ZİYÂÜLHAK ضياء الحق (1924-1988) Pakistan İslâm Cumhuriyeti devlet başkanı (1977-1988). ZiyâülhakZiyâülhakk’ın İslâmâbâd’daki türbesi İlişkili Maddeler Kendisini destekleyen teşkilât CEMÂAT-i İSLÂMÎ Hint-Pakistan alt kıtasında kurulan en büyük İslâmî teşkilât. Kendisini destekleyen âlim MEVDÛDÎ Pakistanlı âlim ve düşünür, Cemâat-i İslâmî teşkilâtının lideri.
Müellif: AZMİ ÖZCAN Muhammed Ziyâülhak 12 Ağustos 1924’te Cullundar’da (Doğu Pencap) doğdu. İlk eğitimini Simla’da aldıktan sonra Delhi’deki St. Stephen College’dan mezun oldu. 1943’te Hindistan ordusuna katıldı. II. Dünya Savaşı’nda İngiliz Hindistan ordusunda Burma, Malaya ve Endonezya’da görev yaptı. Savaşın ardından muvazzaf olarak orduda kaldı. Hint alt kıtası 1947’de Hindistan ve Pakistan diye ikiye ayrılınca Pakistan ordusunda yer aldı. 1955’te Kuetta subay kolejinde kurmay eğitimi aldı. 1963-1964 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nde askerî öğrenim gördü. 1965’teki Hindistan-Pakistan savaşında tankçı birliği kumandanlığı yaptı. 1967-1970 yılları arasında Ürdün kara kuvvetlerinde askerî danışman sıfatıyla çalıştı. 1975’te Mültan bölgesi kumandanlığına tayin edildi. 1 Nisan 1976’da Başbakan Zülfikar Ali Butto tarafından kendisinden daha kıdemli beş generalin önüne geçirilerek genelkurmay başkanlığına getirildi. Mart 1977’deki seçimlerde Butto’nun başarı kazanmasına rağmen Millî Cephe adıyla teşkilâtlanan muhalefetin seçimlerde usulsüzlük yapıldığını öne sürmesinin ardından yaşanan karışıklıklar sırasında Ziyâülhak 5 Temmuz 1977’de ülke yönetimine el koydu ve Butto’yu tutuklattı. Doksan gün içinde seçimlerin yapılacağını ilân eden ve 16 Eylül 1977’de devlet başkanlığı görevini de üstlenen Ziyâülhak, Ekim 1977’de seçim kararından vazgeçtiğini ve ülkeyi kaosa sürükleyen politikacıların yargılanacağını açıkladı. Zülfikar Ali Butto siyasî suikast ve cinayet suçlamalarıyla yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldı ve uluslararası baskılara rağmen Nisan 1979’da idam edildi.
Dindar bir kişiliğe sahip olan Ziyâülhak kendisini milletin hizmetkârı diye nitelendirdi. İslâm’ın Pakistan’ın temel ve kurucu değeri olduğunu sık sık vurguladı. Cemâat-i İslâmî hareketi ve onun önderi Mevlânâ Mevdûdî’nin desteğini alarak İslâm’ın toplumda daha fazla etkin olması için çalışmalar başlattı. Yönetimin İslâmîleşmesi adı verilen bu süreçte eğitim, hukuk ve ekonomi alanlarında dinî esaslara dayalı bazı düzenlemeler yapıldı. 1979’da yürürlüğe konulan “Hudûd kararnâmeleri” ile İslâm hukukundaki had suçlarına ilişkin cezalar kanunlaştırıldı. 1980’de yeni anayasa yürürlüğe girdi. Yargı teşkilâtında yapılan düzenlemelerle 27 Mayıs 1980 tarihinde başşehir İslâmâbâd’da Federal Şer‘î Mahkeme kuruldu. İlk, orta ve yüksek öğretime din dersleri konuldu, mevcut olanlar arttırıldı. Ekonomide ve bankacılıkta faizsiz sisteme geçmek için çalışmalara başlandı. Zekât ve öşürle ilgili düzenlemeler yapıldı. Eğitim dili olarak Urduca öne çıkarıldı.
Kādiyânî cemaatine karşı sert yaptırımlar uygulayan Ziyâülhak 1980’de tamamen kendisinin belirlediği 284 üyeli Meclis-i Şûrâ’yı kurdu. 1980’lerin ortasında tekrar seçim kararı aldı, ancak bundan önce kendi konumunu sağlamlaştırmak amacıyla devlet başkanlığı için referandum yaptırdı ve % 95’ten fazla bir çoğunlukla beş yıllığına devlet başkanlığına seçildi. Aralık 1984’te halk oyuna sunduğu İslâmlaşma programı büyük çoğunlukla kabul edildi. Ertesi yıl sıkıyönetim kaldırıldı ve siyasî partiler faaliyetlerine başladı. Şubat 1987’deki seçimlerde Ziyâülhakk’ın adayı Muhammed Han Cüneco başbakan seçildi. Bu arada Cemâat-i İslâmî ile ilişkileri zayıfladı ve cemaat tarafından İslâm’ı siyasî hedefleri için kullanmakla itham edildi. Ziyâülhak bunun üzerine ülkenin güçlü siyasî yapılarından olan Müslüman Birliği’nin desteğini almaya çalıştı. Mayıs 1988’de parlamentoyu tekrar feshedip doksan gün içinde yeni seçimlerin yapılacağını açıkladı. 15 Haziran 1988’de uygulamaya koyduğu Şeriat Kanunu’yla İslâm hukuku Pakistan’ın üst hukuku ve hukuk kaynağı ilân edildi.
. Fakat Zülfikar Ali Butto’nun yurt dışındaki kızı Benâzir Butto’nun ülkeye dönmesiyle seçimleri yeniden erteledi. Seçim tarihi henüz belirlenmeden 17 Ağustos 1988’de içinde yüksek rütbeli Pakistan askerî erkânı ve Amerika Birleşik Devletleri büyükelçisinin de bulunduğu uçağının şüpheli bir şekilde düşmesiyle meydana gelen kazada öldü. İslâmâbâd’da kendi inşa ettirdiği Faysal Camii’nin hazîresine defnedildi. Vefatından sonra “şehîdü’l-İslâm” olarak anıldı.
İslâm ülkeleriyle iş birliğini geliştiren Ziyâülhak, İran-Irak savaşını durdurmak için girişimlerde bulunmuş, Hindistan’ın nükleer kapasitesine karşı Pakistan’ın da bu alanda gerekli teknolojiyi elde etmesi için gayret göstermiştir. Bir Türk dostu olan Ziyâülhak Türkiye ile çok yakın ilişkiler kurmuş ve her konuda tam destek taahhüdünde bulunmuştur. Ziyâülhak, yönetiminin başlarında Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesi üzerine Afgan direnişine de destek vermiş, Pakistan topraklarında çok büyük sayıda Afganlı mültecinin yaşamasına imkân tanımıştır. Bu süreçte hem Amerika Birleşik Devletleri hem de İslâm ülkelerinin geniş desteğini almıştır.
BİBLİYOGRAFYA Mohammad Zia-ul-Haq, Introduction of Islamic Laws: Address to the Nation, Islamabad, ts.
Zia’s Pakistan: Politics and Stability in a Frontline State (ed. C. Baxter), Boulder 1985.
Shaheed-ul-Islam Muhammad Zia-ul-Haq (ed. Salem Azzam), London 1990.
Mushahid Hussain, Pakistan’s Politics: The Zia Years, Lahore 1990.
S. J. Burki – C. Baxter, Pakistan Under the Military: Eleven Years of Zia ul-Haq, Boulder 1991.
S. N. Kaushik, Politics of Islamization in Pakistan: A Study of Zia Regime, New Delhi 1993.
Khālid Mahmūd Arif, Working with Zia: Pakistan’s Power Politics, 1977-1988, Karachi 1995.
“Zia-ul-Haq”, Encyclopaedia of Muslim Biography: India, Pakistan, Bangladesh (ed. N. Kr. Singh), New Delhi 2001, V, 522-535.
ZİYÂDETÜ’s-SİKA زيادة الثقة Güvenilir bir râvinin, rivayetinde diğer râvilerin zikretmediği bir bilgi vermesi anlamında hadis terimi.
Müellif: SALİH KARACABEY Aynı hocadan hadis rivayet eden güvenilir râvilerden birinin, bir hadisin isnadında veya metninde diğerlerinin rivayetinde bulunmayan bir bilgi zikretmesi bu terkiple ifade edilmiştir. Ziyâdetü’s-sika sened ve metinlerde yer alan münker, müdrec, mezîd fî muttasıli’l-esânîd gibi merdûd sayılan diğer ziyâde türlerinden farklı olup râvisinin güvenilir olması dolayısıyla kabul edilebilir nitelikteki ilâve bilgiler için kullanılır. Bazı âlimler, güvenilir râvilerden gelen şâz hadisle sikanın ziyâdesini aynı konumda değerlendirmiş olmakla birlikte şâz hadiste sikanın sikaya muhalefeti söz konusu iken ziyâdetü’s-sikada böyle bir muhalefet söz konusu değildir. Ziyâdetü’s-sika metinde veya isnadda olabilir. İsnadın bir rivayette merfû, diğerinde mevkuf şeklinde gelmesi hadisin senedindeki ziyâdeye bir örnektir. Hadis âlimlerinin bir kısmı bu durumda mevkuf rivayetin merfûa tercih edilmesi gerektiğini söyler. Ancak yaygın kabule göre merfû tarikin râvisi hâfız, zabtı güçlü ve güvenilir ise, ayrıca mevkuf rivayetin tercih edilmesini sağlayan başka bir gerekçe yoksa merfû tarikin mevkufa tercih edilmesi gerekir. Zira merfû tarikin râvisi de sikadır ve diğerlerinin bilmediği bir hususu biliyor olması muhtemeldir (Hatîb el-Bağdâdî, s. 411; Zafer Ahmed Tehânevî, s. 113-114). Ziyâde, fazla ve açıklayıcı bilgiye ulaştırdığı için makbul sayılsa da bu lafızların Hz. Peygamber’e aidiyeti hakkındaki şüpheler konunun tartışılmasına yol açmıştır. Bazı rivayetlerde yer alan ziyâdelerin sahih olmadığının tesbit edilmesi de ziyâde ile şahsî görüşlerin hadislere girdiği yolunda bir endişe doğurmuştur.
Ziyâdetü’s-sikanın kabul edilip edilmemesi konusunda üç farklı görüş bulunmaktadır. İmam Mâlik, Şâfiî ve Buhârî’nin de aralarında bulunduğu hadis ve fıkıh âlimlerinin çoğu râvinin âdil ve zâbıt olması durumunda ziyâdenin kabul edileceği görüşündedir. Buna göre ziyâdetü’s-sika, güvenilir bir râvinin tek başına yaptığı yani teferrüd ettiği rivayetlerine benzetilmektedir. Ayrıca sika râvinin bir isnadda veya metinde ziyâdede bulunması bu ziyâdenin bulunmadığı rivayetin râvilerinin cerhedilmesini gerektirmez. İkinci gruptaki âlimlere göre ziyâde kesinlikle reddedilmelidir. Zira çoğunluğa uymadığı için ziyâdede bulunan râvide zabt kusurunun bulunması kuvvetle muhtemeldir. Hadisin ziyâdesiz olan aslı yakîn ifade ederken aynı rivayetin ziyâdeli şekli şüphe ile mâlûldür. İşte bu yüzden yakînî bilgi terkedilmez. Diğer taraftan yapılan ziyâde bir râvinin tefsiri veya te’vili olup sonraki râvilerden birinin bunu hadisin aslından zannetmiş olması da mümkündür.
Üçüncü görüş sahipleri ise ziyâdeyi bazı şartlarla kabul ederler. Öne sürülen şartların bir kısmı râvi ile bir kısmı da metinle ilgilidir. Râvinin güvenilir ve hâfız, ziyâdeli rivayet edenin asıl metni rivayet edenden farklı biri olması, râvi sayısının birden fazla olması, ziyâdeli rivayet edenlerin asıl rivayeti nakledenlerden sayıca daha çok veya onlara denk bulunması, her ikisi de tek râvi ise ziyâdeli rivayet edenin hıfz ve zabt açısından daha güçlü kabul edilmesi râviyle ilgili olarak öne sürülen şartlar arasındadır. Rivayet açısından ise ziyâde metnin asılda bulunmayan fazladan bir hüküm ifade etmesi ve asıl hükme muhalif olmaması yahut asıl hükmü ortadan kaldırmaması gibi şartlar aranmaktadır. Meselâ, “Hz. Peygamber fetihten sonra Kâbe’nin içine girdi” meâlindeki asıl metni râvinin, “İçeride iki rek‘at namaz kıldı” ziyâdesiyle nakletmesi bu duruma örnektir. Buradaki ziyâde asıl metne ek bir bilgi olup ona aykırı değildir. Ziyâdeli olan metinle asıl metnin i‘rabında uyum bulunması gerektiği, ana metnin i‘rabını değiştirdiği takdirde ziyâdenin makbul sayılmayacağı, ziyâdenin kabul ve reddine kesin karar verilemediği durumlarda ise her bir ziyâde için başka delillerin aranması gerektiği de söylenmiştir.
Ziyâdeli rivayet eden râvi bu tariki diğerlerinden farklı bir mecliste duyup almışsa bu rivayeti âdil olmak kaydıyla kabul edilir. Asıl ve ziyâdeli tariklerin ikisi de aynı râviye aitse onun bunları hocasından farklı meclislerde almış olması şartıyla ziyâdeli rivayet yine makbul sayılır. Hadisteki ziyâdeyi farketmek için yapılacak ilk şey hadisin bütün tariklerini bir araya getirerek onun tahrîcini yapmaktır. Ayrıca ziyâdenin kabul edilmesi için râvinin güvenilirliği esas olduğundan adâlet ve zabt açısından kusurlu râvilerin sahih hadislerde bulunmayan ziyâdeli rivayetleri kabul edilmemektedir (İbn Ebû Âsım, I, 76; II, 330; İbn Abdülber en-Nemerî, XXII, 35). Hadis uydurduğundan şüphelenilen râvilerin ziyâdeli rivayetleri ise hiçbir şekilde makbul sayılmamıştır. Ziyâdetü’s-sika konusunda Karadeniz Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yusuf Suiçmez (Sika’nın Ziyadesi [yüksek lisans tezi, 1998]), Câmiatü Ümmi’l-kurâ’da Nurullah Şevket Halil Beyker (Ziyâdetü’s̱-s̱iḳāt ve mevḳıfü’l-muḥaddis̱în ve’l-fuḳahâʾ minhâ [doktora tezi, 1423/2002]) birer çalışma yapmıştır.
BİBLİYOGRAFYA İbn Ebû Âsım, Kitâbü’s-Sünne (nşr. M. Nâsırüddin el-Elbânî), Beyrut 1400/1980, I, 76; II, 330.
Hâkim en-Nîsâbûrî, Maʿrifetü ʿulûmi’l-ḥadîs̱ (nşr. Ahmed b. Fâris es-Sellûm), Beyrut 1424/2003, s. 398-410.
Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, es-Sünenü’l-kübrâ (nşr. M. Abdülkādir Atâ), Mekke 1414/1994, I, 116; III, 123.
Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye (nşr. Ebû Abdullah es-Sevratî – İbrâhim Hamdî el-Medenî), Haydarâbâd 1357 → Medine, ts. (el-Mektebetü’l-ilmiyye), s. 411-413.
İbn Abdülber en-Nemerî, et-Temhîd (nşr. Saîd Ahmed A‘râb), Tıtvân 1410/1990, XXII, 35.
Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, et-Taḥḳīḳ fî eḥâdîs̱i’l-ḫilâf (nşr. Müs‘ad Abdülhamîd es-Sa‘denî – Muhammed Fâris), Beyrut 1415/1994, I, 107; II, 66.
İbnü’s-Salâh, ʿUlûmü’l-ḥadîs̱, s. 85.
Nevevî, Şerḥu Müslim, I, 32, 74.
Süyûtî, Tedrîbü’r-râvî (nşr. Abdülvehhâb Abdüllatîf), Medine 1392/1972, I, 245-247.
Talât Koçyiğit, Hadis Istılahları, Ankara 1980, s. 476-479.
Zafer Ahmed Tehânevî, Yeni Usûl-i Hadîs (trc. İbrahim Canan), İzmir 1982, s. 113-119.
Nûreddin Itr, Menhecü’n-naḳd fî ʿulûmi’l-ḥadîs̱, Dımaşk 1988, s. 423-427.
Salih Karacabey, “Farklı Açılardan Hadiste Ziyâde Meselesi”, UÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, XII/1, Bursa 2003, s. 105-134.
Müellif: BEKİR TOPALOĞLU Adını ilk âyetinin son kelimesinden alır ve ez-Zelzele, İzâ zülzilet sûresi diye de anılır. Medenî veya Mekkî olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Taberî ve Kurtubî, Medenî diye kaydetmiş (Câmiʿu’l-beyân, XXX, 337; el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân, XX, 100), Süyûtî de bunu tercih etmiş (el-İtḳān, I, 36), İbn Âşûr ise Mekkî olduğunu söylemiştir (et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, XXX, 437). Sekiz âyet olup fâsılaları ا، م، هـ harfleridir. Sûrenin konusu kıyametin kopması ve insanların dünyada işledikleri ameller için hesaba çekilmesi hakkındadır.
Zilzâl sûresi yerin büyük bir sarsıntı ile sarsılacağı ve içindeki ağırlıkları (eskāl) dışarıya atacağı günü hatırlatılmakla başlar. Diğer âyetlerde sûra üfürülmekle vuku bulacağı ifade edilen bu olayın (ez-Zümer 39/68) ikinci üfleyişle meydana geleceğini söylemek mümkündür. 2. âyette yer alan “eskāl” kelimesi Taberî ve İbn Kesîr’e göre yerin karnındaki (kabirlerdeki) ölüleri anlatır. Buna yer küresinin kendi içinde sakladığı çeşitli maden ve hazineler de eklendiği takdirde bu yer sarsıntısını birinci ve ikinci üfleyiş olarak kabul etmek gerekir. Ardından, tasvir edilen durum karşısında inkârcılar veya bütün insanlar hayrete düşüp, “Arzın bu hali nedir?” diyeceklerdir. O gün Cenâb-ı Hakk’ın ilhamıyla yer küresi, üzerinde işlenen bütün amelleri haber verecektir. Dünyada peygamberlerin tebliğlerine doğrudan veya dolaylı biçimde muhatap olan insanlar tek başlarına ve dağınık şekilde hesap yerine geleceklerdir. Zerre kadar iyilik yapan da zerre kadar kötülük yapan da karşılığını bulacaktır.
Sûrenin tefsiri hakkında rivayet edilen hadislerden biri şöyledir: Abdullah b. Ömer’den nakledildiğine göre sûre nâzil olurken orada bulunan Ebû Bekir ağlamaya başlamış, Hz. Peygamber bunun sebebini sorunca sûrenin kendisini ağlattığını söylemiş, bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Siz hiç hata etmez, günah işlemez olsaydınız Allah Teâlâ sizden sonra hata edip günah işleyen bir ümmet yaratır ve -tövbe etmeleri üzerine- onları affederdi” (Vâhidî, s. 368; Heysemî, VII, 141). Resûl-i Ekrem, yerin içinde sakladığı haberlerden bahseden 4. âyete atıfta bulunarak yerin sakladığı haberlerin ne olduğunu sormuş, yanındakiler bunu Allah ve resulünün bildiğini söyleyince şöyle demiştir: “Yerin içinde barındırdığı haberler, Allah’ın her erkek ve kadın kulunun yer üzerinde işlediği amellere şahitlik edip şöyle demesidir: ‘Benim sırtımda filân ve filân günde şu ve şu amelleri işledin; evet yerin haberleri bundan ibarettir” (Müsned, II, 347; Tirmizî, “Ṣıfatü’l-ḳıyâme”, 7; “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 99).
Sûrenin fazileti hakkında rivayet edilen hadise göre bir sahâbî Resûlullah’ın huzuruna gelip kendisine Kur’an okutmasını istemiş, Hz. Peygamber “elif lâm râ’”, “hâ mîm” veya tesbih kavramıyla başlayan sûrelerden okumasını söylemiş, sahâbî bunların her biri için, “Yaşım ilerlemiş, kalbim sıkıntılı hale gelmiş, dilim de kalınlaşmış” şeklinde mazeret beyan ederek kendisine özlü bir sûre okutmasını talep etmiştir. Resûl-i Ekrem ona Zilzâl sûresini okutmuştur. Sahâbî okumasını bitirince, “Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki hayatımın sonuna kadar buna başka bir şey ilâve etmeyeceğim” demiş ve oradan ayrılmıştır. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Bu adam kurtuluş yolunu bulmuş, kurtuluş yolunu bulmuştur” (Müsned, II, 169; a.e. [Arnaût], XI, 139-141; Ebû Dâvûd, “Şehru ramażân”, 9; İbrâhim Ali, s. 302-303, 360-361). Abdullah b. Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste de Resûlullah, Zilzâl sûresinin Kur’an’ın yarısına, İhlâs’ın üçte birine, Kâfirûn sûresinin de dörtte birine denk geldiğini söylemiştir (Tirmizî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 10; İbrâhim Ali, s. 360-363; Kâfirûn sûresiyle ilgili beyanın sıhhati hakkında bk. DİA, XXIV, 149). Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Zilzâl sûresinin Kur’an’ın yarısına denk gelişini onun içerdiği hükümlerin dünyaya ve âhirete dair olmasına, sûrenin âhiret ahkâmını kısaca içermesi özelliğine bağlamıştır (Rûḥu’l-meʿânî, XXX, 602). İsmâil Hakkı Bursevî Tefsîru Sûreti’z-Zelzele adıyla bir risâle kaleme almıştır (Beyazıt Devlet Ktp., Genel, nr. 3507, vr. 116a-121a).
ZİLLET الذلّة İnsanın aşağılanmasına yol açan zayıf ve itibarsız konum anlamında Kur’an tabiri. İlişkili Maddeler TEVAZU İZZET Yenilgiye uğramayı ve aşağılanmayı önleyen güçlü ve saygın konum anlamında bir Kur’an tabiri.
Müellif: MUSTAFA ÇAĞRICI Sözlükte “zayıf, âciz ve itibarsız olmak, aşağılanmak, yenik düşüp boyun eğmek” anlamındaki züll kökünden türeyen zillet bir kimsenin başkaları karşısında bedensel, psikolojik, ekonomik, sosyal statü vb. yönlerden zayıflığını ve etkisizliğini ifade eder. “Güç, üstünlük, saygınlık” mânasındaki izzetin karşıtıdır. Zillet yerine zül ve mezellet de kullanılır. Birini aşağılamaya, küçük düşürmeye izlâl, bu duruma düşen kimseye zelîl (çoğulu ezille) denir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ẕll” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ẕll” md.). Esmâ-i hüsnâ hadisinde geçen (İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10; Tirmizî, “Daʿavât”, 82) zül kökünden müzil “dilediği kimseyi üstünlükten yoksun bırakıp hor ve hakir düşüren” anlamındadır. “Mehânet, tehâsüs, temelluk, denâet” gibi zillete yakın anlamlar içeren başka kavramlar da vardır (meselâ bk. Râgıb el-İsfahânî, s. 291; Gazzâlî, III, 368, 369). Bazı kaynaklarda tevazuun ifratının kibir/tekebbür, tefritinin ise zillet olduğu belirtilir. Râgıb el-İsfahânî zillet yerine “bir kimsenin, hakkını kaybetmeye yol açacak derecede kendini alçaltması” şeklinde açıkladığı “daa” (الضعة) kavramını kullanır (eẕ-Ẕerîʿa, s. 299). Gazzâlî’ye göre tevazu kibir ve zilletin itidal noktası olmakla birlikte tevazu ile zillet arasındaki sınır değişkendir. Buna göre bir kimsenin ilim, meslek, mevki gibi hususlarda kendisinden daha aşağı durumda bulunan birine karşı tevazuda aşırıya kaçması zillet sayılır (İḥyâʾ, III, 368-369).
Kur’ân-ı Kerîm’de yedi âyette zillet, on altı âyette aynı kökten isim ve fiiller başlıca üç anlam çevresinde toplanır. 1. Bazı âyetlerde zillet ve türevleri yaygın kullanımına uygun biçimde “aşağılanma, âcizlik” mânasına gelir. Bir âyette kudreti ve hükümranlığı mutlak olan Allah’ın dilediğini aziz, dilediğini zelil kılacağı belirtilir (Âl-i İmrân 3/26). İsrâiloğulları’nın Sînâ çölünde Hz. Mûsâ’ya karşı sergiledikleri sert ve saygısız tavırları, Medine yahudilerinin Resûl-i Ekrem’e yönelik hasmane tutumları sebebiyle zilletle damgalandıkları (el-Bakara 2/61; Âl-i İmrân 3/112), Mûsâ’nın Tûrisînâ’ya çıkmasının ardından buzağıya tapmaya kalkışan İsrâiloğulları’nın Allah’ın öfkesine ve dünya hayatında zillete mâruz kaldıkları (el-A‘râf 7/152), İslâm aleyhine yahudilerle iş birliği yapan Medine münafıklarının da zillete düşürülenler arasında yer alacakları (el-Mücâdile 58/20) bildirilir. Zillet kavramı altı âyette inkârcıların âhiretteki değersizliğini ve aşağılanmışlık durumunu anlatır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ẕll” md.). Sabâ melikesi Hz. Süleyman’dan aldığı mektup üzerine çevresindekilere bilgi verirken, “Krallar bir ülkeye girdiler mi oranın altını üstüne getirir, halkının ulularını zelil yaparlar” demişti (en-Neml 27/34). 2. Bir kısım âyetlerde zillet kavramı cümledeki bağlamına göre olumlu anlamda da kullanılır. Meselâ evlâdın ebeveynine karşı görevleri arasında sayılan zül (el-İsrâ 17/24), müminlerin nitelikleri arasında zikredilen ezille (el-Mâide 5/54) “şefkat, merhamet, tevazu, yumuşaklık” gibi mânalarla açıklanmıştır (Taberî, IV, 626-627; VIII, 61; İbn Sîde, XI, 47; Şevkânî, II, 60; III, 247-248). 3. Âyetlerde zillet kavramı “bir şeyin elde edilebilir, kullanışlı ve yararlanılabilir olması” anlamında da geçer. Dünyanın ve dünyevî nimetlerin insanların yararlanmasına elverişli kılınması (el-Bakara 2/71; Yâsîn 36/72; el-Mülk 67/15), cennet meyvelerinin uzanıp alınabilecek kadar yakın olması (el-İnsân 76/14; krş. Taberî, XII, 364-365; Şevkânî, V, 404) bu kavramla ifade edilmiştir.
Zillet kavramı hadislerde de genellikle “aşağılanma, âcizlik, zayıflık” mânasında kullanılır. “Allahım! Yoksulluktan, kıtlıktan, zilletten, zulmetmek ve zulme uğramaktan sana sığınırım” şeklinde dua eden Hz. Peygamber (Ebû Dâvûd, “Vitir”, 32; Nesâî, “İstiʿâẕe”, 14-16; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 3) müminin kendini zillete düşürmesini uygun görmemiştir (Müsned, V, 405; İbn Mâce, “Fiten”, 21; Tirmizî, “Fiten”, 66). Müslümanların zayıf durumda bulunduğu bir zamanda Resûl-i Ekrem ileride İslâm’ın bütün evlere gireceğini, Allah’ın İslâm’ı aziz, küfrü zelil kılacağını bildirmiştir. Bu hadisi rivayet eden Temîm ed-Dârî daha sonra onun bu müjdesinin gerçekleştiğini, müslümanların mal, itibar ve izzet sahibi olduklarını, buna karşılık inkârcıların gün geçtikçe zillete düştüklerini belirtmiştir (Müsned, IV, 103, 614; ayrıca bk. Ebû Dâvûd, “Ramażân”, 9; İbn Mâce, “İḳāme”, 178). Nitekim Medineliler de zelil durumda iken İslâm sayesinde onur ve itibar kazanmışlardır (Müsned, III, 57). Mekke müşriklerinin Hudeybiye Antlaşması’nın başlığına, “Allah’ın elçisi Muhammed” yerine “Abdullah oğlu Muhammed” yazılmasında direnmeleri ve Hz. Peygamber’in buna razı olması üzerine Hz. Ömer, “Niçin bize bu zilleti kabullenmek düşüyor?” demiş, ancak sonraları Hz. Peygamber’in ne kadar isabetli davrandığını anlamıştır (Müsned, IV, 325). Hadislerde müslümanların birbirini zelil ve hakir görmemeleri (Müsned, I, 41; VI, 256), küçük düşürülenlerin haklarını savunmaları (Müsned, III, 487), özellikle yöneticilerini aşağılamaktan sakınmaları (Müsned, V, 165, 387, 406) istenmiştir.
Ahlâk ve âdâba dair kitaplarda insanın saygınlığını korumasının önemi üzerinde durulmuştur. Kişinin kendini zillete düşürecek tutumlardan sakınması, toplumda saygınlık kazanacak davranışlarda bulunması, başkalarına ihtiyaç duymayacak kadar varlık sahibi olması, özellikle nefsini tamahtan arındırıp zilletten korunması gerektiği belirtilmiştir. Filozof Ebü’l-Hasan el-Âmirî ilim ve hikmeti, cömertlik ve adaleti seçen, iffetini koruyan, ibadete devam eden, tevekkülünde ve akîdesinde samimi olan kimsenin, bu erdemlerin kendisine kazandıracağı zihinsel ve ruhsal gelişmişlik sayesinde zillet ve kaygılardan kurtulacağını ve özgürlük, adalet, gayret, onur gibi niteliklerle donanacağını söyler (el-Emed ʿale’l-ebed, s. 107). Aşırı arzu ve beklentilerin insanı zillete düşüreceğini belirten İbn Hibbân, özgürlüğü seven kimsenin kendisine ait olmayan şeylerle ilgilenmekten kaçınmasını öğütler (Ravżatü’l-ʿuḳalâʾ ve nüzhetü’l-fużalâʾ, s. 142). İbn Hazm aç gözlülüğü her türlü zilletin, keder ve mutsuzluğun temeli sayar, bunun zıddının ruh temizliği olduğunu yazar. Ona göre tamah olmasaydı kimse kimsenin önünde eğilmezdi (Ahlâk ve Davranış Tarzları, s. 66, 76). Erdemli insan için şeref maldan daha değerlidir (a.g.e., s. 109). Aynı görüşleri tekrarlayan Mâverdî de minnet altında kalmaktan sakınmayı tavsiye eder; çünkü minnet özgür insanın köleleşmesine yol açar. Allah’ın hür yarattığı insanın başkasına köle olması yakışmaz. Kişinin kendini küçük düşürmemesi için başkasına ihtiyaç duymaktan kurtulması, bunun için de meşrû yoldan kazanç sağlaması gerekir; zira helâl kazanç insanı zillete düşmekten kurtarır (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 308, 314-321). Mutasavvıflara göre vermekte izzet, almakta zillet vardır (Serrâc, s. 263). Bununla birlikte bazıları nefsi riyâ ve kibirden korumak amacıyla zilleti geçici bir terbiye aracı kabul eder. Allah’ın kuluna verdiği en büyük izzet ona nefsinin zilletini göstermesidir (Kuşeyrî, et-Taḥbîr, s. 49). Kaynaklarda nefsin gururunu kırmak için dilencilik yapan, zelil ve hakir görünmekten hoşlanan sûfîlere dair menkıbeler anlatılır (meselâ bk. Hücvîrî, s. 605; Kuşeyrî, er-Risâle, I, 435, 436, 438; Ferîdüddin Attâr, s. 557).
ZINDIK الزنديق Âlemin kadîm olduğunu ileri süren, Allah’ı yahut Allah’ın birliğini ve âhireti inkâr ettiği halde inanmış gibi görünen kimseleri ifade eden bir terim. İlişkili Maddeler İLHÂD Dinden çıkma sonucunu doğuracak inanç ve görüşleri savunma anlamında felsefe ve kelâm terimi. İslâm tarihinde zındık olarak en çok bilinen şahıs İBNÜ’l-MUKAFFA‘ İran asıllı mütercim, edip ve kâtip.
Müellif: MUSTAFA ÖZ Pehlevî dilinde zendîk, orta dönem Farsça’sında zendîg şeklinde geçer. Kelime, milâdî III. yüzyılın sonlarından itibaren Sâsânîler’in Maniheistler’le mücadeleleri sırasında Budist, Brahmanist, yahudi ve hıristiyan gibi din mensuplarına ve zendiklere uyguladıkları baskı dolayısıyla, en yüksek dereceli Zerdüştî din büyüğü kabul edilen Kirdîr’in övünmesinde görülür (Ph. Gignoux, s. 60). Zındık bu dönemde nur ve zulmet ilâhlarına inanan Maniheistler’i nitelemek üzere kullanılıyordu. V. yüzyılda Ermeni hıristiyan yazarı Eznik, Maniheistler’le yaptığı polemikte “Maniheizm’e mensup kimse” anlamında zendik kelimesini kullanmış ve kelime orta dönem Farsça’sı ile yazılan Zerdüştî din kitaplarında yer almıştır (EI2 [İng.], XI, 510). Müslümanlığın doğu ülkelerine yayılması neticesinde Arapça’ya geçen kelime zindîḳ şeklinde telaffuz edilmiş, çoğulu zenâdıka, masdarı zendeka olarak tesbit edilmiştir. Kelime önceleri Maniheistler’i nitelerken daha sonra çeşitli mânalarda yorumlanmıştır (Lisânü’l-ʿArab, “zndḳ” md.). Arapça sözlüklerde zindîkın aslının “zendigiray” (âlemin ebedîliğine inanan kimse) olduğu, “zind” biçiminde de kullanıldığı, kelime Mecûsî Mani’ye ait kitabın ismi iken zamanla zindî ve zindîkın ortaya çıktığı (Tâcü’l-ʿarûs, “znd” md.), zindîkın “senevî” yahut “düalist” anlamına geldiği, nur ve zulmet inançlarını benimseyip Allah’a ve âhiret gününe inanmayan kimseleri ifade ettiği belirtilmektedir (Lane, III, 1258; krş. Mes‘ûdî, I, 250-251).
İlk dönemlerde İslâm toplumuna katılan İranlılar, çok eskiden başlayan din ve devlet tecrübeleri dolayısıyla toplum seviyesinin üzerinde yer alıyordu. Abbâsî Halifesi Mansûr’un tabibi Hasîb, Hıristiyanlığı benimsemiş görünmesine rağmen bir zındıktı. Sonraları zındıklar çeşitli baskılara mâruz kalınca dinî inançlarını İslâm perdesi altında gizlemeye çalışmış, buna ihtiyaç duymadıkları zamanlarda ise düalist inanç ve uygulamalarını ortaya koymaktan çekinmemişlerdir. Eski İran ailelerinden gelen bu kişiler, Arap karşıtı Şuûbîler’le aynı yolu izleyip Fars dinî düşüncesi ve geleneklerinin yeniden canlandırılması arzusuna sahipti, bu yüzden de içinde yaşadıkları İslâm toplumuna karşı reaksiyon gösteriyorlardı. Bunların arasında İslâm’ın emir ve yasaklarını sert ve katı kabul eden, aslında dine karşı olmakla birlikte görünüşte serbest düşünceli kişiler gibi davrananlar da vardı.
Uygurlar 762’de Maniheizm’i devlet dini olarak kabul edince Abbâsî Halifesi Mehdî-Billâh’ın emriyle 163’te (779) Maniheist zındıklara karşı başlatılan sistemli baskı ardından gelen halife Hâdî-İlelhakk’ın son dönemine kadar (170/786) devam ettirilmiştir. Halife Mehdî bu sebeple Dîvânü’z-zenâdıka’yı kurmuş, buraya “sâhibü’z-zenâdıka” (arîfü’z-zenâdıka) unvanlı bir görevli tayin etmiş, haklarında yapılan tahkikat neticesinde suçu sabit görülenler hapis veya ölüm cezasına çarptırılmıştır (Taberî, VIII, 167). Bu durum, zındıkları takıyye uygulamaya sevkettiği gibi eski inanç ve kültürlerine daha çok bağlanmalarına da yol açmıştır. İslâm tarihçileri, Bâtınî İsmâiliyye dahil bazı aşırı mezheplerin ortaya çıkmasında önemli etkenlerden birinin, zındıkların İslâm karşısında eski İran kültürünü hâkim kılmak amacıyla faaliyette bulunmaları olduğunu belirtmektedir (meselâ bk. Bağdâdî, s. 284, 293).
Zındıklar değişik mezheplere mensup müellifler tarafından farklı sınıflandırmalara tâbi tutulmuştur. Buna göre zındık Allah’ın varlığını kabul etmeyen Muattıla’ya, hayır-şer, nur ve zulmetin yaratıcıları olarak iki ilâhın varlığına inanan Seneviyye’ye, mallarda ve kadınlarda ortaklığı savunan Mezdekiyye’ye, âdil bir imamın bulunmaması yüzünden insanın sadece hayatını sürdürebilecek kadar dünyadan faydalanmasını öngören Abdekiyye’ye, ruhların semavî âleme bakıp cennetleri müşahede ederek mânevî lezzet aldıklarına inanan Rûhâniyye’ye (Fikriyye) mensup kimseleri niteler (Ebü’l-Hüseyin el-Malatî, s. 91-95). Öte yandan Mâlikî mezhebine mensup Kādî İyâz, Hz. Peygamber’e dil uzatan kimseyi de zındık sayar (eş-Şifâʾ, II, 549-551); İbn Teymiyye de aynı görüşe katılır (eṣ-Ṣârimü’l-meslûl, s. 3-4, 298, 353). Çağdaş müelliflerin yaptığı sınıflandırma ise şöyledir: 1. Zındık, zâhiren İslâm’a bağlanmış görünmekle birlikte nur ve zulmet gibi birbirine zıt iki prensibe dayanan Maniheizm’e, Mezdekiyye ve Mecûsîliğe mensup olan kimsedir; Abbâsîler döneminde kelime bu anlamda kullanılmıştır. 2. Müslümanlığını ortaya koyup küfrünü gizleyen kişidir. Bunlar İslâm’ın ilk döneminde daha çok münafık diye anılmıştır. 3. Hiçbir şekilde inanmayan kimseleri niteler. 4. Küfrünü açıklamamakla birlikte dinî konularda lâubali davranan kişidir (Âtıf Şükrî Ebû Avz, s. 111-112). Bu tanımlamalara göre zındık açıkça veya gizli biçimde İslâmiyet’le ilgisini kesip küfrü benimsemiştir. İslâm’dan açıkça ayrılanlar ise mürted olarak nitelendirilir. Genelde zındık kelimesinin ilk defa 124 (742) yılında idam edilen Ca‘d b. Dirhem için kullanıldığı ifade edilir. İslâm tarihinde zındıklardan en çok bilinen isim Kur’an’a nazîre yazmaya kalkışan İran asıllı mütercim, edip ve kâtip İbnü’l-Mukaffa‘dır (ö. 142/759; İbnü’l-Mu‘tez, I, 131-132). Abbâsî Halifesi Mehdî döneminde (775-785) şair Beşşâr b. Bürd ile şair ve edip Sâlih b. Abdülkuddûs de zındıklıkla itham edilip öldürülmüşlerdir (ayrıca bk. Bedevî, s. 44-53).
Zındıklık nitelemesinin kavramın yaygınlaştırılmasıyla bazı İslâm fırkaları mensupları hakkında da kullanıldığı görülmektedir. Ebû Yûsuf’un, Mu‘tezile’nin durumu sorulduğunda onları zındıklıkla itham ettiği nakledilir. Bağdâdî’ye göre İmam Şâfiî, hevâ ehli içinde muhalifleri aleyhinde yalan şehâdette bulunan Hattâbiyye mensupları dışında kalanların şahitliğinin kabul edileceğini beyan etmiş, ancak daha sonra bu görüşünden rücû edip Mu‘tezile ile diğer bid‘at ehlinin şahitliğini makbul saymamış; Mâlik b. Enes de Mu‘tezilîler’in zındık olduğunu ve tövbe etmeleri teklif edilmeden öldürüleceklerini ileri sürmüştür (el-Farḳ, s. 358). Bu tür hükümlerde mezhep taassubunun önemli rol oynadığı gözden uzak tutulmamalıdır.
İslâm âlimleri ve özellikle kelâmcılar zındıkların İslâm’a yönelttiği eleştirilere cevap vermek üzere reddiyeler yazmıştır. Bunların arasında Hişâm b. Hakem ve Ebû Bekir el-Esamm’ın er-Red ʿale’z-zenâdıḳa, Ahmed b. Hanbel’in er-Red ʿale’z-zenâdıḳa ve’l-Cehmiyye, Osman b. Abdullah el-Irâkī’nin el-Fıraḳu’l-müfteriḳa beyne ehli’z-zeyġı ve’z-zendeḳa, İbn Hacer el-Heytemî’nin eṣ-Ṣavâʿiḳu’l-muḥriḳa fi’r-reddi ʿalâ ehli’l-bidaʿ ve’z-zendeḳa adlı eserleri zikredilebilir. İslâm hukukçuları, zındık diye anılan Maniheistler’i Ehl-i kitap gibi zimmet ehli statüsünde kabul etmemiştir. Fakihler zındıklığı sabit olan kimsenin katlinde ittifak etmiş, fakat hakkındaki hüküm infaz edilmeden tövbe etmesinin istenip istenmeyeceği hususunda farklı görüşler ileri sürmüştür.
ZEVÂİD الزوائد Eşyada sonradan hâsıl olan fazlalık, semere ve değer artışı anlamında fıkıh terimi. İlişkili Maddeler BORÇ Kişileri birbirlerine karşı bir şey yapmak yahut vermekle yükümlü kılan hukukî ilişki veya bu ilişkinin doğurduğu yükümlülük anlamında kullanılan hukuk terimi. REHİN Bir malın bir alacağa karşılık aynî teminat olmasını sağlayan akid ve bu akde konu olan mal anlamında fıkıh terimi.
Müellif: MEHMET BOYNUKALIN Sözlükte “artmak, çoğalmak” anlamındaki zeyd kökünden türeyen zâid (artık, fazlalık) kelimesinin müennesi zâidenin çoğulu olan zevâid fıkıh terimi olarak eşyada sonradan ortaya çıkan fazlalık, semere ve değer artışını ifade eder. Zevâid yerine aynı kökten ziyâde kelimesi de kullanılır. Borç ilişkisinde borca konu maldaki artışın ne zaman meydana geldiği ve mahiyeti tarafların hak ve sorumluluklarını yakından ilgilendirdiği için fıkıhta üzerinde durulmuş ve mezhep doktrinlerinde ayrıntılı hükümler geliştirilmiştir. Fıkıhta zevâid asılla ilişkisine göre iki kısma ayrılır. 1. Muttasıl zevâid. Aslına bitişik olan artıştır, aslından doğan ve aslından doğmayan şeklinde ikiye ayrılır. Hayvanın semizleşmesinden ve büyümesinden doğan fazlalık birinciye, arsa üzerinde yetişen ağaç ve yapılan bina yahut boya gibi bir şeye bitişik olup ondan doğmamış olan fazlalık ikinciye örnek verilebilir. 2. Munfasıl zevâid. Aslına bitişik olmayan artıştır, bu da aslından doğan ve aslından doğmayan diye ikiye ayrılır. Hayvanın yavrusu ve yünü, ağacın meyvesi gibi bir şeyden meydana gelen ve ondan ayrılabilen fazlalık birincisine, bina ve hayvanın kirası gibi bir şeyden meydana gelmekle beraber ondan ayrı olan zevâid ikinciye örnektir. Diğer bir açıdan zevâid üçe ayrılır. 1. Mütemeyyiz zevâid. Arsaya dikilen ağaç gibi aslından ayırt edilebilen zevâid bu türdendir. 2. Gayri mütemeyyiz zevâid. Farklı kişilere ait buğdayların karışması sebebiyle meydana gelen ve aslından ayırt edilemeyen zevâiddir. 3. Sıfatta ziyade. Buğdayın öğütülerek un haline getirilmesi gibi bir şeyin sıfatındaki değişiklik sebebiyle meydana gelen artıştır.
Hanefîler’e göre aslından doğan muttasıl zevâid ayıplı malın geri verilmesine engel değildir; müşteri isterse malı geri vermeyip değer farkını talep eder. Aslından doğmayan muttasıl zevâid ise malın geri verilmesine engeldir. Aslından doğan munfasıl zevâid kabzdan önce malın geri verilmesine mani değildir, kabzdan sonra manidir. Aslından doğmayan munfasıl zevâid de malın geri verilmesine mani değildir. Mâlikîler’e göre ayıplı malın geri verilmesi halinde muttasıl zevâidin kazandığı değer artışı oranında müşteri malda satıcıya ortak sayılır; dilerse malı elinde tutup ayıbın getirdiği noksanı satıcıdan talep eder. Munfasıl zevâidde ise müşteri satıcıya ortak olmaz. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre mebî‘ ve semende meydana gelen muttasıl zevâid bunların geri verilmesi durumunda asla tâbidir. Çünkü muttasıl zevâidin asıldan ayrılması ve aslın onsuz geri verilmesi mümkün değildir. Munfasıl zevâid mebî‘de ise müşterinin, semende ise satıcınındır ve ayıplı çıkması halinde mebî‘ ya da semenin geri verilmesine engel değildir.
Zevâid şüf‘a hakkına konu olan (meşfû) akarda meydana geldiğinde bu fazlalığın kime ait olacağı da fakihler arasında tartışılmıştır. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre müşterinin elindeyken meşfû malda meydana gelen, ağacın büyümesi gibi muttasıl ve gayri mütemeyyiz fazlalık şefîa aitken galle, kira ve meyve gibi munfasıl ve mütemeyyiz fazlalık müşteriye aittir. Hanefîler’e göre şart koşulduğu takdirde meyve şefîa, şart koşulmazsa müşteriye ait olur. Mâlikîler’e göre ise galle vb. fazlalıklar müşteriye aittir. Rehinde meydana gelen fazlalığa gelince Hanefîler’e göre kazanç gibi asıldan doğmayan bir fazlalık ise rehin hükmüne dahil sayılmaz; hayvanın yavrusu, yünü ve ağacın meyvesi gibi asıldan doğan fazlalık ise asılla birlikte rehin hükmüne dahil edilir. Mâlikîler’e göre mürtehin şart koşmadıkça galle, hayvanın sütü ve arının balı gibi fazlalıklar rehin hükmüne dahil olmaz.
Şâfiîler’e göre ağacın büyümesi gibi muttasıl fazlalık rehine dahil sayılırken meyve gibi munfasıl fazlalık rehine dahil sayılmaz. Hanbelîler’e göre ister muttasıl ister munfasıl olsun fazlalık rehine dahil edilir. Benzeri bir tartışma hibe edilen malda meydana gelen artışın hibeden rücûa engel olup olmadığıyla ilgilidir. Munfasıl ziyadenin rücûa etkisi bulunmazken muttasıl ziyadede iki farklı görüş vardır.
Borç ilişkisine konu maldaki artışla ilgili tartışmaların bir benzeri de zifaftan önce boşama olup peşin ödenen mehrin yarısının kocaya geri ödenmesi halinde görülür. Hanefî ve Mâlikîler’e göre mehirde meydana gelen muttasıl ya da munfasıl fazlalık kocaya aittir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre munfasıl fazlalık kadına aittir; muttasıl fazlalıkta ise kadın fazlalıkla birlikte mehrin yarısını ya da mehrin ödendiği günkü kıymetinin yarısını ödemek arasında serbest olur. Vefat eden kişinin borcu ödenmeden önce terekede meydana gelen fazlalığın hükmünde de ihtilâf edilmiştir. Borçlunun terekesinin vefatla birlikte mirasçılara intikal ettiği görüşünde olan fakihlere göre bu fazlalık mirasçılara ait olurken terekenin borç ödendikten sonra mirasçılara intikal edeceği görüşünde olanlara göre ise borcun ödenmesi için terekeye eklenir ve borçtan arta kalan mirasçılara ait olur. Gasbedilmiş malın zevâidinin gāsıbın fiil ve kusuru olmadan kaybolması halinde Hanefî ve Mâlikîler’e göre tazmin sorumluluğu doğmaz. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre, zevâid gasp sorumluluğu altında olan bir maldan türediği ve gāsıbın elinde mal sahibinin rızası yokken bulunduğu için gasp sorumluluğuna dahildir ve iade edilmediği durumda tazmin edilir.
BİBLİYOGRAFYA Şîrâzî, el-Müheẕẕeb, I, 331, 389, 454.
Kâsânî, Bedâʾiʿ, VI, 152.
Muvaffakuddin İbn Kudâme, el-Muġnî, Beyrut 1405, V, 151.
ZERRE الذرّة Kur’an’da ve hadislerde çok küçük nesneleri ve en basit davranışları ifade eden kavram; atom anlamında bir terim. İlişkili Maddeler CEVHER Kendi başına bulunan, değişmeyen, daima bir yüklemin konusu olup kendisi yüklem olmayan öz varlık anlamında mantık, felsefe ve kelâm terimi. ARAZ Cevher ve cismin gelip geçici niteliği anlamına gelen, cevher ve zâtın zıddı olarak kullanılan felsefe, mantık ve kelâm terimi.
Müellif: OSMAN DEMİR Sözlükte “saçmak, yaymak, dağıtmak” anlamındaki ẕerr veya ẕer’ kökünden türeyen zerre son derece küçük nesneleri ifade eder. Nitekim 100 tanesi yaklaşık bir arpa ağırlığında olan ve toz gibi çabucak etrafa dağılan çok küçük karıncalara, yine pencereden süzülen ışık hüzmelerinde görülen toz parçacıklarına da zerre denilmiştir (Lisânü’l-ʿArab, “ẕrr” md.; Kāmus Tercümesi, II, 342). Kur’ân-ı Kerîm’de otuz yerde geçen (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ẕrr” md.) zürriyyet kelimesiyle sahâbeden Cündeb b. Cünâde el-Gıfârî’nin lakabının da (Ebû Zer) bu kelimeden geldiği bildirilir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ẕrr”, “ẕrʾe” md.leri; Lisânü’l-ʿArab, “ẕrr” md.; Kāmus Tercümesi, II, 342-343). Modern Arapça’da zerre eski ve yeni fizikteki mânasıyla atom karşılığında kullanılmaktadır (Cemîl Salîbâ, I, 588; Çankı, I, 249).
Zerre kelimesi Kur’an’da yedi âyette ilâhî sıfatların yetkinliğini ifade eder. Bu âyetlerde Allah’ın hiç kimseye zerre kadar haksızlık etmeyeceği (en-Nisâ 4/40), göklerde ve yerde zerre miktarı bir şeyin bile O’ndan gizli kalamayacağı (Yûnus 10/61; es-Sebe’ 34/3), müşriklerin tanrı saydığı putların göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir değere sahip olmadığı (es-Sebe’ 34/22), bu dünyada zerre miktarı iyilik veya kötülük yapanların bunun karşılığını görecekleri (ez-Zilzâl 99/7-8) belirtilir. Bu şekilde Kur’an’da Allah’ın adaletinin mutlaklığı, O’nun inâyet ve kemalinin hiçbir varlığı dışarıda bırakmayacak biçimde maddenin en son unsuruna kadar etkili olduğu dile getirilir. Müfessirler zerre ile belirtilen küçüklüğün de izâfî olduğunu, insanın zerre olarak adlandırdığının içinde bile topyekün bir âlemin bulunabileceğini dile getirmişlerdir. Buna göre zerre insana sorumlu tutulacağı davranışların asgari derecesini bildirmek üzere kullanılmış ve onun duyu organlarının algılayabileceği en küçük ölçü diye ifade edilmiştir (Âlûsî, XXX, 211-212; Elmalılı, IX, 6012-6013). Zerre kelimesi hadislerde de âyetlerdeki bağlamına uygun biçimde kullanılmıştır. Hemen bütün hadis mecmualarında yer alan bir rivayete göre (Wensinck, el-Muʿcem, “ẕrr” md.) Hz. Peygamber kalbinde zerre ağırlığınca imanı olan kimsenin cennete gireceğini bildirmiştir. Abdullah b. Abbas Kur’an’daki zerre kavramını açıklarken, “Elini toprağa sürüp kaldırdığın vakit topraktan eline yapışan her bir toz parçası bir miskal zerredir” demiştir (Fahreddin er-Râzî, XXXII, 58).
Kâinatın atomlardan meydana geldiği düşüncesi eski Yunan filozofları Leukippus ve Demokritos’a kadar uzanmaktadır. Buna göre evren sayı ve zaman bakımından sonsuz; şekil, hareket ve konum bakımından ise birbirinden farklı atomlardan oluşur. İslâm âlim ve düşünürleri II. (VIII.) yüzyılda başlayan tercüme faaliyetleri esnasında karşılaştıkları bu konudaki fikirleri kendi düşünce dünyalarına nakletmekle birlikte atomculuğa İslâm’ın evren ve yaratma tasavvurunu destekleyen bir anlam kazandırmış, böylece kendi teolojik zeminlerini sağlamlaştırmayı ve materyalist gruplara cevap vermeyi amaçlamışlardır. Eş‘arî, İslâm düşüncesinin ilk devrinde müslümanlar tarafından en küçük maddî unsuru ifade etmek için kullanılan terimleri “el-cüz’ ellezî lâ yetecezze’, el-cüz’ü’l-vâhid, el-cevherü’l-vâhid, cüz ve cevher” şeklinde sıralar (Maḳālât, s. 59, 293, 304). Bazı terminolojik benzerlikler bir yana kelâm âlimleri, hareket noktası ve sonuçları bakımından Grek atomculuğundan oldukça farklı bir teori üretmişlerdir ve sonuçta atomculuk özellikle kelâmî düşüncenin gözde konularından biri haline gelmiştir (bk. CEVHER).
Modern Arapça’da da atom karşılığında genellikle zerre kullanılmaktadır. Nitekim İslâm atomculuğu hakkında kuşatıcı bir araştırmayı içeren Shlomo Pinès’in Beiträge zur islamischen Atomenlehre adlı doktora tezi Ebû Rîde tarafından Meẕhebü’ẕ-ẕerre ʿinde’l-müslimîn adıyla Arapça’ya çevrilmiştir (Kahire 1365). Münâ Ahmed Ebû Zeyd aynı konuyu et-Taṣavvurü’ẕ-ẕerrî fi’l-fikri’l-felsefî el-İslâmî adındaki çalışmasında ele almıştır (Beyrut 1414/1994). Felsefe tarihinde Demokritos atomculuğunun etkilerini inceleyen Ali Sâmî en-Neşşâr, Ali Abdülmu‘tî Muhammed ve Muhammed Abbûdî İbrâhim eserlerini Dimoḳriṭus: Feylesûfü’ẕ-ẕerre ve es̱eruhû fi’l-fikri’l-felsefî adıyla yayımlamışlardır (İskenderiye 1972). Modern Arapça’da zerre yerine İslâm düşüncesinin klasik kaynaklarında “el-cevherü’l-ferd, el-cevherü’l-vâhid, el-cüz’ü’l-vâhid, el-cüz’ ellezî lâ yetecezze’” gibi tabirler geçer.
ZEM الذمّ Bir kimseyi kötü veya çirkin bir niteliğiyle anıp onu yerme, kınama anlamında ahlâk terimi. İlişkili Maddeler MEDİH Bir kimseyi güzel bir niteliği dolayısıyla övme anlamında ahlâk terimi. HİCİV Bir kişi, kurum veya toplumu alaylı tarzda eleştirme ve eleştiri metinlerinin oluşturduğu edebî tür.
Müellif: MUSTAFA ÇAĞRICI Sözlükte zem (zemm) “bir insanı, bir nesneyi veya davranışı onda bulunan ya da bulunduğu iddia edilen kötü ve çirkin bir niteliği yüzünden yermek, kınamak, ayıplamak” anlamında masdar, bu şekilde kötüleyici söz ve davranışları ifade etmek üzere isim olarak kullanılır; karşıtı medihtir. Aynı kökten türeyen mezemmet de “yerme, yergi” mânasına gelir. Kınayıcı ve ayıplayıcı sözler söyleyene zâmm, kınanıp yerilene mezmûm, zemîm, müzemmem denir. Zem ve zâmm kelimelerine “ayıp, kusur” mânası da verilir. Genelde iyi huylar ahlâk-ı hamîde, kötü huylar ahlâk-ı zemîme diye nitelenir. “Hecv/hicâ”, “istihfâf”, “ayb” ve “ta‘yîb” masdarları da zemme yakın anlamlar taşır. Bununla birlikte zem sadece sözlü yergi için kullanılırken ayb ve ta‘yîbin hem sözlü hem fiilî yergiyi kapsadığı belirtilir. Zem gibi sözle yermeyi ifade eden hiciv daha çok yergi ve eleştiri içerikli manzum eserler için kullanılır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ʿayb” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ẕmm” md.; Kāmus Tercümesi, IV, 292-294; Dozy, I, 488-489; Kādî Abdülcebbâr, s. 611, 699; İbn Sîde, XI, 55-56).
Kur’ân-ı Kerîm’de zem kavramı mezmûm şeklinde üç âyette yer alır; iki yerde günahkârların âhirette ve Allah katındaki durumu tasvir edilir (el-İsrâ 17/18, 22), bir yerde de insanların dış görünüşe bakarak yapacakları kınamaya atıfta bulunulur (el-Kalem 68/49). Hadislerde de zem ve bazı türevleri kullanılmıştır (Wensinck, el-Muʿcem, “ẕmm” md.). Bir rivayete göre Hz. Peygamber ashabına şöyle demiştir: “Allah’ın, beni Kureyş’in tel‘in ve hakaretlerinden kurtarmasına hayret etmez misiniz! İsmim ‘Muhammed’ (övülmüş) iken onlar bana ‘müzemmem’ (yerilmiş) diyorlardı” (Müsned, II, 244, 340, 369; Buhârî, “Menâḳıb”, 17; Nesâî, “Ṭalâḳ”, 25). Gerek Kur’an’da gerekse hadislerde zem yanında levm, suhriyye, lemz, ayb, gıybet, nemîme gibi kınama, alay, hakaret ve aşağılama ifade eden kavramlarla insanları inciten, itibarlarını zedeleyen, sonuçta toplumsal birliği ve dirliği bozan söz ve davranışların eleştirildiği görülür (meselâ bk. el-Mâide 5/54; el-Hucurât 49/11-12; Müslim, “Cenâʾiz”, 100, “Birr”, 55). Öte yandan birçok âyette inkârlarını, günah ve kötülüklerini ısrarla sürdüren, din konusunda müslümanlara husumet besleyen, insanlara zarar veren kişilerin ve toplulukların olumsuz sözleri ve davranışlarından örnekler verilmiş, bunlar yerilip kınanmıştır (meselâ bk. el-Mutaffifîn 83/1-17; el-Fecr 89/17-26; el-Alak 96/6-19; el-Hümeze 104/1-9; el-Mâûn 107/1-7).
Ahlâk kitaplarında zem kavramının genellikle medihle birlikte ve iki bağlamda kullanıldığı görülür. İlkinde yerginin psikolojik tahlili, bir kimseyi bedenî, ruhî, dinî veya ahlâkî bir kusuru, özrü, yetersizliği sebebiyle yermenin hükmü ve bu tür yergilere mâruz kalan kimselerin nasıl davranması gerektiği anlatılır. İkincisinde insanın mânevî hayatının kaynağı olan psikolojik güçleri, donanım ve melekeleriyle bunların ürünü olan davranışlarının ve nihayet insanı kuşatan, onun ahlâkî hayatını ilgilendiren dış şartların iyi ve kötü yönleri, faydaları ve zararları, bunları doğru tanımlayıp faydalı hale getirmenin yolları hakkında görüş ve tavsiyeler ortaya konur. Bu bağlamda “zemmü’l-vesvese, zemmü’l-gazab, zemmü’l-hased, zemmü’d-dünyâ, zemmü’l-buhl, zemmü’l-câh, zemmü’l-mâl” vb. kavramlarla kişide bir ahlâk kültürü, ahlâk bilinci ve sorumluluğu geliştirilmeye çalışılmış, bu amaçla birçok eser yazılmış, ahlâkın genel konularını içeren eserlerde de kötülük ve erdemsizliklerin yerildiği bölümlere yer verilmiştir.
İslâm âlimleri zemmi zemmedenin niyetine ve güttüğü amaca, yergiye mâruz kalan açısından ise eleştirinin haklılığı veya haksızlığına, onun ahlâkî hayatı üzerindeki etkisine göre değerlendirirler. Râgıb el-İsfahânî övgü ve yerginin insan davranışları üzerindeki etkisine işaretle, “Yergi bir kimseyi kötülük işlemekten alıkoymaz, övgü de iyilik yapmasını sağlamazsa o kimse cansız nesneden veya hayvandan farksızdır” der (eẕ-Ẕerîʿa, s. 277). İbn Hazm’a göre ise insanların kınama ve ayıplamasından kurtulabileceğini sananlar yanlış bir düşünceye kapılmışlardır. Ayrıca akıllı insan başkalarının kendisini övmesinden ziyade yermesinden memnun olmalıdır. Çünkü övgü kişinin kendini beğenip böbürlenmesine yol açar, ahlâkına zarar verir; yergi ise kusurlarını tamir edip ahlâkını zenginleştirmesine katkı sağlar; bu sebeple akıllı insan için yergi bir nimettir (Ahlâk ve Davranış Tarzları, s. 40-41). Gazzâlî konuyu psikolojik, ahlâkî ve dinî boyutlarıyla incelediği İḥyâʾın “Ḥubbü’l-câh” adlı bölümünde yergiyi üç kısma ayırır. a) Yeren kimse eleştirilerinde haklı ve samimidir; yerdiği kimseye şefkat duyduğu için ona nasihat etmeyi amaçlar. b) Yergicinin eleştirileri doğru olmakla birlikte niyeti yerdiği kimseyi üzüp aşağılamaktır. c) Yeren kimse yalancı ve iftiracıdır. Yergiye mâruz kalan kişi birinci durumda kendisine yöneltilen eleştirilerden memnun olmalı, bunlardan yararlanarak kusurlarını düzeltmelidir. İkinci durumda da eleştiren kimsenin niyetine bakmayıp yerilmesine sebebiyet veren kusurlarını gidermeye çalışmalıdır. Yergi ve eleştirilerin iftiraya varması durumunda da yergiye yergiyle karşılık vermek yerine kendisine isnat edilen kusurların yalan ve iftiradan ibaret olduğunu düşünerek Allah’a şükretmeli, iftiracının kendi günahlarını üstüne almakla yükünü hafiflettiğini bilmelidir. Nihayet yergici yaptığı haksızlık yüzünden Allah’ın gazabına uğrayacağından ayrıca yerilen kişinin onu cezalandırmaya kalkışması doğru değildir. Bu konuda faziletin en üst derecesi, yerilenin kendisini yeren kimsenin bu ahlâkını düzeltmesi, ona merhamet etmesi ve onu bağışlaması için Allah’a dua etmesidir. Kulluğun özüne varanlar övülmekten huzursuz olur; kusurlarını düzeltip iyiliklerini çoğaltmaya vesile olacağı için yerilmekten memnuniyet duyar (III, 290-292).
Ahlâk literatüründe kötülükleri ve erdemsizlikleri yermek amacıyla yazılan eserlerden bazıları şunlardır: İbn Ebü’d-Dünyâ, Ẕemmü’l-keẕib ve ehlih (nşr. M. G. Nasûh Uzkūl, Beyrut 1993); Ẕemmü’l-ġıybe ve’n-nemîme (nşr. Necm Abdurrahman Halef, Kahire, ts. [Dârü’l-İ‘tisâm]); Kitâbü Ẕemmi’d-dünyâ (nşr. Ella Appelrot Almagor, Jerusalem 1984); Ebû Bekir el-Âcurrî, Ẕemmü’l-livât (nşr. Mecdî es-Seyyid İbrâhim, Kahire 1990); Muvaffakuddin İbn Kudâme, Ẕemmü’l-müvesvisîn (nşr. Hasan b. Emîn Âlü Mendûve, Kahire 1407); Ebû Hayyân et-Tevhîdî, Ẕemmü’l-vezîreyn / Aḫlâḳu’l-vezîreyn (nşr. Muhammed b. Tâvît et-Tancî, Dımaşk 1965); Ebü’l-Kāsım İbn Asâkir, Ẕemmü men lâ yaʿmelü bi-ʿilmih (nşr. Ahmed Bezre, Dımaşk 1990); Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Ẕemmü’l-hevâʾ (nşr. Ahmed Abdüsselâm Atâ, Beyrut 1987); İbn Kayyim el-Cevziyye, Ẕemmü’l-ḥased ve ehlih (nşr. A. H. Ali Abdülhamîd, Allan 1986); Hâce Abdullah el-Herevî, Ẕemmü’l-kelâm ve ehlih (nşr. Ebû Câbir Abdullah b. Muhammed el-Ensârî, Medine 1419/1998); Ca‘fer b. Muhammed el-Firyâbî, Ṣıfatü’n-nifâḳ ve ẕemmü’l-münâfıḳīn (nşr. Muhammed Abdülkādir Atâ, Beyrut 1985). Bazı ahlâk kitaplarında kötülüklerin tanıtımı ve eleştirisinin yapıldığı bölümlerin başlığında zem kavramının sıkça kullanıldığı görülür. İslâm ahlâk kültürünün buna ilişkin en değerli ve kapsamlı eseri olan İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’de müellifin “Rubʿu’l-mühlikât” adını verdiği, on bölümden oluşan III. cildin son altı bölümü “Öfke, Kin ve Hasedin Zemmi”, “Dünyanın Zemmi”, “Cimrilik ve Mal Sevgisinin Zemmi”, “Mevki Sevgisi ve Riyanın Zemmi”, “Kibir ve Ucbün Zemmi”, “Gururun Zemmi” başlıklarını taşır.
ZÂRİYÂT SÛRESİ سورة الذاريات Kur’ân-ı Kerîm’in elli birinci sûresi. Zâriyât sûresinin ilk âyetleri
Müellif: BEKİR TOPALOĞLU Adını “savuran rüzgârlar” anlamındaki ilk kelimesinden alır; “Ve’z-zâriyât” diye de anılır (Buhârî, “Tefsîr”, 51). Nübüvvetin Mekke döneminin ortalarında nâzil olmuştur. Altmış âyet olup fâsılaları ا، ع، ف، ق، ك، م، ن harfleridir. Zâriyât sûresi İslâm akaidinin üç temel esasını teşkil eden Allah’ın birliği, âhiret hayatı ve risâlet konularını içerir. Bu muhtevayı iki bölüm halinde özetlemek mümkündür. Birinci bölüm âhiretin vukuu hakkındadır ve toz haline getirip aşılayan, bir yerden başka bir yere savuran rüzgâra, yoğunlaşıp yağmur yükünü taşıyan bulutlara, denizde süzülüp giden gemilere, tabiatın işleyişini (yahut Allah’ın nimetlerini) düzenleyenlere yeminle başlar; yeminin konusu da ceza ve mükâfat gününün mutlaka vuku bulacağı gerçeğidir. Sûrenin ilk dört âyetini teşkil eden “zâriyât, hâmilât, câriyât, mukassimât” kelimeleri âlimlerin çoğu tarafından rüzgârlar, bulutlar, gemiler, melekler (yahut nimetler) diye yorumlanmışsa da (Taberî, XXVI, 239-242; Mâtürîdî, XIV, 125-126) “zâriyât”tan sonra gelen kelimeleri “rüzgârın tesirleri” mânasında veya pozitif ilim alanına giren başka etkenlerle de açıklamak mümkündür (Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, XXVII, 5-7; Elmalılı, VI, 4527). İmam Mâtürîdî, burada üzerine yemin edilen nesne ve olayların bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın birliğini, kudret ve azametini kanıtlarken diğer taraftan tabiata hâkim olan düzenin insan türünün dünyada üreyip yaşamasını sağlamaya işaret ettiğine dikkat çekmiş ve söz konusu hususların ifadeyi pekiştiren yeminin vasıtaları kabul edilebileceğini öne sürmüştür. Bu tür âyetlerde yeminin tabiata ait nesne ve olaylara değil onları yaratana yönelik olduğunu söylemek de mümkündür (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, XIV, 126-129). Daha sonra inkârcılara hitap edilerek vahiy ürünü olan Kur’an’ın haber verdiği âhiret ve Hz. Muhammed’in nübüvveti konusunda tutarsızlık içinde bulundukları belirtilir. İnkârcıların alay etmek amacıyla ceza gününün ne zaman vuku bulacağına dair sorularına “ateşe atılacakları gün” diye cevap verilir. Öte yandan Allah’a karşı gelmekten sakınanların cennetlerde ve pınar başlarında bulunacakları bildirilir, ardından da sakınanların dünyadaki nitelikleri şöyle sıralanır: Daima iyi ve faydalı işler yapanlar, teheccüd namazı kılanlar, tövbe edenler, mallarında hem dilenen hem de durumunu açığa vuramayan yoksulların haklarının olduğunu kabul edenler. Daha sonra zihnini ve gönlünü ilâhî gerçeklere açanlar için hem tabiatta hem de insanın kendi varlığında gerçeğe ulaştıracak işaretlerin bulunduğu belirtilir. Yine yeminle pekiştirilen bir ifade ile Kur’an’ın, nübüvvet ve âhiret gibi bütün iman konularının -tıpkı insanın konuşma yeteneğinin varlığı gibi- gerçek olduğu bildirilir. Ardından önceki peygamberlerin muhataplarından inkâr yoluna sapanların feci âkıbetlerine değinilir: Lût kavmini helâk etmek için gönderilen meleklerin onları çamurdan taşlarla, Mûsâ ile mücadele eden Firavun ve taraftarlarının denizde boğulmakla, Hûd’un kavmi Âd’ın kasıp kavuran rüzgârla, Sâlih’in kavmi Semûd’un yıldırımla ve Nûh kavminin suda boğulmakla helâk edilişi anlatılır (âyet 1-46).
Sûrenin ikinci bölümünde gökyüzünün ilâhî kudretle inşa edildiği, yeryüzünün insan hayatına elverişli biçimde döşenip düzenlendiği, öğüt ve ibret almak için her şeyin çift (karşıt) yaratıldığı ifade edilir; kendisinden başka hiçbir tanrının bulunmadığı tek Allah’a sığınmanın gerekliliği ve Hz. Muhammed’in O’nun tarafından gönderildiği belirtilir. Daha önce de ilâhî emirleri tebliğ eden resullere inkârcıların aynı şekilde karşı çıktıkları, onlara büyücü veya mecnun dedikleri beyan edildikten sonra şöyle buyurulur: “Ey resul! İnkârcıların sana karşı direnip iman etmemesine önem verme, zira bu konuda kınanacak değilsin. Sen öğütlerine devam et, zira öğüt gönlü ilâhî gerçeklere açık olanlara fayda verir” (âyet 54-55).
Zâriyât sûresinin son âyetlerinde Cenâb-ı Hak bütün cinleri ve insanları yalnız kendisine ibadet etmeleri için yarattığını, onlardan rızık talep etmediğini, bütün canlıların ihtiyaçlarını kendisinin karşıladığını bildirir. Müfessirler, 56. âyette geçen ibadet (kulluk) kavramını kulların Allah’ı tanıyıp bilmesi ve O’na şer‘î mânada ibadet etmesi biçiminde yorumlamışlardır. Allah’ın cinlerden ve insanlardan rızık talep etmediği yolundaki beyanı da kendisi için değil kulları için rızık talep etmediği şeklinde anlaşılmıştır (Mâtürîdî, XIV, 156-159; Elmalılı, VI, 4546). Sûrenin sonunda küfür, inkâr ve zulüm yolunu tercih edenlerin daha öncekiler gibi dünyada da âhirette de gerekli karşılığı bulacakları bildirilir (âyet 57-60).
Zâriyât, Resûlullah’ın diğer peygamberlerden üstün olmasına vesile teşkil eden “mufassal” sûreler grubu içinde yer alır. Ayrıca Zâriyât, Resûl-i Ekrem’in gece namazlarında aralarında benzerlik bulunan Rahmân-Necm, Müzzemmil-Müddessir gibi sûrelerden ikisini bir rek‘atta okuduğu (Tûr ile birlikte) sûrelerden biridir (Buhârî, “Eẕân”, 106; Tirmizî, “Cumʿa”, 69; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 306-308, 318). Bazı tefsir kitaplarında yer alan, “Cenâb-ı Hak, Zâriyât sûresini okuyan kimseye dünyada esen her bir rüzgârın on misli sevap verir” meâlindeki hadis (Zemahşerî, V, 622; Beyzâvî, IV, 194) mevzû kabul edilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 722). Muhammed Osman Ebû Semüre Sûretü’ẕ-Ẕâriyât: Tefsîruhâ ve iʿrâbühâ (Mansûre 1987) ve Abdülkādir Hüseyin Aḍvâʾ belâġıyye ʿalâ cüzʾi’ẕ-Ẕâriyât (Kahire 1991) adıyla birer eser kaleme almışlardır.
ZÂHİR الظاهر Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri. İlişkili Maddeler ESMÂ-i HÜSNÂ Allah’ın isimleri için kullanılan bir tabir. BÂTIN Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
Müellif: BEKİR TOPALOĞLU Sözlükte “ortaya çıkmak, belirgin olmak; üstün olmak, galip gelmek; yardım etmek” anlamlarındaki zuhûr kökünden türeyen zâhir, terim olarak “varlığını ve birliğini belgeleyen birçok delilin bulunması açısından belirgin olan” mânasında kullanılır (Kāmus Tercümesi, II, 512; Zeccâcî, s. 137). Zâhir ismi bir âyette (el-Hadîd 57/3) “zâtı ve mahiyeti bakımından gizli olan” anlamındaki “bâtın” ismiyle birlikte geçer, “muttali kılmak; galip getirmek” mânalarına gelen “izhâr” kavramı da Allah’a nisbet edilir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ẓhr” md.). Zâhir Tirmizî ile İbn Mâce’nin esmâ-i hüsnâ listelerinde yer almış (“Daʿavât”, 82; “Duʿâʾ”, 10), izhar kavramı çeşitli hadis rivayetlerinde de zât-ı ilâhiyyeye izâfe edilmiştir (Wensinck, el-Muʿcem, “ẓhr” md.).
Ebû İshak ez-Zeccâc, zâhirin terim anlamı çerçevesinde bir yorum yaptıktan sonra kelimenin “üstün ve yüce olmak” şeklindeki kök anlamından hareketle bu isme “her şeyin fevkinde olan” anlamını vermiş ve uzunca bir dua/niyaz hadisinde yer alan, “... Sen zâhirsin, fevkinde hiçbir şey yoktur, sen bâtınsın, dûnunda hiçbir şey yoktur” meâlindeki ifadeyi (Müsned, II, 381, 404; Müslim, “Ẕikir”, 61) delil göstermiştir (Tefsîrü esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ, s. 60-61). Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Hadîd sûresinin baş tarafında yer alan âyette (57/3) iki çift isimden her birinin yanındakini nefyettiğini ve bunun çelişki ifade ettiğini ileri sürer, çünkü bir şey açık ve belirginse gizli olmaz, gizli ise açık olmaz. Ardından kendisi bunu şöyle yorumlar: Burada çelişki gibi görünen şey yaratılmışlar dünyasına özgüdür. Cenâb-ı Hakk’ın evvel-âhir, zâhir-bâtın oluşu “kendinden” (bizâtihi) olma özelliği taşıdığından çelişki söz konusu değildir. Aslında bu, Allah’ın zâtında, isim ve sıfatlarında hiçbir şeye benzemediğine, dolayısıyla O’nun birliğine işaret eder. Mâtürîdî zâhir ismine “hiç kimsenin yenilgiye uğratamayacağı galip ve hâkim, aklî ve naklî delillerle varlığı ve birliği apaçık” mânası verir (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, XIV, 333-334). Ebû Abdullah el-Halîmî zâhir ismini Allah’ın varlığını kanıtlayan fiilî isimlerden sayarken Mecdüddin İbnü’l-Esîr, garîbü’l-hadîse dair zengin muhtevalı eserinde zâhiri “her şeyin fevkinde bulunan” şeklinde açıklamış, ayrıca bu ismin “fiilleri ve sıfatlarının tecellilerinden yansıyanlara bakılarak aklî istidlâl yöntemleriyle tanınan varlık” diye yorumlandığını da kaydetmiştir (en-Nihâye, “ẓhr” md.). Kuşeyrî zâhirin, içinde yer aldığı dört ismin Allah’ın fiilî sıfatlarına işaret ettiğini söylemiş ve bu çerçevede zâhir ile bâtının şöyle açıklanabileceğini belirtmiştir: Cenâb-ı Hak nimetleriyle zâhir, rahmetiyle bâtındır; sıkıntılardan kurtarmasıyla zâhir, inâyetiyle bâtındır; onur ve şeref lutfetmesiyle zâhir, doğru yolu göstermesiyle bâtındır (et-Taḥbîr, s. 83).
Gazzâlî, Allah Teâlâ’nın, duyuların idraki veya duyulara dayanan hayal gücüyle bilinmesi açısından bâtın, aklın istidlâli yöntemiyle tanınması bakımından zâhir olduğunu belirtmiş, ardından akıl yoluyla bilinmesi açık seçik olsaydı O’nu inkâr edenlerin bulunmaması gerektiği yolundaki karşı fikri hatırlatmış ve buna şöyle cevap vermiştir: Cenâb-ı Hakk’ın varlığının bazılarına gizli kalması O’nun çok belirgin (şiddet-i zuhûr) oluşundandır. Şöyle ki, yazının bir yazıcıya ihtiyaç duyması gibi tabiattaki her nesne ve olayın olağan üstü bir düzene sahip olması da onun bir yaratıcı ve düzenleyicisinin bulunduğunu kanıtlar. Bununla birlikte, bu düzen hiç aksamadığı ve her olan bitene egemen olduğu için aklî melekelerini ve psikolojik güçlerini yeterince kullanamayan insanlar düzenin kendi kendine sürekli çalıştığı yanılgısına düşerler (el-Maḳṣadü’l-esnâ, s. 147-150).
Fahreddin er-Râzî de evvel-âhir, zâhir-bâtın isimlerini birbiriyle bağlantılı biçimde çeşitli yönlerden açıklamaya çalışmıştır. Zâhir ismi, yer aldığı âyette geçen evvel-âhir gibi alternatifi olan bâtın ismiyle kullanıldığı takdirde muhteva açısından tamamlayıcı bir denge meydana gelmektedir. Zâhir Cenâb-ı Hakk’ın zâtî, fakat tecellileri açısından fiilî isim ve sıfatları içinde mütalaa edilir (bk. BÂTIN). Ayrıca zâhir alî, azîz, cebbâr, kādir, mecîd, metîn ve müteâlî isimleriyle anlam yakınlığı içinde bulunur.
BİBLİYOGRAFYA Kāmus Tercümesi, II, 512.
Müsned, II, 381, 404.
Zeccâc, Tefsîru esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ (Ahmed Yûsuf ed-Dekkāk), Beyrut 1399/1979, s. 60-61.
Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân (nşr. Masum Vanlıoğlu), İstanbul 2009, XIV, 333-334.
YÛŞA‘ يوشع Hz. Mûsâ’dan sonra peygamberlik yapan Benî İsrâil peygamberi. Beykoz Anadolukavağı Yuşa tepesinde Yûşa‘ın kabri olduğu kabul edilen mezarHz. Yûşa‘ın kabri olduğu kabul edilen mezarın kitâbesi
Müellif: ÖMER FARUK HARMAN Yûşa‘ (Yeşu) kelimesinin İbrânîce aslı, “Tanrı kurtuluştur” veya “Tanrı kurtarır” anlamına gelen Yehoşua’dır (Yeoşua). Tevrat’a göre aslı Hoşea olan bu isim (Sayılar, 13/8; Tesniye, 32/44) Mûsâ tarafından Yehoşua olarak değiştirilmiş (Sayılar, 13/16), zamanla Yeşua biçiminde kısaltılmış (Catholicisme, VI, 1034), Arapça’ya da Yûşa‘ diye geçmiştir (Cevâlîkī, s. 644). Yeşu, İsrâiloğulları’nın on iki kabilesinden biri olan ve Yûsuf’un oğlu Efraim’in adını taşıyan kabilenin lideri (Sayılar, 13/8) Elişama’nın oğlu Nûn’un oğludur (I. Tarihler, 7/26-27). Önceleri Mûsâ’nın yardımcılığını yapmış, ondan sonra da İsrâiloğulları’nın başına geçmiştir. Tevrat ondan “Mûsâ’nın hizmetçisi, genç adam” diye bahseder (Çıkış, 33/11).
Yeşu ilk defa, Mûsâ önderliğinde İsrâiloğulları’nın Mısır’dan çıkışını takiben Sin çölündeki Refidim’e gelmeleri sırasında tarih sahnesine çıkar. Refidim’de İsrâiloğulları ile savaşan Amalek’e (Amâlika) karşı Mûsâ, Yeşu’yu görevlendirmiş ve Yeşu Amalek’i yenmiştir (Çıkış, 17/8-14). Tevrat’ta daha sonra Yeşu sık sık Mûsâ ile beraber zikredilir. İsrâiloğulları altından buzağı yaparak ona taptıkları sırada Yeşu, Mûsâ ile birlikte Sînâ dağındadır ve dağdan beraber dönerler (Çıkış, 24/13; 32/17). Yeşu toplanma çadırının (Ohel, Mişkan) güvenliğinden sorumludur; Mûsâ ile birlikte çadıra girer, Mûsâ çadırdan ayrılsa da o çadırı terketmez (Çıkış, 33/11). Arz-ı mev‘ûda keşif için gönderilen ve her kabileden birer kişi seçilerek oluşturulan topluluk arasında Efraim kabilesini temsilen kırk yaşındaki Yeşu da vardır. Yeşu, Yahuda soyunun (sıbt) temsilcisi Yefunne oğlu Kaleb ile birlikte bu topraklara girmeleri için İsrâiloğulları’nı ikna etmeye çalışır (Sayılar, 14/6-9; Yeşu, 14/7). Ancak arz-ı mev‘ûda girmesine dair ilâhî emre karşı çıkan kavmi tarafından taşlanır; daha sonra da vebaya yakalanır, bu hastalıktan ilâhî inâyetle kurtulur, imanı ve bağlılığı sayesinde arz-ı mev‘ûda girmekle mükâfatlandırılır. İsrâiloğulları’ndan Nûn oğlu Yeşu ve Yefunne oğlu Kaleb dışındakilerle yirmi yaşında ve daha yukarı yaşlarda bulunanlar oraya giremez (Sayılar, 14/10, 30, 38).
Kırk yıllık çöl hayatının ardından Mûsâ, Tanrı’nın emriyle kâhin Eleezar’ın ve kavmin önünde Yeşu’yu kendisinden sonra İsrâiloğulları’nın lideri olarak belirler, onu arz-ı mev‘ûdu ele geçirmek ve bu toprakları İsrâiloğulları arasında taksim etmekle görevlendirir (Sayılar, 27/18-23; 34/17; Tesniye, 1/38; 31/7). Mûsâ vefatından önce Tanrı’nın emriyle Yeşu ile birlikte toplanma çadırına girer ve Tanrı, Yeşu’ya kuvvetli ve cesur olmasını, zira İsrâiloğulları’nı vaad edilen diyara onun götüreceğini bildirir (Tesniye, 31/14, 23). Mûsâ’nın ölümünü takiben Yeşu arz-ı mev‘ûda girmek üzere hazırlık yapar ve oraya girer. Yeşu’nun askerî seferleri Ken‘anlılar’ın gücünü kırar. Amoriler’e karşı yapılan savaşın her türlü eylemin yasaklandığı cumartesi günü başlamadan bitmesi için Yeşu’nun duasıyla güneş düşman yenilinceye kadar batmaz (Yeşu, 10/12-13). Arz-ı mev‘ûda girildikten sonra Yeşu burayı kâhinin ve bir heyetin yardımıyla kabileler arasında pay eder, sığınma şehirleri kurar, Levililer’e yerler tahsis eder ve ahid sandığını Şilo’ya yerleştirir. Efraim dağındaki Timnatserah’ı kendisine ayırır (Yeşu, 19/50). Tanrı, Yeşu’ya görevinin başlangıcında, “Kulum Mûsâ’nın sana emrettiği şeriatın tamamını yerine getirmeye dikkat et. Gittiğin her yerde başarılı olmak istiyorsan bu şeriattan ayrılma, sağa sola sapma. Şeriat kitabında yazılanları dilinden düşürme ve tamamını yerine getirmek için gece gündüz onu düşün” demiş (Yeşu, 1/7-8), Yeşu da kavme Tanrı’ya kulluk etmelerini vasiyet ettikten sonra 110 yaşında ölmüş ve Efraim dağında Timnatserah’ta defnedilmiştir (Yeşu, 24/1-30).
Sâmirî geleneğinde Yeşu’nun kabrinin Şekem’in 9 mil güneybatısındaki Kefr-Haris’te bulunduğu ileri sürülürken yorumcuların çoğunluğuna göre Şekem’in 17 mil güneybatısındaki Khirbet-Tibneh’te yer almaktadır (Goldziher, II, 71-75; IDB, IV, 650).
Yeşu, yahudi kutsal kitabında hem askerî bir lider hem de peygamber olarak takdim edilir. Onun en önemli özelliği arz-ı mev‘ûdu fethedip İsrâiloğulları arasında paylaştırmasıdır, bununla birlikte o bilgelik ruhuyla doludur (Sayılar, 27/18-20; Tesniye, 34/9). Mûsâ gibi Yeşu da Rabb’in kulu diye nitelendirilmiş (Yeşu, 24/29), Rab, Mûsâ’ya hitap ettiği gibi ona da hitap etmiştir (Yeşu, 20/1). Yeşu’nun Ebal dağında bir sunak yaparak Tevrat’ı yetmiş dilde taşlar üzerine yazması (Ginzberg, V, 9-11) ve şeriatı İsrâiloğulları’na tebliğ etmesi (Yeşu, 8/30-35) peygamberliğin Mûsâ’dan sonra kendisine geçtiğini göstermektedir. Kutsal kitap dışı yahudi dinî literatürüne göre de Yeşu, Mûsâ’nın yardımcısıdır; sadakatle hizmetinden dolayı Tanrı Mûsâ’dan sonra kendisine peygamberlik vererek onu mükâfatlandırmış ve ondan desteğini çekmemiştir. Mûsâ vefat edince Tanrı halka acısını unutturmak için Yeşu’ya hemen savaşmayı emretmiştir. Bununla birlikte Yeşu sadece bir kahraman değildir. Tanrı savaşla ilgili tâlimatını bildirmek istediğinde onu elinde Tesniye kitabını tutarken görmüş, ona güçlü ve cesur olmasını, şeriat kitabını ağzından hiç düşürmemesini söylemiştir. Mûsâ, İsrâiloğulları’nı denizden geçirdiği gibi Yeşu da kavmini Şeria nehrinden geçirmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Yûşa‘ adı geçmemekle birlikte iki yerde ona işarette bulunulduğu kabul edilmektedir. Mûsâ, İsrâiloğulları’nın kendilerine Tanrı tarafından vaad edilen topraklara girmeleri gerektiği emrini alınca on iki kabileden seçtiği birer kişiyi keşif kolu olarak önden göndermiş, on iki kişiden sadece ikisi ilâhî emrin yerine getirilmesini istemiş, diğerleri ise o topraklarda zorbaların yaşadığını ileri sürüp oraya giremeyeceklerini söylemiş ve Tanrı emrine karşı çıkmıştır (el-Mâide 5/12, 22-24). Tevrat’ta bu iki kişinin Yeşu ile Kaleb olduğu belirtilir (Sayılar, 13/6, 8; 14/6-9) ve İslâmî kaynaklarda da bu şekilde yer alır (Sa‘lebî, s. 150-151). Diğer taraftan Mûsâ ve Hızır kıssasında kendisinden Mûsâ’nın genç yardımcısı (fetâ) diye bahsedilen kişinin de (el-Kehf 18/60, 62-63) Yûşa‘ b. Nûn olduğu ifade edilir (a.g.e., s. 136).
XVI. yüzyılda Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin (ö. 978/1570) keşfettiği rivayet edilen Yûşa‘ın kabrinin İstanbul Beykoz’da bugün Yuşa tepesi diye bilinen yerde bulunduğu inancı yaygın olup burası günümüzde de önemli bir ziyaretgâhtır. Ancak buradaki kabrin Tevrat’ta zikri geçen Yeşu’ya aidiyeti mümkün değildir. Zira Ahd-i Atîk’e göre Yeşu Filistin’de vefat etmiş ve Timnatserah’a defnedilmiştir. Esasen Yûşa‘ın beşi Filistin’de olmak üzere İstanbul’dan Kuzey Afrika’ya kadar çeşitli yerlerde mezarının bulunduğu iddia edilmektedir (Hasluck, I, 256). Suriye’de Maarretünnu‘mân’da onun adını taşıyan bir mescid ve türbe yer almaktadır. Beykoz’daki tepeye Yuşa adının Yûşa‘ peygamberin kabrinden dolayı verildiği inancı da gerçeği yansıtmamaktadır. Ahd-i Atîk’te adı geçen Yûşa‘ın Beykoz’la alâkası Mûsâ ile Hızır’ın İstanbul’da bir araya geldiği inancından kaynaklanmış olabilir ki bu da doğru değildir. Kur’an’da Mûsâ ile Hızır’ın iki denizin birleştiği yerde (mecmau’l-bahreyn) buluştuğu bildirilmekte ve müfessirler bu yeri Akdeniz’le Atlas Okyanusu’nun birleştiği Cebelitârık Boğazı, Nil’in Akdeniz’e döküldüğü yer, Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na açıldığı Aden Boğazı, Ürdün ırmağının Taberiye gölüne döküldüğü yer, Nil’in iki kolunun birleştiği yer ve İstanbul Boğazı gibi çeşitli coğrafî bölgelerle ilişkilendirmektedir
. Coğrafî bakımdan Mûsâ ile Hızır’ın bir araya geldiği yer Sînâ yarımadasının Akabe ve Süveyş körfezlerinin birleştiği alt ucu olmalıdır. Hz. Mûsâ, Sînâ yarımadasının alt ucuna yakın Sînâ dağında ilâhî vahyi aldıktan sonra Kehf sûresinde anlatılan (18/60-82) Hızır’la buluşma gerçekleşmiştir.
195 m. rakımlı Boğaz’a hâkim Yuşa tepesi tarihin eski devirlerinden beri çeşitli inançlarda kutsal kabul edilmiş ve burada tapınaklar yapılmıştır. İlk çağlarda tepede bir Zeus mâbedinin bulunduğu bilinmektedir. Bu mâbed Iustinianos tarafından VI. yüzyılda Hagios Michael adına kiliseye çevrilmiştir. Yuşa tepesinin kutsallığı inancı İslâmî dönemde bir yatır-mezar ve bir tekke inşası ile devam etmiştir. Günümüzde Yûşa‘ peygamberin kabri diye ziyaret edilen büyük mezar İlkçağ’da Herakles’in mezarı yahut yatağı olarak biliniyordu (Eyice, s. 78). Yuşa tepesindeki mezardan ilk bahseden kişi Evliya Çelebi’dir. Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde Yuşa tepesini ve Yûşa‘ nebîyi ziyaret ettiğinden söz ederek bu tepede Yûşa‘ın mezarının, bir tekkenin ve “fukara”sının bulunduğunu yazar (I, 198). Antoine Galland, 1673 yılı gezi anılarında İstanbul’daki Yuşa tepesine çıktığını, burada karşılaştığı bir Türk’ün kendisine Yûşa‘ peygambere ait tekke veya manastır kabul edilen mekânın muhafazasıyla görevli olduğunu söylediğini nakleder (İstanbul’a Ait Günlük Anılar, II, 89). Ayvansarâyî, Yuşa tepesindeki mezarın Yûşa‘ peygambere aidiyeti inancı yaygın olmakla birlikte Hz. Mûsâ’nın yardımcısı olan Yeşu’nun Beykoz’a gelmediğini, gerçek mezarının Nablus veya Halep yakınlarında bulunduğunu, Yuşa tepesindeki kabrin ise evliyadan veya havârilerden birine ait olabileceğini kaydeder (Hadîkatü’l-cevâmi‘, II, 147). Hammer de Avrupalı seyyahların bu dağa Dev dağı, Türkler’in ise Yoris veya Yoros dağı adını verdiklerini, buradaki mezara vaktiyle Herkül yatağı denildiğini, mezarın beş ayak genişliğinde ve yirmi ayak uzunluğunda olduğunu yazar (Constantinopolis und der Bosporos, II, 288-289). Yûşa‘ peygambere nisbet edilen mezar çok eski inançlarda yer alan, dağların zirvesinde devlerin yaşadığına dair inançla yeni bir inancın kaynaştırılmasından oluşturulmuş bir tür makam-kabirden başka bir şey olmasa gerektir.
Öte yandan Türkler’in bu tepeye verdikleri Yuşa adının nereden geldiği de kesinlikle bilinmemektedir. Bir yoruma göre Yuşa adı bir şahıs ismi değildir. Kelime, eski attarlıkta koyunlara vurulan damgayı boyamakta kullanılan aşı boyası “yuğşa”dan gelmektedir. Boyanın elde edildiği toprak Boğaz’ın bu bölgesinde çok görüldüğünden ve koyunlar burada “yuğşalandığından” adı geçen yere Yuğşa tepesi denilmiş, bu isim zamanla Yuşa’ya dönmüştür (Eyice, s. 77-79). Yuşa tepesinde yer alan mescid ve tekke, Yirmisekizçelebizâde Sadrazam Mehmed Said Paşa tarafından 1169’da (1755-56) yaptırılmış, kabrin etrafına kâgir duvar çekilerek burada bir türbedarla kandilleri yakan bir hizmetçi görevlendirilmiş, tekke çevresinde odalar inşa edilip bir postnişin tayin edilmiştir. Daha sonra yanan mescid ve tekke Sultan Abdülaziz döneminde 1863-1864’te aslına uygun biçimde yenilenmiş, bu külliye yakın tarihte de önemli bir tâdilât geçirmiştir (DBİst.A, VII, 538).
YÛSUF SÛRESİ سورة يوسف Kur’ân-ı Kerîm’in on ikinci sûresi. Yûsuf sûresinin ilk âyetleri
Müellif: BEKİR TOPALOĞLU Nübüvvetin 8-10. yılları arasında nâzil olmuştur. İlk üç âyetiyle 7. âyetinin Medine’de nâzil olduğu yolundaki rivayet isabetli görülmemiştir. Nüzûl sebebi, sahâbîlerin Hz. Peygamber’den kıssa niteliğinde âyetler okumasını talep etmeleridir. Sûrenin geliş hikmetini Resûl-i Ekrem’i teselli etme şeklinde açıklayanlar da vardır. Zira burada kardeşlerinin Yûsuf’a eziyet ettiği anlatılmaktadır; dolayısıyla Resûlullah’a da kendi kavminin eziyet ettiğine, fakat sonunda Yûsuf’un üstün gelmesi gibi Resûlullah’ın da inanmayanlara karşı zafer kazanacağına işaret vardır (Taberî, XII, 195-196, 201, 221; Âlûsî, XII, 500-501). Yûsuf sûresi 111 âyet olup fâsılaları ”ر، ل، م، ن“ harfleridir. Son âyetinde de belirtildiği üzere sûre kıssadan hisse alma hedefine yöneliktir. Yûsuf sûresinin başında muhtevasının apaçık Kur’an’ın âyetlerinden olduğu vurgulanır ve ilk muhataplarınca anlaşılabilmesi için Arap diliyle indirildiği bildirilir. 3. âyette Hz. Peygamber’e hitap edilerek kendisine daha önce bilmediği “ahsen-i kasas”ın anlatılacağı ifade edilir. Müfessirler bu terkibe “geçmiş zamanlarda vuku bulmuş en güzel olaylar bütünü” veya “geçmişte cereyan etmiş bir olayın en güzel şekilde anlatılması” mânasını vermiş, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ahsen-i kasası “en doğru kıssa” diye yorumlamıştır (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, VII, 269). Şehâbeddin el-Âlûsî, Yûsuf kıssasının en güzel oluşunu şöyle açıklar: Kıssa haset edenle edilen, efendi ile köle, şahitle hakkında şehâdet edilen, âşıkla mâşuk, hapiste kalanla serbest bırakılan, bollukla kıtlık, günahla bağışlanma, ayrılıkla vuslat, hastalıkla sıhhat, zilletle izzet gibi zıtlıklar içermekte ve hasedin mahrumiyet doğurduğu, sabrın kurtuluşun anahtarı olduğu, aklın duygulara galip gelmesinin hayatın düzenini sağladığı bildirilmektedir (Rûḥu’l-meʿânî, XII, 507; ayrıca bk. AHSENÜ’l-KASAS).
Yûsuf rüyasında on bir yıldızla güneşin ve ayın kendisine secde ettiğini görür ve bunu babası Ya‘kūb’a anlatır. Ya‘kūb ona, şeytanın tahrikiyle kendisine kötülük yapabileceklerini belirttiği kardeşlerine bu rüyayı söylememesini tembih eder; Cenâb-ı Hakk’ın kendisini seçkin bir konuma getirip rüyaları tabir etme bilgisini öğreteceğini, daha önce ataları İbrâhim ve İshak’a lutfettiği nimetleri ona ve Ya‘kūb soyuna da lutfedeceğini müjdeler. Öte yandan Yûsuf’un üvey kardeşleri, babalarının Yûsuf’a aşırı düşkünlüğünden duydukları rahatsızlığı dile getirerek onu öldürmeyi veya uzak bir yere götürüp bırakmayı müzakere ederken içlerinden birinin teklifiyle Yûsuf’u bir kuyuya atmaya karar verirler. Daha sonra babalarının yanına gelerek kırda beraber gezinip eğlenmeleri için Yûsuf’u kendileriyle göndermesini isterler. Ya‘kūb, oyuna daldıkları bir sırada Yûsuf’u bir kurdun kapmasından endişe ettiğini söylerse de onlar böyle bir şeyin asla mümkün olamayacağını ifade ederek Yûsuf’u alıp götürürler ve kararlaştırdıkları gibi bir kuyuya atarlar. Akşam ağlayarak babalarının yanına dönerler; Yûsuf’u kurdun yediğini ileri sürüp kanla boyadıkları gömleğini ona gösterirler. Ya‘kūb, oğullarının sözlerine inanmadığı gibi kanlanmış gömlekte herhangi bir yırtık da göremez (Taberî, XII, 213-214) ve sabırla, tevekkülle Allah’a sığındığını belirtir. Diğer taraftan Yûsuf’un atıldığı kuyunun civarından geçen bir kervanın mola vermesi esnasında su bulmaya giden su taşıyıcısı kovasını kuyuya salınca kovaya tutunan Yûsuf’u yukarı çeker. Taberî’nin rivayetine göre o yörede bekleyen kardeşleri Yûsuf’u kervan mensuplarına az bir bedelle köle olarak satarlar (a.g.e., XII, 221-223, 227).
Kervan mensupları Yûsuf’u Mısır’a götürüp üst konumdaki saray mensuplarından birine (aziz) (bk. Safedî, vr. 214a-b) satarlar. Aziz, hanımına Yûsuf’a iyi bakmasını tembihler ve onu evlât edinebileceklerini söyler. Sûrenin bu âyetinde (âyet 21), Yûsuf’un, kendisine hayat tecrübesi kazandırmak ve gördüğü rüyanın gerçekleşmesine başlangıç teşkil etmek üzere Mısır’a yerleştirildiği beyan edilir (Taberî, XII, 229-230). Yûsuf ergenlik çağına gelince azizin karısı (Züleyha) ondan murat almak ister, zira bir hadiste belirtildiğine göre (Müsned, III, 286; a.e. [Arnaût], XX, 441) Yûsuf çok yakışıklı bir gençti. Daha sonra kadının şiddetli arzusu karşısında -eğer rabbinin kesin uyarısı (burhan) olmasaydı- Yûsuf’un da ona meyledeceği ifade edilir; ancak Allah ihlâslı kullarından olan Yûsuf’u kötü ve çirkin şeylerden kurtardığını belirtir (âyet 24). Taberî burada Yûsuf’a nisbet edilen meyil ve rabbinden gelen burhanla ilgili birçok rivayeti naklettikten sonra bu hususta kesin bir şeyin söylenemeyeceğini vurgular (Câmiʿu’l-beyân, XII, 239-250); Mâtürîdî de benzer bir görüş zikreder (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, VII, 290-293). Ardından, Züleyha’nın bu olanlara kocasının vâkıf olması üzerine Yûsuf’u suçladığı, fakat Züleyha’nın yakınlarından birinin hakemliğiyle onun suçluluğunun ortaya çıktığı belirtilir. Bu sırada şehirdeki bazı kadınların Züleyha gibi soylu bir hanımın kendi kölesinden murat alma sevdasına düşmesini kınayınca Züleyha onları evine yemeğe davet edip Yûsuf’u karşılarına çıkarır. Kadınlar gördükleri güzellik karşısında şaşkına dönerler ve sofraya konan meyvelerin yerine bıçakla ellerini keserler; bu güzellikteki birinin beşer değil üstün bir melek olabileceğini söylerler. Züleyha da kendisinin Yûsuf’tan murat almak istediğini ve onun buna karşı çıktığını itiraf eder. Buna rağmen dedikoduları önleyip olayı unutturabilmek için Yûsuf hapse atılır. Hapiste melikin hizmetkârlarından iki kişi ile karşılaşır, onların gördükleri rüyaları dinler; önce kendilerini tek Allah inancına davet eder, ardından da rüyalarını yorumlar ve rüyalar Yûsuf’un söylediği gibi gerçekleşir. Bir süre sonra melik de bir rüya görür. Kendi tabircilerinin bir türlü yorumlayamadığı ve kâbus diye nitelediği bu rüyayı, Yûsuf’un hapisten çıkan ve cezalandırılmayan arkadaşının kendisini hatırlayıp ondan bahsetmesiyle gönderildiği hapishanede Yûsuf yorumlar. Rüyada yedi bolluk yılından sonra gelecek yedi kıtlık yılı için alınacak tedbirler anlatılır. Bunun üzerine melik Yûsuf’u huzuruna getirmelerini emreder. Ancak Yûsuf kendisine yapılan suçlamanın açıklığa kavuşturulmadan hapisten çıkmayacağını belirtir. Melik daha önce Yûsuf’u gören kadınları çağırıp işin aslını sorar; onlar da Yûsuf’un kötü bir davranışını görmediklerini söylerler. Bu sırada Züleyha da kendisinin Yûsuf’tan kâm almak istediğini, onun bir suçunun olmadığını söyler. Bu haber Yûsuf’a ulaşınca Yûsuf’un şu meşhur cümleyi söylediği bildirilir: “Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum, çünkü nefis rabbimin acıyıp korudukları müstesna alabildiğine kötülüğü emreder. Şüphe yok ki rabbim çok bağışlayan ve çok merhamet edendir” (âyet 53).
Melik Yûsuf’u tanıyıp şahsiyetini takdir ettikten sonra Yûsuf kendisine ülkedeki malî işlerin sorumluluğunu vermesini ister, melik de bunu kabul eder. Melikin rüyasında gördüğü gibi yedi bolluk yılı gelip geçer ve yedi yıl süren kıtlık dönemi başlar. Bu dönemde insanlar Yûsuf’un yanına gelerek erzak talep ederler. Yûsuf’un kardeşleri de aynı amaçla Ken‘an diyarından gelip Yûsuf’un huzuruna çıkarlar. Yûsuf kendilerini tanıdığı halde onlar Yûsuf’u tanıyamazlar. Yûsuf kardeşlerini ağırlar, istedikleri erzağı verir, ikinci gelişlerinde üvey kardeşlerini de (kendi öz kardeşi Bünyâmin) getirmelerini ister, aksi halde kendilerine erzak verilmeyeceğini söyler ve ödedikleri bedeli de yüklerinin içine koydurur. Kardeşleri memleketlerine dönünce durumu babalarına anlatırlar ve erzak bedelinin de iade edildiğini belirtirler. İkinci defa gidecekleri sırada babalarından âdeta zorla izin alıp Bünyâmin’le
birlikte Mısır’a varırlar. Huzura çıktıklarında Yûsuf kendini öz kardeşine tanıtır. Kardeşlerinin erzak yüklerini hazırlatır, bu arada melike ait bir su kabının öz kardeşinin yükünün içine yerleştirilmesini emreder. Ardından hareket etmek üzere olan kafile mensupları hırsızlıkla suçlanır, onlar böyle bir şeyin mümkün olamayacağını, aksi takdirde yükünde su kabı bulunan kişinin ceza olarak köle sayılacağını söylerler. Aslında Mısır kanunlarında böyle bir ceza yoktur ve Yûsuf’un öz kardeşini yanında bırakabilmek için başvurduğu bu taktik Cenâb-ı Hakk’ın böyle murat etmesiyle gerçekleşmiştir. Arama sonunda su kabı Bünyâmin’in yükünde bulununca çaresiz kalan kardeşlerin en büyüğü -daha önce Yûsuf’un öldürülmeyip kuyuya atılmasını teklif eden Rûbîl (Ruben; Taberî, XIII, 46)- diğerlerine Yûsuf’a yapmış oldukları muameleyi hatırlatır ve babasının izni yahut Allah’ın bir hükmü olmadıkça Mısır’dan ayrılmayacağını bildirir. Diğer kardeşler ise gidip durumu babalarına anlatırlar. Ya‘kūb, Bünyâmin’in hırsızlık yapmayacağını bildiğinden oğullarının daha önce yaptıkları gibi bunun da onların bir oyunu olabileceğini düşünür. Kendisinden alınan evlâtlarını Cenâb-ı Hakk’ın geri göndereceği yolundaki ümidini tekrarlar ve sabırla bekleyeceğini söyler. Bu arada derin üzüntüsünden dolayı gözlerine ak düşer. Oğullarına da Mısır’a dönüp Yûsuf ile kardeşini aramalarını ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmemelerini tavsiye eder. Kardeşler Mısır’a varınca tekrar Yûsuf’un huzuruna çıkar ve yiyecek sıkıntısı çektiklerini belirterek ondan yardım isterler. Bu defa Yûsuf, cahilliklerinden dolayı Yûsuf ile öz kardeşine yaptıkları muameleyi hatırlayıp hatırlamadıklarını sorar; nihayet onlar da Yûsuf’u tanırlar. Yûsuf’un kardeşleri Allah’ın onu kendilerinden üstün kıldığını kabul ederler; Yûsuf ise kendilerine herhangi bir sitemde bulunmayacağını ve Allah’tan bağışlanmalarını dileyeceğini bildirir. Kardeşlerinden ülkelerine dönüp anne ve babalarını Mısır’a getirmelerini, gömleğini babalarının yüzüne sürdüklerinde onun gözlerinin tekrar göreceğini söyler. Sonunda bütün aile Mısır’a gelir. Yûsuf annesini ve babasını tahtına oturtur; onlar da Yûsuf’a tâzimde bulunur (a.g.e., XIII, 89-90; Mâtürîdî, VII, 363); böylece Yûsuf’un rüyası gerçekleşmiş olur. Kıssa Yûsuf’un şu duasıyla sona erer: “Rabbim! Gerçekten sen bana nüfuz ve iktidardan büyük bir pay lutfettin, olayların varacağı sonucu önceden keşfetme ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan Allahım! Dünyada da âhirette de beni koruyup destekleyen sensin. Canımı, bütün varlığıyla kendini sana adamış biri olarak al ve beni sâlih kullarının arasına koy!” (âyet 101).
Sûrenin Resûl-i Ekrem’e hitap eden bundan sonraki kısmında Yûsuf kıssasında anlatılanların vahiy ile gelen gayb haberlerinden olduğu, kıssada geçen hadiselerin hiçbirine şahit olmayan kendisinin onları başka bir yolla bilemeyeceği, bu gerçeğe ve onun bütün çabalarına rağmen insanların çoğunun iman etmediği ifade edilir. Esasen göklerde ve yerde gönlünü ilâhî gerçeklere açanlar için birçok işaretin bulunduğu, buna karşılık inananların ekserisinin Allah’a ortak koştuğu ve O’na iman etmediği belirtilir. İmam Mâtürîdî buradaki ortak koşmanın imanda, ibadette veya ilâhî nimetlere şükretmede olabileceğini kaydeder (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, VII, 371). Ardından, son peygamberin ve Kur’an’ın hitap ettiği toplulukların tarihte gelip geçmiş kavimlerin âkıbetinden neden ibret almadıkları sorulur ve kendilerinden nefislerinin arzularına uymamaları istenir. Sûrenin sonunda Hz. Yûsuf ile kardeşlerinin ve önceki peygamberlerle kavimlerinin kıssalarında aklını kullananlar için çeşitli ibretlerin bulunduğu, Kur’an’ın önceki vahiyleri tasdik edip gerekli her şeyi açıklayan, iman eden toplumlar için hidayet ve rahmet kaynağı teşkil ettiği beyan edilir.
Resûl-i Ekrem’den rivayet edilen bir hadiste Yûsuf’un kendisinin, babası Ya‘kūb’un, onun babası İshak’ın ve onun babası İbrâhim’in asil ve kerim insanlar olduğu ifade edildikten sonra şöyle buyurulur: “Yûsuf’un hapiste kaldığı süre kadar ben hapiste kalsaydım oradan çıkma emrini getiren kişiye hemen icâbet ederdim.” Resûlullah bu sözünün ardından şu meâldeki âyeti okur: “Elçi Yûsuf’a gelince o dedi ki, ‘Efendine dön ve ona ellerini kesen kadınların zoru neydi?’ diye sor” (Yûsuf 12/50; Müsned, II, 326; Buhârî, “Tefsîr”, 12/1, 5; Tirmizî, “Tefsîr”, 12/1). Mecdüddin İbnü’l-Esîr, Yûsuf’un asil oluşunu nübüvveti, ilmi, güzelliği, iffeti, iyi ahlâkı, adaleti, dünyevî ve dinî riyâsetin kendisinde toplanmasıyla açıklamıştır (en-Nihâye, “krm” md.). İbn Abbas yoluyla Resûl-i Ekrem’den nakledildiği belirtilen, “Yûsuf hapisten çıkan arkadaşından kendisini efendisinin yanında anmasını isteyip Allah’tan başka birinden medet umduğu için hapiste uzun süre kalmıştır” anlamındaki rivayet (Taberî, XII, 291-293) isnadında zayıf ve güvenilmez râviler bulunduğundan muteber sayılmamıştır (İbn Kesîr, IV, 28; Heysemî, VII, 40). Yûsuf sûresi Resûlullah’a Zebûr yerine verilen ve Hz. Ömer’in sabah namazlarında okuduğu sûrelerden biridir (İbrâhim Ali, s. 256-257). Bazı tefsir kitaplarında yer alan, “İnce duygulu ve yufka yürekli olanlarınıza Yûsuf sûresini öğretin. Cenâb-ı Hak bu sûreyi okuyan, aile fertleriyle hizmetçilerine öğreten kimsenin ölüm ağrılarını hafifletir, ona müslümana haset etmeme gücü verir” meâlindeki hadisin (Zemahşerî, III, 331; Beyzâvî, II, 331) mevzû olduğu kabul edilmiştir (Zemahşerî, neşredenlerin notları, bk. I, 684-685; III, 331; Trablusî, II, 499).
Yûsuf sûresine tefsirlerde özel bir yer verilmiş, hakkında müstakil kitaplar ve makaleler yazılmış, tezler hazırlanmıştır. Sûrenin İbn Ebû Hâtim er-Râzî’nin Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm içindeki tefsiri, Muhammed b. Abdülkerîm el-Bencâbî tarafından yüksek lisans tezi olarak neşre hazırlanmıştır (1404-1405, Câmiatü Ümmi’l-kurâ). Hanefî fakihi ve kelâm âlimi Sadrüşşerîa Risâletü teʾvîli ḳıṣṣati Yûsuf adlı Farsça eserinde (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 1980, vr. 94b-104a) Yûsuf kıssasının edebî ve tasavvufî yorumunu yapmıştır. Muîn el-Miskîn de Aḥsenü’l-ḳaṣaṣ (Tefsîr-i Sûre-i Yûsuf) ismiyle Farsça bir eser kaleme almış, Hüseyin Vâiz-i Kâşifî Câmiʿu’s-sittîn adıyla kaydedilen tasavvufî bir tefsir yazmıştır. Ebû Bekir Tâceddin Ahmed b. Muhammed b. Zeyd et-Tûsî’ye ait Câmiʿu leṭâʾifi’l-besâtîn, Altıparmak Mehmed Efendi tarafından Yûsuf Sûresi Tefsiri adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 94). Şeyh Ya‘kūb b. Şeyh Mustafa el-Celvetî Netîcetü’t-tefâsîr (İstanbul 1318), Giritli Sırrı Paşa Ahsenü’l-kasas Tefsîr-i Sûre-i Yûsuf aleyhisselâm (I-III, İstanbul 1309; bu eser kısaltılarak Tahir Galip Seratlı tarafından sadeleştirilmiştir: Hikâyelerin En Güzeli, Ahsenü’l-Kasas, Güzel İnsan Yusuf Yusuf Sûresi Tefsiri, İstanbul 2005), Seyyid Ferecullah Mûsevî Tefsîr-i Sûre-i Yûsuf (a.s.) ber Naẓm-ı Fârisî (Tahran 1382), Seyyid Murtazâ Hüseynî Nücûmî, Şemîm-i Kenʿânî: Tefsîr ber Sûre-i Yûsuf (a.s.) (Kum 1383 [sûrenin ahlâkî açıdan tefsiri]) ve Ahmed Nevfel Sûretü Yûsuf: Dirâse taḥlîliyye (Amman 1420/1999) adlı eserleri kaleme almış, Refîka Ömer Bekr Sabbâğ el-ʿİbre min ḳıṣṣati Yûsuf ʿaleyhisselâm (1405, Câmiatü Ümmi’l-kurâ) ve Osman Irmak Yusuf Sûresi Işığında İnsan Eğitimi (1994, SÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) ismiyle yüksek lisans tezi hazırlamıştır. Ramazan es-Seyyid “Aḍvâʾ cedîde ʿalâ tefsîri sûreti Yûsuf” adlı makalesinde sûrede geçen elli civarındaki kelimeyi eski Mısır diliyle karşılaştırmış (Dirâsâtü ʿArabiyye ve İslâmiyye, sy. 8 [Kahire 1989], s. 14-57), Abdülhakîm b. İbrâhim el-Matrûdî, “el-Ḳarîne ve’l-ḥîle fî sûreti Yûsuf”unda bu iki kavramı sûredeki konumları ve müfessirlerin yorumları açısından ele almıştır (Mecelletü’d-dirâsâti’l-Ḳurʾâniyye, IX/1 [2007], s. 199-235).
J. Hameen-Anttila, Yûsuf sûresini edebî yönden değerlendirdikten sonra İslâm dünyasında ve Batı’da Hz. Yûsuf ve Yûsuf sûresi hakkında yapılan çalışmaların bir listesini vermiş, Sufia Uddin, Yûsuf sûresinde Yûsuf ve Züleyha ile ilgili anlatımlara nefis terbiyesi açısından Abdülkerîm el-Kuşeyrî’nin yaptığı yorumları konu alan bir makale yazmıştır (bk. bibl.). Hollandalı şarkiyatçı Thomas Erpenius, Sûretü Yûsuf ve tehecci’l-ʿArab/Historia Josephi Patriarchae adı altında Arapça eğitimine yönelik bir eser kaleme almıştır (Leiden 1617).
BİBLİYOGRAFYA Müsned, II, 326; III, 286; a.e. (Arnaût), XX, 441.
Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Eymen Sâlih Şa‘bân), Kahire 1424/2003, s. 208.
Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, neşredenlerin notları, I, 684-685; III, 331.
Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, II, 331.
Yûsuf b. Hilâl es-Safedî, Keşfü’l-esrâr ve hatkü’l-estâr, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 157, vr. 214a-b.
Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Beyrut 1385/1966, IV, 28.
Heysemî, Mecmaʿu’z-zevâʾid, VII, 40.
Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî ʿan şedîdi’ż-żaʿf ve’l-mevżûʿ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 499.
Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî (nşr. M. Ahmed el-Emed – Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1420-21/1999-2000, XII, 500-501, 507.
Ca‘fer Şerefeddin, el-Mevsûʿatü’l-Ḳurʾâniyye ḫaṣâʾiṣü’s-süver, Beyrut 1420/1999, IV, 117-182.
Ahmed Nevfel, Sûretü Yûsuf: Dirâse taḥlîliyye, Amman 1420/1999.
İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eḥâdîs̱ ve’l-âs̱ârü’l-vâride fî feżâʾili süveri’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 256-257.
J. Hameen-Anttila, “‘We Will Tell You the Best of Stories’, A Study on Surah XII”, SO, LXVII (1991), s. 7-32.
S. Uddin, “Mystical Journey of Misogynist Assault?: Al-Qushayri’s Interpretation of Zulaikha’s Attempted Seduction of Yusuf”, Journal for Islamic Studies, XXI, South Africa 2001, s. 113-135.
Seyyid Muhammed Hüseynî, “Sûre-i Yûsuf”, DMT, IX, 345-346.
YÛSUF يوسف Hz. Ya‘kūb’un oğlu, İsrâiloğulları’na gönderilen bir peygamber. Yûsuf peygamberin satılmasını tasvir eden minyatürler (Ferîdüddin Attâr, Manṭıḳu’ṭ-ṭayr, TSMK, Emanet Hazinesi, nr. 1512, vr. 82b-83a)
Müellif: ÖMER FARUK HARMAN Yûsuf kelimesinin aslı İbrânîce Yosef’tir. Bu ismin, uzun süre çocuğu olmayan Rahel’in (Tekvîn, 29/31; 30/1) Yûsuf’un doğumu ile anne olamamanın utancından kurtulduğuna işaret etmek üzere “ortadan kaldırmak” anlamındaki asaf kökünden geldiği (Tekvîn, 30/23; Tora, I, 229) veya Rahel’in, doğan çocuğuna daha sonra bir çocuğunun daha olması için “arttırmak, ilâve etmek” anlamındaki yasaf kökünden, “Tanrı arttıracak, bir tane daha verecek” anlamında Yosef adını verdiği (DB, III/2, s. 1655; IDB, II, 981), Yûsuf’tan sonra da ikinci çocuğu Bünyâmin’in doğduğu (Tekvîn, 30/24; 35/17, 18) belirtilmektedir. İslâmî kaynaklarda ise bu adın Yûsuf, Yûsef, Yûsif şeklinde üç farklı okunuşu söz konusudur (Lisânü’l-ʿArab, “esf” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “esf” md.) ve menşei tartışmalıdır. Kelimenin Arapça olup “üzülmek” anlamındaki eseften türediği, ayrılığı ile babasını üzen Yûsuf’a “üzen” anlamında Yûsif, kardeşleri onu babalarından ayırarak kendisini üzdükleri için “üzülen” anlamında Yûsef denildiği ileri sürülmekteyse de (Fîrûzâbâdî, VI, 46) ismin Arapça asıllı olmadığı kabul edilmektedir (Sa‘lebî, s. 82-83; Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī, s. 355; Jeffery, s. 295). Tevrat’a göre Yûsuf, İbrâhim’in oğlu İshak’ın oğlu Ya‘kūb’un diğer hanımlarından olan on oğlundan sonra doğan on birinci oğlu olup Rahel’den doğan ilk çocuğudur (Tekvîn, 30/24; 32/9). Rahel, Ya‘kūb’un dayısı Laban’ın kızıdır (Tekvîn, 29/28). Kur’an’a göre de Ya‘kūb’un on iki oğlu vardır ve Yûsuf ile Bünyâmin öz kardeştir (Yûsuf 12/4, 59).
Yûsuf kıssası Tevrat’ta ve Kur’an’da ayrıntılı biçimde anlatılmakta, bu iki anlatım arasında büyük ölçüde benzerlik bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de diğer peygamberlere ait kıssalar farklı sûrelerde yer aldığı halde Yûsuf kıssası “ahsenü’l-kasas” nitelemesiyle tek bir sûrede nakledilmektedir. Tevrat’a göre Yûsuf, Paddan-Aram’da (Mezopotamya) babası Ya‘kūb’un Ken‘an diyarına dönüşünden altı yıl önce, Ya‘kūb 90 veya 91, dedesi İshak 151 yaşında iken doğmuştur (NDB, s. 413; Tora, I, 290). Çocukluğu hakkında Tevrat’ta bilgi verilmemekte, on yedi yaşında iken kardeşleriyle birlikte çobanlık yaptığı ve bütün kardeşlerin babalarının sürülerini Hebron ve Şekem dolaylarında otlattığı belirtilmektedir (Tekvîn, 37/29). Ya‘kūb, Yûsuf’u diğer oğullarından daha çok seviyordu, çünkü o yaşlılığında doğmuştu (Tekvîn, 37/3). Ayrıca bu sevginin Rahel’in Ya‘kūb’un ilk evlendiği kadın olmasından kaynaklandığı, diğer taraftan asıl sebebin Yûsuf’taki mânevî ve zihnî üstünlük olduğu, Ya‘kūb’un, dayısı Laban’ın yanına gitmeden önce, Sam ve Eberin mektebinde (yeşiva) on dört yıl boyunca öğrendiklerini Yûsuf’a öğrettiği ifade edilmektedir. Rivayete göre Yûsuf on yedi yaşına kadar “bet ha-midraş”a devam etmiş ve dinî konularda kardeşlerine yardım edecek kadar bilgi edinmiştir. Bundan dolayı babası Yûsuf için liderliğe ya da asalete işaret eden bir giysi olan uzun ve renkli bir pelerin yapmıştı (Tekvîn, 37/3; Tora, I, 293; Ginzberg, III, 8).
Kardeşleri Yûsuf’a konuşmaları sırasında söyledikleri kötü sözleri babalarına aktardığı için öfke duyuyor, ayrıca babalarının sevgisinden dolayı onu kıskanıyorlardı. Yûsuf’un kardeşlerine anlattığı iki rüya onların öfkesini daha da arttırmıştı. Rüyalardan birine göre kardeşleriyle birlikte tarlada demet bağlayan Yûsuf’un demeti kalkıp dikilmiş, kardeşlerinin demetleri ise onun demetinin etrafını kuşatıp önünde eğilmiş, ikinci rüyada ise güneş, ay ve on bir yıldız Yûsuf’un önünde secde etmiştir (Tekvîn, 37/2-9). Babası bu rüyalarını kendisine de anlatan Yûsuf’u azarlayarak, “Gerçekten ben, annen ve kardeşlerin senin karşında eğilecek miyiz?” diyerek bu sözleriyle kardeşlerini yatıştırmak isterse de kardeşleri onu ortadan kaldırmaya karar verirler (Tekvîn, 37/10-18; DB, III/2,
Kardeşleri Yûsuf’a konuşmaları sırasında söyledikleri kötü sözleri babalarına aktardığı için öfke duyuyor, ayrıca babalarının sevgisinden dolayı onu kıskanıyorlardı. Yûsuf’un kardeşlerine anlattığı iki rüya onların öfkesini daha da arttırmıştı. Rüyalardan birine göre kardeşleriyle birlikte tarlada demet bağlayan Yûsuf’un demeti kalkıp dikilmiş, kardeşlerinin demetleri ise onun demetinin etrafını kuşatıp önünde eğilmiş, ikinci rüyada ise güneş, ay ve on bir yıldız Yûsuf’un önünde secde etmiştir (Tekvîn, 37/2-9). Babası bu rüyalarını kendisine de anlatan Yûsuf’u azarlayarak, “Gerçekten ben, annen ve kardeşlerin senin karşında eğilecek miyiz?” diyerek bu sözleriyle kardeşlerini yatıştırmak isterse de kardeşleri onu ortadan kaldırmaya karar verirler (Tekvîn, 37/10-18; DB, III/2, s. 1656). Sürüyü otlatmaya götürdükleri bir gün Ya‘kūb, Yûsuf’u kardeşlerinin yanına gönderir. Onu öldürüp bir kuyuya atmayı düşünen kardeşlerin içinden Ruben, Yûsuf’u kurtarmak amacıyla onu öldürmeyip bir kuyuya atmalarını önerir ve Yûsuf pelerini çıkarılarak içinde su bulunmayan bir kuyuya atılır. Daha sonra yemek yedikleri bir sırada İsmâilî bir kervanın gelmekte olduğunu görünce Yahuda’nın teklifiyle Yûsuf kuyudan çıkarılarak 20 gümüş karşılığında İsmâilîler’e (Midyânîler) satılır (Tekvîn, 37/28). Bu olay ayrıntılı biçimde yahudi rivayetlerinde de yer almaktadır (Ginzberg, III, 12-21).
Tevrat’ta bu hadise anlatılırken Yûsuf’un satıldığı kervan İsmâilî (Tekvîn, 37/25, 27; 39/1), Midyânî ve İsmâilî (37/28), Medânî (37/36) olarak gösterilir (Tora, I, 301). Medânîler’le Midyânîler’in ve İsmâilîler’in aynı topluluk olduğu kaydedilmekte, öte yandan bu isimlerin farklı toplulukları ifade ettiği ve Yûsuf’un birkaç defa satıldığı, kuyudan çıkarılınca önce İsmâilîler’e, İsmâilîler tarafından Midyânîler’e, daha sonra Mısır’da tekrar İsmâilîler’e satıldığı ileri sürülmektedir (a.g.e., I, 301, 305). Diğer iki rivayetten birine göre Yûsuf’u ölümden kurtaran Ruben’dir ve Yûsuf Midyânîler’e satılmıştır (Tekvîn, 37/18-24). Öbürüne göre ise onu koruyup satılmasını öneren Yahuda’dır ve Yûsuf İsmâilîler’e satılmıştır (Tekvîn, 37/25-27). Tekvîn’de (37/28) bu iki rivayet birbirine karıştırılmış ve İsmâilîler’le Midyânîler aynı topluluk kabul edilmiştir (The Torah, s. 246; IDB, III, 375). Yûsuf’u sattıktan sonra kardeşleri kestikleri bir keçinin kanını onun pelerinine sürerler. İçlerinden Neftali pelerini babasına götürerek bunu dönüş yolunda bulduklarını ve Yûsuf’a ait olup olmadığına bakmasını ister. Ya‘kūb pelerini görür görmez Yûsuf’a ait olduğunu anlar ve acı içinde yere yığılır; diğer kardeşler de Yûsuf’u vahşi bir hayvanın parçalamış olabileceğini söyler ve kendi yanından ayrıldıktan sonra onu bir daha görmediklerini iddia ederler. Rivayete göre Ya‘kūb, Yûsuf’un ölüm haberini yedinci ay olan tişri ayının onuncu gününde aldığından bu günde İsrâiloğulları’ndan hüzünlü olmaları istenmiştir (Tekvîn, 37/19-35; Ginzberg, III, 22-23).
Öte yandan İsmâilîler, Yûsuf’u Mısır’a götürerek Firavun’un muhafızlarının reisi ve harem ağası Potifar’a satarlar (IDB, III, 845). Yûsuf kısa zamanda Potifar’ın güvenini kazanır ve Rab, Yûsuf’tan dolayı Potifar’ın evini mübarek kılar ve bereketini arttırır (Tekvîn, 39/1-6). Rivayete göre Yûsuf’u Mısır’a götüren tüccarlar kendi aralarında anlaşamayınca onu bir süre için bir dükkân sahibinin yanına bırakırlar. Dükkân sahibi de Yûsuf orada kaldığı müddet zarfında çok para kazanır. O sırada Memfis’ten gelen Potifar’ın karısı dükkânda Yûsuf’u görünce kocasından onu satın almasını ister ve Yûsuf 80 altın karşılığında Potifar’a satılır. Yahudi dinî literatüründe yer alan bir rivayette Yûsuf’un efendisi Potifar’la ileride kayınpederi olacak Potifera aynı kişi olarak gösterilir. Potifar, Yûsuf’un dürüst ve dindar bir kişi olduğunu görünce evinin bütün sorumluluğunu ona bırakır. Yûsuf’u bir köle gibi değil evin bir ferdi gibi kabul edip yetişmesini sağlar. Bundan dolayı Tanrı’ya şükreden Yûsuf’a Tanrı, “Sen nimet içinde yaşarken baban matem tutuyor, bu sebeple evin hanımını senin üzerine salacağım ve sen şaşıracaksın” der.
. Böylece Yûsuf’un, atalarında da görüldüğü gibi iğvâ baskısı altında dindarlığını ispat etme arzusu gerçekleşmiş olur (Ginzberg, III, 34-35, 281). Potifar kelimesi Mısır dilinde “Pa-di-pa-re” şeklindedir ve “Tanrı Re’nin bahşettiği kişi” anlamına gelir. Tevrat’ta Potifar, İbrânîce “harem ağası” anlamında “saris” ve “muhafızlar reisi” anlamında “şar hattabbahim” unvanlarıyla zikredilir. Ancak Potifar evlidir ve Mısır’da harem ağalığı yoktur; dolayısıyla Mezopotamya’da bulunan bir unvan “saray görevlisi” anlamında Mısır’daki unvanla aynı sayılmıştır (Testament, s. 103). Yûsuf’un Mısır’a götürülüşü Hiksoslar dönemine, XV. hânedan zamanına rastlar. Hiksoslar, Mısır’ın yerlisi olmayıp Asya kökenli göçebe topluluklardı; Orta Bronz çağında (m.ö. 1800-1550) XV ve XVI. hânedanlıklar döneminde Mısır’a gelmişler ve XVIII. hânedana mensup Ahmose tarafından milâttan önce 1570-1545 yıllarında bu ülkeden çıkarılmışlardır (IDB, II, 667). Yûsuf Mısır’a geldiği sırada Kral Aphophis (Mısır kaynaklarında Apopi) hüküm sürüyordu.
Potifar’ın karısı -bazı kaynaklarda adı Zuleika (Züleyha) şeklinde geçer (The Torah, s. 257, 1704)- çok yakışıklı olan Yûsuf’a karşı arzu duyar ve ona beraber olmayı teklif eder. Ancak Yûsuf evini kendisine emanet eden efendisine ihanet edemeyeceğini, ayrıca Tanrı’ya karşı günah işlemekten korktuğunu söyleyerek bunu kabul etmez. Kadın ısrar ederse de Yûsuf her defasında onu geri çevirir. Bir gün Potifar’ın karısı Yûsuf’u gömleğinden yakalamak isteyince, Yûsuf gömleğini çıkarıp dışarıya kaçar. Bunun üzerine kadın, hizmetçilerini çağırarak Yûsuf’un kendisine saldırdığını ve bağırınca da gömleğini bırakıp kaçtığını söyler. Kocası gelince durumu ona da anlatır, Potifar da Yûsuf’u zindana attırır. Rabbin inâyetiyle Yûsuf zindancıbaşının güvenini kazanır ve mahkûmların başına getirilir (Tekvîn, 39/7-23). Rivayete göre Potifar, Yûsuf’un suçsuz olduğunu anlamıştı, fakat onu cezalandırmadığı takdirde karısı hakkında dedikodu yapılacağını düşünerek Yûsuf’u hapse attırmıştır (Tora, I, 319).
Yûsuf ve Züleyha kıssası Kutsal Kitap dışı yahudi dinî literatüründe geniş yer tutar. Buna göre Yûsuf da annesi gibi çok güzeldi ve efendisinin hanımı ona karşı şiddetli bir arzu duyuyordu. Öte yandan müneccimler Züleyha’ya Yûsuf’tan zürriyetinin olacağını haber vermiş, ancak Züleyha bunu yanlış anlamıştı; çünkü Yûsuf, ileride Züleyha’nın kızı Asenat ile evlenecek ve ondan çocukları olacaktır. Züleyha önceleri Yûsuf’a yaklaşmaya çalışır, oğlu olmadığı için onu evlât edinmek istediğini söyler; Yûsuf Allah’a dua eder ve Züleyha’nın bir oğlu doğar. Züleyha yine isteğinden vazgeçmez, bu defa Yûsuf’u tehdit eder, ancak yine de muradına eremez. Zira Yûsuf her seferinde Allah’tan kendisini bu belâdan kurtarmasını ister. Bir başka gün Züleyha, Yûsuf’a isteğine karşılık verdiği takdirde putperestliği bırakacağını vaad eder; fakat Yûsuf, “Allah kendisinden korkanların kötülük yapmasını murat etmez ve zinayı yasaklar” diyerek yine teklifi geri çevirir. Ardından Züleyha kocasını öldüreceğini ileri sürer, kocasına büyü yapılmış yiyecekler yedirir, ancak bir sonuç alamaz. Neticede muradına eremeyince hastalanır, kendisini ziyarete gelen kadınlar bu hastalığa bir sebep bulamazlar. Bunun üzerine Züleyha evinde bir ziyafet vererek şehirdeki kadınları davet eder ve portakal soymaları için sofralara bıçak koydurur. Ardından Yûsuf’a en güzel elbisesini giyerek misafirlerin karşısına çıkmasını emreder. Yûsuf’u gören kadınlar hayranlıklarından portakal yerine ellerini keserler (Ginzberg, III, 36-40).
Bir yıl boyunca sürdürdüğü ısrarlarından bir netice alamayan Züleyha, Nil’in taşması üzerine herkesin nehrin kenarına gittiği bir gün bütün güzelliğiyle Yûsuf’un karşısına çıkar. Yûsuf bir an onun cazibesine kapılırsa da aynı anda annesinin, teyzesinin ve babasının hayalini görür. Babası kendisini uyarınca Yûsuf hemen vazgeçer ve evden uzaklaşır, fakat arzusu depreşince geri döner. Bu defa kendisine Tanrı görünür ve kadına dokunduğu takdirde dünyanın yıkılacağını bildirir. Ardından Züleyha elindeki kılıçla Yûsuf’u tehdit eder ve Yûsuf kaçarken gömleğinin bir kısmı Züleyha’nın elinde kalır. Daha sonra evine gelen kadınların da önerisiyle Yûsuf’a iftirada bulunur ve onu kendisine saldırmakla suçlar. Potifar, Yûsuf’un suçsuzluğunu bildiği halde onu hapse attırır (a.g.e., III, 35-46).
Mısır kralının başsâkîsi ile ekmekçisi hapse girer ve hapiste rüya görürler. Başsâkî rüyasında tomurcuklanıp üzüm veren üç dallı bir asmanın olgun üzümlerini Firavun’un kâsesine sıkarak ona sunar. Yûsuf rüyayı yorumlayıp üç gün sonra serbest bırakılarak tekrar Firavun’a sâkîlik yapacağını söyler ve ondan hükümdarın yanında kendisini anmasını ister. Ekmekçi ise rüyasında başının üzerinde üç sepet ekmek taşıdığını ve kuşların bu ekmeklerden yediğini görür. Yûsuf ona da üç gün sonra asılacağını ve etinden kuşların yiyeceğini bildirir. Rüyalar Yûsuf’un dediği gibi çıkar (Tekvîn, 40/1-22). İki yıl sonra da Firavun iki rüya görür. Rüyasında yedi cılız inek yedi semiz ineği, yedi cılız başak da yedi dolgun başağı yemektedir. Mısır’ın bilge kişileri bu rüyaları yorumlayamaz (Tekvîn, 41/1-8). Tevrat dışı rivayetlere göre ise Firavun iki yıl boyunca her gece aynı rüyaları görürse de sabah olunca bunları hatırlayamaz. Nihayet Yûsuf’un hapisten çıkacağı gün rüyasını hatırlar. Mısır’ın bilge kişileri bunun için farklı yorumlar yapar: Yedi semiz inek Firavun’un doğacak yedi kızına, yedi zayıf inek de onların öleceğine; yedi dolgun başak yedi memleketin fethedileceğine, yedi zayıf başak da yedi eyalette isyan çıkacağına işarettir. Diğer bir yoruma göre ise yedi dolgun başak inşa edilecek yedi şehri, yedi zayıf başak da bu şehirlerin yıkılacağını ifade eder. Kral bu yorumların hiçbirini kabul etmez. Bu sırada başsâkî Yûsuf’u hatırlar ve krala ondan bahseder. Yûsuf zindandan çıkarılarak kralın yanına getirilir ve onun rüyalarını tabir eder. Kral onun tabirinden de şüphe edince Yûsuf kendisine hamile olan karısının bir oğul doğuracağını ve tam buna sevinirken iki yaşındaki büyük oğlunun öleceğini bildirir. Gerçekten olay bu şekilde cereyan eder. Bunun üzerine kral Yûsuf’a inanır ve onu ülkesini yönetmekle görevlendirir (Ginzberg, III, 49-55). Diğer bir rivayete göre ise başsâkî Yûsuf’u hatırlayınca durumunu Firavun’a anlatır. Hapisten çıkarılan Yûsuf’un saçları kesilir, elbisesi değiştirilir ve Firavun’un huzuruna çıkarılır. Yûsuf yedi semiz inekle yedi dolgun başağın yedi bolluk yılına, yedi cılız inekle yedi yanmış başağın da yedi kıtlık yılına işaret ettiğini belirtir. Firavun, Yûsuf’u Mısır’da kendisinden sonra ikinci adam konumuna yükseltir; mührünü ona teslim eder, özel elbise giydirir, boynuna altın zincir takar. Adını da Zafenat-paneah olarak değiştirir ve kendisini On (Heliopolis) şehrinin kâhini Potifera’nın kızı Asenat ile evlendirir (Tekvîn, 41/1-45).
Zafenat-paneah, Yûsuf’un Mısır dilindeki isminin İbrânîce karşılığıdır ve “sırları açığa çıkaran” demektir; ayrıca ismin, “Hayat tanrısı konuşuyor” mânasına geldiği de ifade edilir (Tora, I, 335). Yûsuf’un evlendiği Asenat, Ya‘kūb’un karısı Lea’dan olan kızı Dina’nın Şekem’den doğan kızıdır. Asenat’ın Potifera tarafından evlât edinildiği ileri sürüldüğü gibi Asenat kelimesinin eski Mısır dilinde “Neth’e ait” anlamına geldiği ve onun Mısırlı olduğu da (a.g.e., I, 334) kaydedilir (Talmud, Sota 13a; IDB, III, 845).
Yûsuf’un Asenat’tan Efraim ve Menasseh adlı iki oğlu olur, bunlar daha sonra İsrâiloğulları’nın on iki kabilesinden ikisini teşkil eder. Yahudi kaynaklarına göre Tanrı, Yûsuf’un hapiste on yıl kalmasını takdir etmiştir. Bu süre, kendisi hakkında babalarına kötü haber veren on kardeşinden her biri için bir yıl olarak belirlenmiş, ardından bu süreye Tanrı’ya güvenmek yerine başsâkîye ümit bağladığı için iki yıl daha eklenmiştir (Tora, I, 318). Mısır’da iş başına geçtiği sırada otuz yaşında olan Yûsuf bütün ülkeyi dolaşarak tedbir alır ve yedi bolluk yılında buğdayı depolar, sonraki yedi kıtlık yılında ise bunu dağıtır (Tekvîn, 41/46-57).
Öte yandan Ya‘kūb, Filistin’de meydana gelen kıtlık yüzünden oğullarını erzak satın almaları için Mısır’a gönderir. Yûsuf’un huzuruna çıkan kardeşlerini kendisi tanır, fakat onlar Yûsuf’u tanıyamaz. Yûsuf içlerinden Şimeon’u rehin alır, diğerlerine de Bünyâmin’i getirmeleri şartıyla buğday verir ve paralarını da iade eder. Kardeşler Filistin’e dönünce durumu babalarına anlatırlar ve ikinci seferde Bünyâmin’i de Mısır’a götürürler. Yûsuf onlara ikramda bulunur ve erzak yüklerini hazırlatır, bu arada Bünyâmin’in yüküne kendi gümüş kâsesini koydurur. Ardından yapılan arama sırasında kâse Bünyâmin’in yükünden çıkınca hırsızlık suçlamasıyla onu alıkoymak ister. Kardeşleri babalarının durumunu anlatıp Bünyâmin’i geri götürmedikleri takdirde onun çok üzüleceğini ifade ederler. Bunun üzerine Yûsuf kendini tanıtır ve babalarını Mısır’a getirmelerini ister (Tekvîn, 42/1-45/28). Daha sonra Ya‘kūb ile birlikte bütün zürriyeti toplam yetmiş kişi olarak sürüleri ve diğer mallarıyla beraber Mısır’a gelirler, verimli Goşen vilâyetine yerleşirler. Bu sırada 130 yaşında olan Ya‘kūb 147 yaşında Mısır’da vefat eder (Tekvîn, 47/9, 28; 49. bab). Yûsuf babasının vasiyetine uyarak onu Ken‘an diyarına götürür ve Makpela arazisindeki mağaraya defnedip geri döner. Kendisi de öldüğünde kemiklerinin Mısır’dan vaad edilmiş topraklara götürülmesini vasiyet eder; 110 yaşında vefat edince naaşı mumyalanıp bir tabuta konulur (Tekvîn, 50/22-26).
Yahudi rivayetlerine göre Yûsuf ölümü sırasında kardeşlerine Mısır’dan ayrılırken naaşını da birlikte götürmelerini vasiyet eder. Vefatı üzerine bütün İsrâil ve Mısır halkı yas tutar. Yûsuf’un vasiyetini bizzat Mûsâ yerine getirmek ister. Fakat Mısır’dan çıkmadan önce üç gün üç gece Yûsuf’un tabutunu arar. Nihayet Aşer’in kızı Serah, Mısırlılar’ca hazırlanan kurşun tabutun nehre gömüldüğünü söyleyince Mûsâ tabutu nehirden çıkarır. Kırk yıllık çöl hayatı boyunca Yûsuf’un tabutu İsrâiloğulları’nın yanında kalır. İsrâiloğulları kutsal topraklara varınca Yûsuf’un kemikleri Şekem’e defnedilir; çünkü Tanrı, İsrâiloğulları’na, “Onu Şekem’de iken kaçırmıştınız, Şekem’e geri getireceksiniz” demişti (Ginzberg, III, 133-135). İslâmî kaynaklara göre ise Yûsuf’un naaşı mermer bir sandukaya yerleştirilip Nil kıyısına defnedilmiştir (Taberî, Târîḫ, I, 364, 386). Mûsâ, İsrâiloğulları’nı Mısır’dan çıkarınca Yûsuf’un kemiklerini de beraberinde götürür. Yûsuf, Yeşû’nun ölümünden sonra Şekem yakınlarında Ya‘kūb’un kuyusu civarına defnedilir (Yeşû, 24/32). Yûsuf’un kabri Halîl’dedir. İbrânîce metindeki bilgilerin kronolojisine bakılırsa Yûsuf kıssası milâttan önce 1871’lere doğru XII. sülâle döneminde cereyan etmiştir. Hiksoslar’ın Mısır’daki hâkimiyeti ise milâttan önce 1730-1555 dönemine rastlar. Tevrat’a göre Yûsuf’u tanımayan (Çıkış, 1/8) ve İsrâiloğulları’na eziyet eden firavun bu yeni imparatorluğun kralıydı (NDB, s. 413). İsrâiloğulları, Mısır’da Hiksoslar’ın başşehrine yakın Tsoan kırsalında yerleşmişlerdi (Mezmûr, 78/12, 43).
Tevrat’taki Yûsuf kıssasının gerçekliği bazı arkeolojik bulgularla desteklenmektedir. Yûsuf kıssasında geçen Mısır âdetlerine dair belgeler ve papirüsler bulunmuştur. Potifera, Zafenat-paneah (Tsafnath-Paeneach), Asnath, Potifar, On gibi Mısır isimleri (Tekvîn, 39/1; 41/45, tür.yer.), görevlilerin unvanları (Tekvîn, 39/1; 40/2-3) ve Mısır’daki kıtlık (41. bab) bunlar arasında zikredilebilir. Milâttan önce 100 yılına ait bir kitâbede, milâttan önce 2700 yıllarına doğru III. sülâleye mensup Firavun Zoser döneminde yedi yıllık bir kıtlıktan söz edilmektedir. Milâttan önce 1900’lere doğru bir grup Sâmî’nin Mısır’a göç ettiğine dair bir tasvir vardır. Tevrat’a göre (Tekvîn, 41/14) Firavun, Yûsuf’u çağırınca hapisten çıkarılan Yûsuf hemen tıraş edilir ve elbisesi değiştirilir. Zira Mısırlılar sakal bırakmamaktadır ve dinî merasimler din adamlarının tıraş olmasını zorunlu kılmaktadır. Eski anıtlar ve papirüsler önemli mevkilere tayinlerde aynı prosedürün izlendiğini göstermektedir. Mühür olarak kullanılan yüzük, ipek elbise ve kolye de bu bağlamda sayılabilir. Mısır kurallarına göre Yûsuf’a, kardeşlerine ve Mısırlı misafirlere ayrı ayrı hizmet ediliyordu (Tekvîn, 43/32), çünkü Yûsuf konumundan dolayı tek başına yemek yiyordu. Din adamları sınıfına mensup kişiler de diğerleriyle beraber yemek yiyemezlerdi; bu sebeple Mısırlılar’a ayrı sofra açılmıştı. Mısırlılar hayvan bakıcılığını ve çobanlığı asaletleriyle bağdaştıramıyordu (Tekvîn, 46/34). Bundan dolayı Yûsuf, babasını ve kardeşlerini İbrânîler’in Mısırlılar’la irtibat kurmadıkları Goşen vilâyetine yerleştirmişti (a.g.e., s. 414).
Yahudi kutsal kitabı dışındaki dinî literatüre göre Ya‘kūb ile Yûsuf arasında benzerlikler vardır. Ya‘kūb’un annesi Rebeka’nın evlendikten sonra uzun süre çocuğu olmadığı gibi Yûsuf’un annesinin de aynı şekilde çocuğu olmamıştı. Rebeka, Ya‘kūb’u büyük acılarla dünyaya getirmişti; Rahel de Yûsuf’u doğururken çok acı çekmişti. Ya‘kūb’un annesinin iki çocuğu vardı, Rahel’in de iki çocuğu olmuş ve ikisi de sünnetli doğmuştu. Ya‘kūb’un babası gibi Yûsuf’un babası da çobandı. İkisi de büyük kardeşlerinden ilk oğulluk hakkını almıştı. Kardeşinin Ya‘kūb’u kıskanması gibi Yûsuf’un kardeşleri de onu kıskanıyordu. Her ikisi de yabancı bir ülkede oturmuş, baba gibi oğul da bir efendiye hizmet etmişti. İkisi de kutsal toprakların dışında evlenmiş ve kendilerine rüyada önemli şeyler bildirilmişti. Her ikisi de Mısır’da vefat etmiş ve çocuklarından kutsal topraklarda defnedilmelerini istemişti. Babanın cesedi gibi oğulun cesedi de mumyalanmıştı. Yûsuf İsrâil’de babasının yanında on yedi yıl kaldığı gibi Ya‘kūb da Mısır’da oğlunun yanında on yedi yıl kalmıştı (Ginzberg, III, 7-8). Yahudi rivayetlerinde Yûsuf’un Mısır’ı yönetmesi, kardeşleriyle karşılaşması, babasını ve kardeşlerini Mısır’a getirtmesi, babasının vefatı ve onu Filistin’e götürüp defnetmesiyle ilgili ayrıntılı bilgiler vardır (a.g.e., III, 56-132).
Kur’ân-ı Kerîm’de Yûsuf adı yirmi beşi Yûsuf sûresinde, ikisi diğer sûrelerde (el-En‘âm 6/84; el-Mü’min 40/34) olmak üzere yirmi yedi defa geçmektedir. Yûsuf kıssası Kur’an’da aynı adı taşıyan sûrede bir bütünlük içinde verilmekte (bk. YÛSUF SÛRESİ), yine Kur’an’da İsrâiloğulları’nın Yûsuf’un söylediklerini şüpheyle karşıladıkları bildirilmektedir: “Yûsuf da size daha önce gerçeğin bütün kanıtlarıyla gelmişti, fakat size getirdiğine karşı şüphe duymakta tereddüt etmediniz, sonunda Yûsuf ölünce de, ‘Allah ondan başka hiçbir elçi göndermeyecek’ dediniz” (el-Mü’min 40/34). Yûsuf kıssasında Tevrat’la Kur’an arasında bazı farklılıklar görülür. Kur’an’da bu kıssa Yûsuf’un rüyasıyla başlarken Tevrat’ta Yûsuf’un on yedi yaşında iken kardeşleriyle birlikte sürü otlatmaya gitmesiyle başlar. Ayrıca Tevrat’a göre Yûsuf kardeşlerinin kötü sözlerini babalarına aktarmaktadır. Kur’an’da Yûsuf’un bir rüyasından bahsedilir, Tevrat’ta ise iki rüya söz konusudur. Yûsuf rüyasını babasına anlattığında Kur’an’a göre Ya‘kūb ona, “Yavrum! Rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar.
Rabb’in seni seçecek ve sana rüyaların yorumunu öğretecek. Daha önce ataların İbrâhim’e ve İshak’a nimetini tamamladığı gibi sana ve Ya‘kūb soyuna da nimetini tamamlayacak” demişti (Yûsuf 12/5-6). Tevrat’a göre ise Yûsuf gördüğü iki rüyayı kardeşlerine anlatınca kardeşleri ona, “Üzerimize kral mı olacaksın, üzerimizde hüküm mü süreceksin?” der; babasına anlatınca da babası, “Gerçekten ben ve annen ve kardeşlerin karşında yere kadar eğilmek için mi senin yanına geleceğiz?” sözleriyle onu azarlar (Tekvîn, 37/5-10). Yûsuf’un öldürülmesi veya bir yere atılması konusunda Kur’an’a göre kardeşleri bu kötü işi yaptıktan sonra tövbe edip iyi kullar olacaklarını vaad ederler, Tevrat’ta ise böyle bir ifade yer almaz. Tevrat’a göre Yûsuf’u öldürmeyip bir kuyuya atmayı teklif eden Ruben’dir, Kur’an’da ise belli bir isim verilmez, kardeşlerden birinin böyle bir teklifte bulunduğu anlatılır. Kur’an’a göre Yûsuf’un kardeşleri babalarından Yûsuf’u kendileriyle birlikte göndermesini isterler, Tevrat’a göre ise Ya‘kūb, Yûsuf’u bizzat kendisi kardeşlerinin yanına yollar. Yûsuf’u Mısır’da satın alan kişi Tevrat’a göre Potifar’dır, Kur’an’da ise bu kişi “aziz” diye nitelenmektedir. Tevrat’a göre Potifar’ın karısı Yûsuf’un peşinden koşarken gömleğini arkadan tutar ve evin hizmetçilerini çağırarak ona iftirada bulunur. Kur’an’a göre de Yûsuf kaçarken Potifar’ın karısı gömleğini arkadan yırtar, ancak kapıda kocası ile karşılaşırlar. Gömleğin önden veya arkadan yırtık olmasının suçlunun tesbitinde delil sayılması hususu ve azizin karısının, dedikodusunu yapan kadınları davet edip onlara Yûsuf’u göstermesi kıssası Tevrat’ta değil diğer yahudi rivayetlerinde yer alır. Kur’an’da Yûsuf’la birlikte iki gencin zindana girdiği belirtilirken Tevrat’ta onların daha sonra zindana konduğu ifade edilir. Yûsuf’un bu iki gence dinî nasihatte bulunması hususuna Tevrat’ta temas edilmez. Tevrat’a göre Yûsuf’un annesi Rahel, Bünyâmin’i doğurduktan sonra ölmüş ve Efrat (Beytülahim) yolunda defnedilmiştir (Tekvîn, 35/19). Yûsuf, Mısır’da iken babası ile kardeşlerini Mısır’a getirtir (Tekvîn, 46/6-7). Kur’an’a göre ise Yûsuf bütün ailesini Mısır’a getirttiği zaman annesiyle babasını tahtına oturtur (Yûsuf 12/100). Tevrat’ta Yûsuf’un bazı kötü huylarından söz edilir, Kur’an’da ise Yûsuf dürüstlük ve güvenilirlik bakımından övülür.
Hadislerde Yûsuf’la ilgili çok az bilgi vardır ve Yûsuf sadece bazı özellikleriyle anılır. Büyük dedesi İbrâhim, dedesi İshak, babası Ya‘kūb ve kendisi olmak üzere peygamberlikte peş peşe gelmeleri sebebiyle Yûsuf “Kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm, İbrâhim oğlu İshak oğlu Ya‘kūb oğlu Yûsuf” şeklinde nitelenir ve insanların en kerimi olduğu belirtilir. Hz. Peygamber mi‘racda onunla üçüncü kat semada karşılaştığını bildirmiştir (Müsned, II, 96, 416; III, 148; Buhârî, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6, “Enbiyâʾ”, 8, 14, 19; Tecrid Tercemesi, IX, 213). Tefsirlerde, tarih kitaplarında ve kısas-ı enbiyâlarda, Yûsuf ve Züleyha mesnevilerinde Hz. Yûsuf’la ilgili geniş bilgi yer alır. Yûsuf’un güzelliği darbımesel haline gelmiştir. Bir hadiste Resûlullah mi‘racda onu ayın on dördü gibi gördüğünü ifade eder (Sa‘lebî, s. 83). Yûsuf’a nisbet edilen bir kavuk türü ile Mısır’ın fethinde ele geçirilen mukaddes emanetler arasında ona izâfe olunan bir sarık ve bıçaktan da söz edilmektedir (Evliya Çelebi, X, 122-124). Tevrat ve Kur’an dışında Yûsuf kıssasının bir benzerine Bellerophon’un Illiade hikâyesiyle Eski Mısır’a ait “İki Erkek Kardeşin Hikâyesi”nde rastlanmaktadır. Öte yandan Züleyha’nın kıssası bütün dünyada halk edebiyatlarının temel konularından biridir (EI2 [Fr.], XI, 383).
Süfyan b. Abdüllah'tan r.a. naklen Müslim rivayet ediyor: -Diyor ki: -Ya Resulallah, bana islam dininde bir söz söyle..Ki artık senden başkasına bir şey sormayayım? -Dedim, şöyle buyurdu: -Allah c.c. inandım de, sonra istikamet sahibi ol..
İstikamet odur ki: İnsanın içi dışına çıktığı zaman, kendisini utandırmaya.. Muhtar'ül Ehadisin Nebeviyye. Hadis-i Şerifler Ve Vaaz Örnekleri.sy.569.
Ariflerin ortak kanaatine göre, Kur'an'ın yedi anlam katı mevcuttur. (Bazı bilgeler, Kur'an'ın manasının sonsuz olduğunu da söyler. 'Denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsaydı Rabb'inin sözleri yazmakla tükenmezdi' ilahi haberinden hareketle, Kur'an'ın sonsuz bir anlam denizi olduğunu belirtirler). Yedinci anlam düzeyi sadece Allah'ın ilmindedir, ama diğer katlara, insan ulaşabilir. Bunun yolu ise, yine Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in emrettiği nefisle mücahede, riyazet ve tezkiye ile açılır. Tevil ya da tefsir, manevi bir mertebe, bir makam1 gerektirir. Allah kelamının batıni zenginliklerine ulaşabilmek için, insanın manevi bir gezi (seyr-i süluk) gerçekleştirmiş olması gerekir. İnsandan amaç, halifedir, bu ise, insan-ı kamildir.2 Buna, kimi arifler, abd-i külli de derler. İnsan-ı kamil, kainatın minyatür halidir. Onda, İlahi isimlerin tümü tecelli eder. Bir başka kavle göre, insan-ı kamil, Kur'an'dır, Kur'an'ın kardeşidir. Kamil insan, Allah'ın yeryüzündeki halifesidir, O'nun mahlukatına merhamet ve şefkatle muamele eder; Allah'tan rahmet alır, varlıklara merhamet verir, yeryüzünü korur, Allah'ın gerçek bir halifesidir. İnsanın, bu mertebeye ulaşabilmesi için manevi bir seyahat, bir miraç yaşaması gerekir.3 Bu manevi seyahatin başlangıcını zühd oluşturur. 'Kötülüğü emreden nefsin tezkiyesi, ancak sürekli ve kararlı bir ibadetle gerçekleşebilir. Bu bakımdan İslam'ın başlangıç günlerinden itibaren, mükemmel bir model olarak Hz. Muhammed'in (asm) zühd ve takvası, nefisle mücahede yöntemleri, tevekkülü, başkasının derdiyle dertlenmesi, sürekli Rabb'inin huzurunda bulunmanın gerektirdiği adap ve esaslar, sonraki yüzyıllarda oldukça sadık izleyiciler bulmuştur. Özellikle bir ilim ve belagat merkezi olan Basra ve Kufe, aynı zamanda zühd hareketinin de bereketli bir çevresine tanıklık eder. İnsanın kul olarak alçakgönüllü bir hayat sürmesi, eylem ve düşüncelerinde tam bir uyum içinde olması, sabır ve şükür ehli bulunması, bir bakıma, kamil bir veli ve nebi olarak Hz. Peygamber'in bıraktığı mirasa varislik edenleri işaret eder. Bunlar, 'Allah dostu/veli' olarak anılmışlardır ki, en yetkin örneklerine Sahabiler arasında tanık oluruz. Adı aynı zamanda manevi bir makama özel isim olmuş olan Üveysü'l-Karani, bunların en kamil örneklerindendir. O, bir anlamda, kendisini insanlardan yitirmesiyle, sonradan Melametiyye biçiminde adlandırılacak olan bir damara da kaynaklık eder. Arif4 kendisine Hz. Peygamber'in yaşamını örnek edinir
O, daima, Allah'ın külli iradesine bağlı, nefsin tutku ve arzularından arınmış, marifet ve tefekkür dolu bir hayatın sahibidir. Sufi, bu uhrevi ilkeleri esas alarak yola koyulur. Nefsini tezkiye edene ve marifet nurlarına müheyya bir hale gelene kadar bu yolda yürür. Bu yolun nihayeti yoktur. Gerçi arifler, 'tevhid' makamının, manevi seyahatte, varılabilecek en üst düzey olduğunu söylerler; ama Allah'ın mutlak ve sonsuz varlığında tam olarak gaybubet etmenin nihayeti olamaz. Erken dönem zahitlerinin ilginç bir örneği olarak görülebilecek olan Hasan el-Basri'nin şu ifadeleri, sufiyi bize net bir biçimde tanımlar niteliktedir: 'Bu dünyanın tüm çekiciliklerine dikkat et. Bir yılan gibi dokunuşta yumuşak, ama zehri öldürücüdür. Onda bir zevk buldun ise, hemen terk et, çünkü, ondan çok azı, sana yol arkadaşlığı edecektir. Dünyanın hali birdenbire değişir. Sen, değişene, kalıcı olmayana, sana sadık yoldaşlık etmeyene sakın kalbini bağlama.' Bir anlamda zühdü de tanımlayan bu ifadeler, O'nun bir mektubundan alınmıştır. Basra, Hasan gibi daha pek çok zahide ev sahipliği yapmıştır. Fakr ve istiğna vadisinin yıldızlarından biri olan Rabiatu'l-Adeviyye5 bunlardandır. Keza erken dönemin iki önemli velisini, Cüneyd-i Bağdadi ile Hallac-ı Mansur'u anmamız gerekmektedir. El-Muhasibi'nin6 öğrencisi olan Cüneyd-i Bağdadi, 'Yolun Şeyhi' olarak da anılır ve nazari irfan tarihi açısından önemle kaydedilmesi gereken bir kişiliktir. İrfani tefekkürün doruğundadır ve onun nazari bir yapıya kavuşmasında risaleleri ve mektuplarıyla etkili olmuştur. O'nun geniş vizyonu, İslam irfanının, 'nesnel' dile kavuşmasını sağlamıştır. Gerçi sufi sözlüğünün tedvini ve zenginleştirilmesi, daha çok İbn Arabi'ye nasip olacaktır; ama tüm bu şahsiyetler, Hz. Şeyh-i Ekber'in doğumuna zemin hazırlamıştır, denilebilir. Erdem ve ahlak vadisinin yıldızları saymakla bitmez. Ama Geylani ve İmam-ı Rabbani'yi özellikle anmamız gerekir. Biri, bütün irfani ve ahlaki öğretilerin yolunun mutlaka kendisine uğradığı bir kavşaktır; diğeri ise adından da anlaşılacağı üzere Rabbani bir alimdir.
Çağımızda ise, 'kamil insan'ın mükemmel örneği olarak Bediüzzaman Said Nursi'yi görürüz.
Bediüzzaman'ın ahlaki formasyonunu ve ahlaka ilişkin düşüncelerini doğru kavrayabilmemizde, insan-ı kamil ve insan-ı kadim doktrinlerinin önemli bir işlevi olacaktır. Ahlak, hüsün-ihsan ve hakikat formülasyonu gözetilmeksizin sağlıklı bir zeminde konuşulamaz. Güzellik, iyiliğin; iyilik, gerçekliğin iç boyutudur. Güzel olan iyidir, iyi olan gerçektir. Bu anlamda, ahlakın kaynağının İlahi Hakikat olduğunu söyleyebiliriz. Bediüzzaman'ın güzel ahlaka ilişkin düşünceleri, bu formülasyona uyar. O, 'güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiş olan' Nebi'nin (asm), kamil bir varisidir. Dolayısıyla, O'nun nuru üzerinden, İlahi niteliklerle ilişki kurulacağı görüşündedir. İnsan, Rahman sureti üzere yaratılmıştır. Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Arapça'da ed-dünya, bizim yaşadığımız 'aşağı alem' için kullanılır. El-alem ise, yüce alemleri ifade eder. İkisinin de sözlük anlamı dünya'dır; ama biri arzi diğeri semavi alemi ima eder. Semavi alem arzi alemi kuşatmıştır. İnsan, fıtratı itibariyle mükerremdir. Gözleri semadadır. Ruhu semadan inmiştir. Ruhun mekaneti, semadır. İnsan, Allah'ın nitelikleriyle donatılmıştır. Merhamet, şefkat, muhabbet, adalet, ahlak, hikmet, tedbir, basar, sem vs. gibi nitelikleri itibariyle insan Rahmani bir doğaya sahiptir. Fakat yaşamın sınav olmasından dolayı, insanda negatif ve pozitif kutuplar bulunur. Ya İlahi boyutunu korur veya ihanet eder. Nebiler ve onların kamil varisleri olan insan-ı kamil'ler, 'güzel ahlak'ın korunmasında, insanın fıtratını muhafaza etmesinde görevlendirilmişlerdir. İnsan-ı kamil için 'veted' (sütun) tabirinin kullanılması da bundandır. Kamil insan, varoluşun sütunudur. Dünyayı ve içindekilerin doğasını koruma ödevini yüklenmiştir. Emanet'ten kasıt da gerçekte budur. İnsana yüklenmiş olan sorumluluk, hangi manevi düzeyde seyrederse etsin, doğasına, asli tabiatına ihanet etmeksizin yaşamaktır. Ahlak dendiği zaman, insanın fıtratına sadakatini ilgilendiren bir atıflar dünyasından söz edilmiş olur. Bediüzzaman'ın, 'iman insanı insan eder, belki de insanı sultan eder' sözü bunun çarpıcı bir ifadesi olarak okunmalıdır. Sultan'dan kasıt halifedir ve kamil insandır. 'Kamil insan'ın en yetkin örneği olarak Efendimiz'e (asm), onun yaşamına bakıldığında ahlak'ın tanımına ilişkin sarih bir alana geçmiş olacağız. Hz. Ayşe validemize sorulduğunda, 'O, nasıl, ahlakı nasıldı?' diye, şöyle cevap vermişti: "O'nun ahlakı Kur'an'dı." Burada Efendimiz'in Kur'an'la özdeşleştirilmesi, Kur'an'ın, hüsün-ihsan ve hakikatten ibaret oluşuyla da ilgilidir. O, elçidir. kamil insandır. İnsanların en erdemlisi ve ahlaklısıdır. O, bir bakıma Kur'an'dır, Kur'an'ın kendisidir, Kur'an'ın kardeşidir. Bediüzzaman'ın eserlerinde atıfta bulunduğu el-İnsanu'l-Kamil adlı eserinde Abdulkerim Cili, bunu ayrıntılı biçimde açıklar.
Kur'an, bize, "her şey yok olucudur, (O'na bakan/O'nun vechi) müstesna" der. Bu, esasında, tevhid (birlik) ilkesinin de kaynağını oluşturur. Arifler, varlık unvanını Cenab-ı Hakk'a layık görür, varolana bir unvan olarak yakıştırmazlar. Varolan, gerçekte Esma ve Sıfat'ın tecellisidir. Bu, bir görünüm, bir belirmedir. Tıpkı denizin dalgaları gibi. Dalga, denizden ayrı bir varlık değildir, onun bir halidir. Tüm yaratılmışlar da, Allah'ın mutlak varlığından 'taşan' bir haldir. Bu anlamda, varolanların, Allah'ın Esma ve Sıfat'ının tecellisi olduğu söylenir. Tecelli ile aynı kökten gelen bir sözcük olarak 'cilve'nin anlamı, 'gerdek gecesi, gelinin, yüzünü açması'dır. Bu, bize varlığın, Allah'ın 'açılması' olduğunu ihsas eder.7 Esma ve Sıfat'ın tecellisi, bir bakıma, varlığın açılmasıyla, yani cilvesiyle gerçekleşmektedir. Bu ise, kaf ve nun arasında ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden kimi arifler8 varlığın hazinelerinin anahtarının, 'kaf ile nun arasında' olduğunu belirtirler. Yani 'kün' emriyle varlığın arketipleri yaratılmaktadır -ki bunlara ayan-ı sabite denir- bu, zaman ve mekan ötesi bir varlık alanını işaret eder. Varlığın harici vücut giymesi ise, Esma ve Sıfat'ın tecellisiyle gerçekleşir. Varlığın vücuda gelmesi sürecinde görev alan 'sebepler'in, tenteneli bir perde olduğunu belirten Bediüzzaman, diğer arif-i billahlar gibi, Allah'ın, kendisiyle varlık arasına yetmiş bin zulmani ve nurani perde koyduğunu söyler. İbn Arabi hazretlerine göre, bu perdeler, nebilerin ve velilerin gözlerinden giderilmiştir. Hz. Ali'ye izafe edilen bir söz şöyledir: "Perde-yi gayb açılsa, yakinim ziyadeleşmeyecek." Marifet ilminin kapısı olan Hz. Ali, bu sözüyle, gözünden bu perdelerin giderilmiş olduğunu örtük biçimde ifade etmektedir.
Bu, bize ahlakın kaynağını ve kurucu ilkesini de verir. Allah'a görür gibi inanmak ve ibadet etmekle insan ihsan düzeyine erişir. İhsan, kulun amellerinde Allah'ın rızasından gayrısını gözetmemesidir.
Bediüzzaman için bu son derece önemlidir.
Bu sırra sıkı biçimde bağlandığı için, kimseden hediye, zekat ve yardım almaz. İlahi Hakikat'in hatırını her hatırın üzerinde tutar. İlahi hakikatlerin resmi bir biçimde ve ücret karşılığında ders verilmesini sakıncalı görür.
Allah rızası için sever, Allah rızası için yapar, Allah rızası için konuşur veya susar.
Bu ahlaki ilke, esasında bütün Nebilerin ve onların kamil varislerinin ortak niteliğidir.
Hıllet ve isar hasletleri kamil insanın nitelikleridir.
Bediüzzaman'a göre, ihlas tevhidin başı ve sonudur. Tevhid (İlahi birlik ilkesi) ihlasla başlar ve onunla biter.
"Amelinizde rıza-yı İlahi olmalı, O razı olduktan ve kabul ettikten sonra bütün dünya küsse ehemmiyeti yok" ifadesi, ahlakın batıni, kişinin kendi dünyasına bakan yönünü ifade eder. İnsanın kendisiyle ilişkisinde geçerli olan bu ahlaki ilke, esas itibariyle ötekiyle olan ilişkisine de zemin oluşturacaktır.
İlahi hakikati önceleyen bir insan, ötekiyle ilişkilerinde adalet, merhamet ve muhabbet üzere olacak fakat hakikatin hatırını koruma konusunda da duyarlı davranacaktır.
Adil olmak, Allah'ın mutlak adalet ilkesiyle davranmak, demektir.
Merhametli olmak, Allah'ın dünyada Rahman, ahirette Rahim sıfatıyla tecelli edişine bağlı olarak, insanın da dünyada merhametli, ahirette şefkatli oluşunu zorunlu kılar.
Fakat burada yine ahlaki bir sınırlayıcı ilke olarak şu karşımıza çıkar: Allah'ın merhametinden fazla merhamet edilmez. Kendisine merhamet etmeyene merhamet edilmez.
Bu, manevi doğasına, fıtratına ihanet eden, bir bakıma kendisine kıyan bir insana karşı İlahi sınırlar içerisinde gerçekleşmek zorundadır.
Arif, manevi miracını yaşarken, dünya varlığından soyunmanın ilk adımı olarak, üzerinde herhangi bir dünyevi mal bırakmamalıdır. Tövbe kapısına bu halde yanaşan sufi, adına zühd denilen ve İslam'ın 'ibadat' kısmını oluşturan amel-i salihalara titiz bir biçimde uymak olan bir yola girecektir. Zühd ve takva, sufinin nefsiyle mücahedede bulunması zorunlu bir sürece, bir hale işaret eder. Olgun bir yakine ulaşmak ve müşahedelere hazır hale gelmek için bu zorunludur. Farzların yanı sıra, insanı Allah'a yakınlaştıran nafileler de sufinin dikkatli ve duyarlı bir biçimde uyması gereken ibadetler cümlesindendir. Huşu ve huzur hali, havf ve recayla gerçekleşecektir. Burada zikr ve virdler, halvet ve uzletler, sabır ve şükürler, sufiyi, 'ubudiyet' hakikatine doğru yüceltecektir. Ubudiyet, kulluğun çeşitli belirtilerini ifade etmede kullanılır. Bu halin, sufide sürekli galebesi, artık onun rıza makamına doğru yol aldığını gösterir. Bu yolda, istikamet üzere olmanın şartı, ihlastır. Bediüzzaman'ın ısrarla üzerinde durduğu ve adına bir risale kaleme aldığı ihlas, kulun, her şeyde, samimi bir biçimde Hakkın rızasını gözetmesi halidir. Bu, Melamilerde olduğu gibi, sufinin, dünyaya gelirkenki saf ve yalın haline dönmesini sonuç verecektir. Saf ve katışıksız bir kul olma durumu sufiyi, ferasete, cud ve sehaya, gayrete, fakra, sefere, sohbete, muhabbete, aşka, şevke ve marifete ulaştıracaktır. Marifetin nihai düzeyi, tevhiddir.
Risale-i Nur, Bediüzzaman'ın manevi tecrübesinin ürünüdür. Biz, bu metinlerin ardındaki tecrübelerden habersiziz. Ne ki, elimizdeki metinlerin gramerinden, sözlüğünden ve anlattıklarından o deneyimleri kısmen okuyabiliyoruz. Bu anlamda, Bediüzzaman'ın, manevi bir geziyi, tevhidin nihai noktasına değin gerçekleştirdiğini görüyoruz. O'nun nihai bir yakine ulaşmış olduğunu özellikle Ayetü'l-Kübra ve El-Hüccetü'l-Zehra metinleri yeterince açıklıyor. Her iki metinde de, bir gezi, bir seyr ve seyahat yapılıyor, basamaklarla çeşitli mertebelere çıkılıyor, mirac tamamlanınca da, menzillere uğranılarak iniliyor. Buradaki anlatımlar, İbn Arabi'nin vakıalarında ve bu vakıaların meyvesi olan metinlerde görüldüğü üzere, saf bir ilhamla edinilen marifetin gerektirdiği bir gramerle yapılıyor. Istılahlar ise, çoğunlukla Kur'an ve hadislerde geçen ve ulaşılan manevi makamları, ona ulaşma süreçlerini konu edinen kavramlar olarak karşımıza çıkıyor. Biz, bu manada, Bediüzzaman'ın, tümüyle irfani gelenek içerisinde yer aldığını iddia ediyoruz. Risale-i Nur Külliyatı, bu iddiamızı besleyen çok sayıda delil barındırıyor. Bu bağlamda ilk olarak, Yedinci Şua'da yer alan ve Bediüzzaman'ın 'magnum opus'u sayılan Ayetü'l-Kübra'yı9 gözden geçirmemiz yerinde olacaktır.
Risale, "kainattan Halık'ını soran bir seyyahın müşahedatıdır" altbaşlığıyla açılıyor. Bir seyyahın, Halık'ına doğru yaptığı gezide ulaştığı 'müşahede'leri okuyacağız, demek ki. Buradaki seyyahın, Bediüzzaman'ın kendisi olduğu söylenmelidir. Bu, dile dönüşürken, Cüneyd-i Bağdadi'de (ra) gördüğümüz üzere, 'nesnel' bir niteliğe bürünüyor. Oysa, Bediüzzaman, burada, tümüyle kendi tecrübesini anlatmaktadır. Müşahede kelimesine daha önce birkaç kez değinmiştik. Aynı kökten gelen meşhed kelimesi, 'müşahede yeri' anlamına gelir. Şuhutla da kökteştir ve manen görmek demektir. Burada gözle değil, 'gönül gözü'yle gerçekleşen bir görüş söz konusudur. Müşahedenin dilimizdeki tam karşılığı, 'görünme'dir. Bu durumda, müşahedeye mazhar olan kimse, Allah'ın meşhetlerinde (tecelli ettiği yerlerde) 'hayalen' bulunmuş demektir. Bu yönüyle, Ayetü'l-Kübra, Allah'ın Kendisini açığa vurduğu, (mazhar) göründüğü (manzar),10 açtığı (mütecella fih) yerlerde yapılan gezideki müşahedeler toplamıdır. Zaten Risale, İsra suresindeki şu ayetlerle başlar: "Yedi gökle yer ve onların içindekiler O'nu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki, O'nu övüp, O'nu tesbih etmesin." Allah'ı tesbih eden varlıklarda yapılacak olan geziyi yapmak üzere, 'dünya misafirhanesi'ne gelen yolcu, gözünü (basar) açıp baktıkça görür ki, (basiret) "gayet keremkarane bir ziyafetgah ve gayet sanatkarane bir teşhirgah ve gayet haşmetkarane bir ordugah ve talimgah ve gayet hayretkarane ve şevk-engizane bir seyrangah ve temaşagah ve gayet manidarane ve hikmetperverane bir mütalaagah olan bu güzel misafirhanenin sahibini ve kitab-ı kebirin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken..."11 Metne daha yakından bakalım: Kainat büyük bir kitaptır. Yeryüzünde, 'Kerem' tecelli etmektedir. Kitabın kelimeleri olan sanatlı varlıklar, teşhir edilmekte, 'hayret'li bakışlara sunulmaktadır; bu 'temaşa'yı yapanlara, 'şevk' vermektedir. Kainat manalı ve hikmetli bir okuma yeridir vs. Istılahlara baktığımızda, Bediüzzaman'ın, gezisine başlarken, 'hayret'i kuşanmış, varlık kitabını okumaya hazır, 'şevk' makamına ulaşmış ve varlığı temaşa disiplinini kazanmış olarak görürüz.
Yolcu, ilkin yüzü nur yıldızlarıyla süslenmiş göğe bakar. Bu, ilk semadır. Yolculuğun da ilk makamının ilk mertebesini işaret eder. Zaten metnin ilk meyvesinin 'tesbih'inde, 'birinci makamın birinci mertebesinde' denmektedir. Yolcu adımını ilk basamağa atarken, 'Halık'ın varlığının, göğün varlığından daha zahir' olduğunu görür. Zahir, zuhur etmiş olandır. Birinci adımda yolcu, Allah'ın semada gördüklerinden daha açık biçimde zuhur etmiş olduğunu fark edecektir. İkinci adımda, semada gezen bulutlara çıkılır. Yolcu bakar ve göğün, "bana bak, merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin" seslenişini duyar. Yolcu, buluttan sonra rüzgarın, ardından yağmurun hakikatini görür ve gözünü (basiret) onlardan çekerek aklına bakar, mütalaasını, "...Ve rüzgarları sevk etmesinde ve gökle yer arasında, Allah'ın emrine boyun eğmiş bulutlarda..." (Bakara, 2:164) ayetiyle taçlandırır. Yağmura bakarken, damlaları sayısınca 'rahmet' ve 'hikmet' müşahede eder. Buradan, suyun hakikatine ulaşır. 'Hayatı sudan yarattık' ayetinin sırrına erer. Bu, sufilere göre, yüz makamdan on yedincisine tekabül eder. Bu manevi aşamaya ulaşanlar, yani suyun gerçeğine erenler, üzerinde yürüyebilirler. Yolcu, bulutun, rüzgarın ve yağmurun Allah'a ilişkin 'yüksek şehadetini' müşahede ettikten sonra, ikinci mertebeye geçer. Burada, yağmurun indiği ve rüzgarın üzerinde estiği arza bakacaktır. Yeryüzü seslenir, "gel" der, "ben, sana, aradığını tanıtacağım. Gel ve sayfalarımı oku." Yolcu, bu kez, kainat kitabının arz sayfasını mütalaaya başlar. Varlıkların çeşitli türlerinde ve örneklerinde gezisini sürdürür. Üçüncü mertebeye geçer. Okumaları ilerledikçe, yolcunun 'manevi terakkiyatının miftahı olan marifeti' artmaktadır. Dördüncü mertebeye ilerlerken, denizleri, gölleri ve nehirleri okur. Onların Allah'a dair şahitliğini mütalaa ettikten sonra, birinci 'makam'ın, dördüncü 'mertebe'sine erişir. Burada, kitabın dağ ve sahralardan oluşan sayfalarını mütalaaya başlar. "Dağları direk yapmadık mı?" (Nebe, 78:7) ve "Yeryüzünde dağları sabit kıldık" (Hicr, 15:19) ayetlerini, dağlardan ve sahralardan okur. Beşinci mertebe, bitkiler (nebatat) alemine taşır onu. Altıncı mertebe, hayvanlar alemine çağırır. Yedinci mertebede, varlıkların mütalaası bitmiş, kainat kitabının sayfaları kapanmıştır. Bu düzeyde, yolcu, kainattaki varlıkların Allah'a dair 'aşikar şehadeti'ni tümüyle okumuş; tekvini şeriattan, tenzili olana geçerek, tüm Allah elçilerinin getirdiği vahiylere yönelmiştir. Kainatı ve Halık'ını bize tarif eden Peygamberlerin getirdiği vahyi okur. 'Nev-i beşerin en nurani ve en mükemmeli olan Allah Elçileri çağırır yolcuyu meclise. Burada, yeni bir müşahedeye mazhar olan yolcu, o 'nurani meclis'e girer ve önce, 'geçmiş zamanın menziline' bakar. Burada 'menzil' kelimesi, iki anlamda kullanılmıştır. İlki, bir yer ve mekan belirtir ve geçmiş peygamberlerin vahye mazhar oldukları mekanlara ve şeriatlara atıfta bulunur. İkincisi, 'zuhurun mertebeleri', 'cennetin dereceleri' ve/veya, "Allah'ın sana doğru indiği ve senin Allah'a doğru indiğin yer" anlamındadır.12 Yolcu, o 'nurani medresede diz çöküp, nebilerin şahitliklerini dinler. Sekizinci mertebede, nebilerin meclisinden ayrılarak alimlerinkine girer. Alim, nebinin varisidir. Allah, Alim'dir ve ilim, vahdet bilgisinde vahiyden sonraki sırayı işgal eder. Alimlerin tevhid konusundaki 'ittifak'ını 'müşahede' eden yolcu, bu kez, melekler alemine girer. "Nur-ı imanı parlar" ve "zeminden göklere çıkar." Bu yükselişten sonra, yolcu, seyrini sürdürerek, 'münevver akılların, selim ve nurani kalplerin' sahiplerinin menziline uğrar.
. Onların da Halık'a olan 'müncezibane keşfiyat ve müşahedatlarını' mütalaa ettikten sonra, birinci makamın on üçüncü mertebesinde, bu defa, 'alem-i gayb'a bakar. Vahiylerin hakikatinin, gayb alemlerinin her tarafında hükmettiğini müşahede eder. Nihayet, 'kainatı bize tarif eden üç külli muarriften biri olan Hz. Peygamber'e (asm) doğru yükselir. Yirmi Sekizinci Lem'a'da da belirttiği üzere, burada, "menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nurlandıran şahsiyet-i maneviye-i Muhammediye'yi (asm) müşahade eder." O'nun Allah'a olan şehadetini de okur, böylece, birinci makamın, on altıncı mertebesine ulaşmış olur. Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed'in (asm) şahitliğini dinledikten sonra, O'nun getirdiği vahye yönelir. Kainat kitabını okuyan ve 'üç külli muarrif'ten bir diğeri olan Kur'an-ı Mu'cizi'l-Beyan'a kulak verir. Onun sırlarına muttali olur. Kur'an'da yapılan bu soluk kesici gezinin ardından yolcu, birinci makamın on yedinci mertebesine yücelmiştir. Bu durakta, kendi nefsine şöyle der: "İmanın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kainatın heyet-i mecmuasına müracaat edip, o ne diyor, dinlemeliyiz, erkanından ve eczasından aldığımız dersleri tekmil ve tenvir etmeliyiz."13 Kainatın çeşitli varlıklarını, cüzlerini ve parçalarını ayrı ayrı mütalaa eden yolcu, bu itkanını güçlendirmek üzere, bu kez, parçadan bütüne geçecek ve tüm varlığı bir kül halinde idrak edecektir. Burada, ara basamaklara işaret eden 'hakikat'ler sıralanır. On sekizinci mertebede Bediüzzaman, yolcunun büründüğü hali ve makamı şöyle niteler: "Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın Yaratıcı'sını arayan ve on sekiz mertebeden çıkan ve arş-ı hakikate yetişen, bir mirac-ı imani ile gaibane marifetten, hazırane ve muhatabane bir makama terakki eden meraklı ve müştak yolcu..."14 Bediüzzaman, yolcunun imani miracını tamamladığını, hakikatin en yüksek göğüne yüceldiğini, tevhid mertebelerini tümüyle geçmiş olduğunu, yakinde nihai düzeye ulaştığını ve 'muhataba makamı'na eriştiğini belirtiyor. Ayetü'l-Kübra'ya konu olan yolcu, böylece, Ef'al, Esma, Sıfat, Ehadiyyet ve Samediyyet gibi sınırlardan geçerek, Allah'ın Zat'ına ulaşmış oluyor. Bu, 'büyük miraç'ta, sidretü'l-münteha olarak adlandırılır. Buradan ötesi, Zat alemidir ve insanın idrak sınırlarının ötesindedir. Allah, kendisini Allah olarak vaz'ettiği düzeyin de ötesindedir çünkü. 'Muhataba makamı'nda, doğrudan Zat'a seslenen yolcu, ulaştığı idrak düzeyinden, kainatın, Peygamberlerin, meleklerin, alimlerin, velilerin, Hz. Peygamber'in ve Kur'an'ın O'na olan şahitliğini Zat-ı Akdes'e arz eder. Böylece birinci makam, fark-ı evvel ile birlikte, on dokuzuncu mertebede15 son bulur. Yolcu, imani miracını bitirmiştir, ama gezi tümüyle sona ermemiştir. Bu kez, oradan yeniden mahlukata iniş ve ulaşılan tevhid nurlarının tebliği söz konusu olacaktır. Buna sufi sözlüğünde, fark-ı sani denir. Gezinin nihayetinde, Bediüzzaman bir 'ihtar'da bulunur: "Geçen, ikinci makamın, birinci babının, on dokuz adet mertebelerin şehadet ettikleri hakikatlerin her birisi, tahakkuklarıyla ve vücutlarıyla vücub-ı vücuda delalet ettikleri gibi, ihataları ile dahi vahdete ve ehadiyete delalet ederler. Fakat, başta, sarihan vücudu ispat ettikleri cihetle, vücub-ı vücudun delilleri sayılmış. İkinci makamın ikinci babı ise, başta ve sarahatle vahdet -ve içinde vücudu- ispat ettiği haysiyetiyle, tevhid bürhanları denilir. Yoksa her ikisi, her ikisini ispat eder. Farklarına işaret için, Birinci Bap'ta, "...haki
hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle...", İkinci Bap'ta, "...hakikatinin azamet-i ihatasının müşahedesiyle..." fıkraları tekrar ediliyor. Bu ayrıntı bize, (birinde 'şehadet', diğerinde 'müşahede'nin kullanılması) yücelişten sonraki inişte, İlahi azametin katlarını müşahede etmiş olan yolcunun, bunun meyvelerini aktaracağını göstermektedir. İkinci bapta, bu anlamda, dünya misafiri, aklını da alarak yola çıkar. Ve ilk 'menzil'de, 'kainatı kuşatan dört hakikat-ı kudsiyeyi' görür: Uluhiyyet-i Mutlaka, Rububiyyet-i Mutlaka, Kemalat ve Hakimiyyet. Bu iniş gezisinde ikinci aşamada, Fettahiyet, Rahmaniyet, Müdebbiriyet, Rahimiyet ve Rezzakiyet hakikatleri anlatılacaktır. El-Hüccetü'l-Zehra16 risalesinde de 'tevhid bürhanları' benzer bir gezi ve ıstılahlarla anlatılmaktadır. Bediüzzaman'ın manevi hayatının üçüncü ve son evresinin bir meyvesi olan bu risale de 'iki makam'dan oluşur. Birinci makamda 'kelam-ı tevhid'in on bir müjdesi ve on bir hücceti aktarılır. Hüccetlerin her biri, 'kelime' alt başlığıyla anlatılır. Kelime ile, bir varlığa ve onun hakikatine işaret edilmektedir. Risalenin üçüncü kısmının girişinde ilginç bir ifade göze çarpar: "Namazdaki Fatiha'nın manevi emriyle, 'Allah'tan başka hiçbir ilahın olmadığına şehadet ederim'in feyziyle, ikinci kısım yazıldığı gibi, namazdaki teşehüdde dahi, 've Muhammed'in (asm) Allah'ın resulü olduğuna şehadet ederim' cümlesinin diliyle, manevi ihtarıyla ve Fetih suresinin ahirinde, 'bütün dinlere üstün kılmak üzere, Resulünü hidayet ve hak din için gönderen O'dur. Buna şahit olarak Allah yeter. Muhammed, Allah'ın resulüdür. Onunla beraber olanlar da, kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise, pek merhametlidirler' beş mucize-yi gaybiyyeyi gösteren büyük ayetin nuruyla dersin üçüncü kısmını yazmaya, şimdi beyanına iznim olmayan üç sebep için mecbur oldum."17
Bediüzzaman, risalenin ikinci kısmını, 'Fatihanın manevi emriyle' yazdığını söyler. (Bu, bize, İbn Arabi'nin, 'her surenin bir ruhu olduğu'na ilişkin yorumunu hatırlatıyor. Şeyh-i Ekber'in ilk kadın mürşitlerinden el-Müsenna'nın emrine Fatiha suresinin verildiğini söyler. Ayrıca, bir vakıasında, kendisine Şuara suresi bağışlanır. Ve sözlerinin tüm Doğu ve Batı'yı kuşatacağını anlar. Keza, İbn Arabi'ye hakikati ve ruhu bahşedilen bir başka sure, İlhas'tır. Bir diğeri, Fatiha'dır.) Fetih suresinin 28 ve 29. ayetlerinde ise, Bediüzzaman, 'beş gaybi mucize' gördüğünü belirtiyor. Bu, risalenin birinci makamının ilk iki kısmında ulaştığı mertebeden sonra kendisine açılan bir sır olsa gerektir. İkinci Kısım'da, 'Fatiha'nın manevi emri'nin yanı sıra, kelime-yi şehadetin ikinci bölümünün 'dili'yle ve 'ihtar'ıyla yazılmıştır. Birinci İşaret'te, 'bu kainat sahibinin rububiyetinin tezahürüne, sermedi uluhiyetine ve nihayetsiz ihsanlarına', 'külli bir ubudiyet'le mukabele eden Hz. Muhammed (asm)'ın varlığının, 'güneşin lüzumu' gibi zorunlu olduğu belirtilir. Bu girişten anlaşılacağı üzere, bir 'abd-i külli' (insan-ı kamil) olarak Hz. Peygamber'den (asm) bahisle, insanın, Allah'ın rububiyetine karşı nasıl ubudiyetle mukabele edeceği anlatılacaktır. İkinci işaretin başında ise, 'vird'inden söz eder. Bu hususa daha önce birkaç kez temas etmiştik. Bediüzzaman'ın, sufiler gibi (gibi diyorum, çünkü O'nu sufi olarak nitelemekten çok, muhakkik olarak tarif etmek daha doğru olacaktır. Muhakkik, Allah'ı tahkik düzeyinde idrak eden kişidir. Bu mertebeye ise, imani miracını tamamlamış kamil veliler ulaşabilir.) sürekli okuduğu virdleri mevcuttur.
Şöyle diyor: "Benim, virdimde her vakit tefekkürle baktığım yirmiden ziyade şehadetlere işaret eden, 'ümmiliğiyle beraber en ekmel bir din ve İslamiyet ve şeriatla ve en kavi bir iman ve itikad ve ibadetle ve en yüksek bir davet ve münacat ve dua ile ve en eamm bir tebliğ ve misli görülmemiş harika ve müsmir, en etemm bir metanetle def'aten zuhurunun şehadetiyle, Muhammed, Allah'ın resulüdür ve Sadıku'l-Va'di'l-Emin'dir."18 İkinci İşaret, bu virdin anlamıyla açılır ve On beş Şehadet'ten oluşur. Allah Resulü, kainat kitab-ı kebirinin ayat-ı tekviniyesinin hikmetlerini tefsir eden yüksek bir dellaldır.19 O halde, bu manevi dersin açılımı olacaktır risale. Zaten, her işaret ve şehadet, Hz. Peygamber'in (asm) risaletinin delil ve hikmetlerini beyanla doludur. El-Hüccetü'z-Zehra'nın İkinci Makamı, imani miracını tamamladıktan ve vahyin işaretlerine vakıf olduktan sonra, imanda tahkik düzeyine ulaşmanın arayışını anlatır. Bir bakıma, bu, ulaşılan makamların içindeki yüksek tabakalara erişmenin de meyvesidir: "Dünyaya, sırf Halık'ını tanımak, bulmak için gelen seyyah, aklına dedi: 'Biz, her şeyden Halık'ımızı sorduk; güzel, tam cevap aldık. Şimdi, 'Güneşi, güneşten sormak lazım' darb-ı meseli gibi, biz dahi Halık'ımızı, ilim, irade ve kudret gibi kudsi sıfatlarının tecellileriyle ve meşhud eserleriyle ve isimlerinin cilveleriyle tanımak, bulmak için bir seyahat daha yapacağız."20 Bu risalede, 'muhatabane makam'a ulaşan yolcunun, makamın gerektirdiği dille konuştuğunu da bize gösteriyor. 'Güneşi güneşten' dinleyen ve O'ndan aldığı marifetle, O'na, bir 'abd-i külli' olarak, O'nun azamet ve kibriyasını yücelten yolcu, 'nun'un 'manevi mucizesinin beyanı'na mazhar olmuştur. Seyyah, arzdan arşa doğru yaptığı bu gezide, 'Yerlerin ve göklerin Rabbi'nin (Ra'd, 13:16) marifetine ulaşmıştır. Bu risale, marifetin meyvesidir. Yolcunun gezisi sürerken, 'ikinci kudsi kelime-yi miraciyye'de21 yine bir miraç olan namazdan söz eder. Bediüzzaman'a göre, namaz, 'mirac-ı ekberin numunesi'dir. Ve müminin 'hususi miracı'dır. Yolcu, her alemde, ilim sıfatıyla, 'Allamu'l-Guyub' olan Halık'ını bulmuştur. Bu, miracının sonucudur. Üçüncü 'kelime-yi kudsiyye'de, Fatiha ve Teşehhüdün hikmetlerinden söz edilir. 'Nihayetsiz bir hüsün ve cemal-i sermedinin aynası' olan kainatın kokusu, Hz. Peygamber'in (asm) mirac-ı ekberinde aldığı 'tayyibat'ta bulunmaktadır. Her teşehhütte, O'na (asm) salat ve selam edenler de bu güzelliğin iklimine girerler. Ardından varlıkları, tahkik düzeyinden tekrar okur yolcu. Ve müşahede ettiği on beş 'parlak' delili nakleder. Delillerin sonunda, Bediüzzaman, 'cem-i ezdad'tan (zıtların birliği, bize, bu düzeyde muttali olunan sırların, tümüyle, İlahi hakikatlerin inkişafı ve tecelliler olduğunu gösterir) söz eder ve 'Kudret' sıfatının tezahürlerini temaşa etmek üzere, tekrar basamaklarla yükselmeye başlar.
Bediüzzaman'ın 'dehşetli mesele' dediği Kudret tecellileri, 'şuhudi bir yakinle' anlatılırken, geleneksel irfani sözlüğün hemen tüm ıstılahları kullanılır: "Vacibu'l-Vücud'un hadsiz kudret-i ezeliyesi, bir tek mümküne vücut vermesi kolaylığında, bütün mümkinatın vücudu, ademin muvazenesini bozar, her şeye layık bir vücut giydirir. Ve vazifesi bitmişse, zahiri vücut libasını çıkarıyor, sureta ademe, belki daire-yi ilimdeki manevi vücuda gönderir. Demek, eşya, Kadir-i Mutlak'a verilse, bahar bir çiçek kadar, bütün insanların haşirde ihyaları, bir nefis kadar kolay olur."22
Risalenin ilerleyen bölümlerinde, ayan-ı sabite, ehadiyet ve samediyet hakikatleri konu edilir. Bediüzzaman, Dokuzuncu23 ve son basamağı, 'uzun bir beyanla' söylemek istemesine rağmen, Afyon tutukevindeki 'keyfi tahakküm ve tazyiklerden gelen şiddetli sıkıntılar ve tesemmümden gelen zaafiyet ve elim hastalıklar'ın mani olduğunu belirterek şöyle der: "Ehl-i hidayet, geçen basamaklardaki kuvvetli hakikatler ve sarsılmaz hüccetler, selim kalplerine ve müstakim akıllarına gayet kat'i kanaat ve kuvvetli iman ve ayne'l-yakin bir tasdik vermiş ki, şüphesiz ve vesvesesiz itminan-ı kalple itikat ederler ki, yıldızlar, zerreler, en küçük, en büyük, kudret-i İlahiyeye nisbeten farkları yoktur.'24
Ahlak'ın, fıtri kökenine ilişkin bir temellendirmeyi de buluruz bu risalede. Ahlak, 'hulk' kökeninden gelir ve 'yaratılış'la anlam ilişkisi vardır. Ahlakın kökeni, bir bakıma, insanın da asli doğasıdır.
Hulk, hem güzel huy demektir hem de 'yaratılış'tan, yani fıtrattan, insanın asli tabiatından doğan bir niteliktir.
Sorunun asli boyutu, Allah'ın isimleriyle ilgilidir. Allah'ın isimleri, Bediüzzaman'ın belirttiği gibi, "kemalat-ı İlahiye'nin ünvanlarıdır." İnsan, bilinçli bir biçimde bu isimlerin mazharı olmaya çalışmalıdır. Sözgelimi, Allah Hakîm'dir, insan da hikmetli hareket etmeli, abes şeylerden uzak kalmalıdır. Allah her işini sağlam, kusursuz yapar, insan da öyle olmaya gayret göstermelidir. Allah, Adil'dir, insan da bu ilkenin gerçekleşmesi için çaba göstermelidir. Allah, bütün yaratılmışlara karşı Rahman'dır, merhametlidir, insan da insanlara ve diğer yaratılmışlara karşı rahim bir varlık olmalıdır.
Bu, insan-ı kamilin ahlakıdır. Kamil insan da, Allah gibi rahim ve kerimdir, adildir ve şefkatlidir.
Bediüzzaman, 26. Mektup'ta şöyle der :
Eğer deseler, "Kur'an nasıldır?". Derler: "Güzel ve ahlak dersini veren bir insan kitabıdır." O vakit onlara ... eğer onlara denilse, "Peygamberi nasıl bilirsiniz?". Derler: "Güzel ahlaklı, çok akıllı bir adam."
Hz. Ayşe'ye, Peygamberimizin nasıl olduğu sorulduğunda, "O'nun ahlakı Kur'an idi" demiştir.
Arifler, kamil insanın, Kur'an'ın kardeşi olduğunu söylerler.
"İkinci nükte: Ahlak-ı aliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlakı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse, rüzgarlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur.
"Üçüncü nükte: Mütenasip olan eşya arasında meyil ve cezbe vardır. Yani, birbirine temayül ederler ve yekdiğerini celb ederler, aralarında ittihad olur. Fakat birbirine zıt olan eşyanın aralarında nefret vardır, çekememezlik olur.
"Dördüncü nükte: Cemaatte olan kuvvet fertte yoktur. Mesela, çok iplerin heyet-i mecmuasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.
Bu nükteler göz önüne getirilmekle o Hazret'in sayfası okunmalıdır. Evet, o Zat'ın bütün asarı, siretleri, tarihçe-i hayatı ve sair ahvali, onun pek büyük, azim ve ahlak sahibi olduğuna şehadet ediyorlar. Hatta düşmanları bile onun ahlakça pek yüksekliğinden dolayı kendisini "Muhammedü'l-Emin" ile lakaplandırmışlardır. Malumdur ki, bir zatta içtima eden ahlak-ı aliyenin imtizacından izzet-i nefis, haysiyet, şeref, vakar gibi, hasis, alçak şeylere tenezzül etmeye müsaade etmeyen yüksek haller husule gelir. Evet, melaike, ulüvv-ü şanlarından, şeytanları reddeder, kabul etmezler. Kezalik, bir zatta içtima eden ahlak-ı aliye kizb, hile gibi alçak halleri reddeder. Evet, yalnız şecaatle iştihar eden bir zat, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Bütün ahlak-ı aliyeyi cem eden bir zat, nasıl yalana ve hileye tenezzül eder; imkanı var mıdır?
"Hülasa: Hazret-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselam kendi kendine güneş gibi bir bürhandır.
"Ve keza, o Zat'ın (asm) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o Zat'ın yaratılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı, behemehal gençlik saikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir halini görmemişlerdir. Ve keza, yaş kırka baliğ olduğunda, iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlak olursa olsun, rüsuh peyda eder, meleke haline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu Zat'ın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılab-ı azimi aleme kabul ve tasdik ettiren ve alemi celp ve cezb ettiren, o Zat'ın (asm) evvel ve ahir herkesçe malum olan sıdk ve emaneti idi. Demek o Zatın (asm) sıdk ve emaneti, dava-yı nübüvvetine en büyük bir bürhan olmuştur."25
İman, bağlanmadır; kamil insan, bağlanmış ve teslim olmuştur. Bağlandığı yer, İlahi Hakikat'tir. İlahi Hakikat'in inişi ise, 'güzel ahlakı tamamlamak'tır.
Öz
Ariflerin ortak kanaatine göre, Kur'an'ın yedi anlam katı mevcuttur. Yedinci anlam düzeyi sadece Allah'ın ilmindedir, ama diğer katlara, insan ulaşabilir. Bunun yolu ise, yine Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in emrettiği nefisle mücahade, riyazet ve tezkiye ile açılır.
Kamil insan, Allah'ın yeryüzündeki halifesidir, O'nun mahlukatına merhamet ve şefkatle muamele eder; Allah'tan rahmet alır, varlıklara merhamet verir, yeryüzünü korur, Allah'ın gerçek bir halifesidir. İnsanın, bu mertebeye ulaşabilmesi için manevi bir seyahat, bir miraç yaşaması gerekir.
Çağımızda 'kamil insan'ın mükemmel örneği olarak Bediüzzaman Said Nursi'yi görürüz. Bediüzzaman'ın ahlaki formasyonunu ve ahlaka ilişkin düşüncelerini doğru kavrayabilmemizde, insan-ı kamil ve insan-ı kadim doktrinlerinin önemli bir işlevi olacaktır.
Bu çalışma, özellikle Ayetü'l-Kübra risalesinden yola çıkılarak Bediüzzaman'ın ahlaki formasyonunu ve ahlaka ilişkin düşüncelerini "insan-ı kamil" çerçevesinde anlamaya yönelik bir incelemedir.
Anahtar Kelimeler: Ahlak, insan-ı kamil, sufi
Abstract
According to the common conviction of the wise men, Qur'an possess seven meaning spheres. God only knows the seventh sphere, but the knowledge of other spheres are recognizable by people. The methodology to achieve this seems to be the struggle against the self, contemplation and purification.
The perfect man is the caliph of the God on earth. He treats His creatures with compassion and mercy; acquires from God His mercy and grace, and distributes it to the beings, protects the earth, he is a real caliph of God. Man has to experience a spiritual voyage, an ascent to heaven in order to reach this ranking.
In our age, we see Bediüzzaman Said Nursi as an excellent sample of the perfect man. In our comprehension process of Bediüzzaman's moral formation and his thoughts on the ethics correctly, the doctrines of perfect man and ancient man will carry an important function.
This work is an investigation to understand Bediüzzaman's moral formation and his ethical thoughts in the framework of the 'perfect man'. The starting point of this effort is his booklet of Ayetü'l-Kübra (the Greatest Sign).
1. Mertebe, basamak, menzil, makam gibi sözcükler, sufilerin, Kur'an'dan yola çıkarak tedvin ettikleri bir literatürün kelimeleridir. Fark-ı evvel tabir edilen süreç, insanın yeryüzünden Allah'a doğru yücelmesidir. Bu yücelmede her uğrağa, yani mertebeye, çeşitli basamaklardan çıkılır. Mertebelerin birkaçından sonra bir makama gelinir. Makam, sufinin manevi seyrinde büründüğü ahvalde bir süre ikamet ettiği yere denir. Allah'a yücelen sufi, bu miracın meyvelerini insanlara iletmek üzere, yeniden varlığa döner. Bu sırada, yani inme esnasında uğranılan yere menzil denir. Menzil sözcüğünün anlamını İbn Arabi, 'Allah'ın insana doğru indiği, insanın Allah'a indiği yer' olarak belirtir.
2. XIII. Yüzyılın büyük bilgin ve sufilerinden olan Necmeddin-i Kübra, Sa'düddin Hamuya gibi tasavvuf irfanının önemli isimlerinin derslerine devam etmiş ve tasavvufa ilişkin son derece değerli eserler kaleme almış bulunan Azizüddin Nesefi, İnsan-ı Kamil adlı eserinde (Türkçeye çeviren: A.Avni Konuk, Gelenek Yayınları, Tasavvuf Klasikleri Dizisi 4. Haziran 2004, İstanbul, s. 69-70) 'insan-ı kamil'i şöyle tarif eder: 'İnsan-ı kamil, şeriat, tarikat ve hakikatte eksiksiz olandır. Onun için dört şey kemal düzeyindedir: İyi sözler, güzel eylemler, güzel ahlak ve marifet. Seyr-i sülukta, başlangıçta, tüm salikler ortalama bir yerdedir. Salikin amacı, bu dört nitelikte olgunlaşmak, kemale ermektir. Çoğu kimseler, bu yola girmiş ama amacına ulaşamamıştır. İnsan-ı kamilin çeşitli adları vardır. Şeyh, pişva, hadi, mehdi, bilgin, olgun, tamamlayıcı, imam, halife, kutup ve 'zamanın sahibi' bunlar arasındadır. Ona, cihanın kadehi ve büyük iksir de derler. İsa (as) derler, O'nun gibi ölüye can verir, onu manen diriltir; Hızır (as) derler, O'nun gibi, sonsuzluk suyunu içmiş, ebediyyetin sırrına ermiştir, Süleyman (as) derler, pek çok dile vakıftır, kuşların dilini bilir. İnsan-ı kamil, alemde sürekli olarak vardır ve birden çok değildir. Tüm varlıklar, büyük bir şahıstır ve insan-ı kamil de onun kalbidir. Varlıklar, kalpsiz olmaz. Böyle olunca, insan-ı kamil, alemde, birden çok bulunmaz. Arifler çoktur, ama alemin kalbi olan zat, birden fazla değildir. Diğer ariflerin mertebeleri farklıdır, her biri bir düzeydedir. Ne zaman ki, alemin biriciği bu dünyadan göç eder, bir başkası, onun mertebesine erişir ve yerine oturur ki, alem kalpsiz kalmasın. İyi bil ki, alem, hokkaya benzer ve varlıkların fertleriyle doludur. Bu mevcudattan hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin kendinden ve bu hokkadan haberi yoktur. Sadece insan-ı kamil, kendinin ve hokkanın farkındadır. Mülk, melekut ve ceberrutta hiçbir şey ona örtülü kalmaz. Şeylerin hikmetini görür. İnsan, kainatın özüdür, özetidir ve varlık ağacının meyvesidir. İnsan-ı kamil ise, insanın meyvesi ve özüdür. Varlıklar, suret ve mana itibariyle insan-ı kamile görünürler. İnsan-ı kamil, aynı zamanda alemi düzenlemekten, insanlar arasında doğruluğun gerçekleşmesinden, çirkin, fena ve yanlış ilke, kural, yasa ve eylemlerin ortadan kaldırılmasından, insanların Hakka çağrılmasından; Allah'ın büyüklük, yücelik ve birliğini insanlara bildirmekten, ahireti övmekten ve özendirmekten, ahiretin sonsuzluğunu ve daimliğini haber vermekten, dünyayı yermekten, dünyanın değişkenlik ve geçiciliğini zemmekten, fakrın, insanların gönlüne hoş görünmesini sağlamaktan, insanlar zenginlik ve şehvetten kaçınmaya yöneltmekten, cehennemin çirkinliğini ve şiddetini duyurmaktan daha güzel bir eylem sahibi değildir. Esasında bu, nebilerin de çağrısıdır. Yüce Allah, Ra'd suresinde (13:7
) şöyle buyurmuştur: 'Sen, ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir rehberi vardır.' Şeyh-i Ekber'e göre de, 'mükemmel sayıların ilk olan 6, her şeyden önce insan-ı kamil'i sembolize eder. Ebced hesabında 6'ya tekabül eden vav harfi, 'kün' emr-i ilahisinde (her ne kadar yazıda gösterilmemekteyse de) kaf ve nun arasında bulunmakta ve bu sebeple de, Şeyh-i Ekber tarafından Hakk ve halk, ilahi ilke ve zuhuru arasındaki berzah olan 'Hakikat-ı Muhammediye'nin temsili kabul edilmelidir. Bu harfin, Arapça'da bağlaç işlevi yüklenmesi, yani bir taraftan birleştirmeye, bir taraftan ayırmaya yaraması da, 'vav'ın hakikatinin tezahürlerinden (ya da başka bir ifadeyle, vav sembolizminin dayanaklarından) olmaktadır.' (Michel Chodkiewicz, Sahilsiz Bir Umman, Gelenek Yayınlarnı. Çeviren: Atila Ataman, İstanbul, Ekim 2003, 2. bsk. s. 127.) İnsan-ı Kamil'e ilişkin, Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç'ın, 'Sufi ve Şiir' (İnsan Yayınları, İrfan ve Tasavvuf Dizisi: 53, İstanbul, Mayıs 2004. 2. bsk., s. 176.) adlı kitabında geçen bir beyanını da aktarmamız, konuyu bütünlemesi açısından yerinde olacaktır: 'İnsan-ı kamil-i hakiki veya Adem-i hakiki denilen bu premordial insan, Tanrı'nın kendisine ayna olarak aldığı varlık oldu. (...) 'Ben ona kendi ruhumdan üfledim' Kur'an ayeti ile hem bir Tevrat ayeti hem de bir Hz. Muhammed hadisi olan, 'Allah, Adem'i, kendi sureti üzere yarattı' sözünü yanyana koyduğumuz zaman bazı şifreler çözülüyor gibi olmaz mı sizce? Sufiler, daha Hz. Adem fiziki olarak yeryüzünde yaratılmadan evvel varolan bu hakikati, bir tür logos ile açıklarlar ki, bunun adı, Hakikat-i Muhammediye mertebesidir.'
3. Arifler, manevi gezilerinde (seyr), Hz. Peygamber'in yaşadığı miracı model olarak alırlar. Miraç, bu bakımdan tasavvufi gelenekte merkezi bir yer işgal eder. Esasında, arifler, miracı, 'insanın kendi ruhunda yaptığı gezi' olarak tanımlarlar. Bu, dikey bir yolculuktur, tıpkı miraç gibi, ama, insanın ruhunda bir yerden bir yere yapılmaktadır. Nesefi'nin İnsan-ı Kamil'inde bu hususta şunlar kayıtlıdır: (Nesefi, age. Sh.73-74) 'Süluk, seyrden ibarettir. Allah için seyr, Allah'a seyr ve Allah'ta seyr düzeyleri bulunur. Allah için seyrin ve Allah'a doğru seyrin sonu vardır ama, Allah'ta seyr, sonsuzdur. Allah için ve Allah'a doğru yapılan seyrde, salik, kendi varlığından geçer, Allah'ın varlığıyla var olur. Ve Allah ile diri, gören, konuşan ve işiten hale gelir. Gerçekte salik, varlığı olmadığı halde, var olduğunu sanan kişidir. Varlığını tümüyle Hakk'tan bildiği ve gördüğü anda, Allah için seyri tamamlanır. Bu, Allah'ta seyrin de başlangıcıdır. Salik, bu gezide öylesine ilerler ki, şeylerin özünü görmeye başlar. Bu tahkik bilgisidir. Varlıkların Allah'a nisbeti, ağacın mertebelerinden her bir mertebenin çekirdeğe olan nisbeti gibidir. Tasavvuf ehli der ki, senden Allah'a kadar olan yol, arz tarikiyledir. Çünkü varlığın fertlerinden her bir ferdin Allah'a nisbeti, bir kitabın harflerinden her bir harfin mürekkebe nisbeti gibidir. Ve bu makamdan demişlerdir ki, varlık birden fazla değildir. O da, Allah'ın varlığıdır. O'nun varlığından başka bir vücudun olması imkansızdır.
Arif'i, kendisine marifet ilmi bağışlanmış olan kimse olarak tanımlayabiliriz. Bediüzzaman, Yirminci Mektub'un Mukaddime'sinde, marifete ilişkin şunları söyler: 'Kat'iyyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en ali mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-ı beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en parlak sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.' (Nursi, age. 1. cilt. s. 448.) İbn Arabi, ilmin irfandan üstün olduğunu söyler. Bunun delili olarak da, Kur'an'da Allah'ın, Kendisini Alim olarak ifade etmesini gösterir. Allah'ın isim ve sıfatları arasında Arif yoktur. O halde, der İbn Arabi, ilim, hiyerarşide, marifetin üzerindedir. Sufi, arif, derviş, veli vb. kelimeler, bilge ya da aziz olarak da düşünülebilir.
5. İbn Arabi, erkeklerin ulaşabildiği tüm manevi makamlara, kadınların da sahip olabileceğini, sufi erkeklerin seyr-i sülukunun aynısını kadınların da yaşayabileceğini belirtir ki, bunun en çarpıcı örneği Rabiatü'l-Adeviyye'dir.
6. Haris el-Muhasibi, er-Riaye'siyle, kendisinden sonra gelen pek çok irfan ehlini etkilemiş, nazari irfan birikimine çok katkıda bulunmuştur. Hicri 165'te Basra'da doğan el-Muhasibi, adını, nefsini sürekli murakabe altında tutabilmesinden alır. Kelam, fıkıh ve hadis alanında da yetkin bir kişiliktir.
7. Bir çağrışımla, Martin Heidegger'in, 'varlığın açılması'na da atıfta bulunabiliriz.
8. Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar adlı eserinin Yirmi Sekizinci Lem'a'sında şöyle der: "Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, O'nun işi, sadece 'ol' demektir; o da oluverir.' (Yasin, 36/82 ayet-i kerimesinin işaretiyle, emr ile icad oluyor. Ve Kudret hazineleri, kaf ve nun'dadır. (...) Zat-ı Zülcelal olan Sahib-i Arş-ı Azam'ın, manevi bir merkez-i alem ve kalb ve kıble-i kainat hükmünde olan küre-i arzdaki mahlukatın tedbirine medar dört arş-ı ilahisi var: Biri, hıfz ve hayat arşıdır ki, topraktır. İsm-i Hafiz'in ve Muhyi'nin mazharıdır. İkinci arş, fazl ve rahmet arşıdır ki, su unsurudur. Üçüncüsü, ilim ve hikmet arşıdır ki, unsur-ı nurdur. Dördüncüsü, emir ve iradenin arşıdır ki, unsur-ı havadır."
9. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 898-931.
10. Manzar sözcüğü de Risale-i Nur'da sıkça geçen ıstılahlardandır. Çoğulu menazırdır. Menazır-ı Sermediye söz grubuna Risalelerde çok rastlarız. Manzar, "nzr" kökünden gelir. Nazar, bakıştır. Chittick (age, s. 305) Manzar teriminin sözlük anlamının, 'içinde bir şeye bakılan yer' veya 'görüntü yeri' olduğunu söyler. İbn Arabi'nin çeşitli eserlerinde de geçen, menazır-ı ula'ya ilişkin Chittick şunları kaydeder: 'Ula, yüce anlamında 'ala'nın çoğuludur. Buna göre, menazır-ı ula, 'en yüksek görüntü yerleri' demektir. Kozmolojide teknik bir terim olarak, 'en yüksek' (veya daha yüksek ve yüce), 'en alçak' (veya daha alçak) olanın karşıtıdır; 'en yüce', dünya, melekler ve ruhların meskun bulunduğu görünmez alandır. 'En alçak dünya' ise, cismani varlıklarla meskun bulunan, görünen alandır. Buna göre, 'en alçak görüntü yerleri' (el-manazıru's-sufla) bizim göz veya bakışımızla (basar) algıladığımız şeyler olduğu halde, 'en yüksek görüntü yerleri' derin görüş (basiret), keşf ve zevk gibi adlar verilen batıni, ruhu yetilerle algıladığımız şeyler olmaktadır. İnsanın görünmez ve daha yüce olan şeyleri algılama 'organ'ı, kalptir. İbn Arabi, şu hadis-i kutsiyi sık sık tekrarlar: 'Beni, ne arz ne arş kuşatır, Beni ancak mümin kulumun kalbi kuşatır.
' İbn Arabi, manzar ya da 'görüntü yeri' formunu, iki boyutta kullanır: Bunlardan birisi, görülen gerçeklik (manzur) diğeri ise, bunun görüldüğü düzey'dir (mertebe). Görüntünün nihai nesnesi, bizzat Allah'tır. Ama, Allah, bizatihi asla görülemez ve tanımlanamazdır. O, bilinmez olan Zat'ında değil, fakat zuhuru veya tecellisinde görülür. Ve bu da görüntünün ortaya çıktığı yer (mahal) olan bir şekil içinde olur. Bu şekle, 'hayali suret' (suret-i hayaliyye veya suret-i misaliyye), 'görme yeri' (meşhed), 'tezahür yeri' (mazhar), 'kendini açma yeri' (mecla veya mütecella fih), 'ruhanilik' vs. gibi çeşitli adlar verilebilir. Bu terimlerden her birinin özel bir farklılığı vardır. Ve kendi bağlamında tartışılmayı gerektirir.'
11. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 898.
12. İbn Arabi hazretlerinin Kitabu Menzili'l-Menazil adlı eseri, menzillerin menzilini konu edinen, konuyla ilgili temel kaynaklardan biridir. Et-Tenezzülat-ı Mevsıliyye'de de bu konuya ilişkin yorumlar buluruz. İbn Arabi ıstılahatının başka pek çok unsuru için de geçerli olduğu gibi, menzil (lafız olarak, 'inilen mekan') kelimesini bağlama göre, değişen birçok farklı manada kullanmaktadır. Kelime, sadece 'durak' manasına gelebilir, nitekim Şeyh-i Ekber, hicri 597'de Merakeş ve Sale arasındaki İcisil'de konakladığı sırada, 'kurbet makamı'na vasıl olmasından bahsederken kelimeyi bu manada kullanmıştır. Menzil, Cennetin derecelerini veya İlahi tezahürün -Fütuhat'ın 198. babında, alfabenin yirmi sekiz harf ve yirmi sekiz İlahi İsimle bağlantılı olarak anlatılan- mertebelerini de ifade edebilir. Ama esas itibariyle, menzil, 'Allah'ın kula indiği, kulun Allah'a gittiği yer' olarak anlaşılmalıdır. (Geniş bilgi için bkz, Chodkiewcz, a.g.e., s. 83-101)
13. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 914.
14. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 918.
15. On dokuz sayısına, rakamların metafiziksel anlamları itibariyle bakmamız gerekir. Bunun Kur'an'la ilişkisi olduğu gibi, yine O'ndan hareketle, manevi idrak düzeylerinden bir 'makam'ın, on dokuz mertebe içerdiği de düşünülebilir.
16. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 1116-1148.
17. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 1126.
18. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 1126.
19. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 1130.
20. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 1143.
21. Bu kez, 'Dokuz' basamak anlatılmıştır. Bu rakamın da manevi bir atfa sahip olduğunu belirtmemiz yerinde olacaktır.
Gider bakarlar ki, Üstâd yerindedir. Bu harika vaka adliyede şayi' olur Hakimler, "Bu hale akıl erdiremiyoruz" diye birbirlerine nakletmişlerdir Tarihçe-i Hayat, bu meselenin haşiyesinde Denizli Hapsi'nde de teker rûr eden aynı vakadan bahsettikten sonra; Eskişehir Hapsi'nde tekrarlan. mış ikinci bir vakay şöyle kaydeder: tekrarlan- "Yine Eskişehir Hapsi'nde iken, bir cuma günū, hapishane müdüri kâtip ile otururken bir ses duyarlar: - Müdür bey, Müdür bey!.. Müdür bakar, Bediüzzaman... Ona yüksek bir sesle: "Benim bugün mutlaka Ak Camide bulunnmam lâzım" 287 Müdür: "Peki Efendi Hazretleri:" diye cevab verir. Kendi kendine de: "Herhalde Hoca Efendi kendisinin hapiste olduğunu ve dışarıya çıkamaya- cağını bilmiyor" diye söylenir ve odasına çekilir. Oğle vakti, Bediüzzaman'ın gidip gönlünü alayım, Akcami'ye gidemi- yeceğini izah edeyim düşüncesiyle, Ustàd'in koğuşuna gider. Koğuş pen- ceresinden bakar ki; Bediüzzaman içerde yok. Hemen jandarmaya sorar, içerdeydi, hem de kapısı kilitli." cevabını alır. Derhal camiye koşar, Be- diüzzaman'in camiin ileri ve birinci safinda, mihrabın sağ tarafında namaz kildiğını görür. Namazın sonlarında Bediüzzaman'i görmeyince, hemen hapishaneye döner, Hazret-i Uståd'in "Allahü Ekber" diyerek secdeye ka- pandiğını hayretler içerisinde müşahede eder. Hadiseyi o zamanki hapishane müdürü bizzat anlatmıştır.258 Bilâhare Denizli ve Afyon hapislerinde de tekerrür eden ayni bu vaka, resmî ihbarlara ve şsayialara sebeb olduktan sonra, Hazret-i Üstâd onu şșöy- le zarifane bir şekilde Afyon Hapsi'ndeki talebelerine açıklamış: ... Bir zaman meşhur bir allâmeyi harbin müteaddit cephesinde cihada gidenler görmüşler. Ona demişler... O da demiş: "Bana sevab kazandırmakk ve derslerimden ehl-i imanı istifade ettirmek için, benim şeklimde bazı ev liyalar benim yerimde isler görmüşler."
YANITLAYINSİL
yüksel31 Mayıs 2021 06:15 Hadisenin bu şekilde nakledilmesi hem aynı şekilde cereyan etmiş olmasıyla; herhalde Hazret-i Ustâd'ın o günü Eskişehir Ak Camii'nde bulunmak istemesinin bir hikmeti ve bir manası olması lazımdır. Çünkü nakil şeklinde "Mutlaka bulunmam lazım" tabiri vardır. 0 ise mutlaka bir manayı ve bir kesin lüzumluluğu ifade eder. Làkin o lüzumluluk ve mecburi bulunmaklığın mana ve hikmetini bizler bilemiyoruz. A.B. 288 Büyük arihçe-i Hayat, Eskişehir hapis faslı, s: 178. Bediuzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe i Hayatı cilt 2/ 1324syf Dr. Abdülkadir Badıllı
Rumlara ait Konstantiniyye (Roma) tesbihle ve tekbirle müslümanlarca feth edilmedikçe kıyamet kopmaz (Yetmiş bin Şamlı bunu yapacak) Ravi: . Hz Abr İbni Avf r.a Sayfa: 478 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
YANITLA
yuksel8 Haziran 2021 09:22 Hasan bin Ali r.a. şöyle der. Ben dedem Resulullahtan şöyle ezberledim. Şüpheli olanı bırak, şüphe vermeyene bak! Zira doğruluk huzur, yalan ise şüphe kaynağıdır. ( Tirmizi,kıyamet 60/2518. Bkz. Buhari , 3.) Edebi yol haritası İslâm. Dr. Murat Kaya. Altınoluk. sy.427.
Oralardaki yüz milyonlarca insanın gözyaşı, ahı, kanı, emeği, doğal kaynağı üzerinden Batı da kurulan bir refah düzeni var. Daha Adil Bir Dünya Mümkün Recep Tayyip Erdoğan sy. 92.
YANITLASİL
yuksel7 Eylül 2021 05:54 Biz asla garibin, mazlumun, mağdurun, yoksulun, ezilmişin sırtından bir refah düzeni kurmayız, kuramayiz. Buna bizim ne inancımız ne kültürümüz ne de tarihimiz izin verir. Daha Adil Bir Dünya Mümkün Recep Tayyip Erdoğan sy. 92.
Hz. Peygamber s. a.v. "Şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir"buyurmaktadir. Islam Alimleri, İslama hizmet edecek olan bu muceddidlerin manaviyat alanında ve ilim sahasında olduğu kadar, siyaset alaninda da olabileceğini ifade etmektedirler. Bilinmeyen Osmanlı sy. 137.
Hz. Peygamber s. a.v. "Şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir"buyurmaktadir. Islam Alimleri, İslama hizmet edecek olan bu muceddidlerin manaviyat alanında ve ilim sahasında olduğu kadar, siyaset alaninda da olabileceğini ifade etmektedirler. Bilinmeyen Osmanlı sy. 137.
MÜŞKİLÜ’l-HADÎS مشكل الحديث Güvenilir iki hadis arasında görünürde zıtlık bulunması anlamında terim. bk. MUHTELİFÜ’l-HADÎS Birbirine zıtmış gibi görünen hadisleri inceleyen bilim dalı.
YANITLA
Unknown18 Eylül 2021 05:36 MÜŞKİLÜ’l-HADÎS مشكل الحديث İbn Fûrek’in (ö. 406/1015) haberî sıfatlara ilişkin meşhur hadislerin yorumuna dair eseri.
YANITLA
Unknown18 Eylül 2021 05:45 Hadisleri doğru anlamak için bu ilmin bilinmesi zorunludur. Aksi halde tek bir hadis ele alınıp, konu büünlüğü olan diğer hadisler ve bunların yorumu bilinmezse, hadislerde kastedilmeyen yanlış çıkarımlar elde edilebilir. Müşkilu l Hadis Dini Kavramlar Sözlüğü sy.505.
Allah c. c., kulum, bir hiç iken seni kim yarattı? buyuracak. Kul, Sen yarattın Ya Rabbi cevabını verecek. Bu yaratilma, senin amelinlemi benim rahmetimlemi oldu? Kul, senin rahmetinle oldu diyecek. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.607. Hadid Suresi 21.ayet.
Ey insanlar! Kimin yanında (ganimet malından veya diğer haklardan) ne varsa, vakti geçti, "rezil olurum" demesin. Getirsin versin. Haberiniz olsun ki, dünya rezilliği ahiret rezilliğinden ehvendir. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 183 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
16. İman edenlerin Allah’ı anma ve hak olarak inen (Kur’an’)a karşı kalplerinin ürpermesi/saygıyla yumuşaması zamanı gelmedi mi?[2] (Mü’minler,) sakın bundan önce kendilerine kitap verilip de (onunla alakayı keserek) üzerlerinden uzun zaman geçmiş, kalpleri artık katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Çünkü onlardan çoğu (Allah’ın emrinden çıkmış) fâsık (olmuş)lardır.
(Âyet-i kerîmede yüce Allah, mü’minlere, kitaplarından uzaklaşan yahudiler ve hıristiyanlar gibi olmamalarını emir buyuruyor. Çünkü mü’minlerin Kur’an’la imanlarının kuvvetlenmesi, kalplerinin sükûn, hayatlarının huzur içinde olması gerekirken (8/2; 13/28), bunun aksine Kur’an’dan, onun kültüründen, mânevî gıdasından ve hükümlerinden uzaklaşan kalp imanca zayıflar, katılaşır ve duygusuzlaşır. Böyle bir kalbe sahip olan insan Allah’a karşı sorumluluğunu unutur, maddeci ve menfaatperest olur. Menfaatini başkalarının zararlarına, hatta yok olmaları üzerine kurmakta kalbi huzursuz olmaz.)
Bunun sebebi eğitimin artık kurtuluşun en önemli çaresi olarak görülmesidir. Bunu en çarpıcı şekilde dile getirenlerden Âlî Paşa, Osmanlı’yı oluşturan toplumların her bireyinin eğitim seviyesinin, bilgi ve donanımının en ileri noktaya götürülmesi gerektiğini belirtmiş, bu başarılamadığı takdirde Osmanlı Devleti “Çin seddi gibi hisarlar”la çevrilse bile daha bilgili ve eğitimli toplumların devlete üstünlük sağlayacağını, her şeylerini ellerinden alabileceklerini söylemiştir.
Vasiyetimdir. 24.3.1974. Bir çok suikastler geçirdim.Şu anda vucudumda arıza var. Hafızamı kaybettim.Askerden sonra rahatsızlandım. Adımın Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi olmasını isterdim. Kitablarımı ziyan olmayacak bir kütübhaneye veilmesini istiyorum. Mustafa Kemal ile Muhammed Said Nursi.arasındaki sırrın Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum. Yüksel Çelik.
Vasiyetimdir. 24.3.1974. Bir çok suikastler geçirdim.Şu anda vucudumda arıza var. Hafızamı kaybettim.Askerden sonra rahatsızlandım. Adımın Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi olmasını isterdim. Kitablarımı ziyan olmayacak bir kütübhaneye veilmesini istiyorum. Mustafa Kemal ile Muhammed Said Nursi.arasındaki sırrın Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum. Yüksel Çelik.
Sizden birine, halktan korkması, işittiği veya gördüğü bir hakikatı söylemeye mani olmasın. Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.) Sayfa: 490 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Ecdat, Ayasofya'nin bugünkü akibetini görmüş ve yanı başına SultanAhmed gibi bir muhteşem eseri inşa etmiştir" dedi. Bediuzzaman'ın Sır Katibi Mehmed Feyzi Efendi. sy. 337.
Ebu Eyyub el-Ensari de, "Hayır, bu ayet-i kerime onu göstermiyor. Malla, ticaretle bağla, bahçeyle, ziraatle uğraşıp Allah yolunda cihadı terk etmek, insanı mânevî bakımından tehlikeye sokar." manasinadir. "demiş.
YANITLASİL
yuksel15 Şubat 2022 04:31 "Allah yolunda mallarınızi sarf edin, cimrilik yaparak kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Bakara Suresi Tefsiri Cilt.5 sy. 58. Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan
YANITLASİL
yuksel15 Şubat 2022 04:39 Allah c. c. Tevfikini refik eylesin.
Ama inat edenler karşılığını görür. Mekke 'nin fethinde de birkaç kişi yine silahını çekti, karşı çıktı. O zaman Onlara da karşılığı verildi. Çünkü : Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. kural budur. Bakara Suresi Tefsiri Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan cilt. 5.sy.46.,47.
Asil kendisinin mübarek kıldığı günün cuma günü olduğunu ve cuma gününe tazim edilmesi ve tatil yapılması gerektiğini onlara öğretti. Bakara Suresi Tefsiri Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan cilt.5.sy.189.
Bediuzzaman'ın Rus kumandanına karşı ayağa kalkmayisi ve neticesinde Divan-i harbe verilişi ve Bediuzzaman'ın ölüm denilen şeye beş para ehemmiyet vermeyisiyle merdane ve vakur ane tavrı karşısında kumandanın idam kararını geri alma hadisesi Amerikan askeri istihbaratincada ehemmiyetle kayd ve zabt edildiğine dair önemli bir şahidin ifadesini kaydediyoruz. Bediuzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe i Hayatı Dr. Abdülkadir Badıllı cilt. 1.sy.548.
Cebrail (Aleyhisselâm) atının izinden aldığı bir toprağı da buzağınin ağzına koydu. Bu at hayat atıydi ki (üzerinde Cebrail Aleyhisselâm taşıdığı için) nereye adım atsa mutlaka orası yeşillenirdi. Samiri o toprağı, deniz yarildiginda ya da Mûsâ Aleyhisselâm 'in Tur' a yöneldiği sırada almıştı. Iste o toprağın, kendisinin içine konulması sebebiyle buzağı heykeli ete ve kana dönüştü ve onda bir bağırma, bir hareket ve yürüme belirdi. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi cilt 14.sy.358.
Müslümanların kendilerine bir önder (başkan) seçmelerinin vacip olduğu 1/144. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 14.sy. 179.
YANITLASİL
yuksel18 Mart 2022 23:55 Mürai müslümanların gerçek müminleri aldatıp dini, Kur'ân-ı ve namazı istismara kalkmalari. 13/7024. Mürşid ve Islahatcilarin elinden tutmayan, hakiki önderlere saygı göstermeyen milletlerin ömrünün uzun olmayacağı. 1/253. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 14.sy. 178.
YANITLASİL
yuksel19 Mart 2022 00:03 Müslümanların gruplara ayrılıp bölünmesinin zararları. 11/5748. Müşrikler antlaşmayı bozarlarsa. 5/2437. Mustehcen anlamdaki çalgı, eğlence ve güldürü konularının "Levhe'l-Hadis" kapsamına dahil olduğu. 9/4739. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 14.sy. 179.
Nesih hükmü :ilimde teknikte, araştırma ve incelemede daima ileriye doğru adım atmayı, yeni buluşlara kapı açmayı öğretir.1/282. sy.185. Nimetin verdiği sarhoşluk ve beraberinde getirdiği gaflet. 9/4387. sy.185. Müşriklerle yapılan antlaşmaya aldanmamak gerekir. 5/2436. sy.180. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 14.sy. 180,185.
Niyet ve inanca göre amellerin değerlendirildiği. 8/4296. Nuh (A. S.) dan bize üç önemli sünnetin kaldığı.8/4096. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 14.sy. 186.
Ölümü ahirette bir koç gibi Hz. Yahya (A. S.) in boğazlayacagi. 13/6730. sy.192. Ölüden diri, diriden ölü çıkaran Allah'dır.2/872-874. sy.191. Nükleer bir savaşın meydana geleceğine işaret eden ayet ve açıklaması. 11/5947. sy.188. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım Anadolu Yayınları Cilt 14.sy. 188.191.192.
Genelkurmay Başkanlığı, geçen ay vefat eden araştırmacı Aytunç Altındal tarafından 1981 yılında ortaya atılan “Atatürk, hilafeti vasiyet etti. Evren ve Menderes 400 sayfalık vasiyeti okudu” iddiasını 32 yıl sonra yalanladı. Genelkurmay, “Atatürk'ün el yazısıyla kaleme aldığı vasiyeti ölümünden hemen sonra açıldı.12 Ara 2013
Lozan'da dinin öldürülmesi kararı alındı. Siyaseti dinsizliğe alet ettiler. Siyaseti dinsizliğe alet yapanlar, kabahatlerini örtmek için başkasını irtca ile ve dini siyasete alet yapmakla itham ederler. Bir Hazinenin Anahtarı. Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.168,169.
YANITLASİL
yuksel23 Mart 2022 22:40 Cennet ehli Cennete girdiklerinde, Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurur: "İstediğiniz bir şey var mı ki size onu ziyade edeyim?" Bunun üzerine şöyle derler: "Ey Rabbimiz bize verdiğinin üstünde başka şey var mı?" Buyurur ki: "Rızam en büyüktür." Ravi: Hz. Câbir (r.a.) Sayfa: 44 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
1. Allahım!... Şu vakitte ve şu anda noksansız salavatını (bütün rahmetini), tertemiz selamlarını, en mükemmel ve en yüce daimi hoşnutluğunu bu alemdeki en üstün kuluna ulaştır.Sen O’nu (s.a.v), Adem’in (a.s) çocukları arasından seçip kendi irade ettiğin hükümlerin gölgesi kıldın.Yarattıklarının ihtiyaçlarına O’nu (s.a.v) bir kıble ve bir makam eyledin.O’nu (s.a.v) kendine bir delil kıldın.Razı olduğun şekilde O’nu (s.a.v) ortaya çıkardın.Tecellilerine layık hale getirdin. O’nu (s.a.v) yerde ve göklerde emir ve yasaklarının uygulama mahalli kıldın.Kendin ile var olan her şey arasına O’nu (s.a.v) vasıta eyledin.Şu aciz kulunun selamını O’na (s.a.v) ulaştır.Şu anda selamların en şereflisi ve en temizi O’nun (s.a.v) üzerine olsun.
2. Ey Allahım!... Beni O’na (s.a.v) hatırlat ki, senin katında benden söz etsin.Çünkü bunun bana hem dünyada hem ahirette faydalı olduğunu en iyi bilen sensin.Hatta bu fayda, O’nun (s.a.v) seni tanıdığı ve senin yüce katında kıymetinin bulunduğu ölçüde olsun.Benim bilgim ve anlayışım hesaba katılmasın.Ey rabbim!... Şüphesiz sen, her türlü üstünlüğe layık, dilediğin her şeye güç yetirensin.
3. Ey Allahım!... O en mükemmel insanın gönlünde bana da yer ver.Bana onu sevdir.Efendimiz Muhammed’e , onun ali ve ashabına varlıklarının zerreleri sayısınca, Allah Teala’nın sonsuz ilmi miktarınca salat eyle.
4. Ey Allahım!...Bu salavatları devamlı olarak okuyabilmeme yardım eyle.Amin
Hayırlı işlerini tehir geriye bırakanlar helak oldular. Hayırlı işlerini yapmak için acele etmek lazımdır. Prof. Dr.Mahmud Es'ad Coşan Akra Fm. Günün Sohbeti
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 10:01 Osmanlica sözlüge göre TESVİF nedir anlami
TESVİF: (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 09:57 tesvil ne demek? (C.: Tesvilat) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.
Hayırlı işlerini tehir geriye bırakanlar helak oldular. Hayırlı işlerini yapmak için acele etmek lazımdır. Prof. Dr.Mahmud Es'ad Coşan Akra Fm. Günün Sohbeti
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 10:01 Osmanlica sözlüge göre TESVİF nedir anlami
TESVİF: (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 09:57 tesvil ne demek? (C.: Tesvilat) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:48 Hak söz kadar efdal sadaka yoktur. Ravi: Hz. Câbir (r.a.) Sayfa: 383 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:49 Bir kimsenin din kardeşine, kendisine öğreteceği ilimden daha efdal sadakası olamaz. Ravi: Hz. Raşid İbni Saad (r.a.) Sayfa: 383 / No: 14 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:50 Kulların sabahladığı her sabah bir münadi şöyle nida eder: "Ey insanlar, toprak için doğun, fani olmak için toplayın ve harap olmak için bina edin." Ravi: Hz. Zubeyr (r.a.) Sayfa: 383 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel30 Mart 2022 00:18 Aldanmamak, aldatmamak, ciddiyet. Hak yolda yürüyenlerin vasıfları. Dost. T. V. Katre.
Mehmed Akif, ideal bir eğitimciyi şöyle tarif eder: Muallimim diyen olmak gerektir imanlı, Edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı... Gönül dergahindan Hakikat İncileri sy. 141. Osman Nuri Topbaş
YANITLASİL
yuksel31 Mart 2022 01:46 Yani bir muallim, her şeyden önce "imanlı" olacak, yüreğinden rahmet tasiracak. "Edepli" olacak, örnek bir karakter ve şahsiyet inşa edecek. Liyakatli olacak, mesuliyet şuuruyla kendini yetiştirip vazifesinin ehli olacak. "Vicdanlı" olacak, merhamet şefkat, fedakarlık gibi faziletlerle insanlığını tescil ettirecek. Gönül dergahindan Hakikat İncileri Osman Nuri Topbaş. sy. 141.
Bir bakıma İngiltere nin kaderini casuslar çizmişlerdir. Bu casuslar sadece askeri ve siyasi alanda değil, ticaretle, sanayide, eğitimde ve din alanında inanılmaz istihbarat başarılarına imza atmışlardır. Türkiye’de Ve Dünyada Casuslar. Aytunc Altındal. Destek Yayınları sy. 103.
Sizden biriniz, uyumak için yatağına girdiğinde, Fatiha ile birlikte bir süre okusun. Bu takdirde Allah Teala o kimse için bir melek görevlendirir ki, o kimse nereye gitse melek de onunla beraber gider. Ravi: Hz. Şeddad İbni Evs (r.a.) Sayfa: 26 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel8 Nisan 2022 08:50 "Paşa Hazretleri!... Sen henüz bu Devleti Aliyeyi bilmemissin! Bu Devlet isterse donanmanin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, iplerini de ipekten yapabilir!.. Lozan zafer mi Hezimet mi cilt 2.sy.48.
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:16 İslam'ın kader anlayışının müslümanları teknikte ve sanayide geri kalmalarına sebep olduğunu iddia eden bir soruya da neden İslam dünyasında yaşayan Hıristiyan, Yahudi, Durzi ve Nusayrilerin ayrıca Ruslarin Avrupalilar'dan geri kaldığı karsi sorusuyla cevap vermektedir. Harputlu İshak Efendi, Islam'da kader anlayışını da Es'ile - i Ilm-i Kelâm adlı eserinde uzun uzun izah etmektedir. Medreseler Neydi, Ne değildi? Ekmeleddin İhsanoğlu sy. 405.
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:18 Allah Teala bir kulu sevdiğinde ona dünya işlerini kapar, ahiret işlerini ise açar. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 25 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:26 Devlet ile toplumun seyyidlere gösterdiği saygının devlet yararına birtakım gelişmeleri doğurduğu bilinmektedir. Zira onlar, bilhassa fetih esnasında yeni yerleşim yerleri kurarak İslam'ın ve yeni devletin gücünün yayılmasında rol aliyordu. Osmanlı 'da Eğitim Ve Öğretim Ziya Kazici sy. 201.
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:36 Ayrıca, eğitim sosyolojisi, dinamik bir alan olduğu onun kurumsal metodolojik yönelimleri sürekli gelişim göstermelidir. Zira konu alanı olan toplum degismektedir. Eğitim Sosyolojisi Prof. Dr. Mahmud Tezcan.
Telgrafın Türkiye'de kurulmasını istemeyen biri tarafından koparıldığı anlaşılıyordu. demektedir. Muteakiben Sultan'ın kendileri ve Samuel Morse'u çeşitli hediyeler ve "ihtira beratı" ile taltiflerini naklettikten sonra : Sultan'ın ilgisine rağmen İstanbul ile Edirne arasında telgraf hattı kurulması işi tahakkuk etmedi. Lozan Zafer mi Hezimet mi? Kadir Mısıroğlu. Cilt:2.sy.101.
...Diğer bir rivayette ise "Muaviye kat'iyyen mağlub olmaz" buyurulduğu rivayet edilmiştir. Hazreti Ali r.a. bunu duyunca : "Eğer bu hadis-i Şerif'i bilseydim Hazreti Muaviye ile harbetmezdim!." demiştir. Lozan Zafer mi Hezimet mi? Cilt 2.sy.126. Kadir Mısıroğlu.
yuksel3 Mayıs 2022 21:40 Bir kimse Allah'dan sıdk ile şehidlik isterse, Allah onu şehitler mertebesine ulaştırır; yatağında da ölse. Ravi: Hz. Sehl (r.a.) Sayfa: 422 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:41 Bir kimse yanında kendisini müstağni edecek kadar varken bir şey isterse, ancak Cehennem ateşini çoğaltmış olur."Kendisini müstağni kılacak şey nedir ya Resulallah" dediler. Buyurdu ki: "Kuşluk yiyeceği veya akşam yiyeceğine kadar." Ravi: Hz. Sehl (r.a.) Sayfa: 422 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:48 Kur'an'daki pek çok cüz'î hadiselerin arkasında küllî düsturlar saklıdır.(S.) 223:20.Söz, 1.makam.1.nukte Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 403.
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:55 Sadece din ilimlerinin okutulmasindan taassub doğar. (Mn.) 127. Taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa taklitcilerinde ve dinsizlerde bulunur. (Mn.) 131. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 621.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 05:45 Allah Resulu Peygamber efendimiz buyurmuştur: "Miraç 'ta üçüncü kat gökte yetmiş bin melek gördüm. Bunlar, Hazret-i Ömer' i sevenler için, Cenab-ı Hak 'tan af taleb ediyorlardı". Biz de, Hazret-i Ömer' i seviyoruz ya Rab, o meleklerin istiğfarindan, bizi de mahrum etme Allah 'im. İslam' ın Adil ve cesur reisi Halife Hazret-i Ömer (Radıyallahu Anh) cilt. 2. Abdurrahman Şeref Laç sy. 384.
Bu konuyu daha ileri derecede düşünecek olursak devletlerinde sırları vardır.İleride yapacakları eylemleri ve hizmetleri yeri ve zamanı gelmeden açığa vurmamalıdır.Sır saklamayan milletler ve devletler düşmanın tuzağınaher an düşmeye hazırdırlar. Bu sebeple casusluk müessesi oluşmuştur. Gizli ajanlar vardır. Bunlar kendi ülkeleri adına bilgi toplamaya çalışırlar. Hazret-i Ömer Yüz veciz Söz. sy.178.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 22:40 Özellikle askeri bilgilere önem verirler.Zira, her ülke için güvenlikleri önemlidir.En yakın komşularından bile emin olmak için büyük bir çaba içerisinde bulunurlar.Konuya Hz. Ali (k.v.) 'nin bir vecizesiyle son verelim:" Düşmanın en zararlısı hilesini gizleyendir." Hiç şüphe yok ki, düşman hilesini gizlerken Müslüman'ın sırrını açığa vurması, düşmana davetiye çıkarmaktır. Hazret-i Ömer Yüz Veciz Söz.sy.178.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 22:45 Bu vecizeye benzer bir sözü de Hz. Ebubekir söylemiştir." Sırrını açığa vurma, sonra işlerin karışır. 177.Aşir efendi, 11a. Hazret-i Ömer Yüz Veciz Söz.sy.178.
Ahireti için çalışan kimseye Allah c.c. dünya işlerinde kâfi gelir, yeter; sizler gizlinizi düzeltin, Allah c.c sizlerin açığınızı ıslah eder. Ömer b. Abdülaziz (r.a.) Zirvelerden Gönüllere. Enes Balı. sy.135.
hazırladı.(T.H.) 49. Fihrist.sy.73. İçinde bulunduğumuz zamanın geçmiş zamana kıyas edilmesi yanlıştır.(D.H.Ö.İç.R.) 70. Kıyas İslamiyetin hüküm kaynaklarındandır.(Mh.) 73:1.makale 8.mesele. Kıyas-i İstisnai.(L.)57:11.Lema, 5.nükte (İ.İ.) 95. Maneviyat maddiyata kıyas edilmez.(Mn.) 127. İslamiyeti Hıristiyanlığa kıyas etmek kıyas-ı maalfarıktır.(M.) 313.26,3.Mebhas,5.mesele. Bir Hazinenin Anahtarı. Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.386,387.
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:07 Eşyanın ışınlanmasına işaret eden ayet.(S.) 233:20.Söz.2. Mak. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi. sy.70.
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:09 Süleyman (a.s.) mal, mülk ve ilim arasında muhayyer bırakıldı. O İlmi aldı. Ve ilmi seçtiğinden dolayı da mal, mülk kendisine tabi kılındı. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 282 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:11 Bir kimse ilmi alimlere tefahur için veya meclislerinde sefihlerle mücadele için tahsil ederse, o kimse Cennetin kokusunu dahi duyamaz. Ravi: Hz. Muaz (r.a.) Sayfa: 429 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:12 Bir kimse ilim taleb ederse, bu geçmişine kefaret olur. Ravi: Hz. Abdullah İbni Sahîra (r.a.) Sayfa: 429 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel15 Mayıs 2022 02:02 Bazı şeyler vardı ama, daha detaylı vasiyet olarak bu benim vasiyetimdir dediği, ölümünden 12 gün önce bana söylediği bazı şeyler var. Yani çok net, bu böyle olacak , budur, gibi çok kararlı bir konuşmaydı. Saat 5'te 5 buçukta falan konuşmamız bitti babamla. The Özal. Mehmed Ali Birand. Soner Yalçın. sy.552. Bir Davanın Öyküsü.
Üç şey bir kimsede bulunursa o kimse "Ebdaller" (kırklardan)dır. Ki dünya ve dünya halkının kıvamı onlarladır. (Onların yüzü suyu hürmetine yaşarlar): Kazaya rıza, Allahın haram ettiği şeye sabır (dayanmak), Allahın hakkından ötürü gazab etmek. (Nefsin için pireye bile kızmayacaksın) Ravi: Hz. Muaz (r.a.) Sayfa: 264 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel1 Haziran 2022 05:38 Güzel Ahlak ilimden fenden önce gelir. Kötü ahlaklı atom âlimi düşmana sırrını rüşvet karşılığı satarsa Alimin ve İlmin faydası olmaz.. Zararı olur. Akra Fm. Hadisler Deryası Mahmud Es'ad Coşan
Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi. Kenzü'l İrfan Şerhi sy. 683.
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:38 Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 448 1 Bir kimsenin din kardeşinin evine gelip te önüne konulanı yememesi cefadandır. Bir adama yolda arkadaş olup ta ismini ve babasının ismini sormaması cefadandır ve ailesi ile münasebetten evvel latife yapmaması da cefadandır. Hz. Ali (r.a.) 448 2 İnsanın bir din kardeşi konuşurken susması mürüvvettendir ve arkadaşının nalını kopunca onun da durması, hüsnü muaşeret güzelliğindendir. Hz. Enes (r.a.) 448 3 Bir müslümanın içine sevinç sokmak, gamını gidermek, borcunu ödemek veya onu açlıktan doyurmak, Allah (z.c.hz.)'ne en sevgili amellerdendir. Hz. Ebû Şureyk (r.a.) 448 4 Arabın helak olması kıyamet alametidir. Hz. Talha İbni Malik (r.a.) 448 5 Bina kıyamet alametindendir. Bir adamın camiden geçip te iki rek'at kılmaması, tanıdığından başkasına selam vermemesi ve çocuğun yaşlı bir kimseyi işe koşturması da kıyamet alametlerindendir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 448 6 Kıyamet alametlerindendir, haine itimad edilip, emine ihamet edilmesi. Hz. İbni Amr (r.a.) 448 7 Kıyamet alametidir, komşuluğun kötüleşmesi, akrabanın yoklanmaması, cihadın kalkması, dünyanın dini ihlal etmesi.
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:40 448 8 Kıyamet alametlerindendir; çocuğun öfkeli, yağmurun hararetli olması, şerlerin taşması, yalancının tasdiki, doğrunun yalanlanması, haine güvenilmesi, emine ihanet edilmesi, münafıkların kabileye efendi olması, çarşıya münafıkların hakim oluşu, mihrapların süslenmesi, kalblerin harap edilmesi, erkeğin erkeklerle, kadınların kadınlarla yetinmesi, dünyanın mamur kısmının harab, harap kısmının mamur olması, şüphenin ve faizin aşikar olması, çalgının ve eğlence aletlerinin alenileşmesi, içkinin içilmesi, zaptiyenin, gammazların ve gıybetçilerin çoğalması. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 448 9 Kula dünyada verilenin efdalindendir afiyet; ahiret için de verilenin efdalidir mağfiret. Kula nefsi tarafından verilenlerin efdali ise, bir kavimden neş'ed eden hayırdan adamın ders alması. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 448 10 Kıyametin yaklaşmasındandır minberlerin, hatiplerin çoğalması, ulemanın süslere meyledip haramı helal, helali haram etmeleri ve insanların istediği gibi fetva vermeleri, altın ve gümüşlerinizi helal saymayı öğütlemeleri ve Kur'an'ı ticaret metaı edinmeleri. Hz. Ali
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:42 Üç şey vardır ki, onlara devam eden Benim gerçek dostum, onları zayi eden de gerçek düşmanımdır: Namaz, oruç ve cenabetten gusul. (Üç imama göre terkeden kafirdir) Ravi: Hz. Hasan (r.a.) Sayfa: 263 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
449 6 Cennete girip cehennemden kurtulmak, nimetin tamamındandır. Hz. Muaz (r.a.)
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 01:05 Ahiret inancı sosyal ve şahsi hayatın Üssü'l-esasidir.(S.) 92:10.Sozun Hatemesi. En büyük dava Ahireti kazanmaktır.E:L) 1:14. Ahirete iman saadetin esası dır.(S.) 153:9.Sua,Mukaddime. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 28.
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 02:08 Halbuki krizde kaptanlık, fırtınaya yakalandığı zaman bu fırtınadan çıkma becerisi değildir. Asıl kaptanlık fırtınaya yakalanmamayi başarmaktır. Altınoluk. Haziran 2022. sy.23.
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 02:04 Aileyi bekleyen en büyük tehlike kapitalist ahlak. Kapitalist ahlakın İki tane ana özelliği var. Birisi dunyacilik, ölüm ve ölüm sonrası yok gibi yaşamak. İkincisi de benmerkezcilik egoyu kutsallastirmak. Altınoluk Haziran 2022 sy 23.
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 04:39 Kainatta bütün yıldızların arasını dolduran, durgun saydam ve gaz halinde madde, yani her tarafa nüfus edebilen bir esir vardır.. İlimler ve Yorumlar ilimlere bir başka açıdan bakış. Hekimoglu İsmail H. Hüseyin Korkmaz. sy. 397.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 04:54 Neyleyim gerçekliği neyleyim varlığı, İçinde var olan Nebi olmayınca! Teklif sy. 60.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 04:57 Nerde hareket, orada bereket. Atasözü. Akra Fm.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 05:03 "Varlık önce, idrak sahibi fail sonra" demenin yolu varlık alanında idrak sahibi failin nasıl olup da mevcut olabildiği sorusunun cevaplanmasindan geçer. Teklif sy. 22.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 05:22 Tasavvuf ta çok önemli bir esas vardır :İki şeye çok dikkat etmek gerekir :birincisi unsiyet kurduğun, oturup kalktığın insanlara, ikincisi de yediğin içtiğin şeylere... Peygamber Efendimiz (s. a. v.) Dilinden Gönül İncileri Şefika Kaya Meriç sy. 114.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 13:23 Hariciler, Halife ve hükümdarın varlığına lüzum olmadığı hususundaki akidelerine delil olarak, Kur'an dan iktibas ederek "Lâ hükme illa lillah" yani " Hüküm ancak Allah c. c. in dır." cümlesini kendilerine slogan yapmışlardı. Hz. Ali bunu isitince şu cevabı verdi : "Bu doğru bir sözdür, ancak bâtıl adına söylenmiştir". En'am. 6,57. Kur'an ve Hadise göre Ahir zaman Fitnesi ve Anarşi Doçent. Dr. İbrahim Canan sy. 61.
Atatürk'ün Hazreti Ali'nin soyundan geldiğini iddia eden Tumluer'e göre ahir zamanın son kademesine gelinmiştir. Kapıyı açacak manevi şifre Atatürk'ün gizli vasiyetidir. Kısacası bu meselenin ilahi bir boyutu da bulunmaktadır. Tumluer bu önemli görevi babası Alaaddin Tumluer'den devraldığını belirtmektedir.1 Ara 2013
YANITLASİL
yuksel10 Haziran 2022 06:19 İnsanın içinde Yasin Suresi yazılmış.(S.) 670.Lemaat. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 326.
YANITLASİL
yuksel11 Haziran 2022 01:51 Allah c. c. kâinat ta dahil olmadığı gibi hariç de değil. (M. N.) 54.Katre. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy 47.
YANITLASİL
yuksel12 Haziran 2022 01:03 İlim talebi, Allah katında namaz, oruç, hac ve Aziz ve Celil olan Allah yolundaki cihaddan daha efdaldir. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 312 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel12 Haziran 2022 01:06 Bir saatlik ilim talebi, bir gece sabaha kadar ibadet etmekten hayırlıdır. Bir günlük ilim talebi ise üç ay oruç tutmaktan hayırlıdır. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 312 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel12 Haziran 2022 01:14 Allah c. c. ın rızasını kazandıktan sonra başkalarının rızasını tahsile gerek yoktur.(M. N.) 156:Zerre. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 48.
Asıl olarak haramlardan şiddetle kaçanların ve emirleri layıkıyla uygulamaya çalışanların kalpleri temizdir. İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis Kenzü'l İrfan Şerhi Ahmet Karakullukçu sy. 489.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Zalim olsun mazlum olsun kardeşine yardım et! buyurmuştur. Bunun üzerine ashab-i kiram :Ya Resulallah! Biz mazluma yardım ederiz, fakat zalime nasıl yardım edeceğiz? diye sorduklarında, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Onun ellerinin üstünden tutarsın (ve onu yaptığı zulümden engelleyerek böylece ona da yardım etmiş olursun ). buyurmuştur. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi cilt 14.sy.488.
YANITLASİL
yuksel16 Haziran 2022 01:03 Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem e inanmanın Cennete girmek için yeterli olmadığı, bununla birlikte ona ve Kur'an'a ittiba'in da şart olduğu Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi cilt 14.sy.489.
YANITLASİL
yuksel16 Haziran 2022 01:04 Niyet doğru, amel yanlış olabilir.(Mn.) 94. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 56.
Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur. Hadislerle Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı Müslümanlık cilt. 2. Devlet idaresi sy. 609, 610
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:03 Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.
Tetebbürsüz kıraat, fıkıhsız da ibaded olmaz. Bir fıkıh meclisi altmış senelik ibadetten hayırlıdır. Ravi: Hz. İbni Ömer ra. Sayfa: 482 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2022 05:41 Yalan imana aykırıdır. Ravi: Hz. Ebû Bekir (r.a.) Sayfa: 228 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2022 05:42 Yalan imana aykırıdır. Ravi: Hz. Ebû Bekir (r.a.) Sayfa: 228 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2022 05:52 De ki: "Allah'ın kelimeyi tammesiyle -ki onu iyi veya kötü tecavüz edemez- yerde yarattığı her şeyin şerrinden sığınırım. Gece gelenin, gündüz gelenin, göğe çıkanın, gökten inenin şerrinden. Ancak hayırla gelen hariç ey Rahman." (Cinnilere karşı Halid ibni Velid r.a hz lerine buyrulmuştur) Ravi: Hz. Ebul Aliye (r.a.) Sayfa: 335 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2022 05:54 Tevfikin azı, aklın çoğundan hayırlıdır. Dünya hususundaki akıl mazarrat, din hususundaki akıl ise meserrettir. Ravi: Hz. Ebud Derda (r.a.) Sayfa: 336 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
Yazılsa Liyakati Var Evet, sabıkan bahsi geçmiş:• Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi, • sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi, • nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi, • ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi, • ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, • elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mucize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir. Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhânîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler. Ve a’dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur. Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn şeklini verir. Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın birtek eli böyle acip mu’cizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?
486 Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 486 1 Cennete, başa kakıcı, anaya-babaya asi olan, içkiye idmanlı olan, söz taşıyan, büyüye inanan giremez (Yani Cehennemde tımar görmeden.) Hz. Ebû Said r.a 486 2 Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse Cennete giremez. Denildi ki: "Bir adam elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını severse?" Buyurdu ki, Allah güzeldir ve güzelliği sever. Kibir, Hakka razı olmamak ve halka hor bakmaktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 486 3 Cennete cevvaz (kendine yontan), katı yürekli olan, hasis, adi adam, çetin ahlaklı, pis boğaz, insanlara karşı gaddar, göbeği büyük kimse giremez. Hz. Abdurrahman İbni Ganamı (r.a.) 486 4 Medine'ye deccal korkusu girmez. O günü Medine'nin yedi kapısı vardır ve her birinde de ikişer melek duracaktır. Hz. Ebû Bekir (r.a.) 486 5 Deccal Mekke ve Medine'ye giremez. Hz. Âişe (r.anha) 486 6 Benimle evlenen veya kendisinden kız alıp verdiğim kimseler Cehenneme girmez. Hz Hars (r.a.) 486 7 Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin) Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra. 486 8 Sizlerden biri evlad yetiştirmek fikrinden vazgeçmesin. Zira bir kimse öldüğü zaman onun çocuğu yoksa ismi kesilir. Hz. Hafsa (r.a.) 486 9 Kafir müslümana ve müslüman da kafire varis olamaz. Hz. Umame İbni Zeyd (r.a.) 486 10 Müslüman hristiyana varis olamaz. Meğer ki köle veya cariyesi olsun. Hz. Câbir (r.a.) 486 11 Kaderi, duadan başka şey geri çeviremez. Ömrü de ancak iyilik artırır. Bir adam, günahı sebebile kendine isabet edecek rızkından mahrum olabilir. Hz. Sevban (r.a.) 486 12 Deniz yolculuğuna, hac ve umre yapacak kimseden ve Allah yolunda gazi olandan başkası çıkmasın. Zira denizin altında ateş ve ateşin altında da deniz vardır. Hz. İbni Amr (r.a.) 486 13 Ehli garb (Şamlı ve mücahidler) kıyamete kadar hak üzerinde galib olurlar. Hz. Saad İbni ebu Vakkas (r.a.)
YANITLASİL
yuksel10 Temmuz 2022 20:51 Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin) Ravi: Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra. Sayfa: 486 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel10 Temmuz 2022 21:01 Yazılsa Liyakati Var Evet, sabıkan bahsi geçmiş:• Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi, • sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi, • nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi, • ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi, • ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, • elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mucize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir. Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhânîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler. Ve a’dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur. Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn şeklini verir. Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın birtek eli böyle acip mu’cizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?
Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının. Ravi: Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.) Sayfa: 222 / No: 16 Ramuz El-Ehadis
Devletin ilerlemesi için sadaretle meşihat dairesinin eşit olması gerekir. (Sn.) 52. Sadaratle meşihat iki kanattır. (Sn.) 51. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 154,155.
Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının. Ravi: Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.) Sayfa: 222 / No: 16 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 21:26 Devletin ilerlemesi için sadaretle meşihat dairesinin eşit olması gerekir. (Sn.) 52. Sadaratle meşihat iki kanattır. (Sn.) 51. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 154,155.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:13 Said Nursi (Bediuzzaman) 1873-1960.Hi:1290-1379 İslami ilmi Edebi Felsefi Yeni Lügat Abdullah Yeğin Hizmet Vakfı Yayınları sy. 601.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:19 Said Nursi Bediuzzaman demiş ki Oğlum olursa adını Yüksel koyardım. Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi D. T. 24.3.1974.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:26 Decl: Karıştırmak, Yalan söylemek, Hakkı bâtıl, bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. Bâtılı Hak Gösteren. Mübalağali faili :deccaldir. Deccal :Hakkı batil, bâtılı hak olarak gösteren. İslami ilmi Edebi Felsefi Yeni Lügat Abdullah Yeğin Hizmet Vakfı Yayınları sy. 99.
Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının. Ravi: Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.) Sayfa: 222 / No: 16 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 21:26 Devletin ilerlemesi için sadaretle meşihat dairesinin eşit olması gerekir. (Sn.) 52. Sadaratle meşihat iki kanattır. (Sn.) 51. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 154,155.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:13 Said Nursi (Bediuzzaman) 1873-1960.Hi:1290-1379 İslami ilmi Edebi Felsefi Yeni Lügat Abdullah Yeğin Hizmet Vakfı Yayınları sy. 601.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:19 Said Nursi Bediuzzaman demiş ki Oğlum olursa adını Yüksel koyardım. Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi D. T. 24.3.1974.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:26 Decl: Karıştırmak, Yalan söylemek, Hakkı bâtıl, bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. Bâtılı Hak Gösteren. Mübalağali faili :deccaldir. Deccal :Hakkı batil, bâtılı hak olarak gösteren. İslami ilmi Edebi Felsefi Yeni Lügat Abdullah Yeğin Hizmet Vakfı Yayınları sy. 99.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:45 Nitekim şair der ki : "Dünya ki hadisatla her gece yüklüdür, Gün doğmadan neler doğa kim bile nagehan (ansızın)! ... Aceb mi doğsa zülfünden fitneler, Meseldir bu denir, el-leylu hubla! Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu) cilt 14.sy.493.
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:11 Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur. Hadislerle Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı Müslümanlık cilt. 2. Devlet idaresi sy. 609, 610
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:03 Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.
Kıyamet yaklaştığında taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için saygı gösterilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulmeder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanlanın en iyi görüneni dalkavuktur "müdahin (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakandır)
"Zaman yaklaştığında... Yani kıyamet saati yaklaştığında taylasan giyme çoğalır" Rafiziler ve Şia gibi hak etmedikleri halde içi başka dışı başka, münafıklık için taylasan giyerler. Deccal çıkar ve Isfehan'dan taylasanlarla yetmiş bin kişi ona tabi olur
"ticaret çoğalır Bu, açgözlülüğün çok olup, kanaatin olmamasından, nefis isteklerinin çok olmasındadır. mal çoğalır kelimesi başka bir nüshada önceki kelimede olduğu gibis şeklindedir. Dünya sevgisinin çokluğundan.
"saygı gösterilir" kelimesi, kökündendir
mal sahibine mali nedeniyle Yani mal sahibi, dini için değil
malı için, insanlar mala meylettikleri için saygın olur.
"fuhuş çoğalır" Yani zina...
, "çocuklar amir olur" Yani yaşı genç olanlar. Nitekim Allah bir kavme azap ettiği zaman akılsızları veya çocuklan yahut kadınları başlarına yönetici yapar. (Onlara bunları musallat eder)
"kadınlar çoğalır" Kütüb-i sitte'deki bir rivayette
"öyle ki elli kadına (bir adam düşer) bir başka rivayette ise L-ly
"kirk kadına bir erkek idareci düşer." şeklindedir.
Bu durum fitnelerin çokluğu nedeniyle erkeklerde öldürmeler artar. Çünkü savaşanlar kadınlar değil erkeklerdir. Bunun, fetihlerin çoğalacagina ve esirligin artacağına işaret olduğu da söylenmiştir.
"Baştaki yönetici zulmeder" Çeşitli zulümlerle zulmeder
yuksel14 Temmuz 2022 10:51 ölçü ve tartida eksiklik yapılır Yani onlarda noksanlık yapılır. Bu ifade, kayıp nedeniyle noksanlıktan kinayedir. Allahu Teâlâ ölçekte ve tartıda hileye sapanlann vay haline! Ki onlar insanlardan ölçekle aldıklanı zaman haklarını tastaman alanlar, onlara ölçekle yahut tartı ile verdikleri zaman ise eksiltenlerdir." buyurur. (el-Mutaffifin 1,2,3) Adam kopek yavrusu yetistirip egitir. Köpek yavrusu demektir.
(Bu) Ona, kendisinin çocuğunu beslemekten daha iyi yararlı olur. Çocuğunun kötülüklerinden, bereketsizliğinden, itaatsizliğinden dolayı. "büyüğe saygı duyulmaz Yani ilim ve yaşça büyük olan hürmet görmez, ondan utanılmaz "küçüğe merhamet edilmez" Iki cümledeki füller edilgen/mechül kiptedir. Yani insanlar çocuklara şefkat, merhamet gösteren kimseler değillerdir.
zinadan olma çocuklar çoğalır" Zinanın çokluğu ve nikahların bozukluğu nedeniyle Zinanın çokluğunu Resûlüllah (sav)'in; öyleki adam yol ortasinda kadınla yakın olur." Ifadesi teyit eder. Yani hanımından başkasıyla bile yol ortasında zina eder.
kelimesi noktall harf "insanlar koyun
olan/dät" harfinin üstünüyledir. Koyun demektir. "kurt kalpleri üzerine" Bu ifade, onların görünüşte yumuşak olduklarını ve kalplerinin de katılığını açıklar. Onlar insanlara merhamet etmezler
bu zamanda insanlann en yisi, dalkavuk olan Onlar dalkavukluk, yağcılık ederler. Insanları günahlar işlerken görür, onları kendi
hallerine bırakırlar.
Hadiste kastedilen şey bu işlerin aşikâre olması ve çoğalmasıdır. Yoksa bu işlerin aslı değildir. (Bu tür günahlar gizli ve az da olsa her devirde vardır.) Hadisi Taberâni (el-Mu'cemü'l-kebir de), Hâkim (el-Müstedrek'te) Ebu Zer (ra)'den naklederler. Hadisin sahih olduğunu söyleyen Häkim'i (el-Müstedrek alá
Müstedreki'l-Hâkim'de) Zehebî eleştirmiştir. Bu hadiste, Resulallah (sav)'in söyledikleri aynen gerçekleşmekte
İnnâ ateynanin sırrını herkes anlamaz. (E. L.) 1:205. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 551.
YANITLASİL
yuksel15 Temmuz 2022 00:29 Din birleştiricidir.(H. S.) 97:1.evham. Ahmak dost din düşmanından daha zararlıdır.(Mh.) 29:1.maka. Eğitimin ana lisanla yapılması faydalıdır. Din nokta-i nazarında medenilere galebe çalmak ikna iledir. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy 162,..165.
YANITLASİL
yuksel17 Temmuz 2022 07:53 Propagandada gerçekler olduğu gibi anlatılmalıdir.(Sn.) 17. Siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık doğruluğa tercih ediliyor. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 541.
YANITLASİL
yuksel17 Temmuz 2022 08:03 Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.(Sn.) 62:(T.H.)117. Sulhkarane muamele dost kazandırır. (M.) 258:22.Mektup4.vec. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 171.
Adil ve mütevazi Sultan, Allah'ın yeryüzünde gölgesi ve mızrağıdır. Böyle adil ve mütevazi bir Sultan (veya vali) için her gündüz ve gecede, hepsi abid ve müçtehid olan altmış sıddık ameli yazılır. Ravi: Hz. Ebû Bekir (r.a.) Sayfa: 213 / No: 15 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel24 Temmuz 2022 00:56 Sultan, yeryüzünde Allah'ın gölgesidir ki, Allah'ın kullarından her mazlum ona iltica eder. Adalet yaparsa ona ecir, diğerine şükür, zulmederse ona vebal ve tebaaya da sabır düşer. Valiler zulm ederlerse kıtlık olur. Zekat verilmezse davarlar ölür, zina meydan alırsa, meskenet ve fakirlik zahir olur. Ve ehli zimmete zulm edilirse kuffar baş kaldırır. (Galebe çalar) Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 213 / No: 16 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel24 Temmuz 2022 00:59 Cennet ehli Cennete Cehennem ehli de ateşe girdiklerinde, ölüm (bir koç şeklinde) Cennetle Cehennem arasında bir yere getirilir ve kesilir. Sonra bir münadi şöyle nida eder: "Ey ehli Cennet, ebedilik var ölüm yok. Ey ehli nar, ebedilik. Ölüm yok." Bunun üzerine Cennet ehlinin sevinç üzerine sevinçleri artar. Cehennem ehlinin ise hüzünleri üzerine hüzünleri artar. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 51 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
354 14 Kendisinden çocuk peydah olacak meniyi, kayanın üstüne döksen, Allah (z.c.hz.) yaratacağını yaratır ve hiç şüphe yok ki Allah yaratacağı canı yaratır. Hz. Sumame (r.a.)
YANITLASİL
yuksel25 Temmuz 2022 02:32 212 2 Benim bu zamanımda, Zühd, altın ve gümüşten kaçmaktır. Fakat insanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, altın ve gümüşü terketmekteki zühdden, insanlardan kaçmak zühdü, kendileri için daha hayırlı olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma
YANITLASİL
yuksel26 Temmuz 2022 08:25 Hayati bitirecekse bir mezarcının küreği, Ne diye taşımalı bunca emel dolu yureği?! Medrese-i Yusufiyye'den Mektuplar Ahmed Mahmud Ünlü sy.640.
YANITLASİL
yuksel26 Temmuz 2022 09:08 İlk önce hak hakikatı öğren. Adamlara bakılıpta hak hakikat anlaşılmaz. Hak hakikatı bilirsen kimin kötü kimin iyi olduğunu anlarsın. Akra fm. Mahmud Esad Coşan günün Sohbeti.
Mustafa Kemal 'SABETAY SEVİ'nin soyudan geliyorum kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..' Sırr-ı inna A'tayna Rumuzat-i Semaniye Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Mustafa Kemal 'SABETAY SEVİ'nin soyundan geliyorum kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..' Sırr-ı inna A'tayna Rumuzat-i Semaniye Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Mustafa Kemal 'SABETAY SEVİ'nin soyundan geliyorum kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..' Sırr-ı inna A'tayna Rumuzat-i Semaniye Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum ki Allah her yüzyılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir"buyurmaktadir
Günün birinde esirleri teftişe gelen ve kampı gezerken Bediüzzaman’ın önünden geçen Nikola Nikolaviç’e o hiç ehemmiyet vermiyor ve yerinden kımıldanmıyor. Başkumandanın nazar-ı dikkatini çekiyor. Tekrar bir bahane ile önünden geçiyor. Yine kımıldanmıyor.
Üçüncü defasında önünde duruyor, tercüman vasıtasıyla aralarında şöyle bir muhavere geçiyor:
“Beni tanımadılar mı?”
“Evet, tanıdım. Nikola Nikolaviç, Çarın dayısıdır, Kafkas Cephesi Başkumandanıdır.”
“O halde ne için hakaret ettiler?”
“Hayır, affetsinler, ben kendilerine hakaret etmiş değilim. Ben mukaddesatımın emrettiğini yaptım.”
“Mukaddesat ne emrediyormuş?”
“Ben Müslüman âlimiyim. Kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Ben ona kıyam etseydim, mukaddesatıma hürmetsizlik yapmış olurdum. Onun için ben kıyam etmedim.”
“Şu halde, bana imansız demekle benim şahsımı, hem ordumu, hem de milletimi ve Çarı tahkir etmiş oluyor. Derhal divan-ı harp kurulunda isticvab edilsin.”
Bu emir üzerine divan-ı harp kuruluyor. Karargâhdaki Türk, Alman ve Avusturya zâbitleri, ayrı ayrı Bediüzzaman’a rica ederek Başkumandana tarziye vermesi için ısrar ediyorlar. Verdiği cevap bu oluyor:
“Ben âhiret diyarına göçmek ve huzur-u Resulullaha varmak istiyorum. Bana bir pasaport lâzımdır. Ben imanıma muhalif hareket edemem.”
Buna karşı kimse sesini çıkarmıyor, neticeyi bekliyor. İsticvab bitiyor. Rus Çarını ve Rus ordusunu tahkir maddesinden idam kararını veriyorlar. Kararı infaz için gelen bir manga askerin başındaki subaya kemâl-i şetâretle, “Müsaade ediniz, on beş dakika vazifemi îfa edeyim” diye abdest alıp iki rekat namaz kılarken, Nikola Nikolaviç geliyor, kendisine hitaben:
“Beni affediniz. Sizin beni tahkir için bu hareketi yaptığınızı zannediyordum. Hakkınızda kanunî muamele yaptım. Fakat şimdi anlıyorum ki, siz bu hareketinizi imanınızdan alıyorsunuz ve mukaddesatın emirlerini îfa ediyorsunuz. Hükmünüz iptal edilmiş; dinî salâhatinizden (salihliğinizden) dolayı şâyân-ı takdirsiniz. Sizi rahatsız ettim, tekrar tekrar rica ediyorum, beni affediniz.”
Mü'minlerin ruhları yeşil bir kuşun karnındadır. O kuşlar, gagası ile Cennet ağaçlarında asılıdır. Ta ki Allah, o ruhları kıymet gününde cesedine geri verinceye kadar. Ravi: Hz. Kaab İbni Malik (r.a.) Sayfa: 70 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
Dünyevi bir saadetimiz bir cihetle medeniyetin ortaya koyduğu yeni ilimlerle olacaktır. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy 432.
Peygamberler, baba bir ana ayrı kardeşlerdir. Dinleri de birdir. Meryem oğlu İsa (a.s) da Benim kardeşimdir. Ve aramızda başka Peygamber yoktur. O, tekrar yeryüzüne gelecektir. Onu gördüğünüzde tanırsınız. Orta boylu, kırmızı-beyaz renkli bir zattır. Üzerinde Mısır kumaşından iki parçalı elbise vardır. Su isabet etmediği halde başında damlalar görülür. (Geldiğinde) putu kırar, domuzu öldürür, cizyeyi kaldırır ve milletleri islama davet eder. İslamdan başka din kalmaz. Arslanlar develerle, kaplanlar sığırlarla, kurtlar koyunlarla beraber dolaşıp otlarlar. Ve çocuklar yılanlarla oynar ve hiç biride diğerine zarar vermezler. O kırk sene yaşayacak ve ölecektir. Cenazesini müslümanlar kaldıracaktır. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 191 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 08:23 Ümmetimden iki sınıf salih olursa, ümmette salih olur. Umera ve Ulema. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 308 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 08:29 Ümmetimden iki sınıf salih olursa, ümmette salih olur. Umera ve Ulema. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 308 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 09:42 LOZAN Ismet İnönü ve Lozan Anlaşması. (EL) 2:31. Lozan'da dinin öldürllmesi karan alındı. (E.L) 2:31. Lozan'da Türkleri Protestan yapma karan alındı. (EL) 2:53 Lozan'in iç yüzü. (E.L.) 2:31. Mustafa Kemal ve Lozan Anlaşması. (EL.) 2:31. Sefin Lozan Anlaşmasında verdiği dehşetli fikir. (EL) 2:43
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 09:49 LOZAN Ismet İnönü ve Lozan Anlaşması. (EL) 2:31. Lozan'da dinin öldürllmesi karan alındı. (E.L) 2:31. Lozan'da Türkleri Protestan yapma karan alındı. (EL) 2:53 Lozan'in iç yüzü. (E.L.) 2:31. Mustafa Kemal ve Lozan Anlaşması. (EL.) 2:31. Sefin Lozan Anlaşmasında verdiği dehşetli fikir. (EL) 2:43
YANITLASİL
yuksel14 Ağustos 2022 01:19 Mufessirler, bu âyette ki güzel söz ü kelime-i tevhid, iman veya müminin kendisi diye yorumlamislardir. Çoğunluğun kabul ettiği birinci yoruma göre güzel ağacın kökü müminin kalbi, gövdesi imanın kendisi, dallari da müminin gerçekleştirdiği iyi amellerdir. Kemalat-i Tayyibe Risale-i Nur'un Tariflerine göre Istilahlar ve Anahtar kelimeler sy. 237,238.
YANITLASİL
yuksel14 Ağustos 2022 01:44 İngiliz Meclis - i Meb'usaninda Mustemlekat Nazırı, elinde Kur'ân-ı Kerîm'i göstererek söylediği bir nutukta: Bu Kur'an, İslamlarin elinde bulundukca biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'an 'i onların elinden kaldırmaliyiz yahut müslümanları Kur'an' dan sogutmaliyiz. diye hitabede bulunmuş. Esasat-i Nuriye Risale i Nur Mesleği Hizmet Rehberi sy. 323.
Edep nedir? diye sual edildiğinde :"Yemeğiniz arpa olsun, helvanız hurma olsun, katığınız tuz olsun, yağınız süt olsun, elbiseniz yün olsun, evleriniz mescidler olsun, ışığınız güneş olsun kandiliniz ay olsun lezzetiniz su olsun, Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi cilt 15. sy. 84.
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2022 04:40 güzelliğiniz temizlik olsun, ziynetiniz tedbir olsun, ameliniz rıza olsun, azığıniz takva olsun, Yemeğiniz gece olsun, uykunuz gündüz olsun, kelamınız zikir olsun suskunluğunuz ve gayeniz tefekkür olsun,bakışınız ibret olsun, sığınağıniz ve yardımcınız da Mevlaniz olsun! İşte ölünceye kadar bu hal üzere sabredin! "buyurmuştur. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi cilt 15. sy.84,85.
Kıyametin önü sıra karanlık geceler gibi fitneler vardır. O fitne devrinde adam sabah mü'min, akşam kâfir olur. Ve akşam mü'min sabah ise kâfir olur. O zaman oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Ayakta duran yürüyenden hayırlıdır, yürüyen ise koşandan hayırlıdır. O devirde okların yayını kırın, kirişlerini koparın, kılıcınızı da taşa vurun, evinize çekilin. Birinizin evine girilse ve üzerinize varılsa o zaman Adem (a.s.)'ın iki oğlundan hayırlısı gibi olun. (Yani öldürülen gibi.) Ravi: Hz. Ebû Mûsa (r.a.) Sayfa: 121 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Kur'an okumakla Kur'an olmaz. Nakletmekle de ilim olmaz. Kur'an hidayetle, ilim de anlayışla olur. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 362 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel4 Ekim 2022 04:25 Zekat, halka şefkatin anahtarıdır. İslam da Zekat Muessesi. Yunus Vehbi Yavuz. Fihrist
YANITLASİL
yuksel4 Ekim 2022 04:41 Zekat, malı ebedilestirir. Zekat, malı temizler. Zekat, malı çoğaltır. Zekat, kalpteki dünya sevgisine karşı bir ilaçtır. Zekat, fakirin kıskançlık duygusunu körletir. İslam da Zekat Muessesesi. Yunus Vehbi Yavuz Fihrist
YANITLASİL
yuksel4 Ekim 2022 04:51 Zekat, bir nevi sosyal güvenlik ve sigortadir. Zekat, toplumda bir orta sınıfın doğmasını öngörür. Zekat, paranın stok edilmesini önler. Zekat sosyal dengeyi sağlar. Zekat, yatırıma açılan bir kapıdır. Zekat bir kalkınma hamlesidir. Zekat, fakiri çalışmaya teşvik eder. İslam da Zekat Muessesesi Yunus Vehbi Yavuz Fihrist
Baykara'nın söylediklerinden sadece Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk'ün değil, Atatürk' ün şahsında, 20. yüzyılınTürk devrimini yapan kadronun Sultan II. Abdülhamid döneminin doğal bir sonucu olduklarini söylemek müm- kün görünmektedir. 1880lerden itibaren, bir Osmanlı toplumu yaratmak ideali ile her vilayette pozitif ilimleri öğreten idadi liselerinin açılması, aydın Batıcı bir kuşak yetişmesini sağladı . Atatürk nesli, i bu temelde kurulan yeni askeri mekteplerde yetişti (Inalcık 2006: 338). sy. 177 Türk Modernleşme ve 2.Abdulhamid'in eğitim hamlesi Ömer Faruk Yelkenci
[20] İslâm’a uygun olmayan söz ve hareketler batıldır. Eğer hak olan batıla bulanır, ona karıştırılırsa, hak anlaşılmaz, batılın içinde özelliğini kaybeder ve insanlar da haktan saptırılmış olur. Diğer taraftan bu, “batılı da hakla süslemeyin, altında hak var diye batılı cazip göstermeyin” demektir (İbni Teymiyye, s. 52; Elmalılı, I, 285). Yahudiler, Tevrat’taki bazı hükümleri değiştiriyorlar ve kendi uydurdukları batıllara “hak (doğru) bu” diyorlardı.
Kıyamet gününde, Adem evladından bir takım kavimler getirilir ki, yanlarında dağlar gibi hasenat vardır. Bunlar Cenneti görecek gibi yaklaştığında: "Sizin orada nasibiniz yok" denilir. (İtikadları dürüst ve niyetleri halis olmadıkları için) Ravi: Hz. Salim (r.a.) Sayfa: 505 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel21 Ocak 2023 01:36 mektům, mektüme .a.s) مكتوم ketm'den): 1. ketmolunmuş, gizli, sak- l. 2. hükümetten gizli tutulan. Emvâl-i mektûme: vergiden kaçırılan mallar. melâgim Mål-i mektûm: gizli, saklı mal. Nüfûs-i mektûme: kütüğe kaydolunmamış kimse- ler. Vâridât-ı mektûme: deftere geçirilme- yerek şahıs elinde kalan devlet
Kıyamet gününde, Adem evladından bir takım kavimler getirilir ki, yanlarında dağlar gibi hasenat vardır. Bunlar Cenneti görecek gibi yaklaştığında: "Sizin orada nasibiniz yok" denilir. (İtikadları dürüst ve niyetleri halis olmadıkları için) Ravi: Hz. Salim (r.a.) Sayfa: 505 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel21 Ocak 2023 01:36 mektům, mektüme .a.s) مكتوم ketm'den): 1. ketmolunmuş, gizli, sak- l. 2. hükümetten gizli tutulan. Emvâl-i mektûme: vergiden kaçırılan mallar. melâgim Mål-i mektûm: gizli, saklı mal. Nüfûs-i mektûme: kütüğe kaydolunmamış kimse- ler. Vâridât-ı mektûme: deftere geçirilme- yerek şahıs elinde kalan devlet
hadisesi) Hz. Avf İbni Malik (r.a.) 258 4 Dört fitne olacak: Kan mübah kılınacak, Kan ve mal mübah olacak, Kan, mal ve ırz mübah kılınacak ve dördüncüsü ise deccal fitnesi olacaktır. Hz. İmran İbni Husayn (r.a.) 258 5 Deccalin önü sıra hud'alı seneler olur ki; yağmur çok yağar, fakat nebat az our. Sadıkler tekzib olunur, yalancılar ise tasdik olunur. Haine itimad edilir, emin ise hain addedilir. Ve "Rüveybiza" söz sahibi olur. Denildi ki: "Ya Resulallah, Rüveybiza nedir?" Buyurdu ki, Kendisine itimad olunmayan ve kıymet verilmeyen kimselerdir. Hz. Avf İbni Malik (r.a.)
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2023 23:46 258 7 Altı hal vardır ki onlar vaki olduğunda ölümü temenni edebilirsiniz: Sefihlerin beyliği, Hükmün para ile satılması, Kanın istihlaf edilmesi, Zaptiyenin çoğalması, Akrabalığın kesilmesi, Kur'an-ı Kerim'i eğlence yapanların çoğalması ve Onun musiki yerine dinlenilmesi. Öyle ki, adamı mihraba, nağme dinlemek için geçirirler. Halbuki o adamın fıkıhtan haberi bile yoktur. İşte bu durumlarda ölümü istemekte haklı olursunuz. Hz . Abis el Gıfari (r.a.) 258 8 İlimde, birbirinize nâsih olun ve birbirinizden bir şey gizlemeyin. Zira, ilimde hiyanet, malda hiyanetten eşeddir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 258 9 Lohusa kadın kırk gece bekler. Bundan önce temizlik görürse, temiz hükmü giyer. Kırk gün geçerse özürlü addedilir. Yıkanır ve namaza devam eder. Kan fazla gelirse, her namaza bir abdest alır. Hz. İbni Amr (r.anhüma) 258 10 Gökten yardım, zahmete göre, ve sabır da musibete göre iner. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 258 11 Kadın, şu dört şeyi için nikahlanır: Malı, Asaleti, Güzelliği ve Dini. Elin toprak olası, sen din sahibine bak. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 258 12 Olanca kuvvetinizle temizlenin. Zira Allah (z.c.hz)'leri islamiyeti nezafet üzere tesis etmiştir. Ve Cennete ancak nazif girer. Hz Ebu Hureyre (r.a.)
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2023 23:49 Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 293 1 Oğullarınızı ve kızlarınızı evlendirin. Kızları altın ve gümüşle süsleyin, ve elbiseleri güzel olsun. Ve kendilerine rağbet edilmesi içinde onlara güzel hediyelerle ihsanda bulunun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 293 2 Zengini ziyaret eden, sâim ve kâim gibi sevab alır. Fakiri ziyaret eden kimes ise fisebilillah cihad sevabı alır. Ve bunun için atılan adımlar, Aziz ve Celil olan Allah yolundaki adımlara denk olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 293 3 Kur'an-ı Kerim'i seslerinizle ziynetlendiriniz. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 293 4 Bayram namazlarınızı tehlil, tekbir, tahmid ve takdislerle ziynetlendiriniz. Hz. Enes (r.a.) 293 5 Meclislerinizi Bana selat ve selam getirmekle ziynetlendiriniz. Zira Bana selavat getirmeniz kıyamette size nur olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 293 6 Rabbimden "Lahinlere" (Aptal, çoluk çocuk gibi aklı az olan) azab etmemesini diledim, kabul buyurdu. Hz. Enes (r.a.) 293 7 Rabbimden, müşrik çocuklarından ölenleri Benim için bağışlamasını diledim, kabul buyurdu ve Cennete soktu. Hz. Enes (r.a.) 293 8 Rabbimden, Benden sonra, ashabımın ihtilaf edecekleri meseleler hakkında sual ettim. Bana vahyetti ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) Senin eshabın Benim yanımda gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı diğerinden daha parlaktır. Kim ki, onlardan birisini (içtihadlarında )takip etse, o kimse Benim nazarımda hidayet üzerindedir." Hz. Ömer (r.a.) 293 9 Ya Ali, senin hakkında Allah'dan beş şey istedim. Birini kabul etmedi, dördünü verdi: Ümmetimin senin başında toplanmasını Allah'dan
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2023 23:50 293 9 Ya Ali, senin hakkında Allah'dan beş şey istedim. Birini kabul etmedi, dördünü verdi: Ümmetimin senin başında toplanmasını Allah'dan istedim, kabul etmedi. Senin hakkında Bana verdikleri ise şunlardır: Kıyamet gününde ilk olarak Ben ve yanımda sen kalkacağız. Önümde "Hamd" sancağını sen taşıyacaksın. Evvelkileri ve sonrakileri geçeceksin. Benden sonra mü'minlerin veliside sen olacaksın. Hz. Ali (r.a.) 293 10 Aziz ve Celil olan Allah'dan seni takdim etmesini (önce hilafete geçmeni) üç kere istedim, kabul etmedi. Ancak Ebu Bekir'i kabul etti. (Bu sözü Hz. Ali (r.a)'a buyurdu.) Hz Ali (r.a.)
Yıllar sonra yazacağı eserlerde belirttiği gibi, ona göre "İlimle uğraşmak, Allah c.c. rızasını kazanmak için tutulan en iyi yol ve en üstün ibadetti.ilim tahsili nafile oruç, namaz ve zikirden daha faziletliydi." Riyazu's Salihin İmam Nevevi Kampanya Kitapları cilt. 1.sy.57.
KOMITAL: (Slavca) Maksadına ulaşmak için ekseri silah kullanan, siyasî, gizli ihtilaki cemiyet. Eşkiya. KOMITACI: Siyasi bir gayeye ulaşmak
için, silahlı mücadele yapan gizli bir topluluk ler
veya teşkilatın mensubu olan kimse. KOMITE: Fr. Bir komisyon arasından seçilmiş âzası bulunan, bir iş için toplanan hey'et. Meclis şubesi. Hey'et.
KOMPARTIMAN Lab: Fr. Yolcu trenlerin- de vagonların bölümlerle ayrılmış kısımların- dan her biri.
KOMPETAN: Fr. Bir işi iyi bilen. Bir şey
hakkında yerinde kararlar alabilen kimse.
KOMPLEKS: Fr. Bir anda kavranamıya- cak şekilde çeşitli sebeblerden, unsurlardan meydana gelmiş. Basit olmayan. Mürekkep. Insanların davranışlarına, ruh hâllerine yön veren birbirine bağlı şuuraltı hayallerinin bü- tünü.
KOMPLO: Fr. Bir kişiye karşı toplu olarak alınan karar. Tuzak. Suikast.
KOMPRIME: Fr. Toz halinde iken sıkış- tarlip ufak hap haline getirilmiş ilaç.
yuksel22 Mart 2023 04:16 25. “Göklerde ve yerde gizlenen (yağmur, bitki ve diğer) şeyleri ortaya çıkaran, (nefislerinin) gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilenAllah’a secde etmeleri gerekmez mi?[4]
YANITLASİL
yuksel22 Mart 2023 04:09 [4] Veya, bir önceki âyete bağlı olarak, “Hem de bu yüzden… gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilen Allah’a secde etmiyorlar.” [Secde âyeti konusunda bk. 7/206]
YANITLASİL
yuksel22 Mart 2023 04:12 206. Şüphesiz ki Rabbin katındaki (melek)ler, O’na kulluk etmek hususunda kibirlenmezler, (daima) O’nu tesbih ve yalnız O’na secde ederler.[51]
YANITLASİL
yuksel22 Mart 2023 04:13 [51] Bu âyet-i kerîme Kur’ân-ı Kerîm’deki “secde” âyetlerinin birincisidir. Kur’ân-ı Kerîm’de 14 secde âyeti vardır. Bu âyetlerin tamamını veya bir kısmını yahut sadece mealini okuyan veya dinleyen kimsenin “Tilâvet secdesi” yapması gerekir. Bu secdeler Hanefî mezhebine göre vâcip, diğer mezheblere göre sünnettir. Neml Suresi Araf Suresi
181. Artık kim, onu (ölünün vasiyetini) işittikten (veya yazılmasından) sonra değiştirirse, bunun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah, (her şeyi) işitendir, bilendir.
182. Kim de, vasiyet edenin bir hata etmesi (haksızlığa meyletmesi)nden veya bir günah işlemesinden korkar da (tarafların) arasını düzeltirse ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir. Bakara Suresi
Kur'an i indirildiği asra göre düşünmek. (S.) 112:7.Sua. (As.M.)112 :1.huccet-i imaniye. Kur'an herbir kelamı üç kaziyeyi içine alır.(İ. i.) 68. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 398,399.
Muhakkik İMAM SÜYÛTÎ " Cem'ul-Cevami" adlı kitabında : -"Benim ümmetim için de SILA namında bir kimse gelecektir. Onun irşad ve şefaati ile nice nice insanlar Cennete gireceklerdir," meâlindeki sahih hadis i Şerifi nakleder. Sofiyye ulemasi SILA namıni Ahmed Faruk i Hz. lerine atfederler. SILA : Şeriat ile Tarikatı vasleden, birleştiren demektir. Mektubat - i Rabbani İmam-ı Rabbani Abdülkadir Akcicek. Çile Yayınları cilt. 1. sy. 8.
Resulullahın İslâmı tebliğe başladığı sırada sadece Mekke ve Arabistan değil, dünyanın hemen her yeri fesat içinde kaynıyordu. Bir yanda bütün bir dünya, diğer yanda ise tek başlarına cihana meydan okuyan Resulullah ile etrafındaki birkaç Sahâbî vardı. Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerime ile, onlara, görünür- deki bu fevkalâde zayıf durumlarından do- layı ümitsizliğe düşmemelerini, çünkü zâhirî kuvveti elinde bulunduranların da bu kuv- vete ancak Allah'ın izniyle kavuştuklarını, yoksa bu durumun "Biz bir yöne giderken bütün dünya başka tarafa gidiyor; demek ki onların gidişinde bir hakikat var" mânâsına gelmeyeceğini ders vermektedir. Zâhirî kuvveti elinde bulunduranlara halkı aldat- maları için bir fırsat vermek de llâhî hikmetin bir gereğidir. Çünkü ileri gelenlerin hakka sahip çıktığı bir yerde îmân etmek kolaydır. Allah'a sarsılmaz bir îmân ile bağlananlar ise, bütün kuvvetin hakka karşı kullanıldığı, in- sanları aldatmak için her yolun denendiği yerlerde ortaya çıkar. Nitekim Âl-i Imrân Sûresinin 179'uncu âyetinde, "Habisi temiz- den ve münâfığı mü'minden ayırıncaya ka- dar Allah sizi imtihana uğratacaktır" buyurul- muştur. Âyette kuvvet, mal, mevki ve ma- kam sahipleri için de büyük bir ders vardır.
ifade ancak Allah’a ait olacağından ve bunu da Resûlü’ne anlattığı yönüyle yukardaki şekli tercih ettik. [bk. 37/133-137; Râzî, XIV, 121]
[8] Hz. Cebrail’in sayhası.
[9] Eyke, sık ormanlık demektir. O kavim, böyle ormanlık bir bölgede oturuyor idi. Eyke halkı, Akabe Körfezi’nin doğu sahilinde bulunan Medyen’de Hz. Şuayb’ın zamanında yaşayan bir toplumdur (Beydâvî).
[10] Hicr halkı Hz. Salih’in kavmi olan Semûd kavmidir. Hicr, Tebuk yolunda bir yer olup Hz. Peygamber hacıların burada konaklamasını yasaklamıştır. (Tefsîru Taberî) Burası aynı zamanda Nemrud’un konakladığı yerdir.
94. Artık sana emredilen şeyi (yılmadan) açıkça söyle ve müşriklere aldırma (onlara itibar etme)!
95-96. (Seninle ve Kur’an ile) alay edenlere ve Allah ile beraber (put ve tâğût gibi) başka bir tanrı tanıyanlara karşı biz sana yeteriz. Onlar yakında (başlarına gelecek felaketleri) bilecekler. [krş. 9/31]
97. Andolsun ki onların söyledikleri şeylerle göğsünün cidden daraldığını biz biliyoruz.
98. Hemen Rabbini hamd ile tesbih et (“Sübhânallâhi ve bihamdih” de) ve secde edenlerden ol.
99. Sana (gelmesi) kesin olan (ölüm) gelinceye kadar da Rabbine ibadet (ve bütün emirlerine itaat) et.
[1] Yahut, mütenâsip/belirli ölçüler dâhilinde.
[2] Rüzgarlar vasıtasıyla bitkilerde döllenme/tozlaşma bulutlarda yoğunlaşma meydana gelmektedir. [bk. 13/3]
[3] ‘Geçmiş ve gelecek ümmetleri de’ anlamına geldiği gibi, ‘Müslümanlık’ta öne geçen veya geride kalanları da’ anlamına geldiği de söylenmiştir (Beydâvî).
[4] Burada ruhun Allah’a nispeti, ruhun O’na ait oluşu yönüyledir; “Allah’ın eseri” gibi. Yoksa O’nun ruhu anlamına değildir. [bk. 17/85]
[5] 42. âyette de görüleceği gibi şeytanın tesir gücü ihlaslı/samimi mü’minlere olmayıp onların dışındakilerden de ancak Allah’ın yolunu bırakıp şeytana uyanlar üzerinedir. Onlar da, İblis’in/şeytanın sevkiyle Allah’ın emirlerine önem vermeyerek hevâî (vahiy dışı) aklıyla şeytanın yerine başkalarını yanıltmaya, yönlendirmeye bizzat kendileri çalışacaklardır.
94. Artık sana emredilen şeyi (yılmadan) açıkça söyle ve müşriklere aldırma (onlara itibar etme)!
95-96. (Seninle ve Kur’an ile) alay edenlere ve Allah ile beraber (put ve tâğût gibi) başka bir tanrı tanıyanlara karşı biz sana yeteriz. Onlar yakında (başlarına gelecek felaketleri) bilecekler. [krş. 9/31]
97. Andolsun ki onların söyledikleri şeylerle göğsünün cidden daraldığını biz biliyoruz.
98. Hemen Rabbini hamd ile tesbih et (“Sübhânallâhi ve bihamdih” de) ve secde edenlerden ol.
99. Sana (gelmesi) kesin olan (ölüm) gelinceye kadar da Rabbine ibadet (ve bütün emirlerine itaat) et.
[1] Yahut, mütenâsip/belirli ölçüler dâhilinde.
[2] Rüzgarlar vasıtasıyla bitkilerde döllenme/tozlaşma bulutlarda yoğunlaşma meydana gelmektedir. [bk. 13/3]
[3] ‘Geçmiş ve gelecek ümmetleri de’ anlamına geldiği gibi, ‘Müslümanlık’ta öne geçen veya geride kalanları da’ anlamına geldiği de söylenmiştir (Beydâvî).
[4] Burada ruhun Allah’a nispeti, ruhun O’na ait oluşu yönüyledir; “Allah’ın eseri” gibi. Yoksa O’nun ruhu anlamına değildir. [bk. 17/85]
[5] 42. âyette de görüleceği gibi şeytanın tesir gücü ihlaslı/samimi mü’minlere olmayıp onların dışındakilerden de ancak Allah’ın yolunu bırakıp şeytana uyanlar üzerinedir. Onlar da, İblis’in/şeytanın sevkiyle Allah’ın emirlerine önem vermeyerek hevâî (vahiy dışı) aklıyla şeytanın yerine başkalarını yanıltmaya, yönlendirmeye bizzat kendileri çalışacaklardır.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 406 1 Bir kimse bir gazinin başını gölgelendirirse, onu da Allah (z.c.hz.) kıyamet günü gölgelendirir. Kim tek başına Allah yolunda bir gaziyi techiz etse, gazinin sevabı ona da aynen verilir ölene veya dönene kadar. Bir kimse, içinde Allah'ın ismi anılacak bir mescid bina ederse, Allah ona Cennette bir köşk verir. Hz. Ömer (r.a.) 406 2 Bir kimse Allah yolunda cihad edene veya sıkıntıdaki borçlu bir kimseye veya kölenin azatlığına yardım ederse, Allah onu, kendi gölgesinden başka gölge olmayan günde, gölgelendirir. Hz. Sehl İbni Cübeyr (r.a.) 406 3 Bir kimse bir müslümanın kanının akmasına bir kelimenin ucuyla bile yardım etse, kıyamette alnına, "Allah'ın rahmetinden payı yoktur" diye yazılır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 406 4 Bir kimse bi-gayri hak bir husumete veya bir zulme yardım etse, bundan vaz geçinceye kadar Allah'ın gadabındadır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 406 5 Bir kimse batılla hakkı yenmek istiyen bir zalime yardım ederse, o kimse Allah'ın ve Resulünün zimmetinden düşer. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 406 6 Bir kimse bir müslümana bir sözle yardım etse, veya onun için bir adım yürüse, Allah onu kıyamette Peygamberler ve Resullerle emin olarak haşr eder ve buna karşılık kendisine, Allah yolunda öldürülmüş yetmiş şehid sevabı verilir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 406 7 Bir kimse, bir ihtiyacı üzerine bir mü'mine yardım etse, Allah ona yetmiş üç rahmet verir. Bunun biri dünyasının ıslahına kafi gelir. Geri kalan yetmiş ikisi ona Cennetteki dereceleri için saklanır. Hz. İbni Said (r.a.) 406 8 Bir kimse
406 8 Bir kimse müslüman bir köleyi azad etse, Allah kölenin her bir azasına mukabil onun bir azasını Cehennemden azad eder. Hatta ferci fercine karşılık azad olununcaya kadar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 406 9 Bir adam bir köledeki hissesini azad etse, ve malı da diğer hisseleri ödeyecek kadar varsa o köleye adil bir değer biçilir ve diğer ortaklara hisseleri verilerek köle tamamiyle azad olunur. Yoksa azad olunan kadar azad olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 406 10 Bir kimse dalalet bayrağı kaldırsa veya ilmi gizlese (Bir hakkı ketmetse) veya zalime bilerek yardım etse, bu kimse islamdan beridir. Hz. Amr İbni Abese (r.a.) 406 11 Bir kimse bi'dat sahibinden buğz ederek yüz çevirirse, Allah onun kalbini korkudan emin kılar ve imanla doldurur. Kim bid'at sahibine sert muamele ederse, Allah Teala onu en büyük korku gününde emin kılar. Kim bid'at sahibini hakir ve zelil görürse, Allah onu Cennette yüz derece yükseltir. Kim de bid'at sahibine selam verir veya ona beşaretle mülaki olursa ve onu sevindirici şeyle karşılarsa, Muhammed (s.a.s.)'e indirileni istihfaf etmiş olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma
409 10 Bir kimse halk kızdığı halde Allah rızasını isterse Allah ondan razı olur. Sonra halkı da ondan razı eder. Kim de Allah'ı gadab ettirerek insanların rızasını isterse, Allah ona gadab eder ve halkı da ona hasım kılar. Hz. Âişe (r.anha) 409 11 Bir kimse halk kızdığı halde Allah'ın rızasını isterse, Allah halktan gelen şer ve fitneye karşı onu korur ve ona yeter. Kim de Allahı gazablandırarak insanların rızasını isterse, onu halka bırakır ve bir şeyine karşımaz. Hz. Âişe (r.anha) 409 12 Bir kimse halk sena etsin diye, Allah'a isyan teşkil eden işler yaparsa, insanlardan evvelce kendisini öven, sonra da zem eden bir kimse olur. Hz. Âişe (r.anha)
Bismillah Allah'ın kendisiyle hitabını açtığı ayet-i kerimedir. Onu kim bile Allah ona sevabını bolca verir; onu kim bilirse Allah ona çok icabet ader onun kıymetini kim yüceltirse Allah ona iyi bir varış yeri ihsan eder.
وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمُ (۲)
1-2. "Yasin. Hâkim olan Kur'an'a yemin olsun ki."
Bir yoruma göre, "Ey Efendi" demektir. Bir yoruma göre Ya misak ginine işaret ederken, Sin sevenler karşısındaki sırrına işaret eder. Bir yuruma göre misak gününün hakkı ve sevenler karşısındaki sırrın üzerine ve hakim Kur'an'a yemin olsun ki demektir. Letaifu'l Isarat ilâhî kelamin sırları Abdülkerîm Kuşeyrî. Kur'an i Kerîm Tefsiri. cilt 5,6. sy.1719.
Büyük, milleti kendine feda eden değil, millet için fedakarlıkta bulunandir. (Mn.) 36. İnsanın milleti için kendisini feda etmesi şehadettir. (E. L.) 2:97. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 461.
Câiz ve vâcip olan rüşvet. (E.L.) 2:83. Gebermiş istibdatı muhafaza için şeriatin meseleleri rüşvet ve-
rildi. (D.H.Ö.) 63; (T.H.) 53 Hîle, sû-i istimal ve rüşvet yağmursuzluğa sebeptir. (E.L.) 1:32. Korkmakla din rüşvet verilmez. (Sn.) 54. Siyaset ehlinin garba ve ecnebiye verdiği rüşvet. (E.L.) 2:83. Susması için Abdülhamid'in teklif ettiği maaşı Bediüzzaman rüşvet olarak görüyor. (D.H.Ö.) 73.
Şeriatin meselelerini rüşvet vermeyeceğiz. (D.H.Ö.) 65.
) rem (S.A.S.) şöyle buyurmuşlardır: Rü'yada beni gören bizzat beni görmüştür.
(3) Ebû Hureyre (R.A.) diyor ki, Resûli Ekrem (S.A.S.) şöyle bu- yurdular: Rü'yada beni gören gerçekten beni görmüştür. Çünkü Şey- tân kendini bana benzetemez.
Bu Hadisi Şerifi Ebû Hureyre (R.A.) dan rivayet eden A'sım b. Kureyb'in babası Kureyb, oğlu A'sım'a şöyle nakletmiştir. Rü'yâda Re- suli Ekrem (S.A.S.)i gördüğümü, Hasan b. Alî (R.A.)ı hatırladığımı, Hz. Hasan'ı ona benzettiğimi Abdullah İbni Abbâs (R.A.) Hz.lerine anlat- tim. Abdullâh ibni Abbâs (R.A.) evet Hasan Resûli Ekrem (S.A.S.) e çok benzemektedir. (Hz. Hasan Resûli Ekrem (S.A.S.) benzediğine da- ir bir çok rivayet vardır. Hatta Hz. Ali (R.A.) dan şöyle rivayet edilmiş- tir; Hasan belden yukarı kısımlarıyla, Hüseyinde belden aşağı kısımla- rıyla Resûli Ekre m (S.A.S.) e çok benzemektedirler.)
YANITLASİL
yuksel18 Nisan 2023 04:04 أحب الجِهَادِ إلى الله تعالى كلمة حتى تقال لا مام جائر
Hazreti vacibü 1-vücuda göre, cihâdın en sevimlisi, cevr ve zulüm le mellif bulunan- eimme yâni hükkâm nezdinde, hak olan sözü giz- kmeyip, aşikar eylemektir. 629 uncu hadîsi şerife de bakınız.
أحث الطعام الى الله ما كثرت عليه الانبي PA
Ceilu mübdi käinât, üzerinde çok eller bulunan yemeklerden, pek ajale bogut olur. İşbu kelâmı hikmetiyle cenâbi peygamber efendimiz rederi, inmeti merhumelerini, bahil olmaktan ve tamakârlıktan tah- le se ve Alicecab ve müsafirperver olmalarını tergib ve teşvik
6000- Amelsiz sözün, niyetsiz amelin kıymeti yoktur. Sözün de, amelin de, niyetin de eğer sünnete uygun değilse değeri yoktur.
٦٠٠١ - لا نذر فِى مَعْصِيَةٍ ولا غَضَبِ وَكَفَّارَتُهُ كَفَّارَةُ يَمِينِ رن عن
(عمران) 6001- Masiyet ve gazab içinde adak olmaz. Onun keffare yemin keffareti gibidir
YANITLASİL
yuksel22 Nisan 2023 20:34 Allah (z.c.hz.)'leri Adem oğlundan çıkanı dünyaya misal olarak gösterdi. Bu, gaita ve idrardan kinayedir. Yani insandan çıkan şeyler, bundan evvel, çeşitli, temiz yumuşak yemeklerdi ve temiz ve içilmesi hoş içeceklerdi de, bunun akibeti gördüğünüz gibi oldu. İşte dünya da nefis ve hoş manzaralıdır. Nefislerde bu süsünden dolayı bu dünyaya heves eder. Cahil, akibetini düşünmeyip onun dışını ziynetine, ebedi kalıcı zannederek aldanır. Akıllının kalbi ise ona yatmaz. Bilgisi ile ona aldanmaz. Bilir ki o, muvakkat bir fanidir. Bir müddet faydası olsa da, ölüm, dünyada yaşayana çaresiz gelecek ve dünyadan onun alakasını kesecektir. Ravi: Hz. İbni Ubey İbni Kaab (r.a.) Sayfa: 271 / No: 15 Ramuz El-Ehadis
DİNDEN DEĞİL, BİZDEN! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)... & TAM MÜSLÜMAN OLMADAN KURTULUŞ YOK... CEPHELERDE
SAVAŞA DEVAM! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)...... ZAFERDEN ÜMID KESENLER, MÜSLÜMAN DEĞİLDİR! Kastamonu havilininde-(Mill Michele, 1920)....
DİNDEN DEĞİL, BİZDEN! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)... & TAM MÜSLÜMAN OLMADAN KURTULUŞ YOK... CEPHELERDE
SAVAŞA DEVAM! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)...... ZAFERDEN ÜMID KESENLER, MÜSLÜMAN DEĞİLDİR! Kastamonu havilininde-(Mill Michele, 1920)....
- Ey Allah'ım, Sen, Muhammed (S.A.V.) in mizanını, sevab te razisini ağırlaştır. (Yâni, ümmetinin mizanlarını ağır eyle. Kendi m zanı ağır gelmiş gibi onu sevindir, öğünçlü kıl.)
Ve eblic hüccetehu. Yâni:
Ey Allah'ım, Sen, Muhammed (S.A.V.) in nübüvvetinin hữc- cetini ve yüce mûcizesi olan Kur'ân-ı Kerîmi çok çok açık eyle. Yâni o Kur'ân-ı Azîm'in şeriat hükümlerini Kıyamet Günü'ne kadar, bü tün yüzyıllar ve çağlar boyunca, bütün bölgelerde, yedi iklim dör. bucakta daim ve bâki ve sâbit eyle.
(Bâzı nüshalarda «eblic»> yerine «eflic» yazılmıştır.) Ve azhir milletehu. Yâni:
Allah'ım, Sen, O Muhammed (S.A.V.) in dinini bütün dinlerin üzerine ve milleti olan İslâm milletini bütün milletler üzerine Kıya- met'e kadar daima ziyade, daima zâhir ve âşikâr ve galip Kara Davud Delail i Hayrat Şerhi sy 768.
Hiçbir toplum, coğrafya veya grup, kendiliğinden irfan sahibi olduğunu söyleyemez. Bir toplumun doğal olarak irfan sahibi olduğunu iddia etmek, bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Bazı toplumlar, cahil olduklarının farkında olmadan kerameti kendilerinden menkul şekilde ilim ve irfan sahibi olduklarını sanabilirler. İlim ve irfan sahibi olmak, insanların doğuştan sahip oldukları doğal bir durum değilditr. İlim ve irfan, insanların akıllarını faal hale getirmeleri sonucu öğrenmeyle, çalışmayla ve tecrübeyle edindikleri bir kazanımdır. Emek harcamadan, alınteri dökmeden, aramadan, araştırmadan, sormadan, soruşturmadan, merak etmeden, dinlemeden, diyalog kurmadan bir insanın ilim ve irfan sahibi olması mümkün değildir.
YANITLASİL
yuksel14 Mayıs 2023 04:14 İrfan sahibi olmak, mistik bir kavram değildir. İnsanın özgürce ve onurlu bir şekilde aklını kullanarak kendisinin özgürlük, barış, adalet, eşitlik ve demokrasiye dayanan bir yaşama kültürü içinde yaşamasını sağlayacak imkanların ve yolların neler olup olmadığını ayırd etmesi, onları anlaması, ölüm ve yaşama kültürlerinin farkında olmasıdır. İrfan, yaşama coşkusu, sevinci ve tutkusuyla özdeştir. Kendisini dünyadan soyutlayan, gerçekliklerle hiçbir bağı kalmamış, fantezi ve yanılsamalar dünyasında yalanlar üzerine kurulu nefes alan ölülerden başka bir özellikleri olmayan kişileri, irfan sahibi değil, cehalet sahibi cahiller olarak nitelemek lazımdır.
Akıl düşmanlığı yaparak kendisini var eden cehalet, otoriter, köleliğe yatkın, taklit etmeyi yaşam haline getiren, kimlik ve kültürü kutsallaştıran ve itaati en yüce değer haline getiren bir köleler topluluğu yaratır. Namık Kemal, cehaletin körleştirdiği insanlara şöyle seslenmektedir: “Ey gaflet uykusundakiler! Ey Sefalete alışanlar! Ey esarete bağlanmaya tapanlar! Ey alçalmayı seçen korkaklar! Ey her alçaklığı işleyenler! Gözlerinizi mahşerin sabahında mı açacaksınız?” Cehalet, toplumsal ve bireysel ilişkilerde emir-komutaya dayalı bir hiyerarşi ve ilişkiler sistemi kurar. Cehaletin oluşturduğu otoriter kişilik modeli, güç sahiplerinden ve merkezlerinden gelen bütün talimatlara sorgusuz sualsiz uymayı kendisinin tek görevi kabul eder. Güç sahiplerinin dediklerinden şüphe etmeyi ve o talimatların akla, ahlaka ve adalete uygun olup olmadıklarını sorgulamayı aklından geçirmez.Cehalet, insanı onur, özgürlük ve akıl sahibi bir birey olduğundan gafil hale getirmektedir.İnsanı insana unutturan cehalet, insanı tam bir doğa ve hayat düşmanı haline getirmektedir. İnsana, kadına, hayata,doğaya, akla, bilime, ahlaka, demokrasiye ve maneviyata bizi düşman etmeyen sahici bir ilme, irfana ve aydınlanmaya ihtiyaç vardır.
EĞERSİZ ATA BİNEN TEZ İNER: Sağlam temellere oturmayan bir işe bel bağlayan, değersiz insanlara güvenen kişi pek çabuk hayal kırıklığına uğrar.
EĞRİ BACANIN DUMANI DOĞRU ÇIKAR: Hiç kimse. veya hiçbir şey için görünüşüne göre hüküm vermemek gerekir. Çünkü çoğu zaman görünüş aldatıcıdır.
EĞRİ OTUR, DOĞRU SÖYLE: Hal ve hareketlerinde dai- ma saygılı ve alçak gönüllü ol, çıkarın ne olursa olsun, kimseye yalan söyleme.
EKMEĞİNİ KATIĞINA DENK EDEN HİÇBİR ZA- MAN AÇ KALMAZ: Daima ölçülü, hesaplı hareket eden in- san sonunda güç ve muhtaç durumlara düşmez.
EL ELDEN ÜSTÜNDÜR: Hünerin sınırı olmaz. Bir şeyin en iyisini yaptığına inanan insan, günün birinde kendisinden da- ha üstün ve başarılı olan birilerinin çıkabileceğini unutmamalıdır.
EL İÇİN KUYU KAZAN İBTİDA KENDİ DÜŞER: Başkalarının kötülüğünü düşünenler; bunun için birtakım yalan-
esîri: atomların içini ve bütün uzay boşlu- ğunu doldurduğu var sayılan, uzaktan çekme ve itme kuvvetlerinin, ışık ve diğer işınların (radyosyonların) manyetik (mıknatıs alanı oluşturan) kuvvetlerin iletimini sağlayan, atom parçacıklarının yaratılmasında ham- madde ve kaynak görevini yapan çok ince ya-
pılı bir çeşit madde
YANITLASİL
yuksel20 Haziran 2023 08:45 asry hakikatbin
hakikati insanların yaşadığı devir, Hz.Peygamber gore (a.s.m.) ve sahabelerin yaşadığı devir
asri hazır: şimdiki devir, şimdi
yüzyıl
asr-i hürriyet: hürriyet asri, insanl rın hür yaşadıkları yüzyıl
عصر میلادی asr miladi : milâdî yüzy Hz.İsa'nın doğumunu başlangıç olarak alan takvime göre hesap edilen yüzyıl
asr-1 Muhammedi : Hz. Muham
med'in (a.s.m.) hicretini (mi.622) başlangı olarak alan hicrî yüzyıl
asr-i nur: nur asrı, aydınlık devir (mec.) Hz. Muhammed'in (a.s.m.) getirdiğ Kur'an ve İslâm'ın dünyayı aydınlatmaya baş ladığı devir
: عصر نزول فرقان asr- nûzul-i Furkan
yanlışı ayırıcı (Furkan) olan Kur'an'ın gönde rildiği yüzyıl doğru ile
Asr-1 Saadet : mutluluk çağı, Muhammed'in (a.s.m.) ve sahabenin yaşadığı yüzyıl (bkz.sahabe) Hz.
: عصر سعادت و تابعین Asri Saadet ve tabiin ve sahabenin yaşadıkları devir olan Asr-1 Sa Saadet ve asr-1 tabiîn) Hz. I adet (Muth peygamber (a.s.m.) : (Asr-1 الملا
YANITLASİL
yuksel20 Haziran 2023 08:50 asr süresi esir süresi olarak yazılmaktadır Kur'an'ın 103.Suresinin adıdır.
YANITLASİL
yuksel20 Haziran 2023 08:52 Asra yemin olsun ki yani esir maddesine yemin olsun ki anlaşılabilir.
42 Hakkı batilla karıştırıp onu bile bile gizleme-
yin.
42 Hakkın batilla karıştırılması, gerçeğin tah- rif edilerek anlaşılmaz bir hâle getirilmesi veya anlaşılır olsa bile, gerçekten uzak bir manaya so- kulmasından ibarettir. Daha açık bir ifadeyle, de- lil üzerinde sahtekârlık yaparak yanlış hüküm çı- karılmasını sağlamaktır.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:31 Kur'an-ı Kerim Meal ve Tefsiri Talat Kocyigit cilt 1.sy.122.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:33 Bakara Suresi 42.ayet.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:46 Hakkın batilla karıştırılması, onun gizlenmesi ve başkaları tarafından bilinip anlasilmamasi gayesine matuftur. Bakara Suresi 42. ayet. Kur'an - i Kerim Meal ve Tefsiri Talat Kocyigit . 1.sy.123.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:53 ma'tuf. 1.Egilmis,yönelmiş, meyletmis. 2.Birine isnat olunmuş, yöneltilmiş. Osmanlı Türkçesi Sözlüğü Prof Dr İsmail Parlatır Yargı Yayinevi sy. 1023.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:59 İsnad. 1.Bir düşünceyi, bir konuyu bir kişi veya bir sebebe dayandirma, yükleme, atfetme. 2.mec.Karacilik,iftira. Osmanlı Türkçesi Sözlüğü Prof Dr İsmail Parlatır Yargı Yayinevi sy. 767.
Acaba faizi ki moduyor? Faizi, faizle kredi alan tüccar, sanayici ve her hangi bir iş adamı mı ödüyor, yoksa tüketici olanlar mı ödüyor? Mu- hakkakki faiz çoğunlukla halktan alınıp ödeniyor. Eğer kredi; yeme, iç me, giyinme, barınma ve gerekli eşyalar satın almak için alınmışsa fâiz, krediyi alandan çıkar ki bugün bu durumda olanlara teminatı olmadığı için zaten faizle para verilmez. Geriye ziraî, sınaî veya hizmet üreten züm- re kalıyor ki fâizcinin esas müşterisi bunlardır. Bunlar ürettikleri şey- lerin maloluş fiatlarına, hem ödedikleri ve hem de ilerde ödiyecekleri fâizi ilâve etmek zorunda kalırlar. Bu da elbetteki fiatları artıracaktır.
Üreticileri ikiye ayırabiliriz: a) Kredi almadan kendi imkânları ile iş çevirenler. Bunlar küçük üretici ve müstahsillerdir. b) İşlerini kredi ile yürütenler. Büyük kuruluşlar daha çok bu kısım içinde yer alırlar. Bu kısımda küçük üreticiler ve küçük kuruluşlar da vardır. Her kurulu- şun amacı hem varlığını sürdürmek ve hem de büyümektir. Bazan talep fazlalığı ve bazan da rekabet yüzünden kısa devrede gelişme istenilir. Bu sebeple de paraya ihtiyaç olur. Muntazaman kredi temin eden iş yerleri şartlar elverişli olduğunda kısa sürede büyürler. Piyasa aynı alanda en fazla üretim sağlıyan, kuruluş veya kuruluşların daha fazla etkisi al- tındadır.
dilen 7-Fâizin fiyatlara etkisi İslam İktisadinin Esasları Celal Yeniçeri sy. 263. Şamil Yayinevi
YANITLASİL
yuksel16 Temmuz 2023 08:21 C - BAZI MALLARA İHRAÇ YASAĞININ KONULMASI
Devlet bazı malların ihracını yasaklıyabilir. Buna harp yıllarında daha çok ihtiyaç duyulur. Bilhassa silâh ve silâh sanayiinde kullanılabi- lecek her türlü maddenin satışı yasaklanır. İbni Kudâme (541-620 H/1146- 1223 M); düşman tarafa, yol kesicilere, veya fitnecilere silâh satışı yasak- tir, diyor¹". Yasağa uyulmasından hisbe 134 teşkilâtı sorumlu olduğundan konu hisbe kitaplarında da yer almıştır. Meselâ İbni 'İvaz (ö. 696 H) ko- nuya değinirken şöyle der: «Harpte düşmanın işine yarıyacak olan her şeyin; harp malzemelerinin, malzeme yapımında kullanılması sebebiyle demirin, harpte yük ve binek vasıtası olarak kullanılan hayvanların ve muhariplerin işine yarıyacak elbiselerin satışına müsaade edilmez»> 135.
ihraç yasağı muhakkakki daha başka malları da kapsıyabilir. İslam Iktisadinin Esasları Celal Yeniçeri Şamil Yayinevi sy. 265.
Acaba faizi ki moduyor? Faizi, faizle kredi alan tüccar, sanayici ve her hangi bir iş adamı mı ödüyor, yoksa tüketici olanlar mı ödüyor? Mu- hakkakki faiz çoğunlukla halktan alınıp ödeniyor. Eğer kredi; yeme, iç me, giyinme, barınma ve gerekli eşyalar satın almak için alınmışsa fâiz, krediyi alandan çıkar ki bugün bu durumda olanlara teminatı olmadığı için zaten faizle para verilmez. Geriye ziraî, sınaî veya hizmet üreten züm- re kalıyor ki fâizcinin esas müşterisi bunlardır. Bunlar ürettikleri şey- lerin maloluş fiatlarına, hem ödedikleri ve hem de ilerde ödiyecekleri fâizi ilâve etmek zorunda kalırlar. Bu da elbetteki fiatları artıracaktır.
Üreticileri ikiye ayırabiliriz: a) Kredi almadan kendi imkânları ile iş çevirenler. Bunlar küçük üretici ve müstahsillerdir. b) İşlerini kredi ile yürütenler. Büyük kuruluşlar daha çok bu kısım içinde yer alırlar. Bu kısımda küçük üreticiler ve küçük kuruluşlar da vardır. Her kurulu- şun amacı hem varlığını sürdürmek ve hem de büyümektir. Bazan talep fazlalığı ve bazan da rekabet yüzünden kısa devrede gelişme istenilir. Bu sebeple de paraya ihtiyaç olur. Muntazaman kredi temin eden iş yerleri şartlar elverişli olduğunda kısa sürede büyürler. Piyasa aynı alanda en fazla üretim sağlıyan, kuruluş veya kuruluşların daha fazla etkisi al- tındadır.
dilen 7-Fâizin fiyatlara etkisi İslam İktisadinin Esasları Celal Yeniçeri sy. 263. Şamil Yayinevi
YANITLASİL
yuksel16 Temmuz 2023 08:21 C - BAZI MALLARA İHRAÇ YASAĞININ KONULMASI
Devlet bazı malların ihracını yasaklıyabilir. Buna harp yıllarında daha çok ihtiyaç duyulur. Bilhassa silâh ve silâh sanayiinde kullanılabi- lecek her türlü maddenin satışı yasaklanır. İbni Kudâme (541-620 H/1146- 1223 M); düşman tarafa, yol kesicilere, veya fitnecilere silâh satışı yasak- tir, diyor¹". Yasağa uyulmasından hisbe 134 teşkilâtı sorumlu olduğundan konu hisbe kitaplarında da yer almıştır. Meselâ İbni 'İvaz (ö. 696 H) ko- nuya değinirken şöyle der: «Harpte düşmanın işine yarıyacak olan her şeyin; harp malzemelerinin, malzeme yapımında kullanılması sebebiyle demirin, harpte yük ve binek vasıtası olarak kullanılan hayvanların ve muhariplerin işine yarıyacak elbiselerin satışına müsaade edilmez»> 135.
ihraç yasağı muhakkakki daha başka malları da kapsıyabilir. İslam Iktisadinin Esasları Celal Yeniçeri Şamil Yayinevi sy. 265.
Öyle cesetler ki, bütün damarlariyle toprak olmuşlardır.
(Öldükten sonra cesetlerin bütün parçaları çürüyüp toprak olur. Cenab-ı Hak tarafından o toprakların eskisi gibi cesedin uzvu hâline gelmesi için ferman gelir, o toprak hemen her ne uzuvdan toprak ol- du ise o uzvun hâlini alır. Toprak olan kemik yine kemiğe, toprak olan sinir yine sinire, toprak olan damar yine damara döner. Toprak olan deriler yine deri haline gelir. Toprak olan kıllar da kıllaşır. Diş- ler, diş olur. Böylece vücuddan meydana gelmiş bütün topraklar va- kit geçirmeden eski uzuvları hâline döner, bir araya gelir. Ceset, ilk ceset gibi olur.)
(Ey Allah'ım, Sen'in «Ol!..» diyen fermanınla toplanan ceset- lerin itâatleri hürmetine ben de Sen'den niyaz eder, dilerim.) Kara Davud Delail-i Hayrat Şerhi M. Faruk Gurtunca sy. 896.
Yüzyılların adam sende yönetimlerinin deviet yapısında oluşturduğu yaraları iyileştirmek için, harcanacak çabaların en büyüğünü kuşkusuz bilim yolunda göstermemiz gerekir. (1921)
340
Gerçek ortaya çıkınca, yalan ortadan kalkar. (1924)
97
YANITLASİL
yuksel19 Temmuz 2023 09:47 Mustafa Kemal Atatürk ten Seçme Sözler İbrahim Şimşek sy. 97.
Rabbimizden bizlere tam bir müslüman uyanıklığı vermesini, bizleri ve gelecek nesillerimizi şeytanın ve şeytanlaşmış insanla- rin şerrinden korumasını dileriz. Riyazu's Salihin Imam Nevevi Kampanya Kitaplari cilt. 7.sy.143.
YANITLASİL
yuksel20 Temmuz 2023 02:40 Rabbimizden bizlere tam bir müslüman uyanıklığı vermesini, bizleri ve gelecek nesillerimizi şeytanın ve şeytanlaşmış insanla- rin şerrinden korumasını dileriz. Riyazu's Salihin Imam Nevevi Kampanya Kitaplari cilt. 7.sy.143.
YANITLASİL
yuksel20 Temmuz 2023 02:41 Puta tapmak şeytana tapmaktir. Riyazu's Salihin Imam Nevevi Kampanya Kitaplari cilt.. 8.sy.300.
Ankara Savaşı'ndan sonra yıkılacak olan Altinorda'nın devami Kırım Hanlığı olur. Geleneksel devletlerde kültürün etkisi baskındır. Osmanlı'da "Hanedan-ı Ali Osman" Osman Gazinin soyu "kut" yani Allah'tan dünyayı yönetme gücü
YANITLASİL
yuksel26 Temmuz 2023 04:26 almış, baht sahibi olarak kabul edilirdi. Bununla birlik- te Cengiz soyu da kut sahibi kabul edilir ve bu yüzden büyük önem taşırdı. Osmanlı'da erkek çocuk doğmasa, soy kesilse, taht Kırım Hanı'nın hakkıdır. Çünkü onların soyları da kutludur. Osmanlı kaynaklarında Cengiz soyu bu açıdan muteberdir. O kadar ki; tüm paşalar, krallar huzura çıktığı vakit Sultanın eteğini öperken; Kırım hanları el öpme hakkına sahiptiler. Fatih ile beraber Osmanlı'ya bağlanan Kırım Hanlığı; II. Viyana Kuşatması'nda vazi- felerini yerine getirmez ve duygusal bir sebepten ötürü düşmanın önünü kesmeyerek Osmanlı ordusunun iki ateş arasında kalmasına sebep olurlar.
Vazifeyi Terk Kendine ve İslam'a İhanettir
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın emrine rağmen Kırım Hanı; Leh ordularını durdurmaz ve geçişine izin verir. Vi- yana'yı fethetmeye yakın olan ordu arkadan beklenmedik bir baskın ile sarsılır ve iki ateş arasında kalır. Bu hadisenin etkisi bugün de devam etmektedir. Bozgundan sonrası Osmanlı, Kırım ve âlem-i İslam için duraklama, gerileme ve hayatta kalma mücadelesi olacaktır. Dün Osmanlı'ya şu ya da bu sebepten karşı duran, altını oyan hangi teşekkül varsa bugün Türkiye'den daha vahim halde; yok olma teh- likesiyle karşı karşıyadır. Gün; tekerrürü önleme, tarihten ilhamla aleme yeni bir nefes olma günüdür.
YANITLASİL
yuksel26 Temmuz 2023 04:29 Genç Ebedi Gençlik Dergisi Ocak 2018 sayı. 136. sy.43.
Namazı kasten, tenbelliği yüzünden terkeden, şiddetle, hattâ (vücu- dundan) kan çıkıncaya kadar döğülür ve namaz kılıncaya kadara hapsolu nur (1). Ramazan orucunu terkeden için de hüküm aynıdır. Namaz kılmayan ve oruç tutmayanlar öldürülmez; Ancak namazın veya orucun farz olduğu- nu inkâr eden veya bunlarla alay eden (kâfir olacağı için) öldürülür.
(1) Imam-ı Şafiî'ye göre, kasden namaz kılmayan kişi ceza olarak öldürülür. Imam-1 Maliki'ye göre ise kâfir olduğu için öldürülür. Bu cezalar namaz kılmayanın dünyaya ait cezasıdır. Ahirete gelince, eğer bu kişi Müslüman olarak ölürse namaz gibi önemli bir farzı terkettiğinden dolayı uzun ve ağır azablara müstehak olur. Peygamber Efendimiz, Kişi ile kâfir olmak arasında namazı terketmek vardır. (Kisi namazı terkedince kâfirliğe yaklaşmış olur) buyurmuştur. Nurul İzah ve Tercümesi Abdullah Aydın sy. 69.
Vatan hainlerini putlastirdilar kahramanlastirdilar Mustafa Kemal ve İnönü İslam dini oldurulecek Yahudiler ve masonlar Biz Turkleri savaşarak yenemiyecegiz, ancak İslam dininden çıkartarak yenebiliriz. Haim Naum Mustafa Kemal ve inonuyu dost bulmuş (İslam dinine dusman) ve böylece Turkiye Cumhuriyetin temelleri dinsizlikle....... (Lozan in gizli madde leriyle) istisna olarak Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyeti aciklanabilseydi Turkiye de her şey degisebilirdi (İsmet Bozdag 17 Ocak 1988 Nokta Dergisi.... atılmıştır.
Vatan hainlerini putlastirdilar kahramanlastirdilar Mustafa Kemal ve İnönü İslam dini oldurulecek Yahudiler ve masonlar Biz Turkleri savaşarak yenemiyecegiz, ancak İslam dininden çıkartarak yenebiliriz. Haim Naum Mustafa Kemal ve inonuyu dost bulmuş (İslam dinine dusman) ve böylece Turkiye Cumhuriyetin temelleri dinsizlikle....... (Lozan in gizli madde leriyle) istisna olarak Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyeti aciklanabilseydi Turkiye de her şey degisebilirdi (İsmet Bozdag 17 Ocak 1988 Nokta Dergisi.... atılmıştır.
İnsanlığın kurtuluşu faizin kaldırılması, zekâtın yerine getiril mesindedir. (S.) 649:Lemaat
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 22:33 İnsanlar kendi idarecilerinin yolundadır. (Mn.) 33.
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 22:53 8.Asirda İngiliz Kralı Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazarak para bastırmış. Akra Fm. Günün sohbeti Prof Dr Mahmud Esad Coşan
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 23:36 Türkiye Cumhuriyeti de paranın üstüne Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazmalidir.
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
YanıtlaSilBismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillah
Allahuekber
Subhanallah
Allahümmesallialaseyyidinamuhammed
Sallaahualeyhivesellem
Estagfirullah
ZİYÂÜLHAK
YanıtlaSilضياء الحق
(1924-1988)
Pakistan İslâm Cumhuriyeti devlet başkanı (1977-1988).
ZiyâülhakZiyâülhakk’ın İslâmâbâd’daki türbesi
İlişkili Maddeler
Kendisini destekleyen teşkilât
CEMÂAT-i İSLÂMÎ
Hint-Pakistan alt kıtasında kurulan en büyük İslâmî teşkilât.
Kendisini destekleyen âlim
MEVDÛDÎ
Pakistanlı âlim ve düşünür, Cemâat-i İslâmî teşkilâtının lideri.
Müellif:
AZMİ ÖZCAN
Muhammed Ziyâülhak 12 Ağustos 1924’te Cullundar’da (Doğu Pencap) doğdu. İlk eğitimini Simla’da aldıktan sonra Delhi’deki St. Stephen College’dan mezun oldu. 1943’te Hindistan ordusuna katıldı. II. Dünya Savaşı’nda İngiliz Hindistan ordusunda Burma, Malaya ve Endonezya’da görev yaptı. Savaşın ardından muvazzaf olarak orduda kaldı. Hint alt kıtası 1947’de Hindistan ve Pakistan diye ikiye ayrılınca Pakistan ordusunda yer aldı. 1955’te Kuetta subay kolejinde kurmay eğitimi aldı. 1963-1964 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nde askerî öğrenim gördü. 1965’teki Hindistan-Pakistan savaşında tankçı birliği kumandanlığı yaptı. 1967-1970 yılları arasında Ürdün kara kuvvetlerinde askerî danışman sıfatıyla çalıştı. 1975’te Mültan bölgesi kumandanlığına tayin edildi. 1 Nisan 1976’da Başbakan Zülfikar Ali Butto tarafından kendisinden daha kıdemli beş generalin önüne geçirilerek genelkurmay başkanlığına getirildi. Mart 1977’deki seçimlerde Butto’nun başarı kazanmasına rağmen Millî Cephe adıyla teşkilâtlanan muhalefetin seçimlerde usulsüzlük yapıldığını öne sürmesinin ardından yaşanan karışıklıklar sırasında Ziyâülhak 5 Temmuz 1977’de ülke yönetimine el koydu ve Butto’yu tutuklattı. Doksan gün içinde seçimlerin yapılacağını ilân eden ve 16 Eylül 1977’de devlet başkanlığı görevini de üstlenen Ziyâülhak, Ekim 1977’de seçim kararından vazgeçtiğini ve ülkeyi kaosa sürükleyen politikacıların yargılanacağını açıkladı. Zülfikar Ali Butto siyasî suikast ve cinayet suçlamalarıyla yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldı ve uluslararası baskılara rağmen Nisan 1979’da idam edildi.
Dindar bir kişiliğe sahip olan Ziyâülhak kendisini milletin hizmetkârı diye nitelendirdi. İslâm’ın Pakistan’ın temel ve kurucu değeri olduğunu sık sık vurguladı. Cemâat-i İslâmî hareketi ve onun önderi Mevlânâ Mevdûdî’nin desteğini alarak İslâm’ın toplumda daha fazla etkin olması için çalışmalar başlattı. Yönetimin İslâmîleşmesi adı verilen bu süreçte eğitim, hukuk ve ekonomi alanlarında dinî esaslara dayalı bazı düzenlemeler yapıldı. 1979’da yürürlüğe konulan “Hudûd kararnâmeleri” ile İslâm hukukundaki had suçlarına ilişkin cezalar kanunlaştırıldı. 1980’de yeni anayasa yürürlüğe girdi. Yargı teşkilâtında yapılan düzenlemelerle 27 Mayıs 1980 tarihinde başşehir İslâmâbâd’da Federal Şer‘î Mahkeme kuruldu. İlk, orta ve yüksek öğretime din dersleri konuldu, mevcut olanlar arttırıldı. Ekonomide ve bankacılıkta faizsiz sisteme geçmek için çalışmalara başlandı. Zekât ve öşürle ilgili düzenlemeler yapıldı. Eğitim dili olarak Urduca öne çıkarıldı.
Kādiyânî cemaatine karşı sert yaptırımlar uygulayan Ziyâülhak 1980’de tamamen kendisinin belirlediği 284 üyeli Meclis-i Şûrâ’yı kurdu. 1980’lerin ortasında tekrar seçim kararı aldı, ancak bundan önce kendi konumunu sağlamlaştırmak amacıyla devlet başkanlığı için referandum yaptırdı ve % 95’ten fazla bir çoğunlukla beş yıllığına devlet başkanlığına seçildi. Aralık 1984’te halk oyuna sunduğu İslâmlaşma programı büyük çoğunlukla kabul edildi. Ertesi yıl sıkıyönetim kaldırıldı ve siyasî partiler faaliyetlerine başladı. Şubat 1987’deki seçimlerde Ziyâülhakk’ın adayı Muhammed Han Cüneco başbakan seçildi. Bu arada Cemâat-i İslâmî ile ilişkileri zayıfladı ve cemaat tarafından İslâm’ı siyasî hedefleri için kullanmakla itham edildi. Ziyâülhak bunun üzerine ülkenin güçlü siyasî yapılarından olan Müslüman Birliği’nin desteğini almaya çalıştı. Mayıs 1988’de parlamentoyu tekrar feshedip doksan gün içinde yeni seçimlerin yapılacağını açıkladı. 15 Haziran 1988’de uygulamaya koyduğu Şeriat Kanunu’yla İslâm hukuku Pakistan’ın üst hukuku ve hukuk kaynağı ilân edildi.
. Fakat Zülfikar Ali Butto’nun yurt dışındaki kızı Benâzir Butto’nun ülkeye dönmesiyle seçimleri yeniden erteledi. Seçim tarihi henüz belirlenmeden 17 Ağustos 1988’de içinde yüksek rütbeli Pakistan askerî erkânı ve Amerika Birleşik Devletleri büyükelçisinin de bulunduğu uçağının şüpheli bir şekilde düşmesiyle meydana gelen kazada öldü. İslâmâbâd’da kendi inşa ettirdiği Faysal Camii’nin hazîresine defnedildi. Vefatından sonra “şehîdü’l-İslâm” olarak anıldı.
YanıtlaSilİslâm ülkeleriyle iş birliğini geliştiren Ziyâülhak, İran-Irak savaşını durdurmak için girişimlerde bulunmuş, Hindistan’ın nükleer kapasitesine karşı Pakistan’ın da bu alanda gerekli teknolojiyi elde etmesi için gayret göstermiştir. Bir Türk dostu olan Ziyâülhak Türkiye ile çok yakın ilişkiler kurmuş ve her konuda tam destek taahhüdünde bulunmuştur. Ziyâülhak, yönetiminin başlarında Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesi üzerine Afgan direnişine de destek vermiş, Pakistan topraklarında çok büyük sayıda Afganlı mültecinin yaşamasına imkân tanımıştır. Bu süreçte hem Amerika Birleşik Devletleri hem de İslâm ülkelerinin geniş desteğini almıştır.
BİBLİYOGRAFYA
Mohammad Zia-ul-Haq, Introduction of Islamic Laws: Address to the Nation, Islamabad, ts.
Zia’s Pakistan: Politics and Stability in a Frontline State (ed. C. Baxter), Boulder 1985.
Shaheed-ul-Islam Muhammad Zia-ul-Haq (ed. Salem Azzam), London 1990.
Mushahid Hussain, Pakistan’s Politics: The Zia Years, Lahore 1990.
S. J. Burki – C. Baxter, Pakistan Under the Military: Eleven Years of Zia ul-Haq, Boulder 1991.
S. N. Kaushik, Politics of Islamization in Pakistan: A Study of Zia Regime, New Delhi 1993.
Khālid Mahmūd Arif, Working with Zia: Pakistan’s Power Politics, 1977-1988, Karachi 1995.
“Zia-ul-Haq”, Encyclopaedia of Muslim Biography: India, Pakistan, Bangladesh (ed. N. Kr. Singh), New Delhi 2001, V, 522-535.
M. Boivin, “Żiyāʾ al-Ḥaḳḳ”, EI2 (İng.), XI, 518.
Azmi Özcan, “Pakistan [Tarih]”, DİA, XXXIV, 149.
ZİYÂDETÜ’s-SİKA
YanıtlaSilزيادة الثقة
Güvenilir bir râvinin, rivayetinde diğer râvilerin zikretmediği bir bilgi vermesi anlamında hadis terimi.
Müellif:
SALİH KARACABEY
Aynı hocadan hadis rivayet eden güvenilir râvilerden birinin, bir hadisin isnadında veya metninde diğerlerinin rivayetinde bulunmayan bir bilgi zikretmesi bu terkiple ifade edilmiştir. Ziyâdetü’s-sika sened ve metinlerde yer alan münker, müdrec, mezîd fî muttasıli’l-esânîd gibi merdûd sayılan diğer ziyâde türlerinden farklı olup râvisinin güvenilir olması dolayısıyla kabul edilebilir nitelikteki ilâve bilgiler için kullanılır. Bazı âlimler, güvenilir râvilerden gelen şâz hadisle sikanın ziyâdesini aynı konumda değerlendirmiş olmakla birlikte şâz hadiste sikanın sikaya muhalefeti söz konusu iken ziyâdetü’s-sikada böyle bir muhalefet söz konusu değildir. Ziyâdetü’s-sika metinde veya isnadda olabilir. İsnadın bir rivayette merfû, diğerinde mevkuf şeklinde gelmesi hadisin senedindeki ziyâdeye bir örnektir. Hadis âlimlerinin bir kısmı bu durumda mevkuf rivayetin merfûa tercih edilmesi gerektiğini söyler. Ancak yaygın kabule göre merfû tarikin râvisi hâfız, zabtı güçlü ve güvenilir ise, ayrıca mevkuf rivayetin tercih edilmesini sağlayan başka bir gerekçe yoksa merfû tarikin mevkufa tercih edilmesi gerekir. Zira merfû tarikin râvisi de sikadır ve diğerlerinin bilmediği bir hususu biliyor olması muhtemeldir (Hatîb el-Bağdâdî, s. 411; Zafer Ahmed Tehânevî, s. 113-114). Ziyâde, fazla ve açıklayıcı bilgiye ulaştırdığı için makbul sayılsa da bu lafızların Hz. Peygamber’e aidiyeti hakkındaki şüpheler konunun tartışılmasına yol açmıştır. Bazı rivayetlerde yer alan ziyâdelerin sahih olmadığının tesbit edilmesi de ziyâde ile şahsî görüşlerin hadislere girdiği yolunda bir endişe doğurmuştur.
Ziyâdetü’s-sikanın kabul edilip edilmemesi konusunda üç farklı görüş bulunmaktadır. İmam Mâlik, Şâfiî ve Buhârî’nin de aralarında bulunduğu hadis ve fıkıh âlimlerinin çoğu râvinin âdil ve zâbıt olması durumunda ziyâdenin kabul edileceği görüşündedir. Buna göre ziyâdetü’s-sika, güvenilir bir râvinin tek başına yaptığı yani teferrüd ettiği rivayetlerine benzetilmektedir. Ayrıca sika râvinin bir isnadda veya metinde ziyâdede bulunması bu ziyâdenin bulunmadığı rivayetin râvilerinin cerhedilmesini gerektirmez. İkinci gruptaki âlimlere göre ziyâde kesinlikle reddedilmelidir. Zira çoğunluğa uymadığı için ziyâdede bulunan râvide zabt kusurunun bulunması kuvvetle muhtemeldir. Hadisin ziyâdesiz olan aslı yakîn ifade ederken aynı rivayetin ziyâdeli şekli şüphe ile mâlûldür. İşte bu yüzden yakînî bilgi terkedilmez. Diğer taraftan yapılan ziyâde bir râvinin tefsiri veya te’vili olup sonraki râvilerden birinin bunu hadisin aslından zannetmiş olması da mümkündür.
Üçüncü görüş sahipleri ise ziyâdeyi bazı şartlarla kabul ederler. Öne sürülen şartların bir kısmı râvi ile bir kısmı da metinle ilgilidir. Râvinin güvenilir ve hâfız, ziyâdeli rivayet edenin asıl metni rivayet edenden farklı biri olması, râvi sayısının birden fazla olması, ziyâdeli rivayet edenlerin asıl rivayeti nakledenlerden sayıca daha çok veya onlara denk bulunması, her ikisi de tek râvi ise ziyâdeli rivayet edenin hıfz ve zabt açısından daha güçlü kabul edilmesi râviyle ilgili olarak öne sürülen şartlar arasındadır. Rivayet açısından ise ziyâde metnin asılda bulunmayan fazladan bir hüküm ifade etmesi ve asıl hükme muhalif olmaması yahut asıl hükmü ortadan kaldırmaması gibi şartlar aranmaktadır. Meselâ, “Hz. Peygamber fetihten sonra Kâbe’nin içine girdi” meâlindeki asıl metni râvinin, “İçeride iki rek‘at namaz kıldı” ziyâdesiyle nakletmesi bu duruma örnektir. Buradaki ziyâde asıl metne ek bir bilgi olup ona aykırı değildir. Ziyâdeli olan metinle asıl metnin i‘rabında uyum bulunması gerektiği, ana metnin i‘rabını değiştirdiği takdirde ziyâdenin makbul sayılmayacağı, ziyâdenin kabul ve reddine kesin karar verilemediği durumlarda ise her bir ziyâde için başka delillerin aranması gerektiği de söylenmiştir.
YanıtlaSilZiyâdeli rivayet eden râvi bu tariki diğerlerinden farklı bir mecliste duyup almışsa bu rivayeti âdil olmak kaydıyla kabul edilir. Asıl ve ziyâdeli tariklerin ikisi de aynı râviye aitse onun bunları hocasından farklı meclislerde almış olması şartıyla ziyâdeli rivayet yine makbul sayılır. Hadisteki ziyâdeyi farketmek için yapılacak ilk şey hadisin bütün tariklerini bir araya getirerek onun tahrîcini yapmaktır. Ayrıca ziyâdenin kabul edilmesi için râvinin güvenilirliği esas olduğundan adâlet ve zabt açısından kusurlu râvilerin sahih hadislerde bulunmayan ziyâdeli rivayetleri kabul edilmemektedir (İbn Ebû Âsım, I, 76; II, 330; İbn Abdülber en-Nemerî, XXII, 35). Hadis uydurduğundan şüphelenilen râvilerin ziyâdeli rivayetleri ise hiçbir şekilde makbul sayılmamıştır. Ziyâdetü’s-sika konusunda Karadeniz Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yusuf Suiçmez (Sika’nın Ziyadesi [yüksek lisans tezi, 1998]), Câmiatü Ümmi’l-kurâ’da Nurullah Şevket Halil Beyker (Ziyâdetü’s̱-s̱iḳāt ve mevḳıfü’l-muḥaddis̱în ve’l-fuḳahâʾ minhâ [doktora tezi, 1423/2002]) birer çalışma yapmıştır.
BİBLİYOGRAFYA
İbn Ebû Âsım, Kitâbü’s-Sünne (nşr. M. Nâsırüddin el-Elbânî), Beyrut 1400/1980, I, 76; II, 330.
Hâkim en-Nîsâbûrî, Maʿrifetü ʿulûmi’l-ḥadîs̱ (nşr. Ahmed b. Fâris es-Sellûm), Beyrut 1424/2003, s. 398-410.
Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, es-Sünenü’l-kübrâ (nşr. M. Abdülkādir Atâ), Mekke 1414/1994, I, 116; III, 123.
Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye (nşr. Ebû Abdullah es-Sevratî – İbrâhim Hamdî el-Medenî), Haydarâbâd 1357 → Medine, ts. (el-Mektebetü’l-ilmiyye), s. 411-413.
İbn Abdülber en-Nemerî, et-Temhîd (nşr. Saîd Ahmed A‘râb), Tıtvân 1410/1990, XXII, 35.
Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, et-Taḥḳīḳ fî eḥâdîs̱i’l-ḫilâf (nşr. Müs‘ad Abdülhamîd es-Sa‘denî – Muhammed Fâris), Beyrut 1415/1994, I, 107; II, 66.
İbnü’s-Salâh, ʿUlûmü’l-ḥadîs̱, s. 85.
Nevevî, Şerḥu Müslim, I, 32, 74.
Süyûtî, Tedrîbü’r-râvî (nşr. Abdülvehhâb Abdüllatîf), Medine 1392/1972, I, 245-247.
Talât Koçyiğit, Hadis Istılahları, Ankara 1980, s. 476-479.
Zafer Ahmed Tehânevî, Yeni Usûl-i Hadîs (trc. İbrahim Canan), İzmir 1982, s. 113-119.
Nûreddin Itr, Menhecü’n-naḳd fî ʿulûmi’l-ḥadîs̱, Dımaşk 1988, s. 423-427.
Salih Karacabey, “Farklı Açılardan Hadiste Ziyâde Meselesi”, UÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, XII/1, Bursa 2003, s. 105-134.
ZİLZÂL SÛRESİ
YanıtlaSilسورة الزلزال
Kur’ân-ı Kerîm’in doksan dokuzuncu sûresi.
Zilzâl sûresi
Müellif:
BEKİR TOPALOĞLU
Adını ilk âyetinin son kelimesinden alır ve ez-Zelzele, İzâ zülzilet sûresi diye de anılır. Medenî veya Mekkî olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Taberî ve Kurtubî, Medenî diye kaydetmiş (Câmiʿu’l-beyân, XXX, 337; el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân, XX, 100), Süyûtî de bunu tercih etmiş (el-İtḳān, I, 36), İbn Âşûr ise Mekkî olduğunu söylemiştir (et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, XXX, 437). Sekiz âyet olup fâsılaları ا، م، هـ harfleridir. Sûrenin konusu kıyametin kopması ve insanların dünyada işledikleri ameller için hesaba çekilmesi hakkındadır.
Zilzâl sûresi yerin büyük bir sarsıntı ile sarsılacağı ve içindeki ağırlıkları (eskāl) dışarıya atacağı günü hatırlatılmakla başlar. Diğer âyetlerde sûra üfürülmekle vuku bulacağı ifade edilen bu olayın (ez-Zümer 39/68) ikinci üfleyişle meydana geleceğini söylemek mümkündür. 2. âyette yer alan “eskāl” kelimesi Taberî ve İbn Kesîr’e göre yerin karnındaki (kabirlerdeki) ölüleri anlatır. Buna yer küresinin kendi içinde sakladığı çeşitli maden ve hazineler de eklendiği takdirde bu yer sarsıntısını birinci ve ikinci üfleyiş olarak kabul etmek gerekir. Ardından, tasvir edilen durum karşısında inkârcılar veya bütün insanlar hayrete düşüp, “Arzın bu hali nedir?” diyeceklerdir. O gün Cenâb-ı Hakk’ın ilhamıyla yer küresi, üzerinde işlenen bütün amelleri haber verecektir. Dünyada peygamberlerin tebliğlerine doğrudan veya dolaylı biçimde muhatap olan insanlar tek başlarına ve dağınık şekilde hesap yerine geleceklerdir. Zerre kadar iyilik yapan da zerre kadar kötülük yapan da karşılığını bulacaktır.
Sûrenin tefsiri hakkında rivayet edilen hadislerden biri şöyledir: Abdullah b. Ömer’den nakledildiğine göre sûre nâzil olurken orada bulunan Ebû Bekir ağlamaya başlamış, Hz. Peygamber bunun sebebini sorunca sûrenin kendisini ağlattığını söylemiş, bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Siz hiç hata etmez, günah işlemez olsaydınız Allah Teâlâ sizden sonra hata edip günah işleyen bir ümmet yaratır ve -tövbe etmeleri üzerine- onları affederdi” (Vâhidî, s. 368; Heysemî, VII, 141). Resûl-i Ekrem, yerin içinde sakladığı haberlerden bahseden 4. âyete atıfta bulunarak yerin sakladığı haberlerin ne olduğunu sormuş, yanındakiler bunu Allah ve resulünün bildiğini söyleyince şöyle demiştir: “Yerin içinde barındırdığı haberler, Allah’ın her erkek ve kadın kulunun yer üzerinde işlediği amellere şahitlik edip şöyle demesidir: ‘Benim sırtımda filân ve filân günde şu ve şu amelleri işledin; evet yerin haberleri bundan ibarettir” (Müsned, II, 347; Tirmizî, “Ṣıfatü’l-ḳıyâme”, 7; “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 99).
YanıtlaSilSûrenin fazileti hakkında rivayet edilen hadise göre bir sahâbî Resûlullah’ın huzuruna gelip kendisine Kur’an okutmasını istemiş, Hz. Peygamber “elif lâm râ’”, “hâ mîm” veya tesbih kavramıyla başlayan sûrelerden okumasını söylemiş, sahâbî bunların her biri için, “Yaşım ilerlemiş, kalbim sıkıntılı hale gelmiş, dilim de kalınlaşmış” şeklinde mazeret beyan ederek kendisine özlü bir sûre okutmasını talep etmiştir. Resûl-i Ekrem ona Zilzâl sûresini okutmuştur. Sahâbî okumasını bitirince, “Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki hayatımın sonuna kadar buna başka bir şey ilâve etmeyeceğim” demiş ve oradan ayrılmıştır. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Bu adam kurtuluş yolunu bulmuş, kurtuluş yolunu bulmuştur” (Müsned, II, 169; a.e. [Arnaût], XI, 139-141; Ebû Dâvûd, “Şehru ramażân”, 9; İbrâhim Ali, s. 302-303, 360-361). Abdullah b. Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste de Resûlullah, Zilzâl sûresinin Kur’an’ın yarısına, İhlâs’ın üçte birine, Kâfirûn sûresinin de dörtte birine denk geldiğini söylemiştir (Tirmizî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 10; İbrâhim Ali, s. 360-363; Kâfirûn sûresiyle ilgili beyanın sıhhati hakkında bk. DİA, XXIV, 149). Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Zilzâl sûresinin Kur’an’ın yarısına denk gelişini onun içerdiği hükümlerin dünyaya ve âhirete dair olmasına, sûrenin âhiret ahkâmını kısaca içermesi özelliğine bağlamıştır (Rûḥu’l-meʿânî, XXX, 602). İsmâil Hakkı Bursevî Tefsîru Sûreti’z-Zelzele adıyla bir risâle kaleme almıştır (Beyazıt Devlet Ktp., Genel, nr. 3507, vr. 116a-121a).
BİBLİYOGRAFYA
Buhârî, “Tefsîr”, 99.
Müsned, II, 169, 347; a.e. (Arnaût), XI, 139-141.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXX, 337.
Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân (nşr. Masum Vanlıoğlu), İstanbul 2011, XVII, 297.
Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Eymen Sâlih Şa‘bân), Kahire 1424/2003, s. 368.
Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân, Beyrut 1408/1988, XX, 100.
Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Beyrut 1385/1966, VII, 348-349.
Heysemî, Mecmaʿu’z-zevâʾid, VII, 141.
Süyûtî, el-İtḳān (Ebü’l-Fazl), I, 36.
Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî (nşr. M. Ahmed el-Emed – Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1421/2000, XXX, 602.
Elmalılı, Hak Dini, VIII, 6009.
Ca‘fer Şerefeddin, el-Mevsûʿatü’l-Ḳurʾâniyye ḫaṣâʾiṣü’s-süver, Beyrut 1420/2000, XII, 93-106.
M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, Beyrut 1421/2000, XXX, 431-432, 437.
İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eḥâdîs̱ ve’l-âs̱ârü’l-vâride fî feżâʾili süveri’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 302-303, 360-363.
Mahbûbe Müezzin, “Sûre-i Zilzâl”, DMT, IX, 415.
ZİLLET
YanıtlaSilالذلّة
İnsanın aşağılanmasına yol açan zayıf ve itibarsız konum anlamında Kur’an tabiri.
İlişkili Maddeler
TEVAZU
İZZET
Yenilgiye uğramayı ve aşağılanmayı önleyen güçlü ve saygın konum anlamında bir Kur’an tabiri.
Müellif:
MUSTAFA ÇAĞRICI
Sözlükte “zayıf, âciz ve itibarsız olmak, aşağılanmak, yenik düşüp boyun eğmek” anlamındaki züll kökünden türeyen zillet bir kimsenin başkaları karşısında bedensel, psikolojik, ekonomik, sosyal statü vb. yönlerden zayıflığını ve etkisizliğini ifade eder. “Güç, üstünlük, saygınlık” mânasındaki izzetin karşıtıdır. Zillet yerine zül ve mezellet de kullanılır. Birini aşağılamaya, küçük düşürmeye izlâl, bu duruma düşen kimseye zelîl (çoğulu ezille) denir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ẕll” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ẕll” md.). Esmâ-i hüsnâ hadisinde geçen (İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10; Tirmizî, “Daʿavât”, 82) zül kökünden müzil “dilediği kimseyi üstünlükten yoksun bırakıp hor ve hakir düşüren” anlamındadır. “Mehânet, tehâsüs, temelluk, denâet” gibi zillete yakın anlamlar içeren başka kavramlar da vardır (meselâ bk. Râgıb el-İsfahânî, s. 291; Gazzâlî, III, 368, 369). Bazı kaynaklarda tevazuun ifratının kibir/tekebbür, tefritinin ise zillet olduğu belirtilir. Râgıb el-İsfahânî zillet yerine “bir kimsenin, hakkını kaybetmeye yol açacak derecede kendini alçaltması” şeklinde açıkladığı “daa” (الضعة) kavramını kullanır (eẕ-Ẕerîʿa, s. 299). Gazzâlî’ye göre tevazu kibir ve zilletin itidal noktası olmakla birlikte tevazu ile zillet arasındaki sınır değişkendir. Buna göre bir kimsenin ilim, meslek, mevki gibi hususlarda kendisinden daha aşağı durumda bulunan birine karşı tevazuda aşırıya kaçması zillet sayılır (İḥyâʾ, III, 368-369).
Kur’ân-ı Kerîm’de yedi âyette zillet, on altı âyette aynı kökten isim ve fiiller başlıca üç anlam çevresinde toplanır. 1. Bazı âyetlerde zillet ve türevleri yaygın kullanımına uygun biçimde “aşağılanma, âcizlik” mânasına gelir. Bir âyette kudreti ve hükümranlığı mutlak olan Allah’ın dilediğini aziz, dilediğini zelil kılacağı belirtilir (Âl-i İmrân 3/26). İsrâiloğulları’nın Sînâ çölünde Hz. Mûsâ’ya karşı sergiledikleri sert ve saygısız tavırları, Medine yahudilerinin Resûl-i Ekrem’e yönelik hasmane tutumları sebebiyle zilletle damgalandıkları (el-Bakara 2/61; Âl-i İmrân 3/112), Mûsâ’nın Tûrisînâ’ya çıkmasının ardından buzağıya tapmaya kalkışan İsrâiloğulları’nın Allah’ın öfkesine ve dünya hayatında zillete mâruz kaldıkları (el-A‘râf 7/152), İslâm aleyhine yahudilerle iş birliği yapan Medine münafıklarının da zillete düşürülenler arasında yer alacakları (el-Mücâdile 58/20) bildirilir. Zillet kavramı altı âyette inkârcıların âhiretteki değersizliğini ve aşağılanmışlık durumunu anlatır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ẕll” md.). Sabâ melikesi Hz. Süleyman’dan aldığı mektup üzerine çevresindekilere bilgi verirken, “Krallar bir ülkeye girdiler mi oranın altını üstüne getirir, halkının ulularını zelil yaparlar” demişti (en-Neml 27/34). 2. Bir kısım âyetlerde zillet kavramı cümledeki bağlamına göre olumlu anlamda da kullanılır. Meselâ evlâdın ebeveynine karşı görevleri arasında sayılan zül (el-İsrâ 17/24), müminlerin nitelikleri arasında zikredilen ezille (el-Mâide 5/54) “şefkat, merhamet, tevazu, yumuşaklık” gibi mânalarla açıklanmıştır (Taberî, IV, 626-627; VIII, 61; İbn Sîde, XI, 47; Şevkânî, II, 60; III, 247-248). 3. Âyetlerde zillet kavramı “bir şeyin elde edilebilir, kullanışlı ve yararlanılabilir olması” anlamında da geçer. Dünyanın ve dünyevî nimetlerin insanların yararlanmasına elverişli kılınması (el-Bakara 2/71; Yâsîn 36/72; el-Mülk 67/15), cennet meyvelerinin uzanıp alınabilecek kadar yakın olması (el-İnsân 76/14; krş. Taberî, XII, 364-365; Şevkânî, V, 404) bu kavramla ifade edilmiştir.
YanıtlaSilZillet kavramı hadislerde de genellikle “aşağılanma, âcizlik, zayıflık” mânasında kullanılır. “Allahım! Yoksulluktan, kıtlıktan, zilletten, zulmetmek ve zulme uğramaktan sana sığınırım” şeklinde dua eden Hz. Peygamber (Ebû Dâvûd, “Vitir”, 32; Nesâî, “İstiʿâẕe”, 14-16; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 3) müminin kendini zillete düşürmesini uygun görmemiştir (Müsned, V, 405; İbn Mâce, “Fiten”, 21; Tirmizî, “Fiten”, 66). Müslümanların zayıf durumda bulunduğu bir zamanda Resûl-i Ekrem ileride İslâm’ın bütün evlere gireceğini, Allah’ın İslâm’ı aziz, küfrü zelil kılacağını bildirmiştir. Bu hadisi rivayet eden Temîm ed-Dârî daha sonra onun bu müjdesinin gerçekleştiğini, müslümanların mal, itibar ve izzet sahibi olduklarını, buna karşılık inkârcıların gün geçtikçe zillete düştüklerini belirtmiştir (Müsned, IV, 103, 614; ayrıca bk. Ebû Dâvûd, “Ramażân”, 9; İbn Mâce, “İḳāme”, 178). Nitekim Medineliler de zelil durumda iken İslâm sayesinde onur ve itibar kazanmışlardır (Müsned, III, 57). Mekke müşriklerinin Hudeybiye Antlaşması’nın başlığına, “Allah’ın elçisi Muhammed” yerine “Abdullah oğlu Muhammed” yazılmasında direnmeleri ve Hz. Peygamber’in buna razı olması üzerine Hz. Ömer, “Niçin bize bu zilleti kabullenmek düşüyor?” demiş, ancak sonraları Hz. Peygamber’in ne kadar isabetli davrandığını anlamıştır (Müsned, IV, 325). Hadislerde müslümanların birbirini zelil ve hakir görmemeleri (Müsned, I, 41; VI, 256), küçük düşürülenlerin haklarını savunmaları (Müsned, III, 487), özellikle yöneticilerini aşağılamaktan sakınmaları (Müsned, V, 165, 387, 406) istenmiştir.
Ahlâk ve âdâba dair kitaplarda insanın saygınlığını korumasının önemi üzerinde durulmuştur. Kişinin kendini zillete düşürecek tutumlardan sakınması, toplumda saygınlık kazanacak davranışlarda bulunması, başkalarına ihtiyaç duymayacak kadar varlık sahibi olması, özellikle nefsini tamahtan arındırıp zilletten korunması gerektiği belirtilmiştir. Filozof Ebü’l-Hasan el-Âmirî ilim ve hikmeti, cömertlik ve adaleti seçen, iffetini koruyan, ibadete devam eden, tevekkülünde ve akîdesinde samimi olan kimsenin, bu erdemlerin kendisine kazandıracağı zihinsel ve ruhsal gelişmişlik sayesinde zillet ve kaygılardan kurtulacağını ve özgürlük, adalet, gayret, onur gibi niteliklerle donanacağını söyler (el-Emed ʿale’l-ebed, s. 107). Aşırı arzu ve beklentilerin insanı zillete düşüreceğini belirten İbn Hibbân, özgürlüğü seven kimsenin kendisine ait olmayan şeylerle ilgilenmekten kaçınmasını öğütler (Ravżatü’l-ʿuḳalâʾ ve nüzhetü’l-fużalâʾ, s. 142). İbn Hazm aç gözlülüğü her türlü zilletin, keder ve mutsuzluğun temeli sayar, bunun zıddının ruh temizliği olduğunu yazar. Ona göre tamah olmasaydı kimse kimsenin önünde eğilmezdi (Ahlâk ve Davranış Tarzları, s. 66, 76). Erdemli insan için şeref maldan daha değerlidir (a.g.e., s. 109). Aynı görüşleri tekrarlayan Mâverdî de minnet altında kalmaktan sakınmayı tavsiye eder; çünkü minnet özgür insanın köleleşmesine yol açar. Allah’ın hür yarattığı insanın başkasına köle olması yakışmaz. Kişinin kendini küçük düşürmemesi için başkasına ihtiyaç duymaktan kurtulması, bunun için de meşrû yoldan kazanç sağlaması gerekir; zira helâl kazanç insanı zillete düşmekten kurtarır (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 308, 314-321). Mutasavvıflara göre vermekte izzet, almakta zillet vardır (Serrâc, s. 263). Bununla birlikte bazıları nefsi riyâ ve kibirden korumak amacıyla zilleti geçici bir terbiye aracı kabul eder. Allah’ın kuluna verdiği en büyük izzet ona nefsinin zilletini göstermesidir (Kuşeyrî, et-Taḥbîr, s. 49). Kaynaklarda nefsin gururunu kırmak için dilencilik yapan, zelil ve hakir görünmekten hoşlanan sûfîlere dair menkıbeler anlatılır (meselâ bk. Hücvîrî, s. 605; Kuşeyrî, er-Risâle, I, 435, 436, 438; Ferîdüddin Attâr, s. 557).
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Wensinck, el-Muʿcem, “ẕll” md.
Müsned, I, 41; III, 57, 487; IV, 103, 256, 325, 614; V, 165, 387, 405, 406; VI, 256.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Beyrut 1412/1992, IV, 325, 626-627; V, 165, 387, 406; VI, 256; VIII, 61; XII, 364-365.
İbn Hibbân, Ravżatü’l-ʿuḳalâʾ ve nüzhetü’l-fużalâʾ (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd v.dğr.), Beyrut 1397/1977, s. 142-148.
Serrâc, el-Lümaʿ, s. 263.
Ebü’l-Hasan el-Âmirî, el-Emed ʿale’l-ebed (nşr. E. K. Rowson), Beyrut 1979, s. 107.
Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn (nşr. Mustafa es-Sekkā), Beyrut 1398/1978, s. 308, 314-321.
İbn Hazm, Ahlâk ve Davranış Tarzları: Nefislerdeki Ahlâkî Hastalıkların Tedavisi (trc. Mustafa Çağrıcı), Ankara 2012, s. 66, 76, 109.
İbn Sîde, el-Muhḳem ve’l-muḥîṭü’l-aʿẓam fi’l-luġa (nşr. Mustafa Hicâzî – Abdülazîz Berhâm), Kahire 1419/1998, XI, 47-49.
Hücvîrî, Keşfü’l-maḥcûb (nşr. İs‘âd Abdülhâdî Kındîl), Beyrut 1980, s. 605.
Kuşeyrî, er-Risâle, I, 435, 436, 438.
a.mlf., et-Taḥbîr fi’t-teẕkîr (nşr. İbrâhim Besyûnî), Kahire 1968, s. 47-49.
Râgıb el-İsfahânî, eẕ-Ẕerîʿa ilâ mekârimi’ş-şerîʿa (nşr. Ebü’l-Yezîd el-Acemî), Kahire 1405/1985, s. 291, 299.
Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 344-345, 368-369.
Zernûcî, Taʿlîmü’l-müteʿallim (nşr. Mustafa Âşûr), Kahire 1972, s. 41-42.
Ferîdüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliya (trc. Süleyman Uludağ), İstanbul 1991, s. 557.
Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, Beyrut 1412/1991, II, 60; III, 247-248; V, 404.
ZINDIK
YanıtlaSilالزنديق
Âlemin kadîm olduğunu ileri süren, Allah’ı yahut Allah’ın birliğini ve âhireti inkâr ettiği halde inanmış gibi görünen kimseleri ifade eden bir terim.
İlişkili Maddeler
İLHÂD
Dinden çıkma sonucunu doğuracak inanç ve görüşleri savunma anlamında felsefe ve kelâm terimi.
İslâm tarihinde zındık olarak en çok bilinen şahıs
İBNÜ’l-MUKAFFA‘
İran asıllı mütercim, edip ve kâtip.
Müellif:
MUSTAFA ÖZ
Pehlevî dilinde zendîk, orta dönem Farsça’sında zendîg şeklinde geçer. Kelime, milâdî III. yüzyılın sonlarından itibaren Sâsânîler’in Maniheistler’le mücadeleleri sırasında Budist, Brahmanist, yahudi ve hıristiyan gibi din mensuplarına ve zendiklere uyguladıkları baskı dolayısıyla, en yüksek dereceli Zerdüştî din büyüğü kabul edilen Kirdîr’in övünmesinde görülür (Ph. Gignoux, s. 60). Zındık bu dönemde nur ve zulmet ilâhlarına inanan Maniheistler’i nitelemek üzere kullanılıyordu. V. yüzyılda Ermeni hıristiyan yazarı Eznik, Maniheistler’le yaptığı polemikte “Maniheizm’e mensup kimse” anlamında zendik kelimesini kullanmış ve kelime orta dönem Farsça’sı ile yazılan Zerdüştî din kitaplarında yer almıştır (EI2 [İng.], XI, 510). Müslümanlığın doğu ülkelerine yayılması neticesinde Arapça’ya geçen kelime zindîḳ şeklinde telaffuz edilmiş, çoğulu zenâdıka, masdarı zendeka olarak tesbit edilmiştir. Kelime önceleri Maniheistler’i nitelerken daha sonra çeşitli mânalarda yorumlanmıştır (Lisânü’l-ʿArab, “zndḳ” md.). Arapça sözlüklerde zindîkın aslının “zendigiray” (âlemin ebedîliğine inanan kimse) olduğu, “zind” biçiminde de kullanıldığı, kelime Mecûsî Mani’ye ait kitabın ismi iken zamanla zindî ve zindîkın ortaya çıktığı (Tâcü’l-ʿarûs, “znd” md.), zindîkın “senevî” yahut “düalist” anlamına geldiği, nur ve zulmet inançlarını benimseyip Allah’a ve âhiret gününe inanmayan kimseleri ifade ettiği belirtilmektedir (Lane, III, 1258; krş. Mes‘ûdî, I, 250-251).
İlk dönemlerde İslâm toplumuna katılan İranlılar, çok eskiden başlayan din ve devlet tecrübeleri dolayısıyla toplum seviyesinin üzerinde yer alıyordu. Abbâsî Halifesi Mansûr’un tabibi Hasîb, Hıristiyanlığı benimsemiş görünmesine rağmen bir zındıktı. Sonraları zındıklar çeşitli baskılara mâruz kalınca dinî inançlarını İslâm perdesi altında gizlemeye çalışmış, buna ihtiyaç duymadıkları zamanlarda ise düalist inanç ve uygulamalarını ortaya koymaktan çekinmemişlerdir. Eski İran ailelerinden gelen bu kişiler, Arap karşıtı Şuûbîler’le aynı yolu izleyip Fars dinî düşüncesi ve geleneklerinin yeniden canlandırılması arzusuna sahipti, bu yüzden de içinde yaşadıkları İslâm toplumuna karşı reaksiyon gösteriyorlardı. Bunların arasında İslâm’ın emir ve yasaklarını sert ve katı kabul eden, aslında dine karşı olmakla birlikte görünüşte serbest düşünceli kişiler gibi davrananlar da vardı.
Uygurlar 762’de Maniheizm’i devlet dini olarak kabul edince Abbâsî Halifesi Mehdî-Billâh’ın emriyle 163’te (779) Maniheist zındıklara karşı başlatılan sistemli baskı ardından gelen halife Hâdî-İlelhakk’ın son dönemine kadar (170/786) devam ettirilmiştir. Halife Mehdî bu sebeple Dîvânü’z-zenâdıka’yı kurmuş, buraya “sâhibü’z-zenâdıka” (arîfü’z-zenâdıka) unvanlı bir görevli tayin etmiş, haklarında yapılan tahkikat neticesinde suçu sabit görülenler hapis veya ölüm cezasına çarptırılmıştır (Taberî, VIII, 167). Bu durum, zındıkları takıyye uygulamaya sevkettiği gibi eski inanç ve kültürlerine daha çok bağlanmalarına da yol açmıştır. İslâm tarihçileri, Bâtınî İsmâiliyye dahil bazı aşırı mezheplerin ortaya çıkmasında önemli etkenlerden birinin, zındıkların İslâm karşısında eski İran kültürünü hâkim kılmak amacıyla faaliyette bulunmaları olduğunu belirtmektedir (meselâ bk. Bağdâdî, s. 284, 293).
Zındıklar değişik mezheplere mensup müellifler tarafından farklı sınıflandırmalara tâbi tutulmuştur. Buna göre zındık Allah’ın varlığını kabul etmeyen Muattıla’ya, hayır-şer, nur ve zulmetin yaratıcıları olarak iki ilâhın varlığına inanan Seneviyye’ye, mallarda ve kadınlarda ortaklığı savunan Mezdekiyye’ye, âdil bir imamın bulunmaması yüzünden insanın sadece hayatını sürdürebilecek kadar dünyadan faydalanmasını öngören Abdekiyye’ye, ruhların semavî âleme bakıp cennetleri müşahede ederek mânevî lezzet aldıklarına inanan Rûhâniyye’ye (Fikriyye) mensup kimseleri niteler (Ebü’l-Hüseyin el-Malatî, s. 91-95). Öte yandan Mâlikî mezhebine mensup Kādî İyâz, Hz. Peygamber’e dil uzatan kimseyi de zındık sayar (eş-Şifâʾ, II, 549-551); İbn Teymiyye de aynı görüşe katılır (eṣ-Ṣârimü’l-meslûl, s. 3-4, 298, 353). Çağdaş müelliflerin yaptığı sınıflandırma ise şöyledir: 1. Zındık, zâhiren İslâm’a bağlanmış görünmekle birlikte nur ve zulmet gibi birbirine zıt iki prensibe dayanan Maniheizm’e, Mezdekiyye ve Mecûsîliğe mensup olan kimsedir; Abbâsîler döneminde kelime bu anlamda kullanılmıştır. 2. Müslümanlığını ortaya koyup küfrünü gizleyen kişidir. Bunlar İslâm’ın ilk döneminde daha çok münafık diye anılmıştır. 3. Hiçbir şekilde inanmayan kimseleri niteler. 4. Küfrünü açıklamamakla birlikte dinî konularda lâubali davranan kişidir (Âtıf Şükrî Ebû Avz, s. 111-112). Bu tanımlamalara göre zındık açıkça veya gizli biçimde İslâmiyet’le ilgisini kesip küfrü benimsemiştir. İslâm’dan açıkça ayrılanlar ise mürted olarak nitelendirilir. Genelde zındık kelimesinin ilk defa 124 (742) yılında idam edilen Ca‘d b. Dirhem için kullanıldığı ifade edilir. İslâm tarihinde zındıklardan en çok bilinen isim Kur’an’a nazîre yazmaya kalkışan İran asıllı mütercim, edip ve kâtip İbnü’l-Mukaffa‘dır (ö. 142/759; İbnü’l-Mu‘tez, I, 131-132). Abbâsî Halifesi Mehdî döneminde (775-785) şair Beşşâr b. Bürd ile şair ve edip Sâlih b. Abdülkuddûs de zındıklıkla itham edilip öldürülmüşlerdir (ayrıca bk. Bedevî, s. 44-53).
YanıtlaSilZındıklık nitelemesinin kavramın yaygınlaştırılmasıyla bazı İslâm fırkaları mensupları hakkında da kullanıldığı görülmektedir. Ebû Yûsuf’un, Mu‘tezile’nin durumu sorulduğunda onları zındıklıkla itham ettiği nakledilir. Bağdâdî’ye göre İmam Şâfiî, hevâ ehli içinde muhalifleri aleyhinde yalan şehâdette bulunan Hattâbiyye mensupları dışında kalanların şahitliğinin kabul edileceğini beyan etmiş, ancak daha sonra bu görüşünden rücû edip Mu‘tezile ile diğer bid‘at ehlinin şahitliğini makbul saymamış; Mâlik b. Enes de Mu‘tezilîler’in zındık olduğunu ve tövbe etmeleri teklif edilmeden öldürüleceklerini ileri sürmüştür (el-Farḳ, s. 358). Bu tür hükümlerde mezhep taassubunun önemli rol oynadığı gözden uzak tutulmamalıdır.
İslâm âlimleri ve özellikle kelâmcılar zındıkların İslâm’a yönelttiği eleştirilere cevap vermek üzere reddiyeler yazmıştır. Bunların arasında Hişâm b. Hakem ve Ebû Bekir el-Esamm’ın er-Red ʿale’z-zenâdıḳa, Ahmed b. Hanbel’in er-Red ʿale’z-zenâdıḳa ve’l-Cehmiyye, Osman b. Abdullah el-Irâkī’nin el-Fıraḳu’l-müfteriḳa beyne ehli’z-zeyġı ve’z-zendeḳa, İbn Hacer el-Heytemî’nin eṣ-Ṣavâʿiḳu’l-muḥriḳa fi’r-reddi ʿalâ ehli’l-bidaʿ ve’z-zendeḳa adlı eserleri zikredilebilir. İslâm hukukçuları, zındık diye anılan Maniheistler’i Ehl-i kitap gibi zimmet ehli statüsünde kabul etmemiştir. Fakihler zındıklığı sabit olan kimsenin katlinde ittifak etmiş, fakat hakkındaki hüküm infaz edilmeden tövbe etmesinin istenip istenmeyeceği hususunda farklı görüşler ileri sürmüştür.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Tehânevî, Keşşâf (Dahrûc), I, 913.
Lane, Lexicon, III, 1258.
İbnü’l-Mu‘tez, Dîvân (nşr. M. Bedî‘ Şerîf), Kahire 1977, I, 131-132.
Taberî, Târîḫ (Ebü’l-Fazl), VIII, 167.
Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb (Abdülhamîd), I, 250-251.
Cessâs, Aḥkâmü’l-Ḳurʾân, II, 102-103, 286-287.
Ebü’l-Hüseyin el-Malatî, et-Tenbîh ve’r-red (nşr. M. Zâhid Kevserî), Beyrut 1388/1968, s. 91-95.
İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist (Teceddüd), s. 401.
Bağdâdî, el-Farḳ (Abdülhamîd), s. 284, 293, 358.
Gazzâlî, Fayṣalü’t-tefriḳa, Kahire 1319, s. 54-55.
a.mlf., Feḍâʾiḥu’l-Bâṭıniyye (nşr. Abdurrahman Bedevî), Kahire 1383/1964, s. 159-163.
Kādî İyâz, eş-Şifâʾ bi-taʿrîfi ḥuḳūḳi’l-Muṣṭafâ (nşr. M. Emîn Karaalî v.dğr.), Dımaşk 1392/1972-73, II, 549-551.
İbnü’l-Esîr, el-Lübâb, II, 79-80.
Muhammed b. Hasan ed-Deylemî, Beyânü meẕhebi’l-Bâṭıniyye ve buṭlânih (nşr. R. Strothmann), İstanbul 1938, s. 98-100.
Takıyyüddin İbn Teymiyye, eṣ-Ṣârimü’l-meslûl (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Kahire 1960, s. 3-4, 298, 353.
İbn Haldûn, Şifâʾü’s-sâʾil, s. 75, 88.
İbnü’l-Murtazâ, Ṭabaḳātü’l-Muʿtezile, s. 92, 122.
R. A. Nicholson, A Literary History of the Arabs, Cambridge 1979, s. 372-375.
Ph. Gignoux, Les quatre inscriptions du mage Kirdir, Paris 1991, s. 60.
Abdurrahman Bedevî, Min Târîḫi’l-ilḥâd fi’l-İslâm, Kahire 1993, s. 35-53.
Âtıf Şükrî Ebû Avz, ez-Zendeḳa ve’z-zenâdıḳa, Amman, ts. (Dârü’l-fikr), s. 107-113.
Bekir Topaloğlu, “Zındık”, İA, XIII, 558-561.
F. C. de Blois, “Zindīḳ”, EI2 (İng.), XI, 510-511.
ZEVÂİD
YanıtlaSilالزوائد
Eşyada sonradan hâsıl olan fazlalık, semere ve değer artışı anlamında fıkıh terimi.
İlişkili Maddeler
BORÇ
Kişileri birbirlerine karşı bir şey yapmak yahut vermekle yükümlü kılan hukukî ilişki veya bu ilişkinin doğurduğu yükümlülük anlamında kullanılan hukuk terimi.
REHİN
Bir malın bir alacağa karşılık aynî teminat olmasını sağlayan akid ve bu akde konu olan mal anlamında fıkıh terimi.
Müellif:
MEHMET BOYNUKALIN
Sözlükte “artmak, çoğalmak” anlamındaki zeyd kökünden türeyen zâid (artık, fazlalık) kelimesinin müennesi zâidenin çoğulu olan zevâid fıkıh terimi olarak eşyada sonradan ortaya çıkan fazlalık, semere ve değer artışını ifade eder. Zevâid yerine aynı kökten ziyâde kelimesi de kullanılır. Borç ilişkisinde borca konu maldaki artışın ne zaman meydana geldiği ve mahiyeti tarafların hak ve sorumluluklarını yakından ilgilendirdiği için fıkıhta üzerinde durulmuş ve mezhep doktrinlerinde ayrıntılı hükümler geliştirilmiştir. Fıkıhta zevâid asılla ilişkisine göre iki kısma ayrılır. 1. Muttasıl zevâid. Aslına bitişik olan artıştır, aslından doğan ve aslından doğmayan şeklinde ikiye ayrılır. Hayvanın semizleşmesinden ve büyümesinden doğan fazlalık birinciye, arsa üzerinde yetişen ağaç ve yapılan bina yahut boya gibi bir şeye bitişik olup ondan doğmamış olan fazlalık ikinciye örnek verilebilir. 2. Munfasıl zevâid. Aslına bitişik olmayan artıştır, bu da aslından doğan ve aslından doğmayan diye ikiye ayrılır. Hayvanın yavrusu ve yünü, ağacın meyvesi gibi bir şeyden meydana gelen ve ondan ayrılabilen fazlalık birincisine, bina ve hayvanın kirası gibi bir şeyden meydana gelmekle beraber ondan ayrı olan zevâid ikinciye örnektir. Diğer bir açıdan zevâid üçe ayrılır. 1. Mütemeyyiz zevâid. Arsaya dikilen ağaç gibi aslından ayırt edilebilen zevâid bu türdendir. 2. Gayri mütemeyyiz zevâid. Farklı kişilere ait buğdayların karışması sebebiyle meydana gelen ve aslından ayırt edilemeyen zevâiddir. 3. Sıfatta ziyade. Buğdayın öğütülerek un haline getirilmesi gibi bir şeyin sıfatındaki değişiklik sebebiyle meydana gelen artıştır.
Hanefîler’e göre aslından doğan muttasıl zevâid ayıplı malın geri verilmesine engel değildir; müşteri isterse malı geri vermeyip değer farkını talep eder. Aslından doğmayan muttasıl zevâid ise malın geri verilmesine engeldir. Aslından doğan munfasıl zevâid kabzdan önce malın geri verilmesine mani değildir, kabzdan sonra manidir. Aslından doğmayan munfasıl zevâid de malın geri verilmesine mani değildir. Mâlikîler’e göre ayıplı malın geri verilmesi halinde muttasıl zevâidin kazandığı değer artışı oranında müşteri malda satıcıya ortak sayılır; dilerse malı elinde tutup ayıbın getirdiği noksanı satıcıdan talep eder. Munfasıl zevâidde ise müşteri satıcıya ortak olmaz. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre mebî‘ ve semende meydana gelen muttasıl zevâid bunların geri verilmesi durumunda asla tâbidir. Çünkü muttasıl zevâidin asıldan ayrılması ve aslın onsuz geri verilmesi mümkün değildir. Munfasıl zevâid mebî‘de ise müşterinin, semende ise satıcınındır ve ayıplı çıkması halinde mebî‘ ya da semenin geri verilmesine engel değildir.
Zevâid şüf‘a hakkına konu olan (meşfû) akarda meydana geldiğinde bu fazlalığın kime ait olacağı da fakihler arasında tartışılmıştır. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre müşterinin elindeyken meşfû malda meydana gelen, ağacın büyümesi gibi muttasıl ve gayri mütemeyyiz fazlalık şefîa aitken galle, kira ve meyve gibi munfasıl ve mütemeyyiz fazlalık müşteriye aittir. Hanefîler’e göre şart koşulduğu takdirde meyve şefîa, şart koşulmazsa müşteriye ait olur. Mâlikîler’e göre ise galle vb. fazlalıklar müşteriye aittir. Rehinde meydana gelen fazlalığa gelince Hanefîler’e göre kazanç gibi asıldan doğmayan bir fazlalık ise rehin hükmüne dahil sayılmaz; hayvanın yavrusu, yünü ve ağacın meyvesi gibi asıldan doğan fazlalık ise asılla birlikte rehin hükmüne dahil edilir. Mâlikîler’e göre mürtehin şart koşmadıkça galle, hayvanın sütü ve arının balı gibi fazlalıklar rehin hükmüne dahil olmaz.
Şâfiîler’e göre ağacın büyümesi gibi muttasıl fazlalık rehine dahil sayılırken meyve gibi munfasıl fazlalık rehine dahil sayılmaz. Hanbelîler’e göre ister muttasıl ister munfasıl olsun fazlalık rehine dahil edilir. Benzeri bir tartışma hibe edilen malda meydana gelen artışın hibeden rücûa engel olup olmadığıyla ilgilidir. Munfasıl ziyadenin rücûa etkisi bulunmazken muttasıl ziyadede iki farklı görüş vardır.
YanıtlaSilBorç ilişkisine konu maldaki artışla ilgili tartışmaların bir benzeri de zifaftan önce boşama olup peşin ödenen mehrin yarısının kocaya geri ödenmesi halinde görülür. Hanefî ve Mâlikîler’e göre mehirde meydana gelen muttasıl ya da munfasıl fazlalık kocaya aittir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre munfasıl fazlalık kadına aittir; muttasıl fazlalıkta ise kadın fazlalıkla birlikte mehrin yarısını ya da mehrin ödendiği günkü kıymetinin yarısını ödemek arasında serbest olur. Vefat eden kişinin borcu ödenmeden önce terekede meydana gelen fazlalığın hükmünde de ihtilâf edilmiştir. Borçlunun terekesinin vefatla birlikte mirasçılara intikal ettiği görüşünde olan fakihlere göre bu fazlalık mirasçılara ait olurken terekenin borç ödendikten sonra mirasçılara intikal edeceği görüşünde olanlara göre ise borcun ödenmesi için terekeye eklenir ve borçtan arta kalan mirasçılara ait olur. Gasbedilmiş malın zevâidinin gāsıbın fiil ve kusuru olmadan kaybolması halinde Hanefî ve Mâlikîler’e göre tazmin sorumluluğu doğmaz. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre, zevâid gasp sorumluluğu altında olan bir maldan türediği ve gāsıbın elinde mal sahibinin rızası yokken bulunduğu için gasp sorumluluğuna dahildir ve iade edilmediği durumda tazmin edilir.
BİBLİYOGRAFYA
Şîrâzî, el-Müheẕẕeb, I, 331, 389, 454.
Kâsânî, Bedâʾiʿ, VI, 152.
Muvaffakuddin İbn Kudâme, el-Muġnî, Beyrut 1405, V, 151.
Nevevî, Ravżatü’ṭ-ṭâlibîn (nşr. Züheyr eş-Şâvîş), Beyrut 1412/1991, IV, 85, 102; VII, 293.
Abdullah b. Mahmûd el-Mevsılî, el-İḫtiyâr li-taʿlîli’l-Muḫtâr (nşr. Mahmûd Ebû Dakīka), Kahire 1370/1951, II, 20, 50, 65-66; III, 51.
Osman b. Ali ez-Zeylaî, Tebyînü’l-ḥaḳāʾiḳ, Bulak 1315, V, 213.
İbnü’l-Hümâm, Fetḥu’l-ḳadîr (Bulak), II, 456.
Ali b. Süleyman el-Merdâvî, el-İnṣâf fî maʿrifeti’r-râciḥ mine’l-ḫilâf (nşr. M. Hâmid el-Fıkī), Kahire 1376/1956, IV, 412.
Şemseddin er-Remlî, Nihâyetü’l-muḥtâc, Beyrut 1404/1984, IV, 65-66.
Buhûtî, Keşşâfü’l-ḳınâʿ, III, 220.
Kalyûbî, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi Minhâci’ṭ-ṭâlibîn, Beyrut, ts. (Dârü’l-fikr), III, 114.
Cemel, Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-Menhec, Kahire 1305, III, 151.
Muhammed b. Ahmed ed-Desûkī, Ḥâşiye ʿale’ş-Şerḥi’l-kebîr, Beyrut, ts. (Dârü’l-fikr), II, 319; III, 127, 244-245.
Mustafa es-Süyûtî, Meṭâlibü üli’n-nühâ fî şerḥi Ġāyeti’l-müntehâ, Dımaşk 1380/1961, IV, 120; V, 196.
İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr, IV, 80-81, 515.
Sâlih el-Ezherî, Cevâhirü’l-iklîl, Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), I, 317; II, 45-46, 81-82, 163, 215.
Hilmi Ergüney, Türk Hukukunda Lügat ve Istılahlar, İstanbul 1973, s. 504.
M. Revvâs Kal‘acî – Hâmid Sâdık Kuneybî, Muʿcemü luġati’l-fuḳahâʾ, Beyrut 1408/1988, s. 235.
“Ziyâde”, Mv.F, XXIV, 66-77.
ZERRE
YanıtlaSilالذرّة
Kur’an’da ve hadislerde çok küçük nesneleri ve en basit davranışları ifade eden kavram; atom anlamında bir terim.
İlişkili Maddeler
CEVHER
Kendi başına bulunan, değişmeyen, daima bir yüklemin konusu olup kendisi yüklem olmayan öz varlık anlamında mantık, felsefe ve kelâm terimi.
ARAZ
Cevher ve cismin gelip geçici niteliği anlamına gelen, cevher ve zâtın zıddı olarak kullanılan felsefe, mantık ve kelâm terimi.
Müellif:
OSMAN DEMİR
Sözlükte “saçmak, yaymak, dağıtmak” anlamındaki ẕerr veya ẕer’ kökünden türeyen zerre son derece küçük nesneleri ifade eder. Nitekim 100 tanesi yaklaşık bir arpa ağırlığında olan ve toz gibi çabucak etrafa dağılan çok küçük karıncalara, yine pencereden süzülen ışık hüzmelerinde görülen toz parçacıklarına da zerre denilmiştir (Lisânü’l-ʿArab, “ẕrr” md.; Kāmus Tercümesi, II, 342). Kur’ân-ı Kerîm’de otuz yerde geçen (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ẕrr” md.) zürriyyet kelimesiyle sahâbeden Cündeb b. Cünâde el-Gıfârî’nin lakabının da (Ebû Zer) bu kelimeden geldiği bildirilir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ẕrr”, “ẕrʾe” md.leri; Lisânü’l-ʿArab, “ẕrr” md.; Kāmus Tercümesi, II, 342-343). Modern Arapça’da zerre eski ve yeni fizikteki mânasıyla atom karşılığında kullanılmaktadır (Cemîl Salîbâ, I, 588; Çankı, I, 249).
Zerre kelimesi Kur’an’da yedi âyette ilâhî sıfatların yetkinliğini ifade eder. Bu âyetlerde Allah’ın hiç kimseye zerre kadar haksızlık etmeyeceği (en-Nisâ 4/40), göklerde ve yerde zerre miktarı bir şeyin bile O’ndan gizli kalamayacağı (Yûnus 10/61; es-Sebe’ 34/3), müşriklerin tanrı saydığı putların göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir değere sahip olmadığı (es-Sebe’ 34/22), bu dünyada zerre miktarı iyilik veya kötülük yapanların bunun karşılığını görecekleri (ez-Zilzâl 99/7-8) belirtilir. Bu şekilde Kur’an’da Allah’ın adaletinin mutlaklığı, O’nun inâyet ve kemalinin hiçbir varlığı dışarıda bırakmayacak biçimde maddenin en son unsuruna kadar etkili olduğu dile getirilir. Müfessirler zerre ile belirtilen küçüklüğün de izâfî olduğunu, insanın zerre olarak adlandırdığının içinde bile topyekün bir âlemin bulunabileceğini dile getirmişlerdir. Buna göre zerre insana sorumlu tutulacağı davranışların asgari derecesini bildirmek üzere kullanılmış ve onun duyu organlarının algılayabileceği en küçük ölçü diye ifade edilmiştir (Âlûsî, XXX, 211-212; Elmalılı, IX, 6012-6013). Zerre kelimesi hadislerde de âyetlerdeki bağlamına uygun biçimde kullanılmıştır. Hemen bütün hadis mecmualarında yer alan bir rivayete göre (Wensinck, el-Muʿcem, “ẕrr” md.) Hz. Peygamber kalbinde zerre ağırlığınca imanı olan kimsenin cennete gireceğini bildirmiştir. Abdullah b. Abbas Kur’an’daki zerre kavramını açıklarken, “Elini toprağa sürüp kaldırdığın vakit topraktan eline yapışan her bir toz parçası bir miskal zerredir” demiştir (Fahreddin er-Râzî, XXXII, 58).
Kâinatın atomlardan meydana geldiği düşüncesi eski Yunan filozofları Leukippus ve Demokritos’a kadar uzanmaktadır. Buna göre evren sayı ve zaman bakımından sonsuz; şekil, hareket ve konum bakımından ise birbirinden farklı atomlardan oluşur. İslâm âlim ve düşünürleri II. (VIII.) yüzyılda başlayan tercüme faaliyetleri esnasında karşılaştıkları bu konudaki fikirleri kendi düşünce dünyalarına nakletmekle birlikte atomculuğa İslâm’ın evren ve yaratma tasavvurunu destekleyen bir anlam kazandırmış, böylece kendi teolojik zeminlerini sağlamlaştırmayı ve materyalist gruplara cevap vermeyi amaçlamışlardır. Eş‘arî, İslâm düşüncesinin ilk devrinde müslümanlar tarafından en küçük maddî unsuru ifade etmek için kullanılan terimleri “el-cüz’ ellezî lâ yetecezze’, el-cüz’ü’l-vâhid, el-cevherü’l-vâhid, cüz ve cevher” şeklinde sıralar (Maḳālât, s. 59, 293, 304). Bazı terminolojik benzerlikler bir yana kelâm âlimleri, hareket noktası ve sonuçları bakımından Grek atomculuğundan oldukça farklı bir teori üretmişlerdir ve sonuçta atomculuk özellikle kelâmî düşüncenin gözde konularından biri haline gelmiştir (bk. CEVHER).
YanıtlaSilModern Arapça’da da atom karşılığında genellikle zerre kullanılmaktadır. Nitekim İslâm atomculuğu hakkında kuşatıcı bir araştırmayı içeren Shlomo Pinès’in Beiträge zur islamischen Atomenlehre adlı doktora tezi Ebû Rîde tarafından Meẕhebü’ẕ-ẕerre ʿinde’l-müslimîn adıyla Arapça’ya çevrilmiştir (Kahire 1365). Münâ Ahmed Ebû Zeyd aynı konuyu et-Taṣavvurü’ẕ-ẕerrî fi’l-fikri’l-felsefî el-İslâmî adındaki çalışmasında ele almıştır (Beyrut 1414/1994). Felsefe tarihinde Demokritos atomculuğunun etkilerini inceleyen Ali Sâmî en-Neşşâr, Ali Abdülmu‘tî Muhammed ve Muhammed Abbûdî İbrâhim eserlerini Dimoḳriṭus: Feylesûfü’ẕ-ẕerre ve es̱eruhû fi’l-fikri’l-felsefî adıyla yayımlamışlardır (İskenderiye 1972). Modern Arapça’da zerre yerine İslâm düşüncesinin klasik kaynaklarında “el-cevherü’l-ferd, el-cevherü’l-vâhid, el-cüz’ü’l-vâhid, el-cüz’ ellezî lâ yetecezze’” gibi tabirler geçer.
BİBLİYOGRAFYA
Kāmus Tercümesi, II, 342-343.
Eş‘arî, Maḳālât (Ritter), s. 59, 293, 304, 568.
Cüveynî, el-İrşâd (Temîm), s. 17-27.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, Beyrut 1411/1990, XXXII, 58.
Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XXX, 211-212.
Elmalılı, Hak Dini, IX, 6012-6013.
Mustafa Namık Çankı, Büyük Felsefe Lûgatı, İstanbul 1954, I, 249.
Cemîl Salîbâ, el-Muʿcemü’l-felsefî, Beyrut 1982, I, 588.
Cîrâr Cihâmî, Mevsûʿatü musṭalaḥâti’l-fikri’l-ʿArabî ve’l-İslâmî el-ḥadîs̱ ve’l-muʿâṣır, Beyrut 2002, III, 910-911.
M. Şemsettin Günaltay, “Mütekellimîn ve Atom Nazariyesi”, DİFM, I/1 (1925), s. 68.
Mahmut Kaya, “Zerre”, İA, XIII, 541-542.
L. Gardet, “D̲h̲arra”, EI2 (İng.), II, 219.
ZEM
YanıtlaSilالذمّ
Bir kimseyi kötü veya çirkin bir niteliğiyle anıp onu yerme, kınama anlamında ahlâk terimi.
İlişkili Maddeler
MEDİH
Bir kimseyi güzel bir niteliği dolayısıyla övme anlamında ahlâk terimi.
HİCİV
Bir kişi, kurum veya toplumu alaylı tarzda eleştirme ve eleştiri metinlerinin oluşturduğu edebî tür.
Müellif:
MUSTAFA ÇAĞRICI
Sözlükte zem (zemm) “bir insanı, bir nesneyi veya davranışı onda bulunan ya da bulunduğu iddia edilen kötü ve çirkin bir niteliği yüzünden yermek, kınamak, ayıplamak” anlamında masdar, bu şekilde kötüleyici söz ve davranışları ifade etmek üzere isim olarak kullanılır; karşıtı medihtir. Aynı kökten türeyen mezemmet de “yerme, yergi” mânasına gelir. Kınayıcı ve ayıplayıcı sözler söyleyene zâmm, kınanıp yerilene mezmûm, zemîm, müzemmem denir. Zem ve zâmm kelimelerine “ayıp, kusur” mânası da verilir. Genelde iyi huylar ahlâk-ı hamîde, kötü huylar ahlâk-ı zemîme diye nitelenir. “Hecv/hicâ”, “istihfâf”, “ayb” ve “ta‘yîb” masdarları da zemme yakın anlamlar taşır. Bununla birlikte zem sadece sözlü yergi için kullanılırken ayb ve ta‘yîbin hem sözlü hem fiilî yergiyi kapsadığı belirtilir. Zem gibi sözle yermeyi ifade eden hiciv daha çok yergi ve eleştiri içerikli manzum eserler için kullanılır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ʿayb” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ẕmm” md.; Kāmus Tercümesi, IV, 292-294; Dozy, I, 488-489; Kādî Abdülcebbâr, s. 611, 699; İbn Sîde, XI, 55-56).
Kur’ân-ı Kerîm’de zem kavramı mezmûm şeklinde üç âyette yer alır; iki yerde günahkârların âhirette ve Allah katındaki durumu tasvir edilir (el-İsrâ 17/18, 22), bir yerde de insanların dış görünüşe bakarak yapacakları kınamaya atıfta bulunulur (el-Kalem 68/49). Hadislerde de zem ve bazı türevleri kullanılmıştır (Wensinck, el-Muʿcem, “ẕmm” md.). Bir rivayete göre Hz. Peygamber ashabına şöyle demiştir: “Allah’ın, beni Kureyş’in tel‘in ve hakaretlerinden kurtarmasına hayret etmez misiniz! İsmim ‘Muhammed’ (övülmüş) iken onlar bana ‘müzemmem’ (yerilmiş) diyorlardı” (Müsned, II, 244, 340, 369; Buhârî, “Menâḳıb”, 17; Nesâî, “Ṭalâḳ”, 25). Gerek Kur’an’da gerekse hadislerde zem yanında levm, suhriyye, lemz, ayb, gıybet, nemîme gibi kınama, alay, hakaret ve aşağılama ifade eden kavramlarla insanları inciten, itibarlarını zedeleyen, sonuçta toplumsal birliği ve dirliği bozan söz ve davranışların eleştirildiği görülür (meselâ bk. el-Mâide 5/54; el-Hucurât 49/11-12; Müslim, “Cenâʾiz”, 100, “Birr”, 55). Öte yandan birçok âyette inkârlarını, günah ve kötülüklerini ısrarla sürdüren, din konusunda müslümanlara husumet besleyen, insanlara zarar veren kişilerin ve toplulukların olumsuz sözleri ve davranışlarından örnekler verilmiş, bunlar yerilip kınanmıştır (meselâ bk. el-Mutaffifîn 83/1-17; el-Fecr 89/17-26; el-Alak 96/6-19; el-Hümeze 104/1-9; el-Mâûn 107/1-7).
Ahlâk kitaplarında zem kavramının genellikle medihle birlikte ve iki bağlamda kullanıldığı görülür. İlkinde yerginin psikolojik tahlili, bir kimseyi bedenî, ruhî, dinî veya ahlâkî bir kusuru, özrü, yetersizliği sebebiyle yermenin hükmü ve bu tür yergilere mâruz kalan kimselerin nasıl davranması gerektiği anlatılır. İkincisinde insanın mânevî hayatının kaynağı olan psikolojik güçleri, donanım ve melekeleriyle bunların ürünü olan davranışlarının ve nihayet insanı kuşatan, onun ahlâkî hayatını ilgilendiren dış şartların iyi ve kötü yönleri, faydaları ve zararları, bunları doğru tanımlayıp faydalı hale getirmenin yolları hakkında görüş ve tavsiyeler ortaya konur. Bu bağlamda “zemmü’l-vesvese, zemmü’l-gazab, zemmü’l-hased, zemmü’d-dünyâ, zemmü’l-buhl, zemmü’l-câh, zemmü’l-mâl” vb. kavramlarla kişide bir ahlâk kültürü, ahlâk bilinci ve sorumluluğu geliştirilmeye çalışılmış, bu amaçla birçok eser yazılmış, ahlâkın genel konularını içeren eserlerde de kötülük ve erdemsizliklerin yerildiği bölümlere yer verilmiştir.
İslâm âlimleri zemmi zemmedenin niyetine ve güttüğü amaca, yergiye mâruz kalan açısından ise eleştirinin haklılığı veya haksızlığına, onun ahlâkî hayatı üzerindeki etkisine göre değerlendirirler. Râgıb el-İsfahânî övgü ve yerginin insan davranışları üzerindeki etkisine işaretle, “Yergi bir kimseyi kötülük işlemekten alıkoymaz, övgü de iyilik yapmasını sağlamazsa o kimse cansız nesneden veya hayvandan farksızdır” der (eẕ-Ẕerîʿa, s. 277). İbn Hazm’a göre ise insanların kınama ve ayıplamasından kurtulabileceğini sananlar yanlış bir düşünceye kapılmışlardır. Ayrıca akıllı insan başkalarının kendisini övmesinden ziyade yermesinden memnun olmalıdır. Çünkü övgü kişinin kendini beğenip böbürlenmesine yol açar, ahlâkına zarar verir; yergi ise kusurlarını tamir edip ahlâkını zenginleştirmesine katkı sağlar; bu sebeple akıllı insan için yergi bir nimettir (Ahlâk ve Davranış Tarzları, s. 40-41). Gazzâlî konuyu psikolojik, ahlâkî ve dinî boyutlarıyla incelediği İḥyâʾın “Ḥubbü’l-câh” adlı bölümünde yergiyi üç kısma ayırır. a) Yeren kimse eleştirilerinde haklı ve samimidir; yerdiği kimseye şefkat duyduğu için ona nasihat etmeyi amaçlar. b) Yergicinin eleştirileri doğru olmakla birlikte niyeti yerdiği kimseyi üzüp aşağılamaktır. c) Yeren kimse yalancı ve iftiracıdır. Yergiye mâruz kalan kişi birinci durumda kendisine yöneltilen eleştirilerden memnun olmalı, bunlardan yararlanarak kusurlarını düzeltmelidir. İkinci durumda da eleştiren kimsenin niyetine bakmayıp yerilmesine sebebiyet veren kusurlarını gidermeye çalışmalıdır. Yergi ve eleştirilerin iftiraya varması durumunda da yergiye yergiyle karşılık vermek yerine kendisine isnat edilen kusurların yalan ve iftiradan ibaret olduğunu düşünerek Allah’a şükretmeli, iftiracının kendi günahlarını üstüne almakla yükünü hafiflettiğini bilmelidir. Nihayet yergici yaptığı haksızlık yüzünden Allah’ın gazabına uğrayacağından ayrıca yerilen kişinin onu cezalandırmaya kalkışması doğru değildir. Bu konuda faziletin en üst derecesi, yerilenin kendisini yeren kimsenin bu ahlâkını düzeltmesi, ona merhamet etmesi ve onu bağışlaması için Allah’a dua etmesidir. Kulluğun özüne varanlar övülmekten huzursuz olur; kusurlarını düzeltip iyiliklerini çoğaltmaya vesile olacağı için yerilmekten memnuniyet duyar (III, 290-292).
YanıtlaSilAhlâk literatüründe kötülükleri ve erdemsizlikleri yermek amacıyla yazılan eserlerden bazıları şunlardır: İbn Ebü’d-Dünyâ, Ẕemmü’l-keẕib ve ehlih (nşr. M. G. Nasûh Uzkūl, Beyrut 1993); Ẕemmü’l-ġıybe ve’n-nemîme (nşr. Necm Abdurrahman Halef, Kahire, ts. [Dârü’l-İ‘tisâm]); Kitâbü Ẕemmi’d-dünyâ (nşr. Ella Appelrot Almagor, Jerusalem 1984); Ebû Bekir el-Âcurrî, Ẕemmü’l-livât (nşr. Mecdî es-Seyyid İbrâhim, Kahire 1990); Muvaffakuddin İbn Kudâme, Ẕemmü’l-müvesvisîn (nşr. Hasan b. Emîn Âlü Mendûve, Kahire 1407); Ebû Hayyân et-Tevhîdî, Ẕemmü’l-vezîreyn / Aḫlâḳu’l-vezîreyn (nşr. Muhammed b. Tâvît et-Tancî, Dımaşk 1965); Ebü’l-Kāsım İbn Asâkir, Ẕemmü men lâ yaʿmelü bi-ʿilmih (nşr. Ahmed Bezre, Dımaşk 1990); Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Ẕemmü’l-hevâʾ (nşr. Ahmed Abdüsselâm Atâ, Beyrut 1987); İbn Kayyim el-Cevziyye, Ẕemmü’l-ḥased ve ehlih (nşr. A. H. Ali Abdülhamîd, Allan 1986); Hâce Abdullah el-Herevî, Ẕemmü’l-kelâm ve ehlih (nşr. Ebû Câbir Abdullah b. Muhammed el-Ensârî, Medine 1419/1998); Ca‘fer b. Muhammed el-Firyâbî, Ṣıfatü’n-nifâḳ ve ẕemmü’l-münâfıḳīn (nşr. Muhammed Abdülkādir Atâ, Beyrut 1985). Bazı ahlâk kitaplarında kötülüklerin tanıtımı ve eleştirisinin yapıldığı bölümlerin başlığında zem kavramının sıkça kullanıldığı görülür. İslâm ahlâk kültürünün buna ilişkin en değerli ve kapsamlı eseri olan İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’de müellifin “Rubʿu’l-mühlikât” adını verdiği, on bölümden oluşan III. cildin son altı bölümü “Öfke, Kin ve Hasedin Zemmi”, “Dünyanın Zemmi”, “Cimrilik ve Mal Sevgisinin Zemmi”, “Mevki Sevgisi ve Riyanın Zemmi”, “Kibir ve Ucbün Zemmi”, “Gururun Zemmi” başlıklarını taşır.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Kāmus Tercümesi, IV, 292-294.
R. Dozy, Supplement aux dictionnaires arabes, Beyrouth 1968, I, 488-489.
Müsned, II, 244, 340, 369.
Kādî Abdülcebbâr, Şerḥu’l-Uṣûli’l-ḫamse, s. 611, 699.
İbn Hazm, Ahlâk ve Davranış Tarzları: Nefislerdeki Ahlâkî Hastalıkların Tedavisi (trc. Mustafa Çağrıcı), Ankara 2012, s. 40-41.
İbn Sîde, el-Muḥkem ve’l-muḥîṭü’l-aʿẓam (nşr. Mustafa Hicâzî – Abdülazîz Berhâm), Kahire 1419/1998, XI, 55-56.
Râgıb el-İsfahânî, eẕ-Ẕerîʿa ilâ mekârimi’ş-şerîʿa (nşr. Ebü’l-Yezîd el-Acemî), Kahire 1405/1985, s. 277-278.
Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 289-293.
Ma‘n Tevfîk Dehhâm el-Hayâlî, el-Medḥ ve’ẕ-ẕem fi’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, Beyrut 2006.
ZÂRİYÂT SÛRESİ
YanıtlaSilسورة الذاريات
Kur’ân-ı Kerîm’in elli birinci sûresi.
Zâriyât sûresinin ilk âyetleri
Müellif:
BEKİR TOPALOĞLU
Adını “savuran rüzgârlar” anlamındaki ilk kelimesinden alır; “Ve’z-zâriyât” diye de anılır (Buhârî, “Tefsîr”, 51). Nübüvvetin Mekke döneminin ortalarında nâzil olmuştur. Altmış âyet olup fâsılaları ا، ع، ف، ق، ك، م، ن harfleridir. Zâriyât sûresi İslâm akaidinin üç temel esasını teşkil eden Allah’ın birliği, âhiret hayatı ve risâlet konularını içerir. Bu muhtevayı iki bölüm halinde özetlemek mümkündür. Birinci bölüm âhiretin vukuu hakkındadır ve toz haline getirip aşılayan, bir yerden başka bir yere savuran rüzgâra, yoğunlaşıp yağmur yükünü taşıyan bulutlara, denizde süzülüp giden gemilere, tabiatın işleyişini (yahut Allah’ın nimetlerini) düzenleyenlere yeminle başlar; yeminin konusu da ceza ve mükâfat gününün mutlaka vuku bulacağı gerçeğidir. Sûrenin ilk dört âyetini teşkil eden “zâriyât, hâmilât, câriyât, mukassimât” kelimeleri âlimlerin çoğu tarafından rüzgârlar, bulutlar, gemiler, melekler (yahut nimetler) diye yorumlanmışsa da (Taberî, XXVI, 239-242; Mâtürîdî, XIV, 125-126) “zâriyât”tan sonra gelen kelimeleri “rüzgârın tesirleri” mânasında veya pozitif ilim alanına giren başka etkenlerle de açıklamak mümkündür (Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, XXVII, 5-7; Elmalılı, VI, 4527). İmam Mâtürîdî, burada üzerine yemin edilen nesne ve olayların bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın birliğini, kudret ve azametini kanıtlarken diğer taraftan tabiata hâkim olan düzenin insan türünün dünyada üreyip yaşamasını sağlamaya işaret ettiğine dikkat çekmiş ve söz konusu hususların ifadeyi pekiştiren yeminin vasıtaları kabul edilebileceğini öne sürmüştür. Bu tür âyetlerde yeminin tabiata ait nesne ve olaylara değil onları yaratana yönelik olduğunu söylemek de mümkündür (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, XIV, 126-129). Daha sonra inkârcılara hitap edilerek vahiy ürünü olan Kur’an’ın haber verdiği âhiret ve Hz. Muhammed’in nübüvveti konusunda tutarsızlık içinde bulundukları belirtilir. İnkârcıların alay etmek amacıyla ceza gününün ne zaman vuku bulacağına dair sorularına “ateşe atılacakları gün” diye cevap verilir. Öte yandan Allah’a karşı gelmekten sakınanların cennetlerde ve pınar başlarında bulunacakları bildirilir, ardından da sakınanların dünyadaki nitelikleri şöyle sıralanır: Daima iyi ve faydalı işler yapanlar, teheccüd namazı kılanlar, tövbe edenler, mallarında hem dilenen hem de durumunu açığa vuramayan yoksulların haklarının olduğunu kabul edenler. Daha sonra zihnini ve gönlünü ilâhî gerçeklere açanlar için hem tabiatta hem de insanın kendi varlığında gerçeğe ulaştıracak işaretlerin bulunduğu belirtilir. Yine yeminle pekiştirilen bir ifade ile Kur’an’ın, nübüvvet ve âhiret gibi bütün iman konularının -tıpkı insanın konuşma yeteneğinin varlığı gibi- gerçek olduğu bildirilir. Ardından önceki peygamberlerin muhataplarından inkâr yoluna sapanların feci âkıbetlerine değinilir: Lût kavmini helâk etmek için gönderilen meleklerin onları çamurdan taşlarla, Mûsâ ile mücadele eden Firavun ve taraftarlarının denizde boğulmakla, Hûd’un kavmi Âd’ın kasıp kavuran rüzgârla, Sâlih’in kavmi Semûd’un yıldırımla ve Nûh kavminin suda boğulmakla helâk edilişi anlatılır (âyet 1-46).
Sûrenin ikinci bölümünde gökyüzünün ilâhî kudretle inşa edildiği, yeryüzünün insan hayatına elverişli biçimde döşenip düzenlendiği, öğüt ve ibret almak için her şeyin çift (karşıt) yaratıldığı ifade edilir; kendisinden başka hiçbir tanrının bulunmadığı tek Allah’a sığınmanın gerekliliği ve Hz. Muhammed’in O’nun tarafından gönderildiği belirtilir. Daha önce de ilâhî emirleri tebliğ eden resullere inkârcıların aynı şekilde karşı çıktıkları, onlara büyücü veya mecnun dedikleri beyan edildikten sonra şöyle buyurulur: “Ey resul! İnkârcıların sana karşı direnip iman etmemesine önem verme, zira bu konuda kınanacak değilsin. Sen öğütlerine devam et, zira öğüt gönlü ilâhî gerçeklere açık olanlara fayda verir” (âyet 54-55).
Zâriyât sûresinin son âyetlerinde Cenâb-ı Hak bütün cinleri ve insanları yalnız kendisine ibadet etmeleri için yarattığını, onlardan rızık talep etmediğini, bütün canlıların ihtiyaçlarını kendisinin karşıladığını bildirir. Müfessirler, 56. âyette geçen ibadet (kulluk) kavramını kulların Allah’ı tanıyıp bilmesi ve O’na şer‘î mânada ibadet etmesi biçiminde yorumlamışlardır. Allah’ın cinlerden ve insanlardan rızık talep etmediği yolundaki beyanı da kendisi için değil kulları için rızık talep etmediği şeklinde anlaşılmıştır (Mâtürîdî, XIV, 156-159; Elmalılı, VI, 4546). Sûrenin sonunda küfür, inkâr ve zulüm yolunu tercih edenlerin daha öncekiler gibi dünyada da âhirette de gerekli karşılığı bulacakları bildirilir (âyet 57-60).
YanıtlaSilZâriyât, Resûlullah’ın diğer peygamberlerden üstün olmasına vesile teşkil eden “mufassal” sûreler grubu içinde yer alır. Ayrıca Zâriyât, Resûl-i Ekrem’in gece namazlarında aralarında benzerlik bulunan Rahmân-Necm, Müzzemmil-Müddessir gibi sûrelerden ikisini bir rek‘atta okuduğu (Tûr ile birlikte) sûrelerden biridir (Buhârî, “Eẕân”, 106; Tirmizî, “Cumʿa”, 69; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 306-308, 318). Bazı tefsir kitaplarında yer alan, “Cenâb-ı Hak, Zâriyât sûresini okuyan kimseye dünyada esen her bir rüzgârın on misli sevap verir” meâlindeki hadis (Zemahşerî, V, 622; Beyzâvî, IV, 194) mevzû kabul edilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 722). Muhammed Osman Ebû Semüre Sûretü’ẕ-Ẕâriyât: Tefsîruhâ ve iʿrâbühâ (Mansûre 1987) ve Abdülkādir Hüseyin Aḍvâʾ belâġıyye ʿalâ cüzʾi’ẕ-Ẕâriyât (Kahire 1991) adıyla birer eser kaleme almışlardır.
BİBLİYOGRAFYA
Buhârî, “Tefsîr”, 51.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXVI, 239-242.
Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân (nşr. M. Masum Vanlıoğlu), İstanbul 2009, XIV, 125-129, 156-159.
Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, V, 622.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, Beyrut 1410/1990, XXVIII, 232.
Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, IV, 194.
Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî ʿan şedîdi’ż-żaʿf ve’l-mevżûʿ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 722.
Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî (nşr. M. Ahmed el-Emed – Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1421/2000, XXVII, 5-7.
Elmalılı, Hak Dini, VI, 4527, 4546.
Ca‘fer Şerefeddin, el-Mevsûʿatü’l-Ḳurʾâniyye, Beyrut 1420/1999, s. 3-26.
İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eḥâdîs̱ ve’l-âs̱ârü’l-vâride fî feżâʾili süveri’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 306-308, 318.
ZÂHİR
YanıtlaSilالظاهر
Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
İlişkili Maddeler
ESMÂ-i HÜSNÂ
Allah’ın isimleri için kullanılan bir tabir.
BÂTIN
Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
Müellif:
BEKİR TOPALOĞLU
Sözlükte “ortaya çıkmak, belirgin olmak; üstün olmak, galip gelmek; yardım etmek” anlamlarındaki zuhûr kökünden türeyen zâhir, terim olarak “varlığını ve birliğini belgeleyen birçok delilin bulunması açısından belirgin olan” mânasında kullanılır (Kāmus Tercümesi, II, 512; Zeccâcî, s. 137). Zâhir ismi bir âyette (el-Hadîd 57/3) “zâtı ve mahiyeti bakımından gizli olan” anlamındaki “bâtın” ismiyle birlikte geçer, “muttali kılmak; galip getirmek” mânalarına gelen “izhâr” kavramı da Allah’a nisbet edilir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ẓhr” md.). Zâhir Tirmizî ile İbn Mâce’nin esmâ-i hüsnâ listelerinde yer almış (“Daʿavât”, 82; “Duʿâʾ”, 10), izhar kavramı çeşitli hadis rivayetlerinde de zât-ı ilâhiyyeye izâfe edilmiştir (Wensinck, el-Muʿcem, “ẓhr” md.).
Ebû İshak ez-Zeccâc, zâhirin terim anlamı çerçevesinde bir yorum yaptıktan sonra kelimenin “üstün ve yüce olmak” şeklindeki kök anlamından hareketle bu isme “her şeyin fevkinde olan” anlamını vermiş ve uzunca bir dua/niyaz hadisinde yer alan, “... Sen zâhirsin, fevkinde hiçbir şey yoktur, sen bâtınsın, dûnunda hiçbir şey yoktur” meâlindeki ifadeyi (Müsned, II, 381, 404; Müslim, “Ẕikir”, 61) delil göstermiştir (Tefsîrü esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ, s. 60-61). Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Hadîd sûresinin baş tarafında yer alan âyette (57/3) iki çift isimden her birinin yanındakini nefyettiğini ve bunun çelişki ifade ettiğini ileri sürer, çünkü bir şey açık ve belirginse gizli olmaz, gizli ise açık olmaz. Ardından kendisi bunu şöyle yorumlar: Burada çelişki gibi görünen şey yaratılmışlar dünyasına özgüdür. Cenâb-ı Hakk’ın evvel-âhir, zâhir-bâtın oluşu “kendinden” (bizâtihi) olma özelliği taşıdığından çelişki söz konusu değildir. Aslında bu, Allah’ın zâtında, isim ve sıfatlarında hiçbir şeye benzemediğine, dolayısıyla O’nun birliğine işaret eder. Mâtürîdî zâhir ismine “hiç kimsenin yenilgiye uğratamayacağı galip ve hâkim, aklî ve naklî delillerle varlığı ve birliği apaçık” mânası verir (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, XIV, 333-334). Ebû Abdullah el-Halîmî zâhir ismini Allah’ın varlığını kanıtlayan fiilî isimlerden sayarken Mecdüddin İbnü’l-Esîr, garîbü’l-hadîse dair zengin muhtevalı eserinde zâhiri “her şeyin fevkinde bulunan” şeklinde açıklamış, ayrıca bu ismin “fiilleri ve sıfatlarının tecellilerinden yansıyanlara bakılarak aklî istidlâl yöntemleriyle tanınan varlık” diye yorumlandığını da kaydetmiştir (en-Nihâye, “ẓhr” md.). Kuşeyrî zâhirin, içinde yer aldığı dört ismin Allah’ın fiilî sıfatlarına işaret ettiğini söylemiş ve bu çerçevede zâhir ile bâtının şöyle açıklanabileceğini belirtmiştir: Cenâb-ı Hak nimetleriyle zâhir, rahmetiyle bâtındır; sıkıntılardan kurtarmasıyla zâhir, inâyetiyle bâtındır; onur ve şeref lutfetmesiyle zâhir, doğru yolu göstermesiyle bâtındır (et-Taḥbîr, s. 83).
Gazzâlî, Allah Teâlâ’nın, duyuların idraki veya duyulara dayanan hayal gücüyle bilinmesi açısından bâtın, aklın istidlâli yöntemiyle tanınması bakımından zâhir olduğunu belirtmiş, ardından akıl yoluyla bilinmesi açık seçik olsaydı O’nu inkâr edenlerin bulunmaması gerektiği yolundaki karşı fikri hatırlatmış ve buna şöyle cevap vermiştir: Cenâb-ı Hakk’ın varlığının bazılarına gizli kalması O’nun çok belirgin (şiddet-i zuhûr) oluşundandır. Şöyle ki, yazının bir yazıcıya ihtiyaç duyması gibi tabiattaki her nesne ve olayın olağan üstü bir düzene sahip olması da onun bir yaratıcı ve düzenleyicisinin bulunduğunu kanıtlar. Bununla birlikte, bu düzen hiç aksamadığı ve her olan bitene egemen olduğu için aklî melekelerini ve psikolojik güçlerini yeterince kullanamayan insanlar düzenin kendi kendine sürekli çalıştığı yanılgısına düşerler (el-Maḳṣadü’l-esnâ, s. 147-150).
Fahreddin er-Râzî de evvel-âhir, zâhir-bâtın isimlerini birbiriyle bağlantılı biçimde çeşitli yönlerden açıklamaya çalışmıştır. Zâhir ismi, yer aldığı âyette geçen evvel-âhir gibi alternatifi olan bâtın ismiyle kullanıldığı takdirde muhteva açısından tamamlayıcı bir denge meydana gelmektedir. Zâhir Cenâb-ı Hakk’ın zâtî, fakat tecellileri açısından fiilî isim ve sıfatları içinde mütalaa edilir (bk. BÂTIN). Ayrıca zâhir alî, azîz, cebbâr, kādir, mecîd, metîn ve müteâlî isimleriyle anlam yakınlığı içinde bulunur.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Kāmus Tercümesi, II, 512.
Müsned, II, 381, 404.
Zeccâc, Tefsîru esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ (Ahmed Yûsuf ed-Dekkāk), Beyrut 1399/1979, s. 60-61.
Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân (nşr. Masum Vanlıoğlu), İstanbul 2009, XIV, 333-334.
Ebü’l-Kāsım ez-Zeccâcî, İştiḳāḳu esmâʾillâh (nşr. Abdülhüseyin el-Mübârek), Beyrut 1406/1986, s. 137.
Halîmî, el-Minhâc, I, 188-189.
Abdülkāhir el-Bağdâdî, el-Esmâʾ ve’ṣ-ṣıfât, Kayseri Râşid Efendi Ktp., nr. 497, vr. 135a-136a.
Kuşeyrî, et-Taḥbîr fi’t-teẕkîr (nşr. İbrâhim Besyûnî), Kahire 1968, s. 82-83.
Gazzâlî, el-Maḳṣadü’l-esnâ (Fazluh), s. 147-150.
Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, el-Emedü’l-aḳṣâ, Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 499, vr. 54b-56b.
Fahreddin er-Râzî, Levâmiʿu’l-beyyinât, s. 325-335.
YÛŞA‘
YanıtlaSilيوشع
Hz. Mûsâ’dan sonra peygamberlik yapan Benî İsrâil peygamberi.
Beykoz Anadolukavağı Yuşa tepesinde Yûşa‘ın kabri olduğu kabul edilen mezarHz. Yûşa‘ın kabri olduğu kabul edilen mezarın kitâbesi
Müellif:
ÖMER FARUK HARMAN
Yûşa‘ (Yeşu) kelimesinin İbrânîce aslı, “Tanrı kurtuluştur” veya “Tanrı kurtarır” anlamına gelen Yehoşua’dır (Yeoşua). Tevrat’a göre aslı Hoşea olan bu isim (Sayılar, 13/8; Tesniye, 32/44) Mûsâ tarafından Yehoşua olarak değiştirilmiş (Sayılar, 13/16), zamanla Yeşua biçiminde kısaltılmış (Catholicisme, VI, 1034), Arapça’ya da Yûşa‘ diye geçmiştir (Cevâlîkī, s. 644). Yeşu, İsrâiloğulları’nın on iki kabilesinden biri olan ve Yûsuf’un oğlu Efraim’in adını taşıyan kabilenin lideri (Sayılar, 13/8) Elişama’nın oğlu Nûn’un oğludur (I. Tarihler, 7/26-27). Önceleri Mûsâ’nın yardımcılığını yapmış, ondan sonra da İsrâiloğulları’nın başına geçmiştir. Tevrat ondan “Mûsâ’nın hizmetçisi, genç adam” diye bahseder (Çıkış, 33/11).
Yeşu ilk defa, Mûsâ önderliğinde İsrâiloğulları’nın Mısır’dan çıkışını takiben Sin çölündeki Refidim’e gelmeleri sırasında tarih sahnesine çıkar. Refidim’de İsrâiloğulları ile savaşan Amalek’e (Amâlika) karşı Mûsâ, Yeşu’yu görevlendirmiş ve Yeşu Amalek’i yenmiştir (Çıkış, 17/8-14). Tevrat’ta daha sonra Yeşu sık sık Mûsâ ile beraber zikredilir. İsrâiloğulları altından buzağı yaparak ona taptıkları sırada Yeşu, Mûsâ ile birlikte Sînâ dağındadır ve dağdan beraber dönerler (Çıkış, 24/13; 32/17). Yeşu toplanma çadırının (Ohel, Mişkan) güvenliğinden sorumludur; Mûsâ ile birlikte çadıra girer, Mûsâ çadırdan ayrılsa da o çadırı terketmez (Çıkış, 33/11). Arz-ı mev‘ûda keşif için gönderilen ve her kabileden birer kişi seçilerek oluşturulan topluluk arasında Efraim kabilesini temsilen kırk yaşındaki Yeşu da vardır. Yeşu, Yahuda soyunun (sıbt) temsilcisi Yefunne oğlu Kaleb ile birlikte bu topraklara girmeleri için İsrâiloğulları’nı ikna etmeye çalışır (Sayılar, 14/6-9; Yeşu, 14/7). Ancak arz-ı mev‘ûda girmesine dair ilâhî emre karşı çıkan kavmi tarafından taşlanır; daha sonra da vebaya yakalanır, bu hastalıktan ilâhî inâyetle kurtulur, imanı ve bağlılığı sayesinde arz-ı mev‘ûda girmekle mükâfatlandırılır. İsrâiloğulları’ndan Nûn oğlu Yeşu ve Yefunne oğlu Kaleb dışındakilerle yirmi yaşında ve daha yukarı yaşlarda bulunanlar oraya giremez (Sayılar, 14/10, 30, 38).
Kırk yıllık çöl hayatının ardından Mûsâ, Tanrı’nın emriyle kâhin Eleezar’ın ve kavmin önünde Yeşu’yu kendisinden sonra İsrâiloğulları’nın lideri olarak belirler, onu arz-ı mev‘ûdu ele geçirmek ve bu toprakları İsrâiloğulları arasında taksim etmekle görevlendirir (Sayılar, 27/18-23; 34/17; Tesniye, 1/38; 31/7). Mûsâ vefatından önce Tanrı’nın emriyle Yeşu ile birlikte toplanma çadırına girer ve Tanrı, Yeşu’ya kuvvetli ve cesur olmasını, zira İsrâiloğulları’nı vaad edilen diyara onun götüreceğini bildirir (Tesniye, 31/14, 23). Mûsâ’nın ölümünü takiben Yeşu arz-ı mev‘ûda girmek üzere hazırlık yapar ve oraya girer. Yeşu’nun askerî seferleri Ken‘anlılar’ın gücünü kırar. Amoriler’e karşı yapılan savaşın her türlü eylemin yasaklandığı cumartesi günü başlamadan bitmesi için Yeşu’nun duasıyla güneş düşman yenilinceye kadar batmaz (Yeşu, 10/12-13). Arz-ı mev‘ûda girildikten sonra Yeşu burayı kâhinin ve bir heyetin yardımıyla kabileler arasında pay eder, sığınma şehirleri kurar, Levililer’e yerler tahsis eder ve ahid sandığını Şilo’ya yerleştirir. Efraim dağındaki Timnatserah’ı kendisine ayırır (Yeşu, 19/50). Tanrı, Yeşu’ya görevinin başlangıcında, “Kulum Mûsâ’nın sana emrettiği şeriatın tamamını yerine getirmeye dikkat et. Gittiğin her yerde başarılı olmak istiyorsan bu şeriattan ayrılma, sağa sola sapma. Şeriat kitabında yazılanları dilinden düşürme ve tamamını yerine getirmek için gece gündüz onu düşün” demiş (Yeşu, 1/7-8), Yeşu da kavme Tanrı’ya kulluk etmelerini vasiyet ettikten sonra 110 yaşında ölmüş ve Efraim dağında Timnatserah’ta defnedilmiştir (Yeşu, 24/1-30).
Sâmirî geleneğinde Yeşu’nun kabrinin Şekem’in 9 mil güneybatısındaki Kefr-Haris’te bulunduğu ileri sürülürken yorumcuların çoğunluğuna göre Şekem’in 17 mil güneybatısındaki Khirbet-Tibneh’te yer almaktadır (Goldziher, II, 71-75; IDB, IV, 650).
YanıtlaSilYeşu, yahudi kutsal kitabında hem askerî bir lider hem de peygamber olarak takdim edilir. Onun en önemli özelliği arz-ı mev‘ûdu fethedip İsrâiloğulları arasında paylaştırmasıdır, bununla birlikte o bilgelik ruhuyla doludur (Sayılar, 27/18-20; Tesniye, 34/9). Mûsâ gibi Yeşu da Rabb’in kulu diye nitelendirilmiş (Yeşu, 24/29), Rab, Mûsâ’ya hitap ettiği gibi ona da hitap etmiştir (Yeşu, 20/1). Yeşu’nun Ebal dağında bir sunak yaparak Tevrat’ı yetmiş dilde taşlar üzerine yazması (Ginzberg, V, 9-11) ve şeriatı İsrâiloğulları’na tebliğ etmesi (Yeşu, 8/30-35) peygamberliğin Mûsâ’dan sonra kendisine geçtiğini göstermektedir. Kutsal kitap dışı yahudi dinî literatürüne göre de Yeşu, Mûsâ’nın yardımcısıdır; sadakatle hizmetinden dolayı Tanrı Mûsâ’dan sonra kendisine peygamberlik vererek onu mükâfatlandırmış ve ondan desteğini çekmemiştir. Mûsâ vefat edince Tanrı halka acısını unutturmak için Yeşu’ya hemen savaşmayı emretmiştir. Bununla birlikte Yeşu sadece bir kahraman değildir. Tanrı savaşla ilgili tâlimatını bildirmek istediğinde onu elinde Tesniye kitabını tutarken görmüş, ona güçlü ve cesur olmasını, şeriat kitabını ağzından hiç düşürmemesini söylemiştir. Mûsâ, İsrâiloğulları’nı denizden geçirdiği gibi Yeşu da kavmini Şeria nehrinden geçirmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Yûşa‘ adı geçmemekle birlikte iki yerde ona işarette bulunulduğu kabul edilmektedir. Mûsâ, İsrâiloğulları’nın kendilerine Tanrı tarafından vaad edilen topraklara girmeleri gerektiği emrini alınca on iki kabileden seçtiği birer kişiyi keşif kolu olarak önden göndermiş, on iki kişiden sadece ikisi ilâhî emrin yerine getirilmesini istemiş, diğerleri ise o topraklarda zorbaların yaşadığını ileri sürüp oraya giremeyeceklerini söylemiş ve Tanrı emrine karşı çıkmıştır (el-Mâide 5/12, 22-24). Tevrat’ta bu iki kişinin Yeşu ile Kaleb olduğu belirtilir (Sayılar, 13/6, 8; 14/6-9) ve İslâmî kaynaklarda da bu şekilde yer alır (Sa‘lebî, s. 150-151). Diğer taraftan Mûsâ ve Hızır kıssasında kendisinden Mûsâ’nın genç yardımcısı (fetâ) diye bahsedilen kişinin de (el-Kehf 18/60, 62-63) Yûşa‘ b. Nûn olduğu ifade edilir (a.g.e., s. 136).
XVI. yüzyılda Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin (ö. 978/1570) keşfettiği rivayet edilen Yûşa‘ın kabrinin İstanbul Beykoz’da bugün Yuşa tepesi diye bilinen yerde bulunduğu inancı yaygın olup burası günümüzde de önemli bir ziyaretgâhtır. Ancak buradaki kabrin Tevrat’ta zikri geçen Yeşu’ya aidiyeti mümkün değildir. Zira Ahd-i Atîk’e göre Yeşu Filistin’de vefat etmiş ve Timnatserah’a defnedilmiştir. Esasen Yûşa‘ın beşi Filistin’de olmak üzere İstanbul’dan Kuzey Afrika’ya kadar çeşitli yerlerde mezarının bulunduğu iddia edilmektedir (Hasluck, I, 256). Suriye’de Maarretünnu‘mân’da onun adını taşıyan bir mescid ve türbe yer almaktadır. Beykoz’daki tepeye Yuşa adının Yûşa‘ peygamberin kabrinden dolayı verildiği inancı da gerçeği yansıtmamaktadır. Ahd-i Atîk’te adı geçen Yûşa‘ın Beykoz’la alâkası Mûsâ ile Hızır’ın İstanbul’da bir araya geldiği inancından kaynaklanmış olabilir ki bu da doğru değildir. Kur’an’da Mûsâ ile Hızır’ın iki denizin birleştiği yerde (mecmau’l-bahreyn) buluştuğu bildirilmekte ve müfessirler bu yeri Akdeniz’le Atlas Okyanusu’nun birleştiği Cebelitârık Boğazı, Nil’in Akdeniz’e döküldüğü yer, Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na açıldığı Aden Boğazı, Ürdün ırmağının Taberiye gölüne döküldüğü yer, Nil’in iki kolunun birleştiği yer ve İstanbul Boğazı gibi çeşitli coğrafî bölgelerle ilişkilendirmektedir
. Coğrafî bakımdan Mûsâ ile Hızır’ın bir araya geldiği yer Sînâ yarımadasının Akabe ve Süveyş körfezlerinin birleştiği alt ucu olmalıdır. Hz. Mûsâ, Sînâ yarımadasının alt ucuna yakın Sînâ dağında ilâhî vahyi aldıktan sonra Kehf sûresinde anlatılan (18/60-82) Hızır’la buluşma gerçekleşmiştir.
YanıtlaSil195 m. rakımlı Boğaz’a hâkim Yuşa tepesi tarihin eski devirlerinden beri çeşitli inançlarda kutsal kabul edilmiş ve burada tapınaklar yapılmıştır. İlk çağlarda tepede bir Zeus mâbedinin bulunduğu bilinmektedir. Bu mâbed Iustinianos tarafından VI. yüzyılda Hagios Michael adına kiliseye çevrilmiştir. Yuşa tepesinin kutsallığı inancı İslâmî dönemde bir yatır-mezar ve bir tekke inşası ile devam etmiştir. Günümüzde Yûşa‘ peygamberin kabri diye ziyaret edilen büyük mezar İlkçağ’da Herakles’in mezarı yahut yatağı olarak biliniyordu (Eyice, s. 78). Yuşa tepesindeki mezardan ilk bahseden kişi Evliya Çelebi’dir. Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde Yuşa tepesini ve Yûşa‘ nebîyi ziyaret ettiğinden söz ederek bu tepede Yûşa‘ın mezarının, bir tekkenin ve “fukara”sının bulunduğunu yazar (I, 198). Antoine Galland, 1673 yılı gezi anılarında İstanbul’daki Yuşa tepesine çıktığını, burada karşılaştığı bir Türk’ün kendisine Yûşa‘ peygambere ait tekke veya manastır kabul edilen mekânın muhafazasıyla görevli olduğunu söylediğini nakleder (İstanbul’a Ait Günlük Anılar, II, 89). Ayvansarâyî, Yuşa tepesindeki mezarın Yûşa‘ peygambere aidiyeti inancı yaygın olmakla birlikte Hz. Mûsâ’nın yardımcısı olan Yeşu’nun Beykoz’a gelmediğini, gerçek mezarının Nablus veya Halep yakınlarında bulunduğunu, Yuşa tepesindeki kabrin ise evliyadan veya havârilerden birine ait olabileceğini kaydeder (Hadîkatü’l-cevâmi‘, II, 147). Hammer de Avrupalı seyyahların bu dağa Dev dağı, Türkler’in ise Yoris veya Yoros dağı adını verdiklerini, buradaki mezara vaktiyle Herkül yatağı denildiğini, mezarın beş ayak genişliğinde ve yirmi ayak uzunluğunda olduğunu yazar (Constantinopolis und der Bosporos, II, 288-289). Yûşa‘ peygambere nisbet edilen mezar çok eski inançlarda yer alan, dağların zirvesinde devlerin yaşadığına dair inançla yeni bir inancın kaynaştırılmasından oluşturulmuş bir tür makam-kabirden başka bir şey olmasa gerektir.
Öte yandan Türkler’in bu tepeye verdikleri Yuşa adının nereden geldiği de kesinlikle bilinmemektedir. Bir yoruma göre Yuşa adı bir şahıs ismi değildir. Kelime, eski attarlıkta koyunlara vurulan damgayı boyamakta kullanılan aşı boyası “yuğşa”dan gelmektedir. Boyanın elde edildiği toprak Boğaz’ın bu bölgesinde çok görüldüğünden ve koyunlar burada “yuğşalandığından” adı geçen yere Yuğşa tepesi denilmiş, bu isim zamanla Yuşa’ya dönmüştür (Eyice, s. 77-79). Yuşa tepesinde yer alan mescid ve tekke, Yirmisekizçelebizâde Sadrazam Mehmed Said Paşa tarafından 1169’da (1755-56) yaptırılmış, kabrin etrafına kâgir duvar çekilerek burada bir türbedarla kandilleri yakan bir hizmetçi görevlendirilmiş, tekke çevresinde odalar inşa edilip bir postnişin tayin edilmiştir. Daha sonra yanan mescid ve tekke Sultan Abdülaziz döneminde 1863-1864’te aslına uygun biçimde yenilenmiş, bu külliye yakın tarihte de önemli bir tâdilât geçirmiştir (DBİst.A, VII, 538).
YÛSUF SÛRESİ
YanıtlaSilسورة يوسف
Kur’ân-ı Kerîm’in on ikinci sûresi.
Yûsuf sûresinin ilk âyetleri
Müellif:
BEKİR TOPALOĞLU
Nübüvvetin 8-10. yılları arasında nâzil olmuştur. İlk üç âyetiyle 7. âyetinin Medine’de nâzil olduğu yolundaki rivayet isabetli görülmemiştir. Nüzûl sebebi, sahâbîlerin Hz. Peygamber’den kıssa niteliğinde âyetler okumasını talep etmeleridir. Sûrenin geliş hikmetini Resûl-i Ekrem’i teselli etme şeklinde açıklayanlar da vardır. Zira burada kardeşlerinin Yûsuf’a eziyet ettiği anlatılmaktadır; dolayısıyla Resûlullah’a da kendi kavminin eziyet ettiğine, fakat sonunda Yûsuf’un üstün gelmesi gibi Resûlullah’ın da inanmayanlara karşı zafer kazanacağına işaret vardır (Taberî, XII, 195-196, 201, 221; Âlûsî, XII, 500-501). Yûsuf sûresi 111 âyet olup fâsılaları ”ر، ل، م، ن“ harfleridir. Son âyetinde de belirtildiği üzere sûre kıssadan hisse alma hedefine yöneliktir. Yûsuf sûresinin başında muhtevasının apaçık Kur’an’ın âyetlerinden olduğu vurgulanır ve ilk muhataplarınca anlaşılabilmesi için Arap diliyle indirildiği bildirilir. 3. âyette Hz. Peygamber’e hitap edilerek kendisine daha önce bilmediği “ahsen-i kasas”ın anlatılacağı ifade edilir. Müfessirler bu terkibe “geçmiş zamanlarda vuku bulmuş en güzel olaylar bütünü” veya “geçmişte cereyan etmiş bir olayın en güzel şekilde anlatılması” mânasını vermiş, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ahsen-i kasası “en doğru kıssa” diye yorumlamıştır (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, VII, 269). Şehâbeddin el-Âlûsî, Yûsuf kıssasının en güzel oluşunu şöyle açıklar: Kıssa haset edenle edilen, efendi ile köle, şahitle hakkında şehâdet edilen, âşıkla mâşuk, hapiste kalanla serbest bırakılan, bollukla kıtlık, günahla bağışlanma, ayrılıkla vuslat, hastalıkla sıhhat, zilletle izzet gibi zıtlıklar içermekte ve hasedin mahrumiyet doğurduğu, sabrın kurtuluşun anahtarı olduğu, aklın duygulara galip gelmesinin hayatın düzenini sağladığı bildirilmektedir (Rûḥu’l-meʿânî, XII, 507; ayrıca bk. AHSENÜ’l-KASAS).
Yûsuf rüyasında on bir yıldızla güneşin ve ayın kendisine secde ettiğini görür ve bunu babası Ya‘kūb’a anlatır. Ya‘kūb ona, şeytanın tahrikiyle kendisine kötülük yapabileceklerini belirttiği kardeşlerine bu rüyayı söylememesini tembih eder; Cenâb-ı Hakk’ın kendisini seçkin bir konuma getirip rüyaları tabir etme bilgisini öğreteceğini, daha önce ataları İbrâhim ve İshak’a lutfettiği nimetleri ona ve Ya‘kūb soyuna da lutfedeceğini müjdeler. Öte yandan Yûsuf’un üvey kardeşleri, babalarının Yûsuf’a aşırı düşkünlüğünden duydukları rahatsızlığı dile getirerek onu öldürmeyi veya uzak bir yere götürüp bırakmayı müzakere ederken içlerinden birinin teklifiyle Yûsuf’u bir kuyuya atmaya karar verirler. Daha sonra babalarının yanına gelerek kırda beraber gezinip eğlenmeleri için Yûsuf’u kendileriyle göndermesini isterler. Ya‘kūb, oyuna daldıkları bir sırada Yûsuf’u bir kurdun kapmasından endişe ettiğini söylerse de onlar böyle bir şeyin asla mümkün olamayacağını ifade ederek Yûsuf’u alıp götürürler ve kararlaştırdıkları gibi bir kuyuya atarlar. Akşam ağlayarak babalarının yanına dönerler; Yûsuf’u kurdun yediğini ileri sürüp kanla boyadıkları gömleğini ona gösterirler. Ya‘kūb, oğullarının sözlerine inanmadığı gibi kanlanmış gömlekte herhangi bir yırtık da göremez (Taberî, XII, 213-214) ve sabırla, tevekkülle Allah’a sığındığını belirtir. Diğer taraftan Yûsuf’un atıldığı kuyunun civarından geçen bir kervanın mola vermesi esnasında su bulmaya giden su taşıyıcısı kovasını kuyuya salınca kovaya tutunan Yûsuf’u yukarı çeker. Taberî’nin rivayetine göre o yörede bekleyen kardeşleri Yûsuf’u kervan mensuplarına az bir bedelle köle olarak satarlar (a.g.e., XII, 221-223, 227).
YanıtlaSilKervan mensupları Yûsuf’u Mısır’a götürüp üst konumdaki saray mensuplarından birine (aziz) (bk. Safedî, vr. 214a-b) satarlar. Aziz, hanımına Yûsuf’a iyi bakmasını tembihler ve onu evlât edinebileceklerini söyler. Sûrenin bu âyetinde (âyet 21), Yûsuf’un, kendisine hayat tecrübesi kazandırmak ve gördüğü rüyanın gerçekleşmesine başlangıç teşkil etmek üzere Mısır’a yerleştirildiği beyan edilir (Taberî, XII, 229-230). Yûsuf ergenlik çağına gelince azizin karısı (Züleyha) ondan murat almak ister, zira bir hadiste belirtildiğine göre (Müsned, III, 286; a.e. [Arnaût], XX, 441) Yûsuf çok yakışıklı bir gençti. Daha sonra kadının şiddetli arzusu karşısında -eğer rabbinin kesin uyarısı (burhan) olmasaydı- Yûsuf’un da ona meyledeceği ifade edilir; ancak Allah ihlâslı kullarından olan Yûsuf’u kötü ve çirkin şeylerden kurtardığını belirtir (âyet 24). Taberî burada Yûsuf’a nisbet edilen meyil ve rabbinden gelen burhanla ilgili birçok rivayeti naklettikten sonra bu hususta kesin bir şeyin söylenemeyeceğini vurgular (Câmiʿu’l-beyân, XII, 239-250); Mâtürîdî de benzer bir görüş zikreder (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, VII, 290-293). Ardından, Züleyha’nın bu olanlara kocasının vâkıf olması üzerine Yûsuf’u suçladığı, fakat Züleyha’nın yakınlarından birinin hakemliğiyle onun suçluluğunun ortaya çıktığı belirtilir. Bu sırada şehirdeki bazı kadınların Züleyha gibi soylu bir hanımın kendi kölesinden murat alma sevdasına düşmesini kınayınca Züleyha onları evine yemeğe davet edip Yûsuf’u karşılarına çıkarır. Kadınlar gördükleri güzellik karşısında şaşkına dönerler ve sofraya konan meyvelerin yerine bıçakla ellerini keserler; bu güzellikteki birinin beşer değil üstün bir melek olabileceğini söylerler. Züleyha da kendisinin Yûsuf’tan murat almak istediğini ve onun buna karşı çıktığını itiraf eder. Buna rağmen dedikoduları önleyip olayı unutturabilmek için Yûsuf hapse atılır. Hapiste melikin hizmetkârlarından iki kişi ile karşılaşır, onların gördükleri rüyaları dinler; önce kendilerini tek Allah inancına davet eder, ardından da rüyalarını yorumlar ve rüyalar Yûsuf’un söylediği gibi gerçekleşir. Bir süre sonra melik de bir rüya görür. Kendi tabircilerinin bir türlü yorumlayamadığı ve kâbus diye nitelediği bu rüyayı, Yûsuf’un hapisten çıkan ve cezalandırılmayan arkadaşının kendisini hatırlayıp ondan bahsetmesiyle gönderildiği hapishanede Yûsuf yorumlar. Rüyada yedi bolluk yılından sonra gelecek yedi kıtlık yılı için alınacak tedbirler anlatılır. Bunun üzerine melik Yûsuf’u huzuruna getirmelerini emreder. Ancak Yûsuf kendisine yapılan suçlamanın açıklığa kavuşturulmadan hapisten çıkmayacağını belirtir. Melik daha önce Yûsuf’u gören kadınları çağırıp işin aslını sorar; onlar da Yûsuf’un kötü bir davranışını görmediklerini söylerler. Bu sırada Züleyha da kendisinin Yûsuf’tan kâm almak istediğini, onun bir suçunun olmadığını söyler. Bu haber Yûsuf’a ulaşınca Yûsuf’un şu meşhur cümleyi söylediği bildirilir: “Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum, çünkü nefis rabbimin acıyıp korudukları müstesna alabildiğine kötülüğü emreder. Şüphe yok ki rabbim çok bağışlayan ve çok merhamet edendir” (âyet 53).
Melik Yûsuf’u tanıyıp şahsiyetini takdir ettikten sonra Yûsuf kendisine ülkedeki malî işlerin sorumluluğunu vermesini ister, melik de bunu kabul eder. Melikin rüyasında gördüğü gibi yedi bolluk yılı gelip geçer ve yedi yıl süren kıtlık dönemi başlar. Bu dönemde insanlar Yûsuf’un yanına gelerek erzak talep ederler. Yûsuf’un kardeşleri de aynı amaçla Ken‘an diyarından gelip Yûsuf’un huzuruna çıkarlar. Yûsuf kendilerini tanıdığı halde onlar Yûsuf’u tanıyamazlar. Yûsuf kardeşlerini ağırlar, istedikleri erzağı verir, ikinci gelişlerinde üvey kardeşlerini de (kendi öz kardeşi Bünyâmin) getirmelerini ister, aksi halde kendilerine erzak verilmeyeceğini söyler ve ödedikleri bedeli de yüklerinin içine koydurur. Kardeşleri memleketlerine dönünce durumu babalarına anlatırlar ve erzak bedelinin de iade edildiğini belirtirler. İkinci defa gidecekleri sırada babalarından âdeta zorla izin alıp Bünyâmin’le
birlikte Mısır’a varırlar. Huzura çıktıklarında Yûsuf kendini öz kardeşine tanıtır. Kardeşlerinin erzak yüklerini hazırlatır, bu arada melike ait bir su kabının öz kardeşinin yükünün içine yerleştirilmesini emreder. Ardından hareket etmek üzere olan kafile mensupları hırsızlıkla suçlanır, onlar böyle bir şeyin mümkün olamayacağını, aksi takdirde yükünde su kabı bulunan kişinin ceza olarak köle sayılacağını söylerler. Aslında Mısır kanunlarında böyle bir ceza yoktur ve Yûsuf’un öz kardeşini yanında bırakabilmek için başvurduğu bu taktik Cenâb-ı Hakk’ın böyle murat etmesiyle gerçekleşmiştir. Arama sonunda su kabı Bünyâmin’in yükünde bulununca çaresiz kalan kardeşlerin en büyüğü -daha önce Yûsuf’un öldürülmeyip kuyuya atılmasını teklif eden Rûbîl (Ruben; Taberî, XIII, 46)- diğerlerine Yûsuf’a yapmış oldukları muameleyi hatırlatır ve babasının izni yahut Allah’ın bir hükmü olmadıkça Mısır’dan ayrılmayacağını bildirir. Diğer kardeşler ise gidip durumu babalarına anlatırlar. Ya‘kūb, Bünyâmin’in hırsızlık yapmayacağını bildiğinden oğullarının daha önce yaptıkları gibi bunun da onların bir oyunu olabileceğini düşünür. Kendisinden alınan evlâtlarını Cenâb-ı Hakk’ın geri göndereceği yolundaki ümidini tekrarlar ve sabırla bekleyeceğini söyler. Bu arada derin üzüntüsünden dolayı gözlerine ak düşer. Oğullarına da Mısır’a dönüp Yûsuf ile kardeşini aramalarını ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmemelerini tavsiye eder. Kardeşler Mısır’a varınca tekrar Yûsuf’un huzuruna çıkar ve yiyecek sıkıntısı çektiklerini belirterek ondan yardım isterler. Bu defa Yûsuf, cahilliklerinden dolayı Yûsuf ile öz kardeşine yaptıkları muameleyi hatırlayıp hatırlamadıklarını sorar; nihayet onlar da Yûsuf’u tanırlar. Yûsuf’un kardeşleri Allah’ın onu kendilerinden üstün kıldığını kabul ederler; Yûsuf ise kendilerine herhangi bir sitemde bulunmayacağını ve Allah’tan bağışlanmalarını dileyeceğini bildirir. Kardeşlerinden ülkelerine dönüp anne ve babalarını Mısır’a getirmelerini, gömleğini babalarının yüzüne sürdüklerinde onun gözlerinin tekrar göreceğini söyler. Sonunda bütün aile Mısır’a gelir. Yûsuf annesini ve babasını tahtına oturtur; onlar da Yûsuf’a tâzimde bulunur (a.g.e., XIII, 89-90; Mâtürîdî, VII, 363); böylece Yûsuf’un rüyası gerçekleşmiş olur. Kıssa Yûsuf’un şu duasıyla sona erer: “Rabbim! Gerçekten sen bana nüfuz ve iktidardan büyük bir pay lutfettin, olayların varacağı sonucu önceden keşfetme ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan Allahım! Dünyada da âhirette de beni koruyup destekleyen sensin. Canımı, bütün varlığıyla kendini sana adamış biri olarak al ve beni sâlih kullarının arasına koy!” (âyet 101).
YanıtlaSilSûrenin Resûl-i Ekrem’e hitap eden bundan sonraki kısmında Yûsuf kıssasında anlatılanların vahiy ile gelen gayb haberlerinden olduğu, kıssada geçen hadiselerin hiçbirine şahit olmayan kendisinin onları başka bir yolla bilemeyeceği, bu gerçeğe ve onun bütün çabalarına rağmen insanların çoğunun iman etmediği ifade edilir. Esasen göklerde ve yerde gönlünü ilâhî gerçeklere açanlar için birçok işaretin bulunduğu, buna karşılık inananların ekserisinin Allah’a ortak koştuğu ve O’na iman etmediği belirtilir. İmam Mâtürîdî buradaki ortak koşmanın imanda, ibadette veya ilâhî nimetlere şükretmede olabileceğini kaydeder (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, VII, 371). Ardından, son peygamberin ve Kur’an’ın hitap ettiği toplulukların tarihte gelip geçmiş kavimlerin âkıbetinden neden ibret almadıkları sorulur ve kendilerinden nefislerinin arzularına uymamaları istenir. Sûrenin sonunda Hz. Yûsuf ile kardeşlerinin ve önceki peygamberlerle kavimlerinin kıssalarında aklını kullananlar için çeşitli ibretlerin bulunduğu, Kur’an’ın önceki vahiyleri tasdik edip gerekli her şeyi açıklayan, iman eden toplumlar için hidayet ve rahmet kaynağı teşkil ettiği beyan edilir.
Resûl-i Ekrem’den rivayet edilen bir hadiste Yûsuf’un kendisinin, babası Ya‘kūb’un, onun babası İshak’ın ve onun babası İbrâhim’in asil ve kerim insanlar olduğu ifade edildikten sonra şöyle buyurulur: “Yûsuf’un hapiste kaldığı süre kadar ben hapiste kalsaydım oradan çıkma emrini getiren kişiye hemen icâbet ederdim.” Resûlullah bu sözünün ardından şu meâldeki âyeti okur: “Elçi Yûsuf’a gelince o dedi ki, ‘Efendine dön ve ona ellerini kesen kadınların zoru neydi?’ diye sor” (Yûsuf 12/50; Müsned, II, 326; Buhârî, “Tefsîr”, 12/1, 5; Tirmizî, “Tefsîr”, 12/1). Mecdüddin İbnü’l-Esîr, Yûsuf’un asil oluşunu nübüvveti, ilmi, güzelliği, iffeti, iyi ahlâkı, adaleti, dünyevî ve dinî riyâsetin kendisinde toplanmasıyla açıklamıştır (en-Nihâye, “krm” md.). İbn Abbas yoluyla Resûl-i Ekrem’den nakledildiği belirtilen, “Yûsuf hapisten çıkan arkadaşından kendisini efendisinin yanında anmasını isteyip Allah’tan başka birinden medet umduğu için hapiste uzun süre kalmıştır” anlamındaki rivayet (Taberî, XII, 291-293) isnadında zayıf ve güvenilmez râviler bulunduğundan muteber sayılmamıştır (İbn Kesîr, IV, 28; Heysemî, VII, 40). Yûsuf sûresi Resûlullah’a Zebûr yerine verilen ve Hz. Ömer’in sabah namazlarında okuduğu sûrelerden biridir (İbrâhim Ali, s. 256-257). Bazı tefsir kitaplarında yer alan, “İnce duygulu ve yufka yürekli olanlarınıza Yûsuf sûresini öğretin. Cenâb-ı Hak bu sûreyi okuyan, aile fertleriyle hizmetçilerine öğreten kimsenin ölüm ağrılarını hafifletir, ona müslümana haset etmeme gücü verir” meâlindeki hadisin (Zemahşerî, III, 331; Beyzâvî, II, 331) mevzû olduğu kabul edilmiştir (Zemahşerî, neşredenlerin notları, bk. I, 684-685; III, 331; Trablusî, II, 499).
YanıtlaSilYûsuf sûresine tefsirlerde özel bir yer verilmiş, hakkında müstakil kitaplar ve makaleler yazılmış, tezler hazırlanmıştır. Sûrenin İbn Ebû Hâtim er-Râzî’nin Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm içindeki tefsiri, Muhammed b. Abdülkerîm el-Bencâbî tarafından yüksek lisans tezi olarak neşre hazırlanmıştır (1404-1405, Câmiatü Ümmi’l-kurâ). Hanefî fakihi ve kelâm âlimi Sadrüşşerîa Risâletü teʾvîli ḳıṣṣati Yûsuf adlı Farsça eserinde (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 1980, vr. 94b-104a) Yûsuf kıssasının edebî ve tasavvufî yorumunu yapmıştır. Muîn el-Miskîn de Aḥsenü’l-ḳaṣaṣ (Tefsîr-i Sûre-i Yûsuf) ismiyle Farsça bir eser kaleme almış, Hüseyin Vâiz-i Kâşifî Câmiʿu’s-sittîn adıyla kaydedilen tasavvufî bir tefsir yazmıştır. Ebû Bekir Tâceddin Ahmed b. Muhammed b. Zeyd et-Tûsî’ye ait Câmiʿu leṭâʾifi’l-besâtîn, Altıparmak Mehmed Efendi tarafından Yûsuf Sûresi Tefsiri adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 94). Şeyh Ya‘kūb b. Şeyh Mustafa el-Celvetî Netîcetü’t-tefâsîr (İstanbul 1318), Giritli Sırrı Paşa Ahsenü’l-kasas Tefsîr-i Sûre-i Yûsuf aleyhisselâm (I-III, İstanbul 1309; bu eser kısaltılarak Tahir Galip Seratlı tarafından sadeleştirilmiştir: Hikâyelerin En Güzeli, Ahsenü’l-Kasas, Güzel İnsan Yusuf Yusuf Sûresi Tefsiri, İstanbul 2005), Seyyid Ferecullah Mûsevî Tefsîr-i Sûre-i Yûsuf (a.s.) ber Naẓm-ı Fârisî (Tahran 1382), Seyyid Murtazâ Hüseynî Nücûmî, Şemîm-i Kenʿânî: Tefsîr ber Sûre-i Yûsuf (a.s.) (Kum 1383 [sûrenin ahlâkî açıdan tefsiri]) ve Ahmed Nevfel Sûretü Yûsuf: Dirâse taḥlîliyye (Amman 1420/1999) adlı eserleri kaleme almış, Refîka Ömer Bekr Sabbâğ el-ʿİbre min ḳıṣṣati Yûsuf ʿaleyhisselâm (1405, Câmiatü Ümmi’l-kurâ) ve Osman Irmak Yusuf Sûresi Işığında İnsan Eğitimi (1994, SÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) ismiyle yüksek lisans tezi hazırlamıştır. Ramazan es-Seyyid “Aḍvâʾ cedîde ʿalâ tefsîri sûreti Yûsuf” adlı makalesinde sûrede geçen elli civarındaki kelimeyi eski Mısır diliyle karşılaştırmış (Dirâsâtü ʿArabiyye ve İslâmiyye, sy. 8 [Kahire 1989], s. 14-57), Abdülhakîm b. İbrâhim el-Matrûdî, “el-Ḳarîne ve’l-ḥîle fî sûreti Yûsuf”unda bu iki kavramı sûredeki konumları ve müfessirlerin yorumları açısından ele almıştır (Mecelletü’d-dirâsâti’l-Ḳurʾâniyye, IX/1 [2007], s. 199-235).
J. Hameen-Anttila, Yûsuf sûresini edebî yönden değerlendirdikten sonra İslâm dünyasında ve Batı’da Hz. Yûsuf ve Yûsuf sûresi hakkında yapılan çalışmaların bir listesini vermiş, Sufia Uddin, Yûsuf sûresinde Yûsuf ve Züleyha ile ilgili anlatımlara nefis terbiyesi açısından Abdülkerîm el-Kuşeyrî’nin yaptığı yorumları konu alan bir makale yazmıştır (bk. bibl.). Hollandalı şarkiyatçı Thomas Erpenius, Sûretü Yûsuf ve tehecci’l-ʿArab/Historia Josephi Patriarchae adı altında Arapça eğitimine yönelik bir eser kaleme almıştır (Leiden 1617).
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Müsned, II, 326; III, 286; a.e. (Arnaût), XX, 441.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân (Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XII, 195-196, 201, 213-214, 221-223, 227, 229-230, 239-250, 291-293; XIII, 46, 89-90.
Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân (nşr. Hatice Boynukalın), İstanbul 2006, VII, 269, 290-293, 363, 371.
Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Eymen Sâlih Şa‘bân), Kahire 1424/2003, s. 208.
Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, neşredenlerin notları, I, 684-685; III, 331.
Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, II, 331.
Yûsuf b. Hilâl es-Safedî, Keşfü’l-esrâr ve hatkü’l-estâr, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 157, vr. 214a-b.
Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Beyrut 1385/1966, IV, 28.
Heysemî, Mecmaʿu’z-zevâʾid, VII, 40.
Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî ʿan şedîdi’ż-żaʿf ve’l-mevżûʿ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 499.
Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî (nşr. M. Ahmed el-Emed – Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1420-21/1999-2000, XII, 500-501, 507.
Ca‘fer Şerefeddin, el-Mevsûʿatü’l-Ḳurʾâniyye ḫaṣâʾiṣü’s-süver, Beyrut 1420/1999, IV, 117-182.
Ahmed Nevfel, Sûretü Yûsuf: Dirâse taḥlîliyye, Amman 1420/1999.
İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eḥâdîs̱ ve’l-âs̱ârü’l-vâride fî feżâʾili süveri’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 256-257.
J. Hameen-Anttila, “‘We Will Tell You the Best of Stories’, A Study on Surah XII”, SO, LXVII (1991), s. 7-32.
S. Uddin, “Mystical Journey of Misogynist Assault?: Al-Qushayri’s Interpretation of Zulaikha’s Attempted Seduction of Yusuf”, Journal for Islamic Studies, XXI, South Africa 2001, s. 113-135.
Seyyid Muhammed Hüseynî, “Sûre-i Yûsuf”, DMT, IX, 345-346.
Abdurrahman Küçük, “Bünyâmin”, DİA, VI, 490-491.
YÛSUF
YanıtlaSilيوسف
Hz. Ya‘kūb’un oğlu, İsrâiloğulları’na gönderilen bir peygamber.
Yûsuf peygamberin satılmasını tasvir eden minyatürler (Ferîdüddin Attâr, Manṭıḳu’ṭ-ṭayr, TSMK, Emanet Hazinesi, nr. 1512, vr. 82b-83a)
Müellif:
ÖMER FARUK HARMAN
Yûsuf kelimesinin aslı İbrânîce Yosef’tir. Bu ismin, uzun süre çocuğu olmayan Rahel’in (Tekvîn, 29/31; 30/1) Yûsuf’un doğumu ile anne olamamanın utancından kurtulduğuna işaret etmek üzere “ortadan kaldırmak” anlamındaki asaf kökünden geldiği (Tekvîn, 30/23; Tora, I, 229) veya Rahel’in, doğan çocuğuna daha sonra bir çocuğunun daha olması için “arttırmak, ilâve etmek” anlamındaki yasaf kökünden, “Tanrı arttıracak, bir tane daha verecek” anlamında Yosef adını verdiği (DB, III/2, s. 1655; IDB, II, 981), Yûsuf’tan sonra da ikinci çocuğu Bünyâmin’in doğduğu (Tekvîn, 30/24; 35/17, 18) belirtilmektedir. İslâmî kaynaklarda ise bu adın Yûsuf, Yûsef, Yûsif şeklinde üç farklı okunuşu söz konusudur (Lisânü’l-ʿArab, “esf” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “esf” md.) ve menşei tartışmalıdır. Kelimenin Arapça olup “üzülmek” anlamındaki eseften türediği, ayrılığı ile babasını üzen Yûsuf’a “üzen” anlamında Yûsif, kardeşleri onu babalarından ayırarak kendisini üzdükleri için “üzülen” anlamında Yûsef denildiği ileri sürülmekteyse de (Fîrûzâbâdî, VI, 46) ismin Arapça asıllı olmadığı kabul edilmektedir (Sa‘lebî, s. 82-83; Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī, s. 355; Jeffery, s. 295). Tevrat’a göre Yûsuf, İbrâhim’in oğlu İshak’ın oğlu Ya‘kūb’un diğer hanımlarından olan on oğlundan sonra doğan on birinci oğlu olup Rahel’den doğan ilk çocuğudur (Tekvîn, 30/24; 32/9). Rahel, Ya‘kūb’un dayısı Laban’ın kızıdır (Tekvîn, 29/28). Kur’an’a göre de Ya‘kūb’un on iki oğlu vardır ve Yûsuf ile Bünyâmin öz kardeştir (Yûsuf 12/4, 59).
Yûsuf kıssası Tevrat’ta ve Kur’an’da ayrıntılı biçimde anlatılmakta, bu iki anlatım arasında büyük ölçüde benzerlik bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de diğer peygamberlere ait kıssalar farklı sûrelerde yer aldığı halde Yûsuf kıssası “ahsenü’l-kasas” nitelemesiyle tek bir sûrede nakledilmektedir. Tevrat’a göre Yûsuf, Paddan-Aram’da (Mezopotamya) babası Ya‘kūb’un Ken‘an diyarına dönüşünden altı yıl önce, Ya‘kūb 90 veya 91, dedesi İshak 151 yaşında iken doğmuştur (NDB, s. 413; Tora, I, 290). Çocukluğu hakkında Tevrat’ta bilgi verilmemekte, on yedi yaşında iken kardeşleriyle birlikte çobanlık yaptığı ve bütün kardeşlerin babalarının sürülerini Hebron ve Şekem dolaylarında otlattığı belirtilmektedir (Tekvîn, 37/29). Ya‘kūb, Yûsuf’u diğer oğullarından daha çok seviyordu, çünkü o yaşlılığında doğmuştu (Tekvîn, 37/3). Ayrıca bu sevginin Rahel’in Ya‘kūb’un ilk evlendiği kadın olmasından kaynaklandığı, diğer taraftan asıl sebebin Yûsuf’taki mânevî ve zihnî üstünlük olduğu, Ya‘kūb’un, dayısı Laban’ın yanına gitmeden önce, Sam ve Eberin mektebinde (yeşiva) on dört yıl boyunca öğrendiklerini Yûsuf’a öğrettiği ifade edilmektedir. Rivayete göre Yûsuf on yedi yaşına kadar “bet ha-midraş”a devam etmiş ve dinî konularda kardeşlerine yardım edecek kadar bilgi edinmiştir. Bundan dolayı babası Yûsuf için liderliğe ya da asalete işaret eden bir giysi olan uzun ve renkli bir pelerin yapmıştı (Tekvîn, 37/3; Tora, I, 293; Ginzberg, III, 8).
Kardeşleri Yûsuf’a konuşmaları sırasında söyledikleri kötü sözleri babalarına aktardığı için öfke duyuyor, ayrıca babalarının sevgisinden dolayı onu kıskanıyorlardı. Yûsuf’un kardeşlerine anlattığı iki rüya onların öfkesini daha da arttırmıştı. Rüyalardan birine göre kardeşleriyle birlikte tarlada demet bağlayan Yûsuf’un demeti kalkıp dikilmiş, kardeşlerinin demetleri ise onun demetinin etrafını kuşatıp önünde eğilmiş, ikinci rüyada ise güneş, ay ve on bir yıldız Yûsuf’un önünde secde etmiştir (Tekvîn, 37/2-9). Babası bu rüyalarını kendisine de anlatan Yûsuf’u azarlayarak, “Gerçekten ben, annen ve kardeşlerin senin karşında eğilecek miyiz?” diyerek bu sözleriyle kardeşlerini yatıştırmak isterse de kardeşleri onu ortadan kaldırmaya karar verirler (Tekvîn, 37/10-18; DB, III/2,
Kardeşleri Yûsuf’a konuşmaları sırasında söyledikleri kötü sözleri babalarına aktardığı için öfke duyuyor, ayrıca babalarının sevgisinden dolayı onu kıskanıyorlardı. Yûsuf’un kardeşlerine anlattığı iki rüya onların öfkesini daha da arttırmıştı. Rüyalardan birine göre kardeşleriyle birlikte tarlada demet bağlayan Yûsuf’un demeti kalkıp dikilmiş, kardeşlerinin demetleri ise onun demetinin etrafını kuşatıp önünde eğilmiş, ikinci rüyada ise güneş, ay ve on bir yıldız Yûsuf’un önünde secde etmiştir (Tekvîn, 37/2-9). Babası bu rüyalarını kendisine de anlatan Yûsuf’u azarlayarak, “Gerçekten ben, annen ve kardeşlerin senin karşında eğilecek miyiz?” diyerek bu sözleriyle kardeşlerini yatıştırmak isterse de kardeşleri onu ortadan kaldırmaya karar verirler (Tekvîn, 37/10-18; DB, III/2, s. 1656). Sürüyü otlatmaya götürdükleri bir gün Ya‘kūb, Yûsuf’u kardeşlerinin yanına gönderir. Onu öldürüp bir kuyuya atmayı düşünen kardeşlerin içinden Ruben, Yûsuf’u kurtarmak amacıyla onu öldürmeyip bir kuyuya atmalarını önerir ve Yûsuf pelerini çıkarılarak içinde su bulunmayan bir kuyuya atılır. Daha sonra yemek yedikleri bir sırada İsmâilî bir kervanın gelmekte olduğunu görünce Yahuda’nın teklifiyle Yûsuf kuyudan çıkarılarak 20 gümüş karşılığında İsmâilîler’e (Midyânîler) satılır (Tekvîn, 37/28). Bu olay ayrıntılı biçimde yahudi rivayetlerinde de yer almaktadır (Ginzberg, III, 12-21).
YanıtlaSilTevrat’ta bu hadise anlatılırken Yûsuf’un satıldığı kervan İsmâilî (Tekvîn, 37/25, 27; 39/1), Midyânî ve İsmâilî (37/28), Medânî (37/36) olarak gösterilir (Tora, I, 301). Medânîler’le Midyânîler’in ve İsmâilîler’in aynı topluluk olduğu kaydedilmekte, öte yandan bu isimlerin farklı toplulukları ifade ettiği ve Yûsuf’un birkaç defa satıldığı, kuyudan çıkarılınca önce İsmâilîler’e, İsmâilîler tarafından Midyânîler’e, daha sonra Mısır’da tekrar İsmâilîler’e satıldığı ileri sürülmektedir (a.g.e., I, 301, 305). Diğer iki rivayetten birine göre Yûsuf’u ölümden kurtaran Ruben’dir ve Yûsuf Midyânîler’e satılmıştır (Tekvîn, 37/18-24). Öbürüne göre ise onu koruyup satılmasını öneren Yahuda’dır ve Yûsuf İsmâilîler’e satılmıştır (Tekvîn, 37/25-27). Tekvîn’de (37/28) bu iki rivayet birbirine karıştırılmış ve İsmâilîler’le Midyânîler aynı topluluk kabul edilmiştir (The Torah, s. 246; IDB, III, 375). Yûsuf’u sattıktan sonra kardeşleri kestikleri bir keçinin kanını onun pelerinine sürerler. İçlerinden Neftali pelerini babasına götürerek bunu dönüş yolunda bulduklarını ve Yûsuf’a ait olup olmadığına bakmasını ister. Ya‘kūb pelerini görür görmez Yûsuf’a ait olduğunu anlar ve acı içinde yere yığılır; diğer kardeşler de Yûsuf’u vahşi bir hayvanın parçalamış olabileceğini söyler ve kendi yanından ayrıldıktan sonra onu bir daha görmediklerini iddia ederler. Rivayete göre Ya‘kūb, Yûsuf’un ölüm haberini yedinci ay olan tişri ayının onuncu gününde aldığından bu günde İsrâiloğulları’ndan hüzünlü olmaları istenmiştir (Tekvîn, 37/19-35; Ginzberg, III, 22-23).
Öte yandan İsmâilîler, Yûsuf’u Mısır’a götürerek Firavun’un muhafızlarının reisi ve harem ağası Potifar’a satarlar (IDB, III, 845). Yûsuf kısa zamanda Potifar’ın güvenini kazanır ve Rab, Yûsuf’tan dolayı Potifar’ın evini mübarek kılar ve bereketini arttırır (Tekvîn, 39/1-6). Rivayete göre Yûsuf’u Mısır’a götüren tüccarlar kendi aralarında anlaşamayınca onu bir süre için bir dükkân sahibinin yanına bırakırlar. Dükkân sahibi de Yûsuf orada kaldığı müddet zarfında çok para kazanır. O sırada Memfis’ten gelen Potifar’ın karısı dükkânda Yûsuf’u görünce kocasından onu satın almasını ister ve Yûsuf 80 altın karşılığında Potifar’a satılır. Yahudi dinî literatüründe yer alan bir rivayette Yûsuf’un efendisi Potifar’la ileride kayınpederi olacak Potifera aynı kişi olarak gösterilir. Potifar, Yûsuf’un dürüst ve dindar bir kişi olduğunu görünce evinin bütün sorumluluğunu ona bırakır. Yûsuf’u bir köle gibi değil evin bir ferdi gibi kabul edip yetişmesini sağlar. Bundan dolayı Tanrı’ya şükreden Yûsuf’a Tanrı, “Sen nimet içinde yaşarken baban matem tutuyor, bu sebeple evin hanımını senin üzerine salacağım ve sen şaşıracaksın” der.
. Böylece Yûsuf’un, atalarında da görüldüğü gibi iğvâ baskısı altında dindarlığını ispat etme arzusu gerçekleşmiş olur (Ginzberg, III, 34-35, 281). Potifar kelimesi Mısır dilinde “Pa-di-pa-re” şeklindedir ve “Tanrı Re’nin bahşettiği kişi” anlamına gelir. Tevrat’ta Potifar, İbrânîce “harem ağası” anlamında “saris” ve “muhafızlar reisi” anlamında “şar hattabbahim” unvanlarıyla zikredilir. Ancak Potifar evlidir ve Mısır’da harem ağalığı yoktur; dolayısıyla Mezopotamya’da bulunan bir unvan “saray görevlisi” anlamında Mısır’daki unvanla aynı sayılmıştır (Testament, s. 103). Yûsuf’un Mısır’a götürülüşü Hiksoslar dönemine, XV. hânedan zamanına rastlar. Hiksoslar, Mısır’ın yerlisi olmayıp Asya kökenli göçebe topluluklardı; Orta Bronz çağında (m.ö. 1800-1550) XV ve XVI. hânedanlıklar döneminde Mısır’a gelmişler ve XVIII. hânedana mensup Ahmose tarafından milâttan önce 1570-1545 yıllarında bu ülkeden çıkarılmışlardır (IDB, II, 667). Yûsuf Mısır’a geldiği sırada Kral Aphophis (Mısır kaynaklarında Apopi) hüküm sürüyordu.
YanıtlaSilPotifar’ın karısı -bazı kaynaklarda adı Zuleika (Züleyha) şeklinde geçer (The Torah, s. 257, 1704)- çok yakışıklı olan Yûsuf’a karşı arzu duyar ve ona beraber olmayı teklif eder. Ancak Yûsuf evini kendisine emanet eden efendisine ihanet edemeyeceğini, ayrıca Tanrı’ya karşı günah işlemekten korktuğunu söyleyerek bunu kabul etmez. Kadın ısrar ederse de Yûsuf her defasında onu geri çevirir. Bir gün Potifar’ın karısı Yûsuf’u gömleğinden yakalamak isteyince, Yûsuf gömleğini çıkarıp dışarıya kaçar. Bunun üzerine kadın, hizmetçilerini çağırarak Yûsuf’un kendisine saldırdığını ve bağırınca da gömleğini bırakıp kaçtığını söyler. Kocası gelince durumu ona da anlatır, Potifar da Yûsuf’u zindana attırır. Rabbin inâyetiyle Yûsuf zindancıbaşının güvenini kazanır ve mahkûmların başına getirilir (Tekvîn, 39/7-23). Rivayete göre Potifar, Yûsuf’un suçsuz olduğunu anlamıştı, fakat onu cezalandırmadığı takdirde karısı hakkında dedikodu yapılacağını düşünerek Yûsuf’u hapse attırmıştır (Tora, I, 319).
Yûsuf ve Züleyha kıssası Kutsal Kitap dışı yahudi dinî literatüründe geniş yer tutar. Buna göre Yûsuf da annesi gibi çok güzeldi ve efendisinin hanımı ona karşı şiddetli bir arzu duyuyordu. Öte yandan müneccimler Züleyha’ya Yûsuf’tan zürriyetinin olacağını haber vermiş, ancak Züleyha bunu yanlış anlamıştı; çünkü Yûsuf, ileride Züleyha’nın kızı Asenat ile evlenecek ve ondan çocukları olacaktır. Züleyha önceleri Yûsuf’a yaklaşmaya çalışır, oğlu olmadığı için onu evlât edinmek istediğini söyler; Yûsuf Allah’a dua eder ve Züleyha’nın bir oğlu doğar. Züleyha yine isteğinden vazgeçmez, bu defa Yûsuf’u tehdit eder, ancak yine de muradına eremez. Zira Yûsuf her seferinde Allah’tan kendisini bu belâdan kurtarmasını ister. Bir başka gün Züleyha, Yûsuf’a isteğine karşılık verdiği takdirde putperestliği bırakacağını vaad eder; fakat Yûsuf, “Allah kendisinden korkanların kötülük yapmasını murat etmez ve zinayı yasaklar” diyerek yine teklifi geri çevirir. Ardından Züleyha kocasını öldüreceğini ileri sürer, kocasına büyü yapılmış yiyecekler yedirir, ancak bir sonuç alamaz. Neticede muradına eremeyince hastalanır, kendisini ziyarete gelen kadınlar bu hastalığa bir sebep bulamazlar. Bunun üzerine Züleyha evinde bir ziyafet vererek şehirdeki kadınları davet eder ve portakal soymaları için sofralara bıçak koydurur. Ardından Yûsuf’a en güzel elbisesini giyerek misafirlerin karşısına çıkmasını emreder. Yûsuf’u gören kadınlar hayranlıklarından portakal yerine ellerini keserler (Ginzberg, III, 36-40).
Bir yıl boyunca sürdürdüğü ısrarlarından bir netice alamayan Züleyha, Nil’in taşması üzerine herkesin nehrin kenarına gittiği bir gün bütün güzelliğiyle Yûsuf’un karşısına çıkar. Yûsuf bir an onun cazibesine kapılırsa da aynı anda annesinin, teyzesinin ve babasının hayalini görür. Babası kendisini uyarınca Yûsuf hemen vazgeçer ve evden uzaklaşır, fakat arzusu depreşince geri döner. Bu defa kendisine Tanrı görünür ve kadına dokunduğu takdirde dünyanın yıkılacağını bildirir. Ardından Züleyha elindeki kılıçla Yûsuf’u tehdit eder ve Yûsuf kaçarken gömleğinin bir kısmı Züleyha’nın elinde kalır. Daha sonra evine gelen kadınların da önerisiyle Yûsuf’a iftirada bulunur ve onu kendisine saldırmakla suçlar. Potifar, Yûsuf’un suçsuzluğunu bildiği halde onu hapse attırır (a.g.e., III, 35-46).
YanıtlaSilMısır kralının başsâkîsi ile ekmekçisi hapse girer ve hapiste rüya görürler. Başsâkî rüyasında tomurcuklanıp üzüm veren üç dallı bir asmanın olgun üzümlerini Firavun’un kâsesine sıkarak ona sunar. Yûsuf rüyayı yorumlayıp üç gün sonra serbest bırakılarak tekrar Firavun’a sâkîlik yapacağını söyler ve ondan hükümdarın yanında kendisini anmasını ister. Ekmekçi ise rüyasında başının üzerinde üç sepet ekmek taşıdığını ve kuşların bu ekmeklerden yediğini görür. Yûsuf ona da üç gün sonra asılacağını ve etinden kuşların yiyeceğini bildirir. Rüyalar Yûsuf’un dediği gibi çıkar (Tekvîn, 40/1-22). İki yıl sonra da Firavun iki rüya görür. Rüyasında yedi cılız inek yedi semiz ineği, yedi cılız başak da yedi dolgun başağı yemektedir. Mısır’ın bilge kişileri bu rüyaları yorumlayamaz (Tekvîn, 41/1-8). Tevrat dışı rivayetlere göre ise Firavun iki yıl boyunca her gece aynı rüyaları görürse de sabah olunca bunları hatırlayamaz. Nihayet Yûsuf’un hapisten çıkacağı gün rüyasını hatırlar. Mısır’ın bilge kişileri bunun için farklı yorumlar yapar: Yedi semiz inek Firavun’un doğacak yedi kızına, yedi zayıf inek de onların öleceğine; yedi dolgun başak yedi memleketin fethedileceğine, yedi zayıf başak da yedi eyalette isyan çıkacağına işarettir. Diğer bir yoruma göre ise yedi dolgun başak inşa edilecek yedi şehri, yedi zayıf başak da bu şehirlerin yıkılacağını ifade eder. Kral bu yorumların hiçbirini kabul etmez. Bu sırada başsâkî Yûsuf’u hatırlar ve krala ondan bahseder. Yûsuf zindandan çıkarılarak kralın yanına getirilir ve onun rüyalarını tabir eder. Kral onun tabirinden de şüphe edince Yûsuf kendisine hamile olan karısının bir oğul doğuracağını ve tam buna sevinirken iki yaşındaki büyük oğlunun öleceğini bildirir. Gerçekten olay bu şekilde cereyan eder. Bunun üzerine kral Yûsuf’a inanır ve onu ülkesini yönetmekle görevlendirir (Ginzberg, III, 49-55). Diğer bir rivayete göre ise başsâkî Yûsuf’u hatırlayınca durumunu Firavun’a anlatır. Hapisten çıkarılan Yûsuf’un saçları kesilir, elbisesi değiştirilir ve Firavun’un huzuruna çıkarılır. Yûsuf yedi semiz inekle yedi dolgun başağın yedi bolluk yılına, yedi cılız inekle yedi yanmış başağın da yedi kıtlık yılına işaret ettiğini belirtir. Firavun, Yûsuf’u Mısır’da kendisinden sonra ikinci adam konumuna yükseltir; mührünü ona teslim eder, özel elbise giydirir, boynuna altın zincir takar. Adını da Zafenat-paneah olarak değiştirir ve kendisini On (Heliopolis) şehrinin kâhini Potifera’nın kızı Asenat ile evlendirir (Tekvîn, 41/1-45).
Zafenat-paneah, Yûsuf’un Mısır dilindeki isminin İbrânîce karşılığıdır ve “sırları açığa çıkaran” demektir; ayrıca ismin, “Hayat tanrısı konuşuyor” mânasına geldiği de ifade edilir (Tora, I, 335). Yûsuf’un evlendiği Asenat, Ya‘kūb’un karısı Lea’dan olan kızı Dina’nın Şekem’den doğan kızıdır. Asenat’ın Potifera tarafından evlât edinildiği ileri sürüldüğü gibi Asenat kelimesinin eski Mısır dilinde “Neth’e ait” anlamına geldiği ve onun Mısırlı olduğu da (a.g.e., I, 334) kaydedilir (Talmud, Sota 13a; IDB, III, 845).
Yûsuf’un Asenat’tan Efraim ve Menasseh adlı iki oğlu olur, bunlar daha sonra İsrâiloğulları’nın on iki kabilesinden ikisini teşkil eder. Yahudi kaynaklarına göre Tanrı, Yûsuf’un hapiste on yıl kalmasını takdir etmiştir. Bu süre, kendisi hakkında babalarına kötü haber veren on kardeşinden her biri için bir yıl olarak belirlenmiş, ardından bu süreye Tanrı’ya güvenmek yerine başsâkîye ümit bağladığı için iki yıl daha eklenmiştir (Tora, I, 318). Mısır’da iş başına geçtiği sırada otuz yaşında olan Yûsuf bütün ülkeyi dolaşarak tedbir alır ve yedi bolluk yılında buğdayı depolar, sonraki yedi kıtlık yılında ise bunu dağıtır (Tekvîn, 41/46-57).
YanıtlaSilÖte yandan Ya‘kūb, Filistin’de meydana gelen kıtlık yüzünden oğullarını erzak satın almaları için Mısır’a gönderir. Yûsuf’un huzuruna çıkan kardeşlerini kendisi tanır, fakat onlar Yûsuf’u tanıyamaz. Yûsuf içlerinden Şimeon’u rehin alır, diğerlerine de Bünyâmin’i getirmeleri şartıyla buğday verir ve paralarını da iade eder. Kardeşler Filistin’e dönünce durumu babalarına anlatırlar ve ikinci seferde Bünyâmin’i de Mısır’a götürürler. Yûsuf onlara ikramda bulunur ve erzak yüklerini hazırlatır, bu arada Bünyâmin’in yüküne kendi gümüş kâsesini koydurur. Ardından yapılan arama sırasında kâse Bünyâmin’in yükünden çıkınca hırsızlık suçlamasıyla onu alıkoymak ister. Kardeşleri babalarının durumunu anlatıp Bünyâmin’i geri götürmedikleri takdirde onun çok üzüleceğini ifade ederler. Bunun üzerine Yûsuf kendini tanıtır ve babalarını Mısır’a getirmelerini ister (Tekvîn, 42/1-45/28). Daha sonra Ya‘kūb ile birlikte bütün zürriyeti toplam yetmiş kişi olarak sürüleri ve diğer mallarıyla beraber Mısır’a gelirler, verimli Goşen vilâyetine yerleşirler. Bu sırada 130 yaşında olan Ya‘kūb 147 yaşında Mısır’da vefat eder (Tekvîn, 47/9, 28; 49. bab). Yûsuf babasının vasiyetine uyarak onu Ken‘an diyarına götürür ve Makpela arazisindeki mağaraya defnedip geri döner. Kendisi de öldüğünde kemiklerinin Mısır’dan vaad edilmiş topraklara götürülmesini vasiyet eder; 110 yaşında vefat edince naaşı mumyalanıp bir tabuta konulur (Tekvîn, 50/22-26).
Yahudi rivayetlerine göre Yûsuf ölümü sırasında kardeşlerine Mısır’dan ayrılırken naaşını da birlikte götürmelerini vasiyet eder. Vefatı üzerine bütün İsrâil ve Mısır halkı yas tutar. Yûsuf’un vasiyetini bizzat Mûsâ yerine getirmek ister. Fakat Mısır’dan çıkmadan önce üç gün üç gece Yûsuf’un tabutunu arar. Nihayet Aşer’in kızı Serah, Mısırlılar’ca hazırlanan kurşun tabutun nehre gömüldüğünü söyleyince Mûsâ tabutu nehirden çıkarır. Kırk yıllık çöl hayatı boyunca Yûsuf’un tabutu İsrâiloğulları’nın yanında kalır. İsrâiloğulları kutsal topraklara varınca Yûsuf’un kemikleri Şekem’e defnedilir; çünkü Tanrı, İsrâiloğulları’na, “Onu Şekem’de iken kaçırmıştınız, Şekem’e geri getireceksiniz” demişti (Ginzberg, III, 133-135). İslâmî kaynaklara göre ise Yûsuf’un naaşı mermer bir sandukaya yerleştirilip Nil kıyısına defnedilmiştir (Taberî, Târîḫ, I, 364, 386). Mûsâ, İsrâiloğulları’nı Mısır’dan çıkarınca Yûsuf’un kemiklerini de beraberinde götürür. Yûsuf, Yeşû’nun ölümünden sonra Şekem yakınlarında Ya‘kūb’un kuyusu civarına defnedilir (Yeşû, 24/32). Yûsuf’un kabri Halîl’dedir. İbrânîce metindeki bilgilerin kronolojisine bakılırsa Yûsuf kıssası milâttan önce 1871’lere doğru XII. sülâle döneminde cereyan etmiştir. Hiksoslar’ın Mısır’daki hâkimiyeti ise milâttan önce 1730-1555 dönemine rastlar. Tevrat’a göre Yûsuf’u tanımayan (Çıkış, 1/8) ve İsrâiloğulları’na eziyet eden firavun bu yeni imparatorluğun kralıydı (NDB, s. 413). İsrâiloğulları, Mısır’da Hiksoslar’ın başşehrine yakın Tsoan kırsalında yerleşmişlerdi (Mezmûr, 78/12, 43).
Tevrat’taki Yûsuf kıssasının gerçekliği bazı arkeolojik bulgularla desteklenmektedir. Yûsuf kıssasında geçen Mısır âdetlerine dair belgeler ve papirüsler bulunmuştur. Potifera, Zafenat-paneah (Tsafnath-Paeneach), Asnath, Potifar, On gibi Mısır isimleri (Tekvîn, 39/1; 41/45, tür.yer.), görevlilerin unvanları (Tekvîn, 39/1; 40/2-3) ve Mısır’daki kıtlık (41. bab) bunlar arasında zikredilebilir. Milâttan önce 100 yılına ait bir kitâbede, milâttan önce 2700 yıllarına doğru III. sülâleye mensup Firavun Zoser döneminde yedi yıllık bir kıtlıktan söz edilmektedir. Milâttan önce 1900’lere doğru bir grup Sâmî’nin Mısır’a göç ettiğine dair bir tasvir vardır. Tevrat’a göre (Tekvîn, 41/14) Firavun, Yûsuf’u çağırınca hapisten çıkarılan Yûsuf hemen tıraş edilir ve elbisesi değiştirilir. Zira Mısırlılar sakal bırakmamaktadır ve dinî merasimler din adamlarının tıraş olmasını zorunlu kılmaktadır. Eski anıtlar ve papirüsler önemli mevkilere tayinlerde aynı prosedürün izlendiğini göstermektedir. Mühür olarak kullanılan yüzük, ipek elbise ve kolye de bu bağlamda sayılabilir. Mısır kurallarına göre Yûsuf’a, kardeşlerine ve Mısırlı misafirlere ayrı ayrı hizmet ediliyordu (Tekvîn, 43/32), çünkü Yûsuf konumundan dolayı tek başına yemek yiyordu. Din adamları sınıfına mensup kişiler de diğerleriyle beraber yemek yiyemezlerdi; bu sebeple Mısırlılar’a ayrı sofra açılmıştı. Mısırlılar hayvan bakıcılığını ve çobanlığı asaletleriyle bağdaştıramıyordu (Tekvîn, 46/34). Bundan dolayı Yûsuf, babasını ve kardeşlerini İbrânîler’in Mısırlılar’la irtibat kurmadıkları Goşen vilâyetine yerleştirmişti (a.g.e., s. 414).
YanıtlaSilYahudi kutsal kitabı dışındaki dinî literatüre göre Ya‘kūb ile Yûsuf arasında benzerlikler vardır. Ya‘kūb’un annesi Rebeka’nın evlendikten sonra uzun süre çocuğu olmadığı gibi Yûsuf’un annesinin de aynı şekilde çocuğu olmamıştı. Rebeka, Ya‘kūb’u büyük acılarla dünyaya getirmişti; Rahel de Yûsuf’u doğururken çok acı çekmişti. Ya‘kūb’un annesinin iki çocuğu vardı, Rahel’in de iki çocuğu olmuş ve ikisi de sünnetli doğmuştu. Ya‘kūb’un babası gibi Yûsuf’un babası da çobandı. İkisi de büyük kardeşlerinden ilk oğulluk hakkını almıştı. Kardeşinin Ya‘kūb’u kıskanması gibi Yûsuf’un kardeşleri de onu kıskanıyordu. Her ikisi de yabancı bir ülkede oturmuş, baba gibi oğul da bir efendiye hizmet etmişti. İkisi de kutsal toprakların dışında evlenmiş ve kendilerine rüyada önemli şeyler bildirilmişti. Her ikisi de Mısır’da vefat etmiş ve çocuklarından kutsal topraklarda defnedilmelerini istemişti. Babanın cesedi gibi oğulun cesedi de mumyalanmıştı. Yûsuf İsrâil’de babasının yanında on yedi yıl kaldığı gibi Ya‘kūb da Mısır’da oğlunun yanında on yedi yıl kalmıştı (Ginzberg, III, 7-8). Yahudi rivayetlerinde Yûsuf’un Mısır’ı yönetmesi, kardeşleriyle karşılaşması, babasını ve kardeşlerini Mısır’a getirtmesi, babasının vefatı ve onu Filistin’e götürüp defnetmesiyle ilgili ayrıntılı bilgiler vardır (a.g.e., III, 56-132).
Kur’ân-ı Kerîm’de Yûsuf adı yirmi beşi Yûsuf sûresinde, ikisi diğer sûrelerde (el-En‘âm 6/84; el-Mü’min 40/34) olmak üzere yirmi yedi defa geçmektedir. Yûsuf kıssası Kur’an’da aynı adı taşıyan sûrede bir bütünlük içinde verilmekte (bk. YÛSUF SÛRESİ), yine Kur’an’da İsrâiloğulları’nın Yûsuf’un söylediklerini şüpheyle karşıladıkları bildirilmektedir: “Yûsuf da size daha önce gerçeğin bütün kanıtlarıyla gelmişti, fakat size getirdiğine karşı şüphe duymakta tereddüt etmediniz, sonunda Yûsuf ölünce de, ‘Allah ondan başka hiçbir elçi göndermeyecek’ dediniz” (el-Mü’min 40/34). Yûsuf kıssasında Tevrat’la Kur’an arasında bazı farklılıklar görülür. Kur’an’da bu kıssa Yûsuf’un rüyasıyla başlarken Tevrat’ta Yûsuf’un on yedi yaşında iken kardeşleriyle birlikte sürü otlatmaya gitmesiyle başlar. Ayrıca Tevrat’a göre Yûsuf kardeşlerinin kötü sözlerini babalarına aktarmaktadır. Kur’an’da Yûsuf’un bir rüyasından bahsedilir, Tevrat’ta ise iki rüya söz konusudur. Yûsuf rüyasını babasına anlattığında Kur’an’a göre Ya‘kūb ona, “Yavrum! Rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar.
Rabb’in seni seçecek ve sana rüyaların yorumunu öğretecek. Daha önce ataların İbrâhim’e ve İshak’a nimetini tamamladığı gibi sana ve Ya‘kūb soyuna da nimetini tamamlayacak” demişti (Yûsuf 12/5-6). Tevrat’a göre ise Yûsuf gördüğü iki rüyayı kardeşlerine anlatınca kardeşleri ona, “Üzerimize kral mı olacaksın, üzerimizde hüküm mü süreceksin?” der; babasına anlatınca da babası, “Gerçekten ben ve annen ve kardeşlerin karşında yere kadar eğilmek için mi senin yanına geleceğiz?” sözleriyle onu azarlar (Tekvîn, 37/5-10). Yûsuf’un öldürülmesi veya bir yere atılması konusunda Kur’an’a göre kardeşleri bu kötü işi yaptıktan sonra tövbe edip iyi kullar olacaklarını vaad ederler, Tevrat’ta ise böyle bir ifade yer almaz. Tevrat’a göre Yûsuf’u öldürmeyip bir kuyuya atmayı teklif eden Ruben’dir, Kur’an’da ise belli bir isim verilmez, kardeşlerden birinin böyle bir teklifte bulunduğu anlatılır. Kur’an’a göre Yûsuf’un kardeşleri babalarından Yûsuf’u kendileriyle birlikte göndermesini isterler, Tevrat’a göre ise Ya‘kūb, Yûsuf’u bizzat kendisi kardeşlerinin yanına yollar. Yûsuf’u Mısır’da satın alan kişi Tevrat’a göre Potifar’dır, Kur’an’da ise bu kişi “aziz” diye nitelenmektedir. Tevrat’a göre Potifar’ın karısı Yûsuf’un peşinden koşarken gömleğini arkadan tutar ve evin hizmetçilerini çağırarak ona iftirada bulunur. Kur’an’a göre de Yûsuf kaçarken Potifar’ın karısı gömleğini arkadan yırtar, ancak kapıda kocası ile karşılaşırlar. Gömleğin önden veya arkadan yırtık olmasının suçlunun tesbitinde delil sayılması hususu ve azizin karısının, dedikodusunu yapan kadınları davet edip onlara Yûsuf’u göstermesi kıssası Tevrat’ta değil diğer yahudi rivayetlerinde yer alır. Kur’an’da Yûsuf’la birlikte iki gencin zindana girdiği belirtilirken Tevrat’ta onların daha sonra zindana konduğu ifade edilir. Yûsuf’un bu iki gence dinî nasihatte bulunması hususuna Tevrat’ta temas edilmez. Tevrat’a göre Yûsuf’un annesi Rahel, Bünyâmin’i doğurduktan sonra ölmüş ve Efrat (Beytülahim) yolunda defnedilmiştir (Tekvîn, 35/19). Yûsuf, Mısır’da iken babası ile kardeşlerini Mısır’a getirtir (Tekvîn, 46/6-7). Kur’an’a göre ise Yûsuf bütün ailesini Mısır’a getirttiği zaman annesiyle babasını tahtına oturtur (Yûsuf 12/100). Tevrat’ta Yûsuf’un bazı kötü huylarından söz edilir, Kur’an’da ise Yûsuf dürüstlük ve güvenilirlik bakımından övülür.
YanıtlaSilHadislerde Yûsuf’la ilgili çok az bilgi vardır ve Yûsuf sadece bazı özellikleriyle anılır. Büyük dedesi İbrâhim, dedesi İshak, babası Ya‘kūb ve kendisi olmak üzere peygamberlikte peş peşe gelmeleri sebebiyle Yûsuf “Kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm, İbrâhim oğlu İshak oğlu Ya‘kūb oğlu Yûsuf” şeklinde nitelenir ve insanların en kerimi olduğu belirtilir. Hz. Peygamber mi‘racda onunla üçüncü kat semada karşılaştığını bildirmiştir (Müsned, II, 96, 416; III, 148; Buhârî, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6, “Enbiyâʾ”, 8, 14, 19; Tecrid Tercemesi, IX, 213). Tefsirlerde, tarih kitaplarında ve kısas-ı enbiyâlarda, Yûsuf ve Züleyha mesnevilerinde Hz. Yûsuf’la ilgili geniş bilgi yer alır. Yûsuf’un güzelliği darbımesel haline gelmiştir. Bir hadiste Resûlullah mi‘racda onu ayın on dördü gibi gördüğünü ifade eder (Sa‘lebî, s. 83). Yûsuf’a nisbet edilen bir kavuk türü ile Mısır’ın fethinde ele geçirilen mukaddes emanetler arasında ona izâfe olunan bir sarık ve bıçaktan da söz edilmektedir (Evliya Çelebi, X, 122-124). Tevrat ve Kur’an dışında Yûsuf kıssasının bir benzerine Bellerophon’un Illiade hikâyesiyle Eski Mısır’a ait “İki Erkek Kardeşin Hikâyesi”nde rastlanmaktadır. Öte yandan Züleyha’nın kıssası bütün dünyada halk edebiyatlarının temel konularından biridir (EI2 [Fr.], XI, 383).
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Müsned, II, 96, 416; III, 148.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XII, 149-238; XIII, 1-91.
a.mlf., Târîḫ (Ebü’l-Fazl), I, 364, 386.
Sa‘lebî, ʿArâʾisü’l-mecâlis, s. 82-108.
Zemahşerî, Keşşâf, Beyrut 1403/1983, II, 300-348.
Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī, el-Muʿarreb (nşr. Ahmed M. Şâkir), Tahran 1966, s. 355.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XVII, 83-229.
İbn Kesîr, Ḳıṣaṣü’l-enbiyâʾ, I, 317-366.
Fîrûzâbâdî, Beṣâʾiru ẕevi’t-temyîz (nşr. Abdülalîm et-Tahâvî), Beyrut, ts. (Mektebetü’l-ilmiyye), VI, 46-50.
Tecrid Tercemesi, IX, 213.
Süyûtî, ed-Dürrü’l-mens̱ûr, Beyrut 1403/1983, IV, 587-588.
Evliya Çelebi, Seyahatnâme, X, 122-124.
Sırrı Paşa, Ahsenü’l-kasas, İstanbul 1309.
V. Ermoni, “Joseph”, DB, III/2, s. 1655-1669.
A. Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur’ān, Baroda 1938, s. 295.
Elmalılı, Hak Dini, IV, 2841-2939.
NDB, s. 413-414.
Ahmed İzzeddin Abdullah Halefullah, Yûsuf b. Yaʿḳūb, Kahire 1398/1978.
Ancien Testament, s. 103.
The Torah: A Modern Commentary (ed. W. G. Plaut), New York 1981, s. 246, 247, 257, 1704.
Zâhiye Râgıb ed-Deccânî, Yûsuf fi’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm ve’t-Tevrât, Beyrut 1415/1994.
L. Ginzberg, Les légendes des juifs, Paris 2001, III, 7-135, 281.
Tora: Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla Tora ve Aftara (trc. Moşe Farsi), İstanbul 2002, I, 229, 290, 293, 301, 305, 318-319.
Mustafa Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Ankara 2004, I, 271-301.
İsmail Yiğit, Kur’ân-ı Kerim ve Hadis Kaynakları Işığında Peygamberler Tarihi, İstanbul 2004, s. 306-355.
Yaşar Kurt, Hz. Yusuf’un Tarihsel Hayatı: Mukayese ve Değerlendirme, Ankara 2005.
Kadir Polater, “Kur’an ve Kitabı Mukaddese Göre Yusuf Kıssası”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, VII/3 (2007), s. 9-50.
T. O. Lambdin, “Hyksos”, IDB, II, 667.
O. S. Wintermute, “Joseph son of Jacob”, a.e., II, 981-986.
a.mlf., “Potiphar”, a.e., III, 845.
a.mlf., “Poti-fera”, a.e., III, 845.
G. M. Landes, “Midian”, a.e., III, 375.
N. M. Sarna, “Joseph”, EJd., X, 202-209.
M. Aberbach, “Joseph (in the Aggadah)”, a.e., X, 209-212.
Celal Kırca, “Ahsenü’l-kasas”, DİA, II, 178.
R. Firestone, “Yūsuf”, EI2 (Fr.), XI, 382-385.
Süfyan b. Abdüllah'tan r.a. naklen Müslim rivayet ediyor:
YanıtlaSil-Diyor ki:
-Ya Resulallah, bana islam dininde bir söz söyle..Ki artık senden başkasına bir şey sormayayım?
-Dedim, şöyle buyurdu:
-Allah c.c. inandım de, sonra istikamet sahibi ol..
İstikamet odur ki: İnsanın içi dışına çıktığı zaman, kendisini utandırmaya..
Muhtar'ül Ehadisin Nebeviyye.
Hadis-i Şerifler Ve Vaaz Örnekleri.sy.569.
Yaz 2006 [ 95. Sayı ]
YanıtlaSilİnsan-ı Kamil Ahlakı ve Bediüzzaman
The Ethics of the Perfect Man and Bediüzzaman
Sadık YALSIZUÇANLAR
Ariflerin ortak kanaatine göre, Kur'an'ın yedi anlam katı mevcuttur. (Bazı bilgeler, Kur'an'ın manasının sonsuz olduğunu da söyler. 'Denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsaydı Rabb'inin sözleri yazmakla tükenmezdi' ilahi haberinden hareketle, Kur'an'ın sonsuz bir anlam denizi olduğunu belirtirler). Yedinci anlam düzeyi sadece Allah'ın ilmindedir, ama diğer katlara, insan ulaşabilir. Bunun yolu ise, yine Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in emrettiği nefisle mücahede, riyazet ve tezkiye ile açılır. Tevil ya da tefsir, manevi bir mertebe, bir makam1 gerektirir. Allah kelamının batıni zenginliklerine ulaşabilmek için, insanın manevi bir gezi (seyr-i süluk) gerçekleştirmiş olması gerekir. İnsandan amaç, halifedir, bu ise, insan-ı kamildir.2 Buna, kimi arifler, abd-i külli de derler. İnsan-ı kamil, kainatın minyatür halidir. Onda, İlahi isimlerin tümü tecelli eder. Bir başka kavle göre, insan-ı kamil, Kur'an'dır, Kur'an'ın kardeşidir. Kamil insan, Allah'ın yeryüzündeki halifesidir, O'nun mahlukatına merhamet ve şefkatle muamele eder; Allah'tan rahmet alır, varlıklara merhamet verir, yeryüzünü korur, Allah'ın gerçek bir halifesidir. İnsanın, bu mertebeye ulaşabilmesi için manevi bir seyahat, bir miraç yaşaması gerekir.3 Bu manevi seyahatin başlangıcını zühd oluşturur. 'Kötülüğü emreden nefsin tezkiyesi, ancak sürekli ve kararlı bir ibadetle gerçekleşebilir. Bu bakımdan İslam'ın başlangıç günlerinden itibaren, mükemmel bir model olarak Hz. Muhammed'in (asm) zühd ve takvası, nefisle mücahede yöntemleri, tevekkülü, başkasının derdiyle dertlenmesi, sürekli Rabb'inin huzurunda bulunmanın gerektirdiği adap ve esaslar, sonraki yüzyıllarda oldukça sadık izleyiciler bulmuştur. Özellikle bir ilim ve belagat merkezi olan Basra ve Kufe, aynı zamanda zühd hareketinin de bereketli bir çevresine tanıklık eder. İnsanın kul olarak alçakgönüllü bir hayat sürmesi, eylem ve düşüncelerinde tam bir uyum içinde olması, sabır ve şükür ehli bulunması, bir bakıma, kamil bir veli ve nebi olarak Hz. Peygamber'in bıraktığı mirasa varislik edenleri işaret eder. Bunlar, 'Allah dostu/veli' olarak anılmışlardır ki, en yetkin örneklerine Sahabiler arasında tanık oluruz. Adı aynı zamanda manevi bir makama özel isim olmuş olan Üveysü'l-Karani, bunların en kamil örneklerindendir. O, bir anlamda, kendisini insanlardan yitirmesiyle, sonradan Melametiyye biçiminde adlandırılacak olan bir damara da kaynaklık eder. Arif4 kendisine Hz. Peygamber'in yaşamını örnek edinir
O, daima, Allah'ın külli iradesine bağlı, nefsin tutku ve arzularından arınmış, marifet ve tefekkür dolu bir hayatın sahibidir. Sufi, bu uhrevi ilkeleri esas alarak yola koyulur. Nefsini tezkiye edene ve marifet nurlarına müheyya bir hale gelene kadar bu yolda yürür. Bu yolun nihayeti yoktur. Gerçi arifler, 'tevhid' makamının, manevi seyahatte, varılabilecek en üst düzey olduğunu söylerler; ama Allah'ın mutlak ve sonsuz varlığında tam olarak gaybubet etmenin nihayeti olamaz. Erken dönem zahitlerinin ilginç bir örneği olarak görülebilecek olan Hasan el-Basri'nin şu ifadeleri, sufiyi bize net bir biçimde tanımlar niteliktedir: 'Bu dünyanın tüm çekiciliklerine dikkat et. Bir yılan gibi dokunuşta yumuşak, ama zehri öldürücüdür. Onda bir zevk buldun ise, hemen terk et, çünkü, ondan çok azı, sana yol arkadaşlığı edecektir. Dünyanın hali birdenbire değişir. Sen, değişene, kalıcı olmayana, sana sadık yoldaşlık etmeyene sakın kalbini bağlama.' Bir anlamda zühdü de tanımlayan bu ifadeler, O'nun bir mektubundan alınmıştır. Basra, Hasan gibi daha pek çok zahide ev sahipliği yapmıştır. Fakr ve istiğna vadisinin yıldızlarından biri olan Rabiatu'l-Adeviyye5 bunlardandır. Keza erken dönemin iki önemli velisini, Cüneyd-i Bağdadi ile Hallac-ı Mansur'u anmamız gerekmektedir. El-Muhasibi'nin6 öğrencisi olan Cüneyd-i Bağdadi, 'Yolun Şeyhi' olarak da anılır ve nazari irfan tarihi açısından önemle kaydedilmesi gereken bir kişiliktir. İrfani tefekkürün doruğundadır ve onun nazari bir yapıya kavuşmasında risaleleri ve mektuplarıyla etkili olmuştur. O'nun geniş vizyonu, İslam irfanının, 'nesnel' dile kavuşmasını sağlamıştır. Gerçi sufi sözlüğünün tedvini ve zenginleştirilmesi, daha çok İbn Arabi'ye nasip olacaktır; ama tüm bu şahsiyetler, Hz. Şeyh-i Ekber'in doğumuna zemin hazırlamıştır, denilebilir. Erdem ve ahlak vadisinin yıldızları saymakla bitmez. Ama Geylani ve İmam-ı Rabbani'yi özellikle anmamız gerekir. Biri, bütün irfani ve ahlaki öğretilerin yolunun mutlaka kendisine uğradığı bir kavşaktır; diğeri ise adından da anlaşılacağı üzere Rabbani bir alimdir.
YanıtlaSilÇağımızda ise, 'kamil insan'ın mükemmel örneği olarak Bediüzzaman Said Nursi'yi görürüz.
Bediüzzaman'ın ahlaki formasyonunu ve ahlaka ilişkin düşüncelerini doğru kavrayabilmemizde, insan-ı kamil ve insan-ı kadim doktrinlerinin önemli bir işlevi olacaktır. Ahlak, hüsün-ihsan ve hakikat formülasyonu gözetilmeksizin sağlıklı bir zeminde konuşulamaz. Güzellik, iyiliğin; iyilik, gerçekliğin iç boyutudur. Güzel olan iyidir, iyi olan gerçektir. Bu anlamda, ahlakın kaynağının İlahi Hakikat olduğunu söyleyebiliriz. Bediüzzaman'ın güzel ahlaka ilişkin düşünceleri, bu formülasyona uyar. O, 'güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiş olan' Nebi'nin (asm), kamil bir varisidir. Dolayısıyla, O'nun nuru üzerinden, İlahi niteliklerle ilişki kurulacağı görüşündedir. İnsan, Rahman sureti üzere yaratılmıştır. Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Arapça'da ed-dünya, bizim yaşadığımız 'aşağı alem' için kullanılır. El-alem ise, yüce alemleri ifade eder. İkisinin de sözlük anlamı dünya'dır; ama biri arzi diğeri semavi alemi ima eder. Semavi alem arzi alemi kuşatmıştır. İnsan, fıtratı itibariyle mükerremdir. Gözleri semadadır. Ruhu semadan inmiştir. Ruhun mekaneti, semadır. İnsan, Allah'ın nitelikleriyle donatılmıştır. Merhamet, şefkat, muhabbet, adalet, ahlak, hikmet, tedbir, basar, sem vs. gibi nitelikleri itibariyle insan Rahmani bir doğaya sahiptir. Fakat yaşamın sınav olmasından dolayı, insanda negatif ve pozitif kutuplar bulunur. Ya İlahi boyutunu korur veya ihanet eder. Nebiler ve onların kamil varisleri olan insan-ı kamil'ler, 'güzel ahlak'ın korunmasında, insanın fıtratını muhafaza etmesinde görevlendirilmişlerdir. İnsan-ı kamil için 'veted' (sütun) tabirinin kullanılması da bundandır. Kamil insan, varoluşun sütunudur. Dünyayı ve içindekilerin doğasını koruma ödevini yüklenmiştir. Emanet'ten kasıt da gerçekte budur. İnsana yüklenmiş olan sorumluluk, hangi manevi düzeyde seyrederse etsin, doğasına, asli tabiatına ihanet etmeksizin yaşamaktır. Ahlak dendiği zaman, insanın fıtratına sadakatini ilgilendiren bir atıflar dünyasından söz edilmiş olur. Bediüzzaman'ın, 'iman insanı insan eder, belki de insanı sultan eder' sözü bunun çarpıcı bir ifadesi olarak okunmalıdır. Sultan'dan kasıt halifedir ve kamil insandır. 'Kamil insan'ın en yetkin örneği olarak Efendimiz'e (asm), onun yaşamına bakıldığında ahlak'ın tanımına ilişkin sarih bir alana geçmiş olacağız. Hz. Ayşe validemize sorulduğunda, 'O, nasıl, ahlakı nasıldı?' diye, şöyle cevap vermişti: "O'nun ahlakı Kur'an'dı." Burada Efendimiz'in Kur'an'la özdeşleştirilmesi, Kur'an'ın, hüsün-ihsan ve hakikatten ibaret oluşuyla da ilgilidir. O, elçidir. kamil insandır. İnsanların en erdemlisi ve ahlaklısıdır. O, bir bakıma Kur'an'dır, Kur'an'ın kendisidir, Kur'an'ın kardeşidir. Bediüzzaman'ın eserlerinde atıfta bulunduğu el-İnsanu'l-Kamil adlı eserinde Abdulkerim Cili, bunu ayrıntılı biçimde açıklar.
YanıtlaSilKur'an, bize, "her şey yok olucudur, (O'na bakan/O'nun vechi) müstesna" der. Bu, esasında, tevhid (birlik) ilkesinin de kaynağını oluşturur. Arifler, varlık unvanını Cenab-ı Hakk'a layık görür, varolana bir unvan olarak yakıştırmazlar. Varolan, gerçekte Esma ve Sıfat'ın tecellisidir. Bu, bir görünüm, bir belirmedir. Tıpkı denizin dalgaları gibi. Dalga, denizden ayrı bir varlık değildir, onun bir halidir. Tüm yaratılmışlar da, Allah'ın mutlak varlığından 'taşan' bir haldir. Bu anlamda, varolanların, Allah'ın Esma ve Sıfat'ının tecellisi olduğu söylenir. Tecelli ile aynı kökten gelen bir sözcük olarak 'cilve'nin anlamı, 'gerdek gecesi, gelinin, yüzünü açması'dır. Bu, bize varlığın, Allah'ın 'açılması' olduğunu ihsas eder.7 Esma ve Sıfat'ın tecellisi, bir bakıma, varlığın açılmasıyla, yani cilvesiyle gerçekleşmektedir. Bu ise, kaf ve nun arasında ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden kimi arifler8 varlığın hazinelerinin anahtarının, 'kaf ile nun arasında' olduğunu belirtirler. Yani 'kün' emriyle varlığın arketipleri yaratılmaktadır -ki bunlara ayan-ı sabite denir- bu, zaman ve mekan ötesi bir varlık alanını işaret eder. Varlığın harici vücut giymesi ise, Esma ve Sıfat'ın tecellisiyle gerçekleşir. Varlığın vücuda gelmesi sürecinde görev alan 'sebepler'in, tenteneli bir perde olduğunu belirten Bediüzzaman, diğer arif-i billahlar gibi, Allah'ın, kendisiyle varlık arasına yetmiş bin zulmani ve nurani perde koyduğunu söyler. İbn Arabi hazretlerine göre, bu perdeler, nebilerin ve velilerin gözlerinden giderilmiştir. Hz. Ali'ye izafe edilen bir söz şöyledir: "Perde-yi gayb açılsa, yakinim ziyadeleşmeyecek." Marifet ilminin kapısı olan Hz. Ali, bu sözüyle, gözünden bu perdelerin giderilmiş olduğunu örtük biçimde ifade etmektedir.
YanıtlaSilBu, bize ahlakın kaynağını ve kurucu ilkesini de verir. Allah'a görür gibi inanmak ve ibadet etmekle insan ihsan düzeyine erişir. İhsan, kulun amellerinde Allah'ın rızasından gayrısını gözetmemesidir.
Bediüzzaman için bu son derece önemlidir.
Bu sırra sıkı biçimde bağlandığı için, kimseden hediye, zekat ve yardım almaz. İlahi Hakikat'in hatırını her hatırın üzerinde tutar. İlahi hakikatlerin resmi bir biçimde ve ücret karşılığında ders verilmesini sakıncalı görür.
Allah rızası için sever, Allah rızası için yapar, Allah rızası için konuşur veya susar.
Bu ahlaki ilke, esasında bütün Nebilerin ve onların kamil varislerinin ortak niteliğidir.
Hıllet ve isar hasletleri kamil insanın nitelikleridir.
Bediüzzaman'a göre, ihlas tevhidin başı ve sonudur. Tevhid (İlahi birlik ilkesi) ihlasla başlar ve onunla biter.
YanıtlaSil"Amelinizde rıza-yı İlahi olmalı, O razı olduktan ve kabul ettikten sonra bütün dünya küsse ehemmiyeti yok" ifadesi, ahlakın batıni, kişinin kendi dünyasına bakan yönünü ifade eder. İnsanın kendisiyle ilişkisinde geçerli olan bu ahlaki ilke, esas itibariyle ötekiyle olan ilişkisine de zemin oluşturacaktır.
İlahi hakikati önceleyen bir insan, ötekiyle ilişkilerinde adalet, merhamet ve muhabbet üzere olacak fakat hakikatin hatırını koruma konusunda da duyarlı davranacaktır.
Adil olmak, Allah'ın mutlak adalet ilkesiyle davranmak, demektir.
Merhametli olmak, Allah'ın dünyada Rahman, ahirette Rahim sıfatıyla tecelli edişine bağlı olarak, insanın da dünyada merhametli, ahirette şefkatli oluşunu zorunlu kılar.
Fakat burada yine ahlaki bir sınırlayıcı ilke olarak şu karşımıza çıkar: Allah'ın merhametinden fazla merhamet edilmez. Kendisine merhamet etmeyene merhamet edilmez.
Bu, manevi doğasına, fıtratına ihanet eden, bir bakıma kendisine kıyan bir insana karşı İlahi sınırlar içerisinde gerçekleşmek zorundadır.
Arif, manevi miracını yaşarken, dünya varlığından soyunmanın ilk adımı olarak, üzerinde herhangi bir dünyevi mal bırakmamalıdır. Tövbe kapısına bu halde yanaşan sufi, adına zühd denilen ve İslam'ın 'ibadat' kısmını oluşturan amel-i salihalara titiz bir biçimde uymak olan bir yola girecektir. Zühd ve takva, sufinin nefsiyle mücahedede bulunması zorunlu bir sürece, bir hale işaret eder. Olgun bir yakine ulaşmak ve müşahedelere hazır hale gelmek için bu zorunludur. Farzların yanı sıra, insanı Allah'a yakınlaştıran nafileler de sufinin dikkatli ve duyarlı bir biçimde uyması gereken ibadetler cümlesindendir. Huşu ve huzur hali, havf ve recayla gerçekleşecektir. Burada zikr ve virdler, halvet ve uzletler, sabır ve şükürler, sufiyi, 'ubudiyet' hakikatine doğru yüceltecektir. Ubudiyet, kulluğun çeşitli belirtilerini ifade etmede kullanılır. Bu halin, sufide sürekli galebesi, artık onun rıza makamına doğru yol aldığını gösterir. Bu yolda, istikamet üzere olmanın şartı, ihlastır. Bediüzzaman'ın ısrarla üzerinde durduğu ve adına bir risale kaleme aldığı ihlas, kulun, her şeyde, samimi bir biçimde Hakkın rızasını gözetmesi halidir. Bu, Melamilerde olduğu gibi, sufinin, dünyaya gelirkenki saf ve yalın haline dönmesini sonuç verecektir. Saf ve katışıksız bir kul olma durumu sufiyi, ferasete, cud ve sehaya, gayrete, fakra, sefere, sohbete, muhabbete, aşka, şevke ve marifete ulaştıracaktır. Marifetin nihai düzeyi, tevhiddir.
Risale-i Nur, Bediüzzaman'ın manevi tecrübesinin ürünüdür. Biz, bu metinlerin ardındaki tecrübelerden habersiziz. Ne ki, elimizdeki metinlerin gramerinden, sözlüğünden ve anlattıklarından o deneyimleri kısmen okuyabiliyoruz. Bu anlamda, Bediüzzaman'ın, manevi bir geziyi, tevhidin nihai noktasına değin gerçekleştirdiğini görüyoruz. O'nun nihai bir yakine ulaşmış olduğunu özellikle Ayetü'l-Kübra ve El-Hüccetü'l-Zehra metinleri yeterince açıklıyor. Her iki metinde de, bir gezi, bir seyr ve seyahat yapılıyor, basamaklarla çeşitli mertebelere çıkılıyor, mirac tamamlanınca da, menzillere uğranılarak iniliyor. Buradaki anlatımlar, İbn Arabi'nin vakıalarında ve bu vakıaların meyvesi olan metinlerde görüldüğü üzere, saf bir ilhamla edinilen marifetin gerektirdiği bir gramerle yapılıyor. Istılahlar ise, çoğunlukla Kur'an ve hadislerde geçen ve ulaşılan manevi makamları, ona ulaşma süreçlerini konu edinen kavramlar olarak karşımıza çıkıyor. Biz, bu manada, Bediüzzaman'ın, tümüyle irfani gelenek içerisinde yer aldığını iddia ediyoruz. Risale-i Nur Külliyatı, bu iddiamızı besleyen çok sayıda delil barındırıyor. Bu bağlamda ilk olarak, Yedinci Şua'da yer alan ve Bediüzzaman'ın 'magnum opus'u sayılan Ayetü'l-Kübra'yı9 gözden geçirmemiz yerinde olacaktır.
YanıtlaSilRisale, "kainattan Halık'ını soran bir seyyahın müşahedatıdır" altbaşlığıyla açılıyor. Bir seyyahın, Halık'ına doğru yaptığı gezide ulaştığı 'müşahede'leri okuyacağız, demek ki. Buradaki seyyahın, Bediüzzaman'ın kendisi olduğu söylenmelidir. Bu, dile dönüşürken, Cüneyd-i Bağdadi'de (ra) gördüğümüz üzere, 'nesnel' bir niteliğe bürünüyor. Oysa, Bediüzzaman, burada, tümüyle kendi tecrübesini anlatmaktadır. Müşahede kelimesine daha önce birkaç kez değinmiştik. Aynı kökten gelen meşhed kelimesi, 'müşahede yeri' anlamına gelir. Şuhutla da kökteştir ve manen görmek demektir. Burada gözle değil, 'gönül gözü'yle gerçekleşen bir görüş söz konusudur. Müşahedenin dilimizdeki tam karşılığı, 'görünme'dir. Bu durumda, müşahedeye mazhar olan kimse, Allah'ın meşhetlerinde (tecelli ettiği yerlerde) 'hayalen' bulunmuş demektir. Bu yönüyle, Ayetü'l-Kübra, Allah'ın Kendisini açığa vurduğu, (mazhar) göründüğü (manzar),10 açtığı (mütecella fih) yerlerde yapılan gezideki müşahedeler toplamıdır. Zaten Risale, İsra suresindeki şu ayetlerle başlar: "Yedi gökle yer ve onların içindekiler O'nu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki, O'nu övüp, O'nu tesbih etmesin." Allah'ı tesbih eden varlıklarda yapılacak olan geziyi yapmak üzere, 'dünya misafirhanesi'ne gelen yolcu, gözünü (basar) açıp baktıkça görür ki, (basiret) "gayet keremkarane bir ziyafetgah ve gayet sanatkarane bir teşhirgah ve gayet haşmetkarane bir ordugah ve talimgah ve gayet hayretkarane ve şevk-engizane bir seyrangah ve temaşagah ve gayet manidarane ve hikmetperverane bir mütalaagah olan bu güzel misafirhanenin sahibini ve kitab-ı kebirin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken..."11 Metne daha yakından bakalım: Kainat büyük bir kitaptır. Yeryüzünde, 'Kerem' tecelli etmektedir. Kitabın kelimeleri olan sanatlı varlıklar, teşhir edilmekte, 'hayret'li bakışlara sunulmaktadır; bu 'temaşa'yı yapanlara, 'şevk' vermektedir. Kainat manalı ve hikmetli bir okuma yeridir vs. Istılahlara baktığımızda, Bediüzzaman'ın, gezisine başlarken, 'hayret'i kuşanmış, varlık kitabını okumaya hazır, 'şevk' makamına ulaşmış ve varlığı temaşa disiplinini kazanmış olarak görürüz.
Yolcu, ilkin yüzü nur yıldızlarıyla süslenmiş göğe bakar. Bu, ilk semadır. Yolculuğun da ilk makamının ilk mertebesini işaret eder. Zaten metnin ilk meyvesinin 'tesbih'inde, 'birinci makamın birinci mertebesinde' denmektedir. Yolcu adımını ilk basamağa atarken, 'Halık'ın varlığının, göğün varlığından daha zahir' olduğunu görür. Zahir, zuhur etmiş olandır. Birinci adımda yolcu, Allah'ın semada gördüklerinden daha açık biçimde zuhur etmiş olduğunu fark edecektir. İkinci adımda, semada gezen bulutlara çıkılır. Yolcu bakar ve göğün, "bana bak, merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin" seslenişini duyar. Yolcu, buluttan sonra rüzgarın, ardından yağmurun hakikatini görür ve gözünü (basiret) onlardan çekerek aklına bakar, mütalaasını, "...Ve rüzgarları sevk etmesinde ve gökle yer arasında, Allah'ın emrine boyun eğmiş bulutlarda..." (Bakara, 2:164) ayetiyle taçlandırır. Yağmura bakarken, damlaları sayısınca 'rahmet' ve 'hikmet' müşahede eder. Buradan, suyun hakikatine ulaşır. 'Hayatı sudan yarattık' ayetinin sırrına erer. Bu, sufilere göre, yüz makamdan on yedincisine tekabül eder. Bu manevi aşamaya ulaşanlar, yani suyun gerçeğine erenler, üzerinde yürüyebilirler. Yolcu, bulutun, rüzgarın ve yağmurun Allah'a ilişkin 'yüksek şehadetini' müşahede ettikten sonra, ikinci mertebeye geçer. Burada, yağmurun indiği ve rüzgarın üzerinde estiği arza bakacaktır. Yeryüzü seslenir, "gel" der, "ben, sana, aradığını tanıtacağım. Gel ve sayfalarımı oku." Yolcu, bu kez, kainat kitabının arz sayfasını mütalaaya başlar. Varlıkların çeşitli türlerinde ve örneklerinde gezisini sürdürür. Üçüncü mertebeye geçer. Okumaları ilerledikçe, yolcunun 'manevi terakkiyatının miftahı olan marifeti' artmaktadır. Dördüncü mertebeye ilerlerken, denizleri, gölleri ve nehirleri okur. Onların Allah'a dair şahitliğini mütalaa ettikten sonra, birinci 'makam'ın, dördüncü 'mertebe'sine erişir. Burada, kitabın dağ ve sahralardan oluşan sayfalarını mütalaaya başlar. "Dağları direk yapmadık mı?" (Nebe, 78:7) ve "Yeryüzünde dağları sabit kıldık" (Hicr, 15:19) ayetlerini, dağlardan ve sahralardan okur. Beşinci mertebe, bitkiler (nebatat) alemine taşır onu. Altıncı mertebe, hayvanlar alemine çağırır. Yedinci mertebede, varlıkların mütalaası bitmiş, kainat kitabının sayfaları kapanmıştır. Bu düzeyde, yolcu, kainattaki varlıkların Allah'a dair 'aşikar şehadeti'ni tümüyle okumuş; tekvini şeriattan, tenzili olana geçerek, tüm Allah elçilerinin getirdiği vahiylere yönelmiştir. Kainatı ve Halık'ını bize tarif eden Peygamberlerin getirdiği vahyi okur. 'Nev-i beşerin en nurani ve en mükemmeli olan Allah Elçileri çağırır yolcuyu meclise. Burada, yeni bir müşahedeye mazhar olan yolcu, o 'nurani meclis'e girer ve önce, 'geçmiş zamanın menziline' bakar. Burada 'menzil' kelimesi, iki anlamda kullanılmıştır. İlki, bir yer ve mekan belirtir ve geçmiş peygamberlerin vahye mazhar oldukları mekanlara ve şeriatlara atıfta bulunur. İkincisi, 'zuhurun mertebeleri', 'cennetin dereceleri' ve/veya, "Allah'ın sana doğru indiği ve senin Allah'a doğru indiğin yer" anlamındadır.12 Yolcu, o 'nurani medresede diz çöküp, nebilerin şahitliklerini dinler. Sekizinci mertebede, nebilerin meclisinden ayrılarak alimlerinkine girer. Alim, nebinin varisidir. Allah, Alim'dir ve ilim, vahdet bilgisinde vahiyden sonraki sırayı işgal eder. Alimlerin tevhid konusundaki 'ittifak'ını 'müşahede' eden yolcu, bu kez, melekler alemine girer. "Nur-ı imanı parlar" ve "zeminden göklere çıkar." Bu yükselişten sonra, yolcu, seyrini sürdürerek, 'münevver akılların, selim ve nurani kalplerin' sahiplerinin menziline uğrar.
YanıtlaSil. Onların da Halık'a olan 'müncezibane keşfiyat ve müşahedatlarını' mütalaa ettikten sonra, birinci makamın on üçüncü mertebesinde, bu defa, 'alem-i gayb'a bakar. Vahiylerin hakikatinin, gayb alemlerinin her tarafında hükmettiğini müşahede eder. Nihayet, 'kainatı bize tarif eden üç külli muarriften biri olan Hz. Peygamber'e (asm) doğru yükselir. Yirmi Sekizinci Lem'a'da da belirttiği üzere, burada, "menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nurlandıran şahsiyet-i maneviye-i Muhammediye'yi (asm) müşahade eder." O'nun Allah'a olan şehadetini de okur, böylece, birinci makamın, on altıncı mertebesine ulaşmış olur. Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed'in (asm) şahitliğini dinledikten sonra, O'nun getirdiği vahye yönelir. Kainat kitabını okuyan ve 'üç külli muarrif'ten bir diğeri olan Kur'an-ı Mu'cizi'l-Beyan'a kulak verir. Onun sırlarına muttali olur. Kur'an'da yapılan bu soluk kesici gezinin ardından yolcu, birinci makamın on yedinci mertebesine yücelmiştir. Bu durakta, kendi nefsine şöyle der: "İmanın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kainatın heyet-i mecmuasına müracaat edip, o ne diyor, dinlemeliyiz, erkanından ve eczasından aldığımız dersleri tekmil ve tenvir etmeliyiz."13 Kainatın çeşitli varlıklarını, cüzlerini ve parçalarını ayrı ayrı mütalaa eden yolcu, bu itkanını güçlendirmek üzere, bu kez, parçadan bütüne geçecek ve tüm varlığı bir kül halinde idrak edecektir. Burada, ara basamaklara işaret eden 'hakikat'ler sıralanır. On sekizinci mertebede Bediüzzaman, yolcunun büründüğü hali ve makamı şöyle niteler: "Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın Yaratıcı'sını arayan ve on sekiz mertebeden çıkan ve arş-ı hakikate yetişen, bir mirac-ı imani ile gaibane marifetten, hazırane ve muhatabane bir makama terakki eden meraklı ve müştak yolcu..."14 Bediüzzaman, yolcunun imani miracını tamamladığını, hakikatin en yüksek göğüne yüceldiğini, tevhid mertebelerini tümüyle geçmiş olduğunu, yakinde nihai düzeye ulaştığını ve 'muhataba makamı'na eriştiğini belirtiyor. Ayetü'l-Kübra'ya konu olan yolcu, böylece, Ef'al, Esma, Sıfat, Ehadiyyet ve Samediyyet gibi sınırlardan geçerek, Allah'ın Zat'ına ulaşmış oluyor. Bu, 'büyük miraç'ta, sidretü'l-münteha olarak adlandırılır. Buradan ötesi, Zat alemidir ve insanın idrak sınırlarının ötesindedir. Allah, kendisini Allah olarak vaz'ettiği düzeyin de ötesindedir çünkü. 'Muhataba makamı'nda, doğrudan Zat'a seslenen yolcu, ulaştığı idrak düzeyinden, kainatın, Peygamberlerin, meleklerin, alimlerin, velilerin, Hz. Peygamber'in ve Kur'an'ın O'na olan şahitliğini Zat-ı Akdes'e arz eder. Böylece birinci makam, fark-ı evvel ile birlikte, on dokuzuncu mertebede15 son bulur. Yolcu, imani miracını bitirmiştir, ama gezi tümüyle sona ermemiştir. Bu kez, oradan yeniden mahlukata iniş ve ulaşılan tevhid nurlarının tebliği söz konusu olacaktır. Buna sufi sözlüğünde, fark-ı sani denir. Gezinin nihayetinde, Bediüzzaman bir 'ihtar'da bulunur: "Geçen, ikinci makamın, birinci babının, on dokuz adet mertebelerin şehadet ettikleri hakikatlerin her birisi, tahakkuklarıyla ve vücutlarıyla vücub-ı vücuda delalet ettikleri gibi, ihataları ile dahi vahdete ve ehadiyete delalet ederler. Fakat, başta, sarihan vücudu ispat ettikleri cihetle, vücub-ı vücudun delilleri sayılmış. İkinci makamın ikinci babı ise, başta ve sarahatle vahdet -ve içinde vücudu- ispat ettiği haysiyetiyle, tevhid bürhanları denilir. Yoksa her ikisi, her ikisini ispat eder. Farklarına işaret için, Birinci Bap'ta, "...haki
YanıtlaSilhakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle...", İkinci Bap'ta, "...hakikatinin azamet-i ihatasının müşahedesiyle..." fıkraları tekrar ediliyor. Bu ayrıntı bize, (birinde 'şehadet', diğerinde 'müşahede'nin kullanılması) yücelişten sonraki inişte, İlahi azametin katlarını müşahede etmiş olan yolcunun, bunun meyvelerini aktaracağını göstermektedir. İkinci bapta, bu anlamda, dünya misafiri, aklını da alarak yola çıkar. Ve ilk 'menzil'de, 'kainatı kuşatan dört hakikat-ı kudsiyeyi' görür: Uluhiyyet-i Mutlaka, Rububiyyet-i Mutlaka, Kemalat ve Hakimiyyet. Bu iniş gezisinde ikinci aşamada, Fettahiyet, Rahmaniyet, Müdebbiriyet, Rahimiyet ve Rezzakiyet hakikatleri anlatılacaktır. El-Hüccetü'l-Zehra16 risalesinde de 'tevhid bürhanları' benzer bir gezi ve ıstılahlarla anlatılmaktadır. Bediüzzaman'ın manevi hayatının üçüncü ve son evresinin bir meyvesi olan bu risale de 'iki makam'dan oluşur. Birinci makamda 'kelam-ı tevhid'in on bir müjdesi ve on bir hücceti aktarılır. Hüccetlerin her biri, 'kelime' alt başlığıyla anlatılır. Kelime ile, bir varlığa ve onun hakikatine işaret edilmektedir. Risalenin üçüncü kısmının girişinde ilginç bir ifade göze çarpar: "Namazdaki Fatiha'nın manevi emriyle, 'Allah'tan başka hiçbir ilahın olmadığına şehadet ederim'in feyziyle, ikinci kısım yazıldığı gibi, namazdaki teşehüdde dahi, 've Muhammed'in (asm) Allah'ın resulü olduğuna şehadet ederim' cümlesinin diliyle, manevi ihtarıyla ve Fetih suresinin ahirinde, 'bütün dinlere üstün kılmak üzere, Resulünü hidayet ve hak din için gönderen O'dur. Buna şahit olarak Allah yeter. Muhammed, Allah'ın resulüdür. Onunla beraber olanlar da, kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise, pek merhametlidirler' beş mucize-yi gaybiyyeyi gösteren büyük ayetin nuruyla dersin üçüncü kısmını yazmaya, şimdi beyanına iznim olmayan üç sebep için mecbur oldum."17
YanıtlaSilBediüzzaman, risalenin ikinci kısmını, 'Fatihanın manevi emriyle' yazdığını söyler. (Bu, bize, İbn Arabi'nin, 'her surenin bir ruhu olduğu'na ilişkin yorumunu hatırlatıyor. Şeyh-i Ekber'in ilk kadın mürşitlerinden el-Müsenna'nın emrine Fatiha suresinin verildiğini söyler. Ayrıca, bir vakıasında, kendisine Şuara suresi bağışlanır. Ve sözlerinin tüm Doğu ve Batı'yı kuşatacağını anlar. Keza, İbn Arabi'ye hakikati ve ruhu bahşedilen bir başka sure, İlhas'tır. Bir diğeri, Fatiha'dır.) Fetih suresinin 28 ve 29. ayetlerinde ise, Bediüzzaman, 'beş gaybi mucize' gördüğünü belirtiyor. Bu, risalenin birinci makamının ilk iki kısmında ulaştığı mertebeden sonra kendisine açılan bir sır olsa gerektir. İkinci Kısım'da, 'Fatiha'nın manevi emri'nin yanı sıra, kelime-yi şehadetin ikinci bölümünün 'dili'yle ve 'ihtar'ıyla yazılmıştır. Birinci İşaret'te, 'bu kainat sahibinin rububiyetinin tezahürüne, sermedi uluhiyetine ve nihayetsiz ihsanlarına', 'külli bir ubudiyet'le mukabele eden Hz. Muhammed (asm)'ın varlığının, 'güneşin lüzumu' gibi zorunlu olduğu belirtilir. Bu girişten anlaşılacağı üzere, bir 'abd-i külli' (insan-ı kamil) olarak Hz. Peygamber'den (asm) bahisle, insanın, Allah'ın rububiyetine karşı nasıl ubudiyetle mukabele edeceği anlatılacaktır. İkinci işaretin başında ise, 'vird'inden söz eder. Bu hususa daha önce birkaç kez temas etmiştik. Bediüzzaman'ın, sufiler gibi (gibi diyorum, çünkü O'nu sufi olarak nitelemekten çok, muhakkik olarak tarif etmek daha doğru olacaktır. Muhakkik, Allah'ı tahkik düzeyinde idrak eden kişidir. Bu mertebeye ise, imani miracını tamamlamış kamil veliler ulaşabilir.) sürekli okuduğu virdleri mevcuttur.
Şöyle diyor: "Benim, virdimde her vakit tefekkürle baktığım yirmiden ziyade şehadetlere işaret eden, 'ümmiliğiyle beraber en ekmel bir din ve İslamiyet ve şeriatla ve en kavi bir iman ve itikad ve ibadetle ve en yüksek bir davet ve münacat ve dua ile ve en eamm bir tebliğ ve misli görülmemiş harika ve müsmir, en etemm bir metanetle def'aten zuhurunun şehadetiyle, Muhammed, Allah'ın resulüdür ve Sadıku'l-Va'di'l-Emin'dir."18 İkinci İşaret, bu virdin anlamıyla açılır ve On beş Şehadet'ten oluşur. Allah Resulü, kainat kitab-ı kebirinin ayat-ı tekviniyesinin hikmetlerini tefsir eden yüksek bir dellaldır.19 O halde, bu manevi dersin açılımı olacaktır risale. Zaten, her işaret ve şehadet, Hz. Peygamber'in (asm) risaletinin delil ve hikmetlerini beyanla doludur. El-Hüccetü'z-Zehra'nın İkinci Makamı, imani miracını tamamladıktan ve vahyin işaretlerine vakıf olduktan sonra, imanda tahkik düzeyine ulaşmanın arayışını anlatır. Bir bakıma, bu, ulaşılan makamların içindeki yüksek tabakalara erişmenin de meyvesidir: "Dünyaya, sırf Halık'ını tanımak, bulmak için gelen seyyah, aklına dedi: 'Biz, her şeyden Halık'ımızı sorduk; güzel, tam cevap aldık. Şimdi, 'Güneşi, güneşten sormak lazım' darb-ı meseli gibi, biz dahi Halık'ımızı, ilim, irade ve kudret gibi kudsi sıfatlarının tecellileriyle ve meşhud eserleriyle ve isimlerinin cilveleriyle tanımak, bulmak için bir seyahat daha yapacağız."20 Bu risalede, 'muhatabane makam'a ulaşan yolcunun, makamın gerektirdiği dille konuştuğunu da bize gösteriyor. 'Güneşi güneşten' dinleyen ve O'ndan aldığı marifetle, O'na, bir 'abd-i külli' olarak, O'nun azamet ve kibriyasını yücelten yolcu, 'nun'un 'manevi mucizesinin beyanı'na mazhar olmuştur. Seyyah, arzdan arşa doğru yaptığı bu gezide, 'Yerlerin ve göklerin Rabbi'nin (Ra'd, 13:16) marifetine ulaşmıştır. Bu risale, marifetin meyvesidir. Yolcunun gezisi sürerken, 'ikinci kudsi kelime-yi miraciyye'de21 yine bir miraç olan namazdan söz eder. Bediüzzaman'a göre, namaz, 'mirac-ı ekberin numunesi'dir. Ve müminin 'hususi miracı'dır. Yolcu, her alemde, ilim sıfatıyla, 'Allamu'l-Guyub' olan Halık'ını bulmuştur. Bu, miracının sonucudur. Üçüncü 'kelime-yi kudsiyye'de, Fatiha ve Teşehhüdün hikmetlerinden söz edilir. 'Nihayetsiz bir hüsün ve cemal-i sermedinin aynası' olan kainatın kokusu, Hz. Peygamber'in (asm) mirac-ı ekberinde aldığı 'tayyibat'ta bulunmaktadır. Her teşehhütte, O'na (asm) salat ve selam edenler de bu güzelliğin iklimine girerler. Ardından varlıkları, tahkik düzeyinden tekrar okur yolcu. Ve müşahede ettiği on beş 'parlak' delili nakleder. Delillerin sonunda, Bediüzzaman, 'cem-i ezdad'tan (zıtların birliği, bize, bu düzeyde muttali olunan sırların, tümüyle, İlahi hakikatlerin inkişafı ve tecelliler olduğunu gösterir) söz eder ve 'Kudret' sıfatının tezahürlerini temaşa etmek üzere, tekrar basamaklarla yükselmeye başlar.
YanıtlaSilBediüzzaman'ın 'dehşetli mesele' dediği Kudret tecellileri, 'şuhudi bir yakinle' anlatılırken, geleneksel irfani sözlüğün hemen tüm ıstılahları kullanılır: "Vacibu'l-Vücud'un hadsiz kudret-i ezeliyesi, bir tek mümküne vücut vermesi kolaylığında, bütün mümkinatın vücudu, ademin muvazenesini bozar, her şeye layık bir vücut giydirir. Ve vazifesi bitmişse, zahiri vücut libasını çıkarıyor, sureta ademe, belki daire-yi ilimdeki manevi vücuda gönderir. Demek, eşya, Kadir-i Mutlak'a verilse, bahar bir çiçek kadar, bütün insanların haşirde ihyaları, bir nefis kadar kolay olur."22
YanıtlaSilRisalenin ilerleyen bölümlerinde, ayan-ı sabite, ehadiyet ve samediyet hakikatleri konu edilir. Bediüzzaman, Dokuzuncu23 ve son basamağı, 'uzun bir beyanla' söylemek istemesine rağmen, Afyon tutukevindeki 'keyfi tahakküm ve tazyiklerden gelen şiddetli sıkıntılar ve tesemmümden gelen zaafiyet ve elim hastalıklar'ın mani olduğunu belirterek şöyle der: "Ehl-i hidayet, geçen basamaklardaki kuvvetli hakikatler ve sarsılmaz hüccetler, selim kalplerine ve müstakim akıllarına gayet kat'i kanaat ve kuvvetli iman ve ayne'l-yakin bir tasdik vermiş ki, şüphesiz ve vesvesesiz itminan-ı kalple itikat ederler ki, yıldızlar, zerreler, en küçük, en büyük, kudret-i İlahiyeye nisbeten farkları yoktur.'24
Ahlak'ın, fıtri kökenine ilişkin bir temellendirmeyi de buluruz bu risalede. Ahlak, 'hulk' kökeninden gelir ve 'yaratılış'la anlam ilişkisi vardır. Ahlakın kökeni, bir bakıma, insanın da asli doğasıdır.
Hulk, hem güzel huy demektir hem de 'yaratılış'tan, yani fıtrattan, insanın asli tabiatından doğan bir niteliktir.
Sorunun asli boyutu, Allah'ın isimleriyle ilgilidir. Allah'ın isimleri, Bediüzzaman'ın belirttiği gibi, "kemalat-ı İlahiye'nin ünvanlarıdır." İnsan, bilinçli bir biçimde bu isimlerin mazharı olmaya çalışmalıdır. Sözgelimi, Allah Hakîm'dir, insan da hikmetli hareket etmeli, abes şeylerden uzak kalmalıdır. Allah her işini sağlam, kusursuz yapar, insan da öyle olmaya gayret göstermelidir. Allah, Adil'dir, insan da bu ilkenin gerçekleşmesi için çaba göstermelidir. Allah, bütün yaratılmışlara karşı Rahman'dır, merhametlidir, insan da insanlara ve diğer yaratılmışlara karşı rahim bir varlık olmalıdır.
Bu, insan-ı kamilin ahlakıdır. Kamil insan da, Allah gibi rahim ve kerimdir, adildir ve şefkatlidir.
Bediüzzaman, 26. Mektup'ta şöyle der :
Eğer deseler, "Kur'an nasıldır?". Derler: "Güzel ve ahlak dersini veren bir insan kitabıdır." O vakit onlara ... eğer onlara denilse, "Peygamberi nasıl bilirsiniz?". Derler: "Güzel ahlaklı, çok akıllı bir adam."
Hz. Ayşe'ye, Peygamberimizin nasıl olduğu sorulduğunda, "O'nun ahlakı Kur'an idi" demiştir.
Arifler, kamil insanın, Kur'an'ın kardeşi olduğunu söylerler.
İşaratü'l-İ'caz'da bir yerde şöyle denmektedir :
"İkinci nükte: Ahlak-ı aliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlakı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse, rüzgarlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur.
YanıtlaSil"Üçüncü nükte: Mütenasip olan eşya arasında meyil ve cezbe vardır. Yani, birbirine temayül ederler ve yekdiğerini celb ederler, aralarında ittihad olur. Fakat birbirine zıt olan eşyanın aralarında nefret vardır, çekememezlik olur.
"Dördüncü nükte: Cemaatte olan kuvvet fertte yoktur. Mesela, çok iplerin heyet-i mecmuasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.
Bu nükteler göz önüne getirilmekle o Hazret'in sayfası okunmalıdır. Evet, o Zat'ın bütün asarı, siretleri, tarihçe-i hayatı ve sair ahvali, onun pek büyük, azim ve ahlak sahibi olduğuna şehadet ediyorlar. Hatta düşmanları bile onun ahlakça pek yüksekliğinden dolayı kendisini "Muhammedü'l-Emin" ile lakaplandırmışlardır. Malumdur ki, bir zatta içtima eden ahlak-ı aliyenin imtizacından izzet-i nefis, haysiyet, şeref, vakar gibi, hasis, alçak şeylere tenezzül etmeye müsaade etmeyen yüksek haller husule gelir. Evet, melaike, ulüvv-ü şanlarından, şeytanları reddeder, kabul etmezler. Kezalik, bir zatta içtima eden ahlak-ı aliye kizb, hile gibi alçak halleri reddeder. Evet, yalnız şecaatle iştihar eden bir zat, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Bütün ahlak-ı aliyeyi cem eden bir zat, nasıl yalana ve hileye tenezzül eder; imkanı var mıdır?
"Hülasa: Hazret-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselam kendi kendine güneş gibi bir bürhandır.
"Ve keza, o Zat'ın (asm) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o Zat'ın yaratılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı, behemehal gençlik saikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir halini görmemişlerdir. Ve keza, yaş kırka baliğ olduğunda, iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlak olursa olsun, rüsuh peyda eder, meleke haline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu Zat'ın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılab-ı azimi aleme kabul ve tasdik ettiren ve alemi celp ve cezb ettiren, o Zat'ın (asm) evvel ve ahir herkesçe malum olan sıdk ve emaneti idi. Demek o Zatın (asm) sıdk ve emaneti, dava-yı nübüvvetine en büyük bir bürhan olmuştur."25
Bediüzzaman'a göre ahlakın kaynağı imandır.
Güzel ahlak, kamil insanın niteliğidir.
İman, bağlanmadır; kamil insan, bağlanmış ve teslim olmuştur. Bağlandığı yer, İlahi Hakikat'tir. İlahi Hakikat'in inişi ise, 'güzel ahlakı tamamlamak'tır.
YanıtlaSilÖz
Ariflerin ortak kanaatine göre, Kur'an'ın yedi anlam katı mevcuttur. Yedinci anlam düzeyi sadece Allah'ın ilmindedir, ama diğer katlara, insan ulaşabilir. Bunun yolu ise, yine Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in emrettiği nefisle mücahade, riyazet ve tezkiye ile açılır.
Kamil insan, Allah'ın yeryüzündeki halifesidir, O'nun mahlukatına merhamet ve şefkatle muamele eder; Allah'tan rahmet alır, varlıklara merhamet verir, yeryüzünü korur, Allah'ın gerçek bir halifesidir. İnsanın, bu mertebeye ulaşabilmesi için manevi bir seyahat, bir miraç yaşaması gerekir.
Çağımızda 'kamil insan'ın mükemmel örneği olarak Bediüzzaman Said Nursi'yi görürüz. Bediüzzaman'ın ahlaki formasyonunu ve ahlaka ilişkin düşüncelerini doğru kavrayabilmemizde, insan-ı kamil ve insan-ı kadim doktrinlerinin önemli bir işlevi olacaktır.
Bu çalışma, özellikle Ayetü'l-Kübra risalesinden yola çıkılarak Bediüzzaman'ın ahlaki formasyonunu ve ahlaka ilişkin düşüncelerini "insan-ı kamil" çerçevesinde anlamaya yönelik bir incelemedir.
Anahtar Kelimeler: Ahlak, insan-ı kamil, sufi
Abstract
According to the common conviction of the wise men, Qur'an possess seven meaning spheres. God only knows the seventh sphere, but the knowledge of other spheres are recognizable by people. The methodology to achieve this seems to be the struggle against the self, contemplation and purification.
The perfect man is the caliph of the God on earth. He treats His creatures with compassion and mercy; acquires from God His mercy and grace, and distributes it to the beings, protects the earth, he is a real caliph of God. Man has to experience a spiritual voyage, an ascent to heaven in order to reach this ranking.
In our age, we see Bediüzzaman Said Nursi as an excellent sample of the perfect man. In our comprehension process of Bediüzzaman's moral formation and his thoughts on the ethics correctly, the doctrines of perfect man and ancient man will carry an important function.
This work is an investigation to understand Bediüzzaman's moral formation and his ethical thoughts in the framework of the 'perfect man'. The starting point of this effort is his booklet of Ayetü'l-Kübra (the Greatest Sign).
Key Words: Ethics, perfect man, s
sufi
YanıtlaSilDipnotlar
1. Mertebe, basamak, menzil, makam gibi sözcükler, sufilerin, Kur'an'dan yola çıkarak tedvin ettikleri bir literatürün kelimeleridir. Fark-ı evvel tabir edilen süreç, insanın yeryüzünden Allah'a doğru yücelmesidir. Bu yücelmede her uğrağa, yani mertebeye, çeşitli basamaklardan çıkılır. Mertebelerin birkaçından sonra bir makama gelinir. Makam, sufinin manevi seyrinde büründüğü ahvalde bir süre ikamet ettiği yere denir. Allah'a yücelen sufi, bu miracın meyvelerini insanlara iletmek üzere, yeniden varlığa döner. Bu sırada, yani inme esnasında uğranılan yere menzil denir. Menzil sözcüğünün anlamını İbn Arabi, 'Allah'ın insana doğru indiği, insanın Allah'a indiği yer' olarak belirtir.
2. XIII. Yüzyılın büyük bilgin ve sufilerinden olan Necmeddin-i Kübra, Sa'düddin Hamuya gibi tasavvuf irfanının önemli isimlerinin derslerine devam etmiş ve tasavvufa ilişkin son derece değerli eserler kaleme almış bulunan Azizüddin Nesefi, İnsan-ı Kamil adlı eserinde (Türkçeye çeviren: A.Avni Konuk, Gelenek Yayınları, Tasavvuf Klasikleri Dizisi 4. Haziran 2004, İstanbul, s. 69-70) 'insan-ı kamil'i şöyle tarif eder: 'İnsan-ı kamil, şeriat, tarikat ve hakikatte eksiksiz olandır. Onun için dört şey kemal düzeyindedir: İyi sözler, güzel eylemler, güzel ahlak ve marifet. Seyr-i sülukta, başlangıçta, tüm salikler ortalama bir yerdedir. Salikin amacı, bu dört nitelikte olgunlaşmak, kemale ermektir. Çoğu kimseler, bu yola girmiş ama amacına ulaşamamıştır. İnsan-ı kamilin çeşitli adları vardır. Şeyh, pişva, hadi, mehdi, bilgin, olgun, tamamlayıcı, imam, halife, kutup ve 'zamanın sahibi' bunlar arasındadır. Ona, cihanın kadehi ve büyük iksir de derler. İsa (as) derler, O'nun gibi ölüye can verir, onu manen diriltir; Hızır (as) derler, O'nun gibi, sonsuzluk suyunu içmiş, ebediyyetin sırrına ermiştir, Süleyman (as) derler, pek çok dile vakıftır, kuşların dilini bilir. İnsan-ı kamil, alemde sürekli olarak vardır ve birden çok değildir. Tüm varlıklar, büyük bir şahıstır ve insan-ı kamil de onun kalbidir. Varlıklar, kalpsiz olmaz. Böyle olunca, insan-ı kamil, alemde, birden çok bulunmaz. Arifler çoktur, ama alemin kalbi olan zat, birden fazla değildir. Diğer ariflerin mertebeleri farklıdır, her biri bir düzeydedir. Ne zaman ki, alemin biriciği bu dünyadan göç eder, bir başkası, onun mertebesine erişir ve yerine oturur ki, alem kalpsiz kalmasın. İyi bil ki, alem, hokkaya benzer ve varlıkların fertleriyle doludur. Bu mevcudattan hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin kendinden ve bu hokkadan haberi yoktur. Sadece insan-ı kamil, kendinin ve hokkanın farkındadır. Mülk, melekut ve ceberrutta hiçbir şey ona örtülü kalmaz. Şeylerin hikmetini görür. İnsan, kainatın özüdür, özetidir ve varlık ağacının meyvesidir. İnsan-ı kamil ise, insanın meyvesi ve özüdür. Varlıklar, suret ve mana itibariyle insan-ı kamile görünürler. İnsan-ı kamil, aynı zamanda alemi düzenlemekten, insanlar arasında doğruluğun gerçekleşmesinden, çirkin, fena ve yanlış ilke, kural, yasa ve eylemlerin ortadan kaldırılmasından, insanların Hakka çağrılmasından; Allah'ın büyüklük, yücelik ve birliğini insanlara bildirmekten, ahireti övmekten ve özendirmekten, ahiretin sonsuzluğunu ve daimliğini haber vermekten, dünyayı yermekten, dünyanın değişkenlik ve geçiciliğini zemmekten, fakrın, insanların gönlüne hoş görünmesini sağlamaktan, insanlar zenginlik ve şehvetten kaçınmaya yöneltmekten, cehennemin çirkinliğini ve şiddetini duyurmaktan daha güzel bir eylem sahibi değildir. Esasında bu, nebilerin de çağrısıdır. Yüce Allah, Ra'd suresinde (13:7
) şöyle buyurmuştur: 'Sen, ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir rehberi vardır.' Şeyh-i Ekber'e göre de, 'mükemmel sayıların ilk olan 6, her şeyden önce insan-ı kamil'i sembolize eder. Ebced hesabında 6'ya tekabül eden vav harfi, 'kün' emr-i ilahisinde (her ne kadar yazıda gösterilmemekteyse de) kaf ve nun arasında bulunmakta ve bu sebeple de, Şeyh-i Ekber tarafından Hakk ve halk, ilahi ilke ve zuhuru arasındaki berzah olan 'Hakikat-ı Muhammediye'nin temsili kabul edilmelidir. Bu harfin, Arapça'da bağlaç işlevi yüklenmesi, yani bir taraftan birleştirmeye, bir taraftan ayırmaya yaraması da, 'vav'ın hakikatinin tezahürlerinden (ya da başka bir ifadeyle, vav sembolizminin dayanaklarından) olmaktadır.' (Michel Chodkiewicz, Sahilsiz Bir Umman, Gelenek Yayınlarnı. Çeviren: Atila Ataman, İstanbul, Ekim 2003, 2. bsk. s. 127.) İnsan-ı Kamil'e ilişkin, Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç'ın, 'Sufi ve Şiir' (İnsan Yayınları, İrfan ve Tasavvuf Dizisi: 53, İstanbul, Mayıs 2004. 2. bsk., s. 176.) adlı kitabında geçen bir beyanını da aktarmamız, konuyu bütünlemesi açısından yerinde olacaktır: 'İnsan-ı kamil-i hakiki veya Adem-i hakiki denilen bu premordial insan, Tanrı'nın kendisine ayna olarak aldığı varlık oldu. (...) 'Ben ona kendi ruhumdan üfledim' Kur'an ayeti ile hem bir Tevrat ayeti hem de bir Hz. Muhammed hadisi olan, 'Allah, Adem'i, kendi sureti üzere yarattı' sözünü yanyana koyduğumuz zaman bazı şifreler çözülüyor gibi olmaz mı sizce? Sufiler, daha Hz. Adem fiziki olarak yeryüzünde yaratılmadan evvel varolan bu hakikati, bir tür logos ile açıklarlar ki, bunun adı, Hakikat-i Muhammediye mertebesidir.'
YanıtlaSil3. Arifler, manevi gezilerinde (seyr), Hz. Peygamber'in yaşadığı miracı model olarak alırlar. Miraç, bu bakımdan tasavvufi gelenekte merkezi bir yer işgal eder. Esasında, arifler, miracı, 'insanın kendi ruhunda yaptığı gezi' olarak tanımlarlar. Bu, dikey bir yolculuktur, tıpkı miraç gibi, ama, insanın ruhunda bir yerden bir yere yapılmaktadır. Nesefi'nin İnsan-ı Kamil'inde bu hususta şunlar kayıtlıdır: (Nesefi, age. Sh.73-74) 'Süluk, seyrden ibarettir. Allah için seyr, Allah'a seyr ve Allah'ta seyr düzeyleri bulunur. Allah için seyrin ve Allah'a doğru seyrin sonu vardır ama, Allah'ta seyr, sonsuzdur. Allah için ve Allah'a doğru yapılan seyrde, salik, kendi varlığından geçer, Allah'ın varlığıyla var olur. Ve Allah ile diri, gören, konuşan ve işiten hale gelir. Gerçekte salik, varlığı olmadığı halde, var olduğunu sanan kişidir. Varlığını tümüyle Hakk'tan bildiği ve gördüğü anda, Allah için seyri tamamlanır. Bu, Allah'ta seyrin de başlangıcıdır. Salik, bu gezide öylesine ilerler ki, şeylerin özünü görmeye başlar. Bu tahkik bilgisidir. Varlıkların Allah'a nisbeti, ağacın mertebelerinden her bir mertebenin çekirdeğe olan nisbeti gibidir. Tasavvuf ehli der ki, senden Allah'a kadar olan yol, arz tarikiyledir. Çünkü varlığın fertlerinden her bir ferdin Allah'a nisbeti, bir kitabın harflerinden her bir harfin mürekkebe nisbeti gibidir. Ve bu makamdan demişlerdir ki, varlık birden fazla değildir. O da, Allah'ın varlığıdır. O'nun varlığından başka bir vücudun olması imkansızdır.
Arif'i, kendisine marifet ilmi bağışlanmış olan kimse olarak tanımlayabiliriz. Bediüzzaman, Yirminci Mektub'un Mukaddime'sinde, marifete ilişkin şunları söyler: 'Kat'iyyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en ali mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-ı beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en parlak sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.' (Nursi, age. 1. cilt. s. 448.) İbn Arabi, ilmin irfandan üstün olduğunu söyler. Bunun delili olarak da, Kur'an'da Allah'ın, Kendisini Alim olarak ifade etmesini gösterir. Allah'ın isim ve sıfatları arasında Arif yoktur. O halde, der İbn Arabi, ilim, hiyerarşide, marifetin üzerindedir. Sufi, arif, derviş, veli vb. kelimeler, bilge ya da aziz olarak da düşünülebilir.
YanıtlaSil5. İbn Arabi, erkeklerin ulaşabildiği tüm manevi makamlara, kadınların da sahip olabileceğini, sufi erkeklerin seyr-i sülukunun aynısını kadınların da yaşayabileceğini belirtir ki, bunun en çarpıcı örneği Rabiatü'l-Adeviyye'dir.
6. Haris el-Muhasibi, er-Riaye'siyle, kendisinden sonra gelen pek çok irfan ehlini etkilemiş, nazari irfan birikimine çok katkıda bulunmuştur. Hicri 165'te Basra'da doğan el-Muhasibi, adını, nefsini sürekli murakabe altında tutabilmesinden alır. Kelam, fıkıh ve hadis alanında da yetkin bir kişiliktir.
7. Bir çağrışımla, Martin Heidegger'in, 'varlığın açılması'na da atıfta bulunabiliriz.
8. Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar adlı eserinin Yirmi Sekizinci Lem'a'sında şöyle der: "Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, O'nun işi, sadece 'ol' demektir; o da oluverir.' (Yasin, 36/82 ayet-i kerimesinin işaretiyle, emr ile icad oluyor. Ve Kudret hazineleri, kaf ve nun'dadır. (...) Zat-ı Zülcelal olan Sahib-i Arş-ı Azam'ın, manevi bir merkez-i alem ve kalb ve kıble-i kainat hükmünde olan küre-i arzdaki mahlukatın tedbirine medar dört arş-ı ilahisi var: Biri, hıfz ve hayat arşıdır ki, topraktır. İsm-i Hafiz'in ve Muhyi'nin mazharıdır. İkinci arş, fazl ve rahmet arşıdır ki, su unsurudur. Üçüncüsü, ilim ve hikmet arşıdır ki, unsur-ı nurdur. Dördüncüsü, emir ve iradenin arşıdır ki, unsur-ı havadır."
9. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 898-931.
10. Manzar sözcüğü de Risale-i Nur'da sıkça geçen ıstılahlardandır. Çoğulu menazırdır. Menazır-ı Sermediye söz grubuna Risalelerde çok rastlarız. Manzar, "nzr" kökünden gelir. Nazar, bakıştır. Chittick (age, s. 305) Manzar teriminin sözlük anlamının, 'içinde bir şeye bakılan yer' veya 'görüntü yeri' olduğunu söyler. İbn Arabi'nin çeşitli eserlerinde de geçen, menazır-ı ula'ya ilişkin Chittick şunları kaydeder: 'Ula, yüce anlamında 'ala'nın çoğuludur. Buna göre, menazır-ı ula, 'en yüksek görüntü yerleri' demektir. Kozmolojide teknik bir terim olarak, 'en yüksek' (veya daha yüksek ve yüce), 'en alçak' (veya daha alçak) olanın karşıtıdır; 'en yüce', dünya, melekler ve ruhların meskun bulunduğu görünmez alandır. 'En alçak dünya' ise, cismani varlıklarla meskun bulunan, görünen alandır. Buna göre, 'en alçak görüntü yerleri' (el-manazıru's-sufla) bizim göz veya bakışımızla (basar) algıladığımız şeyler olduğu halde, 'en yüksek görüntü yerleri' derin görüş (basiret), keşf ve zevk gibi adlar verilen batıni, ruhu yetilerle algıladığımız şeyler olmaktadır. İnsanın görünmez ve daha yüce olan şeyleri algılama 'organ'ı, kalptir. İbn Arabi, şu hadis-i kutsiyi sık sık tekrarlar: 'Beni, ne arz ne arş kuşatır, Beni ancak mümin kulumun kalbi kuşatır.
' İbn Arabi, manzar ya da 'görüntü yeri' formunu, iki boyutta kullanır: Bunlardan birisi, görülen gerçeklik (manzur) diğeri ise, bunun görüldüğü düzey'dir (mertebe). Görüntünün nihai nesnesi, bizzat Allah'tır. Ama, Allah, bizatihi asla görülemez ve tanımlanamazdır. O, bilinmez olan Zat'ında değil, fakat zuhuru veya tecellisinde görülür. Ve bu da görüntünün ortaya çıktığı yer (mahal) olan bir şekil içinde olur. Bu şekle, 'hayali suret' (suret-i hayaliyye veya suret-i misaliyye), 'görme yeri' (meşhed), 'tezahür yeri' (mazhar), 'kendini açma yeri' (mecla veya mütecella fih), 'ruhanilik' vs. gibi çeşitli adlar verilebilir. Bu terimlerden her birinin özel bir farklılığı vardır. Ve kendi bağlamında tartışılmayı gerektirir.'
YanıtlaSil11. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 898.
12. İbn Arabi hazretlerinin Kitabu Menzili'l-Menazil adlı eseri, menzillerin menzilini konu edinen, konuyla ilgili temel kaynaklardan biridir. Et-Tenezzülat-ı Mevsıliyye'de de bu konuya ilişkin yorumlar buluruz. İbn Arabi ıstılahatının başka pek çok unsuru için de geçerli olduğu gibi, menzil (lafız olarak, 'inilen mekan') kelimesini bağlama göre, değişen birçok farklı manada kullanmaktadır. Kelime, sadece 'durak' manasına gelebilir, nitekim Şeyh-i Ekber, hicri 597'de Merakeş ve Sale arasındaki İcisil'de konakladığı sırada, 'kurbet makamı'na vasıl olmasından bahsederken kelimeyi bu manada kullanmıştır. Menzil, Cennetin derecelerini veya İlahi tezahürün -Fütuhat'ın 198. babında, alfabenin yirmi sekiz harf ve yirmi sekiz İlahi İsimle bağlantılı olarak anlatılan- mertebelerini de ifade edebilir. Ama esas itibariyle, menzil, 'Allah'ın kula indiği, kulun Allah'a gittiği yer' olarak anlaşılmalıdır. (Geniş bilgi için bkz, Chodkiewcz, a.g.e., s. 83-101)
13. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 914.
14. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 918.
15. On dokuz sayısına, rakamların metafiziksel anlamları itibariyle bakmamız gerekir. Bunun Kur'an'la ilişkisi olduğu gibi, yine O'ndan hareketle, manevi idrak düzeylerinden bir 'makam'ın, on dokuz mertebe içerdiği de düşünülebilir.
16. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 1116-1148.
17. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 1126.
18. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 1126.
19. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 1130.
20. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 1143.
21. Bu kez, 'Dokuz' basamak anlatılmıştır. Bu rakamın da manevi bir atfa sahip olduğunu belirtmemiz yerinde olacaktır.
22. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 1146.
23. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 740.
24. Nursi, a.g.e., 1. cilt, s. 597.
25. Nursi, İşaratü'l-İ'caz, s. 167.
Gider bakarlar ki, Üstâd yerindedir. Bu harika vaka adliyede şayi' olur
YanıtlaSilHakimler, "Bu hale akıl erdiremiyoruz" diye birbirlerine nakletmişlerdir
Tarihçe-i Hayat, bu meselenin haşiyesinde Denizli Hapsi'nde de teker
rûr eden aynı vakadan bahsettikten sonra; Eskişehir Hapsi'nde tekrarlan.
mış ikinci bir vakay şöyle kaydeder:
tekrarlan-
"Yine Eskişehir Hapsi'nde iken, bir cuma günū, hapishane müdüri
kâtip ile otururken bir ses duyarlar:
- Müdür bey, Müdür bey!..
Müdür bakar, Bediüzzaman... Ona yüksek bir sesle: "Benim bugün
mutlaka Ak Camide bulunnmam lâzım" 287
Müdür: "Peki Efendi Hazretleri:" diye cevab verir. Kendi kendine de:
"Herhalde Hoca Efendi kendisinin hapiste olduğunu ve dışarıya çıkamaya-
cağını bilmiyor" diye söylenir ve odasına çekilir.
Oğle vakti, Bediüzzaman'ın gidip gönlünü alayım, Akcami'ye gidemi-
yeceğini izah edeyim düşüncesiyle, Ustàd'in koğuşuna gider. Koğuş pen-
ceresinden bakar ki; Bediüzzaman içerde yok. Hemen jandarmaya sorar,
içerdeydi, hem de kapısı kilitli." cevabını alır. Derhal camiye koşar, Be-
diüzzaman'in camiin ileri ve birinci safinda, mihrabın sağ tarafında namaz
kildiğını görür. Namazın sonlarında Bediüzzaman'i görmeyince, hemen
hapishaneye döner, Hazret-i Uståd'in "Allahü Ekber" diyerek secdeye ka-
pandiğını hayretler içerisinde müşahede eder.
Hadiseyi o zamanki hapishane müdürü bizzat anlatmıştır.258
Bilâhare Denizli ve Afyon hapislerinde de tekerrür eden ayni bu vaka,
resmî ihbarlara ve şsayialara sebeb olduktan sonra, Hazret-i Üstâd onu şșöy-
le zarifane bir şekilde Afyon Hapsi'ndeki talebelerine açıklamış:
... Bir zaman meşhur bir allâmeyi harbin müteaddit cephesinde cihada
gidenler görmüşler. Ona demişler... O da demiş: "Bana sevab kazandırmakk
ve derslerimden ehl-i imanı istifade ettirmek için, benim şeklimde bazı ev
liyalar benim yerimde isler görmüşler."
YANITLAYINSİL
yüksel31 Mayıs 2021 06:15
Hadisenin bu şekilde nakledilmesi hem aynı şekilde cereyan etmiş olmasıyla; herhalde
Hazret-i Ustâd'ın o günü Eskişehir Ak Camii'nde bulunmak istemesinin bir hikmeti ve bir
manası olması lazımdır. Çünkü nakil şeklinde "Mutlaka bulunmam lazım" tabiri vardır. 0
ise mutlaka bir manayı ve bir kesin lüzumluluğu ifade eder. Làkin o lüzumluluk ve mecburi
bulunmaklığın mana ve hikmetini bizler bilemiyoruz. A.B.
288 Büyük arihçe-i Hayat, Eskişehir hapis faslı, s: 178.
Bediuzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe i Hayatı cilt 2/ 1324syf Dr. Abdülkadir Badıllı
Rumlara ait Konstantiniyye (Roma) tesbihle ve tekbirle müslümanlarca feth edilmedikçe kıyamet kopmaz (Yetmiş bin Şamlı bunu yapacak)
YanıtlaSilRavi: . Hz Abr İbni Avf r.a
Sayfa: 478 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
YANITLA
yuksel8 Haziran 2021 09:22
Hasan bin Ali r.a. şöyle der.
Ben dedem Resulullahtan şöyle ezberledim.
Şüpheli olanı bırak, şüphe vermeyene bak! Zira doğruluk huzur, yalan ise şüphe kaynağıdır.
( Tirmizi,kıyamet 60/2518. Bkz. Buhari , 3.)
Edebi yol haritası
İslâm.
Dr. Murat Kaya.
Altınoluk.
sy.427.
Oralardaki yüz milyonlarca insanın gözyaşı, ahı, kanı, emeği, doğal kaynağı üzerinden Batı da kurulan bir refah düzeni var.
YanıtlaSilDaha Adil Bir Dünya Mümkün
Recep Tayyip Erdoğan
sy. 92.
YANITLASİL
yuksel7 Eylül 2021 05:54
Biz asla garibin, mazlumun, mağdurun, yoksulun, ezilmişin sırtından bir refah düzeni kurmayız, kuramayiz. Buna bizim ne inancımız ne kültürümüz ne de tarihimiz izin verir.
Daha Adil Bir Dünya Mümkün
Recep Tayyip Erdoğan
sy. 92.
Hz. Peygamber s. a.v. "Şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir"buyurmaktadir.
YanıtlaSilIslam Alimleri, İslama hizmet edecek olan bu muceddidlerin manaviyat alanında ve ilim sahasında olduğu kadar, siyaset alaninda da olabileceğini ifade etmektedirler.
Bilinmeyen Osmanlı
sy. 137.
Hz. Peygamber s. a.v. "Şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir"buyurmaktadir.
YanıtlaSilIslam Alimleri, İslama hizmet edecek olan bu muceddidlerin manaviyat alanında ve ilim sahasında olduğu kadar, siyaset alaninda da olabileceğini ifade etmektedirler.
Bilinmeyen Osmanlı
sy. 137.
MÜŞKİLÜ’l-HADÎS
YanıtlaSilمشكل الحديث
Güvenilir iki hadis arasında görünürde zıtlık bulunması anlamında terim.
bk. MUHTELİFÜ’l-HADÎS
Birbirine zıtmış gibi görünen hadisleri inceleyen bilim dalı.
YANITLA
Unknown18 Eylül 2021 05:36
MÜŞKİLÜ’l-HADÎS
مشكل الحديث
İbn Fûrek’in (ö. 406/1015) haberî sıfatlara ilişkin meşhur hadislerin yorumuna dair eseri.
YANITLA
Unknown18 Eylül 2021 05:45
Hadisleri doğru anlamak için bu ilmin bilinmesi zorunludur.
Aksi halde tek bir hadis ele alınıp, konu büünlüğü olan diğer hadisler ve bunların yorumu bilinmezse, hadislerde kastedilmeyen yanlış çıkarımlar elde edilebilir.
Müşkilu l Hadis
Dini Kavramlar Sözlüğü
sy.505.
Ahmed Yüksel Çelik Nursi
YanıtlaSilAllah c. c., kulum, bir hiç iken seni kim yarattı? buyuracak.
YanıtlaSilKul, Sen yarattın Ya Rabbi cevabını verecek.
Bu yaratilma, senin amelinlemi benim rahmetimlemi oldu?
Kul, senin rahmetinle oldu diyecek.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.607.
Hadid Suresi
21.ayet.
Ey insanlar! Kimin yanında (ganimet malından veya diğer haklardan) ne varsa, vakti geçti, "rezil olurum" demesin. Getirsin versin. Haberiniz olsun ki, dünya rezilliği ahiret rezilliğinden ehvendir.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 183 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
16. İman edenlerin Allah’ı anma ve hak olarak inen (Kur’an’)a karşı kalplerinin ürpermesi/saygıyla yumuşaması zamanı gelmedi mi?[2] (Mü’minler,) sakın bundan önce kendilerine kitap verilip de (onunla alakayı keserek) üzerlerinden uzun zaman geçmiş, kalpleri artık katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Çünkü onlardan çoğu (Allah’ın emrinden çıkmış) fâsık (olmuş)lardır.
YanıtlaSil(Âyet-i kerîmede yüce Allah, mü’minlere, kitaplarından uzaklaşan yahudiler ve hıristiyanlar gibi olmamalarını emir buyuruyor. Çünkü mü’minlerin Kur’an’la imanlarının kuvvetlenmesi, kalplerinin sükûn, hayatlarının huzur içinde olması gerekirken (8/2; 13/28), bunun aksine Kur’an’dan, onun kültüründen, mânevî gıdasından ve hükümlerinden uzaklaşan kalp imanca zayıflar, katılaşır ve duygusuzlaşır. Böyle bir kalbe sahip olan insan Allah’a karşı sorumluluğunu unutur, maddeci ve menfaatperest olur. Menfaatini başkalarının zararlarına, hatta yok olmaları üzerine kurmakta kalbi huzursuz olmaz.)
Bunun sebebi eğitimin artık kurtuluşun en önemli çaresi olarak görülmesidir. Bunu en çarpıcı şekilde dile getirenlerden Âlî Paşa, Osmanlı’yı oluşturan toplumların her bireyinin eğitim seviyesinin, bilgi ve donanımının en ileri noktaya götürülmesi gerektiğini belirtmiş, bu başarılamadığı takdirde Osmanlı Devleti “Çin seddi gibi hisarlar”la çevrilse bile daha bilgili ve eğitimli toplumların devlete üstünlük sağlayacağını, her şeylerini ellerinden alabileceklerini söylemiştir.
YanıtlaSilVasiyetimdir.
YanıtlaSil24.3.1974.
Bir çok suikastler geçirdim.Şu anda vucudumda arıza var.
Hafızamı kaybettim.Askerden sonra rahatsızlandım.
Adımın Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi olmasını isterdim.
Kitablarımı ziyan olmayacak bir kütübhaneye veilmesini istiyorum.
Mustafa Kemal ile Muhammed Said Nursi.arasındaki sırrın Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum.
Yüksel Çelik.
Vasiyetimdir.
YanıtlaSil24.3.1974.
Bir çok suikastler geçirdim.Şu anda vucudumda arıza var.
Hafızamı kaybettim.Askerden sonra rahatsızlandım.
Adımın Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi olmasını isterdim.
Kitablarımı ziyan olmayacak bir kütübhaneye veilmesini istiyorum.
Mustafa Kemal ile Muhammed Said Nursi.arasındaki sırrın Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum.
Yüksel Çelik.
YANLIŞ BİLGİ FELAKET KAYNAĞIDIR.
YanıtlaSilKAZIM KARABEKIR
YALANI SÖKÜP ATMADAN HAKIKATI DİKMEYE ÇALIŞMA TUTMAZ.
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN VASİYETNAMESİNİN AÇIKLANMASIYLA AÇIĞA ÇIKMASINI UMUYORUM HAKİKATİN.
Sizden birine, halktan korkması, işittiği veya gördüğü bir hakikatı söylemeye mani olmasın.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 490 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Ecdat, Ayasofya'nin bugünkü akibetini görmüş ve yanı başına SultanAhmed gibi bir muhteşem eseri inşa etmiştir" dedi.
YanıtlaSilBediuzzaman'ın Sır Katibi
Mehmed Feyzi Efendi.
sy. 337.
Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi.
YanıtlaSilKenzü'l İrfan Şerhi
sy. 683.
Ebu Eyyub el-Ensari de, "Hayır, bu ayet-i kerime onu göstermiyor. Malla, ticaretle bağla, bahçeyle, ziraatle uğraşıp Allah yolunda cihadı terk etmek, insanı mânevî bakımından tehlikeye sokar." manasinadir. "demiş.
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel15 Şubat 2022 04:31
"Allah yolunda mallarınızi sarf edin, cimrilik yaparak kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.
Bakara Suresi Tefsiri
Cilt.5 sy. 58.
Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan
YANITLASİL
yuksel15 Şubat 2022 04:39
Allah c. c. Tevfikini refik eylesin.
Dinin İslam'ın gayesi budur: Nesli, malı, imanı, canı ve aklı korumak.
YanıtlaSilBakara Suresi Tefsiri
Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan
cilt. 5.sy.132.
Ama inat edenler karşılığını görür. Mekke 'nin fethinde de birkaç kişi yine silahını çekti, karşı çıktı. O zaman Onlara da karşılığı verildi. Çünkü :
YanıtlaSilBir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür.
kural budur.
Bakara Suresi Tefsiri
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
cilt. 5.sy.46.,47.
Asil kendisinin mübarek kıldığı günün cuma günü olduğunu ve cuma gününe tazim edilmesi ve tatil yapılması gerektiğini onlara öğretti.
YanıtlaSilBakara Suresi Tefsiri
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
cilt.5.sy.189.
Bediuzzaman'ın Rus kumandanına karşı ayağa kalkmayisi ve neticesinde Divan-i harbe verilişi ve Bediuzzaman'ın ölüm denilen şeye beş para ehemmiyet vermeyisiyle merdane ve vakur ane tavrı karşısında kumandanın idam kararını geri alma hadisesi Amerikan askeri istihbaratincada ehemmiyetle kayd ve zabt edildiğine dair önemli bir şahidin ifadesini kaydediyoruz.
YanıtlaSilBediuzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe i Hayatı
Dr. Abdülkadir Badıllı
cilt. 1.sy.548.
Cebrail (Aleyhisselâm) atının izinden aldığı bir toprağı da buzağınin ağzına koydu.
YanıtlaSilBu at hayat atıydi ki (üzerinde Cebrail Aleyhisselâm taşıdığı için) nereye adım atsa mutlaka orası yeşillenirdi. Samiri o toprağı, deniz yarildiginda ya da Mûsâ Aleyhisselâm 'in Tur' a yöneldiği sırada almıştı. Iste o toprağın, kendisinin içine konulması sebebiyle buzağı heykeli ete ve kana dönüştü ve onda bir bağırma, bir hareket ve yürüme belirdi.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt 14.sy.358.
Heveslerinin peşine takılanlarla arkadaşlık kurulmamasi.7/3632
YanıtlaSilİlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
cilt 14.sy. 99.
Müslümanların kendilerine bir önder (başkan) seçmelerinin vacip olduğu 1/144.
YanıtlaSilİlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 179.
YANITLASİL
yuksel18 Mart 2022 23:55
Mürai müslümanların gerçek müminleri aldatıp dini, Kur'ân-ı ve namazı istismara kalkmalari. 13/7024.
Mürşid ve Islahatcilarin elinden tutmayan, hakiki önderlere saygı göstermeyen milletlerin ömrünün uzun olmayacağı. 1/253.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 178.
YANITLASİL
yuksel19 Mart 2022 00:03
Müslümanların gruplara ayrılıp bölünmesinin zararları. 11/5748.
Müşrikler antlaşmayı bozarlarsa. 5/2437.
Mustehcen anlamdaki çalgı, eğlence ve güldürü konularının "Levhe'l-Hadis" kapsamına dahil olduğu. 9/4739.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 179.
Nesih hükmü :ilimde teknikte, araştırma ve incelemede daima ileriye doğru adım atmayı, yeni buluşlara kapı açmayı öğretir.1/282.
YanıtlaSilsy.185.
Nimetin verdiği sarhoşluk ve beraberinde getirdiği gaflet. 9/4387.
sy.185.
Müşriklerle yapılan antlaşmaya aldanmamak gerekir. 5/2436.
sy.180.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 180,185.
Niyet ve inanca göre amellerin değerlendirildiği. 8/4296.
YanıtlaSilNuh (A. S.) dan bize üç önemli sünnetin kaldığı.8/4096.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 186.
Ölümü ahirette bir koç gibi Hz. Yahya (A. S.) in boğazlayacagi. 13/6730.
YanıtlaSilsy.192.
Ölüden diri, diriden ölü çıkaran Allah'dır.2/872-874.
sy.191.
Nükleer bir savaşın meydana geleceğine işaret eden ayet ve açıklaması. 11/5947.
sy.188.
İlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
Anadolu Yayınları
Cilt 14.sy. 188.191.192.
Genelkurmay Başkanlığı, geçen ay vefat eden araştırmacı Aytunç Altındal tarafından 1981 yılında ortaya atılan “Atatürk, hilafeti vasiyet etti. Evren ve Menderes 400 sayfalık vasiyeti okudu” iddiasını 32 yıl sonra yalanladı. Genelkurmay, “Atatürk'ün el yazısıyla kaleme aldığı vasiyeti ölümünden hemen sonra açıldı.12 Ara 2013
YanıtlaSilTasavvufun temeli helal rızıktır,helal lokmadır.
YanıtlaSilHaramla beslenen vucudu cehennem paklar.
Akra Fm.
Günün Sohbeti.
prof.Dr.Mahmud Esad Coşan.
Lozan'da dinin öldürülmesi kararı alındı.
YanıtlaSilSiyaseti dinsizliğe alet ettiler.
Siyaseti dinsizliğe alet yapanlar, kabahatlerini örtmek için başkasını irtca ile ve dini siyasete alet yapmakla itham ederler.
Bir Hazinenin Anahtarı.
Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.168,169.
YANITLASİL
yuksel23 Mart 2022 22:40
Cennet ehli Cennete girdiklerinde, Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurur: "İstediğiniz bir şey var mı ki size onu ziyade edeyim?" Bunun üzerine şöyle derler: "Ey Rabbimiz bize verdiğinin üstünde başka şey var mı?" Buyurur ki: "Rızam en büyüktür."
Ravi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 44 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
TEVFİK DUASI
YanıtlaSilRahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…
1. Allahım!... Şu vakitte ve şu anda noksansız salavatını (bütün rahmetini), tertemiz selamlarını, en mükemmel ve en yüce daimi hoşnutluğunu bu alemdeki en üstün kuluna ulaştır.Sen O’nu (s.a.v), Adem’in (a.s) çocukları arasından seçip kendi irade ettiğin hükümlerin gölgesi kıldın.Yarattıklarının ihtiyaçlarına O’nu (s.a.v) bir kıble ve bir makam eyledin.O’nu (s.a.v) kendine bir delil kıldın.Razı olduğun şekilde O’nu (s.a.v) ortaya çıkardın.Tecellilerine layık hale getirdin.
O’nu (s.a.v) yerde ve göklerde emir ve yasaklarının uygulama mahalli kıldın.Kendin ile var olan her şey arasına O’nu (s.a.v) vasıta eyledin.Şu aciz kulunun selamını O’na (s.a.v) ulaştır.Şu anda selamların en şereflisi ve en temizi O’nun (s.a.v) üzerine olsun.
2. Ey Allahım!... Beni O’na (s.a.v) hatırlat ki, senin katında benden söz etsin.Çünkü bunun bana hem dünyada hem ahirette faydalı olduğunu en iyi bilen sensin.Hatta bu fayda, O’nun (s.a.v) seni tanıdığı ve senin yüce katında kıymetinin bulunduğu ölçüde olsun.Benim bilgim ve anlayışım hesaba katılmasın.Ey rabbim!... Şüphesiz sen, her türlü üstünlüğe layık, dilediğin her şeye güç yetirensin.
3. Ey Allahım!... O en mükemmel insanın gönlünde bana da yer ver.Bana onu sevdir.Efendimiz Muhammed’e , onun ali ve ashabına varlıklarının zerreleri sayısınca, Allah Teala’nın sonsuz ilmi miktarınca salat eyle.
4. Ey Allahım!...Bu salavatları devamlı olarak okuyabilmeme yardım eyle.Amin
Ey alemlerin rabbi olan Allahım!...
Hayırlı işlerini tehir geriye bırakanlar helak oldular.
YanıtlaSilHayırlı işlerini yapmak için acele etmek lazımdır.
Prof. Dr.Mahmud Es'ad Coşan
Akra Fm.
Günün Sohbeti
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 10:01
Osmanlica sözlüge göre TESVİF nedir anlami
TESVİF: (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 09:57
tesvil ne demek?
(C.: Tesvilat) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.
Hayırlı işlerini tehir geriye bırakanlar helak oldular.
YanıtlaSilHayırlı işlerini yapmak için acele etmek lazımdır.
Prof. Dr.Mahmud Es'ad Coşan
Akra Fm.
Günün Sohbeti
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 10:01
Osmanlica sözlüge göre TESVİF nedir anlami
TESVİF: (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 09:57
tesvil ne demek?
(C.: Tesvilat) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma.
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:48
Hak söz kadar efdal sadaka yoktur.
Ravi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 383 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:49
Bir kimsenin din kardeşine, kendisine öğreteceği ilimden daha efdal sadakası olamaz.
Ravi: Hz. Raşid İbni Saad (r.a.)
Sayfa: 383 / No: 14
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Mart 2022 23:50
Kulların sabahladığı her sabah bir münadi şöyle nida eder: "Ey insanlar, toprak için doğun, fani olmak için toplayın ve harap olmak için bina edin."
Ravi: Hz. Zubeyr (r.a.)
Sayfa: 383 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel30 Mart 2022 00:18
Aldanmamak, aldatmamak, ciddiyet.
Hak yolda yürüyenlerin vasıfları.
Dost. T. V.
Katre.
Besmele
YanıtlaSilMusa (a. s.) asasi ile
İbrahim (a. s.) ateşte yanmaması
gibidir.
Dost T. V.
Dost özel
Mehmed Akif, ideal bir eğitimciyi şöyle tarif eder:
YanıtlaSilMuallimim diyen olmak gerektir imanlı,
Edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı...
Gönül dergahindan
Hakikat İncileri
sy. 141.
Osman Nuri Topbaş
YANITLASİL
yuksel31 Mart 2022 01:46
Yani bir muallim, her şeyden önce "imanlı" olacak, yüreğinden rahmet tasiracak.
"Edepli" olacak, örnek bir karakter ve şahsiyet inşa edecek.
Liyakatli olacak, mesuliyet şuuruyla kendini yetiştirip vazifesinin ehli olacak.
"Vicdanlı" olacak, merhamet şefkat, fedakarlık gibi faziletlerle insanlığını tescil ettirecek.
Gönül dergahindan
Hakikat İncileri
Osman Nuri Topbaş.
sy. 141.
Bir bakıma İngiltere nin kaderini casuslar çizmişlerdir. Bu casuslar sadece askeri ve siyasi alanda değil, ticaretle, sanayide, eğitimde ve din alanında inanılmaz istihbarat başarılarına imza atmışlardır.
YanıtlaSilTürkiye’de Ve Dünyada
Casuslar.
Aytunc Altındal.
Destek Yayınları
sy. 103.
Sizden biriniz, uyumak için yatağına girdiğinde, Fatiha ile birlikte bir süre okusun. Bu takdirde Allah Teala o kimse için bir melek görevlendirir ki, o kimse nereye gitse melek de onunla beraber gider.
YanıtlaSilRavi: Hz. Şeddad İbni Evs (r.a.)
Sayfa: 26 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel8 Nisan 2022 08:50
"Paşa Hazretleri!... Sen henüz bu Devleti Aliyeyi bilmemissin!
Bu Devlet isterse donanmanin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, iplerini de ipekten yapabilir!..
Lozan zafer mi Hezimet mi
cilt 2.sy.48.
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:16
İslam'ın kader anlayışının müslümanları teknikte ve sanayide geri kalmalarına sebep olduğunu iddia eden bir soruya da neden İslam dünyasında yaşayan Hıristiyan, Yahudi, Durzi ve Nusayrilerin ayrıca Ruslarin Avrupalilar'dan geri kaldığı karsi sorusuyla cevap vermektedir.
Harputlu İshak Efendi, Islam'da kader anlayışını da Es'ile - i Ilm-i Kelâm adlı eserinde uzun uzun izah etmektedir.
Medreseler Neydi, Ne değildi?
Ekmeleddin İhsanoğlu
sy. 405.
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:18
Allah Teala bir kulu sevdiğinde ona dünya işlerini kapar, ahiret işlerini ise açar.
Ravi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 25 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:26
Devlet ile toplumun seyyidlere gösterdiği saygının devlet yararına birtakım gelişmeleri doğurduğu bilinmektedir. Zira onlar, bilhassa fetih esnasında yeni yerleşim yerleri kurarak İslam'ın ve yeni devletin gücünün yayılmasında rol aliyordu.
Osmanlı 'da
Eğitim Ve Öğretim
Ziya Kazici
sy. 201.
YANITLASİL
yuksel11 Nisan 2022 05:36
Ayrıca, eğitim sosyolojisi, dinamik bir alan olduğu onun kurumsal metodolojik yönelimleri sürekli gelişim göstermelidir. Zira konu alanı olan toplum degismektedir.
Eğitim Sosyolojisi
Prof. Dr. Mahmud Tezcan.
SONUN BAŞLANGICI
YanıtlaSil2036-2038.
Not.
Efendi
Beyaz Turklerin Büyük Sırrı.
Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı.
Eskişehir'de Ne Oldu?
sy. 282.
Siz kulluğunuzu doğrultun güzel yapin O Rabligini bilir.
YanıtlaSilIbrahim Ethem
Mahmud Es'ad Coşan
Akra Fm
Hadisler Deryası
Telgrafın Türkiye'de kurulmasını istemeyen biri tarafından koparıldığı anlaşılıyordu. demektedir.
YanıtlaSilMuteakiben Sultan'ın kendileri ve Samuel Morse'u çeşitli hediyeler ve "ihtira beratı" ile taltiflerini naklettikten sonra : Sultan'ın ilgisine rağmen İstanbul ile Edirne arasında telgraf hattı kurulması işi tahakkuk etmedi.
Lozan Zafer mi
Hezimet mi?
Kadir Mısıroğlu.
Cilt:2.sy.101.
...Diğer bir rivayette ise "Muaviye kat'iyyen mağlub olmaz" buyurulduğu rivayet edilmiştir.
YanıtlaSilHazreti Ali r.a. bunu duyunca : "Eğer bu hadis-i Şerif'i bilseydim Hazreti Muaviye ile harbetmezdim!." demiştir.
Lozan
Zafer mi
Hezimet mi?
Cilt 2.sy.126.
Kadir Mısıroğlu.
yuksel3 Mayıs 2022 21:40
YanıtlaSilBir kimse Allah'dan sıdk ile şehidlik isterse, Allah onu şehitler mertebesine ulaştırır; yatağında da ölse.
Ravi: Hz. Sehl (r.a.)
Sayfa: 422 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:41
Bir kimse yanında kendisini müstağni edecek kadar varken bir şey isterse, ancak Cehennem ateşini çoğaltmış olur."Kendisini müstağni kılacak şey nedir ya Resulallah" dediler. Buyurdu ki: "Kuşluk yiyeceği veya akşam yiyeceğine kadar."
Ravi: Hz. Sehl (r.a.)
Sayfa: 422 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:48
Kur'an'daki pek çok cüz'î hadiselerin arkasında küllî düsturlar saklıdır.(S.) 223:20.Söz, 1.makam.1.nukte
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi İsmail Mutlu
sy. 403.
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2022 21:55
Sadece din ilimlerinin okutulmasindan taassub doğar.
(Mn.) 127.
Taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa taklitcilerinde ve dinsizlerde bulunur. (Mn.) 131.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 621.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 05:45
Allah Resulu Peygamber efendimiz buyurmuştur:
"Miraç 'ta üçüncü kat gökte yetmiş bin melek gördüm. Bunlar, Hazret-i Ömer' i sevenler için, Cenab-ı Hak 'tan af taleb ediyorlardı".
Biz de, Hazret-i Ömer' i seviyoruz ya Rab, o meleklerin istiğfarindan, bizi de mahrum etme Allah 'im.
İslam' ın Adil ve cesur reisi
Halife Hazret-i Ömer
(Radıyallahu Anh)
cilt. 2.
Abdurrahman Şeref Laç
sy. 384.
Bu konuyu daha ileri derecede düşünecek olursak devletlerinde sırları vardır.İleride yapacakları eylemleri ve hizmetleri yeri ve zamanı gelmeden açığa vurmamalıdır.Sır saklamayan milletler ve devletler düşmanın tuzağınaher an düşmeye hazırdırlar. Bu sebeple casusluk müessesi oluşmuştur. Gizli ajanlar vardır. Bunlar kendi ülkeleri adına bilgi toplamaya çalışırlar.
YanıtlaSilHazret-i Ömer Yüz veciz Söz. sy.178.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 22:40
Özellikle askeri bilgilere önem verirler.Zira, her ülke için güvenlikleri önemlidir.En yakın komşularından bile emin olmak için büyük bir çaba içerisinde bulunurlar.Konuya Hz. Ali (k.v.) 'nin
bir vecizesiyle son verelim:" Düşmanın en zararlısı hilesini gizleyendir." Hiç şüphe yok ki, düşman hilesini gizlerken Müslüman'ın sırrını açığa vurması, düşmana davetiye çıkarmaktır.
Hazret-i Ömer Yüz Veciz Söz.sy.178.
YANITLASİL
yuksel5 Mayıs 2022 22:45
Bu vecizeye benzer bir sözü de Hz. Ebubekir söylemiştir." Sırrını açığa vurma, sonra işlerin karışır.
177.Aşir efendi, 11a.
Hazret-i Ömer Yüz Veciz Söz.sy.178.
Ahireti için çalışan kimseye Allah c.c. dünya işlerinde kâfi gelir, yeter; sizler gizlinizi düzeltin, Allah c.c sizlerin açığınızı ıslah eder.
YanıtlaSilÖmer b. Abdülaziz (r.a.)
Zirvelerden Gönüllere.
Enes Balı.
sy.135.
hazırladı.(T.H.) 49.
YanıtlaSilFihrist.sy.73.
İçinde bulunduğumuz zamanın geçmiş zamana kıyas edilmesi yanlıştır.(D.H.Ö.İç.R.) 70.
Kıyas İslamiyetin hüküm kaynaklarındandır.(Mh.) 73:1.makale 8.mesele.
Kıyas-i İstisnai.(L.)57:11.Lema, 5.nükte (İ.İ.) 95.
Maneviyat maddiyata kıyas edilmez.(Mn.) 127.
İslamiyeti Hıristiyanlığa kıyas etmek kıyas-ı maalfarıktır.(M.) 313.26,3.Mebhas,5.mesele.
Bir Hazinenin Anahtarı.
Risale-i Nur Külliyatı Fihrist Ve İndeksi.sy.386,387.
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:07
Eşyanın ışınlanmasına işaret eden ayet.(S.) 233:20.Söz.2. Mak.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi. sy.70.
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:09
Süleyman (a.s.) mal, mülk ve ilim arasında muhayyer bırakıldı. O İlmi aldı. Ve ilmi seçtiğinden dolayı da mal, mülk kendisine tabi kılındı.
Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 282 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:11
Bir kimse ilmi alimlere tefahur için veya meclislerinde sefihlerle mücadele için tahsil ederse, o kimse Cennetin kokusunu dahi duyamaz.
Ravi: Hz. Muaz (r.a.)
Sayfa: 429 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Mayıs 2022 22:12
Bir kimse ilim taleb ederse, bu geçmişine kefaret olur.
Ravi: Hz. Abdullah İbni Sahîra (r.a.)
Sayfa: 429 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel15 Mayıs 2022 02:02
Bazı şeyler vardı ama, daha detaylı vasiyet olarak bu benim vasiyetimdir dediği, ölümünden 12 gün önce bana söylediği bazı şeyler var.
Yani çok net, bu böyle olacak , budur, gibi çok kararlı bir konuşmaydı. Saat 5'te 5 buçukta falan konuşmamız bitti babamla.
The Özal.
Mehmed Ali Birand.
Soner Yalçın.
sy.552.
Bir Davanın Öyküsü.
Üç şey bir kimsede bulunursa o kimse "Ebdaller" (kırklardan)dır. Ki dünya ve dünya halkının kıvamı onlarladır. (Onların yüzü suyu hürmetine yaşarlar): Kazaya rıza, Allahın haram ettiği şeye sabır (dayanmak), Allahın hakkından ötürü gazab etmek. (Nefsin için pireye bile kızmayacaksın)
YanıtlaSilRavi: Hz. Muaz (r.a.)
Sayfa: 264 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel1 Haziran 2022 05:38
Güzel Ahlak ilimden fenden önce gelir.
Kötü ahlaklı atom âlimi düşmana sırrını rüşvet karşılığı satarsa Alimin ve İlmin faydası olmaz.. Zararı olur.
Akra Fm.
Hadisler Deryası
Mahmud Es'ad Coşan
Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi.
YanıtlaSilKenzü'l İrfan Şerhi
sy. 683.
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:38
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
448 1 Bir kimsenin din kardeşinin evine gelip te önüne konulanı yememesi cefadandır. Bir adama yolda arkadaş olup ta ismini ve babasının ismini sormaması cefadandır ve ailesi ile münasebetten evvel latife yapmaması da cefadandır. Hz. Ali (r.a.)
448 2 İnsanın bir din kardeşi konuşurken susması mürüvvettendir ve arkadaşının nalını kopunca onun da durması, hüsnü muaşeret güzelliğindendir. Hz. Enes (r.a.)
448 3 Bir müslümanın içine sevinç sokmak, gamını gidermek, borcunu ödemek veya onu açlıktan doyurmak, Allah (z.c.hz.)'ne en sevgili amellerdendir. Hz. Ebû Şureyk (r.a.)
448 4 Arabın helak olması kıyamet alametidir. Hz. Talha İbni Malik (r.a.)
448 5 Bina kıyamet alametindendir. Bir adamın camiden geçip te iki rek'at kılmaması, tanıdığından başkasına selam vermemesi ve çocuğun yaşlı bir kimseyi işe koşturması da kıyamet alametlerindendir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
448 6 Kıyamet alametlerindendir, haine itimad edilip, emine ihamet edilmesi. Hz. İbni Amr (r.a.)
448 7 Kıyamet alametidir, komşuluğun kötüleşmesi, akrabanın yoklanmaması, cihadın kalkması, dünyanın dini ihlal etmesi.
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:40
448 8 Kıyamet alametlerindendir; çocuğun öfkeli, yağmurun hararetli olması, şerlerin taşması, yalancının tasdiki, doğrunun yalanlanması, haine güvenilmesi, emine ihanet edilmesi, münafıkların kabileye efendi olması, çarşıya münafıkların hakim oluşu, mihrapların süslenmesi, kalblerin harap edilmesi, erkeğin erkeklerle, kadınların kadınlarla yetinmesi, dünyanın mamur kısmının harab, harap kısmının mamur olması, şüphenin ve faizin aşikar olması, çalgının ve eğlence aletlerinin alenileşmesi, içkinin içilmesi, zaptiyenin, gammazların ve gıybetçilerin çoğalması. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
448 9 Kula dünyada verilenin efdalindendir afiyet; ahiret için de verilenin efdalidir mağfiret. Kula nefsi tarafından verilenlerin efdali ise, bir kavimden neş'ed eden hayırdan adamın ders alması. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
448 10 Kıyametin yaklaşmasındandır minberlerin, hatiplerin çoğalması, ulemanın süslere meyledip haramı helal, helali haram etmeleri ve insanların istediği gibi fetva vermeleri, altın ve gümüşlerinizi helal saymayı öğütlemeleri ve Kur'an'ı ticaret metaı edinmeleri. Hz. Ali
YANITLASİL
yuksel2 Haziran 2022 00:42
Üç şey vardır ki, onlara devam eden Benim gerçek dostum, onları zayi eden de gerçek düşmanımdır: Namaz, oruç ve cenabetten gusul. (Üç imama göre terkeden kafirdir)
Ravi: Hz. Hasan (r.a.)
Sayfa: 263 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
Islamiyetin Üssü'l-esasi doğruluktur. (H. S.) 51:3. kelime
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 345.
449 6 Cennete girip cehennemden kurtulmak, nimetin tamamındandır. Hz. Muaz (r.a.)
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 01:05
Ahiret inancı sosyal ve şahsi hayatın Üssü'l-esasidir.(S.) 92:10.Sozun Hatemesi.
En büyük dava Ahireti kazanmaktır.E:L) 1:14.
Ahirete iman saadetin esası dır.(S.) 153:9.Sua,Mukaddime.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 28.
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 02:08
Halbuki krizde kaptanlık, fırtınaya yakalandığı zaman bu fırtınadan çıkma becerisi değildir. Asıl kaptanlık fırtınaya yakalanmamayi başarmaktır.
Altınoluk.
Haziran 2022.
sy.23.
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 02:04
Aileyi bekleyen en büyük tehlike kapitalist ahlak. Kapitalist ahlakın İki tane ana özelliği var. Birisi dunyacilik, ölüm ve ölüm sonrası yok gibi yaşamak. İkincisi de benmerkezcilik egoyu kutsallastirmak.
Altınoluk
Haziran 2022
sy 23.
YANITLASİL
yuksel4 Haziran 2022 04:39
Kainatta bütün yıldızların arasını dolduran, durgun saydam ve gaz halinde madde, yani her tarafa nüfus edebilen bir esir vardır..
İlimler ve Yorumlar
ilimlere bir başka açıdan bakış.
Hekimoglu İsmail
H. Hüseyin Korkmaz.
sy. 397.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 04:54
Neyleyim gerçekliği neyleyim varlığı,
İçinde var olan Nebi olmayınca!
Teklif
sy. 60.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 04:57
Nerde hareket, orada bereket.
Atasözü.
Akra Fm.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 05:03
"Varlık önce, idrak sahibi fail sonra" demenin yolu varlık alanında idrak sahibi failin nasıl olup da mevcut olabildiği sorusunun cevaplanmasindan geçer.
Teklif
sy. 22.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 05:22
Tasavvuf ta çok önemli bir esas vardır :İki şeye çok dikkat etmek gerekir :birincisi unsiyet kurduğun, oturup kalktığın insanlara, ikincisi de yediğin içtiğin şeylere...
Peygamber Efendimiz (s. a. v.) Dilinden
Gönül İncileri
Şefika Kaya Meriç
sy. 114.
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2022 13:23
Hariciler, Halife ve hükümdarın varlığına lüzum olmadığı hususundaki akidelerine delil olarak, Kur'an dan iktibas ederek "Lâ hükme illa lillah" yani " Hüküm ancak Allah c. c. in dır." cümlesini kendilerine slogan yapmışlardı. Hz. Ali bunu isitince şu cevabı verdi :
"Bu doğru bir sözdür, ancak bâtıl adına söylenmiştir".
En'am. 6,57.
Kur'an ve Hadise göre Ahir zaman Fitnesi ve Anarşi
Doçent. Dr. İbrahim Canan
sy. 61.
Atatürk'ün Hazreti Ali'nin soyundan geldiğini iddia eden Tumluer'e göre ahir zamanın son kademesine gelinmiştir. Kapıyı açacak manevi şifre Atatürk'ün gizli vasiyetidir. Kısacası bu meselenin ilahi bir boyutu da bulunmaktadır. Tumluer bu önemli görevi babası Alaaddin Tumluer'den devraldığını belirtmektedir.1 Ara 2013
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel10 Haziran 2022 06:19
İnsanın içinde Yasin Suresi yazılmış.(S.) 670.Lemaat.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 326.
YANITLASİL
yuksel11 Haziran 2022 01:51
Allah c. c. kâinat ta dahil olmadığı gibi hariç de değil. (M. N.) 54.Katre.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy
47.
YANITLASİL
yuksel12 Haziran 2022 01:03
İlim talebi, Allah katında namaz, oruç, hac ve Aziz ve Celil olan Allah yolundaki cihaddan daha efdaldir.
Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 312 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel12 Haziran 2022 01:06
Bir saatlik ilim talebi, bir gece sabaha kadar ibadet etmekten hayırlıdır. Bir günlük ilim talebi ise üç ay oruç tutmaktan hayırlıdır.
Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 312 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel12 Haziran 2022 01:14
Allah c. c. ın rızasını kazandıktan sonra başkalarının rızasını tahsile gerek yoktur.(M. N.) 156:Zerre.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 48.
Asıl olarak haramlardan şiddetle kaçanların ve emirleri layıkıyla uygulamaya çalışanların kalpleri temizdir.
YanıtlaSilİbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis
Kenzü'l İrfan Şerhi
Ahmet Karakullukçu
sy. 489.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
YanıtlaSilZalim olsun mazlum olsun kardeşine yardım et! buyurmuştur.
Bunun üzerine ashab-i kiram :Ya Resulallah! Biz mazluma yardım ederiz, fakat zalime nasıl yardım edeceğiz? diye sorduklarında, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Onun ellerinin üstünden tutarsın (ve onu yaptığı zulümden engelleyerek böylece ona da yardım etmiş olursun ). buyurmuştur.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt 14.sy.488.
YANITLASİL
yuksel16 Haziran 2022 01:03
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem e inanmanın Cennete girmek için yeterli olmadığı, bununla birlikte ona ve Kur'an'a ittiba'in da şart olduğu
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt 14.sy.489.
YANITLASİL
yuksel16 Haziran 2022 01:04
Niyet doğru, amel yanlış olabilir.(Mn.) 94.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 56.
Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur.
YanıtlaSilHadislerle
Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı
Müslümanlık
cilt. 2.
Devlet idaresi
sy. 609, 610
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:03
Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
(Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.
Tetebbürsüz kıraat, fıkıhsız da ibaded olmaz. Bir fıkıh meclisi altmış senelik ibadetten hayırlıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer ra.
Sayfa: 482 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2022 05:41
Yalan imana aykırıdır.
Ravi: Hz. Ebû Bekir (r.a.)
Sayfa: 228 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2022 05:42
Yalan imana aykırıdır.
Ravi: Hz. Ebû Bekir (r.a.)
Sayfa: 228 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2022 05:52
De ki: "Allah'ın kelimeyi tammesiyle -ki onu iyi veya kötü tecavüz edemez- yerde yarattığı her şeyin şerrinden sığınırım. Gece gelenin, gündüz gelenin, göğe çıkanın, gökten inenin şerrinden. Ancak hayırla gelen hariç ey Rahman." (Cinnilere karşı Halid ibni Velid r.a hz lerine buyrulmuştur)
Ravi: Hz. Ebul Aliye (r.a.)
Sayfa: 335 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2022 05:54
Tevfikin azı, aklın çoğundan hayırlıdır. Dünya hususundaki akıl mazarrat, din hususundaki akıl ise meserrettir.
Ravi: Hz. Ebud Derda (r.a.)
Sayfa: 336 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
İlmi gizleyene her şey lanet eder. Denizdeki balık ve gökteki kuş bile.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 337 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
Beş düşman.
YanıtlaSil1-Nefis
2-Şeytan
3-Kâfirler
4-Münafıklar
5-Zalimler
Muhittin Yıldırım
MihenkTasi
T. V. 5.
Yazılsa Liyakati Var
YanıtlaSilEvet, sabıkan bahsi geçmiş:• Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi, • sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi,
• nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi,
• ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi,
• ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması,
• elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mucize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir.
Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhânîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler.
Ve a’dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur.
Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur.
Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn şeklini verir.
Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer.
Acaba böyle bir zâtın birtek eli böyle acip mu’cizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?
486
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
486 1 Cennete, başa kakıcı, anaya-babaya asi olan, içkiye idmanlı olan, söz taşıyan, büyüye inanan giremez (Yani Cehennemde tımar görmeden.) Hz. Ebû Said r.a
486 2 Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse Cennete giremez. Denildi ki: "Bir adam elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını severse?" Buyurdu ki, Allah güzeldir ve güzelliği sever. Kibir, Hakka razı olmamak ve halka hor bakmaktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
486 3 Cennete cevvaz (kendine yontan), katı yürekli olan, hasis, adi adam, çetin ahlaklı, pis boğaz, insanlara karşı gaddar, göbeği büyük kimse giremez. Hz. Abdurrahman İbni Ganamı (r.a.)
486 4 Medine'ye deccal korkusu girmez. O günü Medine'nin yedi kapısı vardır ve her birinde de ikişer melek duracaktır. Hz. Ebû Bekir (r.a.)
486 5 Deccal Mekke ve Medine'ye giremez. Hz. Âişe (r.anha)
486 6 Benimle evlenen veya kendisinden kız alıp verdiğim kimseler Cehenneme girmez. Hz Hars (r.a.)
486 7 Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin) Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra.
486 8 Sizlerden biri evlad yetiştirmek fikrinden vazgeçmesin. Zira bir kimse öldüğü zaman onun çocuğu yoksa ismi kesilir. Hz. Hafsa (r.a.)
486 9 Kafir müslümana ve müslüman da kafire varis olamaz. Hz. Umame İbni Zeyd (r.a.)
486 10 Müslüman hristiyana varis olamaz. Meğer ki köle veya cariyesi olsun. Hz. Câbir (r.a.)
486 11 Kaderi, duadan başka şey geri çeviremez. Ömrü de ancak iyilik artırır. Bir adam, günahı sebebile kendine isabet edecek rızkından mahrum olabilir. Hz. Sevban (r.a.)
486 12 Deniz yolculuğuna, hac ve umre yapacak kimseden ve Allah yolunda gazi olandan başkası çıkmasın. Zira denizin altında ateş ve ateşin altında da deniz vardır. Hz. İbni Amr (r.a.)
486 13 Ehli garb (Şamlı ve mücahidler) kıyamete kadar hak üzerinde galib olurlar. Hz. Saad İbni ebu Vakkas (r.a.)
YANITLASİL
yuksel10 Temmuz 2022 20:51
Beni gören müslüman ve Beni göreni gören ve Beni göreni göreni gören de Cehenneme girmez. (Ashaba tabiin ve tebal tabiin)
Ravi: Hz. Abdurrahman İbni Ukbe ra.
Sayfa: 486 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel10 Temmuz 2022 21:01
Yazılsa Liyakati Var
Evet, sabıkan bahsi geçmiş:• Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi, • sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi,
• nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi,
• ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi,
• ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması,
• elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mucize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir.
Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhânîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler.
Ve a’dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur.
Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur.
Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn şeklini verir.
Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer.
Acaba böyle bir zâtın birtek eli böyle acip mu’cizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?
Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının.
YanıtlaSilRavi: Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.)
Sayfa: 222 / No: 16
Ramuz El-Ehadis
Devletin ilerlemesi için sadaretle meşihat dairesinin eşit olması gerekir. (Sn.) 52.
YanıtlaSilSadaratle meşihat iki kanattır.
(Sn.) 51.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 154,155.
Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının.
YanıtlaSilRavi: Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.)
Sayfa: 222 / No: 16
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 21:26
Devletin ilerlemesi için sadaretle meşihat dairesinin eşit olması gerekir. (Sn.) 52.
Sadaratle meşihat iki kanattır.
(Sn.) 51.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 154,155.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:13
Said Nursi (Bediuzzaman)
1873-1960.Hi:1290-1379
İslami ilmi Edebi Felsefi
Yeni Lügat
Abdullah Yeğin
Hizmet Vakfı Yayınları
sy. 601.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:19
Said Nursi Bediuzzaman demiş ki
Oğlum olursa adını Yüksel koyardım.
Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi
D. T. 24.3.1974.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:26
Decl: Karıştırmak, Yalan söylemek, Hakkı bâtıl, bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. Bâtılı Hak Gösteren. Mübalağali faili :deccaldir.
Deccal :Hakkı batil, bâtılı hak olarak gösteren.
İslami ilmi Edebi Felsefi
Yeni Lügat
Abdullah Yeğin
Hizmet Vakfı Yayınları
sy. 99.
Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının.
YanıtlaSilRavi: Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.)
Sayfa: 222 / No: 16
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 21:26
Devletin ilerlemesi için sadaretle meşihat dairesinin eşit olması gerekir. (Sn.) 52.
Sadaratle meşihat iki kanattır.
(Sn.) 51.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 154,155.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:13
Said Nursi (Bediuzzaman)
1873-1960.Hi:1290-1379
İslami ilmi Edebi Felsefi
Yeni Lügat
Abdullah Yeğin
Hizmet Vakfı Yayınları
sy. 601.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:19
Said Nursi Bediuzzaman demiş ki
Oğlum olursa adını Yüksel koyardım.
Muhammed Ahmed Yüksel Çelik Nursi
D. T. 24.3.1974.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:26
Decl: Karıştırmak, Yalan söylemek, Hakkı bâtıl, bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. Bâtılı Hak Gösteren. Mübalağali faili :deccaldir.
Deccal :Hakkı batil, bâtılı hak olarak gösteren.
İslami ilmi Edebi Felsefi
Yeni Lügat
Abdullah Yeğin
Hizmet Vakfı Yayınları
sy. 99.
YANITLASİL
yuksel12 Temmuz 2022 22:45
Nitekim şair der ki :
"Dünya ki hadisatla her gece yüklüdür,
Gün doğmadan neler doğa kim bile nagehan (ansızın)!
...
Aceb mi doğsa zülfünden fitneler,
Meseldir bu denir, el-leylu hubla!
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi (Kuddisu Sirruhu)
cilt 14.sy.493.
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:11
Ve yine biz Kur'an da :"Öz babalarınızin dışındakileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz." ayetini okuyorduk.Bu ayet mensuhtur.
Hadislerle
Hz. Peygamber Ve Ashabınin Yaşadığı
Müslümanlık
cilt. 2.
Devlet idaresi
sy. 609, 610
YANITLASİL
yuksel23 Haziran 2022 00:03
Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
(Kuddisu Sirruhu) cilt. 11.sy.111.
Kıyamet yaklaştığında taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için saygı gösterilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulmeder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanlanın en iyi görüneni dalkavuktur "müdahin (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakandır)
YanıtlaSil"Zaman yaklaştığında... Yani kıyamet saati yaklaştığında
taylasan giyme çoğalır" Rafiziler ve Şia gibi hak etmedikleri halde içi başka dışı başka, münafıklık için taylasan giyerler. Deccal çıkar ve Isfehan'dan taylasanlarla yetmiş bin kişi ona tabi olur
"ticaret çoğalır Bu, açgözlülüğün çok olup, kanaatin olmamasından, nefis isteklerinin çok olmasındadır.
mal çoğalır kelimesi başka bir nüshada önceki kelimede olduğu gibis şeklindedir. Dünya sevgisinin çokluğundan.
"saygı gösterilir" kelimesi, kökündendir
mal sahibine mali nedeniyle Yani mal sahibi, dini için değil
malı için, insanlar mala meylettikleri için saygın olur.
"fuhuş çoğalır" Yani zina...
, "çocuklar amir olur" Yani yaşı genç olanlar. Nitekim Allah bir kavme azap ettiği zaman akılsızları veya çocuklan yahut kadınları başlarına yönetici yapar. (Onlara bunları musallat eder)
"kadınlar çoğalır" Kütüb-i sitte'deki bir rivayette
"öyle ki elli kadına (bir adam düşer) bir başka rivayette ise L-ly
"kirk kadına bir erkek idareci düşer." şeklindedir.
Bu durum fitnelerin çokluğu nedeniyle erkeklerde öldürmeler artar. Çünkü savaşanlar kadınlar değil erkeklerdir. Bunun, fetihlerin çoğalacagina ve esirligin artacağına işaret olduğu da söylenmiştir.
"Baştaki yönetici zulmeder" Çeşitli zulümlerle zulmeder
Taberâni, el-Mu'cemü'l-evsät, V, 126, Hakim, Mustedrek, 386 Buhar, llim 21, Müslim, llim 9, Ibn Mâce, Fiten 25,Tirmizi, Fiten 34 Bk Bezzar, Müsned, Vill, 112
531. syf
Ramuz El-Ehadis Şerhi Levamiul ukul
Zeka Parıltıları
Ahmet Ziyâüddin Gümüşhanevi 1. Cilt
YANITLASİL
yuksel14 Temmuz 2022 10:51
ölçü ve tartida eksiklik yapılır Yani onlarda noksanlık yapılır. Bu ifade, kayıp nedeniyle noksanlıktan kinayedir. Allahu Teâlâ ölçekte ve tartıda hileye sapanlann vay haline! Ki onlar insanlardan ölçekle aldıklanı zaman haklarını tastaman alanlar, onlara ölçekle yahut tartı ile verdikleri zaman ise eksiltenlerdir." buyurur. (el-Mutaffifin 1,2,3)
Adam kopek yavrusu yetistirip egitir. Köpek yavrusu demektir.
(Bu) Ona, kendisinin çocuğunu beslemekten daha iyi yararlı olur. Çocuğunun kötülüklerinden, bereketsizliğinden, itaatsizliğinden dolayı.
"büyüğe saygı duyulmaz Yani ilim ve yaşça büyük olan hürmet görmez, ondan utanılmaz "küçüğe merhamet edilmez" Iki cümledeki füller edilgen/mechül kiptedir. Yani insanlar çocuklara şefkat, merhamet gösteren kimseler değillerdir.
zinadan olma çocuklar çoğalır" Zinanın çokluğu ve nikahların bozukluğu nedeniyle Zinanın çokluğunu Resûlüllah (sav)'in; öyleki adam yol ortasinda kadınla yakın olur." Ifadesi teyit eder. Yani hanımından başkasıyla bile yol ortasında zina eder.
kelimesi noktall harf "insanlar koyun
olan/dät" harfinin üstünüyledir. Koyun demektir. "kurt kalpleri üzerine" Bu ifade, onların görünüşte yumuşak olduklarını ve kalplerinin de katılığını açıklar. Onlar insanlara merhamet etmezler
bu zamanda insanlann en yisi, dalkavuk olan Onlar dalkavukluk, yağcılık ederler. Insanları günahlar işlerken görür, onları kendi
hallerine bırakırlar.
Hadiste kastedilen şey bu işlerin aşikâre olması ve çoğalmasıdır. Yoksa bu işlerin aslı değildir. (Bu tür günahlar gizli ve az da olsa her devirde vardır.) Hadisi Taberâni (el-Mu'cemü'l-kebir de), Hâkim (el-Müstedrek'te) Ebu Zer (ra)'den naklederler. Hadisin sahih olduğunu söyleyen Häkim'i (el-Müstedrek alá
Müstedreki'l-Hâkim'de) Zehebî eleştirmiştir. Bu hadiste, Resulallah (sav)'in söyledikleri aynen gerçekleşmekte
İnnâ ateynanin sırrını herkes anlamaz. (E. L.) 1:205.
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 551.
YANITLASİL
yuksel15 Temmuz 2022 00:29
Din birleştiricidir.(H. S.) 97:1.evham.
Ahmak dost din düşmanından daha zararlıdır.(Mh.) 29:1.maka.
Eğitimin ana lisanla yapılması faydalıdır.
Din nokta-i nazarında medenilere galebe çalmak ikna iledir.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy 162,..165.
YANITLASİL
yuksel17 Temmuz 2022 07:53
Propagandada gerçekler olduğu gibi anlatılmalıdir.(Sn.) 17.
Siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık doğruluğa tercih ediliyor.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 541.
YANITLASİL
yuksel17 Temmuz 2022 08:03
Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.(Sn.) 62:(T.H.)117.
Sulhkarane muamele dost kazandırır. (M.) 258:22.Mektup4.vec.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 171.
Ey Adem oğlu ne yapacaksın dünya ile Helali hesap, haramı ise azabtır.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 493 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Adil ve mütevazi Sultan, Allah'ın yeryüzünde gölgesi ve mızrağıdır. Böyle adil ve mütevazi bir Sultan (veya vali) için her gündüz ve gecede, hepsi abid ve müçtehid olan altmış sıddık ameli yazılır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Bekir (r.a.)
Sayfa: 213 / No: 15
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel24 Temmuz 2022 00:56
Sultan, yeryüzünde Allah'ın gölgesidir ki, Allah'ın kullarından her mazlum ona iltica eder. Adalet yaparsa ona ecir, diğerine şükür, zulmederse ona vebal ve tebaaya da sabır düşer. Valiler zulm ederlerse kıtlık olur. Zekat verilmezse davarlar ölür, zina meydan alırsa, meskenet ve fakirlik zahir olur. Ve ehli zimmete zulm edilirse kuffar baş kaldırır. (Galebe çalar)
Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 213 / No: 16
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel24 Temmuz 2022 00:59
Cennet ehli Cennete Cehennem ehli de ateşe girdiklerinde, ölüm (bir koç şeklinde) Cennetle Cehennem arasında bir yere getirilir ve kesilir. Sonra bir münadi şöyle nida eder: "Ey ehli Cennet, ebedilik var ölüm yok. Ey ehli nar, ebedilik. Ölüm yok." Bunun üzerine Cennet ehlinin sevinç üzerine sevinçleri artar. Cehennem ehlinin ise hüzünleri üzerine hüzünleri artar.
Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 51 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
354 14 Kendisinden çocuk peydah olacak meniyi, kayanın üstüne döksen, Allah (z.c.hz.) yaratacağını yaratır ve hiç şüphe yok ki Allah yaratacağı canı yaratır. Hz. Sumame (r.a.)
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel25 Temmuz 2022 02:32
212 2 Benim bu zamanımda, Zühd, altın ve gümüşten kaçmaktır. Fakat insanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, altın ve gümüşü terketmekteki zühdden, insanlardan kaçmak zühdü, kendileri için daha hayırlı olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma
YANITLASİL
yuksel26 Temmuz 2022 08:25
Hayati bitirecekse bir mezarcının küreği,
Ne diye taşımalı bunca emel dolu yureği?!
Medrese-i Yusufiyye'den Mektuplar
Ahmed Mahmud Ünlü
sy.640.
YANITLASİL
yuksel26 Temmuz 2022 09:08
İlk önce hak hakikatı öğren.
Adamlara bakılıpta hak hakikat anlaşılmaz.
Hak hakikatı bilirsen kimin kötü kimin iyi olduğunu anlarsın.
Akra fm.
Mahmud Esad Coşan
günün Sohbeti.
Mustafa Kemal
YanıtlaSil'SABETAY SEVİ'nin soyudan geliyorum kendisine hayranım.
Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..'
Sırr-ı inna A'tayna
Rumuzat-i Semaniye
Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Mustafa Kemal
YanıtlaSil'SABETAY SEVİ'nin soyundan geliyorum kendisine hayranım.
Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..'
Sırr-ı inna A'tayna
Rumuzat-i Semaniye
Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Mustafa Kemal
YanıtlaSil'SABETAY SEVİ'nin soyundan geliyorum kendisine hayranım.
Keşke bu dünyadaki bütün Yahudiler onun mesihligi altında birleşse..'
Sırr-ı inna A'tayna
Rumuzat-i Semaniye
Mâidet-ül-Kur'an sy 83
Mustafa Kemal Atatürk ün vasiyetnamesinin açıklanmasıyla açığa çıkmasını umuyorum ki Allah her yüzyılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir"buyurmaktadir
YanıtlaSilGünün birinde esirleri teftişe gelen ve kampı gezerken Bediüzzaman’ın önünden geçen Nikola Nikolaviç’e o hiç ehemmiyet vermiyor ve yerinden kımıldanmıyor. Başkumandanın nazar-ı dikkatini çekiyor. Tekrar bir bahane ile önünden geçiyor. Yine kımıldanmıyor.
YanıtlaSilÜçüncü defasında önünde duruyor, tercüman vasıtasıyla aralarında şöyle bir muhavere geçiyor:
“Beni tanımadılar mı?”
“Evet, tanıdım. Nikola Nikolaviç, Çarın dayısıdır, Kafkas Cephesi Başkumandanıdır.”
“O halde ne için hakaret ettiler?”
“Hayır, affetsinler, ben kendilerine hakaret etmiş değilim. Ben mukaddesatımın emrettiğini yaptım.”
“Mukaddesat ne emrediyormuş?”
“Ben Müslüman âlimiyim. Kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Ben ona kıyam etseydim, mukaddesatıma hürmetsizlik yapmış olurdum. Onun için ben kıyam etmedim.”
“Şu halde, bana imansız demekle benim şahsımı, hem ordumu, hem de milletimi ve Çarı tahkir etmiş oluyor. Derhal divan-ı harp kurulunda isticvab edilsin.”
Bu emir üzerine divan-ı harp kuruluyor. Karargâhdaki Türk, Alman ve Avusturya zâbitleri, ayrı ayrı Bediüzzaman’a rica ederek Başkumandana tarziye vermesi için ısrar ediyorlar. Verdiği cevap bu oluyor:
“Ben âhiret diyarına göçmek ve huzur-u Resulullaha varmak istiyorum. Bana bir pasaport lâzımdır. Ben imanıma muhalif hareket edemem.”
Buna karşı kimse sesini çıkarmıyor, neticeyi bekliyor. İsticvab bitiyor. Rus Çarını ve Rus ordusunu tahkir maddesinden idam kararını veriyorlar. Kararı infaz için gelen bir manga askerin başındaki subaya kemâl-i şetâretle, “Müsaade ediniz, on beş dakika vazifemi îfa edeyim” diye abdest alıp iki rekat namaz kılarken, Nikola Nikolaviç geliyor, kendisine hitaben:
“Beni affediniz. Sizin beni tahkir için bu hareketi yaptığınızı zannediyordum. Hakkınızda kanunî muamele yaptım. Fakat şimdi anlıyorum ki, siz bu hareketinizi imanınızdan alıyorsunuz ve mukaddesatın emirlerini îfa ediyorsunuz. Hükmünüz iptal edilmiş; dinî salâhatinizden (salihliğinizden) dolayı şâyân-ı takdirsiniz. Sizi rahatsız ettim, tekrar tekrar rica ediyorum, beni affediniz.”
YanıtlaSilDoğru olsam ok gibi,
Yabana atarlar beni,
Doğru olsam ok gibi,
Yabana atarlar beni,
Eğri olsam yay gibi,
Elde tutarlar beni.
Eğri olsam yay gibi,
Elde tutarlar beni.
Hiç keder elem etme,
Boş yere matem etme,
Düşmanlarını tanı,
Uzak dur sitem etme.
Düşmanlarını tanı,
Uzak dur sitem etme.
Mü'minlerin ruhları yeşil bir kuşun karnındadır. O kuşlar, gagası ile Cennet ağaçlarında asılıdır. Ta ki Allah, o ruhları kıymet gününde cesedine geri verinceye kadar.
YanıtlaSilRavi: Hz. Kaab İbni Malik (r.a.)
Sayfa: 70 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
Dünyevi bir saadetimiz bir cihetle medeniyetin ortaya koyduğu yeni ilimlerle olacaktır.
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy 432.
Peygamberler, baba bir ana ayrı kardeşlerdir. Dinleri de birdir. Meryem oğlu İsa (a.s) da Benim kardeşimdir. Ve aramızda başka Peygamber yoktur. O, tekrar yeryüzüne gelecektir. Onu gördüğünüzde tanırsınız. Orta boylu, kırmızı-beyaz renkli bir zattır. Üzerinde Mısır kumaşından iki parçalı elbise vardır. Su isabet etmediği halde başında damlalar görülür. (Geldiğinde) putu kırar, domuzu öldürür, cizyeyi kaldırır ve milletleri islama davet eder. İslamdan başka din kalmaz. Arslanlar develerle, kaplanlar sığırlarla, kurtlar koyunlarla beraber dolaşıp otlarlar. Ve çocuklar yılanlarla oynar ve hiç biride diğerine zarar vermezler. O kırk sene yaşayacak ve ölecektir. Cenazesini müslümanlar kaldıracaktır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 191 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 08:23
Ümmetimden iki sınıf salih olursa, ümmette salih olur. Umera ve Ulema.
Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 308 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 08:29
Ümmetimden iki sınıf salih olursa, ümmette salih olur. Umera ve Ulema.
Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 308 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 09:42
LOZAN
Ismet İnönü ve Lozan Anlaşması. (EL) 2:31.
Lozan'da dinin öldürllmesi karan alındı. (E.L) 2:31.
Lozan'da Türkleri Protestan yapma karan alındı. (EL) 2:53
Lozan'in iç yüzü. (E.L.) 2:31.
Mustafa Kemal ve Lozan Anlaşması. (EL.) 2:31.
Sefin Lozan Anlaşmasında verdiği dehşetli fikir. (EL) 2:43
YANITLASİL
yuksel13 Ağustos 2022 09:49
LOZAN
Ismet İnönü ve Lozan Anlaşması. (EL) 2:31.
Lozan'da dinin öldürllmesi karan alındı. (E.L) 2:31.
Lozan'da Türkleri Protestan yapma karan alındı. (EL) 2:53
Lozan'in iç yüzü. (E.L.) 2:31.
Mustafa Kemal ve Lozan Anlaşması. (EL.) 2:31.
Sefin Lozan Anlaşmasında verdiği dehşetli fikir. (EL) 2:43
YANITLASİL
yuksel14 Ağustos 2022 01:19
Mufessirler, bu âyette ki güzel söz ü kelime-i tevhid, iman veya müminin kendisi diye yorumlamislardir. Çoğunluğun kabul ettiği birinci yoruma göre güzel ağacın kökü müminin kalbi, gövdesi imanın kendisi, dallari da müminin gerçekleştirdiği iyi amellerdir.
Kemalat-i Tayyibe
Risale-i Nur'un Tariflerine göre
Istilahlar ve Anahtar kelimeler
sy. 237,238.
YANITLASİL
yuksel14 Ağustos 2022 01:44
İngiliz Meclis - i Meb'usaninda Mustemlekat Nazırı, elinde Kur'ân-ı Kerîm'i göstererek söylediği bir nutukta:
Bu Kur'an, İslamlarin elinde bulundukca biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'an 'i onların elinden kaldırmaliyiz yahut müslümanları Kur'an' dan sogutmaliyiz.
diye hitabede bulunmuş.
Esasat-i Nuriye
Risale i Nur Mesleği Hizmet Rehberi
sy. 323.
Edep nedir? diye sual edildiğinde :"Yemeğiniz arpa olsun, helvanız hurma olsun, katığınız tuz olsun, yağınız süt olsun, elbiseniz yün olsun, evleriniz mescidler olsun, ışığınız güneş olsun kandiliniz ay olsun lezzetiniz su olsun,
YanıtlaSilRuhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt 15. sy. 84.
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2022 04:40
güzelliğiniz temizlik olsun, ziynetiniz tedbir olsun, ameliniz rıza olsun, azığıniz takva olsun, Yemeğiniz gece olsun, uykunuz gündüz olsun, kelamınız zikir olsun suskunluğunuz ve gayeniz tefekkür olsun,bakışınız ibret olsun, sığınağıniz ve yardımcınız da Mevlaniz olsun! İşte ölünceye kadar bu hal üzere sabredin! "buyurmuştur.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt 15.
sy.84,85.
Kıyametin önü sıra karanlık geceler gibi fitneler vardır. O fitne devrinde adam sabah mü'min, akşam kâfir olur. Ve akşam mü'min sabah ise kâfir olur. O zaman oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Ayakta duran yürüyenden hayırlıdır, yürüyen ise koşandan hayırlıdır. O devirde okların yayını kırın, kirişlerini koparın, kılıcınızı da taşa vurun, evinize çekilin. Birinizin evine girilse ve üzerinize varılsa o zaman Adem (a.s.)'ın iki oğlundan hayırlısı gibi olun. (Yani öldürülen gibi.)
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
Sayfa: 121 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Kur'an okumakla Kur'an olmaz. Nakletmekle de ilim olmaz. Kur'an hidayetle, ilim de anlayışla olur.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 362 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel4 Ekim 2022 04:25
Zekat, halka şefkatin anahtarıdır.
İslam da Zekat Muessesi.
Yunus Vehbi Yavuz.
Fihrist
YANITLASİL
yuksel4 Ekim 2022 04:41
Zekat, malı ebedilestirir.
Zekat, malı temizler.
Zekat, malı çoğaltır.
Zekat, kalpteki dünya sevgisine karşı bir ilaçtır.
Zekat, fakirin kıskançlık duygusunu körletir.
İslam da Zekat Muessesesi.
Yunus Vehbi Yavuz
Fihrist
YANITLASİL
yuksel4 Ekim 2022 04:51
Zekat, bir nevi sosyal güvenlik ve sigortadir.
Zekat, toplumda bir orta sınıfın doğmasını öngörür.
Zekat, paranın stok edilmesini önler.
Zekat sosyal dengeyi sağlar.
Zekat, yatırıma açılan bir kapıdır.
Zekat bir kalkınma hamlesidir.
Zekat, fakiri çalışmaya teşvik eder.
İslam da Zekat Muessesesi
Yunus Vehbi Yavuz
Fihrist
Baykara'nın söylediklerinden sadece Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk'ün değil, Atatürk' ün şahsında, 20.
YanıtlaSilyüzyılınTürk devrimini yapan kadronun Sultan II. Abdülhamid döneminin doğal bir sonucu olduklarini söylemek müm-
kün görünmektedir.
1880lerden itibaren, bir Osmanlı toplumu yaratmak ideali ile her vilayette pozitif ilimleri öğreten idadi liselerinin açılması, aydın Batıcı bir kuşak yetişmesini sağladı . Atatürk nesli,
i bu temelde kurulan yeni askeri mekteplerde yetişti (Inalcık 2006: 338).
sy. 177
Türk Modernleşme ve 2.Abdulhamid'in eğitim hamlesi
Ömer Faruk Yelkenci
42. Hakkı (gerçeği) batıl ile bulayıp/örtüp de bile bile hakkı gizlemeyin (hakkın üstüne örttüğünüz batılı hak diye göstermeyin).[20]
YanıtlaSil[20] İslâm’a uygun olmayan söz ve hareketler batıldır. Eğer hak olan batıla bulanır, ona karıştırılırsa, hak anlaşılmaz, batılın içinde özelliğini kaybeder ve insanlar da haktan saptırılmış olur. Diğer taraftan bu, “batılı da hakla süslemeyin, altında hak var diye batılı cazip göstermeyin” demektir (İbni Teymiyye, s. 52; Elmalılı, I, 285). Yahudiler, Tevrat’taki bazı hükümleri değiştiriyorlar ve kendi uydurdukları batıllara “hak (doğru) bu” diyorlardı.
YanıtlaSilkorunuyor
YanıtlaSilkorunuyor
YanıtlaSilKıyamet gününde, Adem evladından bir takım kavimler getirilir ki, yanlarında dağlar gibi hasenat vardır. Bunlar Cenneti görecek gibi yaklaştığında: "Sizin orada nasibiniz yok" denilir. (İtikadları dürüst ve niyetleri halis olmadıkları için)
YanıtlaSilRavi: Hz. Salim (r.a.)
Sayfa: 505 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel21 Ocak 2023 01:36
mektům, mektüme .a.s) مكتوم ketm'den): 1. ketmolunmuş, gizli, sak- l. 2. hükümetten gizli tutulan. Emvâl-i mektûme: vergiden kaçırılan mallar. melâgim Mål-i mektûm: gizli, saklı mal. Nüfûs-i mektûme: kütüğe kaydolunmamış kimse- ler. Vâridât-ı mektûme: deftere geçirilme- yerek şahıs elinde kalan devlet
Kıyamet gününde, Adem evladından bir takım kavimler getirilir ki, yanlarında dağlar gibi hasenat vardır. Bunlar Cenneti görecek gibi yaklaştığında: "Sizin orada nasibiniz yok" denilir. (İtikadları dürüst ve niyetleri halis olmadıkları için)
YanıtlaSilRavi: Hz. Salim (r.a.)
Sayfa: 505 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel21 Ocak 2023 01:36
mektům, mektüme .a.s) مكتوم ketm'den): 1. ketmolunmuş, gizli, sak- l. 2. hükümetten gizli tutulan. Emvâl-i mektûme: vergiden kaçırılan mallar. melâgim Mål-i mektûm: gizli, saklı mal. Nüfûs-i mektûme: kütüğe kaydolunmamış kimse- ler. Vâridât-ı mektûme: deftere geçirilme- yerek şahıs elinde kalan devlet
hadisesi) Hz. Avf İbni Malik (r.a.)
YanıtlaSil258 4 Dört fitne olacak: Kan mübah kılınacak, Kan ve mal mübah olacak, Kan, mal ve ırz mübah kılınacak ve dördüncüsü ise deccal fitnesi olacaktır. Hz. İmran İbni Husayn (r.a.)
258 5 Deccalin önü sıra hud'alı seneler olur ki; yağmur çok yağar, fakat nebat az our. Sadıkler tekzib olunur, yalancılar ise tasdik olunur. Haine itimad edilir, emin ise hain addedilir. Ve "Rüveybiza" söz sahibi olur. Denildi ki: "Ya Resulallah, Rüveybiza nedir?" Buyurdu ki, Kendisine itimad olunmayan ve kıymet verilmeyen kimselerdir. Hz. Avf İbni Malik (r.a.)
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2023 23:46
258 7 Altı hal vardır ki onlar vaki olduğunda ölümü temenni edebilirsiniz: Sefihlerin beyliği, Hükmün para ile satılması, Kanın istihlaf edilmesi, Zaptiyenin çoğalması, Akrabalığın kesilmesi, Kur'an-ı Kerim'i eğlence yapanların çoğalması ve Onun musiki yerine dinlenilmesi. Öyle ki, adamı mihraba, nağme dinlemek için geçirirler. Halbuki o adamın fıkıhtan haberi bile yoktur. İşte bu durumlarda ölümü istemekte haklı olursunuz. Hz . Abis el Gıfari (r.a.)
258 8 İlimde, birbirinize nâsih olun ve birbirinizden bir şey gizlemeyin. Zira, ilimde hiyanet, malda hiyanetten eşeddir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
258 9 Lohusa kadın kırk gece bekler. Bundan önce temizlik görürse, temiz hükmü giyer. Kırk gün geçerse özürlü addedilir. Yıkanır ve namaza devam eder. Kan fazla gelirse, her namaza bir abdest alır. Hz. İbni Amr (r.anhüma)
258 10 Gökten yardım, zahmete göre, ve sabır da musibete göre iner. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
258 11 Kadın, şu dört şeyi için nikahlanır: Malı, Asaleti, Güzelliği ve Dini. Elin toprak olası, sen din sahibine bak. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
258 12 Olanca kuvvetinizle temizlenin. Zira Allah (z.c.hz)'leri islamiyeti nezafet üzere tesis etmiştir. Ve Cennete ancak nazif girer. Hz Ebu Hureyre (r.a.)
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2023 23:49
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
293 1 Oğullarınızı ve kızlarınızı evlendirin. Kızları altın ve gümüşle süsleyin, ve elbiseleri güzel olsun. Ve kendilerine rağbet edilmesi içinde onlara güzel hediyelerle ihsanda bulunun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
293 2 Zengini ziyaret eden, sâim ve kâim gibi sevab alır. Fakiri ziyaret eden kimes ise fisebilillah cihad sevabı alır. Ve bunun için atılan adımlar, Aziz ve Celil olan Allah yolundaki adımlara denk olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
293 3 Kur'an-ı Kerim'i seslerinizle ziynetlendiriniz. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
293 4 Bayram namazlarınızı tehlil, tekbir, tahmid ve takdislerle ziynetlendiriniz. Hz. Enes (r.a.)
293 5 Meclislerinizi Bana selat ve selam getirmekle ziynetlendiriniz. Zira Bana selavat getirmeniz kıyamette size nur olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
293 6 Rabbimden "Lahinlere" (Aptal, çoluk çocuk gibi aklı az olan) azab etmemesini diledim, kabul buyurdu. Hz. Enes (r.a.)
293 7 Rabbimden, müşrik çocuklarından ölenleri Benim için bağışlamasını diledim, kabul buyurdu ve Cennete soktu. Hz. Enes (r.a.)
293 8 Rabbimden, Benden sonra, ashabımın ihtilaf edecekleri meseleler hakkında sual ettim. Bana vahyetti ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) Senin eshabın Benim yanımda gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı diğerinden daha parlaktır. Kim ki, onlardan birisini (içtihadlarında )takip etse, o kimse Benim nazarımda hidayet üzerindedir." Hz. Ömer (r.a.)
293 9 Ya Ali, senin hakkında Allah'dan beş şey istedim. Birini kabul etmedi, dördünü verdi: Ümmetimin senin başında toplanmasını Allah'dan
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2023 23:50
293 9 Ya Ali, senin hakkında Allah'dan beş şey istedim. Birini kabul etmedi, dördünü verdi: Ümmetimin senin başında toplanmasını Allah'dan istedim, kabul etmedi. Senin hakkında Bana verdikleri ise şunlardır: Kıyamet gününde ilk olarak Ben ve yanımda sen kalkacağız. Önümde "Hamd" sancağını sen taşıyacaksın. Evvelkileri ve sonrakileri geçeceksin. Benden sonra mü'minlerin veliside sen olacaksın. Hz. Ali (r.a.)
293 10 Aziz ve Celil olan Allah'dan seni takdim etmesini (önce hilafete geçmeni) üç kere istedim, kabul etmedi. Ancak Ebu Bekir'i kabul etti. (Bu sözü Hz. Ali (r.a)'a buyurdu.) Hz Ali (r.a.)
Yıllar sonra yazacağı eserlerde belirttiği gibi, ona göre "İlimle uğraşmak, Allah c.c. rızasını kazanmak için tutulan en iyi yol ve en üstün ibadetti.ilim tahsili nafile oruç, namaz ve zikirden daha faziletliydi."
YanıtlaSilRiyazu's Salihin
İmam Nevevi
Kampanya Kitapları
cilt. 1.sy.57.
KOMITAL: (Slavca) Maksadına ulaşmak için ekseri silah kullanan, siyasî, gizli ihtilaki cemiyet. Eşkiya. KOMITACI: Siyasi bir gayeye ulaşmak
YanıtlaSiliçin, silahlı mücadele yapan gizli bir topluluk ler
veya teşkilatın mensubu olan kimse. KOMITE: Fr. Bir komisyon arasından seçilmiş âzası bulunan, bir iş için toplanan hey'et. Meclis şubesi. Hey'et.
KOMPARTIMAN Lab: Fr. Yolcu trenlerin- de vagonların bölümlerle ayrılmış kısımların- dan her biri.
KOMPETAN: Fr. Bir işi iyi bilen. Bir şey
hakkında yerinde kararlar alabilen kimse.
KOMPLEKS: Fr. Bir anda kavranamıya- cak şekilde çeşitli sebeblerden, unsurlardan meydana gelmiş. Basit olmayan. Mürekkep. Insanların davranışlarına, ruh hâllerine yön veren birbirine bağlı şuuraltı hayallerinin bü- tünü.
KOMPLO: Fr. Bir kişiye karşı toplu olarak alınan karar. Tuzak. Suikast.
KOMPRIME: Fr. Toz halinde iken sıkış- tarlip ufak hap haline getirilmiş ilaç.
yuksel22 Mart 2023 04:16
YanıtlaSil25. “Göklerde ve yerde gizlenen (yağmur, bitki ve diğer) şeyleri ortaya çıkaran, (nefislerinin) gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilenAllah’a secde etmeleri gerekmez mi?[4]
YANITLASİL
yuksel22 Mart 2023 04:09
[4] Veya, bir önceki âyete bağlı olarak, “Hem de bu yüzden… gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilen Allah’a secde etmiyorlar.” [Secde âyeti konusunda bk. 7/206]
YANITLASİL
yuksel22 Mart 2023 04:12
206. Şüphesiz ki Rabbin katındaki (melek)ler, O’na kulluk etmek hususunda kibirlenmezler, (daima) O’nu tesbih ve yalnız O’na secde ederler.[51]
YANITLASİL
yuksel22 Mart 2023 04:13
[51] Bu âyet-i kerîme Kur’ân-ı Kerîm’deki “secde” âyetlerinin birincisidir. Kur’ân-ı Kerîm’de 14 secde âyeti vardır. Bu âyetlerin tamamını veya bir kısmını yahut sadece mealini okuyan veya dinleyen kimsenin “Tilâvet secdesi” yapması gerekir. Bu secdeler Hanefî mezhebine göre vâcip, diğer mezheblere göre sünnettir.
Neml Suresi
Araf Suresi
181. Artık kim, onu (ölünün vasiyetini) işittikten (veya yazılmasından) sonra değiştirirse, bunun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah, (her şeyi) işitendir, bilendir.
YanıtlaSil182. Kim de, vasiyet edenin bir hata etmesi (haksızlığa meyletmesi)nden veya bir günah işlemesinden korkar da (tarafların) arasını düzeltirse ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
Bakara Suresi
Kur'an i indirildiği asra göre düşünmek. (S.) 112:7.Sua.
YanıtlaSil(As.M.)112 :1.huccet-i imaniye.
Kur'an herbir kelamı üç kaziyeyi içine alır.(İ. i.) 68.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 398,399.
Muhakkik İMAM SÜYÛTÎ " Cem'ul-Cevami" adlı kitabında :
YanıtlaSil-"Benim ümmetim için de SILA namında bir kimse gelecektir.
Onun irşad ve şefaati ile nice nice insanlar Cennete gireceklerdir," meâlindeki sahih hadis i Şerifi nakleder.
Sofiyye ulemasi SILA namıni Ahmed Faruk i Hz. lerine atfederler.
SILA : Şeriat ile Tarikatı vasleden, birleştiren demektir.
Mektubat - i Rabbani
İmam-ı Rabbani
Abdülkadir Akcicek.
Çile Yayınları
cilt. 1.
sy. 8.
Resulullahın İslâmı tebliğe başladığı sırada sadece Mekke ve Arabistan değil, dünyanın hemen her yeri fesat içinde kaynıyordu. Bir yanda bütün bir dünya, diğer yanda ise tek başlarına cihana meydan okuyan Resulullah ile etrafındaki birkaç Sahâbî vardı. Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerime ile, onlara, görünür- deki bu fevkalâde zayıf durumlarından do- layı ümitsizliğe düşmemelerini, çünkü zâhirî kuvveti elinde bulunduranların da bu kuv- vete ancak Allah'ın izniyle kavuştuklarını, yoksa bu durumun "Biz bir yöne giderken bütün dünya başka tarafa gidiyor; demek ki onların gidişinde bir hakikat var" mânâsına gelmeyeceğini ders vermektedir. Zâhirî kuvveti elinde bulunduranlara halkı aldat- maları için bir fırsat vermek de llâhî hikmetin bir gereğidir. Çünkü ileri gelenlerin hakka sahip çıktığı bir yerde îmân etmek kolaydır. Allah'a sarsılmaz bir îmân ile bağlananlar ise, bütün kuvvetin hakka karşı kullanıldığı, in- sanları aldatmak için her yolun denendiği yerlerde ortaya çıkar. Nitekim Âl-i Imrân Sûresinin 179'uncu âyetinde, "Habisi temiz- den ve münâfığı mü'minden ayırıncaya ka- dar Allah sizi imtihana uğratacaktır" buyurul- muştur. Âyette kuvvet, mal, mevki ve ma- kam sahipleri için de büyük bir ders vardır.
YanıtlaSilifade ancak Allah’a ait olacağından ve bunu da Resûlü’ne anlattığı yönüyle yukardaki şekli tercih ettik. [bk. 37/133-137; Râzî, XIV, 121]
YanıtlaSil[8] Hz. Cebrail’in sayhası.
[9] Eyke, sık ormanlık demektir. O kavim, böyle ormanlık bir bölgede oturuyor idi. Eyke halkı, Akabe Körfezi’nin doğu sahilinde bulunan Medyen’de Hz. Şuayb’ın zamanında yaşayan bir toplumdur (Beydâvî).
[10] Hicr halkı Hz. Salih’in kavmi olan Semûd kavmidir. Hicr, Tebuk yolunda bir yer olup Hz. Peygamber hacıların burada konaklamasını yasaklamıştır. (Tefsîru Taberî) Burası aynı zamanda Nemrud’un konakladığı yerdir.
94. Artık sana emredilen şeyi (yılmadan) açıkça söyle ve müşriklere aldırma (onlara itibar etme)!
YanıtlaSil95-96. (Seninle ve Kur’an ile) alay edenlere ve Allah ile beraber (put ve tâğût gibi) başka bir tanrı tanıyanlara karşı biz sana yeteriz. Onlar yakında (başlarına gelecek felaketleri) bilecekler. [krş. 9/31]
97. Andolsun ki onların söyledikleri şeylerle göğsünün cidden daraldığını biz biliyoruz.
98. Hemen Rabbini hamd ile tesbih et (“Sübhânallâhi ve bihamdih” de) ve secde edenlerden ol.
99. Sana (gelmesi) kesin olan (ölüm) gelinceye kadar da Rabbine ibadet (ve bütün emirlerine itaat) et.
[1] Yahut, mütenâsip/belirli ölçüler dâhilinde.
[2] Rüzgarlar vasıtasıyla bitkilerde döllenme/tozlaşma bulutlarda yoğunlaşma meydana gelmektedir. [bk. 13/3]
[3] ‘Geçmiş ve gelecek ümmetleri de’ anlamına geldiği gibi, ‘Müslümanlık’ta öne geçen veya geride kalanları da’ anlamına geldiği de söylenmiştir (Beydâvî).
[4] Burada ruhun Allah’a nispeti, ruhun O’na ait oluşu yönüyledir; “Allah’ın eseri” gibi. Yoksa O’nun ruhu anlamına değildir. [bk. 17/85]
[5] 42. âyette de görüleceği gibi şeytanın tesir gücü ihlaslı/samimi mü’minlere olmayıp onların dışındakilerden de ancak Allah’ın yolunu bırakıp şeytana uyanlar üzerinedir. Onlar da, İblis’in/şeytanın sevkiyle Allah’ın emirlerine önem vermeyerek hevâî (vahiy dışı) aklıyla şeytanın yerine başkalarını yanıltmaya, yönlendirmeye bizzat kendileri çalışacaklardır.
[6] Beydâvî.
94. Artık sana emredilen şeyi (yılmadan) açıkça söyle ve müşriklere aldırma (onlara itibar etme)!
YanıtlaSil95-96. (Seninle ve Kur’an ile) alay edenlere ve Allah ile beraber (put ve tâğût gibi) başka bir tanrı tanıyanlara karşı biz sana yeteriz. Onlar yakında (başlarına gelecek felaketleri) bilecekler. [krş. 9/31]
97. Andolsun ki onların söyledikleri şeylerle göğsünün cidden daraldığını biz biliyoruz.
98. Hemen Rabbini hamd ile tesbih et (“Sübhânallâhi ve bihamdih” de) ve secde edenlerden ol.
99. Sana (gelmesi) kesin olan (ölüm) gelinceye kadar da Rabbine ibadet (ve bütün emirlerine itaat) et.
[1] Yahut, mütenâsip/belirli ölçüler dâhilinde.
[2] Rüzgarlar vasıtasıyla bitkilerde döllenme/tozlaşma bulutlarda yoğunlaşma meydana gelmektedir. [bk. 13/3]
[3] ‘Geçmiş ve gelecek ümmetleri de’ anlamına geldiği gibi, ‘Müslümanlık’ta öne geçen veya geride kalanları da’ anlamına geldiği de söylenmiştir (Beydâvî).
[4] Burada ruhun Allah’a nispeti, ruhun O’na ait oluşu yönüyledir; “Allah’ın eseri” gibi. Yoksa O’nun ruhu anlamına değildir. [bk. 17/85]
[5] 42. âyette de görüleceği gibi şeytanın tesir gücü ihlaslı/samimi mü’minlere olmayıp onların dışındakilerden de ancak Allah’ın yolunu bırakıp şeytana uyanlar üzerinedir. Onlar da, İblis’in/şeytanın sevkiyle Allah’ın emirlerine önem vermeyerek hevâî (vahiy dışı) aklıyla şeytanın yerine başkalarını yanıltmaya, yönlendirmeye bizzat kendileri çalışacaklardır.
[6] Beydâvî.
hicr Suresi
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil406 1 Bir kimse bir gazinin başını gölgelendirirse, onu da Allah (z.c.hz.) kıyamet günü gölgelendirir. Kim tek başına Allah yolunda bir gaziyi techiz etse, gazinin sevabı ona da aynen verilir ölene veya dönene kadar. Bir kimse, içinde Allah'ın ismi anılacak bir mescid bina ederse, Allah ona Cennette bir köşk verir. Hz. Ömer (r.a.)
406 2 Bir kimse Allah yolunda cihad edene veya sıkıntıdaki borçlu bir kimseye veya kölenin azatlığına yardım ederse, Allah onu, kendi gölgesinden başka gölge olmayan günde, gölgelendirir. Hz. Sehl İbni Cübeyr (r.a.)
406 3 Bir kimse bir müslümanın kanının akmasına bir kelimenin ucuyla bile yardım etse, kıyamette alnına, "Allah'ın rahmetinden payı yoktur" diye yazılır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
406 4 Bir kimse bi-gayri hak bir husumete veya bir zulme yardım etse, bundan vaz geçinceye kadar Allah'ın gadabındadır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
406 5 Bir kimse batılla hakkı yenmek istiyen bir zalime yardım ederse, o kimse Allah'ın ve Resulünün zimmetinden düşer. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
406 6 Bir kimse bir müslümana bir sözle yardım etse, veya onun için bir adım yürüse, Allah onu kıyamette Peygamberler ve Resullerle emin olarak haşr eder ve buna karşılık kendisine, Allah yolunda öldürülmüş yetmiş şehid sevabı verilir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
406 7 Bir kimse, bir ihtiyacı üzerine bir mü'mine yardım etse, Allah ona yetmiş üç rahmet verir. Bunun biri dünyasının ıslahına kafi gelir. Geri kalan yetmiş ikisi ona Cennetteki dereceleri için saklanır. Hz. İbni Said (r.a.)
406 8 Bir kimse
406 8 Bir kimse müslüman bir köleyi azad etse, Allah kölenin her bir azasına mukabil onun bir azasını Cehennemden azad eder. Hatta ferci fercine karşılık azad olununcaya kadar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
YanıtlaSil406 9 Bir adam bir köledeki hissesini azad etse, ve malı da diğer hisseleri ödeyecek kadar varsa o köleye adil bir değer biçilir ve diğer ortaklara hisseleri verilerek köle tamamiyle azad olunur. Yoksa azad olunan kadar azad olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
406 10 Bir kimse dalalet bayrağı kaldırsa veya ilmi gizlese (Bir hakkı ketmetse) veya zalime bilerek yardım etse, bu kimse islamdan beridir. Hz. Amr İbni Abese (r.a.)
406 11 Bir kimse bi'dat sahibinden buğz ederek yüz çevirirse, Allah onun kalbini korkudan emin kılar ve imanla doldurur. Kim bid'at sahibine sert muamele ederse, Allah Teala onu en büyük korku gününde emin kılar. Kim bid'at sahibini hakir ve zelil görürse, Allah onu Cennette yüz derece yükseltir. Kim de bid'at sahibine selam verir veya ona beşaretle mülaki olursa ve onu sevindirici şeyle karşılarsa, Muhammed (s.a.s.)'e indirileni istihfaf etmiş olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma
409 10 Bir kimse halk kızdığı halde Allah rızasını isterse Allah ondan razı olur. Sonra halkı da ondan razı eder. Kim de Allah'ı gadab ettirerek insanların rızasını isterse, Allah ona gadab eder ve halkı da ona hasım kılar. Hz. Âişe (r.anha)
YanıtlaSil409 11 Bir kimse halk kızdığı halde Allah'ın rızasını isterse, Allah halktan gelen şer ve fitneye karşı onu korur ve ona yeter. Kim de Allahı gazablandırarak insanların rızasını isterse, onu halka bırakır ve bir şeyine karşımaz. Hz. Âişe (r.anha)
409 12 Bir kimse halk sena etsin diye, Allah'a isyan teşkil eden işler yaparsa, insanlardan evvelce kendisini öven, sonra da zem eden bir kimse olur. Hz. Âişe (r.anha)
YanıtlaSilRahman ve Rahim Allah'ın Adıyla.
Bismillah Allah'ın kendisiyle hitabını açtığı ayet-i kerimedir. Onu kim bile Allah ona sevabını bolca verir; onu kim bilirse Allah ona çok icabet ader onun kıymetini kim yüceltirse Allah ona iyi bir varış yeri ihsan eder.
وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمُ (۲)
1-2. "Yasin. Hâkim olan Kur'an'a yemin olsun ki."
Bir yoruma göre, "Ey Efendi" demektir. Bir yoruma göre Ya misak ginine işaret ederken, Sin sevenler karşısındaki sırrına işaret eder. Bir yuruma göre misak gününün hakkı ve sevenler karşısındaki sırrın üzerine ve hakim Kur'an'a yemin olsun ki demektir.
Letaifu'l Isarat
ilâhî kelamin sırları
Abdülkerîm Kuşeyrî.
Kur'an i Kerîm Tefsiri.
cilt 5,6.
sy.1719.
Peygamberleri zikretmek ibadettendir. Salihleri anmak, günahlara kefarettir. Ölümü hatırlamak sadakadır Cehennemi hatırlamak cihaddandır. Kabri anmak sizi cennete yaklaştırır. Kıyameti anmak ise sizi ateşten uzaklaştırır. İbadetin efdali çareyi terketmektir. Alimin sermayesi kibri terktir. Amelin bedeli hasedi terk ve günahlardan yüreğin yanışı da tevbenin özüdür.
YanıtlaSilRavi: Hz. Muaz (r.a.)
Sayfa: 286 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Büyük, milleti kendine feda eden değil, millet için fedakarlıkta bulunandir.
YanıtlaSil(Mn.) 36.
İnsanın milleti için kendisini feda etmesi şehadettir.
(E. L.) 2:97.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 461.
RÜŞVET
YanıtlaSilCâiz ve vâcip olan rüşvet. (E.L.) 2:83. Gebermiş istibdatı muhafaza için şeriatin meseleleri rüşvet ve-
rildi. (D.H.Ö.) 63; (T.H.) 53 Hîle, sû-i istimal ve rüşvet yağmursuzluğa sebeptir. (E.L.) 1:32. Korkmakla din rüşvet verilmez. (Sn.) 54. Siyaset ehlinin garba ve ecnebiye verdiği rüşvet. (E.L.) 2:83. Susması için Abdülhamid'in teklif ettiği maaşı Bediüzzaman rüşvet olarak görüyor. (D.H.Ö.) 73.
Şeriatin meselelerini rüşvet vermeyeceğiz. (D.H.Ö.) 65.
SONUÇLAR
YanıtlaSilMiladi Hicri Rumi
Gün 10 17 YOK
Ay Kasım Ramazan YOK
Yıl 1938 1357 YOK
Gün Adı Perşembe
SONUÇLAR
YanıtlaSilMiladi Hicri Rumi
Gün 23 25 YOK
Ay Mart Ramazan YOK
Yıl 1960 1379 YOK
Gün Adı Çarşamba
Bediuzzaman Said Nursi
YanıtlaSil23 mart 1960
25 Ramazan 1379
Mustafa Kemal Ataturk
10 Kasim 1938
17 Ramazan 1357
) rem (S.A.S.) şöyle buyurmuşlardır: Rü'yada beni gören bizzat beni görmüştür.
YanıtlaSil(3) Ebû Hureyre (R.A.) diyor ki, Resûli Ekrem (S.A.S.) şöyle bu- yurdular: Rü'yada beni gören gerçekten beni görmüştür. Çünkü Şey- tân kendini bana benzetemez.
Bu Hadisi Şerifi Ebû Hureyre (R.A.) dan rivayet eden A'sım b. Kureyb'in babası Kureyb, oğlu A'sım'a şöyle nakletmiştir. Rü'yâda Re- suli Ekrem (S.A.S.)i gördüğümü, Hasan b. Alî (R.A.)ı hatırladığımı, Hz. Hasan'ı ona benzettiğimi Abdullah İbni Abbâs (R.A.) Hz.lerine anlat- tim. Abdullâh ibni Abbâs (R.A.) evet Hasan Resûli Ekrem (S.A.S.) e çok benzemektedir. (Hz. Hasan Resûli Ekrem (S.A.S.) benzediğine da- ir bir çok rivayet vardır. Hatta Hz. Ali (R.A.) dan şöyle rivayet edilmiş- tir; Hasan belden yukarı kısımlarıyla, Hüseyinde belden aşağı kısımla- rıyla Resûli Ekre m (S.A.S.) e çok benzemektedirler.)
YANITLASİL
yuksel18 Nisan 2023 04:04
أحب الجِهَادِ إلى الله تعالى كلمة حتى تقال لا مام جائر
Hazreti vacibü 1-vücuda göre, cihâdın en sevimlisi, cevr ve zulüm le mellif bulunan- eimme yâni hükkâm nezdinde, hak olan sözü giz- kmeyip, aşikar eylemektir. 629 uncu hadîsi şerife de bakınız.
أحث الطعام الى الله ما كثرت عليه الانبي PA
Ceilu mübdi käinât, üzerinde çok eller bulunan yemeklerden, pek ajale bogut olur. İşbu kelâmı hikmetiyle cenâbi peygamber efendimiz rederi, inmeti merhumelerini, bahil olmaktan ve tamakârlıktan tah- le se ve Alicecab ve müsafirperver olmalarını tergib ve teşvik
ilim maldan daha hayırlıdır. Malı sen korursun. ilim seni korur, mal harcamakla biter, ilim paylaşmakla artar.
YanıtlaSilHz. Ali (r. a.)
)
YanıtlaSil6000- Amelsiz sözün, niyetsiz amelin kıymeti yoktur. Sözün de, amelin de, niyetin de eğer sünnete uygun değilse değeri yoktur.
٦٠٠١ - لا نذر فِى مَعْصِيَةٍ ولا غَضَبِ وَكَفَّارَتُهُ كَفَّارَةُ يَمِينِ رن عن
(عمران) 6001- Masiyet ve gazab içinde adak olmaz. Onun keffare yemin keffareti gibidir
YANITLASİL
yuksel22 Nisan 2023 20:34
Allah (z.c.hz.)'leri Adem oğlundan çıkanı dünyaya misal olarak gösterdi. Bu, gaita ve idrardan kinayedir. Yani insandan çıkan şeyler, bundan evvel, çeşitli, temiz yumuşak yemeklerdi ve temiz ve içilmesi hoş içeceklerdi de, bunun akibeti gördüğünüz gibi oldu. İşte dünya da nefis ve hoş manzaralıdır. Nefislerde bu süsünden dolayı bu dünyaya heves eder. Cahil, akibetini düşünmeyip onun dışını ziynetine, ebedi kalıcı zannederek aldanır. Akıllının kalbi ise ona yatmaz. Bilgisi ile ona aldanmaz. Bilir ki o, muvakkat bir fanidir. Bir müddet faydası olsa da, ölüm, dünyada yaşayana çaresiz gelecek ve dünyadan onun alakasını kesecektir.
Ravi: Hz. İbni Ubey İbni Kaab (r.a.)
Sayfa: 271 / No: 15
Ramuz El-Ehadis
za sonsuz hagmet ve yücelik sahibi
YanıtlaSilgay hikmetle yapan, Allah
kemal sonsuz mükemmellik sahibi olan eetle yaratan Allah Aan sahibi, her şeyin yaratıcısı Allah Za sonsuz yücelik ve hamet sahibi, her-
are yokan yaratan Allah Na Zulcelal ve'l-Cemal: sonsuz güzellik, büyüklük et sahibi Yaratıcı, Allah
Zülcelal: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz
a ve yücelik sahibi olan Allah N Zülkemal: kudreti herşeyi kuşatan, sonsuz mükemmellik sahibi Allah
Kabhar Zülcelal: haşmet ve yücelik sahibi ve herşe-
ye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü
yeten Allah Kabib-i Zülkemål: bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel ve kusursuz bir şekilde yaratan Allah
Kerim-i Zülcelal: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, lū tuf ve cömertliği sınırsız olan Allah
Nakkaş- Zülcelal: herşeyi nakışlı ve süslü bir şekild yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah Padişah- Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahi
Padişah, Allah Rabb-i Zülcelâl: sonsuz heybet ve yücelik sahibi makla beraber herşeyin Rabbi olan Allah
Rabb-i Zülcelâl-i ve'l-İkram: sonsuz heybet ve yü
lik sahibi olmakla birlikte çok ikramda bulunan ve
şeyin Rabbi olan Allah
Rahim-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve her v merhameti olan Allah ikram: güzellik ve ikram
veren; Allah
Zaman gelir nimetin olmaması nimet olur.
YanıtlaSil(S.Lem.) 665.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 503.
MESAFEDE Beyazıt Camii kürsüsünden - (Balkan Harbi, 1913).....
YanıtlaSil&TEVEKKÜL, AMA ARSLAN GİBİ... SAVAŞTAYIZ, DURMAYALIM! Fatih Camii kürsüsünden - (Balkan Harbi, 1913)
4 BU DEVLET YIKILIRSA, İSLAM ALEMİ BİTER... BİZİ ANCAK EĞİTİM
KURTARIR Süleymaniye Camii kürsüsünden - (Balkan Harbi, 1913). 5. ESİR OLANA, DEĞİL HAYAT; ÖLÜM HAKKI BİLE TANIMAZLAR!..
SAVAŞALIM! Zağnos Paşa Camii kürsüsünden - (Milli Mücadele, 1920)..
BİRLEŞELİM, ÇALIŞALIM, YABANCILARA KANMAYALIM; SAVAŞALIM,
SEVRI PARÇALAYALIM! Nasrullah Camii kürsüsünden - (Milli Mücadele, 1920) 2 7. MÜSLÜMAN, DİNİNE SARILIRSA, YÜKSELİR... GERİ KALMAMIZ
DİNDEN DEĞİL, BİZDEN! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)... & TAM MÜSLÜMAN OLMADAN KURTULUŞ YOK... CEPHELERDE
SAVAŞA DEVAM! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)...... ZAFERDEN ÜMID KESENLER, MÜSLÜMAN DEĞİLDİR! Kastamonu havilininde-(Mill Michele, 1920)....
SÖZLÜK
SÖZLÜK
MESAFEDE Beyazıt Camii kürsüsünden - (Balkan Harbi, 1913).....
YanıtlaSil&TEVEKKÜL, AMA ARSLAN GİBİ... SAVAŞTAYIZ, DURMAYALIM! Fatih Camii kürsüsünden - (Balkan Harbi, 1913)
4 BU DEVLET YIKILIRSA, İSLAM ALEMİ BİTER... BİZİ ANCAK EĞİTİM
KURTARIR Süleymaniye Camii kürsüsünden - (Balkan Harbi, 1913). 5. ESİR OLANA, DEĞİL HAYAT; ÖLÜM HAKKI BİLE TANIMAZLAR!..
SAVAŞALIM! Zağnos Paşa Camii kürsüsünden - (Milli Mücadele, 1920)..
BİRLEŞELİM, ÇALIŞALIM, YABANCILARA KANMAYALIM; SAVAŞALIM,
SEVRI PARÇALAYALIM! Nasrullah Camii kürsüsünden - (Milli Mücadele, 1920) 2 7. MÜSLÜMAN, DİNİNE SARILIRSA, YÜKSELİR... GERİ KALMAMIZ
DİNDEN DEĞİL, BİZDEN! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)... & TAM MÜSLÜMAN OLMADAN KURTULUŞ YOK... CEPHELERDE
SAVAŞA DEVAM! Kastamonu kazalarında - (Milli Mücadele, 1920)...... ZAFERDEN ÜMID KESENLER, MÜSLÜMAN DEĞİLDİR! Kastamonu havilininde-(Mill Michele, 1920)....
SÖZLÜK
SÖZLÜK
Ve sakkıl mizânehu. Yâni:
YanıtlaSil- Ey Allah'ım, Sen, Muhammed (S.A.V.) in mizanını, sevab te razisini ağırlaştır. (Yâni, ümmetinin mizanlarını ağır eyle. Kendi m zanı ağır gelmiş gibi onu sevindir, öğünçlü kıl.)
Ve eblic hüccetehu. Yâni:
Ey Allah'ım, Sen, Muhammed (S.A.V.) in nübüvvetinin hữc- cetini ve yüce mûcizesi olan Kur'ân-ı Kerîmi çok çok açık eyle. Yâni o Kur'ân-ı Azîm'in şeriat hükümlerini Kıyamet Günü'ne kadar, bü tün yüzyıllar ve çağlar boyunca, bütün bölgelerde, yedi iklim dör. bucakta daim ve bâki ve sâbit eyle.
(Bâzı nüshalarda «eblic»> yerine «eflic» yazılmıştır.) Ve azhir milletehu. Yâni:
Allah'ım, Sen, O Muhammed (S.A.V.) in dinini bütün dinlerin üzerine ve milleti olan İslâm milletini bütün milletler üzerine Kıya- met'e kadar daima ziyade, daima zâhir ve âşikâr ve galip
Kara Davud
Delail i Hayrat Şerhi
sy 768.
Hiçbir toplum, coğrafya veya grup, kendiliğinden irfan sahibi olduğunu söyleyemez. Bir toplumun doğal olarak irfan sahibi olduğunu iddia etmek, bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Bazı toplumlar, cahil olduklarının farkında olmadan kerameti kendilerinden menkul şekilde ilim ve irfan sahibi olduklarını sanabilirler. İlim ve irfan sahibi olmak, insanların doğuştan sahip oldukları doğal bir durum değilditr. İlim ve irfan, insanların akıllarını faal hale getirmeleri sonucu öğrenmeyle, çalışmayla ve tecrübeyle edindikleri bir kazanımdır. Emek harcamadan, alınteri dökmeden, aramadan, araştırmadan, sormadan, soruşturmadan, merak etmeden, dinlemeden, diyalog kurmadan bir insanın ilim ve irfan sahibi olması mümkün değildir.
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel14 Mayıs 2023 04:14
İrfan sahibi olmak, mistik bir kavram değildir. İnsanın özgürce ve onurlu bir şekilde aklını kullanarak kendisinin özgürlük, barış, adalet, eşitlik ve demokrasiye dayanan bir yaşama kültürü içinde yaşamasını sağlayacak imkanların ve yolların neler olup olmadığını ayırd etmesi, onları anlaması, ölüm ve yaşama kültürlerinin farkında olmasıdır. İrfan, yaşama coşkusu, sevinci ve tutkusuyla özdeştir. Kendisini dünyadan soyutlayan, gerçekliklerle hiçbir bağı kalmamış, fantezi ve yanılsamalar dünyasında yalanlar üzerine kurulu nefes alan ölülerden başka bir özellikleri olmayan kişileri, irfan sahibi değil, cehalet sahibi cahiller olarak nitelemek lazımdır.
Akıl düşmanlığı yaparak kendisini var eden cehalet, otoriter, köleliğe yatkın, taklit etmeyi yaşam haline getiren, kimlik ve kültürü kutsallaştıran ve itaati en yüce değer haline getiren bir köleler topluluğu yaratır. Namık Kemal, cehaletin körleştirdiği insanlara şöyle seslenmektedir: “Ey gaflet uykusundakiler! Ey Sefalete alışanlar! Ey esarete bağlanmaya tapanlar! Ey alçalmayı seçen korkaklar! Ey her alçaklığı işleyenler! Gözlerinizi mahşerin sabahında mı açacaksınız?” Cehalet, toplumsal ve bireysel ilişkilerde emir-komutaya dayalı bir hiyerarşi ve ilişkiler sistemi kurar. Cehaletin oluşturduğu otoriter kişilik modeli, güç sahiplerinden ve merkezlerinden gelen bütün talimatlara sorgusuz sualsiz uymayı kendisinin tek görevi kabul eder. Güç sahiplerinin dediklerinden şüphe etmeyi ve o talimatların akla, ahlaka ve adalete uygun olup olmadıklarını sorgulamayı aklından geçirmez.Cehalet, insanı onur, özgürlük ve akıl sahibi bir birey olduğundan gafil hale getirmektedir.İnsanı insana unutturan cehalet, insanı tam bir doğa ve hayat düşmanı haline getirmektedir. İnsana, kadına, hayata,doğaya, akla, bilime, ahlaka, demokrasiye ve maneviyata bizi düşman etmeyen sahici bir ilme, irfana ve aydınlanmaya ihtiyaç vardır.
EĞERSİZ ATA BİNEN TEZ İNER: Sağlam temellere oturmayan bir işe bel bağlayan, değersiz insanlara güvenen kişi pek çabuk hayal kırıklığına uğrar.
YanıtlaSilEĞRİ BACANIN DUMANI DOĞRU ÇIKAR: Hiç kimse. veya hiçbir şey için görünüşüne göre hüküm vermemek gerekir. Çünkü çoğu zaman görünüş aldatıcıdır.
EĞRİ OTUR, DOĞRU SÖYLE: Hal ve hareketlerinde dai- ma saygılı ve alçak gönüllü ol, çıkarın ne olursa olsun, kimseye yalan söyleme.
EKMEĞİNİ KATIĞINA DENK EDEN HİÇBİR ZA- MAN AÇ KALMAZ: Daima ölçülü, hesaplı hareket eden in- san sonunda güç ve muhtaç durumlara düşmez.
EL ELDEN ÜSTÜNDÜR: Hünerin sınırı olmaz. Bir şeyin en iyisini yaptığına inanan insan, günün birinde kendisinden da- ha üstün ve başarılı olan birilerinin çıkabileceğini unutmamalıdır.
EL İÇİN KUYU KAZAN İBTİDA KENDİ DÜŞER: Başkalarının kötülüğünü düşünenler; bunun için birtakım yalan-
133
esîri: atomların içini ve bütün uzay boşlu- ğunu doldurduğu var sayılan, uzaktan çekme ve itme kuvvetlerinin, ışık ve diğer işınların (radyosyonların) manyetik (mıknatıs alanı oluşturan) kuvvetlerin iletimini sağlayan, atom parçacıklarının yaratılmasında ham- madde ve kaynak görevini yapan çok ince ya-
YanıtlaSilpılı bir çeşit madde
YANITLASİL
yuksel20 Haziran 2023 08:45
asry hakikatbin
hakikati insanların yaşadığı devir, Hz.Peygamber gore (a.s.m.) ve sahabelerin yaşadığı devir
asri hazır: şimdiki devir, şimdi
yüzyıl
asr-i hürriyet: hürriyet asri, insanl rın hür yaşadıkları yüzyıl
عصر میلادی asr miladi : milâdî yüzy Hz.İsa'nın doğumunu başlangıç olarak alan takvime göre hesap edilen yüzyıl
asr-1 Muhammedi : Hz. Muham
med'in (a.s.m.) hicretini (mi.622) başlangı olarak alan hicrî yüzyıl
asr-i nur: nur asrı, aydınlık devir (mec.) Hz. Muhammed'in (a.s.m.) getirdiğ Kur'an ve İslâm'ın dünyayı aydınlatmaya baş ladığı devir
: عصر نزول فرقان asr- nûzul-i Furkan
yanlışı ayırıcı (Furkan) olan Kur'an'ın gönde rildiği yüzyıl doğru ile
Asr-1 Saadet : mutluluk çağı, Muhammed'in (a.s.m.) ve sahabenin yaşadığı yüzyıl (bkz.sahabe) Hz.
: عصر سعادت و تابعین Asri Saadet ve tabiin ve sahabenin yaşadıkları devir olan Asr-1 Sa Saadet ve asr-1 tabiîn) Hz. I adet (Muth peygamber (a.s.m.) : (Asr-1 الملا
YANITLASİL
yuksel20 Haziran 2023 08:50
asr süresi
esir süresi olarak yazılmaktadır
Kur'an'ın 103.Suresinin adıdır.
YANITLASİL
yuksel20 Haziran 2023 08:52
Asra yemin olsun ki yani esir maddesine yemin olsun ki anlaşılabilir.
1
YanıtlaSil42 Hakkı batilla karıştırıp onu bile bile gizleme-
yin.
42 Hakkın batilla karıştırılması, gerçeğin tah- rif edilerek anlaşılmaz bir hâle getirilmesi veya anlaşılır olsa bile, gerçekten uzak bir manaya so- kulmasından ibarettir. Daha açık bir ifadeyle, de- lil üzerinde sahtekârlık yaparak yanlış hüküm çı- karılmasını sağlamaktır.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:31
Kur'an-ı Kerim
Meal ve Tefsiri
Talat Kocyigit
cilt 1.sy.122.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:33
Bakara Suresi 42.ayet.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:46
Hakkın batilla karıştırılması, onun gizlenmesi ve başkaları tarafından bilinip anlasilmamasi gayesine matuftur.
Bakara Suresi
42. ayet.
Kur'an - i Kerim
Meal ve Tefsiri
Talat Kocyigit
. 1.sy.123.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:53
ma'tuf. 1.Egilmis,yönelmiş, meyletmis.
2.Birine isnat olunmuş, yöneltilmiş.
Osmanlı Türkçesi Sözlüğü
Prof Dr İsmail Parlatır
Yargı Yayinevi
sy. 1023.
YANITLASİL
yuksel7 Temmuz 2023 08:59
İsnad.
1.Bir düşünceyi, bir konuyu bir kişi veya bir sebebe dayandirma, yükleme, atfetme. 2.mec.Karacilik,iftira.
Osmanlı Türkçesi Sözlüğü
Prof Dr İsmail Parlatır
Yargı Yayinevi
sy. 767.
HELAL ANAHTAR!
YanıtlaSil• Az bir dünyalığa râzı ol ve helâl ye ki; >Bütün hayırların anahtarı budur.
•Haramdan uzak ol,
>Yoksa Hak Teâlâ'dan uzaklaşırsın!
Asr-i Saadetten Günümüze
Hidayet Rehberleri
Yuzaki
sy. sy. 230
Abdulhalik Gucduvani Hazretlerinden Hikmetli Sözler
Acaba faizi ki moduyor? Faizi, faizle kredi alan tüccar, sanayici ve her hangi bir iş adamı mı ödüyor, yoksa tüketici olanlar mı ödüyor? Mu- hakkakki faiz çoğunlukla halktan alınıp ödeniyor. Eğer kredi; yeme, iç me, giyinme, barınma ve gerekli eşyalar satın almak için alınmışsa fâiz, krediyi alandan çıkar ki bugün bu durumda olanlara teminatı olmadığı için zaten faizle para verilmez. Geriye ziraî, sınaî veya hizmet üreten züm- re kalıyor ki fâizcinin esas müşterisi bunlardır. Bunlar ürettikleri şey- lerin maloluş fiatlarına, hem ödedikleri ve hem de ilerde ödiyecekleri fâizi ilâve etmek zorunda kalırlar. Bu da elbetteki fiatları artıracaktır.
YanıtlaSilÜreticileri ikiye ayırabiliriz: a) Kredi almadan kendi imkânları ile iş çevirenler. Bunlar küçük üretici ve müstahsillerdir. b) İşlerini kredi ile yürütenler. Büyük kuruluşlar daha çok bu kısım içinde yer alırlar. Bu kısımda küçük üreticiler ve küçük kuruluşlar da vardır. Her kurulu- şun amacı hem varlığını sürdürmek ve hem de büyümektir. Bazan talep fazlalığı ve bazan da rekabet yüzünden kısa devrede gelişme istenilir. Bu sebeple de paraya ihtiyaç olur. Muntazaman kredi temin eden iş yerleri şartlar elverişli olduğunda kısa sürede büyürler. Piyasa aynı alanda en fazla üretim sağlıyan, kuruluş veya kuruluşların daha fazla etkisi al- tındadır.
dilen
7-Fâizin fiyatlara etkisi
İslam İktisadinin Esasları
Celal Yeniçeri
sy. 263.
Şamil Yayinevi
YANITLASİL
yuksel16 Temmuz 2023 08:21
C - BAZI MALLARA İHRAÇ YASAĞININ KONULMASI
Devlet bazı malların ihracını yasaklıyabilir. Buna harp yıllarında daha çok ihtiyaç duyulur. Bilhassa silâh ve silâh sanayiinde kullanılabi- lecek her türlü maddenin satışı yasaklanır. İbni Kudâme (541-620 H/1146- 1223 M); düşman tarafa, yol kesicilere, veya fitnecilere silâh satışı yasak- tir, diyor¹". Yasağa uyulmasından hisbe 134 teşkilâtı sorumlu olduğundan konu hisbe kitaplarında da yer almıştır. Meselâ İbni 'İvaz (ö. 696 H) ko- nuya değinirken şöyle der: «Harpte düşmanın işine yarıyacak olan her şeyin; harp malzemelerinin, malzeme yapımında kullanılması sebebiyle demirin, harpte yük ve binek vasıtası olarak kullanılan hayvanların ve muhariplerin işine yarıyacak elbiselerin satışına müsaade edilmez»> 135.
ihraç yasağı muhakkakki daha başka malları da kapsıyabilir.
İslam Iktisadinin Esasları
Celal Yeniçeri
Şamil Yayinevi
sy. 265.
Acaba faizi ki moduyor? Faizi, faizle kredi alan tüccar, sanayici ve her hangi bir iş adamı mı ödüyor, yoksa tüketici olanlar mı ödüyor? Mu- hakkakki faiz çoğunlukla halktan alınıp ödeniyor. Eğer kredi; yeme, iç me, giyinme, barınma ve gerekli eşyalar satın almak için alınmışsa fâiz, krediyi alandan çıkar ki bugün bu durumda olanlara teminatı olmadığı için zaten faizle para verilmez. Geriye ziraî, sınaî veya hizmet üreten züm- re kalıyor ki fâizcinin esas müşterisi bunlardır. Bunlar ürettikleri şey- lerin maloluş fiatlarına, hem ödedikleri ve hem de ilerde ödiyecekleri fâizi ilâve etmek zorunda kalırlar. Bu da elbetteki fiatları artıracaktır.
YanıtlaSilÜreticileri ikiye ayırabiliriz: a) Kredi almadan kendi imkânları ile iş çevirenler. Bunlar küçük üretici ve müstahsillerdir. b) İşlerini kredi ile yürütenler. Büyük kuruluşlar daha çok bu kısım içinde yer alırlar. Bu kısımda küçük üreticiler ve küçük kuruluşlar da vardır. Her kurulu- şun amacı hem varlığını sürdürmek ve hem de büyümektir. Bazan talep fazlalığı ve bazan da rekabet yüzünden kısa devrede gelişme istenilir. Bu sebeple de paraya ihtiyaç olur. Muntazaman kredi temin eden iş yerleri şartlar elverişli olduğunda kısa sürede büyürler. Piyasa aynı alanda en fazla üretim sağlıyan, kuruluş veya kuruluşların daha fazla etkisi al- tındadır.
dilen
7-Fâizin fiyatlara etkisi
İslam İktisadinin Esasları
Celal Yeniçeri
sy. 263.
Şamil Yayinevi
YANITLASİL
yuksel16 Temmuz 2023 08:21
C - BAZI MALLARA İHRAÇ YASAĞININ KONULMASI
Devlet bazı malların ihracını yasaklıyabilir. Buna harp yıllarında daha çok ihtiyaç duyulur. Bilhassa silâh ve silâh sanayiinde kullanılabi- lecek her türlü maddenin satışı yasaklanır. İbni Kudâme (541-620 H/1146- 1223 M); düşman tarafa, yol kesicilere, veya fitnecilere silâh satışı yasak- tir, diyor¹". Yasağa uyulmasından hisbe 134 teşkilâtı sorumlu olduğundan konu hisbe kitaplarında da yer almıştır. Meselâ İbni 'İvaz (ö. 696 H) ko- nuya değinirken şöyle der: «Harpte düşmanın işine yarıyacak olan her şeyin; harp malzemelerinin, malzeme yapımında kullanılması sebebiyle demirin, harpte yük ve binek vasıtası olarak kullanılan hayvanların ve muhariplerin işine yarıyacak elbiselerin satışına müsaade edilmez»> 135.
ihraç yasağı muhakkakki daha başka malları da kapsıyabilir.
İslam Iktisadinin Esasları
Celal Yeniçeri
Şamil Yayinevi
sy. 265.
Ve bitâatil ecsâdil mülteimeti biurûkıhâ. Yâni:
YanıtlaSilÖyle cesetler ki, bütün damarlariyle toprak olmuşlardır.
(Öldükten sonra cesetlerin bütün parçaları çürüyüp toprak olur. Cenab-ı Hak tarafından o toprakların eskisi gibi cesedin uzvu hâline gelmesi için ferman gelir, o toprak hemen her ne uzuvdan toprak ol- du ise o uzvun hâlini alır. Toprak olan kemik yine kemiğe, toprak olan sinir yine sinire, toprak olan damar yine damara döner. Toprak olan deriler yine deri haline gelir. Toprak olan kıllar da kıllaşır. Diş- ler, diş olur. Böylece vücuddan meydana gelmiş bütün topraklar va- kit geçirmeden eski uzuvları hâline döner, bir araya gelir. Ceset, ilk ceset gibi olur.)
(Ey Allah'ım, Sen'in «Ol!..» diyen fermanınla toplanan ceset- lerin itâatleri hürmetine ben de Sen'den niyaz eder, dilerim.)
Kara Davud
Delail-i Hayrat Şerhi
M. Faruk Gurtunca
sy. 896.
Sonuçsuz uğraşmak çalışma sayılmaz.
YanıtlaSil339
Yüzyılların adam sende yönetimlerinin deviet yapısında oluşturduğu yaraları iyileştirmek için, harcanacak çabaların en büyüğünü kuşkusuz bilim yolunda göstermemiz gerekir. (1921)
340
Gerçek ortaya çıkınca, yalan ortadan kalkar. (1924)
97
YANITLASİL
yuksel19 Temmuz 2023 09:47
Mustafa Kemal Atatürk ten
Seçme Sözler
İbrahim Şimşek
sy. 97.
Rabbimizden bizlere tam bir müslüman uyanıklığı vermesini, bizleri ve gelecek nesillerimizi şeytanın ve şeytanlaşmış insanla- rin şerrinden korumasını dileriz.
YanıtlaSilRiyazu's Salihin
Imam Nevevi
Kampanya Kitaplari
cilt. 7.sy.143.
YANITLASİL
yuksel20 Temmuz 2023 02:40
Rabbimizden bizlere tam bir müslüman uyanıklığı vermesini, bizleri ve gelecek nesillerimizi şeytanın ve şeytanlaşmış insanla- rin şerrinden korumasını dileriz.
Riyazu's Salihin
Imam Nevevi
Kampanya Kitaplari
cilt. 7.sy.143.
YANITLASİL
yuksel20 Temmuz 2023 02:41
Puta tapmak şeytana tapmaktir.
Riyazu's Salihin
Imam Nevevi
Kampanya Kitaplari
cilt.. 8.sy.300.
Osmanlı Tahtının Varisleri: Kırım Hanları
YanıtlaSilAnkara Savaşı'ndan sonra yıkılacak olan Altinorda'nın devami Kırım Hanlığı olur. Geleneksel devletlerde kültürün etkisi baskındır. Osmanlı'da "Hanedan-ı Ali Osman" Osman Gazinin soyu "kut" yani Allah'tan dünyayı yönetme gücü
YANITLASİL
yuksel26 Temmuz 2023 04:26
almış, baht sahibi olarak kabul edilirdi. Bununla birlik- te Cengiz soyu da kut sahibi kabul edilir ve bu yüzden büyük önem taşırdı. Osmanlı'da erkek çocuk doğmasa, soy kesilse, taht Kırım Hanı'nın hakkıdır. Çünkü onların soyları da kutludur. Osmanlı kaynaklarında Cengiz soyu bu açıdan muteberdir. O kadar ki; tüm paşalar, krallar huzura çıktığı vakit Sultanın eteğini öperken; Kırım hanları el öpme hakkına sahiptiler. Fatih ile beraber Osmanlı'ya bağlanan Kırım Hanlığı; II. Viyana Kuşatması'nda vazi- felerini yerine getirmez ve duygusal bir sebepten ötürü düşmanın önünü kesmeyerek Osmanlı ordusunun iki ateş arasında kalmasına sebep olurlar.
Vazifeyi Terk Kendine ve İslam'a İhanettir
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın emrine rağmen Kırım Hanı; Leh ordularını durdurmaz ve geçişine izin verir. Vi- yana'yı fethetmeye yakın olan ordu arkadan beklenmedik bir baskın ile sarsılır ve iki ateş arasında kalır. Bu hadisenin etkisi bugün de devam etmektedir. Bozgundan sonrası Osmanlı, Kırım ve âlem-i İslam için duraklama, gerileme ve hayatta kalma mücadelesi olacaktır. Dün Osmanlı'ya şu ya da bu sebepten karşı duran, altını oyan hangi teşekkül varsa bugün Türkiye'den daha vahim halde; yok olma teh- likesiyle karşı karşıyadır. Gün; tekerrürü önleme, tarihten ilhamla aleme yeni bir nefes olma günüdür.
YANITLASİL
yuksel26 Temmuz 2023 04:29
Genç
Ebedi Gençlik Dergisi
Ocak 2018
sayı. 136.
sy.43.
Namazı ve Orucu terk edenlerin cezası **
YanıtlaSil**
Namazı kasten, tenbelliği yüzünden terkeden, şiddetle, hattâ (vücu- dundan) kan çıkıncaya kadar döğülür ve namaz kılıncaya kadara hapsolu nur (1). Ramazan orucunu terkeden için de hüküm aynıdır. Namaz kılmayan ve oruç tutmayanlar öldürülmez; Ancak namazın veya orucun farz olduğu- nu inkâr eden veya bunlarla alay eden (kâfir olacağı için) öldürülür.
(1) Imam-ı Şafiî'ye göre, kasden namaz kılmayan kişi ceza olarak öldürülür. Imam-1 Maliki'ye göre ise kâfir olduğu için öldürülür. Bu cezalar namaz kılmayanın dünyaya ait cezasıdır. Ahirete gelince, eğer bu kişi Müslüman olarak ölürse namaz gibi önemli bir farzı terkettiğinden dolayı uzun ve ağır azablara müstehak olur. Peygamber Efendimiz, Kişi ile kâfir olmak arasında namazı terketmek vardır. (Kisi namazı terkedince kâfirliğe yaklaşmış olur) buyurmuştur.
Nurul İzah ve Tercümesi
Abdullah Aydın
sy. 69.
Vatan hainlerini putlastirdilar
YanıtlaSilkahramanlastirdilar
Mustafa Kemal ve İnönü
İslam dini oldurulecek
Yahudiler ve masonlar
Biz Turkleri savaşarak yenemiyecegiz, ancak İslam dininden çıkartarak yenebiliriz.
Haim Naum
Mustafa Kemal ve inonuyu dost bulmuş (İslam dinine dusman) ve böylece Turkiye Cumhuriyetin temelleri dinsizlikle....... (Lozan in gizli madde leriyle)
istisna olarak Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyeti aciklanabilseydi Turkiye de her şey degisebilirdi (İsmet Bozdag
17 Ocak 1988
Nokta Dergisi....
atılmıştır.
Vatan hainlerini putlastirdilar
YanıtlaSilkahramanlastirdilar
Mustafa Kemal ve İnönü
İslam dini oldurulecek
Yahudiler ve masonlar
Biz Turkleri savaşarak yenemiyecegiz, ancak İslam dininden çıkartarak yenebiliriz.
Haim Naum
Mustafa Kemal ve inonuyu dost bulmuş (İslam dinine dusman) ve böylece Turkiye Cumhuriyetin temelleri dinsizlikle....... (Lozan in gizli madde leriyle)
istisna olarak Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyeti aciklanabilseydi Turkiye de her şey degisebilirdi (İsmet Bozdag
17 Ocak 1988
Nokta Dergisi....
atılmıştır.
Ölümden ne korkarsın, Korkma ebedi varsın.
YanıtlaSilİnsanlığın kurtuluşu faizin kaldırılması, zekâtın yerine getiril mesindedir. (S.) 649:Lemaat
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 22:33
İnsanlar kendi idarecilerinin yolundadır. (Mn.) 33.
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 22:53
8.Asirda İngiliz Kralı Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazarak para bastırmış.
Akra Fm.
Günün sohbeti
Prof Dr Mahmud Esad Coşan
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 23:36
Türkiye Cumhuriyeti de paranın üstüne Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazmalidir.