Bediüzzaman Sa'îd Nursî, Sirr-1 Innâ A'taynâ, Basılmamış Osmanlıca Mustafa Kemal'in 30 Eylül 1911'de Kudüs Kamenitz Oteli'nde yahudi Eliezer B Yehuda'nın oğlu Itamar Ben-Avi ile sohbeti: Mustafa Kemal: "SABETAY SEV soyundan geliyorum. Kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün Yahudile onun mesihliği altında birleşse.."
Hicri 9. yılda Tebuk Seferi dönüşünde Medine'ye gelen Sakif kabilesi elçileri, Medi- ne'de kaldıkları süre içinde mescidde Hz. Peygamberin yakın alakasına mazhar ol- muşlardı. Sonunda müslü- man oldular. İslâm'ı öğrendi- ler. Ancak arkalarında bi- raktiklan kabilelerinin, ken- dilerini anlayışla karşılaya- caklarından kuşkuluydular. Hz. Peygamber'den ilginç is- teklerde bulundular. Bunlar arasında bir-iki tanesi vardı ki gerçekten pek dikkat çeki- ciydi. Dediler ki:
- Bizi namaz kılmaktan muaf tut?.. Hz. Peygamberin cevabı çok kesindi:
-"Namazsız dinde hayır yoktur."
Pek tabii, namazsız din- darlıkta da hayr olmazdı.
- Kabilemiz dışından biri- ni bize âmir tayin etme! dedi- ler. Hz. Peygamber, kabul buyurdu. İçlerinde bulunan ve yaşça en küçükleri olan ve fakat Islam'ı öğrenmekte pek gayretli davranan Osman Bin Ebi'l-As't onlara imam ve vall yaptı.
- Lat putumuza üç yıl do
kunmal dediler. Hz. Peygam
Der kabul etmedi.
Yine kabul etmedi.
- Bir yıl dokunmal dediler, Hz. Peygamber bunu da ka bul etmedi.
- Biz döndükten sonra bir ay olsun bizimle kalsın, dedi ler. Resûl-i Ekrem Efendimiz onu da kabul etmedi. Lata süre tanımadı. Putlara mü samaha olunamayacağını ortaya koydu. Tevhid yur- dunda putun ne işi vardı?... Yeniden şekillenen İslâm yurdunda puta yer yoktu. Efendimizin kararlılığını gö rünce;
- Bäri onu bize, kendi elle- rimizle kırdırtma. Onun yı kım işini sen üstlen dediler
Hz. Peygamber:
- "Olur, ben onu ortadan kaldırtırım" buyurdu.
Elçilerin Medine'den ayrı- hışından iki-üç gün sonra Hz. Peygamber, Ebu Sufyan ile yine bir Sakifli olan Mugire bin Şu'be'yi Lat'ı ortadan kaldırmakla görevlendirdi. Onlar da bunu büyük bir gösteri halinde, bütün Sakif halkının gözü önünde parça- layıp yok ettiler.
20. yüzyıl istihbarat çalışmalarının önemli bir alanı da stratejik sürpriz oldu. 19. yüzyılın sonunda demiryollarının ve buharlı gemilerinin kullanılmaya başlanması kitlesel orduların seferberliğini ve taşınmasını kolaylaştırdı ve dünya savaşları or- taya çıktı. 20. yüzyılda ise teknolojik sürpriz savaş alanlarının en önemli sürpriz şekli oldu. Teknolojik sürprizler iki kategoriye ayrılabilir. Bunlardan ilki atom bombası gibi büyük bir sistemin gizlice geliştirilmesidir. Bunu tespit etmek oldukça zordur. İkinci kategoride ise yeni bir silah sisteminin savaş alanına getirilmesidir. Çok üstünlüğü olan yeni bir tankın durdurulamaması buna bir örnek olabilir. Gele- ceğin savaşlarında da teknolojik sürpriz ve aldatma önemli rol oynayacaktır. 21 yüzyıla kadar stratejik sürpriz için en büyük endişe konusu bir hasım bir devleti- ordularını gizlice mobilize etmesi idi. Bugün teknoloji sayesinde hem birlikleri konsantre hale gelmesi hem de silah sistemlerin konuşlanması çok daha kısa sür de yapılabilir bir hale geldi.
diyerek, Allah'ın indirdigi emri terkedip, dalalete düşmele rinden korkuyorum. Evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi halinde, dell kime edilir, veya zinadan mütevellit kadının çocuğa kaldı tesbit edili yahut zina edenlerin itirafı halinde, zina edenlere Kur'andaki recm by tinin tabiki farzdır. Ve yine biz, Kur'an da: Öz babalarınızın dışınd kileri baba kabul etmeyin. Başkalarımı baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz ayetini okuyorduk. Bu ayet mensuhtur
* Beem: Zina su pleyen evli erkek ve kadına, verilen cezadir. Suçlu belline dar toprağa gimiidükten sonra, herkes tarafından taşlanarak dürü Ruhu'l Furkan Tefsiri nde Zaten zaman ve zemine göre mensuh olan ayet yeniden geçerlilik kazanabilir. cilt. 11.sy.111.
Mekke'de inmiştir. 7 âyettir. Kur'an'ın ilk sûresi olduğu için açış yapan, agan ma'nasına «Fâtiha» denilmiştir. Diğer adları unlardir:
Ümmü'l-Kitap (Kitabın anası), el-Esâs, el- vifiye, el-Kâfiye, es-Seb'u'l-mesânî (iki defa inen yedi dyet), el-Kenz.
Peygamberimiz «Fâtiha'yı okumayanın nama- n olmaz buyurmuştur. Onun için Fâtiha, namaz- ların her rek'atında okunur. Hastalara okunursa Allah'ın izniyle hasta şifa bulur. Mânası itibariy- le Fatiha en büyük dua ve münacattır. Onun için her vesilede Fâtiha okumak uğur sayılmış ve her duada Fâtiha okunmuştur. Kulluğun yalnız Al- lah'a yapılacağı, desteğin yalnızca Allah'tan gel- digi, doğru yola varmak da doğru yoldan sapmak da Allah'dan olduğu, çünkü hayrı da, şerri de ya- ratanı Allah olduğu hususları bu sûrede ifadesi- ni bulmuştur.
Kur'an, insanlığa doğru yolu göstermek için indirilmiştir. Kur'an'ın ihtiva ettiği esaslar müc mel olarak Fâtiha'da vardır. Zira Fâtiha'da önce vgüye ve ta'zime lâyık bir tek Allah'ın varlığı O'nun hakimiyeti, ma'budun bilhak oluşu, O'ndan baka dayanılacak bir güç bulunmadığı anlatılıı ve doğru yola gitmek iyi insan olmak dileğinde bbanulur.
2- Hamd (övme ve övülme), Alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
3- - O, Rahmân ve Rahîmdir.
4-
Ceza gününün mâlikidir.
5- Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız sen- den medet umarız (Ey Allah !)
6 Bize, doğru yolu göster.
7- Kendilerine lutuf ve ikramda bulun- duğun kimselerin yolunu, gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil! Âmîn.
(Rahmân, iyi olsun kötü olsun, mü'min olsun kâfir olsun ayırım yapmadan dünyada nimetini her- kese veren Allah demektir.
Rahim ise, âhirette nimetlerini sadece mü'min- lere veren ma'nasınadır. Cenab'ı Allah, dünyada herkese nimet verdiği halde kendine inananlara âhi- rette özel muamele yapacaktır. Kur'an'da geçen Rah- mân ve Rahim kelimeleri hep bu mânada gelmiştir. Cezâ günü, âhirette herkesin hesaba çekilip iyi nin iyi, kötünün de kötü karşılık aldığı muhakeme
günüdür.
Müfessirlerin izahına göre kendilerine lutuf ve ihsanda bulunulan kimseler, peygamberler ve onla- rın yolunda gidenlerdir. Gazaba uğramışlar, yahu- diler, sapmışlar ise hiristiyanlardır.
Medine'de inmiştir, 286 âyettir. Kur'an'in en uzun süresidir. Adını, 67-71. Ayetlerde yahudilere kesilmesi emredilen sığırdan alır. Yalnız 281. âyeti Veda Haccinda Mekke'de inmiştir. İslâm hukukun daki ana kaidelerin birçoğu bu sürede geçer.
Rahman ve rahim olan Allah'ın adiyle 1 Elif, Lâm. Mim: -
2 Kendisinde hiçbir şekilde şüphe olma. - yan O Kitap, müttekiler için bir hidayet kaynak ve yol göstericidir.
30 müttekiler ki, gayba inanırlar, namaz
kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan zekât
verirler.
4 Yine onlar, sana indirilenlere (İslâm'a) ve senden önce indirilen kitap ve peygamberlere ve âhiret gününe îman ederler. 5 Onlar, Rabbilerinden bir hidayet üzre-
dirler ve kurtuluşa ermişler ancak onlardır.
Kur'an sûrelerinden bazılarının başında hu- rûf-u mukattaa denilen bir takım alfabe harfleri vardır ve bunlar bulunduğu süreden bir âyettir. Böyle ma'nası açık olmayan âyetlere müte- $&bih denir. Müteşâbih olan âyetin gerçek ma'nasını ancak Allah bilir. Alimler ise onları te vil ederler. Buna göre Elif, Lâm, Mim harflerine şu ma'nalar verilmiştir:
a) İşte elinizdeki Kur'an'ın kelimeleri bu harflerden teşekkül etmiştir. Buyurun siz de ben- zerini yapın! Bu, bir meydan okumadır.
) Dikkatleri toplamak için bir edebî sanat- ir. Zira bir şeye müphem olarak başlamak sonra Onu açmak daha fazla ilgi uyandırır.
c) Öğrenmenin harflerle başladığına işarettir.
Mütteki, takva sahibi demektir ki, Allah'ın azabından hakkıyla korkan, rahmetine güvenip lâyık-1 vech ile kulluk eden kimselere Kur'an'da hep müttekiler» denmiştir.
Gayba îman İslâm'ın Âmentü» sünün kı- saltılmış ifadesidir. Ma'nası: Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhiret gününe kaza ve kadere. hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inan- maktır. Kur'an'ın pek çok yerinde «Gayba îman eder, veya ederler» ibaresi gelecektir. Bunların hep- si, îman esaslarının kısaltılmış ifadesidir.
Bakara sûresinde söze, önce dikkatleri çe- ken harflerle başlanılmış hemen arkasından Kur'- an'dan söz edilmiştir. Demek ki, şu elinizdeki ki- tap (Kur'an) kendisinde şek ve şüphe bulunma- yan Allah kelâmı ve iyiler için doğru yol rehberi- dir. Kur'an evet bir rehberdir, yol göstericidir. An- cak kime yol gösterir, kime rehberlik eder? İşte bu soruya cevap verilmiş, sadece müttekî olup, gayba inananlara yol gösterdiği anlatılmıştır. Öyle ya, Kur'an'ı bütün insanlık okuyor, hatta ne dedi- ğini pek çok kimse anlıyor, amma onunla kaç kişi amel ediyor?
Gayba îmandan sonra sûrede, «Kelime-i şeha- det, namaz, zekât, oruç ve hac› dan ibaret olan İs- lâm'ın beş temelinden sadece namaz ile zekât zik- redilmiştir.
Bu iki temelin zikri, diğerlerine de işarettir. Bu itibarla Kur'an'da namaz ile zekât bu âyette olduğu gibi beraber anıldığı vakit, beş temele işa- ret sayılmıştır.
ALLAH'IN YARDIMI İLE BU KUR'AN-I KERİM TÜRKÇE AÇIKLAMALI TERCÜMESİYLE MEDINE-İ MÜNEVVERE'DE, KRAL FAHD KUR'AN-I KERİM BASKI KURUMUN'DA, HAC VE EVKAF BAKANLIĞI DENETİMİN DE BASILMIŞTIR. SUUDİ ARABİSTAN KRALLIĞI. 1407-1987
<< Şüphesiz bu Kur'an en doğru olan yola erdirir >>
Âlemlerin rabbi olan Allaha hamd, Gönderilenlerin Efendisi Muhammede, Âlina ve ashâbına salâtu selâm olsun.
Haremeyn-i Şerifeyn Hâdimi (Hafizahullah) nin Allah'ın Mukaddes Kitâbının seçilmesi, basılması yayılması müslümanlara dağıtılması, mânâlarının yabancı ve dillere çevrilmesi hakkındaki talimâtının gereği olarak, bu talimatın Medine-i Münevveredeki Kral Fahd Mushaf-1 Şerif Kurumunun en yüce hedef kabul edilmesi uyarınca .
Medine-i Münevveredeki Kral Fahd Mushaf-1 Şerif Kurumu Genel Sekreterliğiyle, İslâm Âlemi Birliği [Rabita] Genel Sekreterliği arasında Kur'an-ı Kerim mânâlarını müslümânların konuştuğu çeşitli dillerde yayınlama, mânâlarını idrak etmeden sadece ibadet için okuma durumunda kalınmamasına doğru duyulan ihtiyaca bina'en, İslâm ülkelerindeki tefsir hocalarını bir araya toplayıp kendilerinden yararlanma gerçekleştirilmesi. arzusunun
Cenab-ı Hakkın: « Mü'minler ancak kardeştirler » âyeti kerimesinin icabı, ve İslâmî görev duygusu olarak, bu Mushaf-1 Şerifin mânâlarını türkçe tercümesini sunmakla mutluluk duyarız. Tercümenin gereken düzeltme ve gözden geçirilmesi Kral Abdülaziz Üniversitesi profesörlerinden Faziletli Dr. Abdullah Mübeşşir Al-Terazi Al-Huseyni tarafından tamamlanmiş ve İslâm
Âlemi Birliği [Rabita] tarafından onaylanmıştır.
Bu Kur'an-ı Kerimi, yayılmasına büyük ve şahsi özen gösteren Haremeyn-i Şerifeyn Hâdimi Kral Fahd Bin Abdülaziz Âl-i Suudun Türkiyedeki müslümanlara hediyesi olarak takdim etmekle kıvanç duyar, müslüman kardeşlerimizin îmanlarını, güçlendirecek ve müslümanlıklarını sağlamlaştıracak, dünya ve âhirette saadete erdirecek hidayet, doğruluk ve feyz kaynağı olması temenisiyle.
Rum elçisi, Medine-i Münevvere'ye siyasi bir görüşme için gelir. Halife Hz. Ömer'in sarayını sorar. Sorduğu kimseler:
"Halife'nin köşkü yoktur. Onun parlak bir gönül sarayı var- dir. Kendisinin, dünyaya ait yalnız fakirlerin ve gariplerin barın- diği gibi bir kulübesi vardır." derler.
Rum elçisinin, bu sözler üzerine dehşeti ve hayreti artar. Yükünü, atını, hediyelerini başıboş bırakır. Hz. Ömer Faruk'u aramaya koyulur. Her tarafta halifeyi sorar. Hayretle kendi ken dine:
"Demek dünyada böyle bir hükümdar var ki, aynı ruh gibi etrafın nazarından gizli kalıyor!..." diye mırıldanır. Halifeye ram olmak için, onu aramaya devam eder...
Bir Arap kadın:
“İşte senin aradığın halife, şu hurma ağacının altındadır Herkes yatakta, döşekte yatarken, o, bunların zıddı olan kumla
üzerindedir! Git hi'yi (Hakk'ın gölgesini) görl..." der. Uyumakta olan Hz. Ömer'den elçiye heybet ve ruhuna hos yalan zill
hal gelir.
Elçi, muhabbet ve heybet, birbirinin ziddi iki haslet olduğu Ide, bu tezadın kendi ruhunda nasıl birleştiğine hayret eder. endi kendine:
"Ben imparator görmüş ve onların nezdinde takdir topla- iş bir kimseyim! Onlarda hiçbir heybet görmediğim halde, bu şinin heybet ve mehabeti şuurumu izale etti."
“Bu halife, silahsız, müdafaasız yerde yatıyor ve uyuyor. Sen ise, karşısında bütün bedenim ile titriyorum! Bu hal nedir? Bu hal neyin nesidir? Demek ki bu heybet, Hakk'ındır. Şu aba iyen kimsenin değildir!.." der.
Rum elçisi, böyle ruhi ihtilaçlar (çalkantılar) yaşarken, Hz. Ömer (r.a) uykudan uyanır.
Rum elçisi, Hz. Ömer'e ta'zim ile selam verir. Halife sela- ma mukabele eder. Ondan sonra yüreği oynamış elçiyi can sa- rayına alır; huzura kavuşturur. Virane olmuş gönlünü tamir eder. Ona ince, derin, esrarlı sözler söyler.
Elçi, hal ve makam müşahede eder.
Hz. Ömer'e ağyar (yabancı) suretinde gelen elçi, yâr olur. Bu sohbetin neşvesiyle kendinden geçer. Hatırında ne elçilik, ne de bir haber verip almak kalır...
OPBAS, Osman Nuri, Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su, Erkam Yayınlan S. 146-147.
وابن عساكر عن ابي سعيد قال عد لاه وابو نصر غرب وابن الجوزى موضوع
817- Yıl yüz otuz beşe gelince, Davud oğlu Süleyman'ın deniz adalarından hapsettiği azılı şeytanlar çıkar. Onlardan onda dokuzu Irak'a Kur'an babında mücadele etmek için giderler, onda biri de Şam'da kalır.
İnsanoğlu yeryüzü hâkimiyeti için kan döken ve fesat çıkaran bir varlığa dönüşebilmektedir. Kur'ân tarihten insan örnekleri aktararak bizim de aynı hatalara düşmememizi istemektedir. İnsanoğlunu her dönemde durduracak ve tekrar adalete/merhamete yönlendirecek bir rehber gerekmektedir. İşte bu noktada Allah, gönderdiği İslam dini ile insana nasıl yaşaması gerektiğini anlatmaktadır.
Nemrut'un karşısına Hz. İbrahim, Firavun'un karşısına Hz. Musa çıkmıştır. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) ve son kitap Kur'ân da kıyamete kadar devam edecek aynı çağrıyı yapmaktadır.
Kur'ân; insan ve insan grupları bağlamında yeniden okunmalı; sunulan insan örnekleri dikkatle incelenmeli ve analiz edilmelidir.
slarini hala gördügümüz Beyfiyye medresesini de ings ettir nigti, Kadi Pasil tarafından 580/1184 yılında inşa ettirien of yyes medresesinin zengin bir kütüphanesi vardi, orada 100 ben i eserin bulunduğu rivayet edilir,
Salahaddin'in halefieri medrese inşa ettirmek hususunda nun açtiği çiğiri devam ettirmişlerdi. Eyyubiler zamanında yapı an bu medreselerin sayısının 26 ya ulaştığı dahi söylenmiştir. Bu medreselerden Sultan Melik Kamil'in Kahire'de iki saray arasın da kalan bölgede inşa ettirmiş olduğu Kamiliyye medresesis ads verilen Daru'l-hadis bilhassa hatırlatmak isteriz, Ondan birkaç yıl sonra da Sultan Salih Necmeddin Eyyub Salihiyye medreve aloni yaptırdı. Bu medreselerin yapılması Ezher camiini iki yon- den etkilemiştir:
1- Ezher'in bu yeni sisteme ayak uydurmakta gecikmes normal bir olaydı. Salahaddin ve halefleri devrinde bu mücasese, ehemmiyyet bakımından ikinci mertebede kalmıştı. Bunun sebebi açıktır. Çünkü Ezher, Şillerin en büyük öğretim kurumuydu. Fa timiler bu müesseseyi birinci planda Şii mezhebi inançlarını yay mak, ikinci planda da Ehl-i Sünnet'e karşı koymakta kullanıyor lardı. Bu bakımdan Ehl-i Sünnet mezhebine mensup Eyyubiler za- manında gerilemesi normaldi. Aynı şekilde, Eyyubilerin kurdur- duğu Ehl-i Sünnet'e ait medreselerin birinci plana geçmesi tabii bir olaydı.
2- Memlükler zamanında yeniden eski önemini kazandığı esnada Ezher'de eğitim ve öğretim metodları Fatimiler zamanın- daki tedris sisteminden daha çok, yeni kurulan bu medreselerde- ki sisteme uydurulmuştur.
Bu değişiklik neticesinde Ezher, kısa sürede yeni sisteme ayak uydurdu ve sonradan Dört Ehl-i Sünnet mezhebinin en bü- yük ilmi merkezi haline geldi. Günümüzde de eski geleneksel ka- rakterini muhafaza ederek, daha da gelişmiş modern bir üniver- site haline gelmiştir.
Eyyubiler zamanında bu medreselerde tefsir, hadis, fikih ve kelâm gibi dini ilimler, lügat, nahiv, sarf, belagat ve edebiyat gi- bi lisan ilimleri yanında felsefe, mantık, ilm-i nûcum, ilm-i felek
(48) İbn Hallikan, I. 357 vd., Makrizi, Hitat, H. 366
ve riyazi ilimler de okutuluyordu. İlm-i nûcum, tabiat bilgisi ve yüksek matematik gibi bazı ilimler, bu sahalarda yetişmiş hoca- lar tarafından kendilerine ait evlerde özel şekilde de okutulurdu. Tio ilmine gelince, geçtiği gibi hastanelerde tedris ediliyordu.
Bana garip bir hal oldu. Bu kadar zamandır aybaşı halimden kesilmişken, şimdi yine kan geldi! dedi. Tareh: Sakın bu sırrı kimseye söyleme. Nemrud duyarsa bizi yok eder!.. dedi.
Tareh yine bir gün, evine gidiyordu. Bir melek, insan şekline bü rünmüştü. Karşısına çıktı: Yà Târeh! dedi. Vakit tamam oldu. Var, evine git. Belindeki
emaneti mahalline bırak!..
Tåreh, şaşkınlığa boğuldu. Puthaneye girdi. Karısının da orada olduğunu gördü. O gece birlikte yattılar. Allahü Teâlâ'nın emri gere ğince o gece İbrahim (A.S.) ana rahmine düştü. Sabah olunca o put- ların, sanemlerin hepsi Hazret-i İbrahim (A.S.)'ın anasına secde kil- dılar. Açık bir dille:
- Lâ ilâhe illâllahü vahdehu lâ şerîke lehu, dediler. O gece, Haz- ret-i Ibrahim anasının karnına düşünce gökyüzünde çok nurlu yıldız lar doğdu. O yıldızlardan iki baş çıkıp biri BATT'ya ve biri de DOĞU' ya doğru yürüdü. Bütün dünyayı aydınlıklara boğdu. Bütün âlem bu ışıkları gördü, şaştı, kaldı. Nemrud da o nurları görmüştü. Kâhin ve yıldızbakanları topladı:
Bu olay nedir? diye sordu. Onlar da:
Bunlar, Ahir Zaman'da teşrif edecek son Peygamberin atası- nın bu gece ana rahmîne düştüğünün alâmetidir. Ki onun kadri yüce atasını siz önceden bütün vasfiyle görmüştünüz! dediler.
Nemrud hemen yine buyruk verdi. O yıl içinde nekadar gebe kadın varsa hepsinin karınlarını yardırtıp evlatlarını helâk ettirmek istedi. Fakat, Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri onun bu muradını kendisine unutturdu. Ve hiçbir kadını incittirmedi.
Böylece, Hazret-i İbrâhîm ana karnında dokuz aylık olunca, ana- Si Târeh'ten izin aldı. Puthaneye girdi.
Bütün putların o anda kendisine baş eğip secdeye vardıklarını gördü. Korktu. Oradan çıkıp gideceği sırada kendisini doğum sancı- ları tuttu. Hak Teâlâ o anda ona bir melek gönderdi. Melek:
-Korkma, benimle gel! dedi. Sana çocuğunu doğuracağın bir yer göstereyim!
Melek onu aldı. Bir dağbaşı mağarasına götürdü. Nüh (A.S.) da mağarada doğmuştu. İçeri girdi. İçeride döşeklerin döşenmiş oldu- bunu ve oğlan çocuğa yaraşır eşyanın bulunduğunu gördü. Bundan az sonra Hazret-i İbrâhîm (A.S.) 1 dünyaya getirdi. Hazret-i İbrâhim daha doğar doğmaz:
LA Bahe illallahü vahdehu lâ şerike lehû! (Allahtan başka Allah
yoktur. Birdir ve ortağı yoktur.) dedi. Sonra Cebrail (A.S.) geldi. Cennet sularlyle çocuğu yıkadı. Üze rine beyaz bir kundak giydirdi. Kulağına ezan okudu. Sonra anasının eline verdi. O da çocuğunu aldı. Emzirdi. Sonra Hazret-i İbrâhîm (A. 8.) 1 mağarada bırakıp evine geldi. Aradan üç gün geçince yine evl dini görmeğe mağaraya gitti. Yırtıcı hayvanların mağara kapisinda sıra sıra beklemekte olduğunu gördü. Bundan korktu. Evladından ümidini kesti. Mağaraya yaklaşınca hayvanlar dağıldılar. O da içeri girdi. Bir de ne görsün, evlådı, sevgili oğlu İbrâhim (A.S.) bir taht üzerinde yatmış gibi mübarek parmağını emiyordu. Birinden süt, b rinden bal, birinden yağ ve birinden de su geliyordu. Oğlu da onlan emip besleniyordu. Çevresinde melekler durmuş, ona hizmet etmek. teydiler. O da evladını eline aldı. Emzirip süt verdi. Yine evine döndü. Böylece her üç günde bir geldi, evladını emzirdi. Yine evine döndü. Oğlu tâ.... İki yaşına varınca Cebrail (A.S.) Cennet'ten yiyecek ve içe- cek getirip Ibrahim (AS.) 1 yedirmiş, içirmişti ve dört yaşına varınca- ya kadar da şeytandan onu saklatmıştı.
Veheb bin Münebbeh (Allah rahmet eylesin) şöyle rivayet eder: Şeytan-1 lâîn, her anadan doğan masuma gelir, ona dokunur, dürter, onu incitir. İşte masumların ağlayışları bu sebeptendir.
Şeytan erkekten dört, kadından da dört mübarek vücuda el do- kunduramamıştır. Erkeklerden, ilki Hazret-i İbrâhim (A.S.) dır. İkin- cisi Mûsâ (A.S.), üçüncüsü İså (A.S.) ve dördüncüsü de Fahr-i Ålem ve Server-i Beni Adem Hazret-i Muhammed (S.A.V.) 'dir. Kadınlardan da o dört kişi şunlardı:
1 Firavunun karısı Asiye bint-i Müzâhim; 2- Meryem binti Imran kl, Iså (A.S.) in annesidir,
3
Hadice bint-i Huveylid (R. Anhâ) dır ki, Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin hatunlarının cümlesinin en faziletlisidir. Hazret-i Fâtıma bint-i Muhammed (S.A.V.) dir ki Resûlüllah
(S.A.V.) in en sevgili kızıdır. Ve kızlarının da en küçüğü, en fa- ziletli olanıdır. Hazret-i İbrâhim (A.S.) dört yaşına girince Cebrail (A.S.) Cen- net'ten elbise getirip onu giydirdi ve:
-Ya Ibrahim, dedi; şimdi vakit geldi. Artık dışarı çık ve dinini
yay.
Bir rivayete göre Hazret-i Ibrahim her gün bir haftalık, kadar her hafta bir aylık kadar, ve her ay da bir yaş kadar büyüdü. Mağa- rada ancak on beş ay kadar durmuş, boylanmış, olgun bir erkek olmuş- tu. Anası gelince ona:
Ana, beni mağaradan çıkar! dedi. O da onu aldı, evine getir-
dl. Hazret-i İbrâhim yedi yaşına bastığı zaman babasının yanına gelmişti. Târeh Hazret-i İbrâhim'i hoş bir halde gördü, O'na: Ya İbrâhim, dedi. Bu putlara hizmet et.
O da puthaneye gitti. Fakat gelenlere:
Putlara secde etmeyin. Bunlar Tanrı olmaya lâyık değildir. Bunların neyi yapmağa gücü yetişir ki? der ve putları tahkir ederdi. Gelenleri de putlara tapmaktan yasaklardı. Nemrud kavmi Vezir Tâ- reh'e Hazret-i İbrâhimden şikâyetçi oldular.
- Bu oğulun bizi putlara tapmaktan alakoyuyor. Kendi dini ne çağırıyor. Tanrı birdir, Ondan başka yaratıcı yokturs diyor, dediler. Tareh, puthaneye geldi. Oğlunu azarladı. Hazret-i İbrâhim (A.
8):
- Ey baba, dedi, senin söylediğin ne sözlerdir. Bana gerçektir ki ilim geldi. O sana gelmedi. Ben seni sakınırım. Benim sözümü din- le. Doğru yola git. Rabbiyi Tevhit eyle. BİR say. Sen, bu putlardan fayda görmezsin!
Tareh, oğlundan bu sözleri işitince, Ibrahim (A.S.)1 döğmek için ileri atıldı. Oğlu da: -Ey baba, dedi, Şeytan'a uyma. Allahü Teâlâ'ya âsi olursun!...
Târeh, Hazret-i İbrâhim (A.S.) 1 öldürmek istedi. O da:
- Ey baba, korkarım ki sana Hak Teâlâ'dan azap gelmesin. Sen
-
Şeytan'a uyuyorsun! dedi. Târeh: - Ey oğul Sen bizim put Tanrı'larımızdan, yüz çevirirsin. Şim- di emrederim, seni taşlayıp öldürürler! Ya da şehirden dışarı çıkarıp atarlar! dedi. Hazret-i İbrâhim (A.S.) da:
- Ey baba, diye cevap verdi. Ben sizin putlarınızdan bıktım. Ben, seni ve beni, bütün âlemi, görünen, görünmeyen, bütün dünya- lan yaratan Allah'a, Yaradan'a secde ederim..
Hazret-i İbrâhim (A.S.), babasına bu gerçeği söyledikten sonra şehirden çıktı. Doğduğu mağaraya gitti. Yedi yıl orada gizlendi. Ama öte yanda annesi, kocası Târeh'i azarlayıp:
Git, benim oğlumu bul, bana getir! dedi. Târeh de mağaraya gitti. Orada Ibrahim (A.S.) 1 bulup aldı, evine getirdi. Bundan sonr daha üç yıl geçti. Hazret-i İbrahim (A.S.), durmadan, babası Târeh nasihat verirdi:
Ey baba, derdi. Gel Allahü Teâlâ'ya iman getir. Cehennem
Ama Tareh, onu dinlemeadl. En sonunda eceli geldi, öldü. Nem
24
d, puthaneyi Tareh'in kardeşine verdi. Ibrahim (A.B.) her gün f
at gönetirdi. O firsatta putları kırmak isterdi. Nemrud halkının kabllelerinde, yılın bir günü büyük sayılıyordu gün herkes kırlara çıkardı. Yine yılın o günü gelmişti. Amcan wuthaney! Hazret-i Ibrahim'e birakip o da kıra gitti. Ibrahim (AS) walta lle bütün pulları kırdı. Ve baltayı baş putun boynuna asti; put- maneden çıkıp gitti. Şehir halkı geri dönüp gelmişti. Nemrud måbede irdi. Bu, bir Adetti. Fakat bir de ne görsün; Haşâ Tanrı diye taptıkla putlar parça parça olmuştu. Yere düşmüşlerdi:
-Bunları kim parçaladı, bu hâle getirdi? diye sordu. Halk -Threh'in oğlu Ibrahim bizim putlarımızı kırar, zemmederdi. Bu işi o yapmış olacak? dediler. Nemrud:
Tez, onu bana getirin! Ben onu elbette öldürürüm! dedi. Halk
da Ibrahim (A.S.) bulup getirdiler. Nemrut: Ey Ibrahim, dedi. Bu Tanrılarımıza bu hakareti sen mi yap- tin!
Ibrahim (A.B.):
-Ya Nemrud, dedi. Büyük Put, küçük putlara darıldı. Varp balta ile onları parçaladı. İşte balta da büyük putun boynunda asılı dedi.
Nemrud:
Doğru söyle, ya Ibrahim, bu işleri sen mi ettin? diye sordu
O da:
-Ya Nemrud, niçin böyle söylüyorsun. Gece, gündüz Tanrı di- ye taptığınız büyük puttan bunu sor! O size eğer söyleyebilirse söyle- sin! diye cevap verdi. Nemrud:
-Ya Ibrahim, dedi, sen bilmez misin ki, putlar konuşamazlar. söz söyleyernezler! İbrâhim (A.S.) da bu cevabı alınca:
By Nemrud! Mademki putlar konuşamaz, cevap veremezler, ey zâlimler, neden bunları elinizle yapar, yine onlara taparsınız?. On- ladan yardım dilersiniz. Ne ahmak kavimsiniz. Siz gelin, yerleri ve gökleri yaratan, beni ve sizi, bütün varlıkları, dünyaları var eden Al- lah'a ibadet edin! dedi.
Nemrud'un dili tutuldu. Fakat birçok kişi de Ibrahim (A.S.) gönül döndürdüler. Nemrud da ne yapacağını şaşırmıştı. Hazreti Ib- rahim (A.S.) a dedi ki: - Ey Ibrâhim! Tanrılarıma ben yardım ederim. Senin Allah'ın, sana yardım eder mi? Seni benim azabımdan kurtarır mı?.
YA Nemrud, bu düşünceleri yüreğinden çıkar. Yarın ölürsün. Kıyamet Günü vardır. Cehennem'de halin nice olur?. Nemrut şu cevabı verdi:
Ya Ibrahim! Mademki öyledir, ben de sana ateşle azap ve- reyim göreyim, Sen'in Allah'ın seni kurtarır mı?
Nemrud böyle söyleyip Hazret-i İbrâhim (A.S.) 1 hemen zindana attırdı. O vakitler kendisi on altı yaşındaydı. Sonra Nemrud tellâllara şöyle bağırttı: Vay o adamın haline ki ateşime bir yük odun getirmemiş ol-
1
sun!..
Bütün halk yüz fersahlık bir meydana bucak bucak yerlerden odun taşıyıp getirdiler. O meydana yığdılar. Hatta odun getirmeye o derece istekli oldular ki, çok hasta olanlar bile: Ölürsem malımın akçesile odun alıp getirin! dediler, vasiyet-
te bulundular. Fakir olan kadınlar bile eliyle iplik büküp akçesiyle
odun alıp getirirlerdi. Sonra Nemrud şu emri verdi:
Odunun çevresini ateşe vurun. Odun yığını dört yandan tutuşturuldu. Yeryüzünde nekadar hayvan varsa, hepsi ateşi söndürmek istediler. Fakat Kertenkele, bu ezacı hayvan:
-Belki üflersem ateş daha da yanar! diye alevleri üfleyip du
rurdu. Bundan dolayı Hak Teâlâ onun kulağını sağır etti. Ve Kerten
keleyi öldürene sevap yazdı. Nitekim Sahih-i Müslim'de Ebû Hüreyr
(R. Anh) tan şöyle rivayet etmiştir:
- Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz buyurdu ki, bir kimse Kerten keleyi bir vuruşta öldürse Hak Sübhânehu ve Tlâlâ fazıl ve ihsanı il ona yüz sevap bağışlar. İki vuruşta öldürse daha az, üç vuruşta öldü rürse ondan daha az sevap bağışlar.
Yanan odun yığını yedi konaklık yerden bile yanına yaklaşılma yacak bir şekilde yanıp tutuşmuştu. Uçan kuşlar ateşin çevresinde b le uçuşamıyor, havada yanıyorlardı. Ateşin fışır fışır yanışı bir konal hk yerden işitiliyordu. Nemrud, sonra yine Tellâl çıkartıp şöyle bağır t:
Yarın Yer Tanrısı İbrâhim'e azap edecektir. Bütün halk se retmeğe gelsin. Herkes görsün ki, Yer Tanrısına asi olanın hali nedi
bölük insanlar seyre geldi. Böylece, yüz binlerce insan toplanmış old Her taraftan zengin ve fakir, genç, ihtiyar, erkek, kadın bölü Nemrud buyurdu. Hazret-i İbrahim (A.S.) 1 zindandan buraya get diler. Nemrud'un önüne koydular. Nemrud ona:
Ya Ibrahim, dedi. Gel, bizim putlarımıza uy. Hazret-i İbrâhim (A.S.):
Ya Nemrud, diye cevap verdi. Sen Allah'tan kork. Senin Tan- rin olan put ne şeydir ki, ona taparsın. Gel yüce Allah'a iman getir Kıyamet Günü'nde Cehennem ateşinden vücudunu kurtar, Nemrud, kızdı:
-Bunu ateşe atan! diye emreyledi. Bakayım, göreyim, onun Al- lah'ı, onu, nasıl kurtaracak?. O zaman Hazret-i İbrâhim'i alıp ateşe atmak istediler. Lâkin ate şin sıcaklığından yanına varılamıyordu. Nemrud'a bunu söylediler. Bütün bu kafirler bu işi yapamadılar. Nemrud, vezirlerine:
Buna çare nedir? diye sordu. Herbiri bir türlü cevap verdi. Hiçbir çare mümkün olamadı. Nemrud şaşkın bir hale gelmişti. Şey- tan bir ihtiyar kılığına girdi. Nemrud'un yanına geldi: -YA Nemrud, dedi. Neye şaşkına dönmüşsün!.
Nemrud: - Ey ihtiyar! dedi. İbrâhim bizim Tanrılarımızı inkâr etti: On- ları zemmetti. Herbirini parça parça etti. Ben de onu ateşte yakmak için bu kadar ateş yığdım. Ama sıcaklığından yanına varılamıyor. Ateşte yakmanın yolu yok. Onun için ne yapacağımı da şaşırdım, kal dim.
Şeytan:
-Ya Nemrud! dedi. Şaşkınlığa düşmeke ne sebep var! Tez ba na bir ağaç getirin.
Hemen ihtiyar adamın istediği ağaç getirildi. O ağaçtan bir man- cınık yaptı. Dünyada ilk mancınığı yapan şeytan'dır. Sonra İbrahim (A.S.) 1 mancınığa oturttular. O zaman Hak Sübhânehu ve Teàlà bütün gökyüzü ehline:
Yere bakın! diye emreyledi. Melekler de yere baktılar. Hazret-i İbrahim (A.S.) 1 mancınık üzerinde görünce onların hepsi, bütün yaratıklar, yalnız insanlar ve cinlerden başkaları, birden haykırmaya başladılar. Kadir Kayyum olan Mevlâ Celle Celâlühü'ya yalvarıp ya- kardılar:
- Ey bizim Rabbimiz! dediler. Ve ey Allah'ımız! İbrahim Sen'in Habibindir, yerde ondan başka Sen'in BIR'liğine inanan yoktur. Sen' yalnız o Tevhid eyler. O şimdi ateşe atılıyor. Habibin Hazret-i Mu hammed'in mübarek nuru onun alnındadır. O yüce nûr hürmetine bi- ze izin ver, Yarabbi, ona yardım edelim.
Bu niyaz üzerine aziz Celil ve kerem ve lûtuf sahibi olan Allahü Celle Şanühu azamet ve celâl ile: O Ibrahim benim Habibimdir ve ondan başka Habibim yok- tur. Onu yaradan ancak Ben'im. Onun da benden başka İlâhı yok-
tur. Siz ona gidin. Eğer sizden yardım isterse yardım edin. Size izin
verdim. Eğer iltifatta bulunmaz, yardımınızı istemezse onu kendi ha- line bırakın. Ben onun bütün hallerini bilirim. Onunla Ben'im aram- dan çekilin. O zaman da benim kudretimi görün! diye buyurdu. Mancınığı atmak sırası gelince ne yaptılarsa Hazret-i İbrahim
(4.8) 1 firlatıp atamadılar. Çünkü mancınığı kımıldatamamışlardı. Baktılar, Hazret-i İbrahim (A.S.) şöyle zikirde bulunuyordu: La ilahe illâ ente sübhâneke lekel hamdü ve lekel mülkü lâ şerike lehe.
O zaman yine şeytan araya girdi: Ya Nemrud, dedi, bir erkekle bir kadın gelsinler. Mancınığın
yanında göz göre göre birleşsinler, zinâ etsinler. Nemrud, bir erkek ve bir kadın arattırdı. Çok vaitlerde bulun- da. Fakat hiçbir kişi çıkıp ta bu yüz kızartıcı işi açıkta yapmak is- temedi. Ancak iki kardeş vardı. Biri erkekti, adı CİN'di. Biri de dişiy- di Adı: GANE'ydi. Onlar geldi. Büyü kbir halk topluluğu içinde göz göre göre çefitleştiler. Bütün halk, hem de iki kardeş olan Cin ile Gå- aryi länetlediler ve böylece onların soyundan gelenlere de Cingåne
Onlar böyle açıktan halkın ayıpladığı bir işi yaparken, manci- nik ta boşandı. İbrâhim (A.S.) 1 ateş yığınının ortasına doğru fırlattı. Fakat hemen sulara müekkel olan melek geldi:
-Ya Ibrahim, ben sulara müekkel olan melek'im. Eğer diler-
sen suları koyverip ateşi söndüreyim. Yeri soğutup temizleyeyim, se- ni de tertemiz yere indireyim! dedi. Fakat Hazret-i İbrâhim (A.S.) ona: -Benim senden bir dileğim yoktur! Var, işine git! dedi.
Daha sonra rüzgâra müekkel olan melek geldi:
-Ey Ibrahim! dedi. Ben rüzgârlara, yellere müekkelim. Eğer dilersen, rüzgârları koyvereyim, bütün ateşleri Kâfirlerin üzerine sa- çayım. Yeri soğutup seni de tertemiz bir yere indireyim. Hazret-i Ibrahim (A.S.) ona da:
Benim senden bir dileğim yoktur! Var, işine git! dedi.
Daha sonra yerlere müekkel olan melek gelip dedi ki: lersen, yerleri harekete getireyim. Ateşi götürüp, seni de soğuk bi Ey Ibrahim. Ben de yerlere müekkel olan meleğim. Eğer di
pere indireyim. Hazret-i Ibrahim (A.S.) ona da şu cevabı verdi:
Benim senden bir dileğim yoktur! Var, işine git! dedi. Fakat, bu sırada ateş ona o kadar yaklaşmıştı ki Cebrail (A.S. dre-vi Müntehâ'daki makamında Allah'ına tekrar niyaz edip:
(A.S.) SERH-1 DELAILÜ'L-HAYRAT VE ŞEVARIKI'L-ENVAR -Yarabbi, dedi, sevgili Habib'in hürmetine İbrahim kurtuluş ihsan eyle. a
Cebrail (A.S.) a şu ilâhî hitap geldi: Var, ona git, eğer diliyorsa kurtar!
Cebrail (A.S.) göz açıp kapayıncaya kadar bir zamanda Hazret-i İbrâhim (A.S.) in yanına geldi ve ona selâm verdi. O da onun selami-
nı aldı. Cebrail (A.S.): Ya İbrâhim, dedi, bir dileğin var mı?
.
Şimdilik bir dileğim yoktur.
Ama Rabbından iste.
Ne isteyeyim?.
Vücudunu iste ki ateş yakmasın.
Vücudumu yaratan O'dur, Allah'ımdır. Benim varlığımla ne ilgim var?. -Sen canını iste ya İbrahim.
-Ya Cebrail. Dileği bildirmeye ve söylemeğe ne hacet! Yara- dan herşeyi bilir. O'nun benim halimi bilmesi yeter. Soruya hacet yoktur. Ben O'nun kuluyum. Dilerse yakar, dilerse kurtarır. Hasbi an suâli ilmihû bihâli hasbiyallahü ve ni'melvekil! Böylece Hazret-i İbrâhim (A.S.):
- Ey Cebrail, senden bir dileğim yoktur. Sen de benim gibi âciz bir kulsun. Yâni muhtaçsın. Benim halimi, beni ve seni, on sekiz bin âlemi yaratan, gayıp ilimlerini bilen Allahü Teâlâ bilir ve görür deyince, mekândan uzak olan Allahü Azimüşşan Celle Celâlühü Haz- retleri:
يانا تكوني بردا وسلاما على ابن قيم
Ya nârü kûni berden ve selâmen alâ İbrâhîme. (Enbiyâ sûresi, âyet: 69). (Ya ateş! İbrahim'e karşı soğuk ol, selâmet ol.)
diye ferman eyledi. Evet, lâhî hitap ateşe: - Ey ateş, soğuk ol, İbrâhim'i selâmet tut, onu yakma! buyur muştu. Ateş te bağ, bahçe, gül ve güllük olmuş, bir servilik, bir koku- lu bostan haline gelmişti. Her ağacında bir bülbül ötmeğe, şakımağa
başlamıştı. Hoş sesler Yaradan'a tesbih edip coşuyorlardı. Az sonra Ibrahim (A.S.) havadan o mahalle indi. Mübarek diz- lerinin yere dokunduğu yerden iki ırmak çıkıp çağladı. O bağın dört
resinde taşıp, çağlıya çağlıya akmağa başladı. Sonra, Cebrail 8) Cennet'ten (Uçmak'tan) giyimler getirdi. Hazret-i Ibra- (AS)a giydirdi. Sonra bir tahtın üzerine oturttu. Ona: By Ibrahim, Yüce Yaradan'ın ihsanını gördün! diyerek Bid- yi Münteha'daki yerine gitti.
L Harret-i Ibrahim burada üç gün oturup HALIK'ina ibadet eyle- Nemrud ise Hazret-i İbrâhim'i ateşe attıktan sonra sarayına dön- t. Vezirine:
Acaba, Ibrâihm'in hali ne oldu? diye sordu. Vezir:
-Eğer çelikten de olsa şimdiye kadar erimiştir! dedi. Çünkü im halkımızdan kimse ateşin yanına yaklaşamadı. O ise ateşin or- na atıldı. Işi bitiktir! Nemrud:
-Bana büyük bir köşk yaptırın! diye emir verdi. Köşk yapıldı, trädi. Nemrud, içine çıktı, oturdu. Bakti, Hazret-i Ibrahim (A.S.) tanlar giymiş olduğu halde yüce bir taht üzerinde oturuyordu. Tanunda da bir kimse vardı. Çevresini gül, yasemin, lâle, nergis çi- kleri süslüyordu. Tüti kuşları, kumrular, bülbüller ise hoş seslerle nap ótüşüyordu. Ve durmadan Ibrahim (A.S.) in ziyaretine ko- yorlardı. Önünde de Hayat Suyu kadar güzel iki ırmak çıkmış, o ba- dört yakasına akıyordu. Hazret-i İbrâhim (A.S.) da ibadet et- mekteydi.
Nemrud, bu halleri görünce şaşırdı, kaldı. İbrâhim (A.S.) a ses-
-Ya Ibrahim, seni ateş niçin yakmadı. Sen bu kerâmeti nere- de buldun?..
Hazret-i İbrâhim cevap verdi:
-Beni koruyucu, saklayıcı olan Allahü Teâlâ yaktırmadı. Sen: -Tannin seni bakayım kurtarabilir mi?» dememiş miydin! Tanrın e benim Allah'ım beni kurtardı. Bir kimsenin gönlünde Allah sev- olursa o kimseyi ateş yakmaz.
Nemrud dedi ki:
Ya Ibrahim, eğer ben de senin Allah'ına dönersem beni de
kabul eder mi?. thekhim (A.S.) da:
Kabul eder, ömrünü, malını arttırıp seni aziz eder! dedi. Nemrud o zaman:
Tn'na Ibadet edeyim. Hem ibadet, hem secde ona layıktır, dedi. -Madem ki öyledir, şimdi dışarı çık. Sana iman getirip senin
brahim (A.8.) da yerinden kalktı, ateşten dışarı çıkmak istedi. Yo rüdüğü vakit yerde olan ateşin korları çimen ve çiçek oluyordu. Odun Har yeşeriyor, yaprak veriyor, yemişler sarkıtıyordu. Böylece ateşten çıktı. Nemrud'un yanına geldi. Nemrud:
-Ey Ibrahim, o yanında bulunan kimdir? diye sordu Hazret-i Ibrahim (A.S.):
-O göklere müekkel olan melektir, benimle ünsiyet eyledi, ba ma dost oldu! dedi. Nemrud da vezirlerini çağırdı: Ben Hazret-i Ibrahim'in Allah'ına iman getirdim. Onu BIR
Meyip tevhid ediyorum, siz ne dersiniz? dedi. Onlar da bu sözleri işidi
biribirleriyle konuştular:
-Eğer, padişahımız İbrahim'in Allahına iman getirirse Ibra him'e de dost olur. O da Nemrud'a bizden daha çok yaklaşır, has ada- mi haline gelir! dediler. Nemrud'a dönerek:
-Ya Nemrud, şimdiye kadar sen kendin Tanrılık davası eder- sin. Şimdi de Ibrahim'in kulu mu olacaksın? dediler. Ve neylediler, neylediler. Nemrud'u yeni inanışından döndürrüp azdırdılar. Nem- rud da:
-Bu Ibrahim'l mutlaka öldürmeliyim! dedi. Çünkü benim mül- küm onun elinde helak olacaktır! Aner dedi kl:
-Siz onu kuyuya atıp öldürünüz. Nemrud da:
-Nasıl isterseniz öyle öldürün! dedi. Azer bir büyük kuyu kaz- dirip saman getirtti. Kuyuya doldurttu. Sonra Hazret-i İbrâhim (A S.)1 getirtip samanı yaktı. Dumanı ile onu boğmak istedi. Hak Te- Ala Hazretleri rüzgâra emir verdi. Ateşi dağıttırdı. Fakat oradan bir ateş parçası Azer'in sakalına sıçradı. Yüzünün bir yanını yaktı. Azer fervad ederek bağıra çağıra can verdi.
Nemrud şaşırmıştı. Oradan kaçıp gitti. Rüzgâr bu sefer Azerin külünü arkadaşlarının gözlerine doldurdu. Hazret-i Ibrahim (AS) sa ve selamet kuyudan çıktı, oradan gitti. Fakat gözleri külle dolu olanlar onu göremediler.
Bu sırada Nemrud'un nalbl tahtta oturmaktaydı. bin Yahud derlerdi. Onun, bir kızı vardı ki o zamanın en güzel bir ki mydı. Adına Sâre derlerdi. Güzel mi güzeldi. Hatta Hazret-i Havva (R Anhá) nin güzelliği kadar güzeldi. Såre (R. Anhâ) Hazret-i Ibrahim' den bu kerametleri görünce onun önüne geldi: Adına Nahar
-YA Ibrahim, dedi. Ben senin Allah'ını Hak bildim. Ona iman
- Evet, kabul eder, yâ Sâre! diye cevap verince Sâre Hazret-i Ibrahim (A.S.) in önünde Hak dinine girdi. Sonra da:
-Ya Ibrahim, beni helâllığına kabul eyle! diye yalvardı.
Hazret-i İbrahim (A.S.) da: Seni kabul ediyorum! dedi. Hak Sübhânehu ve Teâlâ'dan da vahiy geldi:
-YA İbrâhim, Såre'yi alıp, Nemrud'u da dine davet eyle. Gel- messe onlara azap vereyim, görsünler! diye buyurdu. Hazret-i Ibra- him (A.S.) da Sâre'yi aldı. Nemrud'un yanına geldi:
Ya Nemrud, dedi. Gel Hak Teâlâ'ya iman et. O'nu BİR bil. Or- tah ve evi yoktur diye söyle. Beni de Hak Peygamber bil ve imana? gel. Yoksa Hak Celle ve Alà sana azap gönderecek, gözünü aç!.. Nemrud:
Ben sana iki azap verdim. Sen onlardan kurtuldun. Artık be- nim seninle işim yok. Şimdi varıp Senin Allah'ın ile cenkleşeceğim! Sen de var, buradan git. Hazret-i İbrâhim (A.S.):
Ya Nemrud, dedi. Sen bu sevdadan vaz geç. İmana gel. Yok-
sa helak olur, gidersin! Fakat, 'Nemrud imana gelmedi. Hazret-i Ibrahim (A.S.) da Sâ re'yi alarak çıkıp gitti. Nemrud emretti. Tabut biçiminde bir köşk bir hava gemisi yaptırdı. Bir kapısından köşkün üstüne çıkılır, bi kapısından da altına girilirdi. Tahtının dört köşesine dört uzun direl diktirdi. Sonra dört tane Akbaba kuşunu tutturup getirtti. Onları ten ha bir yerde aç bıraktırdı. Su ve ekmek vermediler. Hapsettiler. Sonr köşkün direklerine et parçaları astılar. Daha sonra o dört kuşu gö türüp her bir direğe ayrı ayrı bağladı.lar. Hepsi hazır olunca Nemru bir yay ile üç ok aldı. Vezirinin birini de yanına alarak o köşke çıkt Akbabalar etleri görünce aç olduklarından onları yakalamak isteyi kanatlarını açtılar. Havaya doğru uçmağa başlayıp rüzgâr gibi gök yüzüne yükseldiler. Halk, havalanan köşke şaşkınlıkla bakakald Nemrud hava gemisi ile göğe çıkınca yanındaki vezirine: Yukarı kapıyı aç! Bak ne görüyorsun? dedi.
Vezir de kapıyı açıp baktı: Her yer bildiğimiz gökyüzü! dedi. Nemrud:
Aşağı kapıyı aç! Ne görüyorsun? dedi. Verir de kapıyı açıp baktı:
Çıktıkları yol kadar, daha yukarı çıktılar. Nemrud yine vezir ne:
-Yukarı bak, ne görüyorsun? diye sordu: Vezir.
-Gök yine önceki gibi görünüyor! diye cevap verdi. Aşağı bak, ne görüyorsun?
-Yer, bir duman olmuş, görünmüyor.
Nemrud o zaman:
Artık cenk yerine geldik! dedi ve eline yayı aldı. Okunu ya- yin kirişine geçirdi. Yayı çekince ok fırladı. Bütün dünyaların yara tıklarına muradını veren gaybleri bilen Hak Teâlâ Hazretleri Cebrail
(AS)'a: - Ya Cebrail, diye buyurdu, denizden bir balık al, Nemrud'un okuna karşı tut!
Bu ilahi hitaba uyarak Cebrail (A.S.) da denizden bir balık aldı.
Nemrud'un okuna karşı tuttu. Ok gelip balığa çarptı. Ok yine balığın
kanına bulaşmış olarak Nemrud'un önüne düştü. Nemrud oku kan
içinde görünce sevindi:
İşte göktanrısını (hâşâ) öldürdüm! dedi. Nemrud bilmiyor- du ki, Allahü teâlâ Hayyünlâ yemûttur. Ölmekten, değişmekten, ken- disine bir zarar isabetinden münezzehtir, uzaktır. Biz Müslümanlar buna
Amenna ve saddaknâ! deriz. Nemrud, bu anda vezirine:
-Şimdi etleri direklerin altına, aşağısına bağla! Akbabalar e lerden yukarıda kalsınlar! diye emir verdi. Vezir de öyle yaptı. Akba balar başlarına geriye çevirdiler, etlere hırsla bakıp köşkü aşağıya in dirmeye başladılar. Balık ise Hak Tebåreke ve Teala'ya ağlayıp, inleyip:
-YA hahi, dedi, ben ne günah işledim ki beni düşman okuna
hedef tutturdun?.
Hak Celle ve Alà:
- Ey balık, sana ve senin eşin olan nekadar balık varsa hepini- ze tâ... kıyamete kadar bıçağı haram ettim! diye buyurdu. Sonra Ceb- rail (A.S.)a şu buyruğu verdi:
O balığın karını sakla! Yüce kudretimle o kandan bir şey ya arağım. Balığın intikamını o inatçı Nemrud'dan onunla alsam ge-
Cebrail (A.S.) sonra o balığın kanını yere indirdi. O kandan Hak thanehu ve Teâlâ kavak ağacını yarattı. Kavak ağacının tepe siv- lyle Nemrud'u helâk edecekti. Nemrud da yere inince doğruca tah- a gitti, oturdu. Mehter vurdurup vezirlerini, beylerini, yakın adam- ni divana çağırdı. Onlar da geldiler, divanda toplandılar. Nemrud, rec kanlı oku çıkardı. Beylerine, vezirlerine ve halkına gösterdi: İşte göklerin ordusu ile cenk ettim. Onları dağıttım! Ve İb-
hir'in Tanrısını (Hâşâ) öldürdüm! dedi. Oradakiler hemen Nemrûd'a karşı yüzlerini korkuyla döndürüp a secde ettiler. İçlerinde Hak dinini kabul etmiş olanlar da vardı. lar Hazret-i Ibrahim (A.S.)'in dininden dönmüş oldular.
Nemrud, gün günden küfürünü arttırdı. Zalim oldu. Cebbar oldu.
"akat, yüce Allah, Hazret-i İbrâhim (A.S.) a vahyedip: -Ya Ibrahim, diye buyurdu. Var git, Nemrud'u dine dâvet kil. İbrahim (A.S.) da Nemrud'un divanına geldi:
-YA Nemrud, dedi, Allah'tan kork. Bu halkı azdırıp küfüre ve
ri yola saptırma. Sen ki, hâşâ, kendini Hak sanırsın, eşin ve ben-
erin olmadığına inanırsın ve hâşâ, kendisi Allahü Teâlâ'ya benzetir- sin, bir yalanla kavmini azıtır, yoldan çıkarırsın. Asıl benim Allahım aimi diridir, ölümsüzdür. Ölmekten ve bütün sıfatlardan uzaktır. Ya Nemrud, imana gel. Allahü Teâlâ'dan kork. Sana azap gönderecek Al- lahü Teâlâ'dır. Harret-i Ibrahim (A.S.) tamam kırk gün, süresiz, Nemrud'u ima-
na çağırıp durdu. Fakat Nemrud, itaat etmedi. O zaman Cebrail (A.
S.) gelerek:
-Ya Ibrahim, dedi. Hak Teâlâ sana selâm etti. Ve buyurdu ki; - Var, git Nemrud'a haber ver. Ne kadar askeri varsa bir sah- rada toplasın. Ona ordu göndereceğim.
Bu vahly gelince İbrâhim (A.S.) da saadetle Nemrud'a gitti: -YA Nemrud, dedi, gözünü aç, Hak Teâlâ sana azap edecek askerini topla ve bir sahraya çık.
Nemrud:
-Ne askeri gönderecek! diye sordu. Hazret-i Ibrahim: -Cemâl-1 Allah'ın dünyadaki yarattığı mahlûkunun en hafif Te en zayıfı olan sivrisinek askeri! diye cevap verdi.
-Ya Ibrahim, dedi. Sivrisinek Rabbinin askeri midir?
-Evet, bütün canlılar Rabbimin askeridir. -YA öyle mi? dedi. O halde bir ferman vereyim hepsini ö
Nemrud:
ünler!.. Hemen askerini bir araya topladı. Silahlandırdı. Bütün erleri b abrada bir araya geldiler. Demir zırhlar giyindiler. Başlarına demir aslar, miğferler geçirdiler. Sonra bir sahraya indiler. O kadar asker oplanmıştı ki, eni döt konaklık, uzunluğu da dört konaklık yeri kap amaktaydı. Nemrud bütün ordunun gerisinde durdu. Hak Sübhanehu we Tellà Hazretleri sivrisineklerin başbuğuna ferman buyurarak: Askerini al, o Nemrud'u ve askerini yiyerek ortadan kaldır dedi.
Sivrisinek Bey'i de ordusunu aldı. O kadar büyük bir çoğunluk la havayı, bulutları kapladı ki gök ve güneş görünmez olmuştu. Tür- lü korkunç sesler ve gürültülerle vizlayarak Nemrud'un ordusuna saldırdılar. Nemrud, bunların böyle bir korkunçlukla geldiğini gö rünce askerine sık sık: Üzerinize konanı vurun, öldürün. Fakat sinekler her askeri
-
baştan ayağa kadar sarıp sarmalamıştı. Başlarındaki tasların, vücut-
larındaki zırhların arasından girip elbiselerini, kılların, etlerini deri- lerini, kemiklerini, bindikleri hayvanları hepsini az vakitte bütün bü tün yemişler, tüketmişlerdi. Nemrud, ordusunun bu şekilde yenilmeğe başladığını görünce korkusundan sahradan kaçıp gitmişti. Sarayına geldi. Cam kaplı bir odası vardı. İçine girdi. Bütün deliklerini kapattı. Odanın içine sak
landi
Fakat, Nemrud'a Cenâb-ı Hak tarafından bir kanadı olan, bir kanadı olmayan topal bir Sivrisinek musallat edilmişti. Bu sivrisinek onu ölüme göndermekle vazifelendirilmişti. Topal sinek de Nemrul' un peşine düşmüş, gelmiş, odanın anahtar deliğinden dolanmış ve Nemrud'la yedi gün savaştı durdu. Nemrud, gece, gündüz uykularını bırakmış, kanatsız sivrisinekçikle boğuşmuş, durmuştu. türlü zafere erip bu zayıf hayvancığı öldürememişti. En sonunda s feri kazanan sinek oldu. Nemrud'u dudağından ısırıp soktu. O anda dudağı şişti. Acısından feryada başlarken sinek burnundan içeri gir di. T., beyninin içine girdi. Vialdaya vızıldaya beynini yemeğe baş Andi. Nemrud, kapı, pencereleri açıp hademe ve cariyelerini çağır gece, gündüz başını sıktırıp dururdu. Böylece başağrısı ve baş vızıltısı
parça geçerdi. Bu baş sıkmaya hiç aralık vermezdi. Az dursa vızıl-
acılar, beyninin yenmesi artardı. Sabredemezdi.
Kirk gün böyle geçti. Sinek kafasının içinde de gittikçe büyüdü. a başını uğdurup durdu. Bezden bir topuz yaptırmıştı. Dört beş çevresinde durmadan ve gece gündüz açık başına o topuzla vurup an bile aralık vermiyorlardı. Kirk gün de böyle geçti. Sinek te günden güne kafasının içinde
müştü. Topuz da artık kår etmiyordu. Kalın çuhalardan gürz gi-
went topuzlar yaptırdı. Yine onunla açık başını döğdürttü. Kırk gün
boyle geçti. Fakat başağrısı ve baş vızıltısı bir türlü geçmek bilme-
En sonunda baldır kalınlığında deriden keseler yaptırdı. Deri kese-
in içini sıkı sıkı doldurttu. Başını durmadan bunlarla da doğdürt-
Artik adamları topuz, sıkı kese savurmaktan bıkmışlardı: Tanrı davasında bulunan şu adam kendi başından bile bir si- çıkaramıyor! diyorlardı.
Nemrud, deri topuzu gittikçe daha da büyüttü. Kuvvetli vuran- n sevmeğe ve daima onlara vurdurmaya başladı. Artık bütün hade- elen bakmış, usanmıştı. Bir hâs kulu vardı ki çok güçlüydü. O güç- vurduğundan ona:
-Her gün gel, sen vur! diyordu. Artık bu işten bikanlar o kimseye gelip niyaza başladılar ve:
- Ey kul, lütfeyle. Bir gün öyle kuvvetli vur ki bizi bu azaptan urtar! dediler. O kişi de derinin içine yumuşak bezler arasına bir aş koydu. Topuzu iki eliyle kavradı. Var kuvvetini koluna verdi. Öyle ir kuvvetle Nemrud'a çomak salladı ki, Nemrud'un başı iki parça ol- du. İçindeki sinek serçe kuşu kadar büyümüştü. Hak Teâlâ ona kanat e ayak ihsan etti. O da:
-Pirr... ederek uçup gitti. Nemrud da gebermiş, canı cehenne- me gitmişti.
HAZRET-İ İBRAHİM (A.S.) IN SARA İLE MISIR'A GELİŞİ
Nemrud'un ölümünden sonra Hazret-i İbrâhim (A.S.), Sâra ile birlikte Mısır yolunu tuttu. O zamanlar Mısır'da zâlim bir hükümdar vard Adina Badik bin Sadin derlerdi. Kıptlydi. Bu padişah kadınlara çok düşkündü. Her nerede güzel bir kadından haber alsa, onu zorla tirtir, emeline nail olurdu. Hazret-i Ibârâhim (A.S.) bunu işitince Güldü. Çünkü karısı Süre çok güzeldi. Hak Teâlâdan yolculuk için isteyip destur çıkınca o da hazırlandı. Karısı Såre Hazretlerini bir
SERA-I DELAILÜ'L-HAYRAT VE SEVARIKIL-ENVA sandık içine koydu. Ve bir deveye yükledi. Kâfile ile Şam yolunu tu
Yolda giderken önlerine baç alıcı memur çıktı. Bütün kervan ha kının mallarını yokladı. Vergilerini, baçlarını aldı. Sıra Ibrahim (A
Sa gelince:
Sandığ aç bakalım, dedi. Hazret-i İbrâhim (A.S.) da: Açmak neden gerekli? İçinde en güzel kumaşlar bulunduğu nu say, ona göre kıymetini ölç, bacını vereyim! dedi.
Fakat, baç alanları bu uzlaşma kandıramadı:
-Sandığ hemen açı dediler. Ibrahim (A.S.):
Öyleyse sandıkta baştan başa altın var, diye itibar edin! On göre baç vereyim! dedi. Adamlar bu teklife de râzı olmadılar. Íbrá him (A.S.):
-O halde baştan başa mücevher dolu sayın, hesap edin, vergi nizi alın! Nekadar baç isterseniz vereyim! dedi. Adamlar yine rån olmadılar. İsteklerinde israr ettiler. Sandığ
açtıdılar. Bir de ne görsünler:
Sandıkta gizlenen güzel bir kadındı. Sınır nöbetçileri bu hali görünce:
-Biz bu kadını padişahımıza göndermek zorundayız! dediler Hemen kafileye adamlar katarak Hazret-i Ibrahim (A.S.) 1, Sâre ile birlikte saraya gönderdiler. Mısır hükümdarı Såre Hatunu görünce: -Bu kimdir? diye sordu. Bu kadın senin neyindir?
Hazret-i Ibrahim (AS): -O benim hatunumdur! demekten korktu. Çünkü böyle kadın- ların kocası öldürülüp, kadınlarının hükümdar tarafında ele geçiril
diğini düşündü.
-Kardeşimdir! dedi. Hazret-i Ibrahim, bu sözüyle:
-Dinde ve Allah'a teslim olmada o benim kardeşimdir! demek
Misir Firavunu, Såre'nin güzelliğine şaştı, kaldı. Hareminde bu- lunan köşküne yolladı. Hazret-i Ibrahim (A.S.) şaşırdı, kaldı. Fakat Cenab-1 Allah o Kadir-1 Kayyum, Vahid-1 lâyezâl Hazretleri Hazret-l Ibribim lle Såre Hazretlerinin götürüldüğü köşk arasında olan bütün duvarları büllür gibi saf ve şeffaf etti. Bir taraftan öbür taraflar gö- ründü. Şimdi Ibrahim Halilüllah (A.S.), Sâre Hatun ile Mısır melikini karpsındaymış gibi görüyordu. Melik yavaş yavaş ilerledi. Såre Ha tuna el ile dokunmak istedl. Såre Hatun, bu taarruzu görünce:
By Padişah, diye haykırdı, benden irak dur. Yoksa sen bilir sin!.. Fakat, Mısır Meliği aldırış etmedi. Yeniden Såre Hatuna el uzat
mayi dileyince uzanan eller, ilerleyen ayaklar birdenbire kuruyuver Bütün vücudu ve uzuvları gevşedi. Köşk titremeye başladı. Barst- yordu. Hükümdar Såre Hatuna el uzattığına pişman oldu: Ya Sâre! dedi. Allah'ına dua et de köşkün bu sarsıntısı dursun ve elim, ayağım düzelsin!.. Bir daha da sana el uzatmayacağım. Ve
seni kocana teslim edeyim.
Sire Hatun dua etti. Köşkün sarsıntısı durdu. Hükümdarın ell, ağ önceki haline döndü. Fakat, bu hale geldiğini görünce sözünde dumayarak Såre Hatuna yeniden saldırmak istedi. Fakat yine ell, aya kurudu. Köşk sallandı. Yine Såre Hatuna yalvardı. O da dua etti Köşkte sallantı durdu. Firavun'un kuruyan el ve ayakları dü- zeldi
Bir söylentiye göre bu hal üç kere, bir söylentiye göre yedi kere sürdü En sonunda Melik kalbinden tövbekâr oldu. Ve: - By Sâre, şimdiden sonra sen benim kızkardeşim ol! diyerek, yerlere çöktü, Sâre Hatunun eteklerine sarıldı:
-Ben günah işledim, dedi. Sen beni bağışla.
Hem onun bir cariyesi vardı. Adı HACER'di. Onu göstererek:
-Bu cariye de sizin neslinizden, bir peygamber ırkındandır!..
Onu da ikinize bağışlıyorum! dedi. Hacer, Salih (A.S.) in soyundan gelmiş bir kızdı. Bundan sonra Sire Hatun'la Hazret-i İbrâhim (A.S.), yanlarına Hacer Hatunu ala- rak saraydan ayrıldılar ve bir konaklama yerine geldiler. Såre Hatun, olan biteni İbrâhim (A.S.) a anlatmak istedi. O da:
-YA Sâre, ben her şeyi kendi gözümle gördüm. Hak Teâlâ ba- bütün duvarları billûr gibi şeffaf kıldı. Her şeyi bana gösterdi. Bü- in konuştuklarının da işittim! diyerek Såre Hatunu uzun uzun öv di, hayır duada bulundu.
HACER IN HAZRET-İ İSMAİL'İ DOĞURMASI
Sare Hatun bir gün Hazret-i İbrahim (A.S.) a:
Sizin bukadar zamandan beri benden bir evladınız olmadı. Ve Ta da ihtiyarlık çağına vardı. Hacer-1 size vereyim, bunun yanı varin, inşaallahü Teâlâ evidâdınız olur! dedi. Hacer'i bağışladı. Gerçekten Hazret-i Ibrahim o zamanlar yüz yaşına varmış bulu- ordu. Båre Hatunun bu sözlerine ürüldü. Ellerini açtı. Kadir-
Rabbi heb li minessâlihîne (Saffat sûresi, âyet: 100) (Yüce Allah'ım, bana salih kullarından hayırlı bir evlât ihsan
cyle.) diyerek evlât vermesi için dua etti. Allahü Teâlâ da bir erkek evlatla kendisine müjde verip duasını kabul etti. Ve Hâcer, İbrâhim (A.S.)'. dan gebe kaldı. Ve yüz altı yaşına varan efendisine Ismâil (A.S.)'1 do- ğurmakla onu muradına erdirdi. İbrâhim (A.S.)'ın kendi ümidi yok iken, yüce yaratan ona inâyet buyurarak İsmail (A.S.)'ı bağışlamış- tı. Bir rivayete göre de İbrâhim (A.S.) Şam köylerinde Kevtâ denilen köye gelerek yerleşti. Ki ona hâla Medine yi Halilül Rahmân denilir. Orasını sevdiler. Orada kaldılar. İbrâhim (A.S.) Ålemlerin Rabbine: Yarabbi bana bir evlât ihsan et! diye yalvardı:
Rabbi heb li minessâlihin. Yarabbi salih kullara hediyede bu- lun!
Cenab-ı Hak ta duasını kabul etti:
فَبَشَرَنَاهُ بِغُلامٍ حَلِيمٍ
Febeşşer nâhü bigulâmin hallym (Saffat sûresi, âyet: 101). (Hâlim bir erkek evlâtla müjdeledik.)
1brâhim (A.S.) bu müjdeye çok sevindi. Sâre, bu evlådı kendisin den umarken Ismail (A.S.) in Hacer'den doğmasını kıskandı. Kendisi- ni umduğuna nail olamamasından Hazret-i İbrâhim (A.S.) a: -Cariyen Hacer'le oğlunu mutlaka yanına al, ıssız bir yere gö- tür, bırak! dedi.
-
Hazret-i İbrâhim (A.S.) ona birçok nasihatta ve ricada bulundu ise, Såra Hatuna dinletemedi ve onun öfkesini yenemedi. O zaman Yüce Yaradan'a el açtı, yalvardı. Kendisine şu vahly indi: Ya Ibrahim, Sâre'nin sözüne izin ver. Hacer'le İsmail'i al. Bi- raz ekmek ve bir kap su ile devenin ardına al. Çöle çık yürü. Deven
ne yerde çökerse, onları o yerde bırak ve bana ısmarla, emanet et. Yi- ne geriye dön, memleketine gel.
İlahi emir böyle buyurulunca İbrâhim (A.S.) da bu emre uydu. Hacer'le oğlu Ismail'i aldı, devesinin ardına yerleştirdi. Yola düştü. Yüce Allah'ın inayetiyle uzun yolları kolayca aşıp, az zamanda Mek- kr'nin yerine geldiler. Bu yer ıssız, suyu, insanı bulunmayan, sıcağı çok bir vadi idi. İbrâhim (A.S.)'in devesi orada çöktü. O da Hâcer ile oğlu İsmail (A.S.) 1 yere indirdi. Ekmeği ve suyu onlara bırakıp he- men c saat içinde geriye döndü, Şam yolunu tuttu. Hacer, arkasından:
-Ya Ibrahim, bizi buraya niçin bıraktın? deyince hiç ses çıkar- mamıştı. Hacer yeniden:
-Ya Ibrahim, bizi buraya niçin bıraktın? diye bağırdı. O yine cevap vermedi. Hacer, üçüncü bir kere daha: Ya İbrahim, bizi bu ıssız yere ve kimlere bıraktın? Biz ne yi-
yelim ve içelim? deyince Hazret-i Ibrâhim: Sizi yaradan ve rızkınızı veren Allahü Azimüşşan burada da rızkınızı verir! dedi.
O zaman Hacer:
Ey İbrahim, ya size Hak Teâlâ bizleri böyle ıssız, susuz yer- de lurakmayı mı emretti? diye sordu. O da:
Evet, sizi buraya Allah'ın, Rabb'in emriyle bırakıyorum!. de-
di, Hâcer de:
Mademki Hüda'nın emri iledir, biz de Hak Celle ve Alâ'nın emrine, hüküm ve fermanına boyun eğeriz. Siz de, buyur, gidin! dedi.
Hazret-i İbrâhim vedalaşıp, yeniden geldiği yollara düştü. Onlar da ardından ağlaşıp gözyaşları döktüler. Sonra Hacer o ekmeği yedi, suyu içti. Ekmek te, su da tükenince ağlamaya başladı. Açlık ve su- suzluk kendisini sarmıştı. Ayrıca İsmail (A.S.) 1 da sıcaklık bayılta- cak gibi olmuştu. O da şimdi ağlamaya başlamıştı.
Hacer şaşırmış kalmışken Safa ile Merve dağlarına bakıp: Şu dağlara çıkayım! diye içinden dilekler geçirdi. Etrafa ba- kacak, sudan bir iz bulabilecek miydi! Böylece, İsmail (A.S.)1 yere yatırıp bıraktı. Safa tepesine çıktı. Çevreye bakındı. Sudan bir iz gö- remedi. Sonra indi. Merve tepesine doğru giderken İsmail (A.S.) da- ha çok ağlamaya, feryada başlamıştı. Hacer oğluna acıdı. Daha hızlı adımlarla Merve'ye doğru yöneldi. Merve'ye varınca çevresine bakın- di Yine suya benzer bir ize rastlayamadı. Sonra oradan yine Safa'ya
-- Susuz yerde kuş olmaz! Bu yerde su olması gerek! dediler. Kuşların uçuştuğu yöne doğru ilerlediler. Ve gide gide Hacer (R. An- ha) ile Hazret-i Ismail (A.S.) in bulunduğu yere geldiler. Bir kadının, kucağındaki bir masum bebekle, oturduğunu gördüler. -Sen kimsin ve bu mâsum çocuk kimdir? dediler.
Hâcer (R. Anhâ): - Ben Ibrahim (A.S.) in carlyesiyim. Bu masum da onun oğlu- dur. Karısı Såre benimle birlikte yaşamaya râzı olmadığından İbrahim (A.S.) Allahü Teâlâ'nın emri ile bizi buraya bıraktı! dedi.
Kervan halkı:
-Burada su yoktur. Siz ne yer, ne içersiniz? diye sordu. Hacer:
- Yüce Allah, Hak Tebåreke ve Teâlâ, oğlum Ismail'in ayağının altındanı bir su ihsan etti ki, aç kimse içerse doyar, susuz bir kimse içerse harareti kalmaz! Hasta içerse derdine çâre, şifa bulur. Her ne niyet için içilirse muradına erer! dedi.
Zemzem suyunu gösterdi. Kervanın içinde illetli ve hastalar çok- tu. Kimisi burada kaldı, kimisi yurtlarına geri gidip çoluk çocukla- rin: alıp, yine geldiler, burasını kendilerine vatan yaptılar. Sonra da Mekke şehrini kurdular.
Hacer de, oğlu İsmail (A.S.) ile burada kaldı. Onlarla anlaştı.
Korku ve yalnızlığı kalmadı. Yürekleri sevinçle doldu.
Vakta ki, İsmail (A.S.) yedi, söylentilere göre on üç yaşına var- di, habası İbrâhim (A.S.) Şam'da haram aylardan olan Zilhicce ayı- nun sekizinci gecesinde rüyasında oğlu İsmail (A.S.)1 boğazlamakta ödevlendirildi. Ertesi gün olunca, düşünmeye başladı.
Acaba, dedi, benim, oğlumu boğazlamak için ilâhî buyruğu almamdan murat, gerçekten Ismail'i boğazlamak mıdır, yoksa yeri- ne başka bir şeyi kurban mı etmektir? Çünkü benden önce başka bir peygamberin oğlunu boğazlamakla vazifelendirilmiş olması yoktur. Hele onda Muhammed Nuru vardır!
Böylece bu türlü fikirlere vardığı için o güne Tevriye Günü (*) denilir. Zilhicce ayının dokuzuncu gecesi, yâni sekizinci günün akşa- mi, rüyasında kesin olarak oğlunu boğazlamaya memur olduğunu öğ- rendi. İstenilenin gerçek olduğunu anladı. Ertesi sabah:
dedi. Bunun için o güne de Arefe Günü denildi. () TEVRİYE: Bir kelimeyi gerçek manâsından uzak, başka bir manada kullanmaktır.
-Bu ilahi emir, bana oğlum ismail'i boğazlamayı emrediyor
SERH-I DELAILUL-HAYRAT VE SEVARIKTL-ENVAR ibrahim (A.S.) hemen develerinin en güzelinden, semizlerinden yux deve kurban etti. Erhamer Rahimin, yâni merhametlilerin merhametlisi olan Mevlâya el açtı: en
-Bu kurban ettiğim yüz deve oğlum Ismail'in bedell, karş olsun diye niyazda bulundu. Gökyüzünden bir ateş indi. Develerden yüz tanesini daha yaktı. Kurbanları kabul olundu. Fakat ertesi ki onuncu geceydi. Ibrahim (A.S.) rüyâsında yeniden oğlu İsmail (A. S.) in mutlaka kurban edilmesi emrini aldı. Sabah olunca, Ibrahim (A.S.) ip ve bıçak alıp, devesine bindi. Oğlu İsmâil (A.S.) 1 boğazla- mak için Mekke yönlerine devesini sürdü. Allahü Teâlâ'nin kudretly. le sanki yerler silindi, kuşluk vakti Mekke'ye vardı. Hacer'i buldu, ong gece
Oğlum Ismail'in başını yıka, yağla, tara. En güzel elbisey ona glydir. Onu bir ziyafete götüreceğim! dedi. Hacer de Ismail (A 8) in başını yıkadı, yağladı, taradı, süsledi. İbrâhim (A.S.) 'a teslim etti. O da oğlunu alıp gitti. Vakta ki Mekke şehri gözden kaybolunca Şeytan kendi kendisine:
Eğer ben, bunlara, şimdi fitne edemezsem, onları azdırmaz sam, hiçbir kimseye fitne edemem! dedi. Önce Hâcer (R. Anhâ) ya geldi:
Ey Hacer, sen böyle nasıl oturursun? İbrâhim, oğlun Ismail'i
alıp, boğazlamaya götürdü! dedi. Hâcer:
- Yalan söyleme! Hangi babayı gördün ki, evlådını boğazlasın?
deyip, Şeytan'ı koğdu.
Şeytan ise:
-Ya ziyafete giden kimse, bıçak ve ip alır mı yanına? Bunları o, Ismail'i boğazlamak için aldı!.. dedi. Hacer (R. Aanha) sordu:
- O niçin oğlunu boğazlıyacaktır. Kendisi peygamberdir. Pey gamberler adam öldürür mü? Hele boğazlayacağı kendi evladı olursa?
İblis:
--Ibrahim rüyasında: Oğlunu boğazla! diye emir aldı. O da Alemlerin Rabbi'nden emir geldiğini sandı. Bu işe girişti! dedi. Hace Hatun:
- İbrâhim (A.S.) yüce bir peygamberdir; Peygamberlerin rüya- si haktır. Eğer İbrahim (A.S.) 'a Ismail'i boğazlal» diye emir verildi ise, başımızan üzerinde! diyerek o da, ben de oğlumuzu feda ederta Hem oğlu da canını feda eder. Değil oğlumu beni de boğazlamaya emir olsa ben de kendimi bıçağına teslim eder, boğazlanırım. Biz Hak Teala'nın emrine boyun eğenlerdeniz» dedi. Ve Iblis'i koğdu. İblis'te
Hacer Hatun-u bir türlü kandıramayınca hüsran ve şaşkınlık içinde geri döndü:
Varayım, Ibrahim'l fitneleyeyim! dedi. Onun ardına düştü. Kendisine erişince Ismail (A.S.)'s babasının önünde yürürken gördü. helbin (A.8.)'in yanına yaklaşarak:
By ihtiyar dedi. Sen bu oğlunla nereye gidiyorsun? rahim (A.S.) da: Şu tepenin ardına gitmem gerek! Orada bir dileğim var! de-
di. Tolis:
Biliyorum, dedi. Oğlun Ismail'i boğazlayacaksın. Ama nasıl boğazlarsın ki, bir kere oğlunun boyuna, posuna, yüzünün güzelliğine bak. Het urvu birbirine uygun. Edep güzelliği içinde kendisi de. Hem de anasına babasına itaatli bir çocuk. Bak ondaki bu saygıya hele. Sen, bu ihtiyarlık halinde ancak bir tane evlåda sahip olmuşsun. Hiç Insan onu boğazlamayı hatırına getirir mi?.
Iblis bunun gibi türlü aldatıcı sözleri dilinden döktü. Fitnesini iş- letmek istedi. Ibrahim (A.S.): --Evet, diye cevap verdi. Sözlerin yerindedir. Benim ona karşı
sevgini evladıma ettiğin övmelerden bin kat zlyadedir. Lakin onu bo-
gazlamakla memur edildim. Kulun Mevlâsının emrine boyun eğmesi
her işten lleri ve önemlidir!
Iblis:
Sana rüyanda emreden Şeytan'dır. Sen bu emri Rabbinden sanip çocuğunu kesmeğe hazırlanıyorsun. Hiç Alemlerin Rabbi, bir kimseye:
-Evladını boğazla! diye emir vermiş mi ki sana da emretsin? Fakat, Hazret-i Ibrahim (A.S.) bunun Şeytan olduğunu anladı:
- Ey Allah'ın düşmanı! Geri dur. Ben bu işi mutlak yerine ge- tireceğim! Çünkü Hak Sübhanehu ve Teâlâ bana onu buyurdu. Ben O'nun buyruğuna uyar ve baş eğerim! diyerek Şeytan'ı koğdu. O da burada da murada eremeyince şaşkınlayarak yeni fitneler düşündü. thrahin (A.S.) oğlu İsmail (A.S.) 'a:
-Gel! diyerek ardına çekti. Çünkü ona, onun güzelliğine baka baka kalbine bir hal gelip boğazlamadan vaz geçebileceğinden kork- tu Ismail (A,S.) da yine babasının ardında güle, eğlene gidiyordu. Seytan bunu görünce:
Ismail, henüz çocuktur. Belki ona bir fitnede bulunurum! di- yerek ümitlerde bulundu. Yanına yaklaştı: un: temAll, dedi, babanla böyle sevinçli, sevinçli nereye gidiyor
Elyafete gidiyorum! diye cevap verdi. İblis: --Biyafete gidiyorsun diye seviniyorsun ama babanın elinden
bıçakla ipi görmüyor musun? Seni boğazlamaya götürüyor! dedi. mail (AS): -Niçin boğanlayacakmış beni? diye sordu. Iblis (Aleyhillane) -Rüya gördü. Onu Rabbinden gelen bir emir sandı. Seni bo Cazlayacaktır! dedi. O zaman Ismail (A.S.):
Mademki babam beni boğazlama emrini aldı, o emre baş eğe rim' diye cevap verdi: Iblis tek bir söz daha söylemek isterken is mail (AS) kırdı. Yerden bir taş aldı, İblis'e fırlattı. O taş Iblis'in sol görüne rastladı. Görü çıktı. Şeytan şaşkına döndü. Oradan kaç ritti İşte o günden kalma bir hatıradır ki, Müslüman Hacılar O yere geldikleri zaman o yerde Şeytan'a yedişer taş atarlar ve Hazret-i mail (AS)'in bu hareketine uyarak onu taşlarlar, o yerde taş atma- yi Allahi Teàlà bu ümmete vacip kıldı.
HAZRET-İ İSMAİL (A.S.) BOĞAZLANMA TAŞINDA
Vaktá ki Hazret-i İbrahim (A.S.) oğlunu boğazlamak üzere me- mur olduğu Mina denilen yere geldi, oğluna:
-By Ismail, ey sevgili oğul! dedi. Ben, rüyamda seni boğazla- ma emrini aldım. Biliyorsun ki peygamberlerin rüyası haktır. oğul, düşün. Bu işe ne dersin? Buna baş eğer, itaat eder misin? Ex
Ismail (A.S.):
-Ey benim herkesten en şefkatli babacığım, dedi. Sen, sana emredilen boğazlama işini yap. Inşaallahü Teâlâ beni Hüda'nın buy- ruğuna itaat edici, baş eğici ve sabredicilerden bulursun. Ama bunu bana evde neden söylemedin? Bâri anama:
Allaha ısmarladık' diyeydim. Analık hakkından ve Ahiret'le flgili olan haklaşdan helällık dileyeydim, dedi. Sonra da şu ricada bu lundu:
Ey baba, benim senden birkaç dileğim var. Ricalarım şudur: 1- Bu iple benim ellerimi ve ayaklarımı bağla. Ta ki boğazla nurker. kımıldanıp elim ve ayağım size dokunup saygıya aykırı ve se vabda noksanlık verecek harekette bulunmayayım. 2- Ey baba, ölüm acısı şiddetlidir. Benim gömüleceğim yeri anama gösterme. Ta ki her ne zaman kabrimi görünce musibeti, acı-
3- Ey baba, gömleğimi arkamdan çıkar, tâ ki ona kan bulaş- masın. Onu anamna götürüp ver. Benden selâm söyle. Ondan rica ede- rim ki sabreylesin ve Hak Celle ve Ala Hazretlerinin mübarek buyru- ğuna boyun eğsin, itaatli olsun. Her ne zaman beni görmek dilerse gömleğime baksın, onunla hatırına getirsin beni! Eski dertleri taze- lermesin.
4- Ve ey baba, bıçağını bile. Tâ ki tez kesip zahmet vermesin. Ve beninı yüzümii yere çevirip bıçağını boynuma koyduğun zaman yüzünü benden çevirip büyük bir güçle birden çek, beni boğazla. Çün- kü eğer yüzüme bakarsan babalik sevgi ve şefkati üstün gelebilir, kuv- vetin kesilir, beni boğazlamazsın. O zaman Allah'ın emri geri bıra-
kılmış olur. Hazret-i Ismail babasına daha bunlar gibi dileklerde bulundu. En sonunda:
- Baba, haydi acele ediniz, ilahi buyruğu yerine getiriniz! diye
Ibrahim (A.S.) in mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Oğluna: -Ne de güzel, gökçek bir yardımcısın ey oğul! dedi. Ismail (A. S.) in mübarek ellerini bağladı. Yanı üstüne yere yatırdı ve sonra iki rekât namaz kıldı, ağladı. Mübarek ellerini kaldırdı. Allahü Zülcelâli vel ikram Hazretlerine tam bir huşû ile yalvardı.
Ey benim Rabbim, dedi. Sen lütfunla, kereminle benim ihti-
yarlığıma ve bu günahı olmayan masum çocuğun haline merhamet
et, acı!
Duası bittikten sonra yüce Allah'ın buyruğunu yerine getirmeğe hazırlanırken Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri gökyüzü melekle- rinin önündeki perdeyi açtı. İbrâhim ve İsmail (A.S.) ların hallerini onlara gösterdi. Melekler, babanın oğlunu yatırıp ve eline bıçağı ala- rak boynunu boğazlamak üzere olduğunu görünce hepsi birden sec- deye vardılar. Hak Teâlâ onlara:
- Ey meleklerim! İbrâhim kulumu gördünüz mü? Bıçağı be- nim emrime uyarak oğlunun boynuna ne biçim koyup, onu boğazla- mak istiyor? Ve İsmail kulum nasıl bir biçimde kendisini teslim edip benina rizam için bıçağa boyun uzatıyor! Diyerek hem Ibrahim (A. 8)', hem de İsmail (A.S.)'ı öğen sözlerde bulundu. Melekler ağlaş- maya başladılar:
-Ya Rabbena, Ibrahim (A.S.) gerçekten Halilliğine lâyık ve Is- mail (A.S.) da gerçekten buyruğuna boyun eğmiş kulundur. Sen mer- hamet edenlerin en merhametlisisin! dediler. Bu sırada Ibrahim (A. 3) bıçağı çekmişti.
Fakat bıçak kesmedi. Yeniden biledi. Yine oğlunun boynuna koy. u. Kuvvetle çekti. Fakat keskin bıçak kesmek değil, bir kesilme iz ile bırakmadı, bir çizgi bile çizemedi. Hazret-i İbrâhim (A.S.) o za an kızdı. Biçağı taşa çaldı. Taşı kesti. Bu gün bile Müslüman Hacı- ar bu yeri ziyaret ettiklerinde Allah'ın kudretinin eserini görürler.
Ibrabini (A.S.) bıçağı azarlıyarak: Böyle yumuşak eti kesmeyip böyle katı taşı kesersin! dedi. O aman Allah' kudreti ile bıçak dile geldi: --Ya Allahın Habibi! dedi. Kızmayın! Ateş her şeyi yakarken
Nemrud'un o büyük ateşi sizi niçin yakmadı?
O zaman İbrâhini (A.S.) dedi ki: - Hak Jübhanehu ve Teâlâ «yakma!» diye emir ve ferman by- urmuştu
B.çak ta şöyle dedi:
- Ya Allah'ın Habibil.. Hak Sübhânehu Teâlâ Hazretleri ateşe:
-Yakma onu diye bir kere buyrukta bulundu. Siz ise, beni eli- nize aldığınızdan beri yetmiş kere: -- Ismail'in vücudundan bir kıl bile kesme !diye ilâhi ferman
gönderd. Ben onu nasıl keserim? dedi.
Ibrahim (A.S.) bu acayip sırra şaşıp kalırken İsmail (A.S.):
- Ey baba, dedi, bıçağını yeniden bile ve benim boynuma koy-
duğun zaman sen ve ben Allah'ın adını analım. O zaman sen de kuv-
vetlice onu çek
Ibrahini (A.S.)'da bıçağını biledi, keskinleştirdi. Oğlunun müba- rek gerdanına koydu. Çekmek diledi. O zaman Hak Teâlâ Cebrail (A. S.)'a hitap edip:
--Ya Cebrail, diye buyurdu, Cennet'ten üç bin üç yüz yıldan be ri kulum İsmali karşılığında beslenip koskocaman olan koçu al. Ku- lum İsmail'l, Inçak kesmeden yetiş. İbrâhime de söyle ki o koçu Is- mail'in yerine boğazlasın. İkisinin de kulluğunu kabul ettim. Cebrail (A S.) o koçu aldı ve Sidretil Müntehâ'daki makamin-
dan -Allahü Ekber! Allahü Ekber! diyerek inmeğe başladı. Ibrahin (A.S.) Cebrail (A.S.) 'in tekbirini işitince zorluğun çö zülmekte olduğunu anladı o da:
-La ilahe illallah Vallahü ekber! diyeres Alemlerin Rabbini tevhit ve tekbir eyledi. İsmail (A.S.) da yattı yerden Cebrall (A.S.)'in tekbirini ve babasının tevhidi ile tek- birini işitince Rahim ve Rahman olan Allahü Teâlâ'nın rahmetinin meydana geldiğini anladı. O da:
Allahu Ekber, Allahü Ekber ve lillahil hamd! diyerek tekbir
ve tahn.idde bulundu. Bir rivayete göre:
Allahu Ekber, Allahu Ekber! sözü Cebrail (A.S.)'ındır. Allahü Ekber, Allahu Ekber ve lillâhil hamd! ise İbrâhim (A.
Bu mübarek Arife günü Müslüman ümmeti sabah namazından sonra Teşrik günleri, nurlu günler denilen Zilhicce ayının on birinci, on ikinci, on üçüncü ve sonraki gününde (Kurban bayramının dör- düncü günü) ikindi namazına dek kılınan namazların farzını edadan
sonra bu tekbiri getirmek våcip olmuştur.
Cebrail (A.S.), Hazret-i İbrahim (A.S.) 'a dedi: Ya Ibrahim, Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretleri sana selâm buyurdu. Bu koç kurbanı kulum Ismail'in yerine boğazlansın. İkisi- ninde amelini kabul ettim!.
Yüce Allah'ın bu kerem ve inayetini öğrenince İbrahim (A.S.) Ismail (A.S.)'ın ellerini, ayaklarını çözmek için geri döndü. Bir de ne görsün. Oğlunun el ve ayağındaki ipler çözülmüştü. Ayakta duruyor- du.
Ona:
- Ey oğul, dedi. Senin düğümünü kim çözdü?
O da:
-Kurban ihsan buyuran vacibül vücudun lütuf ve keremiyle
o bağ çözüldü! dedi.
Hemen o koç Ismail (A.S.)'a karşılık olmak üzere boğazlandı o zaman İsmail (A.S.):
Ey baba, sen mi cömertsin, ben mi cömertim diye sordu.
Ibrihim (A.S.):
-Ben cömerdim, dedi, çünkü senin gibi eşi bulunmaz bir evlådi ähi fermana uyarak boğazlamaya giriştim! dedi. O zaman İsmail (AS):
-Belki, baba, ben senden daha cömerdim. Çünkü siz benim gibi evladı feda eylediniz ise de Hüda'nın kereminden benim bedelimin, karşılığımın ihsan olunması rica edildi. Zaten benim bir canım var- di. Bir daha geri gelmesi ümit edilemezdi. Ben onu Allah rızası için feda eyledim! dedi. O zaman Hak Sübhanehu ve Teâlâ azamet ve ce- 1A1 ile şöyle buyurdu:
him'e boğazlama sevabını verdim. Oğlunu da diri olarak kendisine ba- - Kerim ve cömert olan ancak Ben'im. Çünkü ikinizden İbra- - şladım. Ismail'e ise hem canını feda edip boğazlanmak sevabını ver
dim, hem de yerine bir başka şeyin boğazlanma ihsaniyle onun canı nı bağışladım.
Buna göre mana şudur: Ibrahim (A.S.)'a:
Oğlun Ismail'i boğazla! diye ferman ettikter. ronra yerine koç kurbanın boğazlanmasile Ismâll (A.S.) Ibrahim (A.S.)'a bağışla yan Mevlâ-yı Müteâl Celle Şanühu ve Teâlâ'dir, demek olur.
Ve İshaka. Yâni:
Ey Hazret-i Ibrahim (A.S.)'ın zevcesi Sâre Hatundan İshak (AS) bağışlayan Vacibül vücûd Celle Celâlühu!
Ishak (A.S.) tsrail oğullarının babasıdır. İshak (A.S.)'in babası Hazret-i Ibrahim (A.S.) 'ın mübarek âdetlerinden birisi de konuksuz yemek yememesiydi. Her gün sabah olunca üç konaklık yer yürür, gezer, konuk arardı. Eğer bulursa onunla birlikte yemek yerdi. Eğer konuk bulmazsa oruca niyetlenirdi. Hatta bir kere on beş gün konuk bulamamıştı. Çok üzüldü. Birden on iki, bazı söylentilere göre on do- kuz melek gördü. Bunlar Lût kavmini ortadan kaldırmaya gönderi- len meleklerdi. Biri Cebrail, biri Mikail biri de Isrâfil (A.S.)'lardi. Öbürleri de başka meleklerdi. Hepsi gayet güzel birer delikanlı, civan şeklindeydiler. Bu melekler İbrahim (A.S.) 'a selâm verdiler. O da se- lamlarını aldı. Kendi istemeden geldiklerinden dolayı çok sevindi
Onlarla konuştu. Hallerini, kimliklerini öğrenmeden o saatte kü- çük bir buzağı kesip kızartarak önlerine koydu. Çünkü Nebilerin ko- nuklarına konuşmadan önce ikram etmeleri Sünnet-i Enbiya idi. Bu melekler yemeğe el sürmediler. Ibrahim (A.S.): -Niçin yemek yemezsiniz? diye sordu. Buyurun yemek yeyin!
Oniar - Biz, karşılığını ödemeyince yemek yemeyiz! dediler. İbrahim (A.S.): - Benim yemeğimin karşılığı yemek öncesinde:
dedi.
Bismillahir Rahmanir Rahim'dir. Sonunda da:
Elhamdü lillâhil demektir. Siz de böyle deyin, buyurun, yeyin! Cebrail (A.S.) öbür meleklere baktı, onlara dedi ki: -Bu İbrahim (A.S.) gerçekten Hak Teala'nın Halil yapmasına
Sonra o kızartılmış buzağıyı eli ile sıvadı. Allah'ın izni ile buzağı dirllip anasına koştu, memesini emmeğe başladı. İbrahim (A.S.) bu hall görünce bunların melek olduklarını bilip anladı.
Acaba ne hizmete geldiler? diye Allah'ın azametinden korku- ya düştü. Cebrail (A.S.) onun korkusunu görmüştü. Çünkü kalbde olaa gizliliği ancak Rabbül Alemin bilirdi. Ondan başkası ne melek- ler, ne de nebiler onu bilebilirler. Cebrail (A.S.) da hemen kendisini tanıttı. Lût (A.S.) 'a kendi elile kurtuluş vereceğini, kavmini helâk edeceklerini bildirdi. İbrâhim (A.S.)'ın hatunu Sâre (R. Anh)'ta ora- da durmaktaydı. Cebrail (A.S.) ona müjdede bulunup:
Ya Sâre! dedi. Sana müjde olsun ki, Hak Teâlâ senden İSHAK adında bir evlâdı İbrâhim (A.S.)a bağışladı. İshak'tan da YAKUB adında bir evlat dünyaya gelecektir! Såre hatun bu sözlere şaşıp kalmıştı:
- Ben doksan yaşındayım. Ben evlât doğurur muyum ki ona kavuşayım? Kocam Ibrahim de yüz yirmi yaşındadır. Bizlerden evlat gelmesi şaşılacak şeydir! dedi.
O melekler:
Sen Hak Teâlâ'nın emrine nasıl şaşar kalırsın. Hak Teâlâ'nın her şeyi yapmağa kudreti yeter. Dilediğini işler onun emrinde iken taaccüp olunmaz! Yüce Allah'ın yüce rahmetinin ve güzel nimetinin devam ve bekâsı heranda artması size olsun dediler. Yâni, bu ihti- yarlık yaşında İbrahim (A.S.)'a Såre Hatundan İSHAK (A.S.)' ba- ğışlayan Allahü Celle Celâlühu ve Teâlâ Kibriyamu velâ ilâhe gayı hu'dur, demektir.
Ve redde Yûsûfe alâ Yâkube. Yâni:
- Ey Yusuf (A.S.)'ı geri gönderen, ey babası Yakub (A.S.)'a
nice yıllar kaybolan lütuf ve keremini geriye veren Allahü Celle Sa- nühu. Ishak (A.S.)'ın karısı hâmile olunca, iki evlåda gebe kalmıştı. Doğum günü yaklaşınca doğumun da zahmet ve meşakkatleri belir-
mişti. Karnında olan çocukların konuşmalarını da duyuyordu. Ar-
kadaki çocuk:
-Bana yol ver, ben senden önce çıkayım! diyordu.
Öndeki çocuk ise, ben senden önce yaratıldım. Senden büyüğüm, ve hem senin önünde bulunuyorum. Arkaya gitmekle anamıza zahmet vermiyeyim. Önce ben çıkayım, sonra sen çık! dedi. Arttaki çocuk: Eğer yol vermezsen şiddetli kımıldamalar yaparım, seni te- per, hem seni, hem annemi öldürürüm! deyince öndeki çocuk:
Birazcık yol ver, geri gideyim! Sen de zahmetsiz çik Tek namıza zahmet olmasın! diyerek geri çekildi. Arttaki çocuk şiddetle ürüdü ve dünyaya geldi. Öbür çocukta o doğan çocuğun topuğuna
-Anama yeni bir zahmet vermiyeyim! diyerek ilk doğanla bir- likte dünyaya gözlerini açmıştı. Öncekinin adını, ana karnında isyan- ei hareketlerde bulunduğu için ID koydular. Onun arkasından, onun topuğuna yapışıp birlikte çıkana da Yakub adını verdiler.
Id, çok uzun boylu ve gök gözlü, sarışın, çok kuvvetli, hızlı ko şucu idi. Öyle koşuyordu ki bütün avların ardından koşar, onlara ye tişirdi. Avları kuvvetle yakalar, durmadan av avlardı. Başından aya ğına kadar bütün vücudu koyun gibi kıllıydı.
Yakub (A.S.) ise babası Ishak (A.S.)'ın koyunlarını güderdi. Ba bası Ishak (A.S.)'ı da çok severdi. Anası da Yakub (A.S.)'ı çok se verdi. Ishak (A.S.)'in ömrünün son günlerinde mübarek gözleri gör mez olmuştu. Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretleri Ishak (A.S.)'a:
Bütün nebîlerin ve mürselînin, Habibim Muhammed içlerinde olmamak üzere, senin soyundan gelmeleri gerektir. İki evladının han gisini seçersen onun hakkında dua et, kabul edeyim! diye buyurdu. İshak (A.S.)'da o duayı td için yapmayı dileyerek Id'i çağırdı,
ona: - Ey oğlum, dedi. Hak Teâlâ bütün peygamberleri benim çocuk- larımdan getirse gerektir. Beni serbest bıraktı. Sana o duayı etmek istiyorum!. Benim gönlüm şimdi av eti istiyor. Av avlayıp kebap yap ta bana getir. Sonra da sana dua edeyim! dedi. Id avlanmaya gitti.
İshak (A.S.)'in oğlu id'e söylediğini anası, dışarıdan işitmişti, Yakub (A.S.) kırda koyun güdüyordu. Adamlariyle ona: - Tez bir kuzu boğazlayıp kebap etsin, derisini alıp hemen gel- sin! diye bir haber yolladı. O da bir kuzu kızartıp aldı, geldi, anasma:
-Babana bütün peygamberlerin ve mürsellerin hangi oğlundan gelmesini isterse ona dua etmesinde serbest bırakıldığı vahiy olunmuş O da kardeşin Id için düşünmüş. Canı av kebabı istemiş. Onu ava yol- ladı. Şimdi sen bu kuzu derisini yüzüne yapıştır. Sesini de sakla, îd'e benzet. Babana git.
Av kebabını baba getirdim, bana dua et! de, o duayı all dedi. Yakub (A.S.) da öyle yaptı. İçeri girince:
İşte baba, sana koyun kebabı getirdim, bana dua et! dedi. Ishak (A.S.)'da: Gel bakayım! dedi. O da babasına yaklaştı. Ishak (A.S.) onur üzünü yokladı. Eli kuzu derisine dokununca:
Bu kılık İd'e benziyor ama kokun da Yakub'a benziyor! dedi. Koyun kızartmasını yedi. Sonra şu duayı etti: Yarabbi, bugünden ta... Kıyamet kopuncaya kadar ne kadar
peygamber ve mürselin olan izzetli nebileri ve yalnız Hazret-i Mu- hammed'den başka hepsini, benim oğlumun neslinden yetiştir! Hak Teâlâ da onun bu duasını kabul etti. İd ise kırda av bulama- miş, çok yorulmuştu. Kardeşi Yakub (A.S.) dua aldıktan sonra an-
cak av bulmuş, kebap etmiş eve getirmişti. Babasına dedi ki:
Baba, işte iştiha ile istediğin avı güçlükle buldum. Sana getir-
dim. Yiyip vadeylediğin duayı bana et!
Ishak (A.S.):
Demin yanıma gelen sen değil miydin? diye sordu. Id: -Ben değildim, ben şimdi geldim! dedi.
İshak (A.S.):
Duayı kardeşin aldı! dedi.
Id: Allah'a and olsun ki ben onu öldürürüm. Ve onunla sizin ara- nızı ayırırım! dedi. İshak (A.S.):
Sana da dua edeyim! Çünkü benim bir duam daha vardır. Bu duam ile melikler, hükümdarlar senin neslinden olsun! diyerek o dua- yi etti. Fakat İd'in kalbinden düşmanlık gitmedi. Yakub (A.S.)'ı öl- dürmeye niyet etti. Anası bunu, onun hallerinden anladı. Çok korktu Çünkü biliyordu ki 1d çok kuvvetliydi. Ve Yakub (A.S.) ona karşı kamazdı. Oğlu Yakub'a:
Yakub, dedi! Kardeşin İd'in, o duayı senin almandan dolayı sana düşmanlığı var. Seni öldürmek ister. Şimdi var, burada durma. Buradan kaç, git. Behran tarafına var. Geceleri yürü, gündüzleri yer ağarınca tenha bir yerde, bir mağarada gizlen. T... akşama ka- dar saklan. Sonra yine gece yolunu al. Gündüz yine saklan. Böylece, ge- celeri giderek Behran'a varınca benim orada zengin, mal sahibl, ko- yunları, nimetleri bol, eli açık dayılarım vardır, onları bulursun. On- lar seni bilip tanıyınca sevinirler, sana ikramda bulunurlar. Orada kardeşinin şerrinden uzak kalırsın. Ta... Hak Sübhanehu ve Teâlâ'nın emri ve hükmü yerine gelinceye kadar orada otur.
Yakub (A.S.), anasının bu sözlerini dinleyip yolculuk hazırlığı yaptı. Gece herkes yattıktan sonra yola çıktı. Sabaha kadar yol aldı. Gün ağarınca bir sapa yerde bir mağara buldu. Orada gizlendi. Ertesi sbah olunca İd, öldürmek için Yakub (A.S.) aradı ise de
SERH-1 DELAILÜ'L-HAYRAT VE Evden kaçmış olacak! deyip aramaya başladı: ŞEVARIKI'L-ENVAR
Benden kaçmakla kurtulur mu hiç o? diyordu. Id, çok hızl yol yürüyen biri idi. Beş günlük yolu bir günde alır, hem gideceği ye re varır, hem de geri dönerdi. Yollara düştü. Kuşluk vaktinde Yakub (AS)'in gizlendiği mağaranın bulunduğu yerin yanına geldi:
Elimden kurtulur musun bakayım? İşte ben sana yetişirim! diye homurdanarak oradan geçip gitti...
Id, öğleden sonra, ikindi vakti geri döndü:
-Yakub, bugün biryerde saklanmış ise yarın yine ardından ye tişirim, onu bulurum! dedi. O, mağaranın yanından ayrılınca Yakub (A.S.)'da yola düştü. Sabah olunca yine bir mağara buluyor, gizleni- yordu. T... Behran'a varıncaya kadar böylece geceleri yürüdü, gün- düzleri gizlendi. Geceleri yol alıp gittiği için kendisine İSRAİL denil di. İsrail, gece yürümek anlamına gelirdi. Hazret-i Yakub (A.S.)'ın neslinden olanlara da İSRAİL OĞULLARI denildi.
Yakub (A.S.), Behran'a varınca anasının dayıları onu karşıladı- lar. İzzet ve ikramla götürüp türlü ziyafetler verdiler. Dayılarından birisinin iki kızı vardı. Yakub (A.S.) o kızın birini görünce ona gönül bağladı. Dayısından istedi. O da büyük kızını ona
nikâhladı. Yakub (A.S.) bunu ilk gördüğü ve gönül bağladığı kız san-
maktaydı. Gerdek gecesi gelince evlendiği kızın gönül verdiği sevgilisi
olmadığını anladı. Dayısına:
- Benim görüpte senden istediğim kız bu değildir! dedi. Dayısı: O küçük kızım Râhile'dir. Lakin bizim âdetimiz önce büyüğü- nü vermektir. Onu nikâh etmeyince küçüğü vermeyiz. Madem ki sen bir peygamber oğlusun. Ve bütün nebiler mademki senin neslinden gelmek üzere dua almışsın. O halde sana ikram olarak onu da nikâh ile vereyim dedi ve Râhile'yi ona nikâhladı. Çünkü onların şeriatlerin de iki kız kardeşin bir kişiye nikâhlanması caizdi.
İki kızın da cariyeleri vardı. Bu cariyeleri Yakub (A.S.) a bağış ladılar. Bundan sonra Yakub (A.S.)'ın on iki tane evladı oldu. On ta nesi büyük kızdan ve cariyelerinden olmuştu. İki oğlunu da küçük kız Rahibe doğurmuştu ki birisinin adı Yûsuf, birisinin adı Bünyâ- min idi.
Rahile, Yakub (A.S.)in en çok sevdiği karısı idi. Bundan ötürü ondan doğan iki oğlunu da öteki çocuklarından daha çok seviyordu Hak Sübhanehu ve Teâlâ Kuran-ı Kerîminde:
Ve Ya'kube vel esbâti. (Bakara sûresi, âyet: 135). (Yakub ve oğulları) diye buyurulmuştur.
Esbat'tan Murad, Yakub (A.S.)'in bu on iki oğludur. Bu on ikisi de uzun ömürlü ve, Nebi-yi Zişanlığa inazhar olmuşlar ve her birinin bol bol çocukları üremiştir. Her birisi bir kabile haline geldiğinden bunlar SIBIT, yani kabile, cemaat manasında hepsine ESBÅT denil- miştir. Onların kendileri ve kabilelerinin hepsi Yakub (A.S.)'ın ço-
cuklarından geldiği için de onlara İsrail oğulları denilmiştir.) Yakub (A.S.)'ın gitgide hizmetçileri, çobanları, koyun, keçi ve sığır hayvanları çoğaldı. Ama, baba anasından ayrı kaldığı zamanlar uzadığı için bir gün, vatan, ana, baba hasreti üstün geldi.
Hak Teâlâ'nın hükmü yerini buldu. Bu kadar evlâdım doğdu. Ana, babama gideyim, takdir ne ise razıyım! dedi. Dayılarından izin istedi. Onlar da izin verdiler. O da iki hatununu ve cariyelerini evlât ve hizmetçilerini aldı, koyun, sığır sürülerini öne kattı. Toplu bir hal- de KENAN diyarına doğru yola düştüler.
Arz- Kenan'a vardıkları zaman evlatlarını, kendisiyle gelenleri ileri yolladı. Kendisi geri kaldı. Onlara şu tenbihte bulundu: Eğer siz uzun boylu, mavi, gök gözlü, sarışın renkte ve vücu- du kıllı, eli silahlı, çok sert yüzlü, güçlü bir adama rast gelirseniz ve o adam size:
Kimsiniz siz? diye sorarsa ona şöyle deyiniz: Burada ID adında bir kimse varmış. Onun Yakub adında bir kulu var. O, efendisinin yanından kaçmış. Başka bir diyara gitmiş, uzun bir zamandanberi ömür sürmüş, evlât yetiştirmiş. Bizler onun evlâdı, hatunları ve hizmetçileriyiz. Şimdi efendisine yüz sürmeye ge- liyor!
Bunlar da ilerlediler. ID, karşıdan bir kalabalığın geldiğini gö rünce vücudunun tüyleri ürperdi. Kalbine bir muhabbet, bir sevgi çöktü. Gönlü inceleşti, merhametlendi: Gözleri yaşlandı. İd, bu hale gelince:
-Siz kimlersiniz ?diye sordu. Onlar da Yakub (A.S.)'ın öğretti- üzere cevap verdiler. Id, bu sözleri işitince düşünceye dalıp kendi kendisine şöyle dedi:
Yakub, benim ana ve baba bir kardeşim ve babasının duasiy- le Nebiler Babası iken bana kendisini kardeş diye nisbet ettirmedi. Aksine kulum olduğunu söyletti. Bu ne büyük bir alçak gönüllülük- tür. Böyle yüce bir zata kin, öç, düşmanlık bağlamak uygun değildir! id'in bu güzel düşüncesi ile kalbindeki kinler çıktı. Hiçbir izi de
kalmadı, hepsi silindi. Tam bir sevgi ve muhabbetle doldu o zaman: Yakub benim kulum, kölem değildir. Belki benim büyük kar- deşimdir. Hani, o nerede? diye sordu.
-Ardımızdan geliyor! diye haber verdiler, Id de okunu, yayın, silkhanı elden bıraktı. Büyük bir saygı içinde gözyaşları döküp hiçk rarak kardeşi Yakub (AS)'ı karşıladı. Elini öptü.
Bundan sonra Yusuf (A.S.)'ın kardeşleri arasında, ezeli, ilahi hil küm meydana geldi. Babasından ayrıldı. Bu ayrılık bir rivayete göre yetmiş yıl, başka bir rivayete göre daha eksik bir zaman sürdü. Bon ra yine o kerim ve Rahim olan Allahü Teâlâ Yûsuf (A.B.) babasına kavuşturdu, onları bir araya topladı.
Yakup (A.S.)'ın mübarek ömürleri tamamlandığı haber verildi: -Arz- Mukaddes'e var, git! diye ilahi buyruk çıktı. Yakub (A. S.) da evlatlarını aldı. Arz-i Mukaddes'e geldi. Orada saadetle Ukha diyarına göç etti. Mübarek kabirlerine gömüleceği sırada bir cenaze daha getirildi:
Bu kimdir! diye sorulunca:
-Ishak (A.S.)'in oğlu ve Yakub (A.S.)'in kardeşi Id'dir. Bize: Benim kardeşim gelecektir! Beni onunla birlikte bir kabire gömün! diye vasiyette bulunmuştu! dediler. İkisi de bir mezara gö müldü. (Hak Teâlâ cümlemize şefaatlerini müyesser eylesin, âmin.)
Veyȧ men kesefelbelâe en Eyyübe. Yâni:
- Ey Eyyüb (A.S.)'dan maraz ve illetleri, zahmetleri açıp gide
ren Allahü Celle Celâlühu.
EYYUB (A.S.)
Eyyüb (A.S.) Şam köylerinde yaşardı. Bulunduğu memleketin bütün dağları, düzleri kendinindi. Üç bin devesi vardı. Ve her elli de vesini bir çoban güderdi. O çobanlar kendi kulu idiler. Yedi bin de koyunu vardı. Her beş yüz koyunu bir çoban güderdi. Bu koyun ço banları da onun kölesi idiler. Ekin ekme ve tarla için beş yüz çift su ren öküz vardı. Her çift öküzü bir adam güder, sürerdi. Onların da hepsi kendisinin kulu, kölesiydi. Eyyüb (A.S.) o çobanların her biri- ne birer cariye vermişti. Onlardan evlâtlar üremişti. Her öküzün çift sürecek âletlerini getirmek için birer dişi eşeği vardı. Bu eşeklerin herbirinin, kimi ikişer, kimi üçer yavrusu vardı. Ve Hak Sübhanehu ve Teâlâ Eyyüb (A.S.) 'a çok ehil ve evlât hediye etmişti. Malı da pek çok- tu. Fukarayı, zayıfları, miskinleri araştırır, onlara ikramda bulunur- du. Açları doyurur, çıplakları giydirirdi. Kocası olmayan hatunlara ve öksüz çocuklara kefil olur, onların nafakalarını giyeceklerini sağ- Jardı. Gelip geçen konuklara aralıksız yemek verir geleni konaklatır
Sin kısası Hazret-i Eyyüb (AB) yüce Allah'ın yüce nimetlerine daima gerek dille, gerek kalb ile çok çok şükredietydi.
O vakitlerde geytan göklere de çıkardı. Bu hall, ta... Isa (A.B.) m göklere çıkmasına kadar sürmüştü. Gökte, melekler arasında ge- simin, onu kimse yasaklamazdı.
Isa (A.8.) dördüncü göke çıkarıldığı zaman şeytan bu dördün cd gökle ve yukarıya bırakılmadı. Ancak üçüncü göke kadar çıkabi- Bird T... Server i Alem Muhammed Sallallahu Aleyhi ve sellem Alemlere Rahmet olarak peygamber olduğu zamana kadar ve peygam ber olduğunda bütün göklerden de koğulmuştur ve ateşle taşlanmış b. recmedilmişti.
Şeytan, o eski günlerde bir gün yine gökyüzüne çıkmıştı. Cebrail
(as)'in yedi kat göklere şöyle seslendiğini duydu: - By yedi kat gökün melekleri! Hak Sübhanehu ve Teâlâ Haz- retleri Eyyüb (A.S.) sevdi ve ondan razı oldu. Sizlere de emreyledi Ri Rabbi Tedlava çok ibadet ettiği için siz de onu sevip razı olunuz. Seytan bu seslenişi işitince kıskandı:
-Yarabbi, dedi, Sen ona çok ehil ve evlât, köle, mal ve sağlık verdin. Vücud âfiyeti ihsan eyledin. Üzülecek hiçbir şeyi yok. Sana neden ibadet etmesin? Eğer yüce iraden olursa beni onun malı üzeri-
ne musallat eyle. Onun malını helâk edeyim. O zaman yine önceki gibi sana ibadet edebilir mi?
O zaman Hak Sübhanehu ve Teâlâ Şeytan'a şöyle buyurdu: Ey Seytan! Seni Eyyüb'un malının üzerine musallat ettim. Git sataş
Şeytan bu buyruğu fırsat bilerek hemen bütün yakınlarını, ken- disine hizmet edenleri, yardımcılarını topladı. Onlara:
Eyyub'un bağ ve bahçelerini, tarlasını, bütün başka mal ve mülklerini yakıp yok edin! dedi. Büyük ifritlere de şöyle emretti: -Siz de onun binek ve geviş getiren hayvanlarını yakın.
Ifritlerden bir tanesi Eyyüb (A.S.)'in üç bin devesini, yavruları- nu ve çobanlarını onların ehil ve evlatlarını yaktı, kül eyledi. Hiçbiri bertulamadı. Şeytan bir çoban kılığına girdi. Yüzü, gözü ateşle kav- Fulmuş gibiydi. Hazret-i Eyyb (A.S.) 'ın yanına geldi. O ise sahrada namaz kılıyordu. Feryad ederek:
ların da ehil ve evlâdıyla bütün bütün ateşle yandıklarını görme- Ya Eyyüb, dedi, Sen develerinin yavrularlyle, çobanlar ve on- din mi? Onların hepsi yok oldular. Onların içinden ben, bak, ne kılık- la kurtuldum!
Eyyüb (A.S.) da hiç bir değişiklik görülmedi. Yine tam bir hu şu içinde ibadetini tamamladı. Namazını bitirip selâm verince Şeytan a şu cevabı verdi: -O develerin ve çobanların ve onların ehil ve evlatlarının heps
Yüce Allah'ındır. Benim değildir. Bu kadar yil bana sevgi gösterip
bana ihsanda bulundu, beni nimetlendirdi. Yüce Allah'ıma hamdol-
sun ki yine kendi aldı, yaktı, kavurdu. Allahıma şükürler olsun. Eğer
sende hayır olaydı onlarla birlikte yanardın.
Eyyüb (A.S.), bu şükrü bildirdikten sonra yine namazına dur du, ibadetine başladı. Şeytan hüsran ve üzüntü içinde geri dönüp gitti. Sonra bir ifrite daha emrederek:
-Sen de git, Eyyüb'un koyunlarını, çobanlarını yak, kavur! Or tadan kaldır! dedi. O ifrit te gitti, yedi bin koyun ile kuzularını, ço- banlarını, onların çoluk-çocuğunu yaktı, yok etti. Tek birisi bile kur- tulamadı.
Şeytan (Aleyhillà'ne), önceki gibi bir başka çoban kılığına gir di. Yine Eyyüb (A.S.)'ın yanına geldi. Onu yine namaz kılarken bul du. Feryad ve şikâyet ederek koyunlarla çobanlarının başına gelen- leri bildirdi. Eyyüb (A.S.) selâm verip yine yüce Yaradan'ına şükret- ti. Şeytanı koğdu. Yine namazına durdu. Şeytan yine hüsran ve üzün tü içinde oradan ayrıldı. Gitti, üçüncü bir İfrit'e:
-Git, Eyyüb'un beş yüz çift öküzünü ve onların Aletlerini gó türen eşeklerini, yavrularını, sürücülerini, onların da karı ve çocuk- larını ateşe ver! dedi. Ifrit te öyle yapınca yine bir çiftçi kılığına gir di, yüzü, gözü sanki yanmış bir halde geldi. Eyyüb (A.S.)'a dedi ki:
- Ne öküzler kaldı, ne onları süren çiftçiler!.. Ne de onların ev lâtları kaldı. Hepsi ateşte yandılar. Ancak ben bir kenarda bulunu- yordum, kurtuldum. Bak ne kıyafetteyim. Benden başka sağ kimse kalmadı!
Şeytan böyle söylüyor ve feryad edip ağlıyordu. Hazret-i Eyyüb (A.S.) bütün gönlü ile Allah'ına dua ederek na- mazını bitirdi. Önceki dualarından daha çok Allah'ına hamdetti. Yi- ne onu koğdu. Yeniden ibadete başladı. Şeytan yine hüsran ve şaşkınlık içindeydi. Eyyüb (A.8.)'a bir şey
yapamamaktan, Rabbine âsi edememekten üzgündü. Bir kere de gökyüzüne çıkayım, ne var, ne yok göreyim, de- di. Semaya çıktı. Yedi göğün meleklerinin Hazret-i Eyyüb (A.S.)'L sabrını ve şükrünü sena ettiklerini, ibadetini de övdüklerini gördü. Bunları işitince kıskançlık ateşi yüreğini yaktı:
Juğundan "Mal gittiyse bunlarla yine kazanırım!» demektedir. Bun- dan ötürü sabretti, ibadetinden ayrılmadı. Bana, onun evlâtlarına, ehline ve ona uyanlara musallat olmak iznini ver, onları da helâk edeyim. Bakalım o zaman da ibadet edebilir mi?. Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretleri ona: Ben Eyyüb kulumun sabrını, ibadetini, hamdini ve şükrünü
bilirim. Var, seni onun ehline ve evlatlarına musallat eyledim! diye
buyurdu. Ama yine hüsrana uğrarsın. Şeytan, yine bu fırsatı ganimet bilerek Eyyüb (A.S.)'ın bütün ev- lâtları köşkte otururken onu sarstı. Köşkü yerle bir etti, içindekile- rin hepsi öldü. Şeytan bu sefer o çocukların hocası kılığına girdi. Yü- züne, gözüne, elbiselerine kan bulaştırdı. Eyyüb (A.S.)'ı yine namaz- da bularak geldi. Feryad ederek, yakasını, saçını yolarak, döğünerek:
-Ya Eyyüb dedi. Senin bütün çocukların, erkekli, dişili, köşk- te otururken köşk başlarına yıkıldı. O gönlünün yemişleri olan evlat- larını bir kere görseydin. Kimisinin yüzleri patlamıştı. Kimisinin baş- ları patlamıştı. Beyinleri akmış, kolları kırılmış, hepsi de can vermiş- ti. Hiç birisi sağ kalmadı. Sen ise burada duruyor, ibadet ediyorsun. Eğer Hak Teâlâ senin namazını kabul etseydi çocuklarını böyle bir anda böyle bir musibetle helâk etmezdi. Onlardan ancak ben kurtul- dum. Ne malim kaldı artık, ne evlâdım, Halim acaba nice olur?
Şeytan bunun gibi nice acı ve aldatıcı sözler söyledi. Hazret-i Ey- yüb (A.S.), yine kendisini kaybetmedi. Allahü Teâlâya yine hamdet- ti:
-Ben anamdan çıplak doğdum. Toprağa yine çıplak gideceğim. Kabirde de yine çıplak kalkacağım. Bütün mal, mülk, gerek dünya- da, gerek Ahiret'te Onundur. Nimetleri veren O'dur. Bütün varlığı ya- ratan, yine öldüren yalnız Allahü Teâlâ'dır. Hepimizi yarın ceza gü- nünde toplayacaktır. Mal da O'nun evlât'ta O'nun, benim vücudum da onun mülküdür. Yüce muradı ne ise onu yapar. Hüküm kendisi- nindir. Ben O'nun hükmüne boyun eğer, razı olurum. Ve her anda da kendisine şükrederim. Var, git şuradan. Eğer sende hayır olsaydı sen de onlarla birlikte helâk olurdun! dedi ve Şeytan'ı koğdu. Yine hadetine başladı. Şeytan yine bir şey yapamayıp hüsran içinde geri döndü. Çok üzüldü. Yedi kat göğe çıktı. Yine meleklerin Eyyüb (A. 8) kat kat medihlerle öğdüklerini, sabrını ve ibadetini söyleştikleri- ni gördü. Kıskançlık ateşi yüreğini yaktı.
Allahü Tella'ya el açta: -
mal ve evlât bulurum »diyerek yine Sen'in keremine güvenerek ibade- Yarabbi, Eyyüb'un sıhhati, vücudu, gücü yerindedir, yine
tini bırakmadı. Eğer, buyurursan, beni onun vücuduna musallat ey. le! dedi. O zaman bak sana ibadet. edebilir mi? Hak Teâlâ azamet ve Celâl ile Şeytan'a buyurdu:
-Ben kulumu bilirim. Ona değişiklik gelmez. Seni, şimdi kal binden ve dilinden başka öteki uzuvlarına musallat olmaya izinli kıl- dim. Yine hüsran'a uğrayacaksın!..
Şeytan yine fırsat bulup Hazret-i Syyûb (A.S.)'a geldi. Onun yi ne namaz kıldığını gördü. Secdeye varmıştı. Şeytan hemen acele ede rek:
-Secdeden kalkmadan ona yetişeyim! dedi. Seğirtti, yüzü tara- fina geçip burnunun deliklerine üfürdü. Sanki ateş gibi bir sıcaklık, Hazret-i Eyyüb (A.S.)'in burnundan girdi bütün mübarek vücuduna yayıldı. Her mübarek uzvunda, tırnak diplerinde yaralar açtı. Gleis meler, kaşınmalar belirdi. Mübarek etleri her kaşıyışta dökülmeye başladı. Mübarek teni yaralardan ve Şeytanın zehirli nefesinden dola- yı değişti. O köyün halkı Eyyüb (A.S.)'ı köyden çıkardı. Bir viranede altına bir kilim serdiler. Orada yalnız bırakıp gittiler. Yanında kendi- sine hizmet eden bir kişi kalmıştı. O da karısı Yûsuf (A.S.)'ın oğlu Efrâyim'in kızı Rahime Hatun idi. Yemeğini alıp getirirdi. O kilimin kenarına koyar, ona yedirirdi.
Hazret-i Eyyüb (A.S.), bir rivayete göre burada on sekiz yıl ka- dar kaldı. Kimileri:
On üç yıl, Kimileri de:
Hayır, on yedi ay veya yedi gün, yedi saat kaldı! dediler. Bu kadar zaman dolunca karısı Rahime Hatun ona: de sana sıhhat ve
Ya Eyyüb, dedi. Allahü Azîmüşşan'a dua et âfiyet versin.
Eyyüb (A.S.) ona sordu.
Kaç yıl sağlıkla, âfiyetle vakit geçirdim ben! -Seksen yıla yaklaşıyor.
- Bu seksen yıl sağlıkla ömür sürdükten sonra şimdi on sekiz yıl hastalığıma sağlık dilemeğe Rabbimden utanır, haya duyarım. He- le sağlık günlerim kadar hastalık günlerim de dolsun.
O zaman Rahime Hatun bu dileğe incinip Eyyüb (A.S.)'ın yanın dan ayrıldı. Yürüyüp gitti. Hazret-1 Eyyüb: Rabbehu enni messenniyed durru ve ente erhamür râhimin. (Enbiya sûresi, âyet: 83).
(Ey yüce Allah'ım, derde uğradım, ve sen, rahmet edenlerin en merhametlisisin.)
Şeytan yine hilesini arttırdı. Rahime Hatun köye gidip yiyecek
959
getirirken köylülere vardı: -Ey halk, dedi. Rahimeyi evinize yaklaştırmayın. Yanınıza sok- nayım. Çünkü belki Eyyüb'un hastalığı size de geçer.
Köylüler de Rahime'yi evlerine almaması için gidip karılarına tenbihte bulundular.
Rahime (R. Anh) Hazret-i Eyyüb (A.S.)'in nafakasını almağa varınca onu köyden koğdular. Eline hiçbir şey vermediler. Hatta ken- disi ile tek bir sözle konuşmadılar. Rahime Hatun hiç bir şey ele ge- çiremeden mahzun mahzun virâneye dönerken yolda kendisine acı- yan bir kadına rast geldi. Kadın Rahime'nin hüznünü görünce onu ald, evine götürdü.
-Bana şu ekmeği yoğur ve pişir. Sana karşılığını vereyim! de- di. Rahime Hatun da ekmeği yoğurmaya başlarken o kadının çocu- gu: Bana da ekmek yap! dedi. Rahime hatun da ona ayrıca kú- çük bir ekmek yaptı; büyük ekmeklerle pişirdi. Çocuğa vermek üze-
re gittiklerinde onu uykuda buldular. O küçük ekmeği, ev sahibi Ra-
hime Hatuna vererek evden yolladı. Rahime Hatun Eyyüb (A.S.) 'in
yanına geldi.
Ekmeğin hikâyesini anlattı. Eyyüb (A.S.): O küçük ekmeği geri götür. Çünkü çocuk uyandığı zaman ek- meğini ister! dedi. Rahime Hatun da ekmeği aldı. O kadının evine geldi. Çocuk uyanmıştı:
-Ekmeğimi isterim! diyerek ağlıyordu. Ekmeği çocuğa verip evden dışarı çıktı. Fakat Şeytan, hemen bir hekim kılığında Rahime Hatunun yanına geldi.
Ya Hürre! dedi. Senin ehlinin hastalığının ilâcı vardır. O da
Rak Teala'nın yüce ismi anılmadan boğazlanan koyun etini yemek-
tir. Onu yerse kocan iyileşir!
Rahime Hatun virâneye gelip bunu Hazret-i Eyyüb (A.S.) a söy- ledi. Oda:
-Ey Rahime, dedi, sana o sözleri söyleyen Şeytan'dır. Seni al-
dattı. Allahü Teâlâ bana şifa ihsan ettiği zaman sana yüz sopa vur-
mak yeminim olsun!
Eyyüb (A.S.), Rahime Hatunu yanından koğdu: Senin hizmetini ve getirdiğin yiyeceği istemem, dedi, köye Polladı. Ve mevilya:
dua etti. Rabbehù enni messenniyed durra mehabbeten minni diye Bundan sonra, Allahü Teâlà Hazretleri, Kerim ve Rahim olan
Mevla onun bu duasını kabul etti.
-Ayağını yere vur! diye vahiy geldi. O yerde pek çok yılan bu- lunuyordu. Eyyüb (AS), mübarek ayağını yere vurunca o yılanla rm zehirleriyle dolu olan yerden bir su fışkırdı. İnsan vücuduna do kununca sıcaklaşırdı ve o su ile yıkanılırdı. İçilince de gayet soğuk olur, yüreğin hararetini giderirdi. Çok tatlı ve çok lezzetliydi. Eyyüb (AS) o sudan yıkandı. O anda mübarek vücudunun yaralanı geçti Teni dümdüz oldu. O sudan içti. İçinin susuzluğu, ateşi geçti. Hasta hiği ortadan kalktı. Tam sağlık buldu. Cebrail (A.S.) ona elbiseler ge- tirdi. Ona giydirdi. Onu yüce bir tahta oturttu.
Rahime Hatun gelince, kovulmasına rağmen dayanamamış: -Varayım, yalvarayım! Yine mübarek hizmetinde bulunayım! diyerek Eyyüb (A.S.)'ın yanına gitmişti. Bir de ne görsün.
Virane, viranelikten uzaktı. Ortada bir taht vardı. Hazret-i Ey- büb (A.S.) ise görünmüyordu.
Ağlamaya başladı. Hazret-i EEyyüb (A.S.), tahtından ona ses
lenip: -Ya Hatun! Neye ağlıyorsun? diye sordu. Rahime Hatun da:
-Benim burada bir hastam vardı. Sağlığında size benzerdi Şimdi bulamadım! dedi. Onun için ağlıyorum. O zaman Eyyüb (A.S.): -Gel Rahime! dedi. İşte aradığın benim. Hak Teâlâ bana sa
lik ihsan etti. Sonra yüce Yaradan iki bulut gönderdi. Bulutların biri buğday harmanı yerine gelip altınlar yağdırıyordu. İkinci bulut ta arpa har man yerine geidi, gümüşler yağdırdı. Altın ve gümüşler, tepeler gib yığıldı. Hak Teâlâ'nın kudretiyle ikisinin de ölen on dört evlâdı diril di. Rahime Hatuna da sonra on dört evlât daha ihsan edildi, yirmi se kiz evlatları oldu.
Allahü Teâlâ sonra şu vahiyde bulundu:
- Yà Eyyub! Hatunun olan Rahime'nin suçu yoktur. Mademk ona lyi olunca yüz değnek vurmak için yemin etmiştin, yemininder dönmüş olma. Ekin demetlerinden yüz başak al. Hepsini bir araya bağla. Onlarla bir kere Rahime'nin arkasına vur. Yeminin yerine gel sin! diye buyurdu.
Eyyüb (A.S.) da öyle yaptı. Yemini yerine geldi. Nitekim Hak Teâlâ. Kuran-ı Kerim'inde:"
نِعْمَ الْعَبْدُ انَّهُ أَوَابٌ
Ni'mel abdü innehu evvâbün (Şâd sûresi, âyet: 44) (0 Eyyüb»> ne şerefli kuldur ki, daima Allah'a sığınırdı.) buyura- rak onu öğdü.
Eyyüb (A.S.)'ın malı nekadar çoğaldı ise de onlara güvenmedi. Her zaman muhtaçlara onları dağıttı. Belâların şiddetine sabri, ken- disini ibadetten alıkoyamadı. O da bunların mükâfatını gördü. Allah'ü Teâlâ:
نعم المولى ونعم النصير
Ni'mel mevlâ ve ni'men nâsîr. (Enfâl sûresi, âyet: 40) (0 ne güzel Mevlâ, ve ne güzel yardımcıdır.)
*
Veya men redde Mûsâ ilâ ümmihi. Yâni:
- Ey Mûsâ (A.S.)'ı anası Mihrâne kızı Bûhâyid'e geri gönderen Allah'ım!.
Siyer kitapları yazanlar (Allah hepsine rahmet eylesin) şöyle
dediler:
HAZRET-I MUSA (A.S.)'IN DOĞUŞU
-Firavun rüyasında Beyt-i Mukaddes yönünden bir ateşin çıktığını gördü. Geldi, Mısır'a girdi. Kiptî'lerin evlerini yaktı. İsrail- oğullarından hiçbir kimsenin evine bu ateş girmedi, hiç kimseyi yak- madı.
Sabah olunca Firavun uyandı. Bütün kâhinlerini topladı. Bu rü-
yayı haber verdi. Onlar dediler ki: Yakın bir zamanda İsrailoğullarından bir çocuk dünyaya ge- decektir, Senin memleketinin batması onun eliyle olacaktır!
Firavunun komutanlarından birisi dedi ki: Biz Isráiloğullarından işittik ki, Yusuf (A.S.). kardeşlerine vasiyetinde sizin gördüğünüz rüyanın tâbirini onlara bildirdi. I oğulları derler ki:
Gerçektir ki, İbrâhim (A.S.) karısı Sâre ile Mısır'a girdiği z man Såre, Firavunlardan kimisini Ibrahim (A.S.)'a şikâyet etmişti za- Ibrahim (A.S.) da Mısır halkının helâkine dua etmişti. O zaman ken- disine vahiy olundu ki:
-Mısır'da senin oğullarından bir kişi doğacak, elinden Mir Şam içlerinde olan Amâleka (O zaman Filistinde bulunan Isrâiloğul- larıyla savaşan bir kavim) ortadan kalkacak! İşte ey yüce Firavun rüyanızın tâbiri budur.
Firavun, komutanın bu sözlerine kızdı. Adamlar ayırdı ve:
Israiloğullarından nekadar gebe kadın varsa onları gözetiniz.
Ebeler de o doğacak çocukları öldürsünler.
Öyle de yapıldı. İsrailoğullarından nekadar gebe kadın varsa on iar gözaltında tutuldu. Günü gelip ebeler tarafından doğurtulunca doğurdukları çocuklar adamlara gösterilecek, erkek çocuksa hemen öldürülecekti. Kız doğarsa cariye edineceklerdi. Böylece, doğanlardan pek çok erkek çocuk öldürüldü. Bir gün Firavun'un ileri gelen adamları Firavun'a gelip dediler
ki:
İsrailoğulları'nın çocuklarının erkeklerini böylece öldürtü- yorsun. Büyükleri de eceliyle ölüyor. İsrail halkı günde güne tükeni- yor. İşimizde kullanacak adam kalmayacak. Bu şikâyeti dinleyen Firavun:
- Erkek doğanlar bir yıl öldürülsün, bir yıl da öldürülmesin! ledi. Erkek Çocukların öldürülmediği senelerin birinde Mûsâ (A.S.) in kardeşi Harun (A.S.) dünyaya geldi. Birkaç yıl sonra da, çocukları öldürdükleri sene içinde Musâ (A.S.)'ın anası Bühâyid (R. Anhâ) hå inile kaldı. Ama gebe haldeyken babası İmran öldü. Öldürülen ço- cukların sayısı doksan bine varmıştı.
Musà (A.S.) 'ın anasının günü tamamlanınca ebe, cellâtlarla gel- di. Adamları kapıda bıraktı. Kendisi eve, içeri girdi. Musâ (A.S.)'1 doğurttu. Çocuğu eline alan ebe, onun iki gözlerinin orta yerinde bir nur dalgalandığını gördü. Mush (A.B.)'a içinden bir sevgi uyandı.
-Ben bunu saklarım! dedi. Çocuğu anasının yanında bıraktı. Akan kanları götürdü. Cellâtlara gösterdi ve: Hastalık varmış. Aktı. Çocuk yoktur! dedi. Cellâtlar:
Inanmayız! Arayalım! dediler. Içeri girmelerine ebe ne kadar
mani olduysa da başaramadı. Adamlar içeri girince anasinan da, ora da bulunanların da ell, ayağı titremeğe başladı. Oyle korkuya düştü Jer ki: şimdi bunlar çocuğu bulurlarsa hepimizi öldürürler! dediler.
Hensen Mihrine kim Bahayid, oğlu Müsá (A.B.) bir beze sardi. Ora-
da yanar bir firin vardı. Kapağını açta ve ateşlerin içine att Çocuk yansın, biz kurtulalım! dedi. Cellatlar içeri girip çocuğu aradilar, bulamayınca ebe ile çekilip gittiler. Musa (A.S.)'in anası, büyük kızına:
Prini aç ta bari oğlumun yanmış vücudunu oradan çıkar! Misi (A.8.)'m kız kardeşi de firini açtı. Bir de ne görsün, Mush (AS) ateşin üstünde yatıyor ve mübarek sağ elinin baş parmağını aganda emiyordu. Ateşten kendisine hiç te bir zarar gelmiyordu.
0 Kadir-i Kayyum, eşi, benzeri olmayan Allahü Celle Sanühu, atası İbrahim Halilullah (A.S.) 'a Nemrud'un ateşini soğutup selâmet ettiği gibi Müsà (A.S.) 'a da selâmet ihsan etmişti. Onu korumuş, ateş ten saklamıştı.
Hazret-i Mûsâ (A.S),hemen fırından çıkarıldı. Kız kardeşi se- rind. Fakat şaşırmışlardı. Küçük kız: -By anneciğimi dedi. Onu nasıl saklayalım ki, doğduğu duyul- masin
Onlar böyle endişede iken Allahü Zülcelal-i Vel İkram Hazret-
leri Müsà (A.S.)'in annesine bir vahlyde bulundu ki, bu vahiy tipki
(AS)'in annesi Meryem Anaya gönderilen vahiy gibiydi. Pey-
amberlik vahiyine benzemiyordu. Çünkü kadınlardan Peygamber gönderilmiş değildir. -Bu ne şekil vahiy idi? diye sorulamaz. Bu vahiyler gerek Mü- (AS)'ın, gerek Ish (A.S.)'in şereflerinden inen vahiydi.
Hazret-1 Mûsâ (A.S.)'ın anası Bûhâyid binti Mehran'a Hak Sub- hanehu ve Teâlâ, bu vahiy ile iki emirde bulundu. Birisi: -Evladını emzir! buyruğuydu.
Birisi de:
Ey Mûsâ'nın anası! Evlâdını emzirirken eğer içine bir korku gelirse çocuğunu bir sandığa koy. Suya at.
Allahu Teâlâ onu sonra şu iki şeyden de yasakladı: 1-Oğlunu suya bıraktığın zaman sakın: «onu balıklar yer mi, ya da bir yere çarpıp ölür mü?» diye korkma. 2-Sakın oğlundan ayrılacağın için üzülme.
Allahü Teâlâ sonra da Bûhayid binti Mehran'a şu iki şey ile mü-
barek vaatte ve müjdede bulundu: 1 2 Ben Sana evladını yine yaşatıp geri gönderirim.
Böylece Musa (A.S.)'ın anası da oğluna dört ay süt verdi, ema ip besledi. Oğulcuğu o dört ay içinde hiç ağlamamıştı. Hıçkırmamıştı. Fa at o dört ay geçince ağlamaya başladı. Anası: * Oğlum büyüdü. Artık ağlıyor. Korkarım ki, sesi duyulur! di
yerek korkulara düştü. Doğramacıya gitti:
-Bana bir sandık yap! dedi. Uç arşın eninde ve beş arşın uzun luğunda olsun.
Adam:
- Böyle büyük bir sandığı ne yapacaksın? diye sordu. O da sırrını ortaya koyup:
-- Bir evladım oldu. Onu dört aydır emzirip besliyorum. Ağla madığı için doğumu şimdiye kadar duyulmadı. Şimdi feryada başladı Sesinin duyulmasından korkuyoruz ki duyulur. Hem oğlumu, hem de beni öldürürler. Şimdi o sandığın içine çocuğumu koyup Allahü Zül Icelali vel İkram Hazretlerine emânet edeceğim. Nil ırmağına bıraka cağım! dedi.
Doğramacı da Mûsâ (A.S.)'ın anasının istediği ve ısmarladığı bi çimde sandığı yapıp teslim etti. O da sandığı alıp, gitti. Doğramacı da sevinç içinde cellâtlara koştu: - Varıp müjde edeyim. Büyük bahşişler alayım! dedi. Koşa ko-
şa cellatlara vardı. Fakat dili tutulmuş, hiçbir şey söyliyememişti
Eliyle işaret etmek diledi.
Parmakları oynamaz oldu. Hepsi kazık kesilmişti. Dileğini, söy leyeceğini anlattıramadı. Cellâtlar kızdı. Ona dayak atarak, yanla rından uzaklaştırdılar. Adam, dışarı çıkınca yeniden elleri oynamış ve dili açılmıştı. Kızdı, geriye döndü. Tekrar cellâtların yanına gelin ce, yine dili tutuldu ve gözleri görmez oldu. Ellerini kaldırıp indirme- düler. Ve adam dışarı çıkınca: çok doğ
-Bu çocuk bir Peygamber olsa gerek!.. Ona kötülük yapacak onu öldürecek olanlar mutlaka yok olurlar. Ona zarar vermeğe kin senin gücü yetmez! diyerek her şeyi bilip anladı ve ihlas ile imana geldi. Kalbinde bulunan o kötülük izleri silindi.
Gözleri yine önceki gibi gördü, dill yine açıldı. Sonra doğruca M så (A.B.)'in anasının yanına geldi: -Sandığı bana getir! O mübarek çocuğu elimle yerleştireyim deliklerini sağlamca kapatayım. Öyle ki içine hiçbir yerden su gir
Adam böyle söyledikten sonra, Hazret-i Mûsâ (A.S.) 'ın mübarek ayaklarını öptü. Onlara yüz sürdü. Saygı ile sandığa koydu, yerleş- tirdi. Delikleri kapadı. Anası ile birlikte ve kimse görmeden, bir pa- zartesi günü, sandığı koca mübarek Nil Irmağının sularına bıraktı- lar. Böylece ana evladını Allahü Azimüşşan'a emanet etmişti.
O anda Nil suları dalgalanmaya başladı. O sandık dalgalar ara- sinda hızla uzaklaşıverdi. Onlar da geriye dönüp nehir kıyısından ayrıldılar.
Dalgalar o sandığı Allah'ın emri ile Firavun'un Nil nehrindeki köşküne doğru götürmeye başladı. Önü bir havuz gibiydi ki Nil sula- rının bir kısmı oraya girer, köşkün önünden ağır ağır akardı. Sular sandığı o yöne sürdü.
Firavun'un ancak bir kızı vardı. Ondan başka bir çocuğu yoktu. O kız da abraş hastalığına tutulmuştu. Vücudu yer yer, beyaz alaca lekelerle kaplıydı. Babası Firavun bütün hekimleri çağırmış: Kızıma bir ilâç bulun! demiş ve mükâfatlar vaad etmişti. On- lar da:
- Bu Nil sularında bir hayvan vardır ki insana benzer. Ona Nes- nas denir (1). Eğer onu avlayıp tükürüğünü kızının vücuduna sürer- seniz, belki hastalığı geçer, abraşlıktan kurtulur! diye cevap verdiler. Allah'ın emri ile, o gün Firavun'un karısı Müzâhîm kızı Asiye hâtun ve hastalıklı kızı Nil'deki köşke gelmişlerdi. Oturup suya bakmaktay- dılar.
Ansızın bu sandığı, dalgaların sürüklediğini gördüler. Firavun. sandığın köşkün önüne saparken, bir ağaca ilişip kaldığını gördü. He- men bir kayıkçı ile onu oradan getirtti. Kapağı açmağa o kadar ça- lıştıkları halde, kolayını bulup, açamadılar. O zaman Firavun:
- Sandığı kırın! diye emir verdi. Yine sandık kırılmadı. O za- man Asiye hatun kapağa iki eliyle yapıştı. O saat, Allah'ın emriyle, kapak açıldı. Asiye Hâtun o anda bir nurun sandıktan çıkıp, gökyü- züne fışkırdığını gördü. İçeri baktı. Bir måsum çocuk, sağ elinin baş parmağını ağzına almış, süt emlyordu. İki gözünün arasında da bir nur parıldayıp duruyordu.
Kadın bunu görünce Mûsâ (A.S.) 1 çok sevdi. Ona çok bağlandı. Hemen kucakladı. Firavun'un kızı da yerinden kalktı:
Ben de göreyim! diye Asiye hatunun yanına geldi. Mûsâ (A. 8.) mübarek parmağını ağzından çıkardı. Parmağının ucundan süt (1) Nesnas, Malayı dilinde orman adamı demektir. Yarısı insan biçiminde tek gözlü, birer elle ve ayakla, sular efsane yaratığı
akmağa başladı. Kız bunu görünce hemen yavrucuğun mübarek a ğına elini götürdü. Mûsâ (A.S.)'ın mübarek tükürükleri taştı. 1 aya- Kiz, onu aidi, vücuduna sürdü. Bir anda, Hüdanın emri ile alacalıklar, be yaz lekeler teninden kayboldu. Hastalığı şifa buldu. O da Müs 8.)'a yüreğinden bağlandı, onu sevdi. Babası Firavun da:
Getirin, şu çocuğu ben de bakayım! dedi. Getirdiler. Firavu bebeği görünce o da onu sevdi. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle bu yurulur:
El kaytü aleyke mehabbeten minni (Taha sûresi, âyet: 39) (Ben sana benim tarafımdan sevgimi gönderdim.) Asiye hatun ve Firavun'un kızı Hazret-i Mûsâ'ya bu muhabbeti gisterince, Firavunla birlikte oturanlar, vezirler:
-Bu çocuğu öldürmeliyiz! dediler. Çünkü o İsrailoğullarından dır. İmrani'dir. İşte yâ Firavun, senin aradığın çocuk, budur! dediler. Firavun yavrucağı öldürtmek istedi. Fakat Asiye Hâtun Firavun'a:
- Bu çocuk benim gözümün nurudur. Sen bunu öldüremezsin. Belki, biz ondan büyük faydalar görürüz. Bu mâsumda yücelik alâ- meti var Görmez misin ki, kızının marazı onun tükürüğünden geçti. Beşparmandan süt akıyor. İki gözünün arasında nur parıldıyor. Ya hut biz onu evlât edinelim. Çünkü bizim erkek çocuğumuz yoktur!
dedi. Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Mûsâ'nın mübarek boyu, yaşı- na göre, iriydi ve sanki bir buçuk yaşında imiş gibi bir gösterişi var di. Asive Hatun Firavun'a dedi ki: Seni: küçük çocukları öldürdüğün yıl, bu yıl değildir. Bu ç
euk ise bu yıl doğmamıştır. Geçen sene doğan çocuklardandır. Bak sana, bir buçuk yaşında var. Bunu bana mutlaka bağışlamalısın!.. Firavun da: - Peki, dedi, bu çocuk işte senin olsun. Benim onunla hiçbir ilgim yok. Sen oğul edin. Ben edinemem!.
Hazret Mûsâ (A.S.)'in anası oğlunu suya bıraktıktan sonra dalgalara dalmıştı. Sular taşarak sandığı kimi yukarı kaldırıyor, mi de şiddetle altına alıyordu. Dalgaların bu suretle şiddetlendiğin görünce kendisini şaşırdı. Korktu. O sırada Şeytan insan kılığına gl rerek onun yanına yaklaşmıştı:
- Sen Firavun'un evlâdını öldürmesine râzı olmadın ve onu kendi elinle suların içine attın. Eğer onu Firavun öldürseydi sevaba ve mükâfata nail olurdun. Şimdi ise kendi elinle çocuğunu suya tın. Onu sen öldürdün! Asi ve günahkâr oldun! Sen Cehennemliksin! dedi
Bu sözlerle Mûsâ (A.S.)'in annesinin şaşkınlık ve korkusu bir kat daha arttı. Şeytan sonra sandığın Firavun tarafından bulunduğunu ve yanına alındığını duyunca yine bağrı yanık ananın yanına geldi. Onu vine korkuttu:
Sen Mûsâ'yı dört ay emzirdin, besledin. Hak Sübhanehu ve Tealà onu kudretiyle sakladı. Kimseye bildirmedi. Sen onu büyüyün- ceye kadar besleseydin onu O yine saklardı. Sen ise elinle onu sandığa koydun. Firavun'un köşkünün önünden akan suya bıraktın. Şimdi ise oğlun Firavun'un eline geçti. Sen, kendi elinle evlâdını düşmanına vermiş oldun Kıyâmet'te Rabbine ne cevap vereceksin. Senin için nice azap vardır! dedi ve böylece anaya türlü korkular verdi. Haz- ret-i Mûsâ'nın anasının dehşet ve şaşkınlıktan aklı gitmiş, Şeytan'a cevap verememişti.
- Evladım! Evlâdım! diye feryada başladı. O zaman, Kudret sahibi olan Allahü Zülcelal'in fermanı ile hâtiften bir sadâ gelip de- di ki:
Nice günahkâr olursun? Sen, Hak Celle ve Alâ'nın vahiy ve emrine uydun. Ve sana neden azap ve cehennem gereksin?.. Hak Sübhanehu ve Teâlâ evlâdını sana geriye göndereceğini müjdeledi. Kerim vaatte bulundu. Allah'ın vaadı haktır. Firavun evlâdını yok etmeğe güç bulamaz. Onu sana yine yollar. Sen onu besler, ona bakar-
Bu sesi işitince Mûsâ (A.S.)'ın anasının aklı başına geldi. Sonra da, Asiye Hatun'un ve kızının oğluna sevgi bağladıklarını, onu Fira- vunun da sevdiğini ve hattâ Asiye Hatunun Mûsâ'sını evlât edindi- ğini işitti. Yüreği bütün bütün ferahladı. Gönlü üzüntüden kurtuldu. Ne hüzün, kaldi, ne de gam! Sevincinden kendisini tutamadı: Evladın Firavun'un eline düşmüş. O da kendisini evlât edin-
miş. O benim oğlumdur! demeğe başladı.
O zaman yine göklerin en yüksek bir yerinden bir ses erişti:
-Ya hatun, dedi, Firavun'un sevgisine ve Asiye'nin onu oğul edindiğine gururlanma. Kalbinle bu sevgilere bağlanma. Rahim olan- larm en merhametlisi olan Allahü Zülcelâl Hazretlerinin mübarek müjde ve vaadine dayan. Kalbini O'na bağla!
O zaman Mûsâ (A.S.)'ın annesi Allahü Zülcelal'e hamd ve şükre
başladı. Ve kızı Meryem'e dedi ki:
Var, Firavun'un köşküne gir. Gözetle. Bana gönül açıcı ha-
berler getir. Hazret-i Mürk (A.S.)'nın kızkardeşi de kalktı, köşke girip çık- ti için içeri yeniden girmek kolay oldu. Uzaktan herşeyi göz hapsine aldı. Kardeşi Müsă (A.S.) Firavun'un elinde ağlarken gördü. Tür-
dar sütanalar getirdik, hiçbirisini sevip, ona aliqmadi. Kimsenin me
mesini agzina almadı. Acaba ne yapank?
BERRI DELALLO BAYRAT VE GEVARIRIT ANVAR 10 sevgi ve gefkat gösterdiği halde onun ağlayışını dindir Yanında bulunan Aslye Hatun da göyle diyordu Bu manum, kimsenin memesini agzina alip emmiyor. Bu ka
Firavun: -Ben de o gamdayım! dedi. Acaba bu çoenita bir meme vete cek kadını nerede bulsak?
Genç kıs, uzaktan onlara bakmaktaydı. Az sonra Aalye Hatun la göz göze geldi. Ona:
- Bu çocuğa biz meme aldıramıyoruz! Acaba ne yapmalı? de di. Genç kız bilmemezlikten gelerek: O çocuk kimindir? diye sordu.
Asiye Hatun da:
Sandık içinde Nil'de bulduk. Onu evlat edindik. Lakin bes leyecek sütanne bulamıyoruz. Acaba sen bilir misin? diye sordu. Mûsâ (A.B.)'in kızkardeşi de dedi ki:
- Ben bir ev kadını biliyorum. Nice büyüklerin çocuklarını em
zirdi. Çocuğa güzel bakar. Sütünü, her şeyini ikram eder.
Aslye Hatun'la Firavun:
- Hemen git, o sütanneyi tez buraya getir! Belki sözlerin ha
yırlı olur! Çocuk ta onun memesini alır! dediler. Kız, anasına koşup geldi. Buhayid'i köşke götürdü. Müsa (A.8) onun eline verdiler. O da memesini çıkarıp oğluna uzattı. O da hemen
memeye sarıldı. İki memeyi de emdi. Firavun'un veziri şüphelenerek - Sakının, dedi, bu çocuk bu Imran'ın karısının çocuğu olma sin? Çocuk kendi anası olduğu için o saat memeye sarıldı!.. diyerek şeytanlık etti. Fakat Asiye Hatun:
Olamaz, dedi, bu çocuk bu kadının çocuğu olamaz. Bu hatu nun teni çok güzel kokuyor. Vücudu, elbisesi tertemiz. Onu sevdil de rii.
Asiye Hatunla kızı, Mûsâ (A.S.)'in yeni gelen bu kadının meme sinden süt emdiğine çok sevindiler. Sarayda ona bir oda ayırdılar Kendisine hizmet için cariyeler verdiler. Güzel, güzel yemekler ayırt tılar. Üçü de hediyelerle ikramda bulundular. Bundan çıkan man şudur ki, Allahü Azimüşşan (Celle Celâlühu) Mûsâ (A.S.) 'in düşmant olup öldürülmesine çalışan o düşmanların sarayında anası ile buluş turmuş, yine anasına besletmişti, ona geri verdirmişti.
Ey Hızır (A.S.)'t ilim ve bilgide ziyade edici Allah'ım. (Hızır (A.S.) konusu daha önce uzun uzun anlatılmıştır. Hiar (A.S.)'ın adında fikir aykırılıkları vardır. Kimileri:
Ibliyâ! demiştir. Kimileri de: Belyâ! demişlerdir. Kimileri ise:
Ilyas, Elyesâ', Amir! demişler. Kimileri de onu: -Hadır (Hızır), Ermiyà diye çağırmışlardır. Músê (A.S.) Allahü Teâlâ'dan dileyip dedi ki: Yarabbi, kullarından sana hangi kulun sevgilidir?.
Allahü Teâlâ şöyle buyurdu: -Beni durmadan, ara vermeden zikreden kul sevgilidir. O kul beni unutmaz.
Yine Mûsâ (A.S.) dedi ki: -Yarabbi, hangi kulun en çok hak, doğruluk üzere, kaza eder, hüküm verir?.. Allahü Azimüşşan buyurdu:
Heva ve hevesine uymayıp daima hak üzere kaza edendir. Yine Mûsâ (A.S.) dedi ki: Yarabbi, hangi kulun çok âlim, çok bilgilidir?.
Hak Celle ve alâ buyurdu: -Başkalarının kendi ilminden daha çok bilgili olduğunu göre- rek o bilginden ilim öğrenmek dileyendir. O kul, hakkın rızasına ken- dini irşat edecek bir kelimeyi bilip öğrensin diye de irşada ehir olur. Ya da kendisini helâkinden geriçevirecek şeyi öğrenip de kendisin kurtarsın diye başkasının da irşadını ve kurtuluşunu dileyerek, baş- kasından bilgi öğrenmek ister. İşte bu kul en âlimdir.
Yine Mûsâ (A.S.):
Yarabbi, diye sordu. Eğer bu zamanda benden daha bilgili kulun varsa, onu: bana kılavuz eyle.
Hak Teàlà da
Gerçekten Mecma-il Bahreynde (Denizlerin birleştiği nokta da) benim bir kulum vardır ki, o senden daha bilgi sahibidir! diye buyurdu.
Lakin imam: Buhári (Allah rahmet eylesin) Sahih'inde. Übey
yibni Kiau (R. Anh)'n, Peygamber-i Alicenab Salâvatullahil meliki Vehhab Hazretlerinder. şöyle rivayet ettiğini yazmıştı: dular: Peygamber (S.A.V.) Efendimiz saadet ve iclâl ile şöyle buyur
Müsà (A.S.) larailoğullarına hutbede bulunurken kendisine
(AS): Bu zamanda herkesten en bilgili kimdir? diye soruldu. Müs Herkesten bilgili benim! dedi. Ilmini Allahü Teâlâya havale
edip:
Allahu Teâlà herşeyi en çok bilendir! demediği için Allah Azimüşşan kendisine şu vahiyde bulundu: - -Gerçekten Bahreyn'de kullarımdan bir kul vardır ki o senden daha çok bilgilidir!
Mûsê (A.S.)
Yare bbl, ben onu nasıl Bahreyn'de bulurum? O, olduğunu na sıl ve nedenlikle bileyim? dedi. Allahü Zülcelali vel İkram Hazretleri de:
Yanına bir balık al. O balığı on beş sap buğday olan bir zem- bil içine koy ve deniz kenarından git. Hangi yerde o balik dirilirse o adam o yerdedir!. diye buyurdu.
Misa (A.S.) da mübarek hizmetinde bulundurduğu Yusuf (A S.)n oğlu Efrayim oğlu Nün oğlu YUŞA' (A.S.)'ı yanına aldı. İçt yarılmış ve tuzlanmış balığı zembile koydu. Yüşü' (A.S.) a dedi ki: Bu balik sembilde kaybolduğu zaman bana haber ver!... dedi. Sonra ikisi birlikte deniz kenarına indiler. Deniz kıyısına gittiler. Bahreyn'da Mûsi (A.S.)a Zeytin denilen ırmağın yanında uyku bus
tırdı. Orada büyük bir taşın yanında yattı, uykuya vardı. Müsà (A.S.) uyurken Yüşâ (A.S.) zembile baktı. Yarısını yedikle ri balığın dirilip zenbilden çıkıp suya daldığını gördü. Çünkü, or larda Hayat Suyu akmaktaydı. O suyun soğukluk ve serinliği zembil- deki baliga değince, Allaha Teala'nin imi ile, ölü balık dirilmişti.
(Bar rivayete göre de Yüşă (A.S.) Hayat Suyu'ndan abdest a ken, zernbil içinde olan balığa mübarek âzasından su sıçrayınca ba- lik dirilmiştir.) Yüşâ (A.S.), Mûsâ (A.S.) uyandığı zaman ona balığın dirildiğini
söylemeyi unutmuştu Az sonra Müsà (A.S.) Yaşa (A.S.)'a dedi ki -Pek yorulduk. Getir, yiyeceğimiz olan balıktan biraz yiyelim Yüşa (A.S.). Sen e kaya dibinde uyurken balik dirilip gitti! Sizc haber verment gerekti ama şeytar bana unutturdu! dedi.
Mûsi (A.S.):
-Benim aradığım, o balığın dirildiği yerdir zaten! diyerek büyük kayanın yanına acele döndü. Bir de ne görsün. Orada bir er- kek elbisesi içinde bir kimse yatmakta ve uyumaktaydı. Bu Hızır (A.
S.)'di. Uyanınca Hazret-i Músa (A.S.) ona selâm verdi. Hızır (A.S.) da: Bu yerlerde selâm veren yoktur. Siz neredensiniz ki selâm ver-
diniz? dedi. Çünkü bu diyar kâfirler diyarıdır. Músâ (A.S.) da:
Ben Mûsâ'yım! diye cevap verdi.
Hızır (A.S.) da:
Israiloğullarından Peygamber olan sen misin? diye sordu.
O da:
Benim! diye cevap verdi.
Hızır (A.S.) da Nebi olan kimselere vahiy gelmeyince gaibi bilemezler!.. dedi. Nitekim ona da vahiy gelmediği için Mûsâ (A.S.)'ı görünce bi-
lip onu tanıyamamıştı. Ve ona: Neredensiniz? diye kimliğini sormuştu.
Böylece Mûsâ (A.S.), Hızır (A.S.)'ı bulunca:
Size tâbi olayım. Bana bildiğin ilmi öğret! dedi. Hızır (A.S.) Sen, benimle birlikte bulunmaya sabredemezsin! dedi. Çün- da:
kü ben mübarek şeriatimize aykırı işler işlerim. Onun güzel bir manâ
ile açıklaması varken sen onun yorumuna varamayarak şeriatine uyup
onu inkâr edersin. Sabır gösteremezsin!.
Mûsâ (A.S.):
İnşaallahü Teâlâ, sen beni sabredicilerden görürsün. Ben se- nin işine aykırı hareket etmem!.!
Hızır (A.S.):
Bana tâbi olursan, bana ne işlediğimi sorma. Tâ ki ben sana o şeyin aslını söyleyinceye kadar sus! dedi. Sonra Şam'a gidecek bir gemi buldular. İçine girmek istedikleri zaman gemi halkı bunların yiyecekleri olmadığını gördüler. Kendi aralarında:
-Bunların yiyecekleri yok. Eğer gideceğimiz yere geç varir- sak, bunlar bize ağırlık verir! diye onları gemiye almamak istediler. Geminin reisi Hazret-i Mûsâ (A.S.) 'a bakarak, onun yüzünün nuru- nu görünce:
Onları ben beslerim! deyip gemi halkının onları istememesi- ne mâni oldu.
Onlardan gemi akçesi de istemem! dedi. İkisini de gemiye al- dı. Onlar, geminin denize bakan deliğinden bir serçe deliğe kadar gel- diğini, konup o sudan bir veya iki damla içtiğini gördüler.
Senin ve benim ilmimiz, Hak Teala'nın katında, bu kuşun al- su bu denisin yanında ne kadar az ise, o kadar azdır! dedi. Har (A.8.), gemiyi bir parça deldi. Gemi su almaya başladı
s (AS) sabredemeyip kendisini unuttu: -Gemi halkı bizi istemezken, kaptanlari onları dinlemedi dam bizi gemiye aldı, besledi. Sen ise onun gemisini deldin. Gemi walki denise batsın diye mi bu işi işledin? Berlate çok aykırı bir i gledin! dedi.
Mair (A.S.):
-YA Musa, ben sana benim işlediğim işlerin başka güzel ma- Aları vardır, sen onları anlamayıp hemen zâhirine bakarak inkára gitme! demedim mi?.. diye ona cevap verdi.
Musa (A.8.):
-Unuttum! Bunun için sana sormuş bulundum! dedi. Unutup şlediğim şeyle beni azarlama! dedi. Sonra gemiden çıktılar. Şam do- aylarına doğru yol aldılar. Müsa (A.S.), bir çocuk gördü. Ergenliğe waklaşmıştı ama bülüğa, erkekli yaşına ermemişti. Çok güzel giyim- iydi. Başka çocuklarla da oynuyordu. Hızır (A.S.) o çocuğu tuttu. Yatırdı. Boğazlayıp başını vücudundan ayırdı. Mûsâ (A.S.), bu öldü- rülüşü görünce önceki sorusundan daha kuvvetle haykırdı:
Nedir bu erkekliğe varmamış, dini vazife ile mükellef olma-
mis, suçsur bir yavruyu öldürdün. Onun öldürülmesi gerekmediği
Hair (A.S.):
halde haksız yere niçin öldürdün? diye sordu. -Bu, öldürmeyi gerektiren bir işti. Ve Hakkın fermanı ile ol
du. Sen henüz bunun sebebini bilmediğin halde neden sabretmeyip bana soruyorsun? Ben sana sabret demedim mi? Hazret-i Müs, Hızır Aleyhisselâm'ın yasakladığı şeyde, henür
işin sırrını anlamadan iki defa unutup bilmeyişine utandı ve: Bundan sonra size bir şey soracak olursam bana yoldaş ol- mayın, benden ayrılın! dedi. Çünkü özür dileme artık son buldu! de- dl. Sonra yine arkadaşça yollarında yürüdüler.
Güneş battıktan sonra Antakya adındaki şehre geldiler. O gece çok soğuk vardı. Antakya halkı, onların yüzüne bakmadı, saygıda bulunmadı. Onlardan iğrenip, onları konuklatmadılar, yedirip içir- mediler. Böylece de onlar aç kaldılar.
Sabah olurken bir duvar gördüler. Duvarın ikiyüz kulaç uzunlu- ğu vardı ve yerden yüksekliği de ona göreydi. Eğilmişti. Yıkılmak üze reydi. Hatta Antakyalılar onun altından geçmeğe kalkarlardı. Hızır. (A.S.) duvarı görünce işaretle, yahut eliyle onu sıvadı. Düzeltti, eğri
likten kurtardı. Çok kavi ve sağlam kıldı. Mûsâ (A.5.) yine sabrede- Isteseydin, bu iş için ücret alırdın! Niçin böyle yaptın? Bun- lar bizden iğrenip bize bir şey vermemişlerken sen onlara iyilik ettin.
Duvarı karşılıksız sağlamlaştırdın!
Hızır (A.S.) o zaman:
- Artık ayrılmam vaktidir. O aceleyle sorduğun şeyleri sana açıklayayım! Aslını bildireyim! dedi. İçine girdiğimiz gemi on kar- deşindi. Beş kardeşi kötürümdü. Ellerinden hiçbir iş gelmiyordu. Dai- ma otururlardı. Öteki beş kardeş te o gemiyi kullanıp kazancıyla ge- çinirlerdi. Ben o gemiyi, içindeki halk boğulsun, yada gemi sahipleri- ne bir zarar gelsin diye delmedim. Belki, biz çıktıktan sonra o gemiyi, o ülkenin zâlim padişahı alır diye korktum. Kerker oğlu Cülendi adın- daki bu zâlim adam, gelen gemileri yoklar, hangisini sağlam görürse, onu zorla alır, gasbederdi. Ben:
Bu gemi o zâlimin memleketine varınca çürük gemi sanılsın, su alıyor diye ele geçirilmesin, o zalimin elinden kurtulup sahipleri yine onunla geçinsin, diye düşündüm.
O küçük çocuğu öldürmeme gelince:
Adı Ceysut'tur. O çocuğun anası da, babası da müminlerden- dir. Salih kimselerdir. Bu çocuk büyüyüp Şeytan'ın vesvesesine uya- rak fåsık olacak ve büyükleri de onun âsiliğine baş eğecek, onlar da, Allah'a isyan etmiş kimselerden olacaklardı. Ben de onları Şeytan tu- zağından kurtarmak için onlara acıdım ve bu çocuğu öldürdüm. Haz- ret-i Rabbül Alemin (Celle Celâlühu) dan o çocuğun yerine onlara doğru yolda bir evlât vermesini dua ettim. Bu sebeple o çocuğu öldür- düm. Hak Sübhanehu ve Teâlâ, fazıl ve keremiyle bu öldürdüğüm ev- lådın yerine bir kız çocuğu ihsan etse gerektir. Ve büyüyünce de onu bir Peygamber eş olarak alıp onun neslinden yetmiş peygamber gelse gerektir.
Duvara gelince: Orasının mülkiyet hakkı, birinin adı Ahrem, di- ğerinin adı da Hayrem olan iki çocuğa aittir.
O duvarın altında saklı olarak bu iki öksüz için bilgi ve mal- dan hazine vardır. Onu kimse bilmiyor. Vasileri biliyor. O da bura- da yok. Bu öksüzlerin babası olan Kâşih çok sâlih ve ibadet eder kim- selerdendi. Hak Sübhânehu ve Teâlâ bu duvarı düzeltmemi, sağlam- laştırmamı emretti. Ben de duvarı muhkem ettim. Tâ ki o yetimler gün gelecek, o hazineyi bulup çıkarıp, onda olan bilgiyi öğrenecekler, im sahibi olup ona göre âmel edecekler ve mal ile kazanıp faydala- Tip geçineceklerdir.
O hazinede olan ilim bir altın levhada yazılıydı. Bir tarafından Allahü Azimüşşan'ın kelamı olmak üzere şöyle deniyordu: - Gerçekten Allah ancak BEN'im. Mabudün bil hakkı BENI
BEN'den başka Tanrı yoktur. BIR olduğum halde benim için ortak ta yoktur. Bütün hayırları, şerleri ben halkederim. Boy. lece dünyada ve Ahiret'te güzel olan haller şu kimse içindir ki BEN onu hayır için yaratıp hayra yardımcı edip ona ha yır işletirim.
O levhanın arka yüzünde de şöyle yazılmıştı: -Şaşılır o kimseye ki öleceğini çok iyi bildiği halde, o, ferah- lanır ve şâd olur, güler, oynar.»>
«<- Şaşılır o kimseye ki, hayrın da, şerrin de Allahü Teâlâ'nın takdiriyle olduğunu yakınen bilir ve imanı olur da yine elemlenir, üzülür, kendini yorar.» «<- Şaşılır o kimseye ki onun rızkını Allahü Teâlâ Ezel'den alnı
na yazmış olduğunu, takdir eylediğini ve onların hepsinden faydalanıp ne artacağını, ne eksileceğini bilir ve imanı olur
da yine o kimse türlü niçinlerle hırs duyar, yorulur, ken. dinden çok malı olanlara şaşıp kalarak üzülür, elemlenir.»> «- Şaşılır o kimseye ki, Kıyâmet'te bütün işlediklerinden soru ve
hesap sorulacağını çok yakından bilir ve imanı olur da o
adam nasıl bir hal ile gaflet içinde kalır?.»>
-Şaşılır o kimseye ki dünyanın fâni olduğuna, bir gün yok ola- cağına inanır ve dünyaya meyil duyanlarım ve insanlarının başka bir hâle geleceklerini bilir de o nasıl bir duygu ile dün- ya halkına itibarda ve inançta bulunur?»>
Bunları okuduktan sonra Hızır (A.S.), Mûsâ (A.S.) 'a dedi ki: Ben o hareketleri kendi reyimle, kendi fikrimle yapmadım. Belki Hak Sübhanehu ve Teâlâ'nın emriyle yaptım. Bunların yorum- larını sana bildirdim.
Buhâri ve Müslim (Allah onlara rahmet eylesin) Übeyyibni Kiab (R. Anh.) tan. Peygamber-1 Zişân (8.A.V) Hazretlerinden rivayetle saadetle dediler ki:
Hak Sübhânehu ve Teâlâ Mûsâ (A.S.) 'a rahmet eylesin ki ne olaydı, Müs (AS) Himr (A.S.)'la buluşunca ondaki acaiplikleri gö rünce sabretseydi ve ikincisinde:
- Bir daha soruda bulunursan ondan sonra bana yoldaşlık et- mel Çünkü özür sona erdi! demeseydi. Hımır'dan çok acãiplikler g rür ve bize haber verilirdi. Bende çok sevinirdim!» diye buyurdular.
Bundan sonra Hızır (A.S.) ayrılış dakikasında Mûsâ
şöyle dedi:
975
(A.S.) 'a
-YA Musa, sana vasiyet edeyim ki Sen, ilmi, bilgiyi söylemek için öğrenme. Belki, icablyle âmel etmeyi bilmeyenlere öğretmek için Ya Músa! Gönül ve kalb bir kalıp, bir sandık gibidir. Bak ki
onun içine ne koydum.
Ya Mûsâ! Dünya, sona kadar kalınacak bir ev değildir. Orada
karar edilmez. Ondan kendine yetecek kadarını kendine çek, al.
Ya Mûsâ! Seni anan, Nil Irmağı'na sandık içinde Hüdâ emriyle attığı zaman seni Ålemlerin Rabbi, anandan ayırmadı. Yine anana ihsan edip gönderdi. İşte ben de ancak Allahü Teâlâ'nın emri ve fer- manı ile gemiyi deldim. Ondan büyük nimet ve fayda elde edildi. Ge- mi sahiplerinin elinde selâmetle kaldı.
Ya Mûsâ! sen, düşmanın olan Mısır'lıyı Hakkın emri olmadan öldürdün. Ama ben o küçük çocuğu Hak Teâlâ'nın emriyle öldürdüm. Ve ya Mûsâ! Sen, Şuayb (A.S.)'ın kızlarının koyunlarını sula- yıp mükâfatını Şuayb (A.S.)'dan istedin. Ben de o iki öksüzün du-
varını yaptım. Sevabını Rabbim'den isterim.»> dedi. Bilinmelidir ki, Hazret-i Hızır (A.S.), Mûsâ (A.S.)'a bunları öğ- retmesiyle ondan daha yüksek ve yüce, daha faziletli olması gerek- mez. Çünkü, Hızır (A.S.)'in ilmi (Ilm-i Ledünni) yâni gizlilikleri açıp gösteren, ilâhî sırlara bilinç kazandıran bir ilimdir. O ilim, açığa çı- karma, meydana vurma, âşikâr etme ilmidir. O ilim bazı evliyâullah- ta meydana çıkar. Mûsâ (A.S.) Ulûlâzim olarak gönderilmiş Peygam- berdendir ve kitap sahibidir. Hızır (A.S.) Nebi olduğu rivâyetine göre bile, onun şeriatile âmel etmeğe memurdur. Ilm-i Ledünni'de daha âlim olmak, daha faziletli bir kimse olmayı gerektirmez. (Allahü â'lemü bissevab ve ileyhil merciu vel meâb.)
Ve yâmen vehebe lidâvûde Süleymâne. Yâni: - By David (A.S.)'a Süleyman (A.S.)'ı bağışlayan Zât-1 Ecel- le ve a'la ve Tekaddeset zatühu Hazretleri.
Rabbül Ålemin olan Allahü Zülcelal, nitekim, Kelâm-1 Kadim'-
inde:
Ve vehebnâ li Dâvûde Süleymâne ni'mel abdü innehu evvâbün. (Sad sûresi, âyet: 30).
ye buyurmuştur. Dâvûd (A.S.), hem peygamber ve hem de padişahtır. Oğlu Sü- yman (A.S.) da hem yüce peygamber ve hem de padişah olmakla abasına hem nübüvvete ve hem hilafette mirasçısı oldu.
Süleyman (A.S.), Hazret-i Dâvûd (A.S.)'ın evlatlarının en küçü- ü idi. Lakin akıl ve zekâda, erkeklik, delikanlılık çağına ermek, ilim e bilimde bütün evlatlarından en kemâllisiydi. Hatta çocukluğunda Dabasına hükümette nice şeyler söyleyip, onu irşat etmişti. Bunlar ok söylenmiştir. Dile destan olanlarından birkaçını bildirelim. Birisi Sudur ki: Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretleri Kuran-ı Kerim'inde onu Habib'ine Enbiyâ sûresinde şu beş âyet-i kerîme ile açıkladı:
Fefehhemnâhâ Süleymâne ve küllen ateynâ hükmen ve ilmen ve schhernâ maa Dâvûdel cibâle yusebbihne vettayre ve künnâ fâilin. (Enbiyâ sûresi, âyet: 79)
(Biz bu hükmü Süleymân'a öğretip anlattık. Ona da Dâvûd'a da himmet ve marifet verdik. Biz Dâvûd ile birlikte Allah'ın şanını ten- zih eden dağları da, kuşları da Dâvûd'a musahhar kaldık. Bunu yapan da Biz'dik.)
Ve allemnâhü san'ate lebûsin leküm lituhsine küm min be'siküm hel entüm şâkirûn. (Enbiyâ sûresi, âyet: 80) (Dâvûd'a, sizin için zırh yapmak sanatını öğrettik ki, harplerde vi korusun. Artık şükredecek misiniz?.)
Ve li Süleymâner rîhe âsifeten tecrî bi emrihi ilel ardilleti bârek- nå fihâ ve künnâ bi küllişey'in âlimîn. (Enbiyâ sûresi, âyet: 81) (Süleyman'a da kasırga gibi esen şiddetli rüzgârları musahhar kıldık. Rüzgâr onun emriyle mübarek kıldığımız yere doğru eserdi. Biz
Ve mineşşeyâtini men yegusûne lehû ve ya'lemûne amelen dune zálike ve künnâ lehüm hâfizîn. (Enbiyâ sûresi, âyet: 82)
(Şeytanlardan da Süleyman için öylelerini kendisine bağlı kıldık ki, onlar «inci çıkarmak için» denize dalarlar, başka işler de yaparlar- di. Biz, de onları korur, saklardık.)
İlk hikâye şudur:
-Bir kavmin koyunları, çobansız olarak geceleyin bir toplu- luğun ekin tarlasına girmişti. Ekinleri yiyip bitirmişlerdi. Yahut bağ-
larına girip yangın yerine çevirmişlerdi. O mallar, yenl'ip yok olan lar, o koyunları sahipleri olan adamları David (A.8)'in huzuruna ge tirdiler. Dâvá ettiler. Kayıplarının kıymetleri hesap edildi. Değeri bulundu. Ekinleri yiyen koyunlarla, ayni değerde olduğu anlaşıld David (AS), o koyunları, ekinleri yenilen kavme vermeye hükmey ledi. Bunlar dışarı çıkınca Süleyman (A.8.)-kl o zaman onbir yaşın daydı- kapıda durmaktaydı. Diváci ve davalılara sordu:
Babam size ne hükmetti? Koyun sahipleri:
- Bizim koyunlarımızın kıymeti, bu adamların yenilen ekinleri nin kıymetine eş olmakla koyunlarımızı onlara verdi! dediler. Ora man Süleyman (A.S.):
-Bu hükümde iki tarafa da çok şefkatli hüküm var! dedi. Eğer onun yerinde ben olsaydım bundan başka bir hükme varırdım, bu ha kümden daha şefkatli bir hüküm olurdu.
Iki taraf yeniden David (A.8.)'ın yanına girdiler. Oğlunun söy Indiklerini bildirdiler. o da Süleyman (A.S.)' çağırttı: - Ey benim oğlum, dedi. Eğer ben seni bunların davalarına yar
gıç seçseydim sen nasıl hüküm verirdin? diye sordu. Bunu, ey oğlum.
bana hemen bildir. Evlat, babaya hayır satmalıdır. Babanın evlat üze
rinde büyük hakkı vardır! Öyleyse benim hükmettiğimden her iki ta-
raf için de, daha uygun olan hükmü bana açıkla!.
Süleyman (A.S.):
-Bu Kavmin koyunlarını, ekin veya bağları bozulan kimsele- re verin. O koyunların sütleriyle, yünleriyle, kuzularlyle rimklanıp faydalansınlar. Bu koyun sahipleri de varsınlar, o bozulan tarlaları sürsünler, eksinler, timar etsinler. Ertesi yıllara kadar ziyana uğra yan ekinler kadar mahsul alınca onlara hem o ekinleri, hem o tarla ları teslim etsinler, koyunlarını da geri alsınlar! dedi. Buhâri ve Müslim (Allah onlara rahmet eylesin) Sahih'lerinde
Ebu Hüreyre'den tahriç edip şöyle derler: -Bir adamın iki karısı vardı. Büyük olanı nikâhlısıydı. Küçük olanı da odalığı, cartyesiydi. İkisinin birer evladı vardı. Bir gün ansi man bir kurt gelip iki çocuktan birisini kapıp yedi. O iki kadın kalan tek çocukla David (A.B.) a geldiler. Her biri:
-Bu kalan çocuk benimdir! Öbürünün çocuğunu kurt yed!! de diler. Hangisinin davasının doğru olduğu anlaşılamadı. Ancak yası bi yük olan kadın çok ağlayıp, gözyaşları döktüğü için, David (A.S.) da onun bu feryadına bakarak, çocuğu onun sandı. Kendisine teslim etti
Süleyman (A.S.) yine dışardaydı, içeri girdi. Bu hükmü öğrenin- ce babası Dâvûd (A.S.) a dedi ki: Baba, bana izin verin, çocuğun anasını size buluvereyim!.
Babası Dâvûd (A.S.) da izin verdi: Bul bakayım! dedi. Süleyman (A.S.) da:
Bana keskin bir bıçak getirin! Çocuğu da soyun! dedi.
Kadınlar: Ne yapacaksın yå Süleyman? dediler. Süleyman (A.S.):
Bu çocuğu, başından iki bacak arasına kadar ikiye böleceğim. Mådemki ikiniz de: Bu çocuk benimdir! diye dâva ediyorsunuz. Yarısını sana, yarısını ötekine vererek ikinizin de sözünü yerine getireceğim! dedi.
Yaşlı kadın:
Pek güzel olur! dedi. Bu hükme râzı oldu. Küçük olan kadın
ise:
- Yà Süleyman! dedi. Şanı Yüce Allah sana rahmet eylesin. Sen bu çocuğa merhamet et. Onu ortadan biçme. Ben ikrar ediyorum ki, çocuk bu kadınındır. Süleyman (A.S.):
- Ey baba şimdi hükmünüzü veriniz. Bu çocuk, bu yaşı küçük
carlyenindir. Çünkü, büyük hatunun oğlunu kurt yemiştir. Şimdi bu
câriyenin oğlunu sağ görünce: Oğlum hatırıma gelecek, üzüleceğim, çocuk biçilsin de ikimiz de evlâtsız kalalım! diye düşünerek hükme râzı oldu. Küçük yaşlı ka- dansa, çocuk kendisinin olduğu için ona acıyarak:
Tek evlâdım sağ olsun da, o kadının olursa olsun! dedi ve yalan itirafta bulundu! dedi. Dâvûd (A.S.) ve orada bulunan bilgin- ler, İsrail oğulları, vezirler, Süleyman (A.S.)'in bu hareketini beğen- diler. Dâvûd (A.S.), o, çocuğun küçük hatuna verilmesine hüküm ver- di. Yaşı büyük kadın da:
-Ey Süleyman, dedi. Gerçekten engin bir zekân, güzel düşün- celerin vardır. Evet, benim evlâdımı kurt yedi. Çocuğun onun oldu- ğu doğrudur! diye itirafta bulundu. Bu hikaye de Hafız Ebul Kâsım bin Asâkir'den rivâyet olundu
ki:
David (A.S.)'in saadetli zamanlarında gayet güzel bir ha- tun vardı. Çok saliha ve temiz bir kadındı. İsrailoğulları ileri gelenle rinden dört kişi ona aşk ile bağlanmıştı. Ona çok mal ve akçe, ceva- hir sundular, zinâda bulunmak istediler. Fakat kadın hiçbirine ya- nagmamış; çekinmiş:
Ben, zinâ suçunu işlemem! demiş. O dört kişi bir araya gel.
mişler, aralarında anlaşıp Dâvûd (A.S.)'a gitmişler ve dördü de bir- den kadına şöyle bir iftirada bulunmuşlar: Bu hatun bir köpekle sevişti; onun altına yattı ve kendisine zină ettirdi!
David (48) bu şehadet üzerine:
-Bu kadın taşlansın! diye hükmünü verdi. Süleyman (A.S.) da yanındaydı. Hükümden sonra dışarı çıktı. Bir yere gitti. Altı çocuk bularak, birisini kadın kılığına soktu. Dördüne de dedi ki:
Siz benim önüme gelince:
-Bu hatun köpekle sevişti! diye şehadet edin! Hizmetçilerden birisi bu sırrı öğrenip Dâvûd (A.S.) 'a koştu:
Oğlunuz şimdi dinlediğiniz kadın davasını çocuklarla görü yor! dedi. Bunda bir hikmet olsa gerek! Siz daha iyi bilirsiniz! dedi Dâvûd (A.S.) gizlice gitti. Bir yerde gizlendi. Dâvâyı dinledi. O dür çocuk, o kadın kılığına giren çocuğu, oğlu Süleyman'ın önüne getir diler, ve:
-Bu kadın köpekle sevişti dediler. Blz gördük, şahidiz. O zaman Süleymana (A.S.) altıncı çocuğa: -Bu şahitleri geri götür! diye emretti. Herbirini, sonra, bire
birer getir, dedi.
Altıncı çocuk dördünü götürdü, içlerinden yine birini getirdi. Süleyman (A.S.) o çocuğa:
-Bu hatunun seviştiği köpek ne renkteydi? diye sordu. O c
Karaydı! dedi.
cuk:
O köpeğin kulakları, elleri, ayakları, gözleri yerli yerinde mi di, yoksa kusurlu muydu?.
O köpeğin kulakları, bütün âzâsı, kuyruğu, gözü yerli yeri deydi. Bu cevap üzerine Süleyman (A.S.) altıncı çocuğa: -Bunu bir başka odaya götür! dedi. Öbürleriyle görüşmes
Geri kalan üç çocuktan birini daha getir, Altıncı çocuk onu götürüp bir başka çocuk getirdi. Sual ve vaplar şöyle oldu:
Süleyman (A.S.) onu da önceki çocuğun yanına yolladı. 'Birini daha getir! dedi. Köpeğin rengi neydi?
O da geldi. Sogruya başladı:
-Alaca renkteydi!
-Azâsı tam mı idi?
Bir ayağı yoktu, kesilmişti.
Süleyman (A.S.) onu da o ikisinin yanına yolladı. Dördüncü ço ğu getirtti, sordu:
Köpek ne renkti?
Baştan başa beyazdı. - Azâsı tam mıydı?
- İki kulağı da kesikti. Süleyman (A.S.), dört çocuğu çağırttı:
Köpek bir tane olur da, hem beyaz, hem bütün kara, hem ki al, hem alaca olur mu? Hem kiminiz kulakları kesik, kiminiz ayağ nk, kiminiz kuyruğu kesik, kiminiz bütün azâsı yerindedir, dediniz Dördünüzün de şehâdeti biribirinize uymuyor. Bu sebeple sizler zadina iftira etmiş bulunuyorsunuz. Size baş eğmediği için bu iftiray
rtikåp edip, yalan şehadette bulundunuz. Varın, bunların dördün
opa vurun, bu hatunu da koyverin. Onun suçu yoktur, dedi.
Süleyman (A.S.)'ın bu verdiği hükmü gören Dâvûd (A.S.) o ka ini getirtip şahitleri birer birer içeri aldı. Köpeğin halinden, rengin den ayrı ayrı sordu. Herbirinden de ayrı ayrı cevap aldı. O zama dördünü de sopalattı. Kadının temizliğini tasdik edip, yerine yollad Bir de Ebûlleysi Semerkandi (Revnakil Mecâlis) inde şöyle yaza
-Bir gün, Süleyman (A.S.) kapı önünde dururken bir kadını melül, mahzun ağlayarak geldiğini gördü. -Ne için ağlıyorsun? diye sordu. Niye böyle mahzunsun?
Kadın:
- İki öksüz måsumum var. Çok fakir kimseleriz. Bir ölçek bu dayımız vardı. Değirmene götürüp öğüttüm. Eve getirirken Allah' emriyle şiddetli bir rüzgâr çıktı. Arkamdaki çuvalı aldı, denize sürü ledl, gitti. Evlatlarım aç! Bir yiyeceğimiz de yok. Ona üzülüyorum evlatlarıma ağlamaktayım! dedi.
Süleyman (A.S.): -İçeri gir, babam Dâvûd (A.S.) 'a var. Ona şöyle söyle: Rüzgâr benim çuvalımla unumu aldı. Ben unumu isterim!
Kadın da David (AS)'in yanına girdi. Davasını açtı. O da iki ölçek buğday verdi. Kadın buğdayı alıp çıktı. Süleyman (A.S.) ka dina
--Dâvân nice oldu? diye sordu. Kadın da, sevinç içinde: -Sana teşekkür ederim! Babanız bana iki ölçek buğday ihsan etti! dedi.
Süleyman (AS):
-Buğdayı kabul etme, davanı yürüt! dedi. Kadın yine içeri girdi. Davaya yeniden başlandı. Dâvûd (AS) üç ölçek buğday verdi. Kadın yine sevinçle dışarı çıktı. Süleyman (A 8) yine sordu. Hükmü öğrendi. Kadina:
Var, buğdayı bırak, davanı gör! dedi. Kadın yine içeri girdi. Dâvåda bulundu. Hazret-i Dâvût:
-Rüzgarla dává olunmaz. Sana beş ölçek, buğday versinler. Bir daha gelme! diye hükmünü bildirdi. Kadın dışarı çıktı. Hazret-i
Süleyman yine sordu. Hükmü öğrendi. Kadına: Ey hatun, neye şaşkınsın? Var git, babama de ki: «Ben sen den buğday istemiyorum. Şeriat yolunda dâvâmı gör.» Buğdayı da kabul etme!...
Kadın, yine içeri girdi, Dâvûd (A.S.)'a:
Ben senden buğday istemiyorum. Şeriat yolunda dâvâmı gör!
dedi. Hazret-i Dâvûd da:
Ey Hatun! Içeride buğdayı kabul edersin, dışarıya çıkıp geri dönünce yine dåvåda bulunursun. Sana bunları dışarıda kim öğreti- yor? dedi. Kadın:
Oğlunuz Süleyman (A.S.) öğretiyor! dedi. Hazret-i Dâvûd he-
men dışarı fırladı: - Ey oğul, niçin bu kadını kışkırtıyorsun. Buğdayı alıp gider-
ken, geri çevirirsin? diye sordu. Süleyman (A.S.) da:
-Bu kadın huzurunuzda rüzgârdan dava ederken sizin şeriat yolunda hüküm vermeniz gerekirken onu dinlemiyor, sadakada bulu- nuyorsunuz? diye cevap verdi.
David (A.B.):
-Ey oğul, dedi, Rüzgârla dava olur mu?. Hazret-i Süleyman:
Rüzgar onu kendiliğinden götüremez. Belki Allahü Teâlâ'nin emriyle rüzgarı yakalayıp getirtip, kadının davasını görmelisiniz! dedi. David (AS):
ya oğul, dedi, rüzgâr nasıl yakalanıp getirilir? Hiç ferman dinler mi?
Süleyman (A.S.):
Ya siz padişah değil misiniz ki, onu getirme gücünüz yetme- miş olsun. Çünkü Hazret-i Rabbul Alemin Celle Şanuhu size hem pa- dişahlık, hem de nübuvvet ihsanı ile şeref vermiştir. İbadethanenize girin. Allah'a dua edin. Kadının davası için rüzgârı yakalayıp getiril- mesini yalvarın. Getirilince de davayı görün dedi.
Davud
(A.S.) kalktı. İbadet evine çekildi. Allah'ına yalvardı.
Orada insan şeklinde bir melek gördü. Melek: - Ey Allah'ın nebisi! O kadının davası için ben gönderildim. Ben rüzgara vekilim! O kadının çuvalını ve ununu kendi kendime rüzgara aldırmadım. Çünkü denizde içi insan ve malla dopdolu bir tüccar gemisi gelirken denizde büyük bir kayaya çarptı. Gemi delin- d. Hiçbir türlü, gemi halkı, o deliği kapatamadılar. Denize batacak- larını yakından anladılar. O zaman duaları kabul eden Cenab-1 Al- lah'a yalvararak:
Yarabbi, sen bizi bu boğulmadan kurtar. Eğer bunu bize ihsan edersen bu gemide olan rızkımızın yarısını fukaraya dağıtmak adağı- mit, nezrimiz olsun! dediler. Böyle dua edince Hak Sübhânehu ve Te- AA dualarını kabul etti. Bana da:
Bu hatunun çuvalını al, o deliği tika!
Ben de Allah'ın emri üzere çuvalı aldım, deliği tıkadım. Gemi selimete erişti. Hüdâ'nın emri sana şöyledir. O gemideki tüccarları getirt. Hållerini sor. Onlar adaklarında hâlâ durup, sözlerinde såbit- seler nezirleri oian malı un sahibi olan kadına ve öksüzlere versinler! dedi.
David (AS) adamlarını göndererek, gemideki tüccarları çağırt- Adağınızda, sözünüzde hâlâ duruyor musunuz? diye sordu. t: Onlar da:
- Çuval gerçekten geldi. İçi unla doluydu. Onu ıslatıp hamur yaptık. Deliği kapattık. Su gelmedi. Selâmet bulduk! dediler. Dâvûd (AS):
O çuvalla un bu kadının iki öksüzünündür. Onlar çok yok- ul, fakir, muhtaç kimselerdir. Hak Sübhanehu ve Teâlâ onların çu- vali ile sizi kurtardı. Buyurdu ki, siz de nezrettiğiniz malları o öksüz- lere veriniz!.
Gemideki tüccarların hepsi:
-Başüstünel diyerek bütün mallarının yarısını o öksüzlere ver-
diler. Çocuklar ihtiyaçtan uzaklaştılar, bol bol mal sahibi oldular. Sü- leyman (A.S.)'a: Bu zenginliğimizin sebebi sensin! diyerek ona çok çok dualar
edtiler. David (A.S.)'in mübarek ömürleri yüz yılı doldurunca kendisine şu vahly indi: -Ya David! Oğlun Süleyman'ı yerine oturt!
Bu Rabbani emir karşısında Hazret-i Dâvûd (A.S.): - On dokuz evladımın en küçüğü on üç yaşındadır. Belki İsrail. oğulları âlimleri: Oğullarının büyükleri vardır. Taht nöbeti onlarındır! diye ay.
kırı söz ederler! dedi ise de yine gelen vahiy, şu ilâhî buyruğu bildir
di: -Evlatlarını ve İsrailoğulları alimlerini topla. Evlatlarına şöy- le de:
- Bana Hak tarafından size on beş soru sormam vahiy olundu. Sizden hanginiz on beşini de bilir, cevap verirse onu yerime halife koyacağım, dersin. On beş soruyu sor. Kimse, oğlun Süleymandan başka, bunlara cevap veremeyecektir! O da herkesin isteği ve reyi ile
yerine tahta geçer!
Dâvûd (A.3.) da bütün İsrailoğlu bilginlerini topladı. On dokus
evlådını getirtti. Vahlyi bildirdi, hepsi: Buyurun, o soruları sorun! dediler. Çünkü halife olacak kim- senin âlim olması gerek! dediler.
David (A.S.) şöyle sordu:
1 2 - Insana en yakın olan şey nedir?. İnsana pek uzak olan şey nedir?
3-Insanın en çok ünsiyet ettiği şey nedir?
4- Insanın çok korktuğu şey nedir? 5 - İnsanda pek güzel olan şey nedir?
6 7 - İnsanda en kötü olan şey nedir? İnsanda pek az olan şey nedir?
İnsanda pek çok olan şey nedir?. İki şey vardır ki, daima dururlar, onlar nedir? 9
10 11 Iki şey vardır ki, daima gezer, dolaşırlar, onlar nedir? Iki şey vardır ki, ortaktırlar, biribirinin ardından giderler. nedir?. -
12 Iki şey vardır, biribirlerinin düşmanıdırlar ve ikisi bir yer de olamazlar. Onlar nedir?. iki şey vardır ki, biribirlerini severler, onlar nedir?
İlahi emirle yerime koydum. Eğer Ilahi hükümün böyle olduğunda şüpheli kalmamak isterseniz on dokuz evlâdımdan herbiri bir kuru ağaçtan asă getirsinler. Üstlerine herbirisi adını yazsın. Bir yere dike lim. O yerin kapısını kapatalım. Siz sabaha kadar bekleyip gözetin Sabah olunca yine hepimiz toplanalım. Kapıyı açalım. O Kadir-i Mut lak Allah, on dokuz evlådın hangisinin asasını yeşertip dallar, bu daklar, yapraklar ihsan ederse, mülk onundur! dedi. Herkes buna ri 21 oldu. O on dokuz evlât, asâlarına adlarını yazıp diktiler. Sabaha kadar da beklenildi. Sabah olunca halk toplandı. Kapıyı açtılar. On sekiz asanın eskisi gibi kuru çubuk halinde durduğunu gördüler. Fa kat Süleyman (A.S.) 'in asâsı yeşermiş, dallar, budaklar vermişti. Halk bunu görünce yakından anladı ki, Süleyman (A.S.) 'a saltanat ve b kümdarlık Hak Sübhanehu ve Teâlâ'nin lütuf, ihsan ve keremiyle farh ve hükmü ile verilmiştir. Bunu kabul edip, ilahi emre itâat edip baş eğdiler.
Ve li Zekeriyya Yahyâ. Yani: -Ey Zekeriyyà (A.S.)'a fazlından, lütuf ve kerem kaynağından, cömertlik ve hediyesinden Yahya (A.S.)'ı bağışlayan Allahü Sübhi- nehu Tebâreke ve Teâlâ (Celle Şanühu.)
Zekeriya (A.S.), Meryem (R. Anhâ)nın kendine mahsus ibadet-
hane köşesine girse, eğer yaz ise, kış yemişleri, kışsa taze yaz yemiş.
lerini orada görürdü. Meryem (R. Anhâ) 'ya sorar:
-Ya Meryem, bu yaz gününde, sana bu kış yemişleri nereden
gelir? derdi. O da: Yüce Allah'tan gelir! diye cevap verirdi.
Zekeriya (A.S.), Meryem Anadan bu kerâmeti ve Hak Tebâreke
ve Teala'nin kudretinin büyüklüğünü görünce o yerde Hak Celle ve Ala'ya niyan edip lütuf ve ihsanından bir evlât hediye etmesini yakın. dı. - Yarabbi, dedi. Sen duaları çok çok kabul edici ve dileneni ve- ricisin. Benim de duamı kabul et! diye yalvardı. Hak Sübhânehu ve
Teâlâ Hazretleri de onun duasını kabul etti..
Yine o ibâdethanede Zekeriya (A.S.) kendi mihrabında ibâdet ederken, Allah'ın emri ile bir melek kendisine nidâ edip dedi ki:
-Ya Zekerlyya! Hak Tebåreke v Tälà, Sana, Yahya adında bir evlât müjdeliyor. O evlât, Allahü Zülcelal'in inen kitaplarını tastik veyâ Isâ (A.S.)'ın nübüvvetini ve ona nazil olan İncili de tastik eder. Hem de Tevrât-1 Şerif ve başka İlâhî kitaplarda temiz naatı ve yüce sıfatları beyan olunan ve kendisine bütün insanların imân ile me- mur olduğu Hazret-i Muhammed (S.A.V.)'i de tastik eder. Devrinde
clan halka ilim ve edepte ve Allah'a ibadette çok ileridedir ve seyyid- dir. Kendisini bütün nefis ve şehvet heveslerinden, mekruhlardan. taşkın eğlencelerden, oyunlardan meneder. Evlenmeyip gece ve gün- düz ibâdetle vakit geçirir. Sâlih bir kuldur!. diye güzel vasıflarla öv-
dü. Zekeriyya (A.S.) o vakitlerde doksan yaşındaydı. Karısı da dok- san sekiz yaşındaydı. O vakte kadar hiç evlât doğurmamıştı. Kısırdı. Hazret-i Zekeriyya (A.S.) bu müjdeye çok sevindi. Yaşlılık hâlinde kendisinden evlât gelmesine şaşıp kaldı:
Ben ihtiyarım, kadınım da çocuk doğuramayan kısır bir ka- dandır. Bizden bir evlât nice olur. Acaba başka bir hatun mu alsam? diye kendi kendisine sorarken Hak Sübhânehu ve Teâlâ emriyle Ceb- rail (A.S.) yere indi:
- Siz böyle ihtiyar ve hatununuz kısır iken Hâk Sübhânehu ve Teâlâ ikinizden de evlât edecektir! diye müjde verince Zekeriyyâ (A. S.) şu niyazda bulundu:
- Yarabbi, ben bu ululuk halimdeyken, karım Fâkuz kızı İşâ kı-
sırken, ey kudret sahibi Allahım! Bana bir burhan göster.
O zaman ona şu emir ve ferman geldi:
- Ey Zekeriyyâ! Üç gün üç gece dilini halk ile konuşmaktan
koru. Hiçbir kimse ile konuşma, cevap verme. Rabbini çok çok zikret,
ona çok çok şükreyle ve sabahları daima zikir ve tesbihte bulun!... İsa bint-i Fâkuz, Zekeriyyâ (A.S.)'dan gebe kalıp, doğum günü vaklaşınca kutlu bir gün Yahyâ (A.S.)'ı doğurdu. Yahyâ (A.S.) üç yasına girince Hak Sübhânehu Teâlâ fazli ve keremi ile hüküm ver- meyi, Tevrat'ın mübarek bilgilerini anlamayı ve Peygamber olmayı ihsan etti. Netekim Hak Tebâreke ve Teâlâ Kuran-ı Kerîminde şöyle buyurdu:
Ya Yahyâ huzil kitâbe bikuvvetin ve âteynâhül hükme sabiyyen.
(Meryem sûresi, âyet: 12) (Ey Yahyâ! Kitabı kuvvetle al (dedi). Biz ona çocuk iken ilm ve himmet verdik).
Ve limeryeme İsâ. Yâni:
- Ey fazlı ve keremi sebebiyle, lûtuf ve ihsanı ile Meryem (R Anha) ya Isâ (A.S.)'ı babasız olarak insan ve hediye eden Allah'ım
Meryem ( Anha) nm babası Imran'dir. Lakin bu Imran, Ha ret-i Mask (A8J'm babası olan Imran değildir. Çünkü Müsa (AS) in babası fimran'ın babası Yakubun oğlu Lavey'in oğlu Kahit'in oğlu Yashar'de Üçüneu baba da Yakub (A.S.)'in Lavey Sibtından gelmiş tir. Oysa Meryem (R. Anha) 'nm babası Imran, Ibar oğlu Masan'ım oğludur ve Süleyman (A.8)'in sülalesinden ve Yakub (A.S.)'m oğlu Yahudi Siblindandir. Bu iki Imran'ın arasından bin sekiz yüz yıl geçmiştir. Berkaya oğlu Hazret-i Zekeriya, Meryem'in babası Imran ile aynı yıllarda doğmuştur. Imran Hazret-i Meryem'in annesi P kun kim Hanne ile evlendi. Zekeriyyà (A.8.) da Fakuz kızı Iş ile ev lenmişti. Isk, Hannenin böylece kızkardeşiydi. Zekeriyya (A.S.) oğlu Yahya ile Meryem (R. Anhà) böylece iki kız kardeşin evlatlarıdırlar. Meryem'in annesi de Hanne de, kızkardeşi İşå gibi hiçbir vakit evät dünyaya getirmemişti. O da İş gibi kısırdı.
Meryem'in annesi bu kısır halde ihtiyarlamış, yaşlı bir kadın ol muştu. Bir gün, bir ana kuşu, yavrusunu beslerken gördü. Çok mah- zun oldu. Kendisinin, bir çocuğu olmamasına üzüldü. Yüreğinden:
-Ah. çekerken gönlüne bir evlåda nail olma özlemi düştü. O Kadir-i Mutlak olan Allahü Azimüşşan'a çok çok yalvardı. Evlat is tedi. Duası kabul edildi. Meryem (R. Anhâ) ya gebe kaldı. Fakat, kocası Imran bin Yashar o sırada öldü. Hanne, gebe kaldığını ancak kocası öldükten sonra anladı. Dünyaların Rabbi'ne hamd ü sena ve şükürde bulundu.
-Yarabbi, dedi, bu karnımda olan evlâdı Sen'in Kutsal Evin olan Beyt-i Mukaddeste doğurayım. O çocuğu Sana hulûs ile ibadet için, hem de o Ev'in içinde Ulemaya hizmet için herkese faydalı olma- ya nemrettim. O çocuğu benden kabul eyle. Sen, gerçekten ki bütün duaları kabul edicisin.
O zamanlar sevab kazanmak için İsrailoğulları, erkek çocukları- ni kendi hizmetlerinden azad ederler, ancak Beyt-1 Mukaddes'e on- lan kazandırırlar, ulema hizmetine has kılarlardı. Evlatlarının on ya gina kadar kendileri terbiye ederler, çocuk on yaşına varınca götürüp Beyt-i Mukaddes'e bırakırlardı. Çocuk erkeklik derecesine erinceye kadar onu ibâdet ve taat, ve din alimlerine hizmet ile terbiye ederler- di. Çocuk erkeklik mertebesine gelince bilginler toplanır, şöyle derler- di:
- Anne, babanın seni bu kutsal evde hür bırakmaları tamam- landı. Kendi kendini idare edecek genç oldun. Eğer dilersen var, git. Eğer dilersen burada otur. Hizmete devam et.
O çocuk ta eğer isterse gider, isterse orada kalmayı diler ve bir daha Beyt-i Mukaddesten dışarı çıkmazdı. Ölünceye kadar ibadetle vakit geçirirdi.
Hanne'nin, doğum günleri yaklaşıp müddeti tamam olunca, bir k evlat dünyaya getirdi. Ve kız olduğuna üzüldü. Hak Teala'ya ni vaz ederek:
Yarabbi, dedi, benim karnimda taşıdığım erkek olur ümidiy le onu Bevt-i Mukaddes'e nezreyledimdi. Ama karnımdaki olan ço- cuk, kız doğdu. Bu ana kadar Beyt-i Mukaddes'e adanan evlatlar er- kek doğmuştur. Kız doğduğu yoktur. Yarabbi! Ben bu kızın adını Meryem koydum. Çünkü karnımda iken onu Beyt-i Mukaddes'e ema net etmeği nezrettim. Ta ki orada ibadet ve tâatla meşgul olsun dile- dim. Şimdi kız doğurduğumu gördün. Uğur sayarak, daima ibadet eden bir kız olarak adını Meryem koydum. Ben bu kızı ve bu kızdan gelecek evladi, ya Rabbel Alemin, taşlanan şeytan'ın şerrinden sana sınırım. Onu daima koru, Amanında (güvenliğinde) kill diye dua etti. Hak Teâlâ da duasını kabul etti. Nitekim, Resûl-1 Ekrem, ve Ne- biy-vi muhterem ve Seyyid-1 Veled-i Beni Adem Muhammed (S.A.V.)
Hazretleri saadet ve iclâl ile şöyle buyurdular: -Hiçbir çocuk anadan, şeytan kendisine dokunmadan doğamaz. Şeytan o çocuğu doğduğu anda sıvazlar ve:
-Sen de mi geldin başımıza, seni vesvese bağlariyle zahmete mi uğratmak gerek? diye şiddetle kakıştırır, dürter. Çocuk da ağla maya başlar. İşte o feryatlar o şeytanın yavruya el dokundurmasın. dandır. Fakat Meryem'in oğlu İsâ'ya dokunamadı! Buhari ve Müslim (Allah onlara rahmet eylesin) böyledir. Fakat
bir başka rivayet te şudur:
Meryem (R. Anhâ) ile Isà (A.S.) doğdukları zaman şeytan on- lara el değdirmek istedi ise de Hak Sübhânehu ve Teâlâ bir perde ya- ratti. Şeytan o perdeyi kaldırıp onlara el değdiremedi. Bu kerâmet, Meryem (R. Anhâ)'nın anası ve İså (A.S.)'ın büyükannesi Hanne'nin duası hürmetinedir. Hanne:
Bu karnımdakini erkek sanarak ibadet ve hizmet için Beyt-i Mukaddes'e nezretmiştim. Şimdi kız doğdu; diye üzülürken Hak Süb- hanehu ve Teâlâ, Meryem'l erkek yerine iyi bir kabulle kabul ettiğin- den fazıl ve ihsanı ile de Meryem'i:
-Beni Beyt-i Mukaddes'e ibâdet için hemen teslim eyle! diye de söyletti. Anası da Meryem (R. Anhâ) yı bir beze sardı Beyt-i Mu- kaddes'e ibadet için götürdü, koydu. O sırada Zekeriyyà (A.S.) yirmi hayırlı kimse ile oturmuş, Tevrat yazmaktaydı. O çocuğu görünce Zekeriyya (A.S.) dedi ki:
Bu çocuğa karşı en çok hakkı olan ben'im .Ona ben bakıp terbiye edeceğim, besleyip büyüteceğim. Çünkü bunun teyzesi benim nikâhımdadır!
Öteki kimseler:
-Hayır, ben bakıp terbiye eder ve beslerim! dediler. Madem kızın anası onu terbiyeye ve beslemeğe müstahak değil ve kız madem ki doğunca kendisinin buraya getirilmesini söylemiştir, teyzen ona hakmağa nasıl haklı olabilir? dediler. Aralarında anlaşmazlık çıktı. Hepsi de Meryem'i sevmişti. Her
biri:
- Ben ona bakar, ben onu terbiye ederim! diyordu. Reisleri ve padişahları olan Bend Sâmân bunları susturmak için hepsini aldi Bir akar suya götürdü:
Herbiriniz Tevrat'ı yazdığınız kalemlerinizi suya bırakın. Hanginizin kalemi batmayıp su ile birlikte akarsa o kefil olsun! dedi. Demirden kalemler suya bırakıldı. Hepsinin kalemi suya battı. Zeke riyya (A.S.)'in kalemi batmadı. Su üstünde aktı. Böylece Meryem (R Anhâ) Zekeriyya (A.S.) 'a bakmak için verildi.
Zekeriyya (A.S.) da Meryem (R. Anhå) 'yı tekeffül etti. Ve onun için merdivenle çıkılır yüksek bir ibadet yeri yaptı, onu içine yerleş tirdi. Hak Teâlâ'nın vahy'i ile üzerine kapıyı kilitledi.
Meryem (A. Anhâ) hiç meme emmedi. Ancak Cebrail (A.S.) ona Cennet'ten yiyecek, içecek getirip besliyor ve temizliyordu. Zekeriyy (A.S.) ne zaman ibadet için onun bulunduğu yere girse eğer kişsa yaz yemişleri, yazsa kış yemişleri görüyordu ve bunlar dünya meyveleri- nin biçimine benzediği halde güzellik ve tadına dünyada eşi olmayan yemişlerdendi. O zaman Meryem'e sordu:
Bu vakitsiz ve mevsime aykırı, çok güzel yemişler sana nere- den geliyor ve kim getiriyor? O da:
Bu yemişler, Allahü Tebâreke ve Teâlâ'dan gönderilmiştir. Cenab-1 Allah, gerçekten, dilediği kimseye hesapsız rızık ihsan eder! dedi.
Meryem (R. Anhâ) o ibadethånede on üç yaşına girince aybaş haline vardı. Yerinden çıktı. Teyzesi İşâ binti Fâkuz'un evine gidip temizlendi. Oturup ayrıldı. İbâdethanesine geldi. Ertesi ay yeniden aybaşı håll gördü. Yine teyzesi Işa'nın evine gitti, temizlendi. Boy abdesti alıp, yani guslederek yine ibâdethanesine gitmeği diledi. Gu sul için evin tenha bir yerine varınca Hak Sübhanehu ve Teâlâ Ceb- rall (A.8.) bütün azâsı tam bir delikanlı ve insan kılığında Meryem
yolladı. Meryem de o tenhå yerde ve kendisi çıplak olarak Cebrail (A.S.)'ı görünce iffet ve ismetinden dolayı o saat gömleğini giydi ve Cebrail (A.S.) 'a: - Ben, gerçektir ki, sana karşı bütün âlemde geniş rahmet ile rahmet edici olan Allahü Azîmüşşanın korumasına ve rahmetine si- gınırım. Eğer sen, zatınla dini bütün ve salih bir kimse bile olsan ben
senden yine de Rabbim Celle Şanühu'nun korumasına sığınırım! dedi.
Cebrail (A.S):
Ben, seni küçükten beri tâ bulûğ çağına kadar Cennet ni- metleriyle besleyen ve her an seni saklayıp sana Cennet nimetlerini gönderen Rabbinden yollanmış bir elçiyim. Ve ben Sana bütün gü- nåhlardan temizlenmiş ve cümle hayırları işlemekle büyüyecek bir erkek evladı vermek için Rabbinden gönderildim!.. dedi.
Meryem (R. Anhâ), Cebrail'in Hak Teâlâ'dan gönderilmiş bir melek olduğunu bütün kalbiyle bildi ve kendisine bir erkek evlådın müjdesini verince:
Ya benden nasıl evlât olur. Ben nikâhlanıp erkeğe varmış
değilim. İnsan eli elime değmedi. Bana kimse dokunmadı. Ve ben
nefsimin şehvetine uyup erkek yanına varmayı da istemedim. Ben-
den nice evlát olur?.. dedi. Cebrail (A.S.):
Evet, evlât, senin dediğin gibi gerçek nikâh ile insanın değip dokunmasından veya günâh işleyerek zinâdan olur. Lâkin sen kızoğ- lan kızken Allah'ın evine teslim edilip insan memesi emmeden Cen- net nimetleriyle rızıklandın ve bu ana kadar türlü rahmetlerle ve türlü lütuflarla, türlü nimetlerle seni büyüten Allahü Celle Şanühu azamet ve Celal ile buyurdu ki:
- Bir insan dokunmadan babasız evlât yaratmak benim üze- rime kolaydır. Nitekim hepinizin babası Adem'i, atasız ve anasız ya- rattım. Ben bir şeyi isteyince maddeye ve sebebe ihtiyaç yoktur. He- men ulu irâdem ile o şey maddesiz ve sebebsiz vücuda gelir. Senden babasız bir evlât getiriyoruz. Böylece biz her dilediğimizi sebepsiz vücuda getirmeye kudret ve kuvvetimizi insanlara delil kılarız. Bir de innananlara rahmet olsun ki, onlar bununla hidayete ereler.
Ve ey Meryem! Senden babasız evlât gelmesi Ezel'de takdir olun-
muş ve Levh-i Mahfuz'a yazılmıştır! İşte Rabbim Celle Şanühu sana Möyle buyurdu. Meryem (R. Anhâ) bu sözleri Cebrail (A.S.)'dan işitince mu- barek yürekleri inançla doldu. Cebrail (A.S.) da Meryem'in yakınına geldi. Gömleğinin yakasından üfledi. Üfürdüğü nefesi karnına erişti.
Içine kadar girdi ve o saatte Isa (A.S.) 'a hâmile kaldı.
Meryem (R. Anhá) nin nekadar gün gebe kaldığında rivayet aykırılıkları vardır. Bilineni yedi aydır. Kimileri:
Bir yıldır! demişlerdir. Kimileri:
Sekiz aydır! Sekiz ayda doğan çocuk Allah'ın kudretiyle ya amaz ama Hazret-i Isa (A.S.) yaşadı! dediler. Kimileri de: Isa'ya hamile olunca bir saatte doğurdu! dediler.
Meryem (R. Anhâ) nun doğurmasının alametleri görünüp karm da çocuk hareket edince ağrıları artmıştı. Hak Sübhanehu ve Te 4lA'dan Meryem (R. Anhâ) ya:
--Karnını hurma ağacına daya! diye bir ilham geldi. Mevsim kıştı. O ağaç kurumuştu. Üstünde hiçbir budak ve yaprak yoktu... 0 ağacın dibinde bir küçük dere vardı ki kurumuştu. Hiç suyu akm yordu. Sansıcının şiddetinden, emredildiği gibi, karnını o ağaca da yadı. O saatte ağaç, yeşerip tazelendi. Yemiş verdi. Meryem (R. An- hâ), utancından ötürü:
-Ne olaydı burada ölseydim. Halkın fitnesine ve günahkår, åsi olinalarına sebep olmasaydım! diye inledi. Çünkü, kendisi:
-Bu evlåda bakmakla meşgul olurum da Hak Teâlâ'ya, ibadet
ve taaatta kusur ederim! korkusu içindeydi. Belki de babasız evlât
doğurduğundan dolayı:
Halk fitneye düşüp bana iftira ederek günahkâr olurlar! diye bu illetlerden korkmaktaydı. Yoksa Hak Sübhanehu ve Teâlâ'nın em rine isyan etmiş değildi.
Meryem (R. Apha) Allah'tan ölümünü isteyince oğlu isa (AS)
gayet açık bir dille karnından:
- Ey Anne! dedi. Üzülme, çünkü altındaki kuru dereden azıcık - su göründü. Ve akmağa başladı. Doğacak evlâdını da doğurduğunda Allah indinde kadri gayet yüce ve uludur ve Ulûlazmi olan yüce Re süllerdendir. O karnını dayadığın ağacı kuvvetle tutup kımıldat, silk! Tá ki, o yüce Allah'ın, karnını o kurumuş ağaca dayadığında kudre tini gösterdi. O kuru ağacı tazeleyip yaprak ve yemişler ihsan etti. T ki Sen vakitsiz, henüz olmuş, o yemişler, senin üzerine dökülsün! Ve sen o yemişlerden ye, o kuru dereden çıkıp akan sudan iç. Ve ne za man babaaz evladını götürürsen, Hüdâya zikreder, seni ibadete tee vik eder ve halkın da şüphesini böylece affedip seni her noksanda temiz kılar. O kurumuş ağacın yeşerip meyve verdiğini ve kurumuş dereden su geldiğini gördüğün için babasız evlådın, Allah'ın kudrell ile vücuda gelmesine delâlet ettiğini bilip kalbini korkudan ve hüzün den sıyır, såkin ve kuvvetli eyle. Yahut, bu kerâmetleri görünce derin
ve büyük bir sevinçle sevin. Öyle sevin ki tâ... gözlerinden soğuk yaş- lar aksın. (*)
Eğer sana, akrep gibi olan akrabandan veya yabancılardan bi- Babasız evlât nedir? diye sorarsa sen de onlara şöyle de: Bugün Rahimür Rahmân, Kerimüddeyyân, Azimülgufrân risi:
olan Allah'ın mübarek rızası için oruca nezreyledim. Bugün kimse ile
konuşmayacağım. Ya da:
Bu masumun kendisine, sen nereden vücuda geldin? diye so- run manasına gelen işaretlerle işarette bulun. O zaman ben onlara Rabbimin izni ile gereken cevapları veririm.
isú (A.S.) Hazretleri doğduğu zaman, anası Hazret-i Meryem onu bir hırkaya sardı. Dizi üstüne yatırdı. O öyle bir gündü ki Hazret-i Meryem'den harikulâdelikler meydana gelecekti. Böylece, bütün halk her zaman olduğu gibi:
Varalım, bakalım, Meryem'den acaba ne gibi harikulâdelik- ler görünecek !dediler. Geldikleri zaman da bir masum çocuğu doğur- muş olduğunu ve dizinde yatırdığını gördüler:
Ya Meryem, dediler, sen bugün çok tarif edilemez acaip ha- rikulȧdelik gösterdin. Sen, bakire bir kızken bu çocuğu nasıl doğur- dun? Senin, bir kardeşin Hârun ve baban Imrân ve anan Hanne bü- tün salih, ibadet sahibi, dinine düşkün kullar iken, sen onların iba- detleri yolunda gitmeyerek belki fesat işledin. Babasız evlât dünya- ya getirdin!
Diyerek türlü türlü serzeniş ve sitemlerde bulundular. Meryem (R. Anhâ) işaret ederek: Bugün ben oruçluyum. Kimseye söz söylemem... Bu mâsu-
mun kendisine sorun! dedi. Kavmi: -Yà Meryem, Babasız evlât doğurduğun için acaiptir, gariptir. Bizimle alay ediyor ve henüz doğmuş, beşiğe konulacak çocuğa sor-
mamızı işaret ediyorsun. Hiç henüz doğan çocuk söz söyler mi? diye türlü türlü cevaplar verdiler, azarda bulundular. O vakit Hazret-i Isâ (A.S.) sağ tarafı üzerine yatmış, anasının
memesini emiyordu. Allahü Teâlâ Hazretleri o anda İsâ (A.S.)'ı
dile
(*) Insanın gözlerinden yaş iki vakitte gelir. Biri çok hüzünlü olduğu zaman, kendisini tutamaz. ağlar. Akan yaşı sıcaktır. Biri de çok sevindiği zaman kendisini tu- amar, ağlar. O yaş soğuktur.
getirdi, konuşma Ihsan etti, söyletti. Hemen ağzından memeyi birak 1. Onlara donda Eliyle yere dayandı. Sağ elinin şahadet parmağ kendisini gösterdi, dedi ki:
-Ben, gerçekten Allah'ın kuluyum. Ve Rabbim bana INCIL tabını verdi. Ben kitap sahibiyim. Ve beni Peygamber kıldı. Peygam betlik yüce enblyänin hall, şanı, emri ve vahlyleridir. Imdi, ben an min karnından henüz doğduğum anda anama hüzün çekmemesin söyledim ve ben doğduğum anda siz gelip benden sual ettiğini de size cevap vermeyi de nehly ettim:
-Sen onlara oruçluyum, söylemem, mâsumun kendisinden run diye işaret eyle dedim. O kurumuş olan hurma ağacına karnını dayadığın saat, tazeledin, vakitsiz hurma verdi. O hurmadan ye. Ya- mında olan kurumuş dereden su geldi. Ondan iç dedim. Kalbini ferah tut. Hak Sübhâne ve Teâlâ'nin her şeye kudreti yeter. Beni, senin, botasız yarattığına o kuru ağacın yeşerip yemiş vermesi, kuru dere den su akması delildir. Ve yine dedim ki:
Sen Rabbine durmadan sürekli olarak ibadet et. Ve ilâhi ni- metlerin hepsine şükürcü ol. Hak Teâlâ beni, böyle, kullarına, her ne- rede olursam olayım, din ve dünya ve Ahiretlerine faydalı olanları öğ hermek, erretmek ve zararlı olanları bildirip, onlardan el çektirmek. onlara daima yüce faydaları bildirmek ödeviyle beni mübarek kıldı. Rabbim Allahü Zülcelali vel İkram beni hayatımın boyunca Músi (A.S.)'m şeriati üzere namaz kılmak ve zekât vermekle emreyledi. Hem de anama itaatli, emrine uymayı, ona iyiliği, ihsanı ve onu bu tün ayıplardan ve töhmetlerden sakınmayı emreyledi. Hem de türlü selametlerin cümlesi, bana ve bana uyanlara inecek ve erecektir. Doğ duğun günde Şeytanın dokunmasından selamet, Ahiret'e göçtüğüm günde Kabir fitnesinden selâmet, Ceza Günü'nde dirildiğimde bütün hallerden selâmet benim üzerime ve bütün ümmetlerimin üze rine inecektir ve bu sâbittir.
Veya hafizebneti Şuaybin. Yâni: -Ey Quayb (A.S.)'ın kızlarını koyun güderken kurttan ve va- şi hayvanlardan, şerirlerin hilesinden koruyucu olan Allahu Celle Şa nühu!.
Musa (A.S.), düşmanı olan kipti zâlimin zülmünden kendi kav- mi olan 1srkiloğullarını, kurtarmak isteyince onu eliyle itmiş ve Al- lah'm emriyle kipti de ölmüştü. Firavun Musâ (A.S.)'in bu hareke tini haber alınca onu öldürmek istedi. Mûsâ (A.S.) 'a:
- Ya Mûsâ, Seni Firavun öldürmek istiyor. Kaç. Yoksa seni öl- dürür! diye haber verildi. Müsà (A.S.) da Mısır'dan çıktı. Hak Süb hânehu ve Teâlâ'ya sığınarak Medyen tarafına yollandı. Medyen'e yaklaşırken bir kuyu başı gördü. Çevreden gelen çobanlar koyun ve
develerini kuyunun suyunu çekip, suluyorlardı. Bu çobanlardan urakta iki de kiz koyunlarını bir kenara toplamışlar, bu çobanların arasına girmeyip geride bekleyip duruyorlardı. Bunlar Şuayb (A.8.)- 1 kızlarıydı. Mûsâ (A.S.), o kavmin çokluğunu ve hayvanlarının bol- luğunu gördü. Ve kızların çobanların yanına gitmeyip, uzaktan bakıp gitmelerini beklediklerini anladı. Onlara acıdı. İki kadının yanına geldi. Utançlıklarından ve iffetlerinden ve erkekleri olmadığından dolayı uzakta beklediklerini sandı. İyice anlasın diye onlara sorup dedi ki:
Niçin koyunlarınızı sulamıyorsunuz? Bu kadar hayvan ne za- man tükenecek? Ne bekliyorsunuz? Kızlar da:
Gerçekten bizim âdetimiz böyledir. Çünkü biz kadınız. Hay- vanlarımız ya onlara karışır veya kalabalık dolayısiyle namusumuzu kıracak bir kusur meydana gelebilir. Bir ihtiyar babamız var! diye ce- vap verdiler.
Musû (A.S.), babalarının çok ihtiyar olduğuna ve kızlarının if- fetlerine acıdı. Sekiz gün, sekiz gece bir şey yemeyip aç iken ve yol- da ayağının ayakkabısı parçalanıp, çıplak ayağı ile gece, gündüz kor- ku dolayısiyle hızlı hızlı yürüyüp geldiğinden çok yorgundu. Yine böyle olduğu halde: O büyük ihtiyarın koyunlarını sulamada, hem o ihtiyara saygıda, hem bu kızları bekleme zahmetinden kurtarmada Hak Sübhanehu ve Teâlâ'nın mübarek rizâsı ve büyük sevapları, lût- fu. keremi ve nimetleri vardır!» diyerek o iki kızın koyunlarını aldı. Çobanların uzağında olan çukurca bir yere götürdü. O kuyunun kova- sı büyüktü. Hak Teâlâ'dan kuvvet istedi. Allahü Teâlâ da ona Pey- gamberlik kuvveti ihsan etti. Yalnız başına o kovayı çekiyor, götürü vor, çukura doldurup koyunları suluyordu.
Bir söylentiye göre de, o kuyudan uzakta bir kuyu daha vardı, ki, üstüne büyük bir taş kapanmıştı. Onu ancak kırk adam kaldırıp açabilirdi. Musâ (A.S.) Hüdâ'nın lütfu ve yardımı ile o taşı yalnız ba sina kaldırdı, kuyuyu açtı. O koskoca kovayı alıp, o kuyudan su çek ti. Bu koyunları suladı. Yine o taşı ilâhî bir kuvvetle kaldırdı yerine koydu. Koyunları getirip o kızlara teslim etti:
Alın koyunlarınızı, gidin! dedi.
(Her müminin de peygamberlik ahlâkı gibi bir ahlâka sahip ol ması gerekir. Şimdi, ey mümin kul. Sen de gör, bak. Mûsâ (A.S.) yor gunluktan, ziyade açlıktan, Acizlikten ve güçsüzlükten yorgunlar yor gunu iken, Hüdâ'nın rızasına göre iş yaptı.
Fırsat gánimettir! dedi. Vakit kaybetmedi. Koyunları suladı. Her mü'mine de Hüdâ'nın rızasına göre âmèl görmesi gerektir. Fırsatı gânimet bilmeli, hiç bir engele, aczine, zahmetlerine bakmamalı, o işi işlemeğe çalışmalıdır. Hak Teâlâ cümlemize daima mubarek rizi sına uygun amellere yardımını yoldaş eylesin, Amin.) Musâ (A.S.) koyunları kızlara teslimden sonra bir gölgeliğe çe
kilip oturdu. Güneş sıcağının şiddetinden dolayı çok zahmet çekmiş-
ti. Hak Sübhanehu ve Teâlâ'ya yalvararak: Yarabbi! Beni Mısır'da Firavun'un tuzağından kurtardın... Selametle buraya getirdin. Çok muhtaç olduğum türlü hayırlara ve mübarek rizâna uygun bu işe beni nâil kıldın!.. diye niyazda bulun du. Sonra yeniden Allah'ına el açtı:
Yarabbi, dedi. Büyük atam Yakub (A.S.J'ın evlâtlarından şi- kayetim yoktur. Benim hüznüm ancak Sana'dır. Bu kadar gündür açım. Bir şey yemedim. Ekmek mi, başka şey mi olur, lûtfet. Senin lûtuf ve keremine çok çok muhtacım! Çünkü ben hastayım. Garibim Fakirim! dedi.
O anda ilâhî nidâ geldi:
Ancak benim şifa vermediğim kimse hastadır, mârizdir. An cak kendisine Habib olmadığım kimse gåriptir. Ve ancak yardımc olmadığım kişi fakir kimsedir!
Bu yakarışı Şuayb (A.S.)'ın kızları da işitmişlerdi. Mûsâ (A.S.)' in çok aç olduğunu anladılar. Evlerine dönünce babaları Şuayb Pey gamber onlara:
Ey kızlarım, ne çabuk döndünüz? Yoksa koyunları sulamadi
nız mı? diye sordu. Onlar da:
- Baba biz bir kuyunun yanında şu biçimde, uzak yollardan ge miş bir erkek gördük. Kendisi çok yorgun ve güçsüz iken bizim yan mıza geldi, halimizi öğrendi. Sizin ihtiyarlığınıza, bizim zayıflığımıza aczimize acıyarak koyunlarımızı aldı, kırk adamın kuyudan çekeb leceği kova ile su çekti. Koyunlarımızı suladı. Yine onları bize tesli etti Kendisi bir ağaç gölgesine vardı. Rahim ve Rahman olan Allah' dua etti. Karnının çok aç olduğundan, Rabbine ihtiyacını bildirdi!..
Dediler. Şuayb (A.S.)'ın iki kızından birisi Hazret-i Musâ (4
S.)'ı çağırmağa gitti. Giden kız küçüğü müydü, büyüğü müydü, i tilâf vardır. Fakat birçok din bilginleri: 1 Küçük kız gitti, dediler. Isminde de aykırılığa düşüldü. H dis-i şerif delâletiyle:
-Safûrâ'dır denildi. Kız, Musâ (A.S.)'in yanına geldi, utanarak:
Babam sizi çağırıyor! Size, bizim koyunlarımızı suladığınız için mükâfat vermek istiyor! dedi. Bu sözü Musà (A.S.) beğenmedi. Çünkü, o, Ahirette bir sevap
kazanmak için o hayvanları sulamıştı. Dünya menfaati yüce dileğine uygun ve layık değildi. Fakat kendi kendisine: -Madem ki babaları çok ihtiyarmış, görüşüp duasını alayım, mübarekleneyim! dedi. Dâvete uydu. Kızla gitti.
Kız, yol göstermek için önde gidiyordu. Rüzgâr estikçe eteğinin bazı yerleri açılıyordu. Hazret-i Mûsâ ona: - Ey carlye, ey Şuayb'ın kızı. Sen ardımca gel. Yolu ardımdan göster! dedi.
Böylece Musa (A.S.) Şuayb (A.S.)'ın yanına gelince yemek sof- rasının hazırlanmış olduğunu gördü. Kendisini bekliyorlardı. Fakat o yemek yemekten çekindi. Şuayb (A.S.): Aç değil misiniz? Niçin çekiniyorsunuz? diye sordu.
Evet, karnım açtır! Fakat ben İbrâhim, İshak ve Yakub (A. S.) ların neslindenim. Biz hayırlı işi yer ile göklerin arası dolusu al- tina değişenlerden değiliz! dedi.
Şuayb (A.S.) da:
-Biz de Ibrahim (A.S.) soyundanız. Evimize gelen konuğumu- za ziyafet verip ikramda bulunuruz. Kimseyi ziyafetsiz göndermeyiz! Bu yemek ise sizin koyunlarımızı sulamanızın ücreti değildir. Çekin- meyiniz. Bu size ikram olarak verilen bir ziyafettir. Buyurun, birlik- te yiyelim! dedi.
Musa (A.S.) da sofraya geçip oturdu. Şuayb (A.S.) ile yemek ye-
di. Sonra Şuayb (A.S.) ondan halini sordu. O da şöyle dedi: -Ben Mısır Firavununun İsrailoğullarının oğullarını öldürttü- tü yılda doğdum. Ebelerim doğduğumu sakladı.
Cellatlar bir arayalım, dediler. Anam beni bulacaklarından korkarak yanar fırın içine atmış. Fakat saklayıcı olan Yüce Allah, beni yaktırmayıp saklamış. Anam dört ay evde beslemiş, sonra duyu- lurum korkusu ile beni bir tahta sandığa koyup Nil ırmağına atmış. Ni beni Firavun'un köşkünün önüne götürmüş. Beni bulmuşlar. Ke- tim ve Rahim olan Allahü Teâlâ, Firavunun karısı Asiye Hatunun kalbinde bana muhabbet ihsan etti. Beni evlât edindi. Firavuna ve kızına da sevgi verdi. Beni saraylarında, acıyan, esirgeyen merhamet eden Mevlâ-yı Kerîm, beni anamın sütü ile de besletti. Büyüyünce saraydan çıktım. Bir azgın Kıpti, bir zayıf İsrâiloğlunu döğüyordu. O Tarailoğlu, kendisine yardım için haykırdı. Ben de Kiptiyi geriye it- tim. Yüce Allah'ın kazası ile adam öldü. Bu da duyuldu
Firavun beni öldürmek için adamlar gönderdi. Ben de bunu ha er alınca onun hile ve korkusundan kaçtım. Yollarda çektiğim zah het te çok oldu.
Şuayb (A.S.) bunları dinledikten sonra: Ya Músa, korkma!. Onun hile ve tuzağından kurtuldun. Çün a Firavun'un hükmü burada geçmez, diye müjdede bulundu. Safürk abasina:
Ey baba, dedi. Koyunlarımızı gütmek için kendisine güvenilir ir çoban arar, dururdun. Şimdi, bu yiğidi koyunlarımızı gütmek için parayla tut. Çünkü o ücretle tutulanların en hayırlısıdır. Hem çok Kuvvetlidir ve güvenlidir.
O zaman Şuayb (A.S.): Sen onun kuvvetli ve sağlam olduğunu nereden biliyorsun?. diye sordu. O da:
Koyunlarımızı sulamak için kuyunun üzerinde büyük bir taş vardı. Ancak kırk kişi kaldırabilirdi. Bu genç o taşı, aç ve yorgun iken, yalnız başına yere indirdi. Yine kırk adamın su çekebileceği kova ile, kimsenin yardımı olmadan o kuyudan su çekti. Koyunlarımızı sula- di. Yine o taşı yerden alıp, yerine koydu. Bundan dolayı anladım ve bildim ki o çok kuvvetlidir. Her işi yapabilir derecede metindir. Hem beni onu çağırmaya yolladığın zaman onu çağırınca yüzüme bile bak- madı Önüne bakarak davetimizi kabul etti. Ben, yolu göstermek için önde yürüyordum. Buna râzı olmadı.
Ardımdan bana yolu göster! Ta ki senin rüzgârdan kalkan etek altlarını görmeyeyim! dedi. Beni ardına aldı. Bana hiç bakmadı. Böylece ben de onun dini bütün, salih ve güvenilir bir kimse olduğu nu anladım! dedi.
Şuayb (A.S.) bu sözden hazzetti. Müsà (A.S.)'dan râzı oldu ve Gerçekten ben seni çok sevdim. Murad ederim ki, koyunla- ona:
rımı suladığın iki kızımdan birini nikâhlayıp, sana vereyim! dedi. Mu- så (A.S.): - Çok güzel buyurdunuz. Lakin ben fakirim, garibim. Kızınıza niki hakçesi vermeğe gücüm yok! dedi.
Şuayb (A.S.): Ben senden nikâh akçesi için mal istemem. Ancak kızımın ni- kah akçesi benim koyunlarımı sekiz yıl gütme ücreti karşılığı olsun. ken de kızımı sana vereyim. Eğer râzi olur da ou sene gütmeyi kabuk edersen o da senin mürüvvetindir. Ben seninle hiçbir türlü tartışmak ve sana meşakkat vermek istemem! Inşaallah, benim salih kimseler- den olduğumu anlarsın! dedi.
YA Şuayb! Asil nikâh akçesi sekiz yıl olsun. On yıla tamam- lamak mürüvvettir. Hazret-i Allahü Azimüşşan bizim sözlerimiz Size- rine vekildir! diye cevap verdi.
Şuayb (A.8):
Ya Mûsá, dedi, sen benim iki kızımdan birini almakta bür- sun, serbestsin. Hangisini istersen al! dedi. Músá (AS) da: Beni size çağıran Safura'yı seçiyorum! dedi. Çünkü o beni kuvvetli ve güvenilir bir kişi olarak methetti!
Ey aklı olan kimse! Sen, ibret ile şu hále bak' Safúrá, Músá (A. S.) kuvvetli ve güvenilir diye bir kere öğünce Músá (A.S.) onu seçti, onunla evlendi. Mü'min, Muvahhid, Ekremil Ekremin, Erhamur ra- himin, Gafürün rahim olan Allahu Sübhanehu ve Teálá hazretlerini birçok seneler türlü türlü senalarla zikir ve tesbih eden, türlü ni- yazlarla daima yüce dergâhına yalvarı ve yakarıda bulunan, acizliğini ve kusurunu itiraf eden, yalnız kereminden türlü atá ve keremleri di- liyen kullarına dünyâda ve kâbirde, Berzah ve Mahşer'de ne türlü ke- rem ihsan eder, hele bir düşünülsün.
*
Şuayb (A.S.), sonra kızı Safürâ'yı Múså (A.S.) 'a bir Cuma gü- ninde nikahlayıp teslim etti. Hazret-i Şuayb (A.S.)'ın bir hücresi, odası vardı ki, kendinden önce gelen Enbiyà (A.S.) 'in asâları kendisi- ne mirâs yolu ile kalmıştı. Asâlardan birisi Hazret-i Adem (A.S.) onu Sidre-yi Mûntehâ'da bir ağaç dalından edinmişti. Cennet'ten çıkınca o asâ Cennet'te kalmıştı. Yüce Hüdâ'nın emriyle Cebrail (A.S.) onu Şuayb (A.S.) 'a emanet bırakmıştı. Öteki Peygamber asâlariyle birlik- te dururdu.
Şuayb (A.S.) kızına dedi ki:
Git, var, odadan bir aså getir. Mûsâ'ya verelim. O da asayi mübarek sayıp ondan faydalar görsün.
Safura gitti. Bir asayı eline aldı. Fakat, Cebrail (A.S.)'ın ema- net koyduğu asa geldi. O da onu eline alıp, babasına götürdü. Babası ely ellyle yokladı: ların asâlarından bir tane getir! dedi. Kızı da asâyı götürdü. Asıldı- -Bu, emanet bir asådır! dedi. Bunu yerine koy. Enbiya (A.S.)
ğı yere koydu. Başka bir yerden başka bir asâ aldı. Babasına götür- dü. Fakat babası bunun da aynı asâ olduğunu gördü: - Bu önceki emanet konulan asâdır. Var, bunu yerine koy, baş-
kasını al! dedi. Böyle getirip götürülmekle aynı aså geldi. Şuayb (A S.) kızına: Bundan başka aså yok mu ki yine bunu getiriyorsun? dedi.
Kızı: - Babacığım, ben her varışta o asayı aldığım yere koyup başka asa alıyorum. Allahü Teâlâ'nın emriyle elimde yine o asâ bulunuyor. Bu kadar çabaladım, fakat mümkün olmadı. Yine elime aldığım asa
o asâ oldu! dedi.
Şuayb (A.S.):
Bunda acâip bir sır var! deyip o asâyı Mûsâ (A.S.) a verdi. Misi (A.S.), da o asiyı aldı, koyunları alıp gütmeğe gitti. Şuayb (A S.) kendi kendisine:
- O asâyı emanete koyan kimse gelipte onu isterse ben ne ve- reyim? diyerek onu Musâ (A.S.) 'a verdiğine pişman oldu. Kızının ko- casının ardına düştü. Ona yetişip asâyı istedi. Mûsâ (A.S.):
-
Asâyı sen bana verdin. Ben de kabul ettim. Bir daha geri
vermem! dedi. Aralarında anlaşmazlık çıktı. Sonra bir karara varip
dediler ki:
Şurada oturalım. İlk önce kim gelirse onu hâkem yapalım.
Onun vereceği hükme râzı olalım.
Hak Sübhanehu ve Teâlâ bir melek gönderdi. O melek insan şek- lindeydi. Durumu anlattılar. İkisi onu hakem seçtiler. O melek; Mû- så (A.S.) 'a: Asâyı yere bırak! Hanginiz âsâyı yerden kaldırırsa asâ onun-
-
dur! dedi. Mûsâ (A.S.) asâyı bıraktı. O melek Şuayb (A.S.) a: -Asayı kaldır! dedi. Şuayb onu kaldıramadı. Acizlik içinde kal- dı. O melek Mûsâ (A.S.) 'a: -Askyi sen kaldır! dedi. Müså (A.S.) asayı eliyle yapıştığı gi
bi onu havaya kaldırdı. Melek:
Aså bunundur! dedi. Sonra Şuayb (A.S.)'a döndü: Bu asâ size Mûsâ (A.S.)'a verilmek üzere emanet bırakılmış- ti. Iste aså sahibini buldu, emånet yerine verildi! Gåm çekmeyiniz! dedi. İkisini sevindirip gitti. O zaman Şuayb (A.S.):
Yà Mûsâ, bu asâya çok itibar eyle. Çünkü bunun şanı yüce olma kgerek! diye öğütlerde bulundu. Sonra: -Ey Müsh, dedi, bu yolda giderken o yol ikiye ayrılır. Sakın sa tarafa gitme. Her nekadar o tarafın otu çok güzel ve suları bolsa da,
o tarafta bir ejderha vardır. Oralara giden koyunları ve güdenlerini öldürür. Bunun için oraya kimse gitmez. Sol tarafa git. Çünkü bü- tün sığır ve koyunlar, keçiler o yönde otlanırlar. Her ne kadar otu az ise de oraya götür. Emin yerdir.
Şuayb (A.S.) oradan geri dönüp gitti. Mûsâ (A.S.) da koyunla- n aldı. Yolun ikiye ayrıldığı yere gelince koyunlarının hepsi sağ ta- raftaki yola saptılar. Mûsâ (A.S.) onları nekadar çevirmek istedi ise de, hiçbirini çevirmeyi başaramadı. O otlu yere gelince bütün koyun- lar otlağa yayıldılar. Müsà (A.S.) onları bir yere toplayamadı. Çok yo- rulmuştu. O mübarek asâyı yere bıraktı. Biraz dinlenmek için yattı. Koyunları yiyen ejderha meydana çıkıp koyunlara saldırdı. Allah'ın kudretiyle de o an o mübarek aså bir ejderha oldu. Gelene hücum ederek onu öldürdü. Kanı üstüne bulaşmış olarak yine eski asâ hali- ni aldı.
Müsà (AS.) uykudan uyanınca asåsına kan bulaşmış olduğunu gördü. Şaştı kaldı. Çevresine bakındı. O herkese saldıran ezaci ejder- hayı öldürülmüş olarak gördü. Asâda kan vardı. Demek ki ejderi öl- düren asâsıydı. Bunu anlayınca bütün koyunlarının da selâmetle ot- ladıklarına şahit oldu. Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretlerine tekrar tekrar şükürler etti.
Eve dönünce bu haberi Şuayb (A.S.) 'a anlattı. Onlar da Allah'ın
yardımı ile vahşi hayvandan kurtulduklarına çok sevindiler. Türlü
türlü şükür ve niyazda bulundular. Şuayb (A.S.):
Ya Musâ, dedi, bu asânın sana verilmesinde bak ne sir ve hikmetler varmış. Bu asâya çok rağbet ve itibar et. Sana onun Allah'- in yardımı ile çok faydaları dokunacaktır.
Mûsâ (A.S.) yorulduğu zaman o asâya binerdi. Allah'ın kudreti ile o asâ da at olur, giderdi. Karnı açıktığı zamansa o asâyı yere vu- rurdu. Allahü Teâlâ'nın lütfu ile yerden türlü türlü yemekler mey- dana çıkardı. Onu, oturur, yerdi. Ne zaman susasa o asâdan çıkan so- ğuk sulardan içerdi. Gece karanlığı olunca o asâyı yere diker, bal mumu gibi yanar, her tarafı ışıklariyle aydınlatırdı. Kendisine ne za- man bir korku gelse açık bir dille konuşur, korkusunu silerdi. Ne za- man düşmana rastlasa, o asayı elden bırakır, o ejder olur, gözlerin- den, burnundan ateşler fışkırtır, gökgürler gibi gürler düşmana sal- dırırdı.
yen halkı işitince hepsi çok çok sevindi, ona çok çok ta teşekkürde O bölgede o vahşi ejderi Mûsâ (A.B.)'ın öldürdüğü haberini Med- bulundular. Hayvanlarını o tarafta güvenle otlamaktan geri kalma- dilar
Müsa (A.S.) Şuayb (AS)'in koyunlarını sekiz yıl otlattia sonra müddet tamamlandı, sona erdi. Şuayb (A.S.): -Ya Músa! dedi. İşte koyunları gütmekteki sekiz yıl tamam
landı. Koyunları bir yıl daha otlat. Koyunlar kuzulayınca bütün diş koyunların hepsi, senin olsun! dedi. Mûsâ (A.S.) da koyunları bir y daha güttü. O yıl koyunların hepsi, Allah'ın emri ile, kuzuladı. Hep si de dişi doğdu. Şuayb (A.S.) o kuzuların hepsini Müsà (A.S.)'a ver di:
- Bir sene daha otlat. Erkek kuzular senin olsun, dedi. Müsa (A.S.) bir yıl daha çebanlık yaptı. O yıl da koyunların hepsi -Allahy in emri ile-- erkek olarak kuzuladı. Şuayb (A.S.) onları da ona verdi Böylece on yıl bitmiş oldu. Ondan sonra on yıl daha Şuayb (A.S.)'in yanında vakit geçirdi. Karısı Safûrâ'dan iki evlâdı dünyaya geldi. Bi- rinin adını Mezmûn, öbürünün adını da Belkazâr koydu. Daha sonra Músa (A.B.), Şuayb (A.S.)'dan izin istedi:
-Anamı, babamı, Harûn (A.S.)'ı ve kızkardeşimi Mısır'da gö reyim! dedi. Şuayb (A.S.) da ona ve kendi kızı Sâfûrâ'ya izin verdi. Mûsâ (A.S.) da kendisi, karısı ve iki evlâdını, kullarını, kölelerini, ko- yunlarını alıp, Mısır'a doğru yola düştü. Kendisi çok gayretli oldu. ğundan, gündüzleri yoldaşlariyle birlikte gitmez:
Ey halkımı kimse görmesin! diyerek onların ardından uzak-
ta yürürdü. Akşam olunca onlara erişir, yakınlarına konardi.
Tûr dağına yakınlaştıkları zaman çok şiddetli bir soğuk olmuş- tu. Çok ta yağmur yağmıştı. Mûsâ (A.S.) yolu şaşırmıştı. Akşam olun- ca yol arkadaşlarını bulamadı. Safûrâ ile bir yere gelmişti ki gerek rüzgâr, gerekse yağmur daha da şiddetlenmişti. Her tarafı da karan- liklar bürümüştü. Koyunlar perişan olmuş, karısı Safûrâ'nın da a risi tutmuştu. Soğuk şiddetini arttırıp duruyordu. Mûsâ (A.S.) sa kına dönmüştü: Bari, bir ateş yaksak! dedi. Fazlasiyle uğraştı. Fakat bir tür
lü taşlardan ateş çıkmıyordu. Çok aciz kalmıştı. O zaman, dileyenle
rin dileğini veren Allahü Azimüşşan'a niyaza başladı. Tûr dağından bir büyük ateş göründü. Yanındakilere: Siz burada durun! Ben ateş gördüm. Ona varayım. O ateşin sahibinden rica edeyim. Bir haber alıp yolumuzu bulalım! Yahut da o ateşten bir parça kor alayım, getireyim, size ateş yakayım ve b
soğukluğu giderelim!.. dedi.
Müsà (A.S.) ateşe doğru gitti. Ateşin göründüğü yere geldi. Fa kat orada ateşten bir iz yoktu. Çünkü o görünen ateş değildi, nürd Müsh (A.S.)'a, o yerde yön, mekândan uzak olan Allahu Azimüs şan Celle Celaluhu Hazretleri, lafızdan ve harften uzak olarak M
så Aleyhisselâm'i kelam nimetine mazhar kıldı ve Nebilik ve Resûl-
luk şerefine erdirdi. Ve Müså (A.S.)'ın ricası ile de Hârún (A.S.) 'a
da Peyga..berlik ihsan olundu. Kuvvetli dillerle Firavun'u imana då-
1003
vet için Peygamber gönderildiler. Mûsâ (A.S.) münâcat ve yücelerin yücesi Allah ile konuşmaktan fat duymuş olarak o yerde yedi gün yedi gece kaldı. Bu konunun açık- lanması çok uzun olduğundan burada kısaca anlatıldı.
Mûsà (A.S.), Medyen'den buraya gelince Firavundan çok kork- maktaydı. Kendisine Risâlet ihsan edilince Rabbül Ålemin: Firavundan korkma! diye onu yazıkladı. O zaman hiçbir kor- kusu kalmadı.
Mısır'a yaklaşılınca kardeşi Hârûn (A.S.) ilâhî vahiy ile Mûsâ (AS) karşıladı. Biribirleriyle kucaklaştılar. Sevinçle gönülleri dol- du. Sonra Ferman-1 ilâhi ile Firavun'a geldiler. Mûsâ (A.S.) Fira- vun'u görünce yüce Allah'a kollarını açtı:
Allahümme inni ec'al heybeteke ve sultaneke fi mahrihi ves- sudrihi ve eûzubike min şerrihi ve mekrihi, dedi.
Yani: Ey Allahü Celle Şanühu. Gerçektir ki, ben Sen'in şanlı yüce- liğini ve saltanatını Firavun'un kalbinde daima korku üzere yerleş- tiririm. Ve onun şerrinden, hilesinden sana sığınırım! dedi. O zaman Hak Sübhanehu ve Teâlâ, Firavun'un kalbine o kadar korku verdi ki, ne zaman Hazret-i Mûsâ (A.S.)'ı görse, kendisini tutamaz, altına işer- di
Mûsâ (A.S.), karısının, yol arkadaşlarının yanından ayrılıp, Túr'a gidince onu sabaha kadar beklemişlerdi. Sabah olunca baktılar ki Mûsâ'dan eser yok. Çok araştırma yaptılar. Bir yol bulup haber alamadıkları için ümitsizliğe düştüler. Koyunları otlatan ve süren kile akıllı, ergin bir kimseydi. Koyunları ve Safûrâ'yı ve iki evladını aldı Yine döndü, Medâyin şehrine geldi. Onları, babası Şuayb (A.S.)'a teslim etti.
Onlar da Şuayb (A.S.)'ın yanında tâ... Firavun Nil nehrinde ölünceye kadar kaldılar. Ondan sonra Şuayb (A.S.) kızı Sâfûrâ'yı, ev- latlarını ve koyunlarını Mûsâ (A.S.) 'a gönderdi.
Es'elüke en tusalliye alâ Muhammedin. Yâni:
-Ey Suayb Aleyhisselâm'ın kızlarını koyun güderlerken ve Mü- (AS)'a nikâhladığı kız Safüra'yı Tür (dağı) yanında, yolu kay-
bedip çöller içinde kalmışken her türlü âfetlerden koruyup tertemiz ve nezahet ile babası Şuayb (A.S.) 'a ve kocası Mûsâ (A.S.)'a kavuş turan Yüce Allah'ım. Ben âciz, zelil ve kusur dolu kulun, Sen Kadir- Kayyum, Şefkatli, Rahim, Gâni ve Kerîm Ålemlerin Rabbine bu yüce nebilerin, Kerîm Resûllerin ve ulu evliyânın üzerlerine olan yüce ni metlerin ve güzel hediyelerinin hürmetine Sen'den bizzat zât-1 Ecel ve A'lân ile salât etmekliğini niyaz ederim.
Öyle salât eyle ki, o sütude-yi fiâl (fiilleri övülen, ve pesendi- de-yi hisâl (huyları beğenilen) sözleri doğru, söyledikleri güzel 0- lan Hazret-i Muhammed (S.A.V.) üzerine, onun yüce şanına ve yüce mertebesine ve habibiyetine (sevgililiğine) lâyık yüce salât ve üstün tahiyyat olsun.
Ve alâ cemîn nebîyyîne vel mürselîne. Yâni:
Ey Allah'ım, Sen'den öyle salât niyaz ederim ki, bütün şanı yüce Nebi (A.S.)'ların ve mürselîn Hazretlerinin üzerlerine salât et-
TÜRKİYE GELECEĞİNİ BELİRLEYECEK BİR YOL ATRIMINDA BULUNUYOR. Bir yanda özgürlük ve refahı ipotek altına alınmış bir ülke, öte yanda yolsuzluk ve israf ekonomisinden kurtulmuş, ülke kalkınmasını demokratik temeller üzerinde inga eden, geleceğine güvenle bakan bir Türkiye... Türkiye acilen bilim ve teknoloj alanındaki ulusal politikalarını gözden geçirmek, güçlü bir billigim seferberlig başlatmak, insani ve ekonomik kalkınmasını demokratik bir temelde hayata geçirmek zorundadır. Çünkü her geçen gün, hem dünya ile arasında hem de ulusal sta içinde giderek kapatılması güçleşen bir uçurum belirmektedir. Bu uçaram, yalimca "dijital" değil aynı zamanda "insani"dir.
Elinizde tuttuğunuz bu çalışmada, ekonomik olarak verimsiz ve etkisiz hale gelmiş. yurttaş katılımına ve denetimine kapalı, kötü kullarum ve yolsuzluk mekanizmala açık, dolayısıyla sosyal adalet ve fayda sunmayan kannu yönetiminin yeniden cad önerilmektedir. Yani, önceliği yurttaş katılımına veren; "demokratik yönetişim anlayışı üzerinde temellenen; bilişim ve iletişim teknolojilerinin etkin ve akuka kullanımı yoluyla katılım imkanını, şeffaflığı ve verimbing arturmaya amaçlayan tabandan tavana ve yatay koordinasyon içinde bütünsel olarak geliştilock, merket olmayan; sosyal ve ekonomik kalkınma modelinin demokratik bir süre içinde hayata geçirildiği bir kamu yönetimi... "E-devlet" ve "e-demokrasi” kavramlar bidkachyle anılan bu model, ülkenin ihtiyaç duyduğu dönüşüme sağlam bir zemin oluşturabilir. Adına ister "e-Türkiye" ister "bilgi toplumuna dönüşmek" diyelim, micedir toplum tüm kesimlerinin adını koymadan özlediği dönüşümün ruhsal, düşünsel ve maddi kaynakları bu ülkede mevcuttur. Bu ülkenin insan, ruzkina razı bir kul olmaktan çok daha fazlasını hak etmektedir. Literatür E-Devlet E-Demokrasi ve Türkiye Özgür uçkan Kamu yönetiminin Yeniden Yapılanması için Strateji ve Politikalar - 1. 1111.
Yine Ebû Dâvud ve Tirmizi'nin Amr b. el-As (r.a.) dan riva yetlerinde, Resûl-i Ekrem'e «sûr»dan soruldu da şöyle buyurdu: «O, içine üflenecek olan bir boynuzdur. İsrafil'e emrolunup ya üflediğinde yer yüzü çalkalanacak, gebe kadınlar çocuklarım düşürecek, anneler çocuklarını emziremez hâle gelecek, insanlar -sarhoş olmadıkları halde - sarhoş gibi olacaklar. Gerçekde on. lar sarhoş değil, fakat Allah'ın azâbı şiddetlidir.» Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: ora
اللَّهِ شَدِيدٌ بِسُكَارَى وَلَكِنَّ عَذَابَ
«Ey insanlar, Rabbiniz (in azâbın) dan sakının. Çünkü o sâ atın zelzelesi büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün emzikli her (kadın kendi başının derdiyle) emzirdiğini unutup geçer. Yüklü her (gebe kadın) yükünü (çocuğunu) düşürür. İnsanları sarhoş (olmuş gibi) görürsün. Halbuki onlar sarhoş değildirler. Fakat Allah'ın azâbı pek çetindir.» (39) buyurulmuştur.
O günün şiddetinden anneler yavrularını unutacak, gebe olan kadınlar çocuklarını düşürecek, korkudan insanlar sarhoş gibi olacak ve nihayet öleceklerdir. O gün ilk ölecek olan, deve- sinin yalağını çamur ile sıvamakta olan birisidir. Onunla birlik- te devesi, sonra da bütün insanlar ölecektir.
Müslimi'n Abdullah b. Amr b. el-As (r.a.) den rivâyetinde, Resûl-i Ekrem (S.A.V.): Deccâl benim ümmetim zamârında ç kacak ve kırk müddet kalacak. (Râvi: Kirk gün mü, yahud kirk ay mı veya kırk sene mi olduğunu bilmiyorum, diyor.) Sonra Allahu Teâlâ İsâ aleyhi-s-selâmı gönderir. O da Deccâl'i öldürür. Sonra halk, yedi sene huzur içinde yaşarlar; öyleki iki kişi ara. sında düşmanlık olmaz. Sonra Allâhu Teâlâ Şam tarafından se rin bir rüzgâr estirir. Bunun üzerine, kalbinde zerre kadar ha- yır ve îman bulunan hiç bir kimse yer yüzünde kalmaz, muhak kak ölür. Hattâ sizden biriniz dağlardaki inlere kaçıp girse bile rüzgâr oraya kadar girip onun da ölümüne sebep olur. Artık yer yüzünde iyilik bilmeyen, fenâlıktan sakınmayan, şerre karşı bir
kuş gibi sür'atle koşan, canavar gibi hunhar, kötü insanlar kalır. Şeytan da onlara (insan sûretinde) temessül ederek: «Hâlâ dâ' vete icabet etmiyor musunuz?» der. Onlar da: «Bize ne emredi- yorsun?» derler. Şeytan onlara: «Putlara tapınız.» der. Onlar da buna uyarlar. İşte bunlar, ahlâksızlıklar içinde yüzerler ve put- lara taparlarken rızıkları çoğalır, geçimleri düzelir. Sonra ansi- zın ölüm borusu çalınır. Bunu duyan herkes, onun dehşetinden boynunun bir tarafını koyup kaldırıncaya kadar, ölür. Bu ölüm borusunu ilk duyan adam, devesinin yalağını çamurla ta'mir eder- ken derhal can verir. Etrafındakiler de ölürler. Sonra Allâhu Te- âlâ çisinti gibi hafifce bir yağmur gönderir. Bu yüzden insanların çürümüş cesedleri, kuyruk sokumundaki hurda kemikten türer. Sonra dirilmek için ikinci def'a «sûr»a üflenir. Halk kabirlerin- den kalkıp Allâh'ın emrine intizâr ederler. Sonra: «Ey insanlar, hesap vermek için Rabbınızın huzuruna gelin.» diye çağrılır. Me- leklere: «Durun durun, onlar sorumludurlar, onları tevkif edi. niz.» denir. Sonra yine meleklere: «Cehennemlikleri ayırınız.>> emri verilir. «Kaç adetten kaç adedinin çıkarılacağı sorulunca : «Her binden dokuzyüz doksan dokuzunu ayırınız.>> denir. İşte bu gün, çocukları, derhal saçları ağarmış ihtiyarlara çevireceği, her hakıykatın apaçık meydana çıkacağı, hesap ve cezânın bütün deh. şetiyle hüküm süreceği bir gündür.»>
Bilmiş ol ki, «<Sûr»a üflendikten ve dört büyük melekten baş- ka herkes öldükten sonra Allahu Teâlâ Azrail'e emreder; Cebrail, Mikail ve İsrafil'in de canlarını alır. En sonra da kendi rûhunu kabzetmesini Azrâil'e emreder. Azrâil, kendi ruhunu kabzetmeğe uğraşırken ölümün şiddetli acısından yakınır. Artık yer ve gök- ler bomboş kalır. Hiç bir canlı yaratık kalmaz. Sonra Allahu Te- âlâ: «Bugün mülk kimindir?.» diye sorar fakat cevap verecek kimse olmadığından, bizzat kendisi: «Bir olan (herşeye hâkim ve) kahhâr olan Allah'ındır.» Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:
من الملكُ اليَومَ اللَّهِ الواحد القهار يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لَا تَنى عَلَى اللهِ مِنْهُمْ
«O (kavuşma) gün (u) onlar (kabirlerinden fırlayıp) çıkar. lar. Onlardan (sâdir olan) hiç bir şey Allâh'a gizli kalmaz. (Allâh buyurur): «Bugün mülk kimindir?.» (Yine kendisi cevap verir:) «Bir olan (Her şeye hâkim ve) kahhar olan Allâh'ındır.» (40) bu- yurulmuştur. Böylece gökler meleklerden, yer yüzü de insanlar.
«O'nun zâtindan başka herşey helâk olucudur. Hüküm O'nun dur ve siz ancak O'na döndürül (üp götürül) eceksiniz.» (42).
Rivâyetlere göre yer yüzü 40 sene böyle ıpıssız kalır. Sonra Allâhu Teâlâ İsrafil aleyhi's-selâmı yaratır ve ikinci def'a « SÛR'A İKİNCİ DEF'A ÜFLENMESİ
Aziz kardeşim, bilmiş ol ki, kıyamet, ikinci def'a «sûr»a üfü rüldükten sonra, başlar. Bu ikinci üfürme de dirilme üfürmesi- dir. O gün, müddeti ellibin sene olan bir gündür. Nitekim Allahu Teâlâ :
ترم المليكة والروح إليه في يوم كان مقدار خية القصة فانا لا الهمْ يَرَوْنَهُ بعيدًا الْفَ سَنَةِ جميلا
<«Melekler de Ruûh da oraya bir günde yükselir çıkar ki me. sâfesi (dünya seneleriyle) ellibin yıldır. (Habibim) şimdilik sen güzel bir sabır ile katlan. Filhakıyka onlar bunu uzak görürler (fakat) biz onu yakın görüyoruz.>> buyurmuştur. (43). (imkândan)
Allahu Teâlâ yaratıkların dirilmesini murad ettiği vakit, ev vela, İsrafil, Mikail, Cebrail ve Azrail aleyhimu'-selâm'ı diriltir. İsrâfil'e emreder; ikinci def'a «sûr» a üfler. Dünyâya gelip geçmiş bütün yaratıklar dirilir. Mezarından ilk önce kalkacak olan Hz. Muhammed (S.A.V.) dir. Cebrail aleyhi's-selâm «Hamd sancağı ile birlikte Resûl-i Ekrem'in huzuruna gelir. Bir de ne baksın, Re
sül-i Ekrem (S.A.V.) mubarek yüzünden ve sakalından toprakla- ri temizlemekle meşguldur. Älemlere rahmet olarak gönderilen yüce Peygamber Cebrail'i görür görmez: «Ummetim nerede, üm- metime Allâhu Teâlâ ne muamele yaptı?.»> diye sorar. Cebrail: Ya Resûlallah, Allâhu Teâlâ senden önce kimseyi diriltmemiştir, ilk dirilen sensin.»> diye cevap verir. Nitekim Ayeti Celile'de :
«O gün (bütün halk) o hak sayhayi işiteceklerdir. İşte bu, (kabirden) çıkış günüdür.» (44) buyurulmuştur. Diğer Âyeti Ke- rime'de :
يَوْمَ يَدْعُ الناعِ إلى تي نكير
«O da'vet edicinin (misli) görülmemiş tanılmamış bir şeye da'vet edeceği gün, gözleri zelil ve hakir (dönmüş) olarak hepsi de civgin (ve yaygın) çekirgeler gibi kabirlerinden çıkacaklar, o da'vet ediciye (boyunlarını uzatıp) koşarak (içlerinden) kâfir olanlar (öyle) diyecek (ler): «Bu çok sarp bir gün.» (45) buyu- ulmuştur. Bir başka Ayeti Kerime'de de şöyle buyuruluyor:
ونفخ في الصور يا ذَا هُمْ مِنَ الْأَحْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ قَالُوا يَا رَيْنَنَا مَنْ تَعَتَا مِنْ مَرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَا الرَّحْمَنُ وَصَدَرَ الْمُرْسَلُونَ
«Sûr» a üfürülmüştür. Artık bakarsın ki onlar kabirlerinden (kalkıp) Rablarına doğru koşarak gidiyorlar. (O zaman şöyle) demişlerdir: «Eyvah, uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı? Bu (Ba's), çok esirgeyici (Allâh) in va'd ettiği şey. Gönderilen Peygam- berler (meğer) doğru söylemiş.>> (46)
Diğer bir Âyet-i Kerîme'de de:
نصب بوفينَ خَاشِعَةُ ابْصَارُهُمْ تَرْهَهُمْ دَلَةٌ ذَلِكَ البَرُ اللَّذِي براا كانهم إلى «O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi kabirler (in) den fırlaya fırlaya (mahşere) çıkarlar, gözleri horlukla aşa-
Buda, kendilerini bir zillet (ve hakaret) kaplamış olarak. Ite onları tehdid edilegeldikleri gündür.» (47) buyurulmuştur
Bunu da bilmiş ol ki, Allahu Teâlâ mahlukatı diriltmeg m . rad ettigi vakit, şiddetli bir rüzgâr estirir, zerre hâlinde dağılm olan claimler, havada zerreler halinde toplanır; bulutlar gibi bir Araya gelirler. Her cesedin zerreleri kendi mezar başına gelir yagmur gibi mezarına yagar ve bütün ölüler böylece tekev edip meydana gelirler. Nitekim Allahu Teâlâ :
*Allah rüzgarları salıverip de bulut (lari) harekete getirmek te olandır. Derken biz onu ölü bir toprağa sürüp onunla yeri, ölü münün ardından, canlandırmışızdır. İşte (ölülerin) dirilme (si)
de böyledir.» (48), buyurmuştur. Buhari, Müslim ve Tirmizi'den başka Sünen sahiplerinin Ebû Hureyre (ra.) den rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem (S.A.V.):
elki sûr arasında 40 vardır.» buyurdu. Ba'zıları: «Bu kirk gündür, dediler.» Kirk ay veya kırk sene olduğunu söyleyenler de vardır. Sonra gökten bir yağmur yağar. İnsanlar yer yüzünden, bitkiler biter gibi, biterler. İnsanın kuyruk sokumundan başka her parçası çürür. Kıyamet gününde kuyruk sokumundan mey dana gelirler.
Rivayetlere göre bu yağmur, âdetâ erkek menisine benzer. Kirk gün yer üzerinde kalır. Sonra bundan cisimler meydana ge lir. Ibrahim aleyhi's-selåm ölünün nasıl diirldiğini Rabbisinden görmek istediğinde, cesedin parçalanıp nasıl dirildiğini müşahede etmiştir. Allahu Teâlà: «Inanmadın mı?.» buyurunca, «İnandım, fakat şöyle bir de gözümle görüp daha iyi mutmaîn olmak iste dim dedi. Gerçekde Ibrahim aleyhi's-selâm buna inanmıştı. An cak oluş şeklini gözü ile görmek istedi. Toprak olup dağıldıkdan
sonra rüzgârın denize, karaya, doğuya, batiya dağıttığı bu zerre- lerin nasıl bir araya geleceğini merak ediyordu. Iste onu gördü.
Rivayete göre, İbrahim aleyhi's selâm'ın bu soruyu sorması- nın şöyle bir sebebi vardır: Bir gün İbrahim aleyhi's-selam deniz kenarında bir insan ölüsü görür. Dalga ölünün üzerini aşdığı va kit, hemen denizdeki yaratıklar ölüye saldırır, kopardıkları par- çanın bir kısmı denize düşer ve diğer bir kısmını yerler. Dalga çekilince kara ve hava hayvanları saldırır. Kara hayvanları kopar- dıklarının bir kısmını yer ve bir kısmı topraklara düşer. Kuşlar da aldıkları parçanın bir kısmını yer ve bir kısmı da hava boşlu- guna gider. Bunu görünce merak eder. Bunların böyle ayrı ayrı yerlerden nasıl toplanıp bir araya geleceklerini görmek ister. Al- lahu Teâlâ, ayrı cinsden dört kuş almasını emreder. Rivâyete gö- re bu kuşlar: Tâvus, horoz, karga ve güvercin kuşlarıdır. Bunla rı alır başlarını keser, yanında alıkor. Sonra diğer parçaların hep- sini birbirine adamakıllı katıp karıştırır. Çevresindeki dağların herbirine bu birbirine karışmış gövdelerden birer parça atar. Dört veya yedi tepe üzerine kondukları söylenir. Sonra da «Allâh'- in izniyle gelin» diye seslenir. Bütün o parçalar havalanır, gök yü zünde birbirine karışır ve her zerre kendi parçası ile birleşerek havada başsız bir vücud manzarası alır. Nihâyet bu dört gövde İbrâhim aleyhi's-selâm'a doğru gelir ve herbiri kendi başı ile bir- leşerek âdetâ hiç ölmemiş ve kesilmemiş gibi yeniden sapasağ- lam eski hey'etlerine dönerler. Allâhu Teâlâ: «Gördün yâ, Allâh hikmet ve izzet shibidir.» buyurur. Nitekim Kur'an-ı Kerim bu olayı şöyle anlatır:
أكن ليعمين على ولَى قَالَ أَوَلَمْ تَومن فَصُرْ هَنَ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلّ جَبَلٍ من واد قال ان هيمُ رَبَارَة
«Hani İbrâhim: «Ey Rabb'ım, ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster» demiş, (Allah, buna) inanmadın mı yoksa» demiş, o da inandım, fakat kalbimin (gözümle de görerek) yatışması için (istedim diye) söylemişdir. (Allâh) dedi ki: «Dört kuş tut. On ları kendine alıştır, sonra (kesip, hamur yapıp) her parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Koşarak sana gelecek
lerdir. Bil ki Şüphesiz Allah bir kadiri Mutlaklar, tam bir bükl ve hikmet sahibidir.» (40) Şunu da iyi bilki, Allahu Teâlâ, mahlakatin cisimlerini araya toplayıp vücud haline getirdikten sonra şöyle buyurur (bulunun) , Allah hepinizi
getirecektir.» (50) Sonra da yeniden onları dilritir. Bunun na «Nerede bulunursanız olduğunu biz bilemeyiz. Nitekim Ayet-i Celile'de: ، وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النّاة الأولى قاولاندَ كَرُونَ (bir araya
وتنيكة في ما لا تعملون
«Sizi bilemiyeceğiniz bir yaratılışda ve süretlerde tekrar pey. da etmemiz hususunda önüne geçilecekler de değiliz. Andolsun ki birinci yaratılışı (nızı) bildiniz. Fakat (tekrar yaratılacağınızı da düşünmeli değil misiniz.»> (51) buyurulmuştur. Bize vereceği yen duyu kuvvetleri ile bugün göremediğimiz cinni, melekleri, diğer şeyleri ve hatta Rabb'ımızı bile göreceğiz. Bu kitapta cennet ve cehennem ehlinin vasıfları hakkında daha geniş bilgiler bulacak sin.
Nihayet İsrafil aleyhi's-selâm'a, ikinci def'a «Sûr» a üflemek le emredilecek ve yukarda anlattığımız şekilde insanlar dirilecek. tir. İnsanlar yaygın pervâneler gibi olacak. Nitekim Kur'an-ı Ke rim'de:
كَالْفَراش البنوت يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ
«O gün insanlar yaygın (ve salgın) pervâneler gibi olacak.> (52) buyurulmuştur.
Mezarlarımızdan yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak kal kacağız. Nitekim Buhari, Müslim ve diğerlerinin İbni Abbâs (r.a.) den rivâyetlerinde, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)
إنَّكُمْ مُلا قُوا اللَّهَ حُفَاةٌ غُرَةٌ غَيْلاً «Siz, çıplak, yalın ayak ve sünnetsiz olarak Rabb'ınıza mulâki olursunuz.» buyurmuştur.
Sevgili kardeşim, O gün çok zor ve çok korkunç bir gündür. Bunu anlatmak üzere Allahu Tel:
«O boru öttürülünce, işte o (vakit, o gün) kafirlerin aleyhin de pek çetin bir gündür. Kolay değil. (53) buyurmuştur. Diğer Ayet-i Kerime'de de:
«O gün kalbler (korku ile) titreyecek, (sahiplerinin) gözleri zillete eğilecektir.» (54) buyurulmuştur. Nasil dehşetli bir gün olmasın?. O günde gökler yarılıp dökülür, yer yüzü çalkanır ve sarsılır. Dağlar parça parça olur. Yıldızlar kararıp dökülürler. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:
«Artık «sûr» a birinci üfürülüşle üfürüldüğü zaman, yerle dağlar yerlerinden kaldırılıp da yek diğerine bir çarpışla hepsi toz haline geldiği (zaman), işte o zaman olan olmuş, (kıyamet kopmuş) tur. Gök de yarılmış ve artık o, gün za'fa düşmüştür. Melek (ler) ise onun bucaklarındadır. O gün Rabbı'nın arşını (bucaklardakilerin) üstlerinde bulunan sekiz (melek) yüklenir. O gün (huzura) arz olunacaksınız. Öyleki: size âit hiç bir sır gizli kalmayacak.» (55) buyurulmuştur.
Aziz kardeşim, işte bunun gibi çevrende gördüğün herşey kı yamet gününde Allâh'n dilediği başka bir yere gidecek, âhiret âle- mi meydana gelecek, cennet ve cehennem hazırlanacak, bir de Arş-ı Azam kalacaktır. Bu husus ile ilgili ba'zi Ayet-i Kerimeleri yukarda arz etmiştim. Şimdi diğer Âyet-i Kerimeleri arzedeyim.
Gök ve göklerde olanlar yok olur. Yerlere, dağlara ve sulara gelince, onlar da aynı şekilde mahvolur. Bu hususlar ile ilgili âyet- ler ve sağlam hadisler:
A) Âyetler:
إذا رحب الأرض رجا » وَسَتِ الْجِبَالُ بَناً ، مَكَانَتْ فَقَاء منا
«O zaman yer bir sarsıntı ile sarsılmıştır, dağlar didik didik parçalanmıştır, derken (hepsi de) dağılmış, toz haline gelmiştir.>> (65).
بود تجف الأرض وَالْجِبَالُ وَكَانَا الْجِبَالُ كَيْبا مهلا
«O günde ki yer (ler), dağlar (zelzeleyle) sarsılır. Dağlar akıp yığılan bir kum yığınına döner.» (66) «Dağlar atılmış renkli yünler gibi olacak.» (67) İşte böylece
yer ve dağlar durumunu değiştirir. Nitekim Allâhu Teâlâ :
يَوْمَ تُبَدِّلُ الْأَرْضُ غَيْر الْأَرْضِ
«O günkü yer başka bir yere, gökler de (başka göklere) teb- dil olunacaktır.» (68) buyurmuştur. Yine Allâhu Teâlâ : Sana dağ-
lar (m kayamet günündeki halini) sorarlar. De ki: «Rabb'ım, lan ufalayıp savuracak. (Savuracak) da yerlerini dümdüz bir top. rak halinde bırakacak, Onlarda ne bir iniş, ne de bir yokuş gör. mbyeceksin.» (69) buyurmuştur. Deryalara gelince, onlar toplanıp akıp gideceklerdir. Nitekim on-
Allahu Tela:
واذا الجار
«Denizler ateşlendiği zaman.» (70)
واذا البحار مرت
«Denizler fışkırdığı zaman.» (71) buyurmuştur. İşte bu anlattık. larımız, senin dünya hayatından görüp bildiğin ve yaşaman için Allahu Teâlâ nun yaratıp senin emrine musahhar kıldığı şeylerdir. Nitekim Ayet-i Celile'de :
O göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini, kendi (cânibi)nden size ram etti. Şüphe yok ki bunda, iyi düşünecek bir kavim için kat'î âyetler vardır.» (72) buyurulmuştur. İşte bütün bunlar, yok olup gidecek ve sen, amelinin karşlığını bulmak üzere ortada ka lacaksın.
-Su satranca taaccüb ederim. Satranç tahtasının uzunluk ve genişliği birer arşından ibaret iken insan onun üzerinde binlerce oyun oynasa bir oynadığı oyun mutlaka öbüründen farklı olur, hiçbiri diğerine benzemez" dedi.
Hz. Fárúk (r.a) şu cevabı verdi:
-Bundan daha hayrete şayan olanı vardır. O da şudur ki, insanın uzunluk ve genişlik itibariyle birer karıştan ibaret bulunan yüzünde kaşlar, gözler, burun, ağız gibi âzânım yerleri kat'iyyen değişmediği halde yine şark ve garpta yüzleri biribirine tamamen benzeyen iki kişi bulamazsın. Şu ufacık bir deri parçasında bu haddi hududu olmayan sonsuz farklılıkları gösteren Allah'ın kudret ve hikmeti ne kadar büyüktür."
ir yahudi ile Bişr ismindeki bir münafık arasında an- laşmazlık vukû bulmuştu. Yahudi:
"-Muhammed'e gidelim." dedi. Münafık ise:
"-Hayır, Kâ'b b. Eşref'e gidelim." dedi. Allah Teâlâ kitabında, yahudî ileri gelenlerinden olan bu Kâ'b'dan "Tâğût" diye bahsetmiştir.
Yahudi, illâ Muhammed'e gideceğiz diye ayak direyince mü- nafik istemeye istemeye razı oldu ve Hz. Peygamber'e gelerek davalarını anlattılar. Rasûlullah (s.a.v) yahudi lehine hükmetti. O'nun yanından çıkınca münafık yahudiyi yakaladı ve:
"-Bunun hükmüne râzı değilim, Ebû Bekir'e gidelim" dedi. Ona gittiler, o da yahudi lehine hüküm verdi. Münafik Ebû Be- kir'in hükmüne de razı olmayıp:
"-Gel, bir de Ömer b. Hattâb'a gidelim" dedi. İkisi birlikte Hz. Ömer'e geldiler. Yahudi:
"-Ey Ömer, ben ve bu adam Muhammed'e davamızı götür- dük, Muhammed benim lehime, bunun aleyhine hükmetti, bu adam O'nun hükmüne râzı olmadı, davamızı sana getirmek iste- di ve yakamı bırakmadı. İşte ben de onunla birlikte sana gelmis bulunmaktayım" dedi.
"-öyle mi oldu?" diye sordu. Onun, evet, cevabı üzerine:
"-Biraz bekleyin" deyip evine girdi, kılıcını kuşanıp çıktı ve
kılıcıyla vurup münafığın kellesini uçurdu. Sonra da: "-Allah'ın ve Rasûlü'nün hükmüne râzı olmayan kimse hakkında işte ben böyle hüküm veririm" dedi.
Yahudi büyük bir korkuyla kaçıp gitti. Bu hâdise üzerine:
"Sana indirilene ve Sen'den önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, Tâğut'un önünde muhakeme olmak istiyor- lar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor... Hayır Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda Sen'i hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbi sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikç iman etmiş olmazlar." (en-Nisâ, 60-65) âyet-i kerimeleri nâzil oldu
Cebrâîl (a.s) gelerek:
"-Ömer, hak ile bâtılı birbirinden ayırdı" buyurdu.
Bundan sonra Hz. Ömer (r.a), Fârûk diye isimlendirildi. (V
-Ey insanları Bir kişi hariç hepiniz cennetliksiniz» dese, o kimse ben olacağım diye korkarım.
-Ey insanlar! Bir kişi hariç hepiniz cehennemliksiniz» de- se, o kişi ben olacağım diye ümit beslerim." (Ibn Recep el-Hanbell, et Tahvif mine'n-nar, s. 15)
. Ömer (r.a) bir defasında Allah Teâlâ'nın huzurunda hesap vermenin zorluğunu düşünerek yerden bir saman çöpü aldı ve:
"Ah! Şöyle bir saman çöpü olsaydım, dünyaya hiç gelme-
seydim, anam beni doğurmasaydı, büsbütün unutulup gitsey-
dim" diye hayıflandı. (Ibn Sa'd, III, 360-361)
⚫ Hz. Ömer, vâlilerine şöyle yazmıştır:
"Benim katımda en mühim işiniz namazdır. Kim onu koru-
yup vakitlerine dikkat ederse, dinini korumuş olur, kim de onu yerine getirmeyip yitirirse dinini de kısa zamanda yitirir." (Mu- Vata, Vukutu's-salât, 6)
bitkiyi (sanmsak ve soğan) yiyorsunuz. Gerçekten ben, Allah Ra- "Ey müslümanlar! Siz, kokusu hoş olmadığını bildiğim şu iki sülü'nün, mescidde bir kimsede bunların kokusunu duyduğu za- man emredip o kişiyi Baki' kabristanına kadar uzaklaştırdığını gör- dim. Bu sebeple kim bunlar yiyecekse, pişirerek kokusunu gider- tin!" (Müslim, Mesâcid 78; Ebû Dâvûd, Et'ime 40; Ibn Mâce, İkâmet 58, Et'ime 59)
Ömer b. Hattab (r.a) bir cuma günü irad ettiği hutbede
"En çok sevdigim kimse, bana ayıp ve kusurlarımı haber verendir." (Suyati, rarihuel-hule, s. 130)
• "Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız. Konuştuğunda doğru söylüyor mu, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete riayet ediyor mu, dünyaya meylettiği zaman helal, haram gözetiyor mu, ona bakınız." (Beyhaki, Sünenü'l-kübra, 288; Sab, IV, 230, 326)
büyük arz (Allah Teâlâ'nın huzuruna çıkarılıp O'na arzedileceği- • "Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekiniz. En niz gün) için (salih ve güzel amellerle) hazırlanınız. Şüphesiz dünyadayken nefsini hesaba çeken kimse için kıyamet günün- deki hesap hafif olacaktır." (Tirmizi, Kıyamet, 25/2459)
"-Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin ederim ki sen onu tanımıyorsun" dedi. (Gazâlî, ihya, III, 312)
⚫ Hz. Ömer birgün:
"-Biliyor musunuz, mizâh neden dolayı «mizah» diye isim- lendirildi?" diye sordu. Çevresindekiler:
"-Hayır, bilmiyoruz" deyince:
"-Çünkü mizâh sahibini haktan (doğrudan ve gerçekten) uzaklaştırır da ondan" şeklinde bir açıklama yaptı. (Arapça'da "mizâh" kelimesi ile burada kullanılan "uzaklaştırmak" kelime- leri aynı kökten türemiştir.) (Gazâlî, İhya, III, 273-274)
• Hz. Ömer bir çocuk görüp de hoşlandığında hemen bir meslek ve sanatının olup olmadığını sorardı. "Hayır" cevabını alırsa "Gözümden düştü" derdi. (Ibnü'l-Cevzî, Telbisü iblis, s. 283; Me- nakib, s. 227)
• "İdareci olmadan önce dînî ilimleri öğreniniz." (Süfyan b. Uyeyne -rahmetullahi aleyh- bu sözü şöyle açıklar: Çünkü bir kimse dînî ilimlerde ince anlayış sahibi olduğunda riyaset sevda- sını bırakır.) (İbnü'l-Cevzî, Sifatü's-safve, II, 236)
H₂ z. Osman (r.a), Halîfe olduktan sonraki ilk hutbe- sinde şöyle demiştir:
"Siz, her an değişmekte olan bir yurttasınız ve hayatınızın bundan sonraki kısmını yaşamaktasınız. Öyleyse henüz başınıza gelmeden, gücünüz yettiğince ve en güzel şekilde ölüme hazırlanın! Ömrünüzü en hayırlı amellerle değerlendirin! Şunu bilin ki bu imkân sizlere lûtfedilmiştir. Unutmayın, eceliniz sabah ya da akşam hiç beklemediğiniz bir anda size gelebilir. Bu dünya aldatıcıdır. Nitekim Allah Teâlâ:
<> (Lokman, 33) buyurmaktadır..." (Taberî, Tarih, IV, 243) Hz. Pan dan 111 Hatıra Murat Kaya Erkam Yayınları
Rasûlullah (s.a.v) Acem Şâhına, Rum Kayserine ve Ha- beş Necâşî'sine mektup yazdırmak istediği zaman, ashâb-ı ki- ramdan bazıları:
"-Yâ Rasûlallah! Onlar bir mektubu mühürlü olmadıkça okumazlar!" demişti.
Bunun üzerine, Allah Rasûlü (s.a.v) gümüşten bir mühür yüzük edindi ki, kaşına, üç satır hâlinde aşağıdan yukarıya doğ- ru "Muhammedü'r-rasûlu'llâh" nakşedilmişti:
Allah
Rasûl
Muhammed
Fahr-i Kâinât Efendimiz, bu mühür yüzüğü sol elinin serçe parmağına takardı. Sağ elinin parmağına taktığı da olurdu. Ka- şini avucunun içine çevirirdi.
Rasulullah (s.a.v), bu yüzük parmağında olduğu hâlde ve- fat etti.
Efendimiz'in bu yüzüğünü, Hz. Ebû Bekir, ondan sonra Hz Ömer, ondan sonra da Hz. Osman (r.a) parmağına taktı.
Hz. Osman (r.a) hâlifeliğinin altıncı senesinde birgün Erls Kuyusu'nun başında oturmuş, onu parmağından çıkarmış, elin- de evirip çeviriyordu. Bu esnâda yüzük nasıl olduysa kuyunun içine düşüverdi. Hz. Osman (r.a), kuyunun bütün suyunu çek- tirdi, üç gün arattı. Lakin yüzük bir türlü bulunamadı.22
Bu Mühr-i Şerif'in kaybolmasıyla alakalı şöyle bir nükteden bahsedilir:
Peygamber Efendimiz'in Mühr-i şerîflerinde aynen Süley man (a.s)'ın "Mühr-i Süleymân" diye meşhur mührü gibi, pek çok esrar mevcut idi. Hz. Süleyman'ın mührü kaybolunca, mül- kü nasıl bir sarsıntı geçirip çökmüşse; Hz. Osman'ın hilafeti do- neminde Mühr-i Şerîf kaybedilince de idârede çalkantılar baş göstermiş, Mısırlı ve Iraklı âsiler ayaklanmış ve halifenin şehid edilişine kadar varan bu fitnenin artık bir daha önüne geçileme- miştir. (All Yardım, s. 145) ■
22. Bkz. Ibn Sa'd, 1, 258; Ahmed, III, 223, 290; Buhârî, Libâs, 50, 55; Müslim III, 1655, 1659, Ebû Dâvûd, IV, 88; Ibn Mâce, II, 1202; Hâkim, III, 250, Ibn Abdilber, el-Istiäb, II, 1178.
BİZ DÜNYADAN GİDER OLDUK Kalanlara selâm olsun. Bizim için hayır duâ, Kılanlara selâm olsun. Ecel büke belimizi, Söyletmeye dilimizi. Hasta iken halimizi, Soranlara selâm olsun. Tenim ortaya açıla, Yakasız gömlek biçile. Bizi bir âsân vechile Yuyanlara selâm olsun. Salâ verile kastımıza, Gider olduk dostumuza. Namaz için üstümüze, Duranlara selâm olsun. Derviş Yunus söyler sözü, Yaş dolmuştur iki gözü. Bilmiyen ne bilsin bizi, Bilenlere selâm olsun,
En kuvvetliniz, gadab halinde öfkesini yenen, en haliminiz de intikam alacak vaziyette iken almayanınızdır. Ravi: Hz. Ali (r.a.) Sayfa: 71 / No: 15 Ramuz El-Ehadis
<<-Senin Hz. İsa ile bir benzerliğin var. Yahudiler ona kızdılar ve annesi Hz. Meryem'e yalan ve iftiralar atıp bub- tanda bulunacak kadar aşırıya gittiler. Hristiyanlar da onu sevdiler ve bu hususta o kadar aşırı gittiler ki Hz. İsa'yı ol- madığı bir makâma çıkartmak istediler.>>
Dikkat edin! Benim yüzümden iki nevi insan helâk olur: 1) Beni aşırı sevip ifrata kaçan, bende bulunmayan şeylerle beni medhedip övmeye çalışan insanlar,
2) Bana buğzeden insanlar. Bana karşı beslediği kin ve kızgınlık onları hakkımda yalan ve iftiralar uydurup büh- tanda bulunmaya sevkeder.
Dikkat edin! Ben bir peygamber değilim, bana vahiy de gelmiyor! Ancak ben Allah'ın Kitâb'ı ve Peygamber Efendimiz'in Sünnet'i ile gücüm yettiğince amel etmeye çalışıyorum. Allah'a itaat ve ibadet hususunda size ne em- redersem hoşunuza gitse de gitmese de buna itaat etmek, üzerinize vazifedir." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, I, 160)
-Evet!» dedim. Hemen elini uzattı, bir avuç toprak alıp bana verdi. O an gözlerimin yaşını tutamadım" dedi. 102
Hz. Hüseyin şöyle anlatır:
"Babam Sıffin'e giderken Kerbelâ'ya uğramıştı. Ben de ya- nunda idim. Durdu. «> de- nilince:
-Onların hayvanlarından aşağı indirilecekleri yer, işte bu- rasıdır. Kanlarının döküleceği yer işte burasıdır!>> dedi. Kendisi- ne bunun ne demek olduğu sorulunca:
-Muhammed hanedanının yükleri, ağırlıkları işte burada indirilecek!» dedi."103 | 102. Ahmed, 1, 85; İbn-i Asâkir, IV, 328; Zehebîi, Siyer, III, 193; Heysemi, IX, 187. 103. Dineveri, Kitâbu'l-ahbâr, s. 251-253; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, IV, 328-
11 Eylül saldırısını kimin hangi niyetle ve nasıl yaptığı sorusu, tüm resmi hedef ve açıklamalara rağmen hâlâ cevabını arıyor. Bu saldırı, ABD'nin küreselliğine karşı bir atak mıdır, yoksa tersine ABD'yi gerçek bir küresel güç kılmaya zorlayacak asıl sahaya, Asya ve Ortadoğu'ya yönelmesini sağlayacak tetikleyici bir eylem midir? Akla gelen soru ve şüpheler çok fazla. Dünya siyasi tarihinde yeniden yeni bir dünya düzeninin miladı olabilecek bu olayın perde gerisi daha çok konuşulacağa benzer. Kim yaptı, neden yaptı, nasıl yaptı ve niçin yaptı? Bu soruların cevaplarını bulmak zaman alacak. Gazeteci-yazar Mutlu Çölgeçen bu süreci dikkate alarak bir serinin ilk kitabı olacak bu eserde olayın öncesi ve sonrasındaki şüpheleri gözler önüne sermeye çalışıyor. Amerikalı Senatör Hiram Johnson'ın ünlü deyişi ile: "Savaşın ilk kurbanı gerçeklerdir..."
ABD 2004 yılı Başkan adayı LaRouche, 24 Temmuz 2001 günü, yani 11 Eylül'den tam 48 gün önce, BM'de ve Washington'da 250 kişi önünde verdiği video- konferansta, söylediği sözlerle sanki 11 Eylül'ün habercisiydi. ABD'nin malî kriz içinde bulunduğunu ve ülkenin Başkan Jim Carter'dan bu yana kötü yönetildiğini ileri süren LaRouche, konuşmasını şöyle sürdürüyordu: "Sistemimiz iflas etmiş durumda. Ulaşım, enerji, eğitim, sağlık sistemlerimizin tamamı, altyapı ve sanayimiz çöküş halinde. Halkın % 80'ini dar gelirliler oluşturuyor ve bunların durumu 1977'dekinden çok daha kötü. IMF ve balihazır politikalar devam ettiği, Wall Street ve Federal Rezerv sistemi mevcut hakimiyetini sürdürdüğü sürece, ABD'de kimse kendisi için bir tırmanma beklemesin. Bö giderse, belki Bush bile, başkanlık süresini tamam- layamadan çekilmek zorunda kalabilir. Çöküş, kendini birden bissettirmez; kötü politikalar devam eder ve kriz aniden gelir. Şüphe Sorular ve Senaryolar Mutlu Golgecen Kim Savaş'ın ilk kurban i gerçekler dır.
sını, açık olan şeylerin hayırlısını ve cennette yüksek dereceler is- tiyorum. (Allah'ım!) Duamı kabul eyle. Allah'ım! Senden şanımı yükseltmeni, günahlarımı silmeni, işlerimi ıslah etmeni, kalbimi temizlemeni, tenasül uzvumu korumanı, kalbimi nurlandırmanı, günahımı bağışlamanı ve cennette yüksek dereceler istiyorum. (Allah'ım!) Duamı kabul eyle. Allah'ım! Senden nefsim, kula- ğım, gözüm, ruhum, yaratılışım ve ahlâkım, ailem, hayatım ve ölümüm ve işlerim hakkında benden razı ol, hayır ve hasenatımı kabul eyle ve cennette yüksek dereceler istiyorum. (Allah'ım!) Duamı kabul eyle." (Hâkim, De'avât, No:1911)
İmanla ölmek için bu duayı akşam sabah okumak icab eder. Çün- kü insanın en büyük saadeti imanla ölmektir. En büyük devlet iman devletidir. Para dünyada İnsanın sermayesi olduğu gibi, iman da ahi- retimizin sermayesidir.
Hele İnsanın son nefesi çok mühimdir. Kelime-i Şehadet ile öl- mek, imanı muhafaza ederek emaneti sağlam olarak Hakk'a teslim etmek, ne büyük bir mürüvvet ve ne mutlu bir devlettir. En büyük sermaye imandır. İşte bu duayı devamlı okuyan insan, Allah'ın emri ile imanla çene kapatacaktır. Allah cümlemize iman nasip eylesin, âmin.
küçüklü büyüklü binlerce operasyon, on binlerce aktör... Kökleri Nizamülmülk'e dayanan, yüzyıllar içinde sızmalar sonucu kabuk değiştiren, sonunda dalları Ergenekon'u sarmalayan yapının tarihi: Çelik Çekirdek.
*Selimiye Kışlası asırlarca hangi ekibin merkezi olarak kullanıldı? *Mason Locaları ile Ergenekon Operasyonu arasındaki ilişki ne? *Enver Paşa hükümetini darbe ile indirme teklifini Atatürk'e kimler götürdü? *Türkiye'yi Osmanlı'dan koparan, Cumhuriyet'in ilanı mı Lozan'ın imzalanması mı? *Cumhuriyet'i Osmanlı Derin Devleti mi kurdu?
*İsmet İnönü, Mustafa Kemal'i nasil tasfiye etti? *Adnan Menderes'in kendisini idama sürükleyen ilk iki hamlesi neydi? *Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar'ı hangi general ikna etti?
*İstihbarat Dairesi, AK Parti hakkındaki kapatma davasına nasıl delil üretti? *Hanefi Avcı'nın 13 yıl önceki olay açıklamaları aldatmaca mıydı? Susurluk'u perdelemeye mi çalıştı? Aslında 0, bilinenin aksine Mehmet Ağar'ın adamı mı? *Captagon Operasyonu Kilim'de tutuklanan Abdülkadir Ekicioğlu, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Aslan'ı yakan Habib Kanat'la Hanefi Avcı arasında nasıl bir ilişki olduğunu öne sürdü?
*Hanefi Avcı, AK Parti Operasyonu'nda nasıl bir rol üstlendi? Eski İstihbarat Daire Başkanı Hüseyin Namal'la Eskişehir'de neden buluştu? İstanbul'da hangi MİT görevlisido neler görüştü? Adlarına telefon aldığı öğrenciler kim?
4.1.1. Huseyin Mûcib el-Misrî': Mu'cemu'd-devleti'l-usmaniyye (A) (Kahire: ed-Dâru's-sekâfiyye li'n-neşr) Mısır'ın ünlü Türkologlarından karşılaştırmalı edebiyatın ustası Huseyin Mûcib el-Misrî'nin hazırladığı Mu'cemu'd-devlet Osmaniyye bu alanda ilk olarak yazılmış sözlüklerdendir. Sözlük
mukaddime (giriş) ve sözlük bölümünden oluşur. Sözlük bölümü ise
genel sözlük ve Osmanlı hanedan üyelerine ayrılan bölüm olmak
üzere iki kısımdan oluşur.
Müellifmukaddimede Osmanlı Türklerinin İslam tarihi üzerindeki açıkça etkisini ortaya koyar. Onların topraklarını genişleterek farklı ırk, din ve dillerdeki toplulukları hakimiyetleri altına aldıklarına ve gerçek manadaOsmanlı Devleti'nin bir İslam Devleti olduğuna dikkat çeker (el-Misri, 1425/2004, 5).
Burada Osmanlı hanedanından sultanların İslam'a bağlılıklan örneklerle detaylı bir şekilde anlatılır. Örneğin Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in, şemaili itibariyle Raşit Halifelerden Hz. Ömer'e benzediği; cömertliği misafirperverliği ile Hz. ve Peygamber'in anlattığı Müslüman profiline uygun olduğu belirtilir (el- Misri, 1425/2004, 5-6). Yine Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim kendisine hakimul-haremeyn (iki haremin yöneticisi) denmesine itiraz ederek hadimu'l-haremeyn (iki haremin hizmetçisi) olduğunu ifade etmiştir. Yine Yavuz Şeyhülislam Kemal Paşazâde'nin atının çamur sıçrattığı kaftanın çamuru ile kalmasına şu sözleriyle din adamına saygısını ortaya koymuştur: Durun, dedi. Temizlemeyin! Bana yeni bir kaftan getirin, üzerimi değişeyim. Bu çamurlu kaftanımı da öldüğümde sandukamın üzerine örtsünler. Çünkü, ülemanın atının ayağından sıçrayan bu çamurlar mübarek olup hürmet ve tazime layıktır (el-Misri, 1425/2004, 6). Yine Yavuz'unMısır'ın fethi ile birlikte Misir dönüşü diğer kutsal emanetlerle
birlikte
Türk Edebiyatı alanında doktora yapan ilk Arap müellifi olarak tanınan Hüseyin Mucib el-Misri, Türkçe, Farsça ve Urducada eserler veren, bu dillerdeki edebi eserleri karşılaştırmalı olarak ele alıp inceleyen önemli bir edebiyat araştırmacısıdır Doktora öğrenimi için geldiği İstanbul'dan, sağlık sorunları nedeniyle çalışmasın tamamlayamadan ayrılmak zorunda kalan Hüseyin Mucib'e, 1996'da Marmara Üniversitesi tarafından Fahri Doktora unvanı verilmiş, daha sonra da Türkive Cumhuriyeti Devlet Ödülü'ne lâyık görülmüştür. Yetmişe yakın eser telif etmiştir (İslamoğlu, Abdulmecit, 2010, 2 (9), 146-147. Ayrıca bk. Ishakoğlu, 2008, 5-22 3.Uluslararası Sozlukbilimi Sempozyomu Bildiri Kitabı sy. 902.
Hz. Ömer, bir taraftan devleti teşkilatlandırmaya çalı- şırken diğer taraftan da ilmî gelişmelere hız veriyordu. Onun fi- kıh ilminde ayrı bir yeri vardır. Zîrâ Fıkıh usulünün teşekkülü Hz. Ömer (r.a) ile başlar. Kendisinden sahih senetlerle binlerce fikhî hüküm rivayet edilir. Hz. Ömer'in içtihadları, İslâm huku- ku açısından çok büyük bir ehemmiyeti hâizdir.
Ömer (r.a), hadis rivayeti hususunda çok titiz davranmıştır. O, Hz. Peygamber'den hadis rivayet eden bazı kimseleri hesaba çekmiş, rivayet ettikleri hadisler için şâhid getirmelerini istemiş- tir. Hz. Ömer'den beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir. (Suyuti, Târîhu'l-hulefâ, s. 109)
Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde de ilim sahi- biydi.
Çok güzel konuşur, hikmetli sözler söylerdi. Onun bu üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu tali- matları ve mektupları Arap dili için bir numûne addedilmektey di. Hz. Ömer şiirle de ilgilenirdi. Şiir zevkine sahipti. Çok sayıda Arap şâirinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir inşad etmiştir.
Hz. Ömer (r.a) ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yö- nelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğunluğu sebe- biyle nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına: "Åilene namazı emret" (Tâhâ, 132) âyetini okuyarak kaldırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi.
Hz. Ömer geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Medine'de ganimetten kendisine bazı arazilerin düştüğü de bi- linmektedir. Hayber'de hissesine düşen çok kıymetli arazisini Allah için vakfetmiştir.
Son derece isabetli karar verirdi. Henüz hakkında vahiy gel- meyen 15-20 mühim hususta görüş beyan ederek tekliflerde bu- lundu. Hz. Ömer'in düşüncesi istikametinde âyetler nazil oldu. Hakkında âyet nâzil olan bu konulara, Ömer'in âyete uygun gö- rüşleri anlamında "Muvâfakât-ı Ömer" denmiştir (Tafsilat için bkz. Suyuti, Tarihu'l-hulefa, s. 122-125; Babanzâde Ahmed Naîm, Tecrid Tercemesi, II, 349-353)
Hz. Ömer (r.a), zaman zaman, büyük bir edeb ve incelikle, "Rabbime şu şu hususlarda muvâfik düştüm" diye hamdederdi. (Bkz. Buhârî, Talák, 32, Tefsir, 2/9; Müslim, Fedâilü's-sahâbe 24)
Burada Hz. Ömer'in, "Rabbim bana muvâfakat etti" deme- yip de "Ben Rabbime muvâfik düştüm" demesi, onun idrak se- viyesini ve mânevî derinliğini göstermektedir.
Rasûlullah (s.a.v), onun fazîleti hakkında şöyle buyurmuş-
Hak yücedir, hiçbir şey ondan daha yüce değildir. (D.H.Ö.) 51; (T.H.) 71; (S.) 666:Lemaat Hayali hakikat suretinde gören ve gösteren, nefislerin çorak ka-
abiliyetidir. (Nok. İç. R.) 1:103.
Her hakkın her vesilesi hak olmak lazım değildir. (S.) 666:Lemaat
Insaflı hakperest adam hasmının elinde hakkı görse, rizâ ile ka- bul edip taraftar çıkar. (L.) 162:20. lem'a, 7. sebep Insan hakkı anıyor. (Nok. İç. R.) 1:103.
Insanda müdebbir-i galip ya haktır veya kuvvettir. (Mh.) 31:1. makale, 8. mukaddime
Islamiyet ihkak-1 hak için, kırılmaz elmas kılınçtır. (İ.İ.) 101.
İslamiyetin şe'ni, metânet, sebat, iltizam-1 hak ve salabet-i dini- yedir. (Mn.) 131.
İstibdatta hak kuvvetin mağlubudur. (Mn.) 38. Istikbalde kuvvete bedel hak hüküm sürecek . (Mh.) 32:1. makale
8. mukaddime
Kainatın hukukuna tecavüz eden affedilmez. (Mh.) 35:1. maka.
4974- Kim Allah'in gazabını mucip olan hususlarla insanları hoşnut ederse, Allah daima onu onlara muhtaç kılar. Bir kimse de nası gücendirmek pahasına Allah'ı hoşnut ederse insanların kötülüklerine karşı, Allah ona kâfi gelir.
4975- Bir kimse halkı nazar-ı itibara almadan Allah'ı hoşnut ederse, Allah ona kâfi gelir. Allah'ı gücendirerek mahlukatı hoşnut ederse, Allah o mahlukatı kendisine musallat eder.
4976- Kim bidat sahibini korkutursa, Allah onun kalbini emniyet ve iman ile doldurur. Kim bidat sahibini men ederse, Allah onu kıyametin çirkin manzarasından emin kılar. Kim bidat sahibini terslerse, Allah onun cennette bir derecesini yükseltir. Kim de onunla karşılaştığı zaman güler yüz gösterip yumuşak davranırsa, Muhammed'e indirileni istihfaf etmiş (hafife almış) olur. (Bidat sahibine Allah için buğzetmek vaciptir.)
٤٩٧٧ - مَنْ أُريدَ مَالَهُ بِغَيْر حَقَّ فَقَاتَلَ فَقُتِلَ فَهُوَ شَهِيدٌ رعب د ن ق ت صحيح عن ابن عمرو حم ٥ عن ابي هريرة
4977- Kimin malı elinden alınmak istenip de bu uğurda karşı tarafla çarpışırken öldürülürse o şehittir. ٤٩٧٨ - مَنْ اِزْدَادَ عِلْمًا وَلَمْ يَرْدَدْ فِى الدُّنْيَا زُهْدًا لَمْ يَرْدَدْ مِنَ اللَّهِ إِلَّا
بُعْدًا الديلمي عن على)
4978- Kim dünyada ilmini artırıp da zühdünü artırmazsa
Allah'tan daha da uzaklaşır.
-1151- Ramuz ul Ehadis Hadis Ansiklopedisi Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi 2.cilt.sy.1151.
sir, émail transparent recouvrant la faïnence, les poteries; couverte, f § enduit vitrifiable appliqué sur certaines poteries pour les imperméabiliser; glaçure, f § amalgame d'étain, qui sert à l'étamage des glaces; tain, m/-li cam: vitre dépoli / -lı sürahi: carafe en verre dépoli/⚫, boya süs çatlağı: craquelure, f/ (süs olsun diye) ya da cilâ çatlağı yapmak: v. tr. craqueler.
sir, (rri): secret, m; confidence, f; arcane, m; relig. mystère m / meslek -ri: secret professionnel; arcane, m/ politikanın sırları: les arcanes de la politique / • kâtibi: secrétaire intime / bşi. (bk. den) etmek: faire un secret de qch.; faire (un) mystère de qch.; mettre du mystère à qch. / bk. nin -rını bilmek: avoir le secret de qn / sanat sırrı: secret de l'art / devlet sırrı: secret d'Etat / banka -ları: secrets des banques / imalat -ri: secret de fabrication / ⚫ verme: confidence, f /bk. ye⚫ vermek: faire une confidence à qn; confier un secret à qn; confier quelque chose à qn; dire qch. à qn sous le secret, à grand secret/ sana son bir ⚫ vereceğim: je vais te faire une dernière confidence / bşi. ⚫ olarak söylemek: dire qch. en confidence / bir sırrı saklamak: garder, entretenir un secret / bir
sırrı açığa vermek: trahir, divulguer un secret / sırra kadem basmak: fam. disparaître comme par enchantement / sıra kadem basmıştı: il s'était volatilisé / bukadar edecek ne var?: pourquoi faire tant de mystère? / bunda edecek bir şey yok: on n'en fait pas mystère /⚫ küpü olmak; ser verip ⚫ vermemek: être tout cousu de mystères / (o bir) küpüdür: ce qu'on lui dit, tombe dans un puits / bir -ra vakıf olmak; bir -rı çözmek: percer un mystère, un secret / bir -rı biliyor olmak; bir -ra vakıf olmak: être dans le secret; être dans du secret / yılanlarla birlikte yaşamakla yetinemiyor, onların -rina vakıf olmak (-larını çözmek) istiyor: elle ne peut se contenter de vivre avec des serpents, elle veut percer leur mystère / kızı ile Sedat arasında tehlikeli bir ilişkinin mevcut olduğuna inandığımı kendisine verdim: je lui fis confidence que je me croyais sûre qu'il existait entre sa fille et Sedat une liaison dangereuse personelin tümü sırdan haberdar edildi: l'ensemble du personnel a été mis dans la confidence.
203 Sayılı günlerde (eyyam-i teşrikte) Al ah'ı anın. (Telbiye ve tekbir getirin). Kim ik ün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dön mek isterse, üzerine günah yoktur. Kim geri kalır- a, o zaman da kötülükten sakınan için günah yok ur. Allah'tan korkun ve bilin ki hepiniz O'nun hu uruna toplanacaksınız.
(Bu âyetler Ahnes b. Şurayk hakkında indi. Gü el konuşan ve endamlı bir kimse olan Ahnes, mü afik idi. Resûlullah'ın yanına gelir, güzel sözlerle müslümanlık taslardı. Halbuki içi fenalık dolu idi Bütün işi gücü müslümanlara zarar vermekti. İşte yette böyle güzel konuşan, güzel davranan kimse ere hemen kanmamak, iyice emin olmadan kimseye güvenmemek gerektiği anlatılmıştır.)
204 İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya - hayatı hakkında söyledikleri hoşuna gider. Hatta böyleleri, söylediklerinin kalbden geldiğine (sami- mi olduğuna) Allah'ı şâhit tutar. Halbuki o, ha- sımların en yamanıdır.
205 O, dönüp gitti mi (senden ayrılıp bir iş başına geçti mi) insanlar arasında bozgunculuk etmek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için yeryüzünde koşar. Allah bozgunculuğu sevmez.
206 O gibilere «Allah'tan kork!»» denilin- - ce işlediği günahlar sebebiyle benlik ve gurur ken- disini yakalar (da daha çok günah işler). Ceza ve azap olarak ona cehennem yetişir. Ne kötü yatak- tir o!
2322- Tesbih (namazdayken görülen bir hatayı bertaraf etmek sureti ile ikaz etmek) ise kadınlara mahsustur. için sübhânellâh demek) erkeklere, tasfik (ellerini birbirine vurmak
HARF: Dildeki seslerin karşılığı yazı ve çiz- gi türü sembollere denir. Kelimenin aslı Arapça olup "taraf, uç, yan; zirve, tepe; keli- me, kelâm" anlamlarına gelir. Çokluğu hu- rif ve ahruf tur. Alfabeyi meydana getiren
seslerin her birine ait yazı türü işarete, belir- leyici olması itibariyle harf adı verilmiştir.
Dillerde çokluk harflerle sesler arasında bir karşılık olmayabilir. Birkaç harf bir sesi karşılayabilir. Fransızcadaki Rousseau'da Ruso okunduğu gibi; "ou", u"; "eau" da "o" olmuştur. Arapçada da çokluk vavından son- ra yazılan elif okunmaz.
Tek şeklin tek sesi göstermesi aşamalı ol- muştur. Önceleri, ağaca çentik atma gibi bir yol bulunmuş, sonra eşyanın resmi çizilmiş, bu resimler hem sesi, hem kavramı karşıla- mış; ancak, karışıklık meydana gelince, Çin- liler ve Japonlarda olduğu gibi, her hece için bir resim kullanılmış, zaman içinde de tek harfe ulaşılmıştır.
Alfabe harflerini Batı Samîlerinden Ken- 'anîlerin milâttan önce 1700'de icat ettiği kabul edilir. Bu sistem göç yoluyla güneyde Main-Sebe, Himyer ve Habeş; kuzeyde Ku- zey Samî alfabe yazılarının temellerini teşkil etmiştir. Şimdiki alfabe sisteminin esası olan Fenike alfabesi de Kuzey Sami Alfabesinden doğmuştur. Fenike alfabesi, Aramî ve Yu- nan alfabelerinin kaynağıdır. Kullanmakta olduğumuz Latin alfabesi de Yunan alfabe- sinden alınmadır.
ETÖ kumpasıyla akıl hastanesine yatırılan gazeteci Yüce Katircioğlu, Ankara Bilgi Locası'nda 14, dereceye kadar yükselmiş bir masondu. Örgüte ilişkin birçok gizli bilgiye vakıf olduğu locanın İsrail devleti namına çalıştığımı anladıktan sonra masonlarla mücadele etmeye karar verdi. 21 Kasım 1997'de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurdu. Suç duyurusu sümenaltı edilen Katırcıoğlu, sonraki yıllarda, özellikle yargıdaki mason biraderlerin kimler olduğunu yazdığı yazılarla ifşa etti. Yazıda hedef gösterilen kişilerin açtığı dava sonrası FETÖ'cü hakim ve doktorlar, Katırcıoğlu hakkında 'akıl sağlığı yerinde değildir' belgesi düzenledi. Ancak rapor hemen tatbik edilmedi. Katırcıoğlu, sonraki yıllarda bilhassa TSK içerisindeki masonlara dikkat çekip Mart 2015'te Ankara Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'ne suç duyurusunda bulundu. Hakkındaki deli raporu 2018'de raftan indirilen Katırcıoğlu, Eskişehir Şehir Hastanesi'ndeki Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri Birimi'ne (YGAP) kapatıldı. Önemli bilgilere sahip Katırcıoğlu'nun hayatından endişe ediliyor. Yeni Şafak Gündem 3 Haziran 2020 Çarşamba
Kıyamet alâmetlerinden biri de; köle ve câriyelerin artmasıdır ki bu, küfrün kemâle vardığında geri dönüşe ve düşüşe geçeceğine delâlet eden ve dinin hâkimi- yetini ve Müslümanların gâlibiyetini gösteren bir delildir. Duyurur.
ilah yoktu ug
Kıyâmet alâmetlerinden diğer bâzısı da; ganîmetin devlet olması, zekâtın borç olması, emânetin de ganîmet olmasıdır, yâni zenginlerin ve rütbe sahiplerinin ganîmet mallarını elden ele dolaştırıp onları hak edenlerine vermemeleri, zekat vermenin borç ödemek gibi zor gelmesi ve insanların bıraktığı emânetlerin ganimet gibi yerli-yersiz kullanılmasıdır ki, fetvâ, kaza, imâret, vizâret (müftülük, kadılık, vâlilik, bakanlık) ve diğer vazîfeler hep emânet sayılır. İşte zamânımızda gördüğün gibi bu vazîfeler ehli olmayanlara verildiği zaman kıyâmeti bekle! Ruhu'l Furkan Tefsiri Hazret-u Mevlana eş - şeyh Mahmud en-Nakksibendi el - Müceddidi el - Halidi el-Ufi Kuddise Sirruhu Ahisla Yayinevi cilt. 15.sy.228.
Nifak hareketlerinin ortaya çıkışı, müslü- manların organize bir topluluk ve siyasî bir güç olarak belirmeye başladığı Medine devrine tesa- düf eder. Bu devirde, İslâm'ın yayılışına engel olmak isteyen hizipler arasında müşrikler, yahu- diler ve hıristiyanlar yanında belki de en mühimlerinden biri münafıklardır. Çünkü diğer hizipler düşmanlıkta açık davrandıkları ve İslâm toplumunun dışında oldukları halde münafıklar, müslümanlr'ın arasında görünüşte mü'min tavrı sergilemişler ama, gizlice grup oluşturarak İslâm'ın gelişmesini engellemeye çalışmışlardır. Dolayısıyla bunlarla mücadelenin daha zor olduğu açıktır. Nitekim, Kur'ân âyetleri ile hadislerin konuya bakışı ve asr-1 saadette münafıkların meydana getirdiği nifak hare- ketleri bu tesbiti doğrular mahiyettedir..
Hz. Peygamber, münâfıklara karşı uyguladığı eşsiz siyasetle, önce dış desteklerini kurutarak münafıkları yalnızlığa itmiş, ashâb arasında sağladığı İslâm kardeşliği, tevhid ve birlik şuuru ile iç huzur ve güvenliği sağlamıştır. Böylece Hz. Peygamber'in vefâtına doğru nifak hare- ketleri, müessiriyetini tamamen kaybetmiştir. Hz. Peygamber Devrinde Nifak Hareketleri
NASIL Kİ KUR'ÂN-I KERİM'E DOKUNABİLMEK İÇİN ZAHİREN ABDESTLİ OLMAK GEREKLİYSE, ONUN LÂHÛTÎ İKLİMİNE GİREBİLMEK İÇİN DE, BÂTINEN KALP TEMİZLİĞİNE DİKKAT EDİLMELİDİR. AKSİ HÅLDE GÜNAH KİRLERİYLE KARARMIŞ BİR KALP İLE KUR'ÂN-I KERİM'İN DERÛNÎ MANZARALARI SEYREDİLEMEZ.
BU SEBEPLEDİR Kİ HAZRET-İ OSMAN ŞÖYLE BUYURMUŞTUR:
ARZULARININ SORUMSUZCA BİR HAYAT GEÇMİŞTE MÜŞRİKLER, YALAN, İFTİRA, ALAY VE HAKARETLERLE, ÇIKARDIKLARI KUR'ÂN'IN SESİNİ İSTİYORLARDI. ONLARIN BUGÜNKÜ TEMSİLCİLERİ DE İSLAMOFOBİ MAVALINI İNSANLIĞA YUTTURARAK VE BUNU HER FIRSATTA ZİHİNLERE İŞLEYEREK İSLAM'IN NURUNU SÖNDÜRMEK İSTİYORLAR.
ECDÂDIMIZ OSMANLI, KUR'ÂN'A CÂN U GÖNÜLDEN RAM OLUP ONU BAŞ TÁCI ETTİĞİ MÜDDETÇE, İZZET VE ŞEREFLE ÂLEME NIZAM VERDİ. BUNA MUKABIL, LÂLE DEVRİ VE TANZİMATTA OLDUĞU GİBİ O RUHANİYETTEN UZAKLAŞARAK TEN PLANINA, YANİ NEFSÂNİYETE DÖNÜLDÜKÇE, İLAHİ RAHMET VE NUSRET DE ÜZERLERİNDEN KALKMAYA BAŞLADI.
CENÂB-I HAKK'IN ŞU ÎKAZI NE KADAR İBRETLİDİR:
"ANDOLSUN, SİZE ÖYLE BİR KİTAP İNDİRDİK Kİ, BÜTÜN ŞAN VE ŞEREFİNİZ ONDADIR. HALA AKILLANMAYACAK MISINIZ?!" (EL-ENBIYA, 10)
"Bir gün ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir. Ey insan, işte bu senin öteden beri kaçtığın şeydir."
(Kaaf sûresi, âyet:19)
Bu sözlerinden sonra da şunları söyledi: "Elbiselerim olan şu iki elbisemi yıkayın ve beni onlarla birlikte defnedin. Çünkü yaşayanlar yeni el- biselere muhtaç değildir." Ölüm ve Ötesi imam Gazali Seda Yayınları sy. 104.
RİSALE-İ NUR'DAN Ehl-i dalâletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir mahkeme-i kübraya, bir saadet-i uzmaya bırakılıyor.
SÖZLÜK
ehl-i dalâlet: dinden ayrılanlar, sapkınlar. ehl-i hidâyet: iman ve İslâm yolunda olanlar. mükâfat: ödül. saadet-i uzma: büyük
düşen zengin, 2. Zillete düşen yüce kişi 3. Cahillerin oyuncağı hâline gelen bilge.
. Barış, savaşın yokluğu anlamı- na gelmez; o bir erdem, bir ruh hali, bir iyilik, itimat ve adalet duygusudur. (Baruch Spinoza) Gücün yettiği kadar herkese iyilik et. Hiç şüphe etme, sana bundan ancak iyilik gelir. (Kutadgu Bilig)
UK DUAMIZ
İDARE SANATI
• Şerefli bir makama yükselmek zordur, oradan düşmek ise pek kolaydır. Tıpkı ağır bir taş gibi; kaldırması ne kadar zorsa, indir- mesi o kadar kolaydır.
Eflatun şöyle demiş: Bir yöne- tici, tam anlamıyla muktedir olunca fıtratında iyilik ve kötü lükten hangisi varsa emri altın- dakileri ona yönlendirir.
Eflatun, "Gönlüm yalnız şu üç şeyden incinmiştir" der: 1. Fakir
Vatan hainlerini putlastirdilar kahramanlastirdilar Mustafa Kemal ve İnönü İslam dini oldurulecek Yahudiler ve masonlar Biz Turkleri savaşarak yenemiyecegiz, ancak İslam dininden çıkartarak yenebiliriz. Haim Naum Mustafa Kemal ve inonuyu dost bulmuş (İslam dinine dusman) ve böylece Turkiye Cumhuriyetin temelleri dinsizlikle....... (Lozan in gizli madde leriyle) istisna olarak Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyeti aciklanabilseydi Turkiye de her şey degisebilirdi (İsmet Bozdag 17 Ocak 1988 Nokta Dergisi.... atılmıştır.
Yorum Gönder Bu blogdaki popüler yayınlar İman Mayıs 04, 2023 DEVAMI ruhu l furkan tefsiri Şubat 13, 2021 DEVAMI hülasatü l beyan tefsiri Şubat 13, 2021 DEVAMI Blogger tarafından desteklenmektedir Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL Vasiyet ve mustafa PROFİLİ ZİYARET EDİN Arşivleme Kötüye Kullanım Bildir
İslâm dini, fâizi kesinlikle yasaklamış ve fâiz- le iştigal etmenin hem dünyada hem de âhirette za- rarlı olduğu açık bir şekilde anlatılmıştır. Bu gün bazı kimseler bu mevzuda tereddüde düşüyorlar, bir türlü akılları almıyor veya ermiyor. İslâm'da fâizin haram edilmesi, evvel emirde diğer haram- arda olduğu gibi bir imtihandır. Gerçek ma'nada müslüman olabilmemiz için kendi aleyhimize de ol- sa onu kabul edip uygulamak zorundayız. Diğer bir husus, dünya çapında büyük iktisatçıların çoğu da âizi toplum için zararlı görmektedir. Bir müslüman nkâr etmeksizin fâiz alır veya verirse günahkâr lur, ama İslâm'dan çıkmaz. İnkâr eden ise İslâm'- dan uzaklaşır. kaçınalım.) Kur'an i Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi sy. 46.
Deccalın önü sıra hilekâr seneler vardır. O senelerde sadıklar yalanlanır, yalancılar tasdik olunur. Eminlere hain, hainler emin nazarı ile bakılır. Ve halıkın umuru hususunda "Rüveybida" söz sahibi olur, "Rüveybida nedir?" diye soruldu. Buyurdu ki: "Umumun işlerinde söz sahibi olan fasık bir kimsedir. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 117 / No: 2 Ramuz El-Ehadis
4799- Hiçbir peygamber yoktur ki, ümmeti arasında bir veya iki öğretici bulunmasın. Eğer benim ümmetim içinde bir tane bulunursa o da Hattab'ın oğludur. Çünkü hak Ömer'in kalbinde de dilinde tahakkuk etmektedir.
4800- Hiçbir peygamber yoktur ki, onun ümmetimde bir benzeri bulunmasın. Ebu Bekr İbrahim'in, Ömer Musa'nın, Osman Harun'un benzeridir. Ali b. Ebi Talib de benim benzerimdir. Meryemoğlu İsa'yı görmekten hoşlanan kimse varsa, Ebu Zerri'l-Gifari ye baksın. Ramuz ul Ehadis Hadis Ansiklopedisi Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi cilt. 2. sy.1115.
Bakalım devletin derin devlete karşı mücadelesi nerelere gelecek. Adalete gerçekten güvenecek miyiz yok- sa seçilmişlerle atanmışlar arasındaki bu mücadele, yine gözlerimizi bağlayacak mı?
Susurluk'u unutturmayacağını söyleyenler susalı çok oldu. Bakalım Ergenekon ne olacak? Ergenekon un Derinlerinde Hazırlayan :Cem Aydın sy. 7.
(Kizb, küfrün esasıdır. Kizb, nifakın birinci alâmetidir. Kizb, Kudret-i İlâhiyyeye bir iftiradır. Kizb, Hikmet-i Rabbaniyyeye ziddir. Ahlâk-i âli- yeyi tahrib eden kizbtir. Álem-i İslâmı zehirlendi- ren, ancak kizbtir. Alem-i beşerin ahvalini fesada veren, kizbtir. Nev-i beşeri kemalâttan geri bi- rakan, kizbtir. Müseylime-i kezzab ile emsalini â- lemde rezil ve rüsva eden, kizbdir. İşte bu sebebler- den dolayıdır ki; bütün cinayetler içinde tel'ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir...
Sual: Bir maslahata binaen kizbin câiz oldu-
YANITLASİL
yuksel14 Eylül 2023 07:05 Evet, kat'i ve zaruri bir maslahat 1- çin bir mesağ-i şer'i vardır. Fakat hakikate bakılır- sa, maslahat dedikleri şey bâtıl bir özürdür. Zira u- sul-ü şeriatta tekarrur ettiği vechile, mazbut ve miktarı muayyen olmıyan bir şey hükümlere illet ve medar olamaz; çünki, mikdarı bir had altına alın- madığından su-i istimale uğrar. Maahâza, bir şeyin zararı menfaatina galebe ederse, o şey mensuh ve gayr-i muteber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur. Evet, âlemde görünen bu kadar inkılâblar ve karışıklıklar, zararın özür telâkki edilen maslahata galebe etmesine bir şâhiddir. Fakat kinaye veya ta'riz suretiyle yani gayr-i sarih bir kelime ile söyle- nilen yalan, kizbden sayılmaz.i.i.) کربره KİZBERE Baldırıkara ad
KİZBERE
ğu söylenilmektedir... öyle midir
YANITLASİL
yuksel14 Eylül 2023 07:07 Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lugat sy. 533,534.
Tarihin akışı, insanlığın İslâmı nizam olarak ka- bul etme istidadını gittikce kökleştiriyor. İnsanlar arasında şûrà düşüncesi, insanlığın birliği düşüncesi, ve tek alemşumul devlet gibi düşünceler gittikce kuv- vet kazanmaktadır. Yeryüzündeki büyük güçler ise, çeşitli hastalıklara yakalanmış yıkılmaya doğru git- mektedirler. Halklarımızın da uyanıp İslâma dönüşü yavaş yavaş başlamıştır. İslâmi bir devletin kurulma- sı âmilleri gün geçtikçe büyümektedir. Yerel düzen- lerle diğer düzenlerin bozukluğunun birçok kimse tarafından duyulmasından daha büyük amil mi olur?
Zaman birçok büyük olayı atlayıp geçecek ve bü- yük işler için fırsat ortaya çıkaracaktır. İnsanlık sizin davetinizi bekliyor. Hidayet, kurtuluş ve barışı sağla- yacak olan davetinizi. İçinde bulunduğu sıkıntıları aşmak için. O zaman milletlerin liderlik ve hakimi- yeti sizin olacaktır: «O günler (öyle günlerdir ki) biz onları insanlar arasında aleyhlerine olmak (bazen lehlerine, bazen üzere elden ele ve nöbetleşe nö- betleşe) döndürür dururuz. (98) ... Halbuki siz Al- lah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyler umuyor- sunuz... (99) Bugünden hazırlanın ve çalışın, belki arın çalışma imkânını bulamayacksınız. 50.Yılında Müslüman Kardeşler Hareketi sy. 273. sy.9.
Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, fukahası çok, hutebası az, istiyeni az, vereni çok, işte böyle zamanda amel ilimden hayırlıdır. Size öyle bir zaman gelecektir ki, fukahası az, hatibleri çok, istiyeni çok, vereni az. O zamanda ise ilim amelden hayırlıdır. Ravi: Hz. Abdullah İbni Said (r.a.) Sayfa: 135 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
Bu Kur'an, hoşlanmıyan için gayet zordur. Ona ısınana ise gayet kolay gelir. Hadisime gelince, hoşlanmıyan için gayet zor, tâbi olan içinse gayet kolaydır. Bir kimse benim hadisimi dinler, hemen hıfz eder ve tatbik ederse mahşerde Kur'anla haşrolur. Hadisime ehemmiyet vermiyen ise Kur'anı hor görmüş olur. Kim de Kur'anı hor görürse dünya ve ahirette hüsrana düşer. Ravi: Hz. Ebû Mûsa (r.a.) Sayfa: 133 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere de gönderilen peygamberlere de soracağız. 17
(Araf. 7/6)
"Andolsun ki, Biz, her ümmete, Allah'a
ibadet edin. Putlara tapmaktan sakının! diye bir peygamber gönderdik. Ama içlerinden bir kısmına Allah hidâyet verdi. Bir kısmına da sapıklığa düşmek hak oldu.
Yeryüzünde gezin de görün. Peygamberleri yalanlayanların sonu nice
olmuştur"
(Nahl, 16/36)
YANITLASİL
yuksel21 Eylül 2023 07:32 Kur'an-ı Kerim 'e göre Peygamber ler ve Tevhid Mücadelesi Prof Dr. İsmail L. Çakan N. Mehmed Solmaz Altınoluk
ardan önce danışma ve yoklama (istihbarat) usûllerine baş vurdu. Kendi endine birtakım diplomasi plânları kurdu. Düşüncesini uygulamaya koydu. Elçileri hediyelerle Süleyman (a.s.)'a gönderdi...
Elçiler, Süleyman (a.s.)'ın huzuruna çıktılar. Hediyelerini sundular. Sü- yman (a.s) hediyeleri kabul etmedi. Elçilere şöyle dedi: Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allah'ın bana verdiği, size vermediğinden daha hayırlıdır. Belki siz hediyenizle
Elçilerin reisine hitaben:
böbürlenirsiniz.."
Don onlara! and olsun ki, önüne geçemiyecekleri ordularla onlara ge- r, onları hor ve hakir oldukları halde ordan çıkarırım."28 Melikenin elçileri hediyeleriyle ülkelerine geri döndüler...
Melikenin Tahtı
Süleyman (a.s.) ordusunun ileri gelenlerini topladı. Onlara: Ey seçkin topluluk! Onlar bana teslim olmalarından önce, melikenin tahtını hanginiz bana getirebilir?" dedi. Cinlerden (kuvvetli ve becerikli olan) bir ifrit: sana getiririm. Eminim ki bu-
na gücüm yeter!" dedi.
Kendinde ilâhî kitabdan bir ilim bulunan biri:
"Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm," dedi. 29 Çok geçmeden Süleyman (a.s.) tahtı yanında buldu ve şöyle konuştu;
Bu Rabbimin fazlındandır!. Beni imtihan etmek içindir. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü yapacağım?
Kim şükrederse, kendisi için şükretmiş olur; kim de nankörlük ederse,
muhakkak ki Rabbim onun şükrüne muhtaç değildir. O'na yine de nimet ve-
Süleyman (a.s.), benzeri bir kaşkasına verilmemiş saltanat ve nimetleri,
sonsuz şükür ile karşılıyordu. Insanlara örnek oluyordu. Kavuşulan her nimet, şükür ve Allah'a bağlılığı arttırmalıydı. Kulu azdır- mamalı, saptırmamalıydı... Bir tarafta melike yol hazırlıklarını sürdürüyordu. Öte yanda Süleyman
(a.s.) etrafındakilere şu emri veriyordu.
28. en-Neml 27/36-37. 29. en-Neml 27/38-40.
30. en-Neml 27/40. Kur'an İ Kerim e Göre Peygamber ler ve Tevhid Mücadelesi Prof Dr İsmail L. çakan
Nasıl helak olur bir ümmet ki, evvelinde Ben, sonunda Meryem oğlu İsa (a.s.) ve ortasında da Ehli beytimden Mehdi (a.s.) vardır. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 344 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
25. MENKIBE: Sahih rivayetle bildirilmiştir ki, Resulullah Aley- hisselâm buyurdu:
Allah bir bostan halk etmiştir. O bostanda dört ırmak yarat- mıştır, kendi kudret ve nusreti ile. Biri İkrar ırmağı, biri Tevhid ırma- ğı ve biri de Kelâmı ırmağı. Her ırmağa dört bucak tayin etti. Evvelâ Ebubekir muhabbetini bir bucağa koydu. İkinci Ömer muhabbetini bir bucağa koydu. Üçüncü Osman muhabbetini bir bucağa koydu. Dördüncü olarak da Ali muhabbetini bir bucağa koydu. Her köşede se on ağaç halk etti. Ebûbekir muhabbetinin köşesinde halk ettiği on ağaç şunlardır:
2054. Kibirden de sakının. Çünkü şeytana Adem'e secd ettirmeyen şey budur. Ihtirastan da kaçının. Zira Hırs, Adem'i ma'lur logoglan yemeğe sevketmiştir. Hasedden de uzak durun. I Ademoğlundan biri, diğer kardeşini kıskanma yüzünden öldürmüştü Fte bunlar, her hatanin aslidir..
Siyaset ehli, Kur'an'ın "Birinin hatasıyla başkası me'sul olmaz prensibini esas almalıdır. (E.L.) 2:83. Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur Kulliyatı Fihrist Ve Indeksi Ismail Mutlu sy.408. Tevazu bazan Kufran-ı nimet olur. sy.411.
71. Ey ehl-i kitap! Neden doğruyu eğriye karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?
(Rivayete göre Hayber yahudilerinden 12 kişilik bir hahamlar topluluğu günün ilk saatlerinde güya İslâm'a girecekler, fakat akşama doğru, kendi kitaplarına baktıklarını, Hz. Muhammed'in risaletine dair bir işarete rastlamadıklarını öne sürerek İslâm'dan döndüklerini söyleyecekler, böylece müslümanların kendi dinlerinden dönmelerine önayak olacaklardı. İşte aşağıda meâli verilen âyette onların bu planına işaret edilmektedir).
72. Ehl-i kitaptan bir gurup şöyle dedi: «Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler.
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2023 22:24 78. Ehl-i kitaptan
bir
gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini egip bükerler. Halbuki okudukları Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadıkları halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar.
79. Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah'ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğumuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz.
(Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın tanrı olduğunu iddia etmişlerdir ki, Hz. İsa'nın gerçek dininde bulunmayan ve Allah'ın birliği ile asla bağdaşmayan bu iddia, İslâm inancına göre tamamen bâtıldır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in muhtelif âyetlerinde bildirildiğine göre Hz. İsa, kendisinin Allah'ın kulu olduğunu, Allah'ın kendisine Kitap gönderdiğini ve Peygamber kıldığını söylemiş (Meryem 19/30-36), kendisinin ve annesinin tanrı olduğu iddialarını şiddetle reddederek, Allah'ı şirkten tenzih etmiştir. [Mâide 3/116-117])
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2023 22:25 Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali sy. 59,60.
71. Ey ehl-i kitap! Neden doğruyu eğriye karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?
(Rivayete göre Hayber yahudilerinden 12 kişilik bir hahamlar topluluğu günün ilk saatlerinde güya İslâm'a girecekler, fakat akşama doğru, kendi kitaplarına baktıklarını, Hz. Muhammed'in risaletine dair bir işarete rastlamadıklarını öne sürerek İslâm'dan döndüklerini söyleyecekler, böylece müslümanların kendi dinlerinden dönmelerine önayak olacaklardı. İşte aşağıda meâli verilen âyette onların bu planına işaret edilmektedir).
72. Ehl-i kitaptan bir gurup şöyle dedi: «Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler.
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2023 22:24 78. Ehl-i kitaptan
bir
gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini egip bükerler. Halbuki okudukları Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadıkları halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar.
79. Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah'ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğumuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz.
(Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın tanrı olduğunu iddia etmişlerdir ki, Hz. İsa'nın gerçek dininde bulunmayan ve Allah'ın birliği ile asla bağdaşmayan bu iddia, İslâm inancına göre tamamen bâtıldır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in muhtelif âyetlerinde bildirildiğine göre Hz. İsa, kendisinin Allah'ın kulu olduğunu, Allah'ın kendisine Kitap gönderdiğini ve Peygamber kıldığını söylemiş (Meryem 19/30-36), kendisinin ve annesinin tanrı olduğu iddialarını şiddetle reddederek, Allah'ı şirkten tenzih etmiştir. [Mâide 3/116-117])
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2023 22:25 Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali sy. 59,60.
yuksel26 Eylül 2023 22:34 83 Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim olduğu halde onlar (Ehl-i Kitap), Al- lah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir.
(Bu âyetlerde insanoğlunun psikolojik bir davranışı, çok ince ifadelerle anlatılır. Söyle ki: İnsanda sürükleyici güce sahip bir inat ve itiraz duygusu vardır. Bu duygunun tesirine kapılan in- san, karşısındakinin haklı olduğunu bildiği halde bir türlü kabul etmez, yani nefsine mağlup olur. Şu halde insan, belirtilen inatçı duygusuna karşı koymak suretiyle, nefsine hakim olmalı ve gerçeği kabul etmesini bilmelidir.)
Çünkü o, bana karşı çok lütüfkârdır." demişti.54 Bu ki, peygamber vaadiydi. Yerine getirilmeliydi. Ibrahim (a.s.) sözünü hatırladı. Babasının afvı için Allah'a şöyle yalvardı:
"Babamı da bağışla! Çünkü o, sapıklardandır. "55 Ibrahim (a.s.) Allah'ın dostuydu. Babasına karşı da baba saygısıyla doluydu. Babasının afvı için dua etti. Kâfirin afvı için dua edilmeyeceğini elbette bilirdi. Ancak; "Ibrahim'in babası için mağfiret dilemesi; sadece ona verdiği bir sözden
ötürü idi. Allah'ın düşmanı olduğunu anlayınca, ondan uzaklaştı. Doğrusu
Ibrahim, çok içli ve yumuşak huylu idi."56
Ibrahim (a.s.)'in bu duası kabul edilmedi. Kâfir'in afvı için dua etmek, mü'mine örnek gösterilmedi. 57
Mü'min, kâfir'e ancak imana kavuşması için dua ederdi. Bu, dinimizde de böyleydi. "Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, puta
tapanlar için mağfiret dilemek, peygamberlere ve mü'minlere yaraşmaz."
Islâm'da dua;
Mü'mine mağfiret,
Kâfire hidayet için yapılırdı. Ötesi Allah'a kalırdı....
Ibrahim (a.s.)'ın bundan sonraki hayatı Lût (a.s.), Ismail (a.s.) ve Ishak
(a.s.)'ın hayatı ile iç içeydi. Bunlar ki, Allah'ın şu övgüsüne mazhar olmuş seçkin kişilerdi:
"Onları buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık. Onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik.
Onlar bize kulluk eden kimselerdi."59 Bize düşen bu "kimseleri" izlemekti...
Sallellahu aleyhi ve sellem
54. Meryem 19/47.
55. eş-Şuara 26/86.
56. et-Tevbe 9/114. 57. el-Mumtahine 60/4, Ancak; kâfire dua edilmeyeceği Ibrahim (a.s.)'a vahyedilmeden önce O'nun ana ve babasını da içine alan bir duası Kur'ân-ı Kerim'de yer almıştır... O'nun bu duası mü'min anne ve babaya yapılacak en güzel duadır. Meâli şöyledir, -Rabbim! Beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle! Rabbimiz! Duamı kabul
buyur! Rabbimiz! Hesap görülecek günde beni, anamı - babamı ve inananlan
Türkiye'de üzerinde ne kadar çok konuşulursa konu- şulsun bir türlü hitama erdirilemeyecek konuların sırala- ması varsa herhalde en başta geleni Derin Devlet kavra- mıdır.
Adeta; 'yumurtayı hangi ucundan kırmalı' konulu bir toplumsal çatışmanın yıllar süren 'asimetrik savaşının' an- latıldığı 'Güliver'in Gezileri'nde olduğu gibi Derin Devlet kavramı da sizin meseleye hangi tarafından baktığınızla doğru orantılı olarak şekil, renk, doku ve hatta koku de- ğiştirir. Derin Devletin Rengi Yeşil Aytekin Gezici Tutku sy. 16.
Netal Emmare: Kotulugo cok cok teşvik eden ras demektir. Bu nefsin rengi mavidir. Bu netsin islah loin yor bin kes Lashe Malah zikrini tekrarlamalicht
Netsi Levvame: Sahibini yaptığı kötülükten dolay yedirgayon nets demektir. Bu notain rengi sandır. Bu netain d iyi duruma gelmesi için yüzbin kere Allah kelimesini zikir ol tekrarlamahdir.
Netsi Müthime: lyilik yapmak için sahibint zoda
ve one ilham veren nefistir. Bu nefsin rengi de kırmızıdır. Bu s
için de doksan bin kere Hü zikri celilinin okunması lazımdır.
Netsi Mutmainne: Sükünete ve huzura kavu nestir. Bu netis için de yetmiş bin kere Hayy zikrini tekrarlama Bu netsin rengi beyazdır.
Netsi Radiye: Allah'tan razı olan netis demektir f gi yeşildir. Bunun için de doksan bin kere Kayyum zikrine devon etmelidir.
Netsi mardiye: Yüce Allah'ın razı olduğu nefis nefsin rengi siyahtır. Bunun için de yetmiş beş bin kere Rahman rini tekrarlamalıdır.
Nefsi kamile: Her yönde olgunlaşmış ve kemale
nefstir. Bu nefs herkes için İyilik ister; kâfire iman, günahkar be arzular. Bu nefis icin de yüzbin kere Rahim zikrini takrorland gerekir. Bu nefsin belli bir rengi yoktur. Diğer alli rengin b kendisinde dalgalar halinde bulundurur. Bu, nefislerin son draw asil gaye olanıdır. Bu nefse sahip olan kimse artik halkid görevini üstelenecektir. Yüce Allah Kur'an-ı Kerimde Sizin içinizden size bir peygamber geldis diye y
Bu dereceye erişen kimsenin nefsi artık ruhunun emrin
Dört fitne olacak. Birinde adam öldürmek helâl 3725- sayılacak. İkincisinde hem adam öldürmek, hem de malını gasb etmek helâl sayılacak. Üçüncüsünde de adam öldürmek, malını gasp edip zina etmek helal sayılacak.
3726- Başınıza öyle emirler geçecek ki, rızıklarınıza malik olacaklar, size konuştuklarında yalan söyleyecekler, doğru yapıyormuş gibi davranacaklar. Kendi çirkin davranışlarını güzel görmedikçe, yalanlarını doğru saymadıkça sizden katiyyen razı olmazlar. Hoşnut oldukları müddetçe haklarını verin. Eğer aşırı hareket edip tecavüze kalkışırlarsa, öldürün. Kim bu uğurda öldürülürse şehittir.
بَعْدَهَا فِتَنْ أَشَدُّ مِنْهَا ثُمَّ تَكُونُ فِتْنَةٌ كُلَّمَا قِيلَ القَطَعَتْ تَمَادَّتْ حَتَّى لا يَبْقَى بَيْت الا دَخَلَتْهُ وَلاَ مُسْلِمٌ إِلا تَلَتْهُ حَتَّى يَخْرُجُ مُسْلِمٌ مِنْ عِتْرَتِي (نعيم بن نّ
حماد عن ابي سعيد عن جابر
3727- Benden sonra bir çok fitneler zuhur edecek, onlardan biri de Ehlas fitnesidir. O fitnede harp ve kaçış olacak. Ondan sonra daha şiddetli bir fitne başgösterecek. Sonra bir fitne daha. İşte fitne bitti dendikçe bitmeyecek, yine devam edecek. İçine girmedik ev kalmayacak, bulaşmadık hiçbir müslüman da görülmeyecek. Bu fitne Ehl-i Beytim'den bir müslümanın (Mehdi'nin) çıkmasına kadar devam edecek.
YanıtlaSilبِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillah
Allahuekber
Subhanallah
Allahümmesallialaseyyidinamuhammed
Sallaahualeyhivesellem
Estagfirullah
Beş vakit namazı camide kılan Bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir.
Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktir
Bediüzzaman Sa'îd Nursî, Sirr-1 Innâ A'taynâ, Basılmamış Osmanlıca Mustafa Kemal'in 30 Eylül 1911'de Kudüs Kamenitz Oteli'nde yahudi Eliezer B Yehuda'nın oğlu Itamar Ben-Avi ile sohbeti: Mustafa Kemal: "SABETAY SEV soyundan geliyorum. Kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün Yahudile onun mesihliği altında birleşse.."
YanıtlaSilSÜNNETTEN ÖLÇÜLER
YanıtlaSilPUTA MÜSAMAHA OLMAZ
Hicri 9. yılda Tebuk Seferi dönüşünde Medine'ye gelen Sakif kabilesi elçileri, Medi- ne'de kaldıkları süre içinde mescidde Hz. Peygamberin yakın alakasına mazhar ol- muşlardı. Sonunda müslü- man oldular. İslâm'ı öğrendi- ler. Ancak arkalarında bi- raktiklan kabilelerinin, ken- dilerini anlayışla karşılaya- caklarından kuşkuluydular. Hz. Peygamber'den ilginç is- teklerde bulundular. Bunlar arasında bir-iki tanesi vardı ki gerçekten pek dikkat çeki- ciydi. Dediler ki:
- Bizi namaz kılmaktan muaf tut?.. Hz. Peygamberin cevabı çok kesindi:
-"Namazsız dinde hayır yoktur."
Pek tabii, namazsız din- darlıkta da hayr olmazdı.
- Kabilemiz dışından biri- ni bize âmir tayin etme! dedi- ler. Hz. Peygamber, kabul buyurdu. İçlerinde bulunan ve yaşça en küçükleri olan ve fakat Islam'ı öğrenmekte pek gayretli davranan Osman Bin Ebi'l-As't onlara imam ve vall yaptı.
- Lat putumuza üç yıl do
kunmal dediler. Hz. Peygam
Der kabul etmedi.
Yine kabul etmedi.
- Bir yıl dokunmal dediler, Hz. Peygamber bunu da ka bul etmedi.
- Biz döndükten sonra bir ay olsun bizimle kalsın, dedi ler. Resûl-i Ekrem Efendimiz onu da kabul etmedi. Lata süre tanımadı. Putlara mü samaha olunamayacağını ortaya koydu. Tevhid yur- dunda putun ne işi vardı?... Yeniden şekillenen İslâm yurdunda puta yer yoktu. Efendimizin kararlılığını gö rünce;
- Bäri onu bize, kendi elle- rimizle kırdırtma. Onun yı kım işini sen üstlen dediler
Hz. Peygamber:
- "Olur, ben onu ortadan kaldırtırım" buyurdu.
Elçilerin Medine'den ayrı- hışından iki-üç gün sonra Hz. Peygamber, Ebu Sufyan ile yine bir Sakifli olan Mugire bin Şu'be'yi Lat'ı ortadan kaldırmakla görevlendirdi. Onlar da bunu büyük bir gösteri halinde, bütün Sakif halkının gözü önünde parça- layıp yok ettiler.
Latların. Uzza'ların sonu
hep aynıydı. Belki sadece gü
no ve saatı farklıydı... (Bk. Ibn
Stratejik Surpriz
YanıtlaSil20. yüzyıl istihbarat çalışmalarının önemli bir alanı da stratejik sürpriz oldu. 19. yüzyılın sonunda demiryollarının ve buharlı gemilerinin kullanılmaya başlanması kitlesel orduların seferberliğini ve taşınmasını kolaylaştırdı ve dünya savaşları or- taya çıktı. 20. yüzyılda ise teknolojik sürpriz savaş alanlarının en önemli sürpriz şekli oldu. Teknolojik sürprizler iki kategoriye ayrılabilir. Bunlardan ilki atom bombası gibi büyük bir sistemin gizlice geliştirilmesidir. Bunu tespit etmek oldukça zordur. İkinci kategoride ise yeni bir silah sisteminin savaş alanına getirilmesidir. Çok üstünlüğü olan yeni bir tankın durdurulamaması buna bir örnek olabilir. Gele- ceğin savaşlarında da teknolojik sürpriz ve aldatma önemli rol oynayacaktır. 21 yüzyıla kadar stratejik sürpriz için en büyük endişe konusu bir hasım bir devleti- ordularını gizlice mobilize etmesi idi. Bugün teknoloji sayesinde hem birlikleri konsantre hale gelmesi hem de silah sistemlerin konuşlanması çok daha kısa sür de yapılabilir bir hale geldi.
Bozdag'a göre Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyeti aciklanabilseydi Turkiye de her şey degisebilirdi.
YanıtlaSil17 Ocak 1988 Nokta Dergisi
sy. 26
diyerek, Allah'ın indirdigi emri terkedip, dalalete düşmele rinden korkuyorum. Evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi halinde, dell kime edilir, veya zinadan mütevellit kadının çocuğa kaldı tesbit edili yahut zina edenlerin itirafı halinde, zina edenlere Kur'andaki recm by tinin tabiki farzdır. Ve yine biz, Kur'an da: Öz babalarınızın dışınd kileri baba kabul etmeyin. Başkalarımı baba kabul etmekle kendinizi inkar etmiş olursunuz ayetini okuyorduk.
YanıtlaSilBu ayet mensuhtur
* Beem: Zina su pleyen evli erkek ve kadına, verilen cezadir. Suçlu belline dar toprağa gimiidükten sonra, herkes tarafından taşlanarak dürü
Ruhu'l Furkan
Tefsiri nde
Zaten zaman ve zemine göre mensuh olan ayet yeniden geçerlilik kazanabilir.
cilt. 11.sy.111.
el-FATIHA
YanıtlaSilMekke'de inmiştir. 7 âyettir. Kur'an'ın ilk sûresi olduğu için açış yapan, agan ma'nasına «Fâtiha» denilmiştir. Diğer adları unlardir:
Ümmü'l-Kitap (Kitabın anası), el-Esâs, el- vifiye, el-Kâfiye, es-Seb'u'l-mesânî (iki defa inen yedi dyet), el-Kenz.
Peygamberimiz «Fâtiha'yı okumayanın nama- n olmaz buyurmuştur. Onun için Fâtiha, namaz- ların her rek'atında okunur. Hastalara okunursa Allah'ın izniyle hasta şifa bulur. Mânası itibariy- le Fatiha en büyük dua ve münacattır. Onun için her vesilede Fâtiha okumak uğur sayılmış ve her duada Fâtiha okunmuştur. Kulluğun yalnız Al- lah'a yapılacağı, desteğin yalnızca Allah'tan gel- digi, doğru yola varmak da doğru yoldan sapmak da Allah'dan olduğu, çünkü hayrı da, şerri de ya- ratanı Allah olduğu hususları bu sûrede ifadesi- ni bulmuştur.
Kur'an, insanlığa doğru yolu göstermek için indirilmiştir. Kur'an'ın ihtiva ettiği esaslar müc mel olarak Fâtiha'da vardır. Zira Fâtiha'da önce vgüye ve ta'zime lâyık bir tek Allah'ın varlığı O'nun hakimiyeti, ma'budun bilhak oluşu, O'ndan baka dayanılacak bir güç bulunmadığı anlatılıı ve doğru yola gitmek iyi insan olmak dileğinde bbanulur.
CÜZ 1 SÜRE 1
YanıtlaSilEûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmanirrahim
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
2- Hamd (övme ve övülme), Alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
3- - O, Rahmân ve Rahîmdir.
4-
Ceza gününün mâlikidir.
5- Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız sen- den medet umarız (Ey Allah !)
6 Bize, doğru yolu göster.
7- Kendilerine lutuf ve ikramda bulun- duğun kimselerin yolunu, gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil! Âmîn.
(Rahmân, iyi olsun kötü olsun, mü'min olsun kâfir olsun ayırım yapmadan dünyada nimetini her- kese veren Allah demektir.
Rahim ise, âhirette nimetlerini sadece mü'min- lere veren ma'nasınadır. Cenab'ı Allah, dünyada herkese nimet verdiği halde kendine inananlara âhi- rette özel muamele yapacaktır. Kur'an'da geçen Rah- mân ve Rahim kelimeleri hep bu mânada gelmiştir. Cezâ günü, âhirette herkesin hesaba çekilip iyi nin iyi, kötünün de kötü karşılık aldığı muhakeme
günüdür.
Müfessirlerin izahına göre kendilerine lutuf ve ihsanda bulunulan kimseler, peygamberler ve onla- rın yolunda gidenlerdir. Gazaba uğramışlar, yahu- diler, sapmışlar ise hiristiyanlardır.
11)
YanıtlaSilİKİNCİ SÜRE
el-BAKARA
Medine'de inmiştir, 286 âyettir. Kur'an'in en uzun süresidir. Adını, 67-71. Ayetlerde yahudilere kesilmesi emredilen sığırdan alır. Yalnız 281. âyeti Veda Haccinda Mekke'de inmiştir. İslâm hukukun daki ana kaidelerin birçoğu bu sürede geçer.
Rahman ve rahim olan Allah'ın adiyle 1 Elif, Lâm. Mim: -
2 Kendisinde hiçbir şekilde şüphe olma. - yan O Kitap, müttekiler için bir hidayet kaynak ve yol göstericidir.
30 müttekiler ki, gayba inanırlar, namaz
kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan zekât
verirler.
4 Yine onlar, sana indirilenlere (İslâm'a) ve senden önce indirilen kitap ve peygamberlere ve âhiret gününe îman ederler. 5 Onlar, Rabbilerinden bir hidayet üzre-
dirler ve kurtuluşa ermişler ancak onlardır.
Kur'an sûrelerinden bazılarının başında hu- rûf-u mukattaa denilen bir takım alfabe harfleri vardır ve bunlar bulunduğu süreden bir âyettir. Böyle ma'nası açık olmayan âyetlere müte- $&bih denir. Müteşâbih olan âyetin gerçek ma'nasını ancak Allah bilir. Alimler ise onları te vil ederler. Buna göre Elif, Lâm, Mim harflerine şu ma'nalar verilmiştir:
a) İşte elinizdeki Kur'an'ın kelimeleri bu harflerden teşekkül etmiştir. Buyurun siz de ben- zerini yapın! Bu, bir meydan okumadır.
) Dikkatleri toplamak için bir edebî sanat- ir. Zira bir şeye müphem olarak başlamak sonra Onu açmak daha fazla ilgi uyandırır.
YanıtlaSilc) Öğrenmenin harflerle başladığına işarettir.
Mütteki, takva sahibi demektir ki, Allah'ın azabından hakkıyla korkan, rahmetine güvenip lâyık-1 vech ile kulluk eden kimselere Kur'an'da hep müttekiler» denmiştir.
Gayba îman İslâm'ın Âmentü» sünün kı- saltılmış ifadesidir. Ma'nası: Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhiret gününe kaza ve kadere. hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inan- maktır. Kur'an'ın pek çok yerinde «Gayba îman eder, veya ederler» ibaresi gelecektir. Bunların hep- si, îman esaslarının kısaltılmış ifadesidir.
Bakara sûresinde söze, önce dikkatleri çe- ken harflerle başlanılmış hemen arkasından Kur'- an'dan söz edilmiştir. Demek ki, şu elinizdeki ki- tap (Kur'an) kendisinde şek ve şüphe bulunma- yan Allah kelâmı ve iyiler için doğru yol rehberi- dir. Kur'an evet bir rehberdir, yol göstericidir. An- cak kime yol gösterir, kime rehberlik eder? İşte bu soruya cevap verilmiş, sadece müttekî olup, gayba inananlara yol gösterdiği anlatılmıştır. Öyle ya, Kur'an'ı bütün insanlık okuyor, hatta ne dedi- ğini pek çok kimse anlıyor, amma onunla kaç kişi amel ediyor?
Gayba îmandan sonra sûrede, «Kelime-i şeha- det, namaz, zekât, oruç ve hac› dan ibaret olan İs- lâm'ın beş temelinden sadece namaz ile zekât zik- redilmiştir.
Bu iki temelin zikri, diğerlerine de işarettir. Bu itibarla Kur'an'da namaz ile zekât bu âyette olduğu gibi beraber anıldığı vakit, beş temele işa- ret sayılmıştır.
ALLAH'IN YARDIMI İLE BU KUR'AN-I KERİM TÜRKÇE AÇIKLAMALI TERCÜMESİYLE MEDINE-İ MÜNEVVERE'DE, KRAL FAHD KUR'AN-I KERİM BASKI KURUMUN'DA, HAC VE EVKAF BAKANLIĞI DENETİMİN DE BASILMIŞTIR. SUUDİ ARABİSTAN KRALLIĞI. 1407-1987
YanıtlaSilBismillahirrahmanirrahîm
YanıtlaSil<< Şüphesiz bu Kur'an en doğru olan yola erdirir >>
Âlemlerin rabbi olan Allaha hamd, Gönderilenlerin Efendisi Muhammede, Âlina ve ashâbına salâtu selâm olsun.
Haremeyn-i Şerifeyn Hâdimi (Hafizahullah) nin Allah'ın Mukaddes Kitâbının seçilmesi, basılması yayılması müslümanlara dağıtılması, mânâlarının yabancı ve dillere çevrilmesi hakkındaki talimâtının gereği olarak, bu talimatın Medine-i Münevveredeki Kral Fahd Mushaf-1 Şerif Kurumunun en yüce hedef kabul edilmesi uyarınca .
Medine-i Münevveredeki Kral Fahd Mushaf-1 Şerif Kurumu Genel Sekreterliğiyle, İslâm Âlemi Birliği [Rabita] Genel Sekreterliği arasında Kur'an-ı Kerim mânâlarını müslümânların konuştuğu çeşitli dillerde yayınlama, mânâlarını idrak etmeden sadece ibadet için okuma durumunda kalınmamasına doğru duyulan ihtiyaca bina'en, İslâm ülkelerindeki tefsir hocalarını bir araya toplayıp kendilerinden yararlanma gerçekleştirilmesi. arzusunun
Cenab-ı Hakkın: « Mü'minler ancak kardeştirler » âyeti kerimesinin icabı, ve İslâmî görev duygusu olarak, bu Mushaf-1 Şerifin mânâlarını türkçe tercümesini sunmakla mutluluk duyarız. Tercümenin gereken düzeltme ve gözden geçirilmesi Kral Abdülaziz Üniversitesi profesörlerinden Faziletli Dr. Abdullah Mübeşşir Al-Terazi Al-Huseyni tarafından tamamlanmiş ve İslâm
Âlemi Birliği [Rabita] tarafından onaylanmıştır.
Bu Kur'an-ı Kerimi, yayılmasına büyük ve şahsi özen gösteren Haremeyn-i Şerifeyn Hâdimi Kral Fahd Bin Abdülaziz Âl-i Suudun Türkiyedeki müslümanlara hediyesi olarak takdim etmekle kıvanç duyar, müslüman kardeşlerimizin îmanlarını, güçlendirecek ve müslümanlıklarını sağlamlaştıracak, dünya ve âhirette saadete erdirecek hidayet, doğruluk ve feyz kaynağı olması temenisiyle.
En doğru yola erdiren Allahtır.
Rum Elçisi
YanıtlaSilRum elçisi, Medine-i Münevvere'ye siyasi bir görüşme için gelir. Halife Hz. Ömer'in sarayını sorar. Sorduğu kimseler:
"Halife'nin köşkü yoktur. Onun parlak bir gönül sarayı var- dir. Kendisinin, dünyaya ait yalnız fakirlerin ve gariplerin barın- diği gibi bir kulübesi vardır." derler.
Rum elçisinin, bu sözler üzerine dehşeti ve hayreti artar. Yükünü, atını, hediyelerini başıboş bırakır. Hz. Ömer Faruk'u aramaya koyulur. Her tarafta halifeyi sorar. Hayretle kendi ken dine:
"Demek dünyada böyle bir hükümdar var ki, aynı ruh gibi etrafın nazarından gizli kalıyor!..." diye mırıldanır. Halifeye ram olmak için, onu aramaya devam eder...
Bir Arap kadın:
“İşte senin aradığın halife, şu hurma ağacının altındadır Herkes yatakta, döşekte yatarken, o, bunların zıddı olan kumla
157
üzerindedir! Git hi'yi (Hakk'ın gölgesini) görl..." der. Uyumakta olan Hz. Ömer'den elçiye heybet ve ruhuna hos yalan zill
YanıtlaSilhal gelir.
Elçi, muhabbet ve heybet, birbirinin ziddi iki haslet olduğu Ide, bu tezadın kendi ruhunda nasıl birleştiğine hayret eder. endi kendine:
"Ben imparator görmüş ve onların nezdinde takdir topla- iş bir kimseyim! Onlarda hiçbir heybet görmediğim halde, bu şinin heybet ve mehabeti şuurumu izale etti."
“Bu halife, silahsız, müdafaasız yerde yatıyor ve uyuyor. Sen ise, karşısında bütün bedenim ile titriyorum! Bu hal nedir? Bu hal neyin nesidir? Demek ki bu heybet, Hakk'ındır. Şu aba iyen kimsenin değildir!.." der.
Rum elçisi, böyle ruhi ihtilaçlar (çalkantılar) yaşarken, Hz. Ömer (r.a) uykudan uyanır.
Rum elçisi, Hz. Ömer'e ta'zim ile selam verir. Halife sela- ma mukabele eder. Ondan sonra yüreği oynamış elçiyi can sa- rayına alır; huzura kavuşturur. Virane olmuş gönlünü tamir eder. Ona ince, derin, esrarlı sözler söyler.
Elçi, hal ve makam müşahede eder.
Hz. Ömer'e ağyar (yabancı) suretinde gelen elçi, yâr olur. Bu sohbetin neşvesiyle kendinden geçer. Hatırında ne elçilik, ne de bir haber verip almak kalır...
OPBAS, Osman Nuri, Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su, Erkam Yayınlan S. 146-147.
Tarihten İlginç Hikaye ve Anektodlar
YanıtlaSilZiya Demirel
Avni Aslan
sy. 157,158.
كَانَ سَنَةُ خَمْسَةٍ وَثَلَاثِينَ وَمِائَةٍ خَرَجَ مَرَدَةُ الشَّيَاطِينِ الَّذِينَ بسهم سُلَيْمَانُ بْنُ دَودَ فِى جَزَائِرِ الْبُحُورِ فَيَذْهَبُ مِنْهُمْ تِسْعَةُ أَعْشَارِهِمْ الَى الْعِرَاقِ يُجَادِلُونَهُمْ فِي الْقُرْآنِ وَيَبْقَى عَشَرُهُمْ بِالشَّامِ" (عق عد وابو نـصــر
YanıtlaSilوابن عساكر عن ابي سعيد قال عد لاه وابو نصر غرب وابن الجوزى موضوع
817- Yıl yüz otuz beşe gelince, Davud oğlu Süleyman'ın deniz adalarından hapsettiği azılı şeytanlar çıkar. Onlardan onda dokuzu Irak'a Kur'an babında mücadele etmek için giderler, onda biri de Şam'da kalır.
Ramuz ul Ehadis
YanıtlaSilHadis Ansiklopedisi
Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi
cilt. 1.sy.200.
Kur'ân'da
YanıtlaSilİnsan
Tipleri
HER CÜZDEN ÜÇ İNSAN
İnsanoğlu yeryüzü hâkimiyeti için kan döken ve fesat çıkaran bir varlığa dönüşebilmektedir. Kur'ân tarihten insan örnekleri aktararak bizim de aynı hatalara düşmememizi istemektedir. İnsanoğlunu her dönemde durduracak ve tekrar adalete/merhamete yönlendirecek bir rehber gerekmektedir. İşte bu noktada Allah, gönderdiği İslam dini ile insana nasıl yaşaması gerektiğini anlatmaktadır.
Nemrut'un karşısına Hz. İbrahim, Firavun'un karşısına Hz. Musa çıkmıştır. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) ve son kitap Kur'ân da kıyamete kadar devam edecek aynı çağrıyı yapmaktadır.
Kur'ân; insan ve insan grupları bağlamında yeniden okunmalı; sunulan insan örnekleri dikkatle incelenmeli ve analiz edilmelidir.
ISLAM TARİHİ
YanıtlaSilSongs
217
slarini hala gördügümüz Beyfiyye medresesini de ings ettir nigti, Kadi Pasil tarafından 580/1184 yılında inşa ettirien of yyes medresesinin zengin bir kütüphanesi vardi, orada 100 ben i eserin bulunduğu rivayet edilir,
Salahaddin'in halefieri medrese inşa ettirmek hususunda nun açtiği çiğiri devam ettirmişlerdi. Eyyubiler zamanında yapı an bu medreselerin sayısının 26 ya ulaştığı dahi söylenmiştir. Bu medreselerden Sultan Melik Kamil'in Kahire'de iki saray arasın da kalan bölgede inşa ettirmiş olduğu Kamiliyye medresesis ads verilen Daru'l-hadis bilhassa hatırlatmak isteriz, Ondan birkaç yıl sonra da Sultan Salih Necmeddin Eyyub Salihiyye medreve aloni yaptırdı. Bu medreselerin yapılması Ezher camiini iki yon- den etkilemiştir:
1- Ezher'in bu yeni sisteme ayak uydurmakta gecikmes normal bir olaydı. Salahaddin ve halefleri devrinde bu mücasese, ehemmiyyet bakımından ikinci mertebede kalmıştı. Bunun sebebi açıktır. Çünkü Ezher, Şillerin en büyük öğretim kurumuydu. Fa timiler bu müesseseyi birinci planda Şii mezhebi inançlarını yay mak, ikinci planda da Ehl-i Sünnet'e karşı koymakta kullanıyor lardı. Bu bakımdan Ehl-i Sünnet mezhebine mensup Eyyubiler za- manında gerilemesi normaldi. Aynı şekilde, Eyyubilerin kurdur- duğu Ehl-i Sünnet'e ait medreselerin birinci plana geçmesi tabii bir olaydı.
2- Memlükler zamanında yeniden eski önemini kazandığı esnada Ezher'de eğitim ve öğretim metodları Fatimiler zamanın- daki tedris sisteminden daha çok, yeni kurulan bu medreselerde- ki sisteme uydurulmuştur.
Bu değişiklik neticesinde Ezher, kısa sürede yeni sisteme ayak uydurdu ve sonradan Dört Ehl-i Sünnet mezhebinin en bü- yük ilmi merkezi haline geldi. Günümüzde de eski geleneksel ka- rakterini muhafaza ederek, daha da gelişmiş modern bir üniver- site haline gelmiştir.
Eyyubiler zamanında bu medreselerde tefsir, hadis, fikih ve kelâm gibi dini ilimler, lügat, nahiv, sarf, belagat ve edebiyat gi- bi lisan ilimleri yanında felsefe, mantık, ilm-i nûcum, ilm-i felek
(48) İbn Hallikan, I. 357 vd., Makrizi, Hitat, H. 366
Prof. Dr. Hasan İbrahim HASAN
YanıtlaSil318
ve riyazi ilimler de okutuluyordu. İlm-i nûcum, tabiat bilgisi ve yüksek matematik gibi bazı ilimler, bu sahalarda yetişmiş hoca- lar tarafından kendilerine ait evlerde özel şekilde de okutulurdu. Tio ilmine gelince, geçtiği gibi hastanelerde tedris ediliyordu.
Siyasi - Dini - Kültürel - Sosyal
YanıtlaSilİslam Tarihi
Prof. Dr. H. İbrahim HASAN
cilt. 6.sy.317,318.
KARA DAVUD EFENDİ ŞERHI
YanıtlaSil921
Bana garip bir hal oldu. Bu kadar zamandır aybaşı halimden kesilmişken, şimdi yine kan geldi! dedi. Tareh: Sakın bu sırrı kimseye söyleme. Nemrud duyarsa bizi yok eder!.. dedi.
Tareh yine bir gün, evine gidiyordu. Bir melek, insan şekline bü rünmüştü. Karşısına çıktı: Yà Târeh! dedi. Vakit tamam oldu. Var, evine git. Belindeki
emaneti mahalline bırak!..
Tåreh, şaşkınlığa boğuldu. Puthaneye girdi. Karısının da orada olduğunu gördü. O gece birlikte yattılar. Allahü Teâlâ'nın emri gere ğince o gece İbrahim (A.S.) ana rahmine düştü. Sabah olunca o put- ların, sanemlerin hepsi Hazret-i İbrahim (A.S.)'ın anasına secde kil- dılar. Açık bir dille:
- Lâ ilâhe illâllahü vahdehu lâ şerîke lehu, dediler. O gece, Haz- ret-i Ibrahim anasının karnına düşünce gökyüzünde çok nurlu yıldız lar doğdu. O yıldızlardan iki baş çıkıp biri BATT'ya ve biri de DOĞU' ya doğru yürüdü. Bütün dünyayı aydınlıklara boğdu. Bütün âlem bu ışıkları gördü, şaştı, kaldı. Nemrud da o nurları görmüştü. Kâhin ve yıldızbakanları topladı:
Bu olay nedir? diye sordu. Onlar da:
Bunlar, Ahir Zaman'da teşrif edecek son Peygamberin atası- nın bu gece ana rahmîne düştüğünün alâmetidir. Ki onun kadri yüce atasını siz önceden bütün vasfiyle görmüştünüz! dediler.
Nemrud hemen yine buyruk verdi. O yıl içinde nekadar gebe kadın varsa hepsinin karınlarını yardırtıp evlatlarını helâk ettirmek istedi. Fakat, Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri onun bu muradını kendisine unutturdu. Ve hiçbir kadını incittirmedi.
Böylece, Hazret-i İbrâhîm ana karnında dokuz aylık olunca, ana- Si Târeh'ten izin aldı. Puthaneye girdi.
Bütün putların o anda kendisine baş eğip secdeye vardıklarını gördü. Korktu. Oradan çıkıp gideceği sırada kendisini doğum sancı- ları tuttu. Hak Teâlâ o anda ona bir melek gönderdi. Melek:
-Korkma, benimle gel! dedi. Sana çocuğunu doğuracağın bir yer göstereyim!
Melek onu aldı. Bir dağbaşı mağarasına götürdü. Nüh (A.S.) da mağarada doğmuştu. İçeri girdi. İçeride döşeklerin döşenmiş oldu- bunu ve oğlan çocuğa yaraşır eşyanın bulunduğunu gördü. Bundan az sonra Hazret-i İbrâhîm (A.S.) 1 dünyaya getirdi. Hazret-i İbrâhim daha doğar doğmaz:
SERH-I DELAILÜ'L-HAYRAT VE SEVARIKI'L-ENVAR
YanıtlaSilLA Bahe illallahü vahdehu lâ şerike lehû! (Allahtan başka Allah
yoktur. Birdir ve ortağı yoktur.) dedi. Sonra Cebrail (A.S.) geldi. Cennet sularlyle çocuğu yıkadı. Üze rine beyaz bir kundak giydirdi. Kulağına ezan okudu. Sonra anasının eline verdi. O da çocuğunu aldı. Emzirdi. Sonra Hazret-i İbrâhîm (A. 8.) 1 mağarada bırakıp evine geldi. Aradan üç gün geçince yine evl dini görmeğe mağaraya gitti. Yırtıcı hayvanların mağara kapisinda sıra sıra beklemekte olduğunu gördü. Bundan korktu. Evladından ümidini kesti. Mağaraya yaklaşınca hayvanlar dağıldılar. O da içeri girdi. Bir de ne görsün, evlådı, sevgili oğlu İbrâhim (A.S.) bir taht üzerinde yatmış gibi mübarek parmağını emiyordu. Birinden süt, b rinden bal, birinden yağ ve birinden de su geliyordu. Oğlu da onlan emip besleniyordu. Çevresinde melekler durmuş, ona hizmet etmek. teydiler. O da evladını eline aldı. Emzirip süt verdi. Yine evine döndü. Böylece her üç günde bir geldi, evladını emzirdi. Yine evine döndü. Oğlu tâ.... İki yaşına varınca Cebrail (A.S.) Cennet'ten yiyecek ve içe- cek getirip Ibrahim (AS.) 1 yedirmiş, içirmişti ve dört yaşına varınca- ya kadar da şeytandan onu saklatmıştı.
Veheb bin Münebbeh (Allah rahmet eylesin) şöyle rivayet eder: Şeytan-1 lâîn, her anadan doğan masuma gelir, ona dokunur, dürter, onu incitir. İşte masumların ağlayışları bu sebeptendir.
Şeytan erkekten dört, kadından da dört mübarek vücuda el do- kunduramamıştır. Erkeklerden, ilki Hazret-i İbrâhim (A.S.) dır. İkin- cisi Mûsâ (A.S.), üçüncüsü İså (A.S.) ve dördüncüsü de Fahr-i Ålem ve Server-i Beni Adem Hazret-i Muhammed (S.A.V.) 'dir. Kadınlardan da o dört kişi şunlardı:
1 Firavunun karısı Asiye bint-i Müzâhim; 2- Meryem binti Imran kl, Iså (A.S.) in annesidir,
3
Hadice bint-i Huveylid (R. Anhâ) dır ki, Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin hatunlarının cümlesinin en faziletlisidir. Hazret-i Fâtıma bint-i Muhammed (S.A.V.) dir ki Resûlüllah
(S.A.V.) in en sevgili kızıdır. Ve kızlarının da en küçüğü, en fa- ziletli olanıdır. Hazret-i İbrâhim (A.S.) dört yaşına girince Cebrail (A.S.) Cen- net'ten elbise getirip onu giydirdi ve:
-Ya Ibrahim, dedi; şimdi vakit geldi. Artık dışarı çık ve dinini
yay.
Bir rivayete göre Hazret-i Ibrahim her gün bir haftalık, kadar her hafta bir aylık kadar, ve her ay da bir yaş kadar büyüdü. Mağa- rada ancak on beş ay kadar durmuş, boylanmış, olgun bir erkek olmuş- tu. Anası gelince ona:
KARA DAVUD EFENDI ŞERHI
YanıtlaSil923
Ana, beni mağaradan çıkar! dedi. O da onu aldı, evine getir-
dl. Hazret-i İbrâhim yedi yaşına bastığı zaman babasının yanına gelmişti. Târeh Hazret-i İbrâhim'i hoş bir halde gördü, O'na: Ya İbrâhim, dedi. Bu putlara hizmet et.
O da puthaneye gitti. Fakat gelenlere:
Putlara secde etmeyin. Bunlar Tanrı olmaya lâyık değildir. Bunların neyi yapmağa gücü yetişir ki? der ve putları tahkir ederdi. Gelenleri de putlara tapmaktan yasaklardı. Nemrud kavmi Vezir Tâ- reh'e Hazret-i İbrâhimden şikâyetçi oldular.
- Bu oğulun bizi putlara tapmaktan alakoyuyor. Kendi dini ne çağırıyor. Tanrı birdir, Ondan başka yaratıcı yokturs diyor, dediler. Tareh, puthaneye geldi. Oğlunu azarladı. Hazret-i İbrâhim (A.
8):
- Ey baba, dedi, senin söylediğin ne sözlerdir. Bana gerçektir ki ilim geldi. O sana gelmedi. Ben seni sakınırım. Benim sözümü din- le. Doğru yola git. Rabbiyi Tevhit eyle. BİR say. Sen, bu putlardan fayda görmezsin!
Tareh, oğlundan bu sözleri işitince, Ibrahim (A.S.)1 döğmek için ileri atıldı. Oğlu da: -Ey baba, dedi, Şeytan'a uyma. Allahü Teâlâ'ya âsi olursun!...
Târeh, Hazret-i İbrâhim (A.S.) 1 öldürmek istedi. O da:
- Ey baba, korkarım ki sana Hak Teâlâ'dan azap gelmesin. Sen
-
Şeytan'a uyuyorsun! dedi. Târeh: - Ey oğul Sen bizim put Tanrı'larımızdan, yüz çevirirsin. Şim- di emrederim, seni taşlayıp öldürürler! Ya da şehirden dışarı çıkarıp atarlar! dedi. Hazret-i İbrâhim (A.S.) da:
- Ey baba, diye cevap verdi. Ben sizin putlarınızdan bıktım. Ben, seni ve beni, bütün âlemi, görünen, görünmeyen, bütün dünya- lan yaratan Allah'a, Yaradan'a secde ederim..
Hazret-i İbrâhim (A.S.), babasına bu gerçeği söyledikten sonra şehirden çıktı. Doğduğu mağaraya gitti. Yedi yıl orada gizlendi. Ama öte yanda annesi, kocası Târeh'i azarlayıp:
Git, benim oğlumu bul, bana getir! dedi. Târeh de mağaraya gitti. Orada Ibrahim (A.S.) 1 bulup aldı, evine getirdi. Bundan sonr daha üç yıl geçti. Hazret-i İbrahim (A.S.), durmadan, babası Târeh nasihat verirdi:
Ey baba, derdi. Gel Allahü Teâlâ'ya iman getir. Cehennem
den kurtul.
SERI DELAILOL-HAYRAT VE SEVARIKILEN
YanıtlaSilAma Tareh, onu dinlemeadl. En sonunda eceli geldi, öldü. Nem
24
d, puthaneyi Tareh'in kardeşine verdi. Ibrahim (A.B.) her gün f
at gönetirdi. O firsatta putları kırmak isterdi. Nemrud halkının kabllelerinde, yılın bir günü büyük sayılıyordu gün herkes kırlara çıkardı. Yine yılın o günü gelmişti. Amcan wuthaney! Hazret-i Ibrahim'e birakip o da kıra gitti. Ibrahim (AS) walta lle bütün pulları kırdı. Ve baltayı baş putun boynuna asti; put- maneden çıkıp gitti. Şehir halkı geri dönüp gelmişti. Nemrud måbede irdi. Bu, bir Adetti. Fakat bir de ne görsün; Haşâ Tanrı diye taptıkla putlar parça parça olmuştu. Yere düşmüşlerdi:
-Bunları kim parçaladı, bu hâle getirdi? diye sordu. Halk -Threh'in oğlu Ibrahim bizim putlarımızı kırar, zemmederdi. Bu işi o yapmış olacak? dediler. Nemrud:
Tez, onu bana getirin! Ben onu elbette öldürürüm! dedi. Halk
da Ibrahim (A.S.) bulup getirdiler. Nemrut: Ey Ibrahim, dedi. Bu Tanrılarımıza bu hakareti sen mi yap- tin!
Ibrahim (A.B.):
-Ya Nemrud, dedi. Büyük Put, küçük putlara darıldı. Varp balta ile onları parçaladı. İşte balta da büyük putun boynunda asılı dedi.
Nemrud:
Doğru söyle, ya Ibrahim, bu işleri sen mi ettin? diye sordu
O da:
-Ya Nemrud, niçin böyle söylüyorsun. Gece, gündüz Tanrı di- ye taptığınız büyük puttan bunu sor! O size eğer söyleyebilirse söyle- sin! diye cevap verdi. Nemrud:
-Ya Ibrahim, dedi, sen bilmez misin ki, putlar konuşamazlar. söz söyleyernezler! İbrâhim (A.S.) da bu cevabı alınca:
By Nemrud! Mademki putlar konuşamaz, cevap veremezler, ey zâlimler, neden bunları elinizle yapar, yine onlara taparsınız?. On- ladan yardım dilersiniz. Ne ahmak kavimsiniz. Siz gelin, yerleri ve gökleri yaratan, beni ve sizi, bütün varlıkları, dünyaları var eden Al- lah'a ibadet edin! dedi.
Nemrud'un dili tutuldu. Fakat birçok kişi de Ibrahim (A.S.) gönül döndürdüler. Nemrud da ne yapacağını şaşırmıştı. Hazreti Ib- rahim (A.S.) a dedi ki: - Ey Ibrâhim! Tanrılarıma ben yardım ederim. Senin Allah'ın, sana yardım eder mi? Seni benim azabımdan kurtarır mı?.
Hazret-i Ibrahim (A.S.) dedi ki:
KARA DAVUD EFENDI SERHI
YanıtlaSil925
YA Nemrud, bu düşünceleri yüreğinden çıkar. Yarın ölürsün. Kıyamet Günü vardır. Cehennem'de halin nice olur?. Nemrut şu cevabı verdi:
Ya Ibrahim! Mademki öyledir, ben de sana ateşle azap ve- reyim göreyim, Sen'in Allah'ın seni kurtarır mı?
Nemrud böyle söyleyip Hazret-i İbrâhim (A.S.) 1 hemen zindana attırdı. O vakitler kendisi on altı yaşındaydı. Sonra Nemrud tellâllara şöyle bağırttı: Vay o adamın haline ki ateşime bir yük odun getirmemiş ol-
1
sun!..
Bütün halk yüz fersahlık bir meydana bucak bucak yerlerden odun taşıyıp getirdiler. O meydana yığdılar. Hatta odun getirmeye o derece istekli oldular ki, çok hasta olanlar bile: Ölürsem malımın akçesile odun alıp getirin! dediler, vasiyet-
te bulundular. Fakir olan kadınlar bile eliyle iplik büküp akçesiyle
odun alıp getirirlerdi. Sonra Nemrud şu emri verdi:
Odunun çevresini ateşe vurun. Odun yığını dört yandan tutuşturuldu. Yeryüzünde nekadar hayvan varsa, hepsi ateşi söndürmek istediler. Fakat Kertenkele, bu ezacı hayvan:
-Belki üflersem ateş daha da yanar! diye alevleri üfleyip du
rurdu. Bundan dolayı Hak Teâlâ onun kulağını sağır etti. Ve Kerten
keleyi öldürene sevap yazdı. Nitekim Sahih-i Müslim'de Ebû Hüreyr
(R. Anh) tan şöyle rivayet etmiştir:
- Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz buyurdu ki, bir kimse Kerten keleyi bir vuruşta öldürse Hak Sübhânehu ve Tlâlâ fazıl ve ihsanı il ona yüz sevap bağışlar. İki vuruşta öldürse daha az, üç vuruşta öldü rürse ondan daha az sevap bağışlar.
Yanan odun yığını yedi konaklık yerden bile yanına yaklaşılma yacak bir şekilde yanıp tutuşmuştu. Uçan kuşlar ateşin çevresinde b le uçuşamıyor, havada yanıyorlardı. Ateşin fışır fışır yanışı bir konal hk yerden işitiliyordu. Nemrud, sonra yine Tellâl çıkartıp şöyle bağır t:
Yarın Yer Tanrısı İbrâhim'e azap edecektir. Bütün halk se retmeğe gelsin. Herkes görsün ki, Yer Tanrısına asi olanın hali nedi
bölük insanlar seyre geldi. Böylece, yüz binlerce insan toplanmış old Her taraftan zengin ve fakir, genç, ihtiyar, erkek, kadın bölü Nemrud buyurdu. Hazret-i İbrahim (A.S.) 1 zindandan buraya get diler. Nemrud'un önüne koydular. Nemrud ona:
Ya Ibrahim, dedi. Gel, bizim putlarımıza uy. Hazret-i İbrâhim (A.S.):
SERB-I DELAILÜ'L-HAYRAT VE ŞEVARIKTL-ENVIR
YanıtlaSil926
Ya Nemrud, diye cevap verdi. Sen Allah'tan kork. Senin Tan- rin olan put ne şeydir ki, ona taparsın. Gel yüce Allah'a iman getir Kıyamet Günü'nde Cehennem ateşinden vücudunu kurtar, Nemrud, kızdı:
-Bunu ateşe atan! diye emreyledi. Bakayım, göreyim, onun Al- lah'ı, onu, nasıl kurtaracak?. O zaman Hazret-i İbrâhim'i alıp ateşe atmak istediler. Lâkin ate şin sıcaklığından yanına varılamıyordu. Nemrud'a bunu söylediler. Bütün bu kafirler bu işi yapamadılar. Nemrud, vezirlerine:
Buna çare nedir? diye sordu. Herbiri bir türlü cevap verdi. Hiçbir çare mümkün olamadı. Nemrud şaşkın bir hale gelmişti. Şey- tan bir ihtiyar kılığına girdi. Nemrud'un yanına geldi: -YA Nemrud, dedi. Neye şaşkına dönmüşsün!.
Nemrud: - Ey ihtiyar! dedi. İbrâhim bizim Tanrılarımızı inkâr etti: On- ları zemmetti. Herbirini parça parça etti. Ben de onu ateşte yakmak için bu kadar ateş yığdım. Ama sıcaklığından yanına varılamıyor. Ateşte yakmanın yolu yok. Onun için ne yapacağımı da şaşırdım, kal dim.
Şeytan:
-Ya Nemrud! dedi. Şaşkınlığa düşmeke ne sebep var! Tez ba na bir ağaç getirin.
Hemen ihtiyar adamın istediği ağaç getirildi. O ağaçtan bir man- cınık yaptı. Dünyada ilk mancınığı yapan şeytan'dır. Sonra İbrahim (A.S.) 1 mancınığa oturttular. O zaman Hak Sübhânehu ve Teàlà bütün gökyüzü ehline:
Yere bakın! diye emreyledi. Melekler de yere baktılar. Hazret-i İbrahim (A.S.) 1 mancınık üzerinde görünce onların hepsi, bütün yaratıklar, yalnız insanlar ve cinlerden başkaları, birden haykırmaya başladılar. Kadir Kayyum olan Mevlâ Celle Celâlühü'ya yalvarıp ya- kardılar:
- Ey bizim Rabbimiz! dediler. Ve ey Allah'ımız! İbrahim Sen'in Habibindir, yerde ondan başka Sen'in BIR'liğine inanan yoktur. Sen' yalnız o Tevhid eyler. O şimdi ateşe atılıyor. Habibin Hazret-i Mu hammed'in mübarek nuru onun alnındadır. O yüce nûr hürmetine bi- ze izin ver, Yarabbi, ona yardım edelim.
Bu niyaz üzerine aziz Celil ve kerem ve lûtuf sahibi olan Allahü Celle Şanühu azamet ve celâl ile: O Ibrahim benim Habibimdir ve ondan başka Habibim yok- tur. Onu yaradan ancak Ben'im. Onun da benden başka İlâhı yok-
tur. Siz ona gidin. Eğer sizden yardım isterse yardım edin. Size izin
KARA DAVUD EFENDİ ŞERHI
YanıtlaSil927
verdim. Eğer iltifatta bulunmaz, yardımınızı istemezse onu kendi ha- line bırakın. Ben onun bütün hallerini bilirim. Onunla Ben'im aram- dan çekilin. O zaman da benim kudretimi görün! diye buyurdu. Mancınığı atmak sırası gelince ne yaptılarsa Hazret-i İbrahim
(4.8) 1 firlatıp atamadılar. Çünkü mancınığı kımıldatamamışlardı. Baktılar, Hazret-i İbrahim (A.S.) şöyle zikirde bulunuyordu: La ilahe illâ ente sübhâneke lekel hamdü ve lekel mülkü lâ şerike lehe.
O zaman yine şeytan araya girdi: Ya Nemrud, dedi, bir erkekle bir kadın gelsinler. Mancınığın
yanında göz göre göre birleşsinler, zinâ etsinler. Nemrud, bir erkek ve bir kadın arattırdı. Çok vaitlerde bulun- da. Fakat hiçbir kişi çıkıp ta bu yüz kızartıcı işi açıkta yapmak is- temedi. Ancak iki kardeş vardı. Biri erkekti, adı CİN'di. Biri de dişiy- di Adı: GANE'ydi. Onlar geldi. Büyü kbir halk topluluğu içinde göz göre göre çefitleştiler. Bütün halk, hem de iki kardeş olan Cin ile Gå- aryi länetlediler ve böylece onların soyundan gelenlere de Cingåne
Onlar böyle açıktan halkın ayıpladığı bir işi yaparken, manci- nik ta boşandı. İbrâhim (A.S.) 1 ateş yığınının ortasına doğru fırlattı. Fakat hemen sulara müekkel olan melek geldi:
-Ya Ibrahim, ben sulara müekkel olan melek'im. Eğer diler-
sen suları koyverip ateşi söndüreyim. Yeri soğutup temizleyeyim, se- ni de tertemiz yere indireyim! dedi. Fakat Hazret-i İbrâhim (A.S.) ona: -Benim senden bir dileğim yoktur! Var, işine git! dedi.
Daha sonra rüzgâra müekkel olan melek geldi:
-Ey Ibrahim! dedi. Ben rüzgârlara, yellere müekkelim. Eğer dilersen, rüzgârları koyvereyim, bütün ateşleri Kâfirlerin üzerine sa- çayım. Yeri soğutup seni de tertemiz bir yere indireyim. Hazret-i Ibrahim (A.S.) ona da:
Benim senden bir dileğim yoktur! Var, işine git! dedi.
Daha sonra yerlere müekkel olan melek gelip dedi ki: lersen, yerleri harekete getireyim. Ateşi götürüp, seni de soğuk bi Ey Ibrahim. Ben de yerlere müekkel olan meleğim. Eğer di
pere indireyim. Hazret-i Ibrahim (A.S.) ona da şu cevabı verdi:
Benim senden bir dileğim yoktur! Var, işine git! dedi. Fakat, bu sırada ateş ona o kadar yaklaşmıştı ki Cebrail (A.S. dre-vi Müntehâ'daki makamında Allah'ına tekrar niyaz edip:
928
YanıtlaSil(A.S.) SERH-1 DELAILÜ'L-HAYRAT VE ŞEVARIKI'L-ENVAR -Yarabbi, dedi, sevgili Habib'in hürmetine İbrahim kurtuluş ihsan eyle. a
Cebrail (A.S.) a şu ilâhî hitap geldi: Var, ona git, eğer diliyorsa kurtar!
Cebrail (A.S.) göz açıp kapayıncaya kadar bir zamanda Hazret-i İbrâhim (A.S.) in yanına geldi ve ona selâm verdi. O da onun selami-
nı aldı. Cebrail (A.S.): Ya İbrâhim, dedi, bir dileğin var mı?
.
Şimdilik bir dileğim yoktur.
Ama Rabbından iste.
Ne isteyeyim?.
Vücudunu iste ki ateş yakmasın.
Vücudumu yaratan O'dur, Allah'ımdır. Benim varlığımla ne ilgim var?. -Sen canını iste ya İbrahim.
-Ya Cebrail. Dileği bildirmeye ve söylemeğe ne hacet! Yara- dan herşeyi bilir. O'nun benim halimi bilmesi yeter. Soruya hacet yoktur. Ben O'nun kuluyum. Dilerse yakar, dilerse kurtarır. Hasbi an suâli ilmihû bihâli hasbiyallahü ve ni'melvekil! Böylece Hazret-i İbrâhim (A.S.):
- Ey Cebrail, senden bir dileğim yoktur. Sen de benim gibi âciz bir kulsun. Yâni muhtaçsın. Benim halimi, beni ve seni, on sekiz bin âlemi yaratan, gayıp ilimlerini bilen Allahü Teâlâ bilir ve görür deyince, mekândan uzak olan Allahü Azimüşşan Celle Celâlühü Haz- retleri:
يانا تكوني بردا وسلاما على ابن قيم
Ya nârü kûni berden ve selâmen alâ İbrâhîme. (Enbiyâ sûresi, âyet: 69). (Ya ateş! İbrahim'e karşı soğuk ol, selâmet ol.)
diye ferman eyledi. Evet, lâhî hitap ateşe: - Ey ateş, soğuk ol, İbrâhim'i selâmet tut, onu yakma! buyur muştu. Ateş te bağ, bahçe, gül ve güllük olmuş, bir servilik, bir koku- lu bostan haline gelmişti. Her ağacında bir bülbül ötmeğe, şakımağa
başlamıştı. Hoş sesler Yaradan'a tesbih edip coşuyorlardı. Az sonra Ibrahim (A.S.) havadan o mahalle indi. Mübarek diz- lerinin yere dokunduğu yerden iki ırmak çıkıp çağladı. O bağın dört
RA DAVUD EFENDI SERBI
YanıtlaSil929
resinde taşıp, çağlıya çağlıya akmağa başladı. Sonra, Cebrail 8) Cennet'ten (Uçmak'tan) giyimler getirdi. Hazret-i Ibra- (AS)a giydirdi. Sonra bir tahtın üzerine oturttu. Ona: By Ibrahim, Yüce Yaradan'ın ihsanını gördün! diyerek Bid- yi Münteha'daki yerine gitti.
L Harret-i Ibrahim burada üç gün oturup HALIK'ina ibadet eyle- Nemrud ise Hazret-i İbrâhim'i ateşe attıktan sonra sarayına dön- t. Vezirine:
Acaba, Ibrâihm'in hali ne oldu? diye sordu. Vezir:
-Eğer çelikten de olsa şimdiye kadar erimiştir! dedi. Çünkü im halkımızdan kimse ateşin yanına yaklaşamadı. O ise ateşin or- na atıldı. Işi bitiktir! Nemrud:
-Bana büyük bir köşk yaptırın! diye emir verdi. Köşk yapıldı, trädi. Nemrud, içine çıktı, oturdu. Bakti, Hazret-i Ibrahim (A.S.) tanlar giymiş olduğu halde yüce bir taht üzerinde oturuyordu. Tanunda da bir kimse vardı. Çevresini gül, yasemin, lâle, nergis çi- kleri süslüyordu. Tüti kuşları, kumrular, bülbüller ise hoş seslerle nap ótüşüyordu. Ve durmadan Ibrahim (A.S.) in ziyaretine ko- yorlardı. Önünde de Hayat Suyu kadar güzel iki ırmak çıkmış, o ba- dört yakasına akıyordu. Hazret-i İbrâhim (A.S.) da ibadet et- mekteydi.
Nemrud, bu halleri görünce şaşırdı, kaldı. İbrâhim (A.S.) a ses-
-Ya Ibrahim, seni ateş niçin yakmadı. Sen bu kerâmeti nere- de buldun?..
Hazret-i İbrâhim cevap verdi:
-Beni koruyucu, saklayıcı olan Allahü Teâlâ yaktırmadı. Sen: -Tannin seni bakayım kurtarabilir mi?» dememiş miydin! Tanrın e benim Allah'ım beni kurtardı. Bir kimsenin gönlünde Allah sev- olursa o kimseyi ateş yakmaz.
Nemrud dedi ki:
Ya Ibrahim, eğer ben de senin Allah'ına dönersem beni de
kabul eder mi?. thekhim (A.S.) da:
Kabul eder, ömrünü, malını arttırıp seni aziz eder! dedi. Nemrud o zaman:
Tn'na Ibadet edeyim. Hem ibadet, hem secde ona layıktır, dedi. -Madem ki öyledir, şimdi dışarı çık. Sana iman getirip senin
F. 59
SER-I DELAILOL HAYRAT VE SEVARIKIL-ENVI
YanıtlaSil930
brahim (A.8.) da yerinden kalktı, ateşten dışarı çıkmak istedi. Yo rüdüğü vakit yerde olan ateşin korları çimen ve çiçek oluyordu. Odun Har yeşeriyor, yaprak veriyor, yemişler sarkıtıyordu. Böylece ateşten çıktı. Nemrud'un yanına geldi. Nemrud:
-Ey Ibrahim, o yanında bulunan kimdir? diye sordu Hazret-i Ibrahim (A.S.):
-O göklere müekkel olan melektir, benimle ünsiyet eyledi, ba ma dost oldu! dedi. Nemrud da vezirlerini çağırdı: Ben Hazret-i Ibrahim'in Allah'ına iman getirdim. Onu BIR
Meyip tevhid ediyorum, siz ne dersiniz? dedi. Onlar da bu sözleri işidi
biribirleriyle konuştular:
-Eğer, padişahımız İbrahim'in Allahına iman getirirse Ibra him'e de dost olur. O da Nemrud'a bizden daha çok yaklaşır, has ada- mi haline gelir! dediler. Nemrud'a dönerek:
-Ya Nemrud, şimdiye kadar sen kendin Tanrılık davası eder- sin. Şimdi de Ibrahim'in kulu mu olacaksın? dediler. Ve neylediler, neylediler. Nemrud'u yeni inanışından döndürrüp azdırdılar. Nem- rud da:
-Bu Ibrahim'l mutlaka öldürmeliyim! dedi. Çünkü benim mül- küm onun elinde helak olacaktır! Aner dedi kl:
-Siz onu kuyuya atıp öldürünüz. Nemrud da:
-Nasıl isterseniz öyle öldürün! dedi. Azer bir büyük kuyu kaz- dirip saman getirtti. Kuyuya doldurttu. Sonra Hazret-i İbrâhim (A S.)1 getirtip samanı yaktı. Dumanı ile onu boğmak istedi. Hak Te- Ala Hazretleri rüzgâra emir verdi. Ateşi dağıttırdı. Fakat oradan bir ateş parçası Azer'in sakalına sıçradı. Yüzünün bir yanını yaktı. Azer fervad ederek bağıra çağıra can verdi.
Nemrud şaşırmıştı. Oradan kaçıp gitti. Rüzgâr bu sefer Azerin külünü arkadaşlarının gözlerine doldurdu. Hazret-i Ibrahim (AS) sa ve selamet kuyudan çıktı, oradan gitti. Fakat gözleri külle dolu olanlar onu göremediler.
Bu sırada Nemrud'un nalbl tahtta oturmaktaydı. bin Yahud derlerdi. Onun, bir kızı vardı ki o zamanın en güzel bir ki mydı. Adına Sâre derlerdi. Güzel mi güzeldi. Hatta Hazret-i Havva (R Anhá) nin güzelliği kadar güzeldi. Såre (R. Anhâ) Hazret-i Ibrahim' den bu kerametleri görünce onun önüne geldi: Adına Nahar
-YA Ibrahim, dedi. Ben senin Allah'ını Hak bildim. Ona iman
etmek dillyorum. Acaba beni kabul eder mi?.
931
YanıtlaSilKARA DAVUD EFENDİ ŞERHI
Hazret-i İbrâhim (A.S.):
- Evet, kabul eder, yâ Sâre! diye cevap verince Sâre Hazret-i Ibrahim (A.S.) in önünde Hak dinine girdi. Sonra da:
-Ya Ibrahim, beni helâllığına kabul eyle! diye yalvardı.
Hazret-i İbrahim (A.S.) da: Seni kabul ediyorum! dedi. Hak Sübhânehu ve Teâlâ'dan da vahiy geldi:
-YA İbrâhim, Såre'yi alıp, Nemrud'u da dine davet eyle. Gel- messe onlara azap vereyim, görsünler! diye buyurdu. Hazret-i Ibra- him (A.S.) da Sâre'yi aldı. Nemrud'un yanına geldi:
Ya Nemrud, dedi. Gel Hak Teâlâ'ya iman et. O'nu BİR bil. Or- tah ve evi yoktur diye söyle. Beni de Hak Peygamber bil ve imana? gel. Yoksa Hak Celle ve Alà sana azap gönderecek, gözünü aç!.. Nemrud:
Ben sana iki azap verdim. Sen onlardan kurtuldun. Artık be- nim seninle işim yok. Şimdi varıp Senin Allah'ın ile cenkleşeceğim! Sen de var, buradan git. Hazret-i İbrâhim (A.S.):
Ya Nemrud, dedi. Sen bu sevdadan vaz geç. İmana gel. Yok-
sa helak olur, gidersin! Fakat, 'Nemrud imana gelmedi. Hazret-i Ibrahim (A.S.) da Sâ re'yi alarak çıkıp gitti. Nemrud emretti. Tabut biçiminde bir köşk bir hava gemisi yaptırdı. Bir kapısından köşkün üstüne çıkılır, bi kapısından da altına girilirdi. Tahtının dört köşesine dört uzun direl diktirdi. Sonra dört tane Akbaba kuşunu tutturup getirtti. Onları ten ha bir yerde aç bıraktırdı. Su ve ekmek vermediler. Hapsettiler. Sonr köşkün direklerine et parçaları astılar. Daha sonra o dört kuşu gö türüp her bir direğe ayrı ayrı bağladı.lar. Hepsi hazır olunca Nemru bir yay ile üç ok aldı. Vezirinin birini de yanına alarak o köşke çıkt Akbabalar etleri görünce aç olduklarından onları yakalamak isteyi kanatlarını açtılar. Havaya doğru uçmağa başlayıp rüzgâr gibi gök yüzüne yükseldiler. Halk, havalanan köşke şaşkınlıkla bakakald Nemrud hava gemisi ile göğe çıkınca yanındaki vezirine: Yukarı kapıyı aç! Bak ne görüyorsun? dedi.
Vezir de kapıyı açıp baktı: Her yer bildiğimiz gökyüzü! dedi. Nemrud:
Aşağı kapıyı aç! Ne görüyorsun? dedi. Verir de kapıyı açıp baktı:
932
YanıtlaSilSERB-I DELAİLÜ'L-HAYRAT VE SEVAMIKIL-ENVAR
--Her yer bildiğimiz yeryüzü! dedi.
Nemrud: Biraz daha yukarı çıkalım! dedi.
Çıktıkları yol kadar, daha yukarı çıktılar. Nemrud yine vezir ne:
-Yukarı bak, ne görüyorsun? diye sordu: Vezir.
-Gök yine önceki gibi görünüyor! diye cevap verdi. Aşağı bak, ne görüyorsun?
-Yer, bir duman olmuş, görünmüyor.
Nemrud o zaman:
Artık cenk yerine geldik! dedi ve eline yayı aldı. Okunu ya- yin kirişine geçirdi. Yayı çekince ok fırladı. Bütün dünyaların yara tıklarına muradını veren gaybleri bilen Hak Teâlâ Hazretleri Cebrail
(AS)'a: - Ya Cebrail, diye buyurdu, denizden bir balık al, Nemrud'un okuna karşı tut!
Bu ilahi hitaba uyarak Cebrail (A.S.) da denizden bir balık aldı.
Nemrud'un okuna karşı tuttu. Ok gelip balığa çarptı. Ok yine balığın
kanına bulaşmış olarak Nemrud'un önüne düştü. Nemrud oku kan
içinde görünce sevindi:
İşte göktanrısını (hâşâ) öldürdüm! dedi. Nemrud bilmiyor- du ki, Allahü teâlâ Hayyünlâ yemûttur. Ölmekten, değişmekten, ken- disine bir zarar isabetinden münezzehtir, uzaktır. Biz Müslümanlar buna
Amenna ve saddaknâ! deriz. Nemrud, bu anda vezirine:
-Şimdi etleri direklerin altına, aşağısına bağla! Akbabalar e lerden yukarıda kalsınlar! diye emir verdi. Vezir de öyle yaptı. Akba balar başlarına geriye çevirdiler, etlere hırsla bakıp köşkü aşağıya in dirmeye başladılar. Balık ise Hak Tebåreke ve Teala'ya ağlayıp, inleyip:
-YA hahi, dedi, ben ne günah işledim ki beni düşman okuna
hedef tutturdun?.
Hak Celle ve Alà:
- Ey balık, sana ve senin eşin olan nekadar balık varsa hepini- ze tâ... kıyamete kadar bıçağı haram ettim! diye buyurdu. Sonra Ceb- rail (A.S.)a şu buyruğu verdi:
933
YanıtlaSilRA DAVUD EFENDİ ŞERHI
O balığın karını sakla! Yüce kudretimle o kandan bir şey ya arağım. Balığın intikamını o inatçı Nemrud'dan onunla alsam ge-
Cebrail (A.S.) sonra o balığın kanını yere indirdi. O kandan Hak thanehu ve Teâlâ kavak ağacını yarattı. Kavak ağacının tepe siv- lyle Nemrud'u helâk edecekti. Nemrud da yere inince doğruca tah- a gitti, oturdu. Mehter vurdurup vezirlerini, beylerini, yakın adam- ni divana çağırdı. Onlar da geldiler, divanda toplandılar. Nemrud, rec kanlı oku çıkardı. Beylerine, vezirlerine ve halkına gösterdi: İşte göklerin ordusu ile cenk ettim. Onları dağıttım! Ve İb-
hir'in Tanrısını (Hâşâ) öldürdüm! dedi. Oradakiler hemen Nemrûd'a karşı yüzlerini korkuyla döndürüp a secde ettiler. İçlerinde Hak dinini kabul etmiş olanlar da vardı. lar Hazret-i Ibrahim (A.S.)'in dininden dönmüş oldular.
Nemrud, gün günden küfürünü arttırdı. Zalim oldu. Cebbar oldu.
"akat, yüce Allah, Hazret-i İbrâhim (A.S.) a vahyedip: -Ya Ibrahim, diye buyurdu. Var git, Nemrud'u dine dâvet kil. İbrahim (A.S.) da Nemrud'un divanına geldi:
-YA Nemrud, dedi, Allah'tan kork. Bu halkı azdırıp küfüre ve
ri yola saptırma. Sen ki, hâşâ, kendini Hak sanırsın, eşin ve ben-
erin olmadığına inanırsın ve hâşâ, kendisi Allahü Teâlâ'ya benzetir- sin, bir yalanla kavmini azıtır, yoldan çıkarırsın. Asıl benim Allahım aimi diridir, ölümsüzdür. Ölmekten ve bütün sıfatlardan uzaktır. Ya Nemrud, imana gel. Allahü Teâlâ'dan kork. Sana azap gönderecek Al- lahü Teâlâ'dır. Harret-i Ibrahim (A.S.) tamam kırk gün, süresiz, Nemrud'u ima-
na çağırıp durdu. Fakat Nemrud, itaat etmedi. O zaman Cebrail (A.
S.) gelerek:
-Ya Ibrahim, dedi. Hak Teâlâ sana selâm etti. Ve buyurdu ki; - Var, git Nemrud'a haber ver. Ne kadar askeri varsa bir sah- rada toplasın. Ona ordu göndereceğim.
Bu vahly gelince İbrâhim (A.S.) da saadetle Nemrud'a gitti: -YA Nemrud, dedi, gözünü aç, Hak Teâlâ sana azap edecek askerini topla ve bir sahraya çık.
Nemrud:
-Ne askeri gönderecek! diye sordu. Hazret-i Ibrahim: -Cemâl-1 Allah'ın dünyadaki yarattığı mahlûkunun en hafif Te en zayıfı olan sivrisinek askeri! diye cevap verdi.
-Ya Ibrahim, dedi. Sivrisinek Rabbinin askeri midir?
SERH-I DELAILÜ'L-HAYRAT VE SEVARIKIT-ENVIR
YanıtlaSil34
Ibrahim (A.S.):
-Evet, bütün canlılar Rabbimin askeridir. -YA öyle mi? dedi. O halde bir ferman vereyim hepsini ö
Nemrud:
ünler!.. Hemen askerini bir araya topladı. Silahlandırdı. Bütün erleri b abrada bir araya geldiler. Demir zırhlar giyindiler. Başlarına demir aslar, miğferler geçirdiler. Sonra bir sahraya indiler. O kadar asker oplanmıştı ki, eni döt konaklık, uzunluğu da dört konaklık yeri kap amaktaydı. Nemrud bütün ordunun gerisinde durdu. Hak Sübhanehu we Tellà Hazretleri sivrisineklerin başbuğuna ferman buyurarak: Askerini al, o Nemrud'u ve askerini yiyerek ortadan kaldır dedi.
Sivrisinek Bey'i de ordusunu aldı. O kadar büyük bir çoğunluk la havayı, bulutları kapladı ki gök ve güneş görünmez olmuştu. Tür- lü korkunç sesler ve gürültülerle vizlayarak Nemrud'un ordusuna saldırdılar. Nemrud, bunların böyle bir korkunçlukla geldiğini gö rünce askerine sık sık: Üzerinize konanı vurun, öldürün. Fakat sinekler her askeri
-
baştan ayağa kadar sarıp sarmalamıştı. Başlarındaki tasların, vücut-
larındaki zırhların arasından girip elbiselerini, kılların, etlerini deri- lerini, kemiklerini, bindikleri hayvanları hepsini az vakitte bütün bü tün yemişler, tüketmişlerdi. Nemrud, ordusunun bu şekilde yenilmeğe başladığını görünce korkusundan sahradan kaçıp gitmişti. Sarayına geldi. Cam kaplı bir odası vardı. İçine girdi. Bütün deliklerini kapattı. Odanın içine sak
landi
Fakat, Nemrud'a Cenâb-ı Hak tarafından bir kanadı olan, bir kanadı olmayan topal bir Sivrisinek musallat edilmişti. Bu sivrisinek onu ölüme göndermekle vazifelendirilmişti. Topal sinek de Nemrul' un peşine düşmüş, gelmiş, odanın anahtar deliğinden dolanmış ve Nemrud'la yedi gün savaştı durdu. Nemrud, gece, gündüz uykularını bırakmış, kanatsız sivrisinekçikle boğuşmuş, durmuştu. türlü zafere erip bu zayıf hayvancığı öldürememişti. En sonunda s feri kazanan sinek oldu. Nemrud'u dudağından ısırıp soktu. O anda dudağı şişti. Acısından feryada başlarken sinek burnundan içeri gir di. T., beyninin içine girdi. Vialdaya vızıldaya beynini yemeğe baş Andi. Nemrud, kapı, pencereleri açıp hademe ve cariyelerini çağır gece, gündüz başını sıktırıp dururdu. Böylece başağrısı ve baş vızıltısı
A DAVUD EFENDİ ŞERHI
YanıtlaSilparça geçerdi. Bu baş sıkmaya hiç aralık vermezdi. Az dursa vızıl-
acılar, beyninin yenmesi artardı. Sabredemezdi.
Kirk gün böyle geçti. Sinek kafasının içinde de gittikçe büyüdü. a başını uğdurup durdu. Bezden bir topuz yaptırmıştı. Dört beş çevresinde durmadan ve gece gündüz açık başına o topuzla vurup an bile aralık vermiyorlardı. Kirk gün de böyle geçti. Sinek te günden güne kafasının içinde
müştü. Topuz da artık kår etmiyordu. Kalın çuhalardan gürz gi-
went topuzlar yaptırdı. Yine onunla açık başını döğdürttü. Kırk gün
boyle geçti. Fakat başağrısı ve baş vızıltısı bir türlü geçmek bilme-
En sonunda baldır kalınlığında deriden keseler yaptırdı. Deri kese-
in içini sıkı sıkı doldurttu. Başını durmadan bunlarla da doğdürt-
Artik adamları topuz, sıkı kese savurmaktan bıkmışlardı: Tanrı davasında bulunan şu adam kendi başından bile bir si- çıkaramıyor! diyorlardı.
Nemrud, deri topuzu gittikçe daha da büyüttü. Kuvvetli vuran- n sevmeğe ve daima onlara vurdurmaya başladı. Artık bütün hade- elen bakmış, usanmıştı. Bir hâs kulu vardı ki çok güçlüydü. O güç- vurduğundan ona:
-Her gün gel, sen vur! diyordu. Artık bu işten bikanlar o kimseye gelip niyaza başladılar ve:
- Ey kul, lütfeyle. Bir gün öyle kuvvetli vur ki bizi bu azaptan urtar! dediler. O kişi de derinin içine yumuşak bezler arasına bir aş koydu. Topuzu iki eliyle kavradı. Var kuvvetini koluna verdi. Öyle ir kuvvetle Nemrud'a çomak salladı ki, Nemrud'un başı iki parça ol- du. İçindeki sinek serçe kuşu kadar büyümüştü. Hak Teâlâ ona kanat e ayak ihsan etti. O da:
-Pirr... ederek uçup gitti. Nemrud da gebermiş, canı cehenne- me gitmişti.
HAZRET-İ İBRAHİM (A.S.) IN SARA İLE MISIR'A GELİŞİ
Nemrud'un ölümünden sonra Hazret-i İbrâhim (A.S.), Sâra ile birlikte Mısır yolunu tuttu. O zamanlar Mısır'da zâlim bir hükümdar vard Adina Badik bin Sadin derlerdi. Kıptlydi. Bu padişah kadınlara çok düşkündü. Her nerede güzel bir kadından haber alsa, onu zorla tirtir, emeline nail olurdu. Hazret-i Ibârâhim (A.S.) bunu işitince Güldü. Çünkü karısı Süre çok güzeldi. Hak Teâlâdan yolculuk için isteyip destur çıkınca o da hazırlandı. Karısı Såre Hazretlerini bir
936
YanıtlaSiltu
SERA-I DELAILÜ'L-HAYRAT VE SEVARIKIL-ENVA sandık içine koydu. Ve bir deveye yükledi. Kâfile ile Şam yolunu tu
Yolda giderken önlerine baç alıcı memur çıktı. Bütün kervan ha kının mallarını yokladı. Vergilerini, baçlarını aldı. Sıra Ibrahim (A
Sa gelince:
Sandığ aç bakalım, dedi. Hazret-i İbrâhim (A.S.) da: Açmak neden gerekli? İçinde en güzel kumaşlar bulunduğu nu say, ona göre kıymetini ölç, bacını vereyim! dedi.
Fakat, baç alanları bu uzlaşma kandıramadı:
-Sandığ hemen açı dediler. Ibrahim (A.S.):
Öyleyse sandıkta baştan başa altın var, diye itibar edin! On göre baç vereyim! dedi. Adamlar bu teklife de râzı olmadılar. Íbrá him (A.S.):
-O halde baştan başa mücevher dolu sayın, hesap edin, vergi nizi alın! Nekadar baç isterseniz vereyim! dedi. Adamlar yine rån olmadılar. İsteklerinde israr ettiler. Sandığ
açtıdılar. Bir de ne görsünler:
Sandıkta gizlenen güzel bir kadındı. Sınır nöbetçileri bu hali görünce:
-Biz bu kadını padişahımıza göndermek zorundayız! dediler Hemen kafileye adamlar katarak Hazret-i Ibrahim (A.S.) 1, Sâre ile birlikte saraya gönderdiler. Mısır hükümdarı Såre Hatunu görünce: -Bu kimdir? diye sordu. Bu kadın senin neyindir?
Hazret-i Ibrahim (AS): -O benim hatunumdur! demekten korktu. Çünkü böyle kadın- ların kocası öldürülüp, kadınlarının hükümdar tarafında ele geçiril
diğini düşündü.
-Kardeşimdir! dedi. Hazret-i Ibrahim, bu sözüyle:
-Dinde ve Allah'a teslim olmada o benim kardeşimdir! demek
Misir Firavunu, Såre'nin güzelliğine şaştı, kaldı. Hareminde bu- lunan köşküne yolladı. Hazret-i Ibrahim (A.S.) şaşırdı, kaldı. Fakat Cenab-1 Allah o Kadir-1 Kayyum, Vahid-1 lâyezâl Hazretleri Hazret-l Ibribim lle Såre Hazretlerinin götürüldüğü köşk arasında olan bütün duvarları büllür gibi saf ve şeffaf etti. Bir taraftan öbür taraflar gö- ründü. Şimdi Ibrahim Halilüllah (A.S.), Sâre Hatun ile Mısır melikini karpsındaymış gibi görüyordu. Melik yavaş yavaş ilerledi. Såre Ha tuna el ile dokunmak istedl. Såre Hatun, bu taarruzu görünce:
KARA DAVUD EFENDI SERBI
YanıtlaSil937
By Padişah, diye haykırdı, benden irak dur. Yoksa sen bilir sin!.. Fakat, Mısır Meliği aldırış etmedi. Yeniden Såre Hatuna el uzat
mayi dileyince uzanan eller, ilerleyen ayaklar birdenbire kuruyuver Bütün vücudu ve uzuvları gevşedi. Köşk titremeye başladı. Barst- yordu. Hükümdar Såre Hatuna el uzattığına pişman oldu: Ya Sâre! dedi. Allah'ına dua et de köşkün bu sarsıntısı dursun ve elim, ayağım düzelsin!.. Bir daha da sana el uzatmayacağım. Ve
seni kocana teslim edeyim.
Sire Hatun dua etti. Köşkün sarsıntısı durdu. Hükümdarın ell, ağ önceki haline döndü. Fakat, bu hale geldiğini görünce sözünde dumayarak Såre Hatuna yeniden saldırmak istedi. Fakat yine ell, aya kurudu. Köşk sallandı. Yine Såre Hatuna yalvardı. O da dua etti Köşkte sallantı durdu. Firavun'un kuruyan el ve ayakları dü- zeldi
Bir söylentiye göre bu hal üç kere, bir söylentiye göre yedi kere sürdü En sonunda Melik kalbinden tövbekâr oldu. Ve: - By Sâre, şimdiden sonra sen benim kızkardeşim ol! diyerek, yerlere çöktü, Sâre Hatunun eteklerine sarıldı:
-Ben günah işledim, dedi. Sen beni bağışla.
Hem onun bir cariyesi vardı. Adı HACER'di. Onu göstererek:
-Bu cariye de sizin neslinizden, bir peygamber ırkındandır!..
Onu da ikinize bağışlıyorum! dedi. Hacer, Salih (A.S.) in soyundan gelmiş bir kızdı. Bundan sonra Sire Hatun'la Hazret-i İbrâhim (A.S.), yanlarına Hacer Hatunu ala- rak saraydan ayrıldılar ve bir konaklama yerine geldiler. Såre Hatun, olan biteni İbrâhim (A.S.) a anlatmak istedi. O da:
-YA Sâre, ben her şeyi kendi gözümle gördüm. Hak Teâlâ ba- bütün duvarları billûr gibi şeffaf kıldı. Her şeyi bana gösterdi. Bü- in konuştuklarının da işittim! diyerek Såre Hatunu uzun uzun öv di, hayır duada bulundu.
HACER IN HAZRET-İ İSMAİL'İ DOĞURMASI
Sare Hatun bir gün Hazret-i İbrahim (A.S.) a:
Sizin bukadar zamandan beri benden bir evladınız olmadı. Ve Ta da ihtiyarlık çağına vardı. Hacer-1 size vereyim, bunun yanı varin, inşaallahü Teâlâ evidâdınız olur! dedi. Hacer'i bağışladı. Gerçekten Hazret-i Ibrahim o zamanlar yüz yaşına varmış bulu- ordu. Båre Hatunun bu sözlerine ürüldü. Ellerini açtı. Kadir-
ŞERH-1 DELAILU'L-HAYRAT VE SEVARIKI'L-ENVAR
YanıtlaSilKayyumu Lâyezal ve âtalar, hediyeler ihsan buyuran yüce Yaradan'a yalvarır, yakarırcasına niyazda bulundu:
رَبِّ هَبْ إلى مِنَ الصَّالِحِينَ
Rabbi heb li minessâlihîne (Saffat sûresi, âyet: 100) (Yüce Allah'ım, bana salih kullarından hayırlı bir evlât ihsan
cyle.) diyerek evlât vermesi için dua etti. Allahü Teâlâ da bir erkek evlatla kendisine müjde verip duasını kabul etti. Ve Hâcer, İbrâhim (A.S.)'. dan gebe kaldı. Ve yüz altı yaşına varan efendisine Ismâil (A.S.)'1 do- ğurmakla onu muradına erdirdi. İbrâhim (A.S.)'ın kendi ümidi yok iken, yüce yaratan ona inâyet buyurarak İsmail (A.S.)'ı bağışlamış- tı. Bir rivayete göre de İbrâhim (A.S.) Şam köylerinde Kevtâ denilen köye gelerek yerleşti. Ki ona hâla Medine yi Halilül Rahmân denilir. Orasını sevdiler. Orada kaldılar. İbrâhim (A.S.) Ålemlerin Rabbine: Yarabbi bana bir evlât ihsan et! diye yalvardı:
Rabbi heb li minessâlihin. Yarabbi salih kullara hediyede bu- lun!
Cenab-ı Hak ta duasını kabul etti:
فَبَشَرَنَاهُ بِغُلامٍ حَلِيمٍ
Febeşşer nâhü bigulâmin hallym (Saffat sûresi, âyet: 101). (Hâlim bir erkek evlâtla müjdeledik.)
1brâhim (A.S.) bu müjdeye çok sevindi. Sâre, bu evlådı kendisin den umarken Ismail (A.S.) in Hacer'den doğmasını kıskandı. Kendisi- ni umduğuna nail olamamasından Hazret-i İbrâhim (A.S.) a: -Cariyen Hacer'le oğlunu mutlaka yanına al, ıssız bir yere gö- tür, bırak! dedi.
-
Hazret-i İbrâhim (A.S.) ona birçok nasihatta ve ricada bulundu ise, Såra Hatuna dinletemedi ve onun öfkesini yenemedi. O zaman Yüce Yaradan'a el açtı, yalvardı. Kendisine şu vahly indi: Ya Ibrahim, Sâre'nin sözüne izin ver. Hacer'le İsmail'i al. Bi- raz ekmek ve bir kap su ile devenin ardına al. Çöle çık yürü. Deven
KARA DAVUD EFENDI ŞERHI
YanıtlaSil939
ne yerde çökerse, onları o yerde bırak ve bana ısmarla, emanet et. Yi- ne geriye dön, memleketine gel.
İlahi emir böyle buyurulunca İbrâhim (A.S.) da bu emre uydu. Hacer'le oğlu Ismail'i aldı, devesinin ardına yerleştirdi. Yola düştü. Yüce Allah'ın inayetiyle uzun yolları kolayca aşıp, az zamanda Mek- kr'nin yerine geldiler. Bu yer ıssız, suyu, insanı bulunmayan, sıcağı çok bir vadi idi. İbrâhim (A.S.)'in devesi orada çöktü. O da Hâcer ile oğlu İsmail (A.S.) 1 yere indirdi. Ekmeği ve suyu onlara bırakıp he- men c saat içinde geriye döndü, Şam yolunu tuttu. Hacer, arkasından:
-Ya Ibrahim, bizi buraya niçin bıraktın? deyince hiç ses çıkar- mamıştı. Hacer yeniden:
-Ya Ibrahim, bizi buraya niçin bıraktın? diye bağırdı. O yine cevap vermedi. Hacer, üçüncü bir kere daha: Ya İbrahim, bizi bu ıssız yere ve kimlere bıraktın? Biz ne yi-
yelim ve içelim? deyince Hazret-i Ibrâhim: Sizi yaradan ve rızkınızı veren Allahü Azimüşşan burada da rızkınızı verir! dedi.
O zaman Hacer:
Ey İbrahim, ya size Hak Teâlâ bizleri böyle ıssız, susuz yer- de lurakmayı mı emretti? diye sordu. O da:
Evet, sizi buraya Allah'ın, Rabb'in emriyle bırakıyorum!. de-
di, Hâcer de:
Mademki Hüda'nın emri iledir, biz de Hak Celle ve Alâ'nın emrine, hüküm ve fermanına boyun eğeriz. Siz de, buyur, gidin! dedi.
Hazret-i İbrâhim vedalaşıp, yeniden geldiği yollara düştü. Onlar da ardından ağlaşıp gözyaşları döktüler. Sonra Hacer o ekmeği yedi, suyu içti. Ekmek te, su da tükenince ağlamaya başladı. Açlık ve su- suzluk kendisini sarmıştı. Ayrıca İsmail (A.S.) 1 da sıcaklık bayılta- cak gibi olmuştu. O da şimdi ağlamaya başlamıştı.
Hacer şaşırmış kalmışken Safa ile Merve dağlarına bakıp: Şu dağlara çıkayım! diye içinden dilekler geçirdi. Etrafa ba- kacak, sudan bir iz bulabilecek miydi! Böylece, İsmail (A.S.)1 yere yatırıp bıraktı. Safa tepesine çıktı. Çevreye bakındı. Sudan bir iz gö- remedi. Sonra indi. Merve tepesine doğru giderken İsmail (A.S.) da- ha çok ağlamaya, feryada başlamıştı. Hacer oğluna acıdı. Daha hızlı adımlarla Merve'ye doğru yöneldi. Merve'ye varınca çevresine bakın- di Yine suya benzer bir ize rastlayamadı. Sonra oradan yine Safa'ya
ARA DAVUD EFENDİ ŞERHI
YanıtlaSil941
-- Susuz yerde kuş olmaz! Bu yerde su olması gerek! dediler. Kuşların uçuştuğu yöne doğru ilerlediler. Ve gide gide Hacer (R. An- ha) ile Hazret-i Ismail (A.S.) in bulunduğu yere geldiler. Bir kadının, kucağındaki bir masum bebekle, oturduğunu gördüler. -Sen kimsin ve bu mâsum çocuk kimdir? dediler.
Hâcer (R. Anhâ): - Ben Ibrahim (A.S.) in carlyesiyim. Bu masum da onun oğlu- dur. Karısı Såre benimle birlikte yaşamaya râzı olmadığından İbrahim (A.S.) Allahü Teâlâ'nın emri ile bizi buraya bıraktı! dedi.
Kervan halkı:
-Burada su yoktur. Siz ne yer, ne içersiniz? diye sordu. Hacer:
- Yüce Allah, Hak Tebåreke ve Teâlâ, oğlum Ismail'in ayağının altındanı bir su ihsan etti ki, aç kimse içerse doyar, susuz bir kimse içerse harareti kalmaz! Hasta içerse derdine çâre, şifa bulur. Her ne niyet için içilirse muradına erer! dedi.
Zemzem suyunu gösterdi. Kervanın içinde illetli ve hastalar çok- tu. Kimisi burada kaldı, kimisi yurtlarına geri gidip çoluk çocukla- rin: alıp, yine geldiler, burasını kendilerine vatan yaptılar. Sonra da Mekke şehrini kurdular.
Hacer de, oğlu İsmail (A.S.) ile burada kaldı. Onlarla anlaştı.
Korku ve yalnızlığı kalmadı. Yürekleri sevinçle doldu.
Vakta ki, İsmail (A.S.) yedi, söylentilere göre on üç yaşına var- di, habası İbrâhim (A.S.) Şam'da haram aylardan olan Zilhicce ayı- nun sekizinci gecesinde rüyasında oğlu İsmail (A.S.)1 boğazlamakta ödevlendirildi. Ertesi gün olunca, düşünmeye başladı.
Acaba, dedi, benim, oğlumu boğazlamak için ilâhî buyruğu almamdan murat, gerçekten Ismail'i boğazlamak mıdır, yoksa yeri- ne başka bir şeyi kurban mı etmektir? Çünkü benden önce başka bir peygamberin oğlunu boğazlamakla vazifelendirilmiş olması yoktur. Hele onda Muhammed Nuru vardır!
Böylece bu türlü fikirlere vardığı için o güne Tevriye Günü (*) denilir. Zilhicce ayının dokuzuncu gecesi, yâni sekizinci günün akşa- mi, rüyasında kesin olarak oğlunu boğazlamaya memur olduğunu öğ- rendi. İstenilenin gerçek olduğunu anladı. Ertesi sabah:
dedi. Bunun için o güne de Arefe Günü denildi. () TEVRİYE: Bir kelimeyi gerçek manâsından uzak, başka bir manada kullanmaktır.
-Bu ilahi emir, bana oğlum ismail'i boğazlamayı emrediyor
942
YanıtlaSilSERH-I DELAILUL-HAYRAT VE SEVARIKTL-ENVAR ibrahim (A.S.) hemen develerinin en güzelinden, semizlerinden yux deve kurban etti. Erhamer Rahimin, yâni merhametlilerin merhametlisi olan Mevlâya el açtı: en
-Bu kurban ettiğim yüz deve oğlum Ismail'in bedell, karş olsun diye niyazda bulundu. Gökyüzünden bir ateş indi. Develerden yüz tanesini daha yaktı. Kurbanları kabul olundu. Fakat ertesi ki onuncu geceydi. Ibrahim (A.S.) rüyâsında yeniden oğlu İsmail (A. S.) in mutlaka kurban edilmesi emrini aldı. Sabah olunca, Ibrahim (A.S.) ip ve bıçak alıp, devesine bindi. Oğlu İsmâil (A.S.) 1 boğazla- mak için Mekke yönlerine devesini sürdü. Allahü Teâlâ'nin kudretly. le sanki yerler silindi, kuşluk vakti Mekke'ye vardı. Hacer'i buldu, ong gece
Oğlum Ismail'in başını yıka, yağla, tara. En güzel elbisey ona glydir. Onu bir ziyafete götüreceğim! dedi. Hacer de Ismail (A 8) in başını yıkadı, yağladı, taradı, süsledi. İbrâhim (A.S.) 'a teslim etti. O da oğlunu alıp gitti. Vakta ki Mekke şehri gözden kaybolunca Şeytan kendi kendisine:
Eğer ben, bunlara, şimdi fitne edemezsem, onları azdırmaz sam, hiçbir kimseye fitne edemem! dedi. Önce Hâcer (R. Anhâ) ya geldi:
Ey Hacer, sen böyle nasıl oturursun? İbrâhim, oğlun Ismail'i
alıp, boğazlamaya götürdü! dedi. Hâcer:
- Yalan söyleme! Hangi babayı gördün ki, evlådını boğazlasın?
deyip, Şeytan'ı koğdu.
Şeytan ise:
-Ya ziyafete giden kimse, bıçak ve ip alır mı yanına? Bunları o, Ismail'i boğazlamak için aldı!.. dedi. Hacer (R. Aanha) sordu:
- O niçin oğlunu boğazlıyacaktır. Kendisi peygamberdir. Pey gamberler adam öldürür mü? Hele boğazlayacağı kendi evladı olursa?
İblis:
--Ibrahim rüyasında: Oğlunu boğazla! diye emir aldı. O da Alemlerin Rabbi'nden emir geldiğini sandı. Bu işe girişti! dedi. Hace Hatun:
- İbrâhim (A.S.) yüce bir peygamberdir; Peygamberlerin rüya- si haktır. Eğer İbrahim (A.S.) 'a Ismail'i boğazlal» diye emir verildi ise, başımızan üzerinde! diyerek o da, ben de oğlumuzu feda ederta Hem oğlu da canını feda eder. Değil oğlumu beni de boğazlamaya emir olsa ben de kendimi bıçağına teslim eder, boğazlanırım. Biz Hak Teala'nın emrine boyun eğenlerdeniz» dedi. Ve Iblis'i koğdu. İblis'te
KARA DAVUD EFENDI SERHI
YanıtlaSil943
Hacer Hatun-u bir türlü kandıramayınca hüsran ve şaşkınlık içinde geri döndü:
Varayım, Ibrahim'l fitneleyeyim! dedi. Onun ardına düştü. Kendisine erişince Ismail (A.S.)'s babasının önünde yürürken gördü. helbin (A.8.)'in yanına yaklaşarak:
By ihtiyar dedi. Sen bu oğlunla nereye gidiyorsun? rahim (A.S.) da: Şu tepenin ardına gitmem gerek! Orada bir dileğim var! de-
di. Tolis:
Biliyorum, dedi. Oğlun Ismail'i boğazlayacaksın. Ama nasıl boğazlarsın ki, bir kere oğlunun boyuna, posuna, yüzünün güzelliğine bak. Het urvu birbirine uygun. Edep güzelliği içinde kendisi de. Hem de anasına babasına itaatli bir çocuk. Bak ondaki bu saygıya hele. Sen, bu ihtiyarlık halinde ancak bir tane evlåda sahip olmuşsun. Hiç Insan onu boğazlamayı hatırına getirir mi?.
Iblis bunun gibi türlü aldatıcı sözleri dilinden döktü. Fitnesini iş- letmek istedi. Ibrahim (A.S.): --Evet, diye cevap verdi. Sözlerin yerindedir. Benim ona karşı
sevgini evladıma ettiğin övmelerden bin kat zlyadedir. Lakin onu bo-
gazlamakla memur edildim. Kulun Mevlâsının emrine boyun eğmesi
her işten lleri ve önemlidir!
Iblis:
Sana rüyanda emreden Şeytan'dır. Sen bu emri Rabbinden sanip çocuğunu kesmeğe hazırlanıyorsun. Hiç Alemlerin Rabbi, bir kimseye:
-Evladını boğazla! diye emir vermiş mi ki sana da emretsin? Fakat, Hazret-i Ibrahim (A.S.) bunun Şeytan olduğunu anladı:
- Ey Allah'ın düşmanı! Geri dur. Ben bu işi mutlak yerine ge- tireceğim! Çünkü Hak Sübhanehu ve Teâlâ bana onu buyurdu. Ben O'nun buyruğuna uyar ve baş eğerim! diyerek Şeytan'ı koğdu. O da burada da murada eremeyince şaşkınlayarak yeni fitneler düşündü. thrahin (A.S.) oğlu İsmail (A.S.) 'a:
-Gel! diyerek ardına çekti. Çünkü ona, onun güzelliğine baka baka kalbine bir hal gelip boğazlamadan vaz geçebileceğinden kork- tu Ismail (A,S.) da yine babasının ardında güle, eğlene gidiyordu. Seytan bunu görünce:
Ismail, henüz çocuktur. Belki ona bir fitnede bulunurum! di- yerek ümitlerde bulundu. Yanına yaklaştı: un: temAll, dedi, babanla böyle sevinçli, sevinçli nereye gidiyor
SERH-I DELAIUTAT VE SEVARIKPL-ENVI
YanıtlaSilIsmail (AS): "
Elyafete gidiyorum! diye cevap verdi. İblis: --Biyafete gidiyorsun diye seviniyorsun ama babanın elinden
bıçakla ipi görmüyor musun? Seni boğazlamaya götürüyor! dedi. mail (AS): -Niçin boğanlayacakmış beni? diye sordu. Iblis (Aleyhillane) -Rüya gördü. Onu Rabbinden gelen bir emir sandı. Seni bo Cazlayacaktır! dedi. O zaman Ismail (A.S.):
Mademki babam beni boğazlama emrini aldı, o emre baş eğe rim' diye cevap verdi: Iblis tek bir söz daha söylemek isterken is mail (AS) kırdı. Yerden bir taş aldı, İblis'e fırlattı. O taş Iblis'in sol görüne rastladı. Görü çıktı. Şeytan şaşkına döndü. Oradan kaç ritti İşte o günden kalma bir hatıradır ki, Müslüman Hacılar O yere geldikleri zaman o yerde Şeytan'a yedişer taş atarlar ve Hazret-i mail (AS)'in bu hareketine uyarak onu taşlarlar, o yerde taş atma- yi Allahi Teàlà bu ümmete vacip kıldı.
HAZRET-İ İSMAİL (A.S.) BOĞAZLANMA TAŞINDA
Vaktá ki Hazret-i İbrahim (A.S.) oğlunu boğazlamak üzere me- mur olduğu Mina denilen yere geldi, oğluna:
-By Ismail, ey sevgili oğul! dedi. Ben, rüyamda seni boğazla- ma emrini aldım. Biliyorsun ki peygamberlerin rüyası haktır. oğul, düşün. Bu işe ne dersin? Buna baş eğer, itaat eder misin? Ex
Ismail (A.S.):
-Ey benim herkesten en şefkatli babacığım, dedi. Sen, sana emredilen boğazlama işini yap. Inşaallahü Teâlâ beni Hüda'nın buy- ruğuna itaat edici, baş eğici ve sabredicilerden bulursun. Ama bunu bana evde neden söylemedin? Bâri anama:
Allaha ısmarladık' diyeydim. Analık hakkından ve Ahiret'le flgili olan haklaşdan helällık dileyeydim, dedi. Sonra da şu ricada bu lundu:
Ey baba, benim senden birkaç dileğim var. Ricalarım şudur: 1- Bu iple benim ellerimi ve ayaklarımı bağla. Ta ki boğazla nurker. kımıldanıp elim ve ayağım size dokunup saygıya aykırı ve se vabda noksanlık verecek harekette bulunmayayım. 2- Ey baba, ölüm acısı şiddetlidir. Benim gömüleceğim yeri anama gösterme. Ta ki her ne zaman kabrimi görünce musibeti, acı-
si yenilenmesin.
YanıtlaSilKara Davud
KARA DAVUD EFENDI ŞERHI
YanıtlaSil945
3- Ey baba, gömleğimi arkamdan çıkar, tâ ki ona kan bulaş- masın. Onu anamna götürüp ver. Benden selâm söyle. Ondan rica ede- rim ki sabreylesin ve Hak Celle ve Ala Hazretlerinin mübarek buyru- ğuna boyun eğsin, itaatli olsun. Her ne zaman beni görmek dilerse gömleğime baksın, onunla hatırına getirsin beni! Eski dertleri taze- lermesin.
4- Ve ey baba, bıçağını bile. Tâ ki tez kesip zahmet vermesin. Ve beninı yüzümii yere çevirip bıçağını boynuma koyduğun zaman yüzünü benden çevirip büyük bir güçle birden çek, beni boğazla. Çün- kü eğer yüzüme bakarsan babalik sevgi ve şefkati üstün gelebilir, kuv- vetin kesilir, beni boğazlamazsın. O zaman Allah'ın emri geri bıra-
kılmış olur. Hazret-i Ismail babasına daha bunlar gibi dileklerde bulundu. En sonunda:
- Baba, haydi acele ediniz, ilahi buyruğu yerine getiriniz! diye
Ibrahim (A.S.) in mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Oğluna: -Ne de güzel, gökçek bir yardımcısın ey oğul! dedi. Ismail (A. S.) in mübarek ellerini bağladı. Yanı üstüne yere yatırdı ve sonra iki rekât namaz kıldı, ağladı. Mübarek ellerini kaldırdı. Allahü Zülcelâli vel ikram Hazretlerine tam bir huşû ile yalvardı.
Ey benim Rabbim, dedi. Sen lütfunla, kereminle benim ihti-
yarlığıma ve bu günahı olmayan masum çocuğun haline merhamet
et, acı!
Duası bittikten sonra yüce Allah'ın buyruğunu yerine getirmeğe hazırlanırken Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri gökyüzü melekle- rinin önündeki perdeyi açtı. İbrâhim ve İsmail (A.S.) ların hallerini onlara gösterdi. Melekler, babanın oğlunu yatırıp ve eline bıçağı ala- rak boynunu boğazlamak üzere olduğunu görünce hepsi birden sec- deye vardılar. Hak Teâlâ onlara:
- Ey meleklerim! İbrâhim kulumu gördünüz mü? Bıçağı be- nim emrime uyarak oğlunun boynuna ne biçim koyup, onu boğazla- mak istiyor? Ve İsmail kulum nasıl bir biçimde kendisini teslim edip benina rizam için bıçağa boyun uzatıyor! Diyerek hem Ibrahim (A. 8)', hem de İsmail (A.S.)'ı öğen sözlerde bulundu. Melekler ağlaş- maya başladılar:
-Ya Rabbena, Ibrahim (A.S.) gerçekten Halilliğine lâyık ve Is- mail (A.S.) da gerçekten buyruğuna boyun eğmiş kulundur. Sen mer- hamet edenlerin en merhametlisisin! dediler. Bu sırada Ibrahim (A. 3) bıçağı çekmişti.
F. 60
SERH-1 DELAILÜ'L-HAYRAT VE SEVARIKT'L-ENVAP
YanıtlaSil46
Fakat bıçak kesmedi. Yeniden biledi. Yine oğlunun boynuna koy. u. Kuvvetle çekti. Fakat keskin bıçak kesmek değil, bir kesilme iz ile bırakmadı, bir çizgi bile çizemedi. Hazret-i İbrâhim (A.S.) o za an kızdı. Biçağı taşa çaldı. Taşı kesti. Bu gün bile Müslüman Hacı- ar bu yeri ziyaret ettiklerinde Allah'ın kudretinin eserini görürler.
Ibrabini (A.S.) bıçağı azarlıyarak: Böyle yumuşak eti kesmeyip böyle katı taşı kesersin! dedi. O aman Allah' kudreti ile bıçak dile geldi: --Ya Allahın Habibi! dedi. Kızmayın! Ateş her şeyi yakarken
Nemrud'un o büyük ateşi sizi niçin yakmadı?
O zaman İbrâhini (A.S.) dedi ki: - Hak Jübhanehu ve Teâlâ «yakma!» diye emir ve ferman by- urmuştu
B.çak ta şöyle dedi:
- Ya Allah'ın Habibil.. Hak Sübhânehu Teâlâ Hazretleri ateşe:
-Yakma onu diye bir kere buyrukta bulundu. Siz ise, beni eli- nize aldığınızdan beri yetmiş kere: -- Ismail'in vücudundan bir kıl bile kesme !diye ilâhi ferman
gönderd. Ben onu nasıl keserim? dedi.
Ibrahim (A.S.) bu acayip sırra şaşıp kalırken İsmail (A.S.):
- Ey baba, dedi, bıçağını yeniden bile ve benim boynuma koy-
duğun zaman sen ve ben Allah'ın adını analım. O zaman sen de kuv-
vetlice onu çek
Ibrahini (A.S.)'da bıçağını biledi, keskinleştirdi. Oğlunun müba- rek gerdanına koydu. Çekmek diledi. O zaman Hak Teâlâ Cebrail (A. S.)'a hitap edip:
--Ya Cebrail, diye buyurdu, Cennet'ten üç bin üç yüz yıldan be ri kulum İsmali karşılığında beslenip koskocaman olan koçu al. Ku- lum İsmail'l, Inçak kesmeden yetiş. İbrâhime de söyle ki o koçu Is- mail'in yerine boğazlasın. İkisinin de kulluğunu kabul ettim. Cebrail (A S.) o koçu aldı ve Sidretil Müntehâ'daki makamin-
dan -Allahü Ekber! Allahü Ekber! diyerek inmeğe başladı. Ibrahin (A.S.) Cebrail (A.S.) 'in tekbirini işitince zorluğun çö zülmekte olduğunu anladı o da:
-La ilahe illallah Vallahü ekber! diyeres Alemlerin Rabbini tevhit ve tekbir eyledi. İsmail (A.S.) da yattı yerden Cebrall (A.S.)'in tekbirini ve babasının tevhidi ile tek- birini işitince Rahim ve Rahman olan Allahü Teâlâ'nın rahmetinin meydana geldiğini anladı. O da:
KARA DAVUD EFENDI ŞERHI
YanıtlaSil947
Allahu Ekber, Allahü Ekber ve lillahil hamd! diyerek tekbir
ve tahn.idde bulundu. Bir rivayete göre:
Allahu Ekber, Allahu Ekber! sözü Cebrail (A.S.)'ındır. Allahü Ekber, Allahu Ekber ve lillâhil hamd! ise İbrâhim (A.
Bu mübarek Arife günü Müslüman ümmeti sabah namazından sonra Teşrik günleri, nurlu günler denilen Zilhicce ayının on birinci, on ikinci, on üçüncü ve sonraki gününde (Kurban bayramının dör- düncü günü) ikindi namazına dek kılınan namazların farzını edadan
sonra bu tekbiri getirmek våcip olmuştur.
Cebrail (A.S.), Hazret-i İbrahim (A.S.) 'a dedi: Ya Ibrahim, Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretleri sana selâm buyurdu. Bu koç kurbanı kulum Ismail'in yerine boğazlansın. İkisi- ninde amelini kabul ettim!.
Yüce Allah'ın bu kerem ve inayetini öğrenince İbrahim (A.S.) Ismail (A.S.)'ın ellerini, ayaklarını çözmek için geri döndü. Bir de ne görsün. Oğlunun el ve ayağındaki ipler çözülmüştü. Ayakta duruyor- du.
Ona:
- Ey oğul, dedi. Senin düğümünü kim çözdü?
O da:
-Kurban ihsan buyuran vacibül vücudun lütuf ve keremiyle
o bağ çözüldü! dedi.
Hemen o koç Ismail (A.S.)'a karşılık olmak üzere boğazlandı o zaman İsmail (A.S.):
Ey baba, sen mi cömertsin, ben mi cömertim diye sordu.
Ibrihim (A.S.):
-Ben cömerdim, dedi, çünkü senin gibi eşi bulunmaz bir evlådi ähi fermana uyarak boğazlamaya giriştim! dedi. O zaman İsmail (AS):
-Belki, baba, ben senden daha cömerdim. Çünkü siz benim gibi evladı feda eylediniz ise de Hüda'nın kereminden benim bedelimin, karşılığımın ihsan olunması rica edildi. Zaten benim bir canım var- di. Bir daha geri gelmesi ümit edilemezdi. Ben onu Allah rızası için feda eyledim! dedi. O zaman Hak Sübhanehu ve Teâlâ azamet ve ce- 1A1 ile şöyle buyurdu:
him'e boğazlama sevabını verdim. Oğlunu da diri olarak kendisine ba- - Kerim ve cömert olan ancak Ben'im. Çünkü ikinizden İbra- - şladım. Ismail'e ise hem canını feda edip boğazlanmak sevabını ver
SERH-I DELAILÜ'L-HAYRAT VE SEVARIKIL-ENVIR
YanıtlaSil948
dim, hem de yerine bir başka şeyin boğazlanma ihsaniyle onun canı nı bağışladım.
Buna göre mana şudur: Ibrahim (A.S.)'a:
Oğlun Ismail'i boğazla! diye ferman ettikter. ronra yerine koç kurbanın boğazlanmasile Ismâll (A.S.) Ibrahim (A.S.)'a bağışla yan Mevlâ-yı Müteâl Celle Şanühu ve Teâlâ'dir, demek olur.
Ve İshaka. Yâni:
Ey Hazret-i Ibrahim (A.S.)'ın zevcesi Sâre Hatundan İshak (AS) bağışlayan Vacibül vücûd Celle Celâlühu!
Ishak (A.S.) tsrail oğullarının babasıdır. İshak (A.S.)'in babası Hazret-i Ibrahim (A.S.) 'ın mübarek âdetlerinden birisi de konuksuz yemek yememesiydi. Her gün sabah olunca üç konaklık yer yürür, gezer, konuk arardı. Eğer bulursa onunla birlikte yemek yerdi. Eğer konuk bulmazsa oruca niyetlenirdi. Hatta bir kere on beş gün konuk bulamamıştı. Çok üzüldü. Birden on iki, bazı söylentilere göre on do- kuz melek gördü. Bunlar Lût kavmini ortadan kaldırmaya gönderi- len meleklerdi. Biri Cebrail, biri Mikail biri de Isrâfil (A.S.)'lardi. Öbürleri de başka meleklerdi. Hepsi gayet güzel birer delikanlı, civan şeklindeydiler. Bu melekler İbrahim (A.S.) 'a selâm verdiler. O da se- lamlarını aldı. Kendi istemeden geldiklerinden dolayı çok sevindi
Onlarla konuştu. Hallerini, kimliklerini öğrenmeden o saatte kü- çük bir buzağı kesip kızartarak önlerine koydu. Çünkü Nebilerin ko- nuklarına konuşmadan önce ikram etmeleri Sünnet-i Enbiya idi. Bu melekler yemeğe el sürmediler. Ibrahim (A.S.): -Niçin yemek yemezsiniz? diye sordu. Buyurun yemek yeyin!
Oniar - Biz, karşılığını ödemeyince yemek yemeyiz! dediler. İbrahim (A.S.): - Benim yemeğimin karşılığı yemek öncesinde:
dedi.
Bismillahir Rahmanir Rahim'dir. Sonunda da:
Elhamdü lillâhil demektir. Siz de böyle deyin, buyurun, yeyin! Cebrail (A.S.) öbür meleklere baktı, onlara dedi ki: -Bu İbrahim (A.S.) gerçekten Hak Teala'nın Halil yapmasına
layıktır.
KARA DAVUD EFENDI SERHI
YanıtlaSil949
Sonra o kızartılmış buzağıyı eli ile sıvadı. Allah'ın izni ile buzağı dirllip anasına koştu, memesini emmeğe başladı. İbrahim (A.S.) bu hall görünce bunların melek olduklarını bilip anladı.
Acaba ne hizmete geldiler? diye Allah'ın azametinden korku- ya düştü. Cebrail (A.S.) onun korkusunu görmüştü. Çünkü kalbde olaa gizliliği ancak Rabbül Alemin bilirdi. Ondan başkası ne melek- ler, ne de nebiler onu bilebilirler. Cebrail (A.S.) da hemen kendisini tanıttı. Lût (A.S.) 'a kendi elile kurtuluş vereceğini, kavmini helâk edeceklerini bildirdi. İbrâhim (A.S.)'ın hatunu Sâre (R. Anh)'ta ora- da durmaktaydı. Cebrail (A.S.) ona müjdede bulunup:
Ya Sâre! dedi. Sana müjde olsun ki, Hak Teâlâ senden İSHAK adında bir evlâdı İbrâhim (A.S.)a bağışladı. İshak'tan da YAKUB adında bir evlat dünyaya gelecektir! Såre hatun bu sözlere şaşıp kalmıştı:
- Ben doksan yaşındayım. Ben evlât doğurur muyum ki ona kavuşayım? Kocam Ibrahim de yüz yirmi yaşındadır. Bizlerden evlat gelmesi şaşılacak şeydir! dedi.
O melekler:
Sen Hak Teâlâ'nın emrine nasıl şaşar kalırsın. Hak Teâlâ'nın her şeyi yapmağa kudreti yeter. Dilediğini işler onun emrinde iken taaccüp olunmaz! Yüce Allah'ın yüce rahmetinin ve güzel nimetinin devam ve bekâsı heranda artması size olsun dediler. Yâni, bu ihti- yarlık yaşında İbrahim (A.S.)'a Såre Hatundan İSHAK (A.S.)' ba- ğışlayan Allahü Celle Celâlühu ve Teâlâ Kibriyamu velâ ilâhe gayı hu'dur, demektir.
Ve redde Yûsûfe alâ Yâkube. Yâni:
- Ey Yusuf (A.S.)'ı geri gönderen, ey babası Yakub (A.S.)'a
nice yıllar kaybolan lütuf ve keremini geriye veren Allahü Celle Sa- nühu. Ishak (A.S.)'ın karısı hâmile olunca, iki evlåda gebe kalmıştı. Doğum günü yaklaşınca doğumun da zahmet ve meşakkatleri belir-
mişti. Karnında olan çocukların konuşmalarını da duyuyordu. Ar-
kadaki çocuk:
-Bana yol ver, ben senden önce çıkayım! diyordu.
Öndeki çocuk ise, ben senden önce yaratıldım. Senden büyüğüm, ve hem senin önünde bulunuyorum. Arkaya gitmekle anamıza zahmet vermiyeyim. Önce ben çıkayım, sonra sen çık! dedi. Arttaki çocuk: Eğer yol vermezsen şiddetli kımıldamalar yaparım, seni te- per, hem seni, hem annemi öldürürüm! deyince öndeki çocuk:
SERH-1 DELAILO'L-HAYRAT VE SEVARIKIL-ENVAR
YanıtlaSil50
Birazcık yol ver, geri gideyim! Sen de zahmetsiz çik Tek namıza zahmet olmasın! diyerek geri çekildi. Arttaki çocuk şiddetle ürüdü ve dünyaya geldi. Öbür çocukta o doğan çocuğun topuğuna
-Anama yeni bir zahmet vermiyeyim! diyerek ilk doğanla bir- likte dünyaya gözlerini açmıştı. Öncekinin adını, ana karnında isyan- ei hareketlerde bulunduğu için ID koydular. Onun arkasından, onun topuğuna yapışıp birlikte çıkana da Yakub adını verdiler.
Id, çok uzun boylu ve gök gözlü, sarışın, çok kuvvetli, hızlı ko şucu idi. Öyle koşuyordu ki bütün avların ardından koşar, onlara ye tişirdi. Avları kuvvetle yakalar, durmadan av avlardı. Başından aya ğına kadar bütün vücudu koyun gibi kıllıydı.
Yakub (A.S.) ise babası Ishak (A.S.)'ın koyunlarını güderdi. Ba bası Ishak (A.S.)'ı da çok severdi. Anası da Yakub (A.S.)'ı çok se verdi. Ishak (A.S.)'in ömrünün son günlerinde mübarek gözleri gör mez olmuştu. Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretleri Ishak (A.S.)'a:
Bütün nebîlerin ve mürselînin, Habibim Muhammed içlerinde olmamak üzere, senin soyundan gelmeleri gerektir. İki evladının han gisini seçersen onun hakkında dua et, kabul edeyim! diye buyurdu. İshak (A.S.)'da o duayı td için yapmayı dileyerek Id'i çağırdı,
ona: - Ey oğlum, dedi. Hak Teâlâ bütün peygamberleri benim çocuk- larımdan getirse gerektir. Beni serbest bıraktı. Sana o duayı etmek istiyorum!. Benim gönlüm şimdi av eti istiyor. Av avlayıp kebap yap ta bana getir. Sonra da sana dua edeyim! dedi. Id avlanmaya gitti.
İshak (A.S.)'in oğlu id'e söylediğini anası, dışarıdan işitmişti, Yakub (A.S.) kırda koyun güdüyordu. Adamlariyle ona: - Tez bir kuzu boğazlayıp kebap etsin, derisini alıp hemen gel- sin! diye bir haber yolladı. O da bir kuzu kızartıp aldı, geldi, anasma:
-Babana bütün peygamberlerin ve mürsellerin hangi oğlundan gelmesini isterse ona dua etmesinde serbest bırakıldığı vahiy olunmuş O da kardeşin Id için düşünmüş. Canı av kebabı istemiş. Onu ava yol- ladı. Şimdi sen bu kuzu derisini yüzüne yapıştır. Sesini de sakla, îd'e benzet. Babana git.
Av kebabını baba getirdim, bana dua et! de, o duayı all dedi. Yakub (A.S.) da öyle yaptı. İçeri girince:
İşte baba, sana koyun kebabı getirdim, bana dua et! dedi. Ishak (A.S.)'da: Gel bakayım! dedi. O da babasına yaklaştı. Ishak (A.S.) onur üzünü yokladı. Eli kuzu derisine dokununca:
KARA DAVUD EFENDI SERHI
YanıtlaSil951
Bu kılık İd'e benziyor ama kokun da Yakub'a benziyor! dedi. Koyun kızartmasını yedi. Sonra şu duayı etti: Yarabbi, bugünden ta... Kıyamet kopuncaya kadar ne kadar
peygamber ve mürselin olan izzetli nebileri ve yalnız Hazret-i Mu- hammed'den başka hepsini, benim oğlumun neslinden yetiştir! Hak Teâlâ da onun bu duasını kabul etti. İd ise kırda av bulama- miş, çok yorulmuştu. Kardeşi Yakub (A.S.) dua aldıktan sonra an-
cak av bulmuş, kebap etmiş eve getirmişti. Babasına dedi ki:
Baba, işte iştiha ile istediğin avı güçlükle buldum. Sana getir-
dim. Yiyip vadeylediğin duayı bana et!
Ishak (A.S.):
Demin yanıma gelen sen değil miydin? diye sordu. Id: -Ben değildim, ben şimdi geldim! dedi.
İshak (A.S.):
Duayı kardeşin aldı! dedi.
Id: Allah'a and olsun ki ben onu öldürürüm. Ve onunla sizin ara- nızı ayırırım! dedi. İshak (A.S.):
Sana da dua edeyim! Çünkü benim bir duam daha vardır. Bu duam ile melikler, hükümdarlar senin neslinden olsun! diyerek o dua- yi etti. Fakat İd'in kalbinden düşmanlık gitmedi. Yakub (A.S.)'ı öl- dürmeye niyet etti. Anası bunu, onun hallerinden anladı. Çok korktu Çünkü biliyordu ki 1d çok kuvvetliydi. Ve Yakub (A.S.) ona karşı kamazdı. Oğlu Yakub'a:
Yakub, dedi! Kardeşin İd'in, o duayı senin almandan dolayı sana düşmanlığı var. Seni öldürmek ister. Şimdi var, burada durma. Buradan kaç, git. Behran tarafına var. Geceleri yürü, gündüzleri yer ağarınca tenha bir yerde, bir mağarada gizlen. T... akşama ka- dar saklan. Sonra yine gece yolunu al. Gündüz yine saklan. Böylece, ge- celeri giderek Behran'a varınca benim orada zengin, mal sahibl, ko- yunları, nimetleri bol, eli açık dayılarım vardır, onları bulursun. On- lar seni bilip tanıyınca sevinirler, sana ikramda bulunurlar. Orada kardeşinin şerrinden uzak kalırsın. Ta... Hak Sübhanehu ve Teâlâ'nın emri ve hükmü yerine gelinceye kadar orada otur.
Yakub (A.S.), anasının bu sözlerini dinleyip yolculuk hazırlığı yaptı. Gece herkes yattıktan sonra yola çıktı. Sabaha kadar yol aldı. Gün ağarınca bir sapa yerde bir mağara buldu. Orada gizlendi. Ertesi sbah olunca İd, öldürmek için Yakub (A.S.) aradı ise de
onu bulamadı:
982
YanıtlaSilSERH-1 DELAILÜ'L-HAYRAT VE Evden kaçmış olacak! deyip aramaya başladı: ŞEVARIKI'L-ENVAR
Benden kaçmakla kurtulur mu hiç o? diyordu. Id, çok hızl yol yürüyen biri idi. Beş günlük yolu bir günde alır, hem gideceği ye re varır, hem de geri dönerdi. Yollara düştü. Kuşluk vaktinde Yakub (AS)'in gizlendiği mağaranın bulunduğu yerin yanına geldi:
Elimden kurtulur musun bakayım? İşte ben sana yetişirim! diye homurdanarak oradan geçip gitti...
Id, öğleden sonra, ikindi vakti geri döndü:
-Yakub, bugün biryerde saklanmış ise yarın yine ardından ye tişirim, onu bulurum! dedi. O, mağaranın yanından ayrılınca Yakub (A.S.)'da yola düştü. Sabah olunca yine bir mağara buluyor, gizleni- yordu. T... Behran'a varıncaya kadar böylece geceleri yürüdü, gün- düzleri gizlendi. Geceleri yol alıp gittiği için kendisine İSRAİL denil di. İsrail, gece yürümek anlamına gelirdi. Hazret-i Yakub (A.S.)'ın neslinden olanlara da İSRAİL OĞULLARI denildi.
Yakub (A.S.), Behran'a varınca anasının dayıları onu karşıladı- lar. İzzet ve ikramla götürüp türlü ziyafetler verdiler. Dayılarından birisinin iki kızı vardı. Yakub (A.S.) o kızın birini görünce ona gönül bağladı. Dayısından istedi. O da büyük kızını ona
nikâhladı. Yakub (A.S.) bunu ilk gördüğü ve gönül bağladığı kız san-
maktaydı. Gerdek gecesi gelince evlendiği kızın gönül verdiği sevgilisi
olmadığını anladı. Dayısına:
- Benim görüpte senden istediğim kız bu değildir! dedi. Dayısı: O küçük kızım Râhile'dir. Lakin bizim âdetimiz önce büyüğü- nü vermektir. Onu nikâh etmeyince küçüğü vermeyiz. Madem ki sen bir peygamber oğlusun. Ve bütün nebiler mademki senin neslinden gelmek üzere dua almışsın. O halde sana ikram olarak onu da nikâh ile vereyim dedi ve Râhile'yi ona nikâhladı. Çünkü onların şeriatlerin de iki kız kardeşin bir kişiye nikâhlanması caizdi.
İki kızın da cariyeleri vardı. Bu cariyeleri Yakub (A.S.) a bağış ladılar. Bundan sonra Yakub (A.S.)'ın on iki tane evladı oldu. On ta nesi büyük kızdan ve cariyelerinden olmuştu. İki oğlunu da küçük kız Rahibe doğurmuştu ki birisinin adı Yûsuf, birisinin adı Bünyâ- min idi.
Rahile, Yakub (A.S.)in en çok sevdiği karısı idi. Bundan ötürü ondan doğan iki oğlunu da öteki çocuklarından daha çok seviyordu Hak Sübhanehu ve Teâlâ Kuran-ı Kerîminde:
Ve Ya'kube vel esbâti. (Bakara sûresi, âyet: 135). (Yakub ve oğulları) diye buyurulmuştur.
KARA DAVUD EFENDI ŞERHI
YanıtlaSil953
Esbat'tan Murad, Yakub (A.S.)'in bu on iki oğludur. Bu on ikisi de uzun ömürlü ve, Nebi-yi Zişanlığa inazhar olmuşlar ve her birinin bol bol çocukları üremiştir. Her birisi bir kabile haline geldiğinden bunlar SIBIT, yani kabile, cemaat manasında hepsine ESBÅT denil- miştir. Onların kendileri ve kabilelerinin hepsi Yakub (A.S.)'ın ço-
cuklarından geldiği için de onlara İsrail oğulları denilmiştir.) Yakub (A.S.)'ın gitgide hizmetçileri, çobanları, koyun, keçi ve sığır hayvanları çoğaldı. Ama, baba anasından ayrı kaldığı zamanlar uzadığı için bir gün, vatan, ana, baba hasreti üstün geldi.
Hak Teâlâ'nın hükmü yerini buldu. Bu kadar evlâdım doğdu. Ana, babama gideyim, takdir ne ise razıyım! dedi. Dayılarından izin istedi. Onlar da izin verdiler. O da iki hatununu ve cariyelerini evlât ve hizmetçilerini aldı, koyun, sığır sürülerini öne kattı. Toplu bir hal- de KENAN diyarına doğru yola düştüler.
Arz- Kenan'a vardıkları zaman evlatlarını, kendisiyle gelenleri ileri yolladı. Kendisi geri kaldı. Onlara şu tenbihte bulundu: Eğer siz uzun boylu, mavi, gök gözlü, sarışın renkte ve vücu- du kıllı, eli silahlı, çok sert yüzlü, güçlü bir adama rast gelirseniz ve o adam size:
Kimsiniz siz? diye sorarsa ona şöyle deyiniz: Burada ID adında bir kimse varmış. Onun Yakub adında bir kulu var. O, efendisinin yanından kaçmış. Başka bir diyara gitmiş, uzun bir zamandanberi ömür sürmüş, evlât yetiştirmiş. Bizler onun evlâdı, hatunları ve hizmetçileriyiz. Şimdi efendisine yüz sürmeye ge- liyor!
Bunlar da ilerlediler. ID, karşıdan bir kalabalığın geldiğini gö rünce vücudunun tüyleri ürperdi. Kalbine bir muhabbet, bir sevgi çöktü. Gönlü inceleşti, merhametlendi: Gözleri yaşlandı. İd, bu hale gelince:
-Siz kimlersiniz ?diye sordu. Onlar da Yakub (A.S.)'ın öğretti- üzere cevap verdiler. Id, bu sözleri işitince düşünceye dalıp kendi kendisine şöyle dedi:
Yakub, benim ana ve baba bir kardeşim ve babasının duasiy- le Nebiler Babası iken bana kendisini kardeş diye nisbet ettirmedi. Aksine kulum olduğunu söyletti. Bu ne büyük bir alçak gönüllülük- tür. Böyle yüce bir zata kin, öç, düşmanlık bağlamak uygun değildir! id'in bu güzel düşüncesi ile kalbindeki kinler çıktı. Hiçbir izi de
kalmadı, hepsi silindi. Tam bir sevgi ve muhabbetle doldu o zaman: Yakub benim kulum, kölem değildir. Belki benim büyük kar- deşimdir. Hani, o nerede? diye sordu.
954
YanıtlaSilSERH-1 DELAILO'L-HAYRAT VE SEVARIKLENVAR
Onlar da:
-Ardımızdan geliyor! diye haber verdiler, Id de okunu, yayın, silkhanı elden bıraktı. Büyük bir saygı içinde gözyaşları döküp hiçk rarak kardeşi Yakub (AS)'ı karşıladı. Elini öptü.
Bundan sonra Yusuf (A.S.)'ın kardeşleri arasında, ezeli, ilahi hil küm meydana geldi. Babasından ayrıldı. Bu ayrılık bir rivayete göre yetmiş yıl, başka bir rivayete göre daha eksik bir zaman sürdü. Bon ra yine o kerim ve Rahim olan Allahü Teâlâ Yûsuf (A.B.) babasına kavuşturdu, onları bir araya topladı.
Yakup (A.S.)'ın mübarek ömürleri tamamlandığı haber verildi: -Arz- Mukaddes'e var, git! diye ilahi buyruk çıktı. Yakub (A. S.) da evlatlarını aldı. Arz-i Mukaddes'e geldi. Orada saadetle Ukha diyarına göç etti. Mübarek kabirlerine gömüleceği sırada bir cenaze daha getirildi:
Bu kimdir! diye sorulunca:
-Ishak (A.S.)'in oğlu ve Yakub (A.S.)'in kardeşi Id'dir. Bize: Benim kardeşim gelecektir! Beni onunla birlikte bir kabire gömün! diye vasiyette bulunmuştu! dediler. İkisi de bir mezara gö müldü. (Hak Teâlâ cümlemize şefaatlerini müyesser eylesin, âmin.)
Veyȧ men kesefelbelâe en Eyyübe. Yâni:
- Ey Eyyüb (A.S.)'dan maraz ve illetleri, zahmetleri açıp gide
ren Allahü Celle Celâlühu.
EYYUB (A.S.)
Eyyüb (A.S.) Şam köylerinde yaşardı. Bulunduğu memleketin bütün dağları, düzleri kendinindi. Üç bin devesi vardı. Ve her elli de vesini bir çoban güderdi. O çobanlar kendi kulu idiler. Yedi bin de koyunu vardı. Her beş yüz koyunu bir çoban güderdi. Bu koyun ço banları da onun kölesi idiler. Ekin ekme ve tarla için beş yüz çift su ren öküz vardı. Her çift öküzü bir adam güder, sürerdi. Onların da hepsi kendisinin kulu, kölesiydi. Eyyüb (A.S.) o çobanların her biri- ne birer cariye vermişti. Onlardan evlâtlar üremişti. Her öküzün çift sürecek âletlerini getirmek için birer dişi eşeği vardı. Bu eşeklerin herbirinin, kimi ikişer, kimi üçer yavrusu vardı. Ve Hak Sübhanehu ve Teâlâ Eyyüb (A.S.) 'a çok ehil ve evlât hediye etmişti. Malı da pek çok- tu. Fukarayı, zayıfları, miskinleri araştırır, onlara ikramda bulunur- du. Açları doyurur, çıplakları giydirirdi. Kocası olmayan hatunlara ve öksüz çocuklara kefil olur, onların nafakalarını giyeceklerini sağ- Jardı. Gelip geçen konuklara aralıksız yemek verir geleni konaklatır
KARA DAVUD EFENDI SERT
YanıtlaSil955
Sin kısası Hazret-i Eyyüb (AB) yüce Allah'ın yüce nimetlerine daima gerek dille, gerek kalb ile çok çok şükredietydi.
O vakitlerde geytan göklere de çıkardı. Bu hall, ta... Isa (A.B.) m göklere çıkmasına kadar sürmüştü. Gökte, melekler arasında ge- simin, onu kimse yasaklamazdı.
Isa (A.8.) dördüncü göke çıkarıldığı zaman şeytan bu dördün cd gökle ve yukarıya bırakılmadı. Ancak üçüncü göke kadar çıkabi- Bird T... Server i Alem Muhammed Sallallahu Aleyhi ve sellem Alemlere Rahmet olarak peygamber olduğu zamana kadar ve peygam ber olduğunda bütün göklerden de koğulmuştur ve ateşle taşlanmış b. recmedilmişti.
Şeytan, o eski günlerde bir gün yine gökyüzüne çıkmıştı. Cebrail
(as)'in yedi kat göklere şöyle seslendiğini duydu: - By yedi kat gökün melekleri! Hak Sübhanehu ve Teâlâ Haz- retleri Eyyüb (A.S.) sevdi ve ondan razı oldu. Sizlere de emreyledi Ri Rabbi Tedlava çok ibadet ettiği için siz de onu sevip razı olunuz. Seytan bu seslenişi işitince kıskandı:
-Yarabbi, dedi, Sen ona çok ehil ve evlât, köle, mal ve sağlık verdin. Vücud âfiyeti ihsan eyledin. Üzülecek hiçbir şeyi yok. Sana neden ibadet etmesin? Eğer yüce iraden olursa beni onun malı üzeri-
ne musallat eyle. Onun malını helâk edeyim. O zaman yine önceki gibi sana ibadet edebilir mi?
O zaman Hak Sübhanehu ve Teâlâ Şeytan'a şöyle buyurdu: Ey Seytan! Seni Eyyüb'un malının üzerine musallat ettim. Git sataş
Şeytan bu buyruğu fırsat bilerek hemen bütün yakınlarını, ken- disine hizmet edenleri, yardımcılarını topladı. Onlara:
Eyyub'un bağ ve bahçelerini, tarlasını, bütün başka mal ve mülklerini yakıp yok edin! dedi. Büyük ifritlere de şöyle emretti: -Siz de onun binek ve geviş getiren hayvanlarını yakın.
Ifritlerden bir tanesi Eyyüb (A.S.)'in üç bin devesini, yavruları- nu ve çobanlarını onların ehil ve evlatlarını yaktı, kül eyledi. Hiçbiri bertulamadı. Şeytan bir çoban kılığına girdi. Yüzü, gözü ateşle kav- Fulmuş gibiydi. Hazret-i Eyyb (A.S.) 'ın yanına geldi. O ise sahrada namaz kılıyordu. Feryad ederek:
ların da ehil ve evlâdıyla bütün bütün ateşle yandıklarını görme- Ya Eyyüb, dedi, Sen develerinin yavrularlyle, çobanlar ve on- din mi? Onların hepsi yok oldular. Onların içinden ben, bak, ne kılık- la kurtuldum!
956
YanıtlaSilŞERH-I DELAILÜ'L-HAYRAT VE SEVARIKI'L-ENVAR
Eyyüb (A.S.) da hiç bir değişiklik görülmedi. Yine tam bir hu şu içinde ibadetini tamamladı. Namazını bitirip selâm verince Şeytan a şu cevabı verdi: -O develerin ve çobanların ve onların ehil ve evlatlarının heps
Yüce Allah'ındır. Benim değildir. Bu kadar yil bana sevgi gösterip
bana ihsanda bulundu, beni nimetlendirdi. Yüce Allah'ıma hamdol-
sun ki yine kendi aldı, yaktı, kavurdu. Allahıma şükürler olsun. Eğer
sende hayır olaydı onlarla birlikte yanardın.
Eyyüb (A.S.), bu şükrü bildirdikten sonra yine namazına dur du, ibadetine başladı. Şeytan hüsran ve üzüntü içinde geri dönüp gitti. Sonra bir ifrite daha emrederek:
-Sen de git, Eyyüb'un koyunlarını, çobanlarını yak, kavur! Or tadan kaldır! dedi. O ifrit te gitti, yedi bin koyun ile kuzularını, ço- banlarını, onların çoluk-çocuğunu yaktı, yok etti. Tek birisi bile kur- tulamadı.
Şeytan (Aleyhillà'ne), önceki gibi bir başka çoban kılığına gir di. Yine Eyyüb (A.S.)'ın yanına geldi. Onu yine namaz kılarken bul du. Feryad ve şikâyet ederek koyunlarla çobanlarının başına gelen- leri bildirdi. Eyyüb (A.S.) selâm verip yine yüce Yaradan'ına şükret- ti. Şeytanı koğdu. Yine namazına durdu. Şeytan yine hüsran ve üzün tü içinde oradan ayrıldı. Gitti, üçüncü bir İfrit'e:
-Git, Eyyüb'un beş yüz çift öküzünü ve onların Aletlerini gó türen eşeklerini, yavrularını, sürücülerini, onların da karı ve çocuk- larını ateşe ver! dedi. Ifrit te öyle yapınca yine bir çiftçi kılığına gir di, yüzü, gözü sanki yanmış bir halde geldi. Eyyüb (A.S.)'a dedi ki:
- Ne öküzler kaldı, ne onları süren çiftçiler!.. Ne de onların ev lâtları kaldı. Hepsi ateşte yandılar. Ancak ben bir kenarda bulunu- yordum, kurtuldum. Bak ne kıyafetteyim. Benden başka sağ kimse kalmadı!
Şeytan böyle söylüyor ve feryad edip ağlıyordu. Hazret-i Eyyüb (A.S.) bütün gönlü ile Allah'ına dua ederek na- mazını bitirdi. Önceki dualarından daha çok Allah'ına hamdetti. Yi- ne onu koğdu. Yeniden ibadete başladı. Şeytan yine hüsran ve şaşkınlık içindeydi. Eyyüb (A.8.)'a bir şey
yapamamaktan, Rabbine âsi edememekten üzgündü. Bir kere de gökyüzüne çıkayım, ne var, ne yok göreyim, de- di. Semaya çıktı. Yedi göğün meleklerinin Hazret-i Eyyüb (A.S.)'L sabrını ve şükrünü sena ettiklerini, ibadetini de övdüklerini gördü. Bunları işitince kıskançlık ateşi yüreğini yaktı:
KARA DAVUD EFENDİ ŞERHI
YanıtlaSil957
Yarabbi, dedi, Eyyüb'un evladının, malının, adamlarının çok-
Juğundan "Mal gittiyse bunlarla yine kazanırım!» demektedir. Bun- dan ötürü sabretti, ibadetinden ayrılmadı. Bana, onun evlâtlarına, ehline ve ona uyanlara musallat olmak iznini ver, onları da helâk edeyim. Bakalım o zaman da ibadet edebilir mi?. Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretleri ona: Ben Eyyüb kulumun sabrını, ibadetini, hamdini ve şükrünü
bilirim. Var, seni onun ehline ve evlatlarına musallat eyledim! diye
buyurdu. Ama yine hüsrana uğrarsın. Şeytan, yine bu fırsatı ganimet bilerek Eyyüb (A.S.)'ın bütün ev- lâtları köşkte otururken onu sarstı. Köşkü yerle bir etti, içindekile- rin hepsi öldü. Şeytan bu sefer o çocukların hocası kılığına girdi. Yü- züne, gözüne, elbiselerine kan bulaştırdı. Eyyüb (A.S.)'ı yine namaz- da bularak geldi. Feryad ederek, yakasını, saçını yolarak, döğünerek:
-Ya Eyyüb dedi. Senin bütün çocukların, erkekli, dişili, köşk- te otururken köşk başlarına yıkıldı. O gönlünün yemişleri olan evlat- larını bir kere görseydin. Kimisinin yüzleri patlamıştı. Kimisinin baş- ları patlamıştı. Beyinleri akmış, kolları kırılmış, hepsi de can vermiş- ti. Hiç birisi sağ kalmadı. Sen ise burada duruyor, ibadet ediyorsun. Eğer Hak Teâlâ senin namazını kabul etseydi çocuklarını böyle bir anda böyle bir musibetle helâk etmezdi. Onlardan ancak ben kurtul- dum. Ne malim kaldı artık, ne evlâdım, Halim acaba nice olur?
Şeytan bunun gibi nice acı ve aldatıcı sözler söyledi. Hazret-i Ey- yüb (A.S.), yine kendisini kaybetmedi. Allahü Teâlâya yine hamdet- ti:
-Ben anamdan çıplak doğdum. Toprağa yine çıplak gideceğim. Kabirde de yine çıplak kalkacağım. Bütün mal, mülk, gerek dünya- da, gerek Ahiret'te Onundur. Nimetleri veren O'dur. Bütün varlığı ya- ratan, yine öldüren yalnız Allahü Teâlâ'dır. Hepimizi yarın ceza gü- nünde toplayacaktır. Mal da O'nun evlât'ta O'nun, benim vücudum da onun mülküdür. Yüce muradı ne ise onu yapar. Hüküm kendisi- nindir. Ben O'nun hükmüne boyun eğer, razı olurum. Ve her anda da kendisine şükrederim. Var, git şuradan. Eğer sende hayır olsaydı sen de onlarla birlikte helâk olurdun! dedi ve Şeytan'ı koğdu. Yine hadetine başladı. Şeytan yine bir şey yapamayıp hüsran içinde geri döndü. Çok üzüldü. Yedi kat göğe çıktı. Yine meleklerin Eyyüb (A. 8) kat kat medihlerle öğdüklerini, sabrını ve ibadetini söyleştikleri- ni gördü. Kıskançlık ateşi yüreğini yaktı.
Allahü Tella'ya el açta: -
mal ve evlât bulurum »diyerek yine Sen'in keremine güvenerek ibade- Yarabbi, Eyyüb'un sıhhati, vücudu, gücü yerindedir, yine
958
YanıtlaSilSERB-I DELAILÜ'L-HAYRAT VE SEVARIKIL-ENVAR
tini bırakmadı. Eğer, buyurursan, beni onun vücuduna musallat ey. le! dedi. O zaman bak sana ibadet. edebilir mi? Hak Teâlâ azamet ve Celâl ile Şeytan'a buyurdu:
-Ben kulumu bilirim. Ona değişiklik gelmez. Seni, şimdi kal binden ve dilinden başka öteki uzuvlarına musallat olmaya izinli kıl- dim. Yine hüsran'a uğrayacaksın!..
Şeytan yine fırsat bulup Hazret-i Syyûb (A.S.)'a geldi. Onun yi ne namaz kıldığını gördü. Secdeye varmıştı. Şeytan hemen acele ede rek:
-Secdeden kalkmadan ona yetişeyim! dedi. Seğirtti, yüzü tara- fina geçip burnunun deliklerine üfürdü. Sanki ateş gibi bir sıcaklık, Hazret-i Eyyüb (A.S.)'in burnundan girdi bütün mübarek vücuduna yayıldı. Her mübarek uzvunda, tırnak diplerinde yaralar açtı. Gleis meler, kaşınmalar belirdi. Mübarek etleri her kaşıyışta dökülmeye başladı. Mübarek teni yaralardan ve Şeytanın zehirli nefesinden dola- yı değişti. O köyün halkı Eyyüb (A.S.)'ı köyden çıkardı. Bir viranede altına bir kilim serdiler. Orada yalnız bırakıp gittiler. Yanında kendi- sine hizmet eden bir kişi kalmıştı. O da karısı Yûsuf (A.S.)'ın oğlu Efrâyim'in kızı Rahime Hatun idi. Yemeğini alıp getirirdi. O kilimin kenarına koyar, ona yedirirdi.
Hazret-i Eyyüb (A.S.), bir rivayete göre burada on sekiz yıl ka- dar kaldı. Kimileri:
On üç yıl, Kimileri de:
Hayır, on yedi ay veya yedi gün, yedi saat kaldı! dediler. Bu kadar zaman dolunca karısı Rahime Hatun ona: de sana sıhhat ve
Ya Eyyüb, dedi. Allahü Azîmüşşan'a dua et âfiyet versin.
Eyyüb (A.S.) ona sordu.
Kaç yıl sağlıkla, âfiyetle vakit geçirdim ben! -Seksen yıla yaklaşıyor.
- Bu seksen yıl sağlıkla ömür sürdükten sonra şimdi on sekiz yıl hastalığıma sağlık dilemeğe Rabbimden utanır, haya duyarım. He- le sağlık günlerim kadar hastalık günlerim de dolsun.
O zaman Rahime Hatun bu dileğe incinip Eyyüb (A.S.)'ın yanın dan ayrıldı. Yürüyüp gitti. Hazret-1 Eyyüb: Rabbehu enni messenniyed durru ve ente erhamür râhimin. (Enbiya sûresi, âyet: 83).
(Ey yüce Allah'ım, derde uğradım, ve sen, rahmet edenlerin en merhametlisisin.)
diye dua etti.
XARA DAVUD EFENDI SERHI
YanıtlaSilRahime'nin ayrılışına bir rivayet te şudur:
Şeytan yine hilesini arttırdı. Rahime Hatun köye gidip yiyecek
959
getirirken köylülere vardı: -Ey halk, dedi. Rahimeyi evinize yaklaştırmayın. Yanınıza sok- nayım. Çünkü belki Eyyüb'un hastalığı size de geçer.
Köylüler de Rahime'yi evlerine almaması için gidip karılarına tenbihte bulundular.
Rahime (R. Anh) Hazret-i Eyyüb (A.S.)'in nafakasını almağa varınca onu köyden koğdular. Eline hiçbir şey vermediler. Hatta ken- disi ile tek bir sözle konuşmadılar. Rahime Hatun hiç bir şey ele ge- çiremeden mahzun mahzun virâneye dönerken yolda kendisine acı- yan bir kadına rast geldi. Kadın Rahime'nin hüznünü görünce onu ald, evine götürdü.
-Bana şu ekmeği yoğur ve pişir. Sana karşılığını vereyim! de- di. Rahime Hatun da ekmeği yoğurmaya başlarken o kadının çocu- gu: Bana da ekmek yap! dedi. Rahime hatun da ona ayrıca kú- çük bir ekmek yaptı; büyük ekmeklerle pişirdi. Çocuğa vermek üze-
re gittiklerinde onu uykuda buldular. O küçük ekmeği, ev sahibi Ra-
hime Hatuna vererek evden yolladı. Rahime Hatun Eyyüb (A.S.) 'in
yanına geldi.
Ekmeğin hikâyesini anlattı. Eyyüb (A.S.): O küçük ekmeği geri götür. Çünkü çocuk uyandığı zaman ek- meğini ister! dedi. Rahime Hatun da ekmeği aldı. O kadının evine geldi. Çocuk uyanmıştı:
-Ekmeğimi isterim! diyerek ağlıyordu. Ekmeği çocuğa verip evden dışarı çıktı. Fakat Şeytan, hemen bir hekim kılığında Rahime Hatunun yanına geldi.
Ya Hürre! dedi. Senin ehlinin hastalığının ilâcı vardır. O da
Rak Teala'nın yüce ismi anılmadan boğazlanan koyun etini yemek-
tir. Onu yerse kocan iyileşir!
Rahime Hatun virâneye gelip bunu Hazret-i Eyyüb (A.S.) a söy- ledi. Oda:
-Ey Rahime, dedi, sana o sözleri söyleyen Şeytan'dır. Seni al-
dattı. Allahü Teâlâ bana şifa ihsan ettiği zaman sana yüz sopa vur-
mak yeminim olsun!
Eyyüb (A.S.), Rahime Hatunu yanından koğdu: Senin hizmetini ve getirdiğin yiyeceği istemem, dedi, köye Polladı. Ve mevilya:
900
YanıtlaSilSERH-I DELAÜL-HAYRAT VE SEVARIKIL-ENVAR
dua etti. Rabbehù enni messenniyed durra mehabbeten minni diye Bundan sonra, Allahü Teâlà Hazretleri, Kerim ve Rahim olan
Mevla onun bu duasını kabul etti.
-Ayağını yere vur! diye vahiy geldi. O yerde pek çok yılan bu- lunuyordu. Eyyüb (AS), mübarek ayağını yere vurunca o yılanla rm zehirleriyle dolu olan yerden bir su fışkırdı. İnsan vücuduna do kununca sıcaklaşırdı ve o su ile yıkanılırdı. İçilince de gayet soğuk olur, yüreğin hararetini giderirdi. Çok tatlı ve çok lezzetliydi. Eyyüb (AS) o sudan yıkandı. O anda mübarek vücudunun yaralanı geçti Teni dümdüz oldu. O sudan içti. İçinin susuzluğu, ateşi geçti. Hasta hiği ortadan kalktı. Tam sağlık buldu. Cebrail (A.S.) ona elbiseler ge- tirdi. Ona giydirdi. Onu yüce bir tahta oturttu.
Rahime Hatun gelince, kovulmasına rağmen dayanamamış: -Varayım, yalvarayım! Yine mübarek hizmetinde bulunayım! diyerek Eyyüb (A.S.)'ın yanına gitmişti. Bir de ne görsün.
Virane, viranelikten uzaktı. Ortada bir taht vardı. Hazret-i Ey- büb (A.S.) ise görünmüyordu.
Ağlamaya başladı. Hazret-i EEyyüb (A.S.), tahtından ona ses
lenip: -Ya Hatun! Neye ağlıyorsun? diye sordu. Rahime Hatun da:
-Benim burada bir hastam vardı. Sağlığında size benzerdi Şimdi bulamadım! dedi. Onun için ağlıyorum. O zaman Eyyüb (A.S.): -Gel Rahime! dedi. İşte aradığın benim. Hak Teâlâ bana sa
lik ihsan etti. Sonra yüce Yaradan iki bulut gönderdi. Bulutların biri buğday harmanı yerine gelip altınlar yağdırıyordu. İkinci bulut ta arpa har man yerine geidi, gümüşler yağdırdı. Altın ve gümüşler, tepeler gib yığıldı. Hak Teâlâ'nın kudretiyle ikisinin de ölen on dört evlâdı diril di. Rahime Hatuna da sonra on dört evlât daha ihsan edildi, yirmi se kiz evlatları oldu.
Allahü Teâlâ sonra şu vahiyde bulundu:
- Yà Eyyub! Hatunun olan Rahime'nin suçu yoktur. Mademk ona lyi olunca yüz değnek vurmak için yemin etmiştin, yemininder dönmüş olma. Ekin demetlerinden yüz başak al. Hepsini bir araya bağla. Onlarla bir kere Rahime'nin arkasına vur. Yeminin yerine gel sin! diye buyurdu.
KARA DAVUD EFENDİ ŞERHI
YanıtlaSil961
Eyyüb (A.S.) da öyle yaptı. Yemini yerine geldi. Nitekim Hak Teâlâ. Kuran-ı Kerim'inde:"
نِعْمَ الْعَبْدُ انَّهُ أَوَابٌ
Ni'mel abdü innehu evvâbün (Şâd sûresi, âyet: 44) (0 Eyyüb»> ne şerefli kuldur ki, daima Allah'a sığınırdı.) buyura- rak onu öğdü.
Eyyüb (A.S.)'ın malı nekadar çoğaldı ise de onlara güvenmedi. Her zaman muhtaçlara onları dağıttı. Belâların şiddetine sabri, ken- disini ibadetten alıkoyamadı. O da bunların mükâfatını gördü. Allah'ü Teâlâ:
نعم المولى ونعم النصير
Ni'mel mevlâ ve ni'men nâsîr. (Enfâl sûresi, âyet: 40) (0 ne güzel Mevlâ, ve ne güzel yardımcıdır.)
*
Veya men redde Mûsâ ilâ ümmihi. Yâni:
- Ey Mûsâ (A.S.)'ı anası Mihrâne kızı Bûhâyid'e geri gönderen Allah'ım!.
Siyer kitapları yazanlar (Allah hepsine rahmet eylesin) şöyle
dediler:
HAZRET-I MUSA (A.S.)'IN DOĞUŞU
-Firavun rüyasında Beyt-i Mukaddes yönünden bir ateşin çıktığını gördü. Geldi, Mısır'a girdi. Kiptî'lerin evlerini yaktı. İsrail- oğullarından hiçbir kimsenin evine bu ateş girmedi, hiç kimseyi yak- madı.
Sabah olunca Firavun uyandı. Bütün kâhinlerini topladı. Bu rü-
yayı haber verdi. Onlar dediler ki: Yakın bir zamanda İsrailoğullarından bir çocuk dünyaya ge- decektir, Senin memleketinin batması onun eliyle olacaktır!
F. 61
962
YanıtlaSilSERH-1 DELAILU'L-HAYRAT VE ŞEVARIKT'L - ENVAR
Firavunun komutanlarından birisi dedi ki: Biz Isráiloğullarından işittik ki, Yusuf (A.S.). kardeşlerine vasiyetinde sizin gördüğünüz rüyanın tâbirini onlara bildirdi. I oğulları derler ki:
Gerçektir ki, İbrâhim (A.S.) karısı Sâre ile Mısır'a girdiği z man Såre, Firavunlardan kimisini Ibrahim (A.S.)'a şikâyet etmişti za- Ibrahim (A.S.) da Mısır halkının helâkine dua etmişti. O zaman ken- disine vahiy olundu ki:
-Mısır'da senin oğullarından bir kişi doğacak, elinden Mir Şam içlerinde olan Amâleka (O zaman Filistinde bulunan Isrâiloğul- larıyla savaşan bir kavim) ortadan kalkacak! İşte ey yüce Firavun rüyanızın tâbiri budur.
Firavun, komutanın bu sözlerine kızdı. Adamlar ayırdı ve:
Israiloğullarından nekadar gebe kadın varsa onları gözetiniz.
Ebeler de o doğacak çocukları öldürsünler.
Öyle de yapıldı. İsrailoğullarından nekadar gebe kadın varsa on iar gözaltında tutuldu. Günü gelip ebeler tarafından doğurtulunca doğurdukları çocuklar adamlara gösterilecek, erkek çocuksa hemen öldürülecekti. Kız doğarsa cariye edineceklerdi. Böylece, doğanlardan pek çok erkek çocuk öldürüldü. Bir gün Firavun'un ileri gelen adamları Firavun'a gelip dediler
ki:
İsrailoğulları'nın çocuklarının erkeklerini böylece öldürtü- yorsun. Büyükleri de eceliyle ölüyor. İsrail halkı günde güne tükeni- yor. İşimizde kullanacak adam kalmayacak. Bu şikâyeti dinleyen Firavun:
- Erkek doğanlar bir yıl öldürülsün, bir yıl da öldürülmesin! ledi. Erkek Çocukların öldürülmediği senelerin birinde Mûsâ (A.S.) in kardeşi Harun (A.S.) dünyaya geldi. Birkaç yıl sonra da, çocukları öldürdükleri sene içinde Musâ (A.S.)'ın anası Bühâyid (R. Anhâ) hå inile kaldı. Ama gebe haldeyken babası İmran öldü. Öldürülen ço- cukların sayısı doksan bine varmıştı.
Musà (A.S.) 'ın anasının günü tamamlanınca ebe, cellâtlarla gel- di. Adamları kapıda bıraktı. Kendisi eve, içeri girdi. Musâ (A.S.)'1 doğurttu. Çocuğu eline alan ebe, onun iki gözlerinin orta yerinde bir nur dalgalandığını gördü. Mush (A.B.)'a içinden bir sevgi uyandı.
-Ben bunu saklarım! dedi. Çocuğu anasının yanında bıraktı. Akan kanları götürdü. Cellâtlara gösterdi ve: Hastalık varmış. Aktı. Çocuk yoktur! dedi. Cellâtlar:
Inanmayız! Arayalım! dediler. Içeri girmelerine ebe ne kadar
KARA DAYUD EFENDI 5***
YanıtlaSilmani olduysa da başaramadı. Adamlar içeri girince anasinan da, ora da bulunanların da ell, ayağı titremeğe başladı. Oyle korkuya düştü Jer ki: şimdi bunlar çocuğu bulurlarsa hepimizi öldürürler! dediler.
Hensen Mihrine kim Bahayid, oğlu Müsá (A.B.) bir beze sardi. Ora-
da yanar bir firin vardı. Kapağını açta ve ateşlerin içine att Çocuk yansın, biz kurtulalım! dedi. Cellatlar içeri girip çocuğu aradilar, bulamayınca ebe ile çekilip gittiler. Musa (A.S.)'in anası, büyük kızına:
Prini aç ta bari oğlumun yanmış vücudunu oradan çıkar! Misi (A.8.)'m kız kardeşi de firini açtı. Bir de ne görsün, Mush (AS) ateşin üstünde yatıyor ve mübarek sağ elinin baş parmağını aganda emiyordu. Ateşten kendisine hiç te bir zarar gelmiyordu.
0 Kadir-i Kayyum, eşi, benzeri olmayan Allahü Celle Sanühu, atası İbrahim Halilullah (A.S.) 'a Nemrud'un ateşini soğutup selâmet ettiği gibi Müsà (A.S.) 'a da selâmet ihsan etmişti. Onu korumuş, ateş ten saklamıştı.
Hazret-i Mûsâ (A.S),hemen fırından çıkarıldı. Kız kardeşi se- rind. Fakat şaşırmışlardı. Küçük kız: -By anneciğimi dedi. Onu nasıl saklayalım ki, doğduğu duyul- masin
Onlar böyle endişede iken Allahü Zülcelal-i Vel İkram Hazret-
leri Müsà (A.S.)'in annesine bir vahlyde bulundu ki, bu vahiy tipki
(AS)'in annesi Meryem Anaya gönderilen vahiy gibiydi. Pey-
amberlik vahiyine benzemiyordu. Çünkü kadınlardan Peygamber gönderilmiş değildir. -Bu ne şekil vahiy idi? diye sorulamaz. Bu vahiyler gerek Mü- (AS)'ın, gerek Ish (A.S.)'in şereflerinden inen vahiydi.
Hazret-1 Mûsâ (A.S.)'ın anası Bûhâyid binti Mehran'a Hak Sub- hanehu ve Teâlâ, bu vahiy ile iki emirde bulundu. Birisi: -Evladını emzir! buyruğuydu.
Birisi de:
Ey Mûsâ'nın anası! Evlâdını emzirirken eğer içine bir korku gelirse çocuğunu bir sandığa koy. Suya at.
Allahu Teâlâ onu sonra şu iki şeyden de yasakladı: 1-Oğlunu suya bıraktığın zaman sakın: «onu balıklar yer mi, ya da bir yere çarpıp ölür mü?» diye korkma. 2-Sakın oğlundan ayrılacağın için üzülme.
Allahü Teâlâ sonra da Bûhayid binti Mehran'a şu iki şey ile mü-
barek vaatte ve müjdede bulundu: 1 2 Ben Sana evladını yine yaşatıp geri gönderirim.
Senin bu evladını enbiya ve mürselin'den kılarım.
SERH-1 DELAILU'L-HAYRAT VE SEVARIKTL-ENVAR
YanıtlaSilBöylece Musa (A.S.)'ın anası da oğluna dört ay süt verdi, ema ip besledi. Oğulcuğu o dört ay içinde hiç ağlamamıştı. Hıçkırmamıştı. Fa at o dört ay geçince ağlamaya başladı. Anası: * Oğlum büyüdü. Artık ağlıyor. Korkarım ki, sesi duyulur! di
yerek korkulara düştü. Doğramacıya gitti:
-Bana bir sandık yap! dedi. Uç arşın eninde ve beş arşın uzun luğunda olsun.
Adam:
- Böyle büyük bir sandığı ne yapacaksın? diye sordu. O da sırrını ortaya koyup:
-- Bir evladım oldu. Onu dört aydır emzirip besliyorum. Ağla madığı için doğumu şimdiye kadar duyulmadı. Şimdi feryada başladı Sesinin duyulmasından korkuyoruz ki duyulur. Hem oğlumu, hem de beni öldürürler. Şimdi o sandığın içine çocuğumu koyup Allahü Zül Icelali vel İkram Hazretlerine emânet edeceğim. Nil ırmağına bıraka cağım! dedi.
Doğramacı da Mûsâ (A.S.)'ın anasının istediği ve ısmarladığı bi çimde sandığı yapıp teslim etti. O da sandığı alıp, gitti. Doğramacı da sevinç içinde cellâtlara koştu: - Varıp müjde edeyim. Büyük bahşişler alayım! dedi. Koşa ko-
şa cellatlara vardı. Fakat dili tutulmuş, hiçbir şey söyliyememişti
Eliyle işaret etmek diledi.
Parmakları oynamaz oldu. Hepsi kazık kesilmişti. Dileğini, söy leyeceğini anlattıramadı. Cellâtlar kızdı. Ona dayak atarak, yanla rından uzaklaştırdılar. Adam, dışarı çıkınca yeniden elleri oynamış ve dili açılmıştı. Kızdı, geriye döndü. Tekrar cellâtların yanına gelin ce, yine dili tutuldu ve gözleri görmez oldu. Ellerini kaldırıp indirme- düler. Ve adam dışarı çıkınca: çok doğ
-Bu çocuk bir Peygamber olsa gerek!.. Ona kötülük yapacak onu öldürecek olanlar mutlaka yok olurlar. Ona zarar vermeğe kin senin gücü yetmez! diyerek her şeyi bilip anladı ve ihlas ile imana geldi. Kalbinde bulunan o kötülük izleri silindi.
Gözleri yine önceki gibi gördü, dill yine açıldı. Sonra doğruca M så (A.B.)'in anasının yanına geldi: -Sandığı bana getir! O mübarek çocuğu elimle yerleştireyim deliklerini sağlamca kapatayım. Öyle ki içine hiçbir yerden su gir
mesin! dedi.
KARA DAVUD EFENDI SERHI
YanıtlaSil965
Adam böyle söyledikten sonra, Hazret-i Mûsâ (A.S.) 'ın mübarek ayaklarını öptü. Onlara yüz sürdü. Saygı ile sandığa koydu, yerleş- tirdi. Delikleri kapadı. Anası ile birlikte ve kimse görmeden, bir pa- zartesi günü, sandığı koca mübarek Nil Irmağının sularına bıraktı- lar. Böylece ana evladını Allahü Azimüşşan'a emanet etmişti.
O anda Nil suları dalgalanmaya başladı. O sandık dalgalar ara- sinda hızla uzaklaşıverdi. Onlar da geriye dönüp nehir kıyısından ayrıldılar.
Dalgalar o sandığı Allah'ın emri ile Firavun'un Nil nehrindeki köşküne doğru götürmeye başladı. Önü bir havuz gibiydi ki Nil sula- rının bir kısmı oraya girer, köşkün önünden ağır ağır akardı. Sular sandığı o yöne sürdü.
Firavun'un ancak bir kızı vardı. Ondan başka bir çocuğu yoktu. O kız da abraş hastalığına tutulmuştu. Vücudu yer yer, beyaz alaca lekelerle kaplıydı. Babası Firavun bütün hekimleri çağırmış: Kızıma bir ilâç bulun! demiş ve mükâfatlar vaad etmişti. On- lar da:
- Bu Nil sularında bir hayvan vardır ki insana benzer. Ona Nes- nas denir (1). Eğer onu avlayıp tükürüğünü kızının vücuduna sürer- seniz, belki hastalığı geçer, abraşlıktan kurtulur! diye cevap verdiler. Allah'ın emri ile, o gün Firavun'un karısı Müzâhîm kızı Asiye hâtun ve hastalıklı kızı Nil'deki köşke gelmişlerdi. Oturup suya bakmaktay- dılar.
Ansızın bu sandığı, dalgaların sürüklediğini gördüler. Firavun. sandığın köşkün önüne saparken, bir ağaca ilişip kaldığını gördü. He- men bir kayıkçı ile onu oradan getirtti. Kapağı açmağa o kadar ça- lıştıkları halde, kolayını bulup, açamadılar. O zaman Firavun:
- Sandığı kırın! diye emir verdi. Yine sandık kırılmadı. O za- man Asiye hatun kapağa iki eliyle yapıştı. O saat, Allah'ın emriyle, kapak açıldı. Asiye Hâtun o anda bir nurun sandıktan çıkıp, gökyü- züne fışkırdığını gördü. İçeri baktı. Bir måsum çocuk, sağ elinin baş parmağını ağzına almış, süt emlyordu. İki gözünün arasında da bir nur parıldayıp duruyordu.
Kadın bunu görünce Mûsâ (A.S.) 1 çok sevdi. Ona çok bağlandı. Hemen kucakladı. Firavun'un kızı da yerinden kalktı:
Ben de göreyim! diye Asiye hatunun yanına geldi. Mûsâ (A. 8.) mübarek parmağını ağzından çıkardı. Parmağının ucundan süt (1) Nesnas, Malayı dilinde orman adamı demektir. Yarısı insan biçiminde tek gözlü, birer elle ve ayakla, sular efsane yaratığı
966
YanıtlaSilSERH-1 DELAILÜ'L-HAYRAT VE SEVARIKIL-ENVI
akmağa başladı. Kız bunu görünce hemen yavrucuğun mübarek a ğına elini götürdü. Mûsâ (A.S.)'ın mübarek tükürükleri taştı. 1 aya- Kiz, onu aidi, vücuduna sürdü. Bir anda, Hüdanın emri ile alacalıklar, be yaz lekeler teninden kayboldu. Hastalığı şifa buldu. O da Müs 8.)'a yüreğinden bağlandı, onu sevdi. Babası Firavun da:
Getirin, şu çocuğu ben de bakayım! dedi. Getirdiler. Firavu bebeği görünce o da onu sevdi. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle bu yurulur:
El kaytü aleyke mehabbeten minni (Taha sûresi, âyet: 39) (Ben sana benim tarafımdan sevgimi gönderdim.) Asiye hatun ve Firavun'un kızı Hazret-i Mûsâ'ya bu muhabbeti gisterince, Firavunla birlikte oturanlar, vezirler:
-Bu çocuğu öldürmeliyiz! dediler. Çünkü o İsrailoğullarından dır. İmrani'dir. İşte yâ Firavun, senin aradığın çocuk, budur! dediler. Firavun yavrucağı öldürtmek istedi. Fakat Asiye Hâtun Firavun'a:
- Bu çocuk benim gözümün nurudur. Sen bunu öldüremezsin. Belki, biz ondan büyük faydalar görürüz. Bu mâsumda yücelik alâ- meti var Görmez misin ki, kızının marazı onun tükürüğünden geçti. Beşparmandan süt akıyor. İki gözünün arasında nur parıldıyor. Ya hut biz onu evlât edinelim. Çünkü bizim erkek çocuğumuz yoktur!
dedi. Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Mûsâ'nın mübarek boyu, yaşı- na göre, iriydi ve sanki bir buçuk yaşında imiş gibi bir gösterişi var di. Asive Hatun Firavun'a dedi ki: Seni: küçük çocukları öldürdüğün yıl, bu yıl değildir. Bu ç
euk ise bu yıl doğmamıştır. Geçen sene doğan çocuklardandır. Bak sana, bir buçuk yaşında var. Bunu bana mutlaka bağışlamalısın!.. Firavun da: - Peki, dedi, bu çocuk işte senin olsun. Benim onunla hiçbir ilgim yok. Sen oğul edin. Ben edinemem!.
Hazret Mûsâ (A.S.)'in anası oğlunu suya bıraktıktan sonra dalgalara dalmıştı. Sular taşarak sandığı kimi yukarı kaldırıyor, mi de şiddetle altına alıyordu. Dalgaların bu suretle şiddetlendiğin görünce kendisini şaşırdı. Korktu. O sırada Şeytan insan kılığına gl rerek onun yanına yaklaşmıştı:
- Sen Firavun'un evlâdını öldürmesine râzı olmadın ve onu kendi elinle suların içine attın. Eğer onu Firavun öldürseydi sevaba ve mükâfata nail olurdun. Şimdi ise kendi elinle çocuğunu suya tın. Onu sen öldürdün! Asi ve günahkâr oldun! Sen Cehennemliksin! dedi
KARA DAVUD EFENDİ SERHI
YanıtlaSil967
Bu sözlerle Mûsâ (A.S.)'in annesinin şaşkınlık ve korkusu bir kat daha arttı. Şeytan sonra sandığın Firavun tarafından bulunduğunu ve yanına alındığını duyunca yine bağrı yanık ananın yanına geldi. Onu vine korkuttu:
Sen Mûsâ'yı dört ay emzirdin, besledin. Hak Sübhanehu ve Tealà onu kudretiyle sakladı. Kimseye bildirmedi. Sen onu büyüyün- ceye kadar besleseydin onu O yine saklardı. Sen ise elinle onu sandığa koydun. Firavun'un köşkünün önünden akan suya bıraktın. Şimdi ise oğlun Firavun'un eline geçti. Sen, kendi elinle evlâdını düşmanına vermiş oldun Kıyâmet'te Rabbine ne cevap vereceksin. Senin için nice azap vardır! dedi ve böylece anaya türlü korkular verdi. Haz- ret-i Mûsâ'nın anasının dehşet ve şaşkınlıktan aklı gitmiş, Şeytan'a cevap verememişti.
- Evladım! Evlâdım! diye feryada başladı. O zaman, Kudret sahibi olan Allahü Zülcelal'in fermanı ile hâtiften bir sadâ gelip de- di ki:
Nice günahkâr olursun? Sen, Hak Celle ve Alâ'nın vahiy ve emrine uydun. Ve sana neden azap ve cehennem gereksin?.. Hak Sübhanehu ve Teâlâ evlâdını sana geriye göndereceğini müjdeledi. Kerim vaatte bulundu. Allah'ın vaadı haktır. Firavun evlâdını yok etmeğe güç bulamaz. Onu sana yine yollar. Sen onu besler, ona bakar-
Bu sesi işitince Mûsâ (A.S.)'ın anasının aklı başına geldi. Sonra da, Asiye Hatun'un ve kızının oğluna sevgi bağladıklarını, onu Fira- vunun da sevdiğini ve hattâ Asiye Hatunun Mûsâ'sını evlât edindi- ğini işitti. Yüreği bütün bütün ferahladı. Gönlü üzüntüden kurtuldu. Ne hüzün, kaldi, ne de gam! Sevincinden kendisini tutamadı: Evladın Firavun'un eline düşmüş. O da kendisini evlât edin-
miş. O benim oğlumdur! demeğe başladı.
O zaman yine göklerin en yüksek bir yerinden bir ses erişti:
-Ya hatun, dedi, Firavun'un sevgisine ve Asiye'nin onu oğul edindiğine gururlanma. Kalbinle bu sevgilere bağlanma. Rahim olan- larm en merhametlisi olan Allahü Zülcelâl Hazretlerinin mübarek müjde ve vaadine dayan. Kalbini O'na bağla!
O zaman Mûsâ (A.S.)'ın annesi Allahü Zülcelal'e hamd ve şükre
başladı. Ve kızı Meryem'e dedi ki:
Var, Firavun'un köşküne gir. Gözetle. Bana gönül açıcı ha-
berler getir. Hazret-i Mürk (A.S.)'nın kızkardeşi de kalktı, köşke girip çık- ti için içeri yeniden girmek kolay oldu. Uzaktan herşeyi göz hapsine aldı. Kardeşi Müsă (A.S.) Firavun'un elinde ağlarken gördü. Tür-
908
YanıtlaSildar sütanalar getirdik, hiçbirisini sevip, ona aliqmadi. Kimsenin me
mesini agzina almadı. Acaba ne yapank?
BERRI DELALLO BAYRAT VE GEVARIRIT ANVAR 10 sevgi ve gefkat gösterdiği halde onun ağlayışını dindir Yanında bulunan Aslye Hatun da göyle diyordu Bu manum, kimsenin memesini agzina alip emmiyor. Bu ka
Firavun: -Ben de o gamdayım! dedi. Acaba bu çoenita bir meme vete cek kadını nerede bulsak?
Genç kıs, uzaktan onlara bakmaktaydı. Az sonra Aalye Hatun la göz göze geldi. Ona:
- Bu çocuğa biz meme aldıramıyoruz! Acaba ne yapmalı? de di. Genç kız bilmemezlikten gelerek: O çocuk kimindir? diye sordu.
Asiye Hatun da:
Sandık içinde Nil'de bulduk. Onu evlat edindik. Lakin bes leyecek sütanne bulamıyoruz. Acaba sen bilir misin? diye sordu. Mûsâ (A.B.)'in kızkardeşi de dedi ki:
- Ben bir ev kadını biliyorum. Nice büyüklerin çocuklarını em
zirdi. Çocuğa güzel bakar. Sütünü, her şeyini ikram eder.
Aslye Hatun'la Firavun:
- Hemen git, o sütanneyi tez buraya getir! Belki sözlerin ha
yırlı olur! Çocuk ta onun memesini alır! dediler. Kız, anasına koşup geldi. Buhayid'i köşke götürdü. Müsa (A.8) onun eline verdiler. O da memesini çıkarıp oğluna uzattı. O da hemen
memeye sarıldı. İki memeyi de emdi. Firavun'un veziri şüphelenerek - Sakının, dedi, bu çocuk bu Imran'ın karısının çocuğu olma sin? Çocuk kendi anası olduğu için o saat memeye sarıldı!.. diyerek şeytanlık etti. Fakat Asiye Hatun:
Olamaz, dedi, bu çocuk bu kadının çocuğu olamaz. Bu hatu nun teni çok güzel kokuyor. Vücudu, elbisesi tertemiz. Onu sevdil de rii.
Asiye Hatunla kızı, Mûsâ (A.S.)'in yeni gelen bu kadının meme sinden süt emdiğine çok sevindiler. Sarayda ona bir oda ayırdılar Kendisine hizmet için cariyeler verdiler. Güzel, güzel yemekler ayırt tılar. Üçü de hediyelerle ikramda bulundular. Bundan çıkan man şudur ki, Allahü Azimüşşan (Celle Celâlühu) Mûsâ (A.S.) 'in düşmant olup öldürülmesine çalışan o düşmanların sarayında anası ile buluş turmuş, yine anasına besletmişti, ona geri verdirmişti.
KARA DAVUD EFENDİ ŞERHI
YanıtlaSilVe ya zâidel Hadri fi ilmihi. Yâni:
Ey Hızır (A.S.)'t ilim ve bilgide ziyade edici Allah'ım. (Hızır (A.S.) konusu daha önce uzun uzun anlatılmıştır. Hiar (A.S.)'ın adında fikir aykırılıkları vardır. Kimileri:
Ibliyâ! demiştir. Kimileri de: Belyâ! demişlerdir. Kimileri ise:
Ilyas, Elyesâ', Amir! demişler. Kimileri de onu: -Hadır (Hızır), Ermiyà diye çağırmışlardır. Músê (A.S.) Allahü Teâlâ'dan dileyip dedi ki: Yarabbi, kullarından sana hangi kulun sevgilidir?.
Allahü Teâlâ şöyle buyurdu: -Beni durmadan, ara vermeden zikreden kul sevgilidir. O kul beni unutmaz.
Yine Mûsâ (A.S.) dedi ki: -Yarabbi, hangi kulun en çok hak, doğruluk üzere, kaza eder, hüküm verir?.. Allahü Azimüşşan buyurdu:
Heva ve hevesine uymayıp daima hak üzere kaza edendir. Yine Mûsâ (A.S.) dedi ki: Yarabbi, hangi kulun çok âlim, çok bilgilidir?.
Hak Celle ve alâ buyurdu: -Başkalarının kendi ilminden daha çok bilgili olduğunu göre- rek o bilginden ilim öğrenmek dileyendir. O kul, hakkın rızasına ken- dini irşat edecek bir kelimeyi bilip öğrensin diye de irşada ehir olur. Ya da kendisini helâkinden geriçevirecek şeyi öğrenip de kendisin kurtarsın diye başkasının da irşadını ve kurtuluşunu dileyerek, baş- kasından bilgi öğrenmek ister. İşte bu kul en âlimdir.
Yine Mûsâ (A.S.):
Yarabbi, diye sordu. Eğer bu zamanda benden daha bilgili kulun varsa, onu: bana kılavuz eyle.
Hak Teàlà da
Gerçekten Mecma-il Bahreynde (Denizlerin birleştiği nokta da) benim bir kulum vardır ki, o senden daha bilgi sahibidir! diye buyurdu.
Lakin imam: Buhári (Allah rahmet eylesin) Sahih'inde. Übey
yibni Kiau (R. Anh)'n, Peygamber-i Alicenab Salâvatullahil meliki Vehhab Hazretlerinder. şöyle rivayet ettiğini yazmıştı: dular: Peygamber (S.A.V.) Efendimiz saadet ve iclâl ile şöyle buyur
Müsà (A.S.) larailoğullarına hutbede bulunurken kendisine
SERH-I DELAILO'L-HAYRAT VE GEVARIKI'L-ENVAR
YanıtlaSil970
(AS): Bu zamanda herkesten en bilgili kimdir? diye soruldu. Müs Herkesten bilgili benim! dedi. Ilmini Allahü Teâlâya havale
edip:
Allahu Teâlà herşeyi en çok bilendir! demediği için Allah Azimüşşan kendisine şu vahiyde bulundu: - -Gerçekten Bahreyn'de kullarımdan bir kul vardır ki o senden daha çok bilgilidir!
Mûsê (A.S.)
Yare bbl, ben onu nasıl Bahreyn'de bulurum? O, olduğunu na sıl ve nedenlikle bileyim? dedi. Allahü Zülcelali vel İkram Hazretleri de:
Yanına bir balık al. O balığı on beş sap buğday olan bir zem- bil içine koy ve deniz kenarından git. Hangi yerde o balik dirilirse o adam o yerdedir!. diye buyurdu.
Misa (A.S.) da mübarek hizmetinde bulundurduğu Yusuf (A S.)n oğlu Efrayim oğlu Nün oğlu YUŞA' (A.S.)'ı yanına aldı. İçt yarılmış ve tuzlanmış balığı zembile koydu. Yüşü' (A.S.) a dedi ki: Bu balik sembilde kaybolduğu zaman bana haber ver!... dedi. Sonra ikisi birlikte deniz kenarına indiler. Deniz kıyısına gittiler. Bahreyn'da Mûsi (A.S.)a Zeytin denilen ırmağın yanında uyku bus
tırdı. Orada büyük bir taşın yanında yattı, uykuya vardı. Müsà (A.S.) uyurken Yüşâ (A.S.) zembile baktı. Yarısını yedikle ri balığın dirilip zenbilden çıkıp suya daldığını gördü. Çünkü, or larda Hayat Suyu akmaktaydı. O suyun soğukluk ve serinliği zembil- deki baliga değince, Allaha Teala'nin imi ile, ölü balık dirilmişti.
(Bar rivayete göre de Yüşă (A.S.) Hayat Suyu'ndan abdest a ken, zernbil içinde olan balığa mübarek âzasından su sıçrayınca ba- lik dirilmiştir.) Yüşâ (A.S.), Mûsâ (A.S.) uyandığı zaman ona balığın dirildiğini
söylemeyi unutmuştu Az sonra Müsà (A.S.) Yaşa (A.S.)'a dedi ki -Pek yorulduk. Getir, yiyeceğimiz olan balıktan biraz yiyelim Yüşa (A.S.). Sen e kaya dibinde uyurken balik dirilip gitti! Sizc haber verment gerekti ama şeytar bana unutturdu! dedi.
Mûsi (A.S.):
-Benim aradığım, o balığın dirildiği yerdir zaten! diyerek büyük kayanın yanına acele döndü. Bir de ne görsün. Orada bir er- kek elbisesi içinde bir kimse yatmakta ve uyumaktaydı. Bu Hızır (A.
KARA DAVUD EFENDİ ŞERHI
YanıtlaSil971
S.)'di. Uyanınca Hazret-i Músa (A.S.) ona selâm verdi. Hızır (A.S.) da: Bu yerlerde selâm veren yoktur. Siz neredensiniz ki selâm ver-
diniz? dedi. Çünkü bu diyar kâfirler diyarıdır. Músâ (A.S.) da:
Ben Mûsâ'yım! diye cevap verdi.
Hızır (A.S.) da:
Israiloğullarından Peygamber olan sen misin? diye sordu.
O da:
Benim! diye cevap verdi.
Hızır (A.S.) da Nebi olan kimselere vahiy gelmeyince gaibi bilemezler!.. dedi. Nitekim ona da vahiy gelmediği için Mûsâ (A.S.)'ı görünce bi-
lip onu tanıyamamıştı. Ve ona: Neredensiniz? diye kimliğini sormuştu.
Böylece Mûsâ (A.S.), Hızır (A.S.)'ı bulunca:
Size tâbi olayım. Bana bildiğin ilmi öğret! dedi. Hızır (A.S.) Sen, benimle birlikte bulunmaya sabredemezsin! dedi. Çün- da:
kü ben mübarek şeriatimize aykırı işler işlerim. Onun güzel bir manâ
ile açıklaması varken sen onun yorumuna varamayarak şeriatine uyup
onu inkâr edersin. Sabır gösteremezsin!.
Mûsâ (A.S.):
İnşaallahü Teâlâ, sen beni sabredicilerden görürsün. Ben se- nin işine aykırı hareket etmem!.!
Hızır (A.S.):
Bana tâbi olursan, bana ne işlediğimi sorma. Tâ ki ben sana o şeyin aslını söyleyinceye kadar sus! dedi. Sonra Şam'a gidecek bir gemi buldular. İçine girmek istedikleri zaman gemi halkı bunların yiyecekleri olmadığını gördüler. Kendi aralarında:
-Bunların yiyecekleri yok. Eğer gideceğimiz yere geç varir- sak, bunlar bize ağırlık verir! diye onları gemiye almamak istediler. Geminin reisi Hazret-i Mûsâ (A.S.) 'a bakarak, onun yüzünün nuru- nu görünce:
Onları ben beslerim! deyip gemi halkının onları istememesi- ne mâni oldu.
Onlardan gemi akçesi de istemem! dedi. İkisini de gemiye al- dı. Onlar, geminin denize bakan deliğinden bir serçe deliğe kadar gel- diğini, konup o sudan bir veya iki damla içtiğini gördüler.
Hazret-i Mûsâ, Hızır (A.S.) 'a:
SERH-1 DELAILOL HAYRAT VE SEVARIKIL-ENVIR
YanıtlaSilSenin ve benim ilmimiz, Hak Teala'nın katında, bu kuşun al- su bu denisin yanında ne kadar az ise, o kadar azdır! dedi. Har (A.8.), gemiyi bir parça deldi. Gemi su almaya başladı
s (AS) sabredemeyip kendisini unuttu: -Gemi halkı bizi istemezken, kaptanlari onları dinlemedi dam bizi gemiye aldı, besledi. Sen ise onun gemisini deldin. Gemi walki denise batsın diye mi bu işi işledin? Berlate çok aykırı bir i gledin! dedi.
Mair (A.S.):
-YA Musa, ben sana benim işlediğim işlerin başka güzel ma- Aları vardır, sen onları anlamayıp hemen zâhirine bakarak inkára gitme! demedim mi?.. diye ona cevap verdi.
Musa (A.8.):
-Unuttum! Bunun için sana sormuş bulundum! dedi. Unutup şlediğim şeyle beni azarlama! dedi. Sonra gemiden çıktılar. Şam do- aylarına doğru yol aldılar. Müsa (A.S.), bir çocuk gördü. Ergenliğe waklaşmıştı ama bülüğa, erkekli yaşına ermemişti. Çok güzel giyim- iydi. Başka çocuklarla da oynuyordu. Hızır (A.S.) o çocuğu tuttu. Yatırdı. Boğazlayıp başını vücudundan ayırdı. Mûsâ (A.S.), bu öldü- rülüşü görünce önceki sorusundan daha kuvvetle haykırdı:
Nedir bu erkekliğe varmamış, dini vazife ile mükellef olma-
mis, suçsur bir yavruyu öldürdün. Onun öldürülmesi gerekmediği
Hair (A.S.):
halde haksız yere niçin öldürdün? diye sordu. -Bu, öldürmeyi gerektiren bir işti. Ve Hakkın fermanı ile ol
du. Sen henüz bunun sebebini bilmediğin halde neden sabretmeyip bana soruyorsun? Ben sana sabret demedim mi? Hazret-i Müs, Hızır Aleyhisselâm'ın yasakladığı şeyde, henür
işin sırrını anlamadan iki defa unutup bilmeyişine utandı ve: Bundan sonra size bir şey soracak olursam bana yoldaş ol- mayın, benden ayrılın! dedi. Çünkü özür dileme artık son buldu! de- dl. Sonra yine arkadaşça yollarında yürüdüler.
Güneş battıktan sonra Antakya adındaki şehre geldiler. O gece çok soğuk vardı. Antakya halkı, onların yüzüne bakmadı, saygıda bulunmadı. Onlardan iğrenip, onları konuklatmadılar, yedirip içir- mediler. Böylece de onlar aç kaldılar.
Sabah olurken bir duvar gördüler. Duvarın ikiyüz kulaç uzunlu- ğu vardı ve yerden yüksekliği de ona göreydi. Eğilmişti. Yıkılmak üze reydi. Hatta Antakyalılar onun altından geçmeğe kalkarlardı. Hızır. (A.S.) duvarı görünce işaretle, yahut eliyle onu sıvadı. Düzeltti, eğri
KARA DAVUD EFENDI ŞERHI
YanıtlaSil973
likten kurtardı. Çok kavi ve sağlam kıldı. Mûsâ (A.5.) yine sabrede- Isteseydin, bu iş için ücret alırdın! Niçin böyle yaptın? Bun- lar bizden iğrenip bize bir şey vermemişlerken sen onlara iyilik ettin.
Duvarı karşılıksız sağlamlaştırdın!
Hızır (A.S.) o zaman:
- Artık ayrılmam vaktidir. O aceleyle sorduğun şeyleri sana açıklayayım! Aslını bildireyim! dedi. İçine girdiğimiz gemi on kar- deşindi. Beş kardeşi kötürümdü. Ellerinden hiçbir iş gelmiyordu. Dai- ma otururlardı. Öteki beş kardeş te o gemiyi kullanıp kazancıyla ge- çinirlerdi. Ben o gemiyi, içindeki halk boğulsun, yada gemi sahipleri- ne bir zarar gelsin diye delmedim. Belki, biz çıktıktan sonra o gemiyi, o ülkenin zâlim padişahı alır diye korktum. Kerker oğlu Cülendi adın- daki bu zâlim adam, gelen gemileri yoklar, hangisini sağlam görürse, onu zorla alır, gasbederdi. Ben:
Bu gemi o zâlimin memleketine varınca çürük gemi sanılsın, su alıyor diye ele geçirilmesin, o zalimin elinden kurtulup sahipleri yine onunla geçinsin, diye düşündüm.
O küçük çocuğu öldürmeme gelince:
Adı Ceysut'tur. O çocuğun anası da, babası da müminlerden- dir. Salih kimselerdir. Bu çocuk büyüyüp Şeytan'ın vesvesesine uya- rak fåsık olacak ve büyükleri de onun âsiliğine baş eğecek, onlar da, Allah'a isyan etmiş kimselerden olacaklardı. Ben de onları Şeytan tu- zağından kurtarmak için onlara acıdım ve bu çocuğu öldürdüm. Haz- ret-i Rabbül Alemin (Celle Celâlühu) dan o çocuğun yerine onlara doğru yolda bir evlât vermesini dua ettim. Bu sebeple o çocuğu öldür- düm. Hak Sübhanehu ve Teâlâ, fazıl ve keremiyle bu öldürdüğüm ev- lådın yerine bir kız çocuğu ihsan etse gerektir. Ve büyüyünce de onu bir Peygamber eş olarak alıp onun neslinden yetmiş peygamber gelse gerektir.
Duvara gelince: Orasının mülkiyet hakkı, birinin adı Ahrem, di- ğerinin adı da Hayrem olan iki çocuğa aittir.
O duvarın altında saklı olarak bu iki öksüz için bilgi ve mal- dan hazine vardır. Onu kimse bilmiyor. Vasileri biliyor. O da bura- da yok. Bu öksüzlerin babası olan Kâşih çok sâlih ve ibadet eder kim- selerdendi. Hak Sübhânehu ve Teâlâ bu duvarı düzeltmemi, sağlam- laştırmamı emretti. Ben de duvarı muhkem ettim. Tâ ki o yetimler gün gelecek, o hazineyi bulup çıkarıp, onda olan bilgiyi öğrenecekler, im sahibi olup ona göre âmel edecekler ve mal ile kazanıp faydala- Tip geçineceklerdir.
974
YanıtlaSilSERH-I DELAILO'L HAYRAT VE SEVARIKI'L-ENVIR
O hazinede olan ilim bir altın levhada yazılıydı. Bir tarafından Allahü Azimüşşan'ın kelamı olmak üzere şöyle deniyordu: - Gerçekten Allah ancak BEN'im. Mabudün bil hakkı BENI
BEN'den başka Tanrı yoktur. BIR olduğum halde benim için ortak ta yoktur. Bütün hayırları, şerleri ben halkederim. Boy. lece dünyada ve Ahiret'te güzel olan haller şu kimse içindir ki BEN onu hayır için yaratıp hayra yardımcı edip ona ha yır işletirim.
O levhanın arka yüzünde de şöyle yazılmıştı: -Şaşılır o kimseye ki öleceğini çok iyi bildiği halde, o, ferah- lanır ve şâd olur, güler, oynar.»>
«<- Şaşılır o kimseye ki, hayrın da, şerrin de Allahü Teâlâ'nın takdiriyle olduğunu yakınen bilir ve imanı olur da yine elemlenir, üzülür, kendini yorar.» «<- Şaşılır o kimseye ki onun rızkını Allahü Teâlâ Ezel'den alnı
na yazmış olduğunu, takdir eylediğini ve onların hepsinden faydalanıp ne artacağını, ne eksileceğini bilir ve imanı olur
da yine o kimse türlü niçinlerle hırs duyar, yorulur, ken. dinden çok malı olanlara şaşıp kalarak üzülür, elemlenir.»> «- Şaşılır o kimseye ki, Kıyâmet'te bütün işlediklerinden soru ve
hesap sorulacağını çok yakından bilir ve imanı olur da o
adam nasıl bir hal ile gaflet içinde kalır?.»>
-Şaşılır o kimseye ki dünyanın fâni olduğuna, bir gün yok ola- cağına inanır ve dünyaya meyil duyanlarım ve insanlarının başka bir hâle geleceklerini bilir de o nasıl bir duygu ile dün- ya halkına itibarda ve inançta bulunur?»>
Bunları okuduktan sonra Hızır (A.S.), Mûsâ (A.S.) 'a dedi ki: Ben o hareketleri kendi reyimle, kendi fikrimle yapmadım. Belki Hak Sübhanehu ve Teâlâ'nın emriyle yaptım. Bunların yorum- larını sana bildirdim.
Buhâri ve Müslim (Allah onlara rahmet eylesin) Übeyyibni Kiab (R. Anh.) tan. Peygamber-1 Zişân (8.A.V) Hazretlerinden rivayetle saadetle dediler ki:
Hak Sübhânehu ve Teâlâ Mûsâ (A.S.) 'a rahmet eylesin ki ne olaydı, Müs (AS) Himr (A.S.)'la buluşunca ondaki acaiplikleri gö rünce sabretseydi ve ikincisinde:
- Bir daha soruda bulunursan ondan sonra bana yoldaşlık et- mel Çünkü özür sona erdi! demeseydi. Hımır'dan çok acãiplikler g rür ve bize haber verilirdi. Bende çok sevinirdim!» diye buyurdular.
KARA DAVUD EFENDİ ŞERHI
YanıtlaSilBundan sonra Hızır (A.S.) ayrılış dakikasında Mûsâ
şöyle dedi:
975
(A.S.) 'a
-YA Musa, sana vasiyet edeyim ki Sen, ilmi, bilgiyi söylemek için öğrenme. Belki, icablyle âmel etmeyi bilmeyenlere öğretmek için Ya Músa! Gönül ve kalb bir kalıp, bir sandık gibidir. Bak ki
onun içine ne koydum.
Ya Mûsâ! Dünya, sona kadar kalınacak bir ev değildir. Orada
karar edilmez. Ondan kendine yetecek kadarını kendine çek, al.
Ya Mûsâ! Seni anan, Nil Irmağı'na sandık içinde Hüdâ emriyle attığı zaman seni Ålemlerin Rabbi, anandan ayırmadı. Yine anana ihsan edip gönderdi. İşte ben de ancak Allahü Teâlâ'nın emri ve fer- manı ile gemiyi deldim. Ondan büyük nimet ve fayda elde edildi. Ge- mi sahiplerinin elinde selâmetle kaldı.
Ya Mûsâ! sen, düşmanın olan Mısır'lıyı Hakkın emri olmadan öldürdün. Ama ben o küçük çocuğu Hak Teâlâ'nın emriyle öldürdüm. Ve ya Mûsâ! Sen, Şuayb (A.S.)'ın kızlarının koyunlarını sula- yıp mükâfatını Şuayb (A.S.)'dan istedin. Ben de o iki öksüzün du-
varını yaptım. Sevabını Rabbim'den isterim.»> dedi. Bilinmelidir ki, Hazret-i Hızır (A.S.), Mûsâ (A.S.)'a bunları öğ- retmesiyle ondan daha yüksek ve yüce, daha faziletli olması gerek- mez. Çünkü, Hızır (A.S.)'in ilmi (Ilm-i Ledünni) yâni gizlilikleri açıp gösteren, ilâhî sırlara bilinç kazandıran bir ilimdir. O ilim, açığa çı- karma, meydana vurma, âşikâr etme ilmidir. O ilim bazı evliyâullah- ta meydana çıkar. Mûsâ (A.S.) Ulûlâzim olarak gönderilmiş Peygam- berdendir ve kitap sahibidir. Hızır (A.S.) Nebi olduğu rivâyetine göre bile, onun şeriatile âmel etmeğe memurdur. Ilm-i Ledünni'de daha âlim olmak, daha faziletli bir kimse olmayı gerektirmez. (Allahü â'lemü bissevab ve ileyhil merciu vel meâb.)
Ve yâmen vehebe lidâvûde Süleymâne. Yâni: - By David (A.S.)'a Süleyman (A.S.)'ı bağışlayan Zât-1 Ecel- le ve a'la ve Tekaddeset zatühu Hazretleri.
Rabbül Ålemin olan Allahü Zülcelal, nitekim, Kelâm-1 Kadim'-
inde:
Ve vehebnâ li Dâvûde Süleymâne ni'mel abdü innehu evvâbün. (Sad sûresi, âyet: 30).
SERH-1 DELAILÜ'L-HAYRAT VE SEVARIKI'L-ENVAR
YanıtlaSil(Dâvûd'a Süleyman'ı hediye ettik.)
ye buyurmuştur. Dâvûd (A.S.), hem peygamber ve hem de padişahtır. Oğlu Sü- yman (A.S.) da hem yüce peygamber ve hem de padişah olmakla abasına hem nübüvvete ve hem hilafette mirasçısı oldu.
Süleyman (A.S.), Hazret-i Dâvûd (A.S.)'ın evlatlarının en küçü- ü idi. Lakin akıl ve zekâda, erkeklik, delikanlılık çağına ermek, ilim e bilimde bütün evlatlarından en kemâllisiydi. Hatta çocukluğunda Dabasına hükümette nice şeyler söyleyip, onu irşat etmişti. Bunlar ok söylenmiştir. Dile destan olanlarından birkaçını bildirelim. Birisi Sudur ki: Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretleri Kuran-ı Kerim'inde onu Habib'ine Enbiyâ sûresinde şu beş âyet-i kerîme ile açıkladı:
وداود و سُلَيْمَانَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ عَنْهُمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْهِمْ شَاهِدِينَ
Ve Dâvûde ve Süleymâne iz yahkümâni fil harsi iz nefeşet fihi ganemül kavmi ve künnâ li hükmihim şâhidin. (Enbiyâ Sûresi: âyet: 78)
(Dâvûd ile Süleyman da, bir kavmin koyunları tarafından gece, leyin harap edilen ekin tarlası hakkında hüküm vermişlerdi.)
فَفَهَمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلَا أَتَيْنَاحُها وَعِلْمَا وَسَخَر نَامَعَ دَاوُدَ الْجِبَالَ يُستخنَ وَالطَّيْرِ وَكُنَا فَاعِلِينَ
Fefehhemnâhâ Süleymâne ve küllen ateynâ hükmen ve ilmen ve schhernâ maa Dâvûdel cibâle yusebbihne vettayre ve künnâ fâilin. (Enbiyâ sûresi, âyet: 79)
(Biz bu hükmü Süleymân'a öğretip anlattık. Ona da Dâvûd'a da himmet ve marifet verdik. Biz Dâvûd ile birlikte Allah'ın şanını ten- zih eden dağları da, kuşları da Dâvûd'a musahhar kaldık. Bunu yapan da Biz'dik.)
RA DAVUD EFENDI ŞERHI
YanıtlaSil977
وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسِ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَأْسِكُمْ فَهَلْ أَنتُمْ شَاكِرُونَ
Ve allemnâhü san'ate lebûsin leküm lituhsine küm min be'siküm hel entüm şâkirûn. (Enbiyâ sûresi, âyet: 80) (Dâvûd'a, sizin için zırh yapmak sanatını öğrettik ki, harplerde vi korusun. Artık şükredecek misiniz?.)
ولسلَيْمَانَ الرّيحَ عَاصِفَةٌ تَجْرِى بِأَمْرِهِ إِلَى الأَرْضِ التي بَارَكْنَا فِيهَا وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِمِينَ
Ve li Süleymâner rîhe âsifeten tecrî bi emrihi ilel ardilleti bârek- nå fihâ ve künnâ bi küllişey'in âlimîn. (Enbiyâ sûresi, âyet: 81) (Süleyman'a da kasırga gibi esen şiddetli rüzgârları musahhar kıldık. Rüzgâr onun emriyle mübarek kıldığımız yere doğru eserdi. Biz
her şeyi hakkı ile biliriz.)
نَ الشَّيَاطِينِ مَنْ يَعْوُ صُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَلَا دُونَ ذَلِكَ
ومن
وَكُنَاهُمْ حَافِظُونَ
Ve mineşşeyâtini men yegusûne lehû ve ya'lemûne amelen dune zálike ve künnâ lehüm hâfizîn. (Enbiyâ sûresi, âyet: 82)
(Şeytanlardan da Süleyman için öylelerini kendisine bağlı kıldık ki, onlar «inci çıkarmak için» denize dalarlar, başka işler de yaparlar- di. Biz, de onları korur, saklardık.)
İlk hikâye şudur:
-Bir kavmin koyunları, çobansız olarak geceleyin bir toplu- luğun ekin tarlasına girmişti. Ekinleri yiyip bitirmişlerdi. Yahut bağ-
F. 62
978
YanıtlaSilSERH-1 DELAILO'L HAYRAT VE SEVAHIRIT ENVAR
larına girip yangın yerine çevirmişlerdi. O mallar, yenl'ip yok olan lar, o koyunları sahipleri olan adamları David (A.8)'in huzuruna ge tirdiler. Dâvá ettiler. Kayıplarının kıymetleri hesap edildi. Değeri bulundu. Ekinleri yiyen koyunlarla, ayni değerde olduğu anlaşıld David (AS), o koyunları, ekinleri yenilen kavme vermeye hükmey ledi. Bunlar dışarı çıkınca Süleyman (A.8.)-kl o zaman onbir yaşın daydı- kapıda durmaktaydı. Diváci ve davalılara sordu:
Babam size ne hükmetti? Koyun sahipleri:
- Bizim koyunlarımızın kıymeti, bu adamların yenilen ekinleri nin kıymetine eş olmakla koyunlarımızı onlara verdi! dediler. Ora man Süleyman (A.S.):
-Bu hükümde iki tarafa da çok şefkatli hüküm var! dedi. Eğer onun yerinde ben olsaydım bundan başka bir hükme varırdım, bu ha kümden daha şefkatli bir hüküm olurdu.
Iki taraf yeniden David (A.8.)'ın yanına girdiler. Oğlunun söy Indiklerini bildirdiler. o da Süleyman (A.S.)' çağırttı: - Ey benim oğlum, dedi. Eğer ben seni bunların davalarına yar
gıç seçseydim sen nasıl hüküm verirdin? diye sordu. Bunu, ey oğlum.
bana hemen bildir. Evlat, babaya hayır satmalıdır. Babanın evlat üze
rinde büyük hakkı vardır! Öyleyse benim hükmettiğimden her iki ta-
raf için de, daha uygun olan hükmü bana açıkla!.
Süleyman (A.S.):
-Bu Kavmin koyunlarını, ekin veya bağları bozulan kimsele- re verin. O koyunların sütleriyle, yünleriyle, kuzularlyle rimklanıp faydalansınlar. Bu koyun sahipleri de varsınlar, o bozulan tarlaları sürsünler, eksinler, timar etsinler. Ertesi yıllara kadar ziyana uğra yan ekinler kadar mahsul alınca onlara hem o ekinleri, hem o tarla ları teslim etsinler, koyunlarını da geri alsınlar! dedi. Buhâri ve Müslim (Allah onlara rahmet eylesin) Sahih'lerinde
Ebu Hüreyre'den tahriç edip şöyle derler: -Bir adamın iki karısı vardı. Büyük olanı nikâhlısıydı. Küçük olanı da odalığı, cartyesiydi. İkisinin birer evladı vardı. Bir gün ansi man bir kurt gelip iki çocuktan birisini kapıp yedi. O iki kadın kalan tek çocukla David (A.B.) a geldiler. Her biri:
-Bu kalan çocuk benimdir! Öbürünün çocuğunu kurt yed!! de diler. Hangisinin davasının doğru olduğu anlaşılamadı. Ancak yası bi yük olan kadın çok ağlayıp, gözyaşları döktüğü için, David (A.S.) da onun bu feryadına bakarak, çocuğu onun sandı. Kendisine teslim etti
KARA DAVUD EFENDİ ŞERHI
YanıtlaSil979
Süleyman (A.S.) yine dışardaydı, içeri girdi. Bu hükmü öğrenin- ce babası Dâvûd (A.S.) a dedi ki: Baba, bana izin verin, çocuğun anasını size buluvereyim!.
Babası Dâvûd (A.S.) da izin verdi: Bul bakayım! dedi. Süleyman (A.S.) da:
Bana keskin bir bıçak getirin! Çocuğu da soyun! dedi.
Kadınlar: Ne yapacaksın yå Süleyman? dediler. Süleyman (A.S.):
Bu çocuğu, başından iki bacak arasına kadar ikiye böleceğim. Mådemki ikiniz de: Bu çocuk benimdir! diye dâva ediyorsunuz. Yarısını sana, yarısını ötekine vererek ikinizin de sözünü yerine getireceğim! dedi.
Yaşlı kadın:
Pek güzel olur! dedi. Bu hükme râzı oldu. Küçük olan kadın
ise:
- Yà Süleyman! dedi. Şanı Yüce Allah sana rahmet eylesin. Sen bu çocuğa merhamet et. Onu ortadan biçme. Ben ikrar ediyorum ki, çocuk bu kadınındır. Süleyman (A.S.):
- Ey baba şimdi hükmünüzü veriniz. Bu çocuk, bu yaşı küçük
carlyenindir. Çünkü, büyük hatunun oğlunu kurt yemiştir. Şimdi bu
câriyenin oğlunu sağ görünce: Oğlum hatırıma gelecek, üzüleceğim, çocuk biçilsin de ikimiz de evlâtsız kalalım! diye düşünerek hükme râzı oldu. Küçük yaşlı ka- dansa, çocuk kendisinin olduğu için ona acıyarak:
Tek evlâdım sağ olsun da, o kadının olursa olsun! dedi ve yalan itirafta bulundu! dedi. Dâvûd (A.S.) ve orada bulunan bilgin- ler, İsrail oğulları, vezirler, Süleyman (A.S.)'in bu hareketini beğen- diler. Dâvûd (A.S.), o, çocuğun küçük hatuna verilmesine hüküm ver- di. Yaşı büyük kadın da:
-Ey Süleyman, dedi. Gerçekten engin bir zekân, güzel düşün- celerin vardır. Evet, benim evlâdımı kurt yedi. Çocuğun onun oldu- ğu doğrudur! diye itirafta bulundu. Bu hikaye de Hafız Ebul Kâsım bin Asâkir'den rivâyet olundu
ki:
David (A.S.)'in saadetli zamanlarında gayet güzel bir ha- tun vardı. Çok saliha ve temiz bir kadındı. İsrailoğulları ileri gelenle rinden dört kişi ona aşk ile bağlanmıştı. Ona çok mal ve akçe, ceva- hir sundular, zinâda bulunmak istediler. Fakat kadın hiçbirine ya- nagmamış; çekinmiş:
980
YanıtlaSilSERH-1 DELAİLÜ'L-HAYRAT VE ŞEVARIKI'L-ENVAR
Ben, zinâ suçunu işlemem! demiş. O dört kişi bir araya gel.
mişler, aralarında anlaşıp Dâvûd (A.S.)'a gitmişler ve dördü de bir- den kadına şöyle bir iftirada bulunmuşlar: Bu hatun bir köpekle sevişti; onun altına yattı ve kendisine zină ettirdi!
David (48) bu şehadet üzerine:
-Bu kadın taşlansın! diye hükmünü verdi. Süleyman (A.S.) da yanındaydı. Hükümden sonra dışarı çıktı. Bir yere gitti. Altı çocuk bularak, birisini kadın kılığına soktu. Dördüne de dedi ki:
Siz benim önüme gelince:
-Bu hatun köpekle sevişti! diye şehadet edin! Hizmetçilerden birisi bu sırrı öğrenip Dâvûd (A.S.) 'a koştu:
Oğlunuz şimdi dinlediğiniz kadın davasını çocuklarla görü yor! dedi. Bunda bir hikmet olsa gerek! Siz daha iyi bilirsiniz! dedi Dâvûd (A.S.) gizlice gitti. Bir yerde gizlendi. Dâvâyı dinledi. O dür çocuk, o kadın kılığına giren çocuğu, oğlu Süleyman'ın önüne getir diler, ve:
-Bu kadın köpekle sevişti dediler. Blz gördük, şahidiz. O zaman Süleymana (A.S.) altıncı çocuğa: -Bu şahitleri geri götür! diye emretti. Herbirini, sonra, bire
birer getir, dedi.
Altıncı çocuk dördünü götürdü, içlerinden yine birini getirdi. Süleyman (A.S.) o çocuğa:
-Bu hatunun seviştiği köpek ne renkteydi? diye sordu. O c
Karaydı! dedi.
cuk:
O köpeğin kulakları, elleri, ayakları, gözleri yerli yerinde mi di, yoksa kusurlu muydu?.
O köpeğin kulakları, bütün âzâsı, kuyruğu, gözü yerli yeri deydi. Bu cevap üzerine Süleyman (A.S.) altıncı çocuğa: -Bunu bir başka odaya götür! dedi. Öbürleriyle görüşmes
Geri kalan üç çocuktan birini daha getir, Altıncı çocuk onu götürüp bir başka çocuk getirdi. Sual ve vaplar şöyle oldu:
-Köpek ne renkteydi. Bütün kırmızıydı!
Azâsı tam mıydı?
RA DAVUD EFENDI ŞERHI
YanıtlaSil981
-
1 Kuyruğu kesikti.
Süleyman (A.S.) onu da önceki çocuğun yanına yolladı. 'Birini daha getir! dedi. Köpeğin rengi neydi?
O da geldi. Sogruya başladı:
-Alaca renkteydi!
-Azâsı tam mı idi?
Bir ayağı yoktu, kesilmişti.
Süleyman (A.S.) onu da o ikisinin yanına yolladı. Dördüncü ço ğu getirtti, sordu:
Köpek ne renkti?
Baştan başa beyazdı. - Azâsı tam mıydı?
- İki kulağı da kesikti. Süleyman (A.S.), dört çocuğu çağırttı:
Köpek bir tane olur da, hem beyaz, hem bütün kara, hem ki al, hem alaca olur mu? Hem kiminiz kulakları kesik, kiminiz ayağ nk, kiminiz kuyruğu kesik, kiminiz bütün azâsı yerindedir, dediniz Dördünüzün de şehâdeti biribirinize uymuyor. Bu sebeple sizler zadina iftira etmiş bulunuyorsunuz. Size baş eğmediği için bu iftiray
rtikåp edip, yalan şehadette bulundunuz. Varın, bunların dördün
opa vurun, bu hatunu da koyverin. Onun suçu yoktur, dedi.
Süleyman (A.S.)'ın bu verdiği hükmü gören Dâvûd (A.S.) o ka ini getirtip şahitleri birer birer içeri aldı. Köpeğin halinden, rengin den ayrı ayrı sordu. Herbirinden de ayrı ayrı cevap aldı. O zama dördünü de sopalattı. Kadının temizliğini tasdik edip, yerine yollad Bir de Ebûlleysi Semerkandi (Revnakil Mecâlis) inde şöyle yaza
-Bir gün, Süleyman (A.S.) kapı önünde dururken bir kadını melül, mahzun ağlayarak geldiğini gördü. -Ne için ağlıyorsun? diye sordu. Niye böyle mahzunsun?
Kadın:
- İki öksüz måsumum var. Çok fakir kimseleriz. Bir ölçek bu dayımız vardı. Değirmene götürüp öğüttüm. Eve getirirken Allah' emriyle şiddetli bir rüzgâr çıktı. Arkamdaki çuvalı aldı, denize sürü ledl, gitti. Evlatlarım aç! Bir yiyeceğimiz de yok. Ona üzülüyorum evlatlarıma ağlamaktayım! dedi.
Süleyman (A.S.): -İçeri gir, babam Dâvûd (A.S.) 'a var. Ona şöyle söyle: Rüzgâr benim çuvalımla unumu aldı. Ben unumu isterim!
982
YanıtlaSilSERH I DELAILO'L HAYRAT VE SEVARIKI'L-ENVAR
Kadın da David (AS)'in yanına girdi. Davasını açtı. O da iki ölçek buğday verdi. Kadın buğdayı alıp çıktı. Süleyman (A.S.) ka dina
--Dâvân nice oldu? diye sordu. Kadın da, sevinç içinde: -Sana teşekkür ederim! Babanız bana iki ölçek buğday ihsan etti! dedi.
Süleyman (AS):
-Buğdayı kabul etme, davanı yürüt! dedi. Kadın yine içeri girdi. Davaya yeniden başlandı. Dâvûd (AS) üç ölçek buğday verdi. Kadın yine sevinçle dışarı çıktı. Süleyman (A 8) yine sordu. Hükmü öğrendi. Kadina:
Var, buğdayı bırak, davanı gör! dedi. Kadın yine içeri girdi. Dâvåda bulundu. Hazret-i Dâvût:
-Rüzgarla dává olunmaz. Sana beş ölçek, buğday versinler. Bir daha gelme! diye hükmünü bildirdi. Kadın dışarı çıktı. Hazret-i
Süleyman yine sordu. Hükmü öğrendi. Kadına: Ey hatun, neye şaşkınsın? Var git, babama de ki: «Ben sen den buğday istemiyorum. Şeriat yolunda dâvâmı gör.» Buğdayı da kabul etme!...
Kadın, yine içeri girdi, Dâvûd (A.S.)'a:
Ben senden buğday istemiyorum. Şeriat yolunda dâvâmı gör!
dedi. Hazret-i Dâvûd da:
Ey Hatun! Içeride buğdayı kabul edersin, dışarıya çıkıp geri dönünce yine dåvåda bulunursun. Sana bunları dışarıda kim öğreti- yor? dedi. Kadın:
Oğlunuz Süleyman (A.S.) öğretiyor! dedi. Hazret-i Dâvûd he-
men dışarı fırladı: - Ey oğul, niçin bu kadını kışkırtıyorsun. Buğdayı alıp gider-
ken, geri çevirirsin? diye sordu. Süleyman (A.S.) da:
-Bu kadın huzurunuzda rüzgârdan dava ederken sizin şeriat yolunda hüküm vermeniz gerekirken onu dinlemiyor, sadakada bulu- nuyorsunuz? diye cevap verdi.
David (A.B.):
-Ey oğul, dedi, Rüzgârla dava olur mu?. Hazret-i Süleyman:
Rüzgar onu kendiliğinden götüremez. Belki Allahü Teâlâ'nin emriyle rüzgarı yakalayıp getirtip, kadının davasını görmelisiniz! dedi. David (AS):
KARA DAVUD EFENDI SERHI
YanıtlaSil983
ya oğul, dedi, rüzgâr nasıl yakalanıp getirilir? Hiç ferman dinler mi?
Süleyman (A.S.):
Ya siz padişah değil misiniz ki, onu getirme gücünüz yetme- miş olsun. Çünkü Hazret-i Rabbul Alemin Celle Şanuhu size hem pa- dişahlık, hem de nübuvvet ihsanı ile şeref vermiştir. İbadethanenize girin. Allah'a dua edin. Kadının davası için rüzgârı yakalayıp getiril- mesini yalvarın. Getirilince de davayı görün dedi.
Davud
(A.S.) kalktı. İbadet evine çekildi. Allah'ına yalvardı.
Orada insan şeklinde bir melek gördü. Melek: - Ey Allah'ın nebisi! O kadının davası için ben gönderildim. Ben rüzgara vekilim! O kadının çuvalını ve ununu kendi kendime rüzgara aldırmadım. Çünkü denizde içi insan ve malla dopdolu bir tüccar gemisi gelirken denizde büyük bir kayaya çarptı. Gemi delin- d. Hiçbir türlü, gemi halkı, o deliği kapatamadılar. Denize batacak- larını yakından anladılar. O zaman duaları kabul eden Cenab-1 Al- lah'a yalvararak:
Yarabbi, sen bizi bu boğulmadan kurtar. Eğer bunu bize ihsan edersen bu gemide olan rızkımızın yarısını fukaraya dağıtmak adağı- mit, nezrimiz olsun! dediler. Böyle dua edince Hak Sübhânehu ve Te- AA dualarını kabul etti. Bana da:
Bu hatunun çuvalını al, o deliği tika!
Ben de Allah'ın emri üzere çuvalı aldım, deliği tıkadım. Gemi selimete erişti. Hüdâ'nın emri sana şöyledir. O gemideki tüccarları getirt. Hållerini sor. Onlar adaklarında hâlâ durup, sözlerinde såbit- seler nezirleri oian malı un sahibi olan kadına ve öksüzlere versinler! dedi.
David (AS) adamlarını göndererek, gemideki tüccarları çağırt- Adağınızda, sözünüzde hâlâ duruyor musunuz? diye sordu. t: Onlar da:
- Çuval gerçekten geldi. İçi unla doluydu. Onu ıslatıp hamur yaptık. Deliği kapattık. Su gelmedi. Selâmet bulduk! dediler. Dâvûd (AS):
O çuvalla un bu kadının iki öksüzünündür. Onlar çok yok- ul, fakir, muhtaç kimselerdir. Hak Sübhanehu ve Teâlâ onların çu- vali ile sizi kurtardı. Buyurdu ki, siz de nezrettiğiniz malları o öksüz- lere veriniz!.
Gemideki tüccarların hepsi:
-Başüstünel diyerek bütün mallarının yarısını o öksüzlere ver-
SERH-1 DELÄILUL - HAYRAT VE ŞEVARIKIL-ENVAR
YanıtlaSil984
diler. Çocuklar ihtiyaçtan uzaklaştılar, bol bol mal sahibi oldular. Sü- leyman (A.S.)'a: Bu zenginliğimizin sebebi sensin! diyerek ona çok çok dualar
edtiler. David (A.S.)'in mübarek ömürleri yüz yılı doldurunca kendisine şu vahly indi: -Ya David! Oğlun Süleyman'ı yerine oturt!
Bu Rabbani emir karşısında Hazret-i Dâvûd (A.S.): - On dokuz evladımın en küçüğü on üç yaşındadır. Belki İsrail. oğulları âlimleri: Oğullarının büyükleri vardır. Taht nöbeti onlarındır! diye ay.
kırı söz ederler! dedi ise de yine gelen vahiy, şu ilâhî buyruğu bildir
di: -Evlatlarını ve İsrailoğulları alimlerini topla. Evlatlarına şöy- le de:
- Bana Hak tarafından size on beş soru sormam vahiy olundu. Sizden hanginiz on beşini de bilir, cevap verirse onu yerime halife koyacağım, dersin. On beş soruyu sor. Kimse, oğlun Süleymandan başka, bunlara cevap veremeyecektir! O da herkesin isteği ve reyi ile
yerine tahta geçer!
Dâvûd (A.3.) da bütün İsrailoğlu bilginlerini topladı. On dokus
evlådını getirtti. Vahlyi bildirdi, hepsi: Buyurun, o soruları sorun! dediler. Çünkü halife olacak kim- senin âlim olması gerek! dediler.
David (A.S.) şöyle sordu:
1 2 - Insana en yakın olan şey nedir?. İnsana pek uzak olan şey nedir?
3-Insanın en çok ünsiyet ettiği şey nedir?
4- Insanın çok korktuğu şey nedir? 5 - İnsanda pek güzel olan şey nedir?
6 7 - İnsanda en kötü olan şey nedir? İnsanda pek az olan şey nedir?
İnsanda pek çok olan şey nedir?. İki şey vardır ki, daima dururlar, onlar nedir? 9
10 11 Iki şey vardır ki, daima gezer, dolaşırlar, onlar nedir? Iki şey vardır ki, ortaktırlar, biribirinin ardından giderler. nedir?. -
12 Iki şey vardır, biribirlerinin düşmanıdırlar ve ikisi bir yer de olamazlar. Onlar nedir?. iki şey vardır ki, biribirlerini severler, onlar nedir?
986
YanıtlaSilSERA-1 DELAILÜ'L-HAYRAT VE ŞEVÄRIKI'L-ENVAR
İlahi emirle yerime koydum. Eğer Ilahi hükümün böyle olduğunda şüpheli kalmamak isterseniz on dokuz evlâdımdan herbiri bir kuru ağaçtan asă getirsinler. Üstlerine herbirisi adını yazsın. Bir yere dike lim. O yerin kapısını kapatalım. Siz sabaha kadar bekleyip gözetin Sabah olunca yine hepimiz toplanalım. Kapıyı açalım. O Kadir-i Mut lak Allah, on dokuz evlådın hangisinin asasını yeşertip dallar, bu daklar, yapraklar ihsan ederse, mülk onundur! dedi. Herkes buna ri 21 oldu. O on dokuz evlât, asâlarına adlarını yazıp diktiler. Sabaha kadar da beklenildi. Sabah olunca halk toplandı. Kapıyı açtılar. On sekiz asanın eskisi gibi kuru çubuk halinde durduğunu gördüler. Fa kat Süleyman (A.S.) 'in asâsı yeşermiş, dallar, budaklar vermişti. Halk bunu görünce yakından anladı ki, Süleyman (A.S.) 'a saltanat ve b kümdarlık Hak Sübhanehu ve Teâlâ'nin lütuf, ihsan ve keremiyle farh ve hükmü ile verilmiştir. Bunu kabul edip, ilahi emre itâat edip baş eğdiler.
Ve li Zekeriyya Yahyâ. Yani: -Ey Zekeriyyà (A.S.)'a fazlından, lütuf ve kerem kaynağından, cömertlik ve hediyesinden Yahya (A.S.)'ı bağışlayan Allahü Sübhi- nehu Tebâreke ve Teâlâ (Celle Şanühu.)
Zekeriya (A.S.), Meryem (R. Anhâ)nın kendine mahsus ibadet-
hane köşesine girse, eğer yaz ise, kış yemişleri, kışsa taze yaz yemiş.
lerini orada görürdü. Meryem (R. Anhâ) 'ya sorar:
-Ya Meryem, bu yaz gününde, sana bu kış yemişleri nereden
gelir? derdi. O da: Yüce Allah'tan gelir! diye cevap verirdi.
Zekeriya (A.S.), Meryem Anadan bu kerâmeti ve Hak Tebâreke
ve Teala'nin kudretinin büyüklüğünü görünce o yerde Hak Celle ve Ala'ya niyan edip lütuf ve ihsanından bir evlât hediye etmesini yakın. dı. - Yarabbi, dedi. Sen duaları çok çok kabul edici ve dileneni ve- ricisin. Benim de duamı kabul et! diye yalvardı. Hak Sübhânehu ve
Teâlâ Hazretleri de onun duasını kabul etti..
Yine o ibâdethanede Zekeriya (A.S.) kendi mihrabında ibâdet ederken, Allah'ın emri ile bir melek kendisine nidâ edip dedi ki:
-Ya Zekerlyya! Hak Tebåreke v Tälà, Sana, Yahya adında bir evlât müjdeliyor. O evlât, Allahü Zülcelal'in inen kitaplarını tastik veyâ Isâ (A.S.)'ın nübüvvetini ve ona nazil olan İncili de tastik eder. Hem de Tevrât-1 Şerif ve başka İlâhî kitaplarda temiz naatı ve yüce sıfatları beyan olunan ve kendisine bütün insanların imân ile me- mur olduğu Hazret-i Muhammed (S.A.V.)'i de tastik eder. Devrinde
KARA DAVUD EFENDİ ŞERHI
YanıtlaSil987
clan halka ilim ve edepte ve Allah'a ibadette çok ileridedir ve seyyid- dir. Kendisini bütün nefis ve şehvet heveslerinden, mekruhlardan. taşkın eğlencelerden, oyunlardan meneder. Evlenmeyip gece ve gün- düz ibâdetle vakit geçirir. Sâlih bir kuldur!. diye güzel vasıflarla öv-
dü. Zekeriyya (A.S.) o vakitlerde doksan yaşındaydı. Karısı da dok- san sekiz yaşındaydı. O vakte kadar hiç evlât doğurmamıştı. Kısırdı. Hazret-i Zekeriyya (A.S.) bu müjdeye çok sevindi. Yaşlılık hâlinde kendisinden evlât gelmesine şaşıp kaldı:
Ben ihtiyarım, kadınım da çocuk doğuramayan kısır bir ka- dandır. Bizden bir evlât nice olur. Acaba başka bir hatun mu alsam? diye kendi kendisine sorarken Hak Sübhânehu ve Teâlâ emriyle Ceb- rail (A.S.) yere indi:
- Siz böyle ihtiyar ve hatununuz kısır iken Hâk Sübhânehu ve Teâlâ ikinizden de evlât edecektir! diye müjde verince Zekeriyyâ (A. S.) şu niyazda bulundu:
- Yarabbi, ben bu ululuk halimdeyken, karım Fâkuz kızı İşâ kı-
sırken, ey kudret sahibi Allahım! Bana bir burhan göster.
O zaman ona şu emir ve ferman geldi:
- Ey Zekeriyyâ! Üç gün üç gece dilini halk ile konuşmaktan
koru. Hiçbir kimse ile konuşma, cevap verme. Rabbini çok çok zikret,
ona çok çok şükreyle ve sabahları daima zikir ve tesbihte bulun!... İsa bint-i Fâkuz, Zekeriyyâ (A.S.)'dan gebe kalıp, doğum günü vaklaşınca kutlu bir gün Yahyâ (A.S.)'ı doğurdu. Yahyâ (A.S.) üç yasına girince Hak Sübhânehu Teâlâ fazli ve keremi ile hüküm ver- meyi, Tevrat'ın mübarek bilgilerini anlamayı ve Peygamber olmayı ihsan etti. Netekim Hak Tebâreke ve Teâlâ Kuran-ı Kerîminde şöyle buyurdu:
Ya Yahyâ huzil kitâbe bikuvvetin ve âteynâhül hükme sabiyyen.
(Meryem sûresi, âyet: 12) (Ey Yahyâ! Kitabı kuvvetle al (dedi). Biz ona çocuk iken ilm ve himmet verdik).
Ve limeryeme İsâ. Yâni:
- Ey fazlı ve keremi sebebiyle, lûtuf ve ihsanı ile Meryem (R Anha) ya Isâ (A.S.)'ı babasız olarak insan ve hediye eden Allah'ım
988
YanıtlaSilSERRI DELALLOL HAYRAT VE SEVARIKIL ENVAR
Meryem ( Anha) nm babası Imran'dir. Lakin bu Imran, Ha ret-i Mask (A8J'm babası olan Imran değildir. Çünkü Müsa (AS) in babası fimran'ın babası Yakubun oğlu Lavey'in oğlu Kahit'in oğlu Yashar'de Üçüneu baba da Yakub (A.S.)'in Lavey Sibtından gelmiş tir. Oysa Meryem (R. Anha) 'nm babası Imran, Ibar oğlu Masan'ım oğludur ve Süleyman (A.8)'in sülalesinden ve Yakub (A.S.)'m oğlu Yahudi Siblindandir. Bu iki Imran'ın arasından bin sekiz yüz yıl geçmiştir. Berkaya oğlu Hazret-i Zekeriya, Meryem'in babası Imran ile aynı yıllarda doğmuştur. Imran Hazret-i Meryem'in annesi P kun kim Hanne ile evlendi. Zekeriyyà (A.8.) da Fakuz kızı Iş ile ev lenmişti. Isk, Hannenin böylece kızkardeşiydi. Zekeriyya (A.S.) oğlu Yahya ile Meryem (R. Anhà) böylece iki kız kardeşin evlatlarıdırlar. Meryem'in annesi de Hanne de, kızkardeşi İşå gibi hiçbir vakit evät dünyaya getirmemişti. O da İş gibi kısırdı.
Meryem'in annesi bu kısır halde ihtiyarlamış, yaşlı bir kadın ol muştu. Bir gün, bir ana kuşu, yavrusunu beslerken gördü. Çok mah- zun oldu. Kendisinin, bir çocuğu olmamasına üzüldü. Yüreğinden:
-Ah. çekerken gönlüne bir evlåda nail olma özlemi düştü. O Kadir-i Mutlak olan Allahü Azimüşşan'a çok çok yalvardı. Evlat is tedi. Duası kabul edildi. Meryem (R. Anhâ) ya gebe kaldı. Fakat, kocası Imran bin Yashar o sırada öldü. Hanne, gebe kaldığını ancak kocası öldükten sonra anladı. Dünyaların Rabbi'ne hamd ü sena ve şükürde bulundu.
-Yarabbi, dedi, bu karnımda olan evlâdı Sen'in Kutsal Evin olan Beyt-i Mukaddeste doğurayım. O çocuğu Sana hulûs ile ibadet için, hem de o Ev'in içinde Ulemaya hizmet için herkese faydalı olma- ya nemrettim. O çocuğu benden kabul eyle. Sen, gerçekten ki bütün duaları kabul edicisin.
O zamanlar sevab kazanmak için İsrailoğulları, erkek çocukları- ni kendi hizmetlerinden azad ederler, ancak Beyt-1 Mukaddes'e on- lan kazandırırlar, ulema hizmetine has kılarlardı. Evlatlarının on ya gina kadar kendileri terbiye ederler, çocuk on yaşına varınca götürüp Beyt-i Mukaddes'e bırakırlardı. Çocuk erkeklik derecesine erinceye kadar onu ibâdet ve taat, ve din alimlerine hizmet ile terbiye ederler- di. Çocuk erkeklik mertebesine gelince bilginler toplanır, şöyle derler- di:
- Anne, babanın seni bu kutsal evde hür bırakmaları tamam- landı. Kendi kendini idare edecek genç oldun. Eğer dilersen var, git. Eğer dilersen burada otur. Hizmete devam et.
KARA DAVUD EFENDI SERHI
YanıtlaSilO çocuk ta eğer isterse gider, isterse orada kalmayı diler ve bir daha Beyt-i Mukaddesten dışarı çıkmazdı. Ölünceye kadar ibadetle vakit geçirirdi.
Hanne'nin, doğum günleri yaklaşıp müddeti tamam olunca, bir k evlat dünyaya getirdi. Ve kız olduğuna üzüldü. Hak Teala'ya ni vaz ederek:
Yarabbi, dedi, benim karnimda taşıdığım erkek olur ümidiy le onu Bevt-i Mukaddes'e nezreyledimdi. Ama karnımdaki olan ço- cuk, kız doğdu. Bu ana kadar Beyt-i Mukaddes'e adanan evlatlar er- kek doğmuştur. Kız doğduğu yoktur. Yarabbi! Ben bu kızın adını Meryem koydum. Çünkü karnımda iken onu Beyt-i Mukaddes'e ema net etmeği nezrettim. Ta ki orada ibadet ve tâatla meşgul olsun dile- dim. Şimdi kız doğurduğumu gördün. Uğur sayarak, daima ibadet eden bir kız olarak adını Meryem koydum. Ben bu kızı ve bu kızdan gelecek evladi, ya Rabbel Alemin, taşlanan şeytan'ın şerrinden sana sınırım. Onu daima koru, Amanında (güvenliğinde) kill diye dua etti. Hak Teâlâ da duasını kabul etti. Nitekim, Resûl-1 Ekrem, ve Ne- biy-vi muhterem ve Seyyid-1 Veled-i Beni Adem Muhammed (S.A.V.)
Hazretleri saadet ve iclâl ile şöyle buyurdular: -Hiçbir çocuk anadan, şeytan kendisine dokunmadan doğamaz. Şeytan o çocuğu doğduğu anda sıvazlar ve:
-Sen de mi geldin başımıza, seni vesvese bağlariyle zahmete mi uğratmak gerek? diye şiddetle kakıştırır, dürter. Çocuk da ağla maya başlar. İşte o feryatlar o şeytanın yavruya el dokundurmasın. dandır. Fakat Meryem'in oğlu İsâ'ya dokunamadı! Buhari ve Müslim (Allah onlara rahmet eylesin) böyledir. Fakat
bir başka rivayet te şudur:
Meryem (R. Anhâ) ile Isà (A.S.) doğdukları zaman şeytan on- lara el değdirmek istedi ise de Hak Sübhânehu ve Teâlâ bir perde ya- ratti. Şeytan o perdeyi kaldırıp onlara el değdiremedi. Bu kerâmet, Meryem (R. Anhâ)'nın anası ve İså (A.S.)'ın büyükannesi Hanne'nin duası hürmetinedir. Hanne:
Bu karnımdakini erkek sanarak ibadet ve hizmet için Beyt-i Mukaddes'e nezretmiştim. Şimdi kız doğdu; diye üzülürken Hak Süb- hanehu ve Teâlâ, Meryem'l erkek yerine iyi bir kabulle kabul ettiğin- den fazıl ve ihsanı ile de Meryem'i:
-Beni Beyt-i Mukaddes'e ibâdet için hemen teslim eyle! diye de söyletti. Anası da Meryem (R. Anhâ) yı bir beze sardı Beyt-i Mu- kaddes'e ibadet için götürdü, koydu. O sırada Zekeriyyà (A.S.) yirmi hayırlı kimse ile oturmuş, Tevrat yazmaktaydı. O çocuğu görünce Zekeriyya (A.S.) dedi ki:
990
YanıtlaSilŞERH-I DELAILÜ'L-HAYRAT VE ŞEVÄRIKI'L ENVAR
Bu çocuğa karşı en çok hakkı olan ben'im .Ona ben bakıp terbiye edeceğim, besleyip büyüteceğim. Çünkü bunun teyzesi benim nikâhımdadır!
Öteki kimseler:
-Hayır, ben bakıp terbiye eder ve beslerim! dediler. Madem kızın anası onu terbiyeye ve beslemeğe müstahak değil ve kız madem ki doğunca kendisinin buraya getirilmesini söylemiştir, teyzen ona hakmağa nasıl haklı olabilir? dediler. Aralarında anlaşmazlık çıktı. Hepsi de Meryem'i sevmişti. Her
biri:
- Ben ona bakar, ben onu terbiye ederim! diyordu. Reisleri ve padişahları olan Bend Sâmân bunları susturmak için hepsini aldi Bir akar suya götürdü:
Herbiriniz Tevrat'ı yazdığınız kalemlerinizi suya bırakın. Hanginizin kalemi batmayıp su ile birlikte akarsa o kefil olsun! dedi. Demirden kalemler suya bırakıldı. Hepsinin kalemi suya battı. Zeke riyya (A.S.)'in kalemi batmadı. Su üstünde aktı. Böylece Meryem (R Anhâ) Zekeriyya (A.S.) 'a bakmak için verildi.
Zekeriyya (A.S.) da Meryem (R. Anhå) 'yı tekeffül etti. Ve onun için merdivenle çıkılır yüksek bir ibadet yeri yaptı, onu içine yerleş tirdi. Hak Teâlâ'nın vahy'i ile üzerine kapıyı kilitledi.
Meryem (A. Anhâ) hiç meme emmedi. Ancak Cebrail (A.S.) ona Cennet'ten yiyecek, içecek getirip besliyor ve temizliyordu. Zekeriyy (A.S.) ne zaman ibadet için onun bulunduğu yere girse eğer kişsa yaz yemişleri, yazsa kış yemişleri görüyordu ve bunlar dünya meyveleri- nin biçimine benzediği halde güzellik ve tadına dünyada eşi olmayan yemişlerdendi. O zaman Meryem'e sordu:
Bu vakitsiz ve mevsime aykırı, çok güzel yemişler sana nere- den geliyor ve kim getiriyor? O da:
Bu yemişler, Allahü Tebâreke ve Teâlâ'dan gönderilmiştir. Cenab-1 Allah, gerçekten, dilediği kimseye hesapsız rızık ihsan eder! dedi.
Meryem (R. Anhâ) o ibadethånede on üç yaşına girince aybaş haline vardı. Yerinden çıktı. Teyzesi İşâ binti Fâkuz'un evine gidip temizlendi. Oturup ayrıldı. İbâdethanesine geldi. Ertesi ay yeniden aybaşı håll gördü. Yine teyzesi Işa'nın evine gitti, temizlendi. Boy abdesti alıp, yani guslederek yine ibâdethanesine gitmeği diledi. Gu sul için evin tenha bir yerine varınca Hak Sübhanehu ve Teâlâ Ceb- rall (A.8.) bütün azâsı tam bir delikanlı ve insan kılığında Meryem
'e
YanıtlaSilKARA DAVUD EFENDI ŞERHI
YanıtlaSil991
yolladı. Meryem de o tenhå yerde ve kendisi çıplak olarak Cebrail (A.S.)'ı görünce iffet ve ismetinden dolayı o saat gömleğini giydi ve Cebrail (A.S.) 'a: - Ben, gerçektir ki, sana karşı bütün âlemde geniş rahmet ile rahmet edici olan Allahü Azîmüşşanın korumasına ve rahmetine si- gınırım. Eğer sen, zatınla dini bütün ve salih bir kimse bile olsan ben
senden yine de Rabbim Celle Şanühu'nun korumasına sığınırım! dedi.
Cebrail (A.S):
Ben, seni küçükten beri tâ bulûğ çağına kadar Cennet ni- metleriyle besleyen ve her an seni saklayıp sana Cennet nimetlerini gönderen Rabbinden yollanmış bir elçiyim. Ve ben Sana bütün gü- nåhlardan temizlenmiş ve cümle hayırları işlemekle büyüyecek bir erkek evladı vermek için Rabbinden gönderildim!.. dedi.
Meryem (R. Anhâ), Cebrail'in Hak Teâlâ'dan gönderilmiş bir melek olduğunu bütün kalbiyle bildi ve kendisine bir erkek evlådın müjdesini verince:
Ya benden nasıl evlât olur. Ben nikâhlanıp erkeğe varmış
değilim. İnsan eli elime değmedi. Bana kimse dokunmadı. Ve ben
nefsimin şehvetine uyup erkek yanına varmayı da istemedim. Ben-
den nice evlát olur?.. dedi. Cebrail (A.S.):
Evet, evlât, senin dediğin gibi gerçek nikâh ile insanın değip dokunmasından veya günâh işleyerek zinâdan olur. Lâkin sen kızoğ- lan kızken Allah'ın evine teslim edilip insan memesi emmeden Cen- net nimetleriyle rızıklandın ve bu ana kadar türlü rahmetlerle ve türlü lütuflarla, türlü nimetlerle seni büyüten Allahü Celle Şanühu azamet ve Celal ile buyurdu ki:
- Bir insan dokunmadan babasız evlât yaratmak benim üze- rime kolaydır. Nitekim hepinizin babası Adem'i, atasız ve anasız ya- rattım. Ben bir şeyi isteyince maddeye ve sebebe ihtiyaç yoktur. He- men ulu irâdem ile o şey maddesiz ve sebebsiz vücuda gelir. Senden babasız bir evlât getiriyoruz. Böylece biz her dilediğimizi sebepsiz vücuda getirmeye kudret ve kuvvetimizi insanlara delil kılarız. Bir de innananlara rahmet olsun ki, onlar bununla hidayete ereler.
Ve ey Meryem! Senden babasız evlât gelmesi Ezel'de takdir olun-
muş ve Levh-i Mahfuz'a yazılmıştır! İşte Rabbim Celle Şanühu sana Möyle buyurdu. Meryem (R. Anhâ) bu sözleri Cebrail (A.S.)'dan işitince mu- barek yürekleri inançla doldu. Cebrail (A.S.) da Meryem'in yakınına geldi. Gömleğinin yakasından üfledi. Üfürdüğü nefesi karnına erişti.
Içine kadar girdi ve o saatte Isa (A.S.) 'a hâmile kaldı.
92
YanıtlaSilMeryem (R. Anhá) nin nekadar gün gebe kaldığında rivayet aykırılıkları vardır. Bilineni yedi aydır. Kimileri:
Bir yıldır! demişlerdir. Kimileri:
Sekiz aydır! Sekiz ayda doğan çocuk Allah'ın kudretiyle ya amaz ama Hazret-i Isa (A.S.) yaşadı! dediler. Kimileri de: Isa'ya hamile olunca bir saatte doğurdu! dediler.
Meryem (R. Anhâ) nun doğurmasının alametleri görünüp karm da çocuk hareket edince ağrıları artmıştı. Hak Sübhanehu ve Te 4lA'dan Meryem (R. Anhâ) ya:
--Karnını hurma ağacına daya! diye bir ilham geldi. Mevsim kıştı. O ağaç kurumuştu. Üstünde hiçbir budak ve yaprak yoktu... 0 ağacın dibinde bir küçük dere vardı ki kurumuştu. Hiç suyu akm yordu. Sansıcının şiddetinden, emredildiği gibi, karnını o ağaca da yadı. O saatte ağaç, yeşerip tazelendi. Yemiş verdi. Meryem (R. An- hâ), utancından ötürü:
-Ne olaydı burada ölseydim. Halkın fitnesine ve günahkår, åsi olinalarına sebep olmasaydım! diye inledi. Çünkü, kendisi:
-Bu evlåda bakmakla meşgul olurum da Hak Teâlâ'ya, ibadet
ve taaatta kusur ederim! korkusu içindeydi. Belki de babasız evlât
doğurduğundan dolayı:
Halk fitneye düşüp bana iftira ederek günahkâr olurlar! diye bu illetlerden korkmaktaydı. Yoksa Hak Sübhanehu ve Teâlâ'nın em rine isyan etmiş değildi.
Meryem (R. Apha) Allah'tan ölümünü isteyince oğlu isa (AS)
gayet açık bir dille karnından:
- Ey Anne! dedi. Üzülme, çünkü altındaki kuru dereden azıcık - su göründü. Ve akmağa başladı. Doğacak evlâdını da doğurduğunda Allah indinde kadri gayet yüce ve uludur ve Ulûlazmi olan yüce Re süllerdendir. O karnını dayadığın ağacı kuvvetle tutup kımıldat, silk! Tá ki, o yüce Allah'ın, karnını o kurumuş ağaca dayadığında kudre tini gösterdi. O kuru ağacı tazeleyip yaprak ve yemişler ihsan etti. T ki Sen vakitsiz, henüz olmuş, o yemişler, senin üzerine dökülsün! Ve sen o yemişlerden ye, o kuru dereden çıkıp akan sudan iç. Ve ne za man babaaz evladını götürürsen, Hüdâya zikreder, seni ibadete tee vik eder ve halkın da şüphesini böylece affedip seni her noksanda temiz kılar. O kurumuş ağacın yeşerip meyve verdiğini ve kurumuş dereden su geldiğini gördüğün için babasız evlådın, Allah'ın kudrell ile vücuda gelmesine delâlet ettiğini bilip kalbini korkudan ve hüzün den sıyır, såkin ve kuvvetli eyle. Yahut, bu kerâmetleri görünce derin
KARA DAVUD EFENDI SERHI
YanıtlaSil993
ve büyük bir sevinçle sevin. Öyle sevin ki tâ... gözlerinden soğuk yaş- lar aksın. (*)
Eğer sana, akrep gibi olan akrabandan veya yabancılardan bi- Babasız evlât nedir? diye sorarsa sen de onlara şöyle de: Bugün Rahimür Rahmân, Kerimüddeyyân, Azimülgufrân risi:
olan Allah'ın mübarek rızası için oruca nezreyledim. Bugün kimse ile
konuşmayacağım. Ya da:
Bu masumun kendisine, sen nereden vücuda geldin? diye so- run manasına gelen işaretlerle işarette bulun. O zaman ben onlara Rabbimin izni ile gereken cevapları veririm.
isú (A.S.) Hazretleri doğduğu zaman, anası Hazret-i Meryem onu bir hırkaya sardı. Dizi üstüne yatırdı. O öyle bir gündü ki Hazret-i Meryem'den harikulâdelikler meydana gelecekti. Böylece, bütün halk her zaman olduğu gibi:
Varalım, bakalım, Meryem'den acaba ne gibi harikulâdelik- ler görünecek !dediler. Geldikleri zaman da bir masum çocuğu doğur- muş olduğunu ve dizinde yatırdığını gördüler:
Ya Meryem, dediler, sen bugün çok tarif edilemez acaip ha- rikulȧdelik gösterdin. Sen, bakire bir kızken bu çocuğu nasıl doğur- dun? Senin, bir kardeşin Hârun ve baban Imrân ve anan Hanne bü- tün salih, ibadet sahibi, dinine düşkün kullar iken, sen onların iba- detleri yolunda gitmeyerek belki fesat işledin. Babasız evlât dünya- ya getirdin!
Diyerek türlü türlü serzeniş ve sitemlerde bulundular. Meryem (R. Anhâ) işaret ederek: Bugün ben oruçluyum. Kimseye söz söylemem... Bu mâsu-
mun kendisine sorun! dedi. Kavmi: -Yà Meryem, Babasız evlât doğurduğun için acaiptir, gariptir. Bizimle alay ediyor ve henüz doğmuş, beşiğe konulacak çocuğa sor-
mamızı işaret ediyorsun. Hiç henüz doğan çocuk söz söyler mi? diye türlü türlü cevaplar verdiler, azarda bulundular. O vakit Hazret-i Isâ (A.S.) sağ tarafı üzerine yatmış, anasının
memesini emiyordu. Allahü Teâlâ Hazretleri o anda İsâ (A.S.)'ı
dile
(*) Insanın gözlerinden yaş iki vakitte gelir. Biri çok hüzünlü olduğu zaman, kendisini tutamaz. ağlar. Akan yaşı sıcaktır. Biri de çok sevindiği zaman kendisini tu- amar, ağlar. O yaş soğuktur.
F. 63
994
YanıtlaSilgetirdi, konuşma Ihsan etti, söyletti. Hemen ağzından memeyi birak 1. Onlara donda Eliyle yere dayandı. Sağ elinin şahadet parmağ kendisini gösterdi, dedi ki:
-Ben, gerçekten Allah'ın kuluyum. Ve Rabbim bana INCIL tabını verdi. Ben kitap sahibiyim. Ve beni Peygamber kıldı. Peygam betlik yüce enblyänin hall, şanı, emri ve vahlyleridir. Imdi, ben an min karnından henüz doğduğum anda anama hüzün çekmemesin söyledim ve ben doğduğum anda siz gelip benden sual ettiğini de size cevap vermeyi de nehly ettim:
-Sen onlara oruçluyum, söylemem, mâsumun kendisinden run diye işaret eyle dedim. O kurumuş olan hurma ağacına karnını dayadığın saat, tazeledin, vakitsiz hurma verdi. O hurmadan ye. Ya- mında olan kurumuş dereden su geldi. Ondan iç dedim. Kalbini ferah tut. Hak Sübhâne ve Teâlâ'nin her şeye kudreti yeter. Beni, senin, botasız yarattığına o kuru ağacın yeşerip yemiş vermesi, kuru dere den su akması delildir. Ve yine dedim ki:
Sen Rabbine durmadan sürekli olarak ibadet et. Ve ilâhi ni- metlerin hepsine şükürcü ol. Hak Teâlâ beni, böyle, kullarına, her ne- rede olursam olayım, din ve dünya ve Ahiretlerine faydalı olanları öğ hermek, erretmek ve zararlı olanları bildirip, onlardan el çektirmek. onlara daima yüce faydaları bildirmek ödeviyle beni mübarek kıldı. Rabbim Allahü Zülcelali vel İkram beni hayatımın boyunca Músi (A.S.)'m şeriati üzere namaz kılmak ve zekât vermekle emreyledi. Hem de anama itaatli, emrine uymayı, ona iyiliği, ihsanı ve onu bu tün ayıplardan ve töhmetlerden sakınmayı emreyledi. Hem de türlü selametlerin cümlesi, bana ve bana uyanlara inecek ve erecektir. Doğ duğun günde Şeytanın dokunmasından selamet, Ahiret'e göçtüğüm günde Kabir fitnesinden selâmet, Ceza Günü'nde dirildiğimde bütün hallerden selâmet benim üzerime ve bütün ümmetlerimin üze rine inecektir ve bu sâbittir.
Veya hafizebneti Şuaybin. Yâni: -Ey Quayb (A.S.)'ın kızlarını koyun güderken kurttan ve va- şi hayvanlardan, şerirlerin hilesinden koruyucu olan Allahu Celle Şa nühu!.
Musa (A.S.), düşmanı olan kipti zâlimin zülmünden kendi kav- mi olan 1srkiloğullarını, kurtarmak isteyince onu eliyle itmiş ve Al- lah'm emriyle kipti de ölmüştü. Firavun Musâ (A.S.)'in bu hareke tini haber alınca onu öldürmek istedi. Mûsâ (A.S.) 'a:
- Ya Mûsâ, Seni Firavun öldürmek istiyor. Kaç. Yoksa seni öl- dürür! diye haber verildi. Müsà (A.S.) da Mısır'dan çıktı. Hak Süb hânehu ve Teâlâ'ya sığınarak Medyen tarafına yollandı. Medyen'e yaklaşırken bir kuyu başı gördü. Çevreden gelen çobanlar koyun ve
KARA DAVUD EFENDI SERHI
YanıtlaSil995
develerini kuyunun suyunu çekip, suluyorlardı. Bu çobanlardan urakta iki de kiz koyunlarını bir kenara toplamışlar, bu çobanların arasına girmeyip geride bekleyip duruyorlardı. Bunlar Şuayb (A.8.)- 1 kızlarıydı. Mûsâ (A.S.), o kavmin çokluğunu ve hayvanlarının bol- luğunu gördü. Ve kızların çobanların yanına gitmeyip, uzaktan bakıp gitmelerini beklediklerini anladı. Onlara acıdı. İki kadının yanına geldi. Utançlıklarından ve iffetlerinden ve erkekleri olmadığından dolayı uzakta beklediklerini sandı. İyice anlasın diye onlara sorup dedi ki:
Niçin koyunlarınızı sulamıyorsunuz? Bu kadar hayvan ne za- man tükenecek? Ne bekliyorsunuz? Kızlar da:
Gerçekten bizim âdetimiz böyledir. Çünkü biz kadınız. Hay- vanlarımız ya onlara karışır veya kalabalık dolayısiyle namusumuzu kıracak bir kusur meydana gelebilir. Bir ihtiyar babamız var! diye ce- vap verdiler.
Musû (A.S.), babalarının çok ihtiyar olduğuna ve kızlarının if- fetlerine acıdı. Sekiz gün, sekiz gece bir şey yemeyip aç iken ve yol- da ayağının ayakkabısı parçalanıp, çıplak ayağı ile gece, gündüz kor- ku dolayısiyle hızlı hızlı yürüyüp geldiğinden çok yorgundu. Yine böyle olduğu halde: O büyük ihtiyarın koyunlarını sulamada, hem o ihtiyara saygıda, hem bu kızları bekleme zahmetinden kurtarmada Hak Sübhanehu ve Teâlâ'nın mübarek rizâsı ve büyük sevapları, lût- fu. keremi ve nimetleri vardır!» diyerek o iki kızın koyunlarını aldı. Çobanların uzağında olan çukurca bir yere götürdü. O kuyunun kova- sı büyüktü. Hak Teâlâ'dan kuvvet istedi. Allahü Teâlâ da ona Pey- gamberlik kuvveti ihsan etti. Yalnız başına o kovayı çekiyor, götürü vor, çukura doldurup koyunları suluyordu.
Bir söylentiye göre de, o kuyudan uzakta bir kuyu daha vardı, ki, üstüne büyük bir taş kapanmıştı. Onu ancak kırk adam kaldırıp açabilirdi. Musâ (A.S.) Hüdâ'nın lütfu ve yardımı ile o taşı yalnız ba sina kaldırdı, kuyuyu açtı. O koskoca kovayı alıp, o kuyudan su çek ti. Bu koyunları suladı. Yine o taşı ilâhî bir kuvvetle kaldırdı yerine koydu. Koyunları getirip o kızlara teslim etti:
Alın koyunlarınızı, gidin! dedi.
(Her müminin de peygamberlik ahlâkı gibi bir ahlâka sahip ol ması gerekir. Şimdi, ey mümin kul. Sen de gör, bak. Mûsâ (A.S.) yor gunluktan, ziyade açlıktan, Acizlikten ve güçsüzlükten yorgunlar yor gunu iken, Hüdâ'nın rızasına göre iş yaptı.
996
YanıtlaSilFırsat gánimettir! dedi. Vakit kaybetmedi. Koyunları suladı. Her mü'mine de Hüdâ'nın rızasına göre âmèl görmesi gerektir. Fırsatı gânimet bilmeli, hiç bir engele, aczine, zahmetlerine bakmamalı, o işi işlemeğe çalışmalıdır. Hak Teâlâ cümlemize daima mubarek rizi sına uygun amellere yardımını yoldaş eylesin, Amin.) Musâ (A.S.) koyunları kızlara teslimden sonra bir gölgeliğe çe
kilip oturdu. Güneş sıcağının şiddetinden dolayı çok zahmet çekmiş-
ti. Hak Sübhanehu ve Teâlâ'ya yalvararak: Yarabbi! Beni Mısır'da Firavun'un tuzağından kurtardın... Selametle buraya getirdin. Çok muhtaç olduğum türlü hayırlara ve mübarek rizâna uygun bu işe beni nâil kıldın!.. diye niyazda bulun du. Sonra yeniden Allah'ına el açtı:
Yarabbi, dedi. Büyük atam Yakub (A.S.J'ın evlâtlarından şi- kayetim yoktur. Benim hüznüm ancak Sana'dır. Bu kadar gündür açım. Bir şey yemedim. Ekmek mi, başka şey mi olur, lûtfet. Senin lûtuf ve keremine çok çok muhtacım! Çünkü ben hastayım. Garibim Fakirim! dedi.
O anda ilâhî nidâ geldi:
Ancak benim şifa vermediğim kimse hastadır, mârizdir. An cak kendisine Habib olmadığım kimse gåriptir. Ve ancak yardımc olmadığım kişi fakir kimsedir!
Bu yakarışı Şuayb (A.S.)'ın kızları da işitmişlerdi. Mûsâ (A.S.)' in çok aç olduğunu anladılar. Evlerine dönünce babaları Şuayb Pey gamber onlara:
Ey kızlarım, ne çabuk döndünüz? Yoksa koyunları sulamadi
nız mı? diye sordu. Onlar da:
- Baba biz bir kuyunun yanında şu biçimde, uzak yollardan ge miş bir erkek gördük. Kendisi çok yorgun ve güçsüz iken bizim yan mıza geldi, halimizi öğrendi. Sizin ihtiyarlığınıza, bizim zayıflığımıza aczimize acıyarak koyunlarımızı aldı, kırk adamın kuyudan çekeb leceği kova ile su çekti. Koyunlarımızı suladı. Yine onları bize tesli etti Kendisi bir ağaç gölgesine vardı. Rahim ve Rahman olan Allah' dua etti. Karnının çok aç olduğundan, Rabbine ihtiyacını bildirdi!..
Dediler. Şuayb (A.S.)'ın iki kızından birisi Hazret-i Musâ (4
S.)'ı çağırmağa gitti. Giden kız küçüğü müydü, büyüğü müydü, i tilâf vardır. Fakat birçok din bilginleri: 1 Küçük kız gitti, dediler. Isminde de aykırılığa düşüldü. H dis-i şerif delâletiyle:
-Safûrâ'dır denildi. Kız, Musâ (A.S.)'in yanına geldi, utanarak:
KARA DAVUD EFENDI SERHI
YanıtlaSil997
Babam sizi çağırıyor! Size, bizim koyunlarımızı suladığınız için mükâfat vermek istiyor! dedi. Bu sözü Musà (A.S.) beğenmedi. Çünkü, o, Ahirette bir sevap
kazanmak için o hayvanları sulamıştı. Dünya menfaati yüce dileğine uygun ve layık değildi. Fakat kendi kendisine: -Madem ki babaları çok ihtiyarmış, görüşüp duasını alayım, mübarekleneyim! dedi. Dâvete uydu. Kızla gitti.
Kız, yol göstermek için önde gidiyordu. Rüzgâr estikçe eteğinin bazı yerleri açılıyordu. Hazret-i Mûsâ ona: - Ey carlye, ey Şuayb'ın kızı. Sen ardımca gel. Yolu ardımdan göster! dedi.
Böylece Musa (A.S.) Şuayb (A.S.)'ın yanına gelince yemek sof- rasının hazırlanmış olduğunu gördü. Kendisini bekliyorlardı. Fakat o yemek yemekten çekindi. Şuayb (A.S.): Aç değil misiniz? Niçin çekiniyorsunuz? diye sordu.
Evet, karnım açtır! Fakat ben İbrâhim, İshak ve Yakub (A. S.) ların neslindenim. Biz hayırlı işi yer ile göklerin arası dolusu al- tina değişenlerden değiliz! dedi.
Şuayb (A.S.) da:
-Biz de Ibrahim (A.S.) soyundanız. Evimize gelen konuğumu- za ziyafet verip ikramda bulunuruz. Kimseyi ziyafetsiz göndermeyiz! Bu yemek ise sizin koyunlarımızı sulamanızın ücreti değildir. Çekin- meyiniz. Bu size ikram olarak verilen bir ziyafettir. Buyurun, birlik- te yiyelim! dedi.
Musa (A.S.) da sofraya geçip oturdu. Şuayb (A.S.) ile yemek ye-
di. Sonra Şuayb (A.S.) ondan halini sordu. O da şöyle dedi: -Ben Mısır Firavununun İsrailoğullarının oğullarını öldürttü- tü yılda doğdum. Ebelerim doğduğumu sakladı.
Cellatlar bir arayalım, dediler. Anam beni bulacaklarından korkarak yanar fırın içine atmış. Fakat saklayıcı olan Yüce Allah, beni yaktırmayıp saklamış. Anam dört ay evde beslemiş, sonra duyu- lurum korkusu ile beni bir tahta sandığa koyup Nil ırmağına atmış. Ni beni Firavun'un köşkünün önüne götürmüş. Beni bulmuşlar. Ke- tim ve Rahim olan Allahü Teâlâ, Firavunun karısı Asiye Hatunun kalbinde bana muhabbet ihsan etti. Beni evlât edindi. Firavuna ve kızına da sevgi verdi. Beni saraylarında, acıyan, esirgeyen merhamet eden Mevlâ-yı Kerîm, beni anamın sütü ile de besletti. Büyüyünce saraydan çıktım. Bir azgın Kıpti, bir zayıf İsrâiloğlunu döğüyordu. O Tarailoğlu, kendisine yardım için haykırdı. Ben de Kiptiyi geriye it- tim. Yüce Allah'ın kazası ile adam öldü. Bu da duyuldu
SERH-1 DELAILU'L-HAYRAT VE SEVARIKI'L-ENVAR
YanıtlaSil8
Firavun beni öldürmek için adamlar gönderdi. Ben de bunu ha er alınca onun hile ve korkusundan kaçtım. Yollarda çektiğim zah het te çok oldu.
Şuayb (A.S.) bunları dinledikten sonra: Ya Músa, korkma!. Onun hile ve tuzağından kurtuldun. Çün a Firavun'un hükmü burada geçmez, diye müjdede bulundu. Safürk abasina:
Ey baba, dedi. Koyunlarımızı gütmek için kendisine güvenilir ir çoban arar, dururdun. Şimdi, bu yiğidi koyunlarımızı gütmek için parayla tut. Çünkü o ücretle tutulanların en hayırlısıdır. Hem çok Kuvvetlidir ve güvenlidir.
O zaman Şuayb (A.S.): Sen onun kuvvetli ve sağlam olduğunu nereden biliyorsun?. diye sordu. O da:
Koyunlarımızı sulamak için kuyunun üzerinde büyük bir taş vardı. Ancak kırk kişi kaldırabilirdi. Bu genç o taşı, aç ve yorgun iken, yalnız başına yere indirdi. Yine kırk adamın su çekebileceği kova ile, kimsenin yardımı olmadan o kuyudan su çekti. Koyunlarımızı sula- di. Yine o taşı yerden alıp, yerine koydu. Bundan dolayı anladım ve bildim ki o çok kuvvetlidir. Her işi yapabilir derecede metindir. Hem beni onu çağırmaya yolladığın zaman onu çağırınca yüzüme bile bak- madı Önüne bakarak davetimizi kabul etti. Ben, yolu göstermek için önde yürüyordum. Buna râzı olmadı.
Ardımdan bana yolu göster! Ta ki senin rüzgârdan kalkan etek altlarını görmeyeyim! dedi. Beni ardına aldı. Bana hiç bakmadı. Böylece ben de onun dini bütün, salih ve güvenilir bir kimse olduğu nu anladım! dedi.
Şuayb (A.S.) bu sözden hazzetti. Müsà (A.S.)'dan râzı oldu ve Gerçekten ben seni çok sevdim. Murad ederim ki, koyunla- ona:
rımı suladığın iki kızımdan birini nikâhlayıp, sana vereyim! dedi. Mu- så (A.S.): - Çok güzel buyurdunuz. Lakin ben fakirim, garibim. Kızınıza niki hakçesi vermeğe gücüm yok! dedi.
Şuayb (A.S.): Ben senden nikâh akçesi için mal istemem. Ancak kızımın ni- kah akçesi benim koyunlarımı sekiz yıl gütme ücreti karşılığı olsun. ken de kızımı sana vereyim. Eğer râzi olur da ou sene gütmeyi kabuk edersen o da senin mürüvvetindir. Ben seninle hiçbir türlü tartışmak ve sana meşakkat vermek istemem! Inşaallah, benim salih kimseler- den olduğumu anlarsın! dedi.
KARA DAVUD EFENDI SERHI
YanıtlaSilHazret-i Müsa da:
YA Şuayb! Asil nikâh akçesi sekiz yıl olsun. On yıla tamam- lamak mürüvvettir. Hazret-i Allahü Azimüşşan bizim sözlerimiz Size- rine vekildir! diye cevap verdi.
Şuayb (A.8):
Ya Mûsá, dedi, sen benim iki kızımdan birini almakta bür- sun, serbestsin. Hangisini istersen al! dedi. Músá (AS) da: Beni size çağıran Safura'yı seçiyorum! dedi. Çünkü o beni kuvvetli ve güvenilir bir kişi olarak methetti!
Ey aklı olan kimse! Sen, ibret ile şu hále bak' Safúrá, Músá (A. S.) kuvvetli ve güvenilir diye bir kere öğünce Músá (A.S.) onu seçti, onunla evlendi. Mü'min, Muvahhid, Ekremil Ekremin, Erhamur ra- himin, Gafürün rahim olan Allahu Sübhanehu ve Teálá hazretlerini birçok seneler türlü türlü senalarla zikir ve tesbih eden, türlü ni- yazlarla daima yüce dergâhına yalvarı ve yakarıda bulunan, acizliğini ve kusurunu itiraf eden, yalnız kereminden türlü atá ve keremleri di- liyen kullarına dünyâda ve kâbirde, Berzah ve Mahşer'de ne türlü ke- rem ihsan eder, hele bir düşünülsün.
*
Şuayb (A.S.), sonra kızı Safürâ'yı Múså (A.S.) 'a bir Cuma gü- ninde nikahlayıp teslim etti. Hazret-i Şuayb (A.S.)'ın bir hücresi, odası vardı ki, kendinden önce gelen Enbiyà (A.S.) 'in asâları kendisi- ne mirâs yolu ile kalmıştı. Asâlardan birisi Hazret-i Adem (A.S.) onu Sidre-yi Mûntehâ'da bir ağaç dalından edinmişti. Cennet'ten çıkınca o asâ Cennet'te kalmıştı. Yüce Hüdâ'nın emriyle Cebrail (A.S.) onu Şuayb (A.S.) 'a emanet bırakmıştı. Öteki Peygamber asâlariyle birlik- te dururdu.
Şuayb (A.S.) kızına dedi ki:
Git, var, odadan bir aså getir. Mûsâ'ya verelim. O da asayi mübarek sayıp ondan faydalar görsün.
Safura gitti. Bir asayı eline aldı. Fakat, Cebrail (A.S.)'ın ema- net koyduğu asa geldi. O da onu eline alıp, babasına götürdü. Babası ely ellyle yokladı: ların asâlarından bir tane getir! dedi. Kızı da asâyı götürdü. Asıldı- -Bu, emanet bir asådır! dedi. Bunu yerine koy. Enbiya (A.S.)
1000
YanıtlaSilğı yere koydu. Başka bir yerden başka bir asâ aldı. Babasına götür- dü. Fakat babası bunun da aynı asâ olduğunu gördü: - Bu önceki emanet konulan asâdır. Var, bunu yerine koy, baş-
kasını al! dedi. Böyle getirip götürülmekle aynı aså geldi. Şuayb (A S.) kızına: Bundan başka aså yok mu ki yine bunu getiriyorsun? dedi.
Kızı: - Babacığım, ben her varışta o asayı aldığım yere koyup başka asa alıyorum. Allahü Teâlâ'nın emriyle elimde yine o asâ bulunuyor. Bu kadar çabaladım, fakat mümkün olmadı. Yine elime aldığım asa
o asâ oldu! dedi.
Şuayb (A.S.):
Bunda acâip bir sır var! deyip o asâyı Mûsâ (A.S.) a verdi. Misi (A.S.), da o asiyı aldı, koyunları alıp gütmeğe gitti. Şuayb (A S.) kendi kendisine:
- O asâyı emanete koyan kimse gelipte onu isterse ben ne ve- reyim? diyerek onu Musâ (A.S.) 'a verdiğine pişman oldu. Kızının ko- casının ardına düştü. Ona yetişip asâyı istedi. Mûsâ (A.S.):
-
Asâyı sen bana verdin. Ben de kabul ettim. Bir daha geri
vermem! dedi. Aralarında anlaşmazlık çıktı. Sonra bir karara varip
dediler ki:
Şurada oturalım. İlk önce kim gelirse onu hâkem yapalım.
Onun vereceği hükme râzı olalım.
Hak Sübhanehu ve Teâlâ bir melek gönderdi. O melek insan şek- lindeydi. Durumu anlattılar. İkisi onu hakem seçtiler. O melek; Mû- så (A.S.) 'a: Asâyı yere bırak! Hanginiz âsâyı yerden kaldırırsa asâ onun-
-
dur! dedi. Mûsâ (A.S.) asâyı bıraktı. O melek Şuayb (A.S.) a: -Asayı kaldır! dedi. Şuayb onu kaldıramadı. Acizlik içinde kal- dı. O melek Mûsâ (A.S.) 'a: -Askyi sen kaldır! dedi. Müså (A.S.) asayı eliyle yapıştığı gi
bi onu havaya kaldırdı. Melek:
Aså bunundur! dedi. Sonra Şuayb (A.S.)'a döndü: Bu asâ size Mûsâ (A.S.)'a verilmek üzere emanet bırakılmış- ti. Iste aså sahibini buldu, emånet yerine verildi! Gåm çekmeyiniz! dedi. İkisini sevindirip gitti. O zaman Şuayb (A.S.):
Yà Mûsâ, bu asâya çok itibar eyle. Çünkü bunun şanı yüce olma kgerek! diye öğütlerde bulundu. Sonra: -Ey Müsh, dedi, bu yolda giderken o yol ikiye ayrılır. Sakın sa tarafa gitme. Her nekadar o tarafın otu çok güzel ve suları bolsa da,
KARA DAVUD EFENDI ŞERHI
YanıtlaSil1001
o tarafta bir ejderha vardır. Oralara giden koyunları ve güdenlerini öldürür. Bunun için oraya kimse gitmez. Sol tarafa git. Çünkü bü- tün sığır ve koyunlar, keçiler o yönde otlanırlar. Her ne kadar otu az ise de oraya götür. Emin yerdir.
Şuayb (A.S.) oradan geri dönüp gitti. Mûsâ (A.S.) da koyunla- n aldı. Yolun ikiye ayrıldığı yere gelince koyunlarının hepsi sağ ta- raftaki yola saptılar. Mûsâ (A.S.) onları nekadar çevirmek istedi ise de, hiçbirini çevirmeyi başaramadı. O otlu yere gelince bütün koyun- lar otlağa yayıldılar. Müsà (A.S.) onları bir yere toplayamadı. Çok yo- rulmuştu. O mübarek asâyı yere bıraktı. Biraz dinlenmek için yattı. Koyunları yiyen ejderha meydana çıkıp koyunlara saldırdı. Allah'ın kudretiyle de o an o mübarek aså bir ejderha oldu. Gelene hücum ederek onu öldürdü. Kanı üstüne bulaşmış olarak yine eski asâ hali- ni aldı.
Müsà (AS.) uykudan uyanınca asåsına kan bulaşmış olduğunu gördü. Şaştı kaldı. Çevresine bakındı. O herkese saldıran ezaci ejder- hayı öldürülmüş olarak gördü. Asâda kan vardı. Demek ki ejderi öl- düren asâsıydı. Bunu anlayınca bütün koyunlarının da selâmetle ot- ladıklarına şahit oldu. Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretlerine tekrar tekrar şükürler etti.
Eve dönünce bu haberi Şuayb (A.S.) 'a anlattı. Onlar da Allah'ın
yardımı ile vahşi hayvandan kurtulduklarına çok sevindiler. Türlü
türlü şükür ve niyazda bulundular. Şuayb (A.S.):
Ya Musâ, dedi, bu asânın sana verilmesinde bak ne sir ve hikmetler varmış. Bu asâya çok rağbet ve itibar et. Sana onun Allah'- in yardımı ile çok faydaları dokunacaktır.
Mûsâ (A.S.) yorulduğu zaman o asâya binerdi. Allah'ın kudreti ile o asâ da at olur, giderdi. Karnı açıktığı zamansa o asâyı yere vu- rurdu. Allahü Teâlâ'nın lütfu ile yerden türlü türlü yemekler mey- dana çıkardı. Onu, oturur, yerdi. Ne zaman susasa o asâdan çıkan so- ğuk sulardan içerdi. Gece karanlığı olunca o asâyı yere diker, bal mumu gibi yanar, her tarafı ışıklariyle aydınlatırdı. Kendisine ne za- man bir korku gelse açık bir dille konuşur, korkusunu silerdi. Ne za- man düşmana rastlasa, o asayı elden bırakır, o ejder olur, gözlerin- den, burnundan ateşler fışkırtır, gökgürler gibi gürler düşmana sal- dırırdı.
yen halkı işitince hepsi çok çok sevindi, ona çok çok ta teşekkürde O bölgede o vahşi ejderi Mûsâ (A.B.)'ın öldürdüğü haberini Med- bulundular. Hayvanlarını o tarafta güvenle otlamaktan geri kalma- dilar
1002
YanıtlaSilŞERH-I DELAILÜ'L-HAYRAT VE SEVÄRIKIL.) ENVAR
Müsa (A.S.) Şuayb (AS)'in koyunlarını sekiz yıl otlattia sonra müddet tamamlandı, sona erdi. Şuayb (A.S.): -Ya Músa! dedi. İşte koyunları gütmekteki sekiz yıl tamam
landı. Koyunları bir yıl daha otlat. Koyunlar kuzulayınca bütün diş koyunların hepsi, senin olsun! dedi. Mûsâ (A.S.) da koyunları bir y daha güttü. O yıl koyunların hepsi, Allah'ın emri ile, kuzuladı. Hep si de dişi doğdu. Şuayb (A.S.) o kuzuların hepsini Müsà (A.S.)'a ver di:
- Bir sene daha otlat. Erkek kuzular senin olsun, dedi. Müsa (A.S.) bir yıl daha çebanlık yaptı. O yıl da koyunların hepsi -Allahy in emri ile-- erkek olarak kuzuladı. Şuayb (A.S.) onları da ona verdi Böylece on yıl bitmiş oldu. Ondan sonra on yıl daha Şuayb (A.S.)'in yanında vakit geçirdi. Karısı Safûrâ'dan iki evlâdı dünyaya geldi. Bi- rinin adını Mezmûn, öbürünün adını da Belkazâr koydu. Daha sonra Músa (A.B.), Şuayb (A.S.)'dan izin istedi:
-Anamı, babamı, Harûn (A.S.)'ı ve kızkardeşimi Mısır'da gö reyim! dedi. Şuayb (A.S.) da ona ve kendi kızı Sâfûrâ'ya izin verdi. Mûsâ (A.S.) da kendisi, karısı ve iki evlâdını, kullarını, kölelerini, ko- yunlarını alıp, Mısır'a doğru yola düştü. Kendisi çok gayretli oldu. ğundan, gündüzleri yoldaşlariyle birlikte gitmez:
Ey halkımı kimse görmesin! diyerek onların ardından uzak-
ta yürürdü. Akşam olunca onlara erişir, yakınlarına konardi.
Tûr dağına yakınlaştıkları zaman çok şiddetli bir soğuk olmuş- tu. Çok ta yağmur yağmıştı. Mûsâ (A.S.) yolu şaşırmıştı. Akşam olun- ca yol arkadaşlarını bulamadı. Safûrâ ile bir yere gelmişti ki gerek rüzgâr, gerekse yağmur daha da şiddetlenmişti. Her tarafı da karan- liklar bürümüştü. Koyunlar perişan olmuş, karısı Safûrâ'nın da a risi tutmuştu. Soğuk şiddetini arttırıp duruyordu. Mûsâ (A.S.) sa kına dönmüştü: Bari, bir ateş yaksak! dedi. Fazlasiyle uğraştı. Fakat bir tür
lü taşlardan ateş çıkmıyordu. Çok aciz kalmıştı. O zaman, dileyenle
rin dileğini veren Allahü Azimüşşan'a niyaza başladı. Tûr dağından bir büyük ateş göründü. Yanındakilere: Siz burada durun! Ben ateş gördüm. Ona varayım. O ateşin sahibinden rica edeyim. Bir haber alıp yolumuzu bulalım! Yahut da o ateşten bir parça kor alayım, getireyim, size ateş yakayım ve b
soğukluğu giderelim!.. dedi.
Müsà (A.S.) ateşe doğru gitti. Ateşin göründüğü yere geldi. Fa kat orada ateşten bir iz yoktu. Çünkü o görünen ateş değildi, nürd Müsh (A.S.)'a, o yerde yön, mekândan uzak olan Allahu Azimüs şan Celle Celaluhu Hazretleri, lafızdan ve harften uzak olarak M
u
YanıtlaSilKARA DAVUD EFENDI SERHI
YanıtlaSilså Aleyhisselâm'i kelam nimetine mazhar kıldı ve Nebilik ve Resûl-
luk şerefine erdirdi. Ve Müså (A.S.)'ın ricası ile de Hârún (A.S.) 'a
da Peyga..berlik ihsan olundu. Kuvvetli dillerle Firavun'u imana då-
1003
vet için Peygamber gönderildiler. Mûsâ (A.S.) münâcat ve yücelerin yücesi Allah ile konuşmaktan fat duymuş olarak o yerde yedi gün yedi gece kaldı. Bu konunun açık- lanması çok uzun olduğundan burada kısaca anlatıldı.
Mûsà (A.S.), Medyen'den buraya gelince Firavundan çok kork- maktaydı. Kendisine Risâlet ihsan edilince Rabbül Ålemin: Firavundan korkma! diye onu yazıkladı. O zaman hiçbir kor- kusu kalmadı.
Mısır'a yaklaşılınca kardeşi Hârûn (A.S.) ilâhî vahiy ile Mûsâ (AS) karşıladı. Biribirleriyle kucaklaştılar. Sevinçle gönülleri dol- du. Sonra Ferman-1 ilâhi ile Firavun'a geldiler. Mûsâ (A.S.) Fira- vun'u görünce yüce Allah'a kollarını açtı:
Allahümme inni ec'al heybeteke ve sultaneke fi mahrihi ves- sudrihi ve eûzubike min şerrihi ve mekrihi, dedi.
Yani: Ey Allahü Celle Şanühu. Gerçektir ki, ben Sen'in şanlı yüce- liğini ve saltanatını Firavun'un kalbinde daima korku üzere yerleş- tiririm. Ve onun şerrinden, hilesinden sana sığınırım! dedi. O zaman Hak Sübhanehu ve Teâlâ, Firavun'un kalbine o kadar korku verdi ki, ne zaman Hazret-i Mûsâ (A.S.)'ı görse, kendisini tutamaz, altına işer- di
Mûsâ (A.S.), karısının, yol arkadaşlarının yanından ayrılıp, Túr'a gidince onu sabaha kadar beklemişlerdi. Sabah olunca baktılar ki Mûsâ'dan eser yok. Çok araştırma yaptılar. Bir yol bulup haber alamadıkları için ümitsizliğe düştüler. Koyunları otlatan ve süren kile akıllı, ergin bir kimseydi. Koyunları ve Safûrâ'yı ve iki evladını aldı Yine döndü, Medâyin şehrine geldi. Onları, babası Şuayb (A.S.)'a teslim etti.
Onlar da Şuayb (A.S.)'ın yanında tâ... Firavun Nil nehrinde ölünceye kadar kaldılar. Ondan sonra Şuayb (A.S.) kızı Sâfûrâ'yı, ev- latlarını ve koyunlarını Mûsâ (A.S.) 'a gönderdi.
Es'elüke en tusalliye alâ Muhammedin. Yâni:
-Ey Suayb Aleyhisselâm'ın kızlarını koyun güderlerken ve Mü- (AS)'a nikâhladığı kız Safüra'yı Tür (dağı) yanında, yolu kay-
SERH-Í DELAILÜ'L-HAYRAT VE ŞEVARIKI'L-ENVAR
YanıtlaSilbedip çöller içinde kalmışken her türlü âfetlerden koruyup tertemiz ve nezahet ile babası Şuayb (A.S.) 'a ve kocası Mûsâ (A.S.)'a kavuş turan Yüce Allah'ım. Ben âciz, zelil ve kusur dolu kulun, Sen Kadir- Kayyum, Şefkatli, Rahim, Gâni ve Kerîm Ålemlerin Rabbine bu yüce nebilerin, Kerîm Resûllerin ve ulu evliyânın üzerlerine olan yüce ni metlerin ve güzel hediyelerinin hürmetine Sen'den bizzat zât-1 Ecel ve A'lân ile salât etmekliğini niyaz ederim.
Öyle salât eyle ki, o sütude-yi fiâl (fiilleri övülen, ve pesendi- de-yi hisâl (huyları beğenilen) sözleri doğru, söyledikleri güzel 0- lan Hazret-i Muhammed (S.A.V.) üzerine, onun yüce şanına ve yüce mertebesine ve habibiyetine (sevgililiğine) lâyık yüce salât ve üstün tahiyyat olsun.
Ve alâ cemîn nebîyyîne vel mürselîne. Yâni:
Ey Allah'ım, Sen'den öyle salât niyaz ederim ki, bütün şanı yüce Nebi (A.S.)'ların ve mürselîn Hazretlerinin üzerlerine salât et-
meklikle salat olsun.
YanıtlaSilKara Davud Dalail-i Hayrat Şerhi
M. Bin Süleyman Cezuli
M. Faruk Gurtunca
sy. 918.....1004.
TÜRKİYE GELECEĞİNİ BELİRLEYECEK BİR YOL ATRIMINDA BULUNUYOR. Bir yanda özgürlük ve refahı ipotek altına alınmış bir ülke, öte yanda yolsuzluk ve israf ekonomisinden kurtulmuş, ülke kalkınmasını demokratik temeller üzerinde inga eden, geleceğine güvenle bakan bir Türkiye... Türkiye acilen bilim ve teknoloj alanındaki ulusal politikalarını gözden geçirmek, güçlü bir billigim seferberlig başlatmak, insani ve ekonomik kalkınmasını demokratik bir temelde hayata geçirmek zorundadır. Çünkü her geçen gün, hem dünya ile arasında hem de ulusal sta içinde giderek kapatılması güçleşen bir uçurum belirmektedir. Bu uçaram, yalimca "dijital" değil aynı zamanda "insani"dir.
YanıtlaSilElinizde tuttuğunuz bu çalışmada, ekonomik olarak verimsiz ve etkisiz hale gelmiş. yurttaş katılımına ve denetimine kapalı, kötü kullarum ve yolsuzluk mekanizmala açık, dolayısıyla sosyal adalet ve fayda sunmayan kannu yönetiminin yeniden cad önerilmektedir. Yani, önceliği yurttaş katılımına veren; "demokratik yönetişim anlayışı üzerinde temellenen; bilişim ve iletişim teknolojilerinin etkin ve akuka kullanımı yoluyla katılım imkanını, şeffaflığı ve verimbing arturmaya amaçlayan tabandan tavana ve yatay koordinasyon içinde bütünsel olarak geliştilock, merket olmayan; sosyal ve ekonomik kalkınma modelinin demokratik bir süre içinde hayata geçirildiği bir kamu yönetimi... "E-devlet" ve "e-demokrasi” kavramlar bidkachyle anılan bu model, ülkenin ihtiyaç duyduğu dönüşüme sağlam bir zemin oluşturabilir. Adına ister "e-Türkiye" ister "bilgi toplumuna dönüşmek" diyelim, micedir toplum tüm kesimlerinin adını koymadan özlediği dönüşümün ruhsal, düşünsel ve maddi kaynakları bu ülkede mevcuttur. Bu ülkenin insan, ruzkina razı bir kul olmaktan çok daha fazlasını hak etmektedir.
Literatür
E-Devlet
E-Demokrasi
ve Türkiye
Özgür uçkan
Kamu yönetiminin Yeniden Yapılanması için Strateji ve Politikalar - 1.
1111.
Yine Ebû Dâvud ve Tirmizi'nin Amr b. el-As (r.a.) dan riva yetlerinde, Resûl-i Ekrem'e «sûr»dan soruldu da şöyle buyurdu: «O, içine üflenecek olan bir boynuzdur. İsrafil'e emrolunup ya üflediğinde yer yüzü çalkalanacak, gebe kadınlar çocuklarım düşürecek, anneler çocuklarını emziremez hâle gelecek, insanlar -sarhoş olmadıkları halde - sarhoş gibi olacaklar. Gerçekde on. lar sarhoş değil, fakat Allah'ın azâbı şiddetlidir.» Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: ora
YanıtlaSilاللَّهِ شَدِيدٌ بِسُكَارَى وَلَكِنَّ عَذَابَ
«Ey insanlar, Rabbiniz (in azâbın) dan sakının. Çünkü o sâ atın zelzelesi büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün emzikli her (kadın kendi başının derdiyle) emzirdiğini unutup geçer. Yüklü her (gebe kadın) yükünü (çocuğunu) düşürür. İnsanları sarhoş (olmuş gibi) görürsün. Halbuki onlar sarhoş değildirler. Fakat Allah'ın azâbı pek çetindir.» (39) buyurulmuştur.
O günün şiddetinden anneler yavrularını unutacak, gebe olan kadınlar çocuklarını düşürecek, korkudan insanlar sarhoş gibi olacak ve nihayet öleceklerdir. O gün ilk ölecek olan, deve- sinin yalağını çamur ile sıvamakta olan birisidir. Onunla birlik- te devesi, sonra da bütün insanlar ölecektir.
Müslimi'n Abdullah b. Amr b. el-As (r.a.) den rivâyetinde, Resûl-i Ekrem (S.A.V.): Deccâl benim ümmetim zamârında ç kacak ve kırk müddet kalacak. (Râvi: Kirk gün mü, yahud kirk ay mı veya kırk sene mi olduğunu bilmiyorum, diyor.) Sonra Allahu Teâlâ İsâ aleyhi-s-selâmı gönderir. O da Deccâl'i öldürür. Sonra halk, yedi sene huzur içinde yaşarlar; öyleki iki kişi ara. sında düşmanlık olmaz. Sonra Allâhu Teâlâ Şam tarafından se rin bir rüzgâr estirir. Bunun üzerine, kalbinde zerre kadar ha- yır ve îman bulunan hiç bir kimse yer yüzünde kalmaz, muhak kak ölür. Hattâ sizden biriniz dağlardaki inlere kaçıp girse bile rüzgâr oraya kadar girip onun da ölümüne sebep olur. Artık yer yüzünde iyilik bilmeyen, fenâlıktan sakınmayan, şerre karşı bir
(39) El-Hacc: 1-2
52
kuş gibi sür'atle koşan, canavar gibi hunhar, kötü insanlar kalır. Şeytan da onlara (insan sûretinde) temessül ederek: «Hâlâ dâ' vete icabet etmiyor musunuz?» der. Onlar da: «Bize ne emredi- yorsun?» derler. Şeytan onlara: «Putlara tapınız.» der. Onlar da buna uyarlar. İşte bunlar, ahlâksızlıklar içinde yüzerler ve put- lara taparlarken rızıkları çoğalır, geçimleri düzelir. Sonra ansi- zın ölüm borusu çalınır. Bunu duyan herkes, onun dehşetinden boynunun bir tarafını koyup kaldırıncaya kadar, ölür. Bu ölüm borusunu ilk duyan adam, devesinin yalağını çamurla ta'mir eder- ken derhal can verir. Etrafındakiler de ölürler. Sonra Allâhu Te- âlâ çisinti gibi hafifce bir yağmur gönderir. Bu yüzden insanların çürümüş cesedleri, kuyruk sokumundaki hurda kemikten türer. Sonra dirilmek için ikinci def'a «sûr»a üflenir. Halk kabirlerin- den kalkıp Allâh'ın emrine intizâr ederler. Sonra: «Ey insanlar, hesap vermek için Rabbınızın huzuruna gelin.» diye çağrılır. Me- leklere: «Durun durun, onlar sorumludurlar, onları tevkif edi. niz.» denir. Sonra yine meleklere: «Cehennemlikleri ayırınız.>> emri verilir. «Kaç adetten kaç adedinin çıkarılacağı sorulunca : «Her binden dokuzyüz doksan dokuzunu ayırınız.>> denir. İşte bu gün, çocukları, derhal saçları ağarmış ihtiyarlara çevireceği, her hakıykatın apaçık meydana çıkacağı, hesap ve cezânın bütün deh. şetiyle hüküm süreceği bir gündür.»>
YanıtlaSilBilmiş ol ki, «<Sûr»a üflendikten ve dört büyük melekten baş- ka herkes öldükten sonra Allahu Teâlâ Azrail'e emreder; Cebrail, Mikail ve İsrafil'in de canlarını alır. En sonra da kendi rûhunu kabzetmesini Azrâil'e emreder. Azrâil, kendi ruhunu kabzetmeğe uğraşırken ölümün şiddetli acısından yakınır. Artık yer ve gök- ler bomboş kalır. Hiç bir canlı yaratık kalmaz. Sonra Allahu Te- âlâ: «Bugün mülk kimindir?.» diye sorar fakat cevap verecek kimse olmadığından, bizzat kendisi: «Bir olan (herşeye hâkim ve) kahhâr olan Allah'ındır.» Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:
من الملكُ اليَومَ اللَّهِ الواحد القهار يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لَا تَنى عَلَى اللهِ مِنْهُمْ
«O (kavuşma) gün (u) onlar (kabirlerinden fırlayıp) çıkar. lar. Onlardan (sâdir olan) hiç bir şey Allâh'a gizli kalmaz. (Allâh buyurur): «Bugün mülk kimindir?.» (Yine kendisi cevap verir:) «Bir olan (Her şeye hâkim ve) kahhar olan Allâh'ındır.» (40) bu- yurulmuştur. Böylece gökler meleklerden, yer yüzü de insanlar.
(40) El-Mü'min: 16
53
dan boş kalır. Artık ins, cin, hayvan ve kuşlardan, dünyânın süs ve eşyalarından hiç bir şey kalmaz, hepsi çürür gider. Allahu Te âlâ buyuruyor:
YanıtlaSilوَلِلَّهِ ميراث السموات والأَرْضِ
«Göklerin ve yerin (bütün) mîrâsi Allâh'ındır.» (41), Diğer Âyeti Kerîme'de de şöyle buyurulur:
كُلِّ شَى مَالِكُ إِلا وَجْهَهُ لَهُ الحر واليه تُرْجَعُونَ
«O'nun zâtindan başka herşey helâk olucudur. Hüküm O'nun dur ve siz ancak O'na döndürül (üp götürül) eceksiniz.» (42).
Rivâyetlere göre yer yüzü 40 sene böyle ıpıssız kalır. Sonra Allâhu Teâlâ İsrafil aleyhi's-selâmı yaratır ve ikinci def'a « SÛR'A İKİNCİ DEF'A ÜFLENMESİ
Aziz kardeşim, bilmiş ol ki, kıyamet, ikinci def'a «sûr»a üfü rüldükten sonra, başlar. Bu ikinci üfürme de dirilme üfürmesi- dir. O gün, müddeti ellibin sene olan bir gündür. Nitekim Allahu Teâlâ :
ترم المليكة والروح إليه في يوم كان مقدار خية القصة فانا لا الهمْ يَرَوْنَهُ بعيدًا الْفَ سَنَةِ جميلا
<«Melekler de Ruûh da oraya bir günde yükselir çıkar ki me. sâfesi (dünya seneleriyle) ellibin yıldır. (Habibim) şimdilik sen güzel bir sabır ile katlan. Filhakıyka onlar bunu uzak görürler (fakat) biz onu yakın görüyoruz.>> buyurmuştur. (43). (imkândan)
Allahu Teâlâ yaratıkların dirilmesini murad ettiği vakit, ev vela, İsrafil, Mikail, Cebrail ve Azrail aleyhimu'-selâm'ı diriltir. İsrâfil'e emreder; ikinci def'a «sûr» a üfler. Dünyâya gelip geçmiş bütün yaratıklar dirilir. Mezarından ilk önce kalkacak olan Hz. Muhammed (S.A.V.) dir. Cebrail aleyhi's-selâm «Hamd sancağı ile birlikte Resûl-i Ekrem'in huzuruna gelir. Bir de ne baksın, Re
(41) El-Hadid: 10
(42) El-Kasas: 88 (43) El-Ma'aric: 5,6
54
sül-i Ekrem (S.A.V.) mubarek yüzünden ve sakalından toprakla- ri temizlemekle meşguldur. Älemlere rahmet olarak gönderilen yüce Peygamber Cebrail'i görür görmez: «Ummetim nerede, üm- metime Allâhu Teâlâ ne muamele yaptı?.»> diye sorar. Cebrail: Ya Resûlallah, Allâhu Teâlâ senden önce kimseyi diriltmemiştir, ilk dirilen sensin.»> diye cevap verir. Nitekim Ayeti Celile'de :
YanıtlaSilيَوْمَ يسمعونَ الصّيحَة بِالْحَقِّ ذَلِكَ يَوْمَ الخروج
«O gün (bütün halk) o hak sayhayi işiteceklerdir. İşte bu, (kabirden) çıkış günüdür.» (44) buyurulmuştur. Diğer Âyeti Ke- rime'de :
يَوْمَ يَدْعُ الناعِ إلى تي نكير
«O da'vet edicinin (misli) görülmemiş tanılmamış bir şeye da'vet edeceği gün, gözleri zelil ve hakir (dönmüş) olarak hepsi de civgin (ve yaygın) çekirgeler gibi kabirlerinden çıkacaklar, o da'vet ediciye (boyunlarını uzatıp) koşarak (içlerinden) kâfir olanlar (öyle) diyecek (ler): «Bu çok sarp bir gün.» (45) buyu- ulmuştur. Bir başka Ayeti Kerime'de de şöyle buyuruluyor:
ونفخ في الصور يا ذَا هُمْ مِنَ الْأَحْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ قَالُوا يَا رَيْنَنَا مَنْ تَعَتَا مِنْ مَرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَا الرَّحْمَنُ وَصَدَرَ الْمُرْسَلُونَ
«Sûr» a üfürülmüştür. Artık bakarsın ki onlar kabirlerinden (kalkıp) Rablarına doğru koşarak gidiyorlar. (O zaman şöyle) demişlerdir: «Eyvah, uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı? Bu (Ba's), çok esirgeyici (Allâh) in va'd ettiği şey. Gönderilen Peygam- berler (meğer) doğru söylemiş.>> (46)
Diğer bir Âyet-i Kerîme'de de:
نصب بوفينَ خَاشِعَةُ ابْصَارُهُمْ تَرْهَهُمْ دَلَةٌ ذَلِكَ البَرُ اللَّذِي براا كانهم إلى «O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi kabirler (in) den fırlaya fırlaya (mahşere) çıkarlar, gözleri horlukla aşa-
(44) Kaf: 41, 42
(45) El-Kamer: 6-8
(46) Yasin: 51, 52
55
Buda, kendilerini bir zillet (ve hakaret) kaplamış olarak. Ite onları tehdid edilegeldikleri gündür.» (47) buyurulmuştur
YanıtlaSilBunu da bilmiş ol ki, Allahu Teâlâ mahlukatı diriltmeg m . rad ettigi vakit, şiddetli bir rüzgâr estirir, zerre hâlinde dağılm olan claimler, havada zerreler halinde toplanır; bulutlar gibi bir Araya gelirler. Her cesedin zerreleri kendi mezar başına gelir yagmur gibi mezarına yagar ve bütün ölüler böylece tekev edip meydana gelirler. Nitekim Allahu Teâlâ :
*Allah rüzgarları salıverip de bulut (lari) harekete getirmek te olandır. Derken biz onu ölü bir toprağa sürüp onunla yeri, ölü münün ardından, canlandırmışızdır. İşte (ölülerin) dirilme (si)
de böyledir.» (48), buyurmuştur. Buhari, Müslim ve Tirmizi'den başka Sünen sahiplerinin Ebû Hureyre (ra.) den rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem (S.A.V.):
مابينَ التَفْتَيْنِ أَرْبَعُونَ قِيلَ أَرْبَعُونَ يَوماً
elki sûr arasında 40 vardır.» buyurdu. Ba'zıları: «Bu kirk gündür, dediler.» Kirk ay veya kırk sene olduğunu söyleyenler de vardır. Sonra gökten bir yağmur yağar. İnsanlar yer yüzünden, bitkiler biter gibi, biterler. İnsanın kuyruk sokumundan başka her parçası çürür. Kıyamet gününde kuyruk sokumundan mey dana gelirler.
Rivayetlere göre bu yağmur, âdetâ erkek menisine benzer. Kirk gün yer üzerinde kalır. Sonra bundan cisimler meydana ge lir. Ibrahim aleyhi's-selåm ölünün nasıl diirldiğini Rabbisinden görmek istediğinde, cesedin parçalanıp nasıl dirildiğini müşahede etmiştir. Allahu Teâlà: «Inanmadın mı?.» buyurunca, «İnandım, fakat şöyle bir de gözümle görüp daha iyi mutmaîn olmak iste dim dedi. Gerçekde Ibrahim aleyhi's-selâm buna inanmıştı. An cak oluş şeklini gözü ile görmek istedi. Toprak olup dağıldıkdan
(47) Elma'aric: 43, 44 (48) Patir: 0
60
sonra rüzgârın denize, karaya, doğuya, batiya dağıttığı bu zerre- lerin nasıl bir araya geleceğini merak ediyordu. Iste onu gördü.
YanıtlaSilRivayete göre, İbrahim aleyhi's selâm'ın bu soruyu sorması- nın şöyle bir sebebi vardır: Bir gün İbrahim aleyhi's-selam deniz kenarında bir insan ölüsü görür. Dalga ölünün üzerini aşdığı va kit, hemen denizdeki yaratıklar ölüye saldırır, kopardıkları par- çanın bir kısmı denize düşer ve diğer bir kısmını yerler. Dalga çekilince kara ve hava hayvanları saldırır. Kara hayvanları kopar- dıklarının bir kısmını yer ve bir kısmı topraklara düşer. Kuşlar da aldıkları parçanın bir kısmını yer ve bir kısmı da hava boşlu- guna gider. Bunu görünce merak eder. Bunların böyle ayrı ayrı yerlerden nasıl toplanıp bir araya geleceklerini görmek ister. Al- lahu Teâlâ, ayrı cinsden dört kuş almasını emreder. Rivâyete gö- re bu kuşlar: Tâvus, horoz, karga ve güvercin kuşlarıdır. Bunla rı alır başlarını keser, yanında alıkor. Sonra diğer parçaların hep- sini birbirine adamakıllı katıp karıştırır. Çevresindeki dağların herbirine bu birbirine karışmış gövdelerden birer parça atar. Dört veya yedi tepe üzerine kondukları söylenir. Sonra da «Allâh'- in izniyle gelin» diye seslenir. Bütün o parçalar havalanır, gök yü zünde birbirine karışır ve her zerre kendi parçası ile birleşerek havada başsız bir vücud manzarası alır. Nihâyet bu dört gövde İbrâhim aleyhi's-selâm'a doğru gelir ve herbiri kendi başı ile bir- leşerek âdetâ hiç ölmemiş ve kesilmemiş gibi yeniden sapasağ- lam eski hey'etlerine dönerler. Allâhu Teâlâ: «Gördün yâ, Allâh hikmet ve izzet shibidir.» buyurur. Nitekim Kur'an-ı Kerim bu olayı şöyle anlatır:
أكن ليعمين على ولَى قَالَ أَوَلَمْ تَومن فَصُرْ هَنَ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلّ جَبَلٍ من واد قال ان هيمُ رَبَارَة
يَاتِنَكَ سَعْيا وَا عَلَم أَنَّ اللَّهَ عَني حَكِية
«Hani İbrâhim: «Ey Rabb'ım, ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster» demiş, (Allah, buna) inanmadın mı yoksa» demiş, o da inandım, fakat kalbimin (gözümle de görerek) yatışması için (istedim diye) söylemişdir. (Allâh) dedi ki: «Dört kuş tut. On ları kendine alıştır, sonra (kesip, hamur yapıp) her parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Koşarak sana gelecek
57
lerdir. Bil ki Şüphesiz Allah bir kadiri Mutlaklar, tam bir bükl ve hikmet sahibidir.» (40) Şunu da iyi bilki, Allahu Teâlâ, mahlakatin cisimlerini araya toplayıp vücud haline getirdikten sonra şöyle buyurur (bulunun) , Allah hepinizi
YanıtlaSilgetirecektir.» (50) Sonra da yeniden onları dilritir. Bunun na «Nerede bulunursanız olduğunu biz bilemeyiz. Nitekim Ayet-i Celile'de: ، وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النّاة الأولى قاولاندَ كَرُونَ (bir araya
وتنيكة في ما لا تعملون
«Sizi bilemiyeceğiniz bir yaratılışda ve süretlerde tekrar pey. da etmemiz hususunda önüne geçilecekler de değiliz. Andolsun ki birinci yaratılışı (nızı) bildiniz. Fakat (tekrar yaratılacağınızı da düşünmeli değil misiniz.»> (51) buyurulmuştur. Bize vereceği yen duyu kuvvetleri ile bugün göremediğimiz cinni, melekleri, diğer şeyleri ve hatta Rabb'ımızı bile göreceğiz. Bu kitapta cennet ve cehennem ehlinin vasıfları hakkında daha geniş bilgiler bulacak sin.
Nihayet İsrafil aleyhi's-selâm'a, ikinci def'a «Sûr» a üflemek le emredilecek ve yukarda anlattığımız şekilde insanlar dirilecek. tir. İnsanlar yaygın pervâneler gibi olacak. Nitekim Kur'an-ı Ke rim'de:
كَالْفَراش البنوت يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ
«O gün insanlar yaygın (ve salgın) pervâneler gibi olacak.> (52) buyurulmuştur.
Mezarlarımızdan yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak kal kacağız. Nitekim Buhari, Müslim ve diğerlerinin İbni Abbâs (r.a.) den rivâyetlerinde, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)
إنَّكُمْ مُلا قُوا اللَّهَ حُفَاةٌ غُرَةٌ غَيْلاً «Siz, çıplak, yalın ayak ve sünnetsiz olarak Rabb'ınıza mulâki olursunuz.» buyurmuştur.
(49) El-Bakara: 260 (50) El-Bakara: 148
(51) El-Vaki'a: 61, 62
(52) El-Kari'a:4
58
Sevgili kardeşim, O gün çok zor ve çok korkunç bir gündür. Bunu anlatmak üzere Allahu Tel:
YanıtlaSil«O boru öttürülünce, işte o (vakit, o gün) kafirlerin aleyhin de pek çetin bir gündür. Kolay değil. (53) buyurmuştur. Diğer Ayet-i Kerime'de de:
«O gün kalbler (korku ile) titreyecek, (sahiplerinin) gözleri zillete eğilecektir.» (54) buyurulmuştur. Nasil dehşetli bir gün olmasın?. O günde gökler yarılıp dökülür, yer yüzü çalkanır ve sarsılır. Dağlar parça parça olur. Yıldızlar kararıp dökülürler. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:
فاذا نيم في الصُّورِ فَحَة وَاحِدَةً وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجَالُ قَدْ كَادَكَةً وَاحِدَةً وَالْمَلَكُ عَلَى رَجَاتِها ويجل فوميد وقَعَتِ الْوَاقِعَةُ الله وَالْتَقَتِ السَّمَاء فَوَ يَوْمَد وَا
عَرْشَ رَبِّكَ فَوقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثمانية
«Artık «sûr» a birinci üfürülüşle üfürüldüğü zaman, yerle dağlar yerlerinden kaldırılıp da yek diğerine bir çarpışla hepsi toz haline geldiği (zaman), işte o zaman olan olmuş, (kıyamet kopmuş) tur. Gök de yarılmış ve artık o, gün za'fa düşmüştür. Melek (ler) ise onun bucaklarındadır. O gün Rabbı'nın arşını (bucaklardakilerin) üstlerinde bulunan sekiz (melek) yüklenir. O gün (huzura) arz olunacaksınız. Öyleki: size âit hiç bir sır gizli kalmayacak.» (55) buyurulmuştur.
Aziz kardeşim, işte bunun gibi çevrende gördüğün herşey kı yamet gününde Allâh'n dilediği başka bir yere gidecek, âhiret âle- mi meydana gelecek, cennet ve cehennem hazırlanacak, bir de Arş-ı Azam kalacaktır. Bu husus ile ilgili ba'zi Ayet-i Kerimeleri yukarda arz etmiştim. Şimdi diğer Âyet-i Kerimeleri arzedeyim.
Gökler hakkındaki Ayet-i Kerimeler:
(53) El-Müddessir: 8,9
(54) En-Nazi'ât: 9, 12
(55) El-Hakka: 13-18
59
Ay ve yıldızlar hakkındaki Ayetler:
YanıtlaSilوَإِذَا النحو ما نكد
«Yıldızlar (kararıp) düşdüğü zaman.» (62)
واذا الكواكب اشترت"
«Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman.»> (63)
فاذا التوط
«Yıldızlar (in ışığı) söndürüldüğü zaman.» (64)
Gök ve göklerde olanlar yok olur. Yerlere, dağlara ve sulara gelince, onlar da aynı şekilde mahvolur. Bu hususlar ile ilgili âyet- ler ve sağlam hadisler:
A) Âyetler:
إذا رحب الأرض رجا » وَسَتِ الْجِبَالُ بَناً ، مَكَانَتْ فَقَاء منا
«O zaman yer bir sarsıntı ile sarsılmıştır, dağlar didik didik parçalanmıştır, derken (hepsi de) dağılmış, toz haline gelmiştir.>> (65).
بود تجف الأرض وَالْجِبَالُ وَكَانَا الْجِبَالُ كَيْبا مهلا
«O günde ki yer (ler), dağlar (zelzeleyle) sarsılır. Dağlar akıp yığılan bir kum yığınına döner.» (66) «Dağlar atılmış renkli yünler gibi olacak.» (67) İşte böylece
yer ve dağlar durumunu değiştirir. Nitekim Allâhu Teâlâ :
يَوْمَ تُبَدِّلُ الْأَرْضُ غَيْر الْأَرْضِ
«O günkü yer başka bir yere, gökler de (başka göklere) teb- dil olunacaktır.» (68) buyurmuştur. Yine Allâhu Teâlâ : Sana dağ-
(62) Et-Tekvir: 2 (63) El-Infitär: 2
(64) El-Murselât: 8.
(65) El-Vaki'a: 4-6. (66) El-Müzemmil: 14
(67) El-Kari'a: 5 (68) Ibrahim: 48
61
www
أنا
YanıtlaSillar (m kayamet günündeki halini) sorarlar. De ki: «Rabb'ım, lan ufalayıp savuracak. (Savuracak) da yerlerini dümdüz bir top. rak halinde bırakacak, Onlarda ne bir iniş, ne de bir yokuş gör. mbyeceksin.» (69) buyurmuştur. Deryalara gelince, onlar toplanıp akıp gideceklerdir. Nitekim on-
Allahu Tela:
واذا الجار
«Denizler ateşlendiği zaman.» (70)
واذا البحار مرت
«Denizler fışkırdığı zaman.» (71) buyurmuştur. İşte bu anlattık. larımız, senin dünya hayatından görüp bildiğin ve yaşaman için Allahu Teâlâ nun yaratıp senin emrine musahhar kıldığı şeylerdir. Nitekim Ayet-i Celile'de :
O göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini, kendi (cânibi)nden size ram etti. Şüphe yok ki bunda, iyi düşünecek bir kavim için kat'î âyetler vardır.» (72) buyurulmuştur. İşte bütün bunlar, yok olup gidecek ve sen, amelinin karşlığını bulmak üzere ortada ka lacaksın.
(69) ThA: 105, 107 (70) Et-Tekvir: 7
(71) El-Infitar : 3 (72) El-Casiye: 12
62
llah'in Kudreti Ne Kadar Büyük!
YanıtlaSilBirgün birisi Hz. Ömer'in yanında şöyle dedi:
-Su satranca taaccüb ederim. Satranç tahtasının uzunluk ve genişliği birer arşından ibaret iken insan onun üzerinde binlerce oyun oynasa bir oynadığı oyun mutlaka öbüründen farklı olur, hiçbiri diğerine benzemez" dedi.
Hz. Fárúk (r.a) şu cevabı verdi:
-Bundan daha hayrete şayan olanı vardır. O da şudur ki, insanın uzunluk ve genişlik itibariyle birer karıştan ibaret bulunan yüzünde kaşlar, gözler, burun, ağız gibi âzânım yerleri kat'iyyen değişmediği halde yine şark ve garpta yüzleri biribirine tamamen benzeyen iki kişi bulamazsın. Şu ufacık bir deri parçasında bu haddi hududu olmayan sonsuz farklılıkları gösteren Allah'ın kudret ve hikmeti ne kadar büyüktür."
(Razi, IV, 179-180, el-Bakara, 164 tefsinndel
Namazı Terkedenin İslam'dan Nasibi Yoktur! / 109
YanıtlaSilMisver b. Mahreme (r.a), Hz. Ömer'in yaralandığı günlere ait bir hâtırayı şöyle anlatır:
"Ömer (r.a) hançerlendiğinde zaman zaman baygınlık geçi-
riyordu. Bir keresinde yanına girdim, üstüne bir örtü örtmüşler
kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu. Yanındakilere:
<-Durumu nasıl?» diye sordum.
«-Gördüğün gibi baygın» dediler.
<-Namaza çağırdınız mı? Eğer hayattaysa onu namazda başka hiçbir şey korkutup uyandıramaz» dedim. Bunun üzerine
<-Ey Mü'minlerin Emîri, namaz! Namaz kılındı!» dediler.
Hz. Ömer (r.a) hemen ayıldı ve:
<-Öyle mi? Vallahi namazı terk edenin, İslâm'dan nasîbi yoktur» dedi. Kalktı ve yarasından kanlar akarak namaz kıldı." (Heysemi
295; Ibn Sa'd, III, 35; Muvatta', Tahâret 51)
74
YanıtlaSilHazret-i Omer-radıyallahu anh-'den
Farok/23
ir yahudi ile Bişr ismindeki bir münafık arasında an- laşmazlık vukû bulmuştu. Yahudi:
"-Muhammed'e gidelim." dedi. Münafık ise:
"-Hayır, Kâ'b b. Eşref'e gidelim." dedi. Allah Teâlâ kitabında, yahudî ileri gelenlerinden olan bu Kâ'b'dan "Tâğût" diye bahsetmiştir.
Yahudi, illâ Muhammed'e gideceğiz diye ayak direyince mü- nafik istemeye istemeye razı oldu ve Hz. Peygamber'e gelerek davalarını anlattılar. Rasûlullah (s.a.v) yahudi lehine hükmetti. O'nun yanından çıkınca münafık yahudiyi yakaladı ve:
"-Bunun hükmüne râzı değilim, Ebû Bekir'e gidelim" dedi. Ona gittiler, o da yahudi lehine hüküm verdi. Münafik Ebû Be- kir'in hükmüne de razı olmayıp:
"-Gel, bir de Ömer b. Hattâb'a gidelim" dedi. İkisi birlikte Hz. Ömer'e geldiler. Yahudi:
"-Ey Ömer, ben ve bu adam Muhammed'e davamızı götür- dük, Muhammed benim lehime, bunun aleyhine hükmetti, bu adam O'nun hükmüne râzı olmadı, davamızı sana getirmek iste- di ve yakamı bırakmadı. İşte ben de onunla birlikte sana gelmis bulunmaktayım" dedi.
111 Hanra
YanıtlaSil75
Hz. Ömer (r.a) münafığa:
"-öyle mi oldu?" diye sordu. Onun, evet, cevabı üzerine:
"-Biraz bekleyin" deyip evine girdi, kılıcını kuşanıp çıktı ve
kılıcıyla vurup münafığın kellesini uçurdu. Sonra da: "-Allah'ın ve Rasûlü'nün hükmüne râzı olmayan kimse hakkında işte ben böyle hüküm veririm" dedi.
Yahudi büyük bir korkuyla kaçıp gitti. Bu hâdise üzerine:
"Sana indirilene ve Sen'den önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, Tâğut'un önünde muhakeme olmak istiyor- lar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor... Hayır Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda Sen'i hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbi sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikç iman etmiş olmazlar." (en-Nisâ, 60-65) âyet-i kerimeleri nâzil oldu
Cebrâîl (a.s) gelerek:
"-Ömer, hak ile bâtılı birbirinden ayırdı" buyurdu.
Bundan sonra Hz. Ömer (r.a), Fârûk diye isimlendirildi. (V
hidi, s. 166; Kurtubî, V, 170-171)■
Hanra
YanıtlaSil241
. "Gökten gelen bir ses:
-Ey insanları Bir kişi hariç hepiniz cennetliksiniz» dese, o kimse ben olacağım diye korkarım.
-Ey insanlar! Bir kişi hariç hepiniz cehennemliksiniz» de- se, o kişi ben olacağım diye ümit beslerim." (Ibn Recep el-Hanbell, et Tahvif mine'n-nar, s. 15)
. Ömer (r.a) bir defasında Allah Teâlâ'nın huzurunda hesap vermenin zorluğunu düşünerek yerden bir saman çöpü aldı ve:
"Ah! Şöyle bir saman çöpü olsaydım, dünyaya hiç gelme-
seydim, anam beni doğurmasaydı, büsbütün unutulup gitsey-
dim" diye hayıflandı. (Ibn Sa'd, III, 360-361)
⚫ Hz. Ömer, vâlilerine şöyle yazmıştır:
"Benim katımda en mühim işiniz namazdır. Kim onu koru-
yup vakitlerine dikkat ederse, dinini korumuş olur, kim de onu yerine getirmeyip yitirirse dinini de kısa zamanda yitirir." (Mu- Vata, Vukutu's-salât, 6)
bitkiyi (sanmsak ve soğan) yiyorsunuz. Gerçekten ben, Allah Ra- "Ey müslümanlar! Siz, kokusu hoş olmadığını bildiğim şu iki sülü'nün, mescidde bir kimsede bunların kokusunu duyduğu za- man emredip o kişiyi Baki' kabristanına kadar uzaklaştırdığını gör- dim. Bu sebeple kim bunlar yiyecekse, pişirerek kokusunu gider- tin!" (Müslim, Mesâcid 78; Ebû Dâvûd, Et'ime 40; Ibn Mâce, İkâmet 58, Et'ime 59)
Ömer b. Hattab (r.a) bir cuma günü irad ettiği hutbede
Hz. Ömer'in Hikmetli sözlerinden Bazıları
YanıtlaSil"En çok sevdigim kimse, bana ayıp ve kusurlarımı haber verendir." (Suyati, rarihuel-hule, s. 130)
• "Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız. Konuştuğunda doğru söylüyor mu, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete riayet ediyor mu, dünyaya meylettiği zaman helal, haram gözetiyor mu, ona bakınız." (Beyhaki, Sünenü'l-kübra, 288; Sab, IV, 230, 326)
büyük arz (Allah Teâlâ'nın huzuruna çıkarılıp O'na arzedileceği- • "Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekiniz. En niz gün) için (salih ve güzel amellerle) hazırlanınız. Şüphesiz dünyadayken nefsini hesaba çeken kimse için kıyamet günün- deki hesap hafif olacaktır." (Tirmizi, Kıyamet, 25/2459)
240.
YanıtlaSilHazret-i Ömer -radıyallahu anh 'den
"-Hayır."
"-Peki sabah-akşam ona komşu oldun mu?"
"-Hayır."
Bu cevaplar üzerine Hz. Ömer (r.a):
"-Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin ederim ki sen onu tanımıyorsun" dedi. (Gazâlî, ihya, III, 312)
⚫ Hz. Ömer birgün:
"-Biliyor musunuz, mizâh neden dolayı «mizah» diye isim- lendirildi?" diye sordu. Çevresindekiler:
"-Hayır, bilmiyoruz" deyince:
"-Çünkü mizâh sahibini haktan (doğrudan ve gerçekten) uzaklaştırır da ondan" şeklinde bir açıklama yaptı. (Arapça'da "mizâh" kelimesi ile burada kullanılan "uzaklaştırmak" kelime- leri aynı kökten türemiştir.) (Gazâlî, İhya, III, 273-274)
• Hz. Ömer bir çocuk görüp de hoşlandığında hemen bir meslek ve sanatının olup olmadığını sorardı. "Hayır" cevabını alırsa "Gözümden düştü" derdi. (Ibnü'l-Cevzî, Telbisü iblis, s. 283; Me- nakib, s. 227)
• "İdareci olmadan önce dînî ilimleri öğreniniz." (Süfyan b. Uyeyne -rahmetullahi aleyh- bu sözü şöyle açıklar: Çünkü bir kimse dînî ilimlerde ince anlayış sahibi olduğunda riyaset sevda- sını bırakır.) (İbnü'l-Cevzî, Sifatü's-safve, II, 236)
H₂ z. Osman (r.a), Halîfe olduktan sonraki ilk hutbe- sinde şöyle demiştir:
YanıtlaSil"Siz, her an değişmekte olan bir yurttasınız ve hayatınızın bundan sonraki kısmını yaşamaktasınız. Öyleyse henüz başınıza gelmeden, gücünüz yettiğince ve en güzel şekilde ölüme hazırlanın! Ömrünüzü en hayırlı amellerle değerlendirin! Şunu bilin ki bu imkân sizlere lûtfedilmiştir. Unutmayın, eceliniz sabah ya da akşam hiç beklemediğiniz bir anda size gelebilir. Bu dünya aldatıcıdır. Nitekim Allah Teâlâ:
<> (Lokman, 33) buyurmaktadır..." (Taberî, Tarih, IV, 243)
Hz. Pan dan 111 Hatıra
Murat Kaya
Erkam Yayınları
11 Hatre
YanıtlaSilMühür Yüzük / 86
Rasûlullah (s.a.v) Acem Şâhına, Rum Kayserine ve Ha- beş Necâşî'sine mektup yazdırmak istediği zaman, ashâb-ı ki- ramdan bazıları:
"-Yâ Rasûlallah! Onlar bir mektubu mühürlü olmadıkça okumazlar!" demişti.
Bunun üzerine, Allah Rasûlü (s.a.v) gümüşten bir mühür yüzük edindi ki, kaşına, üç satır hâlinde aşağıdan yukarıya doğ- ru "Muhammedü'r-rasûlu'llâh" nakşedilmişti:
Allah
Rasûl
Muhammed
Fahr-i Kâinât Efendimiz, bu mühür yüzüğü sol elinin serçe parmağına takardı. Sağ elinin parmağına taktığı da olurdu. Ka- şini avucunun içine çevirirdi.
Rasulullah (s.a.v), bu yüzük parmağında olduğu hâlde ve- fat etti.
Hazret-i Osman radiyallahu anh
YanıtlaSilEfendimiz'in bu yüzüğünü, Hz. Ebû Bekir, ondan sonra Hz Ömer, ondan sonra da Hz. Osman (r.a) parmağına taktı.
Hz. Osman (r.a) hâlifeliğinin altıncı senesinde birgün Erls Kuyusu'nun başında oturmuş, onu parmağından çıkarmış, elin- de evirip çeviriyordu. Bu esnâda yüzük nasıl olduysa kuyunun içine düşüverdi. Hz. Osman (r.a), kuyunun bütün suyunu çek- tirdi, üç gün arattı. Lakin yüzük bir türlü bulunamadı.22
Bu Mühr-i Şerif'in kaybolmasıyla alakalı şöyle bir nükteden bahsedilir:
Peygamber Efendimiz'in Mühr-i şerîflerinde aynen Süley man (a.s)'ın "Mühr-i Süleymân" diye meşhur mührü gibi, pek çok esrar mevcut idi. Hz. Süleyman'ın mührü kaybolunca, mül- kü nasıl bir sarsıntı geçirip çökmüşse; Hz. Osman'ın hilafeti do- neminde Mühr-i Şerîf kaybedilince de idârede çalkantılar baş göstermiş, Mısırlı ve Iraklı âsiler ayaklanmış ve halifenin şehid edilişine kadar varan bu fitnenin artık bir daha önüne geçileme- miştir. (All Yardım, s. 145) ■
22. Bkz. Ibn Sa'd, 1, 258; Ahmed, III, 223, 290; Buhârî, Libâs, 50, 55; Müslim III, 1655, 1659, Ebû Dâvûd, IV, 88; Ibn Mâce, II, 1202; Hâkim, III, 250, Ibn Abdilber, el-Istiäb, II, 1178.
SELAM OLSUN
YanıtlaSilBİZ DÜNYADAN GİDER OLDUK Kalanlara selâm olsun. Bizim için hayır duâ, Kılanlara selâm olsun. Ecel büke belimizi, Söyletmeye dilimizi. Hasta iken halimizi, Soranlara selâm olsun. Tenim ortaya açıla, Yakasız gömlek biçile. Bizi bir âsân vechile Yuyanlara selâm olsun. Salâ verile kastımıza, Gider olduk dostumuza. Namaz için üstümüze, Duranlara selâm olsun. Derviş Yunus söyler sözü, Yaş dolmuştur iki gözü. Bilmiyen ne bilsin bizi, Bilenlere selâm olsun,
Yunus Emre
1099Fetva
Nevzat Akaltun
ay. 140.
En kuvvetliniz, gadab halinde öfkesini yenen, en haliminiz de intikam alacak vaziyette iken almayanınızdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ali (r.a.)
Sayfa: 71 / No: 15
Ramuz El-Ehadis
Allah (z.c.hz.) zaiflerinin hakkını vermeyen ümmeti takdis etmez.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
Sayfa: 91 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
٢٤٧٨ - الدُّعَاءُ مِفْتَاحُ الرَّحْمَةِ وَالْوُضُوءِ مِفْتَاحَ الصَّلَوةِ وَالصَّلَوةُ مِفْتَاحُ -
YanıtlaSilالجَنَّةِ الديلمي عن ابن عباس
2478- Dua rahmetin anahtarı, abdest namazın anahtarı, namaz ise cennetin anahtarıdır.
٢٤٧٩ - الدُّعَاءُ يَرُدُّ الْبَلاءَ (ابو الشيخ عن ابي هريرة) 2479- Dua belayı def eder.
٢٤٨٠ - الدَّعْوَةُ أَول يَوْمٍ حَقٌّ وَالثَّانِي مَعْرُوف والثالث رياء وسمعة
الديلمي عن انس)
-Bir gün Rasûlullah beni çağırdı ve söyle
YanıtlaSilz. Ali şöyle anlatır:
buyurdu:
<<-Senin Hz. İsa ile bir benzerliğin var. Yahudiler ona kızdılar ve annesi Hz. Meryem'e yalan ve iftiralar atıp bub- tanda bulunacak kadar aşırıya gittiler. Hristiyanlar da onu sevdiler ve bu hususta o kadar aşırı gittiler ki Hz. İsa'yı ol- madığı bir makâma çıkartmak istediler.>>
Dikkat edin! Benim yüzümden iki nevi insan helâk olur: 1) Beni aşırı sevip ifrata kaçan, bende bulunmayan şeylerle beni medhedip övmeye çalışan insanlar,
2) Bana buğzeden insanlar. Bana karşı beslediği kin ve kızgınlık onları hakkımda yalan ve iftiralar uydurup büh- tanda bulunmaya sevkeder.
Dikkat edin! Ben bir peygamber değilim, bana vahiy de gelmiyor! Ancak ben Allah'ın Kitâb'ı ve Peygamber Efendimiz'in Sünnet'i ile gücüm yettiğince amel etmeye çalışıyorum. Allah'a itaat ve ibadet hususunda size ne em- redersem hoşunuza gitse de gitmese de buna itaat etmek, üzerinize vazifedir." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, I, 160)
Hz. Ali 'den 111 Hatıra
YanıtlaSilMurat Kaya
Erkam Yayınları
228
YanıtlaSilHazret-i All -radıyallahu anh don
Kerbela/91
Hr. Ali'nin mataracısı Ebû Abdullah'ın anlattığına göre Hz. Ali Siffin'e giderken Ninova hizasına gelince:
"-Ebû Abdullah! Fırat kıyısında biraz dur! Ebû Abdullah! Fırat kıyısında biraz dur!" diye seslendi. Mataracı Ebû Abdul- lah:
"-Niçin duracağız?" diye sorunca, Hz. Ali:
"-Bir gün Peygamber Efendimiz'in yanına gitmiştim. Mü- bârek gözlerinden inci gibi yaşlar dökülüyordu.
<<-Ey Allah'ın Peygamberi! Sizi böyle kim ağlattı?» diye sor- dum.
«<-Biraz önce Cebrail yanımda idi. Hüseyin'in Fırat ki- yısında şehit edileceğini haber verdi. Onun toprağından sen de koklar mısın?» buyurdu.
229
YanıtlaSil-Evet!» dedim. Hemen elini uzattı, bir avuç toprak alıp bana verdi. O an gözlerimin yaşını tutamadım" dedi. 102
Hz. Hüseyin şöyle anlatır:
"Babam Sıffin'e giderken Kerbelâ'ya uğramıştı. Ben de ya- nunda idim. Durdu. «> de- nilince:
-Onların hayvanlarından aşağı indirilecekleri yer, işte bu- rasıdır. Kanlarının döküleceği yer işte burasıdır!>> dedi. Kendisi- ne bunun ne demek olduğu sorulunca:
-Muhammed hanedanının yükleri, ağırlıkları işte burada indirilecek!» dedi."103 | 102. Ahmed, 1, 85; İbn-i Asâkir, IV, 328; Zehebîi, Siyer, III, 193; Heysemi, IX, 187. 103. Dineveri, Kitâbu'l-ahbâr, s. 251-253; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, IV, 328-
329.
11 Eylül saldırısını kimin hangi niyetle ve nasıl yaptığı sorusu, tüm resmi hedef ve açıklamalara rağmen hâlâ cevabını arıyor. Bu saldırı, ABD'nin küreselliğine karşı bir atak mıdır, yoksa tersine ABD'yi gerçek bir küresel güç kılmaya zorlayacak asıl sahaya, Asya ve Ortadoğu'ya yönelmesini sağlayacak tetikleyici bir eylem midir? Akla gelen soru ve şüpheler çok fazla. Dünya siyasi tarihinde yeniden yeni bir dünya düzeninin miladı olabilecek bu olayın perde gerisi daha çok konuşulacağa benzer. Kim yaptı, neden yaptı, nasıl yaptı ve niçin yaptı? Bu soruların cevaplarını bulmak zaman alacak. Gazeteci-yazar Mutlu Çölgeçen bu süreci dikkate alarak bir serinin ilk kitabı olacak bu eserde olayın öncesi ve sonrasındaki şüpheleri gözler önüne sermeye çalışıyor. Amerikalı Senatör Hiram Johnson'ın ünlü deyişi ile: "Savaşın ilk kurbanı gerçeklerdir..."
YanıtlaSilABD 2004 yılı Başkan adayı LaRouche, 24 Temmuz 2001 günü, yani 11 Eylül'den tam 48 gün önce, BM'de ve Washington'da 250 kişi önünde verdiği video- konferansta, söylediği sözlerle sanki 11 Eylül'ün habercisiydi. ABD'nin malî kriz içinde bulunduğunu ve ülkenin Başkan Jim Carter'dan bu yana kötü yönetildiğini ileri süren LaRouche, konuşmasını şöyle sürdürüyordu: "Sistemimiz iflas etmiş durumda. Ulaşım, enerji, eğitim, sağlık sistemlerimizin tamamı, altyapı ve sanayimiz çöküş halinde. Halkın % 80'ini dar gelirliler oluşturuyor ve bunların durumu 1977'dekinden çok daha kötü. IMF ve balihazır politikalar devam ettiği, Wall Street ve Federal Rezerv sistemi mevcut hakimiyetini sürdürdüğü sürece, ABD'de kimse kendisi için bir tırmanma beklemesin. Bö giderse, belki Bush bile, başkanlık süresini tamam- layamadan çekilmek zorunda kalabilir. Çöküş, kendini birden bissettirmez; kötü politikalar devam eder ve kriz aniden gelir.
Şüphe
Sorular ve Senaryolar
Mutlu Golgecen
Kim
Savaş'ın ilk kurban i gerçekler dır.
Anlamı: "Allah'ım! Senden istenen şeylerin hayırlısını, duanın hayırlısını, kurtuluşun hayırlısını, işlerin hayırlısını, sevabın ha- yırlısını, hayatın hayırlısını, ölümün hayırlısını istiyorum. Beni dinimde sabit kıl, mizanda sevaplarımın ağır gelmesini nasip eyle, imanımı gerçek eyle, derecelerimi yükselt, namazımı kabul eyle, günahımı bağışla. (Allah'ım!) Senden cennette yüksek dere- celer istiyorum. Allah'ım! Senden benim için hayırları açmanı, işlerimin hayırla sonuçlanmasını, önceki, açığı ve gizlisi ile her türlü hayırı, cennette yüksek dereceler istiyorum. (Allah'ım!) Duamı kabul eyle. Allah'ım! Senden gelecekte olacak şeylerin hayırlı olanlarını, yaptıklarımın hayırlısını, gizli şeylerin hayırlı-
YanıtlaSilBÜYÜK ZIRHLI VE SIRLI DUALAR
YanıtlaSilsını, açık olan şeylerin hayırlısını ve cennette yüksek dereceler is- tiyorum. (Allah'ım!) Duamı kabul eyle. Allah'ım! Senden şanımı yükseltmeni, günahlarımı silmeni, işlerimi ıslah etmeni, kalbimi temizlemeni, tenasül uzvumu korumanı, kalbimi nurlandırmanı, günahımı bağışlamanı ve cennette yüksek dereceler istiyorum. (Allah'ım!) Duamı kabul eyle. Allah'ım! Senden nefsim, kula- ğım, gözüm, ruhum, yaratılışım ve ahlâkım, ailem, hayatım ve ölümüm ve işlerim hakkında benden razı ol, hayır ve hasenatımı kabul eyle ve cennette yüksek dereceler istiyorum. (Allah'ım!) Duamı kabul eyle." (Hâkim, De'avât, No:1911)
İmanla ölmek için bu duayı akşam sabah okumak icab eder. Çün- kü insanın en büyük saadeti imanla ölmektir. En büyük devlet iman devletidir. Para dünyada İnsanın sermayesi olduğu gibi, iman da ahi- retimizin sermayesidir.
Hele İnsanın son nefesi çok mühimdir. Kelime-i Şehadet ile öl- mek, imanı muhafaza ederek emaneti sağlam olarak Hakk'a teslim etmek, ne büyük bir mürüvvet ve ne mutlu bir devlettir. En büyük sermaye imandır. İşte bu duayı devamlı okuyan insan, Allah'ın emri ile imanla çene kapatacaktır. Allah cümlemize iman nasip eylesin, âmin.
Büyük Zırhlı Ve Sırlı Dualar
YanıtlaSilMustaga Iloglu
sy. 713,714.
küçüklü büyüklü binlerce operasyon, on binlerce aktör... Kökleri Nizamülmülk'e dayanan, yüzyıllar içinde sızmalar sonucu kabuk değiştiren, sonunda dalları Ergenekon'u sarmalayan yapının tarihi: Çelik Çekirdek.
YanıtlaSil*Selimiye Kışlası asırlarca hangi ekibin merkezi olarak kullanıldı? *Mason Locaları ile Ergenekon Operasyonu arasındaki ilişki ne? *Enver Paşa hükümetini darbe ile indirme teklifini Atatürk'e kimler götürdü? *Türkiye'yi Osmanlı'dan koparan, Cumhuriyet'in ilanı mı Lozan'ın imzalanması mı? *Cumhuriyet'i Osmanlı Derin Devleti mi kurdu?
*İsmet İnönü, Mustafa Kemal'i nasil tasfiye etti? *Adnan Menderes'in kendisini idama sürükleyen ilk iki hamlesi neydi? *Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar'ı hangi general ikna etti?
*İstihbarat Dairesi, AK Parti hakkındaki kapatma davasına nasıl delil üretti? *Hanefi Avcı'nın 13 yıl önceki olay açıklamaları aldatmaca mıydı? Susurluk'u perdelemeye mi çalıştı? Aslında 0, bilinenin aksine Mehmet Ağar'ın adamı mı? *Captagon Operasyonu Kilim'de tutuklanan Abdülkadir Ekicioğlu, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Aslan'ı yakan Habib Kanat'la Hanefi Avcı arasında nasıl bir ilişki olduğunu öne sürdü?
*Hanefi Avcı, AK Parti Operasyonu'nda nasıl bir rol üstlendi? Eski İstihbarat Daire Başkanı Hüseyin Namal'la Eskişehir'de neden buluştu? İstanbul'da hangi MİT görevlisido neler görüştü? Adlarına telefon aldığı öğrenciler kim?
4.1. KİTAPLAR
YanıtlaSil4.1.1. Huseyin Mûcib el-Misrî': Mu'cemu'd-devleti'l-usmaniyye (A) (Kahire: ed-Dâru's-sekâfiyye li'n-neşr) Mısır'ın ünlü Türkologlarından karşılaştırmalı edebiyatın ustası Huseyin Mûcib el-Misrî'nin hazırladığı Mu'cemu'd-devlet Osmaniyye bu alanda ilk olarak yazılmış sözlüklerdendir. Sözlük
mukaddime (giriş) ve sözlük bölümünden oluşur. Sözlük bölümü ise
genel sözlük ve Osmanlı hanedan üyelerine ayrılan bölüm olmak
üzere iki kısımdan oluşur.
Müellifmukaddimede Osmanlı Türklerinin İslam tarihi üzerindeki açıkça etkisini ortaya koyar. Onların topraklarını genişleterek farklı ırk, din ve dillerdeki toplulukları hakimiyetleri altına aldıklarına ve gerçek manadaOsmanlı Devleti'nin bir İslam Devleti olduğuna dikkat çeker (el-Misri, 1425/2004, 5).
Burada Osmanlı hanedanından sultanların İslam'a bağlılıklan örneklerle detaylı bir şekilde anlatılır. Örneğin Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in, şemaili itibariyle Raşit Halifelerden Hz. Ömer'e benzediği; cömertliği misafirperverliği ile Hz. ve Peygamber'in anlattığı Müslüman profiline uygun olduğu belirtilir (el- Misri, 1425/2004, 5-6). Yine Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim kendisine hakimul-haremeyn (iki haremin yöneticisi) denmesine itiraz ederek hadimu'l-haremeyn (iki haremin hizmetçisi) olduğunu ifade etmiştir. Yine Yavuz Şeyhülislam Kemal Paşazâde'nin atının çamur sıçrattığı kaftanın çamuru ile kalmasına şu sözleriyle din adamına saygısını ortaya koymuştur: Durun, dedi. Temizlemeyin! Bana yeni bir kaftan getirin, üzerimi değişeyim. Bu çamurlu kaftanımı da öldüğümde sandukamın üzerine örtsünler. Çünkü, ülemanın atının ayağından sıçrayan bu çamurlar mübarek olup hürmet ve tazime layıktır (el-Misri, 1425/2004, 6). Yine Yavuz'unMısır'ın fethi ile birlikte Misir dönüşü diğer kutsal emanetlerle
birlikte
Türk Edebiyatı alanında doktora yapan ilk Arap müellifi olarak tanınan Hüseyin Mucib el-Misri, Türkçe, Farsça ve Urducada eserler veren, bu dillerdeki edebi eserleri karşılaştırmalı olarak ele alıp inceleyen önemli bir edebiyat araştırmacısıdır Doktora öğrenimi için geldiği İstanbul'dan, sağlık sorunları nedeniyle çalışmasın tamamlayamadan ayrılmak zorunda kalan Hüseyin Mucib'e, 1996'da Marmara Üniversitesi tarafından Fahri Doktora unvanı verilmiş, daha sonra da Türkive Cumhuriyeti Devlet Ödülü'ne lâyık görülmüştür. Yetmişe yakın eser telif etmiştir (İslamoğlu, Abdulmecit, 2010, 2 (9), 146-147. Ayrıca bk. Ishakoğlu, 2008, 5-22
3.Uluslararası
Sozlukbilimi
Sempozyomu
Bildiri Kitabı
sy. 902.
20
YanıtlaSilHazret-i Ömer -radıyallahu anh 'den
Hz. Ömer'in Faziletleri
Hz. Ömer, bir taraftan devleti teşkilatlandırmaya çalı- şırken diğer taraftan da ilmî gelişmelere hız veriyordu. Onun fi- kıh ilminde ayrı bir yeri vardır. Zîrâ Fıkıh usulünün teşekkülü Hz. Ömer (r.a) ile başlar. Kendisinden sahih senetlerle binlerce fikhî hüküm rivayet edilir. Hz. Ömer'in içtihadları, İslâm huku- ku açısından çok büyük bir ehemmiyeti hâizdir.
Ömer (r.a), hadis rivayeti hususunda çok titiz davranmıştır. O, Hz. Peygamber'den hadis rivayet eden bazı kimseleri hesaba çekmiş, rivayet ettikleri hadisler için şâhid getirmelerini istemiş- tir. Hz. Ömer'den beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir. (Suyuti, Târîhu'l-hulefâ, s. 109)
Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde de ilim sahi- biydi.
Çok güzel konuşur, hikmetli sözler söylerdi. Onun bu üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu tali- matları ve mektupları Arap dili için bir numûne addedilmektey di. Hz. Ömer şiirle de ilgilenirdi. Şiir zevkine sahipti. Çok sayıda Arap şâirinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir inşad etmiştir.
111 Hatıra
YanıtlaSil21
Hz. Ömer (r.a) ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yö- nelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğunluğu sebe- biyle nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına: "Åilene namazı emret" (Tâhâ, 132) âyetini okuyarak kaldırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi.
Hz. Ömer geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Medine'de ganimetten kendisine bazı arazilerin düştüğü de bi- linmektedir. Hayber'de hissesine düşen çok kıymetli arazisini Allah için vakfetmiştir.
Son derece isabetli karar verirdi. Henüz hakkında vahiy gel- meyen 15-20 mühim hususta görüş beyan ederek tekliflerde bu- lundu. Hz. Ömer'in düşüncesi istikametinde âyetler nazil oldu. Hakkında âyet nâzil olan bu konulara, Ömer'in âyete uygun gö- rüşleri anlamında "Muvâfakât-ı Ömer" denmiştir (Tafsilat için bkz. Suyuti, Tarihu'l-hulefa, s. 122-125; Babanzâde Ahmed Naîm, Tecrid Tercemesi, II, 349-353)
Hz. Ömer (r.a), zaman zaman, büyük bir edeb ve incelikle, "Rabbime şu şu hususlarda muvâfik düştüm" diye hamdederdi. (Bkz. Buhârî, Talák, 32, Tefsir, 2/9; Müslim, Fedâilü's-sahâbe 24)
Burada Hz. Ömer'in, "Rabbim bana muvâfakat etti" deme- yip de "Ben Rabbime muvâfik düştüm" demesi, onun idrak se- viyesini ve mânevî derinliğini göstermektedir.
Rasûlullah (s.a.v), onun fazîleti hakkında şöyle buyurmuş-
tur:
Hak namına yapılan dehşetli haksızlık. (T.H.) 367:Den. hayatı Hakkı neşretmek için enbiyaya tâbi olmak gerekir. (M.) 18:2.
YanıtlaSilMektup, 2. si
Hak neşv û nema bulacaktır. (Mh.) 7.
Hakkın şe'ni ittifaktır. (S.) 122:12. Söz 3. esas Hakkı tanıyan hiçbir hatın hakka fedâ etmez. (Mn.) 49. Haklı olan insaflı olur. (Ş.) 270:13. Şua
Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak iddia etmek. (Ş.) 400: 14. Şua, 16. mektubun zeyli.
Haksız insafsızdır. (L.N.) 57. Haksızlığa karşı susmak, hakka karşı bir hürmetsizliktir. (T.H .)
229:Esk. hayatı
Hakkın taraftarları muzaffer olacak. (Mh.) 7. Haksıza yardım. (L.N.) 47.
Hak yücedir, hiçbir şey ondan daha yüce değildir. (D.H.Ö.) 51; (T.H.) 71; (S.) 666:Lemaat Hayali hakikat suretinde gören ve gösteren, nefislerin çorak ka-
abiliyetidir. (Nok. İç. R.) 1:103.
Her hakkın her vesilesi hak olmak lazım değildir. (S.) 666:Lemaat
Insaflı hakperest adam hasmının elinde hakkı görse, rizâ ile ka- bul edip taraftar çıkar. (L.) 162:20. lem'a, 7. sebep Insan hakkı anıyor. (Nok. İç. R.) 1:103.
Insanda müdebbir-i galip ya haktır veya kuvvettir. (Mh.) 31:1. makale, 8. mukaddime
Islamiyet ihkak-1 hak için, kırılmaz elmas kılınçtır. (İ.İ.) 101.
İslamiyetin şe'ni, metânet, sebat, iltizam-1 hak ve salabet-i dini- yedir. (Mn.) 131.
İstibdatta hak kuvvetin mağlubudur. (Mn.) 38. Istikbalde kuvvete bedel hak hüküm sürecek . (Mh.) 32:1. makale
8. mukaddime
Kainatın hukukuna tecavüz eden affedilmez. (Mh.) 35:1. maka.
9. mukaddime
FIHRIST/238
4974- Kim Allah'in gazabını mucip olan hususlarla insanları hoşnut ederse, Allah daima onu onlara muhtaç kılar. Bir kimse de nası gücendirmek pahasına Allah'ı hoşnut ederse insanların kötülüklerine karşı, Allah ona kâfi gelir.
YanıtlaSil٤٩٧٥ - مَنْ أَرْضَى اللَّهُ بِسَخَطِ الْمَخْلُوقِينَ كَفَاهُ اللَّهُ مُوْنَةَ الْمَخْلُوقِينَ وَمَنْ أَرْضَى الْمَخْلُوقِينَ بِسَخَطِ اللَّه سَلَّطَ اللَّهُ عَلَيْهِ الْمَخْلُوقِينَ" (الخليلي عن عمر وبــــن
شعيب عن أبيه عن جده
4975- Bir kimse halkı nazar-ı itibara almadan Allah'ı hoşnut ederse, Allah ona kâfi gelir. Allah'ı gücendirerek mahlukatı hoşnut ederse, Allah o mahlukatı kendisine musallat eder.
٤٩٧٦ - مَنْ أَرْعَبَ صَاحِبَ بِدْعَةٍ مَلَأَ اللهُ قَلْبَهُ أَمْنًا وَايْمَانَا وَمَنْ انْتَهَرَ صَاحِبَ بِدْعَةٍ آمَنَهُ اللَّهُ مِنَ الْفَزَعِ الأَكْبَرِ وَمَنْ اَهَانَ صَاحِبَ بِدْعَةٍ رَفَعَهُ اللَّهُ فِي الْجَنَّةِ دَرَجَةً وَمَنْ لَآنَ لَهُ اذَا لَقِيَهُ تَبْشِيشًا فَقَدْ اسْتَخَفَّ بِمَا أُنْزِلَ عَلَى
مُحَمَّدٍ (كر عن ابن عمر)
4976- Kim bidat sahibini korkutursa, Allah onun kalbini emniyet ve iman ile doldurur. Kim bidat sahibini men ederse, Allah onu kıyametin çirkin manzarasından emin kılar. Kim bidat sahibini terslerse, Allah onun cennette bir derecesini yükseltir. Kim de onunla karşılaştığı zaman güler yüz gösterip yumuşak davranırsa, Muhammed'e indirileni istihfaf etmiş (hafife almış) olur. (Bidat sahibine Allah için buğzetmek vaciptir.)
٤٩٧٧ - مَنْ أُريدَ مَالَهُ بِغَيْر حَقَّ فَقَاتَلَ فَقُتِلَ فَهُوَ شَهِيدٌ رعب د ن ق ت صحيح عن ابن عمرو حم ٥ عن ابي هريرة
4977- Kimin malı elinden alınmak istenip de bu uğurda karşı tarafla çarpışırken öldürülürse o şehittir. ٤٩٧٨ - مَنْ اِزْدَادَ عِلْمًا وَلَمْ يَرْدَدْ فِى الدُّنْيَا زُهْدًا لَمْ يَرْدَدْ مِنَ اللَّهِ إِلَّا
بُعْدًا الديلمي عن على)
4978- Kim dünyada ilmini artırıp da zühdünü artırmazsa
Allah'tan daha da uzaklaşır.
-1151-
Ramuz ul Ehadis
Hadis Ansiklopedisi
Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi
2.cilt.sy.1151.
sir, émail transparent recouvrant la faïnence, les poteries; couverte, f § enduit vitrifiable appliqué sur certaines poteries pour les imperméabiliser; glaçure, f § amalgame d'étain, qui sert à l'étamage des glaces; tain, m/-li cam: vitre dépoli / -lı sürahi: carafe en verre dépoli/⚫, boya süs çatlağı: craquelure, f/ (süs olsun diye) ya da cilâ çatlağı yapmak: v. tr. craqueler.
YanıtlaSilsir, (rri): secret, m; confidence, f; arcane, m; relig. mystère m / meslek -ri: secret professionnel; arcane, m/ politikanın sırları: les arcanes de la politique / • kâtibi: secrétaire intime / bşi. (bk. den) etmek: faire un secret de qch.; faire (un) mystère de qch.; mettre du mystère à qch. / bk. nin -rını bilmek: avoir le secret de qn / sanat sırrı: secret de l'art / devlet sırrı: secret d'Etat / banka -ları: secrets des banques / imalat -ri: secret de fabrication / ⚫ verme: confidence, f /bk. ye⚫ vermek: faire une confidence à qn; confier un secret à qn; confier quelque chose à qn; dire qch. à qn sous le secret, à grand secret/ sana son bir ⚫ vereceğim: je vais te faire une dernière confidence / bşi. ⚫ olarak söylemek: dire qch. en confidence / bir sırrı saklamak: garder, entretenir un secret / bir
922
YanıtlaSilsırrı açığa vermek: trahir, divulguer un secret / sırra kadem basmak: fam. disparaître comme par enchantement / sıra kadem basmıştı: il s'était volatilisé / bukadar edecek ne var?: pourquoi faire tant de mystère? / bunda edecek bir şey yok: on n'en fait pas mystère /⚫ küpü olmak; ser verip ⚫ vermemek: être tout cousu de mystères / (o bir) küpüdür: ce qu'on lui dit, tombe dans un puits / bir -ra vakıf olmak; bir -rı çözmek: percer un mystère, un secret / bir -rı biliyor olmak; bir -ra vakıf olmak: être dans le secret; être dans du secret / yılanlarla birlikte yaşamakla yetinemiyor, onların -rina vakıf olmak (-larını çözmek) istiyor: elle ne peut se contenter de vivre avec des serpents, elle veut percer leur mystère / kızı ile Sedat arasında tehlikeli bir ilişkinin mevcut olduğuna inandığımı kendisine verdim: je lui fis confidence que je me croyais sûre qu'il existait entre sa fille et Sedat une liaison dangereuse personelin tümü sırdan haberdar edildi: l'ensemble du personnel a été mis dans la confidence.
203 Sayılı günlerde (eyyam-i teşrikte) Al ah'ı anın. (Telbiye ve tekbir getirin). Kim ik ün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dön mek isterse, üzerine günah yoktur. Kim geri kalır- a, o zaman da kötülükten sakınan için günah yok ur. Allah'tan korkun ve bilin ki hepiniz O'nun hu uruna toplanacaksınız.
YanıtlaSil(Bu âyetler Ahnes b. Şurayk hakkında indi. Gü el konuşan ve endamlı bir kimse olan Ahnes, mü afik idi. Resûlullah'ın yanına gelir, güzel sözlerle müslümanlık taslardı. Halbuki içi fenalık dolu idi Bütün işi gücü müslümanlara zarar vermekti. İşte yette böyle güzel konuşan, güzel davranan kimse ere hemen kanmamak, iyice emin olmadan kimseye güvenmemek gerektiği anlatılmıştır.)
204 İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya - hayatı hakkında söyledikleri hoşuna gider. Hatta böyleleri, söylediklerinin kalbden geldiğine (sami- mi olduğuna) Allah'ı şâhit tutar. Halbuki o, ha- sımların en yamanıdır.
205 O, dönüp gitti mi (senden ayrılıp bir iş başına geçti mi) insanlar arasında bozgunculuk etmek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için yeryüzünde koşar. Allah bozgunculuğu sevmez.
206 O gibilere «Allah'tan kork!»» denilin- - ce işlediği günahlar sebebiyle benlik ve gurur ken- disini yakalar (da daha çok günah işler). Ceza ve azap olarak ona cehennem yetişir. Ne kötü yatak- tir o!
2322- Tesbih (namazdayken görülen bir hatayı bertaraf etmek sureti ile ikaz etmek) ise kadınlara mahsustur. için sübhânellâh demek) erkeklere, tasfik (ellerini birbirine vurmak
YanıtlaSil۲۳۲۳ - التَسْبِيحُ مِنَ الْغَازِي سَبْعُونَ اَلْفَ حَسَنَةٍ وَالْحَسَنَةُ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا
الديلمي عن معاذ) 2323- Gazinin gazadaki tesbihi yetmiş bin sevap kazandırır, bir hasenin karşılığı ise ondur.
٢٣٢٤ - اَلتَسْوِيفُ شُعَاعُ الشَّيْطَانِ يُلْقِيهِ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ (الديلمي عن
عبد الرحمن بن عوف) 2324- Tesvif (daha vakti var, ileride yaparım demek), şeytanın mü'minlerin kalplerine bıraktığı bir şuadır.
۲۳۱۰ - التَّاجِرُ الصَّدُوقُ الاَمِينُ مَعَ النَّبِيِّينَ وَالصَّدِيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ عبد بن حميد والدار میت حسن قط ك عن ابي سعيد)
YanıtlaSil2310- Emin ve doğru tacir, peygamberler, siddikler ve şehitlerle beraberdir.
التَّوَدَّةَ فِى كُلِّ شَيْءٍ خَيْرٌ إِلا فِى عَمَلِ الآخِرَةِ (دك هب عن
بن سعد عب ابيه سعد بن وقاص
2311- Ahiret işi dışında, her konuda işi ağırdan almak
570
hayırlıdır.
HARF: Dildeki seslerin karşılığı yazı ve çiz- gi türü sembollere denir. Kelimenin aslı Arapça olup "taraf, uç, yan; zirve, tepe; keli- me, kelâm" anlamlarına gelir. Çokluğu hu- rif ve ahruf tur. Alfabeyi meydana getiren
YanıtlaSilseslerin her birine ait yazı türü işarete, belir- leyici olması itibariyle harf adı verilmiştir.
YanıtlaSilDillerde çokluk harflerle sesler arasında bir karşılık olmayabilir. Birkaç harf bir sesi karşılayabilir. Fransızcadaki Rousseau'da Ruso okunduğu gibi; "ou", u"; "eau" da "o" olmuştur. Arapçada da çokluk vavından son- ra yazılan elif okunmaz.
Tek şeklin tek sesi göstermesi aşamalı ol- muştur. Önceleri, ağaca çentik atma gibi bir yol bulunmuş, sonra eşyanın resmi çizilmiş, bu resimler hem sesi, hem kavramı karşıla- mış; ancak, karışıklık meydana gelince, Çin- liler ve Japonlarda olduğu gibi, her hece için bir resim kullanılmış, zaman içinde de tek harfe ulaşılmıştır.
Alfabe harflerini Batı Samîlerinden Ken- 'anîlerin milâttan önce 1700'de icat ettiği kabul edilir. Bu sistem göç yoluyla güneyde Main-Sebe, Himyer ve Habeş; kuzeyde Ku- zey Samî alfabe yazılarının temellerini teşkil etmiştir. Şimdiki alfabe sisteminin esası olan Fenike alfabesi de Kuzey Sami Alfabesinden doğmuştur. Fenike alfabesi, Aramî ve Yu- nan alfabelerinin kaynağıdır. Kullanmakta olduğumuz Latin alfabesi de Yunan alfabe- sinden alınmadır.
edebiyatimizda isimler ve terimler
YanıtlaSilDr. Arslan Tekin
Bilgeoguz
sy. 495.
ETÖ kumpasıyla akıl hastanesine yatırılan gazeteci Yüce Katircioğlu, Ankara Bilgi Locası'nda 14, dereceye kadar yükselmiş bir masondu. Örgüte ilişkin birçok gizli bilgiye vakıf olduğu locanın İsrail devleti namına çalıştığımı anladıktan sonra masonlarla mücadele etmeye karar verdi. 21 Kasım 1997'de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurdu. Suç duyurusu sümenaltı edilen Katırcıoğlu, sonraki yıllarda, özellikle yargıdaki mason biraderlerin kimler olduğunu yazdığı yazılarla ifşa etti. Yazıda hedef gösterilen kişilerin açtığı dava sonrası FETÖ'cü hakim ve doktorlar, Katırcıoğlu hakkında 'akıl sağlığı yerinde değildir' belgesi düzenledi. Ancak rapor hemen tatbik edilmedi. Katırcıoğlu, sonraki yıllarda bilhassa TSK içerisindeki masonlara dikkat çekip Mart 2015'te Ankara Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'ne suç duyurusunda bulundu. Hakkındaki deli raporu 2018'de raftan indirilen Katırcıoğlu, Eskişehir Şehir Hastanesi'ndeki Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri Birimi'ne (YGAP) kapatıldı. Önemli bilgilere sahip Katırcıoğlu'nun hayatından endişe ediliyor.
YanıtlaSilYeni Şafak
Gündem
3 Haziran 2020 Çarşamba
Kıyamet alâmetlerinden biri de; köle ve câriyelerin artmasıdır ki bu, küfrün kemâle vardığında geri dönüşe ve düşüşe geçeceğine delâlet eden ve dinin hâkimi- yetini ve Müslümanların gâlibiyetini gösteren bir delildir. Duyurur.
YanıtlaSililah yoktu ug
Kıyâmet alâmetlerinden diğer bâzısı da; ganîmetin devlet olması, zekâtın borç olması, emânetin de ganîmet olmasıdır, yâni zenginlerin ve rütbe sahiplerinin ganîmet mallarını elden ele dolaştırıp onları hak edenlerine vermemeleri, zekat vermenin borç ödemek gibi zor gelmesi ve insanların bıraktığı emânetlerin ganimet gibi yerli-yersiz kullanılmasıdır ki, fetvâ, kaza, imâret, vizâret (müftülük, kadılık, vâlilik, bakanlık) ve diğer vazîfeler hep emânet sayılır. İşte zamânımızda gördüğün gibi bu vazîfeler ehli olmayanlara verildiği zaman kıyâmeti bekle!
Ruhu'l Furkan Tefsiri
Hazret-u Mevlana eş - şeyh Mahmud en-Nakksibendi el - Müceddidi el - Halidi el-Ufi
Kuddise Sirruhu
Ahisla Yayinevi
cilt. 15.sy.228.
Nifak hareketlerinin ortaya çıkışı, müslü- manların organize bir topluluk ve siyasî bir güç olarak belirmeye başladığı Medine devrine tesa- düf eder. Bu devirde, İslâm'ın yayılışına engel olmak isteyen hizipler arasında müşrikler, yahu- diler ve hıristiyanlar yanında belki de en mühimlerinden biri münafıklardır. Çünkü diğer hizipler düşmanlıkta açık davrandıkları ve İslâm toplumunun dışında oldukları halde münafıklar, müslümanlr'ın arasında görünüşte mü'min tavrı sergilemişler ama, gizlice grup oluşturarak İslâm'ın gelişmesini engellemeye çalışmışlardır. Dolayısıyla bunlarla mücadelenin daha zor olduğu açıktır. Nitekim, Kur'ân âyetleri ile hadislerin konuya bakışı ve asr-1 saadette münafıkların meydana getirdiği nifak hare- ketleri bu tesbiti doğrular mahiyettedir..
YanıtlaSilHz. Peygamber, münâfıklara karşı uyguladığı eşsiz siyasetle, önce dış desteklerini kurutarak münafıkları yalnızlığa itmiş, ashâb arasında sağladığı İslâm kardeşliği, tevhid ve birlik şuuru ile iç huzur ve güvenliği sağlamıştır. Böylece Hz. Peygamber'in vefâtına doğru nifak hare- ketleri, müessiriyetini tamamen kaybetmiştir.
Hz. Peygamber Devrinde
Nifak Hareketleri
Yrd. Doc. Dr. Ahmed Sezikli
NASIL Kİ KUR'ÂN-I KERİM'E DOKUNABİLMEK İÇİN ZAHİREN ABDESTLİ OLMAK GEREKLİYSE, ONUN LÂHÛTÎ İKLİMİNE GİREBİLMEK İÇİN DE, BÂTINEN KALP TEMİZLİĞİNE DİKKAT EDİLMELİDİR. AKSİ HÅLDE GÜNAH KİRLERİYLE KARARMIŞ BİR KALP İLE KUR'ÂN-I KERİM'İN DERÛNÎ MANZARALARI SEYREDİLEMEZ.
YanıtlaSilBU SEBEPLEDİR Kİ HAZRET-İ OSMAN ŞÖYLE BUYURMUŞTUR:
"EĞER KALPLERİMİZ TERTEMİZ OLSAYDI, RABBİMİZ'İN KELÂMINA DOYAMAZDIK."
BUGÜN BÁTIL, HAKTAN RAHATSIZ OLUYOR. GAFLET UYKUSUNDA UYUYANLAR, KENDİLERİNİ İKAZ EDENLERDEN RAHATSIZ OLUYORLAR. NEFSĀNI
YanıtlaSilARZULARININ SORUMSUZCA BİR HAYAT GEÇMİŞTE MÜŞRİKLER, YALAN, İFTİRA, ALAY VE HAKARETLERLE, ÇIKARDIKLARI KUR'ÂN'IN SESİNİ İSTİYORLARDI. ONLARIN BUGÜNKÜ TEMSİLCİLERİ DE İSLAMOFOBİ MAVALINI İNSANLIĞA YUTTURARAK VE BUNU HER FIRSATTA ZİHİNLERE İŞLEYEREK İSLAM'IN NURUNU SÖNDÜRMEK İSTİYORLAR.
PEŞİNDE
YAŞAYANLAR, AHİRET GERÇEĞİNDEN KORKUYORLAR.
GÜRÜLTÜLERLE
BASTIRMAK VE
SUSTURMAK
MAALESEF GÜNÜMÜZDE EVLATLARIN SIRF DÜNYEVİ İSTİKBÂLİNİ DÜŞÜNEREK ONLARI CİDDÎ BİR KUR'ÂN TAHSİLİNDEN MAHRUM YETİŞTİRME GAFLETİ, KENDİNİ DİNDAR GÖREN ÂİLELERE BİLE SİRÂYET ETMİŞ DURUMDADIR. HALBUKİ KUR'ÂN TAHSİLİNİ İKİNCİ PLÂNDA GÖRMEK, DÜNYA VE ÂHIRET SAADETİNİ TEHLİKEYE ATAN, HAZİN BİR ALDANIŞTIR.
YanıtlaSilECDÂDIMIZ OSMANLI, KUR'ÂN'A CÂN U GÖNÜLDEN RAM OLUP ONU BAŞ TÁCI ETTİĞİ MÜDDETÇE, İZZET VE ŞEREFLE ÂLEME NIZAM VERDİ. BUNA MUKABIL, LÂLE DEVRİ VE TANZİMATTA OLDUĞU GİBİ O RUHANİYETTEN UZAKLAŞARAK TEN PLANINA, YANİ NEFSÂNİYETE DÖNÜLDÜKÇE, İLAHİ RAHMET VE NUSRET DE ÜZERLERİNDEN KALKMAYA BAŞLADI.
YanıtlaSilCENÂB-I HAKK'IN ŞU ÎKAZI NE KADAR İBRETLİDİR:
"ANDOLSUN, SİZE ÖYLE BİR KİTAP İNDİRDİK Kİ, BÜTÜN ŞAN VE ŞEREFİNİZ ONDADIR. HALA AKILLANMAYACAK MISINIZ?!" (EL-ENBIYA, 10)
Dünyanın bütün ordularından güç lü bir tek şey vardır: Zamanı gel- miş bir fikir.>>
YanıtlaSilVictor Hugo
Bulmadım dünyada gönüle mekân Nerde bir gül bitse etrafi diken
YanıtlaSilHZ. EBU BEKİR'İN ÖLÜMÜ
YanıtlaSilHz. Ebu Bekir ölüm yatağına yatınca kızı Hz. Aişe onun yanına geldi ve:
"Ölüm gelip çattığı ve kalpte sıkıştığı zaman, artık servetinin sana faydası olmaz."
Beytini okudu. Hz. Ebu Bekir gözlerini açtı ve şöyle dedi:
Öyle konuşma. Yalnız;
وَجَاءَتْ سَكَرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَوذَلِكَ مَا كُنتَ مِنْهُ تَجِيدُ
"Bir gün ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir. Ey insan, işte bu senin öteden beri kaçtığın şeydir."
(Kaaf sûresi, âyet:19)
Bu sözlerinden sonra da şunları söyledi: "Elbiselerim olan şu iki elbisemi yıkayın ve beni onlarla birlikte defnedin. Çünkü yaşayanlar yeni el- biselere muhtaç değildir."
Ölüm ve Ötesi
imam Gazali
Seda Yayınları
sy. 104.
RİSALE-İ NUR'DAN Ehl-i dalâletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir mahkeme-i kübraya, bir saadet-i uzmaya bırakılıyor.
YanıtlaSilSÖZLÜK
ehl-i dalâlet: dinden ayrılanlar, sapkınlar. ehl-i hidâyet: iman ve İslâm yolunda olanlar. mükâfat: ödül. saadet-i uzma: büyük
mutluluk.
11 EYLÜL 2023
YanıtlaSildüşen zengin, 2. Zillete düşen yüce kişi 3. Cahillerin oyuncağı hâline gelen bilge.
. Barış, savaşın yokluğu anlamı- na gelmez; o bir erdem, bir ruh hali, bir iyilik, itimat ve adalet duygusudur. (Baruch Spinoza) Gücün yettiği kadar herkese iyilik et. Hiç şüphe etme, sana bundan ancak iyilik gelir. (Kutadgu Bilig)
UK DUAMIZ
İDARE SANATI
• Şerefli bir makama yükselmek zordur, oradan düşmek ise pek kolaydır. Tıpkı ağır bir taş gibi; kaldırması ne kadar zorsa, indir- mesi o kadar kolaydır.
Eflatun şöyle demiş: Bir yöne- tici, tam anlamıyla muktedir olunca fıtratında iyilik ve kötü lükten hangisi varsa emri altın- dakileri ona yönlendirir.
Eflatun, "Gönlüm yalnız şu üç şeyden incinmiştir" der: 1. Fakir
İmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur'dadır. Kastamonu Lahikası
YanıtlaSilVatan hainlerini putlastirdilar
YanıtlaSilkahramanlastirdilar
Mustafa Kemal ve İnönü
İslam dini oldurulecek
Yahudiler ve masonlar
Biz Turkleri savaşarak yenemiyecegiz, ancak İslam dininden çıkartarak yenebiliriz.
Haim Naum
Mustafa Kemal ve inonuyu dost bulmuş (İslam dinine dusman) ve böylece Turkiye Cumhuriyetin temelleri dinsizlikle....... (Lozan in gizli madde leriyle)
istisna olarak Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyeti aciklanabilseydi Turkiye de her şey degisebilirdi (İsmet Bozdag
17 Ocak 1988
Nokta Dergisi....
atılmıştır.
YanıtlaSilKumasına gösteriş yapan neye benzer?.
Kur'an âyetlerini te'kid sünnetin görevidir. Kur'an bazılarının yükselmesine bazılarının
V, 125
VII, 341, 322
Cild ve Sayfa
.V, 166
V, 166
YANITLASİL
yuksel4 Eylül 2023 23:31
Riyazu's Salihin
Imam Nevevi
Kampanya Kitaplari
sy. 222.
222/Riyazu's San
YanıtlaSilKonu
Kul eüzü birabbi'n-nâs.
Kur'an bize yeter diyenler
1,46
1,474
.1,501
VI, 663 V, 432
.1,27
1,539
VII, 731,732
VI, 553, 592
VII, 96
VII, 98, 99
VI, 638
III, 679 VI, 466
III, 174
V, 159 1,557
II, 190
VI, 73 11, 209
11, 156, 164
1,176
11, 207
III, 134, IV, 121, 122
Kunut meselesi...
alçalmasına vesiledir.
Kul eüzü birabbil-felak..
Kul hakkı şehidi bile cehenneme götürür. Kul hakkına ashabın verdiği ehemmiyet.
Kul hakkından kurtulmanın yolları Kul hakkını Allah bağışlamaz.
Kul hakkını şehidlik de ortadan kaldırmaz.. Kul hakkıyla kıyamete varmamak gerekir.
Kul hüvallahü ehad..
Kul öldüğü hal üzere diriltilir.. Kul, Allah'tan ne umarsa onu bulur.
Kula yakışan tevazudur.
Kulağın şerrinden Allah'a sığınmalıdır. Kulak hırsızlığı yapanın cezası
Kulak sorumludur...
Kulak, göz ve gönül yaptıklarından sorumludur. Kulakların zinası dinlemektir.
Kullar günah işlemeseler, Allah günah işleyip
tövbe eden kullar yaratır.
Kullara verilemeyecek isimler.
Kulların acizliği, Allah'ın azameti..
Kulların Allah üzerindeki hakları. Kulluğu organların yapış şekli..
Kulluğu ölene kadar sürdürmeliyiz..
Kumasına gösteriş yapan neye benzer?.
Kur'an âyetlerini te'kid sünnetin görevidir. Kur'an bazılarının yükselmesine bazılarının
V, 125
VII, 341, 322
Cild ve Sayfa
.V, 166
V, 166
YANITLASİL
yuksel4 Eylül 2023 23:31
Riyazu's Salihin
Imam Nevevi
Kampanya Kitaplari
sy. 222.
YANITLASİL
Yorum Gönder
Bu blogdaki popüler yayınlar
İman
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
ruhu l furkan tefsiri
Şubat 13, 2021
DEVAMI
hülasatü l beyan tefsiri
Şubat 13, 2021
DEVAMI
Blogger tarafından desteklenmektedir
Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL
Vasiyet ve mustafa
PROFİLİ ZİYARET EDİN
Arşivleme
Kötüye Kullanım Bildir
İslâm dini, fâizi kesinlikle yasaklamış ve fâiz- le iştigal etmenin hem dünyada hem de âhirette za- rarlı olduğu açık bir şekilde anlatılmıştır. Bu gün bazı kimseler bu mevzuda tereddüde düşüyorlar, bir türlü akılları almıyor veya ermiyor. İslâm'da fâizin haram edilmesi, evvel emirde diğer haram- arda olduğu gibi bir imtihandır. Gerçek ma'nada müslüman olabilmemiz için kendi aleyhimize de ol- sa onu kabul edip uygulamak zorundayız. Diğer bir husus, dünya çapında büyük iktisatçıların çoğu da âizi toplum için zararlı görmektedir. Bir müslüman nkâr etmeksizin fâiz alır veya verirse günahkâr lur, ama İslâm'dan çıkmaz. İnkâr eden ise İslâm'- dan uzaklaşır. kaçınalım.)
YanıtlaSilKur'an i Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi
sy. 46.
En Büyük Şifre!
YanıtlaSilRabbin ismiyle, yani «besme- le» ile okumak, idrâkin ve is- tifâdenin en büyük şifresidir.
Cenâb-ı Hak, izzetine yemin ederek vaadde bulundu ki,
Mü'min bir kul bir işe başlarken besmele çekerse o iş kendi- sine bereketli kılınacaktır.
Şairin dediği gibi:
Öyle bir söz ki, sözün tâcı, özün şifresidir, En çözülmez düğümün, besmele. tek çâresidir. (Seyri)
Deccalın önü sıra hilekâr seneler vardır. O senelerde sadıklar yalanlanır, yalancılar tasdik olunur. Eminlere hain, hainler emin nazarı ile bakılır. Ve halıkın umuru hususunda "Rüveybida" söz sahibi olur, "Rüveybida nedir?" diye soruldu. Buyurdu ki: "Umumun işlerinde söz sahibi olan fasık bir kimsedir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 117 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
4799- Hiçbir peygamber yoktur ki, ümmeti arasında bir veya iki öğretici bulunmasın. Eğer benim ümmetim içinde bir tane bulunursa o da Hattab'ın oğludur. Çünkü hak Ömer'in kalbinde de dilinde tahakkuk etmektedir.
YanıtlaSil٤٨٠٠ - مَا مِنْ نَبِي إِلا لَهُ نَظِيرٌ فِى أُمَّتِي وَأَبُو بَكْرٍ نَظِيرُ إِبْرَاهِيمَ وَعُمَـــ نَظِيرُ مُوسَى وَعُثْمَانُ نَظِيرُ هَرُونَ وَعَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِب نَظِيرى وَمَنْ سَرَّهُ اَنْ يَنْظُرَ الى عِيسَى عِيسَى بْنِ مَرْيَمَ فَلْيَنْظُرْ إِلَى أَبِي ذَرِ الْغِفَارِي * (كر عن انس)
4800- Hiçbir peygamber yoktur ki, onun ümmetimde bir benzeri bulunmasın. Ebu Bekr İbrahim'in, Ömer Musa'nın, Osman Harun'un benzeridir. Ali b. Ebi Talib de benim benzerimdir. Meryemoğlu İsa'yı görmekten hoşlanan kimse varsa, Ebu Zerri'l-Gifari ye baksın.
Ramuz ul Ehadis
Hadis Ansiklopedisi
Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi
cilt. 2.
sy.1115.
Hz. Ali anlatıyor:
YanıtlaSilPeygamber Efendimiz'in yanında idim. Efendimiz:
“-Kadın için en hayır şey nedir?" buyurdular.
Orada bulunan herkes sustu, bir cevap veremedi. Eve dön- düğümde Hz. Fâtıma'ya:
"-Kadın için en hayır şey nedir?" diye sordum.
"-Kadınların erkekleri görmemesi, erkeklerin de kadın- lanı görmemesi" cevabını verdi. Bunu Nebiyy-i Ekrem Efen- dimiz'e naklettiğimde:
"-Şüphesiz Fâtıma benden bir parçadır" buyurdu. (Ali el-Müt-
taki, XVI, 602/46012; Heysemî, IV, 255)
Hazreti Ali den 111 Hatıra
sy. 69.
► Zulüm ile abat olanın akıbeti berbat olur. (atasözü). Zorbalıkla varlık sa-
YanıtlaSilhibi olanın sonu kötü olur.
Zurnanın zirt dediği yer. (deyim).
Sürdürülen işin en önemli yeri.
ZULFU YARE DOkUNMAK İş başında olanları ya da hatırlı, nüfuzlu kişileri gücendirecek söz söylemek, darılmalarına yol açmak.
YanıtlaSil"Şöyle güzel bir üslupla, zülfü yare dokundurmadan her şeyi bir bir anlatmaya çalış.
Bakalım devletin derin devlete karşı mücadelesi nerelere gelecek. Adalete gerçekten güvenecek miyiz yok- sa seçilmişlerle atanmışlar arasındaki bu mücadele, yine gözlerimizi bağlayacak mı?
YanıtlaSilSusurluk'u unutturmayacağını söyleyenler susalı çok oldu. Bakalım Ergenekon ne olacak?
Ergenekon un Derinlerinde
Hazırlayan :Cem Aydın
sy. 7.
Sidkin ziddi)
YanıtlaSilKIZB: Yalan. Yalan söyleme.
(Kizb, küfrün esasıdır. Kizb, nifakın birinci alâmetidir. Kizb, Kudret-i İlâhiyyeye bir iftiradır. Kizb, Hikmet-i Rabbaniyyeye ziddir. Ahlâk-i âli- yeyi tahrib eden kizbtir. Álem-i İslâmı zehirlendi- ren, ancak kizbtir. Alem-i beşerin ahvalini fesada veren, kizbtir. Nev-i beşeri kemalâttan geri bi- rakan, kizbtir. Müseylime-i kezzab ile emsalini â- lemde rezil ve rüsva eden, kizbdir. İşte bu sebebler- den dolayıdır ki; bütün cinayetler içinde tel'ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir...
Sual: Bir maslahata binaen kizbin câiz oldu-
YANITLASİL
yuksel14 Eylül 2023 07:05
Evet, kat'i ve zaruri bir maslahat 1- çin bir mesağ-i şer'i vardır. Fakat hakikate bakılır- sa, maslahat dedikleri şey bâtıl bir özürdür. Zira u- sul-ü şeriatta tekarrur ettiği vechile, mazbut ve miktarı muayyen olmıyan bir şey hükümlere illet ve medar olamaz; çünki, mikdarı bir had altına alın- madığından su-i istimale uğrar. Maahâza, bir şeyin zararı menfaatina galebe ederse, o şey mensuh ve gayr-i muteber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur. Evet, âlemde görünen bu kadar inkılâblar ve karışıklıklar, zararın özür telâkki edilen maslahata galebe etmesine bir şâhiddir. Fakat kinaye veya ta'riz suretiyle yani gayr-i sarih bir kelime ile söyle- nilen yalan, kizbden sayılmaz.i.i.) کربره KİZBERE Baldırıkara ad
KİZBERE
ğu söylenilmektedir... öyle midir
YANITLASİL
yuksel14 Eylül 2023 07:07
Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik
Büyük Lugat
sy. 533,534.
Tarihin akışı, insanlığın İslâmı nizam olarak ka- bul etme istidadını gittikce kökleştiriyor. İnsanlar arasında şûrà düşüncesi, insanlığın birliği düşüncesi, ve tek alemşumul devlet gibi düşünceler gittikce kuv- vet kazanmaktadır. Yeryüzündeki büyük güçler ise, çeşitli hastalıklara yakalanmış yıkılmaya doğru git- mektedirler. Halklarımızın da uyanıp İslâma dönüşü yavaş yavaş başlamıştır. İslâmi bir devletin kurulma- sı âmilleri gün geçtikçe büyümektedir. Yerel düzen- lerle diğer düzenlerin bozukluğunun birçok kimse tarafından duyulmasından daha büyük amil mi olur?
YanıtlaSilZaman birçok büyük olayı atlayıp geçecek ve bü- yük işler için fırsat ortaya çıkaracaktır. İnsanlık sizin davetinizi bekliyor. Hidayet, kurtuluş ve barışı sağla- yacak olan davetinizi. İçinde bulunduğu sıkıntıları aşmak için. O zaman milletlerin liderlik ve hakimi- yeti sizin olacaktır: «O günler (öyle günlerdir ki) biz onları insanlar arasında aleyhlerine olmak (bazen lehlerine, bazen üzere elden ele ve nöbetleşe nö- betleşe) döndürür dururuz. (98) ... Halbuki siz Al- lah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyler umuyor- sunuz... (99) Bugünden hazırlanın ve çalışın, belki arın çalışma imkânını bulamayacksınız.
YanıtlaSil50.Yılında Müslüman Kardeşler Hareketi
sy. 273.
sy.9.
Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, fukahası çok, hutebası az, istiyeni az, vereni çok, işte böyle zamanda amel ilimden hayırlıdır. Size öyle bir zaman gelecektir ki, fukahası az, hatibleri çok, istiyeni çok, vereni az. O zamanda ise ilim amelden hayırlıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Abdullah İbni Said (r.a.)
Sayfa: 135 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
Bu Kur'an, hoşlanmıyan için gayet zordur. Ona ısınana ise gayet kolay gelir. Hadisime gelince, hoşlanmıyan için gayet zor, tâbi olan içinse gayet kolaydır. Bir kimse benim hadisimi dinler, hemen hıfz eder ve tatbik ederse mahşerde Kur'anla haşrolur. Hadisime ehemmiyet vermiyen ise Kur'anı hor görmüş olur. Kim de Kur'anı hor görürse dünya ve ahirette hüsrana düşer.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
Sayfa: 133 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere de gönderilen peygamberlere de soracağız. 17
YanıtlaSil(Araf. 7/6)
"Andolsun ki, Biz, her ümmete, Allah'a
ibadet edin. Putlara tapmaktan sakının! diye bir peygamber gönderdik. Ama içlerinden bir kısmına Allah hidâyet verdi. Bir kısmına da sapıklığa düşmek hak oldu.
Yeryüzünde gezin de görün. Peygamberleri yalanlayanların sonu nice
olmuştur"
(Nahl, 16/36)
YANITLASİL
yuksel21 Eylül 2023 07:32
Kur'an-ı Kerim 'e göre
Peygamber ler
ve Tevhid Mücadelesi
Prof Dr. İsmail L. Çakan
N. Mehmed Solmaz
Altınoluk
ardan önce danışma ve yoklama (istihbarat) usûllerine baş vurdu. Kendi endine birtakım diplomasi plânları kurdu. Düşüncesini uygulamaya koydu. Elçileri hediyelerle Süleyman (a.s.)'a gönderdi...
YanıtlaSilElçiler, Süleyman (a.s.)'ın huzuruna çıktılar. Hediyelerini sundular. Sü- yman (a.s) hediyeleri kabul etmedi. Elçilere şöyle dedi: Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allah'ın bana verdiği, size vermediğinden daha hayırlıdır. Belki siz hediyenizle
Elçilerin reisine hitaben:
böbürlenirsiniz.."
Don onlara! and olsun ki, önüne geçemiyecekleri ordularla onlara ge- r, onları hor ve hakir oldukları halde ordan çıkarırım."28 Melikenin elçileri hediyeleriyle ülkelerine geri döndüler...
Melikenin Tahtı
Süleyman (a.s.) ordusunun ileri gelenlerini topladı. Onlara: Ey seçkin topluluk! Onlar bana teslim olmalarından önce, melikenin tahtını hanginiz bana getirebilir?" dedi. Cinlerden (kuvvetli ve becerikli olan) bir ifrit: sana getiririm. Eminim ki bu-
na gücüm yeter!" dedi.
Kendinde ilâhî kitabdan bir ilim bulunan biri:
"Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm," dedi. 29 Çok geçmeden Süleyman (a.s.) tahtı yanında buldu ve şöyle konuştu;
Bu Rabbimin fazlındandır!. Beni imtihan etmek içindir. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü yapacağım?
Kim şükrederse, kendisi için şükretmiş olur; kim de nankörlük ederse,
muhakkak ki Rabbim onun şükrüne muhtaç değildir. O'na yine de nimet ve-
Süleyman (a.s.), benzeri bir kaşkasına verilmemiş saltanat ve nimetleri,
sonsuz şükür ile karşılıyordu. Insanlara örnek oluyordu. Kavuşulan her nimet, şükür ve Allah'a bağlılığı arttırmalıydı. Kulu azdır- mamalı, saptırmamalıydı... Bir tarafta melike yol hazırlıklarını sürdürüyordu. Öte yanda Süleyman
(a.s.) etrafındakilere şu emri veriyordu.
28. en-Neml 27/36-37. 29. en-Neml 27/38-40.
30. en-Neml 27/40.
Kur'an İ Kerim e Göre
Peygamber ler ve Tevhid Mücadelesi
Prof Dr İsmail L. çakan
N. Mehmed Solmaz
Altınoluk
sy. 173
Nasıl helak olur bir ümmet ki, evvelinde Ben, sonunda Meryem oğlu İsa (a.s.) ve ortasında da Ehli beytimden Mehdi (a.s.) vardır.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 344 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
25. MENKIBE: Sahih rivayetle bildirilmiştir ki, Resulullah Aley- hisselâm buyurdu:
YanıtlaSilAllah bir bostan halk etmiştir. O bostanda dört ırmak yarat- mıştır, kendi kudret ve nusreti ile. Biri İkrar ırmağı, biri Tevhid ırma- ğı ve biri de Kelâmı ırmağı. Her ırmağa dört bucak tayin etti. Evvelâ Ebubekir muhabbetini bir bucağa koydu. İkinci Ömer muhabbetini bir bucağa koydu. Üçüncü Osman muhabbetini bir bucağa koydu. Dördüncü olarak da Ali muhabbetini bir bucağa koydu. Her köşede se on ağaç halk etti. Ebûbekir muhabbetinin köşesinde halk ettiği on ağaç şunlardır:
476
YanıtlaSilDÖRT HALIFE'NİN MENKIBELERI
1. Şehadet ağacı.
2. Havf ağacı.
3. Rica agaci.
4. Şevk ağacı. 5. Cehd ağacı.
6. Hayr ağacı.
7. Şükür ağacı.
8. Tevazu ağacı.
9. Nusret ağacı.
10. İhlas ağacı. Ömer muhabbetinin köşesinde halk ettiği on ağaç ise şunlardir
1. Emanet ağacı.
2. Salâbet ağacı. 3. Şefkat ağacı
4. Inabet (*) ağacı. 5. Muhabbet ağacı..
6. İhlas ağacı.
7. Kanaat ağacı.
8. Rıza ağacı.
9. Temyiz ağacı.
10. Tevfik ağacı.
Osman muhabbetinin köşesinde halk ettiği on ağaç ise şunlardır:
1. Vefa ağacı.
2. Hasyet ağacı.
3. Hürmet ağacı.
4. Müvaneset (Alışıklık
, ülfet ve ünsiyet) ağacı.
5. Tevekkül ağacı. 6. Hamiyet ağacı.
7. İlim ağacı.
8. Hilim ağacı.
9. Seha ağacı.
10. Haya ağacı.
Ali muhabbetinin köşesinde halk ettiği on ağaç ise sunlardır:
1. Şefaat ağacı.
2. Sahavet ağacı.
3. İstikamet ağacı.
4. Namaz ağacı.
(*) Inabet: Asilikleri ve kötülükleri terk ile hakka rücu etmek.
YANITLASİL
yuksel22 Eylül 2023 05:04
HZ. EBÛBEKİR, HZ. ÖMER, HZ. OSMAN VE HZ. ALÍ
5. Sabır ağacı.
6. İstitâat ağacı.
7. Zühd ağacı.
8. Rahmet ağacı.
9. Yakîn ağacı.
10. Sadâkat ağacı.
YANITLASİL
2054. Kibirden de sakının. Çünkü şeytana Adem'e secd ettirmeyen şey budur. Ihtirastan da kaçının. Zira Hırs, Adem'i ma'lur logoglan yemeğe sevketmiştir. Hasedden de uzak durun. I Ademoğlundan biri, diğer kardeşini kıskanma yüzünden öldürmüştü Fte bunlar, her hatanin aslidir..
YanıtlaSilSiyaset ehli, Kur'an'ın "Birinin hatasıyla başkası me'sul olmaz prensibini esas almalıdır.
YanıtlaSil(E.L.) 2:83.
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Kulliyatı Fihrist Ve Indeksi
Ismail Mutlu
sy.408.
Tevazu bazan Kufran-ı nimet olur.
sy.411.
Zurnanın zirt dediği yer : Sürdür ulmekte olan bir işin en nazik yeri.
YanıtlaSilAtasözleri ve Deyimler Sözlüğü
sy. 384.
71. Ey ehl-i kitap! Neden doğruyu eğriye karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?
YanıtlaSil(Rivayete göre Hayber yahudilerinden 12 kişilik bir hahamlar topluluğu günün ilk saatlerinde güya İslâm'a girecekler, fakat akşama doğru, kendi kitaplarına baktıklarını, Hz. Muhammed'in risaletine dair bir işarete rastlamadıklarını öne sürerek İslâm'dan döndüklerini söyleyecekler, böylece müslümanların kendi dinlerinden dönmelerine önayak olacaklardı. İşte aşağıda meâli verilen âyette onların bu planına işaret edilmektedir).
72. Ehl-i kitaptan bir gurup şöyle dedi: «Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler.
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2023 22:24
78. Ehl-i kitaptan
bir
gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini egip bükerler. Halbuki okudukları Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadıkları halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar.
79. Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah'ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğumuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz.
(Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın tanrı olduğunu iddia etmişlerdir ki, Hz. İsa'nın gerçek dininde bulunmayan ve Allah'ın birliği ile asla bağdaşmayan bu iddia, İslâm inancına göre tamamen bâtıldır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in muhtelif âyetlerinde bildirildiğine göre Hz. İsa, kendisinin Allah'ın kulu olduğunu, Allah'ın kendisine Kitap gönderdiğini ve Peygamber kıldığını söylemiş (Meryem 19/30-36), kendisinin ve annesinin tanrı olduğu iddialarını şiddetle reddederek, Allah'ı şirkten tenzih etmiştir. [Mâide 3/116-117])
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2023 22:25
Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali
sy. 59,60.
71. Ey ehl-i kitap! Neden doğruyu eğriye karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?
YanıtlaSil(Rivayete göre Hayber yahudilerinden 12 kişilik bir hahamlar topluluğu günün ilk saatlerinde güya İslâm'a girecekler, fakat akşama doğru, kendi kitaplarına baktıklarını, Hz. Muhammed'in risaletine dair bir işarete rastlamadıklarını öne sürerek İslâm'dan döndüklerini söyleyecekler, böylece müslümanların kendi dinlerinden dönmelerine önayak olacaklardı. İşte aşağıda meâli verilen âyette onların bu planına işaret edilmektedir).
72. Ehl-i kitaptan bir gurup şöyle dedi: «Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler.
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2023 22:24
78. Ehl-i kitaptan
bir
gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini egip bükerler. Halbuki okudukları Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadıkları halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar.
79. Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah'ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğumuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz.
(Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın tanrı olduğunu iddia etmişlerdir ki, Hz. İsa'nın gerçek dininde bulunmayan ve Allah'ın birliği ile asla bağdaşmayan bu iddia, İslâm inancına göre tamamen bâtıldır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in muhtelif âyetlerinde bildirildiğine göre Hz. İsa, kendisinin Allah'ın kulu olduğunu, Allah'ın kendisine Kitap gönderdiğini ve Peygamber kıldığını söylemiş (Meryem 19/30-36), kendisinin ve annesinin tanrı olduğu iddialarını şiddetle reddederek, Allah'ı şirkten tenzih etmiştir. [Mâide 3/116-117])
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2023 22:25
Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali
sy. 59,60.
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2023 22:28
Al-i İmran Suresi
Cüz 3. Süre. 3.
YANITLASİL
yuksel26 Eylül 2023 22:34
83 Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim olduğu halde onlar (Ehl-i Kitap), Al- lah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir.
(Bu âyetlerde insanoğlunun psikolojik bir davranışı, çok ince ifadelerle anlatılır. Söyle ki: İnsanda sürükleyici güce sahip bir inat ve itiraz duygusu vardır. Bu duygunun tesirine kapılan in- san, karşısındakinin haklı olduğunu bildiği halde bir türlü kabul etmez, yani nefsine mağlup olur. Şu halde insan, belirtilen inatçı duygusuna karşı koymak suretiyle, nefsine hakim olmalı ve gerçeği kabul etmesini bilmelidir.)
Çünkü o, bana karşı çok lütüfkârdır." demişti.54 Bu ki, peygamber vaadiydi. Yerine getirilmeliydi. Ibrahim (a.s.) sözünü hatırladı. Babasının afvı için Allah'a şöyle yalvardı:
YanıtlaSil"Babamı da bağışla! Çünkü o, sapıklardandır. "55 Ibrahim (a.s.) Allah'ın dostuydu. Babasına karşı da baba saygısıyla doluydu. Babasının afvı için dua etti. Kâfirin afvı için dua edilmeyeceğini elbette bilirdi. Ancak; "Ibrahim'in babası için mağfiret dilemesi; sadece ona verdiği bir sözden
ötürü idi. Allah'ın düşmanı olduğunu anlayınca, ondan uzaklaştı. Doğrusu
Ibrahim, çok içli ve yumuşak huylu idi."56
Ibrahim (a.s.)'in bu duası kabul edilmedi. Kâfir'in afvı için dua etmek, mü'mine örnek gösterilmedi. 57
Mü'min, kâfir'e ancak imana kavuşması için dua ederdi. Bu, dinimizde de böyleydi. "Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, puta
tapanlar için mağfiret dilemek, peygamberlere ve mü'minlere yaraşmaz."
Islâm'da dua;
Mü'mine mağfiret,
Kâfire hidayet için yapılırdı. Ötesi Allah'a kalırdı....
Ibrahim (a.s.)'ın bundan sonraki hayatı Lût (a.s.), Ismail (a.s.) ve Ishak
(a.s.)'ın hayatı ile iç içeydi. Bunlar ki, Allah'ın şu övgüsüne mazhar olmuş seçkin kişilerdi:
"Onları buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık. Onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik.
Onlar bize kulluk eden kimselerdi."59 Bize düşen bu "kimseleri" izlemekti...
Sallellahu aleyhi ve sellem
54. Meryem 19/47.
55. eş-Şuara 26/86.
56. et-Tevbe 9/114. 57. el-Mumtahine 60/4, Ancak; kâfire dua edilmeyeceği Ibrahim (a.s.)'a vahyedilmeden önce O'nun ana ve babasını da içine alan bir duası Kur'ân-ı Kerim'de yer almıştır... O'nun bu duası mü'min anne ve babaya yapılacak en güzel duadır. Meâli şöyledir, -Rabbim! Beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle! Rabbimiz! Duamı kabul
buyur! Rabbimiz! Hesap görülecek günde beni, anamı - babamı ve inananlan
bağışla!" (Ibrahim 14/40-41). 58. et-Tevbe 9/113. 59. el-Enbiya 21/73.
YANITLASİL
yuksel27 Eylül 2023 01:03
Kur'an-ı Kerim e Göre Peygamber ler ve Tevhid Mücadelesi
Prof Dr. İsmail L Çakan
N. Mehmed Solmaz
Altınoluk
sy. 70.
BAŞLARKEN YUMURTAYI HANGİ UCUNDAN KIRMALI?
YanıtlaSilTürkiye'de üzerinde ne kadar çok konuşulursa konu- şulsun bir türlü hitama erdirilemeyecek konuların sırala- ması varsa herhalde en başta geleni Derin Devlet kavra- mıdır.
Adeta; 'yumurtayı hangi ucundan kırmalı' konulu bir toplumsal çatışmanın yıllar süren 'asimetrik savaşının' an- latıldığı 'Güliver'in Gezileri'nde olduğu gibi Derin Devlet kavramı da sizin meseleye hangi tarafından baktığınızla doğru orantılı olarak şekil, renk, doku ve hatta koku de- ğiştirir.
Derin Devletin Rengi Yeşil
Aytekin Gezici
Tutku
sy. 16.
CAMFUL UROL
YanıtlaSilNetal Emmare: Kotulugo cok cok teşvik eden ras demektir. Bu nefsin rengi mavidir. Bu netsin islah loin yor bin kes Lashe Malah zikrini tekrarlamalicht
Netsi Levvame: Sahibini yaptığı kötülükten dolay yedirgayon nets demektir. Bu notain rengi sandır. Bu netain d iyi duruma gelmesi için yüzbin kere Allah kelimesini zikir ol tekrarlamahdir.
Netsi Müthime: lyilik yapmak için sahibint zoda
ve one ilham veren nefistir. Bu nefsin rengi de kırmızıdır. Bu s
için de doksan bin kere Hü zikri celilinin okunması lazımdır.
Netsi Mutmainne: Sükünete ve huzura kavu nestir. Bu netis için de yetmiş bin kere Hayy zikrini tekrarlama Bu netsin rengi beyazdır.
Netsi Radiye: Allah'tan razı olan netis demektir f gi yeşildir. Bunun için de doksan bin kere Kayyum zikrine devon etmelidir.
Netsi mardiye: Yüce Allah'ın razı olduğu nefis nefsin rengi siyahtır. Bunun için de yetmiş beş bin kere Rahman rini tekrarlamalıdır.
Nefsi kamile: Her yönde olgunlaşmış ve kemale
nefstir. Bu nefs herkes için İyilik ister; kâfire iman, günahkar be arzular. Bu nefis icin de yüzbin kere Rahim zikrini takrorland gerekir. Bu nefsin belli bir rengi yoktur. Diğer alli rengin b kendisinde dalgalar halinde bulundurur. Bu, nefislerin son draw asil gaye olanıdır. Bu nefse sahip olan kimse artik halkid görevini üstelenecektir. Yüce Allah Kur'an-ı Kerimde Sizin içinizden size bir peygamber geldis diye y
Bu dereceye erişen kimsenin nefsi artık ruhunun emrin
Beyazidi Bistaminin deyişiyle Aramakla bulunmaz, ancak bulanlar arayanlardir.
YanıtlaSilيُسْتَحَل الدَّمُ وَالْمَالُ وَالثَّالِثَةُ يُسْتَحَلُّ فِيهَا الدَّمُ وَالْمَالُ وَالْفَرْجُ (طب عن عمران)
YanıtlaSilDört fitne olacak. Birinde adam öldürmek helâl 3725- sayılacak. İkincisinde hem adam öldürmek, hem de malını gasb etmek helâl sayılacak. Üçüncüsünde de adam öldürmek, malını gasp edip zina etmek helal sayılacak.
٣٧٢٦ - سَتَكُونُ عَلَيْكُمْ أَئِمَّةٌ يَمْلِكُونَ اَرْزَاقَكُمْ يُحَدِ ثُونَكُمْ فَيُكَذِبُونَكُمْ وَيَعْمَلُونَ فَيَسْتَبُّونَ الْعَمَلَ ثُمَّ لاَ يَرْضَوْنَ مِنْكُمْ حَتَّى تُحَسَنُوا قَبِيحَهُمْ وَتُصَدِ قُوا كِذَّبَهُمْ فَاعْطُوهُمُ الْحَقَّ مَا رَضُوا فَإِذَا تَجَاوَزُوا فَقَاتِلُوهُمْ فَمَنْ قُتِلَ عَلَى ذَلِكَ فَهُوَ شَهِيدٌ البغوى طب عن ابى سلالة قاب البغوى واهي الام
وفيه عدد مجهولون
3726- Başınıza öyle emirler geçecek ki, rızıklarınıza malik olacaklar, size konuştuklarında yalan söyleyecekler, doğru yapıyormuş gibi davranacaklar. Kendi çirkin davranışlarını güzel görmedikçe, yalanlarını doğru saymadıkça sizden katiyyen razı olmazlar. Hoşnut oldukları müddetçe haklarını verin. Eğer aşırı hareket edip tecavüze kalkışırlarsa, öldürün. Kim bu uğurda öldürülürse şehittir.
٣٧٢٧- ستكون بُعْدِى فِتَنٌ مِنْهَا فِتْنَةُ الإخلاس يَكُونُ حَرَّبِّ وَهَرَبِّ ثم
YanıtlaSilبَعْدَهَا فِتَنْ أَشَدُّ مِنْهَا ثُمَّ تَكُونُ فِتْنَةٌ كُلَّمَا قِيلَ القَطَعَتْ تَمَادَّتْ حَتَّى لا يَبْقَى بَيْت الا دَخَلَتْهُ وَلاَ مُسْلِمٌ إِلا تَلَتْهُ حَتَّى يَخْرُجُ مُسْلِمٌ مِنْ عِتْرَتِي (نعيم بن نّ
حماد عن ابي سعيد عن جابر
3727- Benden sonra bir çok fitneler zuhur edecek, onlardan biri de Ehlas fitnesidir. O fitnede harp ve kaçış olacak. Ondan sonra daha şiddetli bir fitne başgösterecek. Sonra bir fitne daha. İşte fitne bitti dendikçe bitmeyecek, yine devam edecek. İçine girmedik ev kalmayacak, bulaşmadık hiçbir müslüman da görülmeyecek. Bu fitne Ehl-i Beytim'den bir müslümanın (Mehdi'nin) çıkmasına kadar devam edecek.
CİMRİ KİMDİR?" DİYE SORULDUĞUNDA EFENDİMİZ
YanıtlaSil-İSMİMİ DUYDUĞUNDA BANA SALEVAT GETİRMEYEN KİMSE!" BUYURDU. (BKZ. TİRMİZİ, DEAVAT, 100)
İŞTE CÖMERTLİK VE CİMRİLİK BAHSİNDEKİ BU NEBEVI BAKIŞ TARZINI, DİĞER SALİH AMELLERE DE TEŞMİL ETMEK MÜMKÜNDÜR. BUNA GÖRE;
-İMKANI OLDUĞU HALDE ALLAH İÇİN YAPABİLECEĞİ BİR HAYIRDAN MAZERETSİZ OLARAK GERİ DURMAK DA BİR NEVİ CİMRİLİKTİR.
-SIHHATI VE GÜCÜ YERİNDEYKEN NEFSİNE UYARAK KULLUK GAYRETLERİNDEN UZAK KALMAK DA CİMRİLİKTİR.
HAKKI VE HAYRI SÖYLEME MEVKİİNDE BULUNUP DA ZULUM VE HAKSIZLIKLARA KARŞI SUSKUN KALMAK DA CİMRİLİKTİR.
-KABİLİYET VE İSTİDADI VARKEN, İSLAMIN İNTİŞĂRI YOLUNDAKİ TEBLİĞ VE İRŞAD HİZMETLERİNDEN GERİ DURMAK DA, BÜYÜK BİR CİMRİLİKTİR.