15 Eylül 2007 Cumartesi Nefislerin beyazlaşması..!!! Dünya yeşillenirken nefisler beyazlaşması lazımdır. Gönderen yüksel zaman: 05:07 5.000 YORUM: 1 – 200 / 5000 Yeni› En yeni» yüksel dedi ki... bismillahirrahmanirrahim elhamdülilah Allahümmesallialaseyyidinemuhammed
19 Aralık 2009 10:54 yüksel dedi ki... SUAL:HER ŞEYDEN EVVEL BİZE LAZIM OLAN NEDİR? CEVAP:DOĞRULUK: SUAL:Daha? ceyap:yalan soylememek. sual:sonra? cevap :sıdk,ihlas,sadakat,sebat,tesanüt. sual:yanlız? cevap:evet suual: neden cevap:küfrün mahiyeti yalandır.imanın mahiyeti sıdkdır. şu bürhan kafi değil midir ki hayatımızın bekası imanın ve sıdkınve te sanüdün devamıyladır.
26 Mart 2010 05:59 yüksel dedi ki... cerbeze.haklı,haksız sözlerle hakikatı gizlemek.osmanlıca türkçe lügat sy.185.
14 Ekim 2010 04:52 yüksel dedi ki... zikirlerle şeyhe kişisel bağlanmayla belirli olan tarikat tarzı yerine kitab okuma,akıl ve kalbi beraber kullanma,kişinin değil,kitabların arkasında gitmeye dayalı nefis terbiyesi yöntemini seçti.köprü dergisi 2006 yaz sy.151.
15 Eylül 2007 Cumartesi Hadis-i Şerif 1- Beş vakit namazı camide kılan Bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir.
2-Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktır. Gönderen yüksel zaman: 05:12 4.409 YORUM: 1 – 200 / 4409 Yeni› En yeni» yüksel dedi ki... hülasa yol ikidir. ya sukut etmektir çünkü söylenen her sözün doğru olması lazımdır sıdktor.çünki islamiyetin esası (temel) sıdktır bürüm kemalata isal (ulaştırmak)edici sıdktır.imanın hassası (özelliği)sıdktır.nevi beşeri veba-i kemalata isal eden sıdktır.ahlak-ı aiyenin hayatı sıdktır.terakkyatın mihveri sıdktır.alemi islamın nizamı sıdktır.ashabı kiramı bütün insanlara tefevvuk (üstün olma) ettiren sıdktır.muhammed-i haşimi aleyhissalatü vessalamin meratibi beşeriyetin (insanlık bertebesi) en yükseğine çıkaran sıdktır. münafıkların azaplarının mezkür cinayetleri asarında yalnız kizp ile vasıflandırılması kizbin şiddeti kubh ve çirkinliğine işarettir.bu işaret daki kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahidi sadıktır. zira kizb küfrün esasıdır.kizb nifakın birinci elametidir.kizb kudreti ilahiyeye bir iftiradır kizm hikmeti rabbaniyeye zıttır.ahlakı aliyeyi tahrik eden kizb dir. alemi islamı zehirlendiren ancak kizbdir.almemi beşirin ahvalini fesada veren kisbdir. nev-i beşeri kemalattan geri bırakan kizb dir.müseylimei kezzap ile emsalini alemde rezil ve rüsva eden kizbdir.işte busebeblerden dolayıdırki bütün cinayetler içinde teline tehdide tahsis eden kizbdir(telin lanetleme ) risale-i nur külliyatı işaretül hicaz
7 Haziran 2008 04:57 yüksel dedi ki... hadis-i şerif aranızda nübüvvet allahın istediği kadar sürer. sonra onu (peygamberliği)kaldırmayı istediği zaman kaldırır. sonra, Allah'ın sürmesini murat ettiği kadar (30 sene) nübüvvet yolunda halifelik gelir. sonra kaldırmak istediği zaman onu kaldırır. ve Allah'ın murad ettiği kadar şiddetli bir meliklik idaresi gelir. sonra onu kaldırmak isdeği zaman kaldırır sonra zorba bir idare gelir sonra da nübüvvet yolu üzere bir hilafet gelir. (ramuz el ehadis_257.sayfa_14.paragraf)
hak sübhanehü ve teala. - senin ümmetine on dokuz harfli bir kelime ihsan eyledim ki onu ümmetin devamlı surette okuduklarında ve ona uyduklarında kendilerini o on dokuz cehennem hazinedarının elinden ve zebanilerinin azabından kurtarırım. o kelime. -BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM dir. KARA DAVUD DELAİL-İ HAYRAT ŞERHİ sy.305.
Hidayet: Dine Yöneliş Zamanı Yaz 2005 [ 91. Sayı ]
Osmanlı Döneminde İhtidâ
Conversion in the Ottomans
Ziya KAZICI
Prof. Dr., Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi.
Sözlükte "doğru yolu bulmak, yol göstermek" mânalarına gelen "hüdâ" (hedy, hidâyet) kökünden türemiş olup gerçeğe ulaşmak ve doğru yolu bulmak demektir. Terim olarak inançsız iken veya başka bir dine mensupken İslâm'a girip Müslüman olmayı ifade eder. İhtidâ eden kimseye de "mühtedi" denir. Hidâyete eren anlamına gelen ihtidâ, herhangi bir din için değil, sadece Müslüman olmayan bir kimsenin kendi dinini terk ederek İslâm dinini kabul etmesi için kullanılan bir tabirdir. Tarih boyunca, Müslümanlarla ilişki içinde bulunan birçok gayr-i müslimin, değişik sebep ve vesilelere bağlı olarak İslâm dinini kabul ettiği görülür.
Arapça "HDY" kökünden gelen "ihtidâ" kelimesi, Kur'an-ı Kerim'de altmış yerde geçmektedir. Biz bunlardan sadece birkaçının sûre ve âyet numaralarına işaretle yetinmek istiyoruz. el-Bakara 135-137, Al-i İmrân 20, en-Nisa 97-98, en-Neml 41, 91-92, el-En'am 97, Yunus 108, ez-Zümer 41. Gerek burada verilen âyetler, gerekse benzeri diğer âyetlere bakıldığı zaman bu kelimenin birbirine yakın farklı bazı anlamları bulunduğu görülür. Buna göre "hidâyet" veya "ihtidâ", küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak doğru yolu arama, doğru yola girme, İslâm dinini kabul etme gibi manalara gelmektedir. Istılahî anlamda ise hidâyeti isteme, hidâyete erip onda sebat etme, İslâm dinini kabul edip Müslüman olma anlamlarına gelmektedir.
İslâm hukuk sistemine bağlı olan Osmanlı Devleti'nde, zimmet ehli denilen gayr-i müslimlerin zorla Müslümanlaştırılmaları söz konusu değildir. Zira gerek Kur'an-ı Kerim, gerekse Hz. Peygamber'in sünneti böyle bir şeyin olmasına imkân ve fırsat vermezler. Bu yüzdendir ki, İslâm tarihi boyunca değil sadece Osmanlılarda, bütün İslâm dünyasında böyle bir harekete rastlanmaz. Arnold'un "İntişar-ı İslâm Tarihi" adlı eserine bakıldığı zaman İslâm'ın yayılışı ve ihtidâ hareketlerinin herhangi bir zorlama olmadan nasıl kendiliklerinden meydana geldikleri görülür. Aslında bu durum çok normal bir şeydir. Zira herkesi inanç ve düşüncesinde serbest bırakan İslâm'ın bu tavrı onlar üzerinde büyük bir etki meydana getiriyordu. İnsanlar, Müslümanların uygulamalarını, kendilerini yöneten eski idarecilerinin yaptıkları ile mukayese edince bu uygulamanın sebeplerini araştırmaya başladılar. Bu da onları İslâm ile karşı karşıya getirdi. İslâm'ı anlamaya çalışan bu insanlar, rahat, huzur ve ahiret hayatının geleceğinin İslâm'da olduğunu anladılar.
Çok geniş bir coğrafya üzerinde hâkimiyetini kuran Osmanlı Devleti, farklı ırk, dil, din, mezhep, kültür, örf ve âdetlere sahip toplulukları asırlarca âdilâne bir şekilde idare etmişti. Ulaşım imkân ve teknolojisi bakımından günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkânsızlıklar içinde bulunulan o asırların dünyasında bunca farklı yapıdaki toplulukları zor kullanmadan idare etmek ve onlara normal bir hayat seviyesi kazandırmaya çalışmak, basit bir yönetim anlayışının sonucu olmasa gerekir.
Bilindiği gibi İslâm, insanların hayatlarını belli bir düzene sokmak üzere Allah tarafından gönderilen evrensel bir dinin adıdır. Bu bakımdan İslâm'ı kabul etmiş olan insanlar (Müslümanlar), gerek diğer insanlara karşı olan hak, vazife ve salahiyetlerinde, gerekse Allah'a karşı olan yükümlülüklerini yerine getirmede, onun emirlerine uygun hareket etmeyi bir vazife telakki ederler.
Osmanlılar, yönetimleri altında bulunan gayr-i müslim (Müslüman olmayan) vatandaşlarının dinî hak ve hürriyetlerini koruma hususuna titizlikle riayet ediyorlardı. Bu konuda arşiv belgeleri, mahkeme kayıtları (şer'iye sicilleri), Piskopos mukataası kalemi defterleri, gayr-i müslim cemaatlere ait olan defterler ile her gayr-i müslim topluluğa ait müstakil defterler, Osmanlı devlet ve toplumunun bu konudaki hassasiyetlerine âdeta şahitlik yapmaktadır.
Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren adâlet ve dinî alandaki müsamahası ile çevredeki Hıristiyan halk kitlelerinin sempatisini kazanmıştı. Osman Gazi, Rum komşularının çoğu ile iyi münasebetler kurmuş ve bu münasebetler sonucunda Rumlardan birçoğunu kendi tarafına çekmişti. Orhan Gazi, Bursa'yı feth ettikten sonra Rumlara şehri niçin teslim ettiklerini sorduğunda şu cevabı almıştı: "Sizin devletinizin günden güne yükseldiğini, buna karşılık bizim devrimizin bittiğini anladık. Babanızın yönetimine giren köylülerin memnun kalıp bir daha bizi arayıp sormadıklarını ve rahat olduklarını gördük. Biz de bu rahatlığa heves ettik."1 Keza Göynük ve Taraklı-Yenicesi tarafları feth olunduğu zaman, Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa, bu yörede yaşayan Hıristiyanlara karşı çok iyi ve adâletli davranmıştı. Âşık Paşazâde, Süleyman Paşa'nın buraya gelişi esnasında halkın ona karşı nasıl bir tavır takındığını ve Taraklı-Yenicesi'ne geldiğinde halkın hisarı kendisine nasıl teslim ettiğini, onun da onlara karşı nasıl adâlet ve insaf ölçüleri dahilinde hareket ettiğini anlattıktan sonra Hıristiyanların: "Ne olaydı bunlar (Osmanlılar) bize kadim zamandan (daha önceleri) bey olaydı, dediler. Köylülerin birçoğu, Müslümanların bu adâleti karşısında kendiliklerinden Müslüman oldular" der.2 Gerçekten Osmanlıların adâleti ve hoşgörüsü birçok kimsenin kendiliğinden Müslüman olmasına sebep olmuştu. Aslında burada bir noktaya daha temas etmek gerekiyor, o da tarihlerimizde "Devşirme Sistemi" denilen ayrı bir ihtidâ şeklidir ki, burada onun üzerinde durmak istemedik.
Osmanlılar, Anadolu'da olduğu gibi Rumeli'deki Hıristiyanlara da din ve vicdan hürriyeti tanımışlardı. Onlar, Hıristiyanların varlıklarına ve yönetim tarzlarına dokunmadılar. Ağır vergiler altında ezilmiş bulunan yeni tebeanın (vatandaş) vergi yükünü hafifleterek, mevcut kanunların hilafına keyfî hiçbir muameleye müsaade etmediler. Devlet, kendi himayesine girmiş zimmîlerin her türlü hak ve hukukunu garanti altına almıştı. Çünkü onlar "vedia-i Hâlik-ı Berâyâ", yani Allah'ın birer emaneti idiler.
Zaten baştanbaşa Hıristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası'nda, bu tarzdaki hareket ve davranışın Osmanlı fetihlerini kolaylaştırdığı bir gerçektir. Kısa zamanda bölgeyi bir Osmanlı toprağı haline getiren âmil, bu âdilâne hareket ve siyasetteki inceliktir.
Bir taraftan Bizans İmparatorluğu'nun bozulmuş olan yönetim tarzı, vergilerin keyfî olması, Rum bey ve hatta imparatorlarının kendi hazinelerini doldurmak gayesiyle halkı soymaları; bir taraftan da asayişsizlik ve ekonomik buhran gibi etkenler, halkın Osmanlı idaresini memnuniyetle karşılamasına sebep olmuştu. Bizans ve diğer derebeylerin yönetim tarzına karşılık Osmanlıların disiplinli hareketleri ve fethedilen yerlerin halkına karşı adâletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir siyaset takip etmeleri, vergilerin tebeanın ödeme imkânlarına göre tertip edilmiş olması ve bilhassa Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmek için ölümle tehdit edenlere karşı Türklerin, buralardaki unsurların dinî ve vicdanî hislerine saygı göstererek bu ince ve hassas noktayı prensip olarak kullanmaları, Balkanlıların Katolik tazyikine karşı Osmanlı yönetimini bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep olmuştu.3 Balkan milletleri, Osmanlılara karşı böyle bir tavır sergilemekle yerinde bir karar vermiş oluyorlardı. Çünkü Osmanlı rejimi, din ve ırk ayırımı gözetmeyen, bütün tebeayı Osmanlı şemsiyesi altında birleştiren bir yönetim idi. Osmanlılar, devletlerini kurarken kitleleri çeken bu uzlaşıcı, koruyucu ve hoşgörülü siyaseti şuurlu bir şekilde takip ediyorlardı. Onların idare sistemi, tamamen insanî idi. Hiç kimse, din veya ırkından dolayı hor görülmüyordu. Böyle insanî bir uygulama, ister istemez Müslüman olmayan vatandaşların ruh ve benliklerinde Osmanlılara ve dolayısıyla Osmanlının mensubu bulunduğu dine karşı bir sempati ile bakmalarına sebep oluyordu. Zamanla bu sempati, farklı şart ve sebeplere bağlı olarak ihtidâya kadar gidiyordu.
Osmanlı, kurduğu sistemle Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da bir denge sağlamıştı. Günümüzde bile siyasî, ekonomik ve dinî kargaşanın eksik olmadığı bu bölgelerde Osmanlı, etnik yapı, din, gelenek, örf, âdet ve kültürleri farklı olan toplum kesimlerini temsil eden insan taleplerinin bulunduğu ortak bir nokta özelliğini taşıyordu. Zira Osmanlı, uygulama alanına koyduğu İslâmî anlayış sayesinde câmi, kilise ve havranın yan yana durduğu bir üst kültürü tesis etmişti. Böyle bir üst kültürün tesisi, "İlâhî Mes'uliyet" denilen bir yükümlülüğe dayanıyordu. Osmanlı, taşıdığı bu yükümlülüğün farkında olan bir devletti. Nitekim Osmanlı fetihlerinin temel felsefesi de bu ilahî mes'uliyete dayanan bir sorumluluk ürünü idi. Devletler fethetmek, yeni topraklar kazanmak, güçlü bir devlet kurmak ve geniş halk kitlelerine hükmetmek gibi, bazı kesimlerin ideali olarak görülen hedefler, Osmanlı yöneticisi için bir araç olmaktan öteye gitmiyordu. Zira Osmanlılarda, hâkim olan zihniyet, dünyalık elde etme temeli üzerine değil, "İ'lâ-yı kelimetullah" gibi üst bir ideal etrafında şekillenmişti. Nitekim bu konu kanunnâmede açık bir şekilde belirtilmiştir.4
Fark gözetmeden ve yürürlükteki hukukî temeli bozmadan kendi toplumunun bütün fertlerine karşı adâlet ve hoşgörü prensiplerinden ayrılmadan hareket eden bir devletin vatandaşı olan gayr-i müslimler, devlete ve devletin mensubu bulunduğu dine karşı bir sempati içinde olacaklardır. Hakim güç olarak zimmî vatandaşının huzur ve refahını düşünen bir devlete karşı onların başka türlü hareket etmesi de beklenemezdi. Nitekim bu anlayış, 1463 yılında Bosna kralının Papa'ya yazdığı bir mektupta kendini açıkça ortaya koymaktadır. Buna göre köylüler, Osmanlılara karşı başlarında bulunan hanedan ve feodal beyleri desteklemeyip yalnız bırakmışlardı. Osmanlı egemenliği altında Balkanlarda, 1600'lere kadar köylü isyanı hemen hemen yok gibidir. Özellikle papalığın İslâm'a karşı köylü kitlelerini bir din savaşına sürükleme girişimleri de başarılı olmamıştır.5
Uzun yıllar Müslümanlarla iç içe yaşayan gayr-i müslim vatandaşlardan bir kısmının kendi istekleri ile ihtidâ ettikleri görülmektedir. İhtidâ edenler şer'iye sicili denilen mahkeme defterlerine yazılırdı. İhtidâ kayıtları doğrudan veya dolaylı olarak sicillerde yer alıyordu. Doğrudan ihtidalar mahkemede, mühtedinin kendi iradesiyle Müslüman olmak istediği, hangi dine ve millete mensup olduğu, yeni isminin ne olacağı gibi hususlar açıkça belirtilerek yapılmakta idi. Bu tarz ihtidalar, "İhtida İ'lamı" şeklinde sicillere kaydedilmekte idi. Dolaylı olarak bilinen ihtidâlar ise miras, alım-satım, kefalet ve benzeri kayıtlarda geçen isimlerin yanında "mühtedi" kelimesinin yer almasından anlaşılmaktadır. Mühtedi kelimesi, o kişinin sonradan Müslüman olduğunu göstermektedir.6 Müslüman olmak suretiyle hidâyete eren kimselerin adları Müslümanların kullandıkları isimlerle değiştirilirdi. Bu durum, bizzat kendileri tarafından verilen dilekçelerde (ariza) de görülmektedir. Bir mühtedinin isminden bahsedilirken kendi adından sonra Müslüman olmayan babasının isminin yerine "Allah'ın kulu" anlamına gelen Abdullah adı kullanılırdı. Bu sebepledir ki, babasının adı Abdullah olarak belirtilenlerin çoğunlukla ihtidâ eden kimseler olduğu kabul edilirdi.
İhtida hareketinde devletin merkezi olan İstanbul'da durum biraz daha farklılıklar göstermektedir. Zira merkezde büyük ölçüde kadılık veya müftülük değil, doğrudan Divân-ı Hümâyun devreye girmektedir. "Kanun-ı Nev Müslim" diye isimlendirilen kanunnâme maddesi uyarınca yeni Müslüman olan kimseye (mühtedi) devlet bazı imkânlar tanıyordu. Bu bakımdan, Müslüman olmak isteyen kimse, bu arzusunu, bizzat sadrazamın huzurunda yerine getirme imkânına sahipti. Gerek bu konudaki kanunnâme maddesi, gerekse arşiv belgeleri yeni Müslüman olan kimseye nasıl davranıldığı hakkında bize geniş bilgiler vermektedir. Kanunnâme'nin ilgili maddesi şöyledir:
"Divân-ı Hümâyûnda vezir-i a'zam huzurunda bir kâfir Müslüman olmak murad etse fi'l-hal telkın-i şehâdet olunup bir kabza akça ihsan ve kisvesi için Defterdara ferman buyrulduktan sonra bir çavuş götürüp mirî cerrahlardan divanda ol gün nöbetçi olan cerraha teslim, cerrah dahi hemen ol mahalde kûşe-i muayyenesine götürüp sünnet eder. Ve mirî cerrahlardan biri her gün nöbetle Divân-ı Hümâyûnda ve sadrazam sarayında beklemek kanun-ı kadimdir."7
Görüldüğü gibi, başka dinden olan birinin İstanbul'da İslâmiyet'i kabul etmesi, kendisine hem bir miktar paranın verilmesine, hem de "kisve paha" denilen ve Müslümanlara ait kıyafeti edinebilmesi için ayrıca elbise parasının verilmesine sebep olmaktadır. Konu ile ilgili pek çok arşiv belgesi de bulunmaktadır. Ama biz, mevzuu fazla dağıtmamak için sadece BOA. Cevdet Adliye tasnifinin 3635 numaralı dosyasındaki belgelerden bir iki tanesinin metnini buraya almak istiyoruz. Böylece Kanunnâme maddesinin nasıl uygulanma alanına konduğunu görmüş olacağız.
Buna göre hicrî 1255 tarihini taşıyan dilekçede (arz) şöyle denilmektedir:
"Arzıhal-ı kullarıdır ki, bu kulları, fi'l-asıl İstanbul sakinlerinden ve Yahudi milletinden iken kendi hüsn-ı rızamla elhamdulillahi teala İslâm ile müşerref ve hak dini kabul edip merahim-i aliyyelerinden mercüvdür ki huzur-ı devletlerinde kelime-i şehâdeti teklim ve iktiza eden elbisemi inayet ve ihsan buyrulması niyazı babında emr u ferman devletlu inayetlu merhametlu efendim hazretlerinindir." Bende Muhammed. [Bkz. EK-I]
Aynı numaradaki başka bir belge de İslâmiyet'i kabul eden ve aslen Rum olan bir hanımla ilgilidir. Bu arzda da şöyle denilmektedir:
"Arzıhal câriyeleridir ki, Rum milletinden iken elhamdulillahi Teala hidâyet erişüp şeref-i İslâm ile müşerrefe olduğum malum-ı devletleri buyruldukta merahim-i aliyyelerinden mercüvdür ki, ber mutad kisve baham ile bu câriyelerini mesrur buyrulmak babında emr u ferman devletlu inayetlu merhametlu efendim sultanım hazretlerinindir." Bende muhtedi Aişe câriyeleri. [Bkz. EK-II]
Bilindiği gibi İslâm aile hukukuna göre Müslüman olan bir kadın, Müslüman olmayan bir erkekle evlenemez. Başka bir dine mensup bir kadın İslâm dinini seçip Müslüman olursa kocasına da İslâm teklif edilir. Şayet kocası Müslüman olursa evlilikleri devam eder. Aksi takdirde hakim (kadı) bu evliliği fesheder. Aynı numarada bulunan ve aynı tarih ile yazım özelliklerini taşıyan belgede yine Rum milletinden olan bir kimsenin Ali adını aldığını ve kendisine de kisve pahasının verilmesini istediği görülmektedir. Muhtemelen bu, ya karı koca ikisinin birden veya kadının daha önce Müslüman olduğunu, kocasının da kendisine tabi olduğu anlamına gelmektedir. Bu konuda muhtemelen diyoruz, çünkü belgede bu durumu ortaya koyan bir açıklık bulunmamaktadır.
Daha önce de belirtildiği gibi Osmanlı, gayr-i Müslim vatandaşının dinî, örfî ve akidevî inançlarına müdahalede bulunmuyordu. Bununla beraber fert bazında da olsa her Müslüman, başkalarının da Müslüman olmasını ister. Çünkü evrensel bir din olan İslâmî anlayışa göre dünya ve ahiret saadeti, ancak Müslüman olmakla elde edilebilir. Bu bakımdan Müslüman, başka din mensuplarının da bu saadete kavuşmasını temenni eder. Müslüman böyle bir temennide bulunmak ve buna bağlı olarak harekete geçmekle kendini yükümlü sayar. Bu anlayış, bir anlamda digergamlık ifade eder. Zira böyle bir anlayış ve buna bağlı olarak ortaya çıkan harekette maddî-manevî hiçbir menfaat söz konusu değildir. Bu bakımdan İslâm'daki ihtida ve tebliğ, Hıristiyan dünyadaki gibi maddî birtakım menfaatler elde etmeye yönelik misyonerlik faaliyetlerine benzememektedir. Bu İslâmî anlayış, Müslüman devletlerin de hedefleri arasında idi. Bu bakımdan Osmanlı Devleti de yeni Müslüman olacaklar için maddî ve manevî bazı imkânlar hazırlıyordu. İşte biraz önce sözü edilen "Kanun-ı Nev Müslim" ile arşiv belgelerinin gösterdiği uygulamalar sadece bu hedefe yönelik olan uygulamalardır.
İslâm hukuk sistemine bağlı olan Osmanlı Devleti'nde, zimmet ehli denilen gayr-i müslimlerin zorla Müslümanlaştırılmaları söz konusu değildir. Zira gerek Kur'an-ı Kerim, gerekse Hz. Peygamber'in sünneti böyle bir şeyin olmasına imkân ve fırsat vermez.
Osmanlı tarihi incelendiğinde, Osmanlı'daki ihtidâ hareketlerinin herhangi bir zorlama olmadan meydana geldiği görülür. Bunun nedeni, herkesi inanç ve düşüncesinde serbest bırakan İslâm'ın tavrıdır. O dönemde insanlar, Müslümanların uygulamalarını, kendilerini yöneten eski idarecilerinin yaptıkları ile mukayese edince bu uygulamanın sebeplerini araştırmaya başladılar. Bu da onları İslâm ile karşı karşıya getirdi. İslâm'ı anlamaya çalışan bu insanlar, rahat, huzur ve ahiret hayatının geleceğinin İslâm'da olduğunu anladılar.
Çok geniş bir coğrafya üzerinde hâkimiyetini kuran Osmanlı Devleti, farklı ırk, dil, din, mezhep, kültür, örf ve âdetlere sahip toplulukları asırlarca âdilâne bir şekilde idare etmiştir. Bu makalede, Osmanlı'daki ihtida ve tebliğ faaliyetlerinin diğer misyonerlik hareketlerinden farklılığı, gayr-i müslimlerin o dönemde İslam'a yöneliş nedenleri, Osmanlı Devleti'nin yeni Müslüman olacaklar için sunduğu maddî ve manevî bazı imkânlar belgelerle ortaya konulmaktadır.
In the Ottomans, which was based on Islamic system of law, it was not possible to Muslimise the Non-Muslims who were called the man of debit. That is because, both the Holy Koran and the Sunnah (the sayings and doings of Prophet Mohammed) would not allow such a thing.
When the Ottoman history is analysed, it can be seen that conversions to Islam in the Ottomans happened without any force at all. The reason why is the approach of Islam which sets the man free in his belief and thought. In that era, having compared to their previous administrators, people started to explore the reasons why Muslims treated in that way. This brought them to Islam. Those people who tried to understand Islam realised that the ease, peace and the future of the other world is in Islam.
The Ottomans, which ruled on a large scale, managed communities from various races, languages, religions, sects, cultures, customs and usages with justice for many centuries. In this article, the differences of conversions and notification movements in the Ottomans from other missionary movements, the reasons behind the tendency towards Islam by non-Muslims, the opportunities, both material and spiritual, provided by the Ottoman State to would-be Muslims are put forward with documents.
Key Words: The Ottomans, Non-Muslim, Islam, Conversion, Converted
Dipnotlar
1. Âşık Paşazâde, Tarih, İstanbul 1332, s. 30.
2. Âşık Paşazâde, s. 43.
3. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1972, I, s. 183.
4. Geniş bilgi için bk. Hezarfen Hüseyin Efendi, Telhisü'l-Beyân fi Kavanin-i Âl-i Osman, Bibliotheque National (Paris), Ancien Fonds Turc, nr. 40, vr. 109 b.
5. Halil İnalcık, "Türkler ve Balkanlar" Balkanlar, İstanbul 1993, s. 17.
6. Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Ali İhsan Karataş, Mahkeme Sicillerine Göre XVIII. Yüzyılda Bursa'da Gayrimüslimler, (Basılmamış doktora tezi) Bursa 2005, s. 146.
7. Tevkiî Abdurrahman Paşa, "Kanunnâme" MTM. İstanbul 1331, I, s. 542.
Kur'an ve Sünnet'e Göre Ahlâkın Kaynağı ve Ahlâk-Amel, Değer-Davranış Bütünlüğü
The Origin of the Ethics According to the Qur'an and Sunna and the Integrity of Ethics-Application, Value-Behaviour
Özcan HIDIR
Assist. Prof. Dr., Rotterdam İslam Üniversitesi
Giriş: Din-Ahlâk İlişkisi
Ahlâkın kaynağı meselesi, asırlar boyu pek çok İslâm alim ve filozofunu meşgul etmiş, günümüzde de meşgul etmeye devam etmektedir. Bu anlamda ahlâkın yegane kaynağının din olup olmadığı temel tartışma konularındandır.
Burada öncelikle şunu vurgulamak gerekir ki, her dindar, ahlâklı olmak zorundadır. Çünkü din, bu dünyada ahlâklı davranmayı öğretir ve esasen Dinin mesajı da bu dünyada ahlâk ekseninde bir dünya hayatı sürülmesi içindir. Bir anlamda dinlerin ve dolayısıyla İslâm'ın öğretilerinin temel esprisini ahlâk oluşturur. Şu halde hangi açıdan bakılırsa bakılsın, dinle ahlâkın yakın bağının olduğu görülür.
Toplumsal meseleleri çözebilmenin en önemli sâiki, sahip olunan ahlâkî değerleri fark etmek ve bu değerleri hayata geçirebilmekte yatar. Esasen hem değerleri fark etmek hem de o değerleri ahlâklı davranış bilincine ve dolayısıyla yaşayan birer insanî haslet haline getirebilmek, son derece önem arz eder. Şu halde ahlak, akla ve vahye ait ilke ve esasların pratik hayatta somutlaştırılmasıdır. Bu noktada insanın yaratılışı ve Allah Teâla'nın insana dünyada yüklediği misyon fevkalade ehemmiyeti hâizdir.
Buradan hareketle şu söylenebilir ki, din, insanî değerleri ortaya koyar ve insana o değerlere bağlı kalarak yürüyebilme iradesi kazandırır. İnsan o değerleri kendi özünde, içinde bulur. Kendi dünyasında, kendi vicdanında bulur. Dinin kazandırdığı irâde ile o değerleri hayata geçirme bilincini ve gücünü kazanır. Dinin ahlâkla olan ilişkisinin başladığı yer de esasen burasıdır.
Ahlâkî değerler, aslında bulundukları toplumun olduğu kadar bütün insanlığın da ortak değerleridir. Kişilerin bireysel inisiyatifleriyle, zorlamalarıyla, sübjektif değerlendirmeleriyle tanımlanabilecek kadar sade, yalın ve köksüz değildir. İşte burada din önemli bir katkı sağlar. Din toplumun tarihteki inanç ve kültürlerden süzülüp gelen ve insan olmanın özüyle bağlantılı, ortak, ahlâkî değerleri teyit ederek, onaylayarak ona ayrı bir güç ve yeni veçheler kazandırır. Dikkat edilirse Kur'ân-ı Kerîm'de ahde vefadan, adâletten, başkasının hakkına saygılı olmaktan, başkasını sevmekten, sevgiyle bir arada yaşamaktan söz edilir. "Ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim" buyuran Hz. Peygamber'in (s.a.) pek çok hadisinde -ki aşağıda bir kısmı değerlendirilecektir- bir dizi ahlâkî değeri ve o değerlerin davranışa (amel) dönüşme bilinci görülür.
Diğer taraftan İslâm öncesi dönemlerde ifade edilmiş ve her din ve toplum içerisinde kendine yer bulabilecek ortak miras kabilinden ahlaki değerler bulunmaktadır. "Hikmet (ahlâki değer) mü'minin yitiğidir, nerede bulursa alır"1 hadisinden anlaşıldığı üzere, İslâm, diğer din ve kültürlerle ortak olan bu ahlâkî değerleri yeniden ortaya koymayıp onlara atıfta bulunmakta, onları onaylamakta, güçlendirmekte ve aksiyona (amel) dönüştürmektedir.2 Zira ahlâk yaklaşık 5000 seneden beri bugünkü tartışma konuları ve değerleriyle incelenmeye başlanmıştır. Ahlâk ölçüleri ve değerler, Sümer ve Bâbil dönemlerinde ülkenin temel yönetim ilkesidir. Farâbî, ülkeleri erdemli-erdemsiz olarak ikiye ayırmıştır. 'Hayır ve iyiliklerin bir arada yaşandığı ülke, erdemli ülkedir' demektedir. Bu itibarla tarih boyunca insan topluluğunun olduğu her yerde bazen yazılı, bazen gelenek halinde uygulama alanı bulan ahlâkî değerler vardır.
Uygulanan bu ahlaki değerler, ahlâk ile amelin bütünleşmesi neticesinde bütün din, kültür ve zamanlarda süreklilik kazanır. Böylece ahlâkî değerler kaygan zeminden kurtarılarak, bir hayat biçimine dönüşür. Zira ahlâkî değerler tek başına bir şey ifade etmemektedir. Ahlâkî değerlerin, hayatta vücut bulmuş, yaşayan değerler olması gerekir. Nurettin Topçu da İsyan Ahlâkı adlı eserinde ahlâklılığın, "Hakk'ın vicdanlarda hapsolmayıp hareketlerimizde tecellisiyle" mümkün olduğunu ifade etmektedir. Daha sonra da Topçu, hak, hakikat ve ahlâkın en büyük mümessilleri olarak, ''Ayı bir elime, güneşi diğer elime verseler davamdan dönmem diyen Peygamberler', 'Çiğnerim, çiğnenirim Hakk'ı tutar kaldırırım diyen Akifler', içindeki manevi bir sese kulak vererek tek başına Atina'ya can pahasına karşı koyan Sokrates'ler ve sıska vücuduyla Büyük Britanya yargıçlarına meydan okuyan Gandhi'leri gösterdiği, ifade edilmektedir.3
Bunun için de konuşmaktan ziyade konuşulan ahlâkî değerlerin davranış bilincine, hayat tarzına kısaca amel ve aksiyona dönüştürülmesi esastır. Bu noktada kişinin iradesi, kişinin hayata bakışı ve sorumluluk duygusu öne çıkmaktadır.
Zira insanı yaratan Allah Teâla, ona, kendi ruhundan üfürdüğünü (Secde, 9) ve onun yeryüzünde halifesi olduğunu (En'am, 165) bildirir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden biri, onun nefsi ve vicdanı ile birlikte yaratılmış olmasıdır. Her insanda kendisine kötülüğü emreden bir nefis ve kötülükten nasıl sakınacağını ilham eden bir vicdan vardır. İnsan vicdanının ilham ettiği sevgi, fedakarlık, merhamet, tevazu, şefkat, doğruluk, dürüstlük, sadâkat, nezâket ve yardımseverlik gibi güzel ahlâk özelliklerinin yanı sıra, nefsinden gelen yıkıcı ve olumsuz özelliklere de sahiptir. Ancak inançlı bir insan vicdanı sayesinde doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilir ve her zaman güzel ahlâkı tercih eder. Böylece Allah Teâla'nın insana biçtiği değer ve insanı dünyaya gönderirken ona yüklediği misyonun önemi ortaya çıkmış olur. Aslında bütün bu temel ahlâkî değerler, insan olmanın özüyle alakalı değerlerdir.
Ahlâkî değerler, aslında bulundukları toplumun olduğu kadar bütün insanlığın da ortak değerleridir. Kişilerin bireysel inisiyatifleriyle, zorlamalarıyla, sübjektif değerlendirmeleriyle tanımlanabilecek kadar sade, yalın ve köksüz değildir. İşte burada din önemli bir katkı sağlar. Din toplumun tarihteki inanç ve kültürlerden süzülüp gelen ve insan olmanın özüyle bağlantılı, ortak, ahlâkî değerleri teyit ederek, onaylayarak ona ayrı bir güç ve yeni veçheler kazandırır. Dikkat edilirse Kur'ân-ı Kerîm'de ahde vefadan, adâletten, başkasının hakkına saygılı olmaktan, başkasını sevmekten, sevgiyle bir arada yaşamaktan söz edilir. "Ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim" buyuran Hz. Peygamber'in (s.a.) pek çok hadisinde -ki aşağıda bir kısmı değerlendirilecektir- bir dizi ahlâkî değeri ve o değerlerin davranışa (amel) dönüşme bilinci görülür.
Diğer taraftan İslâm öncesi dönemlerde ifade edilmiş ve her din ve toplum içerisinde kendine yer bulabilecek ortak miras kabilinden ahlaki değerler bulunmaktadır. "Hikmet (ahlâki değer) mü'minin yitiğidir, nerede bulursa alır"1 hadisinden anlaşıldığı üzere, İslâm, diğer din ve kültürlerle ortak olan bu ahlâkî değerleri yeniden ortaya koymayıp onlara atıfta bulunmakta, onları onaylamakta, güçlendirmekte ve aksiyona (amel) dönüştürmektedir.2 Zira ahlâk yaklaşık 5000 seneden beri bugünkü tartışma konuları ve değerleriyle incelenmeye başlanmıştır. Ahlâk ölçüleri ve değerler, Sümer ve Bâbil dönemlerinde ülkenin temel yönetim ilkesidir. Farâbî, ülkeleri erdemli-erdemsiz olarak ikiye ayırmıştır. 'Hayır ve iyiliklerin bir arada yaşandığı ülke, erdemli ülkedir' demektedir. Bu itibarla tarih boyunca insan topluluğunun olduğu her yerde bazen yazılı, bazen gelenek halinde uygulama alanı bulan ahlâkî değerler vardır.
Uygulanan bu ahlaki değerler, ahlâk ile amelin bütünleşmesi neticesinde bütün din, kültür ve zamanlarda süreklilik kazanır. Böylece ahlâkî değerler kaygan zeminden kurtarılarak, bir hayat biçimine dönüşür. Zira ahlâkî değerler tek başına bir şey ifade etmemektedir. Ahlâkî değerlerin, hayatta vücut bulmuş, yaşayan değerler olması gerekir. Nurettin Topçu da İsyan Ahlâkı adlı eserinde ahlâklılığın, "Hakk'ın vicdanlarda hapsolmayıp hareketlerimizde tecellisiyle" mümkün olduğunu ifade etmektedir. Daha sonra da Topçu, hak, hakikat ve ahlâkın en büyük mümessilleri olarak, ''Ayı bir elime, güneşi diğer elime verseler davamdan dönmem diyen Peygamberler', 'Çiğnerim, çiğnenirim Hakk'ı tutar kaldırırım diyen Akifler', içindeki manevi bir sese kulak vererek tek başına Atina'ya can pahasına karşı koyan Sokrates'ler ve sıska vücuduyla Büyük Britanya yargıçlarına meydan okuyan Gandhi'leri gösterdiği, ifade edilmektedir.3
Bunun için de konuşmaktan ziyade konuşulan ahlâkî değerlerin davranış bilincine, hayat tarzına kısaca amel ve aksiyona dönüştürülmesi esastır. Bu noktada kişinin iradesi, kişinin hayata bakışı ve sorumluluk duygusu öne çıkmaktadır.
Zira insanı yaratan Allah Teâla, ona, kendi ruhundan üfürdüğünü (Secde, 9) ve onun yeryüzünde halifesi olduğunu (En'am, 165) bildirir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden biri, onun nefsi ve vicdanı ile birlikte yaratılmış olmasıdır. Her insanda kendisine kötülüğü emreden bir nefis ve kötülükten nasıl sakınacağını ilham eden bir vicdan vardır. İnsan vicdanının ilham ettiği sevgi, fedakarlık, merhamet, tevazu, şefkat, doğruluk, dürüstlük, sadâkat, nezâket ve yardımseverlik gibi güzel ahlâk özelliklerinin yanı sıra, nefsinden gelen yıkıcı ve olumsuz özelliklere de sahiptir. Ancak inançlı bir insan vicdanı sayesinde doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilir ve her zaman güzel ahlâkı tercih eder. Böylece Allah Teâla'nın insana biçtiği değer ve insanı dünyaya gönderirken ona yüklediği misyonun önemi ortaya çıkmış olur. Aslında bütün bu temel ahlâkî değerler, insan olmanın özüyle alakalı değerlerdir.
Oruç, hac, zekat gibi İslâm Dini'nin diğer temel ibadetleri ile ahlâk arasında da benzer şekilde ilişki kurmak tabiatıyla mümkündür. Mesela oruç konusundaki hadisler incelendiğinde, sadece aç kalan fakat insanlara kötülükte bulunan, kötülükten uzak durmayan, iyilik ve güzellik peşinde koşmayan kişilerin orucunun yalın bir aç kalma olarak nitelendirildiği görülür. Bu anlamda gerçek oruç, Yüce Yaratıcı ile kurulan bağın davranışlara yansıtılabilmesi ve oruçlu geçen bütün zaman diliminin güzellikler zamanı, iyilikler zamanı, kötülüklerden kaçınma ve kendi kendini denetim altında tutabilmesi yani manevî-vicdanî oto-kontrol mekanizmasını kurabilmesi ile değer kazanmaktadır.
Bu itibarla hangi açıdan bakılırsa bakılsın Kur'an ve Sünnet gibi iki temel kaynağa dayanan İslâm Dini hep ahlâklı olmayı, ahlâklı davranmayı, ahlâkî değerleri hayata yansıtmayı öğütlemektedir. Zira Kur'an ve Sünnet, medeniyet fıkhının önemli ilkelerini açıkladığı gibi, zarif ve medenî bir toplumdan beklenen davranış ilkelerini (ahlâk) de sunmaktadır. Zira medeniyet fıkhı, sonuçta fert ve toplumları medenî davranışa yani ahlâklı ve zarif olmaya yöneltmiyorsa, hiç bir anlam ifade etmez. Kur'ân-ı Kerîm, kendisine ilim verildiği halde hayatına tatbik etmeyen veya bu ilmin tam tersi davranışlar sergileyen kimselerin bu durumunu, verilebilecek en kötü misalle şöyle tavsif etmektedir:
"Onlara (Yahudilere), kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer. Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur."4
Hz. Peygamber de faydasız ilimden Allah'a sığınmıştır. İlmin en başta gelen faydası, sahibinin davranışını olgunlaştırıp ahlâkını güzelleştirmesi, davranışlarını terbiye etmesidir. Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurur: "Allah'ım! Faydasız ilimden, korkmayan kalpten, tatmin olmak bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duadan sana sığınırım!"5
Şu halde erdemli/ahlâklı davranış, ferdi yücelten ve toplumun gelişip yükselmesine vesile olan her alanda anlam kazanır. Yani bir toplumun fertleri manevî olarak ibadetle, fikir ve düşünce olarak ilimle, iktisadî açıdan çalışmayla, ahlâkî olarak erdemle, sosyal açıdan karşılıklı dayanışma ve yardımlaşmayla, maddî olarak da yeryüzünü mamur hale getirmekle gelişir ve yücelir.
Ahlâk-amel bütünlüğünün ilk ve en önemli esaslarından biri, bir değer olarak sahip olduğu ahlâkını medeni davranışa dönüştürebilmesi, medeni olmayan kötü ve çirkin huylar ile insanı alçaltan davranışlardan Bediüzzaman'ın tabiriyle "ahlak-ı rezile"'den6 kaçınmasıdır. Tabiatıyla bu neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmeyi gerektirir. "Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim"7 ve "Muhakkak Allah, güzel ahlâkı sever ve çirkin ve insanı alçaltan davranışlardan da hoşnut olmaz"8 hadislerinde olduğu üzere Hz. Peygamber bazen, genel olarak güzel ahlakın öneminden söz ederken bazılarında ise somut olarak neyin güzel ahlak neyin ise çirkin olduğunu belirtir.
Özellikle ilk olarak zikredilen hadisinde Hz. Peygamber'in, "güzel ahlâk"ı risâletinin esas gâyesi olarak gördüğü belirtilmelidir. Bu aynı zamanda ahlakın amelle bütünleşmesinde rol model veya örnek şahsiyetlerin önemini gösterir. Bu itibarla O'nun (s.a.) hayatının her safhasında güzel ahlâk numunelerini görmek mümkündür. Hz. Peygamber'in güzel ahlakı risaletinin gayesi olarak değerlendirilmesi, ahlakı, "Dinimiz, dünyamız ve âhiretimizin mamur olmasına yol açan davranışlar" olarak anlamamıza yol açar. Hz. Peygamber'in şu duasını da böyle yorumlamak mümkündür: "Allah'ım! Bana işimin ismeti olan Dinimi ıslah et. Varacağımız yer olan âhiretimi de ıslah et. Benim için hayatı her hayır hususunda ziyade kıl ve bana ölümü her şerden rahat kıl."9
Ahlâki özellikleri kazanmada ahlakı amele dönüştürmede, yukarıda da değindiğimiz gibi, "örnek şahsiyetler" ve "rol modeller" son derece önemlidir. Bu anlamda Hz. Peygamber, özelde Müslümanlar genel olarak da bütün insanlık için örnek bir şahsiyettir. Zira Allah Teâla'nın, geçmiş peygamberlerin bir mîrası olarak, güzel ahlâkın bütün yönlerinin kendisinde mükemmel mânada temsil edilen ve Kur'an'da "üsve-i hasene=en güzel örnek" olarak taltif edilen10 ve hakkında "Muhakkak sen, yüce bir ahlâk üzeresin"11 buyurulan Resûlüllah'ı Müslümanlara göndermesi, özelde bu ümmete genelde ise bütün insanlığa olan nimetlerin en büyüklerindendir. Zira Allah'tan aldığı ilahi mesajları O (s.a.), harfiyen hayatına yansıtmıştır. Bu itibarladır ki, Hz. Âişe'ye (r.a.) Hz. Peygamber'in ahlâkı sorulmuş ve "Onun (s.a.) ahlâkı Kur'an'dan ibarettir"12 cevabını vermiştir.
Bu sözüyle Hz. Âişe, Resûlüllah'ın hayatının, Kur'an'ın canlı örneği olduğunu kastetmiştir. Zira Hz. Peygamber, Kur'an'ı insanlara sözleriyle açıkladığı gibi, hayatında da Kur'an'ın gereğini uygulamıştır. Bu itibarla, geçmiş peygamberlerin hayatlarına dair bilgiler kaybolduğu halde, doğumundan vefatına kadar Resûlüllah'ın sîretinin en ince ayrıntılarına ait rivayet ve bilgileri kaydedilerek nesilden nesile aktarılmıştır. Özellikle onun (s.a.) peygamberliği ile Medine'ye hicreti sonrası döneme ait bilgi ve rivayetler çok daha ayrıntılıdır. Her asırda bu konuda pek çok eser kaleme alınmıştır. Bediüzzaman da Kadı İyaz'ın Şifâ-i Şerif'inin "mucize-i ahlâk-ı hamîde"yi oldukça güzel beyan ettiğini belirterek Hz. Peygamber'in ahlak ve şemailini anlatan en önemli ve bereketli kitaplardan birine işaret etmiştir.13
Öte yandan ahlâkın davranışa dönüşmesinin en önemli tezâhürü, "medenî davranış"tır. Medenî davranış, esasen "âdâb-ı muâşeret"ten başka bir şey değildir. Bir anlamda "adâb-ı muâşeret", medenî davranışın (ahlak) sosyal hayat içerisinde uygulayış biçimleridir. Hz. Peygamber aşağıda mealini vereceğimiz hadislerindeki özlü ve kapsamlı sözleriyle, Rabbi, kendisi ve insanlarla olan ilişkisinin ölçüsünü ortaya koymuş, bu açıdan medeni davranış modelleri (adab-ı muaşeret) sunmuştur:
"Müminlerin îman bakımından en kemâle ermişi, ahlâkı en mükemmel olandır. Sizin en hayırlınız, kadınlarınıza karşı en hayırlı ve ahlâklı olanınızdır."14
"Müminlerin iman bakımından en kâmili, ahlâkı en mükemmel olanı ve başkalarıyla kolayca anlaşıp kendisiyle de kolayca ülfet olunanı ve başkalarına kol kanat gerip himaye edenlerdir."15
Özellikle ilk olarak zikredilen hadisinde Hz. Peygamber'in, "güzel ahlâk"ı risâletinin esas gâyesi olarak gördüğü belirtilmelidir. Bu aynı zamanda ahlakın amelle bütünleşmesinde rol model veya örnek şahsiyetlerin önemini gösterir. Bu itibarla O'nun (s.a.) hayatının her safhasında güzel ahlâk numunelerini görmek mümkündür. Hz. Peygamber'in güzel ahlakı risaletinin gayesi olarak değerlendirilmesi, ahlakı, "Dinimiz, dünyamız ve âhiretimizin mamur olmasına yol açan davranışlar" olarak anlamamıza yol açar. Hz. Peygamber'in şu duasını da böyle yorumlamak mümkündür: "Allah'ım! Bana işimin ismeti olan Dinimi ıslah et. Varacağımız yer olan âhiretimi de ıslah et. Benim için hayatı her hayır hususunda ziyade kıl ve bana ölümü her şerden rahat kıl."9
Ahlâki özellikleri kazanmada ahlakı amele dönüştürmede, yukarıda da değindiğimiz gibi, "örnek şahsiyetler" ve "rol modeller" son derece önemlidir. Bu anlamda Hz. Peygamber, özelde Müslümanlar genel olarak da bütün insanlık için örnek bir şahsiyettir. Zira Allah Teâla'nın, geçmiş peygamberlerin bir mîrası olarak, güzel ahlâkın bütün yönlerinin kendisinde mükemmel mânada temsil edilen ve Kur'an'da "üsve-i hasene=en güzel örnek" olarak taltif edilen10 ve hakkında "Muhakkak sen, yüce bir ahlâk üzeresin"11 buyurulan Resûlüllah'ı Müslümanlara göndermesi, özelde bu ümmete genelde ise bütün insanlığa olan nimetlerin en büyüklerindendir. Zira Allah'tan aldığı ilahi mesajları O (s.a.), harfiyen hayatına yansıtmıştır. Bu itibarladır ki, Hz. Âişe'ye (r.a.) Hz. Peygamber'in ahlâkı sorulmuş ve "Onun (s.a.) ahlâkı Kur'an'dan ibarettir"12 cevabını vermiştir.
Bu sözüyle Hz. Âişe, Resûlüllah'ın hayatının, Kur'an'ın canlı örneği olduğunu kastetmiştir. Zira Hz. Peygamber, Kur'an'ı insanlara sözleriyle açıkladığı gibi, hayatında da Kur'an'ın gereğini uygulamıştır. Bu itibarla, geçmiş peygamberlerin hayatlarına dair bilgiler kaybolduğu halde, doğumundan vefatına kadar Resûlüllah'ın sîretinin en ince ayrıntılarına ait rivayet ve bilgileri kaydedilerek nesilden nesile aktarılmıştır. Özellikle onun (s.a.) peygamberliği ile Medine'ye hicreti sonrası döneme ait bilgi ve rivayetler çok daha ayrıntılıdır. Her asırda bu konuda pek çok eser kaleme alınmıştır. Bediüzzaman da Kadı İyaz'ın Şifâ-i Şerif'inin "mucize-i ahlâk-ı hamîde"yi oldukça güzel beyan ettiğini belirterek Hz. Peygamber'in ahlak ve şemailini anlatan en önemli ve bereketli kitaplardan birine işaret etmiştir.13
Öte yandan ahlâkın davranışa dönüşmesinin en önemli tezâhürü, "medenî davranış"tır. Medenî davranış, esasen "âdâb-ı muâşeret"ten başka bir şey değildir. Bir anlamda "adâb-ı muâşeret", medenî davranışın (ahlak) sosyal hayat içerisinde uygulayış biçimleridir. Hz. Peygamber aşağıda mealini vereceğimiz hadislerindeki özlü ve kapsamlı sözleriyle, Rabbi, kendisi ve insanlarla olan ilişkisinin ölçüsünü ortaya koymuş, bu açıdan medeni davranış modelleri (adab-ı muaşeret) sunmuştur:
"Müminlerin îman bakımından en kemâle ermişi, ahlâkı en mükemmel olandır. Sizin en hayırlınız, kadınlarınıza karşı en hayırlı ve ahlâklı olanınızdır."14
"Müminlerin iman bakımından en kâmili, ahlâkı en mükemmel olanı ve başkalarıyla kolayca anlaşıp kendisiyle de kolayca ülfet olunanı ve başkalarına kol kanat gerip himaye edenlerdir."15
"Muhakkak kişi güzel ahlâkıyla, geceleri ibadetle gündüzleri de oruçla geçiren kimsenin derecesine ulaşır."16
"Nerede olursan ol Allah'tan kork; bir kötülük yaptığınızda onun ardından bir iyilik yap ki, onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâk ile muamelede bulunun."17
Bu itibarla medeni davranışın yani güzel ahlâkın Kur'an ve Sünnet'te yer alan en önemli hususiyetlerinden birinin, insanlara sertlikle değil, şefkat, müsamaha ve yumuşaklıkla muamele etmek; yani "geçimli insan olmak" olduğunu söylemeliyiz. Yine insanlarla muamelede kızgınlığa sebebiyet verecek davranışlarla mücadele etmek, devamlı kendini haklı çıkarmamak, öfkesine hakim olmak, haklı olduğu bir durumda bile muhatabına müsamahakâr ve dürüst davranmak, her halükarda dosdoğru olmak, şiddet ve zorluklar karşısında yumuşaklık göstermek, Sünnet'ten öğrendiğimiz güzel ahlâk örnekleridir. Allah Teala, Kur'an-ı Kerim'de "(Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir"18 buyurur. Diğer bir ayette ise "Sana emredildiği gibi dosdoğru ol" buyurulmuştur. Hz. Peygamber esasen başka bir yol üzerinde olamazdı. Şu halde buradaki "ahlâkın kategorik emr"i, esasen ümmet içindir.
Yine Kur'an'da, "ibâdü'r-Rahmân=Rahman'ın kulları" diye nitelenen kimseler hakkındaki, "Rahman'ın (has kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) 'Selam!' derler (geçerler)"19 âyetinde de, Allah'ın gerçek kullarının ahlâkının ipuçları vardır. Aynı şekilde Allah'ın, genişliği yer ve gök kadar olan cennet hazırladığını vadettiği müttaki kulları hakkındaki, "O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever"20 âyeti de, sözünü ettiğimiz ahlâk-amel bütünlüğünde örnek şahsiyetlerin önemine işaret etmektedir.
Câbir'in (r.a.) rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sattığı zaman kolaylık gösteren, satın aldığı zaman kolaylık gösteren ve hakkını talep edip başkası hakkında karar verirken kolaylık gösteren kimseyi Allah rahmet edip bağışlasın."21
Âişe'den (r.a.) rivayet edilen bir hadiste de Resûlüllah şöyle buyurmuştur: "Yâ Âişe! Şüphesiz ki Allah, refîktir; rıfkı sever. Rıfk karşılığında şiddet ve başkası için vermediğini verir."22
Bu hadis, Allah Teâla'nın, başka hiç bir ahlâka yapmadığı muameleyi yumuşak huylu olmaya (rıfk) yapacağını ve rıfk sahibinin dünyadaki (meşru) isteklerini kolaylaştıracağını, âhirette de kendisini sevaba nail edeceğini haber vermektedir.
Yine Âişe'den rivayete göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki yumuşak davranış kimde olursa, onu ancak zinetlendirir. Bir kimseden de alınırsa, onu lekeler."23
Bu hadisin sebeb-i vürûdu dair şu olay nakledilir: Âişe (r.a.) bir keresinde, biraz hırçın ve huysuz bir deveye binmişti. Âişe onu ileri geri çevirmeye başladı. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.) Âişe'ye, "Ona yumuşak davran! buyurdu.24
Hz. Peygamber'in insanlara rıfk ve müsamaha ile davrandığının en önemli misallerinden biri de, şu hadistir: Ebû Hüreyre'nin bildirdiğine göre, bir bedevî mescidin duvarına küçük abdest bozmuştu. Orada bulunan sahâbîler, onu derhal bu fiilinden vazgeçirmek için oraya koştular. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.), "Küçük abdest bozduğu yerin üzerine bir kova dolusu su dökün" dedi ve şöyle buyurdu: "Muhakkak siz, zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz."25
Şüphesiz bu ahmak ve kaba bedevînin davranışına karşı gösterilecek en güzel tavır, kolaylık ve genişliktir. Enes'ten (r.a.) nakledildiğine göre o şöyle demiştir: "Bir keresinde Resûlüllah ile birlikte yürüyordum. Resûlüllah'ın üzerinde saçağı kalın Necrân dokuması bir kaftan vardı. Derken bir bedevî bize yetişti ve Hz. Peygamber'in kaftanından tutup şiddetle çekti. Bu sırada ben Resûlüllah'ın boynu ile iki omuzu arasına baktım. (Bir de ne göreyim?) Bedevinin kaftanı şiddetli çekişinin etkisiyle kaftanın (kalın) kenarı Resûlüllah'ın boynunda iz bırakmıştı. Sonra bedevî, 'Yâ Muhammed! Yanında bulunan Allah'ın malından bana da verilmesini emret!' dedi. Bunun üzerine Resûlüllah şefkatle bedevîye baktı ve gülerek, ona istediğinin verilmesini emretti."26
Bu tavrıyla Hz. Peygamber, câhil, usûl ve âdap bilmez bu bedevînin yetişme ortamını dikkate alıp ona karşı medenî bir insandan beklenen tavrı ortaya koymuştur.
Abdullah b. Mes'ûd'dan nakledildiğine göre, o şöyle demiştir: "Resûlüllah (s.a), Huneyn savaşı sona erince bazı insanlara ganimetten fazla pay vermek suretiyle diğerlerinden ayırmıştı. Mesela kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenenlerden (müellefe-i kulûb) olan Akra' b. Hâbis'e yüz deve vermişti. Uyeyne'ye de bir o kadar vermişti. Arap eşrâfından bazılarına da yine yüz deve vermiş ve böylece Arapların bu ileri gelenlerini o gün ganimet bölüşümünde başkalarına tercih etmişti. Hz. Peygamber'in bundaki gayesini anlayamayanlardan biri -ki Vâkidî'nin beyanına göre bu kimse, münafıklardan Ma'teb b. Kuşey'dir- itiraz ederek, 'Vallahi muhakkak bu, adaletsiz ve Allah rızası gözetilmeyen bir taksimdir' dedi. Ben, 'Vallahi bu (küstahça) sözü Nebî'ye (s.a.) muhakkak haber veririm', diyerek durumu Resûlüllah'a haber verdim. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurdu:
'Allah ve Resûlü âdil olmazsa, kim olur? Allah Mûsâ'ya rahmet etsin, o, bundan daha ağır sözlerle karşılaştı da sabretti (böyle küstahları cezalandırmazdı)."27
Bu kaba ve medenî olmayan tavır sahibinin, henüz İslâm kalplerinde tam olarak yer etmemiş bu kavmin önde gelenlerinin kalplerini İslâm'a ısındırmak için Resûlüllah'ın, ileride meyveleri alınacak uygulamasını anlamaları mümkün olamazdı. Böylelikle Resûlüllah, küçük bir dünyalık karşılığında, İslâm daveti ve önderliği yararına onların velayetlerini satın almıştır. Kaldı ki Allah Teâla, "Ve'l-müellefeti kulûbühüm=Gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara"28 buyurarak, zekât mallarından onlara da pay verilmesini meşru kılmıştır.
Peşin hükümlü bazı kimseler ve kendisini hiç ilgilendirmeyen meselelere müdahale etmeye kalkışıp bu konuda kendilerinde hak iddia edenlere Hz. Peygamber, affedici ve ağırbaşlılıkla muamele etmiş ve tıpkı kendisinden önceki büyük (ulü'l-azm) peygamberler gibi, kendisine yönelik eza ve cefaya sabırla karşılık vermiştir. Bu itibarla Resûlüllah, hamasetle hareket edip kötü muamelelerin karşılığını vermede aceleci davranan ashâptan bazılarının bu aceleciliklerini, örnek olması amacıyla kesinlikle onaylamamıştır.
Abdullah b. Mes'ûd'dan nakledilene benzer bir olay da, kalpleri İslâm'a ısındırılacak olanlara verilmek üzere Yemen'den gelen altın külçesinin dağıtımında yaşanmıştır. Buna göre bu dağıtım esnasında bir adam ayağa kalkarak, "Biz, bu altına bunlardan daha layık idik" demişti. Bu söz Resûlüllah'a ulaşınca, 'Ben göktekiler nezdinde emin olduğum, akşam sabah bana semadan haber geldiği halde, siz bana güvenmiyor musunuz?' buyurdu. Derken çukur gözlü, geniş alınlı, gür sakallı, başı tıraşlı ve gömleği yukarıya çekilmiş halde bir adam,
'Sana yazıklar olsun! Ben yeryüzündeki insanların Allah'tan korkmaya en layık olanı değil miyim?' buyurdu. Adam sonra dönüp gitti. Arkasından Hâlid b. Velîd,
'Yâ Resûlüllah! Şunun boynunu vurayım mı?' dedi. Hz. Peygamber, buna iltifat etmedi ve 'Belki ileride namaz kılan biri olur' buyurdu. Hâlid, 'Nice namaz kılanlar var ki, kalplerinde olmayanı dilleri söylüyor' diye söylenince Resûlüllah şöyle buyurdu:
'Ben, ne insanların kalplerini açmaya, ne de karınlarını yarmaya memurum!"29
Resûlüllah'ın bu tasarrufunun mâna ve maksatları anlayamayan dar kafalıların bu mensubu da, O'nun (s.a.) söz konusu tasarrufu hakkında tıpkı daha öncekiler gibi çirkin sözler sarf etmiş ve böylece sığ düşüncenin tipik bir örneğini vermiştir. Ne var ki onların bu sığlıklarına rağmen Hz. Peygamber, Hâlid b. Velîd'in teklifini -ki benzer durumlarda Hz. Ömer'in benzer tekliflerini de kabul etmemiştir- kabul etmemiş ve onlara Müslüman muamelesi yapmıştır. Zira bir örnek şahsiyet olarak Hz. Peygamber'in ahlâkında kin değil, affedicilik ve müsamaha esastır.
Mekke'nin fethi sırasında, müşrik olan ve daha önce kendilerinden her tür eza cefa ve işkenceyi gördüğü kendi kabilesi Kureyşlilere de Hz. Peygamber şöyle demiştir: "Ey Kureyşliler! Size ne gibi bir muamelede bulunacağımı düşünüyorsunuz? Onlar, "Senden hayırdan başka bir şey beklemeyiz; (zira sen) iyi bir kardeş ve iyi bir kardeşin oğlusun!" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Ben sizin için, Yûsuf'un (a.s.) kardeşleri hakkındaki sözünü söyleyeceğim: Size bir kızgınlık ve kınama yoktur! Serbest ve hür kimseler olarak gidin."30
Resûlüllah (s.a.), bu gibi insanları affederek, onlar nezdinde yeni bir sayfa açmış; böylece ashâbına da, kin ve kızgınlıklarını bastırmalarını öğretmiştir. Zira ahlakı bir değer olarak amele dönüştürmek isteyen kişi, başkalarına galebe çalmaya kalkışmadan önce nefsinin menfi telkinlerini kontrol etmelidir.
Bediüzzaman ve Ahlak-Amel Bütünlüğü
Yukarıda Kur'an ve Sünnet ışığında ele almaya çalıştığımız ahlak-edep-amel ve medeni davranış bütünlüğü konusuna Bediüzzaman'ın yaklaşımı da tamamen Kur'an ve Sünnet perspektifindedir. Zira genel olarak değerlendirildiğinde Bediüzzaman'a göre ahlâkın esasları esasen Kur'an ve Sünnet'te belirlenmiş ve Hz. Peygamber'in şahsında vücut bulmuştur.
Şu halde Bediüzzaman'a göre Kur'an'ın tebliğcisi Hz. Peygamber bu ahlâka insanları davet etmiştir. Hz. Peygamber'in ahlâkı Kur'an'dan ibarettir. Bu yukarıda naklettiğimiz Hz. Aişe'nin "Onun ahlâkı Kur'an'dan ibarettir" sözünün ifadesidir. Bediüzzaman'a göre O'nun bu ahlâkı insanlara olan davranış ve muamelelerinde ortaya çıkmıştır.31 O güzel ahlâkın tamamını şahsında cem etmiştir. Onun ahlâkı en yüce mertebede, sıfatları da en yüksek derecededir. O bütün mahlukatın kemalinin misali, güzel ahlâkının temsilcisi ve onun 'üsve-i hasene'sidir. Bediüzzaman bunu şöyle ifade eder:
"Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Kur'ân'dan sonra en büyük mucizesi kendi zâtıdır. Yani, onda içtima etmiş ahlâk-ı âliyedir ki, her bir haslette en yüksek tabakada olduğuna, dost ve düşman ittifak ediyorlar. Hattâ şecaat kahramanı Hazret-i Ali, mükerreren diyordu: "Harbin dehşetlendiği vakit, biz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın arkasına iltica edip tahassun ediyorduk." Ve hâkezâ, bütün ahlâk-ı hamîdede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye mâlikti. Şu mucize-i ekberi Allâme-i Mağrib Kadı İya
Bediüzzaman'ın hayatı ve fikirleri tetkik edildiğinde hayatının her karesinde ve her bir fikrinde esasen Kur'an'ın ve dolayısıyla Resûlüllah'ın (s.a.) ahlâkının yansımaları görülür. Kendisindeki bu ahlâkî vasıflardan söz edildiğinde ise o, bunların kendisine ait olmadığını, bilakis Kur'an'a ait olduğunu belirtmektedir. Bu ise ayrıca üzerinde durulması gereken başlı başına üstün bir ahlâkî özellik yani tevâzudur. Kaldı ki Kur'an'ı rehber edinmenin asıl anlamı da budur. Zira O'nun düşüncesinin iki ana kaynağı vardır: Kur'ân-ı Kerîm ve Kur'an'ın tatbiki olması hasebiyle Hz. Peygamber'in sünneti ve sîreti. Bu ikincisi, esasen Kur'an ahlâkının amele (amel-i salihe) değerin davranışa, fikrin aksiyona dönüşmesi, ahlâkın amelle bütünleşmesidir.
Bu açıdan bakılırsa Bediüzzaman'ın nazarında Hz. Peygamber, bütün insanlık için "medenî davranış modelleri" sunmuştur. Allah'tan aldığı mesajların gereğini önce kendi hayatında yaşamış ve böylece ümmetine ve bütün insanlığa örnek olmuştur. Bu itibarladır ki, Bediüzzaman da yaşamadığı yani ahlâk ve amel haline getirmediği hiç bir şeyi eserlerine yazmamıştır. Eserlerinde yazdıkları bizzat hayatında tatbik edip amel ettikleridir. Bu açıdan O, Kur'an ve Sünnet ahlâkını hayatında ve eserlerinde yansıtmış ve böylece özü-sözü bir, değer ve davranışı mutâbık bir alim prototipi çizmiştir. Mesela, İhlas Risalesi'nde Bediüzzaman, ahlakın ve ahlakiliğin en yüksek mertebelerini beyan ettiği gibi, "ihlası kıran"33 hususları da açıklamıştır.34 Esasen bu Risale (Lem'a), başlı başına bir ahlak-amel bütünlüğü manifestosudur.
Bütün bunlar göstermektedir ki Bediüzzaman, temel olarak hakkaniyet, adalet, uzlaşma ve dayanışmanın yoğurduğu bir ahlâk anlayışı önermektedir. Bu itibarladır ki O'na göre seküler felsefeye dayalı etik sistemler, Kur'an'ın beyan ettiği ve Hz. Peygamber'in hayatında modele dönüşen bu ahlâkî değerlere ulaşamaz. Bu açıdan bakılırsa O'na göre insanın sadece çalışarak kemale erişebileceğini iddia eden felsefî etik sistemler kendini kandırmaktadır. Zira Kur'an'ın bazı ayetlerinden de anlaşılacağı üzere mü'min kalbinde çift yönlü bir aydınlatılma olur. Halbuki inanmayan onun ancak bir tanesine sahip olabilir.35 Bu itibarla kanaatimizce Bediüzzaman'a göre "seküler ahlak", nakıs bir ahlaktır ve kemal derecesine ancak dinle bütünleşince ulaşabilir. "Dinsiz bir Müslüman" ve "gayr-i müslim bir mü'-min" tabirleriyle36 Bediüzzaman'ın işaret etmek istediği de bu olsa gerektir.
Öte yandan Bediüzzaman'ın ahlâkî değerleri takdimdeki üslûbu da, ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur. Onun bu üslubu, günümüz dünya toplumuna hitap edecek şekildedir. Zira Bediüzzaman'ın ahlâkı imanla entegre ederek vurgulaması, hitap ettiği kimselerde hiçbir kavga, çatışma ve rahatsızlık uyandırmadığı gibi tesirini de kısa zamanda gösterecek özellikler taşır. Bunda onun insan fıtratına uygun yorum ve tahlillerinin etkisi olduğu kadar, ortak insanlık dilini konuşmasının da payı vardır. Zira Bediüzzaman evrensel bir dil kullanmaktadır. Tebliğimizin başında da ifade ettiğimiz üzere ahlâkî ilkeler aslında evrenseldir ve çoğunlukla onları tek bir kültüre mal etmek doğru değildir. Bu sebeple evrensel bir üslup ve dil kullanıldığında farklı dil, din ve ırka mensup insanların aklı ve kalbi üzerinde etkili olmamak mümkün değildir.
Risale-i Nur'un ilgili bölümleri dikkatle tetkik edildiğinde Bediüzzaman'ın ahlâk anlayışında, yukarıda hadis perspektifli olarak değindiğimiz "edep" kavramının önemli bir yeri olduğu görülür. Hatta onun ahlakı takdim etmedeki merkezi kavramlarından birinin "edep" olduğu söylenebilir. Muhaddislerin daha ziyade ahlâkla ilgili hadisleri tasnîf için kullandıkları "edep" kavramı, oldukça geniş kapsamlıdır ve hayatın her alanını kapsamaktadır. Sadece temel hadis kaynaklarının "edeb" bölümlerinde yer alan bazı hadisleri zikretmek bile bu konuda yeterlidir.37 Zira kaynaklarda bu konularda sahih ve hasen nitelikli pek çok hadis bulunmaktadır. Bu hadislerin tamamı, bir temel konu etrafında dönmektedir ki o da, ahlâk güzelliği, edep, adab-ı muaaşeret ve "medeni davranış"tır.
Sayıları 644'ü bulan Buhârî'nin bu eserindeki başlıkları tek tek burada sayacak değiliz. Ancak örnek olması bakımından "edep" ana başlığı altında yer alan bu alt konu başlıklarından bir kısmını zikretmekte fayda mülahaza etmekteyiz. Böylece Bediüzzaman'ın "Sünnet-i Seniyye edeptir..." sözünün isabeti ortaya çıkacaktır. Bu konu başlıklarından bazılarını şunlardır:
"Ana-babaya iyilik etmek", "ana-babaya güzel sözler söylemek", "ana-babasına lanet edene Allah da lanet eder", "müşrik ana-babaya iyilikte bulunmak", ölümlerinden sonra ana-baba adına iyilik etmek", "babanın dostları ile alakayı kesmemek", "babasından önce oturmayıp onun önünden yürümemesi", "sıla-i rahimde bulunmanın gerekliliği", "akrabaya yakınlık derecesine göre iyilikte bulunmak", "zalim ve kötü ahlaklı akrabayı ziyaret edenin fazileti", "üç kız kardeşin geçimini temin eden kimse", "babanın edepli olması ve çocuğuna iyilik etmesi", "komşuların hal ve hatırını sormak", "komşusuzluk, insanı huzursuz kılar", "komşulara yemek dağıtılması", "küçük bir iyilikle bile olsa, komşunun komşuya iyilikte bulunması", "Yahudi komşu", "ister itaatkâr isterse günahkâr olsun herkese iyilikte bulunmak", "yetimi gözetenin fazileti", "iyilikte bulunana iyilikle mukabelede bulunmak", "yaptığı iyilik kişinin yardımcısıdır", "her iyilik bir sadakadır", "Müslüman, kardeşinin aynasıdır", "hayra yönelten, onu bizzat yapan gibidir", "insanlara karşı güler yüzlü ve mutlu görünmek", "insanlar arasında sevilip sayılmak", "ülfet kurmak", "büyüklere saygı", "küçüklere karşı merhamet", "eş ve çocuklara karşı şefkatli ve merhametli davranmak", "hayvanlara merhametle muamele etmek", "hasta ziyaretinin fazileti", "inanmayanlara ziyarette bulunmak", "sır tutmak", "hediye vermek ve kabul etmek", "misafire hizmet ve ikram", misafirlikte ev sahibini zora sokacak şekilde uzun süre kalmamak", "kişiyi en beğendiği isimle çağırmak", "müsâfaha etmek", "selâm vermek", "bir meclise girildiğinde, oturuş halkası nerede bitiyorsa orada oturmak", "izinsiz iki kimse arasına girmemek."
Burada ancak küçük bir kısmını zikrettiğimiz edebe dair bu konu başlıklarının hemen hemen hayatın her alanını kapsadığı görülmektedir. Hadis kaynaklarında bu konuların her biriyle ilgili hadis veya hadisler bulunmaktadır. Bu da göstermektedir ki, muhaddislerin ahlâkla ilgili hadisleri tasnif etmek için kullandıkları "edeb" kavramı, oldukça geniş kapsamlı olup hayatın her alanını kapsamaktadır. Şu halde ahlâk ve medenî davranış, hayatın tamamına hakim olan davranışlar bütünü olmaktadır.
Bediüzzaman da "edep" kavramını hayatın tamamına hakim olan davranışlar olarak görmektedir. Zira "Sünnet-i Seniyye edeptir, hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın" sözü38 ile o, Kur'an'ın hayata tatbiki olan sünnetin özünü edep ve ahlâkın oluşturduğunu vurgulamaktadır.
Dikkat edilirse burada Bediüzzaman, "Sünnet-i seniyyede edeple ilgili pek çok değer vardır" dememiş doğrudan Sünnet'in tastamam ve bütünüyle edepten ibaret olduğunu ifade etmiştir. Bu ifade, Hz. Peygamber'in ahlâkı sorulduğunda Hz. Aişe'nin "Onun ahlâkı Kur'an'dır" mealindeki ifadesine benzemektedir. Burada da Hz. Aişe "Onun ahlâkı Kur'an'a benzer" dememiş doğrudan Kur'an'ın kendisi olduğunu bildirmiştir. Şüphesiz bu durum, her yönüyle ahlak-ı hamide sahibi olmayı, bütün azalarıyla ahlakı kuşanmayı gerektirir.
Öte yandan Bediüzzaman, Sünnet'teki edebe, "Sünnet-i seniyyedeki edep, o Sâni-i Zülcelâlin hudutları içinde bir mahzı edep vaziyeti takınmaktır"39 diyerek açıklık getirmiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki onun edepten kastı, her an Allah'ı görüyormuşçasına hareket etmek, dolayısıyla her an Allah Teala'nın murakabesi altında olduğunun bilincinde "ihsan" kıvamında bir kullukta bulunmaktır. Bunun ise Kur'an ve Sünnet'i azami ölçüde tatbik ile mümkün olacağı, Hz. Peygamber'i örnek alarak O'nun ahlakıyla ahlaklanmakla gerçekleşeceği izahtan varestedir. Zira bütün Kur'an ayetleri ve hadisler, zevk, estetik değerler ile yaratılış arasındaki ahenk ve dengeyi koruma, itidalli hareket etme, sağlam bir fikrî temele, merhametli bir kalbe sahip olma ve nihayet bütün bunların yönlendirmesiyle hayatı anlamlandıracak işlere (hayır işleri) yönelmede insanoğluna rehberlik etmektedir. Bu noktada Bediüzzaman'a göre ahlak ile itidal arasında bire bir ilişki olduğuna dair değerlendirme40 anlamlıdır. Kur'an'da itidal, daha ziyade "vasatıyye=orta yol", kavramı olarak karşımıza çıkar. Bu açıdan bakılırsa, "Kur'an ve Sünnet'in özü, ifrat ve tefritten uzak itidal ve vasatıyye'dir" demek abartı olmayacaktır.
Orta, normal, âdil, mutedil, hayırlı anlamlarına41 gelen "vasatıyye", esasen iyi ve kötünün ortası, iki tarafı eşit olan bir nesnenin ortası,42 tarafları eşit olan şey43 ve merkezin kutuplara olan uzaklığını eşit hale getirip taraflara eşit mesafede durmak44 anlamlarına gelir. Bir başka deyişle vasatıyye, ifrat ve tefritin ortasını bulmak, bunlara karşı eşit mesafede durmak, kısaca itidal üzere olmak diye tanımlayabiliriz. İsraf ve cimrilik arasında orta yol olan cömertlik buna örnektir.45 Nitekim yukarıda da zikredildiği üzere Kur'an ve Sünnet'teki kullanımlar buna uygundur.46 Kur'an ve Sünnet'teki bu genel vasatıyye ve itidal anlayışından hareketle Bediüzzaman, her türlü aşırılığı (ifrat-tefrit) ahlaksızlık olarak değerlendirmiştir. Zira ona göre bütün peygamberler ve erdemli insanların davranışları, ifrat ve tefritten uzak dengeli, mutedil ve vasatıyye üzere olmuştur.47
Ahlâkın ve yukarıda medenî davranış olarak ifade ettiğimiz "edeb"in yansımalarından biri de, İslâm'ın, Müslüman'dan her gün yerine getirmesini istediği hayır işleri (sadaka-i cariye)dir. Bu esasen yukarıda da üzerinde durduğumuz ahlâkın amele, değerin davranışa dönüşmesidir. Mesela toplumdaki açların doyurulması, yaralının tedavi edilmesi, hastaların şifa bulmalarına vesile olunması, giyecekleri olmayanların giydirilmesi, hasta ve düşkünlere yardım elinin uzatılması gibi, Müslüman'dan yapılması istenen hayır işlerinin pek çok yöntemi bulunmaktadır. İslâm'ın üçüncü rüknü olan zekât müessesesi de esasen bu gayeye matuftur. Ancak ahlaki kıvamı yakalamış İslam toplumunun fertleri zekat vecibesinin ile yetinmeyip onun ötesinde hayırda yarışan müminlerdir. İlk İslam toplumunun fertleri olan sahabede de gördüğümüz üzere, bu özellik onların en temel ahlâkî özelliklerindendir.
Ebû Hüreyre'den rivayete göre de Resûlüllah şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah Teâla kıyâmet günü, 'Ey Ademoğlu! Senden yiyecek istedim; beni doyurmadın!' diyecek. Ademoğlu: 'Ey Allah'ım! Seni nasıl doyurabilirim ki! Sen âlemlerin Rabbisin!' diyecek. Allah Teâla,'Bilmez misin ki, filan kulum senden yiyecek istedi, sen onu doyurmadın. Bilmez miydin ki, onu doyurmuş olsan; bunu benim katımda bulacaktın!' buyuracak.
'Ey Ademoğlu! Senden su istedim; beni sulamadın!' diyecek Ademoğlu, 'Ey Allahım! Ben seni nasıl sularım! sen alemlerin Rabbisin!' cevabını verecek. Allah Teâla, 'Filan kulum senden su istedi; ona su vermedin! Onu sulamış olsaydın bunu (n karşılığını) benim nezdimde bulurdun! buyuracaktır."48
Dikkat edilirse bu hadiste, sözü edilen hayır işlerinin Allah katındaki değerini göstermek amacıyla son derece etkileyici bir tasvir yapılmıştır. Zira Allah Teâla bu tasvirinde, kullarının yine kullardan temin edeceği açlık, susuzluk gibi ihtiyaç ve istekleri, "Senden yiyecek istedim; beni doyurmadın!... Senden su istedim; beni sulamadın!" buyurarak, kendi mukaddes zatına nisbet etmiştir.
Şu halde, bu hadisi işitip hayır işlerine yönelmeyen, yaratılanlara yardım için iradesini ortaya koymayan kimseler, öz itibariyle ahlakının dumura uğraması ve dolayısıyla kalbinin katılaşması neticesinde hayır işlerinden mahrum bırakılmış kimselerden başkası olmayacaktır. Bu durum aynı zamanda, Bediüzzaman'ın ifadesiyle "ahlâk-ı rezîlenin" hem sebebi hem de sonucudur. Zira ona göre fert ve toplumların fesadının ve kötü ahlâkın esas kaynağı, iki anlayışta (kelimede) gizlidir:
Birincisi, "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne."
İkincisi ise, "İstirahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim."49
Bediüzzaman daha sonra birinci anlayışın devasının zekat olduğunu ikincisinin devasının ise, faizin yasaklanması olduğunu; ancak insanların bu Kur'an fermanına kulak vermediğini ifade etmiştir. Bu çarpıcı ifadeleriyle Bediüzzaman, esasen günümüz toplumlarının fesadında önemli rolü olan "bencillik", "benmerkezcilik" gibi tamamen su-i ahlâk (ahlak-ı rezile) ile alakalı iki noktaya dikkatimizi çekmiştir.
Sonuç
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, Bediüzzaman'ın ahlak telakkisinde ahlak-amel, değer-davranış bütünlüğü son derece önemi haizdir. Ahlakın amele dönüşmesinde ise o, kanaatimce iki hususun önemine daha ziyade vurgu yapmıştır:
1. Bir örnek şahsiyet, ahlak abidesi olarak Hz. Peygamber
2. Bu örnek şahsiyetin (Hz. Peygamber) sünnetinin bütününde tezahür eden "edep".
Esasen bu iki husus, bir değer olarak ahlakını amele ve davranışa dönüştürmek isteyen kişi için önem arz eder. Zira Bediüzzaman, bir yandan Kur'an tabiriyle "üsve-i hasene" olan ve "büyük bir ahlak üzere gönderildiği" bildirilen Hz. Peygamber'in şahsiyetini bir rol model olarak öne çıkarırken diğer taraftan da, "Sünnet-i Seniyye edeptir..." sözüyle, O'nun (s.a.) ahlakının tezahürlerinin Sünnet'le ortaya çıktığını ifade etmektedir.
Öz
Din, bu dünyada ahlâklı davranmayı öğretir ve esasen Dinin mesajı da bu dünyada ahlâk ekseninde bir dünya hayatı sürülmesi içindir. Bir anlamda dinlerin ve dolayısıyla İslâm'ın öğretilerinin temel esprisini ahlâk oluşturur. Şu halde hangi açıdan bakılırsa bakılsın, dinle ahlâkın yakın bağının olduğu görülür.
Konuşulan ahlâkî değerlerin davranış bilincine, hayat tarzına kısaca amel ve aksiyona dönüştürülmesi esastır. Bu noktada kişinin iradesi, kişinin hayata bakışı ve sorumluluk duygusu öne çıkmaktadır.
Bu çalışmada Kur’an ve Sünnet'e göre ahlakın kaynağı ele alınmakta, Bediüzzaman'ın fikirlerinde de yararlanılarak ahlaki değerlerin hayat tarzına dönüştürülmesinin önemi örnekleriyle incelenmektedir.
Religion teaches to be ethical in this world and the message of the religion seeks for a life in this world around the axis of ethics, actually. In this sense, the basic essence of the religions and Islam is constituted of the ethics. Thus, it is very clear that religion and ethics has very close connections.
It is very essential that the discussed ethical values are being practices in life, or are enacted. At this point, the will, world-view and the feeling of responsibility of each individual are the essential factors.
This work tries to examine the origin of the ethics according to the Qur'an and the Sunna. It also investigates the significance of the transformation of the ethical values to a life-style inspring from the views of Bediüzzaman.
2. Yahudi ve Hıristiyan kültüründen süzülüp gelen ve hukuki ve ahlaki öğreti ve değerlerin İslam'daki durumunda bir değerlendirmede yöntem olarak kullanılan "şer'u men kablena", "israiliyyat", ve "hikmet" kavramları hakkında geniş bilgi için bk. Özcan Hıdır, Yahudi Kültürü ve Hadisler, İstanbul (İnsan Yayınları) 2006.
3. Topçu, Nurettin, İsyan Ahlakı, İstanbul 1995, s. 20-21 (Mustafa Kök'ün önsözü).
4. el-A'râf, 7/175-76.
5. Bu ve buna benzer diğer hadisler için bk. Müslim, Zikir, 73; Ebû Dâvûd, Vitir, 32; Tirmizî, Deavât, 68; Nesâî, İstiâze, 13, 18, 21, 64; İbn Mâce, Mukaddime, 23; Duâ, 2, 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 167, 198, 340, 365, 451; III, 192, 255.
6. Mektubat, 9. Mektup, Envar Neşriyat, Istanbul 2003, s. 34.
7. Hadisin bir başka rivayetinde ise, "mekârime'l-ahlâk=güzel ahlâk" yerine, yine aynı mâna verilebilecek olan, "sâliha'l-ahlâk" ifadesi kullanılmıştır. Hadis, muteber hadis musannefatında "mekârime'l-ahlâk" şeklinde değil de "husne'l-ahlâk" lafzıyla geçmektedir (bk. Muvatt', Husnü'l-hulk, 8; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 381. Metinde zikredildiği şekilde Ebû Hüreyre'den rivayet edilen bu hadis, İbn Sa'd'ın Tabakât'ında (bk. I, 192), Buhârî'nin el-Edebü'l-müfred'inde (bk. s. 273), Hâkim'in Müstedrek'inde ve Beyhakî'nin Şuabu'l-îman'ında yer almaktadır.
8. Bu hadisi Hâkim, Sehl b. Sa'd'dan rivayet etmiştir (bk. Sahîhu'l-Câmiu's-sağîr, Hadis no: 1889).
9. Müslim, Zikir, 71; Nesâî, Sehv, 89; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 399.
12. Bu ve Resûlüllah'ın ahlâkı ile ilgili diğer hadisler için bk. Müslim, Müsâfirîn, 139; Ebû Dâvûd, Tatavvu', 26; Tirmizî, Birr, 69; Nesâî, Kıyâmu'l-leyl, 2; İbn Mâce, Ahkâm, 14; Dârimî, Salât, 165.
13. Mektubat, 19. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 179.
14. Tirmizî, Rada', 11; Îmân, 6.
15. Hadisi Ebû Nuaym ve Taberânî Evsat'ta Ebû Saîd'den rivayet etmiştir. Sahîhu'l-Câmiu's-sağîr'de de hadis Elbânî, hasen olarak görmüştür (bk. Hadis no: 1231).
29. Müslim, Zekât, 144; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 4.
30. Bu rivayeti İbn Hişâm Sîre'sinde (bk. II, 274) ve İbnü'l-Cevzî, İbn Ebi'd-Dünyâ tarikiyla el-Vefâ'sında zikretmiştir. Ancak Irâkî'nin İhyâ'nın hadislerinin tahricinde de belirttiği üzere, bu rivayet zayıftır.
31. Mektubat, 19. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 212.
32. Mektubat, 19. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 179.
33. Lem'alar, 21. Lem'a (İhlas Risalesi), Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 164.
34. Bu konudaki görüş ve değerlendirmeler için bk. Duran, Bünyamin, Akıl ve Ahlak, İstanbul 2002, s. 100.
35. Abdullah Draz, Kur'an Ahlakı, İstanbul 2002, s. 39.
36. Mektubat, 9. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 34.
37. Buharî'nin el-Câmiu's-sahîh'inin "Edeb" bölümü, toplam 256 hadis ihtiva etmektedir. Bununla birlikte aynı eserin Nikâh, İsti'zân, Tıp, Rikâk, Et'ime, Eşribe ve Temennî gibi bölümleri de, konuyla yakından ilgili hadisler ihtiva etmektedir. Müslim'in Sahîh'inde bulunan "Âdâb" bölümünde de 45 hadis yer alır. Ne var ki, "Selâm" bölümündeki 155, "Birr"de bulunan 166 ve "Elfâz mine'l-edeb" kısmındaki 21 hadis de, "Âdâb" bölümündeki 45 hadise ilave edilebilir. Ayrıca Sahîh'in değişik bölümlerinde bulunan konuyla alakalı diğer hadisler de, aynı şekilde mütâlaa edilebilir. Ebû Dâvûd'un Sünen'inin "Edeb" bölümü ise, konuyla ilgili 180 değişik konu başlığı altında beş yüzden fazla hadis ihtiva eder. Öte yandan Buhârî, konuyla ilgili hadisleri özel olarak öne çıkarak bu konuda müstakil bir kitap telif etmiş ve bu eserdeki hadisleri Sahîh'indekilerden ayırmak için de ona, el-Edebü'l-müfred ismini vermiştir. Bu eserinde o, Sahîh'inde olduğu gibi, hadislerin en üst derecede sahih hadisin şartlarını taşımasını şart koşmamıştır. el-Edebü'l-müfred'de Buhârî, toplam 1322 hadise yer vermiştir.
Bediüzzaman Said Nursi'nin İlk İstanbul Hayatına Dair Bazı Belgeler
Some Documents on the Initial Istanbul Life of Bediuzzaman
Selim Sönmez
Bediüzzaman Said Nursi'nin (1878-1960) hayatına dair birçok eser kaleme alınmış olmasına rağmen, belgelere dayanan bir biyografisi henüz yazılamamıştır. Onun hakkında belgelere dayanan bir biyografi çalışması yapılabilmesi için II. Abdülhamid, İttihat ve Terakki, Birinci Dünya Savaşı, Mütareke, İlk Meclis, Tek Partili Siyasal Hayat ve Çok Partili Siyasal Hayat dönemlerini kapsayan ciddi çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Hiç kuşkusuz Bediüzzaman'ın biyografisine dair en temel eser, kendi sağlığında yazılmış ve kendisinin onayından geçmiş olan Tarihçe-i Hayat adlı eseridir. Bu eser müellifinin kontrolü dahilinde yazıldığından dolayı “hatırat” özelliği de taşımaktadır. Bu açıdan yapılacak çalışmaların en önemli kaynağı niteliğindedir. Bugüne kadar Bediüzzaman Said Nursi hakkında yazılan biyografilerde ne yazık ki, belgelere ulaşma imkanı olmamış; bu eserlerde arşiv belgelerine yeterince yer verilememiştir. Halbuki Bediüzzaman’ın yaşadığı dönem dikkate alınırsa, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde birçok belgenin bulunması gerektiği bir vakıadır.
Biz bu çalışmamızda Bediüzzaman Said Nursi'nin İstanbul'a ilk gelişi (1907) ve İstanbul hayatına dair bazı vesikalara yer vermek istiyoruz. Ne var ki, yorumladığımız belgeler, Bediüzzaman'ın ilk İstanbul hayatına dair yeterli bilgiyi sağlamaya yetmeyecektir. Ancak bu bilgilerin bazıları daha önceden bilinen bazı konuları pekiştirirken, bazı müphem noktaları da aydınlatma fonksiyonu görecektir. Geçen zaman içinde ortaya çıkan vesikalarla daha tutarlı bilginin ortaya çıkacağı muhakkaktır.
***
Bediüzzaman'ın İstanbul'a gelişine dair ilk vesika Van Valisi Tahir Paşa'nın Bitlis'e tayin olmasından sonra, Bitlis Valisi olarak yazdığı tezkiredir. Tahir Paşa, II. Abdülhamid'e yazdığı 16 Kasım 1907 tarihli tezkirede, Bediüzzaman'ın zeka ve ilminden, padişaha bağlılığından bahsettikten sonra hastalığı için İstanbul'a geldiğinden söz ederek, yardımcı olunmasını istemektedir.1 Bu tezkire bize Bediüzzaman'ın İstanbul'a gelişi hakkında bilgi verdiği gibi, Doğu Anadolu'da Bediüzzaman'a nasıl bakıldığını göstermesi bakımından da önemlidir. (Ek-I)
Bediüzzaman'ın bu tezkire tarihini müteakip İstanbul'a geldiği anlaşılmaktadır. Çünkü, Zaptiye Nezareti'nden Van Valiliği'ne gönderilen başka bir tezkirede, Bediüzzaman'ın tedavi için İstanbul'a geldiğinden bahsedilerek, Van'daki hayatı hakkında bilgi istenmektedir. Bu bilgi bize Bediüzzaman'ın zaptiye ile alakalı bir durumu olduğunu göstermektedir. Çünkü istenilen bilgide ne ile iştigal ettiği, ne vakitten beri Van'da ikamet ettiği, rütbe-i ilmiyesinin olup olmadığı gibi sorular sorulmaktadır.2 (Ek-II)
Van Valiliği'ne Zaptiye Nezareti'nden gönderilen 19 Temmuz 1908 tarihli başka bir tezkirede, Bediüzzaman'ın o tarihlerde İstanbul'dan uzaklaştırılmak istendiği anlaşılmaktadır. Bu tezkirede Molla Said'in Van'a dönmek üzere olduğundan bahsedilerek, İstanbul'da kendisinde bazı istenmeyen tavırların görüldüğünden söz edilerek, bu tavırların Van'da da devam etmesi halinde aşiret arasında kendisinin bir baş olarak karışıklık çıkarmasından endişe duyulur. Van Vilayeti'nden bu endişeleri duymalarında haklı olup olmadıklarını sorar. Bu tezkirede ayrıca, 21 Mayıs 1324 tarihli Van'dan gelen bir telgraftan söz edilir. Buradan anlaşıldığına göre Van Valiliği'nden gelen bu telgrafta Molla Said övülerek faziletlerinden bahsedilmektedir.3 (Ek-III)
Bu tezkirenin gönderildiği 19 Temmuz 1908'de Bediüzzaman'ın İstanbul'dan Van'a gönderilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır. Ancak, bu tarihten kısa bir süre sonra II. Meşrutiyet ilan edilecek ve Bediüzzaman bu süreçte de etkin rol alarak yazı ve nutuklarıyla Meşrutiyet'i destekleyecektir.
Bu belgeye dayanarak Bediüzzaman’ın II. Abdülhamid ile arası iyi olmadığından Van’a gönderilme kararı verildiğini söylemek mümkündür. Ancak, bu sırada II. Meşrutiyet’in ilan edilmesi Bediüzza-man’ın Van’a dönmesini engelleyerek İstanbul’da etkin rol oynamasına neden olduğu anlaşılmaktadır.
II. Meşrutiyet'in ilanından kısa bir süre sonra, 29 Ağustos 1908'de Zaptiye Nezareti'nin Dahiliye Nezareti'ne gönderdiği bir tezkireden Bediüzzaman'a memleketine dönmesi için padişah tarafından iki bin kuruş harcırah verildiği anlaşılmaktadır. Ancak Bediüzzaman bu harcırahı kabul etmediğinden bahsi geçen para tekrar Nezaret veznesine iade olunur.4 Bu bilgilerden, Bediüzzaman'ın İstanbul'daki hayatından hoşlanmayan II. Abdülhamid'in onu İstanbul'dan uzaklaştırmak için harcırah verdirdiği anlaşılmaktadır. Bediüzzaman, verilen harcırahı kabul etmeyerek hem kendisinin sıradan bir ulema olmadığını göstermiş; hem de sonraki yıllarda eserlerinde çok yer vereceği "nastan istiğna" düsturuna o zamanlar da dikkat etmiş olduğunu göstermektedir. (Ek-IV) II. Abdülhamid rejiminin Meşrutiyet’in ilanından sonra da Bediüzzaman’ın İstanbul’dan göndermek istemesi üzerinde durulmamsı gereken dikkat çekici bir noktadır. Bu noktaların ortaya çıkacak diğer belgelerle aydınlatılacağını düşünmekteyiz.
Bu arada 31 Mart Olayı yaşanmış, birçok insan sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmaya başlamıştır. Bediüzzaman da olayda yatıştırıcı rol oynadığı halde o karışık ortamda İzmit'de yakalanarak İstanbul'a getirilmiş, Divan-ı Harb-i Örfi'de yargılanmış ve beraat etmiştir.5
İşte Bediüzzaman İstanbul'da 31 Mart Olayı'nın akışını tasvip etmeyerek İstanbul'u terk etmesi üzerine gittiği İzmit'te yakalandığı zaman kama ve rovelverine el konulmuş olmalıdır ki, 24 Mayıs 1909 tarihinde Zaptiye Nezareti İzmit Polis Komiserliği'ne bir tezkire göndererek Bediüzzaman'ın kama ve rovelverinin Zaptiye Nezareti'ne iade edilmesi istenir.6 (Ek-V) Bu talebin hangi saikten kaynaklandığı tam olarak bilinmemekle beraber, Bediüzzaman'ın Divan-ı Harb-i Örfi'de beraat ederek suçsuzluğu ortaya çıktıktan sonra eşyalarını tekrar iade etme gereği ortaya çıkmış olmalıdır.
***
Bediüzzaman, 31 Mart Olayı’ndan sonra kurulan Divan-ı Harbi Örfi'de yargılandıktan sonra, ifadelerini ve İstanbul'daki başka görüşmelerini anlatan Divan-ı Harbi Örfi adını verdiği bir eser yayınladı. Birçok insanın idam edildiği bir ortamda görüşlerini oldukça sert ifadelerle dile getirdiği bu eseri hakkında da takibat yapılacaktır.
Bu eserin yayınlanmasından sonra, Eminönü Polis Merkezi'nden İstanbul Polis Müdürlüğü'ne 18 Eylül 1909'da bir tezkire yazılarak istenmeyen sözlere yer veren bu kitap hakkında gereğinin yapılması istenir.7 (Ek-VI) Bu istek İstanbul Polis Müdürlüğü'nden Dahiliye Nezareti'ne ulaşmış olacak ki, 23 Eylül 1909'da Dahiliye Nezareti, Hareket Ordusu Komutanlığı'na bir tezkire göndererek bu kitabın insanları heyecana sevk ettiğinden ve bazı istenmeyen şeyleri söylediğinden toplattırılması amacıyla Divan-ı Harbi Örfi’ye verilmesini ister.8 (Ek-VII) Aynı tezkirenin 30 Eylül 1909 tarihli zeylinde de, Hareket Ordusu'ndan bu eserin toplanmasına dair gerekli düzenlemenin yapılması tekrar istenir. (Ek-VIII) Gönderilen birinci tezkireye Hareket Ordu-su’ndan cevap gelmemesi üzerine 3 Ekim 1909’da Divan-ı Harb-i Örfi Riyasetine yazılan ikinci tezkirede konu hakkında izin verilmesine dair yapılan ısrarlar Hareket Ordusu’nun istenileni yapmakta çok istekli olmadığını göstermektedir. Ancak bu taleplere Hareket Ordusu Komutanlığı’nın cevabının henüz elimize geçmemiş olması konu hakkında net bilgiler vermemizi engellemektedir. Ancak bu belgelerden anlaşılanlara göre, Divan-ı Harb-i Örfî adlı eserin o dönem-de ciddi tartışmalara konu olduğu kesindir.9 (Ek
Kürdistân ulemâsı beyninde hârika-i zekâ ile meşhur Molla Said Efendi muhtac-ı tedâvi olduğundan şefkat ve merhamet-i hazret-i hilâfetpenâhiye ilticâ ederek bu kere ol-cânibi âliye azimet eylemiştir. Mumaileyh bu havalide ilimce umûmun merci'i hal-i müşkilâtı olduğu halde yine kendisini talebeden sayarak kıyafetini değiştirmeye şimdiye kadar muvâfakat etmemiştir. Kendisi veliyyülnimet-i a'zim efendimiz hazretlerine hakikaten sâdık ve hâlis bir duâcı olmakla beraber fıtraten edip ve kanâatkâr ve fikr-i çâkerânemce şimdiye kadar Dersaadet'e gitmek bahtiyârlığına nâil olan Kürd ulemâsı içinde gerek ahlâk-ı hasenece gerek Zât-ı Hazret-i Hilafetpenâhiye sadâkat ve ubûdiyetçe alâ ziyâde şayân-ı âtıfet bir zât-ı diyânet şiâr olmasına nazaran, mumaileyhima emr-i tedavi hususunda mahzar-ı teshilât ve nâil-i iltifât-ı mahsûsa olması umum kürdistan talebesi hakkında ilelebed unutulmaz bir inayet-i âl'el-âl hazreti padişahi telakki olunacağının arzına cür'et kılındı. Bu babda ve her halde emrü ferman hazreti menlehül emrindir. 3 Teşrinisani 1323 Bitlis Valisi Tahir
BOA., Y.PRK.UM., nr.80/74, 10 Şevval 1325/16 Kasım 1907.
Ek-II
Mektubî Kalemine Mahsus:
Van Vilayet-i Âliyesi'ne,
Van'dan aldığı 5 Teşrinisani 1323 tarihli ve üç cild ve 12 sıra numaralı tezkiresiyle berây-ı tedâvi Dersaadet'e gelmiş olan Molla Said Efendi Van'da ne vakitten beri bulunur ve ne ile iştigal ediyor. Ve buraca şuurunda eseri hiffet görüldüğünden orada hastalığı nasıl bulunur idi. [Ettiğinin ve mezkur tezkirenin faziletli elkabı konmuş olduğu cihetle rütbe-i ilmiyesi olup olmadığının ve yine zikr olunan tezkirede berây-ı tedâvi Dersaâdet'e azimet ettiği muharrer olduğundan ve kendisinin şuurunun hiffet eseri görüldüğünden hastalığından ibaret idiğünün] Serian ve muvazzıhen inbası babında.
BOA., ZB., 618/64, 18 Kasım 1907.
Ek-III
Komisyon-ı Mahsus Müsevvedâtı:
Van Vilayet-i Âliyesi'ne,
Fuzalâdan ve hüsn-i hâl eshâbından olduğu 21 Mayıs 1324 târihli telgrafnâme-i vâlâlarında iş'ar buyurulan Bitlisli Molla Said oraya avdet etmek üzere [olup]dir. Ancak kendisinden buraca meşhûd olan bazı etvâr ve evzâ' oraca beyn'el-aşâir teferrüd-i dâ'iyesine kalkışmak veya bir mefsedet ikâ' etmek şüphesi tevlid etmekte olduğundan öyle bir hal ve harekete tasaddi etmesi me'mul ve kâbil olup olmadığının bâlâ taraf mulâhazasıyla âcilen iş'ar buyurulması babında. 6 Temmuz 1324/19 Temmuz 1908
Van ulemâsından olup Dersaâdet'te bulunan [Molla Said Efendi'nin] memleketine avdet [etmesi] için harcırâh olmak ve [kendisine verilmek] üzere bâ irâde-i seniyye-i hazret-i padişahi ihsân buyurulmasıyla makâm-ı nezâret-i celîlelerine irsâl kılınmış olan iki bin kuruşu mumaileyh Molla Said Efendi kabulden istinkâf eylemesine binâen meblağ-ı mezbur me'mura tevdian nezâret-i Celîleleri veznesine iâde edildiğine nezâret-i acizi evrâk müdürlüğüne evvelce bunun için verilmiş olan makbuz-i ilmuhaberin irsali hususunda.
16 Ağustos 1324/29 Ağustos 1908
BOA., ZB., nr.325/115
Ek-V
Mektubî Kalemine Mahsus:
İzmid Polis Komiserliği'ne,
Bediüzzaman Kürd Said Efendi'den oraca alınmış olan bir kama ile rovelverin serian Daire-i Zabtiye'ye gönderilmesi.11 Mayıs 1325/24 Mayıs 1909.
BOA., ZB., nr.629/55
Ek-VI
Eminönü Polis Merkezi:
İstanbul Polis Müdürlüğüne,
"İki Mekteb-i Musibetin Şehâdetnâmesi" yahud "Divân-ı Harb-i Örfî" ve "Said-i Kürdî" nâm risâle münderecâtı câlib-i nazar-ı dikkat tefevvühât ve terhâtı cami' görülmekle ifây-ı muktezâsı zımnında leffen takdim kılındı. 5 Eylül 1325/18 Eylül 1909.
Eminönü Merkez Memuru
Efkâr-ı Umûmiyeyi tehyic edecek bir takım ibârâtı havî olan risâle-i mezkure takdim kılınmış olmakla ve Divân-ı Harbî Örfiye tevdiiyle beraber bu risâlelerin toplattırılması hakkında emr-i iş'arı istirhamıyla Emniyet-i Umûmiye Müdüriyeti'ne arz ve tefhim olunur. 10 Eylül 1325/23 Eylül 1909.
Hareket Ordusu Kumandanlığı'na yazılmıştır: 10 Eylül 1325.
DH.EUM.THR., nr.5/7-3, 8 Ramazan 1327
Ek-VII
Hulasa: Münderecat-ı mühimmeye havi olarak neşr edilmiş olan "İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnâmesi" nam risâlenin takdim olunduğuna dair.
Hareket Ordusu Kumandanlığı Cânib-i Âlisine,
Münderecâtı efkâr-ı umûmiyeyi tehyic edecek birtakım ibaratı hâvi olması hasebiyle câlib-i nazar-ı dikkat görülen “İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnâmesi” yahud “Divan-ı Harb-i Örfî” ve “Said-i Kürdî” nam risâlatın bir nüsha Divân-ı Örfî yanına berây-ı tevdi’ takdim edilmiş ve hatta tensib buyurulduğu takdirde mevcudu toplattırılmak keyfiyetin emir ve tebliğ buyurulması. İşbu rapor ... dosya maruzdur.
"İki Mekteb-i Musibetin Şehâdetnâmesi yahud Divân-ı Harb-i Örfi ve Said-i Kürdî" ünvanıyla Bediüzzaman tarafından tahrir ve neşr edilmiş olan risâlenin münderecâtı tehyic-i efkâr-ı bâdi bir takım makâlât ve terhâtı havî olduğu görülerek Eminönü Merkez Memuriyeti'ne elde edilen bir nüsha İstanbul Polis Müdiriyeti marifetiyle tevdi' edilmiş ve risale-i mezkurenin aynen ve leffen takdim kılınmış olmakla Divân-ı Harb-i Örfî'ye ba-tevdi' münderecâtına nazaran icabının icra ve nüsha-i münteşiresinin toplattırılmasının emir ve itası menut-u irade-i samileridir. Olbabda.
Yazıldı. 10 Eylül 1325/23 Eylül 1909.
BOA.,DH.EUM.THR., nr.5/7-1,2.
Ek-VIII
Hulasa:
İki mekteb-i musibet şehâdetnâmesi ünvanıyla Bediüzzaman nam muharrir tarafından neşr olunan risalenin men'-i fürûhtuna emir verilmesi hakkında.
Hareket Ordusu Kumandanlığı Cânib-i Âlisine,
10 Eylül 1325 tarih ve numarasıyla takdim kılınan tezkireye zeyldir. "İki mekteb-i Musbetin Şehadetnamesi" yahud "Divan-ı Harb-i Örfî ve Said-i Kürdî" ünvanlarıyla Bediüzzaman nam muharrir tarafından neşr olunmakta bulunan risâlenin münderecatı hezeyan-ı müzekkiri efkâr-ı umûmiye üzerinde su-i tesir icrasının hâli kalmayacağı cihetle, ... müvezziinin alenen devam-ı neşr ve fürûhtu mahzurdan sâlim görülmeyerek Eyüp Merkez Memuriyetine dahi bir nüshası derderst ve irsal olunmuş ve mezkur risale müzekkiresi leffen takdim kılınmış olmakla, bunun men' intişarıyla mevcudunun toplattırılmasına ait muamelenin tesri ve keyfiyetinin tacili emr-i tebliğine müsaade buyurulması müsterhamdır. Olbabda.17 Eylül 1325/30 Eylül 1909.
Hulasa: Münderecât-ı mühimmeyi havi İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi nam risalenin takdim olunduğuna dair.
Birinci Divân-ı Harb-i Örfî Riyâset-i Vâlâsına,
"İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnâmesi" yahud "Divân-ı Harb-i Örfi ve Said-i Kürdî" ünvanlarıyla Bediüzzaman nam muharririn eseri olmak üzere bir takım müz’ile tarafından füruûht edilmekte olan risale-i matbua münderecatının tehyic-i ezhân-ı mucib terhâttan ibaret olduğu anlaşılmasına mebni, Polis Merkez Memuriyetlerinden tesadüf olundukça birer nüshası ahz ve irsal edilmekte bulunduğundan Divân-ı Harb-i Örfice münderecâtı bittetkik füruht ve intişara ve nüsha-i münteşiresinin toplattırılmasına dair bir karar ittihaz buyurulmak üzere mukaddema iki nüshası ve ba tezâkir-i mahsusa Hareket Ordusu Kumandanlığı makam-ı âlisine takdim kılınmıştı. Henüz bir emr ve iş'ar cevaben tebliğ buyurulmamış ve risâle-i mezkurenin ilan neşr ve tevzi'ine devam edilmekte bulunması mahzurdan gayr-i salim ve muamele-i lazimenin bir an akdem derpiş edilmesi müstelzim bulunmuş olduğu cihetle, ona göre tesri-i icray-ı icabına beray-ı tevessül risale-i mezkureden bir nüshasının da leffen makam-ı vâlâlarına takdimine mübâderet olundu. Olbabda.20 Eylül 1325/3 Ekim 1909.
BOA., DH.EUM.THR., nr.6/68-2, 19 Ramazan 1327/4 Ekim 1909.
Dipnotlar
1. BOA., Y.PRK.UM., nr. 80/74, 10 Şevval 1325; Bu belge daha önce Abdülkadir Badıllı tarafından yayınlanmıştır. (Bkz.: Abdülkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, C: I, İstanbul, 1998, s.168).
2. BOA., ZB., nr.618/64,
3. BOA., ZB., nr.630/31,21, 6 Temmuz 1324.
4. BOA., ZB., nr.325/115, 16 Ağustos 1324.
5. Bediüzzaman Said Nursi'nin 31 Mart Olayı sırasındaki davranışları hakkında ayrıntılı bilgi için, (Bkz.: Selim Sönmez, "Bediüzzaman Said Nursi'nin 31 Mart Olayı'ndaki Tavrı", Köprü, Sayı: 78 (Bahar-2002), s. 115-131).
6. BOA., ZB., nr.629/55, 11 Mayıs 1325.
7. BOA., DH.EUM.THR., nr.5/7-3, 5 Eylül 1325.
8. BOA., DH.EUM.THR., nr.5/7-2, 10 Eylül 1325.
9. BOA., DH.EUM.THR., nr.5/7-1, 17 Ağustos 1325; BOA., DH.EUM.THR., nr.6/58-2, 19 Ramazan 1327.
İslam’ın Siyasallaşması Sorunu Güz 2000 [ 72. Sayı ]
Dini ve Demokratik Değerlerin Yükselişini Doğru Okuma
İbrahim Özdemir
I. Giriş
Henüz idrak ettiğimiz yeni yüzyılın nasıl olacağı bilim adamları kadar ekonomist ve politikacıların da merak ve ilgi konusu olduğu görülmektedir. Bunu önceden tahmin etmenin bir yolu da içinde bulunduğumuz zamanı iyi anlamak olduğu ileri sürülmektedir. Bu nedenle bilim adamları yoğun olarak, son yıllarda yükselme eğilimi gösteren ve geleceği şekillendireceği varsayılan değerleri anlamaya ve yorumlamaya çalışmaktadırlar. The Wall Street editörü Robeter L. Bartley’in ifadesiyle “20. yüzyılın tamamlanmasıyla birlikte, 21. yüzyılın suretini tefrik etmek için yoğun bir gayret” sarf edilmektedir. (Bartley, 1993).
Konuyla ilgili ortak kanıyı Batı dünyasının önde gelen uzmanlarından olan John L. Esposito şöyle özetliyor: “Dini canlanma ve demokratikleşme, yirminci yüzyılın son on yılının en önemli iki gelişmesidir.” (Esposido, 1991 ve 1992; Schulze, 1994; Voll, 1995). Bu iki gelişmeyi ise: insan haklarına olan duyarlılık, barış, çevre, eğitim, sağlık, kültürler ve medeniyetler arası diyalog, sivil toplum örgütlerinin canlanması vb. konuların izlediği görülmektedir. İlginç olan nokta ise, daha 30-40 yıl öncesine kadar pozitivist ve evrimci bir bakış açısıyla dinin canlılığını yitirdiğini bundan hareketle de “modern dünyada, dinlerin yeniden doğuş belirtisi yok” (Wilson, 1966 ve 1976) diyen sosyal bilimcilerini tekzip edercesine, bilim adamlarının “20’nci yüzyılın şu son dönemlerinde dini yeniden yaygın biçimde konuşmaya” ve anlamaya çalışmalarıdır. (Schulze, 1994) Burada dikkat edilmesi gereken nüans, çağdaş insan dini yeniden keşfederken son iki yüzyılda yaşadığı pozitivist, materyalist ve seküler deneyimlerden sonra bu keşfin gerçekleşmesidir. Bu nedenle bu eğilim ve keşif gelecekle ilgili çok önemli sonuçlar getireceğinden şüphe edilmemelidir. Aslında sosyal bilimcilerin yaygın bir biçimde dini konuşmaları ve anlamaya çalışmaları; dini hareket, cemaat ve bireyleri tanımaya çalışmaları da bundan kaynaklanmaktadır.
Ancak, dikkatlerimizi çeken ve dinin siyasallaşmasına/siyasallaştırılmasına neden olan asıl noktalardan birisi, bu saydığımız sorunların da demokratik değerleri içselleştirmiş, evrensel ve manevi değerlere sahip lider ve kadrolarca çözülebileceğine dair kitlelerde gittikçe artan kanaattir. Kitlelerin dini ve manevi değerlere sahip/saygılı; toplumun çıkarını kişisel çıkar ve menfaatlerinden üstün tutan; birleştirici ve sorumluluk bilincindeki liderlere/kadrolara eğilim gösterdikleri görülmektedir.
Bu kanı sadece bu iki bilim adamına ait olmayıp, aksine birçok bilim adamınca da paylaşılmaktadır. Aslında bu olguya 1989 yılında ilk kez dikkatleri çekenlerden birisi, Fransa eski Cumhurbaşkanı Mitterand’ın sosyal bilimler danışmanı Gilles Kepel’di. Din Dünyayı Yeniden Keşfediyor: Tanrının İntikamı adlı kitabında, dinin modern toplumlarda tekrar yükselen bir değer olarak ortaya çıkışını ve bu yeni değerin bireyleri, toplumu ve toplumsal kurumları nasıl dönüştürdüğünü/dönüştüreceğini anlamaya çalışmaktadır. (Kepel, 1992; TÜSES, 1994; Grnkjr, 1998 ve Cardwell). İşte sadece ülkemizde değil, tüm dünyada dini ve demokratik değerlerin tartışmaların odak noktasını oluşturmasının nedeni bu ve benzeri bilimsel tespitlerden kaynaklanmaktadır.
Bilindiği gibi aynı verilerden hareket eden ABD’li siyaset bilimci Samuel Huntigton “The Clash of Civilizations” (Medeniyetler Çatışması) teorisini ortaya attı. Buna göre tarihte damgasını vuran ve tarihi şekillendiren büyük medeniyetlerin bir kez daha böyle bir role soyundukları ve toplumları şekillendirmeye başladıkları ileri sürülmektedir. Bunun sonucunda ise, gelecekteki çatışmaların bu medeniyetlere ait birey veya kitleler arasında olacağı varsayılmakta ve bununla ilgili bazı örnekler verilmektedir. (Huntington, 1996) Yine ünlü siyaset bilimci Z. Brzezinski “21. Yüzyıl manevi ve dini değerlerin hakim olacağı bir yüzyıl olacak” öngörüsünde bulundu. (Brzezinski, 1996) Ünlü Paris Match dergisi 1993 yılında yayınladığı “Dinsiz toplumlar bunalım içinde” başlıklı raporda, hem konunun geçmişini ve nedenlerini, hem de gelecekle ilgili bazı tespitlerde bulunmaktadır:
“İnkarcılık akımı toplumlarda felaketlerin kaynağı oldu. Bilim adamları dünyayı sarsan ahlak bunalımının temelinde 1960’lı yılların başında başlayan dinsizlik akımının yattığını belirtiyorlar... Ateizm, dinsizlik, manevi ve moral değerlerin inkar edilmesi insanlar arasındaki dayanışmayı ortadan kaldırıyor ve sadece kendilerini düşünün bir nesil ortaya çıkarıyor. Bunun bir sonucu olarak da boşanma, kürtaj, homoseksüellik, lezbiyenlik, gayr-ı meşru doğumlar, AIDS, uyuşturucu madde bağımlılığı ve intiharlar hızla artıyor...”
Ancak, dini canlanmanın birçok kesimde, özellikle Huntington’un teorisi çerçevesinde, tedirginlik ve endişe ile karşılandığı da ayrı bir gerçektir. Modern toplumlarda dine ve dini değerlere yer vermeyen aydınlanmacı ve pozitivist çevreler, bu olguyu anlamak yerine, bunu “geriye gidiş” ve “sapma” olarak tanımlamaya çalıştıkları görülmektedir. Ancak içinde bulunduğumuz ve “postmodern” olarak tanımlanan zamanda daha sağlıklı değerlendirmelere de rastlanmaktadır.
Özellikle İslam dünyası söz konusu olduğunda bu endişenin daha da güçlendiği görülmektedir. Endişenin kaynağı ise şudur: Müslüman ülkelerdeki dini canlanma mevcut siyasi yapıyı—lokal ve global—nasıl etkileyecektir? Zira İslam ülkelerinin Batı’lı anlamda demokrasiye yabancı oldukları bir gerçektir. Diğer bir gerçek ise, Müslüman ülkelerinin büyük çoğunluğu hala krallık, monarşi veya askeri diktatörlükler tarafından yönetilmektedir.
Akla gelen bazı sorular şöyle sıralanabilir: Müslüman ülkelerdeki bu dini canlanma:
· Dini diktatörlüklere veya başka bir ifadeyle “orta çağa dönüşe” neden olabilir mi?
· Politik amaçlarla sömürülüp, mevcut kurulu düzeni yıkar mı?
· Mevcut düzeni demokratik yollarla ele geçiren, dini nitelikli parti ve gruplar, demokrasiyi rafa kaldırır mı?
· Azınlıkların ve yabancıların hukukları ne olacak?
· Giyim-kuşamda ortaçağa mı dönülecek?
· Çoğulcu ve demokratik değerleri içselleştirmelerinin ve kurumsallaştırmalarının imkanı nedir?
Tüm bu ve benzeri sorular ciddi olup, sadece söz konusu ülkeleri değil, tüm dünyayı ilgilendirmektedir. Globalleşen ve ekonomik olarak birbirine eklemlenmiş postmodern dünya tüm bunları yakından izlemekte ve buna göre yeni politikalar geliştirilmeye çalışmaktadır. Konuyla ilgili olarak, özellikle Batı dünyasında çok sayıda araştırma ve çalışmaların yapıldığı görülmektedir. 1960-70’li yıllarda din küçük bir azınlığa has ve kimsenin ilgisini çekmezken, bugün tüm insanların ilgisini çekmektedir. Bu ilginin artışında, diğer etkenlerin yanında komünist ve sosyalist sistemlerin çöküşünün rolü önemle vurgulanmalıdır.
20. yüzyılın başında çok büyük iddia ve ütopyalarla ortaya çıkan bu ideolojiler, sadece kendi vatandaşlarını değil, üçüncü dünyadaki bağlılarını da hayal kırıklığına uğratmıştır. Bu nedenle çağdaş insan, dini adeta yeniden keşfetmektedir. Ancak bu keşfin, yüzyılımızda yaşadığımız tecrübeler ve kazanımlar çerçevesinde olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle gelişmiş Batı ülkelerinde Yahudi, Hıristiyan, Budizm’le ilgili çalışmaların yanında, İslam’la ilgili çalışmaların da birden arttığı ve özellikle İslam’la ilgili araştırma merkezlerinin hızla arttığı görülmektedir.
Dünyaca ünlü Harvard Üniversitesinin yayınladığı International Harvard Review Bahar 1997 sayısını tamamen İslam ve Demokrasiye ayırması anlamlıdır. Yine Batı’nın önde gelen Time, Nation, Newsweek, Foreign Affairs ve The Economist gibi dergilerinin İslam ve Müslümanlarla ilgili konulara büyük yer verdikleri görülmektedir. (Erdoğan, 1999; Arslan, 1999; Lewis, 1997; Wright, 1997.) Bunun anlamı üzerinde biraz sonra durulacaktır. Burada asıl dikkatleri çeken ve cevap aranan sorular şöyle sıralanabilir:
Tüm dünyada gözlemlenen demokratik değerlerin canlanması dini gelişmeleri nasıl etkileyecektir? Başka bir ifadeyle, demokratikleşme bilinç ve süreci İslam’ı nasıl etkileyecektir?
· Günümüzde görülen bazı dikta rejimlerin bile demokratik bir söyleme sığındıkları bir bağlamda, Müslüman ülkeler bu demokratik canlanmaya nasıl cevap vereceklerdir?
· Gelişen kitle iletişim araçlarının etkisi, gücü ve yaygınlığı göz önüne alınırsa, tüm dünyadaki demokratik canlanma ve bilinç, Müslüman kitlelerde nasıl bir yansıma ve dönüşüm meydana getirecektir?
Bu sorulara doğru cevaplar verebilmek için iki önemli noktanın öncelikle açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Birincisi, dini değerlerin yeniden canlanmasının temel niteliği ve arka planı nedir? İkincisi ise, demokratik değerlerin yükselmesindeki temel karakteristikler nelerdir? Bunları sırasıyla ele alacağız.
II. Dini Değerlerin Yükselişinin Temel Nitelikleri
Dini değerlerdeki canlanma ve yükselişin temel niteliklerine bakıldığında iki farklı durumla karşılaşılmaktadır. Gelişmiş Batı ülkelerindeki dini canlanma ile, gelişmekte olan ülkelerdeki dini canlanmanın farklı nedenlerden kaynaklanmaktadır. Batı ülkelerinde sıkça görülen sorunlar şöyle sıralanabilir: şiddet, suçlarda (hırsızlık, adam öldürme, tecavüz, soygun vb) artış, uyuşturucu-alkol bağımlılığı, stres, intiharlar, yalnızlık, yabancılaşma, işsizlik, evsizlik (homeless), boşanma vb. İnsanların dine, dini gruplara ve maneviyata yönelmelerinde bu sorunların ve insanların anlam arayışının etkili olduğu görülmektedir. Örneğin, David Ray Griffin modern insanın karşı karşıya olduğu birçok sorunun temelinde alemi saçma ve anlamsız olarak yorumlayan varoluşçu anlayışın olduğunu ısrarla vurgulamıştır. (Griffin, 1989)
Burada sadece ABD’yle ilgili bazı bilgiler verilecektir. Ünlü yazar Kishore MAHBUBİ’ye göre, ABD nüfusu 1960’dan beri % 41 artarken; şiddete dayalı suç oranı yüzde 560, evlilik dışı doğumların oranı yüzde 419, boşanma oranı yüzde 300, evlenmemiş anne-babaların evlerinde yaşayan çocukların oranı yüzde 300 civarında artmıştır. Yazarın bundan çıkardığı sonuç: “Bunun ağır bir sosyal çürüme” olduğudur. ABD eski başkanlarından Richard Nixson ölümünden sonra yayınlanan kitabında Amerikanın en acil ve önemli sorununun “toplumun içinde bulunduğu iç çürüme” olduğuna dikkat çekmiş “bizim düşmanımız kendi içimizde” demiştir. Nixson’a göre en önemli sorunlar şöyle sıralanmaktadır: Artan suçlar, uyuşturucu bağımlılığı, buna bağlı olarak başta AIDS olmak üzere çeşitli hastalıklar, gasp, soygun, dağılan ve parçalanan aile kurumu Geceleri dışarı çıkıp gezemediğimiz kentlerimiz....
Gelişmekte olan ülkelerdeki önde gelen sorunlar ise, açlık, yoksulluk, gelir dağılımındaki büyük uçurum, işsizlik, devlet ve bürokrasideki her tür çürüme ve kirlilik (corruption), adaletsizlik, insan hakları ihlalleri, eğitim, sağlık ve gelecek endişesi. Bazı aydınlar ise, dini değerlerdeki yükselmeyi “dinin çağdaş toplumlarda olmaması gereken bir olgu” olarak kabul eden “aydınlanmacı” bir kafa ile ele aldıklarından, bir sapma ve hatta tarım kültürü zihniyeti ile izah etmeye çalışmaktadırlar. (Fincancı, 1994)
Bu ve benzeri sorunların insanların manevi değerlere yönelmesinde etkili olduğu doğru olsa bile eksiktir. En önemli etkenin çağdaş insanın /bireyin kimlik ve hayatını anlamlandırma arayışı olduğu görülmektedir. (Griffin, 1989) Her gün daha çok insan, sağlam karakterli, kişilikli, ilkeli, inançlı, temel ahlaki ve moral değerlere sahip, demokrasiye/çoğulculuğa inanmış kişilerin/liderlerin bu sorunların üstesinden gelebileceğine inanmaktadır. (Özellikle şu sıralar ABD sürmekte olan başkanlık kampanyasında her iki başkan adayının da dine ve dini değerlere verdikleri önem ve yaptıkları vurgu dikkat çekicidir.)
Dini ve demokratik gelişmelerin bir diğer boyutunu da eski komünist ülkelerde gözlemlenmektedir. Rusya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde yaşananlar gerçekten ilginçtir. Bu bağlamda sadece Papa John Paul II’nin Küba’ya yaptığı ziyareti hatırlamak yeterlidir. 70 yıldır komünist bir sistemde yetişmiş toplulukların bir dini lider olarak Papa’ya gösterdiği ilgi, saygı ve sevgi gerçekten anlamlıdır ve üzerinde düşünülmeye değerdir.
Yukarıdaki örnek, bir yandan insanlardaki dini duygunun ne kadar köklü olduğunu gösterirken, diğer yandan da dini duyguyu baskı, şiddet, terör veya moda anlamıyla “toplum mühendisliği” ile yok etmenin mümkün olmadığını göstermektedir. Yapılması gereken, bu duygunun doğasını anlamak ve ona saygı duymaktır. Birçok gelişmiş Batı demokrasisinde yapılan da budur.
Dini canlanmanın sadece ekonomik nedenlerden kaynaklandığı şeklindeki bir görüş en azından eksiktir. Konunun bir diğer boyutu ise, bireylerin kişisel olarak kendi varlıklarını ve anlamlarını araştırma ve anlama arzusudur. Burada dinlerin temel bir niteliğine dikkat çekilmelidir. O da, tarihteki tüm büyük dinlerin, özellikle bireye hitap ettiğidir. Dinler, öncelikle bireyin alemdeki konumunu, anlamını ve değerini vurgularlar. Bireylerin: Neyim? Nereden geliyorum? Hayatın ve hayatımın anlamı nedir? Ahlaki değerlerin anlamı nedir? Kainatın anlamı nedir? Bu kainat neden yok değil de, vardır? Öldükten sonra ne olacağım? Gibi sorularına cevap verirler. Dinin yanında başta felsefe olmak üzere bu sorulara cevap veren başka kaynakların olduğunu da biliyoruz. Ancak insanlık tarihi bir bütün olarak düşünüldüğünde dinlerin verdikleri cevapların daha etkili ve sürekli olduğu görülmektedir.
Huntington’un tespitiyle: “Modern insan çok açık bir şekilde dine yönelmekte; hayatın amacını, varoluş gayesini yeniden sorgulayarak dine adeta sığınmaktadır.” (Huntington, 1996) Yine çağımızın önde gelen bilim adamlarından Prof. Tony Anatrella da sosyal bunalımların çaresinin ahlak, iman ve idealler olduğunu vurgulamaktadır. Bu konuda dikkat çeken bir olgu ise, Rusya’da da durumun farklı olmamasıdır. Bu ülkedeki dini canlanmanın niteliğini ve örneklerini Sheila Ostrandev ve Lynn Schroeder’in Rusya’daki durumu tüm boyutlarıyla anlattıkları “Rusya’da Tanrıya Dönüş” kitabında bulmak mümkündür. Sorunlarını ve bunların kökenlerini anlamaya çalışan Batılı aydınların bu sorunların üstesinden gelmenin yollarını da irdeledikleri görülmektedir. Örneğin Amerika’nın düşünce tanklarından ve önde gelen strateji uzmanlarından Z. Brzezinski Batı toplumunun içinde bulunduğu ahlaki bozulma ve çürümeden kurtulabilmesinin çaresini yeni moral değerlerde bulanlardandır. Kendisine yöneltilen “liberal bir toplum müsamahakar cornucopia’nın ahlakın çürümesine yönelik saldırılarına karşı kendisini nasıl silahlandırabilir? sorusuna şu cevabı vermektedir:
Amerika’da, Batı Avrupa’daki liberal toplumlar da işe ahlak bilincini geliştirmekle başlamalıdır; ahlaki motiflerin çekiciliğinin ve yararlarının daha fazla bilincine varılmalı; nefse düşkünlük yerine bunu sınırlayan bir toplumsal özellik benimsenmelidir. Eğer bunu başaramazsak, neyin yanlış neyin doğru olduğunu tanımlayan işlevsel kıstaslara sahip olamaz, böylece kendi kendimizi mahva sürükleriz.
Tabii ki bu ahlaki kıstaslar birdenbire keşif edilecek bir şey değil. Üç büyük dinden—Hıristiyanlık, İslamiyet ve Yahudilik—geleneksel olarak ortaklaşa aldığımız değerlerin doğasında var bunlar. Bütün bu dinlerde, seküler bir toplumun da benimseyebileceği belirli kurallar mevcut. Maneviyatın dünya çapındaki buhranının üstesinden gelmek için hayatımızı yeniden dengeye sokmaya ihtiyacımız var. Hayatın manevi boyutunun da maddi boyut kadar önemli olduğunu kabul etmenin zamanı gelmiştir. (Brzezinski, 1996.)
Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Havel din ve demokrasinin bir birine olan ilişkisini Stanford Üniversitesinde yaptığı konuşmasında şöyle tanımlar: “...demokratik değerler, tüm kültürleri ve insanlığı birbirine bağlayan manevi temeller üzerine bina edilmelidir. Bu yapıldığı takdirde, demokrasi sadece Batının değil, tüm insanlığın sahiplenebileceği bir değer olur.” (Thomas Carothers 1999-2000)
Aslında dinin cevap verdiği veya vermeye çalıştığı sorulara, bildiğimiz gibi filozoflar ve bilim adamlarınca da çeşitli cevaplar verilmiş ve hâlâ da verilmeye çalışılmaktadır. Ancak tüm bunlara rağmen, günümüz dünyasında dini gelişmelere şahit olunmaktadır. Zira zamanımızdaki diğer bir olgu ise, asrımızın başında bilim ve din arasında var olduğu sanılan sürtüşme, çatışma ve gerginliğin, yerini yeni bir anlayış ve işbirliğine bırakmasıdır. Böylece, bilim ve din arasında daha sağlıklı bir diyalog ve işbirliği dönemi başlamıştır. Ancak burada vurgulanması gereken önemli nokta şudur; Din bireye öncelikle bir kozmoloji sunar; Bireye doğumundan ölümüne kadar ve hatta ölüm ötesi alemle ilgili temel bilgiler verir. Günlük hayatla ilgili belli davranışları ve moral değerleri sunar. Bu, aynı zamanda semavi dinleri, ideolojilerden ayıran temel ve önemli bir noktadır. Böylece dinin, doğrudan siyasi bir sistem ve ideoloji sunmaktan çok, bireyin ve insanın temel sorunlarına hitap ettiği görülmektedir.
Yahudi ve İslam gibi şeriatı (yani yasama ve idare ile ilgili doğrudan hükümleri) olan dinlerin bile, bu yönleri daha sonraki dönemlerde oluşmuştur. Örneğin, Hz. Peygamber’in ölümünden kısa bir süre sonra İslam Arap yarımadasından dışa doğru yayılmaya başlayınca, bunun bir sonucu olarak kurumlaşma ve yasama da hızla gelişmiştir. Yeni ortaya çıkan durumlarla ilgili karar vermek ve gerekli uyarıları yapmak üzere bir ulema (din bilginleri) sınıfı da yine bu dönemde ortaya çıkmaya başladı. Ancak bu sınıf zamanla beraberinde İslam’ın temel vurgu yaptığı bireyin iç dünyasının ve manevi hayatının ihmal edilmesini getirdi. Buna tepki olarak da, bazı bilim adamlarınca İslam’ın ilk sivil toplum örgütleri olarak da tanımlanan tasavvuf hareketleri ortaya çıktı.
Dinin bilim, felsefe ve ideolojilerden daha etkili olmasındaki temel espri, dinlerin sundukları bu kozmolojilerde veya dünya görüşlerinde yatmaktadır. Ayrıca dinler, evrensel ve kapsayıcı, yani herkesi bağlayıcı moral değerler sunmaktadırlar. Bunların başlıcaları: adalet, eşitlik, hakkaniyet, diğergamlık, şefkat, sevgi, kardeşlik, yalan söylememe, hırsızlık etmeme, helal-haram anlayışı, adam öldürmeme vb. değerler.
Hz. Musa, Hz. İsa, ve Hz. Muhammed’in (sav) ilk bağlılarının, toplumun ezilmiş, zulme uğramış, fakir ve yoksul kesimlerinden olduğu unutulmamalıdır. Yine bu bağlamda 1789 Fransız Büyük İhtilali ile 1917 Komünist İhtilâlinin öncelikle özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi toplumsal değerlere vurgu yaptığı hatırlanmalıdır.
İslam ülkelerinde, bağımsızlık hareketlerinden sonra kurulan siyasi rejimler, ne yazık ki, toplumun temel sorunlarını, özellikle de ekonomik, eğitim, sağlık, konut vb. temel sorunlarını çözmede yetersiz kaldılar. Bağımsızlık savaşını veren karizmatik liderlerin gitmesiyle, yozlaşma, yabancılaşma ve çürüme dönemi başladı. Müslüman ülkelerin bu konuda birbirlerinden pek farklı olmadıkları görülmektedir. Bu yönleriyle de, meşruiyetlerini ve toplumun güvenini her gün kaybetmektedirler. Bunun bir sonucu olarak da, kitleler radikal gruplara yönelmekte, mucize çözümlere umut bağlamaktadırlar. Müslüman ülkelerde son zamanlarda şahit olunun huzursuzluk ve sıkıntıların temelinde bu ve benzeri olgular yattığı söylenebilir.
Kitle iletişim araçları, daha önceleri tek taraflı bilgilendirmeye ve kamuoyu oluşturmaya yarıyordu. Ancak günümüzdeki gelişmiş hali ile, her tür kontrol ve sansürden kurtulabilmekte, kitleleri iktidar aleyhine bilinçlendirebilmektedirler. Medyanın bir kısmının kartellerin kontrol ve denetimine girmesi bile bu gerçeği değiştirememektedir. Bu nedenle, günümüz yöneticileri, toplumun nabzını ve isteklerini her zamankinden daha çok dikkate almak zorundadırlar. Başka bir ifadeyle, toplumun insani ve demokratik taleplerine ilgisiz ve duyarsız kalamazlar.
Ancak genelde dünyada özelde ise Müslüman ülkelerde gözlemlenen dini gelişmelerle beraber, bir çok kesimde bir endişenin de ortaya çıktığı görülmektedir. Dini canlanmanın neden olduğu bu endişelerin başında: Din adına tarihteki bazı uygulamalar, dinin siyasi amaçlar için kullanılması, yani siyasete alet edilmesi, ekonomik çıkarlar için kullanılması, çatışma ve ayrımcılığa neden olması, toplumu geriye götürmesi gibi nedenler gelmektedir. Ayrıca bazı dini grupların/cemaatlerin kendi görüşlerini dinini kendisi olarak sunması da bunlara eklenmelidir. Dikkatle üzerinde durulduğunda bunların hiç de önemsiz kaygılar olmadığı görülür. Dinin toplum üzerindeki etkisini kavrayan siyasi otoriteler tarih boyunca dinin bu gücünden yararlanmış ve hatta onu siyasi amaçlarını gerçekleştirmek için kullanmaktan çekinmemişlerdir. Bununla ilgili birçok örnek bulunmaktadır.
Bu canlanma sağlıklı bir şekilde anlaşıldığı ve dinin özgün anlamı çerçevesinde bu beklentilere cevap verildiği takdirde, bu canlanmanın kötü amaçlar ve siyasi çıkarlar için kullanılması da engellenmiş olacaktır. Konuyla ilgi cehalet ve görmezden gelme ve kitlelerin sağlıklı bir din anlayışına sahip olmalarına yardımcı olmama, din gibi kutsal ve tüm inananlara ait güçlü bir kurumun çıkar gruplarınca siyasi amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak kullanılması gibi sakıncalı bir sonucu verebilir. Bu nedenle; İnançlı, duyarlı, aydın, sağduyulu, yurtsever, hamiyetli, sadece kendi milletinin değil insanlığın geleceğini de düşünmeyi kendine görev bilen, vizyon sahibi “hamiyeti milleti” olan bireylerin konuya ciddi olarak eğilmeleri gerekmektedir. Aslında Batı dünyasında gözlemlediğimiz konuyla ilgili yoğun çalışmalar da böyle bir espriden ve dinin toplum üzerindeki gücünden kaynaklanmaktadır. Bu çalışmada sadece İslam dininin konumuz açısından temel nitelikleri üzerinde durulacaktır. Temel amaç ise:
· İslam’ın ilmi ve sahih bir şekilde anlaşılmasına olan ihtiyaç;
· Dine çağımızın gerçekleri ışığında çağdaş bir yorum ve anlayış getirilmesi;
· Toplumumuzdaki mevcut endişe, korku ve kamplaşmaların sağlıklı bir din anlayışıyla giderilmesi;
· Din gibi mukaddes ve inanan herkese ait bir kurumun kişisel ve siyasal çıkarlar için kullanılmaması;
· Dini siyasete alet etmek veya sömürmek isteyenler kadar, din düşmanlığı ile toplumda kin ve nefret duygusunu yaymak isteyenlere de fırsat verilmemesidir.
Aslında daha iyi bir Türkiye ve daha iyi bir dünya özlem ve sevdasında olan herkes, bu konuda üzerine düşeni yapmak durumundadır. Bu nedenle İslam dininin özgün anlamını ve bazı temel niteliklerini yeniden vurgulamak yerinde olacaktır.
IV. İslam’ın Anlamı
İslam, semavi dinler geleneğinin sonuncusudur. M.S 7. yüzyılda Hz. Muhammed’e (sav) vahiy ile gelmiştir. Vahiy, Allah’ın mesajının doğrudan Peygambere iletilmesidir. Ancak bu vahiy [Kur’an] birden değil, belli bir süreçte ve toplumdaki belli sorunlar, sorular ve ihtiyaçlar söz konusu olduğunda gelmiş ve 23 yıl gibi bir sürede tamamlanmıştır. Kur’an’ın temel gayelerinden birisi ise “yeryüzünde adil ve ahlaki temellere dayanan, yaşanılabilir bir toplum oluşturmaktır.” (Rahman, 1993)
Kur’an İslam’ın kutsal kitabı olup özgün ve otantik haliyle elimizdedir. Tek bir ayeti bile değişmemiştir. Bu yönüyle diğer tüm semavi kitaplardan farklıdır. Kur’an’ın yanında diğer özgün bir kaynak ise Hz. Peygamberin sözlerini, uygulama ve davranışlarını kapsayan sünnettir. Bu iki kaynağa Müslüman alimlerin içtihad ve icmaları da eklenmelidir. Ancak dini canlanmanın temel esprisi içinde İslam’ın anlamına yakından bakmak gerekmektedir. Böylece, hem İslam’ın temel niteliği, hem de öngördüğü birey ve toplumun temel karakteristikleri daha iyi anlaşılacaktır.
İman ve İslam kavramlarını etimolojik ve linguistik yönlerden tahlil edersek; iman’ın Kur’an’dan önceki Araplarca bilinen özgün anlamının “kendi kendiyle barışık olma, içinde bir keder ya da sıkıntı hissetmeme, huzur ve emniyette olma olduğu görülür.” (Rahman, 1997) Ancak Kur’an bu kavramı yeni bir bağlamda kullandı: Allah’a iman etmek. Böylece Kur’an “emniyet, barış, huzur, güvende olma, bütün olmanın” ancak Allah’a imanla mümkün olabileceği şeklinde yeni ve genişlemiş bir anlam ortaya çıkarır. (Rahman, a.g.e.) Başka bir ifadeyle, aşkın bir varlık olarak Allah’a veya O’na iman etmenin sonucu olarak iman edilmesi gereken hususlara (Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere, Hesap Gününe, Kadere) inanmayan kimse güvende, huzurda ve bir bütünlük halinde olamaz. Böylece iman, kalple ilgili bir durum olup, kendini Allah’a ve O’nun Mesajına kesin olarak teslim etme ve böylece bunalım ve her tür huzursuzluğa karşı huzur, emniyet, barış ve güç kazanmak anlamlarını içermektedir.
Aslında iman, dinini en önemli unsurudur. İman yaratıcıyı akıl ile düşünüp, kalp tasdik edip, kabul etmektir. Kişinin tamamen kendisini ilgilendiren, birey olarak başka hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan Allah’a yöneliştir. Kişinin vicdanında Yaratıcıyı hissedip, O’na bağlanması ve sığınmasıdır. Dinin ta kendisidir. İman’ın bu boyutuna vurgu yapan bir diğer düşünür ise Bediüzzaman Said Nursi’dir.
Said Nursi’nin projesinin Allah’a imanı ve diğer iman hakikatlerini yeniden tesis etme olduğu düşünüldüğünde, onun Allah’a iman ve imanın hakikatleriyle ilgili yaptığı vurguya gelen bir eleştiriye verdiği cevap dikkat çekicidir. Bu cevap hem imanın gerçek mahiyetini, hem böyle bir iman sonucunda ortaya çıkan/çıkması gereken insan, kainat ve Allah ilişkisinin parametrelerini vermesi açısından ilginçt
Allah’ı bilmek, bütün kâinatı ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’i ve küllî her şey O’nun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’i iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, “Bir Allah var” deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek—hâşâ—hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve her şeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini tanımamak peygamberlerini bilmemek elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki mânevi Cehennemin dünyevi tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.
Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır. Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl’i inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır.
Fakat ona iman etmek, Kur’ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. (Said Nursi, 1996)
Görüldüğü gibi Allah’a iman dinin özü olmanın yanında, birey ve toplum için birçok sonuçları beraberinde getirmektedir. Dinin bir vicdan meselesi olduğunu iddia edenlerin görmezden geldikleri veya korktukları bireyin tüm benliğine, yaşantısına, hal ve hareketlerine nüfuz eden ve yönlendiren Kur’an merkezli sahih bir imanın gücü ve etkisi olduğu söylenebilir.
İslam kavramının özgün anlamına gelince bunun “güvende olmak, bütün olmak, yekpare olmak, barış ve huzur içinde olmak” olduğu görülmektedir. İslam kavramı Kur’an bağlamında kullanıldığında ise: Kendisini Allah’a ve O’nun kanunlarına teslim etmiş insanın barışı, huzuru ve bütünlüğü kazanabileceği; koruyabileceği ve geliştirebileceği anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi iman-İslam kavramları çok yakın anlam kümelerine sahiptir ve İslam imanın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle, her iki kavram temelde eşanlamlıdır ve Kur’an bağlamında da birbirinden ayrılmaları mümkün değildir.
Kur’an’ın üçüncü ve en önemli kavramı ise, hem imanı, hem de İslam’ı kapsayan takva kavramıdır. Takva çoğunlukla şöyle anlaşılır: “Allah’tan korkmak, sakınmak, zahidlik ve dünyadan el-etek çekmek”. (Rahman, 1997) Ancak Kur’an’daki kullanımı bir bütün olarak incelendiğinde, bu kavramın daha geniş bir anlamı olduğu görülür. Takva, “korkmak, sakınmak” anlamlarına gelse bile, bu kesinlikle bir suçludan, bir diktatörden, veya bir suçlunun polisten bir çocuğun öğretmeninden korkması türünden bir korkuyla karıştırılmamalıdır. Bu bağlamda verilecek en doğru anlam “sorumluluk endişesi/korkusu” olabilir ki, bu yukarıdakilerden farklı bir anlamdır. Bu şekliye hem imanı ve hem de İslam’ı anlam olarak kapsar.
Takva’nın deruni/içsel imanda kök salmış olması gerekir. Bu nedenle “namaz, oruç, hac, zekat” vb. dini ibadet ve görünürdeki diğer davranışlar tek başlarına takva olarak isimlendirilemezler. Takvanın en önemli ve temel işlevi insana kendisini doğru bir şekilde inceleme ve doğruyu yanlıştan ayırt edebilme kabiliyet ve gücünü vermesidir. Böylece kendisinin farkında olan insan, potansiyel imkanlarını gerçekleştirirken daima her yerde hazır-nazır olan Allah ve Hesap Gününde de yaptığı her şeyin hesabının sorulacağı bilinciyle hareketlerini yönlendirecek ve anlamlandıracaktır. Görüldüğü gibi takva, toplumun değil de bireysel insanın bir niteliğidir. Bu açıdan bakıldığında mümin insan takva ilkesi vasıtasıyla fonksiyonlarını yerine getirecek ve Allah’ın yaratıklarının en şereflisi olacaktır. Kur’an’ın takva kavramıyla oluşturmak istediği birey modelinin temel nitelikleri
· Günlük hayatın rutin işleri arasında yitip giden ve yabancılaşan insanını daha yukarılara yükselten,
· Bütün amellerinin ve yapıp-etmelerinin sonuçta varacağı noktayı göz önünde bulunduran,
· Sadece dünyada değil, ahirette de hesap vereceğini bir an olsun unutmayan,
· Hayatını metafizik ve ahlaki bir boyutla anlamlandıran,
· Böylece ahlaka, adalete, erdeme, fazilete, kardeşliğe önem veren bir bireydir.
Zira bütün amellerin tartılacağı Hesap Günü’nde insan kendisiyle yüzleşecek ve bu dünya hayatında kalbinin gömüldüğü gafillik tabakaları bu hesap anında yok olacaktır. Kişinin gerçek beni ortaya çıkacaktır. İşte bu hesaplaşma anına hazır olma, bireyin dünya hayatındaki her anını ve her fırsatı bilinçli ve yaratıcı bir şekilde değerlendirmesine, yani nefis muhasebesine bağlıdır ki, bu takvanın ta kendisidir.
İşte, Kur’an’ın temel gayesi ve hedefi bireyde bu uyanık-şuur halini takva vasıtasıyla şu anda yaratmaya yöneliktir. Burada İslam dinin temel niteliklerini belirtirken, “iman, İslam ve takva” kavramlarını özellikle vurgulamamız, son zamanlardaki yaygın yanlış bir anlamayı önlemek içindir. Başka bir ifadeyle, dinin siyasallaşmasını, siyasal bir parti veya ideoloji gibi algılanması ve sunulmasının, dinin özüne ne kadar uzak olduğunu ve ayrıca onu zedelediğini göstermek içindir. Zira, yukarıda yapılan analizler çerçevesinde bakıldığında, Müslüman bir toplum, öncelikle iman ve takva sahibi; ahlaki ve moral değerlerle bezenmiş fertlerin varlığını öngörür. Bu tipteki fertler olmaksızın Müslüman bir toplum tasavvur edilemez. İslami ibadetlerin bile toplumsal bir boyutu olduğu unutulmamalıdır. Bunun nedeni de, Kur’an’ın Müslüman topluma yüklediği “insanlık için tesis edilen en iyi toplum” tanımlamasıyla ilgilidir. Zira böyle bir toplumun temel niteliklerinden birisi “iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, Allah’a inanmak ve işlerini, kendi aralarında danışarak yapmaktır.”
Kısacası, İslam’a göre şehadet kelimesini dil ile söyleyen ve Müslüman olduğunu ilan eden herkes Müslüman sayılır. Böylece İslam toplumunun bir üyesi olur. Burada ırk, dil, renk, ülke ve kabile ayrıcalığı yoktur. Tüm Müslümanlar eşit statüdedir. Tek ayrıcalık olarak takva ölçütü konulmuştur.
V. Dini Söylemin Siyasallaş[tırıl]ması
Günümüzde dinin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler, sadece din dışı kesimlerden kaynaklanmıyor. İşin ilginç yanı, tehlikenin bazen bizzat bu dinin/dinlerin bağlılarından da gelmesidir. Bu da, belli bir grup, hareket, cemaat veya partinin dinin evrensel ve kuşatıcı ilkelerini kendi tekellerinde görmeleridir. Kendi indi ve sübjektif anlayışlarını dinin ta kendisi olarak dayatmaları, kendileri gibi düşünmeyenleri dışlamaları ve ret etmeleridir. Ancak yukarıda vurgulandığı gibi, tüm dinler özde bireyseldir ve bireyi hedef alır. Dahası ahlaki bir sistem öngörerek bireyin ve toplumun birliğini ve mutluluğunu hedef alırlar. Bu nitelikleriyle de ideolojilerden ayrılırlar. Dinlerden ideolojik sistemler türetilebilirse de dinlerin kendileri ideolojilerden farklıdır ve bu nitelikleriyle de doğrudan siyasal değillerdir
Bununla dinlerin (özellikle de Yahudilik ve İslam’ın) siyasi içeriğinin bulunmadığı anlaşılmamalıdır. Vurgulanmak istenen, yukarıda da işaret edildiği gibi dinin bireysel ve ahlaki yönünün diğer tüm boyutlarını öncelediğidir. Bu nedenle, bazılarının dini sadece bir siyasal sistem ve ideoloji olarak algılaması yanlış ve en azından eksiktir. Din adına parti kurmak veya böyle bir imaj vermek ise, dine yapılabilecek en büyük kötülüktür. Dinin sıradan ideolojilerle aynı seviyede değerlendirilmesine, böylece İlahi ve evrensel boyutunun kaybedilmesine neden olur. Dinden ve dini değerlerden hareketle projeler üretmek; siyasi ve ekonomik programlar geliştirmek mümkündür. Ancak bu hiçbir zaman “dinin” kendisi olarak algılanamaz ve takdim edilemez. Diğer alternatif proje ve programlar karşısında eşit bir mesafededir.
Said Nursi’nin “Din adına ortaya çıkmak lazım” diyenlere verdiği cevap, aynı zamanda din adına parti kurulup-kurulamayacağıyla ilgili önemli sonuçlar içermektedir. Nursi’ye göre din adına ortaya çıkma ve parti kurmanın temel muharriki (kişinin iç dünyasını hareket ettiren ve yönlendiren temel etkeni) İslamiyet sevgisi ve dini duyarlılık olmalıdır. Eğer kişi/kişileri yönlendiren ve harekete geçiren temel güç/etkenler particilik, tarafgirlik ise bu çok tehlikelidir. Nursi’ye göre, birincisi hata da etse affedilebilir; ancak ikincisi, isabet de etse sorumludur. Zira bu durumda dini siyasi amaçlara alet etmektedir. Ona göre, dini siyasete alet etme/etmemenin ölçütü ise şudur:
Her kim kendi günahkar, niteliksiz ve kusurlu parti arkadaşını, bir başka partideki dindar, nitelikli ve hamiyetli muhalifine tercih ederse, bu kişinin hareket noktası ve ölçütü siyasettir, particiliktir. Din değildir. Ayrıca, herkesin mukaddes malı olan dini kendine ve kendi partisine daha özgü göstermekle, çoğunlukta din aleyhine bir eğilim uyandırmakla dini nazardan düşürmenin de temel yönlendiricisi yine siyasi tarafgirliktir. (Nursi, 1996)
Görüldüğü gibi, Said Nursi, dinin bütün toplumun malı olduğu; mevcut parti ve grupların dine hizmet edebileceklerini, ancak dini kendi siyasi amaçları ve iktidara gelmeleri için bir araç olarak kullanmalarının tehlikesine dikkat çekmektedir. Böyle bir eğilim, diğer siyasi partilerin bu partiyle beraber dine karşı da tavır almalarını beraberinde getirecek ve dinin kendisine zarar verecektir.
Prof. Dr. Teoman Duralı’ya göre de İslam’a dolayısıyla insanlığa yapılabilecek en büyük kötülük, onun siyasi ile iktisadi amaçlar uğruna su-i istimal edilmesidir. Böylelikle o, din olmaktan çıkar; manevi yetkisini ve duruluğunu yitirip; Yeni Çağ, din dışı Avrupa Medeniyeti çerçevesinde bitip serpilmiş ideolojiler zincirine eklenmiş yeni bir halka olmaktan öteye geçemez. Bu bakımdan İslam’ın siyasileştirilmesi, hele din devletine konu kılınması teşebbüslerine Müslümanların var güçleriyle karşı çıkmaları bir zorunluluktur. (Duralı, 1990)
Tarihteki örneklerine bakılırsa bu tür anlayışların dinin özüne zarar verdiği görülür. Özellikle de Sünni geleneğin büyük temsilcileri bu konuda uyarıda bulunmuş, dinin siyasi amaçlarla kullanılması durumunda ise buna şiddetle muhalefet etmişlerdir.
Ulemanın Müslüman toplumlardaki rolü, birçok araştırmacının da ortaya koyduğu gibi, iktidar sahiplerinin karşısında ve toplumun içinde kalarak adeta bir muhalefet görevi görmeleridir. Danışmanlık görevlerine getirilenler bile, yozlaşma dönemleri hariç, uyarı görevlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışmışlardır. Siyasal iktidarların (adı ne olursa olsun) her tür tasarruflarında dinin ve toplumun temel ilkelerine değerlerine ters düşmeme, onları kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamama ve kullanmama konusunda uyarmışlardır.
Böylece, bir yandan dinin siyasal amaçlarla kullanılmasını ve günlük siyasete alet edilmesini engellerken; diğer yandan da iyi niyetli devlet adamlarına doğruyu göstererek yardımcı olmuşlardır. Bu anlayışın en tipik örneği Hanefi mezhebinin kurucularından olan büyük İslam hukukçusu İmam-ı Azam Ebu Hanife’dir.
Said Nursi’nin, daha Meşrutiyet Döneminde dinin siyasallaştırılması tehlikesine karşı yaptığı uyarılar dikkat çekicidir. Zamanın bazı Müslüman ilim adamları din adına Meşrutiyete karşı çıkarken O, meşrutiyetin ruhunu ve temel esprisini İslam’ın bir gereği olarak görmüş ve desteklemiştir. Ülkenin çok partili sisteme geçtiği 1950’lilerde ise hiçbir tereddüde yer vermeyecek açıklıkta Demokrasinin (çoğulculuk, bireysellik, temel insan hak ve hürriyetleri anlamında) dinin kendisinde olduğunu, bizzat dinin içinde “çoğulculuk ruhunun” bulunduğunu vurgulamıştır. Başka bir bağlamda da dini hükümlerin “yüzde doksan dokuzunun ahlak, ibadet, ahiret ve fazilete, ancak yüzde bir nispetinde siyasetle ilgili” olduğunu belirterek dinin siyasal bir proje olarak anlaşılmasının yanlışlığına erken bir dönemde dikkat çekmiştir. Böylece dinin özü ve esas fonksiyonu ile ilgili olarak çok önemli bir tespitte bulunmuştur. (Nursi, 1996)
Zira günümüzde Müslüman ülkelerde “İslami” olduğunu iddia eden veya İslam adına ortaya çıkan hareketlerin/partilerin unuttuğu veya önemsiz gördüğü önemli bir nokta Müslüman bireyin konumu ve ahlakın bu bireyi oluşturmadaki önemidir.
Kur’an’ın öngördüğü ahlaki normlara göre oluşmuş bireyi ve bu bireylerden oluşan toplumu öncelikle oluşturmayı ihmal eden; toplumcu, devletçi ve tepeden inmeci bir anlayışla hareket eden bazı sözde İslamî hareketlerin sonuçta bireyin ve toplumun kabulleriyle örtüşmediği görülmüştür. Bundan da, o hareketlerden/partilerden çok dinin kendisi zarar görmüştür. Kur’an, öncelikle insan faaliyeti konusunda doğru bir ahlaki tutumun oluşmasıyla ilgilenen bir tebliğ olduğu unutulmamalıdır. Kur’an’ın asıl gayesi ise, en yüksek derecede yaratıcı ahlaki enerjinin serbest bırakılmasını sağlamaktır. İnsanın kendi gayreti ve çalışması olmadan Allah’ın başarı vermemesi ise Allah’ın değiştirilemez bir kanunudur.
Kur’an diğer bir özelliği ise, sürekli olarak muhataplarını “düşünmeye, araştırmaya, ibret almaya, ders almaya, kavramaya, mütevazı olmaya, başkalarına yardım etmeye, dürüst olmaya, ahlaklı olmaya” davet etmesidir. Kur’an’a göre insanın hem iç alemi, hem de dış alem, yani tabiat Allah’ın ayetlerini yansıtmaktadır. Bu ayetler onları dikkatle inceleyen, okuyan ve takip edenleri hakikate ulaştırır.
Bu bağlamda vurgulanması gereken diğer önemli bir nokta ise, Kur’an’ın, tamamen insanı hedef alan bir kitap olmasıdır. Nitekim Kur’an kendisini “insanlara yol gösterici” olarak tanımlamaktadır. Buna göre Kur’an “hayatın anlamı, hayatın değeri, doğanın anlamı, insanın yer yüzünde bulunma sebebi, insanlar arası ilişkilerin nasıl olması gerektiği, insan, doğa ilişkilerinin nasıl olması gerektiği vb. konularda” insanlara rehberlik eden bir kitaptır.
Kur’an’ın sık sık insanın psikolojik durumunu tasvir etmesinden hareketle, onun en büyük özelliğinin, bir ahlak felsefesi kitabı olmak değil, insana ahlaki bir hayat yaşamada ve ahlaklı olmada “rehberlik eden” bir kitap olması olduğu söylenebilir. İslam’ın bireysel ve özellikle ahlaka yaptığı bu vurguyu anlamak önemlidir. Zira Kur’an doğrudan bir devlet şekli veya siyasal sistem önermez. Ancak Kur’an’ın nasıl bir birey ve toplum tipolojisi öngördüğü çok açıktır.
VI. İslam’ın Evrensel Boyutu
İslam’ın mesajı evrenseldir. Bundan dolayı, İslam dininin bir grubun veya bir partinin inhisarına alınması dinin ruhuna aykırıdır. Zira parti veya grup, doğası gereği, diğer gurup ve partileri dışlar. Bu niteliğiyle de dinin evrenselliğini ve kapsayıcılığını zedeler. Ayrıca kendisine dini bir tanımlama yapmadan da, özgürlükçü, insan hak ve hürriyetleri ile din ve vicdan özgürlüğüne önem veren bazı grup ve partilerin, dinin gerçekleştirmek istediği amaçlara hizmet edebilmeleri de pekala mümkündür. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, dinin bir grubun malı gibi gösterilerek, diğer tüm grupların din karşıtı imiş gibi gösterilmesidir. Bu tür bir anlayıştan doğacak kamplaşma ve kutuplaşmadan her şeyden çok dinin ruhu büyük zarar görür.
Kur’an ve Sünnette, genel olarak insanlar arasında, özel olarak tüm Müslümanlar arasında eşitlik özenle vurgulanmıştır. Eşitlik kavramıyla ilgili olarak seçilen kelimelerde de bu durum kendini gösterir. İnsanlık cinsini gösteren ve insanlığın kardeşliğini vurgulayan “nas” (insanlar) kelimesi 240 defa, insan kelimesi 65 defa, beşer kelimesi ise 36 ayette yer almıştır. Bu tekrarın çokluğundan amaç, Müslüman’ın zihninde genel insanlık anlamını ve insanlığın birliği fikrinin yerleşmesi ve eşitliğin vurgulanmasıdır. Böylece renk, ırk, dil, ülke, doğum yeri vb. nitelikler dikkate alınmadan insanlığın tek asıldan geldiği ortaya konulmuş ve ontolojik olarak insanlığın bir olduğu vurgulanmıştır.
Başka bir bağlamdan bakarsak, İslam tarihi boyunca Kur’an’la ilgili bir çok tefsir ve yorumlar yapılmıştır. Ancak hiç bir Kur’an yorumcusu kendi yorumunu İslam’ın veya Kur’an’ın nihai ve tek yorumu olarak savunmamıştır. Böylece İslam ve onun temel kaynağı olan Kur’an temel olarak kalırken, O, değişik zaman ve bağlamlarda doğal ve farklı yorumlara da kaynaklık etmiştir. Bu farklılık Kur’an’ın zenginliğinin bir belirtisi olarak görülmüştür. Ancak tüm büyük yorumcuların, yorumlarında Kur’an’ın gerçekleştirmek istediği temel ahlaki norm ve ilkelere, başka bir ifadeyle Kur’an’ın genel amaçlarına dikkat ettiği unutulmamalıdır.
Ayrıca pratik hayatla ilgili olarak dört farklı mezhebin (Hanefi, Şafi, Maliki, ve Hambeli) olması ve tümünün de hak mezhepler olarak kabul edilmesi de, İslam dininin temelinde çoğulcu bir esprisinin olduğunu göstermektedir. John Esposido, Bernard Lewis, J. Voll, Fazlur Rahman, Said Nursi, Abdulkerim Suruş, Reşid Gannuşi gibi birçok bilim adamları İslam’ın bu özelliğine dikkat çekmiştir.
Ancak günümüzde yapılan birçok tartışmada İslam’dan neyin anlaşıldığı her zaman açık ve net değildir. Aslında birçok tartışma ve anlaşmazlığın temelinde de bu “belirsizlik” yatmaktadır. Bu nedenle birçok kişi/grup kendi sübjektif anlayışını “İslam” olarak sunabilmektedir. Daha sıkça yapılan bir diğer yanlış ise, bazılarının semavi bir din olan İslam’ı kendi kişisel görüşleriyle/anlayışlarıyla özdeşleştirmeleridir. Daha önce ifade edildiği gibi, böyle bir anlayış, İslam’ın ruhuna ve öğretisine aykırıdır.
Doğal olarak, İslam’ın tarihteki anlaşılış biçimi ile, Kur’an ve Sünnetteki asli biçimi birbirinden farklıdır. Tarih boyunca ilhamlarını Kur’an’dan almış birçok ilim adamları İslam’la ilgili çeşitli kitaplar yazmış ve ilkeler geliştirmişlerdir. Kur’an’la ilgili olarak yüzlerce tefsir ve yorumlar yapılmıştır. Bunların tümü İslamîdir. Yani, İslami bir bağlamda ve İslam’ın asıl kaynakları, kavramları ve dünya görüşü göz önünde bulundurularak yazılmışlardır. Dahası An-Naim’in de ifade ettiği gibi, dayanışma ve birlik ülküsü istemelerine karşın, Müslümanlar her zaman İslam’ın temel ilkelerini algılayışlarında, birbirinden köklü biçimde farklı görüşler taşımışlardır ve bununla gurur duymaktadırlar. Müslümanlar bu durumu, İslam doktrininin özünde bulunan farklı olabilmeye hoşgörüyle yaklaşma anlayışının açık bir kanıtı saydıklarını sık sık belirte gelmişlerdir.” (An-Na’im, a.g.e.)
Bununla beraber bu yorumlar İslam’ın bizatihi kendisi ile özdeşleştirilemez ve onun yerini alamazlar. Bu kaynaklar bizim kültür hazinelerimiz olup, Kur’an’ı ve İslam’ı anlamamızda bize yardımcı olabilirler. Tüm bu eserler tarih boyunca belirli zaman ve zeminlerde ortaya çıktıklarına göre, o zamanın hakim şartlarına ve meydan okumalarına cevap olarak ortaya çıkmışlardır. Bu nitelikleriyle de “zamanın” hükmünden ve sınırlayıcılığından kurtulamamaktadırlar. Ne var ki, zamanla bazı Müslümanlar bu eserleri Kur’an’ın dokunmazlık seviyesine çıkarmışlardır. Böylece eleştiri ve tenkit fikrini öldürmüşlerdir. Müslüman toplumların geri kalmasının en önemli nedenlerinden birisi, tarihin bu şekilde yanlış okunması ve değerlendirilmesi olduğu söylenebilir. Bundan şöyle bir sonuç çıkarılabilir: Bugün bizlerde tarihte Müslüman ilim adamlarının karşı karşıya kaldıkları benzer bir sorumlulukla karşı karşıya bulunmaktayız. Toplumumuzun karşı karşıya bulunduğu sorunları çözmek için, kendi yorumlarımızı, cevaplarımızı ve projelerimizi ortaya koyma sorumluluğundan kaçamayız.
Günümüzün iki önemli olgusu din ve demokratikleşme olduğunu ifade etmiştik. Bu bağlamda İslam’ın demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmayacağı sorusu sık sık gündeme gelmekte ve tartışılmaktadır. (Erdoğan, 1999 ve TÜSES’in 1994’te yayınladığı kitap bunun tipik bir örneğidir) Bu soru sadece Müslümanları değil, dünyanın önde gelen tüm siyaset ve sosyal bilimcilerini de ilgilendirmektedir. Zira Müslümanların bu soruya verecekleri cevap, sadece kendi ülkeleri için değil, tüm dünya siyaseti için önemli sonuçlar içermektedir. Konuyla ilgili tartışmalara bakıldığında temelde iki görüşün olduğu görülmektedir: Birincisi, İslam demokrasi ile bağdaşmaz, ikincisi ise İslam demokrasi ile bağdaşabilir. Her iki görüşün ileri sürdüğü temel tezler incelendiğinde, her iki anlayışın da bazı önemli verilere dayandığı görülmektedir.
Birinci görüşü savunanlara bakıldığında bunlar arasında bazı Müslüman gruplardan, seküler aydınlar ile eski Marksistlere kadar uzanan ilginç bir yelpazeyi bulmak mümkün. (Örnek olarak bkz: Fincancı, 1994) Hatta bazı radikal Müslüman gruplara göre demokrasi bir küfür rejimidir. Ancak bu tezin son zamanlarda gücünü ve çekiciliğini yitirdiğini; demokrasiyi İslami temel ve değerler üzerine inşa etmeye çalışanların güçlendiği görülmektedir. Hatta günümüzde bir çok Müslüman aydının İslami bir bağlama uygun ve tutarlı bir demokrasi teorisi geliştirmek için uğraştığı görülmektir. (An-Na’im, 1994; Gannuşi, ve Wright) Zira Vaclav Havel’in de vurguladığı gibi, demokratik değerler, tüm kültürleri ve insanlığı birbirine bağlayan manevi temeller üzerine bina edildiği/edilebildiği zaman demokrasi sadece Batının değil, tüm insanlığın sahiplenebileceği bir değer olabilir.
Günümüz Müslüman aydınlarının yapmak istedikleri de, İslam geleneğinde demokrasinin üzerine temellendirilebileceği esasları tespit etmektir. Daha doğrusu Kur’an’ın kendisini bu açıdan yeniden yorumlamak ve ondaki çoğulcu boyutu ortaya koymaktır. Bernard Lewis gibi Batılı bilim adamları bile, İslam kuralları ve geleneğinde demokrasinin gelişmesine yardımcı olan etkenler bulunduğunu belirtmektedirler. (Lewis, 1997; an-Na’im, 1994)
Çağdaş Müslüman aydınlardan Reşid Gannuşi’nin demokrasiyi ret eden radikal gruplara verdiği cevap konumuz açısından oldukça ilgi çekicidir. Gannuşi’ye göre, siyasal İslamcılar arasında demokrasiyi eleştiren ve onu küfür olarak değerlendiren radikal grupların hiçbir düşünceleri yoktur. (Hamdi, 1996; Gannuşi) Gannuşi’ye göre onlar, anayasal ve hukuksal bir kültüre sahip olmayan insanlardır. Zira felsefi ve siyasal bir kültürleri olsa onu kullanarak bir karar mekanizması olarak Demokrasi ile, Batı demokrasilerinin içeriğini birbirinden ayırabilirler, liberal felsefeyle materyalist felsefeyi ayrıştırabilirlerdi. Bunların, sürekli birlikte bulunmaları, şart değildir. Bu nedenledir ki, demokrasi denen karar aracını, diğer uygulamalarından bağımsız hale getirebiliriz.
Demokrasi, çoğunluğun otoritesini tanıması, karar almada baskıcı bir azınlığa değil, çoğunluğun görüşüne itibar etmesi bakımından sağlıklı bir araçtır. Bu araç sayesinde, iktidarın kansız ve devrimsiz olarak el değiştirmesi mümkün olmaktadır. Bu aracı materyalist felsefi içeriğiyle soyutlayabilir ve iman değerleriyle donatırsak ve onda takvanın esas olmasını sağlayabilirsek, işte o zaman Demokrasinin aslında bize ait olan bir sermaye olduğunu söyleyebiliriz.
Demokrasi konusunda yeni ve ilgi çekici fikirleri olan bir diğer düşünür ise Abdulkerim Suruş’tur. Suruş’un İslam dünyası için savunduğu demokrasi iki temele dayanmaktadır. Birincisi, gerçek bir mü’min olmak için kişi özgür olmalıdır. Eğer inanan kişi özgürce teslim oluyorsa, bu onun özgürlüğünü feda ettiği anlamına gelmez. (…) Bu özgürlük demokrasinin temelidir. Suruş daha da ileri gider: Çoğunluğun inançları ve iradesi ideal İslam devletini şekillendirmelidir. İslami bir demokrasi yukarıdan dayatılamaz. Demokrasi—inananlar ve inanmayanlar dahil—çoğunluk tarafından tercih edilirse meşrudur. İkincisi ise Suruş’a göre din anlayışımız tekamül etmektedir. Kutsal metinler değişmez. Bununla beraber, bu metinlerin anlaşılma ve yorumlanışı; bu anlayış insanların içinde yaşadığı zamanın ve şartların değişmesinden etkilendiğinden bir akış sürecindedir. Bundan dolayı, hiçbir yorum bütün zaman ve zeminler için mutlak veya değişmez değildir. Dahası her kişi (kadın veya erkek) kendi yorum ve anlayış hakkına sahiptir. Din adamları dahil hiçbir grup iman esaslarını yorumlama veya yeniden yorumlama ayrıcalığına sahip değildir. Bazı anlayışlar diğerlerinden daha önemli olabilir, ancak hiçbir yorum diğer bir yorumdan doğrudan daha yetkin değildir. (Wright, 1997)
Aslında şura, İslam tarihinin büyük bölümünde sadece Cuma hutbelerinde vaaz ve irşat için anlatılan, ancak bir türlü siyasi bir düzene dönüşemeyen önemli bir sistemdir. Oysa Batılılar, bu kavramı geliştirmiş ve siyasal bir düzen haline getirmişlerdir. Çünkü günümüzde hakim olan Demokrasi anlayışı ile kadim Atina’da yaşayan “Yunan Demokrasisi” arasında en ufak bir ilişki yoktur. Aralarındaki tek ortak yan, ismindedir.
Gannuşi’ye göre demokrasinin reddedilmesi İslam düşüncesi hakkında çok kötü bir imaj yaratmaktadır. Çünkü diyor Gannuşi, “böyle bir tavır, bir şeye karşı olmanın onun karşısındakini kabullenme eğiliminin bulunduğunu çağrıştırması yüzünden, Müslümanların diktatörlük yanlıları olduğu gibi bir yanlış anlama gündeme gelmektedir. Oysa hiç kimse Müslümanlar kadar diktatörlük ve istibdat düşmanı olamaz. Müslüman milletleri ezen ve öğüten demokrasi değil, diktatörlük ve totalitarizmdir.”
Zira Demokratik ve çoğulcu bir anlayışın zıddı olan baskı, zulüm ve istibdat İslam’ın ruhuna aykırıdır. İstibdat, baskı, şiddet ve diktatörlük:
· Tahakkümdür (baskıdır).
· Hukukun üstünlüğü değil, Keyfi muameledir.
·Her tür yolsuzluk ve suiistimale açıktır.
· Zulmün temelidir.
· İnsaniyeti mahveder.
· İnsanı sefalet ve fakirliğe mahkum eder.
· İslam alemini zillet ve sefalete düşürür.
· Garaz ve düşmanlığı uyandırır ve körükler.
· Müslümanları ihtilafa düşürerek, zararlı akımların ortaya çıkmasına neden olur ve sonuç olarak, siyasi istibdadı netice verir.
Bu nedenle diyor Gannuşi, “Beni şaşkına çeviren; diktatörlüklerden en çok çeken ve istibdat rejimlerinin baskıları altında kıvranan Müslümanlardan bazılarının, gerçek düşmanları olan diktatörlükle mücadele yerine, demokrasiyle didiştiklerini görmektir. Bu insanlar, sanki şöyle demektedirler. Ezilenler, baskıya uğrayanlar biziz. Ama fırsatını bulur ve iktidara gelirsek, biz de onları ezeceğiz.” (Gannuşi, 1997)
Görüldüğü gibi, Kur’ani bir kavram olan şura İslam’ın temel değerlerinden birisi olarak ortaya çıkmaktadır. Sadece Gannuşi değil, bir çok Müslüman ilim adamı şura kavramının demokratik bir rejim için meşru bir işlev göreceğine inanmaktadır. Bunların öncüsü ise, Meşrutiyet tartışmaları sırasında, yukarıda işaret edildiği gibi meşrutiyet ve şuranın İslam’ın ruhuna daha uygun olduğunu vurgulayan ve İslam’ın en büyük düşmanı olarak da istibdat ve totaliter anlayışları gören Said Nursi’dir. Ona göre, istibdat ve baskı İslam medeniyetinin gelişmesine de en büyük engeldir. Zira böyle ortamlarda bireyin yaratıcılığı ve gerçek benliği ortaya çıkmaz. Ruhlar köleleşir ve sıradanlaşır.
Görüldüğü gibi, İslam şurayı devletin temellerinden biri kabul etmiştir. Kur’an ise, yoruma açık olmayacak biçimde şura prensibini düzenlemiştir. Kur’an’ın 114 suresinden birisinin adı şuradır. Kur’an Müslümanların niteliklerini tanımlarken “Onların işleri, aralarında şura (danışma) iledir” der. (Şura Suresi: 38.)
Bununla beraber, tarih boyunca şura kavramının daha çok ahlaki ve kişisel bir prensip olarak algılandığı görülmektedir. Ancak çağdaş Müslüman ilim adamları Şura kavramını, İslam ile demokrasi arasındaki ilişkide etkili bir kilit öğe olarak görmektedirler. (Rahman, a,g.e.)
Sorbon Üniversitesi emekli öğretim üyelerinden Prof. Muhammed Hamidullah’a göre Kur’an, ister kamusal bir konuda olsun ister şahsi, danıştıktan sonra karar vermelerini Müslümanlara defalarca emreder... Kur’an zor ve hızlı, başka bir ifadeyle radikal yöntemler tarif etmez. Seçimin sayısı ve biçimi, temsilin süresi vb. her çağın ve her ülkenin liderlerinin tasarrufuna bırakır. Önemli olan, insanın, temsil ettiklerinin güvenine ve karakter bütünlüğüne sahip temsilci şahsiyetlerle kuşatılmasıdır.
Kısacası, İslami bir demokrasi teorisi geliştirme projelerine karşı çıkanların temel tezleri incelendiğinde, ulaştıkları sonuçların onların İslam dinini algılayış biçimiyle doğrudan alakalı olduğu görülür. (An-Na’im, 1994) Eğer İslam dini ile, tarih ve gelenekteki uygulamalar anlaşılırsa, gerçekten de İslam demokrasi ile bağdaşmadığı gibi bir tez ileri sürülebilir. Ayrıca daha yukarıda belirtildiği gibi, hâlâ Müslüman toplumların büyük çoğunluğu demokratik olmayan rejimlerle yönetilmektedir. Ancak önceleri çekici görünen bu tez, son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmaların ulaştığı sonuçlar karşısında bu çekiciliğini yitirmeye başlamıştır.
Bugün çok sayıdaki bilim adamları ve araştırmacılar İslam dini ile onun tarihin çeşitli dönemlerindeki anlaşılış ve yorumlanış biçimleri arasında ayırım yapmaktadırlar. Dahası, İslam’ın tarihte çeşitli Müslüman bilim adamlarınca anlaşılış ve yorumlanış hakkının bizim için de geçerli olduğunu ileri sürmektedirler Bu anlayışın, son zamanlarda hem Batıda hem de İslam dünyasında güçlendiği görülmektedir. Bu anlayışın güçlenmesi ve desteklenmesi sadece İslam ülkeleri için değil, dünya barışı için de önemlidir. Bu nedenle dünyanın ve insanlığın geleceğine ilgi duyan herkes bu konularda hassas olmalı ve dinin doğru anlaşılması ve yorumlanmasında katkıda bulunmalıdır.
X. Sonuç
Çalışmamızda vurguladığımız gibi, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda tüm dünyada demokratik değerlerle beraber, dini değerlere karşı bir ilgi ve eğilim görülmektedir. Bu nedenle 2000’li yıllarda toplumlarına ve ülkelerine yön verecek; uluslararası plâtformlarda etkinlik gösterecek lider ve kadroların bu gelişmeleri doğru ve objektif olarak okumaları ve değerlendirmeleri son derece önemlidir. Dahası İslam’ın doğru olarak anlaşılması ve yorumlanması; Kur’an ahlakının Müslümanların hal ve hareketleriyle örneklenmesi ve anlamlandırılması sadece Müslümanlar için değil, dünyanın barış ve huzuru için de önemli bir görev olarak karşımızda durmaktadır.
Giles Kepel, Din Dünyayı Yeniden Keşfediyor: Tanrının İntikamı, İletişim Yayınları, İstanbul 1992.
Jerry D. Cardwell. A Rumor of Trumpets: The Return of God to Secular Society,
John Esposito ve James P. Piscatori, “İslam and Democracy”, The Middle East Journal, vol. 45, No. 3, 1991.
John Esposito, The Islamic Threat: Myth or Reality, New York: Oxford University Press, 1992.
John Voll, Islam: Continuity and Change in the Modern World, Syracuse: Syracuse University Press, 1995.
Mohamed Elhachmi Hamdi, “Islam and Liberal Democracy: The Limits of the Western Model,”, Journal of Democracy, Vol. 7, No. 2, April 1996. (Türkçesi için bkz.: Yeni Dergi, çev: Refik Yıldızer, Sayı:10, 1997.)
Mustafa Erdoğan, İslam ve Liberalizm, Ankara: Liberte, 1999.
Niels Grnkjr, The Return of God: Theological Perspectives in Contemporary Philosophy, Niels Gronkjaer(Editor), 1998.
Niyazi Kahveci, “Demokrasi ve İslam”, Yeni Dergi, Sayı: 10, 1997.
Rashid al-Ghanuchi. Islamic Movements: Self-Criticism And Reconsideration, Palestine Times, Issue: 94; April 1999. Gannişi’nin konuyla ilgili makale ve eserleri için bkz.: http://msanews.mynet.net/Scholars/Ghannoushi/.
Rashid al-Ghanuchi, The Conflict Between the West and Islam: The Tunisian Case, Reality and Prospects, 9 May 1995.
Reinhard Schulze, “Günümüz Batı ve İslam Toplumlarında Laiklik ve Din”, İslam ve Demokrasi, TÜSES, İstanbul 1994.
Robeter L. Bartley, “Batı Kendisine Güvenmelidir”, Türkiye Günlüğü, Güz 1993.
Robin Wright, “İslam ve Demokrasi: Yenilenmeyle İlgili İki Görüşü”, Çeviren: İbrahim Özdemir, Yeni Dergi, Sayı: 10, 1997.
Samuel Huntigton, The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, New York: Simon & Schuster 1996.
Teoman Duralı. Çağdaş İngiliz-Yahudi Medeniyeti, İz İstanbul 1996.
Thomas Carothers, “Civil Society”, Foreign Policy, Winter 1999-2000, University Press of America.
Zbigniew Brzezinski, Kontroldan Çıkmış Dünya (Yirmi Birinci Yüzyılın Arifesinde Dünya Çapında Karmaşa), çev: Haluk Menemencioğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1996. Ayrıca bkz.: Brzezinski ile mülakat: “Çatışan Uygarlıklar: Esnek Batının Zayıf Suratı”, NPQ Türkiye, c. 2, sayı: 7, s. 6-11.
Gider bakarlar ki, Üstâd yerindedir. Bu harika vaka adliyede şayi' olur Hakimler, "Bu hale akıl erdiremiyoruz" diye birbirlerine nakletmişlerdir Tarihçe-i Hayat, bu meselenin haşiyesinde Denizli Hapsi'nde de teker rûr eden aynı vakadan bahsettikten sonra; Eskişehir Hapsi'nde tekrarlan. mış ikinci bir vakay şöyle kaydeder: tekrarlan- "Yine Eskişehir Hapsi'nde iken, bir cuma günū, hapishane müdüri kâtip ile otururken bir ses duyarlar: - Müdür bey, Müdür bey!.. Müdür bakar, Bediüzzaman... Ona yüksek bir sesle: "Benim bugün mutlaka Ak Camide bulunnmam lâzım" 287 Müdür: "Peki Efendi Hazretleri:" diye cevab verir. Kendi kendine de: "Herhalde Hoca Efendi kendisinin hapiste olduğunu ve dışarıya çıkamaya- cağını bilmiyor" diye söylenir ve odasına çekilir. Oğle vakti, Bediüzzaman'ın gidip gönlünü alayım, Akcami'ye gidemi- yeceğini izah edeyim düşüncesiyle, Ustàd'in koğuşuna gider. Koğuş pen- ceresinden bakar ki; Bediüzzaman içerde yok. Hemen jandarmaya sorar, içerdeydi, hem de kapısı kilitli." cevabını alır. Derhal camiye koşar, Be- diüzzaman'in camiin ileri ve birinci safinda, mihrabın sağ tarafında namaz kildiğını görür. Namazın sonlarında Bediüzzaman'i görmeyince, hemen hapishaneye döner, Hazret-i Uståd'in "Allahü Ekber" diyerek secdeye ka- pandiğını hayretler içerisinde müşahede eder. Hadiseyi o zamanki hapishane müdürü bizzat anlatmıştır.258 Bilâhare Denizli ve Afyon hapislerinde de tekerrür eden ayni bu vaka, resmî ihbarlara ve şsayialara sebeb olduktan sonra, Hazret-i Üstâd onu şșöy- le zarifane bir şekilde Afyon Hapsi'ndeki talebelerine açıklamış: ... Bir zaman meşhur bir allâmeyi harbin müteaddit cephesinde cihada gidenler görmüşler. Ona demişler... O da demiş: "Bana sevab kazandırmakk ve derslerimden ehl-i imanı istifade ettirmek için, benim şeklimde bazı ev liyalar benim yerimde isler görmüşler."
YANITLAYINSİL
yüksel31 Mayıs 2021 06:15 Hadisenin bu şekilde nakledilmesi hem aynı şekilde cereyan etmiş olmasıyla; herhalde Hazret-i Ustâd'ın o günü Eskişehir Ak Camii'nde bulunmak istemesinin bir hikmeti ve bir manası olması lazımdır. Çünkü nakil şeklinde "Mutlaka bulunmam lazım" tabiri vardır. 0 ise mutlaka bir manayı ve bir kesin lüzumluluğu ifade eder. Làkin o lüzumluluk ve mecburi bulunmaklığın mana ve hikmetini bizler bilemiyoruz. A.B. 288 Büyük arihçe-i Hayat, Eskişehir hapis faslı, s: 178. Bediuzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe i Hayatı cilt 2/ 1324syf Dr. Abdülkadir Badıllı
Rumlara ait Konstantiniyye (Roma) tesbihle ve tekbirle müslümanlarca feth edilmedikçe kıyamet kopmaz (Yetmiş bin Şamlı bunu yapacak) Ravi: . Hz Abr İbni Avf r.a Sayfa: 478 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
YANITLA
yuksel8 Haziran 2021 09:22 Hasan bin Ali r.a. şöyle der. Ben dedem Resulullahtan şöyle ezberledim. Şüpheli olanı bırak, şüphe vermeyene bak! Zira doğruluk huzur, yalan ise şüphe kaynağıdır. ( Tirmizi,kıyamet 60/2518. Bkz. Buhari , 3.) Edebi yol haritası İslâm. Dr. Murat Kaya. Altınoluk. sy.427.
Oralardaki yüz milyonlarca insanın gözyaşı, ahı, kanı, emeği, doğal kaynağı üzerinden Batı da kurulan bir refah düzeni var. Daha Adil Bir Dünya Mümkün Recep Tayyip Erdoğan sy. 92.
YANITLASİL
yuksel7 Eylül 2021 05:54 Biz asla garibin, mazlumun, mağdurun, yoksulun, ezilmişin sırtından bir refah düzeni var kurmayız, kuramayiz. Buna bizim ne inancımız ne kültürümüz ne de tarihimiz izin verir. Daha Adil Bir Dünya Mümkün Recep Tayyip Erdoğan sy. 92.
Dinin afeti üçtür: Fasık alim, cahil ve zalim reisler, cahil sofular. (İbadete çalışıyor, fakat cahil. Bu zümreler din namına yıkımdır.) Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 4 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Allah (z.c.hz)'leri Beni hidayet ve alemlere Rahmet olarak gönderdi. Ve Beni; çalgıları, eğlenceleri, cahiliyet işlerini ve putları mahvetmek için gönderdi. Rabbim, izzeti üzerine yemin etti ki, kullarından bir kul dünyada içki içerse, ona kıyamet gününde muhakkak (Cennet) şarabını haram kılacak, kullarından bir kul da içkiyi terkederse Allah da ona muhakkak (Hazire-i Kudsünde) kendi yüce makamı yanında, Cennet şarabından içirecektir. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 245 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel11 Eylül 2021 00:38 Allah (z.c.hz) leri Beni, geceleyin yürüttüğünde (Mirac)da Ye'cüc ve Me'cüc'e baas etti. Ben de onları Allah'ın dinine ve ibadetine davet ettim. Bana icabetten yüz çevirdiler. Bunlar, Ademin evladından isyan edenler ve iblisin taifesi Cehennemdedirler. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 245 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
yuksel11 Eylül 2021 09:59 Doğruluk olmıyan bir yerde ne rahat, ne sükun, ne saadet, ne terakki, ne teali hiç bir şey yoktur. Yeni Hutbelerim A. Hamdi Akseki sy. 90.
YANITLASİL
yuksel11 Eylül 2021 10:10 Efradi yalancı olan bir millet arasında buhtanlar, iftiralar, düşmanlıklar, sikak ve nifaklar yüz gösterir ve bu yüzden o millet çok feci akibetlere maruz kalır. Yeni Hutbelerim A. Hamdi Akseki sy. 90.
YANITLASİL
yuksel11 Eylül 2021 10:16 Böyle bir millette ne muntazam bir içtimai hayat teessus edebilir,ne de sahih bir medeniyet olabilir.! Yeni Hutbelerim A. Hamdi Akseki sy. 90,91.
YANITLASİL
yuksel11 Eylül 2021 10:22 Bir aile efradinda doğruluk ve olmazsa onların arasında bir ülfet, muhabbet, emniyet ve itimat olamaz! Yeni Hutbelerim A. Hamdi Akseki sy. 90.
Benden evvelki bütün Peygamberlere şunlar emrolunmuştur: "Helaldan başka bir şey yeme, iyiklikten başka bir şey yapma." Ravi: Hz. Ümmü Abdullah (r.a.) Sayfa: 244 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
Vasiyet etmeyi istediği bir şeyi olan bir müslüman adamın, bu vasiyeti yazmadan iki geceden fazla gecelemesine hakkı yoktur. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 374 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Beklemekte olduğunuz şu yedi şey için amellere müsaraat (acele) ediniz: Unutturucu fakirlik, Azdırıcı zenginlik. Hayatınızı ifsad edici hastalık, Bunaklık verici ihtiyarlık, Ani ölüm. Deccal ki o beklenen şerdir. Kıyamet ki hepsinden daha büyük ve daha dehşetlidir. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 243 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin zulmetinde nur temini için) amellerle müsaraat ediniz ki, o devirde insan sabah mümin olur, akşama kafir olarak ulaşır. Mümin olarak geceye girer. Kafir olarak sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir şeye karşılık satarlar. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 243 / No: 2 Ramuz El-Ehadis
Sultan veled den bir şiir : Dünyayı bırak, zira bu dünya senin değildir Şu an aldığın nefes senin isteğinle değildir Dünya malını biriktirdinse mutlu olma Şu kendisine dayandığın can, senin değildir. Ruhu'l Beyan
Kur'ân-ı Kerîm Meali Ve Tefsiri cilt. 21.sy.405.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 21:58 Bir Hadis i Şerifte merhaba şöyle buyurulmustur: Güneş her doğduğunda mutlaka yanında iki melek vardır, bu iki melek, insanlar ve cinler dışında bütün yaratılmışlara isittirecek şekilde şöyle seslenirler::Ey İnsanlar! Rabbi nize gelin az olup yeterli olan, çok olup oyalayici olandan daha iyidir. Tergib, 2,172. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 21.sy.399.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 22:52 İnsanlar onu tanıyacak diye faciri anmaktan çekiniyor musunuz? Facirden, bulunduğu hal üzere bahsedin ki, insanlar ondan sakınsınlar. Ravi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.) Sayfa: 12 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 22:58 Nitekim Peygamberimiz (a. s.) in bir hadis i şerifin de "Facirin/isyankarin kötülüklerini söyleyiniz ki, insanlar ondan korunsunlar" buyrulmustur. Acluni 1, 114. Ruhu'l Beyan, Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 21.sy.379.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 23:12 Her ne kadar risaletin keramet ve mucize nurlar onları aydınlattığı için doğru olduğuna şahidlik edyorlarsada Peygamber (a. s.) den ve ona uymaktan çevirdikleri ve dünya ile sehvetlerine yöneldikleri için "şahidlik ederiz ki sen Allah in Peygamber işin sözünde yalancıdırlar. O halde Sahadetin gerçeği yalnız uymakla olur. Resulullah i gördüklerinde dünya ehlinin sehadetlerini de bununla karşılaştır. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 21.sy.376.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 23:22 Sultan veled den bir şiir : Dünyayı bırak, zira bu dünya senin değildir Şu an aldığın nefes senin isteğinle değildir Dünya malını biriktirdinse mutlu olma Şu kendisine dayandığın can, senin değildir. Ruhu'l Beyan
Kur'ân-ı Kerîm Meali Ve Tefsiri cilt. 21.sy.405.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 21:58 Bir Hadis i Şerifte merhaba şöyle buyurulmustur: Güneş her doğduğunda mutlaka yanında iki melek vardır, bu iki melek, insanlar ve cinler dışında bütün yaratılmışlara isittirecek şekilde şöyle seslenirler::Ey İnsanlar! Rabbi nize gelin az olup yeterli olan, çok olup oyalayici olandan daha iyidir. Tergib, 2,172. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 21.sy.399.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 22:52 İnsanlar onu tanıyacak diye faciri anmaktan çekiniyor musunuz? Facirden, bulunduğu hal üzere bahsedin ki, insanlar ondan sakınsınlar. Ravi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.) Sayfa: 12 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 22:58 Nitekim Peygamberimiz (a. s.) in bir hadis i şerifin de "Facirin/isyankarin kötülüklerini söyleyiniz ki, insanlar ondan korunsunlar" buyrulmustur. Acluni 1, 114. Ruhu'l Beyan, Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 21.sy.379.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 23:12 Her ne kadar risaletin keramet ve mucize nurlar onları aydınlattığı için doğru olduğuna şahidlik edyorlarsada Peygamber (a. s.) den ve ona uymaktan çevirdikleri ve dünya ile sehvetlerine yöneldikleri için "şahidlik ederiz ki sen Allah in Peygamberişin sözünde yalancıdırlar. O halde Sahadetin gerçeği yalnız uymakla olur. Resulullah i gördüklerinde dünya ehlinin sehadetlerini de bununla karşılaştır. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 21.sy.376.
yuksel28 Eylül 2021 05:21 Yavrucuğum bütün yaratılmışlara merhametli ol! Onlara rıfk, merhamet ve şefkat gözüyle bak. Büyüklerine hürmet, küçüklerine şefkat et, Her yaratılanda, onu yaratanın hakkını gözet. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 21.sy.189.
Bir Kudsi hadiste. "Lâ ilâhe illallah benim kalemdir. Bu kaleme giren Benim azabımdan emin olur. Deylemi,hadis No. 8101. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 21.sy.198.
49. Hucurât Sûresi Medine döneminde nâzil olmuştur. 18 âyettir. Sûre adını dördüncü âyette geçen “odalar” anlamındaki “hucurât” kelimesinden almıştır.
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1. Ey iman edenler! (İşlerinizde, söz ve hükümlerinizde) Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’a saygılı olun, emirlerine uygun yaşayın. Çünkü Allah, (her şeyi) hakkıyla işitendir, bilendir.
2. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstünde yükseltmeyin, konuşurken birbirinize bağırdığınız gibi (çağırmak için) ona bağırmayın; (yoksa) siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.[1] [krş. 24/63]
3. Doğrusu, Allah’ın Resûlü yanında seslerini kısanlar (edepli olup benliğini öne çıkartmayanlar) var ya! İşte onlar, Allah’ın gönüllerini takvâ için imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.
4. (Resûlüm! Sana ait) odaların ardından seni çağıranlar var ya! Onların çoğu (saygıya) akıl erdiremezler.[2]
5. Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar (seni çağırmayıp) sabretselerdi, kendileri için elbet daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
6. Ey iman edenler! Şayet bir fâsık (yalancı/günahkâr) size bir haber getirirse,[3] doğruluğunu araştırın. (Yoksa) bilmeyerek bir kavme kötülük eder de, yaptığınıza kesinlikle pişman olursunuz.
[1] Bu âyetten hareketle, Resûlü’nün yolunda olan ulemâya karşı konuşurken de aynı edep ve saygı gösterilmelidir. Mü’minler iş ve meselelerinin çözümünde Allah ve Resûlü’nün emir ve hükümlerini görmezlikten gelip hevalarına göre hareket edemezler. [bk. 4/59, 65; 33/36]
[2] Rivayete göre, Allah Resûlü (sas.) öğle sıcağında evinde istirahatta bulunduğu bir sırada, “Çık Yâ Muhammed!” diye bağıran Temîmoğulları hakkında nâzil olmuştur (Beydâvî).
[3] Basın ve yayın araçlarının veya fâsıkların verdiği haberler de doğru olmayabilir. Buradan hareketle yazılan ve söylenen haberleri ve olayları yukarıdaki âyetin ışığı altında okumak, araştırmak ve dinlemek gerekir.
[4] Günah olan zan, iyi kimseye beslenen kötü zandır (Beydâvî).
[5] Resûlullah’a, “Gıybet nedir?” diye sorulunca “Gıybet, din kardeşini hoşlanmayacağı bir şekilde anmandır. Eğer o şey kendisinde mevcut ise onun gıybetini yapmış olursun, değilse iftira etmiş olursun.” buyurdu (Beydâvî).
Demir'in aslı da su olup o da gökten inmiştir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 20.sy.621.
YANITLASİL
yuksel14 Ekim 2021 09:17 İbn Abbas'dan (r. a.) rivayet edildiğine göre Hz. Adem (a. s.) ile beraber üç şey inmişti:Birincisi Hacer-i Esved olup o kardan daha beyazdı. İkincisi Hz. Musa nin (a. s.) asası olup Cennetteki mersin agacindandi ve ön arşın uzunluğunda idi. Üçüncüsü ise demirdir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 20.sy.620. 57.Hadid.suresi.
Allah c. c., kulum, bir hiç iken seni kim yarattı? buyuracak. Kul, Sen yarattın Ya Rabbi cevabını verecek. Bu yaratilma, senin amelinlemi benim rahmetimlemi oldu? Kul, senin rahmetinle oldu diyecek. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.607. Hadid Suresi 21.ayet.
Kulun, eğer azmi, meramı (tasası) dünya olursa, Allah onun meşgalesini, ihtiyacını açar, yayar. Ve ihtiyacını iki gözü arasına koyar. Akşam yatar fakir, sabah kalkar fakir. Eğer, azmi ve meramı ahiret olursa, Allah onun meşgalesini toplar. İhtiyacını kaldırır. Zenginliği kalbine verir. Zengin yatar zengin kalkar. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 104 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Ey insanlar! Kimin yanında (ganimet malından veya diğer haklardan) ne varsa, vakti geçti, "rezil olurum" demesin. Getirsin versin. Haberiniz olsun ki, dünya rezilliği ahiret rezilliğinden ehvendir. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 183 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 54 5 Fuhuş yayıldığında zelzeleler ve fitneler çoğalır. İdareciler zulmettiğinde yağmur azalır. Zimmet ehline gadr edildiğinde ise düşman galebe çalar. Hz. İbni Ömer (r.a.) 83 4 Ümmetim, ümmeti merhumedir (merhamete uğramış). Ona ahirette azab yoktur. Dünyada verilen zelzeleler, belâlar, fitneler günahlarına kefaret edilir. Hz. Ebû Mûsa (r.a.) 117 8 Ümmetim, ümmeti merhumedir. Ona ahirette azab yoktur. Onun azâbı, dünyadaki ölüm, zelzele, sıkıntılar ve fitnelerdir. H. Ebu Musa (r.a.) 187 2 Şu anda kıtal geldi. Ümmetimden Hak üzerine çarpışan ve kafirler üzerine galib gelen bir kavim hiç bir zaman eksik olmaz. Allah, onlar için diğer kavimlerin kalblerini kaydırır ve daraltır. Kafirlerle savaşırlar. Allah onları rızıklandırır. Allah'ın emri gelene (onların ömürleri son buluncaya) kadar bu böyle devam eder. O günde mü'minlerin evlerinin yeri Yam'dır. Hayr, kıyamete kadar, atların nasiyesine bağlıdır. Bana vahyolunduğuna göre, Ben (dünyada) çok kalıcı değilim. Yakında gidiciyim. Siz de Beni yaşlanarak takip edeceksiniz. Ve bazınız, bazınızın boynunu vuracaktır. Kıyametten önce iki büyük hadise vardır. Şiddetli Veba ve sonra da zelzeleli yıllar vardır. Hz. Seleme (r.a.) 257 10 Ümmetimde zelzeleler olur. Öyle ki, bu zelzelelerden onbin, yirmi bin, otuz bin kişi ölür. Allah, bu ölümü muttakilere öğüt, müminlere rahmet kafirlere ise azab kılar. Hz. Urve İbni Ruveym (r.a.). 294 7 Ümmetimden hiç kimsenin Bana sormadığını sen sordun. Ümmetimin bolluk müddeti yüz senedir. Denildi ki: "Bunun bir alameti var mıdır?" Evet; yere batmalar, zelzeleler ve gemde olan şeytanların salıverilmesi. (Kudurtan şeytanlar manasına da geliyor) Hz. Ubâde (r.a.) 476 11 Kıyamet kopmaz, ilim kabzolunmadıkça, zelzeleler çoğalmadıkça, zamanda yakınlık olmadıkça, fitneler zahir olmadıkça, herç çoğalmadıkça ki, o öldürmedir ve aranızda mal çoğalır ve taşar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Murtedin tecavuzatina set çekmek için topuz lazımdır. (L.) 107:16.Lem'a 2.sual. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 493.
YANITLASİL
yuksel18 Ekim 2021 01:59 Topuz:2.siyasi güç. Risale-i Nur'un Büyük Lügati Tabiratli, Terkibli, Ansiklopedik sy. 1238.
Şu üç şeyi yapan dünya ve ahiret nimetlerine nail olur. 1-Başa gelen belaya sabır. 2-Allah c. c. in hükmüne rıza göstermek. 3-Genişlik zamanında çok dua etmek. Akra Fm günün sohbeti Mahmud Es'ad Coşan
1961 Anayasasi'nin 111. maddesiyle kurulan MGK sayesinde askerlerin sivil otorite karşısında etkinlik alanının genisledigi görülmektedir 14 Ozturk Ordu ve politika. sy. 142. Uluslararası Darbe Sempozyumu Adnan Menderes Üniversitesi cilt 3.sy.1495.
Zina cürmü yapan nikahlılar dövülür ve recm olunur. Bekarlar ise dövülüp sürgün edilirler. Ravi: Hz. Ubey İbni Kaab (r.a.) Sayfa: 199 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
"Tesvif" (Yapacağı şeyi geriye atmak) şeytanın şuaıdır. Ve onu mü'minlerin kalblerine bırakır. (Bu da mü'mini oyalar.) Ravi: Hz. Abdurrahman İbni Avf (r.a.) Sayfa: 198 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
Ümmetimden iki şahıs çıkacak. Bunlardan birine Allah c. c. Vehbi ilim verecek. Diğerinin ise Ümmet-i Muhammede fitnesi şeytandan daha tesirli olacak. (Tils.) 177. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 235.
Beyt-i Mamur semadadır. Ve ona "Surah" ismi verilir. Bu, beyt-i Haram misillidir. Ve onun hizasına gelir. Düşecek olsa, onun üstüne düşerdi. Her gün yetmiş bin melek onu ziyarete gelir, her gelen melek bir defa gelmek şartıyla. Onun semadaki kıymeti, Beytullah'ın kıymeti gibidir. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 196 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
Yalan ile haram ikiz kardeş gibidirler.4/1686 Yalanın, yalan yere yeminin ve yalancı şahitliğin puta tapmakla eşdeğerde tutulması. 8/4022. ilmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım cilt. 14.sy.242.
173 6 İnsanları acizlik içinde bırakmaktan sakının, Sizden birisi Emir veya Amil olur da kendisine dul kadın, yetim veya fakir bir kimse işi için gelir. Ona "Sen otur, işine bakılacaktır" denir. Böylece onlar acizlik içinde terkedilirler. İhtiyaçları görülmez ve onlar için bir emir de verilmez. Onlar da dağılıp giderler. Halbuki, zengin eşraftan biri gelince, Emir onu yanına oturtur. Sonra da "İşiniz nedir" der. Adam da "İşim şöyle şöyledir" der. Bunun üzerine Emir "Bunun ihtiyacını yerine getirin ve acelede edin" der. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 228 7 Kebair dokuzdur: En büyüğü Allah'a şirk koşmak, na-hak yere insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, iffetli kimseye zina isnadında bulunmak, cepheden kaçmak, ana babaya isyan, sizin dirinizin ve ölünüzün kıblesi olan Beytül Harama konan yasakları ayak altına almaktır. Hz. Ubeyd İbni Umayr (r.a.) 228 8 Büyük günahlar yedidir: Allah'a şirk koşmak, hak yol ile olan müstesna, Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, namuslu kadına iftira etmek, cepheden kaçmak, faiz yemek, yetim malı yemek, hicretten sonra cahiliye bedeviliğine dönmek. Hz. Ebû Said (r.a.) 228 10 Kebair; Allah'a şirk, namuslu kadına iftira, mü'min kimseyi öldürme, muharebe gününde cepheden kaçma, yetim malı yeme, müslüman ana-babaya isyan, ölü ve diri olarak kıblemiz olan Kabeye hürmetsizlik etmektir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 268 5 Üç kişiye kıyamet gününde Allah, nazar etmez; onları tezkiye etmez ve onlar için elim bir azab vardır: Okuturken yetimi ezen hoca, ihtiyacı yok iken dilencilik yapan kimse, yaranmak için sultana dalkavukluk yapan adam. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 323 1 Alimin abid üzerine efdaliyeti, Benim sizin en aşağınıza efdaliyetim gibidir. Allah (z.c.hz.), melekleri, yuvasındaki karıncaya ve balığa varıncaya kadar yer ve gök ehli insanlara hayır öğretene selat ederler. (Peygamberimize biri alim, diğeri abid iki kimseden bahsolunduğunda yukarıdaki hadis varid oldu.) Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 395 8 Kim bir veya iki yetimi barındırırsa, sabır etse ve sevabını da ümid etse, Ben onunla Cennette şu iki parmak gibi olurum. (Şehadet parmağı ve orta parmağını hareket ettirdi.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 428 8 Bir kimse, akrabasından veya başkasından olan bir yetimi, yetim kendisini kurtarana kadar uhdesine alsa, o kimseye Cennet vacib olur. Hz. Adiyy İbni Hakem (r.a.) 480 11 Emzirme müddeti geçtikten sonra süt kardeşlik yok. İftarsız oruç ta yoktur. Aklı baliğ olduktan sonra yetimlik yok, geceye kadar laf orucu da yok. Nikahtan evvel de talak yoktur.
491 3 Babasının yemini yanında çocuğun yemini yok, kocasını yeminine karşı kadının yemini yoktur. Sahibinin yemini yanında kölenin yemini yoktur. Sıla-I rahmin kesilmesinde yemin yoktur. Masiyette nezir yoktur. Nikahtan önce talak yoktur. Sahib olmadan evvel azad yoktur. Akşama kadar susmak şeklinde de oruç yoktur. İftar etmeden peşi sıra oruç yoktur. Büluğa erdikten sonra yetimlik yoktur. Süt kesmeden sonra süt kardeşliği yoktur. Hicretten sonra badiyede kalmak yoktur. Fetihten sonra hicret mükellefiyeti yoktur. Hz. Câbir (r.a.) 492 11 Ya Ebu Zer Ben seni zayıf görüyorum. Halbuki Ben kendim için sevdiğimi senin içinde severim. Sakın iki kişiye emir olma ve yetim malını üzerine alma. Hz. Ebû Zerr (r.a.) 514 7 Allah (z.c.hz.) buyuruyor: "Ey Adem oğlu, benim iznimle sen kendi nefsinin dilediğini isteyen kimsesin. Benim irademle nefsin için irade ettiğini irade ettiğim kimsesin. Sana olan nimetimin fazlı ile masiyet işlemeye kuvvet buldun. Benim ismetimle tevfikimle, yardımımla ve afiyetimle Benim farzlarımı eda etmiş oldun. Şu halde Ben senin ihsanına senden daha evlayım. Sen de günahına Benden daha layıksın. Hayır sana Benden izhar oldu. Benden sana ceza, cinayetine karşılık oldu. Sen nefsin için Benden neye razı oldunsa, Ben de sana onu layık gördüm. Hz. İbni Amir (r.a.) 534 1 Hilali gördüğünde şöyle dua ederlerdi: "Allahım onu bizim için emniyet, iman, selamet, islam ve bir de Senin sevip razı olduğun şeye muvaffakiyetimiz için vesile kıl. Bizim de, senin de ey hilal, Rabbimiz Allah'tır." Hz. İbni Ömer (
Yetim ve kimsesiz çocukların kendi hallerine terkedilisinin acı sonuçları. İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri Celal Yıldırım cilt. 14.sy.246.
YANITLASIL
yuksel2 Kasım 2021 19:35 Cerbeze muthiş bir hastalık ve musibettir.(H.Ş.) 147:2.zeylin.2.kıs. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur külliyatı Fihrist ve indeksi.sy.246.
YANITLASIL
yuksel2 Kasım 2021 19:17 Hasta olan ömrünün kıymetini anlar.(L.) 218:25.Lem'a 19.deva. Hastalığın bir kısmı manevi şahadet kazandırır.(L.) 215:25 .Lem'a 15.deva. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur kulliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.246.
YANITLASIL
yuksel2 Kasım 2021 19:22 Munazarat siyaset tabiblerine teşhis-i illet için lüzumludur.(Mn.) 20. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur külliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.247.
YANITLASIL
yuksel2 Kasım 2021 19:32 Bediüzzaman rüyasında Ağrı dağının parçalandığını gördü. Bediüzzaman rüyasında Kur'an'ın etrafındaki surların yıkıldığını gördü. (T.H.) 46. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.103.
Bunun sebebi eğitimin artık kurtuluşun en önemli çaresi olarak görülmesidir. Bunu en çarpıcı şekilde dile getirenlerden Âlî Paşa, Osmanlı’yı oluşturan toplumların her bireyinin eğitim seviyesinin, bilgi ve donanımının en ileri noktaya götürülmesi gerektiğini belirtmiş, bu başarılamadığı takdirde Osmanlı Devleti “Çin seddi gibi hisarlar”la çevrilse bile daha bilgili ve eğitimli toplumların devlete üstünlük sağlayacağını, her şeylerini ellerinden alabileceklerini söylemiştir.
Nitekim Peygamberimiz (s.a.) Allah vardı ve O'nunla beraber hiç bir şey yoktu4 buyurmuştur. 4.Acluni.2.171. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 20.sy.545.
YANITLA
yuksel6 Kasım 2021 19:16 Evvel ezeliyetle, ahir ebediyetle, zahir ehadiyetle, batın ise Samediyetledir. Evvel heybetle, Ahir rahmetle, zahir hüccetle, batın ise nimetledir. Yine evvel nimet vermekle, Ahir ceza vermekle, zahir sena edilmekle, batın ise vefa iledir. Evvel hidayet etmekle, Ahir kifayetle, zahir velayetle, batın ise gozetlemekledir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.544.
İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki; o zamanda adam acz ve fucur arasında muhayyer kalacak. Kim bu zamana yetişirse fucura aczi tercih etsin. Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) Sayfa: 301 / No: 2 Ramuz El-Ehadis
Hayırdan bazan şer çıktığı gibi, şerden de bazan hayır çıkar. (Mn.) 75. Hayr-i mutlaktan hayır gelir. İnsanın hayra da, şerre de sınırsız kabiliyeti vardır.(Sn.) 27. Kainatın mülk ciheti, husun, kubuh, hayır, şer küçük, büyük gibi zitlarin cevelengahidir. Yaratilista hayır küllî, şer cüz'î dır. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 258.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 122 3 Tabiinin en hayırlısı, öyle bir Üveysi (Veysel Karani) vardır ki, o annesine sadıktır. Allah'a and verse Allah onun andını geri çevirmez. Onun elinde bir beyazlık vardır. Ona rastlarsanız sizin için istiğfar etmesini isteyin. Hz. Ömer (r.a.)
Asıl ismi Veys bin Amir el-Karani olan Veysel Karani, Siffin savaşında şehid olmuştur. (hic. 37,mi.657.) Tabiratli, Terkibli, Ansiklopedik Risale-i Nur un büyük Lügati sy. 1320.
Kalbler ruhların, ruhlarda sırların tenezzulatindan olduğu gibi çocuk da babasının tenezzulatindandir. Efendimiz (S. a.), Rahman'in nefesini Yemen cihetinden kalbi ve ruhu ile duyardı. Bu nefes, Veysel Karaninin amcası,o zamanki kahramanların kutbu olan Usamuddin idi. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.523.
Dört şey bu ümmete cahiliyyetten miras olarak kalmıştır: Haseble iftihar, nesebe taan, yıldızla istiska (Yıldızlara bakıp yağmur var demek), ölülerin medhiyesini anarak ağlamak. (Bu ağlayanlar tevbe etmeden ölürlerse kıyamette cehennem elbiseleri giyeceklerdir) Ravi: Hz. Ebû Malik (r.a.) Sayfa: 68 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Üç şey Cehalet kalıntısı islerdendir :İnsanları neseblerinden dolayı ayiblamak, ölüler için sesle ağlamak Yıldızlara inanmak. Müslim,Cenaiz.29. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.515.
Allah (z.c.hz)'nin üç hürmeti vardır. Bunları gözeten, dini ve dünyası hususlarında muhafaza edilir; yoksa hiç bir şeyi korunmaz. Bunlar şunlardır. Hurmetul İslam, Peygambere hürmet, onun soy, sop ve sülalesine hürmet. (Hürmetül İslam, İslama zarar veren bir şey yapmamak, mümine hakaret etmemek, Allah'ın, Resulunun, müminlerin izzetini korumak Peygamberimize ve sünnetine hürmet ve korumaktır) Ravi: Hz Ebu Said (r.a.) Sayfa: 129 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
Zamanın değismesiyle hükümlerde değişiklík olabilir. Ama belli hi kümlerde değişme olabilir. Bazı hükümlerde değişme olmaz. Inanç ha- kikatlerinde değisme olmaz. Allah birdir, bir kalacak. -2000'i yıllan da biz, "Allah'ın Birliğiní Anlatma Yılı" seçtik. Biütün insantan tà ilâhe illat lah kelimesine çağıracağiz.- Hz. Adem'den beri bu değişmemiştir. Çünkü hakikat birdir, Allahu Teâlâ birdír. Insanlar bazı yerlerde politeizme, çok tanrncılığa saptılarsa, sapıtti larsa, dalâlete düştülerse; bazı yerlerde "iyilik tanısi, kötülük tanrns diye ikili bir din tutturdularsa, bazı yerlerde putlara, başka șeylere tap tilarsa da bunların hiçbirinin temeli, aslı yoktur. Değişmez bir hakikat; la ilâhe illallah, Allah var, şeriki nazîri yok. Bakara Suresi Tefsiri - 3 Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 171 1 Dikkat edin, sizden biri kardeşinin verdiği hediyeyi red etmesin. Eğer bir şey bulursa ona mukabelede bulunsun. Nefsim yed-i kudretinde Olana yemin ederim ki, Bana bir (koyun) kolunun ucu hediye edilse kabul ederim. Ve eğer bir kol için davet edilsem ona icabet ederim. Hz. Hasan (r.a.) 171 2 Sen onun kalbini mi yardın ki, kelime-i şehadeti korkarak söylediğini bildin! Bunun için mi veya başka şey için mi söylediğini bildin? Kıyamet gününde o kimse "La ilahe illallah" ile gelince seni kim kurtaracaktır? Hz. Usame İbni Zeyd (r.a.) 171 3 Evet, nefsim yed-i kudretinde Olana yemin ederim ki, hiç şüphesiz orada çok güzel bir su vardır. Ve muhakkak ki Allah dostları Peygamberlerin havuzlarına gelir. Allah Teala, ellerinde ateşten değnekler olan yetmiş bin melek gönderir de onlar kafirleri Peygamberlerin bu havuzlarından kovarak uzaklaştırırlar.(Peygamber (s.a.v) den Allah Teala'nın huzurunda durulduğunda orada su var mıdır diye sorulduğunda bu hadis varid oldu.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 171 4 Ey amcam; "La ilahe illallah" de. Bu öyle bir sözdür ki, O'nu Allah katında senin lehine hüccet olarak kullanayım. (Ebu Talib'e ölümü yaklaştığında Peygamberimiz (s.a.v) böyle buyurmuştur) Hz. İbni Müseyyeb babasından 171 5 Evet, nefsim Yed-i kudretinde Olana yemin ederim ki, şüphesiz Allah Teala Cennette bir ağaca şöyle buyurur: "Dünyada Bana ibadetle ve benim zikrimle meşgul olup da kendilerini eğlencelerden ve çalgılardan uzak tutan kullarıma sesini duyur." Bunun üzerine Rabbı Tesbih ve Takdis eden öyle bir ses yükselir ki, mahlukatı onun benzerini o ana kadar duymamıştır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 171 6 Seninle beraber bir kedinin de içmesinden hoşlanır mısın? "Hayır" dedi. Buyurdu ki: İşte şimdi şeytan seninle içti. (Bir şahsın ayakta bir şey içtiğini görünce bu hadis varid oldu.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 171 7 Sıhhatli olmanız ve hasta olmamanız sizi sevindirir değil mi? Birbirleriyle itişen merkebler gibi olmayı da herhalde istemezsiniz. Belalara uğramış ve böylece kefaret eshabı olmayı da istemiyorsunuzdur. Halbuki, kul için Allah indinde öyle bir makam olur ki, ameli ile ona erişemez. Ancak, Allah onu, bu makama ulaştıracak bir musibetle kendisini mübtela kılarak eriştirir. Hz. Abdullah İbni İyaz
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 446 1 Bir kimse bir mü'minin sıkıntısına ara verse, Allah da ona kıyamet günü sıkıntısından nefes aldırır. Bir kimse bir mü'minin ayıbını örterse, Allah da onun ayıbını örter. Bir kimse bir mü'minin sıkıntısını def ederse, Allah da onun sıkıntısını def eder. Hz. Kaab İbni Ucre (r.a.) 446 2 Bir kimse din kardeşine gıyabında yardım ederse, Allah (z.c.hz.) de ona dünya ve ahirette yardım eder. Hz. Ömer (r.a.) 446 3 Bir kimseyi Lut kavminin amelini yaparken bulursanız, faili de mef'ulu de öldürünüz. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 446 4 Bir adamı hayvana fiili şeni yapıyor bulduğunuzda ikisini de öldürünüz. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 446 5 Bir kimse aşûre gününde ailesine nafakasını geniş tutarsa, Allah (z.c.hz.) de senenin kalan günlerinde onun nafakasını geniş tutar. Hz. Ebû Said (r.a.) 446 6 Bir kimse aşûre günü nafakasını kendine ve ehline geniş tutarsa, Allah ona senenin diğer günlerini de geniş tutar. Hz. Câbir (r.a.) 446 7 Bir kimse bir sahibi bid'atı ağırlarsa İslamın yıkılmasına yardım etmiş olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 446 8 Bir kimse halkın bir hususunda amir olur ve miskine, mazluma veya hacet sahibine kapısını kaparsa, Allah (z.c.hz.) onun en şiddetli fakri esnasında kendisine Rahmet kapılarını kapar. Hz. Ebû Şammah (r.a.) 446 9 Bir kimse sizden bir işe amir olsa ve Allah da ona hayır murad etse, bir şeyi unuttuğunda kendisine hatırlatacak ve hatırladığında kendisine yardım edecek bir vezir nasib eder. Hz. Âişe (r.anha) 446 10 Bir kimse müslümanların başında selahiyet ve hüsnüniyet sahibi olsa, Allah (z.c.hz.) ona onların kalblerinde heybet nasib eder. Onlara iyilik elini açarsa halkın sevgisini kazanır. Onların malını çoğaltır ve siyanet ederse Allah (z.c.hz.) de onun malını siyanet eder ve nemalandırır. Zaifi kavmin zulmünden korursa, Allah onun saltanatını kuvvetlendirir ve onların arasında adaletle muamele ederse ömrünü uzun eder. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 446 11 Bir kimse merhamet etmezse, kendisine merhamet olunmaz. Hz. Cerir (r.a.) 446 12 Bir kimse merhamet etmezse merhamet olunmaz. Bir kimse affetmezse af olunmaz. Bir kimse tevbe etmezse mağfiret olunmaz ve günahlardan korunmayan da korunulmaz. Hz. Ömer (r.a.) 446 13 Bir kimsenin yerdekine merhameti olmazsa kendisine göktekiler merhamet etmez. Hz. Cerir (r.a.) 446 14 Bir kimse halka merhamet etmezse, Allah ona merhamet etmez. Hz. Cerir (r.a.)
Kur'an ve Sünnet ikliminde Yuzaki Eğitim Rehberi 1-2- Peygamber Mesleği : İnsanın Eğitimi Osman Nuri Topbaş Topbaş Namaz kılmaktan yay, oruç tutmaktan çivi gibi olsanız da haram ve şüpheli şahıs şeylerden kacmadikca Allah c. c. o ibadetleri kabul etmez. (Abdullah bin Ömer r. a.) sy. 151.
Kur'an ve Sünnet ikliminde Yuzaki Eğitim Rehberi 1-2- Peygamber Mesleği : İnsanın Eğitimi Osman Nuri Topbaş Topbaş Namaz kılmaktan yay, oruç tutmaktan çivi gibi olsanız da haram ve şüpheli şahıs şeylerden kacmadikca Allah c. c. o ibadetleri kabul etmez. (Abdullah bin Ömer r. a.) sy. 151.
Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmustur:"Nar yiyen kimsenin kalbini Allah c. c. kırk gün nurlandirir. 19.Bk.Acluni 2,300. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 20.sy.436.
YANITLASİL
yuksel24 Kasım 2021 06:05 Sıcak yerlerin dışında pek bulunmayan Nar Ağacı hakkında İbn Abbas (r. a.) 'dan şöyle rivayet edilmiştir. "Bir nar, cennetten bir dane ile döllenir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.436.
YANITLASİL
yuksel24 Kasım 2021 06:13 İmam Ali (r. a.) demiştir ki:"Nar yediginizde onu ucundaki kulaklığı ile yeyin. Çünkü öyle o mideyi sırlar. Onun her danesi müminin içinde bulundukca kalbini nurlandırir ve şeytanın vesvesesini kırk gün çıkarıp uzaklaştırır. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt. 20.sy.436.
Agah olunuz ki, Allah'ın ve meleklerin ve insanların hepsinin laneti şu kimselerin üzerine olsun ki, Beni hakkımdan bir şeyi nakzeder, Benim yakınlarımdan yüz çevirir, Benim velayetimi hafife alır, hayvanını kıbleden gayriye doğru keser, çocuğunu kabullenmez, efendisinden uzaklaşır, arazinin sınırını değiştirir. İslamda cinayet ihdas eder ve ihdas edeni barındırır, hayvana takarrüb eder, eli ile istimdana bulunur, alemlerden erkeklere yaklaşır, meşru evlilikten sakınır-ki Zekeriya (a.s) oğlu Yahya (a.s)'dan sonra "Hasur" yoktur. Bir erkek ki kendini kadına benzetir, bir kadın ki kendini erkeğe benzetir, bir kadına, sonra da onun kızın yakın olur, iki kız kardeşi bir arada nikahı altına alır- geçmişte olanlar müstesna- akar suyun yolunu tıkar, menzillerin gölgeliklerini kirletir, yollarımızda bize eza verir, kibrinden dolayı eteğini yerde sürükler, büyüklük taslıyarak yürür, çirkin sözler söyler, içki içer ve ayakkabılarını ters giyer. Ravi: Hz. Bişr İbni Atiyye (r.a.) Sayfa: 169 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
Kılıçla birlikte veba yoktur, cekirgeyle birlikte de kurtuluş yoktur. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi cilt. 14.sy. 182.
.... Ancak, Besmelesiz yenen yemeğe şeytanın ortak olduğu gibi, hayiz halinde veya Besmelesiz gerçekleşen birleşmeye onunla beraber cinnin ortak olduğuna delildir.Bu da insan özelliğini bozmak ve layık olduğu makama zarar vermektir. Allah c. c. daha iyi bilir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.426.
.... Ancak, Besmelesiz yenen yemeğe şeytanın ortak olduğu gibi, hayiz halinde veya Besmelesiz gerçekleşen birleşmeye onunla beraber cinnin ortak olduğuna delildir.Bu da insan özelliğini bozmak ve layık olduğu makama zarar vermektir. Allah c. c. daha iyi bilir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.426.
İblis, yer yüzüne atıldıktan sonra, "Ya Rabbi bana ev ver" dedi. "Hamamlar senin evin olsun" buyuruldu. "Meclis" istedi, "Çarşılar ve yol ağızları" verildi. "Yemek" istedi, "Besmelesiz yenen yemekler senin olsun" dendi. Müezzin istedi, "Çalgıcılar müezzinin olsun" buyuruldu. "Kur'an" istedi, "şiir" verildi. "Yazın dövme, hadisin yalan olsun, resulun de bakıcılar, falcılar olsun, öksen, tuzağın da kadınlar olsun" buyuruldu. Ravi: Hz. Ebû Ümâme (r.a.) Sayfa: 110 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 115 2 Hayırların içinde sevabı en çabuk gelen sılai rahim, en çabuk cezası gelen de hükümete isyandır. Yalan yere yemin de memleketleri harabeye çevirir. Hz. Mekhul (r.a.) 222 16 Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının. Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.) 234 8 İsteme (dilencilik), insanın yüzünde tırmık yarası hasıl eder. Kim dilerse bu yarayı yüzünde bıraksın ve kim de dilerse dilenciliği terketsin. Ancak hükümetten hakkını istemek veya başka çıkar yol bulamadığı zaruret hali hariç. Hz. Semure (r.a.) 303 3 Benden sonra ümmetimden bir kavim gelir. Kur'an'ı okur, dini ilimlerden de malumatları olur. Şeytan onlara gelir: "Dünyalığınızı düzeltmek için hükümete sokulsanızya. Siz yine dininizde onlara uymazsınız." der. Nasıl çalıdan dikenden başka bir şey alınmazsa, onlara sokulmaktan günahtan başka birşey elde edilmez. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 325 8 Define bulmada beşte biri hükümete verilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 346 8 İslamın usulleri teker teker bozulacak ve halkı dalalete düşürücü hükümet adamları çıkacak ve ondan sonra da onların izi üzerine üç deccal gelecek. Hz. Huzeyfe (r.a.) 381 10 Allah (z.c.hz.) tarafından hükümete isyan ve akraba ile alakayı kesmek gibi, cezası hem dünyada peşin olarak verilen, hem de ahirette ukubete layık bir iş yoktur. Hz. Ebû Bekre (r.a.) 464 9 Halk için iyi veya kötü, bir hükümet lazımdır. Amma iyisi taksimde adalet yapar, ganimeti aranızda eşit taksim eder. Facire gelince; mü'min onda mübtela kılınır. Halbuki facir hükümet bile "herc"den daha hayırlıdır. Denildi ki; "Herc nedir Ya Resulallah?" Buyurdu ki, öldürme ve yalandır (anarşi) Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 469 7 Zengine sadaka helal olmaz, ancak şu beş kişi hariç: Allah yolunda gaziye, hükümet hesabına zekat toplıyana, borçluya, fakire verilen zekatı ondan malı ile satın alan adama veya fakirin kendisine verileni zengin komşusuna yollamış veya onu davet etmiş durumda olana. Hz. Ebû Said (r.a.) 482 9 Velisiz nikah olmaz. Velisi olmayanın velisi hükümettir. Hz. Âişe ra.
Allah c.c. İmam Gazali yi uyardıda, hayatının yarısını öğrenmek ve öğrenmekle geçirdiği bazı ilimlerin ona ahirette yaramayacak olduğunu gördüde Tasavvuf ilmiyle ilgili kitablara yöneldi. Allah c.c. ın zat ve sıfatları ile fiillerini , Kur'an ın hakikat ve sırlarını öğrettikleri için onlardan daha faydalı ilim bulunmadığına kesin olarak kanaat getirdi. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali ve Tefsiri.cilt .20.sy.415.
Aramızdan ona mı vahiy gelmiş? Doğrusu o çok yalancı ve kendini beğenmişin biridir. Salih'e buyurdukki:Kendini beğenmiş yalancının kim olduğunu onlar yarın bilecekler. Kur'an Kerîm ve Açıklamalı Meali. Kamer Suresi 25,26.
YANITLASİL
yuksel7 Aralık 2021 00:15 Áyet-i Kerime'de geçen "esir" kelimesi kibirlenmek, çok sevinmek hırçınlik anlamına gelir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri Kamer Suresi. 25. cilt 20.sy. 346.
Sizden birine, halktan korkması, işittiği veya gördüğü bir hakikatı söylemeye mani olmasın. Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.) Sayfa: 490 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Hadis i Seriflerde Peygamber Efendimiz Roma nin fetholonacagini ama bu futuhatin savaşla değilde tekbirle, tesbihle olacağını ifade ediyor. 222.Bk.Muslim,Fiten.78.(2920)Hakim,4.523,r.8469. Bakara Suresi Tefsiri cilt. 3.sy.258.
Şüphesiz, Kıyametin önü sıra bir sürü yalancılar tureyecektir onlardan sakınınız. Hadis i Seriflerindeki yalancılardan maksad" saptirici liderler"demek olan deccallerdir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.313, 314.
YANITLASİL
yuksel9 Aralık 2021 03:45 Allah c.c. in Peygamberi Hz. Muhammed (S. a. v.) in işi ruhaniliktir. Ebû Cehil in işi de nefsaniliktir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.324.
Doğru bildiğin faydalı sözü, Kimse beğenmese bile söyle. Bugün beğenmeyen yarın pişmanlıkla, O hak sözü niye dinlemedim diye ah edecektir. Ruhu'l Beyan Kur'an-ı Meali ve Tefsiri. Cilt.20.sy.301.
YANITLASİL
yuksel11 Aralık 2021 23:52 Yolunu şasırmışa "iyi yoldasın" demek Azim bir günah ve büyük bir kötülüktür. Bir kimseye Sekamunya lazım ise Ona bal tatlıdır, şeker gibisi yoktur deme. Bir eczacı ne güzel demiş: Sana şifa lazım ise acı ilaç iç. Not: Devlet için acı ilaç olan Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyetnamesinin açıklanması zamanı gelmiştir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri. Cilt.20.sy.301.
Ecdadımız Osmanlı dedelerimiz de Rasulullah (S. a. v.) Efendimiz'e olan muhabbetleri ve sünnetlere bağlılıklari nedeniyle yucelmis, cihana hakim olmuşlardir. Kenzü'l İrfan Şerhi. sy 692.
YANITLASİL
yuksel14 Aralık 2021 01:41 Rasulullah (S. a. v.) Efendimiz'den ve sunnetlerinden uzaklaşmak ise devletin gerileyip çökmesine sebep olmuş, gönüllere de dünya muhabbeti dolmuştur. Kenzü'l İrfan Şerhi sy. 692,693.
YANITLASİL
yuksel14 Aralık 2021 01:44
Gönlünde Rasulullah (S. a. v.) Efendimiz'in muhabbeti olan bir kimseye dünyayı verseniz bir tek sünneti bile terketmez. Kenzü'l İrfan Şerhi sy. 693.
Tez olur, davet olunur, icabet eder, giderim ahirete. Size iki şey bırakıyorum: Kitabullah ve İtretim. Kitabullah gökten yere uzanan bir iptir. "İtretim" ise Ehli Beytimdir. Latif ve Habir olan Allah Bana haber verdi ki, "Bu ikisi asla birbirinden ayrılmaz, havza gelinceye kadar." Bakınız benden sonra, bunlara nasıl sahip olacaksınız. Ravi: Hz Ebu Said (r.a.) Sayfa: 144 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
İbni Acibe Tefsiri nde zikredildiğine göre; her kim halktan uzlet edip bütünüyle Allah-u Teala ya yönelir de kalbini hakk'ın gayrinden boşaltırsa onun için münacat ve mukaleme ( sırdaş olma ve konuşma ) hasıl olur. Ruhu'l Furkan Tefsiri. Cilt .14.sy.233.
YANITLASİL
yuksel18 Aralık 2021 00:49 Canana aşık olmak, her aşağıya nasıl layık olur? Leyla'yı sevmek de ancak Mecnun'a layık olur! Ruhu'l Furkan Tefsiri cilt.14.sy.233.
Islamiyetin özü bırakılıp kışrina nazar edilmiş.(M. h.) 7. Islamiyetin Üssü'l-esasi doğruluktur. (H. S.) 51:3.kelime. İslam zalimlerin kilincina muhtaç değil.(K. L.) 154. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 345.
Emaneti sahiplenip üstüne oturur. Zekat, öşür gibi,Verilmesi farz olanlar verilmeyince de cezalar ( Hastalık, kaza, musibet, afatlar ) gelir. Kenzü'l İrfan Şerhi. sy.674.
Rasulullah (S. a. v.) şöyle buyurmuştur : Şüphesiz Allah Azze ve Celle, üç gün zarfında Musa (a. s.) ile yuzkirkbin kelimeyi gizlice söylemiştir ki, tümü vasiyetlerden ibarettir. Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi cilt 14.sy.239.
Ahir zamanda ümmetim üzerine şiddetli bir bela zuhur eder. Bundan ancak iki sınıf kurulur: Biri Allah'ın dinini tanır ve onun için lisan ve kalbi ile mücadele eder. İkinci ise dinini anlamış, dinlemiş ve tasdik etmiştir. (Yani cahil kalanlar bu belada tehlikededir) Ravi: Hz. Ömer (r.a.) Sayfa: 141 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
Bimaenaleyh devletin gücünün yetmediği iki alandır din ve ilim.Ki aklı başında devlet adamları, temkin ve teenni sahibi din ve ilim adamlarından daima çekinirler. Bu her yerde böyledir. Fikir Adamlarımız. Cilt.2. sy.52.
Bugün nerede başladığı nerede bittiği bir türlü anlaşılamayan bir derin güç tarafından Lozan Anlaşmasının cereyan ettiği günlerde batıya karşı verilmiş bir söz yerine getiriliyor adeta. Bu noktada derin güç sanki İslam la kimin alakası varsa Türkiye Cumhuriyeti nin ilkelerine karşı makbul olmayan bir insan olarak niteliyor. Fikir Adamlarımız Cilt.2.sy.76.
Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, fukahası çok, hutebası az, istiyeni az, vereni çok, işte böyle zamanda amel ilimden hayırlıdır. Size öyle bir zaman gelecektir ki, fukahası az, hatibleri çok, istiyeni çok, vereni az. O zamanda ise ilim amelden hayırlıdır. Ravi: Hz. Abdullah İbni Said (r.a.) Sayfa: 135 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
Nebi(S. a.) 'in :"Muhakkak ki şeytanın da Meleğin de bir dostu (yardımcısı) vardır. Şeytanın ki vesvese Meleğin ki de ilhamdir. Munavi 2.499. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy. 257.
Cehaletten şiddetli fakirlik, akıldan daha faydalı zenginlik, tefekkür gibi de ibadet yoktur. Ravi: Hz. Haris (r.a.) Sayfa: 482 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
Tetebbürsüz kıraat, fıkıhsız da ibaded olmaz. Bir fıkıh meclisi altmış senelik ibadetten hayırlıdır. Ravi: Hz. İbni Ömer ra. Sayfa: 482 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 132 1 Camilere çocukların musallat oluşu Allah'ın gadabının alametidir. Nehyedilseler bile onlar musallat olacaklardır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 132 2 Allah'ın yarattıklarına benzetenler (canlı resmi ve heykeli yapanlar) kıyamet gününde en şiddetli azaba uğrıyacak kimselerden olurlar. Hz. Âişe (r. anha) 132 3 Hıyanetin en büyüğü, bir valinin kendi râiyesinde ticaret yapmasıdır. (Mevkiini kazanç vesilesi yapması) Hz. Ebul Esvedin dedesi (r.a.) 132 4 Hırsızların hırsızı, Emirin lisanını çalan kimsedir. (Emire nüfuz edip onun yularını eline alma) Hataların en büyüğü, bir müslüman malını haksız yere almaktır. Hasta ziyareti güzel işlerdendir. Ziyaretin tamamlanması da elini onun üzerine koyman ve nasıl olduğunu sormandır. Şefaatin efdali ise dargın evlilerin arasını bulmaktır. Dondan önce gömleği giymek (uzun gömlek olmalı) Peygamber giyimindendir. Dua ederken aksırmak ise duanın kabulunun işaretlerindendir. Hz. Ebû (r.a.)hen (r.a.) 132 5 Malın meydan alması, katiplerin artması, ticaretin çoğalması, cehlin yayılması, insanın ticareti, "Falan kimselerden izin almadıkça olmaz" şeklinde yapması, müstakil bir mahalde katib bulunmaması (ticaretin çokluğundan yazmıya vakti olan adam bulunmaz) kıyamet alametlerindendir. Hz. Amr İbni Tuğlabe (r.a.) 132 6 İlmin kaldırılması, cehlin artması, zinanın alenileşmesi, içkilerin meydan alması, erkeklerin gidip kadınların kalması, hatta elli kadına bakan bir erkek kalıncaya kadar erkeklerin azalması, kıyamet alametlerindendir. Hz. Enes (r.a.) 132 7 Mamur yerlerin harabe olması, harabe yerlerin imar edilmesi, cihadın terki, devenin pervasızca otlaması gibi bir adamın da elindeki emanetten faydalanması, kıyamet alametlerindendir. Hz. Atiyye (r.a.) 132 8 Kişinin nerede olursa olsun. Allah'ı unutmaması imanının efdal olmasıdır. Hz. Ubâde İbni Samid (r.a.) 132 9 Cennetten bir kamçılık yer dünya ve içindekilerden hayırlıdır. Hz. Enes (r.a.) 132 10 Cin taifesinin mü'minlerine de sevap vardır. Denildi ki: "Sevabları nedir?" Buyurdu ki: Onlar Â'rafta olurlar Cennette olmıyacaklar, "Â'raf nedir?" diye soruldu. Buyurdu ki, Cennet duvarıdır. Orada nehirler akar, ağaç ve meyvalar biter. Hz. Kays (r.a.)
Bu beş vakit farzı cemaatle kılmaya devam eden kimse, sırat köprüsünü ilk geçenleren olur ve onu şimşek gibi geçer. Allah, o kimseyi sâbıkların ilk zümresinde haşreder, namazına devam ettiği her gün ve gece içinde bin şehid sevabı alır. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 131 / No: 2 Ramuz El-Ehadis
unlardan birincisi ve ilahide işaret edilen diğer mezmum hallerin kaynağı, “Ben Hakk’ı buldum, erdim, oldum” iddiasıdır. Gafletin, yani bir aldanma halinin eseridir. Başta İmam-ı Rabbânî k.s. olmak üzere pek çok kâmil mürşidin dikkat çektiği bu tehlike, umumiyetle sâlikin yaşadığı manevî hallerin sarhoşluğuyla bunları büyük makam zannedip yetinmesinin ve daha ilerisi için gayret göstermemesinin neticesidir. Bilhassa yolun henüz başında bulunanların yaşadıkları cezbe hali böyle bir tehlikeyi barındırır. Bu tehlikeden kurtulmak, Mevlâ’ya giden yolu selâmetle kat etmek için, kâmil ve mükemmil bir şeyhin murakabe ve talimatına tâbi olmak şarttır.
Peki, “Hakk’ı buldum, yolun nihayetine vardım” iddiasının bir aldanma halinin ifadesi olduğu hükmüne nasıl varabiliyoruz? Sâlik, kâmil bir mürşid rehberliğinde yolu tamamlayıp gerçekten Cenâb-ı Mevlâ’ya ulaşmış olamaz mı? Elbette olur; olur ama, vuslat hali kâle imkân vermez. Tasavvuf uluları, marifet iddiasının, marifet eksikliğinden kaynaklanmıyorsa eğer, Allah’ın mekri olabileceği ihtimaline dikkat çekerler. Yine bu sebepledir ki mesela İmam-ı Gazalî rh.a. gibi âlimler, “bütün hal ve makamları geçip şühûd haline ve kurb makamına vasıl olarak Hakk’ı müşahede ettiklerini” söyleyenlerin bir kısmının bu hal ve makamları aslında yaşamadıklarını, sadece lafız olarak bildiklerini söylemişlerdir.
Böyle bir kuruntu kişiyi ahiret hayatına dair ölçüsüz bir emniyete sevk edebilir. Nefsin ve şeytanın pusuda beklediğini, ayağının sırat-ı müstakimden her an kayabileceğini unutturur. “Ahret tedarikini gördüm” diyenlerin bu tehlikeli rahatlığı, “oldum, erdim” iddiasından başka, bazen taat ve ibadetinin kendisini cennete sokmaya yeteceğine inanmasından kaynaklanır. Bazen de ibadetlerini aksattığı halde sırf istikamet sahibi kâmil bir mürşide, sağlam bir kapıya bağlanmakla kurtulacağı vehmine kapılır. Havfın, yani korkunun eşlik etmediği bir ümit halidir ki çok tehlikelidir. Kulluk vazifelerimizde laubaliliğe düşmeye ve yarın Hakk’ın divanına yüzümüz kara varmaya sebeptir.
İlahide sakınılması gereken bu türlü tehlikelere dikkat çekilirken bir yandan da ne yapılması gerektiğine işaret ediliyor. Deniyor ki, sizin sofi veya derviş diye çağırılmanız, yahut kendinizi böyle adlandırmanız yetmez. Derviş iseniz eğer takvaya ulaşmak, gizli yollardan Mevlâ’ya kavuşmak için gayret etmeniz gerekir. Gizli yollardan maksat nafileler ve zikirdir. Hadis-i kudsîde “Kulun Rabbine nafilelerle yaklaşacağı” beyan buyurulmuştur. Kulun Hak Tealâ ile vuslat mekânı olan kalp ise ancak zikirle tasfiye edildiğinde ilahî tecelliyata mazhar olabilmektedir. Nafile ibadetlerin gizli yapılması ve zikrin hâfî olanı, hem riyadan alıkoyduğu hem de yürüyüşü hızlandırdığı için daha makbul sayılmıştır.
“Devletliyim” böbürlenmesi, “Hakk’ı buldum, ahret tedarikin gördüm” rahatlık veya emniyetinin sebep olduğu kibir halini ifşa eder. “Ben ilim irfan sahibiyim; en yüksek makama eriştim, ebedi saadeti kazandım, ulu devlet buldum” demektir. Böylelerinin nazarında, kendilerinde vehmettikleri nailiyetlerden mahrumiyetleri sebebiyle herkes maneviyat fukarası birer zavallıdır. Onlara kem nazarla tepeden bakar, istihza ile “denlü densüz” güler. Eski Türkçede “yerli yersiz, olur olmaz yer ve zamanda” manasına “denlü densüz” diye bir tabir var. İlahide “denlü denlü” şekline dönüşmüş olmalı. Şifahî kültürde dilden dile nakledilirken böyle değişikliklerin çokça meydana geldiği ehlinin malumudur. Her ne ise biz yine ilahiye dönelim.
Allah (z.c.hz) nin öyle kulları vardır ki onları beladan esirger, afiyette yaşatır. Afiyet üzere ruhlarını kabzeder. Ve onları afiyet üzere Cennete sokar. Ravi: Hz Enes (r.a.) Sayfa: 129 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
Osmanlıca - Türkçe Sözlük'te amik kelimesini içeren 1 kelime bulundu... amik / amîk / عميق Hicaz vilâyetinde ulu bir ağaç. Dibi çok aşağıda, derin. Mc: İnceden inceye pek ziyade araştırma ve düşünceden sonra anlaşılabilen derin ve ince mes'ele. Derin. Derin. Bahr-i amîk: Derin deniz. Fikr-i amîk: Derin düşünce. Derin. Derin. (Arapça)
YANITLASİL
yuksel1 Ocak 2022 06:18 Her bilim geleneği bir felsefi ve metafizik ön kabuller dizgesine sahiptir. Akıl ve Erdem Türkiye'nin Toplumsal Muhayyilesi. İbrahim Kalın. sy.379.
YANITLASİL
yuksel1 Ocak 2022 06:23 Namık Kemal'den Bediüzzaman'a ulaşan düşünce çizgisinde "modern bilimi kendi silahı ile vurma" stratejini geliştirildiğini görüyoruz. Akıl ve Erdem İbrahim Kalın sy.375,376.
Her baba evladının kök sülalesi vardır, nesebi ona müntehi olur. Yalnız Fatıma'nın sülalesi Bana çeker. Bunlar Benim Ehl-i Beytim'dir. Benim hamurumdandır. Veyl onların faziletini inkar edene. Onlara muhabbet edene Allah muhabbet eder. Onlara buğz edene Allah da buğz eder. Ravi: Hz. Câbir (r.a.) Sayfa: 128 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
110- Cuma hutbeleri, ancak Arabi lisanla ve kısaca okunabileceği... Risale- Nur'un Kudsi Kaynakları. (Tespitleri,Delilleri, Mealleri) sy.419.
YANITLASİL
yuksel1 Ocak 2022 21:11 "Kalpten çıkan söz Kalbe ulaşır, ağızdan çıkan söz kulağı aşamaz" Hazreti Aliyy'ül Murteza Radıyallahu Anh Mahmud Sami Ramazanoğlu. Erkam Yayınları. sy.174.
Arap alfabesi ile yazılan Türkçe demek olan Osmanlıca ,ayrı bir dil olarak gösterilmiştir. Mecelle-i Ahkam-ı Adliye Külli kaideler Şerhi. Kuyucaklızade Mehmed Atıf Bey. sy.10.
YANITLASİL
yuksel2 Ocak 2022 05:59 Dil, bir medeniyetin esaslarından birisidir. Dilini kaybeden bir millet, geçmişi ile bağını muhafaza edemez ve neticede özüne ve benliğine yabancı hale gelir.Türkiye'de Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan inkılaplardan -sonuçları belki de en ağır olanı- " harf inkılabı" ve daha geniş çerçevede "dil inkılabı" olmuştur. Mecelle-i Ahkam-ı Adliye Külli Kaideler Şerhi. sy.10.
DİL Türk devletlerinde ve özellikle Osmanlılar’da, ülkeleri ve orduları hakkında bilgi edinmek amacıyla düşman esirlerinden edinilen casus. bk. CASUS الجاسوس
DİL دل Kalp ve gönül anlamına gelen bir tasavvuf terimi. bk. KALB القلب
Bir de bildiğini saklayan, söylemeyen, gerçekleri itiraf etmeyen, yardımcı olmayanlara bütün lanet ediciler ; melekler, insanlar, cinler hayvanlar, yeryüzünde canlı gezinen her şey lanet ediyor. Bakara Suresi Tefsiri. Cilt.4.sy.95. Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan.
YANITLASİL
yuksel3 Ocak 2022 23:47 Âli Davud'a nazil olan hikmette ibret vardır. Akıllı olan insan şu dört vakitten başka şeyle nefsini meşgul etmemelidir: Rabbine dua (ve ibadet) edeceği vakit, Nefsini muhasebe edeceği vakit, Kendisi hakkında, kardeşlerini nasihat etmesine ve ayıblarını kendisine haber vermelerine kafi gelecek bir vakit. Kendi nefsinin helal ve temiz ihtiyaçlarına ayıracağı bir vakit. Bu vakitte diğer zamanlar içinde bir yardım vardır ve kalbin istirahatı kafi miktarda varlık iledir. Sonra da akıllı kimse için, diline sahip olması, zamanını bilmesi, işine yönelmesi ve en sağlam dostuna karşı bile ihtiyatlı olması icap eder. Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) Sayfa: 127 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Ocak 2022 23:48 Cehennemde bir vadi vardır. Cehennem her gün, bu vadiden yetmiş defa Allaha sığınır. Allah bu vadiyi amelleriyle riya yapan, okumuş mürailer için hazırladı. Allah indinde en fazla buğza layık kullar, sultanlara, baştakilere sokulan alimlerdir. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 127 / No: 2 Ramuz El-Ehadis
Magribi (r. a.) şöyle demiştir : Magribi nin varlığı kendisine Lât ve Menat olur, Hiç bir puthanede senin varlık putundan beteri yoktur. Yukarıdaki mana takdirleri, Lât kelimesindeki "te" harfinin seddeli olarak okunmasından çıkmaktadır. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.235.
Mesnevi'de şöyle gelmiştir: Saltanat ve yönetim sefihlere kalınca Elbette peygamberleri öldürürler. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali ve Tefsiri. Cilt.20. sy.227.
Cenab-Hak rüşde ermesini dilediği bir kavme: "Ey iman edenler!Allah'a ve Rasulune ve siden olan ülü'l-emre itaat edin. Şayetbir şeyde anlaşamaz iseniz onu Allah'a ve Resulune havale edin! buyuruyor.Allah'a havale etmek demek, kitabındaki muhkem ayetlere sarılmak demek, Resulune havale etmek demek, onun her an toplayan tefrikaya meydan vermeyen sünnetine uymak demektir. Hazreti Aliyy'ül Murteza Radıyallahu Anh Mahmud Sami Ramazanoğlu. sy.96.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 121 1 Kıyametin önü sıra yalancılar vardır. Onlardan sakının. Hz. Câbir İbni Semure (r.a.) 121 2 Kıyametin önü sıra hilekâr seneler vardır. O zamanlarda emin adamlara töhmet, haine emniyet edilir. Ve emin susturulur. Yalancıya emin nazarı ile bakılır. Ve "Rüveybida" söz sahibi olur. "Rüveybida kimdir?" diye soruldu. Ammenin işleri hakkında söz sahibi olan sefih kimsedir." buyuruldu. Hz. Avf İbni Malik (r.a.) 121 3 Kıyametin önü sıra deccal ve onun önü sıra da 30 kadar veya daha fazla yalancı gelir. Bu yalancıların alâmetleri soruldu. Buyuruldu ki: "Onlar sizde olmayan adetler getirirler ve diyanetinizi o âdetlerle değiştirirler. Bunları gördüğünüzde onlardan sakının ve onlara düşman olun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 121 4 Kıyametin önü sıra tanıdık kimselere selâm vermek âdet olur. Ticaret meydan alır, o derecede ki, kadın erkeğine yardımcı olur. Akraba yoklamaları kalkar ve yalancı şahidler çıkar, gerçek şahidlik gizlenir, muharrirler ise çoğalır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 121 5 Kıyametin önü sıra karanlık geceler gibi fitneler vardır. O fitne devrinde adam sabah mü'min, akşam kâfir olur. Ve akşam mü'min sabah ise kâfir olur. O zaman oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Ayakta duran yürüyenden hayırlıdır, yürüyen ise koşandan hayırlıdır. O devirde okların yayını kırın, kirişlerini koparın, kılıcınızı da taşa vurun, evinize çekilin. Birinizin evine girilse ve üzerinize varılsa o zaman Adem (a.s.)'ın iki oğlundan hayırlısı gibi olun. (Yani öldürülen gibi.) Hz. Ebû Mûsa (r.a.) 121 6 Yeryüzünde Allah'ın evleri mescidlerdir. Ve oraya gelene ikramda bulunmak Allah'ın kendi üzerine aldığı bir haktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 121 7 Cebrail (a.s.) Benî Ademin ihtiyaçlarını yerine getirmeye memur edilmiştir. Kâfir dua ettiğinde Allah buyurur: "Bunun isteğini vererek ağzını kapatın. Duasını işitmek istemiyorum." Hz. Câbir (r.a.) 121 8 Rabbim Tebareke ve Teala hazretleri Kur'an'ı Bana bir vecihle okumak üzere gönderdi. Ben de ümmetime kolaylık olması için iade ettim. İki vecih yapıp gönderdi. Ben yine, ümmetime kolaylık olması için, tekrar iade ettim. Bunun üzerine yedi vecihle okunmak üzere tekrar gönderdi ve: "Reddin için istiyeceğin üç dilek vardır" buyurdu. İki defa, "Allahümmeğfir li ümmetî" dedim. Üçüncüyü ise öyle bir güne bıraktım ki o gün bütün halk ve hatta İbrahim (a.s.) bile Bana gıpta eder. Hz. Ubey İbni Kaab (r.a.)
Bunun meali: Yeryüzünde hiçbir nebat, ağaçlarda hiçbir meyve yoktur ki, üstünde : Bismillahirrahmanirrahim, şu filan oğlu filanın rızkıdır yazılı bulunmuş olmasın. Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları. ( Tespitleri, Delilleri,Mealleri) sy.429.
YANITLA
yuksel9 Ocak 2022 01:43 İslam niçin gelimiştir, Allah niçin peygamberler gönderiyor, Cebab-ı Hak insanlara neyi öğretmeyi murad ediyor? 1.Doğru inancı öğretmek, imanı korumak. 2.Aklı hakim kılmak, aklı korumak. Onun için aklı gideren içki ve sairuyuşturucu yasak. Çünkü aklı engelliyor,akıl nimetini kullandırmıyor. İslam aklı korumayı amaçlıyor.
YANITLA
yuksel9 Ocak 2022 01:50 3.Nesli korumayı amaçlıyor. Neslin sağlam, sahipli ve itinalı büyümesini sağlamaya çalışıyor. Onun için zina yasak.Onun için evlilik var.Anne belli, Baba belli, sorumlulukları belli nesil yetişecek. 4.Nefsi korumayı amaçlıyor. Can güveliğini sağlıyor. Onun için haksız yere adam öldürmek ve kişinin canına kıyması, intihar yasaktır.
YANITLA
yuksel9 Ocak 2022 01:58 5.Malı korumayı amaçlıyor. Onun için malı telef ermek yoktur.İslam'da zarara zararla mukabele mukabele yoktur. Birisi bana zarar verdi, diye onun malına zarar verilmez. Bakara Suresi Tefsiri. Cilt.4.sy.119.. Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan.
Rüya tabircileri :"Her kim bir Peygamberi rüyasında görürse bu kimse gördüğü Peygamberle ilgili olarak Kur'ân-ı Kerîm ve Hadis-i Şeriflerde bildirilen o peygamberin başından geçmiş fakirlik, zenginlik vb. ahvale benzeyen bir durumla karşı karşıya kalacağı anlamına gelmektedir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.225.
En kolay ölüm şehidliktir. Kenzü'l İrfan Şerhi sy. 616.
YANITLASİL
yuksel10 Ocak 2022 01:10 Burada bir incelik şudur :Allah'a karşı rakib olarak bir şeyi sevmek şirk oluyor. Bakara Suresi Tefsiri cilt 4.sy.129.
YANITLASİL
yuksel10 Ocak 2022 01:14 Osmanlı şairlerinden birisi : Belki makbul ola noksan-i amel Olmasın Lakin akidende halel. Bakara Suresi Tefsiri cilt 4.sy.123.
Cennet ehli Cennetteki makamlarına yerleşir ve Cuma'dan Cuma'ya Allah'ı ziyarete giderler. Onlara Arşı Rahman aşikâr olup, Allah'ı görürler. Bu Cennet bahçelerinden birinde olur. Ve herkes derecesine göre bir minbere yerleşir. En aşağısının yerleri misk tepelerindedir. Ve bunlar kendi hallerini diğerlerinden aşağı görmezler. Soruldu ki: "Rabbimizi görecek miyiz?" Buyurudu ki: "Evet, ayın 14'üncü gününde görülmesinde, ya da güneşin görülmesinde nasıl hilâf yoksa, (veya bunları nasıl izdihamsız görüyorsanız) öyle Rabbinizi göreceksiniz." Allah (z.c.hz.) onlara ayrı ayrı muhatap olur. Ve hatta bazılarına dünyadaki bazı sözlerini hatırlatır. Kul: "Yarabbi mağfiret etmemiş miydin?" der. Allah: "Ettim de onunla buraya geldin" buyurur. O esnada iki bulut öyle güzel kokular serper ki, kimse böylesini görmemiştir. O zaman Allah Tealâ buyurur ki: "Haydi kalkın ikram edeceğim şeylerin başına." O zaman kalkıp cennetin çarşılarına gelirler. Bu çarşılarda aklın tasavvur edemiyeceği şeyler vardır. Orada ne para verilir, ne de yüklenilir. Sadece emredilir. İşte orada biz birbirimizle karşılaşacağız. Derecesi üstün olanların elbisesi başka olur. Ve birinin gözüne bu ilişince kendi elbisesi de derhal fevkalâde olur. Çarşılardan yerimize döneriz. Ailelerimiz: "Başka bir şekilde güzelleşip geldiniz" derler. Biz de deriz ki: "Tabii güzelleşip gelmek hakkımızdır. Zira Rabbımızı ziyaretten geliyoruz." Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 118 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
39. O küfre sapanlar ve âyetlerimizi yalanlayanlar var ya, işte onlar cehennemlik olanlardır. Onlar orada sürekli kalacaklardır. [krş. 7/24-35; 20/123]
YANITLASİL
yuksel12 Ocak 2022 00:09 Cehenneme atılmak kötü ama cehenneme atilmaktan daha kötü şey var mı? Hz. Ali Efendimiz "Evet var" buyuruyor. Nedir o? Cehennemde ebedi kalmak cehenneme atilmaktan daha kötüdür. Bakara Suresi Tefsiri cilt 4.sy.138.
YANITLASİL
yuksel12 Ocak 2022 00:18 Çünkü bir müddet sonra yanıp çıkacaksa yine otekisine göre bir şey güzel olacak tarafı var. Müminlerin gunahkarlari ne kadar yansa yine cehennemden kurtulacaklar da kâfirler ebediyen kalacaklar. En beteri o cehennemden hiç çıkmak yok. Onlar cehennemden çıkacak değillerdir. Allahü Teala Hazretleri bizi aldanmaktan korusun Bakara Suresi Tefsiri Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan cilt 4.sy.138.
Benim hadislerim birbirini nesh eder. Kur'an-ı Kerim ayetlerinin birbirini nesh etmesi gibi. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 111 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 503 1 İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, yanında altın ve gümüşü olmayan rahat etmez. Hz. Mikdam (r.a.) 503 2 İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, mü'min o zaman müminlere dua edecek te Allah (z.c.hz.) şöyle buyuracak: "Kendi nefsine dua et sana icabet edeyim, umuma gelince Ben onlara gazablıyım." Hz. Enes (r.a.) 503 3 Sizin üzerinize bir zaman gelir ki, boğulmaya maruz adam gibi dua etmeyen yakayı kurtaramaz. Hz. Huzeyfe (r.a.) 503 4 İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, Camilerde halka halinde toplanırlar, gayeleri dünyevi olur. Allah'ın onlara ihtiyacı yoktur. Bunların arasına girmeyin. Hz. Enes (r.a.) 503 5 İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki o zamanki halkın efdali "hafifül haz" olanıdır. Denildi ki; "Ya Resulallah hafifül haz nedir?" Buyurdu ki, çoluk çocuğu az olanlardır. Hz. Huzeyfe (r.a.) 503 6 İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki, bir saat düşünürlerde kendilerine namaz kıldıracak imam bulamazlar. Hz. Selame binti Hür (r.a.) 503 7 İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki, o zaman da onlar riba yerler, yemeyene de tozu bulaşır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 503 8 İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki, zenginler tenezzüh için, orta halliler ticaret için, onların kur'aları riya ve gösteriş için, fakirler ise dilenmek için hac ederler. Hz. Enes (r.a.) 503 9 Ümmetim üzerine bir zaman gelir ki fukaha bir birini çekemez. Tekelerin birbirlerini kıskandığı gibi, birbirlerini kıskanırlar. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 503 10 Sizin üzerinize bir zaman gelir ki, adam acizlikle facirlik arasında muhayyer kalır. Kim bu zamana ulaşırsa aczi, fücura tercih etsin. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 503 11 İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki, adamın imanı soyulur da haberi olmaz. Halbuki o gömleğinin soyulduğu gibi soyulmuştur. Hz. Ebud Derda (r.a.) 503 12 İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki onda ulema, köpekler öldürülür gibi öldürülür. Keşke o zaman ulema birlik olsaydı. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Bundan daha aşikar olarak Efendimiz (a. s.) şöyle buyurmuştur :Beni gören gerçekte Hakk'i görmüştür. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri Ismail Hakkı Bursevi cilt. 12.sy.9.
Kıyamet gününde, Adem evladından bir takım kavimler getirilir ki, yanlarında dağlar gibi hasenat vardır. Bunlar Cenneti görecek gibi yaklaştığında: "Sizin orada nasibiniz yok" denilir. (İtikadları dürüst ve riayetleri halis olmadıkları için) Ravi: Hz. Salim (r.a.) Sayfa: 505 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
Niyetin senin merkebindir buyrulur. Yani her zaman iyi niyet üzere ol ki, muradın hasıl olsun. Erbai'in-i İdrisiyye İdris (Aleyhisselâm) a İndirilen Kırk İsmi Şerif sy. 117.
1513. Sehl b. Sa'd'dan (r.a) Rasülullah'in (s.a) șöyle buyurduğu riva yet edilmiştir: Kim çeneleri arast ile bacakları arası hakkinda bana garanti verirse, ben de ona cennet hakkinda garanti veririm." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).(as13) 1514. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasûlullah'i (s.a) șöyle buyururken işittiğg rivayet edilmiştir: "Kul iyice diüşünmeden söylediği bir söz yüzünden cehen- nemin, doğu ile batı arasından daha uzak bir derinliğine kayiverir." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).(1514) (1512) Buhâri; Kitab'ul-Imân ve Müslim; Kitab'ul-Imân, 42 (1513) Buhâri; Kitab'ur-Rikak, (Müslim'de olmadığı belirtilmektedir) (1514) Buhârñ; Kitab'ur-Rikak, Müslim; Kitab'uz-Zühd, 2988 ve Tirmiziî; 2315 240 2/9
Riyazüs-Salihin Tercümesi 147 1515. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasülullah'in (s.a) söyle buyurduğu riva- yet edilmiştir: "Bir kimse Allah'in rizasına uygun olan bir sözü, kendisine ehemmiyet vermeyerek söyleyiverir de, Allah o söz šsebebiyle o kimsenin de recesini yükseltir. Bir kimse de vardır ki, Allah'i öfkelendiren bir sözü önem vermeden söyler de o kelime sebebiyle cehennemin dibini boylar." (Buhâri rivayet etmiştir).(1515) 1516. Ebu Abdurrahman Bilâl b. Hâris el-Müzenï' den (r.a) Rasûlullah'n (s.a) söyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Insan Allah'ın rizasına uygun bir söz söyler de o sözün kendisini ulaştıracağı dereceyi tahmin edemez. Allah o söz sayesinde huzuruna varacaği güne kadar o kula rızasinı bağışlar. Buna karşılık insan, Allah'in öfkesine yol açan bir söz söyler de o sözün kendisine neye malolacağını tahmin edemez. Allah o söz yüzünden huzuruna varacağı güne kadar o kula karşı öfkeli kair."(Malik ve Tirmizî rivayet etmiştir. Tir mizî, hadis, hasen-sahihtir demiştir).1516) Riyazüs Salihin Tercümsi İmam-i Nevevi 146, 147 syf Merve yayınları
YANITLASİL
yuksel24 Ocak 2022 23:40 1513. Sehl b. Sa'd'dan (r.a) Rasülullah'in (s.a) șöyle buyurduğu riva yet edilmiştir: Kim çeneleri arast ile bacakları arası hakkinda bana garanti verirse, ben de ona cennet hakkinda garanti veririm." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).(as13) 1514. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasûlullah'i (s.a) șöyle buyururken işittiğg rivayet edilmiştir: "Kul iyice diüşünmeden söylediği bir söz yüzünden cehen- nemin, doğu ile batı arasından daha uzak bir derinliğine kayiverir." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).(1514) (1512) Buhâri; Kitab'ul-Imân ve Müslim; Kitab'ul-Imân, 42 (1513) Buhâri; Kitab'ur-Rikak, (Müslim'de olmadığı belirtilmektedir) (1514) Buhârñ; Kitab'ur-Rikak, Müslim; Kitab'uz-Zühd, 2988 ve Tirmiziî; 2315 240 2/9
Fahrurrazi, Beğavi,Hazin, Ibni Kesir ve Alusi tefsirlerinde zikredildiğine göre ;Ayeti kerimede geçen Istıfa kelimesinin manası "Bir şeyin özünü seçmek"demektir. Ruhu'l Furkan Tefsiri cilt.14.sy.299. Hazreti Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
Kul bir çok zamanlar, bir çok zamanlar, bir çok zamanlar müslüman yaşar. Fakat sonunda Allah'ın gazabına uğrayabilir. Yine, ömrünü hep küfürle geçirir. Fakat sonunda Allah'ın Rahmetine uğrayabilir. Kim ki herkese gıybet ederek ve fena lâkap takarak ölürse, kıyamette, burnu ile iki dudağı arasına damga vurulur. Hz. İbni Amr (r.a.)
Kıyamet gününde, Cehennemden bir boyun uzanır. Bu der ki: "Benim hakkım şu üç sınıftır; İnatçı, zalim Allah'a şirk koşanlar, haksız yere adam öldürenler." Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.) Sayfa: 509 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
Buna cevap olarak Peygamber Efendimiz; Leyse'i-birre en tüvellû vücúheküm kıbele'l-meşrıki ve'l-mağribi âyet-i kerîmesini okumuş. Sonra Ebü Zerr-i Gifari; "Bu ayeti anladm ama iman nedir?" diye tekrar sormuş. Peygamber Efendimiz bu áyet-i tekrar okumuş. Sonra bir daha sormuş. Belki teferruat istiyor, başka bilgiler istiyor, umduğu başka cevap var. Tekrar sorunca, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yine aynı ayet-i kerimeyi okumuş. Sonra Ebu Zerr-i Gifârî hazretlerine; "Madem aynca bu âyet-i kerimeden ayn bir beyan olarak imanın tarifini istiyorsun, talep ediyorsun, o zaman söyle yeyim: Iman; Allah'ın rızasına uygun, dinin tavsiye ettiği bir güzel ameli, haseneyi işlediğin zaman, kalbinin onu sevmesidir. Allah'ın sevmediği, kötü bir işi yaptığın zaman da kalbinin, gönlünün onu sevmemesidir, ondan üzüntü duymasıdr." diye imanı tarif etmiş. 188syf Bakara Suresi Tefsiri-4 Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
Şu on alâmet olmadan kıyamet gelmez: Duhan, Dabbetül arz, Deccal, Güneşin garbtan doğuşu, Üç yerde yere batış, Şark, Garb ve Ceziretül Arab'da, İsa ibni Meryem'in inmesi, Ye'cüc ve Mec'ücün çıkması ve Aden içinden bir ateş çıkması ve insanları mahşere (Şam'a) sürmesi ve yanlarından ayrılmaması. Öyle ki onla geceleyince o ateş de geceler. Kaylûle yaptıklarında o da yanlarında bekler. (Yanlarından ayrılmaz.) (Bu on alâmet oluş sırasına göre değildir.) Ravi: Hz. Ebû Tufeyl (r.a.) Sayfa: 100 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Yalan, günahların anasıdır. Yalan ve rüşvet cemiyeti çürütür,girdikleri yerde hak ve hukuk kalmaz. Hukuk devleti tabiri sözde kalır. Kenzü'l İrfan Şerhi İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis sy. 564.
De ki: "Allah'ın kelimeyi tammesiyle -ki onu iyi veya kötü tecavüz edemez- yerde yarattığı her şeyin şerrinden sığınırım. Gece gelenin, gündüz gelenin, göğe çıkanın, gökten inenin şerrinden. Ancak hayırla gelen hariç ey Rahman." (Cinnilere karşı Halid ibni Velid r.a hz lerine buyrulmuştur) Ravi: Hz. Ebul Aliye (r.a.) Sayfa: 335 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
Adam camiye gider, namaz kılar. Allah indinde sivri sinek kanadı kadar kıymeti olmaz. Kiminin de namazının Uhud dağı kadar kıymeti olur. Bunun sebebi, ikincinin birinciden daha akıllı olmasıdır. "Akılca güzel nasıl olur?" diye soruldu. Buyurdu ki: "Eğer, haramdan kim daha çok sakınıyorsa hayra kim daha çok haris ise, o daha akıllıdır. Ravi: Hz. Ebû Hamidissaidi (r.a.) Sayfa: 99 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Adamın, kendisi bir mahzur görmeden, Allah'ın gadabını celbedecek öyle bir kelime söyler ki, bu söz sebebiyle Cehennemin yetmiş yıl dibine gider. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 99 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
Peygamberler kabirlerinde kırk günden fazla bırakılmazlar. Sura üfürülünceye kadar Huzuru İlâhide namaz kılarlar. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 96 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Meclis saltanatı temsil ettiği gibi hilafeti de temsil etmeli. (M. N.) 87:Hubab. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 580.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2022 06:31 Hilâfet ve saltanat gayr-i munfektir. (Sn.) 50. Dünya saltanatı ile manevi Saltanat birleşmez. (M.) 58:15. Mektup,2.sual. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 580. İsmail Mutlu.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2022 06:38 Hilâfeti temsil eden Mesihat-i İslamiye İstanbul 'a ve Osmanlılara mahsus değildir. (Sn.) 51. Hz.Hasan beşinci halifedir.... Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 267. İsmail Mutlu.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2022 06:45 Sultan Reşad'in ve Mustafa Kemal'in Medresetu'z Zehra için desteği. (E. L.) 2:196. Bir Hazinenin Anahtari Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 440. İsmail Mutlu.
Allah (z.c.hz.) İslâmiyette kocayan kuluna âzab etmeye haya eder. Ravi: Hz. Câbir (r.a.) Sayfa: 90 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel8 Şubat 2022 00:55 En hayırlı ameller hangisidir? Haramlardan kaçmakla beraber, farzları ifa etmektir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.346. 2.Bakara Suresi. Ayet. 42.
YANITLASİL
yuksel8 Şubat 2022 00:59 En doğru söz hangisidir? -Korktuğun veya kendisinden bir şey beklediğin kimsenin yanında söylediğin gerçeklerdir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.346.
YANITLASİL
yuksel8 Şubat 2022 01:02 En akıllı mümin kimdir? -Allah'a itaat içinde bulunan, başkalarıni da buna tesvik edendir. Ruhu'l Beyan Kur'an Meali Ve Tefsiri cilt 20.sy.346.
On şey vardır ki, Lut kavmi onları yapmış ve o yüzden helak edilmiştir. Ümmetim ise onlara bir de kendisi katar: Erkek erkeğe münasebet, fındık gibi topaç taşlarını sapanla atmak, güvercinle oynamak. def çalmak, içki içmek, sakal kesmek, bıyık uzatmak, ıslık çalmak, el çarpmak, ipek gömlek giymek (erkekler için). Bir tane de ümmetim ilave eder ki, o da kadın kadına münasebette bulunmaktır. Ravi: Hz Hasan (r.a.) Sayfa: 315 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
Taaccüb ederim şu mü'mine ve onun hastalıktan sızlanmasına. Eğer bilse, hastalıkta kendisi için neler var, isterdi ki Aziz ve Celil olan Rabbına mülaki oluncaya kadar ömrü hastalıkla geçsin. Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.a.) Sayfa: 315 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
15 Eylül 2007 Cumartesi
YanıtlaSilNefislerin beyazlaşması..!!!
Dünya yeşillenirken nefisler beyazlaşması lazımdır.
Gönderen yüksel zaman: 05:07
5.000 YORUM:
1 – 200 / 5000 Yeni› En yeni»
yüksel dedi ki...
bismillahirrahmanirrahim
elhamdülilah
Allahümmesallialaseyyidinemuhammed
19 Aralık 2009 10:54
yüksel dedi ki...
SUAL:HER ŞEYDEN EVVEL BİZE LAZIM OLAN NEDİR?
CEVAP:DOĞRULUK:
SUAL:Daha?
ceyap:yalan soylememek.
sual:sonra?
cevap :sıdk,ihlas,sadakat,sebat,tesanüt.
sual:yanlız?
cevap:evet
suual: neden
cevap:küfrün mahiyeti yalandır.imanın mahiyeti sıdkdır.
şu bürhan kafi değil midir ki hayatımızın bekası imanın ve sıdkınve te sanüdün devamıyladır.
26 Mart 2010 05:59
yüksel dedi ki...
cerbeze.haklı,haksız sözlerle hakikatı gizlemek.osmanlıca türkçe lügat sy.185.
14 Ekim 2010 04:52
yüksel dedi ki...
zikirlerle şeyhe kişisel bağlanmayla belirli olan tarikat tarzı yerine kitab okuma,akıl ve kalbi beraber kullanma,kişinin değil,kitabların arkasında gitmeye dayalı nefis terbiyesi yöntemini seçti.köprü dergisi 2006 yaz sy.151.
15 Eylül 2007 Cumartesi
YanıtlaSilHadis-i Şerif
1- Beş vakit namazı camide kılan Bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir.
2-Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktır.
Gönderen yüksel zaman: 05:12
4.409 YORUM:
1 – 200 / 4409 Yeni› En yeni»
yüksel dedi ki...
hülasa yol ikidir. ya sukut etmektir çünkü söylenen her sözün doğru olması lazımdır sıdktor.çünki islamiyetin esası (temel) sıdktır bürüm kemalata isal (ulaştırmak)edici sıdktır.imanın hassası (özelliği)sıdktır.nevi beşeri veba-i kemalata isal eden sıdktır.ahlak-ı aiyenin hayatı sıdktır.terakkyatın mihveri sıdktır.alemi islamın nizamı sıdktır.ashabı kiramı bütün insanlara tefevvuk (üstün olma) ettiren sıdktır.muhammed-i haşimi aleyhissalatü vessalamin meratibi beşeriyetin (insanlık bertebesi) en yükseğine çıkaran sıdktır.
münafıkların azaplarının mezkür cinayetleri asarında yalnız kizp ile vasıflandırılması kizbin şiddeti kubh ve çirkinliğine işarettir.bu işaret daki kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahidi sadıktır. zira kizb küfrün esasıdır.kizb nifakın birinci elametidir.kizb kudreti ilahiyeye bir iftiradır kizm hikmeti rabbaniyeye zıttır.ahlakı aliyeyi tahrik eden kizb dir. alemi islamı zehirlendiren ancak kizbdir.almemi beşirin ahvalini fesada veren kisbdir. nev-i beşeri kemalattan geri bırakan kizb dir.müseylimei kezzap ile emsalini alemde rezil ve rüsva eden kizbdir.işte busebeblerden dolayıdırki bütün cinayetler içinde teline tehdide tahsis eden kizbdir(telin lanetleme )
risale-i nur külliyatı işaretül hicaz
7 Haziran 2008 04:57
yüksel dedi ki...
hadis-i şerif
aranızda nübüvvet allahın istediği kadar sürer. sonra onu (peygamberliği)kaldırmayı istediği zaman kaldırır. sonra, Allah'ın sürmesini murat ettiği kadar (30 sene) nübüvvet yolunda halifelik gelir. sonra kaldırmak istediği zaman onu kaldırır. ve Allah'ın murad ettiği kadar şiddetli bir meliklik idaresi gelir. sonra onu kaldırmak isdeği zaman kaldırır sonra zorba bir idare gelir sonra da nübüvvet yolu üzere bir hilafet gelir.
(ramuz el ehadis_257.sayfa_14.paragraf)
4 Temmuz 2009 00:37
hak sübhanehü ve teala.
YanıtlaSil- senin ümmetine on dokuz harfli bir kelime ihsan eyledim ki onu ümmetin devamlı surette okuduklarında ve ona uyduklarında kendilerini o on dokuz cehennem hazinedarının elinden ve zebanilerinin azabından kurtarırım. o kelime.
-BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM dir.
KARA DAVUD
DELAİL-İ HAYRAT ŞERHİ
sy.305.
Hidayet: Dine Yöneliş Zamanı
YanıtlaSilYaz 2005 [ 91. Sayı ]
Osmanlı Döneminde İhtidâ
Conversion in the Ottomans
Ziya KAZICI
Prof. Dr., Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi.
Sözlükte "doğru yolu bulmak, yol göstermek" mânalarına gelen "hüdâ" (hedy, hidâyet) kökünden türemiş olup gerçeğe ulaşmak ve doğru yolu bulmak demektir. Terim olarak inançsız iken veya başka bir dine mensupken İslâm'a girip Müslüman olmayı ifade eder. İhtidâ eden kimseye de "mühtedi" denir. Hidâyete eren anlamına gelen ihtidâ, herhangi bir din için değil, sadece Müslüman olmayan bir kimsenin kendi dinini terk ederek İslâm dinini kabul etmesi için kullanılan bir tabirdir. Tarih boyunca, Müslümanlarla ilişki içinde bulunan birçok gayr-i müslimin, değişik sebep ve vesilelere bağlı olarak İslâm dinini kabul ettiği görülür.
Arapça "HDY" kökünden gelen "ihtidâ" kelimesi, Kur'an-ı Kerim'de altmış yerde geçmektedir. Biz bunlardan sadece birkaçının sûre ve âyet numaralarına işaretle yetinmek istiyoruz. el-Bakara 135-137, Al-i İmrân 20, en-Nisa 97-98, en-Neml 41, 91-92, el-En'am 97, Yunus 108, ez-Zümer 41. Gerek burada verilen âyetler, gerekse benzeri diğer âyetlere bakıldığı zaman bu kelimenin birbirine yakın farklı bazı anlamları bulunduğu görülür. Buna göre "hidâyet" veya "ihtidâ", küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak doğru yolu arama, doğru yola girme, İslâm dinini kabul etme gibi manalara gelmektedir. Istılahî anlamda ise hidâyeti isteme, hidâyete erip onda sebat etme, İslâm dinini kabul edip Müslüman olma anlamlarına gelmektedir.
İslâm hukuk sistemine bağlı olan Osmanlı Devleti'nde, zimmet ehli denilen gayr-i müslimlerin zorla Müslümanlaştırılmaları söz konusu değildir. Zira gerek Kur'an-ı Kerim, gerekse Hz. Peygamber'in sünneti böyle bir şeyin olmasına imkân ve fırsat vermezler. Bu yüzdendir ki, İslâm tarihi boyunca değil sadece Osmanlılarda, bütün İslâm dünyasında böyle bir harekete rastlanmaz. Arnold'un "İntişar-ı İslâm Tarihi" adlı eserine bakıldığı zaman İslâm'ın yayılışı ve ihtidâ hareketlerinin herhangi bir zorlama olmadan nasıl kendiliklerinden meydana geldikleri görülür. Aslında bu durum çok normal bir şeydir. Zira herkesi inanç ve düşüncesinde serbest bırakan İslâm'ın bu tavrı onlar üzerinde büyük bir etki meydana getiriyordu. İnsanlar, Müslümanların uygulamalarını, kendilerini yöneten eski idarecilerinin yaptıkları ile mukayese edince bu uygulamanın sebeplerini araştırmaya başladılar. Bu da onları İslâm ile karşı karşıya getirdi. İslâm'ı anlamaya çalışan bu insanlar, rahat, huzur ve ahiret hayatının geleceğinin İslâm'da olduğunu anladılar.
Çok geniş bir coğrafya üzerinde hâkimiyetini kuran Osmanlı Devleti, farklı ırk, dil, din, mezhep, kültür, örf ve âdetlere sahip toplulukları asırlarca âdilâne bir şekilde idare etmişti. Ulaşım imkân ve teknolojisi bakımından günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkânsızlıklar içinde bulunulan o asırların dünyasında bunca farklı yapıdaki toplulukları zor kullanmadan idare etmek ve onlara normal bir hayat seviyesi kazandırmaya çalışmak, basit bir yönetim anlayışının sonucu olmasa gerekir.
YanıtlaSilBilindiği gibi İslâm, insanların hayatlarını belli bir düzene sokmak üzere Allah tarafından gönderilen evrensel bir dinin adıdır. Bu bakımdan İslâm'ı kabul etmiş olan insanlar (Müslümanlar), gerek diğer insanlara karşı olan hak, vazife ve salahiyetlerinde, gerekse Allah'a karşı olan yükümlülüklerini yerine getirmede, onun emirlerine uygun hareket etmeyi bir vazife telakki ederler.
Osmanlılar, yönetimleri altında bulunan gayr-i müslim (Müslüman olmayan) vatandaşlarının dinî hak ve hürriyetlerini koruma hususuna titizlikle riayet ediyorlardı. Bu konuda arşiv belgeleri, mahkeme kayıtları (şer'iye sicilleri), Piskopos mukataası kalemi defterleri, gayr-i müslim cemaatlere ait olan defterler ile her gayr-i müslim topluluğa ait müstakil defterler, Osmanlı devlet ve toplumunun bu konudaki hassasiyetlerine âdeta şahitlik yapmaktadır.
Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren adâlet ve dinî alandaki müsamahası ile çevredeki Hıristiyan halk kitlelerinin sempatisini kazanmıştı. Osman Gazi, Rum komşularının çoğu ile iyi münasebetler kurmuş ve bu münasebetler sonucunda Rumlardan birçoğunu kendi tarafına çekmişti. Orhan Gazi, Bursa'yı feth ettikten sonra Rumlara şehri niçin teslim ettiklerini sorduğunda şu cevabı almıştı: "Sizin devletinizin günden güne yükseldiğini, buna karşılık bizim devrimizin bittiğini anladık. Babanızın yönetimine giren köylülerin memnun kalıp bir daha bizi arayıp sormadıklarını ve rahat olduklarını gördük. Biz de bu rahatlığa heves ettik."1 Keza Göynük ve Taraklı-Yenicesi tarafları feth olunduğu zaman, Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa, bu yörede yaşayan Hıristiyanlara karşı çok iyi ve adâletli davranmıştı. Âşık Paşazâde, Süleyman Paşa'nın buraya gelişi esnasında halkın ona karşı nasıl bir tavır takındığını ve Taraklı-Yenicesi'ne geldiğinde halkın hisarı kendisine nasıl teslim ettiğini, onun da onlara karşı nasıl adâlet ve insaf ölçüleri dahilinde hareket ettiğini anlattıktan sonra Hıristiyanların: "Ne olaydı bunlar (Osmanlılar) bize kadim zamandan (daha önceleri) bey olaydı, dediler. Köylülerin birçoğu, Müslümanların bu adâleti karşısında kendiliklerinden Müslüman oldular" der.2 Gerçekten Osmanlıların adâleti ve hoşgörüsü birçok kimsenin kendiliğinden Müslüman olmasına sebep olmuştu. Aslında burada bir noktaya daha temas etmek gerekiyor, o da tarihlerimizde "Devşirme Sistemi" denilen ayrı bir ihtidâ şeklidir ki, burada onun üzerinde durmak istemedik.
Osmanlılar, Anadolu'da olduğu gibi Rumeli'deki Hıristiyanlara da din ve vicdan hürriyeti tanımışlardı. Onlar, Hıristiyanların varlıklarına ve yönetim tarzlarına dokunmadılar. Ağır vergiler altında ezilmiş bulunan yeni tebeanın (vatandaş) vergi yükünü hafifleterek, mevcut kanunların hilafına keyfî hiçbir muameleye müsaade etmediler. Devlet, kendi himayesine girmiş zimmîlerin her türlü hak ve hukukunu garanti altına almıştı. Çünkü onlar "vedia-i Hâlik-ı Berâyâ", yani Allah'ın birer emaneti idiler.
YanıtlaSilZaten baştanbaşa Hıristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası'nda, bu tarzdaki hareket ve davranışın Osmanlı fetihlerini kolaylaştırdığı bir gerçektir. Kısa zamanda bölgeyi bir Osmanlı toprağı haline getiren âmil, bu âdilâne hareket ve siyasetteki inceliktir.
Bir taraftan Bizans İmparatorluğu'nun bozulmuş olan yönetim tarzı, vergilerin keyfî olması, Rum bey ve hatta imparatorlarının kendi hazinelerini doldurmak gayesiyle halkı soymaları; bir taraftan da asayişsizlik ve ekonomik buhran gibi etkenler, halkın Osmanlı idaresini memnuniyetle karşılamasına sebep olmuştu. Bizans ve diğer derebeylerin yönetim tarzına karşılık Osmanlıların disiplinli hareketleri ve fethedilen yerlerin halkına karşı adâletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir siyaset takip etmeleri, vergilerin tebeanın ödeme imkânlarına göre tertip edilmiş olması ve bilhassa Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmek için ölümle tehdit edenlere karşı Türklerin, buralardaki unsurların dinî ve vicdanî hislerine saygı göstererek bu ince ve hassas noktayı prensip olarak kullanmaları, Balkanlıların Katolik tazyikine karşı Osmanlı yönetimini bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep olmuştu.3 Balkan milletleri, Osmanlılara karşı böyle bir tavır sergilemekle yerinde bir karar vermiş oluyorlardı. Çünkü Osmanlı rejimi, din ve ırk ayırımı gözetmeyen, bütün tebeayı Osmanlı şemsiyesi altında birleştiren bir yönetim idi. Osmanlılar, devletlerini kurarken kitleleri çeken bu uzlaşıcı, koruyucu ve hoşgörülü siyaseti şuurlu bir şekilde takip ediyorlardı. Onların idare sistemi, tamamen insanî idi. Hiç kimse, din veya ırkından dolayı hor görülmüyordu. Böyle insanî bir uygulama, ister istemez Müslüman olmayan vatandaşların ruh ve benliklerinde Osmanlılara ve dolayısıyla Osmanlının mensubu bulunduğu dine karşı bir sempati ile bakmalarına sebep oluyordu. Zamanla bu sempati, farklı şart ve sebeplere bağlı olarak ihtidâya kadar gidiyordu.
Osmanlı, kurduğu sistemle Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da bir denge sağlamıştı. Günümüzde bile siyasî, ekonomik ve dinî kargaşanın eksik olmadığı bu bölgelerde Osmanlı, etnik yapı, din, gelenek, örf, âdet ve kültürleri farklı olan toplum kesimlerini temsil eden insan taleplerinin bulunduğu ortak bir nokta özelliğini taşıyordu. Zira Osmanlı, uygulama alanına koyduğu İslâmî anlayış sayesinde câmi, kilise ve havranın yan yana durduğu bir üst kültürü tesis etmişti. Böyle bir üst kültürün tesisi, "İlâhî Mes'uliyet" denilen bir yükümlülüğe dayanıyordu. Osmanlı, taşıdığı bu yükümlülüğün farkında olan bir devletti. Nitekim Osmanlı fetihlerinin temel felsefesi de bu ilahî mes'uliyete dayanan bir sorumluluk ürünü idi. Devletler fethetmek, yeni topraklar kazanmak, güçlü bir devlet kurmak ve geniş halk kitlelerine hükmetmek gibi, bazı kesimlerin ideali olarak görülen hedefler, Osmanlı yöneticisi için bir araç olmaktan öteye gitmiyordu. Zira Osmanlılarda, hâkim olan zihniyet, dünyalık elde etme temeli üzerine değil, "İ'lâ-yı kelimetullah" gibi üst bir ideal etrafında şekillenmişti. Nitekim bu konu kanunnâmede açık bir şekilde belirtilmiştir.4
YanıtlaSilFark gözetmeden ve yürürlükteki hukukî temeli bozmadan kendi toplumunun bütün fertlerine karşı adâlet ve hoşgörü prensiplerinden ayrılmadan hareket eden bir devletin vatandaşı olan gayr-i müslimler, devlete ve devletin mensubu bulunduğu dine karşı bir sempati içinde olacaklardır. Hakim güç olarak zimmî vatandaşının huzur ve refahını düşünen bir devlete karşı onların başka türlü hareket etmesi de beklenemezdi. Nitekim bu anlayış, 1463 yılında Bosna kralının Papa'ya yazdığı bir mektupta kendini açıkça ortaya koymaktadır. Buna göre köylüler, Osmanlılara karşı başlarında bulunan hanedan ve feodal beyleri desteklemeyip yalnız bırakmışlardı. Osmanlı egemenliği altında Balkanlarda, 1600'lere kadar köylü isyanı hemen hemen yok gibidir. Özellikle papalığın İslâm'a karşı köylü kitlelerini bir din savaşına sürükleme girişimleri de başarılı olmamıştır.5
Uzun yıllar Müslümanlarla iç içe yaşayan gayr-i müslim vatandaşlardan bir kısmının kendi istekleri ile ihtidâ ettikleri görülmektedir. İhtidâ edenler şer'iye sicili denilen mahkeme defterlerine yazılırdı. İhtidâ kayıtları doğrudan veya dolaylı olarak sicillerde yer alıyordu. Doğrudan ihtidalar mahkemede, mühtedinin kendi iradesiyle Müslüman olmak istediği, hangi dine ve millete mensup olduğu, yeni isminin ne olacağı gibi hususlar açıkça belirtilerek yapılmakta idi. Bu tarz ihtidalar, "İhtida İ'lamı" şeklinde sicillere kaydedilmekte idi. Dolaylı olarak bilinen ihtidâlar ise miras, alım-satım, kefalet ve benzeri kayıtlarda geçen isimlerin yanında "mühtedi" kelimesinin yer almasından anlaşılmaktadır. Mühtedi kelimesi, o kişinin sonradan Müslüman olduğunu göstermektedir.6 Müslüman olmak suretiyle hidâyete eren kimselerin adları Müslümanların kullandıkları isimlerle değiştirilirdi. Bu durum, bizzat kendileri tarafından verilen dilekçelerde (ariza) de görülmektedir. Bir mühtedinin isminden bahsedilirken kendi adından sonra Müslüman olmayan babasının isminin yerine "Allah'ın kulu" anlamına gelen Abdullah adı kullanılırdı. Bu sebepledir ki, babasının adı Abdullah olarak belirtilenlerin çoğunlukla ihtidâ eden kimseler olduğu kabul edilirdi.
İhtida hareketinde devletin merkezi olan İstanbul'da durum biraz daha farklılıklar göstermektedir. Zira merkezde büyük ölçüde kadılık veya müftülük değil, doğrudan Divân-ı Hümâyun devreye girmektedir. "Kanun-ı Nev Müslim" diye isimlendirilen kanunnâme maddesi uyarınca yeni Müslüman olan kimseye (mühtedi) devlet bazı imkânlar tanıyordu. Bu bakımdan, Müslüman olmak isteyen kimse, bu arzusunu, bizzat sadrazamın huzurunda yerine getirme imkânına sahipti. Gerek bu konudaki kanunnâme maddesi, gerekse arşiv belgeleri yeni Müslüman olan kimseye nasıl davranıldığı hakkında bize geniş bilgiler vermektedir. Kanunnâme'nin ilgili maddesi şöyledir:
YanıtlaSil"Divân-ı Hümâyûnda vezir-i a'zam huzurunda bir kâfir Müslüman olmak murad etse fi'l-hal telkın-i şehâdet olunup bir kabza akça ihsan ve kisvesi için Defterdara ferman buyrulduktan sonra bir çavuş götürüp mirî cerrahlardan divanda ol gün nöbetçi olan cerraha teslim, cerrah dahi hemen ol mahalde kûşe-i muayyenesine götürüp sünnet eder. Ve mirî cerrahlardan biri her gün nöbetle Divân-ı Hümâyûnda ve sadrazam sarayında beklemek kanun-ı kadimdir."7
Görüldüğü gibi, başka dinden olan birinin İstanbul'da İslâmiyet'i kabul etmesi, kendisine hem bir miktar paranın verilmesine, hem de "kisve paha" denilen ve Müslümanlara ait kıyafeti edinebilmesi için ayrıca elbise parasının verilmesine sebep olmaktadır. Konu ile ilgili pek çok arşiv belgesi de bulunmaktadır. Ama biz, mevzuu fazla dağıtmamak için sadece BOA. Cevdet Adliye tasnifinin 3635 numaralı dosyasındaki belgelerden bir iki tanesinin metnini buraya almak istiyoruz. Böylece Kanunnâme maddesinin nasıl uygulanma alanına konduğunu görmüş olacağız.
Buna göre hicrî 1255 tarihini taşıyan dilekçede (arz) şöyle denilmektedir:
"Arzıhal-ı kullarıdır ki, bu kulları, fi'l-asıl İstanbul sakinlerinden ve Yahudi milletinden iken kendi hüsn-ı rızamla elhamdulillahi teala İslâm ile müşerref ve hak dini kabul edip merahim-i aliyyelerinden mercüvdür ki huzur-ı devletlerinde kelime-i şehâdeti teklim ve iktiza eden elbisemi inayet ve ihsan buyrulması niyazı babında emr u ferman devletlu inayetlu merhametlu efendim hazretlerinindir." Bende Muhammed. [Bkz. EK-I]
Aynı numaradaki başka bir belge de İslâmiyet'i kabul eden ve aslen Rum olan bir hanımla ilgilidir. Bu arzda da şöyle denilmektedir:
"Arzıhal câriyeleridir ki, Rum milletinden iken elhamdulillahi Teala hidâyet erişüp şeref-i İslâm ile müşerrefe olduğum malum-ı devletleri buyruldukta merahim-i aliyyelerinden mercüvdür ki, ber mutad kisve baham ile bu câriyelerini mesrur buyrulmak babında emr u ferman devletlu inayetlu merhametlu efendim sultanım hazretlerinindir." Bende muhtedi Aişe câriyeleri. [Bkz. EK-II]
YanıtlaSilBilindiği gibi İslâm aile hukukuna göre Müslüman olan bir kadın, Müslüman olmayan bir erkekle evlenemez. Başka bir dine mensup bir kadın İslâm dinini seçip Müslüman olursa kocasına da İslâm teklif edilir. Şayet kocası Müslüman olursa evlilikleri devam eder. Aksi takdirde hakim (kadı) bu evliliği fesheder. Aynı numarada bulunan ve aynı tarih ile yazım özelliklerini taşıyan belgede yine Rum milletinden olan bir kimsenin Ali adını aldığını ve kendisine de kisve pahasının verilmesini istediği görülmektedir. Muhtemelen bu, ya karı koca ikisinin birden veya kadının daha önce Müslüman olduğunu, kocasının da kendisine tabi olduğu anlamına gelmektedir. Bu konuda muhtemelen diyoruz, çünkü belgede bu durumu ortaya koyan bir açıklık bulunmamaktadır.
Daha önce de belirtildiği gibi Osmanlı, gayr-i Müslim vatandaşının dinî, örfî ve akidevî inançlarına müdahalede bulunmuyordu. Bununla beraber fert bazında da olsa her Müslüman, başkalarının da Müslüman olmasını ister. Çünkü evrensel bir din olan İslâmî anlayışa göre dünya ve ahiret saadeti, ancak Müslüman olmakla elde edilebilir. Bu bakımdan Müslüman, başka din mensuplarının da bu saadete kavuşmasını temenni eder. Müslüman böyle bir temennide bulunmak ve buna bağlı olarak harekete geçmekle kendini yükümlü sayar. Bu anlayış, bir anlamda digergamlık ifade eder. Zira böyle bir anlayış ve buna bağlı olarak ortaya çıkan harekette maddî-manevî hiçbir menfaat söz konusu değildir. Bu bakımdan İslâm'daki ihtida ve tebliğ, Hıristiyan dünyadaki gibi maddî birtakım menfaatler elde etmeye yönelik misyonerlik faaliyetlerine benzememektedir. Bu İslâmî anlayış, Müslüman devletlerin de hedefleri arasında idi. Bu bakımdan Osmanlı Devleti de yeni Müslüman olacaklar için maddî ve manevî bazı imkânlar hazırlıyordu. İşte biraz önce sözü edilen "Kanun-ı Nev Müslim" ile arşiv belgelerinin gösterdiği uygulamalar sadece bu hedefe yönelik olan uygulamalardır.
Öz
YanıtlaSilİslâm hukuk sistemine bağlı olan Osmanlı Devleti'nde, zimmet ehli denilen gayr-i müslimlerin zorla Müslümanlaştırılmaları söz konusu değildir. Zira gerek Kur'an-ı Kerim, gerekse Hz. Peygamber'in sünneti böyle bir şeyin olmasına imkân ve fırsat vermez.
Osmanlı tarihi incelendiğinde, Osmanlı'daki ihtidâ hareketlerinin herhangi bir zorlama olmadan meydana geldiği görülür. Bunun nedeni, herkesi inanç ve düşüncesinde serbest bırakan İslâm'ın tavrıdır. O dönemde insanlar, Müslümanların uygulamalarını, kendilerini yöneten eski idarecilerinin yaptıkları ile mukayese edince bu uygulamanın sebeplerini araştırmaya başladılar. Bu da onları İslâm ile karşı karşıya getirdi. İslâm'ı anlamaya çalışan bu insanlar, rahat, huzur ve ahiret hayatının geleceğinin İslâm'da olduğunu anladılar.
Çok geniş bir coğrafya üzerinde hâkimiyetini kuran Osmanlı Devleti, farklı ırk, dil, din, mezhep, kültür, örf ve âdetlere sahip toplulukları asırlarca âdilâne bir şekilde idare etmiştir. Bu makalede, Osmanlı'daki ihtida ve tebliğ faaliyetlerinin diğer misyonerlik hareketlerinden farklılığı, gayr-i müslimlerin o dönemde İslam'a yöneliş nedenleri, Osmanlı Devleti'nin yeni Müslüman olacaklar için sunduğu maddî ve manevî bazı imkânlar belgelerle ortaya konulmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Osmanlı, gayrı müslim, İslam, ihtida, mühtedi
Abstract
In the Ottomans, which was based on Islamic system of law, it was not possible to Muslimise the Non-Muslims who were called the man of debit. That is because, both the Holy Koran and the Sunnah (the sayings and doings of Prophet Mohammed) would not allow such a thing.
When the Ottoman history is analysed, it can be seen that conversions to Islam in the Ottomans happened without any force at all. The reason why is the approach of Islam which sets the man free in his belief and thought. In that era, having compared to their previous administrators, people started to explore the reasons why Muslims treated in that way. This brought them to Islam. Those people who tried to understand Islam realised that the ease, peace and the future of the other world is in Islam.
The Ottomans, which ruled on a large scale, managed communities from various races, languages, religions, sects, cultures, customs and usages with justice for many centuries. In this article, the differences of conversions and notification movements in the Ottomans from other missionary movements, the reasons behind the tendency towards Islam by non-Muslims, the opportunities, both material and spiritual, provided by the Ottoman State to would-be Muslims are put forward with documents.
Key Words: The Ottomans, Non-Muslim, Islam, Conversion, Converted
Dipnotlar
1. Âşık Paşazâde, Tarih, İstanbul 1332, s. 30.
2. Âşık Paşazâde, s. 43.
3. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1972, I, s. 183.
4. Geniş bilgi için bk. Hezarfen Hüseyin Efendi, Telhisü'l-Beyân fi Kavanin-i Âl-i Osman, Bibliotheque National (Paris), Ancien Fonds Turc, nr. 40, vr. 109 b.
5. Halil İnalcık, "Türkler ve Balkanlar" Balkanlar, İstanbul 1993, s. 17.
6. Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Ali İhsan Karataş, Mahkeme Sicillerine Göre XVIII. Yüzyılda Bursa'da Gayrimüslimler, (Basılmamış doktora tezi) Bursa 2005, s. 146.
7. Tevkiî Abdurrahman Paşa, "Kanunnâme" MTM. İstanbul 1331, I, s. 542.
Ahlak
YanıtlaSilYaz 2006 [ 95. Sayı ]
Kur'an ve Sünnet'e Göre Ahlâkın Kaynağı ve Ahlâk-Amel, Değer-Davranış Bütünlüğü
The Origin of the Ethics According to the Qur'an and Sunna and the Integrity of Ethics-Application, Value-Behaviour
Özcan HIDIR
Assist. Prof. Dr., Rotterdam İslam Üniversitesi
Giriş: Din-Ahlâk İlişkisi
Ahlâkın kaynağı meselesi, asırlar boyu pek çok İslâm alim ve filozofunu meşgul etmiş, günümüzde de meşgul etmeye devam etmektedir. Bu anlamda ahlâkın yegane kaynağının din olup olmadığı temel tartışma konularındandır.
Burada öncelikle şunu vurgulamak gerekir ki, her dindar, ahlâklı olmak zorundadır. Çünkü din, bu dünyada ahlâklı davranmayı öğretir ve esasen Dinin mesajı da bu dünyada ahlâk ekseninde bir dünya hayatı sürülmesi içindir. Bir anlamda dinlerin ve dolayısıyla İslâm'ın öğretilerinin temel esprisini ahlâk oluşturur. Şu halde hangi açıdan bakılırsa bakılsın, dinle ahlâkın yakın bağının olduğu görülür.
Toplumsal meseleleri çözebilmenin en önemli sâiki, sahip olunan ahlâkî değerleri fark etmek ve bu değerleri hayata geçirebilmekte yatar. Esasen hem değerleri fark etmek hem de o değerleri ahlâklı davranış bilincine ve dolayısıyla yaşayan birer insanî haslet haline getirebilmek, son derece önem arz eder. Şu halde ahlak, akla ve vahye ait ilke ve esasların pratik hayatta somutlaştırılmasıdır. Bu noktada insanın yaratılışı ve Allah Teâla'nın insana dünyada yüklediği misyon fevkalade ehemmiyeti hâizdir.
Buradan hareketle şu söylenebilir ki, din, insanî değerleri ortaya koyar ve insana o değerlere bağlı kalarak yürüyebilme iradesi kazandırır. İnsan o değerleri kendi özünde, içinde bulur. Kendi dünyasında, kendi vicdanında bulur. Dinin kazandırdığı irâde ile o değerleri hayata geçirme bilincini ve gücünü kazanır. Dinin ahlâkla olan ilişkisinin başladığı yer de esasen burasıdır.
Ahlâkî değerler, aslında bulundukları toplumun olduğu kadar bütün insanlığın da ortak değerleridir. Kişilerin bireysel inisiyatifleriyle, zorlamalarıyla, sübjektif değerlendirmeleriyle tanımlanabilecek kadar sade, yalın ve köksüz değildir. İşte burada din önemli bir katkı sağlar. Din toplumun tarihteki inanç ve kültürlerden süzülüp gelen ve insan olmanın özüyle bağlantılı, ortak, ahlâkî değerleri teyit ederek, onaylayarak ona ayrı bir güç ve yeni veçheler kazandırır. Dikkat edilirse Kur'ân-ı Kerîm'de ahde vefadan, adâletten, başkasının hakkına saygılı olmaktan, başkasını sevmekten, sevgiyle bir arada yaşamaktan söz edilir. "Ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim" buyuran Hz. Peygamber'in (s.a.) pek çok hadisinde -ki aşağıda bir kısmı değerlendirilecektir- bir dizi ahlâkî değeri ve o değerlerin davranışa (amel) dönüşme bilinci görülür.
YanıtlaSilDiğer taraftan İslâm öncesi dönemlerde ifade edilmiş ve her din ve toplum içerisinde kendine yer bulabilecek ortak miras kabilinden ahlaki değerler bulunmaktadır. "Hikmet (ahlâki değer) mü'minin yitiğidir, nerede bulursa alır"1 hadisinden anlaşıldığı üzere, İslâm, diğer din ve kültürlerle ortak olan bu ahlâkî değerleri yeniden ortaya koymayıp onlara atıfta bulunmakta, onları onaylamakta, güçlendirmekte ve aksiyona (amel) dönüştürmektedir.2 Zira ahlâk yaklaşık 5000 seneden beri bugünkü tartışma konuları ve değerleriyle incelenmeye başlanmıştır. Ahlâk ölçüleri ve değerler, Sümer ve Bâbil dönemlerinde ülkenin temel yönetim ilkesidir. Farâbî, ülkeleri erdemli-erdemsiz olarak ikiye ayırmıştır. 'Hayır ve iyiliklerin bir arada yaşandığı ülke, erdemli ülkedir' demektedir. Bu itibarla tarih boyunca insan topluluğunun olduğu her yerde bazen yazılı, bazen gelenek halinde uygulama alanı bulan ahlâkî değerler vardır.
Uygulanan bu ahlaki değerler, ahlâk ile amelin bütünleşmesi neticesinde bütün din, kültür ve zamanlarda süreklilik kazanır. Böylece ahlâkî değerler kaygan zeminden kurtarılarak, bir hayat biçimine dönüşür. Zira ahlâkî değerler tek başına bir şey ifade etmemektedir. Ahlâkî değerlerin, hayatta vücut bulmuş, yaşayan değerler olması gerekir. Nurettin Topçu da İsyan Ahlâkı adlı eserinde ahlâklılığın, "Hakk'ın vicdanlarda hapsolmayıp hareketlerimizde tecellisiyle" mümkün olduğunu ifade etmektedir. Daha sonra da Topçu, hak, hakikat ve ahlâkın en büyük mümessilleri olarak, ''Ayı bir elime, güneşi diğer elime verseler davamdan dönmem diyen Peygamberler', 'Çiğnerim, çiğnenirim Hakk'ı tutar kaldırırım diyen Akifler', içindeki manevi bir sese kulak vererek tek başına Atina'ya can pahasına karşı koyan Sokrates'ler ve sıska vücuduyla Büyük Britanya yargıçlarına meydan okuyan Gandhi'leri gösterdiği, ifade edilmektedir.3
Bunun için de konuşmaktan ziyade konuşulan ahlâkî değerlerin davranış bilincine, hayat tarzına kısaca amel ve aksiyona dönüştürülmesi esastır. Bu noktada kişinin iradesi, kişinin hayata bakışı ve sorumluluk duygusu öne çıkmaktadır.
Zira insanı yaratan Allah Teâla, ona, kendi ruhundan üfürdüğünü (Secde, 9) ve onun yeryüzünde halifesi olduğunu (En'am, 165) bildirir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden biri, onun nefsi ve vicdanı ile birlikte yaratılmış olmasıdır. Her insanda kendisine kötülüğü emreden bir nefis ve kötülükten nasıl sakınacağını ilham eden bir vicdan vardır. İnsan vicdanının ilham ettiği sevgi, fedakarlık, merhamet, tevazu, şefkat, doğruluk, dürüstlük, sadâkat, nezâket ve yardımseverlik gibi güzel ahlâk özelliklerinin yanı sıra, nefsinden gelen yıkıcı ve olumsuz özelliklere de sahiptir. Ancak inançlı bir insan vicdanı sayesinde doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilir ve her zaman güzel ahlâkı tercih eder. Böylece Allah Teâla'nın insana biçtiği değer ve insanı dünyaya gönderirken ona yüklediği misyonun önemi ortaya çıkmış olur. Aslında bütün bu temel ahlâkî değerler, insan olmanın özüyle alakalı değerlerdir.
Ahlâkî değerler, aslında bulundukları toplumun olduğu kadar bütün insanlığın da ortak değerleridir. Kişilerin bireysel inisiyatifleriyle, zorlamalarıyla, sübjektif değerlendirmeleriyle tanımlanabilecek kadar sade, yalın ve köksüz değildir. İşte burada din önemli bir katkı sağlar. Din toplumun tarihteki inanç ve kültürlerden süzülüp gelen ve insan olmanın özüyle bağlantılı, ortak, ahlâkî değerleri teyit ederek, onaylayarak ona ayrı bir güç ve yeni veçheler kazandırır. Dikkat edilirse Kur'ân-ı Kerîm'de ahde vefadan, adâletten, başkasının hakkına saygılı olmaktan, başkasını sevmekten, sevgiyle bir arada yaşamaktan söz edilir. "Ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim" buyuran Hz. Peygamber'in (s.a.) pek çok hadisinde -ki aşağıda bir kısmı değerlendirilecektir- bir dizi ahlâkî değeri ve o değerlerin davranışa (amel) dönüşme bilinci görülür.
YanıtlaSilDiğer taraftan İslâm öncesi dönemlerde ifade edilmiş ve her din ve toplum içerisinde kendine yer bulabilecek ortak miras kabilinden ahlaki değerler bulunmaktadır. "Hikmet (ahlâki değer) mü'minin yitiğidir, nerede bulursa alır"1 hadisinden anlaşıldığı üzere, İslâm, diğer din ve kültürlerle ortak olan bu ahlâkî değerleri yeniden ortaya koymayıp onlara atıfta bulunmakta, onları onaylamakta, güçlendirmekte ve aksiyona (amel) dönüştürmektedir.2 Zira ahlâk yaklaşık 5000 seneden beri bugünkü tartışma konuları ve değerleriyle incelenmeye başlanmıştır. Ahlâk ölçüleri ve değerler, Sümer ve Bâbil dönemlerinde ülkenin temel yönetim ilkesidir. Farâbî, ülkeleri erdemli-erdemsiz olarak ikiye ayırmıştır. 'Hayır ve iyiliklerin bir arada yaşandığı ülke, erdemli ülkedir' demektedir. Bu itibarla tarih boyunca insan topluluğunun olduğu her yerde bazen yazılı, bazen gelenek halinde uygulama alanı bulan ahlâkî değerler vardır.
Uygulanan bu ahlaki değerler, ahlâk ile amelin bütünleşmesi neticesinde bütün din, kültür ve zamanlarda süreklilik kazanır. Böylece ahlâkî değerler kaygan zeminden kurtarılarak, bir hayat biçimine dönüşür. Zira ahlâkî değerler tek başına bir şey ifade etmemektedir. Ahlâkî değerlerin, hayatta vücut bulmuş, yaşayan değerler olması gerekir. Nurettin Topçu da İsyan Ahlâkı adlı eserinde ahlâklılığın, "Hakk'ın vicdanlarda hapsolmayıp hareketlerimizde tecellisiyle" mümkün olduğunu ifade etmektedir. Daha sonra da Topçu, hak, hakikat ve ahlâkın en büyük mümessilleri olarak, ''Ayı bir elime, güneşi diğer elime verseler davamdan dönmem diyen Peygamberler', 'Çiğnerim, çiğnenirim Hakk'ı tutar kaldırırım diyen Akifler', içindeki manevi bir sese kulak vererek tek başına Atina'ya can pahasına karşı koyan Sokrates'ler ve sıska vücuduyla Büyük Britanya yargıçlarına meydan okuyan Gandhi'leri gösterdiği, ifade edilmektedir.3
Bunun için de konuşmaktan ziyade konuşulan ahlâkî değerlerin davranış bilincine, hayat tarzına kısaca amel ve aksiyona dönüştürülmesi esastır. Bu noktada kişinin iradesi, kişinin hayata bakışı ve sorumluluk duygusu öne çıkmaktadır.
Zira insanı yaratan Allah Teâla, ona, kendi ruhundan üfürdüğünü (Secde, 9) ve onun yeryüzünde halifesi olduğunu (En'am, 165) bildirir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden biri, onun nefsi ve vicdanı ile birlikte yaratılmış olmasıdır. Her insanda kendisine kötülüğü emreden bir nefis ve kötülükten nasıl sakınacağını ilham eden bir vicdan vardır. İnsan vicdanının ilham ettiği sevgi, fedakarlık, merhamet, tevazu, şefkat, doğruluk, dürüstlük, sadâkat, nezâket ve yardımseverlik gibi güzel ahlâk özelliklerinin yanı sıra, nefsinden gelen yıkıcı ve olumsuz özelliklere de sahiptir. Ancak inançlı bir insan vicdanı sayesinde doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilir ve her zaman güzel ahlâkı tercih eder. Böylece Allah Teâla'nın insana biçtiği değer ve insanı dünyaya gönderirken ona yüklediği misyonun önemi ortaya çıkmış olur. Aslında bütün bu temel ahlâkî değerler, insan olmanın özüyle alakalı değerlerdir.
Oruç, hac, zekat gibi İslâm Dini'nin diğer temel ibadetleri ile ahlâk arasında da benzer şekilde ilişki kurmak tabiatıyla mümkündür. Mesela oruç konusundaki hadisler incelendiğinde, sadece aç kalan fakat insanlara kötülükte bulunan, kötülükten uzak durmayan, iyilik ve güzellik peşinde koşmayan kişilerin orucunun yalın bir aç kalma olarak nitelendirildiği görülür. Bu anlamda gerçek oruç, Yüce Yaratıcı ile kurulan bağın davranışlara yansıtılabilmesi ve oruçlu geçen bütün zaman diliminin güzellikler zamanı, iyilikler zamanı, kötülüklerden kaçınma ve kendi kendini denetim altında tutabilmesi yani manevî-vicdanî oto-kontrol mekanizmasını kurabilmesi ile değer kazanmaktadır.
YanıtlaSilBu itibarla hangi açıdan bakılırsa bakılsın Kur'an ve Sünnet gibi iki temel kaynağa dayanan İslâm Dini hep ahlâklı olmayı, ahlâklı davranmayı, ahlâkî değerleri hayata yansıtmayı öğütlemektedir. Zira Kur'an ve Sünnet, medeniyet fıkhının önemli ilkelerini açıkladığı gibi, zarif ve medenî bir toplumdan beklenen davranış ilkelerini (ahlâk) de sunmaktadır. Zira medeniyet fıkhı, sonuçta fert ve toplumları medenî davranışa yani ahlâklı ve zarif olmaya yöneltmiyorsa, hiç bir anlam ifade etmez. Kur'ân-ı Kerîm, kendisine ilim verildiği halde hayatına tatbik etmeyen veya bu ilmin tam tersi davranışlar sergileyen kimselerin bu durumunu, verilebilecek en kötü misalle şöyle tavsif etmektedir:
"Onlara (Yahudilere), kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer. Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur."4
Hz. Peygamber de faydasız ilimden Allah'a sığınmıştır. İlmin en başta gelen faydası, sahibinin davranışını olgunlaştırıp ahlâkını güzelleştirmesi, davranışlarını terbiye etmesidir. Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurur: "Allah'ım! Faydasız ilimden, korkmayan kalpten, tatmin olmak bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duadan sana sığınırım!"5
Şu halde erdemli/ahlâklı davranış, ferdi yücelten ve toplumun gelişip yükselmesine vesile olan her alanda anlam kazanır. Yani bir toplumun fertleri manevî olarak ibadetle, fikir ve düşünce olarak ilimle, iktisadî açıdan çalışmayla, ahlâkî olarak erdemle, sosyal açıdan karşılıklı dayanışma ve yardımlaşmayla, maddî olarak da yeryüzünü mamur hale getirmekle gelişir ve yücelir.
Ahlâk-amel bütünlüğünün ilk ve en önemli esaslarından biri, bir değer olarak sahip olduğu ahlâkını medeni davranışa dönüştürebilmesi, medeni olmayan kötü ve çirkin huylar ile insanı alçaltan davranışlardan Bediüzzaman'ın tabiriyle "ahlak-ı rezile"'den6 kaçınmasıdır. Tabiatıyla bu neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmeyi gerektirir. "Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim"7 ve "Muhakkak Allah, güzel ahlâkı sever ve çirkin ve insanı alçaltan davranışlardan da hoşnut olmaz"8 hadislerinde olduğu üzere Hz. Peygamber bazen, genel olarak güzel ahlakın öneminden söz ederken bazılarında ise somut olarak neyin güzel ahlak neyin ise çirkin olduğunu belirtir.
Özellikle ilk olarak zikredilen hadisinde Hz. Peygamber'in, "güzel ahlâk"ı risâletinin esas gâyesi olarak gördüğü belirtilmelidir. Bu aynı zamanda ahlakın amelle bütünleşmesinde rol model veya örnek şahsiyetlerin önemini gösterir. Bu itibarla O'nun (s.a.) hayatının her safhasında güzel ahlâk numunelerini görmek mümkündür. Hz. Peygamber'in güzel ahlakı risaletinin gayesi olarak değerlendirilmesi, ahlakı, "Dinimiz, dünyamız ve âhiretimizin mamur olmasına yol açan davranışlar" olarak anlamamıza yol açar. Hz. Peygamber'in şu duasını da böyle yorumlamak mümkündür: "Allah'ım! Bana işimin ismeti olan Dinimi ıslah et. Varacağımız yer olan âhiretimi de ıslah et. Benim için hayatı her hayır hususunda ziyade kıl ve bana ölümü her şerden rahat kıl."9
YanıtlaSilAhlâki özellikleri kazanmada ahlakı amele dönüştürmede, yukarıda da değindiğimiz gibi, "örnek şahsiyetler" ve "rol modeller" son derece önemlidir. Bu anlamda Hz. Peygamber, özelde Müslümanlar genel olarak da bütün insanlık için örnek bir şahsiyettir. Zira Allah Teâla'nın, geçmiş peygamberlerin bir mîrası olarak, güzel ahlâkın bütün yönlerinin kendisinde mükemmel mânada temsil edilen ve Kur'an'da "üsve-i hasene=en güzel örnek" olarak taltif edilen10 ve hakkında "Muhakkak sen, yüce bir ahlâk üzeresin"11 buyurulan Resûlüllah'ı Müslümanlara göndermesi, özelde bu ümmete genelde ise bütün insanlığa olan nimetlerin en büyüklerindendir. Zira Allah'tan aldığı ilahi mesajları O (s.a.), harfiyen hayatına yansıtmıştır. Bu itibarladır ki, Hz. Âişe'ye (r.a.) Hz. Peygamber'in ahlâkı sorulmuş ve "Onun (s.a.) ahlâkı Kur'an'dan ibarettir"12 cevabını vermiştir.
Bu sözüyle Hz. Âişe, Resûlüllah'ın hayatının, Kur'an'ın canlı örneği olduğunu kastetmiştir. Zira Hz. Peygamber, Kur'an'ı insanlara sözleriyle açıkladığı gibi, hayatında da Kur'an'ın gereğini uygulamıştır. Bu itibarla, geçmiş peygamberlerin hayatlarına dair bilgiler kaybolduğu halde, doğumundan vefatına kadar Resûlüllah'ın sîretinin en ince ayrıntılarına ait rivayet ve bilgileri kaydedilerek nesilden nesile aktarılmıştır. Özellikle onun (s.a.) peygamberliği ile Medine'ye hicreti sonrası döneme ait bilgi ve rivayetler çok daha ayrıntılıdır. Her asırda bu konuda pek çok eser kaleme alınmıştır. Bediüzzaman da Kadı İyaz'ın Şifâ-i Şerif'inin "mucize-i ahlâk-ı hamîde"yi oldukça güzel beyan ettiğini belirterek Hz. Peygamber'in ahlak ve şemailini anlatan en önemli ve bereketli kitaplardan birine işaret etmiştir.13
Öte yandan ahlâkın davranışa dönüşmesinin en önemli tezâhürü, "medenî davranış"tır. Medenî davranış, esasen "âdâb-ı muâşeret"ten başka bir şey değildir. Bir anlamda "adâb-ı muâşeret", medenî davranışın (ahlak) sosyal hayat içerisinde uygulayış biçimleridir. Hz. Peygamber aşağıda mealini vereceğimiz hadislerindeki özlü ve kapsamlı sözleriyle, Rabbi, kendisi ve insanlarla olan ilişkisinin ölçüsünü ortaya koymuş, bu açıdan medeni davranış modelleri (adab-ı muaşeret) sunmuştur:
"Müminlerin îman bakımından en kemâle ermişi, ahlâkı en mükemmel olandır. Sizin en hayırlınız, kadınlarınıza karşı en hayırlı ve ahlâklı olanınızdır."14
"Müminlerin iman bakımından en kâmili, ahlâkı en mükemmel olanı ve başkalarıyla kolayca anlaşıp kendisiyle de kolayca ülfet olunanı ve başkalarına kol kanat gerip himaye edenlerdir."15
Özellikle ilk olarak zikredilen hadisinde Hz. Peygamber'in, "güzel ahlâk"ı risâletinin esas gâyesi olarak gördüğü belirtilmelidir. Bu aynı zamanda ahlakın amelle bütünleşmesinde rol model veya örnek şahsiyetlerin önemini gösterir. Bu itibarla O'nun (s.a.) hayatının her safhasında güzel ahlâk numunelerini görmek mümkündür. Hz. Peygamber'in güzel ahlakı risaletinin gayesi olarak değerlendirilmesi, ahlakı, "Dinimiz, dünyamız ve âhiretimizin mamur olmasına yol açan davranışlar" olarak anlamamıza yol açar. Hz. Peygamber'in şu duasını da böyle yorumlamak mümkündür: "Allah'ım! Bana işimin ismeti olan Dinimi ıslah et. Varacağımız yer olan âhiretimi de ıslah et. Benim için hayatı her hayır hususunda ziyade kıl ve bana ölümü her şerden rahat kıl."9
YanıtlaSilAhlâki özellikleri kazanmada ahlakı amele dönüştürmede, yukarıda da değindiğimiz gibi, "örnek şahsiyetler" ve "rol modeller" son derece önemlidir. Bu anlamda Hz. Peygamber, özelde Müslümanlar genel olarak da bütün insanlık için örnek bir şahsiyettir. Zira Allah Teâla'nın, geçmiş peygamberlerin bir mîrası olarak, güzel ahlâkın bütün yönlerinin kendisinde mükemmel mânada temsil edilen ve Kur'an'da "üsve-i hasene=en güzel örnek" olarak taltif edilen10 ve hakkında "Muhakkak sen, yüce bir ahlâk üzeresin"11 buyurulan Resûlüllah'ı Müslümanlara göndermesi, özelde bu ümmete genelde ise bütün insanlığa olan nimetlerin en büyüklerindendir. Zira Allah'tan aldığı ilahi mesajları O (s.a.), harfiyen hayatına yansıtmıştır. Bu itibarladır ki, Hz. Âişe'ye (r.a.) Hz. Peygamber'in ahlâkı sorulmuş ve "Onun (s.a.) ahlâkı Kur'an'dan ibarettir"12 cevabını vermiştir.
Bu sözüyle Hz. Âişe, Resûlüllah'ın hayatının, Kur'an'ın canlı örneği olduğunu kastetmiştir. Zira Hz. Peygamber, Kur'an'ı insanlara sözleriyle açıkladığı gibi, hayatında da Kur'an'ın gereğini uygulamıştır. Bu itibarla, geçmiş peygamberlerin hayatlarına dair bilgiler kaybolduğu halde, doğumundan vefatına kadar Resûlüllah'ın sîretinin en ince ayrıntılarına ait rivayet ve bilgileri kaydedilerek nesilden nesile aktarılmıştır. Özellikle onun (s.a.) peygamberliği ile Medine'ye hicreti sonrası döneme ait bilgi ve rivayetler çok daha ayrıntılıdır. Her asırda bu konuda pek çok eser kaleme alınmıştır. Bediüzzaman da Kadı İyaz'ın Şifâ-i Şerif'inin "mucize-i ahlâk-ı hamîde"yi oldukça güzel beyan ettiğini belirterek Hz. Peygamber'in ahlak ve şemailini anlatan en önemli ve bereketli kitaplardan birine işaret etmiştir.13
Öte yandan ahlâkın davranışa dönüşmesinin en önemli tezâhürü, "medenî davranış"tır. Medenî davranış, esasen "âdâb-ı muâşeret"ten başka bir şey değildir. Bir anlamda "adâb-ı muâşeret", medenî davranışın (ahlak) sosyal hayat içerisinde uygulayış biçimleridir. Hz. Peygamber aşağıda mealini vereceğimiz hadislerindeki özlü ve kapsamlı sözleriyle, Rabbi, kendisi ve insanlarla olan ilişkisinin ölçüsünü ortaya koymuş, bu açıdan medeni davranış modelleri (adab-ı muaşeret) sunmuştur:
"Müminlerin îman bakımından en kemâle ermişi, ahlâkı en mükemmel olandır. Sizin en hayırlınız, kadınlarınıza karşı en hayırlı ve ahlâklı olanınızdır."14
"Müminlerin iman bakımından en kâmili, ahlâkı en mükemmel olanı ve başkalarıyla kolayca anlaşıp kendisiyle de kolayca ülfet olunanı ve başkalarına kol kanat gerip himaye edenlerdir."15
"Muhakkak kişi güzel ahlâkıyla, geceleri ibadetle gündüzleri de oruçla geçiren kimsenin derecesine ulaşır."16
YanıtlaSil"Nerede olursan ol Allah'tan kork; bir kötülük yaptığınızda onun ardından bir iyilik yap ki, onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâk ile muamelede bulunun."17
Bu itibarla medeni davranışın yani güzel ahlâkın Kur'an ve Sünnet'te yer alan en önemli hususiyetlerinden birinin, insanlara sertlikle değil, şefkat, müsamaha ve yumuşaklıkla muamele etmek; yani "geçimli insan olmak" olduğunu söylemeliyiz. Yine insanlarla muamelede kızgınlığa sebebiyet verecek davranışlarla mücadele etmek, devamlı kendini haklı çıkarmamak, öfkesine hakim olmak, haklı olduğu bir durumda bile muhatabına müsamahakâr ve dürüst davranmak, her halükarda dosdoğru olmak, şiddet ve zorluklar karşısında yumuşaklık göstermek, Sünnet'ten öğrendiğimiz güzel ahlâk örnekleridir. Allah Teala, Kur'an-ı Kerim'de "(Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir"18 buyurur. Diğer bir ayette ise "Sana emredildiği gibi dosdoğru ol" buyurulmuştur. Hz. Peygamber esasen başka bir yol üzerinde olamazdı. Şu halde buradaki "ahlâkın kategorik emr"i, esasen ümmet içindir.
Yine Kur'an'da, "ibâdü'r-Rahmân=Rahman'ın kulları" diye nitelenen kimseler hakkındaki, "Rahman'ın (has kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) 'Selam!' derler (geçerler)"19 âyetinde de, Allah'ın gerçek kullarının ahlâkının ipuçları vardır. Aynı şekilde Allah'ın, genişliği yer ve gök kadar olan cennet hazırladığını vadettiği müttaki kulları hakkındaki, "O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever"20 âyeti de, sözünü ettiğimiz ahlâk-amel bütünlüğünde örnek şahsiyetlerin önemine işaret etmektedir.
Câbir'in (r.a.) rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sattığı zaman kolaylık gösteren, satın aldığı zaman kolaylık gösteren ve hakkını talep edip başkası hakkında karar verirken kolaylık gösteren kimseyi Allah rahmet edip bağışlasın."21
Âişe'den (r.a.) rivayet edilen bir hadiste de Resûlüllah şöyle buyurmuştur: "Yâ Âişe! Şüphesiz ki Allah, refîktir; rıfkı sever. Rıfk karşılığında şiddet ve başkası için vermediğini verir."22
Bu hadis, Allah Teâla'nın, başka hiç bir ahlâka yapmadığı muameleyi yumuşak huylu olmaya (rıfk) yapacağını ve rıfk sahibinin dünyadaki (meşru) isteklerini kolaylaştıracağını, âhirette de kendisini sevaba nail edeceğini haber vermektedir.
Yine Âişe'den rivayete göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki yumuşak davranış kimde olursa, onu ancak zinetlendirir. Bir kimseden de alınırsa, onu lekeler."23
Bu hadisin sebeb-i vürûdu dair şu olay nakledilir: Âişe (r.a.) bir keresinde, biraz hırçın ve huysuz bir deveye binmişti. Âişe onu ileri geri çevirmeye başladı. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.) Âişe'ye, "Ona yumuşak davran! buyurdu.24
Hz. Peygamber'in insanlara rıfk ve müsamaha ile davrandığının en önemli misallerinden biri de, şu hadistir: Ebû Hüreyre'nin bildirdiğine göre, bir bedevî mescidin duvarına küçük abdest bozmuştu. Orada bulunan sahâbîler, onu derhal bu fiilinden vazgeçirmek için oraya koştular. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.), "Küçük abdest bozduğu yerin üzerine bir kova dolusu su dökün" dedi ve şöyle buyurdu: "Muhakkak siz, zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz."25
YanıtlaSilŞüphesiz bu ahmak ve kaba bedevînin davranışına karşı gösterilecek en güzel tavır, kolaylık ve genişliktir. Enes'ten (r.a.) nakledildiğine göre o şöyle demiştir: "Bir keresinde Resûlüllah ile birlikte yürüyordum. Resûlüllah'ın üzerinde saçağı kalın Necrân dokuması bir kaftan vardı. Derken bir bedevî bize yetişti ve Hz. Peygamber'in kaftanından tutup şiddetle çekti. Bu sırada ben Resûlüllah'ın boynu ile iki omuzu arasına baktım. (Bir de ne göreyim?) Bedevinin kaftanı şiddetli çekişinin etkisiyle kaftanın (kalın) kenarı Resûlüllah'ın boynunda iz bırakmıştı. Sonra bedevî, 'Yâ Muhammed! Yanında bulunan Allah'ın malından bana da verilmesini emret!' dedi. Bunun üzerine Resûlüllah şefkatle bedevîye baktı ve gülerek, ona istediğinin verilmesini emretti."26
Bu tavrıyla Hz. Peygamber, câhil, usûl ve âdap bilmez bu bedevînin yetişme ortamını dikkate alıp ona karşı medenî bir insandan beklenen tavrı ortaya koymuştur.
Abdullah b. Mes'ûd'dan nakledildiğine göre, o şöyle demiştir: "Resûlüllah (s.a), Huneyn savaşı sona erince bazı insanlara ganimetten fazla pay vermek suretiyle diğerlerinden ayırmıştı. Mesela kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenenlerden (müellefe-i kulûb) olan Akra' b. Hâbis'e yüz deve vermişti. Uyeyne'ye de bir o kadar vermişti. Arap eşrâfından bazılarına da yine yüz deve vermiş ve böylece Arapların bu ileri gelenlerini o gün ganimet bölüşümünde başkalarına tercih etmişti. Hz. Peygamber'in bundaki gayesini anlayamayanlardan biri -ki Vâkidî'nin beyanına göre bu kimse, münafıklardan Ma'teb b. Kuşey'dir- itiraz ederek, 'Vallahi muhakkak bu, adaletsiz ve Allah rızası gözetilmeyen bir taksimdir' dedi. Ben, 'Vallahi bu (küstahça) sözü Nebî'ye (s.a.) muhakkak haber veririm', diyerek durumu Resûlüllah'a haber verdim. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurdu:
'Allah ve Resûlü âdil olmazsa, kim olur? Allah Mûsâ'ya rahmet etsin, o, bundan daha ağır sözlerle karşılaştı da sabretti (böyle küstahları cezalandırmazdı)."27
Bu kaba ve medenî olmayan tavır sahibinin, henüz İslâm kalplerinde tam olarak yer etmemiş bu kavmin önde gelenlerinin kalplerini İslâm'a ısındırmak için Resûlüllah'ın, ileride meyveleri alınacak uygulamasını anlamaları mümkün olamazdı. Böylelikle Resûlüllah, küçük bir dünyalık karşılığında, İslâm daveti ve önderliği yararına onların velayetlerini satın almıştır. Kaldı ki Allah Teâla, "Ve'l-müellefeti kulûbühüm=Gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara"28 buyurarak, zekât mallarından onlara da pay verilmesini meşru kılmıştır.
Peşin hükümlü bazı kimseler ve kendisini hiç ilgilendirmeyen meselelere müdahale etmeye kalkışıp bu konuda kendilerinde hak iddia edenlere Hz. Peygamber, affedici ve ağırbaşlılıkla muamele etmiş ve tıpkı kendisinden önceki büyük (ulü'l-azm) peygamberler gibi, kendisine yönelik eza ve cefaya sabırla karşılık vermiştir. Bu itibarla Resûlüllah, hamasetle hareket edip kötü muamelelerin karşılığını vermede aceleci davranan ashâptan bazılarının bu aceleciliklerini, örnek olması amacıyla kesinlikle onaylamamıştır.
Abdullah b. Mes'ûd'dan nakledilene benzer bir olay da, kalpleri İslâm'a ısındırılacak olanlara verilmek üzere Yemen'den gelen altın külçesinin dağıtımında yaşanmıştır. Buna göre bu dağıtım esnasında bir adam ayağa kalkarak, "Biz, bu altına bunlardan daha layık idik" demişti. Bu söz Resûlüllah'a ulaşınca, 'Ben göktekiler nezdinde emin olduğum, akşam sabah bana semadan haber geldiği halde, siz bana güvenmiyor musunuz?' buyurdu. Derken çukur gözlü, geniş alınlı, gür sakallı, başı tıraşlı ve gömleği yukarıya çekilmiş halde bir adam,
YanıtlaSil'Ey Allah'ın Resûlü! Allah'tan kork' dedi. Resûlüllah (s.a.),
'Sana yazıklar olsun! Ben yeryüzündeki insanların Allah'tan korkmaya en layık olanı değil miyim?' buyurdu. Adam sonra dönüp gitti. Arkasından Hâlid b. Velîd,
'Yâ Resûlüllah! Şunun boynunu vurayım mı?' dedi. Hz. Peygamber, buna iltifat etmedi ve 'Belki ileride namaz kılan biri olur' buyurdu. Hâlid, 'Nice namaz kılanlar var ki, kalplerinde olmayanı dilleri söylüyor' diye söylenince Resûlüllah şöyle buyurdu:
'Ben, ne insanların kalplerini açmaya, ne de karınlarını yarmaya memurum!"29
Resûlüllah'ın bu tasarrufunun mâna ve maksatları anlayamayan dar kafalıların bu mensubu da, O'nun (s.a.) söz konusu tasarrufu hakkında tıpkı daha öncekiler gibi çirkin sözler sarf etmiş ve böylece sığ düşüncenin tipik bir örneğini vermiştir. Ne var ki onların bu sığlıklarına rağmen Hz. Peygamber, Hâlid b. Velîd'in teklifini -ki benzer durumlarda Hz. Ömer'in benzer tekliflerini de kabul etmemiştir- kabul etmemiş ve onlara Müslüman muamelesi yapmıştır. Zira bir örnek şahsiyet olarak Hz. Peygamber'in ahlâkında kin değil, affedicilik ve müsamaha esastır.
Mekke'nin fethi sırasında, müşrik olan ve daha önce kendilerinden her tür eza cefa ve işkenceyi gördüğü kendi kabilesi Kureyşlilere de Hz. Peygamber şöyle demiştir: "Ey Kureyşliler! Size ne gibi bir muamelede bulunacağımı düşünüyorsunuz? Onlar, "Senden hayırdan başka bir şey beklemeyiz; (zira sen) iyi bir kardeş ve iyi bir kardeşin oğlusun!" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Ben sizin için, Yûsuf'un (a.s.) kardeşleri hakkındaki sözünü söyleyeceğim: Size bir kızgınlık ve kınama yoktur! Serbest ve hür kimseler olarak gidin."30
Resûlüllah (s.a.), bu gibi insanları affederek, onlar nezdinde yeni bir sayfa açmış; böylece ashâbına da, kin ve kızgınlıklarını bastırmalarını öğretmiştir. Zira ahlakı bir değer olarak amele dönüştürmek isteyen kişi, başkalarına galebe çalmaya kalkışmadan önce nefsinin menfi telkinlerini kontrol etmelidir.
Bediüzzaman ve Ahlak-Amel Bütünlüğü
Yukarıda Kur'an ve Sünnet ışığında ele almaya çalıştığımız ahlak-edep-amel ve medeni davranış bütünlüğü konusuna Bediüzzaman'ın yaklaşımı da tamamen Kur'an ve Sünnet perspektifindedir. Zira genel olarak değerlendirildiğinde Bediüzzaman'a göre ahlâkın esasları esasen Kur'an ve Sünnet'te belirlenmiş ve Hz. Peygamber'in şahsında vücut bulmuştur.
Şu halde Bediüzzaman'a göre Kur'an'ın tebliğcisi Hz. Peygamber bu ahlâka insanları davet etmiştir. Hz. Peygamber'in ahlâkı Kur'an'dan ibarettir. Bu yukarıda naklettiğimiz Hz. Aişe'nin "Onun ahlâkı Kur'an'dan ibarettir" sözünün ifadesidir. Bediüzzaman'a göre O'nun bu ahlâkı insanlara olan davranış ve muamelelerinde ortaya çıkmıştır.31 O güzel ahlâkın tamamını şahsında cem etmiştir. Onun ahlâkı en yüce mertebede, sıfatları da en yüksek derecededir. O bütün mahlukatın kemalinin misali, güzel ahlâkının temsilcisi ve onun 'üsve-i hasene'sidir. Bediüzzaman bunu şöyle ifade eder:
"Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Kur'ân'dan sonra en büyük mucizesi kendi zâtıdır. Yani, onda içtima etmiş ahlâk-ı âliyedir ki, her bir haslette en yüksek tabakada olduğuna, dost ve düşman ittifak ediyorlar. Hattâ şecaat kahramanı Hazret-i Ali, mükerreren diyordu: "Harbin dehşetlendiği vakit, biz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın arkasına iltica edip tahassun ediyorduk." Ve hâkezâ, bütün ahlâk-ı hamîdede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye mâlikti. Şu mucize-i ekberi Allâme-i Mağrib Kadı İya
YanıtlaSilBediüzzaman'ın hayatı ve fikirleri tetkik edildiğinde hayatının her karesinde ve her bir fikrinde esasen Kur'an'ın ve dolayısıyla Resûlüllah'ın (s.a.) ahlâkının yansımaları görülür. Kendisindeki bu ahlâkî vasıflardan söz edildiğinde ise o, bunların kendisine ait olmadığını, bilakis Kur'an'a ait olduğunu belirtmektedir. Bu ise ayrıca üzerinde durulması gereken başlı başına üstün bir ahlâkî özellik yani tevâzudur. Kaldı ki Kur'an'ı rehber edinmenin asıl anlamı da budur. Zira O'nun düşüncesinin iki ana kaynağı vardır: Kur'ân-ı Kerîm ve Kur'an'ın tatbiki olması hasebiyle Hz. Peygamber'in sünneti ve sîreti. Bu ikincisi, esasen Kur'an ahlâkının amele (amel-i salihe) değerin davranışa, fikrin aksiyona dönüşmesi, ahlâkın amelle bütünleşmesidir.
Bu açıdan bakılırsa Bediüzzaman'ın nazarında Hz. Peygamber, bütün insanlık için "medenî davranış modelleri" sunmuştur. Allah'tan aldığı mesajların gereğini önce kendi hayatında yaşamış ve böylece ümmetine ve bütün insanlığa örnek olmuştur. Bu itibarladır ki, Bediüzzaman da yaşamadığı yani ahlâk ve amel haline getirmediği hiç bir şeyi eserlerine yazmamıştır. Eserlerinde yazdıkları bizzat hayatında tatbik edip amel ettikleridir. Bu açıdan O, Kur'an ve Sünnet ahlâkını hayatında ve eserlerinde yansıtmış ve böylece özü-sözü bir, değer ve davranışı mutâbık bir alim prototipi çizmiştir. Mesela, İhlas Risalesi'nde Bediüzzaman, ahlakın ve ahlakiliğin en yüksek mertebelerini beyan ettiği gibi, "ihlası kıran"33 hususları da açıklamıştır.34 Esasen bu Risale (Lem'a), başlı başına bir ahlak-amel bütünlüğü manifestosudur.
Bütün bunlar göstermektedir ki Bediüzzaman, temel olarak hakkaniyet, adalet, uzlaşma ve dayanışmanın yoğurduğu bir ahlâk anlayışı önermektedir. Bu itibarladır ki O'na göre seküler felsefeye dayalı etik sistemler, Kur'an'ın beyan ettiği ve Hz. Peygamber'in hayatında modele dönüşen bu ahlâkî değerlere ulaşamaz. Bu açıdan bakılırsa O'na göre insanın sadece çalışarak kemale erişebileceğini iddia eden felsefî etik sistemler kendini kandırmaktadır. Zira Kur'an'ın bazı ayetlerinden de anlaşılacağı üzere mü'min kalbinde çift yönlü bir aydınlatılma olur. Halbuki inanmayan onun ancak bir tanesine sahip olabilir.35 Bu itibarla kanaatimizce Bediüzzaman'a göre "seküler ahlak", nakıs bir ahlaktır ve kemal derecesine ancak dinle bütünleşince ulaşabilir. "Dinsiz bir Müslüman" ve "gayr-i müslim bir mü'-min" tabirleriyle36 Bediüzzaman'ın işaret etmek istediği de bu olsa gerektir.
Öte yandan Bediüzzaman'ın ahlâkî değerleri takdimdeki üslûbu da, ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur. Onun bu üslubu, günümüz dünya toplumuna hitap edecek şekildedir. Zira Bediüzzaman'ın ahlâkı imanla entegre ederek vurgulaması, hitap ettiği kimselerde hiçbir kavga, çatışma ve rahatsızlık uyandırmadığı gibi tesirini de kısa zamanda gösterecek özellikler taşır. Bunda onun insan fıtratına uygun yorum ve tahlillerinin etkisi olduğu kadar, ortak insanlık dilini konuşmasının da payı vardır. Zira Bediüzzaman evrensel bir dil kullanmaktadır. Tebliğimizin başında da ifade ettiğimiz üzere ahlâkî ilkeler aslında evrenseldir ve çoğunlukla onları tek bir kültüre mal etmek doğru değildir. Bu sebeple evrensel bir üslup ve dil kullanıldığında farklı dil, din ve ırka mensup insanların aklı ve kalbi üzerinde etkili olmamak mümkün değildir.
Risale-i Nur'un ilgili bölümleri dikkatle tetkik edildiğinde Bediüzzaman'ın ahlâk anlayışında, yukarıda hadis perspektifli olarak değindiğimiz "edep" kavramının önemli bir yeri olduğu görülür. Hatta onun ahlakı takdim etmedeki merkezi kavramlarından birinin "edep" olduğu söylenebilir. Muhaddislerin daha ziyade ahlâkla ilgili hadisleri tasnîf için kullandıkları "edep" kavramı, oldukça geniş kapsamlıdır ve hayatın her alanını kapsamaktadır. Sadece temel hadis kaynaklarının "edeb" bölümlerinde yer alan bazı hadisleri zikretmek bile bu konuda yeterlidir.37 Zira kaynaklarda bu konularda sahih ve hasen nitelikli pek çok hadis bulunmaktadır. Bu hadislerin tamamı, bir temel konu etrafında dönmektedir ki o da, ahlâk güzelliği, edep, adab-ı muaaşeret ve "medeni davranış"tır.
YanıtlaSilSayıları 644'ü bulan Buhârî'nin bu eserindeki başlıkları tek tek burada sayacak değiliz. Ancak örnek olması bakımından "edep" ana başlığı altında yer alan bu alt konu başlıklarından bir kısmını zikretmekte fayda mülahaza etmekteyiz. Böylece Bediüzzaman'ın "Sünnet-i Seniyye edeptir..." sözünün isabeti ortaya çıkacaktır. Bu konu başlıklarından bazılarını şunlardır:
"Ana-babaya iyilik etmek", "ana-babaya güzel sözler söylemek", "ana-babasına lanet edene Allah da lanet eder", "müşrik ana-babaya iyilikte bulunmak", ölümlerinden sonra ana-baba adına iyilik etmek", "babanın dostları ile alakayı kesmemek", "babasından önce oturmayıp onun önünden yürümemesi", "sıla-i rahimde bulunmanın gerekliliği", "akrabaya yakınlık derecesine göre iyilikte bulunmak", "zalim ve kötü ahlaklı akrabayı ziyaret edenin fazileti", "üç kız kardeşin geçimini temin eden kimse", "babanın edepli olması ve çocuğuna iyilik etmesi", "komşuların hal ve hatırını sormak", "komşusuzluk, insanı huzursuz kılar", "komşulara yemek dağıtılması", "küçük bir iyilikle bile olsa, komşunun komşuya iyilikte bulunması", "Yahudi komşu", "ister itaatkâr isterse günahkâr olsun herkese iyilikte bulunmak", "yetimi gözetenin fazileti", "iyilikte bulunana iyilikle mukabelede bulunmak", "yaptığı iyilik kişinin yardımcısıdır", "her iyilik bir sadakadır", "Müslüman, kardeşinin aynasıdır", "hayra yönelten, onu bizzat yapan gibidir", "insanlara karşı güler yüzlü ve mutlu görünmek", "insanlar arasında sevilip sayılmak", "ülfet kurmak", "büyüklere saygı", "küçüklere karşı merhamet", "eş ve çocuklara karşı şefkatli ve merhametli davranmak", "hayvanlara merhametle muamele etmek", "hasta ziyaretinin fazileti", "inanmayanlara ziyarette bulunmak", "sır tutmak", "hediye vermek ve kabul etmek", "misafire hizmet ve ikram", misafirlikte ev sahibini zora sokacak şekilde uzun süre kalmamak", "kişiyi en beğendiği isimle çağırmak", "müsâfaha etmek", "selâm vermek", "bir meclise girildiğinde, oturuş halkası nerede bitiyorsa orada oturmak", "izinsiz iki kimse arasına girmemek."
Burada ancak küçük bir kısmını zikrettiğimiz edebe dair bu konu başlıklarının hemen hemen hayatın her alanını kapsadığı görülmektedir. Hadis kaynaklarında bu konuların her biriyle ilgili hadis veya hadisler bulunmaktadır. Bu da göstermektedir ki, muhaddislerin ahlâkla ilgili hadisleri tasnif etmek için kullandıkları "edeb" kavramı, oldukça geniş kapsamlı olup hayatın her alanını kapsamaktadır. Şu halde ahlâk ve medenî davranış, hayatın tamamına hakim olan davranışlar bütünü olmaktadır.
Bediüzzaman da "edep" kavramını hayatın tamamına hakim olan davranışlar olarak görmektedir. Zira "Sünnet-i Seniyye edeptir, hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın" sözü38 ile o, Kur'an'ın hayata tatbiki olan sünnetin özünü edep ve ahlâkın oluşturduğunu vurgulamaktadır.
YanıtlaSilDikkat edilirse burada Bediüzzaman, "Sünnet-i seniyyede edeple ilgili pek çok değer vardır" dememiş doğrudan Sünnet'in tastamam ve bütünüyle edepten ibaret olduğunu ifade etmiştir. Bu ifade, Hz. Peygamber'in ahlâkı sorulduğunda Hz. Aişe'nin "Onun ahlâkı Kur'an'dır" mealindeki ifadesine benzemektedir. Burada da Hz. Aişe "Onun ahlâkı Kur'an'a benzer" dememiş doğrudan Kur'an'ın kendisi olduğunu bildirmiştir. Şüphesiz bu durum, her yönüyle ahlak-ı hamide sahibi olmayı, bütün azalarıyla ahlakı kuşanmayı gerektirir.
Öte yandan Bediüzzaman, Sünnet'teki edebe, "Sünnet-i seniyyedeki edep, o Sâni-i Zülcelâlin hudutları içinde bir mahzı edep vaziyeti takınmaktır"39 diyerek açıklık getirmiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki onun edepten kastı, her an Allah'ı görüyormuşçasına hareket etmek, dolayısıyla her an Allah Teala'nın murakabesi altında olduğunun bilincinde "ihsan" kıvamında bir kullukta bulunmaktır. Bunun ise Kur'an ve Sünnet'i azami ölçüde tatbik ile mümkün olacağı, Hz. Peygamber'i örnek alarak O'nun ahlakıyla ahlaklanmakla gerçekleşeceği izahtan varestedir. Zira bütün Kur'an ayetleri ve hadisler, zevk, estetik değerler ile yaratılış arasındaki ahenk ve dengeyi koruma, itidalli hareket etme, sağlam bir fikrî temele, merhametli bir kalbe sahip olma ve nihayet bütün bunların yönlendirmesiyle hayatı anlamlandıracak işlere (hayır işleri) yönelmede insanoğluna rehberlik etmektedir. Bu noktada Bediüzzaman'a göre ahlak ile itidal arasında bire bir ilişki olduğuna dair değerlendirme40 anlamlıdır. Kur'an'da itidal, daha ziyade "vasatıyye=orta yol", kavramı olarak karşımıza çıkar. Bu açıdan bakılırsa, "Kur'an ve Sünnet'in özü, ifrat ve tefritten uzak itidal ve vasatıyye'dir" demek abartı olmayacaktır.
Orta, normal, âdil, mutedil, hayırlı anlamlarına41 gelen "vasatıyye", esasen iyi ve kötünün ortası, iki tarafı eşit olan bir nesnenin ortası,42 tarafları eşit olan şey43 ve merkezin kutuplara olan uzaklığını eşit hale getirip taraflara eşit mesafede durmak44 anlamlarına gelir. Bir başka deyişle vasatıyye, ifrat ve tefritin ortasını bulmak, bunlara karşı eşit mesafede durmak, kısaca itidal üzere olmak diye tanımlayabiliriz. İsraf ve cimrilik arasında orta yol olan cömertlik buna örnektir.45 Nitekim yukarıda da zikredildiği üzere Kur'an ve Sünnet'teki kullanımlar buna uygundur.46 Kur'an ve Sünnet'teki bu genel vasatıyye ve itidal anlayışından hareketle Bediüzzaman, her türlü aşırılığı (ifrat-tefrit) ahlaksızlık olarak değerlendirmiştir. Zira ona göre bütün peygamberler ve erdemli insanların davranışları, ifrat ve tefritten uzak dengeli, mutedil ve vasatıyye üzere olmuştur.47
Ahlâkın ve yukarıda medenî davranış olarak ifade ettiğimiz "edeb"in yansımalarından biri de, İslâm'ın, Müslüman'dan her gün yerine getirmesini istediği hayır işleri (sadaka-i cariye)dir. Bu esasen yukarıda da üzerinde durduğumuz ahlâkın amele, değerin davranışa dönüşmesidir. Mesela toplumdaki açların doyurulması, yaralının tedavi edilmesi, hastaların şifa bulmalarına vesile olunması, giyecekleri olmayanların giydirilmesi, hasta ve düşkünlere yardım elinin uzatılması gibi, Müslüman'dan yapılması istenen hayır işlerinin pek çok yöntemi bulunmaktadır. İslâm'ın üçüncü rüknü olan zekât müessesesi de esasen bu gayeye matuftur. Ancak ahlaki kıvamı yakalamış İslam toplumunun fertleri zekat vecibesinin ile yetinmeyip onun ötesinde hayırda yarışan müminlerdir. İlk İslam toplumunun fertleri olan sahabede de gördüğümüz üzere, bu özellik onların en temel ahlâkî özelliklerindendir.
Ebû Hüreyre'den rivayete göre de Resûlüllah şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah Teâla kıyâmet günü, 'Ey Ademoğlu! Senden yiyecek istedim; beni doyurmadın!' diyecek. Ademoğlu: 'Ey Allah'ım! Seni nasıl doyurabilirim ki! Sen âlemlerin Rabbisin!' diyecek. Allah Teâla,'Bilmez misin ki, filan kulum senden yiyecek istedi, sen onu doyurmadın. Bilmez miydin ki, onu doyurmuş olsan; bunu benim katımda bulacaktın!' buyuracak.
YanıtlaSil'Ey Ademoğlu! Senden su istedim; beni sulamadın!' diyecek Ademoğlu, 'Ey Allahım! Ben seni nasıl sularım! sen alemlerin Rabbisin!' cevabını verecek. Allah Teâla, 'Filan kulum senden su istedi; ona su vermedin! Onu sulamış olsaydın bunu (n karşılığını) benim nezdimde bulurdun! buyuracaktır."48
Dikkat edilirse bu hadiste, sözü edilen hayır işlerinin Allah katındaki değerini göstermek amacıyla son derece etkileyici bir tasvir yapılmıştır. Zira Allah Teâla bu tasvirinde, kullarının yine kullardan temin edeceği açlık, susuzluk gibi ihtiyaç ve istekleri, "Senden yiyecek istedim; beni doyurmadın!... Senden su istedim; beni sulamadın!" buyurarak, kendi mukaddes zatına nisbet etmiştir.
Şu halde, bu hadisi işitip hayır işlerine yönelmeyen, yaratılanlara yardım için iradesini ortaya koymayan kimseler, öz itibariyle ahlakının dumura uğraması ve dolayısıyla kalbinin katılaşması neticesinde hayır işlerinden mahrum bırakılmış kimselerden başkası olmayacaktır. Bu durum aynı zamanda, Bediüzzaman'ın ifadesiyle "ahlâk-ı rezîlenin" hem sebebi hem de sonucudur. Zira ona göre fert ve toplumların fesadının ve kötü ahlâkın esas kaynağı, iki anlayışta (kelimede) gizlidir:
Birincisi, "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne."
İkincisi ise, "İstirahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim."49
Bediüzzaman daha sonra birinci anlayışın devasının zekat olduğunu ikincisinin devasının ise, faizin yasaklanması olduğunu; ancak insanların bu Kur'an fermanına kulak vermediğini ifade etmiştir. Bu çarpıcı ifadeleriyle Bediüzzaman, esasen günümüz toplumlarının fesadında önemli rolü olan "bencillik", "benmerkezcilik" gibi tamamen su-i ahlâk (ahlak-ı rezile) ile alakalı iki noktaya dikkatimizi çekmiştir.
Sonuç
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, Bediüzzaman'ın ahlak telakkisinde ahlak-amel, değer-davranış bütünlüğü son derece önemi haizdir. Ahlakın amele dönüşmesinde ise o, kanaatimce iki hususun önemine daha ziyade vurgu yapmıştır:
1. Bir örnek şahsiyet, ahlak abidesi olarak Hz. Peygamber
YanıtlaSil2. Bu örnek şahsiyetin (Hz. Peygamber) sünnetinin bütününde tezahür eden "edep".
Esasen bu iki husus, bir değer olarak ahlakını amele ve davranışa dönüştürmek isteyen kişi için önem arz eder. Zira Bediüzzaman, bir yandan Kur'an tabiriyle "üsve-i hasene" olan ve "büyük bir ahlak üzere gönderildiği" bildirilen Hz. Peygamber'in şahsiyetini bir rol model olarak öne çıkarırken diğer taraftan da, "Sünnet-i Seniyye edeptir..." sözüyle, O'nun (s.a.) ahlakının tezahürlerinin Sünnet'le ortaya çıktığını ifade etmektedir.
Öz
Din, bu dünyada ahlâklı davranmayı öğretir ve esasen Dinin mesajı da bu dünyada ahlâk ekseninde bir dünya hayatı sürülmesi içindir. Bir anlamda dinlerin ve dolayısıyla İslâm'ın öğretilerinin temel esprisini ahlâk oluşturur. Şu halde hangi açıdan bakılırsa bakılsın, dinle ahlâkın yakın bağının olduğu görülür.
Konuşulan ahlâkî değerlerin davranış bilincine, hayat tarzına kısaca amel ve aksiyona dönüştürülmesi esastır. Bu noktada kişinin iradesi, kişinin hayata bakışı ve sorumluluk duygusu öne çıkmaktadır.
Bu çalışmada Kur’an ve Sünnet'e göre ahlakın kaynağı ele alınmakta, Bediüzzaman'ın fikirlerinde de yararlanılarak ahlaki değerlerin hayat tarzına dönüştürülmesinin önemi örnekleriyle incelenmektedir.
Anahtar Kelimeler: Kur’an, Sünnet, ahlak, amel, değer-davranış
Abstract
Religion teaches to be ethical in this world and the message of the religion seeks for a life in this world around the axis of ethics, actually. In this sense, the basic essence of the religions and Islam is constituted of the ethics. Thus, it is very clear that religion and ethics has very close connections.
It is very essential that the discussed ethical values are being practices in life, or are enacted. At this point, the will, world-view and the feeling of responsibility of each individual are the essential factors.
This work tries to examine the origin of the ethics according to the Qur'an and the Sunna. It also investigates the significance of the transformation of the ethical values to a life-style inspring from the views of Bediüzzaman.
Key Words: Qur'an, Sunna, ethics, practice, value-behaviour
Dipnotlar
1. Tirmizî, İlim, 19; İbn Mâce, Zühd, 15.
2. Yahudi ve Hıristiyan kültüründen süzülüp gelen ve hukuki ve ahlaki öğreti ve değerlerin İslam'daki durumunda bir değerlendirmede yöntem olarak kullanılan "şer'u men kablena", "israiliyyat", ve "hikmet" kavramları hakkında geniş bilgi için bk. Özcan Hıdır, Yahudi Kültürü ve Hadisler, İstanbul (İnsan Yayınları) 2006.
3. Topçu, Nurettin, İsyan Ahlakı, İstanbul 1995, s. 20-21 (Mustafa Kök'ün önsözü).
4. el-A'râf, 7/175-76.
5. Bu ve buna benzer diğer hadisler için bk. Müslim, Zikir, 73; Ebû Dâvûd, Vitir, 32; Tirmizî, Deavât, 68; Nesâî, İstiâze, 13, 18, 21, 64; İbn Mâce, Mukaddime, 23; Duâ, 2, 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 167, 198, 340, 365, 451; III, 192, 255.
6. Mektubat, 9. Mektup, Envar Neşriyat, Istanbul 2003, s. 34.
7. Hadisin bir başka rivayetinde ise, "mekârime'l-ahlâk=güzel ahlâk" yerine, yine aynı mâna verilebilecek olan, "sâliha'l-ahlâk" ifadesi kullanılmıştır. Hadis, muteber hadis musannefatında "mekârime'l-ahlâk" şeklinde değil de "husne'l-ahlâk" lafzıyla geçmektedir (bk. Muvatt', Husnü'l-hulk, 8; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 381. Metinde zikredildiği şekilde Ebû Hüreyre'den rivayet edilen bu hadis, İbn Sa'd'ın Tabakât'ında (bk. I, 192), Buhârî'nin el-Edebü'l-müfred'inde (bk. s. 273), Hâkim'in Müstedrek'inde ve Beyhakî'nin Şuabu'l-îman'ında yer almaktadır.
8. Bu hadisi Hâkim, Sehl b. Sa'd'dan rivayet etmiştir (bk. Sahîhu'l-Câmiu's-sağîr, Hadis no: 1889).
9. Müslim, Zikir, 71; Nesâî, Sehv, 89; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 399.
10. el-Ahzâb, 33/21.
11. el-Kalem, 68/4.
12. Bu ve Resûlüllah'ın ahlâkı ile ilgili diğer hadisler için bk. Müslim, Müsâfirîn, 139; Ebû Dâvûd, Tatavvu', 26; Tirmizî, Birr, 69; Nesâî, Kıyâmu'l-leyl, 2; İbn Mâce, Ahkâm, 14; Dârimî, Salât, 165.
YanıtlaSil13. Mektubat, 19. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 179.
14. Tirmizî, Rada', 11; Îmân, 6.
15. Hadisi Ebû Nuaym ve Taberânî Evsat'ta Ebû Saîd'den rivayet etmiştir. Sahîhu'l-Câmiu's-sağîr'de de hadis Elbânî, hasen olarak görmüştür (bk. Hadis no: 1231).
16. Ebû Dâvûd, Edeb, 7; Muvatta', Hüsnü'l-hulk, 6.
17. Tirmizî, Birr, 55; Dârimî, Rikâk, 74; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 153, 158, 169, 228.
18. el-A'râf, 7/199.
19. el-Furkân, 25/63.
20. Âl-i İmrân, 3/134.
21. Buhârî, Büyû', 16; İbn Mâce, Ticâret, 28; Mâlik, Muvatta', Büyû', 100.
22. Müslim, Birr, 77.
23. Müslim, Birr, 78.
24. Müslim, Birr, 78.
25. Buhârî, Vudû', 58; Edeb, 80; Ebû Dâvûd, Tahâret, 136; Tirmizî, Tahâret, 112.
26. Buhârî, Libâs, 18; Edeb, 68; Humus, 19; İbn Mâce, Menâsik, 30; Libâs, 1.
27. Buhârî, Humus, 19; Müslim, Zekât, 140.
28. et-Tevbe, 9/60.
29. Müslim, Zekât, 144; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 4.
30. Bu rivayeti İbn Hişâm Sîre'sinde (bk. II, 274) ve İbnü'l-Cevzî, İbn Ebi'd-Dünyâ tarikiyla el-Vefâ'sında zikretmiştir. Ancak Irâkî'nin İhyâ'nın hadislerinin tahricinde de belirttiği üzere, bu rivayet zayıftır.
31. Mektubat, 19. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 212.
32. Mektubat, 19. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 179.
33. Lem'alar, 21. Lem'a (İhlas Risalesi), Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 164.
34. Bu konudaki görüş ve değerlendirmeler için bk. Duran, Bünyamin, Akıl ve Ahlak, İstanbul 2002, s. 100.
35. Abdullah Draz, Kur'an Ahlakı, İstanbul 2002, s. 39.
36. Mektubat, 9. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 34.
37. Buharî'nin el-Câmiu's-sahîh'inin "Edeb" bölümü, toplam 256 hadis ihtiva etmektedir. Bununla birlikte aynı eserin Nikâh, İsti'zân, Tıp, Rikâk, Et'ime, Eşribe ve Temennî gibi bölümleri de, konuyla yakından ilgili hadisler ihtiva etmektedir. Müslim'in Sahîh'inde bulunan "Âdâb" bölümünde de 45 hadis yer alır. Ne var ki, "Selâm" bölümündeki 155, "Birr"de bulunan 166 ve "Elfâz mine'l-edeb" kısmındaki 21 hadis de, "Âdâb" bölümündeki 45 hadise ilave edilebilir. Ayrıca Sahîh'in değişik bölümlerinde bulunan konuyla alakalı diğer hadisler de, aynı şekilde mütâlaa edilebilir. Ebû Dâvûd'un Sünen'inin "Edeb" bölümü ise, konuyla ilgili 180 değişik konu başlığı altında beş yüzden fazla hadis ihtiva eder. Öte yandan Buhârî, konuyla ilgili hadisleri özel olarak öne çıkarak bu konuda müstakil bir kitap telif etmiş ve bu eserdeki hadisleri Sahîh'indekilerden ayırmak için de ona, el-Edebü'l-müfred ismini vermiştir. Bu eserinde o, Sahîh'inde olduğu gibi, hadislerin en üst derecede sahih hadisin şartlarını taşımasını şart koşmamıştır. el-Edebü'l-müfred'de Buhârî, toplam 1322 hadise yer vermiştir.
Said Nursi
YanıtlaSilBahar 2004 [ 86. Sayı ]
Bediüzzaman Said Nursi'nin İlk İstanbul Hayatına Dair Bazı Belgeler
Some Documents on the Initial Istanbul Life of Bediuzzaman
Selim Sönmez
Bediüzzaman Said Nursi'nin (1878-1960) hayatına dair birçok eser kaleme alınmış olmasına rağmen, belgelere dayanan bir biyografisi henüz yazılamamıştır. Onun hakkında belgelere dayanan bir biyografi çalışması yapılabilmesi için II. Abdülhamid, İttihat ve Terakki, Birinci Dünya Savaşı, Mütareke, İlk Meclis, Tek Partili Siyasal Hayat ve Çok Partili Siyasal Hayat dönemlerini kapsayan ciddi çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Hiç kuşkusuz Bediüzzaman'ın biyografisine dair en temel eser, kendi sağlığında yazılmış ve kendisinin onayından geçmiş olan Tarihçe-i Hayat adlı eseridir. Bu eser müellifinin kontrolü dahilinde yazıldığından dolayı “hatırat” özelliği de taşımaktadır. Bu açıdan yapılacak çalışmaların en önemli kaynağı niteliğindedir. Bugüne kadar Bediüzzaman Said Nursi hakkında yazılan biyografilerde ne yazık ki, belgelere ulaşma imkanı olmamış; bu eserlerde arşiv belgelerine yeterince yer verilememiştir. Halbuki Bediüzzaman’ın yaşadığı dönem dikkate alınırsa, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde birçok belgenin bulunması gerektiği bir vakıadır.
Biz bu çalışmamızda Bediüzzaman Said Nursi'nin İstanbul'a ilk gelişi (1907) ve İstanbul hayatına dair bazı vesikalara yer vermek istiyoruz. Ne var ki, yorumladığımız belgeler, Bediüzzaman'ın ilk İstanbul hayatına dair yeterli bilgiyi sağlamaya yetmeyecektir. Ancak bu bilgilerin bazıları daha önceden bilinen bazı konuları pekiştirirken, bazı müphem noktaları da aydınlatma fonksiyonu görecektir. Geçen zaman içinde ortaya çıkan vesikalarla daha tutarlı bilginin ortaya çıkacağı muhakkaktır.
***
Bediüzzaman'ın İstanbul'a gelişine dair ilk vesika Van Valisi Tahir Paşa'nın Bitlis'e tayin olmasından sonra, Bitlis Valisi olarak yazdığı tezkiredir. Tahir Paşa, II. Abdülhamid'e yazdığı 16 Kasım 1907 tarihli tezkirede, Bediüzzaman'ın zeka ve ilminden, padişaha bağlılığından bahsettikten sonra hastalığı için İstanbul'a geldiğinden söz ederek, yardımcı olunmasını istemektedir.1 Bu tezkire bize Bediüzzaman'ın İstanbul'a gelişi hakkında bilgi verdiği gibi, Doğu Anadolu'da Bediüzzaman'a nasıl bakıldığını göstermesi bakımından da önemlidir. (Ek-I)
Bediüzzaman'ın bu tezkire tarihini müteakip İstanbul'a geldiği anlaşılmaktadır. Çünkü, Zaptiye Nezareti'nden Van Valiliği'ne gönderilen başka bir tezkirede, Bediüzzaman'ın tedavi için İstanbul'a geldiğinden bahsedilerek, Van'daki hayatı hakkında bilgi istenmektedir. Bu bilgi bize Bediüzzaman'ın zaptiye ile alakalı bir durumu olduğunu göstermektedir. Çünkü istenilen bilgide ne ile iştigal ettiği, ne vakitten beri Van'da ikamet ettiği, rütbe-i ilmiyesinin olup olmadığı gibi sorular sorulmaktadır.2 (Ek-II)
Van Valiliği'ne Zaptiye Nezareti'nden gönderilen 19 Temmuz 1908 tarihli başka bir tezkirede, Bediüzzaman'ın o tarihlerde İstanbul'dan uzaklaştırılmak istendiği anlaşılmaktadır. Bu tezkirede Molla Said'in Van'a dönmek üzere olduğundan bahsedilerek, İstanbul'da kendisinde bazı istenmeyen tavırların görüldüğünden söz edilerek, bu tavırların Van'da da devam etmesi halinde aşiret arasında kendisinin bir baş olarak karışıklık çıkarmasından endişe duyulur. Van Vilayeti'nden bu endişeleri duymalarında haklı olup olmadıklarını sorar. Bu tezkirede ayrıca, 21 Mayıs 1324 tarihli Van'dan gelen bir telgraftan söz edilir. Buradan anlaşıldığına göre Van Valiliği'nden gelen bu telgrafta Molla Said övülerek faziletlerinden bahsedilmektedir.3 (Ek-III)
Bu tezkirenin gönderildiği 19 Temmuz 1908'de Bediüzzaman'ın İstanbul'dan Van'a gönderilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır. Ancak, bu tarihten kısa bir süre sonra II. Meşrutiyet ilan edilecek ve Bediüzzaman bu süreçte de etkin rol alarak yazı ve nutuklarıyla Meşrutiyet'i destekleyecektir.
Bu belgeye dayanarak Bediüzzaman’ın II. Abdülhamid ile arası iyi olmadığından Van’a gönderilme kararı verildiğini söylemek mümkündür. Ancak, bu sırada II. Meşrutiyet’in ilan edilmesi Bediüzza-man’ın Van’a dönmesini engelleyerek İstanbul’da etkin rol oynamasına neden olduğu anlaşılmaktadır.
YanıtlaSilII. Meşrutiyet'in ilanından kısa bir süre sonra, 29 Ağustos 1908'de Zaptiye Nezareti'nin Dahiliye Nezareti'ne gönderdiği bir tezkireden Bediüzzaman'a memleketine dönmesi için padişah tarafından iki bin kuruş harcırah verildiği anlaşılmaktadır. Ancak Bediüzzaman bu harcırahı kabul etmediğinden bahsi geçen para tekrar Nezaret veznesine iade olunur.4 Bu bilgilerden, Bediüzzaman'ın İstanbul'daki hayatından hoşlanmayan II. Abdülhamid'in onu İstanbul'dan uzaklaştırmak için harcırah verdirdiği anlaşılmaktadır. Bediüzzaman, verilen harcırahı kabul etmeyerek hem kendisinin sıradan bir ulema olmadığını göstermiş; hem de sonraki yıllarda eserlerinde çok yer vereceği "nastan istiğna" düsturuna o zamanlar da dikkat etmiş olduğunu göstermektedir. (Ek-IV) II. Abdülhamid rejiminin Meşrutiyet’in ilanından sonra da Bediüzzaman’ın İstanbul’dan göndermek istemesi üzerinde durulmamsı gereken dikkat çekici bir noktadır. Bu noktaların ortaya çıkacak diğer belgelerle aydınlatılacağını düşünmekteyiz.
Bu arada 31 Mart Olayı yaşanmış, birçok insan sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmaya başlamıştır. Bediüzzaman da olayda yatıştırıcı rol oynadığı halde o karışık ortamda İzmit'de yakalanarak İstanbul'a getirilmiş, Divan-ı Harb-i Örfi'de yargılanmış ve beraat etmiştir.5
İşte Bediüzzaman İstanbul'da 31 Mart Olayı'nın akışını tasvip etmeyerek İstanbul'u terk etmesi üzerine gittiği İzmit'te yakalandığı zaman kama ve rovelverine el konulmuş olmalıdır ki, 24 Mayıs 1909 tarihinde Zaptiye Nezareti İzmit Polis Komiserliği'ne bir tezkire göndererek Bediüzzaman'ın kama ve rovelverinin Zaptiye Nezareti'ne iade edilmesi istenir.6 (Ek-V) Bu talebin hangi saikten kaynaklandığı tam olarak bilinmemekle beraber, Bediüzzaman'ın Divan-ı Harb-i Örfi'de beraat ederek suçsuzluğu ortaya çıktıktan sonra eşyalarını tekrar iade etme gereği ortaya çıkmış olmalıdır.
***
Bediüzzaman, 31 Mart Olayı’ndan sonra kurulan Divan-ı Harbi Örfi'de yargılandıktan sonra, ifadelerini ve İstanbul'daki başka görüşmelerini anlatan Divan-ı Harbi Örfi adını verdiği bir eser yayınladı. Birçok insanın idam edildiği bir ortamda görüşlerini oldukça sert ifadelerle dile getirdiği bu eseri hakkında da takibat yapılacaktır.
Bu eserin yayınlanmasından sonra, Eminönü Polis Merkezi'nden İstanbul Polis Müdürlüğü'ne 18 Eylül 1909'da bir tezkire yazılarak istenmeyen sözlere yer veren bu kitap hakkında gereğinin yapılması istenir.7 (Ek-VI) Bu istek İstanbul Polis Müdürlüğü'nden Dahiliye Nezareti'ne ulaşmış olacak ki, 23 Eylül 1909'da Dahiliye Nezareti, Hareket Ordusu Komutanlığı'na bir tezkire göndererek bu kitabın insanları heyecana sevk ettiğinden ve bazı istenmeyen şeyleri söylediğinden toplattırılması amacıyla Divan-ı Harbi Örfi’ye verilmesini ister.8 (Ek-VII) Aynı tezkirenin 30 Eylül 1909 tarihli zeylinde de, Hareket Ordusu'ndan bu eserin toplanmasına dair gerekli düzenlemenin yapılması tekrar istenir. (Ek-VIII) Gönderilen birinci tezkireye Hareket Ordu-su’ndan cevap gelmemesi üzerine 3 Ekim 1909’da Divan-ı Harb-i Örfi Riyasetine yazılan ikinci tezkirede konu hakkında izin verilmesine dair yapılan ısrarlar Hareket Ordusu’nun istenileni yapmakta çok istekli olmadığını göstermektedir. Ancak bu taleplere Hareket Ordusu Komutanlığı’nın cevabının henüz elimize geçmemiş olması konu hakkında net bilgiler vermemizi engellemektedir. Ancak bu belgelerden anlaşılanlara göre, Divan-ı Harb-i Örfî adlı eserin o dönem-de ciddi tartışmalara konu olduğu kesindir.9 (Ek
Ek-I
YanıtlaSilMa'ruz-u çâkerânemdir,
Kürdistân ulemâsı beyninde hârika-i zekâ ile meşhur Molla Said Efendi muhtac-ı tedâvi olduğundan şefkat ve merhamet-i hazret-i hilâfetpenâhiye ilticâ ederek bu kere ol-cânibi âliye azimet eylemiştir. Mumaileyh bu havalide ilimce umûmun merci'i hal-i müşkilâtı olduğu halde yine kendisini talebeden sayarak kıyafetini değiştirmeye şimdiye kadar muvâfakat etmemiştir. Kendisi veliyyülnimet-i a'zim efendimiz hazretlerine hakikaten sâdık ve hâlis bir duâcı olmakla beraber fıtraten edip ve kanâatkâr ve fikr-i çâkerânemce şimdiye kadar Dersaadet'e gitmek bahtiyârlığına nâil olan Kürd ulemâsı içinde gerek ahlâk-ı hasenece gerek Zât-ı Hazret-i Hilafetpenâhiye sadâkat ve ubûdiyetçe alâ ziyâde şayân-ı âtıfet bir zât-ı diyânet şiâr olmasına nazaran, mumaileyhima emr-i tedavi hususunda mahzar-ı teshilât ve nâil-i iltifât-ı mahsûsa olması umum kürdistan talebesi hakkında ilelebed unutulmaz bir inayet-i âl'el-âl hazreti padişahi telakki olunacağının arzına cür'et kılındı. Bu babda ve her halde emrü ferman hazreti menlehül emrindir. 3 Teşrinisani 1323 Bitlis Valisi Tahir
BOA., Y.PRK.UM., nr.80/74, 10 Şevval 1325/16 Kasım 1907.
Ek-II
Mektubî Kalemine Mahsus:
Van Vilayet-i Âliyesi'ne,
Van'dan aldığı 5 Teşrinisani 1323 tarihli ve üç cild ve 12 sıra numaralı tezkiresiyle berây-ı tedâvi Dersaadet'e gelmiş olan Molla Said Efendi Van'da ne vakitten beri bulunur ve ne ile iştigal ediyor. Ve buraca şuurunda eseri hiffet görüldüğünden orada hastalığı nasıl bulunur idi. [Ettiğinin ve mezkur tezkirenin faziletli elkabı konmuş olduğu cihetle rütbe-i ilmiyesi olup olmadığının ve yine zikr olunan tezkirede berây-ı tedâvi Dersaâdet'e azimet ettiği muharrer olduğundan ve kendisinin şuurunun hiffet eseri görüldüğünden hastalığından ibaret idiğünün] Serian ve muvazzıhen inbası babında.
BOA., ZB., 618/64, 18 Kasım 1907.
Ek-III
Komisyon-ı Mahsus Müsevvedâtı:
Van Vilayet-i Âliyesi'ne,
Fuzalâdan ve hüsn-i hâl eshâbından olduğu 21 Mayıs 1324 târihli telgrafnâme-i vâlâlarında iş'ar buyurulan Bitlisli Molla Said oraya avdet etmek üzere [olup]dir. Ancak kendisinden buraca meşhûd olan bazı etvâr ve evzâ' oraca beyn'el-aşâir teferrüd-i dâ'iyesine kalkışmak veya bir mefsedet ikâ' etmek şüphesi tevlid etmekte olduğundan öyle bir hal ve harekete tasaddi etmesi me'mul ve kâbil olup olmadığının bâlâ taraf mulâhazasıyla âcilen iş'ar buyurulması babında. 6 Temmuz 1324/19 Temmuz 1908
BOA., ZB., 620/31,21
Ek-IV
YanıtlaSilMektubî Kalemine Mahsus:
Dahiliye Nezâret-i Celîlesine,
Van ulemâsından olup Dersaâdet'te bulunan [Molla Said Efendi'nin] memleketine avdet [etmesi] için harcırâh olmak ve [kendisine verilmek] üzere bâ irâde-i seniyye-i hazret-i padişahi ihsân buyurulmasıyla makâm-ı nezâret-i celîlelerine irsâl kılınmış olan iki bin kuruşu mumaileyh Molla Said Efendi kabulden istinkâf eylemesine binâen meblağ-ı mezbur me'mura tevdian nezâret-i Celîleleri veznesine iâde edildiğine nezâret-i acizi evrâk müdürlüğüne evvelce bunun için verilmiş olan makbuz-i ilmuhaberin irsali hususunda.
16 Ağustos 1324/29 Ağustos 1908
BOA., ZB., nr.325/115
Ek-V
Mektubî Kalemine Mahsus:
İzmid Polis Komiserliği'ne,
Bediüzzaman Kürd Said Efendi'den oraca alınmış olan bir kama ile rovelverin serian Daire-i Zabtiye'ye gönderilmesi.11 Mayıs 1325/24 Mayıs 1909.
BOA., ZB., nr.629/55
Ek-VI
Eminönü Polis Merkezi:
İstanbul Polis Müdürlüğüne,
"İki Mekteb-i Musibetin Şehâdetnâmesi" yahud "Divân-ı Harb-i Örfî" ve "Said-i Kürdî" nâm risâle münderecâtı câlib-i nazar-ı dikkat tefevvühât ve terhâtı cami' görülmekle ifây-ı muktezâsı zımnında leffen takdim kılındı. 5 Eylül 1325/18 Eylül 1909.
Eminönü Merkez Memuru
Efkâr-ı Umûmiyeyi tehyic edecek bir takım ibârâtı havî olan risâle-i mezkure takdim kılınmış olmakla ve Divân-ı Harbî Örfiye tevdiiyle beraber bu risâlelerin toplattırılması hakkında emr-i iş'arı istirhamıyla Emniyet-i Umûmiye Müdüriyeti'ne arz ve tefhim olunur. 10 Eylül 1325/23 Eylül 1909.
Hareket Ordusu Kumandanlığı'na yazılmıştır: 10 Eylül 1325.
DH.EUM.THR., nr.5/7-3, 8 Ramazan 1327
Ek-VII
Hulasa: Münderecat-ı mühimmeye havi olarak neşr edilmiş olan "İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnâmesi" nam risâlenin takdim olunduğuna dair.
Hareket Ordusu Kumandanlığı Cânib-i Âlisine,
Münderecâtı efkâr-ı umûmiyeyi tehyic edecek birtakım ibaratı hâvi olması hasebiyle câlib-i nazar-ı dikkat görülen “İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnâmesi” yahud “Divan-ı Harb-i Örfî” ve “Said-i Kürdî” nam risâlatın bir nüsha Divân-ı Örfî yanına berây-ı tevdi’ takdim edilmiş ve hatta tensib buyurulduğu takdirde mevcudu toplattırılmak keyfiyetin emir ve tebliğ buyurulması. İşbu rapor ... dosya maruzdur.
"İki Mekteb-i Musibetin Şehâdetnâmesi yahud Divân-ı Harb-i Örfi ve Said-i Kürdî" ünvanıyla Bediüzzaman tarafından tahrir ve neşr edilmiş olan risâlenin münderecâtı tehyic-i efkâr-ı bâdi bir takım makâlât ve terhâtı havî olduğu görülerek Eminönü Merkez Memuriyeti'ne elde edilen bir nüsha İstanbul Polis Müdiriyeti marifetiyle tevdi' edilmiş ve risale-i mezkurenin aynen ve leffen takdim kılınmış olmakla Divân-ı Harb-i Örfî'ye ba-tevdi' münderecâtına nazaran icabının icra ve nüsha-i münteşiresinin toplattırılmasının emir ve itası menut-u irade-i samileridir. Olbabda.
Yazıldı. 10 Eylül 1325/23 Eylül 1909.
BOA.,DH.EUM.THR., nr.5/7-1,2.
Ek-VIII
Hulasa:
İki mekteb-i musibet şehâdetnâmesi ünvanıyla Bediüzzaman nam muharrir tarafından neşr olunan risalenin men'-i fürûhtuna emir verilmesi hakkında.
Hareket Ordusu Kumandanlığı Cânib-i Âlisine,
10 Eylül 1325 tarih ve numarasıyla takdim kılınan tezkireye zeyldir. "İki mekteb-i Musbetin Şehadetnamesi" yahud "Divan-ı Harb-i Örfî ve Said-i Kürdî" ünvanlarıyla Bediüzzaman nam muharrir tarafından neşr olunmakta bulunan risâlenin münderecatı hezeyan-ı müzekkiri efkâr-ı umûmiye üzerinde su-i tesir icrasının hâli kalmayacağı cihetle, ... müvezziinin alenen devam-ı neşr ve fürûhtu mahzurdan sâlim görülmeyerek Eyüp Merkez Memuriyetine dahi bir nüshası derderst ve irsal olunmuş ve mezkur risale müzekkiresi leffen takdim kılınmış olmakla, bunun men' intişarıyla mevcudunun toplattırılmasına ait muamelenin tesri ve keyfiyetinin tacili emr-i tebliğine müsaade buyurulması müsterhamdır. Olbabda.17 Eylül 1325/30 Eylül 1909.
BOA., DH.EUM.THR., nr.5/7-1, 8 Ramazan 1327
Ek-IX
YanıtlaSilHulasa: Münderecât-ı mühimmeyi havi İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi nam risalenin takdim olunduğuna dair.
Birinci Divân-ı Harb-i Örfî Riyâset-i Vâlâsına,
"İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnâmesi" yahud "Divân-ı Harb-i Örfi ve Said-i Kürdî" ünvanlarıyla Bediüzzaman nam muharririn eseri olmak üzere bir takım müz’ile tarafından füruûht edilmekte olan risale-i matbua münderecatının tehyic-i ezhân-ı mucib terhâttan ibaret olduğu anlaşılmasına mebni, Polis Merkez Memuriyetlerinden tesadüf olundukça birer nüshası ahz ve irsal edilmekte bulunduğundan Divân-ı Harb-i Örfice münderecâtı bittetkik füruht ve intişara ve nüsha-i münteşiresinin toplattırılmasına dair bir karar ittihaz buyurulmak üzere mukaddema iki nüshası ve ba tezâkir-i mahsusa Hareket Ordusu Kumandanlığı makam-ı âlisine takdim kılınmıştı. Henüz bir emr ve iş'ar cevaben tebliğ buyurulmamış ve risâle-i mezkurenin ilan neşr ve tevzi'ine devam edilmekte bulunması mahzurdan gayr-i salim ve muamele-i lazimenin bir an akdem derpiş edilmesi müstelzim bulunmuş olduğu cihetle, ona göre tesri-i icray-ı icabına beray-ı tevessül risale-i mezkureden bir nüshasının da leffen makam-ı vâlâlarına takdimine mübâderet olundu. Olbabda.20 Eylül 1325/3 Ekim 1909.
BOA., DH.EUM.THR., nr.6/68-2, 19 Ramazan 1327/4 Ekim 1909.
Dipnotlar
1. BOA., Y.PRK.UM., nr. 80/74, 10 Şevval 1325; Bu belge daha önce Abdülkadir Badıllı tarafından yayınlanmıştır. (Bkz.: Abdülkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, C: I, İstanbul, 1998, s.168).
2. BOA., ZB., nr.618/64,
3. BOA., ZB., nr.630/31,21, 6 Temmuz 1324.
4. BOA., ZB., nr.325/115, 16 Ağustos 1324.
5. Bediüzzaman Said Nursi'nin 31 Mart Olayı sırasındaki davranışları hakkında ayrıntılı bilgi için, (Bkz.: Selim Sönmez, "Bediüzzaman Said Nursi'nin 31 Mart Olayı'ndaki Tavrı", Köprü, Sayı: 78 (Bahar-2002), s. 115-131).
6. BOA., ZB., nr.629/55, 11 Mayıs 1325.
7. BOA., DH.EUM.THR., nr.5/7-3, 5 Eylül 1325.
8. BOA., DH.EUM.THR., nr.5/7-2, 10 Eylül 1325.
9. BOA., DH.EUM.THR., nr.5/7-1, 17 Ağustos 1325; BOA., DH.EUM.THR., nr.6/58-2, 19 Ramazan 1327.
Yukarı
İslam’ın Siyasallaşması Sorunu
YanıtlaSilGüz 2000 [ 72. Sayı ]
Dini ve Demokratik Değerlerin Yükselişini Doğru Okuma
İbrahim Özdemir
I. Giriş
Henüz idrak ettiğimiz yeni yüzyılın nasıl olacağı bilim adamları kadar ekonomist ve politikacıların da merak ve ilgi konusu olduğu görülmektedir. Bunu önceden tahmin etmenin bir yolu da içinde bulunduğumuz zamanı iyi anlamak olduğu ileri sürülmektedir. Bu nedenle bilim adamları yoğun olarak, son yıllarda yükselme eğilimi gösteren ve geleceği şekillendireceği varsayılan değerleri anlamaya ve yorumlamaya çalışmaktadırlar. The Wall Street editörü Robeter L. Bartley’in ifadesiyle “20. yüzyılın tamamlanmasıyla birlikte, 21. yüzyılın suretini tefrik etmek için yoğun bir gayret” sarf edilmektedir. (Bartley, 1993).
Konuyla ilgili ortak kanıyı Batı dünyasının önde gelen uzmanlarından olan John L. Esposito şöyle özetliyor: “Dini canlanma ve demokratikleşme, yirminci yüzyılın son on yılının en önemli iki gelişmesidir.” (Esposido, 1991 ve 1992; Schulze, 1994; Voll, 1995). Bu iki gelişmeyi ise: insan haklarına olan duyarlılık, barış, çevre, eğitim, sağlık, kültürler ve medeniyetler arası diyalog, sivil toplum örgütlerinin canlanması vb. konuların izlediği görülmektedir. İlginç olan nokta ise, daha 30-40 yıl öncesine kadar pozitivist ve evrimci bir bakış açısıyla dinin canlılığını yitirdiğini bundan hareketle de “modern dünyada, dinlerin yeniden doğuş belirtisi yok” (Wilson, 1966 ve 1976) diyen sosyal bilimcilerini tekzip edercesine, bilim adamlarının “20’nci yüzyılın şu son dönemlerinde dini yeniden yaygın biçimde konuşmaya” ve anlamaya çalışmalarıdır. (Schulze, 1994) Burada dikkat edilmesi gereken nüans, çağdaş insan dini yeniden keşfederken son iki yüzyılda yaşadığı pozitivist, materyalist ve seküler deneyimlerden sonra bu keşfin gerçekleşmesidir. Bu nedenle bu eğilim ve keşif gelecekle ilgili çok önemli sonuçlar getireceğinden şüphe edilmemelidir. Aslında sosyal bilimcilerin yaygın bir biçimde dini konuşmaları ve anlamaya çalışmaları; dini hareket, cemaat ve bireyleri tanımaya çalışmaları da bundan kaynaklanmaktadır.
Ancak, dikkatlerimizi çeken ve dinin siyasallaşmasına/siyasallaştırılmasına neden olan asıl noktalardan birisi, bu saydığımız sorunların da demokratik değerleri içselleştirmiş, evrensel ve manevi değerlere sahip lider ve kadrolarca çözülebileceğine dair kitlelerde gittikçe artan kanaattir. Kitlelerin dini ve manevi değerlere sahip/saygılı; toplumun çıkarını kişisel çıkar ve menfaatlerinden üstün tutan; birleştirici ve sorumluluk bilincindeki liderlere/kadrolara eğilim gösterdikleri görülmektedir.
Bu kanı sadece bu iki bilim adamına ait olmayıp, aksine birçok bilim adamınca da paylaşılmaktadır. Aslında bu olguya 1989 yılında ilk kez dikkatleri çekenlerden birisi, Fransa eski Cumhurbaşkanı Mitterand’ın sosyal bilimler danışmanı Gilles Kepel’di. Din Dünyayı Yeniden Keşfediyor: Tanrının İntikamı adlı kitabında, dinin modern toplumlarda tekrar yükselen bir değer olarak ortaya çıkışını ve bu yeni değerin bireyleri, toplumu ve toplumsal kurumları nasıl dönüştürdüğünü/dönüştüreceğini anlamaya çalışmaktadır. (Kepel, 1992; TÜSES, 1994; Grnkjr, 1998 ve Cardwell). İşte sadece ülkemizde değil, tüm dünyada dini ve demokratik değerlerin tartışmaların odak noktasını oluşturmasının nedeni bu ve benzeri bilimsel tespitlerden kaynaklanmaktadır.
YanıtlaSilBilindiği gibi aynı verilerden hareket eden ABD’li siyaset bilimci Samuel Huntigton “The Clash of Civilizations” (Medeniyetler Çatışması) teorisini ortaya attı. Buna göre tarihte damgasını vuran ve tarihi şekillendiren büyük medeniyetlerin bir kez daha böyle bir role soyundukları ve toplumları şekillendirmeye başladıkları ileri sürülmektedir. Bunun sonucunda ise, gelecekteki çatışmaların bu medeniyetlere ait birey veya kitleler arasında olacağı varsayılmakta ve bununla ilgili bazı örnekler verilmektedir. (Huntington, 1996) Yine ünlü siyaset bilimci Z. Brzezinski “21. Yüzyıl manevi ve dini değerlerin hakim olacağı bir yüzyıl olacak” öngörüsünde bulundu. (Brzezinski, 1996) Ünlü Paris Match dergisi 1993 yılında yayınladığı “Dinsiz toplumlar bunalım içinde” başlıklı raporda, hem konunun geçmişini ve nedenlerini, hem de gelecekle ilgili bazı tespitlerde bulunmaktadır:
“İnkarcılık akımı toplumlarda felaketlerin kaynağı oldu. Bilim adamları dünyayı sarsan ahlak bunalımının temelinde 1960’lı yılların başında başlayan dinsizlik akımının yattığını belirtiyorlar... Ateizm, dinsizlik, manevi ve moral değerlerin inkar edilmesi insanlar arasındaki dayanışmayı ortadan kaldırıyor ve sadece kendilerini düşünün bir nesil ortaya çıkarıyor. Bunun bir sonucu olarak da boşanma, kürtaj, homoseksüellik, lezbiyenlik, gayr-ı meşru doğumlar, AIDS, uyuşturucu madde bağımlılığı ve intiharlar hızla artıyor...”
Ancak, dini canlanmanın birçok kesimde, özellikle Huntington’un teorisi çerçevesinde, tedirginlik ve endişe ile karşılandığı da ayrı bir gerçektir. Modern toplumlarda dine ve dini değerlere yer vermeyen aydınlanmacı ve pozitivist çevreler, bu olguyu anlamak yerine, bunu “geriye gidiş” ve “sapma” olarak tanımlamaya çalıştıkları görülmektedir. Ancak içinde bulunduğumuz ve “postmodern” olarak tanımlanan zamanda daha sağlıklı değerlendirmelere de rastlanmaktadır.
Özellikle İslam dünyası söz konusu olduğunda bu endişenin daha da güçlendiği görülmektedir. Endişenin kaynağı ise şudur: Müslüman ülkelerdeki dini canlanma mevcut siyasi yapıyı—lokal ve global—nasıl etkileyecektir? Zira İslam ülkelerinin Batı’lı anlamda demokrasiye yabancı oldukları bir gerçektir. Diğer bir gerçek ise, Müslüman ülkelerinin büyük çoğunluğu hala krallık, monarşi veya askeri diktatörlükler tarafından yönetilmektedir.
Akla gelen bazı sorular şöyle sıralanabilir: Müslüman ülkelerdeki bu dini canlanma:
YanıtlaSil· Dini diktatörlüklere veya başka bir ifadeyle “orta çağa dönüşe” neden olabilir mi?
· Politik amaçlarla sömürülüp, mevcut kurulu düzeni yıkar mı?
· Mevcut düzeni demokratik yollarla ele geçiren, dini nitelikli parti ve gruplar, demokrasiyi rafa kaldırır mı?
· Azınlıkların ve yabancıların hukukları ne olacak?
· Giyim-kuşamda ortaçağa mı dönülecek?
· Çoğulcu ve demokratik değerleri içselleştirmelerinin ve kurumsallaştırmalarının imkanı nedir?
Tüm bu ve benzeri sorular ciddi olup, sadece söz konusu ülkeleri değil, tüm dünyayı ilgilendirmektedir. Globalleşen ve ekonomik olarak birbirine eklemlenmiş postmodern dünya tüm bunları yakından izlemekte ve buna göre yeni politikalar geliştirilmeye çalışmaktadır. Konuyla ilgili olarak, özellikle Batı dünyasında çok sayıda araştırma ve çalışmaların yapıldığı görülmektedir. 1960-70’li yıllarda din küçük bir azınlığa has ve kimsenin ilgisini çekmezken, bugün tüm insanların ilgisini çekmektedir. Bu ilginin artışında, diğer etkenlerin yanında komünist ve sosyalist sistemlerin çöküşünün rolü önemle vurgulanmalıdır.
20. yüzyılın başında çok büyük iddia ve ütopyalarla ortaya çıkan bu ideolojiler, sadece kendi vatandaşlarını değil, üçüncü dünyadaki bağlılarını da hayal kırıklığına uğratmıştır. Bu nedenle çağdaş insan, dini adeta yeniden keşfetmektedir. Ancak bu keşfin, yüzyılımızda yaşadığımız tecrübeler ve kazanımlar çerçevesinde olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle gelişmiş Batı ülkelerinde Yahudi, Hıristiyan, Budizm’le ilgili çalışmaların yanında, İslam’la ilgili çalışmaların da birden arttığı ve özellikle İslam’la ilgili araştırma merkezlerinin hızla arttığı görülmektedir.
Dünyaca ünlü Harvard Üniversitesinin yayınladığı International Harvard Review Bahar 1997 sayısını tamamen İslam ve Demokrasiye ayırması anlamlıdır. Yine Batı’nın önde gelen Time, Nation, Newsweek, Foreign Affairs ve The Economist gibi dergilerinin İslam ve Müslümanlarla ilgili konulara büyük yer verdikleri görülmektedir. (Erdoğan, 1999; Arslan, 1999; Lewis, 1997; Wright, 1997.) Bunun anlamı üzerinde biraz sonra durulacaktır. Burada asıl dikkatleri çeken ve cevap aranan sorular şöyle sıralanabilir:
Tüm dünyada gözlemlenen demokratik değerlerin canlanması dini gelişmeleri nasıl etkileyecektir? Başka bir ifadeyle, demokratikleşme bilinç ve süreci İslam’ı nasıl etkileyecektir?
YanıtlaSil· Günümüzde görülen bazı dikta rejimlerin bile demokratik bir söyleme sığındıkları bir bağlamda, Müslüman ülkeler bu demokratik canlanmaya nasıl cevap vereceklerdir?
· Gelişen kitle iletişim araçlarının etkisi, gücü ve yaygınlığı göz önüne alınırsa, tüm dünyadaki demokratik canlanma ve bilinç, Müslüman kitlelerde nasıl bir yansıma ve dönüşüm meydana getirecektir?
Bu sorulara doğru cevaplar verebilmek için iki önemli noktanın öncelikle açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Birincisi, dini değerlerin yeniden canlanmasının temel niteliği ve arka planı nedir? İkincisi ise, demokratik değerlerin yükselmesindeki temel karakteristikler nelerdir? Bunları sırasıyla ele alacağız.
II. Dini Değerlerin Yükselişinin Temel Nitelikleri
Dini değerlerdeki canlanma ve yükselişin temel niteliklerine bakıldığında iki farklı durumla karşılaşılmaktadır. Gelişmiş Batı ülkelerindeki dini canlanma ile, gelişmekte olan ülkelerdeki dini canlanmanın farklı nedenlerden kaynaklanmaktadır. Batı ülkelerinde sıkça görülen sorunlar şöyle sıralanabilir: şiddet, suçlarda (hırsızlık, adam öldürme, tecavüz, soygun vb) artış, uyuşturucu-alkol bağımlılığı, stres, intiharlar, yalnızlık, yabancılaşma, işsizlik, evsizlik (homeless), boşanma vb. İnsanların dine, dini gruplara ve maneviyata yönelmelerinde bu sorunların ve insanların anlam arayışının etkili olduğu görülmektedir. Örneğin, David Ray Griffin modern insanın karşı karşıya olduğu birçok sorunun temelinde alemi saçma ve anlamsız olarak yorumlayan varoluşçu anlayışın olduğunu ısrarla vurgulamıştır. (Griffin, 1989)
Burada sadece ABD’yle ilgili bazı bilgiler verilecektir. Ünlü yazar Kishore MAHBUBİ’ye göre, ABD nüfusu 1960’dan beri % 41 artarken; şiddete dayalı suç oranı yüzde 560, evlilik dışı doğumların oranı yüzde 419, boşanma oranı yüzde 300, evlenmemiş anne-babaların evlerinde yaşayan çocukların oranı yüzde 300 civarında artmıştır. Yazarın bundan çıkardığı sonuç: “Bunun ağır bir sosyal çürüme” olduğudur. ABD eski başkanlarından Richard Nixson ölümünden sonra yayınlanan kitabında Amerikanın en acil ve önemli sorununun “toplumun içinde bulunduğu iç çürüme” olduğuna dikkat çekmiş “bizim düşmanımız kendi içimizde” demiştir. Nixson’a göre en önemli sorunlar şöyle sıralanmaktadır: Artan suçlar, uyuşturucu bağımlılığı, buna bağlı olarak başta AIDS olmak üzere çeşitli hastalıklar, gasp, soygun, dağılan ve parçalanan aile kurumu Geceleri dışarı çıkıp gezemediğimiz kentlerimiz....
YanıtlaSilGelişmekte olan ülkelerdeki önde gelen sorunlar ise, açlık, yoksulluk, gelir dağılımındaki büyük uçurum, işsizlik, devlet ve bürokrasideki her tür çürüme ve kirlilik (corruption), adaletsizlik, insan hakları ihlalleri, eğitim, sağlık ve gelecek endişesi. Bazı aydınlar ise, dini değerlerdeki yükselmeyi “dinin çağdaş toplumlarda olmaması gereken bir olgu” olarak kabul eden “aydınlanmacı” bir kafa ile ele aldıklarından, bir sapma ve hatta tarım kültürü zihniyeti ile izah etmeye çalışmaktadırlar. (Fincancı, 1994)
Bu ve benzeri sorunların insanların manevi değerlere yönelmesinde etkili olduğu doğru olsa bile eksiktir. En önemli etkenin çağdaş insanın /bireyin kimlik ve hayatını anlamlandırma arayışı olduğu görülmektedir. (Griffin, 1989) Her gün daha çok insan, sağlam karakterli, kişilikli, ilkeli, inançlı, temel ahlaki ve moral değerlere sahip, demokrasiye/çoğulculuğa inanmış kişilerin/liderlerin bu sorunların üstesinden gelebileceğine inanmaktadır. (Özellikle şu sıralar ABD sürmekte olan başkanlık kampanyasında her iki başkan adayının da dine ve dini değerlere verdikleri önem ve yaptıkları vurgu dikkat çekicidir.)
Dini ve demokratik gelişmelerin bir diğer boyutunu da eski komünist ülkelerde gözlemlenmektedir. Rusya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde yaşananlar gerçekten ilginçtir. Bu bağlamda sadece Papa John Paul II’nin Küba’ya yaptığı ziyareti hatırlamak yeterlidir. 70 yıldır komünist bir sistemde yetişmiş toplulukların bir dini lider olarak Papa’ya gösterdiği ilgi, saygı ve sevgi gerçekten anlamlıdır ve üzerinde düşünülmeye değerdir.
Yukarıdaki örnek, bir yandan insanlardaki dini duygunun ne kadar köklü olduğunu gösterirken, diğer yandan da dini duyguyu baskı, şiddet, terör veya moda anlamıyla “toplum mühendisliği” ile yok etmenin mümkün olmadığını göstermektedir. Yapılması gereken, bu duygunun doğasını anlamak ve ona saygı duymaktır. Birçok gelişmiş Batı demokrasisinde yapılan da budur.
Dini canlanmanın sadece ekonomik nedenlerden kaynaklandığı şeklindeki bir görüş en azından eksiktir. Konunun bir diğer boyutu ise, bireylerin kişisel olarak kendi varlıklarını ve anlamlarını araştırma ve anlama arzusudur. Burada dinlerin temel bir niteliğine dikkat çekilmelidir. O da, tarihteki tüm büyük dinlerin, özellikle bireye hitap ettiğidir. Dinler, öncelikle bireyin alemdeki konumunu, anlamını ve değerini vurgularlar. Bireylerin: Neyim? Nereden geliyorum? Hayatın ve hayatımın anlamı nedir? Ahlaki değerlerin anlamı nedir? Kainatın anlamı nedir? Bu kainat neden yok değil de, vardır? Öldükten sonra ne olacağım? Gibi sorularına cevap verirler. Dinin yanında başta felsefe olmak üzere bu sorulara cevap veren başka kaynakların olduğunu da biliyoruz. Ancak insanlık tarihi bir bütün olarak düşünüldüğünde dinlerin verdikleri cevapların daha etkili ve sürekli olduğu görülmektedir.
Huntington’un tespitiyle: “Modern insan çok açık bir şekilde dine yönelmekte; hayatın amacını, varoluş gayesini yeniden sorgulayarak dine adeta sığınmaktadır.” (Huntington, 1996) Yine çağımızın önde gelen bilim adamlarından Prof. Tony Anatrella da sosyal bunalımların çaresinin ahlak, iman ve idealler olduğunu vurgulamaktadır. Bu konuda dikkat çeken bir olgu ise, Rusya’da da durumun farklı olmamasıdır. Bu ülkedeki dini canlanmanın niteliğini ve örneklerini Sheila Ostrandev ve Lynn Schroeder’in Rusya’daki durumu tüm boyutlarıyla anlattıkları “Rusya’da Tanrıya Dönüş” kitabında bulmak mümkündür. Sorunlarını ve bunların kökenlerini anlamaya çalışan Batılı aydınların bu sorunların üstesinden gelmenin yollarını da irdeledikleri görülmektedir. Örneğin Amerika’nın düşünce tanklarından ve önde gelen strateji uzmanlarından Z. Brzezinski Batı toplumunun içinde bulunduğu ahlaki bozulma ve çürümeden kurtulabilmesinin çaresini yeni moral değerlerde bulanlardandır. Kendisine yöneltilen “liberal bir toplum müsamahakar cornucopia’nın ahlakın çürümesine yönelik saldırılarına karşı kendisini nasıl silahlandırabilir? sorusuna şu cevabı vermektedir:
YanıtlaSilAmerika’da, Batı Avrupa’daki liberal toplumlar da işe ahlak bilincini geliştirmekle başlamalıdır; ahlaki motiflerin çekiciliğinin ve yararlarının daha fazla bilincine varılmalı; nefse düşkünlük yerine bunu sınırlayan bir toplumsal özellik benimsenmelidir. Eğer bunu başaramazsak, neyin yanlış neyin doğru olduğunu tanımlayan işlevsel kıstaslara sahip olamaz, böylece kendi kendimizi mahva sürükleriz.
Tabii ki bu ahlaki kıstaslar birdenbire keşif edilecek bir şey değil. Üç büyük dinden—Hıristiyanlık, İslamiyet ve Yahudilik—geleneksel olarak ortaklaşa aldığımız değerlerin doğasında var bunlar. Bütün bu dinlerde, seküler bir toplumun da benimseyebileceği belirli kurallar mevcut. Maneviyatın dünya çapındaki buhranının üstesinden gelmek için hayatımızı yeniden dengeye sokmaya ihtiyacımız var. Hayatın manevi boyutunun da maddi boyut kadar önemli olduğunu kabul etmenin zamanı gelmiştir. (Brzezinski, 1996.)
Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Havel din ve demokrasinin bir birine olan ilişkisini Stanford Üniversitesinde yaptığı konuşmasında şöyle tanımlar: “...demokratik değerler, tüm kültürleri ve insanlığı birbirine bağlayan manevi temeller üzerine bina edilmelidir. Bu yapıldığı takdirde, demokrasi sadece Batının değil, tüm insanlığın sahiplenebileceği bir değer olur.” (Thomas Carothers 1999-2000)
Aslında dinin cevap verdiği veya vermeye çalıştığı sorulara, bildiğimiz gibi filozoflar ve bilim adamlarınca da çeşitli cevaplar verilmiş ve hâlâ da verilmeye çalışılmaktadır. Ancak tüm bunlara rağmen, günümüz dünyasında dini gelişmelere şahit olunmaktadır. Zira zamanımızdaki diğer bir olgu ise, asrımızın başında bilim ve din arasında var olduğu sanılan sürtüşme, çatışma ve gerginliğin, yerini yeni bir anlayış ve işbirliğine bırakmasıdır. Böylece, bilim ve din arasında daha sağlıklı bir diyalog ve işbirliği dönemi başlamıştır. Ancak burada vurgulanması gereken önemli nokta şudur; Din bireye öncelikle bir kozmoloji sunar; Bireye doğumundan ölümüne kadar ve hatta ölüm ötesi alemle ilgili temel bilgiler verir. Günlük hayatla ilgili belli davranışları ve moral değerleri sunar. Bu, aynı zamanda semavi dinleri, ideolojilerden ayıran temel ve önemli bir noktadır. Böylece dinin, doğrudan siyasi bir sistem ve ideoloji sunmaktan çok, bireyin ve insanın temel sorunlarına hitap ettiği görülmektedir.
YanıtlaSilYahudi ve İslam gibi şeriatı (yani yasama ve idare ile ilgili doğrudan hükümleri) olan dinlerin bile, bu yönleri daha sonraki dönemlerde oluşmuştur. Örneğin, Hz. Peygamber’in ölümünden kısa bir süre sonra İslam Arap yarımadasından dışa doğru yayılmaya başlayınca, bunun bir sonucu olarak kurumlaşma ve yasama da hızla gelişmiştir. Yeni ortaya çıkan durumlarla ilgili karar vermek ve gerekli uyarıları yapmak üzere bir ulema (din bilginleri) sınıfı da yine bu dönemde ortaya çıkmaya başladı. Ancak bu sınıf zamanla beraberinde İslam’ın temel vurgu yaptığı bireyin iç dünyasının ve manevi hayatının ihmal edilmesini getirdi. Buna tepki olarak da, bazı bilim adamlarınca İslam’ın ilk sivil toplum örgütleri olarak da tanımlanan tasavvuf hareketleri ortaya çıktı.
Dinin bilim, felsefe ve ideolojilerden daha etkili olmasındaki temel espri, dinlerin sundukları bu kozmolojilerde veya dünya görüşlerinde yatmaktadır. Ayrıca dinler, evrensel ve kapsayıcı, yani herkesi bağlayıcı moral değerler sunmaktadırlar. Bunların başlıcaları: adalet, eşitlik, hakkaniyet, diğergamlık, şefkat, sevgi, kardeşlik, yalan söylememe, hırsızlık etmeme, helal-haram anlayışı, adam öldürmeme vb. değerler.
Hz. Musa, Hz. İsa, ve Hz. Muhammed’in (sav) ilk bağlılarının, toplumun ezilmiş, zulme uğramış, fakir ve yoksul kesimlerinden olduğu unutulmamalıdır. Yine bu bağlamda 1789 Fransız Büyük İhtilali ile 1917 Komünist İhtilâlinin öncelikle özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi toplumsal değerlere vurgu yaptığı hatırlanmalıdır.
III. Müslüman Ülkelerdeki Durum
YanıtlaSilİslam ülkelerinde, bağımsızlık hareketlerinden sonra kurulan siyasi rejimler, ne yazık ki, toplumun temel sorunlarını, özellikle de ekonomik, eğitim, sağlık, konut vb. temel sorunlarını çözmede yetersiz kaldılar. Bağımsızlık savaşını veren karizmatik liderlerin gitmesiyle, yozlaşma, yabancılaşma ve çürüme dönemi başladı. Müslüman ülkelerin bu konuda birbirlerinden pek farklı olmadıkları görülmektedir. Bu yönleriyle de, meşruiyetlerini ve toplumun güvenini her gün kaybetmektedirler. Bunun bir sonucu olarak da, kitleler radikal gruplara yönelmekte, mucize çözümlere umut bağlamaktadırlar. Müslüman ülkelerde son zamanlarda şahit olunun huzursuzluk ve sıkıntıların temelinde bu ve benzeri olgular yattığı söylenebilir.
Kitle iletişim araçları, daha önceleri tek taraflı bilgilendirmeye ve kamuoyu oluşturmaya yarıyordu. Ancak günümüzdeki gelişmiş hali ile, her tür kontrol ve sansürden kurtulabilmekte, kitleleri iktidar aleyhine bilinçlendirebilmektedirler. Medyanın bir kısmının kartellerin kontrol ve denetimine girmesi bile bu gerçeği değiştirememektedir. Bu nedenle, günümüz yöneticileri, toplumun nabzını ve isteklerini her zamankinden daha çok dikkate almak zorundadırlar. Başka bir ifadeyle, toplumun insani ve demokratik taleplerine ilgisiz ve duyarsız kalamazlar.
Ancak genelde dünyada özelde ise Müslüman ülkelerde gözlemlenen dini gelişmelerle beraber, bir çok kesimde bir endişenin de ortaya çıktığı görülmektedir. Dini canlanmanın neden olduğu bu endişelerin başında: Din adına tarihteki bazı uygulamalar, dinin siyasi amaçlar için kullanılması, yani siyasete alet edilmesi, ekonomik çıkarlar için kullanılması, çatışma ve ayrımcılığa neden olması, toplumu geriye götürmesi gibi nedenler gelmektedir. Ayrıca bazı dini grupların/cemaatlerin kendi görüşlerini dinini kendisi olarak sunması da bunlara eklenmelidir. Dikkatle üzerinde durulduğunda bunların hiç de önemsiz kaygılar olmadığı görülür. Dinin toplum üzerindeki etkisini kavrayan siyasi otoriteler tarih boyunca dinin bu gücünden yararlanmış ve hatta onu siyasi amaçlarını gerçekleştirmek için kullanmaktan çekinmemişlerdir. Bununla ilgili birçok örnek bulunmaktadır.
Bu canlanma sağlıklı bir şekilde anlaşıldığı ve dinin özgün anlamı çerçevesinde bu beklentilere cevap verildiği takdirde, bu canlanmanın kötü amaçlar ve siyasi çıkarlar için kullanılması da engellenmiş olacaktır. Konuyla ilgi cehalet ve görmezden gelme ve kitlelerin sağlıklı bir din anlayışına sahip olmalarına yardımcı olmama, din gibi kutsal ve tüm inananlara ait güçlü bir kurumun çıkar gruplarınca siyasi amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak kullanılması gibi sakıncalı bir sonucu verebilir. Bu nedenle; İnançlı, duyarlı, aydın, sağduyulu, yurtsever, hamiyetli, sadece kendi milletinin değil insanlığın geleceğini de düşünmeyi kendine görev bilen, vizyon sahibi “hamiyeti milleti” olan bireylerin konuya ciddi olarak eğilmeleri gerekmektedir. Aslında Batı dünyasında gözlemlediğimiz konuyla ilgili yoğun çalışmalar da böyle bir espriden ve dinin toplum üzerindeki gücünden kaynaklanmaktadır. Bu çalışmada sadece İslam dininin konumuz açısından temel nitelikleri üzerinde durulacaktır. Temel amaç ise:
YanıtlaSil· İslam’ın ilmi ve sahih bir şekilde anlaşılmasına olan ihtiyaç;
· Dine çağımızın gerçekleri ışığında çağdaş bir yorum ve anlayış getirilmesi;
· Toplumumuzdaki mevcut endişe, korku ve kamplaşmaların sağlıklı bir din anlayışıyla giderilmesi;
· Din gibi mukaddes ve inanan herkese ait bir kurumun kişisel ve siyasal çıkarlar için kullanılmaması;
· Dini siyasete alet etmek veya sömürmek isteyenler kadar, din düşmanlığı ile toplumda kin ve nefret duygusunu yaymak isteyenlere de fırsat verilmemesidir.
Aslında daha iyi bir Türkiye ve daha iyi bir dünya özlem ve sevdasında olan herkes, bu konuda üzerine düşeni yapmak durumundadır. Bu nedenle İslam dininin özgün anlamını ve bazı temel niteliklerini yeniden vurgulamak yerinde olacaktır.
IV. İslam’ın Anlamı
İslam, semavi dinler geleneğinin sonuncusudur. M.S 7. yüzyılda Hz. Muhammed’e (sav) vahiy ile gelmiştir. Vahiy, Allah’ın mesajının doğrudan Peygambere iletilmesidir. Ancak bu vahiy [Kur’an] birden değil, belli bir süreçte ve toplumdaki belli sorunlar, sorular ve ihtiyaçlar söz konusu olduğunda gelmiş ve 23 yıl gibi bir sürede tamamlanmıştır. Kur’an’ın temel gayelerinden birisi ise “yeryüzünde adil ve ahlaki temellere dayanan, yaşanılabilir bir toplum oluşturmaktır.” (Rahman, 1993)
Kur’an İslam’ın kutsal kitabı olup özgün ve otantik haliyle elimizdedir. Tek bir ayeti bile değişmemiştir. Bu yönüyle diğer tüm semavi kitaplardan farklıdır. Kur’an’ın yanında diğer özgün bir kaynak ise Hz. Peygamberin sözlerini, uygulama ve davranışlarını kapsayan sünnettir. Bu iki kaynağa Müslüman alimlerin içtihad ve icmaları da eklenmelidir. Ancak dini canlanmanın temel esprisi içinde İslam’ın anlamına yakından bakmak gerekmektedir. Böylece, hem İslam’ın temel niteliği, hem de öngördüğü birey ve toplumun temel karakteristikleri daha iyi anlaşılacaktır.
YanıtlaSilİman ve İslam kavramlarını etimolojik ve linguistik yönlerden tahlil edersek; iman’ın Kur’an’dan önceki Araplarca bilinen özgün anlamının “kendi kendiyle barışık olma, içinde bir keder ya da sıkıntı hissetmeme, huzur ve emniyette olma olduğu görülür.” (Rahman, 1997) Ancak Kur’an bu kavramı yeni bir bağlamda kullandı: Allah’a iman etmek. Böylece Kur’an “emniyet, barış, huzur, güvende olma, bütün olmanın” ancak Allah’a imanla mümkün olabileceği şeklinde yeni ve genişlemiş bir anlam ortaya çıkarır. (Rahman, a.g.e.) Başka bir ifadeyle, aşkın bir varlık olarak Allah’a veya O’na iman etmenin sonucu olarak iman edilmesi gereken hususlara (Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere, Hesap Gününe, Kadere) inanmayan kimse güvende, huzurda ve bir bütünlük halinde olamaz. Böylece iman, kalple ilgili bir durum olup, kendini Allah’a ve O’nun Mesajına kesin olarak teslim etme ve böylece bunalım ve her tür huzursuzluğa karşı huzur, emniyet, barış ve güç kazanmak anlamlarını içermektedir.
Aslında iman, dinini en önemli unsurudur. İman yaratıcıyı akıl ile düşünüp, kalp tasdik edip, kabul etmektir. Kişinin tamamen kendisini ilgilendiren, birey olarak başka hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan Allah’a yöneliştir. Kişinin vicdanında Yaratıcıyı hissedip, O’na bağlanması ve sığınmasıdır. Dinin ta kendisidir. İman’ın bu boyutuna vurgu yapan bir diğer düşünür ise Bediüzzaman Said Nursi’dir.
Said Nursi’nin projesinin Allah’a imanı ve diğer iman hakikatlerini yeniden tesis etme olduğu düşünüldüğünde, onun Allah’a iman ve imanın hakikatleriyle ilgili yaptığı vurguya gelen bir eleştiriye verdiği cevap dikkat çekicidir. Bu cevap hem imanın gerçek mahiyetini, hem böyle bir iman sonucunda ortaya çıkan/çıkması gereken insan, kainat ve Allah ilişkisinin parametrelerini vermesi açısından ilginçt
r:
YanıtlaSilAllah’ı bilmek, bütün kâinatı ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’i ve küllî her şey O’nun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’i iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, “Bir Allah var” deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek—hâşâ—hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve her şeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini tanımamak peygamberlerini bilmemek elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki mânevi Cehennemin dünyevi tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.
Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır. Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl’i inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır.
Fakat ona iman etmek, Kur’ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. (Said Nursi, 1996)
Görüldüğü gibi Allah’a iman dinin özü olmanın yanında, birey ve toplum için birçok sonuçları beraberinde getirmektedir. Dinin bir vicdan meselesi olduğunu iddia edenlerin görmezden geldikleri veya korktukları bireyin tüm benliğine, yaşantısına, hal ve hareketlerine nüfuz eden ve yönlendiren Kur’an merkezli sahih bir imanın gücü ve etkisi olduğu söylenebilir.
İslam kavramının özgün anlamına gelince bunun “güvende olmak, bütün olmak, yekpare olmak, barış ve huzur içinde olmak” olduğu görülmektedir. İslam kavramı Kur’an bağlamında kullanıldığında ise: Kendisini Allah’a ve O’nun kanunlarına teslim etmiş insanın barışı, huzuru ve bütünlüğü kazanabileceği; koruyabileceği ve geliştirebileceği anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi iman-İslam kavramları çok yakın anlam kümelerine sahiptir ve İslam imanın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle, her iki kavram temelde eşanlamlıdır ve Kur’an bağlamında da birbirinden ayrılmaları mümkün değildir.
Kur’an’ın üçüncü ve en önemli kavramı ise, hem imanı, hem de İslam’ı kapsayan takva kavramıdır. Takva çoğunlukla şöyle anlaşılır: “Allah’tan korkmak, sakınmak, zahidlik ve dünyadan el-etek çekmek”. (Rahman, 1997) Ancak Kur’an’daki kullanımı bir bütün olarak incelendiğinde, bu kavramın daha geniş bir anlamı olduğu görülür. Takva, “korkmak, sakınmak” anlamlarına gelse bile, bu kesinlikle bir suçludan, bir diktatörden, veya bir suçlunun polisten bir çocuğun öğretmeninden korkması türünden bir korkuyla karıştırılmamalıdır. Bu bağlamda verilecek en doğru anlam “sorumluluk endişesi/korkusu” olabilir ki, bu yukarıdakilerden farklı bir anlamdır. Bu şekliye hem imanı ve hem de İslam’ı anlam olarak kapsar.
Takva’nın deruni/içsel imanda kök salmış olması gerekir. Bu nedenle “namaz, oruç, hac, zekat” vb. dini ibadet ve görünürdeki diğer davranışlar tek başlarına takva olarak isimlendirilemezler. Takvanın en önemli ve temel işlevi insana kendisini doğru bir şekilde inceleme ve doğruyu yanlıştan ayırt edebilme kabiliyet ve gücünü vermesidir. Böylece kendisinin farkında olan insan, potansiyel imkanlarını gerçekleştirirken daima her yerde hazır-nazır olan Allah ve Hesap Gününde de yaptığı her şeyin hesabının sorulacağı bilinciyle hareketlerini yönlendirecek ve anlamlandıracaktır. Görüldüğü gibi takva, toplumun değil de bireysel insanın bir niteliğidir. Bu açıdan bakıldığında mümin insan takva ilkesi vasıtasıyla fonksiyonlarını yerine getirecek ve Allah’ın yaratıklarının en şereflisi olacaktır. Kur’an’ın takva kavramıyla oluşturmak istediği birey modelinin temel nitelikleri
ine bakıldığında bunların:
YanıtlaSil· Günlük hayatın rutin işleri arasında yitip giden ve yabancılaşan insanını daha yukarılara yükselten,
· Bütün amellerinin ve yapıp-etmelerinin sonuçta varacağı noktayı göz önünde bulunduran,
· Sadece dünyada değil, ahirette de hesap vereceğini bir an olsun unutmayan,
· Hayatını metafizik ve ahlaki bir boyutla anlamlandıran,
· Böylece ahlaka, adalete, erdeme, fazilete, kardeşliğe önem veren bir bireydir.
Zira bütün amellerin tartılacağı Hesap Günü’nde insan kendisiyle yüzleşecek ve bu dünya hayatında kalbinin gömüldüğü gafillik tabakaları bu hesap anında yok olacaktır. Kişinin gerçek beni ortaya çıkacaktır. İşte bu hesaplaşma anına hazır olma, bireyin dünya hayatındaki her anını ve her fırsatı bilinçli ve yaratıcı bir şekilde değerlendirmesine, yani nefis muhasebesine bağlıdır ki, bu takvanın ta kendisidir.
İşte, Kur’an’ın temel gayesi ve hedefi bireyde bu uyanık-şuur halini takva vasıtasıyla şu anda yaratmaya yöneliktir. Burada İslam dinin temel niteliklerini belirtirken, “iman, İslam ve takva” kavramlarını özellikle vurgulamamız, son zamanlardaki yaygın yanlış bir anlamayı önlemek içindir. Başka bir ifadeyle, dinin siyasallaşmasını, siyasal bir parti veya ideoloji gibi algılanması ve sunulmasının, dinin özüne ne kadar uzak olduğunu ve ayrıca onu zedelediğini göstermek içindir. Zira, yukarıda yapılan analizler çerçevesinde bakıldığında, Müslüman bir toplum, öncelikle iman ve takva sahibi; ahlaki ve moral değerlerle bezenmiş fertlerin varlığını öngörür. Bu tipteki fertler olmaksızın Müslüman bir toplum tasavvur edilemez. İslami ibadetlerin bile toplumsal bir boyutu olduğu unutulmamalıdır. Bunun nedeni de, Kur’an’ın Müslüman topluma yüklediği “insanlık için tesis edilen en iyi toplum” tanımlamasıyla ilgilidir. Zira böyle bir toplumun temel niteliklerinden birisi “iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, Allah’a inanmak ve işlerini, kendi aralarında danışarak yapmaktır.”
Kısacası, İslam’a göre şehadet kelimesini dil ile söyleyen ve Müslüman olduğunu ilan eden herkes Müslüman sayılır. Böylece İslam toplumunun bir üyesi olur. Burada ırk, dil, renk, ülke ve kabile ayrıcalığı yoktur. Tüm Müslümanlar eşit statüdedir. Tek ayrıcalık olarak takva ölçütü konulmuştur.
V. Dini Söylemin Siyasallaş[tırıl]ması
Günümüzde dinin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler, sadece din dışı kesimlerden kaynaklanmıyor. İşin ilginç yanı, tehlikenin bazen bizzat bu dinin/dinlerin bağlılarından da gelmesidir. Bu da, belli bir grup, hareket, cemaat veya partinin dinin evrensel ve kuşatıcı ilkelerini kendi tekellerinde görmeleridir. Kendi indi ve sübjektif anlayışlarını dinin ta kendisi olarak dayatmaları, kendileri gibi düşünmeyenleri dışlamaları ve ret etmeleridir. Ancak yukarıda vurgulandığı gibi, tüm dinler özde bireyseldir ve bireyi hedef alır. Dahası ahlaki bir sistem öngörerek bireyin ve toplumun birliğini ve mutluluğunu hedef alırlar. Bu nitelikleriyle de ideolojilerden ayrılırlar. Dinlerden ideolojik sistemler türetilebilirse de dinlerin kendileri ideolojilerden farklıdır ve bu nitelikleriyle de doğrudan siyasal değillerdir
Bununla dinlerin (özellikle de Yahudilik ve İslam’ın) siyasi içeriğinin bulunmadığı anlaşılmamalıdır. Vurgulanmak istenen, yukarıda da işaret edildiği gibi dinin bireysel ve ahlaki yönünün diğer tüm boyutlarını öncelediğidir. Bu nedenle, bazılarının dini sadece bir siyasal sistem ve ideoloji olarak algılaması yanlış ve en azından eksiktir. Din adına parti kurmak veya böyle bir imaj vermek ise, dine yapılabilecek en büyük kötülüktür. Dinin sıradan ideolojilerle aynı seviyede değerlendirilmesine, böylece İlahi ve evrensel boyutunun kaybedilmesine neden olur. Dinden ve dini değerlerden hareketle projeler üretmek; siyasi ve ekonomik programlar geliştirmek mümkündür. Ancak bu hiçbir zaman “dinin” kendisi olarak algılanamaz ve takdim edilemez. Diğer alternatif proje ve programlar karşısında eşit bir mesafededir.
YanıtlaSilSaid Nursi’nin “Din adına ortaya çıkmak lazım” diyenlere verdiği cevap, aynı zamanda din adına parti kurulup-kurulamayacağıyla ilgili önemli sonuçlar içermektedir. Nursi’ye göre din adına ortaya çıkma ve parti kurmanın temel muharriki (kişinin iç dünyasını hareket ettiren ve yönlendiren temel etkeni) İslamiyet sevgisi ve dini duyarlılık olmalıdır. Eğer kişi/kişileri yönlendiren ve harekete geçiren temel güç/etkenler particilik, tarafgirlik ise bu çok tehlikelidir. Nursi’ye göre, birincisi hata da etse affedilebilir; ancak ikincisi, isabet de etse sorumludur. Zira bu durumda dini siyasi amaçlara alet etmektedir. Ona göre, dini siyasete alet etme/etmemenin ölçütü ise şudur:
Her kim kendi günahkar, niteliksiz ve kusurlu parti arkadaşını, bir başka partideki dindar, nitelikli ve hamiyetli muhalifine tercih ederse, bu kişinin hareket noktası ve ölçütü siyasettir, particiliktir. Din değildir. Ayrıca, herkesin mukaddes malı olan dini kendine ve kendi partisine daha özgü göstermekle, çoğunlukta din aleyhine bir eğilim uyandırmakla dini nazardan düşürmenin de temel yönlendiricisi yine siyasi tarafgirliktir. (Nursi, 1996)
Görüldüğü gibi, Said Nursi, dinin bütün toplumun malı olduğu; mevcut parti ve grupların dine hizmet edebileceklerini, ancak dini kendi siyasi amaçları ve iktidara gelmeleri için bir araç olarak kullanmalarının tehlikesine dikkat çekmektedir. Böyle bir eğilim, diğer siyasi partilerin bu partiyle beraber dine karşı da tavır almalarını beraberinde getirecek ve dinin kendisine zarar verecektir.
Prof. Dr. Teoman Duralı’ya göre de İslam’a dolayısıyla insanlığa yapılabilecek en büyük kötülük, onun siyasi ile iktisadi amaçlar uğruna su-i istimal edilmesidir. Böylelikle o, din olmaktan çıkar; manevi yetkisini ve duruluğunu yitirip; Yeni Çağ, din dışı Avrupa Medeniyeti çerçevesinde bitip serpilmiş ideolojiler zincirine eklenmiş yeni bir halka olmaktan öteye geçemez. Bu bakımdan İslam’ın siyasileştirilmesi, hele din devletine konu kılınması teşebbüslerine Müslümanların var güçleriyle karşı çıkmaları bir zorunluluktur. (Duralı, 1990)
Tarihteki örneklerine bakılırsa bu tür anlayışların dinin özüne zarar verdiği görülür. Özellikle de Sünni geleneğin büyük temsilcileri bu konuda uyarıda bulunmuş, dinin siyasi amaçlarla kullanılması durumunda ise buna şiddetle muhalefet etmişlerdir.
YanıtlaSilUlemanın Müslüman toplumlardaki rolü, birçok araştırmacının da ortaya koyduğu gibi, iktidar sahiplerinin karşısında ve toplumun içinde kalarak adeta bir muhalefet görevi görmeleridir. Danışmanlık görevlerine getirilenler bile, yozlaşma dönemleri hariç, uyarı görevlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışmışlardır. Siyasal iktidarların (adı ne olursa olsun) her tür tasarruflarında dinin ve toplumun temel ilkelerine değerlerine ters düşmeme, onları kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamama ve kullanmama konusunda uyarmışlardır.
Böylece, bir yandan dinin siyasal amaçlarla kullanılmasını ve günlük siyasete alet edilmesini engellerken; diğer yandan da iyi niyetli devlet adamlarına doğruyu göstererek yardımcı olmuşlardır. Bu anlayışın en tipik örneği Hanefi mezhebinin kurucularından olan büyük İslam hukukçusu İmam-ı Azam Ebu Hanife’dir.
Said Nursi’nin, daha Meşrutiyet Döneminde dinin siyasallaştırılması tehlikesine karşı yaptığı uyarılar dikkat çekicidir. Zamanın bazı Müslüman ilim adamları din adına Meşrutiyete karşı çıkarken O, meşrutiyetin ruhunu ve temel esprisini İslam’ın bir gereği olarak görmüş ve desteklemiştir. Ülkenin çok partili sisteme geçtiği 1950’lilerde ise hiçbir tereddüde yer vermeyecek açıklıkta Demokrasinin (çoğulculuk, bireysellik, temel insan hak ve hürriyetleri anlamında) dinin kendisinde olduğunu, bizzat dinin içinde “çoğulculuk ruhunun” bulunduğunu vurgulamıştır. Başka bir bağlamda da dini hükümlerin “yüzde doksan dokuzunun ahlak, ibadet, ahiret ve fazilete, ancak yüzde bir nispetinde siyasetle ilgili” olduğunu belirterek dinin siyasal bir proje olarak anlaşılmasının yanlışlığına erken bir dönemde dikkat çekmiştir. Böylece dinin özü ve esas fonksiyonu ile ilgili olarak çok önemli bir tespitte bulunmuştur. (Nursi, 1996)
Zira günümüzde Müslüman ülkelerde “İslami” olduğunu iddia eden veya İslam adına ortaya çıkan hareketlerin/partilerin unuttuğu veya önemsiz gördüğü önemli bir nokta Müslüman bireyin konumu ve ahlakın bu bireyi oluşturmadaki önemidir.
Kur’an’ın öngördüğü ahlaki normlara göre oluşmuş bireyi ve bu bireylerden oluşan toplumu öncelikle oluşturmayı ihmal eden; toplumcu, devletçi ve tepeden inmeci bir anlayışla hareket eden bazı sözde İslamî hareketlerin sonuçta bireyin ve toplumun kabulleriyle örtüşmediği görülmüştür. Bundan da, o hareketlerden/partilerden çok dinin kendisi zarar görmüştür. Kur’an, öncelikle insan faaliyeti konusunda doğru bir ahlaki tutumun oluşmasıyla ilgilenen bir tebliğ olduğu unutulmamalıdır. Kur’an’ın asıl gayesi ise, en yüksek derecede yaratıcı ahlaki enerjinin serbest bırakılmasını sağlamaktır. İnsanın kendi gayreti ve çalışması olmadan Allah’ın başarı vermemesi ise Allah’ın değiştirilemez bir kanunudur.
Kur’an diğer bir özelliği ise, sürekli olarak muhataplarını “düşünmeye, araştırmaya, ibret almaya, ders almaya, kavramaya, mütevazı olmaya, başkalarına yardım etmeye, dürüst olmaya, ahlaklı olmaya” davet etmesidir. Kur’an’a göre insanın hem iç alemi, hem de dış alem, yani tabiat Allah’ın ayetlerini yansıtmaktadır. Bu ayetler onları dikkatle inceleyen, okuyan ve takip edenleri hakikate ulaştırır.
Bu bağlamda vurgulanması gereken diğer önemli bir nokta ise, Kur’an’ın, tamamen insanı hedef alan bir kitap olmasıdır. Nitekim Kur’an kendisini “insanlara yol gösterici” olarak tanımlamaktadır. Buna göre Kur’an “hayatın anlamı, hayatın değeri, doğanın anlamı, insanın yer yüzünde bulunma sebebi, insanlar arası ilişkilerin nasıl olması gerektiği, insan, doğa ilişkilerinin nasıl olması gerektiği vb. konularda” insanlara rehberlik eden bir kitaptır.
YanıtlaSilKur’an’ın sık sık insanın psikolojik durumunu tasvir etmesinden hareketle, onun en büyük özelliğinin, bir ahlak felsefesi kitabı olmak değil, insana ahlaki bir hayat yaşamada ve ahlaklı olmada “rehberlik eden” bir kitap olması olduğu söylenebilir. İslam’ın bireysel ve özellikle ahlaka yaptığı bu vurguyu anlamak önemlidir. Zira Kur’an doğrudan bir devlet şekli veya siyasal sistem önermez. Ancak Kur’an’ın nasıl bir birey ve toplum tipolojisi öngördüğü çok açıktır.
VI. İslam’ın Evrensel Boyutu
İslam’ın mesajı evrenseldir. Bundan dolayı, İslam dininin bir grubun veya bir partinin inhisarına alınması dinin ruhuna aykırıdır. Zira parti veya grup, doğası gereği, diğer gurup ve partileri dışlar. Bu niteliğiyle de dinin evrenselliğini ve kapsayıcılığını zedeler. Ayrıca kendisine dini bir tanımlama yapmadan da, özgürlükçü, insan hak ve hürriyetleri ile din ve vicdan özgürlüğüne önem veren bazı grup ve partilerin, dinin gerçekleştirmek istediği amaçlara hizmet edebilmeleri de pekala mümkündür. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, dinin bir grubun malı gibi gösterilerek, diğer tüm grupların din karşıtı imiş gibi gösterilmesidir. Bu tür bir anlayıştan doğacak kamplaşma ve kutuplaşmadan her şeyden çok dinin ruhu büyük zarar görür.
Kur’an ve Sünnette, genel olarak insanlar arasında, özel olarak tüm Müslümanlar arasında eşitlik özenle vurgulanmıştır. Eşitlik kavramıyla ilgili olarak seçilen kelimelerde de bu durum kendini gösterir. İnsanlık cinsini gösteren ve insanlığın kardeşliğini vurgulayan “nas” (insanlar) kelimesi 240 defa, insan kelimesi 65 defa, beşer kelimesi ise 36 ayette yer almıştır. Bu tekrarın çokluğundan amaç, Müslüman’ın zihninde genel insanlık anlamını ve insanlığın birliği fikrinin yerleşmesi ve eşitliğin vurgulanmasıdır. Böylece renk, ırk, dil, ülke, doğum yeri vb. nitelikler dikkate alınmadan insanlığın tek asıldan geldiği ortaya konulmuş ve ontolojik olarak insanlığın bir olduğu vurgulanmıştır.
Başka bir bağlamdan bakarsak, İslam tarihi boyunca Kur’an’la ilgili bir çok tefsir ve yorumlar yapılmıştır. Ancak hiç bir Kur’an yorumcusu kendi yorumunu İslam’ın veya Kur’an’ın nihai ve tek yorumu olarak savunmamıştır. Böylece İslam ve onun temel kaynağı olan Kur’an temel olarak kalırken, O, değişik zaman ve bağlamlarda doğal ve farklı yorumlara da kaynaklık etmiştir. Bu farklılık Kur’an’ın zenginliğinin bir belirtisi olarak görülmüştür. Ancak tüm büyük yorumcuların, yorumlarında Kur’an’ın gerçekleştirmek istediği temel ahlaki norm ve ilkelere, başka bir ifadeyle Kur’an’ın genel amaçlarına dikkat ettiği unutulmamalıdır.
Ayrıca pratik hayatla ilgili olarak dört farklı mezhebin (Hanefi, Şafi, Maliki, ve Hambeli) olması ve tümünün de hak mezhepler olarak kabul edilmesi de, İslam dininin temelinde çoğulcu bir esprisinin olduğunu göstermektedir. John Esposido, Bernard Lewis, J. Voll, Fazlur Rahman, Said Nursi, Abdulkerim Suruş, Reşid Gannuşi gibi birçok bilim adamları İslam’ın bu özelliğine dikkat çekmiştir.
VII. İslam’ı Doğru Anlamak
YanıtlaSilAncak günümüzde yapılan birçok tartışmada İslam’dan neyin anlaşıldığı her zaman açık ve net değildir. Aslında birçok tartışma ve anlaşmazlığın temelinde de bu “belirsizlik” yatmaktadır. Bu nedenle birçok kişi/grup kendi sübjektif anlayışını “İslam” olarak sunabilmektedir. Daha sıkça yapılan bir diğer yanlış ise, bazılarının semavi bir din olan İslam’ı kendi kişisel görüşleriyle/anlayışlarıyla özdeşleştirmeleridir. Daha önce ifade edildiği gibi, böyle bir anlayış, İslam’ın ruhuna ve öğretisine aykırıdır.
Doğal olarak, İslam’ın tarihteki anlaşılış biçimi ile, Kur’an ve Sünnetteki asli biçimi birbirinden farklıdır. Tarih boyunca ilhamlarını Kur’an’dan almış birçok ilim adamları İslam’la ilgili çeşitli kitaplar yazmış ve ilkeler geliştirmişlerdir. Kur’an’la ilgili olarak yüzlerce tefsir ve yorumlar yapılmıştır. Bunların tümü İslamîdir. Yani, İslami bir bağlamda ve İslam’ın asıl kaynakları, kavramları ve dünya görüşü göz önünde bulundurularak yazılmışlardır. Dahası An-Naim’in de ifade ettiği gibi, dayanışma ve birlik ülküsü istemelerine karşın, Müslümanlar her zaman İslam’ın temel ilkelerini algılayışlarında, birbirinden köklü biçimde farklı görüşler taşımışlardır ve bununla gurur duymaktadırlar. Müslümanlar bu durumu, İslam doktrininin özünde bulunan farklı olabilmeye hoşgörüyle yaklaşma anlayışının açık bir kanıtı saydıklarını sık sık belirte gelmişlerdir.” (An-Na’im, a.g.e.)
Bununla beraber bu yorumlar İslam’ın bizatihi kendisi ile özdeşleştirilemez ve onun yerini alamazlar. Bu kaynaklar bizim kültür hazinelerimiz olup, Kur’an’ı ve İslam’ı anlamamızda bize yardımcı olabilirler. Tüm bu eserler tarih boyunca belirli zaman ve zeminlerde ortaya çıktıklarına göre, o zamanın hakim şartlarına ve meydan okumalarına cevap olarak ortaya çıkmışlardır. Bu nitelikleriyle de “zamanın” hükmünden ve sınırlayıcılığından kurtulamamaktadırlar. Ne var ki, zamanla bazı Müslümanlar bu eserleri Kur’an’ın dokunmazlık seviyesine çıkarmışlardır. Böylece eleştiri ve tenkit fikrini öldürmüşlerdir. Müslüman toplumların geri kalmasının en önemli nedenlerinden birisi, tarihin bu şekilde yanlış okunması ve değerlendirilmesi olduğu söylenebilir. Bundan şöyle bir sonuç çıkarılabilir: Bugün bizlerde tarihte Müslüman ilim adamlarının karşı karşıya kaldıkları benzer bir sorumlulukla karşı karşıya bulunmaktayız. Toplumumuzun karşı karşıya bulunduğu sorunları çözmek için, kendi yorumlarımızı, cevaplarımızı ve projelerimizi ortaya koyma sorumluluğundan kaçamayız.
VIII. İslam ve Demokrasi
YanıtlaSilGünümüzün iki önemli olgusu din ve demokratikleşme olduğunu ifade etmiştik. Bu bağlamda İslam’ın demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmayacağı sorusu sık sık gündeme gelmekte ve tartışılmaktadır. (Erdoğan, 1999 ve TÜSES’in 1994’te yayınladığı kitap bunun tipik bir örneğidir) Bu soru sadece Müslümanları değil, dünyanın önde gelen tüm siyaset ve sosyal bilimcilerini de ilgilendirmektedir. Zira Müslümanların bu soruya verecekleri cevap, sadece kendi ülkeleri için değil, tüm dünya siyaseti için önemli sonuçlar içermektedir. Konuyla ilgili tartışmalara bakıldığında temelde iki görüşün olduğu görülmektedir: Birincisi, İslam demokrasi ile bağdaşmaz, ikincisi ise İslam demokrasi ile bağdaşabilir. Her iki görüşün ileri sürdüğü temel tezler incelendiğinde, her iki anlayışın da bazı önemli verilere dayandığı görülmektedir.
Birinci görüşü savunanlara bakıldığında bunlar arasında bazı Müslüman gruplardan, seküler aydınlar ile eski Marksistlere kadar uzanan ilginç bir yelpazeyi bulmak mümkün. (Örnek olarak bkz: Fincancı, 1994) Hatta bazı radikal Müslüman gruplara göre demokrasi bir küfür rejimidir. Ancak bu tezin son zamanlarda gücünü ve çekiciliğini yitirdiğini; demokrasiyi İslami temel ve değerler üzerine inşa etmeye çalışanların güçlendiği görülmektedir. Hatta günümüzde bir çok Müslüman aydının İslami bir bağlama uygun ve tutarlı bir demokrasi teorisi geliştirmek için uğraştığı görülmektir. (An-Na’im, 1994; Gannuşi, ve Wright) Zira Vaclav Havel’in de vurguladığı gibi, demokratik değerler, tüm kültürleri ve insanlığı birbirine bağlayan manevi temeller üzerine bina edildiği/edilebildiği zaman demokrasi sadece Batının değil, tüm insanlığın sahiplenebileceği bir değer olabilir.
Günümüz Müslüman aydınlarının yapmak istedikleri de, İslam geleneğinde demokrasinin üzerine temellendirilebileceği esasları tespit etmektir. Daha doğrusu Kur’an’ın kendisini bu açıdan yeniden yorumlamak ve ondaki çoğulcu boyutu ortaya koymaktır. Bernard Lewis gibi Batılı bilim adamları bile, İslam kuralları ve geleneğinde demokrasinin gelişmesine yardımcı olan etkenler bulunduğunu belirtmektedirler. (Lewis, 1997; an-Na’im, 1994)
Çağdaş Müslüman aydınlardan Reşid Gannuşi’nin demokrasiyi ret eden radikal gruplara verdiği cevap konumuz açısından oldukça ilgi çekicidir. Gannuşi’ye göre, siyasal İslamcılar arasında demokrasiyi eleştiren ve onu küfür olarak değerlendiren radikal grupların hiçbir düşünceleri yoktur. (Hamdi, 1996; Gannuşi) Gannuşi’ye göre onlar, anayasal ve hukuksal bir kültüre sahip olmayan insanlardır. Zira felsefi ve siyasal bir kültürleri olsa onu kullanarak bir karar mekanizması olarak Demokrasi ile, Batı demokrasilerinin içeriğini birbirinden ayırabilirler, liberal felsefeyle materyalist felsefeyi ayrıştırabilirlerdi. Bunların, sürekli birlikte bulunmaları, şart değildir. Bu nedenledir ki, demokrasi denen karar aracını, diğer uygulamalarından bağımsız hale getirebiliriz.
YanıtlaSilDemokrasi, çoğunluğun otoritesini tanıması, karar almada baskıcı bir azınlığa değil, çoğunluğun görüşüne itibar etmesi bakımından sağlıklı bir araçtır. Bu araç sayesinde, iktidarın kansız ve devrimsiz olarak el değiştirmesi mümkün olmaktadır. Bu aracı materyalist felsefi içeriğiyle soyutlayabilir ve iman değerleriyle donatırsak ve onda takvanın esas olmasını sağlayabilirsek, işte o zaman Demokrasinin aslında bize ait olan bir sermaye olduğunu söyleyebiliriz.
Demokrasi konusunda yeni ve ilgi çekici fikirleri olan bir diğer düşünür ise Abdulkerim Suruş’tur. Suruş’un İslam dünyası için savunduğu demokrasi iki temele dayanmaktadır. Birincisi, gerçek bir mü’min olmak için kişi özgür olmalıdır. Eğer inanan kişi özgürce teslim oluyorsa, bu onun özgürlüğünü feda ettiği anlamına gelmez. (…) Bu özgürlük demokrasinin temelidir. Suruş daha da ileri gider: Çoğunluğun inançları ve iradesi ideal İslam devletini şekillendirmelidir. İslami bir demokrasi yukarıdan dayatılamaz. Demokrasi—inananlar ve inanmayanlar dahil—çoğunluk tarafından tercih edilirse meşrudur. İkincisi ise Suruş’a göre din anlayışımız tekamül etmektedir. Kutsal metinler değişmez. Bununla beraber, bu metinlerin anlaşılma ve yorumlanışı; bu anlayış insanların içinde yaşadığı zamanın ve şartların değişmesinden etkilendiğinden bir akış sürecindedir. Bundan dolayı, hiçbir yorum bütün zaman ve zeminler için mutlak veya değişmez değildir. Dahası her kişi (kadın veya erkek) kendi yorum ve anlayış hakkına sahiptir. Din adamları dahil hiçbir grup iman esaslarını yorumlama veya yeniden yorumlama ayrıcalığına sahip değildir. Bazı anlayışlar diğerlerinden daha önemli olabilir, ancak hiçbir yorum diğer bir yorumdan doğrudan daha yetkin değildir. (Wright, 1997)
XI. Demokratik Değerler ve Şura Kavramı
YanıtlaSilAslında şura, İslam tarihinin büyük bölümünde sadece Cuma hutbelerinde vaaz ve irşat için anlatılan, ancak bir türlü siyasi bir düzene dönüşemeyen önemli bir sistemdir. Oysa Batılılar, bu kavramı geliştirmiş ve siyasal bir düzen haline getirmişlerdir. Çünkü günümüzde hakim olan Demokrasi anlayışı ile kadim Atina’da yaşayan “Yunan Demokrasisi” arasında en ufak bir ilişki yoktur. Aralarındaki tek ortak yan, ismindedir.
Gannuşi’ye göre demokrasinin reddedilmesi İslam düşüncesi hakkında çok kötü bir imaj yaratmaktadır. Çünkü diyor Gannuşi, “böyle bir tavır, bir şeye karşı olmanın onun karşısındakini kabullenme eğiliminin bulunduğunu çağrıştırması yüzünden, Müslümanların diktatörlük yanlıları olduğu gibi bir yanlış anlama gündeme gelmektedir. Oysa hiç kimse Müslümanlar kadar diktatörlük ve istibdat düşmanı olamaz. Müslüman milletleri ezen ve öğüten demokrasi değil, diktatörlük ve totalitarizmdir.”
Zira Demokratik ve çoğulcu bir anlayışın zıddı olan baskı, zulüm ve istibdat İslam’ın ruhuna aykırıdır. İstibdat, baskı, şiddet ve diktatörlük:
· Tahakkümdür (baskıdır).
· Hukukun üstünlüğü değil, Keyfi muameledir.
·Her tür yolsuzluk ve suiistimale açıktır.
· Zulmün temelidir.
· İnsaniyeti mahveder.
· İnsanı sefalet ve fakirliğe mahkum eder.
· İslam alemini zillet ve sefalete düşürür.
· Garaz ve düşmanlığı uyandırır ve körükler.
· Müslümanları ihtilafa düşürerek, zararlı akımların ortaya çıkmasına neden olur ve sonuç olarak, siyasi istibdadı netice verir.
Bu nedenle diyor Gannuşi, “Beni şaşkına çeviren; diktatörlüklerden en çok çeken ve istibdat rejimlerinin baskıları altında kıvranan Müslümanlardan bazılarının, gerçek düşmanları olan diktatörlükle mücadele yerine, demokrasiyle didiştiklerini görmektir. Bu insanlar, sanki şöyle demektedirler. Ezilenler, baskıya uğrayanlar biziz. Ama fırsatını bulur ve iktidara gelirsek, biz de onları ezeceğiz.” (Gannuşi, 1997)
Görüldüğü gibi, Kur’ani bir kavram olan şura İslam’ın temel değerlerinden birisi olarak ortaya çıkmaktadır. Sadece Gannuşi değil, bir çok Müslüman ilim adamı şura kavramının demokratik bir rejim için meşru bir işlev göreceğine inanmaktadır. Bunların öncüsü ise, Meşrutiyet tartışmaları sırasında, yukarıda işaret edildiği gibi meşrutiyet ve şuranın İslam’ın ruhuna daha uygun olduğunu vurgulayan ve İslam’ın en büyük düşmanı olarak da istibdat ve totaliter anlayışları gören Said Nursi’dir. Ona göre, istibdat ve baskı İslam medeniyetinin gelişmesine de en büyük engeldir. Zira böyle ortamlarda bireyin yaratıcılığı ve gerçek benliği ortaya çıkmaz. Ruhlar köleleşir ve sıradanlaşır.
Görüldüğü gibi, İslam şurayı devletin temellerinden biri kabul etmiştir. Kur’an ise, yoruma açık olmayacak biçimde şura prensibini düzenlemiştir. Kur’an’ın 114 suresinden birisinin adı şuradır. Kur’an Müslümanların niteliklerini tanımlarken “Onların işleri, aralarında şura (danışma) iledir” der. (Şura Suresi: 38.)
Bununla beraber, tarih boyunca şura kavramının daha çok ahlaki ve kişisel bir prensip olarak algılandığı görülmektedir. Ancak çağdaş Müslüman ilim adamları Şura kavramını, İslam ile demokrasi arasındaki ilişkide etkili bir kilit öğe olarak görmektedirler. (Rahman, a,g.e.)
Sorbon Üniversitesi emekli öğretim üyelerinden Prof. Muhammed Hamidullah’a göre Kur’an, ister kamusal bir konuda olsun ister şahsi, danıştıktan sonra karar vermelerini Müslümanlara defalarca emreder... Kur’an zor ve hızlı, başka bir ifadeyle radikal yöntemler tarif etmez. Seçimin sayısı ve biçimi, temsilin süresi vb. her çağın ve her ülkenin liderlerinin tasarrufuna bırakır. Önemli olan, insanın, temsil ettiklerinin güvenine ve karakter bütünlüğüne sahip temsilci şahsiyetlerle kuşatılmasıdır.
Kısacası, İslami bir demokrasi teorisi geliştirme projelerine karşı çıkanların temel tezleri incelendiğinde, ulaştıkları sonuçların onların İslam dinini algılayış biçimiyle doğrudan alakalı olduğu görülür. (An-Na’im, 1994) Eğer İslam dini ile, tarih ve gelenekteki uygulamalar anlaşılırsa, gerçekten de İslam demokrasi ile bağdaşmadığı gibi bir tez ileri sürülebilir. Ayrıca daha yukarıda belirtildiği gibi, hâlâ Müslüman toplumların büyük çoğunluğu demokratik olmayan rejimlerle yönetilmektedir. Ancak önceleri çekici görünen bu tez, son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmaların ulaştığı sonuçlar karşısında bu çekiciliğini yitirmeye başlamıştır.
YanıtlaSilBugün çok sayıdaki bilim adamları ve araştırmacılar İslam dini ile onun tarihin çeşitli dönemlerindeki anlaşılış ve yorumlanış biçimleri arasında ayırım yapmaktadırlar. Dahası, İslam’ın tarihte çeşitli Müslüman bilim adamlarınca anlaşılış ve yorumlanış hakkının bizim için de geçerli olduğunu ileri sürmektedirler Bu anlayışın, son zamanlarda hem Batıda hem de İslam dünyasında güçlendiği görülmektedir. Bu anlayışın güçlenmesi ve desteklenmesi sadece İslam ülkeleri için değil, dünya barışı için de önemlidir. Bu nedenle dünyanın ve insanlığın geleceğine ilgi duyan herkes bu konularda hassas olmalı ve dinin doğru anlaşılması ve yorumlanmasında katkıda bulunmalıdır.
X. Sonuç
Çalışmamızda vurguladığımız gibi, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda tüm dünyada demokratik değerlerle beraber, dini değerlere karşı bir ilgi ve eğilim görülmektedir. Bu nedenle 2000’li yıllarda toplumlarına ve ülkelerine yön verecek; uluslararası plâtformlarda etkinlik gösterecek lider ve kadroların bu gelişmeleri doğru ve objektif olarak okumaları ve değerlendirmeleri son derece önemlidir. Dahası İslam’ın doğru olarak anlaşılması ve yorumlanması; Kur’an ahlakının Müslümanların hal ve hareketleriyle örneklenmesi ve anlamlandırılması sadece Müslümanlar için değil, dünyanın barış ve huzuru için de önemli bir görev olarak karşımızda durmaktadır.
Bibliyografya
YanıtlaSilAhmet Arslan, İslam, Demokrasi ve Türkiye, Ankara: Vadi, 1999.
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Yay., İstanbul, 1996. c. 2.
Bernard Lewis, “İslam ve Liberal Demokrasi”, çev: İdris Demir, Yeni Dergi, Sayı: 10, 1997.
Brayn Wilson, Contemprary Transformation of Religion, Oxford, 1976.
Brayn Wilson, Religion in a Secular Society: a Sociological Comment, London, 1966.
David Ray Griffin, God and Religion in the Postmodern World: Essays in Postmodern Theology, Albany: SUNY Press, 1989.
David Rieff, “Civil Society and the Future of the Nation-state”, Nation, 02/22/99, Vol. 268.
Fazlur Rahman, Allah’ın Elçisi ve Mesajı, çev: Adil Çiftçi. Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 1997.
Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur’an, çev: Alparslan Açıkgenç, Ankara: Fecr Yayınevi, 1993, 2. Baskı.
Giles Kepel, Din Dünyayı Yeniden Keşfediyor: Tanrının İntikamı, İletişim Yayınları, İstanbul 1992.
Jerry D. Cardwell. A Rumor of Trumpets: The Return of God to Secular Society,
John Esposito ve James P. Piscatori, “İslam and Democracy”, The Middle East Journal, vol. 45, No. 3, 1991.
John Esposito, The Islamic Threat: Myth or Reality, New York: Oxford University Press, 1992.
John Voll, Islam: Continuity and Change in the Modern World, Syracuse: Syracuse University Press, 1995.
Mohamed Elhachmi Hamdi, “Islam and Liberal Democracy: The Limits of the Western Model,”, Journal of Democracy, Vol. 7, No. 2, April 1996. (Türkçesi için bkz.: Yeni Dergi, çev: Refik Yıldızer, Sayı:10, 1997.)
Mustafa Erdoğan, İslam ve Liberalizm, Ankara: Liberte, 1999.
Niels Grnkjr, The Return of God: Theological Perspectives in Contemporary Philosophy, Niels Gronkjaer(Editor), 1998.
Niyazi Kahveci, “Demokrasi ve İslam”, Yeni Dergi, Sayı: 10, 1997.
Rashid al-Ghanuchi. Islamic Movements: Self-Criticism And Reconsideration, Palestine Times, Issue: 94; April 1999. Gannişi’nin konuyla ilgili makale ve eserleri için bkz.: http://msanews.mynet.net/Scholars/Ghannoushi/.
Rashid al-Ghanuchi, The Conflict Between the West and Islam: The Tunisian Case, Reality and Prospects, 9 May 1995.
Reinhard Schulze, “Günümüz Batı ve İslam Toplumlarında Laiklik ve Din”, İslam ve Demokrasi, TÜSES, İstanbul 1994.
YanıtlaSilRobeter L. Bartley, “Batı Kendisine Güvenmelidir”, Türkiye Günlüğü, Güz 1993.
Robin Wright, “İslam ve Demokrasi: Yenilenmeyle İlgili İki Görüşü”, Çeviren: İbrahim Özdemir, Yeni Dergi, Sayı: 10, 1997.
Samuel Huntigton, The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, New York: Simon & Schuster 1996.
Teoman Duralı. Çağdaş İngiliz-Yahudi Medeniyeti, İz İstanbul 1996.
Thomas Carothers, “Civil Society”, Foreign Policy, Winter 1999-2000, University Press of America.
Zbigniew Brzezinski, Kontroldan Çıkmış Dünya (Yirmi Birinci Yüzyılın Arifesinde Dünya Çapında Karmaşa), çev: Haluk Menemencioğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1996. Ayrıca bkz.: Brzezinski ile mülakat: “Çatışan Uygarlıklar: Esnek Batının Zayıf Suratı”, NPQ Türkiye, c. 2, sayı: 7, s. 6-11.
Gider bakarlar ki, Üstâd yerindedir. Bu harika vaka adliyede şayi' olur
YanıtlaSilHakimler, "Bu hale akıl erdiremiyoruz" diye birbirlerine nakletmişlerdir
Tarihçe-i Hayat, bu meselenin haşiyesinde Denizli Hapsi'nde de teker
rûr eden aynı vakadan bahsettikten sonra; Eskişehir Hapsi'nde tekrarlan.
mış ikinci bir vakay şöyle kaydeder:
tekrarlan-
"Yine Eskişehir Hapsi'nde iken, bir cuma günū, hapishane müdüri
kâtip ile otururken bir ses duyarlar:
- Müdür bey, Müdür bey!..
Müdür bakar, Bediüzzaman... Ona yüksek bir sesle: "Benim bugün
mutlaka Ak Camide bulunnmam lâzım" 287
Müdür: "Peki Efendi Hazretleri:" diye cevab verir. Kendi kendine de:
"Herhalde Hoca Efendi kendisinin hapiste olduğunu ve dışarıya çıkamaya-
cağını bilmiyor" diye söylenir ve odasına çekilir.
Oğle vakti, Bediüzzaman'ın gidip gönlünü alayım, Akcami'ye gidemi-
yeceğini izah edeyim düşüncesiyle, Ustàd'in koğuşuna gider. Koğuş pen-
ceresinden bakar ki; Bediüzzaman içerde yok. Hemen jandarmaya sorar,
içerdeydi, hem de kapısı kilitli." cevabını alır. Derhal camiye koşar, Be-
diüzzaman'in camiin ileri ve birinci safinda, mihrabın sağ tarafında namaz
kildiğını görür. Namazın sonlarında Bediüzzaman'i görmeyince, hemen
hapishaneye döner, Hazret-i Uståd'in "Allahü Ekber" diyerek secdeye ka-
pandiğını hayretler içerisinde müşahede eder.
Hadiseyi o zamanki hapishane müdürü bizzat anlatmıştır.258
Bilâhare Denizli ve Afyon hapislerinde de tekerrür eden ayni bu vaka,
resmî ihbarlara ve şsayialara sebeb olduktan sonra, Hazret-i Üstâd onu şșöy-
le zarifane bir şekilde Afyon Hapsi'ndeki talebelerine açıklamış:
... Bir zaman meşhur bir allâmeyi harbin müteaddit cephesinde cihada
gidenler görmüşler. Ona demişler... O da demiş: "Bana sevab kazandırmakk
ve derslerimden ehl-i imanı istifade ettirmek için, benim şeklimde bazı ev
liyalar benim yerimde isler görmüşler."
YANITLAYINSİL
yüksel31 Mayıs 2021 06:15
Hadisenin bu şekilde nakledilmesi hem aynı şekilde cereyan etmiş olmasıyla; herhalde
Hazret-i Ustâd'ın o günü Eskişehir Ak Camii'nde bulunmak istemesinin bir hikmeti ve bir
manası olması lazımdır. Çünkü nakil şeklinde "Mutlaka bulunmam lazım" tabiri vardır. 0
ise mutlaka bir manayı ve bir kesin lüzumluluğu ifade eder. Làkin o lüzumluluk ve mecburi
bulunmaklığın mana ve hikmetini bizler bilemiyoruz. A.B.
288 Büyük arihçe-i Hayat, Eskişehir hapis faslı, s: 178.
Bediuzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe i Hayatı cilt 2/ 1324syf Dr. Abdülkadir Badıllı
Rumlara ait Konstantiniyye (Roma) tesbihle ve tekbirle müslümanlarca feth edilmedikçe kıyamet kopmaz (Yetmiş bin Şamlı bunu yapacak)
YanıtlaSilRavi: . Hz Abr İbni Avf r.a
Sayfa: 478 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
YANITLA
yuksel8 Haziran 2021 09:22
Hasan bin Ali r.a. şöyle der.
Ben dedem Resulullahtan şöyle ezberledim.
Şüpheli olanı bırak, şüphe vermeyene bak! Zira doğruluk huzur, yalan ise şüphe kaynağıdır.
( Tirmizi,kıyamet 60/2518. Bkz. Buhari , 3.)
Edebi yol haritası
İslâm.
Dr. Murat Kaya.
Altınoluk.
sy.427.
Oralardaki yüz milyonlarca insanın gözyaşı, ahı, kanı, emeği, doğal kaynağı üzerinden Batı da kurulan bir refah düzeni var.
YanıtlaSilDaha Adil Bir Dünya Mümkün
Recep Tayyip Erdoğan
sy. 92.
YANITLASİL
yuksel7 Eylül 2021 05:54
Biz asla garibin, mazlumun, mağdurun, yoksulun, ezilmişin sırtından bir refah düzeni var kurmayız, kuramayiz. Buna bizim ne inancımız ne kültürümüz ne de tarihimiz izin verir.
Daha Adil Bir Dünya Mümkün
Recep Tayyip Erdoğan
sy. 92.
Dinin afeti üçtür: Fasık alim, cahil ve zalim reisler, cahil sofular. (İbadete çalışıyor, fakat cahil. Bu zümreler din namına yıkımdır.)
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 4 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Allah (z.c.hz)'leri Beni hidayet ve alemlere Rahmet olarak gönderdi. Ve Beni; çalgıları, eğlenceleri, cahiliyet işlerini ve putları mahvetmek için gönderdi. Rabbim, izzeti üzerine yemin etti ki, kullarından bir kul dünyada içki içerse, ona kıyamet gününde muhakkak (Cennet) şarabını haram kılacak, kullarından bir kul da içkiyi terkederse Allah da ona muhakkak (Hazire-i Kudsünde) kendi yüce makamı yanında, Cennet şarabından içirecektir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 245 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel11 Eylül 2021 00:38
Allah (z.c.hz) leri Beni, geceleyin yürüttüğünde (Mirac)da Ye'cüc ve Me'cüc'e baas etti. Ben de onları Allah'ın dinine ve ibadetine davet ettim. Bana icabetten yüz çevirdiler. Bunlar, Ademin evladından isyan edenler ve iblisin taifesi Cehennemdedirler.
Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 245 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel11 Eylül 2021 01:18
Müminin ağlaması yürekten, münafığın ağlaması kafadandır.
Ravi: Hz. Huzeyfe (r.a.)
Sayfa: 245 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel11 Eylül 2021 09:59
Doğruluk olmıyan bir yerde ne rahat, ne sükun, ne saadet, ne terakki, ne teali hiç bir şey yoktur.
Yeni Hutbelerim
A. Hamdi Akseki
sy. 90.
YANITLASİL
yuksel11 Eylül 2021 10:10
Efradi yalancı olan bir millet arasında buhtanlar, iftiralar, düşmanlıklar, sikak ve nifaklar yüz gösterir ve bu yüzden o millet çok feci akibetlere maruz kalır.
Yeni Hutbelerim
A. Hamdi Akseki
sy. 90.
YANITLASİL
yuksel11 Eylül 2021 10:16
Böyle bir millette ne muntazam bir içtimai hayat teessus edebilir,ne de sahih bir medeniyet olabilir.!
Yeni Hutbelerim
A. Hamdi Akseki
sy. 90,91.
YANITLASİL
yuksel11 Eylül 2021 10:22
Bir aile efradinda doğruluk ve olmazsa onların arasında bir ülfet, muhabbet, emniyet ve itimat olamaz!
Yeni Hutbelerim
A. Hamdi Akseki
sy. 90.
Benden evvelki bütün Peygamberlere şunlar emrolunmuştur: "Helaldan başka bir şey yeme, iyiklikten başka bir şey yapma."
YanıtlaSilRavi: Hz. Ümmü Abdullah (r.a.)
Sayfa: 244 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
İlim ile hilmin birleşmesinden daha efdal iki şey bir araya gelmemiştir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ali (r.a.)
Sayfa: 374 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Vasiyet etmeyi istediği bir şeyi olan bir müslüman adamın, bu vasiyeti yazmadan iki geceden fazla gecelemesine hakkı yoktur.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 374 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Beklemekte olduğunuz şu yedi şey için amellere müsaraat (acele) ediniz: Unutturucu fakirlik, Azdırıcı zenginlik. Hayatınızı ifsad edici hastalık, Bunaklık verici ihtiyarlık, Ani ölüm. Deccal ki o beklenen şerdir. Kıyamet ki hepsinden daha büyük ve daha dehşetlidir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 243 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin zulmetinde nur temini için) amellerle müsaraat ediniz ki, o devirde insan sabah mümin olur, akşama kafir olarak ulaşır. Mümin olarak geceye girer. Kafir olarak sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir şeye karşılık satarlar.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 243 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
İki kapının ukubeti dünyada tacil edilmiştir: Hükümete karşı gelmek, anaya-babaya asi olmak.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 242 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Suhud erbabı bir nazar edip baksa
YanıtlaSilİnkârcilar nifaksiz mü'min olurlar.
Ruhu' l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
et-Tegabun Suresi.
cilt. 21.sy.438.
Sultan veled den bir şiir :
YanıtlaSilDünyayı bırak, zira bu dünya senin değildir
Şu an aldığın nefes senin isteğinle değildir
Dünya malını biriktirdinse mutlu olma
Şu kendisine dayandığın can, senin değildir.
Ruhu'l Beyan
Kur'ân-ı Kerîm Meali Ve Tefsiri
cilt. 21.sy.405.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 21:58
Bir Hadis i Şerifte merhaba şöyle buyurulmustur:
Güneş her doğduğunda mutlaka yanında iki melek vardır, bu iki melek, insanlar ve cinler dışında bütün yaratılmışlara isittirecek şekilde şöyle seslenirler::Ey İnsanlar! Rabbi nize gelin az olup yeterli olan, çok olup oyalayici olandan daha iyidir.
Tergib, 2,172.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 21.sy.399.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 22:52
İnsanlar onu tanıyacak diye faciri anmaktan çekiniyor musunuz? Facirden, bulunduğu hal üzere bahsedin ki, insanlar ondan sakınsınlar.
Ravi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.)
Sayfa: 12 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 22:58
Nitekim Peygamberimiz (a. s.) in bir hadis i şerifin de "Facirin/isyankarin kötülüklerini söyleyiniz ki, insanlar ondan korunsunlar" buyrulmustur.
Acluni 1, 114.
Ruhu'l Beyan,
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 21.sy.379.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 23:12
Her ne kadar risaletin keramet ve mucize nurlar onları aydınlattığı için doğru olduğuna şahidlik edyorlarsada Peygamber (a. s.) den ve ona uymaktan çevirdikleri ve dünya ile sehvetlerine yöneldikleri için "şahidlik ederiz ki sen Allah in Peygamber işin sözünde yalancıdırlar. O halde Sahadetin gerçeği yalnız uymakla olur. Resulullah i gördüklerinde dünya ehlinin sehadetlerini de bununla karşılaştır.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 21.sy.376.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 23:22
Sultan veled den bir şiir :
Dünyayı bırak, zira bu dünya senin değildir
Şu an aldığın nefes senin isteğinle değildir
Dünya malını biriktirdinse mutlu olma
Şu kendisine dayandığın can, senin değildir.
Ruhu'l Beyan
Kur'ân-ı Kerîm Meali Ve Tefsiri
cilt. 21.sy.405.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 21:58
Bir Hadis i Şerifte merhaba şöyle buyurulmustur:
Güneş her doğduğunda mutlaka yanında iki melek vardır, bu iki melek, insanlar ve cinler dışında bütün yaratılmışlara isittirecek şekilde şöyle seslenirler::Ey İnsanlar! Rabbi nize gelin az olup yeterli olan, çok olup oyalayici olandan daha iyidir.
Tergib, 2,172.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 21.sy.399.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 22:52
İnsanlar onu tanıyacak diye faciri anmaktan çekiniyor musunuz? Facirden, bulunduğu hal üzere bahsedin ki, insanlar ondan sakınsınlar.
Ravi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.)
Sayfa: 12 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 22:58
Nitekim Peygamberimiz (a. s.) in bir hadis i şerifin de "Facirin/isyankarin kötülüklerini söyleyiniz ki, insanlar ondan korunsunlar" buyrulmustur.
Acluni 1, 114.
Ruhu'l Beyan,
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 21.sy.379.
YANITLASİL
yuksel18 Eylül 2021 23:12
Her ne kadar risaletin keramet ve mucize nurlar onları aydınlattığı için doğru olduğuna şahidlik edyorlarsada Peygamber (a. s.) den ve ona uymaktan çevirdikleri ve dünya ile sehvetlerine yöneldikleri için "şahidlik ederiz ki sen Allah in Peygamberişin sözünde yalancıdırlar. O halde Sahadetin gerçeği yalnız uymakla olur. Resulullah i gördüklerinde dünya ehlinin sehadetlerini de bununla karşılaştır.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 21.sy.376.
yuksel28 Eylül 2021 05:21
YanıtlaSilYavrucuğum bütün yaratılmışlara merhametli ol!
Onlara rıfk, merhamet ve şefkat gözüyle bak.
Büyüklerine hürmet, küçüklerine şefkat et,
Her yaratılanda, onu yaratanın hakkını gözet.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 21.sy.189.
Bir Kudsi hadiste. "Lâ ilâhe illallah benim kalemdir. Bu kaleme giren Benim azabımdan emin olur.
YanıtlaSilDeylemi,hadis No. 8101.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 21.sy.198.
Bir kimse babası olmadığını bildiği halde birine "babamdır" derse, ona cennet haram olur.
YanıtlaSilRavi: Hz. Saad (r.a.)
Sayfa: 399 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
49. Hucurât Sûresi
YanıtlaSilMedine döneminde nâzil olmuştur. 18 âyettir. Sûre adını dördüncü âyette geçen “odalar” anlamındaki “hucurât” kelimesinden almıştır.
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1. Ey iman edenler! (İşlerinizde, söz ve hükümlerinizde) Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’a saygılı olun, emirlerine uygun yaşayın. Çünkü Allah, (her şeyi) hakkıyla işitendir, bilendir.
2. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstünde yükseltmeyin, konuşurken birbirinize bağırdığınız gibi (çağırmak için) ona bağırmayın; (yoksa) siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.[1] [krş. 24/63]
3. Doğrusu, Allah’ın Resûlü yanında seslerini kısanlar (edepli olup benliğini öne çıkartmayanlar) var ya! İşte onlar, Allah’ın gönüllerini takvâ için imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.
4. (Resûlüm! Sana ait) odaların ardından seni çağıranlar var ya! Onların çoğu (saygıya) akıl erdiremezler.[2]
5. Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar (seni çağırmayıp) sabretselerdi, kendileri için elbet daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
6. Ey iman edenler! Şayet bir fâsık (yalancı/günahkâr) size bir haber getirirse,[3] doğruluğunu araştırın. (Yoksa) bilmeyerek bir kavme kötülük eder de, yaptığınıza kesinlikle pişman olursunuz.
[1] Bu âyetten hareketle, Resûlü’nün yolunda olan ulemâya karşı konuşurken de aynı edep ve saygı gösterilmelidir. Mü’minler iş ve meselelerinin çözümünde Allah ve Resûlü’nün emir ve hükümlerini görmezlikten gelip hevalarına göre hareket edemezler. [bk. 4/59, 65; 33/36]
YanıtlaSil[2] Rivayete göre, Allah Resûlü (sas.) öğle sıcağında evinde istirahatta bulunduğu bir sırada, “Çık Yâ Muhammed!” diye bağıran Temîmoğulları hakkında nâzil olmuştur (Beydâvî).
[3] Basın ve yayın araçlarının veya fâsıkların verdiği haberler de doğru olmayabilir. Buradan hareketle yazılan ve söylenen haberleri ve olayları yukarıdaki âyetin ışığı altında okumak, araştırmak ve dinlemek gerekir.
[4] Günah olan zan, iyi kimseye beslenen kötü zandır (Beydâvî).
[5] Resûlullah’a, “Gıybet nedir?” diye sorulunca “Gıybet, din kardeşini hoşlanmayacağı bir şekilde anmandır. Eğer o şey kendisinde mevcut ise onun gıybetini yapmış olursun, değilse iftira etmiş olursun.” buyurdu (Beydâvî).
Demir'in aslı da su olup o da gökten inmiştir.
YanıtlaSilRuhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 20.sy.621.
Demir'in aslı da su olup o da gökten inmiştir.
YanıtlaSilRuhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 20.sy.621.
YANITLASİL
yuksel14 Ekim 2021 09:17
İbn Abbas'dan (r. a.) rivayet edildiğine göre Hz. Adem (a. s.) ile beraber üç şey inmişti:Birincisi Hacer-i Esved olup o kardan daha beyazdı. İkincisi Hz. Musa nin (a. s.) asası olup Cennetteki mersin agacindandi ve ön arşın uzunluğunda idi. Üçüncüsü ise demirdir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 20.sy.620.
57.Hadid.suresi.
Allah c. c., kulum, bir hiç iken seni kim yarattı? buyuracak.
YanıtlaSilKul, Sen yarattın Ya Rabbi cevabını verecek.
Bu yaratilma, senin amelinlemi benim rahmetimlemi oldu?
Kul, senin rahmetinle oldu diyecek.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.607.
Hadid Suresi
21.ayet.
Kulun, eğer azmi, meramı (tasası) dünya olursa, Allah onun meşgalesini, ihtiyacını açar, yayar. Ve ihtiyacını iki gözü arasına koyar. Akşam yatar fakir, sabah kalkar fakir. Eğer, azmi ve meramı ahiret olursa, Allah onun meşgalesini toplar. İhtiyacını kaldırır. Zenginliği kalbine verir. Zengin yatar zengin kalkar.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 104 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Ey insanlar! Kimin yanında (ganimet malından veya diğer haklardan) ne varsa, vakti geçti, "rezil olurum" demesin. Getirsin versin. Haberiniz olsun ki, dünya rezilliği ahiret rezilliğinden ehvendir.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 183 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil54 5 Fuhuş yayıldığında zelzeleler ve fitneler çoğalır. İdareciler zulmettiğinde yağmur azalır. Zimmet ehline gadr edildiğinde ise düşman galebe çalar. Hz. İbni Ömer (r.a.)
83 4 Ümmetim, ümmeti merhumedir (merhamete uğramış). Ona ahirette azab yoktur. Dünyada verilen zelzeleler, belâlar, fitneler günahlarına kefaret edilir. Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
117 8 Ümmetim, ümmeti merhumedir. Ona ahirette azab yoktur. Onun azâbı, dünyadaki ölüm, zelzele, sıkıntılar ve fitnelerdir. H. Ebu Musa (r.a.)
187 2 Şu anda kıtal geldi. Ümmetimden Hak üzerine çarpışan ve kafirler üzerine galib gelen bir kavim hiç bir zaman eksik olmaz. Allah, onlar için diğer kavimlerin kalblerini kaydırır ve daraltır. Kafirlerle savaşırlar. Allah onları rızıklandırır. Allah'ın emri gelene (onların ömürleri son buluncaya) kadar bu böyle devam eder. O günde mü'minlerin evlerinin yeri Yam'dır. Hayr, kıyamete kadar, atların nasiyesine bağlıdır. Bana vahyolunduğuna göre, Ben (dünyada) çok kalıcı değilim. Yakında gidiciyim. Siz de Beni yaşlanarak takip edeceksiniz. Ve bazınız, bazınızın boynunu vuracaktır. Kıyametten önce iki büyük hadise vardır. Şiddetli Veba ve sonra da zelzeleli yıllar vardır. Hz. Seleme (r.a.)
257 10 Ümmetimde zelzeleler olur. Öyle ki, bu zelzelelerden onbin, yirmi bin, otuz bin kişi ölür. Allah, bu ölümü muttakilere öğüt, müminlere rahmet kafirlere ise azab kılar. Hz. Urve İbni Ruveym (r.a.).
294 7 Ümmetimden hiç kimsenin Bana sormadığını sen sordun. Ümmetimin bolluk müddeti yüz senedir. Denildi ki: "Bunun bir alameti var mıdır?" Evet; yere batmalar, zelzeleler ve gemde olan şeytanların salıverilmesi. (Kudurtan şeytanlar manasına da geliyor) Hz. Ubâde (r.a.)
476 11 Kıyamet kopmaz, ilim kabzolunmadıkça, zelzeleler çoğalmadıkça, zamanda yakınlık olmadıkça, fitneler zahir olmadıkça, herç çoğalmadıkça ki, o öldürmedir ve aranızda mal çoğalır ve taşar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Zekeriyya İbn Zelzele:5202.
YanıtlaSilKişi, Eser ve İsimleri İndeksi
Hadislerle Kur'ân-ı Kerîm
Tefsiri
İbn Kesîr. cilt 16.sy.375.
Murtedin tecavuzatina set çekmek için topuz lazımdır.
YanıtlaSil(L.) 107:16.Lem'a 2.sual.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 493.
YANITLASİL
yuksel18 Ekim 2021 01:59
Topuz:2.siyasi güç.
Risale-i Nur'un Büyük Lügati
Tabiratli, Terkibli, Ansiklopedik
sy. 1238.
Şu üç şeyi yapan dünya ve ahiret nimetlerine nail olur.
YanıtlaSil1-Başa gelen belaya sabır.
2-Allah c. c. in hükmüne rıza göstermek.
3-Genişlik zamanında çok dua etmek.
Akra Fm
günün sohbeti
Mahmud Es'ad Coşan
1961 Anayasasi'nin 111. maddesiyle kurulan MGK sayesinde askerlerin sivil otorite karşısında etkinlik alanının genisledigi görülmektedir
YanıtlaSil14 Ozturk Ordu ve politika. sy. 142.
Uluslararası Darbe Sempozyumu
Adnan Menderes Üniversitesi
cilt 3.sy.1495.
Tam manasiyle cefa, küfür ve nifak odur ki, namaza daveti duyar da icabet etmez.
YanıtlaSilRavi: Hz. Muaz İbni Enes (r.a.)
Sayfa: 199 / No: 14
Ramuz El-Ehadis
Zina cürmü yapan nikahlılar dövülür ve recm olunur. Bekarlar ise dövülüp sürgün edilirler.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ubey İbni Kaab (r.a.)
Sayfa: 199 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
"Tesvif" (Yapacağı şeyi geriye atmak) şeytanın şuaıdır. Ve onu mü'minlerin kalblerine bırakır. (Bu da mü'mini oyalar.)
YanıtlaSilRavi: Hz. Abdurrahman İbni Avf (r.a.)
Sayfa: 198 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Dinde "tefekkuh" (dinin özünü ve icabatını öğrenmek) her müslümana borçtur.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 198 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Cumaya erken gitmek, ümmetimin fıkarasının haccıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ali (r.a.)
Sayfa: 198 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
YanıtlaSilYusa a. s. duasıdır.
Kara Davud
Delail i Hayrat Şerhi
sy. 836.
çıkmaz sokak
YanıtlaSilgirişi olan ama öteki ucu hiçbir yere çıkmayan, çıkış yeri olmayan, bir ucu kapalı sokak.
Ümmetimden iki şahıs çıkacak. Bunlardan birine Allah c. c. Vehbi ilim verecek. Diğerinin ise Ümmet-i Muhammede fitnesi şeytandan daha tesirli olacak. (Tils.) 177.
YanıtlaSilBir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 235.
Beyt-i Mamur semadadır. Ve ona "Surah" ismi verilir. Bu, beyt-i Haram misillidir. Ve onun hizasına gelir. Düşecek olsa, onun üstüne düşerdi. Her gün yetmiş bin melek onu ziyarete gelir, her gelen melek bir defa gelmek şartıyla. Onun semadaki kıymeti, Beytullah'ın kıymeti gibidir.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 196 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
Günahtan tövbe eden günahsız gibidir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 196 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
Yalan ile haram ikiz kardeş gibidirler.4/1686
YanıtlaSilYalanın, yalan yere yeminin ve yalancı şahitliğin puta tapmakla eşdeğerde tutulması. 8/4022.
ilmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
cilt. 14.sy.242.
173 6 İnsanları acizlik içinde bırakmaktan sakının, Sizden birisi Emir veya Amil olur da kendisine dul kadın, yetim veya fakir bir kimse işi için gelir. Ona "Sen otur, işine bakılacaktır" denir. Böylece onlar acizlik içinde terkedilirler. İhtiyaçları görülmez ve onlar için bir emir de verilmez. Onlar da dağılıp giderler. Halbuki, zengin eşraftan biri gelince, Emir onu yanına oturtur. Sonra da "İşiniz nedir" der. Adam da "İşim şöyle şöyledir" der. Bunun üzerine Emir "Bunun ihtiyacını yerine getirin ve acelede edin" der. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
YanıtlaSil228 7 Kebair dokuzdur: En büyüğü Allah'a şirk koşmak, na-hak yere insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, iffetli kimseye zina isnadında bulunmak, cepheden kaçmak, ana babaya isyan, sizin dirinizin ve ölünüzün kıblesi olan Beytül Harama konan yasakları ayak altına almaktır. Hz. Ubeyd İbni Umayr (r.a.)
228 8 Büyük günahlar yedidir: Allah'a şirk koşmak, hak yol ile olan müstesna, Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, namuslu kadına iftira etmek, cepheden kaçmak, faiz yemek, yetim malı yemek, hicretten sonra cahiliye bedeviliğine dönmek. Hz. Ebû Said (r.a.)
228 10 Kebair; Allah'a şirk, namuslu kadına iftira, mü'min kimseyi öldürme, muharebe gününde cepheden kaçma, yetim malı yeme, müslüman ana-babaya isyan, ölü ve diri olarak kıblemiz olan Kabeye hürmetsizlik etmektir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
268 5 Üç kişiye kıyamet gününde Allah, nazar etmez; onları tezkiye etmez ve onlar için elim bir azab vardır: Okuturken yetimi ezen hoca, ihtiyacı yok iken dilencilik yapan kimse, yaranmak için sultana dalkavukluk yapan adam. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
323 1 Alimin abid üzerine efdaliyeti, Benim sizin en aşağınıza efdaliyetim gibidir. Allah (z.c.hz.), melekleri, yuvasındaki karıncaya ve balığa varıncaya kadar yer ve gök ehli insanlara hayır öğretene selat ederler. (Peygamberimize biri alim, diğeri abid iki kimseden bahsolunduğunda yukarıdaki hadis varid oldu.) Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
395 8 Kim bir veya iki yetimi barındırırsa, sabır etse ve sevabını da ümid etse, Ben onunla Cennette şu iki parmak gibi olurum. (Şehadet parmağı ve orta parmağını hareket ettirdi.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
428 8 Bir kimse, akrabasından veya başkasından olan bir yetimi, yetim kendisini kurtarana kadar uhdesine alsa, o kimseye Cennet vacib olur. Hz. Adiyy İbni Hakem (r.a.)
480 11 Emzirme müddeti geçtikten sonra süt kardeşlik yok. İftarsız oruç ta yoktur. Aklı baliğ olduktan sonra yetimlik yok, geceye kadar laf orucu da yok. Nikahtan evvel de talak yoktur.
491 3 Babasının yemini yanında çocuğun yemini yok, kocasını yeminine karşı kadının yemini yoktur. Sahibinin yemini yanında kölenin yemini yoktur. Sıla-I rahmin kesilmesinde yemin yoktur. Masiyette nezir yoktur. Nikahtan önce talak yoktur. Sahib olmadan evvel azad yoktur. Akşama kadar susmak şeklinde de oruç yoktur. İftar etmeden peşi sıra oruç yoktur. Büluğa erdikten sonra yetimlik yoktur. Süt kesmeden sonra süt kardeşliği yoktur. Hicretten sonra badiyede kalmak yoktur. Fetihten sonra hicret mükellefiyeti yoktur. Hz. Câbir (r.a.)
YanıtlaSil492 11 Ya Ebu Zer Ben seni zayıf görüyorum. Halbuki Ben kendim için sevdiğimi senin içinde severim. Sakın iki kişiye emir olma ve yetim malını üzerine alma. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
514 7 Allah (z.c.hz.) buyuruyor: "Ey Adem oğlu, benim iznimle sen kendi nefsinin dilediğini isteyen kimsesin. Benim irademle nefsin için irade ettiğini irade ettiğim kimsesin. Sana olan nimetimin fazlı ile masiyet işlemeye kuvvet buldun. Benim ismetimle tevfikimle, yardımımla ve afiyetimle Benim farzlarımı eda etmiş oldun. Şu halde Ben senin ihsanına senden daha evlayım. Sen de günahına Benden daha layıksın. Hayır sana Benden izhar oldu. Benden sana ceza, cinayetine karşılık oldu. Sen nefsin için Benden neye razı oldunsa, Ben de sana onu layık gördüm. Hz. İbni Amir (r.a.)
534 1 Hilali gördüğünde şöyle dua ederlerdi: "Allahım onu bizim için emniyet, iman, selamet, islam ve bir de Senin sevip razı olduğun şeye muvaffakiyetimiz için vesile kıl. Bizim de, senin de ey hilal, Rabbimiz Allah'tır." Hz. İbni Ömer (
Yetim ve kimsesiz çocukların kendi hallerine terkedilisinin acı sonuçları.
YanıtlaSilİlmin Işığında
Asrın Kur'an Tefsiri
Celal Yıldırım
cilt. 14.sy.246.
YANITLASIL
yuksel2 Kasım 2021 19:35
Cerbeze muthiş bir hastalık ve musibettir.(H.Ş.) 147:2.zeylin.2.kıs.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur külliyatı Fihrist ve indeksi.sy.246.
YANITLASIL
yuksel2 Kasım 2021 19:17
Hasta olan ömrünün kıymetini anlar.(L.) 218:25.Lem'a 19.deva.
Hastalığın bir kısmı manevi şahadet kazandırır.(L.) 215:25 .Lem'a 15.deva.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur kulliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.246.
YANITLASIL
yuksel2 Kasım 2021 19:22
Munazarat siyaset tabiblerine teşhis-i illet için lüzumludur.(Mn.) 20.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur külliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.247.
YANITLASIL
yuksel2 Kasım 2021 19:32
Bediüzzaman rüyasında Ağrı dağının parçalandığını gördü.
Bediüzzaman rüyasında Kur'an'ın etrafındaki surların yıkıldığını gördü.
(T.H.) 46.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Külliyatı Fihrist ve İndeksi.sy.103.
Bunun sebebi eğitimin artık kurtuluşun en önemli çaresi olarak görülmesidir. Bunu en çarpıcı şekilde dile getirenlerden Âlî Paşa, Osmanlı’yı oluşturan toplumların her bireyinin eğitim seviyesinin, bilgi ve donanımının en ileri noktaya götürülmesi gerektiğini belirtmiş, bu başarılamadığı takdirde Osmanlı Devleti “Çin seddi gibi hisarlar”la çevrilse bile daha bilgili ve eğitimli toplumların devlete üstünlük sağlayacağını, her şeylerini ellerinden alabileceklerini söylemiştir.
YanıtlaSilNitekim Peygamberimiz (s.a.) Allah vardı ve O'nunla beraber hiç bir şey yoktu4 buyurmuştur.
YanıtlaSil4.Acluni.2.171.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 20.sy.545.
YANITLA
yuksel6 Kasım 2021 19:16
Evvel ezeliyetle, ahir ebediyetle, zahir ehadiyetle, batın ise Samediyetledir. Evvel heybetle, Ahir rahmetle, zahir hüccetle, batın ise nimetledir. Yine evvel nimet vermekle, Ahir ceza vermekle, zahir sena edilmekle, batın ise vefa iledir. Evvel hidayet etmekle, Ahir kifayetle, zahir velayetle, batın ise gozetlemekledir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.544.
İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki; o zamanda adam acz ve fucur arasında muhayyer kalacak. Kim bu zamana yetişirse fucura aczi tercih etsin.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
Sayfa: 301 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
Hayırdan bazan şer çıktığı gibi, şerden de bazan hayır çıkar. (Mn.) 75.
YanıtlaSilHayr-i mutlaktan hayır gelir.
İnsanın hayra da, şerre de sınırsız kabiliyeti vardır.(Sn.) 27.
Kainatın mülk ciheti, husun, kubuh, hayır, şer küçük, büyük gibi zitlarin cevelengahidir.
Yaratilista hayır küllî, şer cüz'î dır.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 258.
Allah c. c. a isyanda kula itaat yoktur.
YanıtlaSilMahmud Esad Coşan
Akra Fm
Hadisler Deryası
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil122 3 Tabiinin en hayırlısı, öyle bir Üveysi (Veysel Karani) vardır ki, o annesine sadıktır. Allah'a and verse Allah onun andını geri çevirmez. Onun elinde bir beyazlık vardır. Ona rastlarsanız sizin için istiğfar etmesini isteyin. Hz. Ömer (r.a.)
Asıl ismi Veys bin Amir el-Karani olan Veysel Karani, Siffin savaşında şehid olmuştur. (hic. 37,mi.657.)
YanıtlaSilTabiratli, Terkibli, Ansiklopedik
Risale-i Nur un büyük Lügati
sy. 1320.
Kalbler ruhların, ruhlarda sırların tenezzulatindan olduğu gibi çocuk da babasının tenezzulatindandir. Efendimiz (S. a.), Rahman'in nefesini Yemen cihetinden kalbi ve ruhu ile duyardı. Bu nefes, Veysel Karaninin amcası,o zamanki kahramanların kutbu olan Usamuddin idi.
YanıtlaSilRuhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.523.
Dört şey bu ümmete cahiliyyetten miras olarak kalmıştır: Haseble iftihar, nesebe taan, yıldızla istiska (Yıldızlara bakıp yağmur var demek), ölülerin medhiyesini anarak ağlamak. (Bu ağlayanlar tevbe etmeden ölürlerse kıyamette cehennem elbiseleri giyeceklerdir)
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Malik (r.a.)
Sayfa: 68 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Üç şey Cehalet kalıntısı islerdendir :İnsanları neseblerinden dolayı ayiblamak, ölüler için sesle ağlamak Yıldızlara inanmak.
YanıtlaSilMüslim,Cenaiz.29.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.515.
Allah (z.c.hz)'nin üç hürmeti vardır. Bunları gözeten, dini ve dünyası hususlarında muhafaza edilir; yoksa hiç bir şeyi korunmaz. Bunlar şunlardır. Hurmetul İslam, Peygambere hürmet, onun soy, sop ve sülalesine hürmet. (Hürmetül İslam, İslama zarar veren bir şey yapmamak, mümine hakaret etmemek, Allah'ın, Resulunun, müminlerin izzetini korumak Peygamberimize ve sünnetine hürmet ve korumaktır)
YanıtlaSilRavi: Hz Ebu Said (r.a.)
Sayfa: 129 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
YANLIŞ BİLGİ FELAKET KAYNAĞIDIR.
YanıtlaSilKAZIM KARABEKIR
YALANI SÖKÜP ATMADAN HAKIKATI DİKMEYE ÇALIŞMA TUTMAZ.
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN VASİYETNAMESİNİN AÇIKLANMASIYLA AÇIĞA ÇIKMASINI UMUYORUM HAKİKATİN.
Zamanın değismesiyle hükümlerde değişiklík olabilir. Ama belli hi
YanıtlaSilkümlerde değişme olabilir. Bazı hükümlerde değişme olmaz. Inanç ha-
kikatlerinde değisme olmaz. Allah birdir, bir kalacak. -2000'i yıllan da
biz, "Allah'ın Birliğiní Anlatma Yılı" seçtik. Biütün insantan tà ilâhe illat
lah kelimesine çağıracağiz.- Hz. Adem'den beri bu değişmemiştir. Çünkü
hakikat birdir, Allahu Teâlâ birdír.
Insanlar bazı yerlerde politeizme, çok tanrncılığa saptılarsa, sapıtti
larsa, dalâlete düştülerse; bazı yerlerde "iyilik tanısi, kötülük tanrns
diye ikili bir din tutturdularsa, bazı yerlerde putlara, başka șeylere tap
tilarsa da bunların hiçbirinin temeli, aslı yoktur. Değişmez bir hakikat;
la ilâhe illallah, Allah var, şeriki nazîri yok.
Bakara Suresi Tefsiri - 3
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil171 1 Dikkat edin, sizden biri kardeşinin verdiği hediyeyi red etmesin. Eğer bir şey bulursa ona mukabelede bulunsun. Nefsim yed-i kudretinde Olana yemin ederim ki, Bana bir (koyun) kolunun ucu hediye edilse kabul ederim. Ve eğer bir kol için davet edilsem ona icabet ederim. Hz. Hasan (r.a.)
171 2 Sen onun kalbini mi yardın ki, kelime-i şehadeti korkarak söylediğini bildin! Bunun için mi veya başka şey için mi söylediğini bildin? Kıyamet gününde o kimse "La ilahe illallah" ile gelince seni kim kurtaracaktır? Hz. Usame İbni Zeyd (r.a.)
171 3 Evet, nefsim yed-i kudretinde Olana yemin ederim ki, hiç şüphesiz orada çok güzel bir su vardır. Ve muhakkak ki Allah dostları Peygamberlerin havuzlarına gelir. Allah Teala, ellerinde ateşten değnekler olan yetmiş bin melek gönderir de onlar kafirleri Peygamberlerin bu havuzlarından kovarak uzaklaştırırlar.(Peygamber (s.a.v) den Allah Teala'nın huzurunda durulduğunda orada su var mıdır diye sorulduğunda bu hadis varid oldu.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
171 4 Ey amcam; "La ilahe illallah" de. Bu öyle bir sözdür ki, O'nu Allah katında senin lehine hüccet olarak kullanayım. (Ebu Talib'e ölümü yaklaştığında Peygamberimiz (s.a.v) böyle buyurmuştur) Hz. İbni Müseyyeb babasından
171 5 Evet, nefsim Yed-i kudretinde Olana yemin ederim ki, şüphesiz Allah Teala Cennette bir ağaca şöyle buyurur: "Dünyada Bana ibadetle ve benim zikrimle meşgul olup da kendilerini eğlencelerden ve çalgılardan uzak tutan kullarıma sesini duyur." Bunun üzerine Rabbı Tesbih ve Takdis eden öyle bir ses yükselir ki, mahlukatı onun benzerini o ana kadar duymamıştır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
171 6 Seninle beraber bir kedinin de içmesinden hoşlanır mısın? "Hayır" dedi. Buyurdu ki: İşte şimdi şeytan seninle içti. (Bir şahsın ayakta bir şey içtiğini görünce bu hadis varid oldu.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
171 7 Sıhhatli olmanız ve hasta olmamanız sizi sevindirir değil mi? Birbirleriyle itişen merkebler gibi olmayı da herhalde istemezsiniz. Belalara uğramış ve böylece kefaret eshabı olmayı da istemiyorsunuzdur. Halbuki, kul için Allah indinde öyle bir makam olur ki, ameli ile ona erişemez. Ancak, Allah onu, bu makama ulaştıracak bir musibetle kendisini mübtela kılarak eriştirir. Hz. Abdullah İbni İyaz
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil446 1 Bir kimse bir mü'minin sıkıntısına ara verse, Allah da ona kıyamet günü sıkıntısından nefes aldırır. Bir kimse bir mü'minin ayıbını örterse, Allah da onun ayıbını örter. Bir kimse bir mü'minin sıkıntısını def ederse, Allah da onun sıkıntısını def eder. Hz. Kaab İbni Ucre (r.a.)
446 2 Bir kimse din kardeşine gıyabında yardım ederse, Allah (z.c.hz.) de ona dünya ve ahirette yardım eder. Hz. Ömer (r.a.)
446 3 Bir kimseyi Lut kavminin amelini yaparken bulursanız, faili de mef'ulu de öldürünüz. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
446 4 Bir adamı hayvana fiili şeni yapıyor bulduğunuzda ikisini de öldürünüz. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
446 5 Bir kimse aşûre gününde ailesine nafakasını geniş tutarsa, Allah (z.c.hz.) de senenin kalan günlerinde onun nafakasını geniş tutar. Hz. Ebû Said (r.a.)
446 6 Bir kimse aşûre günü nafakasını kendine ve ehline geniş tutarsa, Allah ona senenin diğer günlerini de geniş tutar. Hz. Câbir (r.a.)
446 7 Bir kimse bir sahibi bid'atı ağırlarsa İslamın yıkılmasına yardım etmiş olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
446 8 Bir kimse halkın bir hususunda amir olur ve miskine, mazluma veya hacet sahibine kapısını kaparsa, Allah (z.c.hz.) onun en şiddetli fakri esnasında kendisine Rahmet kapılarını kapar. Hz. Ebû Şammah (r.a.)
446 9 Bir kimse sizden bir işe amir olsa ve Allah da ona hayır murad etse, bir şeyi unuttuğunda kendisine hatırlatacak ve hatırladığında kendisine yardım edecek bir vezir nasib eder. Hz. Âişe (r.anha)
446 10 Bir kimse müslümanların başında selahiyet ve hüsnüniyet sahibi olsa, Allah (z.c.hz.) ona onların kalblerinde heybet nasib eder. Onlara iyilik elini açarsa halkın sevgisini kazanır. Onların malını çoğaltır ve siyanet ederse Allah (z.c.hz.) de onun malını siyanet eder ve nemalandırır. Zaifi kavmin zulmünden korursa, Allah onun saltanatını kuvvetlendirir ve onların arasında adaletle muamele ederse ömrünü uzun eder. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
446 11 Bir kimse merhamet etmezse, kendisine merhamet olunmaz. Hz. Cerir (r.a.)
446 12 Bir kimse merhamet etmezse merhamet olunmaz. Bir kimse affetmezse af olunmaz. Bir kimse tevbe etmezse mağfiret olunmaz ve günahlardan korunmayan da korunulmaz. Hz. Ömer (r.a.)
446 13 Bir kimsenin yerdekine merhameti olmazsa kendisine göktekiler merhamet etmez. Hz. Cerir (r.a.)
446 14 Bir kimse halka merhamet etmezse, Allah ona merhamet etmez. Hz. Cerir (r.a.)
En çok neden korkalım biliyormusunuz?
YanıtlaSilO sevgili Allah c. c. imizi gucendirmekten korkalım.
Mahmud Efendi Hazretleri
(Kuddisu Sirruhu)
Kur'an ve Sünnet ikliminde
YanıtlaSilYuzaki
Eğitim Rehberi 1-2-
Peygamber Mesleği :
İnsanın Eğitimi
Osman Nuri Topbaş Topbaş
Namaz kılmaktan yay, oruç tutmaktan çivi gibi olsanız da haram ve şüpheli şahıs şeylerden kacmadikca Allah c. c. o ibadetleri kabul etmez.
(Abdullah bin Ömer r. a.)
sy. 151.
Kur'an ve Sünnet ikliminde
YanıtlaSilYuzaki
Eğitim Rehberi 1-2-
Peygamber Mesleği :
İnsanın Eğitimi
Osman Nuri Topbaş Topbaş
Namaz kılmaktan yay, oruç tutmaktan çivi gibi olsanız da haram ve şüpheli şahıs şeylerden kacmadikca Allah c. c. o ibadetleri kabul etmez.
(Abdullah bin Ömer r. a.)
sy. 151.
Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmustur:"Nar yiyen kimsenin kalbini Allah c. c. kırk gün nurlandirir.
YanıtlaSil19.Bk.Acluni 2,300.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 20.sy.436.
YANITLASİL
yuksel24 Kasım 2021 06:05
Sıcak yerlerin dışında pek bulunmayan Nar Ağacı hakkında İbn Abbas (r. a.) 'dan şöyle rivayet edilmiştir.
"Bir nar, cennetten bir dane ile döllenir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.436.
YANITLASİL
yuksel24 Kasım 2021 06:13
İmam Ali (r. a.) demiştir ki:"Nar yediginizde onu ucundaki kulaklığı ile yeyin. Çünkü öyle o mideyi sırlar. Onun her danesi müminin içinde bulundukca kalbini nurlandırir ve şeytanın vesvesesini kırk gün çıkarıp uzaklaştırır.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt. 20.sy.436.
Agah olunuz ki, Allah'ın ve meleklerin ve insanların hepsinin laneti şu kimselerin üzerine olsun ki, Beni hakkımdan bir şeyi nakzeder, Benim yakınlarımdan yüz çevirir, Benim velayetimi hafife alır, hayvanını kıbleden gayriye doğru keser, çocuğunu kabullenmez, efendisinden uzaklaşır, arazinin sınırını değiştirir. İslamda cinayet ihdas eder ve ihdas edeni barındırır, hayvana takarrüb eder, eli ile istimdana bulunur, alemlerden erkeklere yaklaşır, meşru evlilikten sakınır-ki Zekeriya (a.s) oğlu Yahya (a.s)'dan sonra "Hasur" yoktur. Bir erkek ki kendini kadına benzetir, bir kadın ki kendini erkeğe benzetir, bir kadına, sonra da onun kızın yakın olur, iki kız kardeşi bir arada nikahı altına alır- geçmişte olanlar müstesna- akar suyun yolunu tıkar, menzillerin gölgeliklerini kirletir, yollarımızda bize eza verir, kibrinden dolayı eteğini yerde sürükler, büyüklük taslıyarak yürür, çirkin sözler söyler, içki içer ve ayakkabılarını ters giyer.
YanıtlaSilRavi: Hz. Bişr İbni Atiyye (r.a.)
Sayfa: 169 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
Kıyamet alametlerindendir; çocuğun öfkeli, yağmurun hararetli olması, şerlerin taşması, yalancının tasdiki, doğrunun yalanlanması, haine güvenilmesi, emine ihanet edilmesi, münafıkların kabileye efendi olması, çarşıya münafıkların hakim oluşu, mihrapların süslenmesi, kalblerin harap edilmesi, erkeğin erkeklerle, kadınların kadınlarla yetinmesi, dünyanın mamur kısmının harab, harap kısmının mamur olması, şüphenin ve faizin aşikar olması, çalgının ve eğlence aletlerinin alenileşmesi, içkinin içilmesi, zaptiyenin, gammazların ve gıybetçilerin çoğalması.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
Sayfa: 448 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
Kılıçla birlikte veba yoktur, cekirgeyle birlikte de kurtuluş yoktur.
YanıtlaSilRuhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt. 14.sy. 182.
....
YanıtlaSilAncak, Besmelesiz yenen yemeğe şeytanın ortak olduğu gibi, hayiz halinde veya Besmelesiz gerçekleşen birleşmeye onunla beraber cinnin ortak olduğuna delildir.Bu da insan özelliğini bozmak ve layık olduğu makama zarar vermektir. Allah c. c. daha iyi bilir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.426.
....
YanıtlaSilAncak, Besmelesiz yenen yemeğe şeytanın ortak olduğu gibi, hayiz halinde veya Besmelesiz gerçekleşen birleşmeye onunla beraber cinnin ortak olduğuna delildir.Bu da insan özelliğini bozmak ve layık olduğu makama zarar vermektir. Allah c. c. daha iyi bilir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.426.
İblis, yer yüzüne atıldıktan sonra, "Ya Rabbi bana ev ver" dedi. "Hamamlar senin evin olsun" buyuruldu. "Meclis" istedi, "Çarşılar ve yol ağızları" verildi. "Yemek" istedi, "Besmelesiz yenen yemekler senin olsun" dendi. Müezzin istedi, "Çalgıcılar müezzinin olsun" buyuruldu. "Kur'an" istedi, "şiir" verildi. "Yazın dövme, hadisin yalan olsun, resulun de bakıcılar, falcılar olsun, öksen, tuzağın da kadınlar olsun" buyuruldu.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
Sayfa: 110 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil115 2 Hayırların içinde sevabı en çabuk gelen sılai rahim, en çabuk cezası gelen de hükümete isyandır. Yalan yere yemin de memleketleri harabeye çevirir. Hz. Mekhul (r.a.)
222 16 Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının. Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.)
234 8 İsteme (dilencilik), insanın yüzünde tırmık yarası hasıl eder. Kim dilerse bu yarayı yüzünde bıraksın ve kim de dilerse dilenciliği terketsin. Ancak hükümetten hakkını istemek veya başka çıkar yol bulamadığı zaruret hali hariç. Hz. Semure (r.a.)
303 3 Benden sonra ümmetimden bir kavim gelir. Kur'an'ı okur, dini ilimlerden de malumatları olur. Şeytan onlara gelir: "Dünyalığınızı düzeltmek için hükümete sokulsanızya. Siz yine dininizde onlara uymazsınız." der. Nasıl çalıdan dikenden başka bir şey alınmazsa, onlara sokulmaktan günahtan başka birşey elde edilmez. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
325 8 Define bulmada beşte biri hükümete verilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
346 8 İslamın usulleri teker teker bozulacak ve halkı dalalete düşürücü hükümet adamları çıkacak ve ondan sonra da onların izi üzerine üç deccal gelecek. Hz. Huzeyfe (r.a.)
381 10 Allah (z.c.hz.) tarafından hükümete isyan ve akraba ile alakayı kesmek gibi, cezası hem dünyada peşin olarak verilen, hem de ahirette ukubete layık bir iş yoktur. Hz. Ebû Bekre (r.a.)
464 9 Halk için iyi veya kötü, bir hükümet lazımdır. Amma iyisi taksimde adalet yapar, ganimeti aranızda eşit taksim eder. Facire gelince; mü'min onda mübtela kılınır. Halbuki facir hükümet bile "herc"den daha hayırlıdır. Denildi ki; "Herc nedir Ya Resulallah?" Buyurdu ki, öldürme ve yalandır (anarşi) Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
469 7 Zengine sadaka helal olmaz, ancak şu beş kişi hariç: Allah yolunda gaziye, hükümet hesabına zekat toplıyana, borçluya, fakire verilen zekatı ondan malı ile satın alan adama veya fakirin kendisine verileni zengin komşusuna yollamış veya onu davet etmiş durumda olana. Hz. Ebû Said (r.a.)
482 9 Velisiz nikah olmaz. Velisi olmayanın velisi hükümettir. Hz. Âişe ra.
Allah c.c. İmam Gazali yi uyardıda, hayatının yarısını öğrenmek ve öğrenmekle geçirdiği bazı ilimlerin ona ahirette yaramayacak olduğunu gördüde Tasavvuf ilmiyle ilgili kitablara yöneldi.
YanıtlaSilAllah c.c. ın zat ve sıfatları ile fiillerini , Kur'an ın hakikat ve sırlarını öğrettikleri için onlardan daha faydalı ilim bulunmadığına kesin olarak kanaat getirdi.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali ve Tefsiri.cilt .20.sy.415.
Asrın beyin yapıcısı Said Nursi dir.
YanıtlaSilIslam Ansiklopedisi.
Said Nursi
maddesi.
cilt.35
Erkekler kadınlara itaat ettiklerinde mahvoldular.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Bekre (r.a.)
Sayfa: 455 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Edillei Erbaa, kitab ile sünnetten ve icmai ümmet ile kıyası fukuhadan ibarettir.
YanıtlaSilCem'i kavaittir. Meselâ "Kelamda aslolan manayı hakikattir" sözü, bir kaideyi kulliyedir.
Hukuki İslamiye ve Istilahati Fikhiyye KAMUSU.
CİLT. 1.sy.15.
Aramızdan ona mı vahiy gelmiş? Doğrusu o çok yalancı ve kendini beğenmişin biridir.
YanıtlaSilSalih'e buyurdukki:Kendini beğenmiş yalancının kim olduğunu onlar yarın bilecekler.
Kur'an Kerîm ve Açıklamalı Meali.
Kamer Suresi 25,26.
YANITLASİL
yuksel7 Aralık 2021 00:15
Áyet-i Kerime'de geçen "esir" kelimesi kibirlenmek, çok sevinmek hırçınlik anlamına gelir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
Kamer Suresi. 25.
cilt 20.sy. 346.
Sizden birine, halktan korkması, işittiği veya gördüğü bir hakikatı söylemeye mani olmasın.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 490 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Zira yöneticinin işinin düzelmesi âlemin düzelmesi anlamına gelir.
YanıtlaSilErbai'in-i İdrisiyye.
İdris (Aleyhisselâm)a İndirilen Kırk İsmi Şerif.
sy.81.
Hadis i Seriflerde Peygamber Efendimiz Roma nin fetholonacagini ama bu futuhatin savaşla değilde tekbirle, tesbihle olacağını ifade ediyor.
YanıtlaSil222.Bk.Muslim,Fiten.78.(2920)Hakim,4.523,r.8469.
Bakara Suresi Tefsiri
cilt. 3.sy.258.
Şüphesiz, Kıyametin önü sıra bir sürü yalancılar tureyecektir onlardan sakınınız. Hadis i Seriflerindeki yalancılardan maksad" saptirici liderler"demek olan deccallerdir.
YanıtlaSilRuhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.313, 314.
YANITLASİL
yuksel9 Aralık 2021 03:45
Allah c.c. in Peygamberi Hz. Muhammed (S. a. v.) in işi ruhaniliktir. Ebû Cehil in işi de nefsaniliktir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.324.
Laik Türkiye,müslümanları Ingiliz Imparatorluğu için bir tehlike olmaktan çıkarmaktadır.
YanıtlaSil99 soruda
LOZAN
sy.157.
Doğru bildiğin faydalı sözü,
YanıtlaSilKimse beğenmese bile söyle.
Bugün beğenmeyen yarın pişmanlıkla,
O hak sözü niye dinlemedim diye ah edecektir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an-ı Meali ve Tefsiri.
Cilt.20.sy.301.
YANITLASİL
yuksel11 Aralık 2021 23:52
Yolunu şasırmışa "iyi yoldasın" demek
Azim bir günah ve büyük bir kötülüktür.
Bir kimseye Sekamunya lazım ise
Ona bal tatlıdır, şeker gibisi yoktur deme.
Bir eczacı ne güzel demiş:
Sana şifa lazım ise acı ilaç iç.
Not: Devlet için acı ilaç olan Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyetnamesinin açıklanması zamanı gelmiştir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri.
Cilt.20.sy.301.
Çok söz hatasız, çok para haramsız olmaz kibar-ı kelamı ibretlidir.
YanıtlaSilKenzü'l İrfan Şerhi.
sy.701.
Ecdadımız Osmanlı dedelerimiz de Rasulullah (S. a. v.) Efendimiz'e olan muhabbetleri ve sünnetlere bağlılıklari nedeniyle yucelmis, cihana hakim olmuşlardir.
YanıtlaSilKenzü'l İrfan Şerhi. sy 692.
YANITLASİL
yuksel14 Aralık 2021 01:41
Rasulullah (S. a. v.) Efendimiz'den ve sunnetlerinden uzaklaşmak ise devletin gerileyip çökmesine sebep olmuş, gönüllere de dünya muhabbeti dolmuştur.
Kenzü'l İrfan Şerhi
sy. 692,693.
YANITLASİL
yuksel14 Aralık 2021 01:44
Gönlünde Rasulullah (S. a. v.) Efendimiz'in muhabbeti olan bir kimseye dünyayı verseniz bir tek sünneti bile terketmez.
Kenzü'l İrfan Şerhi
sy. 693.
HAKİKATİ GİZLEMEK DE ZULÜMDÜR.
YanıtlaSilBakara Suresi Tefsiri
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
Cilt.3.sy.294.
Tez olur, davet olunur, icabet eder, giderim ahirete. Size iki şey bırakıyorum: Kitabullah ve İtretim. Kitabullah gökten yere uzanan bir iptir. "İtretim" ise Ehli Beytimdir. Latif ve Habir olan Allah Bana haber verdi ki, "Bu ikisi asla birbirinden ayrılmaz, havza gelinceye kadar." Bakınız benden sonra, bunlara nasıl sahip olacaksınız.
YanıtlaSilRavi: Hz Ebu Said (r.a.)
Sayfa: 144 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Canana aşık olmak, her aşağıya nasıl layık olur?
YanıtlaSilLeyla'yı sevmek de ancak Mecnun'a layık olur!
Ruhu'l Furkan Tefsiri
cilt.14.sy.233.
Canana aşık olmak, her aşağıya nasıl layık olur?
YanıtlaSilLeyla'yı sevmek de ancak Mecnun'a layık olur!
Ruhu'l Furkan Tefsiri
cilt.14.sy.233.
İbni Acibe Tefsiri nde zikredildiğine göre; her kim halktan uzlet edip bütünüyle Allah-u Teala ya yönelir de kalbini hakk'ın gayrinden boşaltırsa onun için münacat ve mukaleme ( sırdaş olma ve konuşma ) hasıl olur.
YanıtlaSilRuhu'l Furkan Tefsiri.
Cilt .14.sy.233.
YANITLASİL
yuksel18 Aralık 2021 00:49
Canana aşık olmak, her aşağıya nasıl layık olur?
Leyla'yı sevmek de ancak Mecnun'a layık olur!
Ruhu'l Furkan Tefsiri
cilt.14.sy.233.
Islamiyetin özü bırakılıp kışrina nazar edilmiş.(M. h.) 7.
YanıtlaSilIslamiyetin Üssü'l-esasi doğruluktur. (H. S.) 51:3.kelime.
İslam zalimlerin kilincina muhtaç değil.(K. L.) 154.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 345.
Osmanlı da hafta tatili Cuma günleri idi.
YanıtlaSilKenzü'l İrfan Şerhi
sy. 683.
Emaneti sahiplenip üstüne oturur.
YanıtlaSilZekat, öşür gibi,Verilmesi farz olanlar verilmeyince de cezalar ( Hastalık, kaza, musibet, afatlar ) gelir.
Kenzü'l İrfan Şerhi.
sy.674.
Rasulullah (S. a. v.) şöyle buyurmuştur :
YanıtlaSilŞüphesiz Allah Azze ve Celle, üç gün zarfında Musa (a. s.) ile yuzkirkbin kelimeyi gizlice söylemiştir ki, tümü vasiyetlerden ibarettir.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt 14.sy.239.
Üç mescidden başkasına sefer ittihaz edilmez. Mescidi Haram, Şu Benim mescidim ve Mescidi Aksa.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 474 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Ahir zamanda ümmetim üzerine şiddetli bir bela zuhur eder. Bundan ancak iki sınıf kurulur: Biri Allah'ın dinini tanır ve onun için lisan ve kalbi ile mücadele eder. İkinci ise dinini anlamış, dinlemiş ve tasdik etmiştir. (Yani cahil kalanlar bu belada tehlikededir)
YanıtlaSilRavi: Hz. Ömer (r.a.)
Sayfa: 141 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
Bimaenaleyh devletin gücünün yetmediği iki alandır din ve ilim.Ki aklı başında devlet adamları, temkin ve teenni sahibi din ve ilim adamlarından daima çekinirler. Bu her yerde böyledir.
YanıtlaSilFikir Adamlarımız.
Cilt.2.
sy.52.
Bugün nerede başladığı nerede bittiği bir türlü anlaşılamayan bir derin güç tarafından Lozan Anlaşmasının cereyan ettiği günlerde batıya karşı verilmiş bir söz yerine getiriliyor adeta. Bu noktada derin güç sanki İslam la kimin alakası varsa Türkiye Cumhuriyeti nin ilkelerine karşı makbul olmayan bir insan olarak niteliyor.
YanıtlaSilFikir Adamlarımız
Cilt.2.sy.76.
Hazret-i Ömer (R.A.) demiş ki:
YanıtlaSil"Cenab-ı Hak altı şeyi,altı şey içinde saklamıştır:
1-Rızayı taat içinde..
2-Azabı masiyet içinde..
3-İsm-i Azamını Kur'an içinde..
4-Leyle-i Kadr'i Ramazan içinde..
5-salat-ı vustayı, beş namazlar içinde..
6-Kıyamet gününü, günler içinde saklamıştır.
Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları.
Tespitleri, Delilleri, Mealleri.
sy.399.
Hazret-i Ömer (R.A.) demiş ki:
YanıtlaSil"Cenab-ı Hak altı şeyi,altı şey içinde saklamıştır:
1-Rızayı taat içinde..
2-Azabı masiyet içinde..
3-İsm-i Azamını Kur'an içinde..
4-Leyle-i Kadr'i Ramazan içinde..
5-salat-ı vustayı, beş namazlar içinde..
6-Kıyamet gününü, günler içinde saklamıştır.
Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları.
Tespitleri, Delilleri, Mealleri.
sy.399.
Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, fukahası çok, hutebası az, istiyeni az, vereni çok, işte böyle zamanda amel ilimden hayırlıdır. Size öyle bir zaman gelecektir ki, fukahası az, hatibleri çok, istiyeni çok, vereni az. O zamanda ise ilim amelden hayırlıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Abdullah İbni Said (r.a.)
Sayfa: 135 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
Nebi(S. a.) 'in :"Muhakkak ki şeytanın da Meleğin de bir dostu (yardımcısı) vardır. Şeytanın ki vesvese Meleğin ki de ilhamdir.
YanıtlaSilMunavi 2.499.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy. 257.
Cehaletten şiddetli fakirlik, akıldan daha faydalı zenginlik, tefekkür gibi de ibadet yoktur.
YanıtlaSilRavi: Hz. Haris (r.a.)
Sayfa: 482 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
Tetebbürsüz kıraat, fıkıhsız da ibaded olmaz. Bir fıkıh meclisi altmış senelik ibadetten hayırlıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer ra.
Sayfa: 482 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil132 1 Camilere çocukların musallat oluşu Allah'ın gadabının alametidir. Nehyedilseler bile onlar musallat olacaklardır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
132 2 Allah'ın yarattıklarına benzetenler (canlı resmi ve heykeli yapanlar) kıyamet gününde en şiddetli azaba uğrıyacak kimselerden olurlar. Hz. Âişe (r. anha)
132 3 Hıyanetin en büyüğü, bir valinin kendi râiyesinde ticaret yapmasıdır. (Mevkiini kazanç vesilesi yapması) Hz. Ebul Esvedin dedesi (r.a.)
132 4 Hırsızların hırsızı, Emirin lisanını çalan kimsedir. (Emire nüfuz edip onun yularını eline alma) Hataların en büyüğü, bir müslüman malını haksız yere almaktır. Hasta ziyareti güzel işlerdendir. Ziyaretin tamamlanması da elini onun üzerine koyman ve nasıl olduğunu sormandır. Şefaatin efdali ise dargın evlilerin arasını bulmaktır. Dondan önce gömleği giymek (uzun gömlek olmalı) Peygamber giyimindendir. Dua ederken aksırmak ise duanın kabulunun işaretlerindendir. Hz. Ebû (r.a.)hen (r.a.)
132 5 Malın meydan alması, katiplerin artması, ticaretin çoğalması, cehlin yayılması, insanın ticareti, "Falan kimselerden izin almadıkça olmaz" şeklinde yapması, müstakil bir mahalde katib bulunmaması (ticaretin çokluğundan yazmıya vakti olan adam bulunmaz) kıyamet alametlerindendir. Hz. Amr İbni Tuğlabe (r.a.)
132 6 İlmin kaldırılması, cehlin artması, zinanın alenileşmesi, içkilerin meydan alması, erkeklerin gidip kadınların kalması, hatta elli kadına bakan bir erkek kalıncaya kadar erkeklerin azalması, kıyamet alametlerindendir. Hz. Enes (r.a.)
132 7 Mamur yerlerin harabe olması, harabe yerlerin imar edilmesi, cihadın terki, devenin pervasızca otlaması gibi bir adamın da elindeki emanetten faydalanması, kıyamet alametlerindendir. Hz. Atiyye (r.a.)
132 8 Kişinin nerede olursa olsun. Allah'ı unutmaması imanının efdal olmasıdır. Hz. Ubâde İbni Samid (r.a.)
132 9 Cennetten bir kamçılık yer dünya ve içindekilerden hayırlıdır. Hz. Enes (r.a.)
132 10 Cin taifesinin mü'minlerine de sevap vardır. Denildi ki: "Sevabları nedir?" Buyurdu ki: Onlar Â'rafta olurlar Cennette olmıyacaklar, "Â'raf nedir?" diye soruldu. Buyurdu ki, Cennet duvarıdır. Orada nehirler akar, ağaç ve meyvalar biter. Hz. Kays (r.a.)
Bu beş vakit farzı cemaatle kılmaya devam eden kimse, sırat köprüsünü ilk geçenleren olur ve onu şimşek gibi geçer. Allah, o kimseyi sâbıkların ilk zümresinde haşreder, namazına devam ettiği her gün ve gece içinde bin şehid sevabı alır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 131 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
unlardan birincisi ve ilahide işaret edilen diğer mezmum hallerin kaynağı, “Ben Hakk’ı buldum, erdim, oldum” iddiasıdır. Gafletin, yani bir aldanma halinin eseridir. Başta İmam-ı Rabbânî k.s. olmak üzere pek çok kâmil mürşidin dikkat çektiği bu tehlike, umumiyetle sâlikin yaşadığı manevî hallerin sarhoşluğuyla bunları büyük makam zannedip yetinmesinin ve daha ilerisi için gayret göstermemesinin neticesidir. Bilhassa yolun henüz başında bulunanların yaşadıkları cezbe hali böyle bir tehlikeyi barındırır. Bu tehlikeden kurtulmak, Mevlâ’ya giden yolu selâmetle kat etmek için, kâmil ve mükemmil bir şeyhin murakabe ve talimatına tâbi olmak şarttır.
YanıtlaSilPeki, “Hakk’ı buldum, yolun nihayetine vardım” iddiasının bir aldanma halinin ifadesi olduğu hükmüne nasıl varabiliyoruz? Sâlik, kâmil bir mürşid rehberliğinde yolu tamamlayıp gerçekten Cenâb-ı Mevlâ’ya ulaşmış olamaz mı? Elbette olur; olur ama, vuslat hali kâle imkân vermez. Tasavvuf uluları, marifet iddiasının, marifet eksikliğinden kaynaklanmıyorsa eğer, Allah’ın mekri olabileceği ihtimaline dikkat çekerler. Yine bu sebepledir ki mesela İmam-ı Gazalî rh.a. gibi âlimler, “bütün hal ve makamları geçip şühûd haline ve kurb makamına vasıl olarak Hakk’ı müşahede ettiklerini” söyleyenlerin bir kısmının bu hal ve makamları aslında yaşamadıklarını, sadece lafız olarak bildiklerini söylemişlerdir.
Böyle bir kuruntu kişiyi ahiret hayatına dair ölçüsüz bir emniyete sevk edebilir. Nefsin ve şeytanın pusuda beklediğini, ayağının sırat-ı müstakimden her an kayabileceğini unutturur. “Ahret tedarikini gördüm” diyenlerin bu tehlikeli rahatlığı, “oldum, erdim” iddiasından başka, bazen taat ve ibadetinin kendisini cennete sokmaya yeteceğine inanmasından kaynaklanır. Bazen de ibadetlerini aksattığı halde sırf istikamet sahibi kâmil bir mürşide, sağlam bir kapıya bağlanmakla kurtulacağı vehmine kapılır. Havfın, yani korkunun eşlik etmediği bir ümit halidir ki çok tehlikelidir. Kulluk vazifelerimizde laubaliliğe düşmeye ve yarın Hakk’ın divanına yüzümüz kara varmaya sebeptir.
İlahide sakınılması gereken bu türlü tehlikelere dikkat çekilirken bir yandan da ne yapılması gerektiğine işaret ediliyor. Deniyor ki, sizin sofi veya derviş diye çağırılmanız, yahut kendinizi böyle adlandırmanız yetmez. Derviş iseniz eğer takvaya ulaşmak, gizli yollardan Mevlâ’ya kavuşmak için gayret etmeniz gerekir. Gizli yollardan maksat nafileler ve zikirdir. Hadis-i kudsîde “Kulun Rabbine nafilelerle yaklaşacağı” beyan buyurulmuştur. Kulun Hak Tealâ ile vuslat mekânı olan kalp ise ancak zikirle tasfiye edildiğinde ilahî tecelliyata mazhar olabilmektedir. Nafile ibadetlerin gizli yapılması ve zikrin hâfî olanı, hem riyadan alıkoyduğu hem de yürüyüşü hızlandırdığı için daha makbul sayılmıştır.
“Devletliyim” böbürlenmesi, “Hakk’ı buldum, ahret tedarikin gördüm” rahatlık veya emniyetinin sebep olduğu kibir halini ifşa eder. “Ben ilim irfan sahibiyim; en yüksek makama eriştim, ebedi saadeti kazandım, ulu devlet buldum” demektir. Böylelerinin nazarında, kendilerinde vehmettikleri nailiyetlerden mahrumiyetleri sebebiyle herkes maneviyat fukarası birer zavallıdır. Onlara kem nazarla tepeden bakar, istihza ile “denlü densüz” güler. Eski Türkçede “yerli yersiz, olur olmaz yer ve zamanda” manasına “denlü densüz” diye bir tabir var. İlahide “denlü denlü” şekline dönüşmüş olmalı. Şifahî kültürde dilden dile nakledilirken böyle değişikliklerin çokça meydana geldiği ehlinin malumudur. Her ne ise biz yine ilahiye dönelim.
Allah (z.c.hz) nin öyle kulları vardır ki onları beladan esirger, afiyette yaşatır. Afiyet üzere ruhlarını kabzeder. Ve onları afiyet üzere Cennete sokar.
YanıtlaSilRavi: Hz Enes (r.a.)
Sayfa: 129 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
Osmanlıca - Türkçe Sözlük'te amik kelimesini içeren 1 kelime bulundu...
YanıtlaSilamik / amîk / عميق
Hicaz vilâyetinde ulu bir ağaç.
Dibi çok aşağıda, derin.
Mc: İnceden inceye pek ziyade araştırma ve düşünceden sonra anlaşılabilen derin ve ince mes'ele.
Derin.
Derin.
Bahr-i amîk: Derin deniz.
Fikr-i amîk: Derin düşünce.
Derin.
Derin. (Arapça)
YANITLASİL
yuksel1 Ocak 2022 06:18
Her bilim geleneği bir felsefi ve metafizik ön kabuller dizgesine sahiptir.
Akıl ve Erdem Türkiye'nin Toplumsal Muhayyilesi.
İbrahim Kalın.
sy.379.
YANITLASİL
yuksel1 Ocak 2022 06:23
Namık Kemal'den Bediüzzaman'a ulaşan düşünce çizgisinde "modern bilimi kendi silahı ile vurma" stratejini geliştirildiğini görüyoruz.
Akıl ve Erdem
İbrahim Kalın
sy.375,376.
Her baba evladının kök sülalesi vardır, nesebi ona müntehi olur. Yalnız Fatıma'nın sülalesi Bana çeker. Bunlar Benim Ehl-i Beytim'dir. Benim hamurumdandır. Veyl onların faziletini inkar edene. Onlara muhabbet edene Allah muhabbet eder. Onlara buğz edene Allah da buğz eder.
YanıtlaSilRavi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 128 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
110- Cuma hutbeleri, ancak Arabi lisanla ve kısaca okunabileceği...
YanıtlaSilRisale- Nur'un Kudsi Kaynakları.
(Tespitleri,Delilleri, Mealleri)
sy.419.
YANITLASİL
yuksel1 Ocak 2022 21:11
"Kalpten çıkan söz Kalbe ulaşır, ağızdan çıkan söz kulağı aşamaz"
Hazreti
Aliyy'ül Murteza
Radıyallahu Anh
Mahmud Sami Ramazanoğlu.
Erkam Yayınları.
sy.174.
Safa da Merve de "taş" demek ; ama birisi "kaygan taş" birisi " yumuşak taş" demek.
YanıtlaSilBakara Suresi Tefsiri
Cilt.4.sy.76.
prof.Dr.Mahmud Esad Coşan
Arap alfabesi ile yazılan Türkçe demek olan Osmanlıca ,ayrı bir dil olarak gösterilmiştir.
YanıtlaSilMecelle-i Ahkam-ı Adliye
Külli kaideler Şerhi.
Kuyucaklızade Mehmed Atıf Bey.
sy.10.
YANITLASİL
yuksel2 Ocak 2022 05:59
Dil, bir medeniyetin esaslarından birisidir.
Dilini kaybeden bir millet, geçmişi ile bağını muhafaza edemez ve neticede özüne ve benliğine yabancı hale gelir.Türkiye'de Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan inkılaplardan -sonuçları belki de en ağır olanı- " harf inkılabı" ve daha geniş çerçevede "dil inkılabı" olmuştur.
Mecelle-i Ahkam-ı Adliye
Külli Kaideler Şerhi.
sy.10.
DİL
YanıtlaSilTürk devletlerinde ve özellikle Osmanlılar’da, ülkeleri ve orduları hakkında bilgi edinmek amacıyla düşman esirlerinden edinilen casus.
bk. CASUS الجاسوس
DİL دل
Kalp ve gönül anlamına gelen bir tasavvuf terimi.
bk. KALB القلب
878-Herşeyin bir anahtarı vardır.Cennetin anahtarı da mesakini ( miskinleri) ve fukarayı sevmektir.
YanıtlaSil878.Deylemi, Müsned, Hadis no: 4993.
Kenzü'l İrfan Şerhi.
sy.636.
Bir de bildiğini saklayan, söylemeyen, gerçekleri itiraf etmeyen, yardımcı olmayanlara bütün lanet ediciler ; melekler, insanlar, cinler hayvanlar, yeryüzünde canlı gezinen her şey lanet ediyor.
YanıtlaSilBakara Suresi Tefsiri.
Cilt.4.sy.95.
Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan.
YANITLASİL
yuksel3 Ocak 2022 23:47
Âli Davud'a nazil olan hikmette ibret vardır. Akıllı olan insan şu dört vakitten başka şeyle nefsini meşgul etmemelidir: Rabbine dua (ve ibadet) edeceği vakit, Nefsini muhasebe edeceği vakit, Kendisi hakkında, kardeşlerini nasihat etmesine ve ayıblarını kendisine haber vermelerine kafi gelecek bir vakit. Kendi nefsinin helal ve temiz ihtiyaçlarına ayıracağı bir vakit. Bu vakitte diğer zamanlar içinde bir yardım vardır ve kalbin istirahatı kafi miktarda varlık iledir. Sonra da akıllı kimse için, diline sahip olması, zamanını bilmesi, işine yönelmesi ve en sağlam dostuna karşı bile ihtiyatlı olması icap eder.
Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
Sayfa: 127 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Ocak 2022 23:48
Cehennemde bir vadi vardır. Cehennem her gün, bu vadiden yetmiş defa Allaha sığınır. Allah bu vadiyi amelleriyle riya yapan, okumuş mürailer için hazırladı. Allah indinde en fazla buğza layık kullar, sultanlara, baştakilere sokulan alimlerdir.
Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 127 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
Magribi (r. a.) şöyle demiştir :
YanıtlaSilMagribi nin varlığı kendisine Lât ve Menat olur,
Hiç bir puthanede senin varlık putundan beteri yoktur.
Yukarıdaki mana takdirleri, Lât kelimesindeki "te" harfinin seddeli olarak okunmasından çıkmaktadır.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.235.
Mesnevi'de şöyle gelmiştir:
YanıtlaSilSaltanat ve yönetim sefihlere kalınca
Elbette peygamberleri öldürürler.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali ve Tefsiri.
Cilt.20. sy.227.
Cenab-Hak rüşde ermesini dilediği bir kavme:
YanıtlaSil"Ey iman edenler!Allah'a ve Rasulune ve siden olan ülü'l-emre itaat edin. Şayetbir şeyde anlaşamaz iseniz onu Allah'a ve Resulune havale edin! buyuruyor.Allah'a havale etmek demek, kitabındaki muhkem ayetlere sarılmak demek, Resulune havale etmek demek, onun her an toplayan tefrikaya meydan vermeyen sünnetine uymak demektir.
Hazreti Aliyy'ül Murteza
Radıyallahu Anh
Mahmud Sami Ramazanoğlu.
sy.96.
DOĞRU OLSAM OK GİBİ İLAHİ SÖZLERİ (İLAHİSİNİN SÖZLERİ, İLAHİLER, İLAHİ SÖZLERİ) (SÖZLÜ + VİDEOLU, DİNLE)
YanıtlaSilDoğru olsam ok gibi,
Yabana atarlar beni,
Doğru olsam ok gibi,
Yabana atarlar beni,
Eğri olsam yay gibi,
Elde tutarlar beni.
Eğri olsam yay gibi,
Elde tutarlar beni.
Hiç keder elem etme,
Boş yere matem etme,
Düşmanlarını tanı,
Uzak dur sitem etme.
Düşmanlarını tanı,
Uzak dur sitem etme.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil121 1 Kıyametin önü sıra yalancılar vardır. Onlardan sakının. Hz. Câbir İbni Semure (r.a.)
121 2 Kıyametin önü sıra hilekâr seneler vardır. O zamanlarda emin adamlara töhmet, haine emniyet edilir. Ve emin susturulur. Yalancıya emin nazarı ile bakılır. Ve "Rüveybida" söz sahibi olur. "Rüveybida kimdir?" diye soruldu. Ammenin işleri hakkında söz sahibi olan sefih kimsedir." buyuruldu. Hz. Avf İbni Malik (r.a.)
121 3 Kıyametin önü sıra deccal ve onun önü sıra da 30 kadar veya daha fazla yalancı gelir. Bu yalancıların alâmetleri soruldu. Buyuruldu ki: "Onlar sizde olmayan adetler getirirler ve diyanetinizi o âdetlerle değiştirirler. Bunları gördüğünüzde onlardan sakının ve onlara düşman olun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
121 4 Kıyametin önü sıra tanıdık kimselere selâm vermek âdet olur. Ticaret meydan alır, o derecede ki, kadın erkeğine yardımcı olur. Akraba yoklamaları kalkar ve yalancı şahidler çıkar, gerçek şahidlik gizlenir, muharrirler ise çoğalır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
121 5 Kıyametin önü sıra karanlık geceler gibi fitneler vardır. O fitne devrinde adam sabah mü'min, akşam kâfir olur. Ve akşam mü'min sabah ise kâfir olur. O zaman oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Ayakta duran yürüyenden hayırlıdır, yürüyen ise koşandan hayırlıdır. O devirde okların yayını kırın, kirişlerini koparın, kılıcınızı da taşa vurun, evinize çekilin. Birinizin evine girilse ve üzerinize varılsa o zaman Adem (a.s.)'ın iki oğlundan hayırlısı gibi olun. (Yani öldürülen gibi.) Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
121 6 Yeryüzünde Allah'ın evleri mescidlerdir. Ve oraya gelene ikramda bulunmak Allah'ın kendi üzerine aldığı bir haktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
121 7 Cebrail (a.s.) Benî Ademin ihtiyaçlarını yerine getirmeye memur edilmiştir. Kâfir dua ettiğinde Allah buyurur: "Bunun isteğini vererek ağzını kapatın. Duasını işitmek istemiyorum." Hz. Câbir (r.a.)
121 8 Rabbim Tebareke ve Teala hazretleri Kur'an'ı Bana bir vecihle okumak üzere gönderdi. Ben de ümmetime kolaylık olması için iade ettim. İki vecih yapıp gönderdi. Ben yine, ümmetime kolaylık olması için, tekrar iade ettim. Bunun üzerine yedi vecihle okunmak üzere tekrar gönderdi ve: "Reddin için istiyeceğin üç dilek vardır" buyurdu. İki defa, "Allahümmeğfir li ümmetî" dedim. Üçüncüyü ise öyle bir güne bıraktım ki o gün bütün halk ve hatta İbrahim (a.s.) bile Bana gıpta eder. Hz. Ubey İbni Kaab (r.a.)
Bunun meali: Yeryüzünde hiçbir nebat, ağaçlarda hiçbir meyve yoktur ki, üstünde :
YanıtlaSilBismillahirrahmanirrahim, şu filan oğlu filanın rızkıdır yazılı bulunmuş olmasın.
Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları.
( Tespitleri, Delilleri,Mealleri)
sy.429.
YANITLA
yuksel9 Ocak 2022 01:43
İslam niçin gelimiştir, Allah niçin peygamberler gönderiyor, Cebab-ı Hak insanlara neyi öğretmeyi murad ediyor?
1.Doğru inancı öğretmek, imanı korumak.
2.Aklı hakim kılmak, aklı korumak.
Onun için aklı gideren içki ve sairuyuşturucu yasak. Çünkü aklı engelliyor,akıl nimetini kullandırmıyor. İslam aklı korumayı amaçlıyor.
YANITLA
yuksel9 Ocak 2022 01:50
3.Nesli korumayı amaçlıyor.
Neslin sağlam, sahipli ve itinalı büyümesini sağlamaya çalışıyor.
Onun için zina yasak.Onun için evlilik var.Anne belli, Baba belli, sorumlulukları belli nesil yetişecek.
4.Nefsi korumayı amaçlıyor.
Can güveliğini sağlıyor. Onun için haksız yere adam öldürmek ve kişinin canına kıyması, intihar yasaktır.
YANITLA
yuksel9 Ocak 2022 01:58
5.Malı korumayı amaçlıyor.
Onun için malı telef ermek yoktur.İslam'da zarara zararla mukabele mukabele yoktur.
Birisi bana zarar verdi, diye onun malına zarar verilmez.
Bakara Suresi Tefsiri.
Cilt.4.sy.119..
Prof.Dr.Mahmud Esad Coşan.
Rüya tabircileri :"Her kim bir Peygamberi rüyasında görürse bu kimse gördüğü Peygamberle ilgili olarak Kur'ân-ı Kerîm ve Hadis-i Şeriflerde bildirilen o peygamberin başından geçmiş fakirlik, zenginlik vb. ahvale benzeyen bir durumla karşı karşıya kalacağı anlamına gelmektedir.
YanıtlaSilRuhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.225.
En kolay ölüm şehidliktir.
YanıtlaSilKenzü'l İrfan Şerhi
sy. 616.
YANITLASİL
yuksel10 Ocak 2022 01:10
Burada bir incelik şudur :Allah'a karşı rakib olarak bir şeyi sevmek şirk oluyor.
Bakara Suresi Tefsiri
cilt 4.sy.129.
YANITLASİL
yuksel10 Ocak 2022 01:14
Osmanlı şairlerinden birisi :
Belki makbul ola noksan-i amel
Olmasın Lakin akidende halel.
Bakara Suresi Tefsiri
cilt 4.sy.123.
Bir rivayete göre Resûl-i Ekrem’e mi‘racda Bakara sûresinin son âyetleri indirilmiş ve Allah’a ortak koşmayanların affedileceği müjdesi verilmiştir
YanıtlaSilCennet ehli Cennetteki makamlarına yerleşir ve Cuma'dan Cuma'ya Allah'ı ziyarete giderler. Onlara Arşı Rahman aşikâr olup, Allah'ı görürler. Bu Cennet bahçelerinden birinde olur. Ve herkes derecesine göre bir minbere yerleşir. En aşağısının yerleri misk tepelerindedir. Ve bunlar kendi hallerini diğerlerinden aşağı görmezler. Soruldu ki: "Rabbimizi görecek miyiz?" Buyurudu ki: "Evet, ayın 14'üncü gününde görülmesinde, ya da güneşin görülmesinde nasıl hilâf yoksa, (veya bunları nasıl izdihamsız görüyorsanız) öyle Rabbinizi göreceksiniz." Allah (z.c.hz.) onlara ayrı ayrı muhatap olur. Ve hatta bazılarına dünyadaki bazı sözlerini hatırlatır. Kul: "Yarabbi mağfiret etmemiş miydin?" der. Allah: "Ettim de onunla buraya geldin" buyurur. O esnada iki bulut öyle güzel kokular serper ki, kimse böylesini görmemiştir. O zaman Allah Tealâ buyurur ki: "Haydi kalkın ikram edeceğim şeylerin başına." O zaman kalkıp cennetin çarşılarına gelirler. Bu çarşılarda aklın tasavvur edemiyeceği şeyler vardır. Orada ne para verilir, ne de yüklenilir. Sadece emredilir. İşte orada biz birbirimizle karşılaşacağız. Derecesi üstün olanların elbisesi başka olur. Ve birinin gözüne bu ilişince kendi elbisesi de derhal fevkalâde olur. Çarşılardan yerimize döneriz. Ailelerimiz: "Başka bir şekilde güzelleşip geldiniz" derler. Biz de deriz ki: "Tabii güzelleşip gelmek hakkımızdır. Zira Rabbımızı ziyaretten geliyoruz."
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 118 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
39. O küfre sapanlar ve âyetlerimizi yalanlayanlar var ya, işte onlar cehennemlik olanlardır. Onlar orada sürekli kalacaklardır. [krş. 7/24-35; 20/123]
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel12 Ocak 2022 00:09
Cehenneme atılmak kötü ama cehenneme atilmaktan daha kötü şey var mı?
Hz. Ali Efendimiz "Evet var" buyuruyor.
Nedir o?
Cehennemde ebedi kalmak cehenneme atilmaktan daha kötüdür.
Bakara Suresi Tefsiri
cilt 4.sy.138.
YANITLASİL
yuksel12 Ocak 2022 00:18
Çünkü bir müddet sonra yanıp çıkacaksa yine otekisine göre bir şey güzel olacak tarafı var. Müminlerin gunahkarlari ne kadar yansa yine cehennemden kurtulacaklar da kâfirler ebediyen kalacaklar.
En beteri o cehennemden hiç çıkmak yok.
Onlar cehennemden çıkacak değillerdir.
Allahü Teala Hazretleri bizi aldanmaktan korusun
Bakara Suresi Tefsiri
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
cilt 4.sy.138.
Benim hadislerim birbirini nesh eder. Kur'an-ı Kerim ayetlerinin birbirini nesh etmesi gibi.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 111 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
YanıtlaSil503 1 İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, yanında altın ve gümüşü olmayan rahat etmez. Hz. Mikdam (r.a.)
503 2 İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, mü'min o zaman müminlere dua edecek te Allah (z.c.hz.) şöyle buyuracak: "Kendi nefsine dua et sana icabet edeyim, umuma gelince Ben onlara gazablıyım." Hz. Enes (r.a.)
503 3 Sizin üzerinize bir zaman gelir ki, boğulmaya maruz adam gibi dua etmeyen yakayı kurtaramaz. Hz. Huzeyfe (r.a.)
503 4 İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, Camilerde halka halinde toplanırlar, gayeleri dünyevi olur. Allah'ın onlara ihtiyacı yoktur. Bunların arasına girmeyin. Hz. Enes (r.a.)
503 5 İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki o zamanki halkın efdali "hafifül haz" olanıdır. Denildi ki; "Ya Resulallah hafifül haz nedir?" Buyurdu ki, çoluk çocuğu az olanlardır. Hz. Huzeyfe (r.a.)
503 6 İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki, bir saat düşünürlerde kendilerine namaz kıldıracak imam bulamazlar. Hz. Selame binti Hür (r.a.)
503 7 İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki, o zaman da onlar riba yerler, yemeyene de tozu bulaşır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
503 8 İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki, zenginler tenezzüh için, orta halliler ticaret için, onların kur'aları riya ve gösteriş için, fakirler ise dilenmek için hac ederler. Hz. Enes (r.a.)
503 9 Ümmetim üzerine bir zaman gelir ki fukaha bir birini çekemez. Tekelerin birbirlerini kıskandığı gibi, birbirlerini kıskanırlar. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
503 10 Sizin üzerinize bir zaman gelir ki, adam acizlikle facirlik arasında muhayyer kalır. Kim bu zamana ulaşırsa aczi, fücura tercih etsin. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
503 11 İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki, adamın imanı soyulur da haberi olmaz. Halbuki o gömleğinin soyulduğu gibi soyulmuştur. Hz. Ebud Derda (r.a.)
503 12 İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki onda ulema, köpekler öldürülür gibi öldürülür. Keşke o zaman ulema birlik olsaydı. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Bundan daha aşikar olarak Efendimiz (a. s.) şöyle buyurmuştur :Beni gören gerçekte Hakk'i görmüştür.
YanıtlaSilRuhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
Ismail Hakkı Bursevi
cilt. 12.sy.9.
Kıyamet gününde, Adem evladından bir takım kavimler getirilir ki, yanlarında dağlar gibi hasenat vardır. Bunlar Cenneti görecek gibi yaklaştığında: "Sizin orada nasibiniz yok" denilir. (İtikadları dürüst ve riayetleri halis olmadıkları için)
YanıtlaSilRavi: Hz. Salim (r.a.)
Sayfa: 505 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Niyetin senin merkebindir buyrulur. Yani her zaman iyi niyet üzere ol ki, muradın hasıl olsun.
YanıtlaSilErbai'in-i İdrisiyye
İdris (Aleyhisselâm) a İndirilen Kırk İsmi Şerif
sy. 117.
Nitekim hadis-i Şerifte:
YanıtlaSilSabır beladan kurtulmanın anahtarıdır! buyrulmustur.
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-i Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
cilt 14.sy.293.
Köhne fikirler paslanmış çivilere benzer, yerlerinden kolay kolay sökülemezler.
YanıtlaSilCenab Sahabeddin
Iki darbe arasında
sy. 39.
1513. Sehl b. Sa'd'dan (r.a) Rasülullah'in (s.a) șöyle buyurduğu riva
YanıtlaSilyet edilmiştir: Kim çeneleri arast ile bacakları arası hakkinda bana garanti
verirse, ben de ona cennet hakkinda garanti veririm." (Buhârî ve Müslim
rivayet etmişlerdir).(as13)
1514. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasûlullah'i (s.a) șöyle buyururken işittiğg
rivayet edilmiştir: "Kul iyice diüşünmeden söylediği bir söz yüzünden cehen-
nemin, doğu ile batı arasından daha uzak bir derinliğine kayiverir." (Buhârî
ve Müslim rivayet etmişlerdir).(1514)
(1512) Buhâri; Kitab'ul-Imân ve Müslim; Kitab'ul-Imân, 42
(1513) Buhâri; Kitab'ur-Rikak, (Müslim'de olmadığı belirtilmektedir)
(1514) Buhârñ; Kitab'ur-Rikak, Müslim; Kitab'uz-Zühd, 2988
ve Tirmiziî; 2315
240
2/9
Riyazüs-Salihin Tercümesi
YanıtlaSil147
1515. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasülullah'in (s.a) söyle buyurduğu riva-
yet edilmiştir: "Bir kimse Allah'in rizasına uygun olan bir sözü, kendisine
ehemmiyet vermeyerek söyleyiverir de, Allah o söz šsebebiyle o kimsenin de
recesini yükseltir. Bir kimse de vardır ki, Allah'i öfkelendiren bir sözü önem
vermeden söyler de o kelime sebebiyle cehennemin dibini boylar." (Buhâri
rivayet etmiştir).(1515)
1516. Ebu Abdurrahman Bilâl b. Hâris el-Müzenï' den (r.a) Rasûlullah'n
(s.a) söyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Insan Allah'ın rizasına uygun bir
söz söyler de o sözün kendisini ulaştıracağı dereceyi tahmin edemez. Allah
o söz sayesinde huzuruna varacaği güne kadar o kula rızasinı bağışlar. Buna
karşılık insan, Allah'in öfkesine yol açan bir söz söyler de o sözün kendisine
neye malolacağını tahmin edemez. Allah o söz yüzünden huzuruna varacağı
güne kadar o kula karşı öfkeli kair."(Malik ve Tirmizî rivayet etmiştir. Tir
mizî, hadis, hasen-sahihtir demiştir).1516)
Riyazüs Salihin Tercümsi
İmam-i Nevevi 146, 147 syf
Merve yayınları
YANITLASİL
yuksel24 Ocak 2022 23:40
1513. Sehl b. Sa'd'dan (r.a) Rasülullah'in (s.a) șöyle buyurduğu riva
yet edilmiştir: Kim çeneleri arast ile bacakları arası hakkinda bana garanti
verirse, ben de ona cennet hakkinda garanti veririm." (Buhârî ve Müslim
rivayet etmişlerdir).(as13)
1514. Ebu Hüreyre'den (r.a) Rasûlullah'i (s.a) șöyle buyururken işittiğg
rivayet edilmiştir: "Kul iyice diüşünmeden söylediği bir söz yüzünden cehen-
nemin, doğu ile batı arasından daha uzak bir derinliğine kayiverir." (Buhârî
ve Müslim rivayet etmişlerdir).(1514)
(1512) Buhâri; Kitab'ul-Imân ve Müslim; Kitab'ul-Imân, 42
(1513) Buhâri; Kitab'ur-Rikak, (Müslim'de olmadığı belirtilmektedir)
(1514) Buhârñ; Kitab'ur-Rikak, Müslim; Kitab'uz-Zühd, 2988
ve Tirmiziî; 2315
240
2/9
Fahrurrazi, Beğavi,Hazin, Ibni Kesir ve Alusi tefsirlerinde zikredildiğine göre ;Ayeti kerimede geçen Istıfa kelimesinin manası "Bir şeyin özünü seçmek"demektir.
YanıtlaSilRuhu'l Furkan Tefsiri
cilt.14.sy.299.
Hazreti Mevlana eş şeyh Mahmud en Nakşibendi El-Muceddidi el Halidi el-Ufi
Kul bir çok zamanlar, bir çok zamanlar, bir çok zamanlar müslüman yaşar. Fakat sonunda Allah'ın gazabına uğrayabilir. Yine, ömrünü hep küfürle geçirir. Fakat sonunda Allah'ın Rahmetine uğrayabilir. Kim ki herkese gıybet ederek ve fena lâkap takarak ölürse, kıyamette, burnu ile iki dudağı arasına damga vurulur. Hz. İbni Amr (r.a.)
YanıtlaSilKıyamet gününde, Cehennemden bir boyun uzanır. Bu der ki: "Benim hakkım şu üç sınıftır; İnatçı, zalim Allah'a şirk koşanlar, haksız yere adam öldürenler."
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 509 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
Buna cevap olarak Peygamber Efendimiz;
YanıtlaSilLeyse'i-birre en tüvellû vücúheküm kıbele'l-meşrıki ve'l-mağribi
âyet-i kerîmesini okumuş. Sonra Ebü Zerr-i Gifari; "Bu ayeti anladm
ama iman nedir?" diye tekrar sormuş. Peygamber Efendimiz bu áyet-i
tekrar okumuş. Sonra bir daha sormuş. Belki teferruat istiyor, başka
bilgiler istiyor, umduğu başka cevap var. Tekrar sorunca, Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem yine aynı ayet-i kerimeyi okumuş. Sonra Ebu
Zerr-i Gifârî hazretlerine; "Madem aynca bu âyet-i kerimeden ayn bir
beyan olarak imanın tarifini istiyorsun, talep ediyorsun, o zaman söyle
yeyim: Iman; Allah'ın rızasına uygun, dinin tavsiye ettiği bir güzel ameli,
haseneyi işlediğin zaman, kalbinin onu sevmesidir. Allah'ın sevmediği,
kötü bir işi yaptığın zaman da kalbinin, gönlünün onu sevmemesidir, ondan üzüntü duymasıdr." diye imanı tarif etmiş.
188syf Bakara Suresi Tefsiri-4 Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan
Şu on alâmet olmadan kıyamet gelmez: Duhan, Dabbetül arz, Deccal, Güneşin garbtan doğuşu, Üç yerde yere batış, Şark, Garb ve Ceziretül Arab'da, İsa ibni Meryem'in inmesi, Ye'cüc ve Mec'ücün çıkması ve Aden içinden bir ateş çıkması ve insanları mahşere (Şam'a) sürmesi ve yanlarından ayrılmaması. Öyle ki onla geceleyince o ateş de geceler. Kaylûle yaptıklarında o da yanlarında bekler. (Yanlarından ayrılmaz.) (Bu on alâmet oluş sırasına göre değildir.)
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Tufeyl (r.a.)
Sayfa: 100 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Yalan, günahların anasıdır. Yalan ve rüşvet cemiyeti çürütür,girdikleri yerde hak ve hukuk kalmaz. Hukuk devleti tabiri sözde kalır.
YanıtlaSilKenzü'l İrfan Şerhi
İbadet ve Ahlakla ilgili 1001 Hadis
sy. 564.
De ki: "Allah'ın kelimeyi tammesiyle -ki onu iyi veya kötü tecavüz edemez- yerde yarattığı her şeyin şerrinden sığınırım. Gece gelenin, gündüz gelenin, göğe çıkanın, gökten inenin şerrinden. Ancak hayırla gelen hariç ey Rahman." (Cinnilere karşı Halid ibni Velid r.a hz lerine buyrulmuştur)
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebul Aliye (r.a.)
Sayfa: 335 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
Adam camiye gider, namaz kılar. Allah indinde sivri sinek kanadı kadar kıymeti olmaz. Kiminin de namazının Uhud dağı kadar kıymeti olur. Bunun sebebi, ikincinin birinciden daha akıllı olmasıdır. "Akılca güzel nasıl olur?" diye soruldu. Buyurdu ki: "Eğer, haramdan kim daha çok sakınıyorsa hayra kim daha çok haris ise, o daha akıllıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hamidissaidi (r.a.)
Sayfa: 99 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Adamın, kendisi bir mahzur görmeden, Allah'ın gadabını celbedecek öyle bir kelime söyler ki, bu söz sebebiyle Cehennemin yetmiş yıl dibine gider.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 99 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
Allah (z.c.hz.) kulunu, hicab vaki olmadıkça, affeder. Bu husus soruldu. Buyurdu ki: Hicab vaki olması ruhun müşrik olarak (yani imansız olarak) çıkmasıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Zerr (r.a.)
Sayfa: 94 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
Peygamberler kabirlerinde kırk günden fazla bırakılmazlar. Sura üfürülünceye kadar Huzuru İlâhide namaz kılarlar.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 96 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Meclis saltanatı temsil ettiği gibi hilafeti de temsil etmeli.
YanıtlaSil(M. N.) 87:Hubab.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 580.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2022 06:31
Hilâfet ve saltanat gayr-i munfektir. (Sn.) 50.
Dünya saltanatı ile manevi Saltanat birleşmez. (M.) 58:15.
Mektup,2.sual.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 580.
İsmail Mutlu.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2022 06:38
Hilâfeti temsil eden Mesihat-i İslamiye İstanbul 'a ve Osmanlılara mahsus değildir.
(Sn.) 51.
Hz.Hasan beşinci halifedir....
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 267.
İsmail Mutlu.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2022 06:45
Sultan Reşad'in ve Mustafa Kemal'in Medresetu'z Zehra için desteği.
(E. L.) 2:196.
Bir Hazinenin Anahtari
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist Ve İndeksi sy. 440.
İsmail Mutlu.
İlminden faydalanılan bir alim, bin abidden hayırlıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ali (r.a.)
Sayfa: 314 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
Allah (z.c.hz.) İslâmiyette kocayan kuluna âzab etmeye haya eder.
YanıtlaSilRavi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 90 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel8 Şubat 2022 00:55
En hayırlı ameller hangisidir?
Haramlardan kaçmakla beraber, farzları ifa etmektir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.346.
2.Bakara Suresi. Ayet. 42.
YANITLASİL
yuksel8 Şubat 2022 00:59
En doğru söz hangisidir?
-Korktuğun veya kendisinden bir şey beklediğin kimsenin yanında söylediğin gerçeklerdir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.346.
YANITLASİL
yuksel8 Şubat 2022 01:02
En akıllı mümin kimdir?
-Allah'a itaat içinde bulunan, başkalarıni da buna tesvik edendir.
Ruhu'l Beyan
Kur'an Meali Ve Tefsiri
cilt 20.sy.346.
On şey vardır ki, Lut kavmi onları yapmış ve o yüzden helak edilmiştir. Ümmetim ise onlara bir de kendisi katar: Erkek erkeğe münasebet, fındık gibi topaç taşlarını sapanla atmak, güvercinle oynamak. def çalmak, içki içmek, sakal kesmek, bıyık uzatmak, ıslık çalmak, el çarpmak, ipek gömlek giymek (erkekler için). Bir tane de ümmetim ilave eder ki, o da kadın kadına münasebette bulunmaktır.
YanıtlaSilRavi: Hz Hasan (r.a.)
Sayfa: 315 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
Taaccüb ederim şu mü'mine ve onun hastalıktan sızlanmasına. Eğer bilse, hastalıkta kendisi için neler var, isterdi ki Aziz ve Celil olan Rabbına mülaki oluncaya kadar ömrü hastalıkla geçsin.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
Sayfa: 315 / No: 1
Ramuz El-Ehadis