Bediüzzaman Sa'îd Nursî, Sirr-1 Innâ A'taynâ, Basılmamış Osmanlıca Mustafa Kemal'in 30 Eylül 1911'de Kudüs Kamenitz Oteli'nde yahudi Eliezer B Yehuda'nın oğlu Itamar Ben-Avi ile sohbeti: Mustafa Kemal: "SABETAY SEV soyundan geliyorum. Kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün Yahudile onun mesihliği altında birleşse.."
donisünde Medine'ye gel Sakif kabilest eletleri. Medt neve kaldıkları süre içinde mescidde He. Peygamberin yakın alakasına mazhar ol muşlardı. Sonunda müsta man oldular. Islam' ogrendi ler. Ancak arkalarında bi raktıkları kabilelerinin, ken dilerini anlayışla karşılaya- caklarından kuşkuluydular. Hz. Peygamber'den ilginç is teklerde bulundular. Bunlar arasında bir iki tanesi varch ki gerçekten pek dikkat çeki clydi. Dediler ki:
yil dokunmal des Hz. Peygamber bunu da ka bul etmedi.
Biz döndükten so ay olsun bizimle kalsın, de ler. Resul-1 Ekrem Efendi onu da kabul etmedi. Lata süre tanımadı. Putlara ma samaha olunamayacağım ortaya koydu. Tevhid yo dunda putun ne işi vard Yeniden şekillenen İslam yurdunda puta yer yoktu. Efendimizin kararlılığını gö rünce;
- Bizt namaz kılmaktan mual tut?.. Hz. Peygamberin rimizle kırdırtma. Ommy cevabı çok kesindi:
-Bari onu bize, kendi elle-
kım işini sen üstlen dediler
Hz. Peygamber
. "Olur, ben onu ortadan
kaldırtırım" buyurdu.
. "Namazsız dinde hayır yoktur."
Pek tabli, namazsız din- darlıkta da hayr olmazdı.
Kabilemiz dışından biri ni bize amir tayin etmel dedi ler. Hz. Peygamber, kabul buyurdu. İçlerinde bulunan ve yaşça en küçükleri olan ve fakat Islam öğrenmekte pek gayretli davranan Osman Bin Ebi'l-As' onlara imam ve vall yaptı.
Lat putumuza üç yıl do- kunmal dediler. Hz. Peygam ber kabul etmedi.
Iki yıl dokunmal dediler.
Elçilerin Medine'den ayn- handan iki-üç gün sonra is Peygamber, Ebu Salyan te yine bir Sakifli olan Mugu bin Su'be'yi Lat'ı ortadan kaldırmakla görevlendirdi. Onlar da bunu büyük bi gösteri halinde, bütün Sak halkının gözü önünde par layıp yok ettiler.
hep aynuych. Belki sadece no ve saatı farklydia e Hisam. Styre, IV, 184-18
Hicri 9. yılda Tebuk Seferi dönüşünde Medine'ye gelen Sakif kabilesi elçileri, Medi- ne'de kaldıkları süre içinde mescidde Hz. Peygamberin yakın alakasına mazhar ol- muşlardı. Sonunda müslü- man oldular. İslâm'ı öğrendi- ler. Ancak arkalarında bi- raktiklan kabilelerinin, ken- dilerini anlayışla karşılaya- caklarından kuşkuluydular. Hz. Peygamber'den ilginç is- teklerde bulundular. Bunlar arasında bir-iki tanesi vardı ki gerçekten pek dikkat çeki- ciydi. Dediler ki:
- Bizi namaz kılmaktan muaf tut?.. Hz. Peygamberin cevabı çok kesindi:
-"Namazsız dinde hayır yoktur."
Pek tabii, namazsız din- darlıkta da hayr olmazdı.
- Kabilemiz dışından biri- ni bize âmir tayin etme! dedi- ler. Hz. Peygamber, kabul buyurdu. İçlerinde bulunan ve yaşça en küçükleri olan ve fakat Islam'ı öğrenmekte pek gayretli davranan Osman Bin Ebi'l-As't onlara imam ve vall yaptı.
- Lat putumuza üç yıl do
kunmal dediler. Hz. Peygam
Der kabul etmedi.
Yine kabul etmedi.
- Bir yıl dokunmal dediler, Hz. Peygamber bunu da ka bul etmedi.
- Biz döndükten sonra bir ay olsun bizimle kalsın, dedi ler. Resûl-i Ekrem Efendimiz onu da kabul etmedi. Lata süre tanımadı. Putlara mü samaha olunamayacağını ortaya koydu. Tevhid yur- dunda putun ne işi vardı?... Yeniden şekillenen İslâm yurdunda puta yer yoktu. Efendimizin kararlılığını gö rünce;
- Bäri onu bize, kendi elle- rimizle kırdırtma. Onun yı kım işini sen üstlen dediler
Hz. Peygamber:
- "Olur, ben onu ortadan kaldırtırım" buyurdu.
Elçilerin Medine'den ayrı- hışından iki-üç gün sonra Hz. Peygamber, Ebu Sufyan ile yine bir Sakifli olan Mugire bin Şu'be'yi Lat'ı ortadan kaldırmakla görevlendirdi. Onlar da bunu büyük bir gösteri halinde, bütün Sakif halkının gözü önünde parça- layıp yok ettiler.
20. yüzyıl istihbarat çalışmalarının önemli bir alanı da stratejik sürpriz oldu. 19. yüzyılın sonunda demiryollarının ve buharlı gemilerinin kullanılmaya başlanması kitlesel orduların seferberliğini ve taşınmasını kolaylaştırdı ve dünya savaşları or- taya çıktı. 20. yüzyılda ise teknolojik sürpriz savaş alanlarının en önemli sürpriz şekli oldu. Teknolojik sürprizler iki kategoriye ayrılabilir. Bunlardan ilki atom bombası gibi büyük bir sistemin gizlice geliştirilmesidir. Bunu tespit etmek oldukça zordur. İkinci kategoride ise yeni bir silah sisteminin savaş alanına getirilmesidir. Çok üstünlüğü olan yeni bir tankın durdurulamaması buna bir örnek olabilir. Gele- ceğin savaşlarında da teknolojik sürpriz ve aldatma önemli rol oynayacaktır. 21 yüzyıla kadar stratejik sürpriz için en büyük endişe konusu bir hasım bir devleti- ordularını gizlice mobilize etmesi idi. Bugün teknoloji sayesinde hem birlikleri konsantre hale gelmesi hem de silah sistemlerin konuşlanması çok daha kısa sür de yapılabilir bir hale geldi.
diyerek, Allah'ın indirdigi emri terkedip, dalalete düşmele rinden korkuyorum. Evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi halinde, dell kime edilir, veya zinadan mütevellit kadının çocuğa kaldı tesbit edili yahut zina edenlerin itirafı halinde, zina edenlere Kur'andaki recm by tinin tabiki farzdır. Ve yine biz, Kur'an da: Öz babalarınızın dışınd kileri baba kabul etmeyin. Başkalarımı baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz ayetini okuyorduk. Bu ayet mensuhtur
* Beem: Zina su pleyen evli erkek ve kadına, verilen cezadir. Suçlu belline dar toprağa gimiidükten sonra, herkes tarafından taşlanarak dürü Ruhu'l Furkan Tefsiri nde Zaten zaman ve zemine göre mensuh olan ayet yeniden geçerlilik kazanabilir. cilt. 11.sy.111.
Ahlâkî bir temele dayanmayan bütün diktatörlüklerin yıkılmasının kaçınılmaz bir son olduğunu vurgulayan Osman Turan, çok güçlü olduğu dönemlerde komünis blokun çökeceğini şu ifadeleriyle çok açık bir şekilde dile getirir: " Esasen bütün diktatörlükler gibi ve tabiatiyle hepsinden daha müthiş bir tahrip makinesi olan Kominizm, zahiri kudretine rağmen yıktığı ictimaî ve manevî kıymetlerle birlikte çökmeğe namzettir... Bununla beraber Rusya'nın teknik bakımdan da hür dünya ile boy ölçüşmesi iddia edilememiş ve komünistler daima kapitalist Amerika'ya yetiş- meyi bir ideal olarak ileri sürmüşlerdir. Çarlık Rusyası dünyanın buğday anbarı iken bugiin kendisini doyuramaması da kayda şâyân değil midir?” (a.e., s. 11-112) Dini Anlamak Üzerine Prof Dr. Recep Kılıç sy. 146.
ir yahudi ile Bişr ismindeki bir münafık arasında an- laşmazlık vukû bulmuştu. Yahudi:
"-Muhammed'e gidelim." dedi. Münafık ise:
"-Hayır, Kâ'b b. Eşref'e gidelim." dedi. Allah Teâlâ kitabında, yahudî ileri gelenlerinden olan bu Kâ'b'dan "Tâğût" diye bahsetmiştir.
Yahudi, illâ Muhammed'e gideceğiz diye ayak direyince mü- nafik istemeye istemeye razı oldu ve Hz. Peygamber'e gelerek davalarını anlattılar. Rasûlullah (s.a.v) yahudi lehine hükmetti. O'nun yanından çıkınca münafık yahudiyi yakaladı ve:
"-Bunun hükmüne râzı değilim, Ebû Bekir'e gidelim" dedi. Ona gittiler, o da yahudi lehine hüküm verdi. Münafik Ebû Be- kir'in hükmüne de razı olmayıp:
"-Gel, bir de Ömer b. Hattâb'a gidelim" dedi. İkisi birlikte Hz. Ömer'e geldiler. Yahudi:
"-Ey Ömer, ben ve bu adam Muhammed'e davamızı götür- dük, Muhammed benim lehime, bunun aleyhine hükmetti, bu adam O'nun hükmüne râzı olmadı, davamızı sana getirmek iste- di ve yakamı bırakmadı. İşte ben de onunla birlikte sana gelmis bulunmaktayım" dedi.
"-öyle mi oldu?" diye sordu. Onun, evet, cevabı üzerine:
"-Biraz bekleyin" deyip evine girdi, kılıcını kuşanıp çıktı ve
kılıcıyla vurup münafığın kellesini uçurdu. Sonra da: "-Allah'ın ve Rasûlü'nün hükmüne râzı olmayan kimse hakkında işte ben böyle hüküm veririm" dedi.
Yahudi büyük bir korkuyla kaçıp gitti. Bu hâdise üzerine:
"Sana indirilene ve Sen'den önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, Tâğut'un önünde muhakeme olmak istiyor- lar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor... Hayır Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda Sen'i hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbi sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikç iman etmiş olmazlar." (en-Nisâ, 60-65) âyet-i kerimeleri nâzil oldu
Cebrâîl (a.s) gelerek:
"-Ömer, hak ile bâtılı birbirinden ayırdı" buyurdu.
Bundan sonra Hz. Ömer (r.a), Fârûk diye isimlendirildi. (V
ETÖ kumpasıyla akıl hastanesine yatırılan gazeteci Yüce Katircioğlu, Ankara Bilgi Locası'nda 14, dereceye kadar yükselmiş bir masondu. Örgüte ilişkin birçok gizli bilgiye vakıf olduğu locanın İsrail devleti namına çalıştığımı anladıktan sonra masonlarla mücadele etmeye karar verdi. 21 Kasım 1997'de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurdu. Suç duyurusu sümenaltı edilen Katırcıoğlu, sonraki yıllarda, özellikle yargıdaki mason biraderlerin kimler olduğunu yazdığı yazılarla ifşa etti. Yazıda hedef gösterilen kişilerin açtığı dava sonrası FETÖ'cü hakim ve doktorlar, Katırcıoğlu hakkında 'akıl sağlığı yerinde değildir' belgesi düzenledi. Ancak rapor hemen tatbik edilmedi. Katırcıoğlu, sonraki yıllarda bilhassa TSK içerisindeki masonlara dikkat çekip Mart 2015'te Ankara Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'ne suç duyurusunda bulundu. Hakkındaki deli raporu 2018'de raftan indirilen Katırcıoğlu, Eskişehir Şehir Hastanesi'ndeki Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri Birimi'ne (YGAP) kapatıldı. Önemli bilgilere sahip Katırcıoğlu'nun hayatından endişe ediliyor. Yeni Şafak Gündem 3 Haziran 2020 Çarşamba
Vatan hainlerini putlastirdilar kahramanlastirdilar Mustafa Kemal ve İnönü İslam dini oldurulecek Yahudiler ve masonlar Biz Turkleri savaşarak yenemiyecegiz, ancak İslam dininden çıkartarak yenebiliriz. Haim Naum Mustafa Kemal ve inonuyu dost bulmuş (İslam dinine dusman) ve böylece Turkiye Cumhuriyetin temelleri dinsizlikle....... (Lozan in gizli madde leriyle) istisna olarak Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyeti aciklanabilseydi Turkiye de her şey degisebilirdi (İsmet Bozdag 17 Ocak 1988 Nokta Dergisi.... atılmıştır.
istidrac!: 1.bir kimsenin, Allah'tan (c.c.) veya Allah'ın (c.c.) lütfundan habersiz olarak, olağanüstü haller ve başarılar göstermesi ve bunu tamamen kendine mal edip kendi güç ve yeteneğinden bilip gururlanması yüzün- den, gittikçe artan bir şekilde Allah'ın c.c.) cezasını hak etmesi 2.derece derece artma, basamak basamak ilerleme, gittikçe artma
kiye, hilafeti kaldırmakla, bir taraftan aynı tarihlerde devam eden Musul Vilayeti görüşmelerinde, bu meselede Islami amaç taşımadığını İngiltere'ye göstermek; diğer taraftan da İngiltere başta olmak üzere Avrupalı devletlere "Avrupal değerlere sahip bir devlet ve toplum olma arzusunu onaya koymak istemişti¹. Atatürk'e göre 1924 yılı, hilafetin ilg sı için en uygun zamandı. Tabiatıyla bunda, İstanbul'da bazı gazetelerin hâlâ ilanı üzerinden yaklaşık 3 ay geçmesine rağ men Cumhuriyet karşıtı düşünceleri dile getirmesi ve hilafer merkezli tartışmalar yapmaya devam etmesi etkili olmuştu.***
Kanaatimizce yukarıda sıraladığımız sebepler karşılıklı ola- rak etkili olmuşsa da hilafetin ilgası, Lozan Antlaşması'nın İngiltere tarafından onaylanması gibi benzeri süreçlerden ba- ğımsız bir olgudur189. Çünkü saltanat ve hilafet gibi kurum- lar, yeni Türkiye'yi inşa etmeye çalışan Atatürk'ün siyasal ütopyasında bulunmamaktadır. Şurası bir gerçek ki, 3 Mart 1924'de hilafet ilga edilmiş ve İngiliz Parlamentosu da 10 Ni- san 1924'de Lozan Antlaşması'nı onaylamıştır.
187 Hilafetin ilgasının İngiltere açısından önemini İngiltere'nin Ankara büyü kelçisi Sir Ronald Lindsay'in 8 Şubat 1926 tarihinde Londra'da gönder- diği raporunda görmek mümkündür: "Laik Türkiye, Müslümanları İngiliz İmparatorluğu için bir tehlikeli olmaktan çıkarmaktadır.", Bkz., O. Kirk- çüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri, s. 305-307.
188 K. Atatürk, Nutuk II, Ankara 1987, s. 945. 189 Bu konuda yazdıkları eserlerle muhafazakar camiayı etkileyen hukuk- çu-tarihçi Kadir Mısıroğlu, farklı düşünmektedir. Ona göre, Lozan Antlaş ması'nın imzalanması ve onaylanması tamamen hilafetin kaldırılmasıyla ilgili olup İngilizlere verilmiş bir taahhüdün sonucudur. Bunda Haham- başı Haim Naum Efendi'nin de rolü bulunmaktadır. Bkz., Lozan Zafer mi Hezimet mi? III, Sebil Yayınevi, İstanbul 1992, s. 202-2017,
190 Atatürk, İsmet Paşa'nın 22 Ocak 1924 tarihli şifre telgrafina verdiği aynı tarihli cevabında bu konudaki kesin kararlılığını ortaya koymuştu: "Halife ve bütün cihan kati olarak bilmek lazımdır ki, mevcut ve mahfuz olan ha- life ve halife makamının hakikatte ne dinen ve ne de siyaseten hiçbir mana ve hikmeti mevcudiyeti yoktur. Türkiye Cumhuriyeti safsatalarla mevcu- diyetini istiklalini tehlikeye maruz bırakamaz. Hilafet makamı bizce en nihayet, tarihi bir hatıra olmaktan fazla bir ehemmiyeti haiz olamaz.", K. Atatürk, Nutuk II, s. 846-847.
YANITLASİL
yuksel19 Ekim 2023 04:38 99 Soruda Lozan Mustafa Budak sy. 156,157.
Tarihin her devrinde hirs ile, hiyanetle tanınmış bir millet olan yahudiler vaktiyle
Mûsa Peygamberin nübüveti zamanında da müşârün ileyhin tebliğ ettiği her emri tersine telakki ederek bu şevketli peygambere de türlü müşkülât göstermişler ve her zaman hakla batılı karıştırmışlardır. Sahih-i Buhârî MUHTASARI TECRIDI SARIH Tercümesi ve Şerhi cilt 8.sy.20.
39. O küfre sapanlar ve âyetlerimizi yalanlayanlar var ya, işte onlar cehennemlik olanlardır. Onlar orada sürekli kalacaklardır. [krş. 7/24-35; 20/123]
40. Ey İsrâiloğulları![19] Size verdiğim nimeti hatırlayın (şükredin); bana (iman ve itaat hususunda) verdiğiniz sözü yerine getirin, ki ben de size (cennetle ilgili) vaadettiklerimi vereyim. Yalnız benden korkun!
41. Ve yanınızdaki (Tevrat’ın aslı)nı tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’an’)a iman edin, ona inanmayanların ilki siz olmayın; benim âyetlerimi az bir bedele (dünyalık karşılığa) satmayın ve ancak (benim emrime uygun yaşayın) ve yalnız benden (benim azabımdan) korkun!
42. Hakkı (gerçeği) batıl ile bulayıp/örtüp de bile bile hakkı gizlemeyin (hakkın üstüne örttüğünüz batılı hak diye göstermeyin).[20]
43. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû eden (mü’min)lerle birlikte rükû edin.[21]
YANITLASİL
yuksel2 Kasım 2023 04:10 19] İsrâil, Hz. Yakub’un lakabıdır.
[20] İslâm’a uygun olmayan söz ve hareketler batıldır. Eğer hak olan batıla bulanır, ona karıştırılırsa, hak anlaşılmaz, batılın içinde özelliğini kaybeder ve insanlar da haktan saptırılmış olur. Diğer taraftan bu, “batılı da hakla süslemeyin, altında hak var diye batılı cazip göstermeyin” demektir (İbni Teymiyye, s. 52; Elmalılı, I, 285). Yahudiler, Tevrat’taki bazı hükümleri değiştiriyorlar ve kendi uydurdukları batıllara “hak (doğru) bu” diyorlardı.
[21] Âyet-i kerîmede önce “namaz kılın” denildiği halde tekrar “rükû edenlerle beraber rükû edin” buyurulmasında namazın cemaatle kılınmasına ayrıca önem verilmesi gerektiğine işaret vardır (Beydâvî; Râzî, II, 475; Hazîn, I, 43; Cezîrî, I, 405-406). Yahudiler ve hıristiyanlar namazlarında, kıyamdan sonra doğrudan secdeye giderlerdi. Bu ifade ile onlardan İslâm’ın öngördüğü gibi namaz kılmaları istenmiş olmaktadır. [bk. 3/71; Elmalılı, I, 337]
Fitrat yalan söylemez. (M.N.) 214:Nokta Sosyal hayatta bir çığır açan, fitrat kanunlarına uygun hareket etmelidir. (L.) 174:22. Lem'a 2.işâret Tesettür fitridir. (L.) 197:24. Lem'a
Bana göre, sizin için deccaldan daha ziyade korktuğum şeyi haber vereyim mi? O, gizli şirktir ki, kişinin kalkıp, adamın makamına gösteriş için amel etmesidir. Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.) Sayfa: 163 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Ey kara haberciler, ey kara haberciler, ey kara haberciler. Sizin üzerinize korktuğum şeylerin en korkuncu riya ve gizli şehvettir. Ravi: Hz. Abdullah İbni Zeyd (r.a.) Sayfa: 502 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, onların yüzleri insan yüzü, kalbleri şeytan kalbidir. Kan dökücülerdir. Çirkin hareketlerden kaçmazlar. Eğer sen onlara tabi olursan seni gözetirler. Eğer onlara güvenirsen sana ihanet ederler. Onların çocukları ahlaksız, gençleri arsız olur. Yaşlıları ise marufu emretmez, münkeri nehyetmez olur. Sünnet aralarında bid'at, bid'at ise aralarında sünnet gibidir. İdarecileri sapıktır. İşte bu zamanda Allah onlara şerlilerini musallat kılar. Hayırlıları dua eder, fakat duaları kabul olmaz. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 502 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
ketm (Bir sözü, bir sırrı, bir haberi) gizleme, saklama, gizli tutma. "Seferberlikte Seferber ordunun iaşesine muhtas hisse-i öşrü vermemek kastı ile mahsulatını ketm edenler hakkındaki Kararname üzerine Adliye Encümeni Mazbatası." Meclis-i Mebusan 28 Şubat 1336 (1920) tarihli 15'inci Birleşim Tutanak Dergisi, C. 1, S. 265. ketmetmek: (Bir sözü, bir Sırrı, bir haberi) gizlemek, saklamak.
keyfiyet (keyfiyyet) Durum, nitelik. "Şimdi efendim, harcırah ve bakiyei tahsisatlarını alamadıklarından keyfiyetin idare memurlariyle Umuru maliye vekâletinden istizahına dair Malatya mebusu Lütfi Bey ve rufekasının bir takriri var." TBMM 14 Temmuz 1336 (1920) tarihli
Yavuz Sultan Selim İslam ülkelerinin fethinden sonra, bir gün veziri azam Piri Paşa'yı çağırır: «Piri lalam Allahir emri ile Misir'i feth eyledik, Hadim ul Haremeyn unvanı ile hu azzez olduk. Her gittiğimiz tarafta fetihler nasip oldu ve emri mize muhalefet edecek kimse kalmadı. Bu vazi yette devletin zevali ihtimali var mıdır, deyü buyurmuşlar, vezir de cevabında: Yüce cedlerinizin koydukları ka- nun ve kaideler icra olundukça bu devletin zeva- i muhaldir» der ve «evládlarınızın hilafeti zamanında akılsız veziri a'zam tâyin olunur; rüşvet kapıları açıla rak mansıplar ehline verilmez; devlet işlerinde kadınlarım hükmü yürürse o zaman bu devletin ihtilali mukarrer olur diye ilave eder.
a deve ya deveci ya üsdündeki hacı ölür: İlerisi için verdiğim sözden korkmuyorum, o zamana kadar şartlar değişebilir. Bu gadar borcun altına nası(l) giriyo(rsu)n; garkmuyon mu diyene cuvap
zır bizinkinden: N'ediyim, ya deve ya deveci ya üsdündeki hacı (ölür).]
Yağınan yavşan yenir: Yemeğe lezzeti yağ verir.
Ne bu beyle sası sası. Içcık yağ atar adam bunun içine be! Duymadın mı heç ebemden ya(g)ınan yavşan yenir, deyin.]
Yağmır ya(g)sa gış de(g)el mi / Kişi halını bilse hoş de(g)el mi : Her şeyin, her kişinin bir özelliği, bir niteliği vardır. Bunu, başka türlü göstermeye kal- kışmak boştur. Kişinin davranışları, kendi durumuna uygun olmalıdır.
['Ya(g)mır ya(g)sa gış de(g)el mi / Kişi halını bilse hoş de(g)el mi' ay o(ğlum. Ne senden benim çekece(g)im len! Halına yanmayıp Hasan Dağı'na oduna gediyor(rsu)n eyle ay o(g)lum!]
Yalınız öküz çifte goşulmaz : Birlikten kuvvet doğar. Çok kişiyle yapılacak işler, bir kişiye yüklenemez.
[Yalınız öküz çi(f)te goşulmaz. Sahab olun birbirinize dosta düşmana garşı.]
inanmış görünmek, münafıklık 2. araya ikilik inanna, ara bozma, ara açma ara açıcılık 3.ara açıklığı, bozuşma, ayrılık, ikilik, anlaşmazlık, geçimsizlik
nifâkî نفاقی : iki yüzlülükten ileri gelen, içten ve samimi olmamakla ilgili
nifaksız نفاقسز : iki yüzlülük yapmadan, içten, gönülden, samimi
nigah نگاه : bakma, bakış
nihaye نهایه : )bak. nihayet(
nihai نهاءى : son, en sondaki, sonuncu, sona ait; sonlandırıcı, sona erdirici
nihayet 1 : نهایت.son 2.son uç, son sınır 3.50- nunda 4.son derece
nihayet-i acz نهایت عجز : aczın güçsüzlüğün son derecesi
nihayet-i âlem نهایت عالم : var oluş dünyasının sonu, varlıklar ve şe doğru) düşünülebilir sonu, son durumu olaylar dünyasının (geçmi
nihayet-i devam نهایت دوام : devam süresinin sonu derecest,
TDV İslâm Ansiklopedisi'nde ara... MÜNAFIK المنافق Küfrünü gizleyerek kendini mümin gösteren veya imanla küfür arasında bocalayan kimse anlamında terim. Bölümler İçin Önizleme İlişkili Maddeler KÜFÜR Din adına tebliğ ettiği konularda peygamberi tasdik etmemek, onaylamamak anlamında bir terim. İMAN İnanmak, din adına tebliğ ettiği konularda peygamberi doğrulamak anlamında bir terim.
1/2 Müellif: HÜLYA ALPER Sözlükte “(tarla faresi) yuvasına girmek; (bir kimse) olduğundan başka türlü görünmek” anlamındaki nifâk masdarından türemiş bir sıfat olan münâfık kelimesi “inanmadığı halde kendisini mümin gösteren” kimse demektir. Kelimenin, “tarla faresinin bir tehlike anında kaçmasını sağlamak üzere yuvası için hazırladığı birden fazla çıkış noktasının birinden girip diğerinden çıkması” biçimindeki kök mânasından hareketle münafık, “dinin bir kapısından girip diğerinden kaçan çifte şahsiyetli kimse” olarak da tanımlanmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “nfḳ” md.; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “nfḳ” md.; Lisânü’l-ʿArab, “nfḳ” md.). Bazı Batılı araştırmacılar, münafığın “kararsız olmak” mânasında Habeşçe nafaka kelimesinden alındığını ileri sürmüşlerse de (EI2 [İng.], VII, 562) bunun için Kur’ân-ı Kerîm’deki anlam benzerliği dışında herhangi bir delil gösterilememiştir. Münafık kelimesi Câhiliye döneminde mevcut olmakla birlikte terim mânasında kullanıldığı bilinmemektedir.
Nifak kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de kök halinde üç, çekimli fiil olarak iki ve münafık kelimesi de çoğul şeklinde yirmi beş âyette otuz iki defa geçmekte olup beş âyette münafık erkeklerle birlikte münafık kadınlar (münâfikāt) da zikredilmiştir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “nfḳ” md.). Ayrıca Kur’an, diğer birçok âyette müminler ve kâfirlerden başka üç temel inanç grubundan biri olarak münafıklardan da bahsetmektedir. Münâfikūn adlı müstakil bir sûre de mevcuttur. Bu âyetlerde münafıkların itikadî durumları, psikolojik yapıları ve ahlâkî bozuklukları, toplumsal hayattaki yerleri, Hz. Peygamber’e ve müminlere karşı tutumları, âhiretteki konumları ayrıntılı biçimde anlatılır.
Kur’an terminolojisinde münafık kelimesi iki farklı tipteki insan için kullanılır. İlki halis münafıklar olup bunlar, “Aslında inanmadıkları halde Allah’a ve âhiret gününe iman ettik” derler (el-Bakara 2/8). İkincisi zihin karışıklığı, ruh bozukluğu veya irade zayıflığı yüzünden imanla küfür arasında gidip gelen, şüphe içinde bocalayan (en-Nisâ 4/137, 143; krş. et-Tevbe 9/44-45), imandan çok küfre yakın olan (Âl-i İmrân 3/167) çifte şahsiyetli insanlardır. Bazı âyetlerde “münafıklar” ve “kalplerinde hastalık bulunanlar” diye ikili ifade tarzının yer alması da bu farklılığı göstermektedir (el-Enfâl 8/49; el-Ahzâb 33/12). Halis münafıklar müminlerle karşılaştıklarında inandıklarını belirtirler, ancak asıl taraftarlarıyla baş başa kaldıkları zaman müminlerle alay ettiklerini söylerler (el-Bakara 2/14). Diğerleri ise Resûl-i Ekrem’e inandıklarını sanmakla birlikte önemli işlerde din dışı otoritelere gitmeyi tercih etmekte, fakat başlarına bir felâket gelince Hz. Peygamber’e başvurmakta (en-Nisâ 4/60-62), böylece hak dine olan bağlılıkları dünyevî menfaatlerine göre değişmektedir (el-Hac 22/11).
Münafıklar hakkındaki bu ayırım göz önünde bulundurulduğu takdirde nifak hareketinin Medine’de başladığı yolundaki yaygın kanaatin halis münafık tipiyle sınırlandırılmasının gerektiği anlaşılır. Zira “şüphe içinde bocalama” mânasındaki nifakın Mekke döneminde de bulunduğu söylenebilir. Bu durumda Mekkî âyetlerde münafıklardan bahsedilmesinin sebebi açıklığa kavuşmuş olur (meselâ bk. el-Ankebût 29/10-11; el-Müddessir 74/31). Ancak sistemli bir hareket olarak nifak, güçlü ve hızlı kültür değişimlerinin gerçekleştiği toplumlarda görüldüğü gibi yeni bir yapılanmaya gidildiği Medine devrinde yeni oluşuma tam uyum sağlayamayan insanlar arasında ortaya çıkmıştır. Bazı âyetlerde belirtildiği üzere münafıklar başlangıçta İslâm’ı benimsemişlerse de sonradan tekrar küfre dönmüşlerdir (meselâ bk. et-Tevbe 9/66, 74); bu sebeple iradeleri doğrultusunda kalpleri mühürlenmiştir (et-Tevbe 9/87; el-Münâfikūn 63/3). Bunlara ayrı bir isim verilmesi sadece dünyadaki toplumsal statüleriyle ilgili bir niteleme olup âhirette kâfirlerle birlikte kötü bir âkıbete mâruz kalacaklardır (en-Nisâ 4/140; et-Tevbe 9/68).
Çeşitli âyetlerde münafıkların psikolojik durumunun toplumsal hayata yansıyan görünüm ve etkilerine temas edilmekte, meselâ dış görünüşlerinin aksine onların her şeyden korktukları, özellikle savaştan endişe duydukları belirtilmektedir (et-Tevbe 9/56-57; Muhammed 47/20-21; el-Haşr 59/11-13; el-Münâfikūn 63/4). Yine onların cimri, yalancı ve kibirli oldukları (et-Tevbe 9/67; el-Münâfikūn 63/1, 5), gösterişe önem verdikleri, maddî menfaat için namaz kıldıkları, gerçekte ise dua ve ibadet hayatında isteksiz davrandıkları (en-Nisâ 4/142), ekini ve nesli (ekonomiyi ve kültürel hayatını) bozmaya uğraştıkları (el-Bakara 2/205), kötülüğü yaygınlaştırıp iyiliğe engel olmaya çalıştıkları (et-Tevbe 9/67), Allah’ı ve müminleri alaya aldıkları (et-Tevbe 9/65, 79), müslümanlara yardım edilmesini engellemeye gayret ettikleri (el-Münâfikūn 63/7), müminlere karşı kin besledikleri (Âl-i İmrân 3/119), kötü haberler yaydıkları (el-Ahzâb 33/57-60), günah, düşmanlık ve Hz. Peygamber’e isyan konusunda gizli faaliyetler yürüttükleri (el-Mücâdile 58/8; krş. en-Nisâ 4/108) ifade edilmektedir.
Medine döneminde yapılan savaşlarda ve diğer bazı olaylarda ortaya koydukları olumsuz tutum sebebiyle bazı kişilerin münafık olduğuna hükmedilmişti. Ancak bunların bir kısmının yakınları Müslümanlığı benimsemişti. Hz. Peygamber, toplumsal birliği sağlamak ve İslâm’a sempati duyan gönülleri incitmemek düşüncesiyle münafıkların cenaze namazını kılmak, onlar için dua etmek istemişse de nâzil olan âyetlerle bundan menedilmiş ve onlar için birçok defa dilese bile asla bağışlanmayacakları bildirilmiştir (et-Tevbe 9/80, 84; krş. Taberî, VI, 434, 439-440).
Münafığın alâmetleri hakkında bilgi veren rivayetler de mevcuttur ve bunların genellikle ahlâkla ilgili olduğu görülmektedir. Meselâ bir hadiste münafıklık alâmetleri yalan söylemek, sözünde durmamak ve emanete hıyanet etmek şeklinde özetlenmiştir (Buhârî, “Îmân”, 24; Müslim, “Îmân”, 107-108). Diğer bir rivayette bunlara anlaşmazlığa düştüğünde haksızlığa sapma unsuru da eklenmiştir (Buhârî, “Îmân”, 24, “Meẓâlim”, 17), Müslim’in naklettiği hadisin devamında, “Böyle bir kimse oruç tutup namaz kılsa ve müslüman olduğunu zannetse de durumu değişmez” denilmiştir (“Îmân”, 109-110). Bir başka hadiste hayânın ve az konuşmanın imanın iki tecellisi, çirkin sözün ve gereğinden fazla konuşmanın ise nifakın iki alâmeti olduğu belirtilmiş (Müsned, V, 269; Tirmizî, “Birr”, 80), münafıklarda iç açıcı bir görünüm ve dinî kavrayışın bir arada bulunamayacağı beyan edilmiştir (Tirmizî, “ʿİlim”, 19). Abdullah b. Amr b. Âs’ın rivayet ettiği, “Ümmetin münafıklarının çoğu Kur’an okuyucularıdır” meâlindeki hadis (Müsned, II, 175) âlimler tarafından, “Kur’an’ı kasten yanlış yorumlayanlar, Asr-ı saâdet’teki münafıklarda görüldüğü gibi inanarak değil kınanmaktan korktukları veya gösteriş için okuyanlar” şeklinde açıklanmıştır (a.g.e. [Arnaût], XI, 209-211).
Sahâbîlerin zaman zaman kendilerinde nifak olup olmadığı hususunda endişeye kapıldıkları (Buhârî, “Îmân”, 36), meselâ Hz. Peygamber’e kâtiplik yapan Hanzale b. Rebî‘in onun yanında iken hissettiği huzur ve mutluluğu sohbetinden ayrıldıktan sonra hissedemediği, bunun bir nifak işareti olmasından korktuğu ve durumu Resûl-i Ekrem’e sorduğu, onun da bu halin nifak alâmeti olmadığı cevabını verdiği nakledilmektedir (Müslim, “Tevbe”, 12; Tirmizî, “Ḳıyâmet”, 59). Bu tür rivayetlerde yer alan nifak kavramı genellikle itikadî bozukluğa değil amelî eksikliğe işaret etmektedir. Nitekim bazı İslâm âlimleri nifakı itikadî ve amelî olmak üzere ikiye ayırmış (İbn Hacer, I, 111; II, 47), bazıları da büyük ve küçük nifaktan söz etmiştir. İbn Hacer, bu konudaki farklı görüşleri belirttikten sonra hadiste geçen nifakın amelî nifak olduğu şeklinde yorum yapan Kurtubî’nin telakkisini benimsediğini söylemiştir (Fetḥu’l-bârî, I, 113).
Kelâm ilminde nifak konusu büyük günah (kebîre) meselesinin ortaya çıkmasına paralel olarak gündeme gelmiştir. İmanın tarifi, amelin imandan bir cüz olup olmadığı, dolayısıyla mürtekib-i kebîrenin dünyevî ve uhrevî durumu gibi konuların tartışıldığı sırada nifak zaman zaman imanla küfür yanında üçüncü bir kavram olarak dile getirilmiştir. Ancak münafığın bu konumunun sadece dünya ile sınırlı kalacağı, âhirette ise nifak üzere ölen herkesin kâfirlerle aynı muameleye tâbi tutulacağı hususunda âlimler arasında görüş birliği vardır.
Sahâbîlerin zaman zaman kendilerinde nifak olup olmadığı hususunda endişeye kapıldıkları (Buhârî, “Îmân”, 36), meselâ Hz. Peygamber’e kâtiplik yapan Hanzale b. Rebî‘in onun yanında iken hissettiği huzur ve mutluluğu sohbetinden ayrıldıktan sonra hissedemediği, bunun bir nifak işareti olmasından korktuğu ve durumu Resûl-i Ekrem’e sorduğu, onun da bu halin nifak alâmeti olmadığı cevabını verdiği nakledilmektedir (Müslim, “Tevbe”, 12; Tirmizî, “Ḳıyâmet”, 59). Bu tür rivayetlerde yer alan nifak kavramı genellikle itikadî bozukluğa değil amelî eksikliğe işaret etmektedir. Nitekim bazı İslâm âlimleri nifakı itikadî ve amelî olmak üzere ikiye ayırmış (İbn Hacer, I, 111; II, 47), bazıları da büyük ve küçük nifaktan söz etmiştir. İbn Hacer, bu konudaki farklı görüşleri belirttikten sonra hadiste geçen nifakın amelî nifak olduğu şeklinde yorum yapan Kurtubî’nin telakkisini benimsediğini söylemiştir (Fetḥu’l-bârî, I, 113).
Kelâm ilminde nifak konusu büyük günah (kebîre) meselesinin ortaya çıkmasına paralel olarak gündeme gelmiştir. İmanın tarifi, amelin imandan bir cüz olup olmadığı, dolayısıyla mürtekib-i kebîrenin dünyevî ve uhrevî durumu gibi konuların tartışıldığı sırada nifak zaman zaman imanla küfür yanında üçüncü bir kavram olarak dile getirilmiştir. Ancak münafığın bu konumunun sadece dünya ile sınırlı kalacağı, âhirette ise nifak üzere ölen herkesin kâfirlerle aynı muameleye tâbi tutulacağı hususunda âlimler arasında görüş birliği vardır.
Hasan-ı Basrî, büyük günah işleyenlerin münafık olduğunu ileri sürenlerin ilki gibi görünmekle birlikte onun daha sonra bu fikrinden döndüğü nakledilir (Nesefî, II, 778; Nûreddin es-Sâbûnî, s. 80). Ancak Hasan-ı Basrî’nin Mürciîler’e karşı çıkarak samimi mümin bilincine ulaşamayan herkese “mürâi” anlamında münafık dediği bir gerçektir. Ona göre münafık dünya işlerine düşkün olan ve ilâhî cezadan korkmayan, dolayısıyla imanı ciddiye almayan kişidir (Izutsu, İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, s. 69). Kendisinden nakledilen, “Müminlerden başkası Allah’tan korkmaz, münafıklardan başkası da kendini emniyette hissetmez” sözü bu düşünceyi yansıtır (Buhârî, “Îmân”, 36). Nitekim Tirmizî, Hasan-ı Basrî’nin nifakı tekzîbî ve amelî olmak üzere ikiye ayırdığını bildirmektedir (“Îmân”, 14).
Kalbin ameli olmadan imanın tamamlanmayacağını düşünen ve davranışları onun zorunlu sonuçları olarak gören İbn Teymiyye, büyük günah işlemek suretiyle samimi imanla bağdaşmayan davranışlar ortaya koyan kişiye mümin değil Hucurât sûresindeki âyetten hareketle (49/14) müslüman demekte ve imanın artıp eksileceğini kabul ettiğinden müslüman ismi verdiği kişide nifak unsurlarının bulunabileceğini belirtmektedir. Ona göre Kur’ân-ı Kerîm’de sözü edilen münafıklar iki çeşit olup birincisi kalbinde küfrü gizlediği halde zâhirde mümin olduğunu söyleyen kişidir. Bunun halis münafık olduğu hususunda İslâm âlimleri ittifak etmiştir. İkincisi kalbinde hem iman hem nifak unsurlarını bulunduran kimsedir. Nitekim, “O gün onlar imandan çok küfre yakındılar” âyetiyle (Âl-i İmrân 3/167) nifak alâmetlerinden bahseden hadisler bunun delilidir. Bunlara, “cennet vaad edilen mümin” denmemekle birlikte cehennemde ebedî kalmayacakları umulmaktadır, çünkü hadislerde de belirtildiği gibi kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunan kimse cehennemden çıkacaktır (Kitâbü’l-Îmân, s. 172, 188, 217-218, 236-237, 269).
Mâtürîdî, büyük günah işleyen kişinin durumunu tartışırken Allah’ın mümin, kâfir ve münafık olmak üzere üç inanç mensubu belirlediğini söylemekte ve münafıkların müminlerle kâfirler arasında bocalayan kimseler olduğunu kaydederek bu sınıflandırma dışında yeni bir taksimat yapılamayacağına dikkat çekmektedir (Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 566). Bu açıklamaları ile Mâtürîdî münafıklara küfrün dışında farklı bir statü tanımış gibi görünse de Kur’an’da müminlerin iman edip şüpheye düşmeyenler (el-Hucurât 49/15), münafıkların ise tereddüt içinde bulunanlar (en-Nisâ 4/143) şeklinde nitelendirildiği ve imanın şüphe karışmamış bir tasdik olarak kabul edildiği dikkate alınırsa onun da münafıkları kâfir konumunda gördüğü anlaşılır.
Nifakla ilgili modern çalışmalarda konunun farklı yönleri göz önüne alınarak değişik sınıflandırmalar yapılmıştır. Bir tasnifte itikaddaki nifak halis ve tereddütlü nifak diye isimlendirilirken ameldeki nifak “nifak benzeri tutum” (şibhü’n-nifâk) olarak nitelendirilmiştir (Yıldız, s. 78-90). Diğer bir çalışmada ise halis ve tereddütlü nifak aslî ve ârızî şeklinde ikiye ayrılmıştır (Abdurrahman Hasan Habenneke el-Meydânî, I, 57-58). Öte yandan nifakın siyasî, iktisadî ve sosyal alanlarda kendini gösterdiğini ortaya koyan, casusları ve bazı gizli teşkilâtları münafık olarak değerlendiren araştırmacılar da vardır (Abdülhalim Hifnî, s. 100-149, 229).
Öyle anlaşılıyor ki naslarda münafıklarla ilgili olarak kullanılan üslûp ve ifadelerin farklılık taşıması âlimlerin de farklı tahliller yapmasına zemin hazırlamıştır. Aslında konu hem psikolojik hem sosyolojik açıdan karmaşık ve çok yönlüdür. Asr-ı saâdet’te eski inançların terkedilip İslâmiyet’in benimsenmesi herkes için aynı kolaylıkta gerçekleşmemiştir. Sonraki asırlarda İslâmiyet’i miras yoluyla devralanların içinde de kendilerini rahat hissedemeyenler olmuş ve tereddüt gösterenler bulunmuştur. Hızlı ve güçlü kültür değişimlerine mâruz kalanlardan bazıları nefsânî arzularına yenik düşerek nifak hastalığına yakalanabilirler. Hz. Peygamber’in nifak hususunda hoşgörülü davrandığı bilinmektedir. Zira nifak içine düşenlerden bir kısmının yakınları müslüman olduğu gibi bazı münafıkların daha sonra samimi müslüman olma ihtimali de mevcuttu. Bu durum İslâm tarihinin her döneminde söz konusudur.
İslâm mezheplerinin münafıklar hakkındaki hükümlerinin -imanı dille ikrardan ibaret sayan Kerrâmiyye hariç- birbiriyle uyuştuğu görülür. Mezhepler, iman-amel ilişkisine bakışlarından dolayı adlandırmada mümin ve fâsık kelimelerini kullanmışlarsa da kalben iman etmediği halde zâhiren mümin görünen kişinin münafık olduğu ve kendisine dünyada müslüman muamelesi yapılmakla birlikte âhirette ebediyen cehennemde kalacağı hükmünde birleşmişlerdir (Nûreddin es-Sâbûnî, s. 81; Alper, s. 55).
Kur’ân-ı Kerîm’in özellikle Medine döneminde nâzil olan âyetlerinde nifak hareketine ve münafıklara fazlaca temas edildiği bilinmektedir. Bu âyetlerin yorumlanması sırasında çeşitli tefsir kitaplarında konu hem İslâm tarihi açısından hem sistematik yönden ele alınmıştır. Müslim’in Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inde “Ṣıfâtü’l-münâfiḳīn” adıyla bir bölüm mevcut olup seksen üç hadis içermektedir. Kütüb-i Sitte’de yer alan “îmân” bölümlerinin çoğunda münafığın alâmetlerine ayrılan bablar bulunmaktadır. Wensinck’in el-Muʿcem’inde yaklaşık yedi sütunluk bir hacim içinde nifakla ilgili rivayetlere işaret edilmekte (VI, 515, 523-527), aynı müellifin Miftâḥu künûzi’s-sünne’sinde konunun kaynakları iki sütun halinde gösterilmektedir (s. 481). Münafıklar hakkında bilinen en eski çalışma Ca‘fer b. Muhammed el-Firyâbî’nin Ṣıfatü’l-münâfıḳ adlı eseridir. Çeşitli baskıları bulunan kitap ayrıca Ebû Abdurrahman el-Mısrî el-Eserî’nin şerhiyle birlikte yayımlanmıştır (Tanta 1408/1988). Kaynaklar Zeynüddin Abdurrahman b. Hibetullah el-Mısrî’ye ait Ṣıfatü’l-münâfıḳ adlı bir kitaptan da bahsetmektedir (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1079).
Modern dönemde konuyu müstakil olarak inceleyen çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bunların içinde -bibliyografyada gösterilenlerden başka- İbrâhim Ali Sâlim’in en-Nifâḳ ve’l-münâfiḳūn fî ʿahdi Resûlillâh (Kahire 1948); Muhammed Cemîl Gāzî’nin el-Münâfiḳūn (Cidde 1393/1972); Atıyye Atîk Abdullah ez-Zehrânî’nin en-Nifâḳ ve’z-zendeḳa es̱eruhumâ fî muvâceheti’d-daʿveti’l-İslâmiyye (yüksek lisans tezi, Câmiatü Ümmi’l-kurâ Külliyetü’ş-şerîa, 1399); Ahmed Sâdıkī Erdistânî’nin İslâm ve Münâfiḳīn (Tahran 1360); Hasan Abdülganî’nin el-Münâfiḳūn ve Şaʿbü’n-nifâḳ (Küveyt 1401/1981); Abdülhakîm el-Beyyûmî’nin en-Nifâḳ ve’l-münâfiḳūn min ḫilâli’l-Ḳurʾân (doktora tezi, 1981, Câmiatü’l-Ezher Külliyetü Usûli’d-dîn); Muhammed Abdülmün‘im el-Birrî’nin el-Münâfiḳūn ve mevḳıfuhum mine’d-daʿveti’l-İslâmiyye (doktora tezi, 1982, Câmiatü’l-Ezher Külliyetü Usûlüddîn); Abdülazîz b. İbrâhim eş-Şehvân’ın en-Nifâḳ ve ḫaṭaruhû ʿale’l-ʿaḳīde (yüksek lisans tezi, 1401, Câmiatü’l-İmam Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye Külliyetü Usûlüddîn); Ebü’l-Hasan Benî Sadr’ın Nifâḳ der Ḳurʾân (Tahran 1359); Abdurrahman b. Muhammed ed-Düsrî’nin en-Nifâḳ: Âs̱âruhû ve mefâhimuh (Riyad 1404/1984); Sadık Kılıç’ın Kur’an’a Göre Nifak (İstanbul 1982); Fikret Karaman’ın Münafıklığın İtikadî Boyutu ve İslâmî Tebliğe Etkisi (Elazığ 1996); Hamdi İşcan’ın Kur’ân’a Göre Münafıkların Özellikleri (İstanbul 2003) ve Hasan Kurt’un İslâm İnancına Göre Nifak ve Münafık (İstanbul 2004) adlı eserleri zikredilebilir.
Müellif: H. AHMET SEZİKLİ Hz. Peygamber Döneminde Münafıklar. İslâm tarihinde nifak hareketlerinin ortaya çıkışı, müslümanların organize bir topluluk ve siyasî bir güç olarak belirmeye başladığı Medine devrine rastlar. Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettikten sonra, kendisine inanmayan ve İslâmiyet’e meyilleri olmayan bir kısım Medineliler ile Medine civarındaki bedevîlerden ileri gelen bazı kimseler siyasî ve maddî sebeplerden dolayı İslâm’a zâhiren girmekte kendileri için yarar görmüşlerdir; özellikle bunların bir kısmı bulunduğu muhitte gözden düşmemek amacıyla bu yolu seçmiştir.
Bedir zaferiyle birlikte Evs ve Hazrec kabileleri içinde mütereddit davrananlar hemen müslüman oldular. Bunlardan, Medine halkına başkan olmak üzere iken İslâmiyet’in şehre gelmesiyle siyasî nüfuzunu yitiren Abdullah b. Übey b. Selûl eski itibarını korumak maksadıyla bir grup oluşturdu ve Hz. Peygamber’e karşı gizli bir muhalefet cephesi kurarak çeşitli nifak taktikleri uygulamaya başladı. Bu arada bir yandan hıristiyan liderlerinden akrabası Ebû Âmir er-Râhib’in desteğini sağlarken bir yandan da gizlice Kureyş müşrikleri ve Medine yahudileriyle dostluk anlaşmaları yaptı. Abdullah b. Übey, Uhud ve Hendek savaşları sırasında ilk defa Kureyş müşrikleri ve Ebû Âmir ile olan ilişkilerini açığa vurdu ve Benî Kurayza ile Benî Nadîr’i Resûl-i Ekrem’e karşı savaşa teşvik etti. Oluşturduğu münafıklar grubunu yahudi ve müşriklerle aynı ittifak içinde toplamaya çaba gösterdi. Fakat Mekkeli müşrikler Hudeybiye Antlaşması ile kısmen ve Mekke’nin fethinden sonra tamamen onun ittifakından çıktılar. Öte yandan Medine’de ortak eyleme girdiği yahudilerin şehirden sürülmesiyle oradaki beraberlik de sona erdi. Bu durumda sadece Mekke fethinin ardından Tâif’e kaçan ve daha sonra Suriye’ye giden Ebû Âmir onunla irtibatını kesmeyerek hıristiyanları Hz. Peygamber’e karşı kışkırtmaya çalışmak suretiyle kendisine yardım etmeyi sürdürdü.
Abdullah b. Übey, Benî Mustaliḳ (Müreysî‘) Gazvesi sırasında ensar ve muhacirleri birbirine düşürmeyi denedi; dönüşte de Medine’de kargaşa çıkarmak için İfk Hadisesi’ni tezgâhladı. Nifakın zirveye çıktığı en kritik günlerde münafıkların üs olarak kullandığı nifak merkezini mescid hüviyetine büründürerek faaliyetlerine meşruiyet kazandırmak istedi (bk. MESCİD-i DIRÂR). Tebük Seferi’nde gövde gösterisi yapmak amacıyla Zübâb tepesi tarafında Hz. Peygamber’in ordugâhından ayrı bir ordugâh kurdu. Bir taraftan savaşa gitmeyenlerin başını çekerken diğer taraftan bazı münafıkların orduya katılmasını sağlayarak nifak hareketlerini tahrik etti ve bunun sonucunda Tebük dönüşünde Resûl-i Ekrem’e suikast girişiminde bulunuldu (bk. TEBÜK GAZVESİ).
Abdullah b. Übeyy’in planladığı nifak olayları karşısında insanların iki gruba ayrıldığı anlaşılmaktadır. Birinci grup, Câhiliye duygusundan henüz kurtulamayan ve İbn Übeyy’in kötü niyetinden haberi olmaksızın siyasî propagandalara aldanarak ona katılanlar, ikincisi de kalben ve fiilen nifak üzere bulunanlardır. Bu dönemde itikadî nifakı kanıtlanmış kişilerin nisbeten az olduğu görülmektedir. Hulefâ-yi Râşidîn devrinin sonuna doğru ortaya çıkan fitnelere Asr-ı saâdet’ten kalan münafıkların değil daha sonra İslâm’a giren yahudilerin tesir etmesi Asr-ı saâdet’teki münafıkların sayıca azlığının bir delili sayılabilir. Hz. Peygamber, münafıklara karşı uyguladığı metotla nifak hareketlerini kökünden kurutmaya çalışmış, sayılarını ve etkilerini çok aza indirmiştir. Kurduğu otorite ile nifakın eyleme dönüşmesine pek fırsat vermemiş, çıkan nifak hareketlerini de kısa sürede önlemiştir. Onun Kur’ân-ı Kerîm’in münafık tanımlamasına giren insanları bu sıfatla damgalamadığı, hiç kimseye münafık diye hitap etmediği ve bunu müminlere de
yasakladığı görülmektedir. Çok defa münafıklara sadece mânevî müeyyide uygulamış, onların hukukuna riayet ederek kendilerine düşman muamelesi yapmamıştır. Ayrıca nifak problemini İslâm toplumunun bir iç meselesi olarak değerlendirmiş, siyasî mahiyette başlayan nifakın itikadî hüviyete bürünmemesi için âzami gayret gösterip münafıkların kendi aralarında giderek kuvvet kazanmasını önlemiştir. Bu arada Resûl-i Ekrem’in belirli konularda münafıklara izin vermesini ve suçlarını affetmesini sadece hoşgörüsüne bağlamamak, bunda özellikle İbn Übeyy’in çevresinde bulunan kişilerin nifaktan uzaklaştırılması siyasetinin yatmakta olduğunu kabul etmek gerekir.
Münafıkların faaliyetleri, barış zamanı ensar ve muhacirler içinde kavga çıkartarak İslâm toplumunu birbirine düşürmek, Hz. Peygamber’e gelen vahiyleri küçümseyip yeni müslümanlar arasında tereddüt uyandırmak, onun şahsını ve aile fertlerini cemiyet içinde lekeleyerek yıpratmak şeklinde yoğunlaşırken savaş zamanı müslümanların cesaretini kırmak, düşmana avantaj sağlayıcı yollara başvurmak, Resûlullah’a karşı kötü fiiller tertiplemek ve İslâm ordusunu içten çökertmeye çalışmak şeklinde sıralanabilir. Bu gayretler karşısında Hz. Peygamber önce dış desteklerini keserek onları yalnızlığa itmiş ve ashap arasında kurduğu kardeşlik, tevhid ve birlik şuuruyla iç huzuru ve güvenliği sağlamıştır. Böylece Resûl-i Ekrem’in vefatına yakın dönemde münafıklar etkilerini tamamen kaybetmişlerdir.
Dalalet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli! Ne zorun var ki, oradan gidiyor- sun Hem bak! iman ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safalı. Oraya gir, kurtul...
Müellifi Bediüzzaman Said Nursi
YANITLASİL
yuksel15 Kasım 2023 06:04 u Otuzüç Pencereli olan Otuzüçün
cü Mektub, îmanı olmiyanı İnşaallah îmana getirir. İmanı zaif olanın îmanını kuvvetleştirir. İmanı kavi ve taklidi ola- nın îmanını tahkiki yapar. İmanı tahki- ki olanın îmanını genişlendirir. İmanı ge niş olana bütün kemalât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahda te- rakkiyat verir; daha nuranî, daha parlak manzaraları açar.
İşte bunun için, "Bir pencere bana kâ- fi geldi, yeter" diyemezsin. Çünki : Se- nin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise; kalbin de hissesini ister. Ruhun da his- sesini ister. Hatta hayal de o nurdan his- sesini istiyecek. Binaenaleyh herbir pen- cerenin ayrı ayrı faideleri vardır.
peliyanın bazı keşiflerinin bazan hakikata zıt çıkması. (S.) 303: 24. Söz 2. dal aliyanın bir kısmı niçin tevhidde ileri gitmeşler? (S.) 303:24. Söz 2. dal
Evliyanın bir nevi garibi olan abdalların bir anda çok yerlerde görünmesi, (S.) 462:28. Söz
Byliyanın ilhamı bazı arızalarla hatalı olabilir, gerçeğe zıt çıka-
bilir. (S.) 308:24. Söz 3. dal 5. asıl
Byliya iman esaslarında ittifak etmiştir. (S.) 303:24. Söz 2. dal Byliyanın kabirleri manay-i ismiyle ziyaret edildi. (M.) 355:28. Evliyanın kerâmeti haktur. (S.T.Ten) 165:28. Lem.) 165.
Mektup, 6. mes. 4. nük.
Evliyaların keşiflerinin birbirine zıt çıkması. (S.) 303:24. Söz 1. dal Evliyaya mânây-i ismi ile bakılmamalıdır. (H.Ş. 2. Zey. 2. kıs.) 145. Evliyanın meleklerle ve cinlerle görüştüp konuşmaları. (M.) 158: 19. Mektup, 14. işâret, 2. şube
Evliyaya meşru muhabbetin uhrevî mükafaatı. (S.) 592:32. Söz 3. mev. 2. mebhas, 6. işaret
Evliyaya meşrû muhabbetin dünyevî neticesi. (S.) 588:32. Söz
Hızır'ın (a.s.) hayatına yakın hayata mazhar evliyalar vardır. (B.L.) 180.
Kırk günde bir gün ekmek yiyen evliya burcunda. (B.L.) 9. Nübüvvetin velâyete üstünlüğü. (L.) 30:4. Lem'a 4. nükte
Vedûd ismine mazhar bir kısım evliya, Cenneti istemeyip Al lah'ın sevgisini istemişler. (S.) 571:32. Söz 2. mev. 3. mak. 4. rem Yüz yirmi dört bin evliya. (S.) 110:10. Söz zeylin 5. parças (S.) 131:13. Söz 2. makam
Ölümü unutan kimseye de Allah üç türlü belâ verir:
1- Tevbeyi sona bırakmak, mesela: «Daha vakit var, benim gençliğim var>> diyerek tevbeyi te'hir eder,
2 - Dünyaya karşı hırsı ve tamah'ı fazlalaşır. Halbuki: <> diye tenbihlerde bulunulmuştur.
3 - Dini görevlerini işlemekte üşenme hâsıl olur ki; (1) bu işin
kotülüğünü anlatmak mümkün değildir.
YANITLASİL
yuksel16 Kasım 2023 00:37 O zat - Ey kardeşlerim! Size Allah'ı And veriyorum, sakın ölümü hatırı- nızdan çıkarmayınız, o teşkilatları bozar, kardeşi kardeşten, karıyı ko- cadan ayırır, canından sevgili mallarını, sevmediği kimselere terketti- rir, yavrularınızı öksüz kor, gülen yüzleri ağlatır, gözleri yaşlarla dol- durur, toplumları dağıtır, mâmûrları virân eder, nâzenîn vücûdları topraklarda çürütür. Ey kardeşlerim! Yere düşeceğiniz günü düşünün, mezara gireceğiniz saatı aklınıza getirin, kabre gireceğiniz dakikaları, kabre girip yanınıza gelecek olanı tefekkür ediniz.
(1) Onlardan biri: Hacca gitmektir.
Mükellef bir Müslümanın, haccın Nisabı tahakkuk eder etmez, hac yoluna yürümesi lazımdır. Bunun tehiri vähi işlerden dolayı ise durumun sonu korku- ludur. Geriye bırakmak doğru değildir.
Denilmiş ki: Dînî görevleri geriye bırakmak; bir dert ve hastalıktır, çok kimselerde bu hal bulunur. Namaza üşenenlerin başlarının taşlarla ezileceğini İmam-ı Buhârî bir hadisinde anlatmıştır. Bunun şüphesiz şakası yoktur. Bir de amamen terkedenin halini düşünelim :
YANITLASİL
yuksel16 Kasım 2023 00:38 Yumuşak döşekleri beğenmiyen kibarlar, kobindustane birakila
ğınınkumaka getirin. Dunya yüzünde, toprak bheale, her bir in
Her bir yemeği beğenmezken, yarın, mezarda yatacak, yılan ve çiyanı
Hendaşı olacak, ağzı topraklarla dolacak, dunyayı seyrederek renk
tenmiyen gözler yarın toz- toprak dolacak. Evlerinin üstüne örtü
ğenmezken; yarın taşlar örtü olacağını, otlar, ağaçlar biteceğini un
mayınız, taşın toprağın üzerinde yatacağınızı unutmayınız ey k
deşlerim.
Bu konuda insanlar ikiye ayrılır:
1 Birincisi; erbâb-ı saadettir. Bunlar, salih amellerle meşgul on muşlar, işlerini öylece düzene koyup, doğru yolda yürümüşlerdir. He Kur'ân-ı Kerîmi okumakla meşgul olanlara, veya Kuran okunurke can vermiş olanlara, değer biçilmez üstünlükler hazırlanmıştır.
2- İkincisi, kötü işlerle meşgul iken ölmüş olan tevbesizlerdir. İ te dert, bela bunların başlarında toplanır. Kabirde, toprakda, yanın geleceklerin hepsi onun düşmanlarıdır.
Mezarına girenin yanında bulunacak olan, onun dünyada işleml olduğu ameli iyi - kötü tecessüm ederek onu karşılayacaktır. Bu düşün celer üzerine bazı büyükler şunları söyliyerek halkı ikaz etmek istemiş lerdir:
Ey mal yığanlar ey binalar kuranlar, sizin malınız ancak kesen dir, yoldasımz, gözlerimizi açım!
Ey malcılar! Malınız sizi ölümden kurtarabilecek mi? Ahirete on- dan bir şey götürebilecek misiniz? Hayır, hayır... Belki sen o yığdığ nesneyi senin sevmediklerin ve seni hayır ile anmıyacak kimseler içim yığdın. Cezasını sen çekeceksin, zevkini onlar tadacak. Bakmıyor mu sun, dünyadan kefenden başka şey götüreni görüyor musun?
YANITLASİL
yuksel16 Kasım 2023 00:41 SÖNMEZ NEŞRİYAT A. S. YAYINLARI: UMUMİ NES, No: 23 KUR'AN ve HADIS ILIMLERİ: HUSUSI: No
AHİRETE GİDEN YOL
(KEŞF-ÜS SÜTÜR)
Ali Rıza ALTAY Denizli Merkez Vaizi
d
11
sönmez
Cağaloğlu Şeref Efendi Sokak No. 13
İSTANBUL-1969 sy. 19,20.
YANITLASİL
Yorum Gönder Bu blogdaki popüler yayınlar İman Mayıs 04, 2023 DEVAMI Meric Tumluer Said Nursi Mayıs 04, 2023 DEVAMI Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti Mayıs 04, 2023 DEVAMI Blogger tarafından desteklenmektedir Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL Vasiyet ve mustafa PROFİLİ ZİYARET EDİN Arşivleme Kötüye Kullanım Bildir
Eden bulur bir dilenci eden bulur der dururmuş. Kötü bir kadın bu dilenciye kızarmış. En sonunda ekmek içine zehir koyarak dilenciye vermiş. dilenci zehirli ekmeği alarak yola koyulmuş. Bir gölgelikte dinlenmek için oturmuş. O sırada bir askerliğini yeni bitirmiş bir genç gelmiş. dilenci çok acıktıgini görünce ekmeği gence vermiş. Genç Ekmeği yiyerek yola koyulmuş Bir evin önüne gelince zehirli ekmeği yediği için ölmüş. Kötü kadın kapıyı aç sa zehirli ekmekle birlikte oğlunun öldüğünü görmüş. Akra Fm. Sirca köşk.
Hiç şüphe yok, deccal çıkacaktır. Onun sol gözü kördür. Ve üzerinde beyaz bir ben vardır. Gözsüzleri ve abraşı iyi eder. Ölüleri diriltir. Ve "ben rabbinizim" der. Kim onu tasdik ederse fitneyi deccale düştü. Kim de "Rabbim Allah" der ve böyle ölürse o zaman deccalın fitnesine düşmemiş olur ve ona bir daha fitne ve azab yoktur. Deccal yerde Allah'ın dilediği kadar kalır. Sonra İsa (a.s.) gelir. O Bana vekil ve Benim dinim üzerine gelir. Deccalı öldürür. Ondan sonra kıyamet kopar. Ravi: Hz. Sumre (r.a.) Sayfa: 97 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Allah teälayı insanoğlu aklı ile elbette hakkıyla blemez. Bir halıkı var, läkin nasıldır Görülmeyen Mayin bilinmesi de muhakkak ki çok müşküldür. Bu un için hemen hemen her kavim ve millet aklının erdiği kadar çesitli putlar icad etmişler, her birisi- ne de hälıkı andıran birer isim vermişler. Tabil ki bunlann hepsi de bâtıl fikirler. Bunların karşısına önce İbrahim aleyhisselâm
cikmis. Babası put imâlcisi olan İbrahim peygam ber çocukluğunda bu putları satarken: "satana ve alana ne faydası ne de zarırı olan ilahlar" diye sotarmış. Bir gün putperestlerin kiliselerindeki bü Un putları kırıp, baltayı da büyük putun boynuna asmis. Sordukları vakit ise "Balta kimin boynun da ise ona sorun demiş. Onlar da "Bu putlar ko nusur mu?" deyince, "Siz ne de budala insanlarsınız ki, bu faidesiz, kendi ellerinizle yap- tığınız taştan, ağaçtan, altun ve gümüşle süsledi ğiniz putlara tapıyorsunuz" diyerek anları tapiyorsunu susturmus. Fakat insanoğlu bu hatalarını bildikle nhalde o putları için Ibrahim aleyhisselamı, yak maya karar vermişler. Malüm olan o hädise bizim Urfa şehrinde vukubulmuş. O ates mahallinde bu pin sular kaynamakta, ateşe ahldığı yerde, jeh in yüksek kısmında minareye benzer rada durmakta ve bütün beyeriyete inlisal teşkil etmektedir. iki sütun halá bir nümüne- Lakin maalesef bugün halà o putlara tapan
dynale poucolour Kim bilir ne kadar
an var dünyada, her birisi çeşitli bahanelerle o
pularna baglıklarını izhar etmekten de çekin
şte bu putların çok do
çeşitleri vardir
Mase
paralar, mallar, servetler, sehvet, nehin arzu
ve emial Bunların en korkunas alon
Malümdur ki pislikler iki kısımdırı Birisi görü nen, bilinen maddi pisliklerdir, diğeri ise görünme yen, månevi pisliklerdir. Maddi olanlar insan ve hayvan pislikleriyle beraber, bir de şarap ve do muz hayvanının kendisi gibi, her şeyiyle büyük ne casetlerden addedilenler. Bunlardan kurtulmak mânevi necasetlere nazaran çok daha kolaydır. Çünkü yıkanması halinde bunlardan temizlenmesi mümkündür.
Fakat månevi necasetler ki, bunlar alışılan gü nahlarla birlikte, gaflet, inançsızlık, kibir, gadab, ucüb, hased, hirs, sehvet, kin ve emsolidir. Duçak güzel görünür, fakat içi berbat, bunlan ne kadar yıkasanız da su ile temizlemek mümkün değdir Bizim ecdadımız "Bunlan teneşir temizler de mister. Bu huylara müptelő olanlardan siah, nels edenler pek nadirdir. Insanlarda hakiki insanlık
Müslümanlarda ise hakiki Müslümanlık bu kötü
huylardan kurtulmadıkça tam manasıyla olmas Oyle ise her Müslümana, her insana lazım ve layık olan odur ki, kendisini moddi pisliklerden kur larsın. Ancak bu üzerine nosil borç ve manevi pis liklerden kurtulmaya çalışması da bylece vazifelerindendir Sahabe i güzin ridvanullahi tešla aleyhansen main hazeratı, Resülüllah sellöllahü aleyh
ve se
huzurlarında bulunmak
lem Hazretleri'r
nin
sohbetlerini dinlemek suretiyle maddi, manevi b
tun pisliklerden tamomiyle ananas olimlarivia,
tün Müslümanlara hatta bütün insanliga nümü
olmuşlardır. Blahore Müslümanlar Resah se
Efendimiz den uzaklaştıkça ve o güzel huylar
rer birer kaybolmaya başlayınca tarikator m
dana gelmes Maksat hep a Resülüli
zamanındaki güzel hayatı tekrar canlanamp
dini begenmek pek büyük bir beladir Mamamaya colmak, insanion madd
Gerek tasavvuf kitaplarından ve gerekse mu e söylenmiş olan sözlerden anlıyoruz ki, blemi, vücudunun iç kısmı gibi, anın iç alemi, daha fazla ve hatta on- daha mühimdir. Hepimizce má olduğu gibi, mesela, insanın dış a'zosinga hangi birisine bir arıza olsa, bu her ne kadar noksanlık ise de, yine insan pek <a'la yaşayabi veläkin, iç alemin a'zalarında
azallah bir noksan olursa, o zaman yaşamak nianı da kalmadığı cümlenin ma'lumudur. Iste tipki bunun gibi, insanın gönül ålemi, rú kalbi, aklı, fikri, dimáğı, irádesi bozulursa, bü bir feläket olur.Isin sonu nereye varır artık onu tasavvur ediniz. Çünkü, vücüdun ister dis, ister çuzuvlarında vāki olacak bozukluk sebebiyle ni hayet iş ölümle biter. Kişi imanla göçmüsse ahirette chata erer. Ama iç alemi, månevi hayatı hastalı düçar olursa ahirette ebedi azaba uğrar.
to Bunların sıhhatlarının muhafazası hususunda büyüklerimiz çok gayretler sarf etmişler, bu me panda az yemek, az içmek, az uyumak ve kaná akár bir yaşayışa rıza gösterip, hemen bütün çlerini gönüllerinin ihyasına bağlamışlardır. Böy ece de, Muhammed s.a.s. ümmeti arasında isim leri bu günlere kadar (bütün erbabı yanında) nında) hürmetle anılmakta ve her gün ruhlarına Kur'an turları hediyye edilmektedir ki, bu onların daimi surette ahiret äleminde de ede terakkilerine ve yüksek derecelerine nail olmalarına vesile ve sebeb ol maktadır.
Şimdi, bir insana yetmez mi ki, öldükten son reda böyle salih amellerle anılıp, her gün Ze sevinçlere nail ola? Bu büyük mut töze là mutluluk ve bahtiyarlık değil midir? Bu sebebten biz insanlara düşen en büyük vazife, gönüllerimizi Mavlonen ra olacağı güzel bir gönül haline getirmektir
dan (ki 60 kadar sayarlar) işte bunlar ve emsble rinden iç ölemimizi son derece sakınmak ve korumak lazımdır. Bunların yerine makbul ve memduh olan güzel huylan (ki 60-70 kadar sayar lar) yerleştirmek, büyüklerin halleriyle hallenme ğe çok çalışmak lazımdır.
Mesela, kibrin yerine tevăzu, hasedin yerine gibta, riyanın yerine ihlás, ucubun yerine mahvi
yet, gazabın yerine hilim, hırsın ve tama'in yerine kana at, istihzanın yerine hoşgörü, tahkirin yeri ne saygı, şehvetin yerine sabir, hasisliğin yerine co mertlik, tefrikanın (ayrılık) yerine birlik, ittifak, sabırsızlığa tahammül, hayasızlığa karu iffet, gam sızlık, korkusuzluk, kanaatsizlik yerlerine havi has yet ve islami hususlara son derece alaka gösterilmesi kazanılmalıdır. İşte bunlar ve benze ri güzel huylar ve ahlaklar, hep o gönülün güzel
leşmesine ve olgunlaşmasına sebeb olur.
Bindenaleyh, insan ancak kendini bilip anlo dığı zaman insan olabilir. Iste cennet ve cemalul lahın müşahadesi, bu kadar mahlükatın içinden ancak imánla, ihlásla Allah'a dönebilen bahtiyor. lara nasibdir. Aynı zamanda Rabbını büyük ask ve muhabbetle seven; yoluna, can, bas, mal mulk, feda edebilen, mümtőz uluvve himmet sähipleri evliyalar, kämiller, sålihler, årifler gibi algun kul
larının nasibidir ki, onlar medär mihänmışdır. Hakk's bilmek insanın kendisini bilmesine bagh
ise de, Allah'ın kamil ve hala kullanından hummet almak suretiyle faydalanmal, inkan buldukça on ların hizmetlerine kopmak, hayır dağlanını sik, elbette insane onlar gibi yapabilir Görmez misin ki, bir demir partou bile, ham
soğuk hem de vert madde kan stayin cine kon
Onun için gönüle keder veren kötü huy ve ah laklardan, bahusus şeytanın bile kibir, hased, usyay beub, gazab hitom bide halimize gülere atihză, tahkir, grybet, nemime how howlik sobiruzhk, nomaz O demerkende Kondatsizlik, sehvet, tefrika terassi goms korkusuzluk
ve sõire gibi kötü
ve megstum huyter
duğu zaman noul onun gibi kıpkırma bir ates che
yor, hem de wyu değip punuşuyor. Onde
artk demirel
omy istedig kiligo
hesla ki bir insan hicbu vaka bir
sokobi Biyor
demurle
Insan iyi bir terbiyecinin alinde neden terbiyecial
Uluslararası Anlaşmalarda Bir Temel İlke Vardır: En Kuvvetli Daima En Haklıdır
Problem, Ortadoğu'da kulüp olmamasıdır. Çünkü süpergüçler Ortadoğu'da o kada işlerine geldiği şekilde düzen kuruyorlar ki, karıştırabilmek çok kolay, birini çıkartıp diğerini girdirmek çok basit. Çünkü topluma dayalı lider sayısı çok az Yüzde sekseni ordusuna ordusundan dolayı da ya Sovyetler Birliği'ne veya Amerika'ya dayanıyor.
Modern bilimin "kanunları" en iyi ihtimalle emsal olarak görülmediği takdirde Müslümanları oyalayıp durmaktan başka bir sonuç elde edilmeyecektir.
YANITLASİL
yuksel19 Kasım 2023 11:16 Modern Bilim, içinde doğduğu batı uygarlığının evrenselliğini ve üstünlüğünü empoze ettiği için emperyalizmin de anasıdır.
YANITLASİL
yuksel19 Kasım 2023 11:17 Modern Bilim, içinde doğduğu batı uygarlığının evrenselliğini ve üstünlüğünü empoze ettiği için emperyalizmin de anasıdır. İslam Aylık mecmua
Kim bir iyilikle gelirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır; kim de bir kötülükle gelirse o kötülükleri işleyenler yalnızca yaptıklarının karşılığını görürler. (Kosas, 28/84)
Kur'an'ın Kasas suresinde Karûn, Hz. Mûsa'nın kavminden, hazinelerinin anah- tarlarını ancak güçlü bir topluluğun taşıyabildiği, zenginliğiyle mağrur bir kişi olarak takdim edilir. Karûn gösterişi sevmekte, kavminin arasında ihtişamla do- laşmakta, bu ise bazılarının hayranlığını celbetmekteydi. Kavminin, servetiyle böbürlenmemesi gerektiği yönündeki uyarılarına karşı Kārûn bu serveti kendi bilgisi sayesinde yaptığını ileri sürüyordu. Nihayet kendisi ve evi yerin dibine ge- çirilmiş, bu akıbetten ne kendini kurtarabilmiş ne de onu kurtaracak bir topluluk çıkmıştır. Diğer ayetlerde de Hz. Müsa'nın apaçık delillerle Firavun, Hâmân ve Karûn'a gönderildiği, fakat onların Müsa'yı yalancı bir sihirbaz olarak niteledikleri, ona karşı çıktıkları, yeryüzünde büyüklük tasladıkları, sonuçta her birinin farklı şekillerde cezalandırıldığı belirtilir. Kärün kıssası, servet ve gücüne güvenerek, kendini imtiyazlı ve büyük görüp Allah'a isyan, insanlara karşı haksızlık eden ve bu suretle sınırı aşanlar için asırları aşıp gelen bir ibret tablosu, bir öğüt levhasıdır.
İnsanlığın kurtuluşu faizin kaldırılması, zekâtın yerine getiril mesindedir. (S.) 649:Lemaat
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 22:33 İnsanlar kendi idarecilerinin yolundadır. (Mn.) 33.
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 22:53 8.Asirda İngiliz Kralı Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazarak para bastırmış. Akra Fm. Günün sohbeti Prof Dr Mahmud Esad Coşan
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 23:36 Türkiye Cumhuriyeti de paranın üstüne Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazmalidir.
Cennet ehli Cennete Cehennem ehli de ateşe girdiklerinde, ölüm (bir koç şeklinde) Cennetle Cehennem arasında bir yere getirilir ve kesilir. Sonra bir münadi şöyle nida eder: "Ey ehli Cennet, ebedilik var ölüm yok. Ey ehli nar, ebedilik. Ölüm yok." Bunun üzerine Cennet ehlinin sevinç üzerine sevinçleri artar. Cehennem ehlinin ise hüzünleri üzerine hüzünleri artar. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 51 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel20 Şubat 2024 16:30 Ümmetimi Benden sonra öyle fitneler kaplayacak ki, o fitnelerde insanın vücudu gibi kalbide ölür. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 346 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Cennet ehli Cennete Cehennem ehli de ateşe girdiklerinde, ölüm (bir koç şeklinde) Cennetle Cehennem arasında bir yere getirilir ve kesilir. Sonra bir münadi şöyle nida eder: "Ey ehli Cennet, ebedilik var ölüm yok. Ey ehli nar, ebedilik. Ölüm yok." Bunun üzerine Cennet ehlinin sevinç üzerine sevinçleri artar. Cehennem ehlinin ise hüzünleri üzerine hüzünleri artar. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 51 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel20 Şubat 2024 16:30 Ümmetimi Benden sonra öyle fitneler kaplayacak ki, o fitnelerde insanın vücudu gibi kalbide ölür. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 346 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
YanıtlaSilBismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillah
Allahuekber
Subhanallah
Allahümmesallialaseyyidinamuhammed
Sallaahualeyhivesellem
Estagfirullah
Beş vakit namazı camide kılan Bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir.
Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktir
Bediüzzaman Sa'îd Nursî, Sirr-1 Innâ A'taynâ, Basılmamış Osmanlıca Mustafa Kemal'in 30 Eylül 1911'de Kudüs Kamenitz Oteli'nde yahudi Eliezer B Yehuda'nın oğlu Itamar Ben-Avi ile sohbeti: Mustafa Kemal: "SABETAY SEV soyundan geliyorum. Kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün Yahudile onun mesihliği altında birleşse.."
YanıtlaSildonisünde Medine'ye gel Sakif kabilest eletleri. Medt neve kaldıkları süre içinde mescidde He. Peygamberin yakın alakasına mazhar ol muşlardı. Sonunda müsta man oldular. Islam' ogrendi ler. Ancak arkalarında bi raktıkları kabilelerinin, ken dilerini anlayışla karşılaya- caklarından kuşkuluydular. Hz. Peygamber'den ilginç is teklerde bulundular. Bunlar arasında bir iki tanesi varch ki gerçekten pek dikkat çeki clydi. Dediler ki:
YanıtlaSilyil dokunmal des Hz. Peygamber bunu da ka bul etmedi.
Biz döndükten so ay olsun bizimle kalsın, de ler. Resul-1 Ekrem Efendi onu da kabul etmedi. Lata süre tanımadı. Putlara ma samaha olunamayacağım ortaya koydu. Tevhid yo dunda putun ne işi vard Yeniden şekillenen İslam yurdunda puta yer yoktu. Efendimizin kararlılığını gö rünce;
- Bizt namaz kılmaktan mual tut?.. Hz. Peygamberin rimizle kırdırtma. Ommy cevabı çok kesindi:
-Bari onu bize, kendi elle-
kım işini sen üstlen dediler
Hz. Peygamber
. "Olur, ben onu ortadan
kaldırtırım" buyurdu.
. "Namazsız dinde hayır yoktur."
Pek tabli, namazsız din- darlıkta da hayr olmazdı.
Kabilemiz dışından biri ni bize amir tayin etmel dedi ler. Hz. Peygamber, kabul buyurdu. İçlerinde bulunan ve yaşça en küçükleri olan ve fakat Islam öğrenmekte pek gayretli davranan Osman Bin Ebi'l-As' onlara imam ve vall yaptı.
Lat putumuza üç yıl do- kunmal dediler. Hz. Peygam ber kabul etmedi.
Iki yıl dokunmal dediler.
Elçilerin Medine'den ayn- handan iki-üç gün sonra is Peygamber, Ebu Salyan te yine bir Sakifli olan Mugu bin Su'be'yi Lat'ı ortadan kaldırmakla görevlendirdi. Onlar da bunu büyük bi gösteri halinde, bütün Sak halkının gözü önünde par layıp yok ettiler.
hep aynuych. Belki sadece no ve saatı farklydia e Hisam. Styre, IV, 184-18
SÜNNETTEN ÖLÇÜLER
YanıtlaSilPUTA MÜSAMAHA OLMAZ
Hicri 9. yılda Tebuk Seferi dönüşünde Medine'ye gelen Sakif kabilesi elçileri, Medi- ne'de kaldıkları süre içinde mescidde Hz. Peygamberin yakın alakasına mazhar ol- muşlardı. Sonunda müslü- man oldular. İslâm'ı öğrendi- ler. Ancak arkalarında bi- raktiklan kabilelerinin, ken- dilerini anlayışla karşılaya- caklarından kuşkuluydular. Hz. Peygamber'den ilginç is- teklerde bulundular. Bunlar arasında bir-iki tanesi vardı ki gerçekten pek dikkat çeki- ciydi. Dediler ki:
- Bizi namaz kılmaktan muaf tut?.. Hz. Peygamberin cevabı çok kesindi:
-"Namazsız dinde hayır yoktur."
Pek tabii, namazsız din- darlıkta da hayr olmazdı.
- Kabilemiz dışından biri- ni bize âmir tayin etme! dedi- ler. Hz. Peygamber, kabul buyurdu. İçlerinde bulunan ve yaşça en küçükleri olan ve fakat Islam'ı öğrenmekte pek gayretli davranan Osman Bin Ebi'l-As't onlara imam ve vall yaptı.
- Lat putumuza üç yıl do
kunmal dediler. Hz. Peygam
Der kabul etmedi.
Yine kabul etmedi.
- Bir yıl dokunmal dediler, Hz. Peygamber bunu da ka bul etmedi.
- Biz döndükten sonra bir ay olsun bizimle kalsın, dedi ler. Resûl-i Ekrem Efendimiz onu da kabul etmedi. Lata süre tanımadı. Putlara mü samaha olunamayacağını ortaya koydu. Tevhid yur- dunda putun ne işi vardı?... Yeniden şekillenen İslâm yurdunda puta yer yoktu. Efendimizin kararlılığını gö rünce;
- Bäri onu bize, kendi elle- rimizle kırdırtma. Onun yı kım işini sen üstlen dediler
Hz. Peygamber:
- "Olur, ben onu ortadan kaldırtırım" buyurdu.
Elçilerin Medine'den ayrı- hışından iki-üç gün sonra Hz. Peygamber, Ebu Sufyan ile yine bir Sakifli olan Mugire bin Şu'be'yi Lat'ı ortadan kaldırmakla görevlendirdi. Onlar da bunu büyük bir gösteri halinde, bütün Sakif halkının gözü önünde parça- layıp yok ettiler.
Latların. Uzza'ların sonu
hep aynıydı. Belki sadece gü
no ve saatı farklıydı... (Bk. Ibn
Stratejik Surpriz
YanıtlaSil20. yüzyıl istihbarat çalışmalarının önemli bir alanı da stratejik sürpriz oldu. 19. yüzyılın sonunda demiryollarının ve buharlı gemilerinin kullanılmaya başlanması kitlesel orduların seferberliğini ve taşınmasını kolaylaştırdı ve dünya savaşları or- taya çıktı. 20. yüzyılda ise teknolojik sürpriz savaş alanlarının en önemli sürpriz şekli oldu. Teknolojik sürprizler iki kategoriye ayrılabilir. Bunlardan ilki atom bombası gibi büyük bir sistemin gizlice geliştirilmesidir. Bunu tespit etmek oldukça zordur. İkinci kategoride ise yeni bir silah sisteminin savaş alanına getirilmesidir. Çok üstünlüğü olan yeni bir tankın durdurulamaması buna bir örnek olabilir. Gele- ceğin savaşlarında da teknolojik sürpriz ve aldatma önemli rol oynayacaktır. 21 yüzyıla kadar stratejik sürpriz için en büyük endişe konusu bir hasım bir devleti- ordularını gizlice mobilize etmesi idi. Bugün teknoloji sayesinde hem birlikleri konsantre hale gelmesi hem de silah sistemlerin konuşlanması çok daha kısa sür de yapılabilir bir hale geldi.
Bozdag'a göre Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyeti aciklanabilseydi Turkiye de her şey degisebilirdi.
YanıtlaSil17 Ocak 1988 Nokta Dergisi
sy. 26
diyerek, Allah'ın indirdigi emri terkedip, dalalete düşmele rinden korkuyorum. Evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi halinde, dell kime edilir, veya zinadan mütevellit kadının çocuğa kaldı tesbit edili yahut zina edenlerin itirafı halinde, zina edenlere Kur'andaki recm by tinin tabiki farzdır. Ve yine biz, Kur'an da: Öz babalarınızın dışınd kileri baba kabul etmeyin. Başkalarımı baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz ayetini okuyorduk.
YanıtlaSilBu ayet mensuhtur
* Beem: Zina su pleyen evli erkek ve kadına, verilen cezadir. Suçlu belline dar toprağa gimiidükten sonra, herkes tarafından taşlanarak dürü
Ruhu'l Furkan
Tefsiri nde
Zaten zaman ve zemine göre mensuh olan ayet yeniden geçerlilik kazanabilir.
cilt. 11.sy.111.
Ahlâkî bir temele dayanmayan bütün diktatörlüklerin yıkılmasının kaçınılmaz bir son olduğunu vurgulayan Osman Turan, çok güçlü olduğu dönemlerde komünis blokun çökeceğini şu ifadeleriyle çok açık bir şekilde dile getirir: " Esasen bütün diktatörlükler gibi ve tabiatiyle hepsinden daha müthiş bir tahrip makinesi olan Kominizm, zahiri kudretine rağmen yıktığı ictimaî ve manevî kıymetlerle birlikte çökmeğe namzettir... Bununla beraber Rusya'nın teknik bakımdan da hür dünya ile boy ölçüşmesi iddia edilememiş ve komünistler daima kapitalist Amerika'ya yetiş- meyi bir ideal olarak ileri sürmüşlerdir. Çarlık Rusyası dünyanın buğday anbarı iken bugiin kendisini doyuramaması da kayda şâyân değil midir?” (a.e., s. 11-112)
YanıtlaSilDini Anlamak Üzerine
Prof Dr. Recep Kılıç
sy. 146.
Namazı Terkedenin İslam'dan Nasibi Yoktur! / 109
YanıtlaSilMisver b. Mahreme (r.a), Hz. Ömer'in yaralandığı günlere ait bir hâtırayı şöyle anlatır:
"Ömer (r.a) hançerlendiğinde zaman zaman baygınlık geçi-
riyordu. Bir keresinde yanına girdim, üstüne bir örtü örtmüşler
kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu. Yanındakilere:
<-Durumu nasıl?» diye sordum.
«-Gördüğün gibi baygın» dediler.
<-Namaza çağırdınız mı? Eğer hayattaysa onu namazda başka hiçbir şey korkutup uyandıramaz» dedim. Bunun üzerine
<-Ey Mü'minlerin Emîri, namaz! Namaz kılındı!» dediler.
Hz. Ömer (r.a) hemen ayıldı ve:
<-Öyle mi? Vallahi namazı terk edenin, İslâm'dan nasî yoktur» dedi. Kalktı ve yarasından kanlar akarak namaz kıldı." (Heysemi
295; Ibn Sa'd, III, 35; Muvatta', Tahâret 51)
74
YanıtlaSilHazret-i Omer-radıyallahu anh-'den
Farok/23
ir yahudi ile Bişr ismindeki bir münafık arasında an- laşmazlık vukû bulmuştu. Yahudi:
"-Muhammed'e gidelim." dedi. Münafık ise:
"-Hayır, Kâ'b b. Eşref'e gidelim." dedi. Allah Teâlâ kitabında, yahudî ileri gelenlerinden olan bu Kâ'b'dan "Tâğût" diye bahsetmiştir.
Yahudi, illâ Muhammed'e gideceğiz diye ayak direyince mü- nafik istemeye istemeye razı oldu ve Hz. Peygamber'e gelerek davalarını anlattılar. Rasûlullah (s.a.v) yahudi lehine hükmetti. O'nun yanından çıkınca münafık yahudiyi yakaladı ve:
"-Bunun hükmüne râzı değilim, Ebû Bekir'e gidelim" dedi. Ona gittiler, o da yahudi lehine hüküm verdi. Münafik Ebû Be- kir'in hükmüne de razı olmayıp:
"-Gel, bir de Ömer b. Hattâb'a gidelim" dedi. İkisi birlikte Hz. Ömer'e geldiler. Yahudi:
"-Ey Ömer, ben ve bu adam Muhammed'e davamızı götür- dük, Muhammed benim lehime, bunun aleyhine hükmetti, bu adam O'nun hükmüne râzı olmadı, davamızı sana getirmek iste- di ve yakamı bırakmadı. İşte ben de onunla birlikte sana gelmis bulunmaktayım" dedi.
111 Hanra
YanıtlaSil75
Hz. Ömer (r.a) münafığa:
"-öyle mi oldu?" diye sordu. Onun, evet, cevabı üzerine:
"-Biraz bekleyin" deyip evine girdi, kılıcını kuşanıp çıktı ve
kılıcıyla vurup münafığın kellesini uçurdu. Sonra da: "-Allah'ın ve Rasûlü'nün hükmüne râzı olmayan kimse hakkında işte ben böyle hüküm veririm" dedi.
Yahudi büyük bir korkuyla kaçıp gitti. Bu hâdise üzerine:
"Sana indirilene ve Sen'den önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, Tâğut'un önünde muhakeme olmak istiyor- lar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor... Hayır Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda Sen'i hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbi sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikç iman etmiş olmazlar." (en-Nisâ, 60-65) âyet-i kerimeleri nâzil oldu
Cebrâîl (a.s) gelerek:
"-Ömer, hak ile bâtılı birbirinden ayırdı" buyurdu.
Bundan sonra Hz. Ömer (r.a), Fârûk diye isimlendirildi. (V
hidi, s. 166; Kurtubî, V, 170-171)■
ETÖ kumpasıyla akıl hastanesine yatırılan gazeteci Yüce Katircioğlu, Ankara Bilgi Locası'nda 14, dereceye kadar yükselmiş bir masondu. Örgüte ilişkin birçok gizli bilgiye vakıf olduğu locanın İsrail devleti namına çalıştığımı anladıktan sonra masonlarla mücadele etmeye karar verdi. 21 Kasım 1997'de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurdu. Suç duyurusu sümenaltı edilen Katırcıoğlu, sonraki yıllarda, özellikle yargıdaki mason biraderlerin kimler olduğunu yazdığı yazılarla ifşa etti. Yazıda hedef gösterilen kişilerin açtığı dava sonrası FETÖ'cü hakim ve doktorlar, Katırcıoğlu hakkında 'akıl sağlığı yerinde değildir' belgesi düzenledi. Ancak rapor hemen tatbik edilmedi. Katırcıoğlu, sonraki yıllarda bilhassa TSK içerisindeki masonlara dikkat çekip Mart 2015'te Ankara Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'ne suç duyurusunda bulundu. Hakkındaki deli raporu 2018'de raftan indirilen Katırcıoğlu, Eskişehir Şehir Hastanesi'ndeki Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri Birimi'ne (YGAP) kapatıldı. Önemli bilgilere sahip Katırcıoğlu'nun hayatından endişe ediliyor.
YanıtlaSilYeni Şafak
Gündem
3 Haziran 2020 Çarşamba
Dünyanın bütün ordularından güç lü bir tek şey vardır: Zamanı gel- miş bir fikir.>>
YanıtlaSilVictor Hugo
Vatan hainlerini putlastirdilar
YanıtlaSilkahramanlastirdilar
Mustafa Kemal ve İnönü
İslam dini oldurulecek
Yahudiler ve masonlar
Biz Turkleri savaşarak yenemiyecegiz, ancak İslam dininden çıkartarak yenebiliriz.
Haim Naum
Mustafa Kemal ve inonuyu dost bulmuş (İslam dinine dusman) ve böylece Turkiye Cumhuriyetin temelleri dinsizlikle....... (Lozan in gizli madde leriyle)
istisna olarak Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyeti aciklanabilseydi Turkiye de her şey degisebilirdi (İsmet Bozdag
17 Ocak 1988
Nokta Dergisi....
atılmıştır.
► Zulüm ile abat olanın akıbeti berbat olur. (atasözü). Zorbalıkla varlık sa-
YanıtlaSilhibi olanın sonu kötü olur.
Zurnanın zirt dediği yer. (deyim).
Sürdürülen işin en önemli yeri.
istidrac!: 1.bir kimsenin, Allah'tan (c.c.) veya Allah'ın (c.c.) lütfundan habersiz olarak, olağanüstü haller ve başarılar göstermesi ve bunu tamamen kendine mal edip kendi güç ve yeteneğinden bilip gururlanması yüzün- den, gittikçe artan bir şekilde Allah'ın c.c.) cezasını hak etmesi 2.derece derece artma, basamak basamak ilerleme, gittikçe artma
YanıtlaSilkiye, hilafeti kaldırmakla, bir taraftan aynı tarihlerde devam eden Musul Vilayeti görüşmelerinde, bu meselede Islami amaç taşımadığını İngiltere'ye göstermek; diğer taraftan da İngiltere başta olmak üzere Avrupalı devletlere "Avrupal değerlere sahip bir devlet ve toplum olma arzusunu onaya koymak istemişti¹. Atatürk'e göre 1924 yılı, hilafetin ilg sı için en uygun zamandı. Tabiatıyla bunda, İstanbul'da bazı gazetelerin hâlâ ilanı üzerinden yaklaşık 3 ay geçmesine rağ men Cumhuriyet karşıtı düşünceleri dile getirmesi ve hilafer merkezli tartışmalar yapmaya devam etmesi etkili olmuştu.***
YanıtlaSilKanaatimizce yukarıda sıraladığımız sebepler karşılıklı ola- rak etkili olmuşsa da hilafetin ilgası, Lozan Antlaşması'nın İngiltere tarafından onaylanması gibi benzeri süreçlerden ba- ğımsız bir olgudur189. Çünkü saltanat ve hilafet gibi kurum- lar, yeni Türkiye'yi inşa etmeye çalışan Atatürk'ün siyasal ütopyasında bulunmamaktadır. Şurası bir gerçek ki, 3 Mart 1924'de hilafet ilga edilmiş ve İngiliz Parlamentosu da 10 Ni- san 1924'de Lozan Antlaşması'nı onaylamıştır.
187 Hilafetin ilgasının İngiltere açısından önemini İngiltere'nin Ankara büyü kelçisi Sir Ronald Lindsay'in 8 Şubat 1926 tarihinde Londra'da gönder- diği raporunda görmek mümkündür: "Laik Türkiye, Müslümanları İngiliz İmparatorluğu için bir tehlikeli olmaktan çıkarmaktadır.", Bkz., O. Kirk- çüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri, s. 305-307.
188 K. Atatürk, Nutuk II, Ankara 1987, s. 945. 189 Bu konuda yazdıkları eserlerle muhafazakar camiayı etkileyen hukuk- çu-tarihçi Kadir Mısıroğlu, farklı düşünmektedir. Ona göre, Lozan Antlaş ması'nın imzalanması ve onaylanması tamamen hilafetin kaldırılmasıyla ilgili olup İngilizlere verilmiş bir taahhüdün sonucudur. Bunda Haham- başı Haim Naum Efendi'nin de rolü bulunmaktadır. Bkz., Lozan Zafer mi Hezimet mi? III, Sebil Yayınevi, İstanbul 1992, s. 202-2017,
190 Atatürk, İsmet Paşa'nın 22 Ocak 1924 tarihli şifre telgrafina verdiği aynı tarihli cevabında bu konudaki kesin kararlılığını ortaya koymuştu: "Halife ve bütün cihan kati olarak bilmek lazımdır ki, mevcut ve mahfuz olan ha- life ve halife makamının hakikatte ne dinen ve ne de siyaseten hiçbir mana ve hikmeti mevcudiyeti yoktur. Türkiye Cumhuriyeti safsatalarla mevcu- diyetini istiklalini tehlikeye maruz bırakamaz. Hilafet makamı bizce en nihayet, tarihi bir hatıra olmaktan fazla bir ehemmiyeti haiz olamaz.", K. Atatürk, Nutuk II, s. 846-847.
YANITLASİL
yuksel19 Ekim 2023 04:38
99
Soruda
Lozan
Mustafa Budak
sy. 156,157.
Tarihin her devrinde hirs ile, hiyanetle tanınmış bir millet olan yahudiler vaktiyle
YanıtlaSilMûsa Peygamberin nübüveti zamanında da müşârün ileyhin tebliğ ettiği her emri tersine telakki ederek bu şevketli peygambere de türlü müşkülât göstermişler ve her zaman hakla batılı karıştırmışlardır.
Sahih-i Buhârî MUHTASARI
TECRIDI SARIH
Tercümesi ve Şerhi
cilt 8.sy.20.
39. O küfre sapanlar ve âyetlerimizi yalanlayanlar var ya, işte onlar cehennemlik olanlardır. Onlar orada sürekli kalacaklardır. [krş. 7/24-35; 20/123]
YanıtlaSil40. Ey İsrâiloğulları![19] Size verdiğim nimeti hatırlayın (şükredin); bana (iman ve itaat hususunda) verdiğiniz sözü yerine getirin, ki ben de size (cennetle ilgili) vaadettiklerimi vereyim. Yalnız benden korkun!
41. Ve yanınızdaki (Tevrat’ın aslı)nı tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’an’)a iman edin, ona inanmayanların ilki siz olmayın; benim âyetlerimi az bir bedele (dünyalık karşılığa) satmayın ve ancak (benim emrime uygun yaşayın) ve yalnız benden (benim azabımdan) korkun!
42. Hakkı (gerçeği) batıl ile bulayıp/örtüp de bile bile hakkı gizlemeyin (hakkın üstüne örttüğünüz batılı hak diye göstermeyin).[20]
43. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû eden (mü’min)lerle birlikte rükû edin.[21]
YANITLASİL
yuksel2 Kasım 2023 04:10
19] İsrâil, Hz. Yakub’un lakabıdır.
[20] İslâm’a uygun olmayan söz ve hareketler batıldır. Eğer hak olan batıla bulanır, ona karıştırılırsa, hak anlaşılmaz, batılın içinde özelliğini kaybeder ve insanlar da haktan saptırılmış olur. Diğer taraftan bu, “batılı da hakla süslemeyin, altında hak var diye batılı cazip göstermeyin” demektir (İbni Teymiyye, s. 52; Elmalılı, I, 285). Yahudiler, Tevrat’taki bazı hükümleri değiştiriyorlar ve kendi uydurdukları batıllara “hak (doğru) bu” diyorlardı.
[21] Âyet-i kerîmede önce “namaz kılın” denildiği halde tekrar “rükû edenlerle beraber rükû edin” buyurulmasında namazın cemaatle kılınmasına ayrıca önem verilmesi gerektiğine işaret vardır (Beydâvî; Râzî, II, 475; Hazîn, I, 43; Cezîrî, I, 405-406). Yahudiler ve hıristiyanlar namazlarında, kıyamdan sonra doğrudan secdeye giderlerdi. Bu ifade ile onlardan İslâm’ın öngördüğü gibi namaz kılmaları istenmiş olmaktadır. [bk. 3/71; Elmalılı, I, 337]
YANITLASİL
yuksel2 Kasım 2023 04:13
FEYZÜ'L-FURKÂN TEFSİRLİ
KUR'ÂN-I KERİM MEALİ
Doç. Dr. Hasan Tahsin FEYİZLİ
YanıtlaSilFITRAT-FITRAT KANUNU
Fitrat yalan söylemez. (M.N.) 214:Nokta Sosyal hayatta bir çığır açan, fitrat kanunlarına uygun hareket etmelidir. (L.) 174:22. Lem'a 2.işâret Tesettür fitridir. (L.) 197:24. Lem'a
Erkekler kadınlara itaat ettiklerinde mahvoldular.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Bekre (r.a.)
Sayfa: 455 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Bana göre, sizin için deccaldan daha ziyade korktuğum şeyi haber vereyim mi? O, gizli şirktir ki, kişinin kalkıp, adamın makamına gösteriş için amel etmesidir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 163 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Ey kara haberciler, ey kara haberciler, ey kara haberciler. Sizin üzerinize korktuğum şeylerin en korkuncu riya ve gizli şehvettir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Abdullah İbni Zeyd (r.a.)
Sayfa: 502 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, onların yüzleri insan yüzü, kalbleri şeytan kalbidir. Kan dökücülerdir. Çirkin hareketlerden kaçmazlar. Eğer sen onlara tabi olursan seni gözetirler. Eğer onlara güvenirsen sana ihanet ederler. Onların çocukları ahlaksız, gençleri arsız olur. Yaşlıları ise marufu emretmez, münkeri nehyetmez olur. Sünnet aralarında bid'at, bid'at ise aralarında sünnet gibidir. İdarecileri sapıktır. İşte bu zamanda Allah onlara şerlilerini musallat kılar. Hayırlıları dua eder, fakat duaları kabul olmaz.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 502 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
ketm (Bir sözü, bir sırrı, bir haberi) gizleme, saklama, gizli tutma. "Seferberlikte Seferber ordunun iaşesine muhtas hisse-i öşrü vermemek kastı ile mahsulatını ketm edenler hakkındaki Kararname üzerine Adliye Encümeni Mazbatası." Meclis-i Mebusan 28 Şubat 1336 (1920) tarihli 15'inci Birleşim Tutanak Dergisi, C. 1, S. 265. ketmetmek: (Bir sözü, bir Sırrı, bir haberi) gizlemek, saklamak.
YanıtlaSilkeyfiyet (keyfiyyet) Durum, nitelik. "Şimdi efendim, harcırah ve bakiyei tahsisatlarını alamadıklarından keyfiyetin idare memurlariyle Umuru maliye vekâletinden istizahına dair Malatya mebusu Lütfi Bey ve rufekasının bir takriri var." TBMM 14 Temmuz 1336 (1920) tarihli
34'üncü Birleşim Tutanak Dergisi, C. 2, S. 322.
MECLİS-İ MEBUSAN VE MECLİS-İ AYAN TUTANAK TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ
YanıtlaSilÖlümden ne korkarsın, Korkma ebedi varsın.
YanıtlaSilYavuz Sultan Selim İslam ülkelerinin fethinden sonra, bir gün veziri azam Piri Paşa'yı çağırır: «Piri lalam Allahir emri ile Misir'i feth eyledik, Hadim ul Haremeyn unvanı ile hu azzez olduk. Her gittiğimiz tarafta fetihler nasip oldu ve emri mize muhalefet edecek kimse kalmadı. Bu vazi yette devletin zevali ihtimali var mıdır, deyü buyurmuşlar, vezir de cevabında: Yüce cedlerinizin koydukları ka- nun ve kaideler icra olundukça bu devletin zeva- i muhaldir» der ve «evládlarınızın hilafeti zamanında akılsız veziri a'zam tâyin olunur; rüşvet kapıları açıla rak mansıplar ehline verilmez; devlet işlerinde kadınlarım hükmü yürürse o zaman bu devletin ihtilali mukarrer olur diye ilave eder.
YanıtlaSila deve ya deveci ya üsdündeki hacı ölür: İlerisi için verdiğim sözden korkmuyorum, o zamana kadar şartlar değişebilir. Bu gadar borcun altına nası(l) giriyo(rsu)n; garkmuyon mu diyene cuvap
YanıtlaSilzır bizinkinden: N'ediyim, ya deve ya deveci ya üsdündeki hacı (ölür).]
Yağınan yavşan yenir: Yemeğe lezzeti yağ verir.
Ne bu beyle sası sası. Içcık yağ atar adam bunun içine be! Duymadın mı heç ebemden ya(g)ınan yavşan yenir, deyin.]
Yağmır ya(g)sa gış de(g)el mi / Kişi halını bilse hoş de(g)el mi : Her şeyin, her kişinin bir özelliği, bir niteliği vardır. Bunu, başka türlü göstermeye kal- kışmak boştur. Kişinin davranışları, kendi durumuna uygun olmalıdır.
['Ya(g)mır ya(g)sa gış de(g)el mi / Kişi halını bilse hoş de(g)el mi' ay o(ğlum. Ne senden benim çekece(g)im len! Halına yanmayıp Hasan Dağı'na oduna gediyor(rsu)n eyle ay o(g)lum!]
Yalınız öküz çifte goşulmaz : Birlikten kuvvet doğar. Çok kişiyle yapılacak işler, bir kişiye yüklenemez.
[Yalınız öküz çi(f)te goşulmaz. Sahab olun birbirinize dosta düşmana garşı.]
YANITLASİL
yuksel13 Kasım 2023 03:44
EMİRDAG AĞZINDA
ATASÖZLERİ ve DEYİMLER
Özcan Türkmen
sy. 361.
انَّ الْكَذِبَ بَاب مِنْ أَبْوَابِ النّفاق * (الخرائطي في مساوى الاخلاق
YanıtlaSilمامة )
1443- Yalan, nifak kapılarından bir kapıdır
۲۷۳۰ - اَلْعِلْمُ اَفْضَلُ مِنَ الْعِبَادَةِ وَمَلاَكُ الدِّينِ الْوَرَعُ (الخطيب عـــن ابـــن
YanıtlaSil2730- İlim tahsil etmek, ibadetten daha hayırlıdır. Dinin özü, ana temeli haramlardan ve şüpheli şeylerden kaçınmaktır.
NİFAK
YanıtlaSilbk. MÜNAFIK
Küfrünü gizleyerek kendini mümin gösteren veya imanla küfür arasında bocalayan kimse anlamında terim.
nida ses sesleniş, çağırış 2.çağrı, davet 3.dua, yalvarış 4.(dlb.) ünlem
YanıtlaSilnida-i belig نداء بليغ : belagati sesleniş; zama-
nin ve toplumun şartlarına, dinleyicilerin du- rumuna tam uygun, özlü ve etkileyici sesleniş
nida-i âşıkane ve müstakane نداء عاشقانه و
مشتاقانه : aşk ve özlem duyanların seslenişi
nida-i hacet نداء حاجت : ihtiyaç duası, ihtiyaç
yalvarışı; (mec.)Allah'a (c.c.)dua ve yalvarış mânâsına gelen ciddi ve gerçek ihtiyaç içinde olma durumu
nida-i umumi-i Alevi نداء عمومی علوی : Hz.
Ali'nin(r.a.)umumi seslenişi;yer, zaman ve kişileri belirtmeden herkese seslenişi
nida-yi hacet
نداء حاجت : )bknidâ-i hâcet(
nida-yı hak نداء حق : doğruya ve gerçeğe çağrı
nida-yi Hak نداء حق : Hak Teala'nın çağrısı, Al- lah'ın (c.c.) çağrısı, Allah'ın (c.c.) doğru yola dâveti
nidâ-yı nurani نداء نورانی :nurlu çağrı, (mec.( Kur'an ve îman nûrunun çağrısı ve sesleniş
nidâî نداءی : nidâ ile ilgili, seslenişe ait
nidd ند : denk, benzer, eş
nifak 1 : نفاق.iki yüzlülük, inanmadığı halde
inanmış görünmek, münafıklık 2. araya ikilik inanna, ara bozma, ara açma ara açıcılık 3.ara açıklığı, bozuşma, ayrılık, ikilik, anlaşmazlık, geçimsizlik
YanıtlaSilnifâkî نفاقی : iki yüzlülükten ileri gelen, içten ve samimi olmamakla ilgili
nifaksız نفاقسز : iki yüzlülük yapmadan, içten, gönülden, samimi
nigah نگاه : bakma, bakış
nihaye نهایه : )bak. nihayet(
nihai نهاءى : son, en sondaki, sonuncu, sona ait; sonlandırıcı, sona erdirici
nihayet 1 : نهایت.son 2.son uç, son sınır 3.50- nunda 4.son derece
nihayet-i acz نهایت عجز : aczın güçsüzlüğün son derecesi
nihayet-i âlem نهایت عالم : var oluş dünyasının sonu, varlıklar ve şe doğru) düşünülebilir sonu, son durumu olaylar dünyasının (geçmi
nihayet-i devam نهایت دوام : devam süresinin sonu derecest,
YanıtlaSilTDV İslâm Ansiklopedisi'nde ara...
MÜNAFIK
المنافق
Küfrünü gizleyerek kendini mümin gösteren veya imanla küfür arasında bocalayan kimse anlamında terim.
Bölümler İçin Önizleme
İlişkili Maddeler
KÜFÜR
Din adına tebliğ ettiği konularda peygamberi tasdik etmemek, onaylamamak anlamında bir terim.
İMAN
İnanmak, din adına tebliğ ettiği konularda peygamberi doğrulamak anlamında bir terim.
1/2
Müellif:
HÜLYA ALPER
Sözlükte “(tarla faresi) yuvasına girmek; (bir kimse) olduğundan başka türlü görünmek” anlamındaki nifâk masdarından türemiş bir sıfat olan münâfık kelimesi “inanmadığı halde kendisini mümin gösteren” kimse demektir. Kelimenin, “tarla faresinin bir tehlike anında kaçmasını sağlamak üzere yuvası için hazırladığı birden fazla çıkış noktasının birinden girip diğerinden çıkması” biçimindeki kök mânasından hareketle münafık, “dinin bir kapısından girip diğerinden kaçan çifte şahsiyetli kimse” olarak da tanımlanmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “nfḳ” md.; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “nfḳ” md.; Lisânü’l-ʿArab, “nfḳ” md.). Bazı Batılı araştırmacılar, münafığın “kararsız olmak” mânasında Habeşçe nafaka kelimesinden alındığını ileri sürmüşlerse de (EI2 [İng.], VII, 562) bunun için Kur’ân-ı Kerîm’deki anlam benzerliği dışında herhangi bir delil gösterilememiştir. Münafık kelimesi Câhiliye döneminde mevcut olmakla birlikte terim mânasında kullanıldığı bilinmemektedir.
Nifak kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de kök halinde üç, çekimli fiil olarak iki ve münafık kelimesi de çoğul şeklinde yirmi beş âyette otuz iki defa geçmekte olup beş âyette münafık erkeklerle birlikte münafık kadınlar (münâfikāt) da zikredilmiştir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “nfḳ” md.). Ayrıca Kur’an, diğer birçok âyette müminler ve kâfirlerden başka üç temel inanç grubundan biri olarak münafıklardan da bahsetmektedir. Münâfikūn adlı müstakil bir sûre de mevcuttur. Bu âyetlerde münafıkların itikadî durumları, psikolojik yapıları ve ahlâkî bozuklukları, toplumsal hayattaki yerleri, Hz. Peygamber’e ve müminlere karşı tutumları, âhiretteki konumları ayrıntılı biçimde anlatılır.
Kur’an terminolojisinde münafık kelimesi iki farklı tipteki insan için kullanılır. İlki halis münafıklar olup bunlar, “Aslında inanmadıkları halde Allah’a ve âhiret gününe iman ettik” derler (el-Bakara 2/8). İkincisi zihin karışıklığı, ruh bozukluğu veya irade zayıflığı yüzünden imanla küfür arasında gidip gelen, şüphe içinde bocalayan (en-Nisâ 4/137, 143; krş. et-Tevbe 9/44-45), imandan çok küfre yakın olan (Âl-i İmrân 3/167) çifte şahsiyetli insanlardır. Bazı âyetlerde “münafıklar” ve “kalplerinde hastalık bulunanlar” diye ikili ifade tarzının yer alması da bu farklılığı göstermektedir (el-Enfâl 8/49; el-Ahzâb 33/12). Halis münafıklar müminlerle karşılaştıklarında inandıklarını belirtirler, ancak asıl taraftarlarıyla baş başa kaldıkları zaman müminlerle alay ettiklerini söylerler (el-Bakara 2/14). Diğerleri ise Resûl-i Ekrem’e inandıklarını sanmakla birlikte önemli işlerde din dışı otoritelere gitmeyi tercih etmekte, fakat başlarına bir felâket gelince Hz. Peygamber’e başvurmakta (en-Nisâ 4/60-62), böylece hak dine olan bağlılıkları dünyevî menfaatlerine göre değişmektedir (el-Hac 22/11).
YanıtlaSilMünafıklar hakkındaki bu ayırım göz önünde bulundurulduğu takdirde nifak hareketinin Medine’de başladığı yolundaki yaygın kanaatin halis münafık tipiyle sınırlandırılmasının gerektiği anlaşılır. Zira “şüphe içinde bocalama” mânasındaki nifakın Mekke döneminde de bulunduğu söylenebilir. Bu durumda Mekkî âyetlerde münafıklardan bahsedilmesinin sebebi açıklığa kavuşmuş olur (meselâ bk. el-Ankebût 29/10-11; el-Müddessir 74/31). Ancak sistemli bir hareket olarak nifak, güçlü ve hızlı kültür değişimlerinin gerçekleştiği toplumlarda görüldüğü gibi yeni bir yapılanmaya gidildiği Medine devrinde yeni oluşuma tam uyum sağlayamayan insanlar arasında ortaya çıkmıştır. Bazı âyetlerde belirtildiği üzere münafıklar başlangıçta İslâm’ı benimsemişlerse de sonradan tekrar küfre dönmüşlerdir (meselâ bk. et-Tevbe 9/66, 74); bu sebeple iradeleri doğrultusunda kalpleri mühürlenmiştir (et-Tevbe 9/87; el-Münâfikūn 63/3). Bunlara ayrı bir isim verilmesi sadece dünyadaki toplumsal statüleriyle ilgili bir niteleme olup âhirette kâfirlerle birlikte kötü bir âkıbete mâruz kalacaklardır (en-Nisâ 4/140; et-Tevbe 9/68).
Çeşitli âyetlerde münafıkların psikolojik durumunun toplumsal hayata yansıyan görünüm ve etkilerine temas edilmekte, meselâ dış görünüşlerinin aksine onların her şeyden korktukları, özellikle savaştan endişe duydukları belirtilmektedir (et-Tevbe 9/56-57; Muhammed 47/20-21; el-Haşr 59/11-13; el-Münâfikūn 63/4). Yine onların cimri, yalancı ve kibirli oldukları (et-Tevbe 9/67; el-Münâfikūn 63/1, 5), gösterişe önem verdikleri, maddî menfaat için namaz kıldıkları, gerçekte ise dua ve ibadet hayatında isteksiz davrandıkları (en-Nisâ 4/142), ekini ve nesli (ekonomiyi ve kültürel hayatını) bozmaya uğraştıkları (el-Bakara 2/205), kötülüğü yaygınlaştırıp iyiliğe engel olmaya çalıştıkları (et-Tevbe 9/67), Allah’ı ve müminleri alaya aldıkları (et-Tevbe 9/65, 79), müslümanlara yardım edilmesini engellemeye gayret ettikleri (el-Münâfikūn 63/7), müminlere karşı kin besledikleri (Âl-i İmrân 3/119), kötü haberler yaydıkları (el-Ahzâb 33/57-60), günah, düşmanlık ve Hz. Peygamber’e isyan konusunda gizli faaliyetler yürüttükleri (el-Mücâdile 58/8; krş. en-Nisâ 4/108) ifade edilmektedir.
YanıtlaSilMedine döneminde yapılan savaşlarda ve diğer bazı olaylarda ortaya koydukları olumsuz tutum sebebiyle bazı kişilerin münafık olduğuna hükmedilmişti. Ancak bunların bir kısmının yakınları Müslümanlığı benimsemişti. Hz. Peygamber, toplumsal birliği sağlamak ve İslâm’a sempati duyan gönülleri incitmemek düşüncesiyle münafıkların cenaze namazını kılmak, onlar için dua etmek istemişse de nâzil olan âyetlerle bundan menedilmiş ve onlar için birçok defa dilese bile asla bağışlanmayacakları bildirilmiştir (et-Tevbe 9/80, 84; krş. Taberî, VI, 434, 439-440).
Münafığın alâmetleri hakkında bilgi veren rivayetler de mevcuttur ve bunların genellikle ahlâkla ilgili olduğu görülmektedir. Meselâ bir hadiste münafıklık alâmetleri yalan söylemek, sözünde durmamak ve emanete hıyanet etmek şeklinde özetlenmiştir (Buhârî, “Îmân”, 24; Müslim, “Îmân”, 107-108). Diğer bir rivayette bunlara anlaşmazlığa düştüğünde haksızlığa sapma unsuru da eklenmiştir (Buhârî, “Îmân”, 24, “Meẓâlim”, 17), Müslim’in naklettiği hadisin devamında, “Böyle bir kimse oruç tutup namaz kılsa ve müslüman olduğunu zannetse de durumu değişmez” denilmiştir (“Îmân”, 109-110). Bir başka hadiste hayânın ve az konuşmanın imanın iki tecellisi, çirkin sözün ve gereğinden fazla konuşmanın ise nifakın iki alâmeti olduğu belirtilmiş (Müsned, V, 269; Tirmizî, “Birr”, 80), münafıklarda iç açıcı bir görünüm ve dinî kavrayışın bir arada bulunamayacağı beyan edilmiştir (Tirmizî, “ʿİlim”, 19). Abdullah b. Amr b. Âs’ın rivayet ettiği, “Ümmetin münafıklarının çoğu Kur’an okuyucularıdır” meâlindeki hadis (Müsned, II, 175) âlimler tarafından, “Kur’an’ı kasten yanlış yorumlayanlar, Asr-ı saâdet’teki münafıklarda görüldüğü gibi inanarak değil kınanmaktan korktukları veya gösteriş için okuyanlar” şeklinde açıklanmıştır (a.g.e. [Arnaût], XI, 209-211).
YanıtlaSilSahâbîlerin zaman zaman kendilerinde nifak olup olmadığı hususunda endişeye kapıldıkları (Buhârî, “Îmân”, 36), meselâ Hz. Peygamber’e kâtiplik yapan Hanzale b. Rebî‘in onun yanında iken hissettiği huzur ve mutluluğu sohbetinden ayrıldıktan sonra hissedemediği, bunun bir nifak işareti olmasından korktuğu ve durumu Resûl-i Ekrem’e sorduğu, onun da bu halin nifak alâmeti olmadığı cevabını verdiği nakledilmektedir (Müslim, “Tevbe”, 12; Tirmizî, “Ḳıyâmet”, 59). Bu tür rivayetlerde yer alan nifak kavramı genellikle itikadî bozukluğa değil amelî eksikliğe işaret etmektedir. Nitekim bazı İslâm âlimleri nifakı itikadî ve amelî olmak üzere ikiye ayırmış (İbn Hacer, I, 111; II, 47), bazıları da büyük ve küçük nifaktan söz etmiştir. İbn Hacer, bu konudaki farklı görüşleri belirttikten sonra hadiste geçen nifakın amelî nifak olduğu şeklinde yorum yapan Kurtubî’nin telakkisini benimsediğini söylemiştir (Fetḥu’l-bârî, I, 113).
YanıtlaSilKelâm ilminde nifak konusu büyük günah (kebîre) meselesinin ortaya çıkmasına paralel olarak gündeme gelmiştir. İmanın tarifi, amelin imandan bir cüz olup olmadığı, dolayısıyla mürtekib-i kebîrenin dünyevî ve uhrevî durumu gibi konuların tartışıldığı sırada nifak zaman zaman imanla küfür yanında üçüncü bir kavram olarak dile getirilmiştir. Ancak münafığın bu konumunun sadece dünya ile sınırlı kalacağı, âhirette ise nifak üzere ölen herkesin kâfirlerle aynı muameleye tâbi tutulacağı hususunda âlimler arasında görüş birliği vardır.
Sahâbîlerin zaman zaman kendilerinde nifak olup olmadığı hususunda endişeye kapıldıkları (Buhârî, “Îmân”, 36), meselâ Hz. Peygamber’e kâtiplik yapan Hanzale b. Rebî‘in onun yanında iken hissettiği huzur ve mutluluğu sohbetinden ayrıldıktan sonra hissedemediği, bunun bir nifak işareti olmasından korktuğu ve durumu Resûl-i Ekrem’e sorduğu, onun da bu halin nifak alâmeti olmadığı cevabını verdiği nakledilmektedir (Müslim, “Tevbe”, 12; Tirmizî, “Ḳıyâmet”, 59). Bu tür rivayetlerde yer alan nifak kavramı genellikle itikadî bozukluğa değil amelî eksikliğe işaret etmektedir. Nitekim bazı İslâm âlimleri nifakı itikadî ve amelî olmak üzere ikiye ayırmış (İbn Hacer, I, 111; II, 47), bazıları da büyük ve küçük nifaktan söz etmiştir. İbn Hacer, bu konudaki farklı görüşleri belirttikten sonra hadiste geçen nifakın amelî nifak olduğu şeklinde yorum yapan Kurtubî’nin telakkisini benimsediğini söylemiştir (Fetḥu’l-bârî, I, 113).
YanıtlaSilKelâm ilminde nifak konusu büyük günah (kebîre) meselesinin ortaya çıkmasına paralel olarak gündeme gelmiştir. İmanın tarifi, amelin imandan bir cüz olup olmadığı, dolayısıyla mürtekib-i kebîrenin dünyevî ve uhrevî durumu gibi konuların tartışıldığı sırada nifak zaman zaman imanla küfür yanında üçüncü bir kavram olarak dile getirilmiştir. Ancak münafığın bu konumunun sadece dünya ile sınırlı kalacağı, âhirette ise nifak üzere ölen herkesin kâfirlerle aynı muameleye tâbi tutulacağı hususunda âlimler arasında görüş birliği vardır.
Hasan-ı Basrî, büyük günah işleyenlerin münafık olduğunu ileri sürenlerin ilki gibi görünmekle birlikte onun daha sonra bu fikrinden döndüğü nakledilir (Nesefî, II, 778; Nûreddin es-Sâbûnî, s. 80). Ancak Hasan-ı Basrî’nin Mürciîler’e karşı çıkarak samimi mümin bilincine ulaşamayan herkese “mürâi” anlamında münafık dediği bir gerçektir. Ona göre münafık dünya işlerine düşkün olan ve ilâhî cezadan korkmayan, dolayısıyla imanı ciddiye almayan kişidir (Izutsu, İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, s. 69). Kendisinden nakledilen, “Müminlerden başkası Allah’tan korkmaz, münafıklardan başkası da kendini emniyette hissetmez” sözü bu düşünceyi yansıtır (Buhârî, “Îmân”, 36). Nitekim Tirmizî, Hasan-ı Basrî’nin nifakı tekzîbî ve amelî olmak üzere ikiye ayırdığını bildirmektedir (“Îmân”, 14).
YanıtlaSilKalbin ameli olmadan imanın tamamlanmayacağını düşünen ve davranışları onun zorunlu sonuçları olarak gören İbn Teymiyye, büyük günah işlemek suretiyle samimi imanla bağdaşmayan davranışlar ortaya koyan kişiye mümin değil Hucurât sûresindeki âyetten hareketle (49/14) müslüman demekte ve imanın artıp eksileceğini kabul ettiğinden müslüman ismi verdiği kişide nifak unsurlarının bulunabileceğini belirtmektedir. Ona göre Kur’ân-ı Kerîm’de sözü edilen münafıklar iki çeşit olup birincisi kalbinde küfrü gizlediği halde zâhirde mümin olduğunu söyleyen kişidir. Bunun halis münafık olduğu hususunda İslâm âlimleri ittifak etmiştir. İkincisi kalbinde hem iman hem nifak unsurlarını bulunduran kimsedir. Nitekim, “O gün onlar imandan çok küfre yakındılar” âyetiyle (Âl-i İmrân 3/167) nifak alâmetlerinden bahseden hadisler bunun delilidir. Bunlara, “cennet vaad edilen mümin” denmemekle birlikte cehennemde ebedî kalmayacakları umulmaktadır, çünkü hadislerde de belirtildiği gibi kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunan kimse cehennemden çıkacaktır (Kitâbü’l-Îmân, s. 172, 188, 217-218, 236-237, 269).
Mâtürîdî, büyük günah işleyen kişinin durumunu tartışırken Allah’ın mümin, kâfir ve münafık olmak üzere üç inanç mensubu belirlediğini söylemekte ve münafıkların müminlerle kâfirler arasında bocalayan kimseler olduğunu kaydederek bu sınıflandırma dışında yeni bir taksimat yapılamayacağına dikkat çekmektedir (Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 566). Bu açıklamaları ile Mâtürîdî münafıklara küfrün dışında farklı bir statü tanımış gibi görünse de Kur’an’da müminlerin iman edip şüpheye düşmeyenler (el-Hucurât 49/15), münafıkların ise tereddüt içinde bulunanlar (en-Nisâ 4/143) şeklinde nitelendirildiği ve imanın şüphe karışmamış bir tasdik olarak kabul edildiği dikkate alınırsa onun da münafıkları kâfir konumunda gördüğü anlaşılır.
YanıtlaSilNifakla ilgili modern çalışmalarda konunun farklı yönleri göz önüne alınarak değişik sınıflandırmalar yapılmıştır. Bir tasnifte itikaddaki nifak halis ve tereddütlü nifak diye isimlendirilirken ameldeki nifak “nifak benzeri tutum” (şibhü’n-nifâk) olarak nitelendirilmiştir (Yıldız, s. 78-90). Diğer bir çalışmada ise halis ve tereddütlü nifak aslî ve ârızî şeklinde ikiye ayrılmıştır (Abdurrahman Hasan Habenneke el-Meydânî, I, 57-58). Öte yandan nifakın siyasî, iktisadî ve sosyal alanlarda kendini gösterdiğini ortaya koyan, casusları ve bazı gizli teşkilâtları münafık olarak değerlendiren araştırmacılar da vardır (Abdülhalim Hifnî, s. 100-149, 229).
Öyle anlaşılıyor ki naslarda münafıklarla ilgili olarak kullanılan üslûp ve ifadelerin farklılık taşıması âlimlerin de farklı tahliller yapmasına zemin hazırlamıştır. Aslında konu hem psikolojik hem sosyolojik açıdan karmaşık ve çok yönlüdür. Asr-ı saâdet’te eski inançların terkedilip İslâmiyet’in benimsenmesi herkes için aynı kolaylıkta gerçekleşmemiştir. Sonraki asırlarda İslâmiyet’i miras yoluyla devralanların içinde de kendilerini rahat hissedemeyenler olmuş ve tereddüt gösterenler bulunmuştur. Hızlı ve güçlü kültür değişimlerine mâruz kalanlardan bazıları nefsânî arzularına yenik düşerek nifak hastalığına yakalanabilirler. Hz. Peygamber’in nifak hususunda hoşgörülü davrandığı bilinmektedir. Zira nifak içine düşenlerden bir kısmının yakınları müslüman olduğu gibi bazı münafıkların daha sonra samimi müslüman olma ihtimali de mevcuttu. Bu durum İslâm tarihinin her döneminde söz konusudur.
YanıtlaSilİslâm mezheplerinin münafıklar hakkındaki hükümlerinin -imanı dille ikrardan ibaret sayan Kerrâmiyye hariç- birbiriyle uyuştuğu görülür. Mezhepler, iman-amel ilişkisine bakışlarından dolayı adlandırmada mümin ve fâsık kelimelerini kullanmışlarsa da kalben iman etmediği halde zâhiren mümin görünen kişinin münafık olduğu ve kendisine dünyada müslüman muamelesi yapılmakla birlikte âhirette ebediyen cehennemde kalacağı hükmünde birleşmişlerdir (Nûreddin es-Sâbûnî, s. 81; Alper, s. 55).
Kur’ân-ı Kerîm’in özellikle Medine döneminde nâzil olan âyetlerinde nifak hareketine ve münafıklara fazlaca temas edildiği bilinmektedir. Bu âyetlerin yorumlanması sırasında çeşitli tefsir kitaplarında konu hem İslâm tarihi açısından hem sistematik yönden ele alınmıştır. Müslim’in Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inde “Ṣıfâtü’l-münâfiḳīn” adıyla bir bölüm mevcut olup seksen üç hadis içermektedir. Kütüb-i Sitte’de yer alan “îmân” bölümlerinin çoğunda münafığın alâmetlerine ayrılan bablar bulunmaktadır. Wensinck’in el-Muʿcem’inde yaklaşık yedi sütunluk bir hacim içinde nifakla ilgili rivayetlere işaret edilmekte (VI, 515, 523-527), aynı müellifin Miftâḥu künûzi’s-sünne’sinde konunun kaynakları iki sütun halinde gösterilmektedir (s. 481). Münafıklar hakkında bilinen en eski çalışma Ca‘fer b. Muhammed el-Firyâbî’nin Ṣıfatü’l-münâfıḳ adlı eseridir. Çeşitli baskıları bulunan kitap ayrıca Ebû Abdurrahman el-Mısrî el-Eserî’nin şerhiyle birlikte yayımlanmıştır (Tanta 1408/1988). Kaynaklar Zeynüddin Abdurrahman b. Hibetullah el-Mısrî’ye ait Ṣıfatü’l-münâfıḳ adlı bir kitaptan da bahsetmektedir (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1079).
YanıtlaSilModern dönemde konuyu müstakil olarak inceleyen çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bunların içinde -bibliyografyada gösterilenlerden başka- İbrâhim Ali Sâlim’in en-Nifâḳ ve’l-münâfiḳūn fî ʿahdi Resûlillâh (Kahire 1948); Muhammed Cemîl Gāzî’nin el-Münâfiḳūn (Cidde 1393/1972); Atıyye Atîk Abdullah ez-Zehrânî’nin en-Nifâḳ ve’z-zendeḳa es̱eruhumâ fî muvâceheti’d-daʿveti’l-İslâmiyye (yüksek lisans tezi, Câmiatü Ümmi’l-kurâ Külliyetü’ş-şerîa, 1399); Ahmed Sâdıkī Erdistânî’nin İslâm ve Münâfiḳīn (Tahran 1360); Hasan Abdülganî’nin el-Münâfiḳūn ve Şaʿbü’n-nifâḳ (Küveyt 1401/1981); Abdülhakîm el-Beyyûmî’nin en-Nifâḳ ve’l-münâfiḳūn min ḫilâli’l-Ḳurʾân (doktora tezi, 1981, Câmiatü’l-Ezher Külliyetü Usûli’d-dîn); Muhammed Abdülmün‘im el-Birrî’nin el-Münâfiḳūn ve mevḳıfuhum mine’d-daʿveti’l-İslâmiyye (doktora tezi, 1982, Câmiatü’l-Ezher Külliyetü Usûlüddîn); Abdülazîz b. İbrâhim eş-Şehvân’ın en-Nifâḳ ve ḫaṭaruhû ʿale’l-ʿaḳīde (yüksek lisans tezi, 1401, Câmiatü’l-İmam Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye Külliyetü Usûlüddîn); Ebü’l-Hasan Benî Sadr’ın Nifâḳ der Ḳurʾân (Tahran 1359); Abdurrahman b. Muhammed ed-Düsrî’nin en-Nifâḳ: Âs̱âruhû ve mefâhimuh (Riyad 1404/1984); Sadık Kılıç’ın Kur’an’a Göre Nifak (İstanbul 1982); Fikret Karaman’ın Münafıklığın İtikadî Boyutu ve İslâmî Tebliğe Etkisi (Elazığ 1996); Hamdi İşcan’ın Kur’ân’a Göre Münafıkların Özellikleri (İstanbul 2003) ve Hasan Kurt’un İslâm İnancına Göre Nifak ve Münafık (İstanbul 2004) adlı eserleri zikredilebilir.
BİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSilRâgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “nfḳ” md.
İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “nfḳ” md.
Lisânü’l-ʿArab, “nfḳ” md.
Tehânevî, Keşşâf, II, 1422-1423.
Tâcü’l-ʿarûs, “nfḳ” md.
Wensinck, el-Muʿcem, “nfḳ” md.
a.mlf., Miftâḥu künûzi’s-sünne, Kahire 1353/1934, s. 481.
M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “nfḳ” md.
el-Muvaṭṭaʾ, “Ḳaṣrü’ṣ-ṣalât”, 84.
Müsned, I, 84, 95, 128; II, 88, 175, 424, 466, 472, 531; III, 17, 185, 191, 247, 292; IV, 338; V, 57, 269; VI, 292; a.e. (Arnaût), XI, 209-211.
Buhârî, “Edeb”, 52, “Eẕân”, 34, “Fiten”, 21, “Îmân”, 24, 36, “Cizye”, 17, “Meẓâlim”, 17, “Mevâḳīt”, 20.
Müslim, “Îmân”, 14, 106, 107-108, 109-110, “Mesâcid”, 195, 252, “Ṣıfâtü’l-münâfiḳīn”, 17, “Tevbe”, 12.
İbn Mâce, “Mesâcid”, 18.
Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 5, 47.
Tirmizî, “Birr”, 80, “Îmân”, 14, 25, “ʿİlim”, 19, “Ḳıyâmet”, 59, “Ṣalât”, 6.
Nesâî, “Cihâd”, 2, “Îmâme”, 45, “Îmân”, 20, “İstiʿâẕe”, 21, “Mevâḳīt”, 9.
Ca‘fer b. Muhammed el-Firyâbî, Ṣıfatü’l-münâfıḳ (nşr. Bedîr el-Bedr), Küveyt 1405/1985, s. 43-82.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Beyrut 1420/1999, I, 150, 151, 162; IV, 333-335; VI, 434, 439-440; XII, 100-102.
Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd (nşr. Bekir Topaloğlu – Muhammed Aruçi), Ankara 1423/2003, s. 566, 602-604.
Nesefî, Tebṣıratü’l-edille (Salamé), II, 770, 778.
Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, I, 179-180; II, 167-170; VI, 124.
Nûreddin es-Sâbûnî, el-Bidâye fî uṣûli’d-dîn (nşr. Bekir Topaloğlu), Ankara 2000, s. 80-81.
YanıtlaSilFahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, Beyrut 1421/2000, II, 53, 70-71; XI, 67-68.
Nevevî, Şerḥu Müslim, II, 47.
İbn Teymiyye, Kitâbü’l-Îmân (nşr. İsâmüddin es-Sabâbitî), Kahire 1993, s. 172, 188, 217-218, 236-237, 269 vd.
İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm (nşr. Hânî el-Hâc), Kahire, ts., I, 62-74; II, 322-325; VIII, 100-104.
İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Hatîb), I, 111, 113; II, 47.
Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1079.
Elmalılı, Hak Dini, I, 227, 235, 236, 240-241; IV, 2558; VII, 4997.
T. Izutsu, İslâm Düşüncesinde İman Kavramı (trc. Selahattin Ayaz), İstanbul 1984, s. 67-74.
a.mlf., Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar (trc. Selâhattin Ayaz), İstanbul 1991, s. 238-244.
Abdülfettâh Lâşîn, Luġatü’l-münâfıḳīn fi’l-Ḳurʾân, Beyrut 1405/1985, I-II.
Abdülhalîm Hifnî, Üslûbü’l-Ḳurʾân fî keşfi’n-nifâḳ, Kahire 1990, s. 16-17, 42-43, 61, 63, 100-149, 229.
M. Abdülhâdî el-Mısrî, Ḥaḳīḳatü’l-îmân ʿinde Ehli’s-sünne ve’l-cemâʿa, Kahire 1411/1991, s. 121-140.
Abdurrahman Hasan Habenneke el-Meydânî, Ẓâhiretü’n-nifâḳ ve ḫabâʾis̱ü’l-münâfıḳīn fi’t-târîḫ, Dımaşk 1414/1993, I, 57-58, 72-73, 85-106; II, 631, 686.
Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur’an (trc. Alparslan Açıkgenç), Ankara 1993, s. 292-294.
Ahmet Sezikli, Hz. Peygamber Devrinde Nifak Hareketleri, Ankara 1994, s. 1-24, 78-90, 202-217.
M. İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı (trc. Mehmet Yolcu), İstanbul 1995, III, 75-114.
Adnan Demircan, Hz. Peygamber Devrinde Münafıklar, Konya 1996, s. 11-23, 29, 31, 40.
Abdullah Yıldız, Hz. Peygamber ve Gizli Düşmanları Münafıklar, İstanbul 2000, s. 19-184.
Müellif:
YanıtlaSilH. AHMET SEZİKLİ
Hz. Peygamber Döneminde Münafıklar. İslâm tarihinde nifak hareketlerinin ortaya çıkışı, müslümanların organize bir topluluk ve siyasî bir güç olarak belirmeye başladığı Medine devrine rastlar. Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettikten sonra, kendisine inanmayan ve İslâmiyet’e meyilleri olmayan bir kısım Medineliler ile Medine civarındaki bedevîlerden ileri gelen bazı kimseler siyasî ve maddî sebeplerden dolayı İslâm’a zâhiren girmekte kendileri için yarar görmüşlerdir; özellikle bunların bir kısmı bulunduğu muhitte gözden düşmemek amacıyla bu yolu seçmiştir.
Bedir zaferiyle birlikte Evs ve Hazrec kabileleri içinde mütereddit davrananlar hemen müslüman oldular. Bunlardan, Medine halkına başkan olmak üzere iken İslâmiyet’in şehre gelmesiyle siyasî nüfuzunu yitiren Abdullah b. Übey b. Selûl eski itibarını korumak maksadıyla bir grup oluşturdu ve Hz. Peygamber’e karşı gizli bir muhalefet cephesi kurarak çeşitli nifak taktikleri uygulamaya başladı. Bu arada bir yandan hıristiyan liderlerinden akrabası Ebû Âmir er-Râhib’in desteğini sağlarken bir yandan da gizlice Kureyş müşrikleri ve Medine yahudileriyle dostluk anlaşmaları yaptı. Abdullah b. Übey, Uhud ve Hendek savaşları sırasında ilk defa Kureyş müşrikleri ve Ebû Âmir ile olan ilişkilerini açığa vurdu ve Benî Kurayza ile Benî Nadîr’i Resûl-i Ekrem’e karşı savaşa teşvik etti. Oluşturduğu münafıklar grubunu yahudi ve müşriklerle aynı ittifak içinde toplamaya çaba gösterdi. Fakat Mekkeli müşrikler Hudeybiye Antlaşması ile kısmen ve Mekke’nin fethinden sonra tamamen onun ittifakından çıktılar. Öte yandan Medine’de ortak eyleme girdiği yahudilerin şehirden sürülmesiyle oradaki beraberlik de sona erdi. Bu durumda sadece Mekke fethinin ardından Tâif’e kaçan ve daha sonra Suriye’ye giden Ebû Âmir onunla irtibatını kesmeyerek hıristiyanları Hz. Peygamber’e karşı kışkırtmaya çalışmak suretiyle kendisine yardım etmeyi sürdürdü.
Abdullah b. Übey, Benî Mustaliḳ (Müreysî‘) Gazvesi sırasında ensar ve muhacirleri birbirine düşürmeyi denedi; dönüşte de Medine’de kargaşa çıkarmak için İfk Hadisesi’ni tezgâhladı. Nifakın zirveye çıktığı en kritik günlerde münafıkların üs olarak kullandığı nifak merkezini mescid hüviyetine büründürerek faaliyetlerine meşruiyet kazandırmak istedi (bk. MESCİD-i DIRÂR). Tebük Seferi’nde gövde gösterisi yapmak amacıyla Zübâb tepesi tarafında Hz. Peygamber’in ordugâhından ayrı bir ordugâh kurdu. Bir taraftan savaşa gitmeyenlerin başını çekerken diğer taraftan bazı münafıkların orduya katılmasını sağlayarak nifak hareketlerini tahrik etti ve bunun sonucunda Tebük dönüşünde Resûl-i Ekrem’e suikast girişiminde bulunuldu (bk. TEBÜK GAZVESİ).
YanıtlaSilAbdullah b. Übeyy’in planladığı nifak olayları karşısında insanların iki gruba ayrıldığı anlaşılmaktadır. Birinci grup, Câhiliye duygusundan henüz kurtulamayan ve İbn Übeyy’in kötü niyetinden haberi olmaksızın siyasî propagandalara aldanarak ona katılanlar, ikincisi de kalben ve fiilen nifak üzere bulunanlardır. Bu dönemde itikadî nifakı kanıtlanmış kişilerin nisbeten az olduğu görülmektedir. Hulefâ-yi Râşidîn devrinin sonuna doğru ortaya çıkan fitnelere Asr-ı saâdet’ten kalan münafıkların değil daha sonra İslâm’a giren yahudilerin tesir etmesi Asr-ı saâdet’teki münafıkların sayıca azlığının bir delili sayılabilir. Hz. Peygamber, münafıklara karşı uyguladığı metotla nifak hareketlerini kökünden kurutmaya çalışmış, sayılarını ve etkilerini çok aza indirmiştir. Kurduğu otorite ile nifakın eyleme dönüşmesine pek fırsat vermemiş, çıkan nifak hareketlerini de kısa sürede önlemiştir. Onun Kur’ân-ı Kerîm’in münafık tanımlamasına giren insanları bu sıfatla damgalamadığı, hiç kimseye münafık diye hitap etmediği ve bunu müminlere de
yasakladığı görülmektedir. Çok defa münafıklara sadece mânevî müeyyide uygulamış, onların hukukuna riayet ederek kendilerine düşman muamelesi yapmamıştır. Ayrıca nifak problemini İslâm toplumunun bir iç meselesi olarak değerlendirmiş, siyasî mahiyette başlayan nifakın itikadî hüviyete bürünmemesi için âzami gayret gösterip münafıkların kendi aralarında giderek kuvvet kazanmasını önlemiştir. Bu arada Resûl-i Ekrem’in belirli konularda münafıklara izin vermesini ve suçlarını affetmesini sadece hoşgörüsüne bağlamamak, bunda özellikle İbn Übeyy’in çevresinde bulunan kişilerin nifaktan uzaklaştırılması siyasetinin yatmakta olduğunu kabul etmek gerekir.
YanıtlaSilMünafıkların faaliyetleri, barış zamanı ensar ve muhacirler içinde kavga çıkartarak İslâm toplumunu birbirine düşürmek, Hz. Peygamber’e gelen vahiyleri küçümseyip yeni müslümanlar arasında tereddüt uyandırmak, onun şahsını ve aile fertlerini cemiyet içinde lekeleyerek yıpratmak şeklinde yoğunlaşırken savaş zamanı müslümanların cesaretini kırmak, düşmana avantaj sağlayıcı yollara başvurmak, Resûlullah’a karşı kötü fiiller tertiplemek ve İslâm ordusunu içten çökertmeye çalışmak şeklinde sıralanabilir. Bu gayretler karşısında Hz. Peygamber önce dış desteklerini keserek onları yalnızlığa itmiş ve ashap arasında kurduğu kardeşlik, tevhid ve birlik şuuruyla iç huzuru ve güvenliği sağlamıştır. Böylece Resûl-i Ekrem’in vefatına yakın dönemde münafıklar etkilerini tamamen kaybetmişlerdir.
Risale-i Nur Külliyatından
YanıtlaSilOtuzüç Pencere
Dalalet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli! Ne zorun var ki, oradan gidiyor- sun Hem bak! iman ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safalı. Oraya gir, kurtul...
Müellifi Bediüzzaman Said Nursi
YANITLASİL
yuksel15 Kasım 2023 06:04
u Otuzüç Pencereli olan Otuzüçün
cü Mektub, îmanı olmiyanı İnşaallah îmana getirir. İmanı zaif olanın îmanını kuvvetleştirir. İmanı kavi ve taklidi ola- nın îmanını tahkiki yapar. İmanı tahki- ki olanın îmanını genişlendirir. İmanı ge niş olana bütün kemalât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahda te- rakkiyat verir; daha nuranî, daha parlak manzaraları açar.
İşte bunun için, "Bir pencere bana kâ- fi geldi, yeter" diyemezsin. Çünki : Se- nin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise; kalbin de hissesini ister. Ruhun da his- sesini ister. Hatta hayal de o nurdan his- sesini istiyecek. Binaenaleyh herbir pen- cerenin ayrı ayrı faideleri vardır.
Said Nursi
peliyanın bazı keşiflerinin bazan hakikata zıt çıkması. (S.) 303: 24. Söz 2. dal aliyanın bir kısmı niçin tevhidde ileri gitmeşler? (S.) 303:24. Söz 2. dal
YanıtlaSilEvliyanın bir nevi garibi olan abdalların bir anda çok yerlerde görünmesi, (S.) 462:28. Söz
Byliyanın ilhamı bazı arızalarla hatalı olabilir, gerçeğe zıt çıka-
bilir. (S.) 308:24. Söz 3. dal 5. asıl
Byliya iman esaslarında ittifak etmiştir. (S.) 303:24. Söz 2. dal Byliyanın kabirleri manay-i ismiyle ziyaret edildi. (M.) 355:28. Evliyanın kerâmeti haktur. (S.T.Ten) 165:28. Lem.) 165.
Mektup, 6. mes. 4. nük.
Evliyaların keşiflerinin birbirine zıt çıkması. (S.) 303:24. Söz 1. dal Evliyaya mânây-i ismi ile bakılmamalıdır. (H.Ş. 2. Zey. 2. kıs.) 145. Evliyanın meleklerle ve cinlerle görüştüp konuşmaları. (M.) 158: 19. Mektup, 14. işâret, 2. şube
Evliyaya meşru muhabbetin uhrevî mükafaatı. (S.) 592:32. Söz 3. mev. 2. mebhas, 6. işaret
Evliyaya meşrû muhabbetin dünyevî neticesi. (S.) 588:32. Söz
3. mev. 2. mebhas, 4. nükte
Evliyaların nefs-i emmareden şikayetleri. (K.L.) 175; (Ş.) 278: 13. Şua
Hızır'ın (a.s.) hayatına yakın hayata mazhar evliyalar vardır. (B.L.) 180.
Kırk günde bir gün ekmek yiyen evliya burcunda. (B.L.) 9. Nübüvvetin velâyete üstünlüğü. (L.) 30:4. Lem'a 4. nükte
Vedûd ismine mazhar bir kısım evliya, Cenneti istemeyip Al lah'ın sevgisini istemişler. (S.) 571:32. Söz 2. mev. 3. mak. 4. rem Yüz yirmi dört bin evliya. (S.) 110:10. Söz zeylin 5. parças (S.) 131:13. Söz 2. makam
FIHRIST/2
Ölümü çok hatırlayıp anan kimseye üç şey verilir:
YanıtlaSil1- Günahdan tevbe etmek, - Rızıkda, kanaat etmek,
3- Tanrı'ya kulluk etmede içten istek ve aşk.
Ölümü unutan kimseye de Allah üç türlü belâ verir:
1- Tevbeyi sona bırakmak, mesela: «Daha vakit var, benim gene- im var>> diyerek tevbeyi te'hir eder,
2 - Dünyaya karşı hırsı ve tamah'ı fazlalaşır. Halbuki: <> diye tenbihlerde bulunulmuştur.
3 - Dini görevlerini işlemekte üşenme hâsıl olur ki; (1) bu işin
tülüğünü anlatmak mümkün değildir.
Ölümü çok hatırlayıp anan kimseye üç şey verilir:
YanıtlaSil1- Günahdan tevbe etmek, - Rızıkda, kanaat etmek,
3- Tanrı'ya kulluk etmede içten istek ve aşk.
Ölümü unutan kimseye de Allah üç türlü belâ verir:
1- Tevbeyi sona bırakmak, mesela: «Daha vakit var, benim gençliğim var>> diyerek tevbeyi te'hir eder,
2 - Dünyaya karşı hırsı ve tamah'ı fazlalaşır. Halbuki: <> diye tenbihlerde bulunulmuştur.
3 - Dini görevlerini işlemekte üşenme hâsıl olur ki; (1) bu işin
kotülüğünü anlatmak mümkün değildir.
YANITLASİL
yuksel16 Kasım 2023 00:37
O zat - Ey kardeşlerim! Size Allah'ı And veriyorum, sakın ölümü hatırı- nızdan çıkarmayınız, o teşkilatları bozar, kardeşi kardeşten, karıyı ko- cadan ayırır, canından sevgili mallarını, sevmediği kimselere terketti- rir, yavrularınızı öksüz kor, gülen yüzleri ağlatır, gözleri yaşlarla dol- durur, toplumları dağıtır, mâmûrları virân eder, nâzenîn vücûdları topraklarda çürütür. Ey kardeşlerim! Yere düşeceğiniz günü düşünün, mezara gireceğiniz saatı aklınıza getirin, kabre gireceğiniz dakikaları, kabre girip yanınıza gelecek olanı tefekkür ediniz.
(1) Onlardan biri: Hacca gitmektir.
Mükellef bir Müslümanın, haccın Nisabı tahakkuk eder etmez, hac yoluna yürümesi lazımdır. Bunun tehiri vähi işlerden dolayı ise durumun sonu korku- ludur. Geriye bırakmak doğru değildir.
Denilmiş ki: Dînî görevleri geriye bırakmak; bir dert ve hastalıktır, çok kimselerde bu hal bulunur. Namaza üşenenlerin başlarının taşlarla ezileceğini İmam-ı Buhârî bir hadisinde anlatmıştır. Bunun şüphesiz şakası yoktur. Bir de amamen terkedenin halini düşünelim :
YANITLASİL
yuksel16 Kasım 2023 00:38
Yumuşak döşekleri beğenmiyen kibarlar, kobindustane birakila
ğınınkumaka getirin. Dunya yüzünde, toprak bheale, her bir in
Her bir yemeği beğenmezken, yarın, mezarda yatacak, yılan ve çiyanı
Hendaşı olacak, ağzı topraklarla dolacak, dunyayı seyrederek renk
tenmiyen gözler yarın toz- toprak dolacak. Evlerinin üstüne örtü
ğenmezken; yarın taşlar örtü olacağını, otlar, ağaçlar biteceğini un
mayınız, taşın toprağın üzerinde yatacağınızı unutmayınız ey k
deşlerim.
Bu konuda insanlar ikiye ayrılır:
1 Birincisi; erbâb-ı saadettir. Bunlar, salih amellerle meşgul on muşlar, işlerini öylece düzene koyup, doğru yolda yürümüşlerdir. He Kur'ân-ı Kerîmi okumakla meşgul olanlara, veya Kuran okunurke can vermiş olanlara, değer biçilmez üstünlükler hazırlanmıştır.
2- İkincisi, kötü işlerle meşgul iken ölmüş olan tevbesizlerdir. İ te dert, bela bunların başlarında toplanır. Kabirde, toprakda, yanın geleceklerin hepsi onun düşmanlarıdır.
Mezarına girenin yanında bulunacak olan, onun dünyada işleml olduğu ameli iyi - kötü tecessüm ederek onu karşılayacaktır. Bu düşün celer üzerine bazı büyükler şunları söyliyerek halkı ikaz etmek istemiş lerdir:
Ey mal yığanlar ey binalar kuranlar, sizin malınız ancak kesen dir, yoldasımz, gözlerimizi açım!
Ey malcılar! Malınız sizi ölümden kurtarabilecek mi? Ahirete on- dan bir şey götürebilecek misiniz? Hayır, hayır... Belki sen o yığdığ nesneyi senin sevmediklerin ve seni hayır ile anmıyacak kimseler içim yığdın. Cezasını sen çekeceksin, zevkini onlar tadacak. Bakmıyor mu sun, dünyadan kefenden başka şey götüreni görüyor musun?
YANITLASİL
yuksel16 Kasım 2023 00:41
SÖNMEZ NEŞRİYAT A. S. YAYINLARI: UMUMİ NES, No: 23 KUR'AN ve HADIS ILIMLERİ: HUSUSI: No
AHİRETE GİDEN YOL
(KEŞF-ÜS SÜTÜR)
Ali Rıza ALTAY Denizli Merkez Vaizi
d
11
sönmez
Cağaloğlu Şeref Efendi Sokak No. 13
İSTANBUL-1969
sy. 19,20.
YANITLASİL
Yorum Gönder
Bu blogdaki popüler yayınlar
İman
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Meric Tumluer Said Nursi
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Blogger tarafından desteklenmektedir
Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL
Vasiyet ve mustafa
PROFİLİ ZİYARET EDİN
Arşivleme
Kötüye Kullanım Bildir
Eden bulur
YanıtlaSilbir dilenci eden bulur der dururmuş.
Kötü bir kadın bu dilenciye kızarmış.
En sonunda ekmek içine zehir koyarak dilenciye vermiş.
dilenci zehirli ekmeği alarak yola koyulmuş.
Bir gölgelikte dinlenmek için oturmuş.
O sırada bir askerliğini yeni bitirmiş
bir genç gelmiş.
dilenci çok acıktıgini görünce ekmeği gence vermiş.
Genç Ekmeği yiyerek yola koyulmuş
Bir evin önüne gelince zehirli ekmeği yediği için ölmüş.
Kötü kadın kapıyı aç sa zehirli ekmekle birlikte oğlunun öldüğünü görmüş.
Akra Fm.
Sirca köşk.
Hiç şüphe yok, deccal çıkacaktır. Onun sol gözü kördür. Ve üzerinde beyaz bir ben vardır. Gözsüzleri ve abraşı iyi eder. Ölüleri diriltir. Ve "ben rabbinizim" der. Kim onu tasdik ederse fitneyi deccale düştü. Kim de "Rabbim Allah" der ve böyle ölürse o zaman deccalın fitnesine düşmemiş olur ve ona bir daha fitne ve azab yoktur. Deccal yerde Allah'ın dilediği kadar kalır. Sonra İsa (a.s.) gelir. O Bana vekil ve Benim dinim üzerine gelir. Deccalı öldürür. Ondan sonra kıyamet kopar.
YanıtlaSilRavi: Hz. Sumre (r.a.)
Sayfa: 97 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Bir hastaya vardın ise Bir içim su verdin ise Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi
YanıtlaSilBir miskini gördün ise Bir eskice verdin ise Yarın anda sana gele Hak libasın biçmiş gibi
***
Bir kez gönül yıktınsa Bu kıldığın namaz değil Yetmiş iki millet dahi Elin yüzün yumaz değil.
***
Ben gelmedim dava için Benim işim sevi için Dostun evi gönüllerdir Gönüller yapmaya geldim. (Yunus Emre)
"Din kardeşinden bir cefa gördünse, onun bin vefası olduğunu hatırla... Çünkü iyilik, günaha karşı şefaatçi gibidir." (Mevlana)
Öyleyse, gelin kardeş olalım:
Gelin tanış olalım İşi kolay kılalım, Sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz
(Yunus Emre)
RAMUZ'DAN SOHBETLER
YanıtlaSilMehmed Zahid KOTKU rh.a
Putların icadı
Allah teälayı insanoğlu aklı ile elbette hakkıyla blemez. Bir halıkı var, läkin nasıldır Görülmeyen Mayin bilinmesi de muhakkak ki çok müşküldür. Bu un için hemen hemen her kavim ve millet aklının erdiği kadar çesitli putlar icad etmişler, her birisi- ne de hälıkı andıran birer isim vermişler. Tabil ki bunlann hepsi de bâtıl fikirler. Bunların karşısına önce İbrahim aleyhisselâm
cikmis. Babası put imâlcisi olan İbrahim peygam ber çocukluğunda bu putları satarken: "satana ve alana ne faydası ne de zarırı olan ilahlar" diye sotarmış. Bir gün putperestlerin kiliselerindeki bü Un putları kırıp, baltayı da büyük putun boynuna asmis. Sordukları vakit ise "Balta kimin boynun da ise ona sorun demiş. Onlar da "Bu putlar ko nusur mu?" deyince, "Siz ne de budala insanlarsınız ki, bu faidesiz, kendi ellerinizle yap- tığınız taştan, ağaçtan, altun ve gümüşle süsledi ğiniz putlara tapıyorsunuz" diyerek anları tapiyorsunu susturmus. Fakat insanoğlu bu hatalarını bildikle nhalde o putları için Ibrahim aleyhisselamı, yak maya karar vermişler. Malüm olan o hädise bizim Urfa şehrinde vukubulmuş. O ates mahallinde bu pin sular kaynamakta, ateşe ahldığı yerde, jeh in yüksek kısmında minareye benzer rada durmakta ve bütün beyeriyete inlisal teşkil etmektedir. iki sütun halá bir nümüne- Lakin maalesef bugün halà o putlara tapan
dynale poucolour Kim bilir ne kadar
an var dünyada, her birisi çeşitli bahanelerle o
pularna baglıklarını izhar etmekten de çekin
şte bu putların çok do
çeşitleri vardir
Mase
paralar, mallar, servetler, sehvet, nehin arzu
ve emial Bunların en korkunas alon
Malümdur ki pislikler iki kısımdırı Birisi görü nen, bilinen maddi pisliklerdir, diğeri ise görünme yen, månevi pisliklerdir. Maddi olanlar insan ve hayvan pislikleriyle beraber, bir de şarap ve do muz hayvanının kendisi gibi, her şeyiyle büyük ne casetlerden addedilenler. Bunlardan kurtulmak mânevi necasetlere nazaran çok daha kolaydır. Çünkü yıkanması halinde bunlardan temizlenmesi mümkündür.
Fakat månevi necasetler ki, bunlar alışılan gü nahlarla birlikte, gaflet, inançsızlık, kibir, gadab, ucüb, hased, hirs, sehvet, kin ve emsolidir. Duçak güzel görünür, fakat içi berbat, bunlan ne kadar yıkasanız da su ile temizlemek mümkün değdir Bizim ecdadımız "Bunlan teneşir temizler de mister. Bu huylara müptelő olanlardan siah, nels edenler pek nadirdir. Insanlarda hakiki insanlık
Müslümanlarda ise hakiki Müslümanlık bu kötü
huylardan kurtulmadıkça tam manasıyla olmas Oyle ise her Müslümana, her insana lazım ve layık olan odur ki, kendisini moddi pisliklerden kur larsın. Ancak bu üzerine nosil borç ve manevi pis liklerden kurtulmaya çalışması da bylece vazifelerindendir Sahabe i güzin ridvanullahi tešla aleyhansen main hazeratı, Resülüllah sellöllahü aleyh
ve se
huzurlarında bulunmak
lem Hazretleri'r
nin
sohbetlerini dinlemek suretiyle maddi, manevi b
tun pisliklerden tamomiyle ananas olimlarivia,
tün Müslümanlara hatta bütün insanliga nümü
olmuşlardır. Blahore Müslümanlar Resah se
Efendimiz den uzaklaştıkça ve o güzel huylar
rer birer kaybolmaya başlayınca tarikator m
dana gelmes Maksat hep a Resülüli
zamanındaki güzel hayatı tekrar canlanamp
dini begenmek pek büyük bir beladir Mamamaya colmak, insanion madd
inetan molivena en büy
ennadir. Buna
denmektedir k
be
delaysiyle karell, olgun Hak
navını kazanmaya ya Maluman yet
yamani en böyük be lesat kaynağar Bu gayet etmek
sinde eriyip gidiyor
Allch teula hepimiمناوالي
RAMUZ'DAN SOHBETLER
YanıtlaSilMehmed Zahid KOTKU rh.a
Tasavvufun Hakikatleri
Gerek tasavvuf kitaplarından ve gerekse mu e söylenmiş olan sözlerden anlıyoruz ki, blemi, vücudunun iç kısmı gibi, anın iç alemi, daha fazla ve hatta on- daha mühimdir. Hepimizce má olduğu gibi, mesela, insanın dış a'zosinga hangi birisine bir arıza olsa, bu her ne kadar noksanlık ise de, yine insan pek <a'la yaşayabi veläkin, iç alemin a'zalarında
azallah bir noksan olursa, o zaman yaşamak nianı da kalmadığı cümlenin ma'lumudur. Iste tipki bunun gibi, insanın gönül ålemi, rú kalbi, aklı, fikri, dimáğı, irádesi bozulursa, bü bir feläket olur.Isin sonu nereye varır artık onu tasavvur ediniz. Çünkü, vücüdun ister dis, ister çuzuvlarında vāki olacak bozukluk sebebiyle ni hayet iş ölümle biter. Kişi imanla göçmüsse ahirette chata erer. Ama iç alemi, månevi hayatı hastalı düçar olursa ahirette ebedi azaba uğrar.
to Bunların sıhhatlarının muhafazası hususunda büyüklerimiz çok gayretler sarf etmişler, bu me panda az yemek, az içmek, az uyumak ve kaná akár bir yaşayışa rıza gösterip, hemen bütün çlerini gönüllerinin ihyasına bağlamışlardır. Böy ece de, Muhammed s.a.s. ümmeti arasında isim leri bu günlere kadar (bütün erbabı yanında) nında) hürmetle anılmakta ve her gün ruhlarına Kur'an turları hediyye edilmektedir ki, bu onların daimi surette ahiret äleminde de ede terakkilerine ve yüksek derecelerine nail olmalarına vesile ve sebeb ol maktadır.
Şimdi, bir insana yetmez mi ki, öldükten son reda böyle salih amellerle anılıp, her gün Ze sevinçlere nail ola? Bu büyük mut töze là mutluluk ve bahtiyarlık değil midir? Bu sebebten biz insanlara düşen en büyük vazife, gönüllerimizi Mavlonen ra olacağı güzel bir gönül haline getirmektir
dan (ki 60 kadar sayarlar) işte bunlar ve emsble rinden iç ölemimizi son derece sakınmak ve korumak lazımdır. Bunların yerine makbul ve memduh olan güzel huylan (ki 60-70 kadar sayar lar) yerleştirmek, büyüklerin halleriyle hallenme ğe çok çalışmak lazımdır.
Mesela, kibrin yerine tevăzu, hasedin yerine gibta, riyanın yerine ihlás, ucubun yerine mahvi
yet, gazabın yerine hilim, hırsın ve tama'in yerine kana at, istihzanın yerine hoşgörü, tahkirin yeri ne saygı, şehvetin yerine sabir, hasisliğin yerine co mertlik, tefrikanın (ayrılık) yerine birlik, ittifak, sabırsızlığa tahammül, hayasızlığa karu iffet, gam sızlık, korkusuzluk, kanaatsizlik yerlerine havi has yet ve islami hususlara son derece alaka gösterilmesi kazanılmalıdır. İşte bunlar ve benze ri güzel huylar ve ahlaklar, hep o gönülün güzel
leşmesine ve olgunlaşmasına sebeb olur.
Bindenaleyh, insan ancak kendini bilip anlo dığı zaman insan olabilir. Iste cennet ve cemalul lahın müşahadesi, bu kadar mahlükatın içinden ancak imánla, ihlásla Allah'a dönebilen bahtiyor. lara nasibdir. Aynı zamanda Rabbını büyük ask ve muhabbetle seven; yoluna, can, bas, mal mulk, feda edebilen, mümtőz uluvve himmet sähipleri evliyalar, kämiller, sålihler, årifler gibi algun kul
larının nasibidir ki, onlar medär mihänmışdır. Hakk's bilmek insanın kendisini bilmesine bagh
ise de, Allah'ın kamil ve hala kullanından hummet almak suretiyle faydalanmal, inkan buldukça on ların hizmetlerine kopmak, hayır dağlanını sik, elbette insane onlar gibi yapabilir Görmez misin ki, bir demir partou bile, ham
soğuk hem de vert madde kan stayin cine kon
Onun için gönüle keder veren kötü huy ve ah laklardan, bahusus şeytanın bile kibir, hased, usyay beub, gazab hitom bide halimize gülere atihză, tahkir, grybet, nemime how howlik sobiruzhk, nomaz O demerkende Kondatsizlik, sehvet, tefrika terassi goms korkusuzluk
ve sõire gibi kötü
ve megstum huyter
duğu zaman noul onun gibi kıpkırma bir ates che
yor, hem de wyu değip punuşuyor. Onde
artk demirel
omy istedig kiligo
hesla ki bir insan hicbu vaka bir
sokobi Biyor
demurle
Insan iyi bir terbiyecinin alinde neden terbiyecial
M. ALI BIRAND
YanıtlaSilUluslararası Anlaşmalarda Bir Temel İlke Vardır: En Kuvvetli Daima En Haklıdır
Problem, Ortadoğu'da kulüp olmamasıdır. Çünkü süpergüçler Ortadoğu'da o kada işlerine geldiği şekilde düzen kuruyorlar ki, karıştırabilmek çok kolay, birini çıkartıp diğerini girdirmek çok basit. Çünkü topluma dayalı lider sayısı çok az Yüzde sekseni ordusuna ordusundan dolayı da ya Sovyetler Birliği'ne veya Amerika'ya dayanıyor.
Modern Bilim, içinde doğduğu batı uygarlığının evrenselliğini ve üstünlüğünü empoze ettiği için emperyalizmin de anasıdır.
YanıtlaSil* Modern bilimle hesaplaşmak için İlk Sorular
YanıtlaSilAdnan TEKŞEN
Modern bilimin "kanunları" en iyi ihtimalle emsal olarak görülmediği takdirde Müslümanları oyalayıp durmaktan başka bir sonuç elde edilmeyecektir.
YANITLASİL
yuksel19 Kasım 2023 11:16
Modern Bilim, içinde doğduğu batı uygarlığının evrenselliğini ve üstünlüğünü empoze ettiği için emperyalizmin de anasıdır.
YANITLASİL
yuksel19 Kasım 2023 11:17
Modern Bilim, içinde doğduğu batı uygarlığının evrenselliğini ve üstünlüğünü empoze ettiği için emperyalizmin de anasıdır.
İslam Aylık mecmua
AYET
YanıtlaSilKÄRÛN KISSASI
Kim bir iyilikle gelirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır; kim de bir kötülükle gelirse o kötülükleri işleyenler yalnızca yaptıklarının karşılığını görürler. (Kosas, 28/84)
Kur'an'ın Kasas suresinde Karûn, Hz. Mûsa'nın kavminden, hazinelerinin anah- tarlarını ancak güçlü bir topluluğun taşıyabildiği, zenginliğiyle mağrur bir kişi olarak takdim edilir. Karûn gösterişi sevmekte, kavminin arasında ihtişamla do- laşmakta, bu ise bazılarının hayranlığını celbetmekteydi. Kavminin, servetiyle böbürlenmemesi gerektiği yönündeki uyarılarına karşı Kārûn bu serveti kendi bilgisi sayesinde yaptığını ileri sürüyordu. Nihayet kendisi ve evi yerin dibine ge- çirilmiş, bu akıbetten ne kendini kurtarabilmiş ne de onu kurtaracak bir topluluk çıkmıştır. Diğer ayetlerde de Hz. Müsa'nın apaçık delillerle Firavun, Hâmân ve Karûn'a gönderildiği, fakat onların Müsa'yı yalancı bir sihirbaz olarak niteledikleri, ona karşı çıktıkları, yeryüzünde büyüklük tasladıkları, sonuçta her birinin farklı şekillerde cezalandırıldığı belirtilir. Kärün kıssası, servet ve gücüne güvenerek, kendini imtiyazlı ve büyük görüp Allah'a isyan, insanlara karşı haksızlık eden ve bu suretle sınırı aşanlar için asırları aşıp gelen bir ibret tablosu, bir öğüt levhasıdır.
İnsanlığın kurtuluşu faizin kaldırılması, zekâtın yerine getiril mesindedir. (S.) 649:Lemaat
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 22:33
İnsanlar kendi idarecilerinin yolundadır. (Mn.) 33.
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 22:53
8.Asirda İngiliz Kralı Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazarak para bastırmış.
Akra Fm.
Günün sohbeti
Prof Dr Mahmud Esad Coşan
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 23:36
Türkiye Cumhuriyeti de paranın üstüne Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazmalidir.
Cennet ehli Cennete Cehennem ehli de ateşe girdiklerinde, ölüm (bir koç şeklinde) Cennetle Cehennem arasında bir yere getirilir ve kesilir. Sonra bir münadi şöyle nida eder: "Ey ehli Cennet, ebedilik var ölüm yok. Ey ehli nar, ebedilik. Ölüm yok." Bunun üzerine Cennet ehlinin sevinç üzerine sevinçleri artar. Cehennem ehlinin ise hüzünleri üzerine hüzünleri artar.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 51 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel20 Şubat 2024 16:30
Ümmetimi Benden sonra öyle fitneler kaplayacak ki, o fitnelerde insanın vücudu gibi kalbide ölür.
Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 346 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Cennet ehli Cennete Cehennem ehli de ateşe girdiklerinde, ölüm (bir koç şeklinde) Cennetle Cehennem arasında bir yere getirilir ve kesilir. Sonra bir münadi şöyle nida eder: "Ey ehli Cennet, ebedilik var ölüm yok. Ey ehli nar, ebedilik. Ölüm yok." Bunun üzerine Cennet ehlinin sevinç üzerine sevinçleri artar. Cehennem ehlinin ise hüzünleri üzerine hüzünleri artar.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 51 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel20 Şubat 2024 16:30
Ümmetimi Benden sonra öyle fitneler kaplayacak ki, o fitnelerde insanın vücudu gibi kalbide ölür.
Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 346 / No: 5
Ramuz El-Ehadis