İkrar-i mariz: Ölüm anında iken edilen ikrar.Vasiyetname. İktam: Gizleme,saklama. İktidar-ı kamin: Gizli güç. Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat.sy.438,439.
İktirani kıyas: Man: Neticenin aynı veya nakızı mukaddemelerinin birisinde bilfiil zikredilemeyen kıyastır..... Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat.sy.440.
İKRAR الإقرار Kendi aleyhine başkasına ait bir hakkı haber verme anlamında fıkıh terimi. İlişkili Maddeler SÜKÛT Susma anlamında bir fıkıh terimi. ŞAHİT
Müellif: FERHAT KOCA Sözlükte “yerine getirmek, sabit kılmak, ispat etmek; itiraf etmek, bir şeyi haber vermek” anlamlarına gelen ikrâr, hukuk terimi olarak kişinin kendisi aleyhine başkasına ait bir hakkı haber vermesini ifade eder. İslâm hukukçularının çoğunluğu ikrarın mücerret bir “ihbâr”, bazıları “inşâ”, bazıları ise bir yönden ihbâr, bir yönden inşâ olduğunu ileri sürmüşlerdir. İkrarda bulunan kişiye mukır, kendi lehine ikrar yapılan kimseye mukarrun leh, ikrara konu olan hakka mukarrun bih denir. İtiraf da ikrarla aynı mânada olmakla birlikte daha çok ceza hukukunda suçun ikrarı için kullanılır.
İkrarın hukukî bir delil olarak meşruiyeti kitap, sünnet, icmâ ve kıyasa dayanır. Kur’ân-ı Kerîm’de ikrar kelimesi ve çeşitli türevleri bazı âyetlerde sözlük anlamında geçmekte (meselâ bk. el-Bakara 2/84; Âl-i İmrân 3/81; el-Hac 22/5), bir âyette hatalarını dile getiren (itiraf) bir grup sahâbîden söz edilmekte (et-Tevbe 9/102), bir âyette de kişinin kendisi, ana babası ve akrabası aleyhine bile olsa Allah için şahitlik edip doğruyu söylemesi gerektiği belirtilmektedir (en-Nisâ 4/135). Hz. Peygamber’in uygulamalarında da çeşitli ikrar örnekleri mevcuttur (Dârimî, “Veṣâyâ”, 28; Buhârî, “Aḥkâm”, 21, “Veṣâyâ”, 8, “Diyât”, 4, 12; Müslim, “Ḥudûd”, 23, “Ḳasâme”, 17). İkrarın ikrar eden kişi aleyhine hukukî bir delil olduğu konusunda ayrıca icmâ vardır. İkrarın doğru ve yalan olma ihtimali bulunmakla beraber akıl sahibi bir insanın kendisi aleyhine olan bir şeyi yalan yere ikrar etmesi uygun değildir. Bu sebeple insanın bizzat kendisi aleyhine vuku bulan bu şahitliği başkasınınkinden daha doğru sayılır.
İkrar, tek taraflı irade beyanı ile vücut bulan hukukî bir tasarruf olup ikrarla verilen hükmün ihtilâfsız şekilde kabulü ve ikrarla sabit olan şeyin araştırılmaması esastır. İslâm hukukçularının çoğunluğu, şüphe ve töhmeti giderici olması sebebiyle ikrarın şehâdetten daha kuvvetli bir delil olduğunu belirtmiştir. Bundan dolayı davalı, dava konusu olan hakkı itiraf ederse onun üzerine şahit dinlenilmez. Şahitler birinin lehine şahitlik yaptıktan sonra o kimse kendi aleyhine ikrarda bulunursa ikrara göre hüküm verilir. Zira beyyine ile (şehâdet) verilen hüküm zannî, ikrarla verilen hüküm kat‘îdir. Mecelle’nin, “Beyyine hüccet-i müteaddiye ve ikrar hüccet-i kāsıradır” (md. 78) şeklindeki maddesi, ikrarın yalnızca mukırrı bağlayıcı bir delil olup diğer kişileri etkilemediğini ifade etmektedir. Bu özellik, ikrarın hukukî bir delil ve ispat vasıtası oluşu bakımından bir noksanlık değil sadece ikrarın şümulüyle ilgili bir sınırlandırmadır. Ayrıca şahitliğin delil olarak geçerliliği hâkimin takdir ve kararına bağlı iken ikrar kendi başına hüküm ifade eder ve delil olarak hâkimi de bağlar.
İkrarın Şartları. İkrarı yapan kimse, lehine ikrarda bulunulan kişi, ikrar konusu ve ikrar vasıtası (sîga) olmak üzere dört unsurdan meydana gelen ikrarın sahih olabilmesi için bu unsurlarının birtakım şartlar taşıması gerekir. 1. Mukırrın Şartları. a) İkrar yapan kişinin âkıl, bâliğ ve mâlûm olması. Çocuğun, delinin, uyuyanın ve baygın kimsenin ikrarının sahih olmadığı konusunda hukukçular arasında ittifak vardır. Ancak Hanefîler’le Hanbelîler, mümeyyiz çocuğun ticarete izinli olması halinde izinli olduğu konularda ikrarının câiz olacağını belirtmişlerdir. Had ve kısası gerektirecek bir suçun ikrarı için ise âkıl ve bâliğ olmak şarttır. İkrarda bulunan kişi mâlûm olmadığı zaman lehine ikrar yapılan kimse ikrara konu olan hakkı kimden talep edeceğini bilemeyeceği için ikrarın bir anlamı
kalmayacaktır. b) Mukırrın borç veya sefeh sebebiyle hacr altında bulunmaması. Bu durumda mukır ehliyet sahibi olmadığından ikrara dayalı tasarrufları geçersizdir. c) Mukırrın ikrarında töhmet altında olmaması. Borcu bütün malını kapsayan birinin kendi yakınları lehine yapacağı ikrar geçersizdir. Bunun gibi, kişinin ölümle sonuçlanan hastalığı sırasında yabancılar lehine her çeşit hakkı ikrar etmesinin câiz olduğu konusunda hukukçular ittifak ettiği halde vârislerine yaptığı ikrarlar tartışmalara sebep olmuştur. Hanefîler ve Hanbelîler, töhmete engel bir delil veya diğer vârislerin muvafakati ya da hâkimin izni olmadıkça hastanın kendi vârisine ikrarda bulunmasını câiz görmemişlerdir. İmam Mâlik, mukırrın töhmet altında kalmaması şartıyla bu durumdaki ikrarını sahih görürken Şâfiîler ve İbn Hazm, mutlak olarak ölüm hastasının yabancı gibi kendi vârisine yaptığı ikrarın da sahih olduğunu söylemişlerdir. d) Mukırrın rızâsının bulunması ve ikrarının ciddi olması. İkrarın sahih olabilmesi için mukırrın ikrarı zorlama olmaksızın gönül rızâsı ile yapması, ayrıca ciddi olması, her türlü muvâzaa, telcie, istihza, hezl ve hileden uzak bulunması gerekir. e) Mukırrın ikrarının zâhir-i hâle ve kanuna uygun bulunması, aklen ve şer‘an muhal olmaması. Meselâ yaşlılığı sebebiyle çocuğu olamayacak bir kişinin çocuğu olduğunu ikrar etmesi ve kendi hissesinden daha fazla miktarda terekeden hisse ikrar etmesi câiz değildir. İkrarın sahih olabilmesi için mukırrın müslüman olması şart değildir. Vekilin müvekkili aleyhine ikrarı hâkim huzurunda olması şartıyla geçerlidir; aksi takdirde geçerli olmayacağı gibi kendisi de vekâletten azledilmiş sayılır (Mecelle, md. 1517).
2. Mukarrun Lehin Şartları. a) Mukarrun lehin mâlûm olması. Lehine ikrar yapılan kişinin bilinmezliği, ikrarla sabit olan hakkın kendisine ulaştırılmasına imkân veriyorsa bu takdirde ikrar sahih sayılır; fakat hiç tanınmıyorsa ikrar geçersizdir (a.g.e., md. 1578). b) Mukarrun lehin ikrar edilen şeyi istihkaka “hissen” ve “şer‘an” ehil olması. Buna göre cansız bir nesne veya hayvan lehine yapılan ikrar geçersiz; çocuk, deli, ma‘tûh, cenin ve vakıf lehine ayn veya borç ikrarı câiz görülmüştür. Ancak cenin lehine ikrar, miras ve vasiyet gibi uygun ve geçerli bir sebep belirtilerek yapılırsa bütün hukukçulara göre geçerli olur. Herhangi bir sebep belirtilmeden yapılan ikrar Ebû Yûsuf’a göre sahih değildir; Hanbelîler’e, Şâfiî mezhebinde kuvvetli görüşe ve Hanefîler’den İmam Muhammed’e göre ise sahihtir. Uygun olmayan bir sebebe dayanılarak yapılan ikrar bütün hukukçularca reddedilmiştir. Ayrıca ikrar sırasında ceninin varlığının çeşitli karînelerle bilinmesi ve sağ olarak doğması gerekir.
3. Mukarrun Bihin Şartları. İkrara konu olan haklar Allah hakları (kamu hakları) ve kul hakları olabilir. Allah haklarıyla ilgili ikrar daha çok suçların itirafında söz konusu olup bazı farklı hükümleri vardır. İkrara konu olan malî haklarda bulunması gereken belli başlı şartlar şunlardır: a) Mukırrın ikrar sırasında mukarrun bihi kendisine izâfe etmemesi. İkrar, kişinin kendi mülkünü ve mülkiyet hakkını ortadan kaldırmak için değil sadece ikrar edilen şeyin mukarrun lehin mülkü olduğunu haber vermek içindir. Bu bakımdan mukırrın, “Şu malım veya elimdeki bütün mallar falanındır” gibi mukarrun bihi kendisine izâfe ederek yaptığı ikrar hibe sayılır (a.g.e., md. 1591). b) Mukarrun bihin fiilen veya hükmen mukırrın elinde mevcut olması. İkrara konu olan şeyin ikrar sırasında mukırrın tasarrufu altında bulunması gerekir. Aksi takdirde bu ikrar, başkasının elinde bulunan bir şeyi başkası adına ve onun izni olmadan dava etmek veya başkası lehine şehâdette bulunmak demektir.
Ancak bu şart ikrarın sıhhatinden çok uygulanabilmesi için gereklidir. Kişi ikrar sırasında mevcut olmayan bir şeyi ikrar eder de sonradan o şeye sahip olursa ikrarın gereği yapılır. Ayrıca mukarrun bihin vukuu ve vücudu muhtemel bir şey olması halinde ikrar geçerlidir. Teslimi mümkün bir şey olması şart değildir; bu durumda kıymetini ödemesi gerekir. c) Mukarrun bihin mâlûm olması. İkrara konu olan hakkın sahibine verilebilmesi için bilinmesi gerekliyse de meçhul olması halinde de ikrar geçerlidir. Zira kişi, bildiği bir malı emanet aldığı gibi cinsini ve kıymetini bilemediği bir malı da emanet alabilir, telef edebilir, gasbedebilir veya çalabilir. Ancak bilinmezliğin giderilmesi için mukırdan o şeyi açıklaması istenir ve gerekirse buna zorlanır. Bazı hukukçular, beyanda bulununcaya kadar mukırrın hapsedilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Fakat cehaletle birlikte sahih olan tasarrufların aksine bey‘ ve icâre gibi cehaletle beraber sahih olmayan akidlerde mukarrun bihin meçhul kalması ikrarın sıhhatine mânidir ve mukır bunu açıklamaya zorlanamaz (a.g.e., md. 1579). Mukarrun bihin bilinmezliği ya aslında ya da niteliklerinde olabilir. Bu kapalılıklar açıklandığı zaman söz konusu şey olduğu gibi duruyor ve aynen geri verilmesi mümkün oluyorsa aynen, değilse kıymeti ödenir. Mukarrun leh yalnız açıklanan şeye hak kazanır; daha fazlasını iddia ederse bunu ispatlaması gerekir. Nesep, nikâh, talâk, köle âzadı vb. konularda da ikrar belirli şartlarla geçerli sayılmıştır. Meselâ nesepte ikrarın geçerli olabilmesi için mukarrun bihin nesebi meçhul biri olması, başkasının da ona yönelik nesep iddiasında bulunmaması, mukırrın çocuğu olabilecek yaşta bulunması, çocuk ve hacr altında biri olmaması halinde mukırrı tasdik etmesi gerekir (bk. NESEP).
4. İkrar Sigasının Şartları. İkrarı ifade etmek için birçok tabir, kelime, yazı veya işaret kullanılabilirse de bunların tamamı ikrar ifade etmeyebilir. İcap ve ilzam ifade eden lafızlarla yapılan ikrarlara “sarih”, bu şekilde olmayan ikrarlara da “zımnî” (delâleten) ikrar denir. Bir kimsenin diğerinden alacağını istemesi, onun da bu konuda süre talep etmesi veya sulh teklifinde bulunması borcun zımnen ikrarıdır. Fıkıh kitapları, meseleci (kazüistik) özelliklerinden dolayı ikrarla ilgili kelimelerin kullanımına ait çok sayıda örnek verirse de bu lafızları kullanmada Arapça gramerinin incelikleri değil örfteki kullanış önemlidir. Bu ifadelerin nitelik ve şartları şu şekilde sıralanabilir: a) İkrarın sarih olması. İkrar ifade eden lafızların açık ve anlaşılır olması gerekir. Kişi eğer kapalı (müphem) bir şeyi ikrar ederse onu açıklaması istenir. Şarta bağlı ikrarlar da -örfte kabul edilebilecek bir süreye bağlanması hariç- geçerli değildir. Zira ikrar geçmişte mevcut bir hakkı haber verirken şarta ta‘lik geleceğe yöneliktir. Aynı şekilde ikrarda muhayyerlik şartı da geçersizdir. Fakat bir önceki durumdan farklı olarak burada şart bâtıl, ikrar sahih sayılır. b) İkrarın mukır hakkında mümkün olan bir cihete isnat edilmesi. Meselâ, “Şu hayvanın bende şu kadar alacağı var” ifadesi ikrar sayılmaz. Çünkü mukarrun lehin temellüke imkân ve yetkisi yoktur. İkrarın mutlak olarak yapılması halinde hâkim mukırra ikrarının sebep ve cihetini sorarak hakkı sahibine ulaştırır. Mukırrın bu hususu açıklaması zorunludur. Mukır ve mukarrun lehin sebep konusunda ihtilâfları ikrarın sübûtuna tesir etmez. c) İkrarın nisabı (sayısı). Borçlar hukukuyla ilgili konularda tek bir ikrarın yeterli ve geçerli olduğu hususunda ittifak vardır. Ancak herhangi bir mal hakkında ayrı ayrı meclislerde ikrarı tekrarlamanın hükmü hukukçular arasında tartışmalıdır. Tekrarlanan ikrarın sebepleri aynı ise bir mal ödemek gerekir. İkrar meclisleri ve sebepleri farklı ise mutlaka iki malın da ödenmesi lâzım gelir. İkrar, hiçbir sebeple kayıtlanmadan mutlak olarak yapılmışsa Ebû Hanîfe’ye göre meclisler aynı ise iki malı, İmâmeyn’e göre ayrı meclislerde olsa bile bir malı ödemesi gerekir (ceza hukukunda ikrarın sayısıyla ilgili olarak bk. İTİRAF).
İkrarın Hükmü. Mecelle’nin, “Kişi ikrarıyla muâheze olunur” (md. 79) maddesinde de belirtildiği üzere ikrarın hükmü ve etkisi, ikrara konu olan sâbık bir hakkın (mukarrun bih) ortaya çıkması ve bu ikrarın mukırrı ilzam etmesidir. Bu hakkın feshe ihtimali bulunmadığı gibi bu konuda mukırrın özrü de kabul edilmez. İkrarın sahih olması, lehine ikrar yapılan kimsenin ikrarı kabul etmesine bağlı değildir. Ancak ikrarı reddederse ikrara konu olan malı reddetmiş sayılır. Gaip lehine yapılan ikrar hemen lüzum ifade etmeyip onun tasdikine bağlıdır. Hâzır lehine yapılan ikrar ise derhal lüzum ifade eder. Fakat bu lüzum, lehine ikrar yapılan kişi açısından bağlayıcı olmadığı için onun ikrarı reddetmesi mümkündür. Bununla beraber lehine ikrar yapılan kişi mukırrın yalan söylediğini bilirse o malı alması mekruhtur. İslâm hukukunda malla ilgili ikrarlarda zaman aşımına itibar edilmemiştir. Bu konuda Mecelle’de, “Tekādüm-i zaman ile hak sâkıt olmaz” (md. 1674) denmiştir. Dolayısıyla ikrarla sabit olan bir hak zamanın geçmesiyle iptal edilemez.
İkrar Vasıtaları. İkrar, bir hakkı haber vermek ve itiraf etmek olduğu için öncelikle konuşma ile (söz, lafız) olur. İkrar ifade eden lafız ve kelimeler her milletin kendi diline ve örfüne göre değişiklik arzeder. Mecelle’de, “Mükâtebe muhâtabe gibidir” (md. 69) ve, “Kitâbetle yani yazı ile ikrar lisan ile ikrar gibidir” (Mecelle, md. 1606) maddelerinde de belirtildiği üzere ilmühaber, mahkeme sicili, mektup ve ticarî defterlerle diğer hususi evrak gibi yazılı belgeler ikrar vasıtası olarak kabul edilmektedir (a.g.e., md. 1606-1612). Konuşamayan kimselerin bilinen işaretleri de ikrar sayılır (a.g.e., md. 1586). Ancak ceza hukukunda, haddi gerektiren suçları ikrarda beyanın yalnızca sarih sözle olması sebebiyle yazı ve yazı hükmünde olan işaretlerle yapılan ikrar geçersizdir. Ayrıca dilsizin İslâm ceza hukukunda şüpheyle düşen hadler konusundaki işareti de geçerli sayılmaz.
Sükûtun ikrar ifade edip etmeyeceği konusunda hukukçular farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İslâm hukukunda esas itibariyle, “Sâkite bir söz isnat olunmaz. Lâkin ma‘rız-ı hâcette sükût beyandır” (a.g.e., md. 67) kuralı gereği ancak cevap istendiği zaman davalı “evet” veya “hayır” demeyerek sükûtunda ısrar ederse bu inkâr anlamına gelir. “İnkâr da ikrar da etmem” cevabı ise inkâr sayılır (a.g.e., md. 1822). Şâfiîler’le Hanbelîler ve Zâhirîler sükûtla ikrarı kabul etmezken Hanefîler ve Mâlikîler sükûtun ikrar yerine geçeceğini kabul etmişlerdir (bk. SÜKÛT).
İkrarın ifadesi veya ispatı esnasında mukır ile mukarrun leh arasında çıkacak herhangi bir anlaşmazlık ikrarın sonuçlarına tesir eder. Sözlü ikrarlardaki ihtilâflar ya ikrara konu olan şeyin bizzat kendisinde ya da sebebinde olabilir. İhtilâf mukarrun bihin kendisinde ise bu ikrarın geçerliliğine mânidir; ihtilâf sebepte ise sebep bâtıl, mukarrun bih sabit ve makbul olur (a.g.e., md. 1581). Yazılı ikrarlardaki ihtilâf senet, mektup, ticarî defter gibi malzemelerin mukırra aidiyeti ve bunların doğruluğu konusunda meydana gelebilir. Bu ihtilâfı gidermek için bazı araştırmaların yapılması, bilirkişilere danışılması, gelişen son tekniklerden faydalanılması gerekir (a.g.e., md. 1610).
İkrarın Bölünmesi. İkrarın bir bütün halinde doğru veya yanlış bir beyan olarak mı, yoksa bir kısmı doğru, bir kısmı ispata muhtaç birtakım iddialardan meydana gelen bir açıklama olarak mı kabul edileceği yargılama usulünde ikrarın bölünmesi problemini ortaya çıkarmıştır. İkrarın bölünmesi, mukırrın ikrarının doğru kabul edilmesine rağmen ikrarına eklediği vasıf veya vâkıanın ona ispat ettirilmesi, yani ispat külfetinin ona yüklenmesidir. Bu konuda Dürerü’l-hükkâm’da (IV, 131) şu açıklama yer almaktadır: “Mukırrın sözünün bir ciheti ikrar, bir ciheti dava olduğunda ikrarı ile muâheze olunur, dava cihetini ise ispatla mükelleftir. Zira kişi kendi aleyhine diğerinin hakkını ikrar ettiğinde hemen muâheze edilir, ama diğeri aleyhine bir hak iddia ettiğinde hüccetsiz davası kabul olunmaz.” İkrara yapılan ilâvelerin ya dava veya defi olarak kabul edildiği ve bunlarla ilgili hükümlerin uygulandığı anlaşılmaktadır. Ancak mukır, borcunu ikrar ettikten sonra onu ödediği veya ödeme vaktinin gelmediği gibi bir vasfını ispat edemezse burada ikrarının, iyi niyetinin ve doğru sözlülüğünün sonuçlarına katlanacaktır. İslâm hukukçuları, ikrarı bölmenin hak ve adalete uygun olmadığı bu gibi durumlarda borçluları muhtemel zararlardan korumak için hâsılı red ve inkâr etmeyi câiz görerek bir denge kurmaya çalışmışlardır. Fakat bu cevaz zamanla istismar edilerek birçok davada hâsılı inkârla cevap verilir olmuştur.
İkrarın Hükümsüzlüğü. İkrarın hükümsüzlüğünden maksat geçersiz olması, hukukî bir sonuç doğuramaz hale gelmesidir. İkrarın iptali şu durumlarda söz konusudur: a) İkrardan rücû. İkrarı red ve inkâr etmek anlamına gelen rücû, “İkrarımdan döndüm, vazgeçtim, yalan söylemiştim” vb. açık bir ifade ile yapıldığı gibi mukırrın ikrar sırasında çocuk veya mecnun olduğunu ya da zorlama ile ikrarda bulunduğunu iddia etmesi ceza uygulanması sırasında kaçması gibi zımnî bir şekilde de olabilir. Mukır bu zımnî inkârını herhangi bir delille ispatlarsa ikrar yapmamış kabul edilir ve ikrar hukukî bir sonuç doğurmaz. Yalan ikrar konusunda Mecelle’de, “Bir kimse vuku bulan ikrarında kâzip olduğunu iddia etse mukarrun leh onun kâzip değil idüğüne tahlif olunur” (md. 1589) denmiştir. Mecelle bu konuda Ebû Yûsuf’un görüşünü tercih etmiştir. Ebû Hanîfe, İmam Muhammed ve İmam Şâfiî ise mukırrın bu iddiasının kabul edilmeyerek ikrarından sorumlu tutulması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. İslâm hukukçuları, bu konuyu kul hakları ve Allah haklarındaki ikrarlardan vazgeçme şeklinde iki kısımda ele almışlardır. Kul haklarını oluşturan her türlü mal davalarında (borçlar hukukunda) ikrardan rücûun câiz olmadığı hususunda görüş birliği vardır. Çünkü burada, ikrarla ispat edilen başkasına ait bir hakkın nefiy ve iptal edilmesi söz konusu olup bu da ikrarla tezat teşkil etmektedir (Mecelle, md. 1588). Genel olarak Hanefî, Şâfiî ve Hanbelî doktrininde Allah hakkı olan had cezalarında ikrardan rücû geçerli sayılmıştır. Mâlikî mezhebinde rücûun şüphe sebebiyle olması halinde kabul edileceğine dair bir görüş vardır. b) Lehine ikrar yapılan kişinin mukırrı yalanlaması. Mukarrun lehin mukırrı tekzibi ikrarın lüzumunu ortadan kaldırır. Başlangıçta ikrarın sahih olması mukarrun lehin kabul ve tasdikine bağlı olmamakla beraber (a.g.e., md. 1580) meydana gelen bu ikrar, lehine ikrar yapılan kişinin red ve tekzibiyle hükümsüz hale gelir. Mukarrun leh ikrarı önce reddedip daha sonra kabul ederse bu geçerli değildir. Ancak mukırrın yeni bir ikrarda bulunması durumunda sahih olur. c) Kanunun mukırrı yalanlaması. Kanun ve hâkim mukırrı tekzip ettiği zaman ikrar hükümsüz kalır (a.g.e., md. 1587). Meselâ boşanmış bir kadın, hamile olabileceği bir müddetten sonra iddetinin bittiğini ikrar edip ikrardan sonra altı aydan daha az bir süre içerisinde bir çocuk doğursa o çocuğun nesebi kadını boşayan kimseye ait olur. Zira bu durumda ikrar vaktinde hamile olduğu kesinlik kazanmış ve çocuğun nesebinin sübûtu konusunda kanun koyucunun hükmü (el-Bakara 2/228; et-Talâk 65/4) kadının iddetinin bittiğine dair ikrarını yalanlamıştır.
İTİRAF الاعتراف Kişinin kendi aleyhine başkasına ait bir hakkı haber vermesi, suçu kabul etmesi anlamında fıkıh terimi. İlişkili Maddeler İKRAR Kendi aleyhine başkasına ait bir hakkı haber verme anlamında fıkıh terimi. KAZF İffetli bir kimseye zina iftirasında bulunma anlamında fıkıh terimi.
Müellif: FERHAT KOCA Sözlükte “bilmek, tanımak; kendini tanıtmak; ikrar etmek” mânalarına gelen i‘tirâf kelimesi, hukuk terimi olarak “kişinin kendisi aleyhine bir başkasına ait hakkı haber vermesi” anlamındaki ikrarla eş, inkârla da karşıt anlamlıdır. Ancak ikrar daha çok borçlar, aile, miras gibi medenî hukuk, itiraf ise ceza hukuku alanında kullanılmaktadır. İtiraf, günümüz ceza yargılama usulünde “sanığın kendisine yapılan isnadı kabul etmesi” ya da “suçun işleyen tarafından açıklanması” şeklinde tarif edilir.
Kur’an’da itiraf kelimesi, ikisi âhirette günahkârların günahlarını kabullenişi ve pişmanlıkları (el-Mü’min 40/11; el-Mülk 67/11), biri de Tebük Seferi’ne katılmamak için Hz. Peygamber’e yalan mazeret ileri sürenlerin daha sonra duydukları pişmanlığı tasvir edilirken (et-Tevbe 9/102) olmak üzere üç yerde geçmektedir. Yine Kur’an’da dürüstlük ve adalete yapılan vurgular, kişinin kendi aleyhine de olsa Allah için şahitlikte bulunması düsturu (en-Nisâ 4/135) itirafın dolaylı atıfları niteliğindedir. Hadislerde ikrar kelimesi genelde, “suç ya da borç gibi bir hakkı dünyevî sonuçları itibariyle kabullenme”, itiraf ise bu anlamların yanı sıra “işlenen bir günahı Allah huzurunda kabullenme” anlamında kullanılır. Resûl-i Ekrem’in yönetimi veya bilgisi dahilinde cereyan eden ceza yargılamasında sanığın suçunu itirafı en yaygın ispat vasıtalarından birini teşkil etmiş, cinayet ve had suçlarında sanığın itirafına dayanılarak hüküm verilmiş, ancak cezalandırmada adaleti sağlama ve sanık haklarını koruma amacıyla itirafın şekil şartlarına ilişkin olarak bir dizi tedbirden söz edilmiştir (Buhârî, “Ḫuṣûmât”, 1, “Ḥudûd”, 29-31, “Diyât”, 4; Müslim, “Ḥudûd”, 15-32; Ebû Dâvûd, “Ḥudûd”, 8-9, 23).
İslâm hukukunda itirafın şartları ve hükümleri genel hatlarıyla ikrarla aynı olmakla birlikte (bk. İKRAR), ceza hukukunda yargı kararının kesinleşmesinin sonuçları çok defa ağır ve telâfisi güç olduğu için, medenî yargılama hukukundaki ikrara göre itirafın daha ağır şartlara bağlandığı görülür. Ceza hukukunda kanunîliğin daha sıkı bir şekilde gözetilmiş olması, şüpheli durumlarda hadlerin uygulanmayıp şüpheden sanığın yararlandırılması da itirafın ispat aracı olarak kabulünde belli bir titizliği zorunlu kılmaktadır. İtirafta bulunanın ceza ehliyetine sahip olması, itirafın sözlü şekilde ve mahkeme huzurunda yapılması, her türlü baskı ve şüpheden uzak olması, itirafın belli sayıda tekrarı gibi şartlar ya da sanığın itirafından dönme imkânı üzerinde durulması ve hâkimin bu konuda re’sen araştırma yapmasının, itirafta bulunan sanığı bu açıdan da sorgulamasının istenmesi bu sebepledir.
İtiraf (ikrar) sanığın iradesiyle gerçekleştiği için onun hakkında tereddüt ve töhmetten uzak bir bilgi içerir ve yargılamayı sonuçlandırıcı bir role sahiptir; bu yönüyle itiraf ceza yargılamasında en kuvvetli ispat vasıtası sayılır. Ancak bu durum, itirafın isnat edilen olayın vukuu hakkında kesin bilgi içerdiği anlamına gelmez. Çünkü şahitlik gibi itiraf da ihbar grubunda yer alan bir tasarruf olduğundan kural olarak doğrulanması ya da yalanlanması mümkündür ve kesin bilgi kaynağı görülmez. Bundan dolayı itirafın herhangi bir baskı ya da yanılmadan kaynaklandığının anlaşılması, halin delâletinin ve vâkıanın itirafın doğruluğuna imkân vermemesi gibi durumlarda itirafa itibar edilmez. Meselâ sarhoşken bir suç işleyen kimsenin cezalandırılıp cezalandırılmayacağı fakihler arasında tartışmalı olmakla birlikte sarhoşun itirafı ittifakla geçersizdir. Yine zina itirafında bulunan erkeğin bu isnadını kadının yalanlaması halinde kadına ceza uygulanmayacağı gibi Hanefîler’e göre erkeğin itirafına da itibar edilmeyip kendisine zina iftirası cezası verilir (sünnetten örneği için bk. Ebû Dâvûd, “Ḥudûd”, 31).
Bu son hüküm, ikrar ve itirafın üçüncü şahısları değil sadece söyleyeni bağlayan (kâsır) bir delil olmasıyla da ilgilidir. Fakihlerin çoğunluğunun itirafa binaen ceza verilebilmesi için bir dava açılmış olmasını şart görmesi, itirafın mahkeme huzurunda ve sözle yapılması şartı üzerinde durup mahkeme dışında yapılan itirafa şahitliğin ya da mahkemede işaretle yapılan itirafın delil olmayacağını belirtmesi de yine benzeri kaygılardan dolayıdır.
İtirafın şekil şartları arasında itirafın yeter sayısı (nisab) fakihleri hayli meşgul etmiş bir konudur. Esasında itiraf bir tür ihbar olduğundan aynı şahsın itirafını tekrar etmesiyle kuvveti artmış olmaz. Bununla birlikte itirafın bilinçli ve hür iradeyle yapılması, her türlü şâibeden arındırılması da gerekir. Bu iki yaklaşıma verdikleri ağırlığa göre, hatta suç ve ceza türlerini de göz önünde bulundurarak fakihlerin itirafın yeter sayısıyla ilgili farklı görüşleri savundukları, sünnetteki ve sahâbe uygulamasındaki örnekleri de buna göre yorumladıkları görülür. Meselâ hırsızlık suçunda Ebû Hanîfe, İmam Muhammed eş-Şeybânî, Mâlik, Şâfiî ve İbn Hazm bir ikrarı yeterli bulurken Hanbelî ve Zeydiyye mezhepleriyle İbn Ebû Leylâ, Ebû Yûsuf, Züfer b. Hüzeyl gibi fakihler şahitliğe kıyasla iki ayrı mecliste itirafı şart koşarlar. Sarhoşluk suçunda tek ikrarı yeterli görme eğilimi ağır basar. Suçlar arasında zina itiraf yeter sayısı açısından ayrı bir önem taşır. Ebû Hanîfe, İbn Ebû Leylâ, İshak b. Râhûye, Ahmed b. Hanbel başta olmak üzere bir grup fakih, gerekli had cezasının verilebilmesi için zinanın dört defa itirafını şart koşarken Hasan-ı Basrî, Hammâd b. Ebû Süleyman, Mâlik, Şâfiî, Dâvûd ez-Zâhirî, Ebû Sevr, İbn Cerîr et-Taberî gibi fakihler bir defa itirafı yeterli görürler. Birinci grup, Mâiz’in Hz. Peygamber’in huzurunda dört ayrı mecliste zina itirafı yapmış olmasını (Buhârî, “Aḥkâm”, 19; Müslim, “Ḥudûd”, 16-19) ve bu yöndeki sahâbe görüşlerini (Serahsî, IX, 93) delil almakta, bu sayıyı ya kıyas dışı ve mânası ancak nasla bilinir bir durum olarak ya da zinanın ispatında dört şahidin gerekli olmasıyla açıklamaktadırlar. İkinci grup ise sünnetten tek itirafla zina cezasının verildiğini gösteren başka örnekleri delil alır (Buhârî, “Ṣulḥ”, 5, “Aḥkâm”, 39; Müslim, “Ḥudûd”, 23, 25; Şevkânî, VII, 109-110) ve Resûl-i Ekrem’in Mâiz’in aklî dengesini ve itirafında ciddiyetini kontrol için itirafını tekrarlattığını ileri sürerler. Zina iftirası suçunda (kazf) tek itiraf yeterli görülürken cinayetlerde itirafın yeter sayısının bir mi iki mi olduğu benzeri gerekçelerle tartışmalı kalmıştır.
İtiraftan dönmenin (rücû) cevazını konu alan tartışmalar da esasen kişinin kendi ikrarıyla bağlı olması, itirafın hür iradeyle ve bilinçli olarak yapılması, üçüncü şahısların kişilik haklarının ihlâlinin de önlenmesi gibi ilkelerin uzantısı niteliğindedir. İslâm hukukçularının çoğunluğu kul hakkı alanına giren suçlarda, meselâ zina iftirasında itiraftan dönmenin câiz olmadığı görüşündedir. Çünkü böyle bir itirafla ilgili şahıs yeterince mağdur olmuş sayılır ve iftirada bulunanın cezasını çekmesi istenir. Sarhoşluk, eşkıyalık, zina gibi Allah hakkı (kamu hakları) kapsamına giren suçlarda itiraftan vazgeçmeye gelince İslâm hukukçularının çoğunluğu, Hz. Peygamber’in Mâiz’in cezasının infazı sırasında kaçtığının haber verilmesi üzerine, “Keşke onu bıraksaydınız” demesini, ayrıca şüphenin bulunması halinde haddin düşürülmesi emrini (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 114; Tirmizî, “Ḥudûd”, 3) delil alarak itiraftan rücûun câiz olduğunu, hatta hâkimin sanığa itirafından dönmesini telkin ve tavsiyesinin müstehap olduğunu, ceza infazına başlandıktan sonra ya da tamamlanmadan önce rücû ederse infazın durdurulması gerektiğini belirtmişlerdir. Saîd b. Cübeyr, Hasan-ı Basrî, Osman el-Bettî, İbn Ebû Leylâ, Ebû Sevr ve İbn Hazm gibi hukukçular ise hangi hakla ilgili olursa olsun itiraftan geri dönüş olmayacağı görüşündedir.
Herhangi bir cemaat, Allah c.c evlerinden birinde toplanır, Allah c.c. ın kitabını okur ve -manasını- aralarında anlamaya çalışırlarsa..Ancak bunlara sekinet iner, kendilerini rahmet kaplar,çevrelerini melekler sarar ve Allahü Teâlâ yanında bulunanlara onları anlatır.. Muhtar'ül Ehadisin Nebeviyye. İzahlı tercümesi. Hadis-i Şeriflerve Vaaz Örnekleri.sy.545.
Suret-ül ihlas: Kur'an-ı Kerim'de şirkin ve küfrün envaını reddedip, tevhidi ilan eden ....diye başlayan 112.Sure. Bu sureye: Esâs, Tevhid, Tefrid, Tecrid, Necât, Velayet, Mârifet, Samed, Muavvize, Mazhar, Berâe, Nur, İman suresi de denilmektedir.Mâni, Müzekkire gibi isimleri de vardır. Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat.sy.432.
Aşere-i Mübeşsere'den bir mübarek sahabiye -radıyallahu anh- "Dua et de gözün açılsın ." denilince; "Ben Allah c.c. ın kaderini gözümün nurundan çok severim " demiş.Duası makbul olduğu halde "Gözümün nurunu aç yarabbi !" dememiş.Onada razı. Bakara Suresi Tefsiri.cilt.2.sy.306. Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan.
Güneşe niçin "sirac"denilmiş?(M.N.) 193.şemme,10.risale; (M.N.) 197:14.Reşha. Bir Hazinenin Anahtarı. Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.227.
Her kim beni rüyada görürse; ayık olarak da görecektir.(yahut, beni ayık halde görmüş gibidir..) zira şeytan şeklime giremez... Ashabın ve diğer büyük zatların da şekline şeytanın giremeyeceği çeşitli rivayetlerle sabittir.. Muhtar'ül Ehadisin Nebeviyye. İzahlı Tercümesi. Hadis-i Şerifler Ve Vaaz Örnekleri. Es-Seyyid Ahmed Haşimi. sy.550.
RÜYA الرؤيا Bölümler İçin Önizleme İlişkili Maddeler TÂBİRNÂME Rüya tabiriyle ilgili eserlerin genel adı. UYKU
1/2 Müellif: İLYAS ÇELEBİ Sözlükte “görmek” anlamındaki rü’yet kökünden türeyen rü’yâ kelimesi uyku sırasında zihinde beliren görüntülerin bütününü (düş) ifade eder. Sözlük anlamı aynı olan hulm (çoğulu ahlâm) ise daha çok korkunç düşler için kullanılır. Hz. Peygamber, “Rüya Allah’tan, hulm ise şeytandandır” demiştir (Buhârî, “Taʿbîr”, 3, 4, 10, 14; Müslim, “Rüʾyâ”, 2; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 5). Rüyaların rahmânî olanına “rü’yâ-yı sâdıka, sâliha, hasene”; şeytânî olanına “hulm” denilir. Ehâdis, menâm ve mübeşşirât kelimelerinin de “rüya” anlamında kullanımları vardır. Adgās (ot demetleri) kelimesinin bir âyette ahlâma izâfe edilmesiyle ortaya çıkan “adgāsü ahlâm” tabiri (Yûsuf 12/44) “yaşı kurusuna karışmış ot demetleri gibi yenisi eskisine karışmış uyku halleri, hiçbir anlamı olmayan karmakarışık hayaller” anlamına gelmektedir. Taşköprizâde rüyanın düşünme yetisinin (nefs-i nâtıka) bir işlevi olduğunu, hakikatinin olmaması durumunda insanda var olan yetilerin yaratılmasının bir anlamı olmayacağını söyler (Miftâḥu’s-saʿâde, I, 335).
Rüya insanla birlikte var olan bir olgudur. İnsan fizyonomisi üzerinde yapılan araştırmalar rüyanın yeme içme gibi bir ihtiyaç olduğunu göstermektedir. İlkel toplumlar yaşanan olaylarla görülen rüyaların ayırt edilmesi hususunda uzun süre tereddüt etmiş ve rüyada görülenlerin uyanıkken yaşananlar kadar gerçek olduğunu düşünmüştür. Eski Mısırlılar, Asurlular ve Yunanlılar’da kâhin ve büyücülerin en önemli görevlerinden biri rüyaları yorumlamaktı. Rüya tabiri konusunda ilk metinler milâttan önce 5000’li yıllarda Asurlular tarafından yazılmıştır. Bu konuda günümüze ulaşan en eski eser, British Museum’da saklanan ve milâttan önce 2000 yıllarına ait olduğu tahmin edilen bir Mısır papirüsüdür. Burada 200 çeşit rüya tabirine yer verilmektedir. Eski Mısır inancına göre vazifesi rüya gören kişileri uyarmak ve onların sorularına cevap vermek olan Serapis adında bir tanrı vardır. Kâhinler ve rüya tabircileri bu tanrıya ait tapınaklarda otururdu. Milâttan önce 669-626 yılları arasında Ninevâ’da yaşamış olan Asur İmparatoru Asurbanipal’in kütüphanesinde rüyaya dair taş basması eserler bulunmuştur. Milâttan önce 1500-1000 yıllarında Hindistan’da yazılan Vedalar’da rüyalara ait listeler yer almaktadır. Eski Yunanlılar uykuda ruhun vücudu terkedip tanrıları ziyarete gittiğine inanırlardı. Rüya konusunda Hipokrat, Eflâtun ve Aristo’ya bazı eserler nisbet edilir (Türek, s. 13; Çoruh, s. 59-62). Démocritos’tan Hıristiyanlığın ortaya çıkışına kadar geçen sürede Grekçe olarak yirmi altı rüya tabiri kitabının yazıldığı tesbit edilmiş olup bunlardan sadece Efesli Artemidoros’un (Artîmîdur) Huneyn b. İshak tarafından Kitâbü Taʿbîri’r-rüʾyâ adıyla Arapça’ya tercüme edilen eseri (nşr. Tevfik Fehd, Dımaşk 1964) günümüze kadar gelmiştir. Yunanistan, İtalya ve Anadolu’daki anlayışları beş kitap halinde toplayan bu eserin ilk üç kitabında rüya tabirlerine, son ikisinde rüya tabircisi olmak için gereken şartlara yer verilmiştir (Çoruh, s. 59-62).
Tevrat’ın Tekvîn bölümünde Hz. Yûsuf’un rüyalarından bahsedilir. Ayrıca Talmud’un son kısmında rüyalarla ilgili bir bölüm bulunmaktadır. İncil’de rüya anlamına gelen on iki ayrı kelime geçmekte, bu arada birçok yahudi ve hıristiyan rüya tabircisinin varlığı bilinmektedir. İslâm öncesi Türkler’de rüyanın haber taşıyıcılık açısından önemli bir yeri vardı. Uygur Türeyiş efsanesinde -Bögü Kağan örneğinde görüldüğü gibi- hanlar gördükleri rüyalar doğrultusunda hareket etmişlerdir (Ögel, I, 75). Câhiliye devrinde rüya tabiri yaygın bir uygulamaydı, kâhinlerin görevlerinden biri de rüyaları yorumlamaktı. Bunlar arasında Şık, Satîh, Râbia b. Nasr el-Lahmî ve Sevâd b. Karîb gibi meşhur isimler vardı.
Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim, Yûsuf ve Mısır hükümdarının gördüğü rüyalardan söz edilmekte (Yûsuf 12/4-5, 43, 100; es-Sâffât 37/105), Resûl-i Ekrem’in gördüğü bir rüyanın doğru çıktığı Allah tarafından bildirilmektedir (el-Feth 48/27). Kur’an’da rüyaların yorumu için “ta‘bîrü’r-rü’yâ” (Yûsuf 12/43), “te’vîlü’r-rü’yâ” (Yûsuf 12/100), “te’vîlü’l-ahlâm” (Yûsuf 12/44), “te’vîlü’l-ehâdîs” (Yûsuf 12/6, 21) tamlamaları ve “iftâ” (hüküm açıklama) kelimesinin çeşitli türevleri (Yûsuf 12/43, 46) kullanılmıştır. Hz. Yûsuf’a rüyaların yorumunun öğretildiği (Yûsuf 12/6, 21), Hz. İbrâhim, Ya‘kūb ve Yûsuf’un gördükleri rüyaları tabir ederek bu yorum ışığında hareket ettikleri (Yûsuf 12/4-6; es-Sâffât 37/102) belirtilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim’den rüyasında oğlunu kurban etmesinin istendiği (es-Sâffât 37/100-113), Hz. Yûsuf’un rüyasında on bir yıldızın, ay ve güneşin kendisine secde ettiğini gördüğü ve bu rüya ile onun ileride peygamber olarak seçileceğine işaret edildiği (Yûsuf 12/4-5), yine Yûsuf’un Mısır’da hapse atılması sırasında hapisteki iki gencin ve Mısır kralının (Yûsuf 12/36, 41-49) gördüğü rüyaları yorumladığı (Yûsuf 12/99-100) haber verilmektedir. Cenâb-ı Hak, Bedir Gazvesi öncesinde Resûlullah’a düşmanlarının sayısını rüyasında az göstermiş (el-Enfâl 8/43), Hudeybiye öncesinde müslümanlarla birlikte Mekke’ye gireceğine ilişkin gördüğü rüya bir yıl sonra gerçekleşmiş (el-Feth 48/27), Hz. Peygamber’den mûcize göstermesini isteyenlere karşı Bedir Gazvesi veya Mekke’nin fethi öncesinde gördüğü rüyalardan söz edilmiştir.
Hadislerde rüyanın insan hayatındaki yerine ve önemine defalarca değinilmiştir. Resûl-i Ekrem’e ilk vahiy sâlih rüya şeklinde gelmiş, altı ay müddetle vahiy bu şekilde devam etmiştir. Bir hadiste yirmi üç yıllık vahiy müddeti içerisindeki bu altı aylık zaman dilimi kastedilerek, “Müminin sâdık rüyası nübüvvetin kırk altıda biridir” buyurulmuş (Buhârî, “Taʿbîr”, 5; İbn Mâce, “Taʿbîr”, 1; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 2-3), vahyin kesilmesine karşılık mübeşşirâtın devam ettiği bildirilmiştir (Buhârî, “Taʿbîr”, 6). Hadis mecmualarında “Kitâbü’r-Rü’yâ” ve “Kitâbü Ta‘bîri’r-rü’yâ” başlığı altında Hz. Peygamber’in rüyalarına ve yorumlarına yer verilmiştir. Resûlullah’ın sabah namazından sonra sahâbîlere, “İçinizde rüya gören var mı?” diye sorduğu, varsa tabir ettiği (Buhârî, “Taʿbîr”, 47; Ebû Dâvûd, “Îmân”, 10; Dârimî, “Rüʾyâ”, 13), zaman zaman kendi rüyalarını da anlattığı ve tabir ettiği yahut ashaptan birine tabir ettirdiği, güzel rüyaların anlatılıp tabir edilmesini hoş karşıladığı, kötü rüyaların anlatılmasını ve tabir edilmesini istemediği belirtilmiştir. Öte yandan ashap içinde Hz. Ebû Bekir’in rüyaları isabetli tabir ettiğine dair yaygın bir kanaat vardır. Ezanı ilk önce rüyasında görenin Abdullah b. Zeyd b. Sa‘lebe olduğu ve Resûl-i Ekrem’in de bunu onayladığı bilinmektedir (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 28; İbn Mâce, “Eẕân”, 1).
Tefsir âlimleri rüyanın oluşumunu genel olarak Zümer sûresinin 42. âyetine dayanarak açıklar. Söz konusu âyette Allah’ın ölmek üzere olanların canını aldığı, ölmeyenleri de uykularında -bedenlerinden alıp kendilerinden geçirdiği-, ardından ölümüne hükmettiği kimselerin canlarını yanında tuttuğu, ötekilerini belli bir süreye kadar salıverdiği bildirilmektedir. Uyuyan insanda idrak bulunmadığını belirten Mu‘tezile âlimleri rüyada görülenlerin hayalden ibaret olduğunu söylemiştir. Ancak âlimlerin büyük çoğunluğuna göre rüya insanın ruhu ile gördüğü ve aklı ile idrak ettiği bir olaydır. Rüya, mâna âleminden rü’yet âlemine semboller şeklinde indirilen ilham olarak da değerlendirilir. Sûfîler ise rüyayı uykuda misal âlemini seyreden ruhun gördüklerini uyanınca hatırlaması şeklinde açıklamaktadır.
Dinî literatürde üç çeşit rüyadan söz edilir. 1. Rahmânî rüya. Rüya denildiğinde ilk akla gelen budur; bu rüyaya “rü’yâ-yı sâdıka, rü’yâ-yı sâliha” da denir. Bu tür rüyayı mübeşşirât diye niteleyen Hz. Peygamber, “insanın metafizik âlemle olan ilişkisi ve oradan aldığı müjdeleyici bilgi ve işaretler” anlamına gelen mübeşşirâtın nübüvvetin sona ermesinden sonra da devam edeceğini bildirmiştir (Buhârî, “Taʿbîr”, 5; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 2-3; İbn Mâce, “Taʿbîr”, 1). 2. Şeytânî rüya. Şeytanın aldatma, vesvese ve korkutmalarıyla meydana gelen karışık hayaller, düşler, telkinlerdir. Bunların anlatılması ve yorumlanması tavsiye edilmemiştir. 3. Nefsânî rüya. Nefsin hayal ve kuruntuları, uyku esnasındaki dış etkiler ve günlük meşgalelere ilişkin rüyalardır (Seyyid Süleyman el-Hüseynî, I, 4). Rüya konusunda genel görüşleri derleyen Ali b. Hüseyin el-Mes‘ûdî, ruhun dinginlik ve berraklık derecesine göre rüyaların az veya çok gerçek çıkacağını belirtir (Mürûcü’ẕ-ẕeheb, II, 175-179). Gazzâlî rüyayı, uykuda insan ruhu ile levh-i mahfûz arasındaki perdenin kalkmasıyla levhte yazılı olan şeylerin bazısının insan kalbine yansıması olarak açıklar (İhyâ, IV, 903). Fahreddin er-Râzî de benzer açıklamalar yapar (Mefâtîḥu’l-ġayb, XVIII, 135). İbn Haldûn’a göre rüya, uykuda insan ruhunun mânalar âlemine dalması sonucunda gaipten kendisine akseden varlıklara ait şekil ve sûretleri bir anda görmesinden ibarettir. Eğer bu akis zayıf, hayaldeki remzi de açık bir şekilde aksettirmiyorsa tabire muhtaçtır (Mukaddime, I, 380-384). İbn Haldûn, Muḳaddime’nin meslekler bölümünde rüya tabiri ve tabircilerinden, rüyanın doğruluğuna delâlet eden alâmetlerden ve rüyanın vahiyle münasebetinden söz eder (II, 1136-1141).
Kelâm âlimleri rüyayı Allah Teâlâ’nın rüyada görülüp görülemeyeceği ve rüyanın bilgi kaynağı olup olmadığı yönünden tartışmıştır. Allah’ın rüyada görülüp görülemeyeceği meselesinde Şîa ve Mu‘tezile âlimlerinin görüşü olumsuz, Ehl-i sünnet’in görüşü olumludur. “Beni rüyasında gören gerçekten görmüş demektir, çünkü şeytan benim sûretime giremez” hadisi sebebiyle (Buhârî, “ʿİlim”, 38, “Taʿbîr”, 10; Müslim, “Rüʾyâ”, 10-11; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 4) Hz. Peygamber’in rüyada görülebileceği görüşü genelde olumlu karşılanmıştır. Kelâm âlimlerinin umumi kanaatine göre rüya kesin bilgi vasıtası değildir; dolayısıyla rüyada Resûl-i Ekrem’i görerek ondan tâlimat aldığını söyleyenlere itibar edilmez. Hz. Peygamber, “Uyanıncaya kadar uyuyan kişiden kalem kaldırıldı” buyurmuştur (Buhârî, “Ṭalâḳ”, 11; “Ḥudûd”, 22; Ebû Dâvûd, “Ḥudûd”, 17). Buna göre mükellef olmayan bir kişinin uykusunda gördükleriyle nasıl amel edilebilir? (Üsâme M. el-Avadî, s. 46-49). Mutasavvıflar ise çok önemli konularda rüya yoluyla elde ettikleri bilgilere dayandıklarını ileri sürmektedir. Buna örnek olarak varlık mertebelerini mübeşşirât yoluyla Resûlullah’tan aldığını iddia eden Muhyiddin İbnü’l-Arabî gösterilebilir. Şiîler de mâsum imamın rüya yoluyla gördüğü hususların hüccet olduğu kanaatindedir (Mirza Muhsin el-Usfûr, s. 68-88).
İslâm filozofları rüyayı birtakım sembollerin (sûretler) mütehayyile gücünden ortak duyuya yansıması olarak izah eder. Onlara göre sâdık rüyalar nefsin melekût âlemiyle ilişkisinden ortaya çıkar. Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, Uyku ve Rüyanın Mahiyeti Üzerine adlı risâlesinde uyku ve rüyanın nefsin bir fonksiyonu olduğunu, rüya yorumunun tabiat bilimleri arasında önemli bir yer tuttuğunu belirtir. Kindî, uykuda devre dışı olan duyu güçlerine mukabil tasarlama ile düşünme güçlerinin serbest kaldığını, böylece rüya olayının gerçekleştiğini söyler (Felsefî Risaleler, s. 130). Fârâbî de rüyaları muhayyile gücüyle ilişkilendirmekte, bu gücün rüyaların oluşumunda belirleyici bir işlevinin bulunduğunu kaydetmektedir (el-Medînetü’l-fâżıla, s. 108-113).
Rüyaların sebebini ve yorumunu açıklamak üzere el-Ḳavl fî sebebi’l-menâmât adlı bir risâle yazan İbn Sînâ’ya göre rüya nefsin muhayyile gücünün etkiye açık olma özelliğiyle meydana gelmekte olup güçlü konuma geçmiş olan nefis uykuda fizik ötesi âlemden bilgi alabilmektedir. Muhayyilesi dış duyuların denetimi dışında kalan kişinin fizik ötesi âleme yönelişi artar. Beden sağlığının bozuk olması ve muhayyile ile hatırlama güçlerinin iyi çalışmaması gibi engeller bulunmadığı takdirde nefis muhayyileden kurtularak ilâhî âleme yönelir. Bu esnada oradan gelen bilgiler nefiste yer eder, böylece metafizik âleme ilişkin bir algı gerçekleşmiş olur. Bazan muhayyile gücü nefisle fizik ötesi âlemin arasına girerek görüntüyü engeller. İbn Sînâ’ya göre rüyalar yalnız metafizik âlemden nefse gelen etkilere dayanmaz, ayrıca insanın fizyolojik durumundan kaynaklanan rüyalar da söz konusudur. Aç kimsenin rüyada yiyecek, üşüyenin ateş görmesi bu türdendir. Bu durumda nefis ilk gördüğü şeyler üzerine hayaller oluşturmaya başlar. Bunlar karışık rüyalar olup ancak tabirle açıklanabilir. Muhayyile gücü bazan olayları gerçek şekliyle, bazan benzerleriyle tahayyül eder, bazan da nefis melekût âlemiyle iletişime girmeksizin bir şeyi gerçekten müşahede ediyormuş gibi davranır, halbuki nefsin gördüğü şey onun sûreti değil benzeridir (Durusoy, s. 106-114).
Modern fizyoloji ve psikoloji, araştırmalarını rüyaların oluşmasında dış ve iç etkenlerin rolleri üzerinde yoğunlaştırmıştır. Genellikle fizyolojide rüyanın büyük beyindeki benlik olaylarıyla ilgili olduğu, dış ve iç etkenlere bağlı şekilde oluştuğu kabul edilmektedir. Bazı bilim adamları rüyanın görüldüğü anın tam olarak belirlenmesini sağlayan fizyolojik ipuçları bulmuştur. İnsan, hayatının yaklaşık üçte birini uyku ile geçirir ve bu esnada beden dinlenir. Rüya ise daha çok hızlı göz hareketleri (REM) adı verilen ara evrelerde görülür. Hâfız olanların rüyada ezberlerini tekrar etmesi örneğinde olduğu gibi günlük hayatta bazı işler üzerinde yoğunlaşanlarda REM uykusunun arttığı gözlenmektedir. Uyku ve rüyanın vücudun dinlenmesi, duyguların ve mizacın düzenlenmesi, bilinç altının açığa çıkması gibi biyolojik, fizyolojik ve psikolojik işlevleri vardır (Güven – Belbağı, s. 48-52). Dış uyaranların uyuyanlar üzerindeki tesirlerini ilmî yöntemle ilk inceleyen Louise Ferdinand Maury uyku esnasında temas, koku, tat şeklinde muhtelif uyaranlar kullanmış, bunları kendine uygulatmış, ardından rüyalarını kaydettirmiştir. XX. yüzyılda rüya ve yorumlarıyla ilgili çalışmalar psikoloji ve fizyoloji araştırmacıları tarafından sürdürülmüştür. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’e göre insanın yaşama kaynağı ve canlı organizmanın faaliyet amacı korunma ve cinsellik içgüdüleridir. Uygarlığın gelişmesine paralel olarak korunma içgüdüsü ikinci plana itilince geriye cinsellik içgüdüsü kalmıştır. Bu da libido denilen idare merkezinde planlanmaktadır. Cinsel duygularla toplumdaki kuralların çatışması veya bu isteklerin bilinç altına itilmesi kişide birtakım kompleksler meydana getirir. Rüyada görülenler bu komplekslerin, bilinç dışı arzuların akıl sansürü ve baskısından kurtulmuş olarak örtülü bir şekilde tezahürüdür (Türek, s. 23-31). Alfred Adler ise rüya olaylarını yorumlamada aşağılık duygusuna dikkat çeker; rüyaların geçmişten çok geleceğin planlanmasına yardımcı olma işlevi üstlendiğini ileri sürer. Carl Jung, toplumsal bilinç altının etkilerine dayanarak simgelerin kişi için özel anlam taşıdığını vurgular (a.g.e., s. 31-33; Çoruh, s. 96-131). Alman ekolü psikologlarının çoğu Freud’ün yaklaşımını hatalı bulmaktadır. Munich Kliniği hekimlerinden Bumke, “Psikoanaliz ölmüştür, mersiyesi bile okunmuştur” demektedir (a.g.e., s. 46). Rüyaları tıpkı masal ve mitoslar gibi semboller dili olarak niteleyen Erich Fromm bunun unutulan bir dil olduğunu kaydetmektedir. Fromm onu yeniden hatırlamanın gereğini ortaya koymak için Rüyalar,
Masallar, Mitoslar adlı eserini yazmıştır. Ona göre insanlık tarihinin en eski eserlerinden olan mitoslarla günlük yaşantının ürünleri olan rüyalar birbiriyle şaşırtıcı benzerlik göstermektedir. Günümüz insanı onlara gereken değeri vermeyi ve onları bir tecrübe hazinesi olarak görmeyi unutmuştur; bu sebeple onların dilinden anlamamaktadır (Rüyalar, Masallar, Mitoslar, s. 23-38).
İslâm kültüründe rüyaların yorumlanması (tabir) yaygın bir uygulamadır. “Uykuda yaşanan olayların enfüsî ve âfâkî yönlerini ayırt edip bir karîne ile onların ötesindeki hakikate geçme” demek olan tabir sembolik bir dilin çözümlenmesidir. Rüya tabiri yapanlara “muabbir”, bu maksatla yazılan kitaplara “tâbirnâme” denilmektedir. Rüya tabir edenin rüyada görülen hayalî şekillerin iç ve dış yönlerini ayırt edip bir karîne ile ötelerindeki hakikate ulaşması, rahmânî olanını şeytânî olanından ayırt edecek maharette olması gerekir. Çünkü bazı insanlara rüyada olaylar “filtrelendirilmiş” olarak, bazılarına da “filtresiz” gösterilir. Bu sebeple Taşköprizâde, eski Yunanlılar’da ayak takımının rüyalarına değil filozof ve devlet adamlarının rüyalarına önem verildiğini belirtir (Miftâḥu’s-saʿâde, I, 335). Rüya tabircisinin Kur’an’da geçen teşbihleri ve sembolik ifadeleri bilmesi, rüyaları yorumlarken bunlardan yararlanması gerekir. Ayrıca kelimelerin etimolojisini, darbımeselleri, deyimleri iyi bilmelidir. Her ne kadar rüya tabirinin Allah vergisi olduğunu, dolayısıyla sonradan kazanılamayacağını ileri sürenler varsa da çoğunluk, onun sembollerle ifade edilen şifreleri çözmeye dayanan bir maharet sayıldığı ve bu hususta başarılı olmak isteyenlerin rüyanın cinsi, sınıfı ve tabiatı gibi hususları bilmesi, bunlardan birini diğeriyle telif etmeyi başarması ve yorumlamak istediği rüyanın nerede, nasıl, ne zaman ve kim tarafından görüldüğünü tesbit etmesi gerektiğini söylemektedir.
İslâm geleneğinde rüya tabiriyle ilgili olarak Dânyâl, Ca‘fer es-Sâdık, İbn Sîrîn, Ebû İshak İbrâhim el-Kirmânî, Câbir el-Mağribî, Nasr b. Ya‘kūb ed-Dîneverî, İbn Ebü’d-Dünyâ, Abdülganî en-Nablusî ve Seyyid Süleyman el-Hüseynî gibi müelliflere nisbet edilen eserler önemlidir. Bilhassa Muhammed b. Sîrîn’in rüya tabirlerini konularına göre sıralayan Kitâbü Taʿbîri’r-rüʾyâ’sı, Abbâsî halifelerinden Mehdî-Billâh döneminde yaşayan İbrâhim el-Kirmânî’nin Kitâb-ı Düstûr’u, İbn Kuteybe’nin Kitâbü Taʿbîri’r-rüʾyâ’sı, Memlük kumandanlarından Halîl b. Şâhin’in el-İşârât fî ʿilmi’l-ʿibârât adlı eserinden esinlenerek Seyyid Süleyman el-Hüseynî tarafından yazılan Kenzü’l-menâm ve Abdülganî en-Nablusî’nin Taʿṭîrü’l-enâm fî taʿbîri’l-menâm adlı eseri zikredilebilir. Bu konudaki literatürü tanıtan çalışmalara örnek olarak N. Bland’ın “On the Muhammedan Science of Tabir or Interpretation of Dreams” adlı makalesi (JRAS, XVI [1856], s. 118-171), Annemarie Schimmel’in Halifenin Rüyaları, İslamda Rüya ve Rüya Tabiri adlı eseri, Şiî müellifleri tarafından yazılan rüya tabiriyle ilgili eserler için Mirza Hüseyin en-Nûrî et-Tabersî’nin Hz. Peygamber’in, diğer peygamberlerin, on iki imamın ve daha başka kişilerin rüyalarına yer veren Dârü’s-selâm fîmâ yeteʿallaḳu bi’r-rüʾyâ ve’l-menâm’ı (Beyrut 1412/1992) gösterilebilir.
BİBLİYOGRAFYA Tehânevî, Keşşâf, I, 56; İbn Sîrîn, Taʿbîrü’r-rüʾyâ, Beyrut, ts. (Mektebetü’s-sekāfiyye), s. 2-5; Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, Felsefî Risaleler (trc. Mahmut Kaya), İstanbul 2002, s. 130; Fârâbî, el-Medînetü’l-fâżıla (nşr. Albert Nasrî Nâdir), Beyrut 1986, s. 108-113; İbn Kuteybe, Taʿbîrü’r-rüʾyâ (nşr. İbrâhim Sâlih), Dımaşk 1422/2001, s. 23-45; Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb (Abdülhamîd), II, 175-179; Gazzâlî, İhyâ (trc. Ahmed Serdaroğlu), İstanbul 1975, IV, 903; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, Beyrut, ts. (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), XVIII, 135; Muhyiddin İbnü’l-Arabî, er-Rüʾyâ ve’l-mübeşşirât (nşr. Mahmûd Mahmûd el-Gurâb), Dımaşk 1414/1993, s. 18-30; İbn Haldûn, Mukaddime (trc. Süleyman Uludağ), İstanbul 1982-83, I, 380-385; II, 1136-1141; Taşköprizâde, Miftâḥu’s-saʿâde, I, 335-337; Mirza Hüseyin en-Nûrî et-Tabersî, Dârü’s-selâm fîmâ yeteʿallaḳu bi’r-rüʾyâ ve’l-menâm, Beyrut 1412/1992, s. 69-130; Seyyid Süleyman el-Hüseynî, Kenzü’l-menâm: Mükemmel ve Mufassal Rüyâ Tâbirnâmesi, İstanbul 1340-41, I, 4; Sigmund Freud, Rüya Yorum Metodu (trc. Ayşegül Günkut), İstanbul 1964, s. 11; a.mlf. – İbrahim Türek, Rüyalar, İstanbul 1965, s. 10-33; Hakkı Şinasi Çoruh, Rüya Dünyamız, İstanbul 1968, s. 46, 59-62, 96-131; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Ankara 1971, I, 75; Mirza Muhsin el-Usfûr, Bülġatü’ş-Şîʿati’l-kirâm fî taʿbîri’r-rüʾyâ ve’l-menâm, Küveyt 1406/1986, s. 68-88; Ahmet Avni Konuk, Fususü’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1989, II, 222; Üsâme M. el-Avadî, Aḥkâmü Tefsîri’r-rüʾyâ ve’l-aḥlâm fi’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm ve’s-sünneti’l-muṭahhara, Beyrut 1411/1991, s. 46-49; E. Fromm, Rüyalar, Masallar, Mitoslar (trc. Aydın Arıtan – Kaan H. Ökten), İstanbul 1992, s. 23-38; Ali Durusoy, İbn Sina Felsefesinde İnsan ve Alemdeki Yeri, İstanbul 1993, s. 106-114; A. Schimmel, Halifenin Rüyaları: İslamda Rüya ve Rüya Tabiri (trc. Tûba Erkmen), İstanbul 2005, s. 17-31; Abdullah M. Emîn Yûnus el-Ömerî, er-Rüʾyâ ve’l-aḥlâm fi’s-sünneti’n-nebeviyye, Amman 1425/2005, s. 15-27; M. Yusuf Güven – Osman Fatih Belbağı, Hakikat Penceresi mi? Hayal Perdesi mi? Rüya, İstanbul 2006, s. 48-52; Cemal Anadol, Ansiklopedik Rüya Yorumları Sözlüğü, İstanbul, ts. (Türkmen Kitabevi), s. 9-14; M. Nazif Şahinoğlu, “Ta’bir”, İA, XI, 602-604; İlyas Çelebi, “Rüya”, İslâm’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, İstanbul 1997, IV, 29-32.
2/2 Müellif: SÜLEYMAN ULUDAĞ TASAVVUF. İlk zâhid ve sûfîlerden itibaren rüya tasavvufun önemli bir konusu ve bilgi kaynağı olmuştur. Peygamberlerin gördüğü rüyalar vahiy, takvâ sahibi müminlerle velîlerin gördüğü rüyalar ilham mahiyetindedir. Gazzâlî, Resûl-i Ekrem’den sonra vahiy gelmeyeceğinden gayb âlemiyle ilişkinin rüya ile kurulduğunu belirtir (İḥyâʾ, IV, 488; el-Münḳıẕ, s. 44). İlk sûfî müelliflerden Muhammed b. İbrâhim el-Kelâbâzî et-Taʿarruf’ta, Kuşeyrî er-Risâle’de rüya konusuna müstakil bir yer ayırmıştır. Kuşeyrî’ye göre rüya bir nevi keramettir; mahiyet olarak kalple ilintilidir, kalbe gelen hâtır (mânevî hitap) ve muhayyile ile tasavvur edilen bir haldir; uykuda bütün his ve şuur hallerinin tamamen yok olmadığı bir sırada görülür. Rüya, insanların kalplerinde yaratılan ve karar kılan şeyin tahayyül ve tasavvur yoluyla idrak edilmesidir. İnsan uyuduğu zaman beş duyu organı ile maddî âleme ait şeyleri his ve idrak etme kabiliyeti kendisinden gider; duyulur ve zorunlu bilgilerle meşgul olan muhayyile ve tasavvur melekesi kendisini bu gibi şeylerden sıyırır. Uyandığı zaman rüyada gördüğü hallerin uyanık iken müşahede ile hissettiği duyulur ve zorunlu bilgilere nazaran zayıf olduğunu görür. Bir şeyi uyanık iken görmekle rüyada görmek arasındaki fark gün ışığında görmekle lamba ışığında görmek arasındaki farka benzer (Kuşeyrî, s. 715).
Tasavvuf kaynaklarına göre Hak’tan ve rüya meleğinden kaynaklanan rüyalara sâdık rüya, nefisten ve şeytandan kaynaklananlara kâzib rüya denir. Sâlih müminlerin gördüğü rüyalar genellikle müjdeleyici nitelikte olduğundan bunlara büşrâ veya mübeşşire adı verilir (a.g.e., s. 714). Uyarı niteliğinde olan rüyalar da vardır. Bu tür rüyalara tahrîr (bilgilendirme) rüyaları denilir. İbadet ve taatten uzaklaşan kula bu türden rüyalar gösterilerek tövbeye ve kulluğa yönlendirilir. Sâdık rüyaların üçüncü kısmı ilham rüyalarıdır. Kişi bu tür rüyalarda kendini din ve hayır hizmetlerinde bulunurken görür. İlham rüyalarının gösterilmesindeki amaç kulluğun daha da arttırılmasıdır. Şeytandan veya nefisten kaynaklanan ve adgāsü ahlâm ya da kâbus adı verilen kâzib rüyalar karışık, anlamsız ve genellikle hüzün vericidir (İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, II, 495).
Tasavvufta rüya sadece uykuya has değildir. Sûfîlere göre âlem bir hayal, rüya da hayal olan âlemin müşahedesidir. Bir hadiste, “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” buyurulmuştur (Aclûnî, II, 313). İnsan âhirette dünya hayatının bir rüya ve hayalden ibaret olduğunu anlayacaktır (Mevlânâ, III, 141; IV, 291). Rüya uykuda, uyanıkken ve uyku ile uyanıklık arasında görülebilir. Sûfîler bu anlamda rüyaları vâkıat, hayâlât, havâtır, idrâkât, letâif gibi yakın anlamlı kelimelerle ifade etmişler, uyku için de mâna kelimesini kullanmışlar, tasavvufî âdâba riayet ederek sâdık rüyalara nâil olmak için uyuyan kimseye “Hakk’ın vahdet ve mâna âlemine misafir olan kimse” anlamında mihman demişlerdir.
Bazı sûfîler uyanık olmanın uykuda olmaktan daha iyi olduğunu söylerken bazıları rüyada Allah’ı, Hz. Peygamber’i ve evliyayı görmenin mümkün olduğunu belirterek uykunun ayrı bir önemi bulunduğunu ileri sürerler. Nitekim Resûl-i Ekrem, “Rüyada beni gören gerçekten beni görmüştür, çünkü şeytan benim sûretime giremez” buyurmuştur (Buhârî, “ʿİlim”, 38, “Taʿbîr”, 10; Müslim, “Rüʾyâ”, 10-11; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 4). Bâyezîd-i Bistâmî rüyada gördüğü Allah’a kendisine nasıl varacağını sorduğunda, “Nefsini bırak da öyle gel” cevabını almış (Kuşeyrî, s. 719), Râbia el-Adeviyye, Resûlullah’ın, “Beni seviyor musun?” şeklindeki sorusuna, “Ey Allah’ın resulü! Seni kim sevmez ki? Fakat Hak Teâlâ’nın muhabbeti her tarafımı öyle kaplamıştır ki O’ndan başkasına gönlümde yer kalmamıştır” diye karşılık vermiştir (Ferîdüddin Attâr, s. 80).
Bazı sûfîler, rüyalarında Allah’tan ve Hz. Peygamber’den aldıkları işaret üzerine irşad faaliyetine başlamıştır. Rivayete göre halk, Cüneyd-i Bağdâdî’den kendilerine vaaz etmesini istemiş, Cüneyd, üstadı Serî es-Sakatî’nin halkın bu arzusuna uymasını söylemesine rağmen kendini irşada ehil görmediğinden bu işe başlamayı göze alamamış, ancak rüyasında Resûl-i Ekrem’den halkın isteği yönünde bir işaret alınca tutumunu değiştirmiş, aynı gece Serî de rüyasında Allah’tan bu yönde bir işaret aldığını kendisine aktarınca irşada başlamıştır (Hücvîrî, s. 183; Ferîdüddin Attâr, s. 422). Bazı sûfîler de gördükleri bir rüyanın ardından tasavvuf yolunu tutmuştur. Üzerinde “Allah” yazılı bir kâğıdın yolda çiğnendiğini gören Bişr el-Hâfî, yerden kâğıdı alıp misk ile kokulandırdıktan sonra yüksekçe bir duvara koymuş, o gece rüyasında, “İsmimi aziz kıldın, ben de seni iki cihanda aziz kılacağım” diyen bir ses işitmiş, bunun üzerine tövbe edip tasavvuf yoluna girmiştir (Kuşeyrî, s. 68). Gördükleri rüya neticesinde hidayete eren gayri müslimler de vardır (Safedî, II, 47).
Kaynaklarda bazı sûfîlerin virdlerini rüyada Hz. Peygamber’den aldıkları belirtilir. Kuşeyrî, Ebû Bekir Muhammed b. Ali el-Kettânî’ye “yâ hay, yâ kayyûm! Lâ ilâhe illâ ente” zikrini rüyasında Resûlullah’ın öğrettiğini söyler (er-Risâle, s. 719). Bazı sûfî müellifler eserlerini Resûl-i Ekrem’den aldıkları tâlimatla yazdıklarını ileri sürmüştür. Muhyiddin İbnü’l-Arabî, 627 Muharreminde (Aralık 1229) Dımaşk’ta Hz. Peygamber’i rüyasında gördüğünü, onun kendisine bir kitap uzatarak, “Bu Fuṣûṣü’l-ḥikem’dir, bunu al ve halkın faydasına sun” dediğini, bunun üzerine kitabı alıp fazlasız ve noksansız halka sunduğunu ifade eder (s. 47). Felçli olan Muhammed b. Saîd el-Bûsîrî, Resûl-i Ekrem’i övmek için Ḳaṣîdetü’l-bürde’yi yazmış, bu kaside hürmetine kendisine şifa vermesi için dua etmiş, bir süre sonra Hz. Peygamber rüyasında elini onun yüzüne sürerek hırkasını üzerine atmış ve Bûsîrî iyileşmiştir (Kütübî, III, 368). Muhammed İkbal 1913’te Lahor’da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’yi rüyada görmüş, Esrâr-ı Ḫôdî adlı eserini onun işaretiyle kaleme almıştır. Kaynaklarda, sûfîlerin rüyalarında vefat eden velîleri görüp onlara âhiret ve kabir halleriyle ilgili sorular sorduklarına dair birçok örnek nakledilmektedir. Bişr el-Hâfî rüyasında Hz. Ali’yi görmüş ve kendisinden şu nasihati almıştır: “Sevap umarak zenginlerin fakirlere ikramda bulunması ne kadar hoş ise Allah Teâlâ’ya güvenen fakirlerin zenginlerden uzak durması da o kadar hoştur” (Kuşeyrî, s. 720).
Tasavvufî hayatta rüya mârifet, hikmet, vaaz, irşad, uyarı vb. hususların kaynağıdır. Pek çok dinî ve ahlâkî hakikate rüyada vâkıf olunmuştur. Birçok sûfî, zâhid ve velî gördüğü rüyaya göre hayatına ve davranışlarına yön vermiştir. Tarikatlarda rüyalar seyrüsülûkün bir parçası olarak görülmüştür. Mürşidin öncelikle görevlerinden biri müridinin gördüğü rüyayı tabir etmektir. Rüyalar sâlikin eğitiminde mürşide yardımcı olmakta, ayrıca sâlik tarafından katedilen mânevî mertebeyi göstermektedir.
Rüya tabirinin belirli usulleri vardır. Rüyalar enfüsî ve âfâkî olmak üzere iki şekilde tabir edilir. Tasavvufî rüyalar enfüsî, tasavvufî olmayanlar âfâkî olarak yorumlanır. Rüyalarda görülen motiflerin neyi sembolize ettiğini açıklayan birçok eser kaleme alınmış, böylece tasavvuf edebiyatında tâbirnâme, güzârişnâme, ta‘bîrât-ı vâkıât, ta‘bîrât-ı rü’yâ, rüyânâme, vâkıanâme, seyirnâme gibi isimlerle anılan bir tür gelişmiştir (bk. TÂBİRNÂME). İbnü’l-Arabî’nin Taʿbîrnâme-i Muḥyiddîn ʿArabî’si, Abdülganî en-Nablusî’nin Taʿṭîrü’l-enâm fî taʿbîri’l-menâm’ı, Kürd Muhammed Efendi el-Halvetî ve Karabaş Velî’nin Ta‘bîrnâme’leri, Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin’in Ravzatü’l-vâsılîn’i, Kutbüddinzâde İznikî’nin et-Taʿbîrü’l-münîf ve’t-teʾvîlü’ş-şerîf’i tasavvufî rüya tâbirnâmelerinin en meşhurlarıdır.
Bazı sözde sûfîlerin, “Rüyada Hz. Peygamber’i gördüm, bana şunu söyledi, bunu emretti” diyerek dinî hükümlere göre amel etmeyi terketmesi hatadır. Çünkü peygamberler dışındaki insanların rüyaları ile amel etmeleri, amellerinin şer‘î hükümlere aykırı olmaması şartına bağlıdır. Rüya her ne kadar vahyin bir parçası ise de tamamı değildir. Rüyanın vahyin bir parçası olması rüyayı gören kişinin sâlih ve takvâ sahibi olmasına bağlıdır. Bazı rüyaların şeytanın vesvesesi veya nefsin arzusu şeklinde gerçekleşmesi daima ihtimal dahilindedir. Rüya rüyayı görenden başkasını bağlamadığı gibi rüyayı göreni de her zaman bağlamaz. Rüya kişiye has ve ferdî bir bilgi kaynağıdır. Hiçbir zaman genel ve kesin bir hüküm ifade etmez.
BİBLİYOGRAFYA İbn Ebü’d-Dünyâ, Kitâbü’l-Menâm (nşr. L. Kinberg), Leiden 1994; Kelâbâzî, et-Taʿarruf, s. 153; Ebû Tâlib el-Mekkî, Ḳūtü’l-ḳulûb, Kahire 1961, I, 80; II, 133, 139; Kuşeyrî, er-Risâle (nşr. Abdülhalîm Mahmûd), Kahire 1966, s. 68, 173, 714-730; Hücvîrî, Keşfü’l-maḥcûb, s. 183, 457-462; Gazzâlî, İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn, Kahire 1358/1939, IV, 345, 488, 491; a.mlf., el-Münḳıẕ mine’ḍ-ḍalâl, Kahire 1991, s. 44; Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî, Âdâbü’l-mürîdîn, Beyrut 2005, s. 54; Attâr, Teẕkiretü’l-evliyâʾ, s. 80, 422; İbnü’l-Arabî, Fuṣûṣ (Afîfî), s. 47, 63, 85, 99; a.mlf., el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, Kahire 1293, II, 493-500; Necmeddîn-i Dâye, Mirṣâdü’l-ʿibâd, Tahran 1366 hş., s. 289-298; Mevlânâ, Mesnevî (trc. Veled İzbudak), İstanbul 1965, III, 141; IV, 291; İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1403/1983, I, 62; Safedî, el-Vâfî, II, 47; Kütübî, Fevâtü’l-Vefeyât, III, 368-369; Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, II, 313; Abdülgafûr Han en-Nâmî, Evâʾilü’l-ḫayrât, Haydarâbâd-Dekken 1965; Ebü’l-Alâ Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin Tasavvuf Felsefesi (trc. Mehmet Dağ), Ankara 1975, s. 118-120; Hasan Avni Yüksel, Türk-İslâm Tasavvuf Geleneğinde Rüya, İstanbul 1996; A. Schimmel, Halifenin Rüyaları: İslamda Rüya ve Rüya Tabiri (trc. Tûba Erkmen), İstanbul 2005.
WhatsApp 18 Kasım 2014, Salı Trabzon’dan Muhammet Şahintürk: “Levlak hadisi uydurma diyenler var. Bu hadisin durumu nedir?” HADİSİN KAYNAĞI VARDIR
Levlake levlake lemâ halaktü’l-eflâk” hadisi bir hadis-i kutsidir. Mânâsı şöyledir: “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın, ben âlemleri yaratmazdım” Hadis-i kudsi, mânâsı Cenab-ı Allah’a ait olup, Peygamber Efendimiz (asm) tarafından metin ve ifadeye dökülen ilâhî sözlerdendir. Hadis-i kudsîler genelde, “Allah dedi ki”, “Allah buyurdu ki” tarzında ifadelerle başlar. Çünkü mânâ doğrudan Cenab-ı Allah’a aittir. “Sen olmasaydın ben âlemleri yaratmazdım” hadis-i kudsîsi Risâle-i Nur’da birçok yönleriyle izah ve tefsir edilmiştir.1 Bedîüzzaman Hazretleri bu hadis-i kudsîden hareketle, (çekirdek-ağaç-meyve-meyve içinde yine çekirdek) misalinde olduğu gibi, Peygamber Efendimiz’in (asm) maddî ve mânevî varlığının bu kâinât ağacının hem çekirdeği, hem meyvesi hükmünde olduğunu kaydetmiş2 ve kâinatın varlık sebebi olarak Hazret-i Muhammed’i (asm) göstermiştir.3
Bedîüzzaman Saîd Nursî gibi bir hadis hafızı tarafından sıhhati sabit görülmüş ve âdetullaha uygun bir yaklaşımla açıklanmış, izah ve tefsir edilmiş bir hadis için, daha başka kaynak aramak abesle iştigal olur. Bu hadis, hadis kaynaklarında elbette yer alıyor. Hadis, Keşfü’l-Hafâ’da kayıtlıdır.4
BİZ İMAN HİZMETİ İLE MEŞGULÜZ
Eskiden mutezile akılcılıkta ifrat gitmişti, ama sahih hadisleri kabul ediyordu. Şimdi selefiye (Vahhabiler) aklı iptal edip nakilcilikte, yani hadislerin zahirine bağlılıkta ifrat gidiyor. Keza yine günümüzde, hadislerin belki yüzde doksanına sıhhat olarak güvenmeyen ve kabul etmeyen kimi insanların da boy gösterdiklerini görüyoruz. Belki yer yer etkiledikleri insanlar da oluyor. Aslına bakarsanız bu hadis münkirlerine nazaran, mutezile ve Vahhabiler daha tutarlıdır. Ne yapalım; imtihan dünyası bu! Bizim de Nur Talebeleri olarak hadisler, rivayetler ve bunların yorumları konusunda tek güvendiğimiz ve bel bağladığımız kaynak Risale-i Nur’dur. Herkes kendi hesabıyla Allah’ın huzuruna çıkacaktır. Biz nakillerle ve rivayetlerle meşgul değil; iman hizmetiyle meşgulüz. Bu meşguliyetle de Allah’ın huzuruna varmak istiyoruz. İhlâsımızı ve istikametimizi muhafaza edebilirsek, bu bize yeter.
Ömer Bey: “Göz zinası nedir? Cezası zina kadar ağır mıdır? Neler göz zinası sayılır?”
Zina fiili tektir. Bilinen kötü fiildir, kebâirdendir, yani büyük günahlardandır. O fiilin dışında kebâirden olan zinanın başka çeşidi yoktur. Göz zinâsı, kulak zinâsı, dil zinâsı, el zinâsı... vs. tarzında hadislerde geçen ifâdeler mecâzî ifâdelerdir. “Zinâya yol açan haram davranışlar”veya, “Büyük harama (kebâire) götüren öncü günahlar” demektir. Meselâ göz zinası, gözle harama bakış manasında kullanılmıştır. Gözü haramda kullanmak elbette haramdır. Bunun cezası ve kefareti, tövbe ve istiğfardır. Allah’a sığınmak ve gözü haramdan korumaktır. Gözün, nefsanî bir hazzın dürtüsüyle kendisine ait olmayana, kendisine helâl olmayana her bakışı haram, yani göz zinası kapsamına girer. Cenab-ı Hak, gözlerin harama bakışı konusunda bizleri şöyle uyarır: -“Allah gözlerin gizlice harama bakışını da bilir, gönüllerin sakladığını da.”5 -“Mü’minlere söyle! Gözlerini haramdan sakınsınlar.”6 -“Mü’min kadınlara söyle! Gözlerini haramdan sakınsınlar.”7 Peygamber Efendimiz de (asm) harama bakış konusunda şöyle buyurmuştur: -“Yâ Ali! Arka arkaya bakma! İlk bakış senin için bağışlanmış ise de, fakat ikincisi senin değildir. Bakışı sürdürmeye hakkın yoktur.”8 -Câbir bin Abdillah (ra): “Resûlullah’a (asm) ansızın bakışı sordum. Bana derhal gözümü çevirmemi emretti.”9
DİPNOTLAR: 1. Sözler, s. 72; Sözler, s. 215; Mesnevî-i Nûriye, s. 38 2. Mesnevî-i Nûriye, s. 99 3. Sözler, s. 113; Lem’alar, s. 329 4. Keşfü’l-Hafâ, 2/164, H. No: 2123 5. Mü’min Sûresi: 19 6. Nûr Sûresi: 30 7. Nûr Sûresi: 31 8. Tirmizî, Edep, 62; Müslim, Edep, 45; Ebû Dâvud, Nikâh, 43 9. Tirmizî, Âdâb, 62; Ebû Dâvud, Nikah, 43
MUÂVİYE b. EBÛ SÜFYÂN معاوية بن أبي سفيان Ebû Abdirrahmân Muâviye b. Ebî Süfyân Sahr b. Harb b. Ümeyye el-Ümevî el-Kureşî (ö. 60/680) Sahâbî, Emevî hilâfetinin kurucusu (661-680). İlişkili Maddeler Babası EBÛ SÜFYÂN Kureyş kabilesinin reislerinden, sahâbî. Annesi HİND bint UTBE Ebû Süfyân’ın karısı.
Müellif: İRFAN AYCAN 602 veya 603 yılında Mekke’de doğdu. Ebû Süfyân ile Hind bint Utbe b. Rebîa’nın oğlu, Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyân’dan dolayı Hz. Muhammed’in kayınbiraderidir. Resûlullah’ın peygamberliğini ilân etmesinden sonra Kureyş’in diğer ileri gelenleriyle birlikte İslâm’a cephe alan ve Bedir Savaşı’nın ardından üstlendiği Mekke liderliğini şehrin fethine kadar sürdüren babasının gözetiminde bir şehzade gibi büyüdü ve onunla birlikte fetih sırasında müslüman oldu. Müellefe-i kulûbdan sayıldığı için Huneyn ganimetlerinin dağıtımında payına fazla miktarda para ve mal ayrıldı.
Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber’e kâtiplik ve onun vefatının ardından Suriye üzerine gönderilen dört ordudan birinde kumandan yardımcılığı yapan Muâviye, 17’de (638) Hz. Ömer tarafından önce Ürdün, ertesi yıl Dımaşk valiliğine tayin edildi. 19 (640) yılından sonra halifenin emriyle Filistin’in sahil şehirlerinden Kaysâriye, Askalân ve Trablusşam’ı aldı, sahillere karakollar kurup asker yerleştirdi. Bu arada Bizans’tan kalma tersanelerden yararlanarak İslâm donanmasında ilk deniz birliklerini teşkil etti. Arkasından sahillere yakınlığı dolayısıyla tehlike oluşturan Kıbrıs’a sefer düzenlemek için halifeden izin istediyse de alamadı. Hz. Osman döneminde Filistin, el-Cezîre, Humus ve Kınnesrîn’in de uhdesine verilmesiyle Suriye genel valiliğine getirilen Muâviye yeni halife ile olan akrabalığı sayesinde daha rahat hareket etmeye başladı. İslâm öncesinde Suriye’ye yerleşmiş bulunan Benî Kelb’den bir kadınla evlenip bölgenin en büyük kabilesini arkasına aldı ve birkaç yıl sonra halifenin de aynı kabileden bir kadınla evlenmesini sağlayarak aralarındaki yakınlığı pekiştirdi. Böylece Kelbîler’e ve halifeye dayandırdığı güç ve itibarını gittikçe arttırdı; kendisine çok bağlı disiplinli bir ordu kurmanın yanında başarılı yönetimiyle bölge halkının gönlünü kazandı. 27 (648) yılında Kıbrıs’a bir donanma gönderilmesi hususunda Hz. Osman’ı ikna eden Muâviye, yolladığı 1700 parçalık filo ile adayı kan dökmeden yılda 7200 altın haraca bağladı; beş yıl sonra da ikinci bir sefer düzenleyip buraya 12.000 kişilik bir ordu yerleştirdi.
Muâviye, Hz. Osman’ın ardından Medine’de halife seçilen Hz. Ali’ye, Hz. Osman’ın öldürülmesi konusunda ilgisiz kaldığını ve suç ortağı olduğu isyancıları ordusunda barındırdığını ileri sürerek biat etmedi. Bunun yanında Hz. Osman’ın yakın akrabası sıfatıyla onun kanını dava etme hakkına sahip olduğunu söyledi ve bunu gerçekleştirmek şartıyla Şam halkından biat aldı. Daha sonra Mekke’de Hz. Âişe, Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvâm üçlüsü etrafında, haksız yere öldürülen halifenin kanını dava etmek için toplanan gruplarla, katillerin cezalandırılması hususunda acele edilmemesi gerektiği görüşünde olan Hz. Ali arasındaki mücadelenin neticesini beklemeyi tercih etti. Cemel Vak‘ası’nda galip gelen Hz. Ali’nin kendisini tekrar itaate davet etmesi karşısında ona, Hz. Osman’ın katillerini kendisine teslim etmesini ve halifeliği bırakarak şûra tarafından yeni bir halife seçilmesi işini sağlamasını teklif etti. Onun bu tavrı iki tarafı Sıffîn’de karşı karşıya getirdi (Zilhicce 36 / Haziran 657). Aralıklarla üç ay süren çarpışmaların son gününde Hz. Ali’nin kumandanı Mâlik el-Eşter, Muâviye’nin ordusuna kesin darbeyi vurma noktasına gelmiş, hatta ümidini kaybeden Muâviye kaçmaya karar vermişti (Taberî, I, 3330).
Ancak bu sırada maiyetinde savaşan Amr b. Âs ona, mızrak uçlarına Kur’ân-ı Kerîm sayfaları taktırarak karşı tarafı anlaşmazlığı Allah’ın kitabının hakemliğinde çözmeye çağırmasını önerdi. Bu taktik işe yaradı ve Muâviye ağır bir mağlûbiyetten kurtuldu. Neticede savaş durdu ve taraflar hakemlerin Allah’ın kitabı, gerektiğinde de Resûlullah’ın sünnetiyle hüküm vermeleri şartıyla anlaştılar (13 veya 17 Safer 37 [31 Temmuz veya 4 Ağustos 657]). Muâviye, böylece Hz. Ali’nin ordusunun parçalanmasına ve aralarında savaş çıkmasına da zemin hazırlamış oldu. Çünkü kalabalık bir grup (Hâricîler), işin hakemlere bırakılması üzerine isyan ederek Hz. Ali’nin ordusundan ayrılmış ve ona karşı silâhlı mücadeleye girişmişti. Dolayısıyla rakibinin Hâricîler’le uğraştığı bir sırada meselenin daha karmaşık hale gelmesi onun işine yaradı ve hakemi Amr b. Âs’ın, Hz. Ali’nin hakemiyle yaptığı görüşmelerden sonra kendisini halife seçtiklerini açıklamasının ardından Şam’da biat aldı. Böylece önceleri Hz. Ali tarafında olan askerî üstünlüğün Hakem Vak‘ası’nın ardından kendi tarafına geçmesi üzerine fırsatı değerlendiren Muâviye, Hâricîler’le uğraşmak zorunda kalan Hz. Ali’ye bağlı merkezlere saldırı başlattı ve birkaç yıl içerisinde Mısır, Irak, Hicaz ve Yemen’i eline geçirdi. Her ne kadar Hz. Ali buraları geri aldıysa da çok zor bir duruma düşmüştü. Taberî, 40 (660) yılında iki taraf arasında bir saldırmazlık antlaşması yapıldığını kaydetmektedir (a.g.e., I, 3453).
Hz. Ali’nin aynı yıl bir Hâricî tarafından şehid edilmesi, bir diğer Hâricî’nin aynı zamandaki suikastından yaralı olarak kurtulan Muâviye’yi hedefine biraz daha yaklaştırdı. Bu gelişmenin ardından Kudüs’te “emîrü’l-mü’minîn” unvanıyla biat alan Muâviye, Hz. Ali’nin yerine halife seçilen oğlu Hasan’la savaşmak için Irak üzerine yürüdü. Hz. Hasan’ın kendisini halife seçen ordusuna güvenmemesi ve askerleri arasında karışıklık çıkması onun işini kolaylaştırdı. Karşılıklı yazışmalar neticesinde rakibinin bazı şartlarla halifeliği bırakmayı kabul etmesi üzerine Kûfe’ye giderek ondan ve halktan biat aldı (25 Rebîülevvel 41 / 29 Temmuz 661). Böylece “birlik yılı” (âmü’l-cemâa) adı verilen o yıl ülkenin tamamını hâkimiyeti altında toplamış ve doksan yıl hüküm sürecek Emevî Devleti’ni kurmuş oldu. Sünnîler Muâviye’nin halifeliğinin meşruiyetini Hz. Hasan’ın kendisine biatıyla başlatmaktadır.
Irak, Hz. Ali zamanında gelişen olayların ardından Şîa ve Hâricîler’in yurdu haline gelmişti. Muâviye, Şîa’nın merkezi durumundaki Kûfe valiliğine Mugīre b. Şu‘be’yi getirdi (41/661). Başarılı bir devlet adamı olan Mugīre, bu karışık şehirde müsamahakâr bir politika takip etmekle birlikte gerektiğinde güç kullanmaktan da kaçınmadı. Suriyeli birliklerin Hâricîler karşısında yenilmesi üzerine onlarla mücadeleyi çeşitli baskılar uygulamak suretiyle, Hakem Vak‘ası’na kadar beraber savaştıkları Hz. Ali taraftarlarının omuzlarına yükledi; neticede Hâricîler ağır bir hezimete uğradı (43/663). Mugīre halifeye en büyük iyiliği, kendisi gibi Sakīf kabilesine mensup olan Ziyâd b. Ebîh’in Muâviye’ye katılmasını sağlamakla yaptı. Hz. Ali tarafından vali tayin edildiği Fars’ta direnerek tehditlere ve para vaadlerine boyun eğmeyen Ziyâd, Mugīre’nin araya girmesiyle Ebû Süfyân’ın nesebine katılıp Muâviye’nin kardeşi ilân edildi ve ardından Basra valiliğine getirildi (45/665). Muâviye, Mugīre’nin ölümünün ardından Kûfe valiliğini de Ziyâd’ın uhdesine verdi (50/670). Doğu vilâyetlerini sekiz yıl başarıyla yöneten Ziyâd, Hâricîler’e göz açtırmayacak derecede sert bir politika izledi; aynı şekilde Hz. Ali propagandasına da izin vermedi.
Bu arada idarecilerin Hz. Ali aleyhindeki faaliyetlerine açıkça karşı çıkarak bir muhalefet cephesi kuran Hucr b. Adî ve arkadaşlarını fitne çıkarıp itaatten ayrılmakla suçlayarak Muâviye’ye gönderdi ve neticede idam edilmelerini sağladı (51/671). 53 (673) yılında ölen Ziyâd’ın yerine tayin edilen oğlu Ubeydullah da babası gibi Hâricî isyanlarını kanlı bir şekilde bastırdı. Muâviye, Hâricîler’le mücadelede kendilerinden yararlandığı Hz. Ali taraftarlarına karşı önceleri müsamahakâr davrandı ve liderlerine yakınlık gösterdi. Ancak Hâricîler’in bertaraf edilmesinden sonra ekonomik ve siyasî baskı uygulayıp onları tesirsiz hale getirdi. Hz. Ali aleyhindeki propagandalarla Hucr ve arkadaşlarının idamı gibi bazı sıkıntılı olaylara yol açmakla birlikte onları kendi döneminde isyancı bir unsur olmaktan çıkarmayı başardı.
Muâviye, iç karışıklıklar dolayısıyla yaklaşık on yıldan beri durmuş olan fetih hareketlerini üç ayrı cephede yeniden başlattı. Hz. Ali ile mücadelesi sırasında vergi vermek zorunda kaldığı Bizans üzerine 42 (662) yılından itibaren yeniden seferler düzenledi. 49’da (669) karadan ve denizden İslâmî dönemdeki ilk İstanbul kuşatması gerçekleştirildi. 50 (670) yılında Kyzikos (Kapıdağ) yarımadası ele geçirildi ve buradan başlatılan akınlarla İstanbul dört yıl süreyle muhasara edildi (54-58/674-678). İkinci cephe olan Basra’ya bağlı Horasan ve Sind bölgelerinde de hâkimiyetten çıkan bazı merkezlerin itaat altına alınmasından sonra yeni fetihler gerçekleştirildi. Sicistan’daki merkezlerin ardından Kâbil (44/664), Tohâristan, Kuhistan, Buhara (54/674) ve Semerkant (56/676) alınarak bazı Doğu hükümdarları vergiye bağlandı. Üçüncü cephe olan İfrîkıye’de Muâviye b. Hudeyc bölgeyi yeniden zaptetti (45/665); onun halefi Ukbe b. Nâfi‘ de Mağrib fetihleri için üs olarak kullanmak amacıyla Kayrevan karargâh şehrini kurdu (50/670) ve harekâtını Atlas Okyanusu’na doğru genişletirken başarılı politikasıyla bölge halkı Berberîler’in İslâm’a girmesini hızlandırdı.
Halifeliği kabile asabiyeti temeline dayanan bir mücadeleyle ele geçiren Muâviye’nin en kalıcı icraatı oğlu Yezîd’i veliaht tayin etmesi, böylece devleti veraset kuralını esas alan bir hânedana dönüştürmesidir. Meşhur rivayete göre bunu, Kûfe Valisi Mugīre’nin tavsiyesiyle ve müslümanların hilâfet meselesi yüzünden yeni bir anlaşmazlığa düşmelerini engellemek amacıyla yaptığını söyleyen Muâviye, Medine dışında önemli bir muhalefetle karşılaşmadı. Medine’de Hz. Hüseyin ve Abdullah b. Zübeyr’in başını çektiği bir grup sahâbî kendisine şiddetle karşı çıktı. Bunun üzerine biatlarını bizzat almak için Hicaz’a giden Muâviye tehditle problemi halletti. Onun özellikle bu tasarrufu sebebiyle ilk İslâm tarihçilerinin çoğu tarafından yoğun biçimde eleştirildiği görülür. Ancak İbn Haldûn, içinde bulunulan şartlar düşünüldüğünde bu işin müslümanların hayrına olduğunu söyler. İbn Haldûn’un bu görüşü özellikle çağdaş Sünnî yazarlar tarafından da benimsenmiştir (DİA, XI, 90). Sonuç olarak hilâfeti verasete dayalı mutlak bir saltanata dönüştüren Muâviye 60 yılının Receb (Nisan 680) ayında Dımaşk’ta vefat etti ve Bâbüssagīr Mezarlığı’na defnedildi; aynı gün yerine oğlu Yezîd geçti.
Kendisiyle birlikte “Araplar’ın dâhileri” denilen Amr b. Âs, Mugīre b. Şu‘be ve Ziyâd b. Ebîh’e büyük yetkiler vererek kurduğu devletin temellerini onların yardımıyla sağlamlaştıran Muâviye muhaliflerine anlayacakları dilden konuşarak yaklaşmaya çalışırdı. Nâdir yetişen bir diplomat, çevresini iyi tanıyan ve ileriyi gören bir idareci olarak hilim ve teennîyi ilke edinmişti; mecbur kalmadıkça kuvvete başvurmazdı.
Düşmanlarının en ağır hakaretleri karşısında dahi kendini tutar ve soğuk kanlılığını korurdu. İhsanlarının fazlalığı dolayısıyla hayrete düşenlere bir savaşın bundan çok daha fazlasına mal olacağını, paranın iş gördüğü yerde konuşmaya, konuşmanın iş gördüğü yerde kırbaca, kırbacın iş gördüğü yerde kılıca ihtiyaç duymadığını söylerdi (Ya‘kūbî, II, 238). “Dilimle, Ziyâd’ın kılıcıyla kazandığı başarıdan daha fazlasını elde ettim” derdi. Ancak valilerinin sert davranışlarına göz yummayı tercih ederdi; hatta Hâricîler’e ve Şiîler’e karşı ılımlı tutumu yüzünden şikâyetlere mâruz kalan Mugīre’yi valilikten almayı bile düşünmüştü. İnsanlarla bağlarını koparmamak için âzami gayret gösterir ve özellikle kabile reislerine büyük önem verirdi. Onların üzerinde kurduğu nüfuz sayesinde oğlu için biat almakta zorlanmadı. Fakat kendi kabilesinin etkisi altında kalmamaya dikkat etmiş, bunun için eyaletlere başka kabilelerden, bilhassa Sakīf kabilesinden valiler göndermiştir. Tâif, Mekke ve Medine valilikleriyle hac emirliğinde ise akrabalarını görevlendirirdi.
Muâviye, valiliğinin ilk yıllarından itibaren Bizans idarecileri gibi giyinmeye ve onlar gibi yaşamaya başlamıştı. Şam’a gelen Hz. Ömer kıyafetini yadırgayıp kendisini hükümdarlara benzetince cihad ruhunu kaybetmediğini, ancak düşmana yakın oldukları için heybetli görünmek gerektiğini söyleyerek halifeyi ikna etmeyi başarmıştı. Devletini Bizans müesseselerinden faydalanarak kurmaya çalışan Muâviye zamanında hâciblik, Dîvânü’r-resâil, Dîvânü’l-hâtem ve Dîvânü’l-berîd oluşturuldu. Ayrıca o saldırılardan korunmak için özel muhafızlar görevlendiren ilk halife idi. Gayri müslimlere karşı iyi davranan Muâviye, müşavirlerinden Sercûn b. Mansûr ve özel doktoru İbn Üsâl gibi bazı hıristiyanları sarayında görevlendirmişti.
Âlimler, edipler ve şairlerle sohbeti sever, onlardan yararlanmaya çalışırdı. Tarihe de büyük ilgi duyardı. Yemenli tarihçi Ubeyd b. Şeriyye’yi Dımaşk’a çağırarak kendisinden Arap ve Acem meliklerinin hayatlarını anlatan bir kitap yazmasını istemişti. Hz. Peygamber’den 163 hadis rivayet etmiş, bunlardan dördü Buhârî ve Müslim’de, beşi yalnız Buhârî’de, dördü de sadece Müslim’de yer almıştır.
Muâviye b. Ebû Süfyân hakkında yazılan eserler arasında İbn Ebü’d-Dünyâ’nın Ḥilmü Muʿâviye, İbn Ebû Âsım’ın Feżâʾilü Muʿâviye, Gulâmu Sa‘leb’in Feżâʾilü Muʿâviye, Ebû Ya‘lâ el-Ferrâ’nın Tebriʾetü (Tenzîhü) Muʿâviye, Ubeydullah b. Muhammed es-Sakatî’nin Feżâʾilü Muʿâviye, Takıyyüddin İbn Teymiyye’nin Risâle fî Muʿâviye b. Ebî Süfyân ve İbn Hacer el-Heytemî’nin Taṭhîrü’l-cenân ve’l-lisân ʿani’l-ḫuṭur ve’t-tefevvüh bi-s̱elbi Muʿâviye b. Ebî Süfyân adlı kitapları zikredilebilir.
EBÛ SÜFYÂN أبو سفيان Ebû Süfyân Sahr b. Harb b. Ümeyye (ö. 31/651-52) Kureyş kabilesinin reislerinden, sahâbî. İlişkili Maddeler HARB b. ÜMEYYE Ebû Süfyân’ın babası. Oğlu MUÂVİYE b. EBÛ SÜFYÂN Sahâbî, Emevî hilâfetinin kurucusu (661-680).
Müellif: İRFAN AYCAN Hicretten elli yedi yıl önce (m. 565) Mekke’de doğdu. Bedir Gazvesi’nde öldürülen oğlu Hanzale’den dolayı Ebû Hanzale künyesiyle de anılır. Annesi, Hz. Peygamber’in hanımı Meymûne’nin halası olan Safiyye bint Hazn el-Hilâliyye, babası Kureyş kabilesi ileri gelenlerinden Harb b. Ümeyye’dir. Çocukluğu Mekke’de refah içinde geçti. Hz. Peygamber’in amcası Abbas onun en samimi çocukluk arkadaşıydı.
Ebû Süfyân babası gibi ticaretle meşgul oldu. Okuma yazma bilen çok az sayıdaki Mekkeli’den biriydi. Kısa sürede kendini kabul ettirerek görüşüne başvurulan, sözüne güvenilen, kabilesinin ticaret işlerini yöneten bir Kureyş büyüğü durumuna geldi. Resûlullah’ın peygamberliğini ilân etmesinden sonra Kureyş ileri gelenleri gibi o da İslâm’a cephe aldı. Onun bu tavrında, Ümeyye ailesiyle Hz. Peygamber’in mensup olduğu Benî Hâşim arasında öteden beri devam edegelen rekabet ve düşmanlığın önemli rolü vardır.
İslâmiyet’in Mekke’de hızla yayılması ve Hamza ile Ömer’in müslüman olmaları Kureyş kabilesini endişeye sevkedince, yeğenini davasından vazgeçirmek üzere Ebû Tâlib’e gönderilen heyetlerde ve Dârünnedve’de toplanıp Hz. Muhammed’in öldürülmesine karar veren müşrikler arasında Ebû Süfyân da yer aldı. Fakat hicret öncesinde Hz. Peygamber’e ve müslümanlara fiilî olarak eziyet edenler arasında bulunmadı. Hz. Muhammed’in gençlik yıllarında onun Mekke’de sahip olduğu siyasî nüfuz, etkili bir görevde veya makamda bulunmasından değil Ümeyye’nin zenginlik ve nüfuzuyla kendi şahsî kabiliyetinden kaynaklanıyordu.
Hicretten iki yıl sonra Ebû Süfyân’ın riyâsetinde Suriye’den gelmekte olan bir ticaret kervanı Hz. Peygamber’in emriyle müslümanlar tarafından ele geçirilmek istendi. Bunu haber alan Ebû Süfyân kervanın yolunu değiştirerek müslümanların takibinden kurtuldu ve Mekke’ye ulaştı. Fakat bu olay, Kureyş’in lideri Ebû Cehil’in tahrikleriyle Bedir Savaşı’na sebep oldu. Ebû Cehil’in bu savaşta öldürülmesi üzerine Ebû Süfyân Mekke müşriklerinin reisi oldu. Kureyş, Bedir mağlûbiyetinin intikamını bir an önce alma görevini ona verdi ve bu savaşa sebep olan Suriye kervanındaki malları müslümanlara karşı yapılacak savaşın masraflarına tahsis etti.
Bedir’in intikamını almadıkça yıkanmayacağına yemin eden Ebû Süfyân, hicretin 3. yılı Şevval ayı ortalarında (Mart 625) cereyan eden Uhud Savaşı’na müşrik ordusunun kumandanı olarak katıldı. Karısı Hind bint Utbe de diğer Kureyş kadınlarıyla birlikte def çalarak orduyu savaşa teşvik ediyordu. Bu savaşta müşrikler, parlak bir zafer elde edememekle beraber Hz. Peygamber’in amcası Hamza’nın Vahşî tarafından şehid edilmesi sebebiyle bir ölçüde intikam duygularını tatmin etmiş oluyorlardı. Hind de aynı intikam duygusuyla Hz. Hamza’nın ciğerini çıkarıp ağzında çiğnemişti. Ebû Süfyân Hendek Gazvesi’nde de Kureyş’in kumandanlığını yaptı. Onun bu liderlik görevinin Mekke’nin fethine kadar sürdüğü, müslümanlara karşı yapılan hareketlerde en üst seviyede rol aldığı görülmektedir.
Hz. Peygamber’in, Bizans İmparatoru Herakleios’u İslâm’a davet etmek üzere Dihye b. Halîfe el-Kelbî’yi Suriye’ye gönderdiği günlerde (Muharrem 7 / Mayıs 628) Ebû Süfyân da otuz kişilik bir ticaret kafilesiyle birlikte Suriye’ye gitmişti. Herakleios Kudüs’te (bazı rivayetlere göre Humus’ta) iken Resûlullah’ın mektubunu alınca onun kavmine mensup biriyle görüşmek istediğini söyledi. O sırada Gazze’de bulunan Ebû Süfyân ve kafiledeki arkadaşları imparatorun isteği üzerine Kudüs’e getirildiler. Soyunun Resûl-i Ekrem’e yakınlığı sebebiyle Ebû Süfyân ile görüşmeyi tercih eden Herakleios ona Hz. Peygamber’in soyu, ahlâkı, Müslümanlığı kabul edenlerin sosyal durumu, sayılarının çoğalıp çoğalmadığı, müslüman olduktan sonra dinden dönenlerin bulunup bulunmadığına dair, ayrıca neleri emrettiği, onunla yaptıkları savaşlarda kimin galip geldiği gibi hususlarda çeşitli sorular sordu. Ebû Süfyân’ın, ona gerçek dışı bilgiler vermeyi arzu ettiği halde yalan söylediğinin duyulmasından korktuğu için doğru cevaplar vermek zorunda kaldığı rivayet edilir (ayrıca bk. HERAKLEİOS).
Mekkeliler’in Benî Bekr’e yardım ederek müslümanlarla yaptıkları anlaşmayı bozmaları üzerine Hz. Peygamber de müttefiki Huzâa kabilesine yardım vaad etti. Bu durum Kureyşliler’i telâşa düşürdü; reisleri Ebû Süfyân’ı Medine’ye göndererek anlaşmayı yenilemek istediler. Fakat Ebû Süfyân, Medine’de Hz. Peygamber’in hanımı olan kızı Ümmü Habîbe dahil hiç kimseden ilgi görmedi. Bu durum onun Kureyşliler nezdindeki itibarının sarsılmasına yol açtı. Mekke’yi fethetmek üzere harekete geçen İslâm ordusu Mekke yakınında Cuhfe’de karargâh kurunca Ebû Süfyân çocukluk arkadaşı Abbas b. Abdülmuttalib’in ısrarlarıyla Hz. Peygamber’in huzuruna çıktı ve İslâmiyet’i kabul etmek zorunda kaldı. Hz. Peygamber de fetih günü Mekke’de Ebû Süfyân’ın evine sığınanlara eman verileceğini bildirerek onu taltif etti. Ebû Süfyân’ın bunu Mekkeliler’e bizzat duyurması herkesten önce karısı Hind’in sert tepkisine yol açtı.
Ebû Süfyân’ın müslüman olduktan sonra katıldığı Huneyn Gazvesi’nin ilk safhasında müslüman öncü birliklerinin yenilmesine sevinmesi (İbn Hişâm, II, 443) İslâmiyet’i henüz gönülden kabul etmediğini göstermektedir. Hz. Peygamber, bu savaşta elde edilen ganimeti paylaştırırken müellefe-i kulûbdan olan Ebû Süfyân’a 100 deve ile 40 ukıyye gümüş verdi. Oğulları Yezîd ile Muâviye de bu gruptan kabul edilerek kendilerine 100’er deve verildi. Bir şehir devletinin başkanlığından normal bir vatandaş durumuna düşen Ebû Süfyân’a ve oğullarına gösterilen bu ilgi onları çok memnun etti.
Ebû Süfyân Tâif Muhasarası’na da katıldı ve bu sırada bir gözünü kaybetti. 9. (630) yılda Necranlılar’la yapılan anlaşmanın şahitleri arasında yer alan Ebû Süfyân, Belâzürî’ye göre şartsız teslim olan Cüreş şehrine vali tayin edildi (Fütûh, s. 84); Hz. Ebû Bekir döneminde ise Necran âmilliğinde de bulundu (a.e., s. 150). Hz. Peygamber’in vefatı sırasında Ebû Süfyân Mekke’de bulunuyordu. İbn İshak’a göre Resûl-i Ekrem onu Mekke yakınlarındaki Kudeyd’de bulunan Menât putunu yıkmakla görevlendirmişti. Hz. Ebû Bekir’in halife olmasına karşı çıkan Ebû Süfyân daha sonra ona biat etti. Yetmiş yaşlarında iken Suriye’nin fethine gönderilen orduya katıldı. Yermük Savaşı’nda oğlu Yezîd’in idaresinde askerleri cesaretlendirmek için gayret sarfetti. Taberî onun gözünü bu savaşta kaybettiğini söylemektedir (Târîḫ, I, 2101). Zehebî’ye göre ise gözlerinden birini Tâif Muhasarası’nda, diğerini de Yermük’te kaybetmiştir (Aʿlâmü’n-nübelâʾ, II, 106).
Ebû Süfyân 31’de (651-52) Medine’de vefat etti. Onun 30 (650-51), 32 (652-53) ve 34 (654-55) yıllarında öldüğünü söyleyenler de vardır.
Hz. Peygamber’in kâtipleri arasında yer aldığı söylenen Ebû Süfyân (M. Mustafa el-A‘zamî, s. 39) Resûl-i Ekrem’den bazı hadisler rivayet etmiştir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, VIII, 105). Kendisinden, Herakleios ile yaptığı konuşmayı rivayet eden İbn Abbas’tan başka oğlu Muâviye ve Kays b. Ebû Hâzim’in de rivayette bulunduğu bilinmektedir.
Sünnî kaynakları Ebû Süfyân’ın İslâmiyet’i kabul ettikten sonra samimi bir müslüman olduğunu belirttiği halde daha ziyade Şiî müellifler bunun aksini iddia ederler. Hatta onun bir münafık ve zındık olduğunu, Hz. Peygamber’e inanmadığını, lâedriyye mezhebini benimsediğini ileri sürenler de vardır (Ali Sâmî en-Neşşâr, I, 198). Süleyman Essop Dangor, Ebû Süfyân hakkında bilgi veren bazı tarihçilerin ona karşı düşmanca davrandıklarını ve objektif bilgi vermediklerini söyler (el-ʿİlm, s. 60). Ebû Süfyân’ın ilerlemiş yaşına rağmen Suriye’deki fetihlere katılması, Yermük’te müslüman askerleri cesaretlendirmesi onun aleyhindeki iddiaların kasıtlı olduğunu göstermeye yeterlidir. Ayrıca Sünnî kaynaklarının, İslâmiyet’i gönülden benimsemeyen bir kişinin daha sonra samimi bir müslüman olduğunu kaydetmeleri de mümkün görünmemektedir.
BİBLİYOGRAFYA Wensinck, el-Muʿcem, VIII, 105.
Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 6.
Vâkıdî, el-Meġāzî, bk. İndeks.
İbn Hişâm, es-Sîre, I, 147, 264, 295, 417; II, 50, 60, 67, 75-77, 93-94, 214, 215, 395-397, 400, 402-403, 443, 492-493, ayrıca bk. İndeks.
İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, VIII, 44, 99, 236.
Zübeyrî, Nesebü Ḳureyş, s. 121-122.
Câhiz, el-ʿOs̱mâniyye (nşr. Abdüsselâm M. Hârûn), Kahire 1374/1955, s. 60, 71, 72, ayrıca bk. İndeks.
İbn Kuteybe, el-Maʿârif (Ukkâşe), s. 342, 575, 586.
Belâzürî, Ensâb, IV/I, s. 1 vd.
a.mlf., Fütûh (Fayda), s. 84, 150, ayrıca bk. İndeks.
Taberî, Târîḫ (de Goeje), I, 1345 vd., 1364, 1418, 1437 vd., 1458, 1533, 1633, 1827, 2101.
İbn Hazm, Cemhere, s. 274.
İbn Abdülber, el-İstîʿâb, II, 183-184.
İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ġābe, III, 12-13.
İbn Hudeyde el-Ensârî, el-Miṣbâḥu’l-muḍî fî küttâbi’n-nebiyyi’l-ümmî (nşr. Muhammed Azîmüddin), Beyrut 1405/1985, I, 108-109.
Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, II, 105-107.
a.mlf., Târîḫu’l-İslâm: ʿAhdü’l-ḫulefâʾi’r-râşidîn, s. 368-370.
İbn Hacer, el-İṣâbe, II, 178-180.
a.mlf., Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IV, 411-412.
L. Caetani, İslâm Tarihi (trc. Hüseyin Cahid), İstanbul 1924-27, VII, 43, 103.
Yahyâ Muhammed el-Hârisî, Ebû Süfyân b. Ḥarb fi’l-Câhiliyye ve’l-İslâm, Cîzân 1973.
Ali Sâmî en-Neşşâr, Neşʾetü’l-fikri’l-felsefî fi’l-İslâm, Kahire 1977, I, 198; II, 31.
Muhammed Hıdır Hüseyin, Naḳżu kitâb fi’ş-şiʿri’l-câhilî (nşr. Ali Rızâ et-Tunûsî), [baskı yeri yok] 1977 (Dâru Hassân), s. 151-153.
TÂBİRNÂME تعبيرنامه Rüya tabiriyle ilgili eserlerin genel adı. Muhammed b. Hasan b. Ali’nin Taʿbîrnâme adlı eserinin ilk iki sayfası (Süleymaniye Ktp., Mihrişah Sultan, nr. 177)Muhammed b. Ahmed Bursevî’nin Ta‘bîrnâme adlı eserinin ilk iki sayfası (Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 1327) İlişkili Maddeler RÜYA Tâbir ilminin geniş yer tuttuğu eserlerden MUKADDİME İbn Haldûn’un (ö. 808/1406) tarih felsefesini, içtimaî ve beşerî ilimleri temellendirdiği toplum metafiziğine dair eseri.
Müellif: VİLDAN S. COŞKUN, ORHAN ŞAİK GÖKYAY Sözlükte “bir kenarından diğer kenarına geçmek; rüyayı yorumlamak” anlamlarındaki abr kökünden türeyen ta‘bîr İsmâil Hakkı Bursevî tarafından “uykuda görülen hayalî şekillerden (sûret), dışta meydana gelen enfüsî ve âfâkî durumlardan örneklere sahip şekillere geçmek” diye tanımlanmıştır (Rûḥu’l-beyân, IV, 266). Rüyalarda görülen şeylerin neleri sembolize ettiğini açıklayan ilme tâbir (ilm-i ta‘bîr, ilm-i ta‘bîr-i rü’yâ), rüyaları yorumlayanlara muabbir denir. Bu konuda yazılan eserler de ta‘bîr-nâme, ta‘bîrât-ı vukūât, ta‘bîrât-ı rü’yâ, rü’yâ-nâme, vâkıa-nâme, segir-nâme, güzâriş-nâme gibi adlarla anılır. İbn Haldûn’un Muḳaddime, Taşköprizâde’nin Mevzûâtü’l-ulûm ve Kâtib Çelebi’nin Keşfü’ẓ-ẓunûn adlı eserlerinde tâbir ilmi ve literatürü geniş yer tutar. Bu ilim, önceden tedbir alma veya müjdeleme bakımından dünya ve âhiret için muteber olan dinî ilimlerden sayılmıştır. Tarihi Asurlular’a (m.ö. 5000) uzanan tâbirnâmeler eski Mısır, Hindistan ve Yunan medeniyetlerinde de mevcuttur. Kâtib Çelebi Keşfü’ẓ-ẓunûn’da Aristo, Eflâtun, Öklid, Batlamyus ve Câlînûs (Galen) gibi şahsiyetlere ait rüyalardan ve tabirlerinden söz eden eserleri kaydeder. Antik rüya tabirciliğinin önemli eseri olan Artemidor’un Oneirokritikon’u Arapça’ya çevrilince İslâm rüya tabirciliği bundan etkilenmişti. Talmud’un son kısmındaki rüyalarla ilgili paragraflar yahudi kültüründe rüya ve tabirin önemli olduğunu göstermektedir (“Berakoth”, s. 338-341). İncil’de de rüyanın önemine işaret edilmiş ve birçok hıristiyan rüya tabircisi yetişmiştir.
İslâm dininde rüya tabirine önem verildiği Kur’an’da ve hadislerde yer alan bilgilerden anlaşılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Yûsuf’a rüya yorumunun öğretildiği (Yûsuf 12/6, 21), Hz. İbrâhim ile Ya‘kūb ve Yûsuf’un gördükleri rüyaları tabir edip ona göre hareket ettikleri (Yûsuf 12/4-6; es-Sâffât 37/102) belirtilir. Hz. Yûsuf’un rüyasını babası Ya‘kūb’un yorumlaması, Hz. Yûsuf’un zindandayken iki gencin ve daha sonra Mısır kralının rüyalarını tabir edişi de Kur’an’da haber verilmektedir (Yûsuf 12/6, 36-37, 41-49, 100). Resûl-i Ekrem’e ilk vahyin sâlih rüya şeklinde gelmesi hadis kitaplarında da rüya ve tabirin yer almasına vesile olmuştur (bk. RÜYA). Rüya tabirinde Hz. Ebû Bekir ile kızı Esmâ, Saîd b. Müseyyeb ve İbn Sîrîn’in adları öne çıkmıştır (Kettânî, I, 199-200; II, 347, 444).
İlk tâbirnâmelerin büyük bir kısmı günümüze ulaşmamakla birlikte yine de İslâm dünyasında bu konudaki literatür oldukça zengindir. İbn Sîrîn’in Kitâbü’l-Cevâmiʿi (Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 936; İzmirli İsmail Hakkı, nr. 1500; Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, nr. 1170), Ca‘fer es-Sâdık’ın Kitâb fî taʿbîri’r-rüʾyâ’sı (İÜ Ktp., AY, nr. 4646), İbn Kuteybe’nin Taʿbîrü’r-rüʾyâ’sı (Şam 2001), İbn Ebü’d-Dünyâ’nın er-Rüʾyâ’sı (Taʿbîrü’r-rüʾyâ), Nasr b. Ya‘kūb ed-Dîneverî’nin et-Taʿbîrü’l-Ḳādirî fi’l-aḥlâm’ı (Beyrut 1997) bunlardandır. XI ve XIV. yüzyıllar arasında çok sayıda tabircinin adından ve eserinden bahsedilmektedir. Hasan b. Hüseyin el-Hallâl, Ṭabaḳātü’l-muʿabbirîn’de 7500 tabircinin ismini vererek bunlardan 600 kişiyi eserleriyle birlikte tanıtmıştır (Yüksel, s. 93-94). Bu dönemde kaleme alınan tâbirnâmeler arasında Ziyâeddin İbnü’l-Esîr’in Eyyûbî sarayında iken yazdığı eserle Fettâhî’nin manzum Kitâb fî maʿrifeti’l-ḥiyel’i (TSMK, III. Ahmed, nr. 3472), Ebû Tâhir İbrâhim b. Yahyâ b. Gannâm’ın Dürretü’l-aḥlâm fî taʿbîri’l-menâm’ı (Beyazıt Devlet Ktp., Bayezid, nr. 3922), Zeynüddin İbnü’l-Verdî’nin manzum Elfiyye’si (Bulak 1285),
Halîl b. Şâhin’in el-İşârât fî ʿilmi’l-ʿibârât’ı (İÜ Ktp., AY, nr. 35; Süleymaniye Ktp., Beşir Ağa, nr. 128), Abdülganî en-Nablusî’nin 1684’te alfabetik olarak düzenlediği Taʿṭîrü’l-enâm fî taʿbîri’l-menâm’ını (Kahire 1275) saymak mümkündür. İslâm kültüründe Hz. Ya‘kūb ile Dânyâl’in muabbir oldukları kabul edilmektedir. Abbâsî Halifesi Mehdî-Billâh döneminde (775-785) her şeyi iyiye yorma ve tabircileri ödüllendirme yaygın hale gelmiştir (Schimmel, s. 68). Öte yandan muabbirlerin çeşitli ilimleri bilmesi, dinler, mezhepler ve topluluklarla ilgili âdet ve gelenekler hakkında bilgi sahibi olması gerektiği ileri sürülmüştür.
Türk kültüründe rüya ve tabir hem İslâmiyet’ten önce hem de sonraki dönemde büyük önem taşımıştır. Uygur Türeyiş, Oğuz Kağan ve Dede Korkut destanlarında rüya önemli bir unsur olarak yer almıştır (Tören, XX [1997], s. 416). Kutadgu Bilig’de rüya tabiriyle ilgili müstakil bir bölüm vardır (4366-4375. beyitler). Türk edebiyatındaki tâbirnâmelerin çoğu Arapça’dan tercümedir. İbn Sîrîn ve Ca‘fer es-Sâdık’ın tâbirnâmeleri Türkçe’ye ilk çevrilenlerdir (Erdoğan, Türkçe Rüya Tâbirnâmeleri ve İbn-i Sîrîn’den Tercüme Edilen Bir Tâbirnâme, s. 3). Ayrıca Özbekçe, Başkırtça ve diğer Orta Asya dillerinde tâbirnâmeler yazılmıştır (Schimmel, s. 29). Agâh Sırrı Levend tâbirnâmeleri edebî türler arasında didaktik eser olarak kabul eder. Başvuru kitabı olarak kullanıldıklarından sade bir dille yazılan bu eserler söz varlığı ve halk inançları bakımından zengin kaynaklardır. Manzum olanlarına rastlanmakla birlikte tâbirnâmelerin çoğu mensurdur. Bu eserler müstakil kitaplar halinde veya kıyafetnâme yahut tasavvufî bir eser içerisinde derkenar ya da bölüm şeklinde bulunabilir. Cönk, mecmua ve risâlelerin içinde de rüya tâbirlerine yer verilir. Nitekim Tûtînâme ve binbir gece masalları rüya unsurları içerir. Tâbirnâmelerin ekserisi tasavvufî mahiyettedir (DİA, XXXV, 309-310). Meselâ Halvetîlik’te rüyaya büyük önem verilir. Bu türden tâbirnâmeler arasında rüya günlükleri (Schimmel, s. 29) ve gördükleri rüyaları mektupla şeyhlerine bildiren dervişlerin aldıkları cevaplardan meydana gelenleri vardır. Üsküplü Asiye Hatun’un 1640’ta yazdığı eser bu türdendir (Kafadar, s. 123-191). Rüyaların günlük hayatla ilgisi Aşçı İbrâhim Dede’nin XIX. yüzyıla ait eserinden öğrenilmektedir (Aşçı Dede’nin Hatıraları: Çok Yönlü Bir Sufinin Gözüyle Son Dönem Osmanlı Hayatı [haz. Mustafa Koç - Eyüp Tanrıverdi], İstanbul 2006).
Tâbirnâmeler hangi medeniyet dairesinde yazılmış olursa olsun Nablusî’nin eserinin çevirileri ya da ondan esinlenmiş olanlar dışında, yapı bakımından genellikle aynı şemaya sahiptir (Schimmel, s. 25). Buna göre tâbirnâmeler iki bölümden oluşur. Birinci bölümde İslâm’da rüyanın yeri, rüya çeşitleri, tabirin yapılacağı vakitler ve şartları, kimlerin rüyalarının daha makbul olacağı gibi ön bilgiler yer alır; bunlar kıssalar ve menkıbelerle desteklenir. İkinci bölümde rüyalarda görülen şeylerin mânaları anlatılır. Tâbirnâmelerin sonunda genellikle “segirnâme” veya “ihtilâcnâme” gibi bir fal çeşidi sayılabilecek bölümler bulunur (Erdoğan [Öztürk], sy. 4 [1995], s. 71-72). Mecmualarda ve cönklerdeki tâbirnâmelerde ise doğrudan rüya tabirine geçilir. Türk edebiyatında tâbirnâmelere özel bir önem verildiği bunların kütüphanelerdeki nüshalarının çokluğundan anlaşılmaktadır. Millî Kütüphane’deki kırk civarında tâbirnâme yanında Süleymaniye Kütüphanesi’nde ikisi Farsça, yedisi Arapça, geri kalanları Türkçe’ye tercüme yoluyla girenler olmak üzere biri manzum yetmiş kadar tâbirnâme tesbit edilmiştir. Türkçe tâbirnâmeler üzerinde çalışan Arzu Erdoğan, Süleymaniye ve Nuruosmaniye kütüphanelerinde müstakil ya da başka bir eser içinde yirmi yedi kadar tâbirnâme nüshası tesbit etmiştir.
Hükümdarlar adına yazılmış Türkçe iki tâbirnâmeden biri XIV. yüzyıl şairlerinden Ahmed-i Dâî’nin Germiyanoğlu II. Yâkub Bey için kaleme aldığı Tercüme-i Kitâbü’t-Ta‘bîrnâme’dir (Kitâbü’t-Ta‘bîr, Ta‘bîrnâme-i Türkî). Eser Ebû Bekir b. Abdullah el-Vâsıtî’nin Arapça kitabından Farsça’ya aktarılmış ve Farsça’dan oldukça sade bir dille Türkçe’ye çevrilmiştir. Burada ebced hesabının unutulmuş rüyaların bulunup yorumlanmasında nasıl kullanılacağı da açıklanmıştır. Tâbirnâmenin bilinen iki nüshası vardır (Süleymaniye Ktp., Hekimoğlu Ali Paşa, nr. 588; İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Muallim Cevdet, nr. O. 26). İkinci eser, Hubeyş et-Tiflisî’nin Sultan II. Kılıcarslan adına telif ettiği Kâmilü’t-taʿbîr’in Türkçe tercümesidir. Mukaddimede verilen bilgiye göre rüyaların harf sırasıyla ele alındığı, altı eserden yararlanılarak yazılan kitap Sultan II. Murad tarafından beğenilmiş ve Farsça’dan Türkçe’ye tercüme ettirilmiştir. Eserin nüshaları Süleymaniye (Ayasofya, nr. 1732) ve Topkapı Sarayı Müzesi (Revan Köşkü, nr. 1769) kütüphanelerinde bulunmaktadır (ayrıca bk. HUBEYŞ et-TİFLİSÎ). Osmanlı sahasında Seyyid Süleyman (Ahmet Yaşar Zengin, Seyyid Süleyman’ın Tâbirnâmesi Üzerine Bir Çalışma [yüksek lisans tezi, 1997], Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü); Muhyiddin İbnü’l-Arabî (Bedreddin Habiboğlu, Tâbirnâme-i Muhyiddin-i Arabî’nin Transkripsiyonu [yüksek lisans tezi, 1990], AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); İbn Sîrîn, Abdülganî en-Nablusî ve Niyâzî-i Mısrî’nin eserleri en meşhur tâbirnâmelerdir. Arzu Erdoğan İbn Sîrîn’in eseri üzerine yüksek lisans tezi hazırlamış ve çalışmasında 1947-1987 yılları arasında yayımlanmış matbu tâbirnâmelere de yer vermiştir. Faruk Meral’in tâbirnâmeler (Tâbirnâmeler Üzerine Bazı Araştırmalar, 1996, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) ve Sadi Yılmaz’ın Kitâbü’t-Ta‘bîr’le ilgili yüksek lisans çalışmaları bulunmaktadır (bk. bibl., tâbirnâmelere dair daha ayrıntılı bilgi ve literatür için bk. Schimmel, bibl.).
BİBLİYOGRAFYA İsmâil Hakkı Bursevî, Rûḥu’l-beyân, İstanbul 1330, IV, 266; Yahyâ Âgâh b. Sâlih el-İstanbulî, Mecmûatü’z-Zarâif Sandûkatü’l-Maârif: Tarikat Kıyafetlerinde Sembolizm (haz. M. Serhan Tayşi - Ülker Aytekin), İstanbul 2002, s. 263-281; M. Abdülhay el-Kettânî, Hz. Peygamber’in Yönetimi: et-Terâtîbu’l-idâriyye (trc. Ahmet Özel), İstanbul 2003, I, 199-200; II, 347, 444; “Berakoth”, The Babylonian Talmud: Zera‘im (ed. Rabbi Epstein), London 1978, s. 338-341; Arzu Erdoğan [Öztürk], Türkçe Rüya Tâbirnâmeleri ve İbn-i Sirin’den Tercüme Edilen Bir Tâbirnâme (yüksek lisans tezi, 1993), MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, s. 2-33; a.mlf., “Türkçe Yazma Tâbir-nâmeler”, Bir: Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, sy. 4, İstanbul 1995, s. 71-76; Mustafa Tatcı - Halil Çeltik, Türk Edebiyatında Tasavvufî Rüya Tâbirnâmeleri, Ankara 1995, s. XXVI-XXX; Hasan Avni Yüksel, Türk-İslâm Tasavvuf Geleneğinde Rüya, İstanbul 1996, tür.yer.; Hatice Tören, “Ta‘bir-nâme”, TM, XX (1997), s. 415-452; Fikret Turan, “Eski Bir Türkçe Tâbirnâmede Ebced Hesabı”, Bir: Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, sy. 9-10 (1998), s. 671-684; Sadi Yılmaz, Kitâbü’t-Ta‘bîr (Ta‘bîrnâme-i Türkî) (yüksek lisans tezi, 1998), MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, s. VII-VIII; A. Schimmel, Halifenin Rüyaları: İslâm’da Rüya ve Rüya Tâbiri (trc. Tûba Erkmen), İstanbul 2005, s. 17-31, 68; Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken, İstanbul 2009, s. 123-191; Ramazan Hûb, Hazreti Danyal, İstanbul 2009, s. 27; N. Bland, “On the Muhammedan Science of Tâbir, or the Interpretation of Dreams”, JRAS, XVI (1856), s. 118-171; Kadriye Yılmaz - Kâmile Çetin, “Niyazi-i Mısrî’nin Ta‘bîrât’ül Vâkı‘ât Adlı Tâbirnâmesinde Rüyaların Dili”, Turkish Studies, II/4 (2007), s. 1067-1076; M. Nazif Şahinoğlu, “Ta‘bir”, İA, XI, 603-604; Süleyman Uludağ, “Rüya”, DİA, XXXV, 309-310; “Tâbir”, TDEA, VIII, 191.
İSTİKAMET الاستقامة Kişinin her türlü aşırılıktan sakınarak doğruluk üzere bulunması anlamında ahlâk ve tasavvuf terimi. İlişkili Maddeler FAZİLET İnsanın iyilik yapmasını ve kötülükten uzak durmasını sağlayan ruhî yetenekler için kullanılan bir ahlâk terimi. İTİDAL Duygu, düşünce, ahlâk ve davranışlardaki denge anlamında bir terim.
Müellif: SÜLEYMAN ULUDAĞ, MUSTAFA ÇAĞRICI Sözlükte “doğru, düzgün, dengeli, sabit ve kararlı olma” gibi anlamlara gelen kavm kökünden masdar olan istikāmet “doğruluk, dürüstlük, adalet, itidal, itaat, sadakat ve dürüstçe yaşama” mânalarında kullanılmaktadır (Dozy, II, 432). Arapça sözlüklerde istikamet kelimesiyle ilgili olarak genellikle “dinî ve ahlâkî hükümlere uygun bir hayat sürme, her türlü aşırılıktan sakınma, Allah’a itaat edip Hz. Muhammed’in sünnetine uyma” şeklinde özetlenebilecek açıklamalar yapılmıştır. Bazı âyet ve hadislerde geçen kayyim (kayyime) kelimesinin “istikamet” anlamında olduğu ifade edilmektedir. Buna göre “ed-dînü’l-kayyim” (meselâ bk. et-Tevbe 9/36; Yûsuf 12/40; er-Rûm 30/30, 43) “herhangi bir eğrilik, yanlışlık içermeyen, haktan ayrı bir yönü bulunmayan doğru (müstakim) din”, “kütübün kayyime” tabiri de (el-Beyyine 98/3) “doğruyu yanlıştan ayıran hak (müstakim) kitaplar” mânasındadır (Lisânü’l-ʿArab, “ḳvm” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ḳvm” md.). Râgıb el-İsfahânî, istikamet kelimesinin düz bir çizgi gibi dosdoğru yol hakkında kullanıldığını ve bundan dolayı hak ve hakikat yoluna “sırât-ı müstakîm” denildiğini ifade ettikten sonra istikametin insanla ilgili olarak “dosdoğru yol üzerinde sapmadan ilerleme” demek olduğunu belirtir (el-Müfredât, “ḳvm” md.). Bazı kaynaklarda istikametin, i‘vicâc ile (eğri büğrü olma, yoldan sapma) birlikte ve bunun karşıtı olarak da kullanıldığı görülmektedir (meselâ bk. et-Taʿrîfât, “el-İstiḳāme” md.; Müsned, III, 96; Tirmizî, “Zühd”, 61).
Kur’ân-ı Kerîm’de dokuz âyette istikamet masdarından fiiller yer almakta; ayrıca yirmi ikisi “sırât” (yol; meselâ bk. el-Fâtiha 1/6-7), ikisi “kıstâs” (ölçü; el-İsrâ 17/35; eş-Şuarâ 26/182), biri “hüdâ” (gidiş; el-Hac 22/67), biri de “tarîḳ” (yol; el-Ahkāf 46/30) kelimeleriyle birlikte olmak üzere yirmi altı âyette aynı kökten müstakīm kelimesi geçmektedir. Hadislerde de hem istikamet kelimesi hem de aynı kökten fiil ve isimler yer almaktadır (Wensinck, el-Muʿcem, “ḳvm” md.). Bütün bunlarda kelimenin kökündeki “doğruluk, aşırılıklardan uzaklık, sebat ve kararlılık” anlamlarının korunduğu görülür. “Rabbimiz Allah’tır” dedikten sonra istikamet sahibi olanları övgüyle anan iki âyetteki (Fussılet 41/30; el-Ahkāf 46/13) istikamet kelimesi tefsir kitaplarında “samimi ve kararlı bir imanla hak ve hayır yolunda istikrarlı, dengeli bir hayat sürdürme” şeklinde açıklanmaktadır. Sahâbeden birinin Hz. Peygamber’den kendisine, başka bir öğüde ihtiyacı kalmayacak değerde bir öğütte bulunmasını istemesi üzerine Resûl-i Ekrem ona, “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol!” demiştir (Müsned, III, 413; IV, 385; Müslim, “Îmân”, 62). Bu âyet ve hadisteki istikamet kelimesinin öncelikle tevhid inancında kararlılığı ifade ettiği belirtilmektedir. Nitekim Taberî’nin zikrettiği bir rivayette Resûlullah bu âyeti okuduktan sonra, “Rabbimiz Allah’tır” diyerek iman eden insanların önemli bir bölümünün daha sonra küfre döndüğünü söylemiş, ardından da şöyle demiştir: “Her kim imanla ölürse işte o istikamet sahibi olanlardandır.”
Fahreddin er-Râzî’nin tesbitine göre Fussılet sûresinin 41. âyetinin yorumuna dair değişik görüşler ileri sürülmüşse de âyetin, “Rabbimiz Allah’tır diyenler” bölümünün iman ve ikrarla, “istikamet sahibi olanlar” bölümünün de iyi ve güzel işlerle ilgili olduğunu düşünmek daha isabetlidir. Râzî, bu âyeti açıklarken insanın mânevî bakımdan yetkinlik kazanabilmesi için kesin bilgi ve iyi davranışa sahip olması gerektiği yolundaki yaygın anlayışı hatırlattıktan sonra bütün bilgilerin başında Allah’ı bilmenin (mârifetullah) geldiğini, şu halde söz konusu âyete göre insanın yetkinliğinin Hakk’ın zâtını tanıyıp O’nun yolunda bulunmaya, bu yolda iyilik etmeye bağlanmış olduğunu belirtir. Bütün iyi davranışların vazgeçilmez şartı, ifrat ve tefrite sapmadan istikrarlı ve dengeli bir şekilde orta yolu takip etmektir. “Böylece sizi orta bir ümmet yaptık” (el-Bakara 2/143); “Bizi dosdoğru yola ilet” (el-Fâtiha 1/6) meâlindeki âyetlerde olduğu gibi bu âyetteki “istikamet sahibi olanlar” ifadesinde de bu husus dile getirilmiştir (Mefâtîḥu’l-ġayb, XXVII, 121-122; XXVIII, 12).
Grek kaynaklı felsefe kültürünün gelişmeye başladığı dönemlerden itibaren İslâm ahlâk kültüründe benimsenen “Fazilet iki aşırılığın ortasıdır” şeklindeki sözün de etkisiyle istikamet kavramının bütün ahlâkî davranışlara ölçü oluşturacak bir kapsam genişliğine ulaştığı görülmektedir. Buna göre istikamet sahibi insan bütün davranışlarında aşırılıklardan uzak kalan, dengeli ve ılımlı bir hayat tarzını kararlı bir biçimde sürdüren kimsedir. Ancak hayat boyunca her durumda istikamet çizgisinden sapmadan yaşamanın güçlüğü de kabul edilmiş ve bundan dolayı insanlardan mutlak bir istikametten ziyade imkân ölçüsünde istikamet sahibi olmalarını beklemenin daha gerçekçi olacağı düşünülmüştür. Gazzâlî, iki aşırılık arasındaki orta çizginin “kıldan ince kılıçtan keskin” olduğunu ifade ettikten sonra iki aşırılıktan birine sapmadan dosdoğru çizgide ilerlemenin neredeyse imkânsız olduğunu, bu sebeple Kurân-ı Kerîm’de (Meryem 19/71-72) sırât-ı müstakîme yakınlığın kurtuluş için yeterli görüldüğünü belirtir ve şöyle der: “İstikametin zorluğundan dolayı her mümin kulun günde on yedi defa (beş vakit namazın farzlarında), ‘Bizi sırât-ı müstakîme ilet!’ (el-Fâtiha 1/6) diyerek dua etmesi gerektiği ifade edilmiştir” (İḥyâʾ, III, 63-64).
Kaynaklarda yer alan bir rivayete göre (meselâ bk. a.g.e., III, 64; Nevevî, II, 9) Hz. Peygamber’in kendisini yaşlandırdığını belirttiği (Tirmizî, “Tefsîr”, 56/6) ağır yükümlülüklerden biri de, “Sana emredildiği şekilde istikamet sahibi ol!” (Hûd 11/112) buyruğu olmuştur. Fahreddin er-Râzî, bu emrin itikadî ve amelî hükümlerin tamamını kapsadığına işaret ederek bu konularda her türlü aşırılıktan uzak bir şekilde yaşamanın güçlüğüne dikkat çeker. Ona göre Resûl-i Ekrem’e, aynı zamanda İslâm dininin çok önemli bir ilkesinin ortaya konduğu bu âyettekinden daha ağır görev yükleyen başka bir âyet inmemiştir (Mefâtîḥu’l-ġayb, XVIII, 70-71). Şehâbeddin es-Sühreverdî, tasavvufî makamlardan geçmedikçe bu âyette belirtilen istikamete ulaşmanın mümkün olmadığını söyler (ʿAvârifü’l-maʿârif, s. 53).
En‘âm sûresinde (6/151-153) Allah’a ortak koşmamak, ana babaya iyilik etmek, evlâtların canına kıymamak, kötülük ve iffetsizlikten uzak durmak, hayata saygılı olmak, yetim malına yaklaşmamak, ölçü ve tartıda dürüst olmak, doğru konuşmak, Allah’a verilen ahde vefa göstermek şeklindeki başlıca dinî ve ahlâkî ödevler sıralandıktan sonra bunun Allah’ın dosdoğru (müstakim) yolu olduğu, başka yollara sapmadan bu yolda yürümek gerektiği bildirilmektedir. Müfessirler buradaki istikamet kavramı hakkında, “İslâm dışı her türlü inançtan ve sünnete aykırı düşünce ve davranışlardan, bid‘at ve hurafelerden uzak durarak Kur’an ve Sünnet hükümlerine göre yaşamak” anlamına gelecek şekilde açıklamalar yapmışlardır (meselâ bk. Kurtubî, VII, 135-142). İbn Hacer el-Askalânî’nin kanaatine göre istikamet kelimesinin bu âyetteki kullanımına dayanarak Huzeyfe b. Yemân kārîlere (hâfız) sorumluluklarını hatırlatırken, “İstikamet sahibi olunuz, o zaman herkesten önde bulunursunuz; eğer sağa sola yalpalarsanız tam bir dalâlete saptınız demektir” şeklinde uyarıda bulunmuştur (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 2). Bu rivayetteki istikameti İbn Hacer “fiil ve terk olarak Allah’ın emrine sımsıkı sarılmak” (Fetḥu’l-bârî, XXVIII, 15); Aynî, “Allah’ın kitabına ve Peygamber’in sünnetine sarılıp bunlardan kopmadan yaşamak” (ʿUmdetü’l-ḳārî, XX, 208) diye açıklamışlardır.
Ahlâk ve tasavvuf kitaplarında istikamet insanın bütün yükümlülüklerine riayet etmesi, yeme, içme, giyinme ve her türlü dinî-dünyevî konuda itidal çizgisini takip etmesi, görevlerini yaparak günahlardan uzak durması, dinin ve aklın irşadına göre ubûdiyyet yolunda ilerlemesi gibi değişik şekillerde açıklanmıştır (et-Taʿrîfât, “el-İstiḳāme” md.; Tehânevî, II, 1227). Aynı kaynaklarda yapılan tasniflerden istikametin dilin istikameti, hal ve hareketlerin istikameti, nefsin veya kalbin istikameti şeklinde başlıca üç çeşidinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Ahmed b. Hanbel’in kaydettiği bir hadiste (Müsned, III, 198), kalp ve dil istikamette olmadan imanın istikamette olamayacağı belirtilmektedir. Nefis istikamet sahibi olursa kişinin ahlâkını doğruluk ve dürüstlüğe yöneltir (Hakîm et-Tirmizî, s. 68, 78). Hal ve hareketleriyle istikamet sahibi olmayan bir kimsenin bütün gayretleri boşuna harcanmıştır. Ahlâkî nitelikleri ve huyları düzgün olmayan kişinin mânevî dünyasında gelişmesi, davranışlarının güzelleşmesi mümkün değildir. Bu sebeple Ebû Ali el-Cûzcânî şöyle der: “Keramet derdine düşme, istikamet sahibi olmaya çalış; çünkü nefsin seni keramet talebine zorlarken rabbin senden istikamet beklemektedir” (Kuşeyrî, II, 440-441).
Gazzâlî, tasavvuf yolunun iki özelliği bulunduğunu belirterek bunları kulun Allah’a karşı istikamet sahibi olması, insanlarla ilişkisinde barışı gözetmesi şeklinde gösterir. Allah’a karşı istikamet sahibi olan kimse nefsini Allah’ın buyruğuna adar; insanlarla barış içinde olan kişi, meşrû olduğu sürece insanların her talebini karşılamaya çalışır (Eyyühe’l-veled, s. 42-43). İstikamet aynı zamanda insanın bütün eylemlerinin değerini belirleyen ahlâkî bir özdür. Çünkü iyilikler onunla mükemmellik kazanır ve onun ortadan kalkmasıyla bütün iyilikler kötülüğe dönüşür (Kuşeyrî, II, 442). Bazı sözde sûfîler, güya halkın gözünden düşüp eleştirilerine muhatap olmak ve bu suretle benliklerini yenmek (melâmet) maksadıyla dinî ve ahlâkî yükümlülükleri terketmeye kalkışmışlarsa da bu anlayış ve tutumu küfür ve sapıklık sayan Hücvîrî, “yaşamada istikamet melâmeti” dediği meşrû melâmeti, kişinin başkalarından gelen kınamalara aldırmaksızın görevlerini yerine getirmesi, dinî hükümlere uyması, amellerine devam etmesi şeklinde açıklar (Keşfü’l-maḥcûb, I, 261).
Muhyiddin İbnü’l-Arabî, ahlâkî hayatla ilgili istikamet kavramının yanında bir de ontolojik anlamda istikametten söz eder. Buna göre insanı uhrevî kurtuluşa götüren birinci mânadaki istikamet kısaca Hz. Muhammed’in yolunu izlemektir. Bizzat Resûlullah, bazı geometrik şekiller çizerek bu yolu açıklamış ve onun diğer peygamberlerin yollarıyla ilgisini göstermiş, ardından -hepsi de Allah’ın yolu olduğu için kendi yolunu onlardan ayırmak amacıyla- “İşte benim doğru yolum” diyerek onu istikamet kavramıyla nitelemiştir (İbn Mâce, “Muḳaddime”, 1). İbnü’l-Arabî’nin “mutlak istikamet” dediği ontolojik anlamdaki istikamet ise her varlığa sirayet eden ilâhî-kevnî bir sıfattır, diğer bir ifadeyle Allah’ın hikmetinin bütün evrendeki yansımasıdır. Buna göre bir şeyin istikameti o şeyin varlık veya yaratılış amacına uygunluğudur. Bu anlamdaki istikamet, bütün evreni kapsayan genel bir hikmeti ve dolayısıyla yasayı ve düzeni ifade eder. İbnü’l-Arabî, “Şüphesiz rabbim dosdoğru yoldadır” (Hûd 11/56) meâlindeki âyeti delil göstererek bizzat yüce Allah’ın evrenle ilişkisini de bu çerçevede açıklar. Çünkü Allah’ın fiilleri için eğrilikten, düzensizlikten söz edilemez. Ancak bazan istikamet eğrilik gibi görünebilir; zira bazı şeylerin istikameti dümdüz oluşunda değil işlevini yerine getirmesine uygun başka bir şekil alışındadır. Hz. Mûsâ, “Rabbimiz her şeye yaratılışını veren, sonra da doğru yolu gösterendir” (Tâhâ 20/50) derken her şeyin varlık yapısına uygun bir istikamete sahip olduğunu anlatmak istemiştir. Şu halde evrende sadece istikamet vardır (el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, II, 216-217).
BİBLİYOGRAFYA Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ḳvm” md.; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “ḳvm” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ḳvm” md.; et-Taʿrîfât, “el-İstiḳāme” md.; Tehânevî, Keşşâf, II, 1227; Tâcü’l-ʿarûs, “ḳvm” md.; Wensinck, el-Muʿcem, “ḳvm” md.; M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḳvm” md.; R. Dozy, Supplément aux dictionnaire arabes, Beyrouth 1968, II, 432; Müsned, III, 96, 198, 413; IV, 385; Buhârî, “İʿtiṣâm”, 2; Müslim, “Îmân”, 62; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 1; Tirmizî, “Zühd”, 61, “Tefsîr”, 56/6; Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXIV, 114-115; Hakîm et-Tirmizî, Ḫatmü’l-evliyâʾ, s. 68, 78; Hücvîrî, Keşfü’l-maḥcûb (trc. İs‘âd Abdülhâdî Kındîl), Beyrut 1980, I, 261; II, 643-644; Kuşeyrî, er-Risâle (nşr. Abdülhalîm Mahmûd), Kahire 1385/1966, II, 440-442; Herevî, Menâzil, s. 17; Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 63-64; a.mlf., Eyyühe’l-veled, Bağdad 1388/1968, s. 42-43; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XVIII, 70-71; XXVII, 121-122; XXVIII, 12; Sühreverdî, ʿAvârifü’l-maʿârif (Gazzâlî, İḥyâʾ, V içinde), s. 53-54; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, Kahire, ts. (Mektebetü’s-sekāfeti’d-dîniyye), II, 216-219; Kurtubî, el-Câmiʿ, VII, 135-142; Nevevî, Şerḥu Müslim, II, 8-9; İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1403/1983, II, 108-116; İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Sa‘d), XXVIII, 15, 59-60; Aynî, ʿUmdetü’l-ḳārî, Kahire 1392/1972, XX, 208; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 940-944.
İTİDAL الاعتدال Duygu, düşünce, ahlâk ve davranışlardaki denge anlamında bir terim. İlişkili Maddeler ADÂLET Ahlâk, fıkıh ve hadis alanlarında birbirine yakın anlamlarda kullanılan bir terim. FAZİLET İnsanın iyilik yapmasını ve kötülükten uzak durmasını sağlayan ruhî yetenekler için kullanılan bir ahlâk terimi.
Müellif: MUSTAFA ÇAĞRICI Adl kökünden masdar olup klasik sözlüklerde “iki aşırı tutum ve davranış arasındaki orta hal” şeklinde tanımlanan i‘tidâl bu genel tanım çerçevesinde “orta halde bulunma, ölçülü ve ılımlı olma, soğukkanlılık, denge, düzgünlük, doğruluk” şeklinde açıklanmıştır; ayrıca adâlet kelimesinin bir anlamının da “itidal ve istikamet” olduğu belirtilir (Lisânü’l-ʿArab, “ʿadl” md.; et-Taʿrîfât, “el-ʿadl” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ʿadl” md.). Felsefe kültürünün İslâm dünyasında gelişmesiyle birlikte itidal kelimesi “mizaç, karakter ve ahlâkta aşırılıklardan uzaklık, ılımlılık, denge” mânasında ahlâk ve psikoloji terimi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, İslâm kültüründe ilk felsefî terimler sözlüğü olan Risâle fî ḥudûdi’l-eşyâʾ ve rüsûmihâ adlı eserinde “felsefe bakımından itidal, yani karakterin dengeli oluşu ...” derken bu anlama işaret eder. Ayrıca itidal kavramı, eski tıpta ahlât-ı erbaa sayesinde organizmanın düzenli ve sağlıklı işleyişinin insanın kişiliğine olan etkisini de ifade eder. Edebiyatta ise “şiirin vezin kurallarına uygunluğu” anlamına gelir.
Kur’ân-ı Kerîm’de itidal kelimesi geçmemekle birlikte aynı kökten olan “adele” fiili bir âyette insanın itidalli, uyumlu, düzgün bir yapıda yaratıldığını ifade etmek üzere kullanılmıştır (el-İnfitâr 82/7; krş. Taberî, XXX, 87; Şevkânî, V, 458). Ayrıca çeşitli âyetlerde ahlâkî eğilimlerde, huylarda, tutum ve davranışlarda ifrat ve tefrit yönündeki sapmalar yerilmiş, bu hususta itidalli davranmanın önemine işaret edilmiştir. Harcamalarda (el-İsrâ 17/29; el-Furkān 25/67), dünya ve âhiret işlerine yönelmede (el-Bakara 2/201), dostluk ve düşmanlıkta (el-Bakara 2/193-194; el-Mâide 5/8), cezalandırmada (el-Bakara 2/178; en-Nahl 16/126) aşırılığı yasaklayan âyetler Kur’an’ın itidale verdiği önemi gösteren örneklerden bazılarıdır. Ayrıca sık sık tekrar edilen “sırât-ı müstakīm” tabiri de genellikle inançta, ahlâk ve yaşayışta her türlü yanlışlık ve aşırılıklardan uzak, doğru, dengeli ve orta yol olarak açıklanmıştır.
Hadislerde itidal kelimesi “rükûdan veya secdeden kalkma, doğrulma” gibi sözlük anlamlarında geçmekle birlikte (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “ʿadl” md.) terim olarak kullanılmamıştır. Ancak hadislerde de ibadetlerden yeme içmeye, giyim kuşama vb. ihtiyaçlara kadar hayatın her alanında dengeli, ölçülü olmaya önem verilmiş, genel olarak duyguların, tutum ve davranışların normal ve dengeli olması istenmiştir. Meselâ aşırı sevginin gözü kör, kulağı sağır edebileceği uyarısında bulunulmakta, insanlar sevdiklerini ölçülü sevmeye çağrılmakta (Müsned, V, 194; VI, 450; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 116; Tirmizî, “Birr”, 59), dinde aşırılık yasaklanırken bunun eski toplumların yıkımını hazırlayan kötü bir huy olduğu belirtilmekte (Müsned, I, 215, 347; Buhârî, “İʿtiṣâm”, 5), aşırı dünyevîleşme reddedildiği gibi din ve ibadet adına dahi olsa bütünüyle dünya işlerinden kopacak kadar aşırılığa sapmak da yasaklanmaktadır (meselâ bk. Müsned, VI, 226; Buhârî, “Ṣavm”, 51, “Zekât”, 30, “Teheccüd”, 20, “Nikâḥ”, 1, “Cihâd”, 70, “Riḳāḳ”, 3, 4; Müslim, “Zekât”, 40; Dârimî, “Nikâḥ”, 3).
Dünya nimetleri karşısında sabır, kanaat, tevekkül, zühd gibi kavramlarla Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu bu ölçülü ve duyarlı tavrı zamanla bazı mutasavvıflar ve tarikatlar dünyaya büsbütün sırt çevirme noktalarına kadar götürmüş (Çağrıcı, s. 65-68), ancak bu tutum, başta Selefîler olmak üzere âlim ve düşünürler tarafından itidalden sapma olarak değerlendirilip eleştirilmiştir (meselâ bk. İbn Miskeveyh, s. 49, 147; Râgıb el-İsfahânî, s. 266-270; Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, s. 197-246, 280-290).
Kindî’den itibaren İslâm filozofları ahlâk ve davranışlarda aşırılıktan uzak durmayı, ılımlı ve dengeli olmayı öğütleyen âyet ve hadislerden de ilham alarak itidal kavramını “insan davranışlarının ifrat ve tefrit denilen iki aşırı uç arasında orta bir halde olması” şeklinde açıklamışlardır. Daha çok “vasat” kelimesiyle ifade edilen bu orta hal zamanla olgunlaşıp karakter durumuna gelince “fazilet” olarak adlandırılmıştır. Bu anlayışın zamanla İbn Hazm, Râgıb el-İsfahânî, Gazzâlî gibi âlimler tarafından benimsenerek ortak bir kabul haline geldiği görülmektedir. İslâm ahlâk kültüründe “temel faziletler” (fezâil-i asliyye, fezâil-i erbaa) diye anılan er-demlerden hikmet bilgi gücünün, yiğitlik, öfke veya üstün gelme gücünün, iffet de arzu gücünün itidali şeklinde açıklanmış, bu suretle insanın ahlâkî yapısında ve kişiliğinde bütün güçlerin itidal noktasında meleke halini alışıyla onda dördüncü temel erdemin gerçekleşmiş olacağı belirtilmiştir. Bu erdem Kindî tarafından itidal olarak adlandırılırken daha sonraki kaynaklarda bunun yerine adalet terimi benimsenmiştir.
Her fazilet bir denge (itidal) ve bir normal tavırdır. Bundan sapma ya fazlalık veya eksiklik yani aşırılık sayılır; fazlalık yönünde sapmaya ifrat, eksiklik yönünde sapmaya da tefrit denir. İster fazlalık isterse eksiklik şeklinde olsun her aşırılık bir rezîlettir. Fârâbî bütün iyi fiillerin bu iki aşırı uç arasındaki mutedil ve orta fiiller, aynı şekilde bütün erdemlerin, yine ikisi de erdemsizlik olan aşırılıklar arasında orta mahiyetteki psikolojik eğilimler ve yetenekler olduğunu ifade etmekte; daha sonra da iffet, cömertlik, yiğitlik, tevazu, hilim gibi çeşitli erdemleri ve bunlardan sapmalar sonucu meydana gelen erdemsizlikleri belirtilen temel düşünce çerçevesinde tanıtmaktadır (Fuṣûlü’l-medenî, s. 113-117). Genel olarak kendisinden önceki görüşleri paylaşan İbn Sînâ’nın, özellikle ifrat ve tefrit yönündeki sapmaları insandaki hayvanî duyguların doğurduğu sonuçlar olarak görürken “orta (tavassut) melekesi” diye de andığı itidali insana has düşünme gücünün eseri ve hayvanî güçler karşısında bir tür özgürlük olarak değerlendirmesi ilgi çekicidir (en-Necât, s. 693-694).
Fârâbî ve daha sonra gelen diğer ahlâk düşünürleri, ahlâkta itidal ve vasat kavramlarıyla ifade edilen orta noktanın matematiksel anlamda sabit bir nokta olarak anlaşılmaması gerektiğini özellikle belirtirler. Aksine, tıpkı dengeli beslenmenin çocuklara ve yetişkinlere göre veya havanın mutedil oluşunun yaz ve kış mevsimlerine göre değişmesi gibi ahlâkî fiiller ve erdemlerle ilgili itidalde farklı kişi, zaman, mekân vb. durumlara göre değişebilir. Meselâ zengin için cömertlik, asker için kahramanlık, anne için şefkat er-demlerinin itidal ve vasat derecesi ifrat tarafına daha yakın bir noktada olmalıdır. Buna göre bir kişi için fazilet sayılan bir tutumun başka bir kişi hakkında rezîlet sayılması mümkündür (Fuṣûlü’l-medenî, s. 119-122).
Şu hak olan mezhebin, altı mukaddeme ile tahkîkātını yapacağız:
Birinci Mukaddeme: Şu geniş boşluğun esîr ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten sâbittir. İkinci Mukaddeme: Ecrâm-ı ulviyenin kanunlarını rabt eden ve ziyâ ve harâretin emsâlini neşredip nakleden, fezâyı doldurmuş bir madde mevcûddur.
Üçüncü Mukaddeme: Madde-i esîriyenin -yine esîr olarak kalmak şartıyla- sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâtı ve ayrı ayrı nev‘leri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi. Dördüncü Mukaddeme: Ecrâm-ı ulviyeye dikkat edilirse, tabakaları arasında muhâlefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in‘ikāda başlamış milyarlarla yıldızlardan ibâret ‘Kehkeşan’ ile anılan tabaka-i esîriye, sâbit yıldızların tabakasına muhâliftir. Bu da manzûme-i şemsiyenin tabakasına ve hâkezâ, yedi tabakaya kadar birbirine muhâlif tabakalar vardır.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 29<<>> Ey arkadaş! Pek geniş bulunan Kur’ân-ı Kerîm’in hitâblarına, ma‘nâlarına, işaretlerine dikkat edilmekle görülüyor ki, o hitâbların, o ma‘nâların, o işaretlerin bir âmîden tut, bir veliye kadar bütün tabakāt-ı nâsa ve umum efkâr-ı âmmeye olan mürââtları ve okşamaları, fevkalâde hayret ve taaccübü mûcibdir. Meselâ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ cümlesinden bazı insanlar hevâ-yı nesîmiyenin tabakalarını fehmetmişler. Bazıları, arzımız ile arkadaşları olan hayatdâr küreleri ihâta eden nesîmî küreleri fehmetmişler. Bir kısım insanlar,seyyârât-ı seb‘ayı fehmetmişler. Bir kısmı da, manzûme-i şemsiye içinde esîrin yedi tabakasını fehmetmişler. Diğer bir kısım, şu bildiğimiz manzûme-i şemsiye ile beraber altı tane daha manzûme-i şemsiyeyi fehim etmişler. Bir kısım da, esîrin teşekkülâtı yedi tabakaya inkısâm ettiğini fehmetmişler.
Hulâsa: Her bir kısım insanlar, isti‘dâdlarına göre feyz-i Kur’ândan hisselerini almışlardır. Evet, Kur’ân-ı Kerîm bütün şu mefhûmlara şâmildir, diyebiliriz.
Birinci Cümle: هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَم۪يعًا Bu cümlenin beş vecihle mâkabliyle irtibâtı vardır. Birinci Vecih: Evvelki âyet, vücûd ve hayat ni‘metlerine işarettir. Bu âyet, bekā ve bekānın esbâb ve levâzımâtına işarettir. İkinci Vecih: Evvelki âyet, beşer için mertebelerin en yükseği olan rücûu isbat etti. Sâmiin zihnine şöyle bir suâl geldi ki: “Şu zelîl insanların bu yüksek mertebeye liyâkatleri nereden gelmiştir?” Kur’ân-ı Kerîm, bu cümle ile o suâli şöylece cevablandırmıştır ki, “Bütün dünya dest-i itâat ve teshîrine verilen insanın, elbette Hâlik’ının yanında büyük bir mevkii vardır.”
Üçüncü Vecih: Evvelki âyet, beşer için haşir ve kıyâmetin vücûduna işaret etmesi, sâmi‘ce güya “Beşerin ne kıymeti vardır ki, onun saadeti için kıyâmet kopacak?” diye vârid olan suâl, bu âyetle, “Arz bütün müştemelâtıyla istifâdesi için yaratılan ve bütün envâ‘ itâat ve emrine verilen insan, netice-i hilkattir. Elbette ve elbette onun saadeti için kıyâmet kopacaktır” diye cevablandırılmıştır.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 29<<>> Dördüncü Vecih: Evvelki âyet, kıyâmette esbâb ve vesâitin ortadan kalkmasıyla, insanın mercii yalnız Cenâb-ı Hakk’a münhasır kalacağına işaret etmiştir. Bu âyet ise, dünyada da insanın merci‘-i hakîkîsiCenâb-ı Hakk olduğuna, esbâb ve vesâitin arkasında kudretin şuâı göründüğüne, esbâb ve vesâit birer perde olup te’sîr Cenâb-ı Hakk’ın olduğuna işaret etmiştir. Beşinci Vecih: Evvelki âyet, saadet-i ebediyeye işarettir. Bu âyet de, saadet-i ebediyenin insana verilmesini iktizâ eden ve sebeb olan ve Cenâb-ı Hakk’dan sebkat etmiş olan fazl ve in‘âma işarettir ki, kendisinearzın müştemelâtı ihsân edilen insanın, elbette saadet-i ebediyeye liyâkati vardır.
ثُمَّ اسْتَوَٓي اِلَي السَّمَٓاءِ Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i irtibâtı dörttür. Birinci Cihet: Arz ve semâ tev’emdirler, yani ikizdirler. Birbirinden ayrılmazlar. Zikirde, fikirde dâimâ beraber dolaşıyorlar. Bu cümleden evvelki cümlede arz zikredildiği gibi, bu cümlede de semâ zikredilmiştir. İkinci Cihet: Beşerin arzdan istifâdesini ikmâl ve itmâm eden, ancak semâvâtın tanzîmidir. Üçüncü Cihet: Evvelki âyet, ihsân ve fazl delillerine işaret etmiştir. Bu âyet de, kudret ve azamete işaret etmiştir.
Dördüncü Cihet: Bu cümle, beşerin istifâdesi yalnız arza münhasır olmadığına, semâ dahi onun istifâdesine teshîr edildiğine işarettir. فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ Bu cümlenin mâkabliyle irtibâtı üç türlüdür. Birinci İrtibât: ( كُنْ ) ile فَيَكُونُ arasındaki irtibât gibidir. Nasıl ki me’murun husûlü ( كُنْ ) emrine bağlıdır. Semâvâtın tesviyesi de اِسْتَوٰي ’ye bağlıdır. İkinci İrtibât: Kudretin taalluku ile irâdenin taalluku arasındaki irtibât gibidir. Yani اِسْتَوٰي irâdenin taallukuna, tesviye de kudretin taallukuna benzer bir irtibâttır. Üçüncü İrtibât: Netice ile mukaddeme arasında bulunan irtibât gibidir. Çünki semâvâtın tesviyesi, mukaddemesi olan اِسْتَوٰي ’ye terettüb eder.
Dördüncü Vecih: Evvelki âyet, kıyâmette esbâb ve vesâitin ortadan kalkmasıyla, insanın mercii yalnız Cenâb-ı Hakk’a münhasır kalacağına işaret etmiştir. Bu âyet ise, dünyada da insanın merci‘-i hakîkîsiCenâb-ı Hakk olduğuna, esbâb ve vesâitin arkasında kudretin şuâı göründüğüne, esbâb ve vesâit birer perde olup te’sîr Cenâb-ı Hakk’ın olduğuna işaret etmiştir. Beşinci Vecih: Evvelki âyet, saadet-i ebediyeye işarettir. Bu âyet de, saadet-i ebediyenin insana verilmesini iktizâ eden ve sebeb olan ve Cenâb-ı Hakk’dan sebkat etmiş olan fazl ve in‘âma işarettir ki, kendisinearzın müştemelâtı ihsân edilen insanın, elbette saadet-i ebediyeye liyâkati vardır.
ثُمَّ اسْتَوَٓي اِلَي السَّمَٓاءِ Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i irtibâtı dörttür. Birinci Cihet: Arz ve semâ tev’emdirler, yani ikizdirler. Birbirinden ayrılmazlar. Zikirde, fikirde dâimâ beraber dolaşıyorlar. Bu cümleden evvelki cümlede arz zikredildiği gibi, bu cümlede de semâ zikredilmiştir. İkinci Cihet: Beşerin arzdan istifâdesini ikmâl ve itmâm eden, ancak semâvâtın tanzîmidir. Üçüncü Cihet: Evvelki âyet, ihsân ve fazl delillerine işaret etmiştir. Bu âyet de, kudret ve azamete işaret etmiştir.
Dördüncü Cihet: Bu cümle, beşerin istifâdesi yalnız arza münhasır olmadığına, semâ dahi onun istifâdesine teshîr edildiğine işarettir. فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ Bu cümlenin mâkabliyle irtibâtı üç türlüdür. Birinci İrtibât: ( كُنْ ) ile فَيَكُونُ arasındaki irtibât gibidir. Nasıl ki me’murun husûlü ( كُنْ ) emrine bağlıdır. Semâvâtın tesviyesi de اِسْتَوٰي ’ye bağlıdır. İkinci İrtibât: Kudretin taalluku ile irâdenin taalluku arasındaki irtibât gibidir. Yani اِسْتَوٰي irâdenin taallukuna, tesviye de kudretin taallukuna benzer bir irtibâttır. Üçüncü İrtibât: Netice ile mukaddeme arasında bulunan irtibât gibidir. Çünki semâvâtın tesviyesi, mukaddemesi olan اِسْتَوٰي ’ye terettüb eder.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 29<<>> وَهُوَ بِكُلِّ شَئٍ عَل۪يمٌ Bu cümle mâkabliyle iki vecihle merbûttur. Birinci Vecih: Bu cümledeki ilm-i küllî, semâvâtın tanzîm ve tesviyesine delil olduğu gibi, tanzîm ve tesviyenin vücûdu da ilm-i küllînin vücûduna delildir.
İkinci Vecih: Evvelki cümle kudret-i kâmileye, bu cümle ise küllî ve şumûllü ilme delâlet ederler. Cümlelerin nüktelerinin îzâhına gelince: هُوَ الَّذ۪ي -ilâ âhirihî-. Bu cümle, mâkabliyle bağlı değildir. Ancak müste’nife olup, beş suâl ile cevablarına işarettir ki, bundan önce beyân edildiğinden tekrarına lüzûm kalmamıştır. هُوَ الَّذ۪ي ’deki ( هُوَ ) mübtedâdır. ( اَلَّذ۪ي ) sılasıyla beraber haberdir. Bu cümlede mübtedâ ile haberin ta‘rîfleri tevhîde işaret olduğu gibi, hasra da delâlet eder. Yani müştemelât-ı arziyenin halkı Cenâb-ı Hakk’a münhasır olduğu gibi, Hâlik’ı da yalnız Cenâb-ı Hakk’dır. Bu hasr ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cümlesindeki اِلَيْهِ ’nin takdîmiyle hâsıl olan hasra delildir. Yani müştemelât-ı arziyenin halkı Cenâb-ı Hakk’a münhasır olduğu için, kıyâmette merciiyet de Cenâb-ı Hakk’a münhasırdır. اَلَّذ۪ي sılasıyla beraber haberdir. Haberin aslı ve müstehakkı, nekre olmaktır. Burada ma‘rife olarak gelmesi, hükmün zâhir ve ma‘lûm olduğuna işarettir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın müştemelât-ı arziyenin Hâlik’ı olduğu ma‘lûm ve zâhirdir.
Menfaat için kullanılan لَكُمْ ’deki ( ل ) eşyânın hilkaten mübâh, helâl ve menfaatli olarak yaratıldıklarına ve bazı ârızalardan dolayı haram kılınmış olduklarına işarettir. Meselâ ağyârın malı, ismet-i şer‘iye için haram olmuştur. İnsanın eti, hürmet ve kerâmeti sebebiyle haram olmuştur. Zehir zarar olduğu için, lâşe eti necâset olduğu için haram olmuşlardır. Ve kezâ, her bir şeyde bir fâide, bir menfaat olduğuna remizdir.
Ve kezâ, beşer için her şeyde bir menfaat bulunduğuna remizdir. Evet, herhangi bir şey olursa olsun, beşere bir cihetten bir istifâdeyi te’mîn eder. Velev ibret almak için olsun, bir fâidesi vardır. Ve kezâ, arzın karnında istikbâl insanlarını intizâr eden pek çok rahmetin hazinelerinin ve definelerinin bulunduğuna remizdir.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 29<<>> لَكُمْ ’ün câr ve mecrûrunun مَا فِي الْأَرْضِ üzerine takdîmi, beşere âit istifâdelerin her gayeden evvel ve evlâ olduğuna işarettir. Umûmîliği ifade eden ( مَا ) her şeyde menfaatleri aramaya insanları terğîb ve teşvîk içindir.
فِي الْأَرْضِ ’daki ( ف۪ي )’nin ( عَلٰي )'ya tercîhi, en çok menfaatlerin arzın karnında olduğuna ve arzın karnındaki eşyânın taharrîsine insanları teşcî‘ ettiğine işarettir. Ve kezâ arzın içindeki ma‘denlerin ve maddelerin istifâde-i beşer için yaratıldığına; ve arzın içinde henüz keşfedilemeyen anâsırdan ve maddelerden, müstakbel insanlarını tekâlîf-i hayatın zahmetlerinden kurtaracak bazı gıdâî vesâire maddelerin vücûdu mümkün olduğuna delâlet eder.
جَم۪يعًا arzdaki bazı eşyânın abes ve fâidesiz olduklarına dâir evhâmı def‘ etmek içindir.
ثُمَّ اسْتَوٰي ’daki ( ثُمَّ ) arzın hilkatiyle semâvâtın tesviyesi arasındaki, Cenâb-ı Hakk’ın ef‘âl ve şuûnâtının silsilesine işarettir. Ve kezâ beşere menfaat hususunda, semâvâtın tesviyesi arzın hilkatinden rütbece uzak olduğuna delâlet eder. Îcâz ve ihtisâr için اَرَادَ اَنْ يُسَوِّيَ yerinde اِسْتَوٰي denilmiştir. اِسْتَوٰي kelimesinin burada isti‘mâli mecazdır. Yani hedefe kasdını hasredip sağa sola bakmayanlar gibi, semâvâtın tesviyesini irâde etmiştir. اِلَي السَّمَٓاءِ Bu semâdan maksad, semâvâtın maddesi olan buhardır. فَسَوّٰيهُنَّ ’deki ( ف ) tefrîi ifade ettiğine nazaran, tesviyenin istivâya bağlanması, فَيَكُونُ ’nün ( كُنْ ) emrine veya kudretin taalluku irâdenin taallukuna veya kazanın kadere olan terettüblerine benziyor. Ve ta‘kîbi ifade ettiğine göre, mukadder bazı fiillere îmâdır. Takdîr-i kelâm: نَوَّعَهَا وَ نَظَّمَهَا وَ دَبَّرَ الْأَمْرَ بَيْنَهَا فَسَوّٰيهُنَّ ilâ âhirihîden ibârettir. Yani “Nev‘lere ayırdı. Tanzîm etti. Aralarında lâzım gelen emirleri ve tedbîrleri yaptı. Sonra yedi tabakaya tesviye etti.”
سَوّٰي Yani muntazam, müstevî; envâı, eczâları mütesâvî olarak yarattı. هُنَّ Bu zamirin cem‘i, semâvât olacak maddenin nev‘lere münkasım olduğuna işarettir.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>> سَبْعَ ta‘bîri, semâvât tabakalarının kesretine işarettir. Ve bu tabakaların teşekkülât-ı arziyenin edvâr-ı seb‘asıyla sıfât-ı seb‘aya münâsebetdâr olduğuna îmâdır.
سَمٰوَاتٍ Bu semâların bir kısmı seyyârât balıklarına denizdir. Bir kısmı da sâbit yıldızlara mezraadır. Bir kısmı da semâ çiçekleri hükmünde olan derârî yıldızlara bahçe ve bostandır. وَ هُوَ بِكُلِّ شَئٍ عَل۪يمٌ Bu ( و ) atıf içindir. Halbuki burada atfın tarafeyni arasında münâsebet yoktur. Öyle ise, bu münâsebeti bulmak için takdîre ihtiyaç vardır. Şöyle ki: وَهُوَ عَلَي كُلِّ شَئٍ قَد۪يرٌ Öyle ise bu büyük ecrâmın Hâlik’ı odur. وَهُوَ بِكُلِّ شَئٍ عَل۪يمٌ Öyle ise, o ecrâmdaki san‘atı tanzîm ve tahkîm eden odur.
İlsâkı ifade eden بِكُلِّ kelimesindeki ( ب ) ilmin ma‘lûmdan infikâk ve infisâlinin mümkün olmadığına işarettir. كُلِّ ta‘mîmi ifade eden bir edâttır. Burada كُلِّ kelimesinin ifade ettiği ta‘mîmden hiçbir şeyin, hiçbir ferdin tahsîsi ve dâire-i şumûlünden ihracı yoktur. Bu i‘tibârla, مَا مِنْ عَامٍ اِلَّا وَقَدْ خُصَّ مِنهُ الْبَعْضُ olan kāide-i külliyeyi tahsîs ediyor. Çünki kendisi bu kaidenin şumûlünden hâriç kalmıştır.
شَئٍ Bu kelime vâcib, mümkün, mümtenia şâmildir. عَل۪يمٌ Yani zâtı ile ilim arasında zarûrî, lüzûmî bir sübût vardır.
Yani “Düşün o zamanı ki, Rabbin melâikeye hitâben: ‘Ben yerde bir halîfeyi yaratacağım' dedi. Melâikeler de: ‘Yerde fesâd yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın? Halbuki bizler hamdin ile seni tesbîh ve takdîs ediyoruz' dediler. Rabbin de: ‘Sizin bilmediğinizi ben biliyorum' diye onlara cevab verdi.” Ey arkadaş! Melâikenin vücûdunu tasdîk ve kabul etmek, îmânın rükünlerinden biridir. Birkaç makamda bu rüknü isbat ve îzâh edeceğiz.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>> Birinci Makam: Arzın, ecrâm-ı ulviyeye nisbeten pek küçük ve süflî olduğu halde, canlı mahlûkātla dolu olduğunu gören ve âlemin nizâm ve intizâmına dikkat eden insan, ecrâm-ı ulviyenin ve o yüksek burçların da hayatdâr sâkinleri olduğuna kat‘î bir şekilde hükmeder. Evet, o ecrâm-ı ulviyede ve o yüksek burçlarda melâikenin vücûdunu kabul etmeyen adamın meseli, öyle bir adamın meseline benzer ki, o adam büyük bir şehre gider. Şehrin bir kenarında pek küçük bir binaya rast gelir. Bakar ki, o küçük bina insanlarla doludur. Arsalarına bakar, canlı mahlûkāt ile dolu. Gıdalarına bakar, nebâtât gibi, balık vesâire gibi hayata lâzım olan şartlar yerindedir. Sonra bakar ki, pek uzakta milyonlarla apartmanlar, köşkler var. Aralarında uzun uzun meydanlar, tenezzühgâhlar var. Fakat o küçük binadaki insanların hayat şartları o büyük binalarda bulunmadığından, o yüksek, müzeyyen sarayları, sâkinlerden boş, hâlî olduğunu i‘tikād eder.
Melâikenin vücûdunu tasdîk eden adamın meseli ise, şöyle bir şahsın meseli gibidir ki, o küçük hânenin insanlarla dolu olduğunu görür görmez, o yüksek kasırların da hayat yeri olduğuna veonlarda da onlara münâsib sâkinler bulunduğuna hükmeder. Ve “O yüksek kasırlara mahsûs ve münâsib hayat şartları vardır. Fakat oraların sâkinleri pek uzak olduklarından, görünmemeleri yok olduklarına delâlet etmez” der.
Binâenaleyh, arzın zevilhayat ile dolu olmasından kat‘iyetle anlaşılıyor ki, bu geniş boşlukta durmakta olan semâlarda, yıldızlarda, burçlarda ve çok kısımlara münkasım ve müştemil olan semâvâtta, şerîatın melâike ile tesmiye ettiği zîhayatlar pek çoklukla mevcûddur.
İkinci Makam: Bundan evvel isbat ve îzâh edildiği gibi, hayat mevcûdâtın keşşâfıdır. Belki mevcûdâtın neticesidir. Binâenaleyh şu geniş fezânın sâkinlerden ve şu yüksek semâvâtın şenliklerden hâlî kalmasına imkân yoktur. Evet, bütün ukalâ, akıl ve nakil ve ma‘nevî bir icmâ‘ ve ittifâkla melâikenin ma‘nâ ve hakîkatlerine hükmetmişlerdir. Yalnız ta‘bîrleri çeşit çeşittir.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>> Meselâ meşâiyyûn, envâ‘-ı mevcûdâtı idare eden rûhânî mâhiyet-i mücerrede ile; işrâkıyyûn ise, ukūl ve erbâbü’l-envâ‘ ile; dinler de melekü’l-cibâl, melekü’l-bihâr, melekü’l-emtâr gibi ta‘bîrler ile ta‘bîr etmişlerdir. Hatta akılları gözlerinde bulunan maddiyyûn tâifesi de, melâikenin ma‘nâsını inkâr etmeye mecâl bulamadıklarından, fıtratın nâmuslarına nüfûz eden kuvâ-yı sâriye ile ta‘bîr etmişlerdir. Suâl: Kâinâtın irtibâtını ve hayatını te’mîn etmek için, hilkatte cereyân eden nâmuslar, kanunlar kâfî gelmezler mi?
Elcevab: Senin dediğin o sârî kanunlar, nâmuslar i‘tibârî, vehmî emirlerdir. Onların muayyen vücûdları, müşahhas hüviyetleri, ancak onları temsîl eden ve onların ma‘kesi bulunan ve onların yularlarını ellerine alan melâike ile sâbit olur. Ve kezâ vücûdun, teşekkül-ü ervâha münâsebeti olmayan şu câmid âlem-i şehâdete münhasır olmadığına, akıl ve nakil müttefikan hükmetmişlerdir. Binâenaleyh ervâha münâsib ve muvâfık ve çok âlemlere müştemil olan âlem-i gayb, melâike ile dolu ve âlem-i şehâdetin hayatına mazhardırlar. Hulâsa: Melâikenin ma‘nâsı ve hakîkati bu îzâh edilen emirlerden tebârüz eder. Binâenaleyh melâikenin suretleri, eşkâlleri arasında ukūl-ü selîmenin kabul ettiği vechile, şerîatın îzâh ve beyân ettiği şekildir ki, melekler mükerrem abddirler. Emirlere muhâlefetleri yoktur. Ve muhtelif kısımlara münkasımdırlar.Latîf ve nûrânî cisimlerdirler.
Üçüncü Makam: Arkadaş! Melâike mes’elesi öyle mes’elelerdendir ki, bir cüz’ün sübûtuyla küll sâbit olur. Bir ferdin vücûduyla nevi‘ tahakkuk eder. Zîrâ inkâr eden küllünü inkâr eder. Binâenaleyh, zaman-ı Âdemden şimdiye kadar bütün din adamları, her asırda icmâ‘ ve ittifâkla melâikenin vücûduna ve melâike ile aralarında muhâverenin sübûtuna ve müşâhedelerinin tahakkukuna ve onlardan edilen rivâyetlerin nakline hükmettikleri halde melâikelerin hiçbirisinin insanlara görünmediği veyahud vücûdları hissedilmediği elbette muhâldir.
Kezâlik, beşerin akāidine karışıp hiçbir zamanda, hiçbir inkılâbda i‘tirâzlara ma‘rûz kalmayarak
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>> devam eden melâike i‘tikādının bir hakîkate ve bir aslâ dayanmaması ve mebâdî-i zarûriyeden tevellüd etmemesi muhâldir. Her halde beşerin bu umûmî i‘tikādı, mebâdî-i zarûriyeden neş’et eden ve müşâhedât-ı vâkıadan hâsıl olan ve muhtelif emarelerden tevellüd eden hadsî bir hükmün neticesidir. Evet, bu i‘tikād-ı umûmînin sebebi, kat‘î surette ma‘nevî bir tevâtür kuvvetini veren ve pek çok def‘alar vukūa gelen, melâikenin müşâhedelerinden hâsıl olan zarûrî ve kat‘î deliller ve emarelerdir. Çünki melâike mes’elesi, beşerin ma‘lûmât-ı yakîniyesindendir. Eğer bunda şübhe olursa, beşerin yakîniyâtında emniyet kalmaz.
Hulâsa: Rûhânîlerden bir ferdin bir zamanda vücûdu tahakkuk etse, bu nev‘in vücûdu tahakkuk eder. Nev‘in vücûdu tahakkuk etse, her halde şerîatın beyân ettiği gibi olacaktır.
Bu âyetin sâbık âyetle dört vecih ile irtibâtı vardır. Birinci Vecih: Bu âyetle beşere verilen büyük ni‘metleri ta‘dâd ediyor. Birinci âyetle en büyük ni‘mete işaret edilmiştir ki, beşer, hilkatin neticesidir. Ve arzın müştemelâtı ona teshîr edilmiştir. İstediği gibi tasarruf eder. Bu âyet ile de, beşerin arza hâkim ve halîfe kılınmış olduğuna işaret edilmiştir. İkinci Vecih: Bu âyet, birinci âyetteki, arzda bulunan her şeyin silsilelerinin dizgininin beşerin elindeolması hükmüne beyândır, tafsîldir, îzâhdır, tahkîktir, burhândır ve te'kîddir.Üçüncü Vecih: Evvelki âyetle canlı mahlûkātın meskenleri olan arz ve semâvâta işaret edilmiştir. Bu âyette, o meskenlerin sâkinleri olan beşer ve melâikeye işaret edilmiştir. Ve kezâ o âyet hilkatin silsilesine, bu âyet ise zevilervâhın silsilesine işaret etmişlerdir. Dördüncü Vecih: Evvelki âyette hilkatten maksad beşer olduğu ve Hâlik'ın yanında beşerin bir mevki‘ sâhibi bulunduğu tasrîh edildiğinde sâmiin zihnine geldi ki: “Bu kadar fesâd ve şürûr ve kötülüğü yapan beşere bu kadar kıymet nereden verildi? Ve Cenâb-ı Hakk’a ibâdet ve takdîs etmek için şu fesâdcı beşerin vücûduna hikmetin iktizâsı ve rızâsı var mıdır?”
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>> Sâmiin bu vesvesesini def‘ etmek için şöyle bir işarette bulundu ki: Beşerin o şürûr ve fesâdları, onda vedîa bırakılan sırra mukābele edemez, affolur. Ve Cenâb-ı Hakk onun ibâdetine muhtaç değildir. Ancak Allâmü’l-Guyûb’un ilmindeki bir hikmet içindir.
Cümlelerin arasındaki irtibâta geldik. وَ اِذْ Bu kelime وَ هُوَ بِكُلِّ شَئٍ عَل۪يمٌ cümlesine atıftır. Halbuki aralarında münâsebet olmadığı gibi, ( اِذْ ) diğer bir ( اِذْ )'i iktizâ eder. Binâenaleyh böyle bir takdîre lüzûm vardır: اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا وَ اِذْ قَالَ رَبُّكَ -ilâ âhirihî-. Bu takdîrde ikinci ( اِذْ ) birincisine atfolur. Ve her iki cümle arasında da münâsebet bulunur.
اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَل۪يفَةً Cenâb-ı Hakk, müşâvere yolunu öğretmek ile beşerin hilâfetindeki hikmetin sırrını melâikeye istifsâr ettirmek üzere bu cümleyi söyledi. Sâmiin zihni üç noktayı nazara alarak harekete geçti. Birincisi: “Melâikeler ne dediler?” İkincisi: “Taaccüble hikmeti sordular.” Üçüncüsü: “Cinnîlere halîfe olmakla beraber, beşerde kuvve-i gadabiye ve şeheviye dahi ilâveten halk edilmiştir. Bunlar cinnîlerden daha ziyâde fesâd yapacaklardır.” İşte Kur’ân-ı Kerîm قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَ يَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ cümlesiyle, o üç noktaya işaret etmiştir. Melâikenin suâli, taaccüb ve istifsârları bittikten sonra, sâmi‘ Cenâb-ı Hakk’dan verilecek cevabı beklerken, Kur’ân-ı Kerîm قَالَ اِنّ۪ي اَعْلَمُ مَالَا تَعْلَمُونَ cümlesiyle cevab vermiştir. Yani “Eşyâ ve ahkâm, sizin ma‘lûmâtınıza münhasır değildir. Adem-i ilminiz, onların vücûda gelmeyeceklerine sebeb olamaz. Benim beşerin hilkati hakkında bir hikmetim var. O hikmetin hatırası için, fesâdlarını nazara almam” ferman etmiştir.
Cümlelerin hey’et ve nüktelerine geldik. وَ اِذْ قَالَ رَبُّكَ -ilâ âhirihî-. Atfı ifade eden bu ( و ) münasebet-i atfiyenin iktizâsına binâen وَ اِذْ قَالَ رَبُّكَ -ilâ âhirihî- cümlesine ma‘tûfun aleyh olmak üzere اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا cümlesinin takdîrine işarettir.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>> Ve kezâ ( اِذْ ) zaman-ı mâzîyi ifade ettiği cihetle, sanki zihinleri geçmiş zamanların silsilesine götürür. Veya o silsileyi bu zamana getirir, ihtâr eder ki, zihinler o zamanlarda vukūa gelmiş olan hâdiseleri görsünler.
( رَبُّكَ ) Bu ta‘bîr, melâikenin aleyhine bir huccet ve bir delildir. Yani “Allah seni terbiye etmiştir. Hadd-i kemâle eriştirmiştir. Ve seni beşere mürşid kılmıştır ki, fesâdlarını izâle edesin. Demek nev‘-i beşerin en büyük hasenesi sensin ki, onların mefsedetlerini setrediyorsun.” لِلْمَلٰٓئِكَةِ Cenâb-ı Hakk’ın müşâvere şeklinde melâike ile yaptığı muhâvere, melâikenin beşer ile fazla bir irtibâtı ve alâkası ve münâsebetleri olduğuna işarettir. Çünki melâikenin bir kısmı insanları hıfzediyor. Bir kısmı kitabet işlerini görüyor. Demek melâikelerin insanlarla alâkaları ziyâde olduğundan, insanların ahvâline ehemmiyet veriyorlar.
( اِنّ۪ي ) Melâikenin اَتَجْعَلُ ile yaptıkları istifhâmdan anlaşılan tereddüdlerini reddetmekle, mes’elenin azamet ve ehemmiyetine işarettir. ( اِنّ۪ي ) Burada yâ-yı mütekellim-i vahdeh ile وَ اِذْ قُلْنَا ’da mütekellim-i maalgayr zamirinin zikirlerinden şöyle bir işaret çıkıyor ki: Cenâb-ı Hakk’ın halk ve îcâd fiilinde vâsıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitâbında vâsıtaların bulunduğuna işarettir. Bu nükteye delâlet eden başka âyetler de vardır.
Ezcümle اِنَّا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ âyet-i kerîmesinde azamete delâlet eden ( نَا ) zamîr-i cem‘i, vahiyde vâsıtanın bulunduğuna işaret olduğu gibi; بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ ’da müfred hükmünde olan lafza-i Celâl, ma‘nâları ilhâm etmekte vâsıtanın bulunmadığına işarettir. جَاعِلٌ kelimesinin, خَالِقٌ kelimesine tercîhen zikri: Melâikenin medâr-ı şübheleri ve mûcib-i istifsârları olan halk ve îcâd fiili değildir. Zîrâ vücûd, hayr-ı mahzdır. Halketmek Allah’ın fiilidir. Allah’ın ef‘âli lâyüs’eldir. Ancak melâikeyi şübheye da‘vet eden ve istifsârlarına mûcib olan جَعْلْ ’dir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın beşeri arzın ta‘mîrine tahsîs etmesidir.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>> ف۪ي فِي الْأَرْضِ ’nin ( عَلٰي )’ya tercîhi, beşerin arz üstünde olduğu ( عَلٰي ) kelimesinin ma‘nâsına muvâfık ve münâsib iken, tercîhen ( ف۪ي )’nin zikredilmesi, beşerin bir ruh gibi arzın cesedine nüfûz ettiğine ve beşerin ölüp inkırâz etmesiyle arzın yıkılmasına işarettir. خَل۪يفَةً Bu ta‘bîr, insanların hayatına elverişli şerâiti arz hâiz olmazdan evvel arzda idrâkli bir mahlûkun bulunmuş olduğuna; ve o mahlûkun hayatına o zamandaki arzın evvelki vaz‘iyetleri muvâfık ve müsâid bulunduğuna işarettir. خَل۪يفَةً ta‘bîrinin bu ma‘nâya delâleti muktezâ-yı hikmettir. Ama meşhur olan ma‘nâya nazaran, o idrâkli mahlûk, cinlerden bir nevi‘ imiş. Yaptıkları fesâddan dolayı insanlarla mübâdele edilmişlerdir.
قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ Bu cümle müste’nifedir. Bu istînâftan anlaşılıyor ki, Cenâb-ı Hakk’ın melâike ile olan hitâbı, sâmii şöyle bir suâle mecbûr etmiştir ki: “Acaba melâikeler komşuluklarına gelecek insanları nasıl karşılayacaklardır? Hem onlarla beraber olmaya ve komşu olmaya rızâları var mıdır? Hem fikirleri nedir?” Kur’ân-ı Kerîm قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ile o suâli cevablandırmıştır.
Suâl: قَالُٓوا اَتَجْعَلُ -ilâ âhirihî- cümlesi اِذْ قَالَ cümlesine cezâ olduğuna nazaran, aralarında lüzûm lâzımdır. Halbuki lüzûm görünmüyor? ()Elcevab: Melâike arzın müekkelleri bulundukları cihetle, arz, onların idaresinde olur. Bu i‘tibârla, insanların arza halîfe kılınması hakkında melâikenin fikirlerini izhâr etmek lâzımdır. (قَالَ، قَالُوا) ta‘bîrleri, mukāvele ve muhâvere şeklinde müşâvere üslûbunu insanlara öğretmek içindir. Yoksa Cenâb-ı Hakk, müşâvereden münezzehtir.
Melâikenin اَتَجْعَلُ ile yaptıkları istifhâmdan maksad, ca‘le i‘tirâz, ca‘lî inkâr etmek değildir. Çünki Cenâb-ı Hakk’ın fiillerine i‘tirâz etmeye ismetleri mâni‘dir. Ancak ca‘lin sebebi mahfî olduğundan, taaccüble sebeb ve hikmetini sormuşlardır. جَعَلَ ta‘bîrinden anlaşılıyor ki, insanın ahvâli ve vaz‘iyetleri, ne tabiatın iktizâsıdır ve ne de fıtratın îcâbıdır. Ancak bir câilin ca‘liyledir.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>> Suâl: ف۪يهَا Mesâfe pek kısa olduğu halde, ikinci ف۪يهَا ’nın zikrine ne ihtiyaç vardır?Elcevab: Birinci ف۪يهَا ile beşerin bir ruh gibi arza nüfûz etmesiyle arzı ihyâ etmesine, ikinci ف۪يهَا ise, beşerin fesâdı da Azrâîl (as) gibi arzın kalbine kadar pençesini sokup arzın imâtesine işarettir. Demek beşer, bir taraftan arzın şifâsı için bir ilaç iken, diğer taraftan ölümünü intâc eden bir zehirdir. ( مَنْ ) Beşerden kinâyedir. Kinâyenin tasrîhe sebeb-i tercîhi: Melâikenin maksadı beşerin şahsiyeti olmayıp, ancak kendilerine sakîl ve ağır gelen bir mahlûkun Allah’a isyan etmesine işarettir. يُفْسِدُ Fesâdın isyana bedel zikri, isyanlarının nizâm-ı âlemin fesâdına sebeb olacağına işarettir. Devam ile teceddüdü ifade eden muzâri‘ sîgasıyla fesâdın zikredilmesi, melâikenin asıl istemedikleri ve inkâr ettikleri, ancak isyanlarının devam ve istimrâr ile vukūa geleceğine âit olduğuna işarettir. Melâike, beşerin isyanlarının devam ve istimrârını, ya Cenâb-ı Hakk’ın i‘lâmıyla bilmişlerdir. Veya Levh-i Mahfuz’a bakıp ondan almışlardır. Veyahud insanlardaki kuvve-i gadabiye ve şeheviyeden anlamışlardır. ف۪يهَا Kuvve-i şeheviye ile fesâd arzda hâsıl olur. Kuvve-i gadabiyenin tecâvüzüyle katil ve kıtâle mahal olur. Halbuki arz, takvâ üzerine te’sîs edilmiş bir mescid hükmündedir. ( و ) ise fesâd ile sefk gibi iki rezîleyi birbirine atıf ve cem‘ eder. Çünki fesâd, sefk-i dimâya sebebdir. يَسْفِكُونَ ’nin يَقْتُلُونَ ’ye tercîhen zikrinden anlaşılıyor ki, sefk, zulmen yapılan katldir. Bu ise fesâda daha münâsibdir. Çünki katlin ifade ettiği ma‘nâ, katlin mübâh kısmına da şâmildir. Cihadda veya bir cemâati kurtarmak için yapılan katiller gibi ki, bu katl, fesâda münâsib olmaz. الدِّمَٓاءَ Sefk kelimesinin delâlet ettiği ırâka-i demdeki demi te’kîddir. وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَ نُقَدِّسُ لَكَ Beşerin ca‘lindeki hikmeti soran melâikeye, sanki şöyle bir i‘tirâz vârid olmuştur ki: “Beşerin Allah’a yapacağı ibâdet ve takdîs, onun ca‘line sebeb-i kâfî gelmez mi ki, ca‘linin hikmetini soruyorsunuz?” İşte vâv-ı hâliye ile zikredilen وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ -ilâ âhirihî- cümlesi, güya o i‘tirâzı def‘ etmeye işarettir.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>> ( نَحْنُ ) Meâsîden ma‘sûm melâikenin cemâatlerinden kinâyedir. Cümlenin cümle-i ismiye şeklinde zikiredilmesi, tesbîhin melâikeye bir seciye olduğuna ve melâikenin tesbîhâta mülâzım ve müdâvim olduklarına işarettir.
نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ “Bizler, bütün ibâdetlerin sana mahsûs olduğunu kâinâta i‘lân ediyoruz. Ve Cenâb-ı Ulûhiyetine lâyık olmayan şeylerden senin münezzeh olduğuna îmân ediyoruz. Ve senin bütün evsâf-ı azamet ve celâl ile muttasıf olduğunu i‘tikād ediyoruz.” وَ نُقَدِّسُ لَكَ Bu ( ل ) ya sıladır, bir ma‘nâ ifade etmez. Veya ta‘lîl ve sebebiyet içindir. Birinci ihtimâle göre نُقَدِّسُكَ takdîrinde olur. Yani “Seni takdîs ve tathîr ediyoruz” demektir. İkinci ihtimâle nazaran نُقَدِّسُ لِاَجْلِكَ takdîrinde olur. Yani “Biz nefislerimizi, fiillerimizi günahlardan temizlemekle beraber, kalblerimizi mâsivândan çeviriyoruz” demektir. Bu ( و ) ise, iki rezîleyi cem‘ ve birbirine atfeden يُفسِدُ ’deki vavın aksine ve inâdına olarak, biri takdîs, diğeri tesbîh, iki fazîleti cem‘ ve birbirine atfediyor.
قَالَ اِنّ۪يٓ اَعْلَمُ مَالَا تَعْلَمُونَ Bu cümle, melâikenin istifsârından sonra, “Acaba Cenâb-ı Hakk istifsârlarına nasıl cevab verdi? Ve taaccüblerini ne ile izâle etti? Ve beşerin onlara tercîhindeki hikmet nedir?” diye sâmiin kalbine gelen suâle icmâlî bir cevabdır. Tafsîli sonra gelecektir.
اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ ’deki ( اِنَّ ) tahkîkî ifade etmekle tereddüd ve şübheyi def‘ etmek içindir. Bu ise müsellem olmayan nazarî hükümlerde olur. Halbuki burada, Allah’ın, halkın bilmediklerini bilmesi, müsellem ve bedîhî bir hükümdür. Hâşâ, melâikenin bu hükümde tereddüdleri yoktur.
Binâenaleyh, burada bu ( اِنَّ ) Kur’ân-ı Kerîm’in îcâz için ihtisâren icmâl ettiği birkaç cümleye işarettir.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>> Birincisi: Beşerdeki maslahatlar ve beşerin hayr-ı kesîre nisbeten mefsedetleri, şerr-i kalîldir. Şerr-i kalîl için hayr-ı kesîri terk etmek, hikmete muhâliftir.
İkincisi: Beşerin hilâfete olan sırr-ı liyâkati, melâikece meçhûl, Hâlik'ça ma‘lûmdur. Üçüncüsü: Beşerin onlara tercîh hakkını veren hikmet, melâikece meçhûldür. Dördüncüsü: ( اِنَّ )’nin ifade ettiği tahkîk, bazen sarîh hükme değil, cümlenin bir kaydından istifâde edilen zımnî bir hükme râci‘ olur. Burada ( اِنَّ )’nin tahkîkî لَا تَعْلَمُونَ kaydından istifâde edilen hükm-ü zımnî’ye râci‘dir. Yani “Sizler muhakkak bilmiyorsunuz.”
Ve kezâ, Allah’ın ilmi lâzım, beşerin vücûdu melzûmdur. Bu cümlede ilm-i İlâhînin vücûduna delâlet eden اَعْلَمُ ’den, beşerin vücûda geleceği tebârüz eder. Çünki اَعْلَمُ ’nün delâletine göre ilm-i İlâhî taalluk ve tahakkuk etmiştir. Öyle ise beşerin vücûdu her halde olacaktır.
Melâikeye verilen o icmâlî cevabın tahkîkî hakkında اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ âyetinden şöyle îzâhât alınabilir ki: Cenâb-ı Hakk’ın ef‘âli hikmetlerden, maslahatlardan hâlî değildir. Öyle ise mevcûdât, halkın ma‘lûmâtına münhasır değildir. Öyle ise melâikenin adem-i ilimleri, beşerin adem-i vücûduna delil olamaz.
Ve kezâ Cenâb-ı Hakk, hayr-ı mahz olarak melâikeyi yaratmıştır. Şerr-i mahz olarak da şeytanı yaratmıştır. Hayır ve şerden mahrum olarak behâim ve hayvanâtı halketmiştir. Hikmetin iktizâsına göre, hayır ve şerre kādir ve câmi‘ olarak dördüncü kısmı teşkîl eden beşerin yaratılması da lâzımdır ki, beşerin şeheviye ve gazabiye kuvvetleri kuvve-i akliyesine münkād ve mağlûb olursa, beşer, mücâhedesinden dolayı melâikeye tefevvuk eder. Aksi halde, hayvanâttan daha aşağı olur. Çünki özrü yoktur.
“Cenâb-ı Hakk, bütün eşyânın isimlerini Âdem’e öğretti. Sonra o eşyâyı melâikeye göstererek dedi ki: ‘Eğer iddiânızda sâdıklar iseniz, bunların isimlerini bana söyleyiniz.' Melâike dediler ki: ‘Seni her nekāisten tenzîh ederiz. Ve senin bütün sıfât-ı kemâliye ile muttasıf olduğunu ikrâr ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur. Her şeyi bilici ve herkese liyâkatine göre ilim ve irfân ihsân edici sensin.' Cenâb-ı Hakk dedi ki: ‘Yâ Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle.' Vaktâ ki Âdem, isimlerini onlara söyledi. Cenâb-ı Hakk dedi ki: ‘Size demedim mi? Semâvât ve arzın gaybını bilirim ve sizin Âdem hakkında lisânla izhâr ettiğinizi ve kalben gizlediğinizi bilirim.' ”
Mukaddeme: Bu ta‘lîm-i esmâ mes’elesi, ya Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın melâikenin inkârlarına karşı mu‘cizesidir, melâikeyi inkârdan ikrâra icbâr etmiştir. Yahud melâikenin hilâfetine i‘tirâz ettikleri nev‘-i beşerin hilâfete liyâkatini melâikeye kabul ettirmek için izhâr ettiği bir mu‘cizedir. Ey arkadaş! Her şeyin Kitâb-ı Mübîn’de mevcûd olduğunu tasrîh eden وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ âyet-i kerîmesinin hükmüne göre; Kur’ân-ı Kerîm, zâhiren ve bâtınen, nassan ve delâleten, remzen ve işareten her zamanda vücûda gelmiş veya gelecek her şeyi ifade ediyor. Buna binâen, gerek Enbiyâ'nın kıssaları ve hikâyeleri ve gerek mu‘cizeleri hakkında Kur’ân-ı Kerîm’in işaretinden fehmettiğime
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 31-33<<>> göre, (Hâşiye) mu‘cizât-ı Enbiyâdan iki gaye ve hikmet ta‘kîb edilmiştir: Birisi: Nübüvvetlerini halka tasdîk ve kabul ettirmektir.
İkincisi: Terakkıyât-ı maddiye için lâzım olan örnekleri nev‘-i beşere göstererek, o mu‘cizelerin benzerlerini meydana getirmek için nev‘-i beşeri teşvîk ve teşcî‘ etmektir. Sanki Kur’ân-ı Kerîm, Enbiyâ'nın kıssaları ve hikâyeleriyle terakkıyâtın esaslarına ve temellerine parmakla işaret ederek, “Ey beşer! Şu gördüğün mu‘cizeler, bir takım örnekler ve numûnelerdir. Telâhuk-u efkârınızla, çalışmalarınızla şu örneklerin emsâllerini yapacaksınız” diye ihtâr etmiştir.
Evet, mâzî, istikbâlin aynasıdır. İstikbâlde vücûda gelecek îcâdlar, mâzîde kurulan esaslar ve temeller üzerine bina edilir. Şu terakkıyât-ı hâzıra, tamamıyla dinlerden alınan işaretlerden ve mu‘cizelerden hâsıl olan ilhâmlar üzerine vücûda gelmişlerdir. Birincisi: Saat ve sefînenin ilk îcâdı, mu‘cize eliyle beşere verilmiştir. İkincisi: Kâinâtın ihtivâ ettiği bütün nev‘lerin isimlerini, sıfatlarını, hâssalarını beyân zımnında beşerin telâhuk-u efkârıyla meydana gelen binlerle fünûn sâyesinde, insan وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَهَا âyetiyle işaret edilen Hazret-i Âdem’in (as) mu‘cizesine mazhar olmuştur. Üçüncüsü: Bütün san‘atların medârı olan demirin yumuşatılıp kullanılması sâyesinde îcâd edilen bu kadar terakkıyâtla nev‘-i insan, وَ وَ اَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Davud’un (as) mu‘cizesine mazhardır. Dördüncüsü: Yine telâhuk-u efkâr ile îcâd edilen tayyâre gibi terakkıyât-ı havaiye sâyesinde nev‘-i beşer غُدُوُّهَاشَهْرٌ وَ رَوَاحُهَا شَهْرٌ âyetiyle sür‘ati beyân edilen Hazret-i Süleymân’ın (as) mu‘cizesine mazhardır. _________________________________Hâşiye: Eğer müellifin tenzîlin nazmından çıkardığı letâifte şübhen varsa, ben derim ki, İbnü’l-Fârıd kitabından tefe’ül ettik, şu beyit çıktı: كَاَنَّ الْكِرَامَ الْكَاتِب۪ينَ تَنَزَّلُوا عَلٰي قَلْبِه۪ وَحْيًا بِمَا ف۪ي صَح۪يفَةٍ Habîb
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 31-33<<>> Beşincisi: Kıraç ve kumlu yerlerden suları çıkartan santrafüj âleti فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاَ الْحَجَرَ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Mûsâ’nın (as) asâsından ders almıştır. Altıncısı: Tecrübeler ve telâhuk-u efkâr sâyesinde husûle gelen terakkıyât-ı tıbbiye, Hazret-i Îsâ’nın (as) mu‘cizesinin ilhâmâtındandır. Hakîkaten şu mu‘cizelerle bu terakkıyât arasında pek büyük münâsebet ve muvâfakat vardır. Evet, dikkat eden adam, bilâ-tereddüd “O mu‘cizeler, bu terakkıyâta birer mikyâs ve birer numûnedir” diye hükmeder.
Ve kezâ يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَ سَلَامًا âyet-i kerîmesinin delâletine göre, Hazret-i İbrâhîm’in (as) ateşe atıldığı zaman, ateşin harâreti burûdete inkılâb etmesi, beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe-i nâriyeye ve ateşten koruyan vâsıtalara örnek ve me’hazdir. Ve kezâ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ âyet-i kerîmesinin bir kavle göre işaret ettiği gibi, Hazret-i Yusuf’un (as) Ken‘ân’da bulunan babasının timsâlini görür görmez Züleyha’dan geri çekilmesi; hem kervanları Mısır’dan avdet ettiğinde, Hazret-i Ya‘kūb’un (as) اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ yani “Ben Yusuf’un (as) kokusunu alıyorum” demesi.. Ve kezâ, celb ilmine âgâh bir vezirinin Hazret-i Süleymân’a (as), “Gözünü açıp yumuncaya kadar Belkıs’ın tahtını getiririm” demesine işaret eden اَنَا اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ âyet-i kerîmesi, pek uzak mesâfelerden savt ve suret vesâire gibi celb edilen beşerin keşfettiği veya edeceği îcâdâta numûneler ve me’hazlerdirler.
Ve kezâ, Hazret-i Süleymân’a (as) “Kuş dilini öğrettik” ma‘nâsında عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِِ olan âyet-i kerîme, beşerin keşfiyâtından telefonların ve radyoların, papağan ve güvercin gibi hayvanların konuşmalarına ve mühim işlerde kullanılmasına me’hazdir. Ve kezâ, beşerin henüz keşfedemediği daha çok mu‘cizeler vardır. İstikbâlde yavaş yavaş keşfine muvaffak olur.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 31-33<<>> Bu âyetin nazmında dahi, emsâli gibi üç vecih vardır. Birinci Vecih: Evvelki âyetle irtibâtıdır. Şöyle ki: Birincisi: İnsanın hilkati hakkında melâikenin i‘tirâzlarına, evvelki âyette umûmî, fehmi kolay, iknâ‘ edici bir cevab verilmiştir. Bu âyetle avâm ve havâssı iknâ‘ eden tafsîlâtlı bir cevab verilmiştir.
İkincisi: Evvelki âyette, beşerin hilâfet mes’elesi tasrîh edilmiştir. Bu âyette ise, nev‘-i beşerin melâikeye karşı gösterdiği mu‘cize ile, da‘vâ-yı hilâfetini isbat etmiştir. Üçüncüsü: Evvelki âyette beşerin melâikeye tereccüh etmesine işaret edilmiştir. Bu âyette tereccühünün illetine işaret edilmiştir.
Dördüncüsü: Beşerin arzda hilâfet-i kübrâya mazhar olmasına evvelki âyetle delâlet edilmiştir. Burada ise, bütün tecelliyâta mazhar olarak bir nüsha-i câmia olarak gösterilmiştir. Bu da hem ayrı ayrı isti‘dâdlara mâlik, hem de ilim ve istifâdelerinin yolları çok olduğundandır. Evet, beşer zâhirî ve bâtınî havâs ve duygularıyla, bilhassa derinliğine nihâyet olmayan vicdanıyla kâinâtı ihâta etmiş bir kābiliyettedir.
İkinci Vecih: Cümlelerin birbiriyle irtibâtlarıdır. Şöyle ki: وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ cümlesi اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ cümlesinin mazmûnunu tahkîk, icmâlini tafsîl, ibhâmını tefsîrdir. Ve kezâ, Cenâb-ı Hakk’ın arzında beşerin halîfe olması, Allah’ın hükümlerini icrâ ve kanunlarını tatbîk etmesi içindir. Bu ise tam bir ilme mütevakkıftır.
Ve kezâ, birinci âyette kelâmın sevkiyâtı iktizâsınca şöyle bir takdîr olacaktır: “Âdem’i halketti, tesviye etti. Cesedine nefh-i rûh etti. Terbiye etti. Sonra esmâyı ta‘lîm etti. Ve hilâfete nâmzed kıldı.
Sonra Âdem’i melâikeye tercîh etmekle rüchân mes’elesinde ve hilâfet istihkākında ilm-i esmâ ile mümtâz kıldı. Makamın iktizâsı üzerine eşyâyı melâikeye arz ve onlardan muârazayı
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 31-33<<>> taleb etti. Sonra melâike aczlerini hissetmekle Cenâb-ı Hakk’ın hikmetini ikrâr ettiler.” Kur’ân-ı Kerîm buna işareten,ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ dedikten sonra, قَالُوا evvelce İblîsin enâniyet ve kibrine kanarak yaptıkları istifsârdan pişman olarak سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ dediler. Sonra isti‘dâdlarının adem-i câmiiyetinden dolayı melâikenin aczi zâhir oldu. Makamıniktizâsı üzerine, Âdem’in iktidarının beyanı îcâb etti ki, muâraza tamam olsun. Bunun için قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ hitâbıyla Âdem’e ferman etti. Sonra vaktâ ki mes’ele tebeyyün etti. Ve hikmetin sırrı zâhir oldu. Geçen cevâb-ı icmâlînin bu tafsîlâta netice kılınması, makamın iktizâsından olduğuna binâen قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ yani “Sizin ketmettiğiniz şeyi bilirim.” Şu mukāvele ve mükâlemeden anlaşılıyor ki, İblîsin enâniyeti, kibri, melâikeye de sirâyet etmiştir. Ve yaptıkları istifsâra bir tâifenin i‘tirâzı da karışmıştır.
Üçüncü Vecih: Cümlelerin hey’et ve nükteleridir. وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا Yani Cenâb-ı Hakk, Âdem’ibütün kemâlâtın mebâdîsini tazammun eden âlî bir fıtratla tasvîr etmiştir. Ve bütün maâlînin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir isti‘dâd ile halketmiştir. Ve mevcûdâtı ihâta eden ulvî bir vicdan ve ihâtalı on duygu ile techîz etmiştir. Ve bu üç meziyet sâyesinde, bütün hakāik-i eşyâyı öğrenmeye hazırlamıştır. Sonra bütün esmâyı kendisine öğretmiştir. Demek bu cümlenin evvelindeki ( و ) şu mukadder olan üç cümleye işarettir. عَلَّمَ Bu kelimenin ihtiyâr edilmesi, ilmin ulüvv-ü kadrine ve kadrinin yüksek derecesine ve hilâfete mihver olduğuna işarettir.
Ve kezâ, esmânın tevkîfine, yani Şâri‘ tarafından bildirilmiş olduğuna remizdir. Zaten esmâ ile müsemmeyât arasında ta‘kîb edilen münâsebât-ı vaz‘iye, bunu te’yîd ediyor.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 31-33<<>> Ve kezâ, mu‘cizenin vâsıtasız, Allah’ın fiili olduğuna îmâdır. Fakat felâsifeye göre hârikalar, ervâh-ı hârikanın fiilidir.
اٰدَمَ Hilâfeti irâde edilen ve Âdem ismiyle tesmiye edilen küre-i arzın sâhibi şahs-ı ma‘hûddur. İsminin tasrîhi, teşrîf ve teşhîri içindir.
اَلْأَسْمَٓاءَ İsim ve sıfat ve hâsiyet gibi, eşyâyı birbirinden ayırıp temyîz ve ta‘yîn eden alâmet ve nişanlardır. Yahud insanlar arasında münkasım olan lügatlardır. عَرَضَهُمْ Arz edilen eşyâ olduğu halde, zamirin esmâya rücûundan, ismin ayn-ı müsemmâolduğuna kāil olan Ehl-i Sünnet'in mezhebine işarettir. كُلَّهَا Âdem’in melâikeden cihet-i imtiyâzı ve melâikenin muârazadan sebeb ve medâr-ı aczi, esmânın hey’et-i mecmûası olduğuna işarettir. Yoksa esmânın bir kısmını, belki kısm-ı a‘zamını melekler debilirler.
ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ( ثُمَّ ) terâhîyi ve bu‘d-u mesâfeyi ifade ettiği cihetle, şöyle bir takdîre işarettir: هُوَ اَكْرَمُ مِنْكُمْ وَ اَحَقُّ بِالْخِلَافَةِ Yani “Âdem sizden daha kerîm ve hilâfete daha müstehak ve lâyıktır.” عَرَضَهُمْ Müşterilere gösterilmek üzere kumaş toplarının açılıp arz edildiği gibi, eşyânın envâı da bast edilerek enzâr-ı melâikeye gösterilmiştir. Bu ta‘bîrden şöyle bir işaret çıkıyor ki: Mevcûdât, müdrik ve âlimin malıdır. İlim ile alır, isimle ahz eder. Suretlerinin temessülüyle temellük eder.
( هُمْ ) müzekker ve âkiller cemâatinden kinâyedir. Burada müzekkerin müennese ve âkilin gayr-i âkile tağlîb ve teşmîliyle, mecazen envâ‘-ı eşyâya ircâ‘ edilmiştir. Bu i‘tibârla ( هُمْ ) kelimesinde bir mecaz, iki tağlîb vardır. Bu mecaz ile o tağlîbleri icbâr eden esbâb, ( عَرَضَ ) kelimesinin işaret ettiği üslûbdur.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 31-33<<>> Çünki melâikeye envâ‘-ı eşyânın arzı, ma‘nevî bir resm-i geçit manzarasını andırıyor. Ma‘lûm, resm-i geçitleri yapan, müzekker ve âkil insanlardır. Bunun için burada iki tağlîbe ve dolayısıyla bir mecaza mecbûriyet hâsıl olmuştur.
Allah’ın avn ve inâyetiyle ümidimin, iktidarımın fevkınde şu tercümeyi iyi kötü yaptım. Noksânlarıçoktur. Müellifince ıslahları lâzımdır. Zaten onun himmetiyle bu kadarını ancak yapabildim. Yoksa serâpâ taşlık, kıraç, mahsûl alınması pek güç bir tarlaya benzeyen bu tefsîrin pek yüksek ma‘nâlarına zarf olan kuvvetli kelimâtını, sönük, kör bir fikirle tercüme etmek, Abdülmecîd’in işi değildir. Yine onun fart-ı şefkatinden himmeti yetişti. İkmâline muvaffak oldum. MütercimMüellifin küçük kardeşi ve nûr talebesiAbdülmecîd
_________________________________
Hâşiye: İntihâbım olmayarak, ihtiyârsız bir tarzda, âdetâ umum Sözler'in ve Mektubların âhirlerinde şu âyet سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ bana söylettirilmiş. Şimdi anladım ki,tefsîrim de şu âyet ile hitâm buluyor. Demek inşâallâh bütün Sözler, hakîkî bir tefsîr ve şu âyetin bahrinden birer cedveldirler. En nihâyet yine o denize dökülüyorlar. Şu tefsîrin hitâmında, güya her Söz, ma‘nen şu âyetten başlıyor. Demek o zamandan beri, yirmi senedir daha şu âyeti tefsîr ediyorum. Bitiremedim ki, tefsîrin ikinci cildini yazayım.Saîdü'n-Nûrsî
Eserleri. 1. Hak Dini Kur’an Dili. Kırk sekiz yaşında iken başlayıp altmış yaşında tamamladığı tefsiri olup en meşhur eseridir. İlk defa Diyanet İşleri Reisliği tarafından yayımlanan eserin (İstanbul 1935-1938) daha sonra birçok baskısı yapılmıştır.
2. İrşâdü’l-ahlâf fî ahkâmi’l-evkāf. Mülkiye Mektebi’nde okutmak üzere hazırladığı bir ders kitabıdır (İstanbul 1330 r./1914).
3. Hz. Muhammed’in Dini İslâm. Anglikan Kilisesi’nin sorularına şeyhülislâmlık adına verdiği cevaplardan oluşan bir risâledir. Tefsirinin sonraki baskılarının baş tarafına eklenerek yayımlanmıştır (İstanbul 1979).
4. Metâlib ve Mezâhib (İstanbul 1341). Fransız felsefe tarihçisi Paul Janet ve Gabriel Seailles tarafından yazılan Histoire de la philosophie adlı eserin tercümesidir. Tahlilî Târih-i Felsefe başlığını da taşıyan esere yazdığı mukaddime ile tahlil ve tenkit mahiyetindeki geniş dipnotları felsefî bakımdan büyük değer taşımaktadır.
5. İstintâcî ve İstikrâî Mantık. İngiliz müellifi Alexander Bain’e ait eserin Fransızca’ya yapılan tercümesinden Türkçe’ye çevirdiği bu kitabı Süleymaniye Medresesi’nde öğrencilere ders notu olarak vermiştir.
Bunların dışında ilhâdın temelsizliği, inkâr ve şirkin insan ruhunda uyandırdığı ıstırap, İslâmiyet’in ilerlemeye engel olmadığı, orduya yapılan yardımların zekât yerine geçebileceği gibi değişik konularda Beyânülhak ve Sebîlürreşâd dergilerinde Küçük Hamdi veya Elmalılı Küçük Hamdi imzaları ile yayımlanmış yirmiyi aşkın makalesi vardır.
Kâfirlerin Allah’ı inkâr edip emirlerine itaatsizlik göstermeleri ebedî bir kötülük olduğundan onların ilâhî rahmetten ebedî olarak uzak kalmaları gerekir. Allah’ın rahmetinin gazabını geçtiği düşüncesine dayanarak kalplerinde zerre kadar iman bulunmayan ve kötülükleri kendilerini kuşatmış olan kâfirlerin cehennemde ebedî azapta kalmayacaklarını söylemek ilâhî adaleti inkâr etmektir. Ayrıca affı gördükçe şımaran ve kötülüğü bir karakter haline getirenleri affetmek de bir şerdir. Bu ise bütün hayırların kaynağı olan Allah hakkında muhaldir (a.g.e., I, 396; II, 1023; III, 2112).
5. İman-Küfür Meselesi. İman kalbin ve dilin fiillerinden ibaret iki unsurdan teşekkül etmekle birlikte her ikisi aynı seviyede birer aslî unsur değildir. Kalbin fiili olan tasdik yükümlülüğü hiçbir mazeretle insanın sorumluluk alanından çıkmazken dilin ikrarı, baskı altında kalındığı takdirde imanın gerçekleşmesi için aranan bir şart olmaktan çıkar. Allah’a gerçekten iman etmek zâtına ve sıfatlarına, gönderdiği vahiylere ve koyduğu hükümlere O’nun muradına uygun olarak inanmakla mümkün olur. Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i kitaba, kendi vahiylerini de tasdik edici olan son vahye inanmaları emredildiğinden kurtuluşa ermeleri için (bk. el-Bakara 2/41; en-Nisâ 4/47) onların da iman etmesi gerekir (a.g.e., I, 180-183, 372, 532; III, 1739-1740, 2106-2108). Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haram telakki edenler ve kimden gelirse gelsin ilâhî emirlere aykırılığı apaçık olan ilkelere itaat etmeyi câiz görenler tekfir edilir. Kur’an’da icmâlî olarak geçen bir âyeti ilmî esaslara uygun bir tarzda te’vil edenler ise tekfir edilmez (a.g.e., I, 207; IV, 2514; VII, 4637).
Osmanlı Devleti’nin son devrinde yetişip Cumhuriyet’in ilk yıllarını idrak eden Elmalılı felsefî, itikadı, fıkhı, tasavvufî ve içtimaî meseleler üzerinde derinliğine düşünen bir din âlimidir. Dinî problemleri yeni ilmî verilerle teyit etmesi, özellikle Allah’ın varlığına ilişkin delilleri materyalist, pozitivist ve evrimci fikirleri reddeden bir yaklaşımla ele alması, nübüvvete felsefî temeller bulmaya çalışması ve bu hususu tartışma ortamına çekmesi, Hz. Îsâ’nın nüzûlüne ilişkin meselede olduğu gibi itikadî konulara yeni yorumlar getirmesi onun mütefekkir bir âlim olduğunun delilleridir. Haberî sıfatları te’vil etmekle birlikte onları beşer idrakinin üstünde görmesi bu noktada Selefî bir temayül içinde olduğunun, tekvini müstakil bir sıfat kabul etmesi, peygamberlik için erkekliği şart koşması, insanı fiile sevkeden kararın Allah tarafından yaratılmadığı görüşünü benimsemesi gibi hususlar da genelde Mâtürîdî bir çizgide yer aldığının işaretleridir.
Elmalılı’nın nüzûl-i Îsâ meselesinde olduğu gibi âhâd hadisleri Kur’an’ın önüne geçirmesi isabetli görünmemektedir. Çağdaşlarından Mustafa Sabri Efendi, inkârcı akımlara karşı verdiği fikrî mücadeleyi takdir etmekle birlikte onu Eş‘ariyye ve Mâtürîdiyye’yi epistemoloji bahsinde septisizme dahil etmesinden dolayı haklı olarak eleştirmiştir. 4-6 Eylül 1991 tarihinde Elmalı’da düzenlenen sempozyumda sunulan tebliğlerde Muhammed Hamdi bütün yönleriyle tanıtılmış ve bunlar Elmalılı M. Hamdi Yazır Sempozyumu adıyla yayımlanmıştır (Ankara 1993). Tefsiri ve tefsirciliği üzerinde İsmet Ersöz ve Fahri Gökcan tarafından doktora tezleri yapılmıştır (bk. bibl.).
Bu husus, ruhî melekeleri üstün olan bazı insanların aynı tür içinde ayrı bir grup oluşturabildiklerini gösterir. Böylece peygamberlerin ilk yaratılışta, beşer türü içinde madde ötesi âlemle ilişki kuracak yüksek ruhî melekelere mazhar kılınmış bir grup teşkil etmeleri aklen mümkündür. Bundan dolayı onlar insanlarda bulunan normal ilim ve idrakin üstünde bir ilim ve tasarruf gücü ile temayüz etmiş olabilirler. Peygamberlerin ilâhî bir “ıstıfâ” ile mazhar oldukları bu üstün yaratılışa her insanın sahip olmaması veya onların yaşadığı ruhî tecrübelerin herkeste gerçekleşmemesi sebebiyle nübüvveti gayri mâkul görüp inkâr etmek mantıklı değildir. Kaldı ki peygamberler mûcize göstermek suretiyle de nübüvvetlerinin delilini ortaya koymuşlardır. Bizzat müşahede etmeyenlerce de bu nevi olayların tasdik edilmesi gerekir. Zira bunların hiçbiri aklen imkânsız değildir. Mûcizeler nâdiren vuku bulduğu veya düzenli tabiat olaylarına aykırı olduğu gerekçesiyle akıl tarafından inkâr edilemez. Çünkü akıl mûcizeyi tabiat olaylarına kıyas ederek değil imkânını inceleyerek değerlendirmelidir. Varlık ve olaylar hakkındaki bilgimizin cüzi, eksik ve izâfî olduğu da dikkate alınırsa her şeye gücü yeten Allah’ın kudretiyle meydana gelen mûcizelerin mümkün olduğunu kabul etmek gerekir (Hak Dini, I, 409; II, 750, 1081-1088; IV, 2240-2250; Metâlib ve Mezâhib, s. 23).
4. Âhiret. Kıyamet alâmetlerinden kabul edilen Ye’cûc ve Me’cûc aslı nesebi belirsiz, din ve millet tanımaz bir topluluk demektir. Deccâl ise Hıristiyanlık taklidi altında ulûhiyyet iddiasıyla ortaya çıkacak bir yalancı olmalıdır. Nitekim Hz. Îsâ’nın nüzûlüyle öldürüleceğine ilişkin rivayetler bunu teyit etmektedir. Hz. Îsâ ile ilgili âyette geçen “teveffî” kelimesine “ruhu kabzetmek”ten başka bir mâna vermek câiz değilse de Îsâ’nın ölmediği ve kıyametten önce döneceğini haber veren hadisler karşısında söz konusu kelime zahirine aykırı bir mâna ile te’vil edilmelidir. Buna göre Îsâ’nın ref‘i şöyle yorumlanabilir: Mesîh Îsâ’nın ruhu henüz kabzedilmemiş, Kelime (Îsâ) henüz Allah’a dönmemiştir, onun dünyada göreceği işler vardır. Cismi Allah’a, ruhu mânevî göğe yükseltilmiştir. Her peygamberin ruhanî eceli ümmetinin ecelidir; onun ümmetinin eceli ise henüz gelmemiş olup rûh-ı Muhammedî’nin maiyetine girmiştir. İslâm ümmetinin sıkıntıya düştüğü bir zamanda Hz. Îsâ’nın ruhu ortaya çıkıp onlara hizmet edecek ve daha sonra vefat edecektir (Hak Dini, II, 1112-1113; V, 3288).
Âhirete ait inançlar tarihî olaylar gibi nakille bilinir. Bunlar akıl dışı değil akıl üstü olmakla birlikte imkân dahilindedir. Allah’ın uyuyan insanları her sabah diriltmesi, yıpranıp ölen hücreleri ve her gece kesintiye uğrayan idrakleri “iâde-i emsal” sistemi içinde (bk. TECEDDÜD-i EMSÂL) yenileyerek aynı hayatı devam ettirmesi ölümden sonra dirilişi fiilen gösterdiği gibi ruhun sürekliliğini de ispat eder (a.g.e., I, 286-287; III, 1919, 2150; IV, 3003; V, 3124).
İnsanın varlıkla olan alâkası ölümle birlikte kesilmemekte, başka bir âleme intikal etmektedir. Ölüm anında bedeni terkeden ruh berzah âlemine geçer ve duyularla idrak edilememekle beraber gerçek anlamda hayatını sürdürür. İnsanların Allah’a döneceklerini belirten âyetle (el-Bakara 2/156), bedenden ayrıldıktan sonra nice müddet varlığını sürdürecek olan ruhun da kıyamet koptuğu gün fenâ bulacağını ve Allah’tan başka her şeyin helâk olacağını bildiren âyette (el-Kasas 28/88) insanların zâtî (ruhî) yok oluşunun gerçekleşeceğine ve sadece Allah nezdinde bilinen hakikatlerinin yok olmayacağına işaret vardır. Buna göre insanların ruhları, kıyamet koptuktan sonra dirilişe kadar geçen süre içinde yalnız Allah’ın ilminde mevcut kalır, daha sonra da yeni dirilişlere mazhar olur (a.g.e., I, 407, 547, 550-552; II, 1244-1245).
“Yoktan bir şey olmaz, mevcudun illeti ma‘dûm olamaz, hiçbir hadis muhdissiz meydana gelemez, yok olanı var eden fail illet yokluktan ibaret bir ‘lâşey’ olamaz” tarzında ifade edilen illiyet ilkesi, hem ontolojik hem de epistemolojik açıdan Allah’ın varlığını kanıtlayan en önemli delildir. Duyulur âlemdeki varlıkların tedrîcî bir surette meydana gelmesi duyular ötesinde kalanların da aynı sisteme bağlı olduğunu gösterir. Bu gerçekten hareketle âlemin kendi kendine değil mutlaka kendi dışında mevcut bir illetin tesiriyle yaratıldığını kabul etmek illiyet ilkesinin vazgeçilmez bir sonucudur. Zira bu ilkeye göre sebebin sonuçtan önce müstakillen var olması gerekir. Kuvve halinde bulunsun veya bulunmasın bir şeyin bilfiil var olabilmesi için onu fiilen icat edecek bir illete mutlaka ihtiyaç vardır (a.g.e., III, 19-20, 65-66; III, 2007-2008; VII, 4561).
Kâinatta herkesi hayrete düşüren yüksek bir sanatın yanı sıra değişik nitelikli canlı ve cansız varlıkların bulunuşu da ilim ve irade sahibi olan bir yaratıcının mevcudiyetini gösterir. Âlemde tedrîcî olarak gerçekleşen mükemmel düzeni görüp de bunu sağlayan yüce mürebbinin varlığını sezmemek mümkün değildir. Nizam delili sadece ilim sıfatını değil tabiatçılığı kökünden yıkan ilâhî iradeyi de ispat etmektedir (a.g.e., IV, 2950-2953). Çünkü tabiat teorisinde hâkim olan unsur ıttırattır, yani tek bir düzende olmak ve hiç değişikliğe uğramamaktır. Bu ise âlemde hiçbir çeşitlilik ve farklılığın bulunmamasını gerektirir. Halbuki evrende gerek âni gerekse tedrîcî bir tekâmül neticesinde çok zengin bir çeşitlilik ve değişikliğin meydana geldiği bilinmektedir. Bunları tabiata isnat etmek onun bizzat kendisini değiştirmesi anlamına gelir ki bu tabiat farzedilen şeyin aslında tabiat olmadığını itiraf etmektir (a.g.e., I, 69; III, 1991, 2187; IV, 2953).
Âlem Allah’ın mâsivâsı, Allah da onun maverası olduğundan Allah âlemin içinde değil ondan aşkındır. Arşı zaman, akıl, ruhlar âlemi; kürsiyi de mülk ve saltanat mânasında anlamak mümkünse de her ikisinin reel bir varlığı bulunmadığını kabul etmek âyetlerin zahirine aykırı düşer. Bu sebeple mahiyetlerinin bilinemeyeceğine inanmak daha isabetlidir (a.g.e., I, 71, 75; II, 855-859). Zâtının hakikati akıl tarafından kuşatılamayan Allah’ın birliği kâinat üzerindeki hükümranlığı ile sabittir. Allah’tan başka tapacak gizli veya açık mâbud ve hükmüne uyulacak hakem tanımak şirktir. Her mümin Allah’ın hükmünden başka hükme uyulmayacağına inanmakla yükümlüdür. Bir müslüman bu inancını hayatında uygulayamazsa itikadî açıdan mümin sayılsa da amelî bakımdan şirke düşmekten kurtulamaz (a.g.e., III, 2061). Büyüklerini Allah’ı sever gibi sevmek ve onların ilâhî buyruklara aykırı olan emirlerine uymak suretiyle Allah’a isyan edenler şirke düşerler ki putperestliğin esası da bundan ibarettir (a.g.e., I, 578), Allah’ın zâtı sıfatlarından meydana gelen bir mahiyet değildir, yani zâtı sıfatlarının gereği değil sıfatları zâtının gereğidir; bu sebeple fiillerinin çokluğu gibi sıfatlarının çokluğu da zâtında bir tecezzi veya taaddüdü ifade etmez (a.g.e., VII, 4878; IX, 6294) Naslarda Allah’a atfedilen “yed, vech, istivâ” gibi sıfatları mecazi bir mâna ile te’vil etmek teşbihin nefyi bakımından gerekli olmakla birlikte bunları beşer idrakinin üstünde kabul ederek tevakkuf etmek daha isabetli bir tutumdur (a.g.e., I, 659; II, 737; III, 2185; VI, 4136, 4512).
3. Nübüvvet. “İnsanın bütün benliğini kuşatıp irade gücünü yok eden ve kendi arzusu dışında salt ruhun kabiliyeti üzerinde ilâhî bir hitap olduğunu zorunlu olarak telkin eden kesin bilgilere (vahiy) mazhar olmak” şeklinde ifade edilebilen nübüvveti aklî temellere dayandırmak mümkündür (a.g.e., I, 86-88; Metâlib ve Mezâhib, s. 22). Her şeyden önce nübüvvet yüksek derecede gerçekleşen ruhî bir hadisedir. Farklı ruhî özelliklere sahip olmaları bakımından hayvanlardan ayrılan insanların zekâ ve akıl yürütme gücü gibi noktalarda farklı yetenekleri bulunduğu bir gerçektir.
1. Bilgi Problemi. Cevheri ruhta bulunan, ışığı ise beyinde zuhur eden bir nur yani ruhî bir meleke olan akıl bilginin mûcidi olmayıp onu keşf ve idrak eden bir alettir. Akıl soyut tefekkürle değil realiteden aldığı malzemeye dayanarak düşünür ve duyuların ötesinde bulunan bazı gerçekleri algılar. Aklın gerçeği bulmasına engel olan yegâne unsur duygudur. En büyük aklî imkânsızlık alâmeti de çelişkidir. Sebepten sonuca veya sonuçtan sebebe giderek varlığı açıklığa kavuşturma imkânına sahip olmakla birlikte akıl mutlak gerçeğin bütün sınırlarını çizemez, bundan dolayı da verdiği her hükümde gerçeği yakaladığı söylenemez. Nitekim aklın, asırlarca benimsemeye yanaşmadığı bir gerçeği kendisiyle ilgili bir olayın müşahedesiyle hemen doğrulaması bu görüşü kanıtlayıcı mahiyettedir. Dinin haber verdiği hususlardaki durumu aklın ilmî keşifler karşısındaki durumuna benzer. Bu sebeple dinin kesinlik derecesinde haber verdiği hususlar aklî imkânsızlık sahasına girmez. Bilginin meydana gelmesi zihnin hâricî varlık ve olayları idrak etmesiyle gerçekleşmekte, ancak akıl bu olayın mahiyetini kavrayamamakta ve filozoflarca konuya getirilen açıklamalar da yeterli görünmemektedir. Bu durumda zihnin harici idrak etmesini Allah’ın varlığına bağlamak, sadece süjenin kendini ve objeyi idrak etmesini değil bütün ilmî keşiflere ilişkin bilgileri de insan kalbine şimşek gibi çakan ilâhî telkinlerin sonucu olarak kabul etmek gerekir (a.g.e., I, 86, 88, 366, 566; II, 1057; IV, 2711, 2720-2722). Geçmiş ve gelecek konusunda en önemli kaynak nakildir. Duyular ise sadece şu anı tanıtmaya yarar. Nakilde genel tecrübeye aykırı bilgiler bulunsa bile imkânsızlığa götürmedikçe aklın bunları tasdik etmekten başka çaresi yoktur. Zira naklen sabit olan bilgilerin doğruluğunu bilmek asırların geçmesine bağlı olabilir. Akıl Allah’ın varlığını ve birliğini bilse de iman ve diğer hususlara dair yükümlülükler nakille yani vahiy ile vâcip olur (a.g.e., I, 584; IV, 2238; VI, 4261). İlham ve rüya yoluyla mutlak gayba dair bazı bilgiler sezilebilirse de bunların hiçbiri zan ve vehimden arınmış kesin bilgiler niteliğinde değildir (a.g.e., VIII, 5415).
2. Ulûhiyyet. Allah’ın varlığını kabul etmeden âlemin mevcudiyetine rasyonel bir açıklama getirmek imkânsızdır. Materyalizmin âleme bakışı bütünüyle irrasyonel bir yaklaşımdır ve tamamen felsefî bir çıkmazdır. Allah’ın varlığına ilişkin bilgi her insanda doğuştan vardır. Bu bilgi benlik şuuruyla insanda gerçekleşen, fakat açıkça hissedilmesi dikkat etmeye veya uyarılmaya bağlı olan gizli bir bilgidir (a.g.e., IV, 2325). Allah’ın varlığını kanıtlamaya ilişkin istidlâllerin insana kazandırdığı bilgiler bu fıtrî bilginin korunmasına yöneliktir. Çünkü insanın, “Ben benim, ben varım, benim dışımdaki varlıklar da vardır” deyip kendisiyle kendi dışındaki varlıkların mevcudiyetini idrak edişini, yani süje ile objenin yekdiğerine intibak edip gerçek bir bilginin ortaya çıkışını sağlayan fail illet ancak Allah olabilir. Zihinle dış dünya arasındaki birleşmeyi ve ikisi arasındaki isabetli ilişkiyi gerçekleştirip sonunda “bu böyledir” diye gerçek bir hüküm verdiren fail illet “zihin” ile “hariç” olamaz. Çünkü her ikisi de gerçeğin kendisi olmadığı gibi aynı zamanda gerçeğe ait kemale sahip bulunmayan eksik varlıklardır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın Hakk’ın dışındaki varlıkların hakka kılavuzluk edebileceklerini düşünmek çelişki doğuracağından süje ile objenin ilişki kurmasını ve neticede inkâr edilemeyecek şekilde gerçek bir bilginin meydana gelmesini sağlayan bir fail illet vardır, o da Allah’tır (a.g.e., I, 69-73; IV, 2717-2718).
İnsan aklı, bütün ilimlerin esasını teşkil eden illiyet kanununu uygun şekilde idrak edip mevcûdata uygulamak suretiyle Allah’ın varlığına ulaşır.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 19 1 Ölülerinizin kefenlerini güzelleştiriniz. Zira onlar kabirlerinde kefenleri ile övünürler ve birbirlerine ziyarette bulunurlar. Hz. Câbir (r.a.) 19 2 Kefeni güzelleştiriniz. Ölülerinize, arkalarından feryad etmekle, fena tezkiye ile, vasiyetlerini tehirle ve yakanlarını ve kabirlerini ziyareti terk ile eza vermeyiniz. Onlaran borçlarını ödemede acele ediniz. (Kabirde) kötü komşudan uzak tutunuz. Kabir kazdığınızda, onu derinleştirip güzelleştiriniz. Hz. Ümmü Seleme (r.a.) 19 3 Avret mahallini, hanımın ve cariyen müstesna, ( herkesten) koru. Hz. Behz İbni Hakim (r.a.) 19 4 Ashabım ve akrabalarıma hürmet ederek Bana hürmetinizi muhafaza ediniz. Kim ki, onlara hürmetle Bana olan hürmetini teyid ederse, Allah da onu dünya ve ahirette korur. Her kim de onlara hürmet etmeyerek, Bana olan hürmetini muhafaza etmezse, Allah ondan yüz çevirir. Ve bir kimseden de Allah yüz çevrir ise onun (azab için) yakalanması yakındır. Hz. Ömer (r.a.) 19 5 Ashabıma, sonra arkadan gelenlere, sonra da onları takib edenlere hürmet ederek, Bana olan hürmetinizi muhafaza ediniz. Daha sonra yalan yayılır. Öyle ki, kişi kendisinden istenilmeden şahidlik yapar ve yemin teklif edilmeden yemin eder. Hz. Ömer (r.a.) 19 6 Sekerat (ölüme yaklaşma) halindekilerin yanında hazır olun. Ve onlara "Lâ ilahe İllallah'ı" telkin edin. Ve onları Cennetle de müjdeleyin. Zira erkeklerden ve kadınlardan halim olanlar bile böyle bir durumda şaşkınlık içinde kalır. Ve şeytanın da, Adem oğluna en yakın olduğu zaman bu vakittir. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ölüm meleğinin görülmesi bin kılıç darbesinden daha müthiştir. Gene nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, mü'min bir kulun, her bir damarının dolaştığı yerde acı duymadıkça, nefesi çıkmaz. Hz. Vasile (r.a.) 19 7 Cuma namazında hazır olun ve imama da yakın bulunun. Zira insan Cuma'dan geri kalmakla, Cennet ehli olduğu halde, Cennetten geri kalmış olur. Hz. Semure (r.a.) 19 8 Benden sonra ümmetim üzerine şu üç dalaletten korkarım. Hevalara uymak, karın ve şehvetlere uymak ve marifetten sonra gaflete düşmek. Hz. Eflah (r.a.) 19 9 Benden sonra ümmetim üzerine şu üç şeyden korkarım. Devlet reisi ve vekillerinin zulmünden korku duyulması (Hükümde tesir altında kalmak), yıldızların (tesirine) itikad ve kaderi tekzib etme. Hz. İbni Muhaccir (r.a.) 19 10 Sizin üzerinize şu altı şeyden korkarım. Sefihlerin amirliğinden, kan dökmekten, hükmü satmaktan, sıla-i rahmi kesmekten, Kur'an'ı musiki eğlencesine vesile yapmaktan ve askerlerin çoğalmasından. Hz. Avf ibni Malik (r.a.) 19 11 Bıyıkları kesin, sakalı affedin. Yahudilere benzemeyin. Hz. Enes (r.a.)
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 401 1 Bir kimse Cennet hazinesi isterse "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah"a devam etsin. (Buna gizli tevhid deniyor: "Ne men edici ne de yapıcı bir kuvvet var ancak Allah" manasındadır.) Hz. Fudale İbni Ubeyd (r.a.) 401 2 Bir adama Allah hayır murad ederse, onu dinde anlayışlı kılar. Hz. İbni Messed (r.a.) 401 3 Bir kimse geçmiş ve gelecek insanların ilmine malik olmak isterse, Kur'an-ı Kerim'i tahlil etsin. Hz. Enes (r.a.) 401 4 Bir adam mescide girmek murad ettiğinde, mest veya ayakkabısının altına bakarsa, bir melek: "Sen güzel ettin, Cennet te güzeldir. Selametle gir" der. Hz. Ukabe İbni Amir (r.a.) 401 5 Kim kıyamet gününde Allah'ın kendisine şerefli bir makam vermesini ve derecesini yükseltmesini isterse; Kendisine zulm edeni affetsin, kendisine vermeyene versin, kendisini yoklamayanı yoklasın ve kendisine cahilce davranana hilm ile muamele etsin. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 401 6 Bir kimse Medine ahalisine fenalık kast ederse, Allah onu tuzun suda erimesi gibi eritir. Hz. Saad (r.a.) 401 7 Bir adam ahireti murad eder ve ona sa'y ederse, Allah (z.c.hz.) zenginliğini kalbine kor, geçimini toparlar ve o zengin olarak sabahlar, zengin olarak akşamlar. Kim de dünyayı taleb eder ve onun için koşarsa, Allah onun geçimini dağıtır, fakrini kalbinde kılar ve o fakir olarak sabahlar, fakir olarak akşamlar. Hz. Enes (r.a.) 401 8 Bir adam duasının kabul olmasını ve sıkıntıdan kurtulmasını isterse, darlığa uğrayana yardım etsin. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 401 9 Bir kimse bir şey söylemek ister de unutursa, Bana salatü selam getirsin. Muhakkak ki Bana salat onun sözüne haleftir. Ve umulur ki ona kendi sözünü de hatırlatabilir Hz. Osman İbni Ebi Harb (r.a.) 401 10 Bir kimse Allah yolunda at beslerse ve yemini eliyle temizlerse o yemin her bir tanesi için sevap alır. Hz. Temim Ed Dari (r.a.) 401 11 Bir kimse Allah yolunda gazaya yardım gönderse, kendisi de evinde otursa, onun için her bir dirheme karşı yedi yüz dirhem vardır. Kim de Allah yolunda canı ile gaza eder ve Onun rızası uğruna infakta bulunursa, onun her bir dirhemine yedi yüz bin dirhem vardır. Hz. Hasan (r.a.) 401 12 Bir adam Sultanı, Allah'ı gücendirecek şekilde hoşnut etse, bu kimse Allah Tebareke ve Tealanın dininden çıkar. (Hatırlayarak ve idrak ederek yaparsa) Hz. Câbir (r.a.) 401 13 Bir kimse ana-babasını hoşnud ederse, Allah'ı hoşnud etmiş ve ana-babasını kızdırırsa, Allah'ı kızdırmış olur. Hz. Enes (r.a.) 401 14 Bir kimse nası gücendirmek pahasına, Allah'ı hoşnud ederse, insanların kötülüklerine karşı Allah kafi gelir. Bir kimse de insanları hoşnud etmekle Allah'ı gücendirirse, Allah onu insanlara bırakır. Hz. Âişe (r.anha) 401 15 Bir kimse halkı nazarı itibare almadan Allah'ı hoşnud ederse, Allah ona kafi gelir. Allah'ı gücendirerek mahlukatı hoşnud ederse, Allah o mahlukatı kendisine musallat eder. Hz. Amr İbni Şuayb (r.a.) 401 16 Bir kimse bid'at sahibini korkutursa, Allah onun kalbine iman ve emniyet doldurur ve onu büyük korkudan emin kılar. Kim bid'at sahibini horlarsa, Allah onun Cennette derecesini yükseltir. Bir kimse de bid'at sahibine mülaki olduğunda ona hoş yüz gösterirse, Peygambere ineni istihfaf etmiş olur. (Türkçesi sahibi bid'ata yüz verilmeyecek) Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
- Petrol deyince ilk akla gelen cümle benim için Churchill’in; “Bir damla kan, bir damla petrol” sözüdür. Bu ifadeyi Raif Karadağ’ın Petrol Fırtınası isimli kitabında görmüştüm.
Raif Karadağ kim derseniz, 1920 Yanya doğumlu, gazeteci.. Büyük Doğu, Bizim Anadolu’da yazılar yazdı. Bazı eserleri; Şark Meselesi, Binbir Gece Masalları, Musul Raporu, Türk Hariciyesi’nin Çetin Sınavı Kıbrıs, İsrail Ortadoğu ve Amerika.
Yıl 22.12.1973.. Karadağ, emperyalist bazı ülkelerin gizli planlarını Türkiye’de dönemin cumhurbaşkanına arz etmek için bir rapor hazırlar.. Hazırladığı bu raporda, Türkiye’nin elindeki milli petrol kaynakları ile ilgili oldukça gizli birtakım bulgular yer alıyordu.. Ancak; hazırladığı raporu, dönemin cumhurbaşkanına sunmak için Ankara’ya gittiğinde bir gece öncesinde, son derece sıhhatli bir şekilde kaldığı otel odasında esrarengiz bir şekilde ölü olarak bulundu. Petrole yine kan damlamıştı.
Petrol deyince, hep Lawrance akla gelir. Gülbenkyan da aslında bu konularda en az onun kadar önemli bir isimdir. Sadece Irak değil, İran ve Azerbaycan petrolleri de ondan sorulur. Wikipediada onun ile ilgili şu bilgiler var: 1912’de Irak petrol yataklarını işletmek üzere, Royal Dutch Shell’in % 25, Alman yatırımcıların toplam % 25, Türkiye Milli Bankası’nın % 35 ve Kalust Sarkis Gülbenkyan’ın da % 15 hissesine sahip olacağı Turkish Petroleum Company (TPC) kurulmuştur. 1913-14’te Anglo-Persian Oil Company’nin de ortaklığa dahil olmasıyla hisselerde yeni ayarlamalar yapılmış, Gülbenkyan’ın hissesi % 5’e indirilmiştir. ‘Mr. Five Percent’ (Bay %5) lakabı o dönemden kalmadır. 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla kurulan Irak hükümeti ile Turkish Petroleum Company arasındaki müzakereleri de Gülbenkyan yürütmüş ve TPC’nin 1925’te gerekli imtiyazı almasını sağlamıştır. Ancak bu aşamada ABD şirketleri de devreye girmiştir. Bunun üzerine Gülbenkyan bir kez daha taraflar arasında arabuluculuk yaparak, Anglo-Persian Oil Company, Royal Dutch Shell Group, Compagnie Française des Pétroles ve Near East Development Corporation (Amerikan petrol şirketlerinden oluşan bir konsorsiyum) arasında Red Line Agreement (Kırmızı Çizgi Anlaşması) olarak bilinen anlaşmanın 1928’de akdedilmesini sağlamış, Osmanlı İmparatorluğu’nun eski toprakları üzerinde anlaşma taraflarının söz sahibi olacağı petrol yatakları arasındaki kırmızı çizgileri bizzat çizmiştir. Yüzde beşlik payını Turkish Petroleum Company’nin yerine yeni kurulan Iraq Petroleum Company bünyesinde de muhafaza etmiştir.
Osmanlı topraklarında “Türkiye”, “Turkish” adı ile kurulan ilk şirkettir, Gülbenkyan’ın kurduğu şirket ve ilgi alanı aslında bütün Osmanlı yurdunu ilgilendirmektedir.
Yıllarca petrol konusu dışında tutuldu Türkiye. Hatta kendi Bor yataklarımızı bile doğru düzgün kullanamadık. Özel sektör yatırımları bile, millileştirilerek kapatıldı ve sonunda bu iş İngilizlere bırakıldı, bizim toprak olarak ihraç ettiğimiz Bor, ithal ettiğimiz bor türevlerini bile karşılamadı. Etibank’ın üretim maliyeti ise, dünya fiyatlarının üstünde idi!
Şimdi Akdeniz ve Karadeniz’de bir anda petrol fırtınaları esmesi dikkat çekici bir durum. Bir yandan tüm dünyada hızla yaygınlaşan elektrikli araç teknolojisi ile birlikte çevreye önem veren ülkeler, elektrikli araç kullanımını desteklemeye başladılar. Öte yandan; ülke çapında karbondioksite karşı savaş açan hükümet, ilk neşteri otomotiv sektörüne vurdu. Hükümet yetkililerinin açıklamalarına göre, 2030 yılına kadar tüm otomobiller sıfır emisyon değerine sahip olmak zorunda. Bu da petrole olan talebi ciddi anlamda azaltıyor. Bu arada plastikte organik bazlı üretim petrokimya alanında petrol ürünlerine talebi azaltıyor. Kanada gibi ülkelerin petrol üretim maliyetleri, şu anda dünyadaki petrol fiyatlarının üstünde. Eşzamanlı olarak yeni yeni alternatif enerji kaynakları bulunuyor. Hal böyle olunca Akdeniz ve Karadeniz’deki rekabet ekonomik olmaktan çok siyasi bir anlam kazanıyor.
Özellikle Bulgaristan, Romanya, Ukrayna’nın, batılı petrol şirketleri ile birlikte Karadeniz’deki petrol araması, yatırımcıların güvenlik sorunlarını da beraberinde getiriyor.
Rusya’nın zaten faal gaz ve petrol yatakları var. Bölgede yeni kaynakların bulunması, hem o ülkelerin petrol üzerinden dışa bağımlılığını azaltıyor, hem de iç tüketim ve dış pazara hitap edecek kapasiteye ulaşması halinde, petrol ve petrol ürünleri konusunda Rusya’ya pazar olarak bağımlılığı azaltıyor. Bu da Rusya’nın pazar kaybetmesi ve Rus ekonomisinde daralma anlamına geliyor. Zaten petrol aramaları ile paralel olarak bölgeye gelen batılı ülkelerin donanmaları, Rusya için ciddi bir güvenlik riski oluşturuyor. Doğu Akdeniz’de de benzer bir durum var. Petrol konusu bölgede doğrudan bir güvenlik sorunu haline geldi ve bölgede bir dehşet dengesi oluşturdu. İşin içinde İsrail’in olması, öte yandan; Türkiye’nin bölgede varlığı, ABD, İngiltere, Rusya gibi ülkeleri hadi anladık da Yunanistan ve Mısır’ın yanında Fransa’nın bölgeye gelmesi ile işler iyice karışmış gözüküyor. Doğu Akdeniz barut fıçısı gibi. Dehşet dengesi, kimsenin galibi olmayacağı bir çatışmayı imkansız kılsa da küçük bir olay, mevcut vekalet savaşlarını bir dünya savaşına dönüştürme riski de taşıyor.
Petrol bu savaşın gerekçesi değil bahanesi. Yeni bir dünya kuruluyor. Yeni dünyanın normalleri mevcut dünyanın normalleri ile örtüşmüyor. Yarınki dünyayı anlamak için önce GGR Global Great Reset hareketinin başarılı olup olmayacağını görmemiz gerekiyor. Gözünüze petrolü çok yaklaştırırsanız, arkasındaki büyük savaşı göremezsiniz. Selâm ve dua ile.
Blogger yuksel dedi ki... Vucudu onu verenin yolunda sarfetmek gerekir.(B.L.) 195. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi.sy.674.
30 Ekim 2020 23:37 Sil Blogger yuksel dedi ki... Akrabayı yoklamayı ve ihtiyaçlarını gidermeyi terketmek, Hainlik etmek, Yalan söylemek, Bunların cezası bu dünyada hemen acil verilir, ahirette de ayrıca bir daha verilir. Mahmud Esad Coşan Günün Sohbeti. Akra fm.
3 Kasım 2020 08:17 Sil Blogger yuksel dedi ki...
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 304 1 Ümmetimin sonunda bir takım kavimler olur ki, camilerini süsler, kalblerini ise viran ederler. Onlardan birisi dinine vermediği ehemmiyetten fazlasını elbisesine verir. Bunlar, dünyaları selamet oldu mu, ahiret işini kaale almazlar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 304 2 Benden sonra bir fitne olacak, o fitne olduğunda Ali ibni Ebi Talib (r.a.)'ı tutun. Zira hak ile batılı ayırd edecek odur. Hz. Ebû Leyla el Gıfari (r.a.) 304 3 Benden sonra muzlim gecenin karanlık dalgaları gibi fitneler olacak. İnsanlar orada alabildiğine gidecekler. Denildi ki: "O halde hepsi helak olucudur." Buyurdu ki: "Dünyadaki katl onlara kafidir." (Ahiretlerine dokunmayacak.) Hz. Saad (r.a.) 304 4 Yakında üzerinize bazı emirler gelecek. Kalbinizin yattığı ile size emirler verecek. Fakat sevmediklerinizi yapacaklar. Sizin için bunlara itaat gerekmez. Hz. Ubâde (r.a.) 304 5 Benden sonra bazı valiler gelecek, iyisi iyiliği ile, kötüsü de kötülük üzere valilik yapacak. Siz bunları dinleyin. Hakka uygun herşeyde kendilerine itaat edin. Arkalarında namaz kılın. Eğer iyilik yaparlarsa hem size, hem onlara. Fenalık yaparlarsa sizin lehinize, onların aleyhine olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 304 6 Ümmetimden "Ehli kitabdan" bir cemaat ve "ehli liben" (çöl halkı) helak olacak. Denildi ki: "Ehli kitab kimdir?" Buyurdu ki: "Kitabullahı öğrenip müslümanlarla mücadele edecek bir kavimdir." Denildi ki: "Ehli Liben kimdir?" Buyurdu ki: "Şehvetlerine uyub, namazı terkedecek bir kavimdir." Hz. Ukbe (r.a.) 304 7 Müslümanlar Ye'cuc ve Me'cuc'un ok ve kalkanlarından kalanı yedi sene yakacaklardır. ( Tûri Sina'dan kurtulduktan sonra) Hz. Nevvas İbni Sem'an (r.a.) 304 8 Yalancı şahidin ayağı yerinden oynamadan Cehennemi hak eder. Hz. Enes (r.a.) 304 9 Ümmetimin en şerlileri o kimselerdir ki, akşam sabah nimet içinde yemeğin en iyisini yerler ve elbisenin en iyisini giyerler. Onlar ümmetimin gerçekten en şerlileridir. Zalim emirden kaçan adam asi değildir. Bilakis asi olan zalim emirdir. Dikkat edin. Allah'a isyanda mahluka itaat yoktur
4 Kasım 2020 06:16 Sil Blogger yuksel dedi ki... Vucudu onu verenin yolunda sarfetmek gerekir.(B.L.) 195. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi.sy.674.
30 Ekim 2020 23:37 Sil Blogger yuksel dedi ki... Akrabayı yoklamayı ve ihtiyaçlarını gidermeyi terketmek, Hainlik etmek, Yalan söylemek, Bunların cezası bu dünyada hemen acil verilir, ahirette de ayrıca bir daha verilir. Mahmud Esad Coşan Günün Sohbeti. Akra fm.
3 Kasım 2020 08:17
yuksel4 Kasım 2020 07:35 Said-i Nursi” 89 İLMÎ VE İÇTİMAİ BAZI MES’ELELER 90 1- Bir kaç Deccal mes'elesi: “Evvela bid'atkâr bazı hocaların telkinatıyla, iddianamede İslâm Deccalının ve müteaddit bir kaç Deccalin gelmesini kabul etmiyor gibi Beşinci Şua’nın bir mes'elesine itiraz etmişler. Buna cevaben: Gayet parlak, kat î bir mu'cize-i peygamberiyi göste- ren bu hadis-i sahihte:
لن تزال الخلاف في ولير بنی نو آبي العباس ٹی سلمها إلى الدجال 88 89 Şuâlar Envar Neşriyat, s:271 Afyon Hapsi mektupları, Kırmızı defter, s:69 Tarih-i Hulefa-i Suyuti, s:6 ve Ramuz-ul Ehadis,
yuksel4 Kasım 2020 07:36 Said-i Nursi” 89 İLMÎ VE İÇTİMAİ BAZI MES’ELELER 90 1- Bir kaç Deccal mes'elesi: “Evvela bid'atkâr bazı hocaların telkinatıyla, iddianamede İslâm Deccalının ve müteaddit bir kaç Deccalin gelmesini kabul etmiyor gibi Beşinci Şua’nın bir mes'elesine itiraz etmişler.
İLMÎ VE İÇTİMAİ BAZI MES’ELELER 90 1- Bir kaç Deccal mes'elesi: “Evvela bid'atkâr bazı hocaların telkinatıyla, iddianamede İslâm Deccalının ve müteaddit bir kaç Deccalin gelmesini kabul etmiyor gibi Beşinci Şua’nın bir mes'elesine itiraz etmişler. Buna cevaben: Gayet parlak, kat î bir mu'cize-i peygamberiyi göste- ren bu hadis-i sahihte:
لن تزال الخلاف في ولير بنی نو آبي العباس ٹی سلمها إلى الدجال 88 89 Şuâlar Envar Neşriyat, s:271 Afyon Hapsi mektupları, Kırmızı defter, s:69 Tarih-i Hulefa-i Suyuti, s:6 ve Ramuz-ul Ehadis, s:304 90
YANITLAYINSIL
yuksel4 Kasım 2020 07:36 Said-i Nursi” 89 İLMÎ VE İÇTİMAİ BAZI MES’ELELER 90 1- Bir kaç Deccal mes'elesi: “Evvela bid'atkâr bazı hocaların telkinatıyla, iddianamede İslâm Deccalının ve müteaddit bir kaç Deccalin gelmesini kabul etmiyor gibi Beşinci Şua’nın bir mes'elesine itiraz etmişler. Buna cevaben: Gayet parlak, kat î bir mu'cize-i peygamberiyi göste- ren bu hadis-i sahihte:
لن تزال الخلاف في ولير بنی نو آبي العباس ٹی سلمها إلى الدجال 88 89 Şuâlar Envar Neşriyat, s:271 Afyon Hapsi mektupları, Kırmızı defter, s:69 Tarih-i Hulefa-i Suyuti, s:6 ve Ramuz-ul Ehadis, s:304 90
YANITLAYINSIL
yuksel4 Kasım 2020 07:40 Yani benim amcam ve pederemin kardeşi Abbas'ın veledinde hi- lafet-i Islamiye devam edecek; ta, o hilafeti Deccal'ın muharrip eline geçecek."
2084. syf Bediüzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe -i Hayatı Dr. Abdulkadir Badıllı
4 Kasım 2020 07:45 Sil Blogger yuksel dedi ki... Petrol bu savaşın gerekçesi değil bahanesi. Yeni bir dünya kuruluyor. Yeni dünyanın normalleri mevcut dünyanın normalleri ile örtüşmüyor. Yarınki dünyayı anlamak için önce GGR Global Great Reset hareketinin başarılı olup olmayacağını görmemiz gerekiyor. Gözünüze petrolü çok yaklaştırırsanız, arkasındaki büyük savaşı göremezsiniz. Selâm ve dua ile.
YANITLAYINSIL
yuksel6 Kasım 2020 09:17 şiddeti hafa.şiddetli gizlilik. mefhum-u muhalif. sözden anlaşılan ma nanın zıddı. işaratü l icaz fi mezanni l icaz bediüzzaman said nursi sy.34,46.
İlahi! Hamdini sözüme sertac ettim, zikrini kalbime mi’rac ettim. Kitabını kendime minhac ettim. Ben yoktum var ettin, varlığından haberdar ettin, aşkınla gönlümü bi-karar ettin. İnayetine sığındım, kapına geldim. Hidayetine sığındım lütfuna geldim. Kulluk edemedim affına geldim. Şaşırtma beni doğruyu söylet, neş’eni duyur hakikati öğret. Sen duyurmazsan ben duyamam, sen söyletmezsen ben söyleyemem, sen sevdirmezsen ben sevemem, sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini
24 Aralık 2010 05:51 yüksel dedi ki... yar et bize erdirdiklerini.sevdin habibini kainata sevdirdin.sevdin de hıl ati risaleti geydirdin.makamı ibrahim den makamı mahmuda erdirdin.serveri esfiya kıldın.hatemi enbiya kıldın.muhammed mustafa kıldın.salat ü selam,tahiyyat ü ikram,her türlü ihtiram ona,onun al ü eshab ü etbaına yarab.
Namaz mektebine kaydolup günde kirk defa rükú eden başlar, huzurunda eğilmeye layık yegane varliğin Allah Azze ve Celle olduğunu öğrenirler. Peygamber-i Ekber dünya nın Cenáb-ı Hakk ın yanında bir sinek kanadı kadar kymetinin olmadığını öğrendikleri için dünyâ ve içindekiler onların gözünde her rükû ettiklerinde küçülerek adeta bir nokta hâline dönüşür. Artık onlar ebedi ve bakî olan ahiret âlemine nisbetle fani, geçici ve yok olmaya mahkum olan dünyánin metaîna iltifat etmeyi, nokta kadar menfaat için virgül kadar eğilmeyi ya da herhangi bir kulun veya otoritenin önünde baş eğmeyi namaz mektebinde öğrendiklerine ihânet sayarlar. Bugün namaz kîlmasına rağmen üç kuruşluk menfaati için zâlimin karsisinda elpençe divân duranlar, Allah ve Rasûl düşmanlarına boyun eğenler seni aldatmasın. Onlar her ne kadar namaz kılsa da kiyâmin, riükúnun ma'nāsını kavrayamamış nasibsizlerdir.Eğer birileri namaz klmasına rağmen hakk, hakikati gördügü hálde teslîim olup boyun eğmiyor, hâla haklı çıkmak için tartişmaya devam ediyorsa bil ki o kişi de rükûdan nasibdar alamamiş, hakkin karşisinda boyun bukmesini beceremeyen bir zavallidir. O hálde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kuyâmet gününde dünyâda secde etmeyenlerin buna güç yetiremeyeceği; horluktan gözleri öne dişmüş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma! Bilesin ki, Halika yapacağın bir secde seni mahluka yapacağın bin secdeden kurtaracaktir. Unutma! şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayulmaz. Hak için akmayan yaş, yaştan Saylmaz. Kisşi, başım var diye övünmesin! Secdeye varmayan baş, baştan sayılmaz." EN SEVGIYLE BAŞ BAŞA Selim Seyhan
İlahi kudretin açık belge ve damgasını kendinde taşıyan insani yaratılışındaki hikmete yönelik olarak şeref düzeyinde tutan iki önemli sebep vardır: İmân ve Salih amel..Bu iki değer ölçüsünü çekip aldığımız zaman geriye, yiyen, içen ve mide kavgası yapan bir canlı kalır. (5) Okumayı ilmin anahtarı saymakta,... Tefsirli Kur'an-ı Kerim Meâli. Celâl Yıldırım Anadolu Yayınları sy.1199.
İlahi kudretin açık belge ve damgasını kendinde taşıyan insani yaratılışındaki hikmete yönelik olarak şeref düzeyinde tutan iki önemli sebep vardır: İmân ve Salih amel..Bu iki değer ölçüsünü çekip aldığımız zaman geriye, yiyen, içen ve mide kavgası yapan bir canlı kalır. (5) Okumayı ilmin anahtarı saymakta,... Tefsirli Kur'an-ı Kerim Meâli. Celâl Yıldırım Anadolu Yayınları sy.1199.
20 Kasım 2020 07:25 Sil Blogger yuksel dedi ki... Kur'ân ayrıca geleceğe yönelik önemli bir habere parmak basıyor : İnkârcı milletlerin sanat ve tekniğinin bir gün kendi başlarına büyük belâ açacağını, onların kendi felâketlerini kendi elleriyle hazırladıklarını açıklıyor. Tefsirli Kur'an Kerim Meâli Celâl Yıldırım. Anadolu Yayınları. sy.509.
21 Kasım 2020 05:49 Sil Blogger yuksel dedi ki... Gelişen teknik ve modern silahlar, Allah c.c. korkusundan, Âhiret sorumluluğundan uzak bir duygu ve inanç doğrultusunda kullanıldığı taktirde, önce onu imal edenleri yok edecektir. Tefsirli Kur'an-ı Kerim Meâli Celâl Yıldırım. Anadolu Yayınları. sy.509. Ra'd Suresi 31.âyet.
21 Kasım 2020 05:54 Sil Blogger yuksel dedi ki... 31. Eğer Kur’an, (dedikleri gibi bir kitap) olsaydı da, (okuyunca) onunla dağlar yürütülse veya onunla yer yarılıp parçalansa ve onunla ölüler konuşturulsaydı (iman etmeyen yine iman etmezdi). Ama (Kur’an bunlar için inmemiştir), bütün işler Allah’a aittir. İman edenler (kâfirler hakkında) daha bilmediler mi ki[6] eğer Allah (kulları iradelerine bırakmayıp da) dileseydi, bütün insanları doğru yola iletirdi?[7] (Allah’ın emirlerinden yüz çevirip) küfre sapanlara gelince, Allah’ın vaadi (kıyamet) gelinceye kadar; yaptıkları işler yüzünden ya kendilerine şiddetli bir felaket gelecek veya (o felaket) yurtlarının/evlerinin yakınına inip duracaktır. Şüphesiz ki Allah vaadinden dönmez. [bk. 14/47]
21 Kasım 2020 05:58 Sil Blogger yuksel dedi ki... [1] İçerisinde böyle birbiriyle alakalı iki istifham (soru) hemzesinin bulunduğu âyetler 11 tanedir. Âyette görüldüğü gibi ilki kabul anlamında, ikincisi ise kabul etmeme anlamında bir sorudur.
[2] Sicistânî, s. 93.
[3] “Bilmez misin ki kat’î bir düsturdur bu Hak’ça / Bir kavmi bozmaz Allah, onlar bozulmadıkça” (M. Âkif). Veya “onlar özlerindeki (kötü halleri)ni (iyiye) değiştirmedikçe Allah da onları değiştirmez” (Elmalılı, IV, 2964). Âyet-i kerîmede görüldüğü gibi, yüce Allah insan ve toplum iradesini; iyiyi ve güzel ahlâkı, yani İslâm’a uygun yaşayışı veya bunların aksini seçme konusunda serbest bırakmış, buna göre de karşılık takdir etmiştir. Aynı zamanda toplumun yöneticileri de kendilerinin bir örneği olduğundan, Peygamber Efendimiz’in: “Siz nasılsanız öyle idare edilirsiniz.” diye buyurduğu mübarek sözlerini de göz önünde tutarak, önce toplum fertlerinin, güzel ahlâk yönünden gelişmiş olması lazımdır. [bk. 8/53 ve dipnotu; 16/36]
[4] Secde âyeti konusunda bk. 7/206.
[5] Batıl taraftarı kâfir ve münâfıklar için verilen bazı misaller için bk. 2/8-20, 204-206; 4/141-145; 24/39-40; 63/3-4.
[6] Âyet-i kerîmedeki “yey’es” kelimesi Havâzin ve Naha’ kabileleri dilinde “bilmek” mânasınadır (Celâleyn).
[7] Allah dileseydi mutlaka her şey O’nun dilediği gibi olurdu. Fakat Allah, imanı ve küfrü bildirdi. Kullara da onun seçimi için irade verdi ve sorumluluk yükledi. [krş. 16/37]
[8] Bu eksilme, bazen mağlup olunan harplerle, bazen de yere batıran depremler ve yer kaymaları sebebiyle veya yerkürede meydana gelen olaylar neticesinde iki kutup bölgesinden dünya hacminin eksilmesi şeklinde olabilir. Her şey, Allah’ın takdiri, kanunu gereğidir. Cenâb-ı Hakk’ın müslümanlara fetih ve yardımı ile kâfirlerin diyarları gitgide küçülecek, İslâm yeryüzüne bütünüyle hâkim olacaktır. Âyette buna işaret vardır. (Beydâvî).
21 Kasım 2020 05:59 Sil Blogger yuksel dedi ki... 47. O halde asla, Allah’ın peygamberlerine verdiği sözden döneceğini sanma! Şüphesiz Allah mutlak galip, intikam sahibi (herkesin hak ettiği cezayı verici)dir.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 286 1 Ümmetimden mülhem olan arifleri bırakın. Cennete de, Cehenneme de kondurmayın Sahibine bırakın. Taki Allah kıyamet gününde onlar hakkındaki hükmünü versin. Hz. Ali (r.a.) 286 2 Ben sizi bıraktığım kadar siz de beni bırakın. Sizden evvelkiler, işte bunun için, çok sual sormak ve Peygamberleri ile ihtilafa düşmek sebebiyle helak oldular. Size neyi emrettimse, elinizden geldiği kadar onu yapınız. Neyi menettimse onu bırakınız. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 286 3 İslamın tepesinin tepesi Allah yolunda cihaddır. Buna ancak müslümanların efdali mazhar olur. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 286 4 Ana karnındaki yavrunun boğazlanması, anasının boğazlanması ile tahakkuk eder. (Diri çıkarsa bir bıçakta ona yetiştireceksin) Hz. Câbir (r.a.) 286 5 Tüylenmiş yavrunun kesilmesi, anasının kesilmesi ile tahakkuk eder. Mevcut kanı aksın diye ayrıca boğazlanır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 286 6 Peygamberleri zikretmek ibadettendir. Salihleri anmak, günahlara kefarettir. Ölümü hatırlamak sadakadır Cehennemi hatırlamak cihaddandır. Kabri anmak sizi cennete yaklaştırır. Kıyameti anmak ise sizi ateşten uzaklaştırır. İbadetin efdali çareyi terketmektir. Alimin sermayesi kibri terktir. Amelin bedeli hasedi terk ve günahlardan yüreğin yanışı da tevbenin özüdür. Hz. Muaz (r.a.) 286 7 Öyle büyük bir günah vardır ki, insanlar ondan dolayı Allah'dan mağfiret dahi istemezler. Bu da "Dünya Sevgisi"dir. Hz. Muhammed İbni Umeyr (r.a.) 286 8 Alimin günahı bir günahtır. Cahilinki iki günahtır. Alim, günaha düşmesiyle azab olunur. Cahil ise hem günaha düştüğü, hem de öğrenmediği için azab olunur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 286 9 Gözün kör olması günahlara mağfirettir. Kulağın sağır olması da günahlara mağfirettir. İnsanın vücudundan kaybettiği her şey günahına sebebi mağfirettir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 286 10 Annem Beni doğurduğunda kendisinden bir nur zahir oldu. Ve o nurla "Basrâ"nın köşkleri ışıklandı. Hz. Ebul acfa (r.a.) 286 11 Annem gördü ki, kendisinden bir nur zahir olmuş ve onunla Şamın köşkleri aydınlanmıştı. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 286 12 Aklın başı, Allah'a imandan sonra haya ve iyi ahlaktır. Hz. Enes (r.a.) 286 13 Sidrenin yanında Cebrail (a.s.)'ı gördüm. Altıyüz kanadı vardı ve kanadlarının tüylerinden inci ve yakutlar saçılıyordu. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 286 14 Rabbimi uykumda gördüm. Bir yeşillikte ve zülfü bol bir genç şeklinde idi. Ayağında altından ayakkabılar ve yüzünde altın bir nikab vardı. Hz. Ümmü Tufeyl (r.a.)
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 492 1 İhramdaki adam evlenmemsin, nikah yapmasın ve kadına da talib olmasın. Hz. Osman (r.a.) 492 2 Ya Ebu Bekir (r.a) Allah sana Rıdvanı Ekberi verdi. Dedi ki; "Onun Rıdvanı Ekberi nedir?" Buyurdu ki, muhakkak ki Allah halka umumi olarak tecelli edecek, sana ise hususi olarak tecelli edecektir. Hz. Enes (r.a.) 492 3 Ya Ebu Bekir, muhakkak Allah Adem (a.s)ı yaratmasından Beni Peygamber olarak göndermesine kadar, Bana iman edenlerin sevabını Bana verdi. Ve Allah Teala sana da ya Ebu Bekir, Benim Peygamber gönderilmemden kıyamete kadar Bana iman edenlerin sevabını verdi. Hz. Ali (r.a.) 492 4 Ey Ebu Bekir Allah sana "Sıddık" ismi verdi. Hz Umumi Hani (r.a.) 492 5 Ey Ebu Eyyüb, Allah ve Resulünün yapanından razı olacağı bir sadakayı sana söyleyeyim mi? İnsanların arası bozuldu mu ıslah edersin ve birbirinden uzaklaştıklarında aralarını yaklaştırırsın. Hz. Ebû Eyyub (r.a.) 492 6 Ya Ebu Eyyub, kabirlerinde azab görmekte olan yahudilerin feryadlarından benim işittiğimi sen de işitiyor musun? Hz. Ebû Eyyub (r.a.) 492 7 Ya Ebu Eyyub, sen onu İranlı diye ayıblama (Selman (r.a)ı), Eğer din Süreyya yıldızında asılı olsaydı, Faris evladından bazıları ona yetişirdi. Hz. Sefine (r.a.) 492 8 Ya Ebu Cüheyfe, geyirmeni kısa tut. Kıyamette insanların açlıkları en uzun sürecek olanları dünyada toklukları fazla olanlarıdır. Hz. Mikdam (r.a.) 492 9 Ya Ebud Derda, diğer geceleri bırakarak Cuma gecesini ihyaya ve diğer günleri bırakarak Cuma günüün oruca tahsis etme. Hz. Ebud Derda (r.a.) 492 10 Ya Ebud Derda, bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Ehlinin senin üzerinde hakkı vardır. Rabbının da senin üzerinde hakkı vardır. Şu halde her hak sahibinin hakkını ver. Oruç tut ve ye. Kıyam et ve uyu ve de ehline git. Hz. Ebû Cüheyfe (r.a.) 492 11 Ya Ebu Zer Ben seni zayıf görüyorum. Halbuki Ben kendim için sevdiğimi senin içinde severim. Sakın iki kişiye emir olma ve yetim malını üzerine alma. Hz. Ebû Zerr (r.a.) 492 12 Ya Ebu Zer, mescidde senin gözünde en yüksek adama bak. Dedi ki: "Baktım bir de ne göreyim üzerinde kıymetli bir elbise olan bir adam, dedim ki,u." Buyurdu ki, bir de mescidde en aşağı olan adama bak, Dedi ki; "Baktım bir de ne göreyim, üzerinde yırtık elbiseler olan bir adam, dedim ki şu." Buyurdu ki, Nefsim yed-I kudretinde Olana yemin ederim ki; kıyamet gününde Allah indinde şu yamalı adam onun gibi (güzel elbiseli olan) yer dolusu adamdan hayırlıdır. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 491 1 Sizlerden biri, Allah (z.c.hz.) ne zannını güzelleştirmeden ölmesin. Zira Cennetin bedeli Allah'a hüsnü zandır. Hz. Enes (r.a.) 491 2 Allah'a masiyette, sıla-I rahmi kesmekte ve malik olmadığın şeyde sana yemin ve nezir yoktur. Hz. Ömer (r.a.) 491 3 Babasının yemini yanında çocuğun yemini yok, kocasını yeminine karşı kadının yemini yoktur. Sahibinin yemini yanında kölenin yemini yoktur. Sıla-I rahmin kesilmesinde yemin yoktur. Masiyette nezir yoktur. Nikahtan önce talak yoktur. Sahib olmadan evvel azad yoktur. Akşama kadar susmak şeklinde de oruç yoktur. İftar etmeden peşi sıra oruç yoktur. Büluğa erdikten sonra yetimlik yoktur. Süt kesmeden sonra süt kardeşliği yoktur. Hicretten sonra badiyede kalmak yoktur. Fetihten sonra hicret mükellefiyeti yoktur. Hz. Câbir (r.a.) 491 4 Sizden biri Kur'an'ın üçte birini okumadıkça sakın uyumasın. Dediler ki: "Nasıl güç yeter?" Buyurdu ki, "Kulhuvallahu ehad, Kul euzu birabbil felak, Kul euzu birabbinnas'ı okumaya güç yetmez mi ? Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 491 5 İki yüzlü kimseye, Aziz ve Celil olan Allah'ın yanında emin olarak haşr olmak layık değildir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 491 6 Alim için bilgisi üzerine sükut, cahil içinde cehli üzerine sükut caiz olmaz. Zira Allah teala şöyle buyurdu.: "Bilmiyorsan ehli zikre sorunuz." Hz. Câbir (r.a.) 491 7 Kendisinde şu üç haslet olmayanın "emri bil maruf ve nehyi anil münker" yapması doğru değildir: Emrettiği ve nehyetiği şeyi kendisinin tatbiki, Emrettiği ve nehyettiği şey hususunda alim olması. Nehyettiği hususta adaletli olması. Hz. Enes (r.a.) 491 8 Bir müslamana kendini zelil etmesi layık olmaz. Denildi ki: "Nefsi insanı nasıl zelil eder?" Buyurdu ki, gücü yetmeyecek belalara kendini atar. Hz. Huzeyfe (r.a.) 491 9 Biriniz farzdan bir şey eksik yaparsa, Allah (z.c.hz.) onu nafile namazlardan tamamlar. Ensardan biri 491 10 Bir kimse bir ses işitmedikçe veya bir koku duymadıkça namazdan ayrılmasın. (Birisi namazda insan bir şey kaçırdı gibi geliyor demişti de bu hadis varid oldu) Hz. Abbad İbni Temim r.a 491 11 Evde kab içinde idrar bırakılmasın. Zira melaike böyle odaya girmez. Ve yıkandığı yerde de küçük abdest bozulmasın. Hz. Abdullah İbni Yezid (r.a.)
Mecelle'nin külli kaideleri her devir ve zamanda hayata, hukuki hadiselere tatbiki kabil, felsefi ve dinamik hukuk kaideleridir; hukuk zekâsını inkişaf şehrahında işletecek, bir hayat pratiği vücuda getirecek düsturlardır. Hukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakımından MECELLE Dr.A.Refik Gür. sy.209,210.
26 Kasım 2020 21:00 Sil Blogger yuksel dedi ki... Garb diyarının Batışı, ( Untergang des Abendiandes) adlı meşhur eserinde ( Bd.Iı ff. 97) Oswald Spengier şöyle diyor: "Eski hukuk, cisimlerin hukuku idi, zamanımızın hukuku ise fonksiyonlar hukukudur.Romalılar statik bir hukuk nizamı meydana getirmişlerdi, bizim vazifemiz ise bir hukuk dinanizmi yapmaktır". Hukuk Tarihi Ve Tefekkürü Bakımından MECELLE Dr.A.Refik Gür. sy.208.
Mecelle'nin külli kaideleri her devir ve zamanda hayata, hukuki hadiselere tatbiki kabil, felsefi ve dinamik hukuk kaideleridir; hukuk zekâsını inkişaf şehrahında işletecek, bir hayat pratiği vücuda getirecek düsturlardır. Hukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakımından MECELLE Dr.A.Refik Gür. sy.209,210.
26 Kasım 2020 21:00 Sil Blogger yuksel dedi ki... Garb diyarının Batışı, ( Untergang des Abendiandes) adlı meşhur eserinde ( Bd.Iı ff. 97) Oswald Spengier şöyle diyor: "Eski hukuk, cisimlerin hukuku idi, zamanımızın hukuku ise fonksiyonlar hukukudur.Romalılar statik bir hukuk nizamı meydana getirmişlerdi, bizim vazifemiz ise bir hukuk dinanizmi yapmaktır". Hukuk Tarihi Ve Tefekkürü Bakımından MECELLE Dr.A.Refik Gür. sy.208.
YANITLAYINSIL
yuksel28 Kasım 2020 00:26 Fahretddin er-razi (v.606/1210) , bu konuda şöyle demektedir: Eğer zenginler, fakirlerin mühim ihtiyaçlarını gidermezler ve bu noktadan doğacak yarayı tedavi etmezlerse, şiddetli ihtiyaç ve geçim sıkıntısı onları, Müslümanlığa düşman kimselerin cephesine katılmaya; veya hırsızlık ,yol kesme, adam öldürme vb. kötülükleri işlemeğe sevkeder. "İşte Zekât, bu açıdan büyük fayda sağladığı için Allah c.c. ın hikmeti, onun kullara farz olmasını gerektirdi.". İslam'da Zekât Müessesesi Yunus Vehbi Yavuz. sy.162.
YANITLAYINSIL
yuksel28 Kasım 2020 00:29 Özellikle işçilerin çalışma saatlerinin azaltılması gerekir, işsizlik olmaması isteniyorsa. Yüksel Çelik.
YANITLAYINSIL
yuksel28 Kasım 2020 00:32 Devlet imkanlarından sadece memurlar ve devlet müesseselerinde çalısanların değilde toplumun düşük gelir sahiplerinden başlayarak herkese dağıtılması gerekir. Yüksel Çelik.
Blogger yuksel dedi ki... Blogger yuksel dedi ki... Ümmetim on beş şei yaptığı vakit bela başlarına iner buyurdu. 1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine) verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı; 2-Emanetin kendisine bırakılan kişi tarafından ganimet sayıldığı; 3-Zekatın ödenmesi gereken bir zrsr telakki edildiği; 4-Kocanın her hususta karısının emrinde buljnduğu; 5-Kişinin anasına isyan ettiği; (Aile yapısında manevi bağların bozulduğu)
Dini, İlmi, Fesefi Yeni Ansiklopedi.cilt.2.sy.996.
27 Eylül 2020 01:49 Sil Blogger yuksel dedi ki... yuksel27 Eylül 2020 07:12 996 KIYAMET ALAMETLERİ تعلمون أنه لن يرى أحد منكم ربه حتى يموت وكان الدجال مكتوب بين عيه کافر قراه من كرة عمله Yani: Bilirsiniz ki, sizden hiç bir kimse ölünceye kadar Rabbini görmeyecektir. Şu muhakkaktır ki, Deccal'ın iki gözü arasında “kâfir" yazılıdır, onun işi ve icraatını beğenmiyen herkes bu yazıyı okur.» (192) (Bak: 650. p.başı) 2049 - Diğer bir rivayet de mealen şöyledir: «Ümmetim on beş şeyi yaptığı vakit bela başlarına iner, buyurdu. -Ey Allah'ın Resulü! Bunlar nedir? denildi. Peygamber (A.S.M.): 1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine) verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı; 2-Emanetin (Bak: 801. p.) kendisine bırakılan kişi tarafından ganimet sayıldığı; 3-Zekatın ödenmesi gereken bir zarar telakki edildiği; 4-Kocanın her hususta karısının emrinde bulunduğu; 5-Kişinin anasına isyan ettiği (aile yapısında manevi bağların koptuğu); 6-Kişinin (enaniyetine çok hoş gelen aşırı tarafgir) dostunu, (hakka bağlı olanlara tercih edip) çok iltifatkâr karşıladığı; 7-Babasına cefa ettiği (aile müessesesinin manevi nizamı bozulduğu); 8-Mescidlerde yüksek sesle konuşulduğu (Bu ihbar-1 Nebevide; siyasi tarafgirlik, cemaati taassub ve halkın hissiyatına hitaben heyecanlandırıp cemaatin teveccühünü toplamak ve kendine bağlamak gibi ihlasa münafi olan hissi temayüllerle yapılan heyecanlı vaazların zuhur edeceğine de işaret vardır); 9-Bir kavmin (milletin) en alçağı, o halkın ilk adami (reisi) olduğu; 10-Bu kişinin, şerrinden korkulduğu için ikram edildiği (tarafgirlik gösterildiği); 11-İçkinin bol bol içildiği; 12-İpek elbiselerin giyildiği (aşırı lüks hayata girildiği); 13-Şarkıcı kadınların 14-Çalgı âletlerinin yaygın hale geldiği; 15.Ve bu ümmetin sonundakilerin, ilkte bulunanları (geçmiş muhterem ecdadı) lânetlediği vakit, bu onbeş şey gerçekleşmiş demektir. İşte bu saydıklarım meydana geldiği vakit, kızıl rüzgârı veya hasfı ya da mesh'i (Bak: Mesh) bekleyin.»(193) Bu hadiste onbeş kıyamet alametinin bildirilmesi, ahirzaman fitnesine karşı ümmeti ikaz etmek içindir. Bu sebeble her müslüman kişi, böyle hadislerden gereken ibret dersini almalı, yalnız malumat kazanmak niyetiyle bakmamalıdır. Bildirildiği gibi ahirzaman fitnesinin dehşetli hususiyetlerini görüp, gereken tedbirleri de almahdır. (192): T.T.ci:5 hadis:1040 (193): T.T.ci:5 hadis:1009 (Tirnizi fiten/38'den naklen
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 314 1 Ne mutlu gece hacı olup, gündüz gazaya gidene. O öyle bir kimsedir ki, başı kalabalık, hali de perdeli, dünyadan aza kanaatkar, çoluk çocuğunun yanına gülerek girer, gülerek çıkar. Nefsim yed-i kudretinde olana yemin ederim ki, böyle adamlar, Aziz ve Celil olan Allah yolundaki hacıların ve gazilerin ta kendisidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 314 2 Ne mutlu İsa (a.s.) indikten sonraki hayata. Göğe rahmet için, arza da yeşertmek için müsaade edilir. Taş üzerine tohum ekilse biter, insanlar arasında kin ve çekememezlik olmaz. Hatta bir adam bir aslana rastlasa aslan ona dokunmaz. Yılana bassa yılan onu sokmaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 314 3 Ne mutlu Allah (z.c.hz)'nin gölgesine önden koşanlara. Onlar, hakları verildiğinde kabul eder, başkalarının hakları kendisinden istenildiğinde bol bol verirler ve onlar öyle kimselerdir ki, kendileri için nasıl hüküm verirlerse, başkaları hakkında da öyle hüküm verirler. Hz. Âişe (r.anha) 314 4 Ağızlarınızı temiz ve hoş tutun. Zira onlar Kur'an yoludur. Hz. Vadîn (r.a.) 314 5 (Peygamberimizin marazı mevtinde kendisine Zatülcenb ilacı içirmek istemişler) Siz zannettiniz ki Allah Bana zatülcenbi musallat etti, öyle mi? Allah bunu yapmadı. Nefsim Yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Allah bu evde Bu ilacı kullanmadık kimse bırakmayacak, amcam Abbas müstesna. Hz. Âişe (r.anha) 314 6 Mü'minin sırtı korudur. (Taht-ı emniyettedir) Zimmetine hak geçirmedikçe. ( Şer'i ceza hariç) Hz. İsmet (r.a.) 314 7 Onlar için namaz aşikare oldu, onu kabul ettiler. Zekat gizli oldu, onu yediler. İşte bunlar münafıktır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 314 8 Hastayı yoklayan kimse, Cennet bahçesindedir ve onun yanına oturduğunda ise Allah'ın rahmeti kendisini sarar. Hz. Abdurrahman İbni Avf (r.a.) 314 9 Hastayı yoklayan adam, Allah (z.c.hz)'nin rahmetinde yüzerek gelir ve yanına oturduğunda rahmet onu kaplar. Elini hastanın eline veya başına koyup "Nasılsın" diye sorması ise, ziyaretin tamamlanmasındandır. Sizin selamlaşmanızın tamamlanması da aranızda musafaha ile olur. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 314 10 Allah Ali (r.a.)'a düşman olana düşman olur. (Veya olsun.) Hz. Rafi' (r.a.) 314 11 İlminden faydalanılan bir alim, bin abidden hayırlıdır. Hz. Ali (r.a.) 314 12 Acebdir şu mü'minin işi, herşeyi olduğu gibi hayırdır. Ve bu, mümine mahsustur. Sevinç verici halde şükreder, ona hayır olur. Zarara uğradığında sabreder, gene hayır olur. Hz. Suheyb (r.a.) 314 13 Hayran oldum. Allah (z.c.hz)'nin mü'min için takdirine. Kendine hayır isabet ettiğinde, Rabbına hamdeder ve şükreder. Şer isabet ettiğinde de Rabbına hamd eder. Mümine her şeyde ecir vardır. O derecede ki, ailesinin ağzına verdiği lokmada dahi kendisine ecir verilir. Hz. Saad İbni Ebi Vakkas (r.a.)
İnsan haklı olduğu kadar da güçlü olmak zorundadır.Güç ve kuvvetin desteklemediği hak, güçlülerin amansız darbeleri altında ezilmeye mahkum olacaktır.Peygamberler insanlığın tanıdığı en doğru ve en haklı davayı getirmişlerdir. Hazreti Adem den hatemü l Enbiyaya Peygamberler Tarihi AHMED lütfi KAZANCI sy.680.
YANITLAYINSIL
yuksel3 Mart 2021 00:00 Onların karşısına duran ve mücadele eden insanlar peygamberlerin maddi güç sahibi olmayışlarından faydalanmışlardır.İsrail oğullarının Hz. Süleyman A.S. karşısında direnemeyişleri, onun diğer peygamberlerden daha haklı oluşuna değil güçlü oluşuna bağlanmalıdır. Hz. Adem den Hatemü l Enbiyaya Peygamberler Tarihi AHMED LÜTFİ KAZANCI sy.680.
yuksel4 Mart 2021 00:50 Kur'an 'da âyetlerin sonu külli kanunlarla biter.(İ.İ.) 189. Kur'ân ayna ister vekil istemez.(S.) 645. Lemaat. Kur'ân başka kelamlarla kıyas edilmez.(S.) 393: 25.Söz.2.Şu'le, 2.nur. Kurân bitarafane muhakeme edilemez.(M.288:26.Mektup. 1.meb. Kur'an bütün asırlara hitâb eder.(İ.İ.) 11.44.50. Kur'an bütün Esmâü'l-hüsnanın hükümlerini toplamış.(S.404:25.Söz, 3.şu'le 3.ziya. Bir Hazinenin Anahtarı. Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi. İsmail Mutlu sy.394,395.
4 Mart 2021 00:51 Sil Blogger yuksel dedi ki... Bir kavim içinde riba ve zina zahir oldu ise, onlar Allah'ın azabını hak etmişlerdir. Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.a.) Sayfa: 375 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
4 Mart 2021 00:58 Sil Blogger yuksel dedi ki... 28 Kasım 1938’de yani Atatürk’ün ölümünden 18 gün sonra ikindi vakti saat 15:00’te Ankara 3. Sulh Hukuk TRK Mahkemesinde açılan bu vasiyetten iki tane zarf çıktığı bilinmektedir. Biri herkes tarafından bilinen 6 maddelik vasiyet; diğeri ise 50 yıl sonra açılsın diye Ankara/Ulus’taki Ziraat Bankası kasalarına anahtar uydurulur diye tedbiren kaynakla kapatılan vasiyetidir. Acaba, açıklanması kasıtlı olarak geciktirilen bu tarihi vasiyette de, Atatürk’ün Bazı devrimlere hangi maksat ve mazeretlerle ihtiyaç hissettiği geçiş süreci tamamlandıktan ve Cumhuriyet oturduktan sonra hangi yeni dönüşüm ve düzenlemelere girişeceği ve asil milletimizin manevi temellere ve İslami değerlere neden ve nasıl sahip çıkması gerektiği mi belirtilmektedir?
4 Mart 2021 03:11 Sil Blogger yuksel dedi ki... ATATÜRK'ÜN VASİYETİ ADNAN MENDERESİ KURTARIRDI! 03 Eylül 2013, 12:01 Yıllardır Atatürk'ün vasiyetini araştıran Meriç Tumluer'den ilginç iddia: "Vasiyet açıklansaydı Menderes asılmazdı" Atatürk’ün korumasının torunu Meriç Tumluer yıllardır Ata'nınvasiyetini araştırıyor. Babasının dedesi Mehmet Rıfat Efendi, Atatürk’ün korumalığını üstlenmiş.
Akşam gazetesinden Erhan Seven'in haberine göre işte vasiyeti bildiğini söyleyen torun Tumluer’in ortaya attığı o iddialar:
TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ
Mustafa Kemal’in gizlenen vasiyetinde Türkiye Cumhuriyeti devleti, milleti, Türk- İslam coğrafyası için gelecekte yaşanabilecek sorunlar yer alıyor. Ayrıca Musul ve Kerkük’ün alınması gerektiğini dile getiriyor.
KÜRT SORUNU
Atatürk, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Alevi, Sünni kimseyi ayırt etmeden eğitim ve öğretimleri için harcanmasını istiyordu. Olası bir Kürt sorununun da önüne geçmeyi hedefliyordu.
DARBELERİN NEDENİ
12 Eylül darbesi yapılarak anayasanın değişmesi sağlandı. Çünkü önceki anayasa ile 10 Kasım 1988 yılında 50 yıl dolduğu için gizlenen vasiyetin açılması gerekiyordu. 25 yıllık bir yasak konuldu.
MENDERES BİLİYORDU
27 Mayıs’ta yapılan darbe Menderes’e yönelikti. Vasiyetin açıklanmasıyla hilafetin canlanacağı ve bunu da Menderes’in bilmesi nedeniyle darbe yapıp öldürdüler.
ÖZAL SUİKASTİ VASİYET YÜZÜNDEN
8. Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın ölümünün nedeni de Atatürk’ün vasiyetinde yer alan Kürt meselesinin çözümü ve Türk ülkeleriyle birlik için Özal’ın attığı adımlar. Ahmet Özal bana bu konuyla ilgili bazı bilgiler verdi. Babasının gizlenen vasiyetin açıklanması için çalışmalar yaptığını bildiğini belirtti.
MÂİDE SÛRESİ سورة المائدة Kur’ân-ı Kerîm’in beşinci sûresi. Mâide sûresinin ilk âyetleri İlişkili Maddeler KUR’AN İslâm dininin kutsal kitabı. SÛRE Kur’ân-ı Kerîm’i oluşturan 114 bölümden her biri.
Müellif: M. KÂMİL YAŞAROĞLU Medine döneminin sonlarında nâzil olmuştur. En son indirilen sûre olduğunu (Müsned, VI, 188; Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 6) ve tamamının Vedâ haccında arefe günü veya Hudeybiye seferi sırasında nâzil olduğunu ifade eden rivayetler bulunmakla birlikte ihtiva ettiği konular ve bazı âyetler hakkında aktarılan nüzûl sebepleri sûrenin farklı zamanlarda indirildiğini göstermektedir. 120 âyet olup fâsılaları ب، د، ر، ل، م، ن harfleridir. Sûre ismini 112 ve 114. âyetlerde geçen “sofra” anlamındaki mâide kelimesinden alır. el-Ukūd, el-Münkıze ve el-Ahyâr olarak da adlandırılır. Mâide sûresinde bazı inanç ve ahlâk esaslarının yanı sıra Medenî sûrelerin genel karakteristiğine paralel olarak aile ve ceza hukukuna dair hükümler, bazı hac uygulamaları, meşrû usule uygun olmayan hayvan kesimleri, abdest, teyemmüm, şahitlik, hırsızlık, içki ve kumarla ilgili hükümler gibi fıkhî konular yer almaktadır. Sûrede ayrıca İsrâiloğulları’nın tarihine dair bilgilere, yahudilerle hıristiyanların yanlış inanç ve tutumlarına yönelik eleştirilere geniş olarak yer verilmiştir.
Mâide sûresinin muhtevasını beş bölüm halinde incelemek mümkündür. İlk bölümde (âyet 1-5) müminlere akidlerine uymaları emredildikten sonra “Allah’ın şiârları” denilen dinî hükümlerin ve ilkelerin ihlâl edilmesi yasaklanmakta, bu çerçevede ihram yasakları arasında yer alan avlanma yasağının ardından kan ve domuz etinden başlayarak İslâmî usule aykırı biçimde kesildiği veya öldürüldüğü için yenmesi haram kılınan hayvan etleri sıralanmaktadır. Arkasından, “Bir topluluğa duyduğunuz öfke sakın aşırı gitmenize sebep olmasın. İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve düşmanlık yolunda yardımlaşmayın” meâlindeki cümlelerle İslâm’ın evrensel ahlâk yasalarından biri ortaya konmaktadır. Allah’ın müslümanlara din olarak İslâm’ı seçtiği, onların üzerine nimetini tamamladığı ve dinlerini kemale erdirdiği yönündeki açıklama (âyet 3) İslâmiyet’in insanlığa gönderilen son din ve ebedî bir mesaj olduğuna işaret eder. Vedâ haccı sırasında arefe günü indirilen bu âyetin ardından dinî hükümlerle ilgili herhangi bir ilâve veya değişiklik söz konusu olmamış, kısa bir süre sonra Hz. Peygamber vefat etmiştir. Hz. Ömer’in hilâfeti döneminde kendisine gelen bir yahudi bu âyeti kastederek, “Sizin kitabınızda bulunan bir âyet eğer biz yahudilere indirilmiş olsaydı o günü mutlaka bayram ilân ederdik” demiştir (Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 6; Vâhidî, s. 108). Bu bölümün son âyetinde Ehl-i kitabın yiyeceklerinin ve onların kadınlarıyla evlenmenin müslümanlara helâl olduğu belirtilir.
İkinci bölümde (âyet 6-11) abdest ve teyemmümle ilgili hükümler açıklandıktan sonra şahitlikte adaleti gözetme uyarısında bulunulmakta, dinî, ahlâkî ve hukukî önemi dolayısıyla, müslümanların bir topluluğa karşı duydukları öfkenin onları haksızlık ve adaletsizliğe sevketmemesi gerektiği uyarısı bir defa daha tekrar edilmektedir.
Sûrenin üçüncü bölümü (âyet 12-86) büyük ölçüde yahudiler ve hıristiyanlarla ilgili âyetlerden oluşur. Bu arada Hz. Âdem’in oğulları Hâbil ile Kābil kıssasına, müslümanlara yönelik mesajlara ve bazı hükümlere de yer verilir. Bu bölümde önce İsrâiloğulları’nın Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları için lânetlendikleri, hıristiyanlardan bir kesimin de benzer şekilde ahde vefasızlık gösterdikleri anlatılır. Bölümün hıristiyanlarla ilgili en dikkate değer yönü, onların Hz. Îsâ’yı Allah’ın oğlu sayan inançlarıyla (âyet 17, 72) teslîs inancının (âyet 73) açıkça reddedilmesi ve her iki inancın küfür olduğunun belirtilmesidir. Aynı bölümde İsrâiloğulları’nın Mısır’dan çıkarıldıktan sonra Hz. Mûsâ’ya karşı serkeşlik yaptıkları, bu yüzden kutsal topraklara girmekten kırk yıl süreyle mahrum bırakıldıkları (âyet 26) bildirilir. Hz. Âdem’in iki oğlunun (Hâbil ve Kābil) kıssası özetlendikten sonra haksız yere bir cana kıyan kimsenin bütün insanlığı öldürmüş gibi olacağı, bir insanın hayatını kurtaran kişinin de bütün insanları yaşatmış sayılacağı ve bu hükmün İsrâiloğulları’na yazıldığı belirtilir, böylece yaşama hakkının önemine vurgu yapılır (âyet 32). Daha sonra “eşkıyalık, din, can ve mal güvenliğini tehdit etme, terör estirip halka korku salma” anlamındaki hırâbe (âyet 33-34) ve hırsızlık (âyet 38-39) suçlarının hükümlerine (âyet 45; krş. Levililer, 24/17-21; Sayılar, 35/16-21) yer verilir. Hz. Peygamber’e, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmesi emredilerek müminlere yahudi ve hıristiyanları dost edinmemeleri tavsiye edilir (âyet 51). Nüzûl sebebiyle ilgili rivayetlere göre (Vâhidî, s. 113; Şevkânî, II, 61) bu âyetin, Medine döneminde etkili bir kitle durumunda olan ve müslümanlara karşı düşmanlık besleyen yahudileri dost edinen bazı müslümanlar hakkında nâzil olduğu anlaşılmaktadır. Medine’de etkili olmadıkları halde âyette hıristiyanların da zikredilmesi, benzer şartların hıristiyanlar açısından ortaya çıkması halinde onları da dost edinmemek gerektiğini, konunun belli bir dinî kesimle değil belli bir tutumla ilgili olduğunu göstermektedir. Sûrenin 57. âyetinde, dostluk kurma yasağının müslümanların dinlerini alay konusu yapan gayri müslimlerle ilgili olduğuna işaret bulunduğu gibi diğer bazı âyetlerden de müslümanlara karşı düşmanlık beslemeyenlerle iyi ilişkiler kurmanın yasaklanmadığı anlaşılmaktadır (bk. el-Mümtehine 60/8). 54. âyette, İslâm’a karşı düşmanlık duyguları besleyenlerin saptırmasıyla bazı müslümanların dinlerinden dönebileceklerine dikkat çekilerek oluşacak İslâm toplumunun fertleri arasındaki ilişki biçiminin başlıca özellikleri şöyle sıralanmaktadır: Allah onları, onlar da Allah’ı sever; onlar müminlere karşı yumuşak ve alçak gönüllü, inkârcılara karşı güçlü ve onurludur; bütün çabalarıyla Allah yolunda mücadele eder, kimsenin kınamasından korkmazlar. İnsanlar içinde müslümanlara en fazla düşmanlık besleyenlerin yahudiler, sevgi bakımından en yakın olanların da hıristiyanlar olduğunu belirten 82. âyette yahudilere karşı kullanılan sert ifadede özellikle Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin düşmanca tavır ve davranışlarının etkili olduğu anlaşılmaktadır. Buna karşılık 82-83. âyetlerde hıristiyanlar hakkında kullanılan övücü ifadelerin, bilhassa Habeş Necâşîsi Ashame veya onun tarafından Ca‘fer b. Ebû Tâlib ile birlikte Resûl-i Ekrem’e gönderilen ve onun huzurunda dinledikleri âyetler üzerine iman eden Habeşli bir heyet hakkında nâzil olduğu aktarılmaktadır (Vâhidî, s. 116).
Sûrenin dördüncü bölümü (âyet 87-109) müminlerden, Allah’ın helâl kıldığı güzel ve temiz şeylerden kendilerini mahrum bırakmamalarını isteyen âyetlerle başlar. Bu âyetlerin, geceleri namazla ve gündüzleri oruçla geçirmeye, ayrıca bazı yiyecekleri yememeye karar veren bir grup müslümanı uyarmak üzere indiği, Hz. Peygamber’in de onların bu tutumunu kendi uygulamasına aykırı bulduğu ve, “Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir” diyerek (Müsned, II, 158; III, 241; Buhârî, “Nikâḥ”, 1) onları ikaz ettiği belirtilmektedir (Vâhidî, s. 117-118). 89. âyette yemin kefâretiyle ilgili hükümler düzenlendikten sonra müteakip âyetlerde Câhiliye döneminin falcılıkla ilgili bazı yanlış uygulamalarıyla içki ve kumar yasaklanmaktadır. Ardından ihramlı iken avlanma yasağı, vasiyet ve vasiyet esnasında şahit bulundurmayla ilgili hükümler yer almaktadır.
Sûrenin son bölümünde (âyet 110-120) Hz. Îsâ’nın Allah tarafından nâil olduğu mazhariyetler, ona has mûcizeler anlatılmakta, kısaca havârilerden söz edildikten sonra Allah ile Îsâ arasında bir diyalog üslûbuyla hıristiyanların Hz. Îsâ hakkındaki bâtıl inançları düzeltilmektedir. Sûre Allah’ın mutlak hükümranlığını ve kudretini ifade eden âyetle sona ermektedir.
Mâide sûresinin faziletiyle ilgili olarak Resûl-i Ekrem’den nakledilen, “Mâide sûresini okuyan kimseye on sevap verilir, kendisinden on günah silinir ve dünyada nefes alıp veren her bir yahudi ve hıristiyan sayısınca derecesi on misli yükseltilir” (Zemahşerî, I, 659) ve, “Erkeklerinize Mâide sûresini öğretiniz” şeklindeki rivayetlerin sahih olmadığı anlaşılmaktadır (İbnü’l-Cevzî, I, 239; Muhammed et-Trablusî, II, 716; M. Nâsırüddin el-Elbânî, V, 32).
Mâide sûresine dair yapılan çalışmalardan bazıları şunlardır: Ali Abdülhalîm Mahmûd, et-Terbiyetü’l-İslâmiyye fî sûreti’l-Mâʾide (Kahire 1414/1994); Hasan Abdülhâdî Muhammed, el-Yehûd ve’n-naṣârâ fî sûreti’l-Mâʾide (yüksek lisans tezi, 1399, Câmiatü’l-İmâm Muhammed Suûd); Mustafa İzci, el-Mâide Suresinin Kıraat Açısından İncelenmesi (yüksek lisans tezi, 1996, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü); İbrâhim Avad, Tefsîrü sûreti’l-Mâʾide (baskı yeri ve yayımlayan yok, 1987). Ayrıca Şîa âlimlerinden Hüseyin b. Hasan el-Kerkerî’nin Mâide sûresinin 5. âyetiyle ilgili bir tefsiri mevcuttur (Âgā Büzürg-i Tahrânî, IV, 322). Mahmûd Şeltût’un Kahire’de yayımlanan Risâletü’l-İslâm adlı derginin IV ve VII. ciltlerinin muhtelif sayılarında (1952-1953) Mâide sûresinin tefsiriyle ilgili makaleleri yer almaktadır.
BİBLİYOGRAFYA Müsned, II, 158; III, 241; VI, 188.
Buhârî, “Nikâḥ”, 1.
Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 6.
Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1379/1959, s. 108, 113, 116, 117-118.
Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 659.
İbnü’l-Cevzî, el-Mevżûʿât (nşr. Abdurrahman M. Osman), [baskı yeri yok] 1403/1983 (Dârü’l-fikr), I, 239.
Kurtubî, el-Câmiʿ, VI, 31.
Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî ʿan şedîdi’ż-żaʿf ve’l-mevżûʿ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408, II, 716.
Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, Beyrut 1412/1991, II, 61, 82.
Elmalılı, Hak Dini, III, 1543-1857.
Âgā Büzürg-i Tahrânî, eẕ-Ẕerîʿa ilâ teṣânîfi’ş-Şîʿa, Beyrut 1403/1983, IV, 322.
Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. M. Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1986, I, 359-429.
M. Nâsırüddin el-Elbânî, Silsiletü’l-eḥâdîs̱i’ż-żaʿîfe ve’l-mevżûʿa, Riyad 1417/1996, V, 32.
Nihad Çetin, “Mâide”, İA, VII, 197.
Zuhûr Ahmed Ezhar, “Mâʾide”, UDMİ, XVIII, 420-422.
Şinâsi'nin Türk şiiri'ne getirdiği yeni kavramlardan birisi de bilindiği gibi "akıl" dır.Aklı kâinatın sırlarını çözecek bir anahtar olarak görür.Yine aklı medeniyetin, kılıç kadar belki ondan daha tesirli vasıtası olarak değerlendirir. Ebüzziya Tevfik Bey. Mustafa Canelli. sy.58.
Peygamber Efendimiz "Size iki şey bırakı- yorum ki, onlara yapışırsanız kurtuluşa erer- siniz. Bunlardan biri Allah'ın kitabı, diğeri de Ehl-i Beytimdir" buyurmuştur. Peygamberi- mizin Ehl-i Beytine bu ehemmiyetin veril- mesine sebep, onun neslinin, Sünnet-i Seni- yeye sahip çıkmak ve korumak hususunda ifâ edeceği vazife itibârıyladır. Gerçekten de tarih boyunca Islâm âlemini nurlandıran ve Müslümanlara rehberlik eden büyük zâtlar ekseriyet itibarıyla Peygamberimizin Âl-i Beytinden çıkmışlardır. Kura-ı Kerim ve açıklamalı Meali
27 Nisan 2021 08:19 Blogger yuksel dedi ki... 23. İşte bu (lütfu)nu Allah, iman edip de sâlih amel işleyen kullarına müjdelemektedir. (Resûlüm!) De ki: “Bun(u duyurmam)a karşı sizden (Allah’a) yakınlıkta[9] sevgiden başka bir karşılık istemiyorum.” Kim bir iyilik işlerse, onun için bu iyiliği (karşısında alacağı sevâbı) artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, (güzel amele) bol karşılık verendir.
27 Nisan 2021 08:26 Sil Blogger yuksel dedi ki... [9] Âyet-i kerîmedeki “kurbâ” (yakınlık) lafzı, 25/57. âyette belirtilen hususa göre “Allah’a yakınlık” olarak alınıp birinci tercih yapılmıştır. Hasan-ı Basrî’ye göre de “akrabalıkta” anlamındadır. Bu durumda ifade, “Sizden akrabalıkta sevgi ve saygıdan başka bir mükâfat istemiyorum.” şeklinde olur. Bu isteğin altındaki sebep, Hz. Peygamber’in, Kureyş kabilesi içinde, hatta her oymağı arasında var olan güçlü akrabalık bağından dolayı, kendisini sevmelerini, bunun için de eziyet etmemelerini, tebliğinin önünü kesmemelerini istemesidir. Şura suresi 23.ayet.
Ya devlet başa ya kuzgun leşe Atasözü Anlamı Ya devlet başa ya kuzgun leşe atasözünün anlamı nedir?
Bir ülkede, devlet disiplini sağlayamaz, halka hakim olamaz ve kontrolü ele alamazsa, o toplumda kargaşa çıkması ve çeşitli olayların yaşanması kaçınılmazdır. Bir millet için devlet çok önemlidir. Bu yüzden halk, devletinin yanında olmalı ve devleti zayıflatacak uygulamalardan kaçınmalıdır.
Devlet adama ayağıyla gelmez. Makam, zenginlik, talih, mutluluk kişiye durup dururken gelmez. Bunları elde etmek için sabırlı ve düzenli çalışıp çabalamak gerekir. * devlet : Talih, mutluluk. Devletli ile deli bildiğini işler. Üst makamdakiler ve deliler kimseyi dinleyip dikkate almazlar. Kendi akıllarına göre hareket ederler. * devletli : Yüksek makamı olan kişi. Devlet oğul, mal tahıl, mülk değirmen. Mutluluk ve zenginliklerin en güzeli, oğul sahibi olmak; en gerekli mal, tahıl; en değerli mülk, değirmendir. (Eski zamanlarda inanışa göre) Devletliye dokun geç, fukaradan sakın geç. Zengin insanlarla ve devlet adamlarıyla yakınlık kurmak faydalıdır, ondan faydalı bilgiler, yardım veya mal alabilirsin. Tembel ve işsiz kişiler ise çevresindeki kişilere maddi-manevi yük olurlar. Yoksul ve fakirlerle yakınlık kurarsan türlü türlü dert dinler, belki de borç vermek zorunda kalabilirsin. Devletin malı deniz, yemeyen domuz. Kimi vatan haini, rüşvetçi, menfaatçi kimseler soygunculuğu kural edinmişlerdir. Bunlara göre devletin malı çalıp çırpmakla, yemekle tükenmez. Yine bu kimselere göre, ancak budalalar devletin malını çalmaz. Üzerinde tüm vatandaşların hakkı olan şeyi gasp etmek tüm insanların hakkını ihlal etmektir, bunun hesabını vermek de çok zor olsa gerek. Devletli gözü perdeli olur. Devlet adamları, ülkenin eksiklerini ve yöneticilerin yaptığı yolsuzlukları fark etmezler. İşi yolunda giden, zengin kişiler de yoksulların sıkıntılarını anlamaz. Devletli yanını kaşısa yoksul para verecek sanır. 1. Yoksul ve fakir kişiler; zengin, varlıklı kimselere umutla, beklentiyle bakarlar. Onların en ufak hareketlerinden kendileriyle ilgili bir durum varmış düşüncesine kapılırlar. 2. Yetkili kişilerden bir istekte bulunan kişi, bu istekle ilgisi olmayan o kişilerin hal ve davranışlarını, isteğini karşılamak için yapılıyor sanır. Devletlinin karnı gen gerek. Devlet işlerini veya bir topluluğu idare eden kişi, geniş yürekli ve hoşgörülü olmalıdır.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 113 1 Ümmetim üzerine en korktuğum kimseler, ilimleri dillerinde olan münafıklardır. (Dili âlim) Hz. Ömer (r.a.) 113 2 Ümmetim üzerine korktuklarımın en korkuncu; âlimin hatası, münafığın Kur'anla mücadelesi, kendisine fetholunacak dünya. (Yani dünya rahata mübtelâ edip, insana fedakârlığı unutturur. Dinin temeli ise fedakârlık üzerine kaimdir.) Hz. Muaz (r.a.) 113 3 Ümmetim üzerine korktuğumun en korkuncu, ya namazın vaktini geciktirmeleri veya vaktinden evvel kılarak acele etmeleridir. (İlk cemaati kaçırmamak efdaldir.) Hz. Enes (r.a.) 113 4 Ümmetim üzerine korkmakta olduklarımın en korkuncu, mudil insanlar (önderler)dir. (Mudil, şaşırtıcı, istikamet kaybettirici demektir) Hz. Ebud Derda (r.a.) 113 5 Ümmetim üzerine korkmakta olduklarımın en korkuncu kavmi Lut'un hareketidir. Hz. Câbir (r.a.) 113 6 Ahir zamanda, ümmetim üzerine en korktuğum üç şey; Müneccimlik ve müneccimlere inanmak, kaderi tekzib ve sultanın zulmüdür. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 113 7 (Dini hususlarda) riyanın en azı dahi şirktir. Ve en iyi kulluk, mütteki olmak ve ittikasında gizli olmaktır. Bu gizlilik, bir merhalede bulunmayınca aranmamak ve bulununca da nazarı dikkati çekmemektir. Bunlar hidayet rehberi ve ilim kandilidirler. Hz. İbni Ömer (r.a.) 113 8 Ehli Cennet'in en aşağı dereceli olanının Cennetteki mülkünü temaşası ikibin sene sürer ve bu mülkün en uzak kısmını en yakını gibi görür. Bunlar zevceleri, hizmetçileri, kürsüleri, bahçeleri vs.dir. Efdal dereceli olanı ise, Allah (z.c.hz.)'nin Cemalini günde iki defa temaşa eder. Hz. İbni Ömer (r.a.) 113 9 Fisebilillâh mücahid olanlar en ufak bir zorlama ile bir senelik oruç bedeli ve bir senelik gece ibadeti hak ederler. Soruldu: "En ufak zorlama nedir?" Buyuruldu ki: "Meselâ böyle bir mücahid gece giderken hayvan üzerinde uyuklar ve kamçısını düşürür, inip bunu alması en ufak zorlamalardandır." Hz. Sabit İbni Ebu Asım (r.a.) 113 10 Ehli Cennetin derecesi en aşağı olanının bahçelerine, kürsülerine, zevcelerine bakışı bin sene sürer. En efdali ise günde iki kere, sabah, akşam Allah (z.c.hz.)'ni temaşa eder buyurup şu ayeti okudular: "Vücûhün yevme izin nâdiretün ilâ Rabbihâ nâzıra." Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 113 11 Mü'minlerin ruhları yedinci kat göktedir. Ve oradan Cennetteki makamlarına bakarlar. (Muellif hazretleri şu 7 sıfat dolayısıyla makamına varamaz buyurmuşlardır: Gıybet, tefahur, kibir, ucub (yaptığı ibadetten dolayı kendini beğenme), hased, merhametsizlik ve riya.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Blogger yuksel dedi ki... Kıyamette insanların en şiddetli azaba uğrayacak olanı, dünyada insanlara en fazla azab etmiş olanıdır. Ravi: Hz. Halid İbni Hizam (r.a.) Sayfa: 114 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
3 Mayıs 2021 08:31 Sil Blogger yuksel dedi ki... Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 113 1 Ümmetim üzerine en korktuğum kimseler, ilimleri dillerinde olan münafıklardır. (Dili âlim) Hz. Ömer (r.a.) 113 2 Ümmetim üzerine korktuklarımın en korkuncu; âlimin hatası, münafığın Kur'anla mücadelesi, kendisine fetholunacak dünya. (Yani dünya rahata mübtelâ edip, insana fedakârlığı unutturur. Dinin temeli ise fedakârlık üzerine kaimdir.) Hz. Muaz (r.a.) 113 3 Ümmetim üzerine korktuğumun en korkuncu, ya namazın vaktini geciktirmeleri veya vaktinden evvel kılarak acele etmeleridir. (İlk cemaati kaçırmamak efdaldir.) Hz. Enes (r.a.) 113 4 Ümmetim üzerine korkmakta olduklarımın en korkuncu, mudil insanlar (önderler)dir. (Mudil, şaşırtıcı, istikamet kaybettirici demektir) Hz. Ebud Derda (r.a.) 113 5 Ümmetim üzerine korkmakta olduklarımın en korkuncu kavmi Lut'un hareketidir. Hz. Câbir (r.a.) 113 6 Ahir zamanda, ümmetim üzerine en korktuğum üç şey; Müneccimlik ve müneccimlere inanmak, kaderi tekzib ve sultanın zulmüdür. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 113 7 (Dini hususlarda) riyanın en azı dahi şirktir. Ve en iyi kulluk, mütteki olmak ve ittikasında gizli olmaktır. Bu gizlilik, bir merhalede bulunmayınca aranmamak ve bulununca da nazarı dikkati çekmemektir. Bunlar hidayet rehberi ve ilim kandilidirler. Hz. İbni Ömer (r.a.) 113 8 Ehli Cennet'in en aşağı dereceli olanının Cennetteki mülkünü temaşası ikibin sene sürer ve bu mülkün en uzak kısmını en yakını gibi görür. Bunlar zevceleri, hizmetçileri, kürsüleri, bahçeleri vs.dir. Efdal dereceli olanı ise, Allah (z.c.hz.)'nin Cemalini günde iki defa temaşa eder. Hz. İbni Ömer (r.a.) 113 9 Fisebilillâh mücahid olanlar en ufak bir zorlama ile bir senelik oruç bedeli ve bir senelik gece ibadeti hak ederler. Soruldu: "En ufak zorlama nedir?" Buyuruldu ki: "Meselâ böyle bir mücahid gece giderken hayvan üzerinde uyuklar ve kamçısını düşürür, inip bunu alması en ufak zorlamalardandır." Hz. Sabit İbni Ebu Asım (r.a.) 113 10 Ehli Cennetin derecesi en aşağı olanının bahçelerine, kürsülerine, zevcelerine bakışı bin sene sürer. En efdali ise günde iki kere, sabah, akşam Allah (z.c.hz.)'ni temaşa eder buyurup şu ayeti okudular: "Vücûhün yevme izin nâdiretün ilâ Rabbihâ nâzıra." Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 113 11 Mü'minlerin ruhları yedinci kat göktedir. Ve oradan Cennetteki makamlarına bakarlar. (Muellif hazretleri şu 7 sıfat dolayısıyla makamına varamaz buyurmuşlardır: Gıybet, tefahur, kibir, ucub (yaptığı ibadetten dolayı kendini beğenme), hased, merhametsizlik ve riya.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
4 Mayıs 2021 00:11 Sil Blogger yüksel dedi ki... Yine İbnu l Hayyamdan merhaba rivayet edildiğine göre Hadir (Hızır) ve İlyas Aleyhisselam Rasulullah sallallahu alefyhissellemi. Her kim Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem ihlas üzere sevk ve muhabbetle ona canı gönülden bağlanarak salat okursa şu elbiseyi temizlediği gibi onun kalbide nifak münafıklıktan temizlenir buyururken isitmislerdir. düğümleri çözecek kıymetli salavat sy.154.
Masuda nin bahsettiği bu yeni teknoloji, süper bilgisayarların uydu bağlantısı vasıtasıyla beyne yerleştirilmiş özel mikrocipleri kontrol etmesine dayaniyordu. Beyin Kontrolu Beynimdeki Yabancı. Ali Selman Demirbag sy. 161.
YANITLAYINSİL
yüksel7 Mayıs 2021 00:25 Beyne cip yerleştirme operasyonlarının ilk resmi olarak 1974 senesinde Amerika nin Ohio eyaletinde ve İsveç in Stockholm kentinde gerçekleştirildi. Beyin Kontrolu Beynimdeki Yabanci Ali Selman Demirbag. sy. 161.
Rumlara ait Konstantiniyye (Roma) tesbihle ve tekbirle müslümanlarca feth edilmedikçe kıyamet kopmaz (Yetmiş bin Şamlı bunu yapacak) Ravi: . Hz Abr İbni Avf r.a Sayfa: 478 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
YANITLA
yuksel8 Haziran 2021 09:22 Hasan bin Ali r.a. şöyle der. Ben dedem Resulullahtan şöyle ezberledim. Şüpheli olanı bırak, şüphe vermeyene bak! Zira doğruluk huzur, yalan ise şüphe kaynağıdır. ( Tirmizi,kıyamet 60/2518. Bkz. Buhari , 3.) Edebi yol haritası İslâm. Dr. Murat Kaya. Altınoluk. sy.427.
Oralardaki yüz milyonlarca insanın gözyaşı, ahı, kanı, emeği, doğal kaynağı üzerinden Batı da kurulan bir refah düzeni var. Daha Adil Bir Dünya Mümkün Recep Tayyip Erdoğan sy. 92.
YANITLASİL
yuksel7 Eylül 2021 05:54 Biz asla garibin, mazlumun, mağdurun, yoksulun, ezilmişin sırtından bir refah düzeni kurmayız, kuramayiz. Buna bizim ne inancımız ne kültürümüz ne de tarihimiz izin verir. Daha Adil Bir Dünya Mümkün Recep Tayyip Erdoğan sy. 92.
Hz. Peygamber s. a.v. "Şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir"buyurmaktadir. Islam Alimleri, İslama hizmet edecek olan bu muceddidlerin manaviyat alanında ve ilim sahasında olduğu kadar, siyaset alaninda da olabileceğini ifade etmektedirler. Bilinmeyen Osmanlı sy. 137.
Allah c. c., kulum, bir hiç iken seni kim yarattı? buyuracak. Kul, Sen yarattın Ya Rabbi cevabını verecek. Bu yaratilma, senin amelinlemi benim rahmetimlemi oldu? Kul, senin rahmetinle oldu diyecek. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.607. Hadid Suresi 21.ayet.
Vasiyetimdir. 24.3.1974. Bir çok suikastler geçirdim.Şu anda vucudumda arıza var. Hafızamı kaybettim.Askerden sonra rahatsızlandım. Adımın Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi olmasını isterdim. Kitablarımı ziyan olmayacak bir kütübhaneye veilmesini istiyorum. Mustafa Kemal ile Muhammed Said Nursi.arasındaki sırrın Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum. Yüksel Çelik.
Sizden birine, halktan korkması, işittiği veya gördüğü bir hakikatı söylemeye mani olmasın. Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.) Sayfa: 490 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Ecdat, Ayasofya'nin bugünkü akibetini görmüş ve yanı başına SultanAhmed gibi bir muhteşem eseri inşa etmiştir" dedi. Bediuzzaman'ın Sır Katibi Mehmed Feyzi Efendi. sy. 337.
Her baba evladının kök sülalesi vardır, nesebi ona müntehi olur. Yalnız Fatıma'nın sülalesi Bana çeker. Bunlar Benim Ehl-i Beytim'dir. Benim hamurumdandır. Veyl onların faziletini inkar edene. Onlara muhabbet edene Allah muhabbet eder. Onlara buğz edene Allah da buğz eder. Ravi: Hz. Câbir (r.a.) Sayfa: 128 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Bundan daha aşikar olarak Efendimiz (a. s.) şöyle buyurmuştur :Beni gören gerçekte Hakk'i görmüştür. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri Ismail Hakkı Bursevi cilt. 12.sy.9.
Riyazüs-Salihin Tercümesi 147 1515. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasülullah'in (s.a) söyle buyurduğu riva- yet edilmiştir: "Bir kimse Allah'in rizasına uygun olan bir sözü, kendisine ehemmiyet vermeyerek söyleyiverir de, Allah o söz šsebebiyle o kimsenin de recesini yükseltir. Bir kimse de vardır ki, Allah'i öfkelendiren bir sözü önem vermeden söyler de o kelime sebebiyle cehennemin dibini boylar." (Buhâri rivayet etmiştir).(1515) 1516. Ebu Abdurrahman Bilâl b. Hâris el-Müzenï' den (r.a) Rasûlullah'n (s.a) söyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Insan Allah'ın rizasına uygun bir söz söyler de o sözün kendisini ulaştıracağı dereceyi tahmin edemez. Allah o söz sayesinde huzuruna varacaği güne kadar o kula rızasinı bağışlar. Buna karşılık insan, Allah'in öfkesine yol açan bir söz söyler de o sözün kendisine neye malolacağını tahmin edemez. Allah o söz yüzünden huzuruna varacağı güne kadar o kula karşı öfkeli kair."(Malik ve Tirmizî rivayet etmiştir. Tir mizî, hadis, hasen-sahihtir demiştir).1516) Riyazüs Salihin Tercümsi İmam-i Nevevi 146, 147 syf Merve yayınları
YANITLASİL
yuksel24 Ocak 2022 23:40 1513. Sehl b. Sa'd'dan (r.a) Rasülullah'in (s.a) șöyle buyurduğu riva yet edilmiştir: Kim çeneleri arast ile bacakları arası hakkinda bana garanti verirse, ben de ona cennet hakkinda garanti veririm." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).(as13) 1514. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasûlullah'i (s.a) șöyle buyururken işittiğg rivayet edilmiştir: "Kul iyice diüşünmeden söylediği bir söz yüzünden cehen- nemin, doğu ile batı arasından daha uzak bir derinliğine kayiverir." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).(1514) (1512) Buhâri; Kitab'ul-Imân ve Müslim; Kitab'ul-Imân, 42 (1513) Buhâri; Kitab'ur-Rikak, (Müslim'de olmadığı belirtilmektedir) (1514) Buhârñ; Kitab'ur-Rikak, Müslim; Kitab'uz-Zühd, 2988 ve Tirmiziî; 2315 240 2/9
Buna cevap olarak Peygamber Efendimiz; Leyse'i-birre en tüvellû vücúheküm kıbele'l-meşrıki ve'l-mağribi âyet-i kerîmesini okumuş. Sonra Ebü Zerr-i Gifari; "Bu ayeti anladm ama iman nedir?" diye tekrar sormuş. Peygamber Efendimiz bu áyet-i tekrar okumuş. Sonra bir daha sormuş. Belki teferruat istiyor, başka bilgiler istiyor, umduğu başka cevap var. Tekrar sorunca, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yine aynı ayet-i kerimeyi okumuş. Sonra Ebu Zerr-i Gifârî hazretlerine; "Madem aynca bu âyet-i kerimeden ayn bir beyan olarak imanın tarifini istiyorsun, talep ediyorsun, o zaman söyle yeyim: Iman; Allah'ın rızasına uygun, dinin tavsiye ettiği bir güzel ameli, haseneyi işlediğin zaman, kalbinin onu sevmesidir. Allah'ın sevmediği, kötü bir işi yaptığın zaman da kalbinin, gönlünün onu sevmemesidir, ondan üzüntü duymasıdr." diye imanı tarif etmiş. 188syf Bakara Suresi Tefsiri-4 Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
Şu on alâmet olmadan kıyamet gelmez: Duhan, Dabbetül arz, Deccal, Güneşin garbtan doğuşu, Üç yerde yere batış, Şark, Garb ve Ceziretül Arab'da, İsa ibni Meryem'in inmesi, Ye'cüc ve Mec'ücün çıkması ve Aden içinden bir ateş çıkması ve insanları mahşere (Şam'a) sürmesi ve yanlarından ayrılmaması. Öyle ki onla geceleyince o ateş de geceler. Kaylûle yaptıklarında o da yanlarında bekler. (Yanlarından ayrılmaz.) (Bu on alâmet oluş sırasına göre değildir.) Ravi: Hz. Ebû Tufeyl (r.a.) Sayfa: 100 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Yalan, günahların anasıdır. Yalan ve rüşvet cemiyeti çürütür,girdikleri yerde hak ve hukuk kalmaz. Hukuk devleti tabiri sözde kalır. Kenzü'l İrfan Şerhi İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis sy. 564.
yuksel1 Şubat 2022 01:21 İslam hukukunun temeli olan bir numaralı Hadis-i Şerif "Innemel amalu biniyet." Ameller niyetlere göre değerlendirilir. hadisidir. Kenzü'l İrfan Şerhi İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis sy. 552.
YANITLASİL
yuksel1 Şubat 2022 01:26 Parayı (hakkı olmadan) üzerine geçirmeyi istemek paranın Allah Teala nin emirlerinden üstün olduğunu düşünmek gizli şirktir. Rabbimiz muhafaza buyursun inşallah! Amin. Kenzü'l İrfan Şerhi İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis sy. 551.
Bursa Ulu Camii arka duvarında, Itteku'l-vavat. "şu vavlardan sakının!" diye büyük bir levha vardır. Birisi, işte bu vasiyet meselesidir. Bakara Suresi Tefsiri Mahmud Es'ad Coşan cilt. 4.sy.228.
Bundan daha aşikar olarak Efendimiz (a. s.) şöyle buyurmuştur :Beni gören gerçekte Hakk'i görmüştür. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri Ismail Hakkı Bursevi cilt. 12.sy.9.
YANITLASİL
yuksel3 Şubat 2022 01:13 Kuvvetlimisiniz, zayıfmısınız? diye sordu.O zaman doğru söylenir mi ?Söylenmez.Dosdoğru , dobra dobra söyeyeyim mi?Hayır söylenmez! Neden?savaş,harb, hud'adır. Bakara Suresi Tefsiri cilt .4.sy.232. Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan.
YANITLASİL
yuksel3 Şubat 2022 01:21 Biz parayı , mevkiyi çoluk çocuğumuzu Allah (c.c.) rızası için seveceğiz, gerektiğinde de Allah (c.c.) ı tercih edeceğiz. Kenzü'l İrfan Şerhi sy.541. Şerh eden.Ahmet Karakullukçu.
YANITLASİL
yuksel3 Şubat 2022 01:25 Gönülde dünya varsa, dil ahireti konuşuyorsa bu nifaktır yani münafıklık alametidir. Kenzü'l İrfan Şerhi. sy.541. Ahmet Karakullukçu.
720-(Dünyevi işlerde olsun, dinî konularda olsun) Ümmetimi aldatıp hile yapanlara Cenâb-i Hak lânet etsin.720 Mümin, mümini kesinlikle aldatmayacak. Aldatan kazanmiş gibi gö- ünür ama dünya ve âhirette perişan olur. Güneşin karşısındaki kar mi ali kazandiği erir gider. Doğruluk bâkidir, eğrilik ise fânidir. Dürüst ola- in sevabı ise âhirete ulaşır, ebedi nimetleri kazanmaya vesîle olur. Bu nadis-i şerifteki ifadeye muhatap olan kimsenin dünyasI da âhireti de pe- işan olacaktır. Yalan zulmettir ve insana kaybettirir. Yalanla kazanılan ara, helål kazancı da ifsad eder. Bugün ise bazı işler yalansız olmaz fadesi çok yanlıştır. Yüksek fiyat isteyip yarıya düşürmek o ticarette al- datma niyeti olduğunu gösterir. Müslüman'ın Müslüman kardeşini dün- ya menfaati için aldatması ile Allâh'ın lâneti gerçekleşir, o kişi perişan lur. Kendimize söz verelim, kimseyi aldatmadan hayatımizı bereketlen- direlim inşallah! Amirn. Ummetimi aldatan Olur hayatı yalan cinud Kazanmaz o yanına Lánetullahtir kalan. (HAK)
Meclis saltanatı temsil ettiği gibi hilafeti de temsil etmeli. (M. N.) 87:Hubab. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 580.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2022 06:31 Hilâfet ve saltanat gayr-i munfektir. (Sn.) 50. Dünya saltanatı ile manevi Saltanat birleşmez. (M.) 58:15. Mektup,2.sual. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 580. İsmail Mutlu.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2022 06:38 Hilâfeti temsil eden Mesihat-i İslamiye İstanbul 'a ve Osmanlılara mahsus değildir. (Sn.) 51. Hz.Hasan beşinci halifedir.... Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 267. İsmail Mutlu.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2022 06:45 Sultan Reşad'in ve Mustafa Kemal'in Medresetu'z Zehra için desteği. (E. L.) 2:196. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 440. İsmail Mutlu.
En doğru söz hangisidir? -Korktuğun veya kendisinden bir şey beklediğin kimsenin yanında söylediğin gerçeklerdir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.346.
Taaccüb ederim şu mü'mine ve onun hastalıktan sızlanmasına. Eğer bilse, hastalıkta kendisi için neler var, isterdi ki Aziz ve Celil olan Rabbına mülaki oluncaya kadar ömrü hastalıkla geçsin. Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.a.) Sayfa: 315 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
694-Iki şey vardir ki onlar bir insanda bulunursa küfürdür. Birisi nesebi belli olan bir kimseye kötü zanda bulunmak (Nesebsiz, veled-i zina demek). İkincisi ölünün ardından sesli ağlamak. 694.Buhari..... Kenzü'l İrfan Şerhi İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis Ahmet Karakullukçu sy. 502.
698 - Üç şey küfürdendir:Musibet zamanında yaka yırtmak, ölüler için yüksek sesle ağlamak, neseb (soy-sop) hakkinda sövmek, ayiplamak. 698.Deylemi,Musned.Hadis No:3778 (değişik kelimeyle) Kenzü'l İrfan Şerhi İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis Ahmet Karakullukçu sy. 505.
Allah (z.c.hz.) Adem'in Hamurunu kırk gün, kırk gece yoğurdu. Aldı, ikiye kesti. Sağ tarafa iyiler, sol tarafa habisler ayrıldı. Sonra tekrar yoğurdu. Onun içindir ki iyilerden kötü, kötülerden iyiler çıkabilir. Ravi: Hz. İbni Me'sud (r.a.) Sayfa: 88 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
İbnü’l-Cevzî, müfessirlerin Kur’an’da geçen furkan kelimesine üç değişik anlam verdiklerini belirtir (Nüzhetü’l-aʿyün, s. 459-460). 1. Başarı ve zafer (el-Bakara 2/53; el-Enfâl 8/41); 2. Dalâletten ve şüpheden kurtuluş (el-Bakara 2/185; Âl-i İmrân 3/4; el-Enfâl 8/29); 3. Kur’ân-ı Kerîm (el-Furkān 25/1).
Sizi iki sarhoşluk gaşyetti. Hayatı sevmek sarhoşluğu ve cehle razı olmak. Bu sarhoşluğa düştüğünüzde, "emr-i bil ma'ruf" ve "nehy-i anil münkeri" terk edersiniz. O zaman sünnet ve kitaba sahip olanlar, muhacir ve ensardan "sabikûnel- evvelîn" gibidir. (Yani ashab derecesindendir.) Ravi: Hz. Âişe (r.a.) Sayfa: 321 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Ebu Eyyub el-Ensari de, "Hayır, bu ayet-i kerime onu göstermiyor. Malla, ticaretle bağla, bahçeyle, ziraatle uğraşıp Allah yolunda cihadı terk etmek, insanı mânevî bakımından tehlikeye sokar." manasinadir. "demiş.
YANITLASİL
yuksel15 Şubat 2022 04:31 "Allah yolunda mallarınızi sarf edin, cimrilik yaparak kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Bakara Suresi Tefsiri Cilt.5 sy. 58. Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan
Ebu Eyyub el-Ensari de, "Hayır, bu ayet-i kerime onu göstermiyor. Malla, ticaretle bağla, bahçeyle, ziraatle uğraşıp Allah yolunda cihadı terk etmek, insanı mânevî bakımından tehlikeye sokar." manasinadir. "demiş.
YANITLASİL
yuksel15 Şubat 2022 04:31 "Allah yolunda mallarınızi sarf edin, cimrilik yaparak kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Bakara Suresi Tefsiri Cilt.5 sy. 58. Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan
YANITLASİL
yuksel15 Şubat 2022 04:39 Allah c. c. Tevfikini refik eylesin.
İslam'da, Kur'ân-ı Kerîm'de müslümanlara tavsiye edilen, zafer kazanmak için edinilmesi istenen iki şart vardır : 1.Sabir. 2.Takva.. Ey mü'minler! Eğer sabrederseniz, takva ehli olursanız zafere erersiniz. deniliyor. Bakara Suresi Tefsiri Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan cilt. 5.sy.207.
YANITLASİL
yuksel19 Şubat 2022 04:53 Ebu Süfyan o zaman müslüman olmuş değil. Mekke fethinde müslüman oldu. Muaviye'nin babası. Bakara Suresi Tefsiri Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan cilt. 5.sy.204.
Dinin İslam'ın gayesi budur: Nesli, malı, imanı, canı ve aklı korumak. Bakara Suresi Tefsiri Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan cilt. 5.sy.132.
YANITLASİL
yuksel19 Şubat 2022 08:28 Ama inat edenler karşılığını görür. Mekke 'nin fethinde de birkaç kişi yine silahını çekti, karşı çıktı. O zaman Onlara da karşılığı verildi. Çünkü : Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. kural budur. Bakara Suresi Tefsiri Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan cilt. 5.sy.46.,47.
YANITLASİL
yuksel19 Şubat 2022 08:33 Asil kendisinin mübarek kıldığı günün cuma günü olduğunu ve cuma gününe tazim edilmesi ve tatil yapılması gerektiğini onlara öğretti. Bakara Suresi Tefsiri Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan cilt.5.sy.189.
Bu nedenle evvelce taat işlemek kendisine kolay gelen bir kul, sakıncalı şeylerden birini irtikab ettiği zaman artık ibadet yapmak ona zor gelmeye baslar. Hatta iki rekat namaz kilmakla çok ağır meşakkatlere katlanma arasında muhayyer bırakılsa, o zorluklara tahammül etmeyi İbadete tercih eder. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi cilt 14.sy.337.
Bediuzzaman'ın Rus kumandanına karşı ayağa kalkmayisi ve neticesinde Divan-i harbe verilişi ve Bediuzzaman'ın ölüm denilen şeye beş para ehemmiyet vermeyisiyle merdane ve vakur ane tavrı karşısında kumandanın idam kararını geri alma hadisesi Amerikan askeri istihbaratincada ehemmiyetle kayd ve zabt edildiğine dair önemli bir şahidin ifadesini kaydediyoruz. Bediuzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe i Hayatı Dr. Abdülkadir Badıllı cilt. 1.sy.548.
Bir işe azmedip de akibetini iyice düşündükten sonra iyi görürsen, o işi yap. Eğer zararlı görürsen o işten vazgeç. Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) Sayfa: 65 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Azınlıklara Lozan sulhu icabınca bahşedilen her nev' din ve vicdan hürriyetinin Türk ve Müslüman camiasından esirgendiginden mi bahsediyor? Bu hal imansizligin ve imansizlik metodunun takib edildiğinin bir delili ve bariz bir alameti değil midir? Isari Tefsîr ve Cifir ilmi Işığında Sirr-i İnnâ A'tayna Rumuzat-i Semaniye Mâidet-ül-Kur'an sy. 101.
Allah mekan ve zamanın dışındadır.4/1855. Alkol ve dansözun meydana getirdiği tahribatı top gullesinin yapamayacağını söyleyen İngiliz asıllı Zwemer Samuel. 12/6069. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları cilt 14.sy. 20.
Dar mekanlar aile fertlerine fizikî sıkıntı verir, ayrıca temiz havanın kısa zamanda tükenmesi insan sağlığını olumsuz etkiler. Hadislerle İslam Cilt. 7.sy.395,396.
Faiz ihtilallere sebeptir. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 203. İsmail Mutlu
YANITLASİL
yuksel7 Mart 2022 23:24 Hem tevafuk ittifaka işaret, ittifak ise ittihada emare, ittihad ise vahdete alamet, vahdet ise tevhide delalet, tevhid ise Kur'an 'in dört esasından en mühim bir esası olduğundan tevafuk nazarımizda yüksek bir meziyet almıştır. Isari Tefsîr ve Cifir ilmi Işığında Sirr-i İnnâ A'tayna Rumuzat-i Semaniye Mâidet-ül-Kur'an sy. 149. Prof. Dr. Ahmed Akgunduz
Zira çalgı dinlemek de söylemek de haramdır. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi cilt 14.sy.361.
"Allah'u Zülcelal'in zalimi yakalaması ani ve pek şiddetli olur" Ayeti ve izahı.13/6697. Allah haklıdan ve doğrudan yanadır. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt. 14.sy.28.
YANITLASİL
yuksel9 Mart 2022 01:58 Endad en gizli şirk.1/114. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 14.sy. 70.
Ümmetin bayramları içinde Cuma'dan efdal bayram yoktur, ve o günkü iki rek'at namaz, Cuma günü dışındaki bin rek'atten efdaldir. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 365 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
İmam-ı Malik 'e sormuşlar: - En ağır günah hangisidir? -Faizdir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de faizle iş gören peygamber (s.a.v.) ve Allah (c.c.) 'la savaş açmış gibidir.
Sosyal bilimciler eğitimi bir kültür aktarma ve yenileme süreci olarak görmektedir. Eğitime Giriş Editörler. Hasan Basri Memduhoglu Kürşad Yılmaz sy. 70.
YANITLASİL
yuksel18 Mart 2022 05:15 Çünkü insanların düşünce şekilleri, inançları, değerleri ve olaylara bakış açıları, içine doğdukları kültürle sekillenmektedir. (Karataş ve Oral, 2016) Eğitime Giriş Editörler Hasan Basri Memduhoglu Kürşad Yılmaz sy 71.
Nesih hükmü :ilimde teknikte, araştırma ve incelemede daima ileriye doğru adım atmayı, yeni buluşlara kapı açmayı öğretir.1/282. sy.185. Nimetin verdiği sarhoşluk ve beraberinde getirdiği gaflet. 9/4387. sy.185. Müşriklerle yapılan antlaşmaya aldanmamak gerekir. 5/2436. sy.180. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 14.sy. 180,185.
Nuh(A. S.) ile oğlu arasına küfür girince, hısımlik bağın kopması kaçınılmaz olmuştur. 6/2842. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 14.sy. 186.
Vasiyetle ilgili âyetin Mensuh olup olmadığı. 1/465. sy. 237. Seyyid ve Hasur kelimelerinin anlamları.2/898. sy. 215. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 14.sy. 215,237.
YANITLASİL
yuksel19 Mart 2022 05:44 Önderlik babadan oğula geçmez.1/342. Örtülü kadınlara saygı, açıklara karşı da şehvet duyulur.4/2100. Önderlerin vasıfları.1/342. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 14.sy. 193.
YANITLASİL
yuksel19 Mart 2022 05:50 Saldiri mü'minin şahsına değil de dinine, hürriyetine yapılırsa sabredici değil, defedici bir kahraman olmalıdır.8/4049. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 14.sy. 209.
YANITLASİL
yuksel19 Mart 2022 05:54 Nuh kavminin helak edileceği kesinlesince, inananların kurtulması için gemiye besmele ile binmeleri. 6/2841. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 14.sy. 186.
1. Allahım!... Şu vakitte ve şu anda noksansız salavatını (bütün rahmetini), tertemiz selamlarını, en mükemmel ve en yüce daimi hoşnutluğunu bu alemdeki en üstün kuluna ulaştır.Sen O’nu (s.a.v), Adem’in (a.s) çocukları arasından seçip kendi irade ettiğin hükümlerin gölgesi kıldın.Yarattıklarının ihtiyaçlarına O’nu (s.a.v) bir kıble ve bir makam eyledin.O’nu (s.a.v) kendine bir delil kıldın.Razı olduğun şekilde O’nu (s.a.v) ortaya çıkardın.Tecellilerine layık hale getirdin. O’nu (s.a.v) yerde ve göklerde emir ve yasaklarının uygulama mahalli kıldın.Kendin ile var olan her şey arasına O’nu (s.a.v) vasıta eyledin.Şu aciz kulunun selamını O’na (s.a.v) ulaştır.Şu anda selamların en şereflisi ve en temizi O’nun (s.a.v) üzerine olsun.
2. Ey Allahım!... Beni O’na (s.a.v) hatırlat ki, senin katında benden söz etsin.Çünkü bunun bana hem dünyada hem ahirette faydalı olduğunu en iyi bilen sensin.Hatta bu fayda, O’nun (s.a.v) seni tanıdığı ve senin yüce katında kıymetinin bulunduğu ölçüde olsun.Benim bilgim ve anlayışım hesaba katılmasın.Ey rabbim!... Şüphesiz sen, her türlü üstünlüğe layık, dilediğin her şeye güç yetirensin.
3. Ey Allahım!... O en mükemmel insanın gönlünde bana da yer ver.Bana onu sevdir.Efendimiz Muhammed’e , onun ali ve ashabına varlıklarının zerreleri sayısınca, Allah Teala’nın sonsuz ilmi miktarınca salat eyle.
4. Ey Allahım!...Bu salavatları devamlı olarak okuyabilmeme yardım eyle.Amin
1. Allahım!... Şu vakitte ve şu anda noksansız salavatını (bütün rahmetini), tertemiz selamlarını, en mükemmel ve en yüce daimi hoşnutluğunu bu alemdeki en üstün kuluna ulaştır.Sen O’nu (s.a.v), Adem’in (a.s) çocukları arasından seçip kendi irade ettiğin hükümlerin gölgesi kıldın.Yarattıklarının ihtiyaçlarına O’nu (s.a.v) bir kıble ve bir makam eyledin.O’nu (s.a.v) kendine bir delil kıldın.Razı olduğun şekilde O’nu (s.a.v) ortaya çıkardın.Tecellilerine layık hale getirdin. O’nu (s.a.v) yerde ve göklerde emir ve yasaklarının uygulama mahalli kıldın.Kendin ile var olan her şey arasına O’nu (s.a.v) vasıta eyledin.Şu aciz kulunun selamını O’na (s.a.v) ulaştır.Şu anda selamların en şereflisi ve en temizi O’nun (s.a.v) üzerine olsun.
2. Ey Allahım!... Beni O’na (s.a.v) hatırlat ki, senin katında benden söz etsin.Çünkü bunun bana hem dünyada hem ahirette faydalı olduğunu en iyi bilen sensin.Hatta bu fayda, O’nun (s.a.v) seni tanıdığı ve senin yüce katında kıymetinin bulunduğu ölçüde olsun.Benim bilgim ve anlayışım hesaba katılmasın.Ey rabbim!... Şüphesiz sen, her türlü üstünlüğe layık, dilediğin her şeye güç yetirensin.
3. Ey Allahım!... O en mükemmel insanın gönlünde bana da yer ver.Bana onu sevdir.Efendimiz Muhammed’e , onun ali ve ashabına varlıklarının zerreleri sayısınca, Allah Teala’nın sonsuz ilmi miktarınca salat eyle.
4. Ey Allahım!...Bu salavatları devamlı olarak okuyabilmeme yardım eyle.Amin
Hayırlı işlerini tehir geriye bırakanlar helak oldular. Hayırlı işlerini yapmak için acele etmek lazımdır. Prof. Dr.Mahmud Es'ad Coşan Akra Fm. Günün Sohbeti
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 10:01 Osmanlica sözlüge göre TESVİF nedir anlami
TESVİF: (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 09:57 tesvil ne demek? (C.: Tesvilat) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:48 Hak söz kadar efdal sadaka yoktur. Ravi: Hz. Câbir (r.a.) Sayfa: 383 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:49 Bir kimsenin din kardeşine, kendisine öğreteceği ilimden daha efdal sadakası olamaz. Ravi: Hz. Raşid İbni Saad (r.a.) Sayfa: 383 / No: 14 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:50 Kulların sabahladığı her sabah bir münadi şöyle nida eder: "Ey insanlar, toprak için doğun, fani olmak için toplayın ve harap olmak için bina edin." Ravi: Hz. Zubeyr (r.a.) Sayfa: 383 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel30 Mart 2022 00:18 Aldanmamak, aldatmamak, ciddiyet. Hak yolda yürüyenlerin vasıfları. Dost. T. V. Katre.
Mehmed Akif, ideal bir eğitimciyi şöyle tarif eder: Muallimim diyen olmak gerektir imanlı, Edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı... Gönül dergahindan Hakikat İncileri sy. 141. Osman Nuri Topbaş
YANITLASİL
yuksel31 Mart 2022 01:46 Yani bir muallim, her şeyden önce "imanlı" olacak, yüreğinden rahmet tasiracak. "Edepli" olacak, örnek bir karakter ve şahsiyet inşa edecek. Liyakatli olacak, mesuliyet şuuruyla kendini yetiştirip vazifesinin ehli olacak. "Vicdanlı" olacak, merhamet şefkat, fedakarlık gibi faziletlerle insanlığını tescil ettirecek. Gönül dergahindan Hakikat İncileri Osman Nuri Topbaş. sy. 141.
Kıyamet yaklaştığında; taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için tazim edilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulüm eder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanların en iyi görüneni "müdahim" (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakan) olanıdır. Ravi: Hz. Ebû Zerr (r.a.) Sayfa: 33 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Bir bakıma İngiltere nin kaderini casuslar çizmişlerdir. Bu casuslar sadece askeri ve siyasi alanda değil, ticaretle, sanayide, eğitimde ve din alanında inanılmaz istihbarat başarılarına imza atmışlardır. Türkiye’de Ve Dünyada Casuslar. Aytunc Altındal. Destek Yayınları sy. 103.
Bir bakıma İngiltere nin kaderini casuslar çizmişlerdir. Bu casuslar sadece askeri ve siyasi alanda değil, ticaretle, sanayide, eğitimde ve din alanında inanılmaz istihbarat başarılarına imza atmışlardır. Türkiye’de Ve Dünyada Casuslar. Aytunc Altındal. Destek Yayınları sy. 103.
Sizden biriniz, uyumak için yatağına girdiğinde, Fatiha ile birlikte bir süre okusun. Bu takdirde Allah Teala o kimse için bir melek görevlendirir ki, o kimse nereye gitse melek de onunla beraber gider. Ravi: Hz. Şeddad İbni Evs (r.a.) Sayfa: 26 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel8 Nisan 2022 08:50 "Paşa Hazretleri!... Sen henüz bu Devleti Aliyeyi bilmemissin! Bu Devlet isterse donanmanin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, iplerini de ipekten yapabilir!.. Lozan zafer mi Hezimet mi cilt 2.sy.48.
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:16 İslam'ın kader anlayışının müslümanları teknikte ve sanayide geri kalmalarına sebep olduğunu iddia eden bir soruya da neden İslam dünyasında yaşayan Hıristiyan, Yahudi, Durzi ve Nusayrilerin ayrıca Ruslarin Avrupalilar'dan geri kaldığı karsi sorusuyla cevap vermektedir. Harputlu İshak Efendi, Islam'da kader anlayışını da Es'ile - i Ilm-i Kelâm adlı eserinde uzun uzun izah etmektedir. Medreseler Neydi, Ne değildi? Ekmeleddin İhsanoğlu sy. 405.
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:18 Allah Teala bir kulu sevdiğinde ona dünya işlerini kapar, ahiret işlerini ise açar. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 25 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:26 Devlet ile toplumun seyyidlere gösterdiği saygının devlet yararına birtakım gelişmeleri doğurduğu bilinmektedir. Zira onlar, bilhassa fetih esnasında yeni yerleşim yerleri kurarak İslam'ın ve yeni devletin gücünün yayılmasında rol aliyordu. Osmanlı 'da Eğitim Ve Öğretim Ziya Kazici sy. 201.
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:36 Ayrıca, eğitim sosyolojisi, dinamik bir alan olduğu onun kurumsal metodolojik yönelimleri sürekli gelişim göstermelidir. Zira konu alanı olan toplum degismektedir. Eğitim Sosyolojisi Prof. Dr. Mahmud Tezcan.
Ümmetim için korktuklarım arasında en çok korktuğum şey, saptırıcı önderlerdir. Ravi: Hz. Ömer (r.a.) Sayfa: 20 / No: 15 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel15 Nisan 2022 04:56 Ömrün Ramazan ölümün Bayram olsun.
YANITLASİL
yuksel15 Nisan 2022 04:59 Bir kimseyi iyi diyebilmek için -Onunla ticaret yapmak, -Seyahat yapmak, ve....
YANITLASİL
yuksel15 Nisan 2022 05:08 BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM Esirgeyen, bağışlayan Allah c. c. in adı ile başlarım.
Bakara Suresi. 42.Bile,bile hakkı batıla karıştırıp gizlemeyin. (Tevrat’ta son Peygamber'e ait bir şey bulmadık demeyin.) Kur'ân-ı Kerîm ve Meal-i Celilesi. sy. 2. sy.8.
yuksel3 Mayıs 2022 21:40 Bir kimse Allah'dan sıdk ile şehidlik isterse, Allah onu şehitler mertebesine ulaştırır; yatağında da ölse. Ravi: Hz. Sehl (r.a.) Sayfa: 422 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:41 Bir kimse yanında kendisini müstağni edecek kadar varken bir şey isterse, ancak Cehennem ateşini çoğaltmış olur."Kendisini müstağni kılacak şey nedir ya Resulallah" dediler. Buyurdu ki: "Kuşluk yiyeceği veya akşam yiyeceğine kadar." Ravi: Hz. Sehl (r.a.) Sayfa: 422 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:48 Kur'an'daki pek çok cüz'î hadiselerin arkasında küllî düsturlar saklıdır.(S.) 223:20.Söz, 1.makam.1.nukte Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 403.
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:55 Sadece din ilimlerinin okutulmasindan taassub doğar. (Mn.) 127. Taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa taklitcilerinde ve dinsizlerde bulunur. (Mn.) 131. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 621.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 05:45 Allah Resulu Peygamber efendimiz buyurmuştur: "Miraç 'ta üçüncü kat gökte yetmiş bin melek gördüm. Bunlar, Hazret-i Ömer' i sevenler için, Cenab-ı Hak 'tan af taleb ediyorlardı". Biz de, Hazret-i Ömer' i seviyoruz ya Rab, o meleklerin istiğfarindan, bizi de mahrum etme Allah 'im. İslam' ın Adil ve cesur reisi Halife Hazret-i Ömer (Radıyallahu Anh) cilt. 2. Abdurrahman Şeref Laç sy. 384.
Ahireti için çalışan kimseye Allah c.c. dünya işlerinde kâfi gelir, yeter; sizler gizlinizi düzeltin, Allah c.c sizlerin açığınızı ıslah eder. Ömer b. Abdülaziz (r.a.) Zirvelerden Gönüllere. Enes Balı. sy.135.
hazırladı.(T.H.) 49. Fihrist.sy.73. İçinde bulunduğumuz zamanın geçmiş zamana kıyas edilmesi yanlıştır.(D.H.Ö.İç.R.) 70. Kıyas İslamiyetin hüküm kaynaklarındandır.(Mh.) 73:1.makale 8.mesele. Kıyas-i İstisnai.(L.)57:11.Lema, 5.nükte (İ.İ.) 95. Maneviyat maddiyata kıyas edilmez.(Mn.) 127. İslamiyeti Hıristiyanlığa kıyas etmek kıyas-ı maalfarıktır.(M.) 313.26,3.Mebhas,5.mesele. Bir Hazinenin Anahtarı. Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.386,387.
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:07 Eşyanın ışınlanmasına işaret eden ayet.(S.) 233:20.Söz.2. Mak. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi. sy.70.
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:09 Süleyman (a.s.) mal, mülk ve ilim arasında muhayyer bırakıldı. O İlmi aldı. Ve ilmi seçtiğinden dolayı da mal, mülk kendisine tabi kılındı. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 282 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:11 Bir kimse ilmi alimlere tefahur için veya meclislerinde sefihlerle mücadele için tahsil ederse, o kimse Cennetin kokusunu dahi duyamaz. Ravi: Hz. Muaz (r.a.) Sayfa: 429 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:12 Bir kimse ilim taleb ederse, bu geçmişine kefaret olur. Ravi: Hz. Abdullah İbni Sahîra (r.a.) Sayfa: 429 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel15 Mayıs 2022 02:02 Bazı şeyler vardı ama, daha detaylı vasiyet olarak bu benim vasiyetimdir dediği, ölümünden 12 gün önce bana söylediği bazı şeyler var. Yani çok net, bu böyle olacak , budur, gibi çok kararlı bir konuşmaydı. Saat 5'te 5 buçukta falan konuşmamız bitti babamla. The Özal. Mehmed Ali Birand. Soner Yalçın. sy.552. Bir Davanın Öyküsü.
Üç şey bir kimsede bulunursa o kimse "Ebdaller" (kırklardan)dır. Ki dünya ve dünya halkının kıvamı onlarladır. (Onların yüzü suyu hürmetine yaşarlar): Kazaya rıza, Allahın haram ettiği şeye sabır (dayanmak), Allahın hakkından ötürü gazab etmek. (Nefsin için pireye bile kızmayacaksın) Ravi: Hz. Muaz (r.a.) Sayfa: 264 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel1 Haziran 2022 05:38 Güzel Ahlak ilimden fenden önce gelir. Kötü ahlaklı atom âlimi düşmana sırrını rüşvet karşılığı satarsa Alimin ve İlmin faydası olmaz.. Zararı olur. Akra Fm. Hadisler Deryası Mahmud Es'ad Coşan
Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi. Kenzü'l İrfan Şerhi sy. 683.
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:38 Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 448 1 Bir kimsenin din kardeşinin evine gelip te önüne konulanı yememesi cefadandır. Bir adama yolda arkadaş olup ta ismini ve babasının ismini sormaması cefadandır ve ailesi ile münasebetten evvel latife yapmaması da cefadandır. Hz. Ali (r.a.) 448 2 İnsanın bir din kardeşi konuşurken susması mürüvvettendir ve arkadaşının nalını kopunca onun da durması, hüsnü muaşeret güzelliğindendir. Hz. Enes (r.a.) 448 3 Bir müslümanın içine sevinç sokmak, gamını gidermek, borcunu ödemek veya onu açlıktan doyurmak, Allah (z.c.hz.)'ne en sevgili amellerdendir. Hz. Ebû Şureyk (r.a.) 448 4 Arabın helak olması kıyamet alametidir. Hz. Talha İbni Malik (r.a.) 448 5 Bina kıyamet alametindendir. Bir adamın camiden geçip te iki rek'at kılmaması, tanıdığından başkasına selam vermemesi ve çocuğun yaşlı bir kimseyi işe koşturması da kıyamet alametlerindendir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 448 6 Kıyamet alametlerindendir, haine itimad edilip, emine ihamet edilmesi. Hz. İbni Amr (r.a.) 448 7 Kıyamet alametidir, komşuluğun kötüleşmesi, akrabanın yoklanmaması, cihadın kalkması, dünyanın dini ihlal etmesi.
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:40 448 8 Kıyamet alametlerindendir; çocuğun öfkeli, yağmurun hararetli olması, şerlerin taşması, yalancının tasdiki, doğrunun yalanlanması, haine güvenilmesi, emine ihanet edilmesi, münafıkların kabileye efendi olması, çarşıya münafıkların hakim oluşu, mihrapların süslenmesi, kalblerin harap edilmesi, erkeğin erkeklerle, kadınların kadınlarla yetinmesi, dünyanın mamur kısmının harab, harap kısmının mamur olması, şüphenin ve faizin aşikar olması, çalgının ve eğlence aletlerinin alenileşmesi, içkinin içilmesi, zaptiyenin, gammazların ve gıybetçilerin çoğalması. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 448 9 Kula dünyada verilenin efdalindendir afiyet; ahiret için de verilenin efdalidir mağfiret. Kula nefsi tarafından verilenlerin efdali ise, bir kavimden neş'ed eden hayırdan adamın ders alması. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 448 10 Kıyametin yaklaşmasındandır minberlerin, hatiplerin çoğalması, ulemanın süslere meyledip haramı helal, helali haram etmeleri ve insanların istediği gibi fetva vermeleri, altın ve gümüşlerinizi helal saymayı öğütlemeleri ve Kur'an'ı ticaret metaı edinmeleri. Hz. Ali
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:42 Üç şey vardır ki, onlara devam eden Benim gerçek dostum, onları zayi eden de gerçek düşmanımdır: Namaz, oruç ve cenabetten gusul. (Üç imama göre terkeden kafirdir) Ravi: Hz. Hasan (r.a.) Sayfa: 263 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
Kainatta bütün yıldızların arasını dolduran, durgun saydam ve gaz halinde madde, yani her tarafa nüfus edebilen bir esir vardır.. İlimler ve Yorumlar ilimlere bir başka açıdan bakış. Hekimoglu İsmail H. Hüseyin Korkmaz. sy. 397.
"İslâm da zarar vermek de yoktur, zarar görmek de yoktur. Hadis-i Şerif Hasılı bu kaide Şeri'attte büyük bir esas teşkil etmektedir. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu) cilt 14.sy. 483.
Allah Teala'ya cihadın en sevimli olanı, zalim hükümdara söylenen hak sözdür. Ravi: Hz. Ebû Ümâme (r.a.) Sayfa: 16 / No: 17 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel19 Haziran 2022 01:36 insanların Allah Teala'ya en sevimli ve kıyamet gününde O'na en yakın olanı, Adil hükümdardır. Kıyamet gününde Allah'ın en buğz ettiği ve azabı en şiddetli olan insan ise, zalim hükümdardır. Ravi: Hz. Ebû Said el Hudri (r.a.) Sayfa: 17 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Nitekim şair der ki : "Dünya ki hadisatla her gece yüklüdür, Gün doğmadan neler doğa kim bile nagehan (ansızın)! ... Aceb mi doğsa zülfünden fitneler, Meseldir bu denir, el-leylu hubla! Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu) cilt 14.sy.493.
Islamiyetin kaynağı ilim, esası akıldır. (İ. İ.) 159. İlim maluma tabidir. (S.) 430:26. Söz 2. Mebhas. Bediuzzaman ın ilmi vehbi idi. (S.) 709,716:Konferans. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 298,300,301.
Vehbi :Allah (c. c.) vergisi. Allah 'ın (c. c.) lutfu ile verilen, insan çabası ile kazanilmayan. Tabiratli, Terkibli, Ansiklopedik Risale-i Nur'un Büyük Lügati sy. 1310.
Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur. Hadislerle Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı Müslümanlık cilt. 2. Devlet idaresi sy. 609, 610
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:03 Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 323 1 Alimin abid üzerine efdaliyeti, Benim sizin en aşağınıza efdaliyetim gibidir. Allah (z.c.hz.), melekleri, yuvasındaki karıncaya ve balığa varıncaya kadar yer ve gök ehli insanlara hayır öğretene selat ederler. (Peygamberimize biri alim, diğeri abid iki kimseden bahsolunduğunda yukarıdaki hadis varid oldu.) Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 323 2 İlmin fazileti Bana, ibadetin faziletinden daha sevimlidir. İslam dinindeki en hayırlı şey de verağdır. Hz. Mus'ab (r.a.) 323 3 Alimin, alim olmayana üstünlüğü, Peygamberin ümmetine üstünlüğü gibidir. Hz. Enes (r.a.) 323 4 Alimin abid üzerine fazileti, Bedir halindeki kamerin diğer yıldızlara olan fazileti gibidir. Hz. Muaz (r.a.) 323 5 Alimin abid üzerine fazileti yetmiş derecedir. İki derecenin arası süratli bir at gidişi ile yüz yıllık yoldur. Bu da şunun içindir ki, şeytan insanlara bir bid'at bıraktığında, alim onu fark eder ve halkı uyarır. Abidin ise bid'atten haberi olmaz, onu tanımaz da. O, ibadeti ile meşguldür. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 323 6 Kur'an'ı ezber okumakla yüzünden okumak arasındaki fark, nafile ile farz arasındaki efdaliyet gibidir. Sahabilerden bazılarından 323 7 Kur'an'ın diğer sözlerden efdaliyeti, Allah'ın halkından efdaliyeti gibidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 323 8 Cenazenin arkasında gidenin, onun önünde gidene olan fazileti, farz namazın nafileye fazileti gibidir. Hz. Ali (r.a.) 323 9 Namazı ilk vaktinde kılanın son vaktindekine fazileti, ahiretin dünyaya efdaliyeti gibidir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 323 10 Camiye yakın evin uzak eve fazileti, gazinin evde oturana efdaliyeti gibidir. Hz. Hureyye (r.a.) 323 11 İnsanlara dört şey sebebiyle tafdil edildim: Cömertlik, şecaat, cima şiddeti ve harpte düşmanla savaşmak kuvveti. Hz. Enes (r.a.) 323 12 Diğer Peygamberler üzerine altı şeyle tafdil edildim: Şümullü ve cami sözler söylemekle, düşmanın kalbine korku salmakla, ganimet helal edilmekle, toprak Bana temiz, temizleyici ve mescid olmakla, bütün halka meb'us edilmekliğimle ve Benimle Peygamberlerin sona ermesiyle. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 323 13 Diğer Peygamberlere beş şeyle tafdil edildim: İnsanlara umumi olarak baas olundum. Şefaatimi, ümmetime ahiret mededi olarak sakladım. Önümden bir aylık, arkamdan bir aylık mesafedekiler için düşmanlarıma korku ile yardım gördüm. Arz Bana mescid ve temizleyici kılındı. Ganimetler Bana helal kılındı. Halbuki Benden önce helal kılınmamıştı. Hz. Saib (r.a.) 323 14 Şeytanın yere indirildiğinde yaptığını yaptın. O da elini başına koyarak feryad eyledi. Musibet sebebiyle başını tıraş eden, üstünü paralayan, sesli ağlıyan bizden değildir. Hz. Muharib İbni Disar (r.a.)
Bir çocuğun en büyük düşmanı, kendine Allah-u Te'ala yi anlatmayan, O'nu tanıtmayan, sürekli bu dünyada yaşayacakmış gibi yetiştiren anne-babası dır." Hz. Ömer (r. a.) Lalegül Dergisi Haziran 2022 Hikmetli Sozler
YANITLASİL
yuksel25 Haziran 2022 06:26 Sünnet, Nuh (Aleyhissela) 'ın gemisi gibidir. Kim binerse kurtulur, kim de ondan geri kalırsa boğulur. Imam-i Malik (Rahimehullah) Lale gül Dergisi Hikmetli Sozler Haziran 2022
YANITLASİL
yuksel25 Haziran 2022 06:31 Allah-u Te'ala nin verdiği nimeti, O'nun razı olduğu yerde harcamak "şükür" razı olmadığı yerde harcamak "nankörlük" tür. İmam-i Gazali (Rahmetullahi aleyh) Lale gül Dergisi Hikmetli Sozler Haziran 2022 sayı 112.
Şöyle denilmiştir:"Münafıklıgin temeli yalancılıktir. Camiu'l-Ulum ve'l-Hikem Hadislerle İlimler Hikmetler cilt. 2. Ibn Recep el - Hanbeli. sy. 458.
YANITLASİL
yuksel1 Temmuz 2022 05:32 Alah Resulu aleyhissalâtu vesselâm şunları söylemiştir : "-Allah Teala 'nin en çok buğz ettiği kimse husumet ederken haksızlık yapandır. Camiu'l-Ulum ve'l-Hikem Hadislerle İlimler Hikmetler cilt. 2. İbn Recep el Hanbeli sy. 460.
Ehli Cennet, Cennette karar kıldıklarında, kardeşlerden bazıları bazılarını görmek isterler. Birinin sediri diğerinin sedirine, berikinin sediri ötekinin sedirinin yanına gider. Onlar buluşunca her ikisi de yaslanır ve dünyada aralarında olan şeyleri karşılıklı konuşmaya başlarlar. Birisi şöyle der: "Ey kardeşim, hatırlar mısın biz dünyada falan mescitte iken Allah'a dua etmiştik. İşte Allah da bizi bağışladı." Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 29 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
Yaratılış ta hayır küllî, şer cüz'î dir. (Mh.) 1.mak.9.muk.)34. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 258. İsmail Mutlu.
90. Ey iman edenler! Şarap/içki, kumar, (tâzim edilen) dikili taşlar,[33] şans (fal) okları (ve zarları), şeytan (ve kötü insan)a ait murdar (pis) işlerdir; artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.[34]
91. Şeytan, içki ve kumarla sadece aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan tamamen) vazgeçtiniz değil mi?[35]
92. Allah’a itaat edin, Resûl’e de itaat edin (ona karşı gelmekten) sakının. Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz (kendinize yazık etmiş olursunuz). Bilin ki Resûlümüz’ün üzerine düşen açıkça tebliğden başka bir şey değildir.
93. İman edip sâlih amellerde bulunanlara, takvâlı oldukları (Allah’ın emrine uygun yaşadıkları/günahlardan sakındıkları) ve hakkıyla iman edip sâlih amellere devam ettikleri, yine takvâlı olup kesin inandıkları, nihayet takvâ ile beraber güzel ve hayırlı harekette bulundukları sürece, (haram olunmadan önce) yiyip içtikleri (haram) şeylerden dolayı bir günah yoktur. Allah iyilikte ve güzel harekette bulunanları sever.
94. Ey iman edenler! Allah, kimsenin görmediği anda bile kendisinden kork(up günahlardan sakın)anları ayırt etmek için, (hac esnasında) ellerinizin ve mızraklarınızın yetişeceği bir av ile elbette sizi imtihan edecektir. Kim bundan sonra aşırı gider (emirlerin dışına çıkar)sa, onun için acıklı bir azap vardır.
95. Ey iman edenler! Siz ihramda iken av öldürmeyin. Sizden kim kasten onu öldürürse, öldürdüğünün dengi bir cezası vardır ki ona içinizden iki âdil kişi hükmedecektir. (Bu da) ya Kâbe’ye varacak (orada boğazlanacak) bir kurban veya (o nisbette) yoksulları doyurma şeklinde kefâret, yahut bunun dengi oruç tutmaktır; tâ ki (yaptığı) işinin vebalini tatsın. Allah geçmiştekileri affetmiştir. (Fakat) kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır. Allah mutlak galiptir, (işlediği günahın karşılığını vermede) intikam sahibidir.
YANITLASİL
yuksel6 Temmuz 2022 09:24 33] Rabbin emirleri ve ulûhiyeti karşısında dikilen her şey, hatta putlaşan akıl ve nefs-i emmâre bile. [bk. 25/43; 45/23]
[34] Bu âyette kumar ve içki kesin olarak yasak edilmiştir (2/219; 4/43; 16/67). Başlangıçta kimin kazanacağı belli olmayan, fakat sonunda bir tarafın az çok maddî kaybına veya kazancına sebep olan her oyun kumardır. Kendimizi ve neslimizi bunlardan kurtarmak şarttır. İçkiyle ilgili üç merhaleden sonra yasağın sonuncusu olan bu âyet gelince, artık şarabın (içkinin) kesin haram olduğu ilan edildi. Bunun üzerine elinde kadehi olan onu kırdı. Ağzında yudumu olan onu attı ve ağzını yıkadı. Şarap küpleri hep kırıldı, sokaklardan şarap aktı. Herkes hep bir ağızdan, “Bıraktık yâ Rabbi!” dediler. Hz. Peygamber, “Her sarhoşluk verenin azı da çoğu da haramdır.” buyurmuştur. Bundan böyle Allah’ın ve Peygamber’in, bu yasak emri, kesin inananlarca uygulanmaktadır. Yine bu âyet-i kerîmelerle câhiliye dönemindeki her türlü put/heykel, kumar ve kumar cinsi şans oyunları, torba içinde çekilen numaralı oyunlar -isterse fakirlere yardım için olsun- hepsi yasak edilmiştir; haramdır. Bunların hepsi aklı perdeleyen, Allah’a kulluğu unutturan, şahsiyeti ve ruhu kirleten pisliktir. [bk. 22/30 ve dipnotu]
Kıyamet yaklaştığında; taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için tazim edilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulüm eder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanların en iyi görüneni "müdahim" (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakan) olanıdır. Ravi: Hz. Ebû Zerr (r.a.) Sayfa: 33 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Tetebbürsüz kıraat, fıkıhsız da ibaded olmaz. Bir fıkıh meclisi altmış senelik ibadetten hayırlıdır. Ravi: Hz. İbni Ömer ra. Sayfa: 482 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
Tetebbürsüz kıraat, fıkıhsız da ibaded olmaz. Bir fıkıh meclisi altmış senelik ibadetten hayırlıdır. Ravi: Hz. İbni Ömer ra. Sayfa: 482 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
YanıtlaSilBismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillah
Allahuekber
Subhanallah
Allahümmesallialaseyyidinamuhammed
Sallaahualeyhivesellem
Estagfirullah
İkrar-i mariz: Ölüm anında iken edilen ikrar.Vasiyetname.
YanıtlaSilİktam: Gizleme,saklama.
İktidar-ı kamin: Gizli güç.
Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat.sy.438,439.
İktirani kıyas: Man: Neticenin aynı veya nakızı mukaddemelerinin birisinde bilfiil zikredilemeyen kıyastır.....
YanıtlaSilOsmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat.sy.440.
İKRAR
YanıtlaSilالإقرار
Kendi aleyhine başkasına ait bir hakkı haber verme anlamında fıkıh terimi.
İlişkili Maddeler
SÜKÛT
Susma anlamında bir fıkıh terimi.
ŞAHİT
Müellif:
FERHAT KOCA
Sözlükte “yerine getirmek, sabit kılmak, ispat etmek; itiraf etmek, bir şeyi haber vermek” anlamlarına gelen ikrâr, hukuk terimi olarak kişinin kendisi aleyhine başkasına ait bir hakkı haber vermesini ifade eder. İslâm hukukçularının çoğunluğu ikrarın mücerret bir “ihbâr”, bazıları “inşâ”, bazıları ise bir yönden ihbâr, bir yönden inşâ olduğunu ileri sürmüşlerdir. İkrarda bulunan kişiye mukır, kendi lehine ikrar yapılan kimseye mukarrun leh, ikrara konu olan hakka mukarrun bih denir. İtiraf da ikrarla aynı mânada olmakla birlikte daha çok ceza hukukunda suçun ikrarı için kullanılır.
İkrarın hukukî bir delil olarak meşruiyeti kitap, sünnet, icmâ ve kıyasa dayanır. Kur’ân-ı Kerîm’de ikrar kelimesi ve çeşitli türevleri bazı âyetlerde sözlük anlamında geçmekte (meselâ bk. el-Bakara 2/84; Âl-i İmrân 3/81; el-Hac 22/5), bir âyette hatalarını dile getiren (itiraf) bir grup sahâbîden söz edilmekte (et-Tevbe 9/102), bir âyette de kişinin kendisi, ana babası ve akrabası aleyhine bile olsa Allah için şahitlik edip doğruyu söylemesi gerektiği belirtilmektedir (en-Nisâ 4/135). Hz. Peygamber’in uygulamalarında da çeşitli ikrar örnekleri mevcuttur (Dârimî, “Veṣâyâ”, 28; Buhârî, “Aḥkâm”, 21, “Veṣâyâ”, 8, “Diyât”, 4, 12; Müslim, “Ḥudûd”, 23, “Ḳasâme”, 17). İkrarın ikrar eden kişi aleyhine hukukî bir delil olduğu konusunda ayrıca icmâ vardır. İkrarın doğru ve yalan olma ihtimali bulunmakla beraber akıl sahibi bir insanın kendisi aleyhine olan bir şeyi yalan yere ikrar etmesi uygun değildir. Bu sebeple insanın bizzat kendisi aleyhine vuku bulan bu şahitliği başkasınınkinden daha doğru sayılır.
İkrar, tek taraflı irade beyanı ile vücut bulan hukukî bir tasarruf olup ikrarla verilen hükmün ihtilâfsız şekilde kabulü ve ikrarla sabit olan şeyin araştırılmaması esastır. İslâm hukukçularının çoğunluğu, şüphe ve töhmeti giderici olması sebebiyle ikrarın şehâdetten daha kuvvetli bir delil olduğunu belirtmiştir. Bundan dolayı davalı, dava konusu olan hakkı itiraf ederse onun üzerine şahit dinlenilmez. Şahitler birinin lehine şahitlik yaptıktan sonra o kimse kendi aleyhine ikrarda bulunursa ikrara göre hüküm verilir. Zira beyyine ile (şehâdet) verilen hüküm zannî, ikrarla verilen hüküm kat‘îdir. Mecelle’nin, “Beyyine hüccet-i müteaddiye ve ikrar hüccet-i kāsıradır” (md. 78) şeklindeki maddesi, ikrarın yalnızca mukırrı bağlayıcı bir delil olup diğer kişileri etkilemediğini ifade etmektedir. Bu özellik, ikrarın hukukî bir delil ve ispat vasıtası oluşu bakımından bir noksanlık değil sadece ikrarın şümulüyle ilgili bir sınırlandırmadır. Ayrıca şahitliğin delil olarak geçerliliği hâkimin takdir ve kararına bağlı iken ikrar kendi başına hüküm ifade eder ve delil olarak hâkimi de bağlar.
İkrarın Şartları. İkrarı yapan kimse, lehine ikrarda bulunulan kişi, ikrar konusu ve ikrar vasıtası (sîga) olmak üzere dört unsurdan meydana gelen ikrarın sahih olabilmesi için bu unsurlarının birtakım şartlar taşıması gerekir. 1. Mukırrın Şartları. a) İkrar yapan kişinin âkıl, bâliğ ve mâlûm olması. Çocuğun, delinin, uyuyanın ve baygın kimsenin ikrarının sahih olmadığı konusunda hukukçular arasında ittifak vardır. Ancak Hanefîler’le Hanbelîler, mümeyyiz çocuğun ticarete izinli olması halinde izinli olduğu konularda ikrarının câiz olacağını belirtmişlerdir. Had ve kısası gerektirecek bir suçun ikrarı için ise âkıl ve bâliğ olmak şarttır. İkrarda bulunan kişi mâlûm olmadığı zaman lehine ikrar yapılan kimse ikrara konu olan hakkı kimden talep edeceğini bilemeyeceği için ikrarın bir anlamı
kalmayacaktır. b) Mukırrın borç veya sefeh sebebiyle hacr altında bulunmaması. Bu durumda mukır ehliyet sahibi olmadığından ikrara dayalı tasarrufları geçersizdir. c) Mukırrın ikrarında töhmet altında olmaması. Borcu bütün malını kapsayan birinin kendi yakınları lehine yapacağı ikrar geçersizdir. Bunun gibi, kişinin ölümle sonuçlanan hastalığı sırasında yabancılar lehine her çeşit hakkı ikrar etmesinin câiz olduğu konusunda hukukçular ittifak ettiği halde vârislerine yaptığı ikrarlar tartışmalara sebep olmuştur. Hanefîler ve Hanbelîler, töhmete engel bir delil veya diğer vârislerin muvafakati ya da hâkimin izni olmadıkça hastanın kendi vârisine ikrarda bulunmasını câiz görmemişlerdir. İmam Mâlik, mukırrın töhmet altında kalmaması şartıyla bu durumdaki ikrarını sahih görürken Şâfiîler ve İbn Hazm, mutlak olarak ölüm hastasının yabancı gibi kendi vârisine yaptığı ikrarın da sahih olduğunu söylemişlerdir. d) Mukırrın rızâsının bulunması ve ikrarının ciddi olması. İkrarın sahih olabilmesi için mukırrın ikrarı zorlama olmaksızın gönül rızâsı ile yapması, ayrıca ciddi olması, her türlü muvâzaa, telcie, istihza, hezl ve hileden uzak bulunması gerekir. e) Mukırrın ikrarının zâhir-i hâle ve kanuna uygun bulunması, aklen ve şer‘an muhal olmaması. Meselâ yaşlılığı sebebiyle çocuğu olamayacak bir kişinin çocuğu olduğunu ikrar etmesi ve kendi hissesinden daha fazla miktarda terekeden hisse ikrar etmesi câiz değildir. İkrarın sahih olabilmesi için mukırrın müslüman olması şart değildir. Vekilin müvekkili aleyhine ikrarı hâkim huzurunda olması şartıyla geçerlidir; aksi takdirde geçerli olmayacağı gibi kendisi de vekâletten azledilmiş sayılır (Mecelle, md. 1517).
YanıtlaSil2. Mukarrun Lehin Şartları. a) Mukarrun lehin mâlûm olması. Lehine ikrar yapılan kişinin bilinmezliği, ikrarla sabit olan hakkın kendisine ulaştırılmasına imkân veriyorsa bu takdirde ikrar sahih sayılır; fakat hiç tanınmıyorsa ikrar geçersizdir (a.g.e., md. 1578). b) Mukarrun lehin ikrar edilen şeyi istihkaka “hissen” ve “şer‘an” ehil olması. Buna göre cansız bir nesne veya hayvan lehine yapılan ikrar geçersiz; çocuk, deli, ma‘tûh, cenin ve vakıf lehine ayn veya borç ikrarı câiz görülmüştür. Ancak cenin lehine ikrar, miras ve vasiyet gibi uygun ve geçerli bir sebep belirtilerek yapılırsa bütün hukukçulara göre geçerli olur. Herhangi bir sebep belirtilmeden yapılan ikrar Ebû Yûsuf’a göre sahih değildir; Hanbelîler’e, Şâfiî mezhebinde kuvvetli görüşe ve Hanefîler’den İmam Muhammed’e göre ise sahihtir. Uygun olmayan bir sebebe dayanılarak yapılan ikrar bütün hukukçularca reddedilmiştir. Ayrıca ikrar sırasında ceninin varlığının çeşitli karînelerle bilinmesi ve sağ olarak doğması gerekir.
3. Mukarrun Bihin Şartları. İkrara konu olan haklar Allah hakları (kamu hakları) ve kul hakları olabilir. Allah haklarıyla ilgili ikrar daha çok suçların itirafında söz konusu olup bazı farklı hükümleri vardır. İkrara konu olan malî haklarda bulunması gereken belli başlı şartlar şunlardır: a) Mukırrın ikrar sırasında mukarrun bihi kendisine izâfe etmemesi. İkrar, kişinin kendi mülkünü ve mülkiyet hakkını ortadan kaldırmak için değil sadece ikrar edilen şeyin mukarrun lehin mülkü olduğunu haber vermek içindir. Bu bakımdan mukırrın, “Şu malım veya elimdeki bütün mallar falanındır” gibi mukarrun bihi kendisine izâfe ederek yaptığı ikrar hibe sayılır (a.g.e., md. 1591). b) Mukarrun bihin fiilen veya hükmen mukırrın elinde mevcut olması. İkrara konu olan şeyin ikrar sırasında mukırrın tasarrufu altında bulunması gerekir. Aksi takdirde bu ikrar, başkasının elinde bulunan bir şeyi başkası adına ve onun izni olmadan dava etmek veya başkası lehine şehâdette bulunmak demektir.
Ancak bu şart ikrarın sıhhatinden çok uygulanabilmesi için gereklidir. Kişi ikrar sırasında mevcut olmayan bir şeyi ikrar eder de sonradan o şeye sahip olursa ikrarın gereği yapılır. Ayrıca mukarrun bihin vukuu ve vücudu muhtemel bir şey olması halinde ikrar geçerlidir. Teslimi mümkün bir şey olması şart değildir; bu durumda kıymetini ödemesi gerekir. c) Mukarrun bihin mâlûm olması. İkrara konu olan hakkın sahibine verilebilmesi için bilinmesi gerekliyse de meçhul olması halinde de ikrar geçerlidir. Zira kişi, bildiği bir malı emanet aldığı gibi cinsini ve kıymetini bilemediği bir malı da emanet alabilir, telef edebilir, gasbedebilir veya çalabilir. Ancak bilinmezliğin giderilmesi için mukırdan o şeyi açıklaması istenir ve gerekirse buna zorlanır. Bazı hukukçular, beyanda bulununcaya kadar mukırrın hapsedilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Fakat cehaletle birlikte sahih olan tasarrufların aksine bey‘ ve icâre gibi cehaletle beraber sahih olmayan akidlerde mukarrun bihin meçhul kalması ikrarın sıhhatine mânidir ve mukır bunu açıklamaya zorlanamaz (a.g.e., md. 1579). Mukarrun bihin bilinmezliği ya aslında ya da niteliklerinde olabilir. Bu kapalılıklar açıklandığı zaman söz konusu şey olduğu gibi duruyor ve aynen geri verilmesi mümkün oluyorsa aynen, değilse kıymeti ödenir. Mukarrun leh yalnız açıklanan şeye hak kazanır; daha fazlasını iddia ederse bunu ispatlaması gerekir. Nesep, nikâh, talâk, köle âzadı vb. konularda da ikrar belirli şartlarla geçerli sayılmıştır. Meselâ nesepte ikrarın geçerli olabilmesi için mukarrun bihin nesebi meçhul biri olması, başkasının da ona yönelik nesep iddiasında bulunmaması, mukırrın çocuğu olabilecek yaşta bulunması, çocuk ve hacr altında biri olmaması halinde mukırrı tasdik etmesi gerekir (bk. NESEP).
YanıtlaSil4. İkrar Sigasının Şartları. İkrarı ifade etmek için birçok tabir, kelime, yazı veya işaret kullanılabilirse de bunların tamamı ikrar ifade etmeyebilir. İcap ve ilzam ifade eden lafızlarla yapılan ikrarlara “sarih”, bu şekilde olmayan ikrarlara da “zımnî” (delâleten) ikrar denir. Bir kimsenin diğerinden alacağını istemesi, onun da bu konuda süre talep etmesi veya sulh teklifinde bulunması borcun zımnen ikrarıdır. Fıkıh kitapları, meseleci (kazüistik) özelliklerinden dolayı ikrarla ilgili kelimelerin kullanımına ait çok sayıda örnek verirse de bu lafızları kullanmada Arapça gramerinin incelikleri değil örfteki kullanış önemlidir. Bu ifadelerin nitelik ve şartları şu şekilde sıralanabilir: a) İkrarın sarih olması. İkrar ifade eden lafızların açık ve anlaşılır olması gerekir. Kişi eğer kapalı (müphem) bir şeyi ikrar ederse onu açıklaması istenir. Şarta bağlı ikrarlar da -örfte kabul edilebilecek bir süreye bağlanması hariç- geçerli değildir. Zira ikrar geçmişte mevcut bir hakkı haber verirken şarta ta‘lik geleceğe yöneliktir. Aynı şekilde ikrarda muhayyerlik şartı da geçersizdir. Fakat bir önceki durumdan farklı olarak burada şart bâtıl, ikrar sahih sayılır. b) İkrarın mukır hakkında mümkün olan bir cihete isnat edilmesi. Meselâ, “Şu hayvanın bende şu kadar alacağı var” ifadesi ikrar sayılmaz. Çünkü mukarrun lehin temellüke imkân ve yetkisi yoktur. İkrarın mutlak olarak yapılması halinde hâkim mukırra ikrarının sebep ve cihetini sorarak hakkı sahibine ulaştırır. Mukırrın bu hususu açıklaması zorunludur. Mukır ve mukarrun lehin sebep konusunda ihtilâfları ikrarın sübûtuna tesir etmez. c) İkrarın nisabı (sayısı). Borçlar hukukuyla ilgili konularda tek bir ikrarın yeterli ve geçerli olduğu hususunda ittifak vardır. Ancak herhangi bir mal hakkında ayrı ayrı meclislerde ikrarı tekrarlamanın hükmü hukukçular arasında tartışmalıdır. Tekrarlanan ikrarın sebepleri aynı ise bir mal ödemek gerekir. İkrar meclisleri ve sebepleri farklı ise mutlaka iki malın da ödenmesi lâzım gelir. İkrar, hiçbir sebeple kayıtlanmadan mutlak olarak yapılmışsa Ebû Hanîfe’ye göre meclisler aynı ise iki malı, İmâmeyn’e göre ayrı meclislerde olsa bile bir malı ödemesi gerekir (ceza hukukunda ikrarın sayısıyla ilgili olarak bk. İTİRAF).
YanıtlaSilİkrarın Hükmü. Mecelle’nin, “Kişi ikrarıyla muâheze olunur” (md. 79) maddesinde de belirtildiği üzere ikrarın hükmü ve etkisi, ikrara konu olan sâbık bir hakkın (mukarrun bih) ortaya çıkması ve bu ikrarın mukırrı ilzam etmesidir. Bu hakkın feshe ihtimali bulunmadığı gibi bu konuda mukırrın özrü de kabul edilmez. İkrarın sahih olması, lehine ikrar yapılan kimsenin ikrarı kabul etmesine bağlı değildir. Ancak ikrarı reddederse ikrara konu olan malı reddetmiş sayılır. Gaip lehine yapılan ikrar hemen lüzum ifade etmeyip onun tasdikine bağlıdır. Hâzır lehine yapılan ikrar ise derhal lüzum ifade eder. Fakat bu lüzum, lehine ikrar yapılan kişi açısından bağlayıcı olmadığı için onun ikrarı reddetmesi mümkündür. Bununla beraber lehine ikrar yapılan kişi mukırrın yalan söylediğini bilirse o malı alması mekruhtur. İslâm hukukunda malla ilgili ikrarlarda zaman aşımına itibar edilmemiştir. Bu konuda Mecelle’de, “Tekādüm-i zaman ile hak sâkıt olmaz” (md. 1674) denmiştir. Dolayısıyla ikrarla sabit olan bir hak zamanın geçmesiyle iptal edilemez.
İkrar Vasıtaları. İkrar, bir hakkı haber vermek ve itiraf etmek olduğu için öncelikle konuşma ile (söz, lafız) olur. İkrar ifade eden lafız ve kelimeler her milletin kendi diline ve örfüne göre değişiklik arzeder. Mecelle’de, “Mükâtebe muhâtabe gibidir” (md. 69) ve, “Kitâbetle yani yazı ile ikrar lisan ile ikrar gibidir” (Mecelle, md. 1606) maddelerinde de belirtildiği üzere ilmühaber, mahkeme sicili, mektup ve ticarî defterlerle diğer hususi evrak gibi yazılı belgeler ikrar vasıtası olarak kabul edilmektedir (a.g.e., md. 1606-1612). Konuşamayan kimselerin bilinen işaretleri de ikrar sayılır (a.g.e., md. 1586). Ancak ceza hukukunda, haddi gerektiren suçları ikrarda beyanın yalnızca sarih sözle olması sebebiyle yazı ve yazı hükmünde olan işaretlerle yapılan ikrar geçersizdir. Ayrıca dilsizin İslâm ceza hukukunda şüpheyle düşen hadler konusundaki işareti de geçerli sayılmaz.
Sükûtun ikrar ifade edip etmeyeceği konusunda hukukçular farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İslâm hukukunda esas itibariyle, “Sâkite bir söz isnat olunmaz. Lâkin ma‘rız-ı hâcette sükût beyandır” (a.g.e., md. 67) kuralı gereği ancak cevap istendiği zaman davalı “evet” veya “hayır” demeyerek sükûtunda ısrar ederse bu inkâr anlamına gelir. “İnkâr da ikrar da etmem” cevabı ise inkâr sayılır (a.g.e., md. 1822). Şâfiîler’le Hanbelîler ve Zâhirîler sükûtla ikrarı kabul etmezken Hanefîler ve Mâlikîler sükûtun ikrar yerine geçeceğini kabul etmişlerdir (bk. SÜKÛT).
İkrarın ifadesi veya ispatı esnasında mukır ile mukarrun leh arasında çıkacak herhangi bir anlaşmazlık ikrarın sonuçlarına tesir eder. Sözlü ikrarlardaki ihtilâflar ya ikrara konu olan şeyin bizzat kendisinde ya da sebebinde olabilir. İhtilâf mukarrun bihin kendisinde ise bu ikrarın geçerliliğine mânidir; ihtilâf sebepte ise sebep bâtıl, mukarrun bih sabit ve makbul olur (a.g.e., md. 1581). Yazılı ikrarlardaki ihtilâf senet, mektup, ticarî defter gibi malzemelerin mukırra aidiyeti ve bunların doğruluğu konusunda meydana gelebilir. Bu ihtilâfı gidermek için bazı araştırmaların yapılması, bilirkişilere danışılması, gelişen son tekniklerden faydalanılması gerekir (a.g.e., md. 1610).
İkrarın Bölünmesi. İkrarın bir bütün halinde doğru veya yanlış bir beyan olarak mı, yoksa bir kısmı doğru, bir kısmı ispata muhtaç birtakım iddialardan meydana gelen bir açıklama olarak mı kabul edileceği yargılama usulünde ikrarın bölünmesi problemini ortaya çıkarmıştır. İkrarın bölünmesi, mukırrın ikrarının doğru kabul edilmesine rağmen ikrarına eklediği vasıf veya vâkıanın ona ispat ettirilmesi, yani ispat külfetinin ona yüklenmesidir. Bu konuda Dürerü’l-hükkâm’da (IV, 131) şu açıklama yer almaktadır: “Mukırrın sözünün bir ciheti ikrar, bir ciheti dava olduğunda ikrarı ile muâheze olunur, dava cihetini ise ispatla mükelleftir. Zira kişi kendi aleyhine diğerinin hakkını ikrar ettiğinde hemen muâheze edilir, ama diğeri aleyhine bir hak iddia ettiğinde hüccetsiz davası kabul olunmaz.” İkrara yapılan ilâvelerin ya dava veya defi olarak kabul edildiği ve bunlarla ilgili hükümlerin uygulandığı anlaşılmaktadır. Ancak mukır, borcunu ikrar ettikten sonra onu ödediği veya ödeme vaktinin gelmediği gibi bir vasfını ispat edemezse burada ikrarının, iyi niyetinin ve doğru sözlülüğünün sonuçlarına katlanacaktır. İslâm hukukçuları, ikrarı bölmenin hak ve adalete uygun olmadığı bu gibi durumlarda borçluları muhtemel zararlardan korumak için hâsılı red ve inkâr etmeyi câiz görerek bir denge kurmaya çalışmışlardır. Fakat bu cevaz zamanla istismar edilerek birçok davada hâsılı inkârla cevap verilir olmuştur.
YanıtlaSilİkrarın Hükümsüzlüğü. İkrarın hükümsüzlüğünden maksat geçersiz olması, hukukî bir sonuç doğuramaz hale gelmesidir. İkrarın iptali şu durumlarda söz konusudur: a) İkrardan rücû. İkrarı red ve inkâr etmek anlamına gelen rücû, “İkrarımdan döndüm, vazgeçtim, yalan söylemiştim” vb. açık bir ifade ile yapıldığı gibi mukırrın ikrar sırasında çocuk veya mecnun olduğunu ya da zorlama ile ikrarda bulunduğunu iddia etmesi ceza uygulanması sırasında kaçması gibi zımnî bir şekilde de olabilir. Mukır bu zımnî inkârını herhangi bir delille ispatlarsa ikrar yapmamış kabul edilir ve ikrar hukukî bir sonuç doğurmaz. Yalan ikrar konusunda Mecelle’de, “Bir kimse vuku bulan ikrarında kâzip olduğunu iddia etse mukarrun leh onun kâzip değil idüğüne tahlif olunur” (md. 1589) denmiştir. Mecelle bu konuda Ebû Yûsuf’un görüşünü tercih etmiştir. Ebû Hanîfe, İmam Muhammed ve İmam Şâfiî ise mukırrın bu iddiasının kabul edilmeyerek ikrarından sorumlu tutulması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. İslâm hukukçuları, bu konuyu kul hakları ve Allah haklarındaki ikrarlardan vazgeçme şeklinde iki kısımda ele almışlardır. Kul haklarını oluşturan her türlü mal davalarında (borçlar hukukunda) ikrardan rücûun câiz olmadığı hususunda görüş birliği vardır. Çünkü burada, ikrarla ispat edilen başkasına ait bir hakkın nefiy ve iptal edilmesi söz konusu olup bu da ikrarla tezat teşkil etmektedir (Mecelle, md. 1588). Genel olarak Hanefî, Şâfiî ve Hanbelî doktrininde Allah hakkı olan had cezalarında ikrardan rücû geçerli sayılmıştır. Mâlikî mezhebinde rücûun şüphe sebebiyle olması halinde kabul edileceğine dair bir görüş vardır. b) Lehine ikrar yapılan kişinin mukırrı yalanlaması. Mukarrun lehin mukırrı tekzibi ikrarın lüzumunu ortadan kaldırır. Başlangıçta ikrarın sahih olması mukarrun lehin kabul ve tasdikine bağlı olmamakla beraber (a.g.e., md. 1580) meydana gelen bu ikrar, lehine ikrar yapılan kişinin red ve tekzibiyle hükümsüz hale gelir. Mukarrun leh ikrarı önce reddedip daha sonra kabul ederse bu geçerli değildir. Ancak mukırrın yeni bir ikrarda bulunması durumunda sahih olur. c) Kanunun mukırrı yalanlaması. Kanun ve hâkim mukırrı tekzip ettiği zaman ikrar hükümsüz kalır (a.g.e., md. 1587). Meselâ boşanmış bir kadın, hamile olabileceği bir müddetten sonra iddetinin bittiğini ikrar edip ikrardan sonra altı aydan daha az bir süre içerisinde bir çocuk doğursa o çocuğun nesebi kadını boşayan kimseye ait olur. Zira bu durumda ikrar vaktinde hamile olduğu kesinlik kazanmış ve çocuğun nesebinin sübûtu konusunda kanun koyucunun hükmü (el-Bakara 2/228; et-Talâk 65/4) kadının iddetinin bittiğine dair ikrarını yalanlamıştır.
BİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSilDârimî, “Veṣâyâ”, 28; Buhârî, “Aḥkâm”, 21, “Veṣâyâ”, 8, “Diyât”, 4, 12; Müslim, “Ḥudûd”, 23, “Ḳasâme”, 17; Şâfiî, el-Üm, III, 234-241, 257; VI, 135-154; İbn Hazm, el-Muḥallâ, VIII, 250-255; Serahsî, el-Mebsûṭ, IX, 38, 91-98, 138; XVII, 185-200; XVIII, 12, 24, 31, 74, 87, 171, 175; Kâsânî, Bedâʾiʿ, Beyrut 1974, VII, 47-51; İbn Kudâme, el-Muġnî (Herrâs), V, 149-154, 162-164, 177, 213; Nevevî, Minhâcü’ṭ-ṭâlibîn, Beyrut, ts. (Dârü’l-fikr), II, 238-247, 288; Karâfî, el-Furûḳ, Kahire 1347 → Beyrut, ts. (Âlemü’l-kütüb), I, 141; Burhâneddin İbn Ferhûn, Tebṣıratü’l-ḥükkâm (nşr. Tâhâ Abdürraûf Sa‘d), Kahire 1406/1986, II, 51-56; Molla Hüsrev, ed-Dürerü’l-ḥükkâm, İstanbul 1976, II, 337, 357-367; İbn Nüceym, el-Eşbâh ve’n-neẓâʾir, Kahire 1322, s. 82, 100-103, 136, 137; Ahmed Şemseddin Kadızâde, Netâʾicü’l-efkâr, Beyrut, ts., VII, 296-297, 302-303, 322-332; Alâeddin b. Halîl et-Trablusî, Muʿînü’l-ḥükkâm, Bulak 1300, s. 122, 155-156; Buhûtî, Keşşâfü’l-ḳınâʿ, VI, 453-455, 475; el-Fetâva’l-Hindiyye, IV, 156-193; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr, IV, 448-458, 463; a.mlf., İʿlâmü’l-aʿlâm bi-aḥkâmi’l-iḳrâri’l-ʿâm (Mecmûʿatü’r-resâʾil içinde), II, 104; Mecelle, md. 67, 69, 78, 79, 1517, 1578, 1579, 1580, 1581, 1586-1589, 1591, 1606-1612, 1674, 1822; Abdürrezzâk Ahmed es-Senhûrî, Naẓariyyetü’l-ʿaḳd, Beyrut 1353/1934, s. 148, 183-193; Ali Haydar, Dürerü’l-hükkâm, İstanbul 1330, I, 100-102, 144-149, 165-167; IV, 93-141, 180; Bilmen, Kamus2, VIII, 39-80; Ramazan Ali eş-Şürünbâsî, es-Sükût ve delâletühû ʿale’l-aḥkâmi’ş-şerʿiyye, Kahire, ts. (Dârü’l-fikri’l-Arabî), s. 15-17, 155-156, 215; Ahmed ez-Zerkā, Şerḥu’l-ḳavâʿidi’l-fıḳhiyye, Beyrut 1403/1983, s. 329-333; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıḳhü’l-İslâmî ve edilletüh, Dımaşk 1405/1985, VI, 52-55, 88, 127, 528, 611-619, 630-632; Ahmed İbrâhim Bek, Ṭuruḳu’l-is̱bâti’ş-şerʿiyye, Kahire 1405/1985, s. 277-369; Ahmed el-Husarî, ʿİlmü’l-ḳażâʾ: Edilletü’l-is̱bât fi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Beyrut 1406/1986, II, 7-414; Mahmûd Muhammed Hâşim, el-Ḳażâʾ ve niẓâmü’l-is̱bât fi’l-fıḳhi’l-İslâmî ve’l-enẓımeti’l-vażʿiyye, Riyad 1408/1988, s. 343-359; Ali Himmet Berki, “Kanunlarımızda İkrar ve Hükmü, İkrarın Tecezzisi ve Adem-i Tecezzisi Meselesi”, Adliye Dergisi, sy. 1, Ankara 1937, s. 5-11; Mâcid Muhammed Ebû Rahiyye, “Rücûʿu’l-muḳır ʿan iḳrârih fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye”, Dirâsât, XI/3, Amman 1984, s. 45-57; Yûsuf Ali Hüseyin, “Rücûʿu’l-müttehem ʿan iḳrârihi’ṣ-ṣâdırı minh”, a.e., XI/3 (1984), s. 59-80; Th. W. Juynboll, “İkrâr”, İA, V/2, s. 948-949; Y. Linant de Bellefonds, “Iḳrār”, EI2 (İng.), III, 1078-1081; Mv.Fİ, II, 126-151; III, 137-140; V, 224-252.
Ferhat Koca
İTİRAF
YanıtlaSilالاعتراف
Kişinin kendi aleyhine başkasına ait bir hakkı haber vermesi, suçu kabul etmesi anlamında fıkıh terimi.
İlişkili Maddeler
İKRAR
Kendi aleyhine başkasına ait bir hakkı haber verme anlamında fıkıh terimi.
KAZF
İffetli bir kimseye zina iftirasında bulunma anlamında fıkıh terimi.
Müellif:
FERHAT KOCA
Sözlükte “bilmek, tanımak; kendini tanıtmak; ikrar etmek” mânalarına gelen i‘tirâf kelimesi, hukuk terimi olarak “kişinin kendisi aleyhine bir başkasına ait hakkı haber vermesi” anlamındaki ikrarla eş, inkârla da karşıt anlamlıdır. Ancak ikrar daha çok borçlar, aile, miras gibi medenî hukuk, itiraf ise ceza hukuku alanında kullanılmaktadır. İtiraf, günümüz ceza yargılama usulünde “sanığın kendisine yapılan isnadı kabul etmesi” ya da “suçun işleyen tarafından açıklanması” şeklinde tarif edilir.
Kur’an’da itiraf kelimesi, ikisi âhirette günahkârların günahlarını kabullenişi ve pişmanlıkları (el-Mü’min 40/11; el-Mülk 67/11), biri de Tebük Seferi’ne katılmamak için Hz. Peygamber’e yalan mazeret ileri sürenlerin daha sonra duydukları pişmanlığı tasvir edilirken (et-Tevbe 9/102) olmak üzere üç yerde geçmektedir. Yine Kur’an’da dürüstlük ve adalete yapılan vurgular, kişinin kendi aleyhine de olsa Allah için şahitlikte bulunması düsturu (en-Nisâ 4/135) itirafın dolaylı atıfları niteliğindedir. Hadislerde ikrar kelimesi genelde, “suç ya da borç gibi bir hakkı dünyevî sonuçları itibariyle kabullenme”, itiraf ise bu anlamların yanı sıra “işlenen bir günahı Allah huzurunda kabullenme” anlamında kullanılır. Resûl-i Ekrem’in yönetimi veya bilgisi dahilinde cereyan eden ceza yargılamasında sanığın suçunu itirafı en yaygın ispat vasıtalarından birini teşkil etmiş, cinayet ve had suçlarında sanığın itirafına dayanılarak hüküm verilmiş, ancak cezalandırmada adaleti sağlama ve sanık haklarını koruma amacıyla itirafın şekil şartlarına ilişkin olarak bir dizi tedbirden söz edilmiştir (Buhârî, “Ḫuṣûmât”, 1, “Ḥudûd”, 29-31, “Diyât”, 4; Müslim, “Ḥudûd”, 15-32; Ebû Dâvûd, “Ḥudûd”, 8-9, 23).
İslâm hukukunda itirafın şartları ve hükümleri genel hatlarıyla ikrarla aynı olmakla birlikte (bk. İKRAR), ceza hukukunda yargı kararının kesinleşmesinin sonuçları çok defa ağır ve telâfisi güç olduğu için, medenî yargılama hukukundaki ikrara göre itirafın daha ağır şartlara bağlandığı görülür. Ceza hukukunda kanunîliğin daha sıkı bir şekilde gözetilmiş olması, şüpheli durumlarda hadlerin uygulanmayıp şüpheden sanığın yararlandırılması da itirafın ispat aracı olarak kabulünde belli bir titizliği zorunlu kılmaktadır. İtirafta bulunanın ceza ehliyetine sahip olması, itirafın sözlü şekilde ve mahkeme huzurunda yapılması, her türlü baskı ve şüpheden uzak olması, itirafın belli sayıda tekrarı gibi şartlar ya da sanığın itirafından dönme imkânı üzerinde durulması ve hâkimin bu konuda re’sen araştırma yapmasının, itirafta bulunan sanığı bu açıdan da sorgulamasının istenmesi bu sebepledir.
İtiraf (ikrar) sanığın iradesiyle gerçekleştiği için onun hakkında tereddüt ve töhmetten uzak bir bilgi içerir ve yargılamayı sonuçlandırıcı bir role sahiptir; bu yönüyle itiraf ceza yargılamasında en kuvvetli ispat vasıtası sayılır. Ancak bu durum, itirafın isnat edilen olayın vukuu hakkında kesin bilgi içerdiği anlamına gelmez. Çünkü şahitlik gibi itiraf da ihbar grubunda yer alan bir tasarruf olduğundan kural olarak doğrulanması ya da yalanlanması mümkündür ve kesin bilgi kaynağı görülmez. Bundan dolayı itirafın herhangi bir baskı ya da yanılmadan kaynaklandığının anlaşılması, halin delâletinin ve vâkıanın itirafın doğruluğuna imkân vermemesi gibi durumlarda itirafa itibar edilmez. Meselâ sarhoşken bir suç işleyen kimsenin cezalandırılıp cezalandırılmayacağı fakihler arasında tartışmalı olmakla birlikte sarhoşun itirafı ittifakla geçersizdir. Yine zina itirafında bulunan erkeğin bu isnadını kadının yalanlaması halinde kadına ceza uygulanmayacağı gibi Hanefîler’e göre erkeğin itirafına da itibar edilmeyip kendisine zina iftirası cezası verilir (sünnetten örneği için bk. Ebû Dâvûd, “Ḥudûd”, 31).
Bu son hüküm, ikrar ve itirafın üçüncü şahısları değil sadece söyleyeni bağlayan (kâsır) bir delil olmasıyla da ilgilidir. Fakihlerin çoğunluğunun itirafa binaen ceza verilebilmesi için bir dava açılmış olmasını şart görmesi, itirafın mahkeme huzurunda ve sözle yapılması şartı üzerinde durup mahkeme dışında yapılan itirafa şahitliğin ya da mahkemede işaretle yapılan itirafın delil olmayacağını belirtmesi de yine benzeri kaygılardan dolayıdır.
YanıtlaSilİtirafın şekil şartları arasında itirafın yeter sayısı (nisab) fakihleri hayli meşgul etmiş bir konudur. Esasında itiraf bir tür ihbar olduğundan aynı şahsın itirafını tekrar etmesiyle kuvveti artmış olmaz. Bununla birlikte itirafın bilinçli ve hür iradeyle yapılması, her türlü şâibeden arındırılması da gerekir. Bu iki yaklaşıma verdikleri ağırlığa göre, hatta suç ve ceza türlerini de göz önünde bulundurarak fakihlerin itirafın yeter sayısıyla ilgili farklı görüşleri savundukları, sünnetteki ve sahâbe uygulamasındaki örnekleri de buna göre yorumladıkları görülür. Meselâ hırsızlık suçunda Ebû Hanîfe, İmam Muhammed eş-Şeybânî, Mâlik, Şâfiî ve İbn Hazm bir ikrarı yeterli bulurken Hanbelî ve Zeydiyye mezhepleriyle İbn Ebû Leylâ, Ebû Yûsuf, Züfer b. Hüzeyl gibi fakihler şahitliğe kıyasla iki ayrı mecliste itirafı şart koşarlar. Sarhoşluk suçunda tek ikrarı yeterli görme eğilimi ağır basar. Suçlar arasında zina itiraf yeter sayısı açısından ayrı bir önem taşır. Ebû Hanîfe, İbn Ebû Leylâ, İshak b. Râhûye, Ahmed b. Hanbel başta olmak üzere bir grup fakih, gerekli had cezasının verilebilmesi için zinanın dört defa itirafını şart koşarken Hasan-ı Basrî, Hammâd b. Ebû Süleyman, Mâlik, Şâfiî, Dâvûd ez-Zâhirî, Ebû Sevr, İbn Cerîr et-Taberî gibi fakihler bir defa itirafı yeterli görürler. Birinci grup, Mâiz’in Hz. Peygamber’in huzurunda dört ayrı mecliste zina itirafı yapmış olmasını (Buhârî, “Aḥkâm”, 19; Müslim, “Ḥudûd”, 16-19) ve bu yöndeki sahâbe görüşlerini (Serahsî, IX, 93) delil almakta, bu sayıyı ya kıyas dışı ve mânası ancak nasla bilinir bir durum olarak ya da zinanın ispatında dört şahidin gerekli olmasıyla açıklamaktadırlar. İkinci grup ise sünnetten tek itirafla zina cezasının verildiğini gösteren başka örnekleri delil alır (Buhârî, “Ṣulḥ”, 5, “Aḥkâm”, 39; Müslim, “Ḥudûd”, 23, 25; Şevkânî, VII, 109-110) ve Resûl-i Ekrem’in Mâiz’in aklî dengesini ve itirafında ciddiyetini kontrol için itirafını tekrarlattığını ileri sürerler. Zina iftirası suçunda (kazf) tek itiraf yeterli görülürken cinayetlerde itirafın yeter sayısının bir mi iki mi olduğu benzeri gerekçelerle tartışmalı kalmıştır.
İtiraftan dönmenin (rücû) cevazını konu alan tartışmalar da esasen kişinin kendi ikrarıyla bağlı olması, itirafın hür iradeyle ve bilinçli olarak yapılması, üçüncü şahısların kişilik haklarının ihlâlinin de önlenmesi gibi ilkelerin uzantısı niteliğindedir. İslâm hukukçularının çoğunluğu kul hakkı alanına giren suçlarda, meselâ zina iftirasında itiraftan dönmenin câiz olmadığı görüşündedir. Çünkü böyle bir itirafla ilgili şahıs yeterince mağdur olmuş sayılır ve iftirada bulunanın cezasını çekmesi istenir. Sarhoşluk, eşkıyalık, zina gibi Allah hakkı (kamu hakları) kapsamına giren suçlarda itiraftan vazgeçmeye gelince İslâm hukukçularının çoğunluğu, Hz. Peygamber’in Mâiz’in cezasının infazı sırasında kaçtığının haber verilmesi üzerine, “Keşke onu bıraksaydınız” demesini, ayrıca şüphenin bulunması halinde haddin düşürülmesi emrini (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 114; Tirmizî, “Ḥudûd”, 3) delil alarak itiraftan rücûun câiz olduğunu, hatta hâkimin sanığa itirafından dönmesini telkin ve tavsiyesinin müstehap olduğunu, ceza infazına başlandıktan sonra ya da tamamlanmadan önce rücû ederse infazın durdurulması gerektiğini belirtmişlerdir. Saîd b. Cübeyr, Hasan-ı Basrî, Osman el-Bettî, İbn Ebû Leylâ, Ebû Sevr ve İbn Hazm gibi hukukçular ise hangi hakla ilgili olursa olsun itiraftan geri dönüş olmayacağı görüşündedir.
BİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSilBuhârî, “Aḥkâm”, 19, 39, “Ḫuṣûmât”, 1, “Ḥudûd”, 16-19, 29-31, “Diyât”, 4, “Ṣulḥ”, 5; Müslim, “Ḥudûd”, 15-32; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 114, “Ḥudûd”, 8-9, 23, 31; Tirmizî, “Ḥudûd”, 3; İbn Hazm, el-Muḥallâ, VIII, 250-257; XI, 141-143; Serahsî, el-Mebsûṭ, IX, 37, 46, 91-98, 102, 182-185; XVII, 191-192, 197; XVIII, 171; Kâsânî, Bedâʾiʿ, Beyrut 1974, VII, 47-51, 61, 209-212, 232-233; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, Beyrut 1978, II, 438-439, 445; İbn Kudâme, el-Muġnî, Riyad, ts. (Mektebetü’r-Riyâdi’l-hadîse), V, 150, 164; Burhâneddin İbn Ferhûn, Tebṣıratü’l-ḥükkâm (nşr. Tâhâ Abdürraûf Sa‘d), Kahire 1406/1986, II, 256, 259; Alâeddin et-Trablusî, Muʿînü’l-ḥükkâm, Bulak 1300, s. 122; Buhûtî, Keşşâfü’l-ḳınâʿ, VI, 454, 475; Şevkânî, Neylü’l-evṭâr, VII, 109-110, 116, 151; Ahmed Fethî Behnesî, el-Mevsûʿatü’l-cinâʾiyye fi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Beyrut 1412/1991, I, 173-206; Celal Erbay, İslâm Ceza Muhakemesi Hukukunda İspat Vasıtaları, İstanbul 1999, s.178-217; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıḳhü’l-İslâmî ve edilletüh, Dımaşk 1405/1985, VI, 52-55, 88, 125-127, 387, 528, 781.
İktitaf: Edb: Sözün özünü almak.Ağaçtan meyve toplamak.Toplanma.Toplama.Bir uğraşma sonucunda faydalanma.
YanıtlaSilOsmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat. sy.440.
Herhangi bir cemaat, Allah c.c evlerinden birinde toplanır, Allah c.c. ın kitabını okur ve -manasını- aralarında anlamaya çalışırlarsa..Ancak bunlara sekinet iner, kendilerini rahmet kaplar,çevrelerini melekler sarar ve Allahü Teâlâ yanında bulunanlara onları anlatır..
YanıtlaSilMuhtar'ül Ehadisin Nebeviyye.
İzahlı tercümesi.
Hadis-i Şeriflerve Vaaz Örnekleri.sy.545.
Suret-ül ihlas: Kur'an-ı Kerim'de şirkin ve küfrün envaını reddedip, tevhidi ilan eden ....diye başlayan 112.Sure.
YanıtlaSilBu sureye: Esâs, Tevhid, Tefrid, Tecrid, Necât, Velayet, Mârifet, Samed, Muavvize, Mazhar, Berâe, Nur, İman suresi de denilmektedir.Mâni, Müzekkire gibi isimleri de vardır.
Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat.sy.432.
Aşere-i Mübeşsere'den bir mübarek sahabiye -radıyallahu anh- "Dua et de gözün açılsın ." denilince; "Ben Allah c.c. ın kaderini gözümün nurundan çok severim " demiş.Duası makbul olduğu halde "Gözümün nurunu aç yarabbi !" dememiş.Onada razı.
YanıtlaSilBakara Suresi Tefsiri.cilt.2.sy.306.
Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan.
Güneşe niçin "sirac"denilmiş?(M.N.) 193.şemme,10.risale; (M.N.) 197:14.Reşha.
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtarı.
Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.227.
Her kim beni rüyada görürse; ayık olarak da görecektir.(yahut, beni ayık halde görmüş gibidir..) zira şeytan şeklime giremez...
YanıtlaSilAshabın ve diğer büyük zatların da şekline şeytanın giremeyeceği çeşitli rivayetlerle sabittir..
Muhtar'ül Ehadisin Nebeviyye.
İzahlı Tercümesi.
Hadis-i Şerifler Ve Vaaz Örnekleri.
Es-Seyyid Ahmed Haşimi.
sy.550.
RÜYA
YanıtlaSilالرؤيا
Bölümler İçin Önizleme
İlişkili Maddeler
TÂBİRNÂME
Rüya tabiriyle ilgili eserlerin genel adı.
UYKU
1/2
Müellif:
İLYAS ÇELEBİ
Sözlükte “görmek” anlamındaki rü’yet kökünden türeyen rü’yâ kelimesi uyku sırasında zihinde beliren görüntülerin bütününü (düş) ifade eder. Sözlük anlamı aynı olan hulm (çoğulu ahlâm) ise daha çok korkunç düşler için kullanılır. Hz. Peygamber, “Rüya Allah’tan, hulm ise şeytandandır” demiştir (Buhârî, “Taʿbîr”, 3, 4, 10, 14; Müslim, “Rüʾyâ”, 2; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 5). Rüyaların rahmânî olanına “rü’yâ-yı sâdıka, sâliha, hasene”; şeytânî olanına “hulm” denilir. Ehâdis, menâm ve mübeşşirât kelimelerinin de “rüya” anlamında kullanımları vardır. Adgās (ot demetleri) kelimesinin bir âyette ahlâma izâfe edilmesiyle ortaya çıkan “adgāsü ahlâm” tabiri (Yûsuf 12/44) “yaşı kurusuna karışmış ot demetleri gibi yenisi eskisine karışmış uyku halleri, hiçbir anlamı olmayan karmakarışık hayaller” anlamına gelmektedir. Taşköprizâde rüyanın düşünme yetisinin (nefs-i nâtıka) bir işlevi olduğunu, hakikatinin olmaması durumunda insanda var olan yetilerin yaratılmasının bir anlamı olmayacağını söyler (Miftâḥu’s-saʿâde, I, 335).
Rüya insanla birlikte var olan bir olgudur. İnsan fizyonomisi üzerinde yapılan araştırmalar rüyanın yeme içme gibi bir ihtiyaç olduğunu göstermektedir. İlkel toplumlar yaşanan olaylarla görülen rüyaların ayırt edilmesi hususunda uzun süre tereddüt etmiş ve rüyada görülenlerin uyanıkken yaşananlar kadar gerçek olduğunu düşünmüştür. Eski Mısırlılar, Asurlular ve Yunanlılar’da kâhin ve büyücülerin en önemli görevlerinden biri rüyaları yorumlamaktı. Rüya tabiri konusunda ilk metinler milâttan önce 5000’li yıllarda Asurlular tarafından yazılmıştır. Bu konuda günümüze ulaşan en eski eser, British Museum’da saklanan ve milâttan önce 2000 yıllarına ait olduğu tahmin edilen bir Mısır papirüsüdür. Burada 200 çeşit rüya tabirine yer verilmektedir. Eski Mısır inancına göre vazifesi rüya gören kişileri uyarmak ve onların sorularına cevap vermek olan Serapis adında bir tanrı vardır. Kâhinler ve rüya tabircileri bu tanrıya ait tapınaklarda otururdu. Milâttan önce 669-626 yılları arasında Ninevâ’da yaşamış olan Asur İmparatoru Asurbanipal’in kütüphanesinde rüyaya dair taş basması eserler bulunmuştur. Milâttan önce 1500-1000 yıllarında Hindistan’da yazılan Vedalar’da rüyalara ait listeler yer almaktadır. Eski Yunanlılar uykuda ruhun vücudu terkedip tanrıları ziyarete gittiğine inanırlardı. Rüya konusunda Hipokrat, Eflâtun ve Aristo’ya bazı eserler nisbet edilir (Türek, s. 13; Çoruh, s. 59-62). Démocritos’tan Hıristiyanlığın ortaya çıkışına kadar geçen sürede Grekçe olarak yirmi altı rüya tabiri kitabının yazıldığı tesbit edilmiş olup bunlardan sadece Efesli Artemidoros’un (Artîmîdur) Huneyn b. İshak tarafından Kitâbü Taʿbîri’r-rüʾyâ adıyla Arapça’ya tercüme edilen eseri (nşr. Tevfik Fehd, Dımaşk 1964) günümüze kadar gelmiştir. Yunanistan, İtalya ve Anadolu’daki anlayışları beş kitap halinde toplayan bu eserin ilk üç kitabında rüya tabirlerine, son ikisinde rüya tabircisi olmak için gereken şartlara yer verilmiştir (Çoruh, s. 59-62).
Tevrat’ın Tekvîn bölümünde Hz. Yûsuf’un rüyalarından bahsedilir. Ayrıca Talmud’un son kısmında rüyalarla ilgili bir bölüm bulunmaktadır. İncil’de rüya anlamına gelen on iki ayrı kelime geçmekte, bu arada birçok yahudi ve hıristiyan rüya tabircisinin varlığı bilinmektedir. İslâm öncesi Türkler’de rüyanın haber taşıyıcılık açısından önemli bir yeri vardı. Uygur Türeyiş efsanesinde -Bögü Kağan örneğinde görüldüğü gibi- hanlar gördükleri rüyalar doğrultusunda hareket etmişlerdir (Ögel, I, 75). Câhiliye devrinde rüya tabiri yaygın bir uygulamaydı, kâhinlerin görevlerinden biri de rüyaları yorumlamaktı. Bunlar arasında Şık, Satîh, Râbia b. Nasr el-Lahmî ve Sevâd b. Karîb gibi meşhur isimler vardı.
YanıtlaSilKur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim, Yûsuf ve Mısır hükümdarının gördüğü rüyalardan söz edilmekte (Yûsuf 12/4-5, 43, 100; es-Sâffât 37/105), Resûl-i Ekrem’in gördüğü bir rüyanın doğru çıktığı Allah tarafından bildirilmektedir (el-Feth 48/27). Kur’an’da rüyaların yorumu için “ta‘bîrü’r-rü’yâ” (Yûsuf 12/43), “te’vîlü’r-rü’yâ” (Yûsuf 12/100), “te’vîlü’l-ahlâm” (Yûsuf 12/44), “te’vîlü’l-ehâdîs” (Yûsuf 12/6, 21) tamlamaları ve “iftâ” (hüküm açıklama) kelimesinin çeşitli türevleri (Yûsuf 12/43, 46) kullanılmıştır. Hz. Yûsuf’a rüyaların yorumunun öğretildiği (Yûsuf 12/6, 21), Hz. İbrâhim, Ya‘kūb ve Yûsuf’un gördükleri rüyaları tabir ederek bu yorum ışığında hareket ettikleri (Yûsuf 12/4-6; es-Sâffât 37/102) belirtilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim’den rüyasında oğlunu kurban etmesinin istendiği (es-Sâffât 37/100-113), Hz. Yûsuf’un rüyasında on bir yıldızın, ay ve güneşin kendisine secde ettiğini gördüğü ve bu rüya ile onun ileride peygamber olarak seçileceğine işaret edildiği (Yûsuf 12/4-5), yine Yûsuf’un Mısır’da hapse atılması sırasında hapisteki iki gencin ve Mısır kralının (Yûsuf 12/36, 41-49) gördüğü rüyaları yorumladığı (Yûsuf 12/99-100) haber verilmektedir. Cenâb-ı Hak, Bedir Gazvesi öncesinde Resûlullah’a düşmanlarının sayısını rüyasında az göstermiş (el-Enfâl 8/43), Hudeybiye öncesinde müslümanlarla birlikte Mekke’ye gireceğine ilişkin gördüğü rüya bir yıl sonra gerçekleşmiş (el-Feth 48/27), Hz. Peygamber’den mûcize göstermesini isteyenlere karşı Bedir Gazvesi veya Mekke’nin fethi öncesinde gördüğü rüyalardan söz edilmiştir.
Hadislerde rüyanın insan hayatındaki yerine ve önemine defalarca değinilmiştir. Resûl-i Ekrem’e ilk vahiy sâlih rüya şeklinde gelmiş, altı ay müddetle vahiy bu şekilde devam etmiştir. Bir hadiste yirmi üç yıllık vahiy müddeti içerisindeki bu altı aylık zaman dilimi kastedilerek, “Müminin sâdık rüyası nübüvvetin kırk altıda biridir” buyurulmuş (Buhârî, “Taʿbîr”, 5; İbn Mâce, “Taʿbîr”, 1; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 2-3), vahyin kesilmesine karşılık mübeşşirâtın devam ettiği bildirilmiştir (Buhârî, “Taʿbîr”, 6). Hadis mecmualarında “Kitâbü’r-Rü’yâ” ve “Kitâbü Ta‘bîri’r-rü’yâ” başlığı altında Hz. Peygamber’in rüyalarına ve yorumlarına yer verilmiştir. Resûlullah’ın sabah namazından sonra sahâbîlere, “İçinizde rüya gören var mı?” diye sorduğu, varsa tabir ettiği (Buhârî, “Taʿbîr”, 47; Ebû Dâvûd, “Îmân”, 10; Dârimî, “Rüʾyâ”, 13), zaman zaman kendi rüyalarını da anlattığı ve tabir ettiği yahut ashaptan birine tabir ettirdiği, güzel rüyaların anlatılıp tabir edilmesini hoş karşıladığı, kötü rüyaların anlatılmasını ve tabir edilmesini istemediği belirtilmiştir. Öte yandan ashap içinde Hz. Ebû Bekir’in rüyaları isabetli tabir ettiğine dair yaygın bir kanaat vardır. Ezanı ilk önce rüyasında görenin Abdullah b. Zeyd b. Sa‘lebe olduğu ve Resûl-i Ekrem’in de bunu onayladığı bilinmektedir (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 28; İbn Mâce, “Eẕân”, 1).
Tefsir âlimleri rüyanın oluşumunu genel olarak Zümer sûresinin 42. âyetine dayanarak açıklar. Söz konusu âyette Allah’ın ölmek üzere olanların canını aldığı, ölmeyenleri de uykularında -bedenlerinden alıp kendilerinden geçirdiği-, ardından ölümüne hükmettiği kimselerin canlarını yanında tuttuğu, ötekilerini belli bir süreye kadar salıverdiği bildirilmektedir. Uyuyan insanda idrak bulunmadığını belirten Mu‘tezile âlimleri rüyada görülenlerin hayalden ibaret olduğunu söylemiştir. Ancak âlimlerin büyük çoğunluğuna göre rüya insanın ruhu ile gördüğü ve aklı ile idrak ettiği bir olaydır. Rüya, mâna âleminden rü’yet âlemine semboller şeklinde indirilen ilham olarak da değerlendirilir. Sûfîler ise rüyayı uykuda misal âlemini seyreden ruhun gördüklerini uyanınca hatırlaması şeklinde açıklamaktadır.
Dinî literatürde üç çeşit rüyadan söz edilir. 1. Rahmânî rüya. Rüya denildiğinde ilk akla gelen budur; bu rüyaya “rü’yâ-yı sâdıka, rü’yâ-yı sâliha” da denir. Bu tür rüyayı mübeşşirât diye niteleyen Hz. Peygamber, “insanın metafizik âlemle olan ilişkisi ve oradan aldığı müjdeleyici bilgi ve işaretler” anlamına gelen mübeşşirâtın nübüvvetin sona ermesinden sonra da devam edeceğini bildirmiştir (Buhârî, “Taʿbîr”, 5; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 2-3; İbn Mâce, “Taʿbîr”, 1). 2. Şeytânî rüya. Şeytanın aldatma, vesvese ve korkutmalarıyla meydana gelen karışık hayaller, düşler, telkinlerdir. Bunların anlatılması ve yorumlanması tavsiye edilmemiştir. 3. Nefsânî rüya. Nefsin hayal ve kuruntuları, uyku esnasındaki dış etkiler ve günlük meşgalelere ilişkin rüyalardır (Seyyid Süleyman el-Hüseynî, I, 4). Rüya konusunda genel görüşleri derleyen Ali b. Hüseyin el-Mes‘ûdî, ruhun dinginlik ve berraklık derecesine göre rüyaların az veya çok gerçek çıkacağını belirtir (Mürûcü’ẕ-ẕeheb, II, 175-179). Gazzâlî rüyayı, uykuda insan ruhu ile levh-i mahfûz arasındaki perdenin kalkmasıyla levhte yazılı olan şeylerin bazısının insan kalbine yansıması olarak açıklar (İhyâ, IV, 903). Fahreddin er-Râzî de benzer açıklamalar yapar (Mefâtîḥu’l-ġayb, XVIII, 135). İbn Haldûn’a göre rüya, uykuda insan ruhunun mânalar âlemine dalması sonucunda gaipten kendisine akseden varlıklara ait şekil ve sûretleri bir anda görmesinden ibarettir. Eğer bu akis zayıf, hayaldeki remzi de açık bir şekilde aksettirmiyorsa tabire muhtaçtır (Mukaddime, I, 380-384). İbn Haldûn, Muḳaddime’nin meslekler bölümünde rüya tabiri ve tabircilerinden, rüyanın doğruluğuna delâlet eden alâmetlerden ve rüyanın vahiyle münasebetinden söz eder (II, 1136-1141).
YanıtlaSilKelâm âlimleri rüyayı Allah Teâlâ’nın rüyada görülüp görülemeyeceği ve rüyanın bilgi kaynağı olup olmadığı yönünden tartışmıştır. Allah’ın rüyada görülüp görülemeyeceği meselesinde Şîa ve Mu‘tezile âlimlerinin görüşü olumsuz, Ehl-i sünnet’in görüşü olumludur. “Beni rüyasında gören gerçekten görmüş demektir, çünkü şeytan benim sûretime giremez” hadisi sebebiyle (Buhârî, “ʿİlim”, 38, “Taʿbîr”, 10; Müslim, “Rüʾyâ”, 10-11; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 4) Hz. Peygamber’in rüyada görülebileceği görüşü genelde olumlu karşılanmıştır. Kelâm âlimlerinin umumi kanaatine göre rüya kesin bilgi vasıtası değildir; dolayısıyla rüyada Resûl-i Ekrem’i görerek ondan tâlimat aldığını söyleyenlere itibar edilmez. Hz. Peygamber, “Uyanıncaya kadar uyuyan kişiden kalem kaldırıldı” buyurmuştur (Buhârî, “Ṭalâḳ”, 11; “Ḥudûd”, 22; Ebû Dâvûd, “Ḥudûd”, 17). Buna göre mükellef olmayan bir kişinin uykusunda gördükleriyle nasıl amel edilebilir? (Üsâme M. el-Avadî, s. 46-49). Mutasavvıflar ise çok önemli konularda rüya yoluyla elde ettikleri bilgilere dayandıklarını ileri sürmektedir. Buna örnek olarak varlık mertebelerini mübeşşirât yoluyla Resûlullah’tan aldığını iddia eden Muhyiddin İbnü’l-Arabî gösterilebilir. Şiîler de mâsum imamın rüya yoluyla gördüğü hususların hüccet olduğu kanaatindedir (Mirza Muhsin el-Usfûr, s. 68-88).
İslâm filozofları rüyayı birtakım sembollerin (sûretler) mütehayyile gücünden ortak duyuya yansıması olarak izah eder. Onlara göre sâdık rüyalar nefsin melekût âlemiyle ilişkisinden ortaya çıkar. Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, Uyku ve Rüyanın Mahiyeti Üzerine adlı risâlesinde uyku ve rüyanın nefsin bir fonksiyonu olduğunu, rüya yorumunun tabiat bilimleri arasında önemli bir yer tuttuğunu belirtir. Kindî, uykuda devre dışı olan duyu güçlerine mukabil tasarlama ile düşünme güçlerinin serbest kaldığını, böylece rüya olayının gerçekleştiğini söyler (Felsefî Risaleler, s. 130). Fârâbî de rüyaları muhayyile gücüyle ilişkilendirmekte, bu gücün rüyaların oluşumunda belirleyici bir işlevinin bulunduğunu kaydetmektedir (el-Medînetü’l-fâżıla, s. 108-113).
Rüyaların sebebini ve yorumunu açıklamak üzere el-Ḳavl fî sebebi’l-menâmât adlı bir risâle yazan İbn Sînâ’ya göre rüya nefsin muhayyile gücünün etkiye açık olma özelliğiyle meydana gelmekte olup güçlü konuma geçmiş olan nefis uykuda fizik ötesi âlemden bilgi alabilmektedir. Muhayyilesi dış duyuların denetimi dışında kalan kişinin fizik ötesi âleme yönelişi artar. Beden sağlığının bozuk olması ve muhayyile ile hatırlama güçlerinin iyi çalışmaması gibi engeller bulunmadığı takdirde nefis muhayyileden kurtularak ilâhî âleme yönelir. Bu esnada oradan gelen bilgiler nefiste yer eder, böylece metafizik âleme ilişkin bir algı gerçekleşmiş olur. Bazan muhayyile gücü nefisle fizik ötesi âlemin arasına girerek görüntüyü engeller. İbn Sînâ’ya göre rüyalar yalnız metafizik âlemden nefse gelen etkilere dayanmaz, ayrıca insanın fizyolojik durumundan kaynaklanan rüyalar da söz konusudur. Aç kimsenin rüyada yiyecek, üşüyenin ateş görmesi bu türdendir. Bu durumda nefis ilk gördüğü şeyler üzerine hayaller oluşturmaya başlar. Bunlar karışık rüyalar olup ancak tabirle açıklanabilir. Muhayyile gücü bazan olayları gerçek şekliyle, bazan benzerleriyle tahayyül eder, bazan da nefis melekût âlemiyle iletişime girmeksizin bir şeyi gerçekten müşahede ediyormuş gibi davranır, halbuki nefsin gördüğü şey onun sûreti değil benzeridir (Durusoy, s. 106-114).
YanıtlaSilModern fizyoloji ve psikoloji, araştırmalarını rüyaların oluşmasında dış ve iç etkenlerin rolleri üzerinde yoğunlaştırmıştır. Genellikle fizyolojide rüyanın büyük beyindeki benlik olaylarıyla ilgili olduğu, dış ve iç etkenlere bağlı şekilde oluştuğu kabul edilmektedir. Bazı bilim adamları rüyanın görüldüğü anın tam olarak belirlenmesini sağlayan fizyolojik ipuçları bulmuştur. İnsan, hayatının yaklaşık üçte birini uyku ile geçirir ve bu esnada beden dinlenir. Rüya ise daha çok hızlı göz hareketleri (REM) adı verilen ara evrelerde görülür. Hâfız olanların rüyada ezberlerini tekrar etmesi örneğinde olduğu gibi günlük hayatta bazı işler üzerinde yoğunlaşanlarda REM uykusunun arttığı gözlenmektedir. Uyku ve rüyanın vücudun dinlenmesi, duyguların ve mizacın düzenlenmesi, bilinç altının açığa çıkması gibi biyolojik, fizyolojik ve psikolojik işlevleri vardır (Güven – Belbağı, s. 48-52). Dış uyaranların uyuyanlar üzerindeki tesirlerini ilmî yöntemle ilk inceleyen Louise Ferdinand Maury uyku esnasında temas, koku, tat şeklinde muhtelif uyaranlar kullanmış, bunları kendine uygulatmış, ardından rüyalarını kaydettirmiştir. XX. yüzyılda rüya ve yorumlarıyla ilgili çalışmalar psikoloji ve fizyoloji araştırmacıları tarafından sürdürülmüştür. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’e göre insanın yaşama kaynağı ve canlı organizmanın faaliyet amacı korunma ve cinsellik içgüdüleridir. Uygarlığın gelişmesine paralel olarak korunma içgüdüsü ikinci plana itilince geriye cinsellik içgüdüsü kalmıştır. Bu da libido denilen idare merkezinde planlanmaktadır. Cinsel duygularla toplumdaki kuralların çatışması veya bu isteklerin bilinç altına itilmesi kişide birtakım kompleksler meydana getirir. Rüyada görülenler bu komplekslerin, bilinç dışı arzuların akıl sansürü ve baskısından kurtulmuş olarak örtülü bir şekilde tezahürüdür (Türek, s. 23-31). Alfred Adler ise rüya olaylarını yorumlamada aşağılık duygusuna dikkat çeker; rüyaların geçmişten çok geleceğin planlanmasına yardımcı olma işlevi üstlendiğini ileri sürer. Carl Jung, toplumsal bilinç altının etkilerine dayanarak simgelerin kişi için özel anlam taşıdığını vurgular (a.g.e., s. 31-33; Çoruh, s. 96-131). Alman ekolü psikologlarının çoğu Freud’ün yaklaşımını hatalı bulmaktadır. Munich Kliniği hekimlerinden Bumke, “Psikoanaliz ölmüştür, mersiyesi bile okunmuştur” demektedir (a.g.e., s. 46). Rüyaları tıpkı masal ve mitoslar gibi semboller dili olarak niteleyen Erich Fromm bunun unutulan bir dil olduğunu kaydetmektedir. Fromm onu yeniden hatırlamanın gereğini ortaya koymak için Rüyalar,
Masallar, Mitoslar adlı eserini yazmıştır. Ona göre insanlık tarihinin en eski eserlerinden olan mitoslarla günlük yaşantının ürünleri olan rüyalar birbiriyle şaşırtıcı benzerlik göstermektedir. Günümüz insanı onlara gereken değeri vermeyi ve onları bir tecrübe hazinesi olarak görmeyi unutmuştur; bu sebeple onların dilinden anlamamaktadır (Rüyalar, Masallar, Mitoslar, s. 23-38).
YanıtlaSilİslâm kültüründe rüyaların yorumlanması (tabir) yaygın bir uygulamadır. “Uykuda yaşanan olayların enfüsî ve âfâkî yönlerini ayırt edip bir karîne ile onların ötesindeki hakikate geçme” demek olan tabir sembolik bir dilin çözümlenmesidir. Rüya tabiri yapanlara “muabbir”, bu maksatla yazılan kitaplara “tâbirnâme” denilmektedir. Rüya tabir edenin rüyada görülen hayalî şekillerin iç ve dış yönlerini ayırt edip bir karîne ile ötelerindeki hakikate ulaşması, rahmânî olanını şeytânî olanından ayırt edecek maharette olması gerekir. Çünkü bazı insanlara rüyada olaylar “filtrelendirilmiş” olarak, bazılarına da “filtresiz” gösterilir. Bu sebeple Taşköprizâde, eski Yunanlılar’da ayak takımının rüyalarına değil filozof ve devlet adamlarının rüyalarına önem verildiğini belirtir (Miftâḥu’s-saʿâde, I, 335). Rüya tabircisinin Kur’an’da geçen teşbihleri ve sembolik ifadeleri bilmesi, rüyaları yorumlarken bunlardan yararlanması gerekir. Ayrıca kelimelerin etimolojisini, darbımeselleri, deyimleri iyi bilmelidir. Her ne kadar rüya tabirinin Allah vergisi olduğunu, dolayısıyla sonradan kazanılamayacağını ileri sürenler varsa da çoğunluk, onun sembollerle ifade edilen şifreleri çözmeye dayanan bir maharet sayıldığı ve bu hususta başarılı olmak isteyenlerin rüyanın cinsi, sınıfı ve tabiatı gibi hususları bilmesi, bunlardan birini diğeriyle telif etmeyi başarması ve yorumlamak istediği rüyanın nerede, nasıl, ne zaman ve kim tarafından görüldüğünü tesbit etmesi gerektiğini söylemektedir.
İslâm geleneğinde rüya tabiriyle ilgili olarak Dânyâl, Ca‘fer es-Sâdık, İbn Sîrîn, Ebû İshak İbrâhim el-Kirmânî, Câbir el-Mağribî, Nasr b. Ya‘kūb ed-Dîneverî, İbn Ebü’d-Dünyâ, Abdülganî en-Nablusî ve Seyyid Süleyman el-Hüseynî gibi müelliflere nisbet edilen eserler önemlidir. Bilhassa Muhammed b. Sîrîn’in rüya tabirlerini konularına göre sıralayan Kitâbü Taʿbîri’r-rüʾyâ’sı, Abbâsî halifelerinden Mehdî-Billâh döneminde yaşayan İbrâhim el-Kirmânî’nin Kitâb-ı Düstûr’u, İbn Kuteybe’nin Kitâbü Taʿbîri’r-rüʾyâ’sı, Memlük kumandanlarından Halîl b. Şâhin’in el-İşârât fî ʿilmi’l-ʿibârât adlı eserinden esinlenerek Seyyid Süleyman el-Hüseynî tarafından yazılan Kenzü’l-menâm ve Abdülganî en-Nablusî’nin Taʿṭîrü’l-enâm fî taʿbîri’l-menâm adlı eseri zikredilebilir. Bu konudaki literatürü tanıtan çalışmalara örnek olarak N. Bland’ın “On the Muhammedan Science of Tabir or Interpretation of Dreams” adlı makalesi (JRAS, XVI [1856], s. 118-171), Annemarie Schimmel’in Halifenin Rüyaları, İslamda Rüya ve Rüya Tabiri adlı eseri, Şiî müellifleri tarafından yazılan rüya tabiriyle ilgili eserler için Mirza Hüseyin en-Nûrî et-Tabersî’nin Hz. Peygamber’in, diğer peygamberlerin, on iki imamın ve daha başka kişilerin rüyalarına yer veren Dârü’s-selâm fîmâ yeteʿallaḳu bi’r-rüʾyâ ve’l-menâm’ı (Beyrut 1412/1992) gösterilebilir.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Tehânevî, Keşşâf, I, 56; İbn Sîrîn, Taʿbîrü’r-rüʾyâ, Beyrut, ts. (Mektebetü’s-sekāfiyye), s. 2-5; Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, Felsefî Risaleler (trc. Mahmut Kaya), İstanbul 2002, s. 130; Fârâbî, el-Medînetü’l-fâżıla (nşr. Albert Nasrî Nâdir), Beyrut 1986, s. 108-113; İbn Kuteybe, Taʿbîrü’r-rüʾyâ (nşr. İbrâhim Sâlih), Dımaşk 1422/2001, s. 23-45; Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb (Abdülhamîd), II, 175-179; Gazzâlî, İhyâ (trc. Ahmed Serdaroğlu), İstanbul 1975, IV, 903; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, Beyrut, ts. (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), XVIII, 135; Muhyiddin İbnü’l-Arabî, er-Rüʾyâ ve’l-mübeşşirât (nşr. Mahmûd Mahmûd el-Gurâb), Dımaşk 1414/1993, s. 18-30; İbn Haldûn, Mukaddime (trc. Süleyman Uludağ), İstanbul 1982-83, I, 380-385; II, 1136-1141; Taşköprizâde, Miftâḥu’s-saʿâde, I, 335-337; Mirza Hüseyin en-Nûrî et-Tabersî, Dârü’s-selâm fîmâ yeteʿallaḳu bi’r-rüʾyâ ve’l-menâm, Beyrut 1412/1992, s. 69-130; Seyyid Süleyman el-Hüseynî, Kenzü’l-menâm: Mükemmel ve Mufassal Rüyâ Tâbirnâmesi, İstanbul 1340-41, I, 4; Sigmund Freud, Rüya Yorum Metodu (trc. Ayşegül Günkut), İstanbul 1964, s. 11; a.mlf. – İbrahim Türek, Rüyalar, İstanbul 1965, s. 10-33; Hakkı Şinasi Çoruh, Rüya Dünyamız, İstanbul 1968, s. 46, 59-62, 96-131; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Ankara 1971, I, 75; Mirza Muhsin el-Usfûr, Bülġatü’ş-Şîʿati’l-kirâm fî taʿbîri’r-rüʾyâ ve’l-menâm, Küveyt 1406/1986, s. 68-88; Ahmet Avni Konuk, Fususü’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1989, II, 222; Üsâme M. el-Avadî, Aḥkâmü Tefsîri’r-rüʾyâ ve’l-aḥlâm fi’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm ve’s-sünneti’l-muṭahhara, Beyrut 1411/1991, s. 46-49; E. Fromm, Rüyalar, Masallar, Mitoslar (trc. Aydın Arıtan – Kaan H. Ökten), İstanbul 1992, s. 23-38; Ali Durusoy, İbn Sina Felsefesinde İnsan ve Alemdeki Yeri, İstanbul 1993, s. 106-114; A. Schimmel, Halifenin Rüyaları: İslamda Rüya ve Rüya Tabiri (trc. Tûba Erkmen), İstanbul 2005, s. 17-31; Abdullah M. Emîn Yûnus el-Ömerî, er-Rüʾyâ ve’l-aḥlâm fi’s-sünneti’n-nebeviyye, Amman 1425/2005, s. 15-27; M. Yusuf Güven – Osman Fatih Belbağı, Hakikat Penceresi mi? Hayal Perdesi mi? Rüya, İstanbul 2006, s. 48-52; Cemal Anadol, Ansiklopedik Rüya Yorumları Sözlüğü, İstanbul, ts. (Türkmen Kitabevi), s. 9-14; M. Nazif Şahinoğlu, “Ta’bir”, İA, XI, 602-604; İlyas Çelebi, “Rüya”, İslâm’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, İstanbul 1997, IV, 29-32.
2/2
YanıtlaSilMüellif:
SÜLEYMAN ULUDAĞ
TASAVVUF. İlk zâhid ve sûfîlerden itibaren rüya tasavvufun önemli bir konusu ve bilgi kaynağı olmuştur. Peygamberlerin gördüğü rüyalar vahiy, takvâ sahibi müminlerle velîlerin gördüğü rüyalar ilham mahiyetindedir. Gazzâlî, Resûl-i Ekrem’den sonra vahiy gelmeyeceğinden gayb âlemiyle ilişkinin rüya ile kurulduğunu belirtir (İḥyâʾ, IV, 488; el-Münḳıẕ, s. 44). İlk sûfî müelliflerden Muhammed b. İbrâhim el-Kelâbâzî et-Taʿarruf’ta, Kuşeyrî er-Risâle’de rüya konusuna müstakil bir yer ayırmıştır. Kuşeyrî’ye göre rüya bir nevi keramettir; mahiyet olarak kalple ilintilidir, kalbe gelen hâtır (mânevî hitap) ve muhayyile ile tasavvur edilen bir haldir; uykuda bütün his ve şuur hallerinin tamamen yok olmadığı bir sırada görülür. Rüya, insanların kalplerinde yaratılan ve karar kılan şeyin tahayyül ve tasavvur yoluyla idrak edilmesidir. İnsan uyuduğu zaman beş duyu organı ile maddî âleme ait şeyleri his ve idrak etme kabiliyeti kendisinden gider; duyulur ve zorunlu bilgilerle meşgul olan muhayyile ve tasavvur melekesi kendisini bu gibi şeylerden sıyırır. Uyandığı zaman rüyada gördüğü hallerin uyanık iken müşahede ile hissettiği duyulur ve zorunlu bilgilere nazaran zayıf olduğunu görür. Bir şeyi uyanık iken görmekle rüyada görmek arasındaki fark gün ışığında görmekle lamba ışığında görmek arasındaki farka benzer (Kuşeyrî, s. 715).
Tasavvuf kaynaklarına göre Hak’tan ve rüya meleğinden kaynaklanan rüyalara sâdık rüya, nefisten ve şeytandan kaynaklananlara kâzib rüya denir. Sâlih müminlerin gördüğü rüyalar genellikle müjdeleyici nitelikte olduğundan bunlara büşrâ veya mübeşşire adı verilir (a.g.e., s. 714). Uyarı niteliğinde olan rüyalar da vardır. Bu tür rüyalara tahrîr (bilgilendirme) rüyaları denilir. İbadet ve taatten uzaklaşan kula bu türden rüyalar gösterilerek tövbeye ve kulluğa yönlendirilir. Sâdık rüyaların üçüncü kısmı ilham rüyalarıdır. Kişi bu tür rüyalarda kendini din ve hayır hizmetlerinde bulunurken görür. İlham rüyalarının gösterilmesindeki amaç kulluğun daha da arttırılmasıdır. Şeytandan veya nefisten kaynaklanan ve adgāsü ahlâm ya da kâbus adı verilen kâzib rüyalar karışık, anlamsız ve genellikle hüzün vericidir (İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, II, 495).
Tasavvufta rüya sadece uykuya has değildir. Sûfîlere göre âlem bir hayal, rüya da hayal olan âlemin müşahedesidir. Bir hadiste, “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” buyurulmuştur (Aclûnî, II, 313). İnsan âhirette dünya hayatının bir rüya ve hayalden ibaret olduğunu anlayacaktır (Mevlânâ, III, 141; IV, 291). Rüya uykuda, uyanıkken ve uyku ile uyanıklık arasında görülebilir. Sûfîler bu anlamda rüyaları vâkıat, hayâlât, havâtır, idrâkât, letâif gibi yakın anlamlı kelimelerle ifade etmişler, uyku için de mâna kelimesini kullanmışlar, tasavvufî âdâba riayet ederek sâdık rüyalara nâil olmak için uyuyan kimseye “Hakk’ın vahdet ve mâna âlemine misafir olan kimse” anlamında mihman demişlerdir.
Bazı sûfîler uyanık olmanın uykuda olmaktan daha iyi olduğunu söylerken bazıları rüyada Allah’ı, Hz. Peygamber’i ve evliyayı görmenin mümkün olduğunu belirterek uykunun ayrı bir önemi bulunduğunu ileri sürerler. Nitekim Resûl-i Ekrem, “Rüyada beni gören gerçekten beni görmüştür, çünkü şeytan benim sûretime giremez” buyurmuştur (Buhârî, “ʿİlim”, 38, “Taʿbîr”, 10; Müslim, “Rüʾyâ”, 10-11; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 4). Bâyezîd-i Bistâmî rüyada gördüğü Allah’a kendisine nasıl varacağını sorduğunda, “Nefsini bırak da öyle gel” cevabını almış (Kuşeyrî, s. 719), Râbia el-Adeviyye, Resûlullah’ın, “Beni seviyor musun?” şeklindeki sorusuna, “Ey Allah’ın resulü! Seni kim sevmez ki? Fakat Hak Teâlâ’nın muhabbeti her tarafımı öyle kaplamıştır ki O’ndan başkasına gönlümde yer kalmamıştır” diye karşılık vermiştir (Ferîdüddin Attâr, s. 80).
Bazı sûfîler, rüyalarında Allah’tan ve Hz. Peygamber’den aldıkları işaret üzerine irşad faaliyetine başlamıştır. Rivayete göre halk, Cüneyd-i Bağdâdî’den kendilerine vaaz etmesini istemiş, Cüneyd, üstadı Serî es-Sakatî’nin halkın bu arzusuna uymasını söylemesine rağmen kendini irşada ehil görmediğinden bu işe başlamayı göze alamamış, ancak rüyasında Resûl-i Ekrem’den halkın isteği yönünde bir işaret alınca tutumunu değiştirmiş, aynı gece Serî de rüyasında Allah’tan bu yönde bir işaret aldığını kendisine aktarınca irşada başlamıştır (Hücvîrî, s. 183; Ferîdüddin Attâr, s. 422). Bazı sûfîler de gördükleri bir rüyanın ardından tasavvuf yolunu tutmuştur. Üzerinde “Allah” yazılı bir kâğıdın yolda çiğnendiğini gören Bişr el-Hâfî, yerden kâğıdı alıp misk ile kokulandırdıktan sonra yüksekçe bir duvara koymuş, o gece rüyasında, “İsmimi aziz kıldın, ben de seni iki cihanda aziz kılacağım” diyen bir ses işitmiş, bunun üzerine tövbe edip tasavvuf yoluna girmiştir (Kuşeyrî, s. 68). Gördükleri rüya neticesinde hidayete eren gayri müslimler de vardır (Safedî, II, 47).
YanıtlaSilKaynaklarda bazı sûfîlerin virdlerini rüyada Hz. Peygamber’den aldıkları belirtilir. Kuşeyrî, Ebû Bekir Muhammed b. Ali el-Kettânî’ye “yâ hay, yâ kayyûm! Lâ ilâhe illâ ente” zikrini rüyasında Resûlullah’ın öğrettiğini söyler (er-Risâle, s. 719). Bazı sûfî müellifler eserlerini Resûl-i Ekrem’den aldıkları tâlimatla yazdıklarını ileri sürmüştür. Muhyiddin İbnü’l-Arabî, 627 Muharreminde (Aralık 1229) Dımaşk’ta Hz. Peygamber’i rüyasında gördüğünü, onun kendisine bir kitap uzatarak, “Bu Fuṣûṣü’l-ḥikem’dir, bunu al ve halkın faydasına sun” dediğini, bunun üzerine kitabı alıp fazlasız ve noksansız halka sunduğunu ifade eder (s. 47). Felçli olan Muhammed b. Saîd el-Bûsîrî, Resûl-i Ekrem’i övmek için Ḳaṣîdetü’l-bürde’yi yazmış, bu kaside hürmetine kendisine şifa vermesi için dua etmiş, bir süre sonra Hz. Peygamber rüyasında elini onun yüzüne sürerek hırkasını üzerine atmış ve Bûsîrî iyileşmiştir (Kütübî, III, 368). Muhammed İkbal 1913’te Lahor’da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’yi rüyada görmüş, Esrâr-ı Ḫôdî adlı eserini onun işaretiyle kaleme almıştır. Kaynaklarda, sûfîlerin rüyalarında vefat eden velîleri görüp onlara âhiret ve kabir halleriyle ilgili sorular sorduklarına dair birçok örnek nakledilmektedir. Bişr el-Hâfî rüyasında Hz. Ali’yi görmüş ve kendisinden şu nasihati almıştır: “Sevap umarak zenginlerin fakirlere ikramda bulunması ne kadar hoş ise Allah Teâlâ’ya güvenen fakirlerin zenginlerden uzak durması da o kadar hoştur” (Kuşeyrî, s. 720).
Tasavvufî hayatta rüya mârifet, hikmet, vaaz, irşad, uyarı vb. hususların kaynağıdır. Pek çok dinî ve ahlâkî hakikate rüyada vâkıf olunmuştur. Birçok sûfî, zâhid ve velî gördüğü rüyaya göre hayatına ve davranışlarına yön vermiştir. Tarikatlarda rüyalar seyrüsülûkün bir parçası olarak görülmüştür. Mürşidin öncelikle görevlerinden biri müridinin gördüğü rüyayı tabir etmektir. Rüyalar sâlikin eğitiminde mürşide yardımcı olmakta, ayrıca sâlik tarafından katedilen mânevî mertebeyi göstermektedir.
Rüya tabirinin belirli usulleri vardır. Rüyalar enfüsî ve âfâkî olmak üzere iki şekilde tabir edilir. Tasavvufî rüyalar enfüsî, tasavvufî olmayanlar âfâkî olarak yorumlanır. Rüyalarda görülen motiflerin neyi sembolize ettiğini açıklayan birçok eser kaleme alınmış, böylece tasavvuf edebiyatında tâbirnâme, güzârişnâme, ta‘bîrât-ı vâkıât, ta‘bîrât-ı rü’yâ, rüyânâme, vâkıanâme, seyirnâme gibi isimlerle anılan bir tür gelişmiştir (bk. TÂBİRNÂME). İbnü’l-Arabî’nin Taʿbîrnâme-i Muḥyiddîn ʿArabî’si, Abdülganî en-Nablusî’nin Taʿṭîrü’l-enâm fî taʿbîri’l-menâm’ı, Kürd Muhammed Efendi el-Halvetî ve Karabaş Velî’nin Ta‘bîrnâme’leri, Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin’in Ravzatü’l-vâsılîn’i, Kutbüddinzâde İznikî’nin et-Taʿbîrü’l-münîf ve’t-teʾvîlü’ş-şerîf’i tasavvufî rüya tâbirnâmelerinin en meşhurlarıdır.
YanıtlaSilBazı sözde sûfîlerin, “Rüyada Hz. Peygamber’i gördüm, bana şunu söyledi, bunu emretti” diyerek dinî hükümlere göre amel etmeyi terketmesi hatadır. Çünkü peygamberler dışındaki insanların rüyaları ile amel etmeleri, amellerinin şer‘î hükümlere aykırı olmaması şartına bağlıdır. Rüya her ne kadar vahyin bir parçası ise de tamamı değildir. Rüyanın vahyin bir parçası olması rüyayı gören kişinin sâlih ve takvâ sahibi olmasına bağlıdır. Bazı rüyaların şeytanın vesvesesi veya nefsin arzusu şeklinde gerçekleşmesi daima ihtimal dahilindedir. Rüya rüyayı görenden başkasını bağlamadığı gibi rüyayı göreni de her zaman bağlamaz. Rüya kişiye has ve ferdî bir bilgi kaynağıdır. Hiçbir zaman genel ve kesin bir hüküm ifade etmez.
BİBLİYOGRAFYA
İbn Ebü’d-Dünyâ, Kitâbü’l-Menâm (nşr. L. Kinberg), Leiden 1994; Kelâbâzî, et-Taʿarruf, s. 153; Ebû Tâlib el-Mekkî, Ḳūtü’l-ḳulûb, Kahire 1961, I, 80; II, 133, 139; Kuşeyrî, er-Risâle (nşr. Abdülhalîm Mahmûd), Kahire 1966, s. 68, 173, 714-730; Hücvîrî, Keşfü’l-maḥcûb, s. 183, 457-462; Gazzâlî, İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn, Kahire 1358/1939, IV, 345, 488, 491; a.mlf., el-Münḳıẕ mine’ḍ-ḍalâl, Kahire 1991, s. 44; Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî, Âdâbü’l-mürîdîn, Beyrut 2005, s. 54; Attâr, Teẕkiretü’l-evliyâʾ, s. 80, 422; İbnü’l-Arabî, Fuṣûṣ (Afîfî), s. 47, 63, 85, 99; a.mlf., el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, Kahire 1293, II, 493-500; Necmeddîn-i Dâye, Mirṣâdü’l-ʿibâd, Tahran 1366 hş., s. 289-298; Mevlânâ, Mesnevî (trc. Veled İzbudak), İstanbul 1965, III, 141; IV, 291; İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1403/1983, I, 62; Safedî, el-Vâfî, II, 47; Kütübî, Fevâtü’l-Vefeyât, III, 368-369; Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, II, 313; Abdülgafûr Han en-Nâmî, Evâʾilü’l-ḫayrât, Haydarâbâd-Dekken 1965; Ebü’l-Alâ Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin Tasavvuf Felsefesi (trc. Mehmet Dağ), Ankara 1975, s. 118-120; Hasan Avni Yüksel, Türk-İslâm Tasavvuf Geleneğinde Rüya, İstanbul 1996; A. Schimmel, Halifenin Rüyaları: İslamda Rüya ve Rüya Tabiri (trc. Tûba Erkmen), İstanbul 2005.
Levlake levlak hadisi üzerine
YanıtlaSilSüleyman KÖSMENE
fikihgunlugu@yeniasya.com.tr
WhatsApp
18 Kasım 2014, Salı
Trabzon’dan Muhammet Şahintürk: “Levlak hadisi uydurma diyenler var. Bu hadisin durumu nedir?”
HADİSİN KAYNAĞI VARDIR
Levlake levlake lemâ halaktü’l-eflâk” hadisi bir hadis-i kutsidir. Mânâsı şöyledir: “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın, ben âlemleri yaratmazdım” Hadis-i kudsi, mânâsı Cenab-ı Allah’a ait olup, Peygamber Efendimiz (asm) tarafından metin ve ifadeye dökülen ilâhî sözlerdendir. Hadis-i kudsîler genelde, “Allah dedi ki”, “Allah buyurdu ki” tarzında ifadelerle başlar. Çünkü mânâ doğrudan Cenab-ı Allah’a aittir. “Sen olmasaydın ben âlemleri yaratmazdım” hadis-i kudsîsi Risâle-i Nur’da birçok yönleriyle izah ve tefsir edilmiştir.1 Bedîüzzaman Hazretleri bu hadis-i kudsîden hareketle, (çekirdek-ağaç-meyve-meyve içinde yine çekirdek) misalinde olduğu gibi, Peygamber Efendimiz’in (asm) maddî ve mânevî varlığının bu kâinât ağacının hem çekirdeği, hem meyvesi hükmünde olduğunu kaydetmiş2 ve kâinatın varlık sebebi olarak Hazret-i Muhammed’i (asm) göstermiştir.3
Bedîüzzaman Saîd Nursî gibi bir hadis hafızı tarafından sıhhati sabit görülmüş ve âdetullaha uygun bir yaklaşımla açıklanmış, izah ve tefsir edilmiş bir hadis için, daha başka kaynak aramak abesle iştigal olur. Bu hadis, hadis kaynaklarında elbette yer alıyor. Hadis, Keşfü’l-Hafâ’da kayıtlıdır.4
BİZ İMAN HİZMETİ İLE MEŞGULÜZ
Eskiden mutezile akılcılıkta ifrat gitmişti, ama sahih hadisleri kabul ediyordu. Şimdi selefiye (Vahhabiler) aklı iptal edip nakilcilikte, yani hadislerin zahirine bağlılıkta ifrat gidiyor. Keza yine günümüzde, hadislerin belki yüzde doksanına sıhhat olarak güvenmeyen ve kabul etmeyen kimi insanların da boy gösterdiklerini görüyoruz. Belki yer yer etkiledikleri insanlar da oluyor. Aslına bakarsanız bu hadis münkirlerine nazaran, mutezile ve Vahhabiler daha tutarlıdır. Ne yapalım; imtihan dünyası bu! Bizim de Nur Talebeleri olarak hadisler, rivayetler ve bunların yorumları konusunda tek güvendiğimiz ve bel bağladığımız kaynak Risale-i Nur’dur. Herkes kendi hesabıyla Allah’ın huzuruna çıkacaktır. Biz nakillerle ve rivayetlerle meşgul değil; iman hizmetiyle meşgulüz. Bu meşguliyetle de Allah’ın huzuruna varmak istiyoruz. İhlâsımızı ve istikametimizi muhafaza edebilirsek, bu bize yeter.
ADİSTE MECAZİ İFADELER
YanıtlaSilÖmer Bey: “Göz zinası nedir? Cezası zina kadar ağır mıdır? Neler göz zinası sayılır?”
Zina fiili tektir. Bilinen kötü fiildir, kebâirdendir, yani büyük günahlardandır. O fiilin dışında kebâirden olan zinanın başka çeşidi yoktur. Göz zinâsı, kulak zinâsı, dil zinâsı, el zinâsı... vs. tarzında hadislerde geçen ifâdeler mecâzî ifâdelerdir. “Zinâya yol açan haram davranışlar”veya, “Büyük harama (kebâire) götüren öncü günahlar” demektir. Meselâ göz zinası, gözle harama bakış manasında kullanılmıştır. Gözü haramda kullanmak elbette haramdır. Bunun cezası ve kefareti, tövbe ve istiğfardır. Allah’a sığınmak ve gözü haramdan korumaktır. Gözün, nefsanî bir hazzın dürtüsüyle kendisine ait olmayana, kendisine helâl olmayana her bakışı haram, yani göz zinası kapsamına girer. Cenab-ı Hak, gözlerin harama bakışı konusunda bizleri şöyle uyarır:
-“Allah gözlerin gizlice harama bakışını da bilir, gönüllerin sakladığını da.”5
-“Mü’minlere söyle! Gözlerini haramdan sakınsınlar.”6
-“Mü’min kadınlara söyle! Gözlerini haramdan sakınsınlar.”7
Peygamber Efendimiz de (asm) harama bakış konusunda şöyle buyurmuştur: -“Yâ Ali! Arka arkaya bakma! İlk bakış senin için bağışlanmış ise de, fakat ikincisi senin değildir. Bakışı sürdürmeye hakkın yoktur.”8
-Câbir bin Abdillah (ra): “Resûlullah’a (asm) ansızın bakışı sordum. Bana derhal gözümü çevirmemi emretti.”9
DİPNOTLAR:
1. Sözler, s. 72; Sözler, s. 215; Mesnevî-i Nûriye, s. 38
2. Mesnevî-i Nûriye, s. 99
3. Sözler, s. 113; Lem’alar, s. 329
4. Keşfü’l-Hafâ, 2/164, H. No: 2123
5. Mü’min Sûresi: 19
6. Nûr Sûresi: 30
7. Nûr Sûresi: 31
8. Tirmizî, Edep, 62; Müslim, Edep, 45; Ebû Dâvud, Nikâh, 43
9. Tirmizî, Âdâb, 62; Ebû Dâvud, Nikah, 43
MUÂVİYE b. EBÛ SÜFYÂN
YanıtlaSilمعاوية بن أبي سفيان
Ebû Abdirrahmân Muâviye b. Ebî Süfyân Sahr b. Harb b. Ümeyye el-Ümevî el-Kureşî (ö. 60/680)
Sahâbî, Emevî hilâfetinin kurucusu (661-680).
İlişkili Maddeler
Babası
EBÛ SÜFYÂN
Kureyş kabilesinin reislerinden, sahâbî.
Annesi
HİND bint UTBE
Ebû Süfyân’ın karısı.
Müellif:
İRFAN AYCAN
602 veya 603 yılında Mekke’de doğdu. Ebû Süfyân ile Hind bint Utbe b. Rebîa’nın oğlu, Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyân’dan dolayı Hz. Muhammed’in kayınbiraderidir. Resûlullah’ın peygamberliğini ilân etmesinden sonra Kureyş’in diğer ileri gelenleriyle birlikte İslâm’a cephe alan ve Bedir Savaşı’nın ardından üstlendiği Mekke liderliğini şehrin fethine kadar sürdüren babasının gözetiminde bir şehzade gibi büyüdü ve onunla birlikte fetih sırasında müslüman oldu. Müellefe-i kulûbdan sayıldığı için Huneyn ganimetlerinin dağıtımında payına fazla miktarda para ve mal ayrıldı.
Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber’e kâtiplik ve onun vefatının ardından Suriye üzerine gönderilen dört ordudan birinde kumandan yardımcılığı yapan Muâviye, 17’de (638) Hz. Ömer tarafından önce Ürdün, ertesi yıl Dımaşk valiliğine tayin edildi. 19 (640) yılından sonra halifenin emriyle Filistin’in sahil şehirlerinden Kaysâriye, Askalân ve Trablusşam’ı aldı, sahillere karakollar kurup asker yerleştirdi. Bu arada Bizans’tan kalma tersanelerden yararlanarak İslâm donanmasında ilk deniz birliklerini teşkil etti. Arkasından sahillere yakınlığı dolayısıyla tehlike oluşturan Kıbrıs’a sefer düzenlemek için halifeden izin istediyse de alamadı. Hz. Osman döneminde Filistin, el-Cezîre, Humus ve Kınnesrîn’in de uhdesine verilmesiyle Suriye genel valiliğine getirilen Muâviye yeni halife ile olan akrabalığı sayesinde daha rahat hareket etmeye başladı. İslâm öncesinde Suriye’ye yerleşmiş bulunan Benî Kelb’den bir kadınla evlenip bölgenin en büyük kabilesini arkasına aldı ve birkaç yıl sonra halifenin de aynı kabileden bir kadınla evlenmesini sağlayarak aralarındaki yakınlığı pekiştirdi. Böylece Kelbîler’e ve halifeye dayandırdığı güç ve itibarını gittikçe arttırdı; kendisine çok bağlı disiplinli bir ordu kurmanın yanında başarılı yönetimiyle bölge halkının gönlünü kazandı. 27 (648) yılında Kıbrıs’a bir donanma gönderilmesi hususunda Hz. Osman’ı ikna eden Muâviye, yolladığı 1700 parçalık filo ile adayı kan dökmeden yılda 7200 altın haraca bağladı; beş yıl sonra da ikinci bir sefer düzenleyip buraya 12.000 kişilik bir ordu yerleştirdi.
Muâviye, Hz. Osman’ın ardından Medine’de halife seçilen Hz. Ali’ye, Hz. Osman’ın öldürülmesi konusunda ilgisiz kaldığını ve suç ortağı olduğu isyancıları ordusunda barındırdığını ileri sürerek biat etmedi. Bunun yanında Hz. Osman’ın yakın akrabası sıfatıyla onun kanını dava etme hakkına sahip olduğunu söyledi ve bunu gerçekleştirmek şartıyla Şam halkından biat aldı. Daha sonra Mekke’de Hz. Âişe, Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvâm üçlüsü etrafında, haksız yere öldürülen halifenin kanını dava etmek için toplanan gruplarla, katillerin cezalandırılması hususunda acele edilmemesi gerektiği görüşünde olan Hz. Ali arasındaki mücadelenin neticesini beklemeyi tercih etti. Cemel Vak‘ası’nda galip gelen Hz. Ali’nin kendisini tekrar itaate davet etmesi karşısında ona, Hz. Osman’ın katillerini kendisine teslim etmesini ve halifeliği bırakarak şûra tarafından yeni bir halife seçilmesi işini sağlamasını teklif etti. Onun bu tavrı iki tarafı Sıffîn’de karşı karşıya getirdi (Zilhicce 36 / Haziran 657). Aralıklarla üç ay süren çarpışmaların son gününde Hz. Ali’nin kumandanı Mâlik el-Eşter, Muâviye’nin ordusuna kesin darbeyi vurma noktasına gelmiş, hatta ümidini kaybeden Muâviye kaçmaya karar vermişti (Taberî, I, 3330).
Ancak bu sırada maiyetinde savaşan Amr b. Âs ona, mızrak uçlarına Kur’ân-ı Kerîm sayfaları taktırarak karşı tarafı anlaşmazlığı Allah’ın kitabının hakemliğinde çözmeye çağırmasını önerdi. Bu taktik işe yaradı ve Muâviye ağır bir mağlûbiyetten kurtuldu. Neticede savaş durdu ve taraflar hakemlerin Allah’ın kitabı, gerektiğinde de Resûlullah’ın sünnetiyle hüküm vermeleri şartıyla anlaştılar (13 veya 17 Safer 37 [31 Temmuz veya 4 Ağustos 657]). Muâviye, böylece Hz. Ali’nin ordusunun parçalanmasına ve aralarında savaş çıkmasına da zemin hazırlamış oldu. Çünkü kalabalık bir grup (Hâricîler), işin hakemlere bırakılması üzerine isyan ederek Hz. Ali’nin ordusundan ayrılmış ve ona karşı silâhlı mücadeleye girişmişti. Dolayısıyla rakibinin Hâricîler’le uğraştığı bir sırada meselenin daha karmaşık hale gelmesi onun işine yaradı ve hakemi Amr b. Âs’ın, Hz. Ali’nin hakemiyle yaptığı görüşmelerden sonra kendisini halife seçtiklerini açıklamasının ardından Şam’da biat aldı. Böylece önceleri Hz. Ali tarafında olan askerî üstünlüğün Hakem Vak‘ası’nın ardından kendi tarafına geçmesi üzerine fırsatı değerlendiren Muâviye, Hâricîler’le uğraşmak zorunda kalan Hz. Ali’ye bağlı merkezlere saldırı başlattı ve birkaç yıl içerisinde Mısır, Irak, Hicaz ve Yemen’i eline geçirdi. Her ne kadar Hz. Ali buraları geri aldıysa da çok zor bir duruma düşmüştü. Taberî, 40 (660) yılında iki taraf arasında bir saldırmazlık antlaşması yapıldığını kaydetmektedir (a.g.e., I, 3453).
YanıtlaSilHz. Ali’nin aynı yıl bir Hâricî tarafından şehid edilmesi, bir diğer Hâricî’nin aynı zamandaki suikastından yaralı olarak kurtulan Muâviye’yi hedefine biraz daha yaklaştırdı. Bu gelişmenin ardından Kudüs’te “emîrü’l-mü’minîn” unvanıyla biat alan Muâviye, Hz. Ali’nin yerine halife seçilen oğlu Hasan’la savaşmak için Irak üzerine yürüdü. Hz. Hasan’ın kendisini halife seçen ordusuna güvenmemesi ve askerleri arasında karışıklık çıkması onun işini kolaylaştırdı. Karşılıklı yazışmalar neticesinde rakibinin bazı şartlarla halifeliği bırakmayı kabul etmesi üzerine Kûfe’ye giderek ondan ve halktan biat aldı (25 Rebîülevvel 41 / 29 Temmuz 661). Böylece “birlik yılı” (âmü’l-cemâa) adı verilen o yıl ülkenin tamamını hâkimiyeti altında toplamış ve doksan yıl hüküm sürecek Emevî Devleti’ni kurmuş oldu. Sünnîler Muâviye’nin halifeliğinin meşruiyetini Hz. Hasan’ın kendisine biatıyla başlatmaktadır.
Irak, Hz. Ali zamanında gelişen olayların ardından Şîa ve Hâricîler’in yurdu haline gelmişti. Muâviye, Şîa’nın merkezi durumundaki Kûfe valiliğine Mugīre b. Şu‘be’yi getirdi (41/661). Başarılı bir devlet adamı olan Mugīre, bu karışık şehirde müsamahakâr bir politika takip etmekle birlikte gerektiğinde güç kullanmaktan da kaçınmadı. Suriyeli birliklerin Hâricîler karşısında yenilmesi üzerine onlarla mücadeleyi çeşitli baskılar uygulamak suretiyle, Hakem Vak‘ası’na kadar beraber savaştıkları Hz. Ali taraftarlarının omuzlarına yükledi; neticede Hâricîler ağır bir hezimete uğradı (43/663). Mugīre halifeye en büyük iyiliği, kendisi gibi Sakīf kabilesine mensup olan Ziyâd b. Ebîh’in Muâviye’ye katılmasını sağlamakla yaptı. Hz. Ali tarafından vali tayin edildiği Fars’ta direnerek tehditlere ve para vaadlerine boyun eğmeyen Ziyâd, Mugīre’nin araya girmesiyle Ebû Süfyân’ın nesebine katılıp Muâviye’nin kardeşi ilân edildi ve ardından Basra valiliğine getirildi (45/665). Muâviye, Mugīre’nin ölümünün ardından Kûfe valiliğini de Ziyâd’ın uhdesine verdi (50/670). Doğu vilâyetlerini sekiz yıl başarıyla yöneten Ziyâd, Hâricîler’e göz açtırmayacak derecede sert bir politika izledi; aynı şekilde Hz. Ali propagandasına da izin vermedi.
Bu arada idarecilerin Hz. Ali aleyhindeki faaliyetlerine açıkça karşı çıkarak bir muhalefet cephesi kuran Hucr b. Adî ve arkadaşlarını fitne çıkarıp itaatten ayrılmakla suçlayarak Muâviye’ye gönderdi ve neticede idam edilmelerini sağladı (51/671). 53 (673) yılında ölen Ziyâd’ın yerine tayin edilen oğlu Ubeydullah da babası gibi Hâricî isyanlarını kanlı bir şekilde bastırdı. Muâviye, Hâricîler’le mücadelede kendilerinden yararlandığı Hz. Ali taraftarlarına karşı önceleri müsamahakâr davrandı ve liderlerine yakınlık gösterdi. Ancak Hâricîler’in bertaraf edilmesinden sonra ekonomik ve siyasî baskı uygulayıp onları tesirsiz hale getirdi. Hz. Ali aleyhindeki propagandalarla Hucr ve arkadaşlarının idamı gibi bazı sıkıntılı olaylara yol açmakla birlikte onları kendi döneminde isyancı bir unsur olmaktan çıkarmayı başardı.
YanıtlaSilMuâviye, iç karışıklıklar dolayısıyla yaklaşık on yıldan beri durmuş olan fetih hareketlerini üç ayrı cephede yeniden başlattı. Hz. Ali ile mücadelesi sırasında vergi vermek zorunda kaldığı Bizans üzerine 42 (662) yılından itibaren yeniden seferler düzenledi. 49’da (669) karadan ve denizden İslâmî dönemdeki ilk İstanbul kuşatması gerçekleştirildi. 50 (670) yılında Kyzikos (Kapıdağ) yarımadası ele geçirildi ve buradan başlatılan akınlarla İstanbul dört yıl süreyle muhasara edildi (54-58/674-678). İkinci cephe olan Basra’ya bağlı Horasan ve Sind bölgelerinde de hâkimiyetten çıkan bazı merkezlerin itaat altına alınmasından sonra yeni fetihler gerçekleştirildi. Sicistan’daki merkezlerin ardından Kâbil (44/664), Tohâristan, Kuhistan, Buhara (54/674) ve Semerkant (56/676) alınarak bazı Doğu hükümdarları vergiye bağlandı. Üçüncü cephe olan İfrîkıye’de Muâviye b. Hudeyc bölgeyi yeniden zaptetti (45/665); onun halefi Ukbe b. Nâfi‘ de Mağrib fetihleri için üs olarak kullanmak amacıyla Kayrevan karargâh şehrini kurdu (50/670) ve harekâtını Atlas Okyanusu’na doğru genişletirken başarılı politikasıyla bölge halkı Berberîler’in İslâm’a girmesini hızlandırdı.
Halifeliği kabile asabiyeti temeline dayanan bir mücadeleyle ele geçiren Muâviye’nin en kalıcı icraatı oğlu Yezîd’i veliaht tayin etmesi, böylece devleti veraset kuralını esas alan bir hânedana dönüştürmesidir. Meşhur rivayete göre bunu, Kûfe Valisi Mugīre’nin tavsiyesiyle ve müslümanların hilâfet meselesi yüzünden yeni bir anlaşmazlığa düşmelerini engellemek amacıyla yaptığını söyleyen Muâviye, Medine dışında önemli bir muhalefetle karşılaşmadı. Medine’de Hz. Hüseyin ve Abdullah b. Zübeyr’in başını çektiği bir grup sahâbî kendisine şiddetle karşı çıktı. Bunun üzerine biatlarını bizzat almak için Hicaz’a giden Muâviye tehditle problemi halletti. Onun özellikle bu tasarrufu sebebiyle ilk İslâm tarihçilerinin çoğu tarafından yoğun biçimde eleştirildiği görülür. Ancak İbn Haldûn, içinde bulunulan şartlar düşünüldüğünde bu işin müslümanların hayrına olduğunu söyler. İbn Haldûn’un bu görüşü özellikle çağdaş Sünnî yazarlar tarafından da benimsenmiştir (DİA, XI, 90). Sonuç olarak hilâfeti verasete dayalı mutlak bir saltanata dönüştüren Muâviye 60 yılının Receb (Nisan 680) ayında Dımaşk’ta vefat etti ve Bâbüssagīr Mezarlığı’na defnedildi; aynı gün yerine oğlu Yezîd geçti.
Kendisiyle birlikte “Araplar’ın dâhileri” denilen Amr b. Âs, Mugīre b. Şu‘be ve Ziyâd b. Ebîh’e büyük yetkiler vererek kurduğu devletin temellerini onların yardımıyla sağlamlaştıran Muâviye muhaliflerine anlayacakları dilden konuşarak yaklaşmaya çalışırdı. Nâdir yetişen bir diplomat, çevresini iyi tanıyan ve ileriyi gören bir idareci olarak hilim ve teennîyi ilke edinmişti; mecbur kalmadıkça kuvvete başvurmazdı.
Düşmanlarının en ağır hakaretleri karşısında dahi kendini tutar ve soğuk kanlılığını korurdu. İhsanlarının fazlalığı dolayısıyla hayrete düşenlere bir savaşın bundan çok daha fazlasına mal olacağını, paranın iş gördüğü yerde konuşmaya, konuşmanın iş gördüğü yerde kırbaca, kırbacın iş gördüğü yerde kılıca ihtiyaç duymadığını söylerdi (Ya‘kūbî, II, 238). “Dilimle, Ziyâd’ın kılıcıyla kazandığı başarıdan daha fazlasını elde ettim” derdi. Ancak valilerinin sert davranışlarına göz yummayı tercih ederdi; hatta Hâricîler’e ve Şiîler’e karşı ılımlı tutumu yüzünden şikâyetlere mâruz kalan Mugīre’yi valilikten almayı bile düşünmüştü. İnsanlarla bağlarını koparmamak için âzami gayret gösterir ve özellikle kabile reislerine büyük önem verirdi. Onların üzerinde kurduğu nüfuz sayesinde oğlu için biat almakta zorlanmadı. Fakat kendi kabilesinin etkisi altında kalmamaya dikkat etmiş, bunun için eyaletlere başka kabilelerden, bilhassa Sakīf kabilesinden valiler göndermiştir. Tâif, Mekke ve Medine valilikleriyle hac emirliğinde ise akrabalarını görevlendirirdi.
YanıtlaSilMuâviye, valiliğinin ilk yıllarından itibaren Bizans idarecileri gibi giyinmeye ve onlar gibi yaşamaya başlamıştı. Şam’a gelen Hz. Ömer kıyafetini yadırgayıp kendisini hükümdarlara benzetince cihad ruhunu kaybetmediğini, ancak düşmana yakın oldukları için heybetli görünmek gerektiğini söyleyerek halifeyi ikna etmeyi başarmıştı. Devletini Bizans müesseselerinden faydalanarak kurmaya çalışan Muâviye zamanında hâciblik, Dîvânü’r-resâil, Dîvânü’l-hâtem ve Dîvânü’l-berîd oluşturuldu. Ayrıca o saldırılardan korunmak için özel muhafızlar görevlendiren ilk halife idi. Gayri müslimlere karşı iyi davranan Muâviye, müşavirlerinden Sercûn b. Mansûr ve özel doktoru İbn Üsâl gibi bazı hıristiyanları sarayında görevlendirmişti.
Âlimler, edipler ve şairlerle sohbeti sever, onlardan yararlanmaya çalışırdı. Tarihe de büyük ilgi duyardı. Yemenli tarihçi Ubeyd b. Şeriyye’yi Dımaşk’a çağırarak kendisinden Arap ve Acem meliklerinin hayatlarını anlatan bir kitap yazmasını istemişti. Hz. Peygamber’den 163 hadis rivayet etmiş, bunlardan dördü Buhârî ve Müslim’de, beşi yalnız Buhârî’de, dördü de sadece Müslim’de yer almıştır.
Muâviye b. Ebû Süfyân hakkında yazılan eserler arasında İbn Ebü’d-Dünyâ’nın Ḥilmü Muʿâviye, İbn Ebû Âsım’ın Feżâʾilü Muʿâviye, Gulâmu Sa‘leb’in Feżâʾilü Muʿâviye, Ebû Ya‘lâ el-Ferrâ’nın Tebriʾetü (Tenzîhü) Muʿâviye, Ubeydullah b. Muhammed es-Sakatî’nin Feżâʾilü Muʿâviye, Takıyyüddin İbn Teymiyye’nin Risâle fî Muʿâviye b. Ebî Süfyân ve İbn Hacer el-Heytemî’nin Taṭhîrü’l-cenân ve’l-lisân ʿani’l-ḫuṭur ve’t-tefevvüh bi-s̱elbi Muʿâviye b. Ebî Süfyân adlı kitapları zikredilebilir.
BİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSilNasr b. Müzâhim, Vaḳʿatü Ṣıffîn (nşr. Abdüsselâm M. Hârûn), Kahire 1382, s. 502-504.
İbn Hişâm, es-Sîre2, II, 173, 402-403.
İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, II, 351-352; III, 32-33; IV, 255-256.
Halîfe b. Hayyât, et-Târîḫ (Ömerî), s. 99, 141, 155, 160, 203-230.
İbn Kuteybe, el-Maʿârif (Ukkâşe), s. 349-350.
el-İmâme ve’s-siyâse, I, 49-50, 74-78, 84-103, 112, 140, 142, 148-174.
Belâzürî, Ensâb (Zekkâr), V, 21-127.
a.mlf., Fütûh (Fayda), bk. İndeks.
Ya‘kūbî, Târîḫ, II, 216-241.
Taberî, Târîḫ (de Goeje), I, 2820-2824, 2985-2986, 3096-3097, 3182-3220, 3330, 3414-3416, 3453; ayrıca bk. İndeks.
İbn A‘sem el-Kûfî, Kitâbü’l-Fütûḥ, Beyrut 1406/1986, I, 261-264, 448-495; II, 289-291.
İbn Abdürabbih, el-ʿİḳdü’l-ferîd (nşr. Müfîd M. Kumeyha – Abdülmecîd et-Terhînî), Beyrut 1407/1987, I, 77-78; II, 105; V, 50-51, 93-94, 110-114, 155-156.
Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb (Abdülhamîd), III, 4-62.
Agobios b. Kostantin el-Menbicî, el-Münteḫab min Târîḫi’l-Menbicî (nşr. Ömer Abdüsselâm Tedmürî), Trablus 1406/1986, s. 65-73.
İbn Abdülber, el-İstîʿâb (Bicâvî), III, 1416-1422.
İbn Asâkir, Târîḫu Dımaşḳ (Amrî), LIX, 55-241.
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, III, 95, 117-118, 201-204, 274-325, 404-525; IV, 5-13; ayrıca bk. İndeks.
Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, III, 119-162.
İbn Kesîr, el-Bidâye, IV, 174; V, 30-34, 55, 337-338, 355.
İbn Haldûn, Muḳaddime, I, 364-365, 372-374.
İbn Hacer, el-İṣâbe (Bicâvî), VI, 151-154.
J. Wellhausen, Arap Devleti ve Sukutu (trc. Fikret Işıltan), Ankara 1963, s. 35-53.
Ömer Süleyman el-Ukaylî, Ḫilâfetü Muʿâviye b. Ebî Süfyân, Riyad 1984.
Bessâm el-Aselî, Muʿâviye b. Ebî Süfyân, Beyrut 1985.
İbrâhim el-Ebyârî, Muʿâviye, Kahire, ts. (el-Müessesetü’l-Mısriyyetü’l-âmme).
İrfan Aycan, Saltanata Giden Yolda Muâviye Bin Ebî Süfyân, Ankara 1990.
Vecdi Akyüz, Hilafetin Saltanata Dönüşmesi: Emevîler’in Kuruluş Devrinde İslâm Kamu Hukuku, İstanbul 1991.
H. Lammens, “Muâviye”, İA, VIII, 438-444.
M. Hinds, “Muʿāwiya I”, EI2 (Fr.), VII, 265-270.
İsmail Yiğit, “Emevîler”, DİA, XI, 87-90.
EBÛ SÜFYÂN
YanıtlaSilأبو سفيان
Ebû Süfyân Sahr b. Harb b. Ümeyye (ö. 31/651-52)
Kureyş kabilesinin reislerinden, sahâbî.
İlişkili Maddeler
HARB b. ÜMEYYE
Ebû Süfyân’ın babası.
Oğlu
MUÂVİYE b. EBÛ SÜFYÂN
Sahâbî, Emevî hilâfetinin kurucusu (661-680).
Müellif:
İRFAN AYCAN
Hicretten elli yedi yıl önce (m. 565) Mekke’de doğdu. Bedir Gazvesi’nde öldürülen oğlu Hanzale’den dolayı Ebû Hanzale künyesiyle de anılır. Annesi, Hz. Peygamber’in hanımı Meymûne’nin halası olan Safiyye bint Hazn el-Hilâliyye, babası Kureyş kabilesi ileri gelenlerinden Harb b. Ümeyye’dir. Çocukluğu Mekke’de refah içinde geçti. Hz. Peygamber’in amcası Abbas onun en samimi çocukluk arkadaşıydı.
Ebû Süfyân babası gibi ticaretle meşgul oldu. Okuma yazma bilen çok az sayıdaki Mekkeli’den biriydi. Kısa sürede kendini kabul ettirerek görüşüne başvurulan, sözüne güvenilen, kabilesinin ticaret işlerini yöneten bir Kureyş büyüğü durumuna geldi. Resûlullah’ın peygamberliğini ilân etmesinden sonra Kureyş ileri gelenleri gibi o da İslâm’a cephe aldı. Onun bu tavrında, Ümeyye ailesiyle Hz. Peygamber’in mensup olduğu Benî Hâşim arasında öteden beri devam edegelen rekabet ve düşmanlığın önemli rolü vardır.
İslâmiyet’in Mekke’de hızla yayılması ve Hamza ile Ömer’in müslüman olmaları Kureyş kabilesini endişeye sevkedince, yeğenini davasından vazgeçirmek üzere Ebû Tâlib’e gönderilen heyetlerde ve Dârünnedve’de toplanıp Hz. Muhammed’in öldürülmesine karar veren müşrikler arasında Ebû Süfyân da yer aldı. Fakat hicret öncesinde Hz. Peygamber’e ve müslümanlara fiilî olarak eziyet edenler arasında bulunmadı. Hz. Muhammed’in gençlik yıllarında onun Mekke’de sahip olduğu siyasî nüfuz, etkili bir görevde veya makamda bulunmasından değil Ümeyye’nin zenginlik ve nüfuzuyla kendi şahsî kabiliyetinden kaynaklanıyordu.
Hicretten iki yıl sonra Ebû Süfyân’ın riyâsetinde Suriye’den gelmekte olan bir ticaret kervanı Hz. Peygamber’in emriyle müslümanlar tarafından ele geçirilmek istendi. Bunu haber alan Ebû Süfyân kervanın yolunu değiştirerek müslümanların takibinden kurtuldu ve Mekke’ye ulaştı. Fakat bu olay, Kureyş’in lideri Ebû Cehil’in tahrikleriyle Bedir Savaşı’na sebep oldu. Ebû Cehil’in bu savaşta öldürülmesi üzerine Ebû Süfyân Mekke müşriklerinin reisi oldu. Kureyş, Bedir mağlûbiyetinin intikamını bir an önce alma görevini ona verdi ve bu savaşa sebep olan Suriye kervanındaki malları müslümanlara karşı yapılacak savaşın masraflarına tahsis etti.
Bedir’in intikamını almadıkça yıkanmayacağına yemin eden Ebû Süfyân, hicretin 3. yılı Şevval ayı ortalarında (Mart 625) cereyan eden Uhud Savaşı’na müşrik ordusunun kumandanı olarak katıldı. Karısı Hind bint Utbe de diğer Kureyş kadınlarıyla birlikte def çalarak orduyu savaşa teşvik ediyordu. Bu savaşta müşrikler, parlak bir zafer elde edememekle beraber Hz. Peygamber’in amcası Hamza’nın Vahşî tarafından şehid edilmesi sebebiyle bir ölçüde intikam duygularını tatmin etmiş oluyorlardı. Hind de aynı intikam duygusuyla Hz. Hamza’nın ciğerini çıkarıp ağzında çiğnemişti. Ebû Süfyân Hendek Gazvesi’nde de Kureyş’in kumandanlığını yaptı. Onun bu liderlik görevinin Mekke’nin fethine kadar sürdüğü, müslümanlara karşı yapılan hareketlerde en üst seviyede rol aldığı görülmektedir.
Hz. Peygamber’in, Bizans İmparatoru Herakleios’u İslâm’a davet etmek üzere Dihye b. Halîfe el-Kelbî’yi Suriye’ye gönderdiği günlerde (Muharrem 7 / Mayıs 628) Ebû Süfyân da otuz kişilik bir ticaret kafilesiyle birlikte Suriye’ye gitmişti. Herakleios Kudüs’te (bazı rivayetlere göre Humus’ta) iken Resûlullah’ın mektubunu alınca onun kavmine mensup biriyle görüşmek istediğini söyledi. O sırada Gazze’de bulunan Ebû Süfyân ve kafiledeki arkadaşları imparatorun isteği üzerine Kudüs’e getirildiler. Soyunun Resûl-i Ekrem’e yakınlığı sebebiyle Ebû Süfyân ile görüşmeyi tercih eden Herakleios ona Hz. Peygamber’in soyu, ahlâkı, Müslümanlığı kabul edenlerin sosyal durumu, sayılarının çoğalıp çoğalmadığı, müslüman olduktan sonra dinden dönenlerin bulunup bulunmadığına dair, ayrıca neleri emrettiği, onunla yaptıkları savaşlarda kimin galip geldiği gibi hususlarda çeşitli sorular sordu. Ebû Süfyân’ın, ona gerçek dışı bilgiler vermeyi arzu ettiği halde yalan söylediğinin duyulmasından korktuğu için doğru cevaplar vermek zorunda kaldığı rivayet edilir (ayrıca bk. HERAKLEİOS).
YanıtlaSilMekkeliler’in Benî Bekr’e yardım ederek müslümanlarla yaptıkları anlaşmayı bozmaları üzerine Hz. Peygamber de müttefiki Huzâa kabilesine yardım vaad etti. Bu durum Kureyşliler’i telâşa düşürdü; reisleri Ebû Süfyân’ı Medine’ye göndererek anlaşmayı yenilemek istediler. Fakat Ebû Süfyân, Medine’de Hz. Peygamber’in hanımı olan kızı Ümmü Habîbe dahil hiç kimseden ilgi görmedi. Bu durum onun Kureyşliler nezdindeki itibarının sarsılmasına yol açtı. Mekke’yi fethetmek üzere harekete geçen İslâm ordusu Mekke yakınında Cuhfe’de karargâh kurunca Ebû Süfyân çocukluk arkadaşı Abbas b. Abdülmuttalib’in ısrarlarıyla Hz. Peygamber’in huzuruna çıktı ve İslâmiyet’i kabul etmek zorunda kaldı. Hz. Peygamber de fetih günü Mekke’de Ebû Süfyân’ın evine sığınanlara eman verileceğini bildirerek onu taltif etti. Ebû Süfyân’ın bunu Mekkeliler’e bizzat duyurması herkesten önce karısı Hind’in sert tepkisine yol açtı.
Ebû Süfyân’ın müslüman olduktan sonra katıldığı Huneyn Gazvesi’nin ilk safhasında müslüman öncü birliklerinin yenilmesine sevinmesi (İbn Hişâm, II, 443) İslâmiyet’i henüz gönülden kabul etmediğini göstermektedir. Hz. Peygamber, bu savaşta elde edilen ganimeti paylaştırırken müellefe-i kulûbdan olan Ebû Süfyân’a 100 deve ile 40 ukıyye gümüş verdi. Oğulları Yezîd ile Muâviye de bu gruptan kabul edilerek kendilerine 100’er deve verildi. Bir şehir devletinin başkanlığından normal bir vatandaş durumuna düşen Ebû Süfyân’a ve oğullarına gösterilen bu ilgi onları çok memnun etti.
Ebû Süfyân Tâif Muhasarası’na da katıldı ve bu sırada bir gözünü kaybetti. 9. (630) yılda Necranlılar’la yapılan anlaşmanın şahitleri arasında yer alan Ebû Süfyân, Belâzürî’ye göre şartsız teslim olan Cüreş şehrine vali tayin edildi (Fütûh, s. 84); Hz. Ebû Bekir döneminde ise Necran âmilliğinde de bulundu (a.e., s. 150). Hz. Peygamber’in vefatı sırasında Ebû Süfyân Mekke’de bulunuyordu. İbn İshak’a göre Resûl-i Ekrem onu Mekke yakınlarındaki Kudeyd’de bulunan Menât putunu yıkmakla görevlendirmişti. Hz. Ebû Bekir’in halife olmasına karşı çıkan Ebû Süfyân daha sonra ona biat etti. Yetmiş yaşlarında iken Suriye’nin fethine gönderilen orduya katıldı. Yermük Savaşı’nda oğlu Yezîd’in idaresinde askerleri cesaretlendirmek için gayret sarfetti. Taberî onun gözünü bu savaşta kaybettiğini söylemektedir (Târîḫ, I, 2101). Zehebî’ye göre ise gözlerinden birini Tâif Muhasarası’nda, diğerini de Yermük’te kaybetmiştir (Aʿlâmü’n-nübelâʾ, II, 106).
Ebû Süfyân 31’de (651-52) Medine’de vefat etti. Onun 30 (650-51), 32 (652-53) ve 34 (654-55) yıllarında öldüğünü söyleyenler de vardır.
YanıtlaSilHz. Peygamber’in kâtipleri arasında yer aldığı söylenen Ebû Süfyân (M. Mustafa el-A‘zamî, s. 39) Resûl-i Ekrem’den bazı hadisler rivayet etmiştir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, VIII, 105). Kendisinden, Herakleios ile yaptığı konuşmayı rivayet eden İbn Abbas’tan başka oğlu Muâviye ve Kays b. Ebû Hâzim’in de rivayette bulunduğu bilinmektedir.
Sünnî kaynakları Ebû Süfyân’ın İslâmiyet’i kabul ettikten sonra samimi bir müslüman olduğunu belirttiği halde daha ziyade Şiî müellifler bunun aksini iddia ederler. Hatta onun bir münafık ve zındık olduğunu, Hz. Peygamber’e inanmadığını, lâedriyye mezhebini benimsediğini ileri sürenler de vardır (Ali Sâmî en-Neşşâr, I, 198). Süleyman Essop Dangor, Ebû Süfyân hakkında bilgi veren bazı tarihçilerin ona karşı düşmanca davrandıklarını ve objektif bilgi vermediklerini söyler (el-ʿİlm, s. 60). Ebû Süfyân’ın ilerlemiş yaşına rağmen Suriye’deki fetihlere katılması, Yermük’te müslüman askerleri cesaretlendirmesi onun aleyhindeki iddiaların kasıtlı olduğunu göstermeye yeterlidir. Ayrıca Sünnî kaynaklarının, İslâmiyet’i gönülden benimsemeyen bir kişinin daha sonra samimi bir müslüman olduğunu kaydetmeleri de mümkün görünmemektedir.
BİBLİYOGRAFYA
Wensinck, el-Muʿcem, VIII, 105.
Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 6.
Vâkıdî, el-Meġāzî, bk. İndeks.
İbn Hişâm, es-Sîre, I, 147, 264, 295, 417; II, 50, 60, 67, 75-77, 93-94, 214, 215, 395-397, 400, 402-403, 443, 492-493, ayrıca bk. İndeks.
İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, VIII, 44, 99, 236.
Zübeyrî, Nesebü Ḳureyş, s. 121-122.
Câhiz, el-ʿOs̱mâniyye (nşr. Abdüsselâm M. Hârûn), Kahire 1374/1955, s. 60, 71, 72, ayrıca bk. İndeks.
İbn Kuteybe, el-Maʿârif (Ukkâşe), s. 342, 575, 586.
Belâzürî, Ensâb, IV/I, s. 1 vd.
a.mlf., Fütûh (Fayda), s. 84, 150, ayrıca bk. İndeks.
Taberî, Târîḫ (de Goeje), I, 1345 vd., 1364, 1418, 1437 vd., 1458, 1533, 1633, 1827, 2101.
İbn Hazm, Cemhere, s. 274.
İbn Abdülber, el-İstîʿâb, II, 183-184.
İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ġābe, III, 12-13.
İbn Hudeyde el-Ensârî, el-Miṣbâḥu’l-muḍî fî küttâbi’n-nebiyyi’l-ümmî (nşr. Muhammed Azîmüddin), Beyrut 1405/1985, I, 108-109.
Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, II, 105-107.
a.mlf., Târîḫu’l-İslâm: ʿAhdü’l-ḫulefâʾi’r-râşidîn, s. 368-370.
İbn Hacer, el-İṣâbe, II, 178-180.
a.mlf., Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IV, 411-412.
L. Caetani, İslâm Tarihi (trc. Hüseyin Cahid), İstanbul 1924-27, VII, 43, 103.
Yahyâ Muhammed el-Hârisî, Ebû Süfyân b. Ḥarb fi’l-Câhiliyye ve’l-İslâm, Cîzân 1973.
Ali Sâmî en-Neşşâr, Neşʾetü’l-fikri’l-felsefî fi’l-İslâm, Kahire 1977, I, 198; II, 31.
Muhammed Hıdır Hüseyin, Naḳżu kitâb fi’ş-şiʿri’l-câhilî (nşr. Ali Rızâ et-Tunûsî), [baskı yeri yok] 1977 (Dâru Hassân), s. 151-153.
Bedrân, Tehẕîbü Târîḫi Dımaşḳ, Beyrut 1379/1979, VI, 390-409.
M. Mustafa el-A‘zamî, Küttâbü’n-nebî, Riyad 1401/1981, s. 39.
Mustafa Fayda, İslâmiyetin Güney Arabistan’a Yayılışı, Ankara 1982, s. 30, 64.
Abbas el-Kummî, el-Künâ ve’l-elḳāb, Beyrut 1403/1983, I, 88-93.
Muhammed Câsim el-Meşhedânî, Mevâridü’l-Belâẕürî, Mekke 1986, I, 197-198.
Süleyman Essop Dangor, “Abū Sufyān: Study of the Sources”, el-ʿİlm, IX, Westville 1409/1989, s. 54-60.
W. Montgomery Watt, “Abū Sufyān b. Ḥarb”, EI2 (Fr.), I, 155-156.
TÂBİRNÂME
YanıtlaSilتعبيرنامه
Rüya tabiriyle ilgili eserlerin genel adı.
Muhammed b. Hasan b. Ali’nin Taʿbîrnâme adlı eserinin ilk iki sayfası (Süleymaniye Ktp., Mihrişah Sultan, nr. 177)Muhammed b. Ahmed Bursevî’nin Ta‘bîrnâme adlı eserinin ilk iki sayfası (Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 1327)
İlişkili Maddeler
RÜYA
Tâbir ilminin geniş yer tuttuğu eserlerden
MUKADDİME
İbn Haldûn’un (ö. 808/1406) tarih felsefesini, içtimaî ve beşerî ilimleri temellendirdiği toplum metafiziğine dair eseri.
Müellif:
VİLDAN S. COŞKUN, ORHAN ŞAİK GÖKYAY
Sözlükte “bir kenarından diğer kenarına geçmek; rüyayı yorumlamak” anlamlarındaki abr kökünden türeyen ta‘bîr İsmâil Hakkı Bursevî tarafından “uykuda görülen hayalî şekillerden (sûret), dışta meydana gelen enfüsî ve âfâkî durumlardan örneklere sahip şekillere geçmek” diye tanımlanmıştır (Rûḥu’l-beyân, IV, 266). Rüyalarda görülen şeylerin neleri sembolize ettiğini açıklayan ilme tâbir (ilm-i ta‘bîr, ilm-i ta‘bîr-i rü’yâ), rüyaları yorumlayanlara muabbir denir. Bu konuda yazılan eserler de ta‘bîr-nâme, ta‘bîrât-ı vukūât, ta‘bîrât-ı rü’yâ, rü’yâ-nâme, vâkıa-nâme, segir-nâme, güzâriş-nâme gibi adlarla anılır. İbn Haldûn’un Muḳaddime, Taşköprizâde’nin Mevzûâtü’l-ulûm ve Kâtib Çelebi’nin Keşfü’ẓ-ẓunûn adlı eserlerinde tâbir ilmi ve literatürü geniş yer tutar. Bu ilim, önceden tedbir alma veya müjdeleme bakımından dünya ve âhiret için muteber olan dinî ilimlerden sayılmıştır. Tarihi Asurlular’a (m.ö. 5000) uzanan tâbirnâmeler eski Mısır, Hindistan ve Yunan medeniyetlerinde de mevcuttur. Kâtib Çelebi Keşfü’ẓ-ẓunûn’da Aristo, Eflâtun, Öklid, Batlamyus ve Câlînûs (Galen) gibi şahsiyetlere ait rüyalardan ve tabirlerinden söz eden eserleri kaydeder. Antik rüya tabirciliğinin önemli eseri olan Artemidor’un Oneirokritikon’u Arapça’ya çevrilince İslâm rüya tabirciliği bundan etkilenmişti. Talmud’un son kısmındaki rüyalarla ilgili paragraflar yahudi kültüründe rüya ve tabirin önemli olduğunu göstermektedir (“Berakoth”, s. 338-341). İncil’de de rüyanın önemine işaret edilmiş ve birçok hıristiyan rüya tabircisi yetişmiştir.
İslâm dininde rüya tabirine önem verildiği Kur’an’da ve hadislerde yer alan bilgilerden anlaşılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Yûsuf’a rüya yorumunun öğretildiği (Yûsuf 12/6, 21), Hz. İbrâhim ile Ya‘kūb ve Yûsuf’un gördükleri rüyaları tabir edip ona göre hareket ettikleri (Yûsuf 12/4-6; es-Sâffât 37/102) belirtilir. Hz. Yûsuf’un rüyasını babası Ya‘kūb’un yorumlaması, Hz. Yûsuf’un zindandayken iki gencin ve daha sonra Mısır kralının rüyalarını tabir edişi de Kur’an’da haber verilmektedir (Yûsuf 12/6, 36-37, 41-49, 100). Resûl-i Ekrem’e ilk vahyin sâlih rüya şeklinde gelmesi hadis kitaplarında da rüya ve tabirin yer almasına vesile olmuştur (bk. RÜYA). Rüya tabirinde Hz. Ebû Bekir ile kızı Esmâ, Saîd b. Müseyyeb ve İbn Sîrîn’in adları öne çıkmıştır (Kettânî, I, 199-200; II, 347, 444).
İlk tâbirnâmelerin büyük bir kısmı günümüze ulaşmamakla birlikte yine de İslâm dünyasında bu konudaki literatür oldukça zengindir. İbn Sîrîn’in Kitâbü’l-Cevâmiʿi (Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 936; İzmirli İsmail Hakkı, nr. 1500; Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, nr. 1170), Ca‘fer es-Sâdık’ın Kitâb fî taʿbîri’r-rüʾyâ’sı (İÜ Ktp., AY, nr. 4646), İbn Kuteybe’nin Taʿbîrü’r-rüʾyâ’sı (Şam 2001), İbn Ebü’d-Dünyâ’nın er-Rüʾyâ’sı (Taʿbîrü’r-rüʾyâ), Nasr b. Ya‘kūb ed-Dîneverî’nin et-Taʿbîrü’l-Ḳādirî fi’l-aḥlâm’ı (Beyrut 1997) bunlardandır. XI ve XIV. yüzyıllar arasında çok sayıda tabircinin adından ve eserinden bahsedilmektedir. Hasan b. Hüseyin el-Hallâl, Ṭabaḳātü’l-muʿabbirîn’de 7500 tabircinin ismini vererek bunlardan 600 kişiyi eserleriyle birlikte tanıtmıştır (Yüksel, s. 93-94). Bu dönemde kaleme alınan tâbirnâmeler arasında Ziyâeddin İbnü’l-Esîr’in Eyyûbî sarayında iken yazdığı eserle Fettâhî’nin manzum Kitâb fî maʿrifeti’l-ḥiyel’i (TSMK, III. Ahmed, nr. 3472), Ebû Tâhir İbrâhim b. Yahyâ b. Gannâm’ın Dürretü’l-aḥlâm fî taʿbîri’l-menâm’ı (Beyazıt Devlet Ktp., Bayezid, nr. 3922), Zeynüddin İbnü’l-Verdî’nin manzum Elfiyye’si (Bulak 1285),
Halîl b. Şâhin’in el-İşârât fî ʿilmi’l-ʿibârât’ı (İÜ Ktp., AY, nr. 35; Süleymaniye Ktp., Beşir Ağa, nr. 128), Abdülganî en-Nablusî’nin 1684’te alfabetik olarak düzenlediği Taʿṭîrü’l-enâm fî taʿbîri’l-menâm’ını (Kahire 1275) saymak mümkündür. İslâm kültüründe Hz. Ya‘kūb ile Dânyâl’in muabbir oldukları kabul edilmektedir. Abbâsî Halifesi Mehdî-Billâh döneminde (775-785) her şeyi iyiye yorma ve tabircileri ödüllendirme yaygın hale gelmiştir (Schimmel, s. 68). Öte yandan muabbirlerin çeşitli ilimleri bilmesi, dinler, mezhepler ve topluluklarla ilgili âdet ve gelenekler hakkında bilgi sahibi olması gerektiği ileri sürülmüştür.
YanıtlaSilTürk kültüründe rüya ve tabir hem İslâmiyet’ten önce hem de sonraki dönemde büyük önem taşımıştır. Uygur Türeyiş, Oğuz Kağan ve Dede Korkut destanlarında rüya önemli bir unsur olarak yer almıştır (Tören, XX [1997], s. 416). Kutadgu Bilig’de rüya tabiriyle ilgili müstakil bir bölüm vardır (4366-4375. beyitler). Türk edebiyatındaki tâbirnâmelerin çoğu Arapça’dan tercümedir. İbn Sîrîn ve Ca‘fer es-Sâdık’ın tâbirnâmeleri Türkçe’ye ilk çevrilenlerdir (Erdoğan, Türkçe Rüya Tâbirnâmeleri ve İbn-i Sîrîn’den Tercüme Edilen Bir Tâbirnâme, s. 3). Ayrıca Özbekçe, Başkırtça ve diğer Orta Asya dillerinde tâbirnâmeler yazılmıştır (Schimmel, s. 29). Agâh Sırrı Levend tâbirnâmeleri edebî türler arasında didaktik eser olarak kabul eder. Başvuru kitabı olarak kullanıldıklarından sade bir dille yazılan bu eserler söz varlığı ve halk inançları bakımından zengin kaynaklardır. Manzum olanlarına rastlanmakla birlikte tâbirnâmelerin çoğu mensurdur. Bu eserler müstakil kitaplar halinde veya kıyafetnâme yahut tasavvufî bir eser içerisinde derkenar ya da bölüm şeklinde bulunabilir. Cönk, mecmua ve risâlelerin içinde de rüya tâbirlerine yer verilir. Nitekim Tûtînâme ve binbir gece masalları rüya unsurları içerir. Tâbirnâmelerin ekserisi tasavvufî mahiyettedir (DİA, XXXV, 309-310). Meselâ Halvetîlik’te rüyaya büyük önem verilir. Bu türden tâbirnâmeler arasında rüya günlükleri (Schimmel, s. 29) ve gördükleri rüyaları mektupla şeyhlerine bildiren dervişlerin aldıkları cevaplardan meydana gelenleri vardır. Üsküplü Asiye Hatun’un 1640’ta yazdığı eser bu türdendir (Kafadar, s. 123-191). Rüyaların günlük hayatla ilgisi Aşçı İbrâhim Dede’nin XIX. yüzyıla ait eserinden öğrenilmektedir (Aşçı Dede’nin Hatıraları: Çok Yönlü Bir Sufinin Gözüyle Son Dönem Osmanlı Hayatı [haz. Mustafa Koç - Eyüp Tanrıverdi], İstanbul 2006).
Tâbirnâmeler hangi medeniyet dairesinde yazılmış olursa olsun Nablusî’nin eserinin çevirileri ya da ondan esinlenmiş olanlar dışında, yapı bakımından genellikle aynı şemaya sahiptir (Schimmel, s. 25). Buna göre tâbirnâmeler iki bölümden oluşur. Birinci bölümde İslâm’da rüyanın yeri, rüya çeşitleri, tabirin yapılacağı vakitler ve şartları, kimlerin rüyalarının daha makbul olacağı gibi ön bilgiler yer alır; bunlar kıssalar ve menkıbelerle desteklenir. İkinci bölümde rüyalarda görülen şeylerin mânaları anlatılır. Tâbirnâmelerin sonunda genellikle “segirnâme” veya “ihtilâcnâme” gibi bir fal çeşidi sayılabilecek bölümler bulunur (Erdoğan [Öztürk], sy. 4 [1995], s. 71-72). Mecmualarda ve cönklerdeki tâbirnâmelerde ise doğrudan rüya tabirine geçilir. Türk edebiyatında tâbirnâmelere özel bir önem verildiği bunların kütüphanelerdeki nüshalarının çokluğundan anlaşılmaktadır. Millî Kütüphane’deki kırk civarında tâbirnâme yanında Süleymaniye Kütüphanesi’nde ikisi Farsça, yedisi Arapça, geri kalanları Türkçe’ye tercüme yoluyla girenler olmak üzere biri manzum yetmiş kadar tâbirnâme tesbit edilmiştir. Türkçe tâbirnâmeler üzerinde çalışan Arzu Erdoğan, Süleymaniye ve Nuruosmaniye kütüphanelerinde müstakil ya da başka bir eser içinde yirmi yedi kadar tâbirnâme nüshası tesbit etmiştir.
YanıtlaSilHükümdarlar adına yazılmış Türkçe iki tâbirnâmeden biri XIV. yüzyıl şairlerinden Ahmed-i Dâî’nin Germiyanoğlu II. Yâkub Bey için kaleme aldığı Tercüme-i Kitâbü’t-Ta‘bîrnâme’dir (Kitâbü’t-Ta‘bîr, Ta‘bîrnâme-i Türkî). Eser Ebû Bekir b. Abdullah el-Vâsıtî’nin Arapça kitabından Farsça’ya aktarılmış ve Farsça’dan oldukça sade bir dille Türkçe’ye çevrilmiştir. Burada ebced hesabının unutulmuş rüyaların bulunup yorumlanmasında nasıl kullanılacağı da açıklanmıştır. Tâbirnâmenin bilinen iki nüshası vardır (Süleymaniye Ktp., Hekimoğlu Ali Paşa, nr. 588; İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Muallim Cevdet, nr. O. 26). İkinci eser, Hubeyş et-Tiflisî’nin Sultan II. Kılıcarslan adına telif ettiği Kâmilü’t-taʿbîr’in Türkçe tercümesidir. Mukaddimede verilen bilgiye göre rüyaların harf sırasıyla ele alındığı, altı eserden yararlanılarak yazılan kitap Sultan II. Murad tarafından beğenilmiş ve Farsça’dan Türkçe’ye tercüme ettirilmiştir. Eserin nüshaları Süleymaniye (Ayasofya, nr. 1732) ve Topkapı Sarayı Müzesi (Revan Köşkü, nr. 1769) kütüphanelerinde bulunmaktadır (ayrıca bk. HUBEYŞ et-TİFLİSÎ). Osmanlı sahasında Seyyid Süleyman (Ahmet Yaşar Zengin, Seyyid Süleyman’ın Tâbirnâmesi Üzerine Bir Çalışma [yüksek lisans tezi, 1997], Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü); Muhyiddin İbnü’l-Arabî (Bedreddin Habiboğlu, Tâbirnâme-i Muhyiddin-i Arabî’nin Transkripsiyonu [yüksek lisans tezi, 1990], AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); İbn Sîrîn, Abdülganî en-Nablusî ve Niyâzî-i Mısrî’nin eserleri en meşhur tâbirnâmelerdir. Arzu Erdoğan İbn Sîrîn’in eseri üzerine yüksek lisans tezi hazırlamış ve çalışmasında 1947-1987 yılları arasında yayımlanmış matbu tâbirnâmelere de yer vermiştir. Faruk Meral’in tâbirnâmeler (Tâbirnâmeler Üzerine Bazı Araştırmalar, 1996, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) ve Sadi Yılmaz’ın Kitâbü’t-Ta‘bîr’le ilgili yüksek lisans çalışmaları bulunmaktadır (bk. bibl., tâbirnâmelere dair daha ayrıntılı bilgi ve literatür için bk. Schimmel, bibl.).
BİBLİYOGRAFYA
İsmâil Hakkı Bursevî, Rûḥu’l-beyân, İstanbul 1330, IV, 266; Yahyâ Âgâh b. Sâlih el-İstanbulî, Mecmûatü’z-Zarâif Sandûkatü’l-Maârif: Tarikat Kıyafetlerinde Sembolizm (haz. M. Serhan Tayşi - Ülker Aytekin), İstanbul 2002, s. 263-281; M. Abdülhay el-Kettânî, Hz. Peygamber’in Yönetimi: et-Terâtîbu’l-idâriyye (trc. Ahmet Özel), İstanbul 2003, I, 199-200; II, 347, 444; “Berakoth”, The Babylonian Talmud: Zera‘im (ed. Rabbi Epstein), London 1978, s. 338-341; Arzu Erdoğan [Öztürk], Türkçe Rüya Tâbirnâmeleri ve İbn-i Sirin’den Tercüme Edilen Bir Tâbirnâme (yüksek lisans tezi, 1993), MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, s. 2-33; a.mlf., “Türkçe Yazma Tâbir-nâmeler”, Bir: Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, sy. 4, İstanbul 1995, s. 71-76; Mustafa Tatcı - Halil Çeltik, Türk Edebiyatında Tasavvufî Rüya Tâbirnâmeleri, Ankara 1995, s. XXVI-XXX; Hasan Avni Yüksel, Türk-İslâm Tasavvuf Geleneğinde Rüya, İstanbul 1996, tür.yer.; Hatice Tören, “Ta‘bir-nâme”, TM, XX (1997), s. 415-452; Fikret Turan, “Eski Bir Türkçe Tâbirnâmede Ebced Hesabı”, Bir: Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, sy. 9-10 (1998), s. 671-684; Sadi Yılmaz, Kitâbü’t-Ta‘bîr (Ta‘bîrnâme-i Türkî) (yüksek lisans tezi, 1998), MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, s. VII-VIII; A. Schimmel, Halifenin Rüyaları: İslâm’da Rüya ve Rüya Tâbiri (trc. Tûba Erkmen), İstanbul 2005, s. 17-31, 68; Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken, İstanbul 2009, s. 123-191; Ramazan Hûb, Hazreti Danyal, İstanbul 2009, s. 27; N. Bland, “On the Muhammedan Science of Tâbir, or the Interpretation of Dreams”, JRAS, XVI (1856), s. 118-171; Kadriye Yılmaz - Kâmile Çetin, “Niyazi-i Mısrî’nin Ta‘bîrât’ül Vâkı‘ât Adlı Tâbirnâmesinde Rüyaların Dili”, Turkish Studies, II/4 (2007), s. 1067-1076; M. Nazif Şahinoğlu, “Ta‘bir”, İA, XI, 603-604; Süleyman Uludağ, “Rüya”, DİA, XXXV, 309-310; “Tâbir”, TDEA, VIII, 191.
İSTİKAMET
YanıtlaSilالاستقامة
Kişinin her türlü aşırılıktan sakınarak doğruluk üzere bulunması anlamında ahlâk ve tasavvuf terimi.
İlişkili Maddeler
FAZİLET
İnsanın iyilik yapmasını ve kötülükten uzak durmasını sağlayan ruhî yetenekler için kullanılan bir ahlâk terimi.
İTİDAL
Duygu, düşünce, ahlâk ve davranışlardaki denge anlamında bir terim.
Müellif:
SÜLEYMAN ULUDAĞ, MUSTAFA ÇAĞRICI
Sözlükte “doğru, düzgün, dengeli, sabit ve kararlı olma” gibi anlamlara gelen kavm kökünden masdar olan istikāmet “doğruluk, dürüstlük, adalet, itidal, itaat, sadakat ve dürüstçe yaşama” mânalarında kullanılmaktadır (Dozy, II, 432). Arapça sözlüklerde istikamet kelimesiyle ilgili olarak genellikle “dinî ve ahlâkî hükümlere uygun bir hayat sürme, her türlü aşırılıktan sakınma, Allah’a itaat edip Hz. Muhammed’in sünnetine uyma” şeklinde özetlenebilecek açıklamalar yapılmıştır. Bazı âyet ve hadislerde geçen kayyim (kayyime) kelimesinin “istikamet” anlamında olduğu ifade edilmektedir. Buna göre “ed-dînü’l-kayyim” (meselâ bk. et-Tevbe 9/36; Yûsuf 12/40; er-Rûm 30/30, 43) “herhangi bir eğrilik, yanlışlık içermeyen, haktan ayrı bir yönü bulunmayan doğru (müstakim) din”, “kütübün kayyime” tabiri de (el-Beyyine 98/3) “doğruyu yanlıştan ayıran hak (müstakim) kitaplar” mânasındadır (Lisânü’l-ʿArab, “ḳvm” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ḳvm” md.). Râgıb el-İsfahânî, istikamet kelimesinin düz bir çizgi gibi dosdoğru yol hakkında kullanıldığını ve bundan dolayı hak ve hakikat yoluna “sırât-ı müstakîm” denildiğini ifade ettikten sonra istikametin insanla ilgili olarak “dosdoğru yol üzerinde sapmadan ilerleme” demek olduğunu belirtir (el-Müfredât, “ḳvm” md.). Bazı kaynaklarda istikametin, i‘vicâc ile (eğri büğrü olma, yoldan sapma) birlikte ve bunun karşıtı olarak da kullanıldığı görülmektedir (meselâ bk. et-Taʿrîfât, “el-İstiḳāme” md.; Müsned, III, 96; Tirmizî, “Zühd”, 61).
Kur’ân-ı Kerîm’de dokuz âyette istikamet masdarından fiiller yer almakta; ayrıca yirmi ikisi “sırât” (yol; meselâ bk. el-Fâtiha 1/6-7), ikisi “kıstâs” (ölçü; el-İsrâ 17/35; eş-Şuarâ 26/182), biri “hüdâ” (gidiş; el-Hac 22/67), biri de “tarîḳ” (yol; el-Ahkāf 46/30) kelimeleriyle birlikte olmak üzere yirmi altı âyette aynı kökten müstakīm kelimesi geçmektedir. Hadislerde de hem istikamet kelimesi hem de aynı kökten fiil ve isimler yer almaktadır (Wensinck, el-Muʿcem, “ḳvm” md.). Bütün bunlarda kelimenin kökündeki “doğruluk, aşırılıklardan uzaklık, sebat ve kararlılık” anlamlarının korunduğu görülür. “Rabbimiz Allah’tır” dedikten sonra istikamet sahibi olanları övgüyle anan iki âyetteki (Fussılet 41/30; el-Ahkāf 46/13) istikamet kelimesi tefsir kitaplarında “samimi ve kararlı bir imanla hak ve hayır yolunda istikrarlı, dengeli bir hayat sürdürme” şeklinde açıklanmaktadır. Sahâbeden birinin Hz. Peygamber’den kendisine, başka bir öğüde ihtiyacı kalmayacak değerde bir öğütte bulunmasını istemesi üzerine Resûl-i Ekrem ona, “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol!” demiştir (Müsned, III, 413; IV, 385; Müslim, “Îmân”, 62). Bu âyet ve hadisteki istikamet kelimesinin öncelikle tevhid inancında kararlılığı ifade ettiği belirtilmektedir. Nitekim Taberî’nin zikrettiği bir rivayette Resûlullah bu âyeti okuduktan sonra, “Rabbimiz Allah’tır” diyerek iman eden insanların önemli bir bölümünün daha sonra küfre döndüğünü söylemiş, ardından da şöyle demiştir: “Her kim imanla ölürse işte o istikamet sahibi olanlardandır.”
YanıtlaSilFahreddin er-Râzî’nin tesbitine göre Fussılet sûresinin 41. âyetinin yorumuna dair değişik görüşler ileri sürülmüşse de âyetin, “Rabbimiz Allah’tır diyenler” bölümünün iman ve ikrarla, “istikamet sahibi olanlar” bölümünün de iyi ve güzel işlerle ilgili olduğunu düşünmek daha isabetlidir. Râzî, bu âyeti açıklarken insanın mânevî bakımdan yetkinlik kazanabilmesi için kesin bilgi ve iyi davranışa sahip olması gerektiği yolundaki yaygın anlayışı hatırlattıktan sonra bütün bilgilerin başında Allah’ı bilmenin (mârifetullah) geldiğini, şu halde söz konusu âyete göre insanın yetkinliğinin Hakk’ın zâtını tanıyıp O’nun yolunda bulunmaya, bu yolda iyilik etmeye bağlanmış olduğunu belirtir. Bütün iyi davranışların vazgeçilmez şartı, ifrat ve tefrite sapmadan istikrarlı ve dengeli bir şekilde orta yolu takip etmektir. “Böylece sizi orta bir ümmet yaptık” (el-Bakara 2/143); “Bizi dosdoğru yola ilet” (el-Fâtiha 1/6) meâlindeki âyetlerde olduğu gibi bu âyetteki “istikamet sahibi olanlar” ifadesinde de bu husus dile getirilmiştir (Mefâtîḥu’l-ġayb, XXVII, 121-122; XXVIII, 12).
Grek kaynaklı felsefe kültürünün gelişmeye başladığı dönemlerden itibaren İslâm ahlâk kültüründe benimsenen “Fazilet iki aşırılığın ortasıdır” şeklindeki sözün de etkisiyle istikamet kavramının bütün ahlâkî davranışlara ölçü oluşturacak bir kapsam genişliğine ulaştığı görülmektedir. Buna göre istikamet sahibi insan bütün davranışlarında aşırılıklardan uzak kalan, dengeli ve ılımlı bir hayat tarzını kararlı bir biçimde sürdüren kimsedir. Ancak hayat boyunca her durumda istikamet çizgisinden sapmadan yaşamanın güçlüğü de kabul edilmiş ve bundan dolayı insanlardan mutlak bir istikametten ziyade imkân ölçüsünde istikamet sahibi olmalarını beklemenin daha gerçekçi olacağı düşünülmüştür. Gazzâlî, iki aşırılık arasındaki orta çizginin “kıldan ince kılıçtan keskin” olduğunu ifade ettikten sonra iki aşırılıktan birine sapmadan dosdoğru çizgide ilerlemenin neredeyse imkânsız olduğunu, bu sebeple Kurân-ı Kerîm’de (Meryem 19/71-72) sırât-ı müstakîme yakınlığın kurtuluş için yeterli görüldüğünü belirtir ve şöyle der: “İstikametin zorluğundan dolayı her mümin kulun günde on yedi defa (beş vakit namazın farzlarında), ‘Bizi sırât-ı müstakîme ilet!’ (el-Fâtiha 1/6) diyerek dua etmesi gerektiği ifade edilmiştir” (İḥyâʾ, III, 63-64).
Kaynaklarda yer alan bir rivayete göre (meselâ bk. a.g.e., III, 64; Nevevî, II, 9) Hz. Peygamber’in kendisini yaşlandırdığını belirttiği (Tirmizî, “Tefsîr”, 56/6) ağır yükümlülüklerden biri de, “Sana emredildiği şekilde istikamet sahibi ol!” (Hûd 11/112) buyruğu olmuştur. Fahreddin er-Râzî, bu emrin itikadî ve amelî hükümlerin tamamını kapsadığına işaret ederek bu konularda her türlü aşırılıktan uzak bir şekilde yaşamanın güçlüğüne dikkat çeker. Ona göre Resûl-i Ekrem’e, aynı zamanda İslâm dininin çok önemli bir ilkesinin ortaya konduğu bu âyettekinden daha ağır görev yükleyen başka bir âyet inmemiştir (Mefâtîḥu’l-ġayb, XVIII, 70-71). Şehâbeddin es-Sühreverdî, tasavvufî makamlardan geçmedikçe bu âyette belirtilen istikamete ulaşmanın mümkün olmadığını söyler (ʿAvârifü’l-maʿârif, s. 53).
En‘âm sûresinde (6/151-153) Allah’a ortak koşmamak, ana babaya iyilik etmek, evlâtların canına kıymamak, kötülük ve iffetsizlikten uzak durmak, hayata saygılı olmak, yetim malına yaklaşmamak, ölçü ve tartıda dürüst olmak, doğru konuşmak, Allah’a verilen ahde vefa göstermek şeklindeki başlıca dinî ve ahlâkî ödevler sıralandıktan sonra bunun Allah’ın dosdoğru (müstakim) yolu olduğu, başka yollara sapmadan bu yolda yürümek gerektiği bildirilmektedir. Müfessirler buradaki istikamet kavramı hakkında, “İslâm dışı her türlü inançtan ve sünnete aykırı düşünce ve davranışlardan, bid‘at ve hurafelerden uzak durarak Kur’an ve Sünnet hükümlerine göre yaşamak” anlamına gelecek şekilde açıklamalar yapmışlardır (meselâ bk. Kurtubî, VII, 135-142). İbn Hacer el-Askalânî’nin kanaatine göre istikamet kelimesinin bu âyetteki kullanımına dayanarak Huzeyfe b. Yemân kārîlere (hâfız) sorumluluklarını hatırlatırken, “İstikamet sahibi olunuz, o zaman herkesten önde bulunursunuz; eğer sağa sola yalpalarsanız tam bir dalâlete saptınız demektir” şeklinde uyarıda bulunmuştur (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 2). Bu rivayetteki istikameti İbn Hacer “fiil ve terk olarak Allah’ın emrine sımsıkı sarılmak” (Fetḥu’l-bârî, XXVIII, 15); Aynî, “Allah’ın kitabına ve Peygamber’in sünnetine sarılıp bunlardan kopmadan yaşamak” (ʿUmdetü’l-ḳārî, XX, 208) diye açıklamışlardır.
YanıtlaSilAhlâk ve tasavvuf kitaplarında istikamet insanın bütün yükümlülüklerine riayet etmesi, yeme, içme, giyinme ve her türlü dinî-dünyevî konuda itidal çizgisini takip etmesi, görevlerini yaparak günahlardan uzak durması, dinin ve aklın irşadına göre ubûdiyyet yolunda ilerlemesi gibi değişik şekillerde açıklanmıştır (et-Taʿrîfât, “el-İstiḳāme” md.; Tehânevî, II, 1227). Aynı kaynaklarda yapılan tasniflerden istikametin dilin istikameti, hal ve hareketlerin istikameti, nefsin veya kalbin istikameti şeklinde başlıca üç çeşidinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Ahmed b. Hanbel’in kaydettiği bir hadiste (Müsned, III, 198), kalp ve dil istikamette olmadan imanın istikamette olamayacağı belirtilmektedir. Nefis istikamet sahibi olursa kişinin ahlâkını doğruluk ve dürüstlüğe yöneltir (Hakîm et-Tirmizî, s. 68, 78). Hal ve hareketleriyle istikamet sahibi olmayan bir kimsenin bütün gayretleri boşuna harcanmıştır. Ahlâkî nitelikleri ve huyları düzgün olmayan kişinin mânevî dünyasında gelişmesi, davranışlarının güzelleşmesi mümkün değildir. Bu sebeple Ebû Ali el-Cûzcânî şöyle der: “Keramet derdine düşme, istikamet sahibi olmaya çalış; çünkü nefsin seni keramet talebine zorlarken rabbin senden istikamet beklemektedir” (Kuşeyrî, II, 440-441).
Gazzâlî, tasavvuf yolunun iki özelliği bulunduğunu belirterek bunları kulun Allah’a karşı istikamet sahibi olması, insanlarla ilişkisinde barışı gözetmesi şeklinde gösterir. Allah’a karşı istikamet sahibi olan kimse nefsini Allah’ın buyruğuna adar; insanlarla barış içinde olan kişi, meşrû olduğu sürece insanların her talebini karşılamaya çalışır (Eyyühe’l-veled, s. 42-43). İstikamet aynı zamanda insanın bütün eylemlerinin değerini belirleyen ahlâkî bir özdür. Çünkü iyilikler onunla mükemmellik kazanır ve onun ortadan kalkmasıyla bütün iyilikler kötülüğe dönüşür (Kuşeyrî, II, 442). Bazı sözde sûfîler, güya halkın gözünden düşüp eleştirilerine muhatap olmak ve bu suretle benliklerini yenmek (melâmet) maksadıyla dinî ve ahlâkî yükümlülükleri terketmeye kalkışmışlarsa da bu anlayış ve tutumu küfür ve sapıklık sayan Hücvîrî, “yaşamada istikamet melâmeti” dediği meşrû melâmeti, kişinin başkalarından gelen kınamalara aldırmaksızın görevlerini yerine getirmesi, dinî hükümlere uyması, amellerine devam etmesi şeklinde açıklar (Keşfü’l-maḥcûb, I, 261).
YanıtlaSilMuhyiddin İbnü’l-Arabî, ahlâkî hayatla ilgili istikamet kavramının yanında bir de ontolojik anlamda istikametten söz eder. Buna göre insanı uhrevî kurtuluşa götüren birinci mânadaki istikamet kısaca Hz. Muhammed’in yolunu izlemektir. Bizzat Resûlullah, bazı geometrik şekiller çizerek bu yolu açıklamış ve onun diğer peygamberlerin yollarıyla ilgisini göstermiş, ardından -hepsi de Allah’ın yolu olduğu için kendi yolunu onlardan ayırmak amacıyla- “İşte benim doğru yolum” diyerek onu istikamet kavramıyla nitelemiştir (İbn Mâce, “Muḳaddime”, 1). İbnü’l-Arabî’nin “mutlak istikamet” dediği ontolojik anlamdaki istikamet ise her varlığa sirayet eden ilâhî-kevnî bir sıfattır, diğer bir ifadeyle Allah’ın hikmetinin bütün evrendeki yansımasıdır. Buna göre bir şeyin istikameti o şeyin varlık veya yaratılış amacına uygunluğudur. Bu anlamdaki istikamet, bütün evreni kapsayan genel bir hikmeti ve dolayısıyla yasayı ve düzeni ifade eder. İbnü’l-Arabî, “Şüphesiz rabbim dosdoğru yoldadır” (Hûd 11/56) meâlindeki âyeti delil göstererek bizzat yüce Allah’ın evrenle ilişkisini de bu çerçevede açıklar. Çünkü Allah’ın fiilleri için eğrilikten, düzensizlikten söz edilemez. Ancak bazan istikamet eğrilik gibi görünebilir; zira bazı şeylerin istikameti dümdüz oluşunda değil işlevini yerine getirmesine uygun başka bir şekil alışındadır. Hz. Mûsâ, “Rabbimiz her şeye yaratılışını veren, sonra da doğru yolu gösterendir” (Tâhâ 20/50) derken her şeyin varlık yapısına uygun bir istikamete sahip olduğunu anlatmak istemiştir. Şu halde evrende sadece istikamet vardır (el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, II, 216-217).
BİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ḳvm” md.; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “ḳvm” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ḳvm” md.; et-Taʿrîfât, “el-İstiḳāme” md.; Tehânevî, Keşşâf, II, 1227; Tâcü’l-ʿarûs, “ḳvm” md.; Wensinck, el-Muʿcem, “ḳvm” md.; M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḳvm” md.; R. Dozy, Supplément aux dictionnaire arabes, Beyrouth 1968, II, 432; Müsned, III, 96, 198, 413; IV, 385; Buhârî, “İʿtiṣâm”, 2; Müslim, “Îmân”, 62; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 1; Tirmizî, “Zühd”, 61, “Tefsîr”, 56/6; Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXIV, 114-115; Hakîm et-Tirmizî, Ḫatmü’l-evliyâʾ, s. 68, 78; Hücvîrî, Keşfü’l-maḥcûb (trc. İs‘âd Abdülhâdî Kındîl), Beyrut 1980, I, 261; II, 643-644; Kuşeyrî, er-Risâle (nşr. Abdülhalîm Mahmûd), Kahire 1385/1966, II, 440-442; Herevî, Menâzil, s. 17; Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 63-64; a.mlf., Eyyühe’l-veled, Bağdad 1388/1968, s. 42-43; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XVIII, 70-71; XXVII, 121-122; XXVIII, 12; Sühreverdî, ʿAvârifü’l-maʿârif (Gazzâlî, İḥyâʾ, V içinde), s. 53-54; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, Kahire, ts. (Mektebetü’s-sekāfeti’d-dîniyye), II, 216-219; Kurtubî, el-Câmiʿ, VII, 135-142; Nevevî, Şerḥu Müslim, II, 8-9; İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1403/1983, II, 108-116; İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Sa‘d), XXVIII, 15, 59-60; Aynî, ʿUmdetü’l-ḳārî, Kahire 1392/1972, XX, 208; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 940-944.
İTİDAL
YanıtlaSilالاعتدال
Duygu, düşünce, ahlâk ve davranışlardaki denge anlamında bir terim.
İlişkili Maddeler
ADÂLET
Ahlâk, fıkıh ve hadis alanlarında birbirine yakın anlamlarda kullanılan bir terim.
FAZİLET
İnsanın iyilik yapmasını ve kötülükten uzak durmasını sağlayan ruhî yetenekler için kullanılan bir ahlâk terimi.
Müellif:
MUSTAFA ÇAĞRICI
Adl kökünden masdar olup klasik sözlüklerde “iki aşırı tutum ve davranış arasındaki orta hal” şeklinde tanımlanan i‘tidâl bu genel tanım çerçevesinde “orta halde bulunma, ölçülü ve ılımlı olma, soğukkanlılık, denge, düzgünlük, doğruluk” şeklinde açıklanmıştır; ayrıca adâlet kelimesinin bir anlamının da “itidal ve istikamet” olduğu belirtilir (Lisânü’l-ʿArab, “ʿadl” md.; et-Taʿrîfât, “el-ʿadl” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ʿadl” md.). Felsefe kültürünün İslâm dünyasında gelişmesiyle birlikte itidal kelimesi “mizaç, karakter ve ahlâkta aşırılıklardan uzaklık, ılımlılık, denge” mânasında ahlâk ve psikoloji terimi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, İslâm kültüründe ilk felsefî terimler sözlüğü olan Risâle fî ḥudûdi’l-eşyâʾ ve rüsûmihâ adlı eserinde “felsefe bakımından itidal, yani karakterin dengeli oluşu ...” derken bu anlama işaret eder. Ayrıca itidal kavramı, eski tıpta ahlât-ı erbaa sayesinde organizmanın düzenli ve sağlıklı işleyişinin insanın kişiliğine olan etkisini de ifade eder. Edebiyatta ise “şiirin vezin kurallarına uygunluğu” anlamına gelir.
Kur’ân-ı Kerîm’de itidal kelimesi geçmemekle birlikte aynı kökten olan “adele” fiili bir âyette insanın itidalli, uyumlu, düzgün bir yapıda yaratıldığını ifade etmek üzere kullanılmıştır (el-İnfitâr 82/7; krş. Taberî, XXX, 87; Şevkânî, V, 458). Ayrıca çeşitli âyetlerde ahlâkî eğilimlerde, huylarda, tutum ve davranışlarda ifrat ve tefrit yönündeki sapmalar yerilmiş, bu hususta itidalli davranmanın önemine işaret edilmiştir. Harcamalarda (el-İsrâ 17/29; el-Furkān 25/67), dünya ve âhiret işlerine yönelmede (el-Bakara 2/201), dostluk ve düşmanlıkta (el-Bakara 2/193-194; el-Mâide 5/8), cezalandırmada (el-Bakara 2/178; en-Nahl 16/126) aşırılığı yasaklayan âyetler Kur’an’ın itidale verdiği önemi gösteren örneklerden bazılarıdır. Ayrıca sık sık tekrar edilen “sırât-ı müstakīm” tabiri de genellikle inançta, ahlâk ve yaşayışta her türlü yanlışlık ve aşırılıklardan uzak, doğru, dengeli ve orta yol olarak açıklanmıştır.
Hadislerde itidal kelimesi “rükûdan veya secdeden kalkma, doğrulma” gibi sözlük anlamlarında geçmekle birlikte (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “ʿadl” md.) terim olarak kullanılmamıştır. Ancak hadislerde de ibadetlerden yeme içmeye, giyim kuşama vb. ihtiyaçlara kadar hayatın her alanında dengeli, ölçülü olmaya önem verilmiş, genel olarak duyguların, tutum ve davranışların normal ve dengeli olması istenmiştir. Meselâ aşırı sevginin gözü kör, kulağı sağır edebileceği uyarısında bulunulmakta, insanlar sevdiklerini ölçülü sevmeye çağrılmakta (Müsned, V, 194; VI, 450; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 116; Tirmizî, “Birr”, 59), dinde aşırılık yasaklanırken bunun eski toplumların yıkımını hazırlayan kötü bir huy olduğu belirtilmekte (Müsned, I, 215, 347; Buhârî, “İʿtiṣâm”, 5), aşırı dünyevîleşme reddedildiği gibi din ve ibadet adına dahi olsa bütünüyle dünya işlerinden kopacak kadar aşırılığa sapmak da yasaklanmaktadır (meselâ bk. Müsned, VI, 226; Buhârî, “Ṣavm”, 51, “Zekât”, 30, “Teheccüd”, 20, “Nikâḥ”, 1, “Cihâd”, 70, “Riḳāḳ”, 3, 4; Müslim, “Zekât”, 40; Dârimî, “Nikâḥ”, 3).
Dünya nimetleri karşısında sabır, kanaat, tevekkül, zühd gibi kavramlarla Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu bu ölçülü ve duyarlı tavrı zamanla bazı mutasavvıflar ve tarikatlar dünyaya büsbütün sırt çevirme noktalarına kadar götürmüş (Çağrıcı, s. 65-68), ancak bu tutum, başta Selefîler olmak üzere âlim ve düşünürler tarafından itidalden sapma olarak değerlendirilip eleştirilmiştir (meselâ bk. İbn Miskeveyh, s. 49, 147; Râgıb el-İsfahânî, s. 266-270; Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, s. 197-246, 280-290).
YanıtlaSilKindî’den itibaren İslâm filozofları ahlâk ve davranışlarda aşırılıktan uzak durmayı, ılımlı ve dengeli olmayı öğütleyen âyet ve hadislerden de ilham alarak itidal kavramını “insan davranışlarının ifrat ve tefrit denilen iki aşırı uç arasında orta bir halde olması” şeklinde açıklamışlardır. Daha çok “vasat” kelimesiyle ifade edilen bu orta hal zamanla olgunlaşıp karakter durumuna gelince “fazilet” olarak adlandırılmıştır. Bu anlayışın zamanla İbn Hazm, Râgıb el-İsfahânî, Gazzâlî gibi âlimler tarafından benimsenerek ortak bir kabul haline geldiği görülmektedir. İslâm ahlâk kültüründe “temel faziletler” (fezâil-i asliyye, fezâil-i erbaa) diye anılan er-demlerden hikmet bilgi gücünün, yiğitlik, öfke veya üstün gelme gücünün, iffet de arzu gücünün itidali şeklinde açıklanmış, bu suretle insanın ahlâkî yapısında ve kişiliğinde bütün güçlerin itidal noktasında meleke halini alışıyla onda dördüncü temel erdemin gerçekleşmiş olacağı belirtilmiştir. Bu erdem Kindî tarafından itidal olarak adlandırılırken daha sonraki kaynaklarda bunun yerine adalet terimi benimsenmiştir.
Her fazilet bir denge (itidal) ve bir normal tavırdır. Bundan sapma ya fazlalık veya eksiklik yani aşırılık sayılır; fazlalık yönünde sapmaya ifrat, eksiklik yönünde sapmaya da tefrit denir. İster fazlalık isterse eksiklik şeklinde olsun her aşırılık bir rezîlettir. Fârâbî bütün iyi fiillerin bu iki aşırı uç arasındaki mutedil ve orta fiiller, aynı şekilde bütün erdemlerin, yine ikisi de erdemsizlik olan aşırılıklar arasında orta mahiyetteki psikolojik eğilimler ve yetenekler olduğunu ifade etmekte; daha sonra da iffet, cömertlik, yiğitlik, tevazu, hilim gibi çeşitli erdemleri ve bunlardan sapmalar sonucu meydana gelen erdemsizlikleri belirtilen temel düşünce çerçevesinde tanıtmaktadır (Fuṣûlü’l-medenî, s. 113-117). Genel olarak kendisinden önceki görüşleri paylaşan İbn Sînâ’nın, özellikle ifrat ve tefrit yönündeki sapmaları insandaki hayvanî duyguların doğurduğu sonuçlar olarak görürken “orta (tavassut) melekesi” diye de andığı itidali insana has düşünme gücünün eseri ve hayvanî güçler karşısında bir tür özgürlük olarak değerlendirmesi ilgi çekicidir (en-Necât, s. 693-694).
Fârâbî ve daha sonra gelen diğer ahlâk düşünürleri, ahlâkta itidal ve vasat kavramlarıyla ifade edilen orta noktanın matematiksel anlamda sabit bir nokta olarak anlaşılmaması gerektiğini özellikle belirtirler. Aksine, tıpkı dengeli beslenmenin çocuklara ve yetişkinlere göre veya havanın mutedil oluşunun yaz ve kış mevsimlerine göre değişmesi gibi ahlâkî fiiller ve erdemlerle ilgili itidalde farklı kişi, zaman, mekân vb. durumlara göre değişebilir. Meselâ zengin için cömertlik, asker için kahramanlık, anne için şefkat er-demlerinin itidal ve vasat derecesi ifrat tarafına daha yakın bir noktada olmalıdır. Buna göre bir kişi için fazilet sayılan bir tutumun başka bir kişi hakkında rezîlet sayılması mümkündür (Fuṣûlü’l-medenî, s. 119-122).
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “ʿadl” md.; et-Taʿrîfât, “el-ʿadl” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ʿadl” md.; Kāmus Tercümesi, “adl” md.; Wensinck, el-Muʿcem, “ʿadl” md.; Müsned, I, 215, 347; V, 194; VI, 226, 450; Dârimî, “Nikâḥ”, 3; Buhârî, “Ṣavm”, 51, “Zekât”, 30, “Teheccüd”, 20, “Nikâḥ”, 1, “Cihâd”, 70, “Riḳāḳ”, 3, 4, “İʿtiṣâm”, 5; Müslim, “Zekât”, 40; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 116; Tirmizî, “Birr”, 59; Aristoteles [Aristo], Éthiqe à Nicomaque (trc. J. Tricot), Paris 1994, s. 90-97 (1104b-1105a); Kindî, Resâʾil, I, 128; Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXX, 87; Fârâbî, Fuṣûlü’l-medenî (nşr. D. M. Dunlop), Cambridge 1961, s. 113-117, 119-122, 135-136, 169; İbn Miskeveyh, Tehẕîbü’l-aḫlâḳ, s. 49, 147; İbn Sînâ, en-Necât (nşr. M. Takī Dânişpejûh), Tahran 1364 hş., s. 318-320, 590, 693-694; Râgıb el-İsfahânî, eẕ-Ẕerîʿa ilâ mekârimi’ş-şerîʿa, Beyrut 1400/1980, s. 266-270; Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 53-58; Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs, Beyrut 1414/1994, s. 197-246, 280-290; Şevkânî, Feṭhu’l-ḳadîr, Beyrut 1412/1991, V, 458; Mustafa Çağrıcı, İslâm Düşüncesinde Ahlâk, İstanbul 2000, s. 65-68.
YanıtlaSilŞu hak olan mezhebin, altı mukaddeme ile tahkîkātını yapacağız:
Birinci Mukaddeme: Şu geniş boşluğun esîr ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten sâbittir. İkinci Mukaddeme: Ecrâm-ı ulviyenin kanunlarını rabt eden ve ziyâ ve harâretin emsâlini neşredip nakleden, fezâyı doldurmuş bir madde mevcûddur.
Üçüncü Mukaddeme: Madde-i esîriyenin -yine esîr olarak kalmak şartıyla- sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâtı ve ayrı ayrı nev‘leri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi. Dördüncü Mukaddeme: Ecrâm-ı ulviyeye dikkat edilirse, tabakaları arasında muhâlefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in‘ikāda başlamış milyarlarla yıldızlardan ibâret ‘Kehkeşan’ ile anılan tabaka-i esîriye, sâbit yıldızların tabakasına muhâliftir. Bu da manzûme-i şemsiyenin tabakasına ve hâkezâ, yedi tabakaya kadar birbirine muhâlif tabakalar vardır.
YanıtlaSilİşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 29<<>>
Ey arkadaş! Pek geniş bulunan Kur’ân-ı Kerîm’in hitâblarına, ma‘nâlarına, işaretlerine dikkat edilmekle görülüyor ki, o hitâbların, o ma‘nâların, o işaretlerin bir âmîden tut, bir veliye kadar bütün tabakāt-ı nâsa ve umum efkâr-ı âmmeye olan mürââtları ve okşamaları, fevkalâde hayret ve taaccübü mûcibdir. Meselâ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ cümlesinden bazı insanlar hevâ-yı nesîmiyenin tabakalarını fehmetmişler. Bazıları, arzımız ile arkadaşları olan hayatdâr küreleri ihâta eden nesîmî küreleri fehmetmişler. Bir kısım insanlar,seyyârât-ı seb‘ayı fehmetmişler. Bir kısmı da, manzûme-i şemsiye içinde esîrin yedi tabakasını fehmetmişler. Diğer bir kısım, şu bildiğimiz manzûme-i şemsiye ile beraber altı tane daha manzûme-i şemsiyeyi fehim etmişler. Bir kısım da, esîrin teşekkülâtı yedi tabakaya inkısâm ettiğini fehmetmişler.
Hulâsa: Her bir kısım insanlar, isti‘dâdlarına göre feyz-i Kur’ândan hisselerini almışlardır. Evet, Kur’ân-ı Kerîm bütün şu mefhûmlara şâmildir, diyebiliriz.
Birinci Cümle: هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَم۪يعًا Bu cümlenin beş vecihle mâkabliyle irtibâtı vardır. Birinci Vecih: Evvelki âyet, vücûd ve hayat ni‘metlerine işarettir. Bu âyet, bekā ve bekānın esbâb ve levâzımâtına işarettir. İkinci Vecih: Evvelki âyet, beşer için mertebelerin en yükseği olan rücûu isbat etti. Sâmiin zihnine şöyle bir suâl geldi ki: “Şu zelîl insanların bu yüksek mertebeye liyâkatleri nereden gelmiştir?” Kur’ân-ı Kerîm, bu cümle ile o suâli şöylece cevablandırmıştır ki, “Bütün dünya dest-i itâat ve teshîrine verilen insanın, elbette Hâlik’ının yanında büyük bir mevkii vardır.”
Üçüncü Vecih: Evvelki âyet, beşer için haşir ve kıyâmetin vücûduna işaret etmesi, sâmi‘ce güya “Beşerin ne kıymeti vardır ki, onun saadeti için kıyâmet kopacak?” diye vârid olan suâl, bu âyetle, “Arz bütün müştemelâtıyla istifâdesi için yaratılan ve bütün envâ‘ itâat ve emrine verilen insan, netice-i hilkattir. Elbette ve elbette onun saadeti için kıyâmet kopacaktır” diye cevablandırılmıştır.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 29<<>>
YanıtlaSilDördüncü Vecih: Evvelki âyet, kıyâmette esbâb ve vesâitin ortadan kalkmasıyla, insanın mercii yalnız Cenâb-ı Hakk’a münhasır kalacağına işaret etmiştir. Bu âyet ise, dünyada da insanın merci‘-i hakîkîsiCenâb-ı Hakk olduğuna, esbâb ve vesâitin arkasında kudretin şuâı göründüğüne, esbâb ve vesâit birer perde olup te’sîr Cenâb-ı Hakk’ın olduğuna işaret etmiştir. Beşinci Vecih: Evvelki âyet, saadet-i ebediyeye işarettir. Bu âyet de, saadet-i ebediyenin insana verilmesini iktizâ eden ve sebeb olan ve Cenâb-ı Hakk’dan sebkat etmiş olan fazl ve in‘âma işarettir ki, kendisinearzın müştemelâtı ihsân edilen insanın, elbette saadet-i ebediyeye liyâkati vardır.
ثُمَّ اسْتَوَٓي اِلَي السَّمَٓاءِ Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i irtibâtı dörttür. Birinci Cihet: Arz ve semâ tev’emdirler, yani ikizdirler. Birbirinden ayrılmazlar. Zikirde, fikirde dâimâ beraber dolaşıyorlar. Bu cümleden evvelki cümlede arz zikredildiği gibi, bu cümlede de semâ zikredilmiştir. İkinci Cihet: Beşerin arzdan istifâdesini ikmâl ve itmâm eden, ancak semâvâtın tanzîmidir. Üçüncü Cihet: Evvelki âyet, ihsân ve fazl delillerine işaret etmiştir. Bu âyet de, kudret ve azamete işaret etmiştir.
Dördüncü Cihet: Bu cümle, beşerin istifâdesi yalnız arza münhasır olmadığına, semâ dahi onun istifâdesine teshîr edildiğine işarettir. فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ Bu cümlenin mâkabliyle irtibâtı üç türlüdür. Birinci İrtibât: ( كُنْ ) ile فَيَكُونُ arasındaki irtibât gibidir. Nasıl ki me’murun husûlü ( كُنْ ) emrine bağlıdır. Semâvâtın tesviyesi de اِسْتَوٰي ’ye bağlıdır. İkinci İrtibât: Kudretin taalluku ile irâdenin taalluku arasındaki irtibât gibidir. Yani اِسْتَوٰي irâdenin taallukuna, tesviye de kudretin taallukuna benzer bir irtibâttır. Üçüncü İrtibât: Netice ile mukaddeme arasında bulunan irtibât gibidir. Çünki semâvâtın tesviyesi, mukaddemesi olan اِسْتَوٰي ’ye terettüb eder.
Dördüncü Vecih: Evvelki âyet, kıyâmette esbâb ve vesâitin ortadan kalkmasıyla, insanın mercii yalnız Cenâb-ı Hakk’a münhasır kalacağına işaret etmiştir. Bu âyet ise, dünyada da insanın merci‘-i hakîkîsiCenâb-ı Hakk olduğuna, esbâb ve vesâitin arkasında kudretin şuâı göründüğüne, esbâb ve vesâit birer perde olup te’sîr Cenâb-ı Hakk’ın olduğuna işaret etmiştir. Beşinci Vecih: Evvelki âyet, saadet-i ebediyeye işarettir. Bu âyet de, saadet-i ebediyenin insana verilmesini iktizâ eden ve sebeb olan ve Cenâb-ı Hakk’dan sebkat etmiş olan fazl ve in‘âma işarettir ki, kendisinearzın müştemelâtı ihsân edilen insanın, elbette saadet-i ebediyeye liyâkati vardır.
YanıtlaSilثُمَّ اسْتَوَٓي اِلَي السَّمَٓاءِ Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i irtibâtı dörttür. Birinci Cihet: Arz ve semâ tev’emdirler, yani ikizdirler. Birbirinden ayrılmazlar. Zikirde, fikirde dâimâ beraber dolaşıyorlar. Bu cümleden evvelki cümlede arz zikredildiği gibi, bu cümlede de semâ zikredilmiştir. İkinci Cihet: Beşerin arzdan istifâdesini ikmâl ve itmâm eden, ancak semâvâtın tanzîmidir. Üçüncü Cihet: Evvelki âyet, ihsân ve fazl delillerine işaret etmiştir. Bu âyet de, kudret ve azamete işaret etmiştir.
Dördüncü Cihet: Bu cümle, beşerin istifâdesi yalnız arza münhasır olmadığına, semâ dahi onun istifâdesine teshîr edildiğine işarettir. فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ Bu cümlenin mâkabliyle irtibâtı üç türlüdür. Birinci İrtibât: ( كُنْ ) ile فَيَكُونُ arasındaki irtibât gibidir. Nasıl ki me’murun husûlü ( كُنْ ) emrine bağlıdır. Semâvâtın tesviyesi de اِسْتَوٰي ’ye bağlıdır. İkinci İrtibât: Kudretin taalluku ile irâdenin taalluku arasındaki irtibât gibidir. Yani اِسْتَوٰي irâdenin taallukuna, tesviye de kudretin taallukuna benzer bir irtibâttır. Üçüncü İrtibât: Netice ile mukaddeme arasında bulunan irtibât gibidir. Çünki semâvâtın tesviyesi, mukaddemesi olan اِسْتَوٰي ’ye terettüb eder.
YanıtlaSilİşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 29<<>>
وَهُوَ بِكُلِّ شَئٍ عَل۪يمٌ Bu cümle mâkabliyle iki vecihle merbûttur. Birinci Vecih: Bu cümledeki ilm-i küllî, semâvâtın tanzîm ve tesviyesine delil olduğu gibi, tanzîm ve tesviyenin vücûdu da ilm-i küllînin vücûduna delildir.
İkinci Vecih: Evvelki cümle kudret-i kâmileye, bu cümle ise küllî ve şumûllü ilme delâlet ederler. Cümlelerin nüktelerinin îzâhına gelince: هُوَ الَّذ۪ي -ilâ âhirihî-. Bu cümle, mâkabliyle bağlı değildir. Ancak müste’nife olup, beş suâl ile cevablarına işarettir ki, bundan önce beyân edildiğinden tekrarına lüzûm kalmamıştır. هُوَ الَّذ۪ي ’deki ( هُوَ ) mübtedâdır. ( اَلَّذ۪ي ) sılasıyla beraber haberdir. Bu cümlede mübtedâ ile haberin ta‘rîfleri tevhîde işaret olduğu gibi, hasra da delâlet eder. Yani müştemelât-ı arziyenin halkı Cenâb-ı Hakk’a münhasır olduğu gibi, Hâlik’ı da yalnız Cenâb-ı Hakk’dır. Bu hasr ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cümlesindeki اِلَيْهِ ’nin takdîmiyle hâsıl olan hasra delildir. Yani müştemelât-ı arziyenin halkı Cenâb-ı Hakk’a münhasır olduğu için, kıyâmette merciiyet de Cenâb-ı Hakk’a münhasırdır. اَلَّذ۪ي sılasıyla beraber haberdir. Haberin aslı ve müstehakkı, nekre olmaktır. Burada ma‘rife olarak gelmesi, hükmün zâhir ve ma‘lûm olduğuna işarettir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın müştemelât-ı arziyenin Hâlik’ı olduğu ma‘lûm ve zâhirdir.
Menfaat için kullanılan لَكُمْ ’deki ( ل ) eşyânın hilkaten mübâh, helâl ve menfaatli olarak yaratıldıklarına ve bazı ârızalardan dolayı haram kılınmış olduklarına işarettir. Meselâ ağyârın malı, ismet-i şer‘iye için haram olmuştur. İnsanın eti, hürmet ve kerâmeti sebebiyle haram olmuştur. Zehir zarar olduğu için, lâşe eti necâset olduğu için haram olmuşlardır. Ve kezâ, her bir şeyde bir fâide, bir menfaat olduğuna remizdir.
Ve kezâ, beşer için her şeyde bir menfaat bulunduğuna remizdir. Evet, herhangi bir şey olursa olsun, beşere bir cihetten bir istifâdeyi te’mîn eder. Velev ibret almak için olsun, bir fâidesi vardır. Ve kezâ, arzın karnında istikbâl insanlarını intizâr eden pek çok rahmetin hazinelerinin ve definelerinin bulunduğuna remizdir.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 29<<>>
YanıtlaSilلَكُمْ ’ün câr ve mecrûrunun مَا فِي الْأَرْضِ üzerine takdîmi, beşere âit istifâdelerin her gayeden evvel ve evlâ olduğuna işarettir. Umûmîliği ifade eden ( مَا ) her şeyde menfaatleri aramaya insanları terğîb ve teşvîk içindir.
فِي الْأَرْضِ ’daki ( ف۪ي )’nin ( عَلٰي )'ya tercîhi, en çok menfaatlerin arzın karnında olduğuna ve arzın karnındaki eşyânın taharrîsine insanları teşcî‘ ettiğine işarettir. Ve kezâ arzın içindeki ma‘denlerin ve maddelerin istifâde-i beşer için yaratıldığına; ve arzın içinde henüz keşfedilemeyen anâsırdan ve maddelerden, müstakbel insanlarını tekâlîf-i hayatın zahmetlerinden kurtaracak bazı gıdâî vesâire maddelerin vücûdu mümkün olduğuna delâlet eder.
جَم۪يعًا arzdaki bazı eşyânın abes ve fâidesiz olduklarına dâir evhâmı def‘ etmek içindir.
ثُمَّ اسْتَوٰي ’daki ( ثُمَّ ) arzın hilkatiyle semâvâtın tesviyesi arasındaki, Cenâb-ı Hakk’ın ef‘âl ve şuûnâtının silsilesine işarettir. Ve kezâ beşere menfaat hususunda, semâvâtın tesviyesi arzın hilkatinden rütbece uzak olduğuna delâlet eder. Îcâz ve ihtisâr için اَرَادَ اَنْ يُسَوِّيَ yerinde اِسْتَوٰي denilmiştir. اِسْتَوٰي kelimesinin burada isti‘mâli mecazdır. Yani hedefe kasdını hasredip sağa sola bakmayanlar gibi, semâvâtın tesviyesini irâde etmiştir. اِلَي السَّمَٓاءِ Bu semâdan maksad, semâvâtın maddesi olan buhardır. فَسَوّٰيهُنَّ ’deki ( ف ) tefrîi ifade ettiğine nazaran, tesviyenin istivâya bağlanması, فَيَكُونُ ’nün ( كُنْ ) emrine veya kudretin taalluku irâdenin taallukuna veya kazanın kadere olan terettüblerine benziyor. Ve ta‘kîbi ifade ettiğine göre, mukadder bazı fiillere îmâdır. Takdîr-i kelâm: نَوَّعَهَا وَ نَظَّمَهَا وَ دَبَّرَ الْأَمْرَ بَيْنَهَا فَسَوّٰيهُنَّ ilâ âhirihîden ibârettir. Yani “Nev‘lere ayırdı. Tanzîm etti. Aralarında lâzım gelen emirleri ve tedbîrleri yaptı. Sonra yedi tabakaya tesviye etti.”
سَوّٰي Yani muntazam, müstevî; envâı, eczâları mütesâvî olarak yarattı. هُنَّ Bu zamirin cem‘i, semâvât olacak maddenin nev‘lere münkasım olduğuna işarettir.
Sözler
Mektubat 1
Mektubat 2
Lemalar
Şualar 1
Şualar 2
Sıkke-i Tasdîk-i Gaybî
Tılsımlar
Siracun Nur
İşârâtü'l-İ‘câz
Kastamaonu Lahikası
Asâ-yı Mûsâ
Zülfikar
Beş Risale
Hanımlar Rehberi
Gençlik Rehberi
Tenbîh
İfâdetü'l-Merâm
Kur'ân nedir? Ta‘rîfi nasıldır?
Makāsıd-ı Kur'âniye
Sûre-i Fâtiha (1)
Sûre-i Fâtiha (1-2)
Sûre-i Fâtiha, 2
Sûre-i Fâtiha, 2-3
Sûre-i Fâtiha, 4
Sûre-i Fâtiha, 5
Sûre-i Fâtiha, 6
Sûre-i Fâtiha, 7
Sûre-i Bakara
Sûre-i Bakara, 1
Sûre-i Bakara, 2
Sûre-i Bakara, 3
Sûre-i Bakara, 4
Sûre-i Bakara, 5
Sûre-i Bakara, 6
Sûre-i Bakara, 7
Sûre-i Bakara, 8
Sûre-i Bakara, 9-10
Sûre-i Bakara, 11-12
Sûre-i Bakara, 13
Sûre-i Bakara, 14-15
Sûre-i Bakara, 16
Sûre-i Bakara, 17-20
Sûre-i Bakara, 21-22
Sûre-i Bakara, 23-24
Sûre-i Bakara, 25
Sûre-i Bakara, 26-27
Sûre-i Bakara, 28
Sûre-i Bakara, 29
Sûre-i Bakara, 30
Sûre-i Bakara, 31-33
Ecnebî feylesofların şehâdetleri
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>>
YanıtlaSilسَبْعَ ta‘bîri, semâvât tabakalarının kesretine işarettir. Ve bu tabakaların teşekkülât-ı arziyenin edvâr-ı seb‘asıyla sıfât-ı seb‘aya münâsebetdâr olduğuna îmâdır.
سَمٰوَاتٍ Bu semâların bir kısmı seyyârât balıklarına denizdir. Bir kısmı da sâbit yıldızlara mezraadır. Bir kısmı da semâ çiçekleri hükmünde olan derârî yıldızlara bahçe ve bostandır. وَ هُوَ بِكُلِّ شَئٍ عَل۪يمٌ Bu ( و ) atıf içindir. Halbuki burada atfın tarafeyni arasında münâsebet yoktur. Öyle ise, bu münâsebeti bulmak için takdîre ihtiyaç vardır. Şöyle ki: وَهُوَ عَلَي كُلِّ شَئٍ قَد۪يرٌ Öyle ise bu büyük ecrâmın Hâlik’ı odur. وَهُوَ بِكُلِّ شَئٍ عَل۪يمٌ Öyle ise, o ecrâmdaki san‘atı tanzîm ve tahkîm eden odur.
İlsâkı ifade eden بِكُلِّ kelimesindeki ( ب ) ilmin ma‘lûmdan infikâk ve infisâlinin mümkün olmadığına işarettir. كُلِّ ta‘mîmi ifade eden bir edâttır. Burada كُلِّ kelimesinin ifade ettiği ta‘mîmden hiçbir şeyin, hiçbir ferdin tahsîsi ve dâire-i şumûlünden ihracı yoktur. Bu i‘tibârla, مَا مِنْ عَامٍ اِلَّا وَقَدْ خُصَّ مِنهُ الْبَعْضُ olan kāide-i külliyeyi tahsîs ediyor. Çünki kendisi bu kaidenin şumûlünden hâriç kalmıştır.
شَئٍ Bu kelime vâcib, mümkün, mümtenia şâmildir. عَل۪يمٌ Yani zâtı ile ilim arasında zarûrî, lüzûmî bir sübût vardır.
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Yani “Düşün o zamanı ki, Rabbin melâikeye hitâben: ‘Ben yerde bir halîfeyi yaratacağım' dedi. Melâikeler de: ‘Yerde fesâd yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın? Halbuki bizler hamdin ile seni tesbîh ve takdîs ediyoruz' dediler. Rabbin de: ‘Sizin bilmediğinizi ben biliyorum' diye onlara cevab verdi.” Ey arkadaş! Melâikenin vücûdunu tasdîk ve kabul etmek, îmânın rükünlerinden biridir. Birkaç makamda bu rüknü isbat ve îzâh edeceğiz.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>>
YanıtlaSilBirinci Makam: Arzın, ecrâm-ı ulviyeye nisbeten pek küçük ve süflî olduğu halde, canlı mahlûkātla dolu olduğunu gören ve âlemin nizâm ve intizâmına dikkat eden insan, ecrâm-ı ulviyenin ve o yüksek burçların da hayatdâr sâkinleri olduğuna kat‘î bir şekilde hükmeder. Evet, o ecrâm-ı ulviyede ve o yüksek burçlarda melâikenin vücûdunu kabul etmeyen adamın meseli, öyle bir adamın meseline benzer ki, o adam büyük bir şehre gider. Şehrin bir kenarında pek küçük bir binaya rast gelir. Bakar ki, o küçük bina insanlarla doludur. Arsalarına bakar, canlı mahlûkāt ile dolu. Gıdalarına bakar, nebâtât gibi, balık vesâire gibi hayata lâzım olan şartlar yerindedir. Sonra bakar ki, pek uzakta milyonlarla apartmanlar, köşkler var. Aralarında uzun uzun meydanlar, tenezzühgâhlar var. Fakat o küçük binadaki insanların hayat şartları o büyük binalarda bulunmadığından, o yüksek, müzeyyen sarayları, sâkinlerden boş, hâlî olduğunu i‘tikād eder.
Melâikenin vücûdunu tasdîk eden adamın meseli ise, şöyle bir şahsın meseli gibidir ki, o küçük hânenin insanlarla dolu olduğunu görür görmez, o yüksek kasırların da hayat yeri olduğuna veonlarda da onlara münâsib sâkinler bulunduğuna hükmeder. Ve “O yüksek kasırlara mahsûs ve münâsib hayat şartları vardır. Fakat oraların sâkinleri pek uzak olduklarından, görünmemeleri yok olduklarına delâlet etmez” der.
Binâenaleyh, arzın zevilhayat ile dolu olmasından kat‘iyetle anlaşılıyor ki, bu geniş boşlukta durmakta olan semâlarda, yıldızlarda, burçlarda ve çok kısımlara münkasım ve müştemil olan semâvâtta, şerîatın melâike ile tesmiye ettiği zîhayatlar pek çoklukla mevcûddur.
İkinci Makam: Bundan evvel isbat ve îzâh edildiği gibi, hayat mevcûdâtın keşşâfıdır. Belki mevcûdâtın neticesidir. Binâenaleyh şu geniş fezânın sâkinlerden ve şu yüksek semâvâtın şenliklerden hâlî kalmasına imkân yoktur. Evet, bütün ukalâ, akıl ve nakil ve ma‘nevî bir icmâ‘ ve ittifâkla melâikenin ma‘nâ ve hakîkatlerine hükmetmişlerdir. Yalnız ta‘bîrleri çeşit çeşittir.
Sözler
Mektubat 1
Mektubat 2
Lemalar
Şualar 1
Şualar 2
Sıkke-i Tasdîk-i Gaybî
Tılsımlar
Siracun Nur
İşârâtü'l-İ‘câz
Kastamaonu Lahikası
Asâ-yı Mûsâ
Zülfikar
Beş Risale
Hanımlar Rehberi
Gençlik Rehberi
Tenbîh
İfâdetü'l-Merâm
Kur'ân nedir? Ta‘rîfi nasıldır?
Makāsıd-ı Kur'âniye
Sûre-i Fâtiha (1)
Sûre-i Fâtiha (1-2)
Sûre-i Fâtiha, 2
Sûre-i Fâtiha, 2-3
Sûre-i Fâtiha, 4
Sûre-i Fâtiha, 5
Sûre-i Fâtiha, 6
Sûre-i Fâtiha, 7
Sûre-i Bakara
Sûre-i Bakara, 1
Sûre-i Bakara, 2
Sûre-i Bakara, 3
Sûre-i Bakara, 4
Sûre-i Bakara, 5
Sûre-i Bakara, 6
Sûre-i Bakara, 7
Sûre-i Bakara, 8
Sûre-i Bakara, 9-10
Sûre-i Bakara, 11-12
Sûre-i Bakara, 13
Sûre-i Bakara, 14-15
Sûre-i Bakara, 16
Sûre-i Bakara, 17-20
Sûre-i Bakara, 21-22
Sûre-i Bakara, 23-24
Sûre-i Bakara, 25
Sûre-i Bakara, 26-27
Sûre-i Bakara, 28
Sûre-i Bakara, 29
Sûre-i Bakara, 30
Sûre-i Bakara, 31-33
Ecnebî feylesofların şehâdetleri
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>>
YanıtlaSilMeselâ meşâiyyûn, envâ‘-ı mevcûdâtı idare eden rûhânî mâhiyet-i mücerrede ile; işrâkıyyûn ise, ukūl ve erbâbü’l-envâ‘ ile; dinler de melekü’l-cibâl, melekü’l-bihâr, melekü’l-emtâr gibi ta‘bîrler ile ta‘bîr etmişlerdir. Hatta akılları gözlerinde bulunan maddiyyûn tâifesi de, melâikenin ma‘nâsını inkâr etmeye mecâl bulamadıklarından, fıtratın nâmuslarına nüfûz eden kuvâ-yı sâriye ile ta‘bîr etmişlerdir. Suâl: Kâinâtın irtibâtını ve hayatını te’mîn etmek için, hilkatte cereyân eden nâmuslar, kanunlar kâfî gelmezler mi?
Elcevab: Senin dediğin o sârî kanunlar, nâmuslar i‘tibârî, vehmî emirlerdir. Onların muayyen vücûdları, müşahhas hüviyetleri, ancak onları temsîl eden ve onların ma‘kesi bulunan ve onların yularlarını ellerine alan melâike ile sâbit olur. Ve kezâ vücûdun, teşekkül-ü ervâha münâsebeti olmayan şu câmid âlem-i şehâdete münhasır olmadığına, akıl ve nakil müttefikan hükmetmişlerdir. Binâenaleyh ervâha münâsib ve muvâfık ve çok âlemlere müştemil olan âlem-i gayb, melâike ile dolu ve âlem-i şehâdetin hayatına mazhardırlar. Hulâsa: Melâikenin ma‘nâsı ve hakîkati bu îzâh edilen emirlerden tebârüz eder. Binâenaleyh melâikenin suretleri, eşkâlleri arasında ukūl-ü selîmenin kabul ettiği vechile, şerîatın îzâh ve beyân ettiği şekildir ki, melekler mükerrem abddirler. Emirlere muhâlefetleri yoktur. Ve muhtelif kısımlara münkasımdırlar.Latîf ve nûrânî cisimlerdirler.
Üçüncü Makam: Arkadaş! Melâike mes’elesi öyle mes’elelerdendir ki, bir cüz’ün sübûtuyla küll sâbit olur. Bir ferdin vücûduyla nevi‘ tahakkuk eder. Zîrâ inkâr eden küllünü inkâr eder. Binâenaleyh, zaman-ı Âdemden şimdiye kadar bütün din adamları, her asırda icmâ‘ ve ittifâkla melâikenin vücûduna ve melâike ile aralarında muhâverenin sübûtuna ve müşâhedelerinin tahakkukuna ve onlardan edilen rivâyetlerin nakline hükmettikleri halde melâikelerin hiçbirisinin insanlara görünmediği veyahud vücûdları hissedilmediği elbette muhâldir.
Kezâlik, beşerin akāidine karışıp hiçbir zamanda, hiçbir inkılâbda i‘tirâzlara ma‘rûz kalmayarak
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>>
YanıtlaSildevam eden melâike i‘tikādının bir hakîkate ve bir aslâ dayanmaması ve mebâdî-i zarûriyeden tevellüd etmemesi muhâldir. Her halde beşerin bu umûmî i‘tikādı, mebâdî-i zarûriyeden neş’et eden ve müşâhedât-ı vâkıadan hâsıl olan ve muhtelif emarelerden tevellüd eden hadsî bir hükmün neticesidir. Evet, bu i‘tikād-ı umûmînin sebebi, kat‘î surette ma‘nevî bir tevâtür kuvvetini veren ve pek çok def‘alar vukūa gelen, melâikenin müşâhedelerinden hâsıl olan zarûrî ve kat‘î deliller ve emarelerdir. Çünki melâike mes’elesi, beşerin ma‘lûmât-ı yakîniyesindendir. Eğer bunda şübhe olursa, beşerin yakîniyâtında emniyet kalmaz.
Hulâsa: Rûhânîlerden bir ferdin bir zamanda vücûdu tahakkuk etse, bu nev‘in vücûdu tahakkuk eder. Nev‘in vücûdu tahakkuk etse, her halde şerîatın beyân ettiği gibi olacaktır.
Bu âyetin sâbık âyetle dört vecih ile irtibâtı vardır. Birinci Vecih: Bu âyetle beşere verilen büyük ni‘metleri ta‘dâd ediyor. Birinci âyetle en büyük ni‘mete işaret edilmiştir ki, beşer, hilkatin neticesidir. Ve arzın müştemelâtı ona teshîr edilmiştir. İstediği gibi tasarruf eder. Bu âyet ile de, beşerin arza hâkim ve halîfe kılınmış olduğuna işaret edilmiştir. İkinci Vecih: Bu âyet, birinci âyetteki, arzda bulunan her şeyin silsilelerinin dizgininin beşerin elindeolması hükmüne beyândır, tafsîldir, îzâhdır, tahkîktir, burhândır ve te'kîddir.Üçüncü Vecih: Evvelki âyetle canlı mahlûkātın meskenleri olan arz ve semâvâta işaret edilmiştir. Bu âyette, o meskenlerin sâkinleri olan beşer ve melâikeye işaret edilmiştir. Ve kezâ o âyet hilkatin silsilesine, bu âyet ise zevilervâhın silsilesine işaret etmişlerdir. Dördüncü Vecih: Evvelki âyette hilkatten maksad beşer olduğu ve Hâlik'ın yanında beşerin bir mevki‘ sâhibi bulunduğu tasrîh edildiğinde sâmiin zihnine geldi ki: “Bu kadar fesâd ve şürûr ve kötülüğü yapan beşere bu kadar kıymet nereden verildi? Ve Cenâb-ı Hakk’a ibâdet ve takdîs etmek için şu fesâdcı beşerin vücûduna hikmetin iktizâsı ve rızâsı var mıdır?”
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>>
YanıtlaSilSâmiin bu vesvesesini def‘ etmek için şöyle bir işarette bulundu ki: Beşerin o şürûr ve fesâdları, onda vedîa bırakılan sırra mukābele edemez, affolur. Ve Cenâb-ı Hakk onun ibâdetine muhtaç değildir. Ancak Allâmü’l-Guyûb’un ilmindeki bir hikmet içindir.
Cümlelerin arasındaki irtibâta geldik. وَ اِذْ Bu kelime وَ هُوَ بِكُلِّ شَئٍ عَل۪يمٌ cümlesine atıftır. Halbuki aralarında münâsebet olmadığı gibi, ( اِذْ ) diğer bir ( اِذْ )'i iktizâ eder. Binâenaleyh böyle bir takdîre lüzûm vardır: اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا وَ اِذْ قَالَ رَبُّكَ -ilâ âhirihî-. Bu takdîrde ikinci ( اِذْ ) birincisine atfolur. Ve her iki cümle arasında da münâsebet bulunur.
اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَل۪يفَةً Cenâb-ı Hakk, müşâvere yolunu öğretmek ile beşerin hilâfetindeki hikmetin sırrını melâikeye istifsâr ettirmek üzere bu cümleyi söyledi. Sâmiin zihni üç noktayı nazara alarak harekete geçti. Birincisi: “Melâikeler ne dediler?” İkincisi: “Taaccüble hikmeti sordular.” Üçüncüsü: “Cinnîlere halîfe olmakla beraber, beşerde kuvve-i gadabiye ve şeheviye dahi ilâveten halk edilmiştir. Bunlar cinnîlerden daha ziyâde fesâd yapacaklardır.” İşte Kur’ân-ı Kerîm قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَ يَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ cümlesiyle, o üç noktaya işaret etmiştir. Melâikenin suâli, taaccüb ve istifsârları bittikten sonra, sâmi‘ Cenâb-ı Hakk’dan verilecek cevabı beklerken, Kur’ân-ı Kerîm قَالَ اِنّ۪ي اَعْلَمُ مَالَا تَعْلَمُونَ cümlesiyle cevab vermiştir. Yani “Eşyâ ve ahkâm, sizin ma‘lûmâtınıza münhasır değildir. Adem-i ilminiz, onların vücûda gelmeyeceklerine sebeb olamaz. Benim beşerin hilkati hakkında bir hikmetim var. O hikmetin hatırası için, fesâdlarını nazara almam” ferman etmiştir.
Cümlelerin hey’et ve nüktelerine geldik. وَ اِذْ قَالَ رَبُّكَ -ilâ âhirihî-. Atfı ifade eden bu ( و ) münasebet-i atfiyenin iktizâsına binâen وَ اِذْ قَالَ رَبُّكَ -ilâ âhirihî- cümlesine ma‘tûfun aleyh olmak üzere اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا cümlesinin takdîrine işarettir.
YanıtlaSilİşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>>
Ve kezâ ( اِذْ ) zaman-ı mâzîyi ifade ettiği cihetle, sanki zihinleri geçmiş zamanların silsilesine götürür. Veya o silsileyi bu zamana getirir, ihtâr eder ki, zihinler o zamanlarda vukūa gelmiş olan hâdiseleri görsünler.
( رَبُّكَ ) Bu ta‘bîr, melâikenin aleyhine bir huccet ve bir delildir. Yani “Allah seni terbiye etmiştir. Hadd-i kemâle eriştirmiştir. Ve seni beşere mürşid kılmıştır ki, fesâdlarını izâle edesin. Demek nev‘-i beşerin en büyük hasenesi sensin ki, onların mefsedetlerini setrediyorsun.” لِلْمَلٰٓئِكَةِ Cenâb-ı Hakk’ın müşâvere şeklinde melâike ile yaptığı muhâvere, melâikenin beşer ile fazla bir irtibâtı ve alâkası ve münâsebetleri olduğuna işarettir. Çünki melâikenin bir kısmı insanları hıfzediyor. Bir kısmı kitabet işlerini görüyor. Demek melâikelerin insanlarla alâkaları ziyâde olduğundan, insanların ahvâline ehemmiyet veriyorlar.
( اِنّ۪ي ) Melâikenin اَتَجْعَلُ ile yaptıkları istifhâmdan anlaşılan tereddüdlerini reddetmekle, mes’elenin azamet ve ehemmiyetine işarettir. ( اِنّ۪ي ) Burada yâ-yı mütekellim-i vahdeh ile وَ اِذْ قُلْنَا ’da mütekellim-i maalgayr zamirinin zikirlerinden şöyle bir işaret çıkıyor ki: Cenâb-ı Hakk’ın halk ve îcâd fiilinde vâsıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitâbında vâsıtaların bulunduğuna işarettir. Bu nükteye delâlet eden başka âyetler de vardır.
Ezcümle اِنَّا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ âyet-i kerîmesinde azamete delâlet eden ( نَا ) zamîr-i cem‘i, vahiyde vâsıtanın bulunduğuna işaret olduğu gibi; بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ ’da müfred hükmünde olan lafza-i Celâl, ma‘nâları ilhâm etmekte vâsıtanın bulunmadığına işarettir. جَاعِلٌ kelimesinin, خَالِقٌ kelimesine tercîhen zikri: Melâikenin medâr-ı şübheleri ve mûcib-i istifsârları olan halk ve îcâd fiili değildir. Zîrâ vücûd, hayr-ı mahzdır. Halketmek Allah’ın fiilidir. Allah’ın ef‘âli lâyüs’eldir. Ancak melâikeyi şübheye da‘vet eden ve istifsârlarına mûcib olan جَعْلْ ’dir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın beşeri arzın ta‘mîrine tahsîs etmesidir.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>>
YanıtlaSilف۪ي فِي الْأَرْضِ ’nin ( عَلٰي )’ya tercîhi, beşerin arz üstünde olduğu ( عَلٰي ) kelimesinin ma‘nâsına muvâfık ve münâsib iken, tercîhen ( ف۪ي )’nin zikredilmesi, beşerin bir ruh gibi arzın cesedine nüfûz ettiğine ve beşerin ölüp inkırâz etmesiyle arzın yıkılmasına işarettir. خَل۪يفَةً Bu ta‘bîr, insanların hayatına elverişli şerâiti arz hâiz olmazdan evvel arzda idrâkli bir mahlûkun bulunmuş olduğuna; ve o mahlûkun hayatına o zamandaki arzın evvelki vaz‘iyetleri muvâfık ve müsâid bulunduğuna işarettir. خَل۪يفَةً ta‘bîrinin bu ma‘nâya delâleti muktezâ-yı hikmettir. Ama meşhur olan ma‘nâya nazaran, o idrâkli mahlûk, cinlerden bir nevi‘ imiş. Yaptıkları fesâddan dolayı insanlarla mübâdele edilmişlerdir.
قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ Bu cümle müste’nifedir. Bu istînâftan anlaşılıyor ki, Cenâb-ı Hakk’ın melâike ile olan hitâbı, sâmii şöyle bir suâle mecbûr etmiştir ki: “Acaba melâikeler komşuluklarına gelecek insanları nasıl karşılayacaklardır? Hem onlarla beraber olmaya ve komşu olmaya rızâları var mıdır? Hem fikirleri nedir?” Kur’ân-ı Kerîm قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ile o suâli cevablandırmıştır.
Suâl: قَالُٓوا اَتَجْعَلُ -ilâ âhirihî- cümlesi اِذْ قَالَ cümlesine cezâ olduğuna nazaran, aralarında lüzûm lâzımdır. Halbuki lüzûm görünmüyor? ()Elcevab: Melâike arzın müekkelleri bulundukları cihetle, arz, onların idaresinde olur. Bu i‘tibârla, insanların arza halîfe kılınması hakkında melâikenin fikirlerini izhâr etmek lâzımdır. (قَالَ، قَالُوا) ta‘bîrleri, mukāvele ve muhâvere şeklinde müşâvere üslûbunu insanlara öğretmek içindir. Yoksa Cenâb-ı Hakk, müşâvereden münezzehtir.
Melâikenin اَتَجْعَلُ ile yaptıkları istifhâmdan maksad, ca‘le i‘tirâz, ca‘lî inkâr etmek değildir. Çünki Cenâb-ı Hakk’ın fiillerine i‘tirâz etmeye ismetleri mâni‘dir. Ancak ca‘lin sebebi mahfî olduğundan, taaccüble sebeb ve hikmetini sormuşlardır. جَعَلَ ta‘bîrinden anlaşılıyor ki, insanın ahvâli ve vaz‘iyetleri, ne tabiatın iktizâsıdır ve ne de fıtratın îcâbıdır. Ancak bir câilin ca‘liyledir.
YanıtlaSilİşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>>
Suâl: ف۪يهَا Mesâfe pek kısa olduğu halde, ikinci ف۪يهَا ’nın zikrine ne ihtiyaç vardır?Elcevab: Birinci ف۪يهَا ile beşerin bir ruh gibi arza nüfûz etmesiyle arzı ihyâ etmesine, ikinci ف۪يهَا ise, beşerin fesâdı da Azrâîl (as) gibi arzın kalbine kadar pençesini sokup arzın imâtesine işarettir. Demek beşer, bir taraftan arzın şifâsı için bir ilaç iken, diğer taraftan ölümünü intâc eden bir zehirdir. ( مَنْ ) Beşerden kinâyedir. Kinâyenin tasrîhe sebeb-i tercîhi: Melâikenin maksadı beşerin şahsiyeti olmayıp, ancak kendilerine sakîl ve ağır gelen bir mahlûkun Allah’a isyan etmesine işarettir. يُفْسِدُ Fesâdın isyana bedel zikri, isyanlarının nizâm-ı âlemin fesâdına sebeb olacağına işarettir. Devam ile teceddüdü ifade eden muzâri‘ sîgasıyla fesâdın zikredilmesi, melâikenin asıl istemedikleri ve inkâr ettikleri, ancak isyanlarının devam ve istimrâr ile vukūa geleceğine âit olduğuna işarettir. Melâike, beşerin isyanlarının devam ve istimrârını, ya Cenâb-ı Hakk’ın i‘lâmıyla bilmişlerdir. Veya Levh-i Mahfuz’a bakıp ondan almışlardır. Veyahud insanlardaki kuvve-i gadabiye ve şeheviyeden anlamışlardır. ف۪يهَا Kuvve-i şeheviye ile fesâd arzda hâsıl olur. Kuvve-i gadabiyenin tecâvüzüyle katil ve kıtâle mahal olur. Halbuki arz, takvâ üzerine te’sîs edilmiş bir mescid hükmündedir. ( و ) ise fesâd ile sefk gibi iki rezîleyi birbirine atıf ve cem‘ eder. Çünki fesâd, sefk-i dimâya sebebdir. يَسْفِكُونَ ’nin يَقْتُلُونَ ’ye tercîhen zikrinden anlaşılıyor ki, sefk, zulmen yapılan katldir. Bu ise fesâda daha münâsibdir. Çünki katlin ifade ettiği ma‘nâ, katlin mübâh kısmına da şâmildir. Cihadda veya bir cemâati kurtarmak için yapılan katiller gibi ki, bu katl, fesâda münâsib olmaz. الدِّمَٓاءَ Sefk kelimesinin delâlet ettiği ırâka-i demdeki demi te’kîddir. وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَ نُقَدِّسُ لَكَ Beşerin ca‘lindeki hikmeti soran melâikeye, sanki şöyle bir i‘tirâz vârid olmuştur ki: “Beşerin Allah’a yapacağı ibâdet ve takdîs, onun ca‘line sebeb-i kâfî gelmez mi ki, ca‘linin hikmetini soruyorsunuz?” İşte vâv-ı hâliye ile zikredilen وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ -ilâ âhirihî- cümlesi, güya o i‘tirâzı def‘ etmeye işarettir.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>>
YanıtlaSil( نَحْنُ ) Meâsîden ma‘sûm melâikenin cemâatlerinden kinâyedir. Cümlenin cümle-i ismiye şeklinde zikiredilmesi, tesbîhin melâikeye bir seciye olduğuna ve melâikenin tesbîhâta mülâzım ve müdâvim olduklarına işarettir.
نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ “Bizler, bütün ibâdetlerin sana mahsûs olduğunu kâinâta i‘lân ediyoruz. Ve Cenâb-ı Ulûhiyetine lâyık olmayan şeylerden senin münezzeh olduğuna îmân ediyoruz. Ve senin bütün evsâf-ı azamet ve celâl ile muttasıf olduğunu i‘tikād ediyoruz.” وَ نُقَدِّسُ لَكَ Bu ( ل ) ya sıladır, bir ma‘nâ ifade etmez. Veya ta‘lîl ve sebebiyet içindir. Birinci ihtimâle göre نُقَدِّسُكَ takdîrinde olur. Yani “Seni takdîs ve tathîr ediyoruz” demektir. İkinci ihtimâle nazaran نُقَدِّسُ لِاَجْلِكَ takdîrinde olur. Yani “Biz nefislerimizi, fiillerimizi günahlardan temizlemekle beraber, kalblerimizi mâsivândan çeviriyoruz” demektir. Bu ( و ) ise, iki rezîleyi cem‘ ve birbirine atfeden يُفسِدُ ’deki vavın aksine ve inâdına olarak, biri takdîs, diğeri tesbîh, iki fazîleti cem‘ ve birbirine atfediyor.
قَالَ اِنّ۪يٓ اَعْلَمُ مَالَا تَعْلَمُونَ Bu cümle, melâikenin istifsârından sonra, “Acaba Cenâb-ı Hakk istifsârlarına nasıl cevab verdi? Ve taaccüblerini ne ile izâle etti? Ve beşerin onlara tercîhindeki hikmet nedir?” diye sâmiin kalbine gelen suâle icmâlî bir cevabdır. Tafsîli sonra gelecektir.
اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ ’deki ( اِنَّ ) tahkîkî ifade etmekle tereddüd ve şübheyi def‘ etmek içindir. Bu ise müsellem olmayan nazarî hükümlerde olur. Halbuki burada, Allah’ın, halkın bilmediklerini bilmesi, müsellem ve bedîhî bir hükümdür. Hâşâ, melâikenin bu hükümde tereddüdleri yoktur.
Binâenaleyh, burada bu ( اِنَّ ) Kur’ân-ı Kerîm’in îcâz için ihtisâren icmâl ettiği birkaç cümleye işarettir.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 30<<>>
YanıtlaSilBirincisi: Beşerdeki maslahatlar ve beşerin hayr-ı kesîre nisbeten mefsedetleri, şerr-i kalîldir. Şerr-i kalîl için hayr-ı kesîri terk etmek, hikmete muhâliftir.
İkincisi: Beşerin hilâfete olan sırr-ı liyâkati, melâikece meçhûl, Hâlik'ça ma‘lûmdur. Üçüncüsü: Beşerin onlara tercîh hakkını veren hikmet, melâikece meçhûldür. Dördüncüsü: ( اِنَّ )’nin ifade ettiği tahkîk, bazen sarîh hükme değil, cümlenin bir kaydından istifâde edilen zımnî bir hükme râci‘ olur. Burada ( اِنَّ )’nin tahkîkî لَا تَعْلَمُونَ kaydından istifâde edilen hükm-ü zımnî’ye râci‘dir. Yani “Sizler muhakkak bilmiyorsunuz.”
Ve kezâ, Allah’ın ilmi lâzım, beşerin vücûdu melzûmdur. Bu cümlede ilm-i İlâhînin vücûduna delâlet eden اَعْلَمُ ’den, beşerin vücûda geleceği tebârüz eder. Çünki اَعْلَمُ ’nün delâletine göre ilm-i İlâhî taalluk ve tahakkuk etmiştir. Öyle ise beşerin vücûdu her halde olacaktır.
Melâikeye verilen o icmâlî cevabın tahkîkî hakkında اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ âyetinden şöyle îzâhât alınabilir ki: Cenâb-ı Hakk’ın ef‘âli hikmetlerden, maslahatlardan hâlî değildir. Öyle ise mevcûdât, halkın ma‘lûmâtına münhasır değildir. Öyle ise melâikenin adem-i ilimleri, beşerin adem-i vücûduna delil olamaz.
Ve kezâ Cenâb-ı Hakk, hayr-ı mahz olarak melâikeyi yaratmıştır. Şerr-i mahz olarak da şeytanı yaratmıştır. Hayır ve şerden mahrum olarak behâim ve hayvanâtı halketmiştir. Hikmetin iktizâsına göre, hayır ve şerre kādir ve câmi‘ olarak dördüncü kısmı teşkîl eden beşerin yaratılması da lâzımdır ki, beşerin şeheviye ve gazabiye kuvvetleri kuvve-i akliyesine münkād ve mağlûb olursa, beşer, mücâhedesinden dolayı melâikeye tefevvuk eder. Aksi halde, hayvanâttan daha aşağı olur. Çünki özrü yoktur.
>>
YanıtlaSilوَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ
“Cenâb-ı Hakk, bütün eşyânın isimlerini Âdem’e öğretti. Sonra o eşyâyı melâikeye göstererek dedi ki: ‘Eğer iddiânızda sâdıklar iseniz, bunların isimlerini bana söyleyiniz.' Melâike dediler ki: ‘Seni her nekāisten tenzîh ederiz. Ve senin bütün sıfât-ı kemâliye ile muttasıf olduğunu ikrâr ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur. Her şeyi bilici ve herkese liyâkatine göre ilim ve irfân ihsân edici sensin.' Cenâb-ı Hakk dedi ki: ‘Yâ Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle.' Vaktâ ki Âdem, isimlerini onlara söyledi. Cenâb-ı Hakk dedi ki: ‘Size demedim mi? Semâvât ve arzın gaybını bilirim ve sizin Âdem hakkında lisânla izhâr ettiğinizi ve kalben gizlediğinizi bilirim.' ”
Mukaddeme: Bu ta‘lîm-i esmâ mes’elesi, ya Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın melâikenin inkârlarına karşı mu‘cizesidir, melâikeyi inkârdan ikrâra icbâr etmiştir. Yahud melâikenin hilâfetine i‘tirâz ettikleri nev‘-i beşerin hilâfete liyâkatini melâikeye kabul ettirmek için izhâr ettiği bir mu‘cizedir. Ey arkadaş! Her şeyin Kitâb-ı Mübîn’de mevcûd olduğunu tasrîh eden وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ âyet-i kerîmesinin hükmüne göre; Kur’ân-ı Kerîm, zâhiren ve bâtınen, nassan ve delâleten, remzen ve işareten her zamanda vücûda gelmiş veya gelecek her şeyi ifade ediyor. Buna binâen, gerek Enbiyâ'nın kıssaları ve hikâyeleri ve gerek mu‘cizeleri hakkında Kur’ân-ı Kerîm’in işaretinden fehmettiğime
Sözler
Mektubat 1
Mektubat 2
Lemalar
Şualar 1
Şualar 2
Sıkke-i Tasdîk-i Gaybî
Tılsımlar
Siracun Nur
İşârâtü'l-İ‘câz
Kastamaonu Lahikası
Asâ-yı Mûsâ
Zülfikar
Beş Risale
Hanımlar Rehberi
Gençlik Rehberi
Tenbîh
İfâdetü'l-Merâm
Kur'ân nedir? Ta‘rîfi nasıldır?
Makāsıd-ı Kur'âniye
Sûre-i Fâtiha (1)
Sûre-i Fâtiha (1-2)
Sûre-i Fâtiha, 2
Sûre-i Fâtiha, 2-3
Sûre-i Fâtiha, 4
Sûre-i Fâtiha, 5
Sûre-i Fâtiha, 6
Sûre-i Fâtiha, 7
Sûre-i Bakara
Sûre-i Bakara, 1
Sûre-i Bakara, 2
Sûre-i Bakara, 3
Sûre-i Bakara, 4
Sûre-i Bakara, 5
Sûre-i Bakara, 6
Sûre-i Bakara, 7
Sûre-i Bakara, 8
Sûre-i Bakara, 9-10
Sûre-i Bakara, 11-12
Sûre-i Bakara, 13
Sûre-i Bakara, 14-15
Sûre-i Bakara, 16
Sûre-i Bakara, 17-20
Sûre-i Bakara, 21-22
Sûre-i Bakara, 23-24
Sûre-i Bakara, 25
Sûre-i Bakara, 26-27
Sûre-i Bakara, 28
Sûre-i Bakara, 29
Sûre-i Bakara, 30
Sûre-i Bakara, 31-33
Ecnebî feylesofların şehâdetleri
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 31-33<<>>
YanıtlaSilgöre, (Hâşiye) mu‘cizât-ı Enbiyâdan iki gaye ve hikmet ta‘kîb edilmiştir: Birisi: Nübüvvetlerini halka tasdîk ve kabul ettirmektir.
İkincisi: Terakkıyât-ı maddiye için lâzım olan örnekleri nev‘-i beşere göstererek, o mu‘cizelerin benzerlerini meydana getirmek için nev‘-i beşeri teşvîk ve teşcî‘ etmektir. Sanki Kur’ân-ı Kerîm, Enbiyâ'nın kıssaları ve hikâyeleriyle terakkıyâtın esaslarına ve temellerine parmakla işaret ederek, “Ey beşer! Şu gördüğün mu‘cizeler, bir takım örnekler ve numûnelerdir. Telâhuk-u efkârınızla, çalışmalarınızla şu örneklerin emsâllerini yapacaksınız” diye ihtâr etmiştir.
Evet, mâzî, istikbâlin aynasıdır. İstikbâlde vücûda gelecek îcâdlar, mâzîde kurulan esaslar ve temeller üzerine bina edilir. Şu terakkıyât-ı hâzıra, tamamıyla dinlerden alınan işaretlerden ve mu‘cizelerden hâsıl olan ilhâmlar üzerine vücûda gelmişlerdir. Birincisi: Saat ve sefînenin ilk îcâdı, mu‘cize eliyle beşere verilmiştir. İkincisi: Kâinâtın ihtivâ ettiği bütün nev‘lerin isimlerini, sıfatlarını, hâssalarını beyân zımnında beşerin telâhuk-u efkârıyla meydana gelen binlerle fünûn sâyesinde, insan وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَهَا âyetiyle işaret edilen Hazret-i Âdem’in (as) mu‘cizesine mazhar olmuştur. Üçüncüsü: Bütün san‘atların medârı olan demirin yumuşatılıp kullanılması sâyesinde îcâd edilen bu kadar terakkıyâtla nev‘-i insan, وَ وَ اَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Davud’un (as) mu‘cizesine mazhardır. Dördüncüsü: Yine telâhuk-u efkâr ile îcâd edilen tayyâre gibi terakkıyât-ı havaiye sâyesinde nev‘-i beşer غُدُوُّهَاشَهْرٌ وَ رَوَاحُهَا شَهْرٌ âyetiyle sür‘ati beyân edilen Hazret-i Süleymân’ın (as) mu‘cizesine mazhardır. _________________________________Hâşiye: Eğer müellifin tenzîlin nazmından çıkardığı letâifte şübhen varsa, ben derim ki, İbnü’l-Fârıd kitabından tefe’ül ettik, şu beyit çıktı: كَاَنَّ الْكِرَامَ الْكَاتِب۪ينَ تَنَزَّلُوا عَلٰي قَلْبِه۪ وَحْيًا بِمَا ف۪ي صَح۪يفَةٍ Habîb
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 31-33<<>>
YanıtlaSilBeşincisi: Kıraç ve kumlu yerlerden suları çıkartan santrafüj âleti فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاَ الْحَجَرَ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Mûsâ’nın (as) asâsından ders almıştır. Altıncısı: Tecrübeler ve telâhuk-u efkâr sâyesinde husûle gelen terakkıyât-ı tıbbiye, Hazret-i Îsâ’nın (as) mu‘cizesinin ilhâmâtındandır. Hakîkaten şu mu‘cizelerle bu terakkıyât arasında pek büyük münâsebet ve muvâfakat vardır. Evet, dikkat eden adam, bilâ-tereddüd “O mu‘cizeler, bu terakkıyâta birer mikyâs ve birer numûnedir” diye hükmeder.
Ve kezâ يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَ سَلَامًا âyet-i kerîmesinin delâletine göre, Hazret-i İbrâhîm’in (as) ateşe atıldığı zaman, ateşin harâreti burûdete inkılâb etmesi, beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe-i nâriyeye ve ateşten koruyan vâsıtalara örnek ve me’hazdir. Ve kezâ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ âyet-i kerîmesinin bir kavle göre işaret ettiği gibi, Hazret-i Yusuf’un (as) Ken‘ân’da bulunan babasının timsâlini görür görmez Züleyha’dan geri çekilmesi; hem kervanları Mısır’dan avdet ettiğinde, Hazret-i Ya‘kūb’un (as) اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ yani “Ben Yusuf’un (as) kokusunu alıyorum” demesi.. Ve kezâ, celb ilmine âgâh bir vezirinin Hazret-i Süleymân’a (as), “Gözünü açıp yumuncaya kadar Belkıs’ın tahtını getiririm” demesine işaret eden اَنَا اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ âyet-i kerîmesi, pek uzak mesâfelerden savt ve suret vesâire gibi celb edilen beşerin keşfettiği veya edeceği îcâdâta numûneler ve me’hazlerdirler.
Ve kezâ, Hazret-i Süleymân’a (as) “Kuş dilini öğrettik” ma‘nâsında عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِِ olan âyet-i kerîme, beşerin keşfiyâtından telefonların ve radyoların, papağan ve güvercin gibi hayvanların konuşmalarına ve mühim işlerde kullanılmasına me’hazdir. Ve kezâ, beşerin henüz keşfedemediği daha çok mu‘cizeler vardır. İstikbâlde yavaş yavaş keşfine muvaffak olur.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 31-33<<>>
YanıtlaSilBu âyetin nazmında dahi, emsâli gibi üç vecih vardır. Birinci Vecih: Evvelki âyetle irtibâtıdır. Şöyle ki: Birincisi: İnsanın hilkati hakkında melâikenin i‘tirâzlarına, evvelki âyette umûmî, fehmi kolay, iknâ‘ edici bir cevab verilmiştir. Bu âyetle avâm ve havâssı iknâ‘ eden tafsîlâtlı bir cevab verilmiştir.
İkincisi: Evvelki âyette, beşerin hilâfet mes’elesi tasrîh edilmiştir. Bu âyette ise, nev‘-i beşerin melâikeye karşı gösterdiği mu‘cize ile, da‘vâ-yı hilâfetini isbat etmiştir. Üçüncüsü: Evvelki âyette beşerin melâikeye tereccüh etmesine işaret edilmiştir. Bu âyette tereccühünün illetine işaret edilmiştir.
Dördüncüsü: Beşerin arzda hilâfet-i kübrâya mazhar olmasına evvelki âyetle delâlet edilmiştir. Burada ise, bütün tecelliyâta mazhar olarak bir nüsha-i câmia olarak gösterilmiştir. Bu da hem ayrı ayrı isti‘dâdlara mâlik, hem de ilim ve istifâdelerinin yolları çok olduğundandır. Evet, beşer zâhirî ve bâtınî havâs ve duygularıyla, bilhassa derinliğine nihâyet olmayan vicdanıyla kâinâtı ihâta etmiş bir kābiliyettedir.
İkinci Vecih: Cümlelerin birbiriyle irtibâtlarıdır. Şöyle ki: وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ cümlesi اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ cümlesinin mazmûnunu tahkîk, icmâlini tafsîl, ibhâmını tefsîrdir. Ve kezâ, Cenâb-ı Hakk’ın arzında beşerin halîfe olması, Allah’ın hükümlerini icrâ ve kanunlarını tatbîk etmesi içindir. Bu ise tam bir ilme mütevakkıftır.
Ve kezâ, birinci âyette kelâmın sevkiyâtı iktizâsınca şöyle bir takdîr olacaktır: “Âdem’i halketti, tesviye etti. Cesedine nefh-i rûh etti. Terbiye etti. Sonra esmâyı ta‘lîm etti. Ve hilâfete nâmzed kıldı.
Sonra Âdem’i melâikeye tercîh etmekle rüchân mes’elesinde ve hilâfet istihkākında ilm-i esmâ ile mümtâz kıldı. Makamın iktizâsı üzerine eşyâyı melâikeye arz ve onlardan muârazayı
Sözler
Mektubat 1
Mektubat 2
Lemalar
Şualar 1
Şualar 2
Sıkke-i Tasdîk-i Gaybî
Tılsımlar
Siracun Nur
İşârâtü'l-İ‘câz
Kastamaonu Lahikası
Asâ-yı Mûsâ
Zülfikar
Beş Risale
Hanımlar Rehberi
Gençlik Rehberi
Tenbîh
İfâdetü'l-Merâm
Kur'ân nedir? Ta‘rîfi nasıldır?
Makāsıd-ı Kur'âniye
Sûre-i Fâtiha (1)
Sûre-i Fâtiha (1-2)
Sûre-i Fâtiha, 2
Sûre-i Fâtiha, 2-3
Sûre-i Fâtiha, 4
Sûre-i Fâtiha, 5
Sûre-i Fâtiha, 6
Sûre-i Fâtiha, 7
Sûre-i Bakara
Sûre-i Bakara, 1
Sûre-i Bakara, 2
Sûre-i Bakara, 3
Sûre-i Bakara, 4
Sûre-i Bakara, 5
Sûre-i Bakara, 6
Sûre-i Bakara, 7
Sûre-i Bakara, 8
Sûre-i Bakara, 9-10
Sûre-i Bakara, 11-12
Sûre-i Bakara, 13
Sûre-i Bakara, 14-15
Sûre-i Bakara, 16
Sûre-i Bakara, 17-20
Sûre-i Bakara, 21-22
Sûre-i Bakara, 23-24
Sûre-i Bakara, 25
Sûre-i Bakara, 26-27
Sûre-i Bakara, 28
Sûre-i Bakara, 29
Sûre-i Bakara, 30
Sûre-i Bakara, 31-33
Ecnebî feylesofların şehâdetleri
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 31-33<<>>
YanıtlaSiltaleb etti. Sonra melâike aczlerini hissetmekle Cenâb-ı Hakk’ın hikmetini ikrâr ettiler.” Kur’ân-ı Kerîm buna işareten,ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ dedikten sonra, قَالُوا evvelce İblîsin enâniyet ve kibrine kanarak yaptıkları istifsârdan pişman olarak سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ dediler. Sonra isti‘dâdlarının adem-i câmiiyetinden dolayı melâikenin aczi zâhir oldu. Makamıniktizâsı üzerine, Âdem’in iktidarının beyanı îcâb etti ki, muâraza tamam olsun. Bunun için قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ hitâbıyla Âdem’e ferman etti. Sonra vaktâ ki mes’ele tebeyyün etti. Ve hikmetin sırrı zâhir oldu. Geçen cevâb-ı icmâlînin bu tafsîlâta netice kılınması, makamın iktizâsından olduğuna binâen قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ yani “Sizin ketmettiğiniz şeyi bilirim.” Şu mukāvele ve mükâlemeden anlaşılıyor ki, İblîsin enâniyeti, kibri, melâikeye de sirâyet etmiştir. Ve yaptıkları istifsâra bir tâifenin i‘tirâzı da karışmıştır.
Üçüncü Vecih: Cümlelerin hey’et ve nükteleridir. وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا Yani Cenâb-ı Hakk, Âdem’ibütün kemâlâtın mebâdîsini tazammun eden âlî bir fıtratla tasvîr etmiştir. Ve bütün maâlînin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir isti‘dâd ile halketmiştir. Ve mevcûdâtı ihâta eden ulvî bir vicdan ve ihâtalı on duygu ile techîz etmiştir. Ve bu üç meziyet sâyesinde, bütün hakāik-i eşyâyı öğrenmeye hazırlamıştır. Sonra bütün esmâyı kendisine öğretmiştir. Demek bu cümlenin evvelindeki ( و ) şu mukadder olan üç cümleye işarettir. عَلَّمَ Bu kelimenin ihtiyâr edilmesi, ilmin ulüvv-ü kadrine ve kadrinin yüksek derecesine ve hilâfete mihver olduğuna işarettir.
Ve kezâ, esmânın tevkîfine, yani Şâri‘ tarafından bildirilmiş olduğuna remizdir. Zaten esmâ ile müsemmeyât arasında ta‘kîb edilen münâsebât-ı vaz‘iye, bunu te’yîd ediyor.
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 31-33<<>>
YanıtlaSilVe kezâ, mu‘cizenin vâsıtasız, Allah’ın fiili olduğuna îmâdır. Fakat felâsifeye göre hârikalar, ervâh-ı hârikanın fiilidir.
اٰدَمَ Hilâfeti irâde edilen ve Âdem ismiyle tesmiye edilen küre-i arzın sâhibi şahs-ı ma‘hûddur. İsminin tasrîhi, teşrîf ve teşhîri içindir.
اَلْأَسْمَٓاءَ İsim ve sıfat ve hâsiyet gibi, eşyâyı birbirinden ayırıp temyîz ve ta‘yîn eden alâmet ve nişanlardır. Yahud insanlar arasında münkasım olan lügatlardır. عَرَضَهُمْ Arz edilen eşyâ olduğu halde, zamirin esmâya rücûundan, ismin ayn-ı müsemmâolduğuna kāil olan Ehl-i Sünnet'in mezhebine işarettir. كُلَّهَا Âdem’in melâikeden cihet-i imtiyâzı ve melâikenin muârazadan sebeb ve medâr-ı aczi, esmânın hey’et-i mecmûası olduğuna işarettir. Yoksa esmânın bir kısmını, belki kısm-ı a‘zamını melekler debilirler.
ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ( ثُمَّ ) terâhîyi ve bu‘d-u mesâfeyi ifade ettiği cihetle, şöyle bir takdîre işarettir: هُوَ اَكْرَمُ مِنْكُمْ وَ اَحَقُّ بِالْخِلَافَةِ Yani “Âdem sizden daha kerîm ve hilâfete daha müstehak ve lâyıktır.” عَرَضَهُمْ Müşterilere gösterilmek üzere kumaş toplarının açılıp arz edildiği gibi, eşyânın envâı da bast edilerek enzâr-ı melâikeye gösterilmiştir. Bu ta‘bîrden şöyle bir işaret çıkıyor ki: Mevcûdât, müdrik ve âlimin malıdır. İlim ile alır, isimle ahz eder. Suretlerinin temessülüyle temellük eder.
( هُمْ ) müzekker ve âkiller cemâatinden kinâyedir. Burada müzekkerin müennese ve âkilin gayr-i âkile tağlîb ve teşmîliyle, mecazen envâ‘-ı eşyâya ircâ‘ edilmiştir. Bu i‘tibârla ( هُمْ ) kelimesinde bir mecaz, iki tağlîb vardır. Bu mecaz ile o tağlîbleri icbâr eden esbâb, ( عَرَضَ ) kelimesinin işaret ettiği üslûbdur.
Sözler
Mektubat 1
Mektubat 2
Lemalar
Şualar 1
Şualar 2
Sıkke-i Tasdîk-i Gaybî
Tılsımlar
Siracun Nur
İşârâtü'l-İ‘câz
Kastamaonu Lahikası
Asâ-yı Mûsâ
Zülfikar
Beş Risale
Hanımlar Rehberi
Gençlik Rehberi
Tenbîh
İfâdetü'l-Merâm
Kur'ân nedir? Ta‘rîfi nasıldır?
Makāsıd-ı Kur'âniye
Sûre-i Fâtiha (1)
Sûre-i Fâtiha (1-2)
Sûre-i Fâtiha, 2
Sûre-i Fâtiha, 2-3
Sûre-i Fâtiha, 4
Sûre-i Fâtiha, 5
Sûre-i Fâtiha, 6
Sûre-i Fâtiha, 7
Sûre-i Bakara
Sûre-i Bakara, 1
Sûre-i Bakara, 2
Sûre-i Bakara, 3
Sûre-i Bakara, 4
Sûre-i Bakara, 5
Sûre-i Bakara, 6
Sûre-i Bakara, 7
Sûre-i Bakara, 8
Sûre-i Bakara, 9-10
Sûre-i Bakara, 11-12
Sûre-i Bakara, 13
Sûre-i Bakara, 14-15
Sûre-i Bakara, 16
Sûre-i Bakara, 17-20
Sûre-i Bakara, 21-22
Sûre-i Bakara, 23-24
Sûre-i Bakara, 25
Sûre-i Bakara, 26-27
Sûre-i Bakara, 28
Sûre-i Bakara, 29
Sûre-i Bakara, 30
Sûre-i Bakara, 31-33
Ecnebî feylesofların şehâdetleri
İşârâtü'l-İ‘câzSûre-i Bakara, 31-33<<>>
YanıtlaSilÇünki melâikeye envâ‘-ı eşyânın arzı, ma‘nevî bir resm-i geçit manzarasını andırıyor. Ma‘lûm, resm-i geçitleri yapan, müzekker ve âkil insanlardır. Bunun için burada iki tağlîbe ve dolayısıyla bir mecaza mecbûriyet hâsıl olmuştur.
( عَلٰي ) Arz edilenlerin levh-i a‘lâda nakşedilen suretler olduğuna işarettir.
(Hâşiye) سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ وَ اٰخِرُ دَعْوٰانَا اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Allah’ın avn ve inâyetiyle ümidimin, iktidarımın fevkınde şu tercümeyi iyi kötü yaptım. Noksânlarıçoktur. Müellifince ıslahları lâzımdır. Zaten onun himmetiyle bu kadarını ancak yapabildim. Yoksa serâpâ taşlık, kıraç, mahsûl alınması pek güç bir tarlaya benzeyen bu tefsîrin pek yüksek ma‘nâlarına zarf olan kuvvetli kelimâtını, sönük, kör bir fikirle tercüme etmek, Abdülmecîd’in işi değildir. Yine onun fart-ı şefkatinden himmeti yetişti. İkmâline muvaffak oldum. MütercimMüellifin küçük kardeşi ve nûr talebesiAbdülmecîd
_________________________________
Hâşiye: İntihâbım olmayarak, ihtiyârsız bir tarzda, âdetâ umum Sözler'in ve Mektubların âhirlerinde şu âyet سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ bana söylettirilmiş. Şimdi anladım ki,tefsîrim de şu âyet ile hitâm buluyor. Demek inşâallâh bütün Sözler, hakîkî bir tefsîr ve şu âyetin bahrinden birer cedveldirler. En nihâyet yine o denize dökülüyorlar. Şu tefsîrin hitâmında, güya her Söz, ma‘nen şu âyetten başlıyor. Demek o zamandan beri, yirmi senedir daha şu âyeti tefsîr ediyorum. Bitiremedim ki, tefsîrin ikinci cildini yazayım.Saîdü'n-Nûrsî
Eserleri. 1. Hak Dini Kur’an Dili. Kırk sekiz yaşında iken başlayıp altmış yaşında tamamladığı tefsiri olup en meşhur eseridir. İlk defa Diyanet İşleri Reisliği tarafından yayımlanan eserin (İstanbul 1935-1938) daha sonra birçok baskısı yapılmıştır.
YanıtlaSil2. İrşâdü’l-ahlâf fî ahkâmi’l-evkāf. Mülkiye Mektebi’nde okutmak üzere hazırladığı bir ders kitabıdır (İstanbul 1330 r./1914).
3. Hz. Muhammed’in Dini İslâm. Anglikan Kilisesi’nin sorularına şeyhülislâmlık adına verdiği cevaplardan oluşan bir risâledir. Tefsirinin sonraki baskılarının baş tarafına eklenerek yayımlanmıştır (İstanbul 1979).
4. Metâlib ve Mezâhib (İstanbul 1341). Fransız felsefe tarihçisi Paul Janet ve Gabriel Seailles tarafından yazılan Histoire de la philosophie adlı eserin tercümesidir. Tahlilî Târih-i Felsefe başlığını da taşıyan esere yazdığı mukaddime ile tahlil ve tenkit mahiyetindeki geniş dipnotları felsefî bakımdan büyük değer taşımaktadır.
5. İstintâcî ve İstikrâî Mantık. İngiliz müellifi Alexander Bain’e ait eserin Fransızca’ya yapılan tercümesinden Türkçe’ye çevirdiği bu kitabı Süleymaniye Medresesi’nde öğrencilere ders notu olarak vermiştir.
Bunların dışında ilhâdın temelsizliği, inkâr ve şirkin insan ruhunda uyandırdığı ıstırap, İslâmiyet’in ilerlemeye engel olmadığı, orduya yapılan yardımların zekât yerine geçebileceği gibi değişik konularda Beyânülhak ve Sebîlürreşâd dergilerinde Küçük Hamdi veya Elmalılı Küçük Hamdi imzaları ile yayımlanmış yirmiyi aşkın makalesi vardır.
BİBLİYOGRAFYA
Elmalılı, Hak Dini, I, 14-24, 29, 65-73, 75, 86-89, 107, 122, 174, 180-183, 202, 203, 207, 214, 216, 267, 282, 286-287, 330-331, 359-360, 366, 372, 379, 396, 407, 409, 411, 501-507, 516, 532, 547, 550-552, 566-567, 575-578, 584, 595, 659; II, 737, 750, 855-859, 997, 1023, 1057, 1080-1088, 1112-1114, 1120-1121, 1126, 1195-1196, 1244-1245, 1316, 1442; III, 1527, 1739-1740, 1849, 1902, 1919, 1939, 1949, 1981, 1991-1992, 2007-2008, 2016-2017, 2061, 2106-2108, 2112, 2150, 2185-2187; IV, Mukaddime, s. 12, ayrıca bk. 2229-2254, 2323-2326, 2514, 2628, 2650, 2711-2722, 2791, 2936, 2950-2953, 2957, 3003-3004; V, 3053, 3124, 3288, 3355, 3709-3710, 3731; VI, 3812, 4136, 4172-4174, 4216, 4228, 4249, 4261, 4512; VII, Mukaddime, s. 12-19, ayrıca bk. 4561, 4584, 4634, 4637, 4816, 4878, 4937-4938, 4969, 5156, 5211, 5217-5218; VIII, Mukaddime, s. 16, ayrıca bk. 5323, 5339-5340, 5415, 5629; IX, 6134-6136, 6294-6295, 6432.
a.mlf., “Dîbâce”, Metâlib ve Mezâhib, İstanbul 1341, s. 15-26, 38.
a.mlf., “Makāle-i Mühimme”, Beyânülhak, I, İstanbul 1324, s. 401-403.
Ebül’ulâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul 1966, II-III, 246-247.
Hikmet Bayur, “İbadet Dili”, Necati Lugal Armağanı, Ankara 1968, s. 151.
Fahri Gökcan, Commentaire du Coran par Elmalı’lı (doktora tezi, 1970), Université de Paris Faculte des Lettres et Sciences Humaines.
Albayrak, Osmanlı Ulemâsı, III, 249-250.
Mustafa Sabri Efendi, Mevḳıfü’l-ʿaḳl ve’l-ʿilm ve’l-ʿâlem, Beyrut 1401/1981, II, 156-157.
İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, İstanbul 1986, I, 409-410.
İsmet Ersöz, Elmalılı Mehmed Hamdi Yazır ve Hak Dini Kur’an Dili (doktora tezi, 1986), Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Elmalılı M. Hamdi Yazır Sempozyumu, 4-6 Eylül 1991, Ankara 1993.
Ali Yılmaz, “Elmalılı Hamdi Yazır’ın Türkçesi”, a.e., s. 36-40.
Hüsrev Subaşı, “Elmalılı Hamdi Efendi ve Hat Sanatımızdaki Yeri”, a.e., s. 319-329.
Vehbi Vakkasoğlu, “Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır”, Tercüman, İstanbul 29 Nisan - 2 Mayıs 1987.
Kâfirlerin Allah’ı inkâr edip emirlerine itaatsizlik göstermeleri ebedî bir kötülük olduğundan onların ilâhî rahmetten ebedî olarak uzak kalmaları gerekir. Allah’ın rahmetinin gazabını geçtiği düşüncesine dayanarak kalplerinde zerre kadar iman bulunmayan ve kötülükleri kendilerini kuşatmış olan kâfirlerin cehennemde ebedî azapta kalmayacaklarını söylemek ilâhî adaleti inkâr etmektir. Ayrıca affı gördükçe şımaran ve kötülüğü bir karakter haline getirenleri affetmek de bir şerdir. Bu ise bütün hayırların kaynağı olan Allah hakkında muhaldir (a.g.e., I, 396; II, 1023; III, 2112).
YanıtlaSil5. İman-Küfür Meselesi. İman kalbin ve dilin fiillerinden ibaret iki unsurdan teşekkül etmekle birlikte her ikisi aynı seviyede birer aslî unsur değildir. Kalbin fiili olan tasdik yükümlülüğü hiçbir mazeretle insanın sorumluluk alanından çıkmazken dilin ikrarı, baskı altında kalındığı takdirde imanın gerçekleşmesi için aranan bir şart olmaktan çıkar. Allah’a gerçekten iman etmek zâtına ve sıfatlarına, gönderdiği vahiylere ve koyduğu hükümlere O’nun muradına uygun olarak inanmakla mümkün olur. Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i kitaba, kendi vahiylerini de tasdik edici olan son vahye inanmaları emredildiğinden kurtuluşa ermeleri için (bk. el-Bakara 2/41; en-Nisâ 4/47) onların da iman etmesi gerekir (a.g.e., I, 180-183, 372, 532; III, 1739-1740, 2106-2108). Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haram telakki edenler ve kimden gelirse gelsin ilâhî emirlere aykırılığı apaçık olan ilkelere itaat etmeyi câiz görenler tekfir edilir. Kur’an’da icmâlî olarak geçen bir âyeti ilmî esaslara uygun bir tarzda te’vil edenler ise tekfir edilmez (a.g.e., I, 207; IV, 2514; VII, 4637).
Osmanlı Devleti’nin son devrinde yetişip Cumhuriyet’in ilk yıllarını idrak eden Elmalılı felsefî, itikadı, fıkhı, tasavvufî ve içtimaî meseleler üzerinde derinliğine düşünen bir din âlimidir. Dinî problemleri yeni ilmî verilerle teyit etmesi, özellikle Allah’ın varlığına ilişkin delilleri materyalist, pozitivist ve evrimci fikirleri reddeden bir yaklaşımla ele alması, nübüvvete felsefî temeller bulmaya çalışması ve bu hususu tartışma ortamına çekmesi, Hz. Îsâ’nın nüzûlüne ilişkin meselede olduğu gibi itikadî konulara yeni yorumlar getirmesi onun mütefekkir bir âlim olduğunun delilleridir. Haberî sıfatları te’vil etmekle birlikte onları beşer idrakinin üstünde görmesi bu noktada Selefî bir temayül içinde olduğunun, tekvini müstakil bir sıfat kabul etmesi, peygamberlik için erkekliği şart koşması, insanı fiile sevkeden kararın Allah tarafından yaratılmadığı görüşünü benimsemesi gibi hususlar da genelde Mâtürîdî bir çizgide yer aldığının işaretleridir.
Elmalılı’nın nüzûl-i Îsâ meselesinde olduğu gibi âhâd hadisleri Kur’an’ın önüne geçirmesi isabetli görünmemektedir. Çağdaşlarından Mustafa Sabri Efendi, inkârcı akımlara karşı verdiği fikrî mücadeleyi takdir etmekle birlikte onu Eş‘ariyye ve Mâtürîdiyye’yi epistemoloji bahsinde septisizme dahil etmesinden dolayı haklı olarak eleştirmiştir. 4-6 Eylül 1991 tarihinde Elmalı’da düzenlenen sempozyumda sunulan tebliğlerde Muhammed Hamdi bütün yönleriyle tanıtılmış ve bunlar Elmalılı M. Hamdi Yazır Sempozyumu adıyla yayımlanmıştır (Ankara 1993). Tefsiri ve tefsirciliği üzerinde İsmet Ersöz ve Fahri Gökcan tarafından doktora tezleri yapılmıştır (bk. bibl.).
Bu husus, ruhî melekeleri üstün olan bazı insanların aynı tür içinde ayrı bir grup oluşturabildiklerini gösterir. Böylece peygamberlerin ilk yaratılışta, beşer türü içinde madde ötesi âlemle ilişki kuracak yüksek ruhî melekelere mazhar kılınmış bir grup teşkil etmeleri aklen mümkündür. Bundan dolayı onlar insanlarda bulunan normal ilim ve idrakin üstünde bir ilim ve tasarruf gücü ile temayüz etmiş olabilirler. Peygamberlerin ilâhî bir “ıstıfâ” ile mazhar oldukları bu üstün yaratılışa her insanın sahip olmaması veya onların yaşadığı ruhî tecrübelerin herkeste gerçekleşmemesi sebebiyle nübüvveti gayri mâkul görüp inkâr etmek mantıklı değildir. Kaldı ki peygamberler mûcize göstermek suretiyle de nübüvvetlerinin delilini ortaya koymuşlardır. Bizzat müşahede etmeyenlerce de bu nevi olayların tasdik edilmesi gerekir. Zira bunların hiçbiri aklen imkânsız değildir. Mûcizeler nâdiren vuku bulduğu veya düzenli tabiat olaylarına aykırı olduğu gerekçesiyle akıl tarafından inkâr edilemez. Çünkü akıl mûcizeyi tabiat olaylarına kıyas ederek değil imkânını inceleyerek değerlendirmelidir. Varlık ve olaylar hakkındaki bilgimizin cüzi, eksik ve izâfî olduğu da dikkate alınırsa her şeye gücü yeten Allah’ın kudretiyle meydana gelen mûcizelerin mümkün olduğunu kabul etmek gerekir (Hak Dini, I, 409; II, 750, 1081-1088; IV, 2240-2250; Metâlib ve Mezâhib, s. 23).
YanıtlaSil4. Âhiret. Kıyamet alâmetlerinden kabul edilen Ye’cûc ve Me’cûc aslı nesebi belirsiz, din ve millet tanımaz bir topluluk demektir. Deccâl ise Hıristiyanlık taklidi altında ulûhiyyet iddiasıyla ortaya çıkacak bir yalancı olmalıdır. Nitekim Hz. Îsâ’nın nüzûlüyle öldürüleceğine ilişkin rivayetler bunu teyit etmektedir. Hz. Îsâ ile ilgili âyette geçen “teveffî” kelimesine “ruhu kabzetmek”ten başka bir mâna vermek câiz değilse de Îsâ’nın ölmediği ve kıyametten önce döneceğini haber veren hadisler karşısında söz konusu kelime zahirine aykırı bir mâna ile te’vil edilmelidir. Buna göre Îsâ’nın ref‘i şöyle yorumlanabilir: Mesîh Îsâ’nın ruhu henüz kabzedilmemiş, Kelime (Îsâ) henüz Allah’a dönmemiştir, onun dünyada göreceği işler vardır. Cismi Allah’a, ruhu mânevî göğe yükseltilmiştir. Her peygamberin ruhanî eceli ümmetinin ecelidir; onun ümmetinin eceli ise henüz gelmemiş olup rûh-ı Muhammedî’nin maiyetine girmiştir. İslâm ümmetinin sıkıntıya düştüğü bir zamanda Hz. Îsâ’nın ruhu ortaya çıkıp onlara hizmet edecek ve daha sonra vefat edecektir (Hak Dini, II, 1112-1113; V, 3288).
Âhirete ait inançlar tarihî olaylar gibi nakille bilinir. Bunlar akıl dışı değil akıl üstü olmakla birlikte imkân dahilindedir. Allah’ın uyuyan insanları her sabah diriltmesi, yıpranıp ölen hücreleri ve her gece kesintiye uğrayan idrakleri “iâde-i emsal” sistemi içinde (bk. TECEDDÜD-i EMSÂL) yenileyerek aynı hayatı devam ettirmesi ölümden sonra dirilişi fiilen gösterdiği gibi ruhun sürekliliğini de ispat eder (a.g.e., I, 286-287; III, 1919, 2150; IV, 3003; V, 3124).
İnsanın varlıkla olan alâkası ölümle birlikte kesilmemekte, başka bir âleme intikal etmektedir. Ölüm anında bedeni terkeden ruh berzah âlemine geçer ve duyularla idrak edilememekle beraber gerçek anlamda hayatını sürdürür. İnsanların Allah’a döneceklerini belirten âyetle (el-Bakara 2/156), bedenden ayrıldıktan sonra nice müddet varlığını sürdürecek olan ruhun da kıyamet koptuğu gün fenâ bulacağını ve Allah’tan başka her şeyin helâk olacağını bildiren âyette (el-Kasas 28/88) insanların zâtî (ruhî) yok oluşunun gerçekleşeceğine ve sadece Allah nezdinde bilinen hakikatlerinin yok olmayacağına işaret vardır. Buna göre insanların ruhları, kıyamet koptuktan sonra dirilişe kadar geçen süre içinde yalnız Allah’ın ilminde mevcut kalır, daha sonra da yeni dirilişlere mazhar olur (a.g.e., I, 407, 547, 550-552; II, 1244-1245).
“Yoktan bir şey olmaz, mevcudun illeti ma‘dûm olamaz, hiçbir hadis muhdissiz meydana gelemez, yok olanı var eden fail illet yokluktan ibaret bir ‘lâşey’ olamaz” tarzında ifade edilen illiyet ilkesi, hem ontolojik hem de epistemolojik açıdan Allah’ın varlığını kanıtlayan en önemli delildir. Duyulur âlemdeki varlıkların tedrîcî bir surette meydana gelmesi duyular ötesinde kalanların da aynı sisteme bağlı olduğunu gösterir. Bu gerçekten hareketle âlemin kendi kendine değil mutlaka kendi dışında mevcut bir illetin tesiriyle yaratıldığını kabul etmek illiyet ilkesinin vazgeçilmez bir sonucudur. Zira bu ilkeye göre sebebin sonuçtan önce müstakillen var olması gerekir. Kuvve halinde bulunsun veya bulunmasın bir şeyin bilfiil var olabilmesi için onu fiilen icat edecek bir illete mutlaka ihtiyaç vardır (a.g.e., III, 19-20, 65-66; III, 2007-2008; VII, 4561).
YanıtlaSilKâinatta herkesi hayrete düşüren yüksek bir sanatın yanı sıra değişik nitelikli canlı ve cansız varlıkların bulunuşu da ilim ve irade sahibi olan bir yaratıcının mevcudiyetini gösterir. Âlemde tedrîcî olarak gerçekleşen mükemmel düzeni görüp de bunu sağlayan yüce mürebbinin varlığını sezmemek mümkün değildir. Nizam delili sadece ilim sıfatını değil tabiatçılığı kökünden yıkan ilâhî iradeyi de ispat etmektedir (a.g.e., IV, 2950-2953). Çünkü tabiat teorisinde hâkim olan unsur ıttırattır, yani tek bir düzende olmak ve hiç değişikliğe uğramamaktır. Bu ise âlemde hiçbir çeşitlilik ve farklılığın bulunmamasını gerektirir. Halbuki evrende gerek âni gerekse tedrîcî bir tekâmül neticesinde çok zengin bir çeşitlilik ve değişikliğin meydana geldiği bilinmektedir. Bunları tabiata isnat etmek onun bizzat kendisini değiştirmesi anlamına gelir ki bu tabiat farzedilen şeyin aslında tabiat olmadığını itiraf etmektir (a.g.e., I, 69; III, 1991, 2187; IV, 2953).
Âlem Allah’ın mâsivâsı, Allah da onun maverası olduğundan Allah âlemin içinde değil ondan aşkındır. Arşı zaman, akıl, ruhlar âlemi; kürsiyi de mülk ve saltanat mânasında anlamak mümkünse de her ikisinin reel bir varlığı bulunmadığını kabul etmek âyetlerin zahirine aykırı düşer. Bu sebeple mahiyetlerinin bilinemeyeceğine inanmak daha isabetlidir (a.g.e., I, 71, 75; II, 855-859). Zâtının hakikati akıl tarafından kuşatılamayan Allah’ın birliği kâinat üzerindeki hükümranlığı ile sabittir. Allah’tan başka tapacak gizli veya açık mâbud ve hükmüne uyulacak hakem tanımak şirktir. Her mümin Allah’ın hükmünden başka hükme uyulmayacağına inanmakla yükümlüdür. Bir müslüman bu inancını hayatında uygulayamazsa itikadî açıdan mümin sayılsa da amelî bakımdan şirke düşmekten kurtulamaz (a.g.e., III, 2061). Büyüklerini Allah’ı sever gibi sevmek ve onların ilâhî buyruklara aykırı olan emirlerine uymak suretiyle Allah’a isyan edenler şirke düşerler ki putperestliğin esası da bundan ibarettir (a.g.e., I, 578), Allah’ın zâtı sıfatlarından meydana gelen bir mahiyet değildir, yani zâtı sıfatlarının gereği değil sıfatları zâtının gereğidir; bu sebeple fiillerinin çokluğu gibi sıfatlarının çokluğu da zâtında bir tecezzi veya taaddüdü ifade etmez (a.g.e., VII, 4878; IX, 6294) Naslarda Allah’a atfedilen “yed, vech, istivâ” gibi sıfatları mecazi bir mâna ile te’vil etmek teşbihin nefyi bakımından gerekli olmakla birlikte bunları beşer idrakinin üstünde kabul ederek tevakkuf etmek daha isabetli bir tutumdur (a.g.e., I, 659; II, 737; III, 2185; VI, 4136, 4512).
3. Nübüvvet. “İnsanın bütün benliğini kuşatıp irade gücünü yok eden ve kendi arzusu dışında salt ruhun kabiliyeti üzerinde ilâhî bir hitap olduğunu zorunlu olarak telkin eden kesin bilgilere (vahiy) mazhar olmak” şeklinde ifade edilebilen nübüvveti aklî temellere dayandırmak mümkündür (a.g.e., I, 86-88; Metâlib ve Mezâhib, s. 22). Her şeyden önce nübüvvet yüksek derecede gerçekleşen ruhî bir hadisedir. Farklı ruhî özelliklere sahip olmaları bakımından hayvanlardan ayrılan insanların zekâ ve akıl yürütme gücü gibi noktalarda farklı yetenekleri bulunduğu bir gerçektir.
YanıtlaSil1. Bilgi Problemi. Cevheri ruhta bulunan, ışığı ise beyinde zuhur eden bir nur yani ruhî bir meleke olan akıl bilginin mûcidi olmayıp onu keşf ve idrak eden bir alettir. Akıl soyut tefekkürle değil realiteden aldığı malzemeye dayanarak düşünür ve duyuların ötesinde bulunan bazı gerçekleri algılar. Aklın gerçeği bulmasına engel olan yegâne unsur duygudur. En büyük aklî imkânsızlık alâmeti de çelişkidir. Sebepten sonuca veya sonuçtan sebebe giderek varlığı açıklığa kavuşturma imkânına sahip olmakla birlikte akıl mutlak gerçeğin bütün sınırlarını çizemez, bundan dolayı da verdiği her hükümde gerçeği yakaladığı söylenemez. Nitekim aklın, asırlarca benimsemeye yanaşmadığı bir gerçeği kendisiyle ilgili bir olayın müşahedesiyle hemen doğrulaması bu görüşü kanıtlayıcı mahiyettedir. Dinin haber verdiği hususlardaki durumu aklın ilmî keşifler karşısındaki durumuna benzer. Bu sebeple dinin kesinlik derecesinde haber verdiği hususlar aklî imkânsızlık sahasına girmez. Bilginin meydana gelmesi zihnin hâricî varlık ve olayları idrak etmesiyle gerçekleşmekte, ancak akıl bu olayın mahiyetini kavrayamamakta ve filozoflarca konuya getirilen açıklamalar da yeterli görünmemektedir. Bu durumda zihnin harici idrak etmesini Allah’ın varlığına bağlamak, sadece süjenin kendini ve objeyi idrak etmesini değil bütün ilmî keşiflere ilişkin bilgileri de insan kalbine şimşek gibi çakan ilâhî telkinlerin sonucu olarak kabul etmek gerekir (a.g.e., I, 86, 88, 366, 566; II, 1057; IV, 2711, 2720-2722). Geçmiş ve gelecek konusunda en önemli kaynak nakildir. Duyular ise sadece şu anı tanıtmaya yarar. Nakilde genel tecrübeye aykırı bilgiler bulunsa bile imkânsızlığa götürmedikçe aklın bunları tasdik etmekten başka çaresi yoktur. Zira naklen sabit olan bilgilerin doğruluğunu bilmek asırların geçmesine bağlı olabilir. Akıl Allah’ın varlığını ve birliğini bilse de iman ve diğer hususlara dair yükümlülükler nakille yani vahiy ile vâcip olur (a.g.e., I, 584; IV, 2238; VI, 4261). İlham ve rüya yoluyla mutlak gayba dair bazı bilgiler sezilebilirse de bunların hiçbiri zan ve vehimden arınmış kesin bilgiler niteliğinde değildir (a.g.e., VIII, 5415).
2. Ulûhiyyet. Allah’ın varlığını kabul etmeden âlemin mevcudiyetine rasyonel bir açıklama getirmek imkânsızdır. Materyalizmin âleme bakışı bütünüyle irrasyonel bir yaklaşımdır ve tamamen felsefî bir çıkmazdır. Allah’ın varlığına ilişkin bilgi her insanda doğuştan vardır. Bu bilgi benlik şuuruyla insanda gerçekleşen, fakat açıkça hissedilmesi dikkat etmeye veya uyarılmaya bağlı olan gizli bir bilgidir (a.g.e., IV, 2325). Allah’ın varlığını kanıtlamaya ilişkin istidlâllerin insana kazandırdığı bilgiler bu fıtrî bilginin korunmasına yöneliktir. Çünkü insanın, “Ben benim, ben varım, benim dışımdaki varlıklar da vardır” deyip kendisiyle kendi dışındaki varlıkların mevcudiyetini idrak edişini, yani süje ile objenin yekdiğerine intibak edip gerçek bir bilginin ortaya çıkışını sağlayan fail illet ancak Allah olabilir. Zihinle dış dünya arasındaki birleşmeyi ve ikisi arasındaki isabetli ilişkiyi gerçekleştirip sonunda “bu böyledir” diye gerçek bir hüküm verdiren fail illet “zihin” ile “hariç” olamaz. Çünkü her ikisi de gerçeğin kendisi olmadığı gibi aynı zamanda gerçeğe ait kemale sahip bulunmayan eksik varlıklardır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın Hakk’ın dışındaki varlıkların hakka kılavuzluk edebileceklerini düşünmek çelişki doğuracağından süje ile objenin ilişki kurmasını ve neticede inkâr edilemeyecek şekilde gerçek bir bilginin meydana gelmesini sağlayan bir fail illet vardır, o da Allah’tır (a.g.e., I, 69-73; IV, 2717-2718).
İnsan aklı, bütün ilimlerin esasını teşkil eden illiyet kanununu uygun şekilde idrak edip mevcûdata uygulamak suretiyle Allah’ın varlığına ulaşır.
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
19 1 Ölülerinizin kefenlerini güzelleştiriniz. Zira onlar kabirlerinde kefenleri ile övünürler ve birbirlerine ziyarette bulunurlar. Hz. Câbir (r.a.)
19 2 Kefeni güzelleştiriniz. Ölülerinize, arkalarından feryad etmekle, fena tezkiye ile, vasiyetlerini tehirle ve yakanlarını ve kabirlerini ziyareti terk ile eza vermeyiniz. Onlaran borçlarını ödemede acele ediniz. (Kabirde) kötü komşudan uzak tutunuz. Kabir kazdığınızda, onu derinleştirip güzelleştiriniz. Hz. Ümmü Seleme (r.a.)
19 3 Avret mahallini, hanımın ve cariyen müstesna, ( herkesten) koru. Hz. Behz İbni Hakim (r.a.)
19 4 Ashabım ve akrabalarıma hürmet ederek Bana hürmetinizi muhafaza ediniz. Kim ki, onlara hürmetle Bana olan hürmetini teyid ederse, Allah da onu dünya ve ahirette korur. Her kim de onlara hürmet etmeyerek, Bana olan hürmetini muhafaza etmezse, Allah ondan yüz çevirir. Ve bir kimseden de Allah yüz çevrir ise onun (azab için) yakalanması yakındır. Hz. Ömer (r.a.)
19 5 Ashabıma, sonra arkadan gelenlere, sonra da onları takib edenlere hürmet ederek, Bana olan hürmetinizi muhafaza ediniz. Daha sonra yalan yayılır. Öyle ki, kişi kendisinden istenilmeden şahidlik yapar ve yemin teklif edilmeden yemin eder. Hz. Ömer (r.a.)
19 6 Sekerat (ölüme yaklaşma) halindekilerin yanında hazır olun. Ve onlara "Lâ ilahe İllallah'ı" telkin edin. Ve onları Cennetle de müjdeleyin. Zira erkeklerden ve kadınlardan halim olanlar bile böyle bir durumda şaşkınlık içinde kalır. Ve şeytanın da, Adem oğluna en yakın olduğu zaman bu vakittir. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ölüm meleğinin görülmesi bin kılıç darbesinden daha müthiştir. Gene nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, mü'min bir kulun, her bir damarının dolaştığı yerde acı duymadıkça, nefesi çıkmaz. Hz. Vasile (r.a.)
19 7 Cuma namazında hazır olun ve imama da yakın bulunun. Zira insan Cuma'dan geri kalmakla, Cennet ehli olduğu halde, Cennetten geri kalmış olur. Hz. Semure (r.a.)
19 8 Benden sonra ümmetim üzerine şu üç dalaletten korkarım. Hevalara uymak, karın ve şehvetlere uymak ve marifetten sonra gaflete düşmek. Hz. Eflah (r.a.)
19 9 Benden sonra ümmetim üzerine şu üç şeyden korkarım. Devlet reisi ve vekillerinin zulmünden korku duyulması (Hükümde tesir altında kalmak), yıldızların (tesirine) itikad ve kaderi tekzib etme. Hz. İbni Muhaccir (r.a.)
19 10 Sizin üzerinize şu altı şeyden korkarım. Sefihlerin amirliğinden, kan dökmekten, hükmü satmaktan, sıla-i rahmi kesmekten, Kur'an'ı musiki eğlencesine vesile yapmaktan ve askerlerin çoğalmasından. Hz. Avf ibni Malik (r.a.)
19 11 Bıyıkları kesin, sakalı affedin. Yahudilere benzemeyin. Hz. Enes (r.a.)
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
401 1 Bir kimse Cennet hazinesi isterse "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah"a devam etsin. (Buna gizli tevhid deniyor: "Ne men edici ne de yapıcı bir kuvvet var ancak Allah" manasındadır.) Hz. Fudale İbni Ubeyd (r.a.)
401 2 Bir adama Allah hayır murad ederse, onu dinde anlayışlı kılar. Hz. İbni Messed (r.a.)
401 3 Bir kimse geçmiş ve gelecek insanların ilmine malik olmak isterse, Kur'an-ı Kerim'i tahlil etsin. Hz. Enes (r.a.)
401 4 Bir adam mescide girmek murad ettiğinde, mest veya ayakkabısının altına bakarsa, bir melek: "Sen güzel ettin, Cennet te güzeldir. Selametle gir" der. Hz. Ukabe İbni Amir (r.a.)
401 5 Kim kıyamet gününde Allah'ın kendisine şerefli bir makam vermesini ve derecesini yükseltmesini isterse; Kendisine zulm edeni affetsin, kendisine vermeyene versin, kendisini yoklamayanı yoklasın ve kendisine cahilce davranana hilm ile muamele etsin. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
401 6 Bir kimse Medine ahalisine fenalık kast ederse, Allah onu tuzun suda erimesi gibi eritir. Hz. Saad (r.a.)
401 7 Bir adam ahireti murad eder ve ona sa'y ederse, Allah (z.c.hz.) zenginliğini kalbine kor, geçimini toparlar ve o zengin olarak sabahlar, zengin olarak akşamlar. Kim de dünyayı taleb eder ve onun için koşarsa, Allah onun geçimini dağıtır, fakrini kalbinde kılar ve o fakir olarak sabahlar, fakir olarak akşamlar. Hz. Enes (r.a.)
401 8 Bir adam duasının kabul olmasını ve sıkıntıdan kurtulmasını isterse, darlığa uğrayana yardım etsin. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
401 9 Bir kimse bir şey söylemek ister de unutursa, Bana salatü selam getirsin. Muhakkak ki Bana salat onun sözüne haleftir. Ve umulur ki ona kendi sözünü de hatırlatabilir Hz. Osman İbni Ebi Harb (r.a.)
401 10 Bir kimse Allah yolunda at beslerse ve yemini eliyle temizlerse o yemin her bir tanesi için sevap alır. Hz. Temim Ed Dari (r.a.)
401 11 Bir kimse Allah yolunda gazaya yardım gönderse, kendisi de evinde otursa, onun için her bir dirheme karşı yedi yüz dirhem vardır. Kim de Allah yolunda canı ile gaza eder ve Onun rızası uğruna infakta bulunursa, onun her bir dirhemine yedi yüz bin dirhem vardır. Hz. Hasan (r.a.)
401 12 Bir adam Sultanı, Allah'ı gücendirecek şekilde hoşnut etse, bu kimse Allah Tebareke ve Tealanın dininden çıkar. (Hatırlayarak ve idrak ederek yaparsa) Hz. Câbir (r.a.)
401 13 Bir kimse ana-babasını hoşnud ederse, Allah'ı hoşnud etmiş ve ana-babasını kızdırırsa, Allah'ı kızdırmış olur. Hz. Enes (r.a.)
401 14 Bir kimse nası gücendirmek pahasına, Allah'ı hoşnud ederse, insanların kötülüklerine karşı Allah kafi gelir. Bir kimse de insanları hoşnud etmekle Allah'ı gücendirirse, Allah onu insanlara bırakır. Hz. Âişe (r.anha)
401 15 Bir kimse halkı nazarı itibare almadan Allah'ı hoşnud ederse, Allah ona kafi gelir. Allah'ı gücendirerek mahlukatı hoşnud ederse, Allah o mahlukatı kendisine musallat eder. Hz. Amr İbni Şuayb (r.a.)
401 16 Bir kimse bid'at sahibini korkutursa, Allah onun kalbine iman ve emniyet doldurur ve onu büyük korkudan emin kılar. Kim bid'at sahibini horlarsa, Allah onun Cennette derecesini yükseltir. Bir kimse de bid'at sahibine mülaki olduğunda ona hoş yüz gösterirse, Peygambere ineni istihfaf etmiş olur. (Türkçesi sahibi bid'ata yüz verilmeyecek) Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Petrol fırtınası
YanıtlaSil-
Petrol deyince ilk akla gelen cümle benim için Churchill’in; “Bir damla kan, bir damla petrol” sözüdür. Bu ifadeyi Raif Karadağ’ın Petrol Fırtınası isimli kitabında görmüştüm.
Raif Karadağ kim derseniz, 1920 Yanya doğumlu, gazeteci.. Büyük Doğu, Bizim Anadolu’da yazılar yazdı. Bazı eserleri; Şark Meselesi, Binbir Gece Masalları, Musul Raporu, Türk Hariciyesi’nin Çetin Sınavı Kıbrıs, İsrail Ortadoğu ve Amerika.
Yıl 22.12.1973.. Karadağ, emperyalist bazı ülkelerin gizli planlarını Türkiye’de dönemin cumhurbaşkanına arz etmek için bir rapor hazırlar.. Hazırladığı bu raporda, Türkiye’nin elindeki milli petrol kaynakları ile ilgili oldukça gizli birtakım bulgular yer alıyordu.. Ancak; hazırladığı raporu, dönemin cumhurbaşkanına sunmak için Ankara’ya gittiğinde bir gece öncesinde, son derece sıhhatli bir şekilde kaldığı otel odasında esrarengiz bir şekilde ölü olarak bulundu. Petrole yine kan damlamıştı.
Petrol deyince, hep Lawrance akla gelir. Gülbenkyan da aslında bu konularda en az onun kadar önemli bir isimdir. Sadece Irak değil, İran ve Azerbaycan petrolleri de ondan sorulur. Wikipediada onun ile ilgili şu bilgiler var: 1912’de Irak petrol yataklarını işletmek üzere, Royal Dutch Shell’in % 25, Alman yatırımcıların toplam % 25, Türkiye Milli Bankası’nın % 35 ve Kalust Sarkis Gülbenkyan’ın da % 15 hissesine sahip olacağı Turkish Petroleum Company (TPC) kurulmuştur. 1913-14’te Anglo-Persian Oil Company’nin de ortaklığa dahil olmasıyla hisselerde yeni ayarlamalar yapılmış, Gülbenkyan’ın hissesi % 5’e indirilmiştir. ‘Mr. Five Percent’ (Bay %5) lakabı o dönemden kalmadır. 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla kurulan Irak hükümeti ile Turkish Petroleum Company arasındaki müzakereleri de Gülbenkyan yürütmüş ve TPC’nin 1925’te gerekli imtiyazı almasını sağlamıştır. Ancak bu aşamada ABD şirketleri de devreye girmiştir. Bunun üzerine Gülbenkyan bir kez daha taraflar arasında arabuluculuk yaparak, Anglo-Persian Oil Company, Royal Dutch Shell Group, Compagnie Française des Pétroles ve Near East Development Corporation (Amerikan petrol şirketlerinden oluşan bir konsorsiyum) arasında Red Line Agreement (Kırmızı Çizgi Anlaşması) olarak bilinen anlaşmanın 1928’de akdedilmesini sağlamış, Osmanlı İmparatorluğu’nun eski toprakları üzerinde anlaşma taraflarının söz sahibi olacağı petrol yatakları arasındaki kırmızı çizgileri bizzat çizmiştir. Yüzde beşlik payını Turkish Petroleum Company’nin yerine yeni kurulan Iraq Petroleum Company bünyesinde de muhafaza etmiştir.
Osmanlı topraklarında “Türkiye”, “Turkish” adı ile kurulan ilk şirkettir, Gülbenkyan’ın kurduğu şirket ve ilgi alanı aslında bütün Osmanlı yurdunu ilgilendirmektedir.
Yıllarca petrol konusu dışında tutuldu Türkiye. Hatta kendi Bor yataklarımızı bile doğru düzgün kullanamadık. Özel sektör yatırımları bile, millileştirilerek kapatıldı ve sonunda bu iş İngilizlere bırakıldı, bizim toprak olarak ihraç ettiğimiz Bor, ithal ettiğimiz bor türevlerini bile karşılamadı. Etibank’ın üretim maliyeti ise, dünya fiyatlarının üstünde idi!
Şimdi Akdeniz ve Karadeniz’de bir anda petrol fırtınaları esmesi dikkat çekici bir durum. Bir yandan tüm dünyada hızla yaygınlaşan elektrikli araç teknolojisi ile birlikte çevreye önem veren ülkeler, elektrikli araç kullanımını desteklemeye başladılar. Öte yandan; ülke çapında karbondioksite karşı savaş açan hükümet, ilk neşteri otomotiv sektörüne vurdu. Hükümet yetkililerinin açıklamalarına göre, 2030 yılına kadar tüm otomobiller sıfır emisyon değerine sahip olmak zorunda. Bu da petrole olan talebi ciddi anlamda azaltıyor. Bu arada plastikte organik bazlı üretim petrokimya alanında petrol ürünlerine talebi azaltıyor. Kanada gibi ülkelerin petrol üretim maliyetleri, şu anda dünyadaki petrol fiyatlarının üstünde. Eşzamanlı olarak yeni yeni alternatif enerji kaynakları bulunuyor. Hal böyle olunca Akdeniz ve Karadeniz’deki rekabet ekonomik olmaktan çok siyasi bir anlam kazanıyor.
YanıtlaSilÖzellikle Bulgaristan, Romanya, Ukrayna’nın, batılı petrol şirketleri ile birlikte Karadeniz’deki petrol araması, yatırımcıların güvenlik sorunlarını da beraberinde getiriyor.
Rusya’nın zaten faal gaz ve petrol yatakları var. Bölgede yeni kaynakların bulunması, hem o ülkelerin petrol üzerinden dışa bağımlılığını azaltıyor, hem de iç tüketim ve dış pazara hitap edecek kapasiteye ulaşması halinde, petrol ve petrol ürünleri konusunda Rusya’ya pazar olarak bağımlılığı azaltıyor. Bu da Rusya’nın pazar kaybetmesi ve Rus ekonomisinde daralma anlamına geliyor. Zaten petrol aramaları ile paralel olarak bölgeye gelen batılı ülkelerin donanmaları, Rusya için ciddi bir güvenlik riski oluşturuyor. Doğu Akdeniz’de de benzer bir durum var. Petrol konusu bölgede doğrudan bir güvenlik sorunu haline geldi ve bölgede bir dehşet dengesi oluşturdu. İşin içinde İsrail’in olması, öte yandan; Türkiye’nin bölgede varlığı, ABD, İngiltere, Rusya gibi ülkeleri hadi anladık da Yunanistan ve Mısır’ın yanında Fransa’nın bölgeye gelmesi ile işler iyice karışmış gözüküyor. Doğu Akdeniz barut fıçısı gibi. Dehşet dengesi, kimsenin galibi olmayacağı bir çatışmayı imkansız kılsa da küçük bir olay, mevcut vekalet savaşlarını bir dünya savaşına dönüştürme riski de taşıyor.
Petrol bu savaşın gerekçesi değil bahanesi. Yeni bir dünya kuruluyor. Yeni dünyanın normalleri mevcut dünyanın normalleri ile örtüşmüyor. Yarınki dünyayı anlamak için önce GGR Global Great Reset hareketinin başarılı olup olmayacağını görmemiz gerekiyor. Gözünüze petrolü çok yaklaştırırsanız, arkasındaki büyük savaşı göremezsiniz. Selâm ve dua ile.
şiddeti hafa.şiddetli gizlilik.
YanıtlaSilmefhum-u muhalif. sözden anlaşılan ma nanın zıddı.
işaratü l icaz
fi
mezanni l icaz
bediüzzaman said nursi
sy.34,46.
Blogger yuksel dedi ki...
YanıtlaSilVucudu onu verenin yolunda sarfetmek gerekir.(B.L.) 195.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi.sy.674.
30 Ekim 2020 23:37 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Akrabayı yoklamayı ve ihtiyaçlarını gidermeyi terketmek,
Hainlik etmek,
Yalan söylemek,
Bunların cezası bu dünyada hemen acil verilir, ahirette de ayrıca bir daha verilir.
Mahmud Esad Coşan
Günün Sohbeti.
Akra fm.
3 Kasım 2020 08:17 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
304 1 Ümmetimin sonunda bir takım kavimler olur ki, camilerini süsler, kalblerini ise viran ederler. Onlardan birisi dinine vermediği ehemmiyetten fazlasını elbisesine verir. Bunlar, dünyaları selamet oldu mu, ahiret işini kaale almazlar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
304 2 Benden sonra bir fitne olacak, o fitne olduğunda Ali ibni Ebi Talib (r.a.)'ı tutun. Zira hak ile batılı ayırd edecek odur. Hz. Ebû Leyla el Gıfari (r.a.)
304 3 Benden sonra muzlim gecenin karanlık dalgaları gibi fitneler olacak. İnsanlar orada alabildiğine gidecekler. Denildi ki: "O halde hepsi helak olucudur." Buyurdu ki: "Dünyadaki katl onlara kafidir." (Ahiretlerine dokunmayacak.) Hz. Saad (r.a.)
304 4 Yakında üzerinize bazı emirler gelecek. Kalbinizin yattığı ile size emirler verecek. Fakat sevmediklerinizi yapacaklar. Sizin için bunlara itaat gerekmez. Hz. Ubâde (r.a.)
304 5 Benden sonra bazı valiler gelecek, iyisi iyiliği ile, kötüsü de kötülük üzere valilik yapacak. Siz bunları dinleyin. Hakka uygun herşeyde kendilerine itaat edin. Arkalarında namaz kılın. Eğer iyilik yaparlarsa hem size, hem onlara. Fenalık yaparlarsa sizin lehinize, onların aleyhine olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
304 6 Ümmetimden "Ehli kitabdan" bir cemaat ve "ehli liben" (çöl halkı) helak olacak. Denildi ki: "Ehli kitab kimdir?" Buyurdu ki: "Kitabullahı öğrenip müslümanlarla mücadele edecek bir kavimdir." Denildi ki: "Ehli Liben kimdir?" Buyurdu ki: "Şehvetlerine uyub, namazı terkedecek bir kavimdir." Hz. Ukbe (r.a.)
304 7 Müslümanlar Ye'cuc ve Me'cuc'un ok ve kalkanlarından kalanı yedi sene yakacaklardır. ( Tûri Sina'dan kurtulduktan sonra) Hz. Nevvas İbni Sem'an (r.a.)
304 8 Yalancı şahidin ayağı yerinden oynamadan Cehennemi hak eder. Hz. Enes (r.a.)
304 9 Ümmetimin en şerlileri o kimselerdir ki, akşam sabah nimet içinde yemeğin en iyisini yerler ve elbisenin en iyisini giyerler. Onlar ümmetimin gerçekten en şerlileridir. Zalim emirden kaçan adam asi değildir. Bilakis asi olan zalim emirdir. Dikkat edin. Allah'a isyanda mahluka itaat yoktur
4 Kasım 2020 06:16 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Vucudu onu verenin yolunda sarfetmek gerekir.(B.L.) 195.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi.sy.674.
30 Ekim 2020 23:37 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Akrabayı yoklamayı ve ihtiyaçlarını gidermeyi terketmek,
Hainlik etmek,
Yalan söylemek,
Bunların cezası bu dünyada hemen acil verilir, ahirette de ayrıca bir daha verilir.
Mahmud Esad Coşan
Günün Sohbeti.
Akra fm.
3 Kasım 2020 08:17
yuksel4 Kasım 2020 07:35
Said-i Nursi” 89
İLMÎ VE İÇTİMAİ BAZI MES’ELELER
90
1- Bir kaç Deccal mes'elesi:
“Evvela bid'atkâr bazı hocaların telkinatıyla, iddianamede İslâm
Deccalının ve müteaddit bir kaç Deccalin gelmesini kabul etmiyor
gibi Beşinci Şua’nın bir mes'elesine itiraz etmişler.
Buna cevaben: Gayet parlak, kat î bir mu'cize-i peygamberiyi göste-
ren bu hadis-i sahihte:
لن تزال الخلاف في ولير بنی نو آبي العباس ٹی سلمها إلى الدجال
88
89
Şuâlar Envar Neşriyat, s:271
Afyon Hapsi mektupları, Kırmızı defter, s:69
Tarih-i Hulefa-i Suyuti, s:6 ve Ramuz-ul Ehadis,
yuksel4 Kasım 2020 07:36
Said-i Nursi” 89
İLMÎ VE İÇTİMAİ BAZI MES’ELELER
90
1- Bir kaç Deccal mes'elesi:
“Evvela bid'atkâr bazı hocaların telkinatıyla, iddianamede İslâm
Deccalının ve müteaddit bir kaç Deccalin gelmesini kabul etmiyor
gibi Beşinci Şua’nın bir mes'elesine itiraz etmişler.
İLMÎ VE İÇTİMAİ BAZI MES’ELELER
YanıtlaSil90
1- Bir kaç Deccal mes'elesi:
“Evvela bid'atkâr bazı hocaların telkinatıyla, iddianamede İslâm
Deccalının ve müteaddit bir kaç Deccalin gelmesini kabul etmiyor
gibi Beşinci Şua’nın bir mes'elesine itiraz etmişler.
Buna cevaben: Gayet parlak, kat î bir mu'cize-i peygamberiyi göste-
ren bu hadis-i sahihte:
لن تزال الخلاف في ولير بنی نو آبي العباس ٹی سلمها إلى الدجال
88
89
Şuâlar Envar Neşriyat, s:271
Afyon Hapsi mektupları, Kırmızı defter, s:69
Tarih-i Hulefa-i Suyuti, s:6 ve Ramuz-ul Ehadis, s:304
90
YANITLAYINSIL
yuksel4 Kasım 2020 07:36
Said-i Nursi” 89
İLMÎ VE İÇTİMAİ BAZI MES’ELELER
90
1- Bir kaç Deccal mes'elesi:
“Evvela bid'atkâr bazı hocaların telkinatıyla, iddianamede İslâm
Deccalının ve müteaddit bir kaç Deccalin gelmesini kabul etmiyor
gibi Beşinci Şua’nın bir mes'elesine itiraz etmişler.
Buna cevaben: Gayet parlak, kat î bir mu'cize-i peygamberiyi göste-
ren bu hadis-i sahihte:
لن تزال الخلاف في ولير بنی نو آبي العباس ٹی سلمها إلى الدجال
88
89
Şuâlar Envar Neşriyat, s:271
Afyon Hapsi mektupları, Kırmızı defter, s:69
Tarih-i Hulefa-i Suyuti, s:6 ve Ramuz-ul Ehadis, s:304
90
YANITLAYINSIL
yuksel4 Kasım 2020 07:40
Yani benim amcam ve pederemin kardeşi Abbas'ın veledinde hi-
lafet-i Islamiye devam edecek; ta, o hilafeti Deccal'ın muharrip eline
geçecek."
2084. syf
Bediüzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe -i Hayatı Dr. Abdulkadir Badıllı
4 Kasım 2020 07:45 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Petrol bu savaşın gerekçesi değil bahanesi. Yeni bir dünya kuruluyor. Yeni dünyanın normalleri mevcut dünyanın normalleri ile örtüşmüyor. Yarınki dünyayı anlamak için önce GGR Global Great Reset hareketinin başarılı olup olmayacağını görmemiz gerekiyor. Gözünüze petrolü çok yaklaştırırsanız, arkasındaki büyük savaşı göremezsiniz. Selâm ve dua ile.
YANITLAYINSIL
yuksel6 Kasım 2020 09:17
şiddeti hafa.şiddetli gizlilik.
mefhum-u muhalif. sözden anlaşılan ma nanın zıddı.
işaratü l icaz
fi
mezanni l icaz
bediüzzaman said nursi
sy.34,46.
İlahi! Hamdini sözüme sertac ettim,
YanıtlaSilzikrini kalbime mi’rac ettim.
Kitabını kendime minhac ettim.
Ben yoktum var ettin, varlığından haberdar ettin,
aşkınla gönlümü bi-karar ettin.
İnayetine sığındım, kapına geldim.
Hidayetine sığındım lütfuna geldim.
Kulluk edemedim affına geldim.
Şaşırtma beni doğruyu söylet,
neş’eni duyur hakikati öğret.
Sen duyurmazsan ben duyamam,
sen söyletmezsen ben söyleyemem,
sen sevdirmezsen ben sevemem,
sevdir bize hep sevdiklerini,
yerdir bize hep yerdiklerini
24 Aralık 2010 05:51
yüksel dedi ki...
yar et bize erdirdiklerini.sevdin habibini kainata sevdirdin.sevdin de hıl ati risaleti geydirdin.makamı ibrahim den makamı mahmuda erdirdin.serveri esfiya kıldın.hatemi enbiya kıldın.muhammed mustafa kıldın.salat ü selam,tahiyyat ü ikram,her türlü ihtiram ona,onun al ü eshab ü etbaına yarab.
Namaz mektebine kaydolup günde kirk defa rükú eden başlar,
YanıtlaSilhuzurunda eğilmeye layık yegane varliğin Allah Azze ve Celle
olduğunu öğrenirler. Peygamber-i Ekber dünya nın Cenáb-ı
Hakk ın yanında bir sinek kanadı kadar kymetinin olmadığını
öğrendikleri için dünyâ ve içindekiler onların gözünde her rükû
ettiklerinde küçülerek adeta bir nokta hâline dönüşür. Artık onlar
ebedi ve bakî olan ahiret âlemine nisbetle fani, geçici ve yok olmaya
mahkum olan dünyánin metaîna iltifat etmeyi, nokta kadar menfaat
için virgül kadar eğilmeyi ya da herhangi bir kulun veya otoritenin
önünde baş eğmeyi namaz mektebinde öğrendiklerine ihânet
sayarlar.
Bugün namaz kîlmasına rağmen üç kuruşluk menfaati için zâlimin
karsisinda elpençe divân duranlar, Allah ve Rasûl düşmanlarına boyun eğenler seni aldatmasın. Onlar her ne kadar
namaz kılsa da kiyâmin, riükúnun ma'nāsını kavrayamamış
nasibsizlerdir.Eğer birileri namaz klmasına rağmen hakk, hakikati
gördügü hálde teslîim olup boyun eğmiyor, hâla haklı çıkmak için
tartişmaya devam ediyorsa bil ki o kişi de rükûdan nasibdar alamamiş, hakkin karşisinda boyun bukmesini beceremeyen bir zavallidir.
O hálde sakin sen herkesin secdeye da'vet edildiği kuyâmet gününde
dünyâda secde etmeyenlerin buna güç yetiremeyeceği; horluktan
gözleri öne dişmüş, zilletin kendilerini kuşattiği kimselerden olma!
Bilesin ki, Halika yapacağın bir secde seni mahluka yapacağın bin
secdeden kurtaracaktir. Unutma! şairin dediği gibi "Haram kazanılan aş, aştan sayulmaz. Hak için akmayan yaş, yaştan
Saylmaz. Kisşi, başım var diye övünmesin! Secdeye varmayan baş,
baştan sayılmaz."
EN SEVGIYLE BAŞ BAŞA
Selim Seyhan
İlahi kudretin açık belge ve damgasını kendinde taşıyan insani yaratılışındaki hikmete yönelik olarak şeref düzeyinde tutan iki önemli sebep vardır: İmân ve Salih amel..Bu iki değer ölçüsünü çekip aldığımız zaman geriye, yiyen, içen ve mide kavgası yapan bir canlı kalır.
YanıtlaSil(5) Okumayı ilmin anahtarı saymakta,...
Tefsirli Kur'an-ı Kerim Meâli.
Celâl Yıldırım
Anadolu Yayınları
sy.1199.
İlahi kudretin açık belge ve damgasını kendinde taşıyan insani yaratılışındaki hikmete yönelik olarak şeref düzeyinde tutan iki önemli sebep vardır: İmân ve Salih amel..Bu iki değer ölçüsünü çekip aldığımız zaman geriye, yiyen, içen ve mide kavgası yapan bir canlı kalır.
YanıtlaSil(5) Okumayı ilmin anahtarı saymakta,...
Tefsirli Kur'an-ı Kerim Meâli.
Celâl Yıldırım
Anadolu Yayınları
sy.1199.
20 Kasım 2020 07:25 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Kur'ân ayrıca geleceğe yönelik önemli bir habere parmak basıyor : İnkârcı milletlerin sanat ve tekniğinin bir gün kendi başlarına büyük belâ açacağını, onların kendi felâketlerini kendi elleriyle hazırladıklarını açıklıyor.
Tefsirli Kur'an Kerim Meâli
Celâl Yıldırım.
Anadolu Yayınları.
sy.509.
21 Kasım 2020 05:49 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Gelişen teknik ve modern silahlar, Allah c.c. korkusundan, Âhiret sorumluluğundan uzak bir duygu ve inanç doğrultusunda kullanıldığı taktirde, önce onu imal edenleri yok edecektir.
Tefsirli Kur'an-ı Kerim Meâli
Celâl Yıldırım.
Anadolu Yayınları.
sy.509.
Ra'd Suresi 31.âyet.
21 Kasım 2020 05:54 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
31. Eğer Kur’an, (dedikleri gibi bir kitap) olsaydı da, (okuyunca) onunla dağlar yürütülse veya onunla yer yarılıp parçalansa ve onunla ölüler konuşturulsaydı (iman etmeyen yine iman etmezdi). Ama (Kur’an bunlar için inmemiştir), bütün işler Allah’a aittir. İman edenler (kâfirler hakkında) daha bilmediler mi ki[6] eğer Allah (kulları iradelerine bırakmayıp da) dileseydi, bütün insanları doğru yola iletirdi?[7] (Allah’ın emirlerinden yüz çevirip) küfre sapanlara gelince, Allah’ın vaadi (kıyamet) gelinceye kadar; yaptıkları işler yüzünden ya kendilerine şiddetli bir felaket gelecek veya (o felaket) yurtlarının/evlerinin yakınına inip duracaktır. Şüphesiz ki Allah vaadinden dönmez. [bk. 14/47]
21 Kasım 2020 05:58 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
[1] İçerisinde böyle birbiriyle alakalı iki istifham (soru) hemzesinin bulunduğu âyetler 11 tanedir. Âyette görüldüğü gibi ilki kabul anlamında, ikincisi ise kabul etmeme anlamında bir sorudur.
[2] Sicistânî, s. 93.
[3] “Bilmez misin ki kat’î bir düsturdur bu Hak’ça / Bir kavmi bozmaz Allah, onlar bozulmadıkça” (M. Âkif). Veya “onlar özlerindeki (kötü halleri)ni (iyiye) değiştirmedikçe Allah da onları değiştirmez” (Elmalılı, IV, 2964). Âyet-i kerîmede görüldüğü gibi, yüce Allah insan ve toplum iradesini; iyiyi ve güzel ahlâkı, yani İslâm’a uygun yaşayışı veya bunların aksini seçme konusunda serbest bırakmış, buna göre de karşılık takdir etmiştir. Aynı zamanda toplumun yöneticileri de kendilerinin bir örneği olduğundan, Peygamber Efendimiz’in: “Siz nasılsanız öyle idare edilirsiniz.” diye buyurduğu mübarek sözlerini de göz önünde tutarak, önce toplum fertlerinin, güzel ahlâk yönünden gelişmiş olması lazımdır. [bk. 8/53 ve dipnotu; 16/36]
[4] Secde âyeti konusunda bk. 7/206.
[5] Batıl taraftarı kâfir ve münâfıklar için verilen bazı misaller için bk. 2/8-20, 204-206; 4/141-145; 24/39-40; 63/3-4.
[6] Âyet-i kerîmedeki “yey’es” kelimesi Havâzin ve Naha’ kabileleri dilinde “bilmek” mânasınadır (Celâleyn).
[7] Allah dileseydi mutlaka her şey O’nun dilediği gibi olurdu. Fakat Allah, imanı ve küfrü bildirdi. Kullara da onun seçimi için irade verdi ve sorumluluk yükledi. [krş. 16/37]
[8] Bu eksilme, bazen mağlup olunan harplerle, bazen de yere batıran depremler ve yer kaymaları sebebiyle veya yerkürede meydana gelen olaylar neticesinde iki kutup bölgesinden dünya hacminin eksilmesi şeklinde olabilir. Her şey, Allah’ın takdiri, kanunu gereğidir. Cenâb-ı Hakk’ın müslümanlara fetih ve yardımı ile kâfirlerin diyarları gitgide küçülecek, İslâm yeryüzüne bütünüyle hâkim olacaktır. Âyette buna işaret vardır. (Beydâvî).
21 Kasım 2020 05:59 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
47. O halde asla, Allah’ın peygamberlerine verdiği sözden döneceğini sanma! Şüphesiz Allah mutlak galip, intikam sahibi (herkesin hak ettiği cezayı verici)dir.
vülgarizasyon
YanıtlaSilad
(karmaşık, anlaşılması güç bir metni vb.) herkesin anlayabileceği bir biçime sokma işi, yalınlaştırma.
Oxford Languages sağlayıcısından tanımlar
Geri bildirim
Çeviriler ve daha fazla tanım
Imageeksisozluk.com › vulgarizasyon--27...
Web sonuçları
vülgarizasyon - ekşi sözlük
vülgarizasyon. şükela: tümü | bugün. anlatilanin dinleyicinin anlayabilecegi dile donusturulerek anlatilmasidir. daha cok bilimsel olaylari aciklamak isteyen universite cevreleri halka bunu sunmadan once vulgarizasyon ...
Imagewww.lugatim.com › vülgarize
Kubbealti Lugati - vülgarize kelimesi anlamı, vülgarize nedir?
(Fr. vulgarisé) Halkın anlayacağı duruma getirilmiş: “Vülgarize eser.” ѻ Vülgarize etmek: Halkın anlayacağı duruma getirmek.
Imagewww.nedirnedemek.com › vülgarizas...
vülgarizasyon - Nedir Ne Demek
vülgarizasyon ne demek? Bir şeyi anlatırken onu dinleyen herkesin anlayacağı bir şekle sokarak anlatma. (en) Vulgarisation. Yorumunuzu ve bilginizi paylaşın. İsim. Yorum / Bilgi. Gönder. © Nedir Ne Demek (NND ...
Kullanıcıların yaptığı diğer aramalar
Vülgarize etmek ne demek
Vulgarizasyon ne demek
Vulgarize Ne Demek
Vülgarize Nedir
Imagewww.tozlumikrofon.com › vulgariz...
Web sonuçları
Vülgarize Nedir? Ne Demek? Cümle İçi Kullanımı ve Kökeni? | Tozlu Mikrofon
16 Kas 2019 — Vülgarize nedir, ne demek ve ne anlama geliyor? Vülgarize kelimesinin sözlük anlamı nedir? Daha önceki yazılarımızda gündelik hayatta sıkça kullanılan veya kullanımı eskiyen çeşitli kelimelerden söz ...
Imagewww.seslisozluk.net › vülgarize-nedir...
vülgarize - Sesli Sözlük
vülgarize çevirisi anlamı nedir nasıl telaffuz ediliz.
Imagedunyasozluk.com › vulgarizasyon.h...
vülgarizasyon - Dünya Sözlük
22 Ara 2012 — basite indirgeme. mürekkep olanı tarz-ı basit ile cem' edebilme. bazılarına göre halk tabanına indirip mananın içini boşaltma. (bkz: efradını cami ağyarın.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil286 1 Ümmetimden mülhem olan arifleri bırakın. Cennete de, Cehenneme de kondurmayın Sahibine bırakın. Taki Allah kıyamet gününde onlar hakkındaki hükmünü versin. Hz. Ali (r.a.)
286 2 Ben sizi bıraktığım kadar siz de beni bırakın. Sizden evvelkiler, işte bunun için, çok sual sormak ve Peygamberleri ile ihtilafa düşmek sebebiyle helak oldular. Size neyi emrettimse, elinizden geldiği kadar onu yapınız. Neyi menettimse onu bırakınız. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
286 3 İslamın tepesinin tepesi Allah yolunda cihaddır. Buna ancak müslümanların efdali mazhar olur. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
286 4 Ana karnındaki yavrunun boğazlanması, anasının boğazlanması ile tahakkuk eder. (Diri çıkarsa bir bıçakta ona yetiştireceksin) Hz. Câbir (r.a.)
286 5 Tüylenmiş yavrunun kesilmesi, anasının kesilmesi ile tahakkuk eder. Mevcut kanı aksın diye ayrıca boğazlanır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
286 6 Peygamberleri zikretmek ibadettendir. Salihleri anmak, günahlara kefarettir. Ölümü hatırlamak sadakadır Cehennemi hatırlamak cihaddandır. Kabri anmak sizi cennete yaklaştırır. Kıyameti anmak ise sizi ateşten uzaklaştırır. İbadetin efdali çareyi terketmektir. Alimin sermayesi kibri terktir. Amelin bedeli hasedi terk ve günahlardan yüreğin yanışı da tevbenin özüdür. Hz. Muaz (r.a.)
286 7 Öyle büyük bir günah vardır ki, insanlar ondan dolayı Allah'dan mağfiret dahi istemezler. Bu da "Dünya Sevgisi"dir. Hz. Muhammed İbni Umeyr (r.a.)
286 8 Alimin günahı bir günahtır. Cahilinki iki günahtır. Alim, günaha düşmesiyle azab olunur. Cahil ise hem günaha düştüğü, hem de öğrenmediği için azab olunur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
286 9 Gözün kör olması günahlara mağfirettir. Kulağın sağır olması da günahlara mağfirettir. İnsanın vücudundan kaybettiği her şey günahına sebebi mağfirettir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
286 10 Annem Beni doğurduğunda kendisinden bir nur zahir oldu. Ve o nurla "Basrâ"nın köşkleri ışıklandı. Hz. Ebul acfa (r.a.)
286 11 Annem gördü ki, kendisinden bir nur zahir olmuş ve onunla Şamın köşkleri aydınlanmıştı. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
286 12 Aklın başı, Allah'a imandan sonra haya ve iyi ahlaktır. Hz. Enes (r.a.)
286 13 Sidrenin yanında Cebrail (a.s.)'ı gördüm. Altıyüz kanadı vardı ve kanadlarının tüylerinden inci ve yakutlar saçılıyordu. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
286 14 Rabbimi uykumda gördüm. Bir yeşillikte ve zülfü bol bir genç şeklinde idi. Ayağında altından ayakkabılar ve yüzünde altın bir nikab vardı. Hz. Ümmü Tufeyl (r.a.)
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil492 1 İhramdaki adam evlenmemsin, nikah yapmasın ve kadına da talib olmasın. Hz. Osman (r.a.)
492 2 Ya Ebu Bekir (r.a) Allah sana Rıdvanı Ekberi verdi. Dedi ki; "Onun Rıdvanı Ekberi nedir?" Buyurdu ki, muhakkak ki Allah halka umumi olarak tecelli edecek, sana ise hususi olarak tecelli edecektir. Hz. Enes (r.a.)
492 3 Ya Ebu Bekir, muhakkak Allah Adem (a.s)ı yaratmasından Beni Peygamber olarak göndermesine kadar, Bana iman edenlerin sevabını Bana verdi. Ve Allah Teala sana da ya Ebu Bekir, Benim Peygamber gönderilmemden kıyamete kadar Bana iman edenlerin sevabını verdi. Hz. Ali (r.a.)
492 4 Ey Ebu Bekir Allah sana "Sıddık" ismi verdi. Hz Umumi Hani (r.a.)
492 5 Ey Ebu Eyyüb, Allah ve Resulünün yapanından razı olacağı bir sadakayı sana söyleyeyim mi? İnsanların arası bozuldu mu ıslah edersin ve birbirinden uzaklaştıklarında aralarını yaklaştırırsın. Hz. Ebû Eyyub (r.a.)
492 6 Ya Ebu Eyyub, kabirlerinde azab görmekte olan yahudilerin feryadlarından benim işittiğimi sen de işitiyor musun? Hz. Ebû Eyyub (r.a.)
492 7 Ya Ebu Eyyub, sen onu İranlı diye ayıblama (Selman (r.a)ı), Eğer din Süreyya yıldızında asılı olsaydı, Faris evladından bazıları ona yetişirdi. Hz. Sefine (r.a.)
492 8 Ya Ebu Cüheyfe, geyirmeni kısa tut. Kıyamette insanların açlıkları en uzun sürecek olanları dünyada toklukları fazla olanlarıdır. Hz. Mikdam (r.a.)
492 9 Ya Ebud Derda, diğer geceleri bırakarak Cuma gecesini ihyaya ve diğer günleri bırakarak Cuma günüün oruca tahsis etme. Hz. Ebud Derda (r.a.)
492 10 Ya Ebud Derda, bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Ehlinin senin üzerinde hakkı vardır. Rabbının da senin üzerinde hakkı vardır. Şu halde her hak sahibinin hakkını ver. Oruç tut ve ye. Kıyam et ve uyu ve de ehline git. Hz. Ebû Cüheyfe (r.a.)
492 11 Ya Ebu Zer Ben seni zayıf görüyorum. Halbuki Ben kendim için sevdiğimi senin içinde severim. Sakın iki kişiye emir olma ve yetim malını üzerine alma. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
492 12 Ya Ebu Zer, mescidde senin gözünde en yüksek adama bak. Dedi ki: "Baktım bir de ne göreyim üzerinde kıymetli bir elbise olan bir adam, dedim ki,u." Buyurdu ki, bir de mescidde en aşağı olan adama bak, Dedi ki; "Baktım bir de ne göreyim, üzerinde yırtık elbiseler olan bir adam, dedim ki şu." Buyurdu ki, Nefsim yed-I kudretinde Olana yemin ederim ki; kıyamet gününde Allah indinde şu yamalı adam onun gibi (güzel elbiseli olan) yer dolusu adamdan hayırlıdır. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
491 1 Sizlerden biri, Allah (z.c.hz.) ne zannını güzelleştirmeden ölmesin. Zira Cennetin bedeli Allah'a hüsnü zandır. Hz. Enes (r.a.)
491 2 Allah'a masiyette, sıla-I rahmi kesmekte ve malik olmadığın şeyde sana yemin ve nezir yoktur. Hz. Ömer (r.a.)
491 3 Babasının yemini yanında çocuğun yemini yok, kocasını yeminine karşı kadının yemini yoktur. Sahibinin yemini yanında kölenin yemini yoktur. Sıla-I rahmin kesilmesinde yemin yoktur. Masiyette nezir yoktur. Nikahtan önce talak yoktur. Sahib olmadan evvel azad yoktur. Akşama kadar susmak şeklinde de oruç yoktur. İftar etmeden peşi sıra oruç yoktur. Büluğa erdikten sonra yetimlik yoktur. Süt kesmeden sonra süt kardeşliği yoktur. Hicretten sonra badiyede kalmak yoktur. Fetihten sonra hicret mükellefiyeti yoktur. Hz. Câbir (r.a.)
491 4 Sizden biri Kur'an'ın üçte birini okumadıkça sakın uyumasın. Dediler ki: "Nasıl güç yeter?" Buyurdu ki, "Kulhuvallahu ehad, Kul euzu birabbil felak, Kul euzu birabbinnas'ı okumaya güç yetmez mi ? Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
491 5 İki yüzlü kimseye, Aziz ve Celil olan Allah'ın yanında emin olarak haşr olmak layık değildir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
491 6 Alim için bilgisi üzerine sükut, cahil içinde cehli üzerine sükut caiz olmaz. Zira Allah teala şöyle buyurdu.: "Bilmiyorsan ehli zikre sorunuz." Hz. Câbir (r.a.)
491 7 Kendisinde şu üç haslet olmayanın "emri bil maruf ve nehyi anil münker" yapması doğru değildir: Emrettiği ve nehyetiği şeyi kendisinin tatbiki, Emrettiği ve nehyettiği şey hususunda alim olması. Nehyettiği hususta adaletli olması. Hz. Enes (r.a.)
491 8 Bir müslamana kendini zelil etmesi layık olmaz. Denildi ki: "Nefsi insanı nasıl zelil eder?" Buyurdu ki, gücü yetmeyecek belalara kendini atar. Hz. Huzeyfe (r.a.)
491 9 Biriniz farzdan bir şey eksik yaparsa, Allah (z.c.hz.) onu nafile namazlardan tamamlar. Ensardan biri
491 10 Bir kimse bir ses işitmedikçe veya bir koku duymadıkça namazdan ayrılmasın. (Birisi namazda insan bir şey kaçırdı gibi geliyor demişti de bu hadis varid oldu) Hz. Abbad İbni Temim r.a
491 11 Evde kab içinde idrar bırakılmasın. Zira melaike böyle odaya girmez. Ve yıkandığı yerde de küçük abdest bozulmasın. Hz. Abdullah İbni Yezid (r.a.)
Mecelle'nin külli kaideleri her devir ve zamanda hayata, hukuki hadiselere tatbiki kabil, felsefi ve dinamik hukuk kaideleridir; hukuk zekâsını inkişaf şehrahında işletecek, bir hayat pratiği vücuda getirecek düsturlardır.
YanıtlaSilHukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakımından
MECELLE
Dr.A.Refik Gür.
sy.209,210.
26 Kasım 2020 21:00 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Garb diyarının Batışı, ( Untergang des Abendiandes) adlı meşhur eserinde ( Bd.Iı ff. 97)
Oswald Spengier şöyle diyor:
"Eski hukuk, cisimlerin hukuku idi, zamanımızın hukuku ise fonksiyonlar hukukudur.Romalılar statik bir hukuk nizamı meydana getirmişlerdi, bizim vazifemiz ise bir hukuk dinanizmi yapmaktır".
Hukuk Tarihi Ve Tefekkürü Bakımından
MECELLE
Dr.A.Refik Gür.
sy.208.
Mecelle'nin külli kaideleri her devir ve zamanda hayata, hukuki hadiselere tatbiki kabil, felsefi ve dinamik hukuk kaideleridir; hukuk zekâsını inkişaf şehrahında işletecek, bir hayat pratiği vücuda getirecek düsturlardır.
YanıtlaSilHukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakımından
MECELLE
Dr.A.Refik Gür.
sy.209,210.
26 Kasım 2020 21:00 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Garb diyarının Batışı, ( Untergang des Abendiandes) adlı meşhur eserinde ( Bd.Iı ff. 97)
Oswald Spengier şöyle diyor:
"Eski hukuk, cisimlerin hukuku idi, zamanımızın hukuku ise fonksiyonlar hukukudur.Romalılar statik bir hukuk nizamı meydana getirmişlerdi, bizim vazifemiz ise bir hukuk dinanizmi yapmaktır".
Hukuk Tarihi Ve Tefekkürü Bakımından
MECELLE
Dr.A.Refik Gür.
sy.208.
YANITLAYINSIL
yuksel28 Kasım 2020 00:26
Fahretddin er-razi (v.606/1210) , bu konuda şöyle demektedir:
Eğer zenginler, fakirlerin mühim ihtiyaçlarını gidermezler ve bu noktadan doğacak yarayı tedavi etmezlerse, şiddetli ihtiyaç ve geçim sıkıntısı onları, Müslümanlığa düşman kimselerin cephesine katılmaya; veya hırsızlık ,yol kesme, adam öldürme vb. kötülükleri işlemeğe sevkeder.
"İşte Zekât, bu açıdan büyük fayda sağladığı için Allah c.c. ın hikmeti, onun kullara farz olmasını gerektirdi.".
İslam'da Zekât Müessesesi
Yunus Vehbi Yavuz.
sy.162.
YANITLAYINSIL
yuksel28 Kasım 2020 00:29
Özellikle işçilerin çalışma saatlerinin azaltılması gerekir, işsizlik olmaması isteniyorsa.
Yüksel Çelik.
YANITLAYINSIL
yuksel28 Kasım 2020 00:32
Devlet imkanlarından sadece memurlar ve devlet müesseselerinde çalısanların değilde toplumun düşük gelir sahiplerinden başlayarak herkese dağıtılması gerekir.
Yüksel Çelik.
Blogger yuksel dedi ki...
YanıtlaSilBlogger yuksel dedi ki...
Ümmetim on beş şei yaptığı vakit bela başlarına iner buyurdu.
1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine) verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı;
2-Emanetin kendisine bırakılan kişi tarafından ganimet sayıldığı;
3-Zekatın ödenmesi gereken bir zrsr telakki edildiği;
4-Kocanın her hususta karısının emrinde buljnduğu;
5-Kişinin anasına isyan ettiği;
(Aile yapısında manevi bağların bozulduğu)
Dini, İlmi, Fesefi
Yeni Ansiklopedi.cilt.2.sy.996.
27 Eylül 2020 01:49 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
yuksel27 Eylül 2020 07:12
996
KIYAMET ALAMETLERİ
تعلمون أنه لن يرى أحد منكم ربه حتى يموت وكان الدجال مكتوب بين عيه کافر قراه من كرة عمله
Yani: Bilirsiniz ki, sizden hiç bir kimse ölünceye kadar Rabbini
görmeyecektir. Şu muhakkaktır ki, Deccal'ın iki gözü arasında
“kâfir" yazılıdır, onun işi ve icraatını beğenmiyen herkes bu yazıyı
okur.» (192) (Bak: 650. p.başı)
2049 - Diğer bir rivayet de mealen şöyledir:
«Ümmetim on beş şeyi yaptığı vakit bela başlarına iner, buyurdu.
-Ey Allah'ın Resulü! Bunlar nedir? denildi. Peygamber (A.S.M.):
1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine)
verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı;
2-Emanetin (Bak: 801. p.) kendisine bırakılan kişi tarafından
ganimet sayıldığı;
3-Zekatın ödenmesi gereken bir zarar telakki edildiği;
4-Kocanın her hususta karısının emrinde bulunduğu;
5-Kişinin anasına isyan ettiği (aile yapısında manevi bağların koptuğu);
6-Kişinin (enaniyetine çok hoş gelen aşırı tarafgir) dostunu, (hakka
bağlı olanlara tercih edip) çok iltifatkâr karşıladığı;
7-Babasına cefa ettiği (aile müessesesinin manevi nizamı bozulduğu);
8-Mescidlerde yüksek sesle konuşulduğu (Bu ihbar-1 Nebevide; siyasi
tarafgirlik, cemaati taassub ve halkın hissiyatına hitaben heyecanlandırıp
cemaatin teveccühünü toplamak ve kendine bağlamak gibi ihlasa münafi
olan hissi temayüllerle yapılan heyecanlı vaazların zuhur edeceğine de
işaret vardır);
9-Bir kavmin (milletin) en alçağı, o halkın ilk adami (reisi) olduğu;
10-Bu kişinin, şerrinden korkulduğu için ikram edildiği (tarafgirlik
gösterildiği);
11-İçkinin bol bol içildiği;
12-İpek elbiselerin giyildiği (aşırı lüks hayata girildiği);
13-Şarkıcı kadınların
14-Çalgı âletlerinin yaygın hale geldiği;
15.Ve bu ümmetin sonundakilerin, ilkte bulunanları (geçmiş
muhterem ecdadı) lânetlediği vakit, bu onbeş şey gerçekleşmiş
demektir. İşte bu saydıklarım meydana geldiği vakit, kızıl rüzgârı
veya hasfı ya da mesh'i (Bak: Mesh) bekleyin.»(193)
Bu hadiste onbeş kıyamet alametinin bildirilmesi, ahirzaman fitnesine
karşı ümmeti ikaz etmek içindir. Bu sebeble her müslüman kişi, böyle
hadislerden gereken ibret dersini almalı, yalnız malumat kazanmak
niyetiyle bakmamalıdır. Bildirildiği gibi ahirzaman fitnesinin dehşetli
hususiyetlerini görüp, gereken tedbirleri de almahdır.
(192): T.T.ci:5 hadis:1040
(193): T.T.ci:5 hadis:1009 (Tirnizi fiten/38'den naklen
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil314 1 Ne mutlu gece hacı olup, gündüz gazaya gidene. O öyle bir kimsedir ki, başı kalabalık, hali de perdeli, dünyadan aza kanaatkar, çoluk çocuğunun yanına gülerek girer, gülerek çıkar. Nefsim yed-i kudretinde olana yemin ederim ki, böyle adamlar, Aziz ve Celil olan Allah yolundaki hacıların ve gazilerin ta kendisidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
314 2 Ne mutlu İsa (a.s.) indikten sonraki hayata. Göğe rahmet için, arza da yeşertmek için müsaade edilir. Taş üzerine tohum ekilse biter, insanlar arasında kin ve çekememezlik olmaz. Hatta bir adam bir aslana rastlasa aslan ona dokunmaz. Yılana bassa yılan onu sokmaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
314 3 Ne mutlu Allah (z.c.hz)'nin gölgesine önden koşanlara. Onlar, hakları verildiğinde kabul eder, başkalarının hakları kendisinden istenildiğinde bol bol verirler ve onlar öyle kimselerdir ki, kendileri için nasıl hüküm verirlerse, başkaları hakkında da öyle hüküm verirler. Hz. Âişe (r.anha)
314 4 Ağızlarınızı temiz ve hoş tutun. Zira onlar Kur'an yoludur. Hz. Vadîn (r.a.)
314 5 (Peygamberimizin marazı mevtinde kendisine Zatülcenb ilacı içirmek istemişler) Siz zannettiniz ki Allah Bana zatülcenbi musallat etti, öyle mi? Allah bunu yapmadı. Nefsim Yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Allah bu evde Bu ilacı kullanmadık kimse bırakmayacak, amcam Abbas müstesna. Hz. Âişe (r.anha)
314 6 Mü'minin sırtı korudur. (Taht-ı emniyettedir) Zimmetine hak geçirmedikçe. ( Şer'i ceza hariç) Hz. İsmet (r.a.)
314 7 Onlar için namaz aşikare oldu, onu kabul ettiler. Zekat gizli oldu, onu yediler. İşte bunlar münafıktır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
314 8 Hastayı yoklayan kimse, Cennet bahçesindedir ve onun yanına oturduğunda ise Allah'ın rahmeti kendisini sarar. Hz. Abdurrahman İbni Avf (r.a.)
314 9 Hastayı yoklayan adam, Allah (z.c.hz)'nin rahmetinde yüzerek gelir ve yanına oturduğunda rahmet onu kaplar. Elini hastanın eline veya başına koyup "Nasılsın" diye sorması ise, ziyaretin tamamlanmasındandır. Sizin selamlaşmanızın tamamlanması da aranızda musafaha ile olur. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
314 10 Allah Ali (r.a.)'a düşman olana düşman olur. (Veya olsun.) Hz. Rafi' (r.a.)
314 11 İlminden faydalanılan bir alim, bin abidden hayırlıdır. Hz. Ali (r.a.)
314 12 Acebdir şu mü'minin işi, herşeyi olduğu gibi hayırdır. Ve bu, mümine mahsustur. Sevinç verici halde şükreder, ona hayır olur. Zarara uğradığında sabreder, gene hayır olur. Hz. Suheyb (r.a.)
314 13 Hayran oldum. Allah (z.c.hz)'nin mü'min için takdirine. Kendine hayır isabet ettiğinde, Rabbına hamdeder ve şükreder. Şer isabet ettiğinde de Rabbına hamd eder. Mümine her şeyde ecir vardır. O derecede ki, ailesinin ağzına verdiği lokmada dahi kendisine ecir verilir. Hz. Saad İbni Ebi Vakkas (r.a.)
20. dua.
YanıtlaSilibn.ömer
allah c.c.ım.
nimetinin zevalinden, verdiğin afiyetin değişmesinden, azabının aniden gelivermesinden ve buğzettiğin herşeyden san a sığınırım.
kalplere şifa salavat ve dualar
yrd. doç.dr.veysel akkaya.
sy.114,115.
İnsan haklı olduğu kadar da güçlü olmak zorundadır.Güç ve kuvvetin desteklemediği hak, güçlülerin amansız darbeleri altında ezilmeye mahkum olacaktır.Peygamberler insanlığın tanıdığı en doğru ve en haklı davayı getirmişlerdir.
YanıtlaSilHazreti Adem den
hatemü l Enbiyaya
Peygamberler Tarihi
AHMED lütfi KAZANCI
sy.680.
YANITLAYINSIL
yuksel3 Mart 2021 00:00
Onların karşısına duran ve mücadele eden insanlar peygamberlerin maddi güç sahibi olmayışlarından faydalanmışlardır.İsrail oğullarının Hz. Süleyman A.S. karşısında direnemeyişleri, onun diğer peygamberlerden daha haklı oluşuna değil güçlü oluşuna bağlanmalıdır.
Hz. Adem den Hatemü l Enbiyaya
Peygamberler Tarihi
AHMED LÜTFİ KAZANCI
sy.680.
yuksel4 Mart 2021 00:50
YanıtlaSilKur'an 'da âyetlerin sonu külli kanunlarla biter.(İ.İ.) 189.
Kur'ân ayna ister vekil istemez.(S.) 645. Lemaat.
Kur'ân başka kelamlarla kıyas edilmez.(S.) 393: 25.Söz.2.Şu'le, 2.nur.
Kurân bitarafane muhakeme edilemez.(M.288:26.Mektup. 1.meb.
Kur'an bütün asırlara hitâb eder.(İ.İ.) 11.44.50.
Kur'an bütün Esmâü'l-hüsnanın hükümlerini toplamış.(S.404:25.Söz, 3.şu'le 3.ziya.
Bir Hazinenin Anahtarı.
Risale-i Nur Külliyatı
Fihrist ve İndeksi.
İsmail Mutlu
sy.394,395.
4 Mart 2021 00:51 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Bir kavim içinde riba ve zina zahir oldu ise, onlar Allah'ın azabını hak etmişlerdir.
Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
Sayfa: 375 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
4 Mart 2021 00:58 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
28 Kasım 1938’de yani Atatürk’ün ölümünden 18 gün sonra ikindi vakti saat 15:00’te Ankara 3. Sulh Hukuk TRK Mahkemesinde açılan bu vasiyetten iki tane zarf çıktığı bilinmektedir. Biri herkes tarafından bilinen 6 maddelik vasiyet; diğeri ise 50 yıl sonra açılsın diye Ankara/Ulus’taki Ziraat Bankası kasalarına anahtar uydurulur diye tedbiren kaynakla kapatılan vasiyetidir. Acaba, açıklanması kasıtlı olarak geciktirilen bu tarihi vasiyette de, Atatürk’ün Bazı devrimlere hangi maksat ve mazeretlerle ihtiyaç hissettiği geçiş süreci tamamlandıktan ve Cumhuriyet oturduktan sonra hangi yeni dönüşüm ve düzenlemelere girişeceği ve asil milletimizin manevi temellere ve İslami değerlere neden ve nasıl sahip çıkması gerektiği mi belirtilmektedir?
4 Mart 2021 03:11 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
ATATÜRK'ÜN VASİYETİ ADNAN MENDERESİ KURTARIRDI!
03 Eylül 2013, 12:01
Yıllardır Atatürk'ün vasiyetini araştıran Meriç Tumluer'den ilginç iddia: "Vasiyet açıklansaydı Menderes asılmazdı"
Atatürk’ün korumasının torunu Meriç Tumluer yıllardır Ata'nınvasiyetini araştırıyor. Babasının dedesi Mehmet Rıfat Efendi, Atatürk’ün korumalığını üstlenmiş.
Akşam gazetesinden Erhan Seven'in haberine göre işte vasiyeti bildiğini söyleyen torun Tumluer’in ortaya attığı o iddialar:
TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ
Mustafa Kemal’in gizlenen vasiyetinde Türkiye Cumhuriyeti devleti, milleti, Türk- İslam coğrafyası için gelecekte yaşanabilecek sorunlar yer alıyor. Ayrıca Musul ve Kerkük’ün alınması gerektiğini dile getiriyor.
KÜRT SORUNU
Atatürk, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Alevi, Sünni kimseyi ayırt etmeden eğitim ve öğretimleri için harcanmasını istiyordu. Olası bir Kürt sorununun da önüne geçmeyi hedefliyordu.
DARBELERİN NEDENİ
12 Eylül darbesi yapılarak anayasanın değişmesi sağlandı. Çünkü önceki anayasa ile 10 Kasım 1988 yılında 50 yıl dolduğu için gizlenen vasiyetin açılması gerekiyordu. 25 yıllık bir yasak konuldu.
MENDERES BİLİYORDU
27 Mayıs’ta yapılan darbe Menderes’e yönelikti. Vasiyetin açıklanmasıyla hilafetin canlanacağı ve bunu da Menderes’in bilmesi nedeniyle darbe yapıp öldürdüler.
ÖZAL SUİKASTİ VASİYET YÜZÜNDEN
8. Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın ölümünün nedeni de Atatürk’ün vasiyetinde yer alan Kürt meselesinin çözümü ve Türk ülkeleriyle birlik için Özal’ın attığı adımlar. Ahmet Özal bana bu konuyla ilgili bazı bilgiler verdi. Babasının gizlenen vasiyetin açıklanması için çalışmalar yaptığını bildiğini belirtti.
Blogger yuksel dedi ki...
YanıtlaSilGerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.
not. Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyetnamesi gibi.
MÂİDE SÛRESİ
YanıtlaSilسورة المائدة
Kur’ân-ı Kerîm’in beşinci sûresi.
Mâide sûresinin ilk âyetleri
İlişkili Maddeler
KUR’AN
İslâm dininin kutsal kitabı.
SÛRE
Kur’ân-ı Kerîm’i oluşturan 114 bölümden her biri.
Müellif:
M. KÂMİL YAŞAROĞLU
Medine döneminin sonlarında nâzil olmuştur. En son indirilen sûre olduğunu (Müsned, VI, 188; Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 6) ve tamamının Vedâ haccında arefe günü veya Hudeybiye seferi sırasında nâzil olduğunu ifade eden rivayetler bulunmakla birlikte ihtiva ettiği konular ve bazı âyetler hakkında aktarılan nüzûl sebepleri sûrenin farklı zamanlarda indirildiğini göstermektedir. 120 âyet olup fâsılaları ب، د، ر، ل، م، ن harfleridir. Sûre ismini 112 ve 114. âyetlerde geçen “sofra” anlamındaki mâide kelimesinden alır. el-Ukūd, el-Münkıze ve el-Ahyâr olarak da adlandırılır. Mâide sûresinde bazı inanç ve ahlâk esaslarının yanı sıra Medenî sûrelerin genel karakteristiğine paralel olarak aile ve ceza hukukuna dair hükümler, bazı hac uygulamaları, meşrû usule uygun olmayan hayvan kesimleri, abdest, teyemmüm, şahitlik, hırsızlık, içki ve kumarla ilgili hükümler gibi fıkhî konular yer almaktadır. Sûrede ayrıca İsrâiloğulları’nın tarihine dair bilgilere, yahudilerle hıristiyanların yanlış inanç ve tutumlarına yönelik eleştirilere geniş olarak yer verilmiştir.
Mâide sûresinin muhtevasını beş bölüm halinde incelemek mümkündür. İlk bölümde (âyet 1-5) müminlere akidlerine uymaları emredildikten sonra “Allah’ın şiârları” denilen dinî hükümlerin ve ilkelerin ihlâl edilmesi yasaklanmakta, bu çerçevede ihram yasakları arasında yer alan avlanma yasağının ardından kan ve domuz etinden başlayarak İslâmî usule aykırı biçimde kesildiği veya öldürüldüğü için yenmesi haram kılınan hayvan etleri sıralanmaktadır. Arkasından, “Bir topluluğa duyduğunuz öfke sakın aşırı gitmenize sebep olmasın. İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve düşmanlık yolunda yardımlaşmayın” meâlindeki cümlelerle İslâm’ın evrensel ahlâk yasalarından biri ortaya konmaktadır. Allah’ın müslümanlara din olarak İslâm’ı seçtiği, onların üzerine nimetini tamamladığı ve dinlerini kemale erdirdiği yönündeki açıklama (âyet 3) İslâmiyet’in insanlığa gönderilen son din ve ebedî bir mesaj olduğuna işaret eder. Vedâ haccı sırasında arefe günü indirilen bu âyetin ardından dinî hükümlerle ilgili herhangi bir ilâve veya değişiklik söz konusu olmamış, kısa bir süre sonra Hz. Peygamber vefat etmiştir. Hz. Ömer’in hilâfeti döneminde kendisine gelen bir yahudi bu âyeti kastederek, “Sizin kitabınızda bulunan bir âyet eğer biz yahudilere indirilmiş olsaydı o günü mutlaka bayram ilân ederdik” demiştir (Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 6; Vâhidî, s. 108). Bu bölümün son âyetinde Ehl-i kitabın yiyeceklerinin ve onların kadınlarıyla evlenmenin müslümanlara helâl olduğu belirtilir.
İkinci bölümde (âyet 6-11) abdest ve teyemmümle ilgili hükümler açıklandıktan sonra şahitlikte adaleti gözetme uyarısında bulunulmakta, dinî, ahlâkî ve hukukî önemi dolayısıyla, müslümanların bir topluluğa karşı duydukları öfkenin onları haksızlık ve adaletsizliğe sevketmemesi gerektiği uyarısı bir defa daha tekrar edilmektedir.
Sûrenin üçüncü bölümü (âyet 12-86) büyük ölçüde yahudiler ve hıristiyanlarla ilgili âyetlerden oluşur. Bu arada Hz. Âdem’in oğulları Hâbil ile Kābil kıssasına, müslümanlara yönelik mesajlara ve bazı hükümlere de yer verilir. Bu bölümde önce İsrâiloğulları’nın Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları için lânetlendikleri, hıristiyanlardan bir kesimin de benzer şekilde ahde vefasızlık gösterdikleri anlatılır. Bölümün hıristiyanlarla ilgili en dikkate değer yönü, onların Hz. Îsâ’yı Allah’ın oğlu sayan inançlarıyla (âyet 17, 72) teslîs inancının (âyet 73) açıkça reddedilmesi ve her iki inancın küfür olduğunun belirtilmesidir. Aynı bölümde İsrâiloğulları’nın Mısır’dan çıkarıldıktan sonra Hz. Mûsâ’ya karşı serkeşlik yaptıkları, bu yüzden kutsal topraklara girmekten kırk yıl süreyle mahrum bırakıldıkları (âyet 26) bildirilir. Hz. Âdem’in iki oğlunun (Hâbil ve Kābil) kıssası özetlendikten sonra haksız yere bir cana kıyan kimsenin bütün insanlığı öldürmüş gibi olacağı, bir insanın hayatını kurtaran kişinin de bütün insanları yaşatmış sayılacağı ve bu hükmün İsrâiloğulları’na yazıldığı belirtilir, böylece yaşama hakkının önemine vurgu yapılır (âyet 32). Daha sonra “eşkıyalık, din, can ve mal güvenliğini tehdit etme, terör estirip halka korku salma” anlamındaki hırâbe (âyet 33-34) ve hırsızlık (âyet 38-39) suçlarının hükümlerine (âyet 45; krş. Levililer, 24/17-21; Sayılar, 35/16-21) yer verilir. Hz. Peygamber’e, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmesi emredilerek müminlere yahudi ve hıristiyanları dost edinmemeleri tavsiye edilir (âyet 51). Nüzûl sebebiyle ilgili rivayetlere göre (Vâhidî, s. 113; Şevkânî, II, 61) bu âyetin, Medine döneminde etkili bir kitle durumunda olan ve müslümanlara karşı düşmanlık besleyen yahudileri dost edinen bazı müslümanlar hakkında nâzil olduğu anlaşılmaktadır. Medine’de etkili olmadıkları halde âyette hıristiyanların da zikredilmesi, benzer şartların hıristiyanlar açısından ortaya çıkması halinde onları da dost edinmemek gerektiğini, konunun belli bir dinî kesimle değil belli bir tutumla ilgili olduğunu göstermektedir. Sûrenin 57. âyetinde, dostluk kurma yasağının müslümanların dinlerini alay konusu yapan gayri müslimlerle ilgili olduğuna işaret bulunduğu gibi diğer bazı âyetlerden de müslümanlara karşı düşmanlık beslemeyenlerle iyi ilişkiler kurmanın yasaklanmadığı anlaşılmaktadır (bk. el-Mümtehine 60/8). 54. âyette, İslâm’a karşı düşmanlık duyguları besleyenlerin saptırmasıyla bazı müslümanların dinlerinden dönebileceklerine dikkat çekilerek oluşacak İslâm toplumunun fertleri arasındaki ilişki biçiminin başlıca özellikleri şöyle sıralanmaktadır: Allah onları, onlar da Allah’ı sever; onlar müminlere karşı yumuşak ve alçak gönüllü, inkârcılara karşı güçlü ve onurludur; bütün çabalarıyla Allah yolunda mücadele eder, kimsenin kınamasından korkmazlar. İnsanlar içinde müslümanlara en fazla düşmanlık besleyenlerin yahudiler, sevgi bakımından en yakın olanların da hıristiyanlar olduğunu belirten 82. âyette yahudilere karşı kullanılan sert ifadede özellikle Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin düşmanca tavır ve davranışlarının etkili olduğu anlaşılmaktadır. Buna karşılık 82-83. âyetlerde hıristiyanlar hakkında kullanılan övücü ifadelerin, bilhassa Habeş Necâşîsi Ashame veya onun tarafından Ca‘fer b. Ebû Tâlib ile birlikte Resûl-i Ekrem’e gönderilen ve onun huzurunda dinledikleri âyetler üzerine iman eden Habeşli bir heyet hakkında nâzil olduğu aktarılmaktadır (Vâhidî, s. 116).
YanıtlaSilSûrenin dördüncü bölümü (âyet 87-109) müminlerden, Allah’ın helâl kıldığı güzel ve temiz şeylerden kendilerini mahrum bırakmamalarını isteyen âyetlerle başlar. Bu âyetlerin, geceleri namazla ve gündüzleri oruçla geçirmeye, ayrıca bazı yiyecekleri yememeye karar veren bir grup müslümanı uyarmak üzere indiği, Hz. Peygamber’in de onların bu tutumunu kendi uygulamasına aykırı bulduğu ve, “Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir” diyerek (Müsned, II, 158; III, 241; Buhârî, “Nikâḥ”, 1) onları ikaz ettiği belirtilmektedir (Vâhidî, s. 117-118). 89. âyette yemin kefâretiyle ilgili hükümler düzenlendikten sonra müteakip âyetlerde Câhiliye döneminin falcılıkla ilgili bazı yanlış uygulamalarıyla içki ve kumar yasaklanmaktadır. Ardından ihramlı iken avlanma yasağı, vasiyet ve vasiyet esnasında şahit bulundurmayla ilgili hükümler yer almaktadır.
YanıtlaSilSûrenin son bölümünde (âyet 110-120) Hz. Îsâ’nın Allah tarafından nâil olduğu mazhariyetler, ona has mûcizeler anlatılmakta, kısaca havârilerden söz edildikten sonra Allah ile Îsâ arasında bir diyalog üslûbuyla hıristiyanların Hz. Îsâ hakkındaki bâtıl inançları düzeltilmektedir. Sûre Allah’ın mutlak hükümranlığını ve kudretini ifade eden âyetle sona ermektedir.
Mâide sûresinin faziletiyle ilgili olarak Resûl-i Ekrem’den nakledilen, “Mâide sûresini okuyan kimseye on sevap verilir, kendisinden on günah silinir ve dünyada nefes alıp veren her bir yahudi ve hıristiyan sayısınca derecesi on misli yükseltilir” (Zemahşerî, I, 659) ve, “Erkeklerinize Mâide sûresini öğretiniz” şeklindeki rivayetlerin sahih olmadığı anlaşılmaktadır (İbnü’l-Cevzî, I, 239; Muhammed et-Trablusî, II, 716; M. Nâsırüddin el-Elbânî, V, 32).
Mâide sûresine dair yapılan çalışmalardan bazıları şunlardır: Ali Abdülhalîm Mahmûd, et-Terbiyetü’l-İslâmiyye fî sûreti’l-Mâʾide (Kahire 1414/1994); Hasan Abdülhâdî Muhammed, el-Yehûd ve’n-naṣârâ fî sûreti’l-Mâʾide (yüksek lisans tezi, 1399, Câmiatü’l-İmâm Muhammed Suûd); Mustafa İzci, el-Mâide Suresinin Kıraat Açısından İncelenmesi (yüksek lisans tezi, 1996, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü); İbrâhim Avad, Tefsîrü sûreti’l-Mâʾide (baskı yeri ve yayımlayan yok, 1987). Ayrıca Şîa âlimlerinden Hüseyin b. Hasan el-Kerkerî’nin Mâide sûresinin 5. âyetiyle ilgili bir tefsiri mevcuttur (Âgā Büzürg-i Tahrânî, IV, 322). Mahmûd Şeltût’un Kahire’de yayımlanan Risâletü’l-İslâm adlı derginin IV ve VII. ciltlerinin muhtelif sayılarında (1952-1953) Mâide sûresinin tefsiriyle ilgili makaleleri yer almaktadır.
BİBLİYOGRAFYA
Müsned, II, 158; III, 241; VI, 188.
Buhârî, “Nikâḥ”, 1.
Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 6.
Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1379/1959, s. 108, 113, 116, 117-118.
Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 659.
İbnü’l-Cevzî, el-Mevżûʿât (nşr. Abdurrahman M. Osman), [baskı yeri yok] 1403/1983 (Dârü’l-fikr), I, 239.
Kurtubî, el-Câmiʿ, VI, 31.
Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî ʿan şedîdi’ż-żaʿf ve’l-mevżûʿ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408, II, 716.
Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, Beyrut 1412/1991, II, 61, 82.
Elmalılı, Hak Dini, III, 1543-1857.
Âgā Büzürg-i Tahrânî, eẕ-Ẕerîʿa ilâ teṣânîfi’ş-Şîʿa, Beyrut 1403/1983, IV, 322.
Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. M. Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1986, I, 359-429.
M. Nâsırüddin el-Elbânî, Silsiletü’l-eḥâdîs̱i’ż-żaʿîfe ve’l-mevżûʿa, Riyad 1417/1996, V, 32.
Nihad Çetin, “Mâide”, İA, VII, 197.
Zuhûr Ahmed Ezhar, “Mâʾide”, UDMİ, XVIII, 420-422.
Şinâsi'nin Türk şiiri'ne getirdiği yeni kavramlardan birisi de bilindiği gibi "akıl" dır.Aklı kâinatın sırlarını çözecek bir anahtar olarak görür.Yine aklı medeniyetin, kılıç kadar belki ondan daha tesirli vasıtası olarak değerlendirir.
YanıtlaSilEbüzziya Tevfik Bey.
Mustafa Canelli.
sy.58.
Peygamber Efendimiz "Size iki şey bırakı-
YanıtlaSilyorum ki, onlara yapışırsanız kurtuluşa erer-
siniz. Bunlardan biri Allah'ın kitabı, diğeri de
Ehl-i Beytimdir" buyurmuştur. Peygamberi-
mizin Ehl-i Beytine bu ehemmiyetin veril-
mesine sebep, onun neslinin, Sünnet-i Seni-
yeye sahip çıkmak ve korumak hususunda
ifâ edeceği vazife itibârıyladır. Gerçekten de
tarih boyunca Islâm âlemini nurlandıran ve
Müslümanlara rehberlik eden büyük zâtlar
ekseriyet itibarıyla Peygamberimizin Âl-i
Beytinden çıkmışlardır.
Kura-ı Kerim ve açıklamalı Meali
27 Nisan 2021 08:19
Blogger yuksel dedi ki...
23. İşte bu (lütfu)nu Allah, iman edip de sâlih amel işleyen kullarına müjdelemektedir. (Resûlüm!) De ki: “Bun(u duyurmam)a karşı sizden (Allah’a) yakınlıkta[9] sevgiden başka bir karşılık istemiyorum.” Kim bir iyilik işlerse, onun için bu iyiliği (karşısında alacağı sevâbı) artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, (güzel amele) bol karşılık verendir.
27 Nisan 2021 08:26 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
[9] Âyet-i kerîmedeki “kurbâ” (yakınlık) lafzı, 25/57. âyette belirtilen hususa göre “Allah’a yakınlık” olarak alınıp birinci tercih yapılmıştır. Hasan-ı Basrî’ye göre de “akrabalıkta” anlamındadır. Bu durumda ifade, “Sizden akrabalıkta sevgi ve saygıdan başka bir mükâfat istemiyorum.” şeklinde olur. Bu isteğin altındaki sebep, Hz. Peygamber’in, Kureyş kabilesi içinde, hatta her oymağı arasında var olan güçlü akrabalık bağından dolayı, kendisini sevmelerini, bunun için de eziyet etmemelerini, tebliğinin önünü kesmemelerini istemesidir.
Şura suresi 23.ayet.
27 Nisan 2021 08:28 Sil
Ya devlet başa ya kuzgun leşe Atasözü Anlamı
YanıtlaSilYa devlet başa ya kuzgun leşe atasözünün anlamı nedir?
Bir ülkede, devlet disiplini sağlayamaz, halka hakim olamaz ve kontrolü ele alamazsa, o toplumda kargaşa çıkması ve çeşitli olayların yaşanması kaçınılmazdır. Bir millet için devlet çok önemlidir. Bu yüzden halk, devletinin yanında olmalı ve devleti zayıflatacak uygulamalardan kaçınmalıdır.
Devlet adama ayağıyla gelmez.
YanıtlaSilMakam, zenginlik, talih, mutluluk kişiye durup dururken gelmez. Bunları elde etmek için sabırlı ve düzenli çalışıp çabalamak gerekir.
* devlet : Talih, mutluluk.
Devletli ile deli bildiğini işler.
Üst makamdakiler ve deliler kimseyi dinleyip dikkate almazlar. Kendi akıllarına göre hareket ederler.
* devletli : Yüksek makamı olan kişi.
Devlet oğul, mal tahıl, mülk değirmen.
Mutluluk ve zenginliklerin en güzeli, oğul sahibi olmak; en gerekli mal, tahıl; en değerli mülk, değirmendir. (Eski zamanlarda inanışa göre)
Devletliye dokun geç, fukaradan sakın geç.
Zengin insanlarla ve devlet adamlarıyla yakınlık kurmak faydalıdır, ondan faydalı bilgiler, yardım veya mal alabilirsin. Tembel ve işsiz kişiler ise çevresindeki kişilere maddi-manevi yük olurlar. Yoksul ve fakirlerle yakınlık kurarsan türlü türlü dert dinler, belki de borç vermek zorunda kalabilirsin.
Devletin malı deniz, yemeyen domuz.
Kimi vatan haini, rüşvetçi, menfaatçi kimseler soygunculuğu kural edinmişlerdir. Bunlara göre devletin malı çalıp çırpmakla, yemekle tükenmez. Yine bu kimselere göre, ancak budalalar devletin malını çalmaz. Üzerinde tüm vatandaşların hakkı olan şeyi gasp etmek tüm insanların hakkını ihlal etmektir, bunun hesabını vermek de çok zor olsa gerek.
Devletli gözü perdeli olur.
Devlet adamları, ülkenin eksiklerini ve yöneticilerin yaptığı yolsuzlukları fark etmezler. İşi yolunda giden, zengin kişiler de yoksulların sıkıntılarını anlamaz.
Devletli yanını kaşısa yoksul para verecek sanır.
1. Yoksul ve fakir kişiler; zengin, varlıklı kimselere umutla, beklentiyle bakarlar. Onların en ufak hareketlerinden kendileriyle ilgili bir durum varmış düşüncesine kapılırlar.
2. Yetkili kişilerden bir istekte bulunan kişi, bu istekle ilgisi olmayan o kişilerin hal ve davranışlarını, isteğini karşılamak için yapılıyor sanır.
Devletlinin karnı gen gerek.
Devlet işlerini veya bir topluluğu idare eden kişi, geniş yürekli ve hoşgörülü olmalıdır.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil113 1 Ümmetim üzerine en korktuğum kimseler, ilimleri dillerinde olan münafıklardır. (Dili âlim) Hz. Ömer (r.a.)
113 2 Ümmetim üzerine korktuklarımın en korkuncu; âlimin hatası, münafığın Kur'anla mücadelesi, kendisine fetholunacak dünya. (Yani dünya rahata mübtelâ edip, insana fedakârlığı unutturur. Dinin temeli ise fedakârlık üzerine kaimdir.) Hz. Muaz (r.a.)
113 3 Ümmetim üzerine korktuğumun en korkuncu, ya namazın vaktini geciktirmeleri veya vaktinden evvel kılarak acele etmeleridir. (İlk cemaati kaçırmamak efdaldir.) Hz. Enes (r.a.)
113 4 Ümmetim üzerine korkmakta olduklarımın en korkuncu, mudil insanlar (önderler)dir. (Mudil, şaşırtıcı, istikamet kaybettirici demektir) Hz. Ebud Derda (r.a.)
113 5 Ümmetim üzerine korkmakta olduklarımın en korkuncu kavmi Lut'un hareketidir. Hz. Câbir (r.a.)
113 6 Ahir zamanda, ümmetim üzerine en korktuğum üç şey; Müneccimlik ve müneccimlere inanmak, kaderi tekzib ve sultanın zulmüdür. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
113 7 (Dini hususlarda) riyanın en azı dahi şirktir. Ve en iyi kulluk, mütteki olmak ve ittikasında gizli olmaktır. Bu gizlilik, bir merhalede bulunmayınca aranmamak ve bulununca da nazarı dikkati çekmemektir. Bunlar hidayet rehberi ve ilim kandilidirler. Hz. İbni Ömer (r.a.)
113 8 Ehli Cennet'in en aşağı dereceli olanının Cennetteki mülkünü temaşası ikibin sene sürer ve bu mülkün en uzak kısmını en yakını gibi görür. Bunlar zevceleri, hizmetçileri, kürsüleri, bahçeleri vs.dir. Efdal dereceli olanı ise, Allah (z.c.hz.)'nin Cemalini günde iki defa temaşa eder. Hz. İbni Ömer (r.a.)
113 9 Fisebilillâh mücahid olanlar en ufak bir zorlama ile bir senelik oruç bedeli ve bir senelik gece ibadeti hak ederler. Soruldu: "En ufak zorlama nedir?" Buyuruldu ki: "Meselâ böyle bir mücahid gece giderken hayvan üzerinde uyuklar ve kamçısını düşürür, inip bunu alması en ufak zorlamalardandır." Hz. Sabit İbni Ebu Asım (r.a.)
113 10 Ehli Cennetin derecesi en aşağı olanının bahçelerine, kürsülerine, zevcelerine bakışı bin sene sürer. En efdali ise günde iki kere, sabah, akşam Allah (z.c.hz.)'ni temaşa eder buyurup şu ayeti okudular: "Vücûhün yevme izin nâdiretün ilâ Rabbihâ nâzıra." Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
113 11 Mü'minlerin ruhları yedinci kat göktedir. Ve oradan Cennetteki makamlarına bakarlar. (Muellif hazretleri şu 7 sıfat dolayısıyla makamına varamaz buyurmuşlardır: Gıybet, tefahur, kibir, ucub (yaptığı ibadetten dolayı kendini beğenme), hased, merhametsizlik ve riya.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Blogger yuksel dedi ki...
YanıtlaSilKıyamette insanların en şiddetli azaba uğrayacak olanı, dünyada insanlara en fazla azab etmiş olanıdır.
Ravi: Hz. Halid İbni Hizam (r.a.)
Sayfa: 114 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
3 Mayıs 2021 08:31 Sil
Blogger yuksel dedi ki...
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
113 1 Ümmetim üzerine en korktuğum kimseler, ilimleri dillerinde olan münafıklardır. (Dili âlim) Hz. Ömer (r.a.)
113 2 Ümmetim üzerine korktuklarımın en korkuncu; âlimin hatası, münafığın Kur'anla mücadelesi, kendisine fetholunacak dünya. (Yani dünya rahata mübtelâ edip, insana fedakârlığı unutturur. Dinin temeli ise fedakârlık üzerine kaimdir.) Hz. Muaz (r.a.)
113 3 Ümmetim üzerine korktuğumun en korkuncu, ya namazın vaktini geciktirmeleri veya vaktinden evvel kılarak acele etmeleridir. (İlk cemaati kaçırmamak efdaldir.) Hz. Enes (r.a.)
113 4 Ümmetim üzerine korkmakta olduklarımın en korkuncu, mudil insanlar (önderler)dir. (Mudil, şaşırtıcı, istikamet kaybettirici demektir) Hz. Ebud Derda (r.a.)
113 5 Ümmetim üzerine korkmakta olduklarımın en korkuncu kavmi Lut'un hareketidir. Hz. Câbir (r.a.)
113 6 Ahir zamanda, ümmetim üzerine en korktuğum üç şey; Müneccimlik ve müneccimlere inanmak, kaderi tekzib ve sultanın zulmüdür. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
113 7 (Dini hususlarda) riyanın en azı dahi şirktir. Ve en iyi kulluk, mütteki olmak ve ittikasında gizli olmaktır. Bu gizlilik, bir merhalede bulunmayınca aranmamak ve bulununca da nazarı dikkati çekmemektir. Bunlar hidayet rehberi ve ilim kandilidirler. Hz. İbni Ömer (r.a.)
113 8 Ehli Cennet'in en aşağı dereceli olanının Cennetteki mülkünü temaşası ikibin sene sürer ve bu mülkün en uzak kısmını en yakını gibi görür. Bunlar zevceleri, hizmetçileri, kürsüleri, bahçeleri vs.dir. Efdal dereceli olanı ise, Allah (z.c.hz.)'nin Cemalini günde iki defa temaşa eder. Hz. İbni Ömer (r.a.)
113 9 Fisebilillâh mücahid olanlar en ufak bir zorlama ile bir senelik oruç bedeli ve bir senelik gece ibadeti hak ederler. Soruldu: "En ufak zorlama nedir?" Buyuruldu ki: "Meselâ böyle bir mücahid gece giderken hayvan üzerinde uyuklar ve kamçısını düşürür, inip bunu alması en ufak zorlamalardandır." Hz. Sabit İbni Ebu Asım (r.a.)
113 10 Ehli Cennetin derecesi en aşağı olanının bahçelerine, kürsülerine, zevcelerine bakışı bin sene sürer. En efdali ise günde iki kere, sabah, akşam Allah (z.c.hz.)'ni temaşa eder buyurup şu ayeti okudular: "Vücûhün yevme izin nâdiretün ilâ Rabbihâ nâzıra." Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
113 11 Mü'minlerin ruhları yedinci kat göktedir. Ve oradan Cennetteki makamlarına bakarlar. (Muellif hazretleri şu 7 sıfat dolayısıyla makamına varamaz buyurmuşlardır: Gıybet, tefahur, kibir, ucub (yaptığı ibadetten dolayı kendini beğenme), hased, merhametsizlik ve riya.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
4 Mayıs 2021 00:11 Sil
Blogger yüksel dedi ki...
Yine İbnu l Hayyamdan merhaba rivayet edildiğine göre Hadir (Hızır) ve İlyas Aleyhisselam Rasulullah sallallahu alefyhissellemi.
Her kim Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem ihlas üzere sevk ve muhabbetle ona canı gönülden bağlanarak salat okursa şu elbiseyi temizlediği gibi onun kalbide nifak münafıklıktan temizlenir buyururken isitmislerdir.
düğümleri çözecek kıymetli salavat
sy.154.
Masuda nin bahsettiği bu yeni teknoloji, süper bilgisayarların uydu bağlantısı vasıtasıyla beyne yerleştirilmiş özel mikrocipleri kontrol etmesine dayaniyordu.
YanıtlaSilBeyin Kontrolu
Beynimdeki Yabancı.
Ali Selman Demirbag
sy. 161.
YANITLAYINSİL
yüksel7 Mayıs 2021 00:25
Beyne cip yerleştirme operasyonlarının ilk resmi olarak 1974 senesinde Amerika nin Ohio eyaletinde ve İsveç in Stockholm kentinde gerçekleştirildi.
Beyin Kontrolu
Beynimdeki Yabanci
Ali Selman Demirbag.
sy. 161.
Rumlara ait Konstantiniyye (Roma) tesbihle ve tekbirle müslümanlarca feth edilmedikçe kıyamet kopmaz (Yetmiş bin Şamlı bunu yapacak)
YanıtlaSilRavi: . Hz Abr İbni Avf r.a
Sayfa: 478 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
YANITLA
yuksel8 Haziran 2021 09:22
Hasan bin Ali r.a. şöyle der.
Ben dedem Resulullahtan şöyle ezberledim.
Şüpheli olanı bırak, şüphe vermeyene bak! Zira doğruluk huzur, yalan ise şüphe kaynağıdır.
( Tirmizi,kıyamet 60/2518. Bkz. Buhari , 3.)
Edebi yol haritası
İslâm.
Dr. Murat Kaya.
Altınoluk.
sy.427.
Oralardaki yüz milyonlarca insanın gözyaşı, ahı, kanı, emeği, doğal kaynağı üzerinden Batı da kurulan bir refah düzeni var.
YanıtlaSilDaha Adil Bir Dünya Mümkün
Recep Tayyip Erdoğan
sy. 92.
YANITLASİL
yuksel7 Eylül 2021 05:54
Biz asla garibin, mazlumun, mağdurun, yoksulun, ezilmişin sırtından bir refah düzeni kurmayız, kuramayiz. Buna bizim ne inancımız ne kültürümüz ne de tarihimiz izin verir.
Daha Adil Bir Dünya Mümkün
Recep Tayyip Erdoğan
sy. 92.
Hz. Peygamber s. a.v. "Şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir"buyurmaktadir.
YanıtlaSilIslam Alimleri, İslama hizmet edecek olan bu muceddidlerin manaviyat alanında ve ilim sahasında olduğu kadar, siyaset alaninda da olabileceğini ifade etmektedirler.
Bilinmeyen Osmanlı
sy. 137.
Ahmed Yüksel Çelik Nursi
YanıtlaSilAllah c. c., kulum, bir hiç iken seni kim yarattı? buyuracak.
YanıtlaSilKul, Sen yarattın Ya Rabbi cevabını verecek.
Bu yaratilma, senin amelinlemi benim rahmetimlemi oldu?
Kul, senin rahmetinle oldu diyecek.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.607.
Hadid Suresi
21.ayet.
Teenni her şeyde hayırdır. Ahiret amelinde değil.
YanıtlaSilRavi: Hz Saad İbni Vakkas (r.a.)
Sayfa: 197 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Vasiyetimdir.
YanıtlaSil24.3.1974.
Bir çok suikastler geçirdim.Şu anda vucudumda arıza var.
Hafızamı kaybettim.Askerden sonra rahatsızlandım.
Adımın Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi olmasını isterdim.
Kitablarımı ziyan olmayacak bir kütübhaneye veilmesini istiyorum.
Mustafa Kemal ile Muhammed Said Nursi.arasındaki sırrın Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum.
Yüksel Çelik.
YANLIŞ BİLGİ FELAKET KAYNAĞIDIR.
YanıtlaSilKAZIM KARABEKIR
YALANI SÖKÜP ATMADAN HAKIKATI DİKMEYE ÇALIŞMA TUTMAZ.
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN VASİYETNAMESİNİN AÇIKLANMASIYLA AÇIĞA ÇIKMASINI UMUYORUM HAKİKATİN.
'En çok neden korkalım biliyormusunuz?
YanıtlaSilO sevgili Allah c. c. imizi gucendirmekten korkalım.
Mahmud Efendi Hazretleri
(Kuddisu Sirruhu)
Sizden birine, halktan korkması, işittiği veya gördüğü bir hakikatı söylemeye mani olmasın.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 490 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
HAKİKATİ GİZLEMEK DE ZULÜMDÜR.
YanıtlaSilBakara Suresi Tefsiri
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
Cilt.3.sy.294.
Ecdat, Ayasofya'nin bugünkü akibetini görmüş ve yanı başına SultanAhmed gibi bir muhteşem eseri inşa etmiştir" dedi.
YanıtlaSilBediuzzaman'ın Sır Katibi
Mehmed Feyzi Efendi.
sy. 337.
Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi.
YanıtlaSilKenzü'l İrfan Şerhi
sy. 683.
Her baba evladının kök sülalesi vardır, nesebi ona müntehi olur. Yalnız Fatıma'nın sülalesi Bana çeker. Bunlar Benim Ehl-i Beytim'dir. Benim hamurumdandır. Veyl onların faziletini inkar edene. Onlara muhabbet edene Allah muhabbet eder. Onlara buğz edene Allah da buğz eder.
YanıtlaSilRavi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 128 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Bundan daha aşikar olarak Efendimiz (a. s.) şöyle buyurmuştur :Beni gören gerçekte Hakk'i görmüştür.
YanıtlaSilRuhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
Ismail Hakkı Bursevi
cilt. 12.sy.9.
Riyazüs-Salihin Tercümesi
YanıtlaSil147
1515. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasülullah'in (s.a) söyle buyurduğu riva-
yet edilmiştir: "Bir kimse Allah'in rizasına uygun olan bir sözü, kendisine
ehemmiyet vermeyerek söyleyiverir de, Allah o söz šsebebiyle o kimsenin de
recesini yükseltir. Bir kimse de vardır ki, Allah'i öfkelendiren bir sözü önem
vermeden söyler de o kelime sebebiyle cehennemin dibini boylar." (Buhâri
rivayet etmiştir).(1515)
1516. Ebu Abdurrahman Bilâl b. Hâris el-Müzenï' den (r.a) Rasûlullah'n
(s.a) söyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Insan Allah'ın rizasına uygun bir
söz söyler de o sözün kendisini ulaştıracağı dereceyi tahmin edemez. Allah
o söz sayesinde huzuruna varacaği güne kadar o kula rızasinı bağışlar. Buna
karşılık insan, Allah'in öfkesine yol açan bir söz söyler de o sözün kendisine
neye malolacağını tahmin edemez. Allah o söz yüzünden huzuruna varacağı
güne kadar o kula karşı öfkeli kair."(Malik ve Tirmizî rivayet etmiştir. Tir
mizî, hadis, hasen-sahihtir demiştir).1516)
Riyazüs Salihin Tercümsi
İmam-i Nevevi 146, 147 syf
Merve yayınları
YANITLASİL
yuksel24 Ocak 2022 23:40
1513. Sehl b. Sa'd'dan (r.a) Rasülullah'in (s.a) șöyle buyurduğu riva
yet edilmiştir: Kim çeneleri arast ile bacakları arası hakkinda bana garanti
verirse, ben de ona cennet hakkinda garanti veririm." (Buhârî ve Müslim
rivayet etmişlerdir).(as13)
1514. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasûlullah'i (s.a) șöyle buyururken işittiğg
rivayet edilmiştir: "Kul iyice diüşünmeden söylediği bir söz yüzünden cehen-
nemin, doğu ile batı arasından daha uzak bir derinliğine kayiverir." (Buhârî
ve Müslim rivayet etmişlerdir).(1514)
(1512) Buhâri; Kitab'ul-Imân ve Müslim; Kitab'ul-Imân, 42
(1513) Buhâri; Kitab'ur-Rikak, (Müslim'de olmadığı belirtilmektedir)
(1514) Buhârñ; Kitab'ur-Rikak, Müslim; Kitab'uz-Zühd, 2988
ve Tirmiziî; 2315
240
2/9
Buna cevap olarak Peygamber Efendimiz;
YanıtlaSilLeyse'i-birre en tüvellû vücúheküm kıbele'l-meşrıki ve'l-mağribi
âyet-i kerîmesini okumuş. Sonra Ebü Zerr-i Gifari; "Bu ayeti anladm
ama iman nedir?" diye tekrar sormuş. Peygamber Efendimiz bu áyet-i
tekrar okumuş. Sonra bir daha sormuş. Belki teferruat istiyor, başka
bilgiler istiyor, umduğu başka cevap var. Tekrar sorunca, Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem yine aynı ayet-i kerimeyi okumuş. Sonra Ebu
Zerr-i Gifârî hazretlerine; "Madem aynca bu âyet-i kerimeden ayn bir
beyan olarak imanın tarifini istiyorsun, talep ediyorsun, o zaman söyle
yeyim: Iman; Allah'ın rızasına uygun, dinin tavsiye ettiği bir güzel ameli,
haseneyi işlediğin zaman, kalbinin onu sevmesidir. Allah'ın sevmediği,
kötü bir işi yaptığın zaman da kalbinin, gönlünün onu sevmemesidir, ondan üzüntü duymasıdr." diye imanı tarif etmiş.
188syf Bakara Suresi Tefsiri-4 Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
Şu on alâmet olmadan kıyamet gelmez: Duhan, Dabbetül arz, Deccal, Güneşin garbtan doğuşu, Üç yerde yere batış, Şark, Garb ve Ceziretül Arab'da, İsa ibni Meryem'in inmesi, Ye'cüc ve Mec'ücün çıkması ve Aden içinden bir ateş çıkması ve insanları mahşere (Şam'a) sürmesi ve yanlarından ayrılmaması. Öyle ki onla geceleyince o ateş de geceler. Kaylûle yaptıklarında o da yanlarında bekler. (Yanlarından ayrılmaz.) (Bu on alâmet oluş sırasına göre değildir.)
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Tufeyl (r.a.)
Sayfa: 100 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Yalan, günahların anasıdır. Yalan ve rüşvet cemiyeti çürütür,girdikleri yerde hak ve hukuk kalmaz. Hukuk devleti tabiri sözde kalır.
YanıtlaSilKenzü'l İrfan Şerhi
İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis
sy. 564.
Yalan, Ümmül hebais yani kötülüklerin anasıdır.
YanıtlaSilKenzü'l İrfan Şerhi
sy. 555.
YANITLASİL
yuksel1 Şubat 2022 01:21
İslam hukukunun temeli olan bir numaralı Hadis-i Şerif "Innemel amalu biniyet." Ameller niyetlere göre değerlendirilir.
hadisidir.
Kenzü'l İrfan Şerhi
İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis
sy. 552.
YANITLASİL
yuksel1 Şubat 2022 01:26
Parayı (hakkı olmadan) üzerine geçirmeyi istemek paranın Allah Teala nin emirlerinden üstün olduğunu düşünmek gizli şirktir. Rabbimiz muhafaza buyursun inşallah! Amin.
Kenzü'l İrfan Şerhi
İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis
sy. 551.
Bursa Ulu Camii arka duvarında, Itteku'l-vavat. "şu vavlardan sakının!" diye büyük bir levha vardır. Birisi, işte bu vasiyet meselesidir.
YanıtlaSilBakara Suresi Tefsiri
Mahmud Es'ad Coşan
cilt. 4.sy.228.
Bundan daha aşikar olarak Efendimiz (a. s.) şöyle buyurmuştur :Beni gören gerçekte Hakk'i görmüştür.
YanıtlaSilRuhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
Ismail Hakkı Bursevi
cilt. 12.sy.9.
YANITLASİL
yuksel3 Şubat 2022 01:13
Kuvvetlimisiniz, zayıfmısınız? diye sordu.O zaman doğru söylenir mi ?Söylenmez.Dosdoğru , dobra dobra söyeyeyim mi?Hayır söylenmez! Neden?savaş,harb, hud'adır.
Bakara Suresi Tefsiri
cilt .4.sy.232.
Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan.
YANITLASİL
yuksel3 Şubat 2022 01:21
Biz parayı , mevkiyi çoluk çocuğumuzu Allah (c.c.) rızası için seveceğiz, gerektiğinde de Allah (c.c.) ı tercih edeceğiz.
Kenzü'l İrfan Şerhi
sy.541.
Şerh eden.Ahmet Karakullukçu.
YANITLASİL
yuksel3 Şubat 2022 01:25
Gönülde dünya varsa, dil ahireti konuşuyorsa bu nifaktır yani münafıklık alametidir.
Kenzü'l İrfan Şerhi.
sy.541.
Ahmet Karakullukçu.
720-(Dünyevi işlerde olsun, dinî konularda olsun) Ümmetimi
YanıtlaSilaldatıp hile yapanlara Cenâb-i Hak lânet etsin.720
Mümin, mümini kesinlikle aldatmayacak. Aldatan kazanmiş gibi gö-
ünür ama dünya ve âhirette perişan olur. Güneşin karşısındaki kar mi
ali kazandiği erir gider. Doğruluk bâkidir, eğrilik ise fânidir. Dürüst ola-
in sevabı ise âhirete ulaşır, ebedi nimetleri kazanmaya vesîle olur. Bu
nadis-i şerifteki ifadeye muhatap olan kimsenin dünyasI da âhireti de pe-
işan olacaktır. Yalan zulmettir ve insana kaybettirir. Yalanla kazanılan
ara, helål kazancı da ifsad eder. Bugün ise bazı işler yalansız olmaz
fadesi çok yanlıştır. Yüksek fiyat isteyip yarıya düşürmek o ticarette al-
datma niyeti olduğunu gösterir. Müslüman'ın Müslüman kardeşini dün-
ya menfaati için aldatması ile Allâh'ın lâneti gerçekleşir, o kişi perişan
lur. Kendimize söz verelim, kimseyi aldatmadan hayatımizı bereketlen-
direlim inşallah! Amirn.
Ummetimi aldatan
Olur hayatı yalan
cinud
Kazanmaz o yanına
Lánetullahtir kalan. (HAK)
Kenzü'l İrfan Şerhi
Ahmet Karakullukçu
524syf
Meclis saltanatı temsil ettiği gibi hilafeti de temsil etmeli.
YanıtlaSil(M. N.) 87:Hubab.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 580.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2022 06:31
Hilâfet ve saltanat gayr-i munfektir. (Sn.) 50.
Dünya saltanatı ile manevi Saltanat birleşmez. (M.) 58:15.
Mektup,2.sual.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 580.
İsmail Mutlu.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2022 06:38
Hilâfeti temsil eden Mesihat-i İslamiye İstanbul 'a ve Osmanlılara mahsus değildir.
(Sn.) 51.
Hz.Hasan beşinci halifedir....
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 267.
İsmail Mutlu.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2022 06:45
Sultan Reşad'in ve Mustafa Kemal'in Medresetu'z Zehra için desteği.
(E. L.) 2:196.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 440.
İsmail Mutlu.
Allah (z.c.hz.) İslâmiyette kocayan kuluna âzab etmeye haya eder.
YanıtlaSilRavi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 90 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
En hayırlı ameller hangisidir?
YanıtlaSilHaramlardan kaçmakla beraber, farzları ifa etmektir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.346.
2.Bakara Suresi. Ayet. 42.
En doğru söz hangisidir?
YanıtlaSil-Korktuğun veya kendisinden bir şey beklediğin kimsenin yanında söylediğin gerçeklerdir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.346.
En akıllı mümin kimdir?
YanıtlaSil-Allah'a itaat içinde bulunan, başkalarıni da buna tesvik edendir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.346.
Taaccüb ederim şu mü'mine ve onun hastalıktan sızlanmasına. Eğer bilse, hastalıkta kendisi için neler var, isterdi ki Aziz ve Celil olan Rabbına mülaki oluncaya kadar ömrü hastalıkla geçsin.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
Sayfa: 315 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
694-Iki şey vardir ki onlar bir insanda bulunursa küfürdür. Birisi nesebi belli olan bir kimseye kötü zanda bulunmak (Nesebsiz, veled-i zina demek).
YanıtlaSilİkincisi ölünün ardından sesli ağlamak.
694.Buhari.....
Kenzü'l İrfan Şerhi
İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis
Ahmet Karakullukçu
sy. 502.
698 - Üç şey küfürdendir:Musibet zamanında yaka yırtmak, ölüler için yüksek sesle ağlamak, neseb (soy-sop) hakkinda sövmek, ayiplamak.
YanıtlaSil698.Deylemi,Musned.Hadis No:3778 (değişik kelimeyle)
Kenzü'l İrfan Şerhi
İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis
Ahmet Karakullukçu
sy. 505.
Allah (z.c.hz.) Adem'in Hamurunu kırk gün, kırk gece yoğurdu. Aldı, ikiye kesti. Sağ tarafa iyiler, sol tarafa habisler ayrıldı. Sonra tekrar yoğurdu. Onun içindir ki iyilerden kötü, kötülerden iyiler çıkabilir.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Me'sud (r.a.)
Sayfa: 88 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
İbnü’l-Cevzî, müfessirlerin Kur’an’da geçen furkan kelimesine üç değişik anlam verdiklerini belirtir (Nüzhetü’l-aʿyün, s. 459-460). 1. Başarı ve zafer (el-Bakara 2/53; el-Enfâl 8/41); 2. Dalâletten ve şüpheden kurtuluş (el-Bakara 2/185; Âl-i İmrân 3/4; el-Enfâl 8/29); 3. Kur’ân-ı Kerîm (el-Furkān 25/1).
YanıtlaSilSizi iki sarhoşluk gaşyetti. Hayatı sevmek sarhoşluğu ve cehle razı olmak. Bu sarhoşluğa düştüğünüzde, "emr-i bil ma'ruf" ve "nehy-i anil münkeri" terk edersiniz. O zaman sünnet ve kitaba sahip olanlar, muhacir ve ensardan "sabikûnel- evvelîn" gibidir. (Yani ashab derecesindendir.)
YanıtlaSilRavi: Hz. Âişe (r.a.)
Sayfa: 321 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
En büyük nimet hidayet nimetidir.
YanıtlaSilÇünkü hidayetle insan Cennete gidiyor.
Bakara Suresi Tefsiri
Cilt.5. 99.
Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan
Ebu Eyyub el-Ensari de, "Hayır, bu ayet-i kerime onu göstermiyor. Malla, ticaretle bağla, bahçeyle, ziraatle uğraşıp Allah yolunda cihadı terk etmek, insanı mânevî bakımından tehlikeye sokar." manasinadir. "demiş.
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel15 Şubat 2022 04:31
"Allah yolunda mallarınızi sarf edin, cimrilik yaparak kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.
Bakara Suresi Tefsiri
Cilt.5 sy. 58.
Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan
Ebu Eyyub el-Ensari de, "Hayır, bu ayet-i kerime onu göstermiyor. Malla, ticaretle bağla, bahçeyle, ziraatle uğraşıp Allah yolunda cihadı terk etmek, insanı mânevî bakımından tehlikeye sokar." manasinadir. "demiş.
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel15 Şubat 2022 04:31
"Allah yolunda mallarınızi sarf edin, cimrilik yaparak kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.
Bakara Suresi Tefsiri
Cilt.5 sy. 58.
Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan
YANITLASİL
yuksel15 Şubat 2022 04:39
Allah c. c. Tevfikini refik eylesin.
İslam'da, Kur'ân-ı Kerîm'de müslümanlara tavsiye edilen, zafer kazanmak için edinilmesi istenen iki şart vardır :
YanıtlaSil1.Sabir.
2.Takva..
Ey mü'minler! Eğer sabrederseniz, takva ehli olursanız zafere erersiniz. deniliyor.
Bakara Suresi Tefsiri
Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan
cilt. 5.sy.207.
YANITLASİL
yuksel19 Şubat 2022 04:53
Ebu Süfyan o zaman müslüman olmuş değil. Mekke fethinde müslüman oldu. Muaviye'nin babası.
Bakara Suresi Tefsiri
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
cilt. 5.sy.204.
Dinin İslam'ın gayesi budur: Nesli, malı, imanı, canı ve aklı korumak.
YanıtlaSilBakara Suresi Tefsiri
Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan
cilt. 5.sy.132.
YANITLASİL
yuksel19 Şubat 2022 08:28
Ama inat edenler karşılığını görür. Mekke 'nin fethinde de birkaç kişi yine silahını çekti, karşı çıktı. O zaman Onlara da karşılığı verildi. Çünkü :
Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür.
kural budur.
Bakara Suresi Tefsiri
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
cilt. 5.sy.46.,47.
YANITLASİL
yuksel19 Şubat 2022 08:33
Asil kendisinin mübarek kıldığı günün cuma günü olduğunu ve cuma gününe tazim edilmesi ve tatil yapılması gerektiğini onlara öğretti.
Bakara Suresi Tefsiri
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
cilt.5.sy.189.
Bu nedenle evvelce taat işlemek kendisine kolay gelen bir kul, sakıncalı şeylerden birini irtikab ettiği zaman artık ibadet yapmak ona zor gelmeye baslar. Hatta iki rekat namaz kilmakla çok ağır meşakkatlere katlanma arasında muhayyer bırakılsa, o zorluklara tahammül etmeyi İbadete tercih eder.
YanıtlaSilRuhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt 14.sy.337.
Bediuzzaman'ın Rus kumandanına karşı ayağa kalkmayisi ve neticesinde Divan-i harbe verilişi ve Bediuzzaman'ın ölüm denilen şeye beş para ehemmiyet vermeyisiyle merdane ve vakur ane tavrı karşısında kumandanın idam kararını geri alma hadisesi Amerikan askeri istihbaratincada ehemmiyetle kayd ve zabt edildiğine dair önemli bir şahidin ifadesini kaydediyoruz.
YanıtlaSilBediuzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe i Hayatı
Dr. Abdülkadir Badıllı
cilt. 1.sy.548.
Ahiret gününe iman dünya hayatına düzen sağlar.
YanıtlaSilİlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
cilt 14.sy. 17.
Bir işe azmedip de akibetini iyice düşündükten sonra iyi görürsen, o işi yap. Eğer zararlı görürsen o işten vazgeç.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
Sayfa: 65 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Azınlıklara Lozan sulhu icabınca bahşedilen her nev' din ve vicdan hürriyetinin Türk ve Müslüman camiasından esirgendiginden mi bahsediyor? Bu hal imansizligin ve imansizlik metodunun takib edildiğinin bir delili ve bariz bir alameti değil midir?
YanıtlaSilIsari Tefsîr ve Cifir ilmi Işığında
Sirr-i İnnâ A'tayna
Rumuzat-i Semaniye
Mâidet-ül-Kur'an
sy. 101.
Allah mekan ve zamanın dışındadır.4/1855.
YanıtlaSilAlkol ve dansözun meydana getirdiği tahribatı top gullesinin
yapamayacağını söyleyen İngiliz asıllı Zwemer Samuel. 12/6069.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
cilt 14.sy. 20.
Dar mekanlar aile fertlerine fizikî sıkıntı verir, ayrıca temiz havanın kısa zamanda tükenmesi insan sağlığını olumsuz etkiler.
YanıtlaSilHadislerle İslam
Cilt. 7.sy.395,396.
Faiz ihtilallere sebeptir.
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 203.
İsmail Mutlu
YANITLASİL
yuksel7 Mart 2022 23:24
Hem tevafuk ittifaka işaret, ittifak ise ittihada emare, ittihad ise vahdete alamet, vahdet ise tevhide delalet, tevhid ise Kur'an 'in dört esasından en mühim bir esası olduğundan tevafuk nazarımizda yüksek bir meziyet almıştır.
Isari Tefsîr ve Cifir ilmi Işığında
Sirr-i İnnâ A'tayna
Rumuzat-i Semaniye
Mâidet-ül-Kur'an
sy. 149.
Prof. Dr. Ahmed Akgunduz
Zira çalgı dinlemek de söylemek de haramdır.
YanıtlaSilRuhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt 14.sy.361.
"Allah'u Zülcelal'in zalimi yakalaması ani ve pek şiddetli olur" Ayeti ve izahı.13/6697.
YanıtlaSilAllah haklıdan ve doğrudan yanadır.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt. 14.sy.28.
YANITLASİL
yuksel9 Mart 2022 01:58
Endad en gizli şirk.1/114.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 70.
Ümmetin bayramları içinde Cuma'dan efdal bayram yoktur, ve o günkü iki rek'at namaz, Cuma günü dışındaki bin rek'atten efdaldir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 365 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
İmam-ı Malik 'e sormuşlar:
YanıtlaSil- En ağır günah hangisidir?
-Faizdir.
Çünkü Kur'an-ı Kerim'de faizle iş gören peygamber (s.a.v.) ve Allah (c.c.) 'la savaş açmış gibidir.
Sosyal bilimciler eğitimi bir kültür aktarma ve yenileme süreci olarak görmektedir.
YanıtlaSilEğitime Giriş
Editörler.
Hasan Basri Memduhoglu
Kürşad Yılmaz
sy. 70.
YANITLASİL
yuksel18 Mart 2022 05:15
Çünkü insanların düşünce şekilleri, inançları, değerleri ve olaylara bakış açıları, içine doğdukları kültürle sekillenmektedir. (Karataş ve Oral, 2016)
Eğitime Giriş
Editörler
Hasan Basri Memduhoglu
Kürşad Yılmaz
sy 71.
Münafıkların iş başına geçmelerine imkân vermemek... 11/5683.
YanıtlaSilİlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 178.
Nesih hükmü :ilimde teknikte, araştırma ve incelemede daima ileriye doğru adım atmayı, yeni buluşlara kapı açmayı öğretir.1/282.
YanıtlaSilsy.185.
Nimetin verdiği sarhoşluk ve beraberinde getirdiği gaflet. 9/4387.
sy.185.
Müşriklerle yapılan antlaşmaya aldanmamak gerekir. 5/2436.
sy.180.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 180,185.
Nuh(A. S.) ile oğlu arasına küfür girince, hısımlik bağın kopması kaçınılmaz olmuştur.
YanıtlaSil6/2842.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 186.
Vasiyetle ilgili âyetin Mensuh olup olmadığı. 1/465.
YanıtlaSilsy. 237.
Seyyid ve Hasur kelimelerinin anlamları.2/898.
sy. 215.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 215,237.
YANITLASİL
yuksel19 Mart 2022 05:44
Önderlik babadan oğula geçmez.1/342.
Örtülü kadınlara saygı, açıklara karşı da şehvet duyulur.4/2100.
Önderlerin vasıfları.1/342.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 193.
YANITLASİL
yuksel19 Mart 2022 05:50
Saldiri mü'minin şahsına değil de dinine, hürriyetine yapılırsa sabredici değil, defedici bir kahraman olmalıdır.8/4049.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 209.
YANITLASİL
yuksel19 Mart 2022 05:54
Nuh kavminin helak edileceği kesinlesince, inananların kurtulması için gemiye besmele ile binmeleri.
6/2841.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 186.
Senin bir taifeye akıllarının almayacağı bir şeyi söylemen, bir kısmına fitne olur.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 372 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
Tasavvufun temeli helal rızıktır,helal lokmadır.
YanıtlaSilHaramla beslenen vucudu cehennem paklar.
Akra Fm.
Günün Sohbeti.
prof.Dr.Mahmud Esad Coşan.
TEVFİK DUASI
YanıtlaSilRahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…
1. Allahım!... Şu vakitte ve şu anda noksansız salavatını (bütün rahmetini), tertemiz selamlarını, en mükemmel ve en yüce daimi hoşnutluğunu bu alemdeki en üstün kuluna ulaştır.Sen O’nu (s.a.v), Adem’in (a.s) çocukları arasından seçip kendi irade ettiğin hükümlerin gölgesi kıldın.Yarattıklarının ihtiyaçlarına O’nu (s.a.v) bir kıble ve bir makam eyledin.O’nu (s.a.v) kendine bir delil kıldın.Razı olduğun şekilde O’nu (s.a.v) ortaya çıkardın.Tecellilerine layık hale getirdin.
O’nu (s.a.v) yerde ve göklerde emir ve yasaklarının uygulama mahalli kıldın.Kendin ile var olan her şey arasına O’nu (s.a.v) vasıta eyledin.Şu aciz kulunun selamını O’na (s.a.v) ulaştır.Şu anda selamların en şereflisi ve en temizi O’nun (s.a.v) üzerine olsun.
2. Ey Allahım!... Beni O’na (s.a.v) hatırlat ki, senin katında benden söz etsin.Çünkü bunun bana hem dünyada hem ahirette faydalı olduğunu en iyi bilen sensin.Hatta bu fayda, O’nun (s.a.v) seni tanıdığı ve senin yüce katında kıymetinin bulunduğu ölçüde olsun.Benim bilgim ve anlayışım hesaba katılmasın.Ey rabbim!... Şüphesiz sen, her türlü üstünlüğe layık, dilediğin her şeye güç yetirensin.
3. Ey Allahım!... O en mükemmel insanın gönlünde bana da yer ver.Bana onu sevdir.Efendimiz Muhammed’e , onun ali ve ashabına varlıklarının zerreleri sayısınca, Allah Teala’nın sonsuz ilmi miktarınca salat eyle.
4. Ey Allahım!...Bu salavatları devamlı olarak okuyabilmeme yardım eyle.Amin
Ey alemlerin rabbi olan Allahım!...
TEVFİK DUASI
YanıtlaSilRahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…
1. Allahım!... Şu vakitte ve şu anda noksansız salavatını (bütün rahmetini), tertemiz selamlarını, en mükemmel ve en yüce daimi hoşnutluğunu bu alemdeki en üstün kuluna ulaştır.Sen O’nu (s.a.v), Adem’in (a.s) çocukları arasından seçip kendi irade ettiğin hükümlerin gölgesi kıldın.Yarattıklarının ihtiyaçlarına O’nu (s.a.v) bir kıble ve bir makam eyledin.O’nu (s.a.v) kendine bir delil kıldın.Razı olduğun şekilde O’nu (s.a.v) ortaya çıkardın.Tecellilerine layık hale getirdin.
O’nu (s.a.v) yerde ve göklerde emir ve yasaklarının uygulama mahalli kıldın.Kendin ile var olan her şey arasına O’nu (s.a.v) vasıta eyledin.Şu aciz kulunun selamını O’na (s.a.v) ulaştır.Şu anda selamların en şereflisi ve en temizi O’nun (s.a.v) üzerine olsun.
2. Ey Allahım!... Beni O’na (s.a.v) hatırlat ki, senin katında benden söz etsin.Çünkü bunun bana hem dünyada hem ahirette faydalı olduğunu en iyi bilen sensin.Hatta bu fayda, O’nun (s.a.v) seni tanıdığı ve senin yüce katında kıymetinin bulunduğu ölçüde olsun.Benim bilgim ve anlayışım hesaba katılmasın.Ey rabbim!... Şüphesiz sen, her türlü üstünlüğe layık, dilediğin her şeye güç yetirensin.
3. Ey Allahım!... O en mükemmel insanın gönlünde bana da yer ver.Bana onu sevdir.Efendimiz Muhammed’e , onun ali ve ashabına varlıklarının zerreleri sayısınca, Allah Teala’nın sonsuz ilmi miktarınca salat eyle.
4. Ey Allahım!...Bu salavatları devamlı olarak okuyabilmeme yardım eyle.Amin
Ey alemlerin rabbi olan Allahım!...
Hayırlı işlerini tehir geriye bırakanlar helak oldular.
YanıtlaSilHayırlı işlerini yapmak için acele etmek lazımdır.
Prof. Dr.Mahmud Es'ad Coşan
Akra Fm.
Günün Sohbeti
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 10:01
Osmanlica sözlüge göre TESVİF nedir anlami
TESVİF: (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 09:57
tesvil ne demek?
(C.: Tesvilat) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:48
Hak söz kadar efdal sadaka yoktur.
Ravi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 383 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:49
Bir kimsenin din kardeşine, kendisine öğreteceği ilimden daha efdal sadakası olamaz.
Ravi: Hz. Raşid İbni Saad (r.a.)
Sayfa: 383 / No: 14
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:50
Kulların sabahladığı her sabah bir münadi şöyle nida eder: "Ey insanlar, toprak için doğun, fani olmak için toplayın ve harap olmak için bina edin."
Ravi: Hz. Zubeyr (r.a.)
Sayfa: 383 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel30 Mart 2022 00:18
Aldanmamak, aldatmamak, ciddiyet.
Hak yolda yürüyenlerin vasıfları.
Dost. T. V.
Katre.
Mehmed Akif, ideal bir eğitimciyi şöyle tarif eder:
YanıtlaSilMuallimim diyen olmak gerektir imanlı,
Edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı...
Gönül dergahindan
Hakikat İncileri
sy. 141.
Osman Nuri Topbaş
YANITLASİL
yuksel31 Mart 2022 01:46
Yani bir muallim, her şeyden önce "imanlı" olacak, yüreğinden rahmet tasiracak.
"Edepli" olacak, örnek bir karakter ve şahsiyet inşa edecek.
Liyakatli olacak, mesuliyet şuuruyla kendini yetiştirip vazifesinin ehli olacak.
"Vicdanlı" olacak, merhamet şefkat, fedakarlık gibi faziletlerle insanlığını tescil ettirecek.
Gönül dergahindan
Hakikat İncileri
Osman Nuri Topbaş.
sy. 141.
Kıyamet yaklaştığında; taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için tazim edilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulüm eder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanların en iyi görüneni "müdahim" (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakan) olanıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Zerr (r.a.)
Sayfa: 33 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Bir bakıma İngiltere nin kaderini casuslar çizmişlerdir. Bu casuslar sadece askeri ve siyasi alanda değil, ticaretle, sanayide, eğitimde ve din alanında inanılmaz istihbarat başarılarına imza atmışlardır.
YanıtlaSilTürkiye’de Ve Dünyada
Casuslar.
Aytunc Altındal.
Destek Yayınları
sy. 103.
Bir bakıma İngiltere nin kaderini casuslar çizmişlerdir. Bu casuslar sadece askeri ve siyasi alanda değil, ticaretle, sanayide, eğitimde ve din alanında inanılmaz istihbarat başarılarına imza atmışlardır.
YanıtlaSilTürkiye’de Ve Dünyada
Casuslar.
Aytunc Altındal.
Destek Yayınları
sy. 103.
Sizden biriniz, uyumak için yatağına girdiğinde, Fatiha ile birlikte bir süre okusun. Bu takdirde Allah Teala o kimse için bir melek görevlendirir ki, o kimse nereye gitse melek de onunla beraber gider.
YanıtlaSilRavi: Hz. Şeddad İbni Evs (r.a.)
Sayfa: 26 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel8 Nisan 2022 08:50
"Paşa Hazretleri!... Sen henüz bu Devleti Aliyeyi bilmemissin!
Bu Devlet isterse donanmanin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, iplerini de ipekten yapabilir!..
Lozan zafer mi Hezimet mi
cilt 2.sy.48.
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:16
İslam'ın kader anlayışının müslümanları teknikte ve sanayide geri kalmalarına sebep olduğunu iddia eden bir soruya da neden İslam dünyasında yaşayan Hıristiyan, Yahudi, Durzi ve Nusayrilerin ayrıca Ruslarin Avrupalilar'dan geri kaldığı karsi sorusuyla cevap vermektedir.
Harputlu İshak Efendi, Islam'da kader anlayışını da Es'ile - i Ilm-i Kelâm adlı eserinde uzun uzun izah etmektedir.
Medreseler Neydi, Ne değildi?
Ekmeleddin İhsanoğlu
sy. 405.
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:18
Allah Teala bir kulu sevdiğinde ona dünya işlerini kapar, ahiret işlerini ise açar.
Ravi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 25 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:26
Devlet ile toplumun seyyidlere gösterdiği saygının devlet yararına birtakım gelişmeleri doğurduğu bilinmektedir. Zira onlar, bilhassa fetih esnasında yeni yerleşim yerleri kurarak İslam'ın ve yeni devletin gücünün yayılmasında rol aliyordu.
Osmanlı 'da
Eğitim Ve Öğretim
Ziya Kazici
sy. 201.
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:36
Ayrıca, eğitim sosyolojisi, dinamik bir alan olduğu onun kurumsal metodolojik yönelimleri sürekli gelişim göstermelidir. Zira konu alanı olan toplum degismektedir.
Eğitim Sosyolojisi
Prof. Dr. Mahmud Tezcan.
Siz kulluğunuzu doğrultun güzel yapin O Rabligini bilir.
YanıtlaSilIbrahim Ethem
Mahmud Es'ad Coşan
Akra Fm
Hadisler Deryası
YANITLASİL
yuksel13 Nisan 2022 05:38
Kul yaptığı günah yüzünden rızkı kesilebilir.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
Akra Fm
Hadisler Deryası
Ümmetim için korktuklarım arasında en çok korktuğum şey, saptırıcı önderlerdir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ömer (r.a.)
Sayfa: 20 / No: 15
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel15 Nisan 2022 04:56
Ömrün Ramazan ölümün Bayram olsun.
YANITLASİL
yuksel15 Nisan 2022 04:59
Bir kimseyi iyi diyebilmek için
-Onunla ticaret yapmak,
-Seyahat yapmak, ve....
YANITLASİL
yuksel15 Nisan 2022 05:08
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Esirgeyen, bağışlayan Allah c. c. in adı ile başlarım.
Bakara Suresi.
42.Bile,bile hakkı batıla karıştırıp gizlemeyin.
(Tevrat’ta son Peygamber'e ait bir şey bulmadık demeyin.)
Kur'ân-ı Kerîm ve Meal-i Celilesi.
sy. 2.
sy.8.
yuksel3 Mayıs 2022 21:40
YanıtlaSilBir kimse Allah'dan sıdk ile şehidlik isterse, Allah onu şehitler mertebesine ulaştırır; yatağında da ölse.
Ravi: Hz. Sehl (r.a.)
Sayfa: 422 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:41
Bir kimse yanında kendisini müstağni edecek kadar varken bir şey isterse, ancak Cehennem ateşini çoğaltmış olur."Kendisini müstağni kılacak şey nedir ya Resulallah" dediler. Buyurdu ki: "Kuşluk yiyeceği veya akşam yiyeceğine kadar."
Ravi: Hz. Sehl (r.a.)
Sayfa: 422 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:48
Kur'an'daki pek çok cüz'î hadiselerin arkasında küllî düsturlar saklıdır.(S.) 223:20.Söz, 1.makam.1.nukte
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu
sy. 403.
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:55
Sadece din ilimlerinin okutulmasindan taassub doğar.
(Mn.) 127.
Taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa taklitcilerinde ve dinsizlerde bulunur. (Mn.) 131.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 621.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 05:45
Allah Resulu Peygamber efendimiz buyurmuştur:
"Miraç 'ta üçüncü kat gökte yetmiş bin melek gördüm. Bunlar, Hazret-i Ömer' i sevenler için, Cenab-ı Hak 'tan af taleb ediyorlardı".
Biz de, Hazret-i Ömer' i seviyoruz ya Rab, o meleklerin istiğfarindan, bizi de mahrum etme Allah 'im.
İslam' ın Adil ve cesur reisi
Halife Hazret-i Ömer
(Radıyallahu Anh)
cilt. 2.
Abdurrahman Şeref Laç
sy. 384.
Ahireti için çalışan kimseye Allah c.c. dünya işlerinde kâfi gelir, yeter; sizler gizlinizi düzeltin, Allah c.c sizlerin açığınızı ıslah eder.
YanıtlaSilÖmer b. Abdülaziz (r.a.)
Zirvelerden Gönüllere.
Enes Balı.
sy.135.
hazırladı.(T.H.) 49.
YanıtlaSilFihrist.sy.73.
İçinde bulunduğumuz zamanın geçmiş zamana kıyas edilmesi yanlıştır.(D.H.Ö.İç.R.) 70.
Kıyas İslamiyetin hüküm kaynaklarındandır.(Mh.) 73:1.makale 8.mesele.
Kıyas-i İstisnai.(L.)57:11.Lema, 5.nükte (İ.İ.) 95.
Maneviyat maddiyata kıyas edilmez.(Mn.) 127.
İslamiyeti Hıristiyanlığa kıyas etmek kıyas-ı maalfarıktır.(M.) 313.26,3.Mebhas,5.mesele.
Bir Hazinenin Anahtarı.
Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.386,387.
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:07
Eşyanın ışınlanmasına işaret eden ayet.(S.) 233:20.Söz.2. Mak.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi. sy.70.
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:09
Süleyman (a.s.) mal, mülk ve ilim arasında muhayyer bırakıldı. O İlmi aldı. Ve ilmi seçtiğinden dolayı da mal, mülk kendisine tabi kılındı.
Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 282 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:11
Bir kimse ilmi alimlere tefahur için veya meclislerinde sefihlerle mücadele için tahsil ederse, o kimse Cennetin kokusunu dahi duyamaz.
Ravi: Hz. Muaz (r.a.)
Sayfa: 429 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:12
Bir kimse ilim taleb ederse, bu geçmişine kefaret olur.
Ravi: Hz. Abdullah İbni Sahîra (r.a.)
Sayfa: 429 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel15 Mayıs 2022 02:02
Bazı şeyler vardı ama, daha detaylı vasiyet olarak bu benim vasiyetimdir dediği, ölümünden 12 gün önce bana söylediği bazı şeyler var.
Yani çok net, bu böyle olacak , budur, gibi çok kararlı bir konuşmaydı. Saat 5'te 5 buçukta falan konuşmamız bitti babamla.
The Özal.
Mehmed Ali Birand.
Soner Yalçın.
sy.552.
Bir Davanın Öyküsü.
Üç şey bir kimsede bulunursa o kimse "Ebdaller" (kırklardan)dır. Ki dünya ve dünya halkının kıvamı onlarladır. (Onların yüzü suyu hürmetine yaşarlar): Kazaya rıza, Allahın haram ettiği şeye sabır (dayanmak), Allahın hakkından ötürü gazab etmek. (Nefsin için pireye bile kızmayacaksın)
YanıtlaSilRavi: Hz. Muaz (r.a.)
Sayfa: 264 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel1 Haziran 2022 05:38
Güzel Ahlak ilimden fenden önce gelir.
Kötü ahlaklı atom âlimi düşmana sırrını rüşvet karşılığı satarsa Alimin ve İlmin faydası olmaz.. Zararı olur.
Akra Fm.
Hadisler Deryası
Mahmud Es'ad Coşan
Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi.
YanıtlaSilKenzü'l İrfan Şerhi
sy. 683.
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:38
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
448 1 Bir kimsenin din kardeşinin evine gelip te önüne konulanı yememesi cefadandır. Bir adama yolda arkadaş olup ta ismini ve babasının ismini sormaması cefadandır ve ailesi ile münasebetten evvel latife yapmaması da cefadandır. Hz. Ali (r.a.)
448 2 İnsanın bir din kardeşi konuşurken susması mürüvvettendir ve arkadaşının nalını kopunca onun da durması, hüsnü muaşeret güzelliğindendir. Hz. Enes (r.a.)
448 3 Bir müslümanın içine sevinç sokmak, gamını gidermek, borcunu ödemek veya onu açlıktan doyurmak, Allah (z.c.hz.)'ne en sevgili amellerdendir. Hz. Ebû Şureyk (r.a.)
448 4 Arabın helak olması kıyamet alametidir. Hz. Talha İbni Malik (r.a.)
448 5 Bina kıyamet alametindendir. Bir adamın camiden geçip te iki rek'at kılmaması, tanıdığından başkasına selam vermemesi ve çocuğun yaşlı bir kimseyi işe koşturması da kıyamet alametlerindendir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
448 6 Kıyamet alametlerindendir, haine itimad edilip, emine ihamet edilmesi. Hz. İbni Amr (r.a.)
448 7 Kıyamet alametidir, komşuluğun kötüleşmesi, akrabanın yoklanmaması, cihadın kalkması, dünyanın dini ihlal etmesi.
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:40
448 8 Kıyamet alametlerindendir; çocuğun öfkeli, yağmurun hararetli olması, şerlerin taşması, yalancının tasdiki, doğrunun yalanlanması, haine güvenilmesi, emine ihanet edilmesi, münafıkların kabileye efendi olması, çarşıya münafıkların hakim oluşu, mihrapların süslenmesi, kalblerin harap edilmesi, erkeğin erkeklerle, kadınların kadınlarla yetinmesi, dünyanın mamur kısmının harab, harap kısmının mamur olması, şüphenin ve faizin aşikar olması, çalgının ve eğlence aletlerinin alenileşmesi, içkinin içilmesi, zaptiyenin, gammazların ve gıybetçilerin çoğalması. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
448 9 Kula dünyada verilenin efdalindendir afiyet; ahiret için de verilenin efdalidir mağfiret. Kula nefsi tarafından verilenlerin efdali ise, bir kavimden neş'ed eden hayırdan adamın ders alması. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
448 10 Kıyametin yaklaşmasındandır minberlerin, hatiplerin çoğalması, ulemanın süslere meyledip haramı helal, helali haram etmeleri ve insanların istediği gibi fetva vermeleri, altın ve gümüşlerinizi helal saymayı öğütlemeleri ve Kur'an'ı ticaret metaı edinmeleri. Hz. Ali
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:42
Üç şey vardır ki, onlara devam eden Benim gerçek dostum, onları zayi eden de gerçek düşmanımdır: Namaz, oruç ve cenabetten gusul. (Üç imama göre terkeden kafirdir)
Ravi: Hz. Hasan (r.a.)
Sayfa: 263 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
Islamiyetin Üssü'l-esasi doğruluktur. (H. S.) 51:3. kelime
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 345.
Kainatta bütün yıldızların arasını dolduran, durgun saydam ve gaz halinde madde, yani her tarafa nüfus edebilen bir esir vardır..
YanıtlaSilİlimler ve Yorumlar
ilimlere bir başka açıdan bakış.
Hekimoglu İsmail
H. Hüseyin Korkmaz.
sy. 397.
"İslâm da zarar vermek de yoktur, zarar görmek de yoktur.
YanıtlaSilHadis-i Şerif
Hasılı bu kaide Şeri'attte büyük bir esas teşkil etmektedir.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
(Kuddisu Sirruhu)
cilt 14.sy. 483.
Allah Teala'ya cihadın en sevimli olanı, zalim hükümdara söylenen hak sözdür.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
Sayfa: 16 / No: 17
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel19 Haziran 2022 01:36
insanların Allah Teala'ya en sevimli ve kıyamet gününde O'na en yakın olanı, Adil hükümdardır. Kıyamet gününde Allah'ın en buğz ettiği ve azabı en şiddetli olan insan ise, zalim hükümdardır.
Ravi: Hz. Ebû Said el Hudri (r.a.)
Sayfa: 17 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Nitekim şair der ki :
YanıtlaSil"Dünya ki hadisatla her gece yüklüdür,
Gün doğmadan neler doğa kim bile nagehan (ansızın)!
...
Aceb mi doğsa zülfünden fitneler,
Meseldir bu denir, el-leylu hubla!
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu)
cilt 14.sy.493.
Islamiyetin kaynağı ilim, esası akıldır. (İ. İ.) 159.
YanıtlaSilİlim maluma tabidir. (S.) 430:26. Söz 2. Mebhas.
Bediuzzaman ın ilmi vehbi idi.
(S.) 709,716:Konferans.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 298,300,301.
Vehbi :Allah (c. c.) vergisi. Allah 'ın (c. c.) lutfu ile verilen, insan çabası ile kazanilmayan.
YanıtlaSilTabiratli, Terkibli, Ansiklopedik
Risale-i Nur'un Büyük Lügati
sy. 1310.
Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur.
YanıtlaSilHadislerle
Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı
Müslümanlık
cilt. 2.
Devlet idaresi
sy. 609, 610
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:03
Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
(Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil323 1 Alimin abid üzerine efdaliyeti, Benim sizin en aşağınıza efdaliyetim gibidir. Allah (z.c.hz.), melekleri, yuvasındaki karıncaya ve balığa varıncaya kadar yer ve gök ehli insanlara hayır öğretene selat ederler. (Peygamberimize biri alim, diğeri abid iki kimseden bahsolunduğunda yukarıdaki hadis varid oldu.) Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
323 2 İlmin fazileti Bana, ibadetin faziletinden daha sevimlidir. İslam dinindeki en hayırlı şey de verağdır. Hz. Mus'ab (r.a.)
323 3 Alimin, alim olmayana üstünlüğü, Peygamberin ümmetine üstünlüğü gibidir. Hz. Enes (r.a.)
323 4 Alimin abid üzerine fazileti, Bedir halindeki kamerin diğer yıldızlara olan fazileti gibidir. Hz. Muaz (r.a.)
323 5 Alimin abid üzerine fazileti yetmiş derecedir. İki derecenin arası süratli bir at gidişi ile yüz yıllık yoldur. Bu da şunun içindir ki, şeytan insanlara bir bid'at bıraktığında, alim onu fark eder ve halkı uyarır. Abidin ise bid'atten haberi olmaz, onu tanımaz da. O, ibadeti ile meşguldür. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
323 6 Kur'an'ı ezber okumakla yüzünden okumak arasındaki fark, nafile ile farz arasındaki efdaliyet gibidir. Sahabilerden bazılarından
323 7 Kur'an'ın diğer sözlerden efdaliyeti, Allah'ın halkından efdaliyeti gibidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
323 8 Cenazenin arkasında gidenin, onun önünde gidene olan fazileti, farz namazın nafileye fazileti gibidir. Hz. Ali (r.a.)
323 9 Namazı ilk vaktinde kılanın son vaktindekine fazileti, ahiretin dünyaya efdaliyeti gibidir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
323 10 Camiye yakın evin uzak eve fazileti, gazinin evde oturana efdaliyeti gibidir. Hz. Hureyye (r.a.)
323 11 İnsanlara dört şey sebebiyle tafdil edildim: Cömertlik, şecaat, cima şiddeti ve harpte düşmanla savaşmak kuvveti. Hz. Enes (r.a.)
323 12 Diğer Peygamberler üzerine altı şeyle tafdil edildim: Şümullü ve cami sözler söylemekle, düşmanın kalbine korku salmakla, ganimet helal edilmekle, toprak Bana temiz, temizleyici ve mescid olmakla, bütün halka meb'us edilmekliğimle ve Benimle Peygamberlerin sona ermesiyle. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
323 13 Diğer Peygamberlere beş şeyle tafdil edildim: İnsanlara umumi olarak baas olundum. Şefaatimi, ümmetime ahiret mededi olarak sakladım. Önümden bir aylık, arkamdan bir aylık mesafedekiler için düşmanlarıma korku ile yardım gördüm. Arz Bana mescid ve temizleyici kılındı. Ganimetler Bana helal kılındı. Halbuki Benden önce helal kılınmamıştı. Hz. Saib (r.a.)
323 14 Şeytanın yere indirildiğinde yaptığını yaptın. O da elini başına koyarak feryad eyledi. Musibet sebebiyle başını tıraş eden, üstünü paralayan, sesli ağlıyan bizden değildir. Hz. Muharib İbni Disar (r.a.)
Bir çocuğun en büyük düşmanı, kendine Allah-u Te'ala yi anlatmayan, O'nu tanıtmayan, sürekli bu dünyada yaşayacakmış gibi yetiştiren anne-babası dır."
YanıtlaSilHz. Ömer (r. a.)
Lalegül Dergisi
Haziran 2022
Hikmetli Sozler
YANITLASİL
yuksel25 Haziran 2022 06:26
Sünnet, Nuh (Aleyhissela) 'ın gemisi gibidir. Kim binerse kurtulur, kim de ondan geri kalırsa boğulur.
Imam-i Malik (Rahimehullah)
Lale gül Dergisi
Hikmetli Sozler
Haziran 2022
YANITLASİL
yuksel25 Haziran 2022 06:31
Allah-u Te'ala nin verdiği nimeti, O'nun razı olduğu yerde harcamak "şükür" razı olmadığı yerde harcamak "nankörlük" tür.
İmam-i Gazali (Rahmetullahi aleyh)
Lale gül Dergisi
Hikmetli Sozler
Haziran 2022
sayı 112.
Şöyle denilmiştir:"Münafıklıgin temeli yalancılıktir.
YanıtlaSilCamiu'l-Ulum ve'l-Hikem
Hadislerle
İlimler Hikmetler
cilt. 2.
Ibn Recep el - Hanbeli.
sy. 458.
YANITLASİL
yuksel1 Temmuz 2022 05:32
Alah Resulu aleyhissalâtu vesselâm şunları söylemiştir :
"-Allah Teala 'nin en çok buğz ettiği kimse husumet ederken haksızlık yapandır.
Camiu'l-Ulum ve'l-Hikem
Hadislerle
İlimler Hikmetler
cilt. 2.
İbn Recep el Hanbeli
sy. 460.
Ehli Cennet, Cennette karar kıldıklarında, kardeşlerden bazıları bazılarını görmek isterler. Birinin sediri diğerinin sedirine, berikinin sediri ötekinin sedirinin yanına gider. Onlar buluşunca her ikisi de yaslanır ve dünyada aralarında olan şeyleri karşılıklı konuşmaya başlarlar. Birisi şöyle der: "Ey kardeşim, hatırlar mısın biz dünyada falan mescitte iken Allah'a dua etmiştik. İşte Allah da bizi bağışladı."
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 29 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
Yaratılış ta hayır küllî, şer cüz'î dir. (Mh.) 1.mak.9.muk.)34.
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 258.
İsmail Mutlu.
90. Ey iman edenler! Şarap/içki, kumar, (tâzim edilen) dikili taşlar,[33] şans (fal) okları (ve zarları), şeytan (ve kötü insan)a ait murdar (pis) işlerdir; artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.[34]
YanıtlaSil91. Şeytan, içki ve kumarla sadece aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan tamamen) vazgeçtiniz değil mi?[35]
92. Allah’a itaat edin, Resûl’e de itaat edin (ona karşı gelmekten) sakının. Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz (kendinize yazık etmiş olursunuz). Bilin ki Resûlümüz’ün üzerine düşen açıkça tebliğden başka bir şey değildir.
93. İman edip sâlih amellerde bulunanlara, takvâlı oldukları (Allah’ın emrine uygun yaşadıkları/günahlardan sakındıkları) ve hakkıyla iman edip sâlih amellere devam ettikleri, yine takvâlı olup kesin inandıkları, nihayet takvâ ile beraber güzel ve hayırlı harekette bulundukları sürece, (haram olunmadan önce) yiyip içtikleri (haram) şeylerden dolayı bir günah yoktur. Allah iyilikte ve güzel harekette bulunanları sever.
94. Ey iman edenler! Allah, kimsenin görmediği anda bile kendisinden kork(up günahlardan sakın)anları ayırt etmek için, (hac esnasında) ellerinizin ve mızraklarınızın yetişeceği bir av ile elbette sizi imtihan edecektir. Kim bundan sonra aşırı gider (emirlerin dışına çıkar)sa, onun için acıklı bir azap vardır.
95. Ey iman edenler! Siz ihramda iken av öldürmeyin. Sizden kim kasten onu öldürürse, öldürdüğünün dengi bir cezası vardır ki ona içinizden iki âdil kişi hükmedecektir. (Bu da) ya Kâbe’ye varacak (orada boğazlanacak) bir kurban veya (o nisbette) yoksulları doyurma şeklinde kefâret, yahut bunun dengi oruç tutmaktır; tâ ki (yaptığı) işinin vebalini tatsın. Allah geçmiştekileri affetmiştir. (Fakat) kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır. Allah mutlak galiptir, (işlediği günahın karşılığını vermede) intikam sahibidir.
YANITLASİL
yuksel6 Temmuz 2022 09:24
33] Rabbin emirleri ve ulûhiyeti karşısında dikilen her şey, hatta putlaşan akıl ve nefs-i emmâre bile. [bk. 25/43; 45/23]
[34] Bu âyette kumar ve içki kesin olarak yasak edilmiştir (2/219; 4/43; 16/67). Başlangıçta kimin kazanacağı belli olmayan, fakat sonunda bir tarafın az çok maddî kaybına veya kazancına sebep olan her oyun kumardır. Kendimizi ve neslimizi bunlardan kurtarmak şarttır. İçkiyle ilgili üç merhaleden sonra yasağın sonuncusu olan bu âyet gelince, artık şarabın (içkinin) kesin haram olduğu ilan edildi. Bunun üzerine elinde kadehi olan onu kırdı. Ağzında yudumu olan onu attı ve ağzını yıkadı. Şarap küpleri hep kırıldı, sokaklardan şarap aktı. Herkes hep bir ağızdan, “Bıraktık yâ Rabbi!” dediler. Hz. Peygamber, “Her sarhoşluk verenin azı da çoğu da haramdır.” buyurmuştur. Bundan böyle Allah’ın ve Peygamber’in, bu yasak emri, kesin inananlarca uygulanmaktadır. Yine bu âyet-i kerîmelerle câhiliye dönemindeki her türlü put/heykel, kumar ve kumar cinsi şans oyunları, torba içinde çekilen numaralı oyunlar -isterse fakirlere yardım için olsun- hepsi yasak edilmiştir; haramdır. Bunların hepsi aklı perdeleyen, Allah’a kulluğu unutturan, şahsiyeti ve ruhu kirleten pisliktir. [bk. 22/30 ve dipnotu]
[35] Şeytanın hile ve düşmanlıkları için bk. 2/10-36, 168-169, 268; 4/120; 7/16-17; 15/40-42; 17/53-64; 20/120; 22/53; 24/20; 29/38; 38/82; 47/25; 58/10,19; 59/16.
maide suresi.90,95.
Kıyamet yaklaştığında; taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için tazim edilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulüm eder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanların en iyi görüneni "müdahim" (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakan) olanıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Zerr (r.a.)
Sayfa: 33 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Tetebbürsüz kıraat, fıkıhsız da ibaded olmaz. Bir fıkıh meclisi altmış senelik ibadetten hayırlıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer ra.
Sayfa: 482 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Tetebbürsüz kıraat, fıkıhsız da ibaded olmaz. Bir fıkıh meclisi altmış senelik ibadetten hayırlıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer ra.
Sayfa: 482 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Yalan imana aykırıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Bekir (r.a.)
Sayfa: 228 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
İlmi gizleyene her şey lanet eder. Denizdeki balık ve gökteki kuş bile.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 337 / No: 3
Ramuz El-Ehadis