.
YanıtlaSilsy. 537.
Hadis i Şerif İndeksi
Bediuzzaman Said Nursi
Terimli, Lügatli, kaynaklı, İndeksli.
Tarihçe i Hayatı
Söz Basım Yayın.
sy. 1275.
الرحيم الله
YanıtlaSilRahman ve Rahim Allah'ın Adıyla.
Bismillah Allah'ın kendisiyle hitabını açtığı ayet-i kerimedir. Onu kim bile Allah ona sevabını bolca verir; onu kim bilirse Allah ona çok icabet ader onun kıymetini kim yüceltirse Allah ona iyi bir varış yeri ihsan eder.
وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمُ (۲)
1-2. "Yasin. Hâkim olan Kur'an'a yemin olsun ki."
Bir yoruma göre, "Ey Efendi" demektir. Bir yoruma göre Ya misak ginine işaret ederken, Sin sevenler karşısındaki sırrına işaret eder. Bir yuruma göre misak gününün hakkı ve sevenler karşısındaki sırrın üzerine ve hakim Kur'an'a yemin olsun ki demektir.
Letaifu'l Isarat
ilâhî kelamin sırları
Abdülkerîm Kuşeyrî.
Kur'an i Kerîm Tefsiri.
cilt 5,6.
sy.1719.
إِنَّكَ
) rem (S.A.S.) şöyle buyurmuşlardır: Rü'yada beni gören bizzat beni görmüştür.
YanıtlaSil(3) Ebû Hureyre (R.A.) diyor ki, Resûli Ekrem (S.A.S.) şöyle bu- yurdular: Rü'yada beni gören gerçekten beni görmüştür. Çünkü Şey- tân kendini bana benzetemez.
Bu Hadisi Şerifi Ebû Hureyre (R.A.) dan rivayet eden A'sım b. Kureyb'in babası Kureyb, oğlu A'sım'a şöyle nakletmiştir. Rü'yâda Re- suli Ekrem (S.A.S.)i gördüğümü, Hasan b. Alî (R.A.)ı hatırladığımı, Hz. Hasan'ı ona benzettiğimi Abdullah İbni Abbâs (R.A.) Hz.lerine anlat- tim. Abdullâh ibni Abbâs (R.A.) evet Hasan Resûli Ekrem (S.A.S.) e çok benzemektedir. (Hz. Hasan Resûli Ekrem (S.A.S.) benzediğine da- ir bir çok rivayet vardır. Hatta Hz. Ali (R.A.) dan şöyle rivayet edilmiş- tir; Hasan belden yukarı kısımlarıyla, Hüseyinde belden aşağı kısımla- rıyla Resûli Ekre m (S.A.S.) e çok benzemektedirler.)
YANITLASİL
yuksel18 Nisan 2023 04:04
أحب الجِهَادِ إلى الله تعالى كلمة حتى تقال لا مام جائر
Hazreti vacibü 1-vücuda göre, cihâdın en sevimlisi, cevr ve zulüm le mellif bulunan- eimme yâni hükkâm nezdinde, hak olan sözü giz- kmeyip, aşikar eylemektir. 629 uncu hadîsi şerife de bakınız.
أحث الطعام الى الله ما كثرت عليه الانبي PA
Ceilu mübdi käinât, üzerinde çok eller bulunan yemeklerden, pek ajale bogut olur. İşbu kelâmı hikmetiyle cenâbi peygamber efendimiz rederi, inmeti merhumelerini, bahil olmaktan ve tamakârlıktan tah- le se ve Alicecab ve müsafirperver olmalarını tergib ve teşvik
Binbir Hadis
Mehmed Arif
sy. 31.
Sema ili Şerife
Tirmizi. sy. 407.
Sunlar Bidattir.mesela;
YanıtlaSilaçık saçık giyinişler ve kadın erkek beraber bulunmak gibi
yeni cep lügat sf 29
Allah c.c. bidat sahibinin ne amalini ne de duasini kabul etmez.5
za sonsuz hagmet ve yücelik sahibi
YanıtlaSilgay hikmetle yapan, Allah
kemal sonsuz mükemmellik sahibi olan eetle yaratan Allah Aan sahibi, her şeyin yaratıcısı Allah Za sonsuz yücelik ve hamet sahibi, her-
are yokan yaratan Allah Na Zulcelal ve'l-Cemal: sonsuz güzellik, büyüklük et sahibi Yaratıcı, Allah
Zülcelal: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz
a ve yücelik sahibi olan Allah N Zülkemal: kudreti herşeyi kuşatan, sonsuz mükemmellik sahibi Allah
Kabhar Zülcelal: haşmet ve yücelik sahibi ve herşe-
ye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü
yeten Allah Kabib-i Zülkemål: bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel ve kusursuz bir şekilde yaratan Allah
Kerim-i Zülcelal: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, lū tuf ve cömertliği sınırsız olan Allah
Nakkaş- Zülcelal: herşeyi nakışlı ve süslü bir şekild yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah Padişah- Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahi
Padişah, Allah Rabb-i Zülcelâl: sonsuz heybet ve yücelik sahibi makla beraber herşeyin Rabbi olan Allah
Rabb-i Zülcelâl-i ve'l-İkram: sonsuz heybet ve yü
lik sahibi olmakla birlikte çok ikramda bulunan ve
şeyin Rabbi olan Allah
Rahim-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve her v merhameti olan Allah ikram: güzellik ve ikram
veren; Allah
YANITLASİL
yuksel22 Nisan 2023 22:16
Ölüm dehşetli değildir. (L.) 211:25. Lem'a 9. deva; (5) 15 Şua, 1. makam; (S.) 658:Lemaat
Ölümü geçici hayat rengi vermek mümkündür. (5.) 232:20, 2. makam
Ölüm gelmesi kesin bir gerçektir. (K.L.) 114,
Ölüm genç ihtiyar ayırmıyor. (K.L.) 114, Ölüm gerçeği. (Ş.) 164:11. Şua, 2. mes.; (As. M.) 14:2. mese Ölüm hakikatı hayattan ziyâde birşey istiyor. (T.H) 354:Den, ha
Ölüm haktır. (M.N.) 45:Katre, muk. 2. kelâm; (§.) 164:11. 2. mes.; (As. M.) 14:2. mesele Ölüm hayat kadar bir bürhân-1 rubûbiyettir. (S.) 617:33. S
24. pencere
lüm fdam değildir. (M.N.) 191:10. risâle; (1.1.) 229; (M.) 22 222:20. Mektup, 7 ve 11. kel.; (As. M.) 216, 218:2. kısım,
ve 11. kelime
im mü'minleri cennet bahçelerine götürür. (S.) 35:7. Söz
im nasıl nimet olur? (M.) 13:1. Mektup, 2. Suâl; (İ.İ.) 229. m Nevruz Bayramı günümüzdür. (Mn.) 101.
m öldürülemez. (Ş.) 405:14. Şua m tabiî bir netice değildir. (İ.İ.) 234.
nü temennî etmek. (T.H.) 197:Eskişehir hayatı nü veren Allah'tır. (Ş.) 506:15. Şua; (M.) 220:(20. Mekti
.kel.; (As. M.) 216:2. kısım, 7. kelime nü yaratan Allah olduğuna göre öldürene niçin kâtil de or? (S.) 431:26. Söz, 2. mebhas
ya saadet getirir, ya sıkıntı. (K.L.) 114; (S.) 164:11. S mes.; (As. M.) 14:2. mesele
yeni bir hayatın başlangıcıdır. (M.) 220:20. Mektup 7. kelin Kur'ân okumak. (S.) 576:15. Şua; (S.T.) 59; (E.L.) 2:16 L.) 2:173; (S.) 478:29. Söz, 2. maksat 1. esas, 2. menba
-i Nur ölümü sevdiriyor. (E.L.) 1:43: (S T )
YANITLASİL
yuksel22 Nisan 2023 22:20
Zaman gelir nimetin olmaması nimet olur.
(S.Lem.) 665.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 503.
۱۷۷۱ - إِنَّمَا خَرَجْتُ مِنْ نِكَاحِ وَلَمْ اَخْرُجْ مِنْ سِفَاحٍ مِنْ لَدُنْ آدَمَ لَمْ يُصْنِي مِنْ سِفَاحِ أَهْلِ الْجَاهِلِيَّةِ شَيْيٌّ لَمْ أَخْرُجْ إِلَّا مِنْ طُهْرَةٍ (ابن سعد
YanıtlaSilمحمد بن علی بن حسین مرسلا)
1771- Ben bir nikâh mahsulüyüm. Sifah (zina) mahsulü değil. Adem Aleyhisselam'dan beri neslimde cahiliyyet ehlinin sifahından (zinasından) hiçbir şey görülmemiştir. Onun için ben tertemiz bir soydan gelmeyim.
YANITLASİL
yuksel24 Nisan 2023 06:18
2854- Mü'min öylesine yumuşaktır ki, sen onu yumuşaklığ sebebi ile ahmak zannedersin.
٢٨٥٥ - الْمُؤْمِنُ يَطْبَعُ عَلَى كُلِّ خُلُقٍ إِلا الْكَذِبُ وَالْخِيَانَةَ" رهب عن عبد الله
بن ابي (وفا) 2855- Mü'minde her türlü huy bulunabilir, fakat yalan ve
hiyanet asla.
الْمُؤْمِنُ لَيْنُ الْمِنْكَبِ يُوَسَعُ لأخِيهِ وَالْمُنَافِقُ يَتَجَافَى يُضَيّـ -٢٨٥٦ عَلَى أَخِيهِ وَالْمُؤْمِنُ يَبْدَءُ بِالسَّلاَمِ وَالْمُنَافِقُ يَقُولُ حَتَّى يَبْدَأَنِي (قط في الافراد
عن انس) 2856- Mü'min, herkesle iyi geçinir. Kardeşine geniş davranır. Münafık ise uzak durur, kardeşine sıkıntı verir. Mü'min, kardeşini gördüğü yerde hemen selam verir. Münafık ise karşı tarafın selamını bekler, ilk o versin der.
Ya Ali, senin hakkında Allah'dan beş şey istedim. Birini kabul etmedi, dördünü verdi: Ümmetimin senin başında toplanmasını Allah'dan istedim, kabul etmedi. Senin hakkında Bana verdikleri ise şunlardır: Kıyamet gününde ilk olarak Ben ve yanımda sen kalkacağız. Önümde "Hamd" sancağını sen taşıyacaksın. Evvelkileri ve sonrakileri geçeceksin. Benden sonra mü'minlerin veliside sen olacaksın.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ali (r.a.)
Sayfa: 293 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
Aziz ve Celil olan Allah'dan seni takdim etmesini (önce hilafete geçmeni) üç kere istedim, kabul etmedi. Ancak Ebu Bekir'i kabul etti. (Bu sözü Hz. Ali (r.a)'a buyurdu.)
YanıtlaSilRavi: Hz Ali (r.a.)
Sayfa: 293 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
MESAFEDE Beyazıt Camii kürsüsünden - (Balkan Harbi, 1913).....
YanıtlaSil&TEVEKKÜL, AMA ARSLAN GİBİ... SAVAŞTAYIZ, DURMAYALIM! Fatih Camii kürsüsünden - (Balkan Harbi, 1913)
4 BU DEVLET YIKILIRSA, İSLAM ALEMİ BİTER... BİZİ ANCAK EĞİTİM
KURTARIR Süleymaniye Camii kürsüsünden - (Balkan Harbi, 1913). 5. ESİR OLANA, DEĞİL HAYAT; ÖLÜM HAKKI BİLE TANIMAZLAR!..
SAVAŞALIM! Zağnos Paşa Camii kürsüsünden - (Milli Mücadele, 1920)..
BİRLEŞELİM, ÇALIŞALIM, YABANCILARA KANMAYALIM; SAVAŞALIM,
SEVRI PARÇALAYALIM! Nasrullah Camii kürsüsünden - (Milli Mücadele, 1920) 2 7. MÜSLÜMAN, DİNİNE SARILIRSA, YÜKSELİR... GERİ KALMAMIZ
DİNDEN DEĞİL, BİZDEN! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)... & TAM MÜSLÜMAN OLMADAN KURTULUŞ YOK... CEPHELERDE
SAVAŞA DEVAM! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)...... ZAFERDEN ÜMID KESENLER, MÜSLÜMAN DEĞİLDİR! Kastamonu havilininde-(Mill Michele, 1920)....
SÖZLÜK
SÖZLÜK
Asr-1 Saâdelten Günümüze HİDAYET REHBERLERİ
YanıtlaSilHazret-i Ali ne güzel söyler:
"Öyle kamil bir hayat yaşa ki, insanlar hayattayken seni öz- lesinler, vefatından sonra da sana hasret kalsınlar!.."
Şeyh Sadi de şöyle der:
"Öyle faziletli bir hayat yaşa ki, vefat ettiğin zaman insanlar; «Bir güneş battı, bir yıldız kaydı!» diye sent rahmet ve hasret ile yad etsinler."
Rasulullah Efendimiz'in varisleri olan salih kullar şu fani gök kubbede hoş birer seda bırakarak ebediyete irtihal ettiler. Yaşadıkları kâmil ve faziletli hayat bereketiyle, Cenâb-ı Hak; kalplerde onlara karşı bir sevgi halk eyledi. Onlara vefatlarından sonra da devam eden bir irşad ömrü nasib eyledi.
Yunus Emre Hazretleri'nin; "Aşıklar ölmez!" sözünün mânâ-
sinca;
Onların o hoş sedaları, mâna, hikmet ve ibret dolu sözleri, gamlarla kilitlenmiş, çareye hasret gönülleri; hayra, hasenâta, selâmete ve saadete kavuşturan rahmet ve hidayet rehberleri oldu.
Bu kıymetli sözler ve kıssalar; karanlık ve tehlikelerle dolu ebediyet yollarında, mü'minleri irşad eden, cehennem çukur- larından koruyup cennet istikametine götüren nur kandilleri, hidayet rehberleri oldu.
Ne mutlu o hidayet rehberlerine gönül verenlere, sözü dinleyip en güzeline ittiba edenlerel..
٢٧٢٩ - العِلْمُ خَيْرٌ مِنَ الْعَمَلِ وَمُلَاكُ الدِّينِ الْوَرَعُ وَالْعَالِمُ مَنْ يَعْمَلُ
YanıtlaSilبِالْعِلْمِ وَإِنْ كَانَ قَلِيلا (ابو الشيخ عن عبادة)
2729- Şeriat ilimleri amelden daha hayırlıdır. Dinin ana temeli haramlardan sakınmaktır. Alim, ilmi az olsa da ilmiyle amel edendir.
۲۷۳۰ - اَلْعِلْمُ اَفْضَلُ مِنَ الْعِبَادَة وَمَلَاكُ الدِّينِ الْوَرَعُ (الخطيب عـــن ابـــن
عباس)
2730- İlim tahsil etmek, ibadetten daha hayırlıdır. Dinin özü, ana temeli haramlardan ve şüpheli şeylerden kaçınmaktır.
TEMEL İSTİHBARAT L J
YanıtlaSilTOPLAMA-ANALIZ VE OPERASYONLAR
PROF. DR. SAİT YILMAZ
Modern dünyanın çelişkisi, algılarımızı yöneten arka plan içinden gerçekleri nasıl yorumladığımızdır. Uluslararası ilişkiler, TV'de ya da diğer medya unsurla- rinda resimlerini gördüğünüz gülümseyen lider yüzlerinin el sıkışmasıyla değil, geri planda devam eden istihbarat savaşları ile şekillenmektedir. Ülkeler arasında uzun bir süredir devam edegelen örtülü operasyonlar, propaganda ve psikolojik savaş yöntemlerinin vardıkları safha, bu liderlerin yaptıkları pazarlıklar, zorlayıcı ve gizli diplomasi tekniklerine temel teşkil eder. Örneğin siz bu satırları okurken,
* Irak'ın kuzeyinde uzun süredir Barzani ve YPG/PKK'nın CIA, DGSE, MI6 ve BND tarafından silahlandırılması,
YANITLASİL
yuksel11 Mayıs 2023 01:32
*CIA ve DIA'nın Suriye ve Irak'ta kendileri için Savaşacak ver *İngiliz GCHQ ve İsrail istihbaratının Mısır istihbaratını desteklemek için Sina Çölü'nde devam eden faaliyetleri,
*Fransız DGSE ajanlarının Libya'da devam eden operasyonları, *Pakistan istihbaratının (ISI) Afganistan'da Taliban ile müşterek çalışması,
* İran ve Taliban arasında gelişen ilişkiler,
*Kazakistan'da artan ajan, danışman, istihbarat şirketi trafiği, * İngiliz istihbaratında son yıllarda artan Rusya üzerine analizci eleman patla-
masi,
* ABD'nin Ukrayna'da Rus tipi gizli operasyonlara başlaması, önümüzdeki günlerin yeni savaşlarının, barış planlarının, güvenlik politikalarının, silah satışla- rının habercileridir. Bunlar hakkında durum farkındalığı olmadan sadece medya haberlerini yorumlayarak, resmi görmek mümkün değildir. Bu yüzden, komplo teorileri ve dezenformasyonun yoğun olduğu bu güvenlik ortamında "algı yöneti- mi" ile halklar yönlendiriliyor dersek yanlış olmaz.
Bu kitap ile istihbarat dünyasının yaşamakta olduğu tüm değişimleri gelenek- selden bugüne ve geleceğe doğru açıklama gayretinde bulunurken, eserin özel- likle başvuru kaynağı olmasına çalışılmıştır.
YANITLASİL
yuksel11 Mayıs 2023 01:36
Temel duşunceye göre bil is bigbee dial uzaktan algilana ce cisimler bulundukları herhangi bir yerde denetlenebilir. Özel EMF chazya sal Güvenlik Teşkilatı, kripto-şifre çözücüleri ile (EEG'lerden) üretilen pot ri uzaktan okumaya çalışmaktadır. Bunlar bir kişinin beyin durumlarına ve d celerine kodlanacak ve bu durumda kişi, uzak bir mesafeden denetlenebilec NSA personeli, elektromanyetik tarama ağı ile seçtiği ülkedeki herhangi bir sp günde 24 saat takip etmeyi hedeflemektedir. Bu yöntemle ulusal güvenlik a olarak, binlerce insanın kişisel beyin haritalarını kaydedilip, şifrelenecektir. B ronik gözetim amacıyla, beynin konuşma merkezindeki elektrik faaliyetleri, he kişinin sözlü düşüncelerine çevrilecek, kulak devre dışı bırakılarak ve ses habe leşmesinin doğrudan beyne gitmesi sağlanarak, uzaktan nöral denetim yolu ile relenmiş işaretler, beynin işitme korteksine gönderilecektir. Bu yöntemin, paranoid şizofreninin karakteristiği olan işitsel halusinasyonları taklit ederek, hedef şahısla rın gizli olarak gücünü yok etmek için kullanabileceği değerlendirilmektedir. Uzak tan Nöral Denetim gözleri ve optik sinirleri devre dışı bırakarak, doğrudan görse kortekse görüntü gönderebilir. NSA'ya göre, beynin programlama gayesi için, göze tim altındaki kişi REM uykusunda iken, onun beynine gizlice görüntü yerleştirmek için ajanlar kullanılmalıdır. İki yönlü elektronik Beyin bağlantısı CIA ve NSA perso neli için esas haberleşme sistemi haline gelecektir
Ve sakkıl mizânehu. Yâni:
YanıtlaSil- Ey Allah'ım, Sen, Muhammed (S.A.V.) in mizanını, sevab te razisini ağırlaştır. (Yâni, ümmetinin mizanlarını ağır eyle. Kendi m zanı ağır gelmiş gibi onu sevindir, öğünçlü kıl.)
Ve eblic hüccetehu. Yâni:
Ey Allah'ım, Sen, Muhammed (S.A.V.) in nübüvvetinin hữc- cetini ve yüce mûcizesi olan Kur'ân-ı Kerîmi çok çok açık eyle. Yâni o Kur'ân-ı Azîm'in şeriat hükümlerini Kıyamet Günü'ne kadar, bü tün yüzyıllar ve çağlar boyunca, bütün bölgelerde, yedi iklim dör. bucakta daim ve bâki ve sâbit eyle.
(Bâzı nüshalarda «eblic»> yerine «eflic» yazılmıştır.) Ve azhir milletehu. Yâni:
Allah'ım, Sen, O Muhammed (S.A.V.) in dinini bütün dinlerin üzerine ve milleti olan İslâm milletini bütün milletler üzerine Kıya- met'e kadar daima ziyade, daima zâhir ve âşikâr ve galip
Kara Davud
Delail i Hayrat Şerhi
sy 768.
EĞERSİZ ATA BİNEN TEZ İNER: Sağlam temellere oturmayan bir işe bel bağlayan, değersiz insanlara güvenen kişi pek çabuk hayal kırıklığına uğrar.
YanıtlaSilEĞRİ BACANIN DUMANI DOĞRU ÇIKAR: Hiç kimse. veya hiçbir şey için görünüşüne göre hüküm vermemek gerekir. Çünkü çoğu zaman görünüş aldatıcıdır.
EĞRİ OTUR, DOĞRU SÖYLE: Hal ve hareketlerinde dai- ma saygılı ve alçak gönüllü ol, çıkarın ne olursa olsun, kimseye yalan söyleme.
EKMEĞİNİ KATIĞINA DENK EDEN HİÇBİR ZA- MAN AÇ KALMAZ: Daima ölçülü, hesaplı hareket eden in- san sonunda güç ve muhtaç durumlara düşmez.
EL ELDEN ÜSTÜNDÜR: Hünerin sınırı olmaz. Bir şeyin en iyisini yaptığına inanan insan, günün birinde kendisinden da- ha üstün ve başarılı olan birilerinin çıkabileceğini unutmamalıdır.
EL İÇİN KUYU KAZAN İBTİDA KENDİ DÜŞER: Başkalarının kötülüğünü düşünenler; bunun için birtakım yalan-
133
esîri: atomların içini ve bütün uzay boşlu- ğunu doldurduğu var sayılan, uzaktan çekme ve itme kuvvetlerinin, ışık ve diğer işınların (radyosyonların) manyetik (mıknatıs alanı oluşturan) kuvvetlerin iletimini sağlayan, atom parçacıklarının yaratılmasında ham- madde ve kaynak görevini yapan çok ince ya-
YanıtlaSilpılı bir çeşit madde
YANITLASİL
yuksel20 Haziran 2023 08:45
asry hakikatbin
hakikati insanların yaşadığı devir, Hz.Peygamber gore (a.s.m.) ve sahabelerin yaşadığı devir
asri hazır: şimdiki devir, şimdi
yüzyıl
asr-i hürriyet: hürriyet asri, insanl rın hür yaşadıkları yüzyıl
عصر میلادی asr miladi : milâdî yüzy Hz.İsa'nın doğumunu başlangıç olarak alan takvime göre hesap edilen yüzyıl
asr-1 Muhammedi : Hz. Muham
med'in (a.s.m.) hicretini (mi.622) başlangı olarak alan hicrî yüzyıl
asr-i nur: nur asrı, aydınlık devir (mec.) Hz. Muhammed'in (a.s.m.) getirdiğ Kur'an ve İslâm'ın dünyayı aydınlatmaya baş ladığı devir
: عصر نزول فرقان asr- nûzul-i Furkan
yanlışı ayırıcı (Furkan) olan Kur'an'ın gönde rildiği yüzyıl doğru ile
Asr-1 Saadet : mutluluk çağı, Muhammed'in (a.s.m.) ve sahabenin yaşadığı yüzyıl (bkz.sahabe) Hz.
: عصر سعادت و تابعین Asri Saadet ve tabiin ve sahabenin yaşadıkları devir olan Asr-1 Sa Saadet ve asr-1 tabiîn) Hz. I adet (Muth peygamber (a.s.m.) : (Asr-1 الملا
YANITLASİL
yuksel20 Haziran 2023 08:50
asr süresi
esir süresi olarak yazılmaktadır
Kur'an'ın 103.Suresinin adıdır.
YANITLASİL
yuksel20 Haziran 2023 08:52
Asra yemin olsun ki yani esir maddesine yemin olsun ki anlaşılabilir.
1
YanıtlaSil42 Hakkı batilla karıştırıp onu bile bile gizleme-
yin.
42 Hakkın batilla karıştırılması, gerçeğin tah- rif edilerek anlaşılmaz bir hâle getirilmesi veya anlaşılır olsa bile, gerçekten uzak bir manaya so- kulmasından ibarettir. Daha açık bir ifadeyle, de- lil üzerinde sahtekârlık yaparak yanlış hüküm çı- karılmasını sağlamaktır.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:31
Kur'an-ı Kerim
Meal ve Tefsiri
Talat Kocyigit
cilt 1.sy.122.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:33
Bakara Suresi 42.ayet.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:46
Hakkın batilla karıştırılması, onun gizlenmesi ve başkaları tarafından bilinip anlasilmamasi gayesine matuftur.
Bakara Suresi
42. ayet.
Kur'an - i Kerim
Meal ve Tefsiri
Talat Kocyigit
. 1.sy.123.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:53
ma'tuf. 1.Egilmis,yönelmiş, meyletmis.
2.Birine isnat olunmuş, yöneltilmiş.
Osmanlı Türkçesi Sözlüğü
Prof Dr İsmail Parlatır
Yargı Yayinevi
sy. 1023.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:59
İsnad.
1.Bir düşünceyi, bir konuyu bir kişi veya bir sebebe dayandirma, yükleme, atfetme. 2.mec.Karacilik,iftira.
Osmanlı Türkçesi Sözlüğü
Prof Dr İsmail Parlatır
Yargı Yayinevi
sy. 767.
Sahibinden rivâyete veya hadiselerin inkişafına bağlı olur.Onun için bazen bir hâdise karşısında, Kur'ân'ın âyetlerinden o zamana kadar hissetmediğiniz bir mana anlarsınız ve o anda âyet, o hâdise için nazil olmuş sanırsınız ki, bu da Kur'ân'in garip yönlerindendir. Tercümede bunlar verilemeyeceğinden zayi olu Bu cümleden olmak üzere, öte yandan âyetlerin bir muhkem olanları, bir de müteşabih olanları vardır. Bir âyette hem muhkem hem müteşabih yönlerin birleşmesi de olur. Müteşabih âyetler "Onun tevilini ancak Allah bilir" (Bakara, 2/7) olduğundan, bun da tercüme kesinleştirilemeyeceği gibi, tefsir ve tevil de kesinle tirilemez. Aynı şekilde bunlar için bir meâl de gösterilemez. Ols olsa aynı lafızların korunmasıyla duyulabildiği kadar kapalı bir mefhuma işaret olunabilir ki, bu nokta çok tehlikelidir.
YanıtlaSilKur'an - i Kerim Meali
Elmalili Hamdi Yazır
Yediler
Sentez Yayinevi
Nezihi Ensari, babasının Said Nursî ile Mustafa. Kemal'i buluşturmasını ise şöyle anlattı: “Atatürk, babamdan kendisini Said Nursî ile buluşturmasını ister. Atatürk'ün bu isteğini Said Nursi'ye iletiyor babam. Said Nursî 8 saat görüşmek şartıyla kabul ediyor. Ve Atatürk, Said Nursî ve babam bir araya geliyorlar. Ülke meselelerinin konuşulduğu bu görüşmelerde Said Nursî, Atatürk'e şöyle nasihat
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel13 Temmuz 2023 05:43
eder: 'Namaz kıl, inançlarına sahip çık. Avrupa'nın yaşam tarzını, giyimini ve ahlâksızlığını getirme. Teknolojisini getir. İlmini getir. Sanatını getir.' Görüşmeler gayet samimi bir şekilde geçermiş. Atatürk'ün elinden bir çok hediye almış olan babam, 1974 yılında vefat etti. Babam vasiyetinde kesinlikle tören istemediğini, sadece tekbirlerle ve salâlarla uğurlanmak istediğini belirtmiştir."
YANITLASİL
yuksel13 Temmuz 2023 05:45
M. KEMAL'İN TALEBİNİ SAİD NURSî'YE BABAM İLETTİ
kabul ediyor" dedi.
O GÖRÜŞMEDE BABAM DA HAZIR
BULUNMUŞTU
04 Ocak 2011, Sali
Birinci Mecliste Mardin meb'usu olan Abdülgani Ensari'nin oğlu Nezih Ensari, Said Nursî ile M. Kemal arasındaki görüşmenin, babasının aracılığı ile gerçekleştiğini söyledi. Ensari, “Atatürk, buluşturmasını istiyor. Atatürk'ün bu isteğini Said Nursî'ye iletiyor babam. Said Nursî sekiz saat görüşmek şartıyla
babamdan kendisini Said Nursî ile
Hz. Musâ (A.S.) Hakka kavuşunca Cenâb-ı Hak ona da ölümün
YanıtlaSilacısını sormuş, o da: Yarabbi, ölüm acısını sordunuz; Ölüm acısı bir değneğe geçi- rilmiş serçe kuşunun çektiği izdiraba benzer, ölmez ki, dinlensin, kur- tulamaz ki uçsun! -
Diğer bir kayda göre de: «Canlı bir koyunun derisini yüzerken du- yacağı acı gibi acıyor» demiştir. Bir hadis-i şerifte: «Ölüm: testere ile biçmekten, makasla doğ- ramaktan, kılıçla vurmaktan daha acıdır» buyurulmuştur. Resulü Ekremimiz (S.A.V.) bir gün bu konudan bahsederek yemin
etmiş ki: Ölüm Meleğini (Yani Azräili) görmek, kılıçla bin defa vurul maktan daha ağırdır.»> Yâni Azrâil'i görmekten hasıl olacak korkunun şiddeti kastolunmuş oluyor. Hz. İsa (A.S.): Havariyyûne:
- Cenab-ı Hakka duâ ediniz de sekerât-i mevtinizi kolay etsin. Diye tavsiye ederdi. Yani ölüm güçlüğü bildirilmiş oluyor. Hazreti Peygamberimiz demiş ki:
Cenab-1 Hak Azrâil'i canları almaya memur etti, onu en sonraya bırakacak, kendi canının alınmasını emredecek, Azrâil bu işin zorluğu-
nu görünce:
«Can acısının böyle zor olduğunu bilseydim kimsenin canımı ala- mazdım» diyecek.
Bazı kimseler Hazreti Peygamberden (S.A.V.) ölümün acisini sor-
«Derinin tüylerini eliyle çekerek yolmak gibidir» Diye cevap vermiş.
YANITLASİL
yuksel14 Temmuz 2023 09:04
Ganimet elden ele dolaşıp haksız yere zimmete tiği, emânet ganimet sayıdlığı, zekât fuzili bir borç say geç- lp verilmediği, erkek karısına itaat edip annesine isyan ettiği, dostana iyilik edip babasına eziyet ettiği, mescidlerde seslerin yükseldiği, ayak takımlarının başa geçtiği, şerrinden korkulduğu için kişiye ikram edildiği, içki içilip ipekli elbiseler giyildiğ, şarkı- a ve çalkıcı kadınların bulundurulduğu, sonra gelen nesil önce gelenleri kötülediği hallerdir. İşte bunlar yapıldığı zaman, insan- lar kızıl bir rüzgâr, zelzele, açlık, yemekte tatsızlık ve benzeri musibetleri beklesinler.» buyurmuştur. Yine rivayete göre Peygam ber aleyhi'-selâm Cebrail aleyhi's-selâm'a: «Ya Cebrail, benden son- ra yere inecek misin?» diye sordu. Cebrail aleyhi's-selâm: «Evet, âhir zamanda dört kerre ineceğim.» deyince, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, niçin ineceğini sordu. Cebrail: «Birincide kadın- lardan hayâyi, ikincide kazançlardan bereketi, üçüncüde hâkim- lerden adâleti, dördüncüde hâfızların göğüslerinden Kur'ânı kal- dırmak için geleceğim ve sonra bir daha gelmiyeceğim.» dedi.
Yine Tirmizi'nin Enes b. Mâlik (r.a.) den rivâyetinde Resûl-i Ekrem (S.A.V.): «Kiyâmete yakın karanlık gece kıtaları gibi fit- neler meydana gelecektir. Sabahtan mü'min olan akşama kâfir, akşamdan mü'min olan sabaha kafir çıkar. Bir çokları dinlerini feda ederler.» buyurmuştur
YANITLASİL
yuksel14 Temmuz 2023 09:09
وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ وَأَشَارَ بِإِصْبَعَيْهِ السَّبَابَة وَالَي تليها
* Sehadet parmag ile orta parmagini igaret ederek: Benimle kıyamet arasında bu kadar zaman vardır.» buyurmuştur. Kıyame tin alametlerinden baʼzıları da büyük inşaatlar, mescidleri tezyin, emanete huyanet, igki ve bid'atlerin cogalması, kadınlarda hayann azalması, hakimlerden adaletin kalkması, bereketin azalması, şar kıcı kadınların çoğalması, hilekar adamların emin, emin adamla rin hâin tanınması, idare işlerinin ehil olmayan kimselere veril mesi, fitnenin zuhuru, kadınların çoğalması, erkeklerin azalması gibi hususlardır ki, bütün bunlar zamanımızda mevcud ve hepsi için sahih hadisler vârid olmuştur. Bunlardan ba'zıları: Müslim' in Enes b. Malik (r.a.) den rivayetinde, Resûl-i Ekrem (S.A.V.): في
YANITLASİL
yuksel14 Temmuz 2023 09:22
Ahiret Günü
Abdülkadir el-Hac Mutlaku'r-Rahbavi
Güven Matbaası 1970.
sy. 36,39,
Ahirete Giden Yol
(KESF-US SUTUR)
SÖNMEZ
sy. 31.
HELAL ANAHTAR!
YanıtlaSil• Az bir dünyalığa râzı ol ve helâl ye ki; >Bütün hayırların anahtarı budur.
•Haramdan uzak ol,
>Yoksa Hak Teâlâ'dan uzaklaşırsın!
Acaba faizi ki moduyor? Faizi, faizle kredi alan tüccar, sanayici ve her hangi bir iş adamı mı ödüyor, yoksa tüketici olanlar mı ödüyor? Mu- hakkakki faiz çoğunlukla halktan alınıp ödeniyor. Eğer kredi; yeme, iç me, giyinme, barınma ve gerekli eşyalar satın almak için alınmışsa fâiz, krediyi alandan çıkar ki bugün bu durumda olanlara teminatı olmadığı için zaten faizle para verilmez. Geriye ziraî, sınaî veya hizmet üreten züm- re kalıyor ki fâizcinin esas müşterisi bunlardır. Bunlar ürettikleri şey- lerin maloluş fiatlarına, hem ödedikleri ve hem de ilerde ödiyecekleri fâizi ilâve etmek zorunda kalırlar. Bu da elbetteki fiatları artıracaktır.
YanıtlaSilÜreticileri ikiye ayırabiliriz: a) Kredi almadan kendi imkânları ile iş çevirenler. Bunlar küçük üretici ve müstahsillerdir. b) İşlerini kredi ile yürütenler. Büyük kuruluşlar daha çok bu kısım içinde yer alırlar. Bu kısımda küçük üreticiler ve küçük kuruluşlar da vardır. Her kurulu- şun amacı hem varlığını sürdürmek ve hem de büyümektir. Bazan talep fazlalığı ve bazan da rekabet yüzünden kısa devrede gelişme istenilir. Bu sebeple de paraya ihtiyaç olur. Muntazaman kredi temin eden iş yerleri şartlar elverişli olduğunda kısa sürede büyürler. Piyasa aynı alanda en fazla üretim sağlıyan, kuruluş veya kuruluşların daha fazla etkisi al- tındadır.
dilen
7-Fâizin fiyatlara etkisi
İslam İktisadinin Esasları
Celal Yeniçeri
sy. 263.
Şamil Yayinevi
YANITLASİL
yuksel16 Temmuz 2023 08:21
C - BAZI MALLARA İHRAÇ YASAĞININ KONULMASI
Devlet bazı malların ihracını yasaklıyabilir. Buna harp yıllarında daha çok ihtiyaç duyulur. Bilhassa silâh ve silâh sanayiinde kullanılabi- lecek her türlü maddenin satışı yasaklanır. İbni Kudâme (541-620 H/1146- 1223 M); düşman tarafa, yol kesicilere, veya fitnecilere silâh satışı yasak- tir, diyor¹". Yasağa uyulmasından hisbe 134 teşkilâtı sorumlu olduğundan konu hisbe kitaplarında da yer almıştır. Meselâ İbni 'İvaz (ö. 696 H) ko- nuya değinirken şöyle der: «Harpte düşmanın işine yarıyacak olan her şeyin; harp malzemelerinin, malzeme yapımında kullanılması sebebiyle demirin, harpte yük ve binek vasıtası olarak kullanılan hayvanların ve muhariplerin işine yarıyacak elbiselerin satışına müsaade edilmez»> 135.
ihraç yasağı muhakkakki daha başka malları da kapsıyabilir.
İslam Iktisadinin Esasları
Celal Yeniçeri
Şamil Yayinevi
sy. 265.