BISMILLAHI Allah nami na, Allah için, Allahın adı ve izni ile,
(Esbab zahiriye eliyle gelen nimetleri, o esbab hesabına almamak gerektir. Eger o sebep Intlyar sahibi değilse-meselä hayvan ve ağaç gibi doğrudan doğruya Cenab-ı Hak hesabına verir. Mådem o, Ilsan-i hål ile Bismillah der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak Bismillah de, al. Eğer o sebep ihtiyar sahibi ise: o Bismillah deme- II, sonra ondan al, yoksa alma, Cünkü
ولا تأكلوا بما لم يذكر اسم الله عليه
ayetinin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı İşärisi şudur ki, "Mün'im-i Hakikiyi hatıra getir- mlyen ve onun namıyla verilmiyen nimeti yeme- yiniz" demektir. O hålde hem veren Bismillah demell, hem alan Bismillah demeli, Eğer o Bis millah demiyor, fakat sen de almağa muhtaç isen sen Bismillah de, onun başı üstünde rahmet-i İlahiyenin elini gör, şükür ile öp, ondan al, Yanis Nimetten in'ama bak, in 'amdan, Mün'im-i Hakiki- yl düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zahiri vasıtaya istersen dua et. Çünki o nimet
onun eliyle size gönderildi. L.) (Kur'an-ı Kerim, nimetleri, Ayetleri, delil- leri tâdat ederken ميائي الأمربكما تكذبان âyet-i celllesi tekrar ile zikredilmekte olduğun-
dan şöyle bir delalet vardır ki: Cin ve Insin en çok İsyanlarını, en sedit tuğyanlarını, en azim küfranlarını tevlid eden şöyle bir vaziyetleridir ki, nimet Içinde in'amı görmüyorlar, In'amı görmediklerinden Mün'im-i ederler. hakikiden gaflet Mün'imden gafletleri saikasıyla, o ni'metleri, esbaba veya tesadüfe isnad ederek, Allahdan o nimetlerin geldiğini tekzib ediyorlar. Binaenaleyh, herbir nimetin bidayetinde, mü'min olan kimse, Besmeleyi okusun. Ve o nimetin Al- lahdan olduğunu kasdetmekle, kendisi ancak AI- lahın ismiyle, Allahın hesabına aldığını bilerek, Al- laha minnet ve şükranla mukabelede bulunsun M.N.)
Sofiyye ile sohbetim esnasında kendilerinden üç şey öğrendim.
" 1. Zaman bir kılınçtır, sen onu kullanmazsan o seni keser. 2. Kendini hak ile meşgul etmezsen, bâtil seni istila eder. . Kendine hiç bir varlık isnad etmemek, erbâb-ı ismetten olmak demektir.
Celaluddin-i Suyûtî; Te'yidü'l-Hakikati'l-Aliyye, s. 15:
YANITLASİL
yuksel19 Kasım 2023 21:27 İmam-ı Malik rh.a.'in Görüşü
"Fikhi öğrenip de tasavvufu öğrenmemiş olan fâsıklığa, Tasavvufu öğrenip, fıkhı öğrenmemiş olan zındıklığa düçar olabilir. Hem fikhi ve
hem de tasavvufu birarada cem eden de hakikate ulaşır." Aliyyü'l-Kârî Fıkh-ı Maliki Şerhi c. 1, s. 33
Eve geldi Muhammed'i bulmadı, Yemen illerinde Veysel Karani. Adına Yunus Emre'nin de yuka-
rıya bir kıtasını aldığımız ilahiyi yaz- dığı Veysel Karani Türk tasavvuf ede- iyatında büyük sevgi ve alaka görmüş, hakkında menkıbenameler, pek çok ilahi ve destan mahiyetinde hikâyeler kaleme alınmıştır.
Sufi kaynaklarından bir kısmı Veysel Karani'nin Hz. Peygamberle görüştüğünü ileri sürerlerse de, diğer kaynaklar ve rivayetler bunun aksini savunmuşlardır. Yukarıda belirtildi- ği gibi, hasta annesini yalnız bırakma- dığı için, Medine'ye gidemeyen bu Sufi için Hz. Peygamber, Hz. Ömer ve Hz. Ali'ye, onunla görüşmek imkanı- nın kendilerine nasip olacağını müj- delemiştir. Ayrıca duasını almalarını da bildirmiştir. Onlar da onu görecek- leri anın gelmesini dört gözle bekleme- ye koyulmuşlardır. Hz. Ömer'in hali- feliği döneminin son yıllarına doğru, onun Yemen'den gelen bir hacı kafi- lesi ile gelip Mekke'de bulunduğunu öğrendiler. Hacılar Veysel'in Arafat yakınlarında deve güttüğünü haber verip, hakkında alaylı sözler söyledi- ler. Fakat, Hz. Peygamber'in onun için söylediklerini öğrenince bu tavır- larından ötürü nedamet duydular. Hz. Ömer ve Ali, Veysel Karani'yi bu- lup kendisiyle görüşmek imkanını el- de ettiler. Hz. Peygamber'in kendisi hakkında söylediklerini naklettikleri gibi, hayır duasını da aldılar. Kendi- sine liediye ve para vermek yolunda- ki teşebbüsleri boşa gitti. Maddi hiç- bir şey kabul etmeyen Veysel, hacılar- la
birlikte yine Yemen'e döndü.
Daha sonra geri gelen Veysel Ka-
YANITLASİL
yuksel1 Aralık 2023 03:20 rani, Hz. Ali'nin halifeliği sırasında Medine'ye gitti ve Haricilerin ortaya çıkmalarına sebep olan Siffin savaşın- da Hz. Ali'nin saflarında savaşçı ola- rak bulundu. Bir rivayete göre bu sa- vaşta şehit olmuş, başka bir rivayete göre ise, yine Hz. Ali'nin hilafeti dö- neminde Şam'da hadis ilmiyle meşgul bulunduğu sırada vefat etmiştir. Ri- vayetlerden anlaşıldığına göre Üveys, çok fakir bir ailenin küçük yaşta ye- tim kalmış bir çocuğudur ve son de- rece bağlı bulunduğu annesi ona hem analık, hem de babalık etmiştir.
Hz. Peygamber'i hiç görmediği halde, inanması ve gönülden bağlan- ması, Peygamber tarafından da müj- delenmesi, tasavvufta bir mürşide ula- şamayıp onun ruhaniyetinden feyz alanlara "Üveysi" denmesine yol aç- mıştır. Yani görmediği bir şeyh tara- fından yetiştirilen Sufiye, "Üveysi", bu yoldaki yetişme tarzına "Üveysi- lik'denmektedir.
Daha sonraları Üveysilik dört zümre için kullanılmıştır: a) Hz. Pey- gamber'in ruhaniyetinden feyz alan- lar, b) Veysel Karani'nin yolunda ye- tişenler, c) Herhangi büyük bir şeyhin ruhaniyetinden feyz alanlar, d) Hızır Aleyhüsselam tarafından irşad edilenler.
Veysel Karani halk tarafından çok sevilmiş ve bir çok iyi davranışlar ona bağlanarak misal haline getirilmiştir. Bu yüzden de kendisine fazlasıyla sa- hip çıkıldığından İslâm ülkelerinde, Yunus Emre için olduğu gibi, pek çok yerde kabirleri bulunmaktadır. Bun- ların hepsi gerçek kabir olmayıp sev- gi dolayısıyla ayrılmış makamlardır
Yasaklanan şiirle ve diğer kötülüklerle kendilerine "haksızlık edenler hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir."
Buradaki haksızlık edenler' ifadesi her zalim için geneldir.
"النقل" inkilab, dönme, dönüş manasinadır. Yani onlar ölümler den sonra Allah'a öyle dönüp öyle varırlar; kötü bir dönüşle dönenler ve deli bir varışla geri varırlar. Çünkü onların dönüp varacaklan yer cehen nemdir.
Kaşifi der ki: "Hangi yere dönseler o dönecekleri yer ateş olacak tır."
Rivayete göre Ebû Bekr (r.a.) hayatından ümid kesince Osman (r.a.)'dan şöyle bir ahidname yazmasını istedi: "Bu Ebû Kuhâfe'nin oğlu- nun, kâfir kimsenin bile îmana geldiği bir halde mü'minlere ahdi/vasi yetidir. Ebû Bekir (r.a.) bir ara baygınlık geçirip ayrıldıktan sonra şöyle demiştir: Ben size Ömer b. Hattab'ı (r.a.) yerime halife bırakıyorum. Eğer âdil olursa ki onun hakkında benim zannım budur. Eğer âdil olmazsa "haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir."
"الظلم" adaletten sapmak ve haktan yüz çevirmektir.
Zālimler üç çeşittir: En büyük zâlim, Allah'ın şeriatının (hükmü) altına girmeyendir. Allah Teâlâ: "Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür." (Lokmat. 31/13) buyurarak bunu kasdetmiştir. Ortanca zâlim, sultanın hükmünü yeri ne getirmeyendir. En küçük zalim ise amel ve çalışmaktan haylazlık yapıp insanların menfaatlarını alan, kendi menfaatini onlara vermeyendir.
Adaletin faziletindendir ki onun ziddi olan zulümden tevbe ancak ada let yapmakla mümkündür. Şayet hırsızlar aralarında bir şeyi şart koşsalar ve onda adâleti gözetmeseler, işleri yolunda gitmez.
Akıl sahibi kimseye gereken, bu vaîd ve şiddetli tehdîde kulak vermek.
Her sålikin yardımcısı, sülük edilen yolların tehlikelerinden kurtaran ancak Allah'tır. 41
41. Şuara süresi, 1108 yılının Zülkāde ayının 9'unda (30 Mavis 1697) Persembe günü tamam old
Tarangirane Siyaset karşıdaki meleği şeytan gösterir. (M.) 258:22. Mektup, 4. vecih; (Sn.) 68; (E.L.) 1:266; 2: 144, 145. Tarafgirâne siyaset keşfiyata mânidir. (Mh.) 32:1. maka. 8.
muk
Tarafgirâne vaziyet almamak itiraz edenlerin pişmanlığına se- bep olur. (E.L.) 1:157.
Tarih, asker milletinin siyasete girmesinin çok tehlikeli oldu- ğunu gösteriyor. (H.Ş.) 113: Asa. Hit Yalancı politika ve siyasete dayanmak insanlığın maslahatına
zıttır. (H.Ş.) 78. Zâlim siyasetin gaddarene bir düsturu da "Cemaat için fert feda edilir" dir. (E.L.) 1:206; (H.Ş.) 153.
YANITLASİL
yuksel14 Aralık 2023 00:32 Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur Kulliyati Fihrist ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 595.
sol taraflarından verirler. Hak teålå orada bütün mahluklarına vasıtasız kelâm söyler. Bir onda herkesin hesabını görüp kimine hitab, kimine itâb eder. Mazlûmun hakkını zālimden alıp, zālimin hasenâtı var ise ona ve- rir, yoksa mazlûmun günahlarını zālime yükletir. Hesabdan sonra hay- vanları toprak eder. Kafirler hayvanlara gıpta edip keşki biz de toprak ol- saydık derler.
İnsanlığın kurtuluşu faizin kaldırılması, zekâtın yerine getiril mesindedir. (S.) 649:Lemaat
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 22:33 İnsanlar kendi idarecilerinin yolundadır. (Mn.) 33.
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 22:53 8.Asirda İngiliz Kralı Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazarak para bastırmış. Akra Fm. Günün sohbeti Prof Dr Mahmud Esad Coşan
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 23:36 Türkiye Cumhuriyeti de paranın üstüne Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazmalidir.
Cennet ehli Cennete Cehennem ehli de ateşe girdiklerinde, ölüm (bir koç şeklinde) Cennetle Cehennem arasında bir yere getirilir ve kesilir. Sonra bir münadi şöyle nida eder: "Ey ehli Cennet, ebedilik var ölüm yok. Ey ehli nar, ebedilik. Ölüm yok." Bunun üzerine Cennet ehlinin sevinç üzerine sevinçleri artar. Cehennem ehlinin ise hüzünleri üzerine hüzünleri artar. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 51 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel20 Şubat 2024 16:30 Ümmetimi Benden sonra öyle fitneler kaplayacak ki, o fitnelerde insanın vücudu gibi kalbide ölür. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 346 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
مَزَامِيرَ يُقَدِمُونَ الرَّجُلَ لِيُغَنِّيَهُمْ وَلَيْسَ بِافقهِهِمْ (طب عن عابس لغفارى)
3240- Şu altı hususla karşılaştığınız zaman, ölümü temenni edin. Alçaklar başa geçirilince, hükümler satılınca, insan öldürmek hafife alınınca, şart ve yemin çoğalınca, akraba ile ilgi kesilince, Kur'an şarkı gibi oyuncak ve eğlence edinilince ki, insanlar kendilerinden çok daha az bilgisi bulunan adama gelip ondan medet umarlar.
الدَّمُ تَوَضَّأَتْ لِكُلِّ صَلَوة (ك عن ابن عمرو)
3242- Lohusa, kırk gece bekler. Bundan önce temizlik görürse, temizlenmiş olur. Eğer kırk geceyi geçerse özürlü hükmündedir. Yıkanır, namaz kılar. Eğer kan çok gelirse her namaz için abdest alır.
الْكِرَامَ عَثَرَاتِهِمْ (طس والعسكرى كر عن عائشة)
3246- Hediyeleşiniz ki, karşılıklı sevgileriniz artsın. Hicret edin ki, çocuklarınıza iyi bir şeref ve fazilet terk etmiş olasınız, iyi insanların hatalarını affediniz.
جَبَابِرَة الْعُلَمَاءِ فَيَغْلِبُ جَهْلُكُمْ عِلْمَكُمْ (ابو الشيخ عن ابي هريرة) مِنْ
3248- Kendilerinden öğrendiklerinize (hocalarınıza) karşı alçak gönüllü olun. Kendilerine öğrettiklerinize karşı da tevazu gösterin. Zorba alimlerden olmayın. Böyle olursanız cehliniz ilminizi yenik düşürür.
لِلآخِرَةِ اخْتَارَ أَمْرَ الآخِرَةِ عَلَى الدُّنْيَا (كر والديلمي عن ابي هريرة) 3314- Üç şeyi kendinde bulunduran, kâmil bir iman elde
a) Allah yolunda kınayıcının kınamasından korkmamak, b) Yaptığı amellere en küçük bir riya dahi karıştırmamak, c) Biri dünya diğeri ahiret olan iki iş kendisine sunulduğunda, ahiretinkini tercih etmek.
etmiş olur:
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 01:53 1942- Kıyamet gününde kulun ilk hesap verecek olduğu şey, namazıdır. Eğer tamamlamışsa bu onun için tam olarak yazılır, tamamlayamamışsa Allah Azze ve Celle meleklere:
"Bakın, eğer kulumun nafile namazı varsa onunla bu farz namazlarını tamamlayın" emrini verecek. Sonra zekattan da böyle hesaba çekilecek. Sonra diğer ameller de bu minval üzere ele alınacak.
1340- Dünya melundur, dünyada bulunan ve kişiyi Allah'tan gafil eden hususlar da melundur. Yalnız zikrullah, Allah'ın sevdiği iyi amel, âlim ve ilim tahsil eden hariçtir. İsrailoğullarını baştan çıkarıp fitneye sürükleyen ilk şey muhakkak kadınlar olmuştur.
3868- Allah için ilim tahsil eden, Allah yolunda savaşa erkenden gidip sağ salim dönen gibidir.
ن
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 02:04 Sene yüz otuz beş olunca, Davud oğlu Süleyman (a.s.)'ın deniz adalarında hapsettiği şeytanların azılıları serbest kalır. Ve onların onda dokuzu lrak'a gider. Ve orada Kur'an hakkında (şeytanca) mücadele ederler. Onda biri ise Şam'da kalır. Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.) Sayfa: 60 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
Yorum Gönder Bu blogdaki popüler yayınlar İman Mayıs 04, 2023 DEVAMI Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti Mayıs 04, 2023 DEVAMI Meric Tumluer Said Nursi Mayıs 04, 2023 DEVAMI Blogger tarafından desteklenmektedir Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL Vasiyet ve mustafa PROFİLİ ZİYARET EDİN Arşivleme Kötüye Kullanım Bildir
zümre a.)زمره( ]Ar.] (ç. b. zümer) 1. Top- luluk, cemaat. 2. Sınıf, grup: "Yalnız o münte- sibīn-i edeb üç zümreye daha doğrusu üç dereceye ayrılır. "(T.Fikret) 3. Cins, tür, nevi.
zümrüd a.)مرد( ]Ar] 1. Pek kıymetli yeşil
bir taş. 2. tas. Bütün varlıkların çizildiği küllî nefis.
§ tam. zümrüd-i anka a زمرد عنقا
Güneş ve ateşten yaradıldığına ve semanın dördüncü katında yaşadı- ğına inanılan kutsak kuş, simurg.
)seçkinler)a özel bir hitabı hedef alması dolayısıyledir. وَلَا تَلْبِسُوا الحَقِّ بالباطل hakkı batıl ile karıştırıp aldatmayın; doğruyu yalanla, yanlışlarla bulayıp da وَتَكتُمُوالحق وأنتم تعلمون bile bile hakkı gizlemeyiniz. Bu âyetin anlamı çok kap- samlıdır. İlme ve amele dair hususları kapsar. Bilgiçlerin hilelerine, yalan do- lanlarına ve bozgunculuklarına, hatta ticaret ehlinin karışık işlerinden ve hakim- lerin haksız hükümlerine varıncaya kadar hepsine şümülü vardır. "İnsanları aldatmayınız, sahtekârlık yapmayınız." meâlinde bir genellemeyi ifade eder. Bununla beraber (kelâmın) sevki bilhassa ilmî değeri hedef alıyor. Nice kimse- ler vardır ki, ilmî gerçekleri bozarlar, kötüye kullanırlar, onları kendi gönüllerine göre evirerek çevirerek aslından çıkarırlar, bakırı yaldızlarlar, altın diye satarlar. Bu durum İsrailoğulları haberlerinde çok vardı. Bunlar, kendi yazdıkları fikirleri, te'villeri, tercemeleri, Tevrat'ın aslı ile karıştırıyorlar, seçilmez bir hale getiriyorlar ve bazan da Muhammed (s.a.v.)'e ait vasıflar hakkında yaptıkları gibi geçmiş kitaplardaki âyetleri saklıyorlardı ki, bu konuda فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَذَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ "Yazıklar olsun o kimselere ki, kit- abı elleriyle yazıp, sonra 'Bu Allah katındandır.' derler." (Bakara, 2/7( يُحَرِّفُونَ الكلم عن مواضيه "Kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar." (Nisa, 4/46, Maide, 5/13( ve diğerleri gibi başka âyetler de vardır. Bunlar, Tevrat'ın aslını korumuyorlar, kendi yazdıkları tercemeleri: "İşte Allah'ın kitabı" diye Tevrat yerine koyuyor- lardı. Ve ilmî meselelerde gerçeği takip etmeyerek kendi gönüllerine göre
YANITLASİL
yuksel19 Mart 2024 05:59 2- BAKARA SÛRESİ: 42-43
Cu
oluy
din
hak
ma
rin
ara
ke
de
be
n
0
286
Cuz
açıklamalarda bulunuyorlar, arzu ve şehvetlerine sapıyorlar, safsatalar yapıyorlar, arzularına tabi oluyorlardı. Bu şekilde hak fikri, hak inancı kalmıyor aidatma, karıştırma, aldatıcılık hükümran oluyordu. İşte bütün bunlara karşı İsrailoğullarının bilginlerine genel olarak bu yasaklama hitabı söylenmiştir ki, Kur'ân'da bu konuda başka bir âyet olmayıp da yalnız bu âyet olsaydı, Kur'ân'ın terceme ve tefsiri meselesinde ve diğer ilmî vaziyette İslâm'ın tutumunu, ilmi vazifenin şeklini tayin etmek için bu âyet yeterli olurdu. Kur'ân'ın tecrid (soyutlama) meselesinin ne büyük önemi haiz olduğu, Kur'ân'ı Kur'ân, terceme- sini terceme, tefsir ve te'vili de tefsir ve te'vil olarak bellemek ve belletmek bir hak görev olduğu unutulmamalı. "Farsça Kur'ân", "Türkçe Kur'ân" gibi sözlerden çekinmelidir. Çünkü milyonla terceme ve te'vil yazılır, onlar yine Kur'ân'ın hakikati olmaz, Cenab-ı Hak لا تلبسُوا الحَقِّ بالباطل buyurmuştur.
Şu çarpıcı gerçeği görmek gere- kir; 1900'lü yılların başlarında Afrika topraklarının % 90'ı sömürge statü- sünde idi. Bu oran şimdi % 10'un altındadır. Ancak hemen işaret etmek yerindedir ki, bağımsızlıklar siyasal anlamdadır. Kültürel anlamda ba- ğımsız ülke hemen yok gibidir. Gü- nümüz, kültürel bağımsızlıklar için kavgaların verildiği gündür. Batılı, Af- rika'dan çekilirken kiliselerini, okulla- rını ve uzmanlarını orada bırakarak çekildi. Görünür planda elini çekti ba- tılı Afrika'dan ama yerli temsilcilerini, yerli yabancılaşmış aydınları bıraktı yerine. «Kendine dönüş ya da «diri- liş>> diyebileceğimiz gelişmelere batı kayıtsız kalmamakta, olay tehlikeli boyutlara ulaştığında hemen yine askerî müdahalelere başvurmakta- dır. İslam Aylık Mecmua Temmuz 1985 sy. 24.
Genel Kısaltmalar Transkripsiyon İşaretleri Arama Kılavuzu Duyurular TDV İslâm Ansiklopedisi Hakkında Görüntü Ayarları
TDV İslâm Ansiklopedisi'nde ara... CASUS الجاسوس Bölümler İçin Önizleme İlişkili Maddeler BERÎD İslâm devletlerinde istihbarat ve posta teşkilâtına verilen ad. HAFİYE Gizli bilgi toplayan kişiler için kullanılan bir tabir.
1/2 Müellif: CENGİZ KALLEK Arapça ces kökünden “gözetleyen, araştıran” mânasında isim olan casus kelimesi, “düşmanın sırlarını araştırıp bilgi sızdıran, düşman içinde çeşitli yıkıcı faaliyetlerde bulunan kişi” anlamına gelmektedir. Bu faaliyet sırasında göz önemli bir fonksiyon icra ettiğinden Arapça’da casusa “göz” anlamına gelen ayn adı da verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de casus kelimesi yer almamakla beraber aynı kökten gelen tecessüs fiil olarak geçmektedir (el-Hucurât 49/12).
A) Tarihçe. 1. Asr-ı Saâdet Dönemi. Hz. Peygamber İslâm devletinin başkanı olarak barış ve savaş halinde üstünlük sağlamak amacıyla düşmanın siyasî, askerî ve iktisadî faaliyetlerine dair istihbarat çalışmalarına büyük önem vermiştir. Bedir Savaşı’na başlamadan önce Kureyş ordusuyla ilgili araştırmalara bizzat katıldığı gibi önemli savaşların hemen hepsinde düşman hakkında bilgi toplayacak gözcüler göndermiş ve düşman ülkesinde yaşayarak merkeze bilgi aktaran casuslar görevlendirmiştir.
Hz. Peygamber’in istihbarat çalışmalarına verdiği önemi ve bu tür faaliyet alanlarının genişliğini gösteren örnekler olarak o dönemde görevlendirilen bazı casusları ve görevlerini zikretmek gerekir. Müslüman oldukları halde kimliklerini gizleyerek oturdukları Mekke, Evtâs, Necid ve Diyârıgatafân’dan siyasî, askerî ve iktisadî bütün önemli faaliyetleri rapor etmek üzere Ebû Temîm el-Eslemî, Abbas b. Abdülmuttalib, Enes b. Ebû Mersed, Ömer b. Sâidî ve Hüseyl b. Nüveyre el-Eşcaî; Kureyş’in daha sonra Bedir Savaşı’na sebebiyet veren Suriye kervanını takip etmek üzere Talha b. Ubeydullah ve Saîd b. Zeyd; müslüman olduğunu gizleyen Mekkeli bir demirci ile irtibat kurarak Ayyâş b. Ebû Rebîa ve Seleme b. Hişâm adlı iki müslüman mahkûmu kaçırmak üzere Velîd b. Velîd b. Mugīre; Müreysî‘ Gazvesi öncesinde mensubu bulunduğu Benî Mustaliḳ kabilesinin Medine’ye saldırmak için başlattığı hazırlık hakkında bilgi toplamak üzere Büreyde b. Husayb; Hâlid b. Süfyân b. Nübeyh el-Hüzelî’nin Medine’ye hücum etmek maksadıyla Urene’de taraftar toplamaya başladığına dair haberlerin aslını araştırmak ve doğru olduğu takdirde Hâlid’i öldürmek, ayrıca dört beş kişilik bir grupla beraber İslâm düşmanı yahudi Ebû Râfi‘i öldürmek üzere Abdullah b. Üneys el-Cühenî; Hendek Muhasarası sırasında, müslüman olduğunu gizleyerek müttefik ordularının arasına girmek ve bölücü
faaliyetlerde bulunmak suretiyle ordu mensuplarını birbirine düşürüp ittifakın dağılmasını sağlamak üzere Benî Eşca‘ kabilesinin reisi Nuaym b. Mes‘ûd; aynı ordunun içine sızarak bilgi toplamak üzere Cübeyle b. Âmir el-Belevî ve Huzeyfe b. Yemân; yine Hendek Muhasarası sırasında Benî Kurayza yahudilerinin tutumunu öğrenmek üzere Zübeyr b. Avvâm; Hudeybiye Antlaşması ile sonuçlanan umre yolculuğuna karşı Kureyş’in aldığı tavrı tesbit etmek için Büsr b. Süfyân; Huneyn Gazvesi’nden önce Hevâzin, Sakīf, Nasr ve Cüşem gibi kabilelerin toplandıkları haberinin alınması üzerine Medine’ye karşı bir savaş hazırlığı içinde olup olmadıklarını araştırmak maksadıyla Abdullah b. Ebû Hadred; Tebük Seferi’nden önce Benî Kâ‘b kabilesini düşmana karşı kışkırtmak üzere Büdeyl b. Verkā, Amr b. Sâlim ve Büsr b. Süfyân; Bedir Savaşı’nda yenik düşen Kureyş kabilesini müslümanlara karşı kışkırtıp siyasî-askerî bir ittifak teklif ettiği ve Hz. Peygamber ile yaptığı anlaşmayı bozan benzeri hareketlerde bulunduğu tesbit edilen Medine yahudilerinin reisi Kâ‘b b. Eşref’i öldürmek üzere Ebû Nâile’nin de aralarında bulunduğu bir grup ve Mekke’deki müslüman esirleri Medine’ye kaçırmak üzere Mersed b. Ebû Mersed el-Ganevî görevlendirilmişti. Hz. Peygamber’in casusları zaman zaman ödüllendirdiği de bilinmektedir. Meselâ Kureyş kervanını takiple görevli olan Talha b. Ubeydullah ile Saîd b. Zeyd Bedir Gazvesi’ne katılmadıkları halde ganimetten pay almışlardır.
İslâmiyet’ten önce, Arabistan ticaretine hâkim olan Kureyş başta olmak üzere bütün Arap kabileleri hayatlarına ve mal varlıkları ile ticaret kervanlarına yönelik her türlü tecavüzü önlemek için casusluk faaliyetlerine önem vermişlerdir. Kureyş kabilesi İslâm’dan sonra bu faaliyetleri baş düşman olarak gördüğü müslümanlara yöneltmiştir. Bunun en belirgin örneklerinden biri, Ebû Süfyân’ın liderliğinde Suriye’den gelen Kureyş kervanının aldığı sağlam istihbarat sayesinde hem Hz. Peygamber’in gönderdiği casusları, hem de kendisini bekleyen İslâm ordusunu atlatarak Mekke’ye ulaşmasıdır. Bundan dolayı Hz. Peygamber, karşı casusluk faaliyetlerini de ihmal etmemiştir. Bu yönde aldığı ilk tedbir, Tebük Gazvesi hariç bütün askerî sefer ve seriyyelerde en yakınlarına bile gerçek hedefi söylemeyerek dikkatleri başka taraflara çekmek olmuştur. Hatta Abdullah b. Cahş Seriyyesi’nde olduğu gibi bazan gönderdiği bir askerî birliğin kumandanına bile gerçek hedefi söylemediği, eline mühürlü bir mektup vererek belli bir süre sonra okuyup gideceği yeri öğrenmesini emrettiği görülmektedir. Bunun yanında düşman adına çalışan casusların yakalanarak etkisiz hale getirilmesi çalışmaları da vardır. Meselâ Hâtıb b. Ebû Beltea’nın Mekke’nin fethi için yapılan hazırlıkları ihbar girişimi ortaya çıkarılmış, Ebû Süfyân adına casusluk yapan Furât b. Hayyân yakalanmış, Benî Mustaliḳ Gazvesi’nden hemen önce İslâm ordusunun içine sızıp bilgi toplayan bir casus ve Huneyn Gazvesi’nden önce yine aynı görevi yapan bir başka casus öldürülmüştür. Ayrıca Hz. Peygamber’in, Hudeybiye Antlaşması ile sonuçlanan Mekke yolculuğu sırasında Kureyş hakkında bilgi toplamak için Huzâalı bir gayri müslimi görevlendirdiğine dair rivayetler, İslâm devletinin gerektiğinde gayri müslim casuslar kullanmasının da câiz olduğunu göstermektedir.
2. Sonraki Dönemler. İstihbarat faaliyetlerine Asr-ı saâdet’ten sonra da gerekli önemin verildiği görülmektedir. Hilâfet dönemi iç ve dış savaşlarla geçen Hz. Ebû Bekir ridde olayları süresince her tarafa casuslar göndermiş, Şam ve Filistin ordularının kumandanları Yezîd b. Ebû Süfyân ile Amr b. Âs’a, diğer cephelerdeki İslâm ordularının durumunu rapor edecek ve düşman hakkında bilgi toplayacak casuslar görevlendirmelerini ve kendileriyle ilgili sırları gizlemelerini emretmiştir. Ecnâdeyn Savaşı sırasında kimliğini gizleyerek elçi sıfatıyla girdiği düşman karargâhında incelemelerde bulunan kumandan Amr b. Âs’ın, Filistin bölgesindeki Kaysâriye’nin muhasarası esnasında yakalanan düşman casuslarını elde ederek kendi hesabına çalıştırdığı da rivayet edilmektedir. Yine Hz. Ebû Bekir döneminde Şam fâtihi Ebû Ubeyde b. Cerrâh bölgede tutunabilmek için gayri müslim Nabatîler’den casus olarak faydalanmıştır. Sevâd orduları kumandanı Hâlid b. Velîd de Âlîs ve Hîre halkı ile, İranlılar’a karşı casusluk yapmaları şartıyla antlaşma yapmıştır.
Hz. Ömer istihbarat faaliyetlerine büyük önem vermiş, Ebû Ubeyde ve Sa‘d b. Ebû Vakkās gibi ordu kumandanlarına Hz. Ebû Bekir’inkine benzer tavsiyelerde bulunmuştur. Ebû Ubeyde’nin bölge zimmîlerinden Bizans ordusu içinde faaliyet gösterecek casuslar seçtiği, Hâlid b. Velîd’in de çeşitli bölgelerde casusluk ve karşı casusluk faaliyetlerinde bulunan adamları olduğu bilinmektedir. Filistin ordularının Gazze kanadı kumandanı Alkame b. Mücezziz, elçilerinin yeterli istihbaratı sağlayamaması üzerine elçi sıfatıyla girdiği düşman kalesinde bizzat bilgi toplamıştı. Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Antakya civarındaki Curcûme halkı ile (Cerâcime), ayrıca Ürdün ve Filistin’deki Sâmirîler’le cizyeden muaf tutulmaları karşılığında casusluk yapmaları hususunda anlaşmıştır. Şam’ın fethinden sonra Bizanslılar hesabına casusluk yaptıkları anlaşılan Arbessûs (Misis veya bugünkü Kozan civarı) zimmîlerini, bölgeyi bir yıl sonra veya -bütün mal varlıklarının iki katının kendilerine ödenmesi karşılığında- derhal boşaltmaları hususunda muhayyer bırakmış, birinci seçeneği tercih etmeleri üzerine de verilen süre sonunda bu yerleşim merkezini yıktırmıştır. Ayrıca gayri müslimlerin Medine’ye girişini kontrol altına almak ve giyim kuşamlarında müslümanlara benzemelerini yasaklamakla da düşman casuslarının hilâfet merkezine sızmalarını engellemeye çalışmıştır.
İstihbarat faaliyetleri Hz. Osman döneminde de devam etmiştir. Kıbrıs fâtihi Muâviye b. Ebû Süfyân’ın ada halkıyla yaptığı zimmet antlaşmasına gerektiğinde düşmanın durumunu rapor etmeleri şartını da koyduğu bilinmektedir. Daha sonra ise ortaya çıkan tefrika dolayısıyla istihbarat daha çok Hz. Ali ile Muâviye arasında gelişmiştir. Bununla birlikte Hz. Ali genel istihbarat faaliyetlerini de ihmal etmemiş ve meselâ Mısır valiliğine tayin ettiği Eşter’e her tarafa güvenilir casuslar göndermesini emretmiştir.
Emevîler devrinde istihbarat teşkilâtı daha düzenli bir yapıya kavuşturulmuştur. Bu dönemde oluşturulan Dîvânü’l-berîd’e mensup memurlar aynı zamanda istihbarat faaliyetlerini de yürütüyorlardı. Bunlar bilgi toplayarak merkeze ulaştırırken yine aynı dönemde oluşturulan Dîvânü’r-resâil mensupları da elde edilen gizli belgeleri değerlendirmek ve istihbaratla ilgili yazışmaları yürütmekle vazifelendirilmişti. Ayrıca toplumun her kesiminden casusların görevlendirildiği bu dönemde sınırlarda giriş çıkışlar da kontrol altına alınmıştı. Abbâsîler devrinde Dîvânü’l-berîd’den ayrı olarak savaş sırasında faaliyet gösterecek özel haber alma teşkilâtı (el-bürudü’l-harbiyye) kurulmuştu. Büveyhîler zamanında ilk defa Muizzüddevle tarafından sâî ve gammâz adı verilen casuslar görevlendirilmiş, Fâtımîler döneminde ise bu tür faaliyetler Dîvânü’l-inşâ çerçevesinde yürütülmüştür. Casuslar doğrudan Dîvânü’l-inşâ başkanı tarafından görevlendirilir, maaşları onun tarafından ödenir ve bilgiler doğrudan doğruya ona aktarılırdı. Memlükler devrinde ilk defa I. Baybars tarafından özellikle Moğollar ve Franklar’a karşı faaliyet gösterecek yeni bir istihbarat servisi kurulmuştur. Memlük kaynaklarında bu gizli servis elemanları kāsıd adıyla zikredilmektedir. Kimlikleri pek çok Memlük devlet ricâlinden dahi gizlenen, adları divanlara kaydedilmeyen bu servis elemanları doğrudan doğruya müstakil bir âmire bağlı olup raporlarını ona sunuyor ve maaşlarını gizli bir ödenekten alıyorlardı.
B) Fıkhî Hükümler. İslâm hukukuna göre İslâm devleti lehine casusluk yapmak câizdir. Hatta devletin bekası için zaruret halini alırsa bu tür faaliyetlerde bulunmak vâciptir. Nisâ sûresinin 71. âyetinde müminlere düşmana karşı tedbir almaları, Enfâl sûresinin 60. âyetinde düşmana karşı kuvvet hazırlamaları emredilmektedir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre savaşta üstün gelebilmek için barışta tedbir almak ve hazırlıklı olmak gerekmektedir. Bu ise düşmanın siyasî, askerî ve iktisadî durumunu bilmek ve gerekli tedbirleri almakla mümkündür.
Bir müslümanın düşman lehine casusluk yapmasının haram olduğu konusunda icmâ vardır. Enfâl sûresinin 27. âyetinde müminlerin Allah’a, Resul’üne ve birbirlerine karşı hainlik etmeleri, Mâide sûresinin 51. âyetinde yahudi ve hıristiyanları dost edinmeleri, Mümtehine sûresinin 1. âyetinde ise Allah’ın ve inananların düşmanlarıyla yakınlık kurmaları yasaklanmıştır. Bu âyetler ve Hz. Peygamber’in karşı casusluk faaliyetleriyle ilgili sünneti, düşman casuslarının ihbar edilmesinin vâcip olduğuna delil teşkil etmektedir.
Düşman hesabına çalışan casuslara, bunlara yardım ve yataklık edenlere verilecek cezalar konusunda değişik görüşler mevcut olup konu ile ilgili hükümler suçlunun müslüman, zimmî, harbî müste’men oluşuna göre de farklılık arzetmektedir.
1. Müslüman Casus. İmam Mâlik’ten gelen bir rivayete göre dindaşlarına zararı dokunduğu ve yeryüzünde fesat çıkmasına sebebiyet verdiği için öldürülür. Düşman lehine çalışan müslüman casusun zındık hükmünde olduğunu ileri süren İbnü’l-Kāsım, İbn Rüşd ve Sahnûn gibi Mâlikîler’e göre suçluluğu ortaya çıktıktan sonra tövbe etse bile ölümle cezalandırılır. Derdîr de bu görüşü benimsemekte, ancak suçluluğu ortaya çıkmadan önce ikrarda bulunup tövbe eden casusun tövbesinin kabul edilmesi gerektiğini söylemektedir. İbn Vehb bu görüşü daha da yumuşatıp suçluluğunun ortaya çıkmasından sonraki tövbenin de kabul edilmesini savunmakta, İbnü’l-Mâcişûn ise suçlunun bir defaya mahsus olmak üzere ta‘zîrle cezalandırılması, suçun tekerrürü halinde ise öldürülmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Eşheb el-Kaysî ve kendilerinden nakledilen diğer rivayetlere göre İmam Mâlik ile İbnü’l-Kāsım bu hususta hükmün devlet başkanına ait olduğunu belirtmektedirler. İbn Kayyim el-Cevziyye’nin de içinde bulunduğu bazı Hanbelîler’e göre bu suç, gerektiği takdirde ölüm de dahil olmak üzere ta‘zîrle cezalandırılır. Ahmed b. Hanbel, İbn Akīl ve İbn Teymiyye, düşmana bilgi sızdıran müslüman casusun ta‘zîren öldürüleceği görüşünü benimserken Ebü’l-Mehâsin İbnü’l-Cevzî, ancak tekrar casusluk yapacağından korkulması halinde bu cezanın verilebileceğini belirtmiştir. Bazı Mâlikîler’le Hanefîler, Şâfiîler, Zeydîler’e ve Evzâî’ye göre düşman hesabına casusluk yapan müslüman öldürülmez. Bir rivayete göre Ahmed b. Hanbel ile Ebû Ya‘lâ el-Ferrâ da bu
görüştedirler. Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf gibi bazı Hanefîler ise bir daha işlememek üzere tövbe edinceye kadar fizikî baskı (Ar. vec‘: dayak vb.) ve uzun süreli hapsi ihtiva eden bir ta‘zîr cezasının uygulanmasından yanadırlar. Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, suçunu bizzat ikrar etmesi veya suçluluğunun sübut bulması halinde devlet başkanı tarafından fizikî cezaya çarptırılması gerektiğini söylemektedir. Bazı Mâlikîler de suçluluğunun sabit olması durumunda fiziki baskı, hapis ve sürgünü ihtiva eden bir ta‘zîr cezası uygulanması görüşündedirler. İmam Şâfiî ise daha çok suçlunun kimliği üzerinde durmaktadır. Ona göre müslümanların ileri gelenlerinden güvenilir bir kişi fiilin hükmünü bilmeden bu suçu işlemişse cezalandırılmaz, bu vasıfları taşımayan biri ise ta‘zîren cezalandırılır. Sonuç olarak, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine mensup bazı âlimler, bu suça uygulanacak ta‘zîr cezasının sınırını geniş tutup suçlunun ölümle cezalandırılacağını söylerken başta Hanefî ve Şâfiîler olmak üzere İslâm hukukçularının çoğunluğu fiziki baskı, hapis, sürgün gibi bir cezanın verilebileceği görüşünü benimsemişlerdir. Devlet başkanının, ta‘zîr grubuna giren cezaların takdiri konusundaki geniş yetkisi de göz önüne alınırsa cezanın uygulanması sırasında duruma göre farklı hükümler uygulama imkânının her zaman mevcut olduğu anlaşılır.
2. Zimmî Casus. İslâm devletinin gayri müslim vatandaşı olan zimmî, casusluk yapması halinde, İmam Mâlik ve talebeleri, Ahmed b. Hanbel ve Evzâî’ye, ayrıca İmâmiyye ile Zeydiyye mezheplerine göre zimmet akdini bozduğundan devlet başkanı tarafından ölümle, asılarak teşhir edilmek veya köle statüsüne geçirilmek suretiyle cezalandırılır. Ebû Yûsuf ise sadece ölüm cezasını gerekli görmektedir. Şâfiîler’in çoğunluğuna göre, eğer zimmet akdinde İslâm devletiyle ilgili sırların düşmana aktarılmasını yasaklayan bir madde bulunmuyorsa, bu suçun işlenmesi halinde akid bozulmayacağından suçlu öldürülmez. Hanbelîler de bu görüşü tercih etmişlerdir. Ebû Yûsuf dışındaki Hanefîler’le bazı Şâfiîler’e göre, zimmet akdinde böyle bir madde bulunsun veya bulunmasın, casusluk suçu akdi bozmadığı gibi suçlu da öldürülmez, ancak her iki halde de fizikî ceza uygulanır.
3. Harbî-Kâfir Casus. Gayri müslim bir devletin vatandaşı olup müste’men statüsünde bulunmayan casusların öldürülmesi hususunda ittifak vardır. Şeybânî’ye göre bulûğa ermemiş casuslar katledilmeyip fey hükmü uygulanır.
4. Müste’men Casus. İslâm ülkesine emanla girmek isteyen gayri müslim bir kişide ilke olarak casusluk, sabotaj, kışkırtıcılık gibi İslâm devletine zarar vermeye yönelik bir kastın bulunmaması şartı aranır. Eman akdinde, İslâm devletiyle ilgili sırları düşmana aktarmasını ya da düşman casuslarına yardım ve yataklık etmesini yasaklayan bir madde bulunmasına rağmen casusluk suçunu işlerse öldürüleceği konusunda görüş birliği mevcuttur. Böyle bir maddenin mevcut olmaması halinde Hanbelîler, Mâlikîler ve Ebû Yûsuf, bu suçla süreli bir eman akdinin bozulacağını ileri sürerek yine ölüm cezasına hükmetmekte, ancak devlet başkanının müste’men casusu köle statüsüne geçirmeyi tercih edebileceğini de söylemektedirler. Evzâî, emanın kaldırılıp casusun sınır dışı edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Ayrıca Şeybânî suçluluğu kesinlik kazanmamış casus zanlısının sınır dışı edileceğini belirtir. Ebû Yûsuf dışındaki Hanefîler ile Şâfiîler ise eman akdinin böyle bir suçla bozulmayacağı, dolayısıyla suçlunun öldürülemeyeceği, ancak fizikî ceza uygulanıp hapsedileceği görüşündedirler. Sonuç olarak casusluk suçunun ta‘zîr grubuna girdiği ve devlet başkanının bu konuda geniş takdir yetkisinin bulunduğu göz önüne alınırsa casusa verilecek cezanın günün şartlarına göre belirlenme imkânının her zaman mevcut olduğu söylenebilir.
İslâm kaynaklarında, kendi devleti lehine casusluk yapan bir müslümanın dinî görevlerini yerine getirirken karşılaştığı zorluklar sırasında faydalanabileceği ruhsatlara dair bilgiye rastlanmamaktadır. Bununla ilgili literatürde tesbit edilebilen tek örnek, Medine’ye saldırmak üzere Urene’de taraftar toplamaya başlayan Hâlid b. Süfyân b. Nübeyh el-Hüzelî’yi öldürmekle görevlendirilen Abdullah b. Üneys el-Cühenî’nin ictihadıdır. İslâm hukukçuları esas itibariyle, erkânına riayet imkânı bırakmayan hastalık veya şiddetli savaş hali dışında farz namazların yürürken, kıbleden başka bir tarafa yönelerek veya ima ile edasına ruhsat vermemişlerdir. Ancak düşmanını kaçırmamak için ardından takip eden Abdullah b. Üneys’in bu sırada ima ile namazını da kıldığı, Hz. Peygamber’in ise onun bu ictihadını onayladığı rivayet edilmektedir. Bu hususta hüküm verirken maslahat ve zaruretle ilgili genel kurallara başvurmanın zorunlu olduğu anlaşılmaktadır.
Uhud Gazvesi’nden hemen önce Hz. Peygamber tarafından gönderilen Ali b. Ebû Tâlib kumandasındaki keşif kolunun, ele geçirdiği iki düşman gözcüsünü bilgi vermekten kaçınmaları üzerine dövmeleri, gerektiği takdirde düşman casuslarına konuşmaya zorlamak için fizikî baskı uygulanabileceğini göstermektedir. Ancak Şeybânî’ye göre fizikî baskının suçun ispatı için uygulanması halinde meydana gelecek bir ikrar, ikrah altında gerçekleştiğinden geçerli değildir.
Bir gün İnönü ile Çankaya sırtlarında gezinti yapıyorduk. O za- manlar Çankaya, Dikmen, Keçiören sırtları bomboş tarla, kır, bayırdı. İyi havalarda birçok defalar Atatürk'le olsun, İnönü ile olsun ata biner, tepeleri dolaşırdık.
İnönü ata çok güzel biner ve atı koşturmayı ve atlatmayı çok se- verdi. Hava da pek güzeldi. Yukarılara çıkınca İnönü atı mahmuzladı. Ben de arkasından atımı dört nala kaldırıp peşinden gidiyordum. Biraz gittikten sonra, birden ne oldu bilmiyorum, İnönü'nün atı ürküp bir- den yön değiştirdi. İnönü de dengesini kaybedip, sola doğru düştü. Fa- kat sol ayağı üzengiye takılı kalmıştı. Ürken at yan yan Paşa'yı sürükle- meye başladı. Ben şaşırmıştım, hemen atımı o atın yanına sürüp dur- durdum ve Paşa'nın atına atladım. Atın gemini yakalayıp atı kontrolü- me aldım. At neden ürktü ise ürkmüş, İnönü'nün yerde sürüklenmesi de onu iyice korkutmuştu. Gözleri açılmış, burun deliklerinden körük gibi hava çıkarıyordu. At biraz sakinleşince Paşa'nın ayağını üzengiden kurtardım ve attan inip Paşa'yı yerden kaldırdım.
Paşa'nın rengi uçmuş ve tabii olarak çok korkmuştu. Ben de çok korkmuştum. Çünkü oralarda Paşa'ya herhangi bir şey olsa ben yalnız ne yapabilirdim? Hemen orada bir çeşme bulup elimizi yüzümüzü yı
kadık. Atlar da biraz sakinleşti. Yine de Paşa'yla atları değiştirip yavaş yavaş köşke geldik.
Atatürk terasta idiler. İnönü Ata'yı görünce, "Paşam, Muzaffer bu- gün benim hayatımı kurtardı." diye olayı anlattı. Ata da telaşlanmıştı. Hemen doktor çağırttırmışlar ve İnönü'yü kontrolden geçirttirmişlerdi. İnönü de bana birkaç defa teşekkür etmişler ve olayın değerlendirmesi- ni yapmışlardı (1929
bırakmaz. Bir kişi veli olabilmek için her iki mânâ- daki velîlik vasfını hâiz olmalıdır. Velî, en ince nok- taya kadar Allah'ın hukukuna riayet etmelidir. Veli- lerin de birçok dereceleri vardır. Bunların en üstü- nü kutup tur ki Hakikat-i Muhammediyye'nin vâ- risidir: Velîler kalp gözü açık olan kişilerdir. Bir kısmını halk bilemez. Hatta kendisinin veli oldu- ğunu bilmeyen veliler dahî vardır. Bunların gönül gözleri her şeyi görür, gönül kulakları her şeyi du- yar, kerâmet gösterirler.
Velîler hakkında bir âyet-i kerimede: "Dikkat edin! Allah'ın evliyâsı için ne korku vardır, ne de hüzün (Yûnus/62)" buyurulmaktadır.
Hz. Ali'ye "şâh-ı velâyet" denilmesi ilk İmam olmasına ve nübüvvetin sırrının velâyet oluşu inan- cına dayanır.
Güneş gibi günü günden yeğ olsun ol mâhın Velâyet ehli erenler ana nigehbândır Yahya Bey
Benzer ol şeyh-i siych-pûşa velâyet gösterip Ayağına akıdır dünyayı su gibi hemân Yahya Bey
(bkz. kutb, gavs, ermiş, şeyh, kerâmet)
veli ولی a.i. Ermiş. bkz. velâyet, ermiş.
Gelin velîler derneğine zâhidâ yoklan bu gün Nâ-murâd ol âdem ol yoklukta var ol hâliyâ Yahya Bey
vel-Leyla Leyl.
verda.i. Gül. bkz. gül.
Sen mevc-i nûr içre şafak Zanbak da yahud verd-i âl
olmuştur. Annesinin sözüne o denli bağlı idi ki Medine'ye Peygamberimizin kapısına kadar geldiği halde annesinin "O'nu bulamazsan geri dön." sözü- ne uymak için Peygamberimizin hâne-i saâdetine dönmesini beklemeden Karen'e doğru yola çıkmış- tır. Peygamberimiz eve dönünce onun kokusunu duymuş ve hırkasının ona verilmesini vasiyet et- miştir. Hakkında birçok menkıbeler vardır. Bunlar- dan biri Mirâc*ta Peygamberimizin ayakkabılarını çevirmesidir. Rivayete göre Peygamberimizin bir dişinin kırıldığını duyunca acaba düşen diş şu mu- dur, bu mudur diye sırayla bütün dişlerini söktür- müş. Peygamberimiz onun hakkında "Ben Rahmân kokusunu Yemen'den duyarım." buyurmuştur.
Hz. Ömer zamanında Medîne'ye gelmiş ve çok hürmet görmüştür. Hz. Ömer kendi elleriyle Hırka- i saâdet'i ona vermiş ve Peygamberimizin vasiyetini yerine getirerek onun duâsını istemiştir. Bu hırka bu gün İstanbul'da Hırka-i Şerîf câmiinde muhafa- za edilmektedir. Sıffin muhârebesinde Hz. Ali*nin askeri arasındayken hicretin 37. yılında şehîd oldu. Attar'ın Tezkiretü'l-Evliyâ'sında hayatı ve menkı- beleri hakkında geniş bilgi vardır. Hakkında kitap- lar yazılmıştır.
vezan وزن a.i. Tartı, ölçü. Nazım âhenginin ölçü- südür. Divân şiirinde aruz vezni kullanılmıştır. Bu ölçüye göre dizedeki hecelerin sayısı değil, uzun veya kısa oluşları esastır. bkz. aruz, bahr.
virda.i. Belli zamanlarda okunması âdet edi-
nilen duâlar ve zikir*ler. Özellikle seher vaktinde
okunur. Vird'i tarîkatı kuran şeyh* tespît eder. Ge-
nellikle âyetler ve hadîslerden derlenen virdler bir
çeşit ders sayılır. Mürîd, vird okumadan tasavvuf
yolunda ilerleyemez. Birşeyi vird edinmek, dile do-
üveys أويسى : Veysel Karânî'nin yolunu be- nimseyen; Veysel Karânî gibi doğrudan, yüz yüze görüşüp ders alacağı ve bağlanacağı üs- tadı, hocası, şeyhi olmayan, fakat görmediği üstadına sevgiyle bağlı kalıp ondan mânevî destek alan kimse
üvez 1 : اووز.sivri sinekten daha küçük bir tür sinek 2.gül türünden orta boyda bir tür ağaç. Üvez ağacının farklı türleri vardır. Kuşçu üve- zi denilen türü, mercan kırmızısı renginde güzel meyvelerinden dolayı süs ağacı olarak yetiştirilir. Bazı türlerinin muşmulaya benzer meyvesi vardır ve yenir
üzengi اوزنگی : binek hayvanlarına binmede kullanılan eyerdeki ayak basmaya yarayan demir halka
Üzeyr (a.s.( عزیر : Kur'an'da adı geçen bir zât.
Peygamber olup olmadığı bilinmiyor. Kur'an, Hz. Üzeyr'e (a.s.) (hâşâ) Allah'ın (c.c.) oğlu diyen Yahudileri yermektedir. Bunu, putpe- restlerin melekler hakkında (hâşâ), "Allah'ın (c.c.) kızları" şeklindeki uydurmalarının tak- lidi uydurma bir söz olduğunu belirtmekte- dir.(bkz.Kur'an: 9/30)
vesvesesiz وسوسه سز : vesveseye yer bırakm yan (bkz.vesvese)
vem وشم : dövme iğne ile vücuda yapılan işa- ret, vücuda kazıma; (mec.) normal olmayan şekle sokma, değiştirme
Vessems والشمس : Şems Suresi, Kur'an'ın 91.sûresi (Bu sûre, "Güneş üzerine and olsun ki.." meâlindeki, ilk âyetin ilk sözü olan bu kelimeden adını almıştır.)
veşşükrülillah والشكر الله : şükür Allah'a (c.c.( aittir, O'na yapılır, O'nun hakkıdır; Allah'a (c.c.) şükürler olsun, mânâsındaki söz
köyünde doğup büyümüş, Hz. Muhammed (a.s.m.) zamanında yaşamış, fakat, Hz. Pey- gamber'i (a.s.m.) görmeden O'nun peygam- berliğine inanmış ve O'na aşk derecesinde sevgiyle bağlanmış bir veli (ermiş) kişi. Hz. Peygamber (s.a.m.) ondan övgüyle söz etmiş- tir. Veysel Karanî, Hz. Peygamberi çok görmek istemiş, fakat, görmek nasib olmamış. Anlatıl- dığına göre annesi yaşlı ve kendisinden baş- ka bakacak kimsesi yokmuş. Hz. Peygamber'i (s.a.m.) görme isteğine annesi, ancak O'nu evine gidip görmesi ve beklemeden dönmesi şartıyla izin vermiş. Veysel Karanî de Medi- ne'ye gidip Hz. Peygamber'i (a.s.m.) görmek için evine uğramış. O'nu evinde bulamamış ve annesine verdiği söz gereği, O'nu görmek için
ÜVERA' اوراء : Ateş ve güneş harareti. * Susuz- luk harareti.
ÜVEYL : lik, vâveylâ.
ÜVEYS-EL KARANÎ اويس القرآني : Hz. Ebu Bekir
ve Ömer (R.A.) devirlerinde Medine-i Mü- nevvere'de çok hürmet gören ve Tabiînin büyüklerinden olup hadis-i şerif ile medh ü senâsı yapılan büyük bir veli. Peygamberimiz (A.S.M.) zamanında yaşamış ise de vâlidesi- ne çok hürmetinden dolayı Peygamberimiz- le görüşememiş, fakat ona bütün ruh u canı ile bağlı kalmıştır. Sıffîn Muharebesinde Hz. Ali'nin (R.A.) askerleri arasında şehid düş- müştü. (Hi: 37) Veys diye de anılır.
ÜVEYS اویسی : )Üveysî tarzı) Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı ol- duğu zatı görmeden ve gaybî olarak olan mu- habbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz almak tarzı.
ÜYELال : )C: Eyyil) Dağ keçisi.
ÜZANI اذانی : Kulakları büyük olan adam. (Mer- kepten kinaye olarak söylenmiştir.)
ÜZEYR عزیر : )AS) Kur'an-ı Kerim'de ismi bu- lunan büyük zâtlardandır. Peygamber olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır.
Lafza-i Celal 309'dur, âyet 300'dür. Fark 9'dur. Böyle meziyat-ı kelâmiyede ve Lalogat nüktelerinde küçük farklar zarar vermez, takribi tevafukat ked
Sare-i Nisa', Maide, Ern'am üçünün mecmu-u âyetleri, mecmu'daki lafz-ı Celalinin adedine tevafuktadır. Ayetlerin adedi 464, Lafza-i Celal'in adedi 461... "Bismillah"daki Lafzullah ile beraber tam tevaſuktadır.
Hem mesela baştaki beş sürenin lafz-ı Celîl adedi; Sûre-i A'raf, Enfal, Tevbe, Yunus ve Hûd'daki Lafz-i Celâl adedinin iki mislidir. Demek bu ahir deki beş, evvelki beşin nisfıdır. Sonra gelen Sûre-i Yûsuf, Raad, Ibrahim, Hicr, Nahl Sürelerindeki Lafz-ı Celâl adedi, o nisfin nisfıdır.
Sonra, Sûre-i Isra', Kehf, Meryem, Taha, Enbiya, Hace (*) o nisfın nisfının nusfıdır. Sonra gelen beşer beşer takriben o nisbetle gidiyor. Yalnız bazı küsü- ratla fark var...» (Elyazma Rumuzat-ı Semaniye sh: 88)
Ve her sonra gelen sûrelerin beşer adetlerinde Lafz-ı Celâl'in adedi, bir ev- velki beşlerin yarısına indiğini acib bir sırr-ı tevafuk tarzında kaydetmiştir.
TEVAFUK NEDİR?
Tevafuk mefhumunun izahını Hazret-i Üstad Bediüzzaman bazı yerlerde izah ettiği gibi, onu çok mühim görmüş. Tevafukun envaını da Nur Risalele- rinde yer yer kaydetmiştir. Kur'an-ı Hakîm'de bir çok garib ve i'cazlı tevafuklar olduğu gibi, Nur Risalelerinin yazılış tarzlarında da bazı hârika tevafuklar görülmüştür. Hatta Nur hizmetiyle alâkadar hadiselerin tevafuklarını da bazan kaydetmiştir. Şimdi tevafuk mânasının ne demek olduğu hakkında Hazret-i Üstad'ın çok güzel ve şirin bir ta'rifi şöyledir:
«İşârât-ül İcaz tefsirinde lâtif bir işaret-i i'caziyeyi gördük. O işareti beyan- dan evvel bir mukaddeme:
Kudsî bir şeyin zarfı ve kılıfı, arizi bir kudsiyet aldığına binaen ve tevafukta bir işaret-i kudsiye gördüğümüzden;, tevafuk nazarımızda bir kudsiyet kes- betmiştir. Hem tevafuk, alâmet-i tevfik olduğu için nazarımızda mübarek olmuştur. Hem tevafuk, ittifaka işaret, ittifak ise ittihada emare, ittihad ise, vahdete alâmet, vahdet ise, tevhide delâlet, tevhid ise, Kur'an'ın dört esasından en mühim esası olduğundan, tevafuk nazarımızda yüksek bir mey almıştır. Hem tevafuk, şevki tezyid ve kelâmı tezyin ettiğinden nazarımızda gü- zelleşmiştir...» (Elyazma Rumuzat-ı Semaniye sh: 154)
kaydedilmiş. Şüphemiz kalmadı ki, gâibden ihtiyarımızın haricinde altıncısı girmiş. Ta bu, nisfiyet beger taksinat üzere bir sır inkişaf STT-1 mühimmi kaybolmasın. Said Nursi
Muciz-ül Beyan'da lafz-ı Resul tekrarında ve o lafzı tekrar eden bediend mu'cizane, sart ve manevt tevafukat var. Lafız birbirine baktığı gibi, de birbirini o kadar kuvvetli ispat eder ve tekmil eder, dikkat eden kat typen απώ ki, tesadüf işi olmadığı gibi, fikr i begerin düşünüşü de olamaz (Elyazma Ra muzat-ı Semaniye sh: 60) dedikten sonra, Kur'an'da mevcud "Resul" kelime nin yüz altmış adedinin sekiz tane silsileler halinde birbirlerine baktığı me tevafuk ettiğini gösteriyor. Yalnız "Kur'an" lafzında olduğu gibi, "Resul" keli mesinin de nådir bazıları silsile hârici kaldığını, o ise bu sekiz silsilenin mey. kezleri olan Muhammed Sûresiyle Fetih Süresine hasredildiğinden, silsile hi rici kalanların başka bir sırrı olabileceğini kaydetmiştir.
Tevafukun başka bir çeşidi
Kur'an'da "Lafza-i Celâl" ile umum Kur'an âyetleri ve süreleri itibariyle Ayetlerinin birbirlerine bakar bir durumları olduğunu Hazret-i Üstad, yine bu tevafukun dürbünüyle keşfetmiş. Rumuzat-ı Semaniye'de bu mevzuu şöyle yazmıştır.
«Lafzullah, mecти-и Kur'an'da 2806 defa zikredilmiştir. "Bismil- lah"dakilerle beraber Lafz-ı Rahman 159, Lafz-ı Rahim 220, Lafz-s Gafür 62, Lafz-ı Rab 864, Lafz-ı Hakim 86, Lafz-ı Alim 136, Lafz-ı Kadir 21, "Lailahe Illahu"daki "Hu" 26 defa zikredilmiştir.
Lafzullah'ın adedinde çok esrar ve nükteler var. Ezcümle: Lafrullah ve Rab'den sonra en ziyade zikredilen Rahman, Rahim, Gafür ve Hakim ile bera ber, Lafzullah'ın adetleri Kur'an âyetlerinin nisfıdır. Hem Lafzullah ve Alliah lafzı yerinde zikredilen Lafz-ı Rab ile beraber yine nisfıdır. Çendan Rab lafis 864 defa tekrar edilmiş. Fakat dikkat edilse, 500 küsürü Allah lafzı yerinde zik redilmiş, 200 küsûru öyle değildir. Hem Allah, Rahman, Rahim, Alim ve La ilahe Illahu'daki "Hu" adediyle beraber yine nısıfdır. Fark yalnız dörttür. Ve "Hu" yerinde Kadir ile beraber yine mecmu-u âyâtın nisfıdır), Fark dokua dur.» (Elyazma Rumuzat-ı Semaniye sh: 83)
Sûreler itibariyle Kur'an âyetlerinin tevafuku
*...Süreler itibariyledir. Onun dahi çok nükteleri var. Bir intizam, bir kasd bir iradeyi gösterir bir tarzda tevafukatı vardır. Sûre-i Bakara, âyetlerinin adediyle Lafza-i Celal adedi birdir. Fark dörttür ki "Allah" lafzı yerinde, dirt "Hu" lafzı vardır. Mesela "Lailahe Illahu daki "Hu" gibi onunla muuafakat mam olur.
Al-i Imran'da, yine ayatıyla lafz-ı Celal tevafuktadır. Müsavidirler. Yulsa
(*) Kur'an âyetlerini 6666 olarak kabul eden mesleğe göre bu hesab yapılmıştır... (
(1) Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) attan düştüğü zaman, ömrünün 53'ünden sonra, Medine'de olmuş olması, Hazret-i Üstad'ın Kastamonu'da attan düşmesi hadisesi ise, yaşının 59'undan sonraya rastlar. Resul-i Ekrem'in Medine'deki hayatının; yani, 53 ile 63 arasındaki hayatının hangi senesinde olduğu hakkında kat'î bir bilgimiz olmadığı gibi; Üstad'ın da Kastamonu hayatının 59 ile 67. ömür yılları arasında hangi senede o hâdise vuku' bulmuş, hakkında da bir mâlumatımız yoktur. Ancak iki rakamın, yani ömür senelerinin birbirine çok yakın olması noktasından bir galib ihtimal ile; ömürlerinin aynı yılları içinde vuku' bulmuş olacağına ihtimal verilebilir.
üzengi a. Eyerin iki yanında asılı bulunan ve hayvana binildiğinde ayakların basılmasına yarayan, altı düz demir halka: "İyi süvarilik gururuyla ayaklarını üzengiden çıkarmış, dizginleri bırakmış." -F. R. Atay.
üzengi kayışı a. Eyerin sağına ve soluna ta- kılan üzengi demirini özel toka ile eyere bağlayan kayış.
üzengi kemiği a. anat. Orta kulakta üzengiye benzeyen küçük bir kemik.
üzengileme a. Üzengilemek işi.
üzengilemek (-i) Koşturmak için hayvana üzengi ile vurmak.
üzengilenme a. Üzengilenmek işi.
üzengilenmek (nsz) Hayvan, üzengi ile vu- rulmak.
üzengili sf. Üzengisi bulunan.
üzengisiz sf. 1. Üzengisi bulunmayan. 2. zf. Üzengi olmaksızın.
üzengi taşı a. Bir kemerin iki yanında ayaklar üzerine gelen ilk taş.
üzenti a. Manevi hazdan yoksunluk: "Şu ifta- ra çağrılış bile üzenti gibi geldi, kendimden sıkıldım." -F. R. Atay.
= üzere zf. 1. Amacıyla: "Müzakere bitince üç dört gün sonra gene evde buluşmak üzere ayrıldılar." -P. Safa. 2. Şartıyla: Akşama geri vermek üzere bu kitabı alabilirsiniz. 3. Neredeyse: "Bu yangın kalbimizde başlıyor
282- Cennet ehlinin en az rütbe ve derecelisi, seksen bin hizmetçisi ve yetmiş iki bin zevcesi olan kimsedir ki, ona Cabiye i- le San'a arasını (kapsayacak) yakut, zebercet ve inciden yapılmış bir kubbe dikilecektir.
يُقْبَلُ مِنْهُ صَرْفٌ وَلَا عَدْلٌ (طب عن ابي مسعود)
عن
Op-
n.
283- Her hak sahibine hakkını verin. Çocuk yatağındır (yatak sahibinindir), zina eden adama ise mahrum olmak vardır. Kim kendisini velilerinden başkasına nisbet ederse, yahut baba- sından başkasının kendi babası olduğunu iddia ederse, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. Ondan ne bir farz ne de bir nafile kabul edilmez.
الا أَنَا سَبَقَتْ رَحْمَتِي غَضَبِى فَمَنْ شَهِدَ ان لا اله الا الله وان مُحمَّدًا عَبْدُهُ
وَرَسُولُهُ فَلَهُ الْجَنَّةُ (الديلمي عن ابن عباس)
1957- Kitab-ı Evvel'de (Levh-i Mahfuz) Allah'ın ilk yazdığı: "Ben öyle bir Allah'ım ki, benden başka (ibadet edilecek) hiçbir ilah yoktur. Rahmetim gazabımı geçmiştir. Kim Allah'tan başka ibadete layık ve müstehak ilah olmadığına, Muhammed'in ise onun kulu ve rasulü olduğuna yürekten şehadet ederse, cenneti hak etmiştir."
الْقِيَمَةِ مَعَ الصَّدِيقِينَ (الديلمي عن ابن عباس)
1958- Allah'ın Levh-i Mahfuz'da ilk yazdığı: "Bismillahirrahmanirrahıym"dir. Kim benim kazama boyun eğip de hükmüme rıza göstererek verdiğim belaya sabrederse, onu kıyamet günü sıddiklerle beraber haşrederim.
BISMILLAHI Allah nami na, Allah için, Allahın adı ve izni ile,
YanıtlaSil(Esbab zahiriye eliyle gelen nimetleri, o esbab hesabına almamak gerektir. Eger o sebep Intlyar sahibi değilse-meselä hayvan ve ağaç gibi doğrudan doğruya Cenab-ı Hak hesabına verir. Mådem o, Ilsan-i hål ile Bismillah der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak Bismillah de, al. Eğer o sebep ihtiyar sahibi ise: o Bismillah deme- II, sonra ondan al, yoksa alma, Cünkü
ولا تأكلوا بما لم يذكر اسم الله عليه
ayetinin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı İşärisi şudur ki, "Mün'im-i Hakikiyi hatıra getir- mlyen ve onun namıyla verilmiyen nimeti yeme- yiniz" demektir. O hålde hem veren Bismillah demell, hem alan Bismillah demeli, Eğer o Bis millah demiyor, fakat sen de almağa muhtaç isen sen Bismillah de, onun başı üstünde rahmet-i İlahiyenin elini gör, şükür ile öp, ondan al, Yanis Nimetten in'ama bak, in 'amdan, Mün'im-i Hakiki- yl düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zahiri vasıtaya istersen dua et. Çünki o nimet
onun eliyle size gönderildi. L.) (Kur'an-ı Kerim, nimetleri, Ayetleri, delil- leri tâdat ederken ميائي الأمربكما تكذبان âyet-i celllesi tekrar ile zikredilmekte olduğun-
dan şöyle bir delalet vardır ki: Cin ve Insin en çok İsyanlarını, en sedit tuğyanlarını, en azim küfranlarını tevlid eden şöyle bir vaziyetleridir ki, nimet Içinde in'amı görmüyorlar, In'amı görmediklerinden Mün'im-i ederler. hakikiden gaflet Mün'imden gafletleri saikasıyla, o ni'metleri, esbaba veya tesadüfe isnad ederek, Allahdan o nimetlerin geldiğini tekzib ediyorlar. Binaenaleyh, herbir nimetin bidayetinde, mü'min olan kimse, Besmeleyi okusun. Ve o nimetin Al- lahdan olduğunu kasdetmekle, kendisi ancak AI- lahın ismiyle, Allahın hesabına aldığını bilerek, Al- laha minnet ve şükranla mukabelede bulunsun M.N.)
Imam-ı Şafii rh.a.'den
YanıtlaSilSofiyye ile sohbetim esnasında kendilerinden üç şey öğrendim.
" 1. Zaman bir kılınçtır, sen onu kullanmazsan o seni keser. 2. Kendini hak ile meşgul etmezsen, bâtil seni istila eder. . Kendine hiç bir varlık isnad etmemek, erbâb-ı ismetten olmak demektir.
Celaluddin-i Suyûtî; Te'yidü'l-Hakikati'l-Aliyye, s. 15:
YANITLASİL
yuksel19 Kasım 2023 21:27
İmam-ı Malik rh.a.'in Görüşü
"Fikhi öğrenip de tasavvufu öğrenmemiş olan fâsıklığa, Tasavvufu öğrenip, fıkhı öğrenmemiş olan zındıklığa düçar olabilir. Hem fikhi ve
hem de tasavvufu birarada cem eden de hakikate ulaşır." Aliyyü'l-Kârî Fıkh-ı Maliki Şerhi c. 1, s. 33
YANITLASİL
yuksel19 Kasım 2023 21:35
islam
aylık mecmua
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
YanıtlaSilBismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillah
Allahuekber
Subhanallah
Allahümmesallialaseyyidinamuhammed
Sallaahualeyhivesellem
Estagfirullah
Beş vakit namazı camide kılan Bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir.
Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktir
yuksel1 Aralık 2023 03:16
YanıtlaSilTARİKATLAR-412
Eve geldi Muhammed'i bulmadı, Yemen illerinde Veysel Karani. Adına Yunus Emre'nin de yuka-
rıya bir kıtasını aldığımız ilahiyi yaz- dığı Veysel Karani Türk tasavvuf ede- iyatında büyük sevgi ve alaka görmüş, hakkında menkıbenameler, pek çok ilahi ve destan mahiyetinde hikâyeler kaleme alınmıştır.
Sufi kaynaklarından bir kısmı Veysel Karani'nin Hz. Peygamberle görüştüğünü ileri sürerlerse de, diğer kaynaklar ve rivayetler bunun aksini savunmuşlardır. Yukarıda belirtildi- ği gibi, hasta annesini yalnız bırakma- dığı için, Medine'ye gidemeyen bu Sufi için Hz. Peygamber, Hz. Ömer ve Hz. Ali'ye, onunla görüşmek imkanı- nın kendilerine nasip olacağını müj- delemiştir. Ayrıca duasını almalarını da bildirmiştir. Onlar da onu görecek- leri anın gelmesini dört gözle bekleme- ye koyulmuşlardır. Hz. Ömer'in hali- feliği döneminin son yıllarına doğru, onun Yemen'den gelen bir hacı kafi- lesi ile gelip Mekke'de bulunduğunu öğrendiler. Hacılar Veysel'in Arafat yakınlarında deve güttüğünü haber verip, hakkında alaylı sözler söyledi- ler. Fakat, Hz. Peygamber'in onun için söylediklerini öğrenince bu tavır- larından ötürü nedamet duydular. Hz. Ömer ve Ali, Veysel Karani'yi bu- lup kendisiyle görüşmek imkanını el- de ettiler. Hz. Peygamber'in kendisi hakkında söylediklerini naklettikleri gibi, hayır duasını da aldılar. Kendi- sine liediye ve para vermek yolunda- ki teşebbüsleri boşa gitti. Maddi hiç- bir şey kabul etmeyen Veysel, hacılar- la
birlikte yine Yemen'e döndü.
Daha sonra geri gelen Veysel Ka-
YANITLASİL
yuksel1 Aralık 2023 03:20
rani, Hz. Ali'nin halifeliği sırasında Medine'ye gitti ve Haricilerin ortaya çıkmalarına sebep olan Siffin savaşın- da Hz. Ali'nin saflarında savaşçı ola- rak bulundu. Bir rivayete göre bu sa- vaşta şehit olmuş, başka bir rivayete göre ise, yine Hz. Ali'nin hilafeti dö- neminde Şam'da hadis ilmiyle meşgul bulunduğu sırada vefat etmiştir. Ri- vayetlerden anlaşıldığına göre Üveys, çok fakir bir ailenin küçük yaşta ye- tim kalmış bir çocuğudur ve son de- rece bağlı bulunduğu annesi ona hem analık, hem de babalık etmiştir.
Hz. Peygamber'i hiç görmediği halde, inanması ve gönülden bağlan- ması, Peygamber tarafından da müj- delenmesi, tasavvufta bir mürşide ula- şamayıp onun ruhaniyetinden feyz alanlara "Üveysi" denmesine yol aç- mıştır. Yani görmediği bir şeyh tara- fından yetiştirilen Sufiye, "Üveysi", bu yoldaki yetişme tarzına "Üveysi- lik'denmektedir.
Daha sonraları Üveysilik dört zümre için kullanılmıştır: a) Hz. Pey- gamber'in ruhaniyetinden feyz alan- lar, b) Veysel Karani'nin yolunda ye- tişenler, c) Herhangi büyük bir şeyhin ruhaniyetinden feyz alanlar, d) Hızır Aleyhüsselam tarafından irşad edilenler.
Veysel Karani halk tarafından çok sevilmiş ve bir çok iyi davranışlar ona bağlanarak misal haline getirilmiştir. Bu yüzden de kendisine fazlasıyla sa- hip çıkıldığından İslâm ülkelerinde, Yunus Emre için olduğu gibi, pek çok yerde kabirleri bulunmaktadır. Bun- ların hepsi gerçek kabir olmayıp sev- gi dolayısıyla ayrılmış makamlardır
26. Şuará Sûresi
YanıtlaSil180
Ayet: 227
Yasaklanan şiirle ve diğer kötülüklerle kendilerine "haksızlık edenler hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir."
Buradaki haksızlık edenler' ifadesi her zalim için geneldir.
"النقل" inkilab, dönme, dönüş manasinadır. Yani onlar ölümler den sonra Allah'a öyle dönüp öyle varırlar; kötü bir dönüşle dönenler ve deli bir varışla geri varırlar. Çünkü onların dönüp varacaklan yer cehen nemdir.
Kaşifi der ki: "Hangi yere dönseler o dönecekleri yer ateş olacak tır."
Rivayete göre Ebû Bekr (r.a.) hayatından ümid kesince Osman (r.a.)'dan şöyle bir ahidname yazmasını istedi: "Bu Ebû Kuhâfe'nin oğlu- nun, kâfir kimsenin bile îmana geldiği bir halde mü'minlere ahdi/vasi yetidir. Ebû Bekir (r.a.) bir ara baygınlık geçirip ayrıldıktan sonra şöyle demiştir: Ben size Ömer b. Hattab'ı (r.a.) yerime halife bırakıyorum. Eğer âdil olursa ki onun hakkında benim zannım budur. Eğer âdil olmazsa "haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir."
"الظلم" adaletten sapmak ve haktan yüz çevirmektir.
Zālimler üç çeşittir: En büyük zâlim, Allah'ın şeriatının (hükmü) altına girmeyendir. Allah Teâlâ: "Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür." (Lokmat. 31/13) buyurarak bunu kasdetmiştir. Ortanca zâlim, sultanın hükmünü yeri ne getirmeyendir. En küçük zalim ise amel ve çalışmaktan haylazlık yapıp insanların menfaatlarını alan, kendi menfaatini onlara vermeyendir.
Adaletin faziletindendir ki onun ziddi olan zulümden tevbe ancak ada let yapmakla mümkündür. Şayet hırsızlar aralarında bir şeyi şart koşsalar ve onda adâleti gözetmeseler, işleri yolunda gitmez.
Akıl sahibi kimseye gereken, bu vaîd ve şiddetli tehdîde kulak vermek.
Her sålikin yardımcısı, sülük edilen yolların tehlikelerinden kurtaran ancak Allah'tır. 41
41. Şuara süresi, 1108 yılının Zülkāde ayının 9'unda (30 Mavis 1697) Persembe günü tamam old
YANITLASİL
yuksel7 Aralık 2023 01:20
تفسير روح البيان
Rûhu'l Beyân
- Kur'an Meâli ve Tefsiri -
İsmail Hakkı BURSEVÎ
ERKAM YAYINLARI
CILT
14
sy. 180.
Tarangirane Siyaset karşıdaki meleği şeytan gösterir. (M.) 258:22. Mektup, 4. vecih; (Sn.) 68; (E.L.) 1:266; 2: 144, 145. Tarafgirâne siyaset keşfiyata mânidir. (Mh.) 32:1. maka. 8.
YanıtlaSilmuk
Tarafgirâne vaziyet almamak itiraz edenlerin pişmanlığına se- bep olur. (E.L.) 1:157.
Tarih, asker milletinin siyasete girmesinin çok tehlikeli oldu- ğunu gösteriyor. (H.Ş.) 113: Asa. Hit Yalancı politika ve siyasete dayanmak insanlığın maslahatına
zıttır. (H.Ş.) 78. Zâlim siyasetin gaddarene bir düsturu da "Cemaat için fert feda edilir" dir. (E.L.) 1:206; (H.Ş.) 153.
YANITLASİL
yuksel14 Aralık 2023 00:32
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 595.
sol taraflarından verirler. Hak teålå orada bütün mahluklarına vasıtasız kelâm söyler. Bir onda herkesin hesabını görüp kimine hitab, kimine itâb eder. Mazlûmun hakkını zālimden alıp, zālimin hasenâtı var ise ona ve- rir, yoksa mazlûmun günahlarını zālime yükletir. Hesabdan sonra hay- vanları toprak eder. Kafirler hayvanlara gıpta edip keşki biz de toprak ol- saydık derler.
YanıtlaSilHz. ALİ -RADIYALLAHU ANH-IN KIYMETLİ SÖZLERİ
YanıtlaSil* Kişi, dili altında saklıdır, konuşturunuz zaman kıyme- tinden neler kaybettiğini anlarsınız.
* Dünya bir cîfedir, leştir. Ondan birşey isteyen köpek- lerle dalaşmaya dayanıklı olsun.
* Kul ümidini yalnız Rabbine bağlamalı ve yalnız günah- ları kendisini korkutmalıdır.
* İnsanlar arasında Allah'ı en iyi bilen, O'nu çok seven ve tam ta'zim edendir.
* İlimsiz yapılan ibadette, anlayış vermeyen ilimde, te- fekküre götürmeyen Kur'ân-ı Kerîm okumakta hayır yoktur.
* İyilik bilmez birisi de olsa, sen iyilik yap! Zira o, mukabi- linde teşekkür edene yapılan iyilikten mizanda daha ağır gelir.
* Edep aklın sûretidir.
* Alim ölse de yaşar, cahil yaşarken ölüdür.
* Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.
* İnsanın kıymeti, yaptığı iyiliklerle ölçülür.
* Kalbin şifâsı Kur'ân-ı Kerîm okumaktır.
YANITLASİL
yuksel31 Ocak 2024 21:51
ISLAM KAHRAMANLARI
• İnsanlara önce hakkı öğretiniz. Onu öğrenen batil
tanır. * İnsanı layık olmadığı yere koymak zulümdür.
• Hakk'ı tanıyan Hak ehlini de kolayca anlar. Önce bâtil öğrenen, Hakk'ı güç tanır.
*Sen babanın hakkına riayet edersen, oğlun da senin hakkına riayet eder.
• Cimri insan, dünyada fakirler gibi yaşar, ahirette de zenginler gibi hesaba çekilir.
* Dostlarının kalbini kırmakla, düşmanlarının arzularını yapmış olursun.
* Himayen altındakilere iyilik yapmak istersen, onlara terbiye ve edep öğret.
* İki şey aklı ve tedbiri bozar, biri acele etmek, biri de olmayacak şeyi istemek.
* Kanaat eden aziz, açgözlülük yapan zelil olur.
* Nasihati reddeden, rezalet bulur.
* Kişinin verene teşekkür etmesi, nimetinin artmasına sebep olur.
* Ölümü unutmak, kalbin paslanmasındandır.
* Oburlukla sağlık bir arada bulunamaz.
* Mes'ud insan başkasından ibret alandır.
*Kişinin kendisini beğenmesi, aklının zayıf olduğuna delalet eder.
58
* Hakiki dost, sıkıntı zamanında imdada yetişendir
YANITLASİL
yuksel31 Ocak 2024 21:52
ASR-I SAADET'TEN
* Lüzumsuz şeylerin peşinde koşan, lüzumlu şeyleri ka- çırır.
• İnsanın namaz hususunda tembellik göstermesi, îman zayıflığındandır.
* Sabır kederlere perde, tehlikelere karşı yardımcıdır.
* Öldükten sonra yaşamak isterseniz, ölmez bir eser bırakınız.
* Her fenalıktan uzak kalmanın yolu, dili tutmaktır.
* İktisat az şeyi çoğaltır, israf çok şeyi azaltır.
* Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz.
İnsanlığın kurtuluşu faizin kaldırılması, zekâtın yerine getiril mesindedir. (S.) 649:Lemaat
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 22:33
İnsanlar kendi idarecilerinin yolundadır. (Mn.) 33.
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 22:53
8.Asirda İngiliz Kralı Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazarak para bastırmış.
Akra Fm.
Günün sohbeti
Prof Dr Mahmud Esad Coşan
YANITLASİL
yuksel4 Şubat 2024 23:36
Türkiye Cumhuriyeti de paranın üstüne Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazmalidir.
Cennet ehli Cennete Cehennem ehli de ateşe girdiklerinde, ölüm (bir koç şeklinde) Cennetle Cehennem arasında bir yere getirilir ve kesilir. Sonra bir münadi şöyle nida eder: "Ey ehli Cennet, ebedilik var ölüm yok. Ey ehli nar, ebedilik. Ölüm yok." Bunun üzerine Cennet ehlinin sevinç üzerine sevinçleri artar. Cehennem ehlinin ise hüzünleri üzerine hüzünleri artar.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 51 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel20 Şubat 2024 16:30
Ümmetimi Benden sonra öyle fitneler kaplayacak ki, o fitnelerde insanın vücudu gibi kalbide ölür.
Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 346 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
مَزَامِيرَ يُقَدِمُونَ الرَّجُلَ لِيُغَنِّيَهُمْ وَلَيْسَ بِافقهِهِمْ (طب عن عابس لغفارى)
YanıtlaSil3240- Şu altı hususla karşılaştığınız zaman, ölümü temenni edin. Alçaklar başa geçirilince, hükümler satılınca, insan öldürmek hafife alınınca, şart ve yemin çoğalınca, akraba ile ilgi kesilince, Kur'an şarkı gibi oyuncak ve eğlence edinilince ki, insanlar kendilerinden çok daha az bilgisi bulunan adama gelip ondan medet umarlar.
٣٢٤١ - تَنَاصَحُوا فِي الْعِلْمِ وَلَا يَكْتُمُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا فَإِنَّ خِيَانَةً فِي الْعِلْمِ
أَشَدُّ مِنْ خِيَانَةٍ فِي الْمَال (حل عن ابن عباس)
3241- İlimde birbirinize yardımcı olun. Kimse kimseden ilmi gizlemesin. Çünkü ilimde hıyanet, maldaki hiyanetten daha şiddetlidir.
٣٢٤٢ - تَنْتَظِرُ النُّفَسَاءُ اَرْبَعِينَ لَيْلَةً فَإِنْ رَنَتِ الطَّهْرَ قَبْلَ ذَلِكَ فَهِيَ طَاهِرٌ
وَإِنْ جَاوَزَتِ الْأَرْبَعِينَ فَهِيَ بِمَنْزِلَةِ الْمُسْتَحَاضَةِ تَغْتَسِلُ وَتُصَلِّي فَإِنْ غَلَبَهَا
الدَّمُ تَوَضَّأَتْ لِكُلِّ صَلَوة (ك عن ابن عمرو)
3242- Lohusa, kırk gece bekler. Bundan önce temizlik görürse, temizlenmiş olur. Eğer kırk geceyi geçerse özürlü hükmündedir. Yıkanır, namaz kılar. Eğer kan çok gelirse her namaz için abdest alır.
٣٢٤٣ - تَنْزِلُ الْمَعُونَةُ مِنَ السَّمَاءِ عَلَى قَدْرِ الْمَوْنَةِ وَيَنْزِلُ الصَّبْرُ عَلَى قَدْرِ
الْمُصِيبَةِ الحسن بن سفيان كر عن ابي هريرة)
3243- Yardım gökten, ihtiyaca göre iner, sabır da musibete göre iner.
٣٢٤٤ - تُنْكَحُ الْمَرْئَةُ لَأَرْبَعِ لِمَالِهَا وَلِحَسَبِهَا وَلِجَمَالِهَا وَلِدِينِهَا فَاغْفَرْ
بِذَاتِ الدِّينِ تَرِبَتْ يَدَاكَ رخ م ن ده حب عن أبي هريرة والديلمي والدارمي عن جابر) 3244- Kadın dört hasleti için alınır:
a) Malı için,
YANITLASİL
yuksel1 Mart 2024 22:49
b) Soyu için,
c) Güzelliği için,
d) Dini için. Sen dindar olanı tercih et ki, iki elin toprak olsun (bereket bulsun).
اسْتَطَعْتُمْ فَإِنَّا الإِسْلامَ عَلَى النَّظافة الله بنى ٣٢٤٥ - تَنَظَّفُوا بِكُلِّ مَا
وَلَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ إِلَّا كُلُّ نَظيف (ابو الصعاليك والرافعي عن أبي هريرة
3245- Olanca gücünüzle temizlenin. Çünkü Allah İslam'ı temizlik üzerine kurmuştur. Cennete ancak, her temiz olan kişi girebilir.
٣٢٤٦ - تَهَادَوْا تَزْدَادُوا حُبًّا وَهَاجِرُوا تَوَرَّثُوا أَبْنَانَكُمْ مَجْدًا وَأَقِيلُوا
الْكِرَامَ عَثَرَاتِهِمْ (طس والعسكرى كر عن عائشة)
3246- Hediyeleşiniz ki, karşılıklı sevgileriniz artsın. Hicret edin ki, çocuklarınıza iyi bir şeref ve fazilet terk etmiş olasınız, iyi insanların hatalarını affediniz.
٣٢٤٧ - تَهَادَوْا فَإِنَّ الْهَدِيَّةَ تُضَعّفُ الْحُبَّ وَتُذْهِبُ بِغَوَائِلِ الصَّدْرِ (طب
وابو يعلى وابو نعيم عن ام حكيم 3247- Birbirlerinize hediye verin. Çünkü hediye sevgiyi artırır ve kalpteki gaileleri giderir.
٣٢٤٨ - تَوَاضَعُوا لِمَنْ تَعَلَّمُونَ مِنْهُ وَتَوَاضَعُوا لِمَنْ تُعَلِّمُونَ وَلَا تَكُونُوا
جَبَابِرَة الْعُلَمَاءِ فَيَغْلِبُ جَهْلُكُمْ عِلْمَكُمْ (ابو الشيخ عن ابي هريرة) مِنْ
3248- Kendilerinden öğrendiklerinize (hocalarınıza) karşı alçak gönüllü olun. Kendilerine öğrettiklerinize karşı da tevazu gösterin. Zorba alimlerden olmayın. Böyle olursanız cehliniz ilminizi yenik düşürür.
٣٢٤٩ - تَوَاضَعُوا وَجَالِسُوا الْمَسَاكِينَ تَكُونُوا مِنْ كُبَرَاءِ اللَّهِ وَتَخْرُجُوا مِنَ
الكبر (حل عن ابن عمر) *
GGG
3249. Alçak gönüllü olun ve yoksullarla oturun ki, Allah nezdinde büyük kabul ettiği kişilerden olursunuz ve kibir denilen şeyden
YanıtlaSilإِيمَانُهُ رَجُلٌ لا يَخَافُ فِي اللَّهِ لَوْمَةَ لائِم ٣٣١٤ - ثَلَاثَةٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ يَسْتَكْمِلُ وَلَا يُرَانِي بِشَيْءٍ مِنْ عَمَلِهِ وَإِذَا عُرِضَ عَلَيْهِ أَمْرَانِ أَحَدُهُمَا لِلدُّنْيَا وَالْآخَرِ
لِلآخِرَةِ اخْتَارَ أَمْرَ الآخِرَةِ عَلَى الدُّنْيَا (كر والديلمي عن ابي هريرة) 3314- Üç şeyi kendinde bulunduran, kâmil bir iman elde
a) Allah yolunda kınayıcının kınamasından korkmamak, b) Yaptığı amellere en küçük bir riya dahi karıştırmamak, c) Biri dünya diğeri ahiret olan iki iş kendisine sunulduğunda, ahiretinkini tercih etmek.
etmiş olur:
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 01:53
1942- Kıyamet gününde kulun ilk hesap verecek olduğu şey, namazıdır. Eğer tamamlamışsa bu onun için tam olarak yazılır, tamamlayamamışsa Allah Azze ve Celle meleklere:
"Bakın, eğer kulumun nafile namazı varsa onunla bu farz namazlarını tamamlayın" emrini verecek. Sonra zekattan da böyle hesaba çekilecek. Sonra diğer ameller de bu minval üzere ele alınacak.
۱943 - اَوَّلُ الْوَقْتِ رِضْوَانُ اللهِ وَوَسَطُ الْوَقْتِ رَحْمَةُ اللَّهِ وَآخِرُ الْوَقْتِ
عن ابراهيم بن عبد الملك) الله قط * عَفْو الله
1943- Namazın vaktinin evveli Allah'ın rızası, ortası rahmeti, sonu ise Allah'ın affıdır.
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 01:57
عائشة)
4496- Veled-i zinaya, ana-babasının suçundan hiçbir sorumluluğu yoktur. Kimse kimsenin suçunu (günahını) taşımaz.
٤497 - لَيْسَ عِنْدَ اللهِ يَوْمٌ وَلاَ لَيْلَةٌ تَعْدِلُ اللَّيْلَةَ الْغَرَّاءَ وَالْيَوْمَ الأَزْهَرَ (ك) * ٤٤٩٧
عن ابي بكر)
⑤
G
4497- Allah katında, Cuma gecesi ve gününe eşit olacak hiçbir gece ve gün yoktur.
٤٤٩٨ - لَيْسَ عَدُوكَ الَّذِى اذَا
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 02:00
١٣٤٠ - إِنَّ الدُّنْيَا مَلْعُونَةٌ مَلْعُونٌ مَا فِيهَا إِلَّا ذَكَرَ اللَّهُ وَمَا وَالاهُ وَعَالِمُ أَوْ
مُتَعَلَّمُ فَإِنَّ أَوَّلَ فِتْنَةٍ بَنِي إِسْرَائِيلَ كَانَتْ فِي النِّسَاءِ اء (م) عن ابي سعيدن
حسن غريب عن ابي هريرة
1340- Dünya melundur, dünyada bulunan ve kişiyi Allah'tan gafil eden hususlar da melundur. Yalnız zikrullah, Allah'ın sevdiği iyi amel, âlim ve ilim tahsil eden hariçtir. İsrailoğullarını baştan çıkarıp fitneye sürükleyen ilk şey muhakkak kadınlar olmuştur.
١٣٤١ - إِنَّ الدُّعَاءَ يَنْفَعُ مِمَّا نَزَلَ وَمِمَّا لَمْ يَنْزِلْ فَعَلَيْكُمْ عِبَادُ اللَّهِ بِالدُّعَاءِ
ت وابن النجار عن ابن عمر)
1341- Dua, gelen ve gelecek olan musibetlere karşı faydalıdır. Allah'ın kulları! Duadan ayrılmayın.
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 02:02
٣٨٦٤ - طَاعَةُ النِّسَاءِ نَدَامَةٌ (عق والقضاعي وابو على الحداد في معجمه كــر
عن عائشة)
getirir.
3864- Mühim işlerde kadınlara boyun eğmek pişmanlık
٣٨٦٥ - طَاعَةُ الله طَاعَةُ الْوَالِدِ وَمَعْصِيَةُ الله مَعْصِيَةُ الْوَالِدِ (طس عن ابي
هريرة)
3865- Allah'a itaat etmek, anneye, babaya itaaat etmektedir. Anneye babaya isyan eden, Allah'a isyan etmiş olur.
-
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 02:03
- طَالِبُ الْعِلْمِ طَالِبُ الرَّحْمَنِ طَالِبُ الْعِلْمِ رُكْنُ الإِسْلَامِ وَيُعْطَى
أَجْرُهُ مَعَ النَّبِيِّينَ (الديلمي عن انس)
din gibi
3867- İlmin talibi Rahman'ın talibi demektir. İlmin talibi İslam'ın rüknüdür. O peygamberlerle birlikte mükafatlandırılacaktır.
٣٨٦٨ - طَالِبُ الْعِلْمِ اللَّهِ كَالْغَازِي وَالرَّائِحُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ
الديلمي عن انس حل عن بكار بن ياسر)
3868- Allah için ilim tahsil eden, Allah yolunda savaşa erkenden gidip sağ salim dönen gibidir.
ن
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 02:04
Sene yüz otuz beş olunca, Davud oğlu Süleyman (a.s.)'ın deniz adalarında hapsettiği şeytanların azılıları serbest kalır. Ve onların onda dokuzu lrak'a gider. Ve orada Kur'an hakkında (şeytanca) mücadele ederler. Onda biri ise Şam'da kalır.
Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 60 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
Yorum Gönder
Bu blogdaki popüler yayınlar
İman
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Meric Tumluer Said Nursi
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Blogger tarafından desteklenmektedir
Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL
Vasiyet ve mustafa
PROFİLİ ZİYARET EDİN
Arşivleme
Kötüye Kullanım Bildir
148. Allah, (insanı incitecek) kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Ancak zulmedilenler hariç. Allah her şeyi işiten ve bilendir.
YanıtlaSil(Zulmedilenler feryat, beddua veya şikayet edebilirler.)
Nisa Suresi
148.ayet.
zümre a.)زمره( ]Ar.] (ç. b. zümer) 1. Top- luluk, cemaat. 2. Sınıf, grup: "Yalnız o münte- sibīn-i edeb üç zümreye daha doğrusu üç dereceye ayrılır. "(T.Fikret) 3. Cins, tür, nevi.
YanıtlaSilzümrüd a.)مرد( ]Ar] 1. Pek kıymetli yeşil
bir taş. 2. tas. Bütün varlıkların çizildiği küllî nefis.
§ tam. zümrüd-i anka a زمرد عنقا
Güneş ve ateşten yaradıldığına ve semanın dördüncü katında yaşadı- ğına inanılan kutsak kuş, simurg.
zümrüdi a.)زمردی Zümrüt renginde olan. > Ar.zümrüd + -ī[
zümum ça. )موم( ]Ar.zemmin ç. b.[
Zemler, yermeler, kınamalar, ayıplamalar.
zümürrüd a.)مرد( Çok bilinen
yeşil ve kıymetli taş, zümrüt. 2. mec. Pek yeşil şey. [
zümürrüd-fām (زمردفام) . S.
<
Ar.zümürrüd + F.fäm] Zümrüt renkli: "Ge- tirsen meclise cām-ı zümürrüd-famı ey sākī /
YANITLASİL
yuksel18 Mart 2024 08:53
Prof. Dr. İsmail PARLATIR
Osmanlı Türkçesi
Sözlüğü
)seçkinler)a özel bir hitabı hedef alması dolayısıyledir. وَلَا تَلْبِسُوا الحَقِّ بالباطل hakkı batıl ile karıştırıp aldatmayın; doğruyu yalanla, yanlışlarla bulayıp da وَتَكتُمُوالحق وأنتم تعلمون bile bile hakkı gizlemeyiniz. Bu âyetin anlamı çok kap- samlıdır. İlme ve amele dair hususları kapsar. Bilgiçlerin hilelerine, yalan do- lanlarına ve bozgunculuklarına, hatta ticaret ehlinin karışık işlerinden ve hakim- lerin haksız hükümlerine varıncaya kadar hepsine şümülü vardır. "İnsanları aldatmayınız, sahtekârlık yapmayınız." meâlinde bir genellemeyi ifade eder. Bununla beraber (kelâmın) sevki bilhassa ilmî değeri hedef alıyor. Nice kimse- ler vardır ki, ilmî gerçekleri bozarlar, kötüye kullanırlar, onları kendi gönüllerine göre evirerek çevirerek aslından çıkarırlar, bakırı yaldızlarlar, altın diye satarlar. Bu durum İsrailoğulları haberlerinde çok vardı. Bunlar, kendi yazdıkları fikirleri, te'villeri, tercemeleri, Tevrat'ın aslı ile karıştırıyorlar, seçilmez bir hale getiriyorlar ve bazan da Muhammed (s.a.v.)'e ait vasıflar hakkında yaptıkları gibi geçmiş kitaplardaki âyetleri saklıyorlardı ki, bu konuda فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَذَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ "Yazıklar olsun o kimselere ki, kit- abı elleriyle yazıp, sonra 'Bu Allah katındandır.' derler." (Bakara, 2/7( يُحَرِّفُونَ الكلم عن مواضيه "Kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar." (Nisa, 4/46, Maide, 5/13( ve diğerleri gibi başka âyetler de vardır. Bunlar, Tevrat'ın aslını korumuyorlar, kendi yazdıkları tercemeleri: "İşte Allah'ın kitabı" diye Tevrat yerine koyuyor- lardı. Ve ilmî meselelerde gerçeği takip etmeyerek kendi gönüllerine göre
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel19 Mart 2024 05:59
2- BAKARA SÛRESİ: 42-43
Cu
oluy
din
hak
ma
rin
ara
ke
de
be
n
0
286
Cuz
açıklamalarda bulunuyorlar, arzu ve şehvetlerine sapıyorlar, safsatalar yapıyorlar, arzularına tabi oluyorlardı. Bu şekilde hak fikri, hak inancı kalmıyor aidatma, karıştırma, aldatıcılık hükümran oluyordu. İşte bütün bunlara karşı İsrailoğullarının bilginlerine genel olarak bu yasaklama hitabı söylenmiştir ki, Kur'ân'da bu konuda başka bir âyet olmayıp da yalnız bu âyet olsaydı, Kur'ân'ın terceme ve tefsiri meselesinde ve diğer ilmî vaziyette İslâm'ın tutumunu, ilmi vazifenin şeklini tayin etmek için bu âyet yeterli olurdu. Kur'ân'ın tecrid (soyutlama) meselesinin ne büyük önemi haiz olduğu, Kur'ân'ı Kur'ân, terceme- sini terceme, tefsir ve te'vili de tefsir ve te'vil olarak bellemek ve belletmek bir hak görev olduğu unutulmamalı. "Farsça Kur'ân", "Türkçe Kur'ân" gibi sözlerden çekinmelidir. Çünkü milyonla terceme ve te'vil yazılır, onlar yine Kur'ân'ın hakikati olmaz, Cenab-ı Hak لا تلبسُوا الحَقِّ بالباطل buyurmuştur.
Şu çarpıcı gerçeği görmek gere- kir; 1900'lü yılların başlarında Afrika topraklarının % 90'ı sömürge statü- sünde idi. Bu oran şimdi % 10'un altındadır. Ancak hemen işaret etmek yerindedir ki, bağımsızlıklar siyasal anlamdadır. Kültürel anlamda ba- ğımsız ülke hemen yok gibidir. Gü- nümüz, kültürel bağımsızlıklar için kavgaların verildiği gündür. Batılı, Af- rika'dan çekilirken kiliselerini, okulla- rını ve uzmanlarını orada bırakarak çekildi. Görünür planda elini çekti ba- tılı Afrika'dan ama yerli temsilcilerini, yerli yabancılaşmış aydınları bıraktı yerine. «Kendine dönüş ya da «diri- liş>> diyebileceğimiz gelişmelere batı kayıtsız kalmamakta, olay tehlikeli boyutlara ulaştığında hemen yine askerî müdahalelere başvurmakta- dır.
YanıtlaSilİslam Aylık Mecmua
Temmuz 1985
sy. 24.
Genel Kısaltmalar
YanıtlaSilTranskripsiyon İşaretleri
Arama Kılavuzu
Duyurular
TDV İslâm Ansiklopedisi
Hakkında
Görüntü Ayarları
TDV İslâm Ansiklopedisi'nde ara...
CASUS
الجاسوس
Bölümler İçin Önizleme
İlişkili Maddeler
BERÎD
İslâm devletlerinde istihbarat ve posta teşkilâtına verilen ad.
HAFİYE
Gizli bilgi toplayan kişiler için kullanılan bir tabir.
1/2
Müellif:
CENGİZ KALLEK
Arapça ces kökünden “gözetleyen, araştıran” mânasında isim olan casus kelimesi, “düşmanın sırlarını araştırıp bilgi sızdıran, düşman içinde çeşitli yıkıcı faaliyetlerde bulunan kişi” anlamına gelmektedir. Bu faaliyet sırasında göz önemli bir fonksiyon icra ettiğinden Arapça’da casusa “göz” anlamına gelen ayn adı da verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de casus kelimesi yer almamakla beraber aynı kökten gelen tecessüs fiil olarak geçmektedir (el-Hucurât 49/12).
A) Tarihçe. 1. Asr-ı Saâdet Dönemi. Hz. Peygamber İslâm devletinin başkanı olarak barış ve savaş halinde üstünlük sağlamak amacıyla düşmanın siyasî, askerî ve iktisadî faaliyetlerine dair istihbarat çalışmalarına büyük önem vermiştir. Bedir Savaşı’na başlamadan önce Kureyş ordusuyla ilgili araştırmalara bizzat katıldığı gibi önemli savaşların hemen hepsinde düşman hakkında bilgi toplayacak gözcüler göndermiş ve düşman ülkesinde yaşayarak merkeze bilgi aktaran casuslar görevlendirmiştir.
Hz. Peygamber’in istihbarat çalışmalarına verdiği önemi ve bu tür faaliyet alanlarının genişliğini gösteren örnekler olarak o dönemde görevlendirilen bazı casusları ve görevlerini zikretmek gerekir. Müslüman oldukları halde kimliklerini gizleyerek oturdukları Mekke, Evtâs, Necid ve Diyârıgatafân’dan siyasî, askerî ve iktisadî bütün önemli faaliyetleri rapor etmek üzere Ebû Temîm el-Eslemî, Abbas b. Abdülmuttalib, Enes b. Ebû Mersed, Ömer b. Sâidî ve Hüseyl b. Nüveyre el-Eşcaî; Kureyş’in daha sonra Bedir Savaşı’na sebebiyet veren Suriye kervanını takip etmek üzere Talha b. Ubeydullah ve Saîd b. Zeyd; müslüman olduğunu gizleyen Mekkeli bir demirci ile irtibat kurarak Ayyâş b. Ebû Rebîa ve Seleme b. Hişâm adlı iki müslüman mahkûmu kaçırmak üzere Velîd b. Velîd b. Mugīre; Müreysî‘ Gazvesi öncesinde mensubu bulunduğu Benî Mustaliḳ kabilesinin Medine’ye saldırmak için başlattığı hazırlık hakkında bilgi toplamak üzere Büreyde b. Husayb; Hâlid b. Süfyân b. Nübeyh el-Hüzelî’nin Medine’ye hücum etmek maksadıyla Urene’de taraftar toplamaya başladığına dair haberlerin aslını araştırmak ve doğru olduğu takdirde Hâlid’i öldürmek, ayrıca dört beş kişilik bir grupla beraber İslâm düşmanı yahudi Ebû Râfi‘i öldürmek üzere Abdullah b. Üneys el-Cühenî; Hendek Muhasarası sırasında, müslüman olduğunu gizleyerek müttefik ordularının arasına girmek ve bölücü
faaliyetlerde bulunmak suretiyle ordu mensuplarını birbirine düşürüp ittifakın dağılmasını sağlamak üzere Benî Eşca‘ kabilesinin reisi Nuaym b. Mes‘ûd; aynı ordunun içine sızarak bilgi toplamak üzere Cübeyle b. Âmir el-Belevî ve Huzeyfe b. Yemân; yine Hendek Muhasarası sırasında Benî Kurayza yahudilerinin tutumunu öğrenmek üzere Zübeyr b. Avvâm; Hudeybiye Antlaşması ile sonuçlanan umre yolculuğuna karşı Kureyş’in aldığı tavrı tesbit etmek için Büsr b. Süfyân; Huneyn Gazvesi’nden önce Hevâzin, Sakīf, Nasr ve Cüşem gibi kabilelerin toplandıkları haberinin alınması üzerine Medine’ye karşı bir savaş hazırlığı içinde olup olmadıklarını araştırmak maksadıyla Abdullah b. Ebû Hadred; Tebük Seferi’nden önce Benî Kâ‘b kabilesini düşmana karşı kışkırtmak üzere Büdeyl b. Verkā, Amr b. Sâlim ve Büsr b. Süfyân; Bedir Savaşı’nda yenik düşen Kureyş kabilesini müslümanlara karşı kışkırtıp siyasî-askerî bir ittifak teklif ettiği ve Hz. Peygamber ile yaptığı anlaşmayı bozan benzeri hareketlerde bulunduğu tesbit edilen Medine yahudilerinin reisi Kâ‘b b. Eşref’i öldürmek üzere Ebû Nâile’nin de aralarında bulunduğu bir grup ve Mekke’deki müslüman esirleri Medine’ye kaçırmak üzere Mersed b. Ebû Mersed el-Ganevî görevlendirilmişti. Hz. Peygamber’in casusları zaman zaman ödüllendirdiği de bilinmektedir. Meselâ Kureyş kervanını takiple görevli olan Talha b. Ubeydullah ile Saîd b. Zeyd Bedir Gazvesi’ne katılmadıkları halde ganimetten pay almışlardır.
YanıtlaSilİslâmiyet’ten önce, Arabistan ticaretine hâkim olan Kureyş başta olmak üzere bütün Arap kabileleri hayatlarına ve mal varlıkları ile ticaret kervanlarına yönelik her türlü tecavüzü önlemek için casusluk faaliyetlerine önem vermişlerdir. Kureyş kabilesi İslâm’dan sonra bu faaliyetleri baş düşman olarak gördüğü müslümanlara yöneltmiştir. Bunun en belirgin örneklerinden biri, Ebû Süfyân’ın liderliğinde Suriye’den gelen Kureyş kervanının aldığı sağlam istihbarat sayesinde hem Hz. Peygamber’in gönderdiği casusları, hem de kendisini bekleyen İslâm ordusunu atlatarak Mekke’ye ulaşmasıdır. Bundan dolayı Hz. Peygamber, karşı casusluk faaliyetlerini de ihmal etmemiştir. Bu yönde aldığı ilk tedbir, Tebük Gazvesi hariç bütün askerî sefer ve seriyyelerde en yakınlarına bile gerçek hedefi söylemeyerek dikkatleri başka taraflara çekmek olmuştur. Hatta Abdullah b. Cahş Seriyyesi’nde olduğu gibi bazan gönderdiği bir askerî birliğin kumandanına bile gerçek hedefi söylemediği, eline mühürlü bir mektup vererek belli bir süre sonra okuyup gideceği yeri öğrenmesini emrettiği görülmektedir. Bunun yanında düşman adına çalışan casusların yakalanarak etkisiz hale getirilmesi çalışmaları da vardır. Meselâ Hâtıb b. Ebû Beltea’nın Mekke’nin fethi için yapılan hazırlıkları ihbar girişimi ortaya çıkarılmış, Ebû Süfyân adına casusluk yapan Furât b. Hayyân yakalanmış, Benî Mustaliḳ Gazvesi’nden hemen önce İslâm ordusunun içine sızıp bilgi toplayan bir casus ve Huneyn Gazvesi’nden önce yine aynı görevi yapan bir başka casus öldürülmüştür. Ayrıca Hz. Peygamber’in, Hudeybiye Antlaşması ile sonuçlanan Mekke yolculuğu sırasında Kureyş hakkında bilgi toplamak için Huzâalı bir gayri müslimi görevlendirdiğine dair rivayetler, İslâm devletinin gerektiğinde gayri müslim casuslar kullanmasının da câiz olduğunu göstermektedir.
YanıtlaSil2. Sonraki Dönemler. İstihbarat faaliyetlerine Asr-ı saâdet’ten sonra da gerekli önemin verildiği görülmektedir. Hilâfet dönemi iç ve dış savaşlarla geçen Hz. Ebû Bekir ridde olayları süresince her tarafa casuslar göndermiş, Şam ve Filistin ordularının kumandanları Yezîd b. Ebû Süfyân ile Amr b. Âs’a, diğer cephelerdeki İslâm ordularının durumunu rapor edecek ve düşman hakkında bilgi toplayacak casuslar görevlendirmelerini ve kendileriyle ilgili sırları gizlemelerini emretmiştir. Ecnâdeyn Savaşı sırasında kimliğini gizleyerek elçi sıfatıyla girdiği düşman karargâhında incelemelerde bulunan kumandan Amr b. Âs’ın, Filistin bölgesindeki Kaysâriye’nin muhasarası esnasında yakalanan düşman casuslarını elde ederek kendi hesabına çalıştırdığı da rivayet edilmektedir. Yine Hz. Ebû Bekir döneminde Şam fâtihi Ebû Ubeyde b. Cerrâh bölgede tutunabilmek için gayri müslim Nabatîler’den casus olarak faydalanmıştır. Sevâd orduları kumandanı Hâlid b. Velîd de Âlîs ve Hîre halkı ile, İranlılar’a karşı casusluk yapmaları şartıyla antlaşma yapmıştır.
YanıtlaSilHz. Ömer istihbarat faaliyetlerine büyük önem vermiş, Ebû Ubeyde ve Sa‘d b. Ebû Vakkās gibi ordu kumandanlarına Hz. Ebû Bekir’inkine benzer tavsiyelerde bulunmuştur. Ebû Ubeyde’nin bölge zimmîlerinden Bizans ordusu içinde faaliyet gösterecek casuslar seçtiği, Hâlid b. Velîd’in de çeşitli bölgelerde casusluk ve karşı casusluk faaliyetlerinde bulunan adamları olduğu bilinmektedir. Filistin ordularının Gazze kanadı kumandanı Alkame b. Mücezziz, elçilerinin yeterli istihbaratı sağlayamaması üzerine elçi sıfatıyla girdiği düşman kalesinde bizzat bilgi toplamıştı. Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Antakya civarındaki Curcûme halkı ile (Cerâcime), ayrıca Ürdün ve Filistin’deki Sâmirîler’le cizyeden muaf tutulmaları karşılığında casusluk yapmaları hususunda anlaşmıştır. Şam’ın fethinden sonra Bizanslılar hesabına casusluk yaptıkları anlaşılan Arbessûs (Misis veya bugünkü Kozan civarı) zimmîlerini, bölgeyi bir yıl sonra veya -bütün mal varlıklarının iki katının kendilerine ödenmesi karşılığında- derhal boşaltmaları hususunda muhayyer bırakmış, birinci seçeneği tercih etmeleri üzerine de verilen süre sonunda bu yerleşim merkezini yıktırmıştır. Ayrıca gayri müslimlerin Medine’ye girişini kontrol altına almak ve giyim kuşamlarında müslümanlara benzemelerini yasaklamakla da düşman casuslarının hilâfet merkezine sızmalarını engellemeye çalışmıştır.
İstihbarat faaliyetleri Hz. Osman döneminde de devam etmiştir. Kıbrıs fâtihi Muâviye b. Ebû Süfyân’ın ada halkıyla yaptığı zimmet antlaşmasına gerektiğinde düşmanın durumunu rapor etmeleri şartını da koyduğu bilinmektedir. Daha sonra ise ortaya çıkan tefrika dolayısıyla istihbarat daha çok Hz. Ali ile Muâviye arasında gelişmiştir. Bununla birlikte Hz. Ali genel istihbarat faaliyetlerini de ihmal etmemiş ve meselâ Mısır valiliğine tayin ettiği Eşter’e her tarafa güvenilir casuslar göndermesini emretmiştir.
YanıtlaSilEmevîler devrinde istihbarat teşkilâtı daha düzenli bir yapıya kavuşturulmuştur. Bu dönemde oluşturulan Dîvânü’l-berîd’e mensup memurlar aynı zamanda istihbarat faaliyetlerini de yürütüyorlardı. Bunlar bilgi toplayarak merkeze ulaştırırken yine aynı dönemde oluşturulan Dîvânü’r-resâil mensupları da elde edilen gizli belgeleri değerlendirmek ve istihbaratla ilgili yazışmaları yürütmekle vazifelendirilmişti. Ayrıca toplumun her kesiminden casusların görevlendirildiği bu dönemde sınırlarda giriş çıkışlar da kontrol altına alınmıştı. Abbâsîler devrinde Dîvânü’l-berîd’den ayrı olarak savaş sırasında faaliyet gösterecek özel haber alma teşkilâtı (el-bürudü’l-harbiyye) kurulmuştu. Büveyhîler zamanında ilk defa Muizzüddevle tarafından sâî ve gammâz adı verilen casuslar görevlendirilmiş, Fâtımîler döneminde ise bu tür faaliyetler Dîvânü’l-inşâ çerçevesinde yürütülmüştür. Casuslar doğrudan Dîvânü’l-inşâ başkanı tarafından görevlendirilir, maaşları onun tarafından ödenir ve bilgiler doğrudan doğruya ona aktarılırdı. Memlükler devrinde ilk defa I. Baybars tarafından özellikle Moğollar ve Franklar’a karşı faaliyet gösterecek yeni bir istihbarat servisi kurulmuştur. Memlük kaynaklarında bu gizli servis elemanları kāsıd adıyla zikredilmektedir. Kimlikleri pek çok Memlük devlet ricâlinden dahi gizlenen, adları divanlara kaydedilmeyen bu servis elemanları doğrudan doğruya müstakil bir âmire bağlı olup raporlarını ona sunuyor ve maaşlarını gizli bir ödenekten alıyorlardı.
B) Fıkhî Hükümler. İslâm hukukuna göre İslâm devleti lehine casusluk yapmak câizdir. Hatta devletin bekası için zaruret halini alırsa bu tür faaliyetlerde bulunmak vâciptir. Nisâ sûresinin 71. âyetinde müminlere düşmana karşı tedbir almaları, Enfâl sûresinin 60. âyetinde düşmana karşı kuvvet hazırlamaları emredilmektedir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre savaşta üstün gelebilmek için barışta tedbir almak ve hazırlıklı olmak gerekmektedir. Bu ise düşmanın siyasî, askerî ve iktisadî durumunu bilmek ve gerekli tedbirleri almakla mümkündür.
YanıtlaSilBir müslümanın düşman lehine casusluk yapmasının haram olduğu konusunda icmâ vardır. Enfâl sûresinin 27. âyetinde müminlerin Allah’a, Resul’üne ve birbirlerine karşı hainlik etmeleri, Mâide sûresinin 51. âyetinde yahudi ve hıristiyanları dost edinmeleri, Mümtehine sûresinin 1. âyetinde ise Allah’ın ve inananların düşmanlarıyla yakınlık kurmaları yasaklanmıştır. Bu âyetler ve Hz. Peygamber’in karşı casusluk faaliyetleriyle ilgili sünneti, düşman casuslarının ihbar edilmesinin vâcip olduğuna delil teşkil etmektedir.
Düşman hesabına çalışan casuslara, bunlara yardım ve yataklık edenlere verilecek cezalar konusunda değişik görüşler mevcut olup konu ile ilgili hükümler suçlunun müslüman, zimmî, harbî müste’men oluşuna göre de farklılık arzetmektedir.
1. Müslüman Casus. İmam Mâlik’ten gelen bir rivayete göre dindaşlarına zararı dokunduğu ve yeryüzünde fesat çıkmasına sebebiyet verdiği için öldürülür. Düşman lehine çalışan müslüman casusun zındık hükmünde olduğunu ileri süren İbnü’l-Kāsım, İbn Rüşd ve Sahnûn gibi Mâlikîler’e göre suçluluğu ortaya çıktıktan sonra tövbe etse bile ölümle cezalandırılır. Derdîr de bu görüşü benimsemekte, ancak suçluluğu ortaya çıkmadan önce ikrarda bulunup tövbe eden casusun tövbesinin kabul edilmesi gerektiğini söylemektedir. İbn Vehb bu görüşü daha da yumuşatıp suçluluğunun ortaya çıkmasından sonraki tövbenin de kabul edilmesini savunmakta, İbnü’l-Mâcişûn ise suçlunun bir defaya mahsus olmak üzere ta‘zîrle cezalandırılması, suçun tekerrürü halinde ise öldürülmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Eşheb el-Kaysî ve kendilerinden nakledilen diğer rivayetlere göre İmam Mâlik ile İbnü’l-Kāsım bu hususta hükmün devlet başkanına ait olduğunu belirtmektedirler. İbn Kayyim el-Cevziyye’nin de içinde bulunduğu bazı Hanbelîler’e göre bu suç, gerektiği takdirde ölüm de dahil olmak üzere ta‘zîrle cezalandırılır. Ahmed b. Hanbel, İbn Akīl ve İbn Teymiyye, düşmana bilgi sızdıran müslüman casusun ta‘zîren öldürüleceği görüşünü benimserken Ebü’l-Mehâsin İbnü’l-Cevzî, ancak tekrar casusluk yapacağından korkulması halinde bu cezanın verilebileceğini belirtmiştir. Bazı Mâlikîler’le Hanefîler, Şâfiîler, Zeydîler’e ve Evzâî’ye göre düşman hesabına casusluk yapan müslüman öldürülmez. Bir rivayete göre Ahmed b. Hanbel ile Ebû Ya‘lâ el-Ferrâ da bu
görüştedirler. Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf gibi bazı Hanefîler ise bir daha işlememek üzere tövbe edinceye kadar fizikî baskı (Ar. vec‘: dayak vb.) ve uzun süreli hapsi ihtiva eden bir ta‘zîr cezasının uygulanmasından yanadırlar. Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, suçunu bizzat ikrar etmesi veya suçluluğunun sübut bulması halinde devlet başkanı tarafından fizikî cezaya çarptırılması gerektiğini söylemektedir. Bazı Mâlikîler de suçluluğunun sabit olması durumunda fiziki baskı, hapis ve sürgünü ihtiva eden bir ta‘zîr cezası uygulanması görüşündedirler. İmam Şâfiî ise daha çok suçlunun kimliği üzerinde durmaktadır. Ona göre müslümanların ileri gelenlerinden güvenilir bir kişi fiilin hükmünü bilmeden bu suçu işlemişse cezalandırılmaz, bu vasıfları taşımayan biri ise ta‘zîren cezalandırılır. Sonuç olarak, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine mensup bazı âlimler, bu suça uygulanacak ta‘zîr cezasının sınırını geniş tutup suçlunun ölümle cezalandırılacağını söylerken başta Hanefî ve Şâfiîler olmak üzere İslâm hukukçularının çoğunluğu fiziki baskı, hapis, sürgün gibi bir cezanın verilebileceği görüşünü benimsemişlerdir. Devlet başkanının, ta‘zîr grubuna giren cezaların takdiri konusundaki geniş yetkisi de göz önüne alınırsa cezanın uygulanması sırasında duruma göre farklı hükümler uygulama imkânının her zaman mevcut olduğu anlaşılır.
YanıtlaSil2. Zimmî Casus. İslâm devletinin gayri müslim vatandaşı olan zimmî, casusluk yapması halinde, İmam Mâlik ve talebeleri, Ahmed b. Hanbel ve Evzâî’ye, ayrıca İmâmiyye ile Zeydiyye mezheplerine göre zimmet akdini bozduğundan devlet başkanı tarafından ölümle, asılarak teşhir edilmek veya köle statüsüne geçirilmek suretiyle cezalandırılır. Ebû Yûsuf ise sadece ölüm cezasını gerekli görmektedir. Şâfiîler’in çoğunluğuna göre, eğer zimmet akdinde İslâm devletiyle ilgili sırların düşmana aktarılmasını yasaklayan bir madde bulunmuyorsa, bu suçun işlenmesi halinde akid bozulmayacağından suçlu öldürülmez. Hanbelîler de bu görüşü tercih etmişlerdir. Ebû Yûsuf dışındaki Hanefîler’le bazı Şâfiîler’e göre, zimmet akdinde böyle bir madde bulunsun veya bulunmasın, casusluk suçu akdi bozmadığı gibi suçlu da öldürülmez, ancak her iki halde de fizikî ceza uygulanır.
3. Harbî-Kâfir Casus. Gayri müslim bir devletin vatandaşı olup müste’men statüsünde bulunmayan casusların öldürülmesi hususunda ittifak vardır. Şeybânî’ye göre bulûğa ermemiş casuslar katledilmeyip fey hükmü uygulanır.
YanıtlaSil4. Müste’men Casus. İslâm ülkesine emanla girmek isteyen gayri müslim bir kişide ilke olarak casusluk, sabotaj, kışkırtıcılık gibi İslâm devletine zarar vermeye yönelik bir kastın bulunmaması şartı aranır. Eman akdinde, İslâm devletiyle ilgili sırları düşmana aktarmasını ya da düşman casuslarına yardım ve yataklık etmesini yasaklayan bir madde bulunmasına rağmen casusluk suçunu işlerse öldürüleceği konusunda görüş birliği mevcuttur. Böyle bir maddenin mevcut olmaması halinde Hanbelîler, Mâlikîler ve Ebû Yûsuf, bu suçla süreli bir eman akdinin bozulacağını ileri sürerek yine ölüm cezasına hükmetmekte, ancak devlet başkanının müste’men casusu köle statüsüne geçirmeyi tercih edebileceğini de söylemektedirler. Evzâî, emanın kaldırılıp casusun sınır dışı edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Ayrıca Şeybânî suçluluğu kesinlik kazanmamış casus zanlısının sınır dışı edileceğini belirtir. Ebû Yûsuf dışındaki Hanefîler ile Şâfiîler ise eman akdinin böyle bir suçla bozulmayacağı, dolayısıyla suçlunun öldürülemeyeceği, ancak fizikî ceza uygulanıp hapsedileceği görüşündedirler. Sonuç olarak casusluk suçunun ta‘zîr grubuna girdiği ve devlet başkanının bu konuda geniş takdir yetkisinin bulunduğu göz önüne alınırsa casusa verilecek cezanın günün şartlarına göre belirlenme imkânının her zaman mevcut olduğu söylenebilir.
İslâm kaynaklarında, kendi devleti lehine casusluk yapan bir müslümanın dinî görevlerini yerine getirirken karşılaştığı zorluklar sırasında faydalanabileceği ruhsatlara dair bilgiye rastlanmamaktadır. Bununla ilgili literatürde tesbit edilebilen tek örnek, Medine’ye saldırmak üzere Urene’de taraftar toplamaya başlayan Hâlid b. Süfyân b. Nübeyh el-Hüzelî’yi öldürmekle görevlendirilen Abdullah b. Üneys el-Cühenî’nin ictihadıdır. İslâm hukukçuları esas itibariyle, erkânına riayet imkânı bırakmayan hastalık veya şiddetli savaş hali dışında farz namazların yürürken, kıbleden başka bir tarafa yönelerek veya ima ile edasına ruhsat vermemişlerdir. Ancak düşmanını kaçırmamak için ardından takip eden Abdullah b. Üneys’in bu sırada ima ile namazını da kıldığı, Hz. Peygamber’in ise onun bu ictihadını onayladığı rivayet edilmektedir. Bu hususta hüküm verirken maslahat ve zaruretle ilgili genel kurallara başvurmanın zorunlu olduğu anlaşılmaktadır.
Uhud Gazvesi’nden hemen önce Hz. Peygamber tarafından gönderilen Ali b. Ebû Tâlib kumandasındaki keşif kolunun, ele geçirdiği iki düşman gözcüsünü bilgi vermekten kaçınmaları üzerine dövmeleri, gerektiği takdirde düşman casuslarına konuşmaya zorlamak için fizikî baskı uygulanabileceğini göstermektedir. Ancak Şeybânî’ye göre fizikî baskının suçun ispatı için uygulanması halinde meydana gelecek bir ikrar, ikrah altında gerçekleştiğinden geçerli değildir.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Buhârî, “Cihâd”, 141, 195, “Meġāzî”, 9, 13, 46, “Tefsîr”, 61/1, “İstiʾẕân”, 23, “İstitâbetü’l-mürteddîn”, 9.
Müslim, “Feżâilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 161.
Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 98.
Tirmizî, “Tefsîr”, 61.
Beyhakī, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 146-151.
Ebû Yûsuf, el-Ḫarâc, s. 189-190.
Şâfiî, el-Üm, IV, 118, 166-167.
Vâkıdî, el-Meġāzî, II, 797-799.
İbn Hişâm, es-Sîre, II, 601, 614, 615-618; III, 236-238; IV, 397, 398-399.
Ebû Ubeyd, el-Emvâl, s. 1661.
İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, II, 63; III, 105-106, 216-217, 382-383, 480, 496, 526; IV, 132-133, 199, 278-279, 280, 294, 299, 310; V, 352, 353.
Belâzürî, Fütûḥ (Rıdvân), s. 159, 161, 162, 164.
a.mlf., Ensâb, I, 332, 337-338, 373-374, 376, 378; III, 480, 526; IV, 299.
Taberî, Târîḫ (Ebü’l-Fazl), II, 584-585; III, 418, 604, 605-606.
Kudâme b. Ca‘fer, el-Ḫarâc (de Goeje), s. 354-355.
İbn Hibbân, es-Sîretü’n-nebeviyye ve aḫbârü’l-ḫulefâʾ (nşr. el-Hâfız es-Seyyid Azîz Bek v.dğr.), Beyrut 1407/1987, s. 238, 272, 300, 324, 327, 443.
Mâverdî, el-Aḥkâmü’s-sulṭâniyye, s. 184-185.
Ebû Ya‘lâ, el-Aḥkâmü’s-sulṭâniyye, s. 158-159.
Şîrâzî, el-Müheẕẕeb, II, 258.
Serahsî, el-Mebsûṭ, X, 85-86.
a.mlf., Şerḥu’s-Siyeri’l-kebîr, Kahire 1972, V, 2040-2044.
Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Aḥkâmü’l-Ḳurʾân, IV, 1782-1784.
Kâsânî, Bedâʾiʿ, VII, 113.
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 370, 404, 437, 446, 460-461, 496, 497-498; III, 9, 271, 352.
İbnü’t-Tıktakā, el-Faḫrî, s. 270.
Kurtubî, el-Câmiʿ, V, 273; XVIII, 51-53.
Nevevî, el-Mecmûʿ, XIX, 340-343.
a.mlf., Şerḥu Müslim, XII, 125-126; XVI, 55-57.
Muhibbüddin et-Taberî, er-Riyâżü’n-naḍire fî
Abdürraûf Avn, el-Fennü’l-ḥarbî fî ṣadri’l-İslâm, Kahire 1961, s. 213-216.
YanıtlaSilMahmûd Şît Hattâb, el-Muṣṭalaḥâtü’l-ʿaṣkeriyye fi’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, Beyrut 1386/1966, I, 143-144.
Azîmâbâdî, ʿAvnü’l-maʿbûd, VII, 310-317.
Abdülazîz Âmir, et-Taʿzîr fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye, Kahire 1389/1969, s. 311-313.
Ettafeyyiş, Şerḥu Kitâbi’n-Nîl ve şifâʾi’l-ʿalîl, Beyrut 1392/1972, XVII, 664 vd.
Hamîdullah, Hz. Peygamberin Savaşları, s. 227-251.
a.mlf., el-Ves̱âʾiḳu’s-siyâsiyye, Beyrut 1403/1983, s. 400, 403, 470.
Abdülkerîm Zeydân, Aḥkâmü’ẕ-ẕimmiyyîn ve’l-müsteʾmenîn fî dâri’l-İslâm, Beyrut 1402/1982, s. 240-244.
Selâhaddin el-Müneccid, en-Nüẓumü’d-diblûmâsiyye fi’l-İslâm, Beyrut 1403/1983, s. 103-106.
Vehbe ez-Zühaylî, Âs̱ârü’l-ḥarb fi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Dımaşk 1983, s. 388-392.
a.mlf., el-ʿAlâḳātü’d-devliyye fi’l-İslâm, Beyrut 1409/1989, s. 61-64.
Muhammed Râkân ed-Dağmî, et-Tecessüs ve aḥkâmühû fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye, Amman 1404/1984.
Vefîk ed-Dakdûkī, el-Cündiyye fî ʿahdi’d-devleti’l-Ümeviyye, Beyrut 1985, s. 175-178.
Mustafa Zeki Terzi, Abbâsîler Döneminde Askerî Teşkilât (doktora tezi, 1986), AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 125-126.
Abdullah Münâsara, el-İstiḫbârâtü’l-ʿaṣkeriyye fi’l-İslâm, Beyrut 1407/1987, tür.yer.
Abdülhay el-Kettânî, et-Terâtîbü’l-idâriyye (Özel), II, 110, 121-127.
Mohammad Suleman, “Espionage in Pre-Islamic Arabia”, IQ, XXXII/1 (1988), s. 21-33.
Yûsuf Ali Mahmûd Hüseyin, “ʿUḳūbetü tecessüsi’l-müslim li-ṣâliḥi’l-ʿadüv fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye”, Dirâsât, XV/3, Amman 1988, s. 179-210.
Reuven Amitai, “Mamlūk Espionage among Mongols and Franks”, AAS, XXII (1988), s. 173-181.
Mv.F, X, 162-166.
M. Canard, “Djāsūs”, EI2 (İng.), II, 486-488.
İnönü'nün Attan Düşmesi
YanıtlaSil(Muzaffer Kılıç'tan,
Bir gün İnönü ile Çankaya sırtlarında gezinti yapıyorduk. O za- manlar Çankaya, Dikmen, Keçiören sırtları bomboş tarla, kır, bayırdı. İyi havalarda birçok defalar Atatürk'le olsun, İnönü ile olsun ata biner, tepeleri dolaşırdık.
İnönü ata çok güzel biner ve atı koşturmayı ve atlatmayı çok se- verdi. Hava da pek güzeldi. Yukarılara çıkınca İnönü atı mahmuzladı. Ben de arkasından atımı dört nala kaldırıp peşinden gidiyordum. Biraz gittikten sonra, birden ne oldu bilmiyorum, İnönü'nün atı ürküp bir- den yön değiştirdi. İnönü de dengesini kaybedip, sola doğru düştü. Fa- kat sol ayağı üzengiye takılı kalmıştı. Ürken at yan yan Paşa'yı sürükle- meye başladı. Ben şaşırmıştım, hemen atımı o atın yanına sürüp dur- durdum ve Paşa'nın atına atladım. Atın gemini yakalayıp atı kontrolü- me aldım. At neden ürktü ise ürkmüş, İnönü'nün yerde sürüklenmesi de onu iyice korkutmuştu. Gözleri açılmış, burun deliklerinden körük gibi hava çıkarıyordu. At biraz sakinleşince Paşa'nın ayağını üzengiden kurtardım ve attan inip Paşa'yı yerden kaldırdım.
Paşa'nın rengi uçmuş ve tabii olarak çok korkmuştu. Ben de çok korkmuştum. Çünkü oralarda Paşa'ya herhangi bir şey olsa ben yalnız ne yapabilirdim? Hemen orada bir çeşme bulup elimizi yüzümüzü yı
147. ATATÜRK'TEN ANILAR
YanıtlaSilkadık. Atlar da biraz sakinleşti. Yine de Paşa'yla atları değiştirip yavaş yavaş köşke geldik.
Atatürk terasta idiler. İnönü Ata'yı görünce, "Paşam, Muzaffer bu- gün benim hayatımı kurtardı." diye olayı anlattı. Ata da telaşlanmıştı. Hemen doktor çağırttırmışlar ve İnönü'yü kontrolden geçirttirmişlerdi. İnönü de bana birkaç defa teşekkür etmişler ve olayın değerlendirmesi- ni yapmışlardı (1929
Prof. Dr. Yurdakul Yurdakul
YanıtlaSilATATÜRK'TEN
HİÇ YAYINLANMAMIŞ
ANILAR
TRUVA
sy. 146,147.
bırakmaz. Bir kişi veli olabilmek için her iki mânâ- daki velîlik vasfını hâiz olmalıdır. Velî, en ince nok- taya kadar Allah'ın hukukuna riayet etmelidir. Veli- lerin de birçok dereceleri vardır. Bunların en üstü- nü kutup tur ki Hakikat-i Muhammediyye'nin vâ- risidir: Velîler kalp gözü açık olan kişilerdir. Bir kısmını halk bilemez. Hatta kendisinin veli oldu- ğunu bilmeyen veliler dahî vardır. Bunların gönül gözleri her şeyi görür, gönül kulakları her şeyi du- yar, kerâmet gösterirler.
YanıtlaSilVelîler hakkında bir âyet-i kerimede: "Dikkat edin! Allah'ın evliyâsı için ne korku vardır, ne de hüzün (Yûnus/62)" buyurulmaktadır.
Hz. Ali'ye "şâh-ı velâyet" denilmesi ilk İmam olmasına ve nübüvvetin sırrının velâyet oluşu inan- cına dayanır.
Güneş gibi günü günden yeğ olsun ol mâhın Velâyet ehli erenler ana nigehbândır Yahya Bey
Benzer ol şeyh-i siych-pûşa velâyet gösterip Ayağına akıdır dünyayı su gibi hemân Yahya Bey
(bkz. kutb, gavs, ermiş, şeyh, kerâmet)
veli ولی a.i. Ermiş. bkz. velâyet, ermiş.
Gelin velîler derneğine zâhidâ yoklan bu gün Nâ-murâd ol âdem ol yoklukta var ol hâliyâ Yahya Bey
vel-Leyla Leyl.
verda.i. Gül. bkz. gül.
Sen mevc-i nûr içre şafak Zanbak da yahud verd-i âl
Recaizâde
Veysel-Karenî ويس القرني a.i.t. Tabiinin bü-
yüklerindendir. Peygamberimizin zamanında bu-
lunduysa da O'nu göremedi. Yemen'in Karen kö-
yündendir. Peygamberimizi görmeden Müslüman
474
YanıtlaSilolmuştur. Annesinin sözüne o denli bağlı idi ki Medine'ye Peygamberimizin kapısına kadar geldiği halde annesinin "O'nu bulamazsan geri dön." sözü- ne uymak için Peygamberimizin hâne-i saâdetine dönmesini beklemeden Karen'e doğru yola çıkmış- tır. Peygamberimiz eve dönünce onun kokusunu duymuş ve hırkasının ona verilmesini vasiyet et- miştir. Hakkında birçok menkıbeler vardır. Bunlar- dan biri Mirâc*ta Peygamberimizin ayakkabılarını çevirmesidir. Rivayete göre Peygamberimizin bir dişinin kırıldığını duyunca acaba düşen diş şu mu- dur, bu mudur diye sırayla bütün dişlerini söktür- müş. Peygamberimiz onun hakkında "Ben Rahmân kokusunu Yemen'den duyarım." buyurmuştur.
Hz. Ömer zamanında Medîne'ye gelmiş ve çok hürmet görmüştür. Hz. Ömer kendi elleriyle Hırka- i saâdet'i ona vermiş ve Peygamberimizin vasiyetini yerine getirerek onun duâsını istemiştir. Bu hırka bu gün İstanbul'da Hırka-i Şerîf câmiinde muhafa- za edilmektedir. Sıffin muhârebesinde Hz. Ali*nin askeri arasındayken hicretin 37. yılında şehîd oldu. Attar'ın Tezkiretü'l-Evliyâ'sında hayatı ve menkı- beleri hakkında geniş bilgi vardır. Hakkında kitap- lar yazılmıştır.
Rûh-ı ashâb-ı kirâmıyla Rasûl-i Medenî Kutb-ı aktâb-ı izâmıyla Üveyse'l-Karenî
Yahya Bey
Rahman'ı dahî unutmayaydın Bir kez nefes-i Yemânî görsen
Kadı Burhaneddîn
vezan وزن a.i. Tartı, ölçü. Nazım âhenginin ölçü- südür. Divân şiirinde aruz vezni kullanılmıştır. Bu ölçüye göre dizedeki hecelerin sayısı değil, uzun veya kısa oluşları esastır. bkz. aruz, bahr.
YanıtlaSilvirda.i. Belli zamanlarda okunması âdet edi-
nilen duâlar ve zikir*ler. Özellikle seher vaktinde
okunur. Vird'i tarîkatı kuran şeyh* tespît eder. Ge-
nellikle âyetler ve hadîslerden derlenen virdler bir
çeşit ders sayılır. Mürîd, vird okumadan tasavvuf
yolunda ilerleyemez. Birşeyi vird edinmek, dile do-
layıp devamlı tekrarlamaktır.
İSKENDER PALA
YanıtlaSilAnsiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü
üzengi
YanıtlaSilütülmek )أوتولمك( Kaybetmek, yenilmek.
ütüme )اوتومه Ateşte alazlanmış taze
- buğday.
ütünmek )أوتوتمك( Bir dileğini veya arzusu- nu sunmak, arzuhal vermek, istirham eyle- mek.
ütüs )أوتوش( Kumar, oyun.
ütüzmek )اوتوزمك Yutulmak, yenilmek, oyunda kaybetmek.
üvey s.)اوگی( Öz olmayan, öz karşıtı.
üvey ana a.)1 اوکی انا olmayan anne, analık. 2. Öz babanın ikinci veya daha sonra evlendiği karısı.
üvey baba a)1 (اوگی بابا olmayan ba- ba, babalık. 2. Öz annenin ikinci veya daha sonra evlendiği kocası.
üvey çocuk a)اوکی جوجو Baska eşlerden veya sonradan evlenen erkek ya da kadından olma çocuk.
üveyik )أوكيك Güvercine benzeyen ve fakat biraz daha büyük bir kuş.
üvey kardeş a.)اوکی اردش Üvey baba ve- ya ananın oğlu veya kızı.
üveyil a.)اول( ] >Ar.üveyl] Vâveylâ, çığ- lık.
üvez a.)اور( Yeşile çalar bir tür kızıl si- nek, bögelek: "Bir öveze Nemrud'u kahr eyledür / Dünyadır likin ana zehr eyledür" (Melhame).
üvürmek )اوورمك( Üfürmek.
üylemek )أويله مك Sanmak, zannetmek.
üyürmek )أويورمك( Su girdap yapmak, rüz- gâr şeytan düğünü yapmak, çör çöp girdap gibi fırıl fırıl dönmek.
üzania)اذانی( ]Ar.] Büyük kulaklı adam.
üzdürmek )اوزدرمك Birisini bir kimseyi, bir şeyi diğerlerine tercih etmek, yeğlemek.
üzek a)1 (اوزك. Cekirdek, göbek. 2. Çıba- nın özü, ağırşağı. 3. Öküz arabasının oku.
üzengi a)اوزنکی Hayvana binildiği zaman - ayakları komaya yarayan demirden olan ba- samak.
Üzeyr (a.s.)
YanıtlaSillük ve yücelik sahibi, en büyük öğretici (Al- lah). (bkz.Üstad-1 Ezeli)
üstad-ül azam استاد الاعظم : )bkz.ustad-1a'zam(
üstad-ül aziz استاد العزيز : )bkz.üstad azîz(
üstad-ül beşer استاد البشر : )bkz üstadı beşer( üstad-ül muhterem استاد المحترم : bkz.üstad-1 muhterem)
Üstad-üs Said استاد السعيد : Ustad Saîd, saygı değer büyük İslâm âlimi Saîd Nursî (r.a.)
üstadiyet استادیت : üstadlık, hocalık, öğretici-
lik
üstadlık 1 : استادلك.hocalık, öğreticilik 2.büyük İslâm âlimliği
üstaz استاذ : üsdâd (bkz.üstad(
üstaz-ı azam استاذ اعظم : en büyük üstad (bkz. üstad)
üvey اووى : öz olmayan, aynı ana ve babadan dünyaya gelmeyen
Üveys أويس : Veysel Karânî (bkz. Veysel Karânî( Üveys-el Karanî أويس القراني : Veysel Karânî (bkz. Veysel Karânî)
üveys أويسى : Veysel Karânî'nin yolunu be- nimseyen; Veysel Karânî gibi doğrudan, yüz yüze görüşüp ders alacağı ve bağlanacağı üs- tadı, hocası, şeyhi olmayan, fakat görmediği üstadına sevgiyle bağlı kalıp ondan mânevî destek alan kimse
üvez 1 : اووز.sivri sinekten daha küçük bir tür sinek 2.gül türünden orta boyda bir tür ağaç. Üvez ağacının farklı türleri vardır. Kuşçu üve- zi denilen türü, mercan kırmızısı renginde güzel meyvelerinden dolayı süs ağacı olarak yetiştirilir. Bazı türlerinin muşmulaya benzer meyvesi vardır ve yenir
üzengi اوزنگی : binek hayvanlarına binmede kullanılan eyerdeki ayak basmaya yarayan demir halka
Üzeyr (a.s.( عزیر : Kur'an'da adı geçen bir zât.
Peygamber olup olmadığı bilinmiyor. Kur'an, Hz. Üzeyr'e (a.s.) (hâşâ) Allah'ın (c.c.) oğlu diyen Yahudileri yermektedir. Bunu, putpe- restlerin melekler hakkında (hâşâ), "Allah'ın (c.c.) kızları" şeklindeki uydurmalarının tak- lidi uydurma bir söz olduğunu belirtmekte- dir.(bkz.Kur'an: 9/30)
Ü
..
Tabiratlı, Terkibli, Ansiklopedik
YanıtlaSilRisale-i Nur'un
Büyük Lügatı
دار اخوان
Neşriyat
vesvesesiz وسوسه سز : vesveseye yer bırakm yan (bkz.vesvese)
YanıtlaSilvem وشم : dövme iğne ile vücuda yapılan işa- ret, vücuda kazıma; (mec.) normal olmayan şekle sokma, değiştirme
Vessems والشمس : Şems Suresi, Kur'an'ın 91.sûresi (Bu sûre, "Güneş üzerine and olsun ki.." meâlindeki, ilk âyetin ilk sözü olan bu kelimeden adını almıştır.)
veşşükrülillah والشكر الله : şükür Allah'a (c.c.( aittir, O'na yapılır, O'nun hakkıdır; Allah'a (c.c.) şükürler olsun, mânâsındaki söz
veyl ويل : yazıklar olsun! Vay hâline! Çekecek- leri var!
Veysel Karani ويسل قرانی : Yemen'in Karan
köyünde doğup büyümüş, Hz. Muhammed (a.s.m.) zamanında yaşamış, fakat, Hz. Pey- gamber'i (a.s.m.) görmeden O'nun peygam- berliğine inanmış ve O'na aşk derecesinde sevgiyle bağlanmış bir veli (ermiş) kişi. Hz. Peygamber (s.a.m.) ondan övgüyle söz etmiş- tir. Veysel Karanî, Hz. Peygamberi çok görmek istemiş, fakat, görmek nasib olmamış. Anlatıl- dığına göre annesi yaşlı ve kendisinden baş- ka bakacak kimsesi yokmuş. Hz. Peygamber'i (s.a.m.) görme isteğine annesi, ancak O'nu evine gidip görmesi ve beklemeden dönmesi şartıyla izin vermiş. Veysel Karanî de Medi- ne'ye gidip Hz. Peygamber'i (a.s.m.) görmek için evine uğramış. O'nu evinde bulamamış ve annesine verdiği söz gereği, O'nu görmek için
daha fazla bekleyememiş; üzüntü içinde tek-
YanıtlaSilrar Yemen'e, köyüne dönmüş. Hz. Peygamber'i
(s.a.m.), Veysel Karanî'nin kendisini ziyarete
geldiğini fakat kendisini göremeden dönmek
zorunda kaldığını öğrenmiş. Bunun üzerine
oun hakkında övücü sözler söylemiş ve hırka-
sının ona hediye olarak verilmesini tenbihle-
miş. Veysel Karanî, Hz. Peygamber'i (s.a.m.)
görüp O'nun sohbetinde bulunamadığı için
"sahabe" olmak şerefine erememiş, fakat, Ha-
life Hz.Ebûbekir (r.a.) ve Hz. Ömer devrinde
saygıyla anılan tabiînden (bkz.tabiîn) biri ol-
muştur. Hz. Peygamber'in (a.s.m.) kendisine
hediye olarak bıraktığı hırka, Hz. Peygamber'in
(s.a.m.) ölümünden sonra Veysel Karanî'ye
Hz.Ömer ve Hz.Ali (r.a.) tarafından teslim
edilmiştir. Asıl ismi Veys bin Amir el-Karanî
olan Veysel Karanî, Sıffîn Savaşı'nda şehit ol-
muştur.(hic.37, mi.657) (bkz, vak'a-i Sıffîn)
Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevâ-
rih-i Hulefa" adlı eserinde, Veysel Karanî'nin
Sıffîn Savaşı'nda şehit olması ile ilgili olarak
şöyle demektedir: "Efdal-1 tâbiîn olan Üveys
el-Karanî (r.a.) hazeratı dahi, rivayet-i sahîha-
ya göre kezalik Sıffîn'de şehid olmuştur." yani,
"Tabiîn'in en ileri gelenlerinden olan Veysel
Karanî hazretleri de (r.a.), sağlam olarak bize
ulaşan bilgilere göre aynı şekilde Sıffîn'de şe-
hid olmuştur. (r.a: Rahmetullahi aleyh
vezaif
vezaif-i hayatiye
ÜVERA' اوراء : Ateş ve güneş harareti. * Susuz- luk harareti.
YanıtlaSilÜVEYL : lik, vâveylâ.
ÜVEYS-EL KARANÎ اويس القرآني : Hz. Ebu Bekir
ve Ömer (R.A.) devirlerinde Medine-i Mü- nevvere'de çok hürmet gören ve Tabiînin büyüklerinden olup hadis-i şerif ile medh ü senâsı yapılan büyük bir veli. Peygamberimiz (A.S.M.) zamanında yaşamış ise de vâlidesi- ne çok hürmetinden dolayı Peygamberimiz- le görüşememiş, fakat ona bütün ruh u canı ile bağlı kalmıştır. Sıffîn Muharebesinde Hz. Ali'nin (R.A.) askerleri arasında şehid düş- müştü. (Hi: 37) Veys diye de anılır.
ÜVEYS اویسی : )Üveysî tarzı) Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı ol- duğu zatı görmeden ve gaybî olarak olan mu- habbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz almak tarzı.
ÜYELال : )C: Eyyil) Dağ keçisi.
ÜZANI اذانی : Kulakları büyük olan adam. (Mer- kepten kinaye olarak söylenmiştir.)
ÜZEYR عزیر : )AS) Kur'an-ı Kerim'de ismi bu- lunan büyük zâtlardandır. Peygamber olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır.
ÜZFUR اظفور : )C: Ezfâr-Ezâfir) Tırnak.
ÜZLUFE الوفه : )C: Ezâlif) Sarp kayalı yer.
ÜZN اذن : Kulak. İşitme organı.
Üzn-ü dahili اذن داخلي : İç kulak
OSMANLICA-TÜRKÇE ANSİKLOPEDİK
YanıtlaSilBüyük LUGAT
Hazırlayan
İTTİHAD İLMİ ARAŞTIRMA HEYETİ
CIFIR VE EBCED BÖLÜMÜ
YanıtlaSil975
Lafza-i Celal 309'dur, âyet 300'dür. Fark 9'dur. Böyle meziyat-ı kelâmiyede ve Lalogat nüktelerinde küçük farklar zarar vermez, takribi tevafukat ked
Sare-i Nisa', Maide, Ern'am üçünün mecmu-u âyetleri, mecmu'daki lafz-ı Celalinin adedine tevafuktadır. Ayetlerin adedi 464, Lafza-i Celal'in adedi 461... "Bismillah"daki Lafzullah ile beraber tam tevaſuktadır.
Hem mesela baştaki beş sürenin lafz-ı Celîl adedi; Sûre-i A'raf, Enfal, Tevbe, Yunus ve Hûd'daki Lafz-i Celâl adedinin iki mislidir. Demek bu ahir deki beş, evvelki beşin nisfıdır. Sonra gelen Sûre-i Yûsuf, Raad, Ibrahim, Hicr, Nahl Sürelerindeki Lafz-ı Celâl adedi, o nisfin nisfıdır.
Sonra, Sûre-i Isra', Kehf, Meryem, Taha, Enbiya, Hace (*) o nisfın nisfının nusfıdır. Sonra gelen beşer beşer takriben o nisbetle gidiyor. Yalnız bazı küsü- ratla fark var...» (Elyazma Rumuzat-ı Semaniye sh: 88)
Ve her sonra gelen sûrelerin beşer adetlerinde Lafz-ı Celâl'in adedi, bir ev- velki beşlerin yarısına indiğini acib bir sırr-ı tevafuk tarzında kaydetmiştir.
TEVAFUK NEDİR?
Tevafuk mefhumunun izahını Hazret-i Üstad Bediüzzaman bazı yerlerde izah ettiği gibi, onu çok mühim görmüş. Tevafukun envaını da Nur Risalele- rinde yer yer kaydetmiştir. Kur'an-ı Hakîm'de bir çok garib ve i'cazlı tevafuklar olduğu gibi, Nur Risalelerinin yazılış tarzlarında da bazı hârika tevafuklar görülmüştür. Hatta Nur hizmetiyle alâkadar hadiselerin tevafuklarını da bazan kaydetmiştir. Şimdi tevafuk mânasının ne demek olduğu hakkında Hazret-i Üstad'ın çok güzel ve şirin bir ta'rifi şöyledir:
«İşârât-ül İcaz tefsirinde lâtif bir işaret-i i'caziyeyi gördük. O işareti beyan- dan evvel bir mukaddeme:
Kudsî bir şeyin zarfı ve kılıfı, arizi bir kudsiyet aldığına binaen ve tevafukta bir işaret-i kudsiye gördüğümüzden;, tevafuk nazarımızda bir kudsiyet kes- betmiştir. Hem tevafuk, alâmet-i tevfik olduğu için nazarımızda mübarek olmuştur. Hem tevafuk, ittifaka işaret, ittifak ise ittihada emare, ittihad ise, vahdete alâmet, vahdet ise, tevhide delâlet, tevhid ise, Kur'an'ın dört esasından en mühim esası olduğundan, tevafuk nazarımızda yüksek bir mey almıştır. Hem tevafuk, şevki tezyid ve kelâmı tezyin ettiğinden nazarımızda gü- zelleşmiştir...» (Elyazma Rumuzat-ı Semaniye sh: 154)
kaydedilmiş. Şüphemiz kalmadı ki, gâibden ihtiyarımızın haricinde altıncısı girmiş. Ta bu, nisfiyet beger taksinat üzere bir sır inkişaf STT-1 mühimmi kaybolmasın. Said Nursi
RISALE! NUPUN KUDSI KAMAKUR
YanıtlaSilMuciz-ül Beyan'da lafz-ı Resul tekrarında ve o lafzı tekrar eden bediend mu'cizane, sart ve manevt tevafukat var. Lafız birbirine baktığı gibi, de birbirini o kadar kuvvetli ispat eder ve tekmil eder, dikkat eden kat typen απώ ki, tesadüf işi olmadığı gibi, fikr i begerin düşünüşü de olamaz (Elyazma Ra muzat-ı Semaniye sh: 60) dedikten sonra, Kur'an'da mevcud "Resul" kelime nin yüz altmış adedinin sekiz tane silsileler halinde birbirlerine baktığı me tevafuk ettiğini gösteriyor. Yalnız "Kur'an" lafzında olduğu gibi, "Resul" keli mesinin de nådir bazıları silsile hârici kaldığını, o ise bu sekiz silsilenin mey. kezleri olan Muhammed Sûresiyle Fetih Süresine hasredildiğinden, silsile hi rici kalanların başka bir sırrı olabileceğini kaydetmiştir.
Tevafukun başka bir çeşidi
Kur'an'da "Lafza-i Celâl" ile umum Kur'an âyetleri ve süreleri itibariyle Ayetlerinin birbirlerine bakar bir durumları olduğunu Hazret-i Üstad, yine bu tevafukun dürbünüyle keşfetmiş. Rumuzat-ı Semaniye'de bu mevzuu şöyle yazmıştır.
«Lafzullah, mecти-и Kur'an'da 2806 defa zikredilmiştir. "Bismil- lah"dakilerle beraber Lafz-ı Rahman 159, Lafz-ı Rahim 220, Lafz-s Gafür 62, Lafz-ı Rab 864, Lafz-ı Hakim 86, Lafz-ı Alim 136, Lafz-ı Kadir 21, "Lailahe Illahu"daki "Hu" 26 defa zikredilmiştir.
Lafzullah'ın adedinde çok esrar ve nükteler var. Ezcümle: Lafrullah ve Rab'den sonra en ziyade zikredilen Rahman, Rahim, Gafür ve Hakim ile bera ber, Lafzullah'ın adetleri Kur'an âyetlerinin nisfıdır. Hem Lafzullah ve Alliah lafzı yerinde zikredilen Lafz-ı Rab ile beraber yine nisfıdır. Çendan Rab lafis 864 defa tekrar edilmiş. Fakat dikkat edilse, 500 küsürü Allah lafzı yerinde zik redilmiş, 200 küsûru öyle değildir. Hem Allah, Rahman, Rahim, Alim ve La ilahe Illahu'daki "Hu" adediyle beraber yine nısıfdır. Fark yalnız dörttür. Ve "Hu" yerinde Kadir ile beraber yine mecmu-u âyâtın nisfıdır), Fark dokua dur.» (Elyazma Rumuzat-ı Semaniye sh: 83)
Sûreler itibariyle Kur'an âyetlerinin tevafuku
*...Süreler itibariyledir. Onun dahi çok nükteleri var. Bir intizam, bir kasd bir iradeyi gösterir bir tarzda tevafukatı vardır. Sûre-i Bakara, âyetlerinin adediyle Lafza-i Celal adedi birdir. Fark dörttür ki "Allah" lafzı yerinde, dirt "Hu" lafzı vardır. Mesela "Lailahe Illahu daki "Hu" gibi onunla muuafakat mam olur.
Al-i Imran'da, yine ayatıyla lafz-ı Celal tevafuktadır. Müsavidirler. Yulsa
(*) Kur'an âyetlerini 6666 olarak kabul eden mesleğe göre bu hesab yapılmıştır... (
AR)
RİSALE-İ NUR'UN KUDSÎ KAYNAKLARD
YanıtlaSil(Tespitleri, Delilleri, Mealleri)
ENVÅR NEŞRİYAT
(1) Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) attan düştüğü zaman, ömrünün 53'ünden sonra, Medine'de olmuş olması, Hazret-i Üstad'ın Kastamonu'da attan düşmesi hadisesi ise, yaşının 59'undan sonraya rastlar. Resul-i Ekrem'in Medine'deki hayatının; yani, 53 ile 63 arasındaki hayatının hangi senesinde olduğu hakkında kat'î bir bilgimiz olmadığı gibi; Üstad'ın da Kastamonu hayatının 59 ile 67. ömür yılları arasında hangi senede o hâdise vuku' bulmuş, hakkında da bir mâlumatımız yoktur. Ancak iki rakamın, yani ömür senelerinin birbirine çok yakın olması noktasından bir galib ihtimal ile; ömürlerinin aynı yılları içinde vuku' bulmuş olacağına ihtimal verilebilir.
YanıtlaSilAbdülkadir Badıllı
üzengi a. Eyerin iki yanında asılı bulunan ve hayvana binildiğinde ayakların basılmasına yarayan, altı düz demir halka: "İyi süvarilik gururuyla ayaklarını üzengiden çıkarmış, dizginleri bırakmış." -F. R. Atay.
YanıtlaSil→ üzengi kayışı, üzengi kemiği, üzengi taşı, çanak üzengi, ayağı üzengide
üzengi kayışı a. Eyerin sağına ve soluna ta- kılan üzengi demirini özel toka ile eyere bağlayan kayış.
üzengi kemiği a. anat. Orta kulakta üzengiye benzeyen küçük bir kemik.
üzengileme a. Üzengilemek işi.
üzengilemek (-i) Koşturmak için hayvana üzengi ile vurmak.
üzengilenme a. Üzengilenmek işi.
üzengilenmek (nsz) Hayvan, üzengi ile vu- rulmak.
üzengili sf. Üzengisi bulunan.
üzengisiz sf. 1. Üzengisi bulunmayan. 2. zf. Üzengi olmaksızın.
üzengi taşı a. Bir kemerin iki yanında ayaklar üzerine gelen ilk taş.
üzenti a. Manevi hazdan yoksunluk: "Şu ifta- ra çağrılış bile üzenti gibi geldi, kendimden sıkıldım." -F. R. Atay.
= üzere zf. 1. Amacıyla: "Müzakere bitince üç dört gün sonra gene evde buluşmak üzere ayrıldılar." -P. Safa. 2. Şartıyla: Akşama geri vermek üzere bu kitabı alabilirsiniz. 3. Neredeyse: "Bu yangın kalbimizde başlıyor
aldu-
ATATÜRK KÜLTÜR, DİL VE TARİH YÜKSEK KURUMU TÜRK DİL KURUMU
YanıtlaSilTÜRKÇE SÖZLÜK
(1814) KDEAGI PE DE TREBИ С К
ССАВОЛ К DEMIBYA Dot Di
On Biring
11. BASKI
2011
(8801) died Fonts
500 tervsif adomsscloti
ANKARA, 2011 LUCASOT 1.7
TÜRKÇE SÖZLÜK
YanıtlaSil1932
Türk Dil Kurumu Yayınları
۲۸۲ - أَدْنَى أَهْلُ الْجَنَّةِ مَنْزِلَةَ الَّذِى لَهُ ثَمانُونَ أَلْفَ خَادِمِ وَاثْنَتَانِ وَسَبْعُونَ زَوْجَةً وَتُنْصَبُ لَهُ قُبَّةٌ مِنْ لُؤْلُةٍ وَزَبَرْجَدٌ وَيَاقُوتُ كَمَا بَيْنَ الْجَابِيَةِ إِلَى صَنْعَاءِ
YanıtlaSilحم حب ع ض ت غريب عن ابي سعيد)
۲۷۷
كَمَا يَتَاَنَّ
Çünkü
Ölü de
۲۷۸
282- Cennet ehlinin en az rütbe ve derecelisi, seksen bin hizmetçisi ve yetmiş iki bin zevcesi olan kimsedir ki, ona Cabiye i- le San'a arasını (kapsayacak) yakut, zebercet ve inciden yapılmış bir kubbe dikilecektir.
۲۸۳ - اَدُّوا إِلَى كُلِّ ذِى حَقٍ حَقَّهُ وَالْوَلَدُ لِلْفِرَاشِ وَلِلْعَاهِرِ الْحَجَرُ وَمَنْ تَوَلَّى
غَيْرَ مَوَالِيهِ أَوْ اِدَّعَى إِلَى غَيْرِ أَبِيهِ فَعَلَيْهِ لَعْنَةُ اللَّهِ وَالْمَلَئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ لَا
يُقْبَلُ مِنْهُ صَرْفٌ وَلَا عَدْلٌ (طب عن ابي مسعود)
عن
Op-
n.
283- Her hak sahibine hakkını verin. Çocuk yatağındır (yatak sahibinindir), zina eden adama ise mahrum olmak vardır. Kim kendisini velilerinden başkasına nisbet ederse, yahut baba- sından başkasının kendi babası olduğunu iddia ederse, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. Ondan ne bir farz ne de bir nafile kabul edilmez.
حَبَّ
الا أَنَا سَبَقَتْ رَحْمَتِي غَضَبِى فَمَنْ شَهِدَ ان لا اله الا الله وان مُحمَّدًا عَبْدُهُ
YanıtlaSilوَرَسُولُهُ فَلَهُ الْجَنَّةُ (الديلمي عن ابن عباس)
1957- Kitab-ı Evvel'de (Levh-i Mahfuz) Allah'ın ilk yazdığı: "Ben öyle bir Allah'ım ki, benden başka (ibadet edilecek) hiçbir ilah yoktur. Rahmetim gazabımı geçmiştir. Kim Allah'tan başka ibadete layık ve müstehak ilah olmadığına, Muhammed'in ise onun kulu ve rasulü olduğuna yürekten şehadet ederse, cenneti hak etmiştir."
١٩٥٨ - أَوَّلُ شَيْءٍ كَتَبَهُ اللَّهُ تَعَالَى فِي اللَّوْحِ الْمَحْفُوظ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ أَنَّهُ مَنْ اسْتَسْلَمَ لِقَضَائِي وَرَضَى بِحُكْمِي وَصَبَرَ عَلَى بَلَائِي بَعَثْتُهُ يَوْمَ
الْقِيَمَةِ مَعَ الصَّدِيقِينَ (الديلمي عن ابن عباس)
1958- Allah'ın Levh-i Mahfuz'da ilk yazdığı: "Bismillahirrahmanirrahıym"dir. Kim benim kazama boyun eğip de hükmüme rıza göstererek verdiğim belaya sabrederse, onu kıyamet günü sıddiklerle beraber haşrederim.
١٩٥٩ - أَوَّلُ مَا يُسْتَنْطَقُ مِنْ ابْنِ آدَمَ جَوَارِحُهُ فِي مَحَافِنِ عَمَلِهِ فَتَقُولُ
وَعِزَّتِكَ إِنَّ عِنْدِى الْمُطَمَرَاتِ الْعِظَامِ فَيَقُولُ اللَّهُ أَنَا أَعْلَمُ بِهَا مِنْكَ اذْهَبْ
اذْهَبْ فَقَدْ غَفَرْتُ لَكَ (الخطابي في الغريب عن ابي امامة)
dandolu amelleri hakkında