altınoluk

Yorumlar

  1. 15 Eylül 2007 Cumartesi
    Hadis-i Şerif
    1- Beş vakit namazı camide kılan Bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir.

    2-Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktır.
    Gönderen yüksel zaman: 05:12
    4.409 YORUM:
    1 – 200 / 4409 Yeni› En yeni»
    yüksel dedi ki...
    hülasa yol ikidir. ya sukut etmektir çünkü söylenen her sözün doğru olması lazımdır sıdktor.çünki islamiyetin esası (temel) sıdktır bürüm kemalata isal (ulaştırmak)edici sıdktır.imanın hassası (özelliği)sıdktır.nevi beşeri veba-i kemalata isal eden sıdktır.ahlak-ı aiyenin hayatı sıdktır.terakkyatın mihveri sıdktır.alemi islamın nizamı sıdktır.ashabı kiramı bütün insanlara tefevvuk (üstün olma) ettiren sıdktır.muhammed-i haşimi aleyhissalatü vessalamin meratibi beşeriyetin (insanlık bertebesi) en yükseğine çıkaran sıdktır.
    münafıkların azaplarının mezkür cinayetleri asarında yalnız kizp ile vasıflandırılması kizbin şiddeti kubh ve çirkinliğine işarettir.bu işaret daki kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahidi sadıktır. zira kizb küfrün esasıdır.kizb nifakın birinci elametidir.kizb kudreti ilahiyeye bir iftiradır kizm hikmeti rabbaniyeye zıttır.ahlakı aliyeyi tahrik eden kizb dir. alemi islamı zehirlendiren ancak kizbdir.almemi beşirin ahvalini fesada veren kisbdir. nev-i beşeri kemalattan geri bırakan kizb dir.müseylimei kezzap ile emsalini alemde rezil ve rüsva eden kizbdir.işte busebeblerden dolayıdırki bütün cinayetler içinde teline tehdide tahsis eden kizbdir(telin lanetleme )
    risale-i nur külliyatı işaretül hicaz

    7 Haziran 2008 04:57
    yüksel dedi ki...
    hadis-i şerif
    aranızda nübüvvet allahın istediği kadar sürer. sonra onu (peygamberliği)kaldırmayı istediği zaman kaldırır. sonra, Allah'ın sürmesini murat ettiği kadar (30 sene) nübüvvet yolunda halifelik gelir. sonra kaldırmak istediği zaman onu kaldırır. ve Allah'ın murad ettiği kadar şiddetli bir meliklik idaresi gelir. sonra onu kaldırmak isdeği zaman kaldırır sonra zorba bir idare gelir sonra da nübüvvet yolu üzere bir hilafet gelir.
    (ramuz el ehadis_257.sayfa_14.paragraf)

    4 Temmuz 2009 00:37

    YanıtlaSil
  2. hak sübhanehü ve teala.
    - senin ümmetine on dokuz harfli bir kelime ihsan eyledim ki onu ümmetin devamlı surette okuduklarında ve ona uyduklarında kendilerini o on dokuz cehennem hazinedarının elinden ve zebanilerinin azabından kurtarırım. o kelime.
    -BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM dir.
    KARA DAVUD
    DELAİL-İ HAYRAT ŞERHİ
    sy.305.

    YanıtlaSil
  3. yaptığı ibadetle belli ölçüde ruhen hazır hale gelmiş olan cemaate va z u nasihatta bulunmak daha etkili olacaktır.Hz. Muhammed s.a.v. uygulaması da genelde böyle olmasına rağmen, uzunca bir zamandan beri va z ve nasihat faaliyetlerinin namaz öncesine alındığı bilinmektedir.Hatta cum a hutbesi nin de namaz sonrasında iken, Hz. Peygamber zamanında namaz öncesine alındığı kaydedılmektedir.İlk uygulama şekli bayram namazlarında kalmıştır.
    nisan 1994
    şevval 1414
    sayı 98.Altınoluk dergisi
    irşadda zamanlama.prof. Dr. ismail l. Çakan

    YanıtlaSil
  4. Gider bakarlar ki, Üstâd yerindedir. Bu harika vaka adliyede şayi' olur
    Hakimler, "Bu hale akıl erdiremiyoruz" diye birbirlerine nakletmişlerdir
    Tarihçe-i Hayat, bu meselenin haşiyesinde Denizli Hapsi'nde de teker
    rûr eden aynı vakadan bahsettikten sonra; Eskişehir Hapsi'nde tekrarlan.
    mış ikinci bir vakay şöyle kaydeder:
    tekrarlan-
    "Yine Eskişehir Hapsi'nde iken, bir cuma günū, hapishane müdüri
    kâtip ile otururken bir ses duyarlar:
    - Müdür bey, Müdür bey!..
    Müdür bakar, Bediüzzaman... Ona yüksek bir sesle: "Benim bugün
    mutlaka Ak Camide bulunnmam lâzım" 287
    Müdür: "Peki Efendi Hazretleri:" diye cevab verir. Kendi kendine de:
    "Herhalde Hoca Efendi kendisinin hapiste olduğunu ve dışarıya çıkamaya-
    cağını bilmiyor" diye söylenir ve odasına çekilir.
    Oğle vakti, Bediüzzaman'ın gidip gönlünü alayım, Akcami'ye gidemi-
    yeceğini izah edeyim düşüncesiyle, Ustàd'in koğuşuna gider. Koğuş pen-
    ceresinden bakar ki; Bediüzzaman içerde yok. Hemen jandarmaya sorar,
    içerdeydi, hem de kapısı kilitli." cevabını alır. Derhal camiye koşar, Be-
    diüzzaman'in camiin ileri ve birinci safinda, mihrabın sağ tarafında namaz
    kildiğını görür. Namazın sonlarında Bediüzzaman'i görmeyince, hemen
    hapishaneye döner, Hazret-i Uståd'in "Allahü Ekber" diyerek secdeye ka-
    pandiğını hayretler içerisinde müşahede eder.
    Hadiseyi o zamanki hapishane müdürü bizzat anlatmıştır.258
    Bilâhare Denizli ve Afyon hapislerinde de tekerrür eden ayni bu vaka,
    resmî ihbarlara ve şsayialara sebeb olduktan sonra, Hazret-i Üstâd onu şșöy-
    le zarifane bir şekilde Afyon Hapsi'ndeki talebelerine açıklamış:
    ... Bir zaman meşhur bir allâmeyi harbin müteaddit cephesinde cihada
    gidenler görmüşler. Ona demişler... O da demiş: "Bana sevab kazandırmakk
    ve derslerimden ehl-i imanı istifade ettirmek için, benim şeklimde bazı ev
    liyalar benim yerimde isler görmüşler."

    YANITLAYINSİL

    yüksel31 Mayıs 2021 06:15
    Hadisenin bu şekilde nakledilmesi hem aynı şekilde cereyan etmiş olmasıyla; herhalde
    Hazret-i Ustâd'ın o günü Eskişehir Ak Camii'nde bulunmak istemesinin bir hikmeti ve bir
    manası olması lazımdır. Çünkü nakil şeklinde "Mutlaka bulunmam lazım" tabiri vardır. 0
    ise mutlaka bir manayı ve bir kesin lüzumluluğu ifade eder. Làkin o lüzumluluk ve mecburi
    bulunmaklığın mana ve hikmetini bizler bilemiyoruz. A.B.
    288 Büyük arihçe-i Hayat, Eskişehir hapis faslı, s: 178.
    Bediuzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe i Hayatı cilt 2/ 1324syf Dr. Abdülkadir Badıllı

    YanıtlaSil
  5. her işin başı helal paradır.
    Mahmud Esad Coşan
    Akra Fm.
    Hadisler Deryasi

    28 Ağustos 2021 05:28
    yuksel dedi ki...
    Hakkı tanıyan hiç bir hatırı hakka feda etmez. (Mn.) 49
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 238.

    YanıtlaSil
  6. Cahil dost düşman kadar zarar verebilir. (Mh.) 45:1.maka.12.muk.
    Cehalet ağa. (Mn.) 47.
    Bir Hazinenin Anahtarı
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 124.

    YanıtlaSil
  7. Allah (z.c.hz)'leri Beni hidayet ve alemlere Rahmet olarak gönderdi. Ve Beni; çalgıları, eğlenceleri, cahiliyet işlerini ve putları mahvetmek için gönderdi. Rabbim, izzeti üzerine yemin etti ki, kullarından bir kul dünyada içki içerse, ona kıyamet gününde muhakkak (Cennet) şarabını haram kılacak, kullarından bir kul da içkiyi terkederse Allah da ona muhakkak (Hazire-i Kudsünde) kendi yüce makamı yanında, Cennet şarabından içirecektir.
    Ravi: Hz. Enes (r.a.)
    Sayfa: 245 / No: 8
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  8. Allah (z.c.hz) leri Beni, geceleyin yürüttüğünde (Mirac)da Ye'cüc ve Me'cüc'e baas etti. Ben de onları Allah'ın dinine ve ibadetine davet ettim. Bana icabetten yüz çevirdiler. Bunlar, Ademin evladından isyan edenler ve iblisin taifesi Cehennemdedirler.
    Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    Sayfa: 245 / No: 9
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  9. Müminin ağlaması yürekten, münafığın ağlaması kafadandır.
    Ravi: Hz. Huzeyfe (r.a.)
    Sayfa: 245 / No: 10
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  10. Doğruluk olmıyan bir yerde ne rahat, ne sükun, ne saadet, ne terakki, ne teali hiç bir şey yoktur.
    Yeni Hutbelerim
    A. Hamdi Akseki
    sy. 90.

    YanıtlaSil
  11. Efradi yalancı olan bir millet arasında buhtanlar, iftiralar, düşmanlıklar, sikak ve nifaklar yüz gösterir ve bu yüzden o millet çok feci akibetlere maruz kalır.
    Yeni Hutbelerim
    A. Hamdi Akseki
    sy. 90.

    YanıtlaSil
  12. Böyle bir millette ne muntazam bir içtimai hayat teessus edebilir,ne de sahih bir medeniyet olabilir.!
    Yeni Hutbelerim
    A. Hamdi Akseki
    sy. 90,91.

    YanıtlaSil
  13. Bir aile efradinda doğruluk ve olmazsa onların arasında bir ülfet, muhabbet, emniyet ve itimat olamaz!
    Yeni Hutbelerim
    A. Hamdi Akseki
    sy. 90.

    YanıtlaSil
  14. Benden evvelki bütün Peygamberlere şunlar emrolunmuştur: "Helaldan başka bir şey yeme, iyiklikten başka bir şey yapma."
    Ravi: Hz. Ümmü Abdullah (r.a.)
    Sayfa: 244 / No: 1
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  15. Hz. Peygamber s. a.v. "Şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir"buyurmaktadir.
    Islam Alimleri, İslama hizmet edecek olan bu muceddidlerin manaviyat alanında ve ilim sahasında olduğu kadar, siyaset alaninda da olabileceğini ifade etmektedirler.
    Bilinmeyen Osmanlı
    sy. 137.

    YanıtlaSil
  16. MÜŞKİLÜ’l-HADÎS
    مشكل الحديث
    Güvenilir iki hadis arasında görünürde zıtlık bulunması anlamında terim.
    bk. MUHTELİFÜ’l-HADÎS
    Birbirine zıtmış gibi görünen hadisleri inceleyen bilim dalı.

    YANITLA

    Unknown18 Eylül 2021 05:36
    MÜŞKİLÜ’l-HADÎS
    مشكل الحديث
    İbn Fûrek’in (ö. 406/1015) haberî sıfatlara ilişkin meşhur hadislerin yorumuna dair eseri.


    YANITLA

    Unknown18 Eylül 2021 05:45
    Hadisleri doğru anlamak için bu ilmin bilinmesi zorunludur.
    Aksi halde tek bir hadis ele alınıp, konu büünlüğü olan diğer hadisler ve bunların yorumu bilinmezse, hadislerde kastedilmeyen yanlış çıkarımlar elde edilebilir.
    Müşkilu l Hadis
    Dini Kavramlar Sözlüğü
    sy.505.

    YanıtlaSil
  17. Sultan veled den bir şiir :
    Dünyayı bırak, zira bu dünya senin değildir
    Şu an aldığın nefes senin isteğinle değildir
    Dünya malını biriktirdinse mutlu olma
    Şu kendisine dayandığın can, senin değildir.
    Ruhu'l Beyan

    Kur'ân-ı Kerîm Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.405.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 21:58
    Bir Hadis i Şerifte merhaba şöyle buyurulmustur:
    Güneş her doğduğunda mutlaka yanında iki melek vardır, bu iki melek, insanlar ve cinler dışında bütün yaratılmışlara isittirecek şekilde şöyle seslenirler::Ey İnsanlar! Rabbi nize gelin az olup yeterli olan, çok olup oyalayici olandan daha iyidir.
    Tergib, 2,172.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.399.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 22:52
    İnsanlar onu tanıyacak diye faciri anmaktan çekiniyor musunuz? Facirden, bulunduğu hal üzere bahsedin ki, insanlar ondan sakınsınlar.
    Ravi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.)
    Sayfa: 12 / No: 13
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 22:58
    Nitekim Peygamberimiz (a. s.) in bir hadis i şerifin de "Facirin/isyankarin kötülüklerini söyleyiniz ki, insanlar ondan korunsunlar" buyrulmustur.
    Acluni 1, 114.
    Ruhu'l Beyan,
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.379.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 23:12
    Her ne kadar risaletin keramet ve mucize nurlar onları aydınlattığı için doğru olduğuna şahidlik edyorlarsada Peygamber (a. s.) den ve ona uymaktan çevirdikleri ve dünya ile sehvetlerine yöneldikleri için "şahidlik ederiz ki sen Allah in Peygamber işin sözünde yalancıdırlar. O halde Sahadetin gerçeği yalnız uymakla olur. Resulullah i gördüklerinde dünya ehlinin sehadetlerini de bununla karşılaştır.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.376.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 23:22
    Sultan veled den bir şiir :
    Dünyayı bırak, zira bu dünya senin değildir
    Şu an aldığın nefes senin isteğinle değildir
    Dünya malını biriktirdinse mutlu olma
    Şu kendisine dayandığın can, senin değildir.
    Ruhu'l Beyan

    Kur'ân-ı Kerîm Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.405.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 21:58
    Bir Hadis i Şerifte merhaba şöyle buyurulmustur:
    Güneş her doğduğunda mutlaka yanında iki melek vardır, bu iki melek, insanlar ve cinler dışında bütün yaratılmışlara isittirecek şekilde şöyle seslenirler::Ey İnsanlar! Rabbi nize gelin az olup yeterli olan, çok olup oyalayici olandan daha iyidir.
    Tergib, 2,172.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.399.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 22:52
    İnsanlar onu tanıyacak diye faciri anmaktan çekiniyor musunuz? Facirden, bulunduğu hal üzere bahsedin ki, insanlar ondan sakınsınlar.
    Ravi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.)
    Sayfa: 12 / No: 13
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 22:58
    Nitekim Peygamberimiz (a. s.) in bir hadis i şerifin de "Facirin/isyankarin kötülüklerini söyleyiniz ki, insanlar ondan korunsunlar" buyrulmustur.
    Acluni 1, 114.
    Ruhu'l Beyan,
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.379.

    YANITLASİL

    yuksel18 Eylül 2021 23:12
    Her ne kadar risaletin keramet ve mucize nurlar onları aydınlattığı için doğru olduğuna şahidlik edyorlarsada Peygamber (a. s.) den ve ona uymaktan çevirdikleri ve dünya ile sehvetlerine yöneldikleri için "şahidlik ederiz ki sen Allah in Peygamberişin sözünde yalancıdırlar. O halde Sahadetin gerçeği yalnız uymakla olur. Resulullah i gördüklerinde dünya ehlinin sehadetlerini de bununla karşılaştır.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.376.

    YanıtlaSil
  18. Beyazı Bistami nin (k.s.) dedi ki:Çok zikir sayı itibariyle değildir, huzur iledir.Bazan Allah Teâlâ azı çok güzel yerine yükseltir.
    ...
    Ancak siz çok iyi konuşan idareci den ziyade çalışkan ve faal olan bir idareciye daha çok muhtaçsınız...
    ....
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 21.sy.362.

    YanıtlaSil
  19. Rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.) hutbe okuyup şöyle buyurdu :"Şüphesiz Allah Teala benim bu günümde, bulunduğum bu yerde cuma namazını size farz kıldı. Başında adaletli veya zalim bir devlet reisi bulunduğu ve hiç bir özrü de olmadığı halde, benim hayatta bulunduğum veya ahirete intikal ettiğimden sonra terk eden kimseye Allah bereket vermesin, iki yakasını bir araya getirmesin. İyi biliniz ki, o kimsenin haccı da, orucu da makbul değildir. Tevbe edenin Allah tevbesini kabul buyurur.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt 21.sy.360,361.

    YanıtlaSil
  20. Bir kimse babası olmadığını bildiği halde birine "babamdır" derse, ona cennet haram olur.
    Ravi: Hz. Saad (r.a.)
    Sayfa: 399 / No: 12
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  21. ... Ve dalaid deyni ve galbetir rical.
    Borç altında ezilmekten ve zalimlerin başa geçmesinden sana sığınırım.
    El Ezkar. İmam-i Nevevi
    cilt. 2.sy.543.

    YanıtlaSil
  22. Dünya ve Ahirette afiyet ver.
    El Ezkar
    İmamı Nevevi
    cilt 2.sy.562.

    YanıtlaSil
  23. Ahmed Yüksel Çelik Nursi

    YanıtlaSil
  24. 49. Hucurât Sûresi
    Medine döneminde nâzil olmuştur. 18 âyettir. Sûre adını dördüncü âyette geçen “odalar” anlamındaki “hucurât” kelimesinden almıştır.

    Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla

    1. Ey iman edenler! (İşlerinizde, söz ve hükümlerinizde) Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’a saygılı olun, emirlerine uygun yaşayın. Çünkü Allah, (her şeyi) hakkıyla işitendir, bilendir.

    2. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstünde yükseltmeyin, konuşurken birbirinize bağırdığınız gibi (çağırmak için) ona bağırmayın; (yoksa) siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.[1] [krş. 24/63]

    3. Doğrusu, Allah’ın Resûlü yanında seslerini kısanlar (edepli olup benliğini öne çıkartmayanlar) var ya! İşte onlar, Allah’ın gönüllerini takvâ için imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

    4. (Resûlüm! Sana ait) odaların ardından seni çağıranlar var ya! Onların çoğu (saygıya) akıl erdiremezler.[2]

    5. Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar (seni çağırmayıp) sabretselerdi, kendileri için elbet daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    6. Ey iman edenler! Şayet bir fâsık (yalancı/günahkâr) size bir haber getirirse,[3] doğruluğunu araştırın. (Yoksa) bilmeyerek bir kavme kötülük eder de, yaptığınıza kesinlikle pişman olursunuz.

    YanıtlaSil
  25. Demir'in aslı da su olup o da gökten inmiştir.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 20.sy.621.

    YANITLASİL

    yuksel14 Ekim 2021 09:17
    İbn Abbas'dan (r. a.) rivayet edildiğine göre Hz. Adem (a. s.) ile beraber üç şey inmişti:Birincisi Hacer-i Esved olup o kardan daha beyazdı. İkincisi Hz. Musa nin (a. s.) asası olup Cennetteki mersin agacindandi ve ön arşın uzunluğunda idi. Üçüncüsü ise demirdir.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 20.sy.620.
    57.Hadid.suresi.

    YanıtlaSil
  26. İblis, en şiddetli ve kuvvetli adamlarını malını hayra sarf eden kimseye musallat eder.
    Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    Sayfa: 111 / No: 1
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  27. Kulun, eğer azmi, meramı (tasası) dünya olursa, Allah onun meşgalesini, ihtiyacını açar, yayar. Ve ihtiyacını iki gözü arasına koyar. Akşam yatar fakir, sabah kalkar fakir. Eğer, azmi ve meramı ahiret olursa, Allah onun meşgalesini toplar. İhtiyacını kaldırır. Zenginliği kalbine verir. Zengin yatar zengin kalkar.
    Ravi: Hz. Enes (r.a.)
    Sayfa: 104 / No: 6
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  28. Ey insanlar! Kimin yanında (ganimet malından veya diğer haklardan) ne varsa, vakti geçti, "rezil olurum" demesin. Getirsin versin. Haberiniz olsun ki, dünya rezilliği ahiret rezilliğinden ehvendir.
    Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    Sayfa: 183 / No: 6
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  29. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    54 5 Fuhuş yayıldığında zelzeleler ve fitneler çoğalır. İdareciler zulmettiğinde yağmur azalır. Zimmet ehline gadr edildiğinde ise düşman galebe çalar. Hz. İbni Ömer (r.a.)
    83 4 Ümmetim, ümmeti merhumedir (merhamete uğramış). Ona ahirette azab yoktur. Dünyada verilen zelzeleler, belâlar, fitneler günahlarına kefaret edilir. Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
    117 8 Ümmetim, ümmeti merhumedir. Ona ahirette azab yoktur. Onun azâbı, dünyadaki ölüm, zelzele, sıkıntılar ve fitnelerdir. H. Ebu Musa (r.a.)
    187 2 Şu anda kıtal geldi. Ümmetimden Hak üzerine çarpışan ve kafirler üzerine galib gelen bir kavim hiç bir zaman eksik olmaz. Allah, onlar için diğer kavimlerin kalblerini kaydırır ve daraltır. Kafirlerle savaşırlar. Allah onları rızıklandırır. Allah'ın emri gelene (onların ömürleri son buluncaya) kadar bu böyle devam eder. O günde mü'minlerin evlerinin yeri Yam'dır. Hayr, kıyamete kadar, atların nasiyesine bağlıdır. Bana vahyolunduğuna göre, Ben (dünyada) çok kalıcı değilim. Yakında gidiciyim. Siz de Beni yaşlanarak takip edeceksiniz. Ve bazınız, bazınızın boynunu vuracaktır. Kıyametten önce iki büyük hadise vardır. Şiddetli Veba ve sonra da zelzeleli yıllar vardır. Hz. Seleme (r.a.)
    257 10 Ümmetimde zelzeleler olur. Öyle ki, bu zelzelelerden onbin, yirmi bin, otuz bin kişi ölür. Allah, bu ölümü muttakilere öğüt, müminlere rahmet kafirlere ise azab kılar. Hz. Urve İbni Ruveym (r.a.).
    294 7 Ümmetimden hiç kimsenin Bana sormadığını sen sordun. Ümmetimin bolluk müddeti yüz senedir. Denildi ki: "Bunun bir alameti var mıdır?" Evet; yere batmalar, zelzeleler ve gemde olan şeytanların salıverilmesi. (Kudurtan şeytanlar manasına da geliyor) Hz. Ubâde (r.a.)
    476 11 Kıyamet kopmaz, ilim kabzolunmadıkça, zelzeleler çoğalmadıkça, zamanda yakınlık olmadıkça, fitneler zahir olmadıkça, herç çoğalmadıkça ki, o öldürmedir ve aranızda mal çoğalır ve taşar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)

    YanıtlaSil
  30. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    54 5 Fuhuş yayıldığında zelzeleler ve fitneler çoğalır. İdareciler zulmettiğinde yağmur azalır. Zimmet ehline gadr edildiğinde ise düşman galebe çalar. Hz. İbni Ömer (r.a.)
    83 4 Ümmetim, ümmeti merhumedir (merhamete uğramış). Ona ahirette azab yoktur. Dünyada verilen zelzeleler, belâlar, fitneler günahlarına kefaret edilir. Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
    117 8 Ümmetim, ümmeti merhumedir. Ona ahirette azab yoktur. Onun azâbı, dünyadaki ölüm, zelzele, sıkıntılar ve fitnelerdir. H. Ebu Musa (r.a.)
    187 2 Şu anda kıtal geldi. Ümmetimden Hak üzerine çarpışan ve kafirler üzerine galib gelen bir kavim hiç bir zaman eksik olmaz. Allah, onlar için diğer kavimlerin kalblerini kaydırır ve daraltır. Kafirlerle savaşırlar. Allah onları rızıklandırır. Allah'ın emri gelene (onların ömürleri son buluncaya) kadar bu böyle devam eder. O günde mü'minlerin evlerinin yeri Yam'dır. Hayr, kıyamete kadar, atların nasiyesine bağlıdır. Bana vahyolunduğuna göre, Ben (dünyada) çok kalıcı değilim. Yakında gidiciyim. Siz de Beni yaşlanarak takip edeceksiniz. Ve bazınız, bazınızın boynunu vuracaktır. Kıyametten önce iki büyük hadise vardır. Şiddetli Veba ve sonra da zelzeleli yıllar vardır. Hz. Seleme (r.a.)
    257 10 Ümmetimde zelzeleler olur. Öyle ki, bu zelzelelerden onbin, yirmi bin, otuz bin kişi ölür. Allah, bu ölümü muttakilere öğüt, müminlere rahmet kafirlere ise azab kılar. Hz. Urve İbni Ruveym (r.a.).
    294 7 Ümmetimden hiç kimsenin Bana sormadığını sen sordun. Ümmetimin bolluk müddeti yüz senedir. Denildi ki: "Bunun bir alameti var mıdır?" Evet; yere batmalar, zelzeleler ve gemde olan şeytanların salıverilmesi. (Kudurtan şeytanlar manasına da geliyor) Hz. Ubâde (r.a.)
    476 11 Kıyamet kopmaz, ilim kabzolunmadıkça, zelzeleler çoğalmadıkça, zamanda yakınlık olmadıkça, fitneler zahir olmadıkça, herç çoğalmadıkça ki, o öldürmedir ve aranızda mal çoğalır ve taşar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)

    YanıtlaSil
  31. Zekeriyya İbn Zelzele:5202.
    Kişi, Eser ve İsimleri İndeksi
    Hadislerle Kur'ân-ı Kerîm
    Tefsiri
    İbn Kesîr. cilt 16.sy.375.

    YanıtlaSil
  32. Şu üç şeyi yapan dünya ve ahiret nimetlerine nail olur.
    1-Başa gelen belaya sabır.
    2-Allah c. c. in hükmüne rıza göstermek.
    3-Genişlik zamanında çok dua etmek.
    Akra Fm
    günün sohbeti
    Mahmud Es'ad Coşan

    YanıtlaSil
  33. Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında kendisinin elini Allah'ın tutmasından hoşlanıyorsa, bollukta çok dua etsin.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 423 / No: 10
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  34. Şu üç şeyi yapan dünya ve ahiret nimetlerine nail olur.
    1-Başa gelen belaya sabır.
    2-Allah c. c. in hükmüne rıza göstermek.
    3-Genişlik zamanında çok dua etmek.
    Akra Fm
    günün sohbeti
    Mahmud Es'ad Coşan

    YANITLASİL

    yuksel21 Ekim 2021 00:16
    Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında kendisinin elini Allah'ın tutmasından hoşlanıyorsa, bollukta çok dua etsin.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 423 / No: 10
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel21 Ekim 2021 02:06
    Miras bölünürken Yetimlere ve yoksullarada vermek
    Nisa, 8:1575
    Hadislerle Kur'ân-ı Kerîm Tefsiri
    İbn Kesîr
    cilt 16.sy.184.

    YanıtlaSil
  35. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    203 1 Hased imanı bozar. Sabr (müshil ilacı)nın balı bozduğu gibi. Hz. Ebû Hakim (r.a.)
    203 2 Hak bununla beraberdir. Hak bununla beraberdir. (Hz. Ali r.a işaret ederek ilerideki fitneler için buyurmuştur) Hz. Ebû Said (r.a.)
    203 3 Benden sonra hak, nerede olsa, Ömer İbni Hattab'ladır. Hz. Fadl İbni Abbas (r.a.)
    203 4 Hikmet on cüzdür. Dokuzu halktan kendini çekmekte, biri susmaktadır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    203 5 Halim olan adam, dünya ve ahirette seyyiddir. Hz. Enes (r.a.)
    203 6 Nimete hamd etmek, o nimetin gitmesine karşı emandır. Hz. Ömer (r.a.)
    203 7 Hamd olsun O Allaha, ümmetimden öyle kimseler yarattı ki, onlarla birlikte (zikrederek) sabretmeyi isterdim. (Şu mealdeki ayetin nüzulu üzerine bu hadisi şerif varid olmuştur. "Nefsimi, akşam ve sabah, sırf Onun rızasını murad ederek Rablerine dua edenlerle sabırlı kıl.") Hz. Selman (r.a.)
    203 8 O Allah'a hamd olsun ki yedirir yedirilmez ve bize ihsanda bulunur, bize hidayet eder. Ve bizi doyurur, içirir ve bizi tatlı belalarla imtihan eder. Arası kesilmeyen nimetlerinin karşılığı ödenemiyecek olan, kendisine karşı nankörlük yapılamayacak olan ve kendisine muhtaç olmamaya imkan bulunmayan Allah'a hamd ederim. O Allah'a hamd olsun ki, bize yiyeceklerden yedirdi, içeceklerden içirdi. Çıplaklıktan giydirdi. Ve dalaletten hidayete erdirdi. Ve körlükten görür hale getirdi. Mahlukatının çoğuna da bizi üstün kıldı. Hamd, Alemlerin Rabbı olan Allah'a muhsustur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    203 9 O Allaha Hamd ederim ki, Resulullahın gönderdiği adama, onun istediği şekilde hareket nasib etti. Ve tevfik ihsan etti. Hz. Muaz (r.a.)
    203 10 Fatiha yedi ayettir. Birincisi Besmeledir. Fatiha Sebül mesanidir. (tekrar edilen yedi ayettir) Kur'anı azimdir. Ümmül Kur'andır. Ve Fatihatül Kitaptır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    203 11 Ey Allahın düşmanı, seni zelil eden Allah'a hamd olsun. Bu ümmetin, bu firavunu idi. (Bedirde Ebu Cehilin başı getirildiğinde) Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    203 12 Ümmetim içinde seni bu şekilde yaratan Allaha hamd ederim. (Hz. Salim (r.a) için) Hz. Âişe (r. anha)
    203 13 O Allah'a Hamd olsun ki, avretimi örtebileceğim bir elbise ile beni giydirdi. Ve hayatımda onunla beni güzelleştirdi. Beni Hak ile gönderene yemin ederim ki, hiçbir müslüman kul yoktur ki, Allah (z.c.hz) leri onu yeni bir elbise ile giydirdi de o da eskisini fakir bir müslümana verdi ise, o kimse diri veya ölü de olsa o elbisenin bir ipliği kalıncaya kadar Allah'ın hıfzında ve emanında olmasın. Hz. Ömer (r.a.)
    203 14 Hamd olsun Rabbıma ki Beni senin gibi leîm kılmadı. (Ebu Cehili kasdederek) Hz. Ali (r.a.)
    203 15 Humma günahları döker. Ağacın yapraklarının dökülmesi gibi. Hz. Abdullahil Kasrinin babasından
    203 16 Humma, Cehennem ateşinin şiddetindendir. Onu su ile serinleşirin. (Bir rivayette zemzemle) Hz. Ömer (r.a.)
    203 17 Humma, Cehennem körüklerinden bir körüktür. Ve mü'minin Cehennemden payıdır. Hz. Ebû Reyhâne (r.a.)

    YANITLASİL

    yuksel21 Ekim 2021 00:05
    Şu üç şeyi yapan dünya ve ahiret nimetlerine nail olur.
    1-Başa gelen belaya sabır.
    2-Allah c. c. in hükmüne rıza göstermek.
    3-Genişlik zamanında çok dua etmek.
    Akra Fm
    günün sohbeti
    Mahmud Es'ad Coşan

    YANITLASİL

    yuksel21 Ekim 2021 00:17
    Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında kendisinin elini Allah'ın tutmasından hoşlanıyorsa, bollukta çok dua etsin.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 423 / No: 10
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel21 Ekim 2021 02:07
    Şu üç şeyi yapan dünya ve ahiret nimetlerine nail olur.
    1-Başa gelen belaya sabır.
    2-Allah c. c. in hükmüne rıza göstermek.
    3-Genişlik zamanında çok dua etmek.
    Akra Fm
    günün sohbeti
    Mahmud Es'ad Coşan

    YANITLASİL

    yuksel21 Ekim 2021 00:16
    Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında kendisinin elini Allah'ın tutmasından hoşlanıyorsa, bollukta çok dua etsin.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 423 / No: 10
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel21 Ekim 2021 02:06
    Miras bölünürken Yetimlere ve yoksullarada vermek
    Nisa, 8:1575
    Hadislerle Kur'ân-ı Kerîm Tefsiri
    İbn Kesîr
    cilt 16.sy.184.

    YanıtlaSil
  36. 1961 Anayasasi'nin 111. maddesiyle kurulan MGK sayesinde askerlerin sivil otorite karşısında etkinlik alanının genisledigi görülmektedir
    14 Ozturk Ordu ve politika. sy. 142.
    Uluslararası Darbe Sempozyumu
    Adnan Menderes Üniversitesi
    cilt 3.sy.1495.

    YanıtlaSil
  37. Tam manasiyle cefa, küfür ve nifak odur ki, namaza daveti duyar da icabet etmez.
    Ravi: Hz. Muaz İbni Enes (r.a.)
    Sayfa: 199 / No: 14
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  38. Zina cürmü yapan nikahlılar dövülür ve recm olunur. Bekarlar ise dövülüp sürgün edilirler.
    Ravi: Hz. Ubey İbni Kaab (r.a.)
    Sayfa: 199 / No: 7
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  39. "Tesvif" (Yapacağı şeyi geriye atmak) şeytanın şuaıdır. Ve onu mü'minlerin kalblerine bırakır. (Bu da mü'mini oyalar.)
    Ravi: Hz. Abdurrahman İbni Avf (r.a.)
    Sayfa: 198 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  40. Dinde "tefekkuh" (dinin özünü ve icabatını öğrenmek) her müslümana borçtur.
    Ravi: Hz. Enes (r.a.)
    Sayfa: 198 / No: 6
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  41. BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
    Yusa a. s. duasıdır.
    Kara Davud
    Delail i Hayrat Şerhi
    sy. 836.

    YanıtlaSil
  42. çıkmaz sokak
    girişi olan ama öteki ucu hiçbir yere çıkmayan, çıkış yeri olmayan, bir ucu kapalı sokak.

    YanıtlaSil
  43. Teenni her şeyde hayırdır. Ahiret amelinde değil.
    Ravi: Hz Saad İbni Vakkas (r.a.)
    Sayfa: 197 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  44. Ümmetimden iki şahıs çıkacak. Bunlardan birine Allah c. c. Vehbi ilim verecek. Diğerinin ise Ümmet-i Muhammede fitnesi şeytandan daha tesirli olacak. (Tils.) 177.
    Bir Hazinenin Anahtari
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 235.

    YanıtlaSil
  45. Beyt-i Mamur semadadır. Ve ona "Surah" ismi verilir. Bu, beyt-i Haram misillidir. Ve onun hizasına gelir. Düşecek olsa, onun üstüne düşerdi. Her gün yetmiş bin melek onu ziyarete gelir, her gelen melek bir defa gelmek şartıyla. Onun semadaki kıymeti, Beytullah'ın kıymeti gibidir.
    Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    Sayfa: 196 / No: 3
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  46. Günahtan tövbe eden günahsız gibidir.
    Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.)
    Sayfa: 196 / No: 12
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  47. Bir Hadis-i Şerifte "Kişinin en üstün imanı, nerede bulunursa bulunsun Allah c. c. in onunla beraber olmasını bilmesidir." buyurulmustur.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 20.sy.550.

    YanıtlaSil
  48. 173 6 İnsanları acizlik içinde bırakmaktan sakının, Sizden birisi Emir veya Amil olur da kendisine dul kadın, yetim veya fakir bir kimse işi için gelir. Ona "Sen otur, işine bakılacaktır" denir. Böylece onlar acizlik içinde terkedilirler. İhtiyaçları görülmez ve onlar için bir emir de verilmez. Onlar da dağılıp giderler. Halbuki, zengin eşraftan biri gelince, Emir onu yanına oturtur. Sonra da "İşiniz nedir" der. Adam da "İşim şöyle şöyledir" der. Bunun üzerine Emir "Bunun ihtiyacını yerine getirin ve acelede edin" der. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    228 7 Kebair dokuzdur: En büyüğü Allah'a şirk koşmak, na-hak yere insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, iffetli kimseye zina isnadında bulunmak, cepheden kaçmak, ana babaya isyan, sizin dirinizin ve ölünüzün kıblesi olan Beytül Harama konan yasakları ayak altına almaktır. Hz. Ubeyd İbni Umayr (r.a.)
    228 8 Büyük günahlar yedidir: Allah'a şirk koşmak, hak yol ile olan müstesna, Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, namuslu kadına iftira etmek, cepheden kaçmak, faiz yemek, yetim malı yemek, hicretten sonra cahiliye bedeviliğine dönmek. Hz. Ebû Said (r.a.)
    228 10 Kebair; Allah'a şirk, namuslu kadına iftira, mü'min kimseyi öldürme, muharebe gününde cepheden kaçma, yetim malı yeme, müslüman ana-babaya isyan, ölü ve diri olarak kıblemiz olan Kabeye hürmetsizlik etmektir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    268 5 Üç kişiye kıyamet gününde Allah, nazar etmez; onları tezkiye etmez ve onlar için elim bir azab vardır: Okuturken yetimi ezen hoca, ihtiyacı yok iken dilencilik yapan kimse, yaranmak için sultana dalkavukluk yapan adam. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    323 1 Alimin abid üzerine efdaliyeti, Benim sizin en aşağınıza efdaliyetim gibidir. Allah (z.c.hz.), melekleri, yuvasındaki karıncaya ve balığa varıncaya kadar yer ve gök ehli insanlara hayır öğretene selat ederler. (Peygamberimize biri alim, diğeri abid iki kimseden bahsolunduğunda yukarıdaki hadis varid oldu.) Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    395 8 Kim bir veya iki yetimi barındırırsa, sabır etse ve sevabını da ümid etse, Ben onunla Cennette şu iki parmak gibi olurum. (Şehadet parmağı ve orta parmağını hareket ettirdi.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    428 8 Bir kimse, akrabasından veya başkasından olan bir yetimi, yetim kendisini kurtarana kadar uhdesine alsa, o kimseye Cennet vacib olur. Hz. Adiyy İbni Hakem (r.a.)
    480 11 Emzirme müddeti geçtikten sonra süt kardeşlik yok. İftarsız oruç ta yoktur. Aklı baliğ olduktan sonra yetimlik yok, geceye kadar laf orucu da yok. Nikahtan evvel de talak yoktur.

    YanıtlaSil
  49. 491 3 Babasının yemini yanında çocuğun yemini yok, kocasını yeminine karşı kadının yemini yoktur. Sahibinin yemini yanında kölenin yemini yoktur. Sıla-I rahmin kesilmesinde yemin yoktur. Masiyette nezir yoktur. Nikahtan önce talak yoktur. Sahib olmadan evvel azad yoktur. Akşama kadar susmak şeklinde de oruç yoktur. İftar etmeden peşi sıra oruç yoktur. Büluğa erdikten sonra yetimlik yoktur. Süt kesmeden sonra süt kardeşliği yoktur. Hicretten sonra badiyede kalmak yoktur. Fetihten sonra hicret mükellefiyeti yoktur. Hz. Câbir (r.a.)
    492 11 Ya Ebu Zer Ben seni zayıf görüyorum. Halbuki Ben kendim için sevdiğimi senin içinde severim. Sakın iki kişiye emir olma ve yetim malını üzerine alma. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
    514 7 Allah (z.c.hz.) buyuruyor: "Ey Adem oğlu, benim iznimle sen kendi nefsinin dilediğini isteyen kimsesin. Benim irademle nefsin için irade ettiğini irade ettiğim kimsesin. Sana olan nimetimin fazlı ile masiyet işlemeye kuvvet buldun. Benim ismetimle tevfikimle, yardımımla ve afiyetimle Benim farzlarımı eda etmiş oldun. Şu halde Ben senin ihsanına senden daha evlayım. Sen de günahına Benden daha layıksın. Hayır sana Benden izhar oldu. Benden sana ceza, cinayetine karşılık oldu. Sen nefsin için Benden neye razı oldunsa, Ben de sana onu layık gördüm. Hz. İbni Amir (r.a.)
    534 1 Hilali gördüğünde şöyle dua ederlerdi: "Allahım onu bizim için emniyet, iman, selamet, islam ve bir de Senin sevip razı olduğun şeye muvaffakiyetimiz için vesile kıl. Bizim de, senin de ey hilal, Rabbimiz Allah'tır." Hz. İbni Ömer (

    YanıtlaSil
  50. Yetim ve kimsesiz çocukların kendi hallerine terkedilisinin acı sonuçları.
    İlmin Işığında
    Asrın Kur'an Tefsiri
    Celal Yıldırım
    cilt. 14.sy.246.

    YANITLASIL

    yuksel2 Kasım 2021 19:35
    Cerbeze muthiş bir hastalık ve musibettir.(H.Ş.) 147:2.zeylin.2.kıs.
    Bir Hazinenin Anahtarı
    Risale-i Nur külliyatı Fihrist ve indeksi.sy.246.

    YANITLASIL

    yuksel2 Kasım 2021 19:17
    Hasta olan ömrünün kıymetini anlar.(L.) 218:25.Lem'a 19.deva.
    Hastalığın bir kısmı manevi şahadet kazandırır.(L.) 215:25 .Lem'a 15.deva.
    Bir Hazinenin Anahtarı
    Risale-i Nur kulliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.246.

    YANITLASIL

    yuksel2 Kasım 2021 19:22
    Munazarat siyaset tabiblerine teşhis-i illet için lüzumludur.(Mn.) 20.
    Bir Hazinenin Anahtarı
    Risale-i Nur külliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.247.

    YANITLASIL

    yuksel2 Kasım 2021 19:32
    Bediüzzaman rüyasında Ağrı dağının parçalandığını gördü.
    Bediüzzaman rüyasında Kur'an'ın etrafındaki surların yıkıldığını gördü.
    (T.H.) 46.
    Bir Hazinenin Anahtarı
    Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.103.

    YanıtlaSil
  51. ibn Atiyye demiştir ki: Daha doğrusu odur ki, bu altı günün ilki pazar, sonu da cuma günüdür.
    Öyle ki melekler göklerin ve yerin peyderpey var edilişini müşahede ederler. Allah c.c. ın bu tedic ve teenni sünneti bütün işlerde hasıl olmuştur.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri.
    Cilt.20.sy.548.
    57.Hadid Suresi.Ayet.4.

    YanıtlaSil
  52. Milat Gazetesi

    
    Ufuk Coşkun
    Ufuk Coşkun
    04 Kasım 2021
    Eğitim sorunu
    Türkiye’de ortalama yılda birkaç defa ultra abartılı tapınma ritüellerini andıran törenlerle karşılaşırız. Daha birkaç ay evvel bir törende zincire vurulan çarşaflı Türk kadını, çağ dışı ve gerici olarak canlandırılmış ve bir hayli tepki almıştı.


    Geçenlerde de yine bir okulda küçücük çocukları Atatürk’ün önünde secde eder vaziyette bir program düzenlenmiş ve başka bir yerde de bir eğitimci, başörtü üzerinden çocuklara cumhuriyet değerlerini anlatıyordu.

    Peki, bu işin normali bu mudur? Yani eğitim dediğimiz şey böyle bir faaliyet alanı mıdır? Elbette hayır.

    Bazı arkadaşlarımız haklı olarak bunun evvela Atatürk’e yapılmış büyük bir hakaret olarak yorumladılar. Ben de bunun evvela ülke çocuklarına yapılmış büyük bir hakaret olarak görüyorum.

    Takip edenler bilir, AK Parti’ye başından beri karşılıksız destek veren yazarlardan biri olarak kimsenin hakkımda ne dediğine aldırmaksızın yer yer bazı politikalarını eleştiririm.

    Ve eğitim sistemi düzelene kadar da bu eleştirilerimi devam edeceğim. Zira bu ülkenin çocukları böylesi bir eğitim düzeneğini hak etmiyor.

    Bizim en temel eksiklerimizden birisi de eleştiri ve sorgulama kabiliyetini yitirmiş olmamızdır. Oysa AK Parti’nin eğitim başta olmak üzere ekonomi, sağlık ve kültür politikalarında yapıcı eleştirilere ihtiyacı var.

    Biz siviller olarak yapıcı eleştirilerimizi ve çözüm önerilerimizi sunacağız ki iktidar da bu doğrultuda yapması gerekeni yapsın. Ancak böyle kalkınır ve yol alabiliriz.

    En ufak eleştiri ihanetle özdeş tutulur ve Erdoğan düşmanlığı olarak görülürse bir arpa boyu yol alamayız. Unutmayınız, makam mevkiler gidici bu ülkenin çocukları kalıcıdır.

    Peki, eğitim konusunda hiç mi adım atılmadı? Elbette atıldı. Örneğin, 28 Şubat döneminde milyonlarca çocuğu mağdur eden katsayı zulmü kaldırıldı. Aleviliğin müfredata girmesi, Kürtçe seçmeli derslerin konulması, subayların girdiği Milli Güvenlik ders kitaplarının kaldırılması gibi bazı önemli gelişmeler oldu.

    YanıtlaSil
  53. Ne var ki eğitim meselemiz hala ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Ve bu sorun medyası ve sivil toplum örgütleri dahil maalesef kimsenin ilgi alanına girememektedir.

    Malum görüntülere bile verilen tepkiler cılız ve özenle seçilmiş cümlelerden oluşmaktadır.

    Bakınız, Türkiye’de eğitim hayatını tanzim eden kanunlar darbe dönemlerinde generaller marifetiyle hayata sokulmuştur.

    Örneğin 222 sayılı İlköğretim Kanunu’nun kabul tarihi 1961, 1739 sayılı Eğitimin Temel Kanunun kabul tarihi ise 1973’tür. 1982 darbe anayasasındaki eğitim kanunu da bugün hala geçerliliğini sürdürmektedir. Keza 28 Şubat MGK Kararlarından biri de eğitim üzerine idi.

    Demem o ki, Türkiye’de eğitim yapı ve anlayış olarak bugüne kadar hiçbir değişikliğe maruz kalmamıştır. Anlayacağınız bugüne kadar hiçbir güç eğitim sistemini değiştiremedi.

    Ülkeyi Gladyo’nun talimatlarıyla her darbe döneminde hizaya sokan, sosyal, siyasi ve ekonomi alanlarında gerileten, tırpanlayan hem içeride hem de dışarıda elini kolunu bağlayan cuntacılar eğitim alanı da boş bırakmadılar.

    Oysa eğitim bir ülkenin kendisi demek. Bir ülkenin eğitimi ne kadar yaralıysa demokrasisi de o kadar yaralıdır.

    Bilindiği gibi aydınlanmacı, bilimci, akılcı ve rasyonalist aydınlar kendilerini doğuştan haklı ve yanılmaz, kendisi gibi olmayanları ise gerici, hastalıklı, cahil ve işe yaramaz yığınlar olarak görürler.

    Bu zihniyeti pandemi sürecinde- ilginçtir kendi insanlarımızdan da- gördük. Bu hastalıklı zihniyet hiç kuşku yok ki eğitim aracılığıyla enjekte edilmektedir. Çünkü eğitim ideolojik olarak böyle kodlanmıştır.

    Böyle bir sistemden ve düşünce dünyasından Erdoğan’ın idealize ettiği dindar nesil yetişir mi?

    Türkiye’de eğitimin tek bir hedefi vardır. O da ülke insanında medeniyet bilincinin gelişmesini engellemektir. Eğitimle yeni bir ilim dilinin inşa edilmesinin ve siyasi bir ufkun gelişmesinin hemen tüm yolları tıkanmıştır.

    Kısacası ülke çocuklarının zihni melekeleri dumura uğratılmış, medeniyet tasavvurundan yoksun bırakılmışlardır.

    YanıtlaSil
  54. Ve ben şu sorunun cevabını on yıldır alamadım;

    Eğitim bu ülkenin hemen her alanda kalkınmasında, özgürleşmesinde, düşünce, kültür ve sanat alanında zenginleşmesinde bir katkı sunamıyorsa neden bu sistemi değiştirmiyoruz?

    YanıtlaSil
  55. Dinî Mûsiki. XIX. yüzyılın ilk yarısında özellikle devlet kademelerinde himaye görmeye ve teşvik edilmeye devam eden dinî mûsikiye asrın ikinci yarısında bu rağbetin yavaş yavaş azaldığı görülmektedir. Özellikle Sultan III. Selim zamanında pek çok cami na‘tı ve ramazan ilâhisi bestelenmiş, ancak seviyeli eser besteleyen sanatkârların giderek azalması cami ve tekke (tasavvuf) mûsikilerinde bir durgunluğun yaşanmasına yol açmıştır. Dinî mûsikinin mükemmel eserleri arasında yer alan na‘t ve duraklar kaybolmaya başlamış, mi‘râciyye ve mevlid besteleri çok az sayıda kişinin hâfızasında hayatiyetini devam ettirmeye çalışmıştır. Bu dönemde bazı yeni tekke ilâhileri bestelenmesine rağmen daha çok eskiden bestelenmiş ilâhiler okunmuş, sanat değeri yüksek eserlerin yerini öğrenilmesi kolay besteler almıştır. Ancak Mevlevî âyini besteciliğinde geçmiş yüzyıllara göre büyük bir ilerleme dikkati çekmektedir. XIX. yüzyıla kadar bestelenen Mevlevî âyini sayısı on altı iken sadece bu dönemde kırkın üzerinde âyin bestelenmiştir. Her şeye rağmen dinî mûsiki icraatı ve besteciliğiyle geleneklerini kesintisiz devam ettirmektedir.

    XX. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür politikaları arasında yer alan mûsiki inkılâbı tamamen Batı müziği hâkimiyeti esası üzerine şekillenmiş, bu değişimden dinî mûsiki de nasibini almış ve önemli bir bölümünü kaybetmiştir. 30 Kasım 1925’te tekke ve zâviyelerin kapatılmasıyla yüzyıllar boyu dinî mûsikiye kaynaklık eden ve bu mûsikinin öğretilmesinde büyük payı olan bir kurum ortadan kalkmıştır. Asıl mekânlarıyla birlikte açık tarikat âyinlerinin de (zikirler) artık mevcut bulunmaması yüzünden icra mahallerinden yoksun kalan tekke mûsikisinin çeşitli formları zaman zaman düzenlenen özel dinî toplantılarda icra edilmeye devam edilmiştir. Bunlardan Mevlevî âyinlerinin, Osmanlı döneminin yoğun ve canlı dinî mûsiki icraları ile mukayesesi mümkün değilse de 1950’lerden sonra halka açık toplantılarda ve törenlerde seslendirildiği ve yeni bestelerle kuvvet kazandığı görülmektedir. Bunda özellikle devletin diğer tarikatlar yanında Mevlevîliğe biraz daha farklı yaklaşmasının da etkisi büyüktür. Bütün tekkelerin kapatılmasına rağmen Konya’daki Mevlevî Âsitânesi’nin kapanmaması önemli bir ayrıntıdır. Mevlevî âyini bestekârlığı bir sanat faaliyeti çerçevesinde nisbeten canlılığını korumuştur. Cumhuriyet döneminde elliye yakın Mevlevî âyini bestelenmiştir (Hüseyin Sadeddin Arel’in elli bir âyini bu sayının dışındadır). Ahmet Avni Konuk, Zekâizâde Ahmet Irsoy, Rauf Yektâ Bey, Sadettin Heper, Mehmet Râkım Elkutlu, Hâfız Kemal Batanay, Cinuçen Tanrıkorur, Necdet Tanlak, Zeki Atkoşar, Ahmet Çalışır bu bestekârlardan sadece birkaçıdır.

    YanıtlaSil
  56. Bu dönemin ilk yarısında Muallim İsmâil Hakkı Bey, Zekâizâde Ahmet Irsoy, İzzettin Hümâyi Elçioğlu, Abdülkadir Töre, Ali Rıza Şengel gibi mûsikişinaslar klasik üslûba bağlı kalarak ilâhi formunu yaşatmaya çalışmışlardır. 1970’li yıllardan sonra tamburî Ahmet Hatipoğlu’nun bu forma yeni bir soluk getirdiği söylenebilir. Bestelerinin yanı sıra yeni form arayışlarıyla da dikkati çeken Hatipoğlu’nun Ankara Radyosu’nda kurduğu Türk Tasavvuf Mûsikisi Korosu ile hazırladığı mûsiki programları, radyo ve televizyon vasıtasıyla dinî mûsiki repertuvarının halka tanıtılmasında ve ulaştırılmasında çok etkili olmuştur. Aynı devirde salâ icraları giderek azalmış, bazıları tatbikat sahasından tamamen kalkmıştır. Nitekim yüzyıllarca okunan sabah salâsı, cuma ve bayram salâsı ile cenaze alayı esnasında okunan cenaze salâsı artık okunmaz olmuş, salât-ı ümmiyye ve salâtüselâm ise dinî tören ve toplantılarda okunmaya devam edilmiştir.

    XIX. yüzyılın sonlarına kadar belirli bestesiyle okunmasına rağmen XX. yüzyılın başlarında bestesinin unutulması üzerine bahirler arasında belli bir makam sıralaması takip edilerek okunması sürdürülen Süleyman Çelebi’ye ait mevlidin Cumhuriyet’ten sonra da mübarek gün ve geceler (kandiller) başta olmak üzere sevinç ve üzüntülerin beraberce paylaşılması için düzenlenen toplantılarda okunması geleneği devam etmiştir. Özellikle 1950’den sonra halkın mevlide rağbeti fazlalaşmış ve yeni bir mevlid hamlesi başlamış, bu ilgiye bağlı olarak Ali Rıza Sağman Mevlid Nasıl Okunur ve Mevlidhanlar adlı bir eser kaleme almıştır. 1950’li yılların ardından radyolarda, daha sonra televizyon vasıtasıyla bu icralar geniş halk kitlelerine ulaşma imkânı bulmuştur. Bu arada Hâfız Kemal Batanay’ın mevlid bestesinin neşredilmediği için yaygınlaşamadığı da zikredilmelidir. Bu dönemde önemli mevlidhanlar yetişmiş, bunlar arasında Hâfız Sâmi, Hâfız Burhan, Süleymaniye Camii başmüezzini Hâfız Kemal, Beyoğlu Ağa Camii imamı Hasan Rıza, Yeraltı Camii imamı Üsküdarlı Ali Efendi, Muhyiddin Tanık, Kâzım Büyükaksoy, Zeki Altun, Kâni Karaca, Halil İbrahim Çanakkaleli, Fevzi Mısır, Aziz Bahriyeli öne çıkan isimlerdir. Mi’râciyye okuma geleneği ise Cumhuriyet döneminde sadece küçük bazı grupların icralarıyla (meselâ Hopçuzâde Mehmet Şakir Çetiner ve arkadaşları gibi) sınırlı kalmıştır.

    YanıtlaSil
  57. Ezan, 1932-1950 yılları arasında Türkçe olarak okunması dışında aslî şekliyle de okunmaya devam etmiştir. 1931’de Evkaf Umum Müdürlüğü’ne ve daha sonra (1950) Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak sürdürülen müezzinlik müessesesi, zaman zaman bazı kadro kısıtlamaları yaşansa da ülkede kesintisiz biçimde sürdürülmüştür. Bu arada müezzin kadrosu kalabalık büyük camilerdeki cumhur müezzinliği icraatının da günümüzde eski canlılığını kaybettiği belirtilmelidir. Önceleri müezzinler tarafından şerefe dolaşılarak okunan ezanlar zamanla mikrofonla şerefe kapısında ve ardından minare kapısında okunmuş, günümüzde ise merkezî sistemle ezan okuma yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu dönemin ünlü müezzinleri arasında Süleymaniye Camii müezzinleri Hâfız Şevket ve Hâfız Kemal, Üsküdar Yeni Vâlide Camii müezzini Hâfız Süleyman (Karabacak), Beyazıt Camii müezzini Hâfız Kerim (Akşahin) ile Aksaray Vâlide Camii müezzini Hâfız Cemal’den (Gürses) bilhassa söz edilmelidir. Son dönemlerde Diyanet İşleri Başkanlığı, kendi bünyesinde açtığı bazı kurslarla ezanın güzel okunması konusunda faaliyetler göstermektedir. 1950’li yıllardan sonra dinî mûsikiye müfredat programlarında sadece Yüksek İslâm enstitüleri ve İlâhiyat fakülteleri gibi eğitim kurumlarında yer verilmiştir. Geleneğin genç kuşaklara aktarımında önemli roller üstlenen bu kurumlar, son yirmi beş yıl içerisinde açtıkları lisans üstü programlarla dinî mûsikinin akademik düzeyde ele alınmasını sağlamıştır.

    XIX. yüzyılın ikinci yarısında başlayan Türk mûsikisi neşriyatı, XX. yüzyılın ilk yarısındaki ciddi çalışmalarla tesbit edilebilen repertuvarın halka ulaştırılmasında çok önemli rol oynamıştır. Dinî ve din dışı formlarda belirlenen eserler arasında neşredilemeyenler ise muhtemelen kaybolmuştur. Bu konudaki ilk neşir çalışması İstanbul Mûsiki Konservatuvarı tarafından yapılmıştır. 1926’da Dârülelhan’dan (İstanbul Mûsiki Konservatuvarı) Türk mûsikisi eğitimi ve öğretiminin kaldırılması üzerine oluşturulan, önceleri Rauf Yektâ Bey’in başkanlığında Zekâizâde Hâfız Ahmet Efendi ve Muallim İsmâil Hakkı beyler, daha sonraları Ali Rifat Çağatay, Mehmet Suphi Ezgi ve Mesut Cemil’in katılımıyla devam eden Tarihî Türk Mûsikisi Eserlerini Tasnif ve Tesbit Heyeti ilâhi, tevşîh, nefes ve Mevlevî âyinlerinden meydana gelen bir seri nota yayımlamıştır (1931-1939). Birçok dinî eserin plaklara okunması da bu çalışmanın diğer bir yönünü teşkil eder. Ardından gerçekleştirilen münferit dinî eser neşriyatı dışında Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı tarafından yayımlanan “Türk Mûsikisi Klasikleri İlâhîler” adlı seri (İstanbul 1979-1996), yüzyılın ikinci yarısında dinî mûsiki konusundaki en kapsamlı nota neşriyatı olarak nitelendirilmektedir. Ancak günümüzde gelişen teknoloji yardımıyla internet ortamında dinî mûsiki repertuvarına ulaşmak daha da kolay hale gelmiştir.

    YanıtlaSil
  58. BİBLİYOGRAFYA
    Sadettin Nüzhet Ergun, Türk Musikisi Antolojisi, İstanbul 1943, II, 629-656.

    Gültekin Oransay, “Cumhuriyetin İlk Elli Yılında Geleneksel Sanat Musikimiz”, CDTA, VI, 1496.

    YanıtlaSil
  59. 3. Eğitim Öğretim. Her kültür ve medeniyet kendi sosyal ve kültürel tarihinde, eğitim deneyimlerinde nasıl farklı aşamalardan geçmiş, evrimler yaşamış, özgün eserler ortaya koymuşsa Türkler de eğitim tecrübelerinde tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren bir yandan kendilerini öğrenmeye açık tutarken bir yandan da eğitim içeriğinden kurumlarına, öğretim yöntemlerine kadar başarılı deneyim ve örnekleri üretmekten geri kalmamışlardır. Sınıf farklılıklarının derin olmadığı, hayat boyu elde edilen deneyim ve birikimin öne çıktığı, mücadele ve eşitlik anlayışının özel bir yer tuttuğu Türkler’in Orta Asya dönemlerinde erdemli, onurlu ve cesur bir şekilde hayata katılma fırsatlarının bulunduğu belirtilmektedir. Kâşgarlı Mahmud’un ünlü Dîvânü lugāti’t-Türk’ü Türkler’in eğitim anlayışından izler taşırken hayatta sadelik, mertlik, cömertlik ve güzel ahlâk öne çıkan ilkeler olarak göze çarpar. Yûsuf Has Hâcib Kutadgu Bilig’de yer alan, “Bilgiyi ve anlayışı ulu bil, seçkin kulu bu iki şey yükseltir”; “Anlayışa ve bilgiye tercüman olan dildir; insanı aydınlatan dil zenginliğinin değerini bil” gibi sözleriyle ilk dönemlerden itibaren Türk eğitim ve öğretim tasavvurunun şekillenmesinde önemli katkılar yapmıştır. X. yüzyılın ortalarına doğru İslâm’ı benimseyen Karahanlılar’ın, Bağdat’taki eğitim kurumlarını örnek alarak İslâmiyet’i yaymak ve eski inançlarla mücadele etmek için Türkistan ve İran’da okullar açtıkları bilinmektedir. İlk medresenin ne zaman ve nerede ortaya çıktığı tesbit edilemese de bu alandaki en ciddi girişim XI. yüzyılda Büyük Selçuklu Veziri Nizâmülmülk’ün öncülüğünde başlatılmıştır. Eyyûbîler, Anadolu Selçukluları, Artuklular ve diğer Türk devletleri çok programlı (fıkıh, tıp, astronomi, matematik) medreseler kurma konusunda önemli teşebbüslerde bulunmuştur. Günümüze kadar gelen Mardin’deki Kāsımiyye Medresesi, Artuklu döneminden kalma önemli bir eğitim-kültür mirasıdır.

    YanıtlaSil
  60. XII. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başlayan medreseler ve bunları besleyen vakıf düzeni sadece İslâm dünyasında yayılmakla kalmamış, komşu kültür ve medeniyetleri de etkilemiştir. Monica Gaudiosi, 1274’te kurulan ve modern yüksek okul sisteminin başlangıcı sayılan Oxford Üniversitesi, Merton College’ın oluşumunda, İngiltere’deki vakıf sistemi ve anlayışının gelişmesinde İslâm dünyasında uygulanan vakıf düzeninin etkili olduğunu tesbit etmiştir (CXXXVI/4 [1988], s. 1231-1261). George Makdisi, müslümanların açtığı eğitim ve bilim kurumlarının Avrupa’daki yüksek okul ve üniversite sisteminin gelişmesine, hatta doktora ve kürsü gibi uygulamalara kaynaklık ettiğini ileri sürmüştür. Batı üniversitesinin Atina ve İskenderiye’nin değil Paris ve Bologna’nın, Paris ve Bologna’nın da Bağdat’ın mirasçısı olduğu iddia edilmektedir (Centres of Learning, s. 141). İslâm dünyasındaki bu deneyim ve birikim, daha sonra Olaf Pedersen’in de ifade ettiği gibi Avrupa’da yüksek eğitimin yeniden yapılanmasında rol oynayan en önemli etkenlerden biridir.

    Osmanlılar. Bu büyük mirastan beslenen Osmanlılar’da sıbyan mektepleri, medrese ve Enderun ile daha yaygın olan cami, kütüphane, dârüşşifâ, rasathâne, muvakkithâne, dergâh, tekke gibi yarı dinî, yarı eğitimsel ve kültürel kurumlar, Ahîlik teşkilâtı ve loncalar gibi meslekî eğitim kurumları ortaya çıkmış, bunlar Osmanlı Devleti’ni yüzyıllarca beslemiş ve modern zamanlara kadar taşımıştır. Osmanlılar kuruluş döneminde mevcut eğitim kurumlarını kendi dünyalarına uyarlamada gecikmemiş; İznik, Bursa, Edirne, İstanbul medreseleri bütün İslâm dünyası için hem dinî ilimlerde hem felsefe, tıp, astronomi gibi bilimlerde merkez haline gelmiştir. Osmanlılar’da eğitim anlayışı ve kurumları dinî ağırlıklı olmakla birlikte felsefe, matematik ve astronomi gibi alanlar da zaman zaman medrese müfredatında yer bulmuş, bazan da dışlanmıştır. Özellikle XVII. yüzyılın ortalarında felsefî ilimlere karşı merkezdeki medreselerin ortaya koyduğu olumsuz tavır ve medrese müfredatındaki yozlaşma Kâtib Çelebi ve Hafâcî gibi dönemin ilim ve fikir adamları tarafından eleştiri konusu yapılmıştır. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı aydınları Avrupa’da yapılan çalışmalardan yararlanarak çeşitli çeviri ve telif eserler ortaya koymuştur. XVIII. yüzyılın başlarında modern kozmoloji ve tabiat felsefesine yönelen Osmanlı düşünürlerinin bulunduğu bilinmektedir. XV-XVI. yüzyıllardan itibaren matematik bilimini ileri bir aşamaya taşıyan Osmanlı âlimleri Başhoca İshak Efendi ile modern matematiği kendi dünyalarına aktarmışlar, aynı zamanda Cambridge Üniversitesi üyeliğine kabul edilen Emin Paşa’nın Fransızca kaleme aldığı matematik sahasındaki eserlerle (DİA, XXXIII, 553) modern matematik alanında da dönemlerini yakalamaya çalışmışlardır. Tıp sahasında önceki medeniyetlerin deneyimlerinden faydalanan, Abbâsî ve Selçuklular’daki bîmâristanları devralan ve geliştiren Osmanlılar hem saray ve ordu hem de halk için sağlık hizmetlerini yaygınlaştırmışlar, tıp eğitimini ise bazan sağlık kurumları bünyesinde, bazan da müstakil konumda bulunan tıp medreseleriyle geliştirmişlerdir.

    YanıtlaSil
  61. Modern anlamda sınıfların bulunmadığı, daha çok kitap ve hoca merkezli bir eğitim anlayışının uygulandığı medreselerdeki derslerde takip edilen öğretim seviyelerine bakılırsa genellikle üç aşamanın öne çıktığı görülür: Giriş (iktisâr), orta (iktisâ) ve ileri (istiksâ). Bazan yedi, bazan on, bazan da -Süleymaniye Medresesi’nde uygulandığı gibi- on iki seviyeye çıkan medrese yapılanmasında bu seviyeler öğretim düzeninde belirleyici olmuştur. Okutulacak kitaplar bu aşamalar dikkate alınarak tesbit edilmiş, ders kitaplarıyla derslerin içeriği ve öğretim yöntemleri seviyelere göre farklılaşmıştır. Medreselerde öğretim yöntemleri ezberleme, tekrarlama, anlama, müzakere ve not tutma şeklindeydi. Ayrıca medreseden mezuniyet esnasında veya müderris sıfatıyla görevlendirilmeden önce ortaya konan “ta‘lîkāt” adlı çalışmalarla medreseliler, kendilerine ait anlayışları da yansıtıp bir âlime bağlı şekilde herhangi bir konu veya eserle ilgili ilmî çabalarını değerlendirdikleri kısmen de olsa özgün eserler üretiyorlardı. Ta‘lîkāt tarzı eserlerde genel geçer bir yöntemin bulunmadığı, her bölgenin kendine has yöntemi inşa ettiği bilinmektedir. XVI. yüzyılda İstanbul’un önde gelen medreselerine müderris tayini için imtihandan başarıyla geçenlerden bazan bir ta‘lîkāt yazmaları istenirdi. Bu arada Türk eğitim tarihi açısından ilginç bir uygulama olarak, Fâtih Sultan Mehmed’in medrese teşkilâtını yapılandırırken kurduğu medreselerde sıbyan mekteplerinde muallimlik yapmayı düşünenler için ayrı dersler koyduğu ve bu dersleri görmeyenlerin sıbyan mekteplerinde muallimlik yapmalarını yasakladığı bilgisi aktarılabilir (Nâfi Atuf, I, 9). Medrese eğitiminden önce bugünkü ilköğretim seviyesinde eğitim veren, daha çok okuma yazma, Kur’an, ilmihal ve aritmetiğin öğretildiği, kızların da eğitim gördüğü sıbyan mektepleri Osmanlı ülkesinde köylere kadar yayılmıştı. Evliya Çelebi, XVII. yüzyılın ilk yarısında İstanbul’da 1299 sıbyan mektebinin bulunduğundan bahseder. Onun verdiği rakamlar bazan abartılı olsa da XVI. yüzyılın sonlarında İstanbul’da uzunca bir süre kalan Protestan vâizi Salomon Schweigger da sadece İstanbul’da değil başka şehirlerde de çocuklara okuma yazmanın öğretildiği ilkokulların sayısının çok yüksek olduğunu belirtmektedir. Ayrıca Türkler’in çocuk eğitimi konusundaki tavırlarını da günlüklerinde anlatan Schweigger çocukların Almanya’da olduğu gibi sertlik ve korku ile eğitilmediğini, Türkler’in de çocuklarını cezalandırdıklarını, ancak daha ölçülü ve sabırlı davrandıklarını, hıristiyanlarda yapıldığı gibi kızılcık sopası ile onları dövmediklerini söylemektedir (Sultanlar Kentine Yolculuk, s. 127).

    YanıtlaSil
  62. Osmanlılar’da örgün bilimsel ve teknik eğitimin başlangıcı Humbaracı Ahmed Paşa’nın 1734’te Üsküdar’da açtığı Hendesehâne ile başlatılır. Daha sonra Çeşme yenilgisi üzerine 1775’te Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun kurulur. Bu mühendishânenin özellikle yabancı hocalara çok bağlı kalması, onların da çeşitli sebeplerle ülkelerine dönmeleri yüzünden başarısız olması üzerine imparatorluk genelinde yeniden bir yapılanma süreci başlatan III. Selim 1795’te Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun’u, kendi ifadesiyle “etraftan mühendis celbolunmaktan ise Devlet-i Aliyye’de bir mühendishâne” açmayı kararlaştırır (Kenan, Nizâm-ı Kadîm’den, s. 133-137). Her ne kadar Niyazi Berkes, III. Selim dönemini Türk çağdaşlaşma tarihinin ikinci aşaması diye gösterse de bu devir mühendishâne sınıflarına sıraların girmesinden matbaaya, hatta yabancı dil öğrenimine kadar Türk eğitiminde görülen yenilikler sebebiyle Türk eğitim tarihinde modern anlayışın ve kurumlaşmanın ilk ortaya çıktığı aşama olarak dikkat çekmektedir. Her şeyden önce III. Selim, imparatorluk düşüncesinin fizik dünyaya ve doğa bilimlerine bakan yönünü geliştirmeye çalışmış, öte yandan medreselere liyakati ölçü alan bir düzen getirmiş, bu arada ulemâzâdeye sınavsız müderrislik pâyesi verilmesi âdetini kaldırmıştır. III. Selim’in eğitim girişimleri II. Mahmud döneminde ve ardından XIX. yüzyıl boyunca ilerleyerek devam etmiştir. XIX. yüzyıl, Avrupa’da görüldüğü gibi Osmanlılar için de kendi dünyası ve dinamikleri çerçevesinde bir eğitim çağı olmuştur. II. Mahmud, 1824 tarihli fermanında para kazanmak için beş altı yaşlarındaki çocukların mektep yerine usta yanına verilmesini doğru bulmamış, çocukların iş yerlerine alınmasını yasakladığı gibi o dönemde çıraklık yapıp mektep tahsili görmeyenlerin de çalıştıkları yerden alınarak okullara devamlarının sağlanmasını emretmiştir. 1835’te ilk büyük askerî okul olan Mekteb-i Harbiyye açılırken öğrencilerine “nefer” yerine “talebe” denmiş, en başarılı olanlar her yıl gruplar halinde Avrupa’daki askerî akademilere gönderilmeye başlanmıştır. Harbiye, Bahriye, Hendese ve Tıp mekteplerine daha donanımlı öğrenci almak için sıbyan mektebinden sonra on üç yaşına kadar çocukların eğitimlerini sürdürebilecekleri rüşdiye mektepleri farklı isimlerle 1838’de açılmıştır. Bu dönemin dikkat çekici bir başka gelişmesi de özellikle 1819’dan itibaren misyoner okullarının imparatorluğun çeşitli bölgelerinde kurulmasıdır.

    YanıtlaSil
  63. 1839’da ilân edilen Gülhane Hatt-ı Hümâyunu ile birlikte Tanzîmât-ı Hayriyye dönemi başlamış; Osmanlı eğitim anlayışında kişinin gerekli ilmihal bilgilerini öğrendikten sonra kimseye muhtaç olmayacak seviyede bir tahsil kazanması, ilim ve fen öğrenmesi, görgü kuralları ve erdemle donanıp kişiliğini geliştirmesi önem kazanmıştır. Okullara lisân-ı Osmânî, tarih ve coğrafya dersleri konmuş, bir Batı dilinin müfredatta yer alması kurala bağlanmış, anlaşılır bir dille halka hitap etmeye önem verilmiştir. Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e kadar geçen uzun dönemde temel eğitim kurumları daha yaygın, düzenli ve sistematik hale gelmiştir. 1847’de ortaokul (rüşdiye), 1850’lilerde modern anlamda ilkokul (ibtidâî), 1874’te ilk lise (idâdî) açılmış, nitelikli öğretmen yetiştirecek okullar tesis edilmiş, kısa ömürlü de olsa İstanbul Dârülfünunu bu devirde faaliyete geçmiştir (1863). Halka açık dersler 1863’te, yapılı yüksek öğretim programı 1869’da başlamıştır. Üst seviyedeki bürokratlardan çarşı esnafına kadar herkes eğitimle ilgilenmiş, muallim, mektep ve kalem halkın yoğun biçimde gündemine girmiştir. Bunun sebebi eğitimin artık kurtuluşun en önemli çaresi olarak görülmesidir. Bunu en çarpıcı şekilde dile getirenlerden Âlî Paşa, Osmanlı’yı oluşturan toplumların her bireyinin eğitim seviyesinin, bilgi ve donanımının en ileri noktaya götürülmesi gerektiğini belirtmiş, bu başarılamadığı takdirde Osmanlı Devleti “Çin seddi gibi hisarlar”la çevrilse bile daha bilgili ve eğitimli toplumların devlete üstünlük sağlayacağını, her şeylerini ellerinden alabileceklerini söylemiştir.

    Modern eğitimin II. Mahmud’un saltanatının sonlarına doğru özellikle Tanzimat’la beraber Türkiye’ye gelmekle birlikte 1869’da Maârif-i Umûmiyye Nizamnâmesi yayımlanıncaya kadar geçen uzun dönemin sistemsiz olduğu söylenebilir. Çeşitli alanlarda ihtiyaç duyulan okullar açılmışsa da bunlar arasında bağlantı ve bütünlük kurulamamıştır. Her okulun “bir adacık gibi” tek başına durduğu, Cevdet Paşa’nın ifadesiyle bazan bir yapıya orta katından başlar gibi önce orta seviyedeki okulların açıldığı veya askerî olanla sivil olanın birbirine karıştığı bir ortamda temel eğitimden yüksek eğitime kadar bütün okulların, bilhassa medreseler, meslek okulları ve giderek artan azınlık okullarının Osmanlı eğitim düzeni içinde âhenkli bir yere oturtulması ancak 1869’dan sonra sağlanabilmiştir. Maârif-i Umûmiyye Nizamnâmesi’nin ardından maarif merkez teşkilâtı şekillenmiş, okullar sistemli bir düzene girmiş, dârülfünunun kurulmasına karar verilmiş, ilköğretim kız çocuklarını da içine alacak biçimde zorunlu hale getirilmiştir. Tanzimat döneminde kız ve erkek öğretmen okulları, kız ve erkek teknik okulları tarzında değişik alanlarda önemli girişimler yapılmıştır. Bunlardan ilki 1847’de Yeşilköy’de açılan Ziraat Mektebi’dir. Meslekî eğitim alanındaki bu girişimler imparatorluğun çeşitli bölgelerinde hızlanarak devam edecektir. Midhat Paşa, Tuna valiliği esnasında bu meslek okullarından başka Balkanlar’da yetim ve fakir çocuklar için iş okulu tarzında öğrencilerine hem meslek edindirme hem iş kurmada yardımcı olan ıslahhâneler açmıştır.

    YanıtlaSil
  64. Osman Nuri Ergin maarifte yayılma ve ilerleme seneleri diye adlandırdığı, Kānûn-ı Esâsî’nin ilânından itibaren otuz iki yıl süren II. Abdülhamid iktidarı döneminde, o zamana kadar “İstanbul surlarının içine hapsedilmiş olan” okullaşma ve eğitim faaliyetlerinin vilâyetlere ve imparatorluğun bütün bölgelerine yayıldığını ifade etmektedir (Türkiye Maarif Tarihi, III-IV, 874). XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dikkat çeken bir başka husus Avrupa’nın bilim, teknoloji ve ekonomiye dayalı ilerlemesini idrak eden ve bunun Osmanlı dünyasına kendine özgü yapı ve dinamikler içerisinde yansıması için uğraşan Nâmık Kemal ve Ziyâ Paşa gibi düşünürlerin de katkılarıyla Osmanlı bürokratları ile aydınlarının modern eğitim anlayış ve kurumlarının nasıl gerçekleşebileceğini kavramalarıdır.

    Öte yandan, II. Mahmud’dan II. Abdülhamid döneminin sonlarına kadar eğitimin pek çok alanında önemli girişimler ve yenilikler yapılmasına rağmen medreselerin ihmal edilmesi yüzünden bu kurumlardaki eğitim daha da kötüye gitmiştir. Eğitimdeki yenileşme hareketleri içerisinde medreselerin göz ardı edilmesinin önemli sebeplerinden biri, bu devirde medreselerin ve temsil ettiği zihniyetin ıslahının imkânsız olduğu şeklinde bir düşüncenin ortaya çıkmasıdır. XX. yüzyılın başlarına gelindiğinde artık medreseliler de bu bozulmadan şikâyet eder hale gelmiş, nihayet İttihatçılar döneminde medreselerin ıslahı arayışları gündeme gelmiştir. Tanzimat’ın eğitim politikası temelde Osmanlılık ilkesine dayandırılmış, açılan yeni okullarda müslüman ve gayri müslim her uyruğun eğitilmesi ve Osmanlılık bilincini elde etmesi hedeflenmiştir. Bu politika 1912’deki Balkan bozgununa kadar varlığını devam ettirmiş, ancak bu ağır bozgunla birlikte Osmanlılık ideali iflâs edince yerini millîlik ve Türklüğün eğitim alanına yansımasıyla millî terbiye vurgusu almış, hatta Arap alfabesi yerine yeni alfabe arayışları bile görülmüştür. Ziya Gökalp, kozmopolit eğitim anlayışıyla suçladığı dönemin medrese ve mektep eğitiminde en önemli eksiğin millî terbiye olduğunu, bunun ülkeyi tahrip ettiğini belirttikten sonra millî eğitim anlayışını hayata geçirebilmek için dinde, ahlâkta, hukukta, dilde, güzel sanatlarda ve iktisatta Türk kişiliğinin keşfedilmesinin zorunlu olduğunu belirtmiştir (Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri, I, 28, 171).

    YanıtlaSil
  65. II. Meşrutiyet’in ilânıyla (1908) başlayan dönem, önceki devirle mukayese edilmeyecek derecede özgür bir ortamın sağladığı fırsatlar içerisinde imparatorluğun geçmişine, o anki durumuna ve geleceğine yönelik siyaset, kültür ve eğitime ilişkin her sorunun rahatça ortaya atıldığı, “Bu imparatorluk nasıl kurtulur?” sorusunun içtenlikle tartışıldığı, aynı zamanda verilen cevaplara göre siyasî hareketlerin ve eğitim politikalarının şekillendiği bir dönemdir. Türk eğitim tarihinde genellikle tartışma ve bocalama dönemi olarak geçen bu önemli aşamada eğitimin millîleştirilmesi, kızların yüksek öğretim kurumlarına alınması ve alfabenin değiştirilmesi teşebbüsü eğitimde yaşanan önemli gelişmelerdir. Bu devirde eğitimdeki tartışmaların somuta dönüştürülmesi konusunda bir bocalama yaşandıysa da teorik çerçevede modern Türk eğitim felsefesinin öncü fikirleri ortaya atılmış, bu birikim Cumhuriyet’ten sonraki uygulamalarda etkili olmuştur. “Fenn-i terbiye” türü eserlerin yavaş yavaş görülmeye başlandığı bu devirde eğitimci-şair Tevfik Fikret, “yeni mekteb”inde bir yandan nazarî eğitimden ziyade tecrübe ederek öğrenmeye dayalı eğitim anlayışı sayesinde öğrencilerde merakın tetiklenmesini ve bu sayede inceleme ve araştırma ruhunun gelişmesini hedeflerken diğer yandan “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” öğrenciler yetiştirmek için çaba harcamış, kızların eğitimine ayrı bir önem vermiş, kadınların alçaldığı bir toplumda insanlığın yükselemeyeceğini anlatmaya çalışmıştır. Öte yandan Fikret benmerkezli bir ahlâk yerine toplumcu ahlâk anlayışını inşa etmenin yollarını aramıştır. Ziya Gökalp ise kültür ve medeniyet arasında yaptığı ayırımı terbiye ve tâlime de uygulayarak Avrupa ülkelerinde olduğu gibi temel ve orta öğretimde millî kültür ve terbiyenin verilmesini, üniversitede ise evrensel olması gereken bilimin öğretilmesini savunmuştur (a.g.e., I, 27).

    YanıtlaSil
  66. II. Meşrutiyet’in ilânıyla birlikte temel eğitimdeki kurumlaşma çerçevesinde bazı girişimler yapılmış, okul öncesi eğitimle ilgili ilk yasal düzenleme Tedrîsât-ı İbtidâiyye Kanunu ile 1913 yılında gerçekleşmiş, böylece ana okulları açılmıştır. İlköğretime bağlı zorunlu eğitim kurumları olan bu okullar 1915’te Ana Mektepler Nizamnâmesi’nin yayımlanmasıyla kurulmuştur. Bu dönemde meslekî ve teknik eğitim alanında da önemli teşebbüsler olmuş, Polis Mektebi’nden (1909) Dârülbedâyi’e (1914) ve Orman Ameliyat Mektebi’ne (1915) kadar farklı alanlarda okullar açılmıştır. 1910’da çıkarılan Medâris-i İlmiyye Nizamnâmesi’yle medrese müfredatına dinî ilimlerin yanı sıra matematik, geometri, fizik ve kimya gibi dersler konmuştur. II. Meşrutiyet, Balkan ve I. Dünya savaşları gibi iki büyük bozgunun yaşandığı bir dönem olmasının yanında Türk düşünce ve eğitim hayatı açısından Cumhuriyet devrindeki uygulamaları hazırlayan birçok fikrin ortaya atıldığı “özlü bir dönem” olmuştur (Tunaya, s. 1).

    Türkiye Cumhuriyeti. Gösterilen bütün çabalara rağmen halkın eğitimi konusunda nitelikli kadrolara ulaşamamış ve yeterli derecede kurumsallaşamamış, hatta zaman zaman ayrışmış ve bölünmüş (mektepli ve medreseli gibi) bir Osmanlı eğitim deneyimini devralan Cumhuriyet, yeni eğitim politikasını belirlerken Avrupa’daki gelişmelerle de örtüşecek biçimde millî bir tavır sergilemenin yanında laik bir yönelim göstermiş, böylece eğitim giderek modern ve laik bir çizgi takip ederek kadrolaşması ve kurumsallaşması buna göre düzenlenmiştir. Atatürk’e göre Cumhuriyet’in eğitim felsefesi millî olmalıydı; çünkü diğer eğitim anlayışları, özellikle de esaret ve zillet zincirleri altında kalan milletlerin ailede ve okulda aldıkları mânevî terbiye ve ahlâk onlara bu zincirleri kırabilecek meziyyet-i insâniyyeyi vermemiştir (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I, 206). Mektep genç dimağlara insanlığa hürmeti, millet ve memleket muhabbetini, şerefli istiklâli öğretmeli, en mühim vazife maarif işleri olmalı, öğretme vazifesi güvenilir ellere teslim edilmeli, muallimlik diğer yüksek meslekler gibi refah teminine müsait bir meslek haline konmalıdır. Cumhuriyet’in eğitim felsefesinin temelinde fikri hür, vicdanı hür birey yetiştirme anlayışı yer almıştır. Bunun başarıya ulaşabilmesi için bireyin etnik geçmişinden veya dinî/mezhebî kökeninden bağımsız şekilde hareket edebilmesi ve karar verebilmesi hedeflenmiştir. Özgür bireyin yetiştirilmesi üzerinde özellikle durulmasında böyle bir ferdin insanlara etnik ve dinî kimliğine bakarak yaklaşmasına engel olunması gibi bir insanî tavrın teşekkülü amaçlanmıştır. Cumhuriyet hükümetinin kurulduğu ilk günlerde Osmanlı döneminden miras kalan mektep-medrese ayrışması daha da derinleşerek devam ediyordu. II. Meşrutiyet devrinde medreselere modern pedagojik yöntemlerin ve konuların girmesine, bazı yeniliklerin yapılmasına rağmen bu ayrışma bitmemişti.

    YanıtlaSil
  67. Öte yandan Avrupa’daki modellere göre geliştirilen mekteplerde de bir birlik sağlanamamıştı. Yüksek askerî okullar kendi liselerini ve ortaokullarını kurmuş, her bakanlık ihtiyaç duyduğu elemanları yetiştirmek için kendine bağlı okullar açmış, böylece Osmanlı eğitim kurumları Harbiye Nezâreti, Maârif-i Umûmiyye Nezâreti, Evkaf Nezâreti, Şer‘iyye Nezâreti (Ders Nezâreti), Ziraat, Ticaret, Orman, Maâdin vb. nezâretler tarafından yönetilir hale gelmiştir (Ergün, s. 46). Bu durum eğitim kurumlarının uyumlu çalışmasına ve bir düzen kazanmasına engel olmuştur.

    1921’de yapılan Maarif Kongresi’nden itibaren Türk eğitiminin bu temel sorunu çeşitli ortamlarda tartışılmaya başlanmış, nihayet 3 Mart 1924’te çıkarılan Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu ile Şer‘iyye ve Evkaf nezâretleri lağvedilmiş, medreseler Maarif Vekâleti’ne devredilerek tedrîcen kapatılmıştır. Kanun tasarısını hazırlayanlar gerekçelerini bu girişimle Tanzimat’tan beri devam eden ve birbiriyle uyuşmayan iki farklı eğitim, dolayısıyla iki farklı düşünce ve duyguda birey yetiştirme sorununun çözüleceğine, eğitim sisteminin artık bir millet yetiştireceği tezine dayandırmıştır. Ayrıca kanunda Maarif Vekâleti’nin Dârülfünun’da bir İlâhiyat Fakültesi tesis edeceği ve imâmet ve hitâbet gibi din hizmetlerinin ifasıyla mükellef memurların yetişmesi için ayrı mektepler açacağı belirtilmiştir. Bu çerçevede medreselerin yerine İmam-Hatip mektepleri ve İstanbul Üniversitesi’nde İlâhiyat Fakültesi kurulmuş, askerî idâdîler liseye dönüştürülmüştür. Bu okullarda öğretmenlik yapan subaylardan bazıları lise öğretmeni olarak tayin edilmiş, askerî okullar 1925’te Millî Müdafaa Vekâleti’ne bağlanmıştır. Türk eğitim tarihi açısından önemli dönüşümlerin yaşandığı 1924’teki bir başka gelişme, merkezî teşkilâttan meslekî eğitime kadar çeşitli alanlarda rapor sunmak üzere yurt dışından uzman eğitimcilerin davet edilmesidir. Bunların başında döneminde yankı uyandıran Democracy and Education’ın yazarı John Dewey gelir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu eğitimcilerin ülkedeki eğitim sisteminin çeşitli açılardan geliştirilmesine dair sunduğu raporlar eğitimciler ve bürokratlar tarafından ülkenin sosyal, kültürel ve ekonomik yapısına uyarlanarak kısmen de olsa hayata geçirilmiştir

    YanıtlaSil
  68. Okul programlarına Osmanlılık yerine Cumhuriyet’i öne çıkaran bir muhteva getirilmiş, 1924 müfredat değişikliğiyle ilkokullar birinci devrede üç sınıf, ikinci devrede iki sınıf olmak üzere beş yıl halinde düzenlenmiştir. Müfredatta Türkçe, hayat bilgisi, hesap-hendese, resim, el işi ve müziğin yanı sıra üçüncü sınıftan itibaren din dersi programa girmiş, ikinci devrede ayrıca tarih, coğrafya, tabiat bilgisi, yurt bilgisi dersleri yer almıştır. Müfredat düzenlenmesinde dikkat çeken bir nokta da eski programlarda dersler ve konular birbirinden ayrı şekilde ele alınmışken yeni müfredatta ders konularının birbiriyle bağlantılı ve insicamlı olmasıdır. Mustafa Kemal, eğitim programında başarılı olabilmek için takip edilmesi gereken müfredatın özelliklerini şu şekilde belirlemişti: “Program milletimizin bugünkü haliyle, içtimaî, hayatî ihtiyacı ile, muhitî şartlarıyla ve asrın icaplarıyla tamamen mütenâsip ve mütevâfık olsun. Bunun için muazzam ve fakat hayalî, muğlak mütalaalardan tecerrüd ederek hakikate nâfiz nazarlarla bakmak ve el ile temas etmek lâzımdır” (İlkokul Programı, s. iii). 1926, 1936, 1962 ve 1968’de önemli değişimlerden geçen öğretim programları dönemin siyasal, toplumsal ve kültürel tercih, tartışma ve yönelimleriyle irtibatlı olarak 1973, 1982, 1997 ve 2006’da da çeşitli açılardan gözden geçirilip yeniden düzenlenmiştir. Cumhuriyet devrinde eğitimdeki diğer önemli bir uygulama da karma eğitimdir. 1924’te ilkokullarda, 1928’de ortaokullarda, 1934’te liselerde ve 1937 yılında köy ilkokullarında karma eğitime geçilmiştir. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren başlayan, okur yazarlığı kolaylaştırmak ve yaygınlaştırmak için Latin harflerine geçiş tartışmaları 1928’de noktalanmış ve Türkçe yeni harfleriyle tanışmış, ertesi yıl Arapça ve Farsça okul müfredatından çıkarılmıştır. 1935’ten itibaren ilkokul müfredatına cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılâpçılık ilkeleri eklenmiştir (Sakaoğlu, s. 211-218).

    YanıtlaSil
  69. 1926’da çıkarılan Maarif Teşkilâtı Kanunu’ndan sonra merkezde İlköğretim Genel Müdürlüğü, Halk Eğitimi Terbiyesi Şubesi, Dil Heyeti kurulmuş, 1921’de oluşturulan Telif ve Tercüme Dairesi, Tâlim ve Terbiye Dairesi’ne dönüştürülmüş, belirli bölgelerde maarif emirlikleri kurulmuştur. Kısa bir zaman sonra Halk Eğitimi Terbiyesi Şubesi kapatılarak görevleri İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne devredilmiştir. Merkezdeki bu oluşumların yanı sıra ülkede okur yazarlık düzeyini yükseltmek için 1925’te çeşitli yörelerde yetişkinlere yönelik millet mektepleri açılmış, Latin harflerinin kabulünün ardından giderek yoğunlaşan bir okuma yazma seferberliği başlatılmıştır. Yüz binlerce yurttaşın katıldığı bu yaygın eğitim sürecine yaptığı katkılardan dolayı Mustafa Kemal’e “başöğretmen” unvanı verilmiştir.

    Temel eğitim ve halk eğitiminde yapılan düzenlemelerden sonra 1930’dan itibaren yüksek öğretim konusunda da somut adımlar atılmaya başlanmıştır. Aslında I. Dünya Savaşı yıllarında dârülfünunun yeniden yapılandırılması gündeme gelmiş, bu hususta yabancı uzmanlardan yararlanmak için girişimlerde bulunulmuş, Almanya ve Avusturya’dan hocalar getirilmiş, ancak dil sorunu yüzünden enstitülerde ve laboratuvarlarda yapılan çalışmalar dışında onlardan fazla verim alınamamıştır. Öte yandan Balkan ve I. Dünya savaşlarında lise öğrencilerinin askere alınması ve geride kalanların geçim derdine düşmesi sebebiyle dârülfünun ve yüksek okullar öğrencisiz kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalınca bu okulların öğrenci kabul şartlarında değişikliğe gidilmiş, liselerin ilk devresini bitirenler bile kabul edilir hale gelmiştir (Ergün, s. 81). İstanbul’daki genç erkeklerin hem askerî hem iktisadî açıdan sıkıntı yaşadığı bu dönemde kız sultânîlerini bitirenler dârülfünunda en nitelikli öğrenciler olarak öne çıkmıştır. 1930’lara gelindiğinde dârülfünunun ıslahı yeniden ele alınmış, üniversitenin mevcut yapısı ve eğitim kalitesi hususunda bir rapor hazırlaması için İsviçreli eğitimci Albert Malche davet edilmiştir. 1932’de İstanbul’a gelerek çeşitli anket ve gözlemler yapan Malche aynı yıl raporunu hükümete sunduktan sonra İstanbul Dârülfünunu 1933’te kapatılmış ve yerine İstanbul Üniversitesi kurularak Türkiye’de yüksek öğretim konusunda yeni bir sayfa açılmıştır. Bir yandan İstanbul’da reform çalışmaları sürerken diğer yandan Ankara’da farklı tarihlerde çeşitli yüksek öğretim okulları kurulmuştur: Hukuk Mektebi (1925), Ziraat Enstitüsü (1930), Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (1935), Fen Fakültesi (1943), Tıp Fakültesi (1945), İlâhiyat Fakültesi (1949) (Akyüz, s. 311).

    YanıtlaSil
  70. Üniversitelere özerklik ve tüzel kişiliğin verildiği 1946’daki yeni yapılanma yüksek öğretimde uzun süre geçerli olmuş; Trabzon’da Karadeniz Teknik Üniversitesi (1955), İzmir’de Ege Üniversitesi (1955), Ankara’da Orta Doğu Teknik Üniversitesi (1957) ve Erzurum’da Atatürk Üniversitesi (1958) açılmıştır. Üniversite öğretimi konusunda 1973’te yeni bir düzenleme yapılmakla birlikte 1981’de çıkan Yüksek Öğretim Kanunu ile üniversitelerin yapısı ve işleyişi kapsamlı biçimde değiştirilmiş, yüksek öğretimle ilgili üst kuruluşlar olarak Yüksek Öğretim Kurulu ve Üniversiteler Arası Kurul ihdas edilmiştir. 1982’de çıkarılan 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnâme ile (daha sonra 2809 sayılı kanun) ülkedeki bütün yüksek öğretim kurumları üniversitelere bağlı fakülte, yüksek okul ve enstitülere dönüştürülerek yeniden yapılandırılmıştır. Halen varlığını sürdüren Yüksek Öğretim Kurulu yüksek öğretimi düzenlemekte ve yüksek öğretim kurumlarının faaliyetlerine yön vermektedir. Cumhuriyet’in kuruluşunda bir üniversiteye sahip olan Türkiye’de 2010 yılı sonu itibariyle üniversite sayısı 103’ü devlet, elli üçü vakıf üniversitesi olmak üzere toplam 156’ya yükselmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan halk dershaneleri dönüştürülerek hem ülkedeki okuma yazma oranını yükseltmek hem de Cumhuriyet ilkelerini, dünya görüşünü ve yaşam tarzını halka öğretmek üzere yaygın bir şekilde millet mektepleri açılmıştır (1928 ve sonrası). Şehirlerdeki modern eğitim imkânlarının Türkiye nüfusunun çoğunluğunun yaşadığı taşraya da yansıması bakımından gösterilen çabalar arasında kırsal kesimlerdeki insanlara temel eğitim vermenin yanında köylüye nitelikli üretim becerileri kazandırmak amacıyla 1940’ta özgün bir eğitim kurumu olan Köy enstitüleri açılmıştır (bk. KÖY ENSTİTÜSÜ).

    YanıtlaSil
  71. Günümüz Türk millî eğitim sisteminin genel yapısı 1973’te çıkarılan 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ile birlikte örgün ve yaygın eğitim şeklinde iki ana başlık altında tasarlanmıştır. Belirli yaştaki bireylere amaca göre hazırlanmış programlarla okullarda düzenli biçimde verilen örgün eğitim okul öncesi eğitimi, ilköğretim, ortaöğretim ve yüksek öğretim kurumlarını kapsamaktadır. Yaygın eğitim ise örgün eğitim sistemine ya hiç girmemiş veya herhangi bir kademesinde bulunan ya da bu kademelerden ayrılmış bireylere ilgi ve ihtiyaç duydukları alanda bilgi ve beceri kazandırmayı amaçlayan eğitim faaliyetlerini içermektedir (Türk, s. 95). 1739 sayılı kanunda genel ve özel amaçları tanımlanan Türk millî eğitiminin ayrıca bu hedefleri besleyen on dört maddelik temel ilkeleri bulunmaktadır. Buna göre Türk eğitiminin genel amacı halkın bütün fertlerini beden, zihin, ahlâk, ruh ve duygu bakımından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan yapıcı, yaratıcı kişiler olarak eğitmenin yanı sıra Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı; Türk milletinin millî, ahlâkî, insanî, mânevî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir. Ayrıca bireylerin ilgi ve kabiliyetlerini geliştirip gerekli bilgi, beceri ve davranışları, birlikte iş görme alışkanlığını kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve meslek sahibi olmalarını sağlamak gibi genel hedefleri bulunan Türk eğitim sisteminin özel amaçları, çeşitli derecede ve türdeki eğitim kurumlarını bu genel amaçları ve temel ilkeleri gerçekleştirecek şekilde düzenlenmektedir. Türk millî eğitiminin on dört temel ilkesi Millî Eğitim Temel Kanunu’nda (4-17. md.ler) şu şekilde belirlenmiştir: Genellik ve eşitlik (eğitim kurumlarının dil, ırk, cinsiyet ve din ayırımı yapmaksızın herkese açık olması), ferdin ve toplumun ihtiyaçları, yöneltme (bireylerin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda çeşitli program veya okullara yönlendirilmesi), eğitim hakkı, fırsat ve imkân eşitliği, süreklilik, Atatürk inkılâp ve ilkeleri, Atatürk milliyetçiliği, demokrasi eğitimi, laiklik, bilimsellik, planlılık, karma eğitim, okul ile ailenin iş birliği, her yerde eğitim (Ada – Baysal, s. 39-42).

    YanıtlaSil
  72. XIV. Millî Eğitim Şûrası’nda tanımı ve kapsamı belirlenen okul öncesi eğitimi, otuz altı-yetmiş iki ay grubundaki çocuklar için ailelerin tercihine bağlı olarak verilen bir eğitimdir. 2009-2010 eğitim döneminde otuz iki ilde beş yaşındaki bütün çocukların katıldığı resmî ve özel okul öncesi eğitim programları anaokulları, uygulamalı ana sınıfları ve ana sınıfları adıyla başlamıştır. Ülke genelinde 2010-2011 okul döneminde okul öncesi kayıt oranı üç-beş yaş grubunda % 26,2, dört-beş yaş grubunda % 38,2, beş-altı yaş grubunda % 64,4 olmuştur. 1997’de ilköğretimi bütünlük içinde ele alan yeni bir düzenlemeyle zorunlu eğitim süresi sekiz yıla çıkarılmıştır. Altı-on dört yaş grubunu içine alan bu örgün eğitim programına ülke genelinde 2010’da katılım oranı % 98’e çıkmıştır. Okul öncesinden üniversiteye, örgün eğitimden yaygın eğitime kadar bütün eğitim basamakları içerisinde zorunlu olan tek eğitim basamağı ilköğretimdir. Sekiz yıllık temel eğitim veren bu okullar şunlardır: İlköğretim Okulları, Yatılı İlköğretim Bölge Okulları, Pansiyonlu İlköğretim Okulları, İşitme Engelliler İlköğretim Okulları, Görme Engelliler İlköğretim Okulları, Ortopedik Engelliler İlköğretim Okulları, Zihinsel Engelliler İlköğretim Okulları, Özel Türk, Yabancı Azınlık Uluslararası İlköğretim Okulları (Şişman – Taşdemir, s. 88). 2006’da ortaöğretimin yeniden yapılandırılması projesi çerçevesinde eğitim sistemi içinde var olan otuz farklı lise türü ve çeşitliliği yerine program tür ve çeşitliliğini kapsayacak ve programlar arası geçişleri kolaylaştıracak şekilde geniş tabanlı bir ortaöğretim sisteminin kurulması amaçlanmıştır. Bu projeyle ortaöğretimdeki araç gereç ve materyallerin niteliğinin yükseltilmesi, insan gücü ve kaynak israfının önlenmesi, ortaöğretimdeki öğrencilerin % 65’inin meslekî ve teknik eğitime, % 35’inin akademik eğitime yönlendirilerek insan gücü, eğitim düzeni ve istihdam arasındaki dengenin sağlanması hedeflenmiştir (Türk Eğitim Sistemi 2007, s. 29). Bu arada 2005-2006 öğretim döneminden itibaren üç yıllık meslekî ve teknik liselerle genel liselerin eğitim öğretim süreleri dokuzuncu sınıflardan başlamak üzere kademeli şekilde dört yıla çıkarılmıştır.

    YanıtlaSil
  73. Türkiye’nin gerek Avrupa Birliği ile olan ilişkileri gerekse bulunduğu coğrafî konumun ve özellikle günümüzde herkesin bir şekilde mâruz kaldığı küreselleşme olgularının ortaya çıkardığı çok yönlü ihtiyaçlarla bağlantılı olarak okullaşma düzeninin yanı sıra öğrenme imkânı sunan bütün ortamların devreye sokulmasına yönelik biçimde Türk eğitim sisteminde yaygın eğitim genel ve meslekî teknik alanlar şeklinde ikiye ayrılıp yaşam boyu öğrenmenin düzenli şekilde sürdürülmesi hedeflenmiştir. Yaygın eğitim kurumları arasında yer alan halk eğitim merkezleri, çıraklık eğitim merkezleri, olgunlaşma enstitüleri, eğitim ve uygulama okulları (özel eğitim), açık öğretim lisesi vb. kurumlarda genel hatlarıyla meslek, okuma yazma, sosyal ve kültürel kurslar ve uygulamalar her yaş ve eğitim düzeyindeki bireylere yönelik olarak yapılmaktadır. Yaygın din eğitimi alanında 1926’dan itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı şekilde hizmet veren bir başka eğitim kurumu da Kur’an kurslarıdır (bk. KUR’AN KURSU).

    Türk eğitim tarihinde ilk bakanlık Osmanlı Devleti döneminde Maârif-i Umûmiyye Nezâreti adıyla 1857’de kurulmuş, 1923’te İstanbul’daki Maarif Nezâreti kapanırken Ankara’da Maarif Vekâleti örgütü genişleyerek yoluna devam etmiş, daha sonra on bir birim halinde yeniden düzenlenmiştir. Maarif Vekâleti’nin merkez örgütünü düzenleyen ilk kanun 22 Mart 1926’da yürürlüğe girmiştir. Bu tarihten itibaren bazan Kültür Bakanlığı (1935-1941) bazan Maarif Vekilliği (1941-1946) ismiyle anılan bakanlık 1983’te Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı haline getirilmişse de 1989’da yeniden Millî Eğitim Bakanlığı adını almıştır. Bakanlık içindeki en önemli kurum başta eğitim sistemi, eğitim plan ve programları olmak üzere ders araç gereçlerini araştırmak ve geliştirmek, öğretim programlarını ve ders kitaplarını incelemek ve yenilemek, Millî Eğitim Şûrası’nın sekreterliğini yapmak gibi görevleri olan Tâlim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’dır. Millî Eğitim Bakanlığı merkez teşkilâtı içinde yer alan çeşitli ana hizmet birimlerinin yanı sıra farklı genel müdürlükler bulunmaktadır. Bunlar arasında Ortaöğretim Genel Müdürlüğü, Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel Müdürlüğü ve Din Öğretimi Genel Müdürlüğü gibi birimler yer alır (a.g.e., s. 35-36). Türk eğitim sisteminin en özgün faaliyetlerinden biri, 1939’dan itibaren yaklaşık beş yılda bir yapılan ve çalışmaları kanunla düzenlenen Millî Eğitim Şûrası’dır. Ülkedeki eğitim düzenini ve anlayışını demokratikleştiren bu şûralarda öğretmenler, bilim insanları, bakanlık mensupları, kamu ve özel kurum, sendika, dernek, vakıf ve sivil toplum kuruluşları dahil olmak üzere farklı uzmanlık alanlarından yüzlerce katılımcı yaklaşık bir hafta boyunca eğitim sistemini geliştirmek ve niteliğini yükseltmek, önemli eğitim sorunlarını tartışmak, çözüm önerileri ve yeni modeller üretmek için bir araya gelmektedir. Son olarak on sekizincisi 2010’da yapılan şûralar Millî Eğitim Bakanlığı’nın danışma organı niteliğindedir.

    YanıtlaSil
  74. Dünyadaki yeni gelişmelerle bir taraftan insanın öğrenme imkânları önceki nesillerin hayal bile edemeyeceği ölçüde zenginleşirken diğer taraftan öğretim sürecinde öğrenen bireye aktif unsur olma sorumluluğunu vermeyi hedefleyen “öğrenen merkezli eğitim” anlayışının gelişmeye ve yaygınlık kazanmaya başladığı XXI. yüzyılın ilk yıllarında, Türk eğitim sistemi de bu anlayışın daha etkin ve işlevsel bir şekilde kullanımını kolaylaştırmayı sağlayan eğitimde yapılandırmacılık yöntemini benimsemiş, 2005-2006’dan itibaren ülke genelinde ilk ve ortaöğretim programları yapılandırmacı anlayışa göre yeniden tasarlanmıştır. Sadece öğrenciyi değil okulu da eğitim açısından daha aktif bir sürece zorlayan öğretim programındaki bu değişiklik öğretmenleri de hem öğretim yöntemlerinde hem içerikte yeni arayışlara yönlendirmiştir.

    1923-1924 eğitim döneminde 10.238 öğretmen 4894 ilkokulda 341.941 öğrenciye eğitim verirken bu rakamlar 2009-2010 döneminde 33.310 ilköğretim okulu, 485.677 öğretmen ve 10.916.643 öğrenciye yükselmiştir. Ortaöğretim kurumlarında meslekî ve teknik liseler dahil 1923’teki lise sayısı seksen yediden 2010’da 9813’e, öğrenci sayısı da 7788’den 4.240.139’a çıkmıştır. 1923’te fakülte ve yüksek okul sayısı dokuz iken 2009’da 1495’e, öğrenci sayısı 2915’ten 2.757.828’e ulaşmıştır (Millî Eğitim İstatistikleri, s. 11). Temel eğitimden yüksek öğretime kadar bütün eğitim kurumları ve anlayışlarının toplum yapısındaki değişimlerle orantılı biçimde gelişim gösterdiği söylenebilir. Gerek müsbet bilimlerde veya tıp alanında uluslararası çapta özgün çalışmalarıyla tanınan Türk bilim insanları gerekse uluslararası ödüller alan kültür ve edebiyat insanları Cumhuriyet döneminde kurulan, daima gelişmeye ve yenilenmeye açık tutulan eğitim felsefesinin ve bu alanda gerçekleştirilen önemli girişimlerin kazanımlarıdır.

    YanıtlaSil
  75. orantılı biçimde gelişim gösterdiği söylenebilir. Gerek müsbet bilimlerde veya tıp alanında uluslararası çapta özgün çalışmalarıyla tanınan Türk bilim insanları gerekse uluslararası ödüller alan kültür ve edebiyat insanları Cumhuriyet döneminde kurulan, daima gelişmeye ve yenilenmeye açık tutulan eğitim felsefesinin ve bu alanda gerçekleştirilen önemli girişimlerin kazanımlarıdır.


    BİBLİYOGRAFYA
    S. Schweigger, Sultanlar Kentine Yolculuk: 1577-1581 (trc. S. Türkis Noyan), İstanbul 2004, s. 127.

    Kâtib Çelebi, Mîzânü’l-hak fî ihtiyâri’l-ehak, İstanbul 1306, tür.yer.

    Hafâcî, Reyḥânetü’l-elibbâ, I-II.

    İbn Osman el-Miknâsî, Riḥletü’l-Miknâsî: İḥtirâzü’l-muʿallâ ve’r-raḳīb fî ḥacci Beytillâhi’l-ḥarâm ve ziyâreti’l-Ḳudsi’ş-şerîf ve’l-Ḫalîl ve’t-teberrük bi’l-ḳabri’l-Ḥabîb (nşr. Muhammed Bû Kebût), Ebûzabî-Beyrut 2003, s. 93-97.

    Muallim Nâci, Medrese Hâtıraları, İstanbul 1302.

    Cevdet, Târih, I-XII, tür.yer.

    Mahmud Cevad, Maârif-i Umûmiyye Nezâreti Târihçe-i Teşkîlât ve İcrâatı, İstanbul 1338.

    Ali Haydar [Taner], Millî Terbiye, İstanbul 1926.

    İlk Mekteblerin Müfredat Programı, İstanbul 1927.

    Nâfi Atuf [Kansu], Türkiye Maarif Tarihi Hakkında Bir Deneme, İstanbul 1930-32, I-II.

    İlkokul Programı, Ankara 1948.

    Tarık Zafer Tunaya, Hürriyetin İlanı: İkinci Meşrutiyetin Siyasi Hayatına Bakışlar, İstanbul 1959.

    Faik Reşit Unat, Türkiye Eğitim Sisteminin Gelişmesine Tarihî Bir Bakış, Ankara 1964.

    A. M. Kazamias, Education and the Quest for Modernity in Turkey, London 1966.

    Cumhuriyetin 50. Yılında Istanbul Üniversitesi, İstanbul 1973.

    Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, İstanbul 1977, I-V.

    Belgelerle Tanzimat: Osmanlı Sadrıazamlarından Âli ve Fuad Paşaların Siyasî Vasiyetnâmeleri (trc. Engin Deniz Akarlı), İstanbul 1978, s. 1-8.

    Muallim Cevdet [İnançalp], Mektep ve Medrese (haz. Erdoğan Erüz), İstanbul 1978.

    G. Makdisi, The Rise of Colleges: Institutions of Learning in Islam and the West, Edinburgh 1981.

    a.mlf., “Baghdad, Bologna and Scholasticism”, Centres of Learning: Learning and Location in Pre-Modern Europe and the Near East (ed. J. W. Drijvers – A. A. MacDonald), Leiden 1995, s. 141-157.

    Reşat Özalp, Millî Eğitimle İlgili Mevzuat (1857-1923), İstanbul 1982.

    Mustafa Ergün, Atatürk Devri Türk Eğitimi, Ankara 1982.

    YanıtlaSil
  76. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük: 1889-1902, İstanbul 1985, s. 16-26.

    Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları (haz. Mehmet Kaplan), Ankara 1986, s. 25-41, 74-132.

    a.mlf., Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri (haz. Rıza Kardaş), İstanbul 1992, I.

    R. C. Repp, The Müfti of Istanbul: A Study in the Development of the Ottoman Learned Hierarchy, London 1986.

    Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret: Devir, Şahsiyet, Eser, İstanbul 1987, s. 165-192.

    Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (haz. Nimet Arsan – Nimet Unan), Ankara 1989, I, 202-207.

    M. Orhan Okay, Batı Medeniyeti Karşısında Ahmed Midhat Efendi, Ankara 1989, s. 295-356.

    a.mlf., Beşir Fuad: İlk Türk Pozitivist ve Natüralisti, İstanbul 2008, s. 95-121.

    C. M. Stanton, Higher Learning in Islam: The Classical Period, A.D. 700-1300, Savage 1990, s. 145-186.

    Aydın Sayılı, Uluğ Bey ve Semerkand’daki İlim Faaliyeti Hakkında Gıyasüddin-i Kâşî’nin Mektubu, Ankara 1991, s. 7-31, 76-92.

    Hasan Ali Koçer, Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi, İstanbul 1991.

    Ali Akyıldız, Tanzimat Dönemi Osmanlı Merkez Teşkilâtında Reform: 1836-1856, İstanbul 1993, s. 222-246.

    Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, İstanbul 1994.

    Kemal Beydilli, Türk Bilim ve Matbaacılık Tarihinde Mühendishâne: Mühendishâne Matbaası ve Kütüphânesi: 1776-1826, İstanbul 1995.

    O. Pedersen, The First Universities: Studium Generale and the Origins of University Education in Europe (trc. R. North), Cambridge 1997, s. IX-28.

    Halis Ayhan, Türkiye’de Din Eğitimi, İstanbul 1999.

    Mehmet Ö. Alkan, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Modernleşme Sürecinde Eğitim İstatistikleri: 1839-1924, Ankara 2000.

    21. Yüzyılda Eğitim ve Türk Eğitim Sistemi (haz. Orhan Oğuz v.dğr.), İstanbul 2001.

    Salih Zeki – Yusuf Akçura – Muallim A. Cevdet, Skolastik Eğitim ve Türkiye’de Skolastik Tarz (der. Hasan Ünder), Ankara 2002.

    Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma (haz. Ahmet Kuyaş), İstanbul 2002.

    Ercan Türk, Türk Eğitim Sistemi ve Yönetimi, Ankara 2002.

    Fahri Unan, Kuruluşundan Günümüze Fâtih Külliyesi, Ankara 2003.

    Necdet Sakaoğlu, Osmanlı’dan Günümüze Eğitim Tarihi, İstanbul 2003.

    İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul 2004, s. 121-145.

    A. Mango, Atatürk: Modern Türkiye’nin Kurucusu (trc. Füsun Doruker), İstanbul 2004, s. 421-509.

    Rıfat Okçabol, Türkiye Eğitim Sistemi, Ankara 2005.

    B. C. Fortna, Mekteb-i Hümayûn: Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde İslam, Devlet ve Eğitim (trc. Pelin Siral), İstanbul 2005.

    YanıtlaSil
  77. Muhsin Hesapçıoğlu – Alpaslan Durmuş, Türkiye’de Eğitim Bilimleri: Bir Bilanço Denemesi, Ankara 2006.

    C. H. Haskins, The Rise of Universities (ed. L. S. Lewis), New Brunswick 2007, s. 3-36.

    Cemil Öztürk, Atatürk Devri Öğretmen Yetiştirme Politikası, Ankara 2007.

    Seval Fer – İlker Cırık, Yapılandırmacı Öğrenme: Kuramdan Uygulamaya, İstanbul 2007, s. 15-22.

    Türk Eğitim Sistemi 2007 (EURYDICE-Milli Eğitim Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı), Ankara 2007.

    İsmail E. Erünsal, Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri: Tarihî Gelişimi ve Organizasyonu, Ankara 2008, s. 171-293.

    Mehmet Şişman – İbrahim Taşdemir, Türk Eğitim Sistemi ve Okul Yönetimi, Ankara 2008.

    Sefer Ada – Z. Nurdan Baysal, “Türk Eğitim Sistemi”, Eğitim Yapıları ve Yönetimleri Açısından Çeşitli Ülkelere Bir Bakış, Ankara 2009, s. 37-95.

    Seyfi Kenan, “II. Meşrutiyet’le Gelen Yeni Eğitim Arayışları: Tevfik Fikret’in ‘Yeni Mekteb’i ve Eğitim Felsefesi”, 100. Yılında II. Meşrutiyet Gelenek ve Değişim Ekseninde Türk Modernleşmesi Uluslararası Sempozyumu, Bildiriler (haz. Zekeriya Kurşun v.dğr.), İstanbul 2009, s. 275-287.

    a.mlf., “Phases of Religious Education in Modern Turkey”, Islamische Erziehung in Europe: Islamic Education in Europe (ed. Ednan Aslan), Viyana 2009, s. 519-541.

    a.mlf., “III. Selim Dönemi Eğitim Anlayışında Arayışlar”, Nizâm-ı Kadîm’den Nizâm-ı Cedîd’e III. Selim ve Dönemi- Selim III and His Era from Ancien Régime to New Order (ed. Seyfi Kenan), İstanbul 2010, s. 129-163.

    K. Kreiser, Atatürk: Bir Biyografi (trc. Dilek Zaptçıoğlu), Ankara 2010, s. 267-345.

    Selçuk Akşin Somel, Osmanlı’da Eğitimin Modernleşmesi (1839-1908): İslamlaşma, Otokrasi ve Disiplin (trc. Osman Yener), İstanbul 2010.

    Ekmeleddin İhsanoğlu, Darülfünun: Osmanlı’da Kültürel Modernleşmenin Odağı, İstanbul 2010, I-II.

    Emre Dölen, Türkiye Üniversite Tarihi, İstanbul 2010, I-V.

    Millî Eğitim İstatistikleri Örgün Eğitim / National Education Statistics Formal Education 2009-2010, Ankara 2010.

    M. M. Gaudiosi, “The Influence of the Islamic Law of Waqf on the Development of the Trust in England: The Case of Merton College”, University of Pennsylvania Law Review, CXXXVI/4, Philadelphia 1988, s. 1231-1261.

    Arslan Terzioğlu, “Bîmâristan”, DİA, VI, 163-178.

    Abdülkadir Özcan, “Harbiye”, a.e., XVI, 115-119.

    Mehmet İpşirli, “Medrese”, a.e., XXVIII, 323-333.

    İhsan Fazlıoğlu, “Osmanlılar”, a.e., XXXIII, 548-556.

    YanıtlaSil
  78. Bunun sebebi eğitimin artık kurtuluşun en önemli çaresi olarak görülmesidir. Bunu en çarpıcı şekilde dile getirenlerden Âlî Paşa, Osmanlı’yı oluşturan toplumların her bireyinin eğitim seviyesinin, bilgi ve donanımının en ileri noktaya götürülmesi gerektiğini belirtmiş, bu başarılamadığı takdirde Osmanlı Devleti “Çin seddi gibi hisarlar”la çevrilse bile daha bilgili ve eğitimli toplumların devlete üstünlük sağlayacağını, her şeylerini ellerinden alabileceklerini söylemiştir.

    YanıtlaSil
  79. Vasiyette, mirasçıları mutazarrır etmek, kebairdendir.
    Ravi: Hz. Abbas (r.a.)
    Sayfa: 190 / No: 3
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel4 Kasım 2021 17:34
    mutazarrır
    ESKİMİŞTİR
    sıfat
    zarara uğramış, zarar görmüş.
    Geri bildirim
    Çeviriler ve daha fazla tanım
    http://www.lugatim.com › mutazarrır
    Kubbealti Lugati - mutazarrır kelimesi anlamı, mutazarrır nedir?
    (ﻣﺘﻀﺮّﺭ) sıf. ve i. (Ar. teżarrur “zarar görmek”ten muteżarrir) Zarar gören, zarara uğrayan: Dilber'in bu yaşta kaçmayı bilmesi ve hanımı mutazarrır etmesi gibi ...
    https://www.luggat.com › Mutazarrır
    Mutazarrır - Osmanlıca Türkçe Sözlük, lügât, لغت - Luggat
    Tıklayın ve Mutazarrır kelimesinin Osmanlıca - Türkçe sözlükte anlamını okuyun. mutazarrır / متضرر Zarar ve ziyana uğrayan, zarar görmüş olan. Zarar gören.
    https://www.lafsozluk.com › 2015/05
    Mutazarrır nedir? Mutazarrır olmak ne demektir? Anlamı - Laf Sözlük
    22 May 2015 — Mutazarrır nedir? ... Mutazarrır olmak: Zarar görmek. Karilerimizi mutazarrır etmemek bu yüzden de zarar görenlerin zararlarının telafi ...
    https://osmanlica.ihya.org › mutazar...
    MUTAZARRIR Nedir Anlami - Osmanlica
    MUTAZARRIR Nedir Anlami ... MUTAZARRIR: Zarar ve ziyana uğrayan, zarar görmüş olan. Orjinal osmanlica tüm sözlükler için cagdassozluk.com adresine tikla. Ozbekce ...
    https://www.nedirnedemek.com › m...
    mutazarrır ne demek?
    mutazarrır ne demek? Zarar görmüş, zarara uğramış. Zarar gören. Zarar ve ziyana uğrayan, zarar görmüş olan. (en) Who suffers injury. (en) Injured. (en) ...
    Kullanıcıların yaptığı diğer aramalar
    Müstefid
    Mucip ne Demek
    Tarassut Ne Demek
    https://nedir.ileilgili.org › mutazarrır
    Mutazarrır - Nedir ? ileilgili.org
    Mutazarrır. Bu sayfada Mutazarrır nedir Mutazarrır ne demek Mutazarrır ile ilgili sözler cümleler bulmaca kısaca Mutazarrır anlamı tanımı açılımı Mutazarrır ...
    https://kelimeler.gen.tr › mutazarrir-...
    MUTAZARRIR Nedir? TDK Sözlük Anlamı - kelimeler.gen.tr
    mutazarrır nedir? mutazarrır kelimesinin TDK sözlükteki anlamı nedir? Zıt ve eş anlamlıları nelerdir?
    https://kelimeturetme.com › mutazar...
    MUTAZARRIR ne demek? anlamı nedir? - mutazarrır - Kelime Türetme
    m u t a z a r r ı r. harfleriyle kelime türetme. mutazarrır harfleriyle yazılabilen kelimeler 101 Türkçe kelime bulunmuştur. 10 Harfli Kelimeler. mutazarrır.
    http://anlami-nedir.com › mutazarrir
    Mutazarrır ne demek? - anlami-nedir.com
    Mutazarrır. anlamı sıfat eskimiş Arapça mutażarrir. 'Mutazarrır' 1 kelime ve 10 harften oluşmaktadır. Mutazarrır foto galeri. nedir Hukuk, Zarar gören kimse ...
    https://kelimeler.net › mutazarrır-kel...
    Mutazarrır Ne Demek? | Kelimeler.Net
    Mutçuluk ne demek? Mutazarrır kelimesi baş harfi m son harfi r olan bir kelime.Başında m sonunda r olan kelimenin birinci harfi m , ikinci harfi u , üçüncü ...

    YanıtlaSil
  80. Nitekim Peygamberimiz (s.a.) Allah vardı ve O'nunla beraber hiç bir şey yoktu4 buyurmuştur.
    4.Acluni.2.171.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 20.sy.545.

    YANITLA

    yuksel6 Kasım 2021 19:16
    Evvel ezeliyetle, ahir ebediyetle, zahir ehadiyetle, batın ise Samediyetledir. Evvel heybetle, Ahir rahmetle, zahir hüccetle, batın ise nimetledir. Yine evvel nimet vermekle, Ahir ceza vermekle, zahir sena edilmekle, batın ise vefa iledir. Evvel hidayet etmekle, Ahir kifayetle, zahir velayetle, batın ise gozetlemekledir.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt 20.sy.544.

    YanıtlaSil
  81. İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki; o zamanda adam acz ve fucur arasında muhayyer kalacak. Kim bu zamana yetişirse fucura aczi tercih etsin.
    Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    Sayfa: 301 / No: 2
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  82. FURKAN
    الفرقان
    Hakla bâtılı ayırma, bu ayrılmayı sağlayan Allah’ın koyduğu ölçü, gönderdiği kitap; kurtuluş ve zafer gibi anlamlara gelen bir Kur’an terimi.

    Müellif:
    İBRAHİM ÇELİK
    Sözlükte “iki şeyin arasını ayırmak” mânasına gelen fark kökünden masdar olup “hakla bâtılı, imanla küfrü, helâl ile haramı... ayırıp belirlemek” anlamında kullanıldığı gibi zıt değerlere sahip olan şeylerin birbirinden seçilip ayrılmasını sağlayan ölçüyü de ifade eder (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “frḳ” md.). Bu genel anlamından hareketle gerçeği kanıtlayan delil veya sezgiye, doğru bilgilere ve şüpheden kurtuluşa da furkan denilir. Nitekim Seyyid Şerîf el-Cürcânî furkanı “hakla bâtılı birbirinden ayıran ayrıntılı bilgi” şeklinde tarif etmiştir (et-Taʿrîfât, “furḳān” md.).

    YanıtlaSil
  83. Hayırdan bazan şer çıktığı gibi, şerden de bazan hayır çıkar. (Mn.) 75.
    Hayr-i mutlaktan hayır gelir.
    İnsanın hayra da, şerre de sınırsız kabiliyeti vardır.(Sn.) 27.
    Kainatın mülk ciheti, husun, kubuh, hayır, şer küçük, büyük gibi zitlarin cevelengahidir.
    Yaratilista hayır küllî, şer cüz'î dır.
    Bir Hazinenin Anahtarı
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 258.

    YanıtlaSil
  84. Allah c. c. a isyanda kula itaat yoktur.
    Mahmud Esad Coşan
    Akra Fm
    Hadisler Deryası

    YanıtlaSil
  85. Allah c. c. a isyanda kula itaat yoktur.
    Mahmud Esad Coşan
    Akra Fm
    Hadisler Deryası

    YanıtlaSil
  86. Allah (z.c.hz.)ne isyan mahiyetinde olan yerde, mahluka itaat yoktur.
    Ravi: Hz. İmran (r.a.)
    Sayfa: 481 / No: 9
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  87. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    122 3 Tabiinin en hayırlısı, öyle bir Üveysi (Veysel Karani) vardır ki, o annesine sadıktır. Allah'a and verse Allah onun andını geri çevirmez. Onun elinde bir beyazlık vardır. Ona rastlarsanız sizin için istiğfar etmesini isteyin. Hz. Ömer (r.a.)

    YanıtlaSil
  88. Asıl ismi Veys bin Amir el-Karani olan Veysel Karani, Siffin savaşında şehid olmuştur. (hic. 37,mi.657.)
    Tabiratli, Terkibli, Ansiklopedik
    Risale-i Nur un büyük Lügati
    sy. 1320.

    YanıtlaSil
  89. Kalbler ruhların, ruhlarda sırların tenezzulatindan olduğu gibi çocuk da babasının tenezzulatindandir. Efendimiz (S. a.), Rahman'in nefesini Yemen cihetinden kalbi ve ruhu ile duyardı. Bu nefes, Veysel Karaninin amcası,o zamanki kahramanların kutbu olan Usamuddin idi.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt 20.sy.523.

    YanıtlaSil
  90. Dört şey bu ümmete cahiliyyetten miras olarak kalmıştır: Haseble iftihar, nesebe taan, yıldızla istiska (Yıldızlara bakıp yağmur var demek), ölülerin medhiyesini anarak ağlamak. (Bu ağlayanlar tevbe etmeden ölürlerse kıyamette cehennem elbiseleri giyeceklerdir)
    Ravi: Hz. Ebû Malik (r.a.)
    Sayfa: 68 / No: 7
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  91. Allah (z.c.hz)'nin üç hürmeti vardır. Bunları gözeten, dini ve dünyası hususlarında muhafaza edilir; yoksa hiç bir şeyi korunmaz. Bunlar şunlardır. Hurmetul İslam, Peygambere hürmet, onun soy, sop ve sülalesine hürmet. (Hürmetül İslam, İslama zarar veren bir şey yapmamak, mümine hakaret etmemek, Allah'ın, Resulunun, müminlerin izzetini korumak Peygamberimize ve sünnetine hürmet ve korumaktır)
    Ravi: Hz Ebu Said (r.a.)
    Sayfa: 129 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  92. TIYB – TÎB

    (ﻃﻴﺐ) i. (Ar. ṭіb)
    1. Güzel koku: Nesîminden gelir bûy-ı dil-ârâ / Bu tıyb ile dolar hep bâğ u sahrâ (Şemseddin Sivâsî). Verd-i behişte verdi ruhun şerm ü hacleti / Zülf-i abîr tıynetinin şemm ü nükheti / Verdi meşâmm-ı âleme tıyb u tarâveti (Fıtnat Hanım).
    2. Güzel, iyi, temiz olma, güzellik, temizlik.
    3. Güzel, iyi, temiz ve helâl olan şey: Helâlin her türlü şâibeden berî, saf, temiz kısmına tıyb ve tayyib denir (Ömer N. Bilmen).
    ѻ Tıyb-ı nefs: Gönül hoşluğu: Atâsı tıyb-ı nefs ile değildir (İsmâil Hakkı Bursevî).

    YanıtlaSil
  93. YANLIŞ BİLGİ FELAKET KAYNAĞIDIR.
    KAZIM KARABEKIR
    YALANI SÖKÜP ATMADAN HAKIKATI DİKMEYE ÇALIŞMA TUTMAZ.
    GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN VASİYETNAMESİNİN AÇIKLANMASIYLA AÇIĞA ÇIKMASINI UMUYORUM HAKİKATİN.

    YanıtlaSil
  94. Zamanın değismesiyle hükümlerde değişiklík olabilir. Ama belli hi
    kümlerde değişme olabilir. Bazı hükümlerde değişme olmaz. Inanç ha-
    kikatlerinde değisme olmaz. Allah birdir, bir kalacak. -2000'i yıllan da
    biz, "Allah'ın Birliğiní Anlatma Yılı" seçtik. Biütün insantan tà ilâhe illat
    lah kelimesine çağıracağiz.- Hz. Adem'den beri bu değişmemiştir. Çünkü
    hakikat birdir, Allahu Teâlâ birdír.
    Insanlar bazı yerlerde politeizme, çok tanrncılığa saptılarsa, sapıtti
    larsa, dalâlete düştülerse; bazı yerlerde "iyilik tanısi, kötülük tanrns
    diye ikili bir din tutturdularsa, bazı yerlerde putlara, başka șeylere tap
    tilarsa da bunların hiçbirinin temeli, aslı yoktur. Değişmez bir hakikat;
    la ilâhe illallah, Allah var, şeriki nazîri yok.
    Bakara Suresi Tefsiri - 3
    Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan

    YanıtlaSil
  95. Zinanın alemin harabina sebeb olduğu. 2979.8.
    Büyük Kur'an Tefsiri.
    Hulasat'ul Beyan
    Konyali Mehmed Vehbi
    Üç dal Neşriyat
    cilt 16.sy.6706.

    YanıtlaSil
  96. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    171 1 Dikkat edin, sizden biri kardeşinin verdiği hediyeyi red etmesin. Eğer bir şey bulursa ona mukabelede bulunsun. Nefsim yed-i kudretinde Olana yemin ederim ki, Bana bir (koyun) kolunun ucu hediye edilse kabul ederim. Ve eğer bir kol için davet edilsem ona icabet ederim. Hz. Hasan (r.a.)
    171 2 Sen onun kalbini mi yardın ki, kelime-i şehadeti korkarak söylediğini bildin! Bunun için mi veya başka şey için mi söylediğini bildin? Kıyamet gününde o kimse "La ilahe illallah" ile gelince seni kim kurtaracaktır? Hz. Usame İbni Zeyd (r.a.)
    171 3 Evet, nefsim yed-i kudretinde Olana yemin ederim ki, hiç şüphesiz orada çok güzel bir su vardır. Ve muhakkak ki Allah dostları Peygamberlerin havuzlarına gelir. Allah Teala, ellerinde ateşten değnekler olan yetmiş bin melek gönderir de onlar kafirleri Peygamberlerin bu havuzlarından kovarak uzaklaştırırlar.(Peygamber (s.a.v) den Allah Teala'nın huzurunda durulduğunda orada su var mıdır diye sorulduğunda bu hadis varid oldu.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    171 4 Ey amcam; "La ilahe illallah" de. Bu öyle bir sözdür ki, O'nu Allah katında senin lehine hüccet olarak kullanayım. (Ebu Talib'e ölümü yaklaştığında Peygamberimiz (s.a.v) böyle buyurmuştur) Hz. İbni Müseyyeb babasından
    171 5 Evet, nefsim Yed-i kudretinde Olana yemin ederim ki, şüphesiz Allah Teala Cennette bir ağaca şöyle buyurur: "Dünyada Bana ibadetle ve benim zikrimle meşgul olup da kendilerini eğlencelerden ve çalgılardan uzak tutan kullarıma sesini duyur." Bunun üzerine Rabbı Tesbih ve Takdis eden öyle bir ses yükselir ki, mahlukatı onun benzerini o ana kadar duymamıştır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    171 6 Seninle beraber bir kedinin de içmesinden hoşlanır mısın? "Hayır" dedi. Buyurdu ki: İşte şimdi şeytan seninle içti. (Bir şahsın ayakta bir şey içtiğini görünce bu hadis varid oldu.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    171 7 Sıhhatli olmanız ve hasta olmamanız sizi sevindirir değil mi? Birbirleriyle itişen merkebler gibi olmayı da herhalde istemezsiniz. Belalara uğramış ve böylece kefaret eshabı olmayı da istemiyorsunuzdur. Halbuki, kul için Allah indinde öyle bir makam olur ki, ameli ile ona erişemez. Ancak, Allah onu, bu makama ulaştıracak bir musibetle kendisini mübtela kılarak eriştirir. Hz. Abdullah İbni İyaz

    YanıtlaSil
  97. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    446 1 Bir kimse bir mü'minin sıkıntısına ara verse, Allah da ona kıyamet günü sıkıntısından nefes aldırır. Bir kimse bir mü'minin ayıbını örterse, Allah da onun ayıbını örter. Bir kimse bir mü'minin sıkıntısını def ederse, Allah da onun sıkıntısını def eder. Hz. Kaab İbni Ucre (r.a.)
    446 2 Bir kimse din kardeşine gıyabında yardım ederse, Allah (z.c.hz.) de ona dünya ve ahirette yardım eder. Hz. Ömer (r.a.)
    446 3 Bir kimseyi Lut kavminin amelini yaparken bulursanız, faili de mef'ulu de öldürünüz. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    446 4 Bir adamı hayvana fiili şeni yapıyor bulduğunuzda ikisini de öldürünüz. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    446 5 Bir kimse aşûre gününde ailesine nafakasını geniş tutarsa, Allah (z.c.hz.) de senenin kalan günlerinde onun nafakasını geniş tutar. Hz. Ebû Said (r.a.)
    446 6 Bir kimse aşûre günü nafakasını kendine ve ehline geniş tutarsa, Allah ona senenin diğer günlerini de geniş tutar. Hz. Câbir (r.a.)
    446 7 Bir kimse bir sahibi bid'atı ağırlarsa İslamın yıkılmasına yardım etmiş olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    446 8 Bir kimse halkın bir hususunda amir olur ve miskine, mazluma veya hacet sahibine kapısını kaparsa, Allah (z.c.hz.) onun en şiddetli fakri esnasında kendisine Rahmet kapılarını kapar. Hz. Ebû Şammah (r.a.)
    446 9 Bir kimse sizden bir işe amir olsa ve Allah da ona hayır murad etse, bir şeyi unuttuğunda kendisine hatırlatacak ve hatırladığında kendisine yardım edecek bir vezir nasib eder. Hz. Âişe (r.anha)
    446 10 Bir kimse müslümanların başında selahiyet ve hüsnüniyet sahibi olsa, Allah (z.c.hz.) ona onların kalblerinde heybet nasib eder. Onlara iyilik elini açarsa halkın sevgisini kazanır. Onların malını çoğaltır ve siyanet ederse Allah (z.c.hz.) de onun malını siyanet eder ve nemalandırır. Zaifi kavmin zulmünden korursa, Allah onun saltanatını kuvvetlendirir ve onların arasında adaletle muamele ederse ömrünü uzun eder. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    446 11 Bir kimse merhamet etmezse, kendisine merhamet olunmaz. Hz. Cerir (r.a.)
    446 12 Bir kimse merhamet etmezse merhamet olunmaz. Bir kimse affetmezse af olunmaz. Bir kimse tevbe etmezse mağfiret olunmaz ve günahlardan korunmayan da korunulmaz. Hz. Ömer (r.a.)
    446 13 Bir kimsenin yerdekine merhameti olmazsa kendisine göktekiler merhamet etmez. Hz. Cerir (r.a.)
    446 14 Bir kimse halka merhamet etmezse, Allah ona merhamet etmez. Hz. Cerir (r.a.)

    YanıtlaSil
  98. Kur'an ve Sünnet ikliminde
    Yuzaki
    Eğitim Rehberi 1-2-
    Peygamber Mesleği :
    İnsanın Eğitimi
    Osman Nuri Topbaş Topbaş
    Namaz kılmaktan yay, oruç tutmaktan çivi gibi olsanız da haram ve şüpheli şahıs şeylerden kacmadikca Allah c. c. o ibadetleri kabul etmez.
    (Abdullah bin Ömer r. a.)
    sy. 151.

    YanıtlaSil
  99. Kur'an ve Sünnet ikliminde
    Yuzaki
    Eğitim Rehberi 1-2-
    Peygamber Mesleği :
    İnsanın Eğitimi
    Osman Nuri Topbaş Topbaş
    Namaz kılmaktan yay, oruç tutmaktan çivi gibi olsanız da haram ve şüpheli şahıs şeylerden kacmadikca Allah c. c. o ibadetleri kabul etmez.
    (Abdullah bin Ömer r. a.)
    sy. 151.

    YanıtlaSil
  100. Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmustur:"Nar yiyen kimsenin kalbini Allah c. c. kırk gün nurlandirir.
    19.Bk.Acluni 2,300.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 20.sy.436.

    YANITLASİL

    yuksel24 Kasım 2021 06:05
    Sıcak yerlerin dışında pek bulunmayan Nar Ağacı hakkında İbn Abbas (r. a.) 'dan şöyle rivayet edilmiştir.
    "Bir nar, cennetten bir dane ile döllenir.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt 20.sy.436.

    YANITLASİL

    yuksel24 Kasım 2021 06:13
    İmam Ali (r. a.) demiştir ki:"Nar yediginizde onu ucundaki kulaklığı ile yeyin. Çünkü öyle o mideyi sırlar. Onun her danesi müminin içinde bulundukca kalbini nurlandırir ve şeytanın vesvesesini kırk gün çıkarıp uzaklaştırır.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt. 20.sy.436.

    YanıtlaSil
  101. Agah olunuz ki, Allah'ın ve meleklerin ve insanların hepsinin laneti şu kimselerin üzerine olsun ki, Beni hakkımdan bir şeyi nakzeder, Benim yakınlarımdan yüz çevirir, Benim velayetimi hafife alır, hayvanını kıbleden gayriye doğru keser, çocuğunu kabullenmez, efendisinden uzaklaşır, arazinin sınırını değiştirir. İslamda cinayet ihdas eder ve ihdas edeni barındırır, hayvana takarrüb eder, eli ile istimdana bulunur, alemlerden erkeklere yaklaşır, meşru evlilikten sakınır-ki Zekeriya (a.s) oğlu Yahya (a.s)'dan sonra "Hasur" yoktur. Bir erkek ki kendini kadına benzetir, bir kadın ki kendini erkeğe benzetir, bir kadına, sonra da onun kızın yakın olur, iki kız kardeşi bir arada nikahı altına alır- geçmişte olanlar müstesna- akar suyun yolunu tıkar, menzillerin gölgeliklerini kirletir, yollarımızda bize eza verir, kibrinden dolayı eteğini yerde sürükler, büyüklük taslıyarak yürür, çirkin sözler söyler, içki içer ve ayakkabılarını ters giyer.
    Ravi: Hz. Bişr İbni Atiyye (r.a.)
    Sayfa: 169 / No: 8
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  102. Kıyamet alametlerindendir; çocuğun öfkeli, yağmurun hararetli olması, şerlerin taşması, yalancının tasdiki, doğrunun yalanlanması, haine güvenilmesi, emine ihanet edilmesi, münafıkların kabileye efendi olması, çarşıya münafıkların hakim oluşu, mihrapların süslenmesi, kalblerin harap edilmesi, erkeğin erkeklerle, kadınların kadınlarla yetinmesi, dünyanın mamur kısmının harab, harap kısmının mamur olması, şüphenin ve faizin aşikar olması, çalgının ve eğlence aletlerinin alenileşmesi, içkinin içilmesi, zaptiyenin, gammazların ve gıybetçilerin çoğalması.
    Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    Sayfa: 448 / No: 8
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  103. Kılıçla birlikte veba yoktur, cekirgeyle birlikte de kurtuluş yoktur.
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
    cilt. 14.sy. 182.

    YanıtlaSil
  104. ....
    Ancak, Besmelesiz yenen yemeğe şeytanın ortak olduğu gibi, hayiz halinde veya Besmelesiz gerçekleşen birleşmeye onunla beraber cinnin ortak olduğuna delildir.Bu da insan özelliğini bozmak ve layık olduğu makama zarar vermektir. Allah c. c. daha iyi bilir.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt 20.sy.426.

    YanıtlaSil
  105. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    115 2 Hayırların içinde sevabı en çabuk gelen sılai rahim, en çabuk cezası gelen de hükümete isyandır. Yalan yere yemin de memleketleri harabeye çevirir. Hz. Mekhul (r.a.)
    222 16 Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının. Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.)
    234 8 İsteme (dilencilik), insanın yüzünde tırmık yarası hasıl eder. Kim dilerse bu yarayı yüzünde bıraksın ve kim de dilerse dilenciliği terketsin. Ancak hükümetten hakkını istemek veya başka çıkar yol bulamadığı zaruret hali hariç. Hz. Semure (r.a.)
    303 3 Benden sonra ümmetimden bir kavim gelir. Kur'an'ı okur, dini ilimlerden de malumatları olur. Şeytan onlara gelir: "Dünyalığınızı düzeltmek için hükümete sokulsanızya. Siz yine dininizde onlara uymazsınız." der. Nasıl çalıdan dikenden başka bir şey alınmazsa, onlara sokulmaktan günahtan başka birşey elde edilmez. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    325 8 Define bulmada beşte biri hükümete verilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    346 8 İslamın usulleri teker teker bozulacak ve halkı dalalete düşürücü hükümet adamları çıkacak ve ondan sonra da onların izi üzerine üç deccal gelecek. Hz. Huzeyfe (r.a.)
    381 10 Allah (z.c.hz.) tarafından hükümete isyan ve akraba ile alakayı kesmek gibi, cezası hem dünyada peşin olarak verilen, hem de ahirette ukubete layık bir iş yoktur. Hz. Ebû Bekre (r.a.)
    464 9 Halk için iyi veya kötü, bir hükümet lazımdır. Amma iyisi taksimde adalet yapar, ganimeti aranızda eşit taksim eder. Facire gelince; mü'min onda mübtela kılınır. Halbuki facir hükümet bile "herc"den daha hayırlıdır. Denildi ki; "Herc nedir Ya Resulallah?" Buyurdu ki, öldürme ve yalandır (anarşi) Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    469 7 Zengine sadaka helal olmaz, ancak şu beş kişi hariç: Allah yolunda gaziye, hükümet hesabına zekat toplıyana, borçluya, fakire verilen zekatı ondan malı ile satın alan adama veya fakirin kendisine verileni zengin komşusuna yollamış veya onu davet etmiş durumda olana. Hz. Ebû Said (r.a.)
    482 9 Velisiz nikah olmaz. Velisi olmayanın velisi hükümettir. Hz. Âişe ra.

    YanıtlaSil
  106. Allah c.c. İmam Gazali yi uyardıda, hayatının yarısını öğrenmek ve öğrenmekle geçirdiği bazı ilimlerin ona ahirette yaramayacak olduğunu gördüde Tasavvuf ilmiyle ilgili kitablara yöneldi.
    Allah c.c. ın zat ve sıfatları ile fiillerini , Kur'an ın hakikat ve sırlarını öğrettikleri için onlardan daha faydalı ilim bulunmadığına kesin olarak kanaat getirdi.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali ve Tefsiri.cilt .20.sy.415.

    YanıtlaSil
  107. Asrın beyin yapıcısı Said Nursi dir.
    Islam Ansiklopedisi.
    Said Nursi
    maddesi.
    cilt.35

    YanıtlaSil
  108. MUHAMMED b. İSMÂİL el-MEKTÛM
    محمّد بن إسماعيل المكتوم
    Muhammed b. İsmâîl b. Ca‘fer es-Sâdık b. Muhammed el-Bâkır el-Mektûm (ö. 179/795 [?])
    İsmâilîler’in yedinci imamı.
    İlişkili Maddeler
    Dedesi
    CA‘FER es-SÂDIK
    İsnâaşeriyye’nin altıncı, İsmâiliyye’nin beşinci imamı, Ca‘ferî fıkhının kurucusu.
    Babası
    İSMÂİL b. CA‘FER es-SÂDIK
    Ca‘fer es-Sâdık’ın büyük oğlu, İsmâiliyye mezhebinin nisbet edildiği imam.

    Müellif:
    FARHAD DAFTARY
    120 (738) veya 121 yılında doğdu. İsmâil’in büyük oğludur. Belli bir dönemde gizlendiğinden “Mektûm” diye anılmıştır. Abbâsîler’e karşı gerçekleştirilen isyanlara katılmayan Muhammed b. İsmâil hakkındaki bilgiler son derece azdır. Dedesi Ca‘fer es-Sâdık’ın ölümüne kadar onun yanında kaldı; ilk İsmâiliyye’nin nüvesini teşkil eden ve İsmâil’in, babası Ca‘fer henüz hayatta iken öldüğü görüşünü savunan bir Şiî grup tarafından imam olarak benimsendi. Bu zümre Ca‘fer es-Sâdık’ın, İsmâil’in ölümünün ardından torunu Muhammed’i gerçek halef tayin ettiğini de ileri sürmüştür. Nevbahtî ve Kummî, Muhammed’i imam tanıyan bu grubu muhtemelen onların sözcüsü ve İsmâil b. Ca‘fer’in âzatlı kölesi olan Mübârek’e nisbetle Mübârekiyye diye adlandırmaktadır. W. Ivanow ise Mübârek kelimesinin İsmâil’in unvanlarından biri olduğunu söylemiş (The Alleged Founder, s. 108-112); aynı ismin İsmâil için kullanılması son yıllarda keşfedilen İsmâilî kaynaklarınca da teyit edilmiştir (meselâ bk. Ebû Ya‘kūb es-Sicistânî, s. 190; Husayn Ibn Fayd Allāh al-Hamdānī, s. 10). Öyle anlaşılıyor ki Mübârekiyye fırkası başlangıçta İsmâil’in imâmetini benimsemişken önce kendisinin, ardından babası Ca‘fer’in ölümü üzerine Muhammed b. İsmâil’e biat etmiştir. Meymûn unvanını da taşıyan Muhammed Mektûm sonraki bazı İmâmî kaynaklarında Meymûniyye’nin imamı olarak zikredilmiştir (İbn Inebe, s. 233; ayrıca bk. MEYMÛN el-KADDÂH). Bu durumda Muhammed b İsmâil’in Meymûn, mensuplarının da Meymûniyye diye anılmasından sonra Mübârekiyye ismi gelişme halindeki İsmâiliyye için kullanılan isimlerden biri olarak düşünülebilir. Bu hususlar dikkate alındığında Muhammed’in, o dönemde gelişmekte olan İsmâiliyye’nin temelini teşkil eden Mübârekiyye’nin imamı ve amcası Abdullah el-Eftah’tan sonra ailenin en yaşlı üyesi olduğu, bu sebeple de Ali ailesi fertlerinden muayyen bir dereceye kadar saygı gördüğü ortaya çıkmaktadır.

    YanıtlaSil
  109. Abdullah el-Eftah’ın ölümünün (149/766) ardından Ca‘fer es-Sâdık’a mensup olanların çoğu Mûsâ el-Kâzım’ın imâmetini tanımış, buna bağlı olarak Muhammed b. İsmâil’in imâmeti savunulamaz hale gelmiştir. Büyük ihtimalle bu devrede doğuya gitmek üzere Medine’yi terkedip insanlardan gizlendiği için Mektûm lakabıyla anılmıştır (ayrıca bk. MESTÛR). Kaynaklarda onun yerleştiği yer olarak Kûfe, Rey, Deylem, Nîşâbur, Muhammedâbâd gibi beldeler zikredilmektedir. Anlaşıldığına göre Muhammed önce Irak’ın doğusuna, daha sonra İran’a intikal etmiş, burada diğer Şiî grupları gibi Kûfe’de yerleşmiş olan Mübârekiyye fırkasıyla irtibatını sürdürmüştür. Sonraki İsmâilîler bu muhacereti, İsmâiliyye’nin ilk döneminde başlayıp 297 (910) yılına kadar devam eden gizlenme devrinin başlangıcının alâmeti saymıştır.

    Hayatının son yıllarını belirli sayıya ulaşan mensuplarıyla Güney İran’daki Hûzistan’da geçirdiği sanılan Muhammed b. İsmâil dâîlerini buradan komşu bölgelere göndermiştir. Genel olarak Muhammed’e düşman olan İsnâaşerî kaynakları, onun Mûsâ el-Kâzım’ı Abbâsîler’e hıyanet etmekle suçladığını ileri sürerken aynı kaynaklar, Muhammed’in Irak’ı terketmesinden önce Mûsâ ile barıştığı rivayetine de yer verir (meselâ bk. Küleynî, I, 485-486; Ebû Ca‘fer et-Tûsî, s. 263-265; İbn Şehrâşûb, V, 77). Muhammed b. İsmâil’in Abbâsî Halifesi Hârûnürreşîd devrinde (786-809) vefat ettiği bilinmektedir. Onun, 179 (795) yılından hemen sonra Hârûnürreşîd’in Şiî karşıtı politika izlediği ve Medine’de Mûsâ el-Kâzım’ı tutuklatıp Irak’a gönderdiği yıl ölmüş olması muhtemeldir. İdrîs İmâdüddin’e göre Muhammed b. İsmâil Fergana’da ölmüş ve orada defnedilmiştir. Zayıf sayılan bir başka rivayette Nîşâbur’da gömüldüğü belirtilmektedir. Bu arada Fâtımî Halifesi Muiz-Lidînillâh’ın gizlilik devresindeki imamların naaşlarından artakalanları Kahire’de topladığı da rivayet edilmektedir. Muhammed b. İsmâil’in Medine’de iken İsmâil ve Ca‘fer (el-Musaddak) adında iki oğlunun dünyaya geldiği bilinmektedir. Hicretinden sonra Abdullah el-Vefî, Ahmed, Hüseyin ve Ali el-Leys adlı dört oğlu daha olmuştur. Bunlardan Ali el-Leys Abbâsîler tarafından öldürülmüş, Abdullah ise müteahhir İsmâilîler’ce babasının halefi kabul edilmiştir (İbn Inebe, s. 234 vd.; İdrîs İmâdüddin, ʿUyûn, IV, 356; Destûrü’l-müneccimîn, s. 8-9, 203; Ivanow, Ismaili Tradition, s. 38-39).

    YanıtlaSil
  110. İlk İsmâilîler, 286 (899) yılındaki Fâtımîler öncesi bölünmeye kadar Muhammed el-Mektûm’u yedinci ve son imam olarak tanıdılar. Ölümünü kabul etmeyen mensupları onun gerçek İslâm’ın ıslahçısı, yeryüzüne adaleti hâkim kılacak mehdî, nâtık yahut kāim olduğuna inandılar ve yakın zamanda dönmesini beklediler. İsmâiliyye bölününce bir grup, sonraki hareketin merkezî lideri olan müstakbel Fâtımî halifesi Ubeydullah el-Mehdî’yi imam kabul etti. İmâmetin devamlılığını benimseyen bu grup Fâtımîler olarak bilinmektedir. Bahreyn ve Güney Irak Karmatîleri tarafından idare edilen İsmâilîler ise Muhammed el-Mektûm’un mehdîliğine inanmaya devam ettiler (EIr., IV, 823-832). “İnsanlığın devri” anlamındaki dinî-tarihî görüşlerine uygun olarak (bk. DEVİR) Muhammed’in son ve büyük nâtık nebî olduğunu ileri süren ikinci grup İsmâilîler, diğerlerinin düşüncesine paralel olarak onun yedinci ve son nâtık nebî olma özelliğini ve kutsal tarihin nihaî devrini başlatmak için ortaya çıkacağı düşüncesini benimsediler (a.g.e., VII, 151-153; Walker, IX [1978], s. 355-366). Onlara göre kıyametle ilgili bu son dönemde Muhammed el-Mektûm altıncı devrin nâtıkı olan Hz. Muhammed’in getirdiği kanunları iptal edecek ve daha önceki şeriatlarda gizlenen değişmez hakikatleri ortaya koyacaktır. Muhammedî şeriata ihtiyaç duyulmayacak ve sadece mânevî bilginin hüküm süreceği bu mesiyanik dönemde Muhammed dünyayı yönetecek, ardından fizikî âlem sona erecektir. İlk İsmâilîler, böylece Muhammed b. İsmâil’i “kāimü’l-kıyâme” (kıyametin imamı) diye kabul etmiş olmaktadır.

    YanıtlaSil
  111. BİBLİYOGRAFYA
    Sa‘d b. Abdullah el-Kummî, el-Maḳālât ve’l-fıraḳ (nşr. M. Cevâd Meşkûr), Tahran 1963, s. 80-86.

    İbn Havşeb, er-Rüşd ve’l-hidâye (nşr. M. Kâmil Hüseyin, Collectanea [ed. W. Ivanow] içinde), Leiden 1948, s. 189-213.

    Nevbahtî, Fıraḳu’ş-Şîʿa, s. 58-64.

    Taberî, Târîḫ (Ebü’l-Fazl), VIII, 480.

    Küleynî, el-Uṣûl mine’l-Kâfî (nşr. Ali Ekber el-Gaffârî), Tahran 1388/1968, I, 485-486.

    Ebû Ya‘kūb es-Sicistânî, İs̱bâtü’n-nübûʾât (nşr. Ârif Tâmir), Beyrut 1966, s. 190.

    Ca‘fer b. Mansûr el-Yemen, el-Keşf (nşr. R. Strothmann), Bombay 1952, s. 14 vd., 62, 77-103, 109-110, 132-133, 135, 138, 150, 169-170.

    a.mlf., Serâʾir ve esrârü’n-nuṭaḳāʾ (nşr. Mustafa Gālib), Beyrut 1404/1984, s. 21, 39, 109, 112, 259.

    Ebû Ca‘fer et-Tûsî, İḫtiyâru Maʿrifeti’r-ricâl: Ricâlü’l-Keşşî (nşr. Hasan el-Mustafavî), Meşhed 1348/1969, s. 263-265.

    İbn Şehrâşûb, Menâḳıbü âli Ebî Ṭâlib, Bombay 1313/1896, V, 77.

    İbn Inebe, ʿUmdetü’ṭ-ṭâlib (nşr. M. Hasan Âl-i Tâlekānî), Necef 1380/1961, s. 233 vd.

    İdrîs İmâdüddin, ʿUyûnü’l-aḫbâr ve fünûnü’l-âs̱âr (nşr. Mustafa Gālib), Beyrut 1973, IV, 351-356.

    a.mlf., Zehrü’l-meʿânî (nşr. Mustafa Gālib), Beyrut 1411/1991, s. 204-208.

    Destûrü’l-müneccimîn (M. J. de Goeje, Mémoire sur les carmathes du Bahrain et les fatimides içinde), Leiden 1886, s. 8-9, 203.

    W. Ivanow, Ismaili Tradition Concerning the Rise of Fatimids, Bombay 1942, metin, s. 53-58; tercüme, s. 38-39, 240-248.

    a.mlf., The Alleged Founder of Ismailism, Bombay 1946, s. 108-112.

    Husayn Ibn Fayd Allāh al-Hamdānī, On the Genealogy of Fatimid Caliphs, Cairo 1958, s. 9-14.

    S. M. Stern, “Ismāʿīlīs and Qarmaṭians”, L’élaboration de l’Islam: Colloque de Strasbourg 12-14 Juin 1959, Paris 1961, s. 99-108.

    a.mlf., Studies in Early Ismāʿīlism, Leiden 1983, s. 289-298.

    H. Halm, Kosmologie und Heilslehre der frühen Ismāʿīlīya, Wiesbaden 1978, s. 18-37.

    J. N. Hollister, The Shi‘a of India, New Delhi 1979, s. 204-206.

    Farhad Daftary, The Ismā‘īlīs: Their History and Doctrines, Cambridge 1990, bk. İndeks.

    a.mlf., “The Earliest Ismāʿīlīs”, Arabica, XXXVIII/2, Leiden 1991, s. 214-245.

    a.mlf., “A Major Schism in the Early Ismāʿīlī Movement”, St.I, LXXVII (1993), s. 123-139.

    a.mlf., “Carmatians”, EIr., IV, 823-832.

    a.mlf., “Dawr”, a.e., VII, 151-153.

    W. Madelung, “Das Imamat in der frühen Ismailitischen Lehre”, Isl., XXXVII (1961), s. 43-86.

    P. E. Walker, “Eternal Cosmos and the Womb of History: Time in Early Ismaili Thought”, IJMES, IX (1978), s. 355-366.

    A. Hamdani – F. de Blois, “A Re-examination of al-Mahdī’s Letter to the Yemenites on the Genealogy of Fatimid Caliphs”, JRAS (1983), s. 173-207.

    YanıtlaSil
  112. DEVİR
    الدور
    Bir şeyi dolaylı bir şekilde yine kendisiyle tarif ve ispat etme anlamında mantık ve felsefe terimi.
    İlişkili Maddeler
    TESELSÜL
    Nesne ve olayların sebep-sonuç ilişkisi içinde geriye doğru sonsuzca sürüp gitmesi anlamında terim.
    İSBÂT-ı VÂCİB
    Allah’ın varlığını kanıtlama anlamında kelâm ve felsefe terimi.

    Müellif:
    METİN YURDAGÜR
    Arapça’da devr masdarı “dairevî bir hareketle dönmek, dolanmak; bir şeyin kısa veya uzun bir hareketten sonra ilk durumuna dönmesi” gibi anlamlara gelmektedir. Genellikle bu kelimenin “dönmek ve râci olmak” şeklindeki aslî mânası esas alınarak çeşitli ilim dallarına ait terimler oluşturulmuştur. Meselâ klasik astronomide devir, düzenli ve periyodik olarak tekrarlanan semavî olayların başlangıç ve bitişleri arasında geçen süreyi ifade eder. Tarih ilmi açısından zaman tesbiti yapmak amacıyla tarih ve takvim kavramları yanında devir tabiri de kullanılmış; ayrıca geçmişteki belirli dönemleri ifade etmek üzere çok meşhur bazı şahıs ve olaylar öne çıkarılarak Maden devri, İskender devri, Lâle devri gibi itibarî devirlerden söz edilmiştir. Türk mûsiki eserlerinde kullanılan her ölçüye de devir denir. Ayrıca bu terim usul ve peşrevlerdeki “hâne” karşılığı olarak da kullanılır. Genellikle büyük ölçüler ve peşrevler için geçerli olan devir devr-i hindî, devr-i kebîr, devr-i revân, devr-i tûran gibi usullerin de adlarını teşkil eder.

    Mantıkta devir, “biri diğeriyle tanımlanabilen iki tarif, ispatı birbirine bağlı iki önerme ve birinin varlığı diğeriyle bağlantılı iki şart arasındaki ilişki” anlamlarına gelir. Devir bu ilimde genellikle bir tarif veya kıyas hatasını aksettiren terim olarak devr-i bâtıl (fâsid daire) şeklinde ve çoğunlukla teselsül kelimesiyle birlikte kullanılır. Teselsül ise mümkin varlıkların, sebep-sonuç ilişkisi içinde sonsuza kadar geriye doğru zincirleme sürüp gitmesidir. Aynı olumsuz sonucu veren, çözüm getirmeyen durumların tekrarlanması ve sürdürülmesi halini ifade etmek için kullanılan döngü ve kısır döngü kavramları devrin günümüzde mantık terimi olarak karşılığı sayılmaktadır. Devir Batı dillerinde totoloji kelimesiyle ifade edilmektedir. Konuyla ilgili bazı terminoloji sözlüklerinde devrin daha çok, eski tabirle “müsâdere ale’l-matlûb” anlamına gelen, bir şeyin kendi kendinden önce var olması gibi mantıkî bir hatayı gerektiren ve devr-i tekaddümî denilen çeşidi üzerinde durulur. Bu terimin, birinin tasavvuru aynı anda diğerinin de tasavvurunu zorunlu kılan (baba-oğul gibi), dolayısıyla mantıkî bir yanılgı ihtiva etmeyen devr-i izâfî (maî) adlı bir çeşidi yanında, aldığı şekle göre devr-i müsarrah, devr-i muzmer, devr-i ilmî ve devr-i müsâvî gibi çeşitlerinden de söz edilir.

    YanıtlaSil
  113. İslâm düşünce tarihi boyunca Allah’ın varlığını ispat etmek (isbât-ı vâcib) gayesiyle kelâmcılar tarafından, “evrenin yaratılmışlığı ve her yaratılmışın da bir yaratıcısı bulunduğu” esasını işleyen hudûs delili; İslâm filozofları tarafından mevcudu, varlığı kendinden (vâcib) ve başkasından (mümkin) olmak üzere iki kategoride düşünen, kâinatın da mümkinin özelliklerini taşıdığını benimseyen imkân delili kullanılmıştır. Bu iki delille evrenin yaratılmış (hâdis) olduğu veya var olabilmek için başkasına muhtaç (mümkin) bulunduğu ortaya konulduktan sonra bunun mantıkî sonucu olarak her hâdisin bir muhdisi veya her mümkinin bir sebebi (illet, vâcib) olacağı sonucuna ulaşılır. Bu iki isbât-ı vâcib delilinin aynı mahiyette olan ikinci şıklarının zarûrî ve bedîhî olarak benimsenecek bir gerçek olduğu söylenmekle birlikte bu konuda yine de bazı itirazlar ileri sürülmüştür. Bundan dolayı İslâm düşünürleri hudûs ve imkân delillerini kullanırken devir ve teselsülün iptaline özel önem vermişler, âlemde var olduğu iddia edilen sonsuz illet-ma‘lûl zincirinin bilfiil nihayetsiz olamayacağını ispata yönelik burhân-ı tatbîk, burhân-ı tezâyüf, burhân-ı arşî gibi mantıkî deliller kullanarak devir ve teselsülün mantıkî yanılgılar doğurduğunu ortaya koymaya çalışmışlardır (bk. TESELSÜL).

    el-İşârâtü’l-ilâhiyye ile’l-mebâḥis̱i’l-uṣûliyye adlı eserin müellifi olan Necmeddin et-Tûfî, imkân ve hudûs delilini mezceden bir metotla âyetlere de dayanarak isbât-ı vâcibde bulunduktan sonra Hz. Peygamber’in hastalıkların sirayetini konu edinen hadisinde (Müslim, “Selâm”, 33) devir ve teselsülü mantıken iptal etme esaslarının yer aldığını belirtir (Topaloğlu, s. 106). Konuyla ilgili iki ayrı risâle kaleme almış olan Devvânî de bunlardan birinde Allah’ın varlığını ispat amacıyla imkân delilinden hareketle biri doğrudan doğruya devir ve teselsülün iptaline, diğeri önce vâcibi ispat edip sonra devir ve teselsülün butlânını ortaya koymaya dayanan iki farklı yol takip ettiğini kaydeder (Risâle fî is̱bâti’l-vâcib el-ḳadîme, s. 3).

    YanıtlaSil
  114. Söz konusu isbât-ı vâcib delilleriyle âlemin hâdis veya mümkin olduğu, her hâdisin bir muhdisi ve her mümkinin bir müessiri bulunduğu, bu muhdis ve müessirin ise mutlaka kadîm ve vâcib olması gerektiği ifade edilir. Aksi takdirde aklen mümkin iki varlıktan her birinin diğerinin var edici illeti olduğunu varsayan bir mantıkî yanılgıya (devir) ve sebep-sebepli zincirinin sonsuza kadar sürdüğünü kabul etme yanlışlığına düşülecektir. Bu mantıkî yanılgı şu formülle ifade edilebilir: “A ile B aklen mümkin iki varlıktır. A’nın var edici illeti B, B’ninki ise A’dır.” Böyle bir düşünce tarzının mantık açısından doğru olmadığı açıktır. Çünkü söz konusu iki var edici illetten meselâ A’nın B’yi var edebilmesi için onun mutlaka B’den önce var olması gerekir. Halbuki düzenlenen varsayımda A’nın varlığının B’nin onu var etmesine bağlı olduğu kabul edilmektedir. Aynı husus B için de düşünülebilir. Buna göre hem A’nın hem de B’nin var olabilmek için birbirlerine muhtaç oldukları sonucu ortaya çıkmaktadır. Bir şeye muhtaç olmak ise muhtaç olan ve kendisine ihtiyaç duyulan şeklinde iki ayrı varlığı gündeme getirmektedir. Mümkinin kendi kendisine muhtaç oluşundan hiçbir sonuç çıkmaz. Zira mümkin zaten mahiyeti itibariyle “var olmak için başkasına muhtaç olan” demektir. Hâdisin kendisini var edecek bir kadîme, mümkinin de varlığını yokluğuna tercih edecek bir vâcibü’l-vücûda ihtiyacı ise açıktır. Varlığı kendinden olan böyle bir mevcut kabul etmek suretiyle mümkinler bir noktada sona erdirilmiş, hâdisler de bir yerde kesilmiş olmaktadır. Eğer böyle bir vâcib (zorunlu) ve kadîm varlık kabul edilmezse sebep-sebepli zincirinin sonsuza kadar devam ettiği veya muhdis ve mümkinlerin devir yoluyla sürüp gittiği kabul edilmiş olur. Bu durumda da konuyla ilgili hiçbir aklî delilden sonuç alınamaz.

    İbn Rüşd, daha çok kelâmcılar tarafından kullanıldığı bilinen hudûs delilini tenkit ederken bu âlimlerce bedîhî ve zarûrî olarak bâtıl kabul edilen devrin bazı durumlarda câiz olabileceğini savunur. Bulut, buhar ve yağmur arasındaki ilişkinin böyle bir devre örnek teşkil ettiğini belirtir. Ona göre bir engel çıkmadıkça bu tür bir devir sürer gider (el-Keşf ʿan menâhici’l-edille, s. 45). Bu görüş, İbn Sînâ’nın “kıyâs-ı devrî” veya “burhân-ı devrî” adını verdiği ve onun kâinatta (buhar, bulut ve yağmur örneğinde olduğu gibi) devrî olarak bir kısmı diğerine illet teşkil eden müteselsil olayların bulunduğunu kabul eden farklı devir anlayışı ile bağlantılı olsa gerektir (en-Necât, s. 97 vd.). Kelâmcılarca gündeme getirilip butlânı ortaya konulmaya çalışılan devir ise birbirinin var edici illeti olduğu kabul edilen iki mümkin varlık arasında ontolojik bakımdan gözden kaçan mantıkî yanılgı ve çelişkiyi ifade etmektedir.

    YanıtlaSil
  115. BİBLİYOGRAFYA
    Lisânü’l-ʿArab, “dvr” md.

    Cürcânî, et-Taʿrîfât, “dvr” md.

    a.mlf., Şerḥu’l-Mevâḳıf, İstanbul 1321, I, 530-544; III, 5 vd.

    Tehânevî, Keşşâf, “dvr”, “teselsül” md.leri.

    Cemîl Salîbâ, el-Muʿcemü’l-felsefî, “devr”, “ed-devrü’l-fâsid” md.leri, I, 566-567.

    Ca‘fer Seccâdî, Ferheng-i ʿUlûm-i ʿAḳlî, Tahran 1361 hş./1402, “devr” md.

    İsmail Fenni [Ertuğrul], Lugatçe-i Felsefe, “cercle vicieux diallele” md., s. 90.

    a.mlf., Maddiyyûn Mezhebinin İzmihlâli, İstanbul 1928, s. 9 vd.

    Müslim, “Selâm”, 33.

    İbn Sînâ, en-Necât (nşr. M. Takī Dânişpejûh), Tahran 1364 hş., s. 97-99.

    İbn Rüşd, el-Keşf ʿan menâhici’l-edille (nşr. Nevzad Ayasbeyoğlu), Ankara 1955, s. 45.

    Fahreddin er-Râzî, el-Mebâḥis̱ü’l-meşriḳıyye (nşr. M. el-Mu‘tasım-Billâh el-Bağdâdî), Beyrut 1410/1990, I, 469.

    a.mlf., el-Erbaʿîn, Haydarâbâd 1353, s. 80.

    Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, I, 122-125 vd.; II, 42 vd.

    Devvânî, Risâle fî is̱bâti’l-vâcib el-ḳadîme, İstanbul, ts., s. 3, 27-37.

    Abdüllatif Harpûtî, Tenḳīḥu’l-kelâm, İstanbul 1330, s. 156-158.

    İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, II, 19-21.

    Bekir Topaloğlu, Allah’ın Varlığı (İsbat-i Vâcip), Ankara 1981, s. 103-107.

    a.mlf., “Allah”, DİA, II, 475-476.

    H. Ritter, “Devir”, İA, III, 558-559.

    YanıtlaSil
  116. TransHumanizm sonrası için eğitim diye bir şey yok. NeuraLinkle, insan (TransHuman / Siborg / Klonoid), hayvan(Klonoid / Kimera), makine (Yapay zeka) arasında bir network sağlandıktan sonra, siz artık bir nesnesiniz. “Nesnelerin eğitimi” diye bir şey yok. Oraya yükleme yaparsınız ve yeni normal döneme uygun olmayan datalar silinir.

    Zaten artık biz bu senaryoya göre son biyolojik insanlarız bu dünyada. “Z kuşağı”nı unutun, “Alfa kuşağı” (Alfabe yeniden başlıyor) geliyor.. Z kuşağı eski dönemin sonunu, geçiş kuşağını ifade ediyor. Biz onlara göre, daha önce Fukuyama’nın “Müjde”lediği “Tarihin sonu”ndayız. MetaVerse’de yaşayacaksınız. Derin gerçeklerin, sanal ortamda kurgulandığı artırılmış gerçekler dünyasına hoşgeldiniz. Siz artık GENDER olarak tanımlanan bir GENOM’sunuz. Din, ahlak, gelenek ve cinsiyetten bağımsız bir BİREY’siniz. Cinsiyetiniz artık biyolojik değil, toplumsal!

    “Global reset” çetesi (affedersiniz Lobi’si) Tanrıyı tedavülden kaldıracak ya, insan tanrı olacak, siz öbür dünyaya gitmeden, sizi ölümsüz kılacaklar, ölüleri diriltecekler ve siz cennete gitmeden cenneti size getirecekler!! MetaVerse size yeryüzünde bir cennet ve ebedi bir hayat vaad ediyor. Ölüler klonlanacak, siz kendinizi Avatarlar, Siborg, Klonoid, Kimerik Genom, Humanoidle entegre kişilikler olarak yeniden tanımlayabileceksiniz. Astral yolculuklara çıkabilecek, rüyanızı kendiniz yönlendirebileceksiniz (Lucid Dream). Başka boyutlara geçebilecek, zaman içinde ileri-geri hareket edebilecek, cinsiyetinizi sürekli olarak değiştirebileceksiniz!

    Ne o, çok mu fantastik buldunuz? Bunları Netflix filmlerine mi benzettiniz ya da çocuklarınızın oynadıkları bilgisayar oyunlarına mı?

    Tamam gerçekçi olalım da (!) o hangi gerçekse.

    YanıtlaSil
  117. Great reset sonrası, yeni normal dönemde şoför değil öğretmen, öğrenci, okul, hakim, savcı, avukat da olmayacak.


    İnsanların beyinlerine yükleme yapılacaksa, varolan bilgiler silinebilir de. Zaten TransHumanizm sonrası insan dediğimiz Genom’lar birer nesne. Zaten bu insan, hayvan ve bilgisayar arasında oluşturulan bir network. Bunun bir diğer ucunda da bir yapay zeka sözkonusu.

    Bakın beyninize bilgi yüklenecekse, okula, kursa ne gerek var. Okul yoksa öğretmene de gerek yok. Hem siz niye bilgiyi kafanızda taşıyacaksınız ki, düşünün ve bilgiye erişin. Hal böyle ise niye bir şeyi ezberleyeceksiniz ki! Öğrenmeye de gerek yok. O zaman öğretmene de gerek yok. O zaman okul binalarını ne yapalım. Sadece anaokul, ilkokul, orta öğretim, yüksek okul, üniversiteye de gerek yok. Ne meslek okuluna, ne ilahiyata ne de Kur’an kursuna ihtiyaç var.

    15 Mayıs 2018’de şöyle bir haber çıktı basında: “Finlandiya’da öğretmen olarak işe alınan ve 23 dil bilen ‘Elias’ adı verilen öğretmen robot, Bahçeşehir Koleji’nin davetlisi olarak Türkiye’ye geldi.” 11 Eylül 2019’da ise şöyle bir haber çıktı: “Robot öğretmenler, Indus International School’da öğrencilere ders vermeye başladı. ... Etkileşimde bulunabilen robotlar, öğrencilerin derslerle ilgili sıkça sordukları soruları cevaplandırmak için programlanmış. Robot öğretmenler Yapay Zeka desteği sayesinde öğrencilerin sorularını cevaplayabiliyor.” 02 Kasım 2021’de çıkan haber şöyle: “Son yıllarda yaşanan gelişmeler doğrultusunda bilgisayarların doğal dili anlama ve kullanma konusunda kapasiteleri oldukça arttı. İşte bununla ilgili bir açıklama yapan Prof. Dr. Emin Erkan Korkmaz, yakın zamanda okullarda robot öğretmenin artık hayal olmadığını söyledi.” 26 Kasım 2021’de ise batıda hızlı bir şekilde Humanoid öğretmeler, Avatar öğretmenler gerçek öğretmenlerin yerini almaya başladılar. Humanoid ya da Avatar öğretmen sizi bütün geçmişinizle bilebiliyor ve her öğrencisi için ayrı bir pedegojik formasyona dayalı performans sergileyebilecek.

    YanıtlaSil
  118. 2018-19 öğretim yılı açılışında MEB Selçuk VIP’in katıldığı bir toplantıda, “yakın gelecekte uydulardan insanların beyinlerinin okunacağı bir teknolojinin hayata geçirileceğini” söylüyordu. Yani demem o ki, bu iş bilim kurgu hikayesi değil. MetaVerse’de okul dediğiniz yere gidip, orada kendinizi yaşamak istediğiniz dünya için formatlayabilirsiniz.


    Hal böyle ise, o zaman siz hangi müfredattan söz ediyorsunuz. Ya da bu oyunun dışında kalabilecek miyiz, kalmalı mıyız, alternatifimiz ne. Teknoloji kişilerin hayatında nereye kadar ve ne ölçüde etkili olacak. 5G ve Starlinkler’den nasıl yakamızı kurtaracağız. Bunun dini, ahlaki, hukuki, felsefi boyutu, sağlık ve fıtri boyutu ne olacak! Bu sürecin bir adım sonrası ne olacak, bunun üzerinde de düşünmemiz gerek.

    Bizdeki resmi stratejik planlarda, bu yönde birçok geçiş maddesi var. Hemen hepsi uluslararası sisteme entegrasyon ile ilgili. Teknoloji transferi ile aşı, maske, mesafe gibi talimatla ani bir geçiş için sanki zemin oluşturuluyor gibi. Starlink ve 5G bu açıdan hayati öneme sahip.

    Maarif konusu hayati öneme sahip bir konu. Bu konuya tekrar döneceğim ama, bir defa Üniversite / Yüksek okul yapısının tepeden tırnağa yenilenmesi gerek. Mesela nasıl üniversitelerde aynı zamanda birden fazla fakülte ve yüksek okul ya da seçmeli ders okunabiliyorsa, lisede de, mesela normal lise, ya da meslek okulu ile İmam – Hatip eşzamanlı iki ayrı daldan diploma alınabilir. Lisede okuduğu derslerden İmam-Hatip’de de okuyacaksa muaf olabilir. Ayrıca mesela dil ya da diğer dini öğretilen konusunda seçmeli dersle mezun olabilir.

    YanıtlaSil
  119. Mevcut eğitimde dil yetersiz, felsefe yetersiz, din dersi yetersiz. 19.YY sonunda oluşan kavram ve kurumlarla 21.YY açıklamak mümkün değil. Politik tercihlerle Tarih, Yurttaşlık bilgisi gibi dersler faydasız, hatta zararlı.. Sanat, spor konusunda kişiler onaylı kurumlarda aldıkları sertifikalarla örgün eğitimden muaf olabilirler. Üsküdar Musiki Cemiyeti, sadece musiki dersi değil, onun tarihi, tekniği, etiği vd özelliklerini öğretebilir. İsterse belediye, sendika, koop., vakıf, dernek gibi bir yerden değişik spor dallarında, sanat alanında ders alabilir ve devlet, bu konuda kendine öğrenci maliyeti kadar bu öğrencilere, derse devam ve başarısına göre teşvik verebilir. Özellikle dil, edebiyat, mantık, matematik, astronomi ve coğrafya son derece önemli. Dil ve edebiyat yetersizse öğrenci anlatılanı anlayamayacaktır. Ya da düşündüğünü özgürce ifade edemeyecektir. Bugünlük de bu kadar. Selâm ve dua ile.

    YanıtlaSil
  120. Erkekler kadınlara itaat ettiklerinde mahvoldular.
    Ravi: Hz. Ebû Bekre (r.a.)
    Sayfa: 455 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  121. İSMÂİL
    إسماعيل
    Hz. İbrâhim’in oğlu, Kur’an’da adı geçen bir peygamber.
    Bölümler İçin Önizleme
    BU MADDE
    HAC ve KURBAN
    DOSYASINDA YER ALMAKTADIR.
    İlişkili Maddeler
    PEYGAMBER
    Allah’tan vahiy yoluyla aldığı bilgileri ve emirleri tebliğ etmek, muhataplarını hak dine çağırmakla görevlendirilen yüksek vasıflı kimse.
    İBRÂHİM
    Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm’ın müştereken kabul ettiği büyük peygamber.

    1/2
    Müellif:
    ÖMER FARUK HARMAN
    Arapça bir kelime olmayan İsmâîl’in aslının İşmavil olduğu, İsmâîn şeklinin de bulunduğu (Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī, s. 7, 13, 14; Horovitz, s. 91-92; Jeffery, s. 63-64), Süryânîce olup “Allah’a itaatkâr” anlamına geldiği nakledilmekle birlikte (Tâcü’l-ʿarûs, “İsmâʿîl” md.; Fîrûzâbâdî, VI, 39) kelimenin aslı İbrânîce Yişmâ’êl’dir ve “Tanrı işitir” mânasındadır. Tevrat’ta Yişmael kelimesi meleğin, “İşte sen gebesin ve bir oğul doğuracaksın ve onun adını İsmâil koyacaksın, çünkü Rab sana olan cefayı işitti” (Tekvîn, 16/11) sözünden hareketle İbrânîce’de “işitmek, bir dilek veya isteği kabul etmek” anlamına gelen şâma fiiline bağlanmaktadır. Bu fiil, Hâcer’e yapılan cefanın Rab tarafından duyulması (Tekvîn, 16/11) veya İbrâhim’in, oğlu İsmâil’le ilgili temennisinin (Tekvîn, 17/20), ayrıca çölde çocuğun susuzluktan ağlamasının Allah tarafından işitilmesi olaylarıyla da bağlantılı kılınmaktadır (Tekvîn, 21/17). Kelime Kitâb-ı Mukaddes’in eski nüshalarında Hismael, Ismahel, Hismahel ve Smahel şekillerinde de yazılmıştır (DB, III/1, s. 991).

    Tevrat’a göre İsmâil, Hz. İbrâhim’in Hâcer’den ilk ve tek çocuğudur (Tekvîn, 16/1-16). Çocuğu olmayan Sâre câriyesi Hâcer’i eşine vermiş ve İbrâhim seksen altı yaşında iken ilk çocuğu İsmâil doğmuştur. Uzun müddet zürriyetsiz kalma endişesi taşıyan İbrâhim, İsmâil’i Allah’ın kendisine vaad ettiği mirasçısı olarak görmüştür. Ancak Sâre’nin de bir oğul doğuracağı müjdelendiğinde İbrâhim, ilk oğlu İsmâil’in Tanrı katında itibarının düşeceği kaygısına kapılıp, “Keşke İsmâil senin önünde yaşayabilse” demiş ve Allah, İsmâil’i mübarek kıldığını, neslini çoğaltacağını, İsmâil’in on iki beyin babası olacağını ve ondan büyük bir millet meydana geleceğini müjdelemiş, ancak ahdini İshak’la sabit kılacağını da bildirmiştir (Tekvîn, 17/9-21).

    YanıtlaSil
  122. İsmâil on üç yaşına vardığında sünnet emri gelir ve sünnet edilir; on dört yaşında iken İshak doğar. İshak’ın sütten kesilmesi münasebetiyle düzenlenen ziyafetten sonra Sâre’nin arzusu ve Allah’ın emri üzerine oğlu ile birlikte evden uzaklaştırılan Hâcer önce Beer-şeba, ardından Paran (Fârân) çölüne gider. Bundan sonra Paran çölünde yaşayan İsmâil’i annesi Mısır diyarından bir kadınla evlendirir (Tekvîn, 21/8-21; ayrıca bk. HÂCER). İsmâil’in on iki oğlu, bir de kızı olur (isimleri için bk. Tekvîn, 25/12-16; I. Tarihler, I, 29-31). Hz. İbrâhim’in vefatı üzerine Filistin’e gelen İsmâil kardeşi İshak ile birlikte babasını defneder. On iki oğlu on iki kabilenin beyi olur (Tekvîn, 25/9-10, 16-17).

    Tevrat’ta İsmâil’in sayılamayacak kadar çok zürriyetinin olacağı, semereli kılınacağı, ziyadesiyle çoğaltılacağı, on iki beyin babası olacağı, Tanrı’nın onu mübarek kıldığı ve büyük millet edeceği belirtilmekte (Tekvîn, 16/10; 17/20; 21/18); diğer taraftan “insanlar arasında yabani adam olacağı, onun eli herkese karşı, herkesin eli de ona karşı olmak üzere bütün kardeşlerinin şarkında oturacağı” bildirilmektedir (Tekvîn, 16/12). Tevrat’a göre Hz. İsmâil’in zürriyeti Havila, Mısır ve Fırat arasındaki Kuzey Arabistan çölünde ikamet ediyordu (Tekvîn, 25/18), İsmâil gibi (Tekvîn, 21/20) onlar da okçulukta şöhret bulmuşlardır (İşaya, 21/17).

    Yahudi dinî literatüründe İsmâil ve soyuna dair bazı olumsuz nitelemeler de yer almaktadır. Kendisi yahudilerin düşmanlarıyla bir tutulur (Firestone, Journeys in Holy Lands, s. 39); babası tarafından çok sevildiği, ancak kötü biri olduğu söylenir. İshak’ın kurban edilmeye götürülüşünde Hz. İbrâhim’e refakat eden iki köleden biri olarak da takdim edilmektedir. İsmâil, Moriah tepesinin eteğinde Eliezer’le birlikte arkada kalmış ve dağı kaplayan ilâhî bulutu görememiştir (EJd., IX, 80-81).

    Kur’ân-ı Kerîm’de on iki yerde adı geçen İsmâil çeşitli nitelikleriyle zikredilmektedir. Annesi Hâcer hakkında Kur’an’da bilgi yoktur. İsmâil, babası İbrâhim’in yaşlılık döneminde ve bir duası neticesinde dünyaya gelmiş (İbrâhîm 14/39; es-Sâffât 37/100-101), çok küçükken babası tarafından Beytülharâm’ın bulunduğu yere bırakılmıştır (İbrâhîm 14/37). Adı açıkça zikredilmemekle birlikte belli bir yaşa gelince kurban edilmek istenenin İsmâil olduğu anlaşılmaktadır (es-Sâffât 37/102-105). Daha sonra babası ile beraber hem beytin temellerini yükseltmiş (el-Bakara 2/127) hem de bu kutsal mekânı temiz tutmakla görevlendirilmiş (el-Bakara 2/125), peygamber olarak seçilmiş, diğer peygamberler gibi ona da vahiy gelmiştir (el-Bakara 2/136; Âl-i İmrân 3/84; en-Nisâ 4/163). Kur’an İbrâhim, İshak ve Esbât gibi İsmâil’in de yahudi veya hıristiyan olduğu yolundaki Ehl-i kitap inancını reddeder (el-Bakara 2/140). Elyesa‘, Zülkifl, İdrîs, Yûnus ve Lût gibi peygamberlerle birlikte zikredilen İsmâil hidayete erdirilen ve âlemlere üstün kılınanlardan (el-En‘âm 6/86), Allah’ın rahmetine kabul edilen iyilerden ve sabredenlerden biri olarak gösterilir (el-Enbiyâ 21/85-86;

    YanıtlaSil
  123. Sâd 38/48). İsmâil sözünde duran, halkına namaz kılmayı, zekât vermeyi emreden, rabbinin hoşnutluğunu kazanmış bir resul ve nebîdir (Meryem 19/54-55). Kur’ân-ı Kerîm’de İsmâil’in Mekke’ye gelişi isim verilmeksizin belirtilmektedir. İbrâhim’in bir duasında çocuklarından birini kutsal evin (Kâbe) bulunduğu Mekke’ye getirdiği ifade edilir (İbrâhîm 14/37). Diğer bir âyette (el-Bakara 2/125, 127) Kâbe’nin inşasında İbrâhim ile oğlu İsmâil’in birlikte çalıştıkları bildirildiğine göre İbrâhim’in Mekke’ye getirdiği oğlu İsmâil olmalıdır. Kâbe’nin inşası esnasında Hz. İbrâhim ve oğlu İsmâil şöyle dua etmişlerdir: “Ey rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et” (el-Bakara 2/128).

    Batılı araştırmacılar, Mekkî sûrelerde İbrâhim ile oğlu İsmâil arasında doğrudan bir bağ kurulmadığını, bazı Mekkî âyetlerde (el-En‘âm 6/84; Hûd 11/71; Meryem 19/49; el-Enbiyâ 21/72; el-Ankebût 29/27) İbrâhim’e İshak’ın ve Ya‘kūb’un bağışlandığı belirtilirken İsmâil’in zikredilmediğini (EI2 [Fr.], IV, 192), İbrâhim ile İsmâil’in sadece Medenî sûrelerde ve Kâbe’nin inşası ile hac ibadeti çerçevesinde bir arada anıldığını belirtmekte ve bu noktadan hareketle Hz. Peygamber’in İbrâhim ile İsmâil arasındaki aile bağını iyi bilmediğini ileri sürmektedirler. Bu iddia, Kur’an’ın vahiy eseri olmayıp Resûl-i Ekrem tarafından düzenlendiği şeklindeki ön yargıya dayandığı gibi bilgi bakımından da doğru değildir. Zira kabile geleneğine bağlı ve asabiyetin ön planda olduğu bir toplumda, üstelik yahudi ve hıristiyanlarla birlikte Mekke müşriklerinin de ata kabul ettikleri Hz. İbrâhim’in aile bağlarını, özellikle onun kendi ataları olan İsmâil’in babası olduğunu bilmemeleri mümkün değildir. Öte yandan Mekkî sûrelerde İsmâil’den ve onun İbrâhim’le ilişkisinden söz edilmediği iddiası da yanlıştır. Nitekim üçüncü Mekke dönemine ait olduğu kabul edilen İbrâhîm sûresinde Hz. İbrâhim yaşlılığında İsmâil ve İshak’ı lutfeden Allah’a hamdetmektedir (İbrâhîm 14/39). İkinci Mekke dönemine ait Sâffât sûresinde ise İshak’ın müjdelendiği âyetlerden (37/112-113) önce İbrâhim’in bir çocuğundan bahsedilmekte olup (37/100-107) bunun İsmâil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü İbrâhim’in İshak’tan önceki yegâne çocuğu İsmâil’dir. İbrâhîm sûresinin 39. âyetinin Medine döneminde indiği, Medenî olan Bakara sûresinin 125 ve 127. âyetlerindeki İsmâil kelimesinin de sonradan eklendiği iddiası ise (a.g.e., IV, 192) hiçbir ilmî temele dayanmamaktadır.

    YanıtlaSil
  124. Diğer taraftan Kur’an’da Hz. İbrâhim ile oğlu İsmâil sadece Kâbe’nin inşasında veya hac ibadeti çerçevesinde (el-Bakara 2/125, 127) değil başka birçok yerde de (el-Bakara 2/133, 136, 140; Âl-i İmrân 3/84; en-Nisâ 4/163) bir arada zikredilmiştir. Kur’an’da İsmâil uslu çocuk (es-Sâffât 37/101), teslim olan (es-Sâffât 37/103), namazı ve zekâtı emreden (Meryem 19/55), sabreden (es-Sâffât 37/102), hoşnut olunan (Meryem 19/55), sözüne sadık (Meryem 19/54), resul ve nebî (Meryem 19/54) gibi niteliklerle anılmaktadır. Ayrıca dilinin Arapça oluşu ve Araplar’ın nesebinin ona bağlanması, Hz. İbrâhim’in oğlu ve Hz. Muhammed’in ceddi olması, Kâbe’nin inşasında İbrâhim’le birlikte çalışması, kurban edilme hadisesinde babası karşısındaki teslimiyet ve itaati, onun yerine kurban edilmek üzere bir koç gönderilmesi, Resûl-i Ekrem’in, “Ben iki kurbanlığın oğluyum” diyerek onunla iftihar etmesi gibi hususlara dayalı olarak müslümanlar İsmâil’e özel bir saygı duymuşlardır (Fîrûzâbâdî, VI, 39).

    Hadislerde İsmâil’in hayatına dair çok az bilgi bulunmakta, tarih, tefsir ve kısas-ı enbiyâ kitaplarında ise nisbeten ayrıntılı mâlûmat yer almaktadır. Resûlullah, “Allah, İbrâhim’in çocuklarından İsmâil’i, İsmâil’in çocuklarından Benî Kinâne’yi, Benî Kinâne’den Kureyş’i, Kureyş’ten Benî Hâşim’i, Benî Hâşim’den de beni seçti” (Müsned, II, 107; Müslim, “Feżâʾil”, 1; Tirmizî, “Menâḳıb”, 1); ayrıca, “Ben iki kurbanlığın oğluyum” (Hâkim, II, 604; Aclûnî, I, 230) diyerek İsmâil’in soyundan geldiğini ifade etmiştir. Ok yarışması yapan bir grubu, “Ey İsmâil oğulları, ok atınız; babanız da ok atıcı idi” diyerek onları teşvik etmiştir (Buhârî, “Cihâd”, 78; “Enbiyâʾ”, 12; “Menâḳıb”, 4). Mekke’nin fethinde Kâbe putlardan temizlenirken Kâbe’nin içinden ellerinde fal oklarıyla Hz. İbrâhim ve oğlu İsmâil’in heykelleri de çıkarılınca Resûl-i Ekrem onların bu işi hiç yapmadıklarını söyleyerek putperestlik malzemesi haline getirilmelerinden duyduğu üzüntüyü dile getirmiştir (Müsned, I, 334, 365; Buhârî, “Enbiyâʾ”, 8, “Meġāzî”, 48, “Ḥac”, 54). Bir başka hadiste Hz. Peygamber, kendi torunları Hasan ve Hüseyin için yaptığı duayı daha önce İbrâhim’in de oğulları İsmâil ve İshak için yaptığını ifade etmiştir (Müsned, I, 236; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 20; İbn Mâce, “Ṭıb”, 36; Tirmizî, “Ṭıb”, 14).

    YanıtlaSil
  125. İsmâil’in dünyaya gelişi ve annesi Hâcer ile birlikte evden uzaklaştırılmasına dair İslâmî kaynaklarda yer alan bilgiler Tevrat’takilerle aynıdır (meselâ bk. Sa‘lebî, s. 81-82); ancak diğer konulardaki bilgilerde farklılıklar bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm, İbrâhim ve İsmâil’in Mekke’deki faaliyetleri hakkında bilgi vermekle beraber oraya nasıl gittiklerini bildirmemektedir. Bu konuda kaynaklarda İbn Abbas, Hz. Ali ve Mücâhid’den gelen üç rivayet vardır. Buna göre Allah, İbrâhim’e hanımı Hâcer ile oğlu İsmâil’i Beytülharâm’ın bulunduğu yere götürmesini emreder. İbrâhim, Hâcer ile henüz emzirmekte olduğu oğlu İsmâil’i Sâre’nin kötülüğünden korumak için Mekke’ye götürmüştür. Hz. Ali’nin rivayetine göre ise bu olay İbrâhim’in Allah’tan Kâbe’nin inşası emrini alması üzerine gerçekleşmiştir (Taberî, Târîḫ, I, 252-253).

    Kur’an dışındaki İslâmî kaynaklara göre Hz. İbrâhim, iki yaşındaki oğlu İsmâil’i ve Hâcer’i Cebrâil’in refakatinde burakla Mekke’ye götürmüş, Mescid-i Harâm’ın bulunduğu yere bırakmış, onları koruması için Allah’a dua ederek oradan ayrılmıştır. Önce Cürhümlüler’in Mekke’ye yerleştiği görüşüne karşı rivayetlerin ekserisine göre o tarihte Mekke’de hiç kimse oturmadığı gibi içecek su da yoktu. Hâcer su ve erzakın tükenmesi üzerine çaresiz kalmış, nihayet mûcizevî bir şekilde kaynayan zemzem suyunu bulunca rahatlayıp Allah’a şükretmiştir. Cürhümlüler’in gelip Mekke civarına yerleşmeleri üzerine İsmâil onlardan Arapça öğrenmiş, bu kabileden bir kızla evlenmiştir. İbn Hazm’a göre Hz. İbrâhim’in neslinden ilk Arapça konuşan kişi İsmâil’dir (DİA, XX, 59).

    Hâcer ile İsmâil’in susuz kalmaları ve su çıkması hadisesi Tevrat’ın yanında diğer yahudi kaynaklarında da yer alır. Tulumdaki su bitince annesi tarafından bir çalı dibine bırakılan İsmâil susuzluktan dolayı ıstırap çeker ve, “Babam İbrâhim’in Allah’ı, senin bizim için takdir ettiğin başka ölüm şekilleri de var, beni susuzluktan öldürme” diye dua eder. Melekler Tanrı’ya başvurarak, “Bir gün senin neslini susuzluktan kırıp geçirecek bir neslin atası için su kaynağı mı çıkaracaksın?” derler. Buna rağmen Tanrı, İsmâil’in duasını hemen kabul eder, orada bir su kaynağı ortaya çıkar, onlar da kırbalarını doldururlar (Sidersky, s. 50-51).

    YanıtlaSil
  126. Filistin’de yaşayan İbrâhim zaman zaman Hâcer ile İsmâil’i ziyarete gelir. İlk gelişinde o sırada evlenmiş bulunan İsmâil’i bulamaz, gelini ise kendisini soğuk karşılamıştır. İbrâhim, “Kocan geldiğinde kendisine selâmımı bildir, kapısının eşiğini değiştirmesini istediğimi söyle” der ve gider. Bu mesajı dikkate alan İsmâil hanımından ayrılır ve Cürhümlüler’den bir başka kadınla evlenir. İkinci defa İsmâil’i görmeye gelen İbrâhim onu yine evde bulamaz, ancak bu defa yeni gelini kendisine iyi davranır. İbrâhim ona dua eder; ayrıca kocası geldiğinde kendisine selâm söylemesini ister ve, “Kapısının eşiğini iyi tutsun” diye tembihte bulunarak yine oğluyla görüşemeden oradan ayrılır. İsmâil olanları öğrenince, “O benim babamdır, sen de evimizin eşiğisin. Babam bana seni hoş tutmamı, seninle iyi geçinmemi emretmiş” der (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 9; Ezrakī, I, 54-58; Sa‘lebî, s. 83). Bu bilgiler yahudi kaynaklarında da mevcuttur; ancak olayın aktarıldığı Midraş ha-Gadol XIII. yüzyıla aittir (Sidersky, s. 51-53; EJd., IX, 81; XI, 1515). Bir müddet sonra İbrâhim tekrar Mekke’ye gelir, oğlu İsmâil ile birlikte Kâbe’nin duvarlarını yükseltirler. İnşaat esnasında İsmâil taş getirerek babasına yardım eder (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 9). Hz. İbrâhim, Kâbe’nin inşasını tamamlayınca Cebrâil gelip kendisine hac farîzasının nasıl yapılacağını öğretmiş, o da insanları hac ibadetine davet etmiş, oğlu ile birlikte hac farîzasını yerine getirmiş, daha sonra İsmâil’i orada bırakarak Filistin’e dönmüştür (Ezrakī, I, 58-59; Sa‘lebî, s. 88; Tecrid Tercemesi, VII, 232-233; IX, 126-127).

    Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim’in oğlunu kurban etmesi hadisesi isim verilmeksizin nakledilir. Buna göre İbrâhim, putperest kavmi tarafından atıldığı ateşten kurtulup onlardan ayrıldıktan sonra hiç çocuğu olmadığı için Allah’tan sâlih bir evlât ister ve kendisine akıllı, iyi huylu bir erkek çocuk müjdelenir. Çocuk babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa gelince İbrâhim’den oğlunu kurban etmesi istenir. Bunu oğluna bildirince oğlu emredileni yapmasını söyler, emre boyun eğip sabredenlerden olacağını bildirir. İbrâhim oğlunu kurban etmeye teşebbüs eder, fakat Allah tarafından tâbi tutulduğu bu imtihanda başarılı olduğu ortaya çıkınca oğlunun yerine semadan kurban olarak bir koç gönderilir, böylece oğlu da kurtulmuş olur (es-Sâffât 37/95-111).

    YanıtlaSil
  127. Filistin’de yaşayan İbrâhim zaman zaman Hâcer ile İsmâil’i ziyarete gelir. İlk gelişinde o sırada evlenmiş bulunan İsmâil’i bulamaz, gelini ise kendisini soğuk karşılamıştır. İbrâhim, “Kocan geldiğinde kendisine selâmımı bildir, kapısının eşiğini değiştirmesini istediğimi söyle” der ve gider. Bu mesajı dikkate alan İsmâil hanımından ayrılır ve Cürhümlüler’den bir başka kadınla evlenir. İkinci defa İsmâil’i görmeye gelen İbrâhim onu yine evde bulamaz, ancak bu defa yeni gelini kendisine iyi davranır. İbrâhim ona dua eder; ayrıca kocası geldiğinde kendisine selâm söylemesini ister ve, “Kapısının eşiğini iyi tutsun” diye tembihte bulunarak yine oğluyla görüşemeden oradan ayrılır. İsmâil olanları öğrenince, “O benim babamdır, sen de evimizin eşiğisin. Babam bana seni hoş tutmamı, seninle iyi geçinmemi emretmiş” der (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 9; Ezrakī, I, 54-58; Sa‘lebî, s. 83). Bu bilgiler yahudi kaynaklarında da mevcuttur; ancak olayın aktarıldığı Midraş ha-Gadol XIII. yüzyıla aittir (Sidersky, s. 51-53; EJd., IX, 81; XI, 1515). Bir müddet sonra İbrâhim tekrar Mekke’ye gelir, oğlu İsmâil ile birlikte Kâbe’nin duvarlarını yükseltirler. İnşaat esnasında İsmâil taş getirerek babasına yardım eder (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 9). Hz. İbrâhim, Kâbe’nin inşasını tamamlayınca Cebrâil gelip kendisine hac farîzasının nasıl yapılacağını öğretmiş, o da insanları hac ibadetine davet etmiş, oğlu ile birlikte hac farîzasını yerine getirmiş, daha sonra İsmâil’i orada bırakarak Filistin’e dönmüştür (Ezrakī, I, 58-59; Sa‘lebî, s. 88; Tecrid Tercemesi, VII, 232-233; IX, 126-127).

    Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim’in oğlunu kurban etmesi hadisesi isim verilmeksizin nakledilir. Buna göre İbrâhim, putperest kavmi tarafından atıldığı ateşten kurtulup onlardan ayrıldıktan sonra hiç çocuğu olmadığı için Allah’tan sâlih bir evlât ister ve kendisine akıllı, iyi huylu bir erkek çocuk müjdelenir. Çocuk babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa gelince İbrâhim’den oğlunu kurban etmesi istenir. Bunu oğluna bildirince oğlu emredileni yapmasını söyler, emre boyun eğip sabredenlerden olacağını bildirir. İbrâhim oğlunu kurban etmeye teşebbüs eder, fakat Allah tarafından tâbi tutulduğu bu imtihanda başarılı olduğu ortaya çıkınca oğlunun yerine semadan kurban olarak bir koç gönderilir, böylece oğlu da kurtulmuş olur (es-Sâffât 37/95-111).

    YanıtlaSil
  128. Kurban edilecek çocuğun adının Kur’an’da bildirilmemesi, diğer taraftan Tevrat’ta ve yahudi geleneğinde bunun İshak olarak kabul edilmesi müslümanlar arasında görüş farklılıklarının ortaya çıkmasına sebep olmuş, bir kısmı İsmâil’in, bir kısmı da İshak’ın kurban edilmek istendiğini ileri sürmüştür. Hz. Ömer, İbn Mes‘ûd, Alkame b. Vakkās, Kâ‘b el-Ahbâr, İkrime el-Berberî, İbn Cerîr et-Taberî ve Süyûtî İshak’ın; Ebü’t-Tufeyl, Saîd b. Müseyyeb ve daha başkaları ise İsmâil’in kurban edilmek istendiğini söylemişlerdir. Hz. Ali, İbn Abbas, Ebû Hüreyre, Hasan-ı Basrî, İbn Ömer, Mücâhid b. Cebr, Saîd b. Cübeyr, Süddî ve Katâde b. Diâme’den her iki görüş yönünde de rivayetler nakledilmektedir (Sa‘lebî, s. 91; Zürkānî, I, 117; Firestone, Journeys in Holy Lands, s. 170-178).

    İbn İshak’ın rivayetine göre İsmâil koşup oynayacak çağa geldiğinde Hz. İbrâhim onu kurban etme emrini alır; Mekke’ye giderek İsmâil’e birlikte odun kesmeye gideceklerini, iple bıçak almasını söyler. Şeytan, İbrâhim’in önüne çıkarak kendisini bu işten vazgeçirmeye çalışır. Daha sonra İsmâil’i, ardından da Hâcer’i kandırmak ister, fakat başarılı olamaz. Sebir dağına vardıklarında İbrâhim oğluna gerçeği açıklar. İsmâil ise babasına yüklendiği görevi yerine getirmesini, endişe etmemesini, kendisinin sabredeceğini, ancak yine de kendisini sıkı bağlamasını ve yüzü koyun yatırmasını söyler; fakat bıçak kesmeyince İsmâil’in yerine bir koç gönderilir.

    Süddî’nin ilgili âyetlerle (Hûd 11/71-72) irtibatlandırarak verdiği bilgiye göre ise Cebrâil, Sâre’ye bir çocuğu olacağını müjdeler, fakat o buna şaşırır. İbrâhim doğacak çocuğu Allah’a kurban edeceğini vaad eder. İshak büyüyünce İbrâhim’e rüyasında sözünü tutması hatırlatılır; İbrâhim ip ve bıçak alarak İshak’la birlikte dağa gider. İshak, kurbanın nerede olduğunu sorunca babası gerçeği açıklar ve olaylar diğer rivayetteki gibi gelişir (Taberî, Târîḫ, I, 272-275; Câmiʿu’l-beyân, XXIII, 78). Bir rivayete göre İbrâhim’e rüyasında İshak’ı kurban ettiği gösterildiğinde onu Beytülmakdis’ten bir aylık mesafedeki kurban mahalli olan Mina’ya götürmüş, Allah onu bu görevden bağışlayınca geri getirmiştir. İbn Abbas’tan gelen bir rivayete göre Cebrâil, İbrâhim’i Akabe cemresine götürmüş, şeytan karşısına çıkınca yedi taş atmış ve şeytan kaybolmuştur. Aynı olay diğer iki cemrede de olmuştur. İbrâhim, İshak’ı boğazlamak istediğinde kendisine, “Ey İbrâhim, rüyanı doğruladın!” denilmiştir. İbn Abbas’tan aynı olay İsmâil’le ilgili olarak da nakledilmektedir (Müsned, I, 297, 306-307; Zürkānî, I, 119). Şeytanın İbrâhim, İsmâil ve Hâcer’i kandırıp ilâhî emri yapmaktan vazgeçirmeye çalışması hadisesi Kâ‘b el-Ahbâr’dan İshak ve Sâre hakkında da nakledilmektedir (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXIII, 82). Bu olay İshak’la ilgili olarak yahudi kaynaklarında da yer alır (Sidersky, s. 48-49).

    YanıtlaSil
  129. Kurban edilmesi istenenin İshak olduğunu ileri sürenler de İsmâil olduğunu savunanlar da kendi görüşlerini destekleyen deliller getirmişlerdir. İshak’ın kurban edilmek istendiğini düşünenlerden olan Taberî hem İshak hem de İsmâil’le ilgili rivayetler bulunduğunu, halbuki bunlardan sadece birinin doğru olabileceğini, Kur’an’daki bilgilerin ise İshak rivayetini doğruladığını belirtmekte, Kur’an’da Hz. İbrâhim’e daima İshak’ın müjdelendiğini (el-Hicr 15/53; es-Sâffât 37/112; ez-Zâriyât 51/28), dolayısıyla kurban hadisesinin anlatıldığı bölümün başında yer alan müjdenin de (es-Sâffât 37/101) İshak’la ilgili olduğunu ifade etmektedir (Câmiʿu’l-beyân, XXIII, 77-78, 85). Taberî’ye göre İbrâhim, kavminin yanından ayrıldıktan sonra çocuğu olması için dua ettiğinde sadece Sâre ile evliydi, henüz Hâcer ile evlenmemişti. Bu sebeple müjde Sâre’nin çocuğuyla ilgilidir (Târîḫ, I, 272). Kur’an’da zebh hadisesinden sonra İshak’ın müjdelenmesi ise onun doğumunun değil zebh emrine itaati karşılığında peygamber oluşunun müjdelenmesidir (Câmiʿu’l-beyân, XXIII, 86, 89).

    İbn Kesîr, İshak’ın kurbanlık olduğuna dair rivayetteki (Müsned, I, 306-307) râvilerden bazılarının metrûk ve münker, senedinin zayıf olduğunu nakletmektedir (Tefsîrü’l-Ḳurʾân, VII, 33). İsmâil’in kurban edilmek istendiğini kabul edenlere göre hem Tevrat’ta hem de Kur’an’da nakledildiği şekliyle İbrâhim hiç çocuğu olmadığı için Allah’tan çocuk talep etmiş, kendisine bir çocuk müjdelenmiş (es-Sâffât 37/100-101) ve İsmâil dünyaya gelmiştir. İsmâil onun ilk çocuğudur (Tekvîn, 16/1, 15). Bu hususta yahudi, hıristiyan ve müslümanlar arasında ihtilâf yoktur (İbn Kesîr, Ḳıṣaṣü’l-enbiyâʾ, s. 229). Kur’an’a göre kurban edilmek istenen de bu ilk çocuktur. Kur’an’da İshak’ın, ardından da Ya‘kūb’un doğacağı Sâre’ye müjdelenmektedir (Hûd 11/71). Eğer İshak’ın çocuğu olacaksa o takdirde onun kurban edilmesi istenemez. Çocuk koşup oynayacak çağa geldiğinde kurban edildiğine göre İshak’ın o çağda çocuğu olamaz. Şu halde kurban olarak takdim edilen İsmâil olmalıdır. Diğer taraftan zebh hadisesinden hemen sonra Hz. İbrâhim’e, imtihandan başarıyla çıkmanın mükâfatı olmak üzere sâlihlerden bir peygamber olarak İshak müjdelenmektedir (es-Sâffât 37/112). Bu ise İshak’ın kurban olayından sonra doğduğunu göstermektedir.

    Kurbanlığın İshak olduğunu ileri sürenler “babasıyla koşacak çağa geldiğinde” ifadesine dikkat çekmekte ve babasıyla birlikte olanın İsmâil değil İshak olduğunu belirtmektedirler. Ancak âyetten, çocuğun koşacak çağa gelinceye kadar babasıyla birlikte büyüdüğü anlamı çıkarılmamalıdır. Burada çocuğun yaşı vurgulanmak istenmiş, kurban edileceği mahalle babasıyla birlikte gittiği için bu ifade kullanılmıştır.

    YanıtlaSil
  130. İsmâil’in kurban edilmek istendiğini kabul edenler, “Ben iki kurbanlığın oğluyum” anlamındaki hadisi (Hâkim, II, 604, 609; Kastallânî, I, 110; Zürkānî, I, 117) delil göstermektedirler. Buradaki iki kurbanlıktan biri İsmâil, diğeri Hz. Peygamber’in babası Abdullah’tır. Muâviye b. Ebû Süfyân’ın naklettiğine göre bir Arap Resûlullah’a “ey iki kurbanlığın oğlu” diye hitap etmiş, Resûlullah da bu sözü tebessümle karşılamıştır (Kastallânî, I, 111). İbn Kayyim, kurbanlığın İsmâil olduğuna delil olarak haccın menâsikinden kurbanın, sa‘yin ve cemreleri taşlamanın Mekke’de uygulanmasını göstermektedir. Ona göre eğer kurban etme hadisesi Ehl-i kitabın dediği gibi Filistin’de olsaydı bugün de kurbanların orada kesilmesi gerekirdi (a.g.e., I, 111). İbn Kesîr, kurbanlığın İshak olduğunu ileri sürenlerin bunu Kâ‘b el-Ahbâr veya Ehl-i kitabın kitaplarından aldıklarını, Kur’an’da ve hadislerde böyle bir şeyin bulunmadığını, bilâkis Kur’an’ın zâhirinden bunun İsmâil olduğunun anlaşıldığını belirtmektedir (Ḳıṣaṣü’l-enbiyâʾ, s. 233; Tefsîrü’l-Ḳurʾân, VII, 27, 32). Diğer taraftan Allah kurbanlığı “halîm” diye nitelemiştir. Çünkü hiç kimse, rabbine itaat için kendini kurban olarak teslim edenden daha halim olamaz. Halbuki İshak halim olarak değil “alîm” diye tavsif edilmiştir (el-Hicr 15/53; es-Sâffât 37/101). Ayrıca İsmâil’in sabredenlerden olduğu (el-Enbiyâ 21/85) ve sözünde durduğu (Meryem 19/54) belirtilmektedir ki bunlar da kurbanlığa daha çok uyan vasıflardır (Hamîdüddin Ferâhî, s. 103-105).

    Tevrat’ta kurban edilmek istenenin İshak olduğu belirtilir ve olay aktarılırken (Tekvîn, 22/1-19) Allah’ın İbrâhim’i imtihan ettiği ve, “Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshak’ı al ve Moriya diyarına git ve orada sana söyleyeceğim dağların biri üzerinde onu yakılan kurban olarak takdim et” dediği nakledilir. Halbuki bu emre muhatap olduğunda Hz. İbrâhim’in iki oğlu vardır; ancak İsmâil annesiyle birlikte o bölgeden uzaklaştırılmıştır. Bu olay vuku bulduğunda İsmâil on beş yaşlarında bir gençtir. Tevrat’ta ise ondan yine çocuk diye bahsedilmekte, annesinin onu bir çalı dibine attığı ifade edilmektedir (Tekvîn, 21/15). Eğer İsmâil bu sırada gerçekten daha çocuk idiyse annesiyle birlikte gönderildiğinde henüz İshak doğmamış olmalıdır. Esasen Tevrat’ta İsmâil’in kardeşi İshak’a gülmesi onun kovulma sebebi olarak gösterilmektedir. Tevrat’ta, oğlunun alay konusu yapılmasına dayanamayan Sâre’nin Hâcer’in hamileliğine de tahammül edemediği belirtildiğine göre Hâcer ve İsmâil ile on dört yıl aynı çatı altında yaşaması imkânsız gibi görünmektedir. Şu halde İsmâil baba evinden uzaklaştırıldığında daha küçük bir çocuktur. İshak ise bu sırada henüz doğmamıştır.

    YanıtlaSil
  131. Kurban hadisesi Hz. İbrâhim’in ikinci oğlu İshak dünyaya gelmeden gerçekleşmiş olmalıdır. Aksi takdirde “sevdiğin biricik oğlunu ... yakılan kurban olarak takdim et” şeklindeki emirde “biricik” vasfı anlamsız olur. Bir insandan oğlunu kurban etmesini istemek elbette büyük bir imtihansa da ilerlemiş yaşında sahip olduğu tek evlâdını kurban etmesini istemek daha büyük bir imtihandır. Muhtemelen Kitâb-ı Mukaddes yazarı İshak soyunun üstünlüğünü vurgulamak için “şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu” ifadesine “İshak” kelimesini de eklemiştir. Diğer taraftan “sevdiğin” vasfını sadece İshak’a tahsis etmek de yanlıştır. Hz. İbrâhim her iki oğlunu da sevmektedir. Ancak İsmâil onun ilk oğludur, yaşlılığında dua neticesi kavuştuğu ilâhî bir lutuftur. İlk çocukların ise İbrânî geleneğinde farklı bir yeri vardır. Hz. İbrâhim’e hanımı Sâre’nin bir oğul doğuracağı müjdelendiğinde, “Keşke İsmâil senin önünde yaşayabilse” diyerek (Tekvîn, 17/18) İsmâil’e olan sevgisini ve düşkünlüğünü ifade etmiştir.

    Yahudiler her ne kadar İsmâil’in câriye çocuğu olduğunu, Sâre’nin, “Bu câriyeyi ve oğlunu dışarı at; çünkü bu câriyenin oğlu benim oğlumla, İshak’la beraber mirasçı olmayacaktır” (Tekvîn, 21/10) sözü gereği mirastan mahrum bırakıldığını ve atıldığını, dolayısıyla İshak’ın tek çocuk olarak kaldığını kabul ediyorlarsa da ilk doğanların mübarek kılınması, rabbe adanması gibi özellikler Yahudilik’te ve Yahudilik öncesi Sâmî kavimlerde bir gelenekti. İlk doğanın üstünlüğüyle ilgili olarak Tevrat’ta şöyle denilmektedir: “Eğer bir adamın biri sevilen ve öteki nefret edilen iki karısı olursa ve sevilen ve nefret edilen kadınlar kendisine oğullar doğurmuş olurlarsa ve ilk doğan oğul nefret edilen kadından ise o zaman vâki olacak ki kendisinde olan malı miras olarak oğullarına böldüğü günde, nefret edilen kadından olan oğlu üzerine sevilen kadından olan oğluna ilk oğulluk hakkını veremez; fakat kendisinde olan bütün malın iki payını nefret edilen kadından olan oğluna vermekle ilk doğan olarak onu tanıyacaktır; çünkü o kuvvetinin başlangıcıdır, ilk doğanın hakkı onundur” (Tesniye, 21/15-17). Bu ifade, Hz. İsmâil’in ahidden ve mirastan mahrum bırakılmasıyla ilgili ifadeyle (Tekvîn, 17/21; 21/10) çelişmektedir. Tevrat’a göre Hz. İbrâhim’e önce, “Senin zürriyetin İshak’ta çağrılacaktır” (Tekvîn, 21/12) denildiği halde daha sonra, “... onu yakılan kurban olarak takdim et” (Tekvîn, 22/2) denilmesi de bir çelişkiyi düşündürmektedir.

    YanıtlaSil
  132. Tevrat’a göre Hz. İbrâhim’in İshak’ı kurban etmek üzere götürdüğü mekân Moriya (Moriyya, Môriyâh, Moriah) diyarıdır. Moriah kelimesinin gerek etimolojisi gerekse nereye delâlet ettiği tam olarak bilinmemektedir. Bir yoruma göre Moriah, “uzaktan görülebilen” yani “yüksek yer” demektir. Onkelos targumunda Moriah diyarı “ibadet, tapınma yeri” olarak çevrilmiştir. Talmud bilginleri Moriah’ı mür dağı ile alâkalandırmışlardır. Mür bitkisi Filistin’de bulunmamaktaydı ve Arabistan’dan getiriliyordu. Şu halde Moriah diyarı diye adlandırılan yer mür diyarı yani Arabistan olabilir.

    Yahudi geleneği kurban yeri olan Moriah diyarını, Moriah dağı veya Kudüs’teki tapınak tepesiyle aynîleştirmektedir, fakat bu geç döneme ait bir gelenektir. Ahd-i Atîk’te bir de Moriya dağı vardır. Hz. Süleyman’ın mâbedi inşa ettiği bu tepe, tarihçi Josephus’un nakline göre İshak’ın kurban edilmek istendiği Moriah diyarının dağı ile aynıdır. Onkelos targumu, Tekvîn’in (22/14) açıklamasında Hz. İbrâhim’in oğluna gelecek nesillerin buraya ibadete geleceklerini söylediğini nakleder. Çünkü bizzat İbrâhim orada Yehova’ya ibadet etmiştir. Kudüs targumu ise İbrâhim’in, oğlu İshak’ı kurban etmek istediği o yerden “Yehova’nın sunağının, evinin dağı” diye bahseder. Ancak Kitâb-ı Mukaddes’te ne Dâvûd’un yaptığı mezbah (II. Samuel, 24/25; I. Tarihler, 21/26), ne Hz. Süleyman’ın mâbedi inşasında (I. Krallar, 6/1-38; II. Tarihler, 3/1-17), ne esaret sonrasında mâbedin ikinci yapılışı ne de mâbedin Makkabîler döneminde temizlenişinde İbrâhim’in İshak’ı kurban etme hadisesine ve bu işin aynı yerde olduğuna temas edilir. Ayrıca gerek peygamberler gerekse İbrânîler’e Mektup’un yazarı ve diğer yazarlar, ataları İbrâhim’in oğlunu kurban ettiği yerle kendi ibadet mekânları arasındaki bu bağı zikretmemişlerdir (DB, IV, 1281-1283).

    Tevrat’a göre Hz. İbrâhim, kurban etme hadisesinden sonra tepenin aşağısında bekleyen uşaklarının yanına yalnız dönmüştür (Tekvîn, 22/19). Bu da İsmâil’in durumuna daha uygundur, çünkü İslâmî telakkiye göre İsmâil’i orada bırakıp Ken‘ân diyarına yalnız dönmüştür.

    İslâmî kaynaklardaki bilgilere göre İsmâil uzun boylu, güzel yüzlü, kırmızımsı tenli, kalın boyunlu, geniş omuzlu, elleri ve ayakları uzun, çok güçlü ve kuvvetliydi. Ok atıcılıkta olduğu gibi ata binicilikte de mâhirdi. Yabani atları yakalayıp ehlileştirirdi. Babası Hz. İbrâhim’in vefatından sonra gerek Kâbe gerekse hac işlerine dair hizmetleri yürütmeye devam etti. İlk olarak Kâbe’ye örtü koydu. Allah ona peygamberlik verdi ve elli yıl peygamberlik etti. Cebrâil’in hac menâsikini öğretmesinden sonra Hz. İsmâil bunu Hicaz halkına duyurmuş, Kâbe’nin hizmet ve nezâreti ömrünün sonuna kadar kendi uhdesinde kalmıştır (Tecrid Tercemesi, VI, 22). 137 yaşında vefat etmiş ve Hicr’e annesi Hâcer’in yanına defnedilmiştir.

    YanıtlaSil
  133. BİBLİYOGRAFYA
    Tâcü’l-ʿarûs, “İsmâʿîl” md..

    Müsned, I, 236, 297, 306-307, 334, 365; II, 107.

    Buhârî, “Cihâd”, 78, “Enbiyâʾ”, 8, 9, 12, “Menâḳıb”, 4, “Meġāzî”, 48, “Ḥac”, 54.

    Müslim, “Feżâʾil”, 1.

    Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 20.

    İbn Mâce, “Ṭıb”, 36.

    Tirmizî, “Menâḳıb”, 1, “Ṭıb”, 14.

    Hâkim, el-Müstedrek, II, 604, 609.

    Ezrakī, Aḫbâru Mekke (Melhas), I, 54-59.

    Taberî, Târîḫ (Ebü’l-Fazl), I, 247-316.

    a.mlf., Câmiʿu’l-beyân, XXIII, 75-89.

    Sa‘lebî, ʿArâʾisü’l-mecâlis, Beyrut 1985, s. 79-102.

    Zemahşerî, el-Keşşâf, III, 306-310.

    Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī, el-Muʿarreb (nşr. Ahmed Muhammed Şâkir), Tahran 1966, s. 7, 13, 14.

    Kurtubî, el-Câmiʿ, XV, 97-114.

    İbn Kesîr, Ḳıṣaṣü’l-enbiyâʾ, s. 229, 233, 303-307.

    a.mlf., Tefsîrü’l-Ḳurʾân (nşr. Sâmî b. Muhammed es-Selâme), Riyad 1418/1997, VII, 27, 32-33.

    Fîrûzâbâdî, Beṣâʾir (nşr. M. Ali en-Neccâr), Beyrut, ts. (el-Mektebetü’l-ilmiyye), VI, 39-41.

    Tecrid Tercemesi, VI, 22; VII, 231-233; IX, 115-127.

    Kastallânî, el-Mevâhibü’l-ledünniyye (nşr. Sâlih Ahmed eş-Şâmî), Beyrut 1412/1991, I, 110-113.

    Zürkānî, Şerḥu’l-Mevâhib, Kahire 1854, I, 117-121.

    Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, I, 230.

    A. Legendre, “Ismael”, DB, III/I, s. 990-992.

    a.mlf., “Moriah”, a.e., IV, 1281-1283.

    J. Horovitz, Koranische Untersuchungen, Berlin-Leipzig 1926, s. 91-92.

    Hamîdüddin Ferâhî, er-Reʾyü’ṣ-ṣaḥîḥ fî men hüve’ẕ-ẕebîḥ, A‘zamgarh 1414/1994, s. 103-105.

    C. C. Torrey, The Jewish Foundation of Islam, New York 1933, s. 49.

    D. Sidersky, Les origines des légendes musulmanes dans le Coran et dans les vies des prophètes, Paris 1933, s. 48-53.

    A. Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qurʾān, Baroda 1938, s. 63-64.

    Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul 1990, VII, 414-417.

    a.mlf., Kur’an Ansiklopedisi, İstanbul, ts. (Kur’an Bilimleri Araştırma Vakfı), XII, 344-348.

    R. Firestone, Journeys in Holy Lands, Albany-New York 1990, s. 39-178.

    a.mlf., “Abraham’s Son as the Intended Sacrifice”, JSS, XXXIV/1 (1989), s. 95-131.

    Mustafa Âsım Köksal, Peygamberler Tarihi, Ankara 1993, I, 170-236.

    R. Paret, “Ismāʿīl”, EI2 (Fr.), IV, 192-193.

    Y. Elitzur – H. Z. Hirschberg, “Ishmael”, EJd., IX, 80-82.

    S. Fisch, “Midrash ha Gadol”, a.e., XI, 1515.

    İsmail Durmuş, “İbn Hazm”, DİA, XX, 59.

    YanıtlaSil
  134. TÜRK EDEBİYATI. Hz. İsmâil Türk edebiyatında doğumundan başlayarak çocukluğu, gençliği ve peygamberliği gibi yönleriyle ele alınmış, özellikle annesi Hâcer’le birlikte Mekke’de bırakılması, burada zemzemin fışkırması, babası İbrâhim tarafından Allah’a kurban edilmek istenmesi, buna razı olup sabır göstermesi ve Kâbe’nin inşaatında babası ile beraber çalışmasından bahsedilmiştir. Türk edebiyatında Hz. İbrâhim’i konu edinen eserlerin çoğunda Hz. İsmâil’den de söz edilmektedir. Bu hususta kaleme alınan ilk eser, Abdülvâsi Çelebi’nin (ö. 817/1414-15’ten sonra) Halilnâme adıyla tanınan mesnevisidir. Bu eserde İsmâil’in doğumundan başlayarak hayatının babası ile birlikte geçen devresinin hikâyesi Kur’an, tefsir, hadis ve diğer mukaddes kitaplarla İsrâiliyat türü rivayetlerde yer alan bütün ayrıntılarıyla anlatılmıştır.

    Sa‘lebî’nin ʿArâʾisü’l-mecâlis ile Kisâî’nin Bedʾü’d-dünyâ ve Ḳıṣaṣü’l-enbiyâʾ adlı kitaplarında Hz. İsmâil’e geniş yer verildiği gibi bu eserlerin Türkçe çevirileri başka kaynaklardan elde edilen bilgilerle de zenginleştirilmiştir. İlk Türkçe kısas-ı enbiyâ olan Rabgūzî’nin eserinde İsmâil, babası İbrâhim’e ayrılan geniş bölüm içinde “Kıssa-i İsmâil” başlığı altında ve “Kıssa-i Zebh-i İsmâil”, “Kıssa-i Binâ-i Kâ‘be” alt başlıklarıyla yer yer kısa manzumelerin de bulunduğu bir bölümde anlatılmıştır (The Stories of the Prophets: Qiṣaṣu al-Anbiyāʾ [nşr. Boeschoten v.dğr.], I, 94-107; Ḳıṣaṣü’l-enbiyā [nşr. Aysu Ata], I, 65-74). Bunların dışında Adudüddin el-Îcî’ye izâfe edilen, ancak Kara Yâkub lakabı ile bilinen Ya‘kūb b. İdrîs el-Karamânî’ye ait olduğu anlaşılan İşrâḳu’t-tevârîḫ adlı kitabın Âlî Mustafa Efendi tarafından genişletilerek yapılmış tercümesi olan Zübdetü’t-tevârîh’ini (Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 663; diğer nüshaları için bk. TCYK, s. 337-338), Çerkezoğlu Mehmed’in Kısas-ı Enbiyâ Tercümesi’ni (Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 1117), müellifi meçhul yazma halindeki peygamberler tarihiyle (TCYK, s. 348-353) diğer peygamberler yanında Hz. İsmâil’in mûcizelerinden de bahseden, müellifi meçhul Mu‘cizât-ı Enbiyâ adlı kitabı (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 4443) ve manzum-mensur karışık olarak kaleme alınmış yine müellifi bilinmeyen Siyer-i Enbiyâ’yı da (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 4338) zikretmek gerekir (TCYK, s. 438-439).

    YanıtlaSil
  135. Hz. İsmâil hakkındaki müstakil eserlerin bir bölümünü halk için kaleme alınmış manzum ve mensur dinî hikâyeler teşkil etmektedir. Bunların içinde en tanınmış olanı, Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-necât’ının yazma ve basma nüshalarının sonundaki kısa manzum hikâyeler arasında bulunan seksen-doksan beyitlik Kıssa-i İsmâîl ve İbrâhîm Aleyhime’s-selâm’dır (Hikâye-i Mevlidü’n-nebî, İstanbul 1311). Burada ağırlıklı olarak İsmâil’in kurban edilmesi hadisesi anlatılmakta ve özellikle onun teslimiyeti konusu ele alınmaktadır. “İbrâhim geldi buyurdu Hâcer’e / İsmâil’in yıkayıp saçın tara / Donların yu hem ellerin kınala / Benim ile bile oduna gele” beyitleriyle hikâye İsmâil ve annesi etrafında işlenmekte, böylece hikâyelere baba-ana-oğul üçgeninde gelişen olaylarla zenginleştirilmiş acıklı ve ibret verici bir boyut kazandırılmış olmaktadır. İsmâil’e ait bilgilere yer veren eserlerin başında Mevlânâ’nın Mes̱nevî’si gelir. İbrâhim peygamberin başından geçen çeşitli olaylar tasavvuf ve hikmet diliyle nasıl yorumlanmışsa İsmâil’e ait olaylar da aynı mahiyette açıklanmıştır. Bunlar arasında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Hz. İsmâil’in kurban edilişi üzerinde ayrı bir önemle durduğunu söylemek mümkündür (Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi, I, 66; II, 93,160; III, 242-243; VI, 203, 601). Mevlânâ, İsmâil’le ilgili olaylara diğer eserlerinde ve özellikle Dîvân-ı Kebîr’inde de sık sık temas etmiştir (a.g.e., II, 49-50). Muhammediyye (“Faslün fî tertîbi’l-enbiyâ aleyhimüsselâm” başlıklı bölüm içinde, s. 71) ve Envârü’l-âşıkīn (“Mebhas-i İsmâil aleyhisselâm” başlığı altında müstakil olarak, s. 69-72; “Mebhas-i İbrâhim aleyhisselâm” başlığı altında ise dolaylı bir şekilde, s. 58-69) gibi eserlerle Mekke ve Kâbe hakkında yazılmış kitapları da bu kısımda zikretmek gerekir. Ahmed Fakih’in Kitâbü Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe’siyle Gubârî Abdurrahman’ın Kâ’benâme’si gibi menâzil-i hac, menâsik-i hac türü eserler de bu grup arasında yer alır.

    YanıtlaSil
  136. Hilye-i enbiyâlarda Hz. İbrâhim’le beraber İsmâil’in vasıflarının da zikredildiği görülmektedir. Nûri mahlaslı bir şair tarafından kaleme alınan Hilye-i Peygamberân’da (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 1715/5) sözü edilen on dört peygamberden biri Hz. İsmâil’dir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde kayıtlı bulunan (Emanet Hazinesi, nr. 1181) müellifi meçhul, her sayfası müstakil levha halinde tertip edilmiş manzum-mensur Hilye-i Peygamberân’da da ona bir sayfa ayrılmıştır.

    Fuzûlî’nin Hadîkatü’s-suadâ adlı eserinin “Fasl-ı İbtilâ-yı Halîlullah Aleyhisselâm” başlığı altında İsmâil’in kurban edilişi üzerinde durulmakta, şeytana karşı çıkışı ve babasına itaati vurgulanmaktadır. Hâcer’in ağzından şeytana cevap olarak söylenen, “Cân ile bizden eğer hoşnûd ola cânânımız / Câna minnettir onun kurbânı olsun cânımız” beytiyle Hz. İbrâhim’in söylediği, “Derd-i aşk-ı yâr gönlüm mülkünün sultânıdır / Hükm onun hükmüdurur fermân onun fermânıdır” ve İsmâil’in, “Cânımı cânân eğer isterse minnet cânıma / Can nedir ki onu kurbân etmeyem cânânıma” gibi beyitler okuyucuyu âdeta Kerbelâ Vak‘ası’nın gönül yakıcı elemini hissetmeye hazırlamaktadır.

    Hz. İsmâil etrafında gelişen olaylar arasında babası tarafından annesi Hâcer’le birlikte Mekke’de bırakılması, zemzemin ortaya çıkmasına sebep oluşu (bundan dolayı zemzem kuyusu için “bi’r-i İsmâil” tabiri kullanılır), Mekke şehrini kurması, burada babasıyla birlikte Kâbe’yi bina etmesi, kurban edilmesi, şeytana karşı gelmesi önem arzeder. Bilhassa kurbanla ilgili olaylar kurban bayramını konu alan ıydiyyelere, diğer birçok hususiyeti de ilâhî, devriyye ve duraklara malzeme teşkil etmiştir. Yûnus Emre’den beri Hz. İsmâil’in kurban edilişi üzerinde çok durulmuştur. Bir devriyyesinde, “Şimdi adım Yûnus-durur ol demde İsmâil idi / Ol dost için Arafat’a kurbân olup çıkan benem” derken aynı zamanda haccın menâsikinden olan Arafat’a çıkmak, kurban kesmek gibi vecîbelere de işaret etmektedir. “İsmâîl’e çaldım bıçak bıçak ana kâr etmedi / Hak beni âzâd eyledi koç ile kurbandayım” beyti kurban olayını anlatmaktadır. Fuzûlî’nin, “Gerçi İsmâil’e kurban gökten inmiş kadr için / Hak bilir kadr için İsmâîl ona kurbân olur” beyti âşık ile mâşuk arasındaki derin muhabbeti ifade etmektedir. Osman Şems Efendi’nin, “Iyd-i visâl-i yârda zibh-i azîm olur / Her kim ederse rûh-ı revânın fedâ-yı aşk” beyti sevgilisine kavuşmak isteyen âşığın bunun için geçici ruhunu, canını aşka feda etmesi, vuslat bayramında ulu bir kurban kesmesi gerektiğini ifade eder. Bağdatlı Rûhî’nin, “Feyz-i Hak’tan bulsak İsmâîl ü Yûsuf rütbesin / Yine ol sâhib-kemâlin kuluyuz kurbânıyız” beyti ise hem İsmâil’in gösterdiği sabır ve itaat sebebiyle Allah katında derecesinin yüksekliğine işaret etmekte, hem de kulun rütbesi ne kadar yükselse de Allah katında kul olmaktan öteye varamayacağını belirtmektedir. Âşıklar canlarını sevgili için kurban etmek istedikleri zaman da Hz. İsmâil söz konusu edilir. Ahmed Paşa’nın, “San İsmâîl’dir çeşmin ki yatar hançer altında / Ya İbrâhîm’dir zülfün ki olmuş gülsitân âteş” beyti buna işaret eder. Ayrıca sevgilinin kirpikleri âşığın canını almak üzere çekilmiş Hz. İbrâhim’in elindeki hançere, âşığın gözü de İsmâil’in teslimiyetle bakan gözüne benzetilmiştir. Hayâlî Bey’in, “Müje hançerle İbrâhîm’e dönmüş / Göz İsmâilveş teslîme

    YanıtlaSil
  137. benzer” beyti bu anlayışı ifade eder. Tevhidlerde her peygamber bir vasfıyla anılırken Hz. İsmâil itaat ve sabrı ile ele alınır. Ahmedî’nin, “Sensin İbrâhîm’e veren azm ü İsmâîl’e sabr / Hem veren Ya‘kūb’a hüzn ü Yûsuf’a hüsn ü cemâl” beyti buna örnek gösterilebilir. İslâm terbiyesinde İsmâil ayrıca ana babaya, bilhassa babaya itaatin örneğini teşkil eder. Çeşitli vasıflarıyla Türk halk edebiyatında da Hz. İsmâil hakkında destanlar kaleme alınmıştır. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Müzesi’nde bulunan bir mecmuada XVII. yüzyılda yazılmış, Süleyman adlı bir şahsa ait olduğunu tahmin ettiği bir destandan söz etmektedir. Âşık Perverî de kaleme aldığı otuz dört kıtalık bir destanında Hz. İsmâil’in kurban edilişini anlatmıştır (Gencosman, s. 516-522).


    BİBLİYOGRAFYA
    Rabgūzî, The Stories of the Prophets: Qiṣaṣu al-Anbiyāʾ (nşr. ve trc. H. E. Boeschoten v.dğr.), Leiden 1995, I, 94-107.

    a.mlf., a.e.: Ḳıṣaṣü’l-enbiyā (nşr. Aysu Ata), Ankara 1997, I, 52-78.

    a.mlf., a.e. (nşr. İsmet Cemiloğlu, 14. Yüzyıla Ait Bir Kısas-ı Enbiyâ Nüshası Üzerinde Sentaks İncelemesi içinde), Ankara 1994, s. 156-162.

    Yunus Emre Divânı II: Tenkitli Metin (haz. Mustafa Tatçı), Ankara 1990, s. 176, 316, 332, 395.

    Yazıcıoğlu Mehmed, Muhammediyye, İstanbul 1289, s. 71.

    Ahmed Bîcan, Envârü’l-âşıkīn, İstanbul 1261, s. 57-71.

    Fuzûlî, Hadikatü’s-süeda (haz. Şeyma Güngör), Ankara 1987, s. 34-44.

    Gubârî Abdurrahman, Kâ’benâme, İstanbul 1990.

    Kemâl Edip Kürkçüoğlu, Osman Şems Efendi Dîvânı’ndan Seçmeler, İstanbul 1996, s. 111-113, 215, 379, 380.

    Mekke İlâhisi, İstanbul 1318, s. 12.

    Ali Nihad Tarlan, Divan Edebiyatında Tevhidler, İstanbul 1936, s. 6, 65.

    Levend, Divan Edebiyatı, s. 112.

    TCYK, s. 337-338, 348-353, 438-439.

    Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ Müzesi Yazmalar Kataloğu, Ankara 1972, III, 168.

    a.mlf., Mesnevî ve Şerhi, İstanbul 1973-74, I, 66; II, 49-50, 93, 160; III, 242-243; VI, 203, 601.

    YanıtlaSil
  138. Kemal Zeki Gencosman, Türk Destanları, İstanbul 1972, s. 516-522.

    Harun Tolasa, Ahmet Paşa’nın Şiir Dünyası, Ankara 1973, s. 25, 194.

    E. Kemal Eyüboğlu, On Üçüncü Yüzyıldan Günümüze Kadar Şiirde ve Halk Dilinde Atasözleri ve Deyimler, İstanbul 1975, II, 322.

    İskender Pala, Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, Ankara 1989, I, 509-510.

    M. Nejat Sefercioğlu, Nev’î Divânı’nın Tahlîli, Ankara 1990, s. 26.

    H. İbrahim Şener, “Neşâtî’nin Hilye-i Enbiyâsı”, DÜİFD, I (1983), s. 294.

    “İsmail”, TDEA, V, 2.

    Günay Kut, “Abdülvâsi Çelebi”, DİA, I, 283-284.

    Mustafa Uzun, “Hilye”, a.e., XVIII, 46.

    YanıtlaSil
  139. İSM-i A‘ZAM
    الاسم الأعظم
    Allah’ın en büyük ismi anlamında bir tabir.
    İlişkili Maddeler
    ESMÂ-i HÜSNÂ
    Allah’ın isimleri için kullanılan bir tabir.
    LAFZA-i CELÂL
    Allah ismi için kullanılan bir tabir.

    Müellif:
    BEKİR TOPALOĞLU
    Kur’ân-ı Kerîm’de ism kelimesi yirmi âyette Allah’a nisbet edilmekle birlikte a‘zam sıfatıyla bir niteleme yer almamaktadır (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ism” md.). Bir âyette rabbin isminin yüce olup hayırlara vesile teşkil ettiği ifade edilmiş (er-Rahmân 55/78), iki âyette “ism-rabbik” terkibine “azîm” sıfatı (el-Vâkıa 56/96; el-Hâkka 69/52), bir âyette de aynı terkibe “a‘lâ” nitelemesi eklenmiştir (el-A‘lâ 87/1). Ancak bu âyetlerin üçü de rabbin isminin tenzih edilmesini emretmektedir. Müfessirler genelde bu tenzihin Allah’ın zâtına râci olduğunu kabul etmekte ve isim kelimesinin bir vasıta görevi üstlendiğini veya sıfat mânasına geldiğini belirtmektedir (Taberî, XXX, 189-190; Zemahşerî, IV, 738; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XXXI, 136-138).

    İsm-i a‘zam hakkında nakledilen hadislerden Esmâ bint Yezîd, Ebû Ümâme, Büreyde b. Husayb, Enes b. Mâlik ve Hz. Âişe yoluyla gelen rivayetler İbn Mâce’nin es-Sünen’inde mevcuttur (“Duʿâʾ”, 9). Bunların dışında kalan ve dolaylı olarak ism-i a‘zamı ilgilendiren rivayet ise Übey b. Kâ‘b yoluyla gelmiştir (Müsned, V, 142; Müslim, “Ṣalâtü’l-müsâfirîn”, 258; Ebû Dâvûd, “Vitir”, 17). Adı geçen ilk iki sahâbî ile Übey b. Kâ‘b’dan gelen rivayetlere göre Hz. Peygamber ism-i a‘zamın Bakara, Âl-i İmrân ve bir rivayette Tâhâ sûresinde yer alan “Allāhü lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyü’l-kayyûm” (اللهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ) cümlesinden ibaret olduğunu söylemiştir. Büreyde ve Enes b. Mâlik yoluyla gelen rivayetlerin metinleri farklı kelimelerle de olsa önceki metin gibi tevhid ilkesini içermekte ve Resûl-i Ekrem’in şu ifadesiyle sona ermektedir: “Bu duayı yapan Allah’ın ism-i a‘zamı ile dilekte bulunmuş olur. Allah, ism-i a‘zamı anılarak kendisinden talepte bulunulduğunda talebi yerine getirir, ism-i a‘zamla dua edildiğinde duayı kabul eder” (Müsned, III, 120, 158, 245, 265; V, 350, 360; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 9). Muhaddis İbn Hacer’in, ism-i a‘zam hakkında nakledilen rivayetlerin sened açısından tercih edilmeye en uygun olanı diye nitelediği Büreyde hadisi (Fetḥu’l-bârî, XII, 527) birkaç kelime farkı ile İhlâs sûresine benzemektedir: “Allahım! Senin Allah, ahad ve samed oluşunu, doğurmak, doğmak, dengi ve benzeri bulunmak gibi beşerî özelliklerden münezzeh bulunuşunu vesile edinerek senden talepte bulunuyorum” (اللهم إني أسألك بأنك أنت الله الأحد الصمد الذي لم يلد ولم يولد ولم يكن له كفوًا أحد).

    YanıtlaSil
  140. Hz. Âişe’den gelen iki rivayetin birinde Resûlullah’ın yaptığı bir duada Allah’ın asîl (tâhir, tayyib), mübarek ve zâtınca en sevimli ismiyle tevessül ettiği, ayrıca bu isim aracılığıyla dua edildiği, dilekte bulunulduğu, rahmet ve lutufkârlığı talep edildiğinde Cenâb-ı Hakk’ın kabul ile mukabelede bulunacağının bildirildiği ifade edilmiş (İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 9), fakat isim hakkında bir açıklama yapılmamıştır. Esmâ-i hüsnâ içindeki üstün konumu göz önünde bulundurulduğu takdirde bunun Allah ismi olabileceğini söylemek mümkündür. İsnadında bazı problemlerin olduğu ifade edilen aynı rivayetin devamında kaydedildiği üzere Hz. Âişe, duaların kabulüne vesile olan ismi öğretmesini Resûl-i Ekrem’den istemiş, fakat olumlu cevap alamamıştır. Bunun üzerine Âişe iki rek‘at namaz kılıp içinde Allah, rahmân, ber ve rahîm isimleriyle “senin bütün güzel isimlerin” ifadesinin geçtiği bir dua okumuş, duayı dinleyen Resûlullah, “Benden öğrenmek istediğin isim duanda yer alan isimler arasında bulunmaktadır” demiştir.

    Âlimlerin ism-i a‘zamla ilgili görüşlerini üç noktada toplamak mümkündür. 1. Başta Ca‘fer es-Sâdık, Cüneyd-i Bağdâdî, İbn Cerîr et-Taberî, Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî, İbn Hibbân ve Bâkıllânî olmak üzere bazı âlimler ism-i a‘zam diye bir şeyin bulunmadığını söylemişlerdir (Fahreddin er-Râzî, Levâmiʿu’l-beyyinât, s. 92-94; İbn Hacer, XII, 526). Buna göre rivayetlerde yer alan a‘zam kelimesi “büyük, yüce” anlamındaki azîm yerine kullanılmış olup buradaki yücelik harflerden oluşan isme değil onun delâlet ettiği zâta aittir. Kul samimiyetle dua ettiği takdirde dileği kabul edilir. 2. İsm-i a‘zam aslında var olmakla birlikte Kadir gecesi, dua ve ibadetlerin makbul olduğu cuma gününde gizlenmiş özel vakit gibi sadece Allah tarafından bilinmektedir. Ayrıca bu ismin esmâ-i hüsnâ içinde bulunduğunu söylemek veya kulun duygulandığı her ilâhî ismin ism-i a‘zam olabileceğini kabul etmek de mümkündür (Süyûtî, II, 135-136). 3. İsm-i a‘zam mevcut olup insanlar tarafından bilinmektedir. Bu telakkiye göre sözü edilen isme “en büyük” denilmesinin sebepleri sadece kâinatı yaratan ve yöneten en yüce varlığa nisbet edilmesi, içeriğinin zengin ve sevabının çok olması ve duaların kabulüne vesile teşkil etmesi gibi hususlardır.

    YanıtlaSil
  141. İbn Hacer ve Süyûtî, ism-i a‘zamın neden ibaret olabileceği konusunda ileri sürülen görüşleri benzer bir şekilde sıralamışlardır (Fetḥu’l-bârî, XII, 526-527; el-Ḥâvî li’l-fetâvâ, II, 136-139). Bu tür listelerde kaydedilen metinlerin bir kısmı yukarıda sözü edilen hadislere dayanmakta, bir kısmı da şahsî tahminlerle belirlenmektedir. Süyûtî’nin listesinde on altıya kadar çıkan bu metinlerin başında Allah ismi (veya O’na râci “hüve[hû]” zamiri) gelmektedir. En uzunu bir satır tutan metinlerde işlenen ortak tema Allah’ın birliği, engin merhameti ve kâinatı yaratıp yönetmesidir. İsm-i a‘zam metinleri arasında yukarıda zikredilenlerden başka besmele, kelime-i tevhid, esmâ-i hüsnânın tamamı, Allahümme, rabbi rabbi, mâlikü’l-mülk, zü’l-celâli ve’l-ikrâm ve Hz. Yûnus’un duası olan “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” (لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ) ibareleri kaydedilebilir.

    Şiî âlimlerinin ism-i a‘zam hakkındaki genel kanaatleri de farklı bir durum arzetmemektedir. Onlardan nakledilen rivayetlerin birinde (Muhammed el-Garavî, s. 63) ism-i a‘zamın imamlardan ibaret olduğu, amellerin makbul sayılabilmesi için Şiî imamlarının tanınıp benimsenmesinin gerektiği yolundaki telakkiye itibar etmek mümkün değildir.

    İsm-i a‘zam hakkında nakledilen rivayetlerle ileri sürülen fikirlerin incelenmesinden anlaşılacağı üzere böyle bir ismin mevcudiyeti kesin olarak sabit değildir. Ṣaḥîḥ-i Müslim’de yer alan (“Ṣalâtü’l-müsâfirîn”, 258) ve aslında ism-i a‘zam adını içermeyen Übey b. Kâ‘b rivayetinin dışında konuyla ilgili olarak Ṣaḥîḥayn’da herhangi bir nakle rastlanmamıştır. Diğer bazı hadis kaynaklarında yer alan rivayetler isnad açısından pek sağlam görülmemiş ve bu sebeple naslarda geçmeyen bazı ism-i a‘zam metinlerinin tesbiti cihetine gidilmiştir. Ancak bu tür tesbitler herkesi ilgilendiren bir konuma sahip olmayıp sadece belirleyicisini veya mânevî yönelişi ona paralel olanları etkileyebilir. Bütün ilâhî isimlerin mânalarını içerdiği göz önünde bulundurularak Allah lafzına öncelik vermek, buna besmeleyi ve kelime-i tevhidi de eklemek mümkündür.

    YanıtlaSil
  142. İsm-i a‘zamla ilgili olarak rivayet edilen hadisler ve bu konuda ciddi âlimler tarafından ileri sürülen fikirler bu isim aracılığıyla duaların kabul edilmesi hedefine yöneliktir. Dua ruhun yücelişi ve kulun Allah’ı kendisine yakın hissedişinden ibaret olduğu (el-Bakara 2/186), ayrıca ibadetin özünü teşkil ettiğine göre (Tirmizî, “Duʿâʾ”, 1) ism-i a‘zamla maddî sonuçların değil mânevî kazançların elde edilebileceği açıktır. Bu sebeple mevcudiyeti kesin olmayan, eğer varsa hangi isimden veya isimler grubundan oluştuğu bilinmeyen ism-i a‘zamı Hurûfîlik alanına çekip ondan maddî sonuçlar beklemek din, bilim ve akılla uzlaştırılması mümkün olmayan bir davranıştır. Bu tür telakkiler arasında ism-i a‘zamın hastalıklara şifa olduğu, büyüyü bozduğu, iki kişi arasında sevgi veya nefretin doğmasını sağladığı, seyir halinde olan gemiyi durdurduğu vb. iddialar zikredilebilir (Ahmed b. Ali el-Bûnî, s. 86-89; Muhammed el-Garavî, s. 58-59).

    Esmâ-i hüsnâya dair eserlerde ism-i a‘zam konusuna yer verildiği gibi bu mevzuda müstakil çalışmalar da yapılmıştır. İbnü’d-Düreyhim’in Ġāyetü’l-maġnem fi’l-ismi’l-aʿẓam (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 627), İbn Bintü’l-Meylak diye tanınan Muhammed b. Abdüddâim’in Cevâbü meni’stefhem ʿani’smillâhi’l-aʿẓam (Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 609; Brockelmann, II, 148), Şemseddin es-Sehâvî’nin el-Ḳavlü’l-etem fi’l-ismi’l-aʿẓam (Îżâḥu’l-meknûn, II, 246), Celâleddin es-Süyûtî’nin ed-Dürrü’l-munaẓẓam fi’l-ismi’l-aʿẓam (Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 734) ve Muhammed el-Garavî’nin el-İsmü’l-aʿẓam (Beyrut 1402/1982) adlı eserleri bunlardan bazılarıdır. Georges C. Anawati’nin kaleme aldığı “Le nom suprême de Dieu” adlı makalede Fahreddin er-Râzî’nin Levâmiʿu’l-beyyinât’ındaki ilgili bölüm özetlenmiş, ardından ism-i a‘zamın halk inancındaki kullanılışına yer verilmiştir (Atti del terzo Congresso di studi arabi e islamici: Ravello, 1-6 settembre 1966, Napoli 1967, s. 7-58).

    YanıtlaSil
  143. BİBLİYOGRAFYA
    M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ism” md.

    Müsned, III, 120, 158, 245, 265; V, 142, 350, 360; VI, 461.

    Müslim, “Ṣalâtü’l-müsâfirîn”, 258.

    Ebû Dâvûd, “Vitir”, 17.

    Tirmizî, “Duʿâʾ”, 1.

    İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 9.

    Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXVIII, 72; XXX, 189-190.

    Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), IV, 738.

    Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, el-Emedü’l-aḳṣâ (nşr. Ramazan Biçer, doktora tezi, 1420/1999), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 51-53.

    Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî, el-Muʿteber fi’l-ḥikme (nşr. Şerefettin Yaltkaya – Süleyman Nedvî), Haydarâbâd 1357-58, III, 128.

    Fahreddin er-Râzî, Levâmiʿu’l-beyyinât, s. 92-103.

    a.mlf., Mefâtîḥu’l-ġayb, Beyrut 1410/1990, XXXI, 136-138.

    Ahmed b. Ali el-Bûnî, Şemsü’l-maʿârifi’l-kübrâ, Beyrut, ts. (el-Mektebetü’s-sekāfiyye), s. 86-89.

    Alâeddin b. Attâr, Fetâva’l-İmâm en-Nevevî (nşr. Muhammed el-Haccâr), Medine 1405/1985, s. 314.

    İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî, Beyrut 1416/1996, XII, 526-527.

    Süyûtî, el-Ḥavî li’l-fetâvâ, Beyrut, ts. (Dârü’l-kitâbi’l-Arabî), II, 135-139.

    Taşköprizâde, Miftâḥu’s-saʿâde, II, 593.

    Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 609, 734.

    Seffârînî, Levâmiʿu’l-envâri’l-behiyye, Beyrut, ts. (el-Mektebü’l-İslâmî), I, 35-37.

    Îżâḥu’l-meknûn, II, 246.

    Brockelmann, GAL Suppl., II, 148.

    Abdurrahman Bedevî, Müʾellefâtü’l-Ġazzâlî, Küveyt 1977, s. 185.

    Muhammed el-Garavî, el-İsmü’l-aʿẓam, Beyrut 1402/1982, s. 58-59, 63.

    “İsm-i Aʿẓam”, DMT, II, 166-167.

    YanıtlaSil
  144. Edillei Erbaa, kitab ile sünnetten ve icmai ümmet ile kıyası fukuhadan ibarettir.
    Cem'i kavaittir. Meselâ "Kelamda aslolan manayı hakikattir" sözü, bir kaideyi kulliyedir.
    Hukuki İslamiye ve Istilahati Fikhiyye KAMUSU.
    CİLT. 1.sy.15.

    YanıtlaSil
  145. Aramızdan ona mı vahiy gelmiş? Doğrusu o çok yalancı ve kendini beğenmişin biridir.
    Salih'e buyurdukki:Kendini beğenmiş yalancının kim olduğunu onlar yarın bilecekler.
    Kur'an Kerîm ve Açıklamalı Meali.
    Kamer Suresi 25,26.

    YanıtlaSil
  146. Áyet-i Kerime'de geçen "esir" kelimesi kibirlenmek, çok sevinmek hırçınlik anlamına gelir.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    Kamer Suresi. 25.
    cilt 20.sy. 346.

    YanıtlaSil
  147. Sizden birine, halktan korkması, işittiği veya gördüğü bir hakikatı söylemeye mani olmasın.
    Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.)
    Sayfa: 490 / No: 7
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  148. Zira yöneticinin işinin düzelmesi âlemin düzelmesi anlamına gelir.
    Erbai'in-i İdrisiyye.
    İdris (Aleyhisselâm)a İndirilen Kırk İsmi Şerif.
    sy.81.

    YanıtlaSil
  149. Hadis i Seriflerde Peygamber Efendimiz Roma nin fetholonacagini ama bu futuhatin savaşla değilde tekbirle, tesbihle olacağını ifade ediyor.
    222.Bk.Muslim,Fiten.78.(2920)Hakim,4.523,r.8469.
    Bakara Suresi Tefsiri
    cilt. 3.sy.258.

    YanıtlaSil
  150. Şüphesiz, Kıyametin önü sıra bir sürü yalancılar tureyecektir onlardan sakınınız. Hadis i Seriflerindeki yalancılardan maksad" saptirici liderler"demek olan deccallerdir.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt 20.sy.313, 314.

    YANITLASİL

    yuksel9 Aralık 2021 03:45
    Allah c.c. in Peygamberi Hz. Muhammed (S. a. v.) in işi ruhaniliktir. Ebû Cehil in işi de nefsaniliktir.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt 20.sy.324.

    YanıtlaSil
  151. Laik Türkiye,müslümanları Ingiliz Imparatorluğu için bir tehlike olmaktan çıkarmaktadır.
    99 soruda
    LOZAN
    sy.157.

    YanıtlaSil
  152. Doğru bildiğin faydalı sözü,
    Kimse beğenmese bile söyle.
    Bugün beğenmeyen yarın pişmanlıkla,
    O hak sözü niye dinlemedim diye ah edecektir.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an-ı Meali ve Tefsiri.
    Cilt.20.sy.301.

    YANITLASİL

    yuksel11 Aralık 2021 23:52
    Yolunu şasırmışa "iyi yoldasın" demek
    Azim bir günah ve büyük bir kötülüktür.
    Bir kimseye Sekamunya lazım ise
    Ona bal tatlıdır, şeker gibisi yoktur deme.
    Bir eczacı ne güzel demiş:
    Sana şifa lazım ise acı ilaç iç.
    Not: Devlet için acı ilaç olan Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyetnamesinin açıklanması zamanı gelmiştir.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri.
    Cilt.20.sy.301.

    YanıtlaSil
  153. Çok söz hatasız, çok para haramsız olmaz kibar-ı kelamı ibretlidir.
    Kenzü'l İrfan Şerhi.
    sy.701.

    YanıtlaSil
  154. Dün gece rüyamda acaib şeyler gördüm. Ümmetimden bir kimse gördüm ki, azab melekleri onu kuşatmışlardı da abdesti gelib, onu içinde bulunduğu bu istenmiyen halden kurtardı. Gene bir kimse gördüm ki kabir onu sıkıyordu. Namazı ona geldi ve onu kabir azabından kurtardı. Gene bir kimseye şeytanların musallat olduğunu gördüm. Zikrullahı ona geldi ve şeytanın tasallutundan onu kurtardı. (Şeytanın tasallutu yürek sıkıntısından anlaşılır) Gene ümmetimden bir kimse gördüm ki susuzluktan dili çıkmıştı. Ramazan orucu geldi onu suvardı. Yine bir recul gördüm, kendisini zulmet sarmıştı. Haccı ve umresi geldi ve onu o karanlıklardan çıkardı. Birini de gördüm. Melekül Mevt ruhunu kabz etmek için ona gelmişti. Anasına, babasına yaptığı iyilikler gelip o meleğe karşı çıktı ve geri çevirdi. Bir recul de görüm. "müslamanlarla konuşayım" diyor amma konuşturmuyorlardı. Buna da sılai rahmi gelip "Bu adam akrabasına giderdi" diyerek şefaat etti. Onlarla konuştu ve beraber oldu. Birini de gördüm, Peygamberlerin yanına gitmek istiyor, halka halka kovuyorlar onu. Onu da cünüplükten korkar olması (gusül abdesti) geldi de aldı, onu da yanıma oruttu. Bir recul de gördüm, ateşin şiddetinden eliyle korunmak istiyordu. Sadakası geldi de başı üzerinde gölge yaptı ve yüzüne perde oldu. Birini de gördüm, zebaniler kendisini almaya gelmişti. Yaptığı emri bil maruf, nehyi anil münkeri geldi de kendisini kurtardı. Bir recul de gördüm, ateşe atılmış (Allah korkusundan döktüğü) göz yaşları geldi de onu Cehennemden kurtardı. Birini de gördüm, defterini solundan veriliyor. Allah korkusu geldi, onu kurtardı ve defterini sağa aldı. Terazisi hafif gelen bir kimse gördüm. Kendinden evvel ölen çocukları gelip mizanını ağırlaştırdı. Cehennemin kenarında bir adam gördüm, onu da oradan Allah korkusu kurtardı. Birini de gördüm, hurma sazı gibi titriyordu. Allah'a hüsnü zannı geldi ve titremesi durdu. Sırat köprüsünde düşe kalka giden birini gördüm. Onu da selatı selamı gelip kurtardı ve sıratı geçene kadar doğrulttu. Biriside Cennetin kapısına kadar geldi fakat kapılar kapanıyordu. Onu da Kelimei Şehadeti gelip Cennete koydu.
    Ravi: Hz. Abdurrahman (r.a.)
    Sayfa: 147 / No: 8
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  155. Ecdadımız Osmanlı dedelerimiz de Rasulullah (S. a. v.) Efendimiz'e olan muhabbetleri ve sünnetlere bağlılıklari nedeniyle yucelmis, cihana hakim olmuşlardir.
    Kenzü'l İrfan Şerhi. sy 692.

    YanıtlaSil
  156. Rasulullah (S. a. v.) Efendimiz'den ve sunnetlerinden uzaklaşmak ise devletin gerileyip çökmesine sebep olmuş, gönüllere de dünya muhabbeti dolmuştur.
    Kenzü'l İrfan Şerhi
    sy. 692,693.

    YanıtlaSil

  157. Gönlünde Rasulullah (S. a. v.) Efendimiz'in muhabbeti olan bir kimseye dünyayı verseniz bir tek sünneti bile terketmez.
    Kenzü'l İrfan Şerhi
    sy. 693.

    YanıtlaSil
  158. HAKİKATİ GİZLEMEK DE ZULÜMDÜR.
    Bakara Suresi Tefsiri
    Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
    Cilt.3.sy.294.

    YanıtlaSil
  159. Ümmetim için mü'minden de, müşrikten de korkmam. Zira mü'min zarar yapmaz. İmanı onu bundan men eder. Müşrikin ise şirk başının belasıdır. Ve lakin dili bilgili münafıktan korkarım. Marufu konuşur, münkeri yapar. (Bunlar ümmeti şaşırtırlar)
    Ravi: Hz. Ali (r.a.)
    Sayfa: 146 / No: 6
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  160. Size iki şey bıraktım: Allah'ın kitabı ve (Ehli Beytim) Kim ona tabi olursa hidayet üzere olur. Kim de ayrılırsa delalete düşer.
    Ravi: Hz. Zeyd İbni Erkam (r.a.)
    Sayfa: 144 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  161. Size iki şey bıraktım: Allah'ın kitabı ve (Ehli Beytim) Kim ona tabi olursa hidayet üzere olur. Kim de ayrılırsa delalete düşer.
    Ravi: Hz. Zeyd İbni Erkam (r.a.)
    Sayfa: 144 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  162. Canana aşık olmak, her aşağıya nasıl layık olur?
    Leyla'yı sevmek de ancak Mecnun'a layık olur!
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    cilt.14.sy.233.

    YanıtlaSil
  163. Ecdat, Ayasofya'nin bugünkü akibetini görmüş ve yanı başına SultanAhmed gibi bir muhteşem eseri inşa etmiştir" dedi.
    Bediuzzaman'ın Sır Katibi
    Mehmed Feyzi Efendi.
    sy. 337.

    YanıtlaSil
  164. Islamiyetin özü bırakılıp kışrina nazar edilmiş.(M. h.) 7.
    Islamiyetin Üssü'l-esasi doğruluktur. (H. S.) 51:3.kelime.
    İslam zalimlerin kilincina muhtaç değil.(K. L.) 154.
    Bir Hazinenin Anahtarı
    Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 345.

    YanıtlaSil
  165. Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi.
    Kenzü'l İrfan Şerhi
    sy. 683.

    YanıtlaSil
  166. Emaneti sahiplenip üstüne oturur.
    Zekat, öşür gibi,Verilmesi farz olanlar verilmeyince de cezalar ( Hastalık, kaza, musibet, afatlar ) gelir.
    Kenzü'l İrfan Şerhi.
    sy.674.

    YanıtlaSil
  167. Rasulullah (S. a. v.) şöyle buyurmuştur :
    Şüphesiz Allah Azze ve Celle, üç gün zarfında Musa (a. s.) ile yuzkirkbin kelimeyi gizlice söylemiştir ki, tümü vasiyetlerden ibarettir.
    Ruhu'l Furkan Tefsiri
    Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
    cilt 14.sy.239.

    YanıtlaSil
  168. Üç mescidden başkasına sefer ittihaz edilmez. Mescidi Haram, Şu Benim mescidim ve Mescidi Aksa.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 474 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  169. Ahir zamanda ümmetim üzerine şiddetli bir bela zuhur eder. Bundan ancak iki sınıf kurulur: Biri Allah'ın dinini tanır ve onun için lisan ve kalbi ile mücadele eder. İkinci ise dinini anlamış, dinlemiş ve tasdik etmiştir. (Yani cahil kalanlar bu belada tehlikededir)
    Ravi: Hz. Ömer (r.a.)
    Sayfa: 141 / No: 1
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  170. Bimaenaleyh devletin gücünün yetmediği iki alandır din ve ilim.Ki aklı başında devlet adamları, temkin ve teenni sahibi din ve ilim adamlarından daima çekinirler. Bu her yerde böyledir.
    Fikir Adamlarımız.
    Cilt.2.
    sy.52.

    YanıtlaSil
  171. İnsanların en şerlisini sana haber vereyim mi? O, yalnız başına yiyen, ikram etmiyen, yalnız başına yolculuk yapan, kölesini döven kimsedir. Bundan daha şerli olanı sana bildireyim mi? O, insanlara buğz eden ve insanların da kendisine buğz ettiği kimsedir. Bundan da şerlisini sana bildireyim mi? O, şerrinden korkulan ve hayrı ümid edilmiyen kimsedir. Bundan da daha şerlisini sana bildireyim mi? O, dünya karşılığında ahiretini başkasına satan kimsedir. Bundan da daha şerlisini sana haber vereyim mi? O, din ile dünyayı yiyen kimsedir.
    Ravi: Hz. Muaz (r.a.)
    Sayfa: 168 / No: 2
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  172. Bugün nerede başladığı nerede bittiği bir türlü anlaşılamayan bir derin güç tarafından Lozan Anlaşmasının cereyan ettiği günlerde batıya karşı verilmiş bir söz yerine getiriliyor adeta. Bu noktada derin güç sanki İslam la kimin alakası varsa Türkiye Cumhuriyeti nin ilkelerine karşı makbul olmayan bir insan olarak niteliyor.
    Fikir Adamlarımız
    Cilt.2.sy.76.

    YanıtlaSil
  173. Hazret-i Ömer (R.A.) demiş ki:
    "Cenab-ı Hak altı şeyi,altı şey içinde saklamıştır:
    1-Rızayı taat içinde..
    2-Azabı masiyet içinde..
    3-İsm-i Azamını Kur'an içinde..
    4-Leyle-i Kadr'i Ramazan içinde..
    5-salat-ı vustayı, beş namazlar içinde..
    6-Kıyamet gününü, günler içinde saklamıştır.
    Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları.
    Tespitleri, Delilleri, Mealleri.
    sy.399.

    YanıtlaSil
  174. Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, fukahası çok, hutebası az, istiyeni az, vereni çok, işte böyle zamanda amel ilimden hayırlıdır. Size öyle bir zaman gelecektir ki, fukahası az, hatibleri çok, istiyeni çok, vereni az. O zamanda ise ilim amelden hayırlıdır.
    Ravi: Hz. Abdullah İbni Said (r.a.)
    Sayfa: 135 / No: 8
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  175. Cehaletten şiddetli fakirlik, akıldan daha faydalı zenginlik, tefekkür gibi de ibadet yoktur.
    Ravi: Hz. Haris (r.a.)
    Sayfa: 482 / No: 3
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  176. Tetebbürsüz kıraat, fıkıhsız da ibaded olmaz. Bir fıkıh meclisi altmış senelik ibadetten hayırlıdır.
    Ravi: Hz. İbni Ömer ra.
    Sayfa: 482 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  177. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    132 1 Camilere çocukların musallat oluşu Allah'ın gadabının alametidir. Nehyedilseler bile onlar musallat olacaklardır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    132 2 Allah'ın yarattıklarına benzetenler (canlı resmi ve heykeli yapanlar) kıyamet gününde en şiddetli azaba uğrıyacak kimselerden olurlar. Hz. Âişe (r. anha)
    132 3 Hıyanetin en büyüğü, bir valinin kendi râiyesinde ticaret yapmasıdır. (Mevkiini kazanç vesilesi yapması) Hz. Ebul Esvedin dedesi (r.a.)
    132 4 Hırsızların hırsızı, Emirin lisanını çalan kimsedir. (Emire nüfuz edip onun yularını eline alma) Hataların en büyüğü, bir müslüman malını haksız yere almaktır. Hasta ziyareti güzel işlerdendir. Ziyaretin tamamlanması da elini onun üzerine koyman ve nasıl olduğunu sormandır. Şefaatin efdali ise dargın evlilerin arasını bulmaktır. Dondan önce gömleği giymek (uzun gömlek olmalı) Peygamber giyimindendir. Dua ederken aksırmak ise duanın kabulunun işaretlerindendir. Hz. Ebû (r.a.)hen (r.a.)
    132 5 Malın meydan alması, katiplerin artması, ticaretin çoğalması, cehlin yayılması, insanın ticareti, "Falan kimselerden izin almadıkça olmaz" şeklinde yapması, müstakil bir mahalde katib bulunmaması (ticaretin çokluğundan yazmıya vakti olan adam bulunmaz) kıyamet alametlerindendir. Hz. Amr İbni Tuğlabe (r.a.)
    132 6 İlmin kaldırılması, cehlin artması, zinanın alenileşmesi, içkilerin meydan alması, erkeklerin gidip kadınların kalması, hatta elli kadına bakan bir erkek kalıncaya kadar erkeklerin azalması, kıyamet alametlerindendir. Hz. Enes (r.a.)
    132 7 Mamur yerlerin harabe olması, harabe yerlerin imar edilmesi, cihadın terki, devenin pervasızca otlaması gibi bir adamın da elindeki emanetten faydalanması, kıyamet alametlerindendir. Hz. Atiyye (r.a.)
    132 8 Kişinin nerede olursa olsun. Allah'ı unutmaması imanının efdal olmasıdır. Hz. Ubâde İbni Samid (r.a.)
    132 9 Cennetten bir kamçılık yer dünya ve içindekilerden hayırlıdır. Hz. Enes (r.a.)
    132 10 Cin taifesinin mü'minlerine de sevap vardır. Denildi ki: "Sevabları nedir?" Buyurdu ki: Onlar Â'rafta olurlar Cennette olmıyacaklar, "Â'raf nedir?" diye soruldu. Buyurdu ki, Cennet duvarıdır. Orada nehirler akar, ağaç ve meyvalar biter. Hz. Kays (r.a.)

    YanıtlaSil
  178. Allah (z.c.hz) nin öyle kulları vardır ki onları beladan esirger, afiyette yaşatır. Afiyet üzere ruhlarını kabzeder. Ve onları afiyet üzere Cennete sokar.
    Ravi: Hz Enes (r.a.)
    Sayfa: 129 / No: 1
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  179. Osmanlıca - Türkçe Sözlük'te amik kelimesini içeren 1 kelime bulundu...
    amik / amîk / عميق
    Hicaz vilâyetinde ulu bir ağaç.
    Dibi çok aşağıda, derin.
    Mc: İnceden inceye pek ziyade araştırma ve düşünceden sonra anlaşılabilen derin ve ince mes'ele.
    Derin.
    Derin.
    Bahr-i amîk: Derin deniz.
    Fikr-i amîk: Derin düşünce.
    Derin.
    Derin. (Arapça)

    YANITLASİL

    yuksel1 Ocak 2022 06:18
    Her bilim geleneği bir felsefi ve metafizik ön kabuller dizgesine sahiptir.
    Akıl ve Erdem Türkiye'nin Toplumsal Muhayyilesi.
    İbrahim Kalın.
    sy.379.

    YANITLASİL

    yuksel1 Ocak 2022 06:23
    Namık Kemal'den Bediüzzaman'a ulaşan düşünce çizgisinde "modern bilimi kendi silahı ile vurma" stratejini geliştirildiğini görüyoruz.
    Akıl ve Erdem
    İbrahim Kalın
    sy.375,376.

    YanıtlaSil
  180. Her baba evladının kök sülalesi vardır, nesebi ona müntehi olur. Yalnız Fatıma'nın sülalesi Bana çeker. Bunlar Benim Ehl-i Beytim'dir. Benim hamurumdandır. Veyl onların faziletini inkar edene. Onlara muhabbet edene Allah muhabbet eder. Onlara buğz edene Allah da buğz eder.
    Ravi: Hz. Câbir (r.a.)
    Sayfa: 128 / No: 6
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  181. Safa da Merve de "taş" demek ; ama birisi "kaygan taş" birisi " yumuşak taş" demek.
    Bakara Suresi Tefsiri
    Cilt.4.sy.76.
    prof.Dr.Mahmud Esad Coşan

    YanıtlaSil
  182. Arap alfabesi ile yazılan Türkçe demek olan Osmanlıca ,ayrı bir dil olarak gösterilmiştir.
    Mecelle-i Ahkam-ı Adliye
    Külli kaideler Şerhi.
    Kuyucaklızade Mehmed Atıf Bey.
    sy.10.

    YANITLASİL

    yuksel2 Ocak 2022 05:59
    Dil, bir medeniyetin esaslarından birisidir.
    Dilini kaybeden bir millet, geçmişi ile bağını muhafaza edemez ve neticede özüne ve benliğine yabancı hale gelir.Türkiye'de Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan inkılaplardan -sonuçları belki de en ağır olanı- " harf inkılabı" ve daha geniş çerçevede "dil inkılabı" olmuştur.
    Mecelle-i Ahkam-ı Adliye
    Külli Kaideler Şerhi.
    sy.10.

    YanıtlaSil
  183. DİL
    Türk devletlerinde ve özellikle Osmanlılar’da, ülkeleri ve orduları hakkında bilgi edinmek amacıyla düşman esirlerinden edinilen casus.
    bk. CASUS الجاسوس

    DİL دل
    Kalp ve gönül anlamına gelen bir tasavvuf terimi.
    bk. KALB القلب

    YanıtlaSil
  184. 878-Herşeyin bir anahtarı vardır.Cennetin anahtarı da mesakini ( miskinleri) ve fukarayı sevmektir.
    878.Deylemi, Müsned, Hadis no: 4993.
    Kenzü'l İrfan Şerhi.
    sy.636.

    YanıtlaSil
  185. Bir de bildiğini saklayan, söylemeyen, gerçekleri itiraf etmeyen, yardımcı olmayanlara bütün lanet ediciler ; melekler, insanlar, cinler hayvanlar, yeryüzünde canlı gezinen her şey lanet ediyor.
    Bakara Suresi Tefsiri.
    Cilt.4.sy.95.
    Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan.

    YANITLASİL

    yuksel3 Ocak 2022 23:47
    Âli Davud'a nazil olan hikmette ibret vardır. Akıllı olan insan şu dört vakitten başka şeyle nefsini meşgul etmemelidir: Rabbine dua (ve ibadet) edeceği vakit, Nefsini muhasebe edeceği vakit, Kendisi hakkında, kardeşlerini nasihat etmesine ve ayıblarını kendisine haber vermelerine kafi gelecek bir vakit. Kendi nefsinin helal ve temiz ihtiyaçlarına ayıracağı bir vakit. Bu vakitte diğer zamanlar içinde bir yardım vardır ve kalbin istirahatı kafi miktarda varlık iledir. Sonra da akıllı kimse için, diline sahip olması, zamanını bilmesi, işine yönelmesi ve en sağlam dostuna karşı bile ihtiyatlı olması icap eder.
    Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    Sayfa: 127 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YANITLASİL

    yuksel3 Ocak 2022 23:48
    Cehennemde bir vadi vardır. Cehennem her gün, bu vadiden yetmiş defa Allaha sığınır. Allah bu vadiyi amelleriyle riya yapan, okumuş mürailer için hazırladı. Allah indinde en fazla buğza layık kullar, sultanlara, baştakilere sokulan alimlerdir.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 127 / No: 2
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  186. Magribi (r. a.) şöyle demiştir :
    Magribi nin varlığı kendisine Lât ve Menat olur,
    Hiç bir puthanede senin varlık putundan beteri yoktur.
    Yukarıdaki mana takdirleri, Lât kelimesindeki "te" harfinin seddeli olarak okunmasından çıkmaktadır.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt 20.sy.235.

    YanıtlaSil
  187. Mesnevi'de şöyle gelmiştir:
    Saltanat ve yönetim sefihlere kalınca
    Elbette peygamberleri öldürürler.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali ve Tefsiri.
    Cilt.20. sy.227.

    YanıtlaSil
  188. Cenab-Hak rüşde ermesini dilediği bir kavme:
    "Ey iman edenler!Allah'a ve Rasulune ve siden olan ülü'l-emre itaat edin. Şayetbir şeyde anlaşamaz iseniz onu Allah'a ve Resulune havale edin! buyuruyor.Allah'a havale etmek demek, kitabındaki muhkem ayetlere sarılmak demek, Resulune havale etmek demek, onun her an toplayan tefrikaya meydan vermeyen sünnetine uymak demektir.
    Hazreti Aliyy'ül Murteza
    Radıyallahu Anh
    Mahmud Sami Ramazanoğlu.
    sy.96.

    YanıtlaSil
  189. DOĞRU OLSAM OK GİBİ İLAHİ SÖZLERİ (İLAHİSİNİN SÖZLERİ, İLAHİLER, İLAHİ SÖZLERİ) (SÖZLÜ + VİDEOLU, DİNLE)



    Doğru olsam ok gibi,

    Yabana atarlar beni,

    Doğru olsam ok gibi,

    Yabana atarlar beni,



    Eğri olsam yay gibi,

    Elde tutarlar beni.

    Eğri olsam yay gibi,

    Elde tutarlar beni.



    Hiç keder elem etme,

    Boş yere matem etme,

    Düşmanlarını tanı,

    Uzak dur sitem etme.

    Düşmanlarını tanı,

    Uzak dur sitem etme.

    YanıtlaSil
  190. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    121 1 Kıyametin önü sıra yalancılar vardır. Onlardan sakının. Hz. Câbir İbni Semure (r.a.)
    121 2 Kıyametin önü sıra hilekâr seneler vardır. O zamanlarda emin adamlara töhmet, haine emniyet edilir. Ve emin susturulur. Yalancıya emin nazarı ile bakılır. Ve "Rüveybida" söz sahibi olur. "Rüveybida kimdir?" diye soruldu. Ammenin işleri hakkında söz sahibi olan sefih kimsedir." buyuruldu. Hz. Avf İbni Malik (r.a.)
    121 3 Kıyametin önü sıra deccal ve onun önü sıra da 30 kadar veya daha fazla yalancı gelir. Bu yalancıların alâmetleri soruldu. Buyuruldu ki: "Onlar sizde olmayan adetler getirirler ve diyanetinizi o âdetlerle değiştirirler. Bunları gördüğünüzde onlardan sakının ve onlara düşman olun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    121 4 Kıyametin önü sıra tanıdık kimselere selâm vermek âdet olur. Ticaret meydan alır, o derecede ki, kadın erkeğine yardımcı olur. Akraba yoklamaları kalkar ve yalancı şahidler çıkar, gerçek şahidlik gizlenir, muharrirler ise çoğalır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    121 5 Kıyametin önü sıra karanlık geceler gibi fitneler vardır. O fitne devrinde adam sabah mü'min, akşam kâfir olur. Ve akşam mü'min sabah ise kâfir olur. O zaman oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Ayakta duran yürüyenden hayırlıdır, yürüyen ise koşandan hayırlıdır. O devirde okların yayını kırın, kirişlerini koparın, kılıcınızı da taşa vurun, evinize çekilin. Birinizin evine girilse ve üzerinize varılsa o zaman Adem (a.s.)'ın iki oğlundan hayırlısı gibi olun. (Yani öldürülen gibi.) Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
    121 6 Yeryüzünde Allah'ın evleri mescidlerdir. Ve oraya gelene ikramda bulunmak Allah'ın kendi üzerine aldığı bir haktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    121 7 Cebrail (a.s.) Benî Ademin ihtiyaçlarını yerine getirmeye memur edilmiştir. Kâfir dua ettiğinde Allah buyurur: "Bunun isteğini vererek ağzını kapatın. Duasını işitmek istemiyorum." Hz. Câbir (r.a.)
    121 8 Rabbim Tebareke ve Teala hazretleri Kur'an'ı Bana bir vecihle okumak üzere gönderdi. Ben de ümmetime kolaylık olması için iade ettim. İki vecih yapıp gönderdi. Ben yine, ümmetime kolaylık olması için, tekrar iade ettim. Bunun üzerine yedi vecihle okunmak üzere tekrar gönderdi ve: "Reddin için istiyeceğin üç dilek vardır" buyurdu. İki defa, "Allahümmeğfir li ümmetî" dedim. Üçüncüyü ise öyle bir güne bıraktım ki o gün bütün halk ve hatta İbrahim (a.s.) bile Bana gıpta eder. Hz. Ubey İbni Kaab (r.a.)

    YanıtlaSil
  191. Bunun meali: Yeryüzünde hiçbir nebat, ağaçlarda hiçbir meyve yoktur ki, üstünde :
    Bismillahirrahmanirrahim, şu filan oğlu filanın rızkıdır yazılı bulunmuş olmasın.
    Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları.
    ( Tespitleri, Delilleri,Mealleri)
    sy.429.

    YANITLA

    yuksel9 Ocak 2022 01:43
    İslam niçin gelimiştir, Allah niçin peygamberler gönderiyor, Cebab-ı Hak insanlara neyi öğretmeyi murad ediyor?
    1.Doğru inancı öğretmek, imanı korumak.
    2.Aklı hakim kılmak, aklı korumak.
    Onun için aklı gideren içki ve sairuyuşturucu yasak. Çünkü aklı engelliyor,akıl nimetini kullandırmıyor. İslam aklı korumayı amaçlıyor.

    YANITLA

    yuksel9 Ocak 2022 01:50
    3.Nesli korumayı amaçlıyor.
    Neslin sağlam, sahipli ve itinalı büyümesini sağlamaya çalışıyor.
    Onun için zina yasak.Onun için evlilik var.Anne belli, Baba belli, sorumlulukları belli nesil yetişecek.
    4.Nefsi korumayı amaçlıyor.
    Can güveliğini sağlıyor. Onun için haksız yere adam öldürmek ve kişinin canına kıyması, intihar yasaktır.

    YANITLA

    yuksel9 Ocak 2022 01:58
    5.Malı korumayı amaçlıyor.
    Onun için malı telef ermek yoktur.İslam'da zarara zararla mukabele mukabele yoktur.
    Birisi bana zarar verdi, diye onun malına zarar verilmez.
    Bakara Suresi Tefsiri.
    Cilt.4.sy.119..
    Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan.

    YanıtlaSil
  192. Rüya tabircileri :"Her kim bir Peygamberi rüyasında görürse bu kimse gördüğü Peygamberle ilgili olarak Kur'ân-ı Kerîm ve Hadis-i Şeriflerde bildirilen o peygamberin başından geçmiş fakirlik, zenginlik vb. ahvale benzeyen bir durumla karşı karşıya kalacağı anlamına gelmektedir.
    Ruhu'l Beyan
    Kur'an Meali Ve Tefsiri
    cilt 20.sy.225.

    YanıtlaSil
  193. En kolay ölüm şehidliktir.
    Kenzü'l İrfan Şerhi
    sy. 616.

    YANITLASİL

    yuksel10 Ocak 2022 01:10
    Burada bir incelik şudur :Allah'a karşı rakib olarak bir şeyi sevmek şirk oluyor.
    Bakara Suresi Tefsiri
    cilt 4.sy.129.

    YANITLASİL

    yuksel10 Ocak 2022 01:14
    Osmanlı şairlerinden birisi :
    Belki makbul ola noksan-i amel
    Olmasın Lakin akidende halel.
    Bakara Suresi Tefsiri
    cilt 4.sy.123.

    YanıtlaSil
  194. SİDRETÜ’l-MÜNTEHÂ
    سدرة المنتهى
    Hz. Peygamber’in, Mi‘rac gecesi yanında ilâhî sırlara mazhar olduğu ağaç.
    Bölümler İçin Önizleme
    BU MADDE
    ÜÇ AYLAR ve RAMAZAN
    DOSYASINDA YER ALMAKTADIR.
    İlişkili Maddeler
    MݑRAC
    Hz. Peygamber’in Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya, oradan da göğe yaptığı yolculuğu ifade eden terim.
    Hz. Peygamber’in Sidretü’l-müntehâ’da aslî sûretiyle gördüğü melek
    CEBRÂİL
    İlâhî emirleri meleklere ve peygamberlere ulaştıran vahiy meleği.

    1/2
    Müellif:
    SÜLEYMAN ULUDAĞ
    Sözlükte “Arabistan kirazı denilen hoş gölgeli nebk ağacı” anlamındaki sidre ile (Kāmus Tercümesi, II, 385) müntehâ kelimesinden oluşan sidretü’l-müntehâ terkibi “son noktada bulunan sidre” demektir. Terim olarak “Hz. Peygamber’in Mi‘rac gecesi yanında ilâhî sırlara mazhar olduğu ağaç veya makam” diye açıklanabilir. Kur’an’da bir yerde sidretü’l-müntehâ (en-Necm 53/14), bir yerde yalnız sidre (en-Necm 53/16) şeklinde geçer. Sidr iki âyette de (Sebe’ 34/16; el-Vâkıa 56/28) “ağaç” mânasına gelmektedir. Çeşitli hadis rivayetlerinde yapraklarının yıkanmada kullanılması sebebiyle sidr, ayrıca âyetteki konumu itibariyle sidretü’l-müntehâ yer alır (Wensinck, el-Muʿcem, “sdr” md.).

    Sidretü’l-müntehâ terkibiyle ilgili olarak başlıca iki görüş ileri sürülmüştür. Daha çok kabul gören anlayışa göre sidretü’l-müntehâ semada bulunan, Mi‘rac gecesi yanında Resûl-i Ekrem’in ilâhî sırlara mazhar olduğu bir ağaçtır. Çünkü terkibin yer aldığı Necm sûresindeki âyetler Resûlullah’ın mi‘racıyla ilgilidir. Yaygın kanaate göre Hz. Peygamber Mi‘rac gecesi sidretü’l-müntehânın yanında aslî sûretiyle Cebrâil’i görmüştür. Sidretü’l-müntehâyı bürüyen şey ise Allah’ın nuru, melekler veya bilinmeyen başka şeylerdir (Fahreddin er-Râzî, XXVIII, 253). Sidretü’l-müntehâya bu ismin veriliş sebebi konusunda da çeşitli görüşler vardır. Cennetin son noktasında bulunması, aşağıdan yükselen ve yukarıdan inen şeylerin orada neticelenmesi, yaratılmışlara özgü bütün bilgilerin orada son bulması, ötesinin Allah’tan başkası için gayb âlemi olması gibi görüşler bunlardan bazılarıdır (Zemahşerî, VI, 48; Kurtubî, IX, 95). Taberî, farklı ihtimallerin hepsinin âyetin lafzına uygun olup tercih için kesin bir nakil bulunmadığından bunlardan birinin veya hepsinin mümkün olabileceğini belirtir (Câmiʿu’l-beyân, XIII, 53). Bu açıklamaların ortak noktası sidretü’l-müntehânın bir sınırı ifade etmesidir. Burası, Mi‘rac gecesi Hz. Peygamber’in mazhariyeti dışında büyük meleklerin ve peygamberlerin ötesine geçemediği, yaratılmışların ilminin ulaşabileceği son nokta olarak kabul edilir. Yaygın kanaate göre Hz. Peygamber Mi‘rac gecesi Cebrâil ile sidretü’l-müntehâya kadar gitmiş ve Cebrâil’in daha ileriye gitmesine izin verilmediği için kābe kavseyne olan yolculuğuna refrefle devam etmiştir (Âlûsî, XV, 14). Bu sebeple sidretü’l-müntehâ Cebrâil’in makamı sayılmıştır. Ayrıca bunun illiyyîn olduğu yolunda görüşler vardır (Taberî, XXIV, 209).

    YanıtlaSil
  195. Sidre kelimesinin kökünde (seder/sedâre) “hayret anlamı” da bulunduğundan bu terkibe “en büyük hayret” anlamı verenler de olmuştur. Burası en çok hayret edilen bir makam olduğu halde Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği gibi Allah’ın resulü ne hayrete düşmüş ne de kendini kaybetmiş, gördüğünü tam ve doğru olarak algılamıştır (en-Necm 53/17). Bu görüşü aktaran Râzî ilk anlayışın daha isabetli olduğunu belirtir (Mefâtîḥu’l-ġayb, XXVIII, 252-253). Sidretü’l-müntehâ, hadis rivayetlerinde beyan edildiği üzere cennetin son noktasında kendine özgü bir ağaç da olsa veya hayret makamı konumunda da bulunsa sınırlı idrak imkânlarına sahip insanların onun mahiyetini bilmesi mümkün değildir. Cebrâil’in bile idrak etmekten âciz olduğu gayb âlemine ait bu varlığın veya makamın sırrının Allah’a havale edilmesi en isabetli yoldur.

    Tasavvufta da sidretü’l-müntehâ hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. İlk sûfîlerden Sehl b. Abdullah et-Tüsterî sidretü’l-müntehâyı “beşerî bilginin bittiği yer” diye tanımlamış, bunun Hz. Muhammed’in ibadetlerindeki nurdan oluştuğunu, ilâhî feyizlerin sidre üzerinde ona geldiğini ve ona metanet verdiğini söylemiştir (Tefsîr, s. 145). Aynülkudât el-Hemedânî’ye göre sidre rubûbiyyet ağacıdır, meyvesi ubûdiyyettir (Temhîdât, s. 276). Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye göre Resûl-i Ekrem, Hz. İbrâhim’in makamı olan yedinci semayı geçerek sidretü’l-müntehâya ulaşmış, sonra burasını da geçip kaderleri yazan kalemlerin çıkardığı sesleri işitecek bir noktaya yükselmiştir. Sidretü’l-müntehâ, peygamberler ve onlara tâbi olan mutlu insanların amellerinin sûretlerinin bulunduğu yerdir, bu sûretler kıyamete kadar burada muhafaza edilir. Bu amellerden yansıyan ışıltılar sidreyi bürümüş ve onu göz kamaştıran bir güzelliğe kavuşturmuştur. İbnü’l-Arabî sidretü’l-müntehâdaki nur kelebeklerinin ve dört nehrin özel anlamları olduğunu, ancak bunun mahiyetinin tam olarak bilinemeyeceğini, güçlü bir anlatım yeteneğine sahip bulunan Hz. Peygamber bu noktada susmayı tercih ettiğine göre insanların da susması gerektiğini söyler. Burada İbnü’l-Arabî’nin mi‘racla ilgili hususları bazı mânevî ve ilâhî hususların simgeleri olarak gördüğünü belirtmek gerekir (Fütûḥât, II, 369; III, 345; el-İsrâ ile’l-maḳāmi’l-esrâ, s. 109). Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin açıklamaları da bu yöndedir (Ḥüccetullāhi’l-bâliġa, s. 867).

    YanıtlaSil
  196. BİBLİYOGRAFYA
    Kāmus Tercümesi, II, 385.

    Müsned, III, 164; IV, 207.

    Sehl et-Tüsterî, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm (nşr. M. Bedreddin en-Na‘sânî), Kahire 1326/1908, s. 145.

    Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XIII, 53; XXIV, 209.

    Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî, Ḥaḳāʾiḳu’t-tefsîr: Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm (nşr. Seyyid Umrân), Beyrut 2001, II, 286.

    Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 276.

    Zemahşerî, el-Keşşâf (Kahire), VI, 48.

    Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, Beyrut 1411/1990, XXVIII, 252-253.

    Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, Kahire 1293, II, 369; III, 345.

    a.mlf., el-İsrâ ile’l-maḳāmi’l-esrâ: Kitâbü’l-Miʿrâc, Beyrut 1408/1988, s. 23, 109, 247.

    Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiʿ (nşr. Hişâm Semîr el-Buhârî), Riyad 1423/2003, IX, 95.

    Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl ve esrârü’t-teʾvîl, İstanbul 1991, IV, 315.

    Süyûtî, ed-Dürrü’l-mens̱ûr, Beyrut 1403/1983, VII, 649-651.

    Şemseddin eş-Şâmî, el-İsrâ ve’l-miʿrâc: Ḫulâṣatü’l-fażli’l-fâʾiḳ fî miʿrâci ḫayri’l-ḫalâʾiḳ (nşr. Hasan Ahmed İsbir), Beyrut 1424/2003, s. 294.

    Şah Veliyyullah Dihlevî, Ḥüccetullāhi’l-bâliġa (nşr. Seyyid Sâbık), Kahire, ts. (Dârü’l-kütübi’l-hadîse), s. 867.

    Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî (nşr. M. Hüseyin el-Arab), Beyrut 1417/1997, XV, 14; XXVII, 77-78.

    YanıtlaSil
  197. Müellif:
    MUSTAFA İSMET UZUN
    EDEBİYAT. Tefsirlerdeki açıklamalar göz önüne alındığında sidre, Hz. Peygamber Allah’ın huzuruna varmadan önce cennetü’l-me’vâda Cebrâil’i yanında bıraktığı mübarek bir ağaçtır. Abdülvâsi Çelebi’nin mi‘râciyyesinde bu ağaç, “O yerden geçtik ve gördüm bir ağaç / Ol ağaçtır bu gökler başına taç ... / Dedim bu ne acâib müntehâdır / Dedi bu da o sidrü’l-müntehâdır” mısralarıyla tanıtılır. Sidre aynı zamanda Cebrâil’in makamıdır.

    Sidre huzûr-ı ilâhîye varan yol üzerinde bir sınır kapısı gibidir. Abdülvâsi Çelebi bunu, “Girü (tekrar) refref gelip götürdü beni / O sidre katına irürdi (ulaştırdı) beni // ... // Revan sidre katına girü vardım / Ki tahfîf isteyü yüz yere vurdum” beyitleriyle ortaya koymuştur. Allah katından gönderilenler orada aracılara (melekler) aktarılarak dünyaya ulaştırılır, yukarıya çıkacak veya aşağıya inecek her şey o sınırdan alınıp verilir. Mi‘râciyyelerde Cebrâil’in, “Lev denevtü ünmületen leharaktü” (buradan bir parmak dahi ileri geçersem yanarım) dediği bu sınır çizgisini aşma konusunu Receb Vahyî, “Giderek sidreye geldi iki hemrâh-ı şefîk / Olamam ben sana artık dedi Cibrîl refîk” beytiyle anlatır. Bir hadise göre sidre ağacının yaprakları fil kulağı gibi, meyveleri testi veya dağ tepesi kadar iridir (Müsned, III, 164; IV, 207; Buhârî, “Ṣalât”, 1). Halilnâme’deki, “Onun bir yaprağı dünyâyı küllî / Bürür baştan başa her câyı küllî” beyti sidrenin bu özelliğini ifade etmektedir. Ayrıca sidre, altında yüz atlının gölgeleneceği kadar uludur.

    İslâm kültüründe sidre etrafındaki bilgiler âyet ve hadislerdeki mâlûmatla sınırlı kalmamış, İsrâiliyat’a kadar uzanan değişik verilerle karışarak çeşitlenip zenginleşmiştir. Bunlar, Arap ve Fars şairlerinin farklı algılayış biçimleri ve hayal dünyalarının katkılarıyla abartılarak Türk divan edebiyatına intikal etmiştir. Türk edebiyatında sidre, divan mazmun ve remizleri arasında verimli bir malzeme sahası haline dönüşmüş, ayrıca tasavvufî anlayışların geliştirdiği yorumlarla bu alana mahsus terimler olarak değişik mânalar kazanmıştır.

    YanıtlaSil
  198. Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında müstakil beyitler yanında na‘tlarda, mesnevilerde, cennet hakkında bilgi veren ansiklopedik edebî eserlerde, Hz. Peygamber’e dair çeşitli eserlerde bu hususta zengin örneklere ve anlatımlara rastlanmaktadır. Türk dinî mûsikisinde mevlid ve mi‘râciyyeler yanında bazı âyinler, na‘tlar, tevşîhler, ilâhi ve nefeslerde de sidreyle ilgili bilgilere daha çok tasavvufî anlayış çerçevesinde yer verildiği görülmektedir. Şair ve yazarların sidre hakkındaki bilgileri, dinî ölçülere bağlılıkları, zâhir ve bâtın telakkileri, İsrâiliyat’la ilgili kanaatleri, tasavvufî kimlik ve anlayışları yanında hayal dünyalarının belirlediği sınırlar içinde temas ettikleri bu konu Ârif, Nahîfî, Yenişehirli Ömer gibi şairlerin mi‘râciyyelerinde genişçe yer almış, Receb Vahyî gibi şairler ise konuyu sadece birkaç beyitte işlemiştir.

    Sidre hakkındaki hadislerden hareketle İslâmî kaynakların çoğunda cennetten çıkan, ikisi zâhir, ikisi bâtın dört nehrin bu ağacın altından doğduğu bilgisi yer almıştır. Sanatkârın yaşadığı yerlerdeki nehirlerin bölgeler üzerindeki etkileri ona farklı isimleri çağrıştırmış, böylece ortaya Nil, Fırat nehirleri yanında Dicle, Seyhan ve Ceyhun adları da çıkmıştır. Bunlardan bâtın olan iki cennet nehri selsebîl ile kevser veya tesnîmdir. Nahîfî şu beyitlerde bunu anlatır: “Kim iki nehr-i ferih-efzâ-yı can / Sidrenin aslından olurdu revan // Sâf ü latîf ol iki nehr-i cemîl / Olmuş idi kevser ile selsebîl.” Halk kitlelerinin inancına göre mübarek olduğu kadar dünyadaki en büyük nehirlerden olan Nil ve Fırat zâhir nehirlerdir. Abdülvâsi Çelebi bu anlayışı mi‘râciyyesinde, “Onun dibinde dört ırmak akar / İkisi zâhir uş dünyâya çıkar // Birisi Nîl’dir birisi Fırat uş / İkisi dahi uçmağa akar hoş” beyitleriyle aktarmıştır. Mi‘râciyyelere göre sidrede bulunan meleklerin saçlarındaki incilerin içinde nur denizleri de yer almaktadır.

    Sidre ağacı edebî eserlerde cennette mevcut iki ağaçtan biri olan tûbâ ile beraber anılır. Her ikisi de divan edebiyatında sevgilinin boyunun uzunluğunu ve endamının güzelliğini ifade eden birer remizdir. Mehmed Necib Efendi’nin hilyesindeki, “Kadd-i tûbâsı idi sidre-makam / Enbiyâ zümresine oldu imam” beyti bu beraberliğin ötesinde Hz. Peygamber’in boyu için “kadd-i tûbâ”, derecesi için “sidre-makam” tabirinin kullanılışına da örnektir. Cem Sultan’ın sevgilinin vasıfları için, “Görelden sidre kaddini çemende tûbî-i cennet / Dedi kim kadd-i bâlâda bu resme müntehâ olmaz” beyti, cennet-sidre-tûbâ-kad-müntehâ kelimeleri üzerine tenâsüp sanatıyla geliştirilmiş, maddî bir anlatımın pek güzel örneklerinden biridir.

    YanıtlaSil
  199. Gelibolulu Gurûrî’nin, “Sidre vü tûbâ değil arş-ı muallâdan geçer / Hakkā kim pervâz ederse şehper-i tevhîd ile” beyti, “Allah’ın birliğine hakkıyla inanıp onu zikretmek suretiyle tevhid kanatlarını takan kişiler, sadece sidre ve tûbâ ağaçlarının bulunduğu yerden değil arş-ı muallâdan bile ötelere yükselir” anlamıyla tevhidin değerini vurgulamaktadır. Sidre ağacı ayrıca ululuğu, gölgesinin genişliği, altından nehirlerin doğması, meyvelerinin iriliği, meleklerin makamı olması, inci ve nur denizlerinin üzerinde yer alması gibi sebeplerle müslüman halk kültüründe her türlü maddî ve mânevî zenginliğin kaynağı olarak kabul edilmiştir. Bektaşîlik inancında sidretü’l-müntehâ, “hayyü lâ-yenâm”ın (daima diri ve uyanık olan) Allah’ın huzuruna çıkılırken selâmlanması gereken önemli makamlardan biridir. Nitekim Bektaşî nefeslerinden birinde şöyle denmektedir: “Dedi rehber işte hayyü lâ-yenam / Gayri yoktur benim hizmetim tamam / Sidretü’l-müntehâ dördüncü selâm / Âdâb ü erkânla durdum hû deyü.”

    Sidrenin Hz. Peygamber ve Cebrâil için müştereken kullanılan “sidre-nîşîn, sidre-menzil, sidre-mensub, mâh-ı sidre-peymâ” gibi şekilleri yanında “hayret-nişîn-i sidre” tamlamasıyla beraber sevgili için “sidre-kad, sidre-kāmet” şekilleri de kullanılmaktadır. Karamanlı Nizâmî’nin, “Kāmetin sidre tapun hûr ü dudağın kevser / Kûyunun her tarafı cennet-i a‘lâ mı değil” beyti, sidre ile birlikte zikredilmesi gereken diğer unsurlara da yer vermesi bakımından dikkat çekmektedir.

    YanıtlaSil
  200. BİBLİYOGRAFYA
    İlhan Ayverdi – Ahmet Topaloğlu, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul 2005, III, 2791.

    Müsned, III, 164; IV, 207.

    Abdülvasi Çelebi, Halilname (haz. Ayhan Güldaş), Ankara 1996, s. 451-452, 466, 475.

    Tecrid Tercemesi, X, 60-75.

    Receb Vahyî, Minhâcü’l-mi‘râc, İstanbul 1315, s. 15, 20.

    Ali Nihad Tarlan, Şeyhî Divanını Tetkik, İstanbul 1964, s. 157, 160, 225.

    Harun Tolasa, Ahmet Paşa’nın Şiir Dünyası, Ankara 1973, s. 18-19.

    Metin Akar, Türk Edebiyatında Manzum Mi‘râc-nâmeler, Ankara 1987, s. 56-59, 139, 279-283.

    M. Yaşar Kandemir v.dğr., Riyâzü’s-sâlihîn: Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, İstanbul 1998, VII, 534-535.

    İskender Pala, Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, İstanbul 1999, s. 353.

    Mustafa Uzun, “Fırat”, DİA, XIII, 33-34.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder