sey. in kısaltılmış ismi. Müslüman her işine Bismillah ile başlar. Yani her işi Allah adına ve Allah için yapar. Atomlardan yıldızlara kadar her varlık da Allah adına ve Allah için hareket eder. insan da bis- millah diyemiyeceği, yani Allahın emri ve izni ol- mayan bir işi ve hareketi yapmamak, onun emri dairesinde kalmakla gerçekten insan olur. Aksi
Sofiyye ile sohbetim esnasında kendilerinden üç şey öğrendim.
" 1. Zaman bir kılınçtır, sen onu kullanmazsan o seni keser. 2. Kendini hak ile meşgul etmezsen, bâtil seni istila eder. . Kendine hiç bir varlık isnad etmemek, erbâb-ı ismetten olmak demektir.
Celaluddin-i Suyûtî; Te'yidü'l-Hakikati'l-Aliyye, s. 15:
YANITLASİL
yuksel19 Kasım 2023 21:27 İmam-ı Malik rh.a.'in Görüşü
"Fikhi öğrenip de tasavvufu öğrenmemiş olan fâsıklığa, Tasavvufu öğrenip, fıkhı öğrenmemiş olan zındıklığa düçar olabilir. Hem fikhi ve
hem de tasavvufu birarada cem eden de hakikate ulaşır." Aliyyü'l-Kârî Fıkh-ı Maliki Şerhi c. 1, s. 33
106- Biz herhangi bir ayeti (n lafzını yahut hükmünü veya her ikisinin 16. Biz het nu neshedersek veya (hazalardan silerek) on geutturursak, (onun yerine, hem kullara fayda ve kolaylık açısından, hem de sevap bakımından) ondan daha iyisini veya (yükümlülük ve sevap ka zandırma yönünden) onun (bir) benzerini getiririz. (Habibim!) Bilmedin mi ki; gerçekten Allâh (emretme, yasaklama, değiştirme ve hükümsüz kıl
ma dâhil) her şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kadîr'dir?! Kur'ân'da ve Sünnet'te geçerli olan "Nesh" konusu "Şerî bir hükmün, Allâh-u Teâlâ ta- rafından tümüyle kaldırılması veyâ misliyle yâhut daha iyisiyle değiştirilmesi" anlamına gel- mektedir. Meselâ Bakara Sûre-i Celîlesi'nin 180. âyet-i kerîmesinde: "Ardından mal bırakacak kişinin, o maldan ne kadar pay alacakları hususunda ana-babasına ve akrabâsına vasiyette bulunmasının farz olduğu" açıkça bildirilmiştir. Ama daha sonra "Mîras âyetleri" olarak anı lan; Nisa Sûresi'nin 11 ve 12. âyet-i kerîmelerinin indirilişiyle, herkesin ne alacağı taksim edil miş ve böylece ölecek kişinin kafasına göre vasiyet yapmasının farziyeti kaldırılmıştır.
90
YANITLASİL
yuksel30 Kasım 2023 03:21 KUR'ÂN-I 'AZÎM
ve Soru Edatlı Kelime Mânâsı - 1
Cüz: 1
Sûre: 2
Yine böylece kiblenin Mescid-i Aksa'dan Mescid-i Harâm'a döndürülüşü de neshin ör- neklerindendir. Bu konuda misalleri çoğaltabiliriz. Konunun ehemmiyetinden dolayı âlimler: "Nâsih ve mensûhu bilmeyen kimselerin âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler okuyarak vaaz et- meleri câiz değildir" demişlerdir. Allâh-u Teâlâ neyi ne zamâna kadar ne sebeple geçerli kı- lacağını, ne zamanda neyi hangi hikmetle hükümsüz kılacağını ezelî ilmiyle bildiği için nesh, Allâh-u Teâlâ'nın ilminde ve takdîrinde vukû bulan bir değişiklik olarak görülemez, bilakis bu hükümler, ferdin ve toplumun menfaatleri gözetilerek zaman ve zemine göre değişebilecek şekilde takdîr edilmiştir. Ancak şu bilinmelidir ki; nesh sâdece emir ve yasaklarda geçerlidir, ama haber ve kıssa niteliğindeki konularda geçerliliği düşünülemez. Neshin şekilleri, örnekle- ri ve hikmetleri hususunda geniş mâlûmât için bakınız: Rûhu'l-Furkan Tefsiri, 1/502-507
Eve geldi Muhammed'i bulmadı, Yemen illerinde Veysel Karani. Adına Yunus Emre'nin de yuka-
rıya bir kıtasını aldığımız ilahiyi yaz- dığı Veysel Karani Türk tasavvuf ede- iyatında büyük sevgi ve alaka görmüş, hakkında menkıbenameler, pek çok ilahi ve destan mahiyetinde hikâyeler kaleme alınmıştır.
Sufi kaynaklarından bir kısmı Veysel Karani'nin Hz. Peygamberle görüştüğünü ileri sürerlerse de, diğer kaynaklar ve rivayetler bunun aksini savunmuşlardır. Yukarıda belirtildi- ği gibi, hasta annesini yalnız bırakma- dığı için, Medine'ye gidemeyen bu Sufi için Hz. Peygamber, Hz. Ömer ve Hz. Ali'ye, onunla görüşmek imkanı- nın kendilerine nasip olacağını müj- delemiştir. Ayrıca duasını almalarını da bildirmiştir. Onlar da onu görecek- leri anın gelmesini dört gözle bekleme- ye koyulmuşlardır. Hz. Ömer'in hali- feliği döneminin son yıllarına doğru, onun Yemen'den gelen bir hacı kafi- lesi ile gelip Mekke'de bulunduğunu öğrendiler. Hacılar Veysel'in Arafat yakınlarında deve güttüğünü haber verip, hakkında alaylı sözler söyledi- ler. Fakat, Hz. Peygamber'in onun için söylediklerini öğrenince bu tavır- larından ötürü nedamet duydular. Hz. Ömer ve Ali, Veysel Karani'yi bu- lup kendisiyle görüşmek imkanını el- de ettiler. Hz. Peygamber'in kendisi hakkında söylediklerini naklettikleri gibi, hayır duasını da aldılar. Kendi- sine liediye ve para vermek yolunda- ki teşebbüsleri boşa gitti. Maddi hiç- bir şey kabul etmeyen Veysel, hacılar- la
birlikte yine Yemen'e döndü.
Daha sonra geri gelen Veysel Ka-
YANITLASİL
yuksel1 Aralık 2023 03:20 rani, Hz. Ali'nin halifeliği sırasında Medine'ye gitti ve Haricilerin ortaya çıkmalarına sebep olan Siffin savaşın- da Hz. Ali'nin saflarında savaşçı ola- rak bulundu. Bir rivayete göre bu sa- vaşta şehit olmuş, başka bir rivayete göre ise, yine Hz. Ali'nin hilafeti dö- neminde Şam'da hadis ilmiyle meşgul bulunduğu sırada vefat etmiştir. Ri- vayetlerden anlaşıldığına göre Üveys, çok fakir bir ailenin küçük yaşta ye- tim kalmış bir çocuğudur ve son de- rece bağlı bulunduğu annesi ona hem analık, hem de babalık etmiştir.
Hz. Peygamber'i hiç görmediği halde, inanması ve gönülden bağlan- ması, Peygamber tarafından da müj- delenmesi, tasavvufta bir mürşide ula- şamayıp onun ruhaniyetinden feyz alanlara "Üveysi" denmesine yol aç- mıştır. Yani görmediği bir şeyh tara- fından yetiştirilen Sufiye, "Üveysi", bu yoldaki yetişme tarzına "Üveysi- lik'denmektedir.
Daha sonraları Üveysilik dört zümre için kullanılmıştır: a) Hz. Pey- gamber'in ruhaniyetinden feyz alan- lar, b) Veysel Karani'nin yolunda ye- tişenler, c) Herhangi büyük bir şeyhin ruhaniyetinden feyz alanlar, d) Hızır Aleyhüsselam tarafından irşad edilenler.
Veysel Karani halk tarafından çok sevilmiş ve bir çok iyi davranışlar ona bağlanarak misal haline getirilmiştir. Bu yüzden de kendisine fazlasıyla sa- hip çıkıldığından İslâm ülkelerinde, Yunus Emre için olduğu gibi, pek çok yerde kabirleri bulunmaktadır. Bun- ların hepsi gerçek kabir olmayıp sev- gi dolayısıyla ayrılmış makamlardır
Yasaklanan şiirle ve diğer kötülüklerle kendilerine "haksızlık edenler hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir."
Buradaki haksızlık edenler' ifadesi her zalim için geneldir.
"النقل" inkilab, dönme, dönüş manasinadır. Yani onlar ölümler den sonra Allah'a öyle dönüp öyle varırlar; kötü bir dönüşle dönenler ve deli bir varışla geri varırlar. Çünkü onların dönüp varacaklan yer cehen nemdir.
Kaşifi der ki: "Hangi yere dönseler o dönecekleri yer ateş olacak tır."
Rivayete göre Ebû Bekr (r.a.) hayatından ümid kesince Osman (r.a.)'dan şöyle bir ahidname yazmasını istedi: "Bu Ebû Kuhâfe'nin oğlu- nun, kâfir kimsenin bile îmana geldiği bir halde mü'minlere ahdi/vasi yetidir. Ebû Bekir (r.a.) bir ara baygınlık geçirip ayrıldıktan sonra şöyle demiştir: Ben size Ömer b. Hattab'ı (r.a.) yerime halife bırakıyorum. Eğer âdil olursa ki onun hakkında benim zannım budur. Eğer âdil olmazsa "haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir."
"الظلم" adaletten sapmak ve haktan yüz çevirmektir.
Zālimler üç çeşittir: En büyük zâlim, Allah'ın şeriatının (hükmü) altına girmeyendir. Allah Teâlâ: "Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür." (Lokmat. 31/13) buyurarak bunu kasdetmiştir. Ortanca zâlim, sultanın hükmünü yeri ne getirmeyendir. En küçük zalim ise amel ve çalışmaktan haylazlık yapıp insanların menfaatlarını alan, kendi menfaatini onlara vermeyendir.
Adaletin faziletindendir ki onun ziddi olan zulümden tevbe ancak ada let yapmakla mümkündür. Şayet hırsızlar aralarında bir şeyi şart koşsalar ve onda adâleti gözetmeseler, işleri yolunda gitmez.
Akıl sahibi kimseye gereken, bu vaîd ve şiddetli tehdîde kulak vermek.
Her sålikin yardımcısı, sülük edilen yolların tehlikelerinden kurtaran ancak Allah'tır. 41
41. Şuara süresi, 1108 yılının Zülkāde ayının 9'unda (30 Mavis 1697) Persembe günü tamam old
yuksel13 Aralık 2023 07:29 Her şeyin bir eceli vardır.
Kainatın ecelinin adı da kıyamettir!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:30 "Her an yaratma"
hali, ancak Yüceler Yücesi bir "Zât"a mahsustur.
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:32 Allah! (cc)
Bütün diğer
isimleri, mana
cihetiyle
kendisinde
topladığı
için de
İsm-i âzamdır.
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:33 "Ömür treni", selâmet yurduna yolcu taşımakta! Hayat, bu demek işte!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:34 Yüce Allah, mü'min kulunu, dünyada da ahirette de yalnız bırakmaz dostlar!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:35 Onun için
mü'min
huzurludur,
yarının
endişelerini
taşımaz,
zamanını
değerlendirir.
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:37 O'nu bulan her
şeyi bulmuştur.
O'ndan uzak
olan ise
her şeyden
mahrumdur!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:37 Kullarının, Kendini tanıması için, Resûl-i Ekrem Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz vasıtasıyla mesajını gönderen ve O'nun şahsında mü'minlere "gücünden" "güç" verendir O!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:39 "Aciz"lere karşı, her zaman güçlü ve kuvvetli eyle! Âmîn.
"Azîz" isminin tecellileriyle bizleri azîz eyle!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:40 "Azîz" isminin tecellileriyle bizleri azîz eyle! "Aciz"lere karşı, her zaman güçlü ve kuvvetli eyle! Âmîn.
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:41 Aklını kullananlar için; "kâinat
yuksel13 Aralık 2023 07:45 Bizleri yeniden diriltecek ve yaşadıklarımızdan sorgulayacaksın Allah'ım!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:46 Vücudunuzun estetiğinin, ahenginin ve oranlarındaki düzeninin farkında mısınız dostlar?
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:47 Gözlerin şükrü, "bakmakla, görmekle, bulmakla"; ağzın şükrü "sadece helâl kazanıp, helâl yemekle" ve "doğruyu söylemekle" îfâ edilir dostlar!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:49 Varsin Allah'ım varsın! Birsin Allah'ım birsin! Bana şekil verensin. "el-Musavvir" olansın!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:50 Nefis mücadelesi ile geçecek bir ömür verilmiş elimize. Şeytan da bizi aldatmaya hazır her an!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:51 "Kainat kitabını" okuyun dostlarım! Her olayın bir "âyet" olduğunu göreceksiniz.
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:51 Bize düşen, O'nu tek bilip, hayatımızı, inançlarımızı "şirk"ten temizlemektir.
YANITLASİL
Yorum Gönder Bu blogdaki popüler yayınlar İman Mayıs 04, 2023 DEVAMI Meric Tumluer Said Nursi Mayıs 04, 2023 DEVAMI Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti Mayıs 04, 2023 DEVAMI Blogger tarafından desteklenmektedir Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL Vasiyet ve mustafa PROFİLİ ZİYARET EDİN Arşivleme Kötüye Kullanım Bildir
Tarangirane Siyaset karşıdaki meleği şeytan gösterir. (M.) 258:22. Mektup, 4. vecih; (Sn.) 68; (E.L.) 1:266; 2: 144, 145. Tarafgirâne siyaset keşfiyata mânidir. (Mh.) 32:1. maka. 8.
muk
Tarafgirâne vaziyet almamak itiraz edenlerin pişmanlığına se- bep olur. (E.L.) 1:157.
Tarih, asker milletinin siyasete girmesinin çok tehlikeli oldu- ğunu gösteriyor. (H.Ş.) 113: Asa. Hit Yalancı politika ve siyasete dayanmak insanlığın maslahatına
zıttır. (H.Ş.) 78. âlim siyasetin gaddarene bir düsturu da "Cemaat için fert feda edilir" dir. (E.L.) 1:206; (H.Ş.) 153.
YANITLASİL
yuksel14 Aralık 2023 00:32 Bir Hazinenin Anahtarı Risale-i Nur Kulliyati Fihrist ve İndeksi İsmail Mutlu sy. 595.
MEHMED ÂKİF ERSOY (1873-1936) İstiklâl Marşı ve Safahat şairi, İslâmcı fikir adamı, yazar ve mütercim. İlişkili Maddeler İSTİKLÂL MARŞI Mehmed Âkif Ersoy’un Büyük Millet Meclisi tarafından 1921’de resmî millî marş olarak kabul edilen şiiri. SAFAHAT Mehmed Âkif Ersoy’un (ö. 1936) yedi kitaptan oluşan şiir külliyatı.
Müellif: M. ORHAN OKAY, M. ERTUĞRUL DÜZDAĞ Şevval 1290’da (Aralık 1873) İstanbul Fatih’te Sarıgüzel’de doğdu. Babası, küçük yaşta tahsil için Arnavutluk’un İpek kazası Şuşisa köyünden İstanbul’a gelmiş, “temiz” mânasına gelen adının önüne temizlik ve titizliği dolayısıyla ayrıca “Temiz” sıfatı eklenerek anılan, Fâtih Medresesi müderrislerinden Mehmed Tâhir Efendi, annesi aslen Buharalı olup Tokat’a yerleşmiş bir aileden Emine Şerife Hanım’dır. Emîr Buhârî mahalle mektebinde ilk öğrenimine başlayan Âkif burada iki yıl okuduktan sonra Fâtih Muvakkithânesi’nin yanındaki ibtidâî mektebine yazıldı (1879). Safahat’ta, “Hem babam hem hocamdır, ne biliyorsam kendisinden öğrendim” diyerek tanıttığı babası o yıl kendisine Arapça öğretmeye başlamıştı. Aynı zamanda Mühürdar Emin Paşa’nın oğulları İbnülemin Mahmud Kemal ve Ahmed Tevfik’in özel hocaları olan Tâhir Efendi derslerini yazın Emin Paşa’nın Yakacık’taki köşkünde sürdürmekteydi. Ailece köşkün bir dairesinde kaldıklarından Âkif de bir taraftan bu derslere katılmakta, diğer taraftan iki kardeşle arkadaşlık yapmakta ve kardeşlerin büyüğü Mahmud Kemal ile birlikte manzumeler yazmaya çalışmaktaydı.
Mehmed Âkif, Balkan Savaşı sırasında kurulan ve ileriki yıllarda Millî Mücadele’nin teşkilâtlanmasında önemli rol alacak olan Müdâfaa-i Milliyye Cemiyeti’ne bağlı Hey’et-i Tenvîriyye’ye (Hey’et-i İrşâdiyye) katıldı. Burada halkı edebiyat yoluyla uyandırmak ve aydınlatmak için Abdülhak Hâmid, Recâizâde Mahmud Ekrem, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit (Yalçın), Mehmed Emin, Abdülaziz Çâvîş, Cenab Şahabeddin ve Hüseyin Kâzım Kadri’yle beraber heyetin kâtib-i umûmîsi olarak çalıştı. Süleyman Nazif, bu çalışmalar esnasında heyetin başkanı olan Recâizâde’nin, Âkif’in sanatını ve seciyesini takdir ederek ona milletin millî bir destana ihtiyacı bulunduğunu, bunu ise ancak kendisinin yazabileceğini söylediğini nakletmektedir. Nitekim Mehmed Âkif, Balkan savaşları sonunda memleketin içine düştüğü vahim durum karşısında yeise düşmemek, birlikten ayrılmamak ve orduya yardım gibi konularda Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye camilerinde metinlerini bu sırada adı Sebîlürreşâd olarak değişen dergisinde yayımladığı vaazlar vermiş ve Hakkın Sesleri’ndeki şiirleri yazmıştır.
Haksızlıklara tahammül edemeyen şair, müdürünün haksız yere vazifesinden alınması üzerine memuriyetten istifa etti (11 Mayıs 1913). Bu yılın sonunda, İttihat ve Terakkî’nin merkez-i umûmî üyesi olan, aynı zamanda şiir ve yazılarıyla İttihatçılar’ın fikir babası sayılan Ziya Gökalp’in ileri sürdüğü kavmiyetçi düşüncelere ve aynı merkeze bağlı yazar ve aydınların din karşıtı yayınlarına karşı çıkmasının hükümet tarafından tasvip edilmediğinin bildirilmesi üzerine İstanbul Dârülfünunu’ndaki görevinden de ayrılmak zorunda kaldı. Çıkarmakta olduğu Sebîlürreşâd da aynı sebeplerle İttihatçı hükümetler tarafından birkaç kere kapatılmıştır.
Mehmed Âkif, 1914 yılı başlarında Abbas Halim Paşa’nın maddî desteğiyle Mısır ve Medine’ye iki aylık bir seyahate çıktı (Safahat: Beşinci Kitap: Hâtıralar’daki “el-Uksur’da” şiiri bu seyahatin mahsulüdür). Harbiye Nezâreti tarafından istihbarat çalışmaları yapmak üzere kurulmuş olan Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın verdiği görevle 1914 yılı sonlarında Berlin’e gitti. Batı’yı yakından tanımasına imkân veren ve üç ay kadar süren bu gezi sırasında Almanlar’a karşı savaşırken esir düşmüş İngiliz, Fransız ve Rus tebaası müslüman askerlerin kamplarını ziyaret etti. Onlara savaştan sonra bağımsızlıklarını kazanmak için faaliyet göstermeyi telkin eden konuşmalar yaptı (Hâtıralar kitabındaki “Berlin Hâtıraları” adlı uzun manzumesi bu gezinin intibalarıyla yazılmıştır). Aynı teşkilâtın verdiği diğer bir görevle, Arabistan’da başlayan Şerîf Hüseyin isyanına karşı devlete bağlı kabilelerin desteğinin devamını sağlamak amacıyla teşkilât başkanı Eşref Sencer’in (Kuşçubaşı) idaresindeki bir heyetle Necid bölgesine (Riyad) gitti (Mayıs-Ekim 1915). Bu seyahatin devamında ikinci defa ziyaret ettiği Medine ve Ravza-i Mutahhara’nın uyandırdığı duygularla, Cenab Şahabeddin ve Süleyman Nazif gibi edebiyatçıların bir şaheser olarak nitelediği “Necid Çöllerinden Medine’ye” manzumesini kaleme aldı.
1918 Temmuzunda Mekke Emîri Şerîf Ali Haydar Paşa’nın daveti üzerine İzmirli İsmail Hakkı Bey’le birlikte Lübnan’da (Âliye) bulundu. Dönüşünde şeyhülislâmlığa bağlı dinî-akademik bir kuruluş olan Dârü’l-hikmeti’l-İslâmiyye’nin başkâtipliğine tayin edilen Mehmed Âkif (Ağustos 1918) daha sonra kuruluşun aslî üyesi oldu (Ocak 1920). Müessesenin yayın organı olan Cerîde-i İlmiyye’nin idaresini de üstlendi. Bu arada İstanbul Dârülfünunu’nda Maarif Nezâreti’ne bağlı olarak kurulan Kāmûs-ı Arabî Heyeti üyeleri arasında yer aldı. I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti aleyhine sonuçlanması, ağır mütareke şartları ve yurdun işgaliyle Yunanlılar’ın İzmir’e çıkması üzerine başlayan Millî Mücadele hareketine fiilen
katılma kararıyla 1920 Şubatında Balıkesir’e giden Mehmed Âkif burada Kuvâ-yi Milliyeciler’le görüştü. Zağanos Paşa Camii ile çeşitli yerlerde halkı birliğe davet ve direnmeye teşvik maksadıyla vaaz ve konuşmalar yaptı. Bu sırada İstanbul’da yüksek maaşlı bir görevde bulunmasına rağmen Balıkesir’e, oradan döndükten sonra da Ankara’ya gitmeye karar vermesi onun vatan severliğinin açık bir göstergesidir. Ayrıca halkın sevip saydığı bir müslüman aydın sıfatıyla Millî Mücadele’ye katılması, bu hareketin İttihatçılar’ın yeni bir macerası olduğu şeklindeki şüpheyi büyük ölçüde gidererek Kurtuluş Savaşı çalışmalarına önemli bir güç katmıştır. Nitekim bu sebeple ona “Millî Mücadele’nin mânevî lideri” sıfatı verilmiştir. Balıkesir’den İstanbul’a gelmesinin ardından işgal altında çalışmanın daha da zorlaşıp sansürün gitgide şiddetlenmesi yanında Ankara’dan Hey’et-i Temsîliyye adına gelen davet üzerine on iki yaşındaki büyük oğlu Emin’i de yanına alıp 10 Nisan 1920’de gizlice yola çıktı. Ali Şükrü Bey’le buluşarak Geyve’ye ulaştı. Buradan Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ertesi günü Ankara’ya vardı (24 Nisan 1920). Hacı Bayram Camii’ndeki ilk vaazının ardından vazifesinden izinsiz ayrıldığı gerekçesiyle Dârü’l-hikmeti’l-İslâmiyye’deki görevinden azledildi. Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’nın teklifi üzerine Burdur mebusu seçildi (5 Haziran 1920). Haberi olmadan en yüksek oyu alarak Biga’dan da seçilmesine rağmen daha önce Burdur mebusluğunu kabul ettiğinden mecliste bu sıfatla bulundu. Zaman zaman Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Afyon, Antalya, Konya, Kastamonu gibi şehirlerde halka ve diğer bazı mebuslarla beraber cephelerde askerlere hitaben Millî Mücadele’yi teşvik eden konuşma ve vaazlarını sürdürdü. Bunların en önemlisi meclis kararıyla gittiği Kastamonu’da Nasrullah Camii’ndeki ünlü vaazıdır. Bu vaaz, son derece ihatalı bir bakışla dünyanın siyasî vaziyetini tahlil edip Sevr Antlaşması’nın bizim için nasıl bir felâket olacağını izah eden, onu yırtıp atmayı ve Batılı sömürgecilerin karşısına iman ve silâhla dikilmeyi hayatî bir mecburiyet olarak telkin edip Millî Mücadele’yi büyük bir heyecanla teşvik eden önemli bir belgedir. Bu vaaz ve diğer konuşmalar, Âkif’in İstanbul’dan ayrılırken arkasından gelmesini söylediği Eşref Edip’in Kastamonu’da tekrar çıkardığı (25 Kasım) Sebîlürreşâd’ın üç sayısıyla (sy. 464-466) Ankara’da neşredilen (3 Şubat 1921) ilk sayısında yayımlanmıştır. Ayrıca bu sayılar ve risâle haline getirilen vaazlar birkaç defa basılarak Anadolu’nun her tarafına ve cephelere dağıtılmıştır.
1920 yılının son aylarında Erkân-ı Harbiyye Riyâseti’nin isteğiyle Maarif Vekâleti millî marş güftesi için bir yarışma açtı. Yarışmaya 700’den fazla şiir gelmesine rağmen nitelikli bir manzume bulunamayınca konulan maddî mükâfat sebebiyle yarışmaya katılmayan Mehmed Âkif’in de bir marş yazması ısrarla istendi. Mükâfat şartının kaldırılması üzerine Âkif şiirini tamamlayarak teslim etti. Meclisin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda okunan şiir ittifakla İstiklâl Marşı güftesi olarak kabul edildi (bk. İSTİKLÂL MARŞI). Ancak meclis kararı olduğu için kazanana verilmesi zaruri hale gelmiş bulunan nakdî mükâfat Âkif tarafından alınıp Dârü’l-mesâî adlı bir hayır cemiyetine bağışlanmıştır.
Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasının ardından Büyük Millet Meclisi’nin aldığı seçim kararı üzerine yeniden teşekkül eden ikinci dönemde muhalefet grubuna mensup diğer millet vekilleri gibi Mehmed Âkif de aday gösterilmedi. Ekim 1923’te Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a giden Âkif’in bu daveti kabulünde, kazanılan Millî Mücadele’den sonra ümit ettiği İslâm birliği ve bu birlikte Türkiye’nin önemli rol oynaması idealinin gerçekleşememesinin doğurduğu hayal kırıklığının büyük tesiri olmuştur. İki yıl kışları Mısır’da geçirip yazları Türkiye’ye döndüyse de 1925’in sonundan itibaren sürekli Mısır’da kaldı. Bunda da hak kazandığı emekli maaşının bağlanmamasından doğan geçim sıkıntısı ve hükümetin muhalif kabul ettiği birçok fikir ve siyaset adamı arasında kendisinin de polis takibine alınmasının ağırına gitmiş olması önemli rol oynamıştır. Ayrıca bu yılın başında çıkan Şeyh Said isyanı vesilesiyle hükümet muhalifler üzerine baskı kurmuş, aralarında Sebîlürreşâd’ın da yer aldığı pek çok dergi ve gazeteyi kapatarak sahiplerini ve bazı yazarlarını İstiklâl mahkemelerine sevketmiş bulunuyordu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki bütçe müzakereleri sırasında alınan bir karar üzerine (21 Şubat 1925) Diyanet İşleri Reisliği, Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiri için Elmalılı Muhammed Hamdi’ye, tercümesi için de Mehmed Âkif’e teklifte bulundu. Âkif, yapılacak çalışmanın dinî ve ilmî sorumluluğunu düşünerek uzun bir tereddütten sonra tercüme yerine meâl denilmesi ve Elmalılı M. Hamdi’nin hazırlayacağı tefsirle birlikte basılması şartıyla teklifi kabul etti. 1926-1929 yılları arasında yoğun bir mesai sarfedip tercümeyi bitirdiyse de vefatına kadar üzerinde çalışmaya devam etti. Ancak ezanın kanun zoruyla Türkçe okutulduğu o yıllarda namazların da devlet zoruyla Kur’an’ın Türkçe tercümesiyle kıldırılacağı endişesini taşıdığından yaptığı anlaşmayı feshedip avans olarak aldığı bir miktar parayı geri verdi ve çalışmasını teslim etmedi. Âkif’in, hastalanarak Mısır’dan Türkiye’ye geldiği sırada geri dönmediği takdirde tercümenin yakılmasını vasiyet ettiği ve yıllar sonra (1961) vasiyetin Kahire’de yerine getirildiği anlaşılmaktadır (bk. MEHMED İHSAN EFENDİ).
Mehmed Âkif’in Mısır yıllarında Kur’an meâlinden sonraki en önemli meşguliyeti, Kahire’deki el-Câmiatü’l-Mısriyye’nin Edebiyat Fakültesi’nde Türk dili ve edebiyatı dersleri vermesi oldu (1929-1936). On yıldan fazla süren Mısır dönemi geçim sıkıntısı yanında eşinin müzmin bir asabî rahatsızlığa müptelâ olması, başı boş kalan çocuklarını arzu ettiği gibi yetiştirememesi, vatan hasreti, İslâm âleminin perişan halinin kendisinde doğurduğu büyük ıstıraplarla geçti. Kahire’de bulunduğu yıllarda Mehmed Âkif, kendisini daima himaye eden Abbas Halim Paşa ile ailesi ve orada tahsilde bulunan Türk talebelerle teselli bulmaya çalıştı. Abdülvehhâb Azzâm gibi Mısırlı ilim ve fikir adamlarıyla dostluklar kurdu. Bu arada 1933 yılı sonlarında Safahat’ın yedinci ve son kitabı olan Gölgeler’i Kahire’de bastırdı.
1935’te rahatsızlanan Mehmed Âkif, hava değişimi için bir aylığına Lübnan’a ve o sırada Fransız idaresinde bulunan Antakya’ya gitti. Hastalığının ağırlaşması üzerine 17 Haziran 1936’da İstanbul’a döndü. Nişantaşı Sağlık Yurdu’nda tedavi gördükten sonra yaz aylarında Said Halim Paşa’nın Alemdağ’daki Baltacı Çiftliği’nde oğlu Prens Halim tarafından misafir edildi. Son günlerini de aynı ailenin Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda kendisine ayırdığı dairede geçirdi ve orada vefat etti (27 Aralık 1936). Resmî şahıs ve makamların ilgi göstermediği İstiklâl Marşı şairinin cenazesi, Beyazıt Camii’nden üniversite gençliğinin ve halkın katıldığı büyük bir cemaatle Edirnekapı Mezarlığı’nda dostu Babanzâde Ahmed Naim’in kabrinin yanında toprağa verildi. 1960 yılındaki yol inşaatı sebebiyle her iki mezar Süleyman Nazif’in kabriyle birlikte Edirnekapı Şehitliği’ne nakledildi. Mehmed Âkif yılı olarak ilân edilen vefatının ellinci senesinde (1986) Kültür Bakanlığı tarafından kabrinin üzerine yeni bir lahit yaptırıldı.
Âkif’in ölümü üzerine yakın dostlarından Fatin Gökmen, “Çıktı kırklar bir ağızdan dediler târîhin / İçimizden vatanın şairi Âkif gitti”; Yusuf Cemil Ararat da, “Cevherîn târîhi ahlâfa eder keşf-i nikāb / Âh gitti tercümân-ı efsah-i Ümmü’l-Kitâb” beyitlerini tarih düşürmüşlerdir.
Mehmed Âkif’in yetişme yıllarında şahsiyetinin teşekkülünde rolü bulunan kişilerin başında kendisine ilk dinî bilgileri veren, Arapça’sının, fıkıh ve akaid bilgilerinin gelişmesine yardım eden babası Tâhir Efendi gelmektedir. Ayrıca “Abdülhamid devrinin hürriyetperver şahsiyetlerinden” Fâtih Merkez Rüşdiyesi’nde Türkçe muallimi Mehmed Kadri Efendi, hâfızlık hocası Mehmed Râsim Efendi (Arap Hoca), Mes̱nevî ve Gülistân derslerini takip ederek Farsça’sını ilerlettiği mesnevîhan Mehmed Esad Dede, Arapça hocaları olarak kendisinden Müberred’in el-Kâmil’ini okuduğu Hersekli Ali Fehmi Efendi ile Muʿallaḳāt hocası Hâlis Efendi zikredilmelidir. Bu arada ders ve müzakere arkadaşları Mehmed Şevket ve Babanzâde Ahmed Naim ile daha Baytar Mektebi’nde talebeyken kendisini klasik eserleri okuyacak kadar Fransızca’sını ilerletmeye ve Batı edebiyatını takip etmeye yönelten Ispartalı Hakkı Bey, memuriyetinin ilk yıllarında yanında bulunarak Fransızca çalıştığı Baytar Miralay İbrâhim Bey sayılabilir. Doğu ve Batı edebiyatlarından zengin bir birikimi olan Âkif’in okudukları arasında çoğu yazıldığı dillerden olmak üzere Muʿallaḳāt, Dîvân-ı Ḥâfıẓ, Gülistân, Mes̱nevî, Fuzûlî Divanı gibi eserlerle Doğu’dan İbnü’l-Fârız, Feyzî-i Hindî, Muhammed İkbal; Batı’dan W. Shakespeare, Milton, Victor Hugo, Ernest Renan, Anatole France, Alfred de Musset, Lamartine, J. J. Rousseau, Alphonse Daudet, Emile Zola, Alexandre Dumas Fils, Sienkiewicz gibi şair ve yazarların eserleri vardır.
Mehmed Âkif’in yetişme yıllarında şahsiyetinin teşekkülünde rolü bulunan kişilerin başında kendisine ilk dinî bilgileri veren, Arapça’sının, fıkıh ve akaid bilgilerinin gelişmesine yardım eden babası Tâhir Efendi gelmektedir. Ayrıca “Abdülhamid devrinin hürriyetperver şahsiyetlerinden” Fâtih Merkez Rüşdiyesi’nde Türkçe muallimi Mehmed Kadri Efendi, hâfızlık hocası Mehmed Râsim Efendi (Arap Hoca), Mes̱nevî ve Gülistân derslerini takip ederek Farsça’sını ilerlettiği mesnevîhan Mehmed Esad Dede, Arapça hocaları olarak kendisinden Müberred’in el-Kâmil’ini okuduğu Hersekli Ali Fehmi Efendi ile Muʿallaḳāt hocası Hâlis Efendi zikredilmelidir. Bu arada ders ve müzakere arkadaşları Mehmed Şevket ve Babanzâde Ahmed Naim ile daha Baytar Mektebi’nde talebeyken kendisini klasik eserleri okuyacak kadar Fransızca’sını ilerletmeye ve Batı edebiyatını takip etmeye yönelten Ispartalı Hakkı Bey, memuriyetinin ilk yıllarında yanında bulunarak Fransızca çalıştığı Baytar Miralay İbrâhim Bey sayılabilir. Doğu ve Batı edebiyatlarından zengin bir birikimi olan Âkif’in okudukları arasında çoğu yazıldığı dillerden olmak üzere Muʿallaḳāt, Dîvân-ı Ḥâfıẓ, Gülistân, Mes̱nevî, Fuzûlî Divanı gibi eserlerle Doğu’dan İbnü’l-Fârız, Feyzî-i Hindî, Muhammed İkbal; Batı’dan W. Shakespeare, Milton, Victor Hugo, Ernest Renan, Anatole France, Alfred de Musset, Lamartine, J. J. Rousseau, Alphonse Daudet, Emile Zola, Alexandre Dumas Fils, Sienkiewicz gibi şair ve yazarların eserleri vardır.
İçindeki en eski şiiri 1904 tarihli olan Safahat ile tanınan Mehmed Âkif’in bu tarihten çok daha önce şiir yazdığı, yayımlanmış ve yayımlanmamış pek çok manzumesinin bulunduğu bilinmektedir. Âkif’in bugün elde bulunan ilk şiiri, Halkalı Baytar Mektebi’ndeki öğrenciliği sırasında kaleme aldığı (1892) “Destur” başlıklı bir terkibibend parçasıdır. Hazîne-i Fünûn, Mekteb, Resimli Gazete gibi bazı dergilerde, dostlarına yazdığı mektuplarda ve şahsî hâtıralarda rastlanan ilk şiirlerinin genellikle Ziyâ Paşa, Muallim Nâci ve Abdülhak Hâmid tesirinde olduğu görülmektedir. Gerek bunlar gerekse Safahat’ın ilk kitabında yer alan benzer şiirleri, Âkif’in bu yıllarda şiirde yapı bakımından değişik şekil arayışları içinde olduğunu, muhteva bakımından Ziyâ Paşa ve Abdülhak Hâmid’de görüldüğü gibi birtakım metafizik meselelere meylettiğini göstermektedir. Bir ara Recâizâde Mahmud Ekrem ve Tevfik Fikret gibi tabiat tasvirlerine merak sardığı da kendi ifadesinden anlaşılmaktadır. Yayımlanmış en eski şiirlerinden biri, hâfızlığını tamamladığı sırada yazdığı ve hayatı boyunca bağlı kalacağı, ahlâk ve seciyenin temelini teşkil eden Kur’ân-ı Kerîm hakkındaki manzumesi olup 1895’te “Kur’an’a Hitap” başlığıyla Mekteb mecmuasında çıkmıştır.
Şiir yayımlamadığı 1901-1908 yılları arasında geçen sürede sanatta takip edeceği yol hakkında önemli kararlar vermiş olmalı ki o zamana kadar sevdiği ve taklit ettiği tarzı bırakarak hayalden uzak, yalnız içinde yaşadığı toplumun meselelerine çözüm arayan bir şiiri benimsemiş, hatta eski şiirlerinin elinde kalanlarını ortadan kaldırmıştır. Bu görüşünü Süleymaniye Kürsüsünde adlı kitabında, “Budur cihanda benim en beğendiğim meslek / Sözüm odun gibi olsun, hakîkat olsun tek” mısralarıyla açıklar. Böylece şiirde hayalperestliği reddetmiş, ancak buna tepki olan Batı tarzı parnasyen şiiri de benimsememiştir. Gerçekleri dile getiren, takdir ettiği Batılı yazarların roman sanatındaki realist/natüralist anlayışını
yansıtan bir şiir tarzını tercih etmiş ve Türk şiirinde toplum meselelerine en çok eğilen şair olmuştur. Âkif’in şairliği üzerinde tartışıp tereddüt edenler, manzumeci olduğunu ileri sürenler, onun manzum hikâyelerini ve gerçekten ahlâkî öğüt veren didaktik şiirlerini örnek gösterirler. Ancak bütünüyle incelendiğinde şiirinin didaktik olmaktan ibaret kalmadığı görülür. Aslında sanatkâr ruhlu, şair yaratılışlı bir insan olan Âkif, yaşadığı toplumun bir ölüm kalım savaşı içinde bulunduğu gerçeğinden hareketle toplumdan yana, ahlâkçı ve idealist bir yolu seçmiştir. Bu ikilem dikkate alındığında en toplumsal özellikteki şiirlerinde bile yer yer lirizme ve bir çeşit mistisizme yükseldiği görülmektedir. Özellikle son yıllarında Mısır’da iç kırıklığı, vatan hasreti, yalnızlık ve hastalık gibi bedbin duygularla yüklü olarak yazdığı Gölgeler kitabındaki şiirlerin lirik vasfı öncekilere göre daha da yüksektir.
Mehmed Âkif’in makaleleri ve tercüme yazıları gibi Safahat’taki şiirlerinin çoğu da Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd dergilerinde yayımlanmıştır. Onun ilk Safahat’tan beri takip ettiği yol dikkate alındığında şiirinde muhtevanın ön plana çıktığı belli olur. Bununla beraber sanatkâr mizacıyla şiirlerinin formunu ve estetik yapısını da ihmal etmediği görülmektedir. Daha ilk Safahat’ta nazımda ulaştığı rahatlık ve ustalık, onun bu yıllara gelinceye kadar uzun bir şiir tecrübesi geçirdiğini ortaya koymaktadır. Bilhassa bu kitabındaki şiirlerinin nazım tekniği üzerinde kendisinden önce Edebiyât-ı Cedîde şairlerinin denedikleri, şekille muhteva arasında estetik bir uyum sağlamak için başvurdukları formları başarıyla uygulamıştır. Aynı şiir içinde konunun ve duyguların değişmesine göre veznin, nazım şeklinin, hatta dil ve üslûbun da değişmesi bu denemelerden bazılarıdır. Özellikle manzum hikâyelerde bu teknik daha da belirgindir: Tasvirlerde aruzun tempolu vezinlerine, daha eski ve sanatkârane bir dile ve sentaks bakımından beyitlerde tamamlanan cümlelere
mukabil aynı şiirin tahkiye bölümünde daha hareketli vezinlerin, daha sade ve konuşma diline yakın bir dilin ve anjambmanların kullanılması gibi. Tevfik Fikret’le başlayan, aruzun imâlesiz, ârızasız kullanılması çığırı da Mehmed Âkif’in şiirleriyle zirveye ulaşır. En metafizik meselelerden sokaktaki insanın konuşmasına kadar çok rahat bir Türkçe, o zamana kadar uygulanmamış bir şekilde Âkif’in şiirleriyle aruzun hemen her kalıbında ifadesini bulmuştur.
Aktif bir siyaset ve ideoloji adamı olmayan Âkif İslâmî an‘aneye uygun, danışmaya ve hürriyete dayalı meşrutî bir rejim taraftarıdır. Bu yönüyle II. Abdülhamid’in sıkı yönetiminin aleyhinde bulunmuş, ancak 1908’den önce dönemin aydınları arasında yaygın olan gizli komite faaliyetleriyle bir ilişkisi olmamıştır. Ayrıca Meşrutiyet’in ilânından kısa bir süre sonra Fatin Hoca (Gökmen) tarafından İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ne kaydedilirken üyelerin cemiyetin bütün kararlarına kayıtsız şartsız uyacakları şeklindeki yemin cümlesinin değiştirilmesini şart koşması onun seciyesini ortaya koyan en dikkat çekici anekdotlardan biridir. Ancak bu üyeliği de İttihat ve Terakkî’nin Şehzadebaşı İlmiye Mahfili’nde bir süre Arap edebiyatı dersleri vermekten ibaret kalmış, cemiyetin maceracı iç ve dış siyasetiyle İslâm’a karşı çıkan aydınların tesiri altında hareket etmesi üzerine kısa süre sonra muhalefete geçmiştir.
Mehmed Âkif’in en verimli şiir ve yayım faaliyetinin görüldüğü 1908-1922 arası Osmanlı Devleti’nin en buhranlı, siyasî istikrarsızlığın ve savaşların en yoğun olduğu bir dönemdir. Aydınların bu buhranı aşmak için gösterdikleri gayretlerin ürünü olan ve II. Meşrutiyet’in ardından gelişme alanı bulan siyasî ve ideolojik akımlar arasında Âkif, adına sonraları İslâmcılık denilen cereyanın içinde yer almıştır. Çocukluğundan beri aile muhitinde, mekteplerde, arkadaş çevresinde tam bir İslâm kültürüyle beslenmiş, inancı, ahlâkı ve yaşayışıyla İslâm’dan tâviz vermemiş olan Mehmed Âkif, İslâm’ın ruhuna aykırı olmamak şartıyla diğer fikir sahipleriyle iş birliği yapabilecek bir karakter göstermiştir. Safahat’ta “kavmiyet” ve “milliyet” kavramlarını birbirinden ayırmış, bunlardan “ırkçılık” mânasını verdiği ilkine İslâm’a aykırı olduğu ve devletin parçalanmasına sebebiyet vereceği için karşı çıkmıştır. Âkif vatan toprağına, bayrağa, milletinin faziletlerine, diline, sanatına son derece bağlı bir insandır. Süleymaniye Kürsüsü’nde vâizin “Kendi mâhiyyet-i rûhiyyeniz olsun kılavuz” derken vurguladığı ruhî mahiyet, parçanın bütününe göre milletin mânevî cevherinden başka bir şey değildir. Mehmed Âkif’in, ülkeyi idare eden hükümetlerin siyasetlerini çok defa tasvip etmediği halde onların verdiği millî vazifeleri kabul etmesi veya memleket çeşitli sıkıntılar içindeyken aleyhlerinde açık, sert ve yıpratıcı bir muhalefete girişmemesi bu bağlılığının tezahürüdür. İttihat ve Terakkî hükümetine ve İstiklâl Savaşı’ndan sonra uğradığı mağduriyete rağmen Mısır’da iken Ankara hükümetine karşı takındığı olgun tavır bu anlayışının örneğidir. Ayrıca Batı’da gelişmekte olan bilim ve tekniğin yanında pek çok ahlâkî davranışın da hayranı olan Âkif siyasî İslâmcılar arasında kendine mahsus bir terkibin sahibi olarak görünmektedir.
İlk Safahat’ta daha ziyade “Tevhid yahut Feryat” şiirinde olduğu gibi metafizik duyguların veya “Durmayalım” ve “Dirvas”ta görüldüğü gibi bazı dinî hikmetlerin didaktik ifadeleriyle “Hasta”, “Küfe”, “Meyhane”de olduğu gibi sosyal dertler yer almaktadır. Ancak daha sonraki tarihleri taşıyan “Acem Şahı”, “İstibdat” ile bilhassa “Köse İmam” şiirlerinde siyasî, fikrî meseleler de işlenmeye başlanmıştır. Bunların kuvvetli bir İslâmî ideal haline dönüşmesi, II. Meşrutiyet’in ardından siyasî akımların ve toplumun genel yapısındaki ahlâkî bozulmanın tehlikeli bir hal alması üzerinedir. “Süleymaniye Kürsüsünde” şiiri, böyle bir tehlikeye karşı İslâm milletlerinin uyanması ve bir birlik teşkil etmesi felsefesine dayanan uzun bir manzume olarak ortaya çıkar. Türk ve İslâm ülkelerini dolaşmış, müslümanları her bakımdan uyandırma gayreti içinde otantik bir şahsiyet olan Sibiryalı Abdürreşid İbrahim’i temsil eden vâiz, kürsüde bir taraftan İslâm’a ilgisiz hatta karşı olan aydınları tenkit ederken daha acı tenkitlerini, hicivlerini birçok bakımdan bilgisiz ve geri kalmış müslümanlar için yapmıştır.
Mehmed Âkif’in itikad dışında bir dünya nizamı olarak ele aldığı İslâm’ı daima çağındaki meselelere en isabetli çözümler üretecek şekilde takdim etmesi dikkati çekmektedir. Dinin cevherinde olan ebedîlik dünün, bugünün olduğu kadar yarının insanına da hitap etmeyi gerektirir. “Böyle gördük dedemizden” demenin mânası yoktur. “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı / Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” mısraları bu konudaki kanaatlerini ifade eden bir formüldür. Süleymaniye Kürsüsünde adlı kitabında fikirlerini sistemleştiren Âkif daha sonra bu sistemin yaşama tarzı, ahlâk, insanın kendi çevresiyle ve başka insanlarla olan ilişkileri, ilim ve teknik karşısındaki tavrı gibi teferruata inen meselelere çeşitli vesilelerle çözüm getirmeye çalışır. Bazan doğrudan doğruya Kur’an ve hadis gibi dinin temel kaynaklarından hareket ederek bazan da yine bu temellere dayanıp daha çok kendi döneminin problemleriyle iç içe bir ifade tekniği kullanmıştır. İlkine Hakkın Sesleri ve Hâtıralar’daki âyet ve hadislerin serbest tefsirleri, ikincilere de Fatih Kürsüsünde ve Âsım ile Hâtıralar’daki “Berlin Hâtıraları” örnek olabilir.
Âkif’in İslâmcılığının esasını inançta, emir ve nehiylerde kaynağını İslâm’dan alan bir hayat tarzı ile çağdaş medeniyetin İslâm’a aykırı olmayan güzelliklerinin telifi teşkil eder.
Doğu ve Batı mûsikisine ciddi derecede ilgi duyan, ney üfleyen, yüzme, taş atma (bir çeşit gülle atma), güreş ve uzun yürüyüş gibi sporlara meraklı, hoşsohbet, çevresindekilerle şakalaşmayı seven, zeki ve nüktedan bir insan olan Mehmed Âkif, kendisini yakından tanıyan dostları arasında verdiği sözleri her şartta tutmasıyla tanınan bir kişidir. Nitekim Baytar Mektebi’nde okurken bir arkadaşı ile, birinin önce ölmesi halinde diğerinin onun çocuklarına bakacağına dair sözleşmeleri buna örnektir. Yirmi yıl sonra Âkif, geçim sıkıntısı içindeyken bile sözüne sadık kalarak vefat eden arkadaşının çocuklarını evine almış ve kendi evlâtlarıyla birlikte okutup yetiştirmiştir. Ayrıca yazdıklarıyla hayatı arasında tam bir uyum vardır ve buna aykırı davranışları affetmeyen bir karakter âbidesi olarak bilinir. Mehmed Âkif’in, şiirini ve sanatını çok takdir etmesine rağmen daha sonra “Târîh-i Kadîm” ve “Târîh-i Kadîm’e Zeyl” manzumeleriyle dinî ve insanî değerlere saldıran Tevfik Fikret’i, “Berlin Hâtıraları”nın doksan sekiz mısralık bölümünde (metni için bk. SR, 25 Ağustos 1334, sy. 367; “Safahat Dışında Kalmış Şiirler”, Safahat [nşr. M. Ertuğrul Düzdağ], İstanbul 1987, s. 531-534) şiddetle eleştirmekten çekinmemesi de bu özelliğinin açık bir göstergesidir.
Eserleri. A) Manzum Eserleri. Mehmed Âkif’in sağlığında yedi ayrı kitap halinde bazıları birkaç defa basılan, ölümünden sonra tek cilt olarak yayımlanan ve tamamı aruzla yazılmış 11.240 mısralık 108 manzumeden ibaret külliyatının genel adı Safahat’tır. Birinci kitabın dışında diğerlerinin ayrıca birer adı da bulunmaktadır.
1. Safahat: Birinci Kitap (İstanbul 1329). Bazıları İslâm tarihinden alınmış vak‘alar üzerine kurulmuş, çoğu sosyal dertleri konu edinen kırk dört şiirden oluşur. Bunlardan “Tevhid yahut Feryad”, “Ezanlar”, “Cânan Yurdu”, “İstiğrak”, “Hasbihal” mistik ve felsefî konularda yazılmış lirik şiirlerdir.
2. Safahat: İkinci Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde (İstanbul 1330). Âkif’in İslâm dünyası, müslümanlar ve İslâm ideali konusundaki fikirlerini yansıtan 1002 mısralık tek bir manzumedir.
3. Safahat: Üçüncü Kitap: Hakkın Sesleri (İstanbul 1331). Balkan savaşlarındaki mağlûbiyetler sebebiyle çekilen ıstırapların dile getirildiği on şiirden oluşur. Bu şiirlerin sekizi bazı âyetlere, biri bir hadise dayanılarak yazılmıştır. Sonuncusu “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi” başlığını taşıyan on mısralık bir şiirdir.
4. Safahat: Dördüncü Kitap: Fatih Kürsüsünde (İstanbul 1332). 1692 mısralık tek bir manzumedir. İslâm’da çalışmanın ve terakkinin önemiyle kader-irade meselesi üzerinde durulan şiirin ilk yarısında İslâm dünyasının perişanlığı tembelliğine, kurtuluşu da çalışmasına bağlanmaktadır.
5. Safahat: Beşinci Kitap: Hâtıralar (İstanbul 1335). On şiirden meydana gelen kitaptaki ilk yedi şiirin dördü âyetlerin, ikisi hadislerin açıklaması olup bunlar arasında yer alan “Uyan” başlıklı manzume bütün müslümanları ikaz eden bir sesleniştir. Sondaki üç uzun manzume ise şairin Mısır, Berlin ve Medine seyahatlerinin intibalarından yola çıkarak İslâm dünyasının dertlerini dile getirdiği fikrî ve lirik şiirlerdir. Bunlardan “Necid Çöllerinden Medine’ye” adlı şiir için Cenab Şahabeddin, “Bir hadisedir, bundan sonra Âkif’e erişilemez” demiş, Süleyman Nazif de bildiği Şark ve Garp lisanlarında bu kadar güzel, pürüzsüz ve kusursuz şiir okumadığını, bunu yazmak için Âkif kadar şair olmanın yetmeyeceğini, onun kadar da dindar olunması gerektiğini, hiçbir sanatkârın bu şiirin benzerini yazamayacağını ifade etmiştir.
6. Safahat: Altıncı Kitap: Âsım (İstanbul 1342). 2292 mısralık tek bir manzumeden meydana gelir. Memleketin içtimaî ve ahlâkî dertleri hakkındaki bu manzumenin tamamına yakın bölümü, Mehmed Âkif’in eserlerinde canlandırdığı en önemli tip olan ve müslüman halkın iman ve irfanını temsil eden muhafazakâr ve tenkitçi Köse İmam ile yenilikçi ve müsamahalı Hocazâde (Mehmed Âkif), hakperest ve heyecanlı bir genç olan Âsım (Köse İmam’ın oğlu) arasında geçen konuşmalardır. Şairin “Çanakkale Şehidlerine” adıyla bilinen ünlü şiiri de diyalogun bir parçasıdır.
7. Safahat: Yedinci Kitap: Gölgeler (Mısır 1352/1933). Mehmed Âkif’in eski harflerle Kahire’de bastırdığı, bir kısmı daha önce yazılmış kırk bir şiirinden meydana gelen son kitabıdır. Buradaki bazı şiirler, gerçekleşmeyen bir idealin verdiği üzüntü ile vatandan uzak ve işgal edilmiş bir İslâm diyarında yalnızlık hâlet-i rûhiyesinin doğurduğu kırgınlıktan kaynaklanan tevekkül ve teslimiyetin mistik duygularıyla kaleme alınmıştır. Kitaptaki son şiir olan 208 mısralık “Sanatkâr” adlı manzume, Âkif’in bütün Safahat’ı boyunca göstermediği şahsiyetinin en mühim tarafı olan sanatkâr ruhunu ortaya koyar ve hayal kırıklıklarını, acılar içinde geçen ömrünü, İslâm dünyasının yürek yakan halini içli bir dille mısralara döker. Safahat’ı teşkil eden yedi kitap, Mehmed Âkif’in sağlığında onun tashihinden geçerek sonuncusu hariç birkaç defa eski harflerle basılmıştır (geniş bilgi için bk. TDEA, VII, 406). Eserin tamamını ilk defa yeni harflerle Ömer Rıza Doğrul, devrin
siyasetine uygun düşmeyeceği mülâhazasıyla yapılan birkaç çıkarma ile neşretmiştir (İstanbul 1943). Bu haliyle 1973 yılına kadar yedi defa basılan Safahat yedinci baskısından itibaren M. Ertuğrul Düzdağ tarafından tamamıyla gözden geçirilip tashih edilerek yayımlanmıştır. Safahat, eski ve yeni harflerle bir şiir kitabı olarak Türkiye’de en çok basılan eser olduğu gibi birçok dinî halk kitabının ulaştığı baskı sayısını da aşmıştır (ayrıca bk. SAFAHAT).
Mehmed Âkif’in gerek 1908’den önce gençlik devrinde gerek sonraki yıllarda yazdığı, ancak Safahat’a almadığı, kendi ifadesiyle “Safahat hacminde” şiirleri olduğu bilinmektedir. Önemli bir kısmını bizzat kendisinin yok ettiği bu şiirlerden devrin dergilerinde ve dostlarına yazdığı mektuplarda kalmış veya bazı kişilerin hâtıralarıyla ortaya çıkmış olanları birkaç bin mısraı bulmaktadır. Bunların önemli bir kısmı M. Ertuğrul Düzdağ’ın hazırladığı Safahat neşirlerine eklenmiştir (bk. s. 485-551). Mehmed Âkif, Millî Mücadele’den sonra “İkinci Âsım”, “Haccetü’l-Vedâ”, “Selâhaddîn-i Eyyûbî” (manzum piyes), “İslâm Tarihinden Menkıbeler”, “Çocuk ve Mektep Şiirleri” gibi bazı eserler yazmak istediğini dostlarına söylemişse de bunları gerçekleştirememiştir.
Âkif’in bazı şiirleri daha sağlığında Arapça’ya tercüme edilmeye başlanmıştır. 1932 yılında Mısır’da çıkan el-Maʿrife dergisinde “İstiklâl Marşı” ile “Bülbül” şiirleri Arapça’larıyla birlikte yayımlanmış, bunları “Çanakkale Şehidlerine” ile “el-Uksur’da” şiirleri takip etmiştir. Yakın arkadaşı Abdülvehhâb Azzâm, “Kör Neyzen” ile “Küfe” şiirini mensur olarak (er-Risâle), “Süleymaniye Kürsüsünde”nin bazı bölümlerini de nazmen (es̱-S̱eḳāfe, sy. 312, s. 35) tercüme etmiştir. Son Osmanlı şeyhülislâmlarından Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu şair İbrâhim
Sabri, Âkif’in vefatından on yıl kadar sonra Gölgeler’i manzum olarak Arapça’ya çevirmiştir (eẓ-Ẓılâl min dîvâni Ṣafaḥât li’ş-şâʿiri’t-Türkî el-kebîr Muḥammed ʿÂkif, Kahire, ts.). Ekmeleddin İhsanoğlu iki şiirini eş-Şiʿr dergisinde Arapça neşretmiştir. Mehmed Âkif hakkında Arapça bir monografi hazırlayan Abdüsselâm Abdülazîz Fehmî, Mekke’de yayımladığı kitabında “el-Uksur’da” ile “Necid Çöllerinden Medine’ye” şiirlerinin tamamına yakınını ve incelemesine konu aldığı bazı parçaları kısmen manzum olarak Arapça’ya çevirmiştir. Yaşayan Arap şairlerinden aynı zamanda Türkçe divanı da bulunan Hüseyin Mücîb el-Mısrî, “Çanakkale Şehidlerine” adlı şiiri nazmen Arapça’ya tercüme etmiştir (metni için bk. İslâmî Edebiyat, sy. 8 [İstanbul 1990] s. 24-25). Cemal Muhtar da “İstiklâl Marşı” ile (MÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. 3, İstanbul 1985, s. 15-18) “Âsım” ve “Hâtıralar”dan küçük birer parçayı (İslâmî Edebiyat, sy. 7 [1990], s. 26-27) Arapça’ya aktarmıştır.
Mûsikiyle yakın ilgisi olan Mehmed Âkif’in bazı şiirleri sanatkâr dostları tarafından bestelenmiştir. Ali Rıfat Çağatay, Zeki Üngör, Ahmet Yekta Madran, Muallim İsmail Hakkı, M. Zâti Arca, Kâzım Uz, Mustafa Sunar, İsmail Zühtü tarafından bestelenen “İstiklâl Marşı”nın dışında Ali Rıfat Çağatay “Ordunun Duası”, “Köse İmam”, “Bülbül”; Sadettin Kaynak “Çanakkale Şehidlerine”; Şerif İçli “Ezelden Âşinanım”; Ali Nihat Karamemişoğlu “Lâmekânlarda mısın?”; Ali Kemal Belviranlı “Allah’a Dayan Sa‘ye Sarıl” gibi manzumelerini bestelemiş olup notaları eldedir.
B) Mensur Eserleri. Telifleri. a) Tefsirler. Mehmed Âkif’in on sekizi manzum olan ve Safahat’a alınmış bulunan elli yedi tefsir yazısının tamamı Sebîlürreşâd’ın 183. sayısından itibaren muhtelif nüshalarında “Tefsîr-i Şerif” başlığı altında yayımlanmıştır. Bunlar, dönemin güncel meseleleriyle ilgili âyetlerin ele alındığı yazılardan meydana gelmektedir (listesi için bk. Düzdağ, Mehmed Âkif Ersoy, s. 156). Dergide “Hadîs-i Şerif” başlığı altında çıkan dört yazısı da günün meselelerine çözüm olabilecek hadislere dayalı makalelerdir. İlk defa Ömer Rıza Doğrul tarafından Kur’an’dan Âyetler adıyla, bazı müdahale ve eklemelerle kitap haline getirilen bu yazılar arasında makale ve vaazlarından da seçmeler yer almıştır (İstanbul 1944). 1976’da dikkatsizce yapılmış ikinci baskısı yanında Ömer Rıza Doğrul’un neşrinden aynen aktarılarak gerçekleştirilmiş bir baskısı daha bulunmaktadır (nşr. Suat Zühtü Özalp, Ankara 1968). Sadece tefsir yazılarının Abdulkerim ve Nuran Abdulkadiroğlu tarafından Sebîlürreşâd’dan aktarılarak hazırlanmış bir baskısı ise Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları arasında neşredilmiştir (Mehmed Âkif’in Kur’an-ı Kerim’i Tefsiri: Mev’iza ve Hutbeleri, Ankara 1991). b) Vaazlar. Mevâiz-i Dîniyye: Birinci Kısım (İstanbul 1328). Mehmed Âkif’in bu vaazı, İttihad ve Terakkî Hey’et-i İlmiyyesi âzası iken Şehzadebaşı Kulübü’nde yaptığı “İttihad Yaşatır, Yükseltir, Tefrika Yakar, Öldürür” başlıklı konuşmasının metni olarak önce Sırât-ı Müstakîm’de çıkmış, ardından bu kitabın içinde tekrar yayımlanmıştır (s. 54-60). Balkan Savaşı sırasında Beyazıt, Fatih ve Süleymaniye camilerinde yaptığı vaazlar ise Sırât-ı Müstakîm’de neşredilmiştir (IX/230-232 [20 Şubat 1913], s. 6, 11). Balıkesir Zağanos Paşa Camii ile (metni için bk. İzmir’e Doğru, Balıkesir, 1 Şubat 1920, sy. 24; SR, 12 Şubat 1920, sy. 458) Kastamonu Nasrullah Paşa Camii’ndeki vaazı Sebîlürreşâd’ın Kastamonu’da basılan 464. sayısında çıkmış, gördüğü rağbet dolayısıyla bu sayı birkaç defa bastırılarak Anadolu’ya ve cephelere gönderilmiştir. Ayrıca
el-Cezîre Kumandanı Nihad Paşa tarafından müstakil bir risâle halinde neşredilip (Diyarbekir 1337) bölgenin Elaziz, Diyarbekir, Bitlis ve Van gibi belli başlı vilâyetlerinde ve cephelerdeki askerlere dağıtılmıştır. Mehmed Âkif’in Kastamonu’da bulunduğu süre içinde civar kaza ve köylerde yaptığı konuşmaların özetlerini de Eşref Edip kaydedip derginin 465-467. sayılarında yayımlamıştır. Bazıları yeni yazıyla birkaç defa basılan bu sekiz vaazın ilki hariç diğerleri, Abdulkerim ve Nuran Abdulkadiroğlu tarafından hazırlanan ve yukarıda adı geçen eserin ikinci kısmında yeni yazıya aktarılmıştır. c) Makaleler. Mehmed Âkif’in cemiyet, edebiyat ve fikir bahisleri etrafında makale, sohbet ve hâtıra şeklinde kaleme alıp Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd’da “Hasbihal”, “Edebiyat Bahisleri”, “Eski Hâtıralar”, Letâif-i Arab’dan” başlıkları altında neşrettiği elli yazıdan ibaret olup Abdulkerim ve Nuran Abdulkadiroğlu tarafından Mehmed Âkif Ersoy’un Makaleleri adıyla yayımlanmıştır (Ankara 1987). Halen elli kadar mektubu neşredilmiş olan Âkif’in birkaç yüz mektubunun daha özel ellerde bulunduğu tahmin edilmektedir. Mahir İz’e yazdıklarını Kubbealtı Akademi Mecmuası’nda Uğur Derman neşretmiş, bunlar başka yerde çıkan birkaç mektupla beraber İsmail Hakkı Şengüler’in derlediği külliyata da alınmıştır.
Tercümeleri. Tesbit edilebildiği kadarıyla 1908’den önce Resimli Gazete ile Servet-i Fünûn’da yayımlanmış ve ayrıca basılmamış olanların dışında kalan çevirileri tamamen Sebîlürreşâd ve Sırât-ı Müstakîm’deki yazılardır (bir liste için bk. Düzdağ, Mehmed Âkif Ersoy, s. 157-159). Bunlardan bir kısmı sağlığında kitap haline getirilmiştir.
1. Müslüman Kadını (İstanbul 1325). Kāsım Emîn’in İslâm’ın kadına bakışını eleştirerek bu konuda Batı ölçülerine göre köklü reformlar yapılmasını teklif ettiği Taḥrîrü’l-merʾe adlı eserine yapılan tenkitlere el-Merʾetü’l-cedîde kitabıyla verdiği cevaplara karşı Ferîd Vecdî’nin yazdığı el-Merʾetü’l-müslime adlı reddiyenin (Kahire 1319) tercümesidir. Eser Mahmut Çamdibi tarafından sadeleştirilerek yeniden yayımlanmıştır (İstanbul 1972).
2. Hanoto’nun Hücumuna Karşı Şeyh Muhammed Abduh’un İslâm’ı Müdafaası (İstanbul 1331). Fransız siyaset adamı ve tarihçisi Gabriel Hanotaux’nun Paris’te le Journal gazetesinde çıkan ve İslâm’a hücum eden makalesine karşı Mısır’da çıkan el-Müʾeyyed gazetesinde Muhammed Abduh’un neşrettiği cevapların tercümesinden meydana gelmektedir. Mehmed Âkif risâlenin başına Hanotaux’nun yazısını da çevirerek ilâve etmiştir. Risâle İsmail Hakkı Şengüler’in yayımladığı külliyata alınmıştır.
3. İslâmlaşmak (İstanbul 1337). Said Halim Paşa’nın Fransızca kaleme aldığı bu risâle Sebîlürreşâd’da Mehmed Âkif tarafından Türkçe’ye çevrilerek neşredilmiş, daha sonra paşanın diğer altı risâlesiyle birlikte Buhranlarımız adlı kitapta da yayımlanmıştır (İstanbul 1335-1338).
4. İslâm’da Teşkîlât-ı Siyâsiyye. Said Halim Paşa’nın Malta’da sürgünde bulunduğu sırada Fransızca yazdığı eser, devrin özelliği sebebiyle “Millî Hâkimiyet” bölümü hariç Âkif tarafından tercüme edilerek Sebîlürreşâd’da neşredilmiştir (XIX, sy. 493-496, 498, 500, 501). Müstakil olarak neşri bulunmayan risâle, tercüme edilmemiş bölümü de eklenerek M. Ertuğrul Düzdağ tarafından yayıma hazırlanan Buhranlarımız ve Son Eserleri adlı çalışmaya alınmıştır (İstanbul 1991).
5. İçkinin Hayât-ı Beşerde Açtığı Rahneler (Ankara 1339). Abdülaziz Çâvîş’in bu küçük risâlesi de Umûr-i Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti tarafından Mehmed Âkif’e tercüme ettirilerek bastırılmıştır. Ferhat Koca eseri sadeleştirip İçkinin Zararları İçkinin Hayat-ı Beşerde Açtığı Rahneler adıyla yeniden yayımlamıştır (İstanbul 2003).
6. Anglikan Kilisesine Cevap (İstanbul 1339 r./1341). Anglikan kilisesinin şeyhülislâmlık makamına sorduğu İslâm dininin mahiyeti, hayat ve insan düşüncesi üzerindeki etkileri, zamanımızın çeşitli bunalımlarını tedavisi, dünyayı çekip çeviren siyasî ve mânevî güçlere karşı tutumu gibi önemli sorulara Abdülaziz Çâvîş’in verdiği Arapça cevapların tercümesinden meydana gelmiştir. Önemi dolayısıyla Büyük Millet Meclisi Umûr-i Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti tarafından bastırılan kitabı Süleyman Ateş sadeleştirerek yeniden neşretmiştir (Ankara 1974).
Mehmed Âkif’in Ferîd Vecdî, Muhammed Abduh, Azmzâde Refik, Şeyh Şiblî Nu‘mânî, Abdülaziz Çâvîş ve Said Halim Paşa’dan yaptığı tefrika halinde kalmış tercümeleri de İsmail Hakkı Şengüler’in hazırladığı külliyat içine alınmıştır. Fevziye Abdullah Tansel, Maarif mecmuasında (Mayıs-Ağustos 1895) Sâdî imzasıyla yayımlanan “Mebâhis-i İlm-i Servet” başlıklı yazı dizisinin de Mehmed Âkif’e ait olduğunu ileri sürmektedir (bk. bibl.). Mehmed Âkif’in İstanbul Dârülfünunu Edebiyat Şubesi’nde verdiği derslerin, bir kısmı Sırât-ı Müstakîm’de neşredilmiş notları “Dârülfünûn Dersleri Kavâid-i Edebiyye” başlığıyla, ders notlarını formalar halinde haftalık olarak tefrika etmek üzere çıkarılan Dârülfünûn adlı bir dergide neşredilmişse de (İstanbul 1329, II, nr. 50 [16 Nisan]) elde sadece on altı sayfalık ilk forması bulunmaktadır. Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye Medresesi’nin beşinci ve altıncı sınıflarında okuttuğu derslerin notları dört forma halinde “Edebiyat Dersleri” adıyla yayımlanmış görünmekteyse de henüz elde edilememiştir.
Mehmed Âkif’in bütün eserleri İsmail Hakkı Şengüler tarafından yayıma hazırlanmış ve son tashihleri M. Ertuğrul Düzdağ eliyle yapılarak on ciltlik Mehmed Âkif Külliyatı içinde toplanmıştır. Bu külliyatın dökümü şöyledir: I-IV: Karşı sayfalara açıklamaları konulmak suretiyle Safahat’ın tamamı ile Safahat dışında kalmış bir kısım şiirleri; V: Makaleler ve Tercümeler; VI-VIII: Tercümeler; IX: Tefsîr-i Şerif, Hutbe, Vaaz ve Mektuplar; X: Hayatı, Seciyesi, İdeali, Sanatı ve Eserleri’ne Dair Yazıların Derlemeleri.
Sanatı yanında karakter ve seciyesi, millî meselelerdeki hassasiyet ve gayreti, yakın tarihte oynadığı önemli roller ve halkın gönlündeki yeri dolayısıyla Mehmed Âkif şiirlere, romanlara, film ve dizilere konu olmuştur. Bunlardan ilki kendisini çok yakından tanıyan Mithat Cemal Kuntay’ın kaleme aldığı, 1980’lerde dizi film haline getirilen Üç İstanbul adlı romandır (İstanbul 1938). Eserin önde gelen kahramanları arasında bir karakter âbidesi olarak Mehmed Âkif’e “Şair Mehmed Râif” adıyla yer verilmiştir. Tarık Buğra’nın, Millî Mücadele Ankara’sındaki gerçek vatan severlerle şahsî menfaatlerini öne çıkaran sahtekârların mücadelesini ele alan Firavun İmanı adlı romanının (İstanbul 1976) kahramanlarından biri de Mehmed Âkif’tir. Vefatının ellinci yılı dolayısıyla yapılan faaliyetler sırasında Mehmed Âkif’le ilgili birkaç belgesel film de çekilmiştir.
BİBLİYOGRAFYA (Mehmed Âkif hakkında ilmî, akademik ve popüler seviyede kitap ve makale halinde pek çok yayınla basılmamış yüksek lisans ve doktora tezi bulunmaktadır. Burada sadece en önemli yayınlardan bir seçme verilmekle yetinilmiştir. 1990 yılına kadar olan yayınlar için Millî Kütüphane tarafından hazırlanmış olan Mehmed Âkif Bibliyografyası: Kitap-Makale adlı çalışmaya [Ankara 1990] bakılabilir).
Açıklamalı ve Lügatçeli Mehmed Âkif Külliyatı (haz. İsmail Hakkı Şengüler), İstanbul 1990-92, I-X.
Mehmed Âkif Ersoy, Safahat (nşr. M. Ertuğrul Düzdağ), İstanbul 1987 (Safahat dışında kalmış şiirler ilâvesiyle); a.e.: Edisyon Kritik (nşr. M. Ertuğrul Düzdağ), İstanbul 1987; a.e.: Eski ve Yeni Harfli Metinler ile Tenkidli Neşir (Edisyon Kritik) Bir Arada (nşr. M. Ertuğrul Düzdağ), İstanbul 1991.
Süleyman Nazif, Mehmed Âkif: Şairin Zâtı ve Âsârı Hakkında Bazı Mâlûmat ve Tedkikat, İstanbul 1924.
İbnülemin, Son Asır Türk Şairleri, s. 81-84.
Eşref Edip [Fergan], Mehmed Akif: Hayatı, Eserleri, İstanbul 1938-39, I-II.
Mithat Cemal [Kuntay], Mehmed Akif: Hayatı-Seciyesi-Sanatı-Eserleri, İstanbul 1939.
Ömer Rıza Doğrul, “Mehmed Âkif’in Hayatı”, Safahat, İstanbul 1944, s. VII-XLIV.
Cemil Sena Ongun, Mehmed Âkif: Hayatı, Eserleri ve İdealleri, İstanbul 1947.
M. Emin Erişirgil, Mehmet Akif: İslâmcı Bir Şairin Romanı, Ankara 1956.
Hilmi Yücebaş, Bütün Cepheleriyle Mehmet Âkif, İstanbul 1958, s. 171-172.
Cemal Kutay, Necid Çöllerinde Mehmet Akif, İstanbul 1963, s. 198-310.
Muhiddin Nalbandoğlu, İstiklâl Marşımızın Tarihi, İstanbul 1964.
A. Cerrahoğlu, Bir İslâm Reformatörü: Mehmet Âkif, İstanbul 1964.
Hasan Basri Çantay, Âkifname, İstanbul 1966.
Sezai Karakoç, Mehmed Âkif, İstanbul 1968.
Nurettin Topçu, Mehmed Âkif, İstanbul 1970.
M. Kaya Bilgegil, Mehmed Âkif: Resmi Hâl Tercümesi, Basılmamış Bâzı Mektup ve Manzûmeleri, Erzurum 1971.
Ölümünün 50. Yılında Mehmet Âkif Ersoy (nşr. MÜ Fen-Edebiyat Fak.), İstanbul 1986.
Recep Duymaz, “Mehmet Âkif Ersoy’un Bütün Eserlerinin Bibliyografyası”, a.e., s. 225-252.
Ölümünün 50. Yılında Mehmed Akif Ersoy’a Armağan (nşr. Selçuk Üniversitesi), Konya 1986.
Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy’u Anma Kitabı (nşr. AÜ Rektörlüğü), Ankara 1986.
Abdulkerim Abdulkadiroğlu – Nuran Abdulkadiroğlu, Mehmed Âkif Ersoy Hakkında Yazılanlar, [Ankara 1989].
Mehmet Âkif İlmî Toplantısı, Bildiriler (nşr. Millî Kütüphane), Ankara 1989.
M. Orhan Okay, Mehmed Âkif: Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, Ankara 1989.
D. Mehmet Doğan, Camideki Şair: Mehmed Âkif, İstanbul 1989.
a.mlf., “Ersoy, Mehmed Âkif”, TDEA, III, 71-79.
İsa Mustafa Yüceer, Muḥammed ʿÂkif, ʿaṣruhû ve cühûdühû fi’d-daʿveti’l-İslâmiyye (doktora tezi, 1410/1990), Câmiatü Ümmi’l-kurâ.
Ramazan Çiftlikçi, Açıklamalı Mehmet Âkif Ersoy Bibliyografyası: Eserleri ve Hakkında Yazılanlar (yüksek lisans tezi, 1990), İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Kâzım Yetiş, Mehmet Âkif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, Ankara 1992.
M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Âkif-Tevfik Fikret Meselesi ve Müderris Ahmed Naim Bey’in Tevfik Fikret’e Dâir Risalesi, İstanbul 1992.
Abdullah Uçman, “Ersoy, Mehmet Akif”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, İstanbul 1999, I, 414-416.
“Ersoy Mehmet Akif”, Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, İstanbul 2001, I, 331-334.
Bazı dergilerin Mehmed Âkif’e tahsis edilmiş özel sayıları: Türk Edebiyatı, sy. 113, İstanbul 1983; sy. 158 (1986); MK, sy. 55 (1986); TK, sy. 284 (1986); TDl., sy. 420 (1986); TY, VIII/11 (1987); Yedi İklim, sy. 117-118, İstanbul 1999-2000.
lan ve yeni din hakkinda saphe stone suphe uyandırdılar. Onlar aleyhine pro- paganda yapıp yanlış iddialar ileri sürdüler
Islam daveti yayıldıkça, Ehl-i kitap. Müslümanların gönüllerindeki itikadın zayıflaması ve Islam'a karşı olan güvenlerinin sarsılması için çabalarını yoğun- laştırdılar. Bu da, onları şüpheye düşürmek, Hz. Peygamber'in saygınlığıyla lgili kuşkular uyandırmak ve Kur'ân ayetlerinde birtakım çelişkiler bulunduğu iddia ve vesveselerini onlara telkin etmek suretiyle gerçekleşiyordu. Nitekim Baraka, 2/42'de meålen "Hakkı batılla karıştırıp bile bile hakkı gizlemeyin"10 ifadesi geçmektedir. Ayet, Israiloğullarına verilen nimetler ve kendilerinden alınan sözlerin peş peşe sıralandığı ve bu çerçevede bir dizi uyarı ve hatırlatma- nın yapıldığı bir anlam akışı içerisinde gelmektedir.
Burada "hakkın batılla karıştırılması"ndan bahsedilmektedir. Bu da, "karış- turma" anlamını ifade eden "lubs" kökünden gelen bir kelimeyle dile getirilmiş- tir", Zıddı açıklamaktır. "Ihfå" (gizlemek) ile arasındaki fark şudur: "İhfå"da mananın anlaşılması mümkündür. Ancak "lubs"de, bu mümkün değildir. Kapa- lilik dolayısıyla manayı anlamak oldukça zordur. Dolayısıyla "lubs" kelimesi, sifat açısından benzeyen iki nesnenin ayırt edilemeyecek şekilde birbirine karış- ması anlamına gelmektedir. Ancak çoğunlukla, manaların karışmasını ifade eder. Bir işle ilgili olarak "açık olmaması" veya "karışık olduğu" anlamında "lubsetu" ifadesi kullanılır. Nitekim Hz. Peygamber'in göğsünün yarılmasından bahseden hadiste, "Aklımda, görüntü mü yoksa hayal mi olduğu ayırt edilemeye- cek şekilde bir karışıklık/iltibas meydana geldi"" ifadeleri geçer.
Yine bu manada olmak üzere, "lebistu 'aleyhim el-emre" (İşi onlara karışık gösterdim) ifadesi kullanılır. Nitekim bu anlam içeriği ile 6/137'de, ortak koş-
Merdadi, Tejhim, 1, 63
Bakara, 2/109, Al-'Imran, 3/119.
Apt. Eidi kita din buyuklere hitap etmekte ve yaptıkları işin çirkinliğini belirtmektedir dikden hålde inkar etmektedirler. Alimin inkâr etmesi, cahilin inkârından dah büyük suçtur
et-Taberal, 1, 212).
Taber. 1. 254. el-Beydavi, 1, 58.
Taberat, 1, 211.
Ayna bk
Terial, Mürned påmiyyin, II, 198, (1181).
Apr. 1. 470-471. Apa lik Eb Ubeyde, 1, 96.
YANITLASİL
yuksel22 Aralık 2023 05:13 KUTSAL KİTAPLARA GÖRE DİN ADAMI
DOÇ. DR. İBRAHİM H. KARSLI
TÜRKIVE DİYANET VAKFI VAYINLARI sy. 271.
YANITLASİL
yuksel22 Aralık 2023 05:17 Türkçe Deyimler S 'üğü 107
söylenir.
aşta tuzu bulunmak.. çorbada tuzu bulunmak.
as yermek (ya da ermek) ha. (gebe kadın) kimi şeyleri, zellikle kimi olmayacak şeyleri yemek için aşırı istek duy- mak. or. Komşunun gelini aş yeriyor, şu ekşi elmaları ona götürun.
ata et, ite ot vermek 1 kişilere, işlerine yaramayan şeyi ya da ilgilenmedikleri görevi vermek. 2 bir işi ya da işleri ters yapmak.
ata nal çakıldığını görmüş, kurbağa ayaklarını uzatmış yete- nekli, değerli kimselerin hakkı olan şeyleri, buna yaraşık olmayan da istiyor" anlamında söylenir.
at (ya da atlar) anası erkek gibi iriyarı kadın, erkeksi kadın. at başı (beraber) gitmek aşağı yukarı aynı durumda olmak, eşit durumda olmak.
at çalındıktan sonra ahir kapısını kapamak iş işten geçtikten, bir işte zarara uğradıktan sonra önlem almak.
at elin, it elin, bize ne? "herkes kendi malını dilediği gibi kullanır, kendi yakınına istediği gibi davranır, bizim bun- larla ilgilenip üzerinde düşünce yürütmemiz yersizdir, yakışık almaz" anlamında söylenir.
ateş açmak birçok kişi aynı anda ve ansızın, karşılarındakilere ateşli silahlarla mermi atmak. aleş alır gibi çok çabuk, çarçabuk ör. Ateş alır gibi, bir geldi bir gitti.
ateş almak 1 (bir şey) tutuşmak, yanmaya başlamak, aleat
lenmek. 2 (ateşli silah) kendi kendine patlamak ya da pak
tama telah kendi birden parlamak, öfkelenme
damak, cosmaknedenlerle birke of Böyle ateş almak işi
Bu esnada İngilizler Anadolu'da kurula- cak yeni devletin liderliğini sürekli takip ediyorlardı. İngiliz raporlarına yansıyan tespitlere göre bu dönemde Ankara'da Kemalistler, Enverciler (eski İttihatçılar) ve Saltanatçılar olmak üzere üç grubun varlığından söz etmek mümkündü. Aralarındaki anlaşmazlıklardan biri de Hilafet'in geleceğiyle alâkalıydı. Rauf ve Kazım Karabekir Paşalar, Mustafa Kemal'in Hilafet hakkındaki görüşleri- ni biliyorlardı. Bu gruptan bazı isimler sağlık mazeretiyle Mustafa Kemal'den ayrılmaya başladılar ancak esas sebep hilafet meselesindeki görüş ayrılığıydı ve bunlar kısa sürede ikna edilip geri döndürüldüler. Dolayısıyla İngiliz tespit- lerine göre Ankara'daki meclis Mustafa Kemal taraftarları ve aleyhtarları olmak üzere ikiye bölünmüştü.
Mecliste güçlü bir ekip, Mustafa Ke- mal'in liderliğine karşıydı ve bir kanun teklifiyle meclisin geleceğinde Misak-ı Millî sınırları dışından gelenlerin yer almaması tartışılmaya başlandı. Teklif, Selanikli Mustafa Kemal'i oyun dışına itecekti ancak tartışmalar sonucu orta yol bulundu ve bundan vazgeçildi. Mustafa Kemal zamanla bu ekibi bertaraf edip liderliği elinde tutmakta hayli azimliydi. Kısacası İngilizler Anadolu'nun gelece- ğinde kiminle pazarlık yapacaklarından iyice emin olmak için Ankara'da kimin sözünün geçtiğinden tam olarak emin olmaya çalışıyorlardı. Lozan'da buna
HAYATIM PAHASINA YÜKSEK İSLAM ENSTİTÜSÜNÜ AÇACAĞIM
Yüksek İslam Enstitüsü talebi ile gelen heyeti Başba- kanlık'ta kabul eden Menderes'in, "Hayatım pahasına bile olsa İmam-Hatip okullarının yüksek kısmını açacağım." de- diği hatıralarla gündeme geldi.
Prof. Dr. Akşit, görüşmenin nasıl gerçekleştiğini şöyle an- latıyor: "Demokrat Parti grup başkan vekili olan amcam ara- cılığı ile randevu aldık. Darbenin ayak sesleri yavaş yavaş geliyordu. Rahmetli Menderes hiçbir heyeti kabul etmiyordu. Çok sıkıntılı bir dönemden geçiliyordu. Amcama, 'İmam- Hatip Okuluna hayır diyemem' demiş; 'ama gece gelsinler. Toplu girmesinler, ayrı ayrı kapılardan girsinler. Ben tembih edeceğim. Kapıdan birer ikişer alacaklar' diyerek bizi gizlice kabul etti. Heyeti gece geç saatlerde Bakanlar Kurulu top-
260
YANITLASİL
yuksel23 Aralık 2023 03:11 lantı salonunda ağırlayan Menderes, özel personelini de oda- dan çıkartıp kapıyı kilitleyerek görüşmeye başlar. Görüşme samimi bir ortamda geçer. Talepleri dinleyen Başbakan, duy- qulu bir konuşma yapar. Memleketin iman olmadan ayakta duramayacağını dile getirerek, "Milletimizin mayası ahlaktır, dutandır, İslamdır. Eğer biz bugün ayaktaysak, ak sakall bir dedenin kucağında büyüdüğümüz için ayaktayız. "Eğitim öğretim sahasında din konusuna önem veremiyoruz. Bunu aikliğe aykırı sayıyorlar. Arkadaşlarım beni yalnız bırakıyorlar. Yalnızım, müsteşarım bile meşrik-ı a'zam (masonların baş- kanı). Burnumun dibine bile böyle adamlar koydular." der ve ağlamaya başlar.
Rahmetli Başbakan Adnan Menderes bütün girişimle- rine rağmen o yıl enstitüyü açtıramaz. Başta bakanları buna karşı çıkar. Ertesi yıl Milli Eğitim Bakanını görevden alır, ye- rine vekaleten Tevfik İleri'yi atayarak İslam Enstitüsünü kur- mayı başarır. Açılış 59 öğrenci ile yapılır.
AVNI ARSLAN
YANITLASİL
yuksel23 Aralık 2023 03:13 AVNI ARSLAN
YAKIN TARİHTEN
UNUTULMAYAN HATIRALAR
AKCAĞ sy. 260,261.
YANITLASİL
Yorum Gönder Bu blogdaki popüler yayınlar İman Mayıs 04, 2023 DEVAMI Meric Tumluer Said Nursi Mayıs 04, 2023 DEVAMI Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti Mayıs 04, 2023 DEVAMI Blogger tarafından desteklenmektedir Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL Vasiyet ve mustafa PROFİLİ ZİYARET EDİN Arşivleme Kötüye Kullanım Bildir
Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı. Mustafa Kemal'in özel treni Eskişehir'e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu'sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir'e gidip annesini görecek ve La- tife'yi... Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal'in ve bir türlü uyku tutturamıyor.
Ali Çavuş, kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış, karanlığı seyrederken, bir yan- dan da kendi kendine mırıldanıp duruyor.
"Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmez dim. İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yi tirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım.
YANITLASİL
yuksel23 Aralık 2023 03:27 ma işe bak, giremiyorum. Kiyamıyorum paşama. Nasil erim ki: 'Anamız öldü paşam!' diyemem. Onun yüreği anası in atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak ynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafi uzatsam, Paşam sen sağ ol' desem 'Eyvah' demez mi? ''Koca vatanı urtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?"
Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İlçe- Tiden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.
"Az önce bir telgraf geldi, dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar."
"Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım."
Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve me- rakla soruyor:
"Ne olan, ne haber aldın ki Paşam? Hayır haber inşallah."
Mustafa Kemal usul usul anlatıyor:
"Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana bir şeyler anlatı- yordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı gö- türdü. Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç!.."
Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken, Mustafa Kemal emri verdi:
"Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen!"
AVNI ARSLAN
191
YANITLASİL
yuksel23 Aralık 2023 03:28 Ali Çavuş kompartimandan çıkar çıkmaz, çözümü geti ren görevliyle karşılaştı.
Gözünden iri bir damla gözyaşı akıvermişti. Çavuş, "Ağ- lama paşam" diye yalvardı.
"Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, anavatan kurtuldu. Bununla da teselli bulu rum. Benim için ikisi bir." İşte ben bunun için: 'Bulunur kurta racak bahti kara maderini' diye cevap vermedim mi Namık Kemal'e?"
Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarıldılar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı.
YAKIN TARİHTEN UNUTULMAYAN HATIRALAR
192
Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Yenil Nesil Yayınları, 2001
Resulüllah (s.a.v.) kıyamete kadar gelecek olan fitne başlarını haber
vermiştir: 15,428-29.
Sahâbe ve fitne hareketleri: 13,519-20.
Sahâbe ve Tabiin arasında çıkan kavga
ve ihtilaf: 13,482-83-84.
Ümmeti helak edecek bela, fitnedir: 15,422.
Fiyat kızıştırmaya dair: 3,62.
Zamanla vukua' gelecek fitne ve hevalardan zikredilenler: 13,394-95-96.
Fiyat söylerken yüksek değil satmak istenilen fiat söylemelidir: 17,252. Fıkıh olmayan ibadette hayır yoktur: 15,185.
YANITLASİL
Yorum Gönder Bu blogdaki popüler yayınlar İman Mayıs 04, 2023 DEVAMI Meric Tumluer Said Nursi Mayıs 04, 2023 DEVAMI Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti Mayıs 04, 2023 DEVAMI Blogger tarafından desteklenmektedir Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL Vasiyet ve mustafa PROFİLİ ZİYARET EDİN Arşivleme Kötüye Kullanım Bildir
19. Hz. Peygamber'in (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Cennetteki dört şey, cennetin kendisinden
daha hayırlıdır:
Cennette ebedî olarak kalmak Cennetten daha hayır-
lıdır. Cennette meleklerin hizmet etmesi Cennetten daha hayırlıdır. Cennette peygamberlerle komşuluk Cennetten daha hayırlıdır. Cennette Yüce Allah'ın rızası Cennetten
YANITLASİL
yuksel25 Aralık 2023 22:51 CS MÜNEBBİHAT
"Cehennemdeki dört şey de, Cehennemin kendisin- den daha kötüdür:
daha hayırlıdır."
Cehennemde ebedî kalmak Cehennemden daha kö- tüdür. Cehennemde meleklerin kâfirleri kınamaları Ce- hennemden daha kötüdür. Cehennemde şeytanın kom- şuluğu Cehennemden daha kötüdür. Cehennemde Yüce Allah'ın gazabı Cehennemden daha kötüdür."
*
YANITLASİL
yuksel25 Aralık 2023 22:53 Jasavvuf Klasikleri
ibn Hacer El-Askalanî
MÜNEBBİHAT
UYARILAR sy. 32,33.
YANITLASİL
yuksel25 Aralık 2023 22:56 Allah, Hz. İbrahim (a.s.)'ı "Halil". Hz. Musa (a.s.)'ı "Neciy" ve Beni de "Habib" ittihaz etti. Sonra buyurdu ki: "İzzetim ve Celalim hakkı için Habibimi, Halilim ve Neciyyim üzerine tercih ederim." (Halil dost, neciy sırdaş, Habib sevgili demektir.) Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 11 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel25 Aralık 2023 22:57 İnsanlar onu tanıyacak diye faciri anmaktan çekiniyor musunuz? Facirden, bulunduğu hal üzere bahsedin ki, insanlar ondan sakınsınlar. Ravi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.) Sayfa: 12 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
1716- İnsanlar arasında, hayrın anahtarları, şerrin kilitleri olan kişiler vardır. İnsanlar arasında şerrin anahtarları, hayrın kilitleri de mevcuttur. Allah'ın hayır anahtarları eline verdiği kimseye ne mutlu! Allah'in şer anahtarlarını eline verdiği kimsenin de vay haline!
عَلَيْكَ اَنْتَ بِالطَّاعَةِ فِيمَا أَمَرَكَ اللَّهُ تَعَالَى بِهِ (طب عن ابن سعد بن جنادة) *
5388- Kim cemaatten (müslüman topluluğundan) ayrılırsa, o ateştedir. Çünkü Allah: "Yoksa bunalmışa, kendisine dua ve iltica ettiği zaman icabet eden, fenalığı gideren, sizi yeryüzünün hükümdan kılan mı? Allah ile beraber bir ilâh ha? Siz ne kıt düşünüyorsunuz" buyurmuştur. Demek ki hilafet Allah'tandır. Eğer hayırlı olursa O'na götürür. Şer ise o şer sebebi ile muâhaze olunur. Allah Teâla'nın emrettiği şeyde sana taat gerekir.
Cennet ehli Cennetteki makamlarına yerleşir ve Cuma'dan Cuma'ya Allah'ı ziyarete giderler. Onlara Arşı Rahman aşikâr olup, Allah'ı görürler. Bu Cennet bahçelerinden birinde olur. Ve herkes derecesine göre bir minbere yerleşir. En aşağısının yerleri misk tepelerindedir. Ve bunlar kendi hallerini diğerlerinden aşağı görmezler. Soruldu ki: "Rabbimizi görecek miyiz?" Buyurudu ki: "Evet, ayın 14'üncü gününde görülmesinde, ya da güneşin görülmesinde nasıl hilâf yoksa, (veya bunları nasıl izdihamsız görüyorsanız) öyle Rabbinizi göreceksiniz." Allah (z.c.hz.) onlara ayrı ayrı muhatap olur. Ve hatta bazılarına dünyadaki bazı sözlerini hatırlatır. Kul: "Yarabbi mağfiret etmemiş miydin?" der. Allah: "Ettim de onunla buraya geldin" buyurur. O esnada iki bulut öyle güzel kokular serper ki, kimse böylesini görmemiştir. O zaman Allah Tealâ buyurur ki: "Haydi kalkın ikram edeceğim şeylerin başına." O zaman kalkıp cennetin çarşılarına gelirler. Bu çarşılarda aklın tasavvur edemiyeceği şeyler vardır. Orada ne para verilir, ne de yüklenilir. Sadece emredilir. İşte orada biz birbirimizle karşılaşacağız. Derecesi üstün olanların elbisesi başka olur. Ve birinin gözüne bu ilişince kendi elbisesi de derhal fevkalâde olur. Çarşılardan yerimize döneriz. Ailelerimiz: "Başka bir şekilde güzelleşip geldiniz" derler. Biz de deriz ki: "Tabii güzelleşip gelmek hakkımızdır. Zira Rabbımızı ziyaretten geliyoruz." Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 118 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
Benden sonra ümmetim üzerine şu üç dalaletten korkarım. Hevalara uymak, karın ve şehvetlere uymak ve marifetten sonra gaflete düşmek. Ravi: Hz. Eflah (r.a.) Sayfa: 19 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
yuksel3 Ocak 2024 20:41 Zehra BAYSAL | Hz. Peygamber'in Örnekliginde Största le
Ebü'l-Abbas Sehl b. es-Saidi (r.a.) şöyle anlatıyor Hz. Peygamber'in (s.a.s.) yanından bir adam geçti Res lullah Efendimiz (s.a.s.) yanında oturan kimseye
Şu adam hakkında ne düşünürsün, diye sordu. O de Eşraftan biridir, herhangi bir kadının nikâhına talip olst talebi kabul edilmeye, bir konuda aracılık etse sözü din lenmeye lâyık biri, dedi. Resûlullah (s.a.s.) sustu, bir şey söylemedi. Sonra başka biri geçti. Bu defa Resûlullah Bunun hakkında ne düşünüyorsun, diye sordu. Adam: Ya Resûlallah, bu yoksul bir Müslümandır, biriyle evlen mek istese isteği geri çevrilir, aracılığına itibar edilmez. bir şey söylese sözüne kulak asılmaz, dedi. Bunun üzeri ne Resûlullah (s.a.s.):
Bu (fakir), öteki gibi dünya dolusu insandan daha hayırlıdır dır, buyurdu. 418 Buhârî
YANITLASİL
yuksel3 Ocak 2024 20:44 HZ. PEYGAMBER'İN ÖRNEKLİĞİNDE
1637. Büyük mükâfat büyük bela karşılığında olur. Makbul sabır ise musibetin ilk anında olan sabırdır. Allah bir kavmi sevdiği zaman, onları bir takım musibetlerle sinar. Kim razı olursa ona Allah'ın rızası vardır. Kim öfkelenirse ona da Allah'ın gazabı vardır.
1644- Müslümanların fakirleri cennete, zenginlerinden kırk yıl önce girerler. Müslüman zenginler kıyamette bu yüzden: "Ah keşke dünyada biz de fakir olsaydık" diye temennide bulunacaklar. Kafirlerin zenginleri ise cehenneme, fakirlerinden kırk yıl önce girerler. Bu yüzden küffarın zenginleri de: "Ah keşke dünyada fakir olsaydık" temennisinde bulunacaklar
Bir Müslüman da Azrail (A.S.) ile karşılaştığı bir anında «Lâilâhe illellah» demesi için sıkıştırılmış. O da «Diyemiyorum arkadaşlar> de- miş. <>> demiş... Sebebini soranlara: «Ömrümde bir kere zina etti idim de onun için dilim bağlı>> demiş.
Onbirinci hikâye :
Biri de ayni şekilde dili tutulunca, sebebini sormuşlar, o da «Bir va-
kit karım hasta oldu. Zevciyete muktedir olamadı, kölemin ırzına geçti idim de, onun için dilim bağlandı kaldı. Şimdi Allaha ait bir zikir ede- mem, suçluyum» demiş.
YANITLASİL
yuksel3 Ocak 2024 23:04 Dokuzuncu hikâye :
Bir Müslüman da Azrail (A.S.) ile karşılaştığı bir anında <> demesi için sıkıştırılmış. O da «Diyemiyorum arkadaşlar» de- miş. «Niçin diyemiyorsun?>> denilince: «Ben halk içinde iyiliklerle meş- gul olurdum, tenha kalınca her kötülüğü işlemeyi uygun bulurdum da onun için dilim tevhidi diyemiyor» demiş.
HRISTIYANLAR, TAHRIF EDİLMİŞ İNANÇLARINA GÖRE YAHUDILERI, HAZRET LISAYI ÇARMIHA GERMELERI SEBEBİYLE TANRI KATIL OLARAK GOROP LANETLİ BİR KAVIM KABUL EDERLER AYNI ŞEKİLDE YAHUDILER
DE HAZRET ISA'NIN NESEBİYLE İLGİLİ ÇİRKİN IFTIRALARDA BULUNUR VE ONU HAŞA SAPKIN BİRİ OLARAK GÖRÜRLER
NİTEKİM TARİHTE YAHUDI VE HRISTIYANLAR UZUN MÜDDET BİRBİRLERİNE DÜŞMANLIK ETMİŞLER, BILHASSA HRİSTİYANLAR, KENDİ TOPRAKLARINDA YAŞAYAN AZINLIK YAHUDILERE BOYOK ZULÜM VE KATLIAMLAR YAPMIŞLARDIR HATTA YAHUDILER, İSPANYA'DAKİ BÜYÜK KATLİAMDAN, ECDADIMIZ OSMANLI'NIN MERHAMETİYLE KURTULMUŞLARDIR BUNA RAĞMEN, BİRBİRİNİN
CAN DÜŞMANI OLMASI GEREKEN YAHUDI VE HRİSTİYANLAR, "KÜFÜR TEK MİLLETTİRİ HÖKMONO TE'YİD EDEREK BUGON MÜSLÜMANLARA KARŞI BİRLEŞEBİLİYORKEN, ALLAH'IN KARDEŞ KILDIĞI MÜSLÜMANLARIN, DİNDAŞLARINI KATLİAMDAN KURTARMAK İÇİN BİLE YEKVÜCUT OLAMAYIŞI NE KADAR DA HAZİNDİRL
YANITLASİL
yuksel5 Ocak 2024 20:00 BUGÜN BAŞTA FİLİSTİN OLMAK ÜZERE, SURİYE, MYANMAR, DOĞU TÜRKİSTAN VE DİĞER İSLÂM BELDELERİNDEKİ MAZLUM DİN KARDEŞLERİMİZİN İÇLER ACISI HALİ, HEPİMİZİ DERİN BİR NEFİS MUHASEBESİNE SEVK ETMELİDİR.
UNUTMAYALIM Kİ BU HÂL, ONLAR İÇİN DE AĞIR BİR İMTİHANDIR, BİZİM İÇİN DE... ONLAR İÇİN, SABIR, SEBAT VE TAHAMMÜL İMTİHANIDIR, BİZİM İÇİNSE DİN KARDEŞLERİMİZE NE KADAR VEFÅ GÖSTEREBİLDİĞİMİZİN İMTİHANI...
YANITLASİL
yuksel5 Ocak 2024 20:01 MUHYİDDİN İBN-I ARABİ HAZRETLERİ BUYURUYOR:
"FİRAVUN, ZUHÜR EDECEK OLAN HAZRET-I MÚSA'YI İMHA İÇİN RİVAYETE GÖRE-YETMİŞ BİN MASUMU KATLETTİ. HALBUKİ KATLEDİLEN ÇOCUKLARIN HEPSİ, HAZRET-I MÚSAYA HAYATINDA İMDAD OLMAK, ONUN RÜHÂNİYETİNİ GÜÇLENDİRMEK İÇİN ÖLDÜRÜLÜYORLARDI. ÇÜNKÜ FİRAVUN HENÜZ MÜSA'YI BİLMİYORSA DA HAK TEÅLA BİLİYORDU. ELBETTE O MÅSUMLARIN HER BİRİNİN ALINAN HAYATI, MÜSA'YA AİT OLACAKTI. ZİRA HEDEF O İDİ." NEMRUD VE FİRAVUN'UN KATLİAMLARINDAN SONRA ÜÇÜNCÜ BÜYÜK "ÇOCUK KATLİAMI" DA-MAALESEF-BUGÜN SİYONİST İSRAİL TARAFINDAN YAPILIYOR.
NİYAZIMIZ ODUR Kİ, GEÇMİŞTE NASIL NEMRUD VE FİRAVUN HELAK OLMUŞSA -İNŞAALLAH-BUGÜN FİLİSTİNLİ KARDEŞLERİMİZE ZULMEDEN ÇOCUK KATİLLERİ DE AYNI ŞEKİLDE KAHR-I İLAHİYE DÜÇÅR OLURLAR.
CENAB-I HAK, BUGÜN GAZZE'DE KATLEDİLEN HER MÅSUM YAVRUNUN RÜHANİYETİNİ, İSLÂM'IN İSTİKBALİNDEKİ ŞANLI ZAFERLERİN MÜJDECİSİ KILSIN
عن سمرة بن فاتك) 2951- Teraziler Allah'ın yed-i kudretindedir. Bir kavmi derece itibarı ile kaldırır, diğer bir kavmi indirir (alçaltır). Ademoğlunun kalbi, Rahman'ın iki kudret parmaklarının arasındadır. Dilerse bâtila kaydınr,
الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ (هب وضعفه والديلمي عن عائشة)
2952- Ölüm ganimet, masiyet musibet, fakirlik rahat, zenginlik ceza, akıl Allah'tan gelen bir hediye, cehalet sapıklık, zulüm nedamet, taat göz aydınlığı, Allah korkusundan ağlamak ateşten kurtulmak, gülmek bedenin helakıdır. Günahtan tevbe eden günahı olmayan gibidir.
mâya güçlük yoktur; topala güçlük yoktur; hastaya da güçlük yoktur. (Bunlara yapamayacakları görev yüklenmez; yapamadıklarından dolayı günahkâr olmazlar.) (Nûr, 24/61)
O'NUN YOLUNDA GİDENE ENGEL YOK
İlk Müslümanlardan biriydi Abdullah b. Ümmü Mektûm. Gözleri görmüyor-
du ama gönlü hakikat ışığını görmüştü. Kalbi olduğu hâlde anlamayan, gözleri olduğu hâlde görmeyen, kulakları olduğu hâlde işitmeyen, görünürde sağlık- lı nice bahtsız insanın aksine karanlık dünyasını iman nuruyla aydınlatmıştı. Abdullah samimi bir Müslüman'dı. Görme engelli olması onu hak mücadelede ön sıralarda yer almaktan alıkoyamadı. Azimli, güvenilir ve işinin ehliydi. Bu özelliklerinden ötürü Resûlullah ona pek çok önemli görev verdi. Kendisi hicret etmeden önce Medineli Müslümanlara Kur'an öğretmek için Mus'ab b. Umeyr ile onu göndermişti. Hicretten sonra da onu Bilâl-i Habeşî ile birlikte Mescid-i Nebevî'ye müezzin olarak görevlendirdi. Sefere çıktığı birçok kere Medine'de kalanlara namaz kıldırması için yerine onu vekil bıraktı. Cihattan muaf tutulmuş olsa da Abdullah, bu faziletli amelden de geri kalmadı. Resûl'ün vefatından yıllar sonra katıldığı savaşta aldığı yaralar sonucu şehitlik mertebesine ulaştı
Her hak sahibine hakkını veriniz. Çocuk yatağındır(yatak sahibinin). Zani için de recm vardır. Kim ki, efendisinden başkasını veli edinirse, yahud başkasına nisbet iddia ederse Allah'ın meleklerinin ve insanların hepsinin laneti onun üzerine olsun. Böylesinin ne nafile, ne de farz ibadeti kabul olunur. Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) Sayfa: 22 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
ki, onda hem çetin bir sertlik hem insanlar için birçok faydalar vardır. Çünkü Allah kendisine ve peygamberlerine giyabında yardım edenleri belli edecektir Şüphesiz Allah çok güçlüdür, üstündür 67 âyeti, güçte "dengeler unsuru"nu ortaya sermektedir. Ayet, güçle beraber adalet ve irfanı öngördüğü gibi, ilim ve adalet için de gücün gerekliliğine dikkat çekmektedir. 65 Ayet aynı zamanda ilim, adalet ve güçten oluşan İslâm medeniyetinin formülünü de vermektedir.
Sahip olduğumuz güçle, büyük ve yararlı hedeflere ulaşmayı, yeryüzünde fitne, ilhad ve cehaleti önlemeyi gaye edinmeliyiz. İman veya Allah korkusundan yoksun bir gücün yarardan çok zararı söz konusudur. Hedefe ulaşmak için iman, bu gücü yönlendiren manevi bir motivasyon işlevini görmektedir. Nietzsche ahlâka dayanan güce, erdemlilerin ahlâkı derken, ahlâktan soyutlanmış güce de köle- lerin ahlâkı adını vermektedir.69 "Ey Şuayb! Biz senin söylediklerinin çoğunu iyi anlamıyoruz ve aramızda seni gerçekten zayıf buluyoruz, eğer akrabalarından beş on kişi olmasaydı seni kesinlikle taşlayarak öldürürdük." Şuayb'ın (a.s.) kavminin kendisini bu biçimde tehdit etmeleri ahlâktan soyutlanmış bir gücün tipik bir örneğidir. Güçleri yetseydi onu hidâyet öncüsü Hz. Şuayb'a karşı kullanacaklarını açık bir biçimde ifade etmişlerdir. Velhasıl, İslâm'ın öngördüğü güç, ahlâki değerlere dayalı güçtür.
ULEMA VE GÜÇ
(Fransız yetkilisine hitaben) Beni faaliyetlerimden engellemeye asla gücünüz yetmez. Çünkü ben ya düğünde bulunur törene katılanlara bir şeyler öğretirim, ya taziyede bulunur taziyeye gelenlere vaaz ederim, ya trende olur yolcuları eğitirim ya hapishane mahkûmları eğitirim. Ben her yerde öğretmen ve mürşidim."
Ulemanın gücü, hava misali toplumun her kesimini kuşatıp etkin Wini göstermektedir. Ulema, yerine göre toplumun konuşan dil
Abdülhamid Bådis
Mohammed Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, Istanbul: 1979. VII/4761
Muhammed Hüseyin, İslâm Kuvvetinin Mantığı, çev. Vahdetti Ulemanın GÜCÜ sy. 26,27,28. Abdulcelil Candan
Allah teala bir kula buğz ettiği zaman, ondan hayayı soyup alır. Hayayı alınca da o kimseyi sen sevmeyen ve sevilmeyen bir şahıs olarak görürsün. Allah, emaneti de ondan alır. Emanet alınınca, merhameti de alır. Merhamet alınınca da İslam'ın esasını da o kimseden alır. İslam'ın esası alınınca da, o kimseyi artık kovulmuş bir şeytan olarak görürsün. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 23 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
Sokaktaki vatandaş!.. Ne demek “Sokaktaki vatandaş”?
Kendi halinde yaşam mücadelesi veren “sıradan” vatan evlâdı.
Fedakâr, cefakâr…
Her durumda memleketine sahip çıkar.
Vefalı.
Sağduyulu.
Anadolu Evlâdı.
Merhum Necip Fazıl Üstad’ın ifadesiyle:
“Saf çocuğu, mâsum Anadolu’nun.”
x
Uzun yıllardır, “Sokaktaki Vatandaş” ile iletişim hatlarımızı açık tuttuğumuz, çok kolay ulaşır halde durduğumuz için dert dökmek, fikir belirmek istediğinde, müracaat ettiği adresler arasındayız.
Günümüzün en az iki saati, “Sokaktaki Vatandaş”ın derdini dinlemeye tahsisli.
Twitter’daki DM (Direkt Mesaj) imkânı herkese açık, oradan da her gün yüzlerce “özel” mesaj geliyor.
Telefon numaramızı isteyenlere de, genellikle “olumlu” karşılık veriyoruz.
O kadar ki, bulunduğumuz yere “pat diye” gelenler bile var;
“Aileden sayılırsın!” diyerek!
x
Önceki gün sabah vakti, ara sıra arayarak hatırımızı soran bir yaşlı “sakin” beyefendi, şaşırtıcı bir tepki verdi.
Açar açmaz…
“Selam” alışverişinin hemen ardından…
“Kardeşim, emeklinin halinden niçin bahsetmiyorsunuz!” diye bağırdı.
“Ulan”lı konuşunca…
“Efendim, beni şaşırtıyorsunuz!” diye ikaz ettim.
“Ne yapayım, bu durumda nazik mi konuşayım!” dedi.
Emeklilerin dertlerini en fazla gündeme getiren yazarlardan biri olduğunu hatırlattım.
“Biliyorum, biliyorum, kızgınlığım emeklinin halinden hiç bahsetmeyenlere” deyince, “Haydaaa!” çektim:
“Muhterem Ağabey, onları arayıp sitem etseniz? Siz, bu konulardan en fazla bahsedene fırça atıyorsunuz!”
Öfkeli, öfkesini boşaltacak yer arıyor, Yaşlı Beyefendi:
“Haklısın da, nasıl ulaşacağız onlara. Burunları kaf dağında. Televizyonlara bakıyoruz, sanki biz yokmuşuz gibi! Ne kadar koptular bunlar kardeşim bizden.. Ulan diyorum ki… “
x
Uzun uzun anlattı yaşadıklarını…
Tabana çok yakın bir maaşla geçinmeye çalışıyormuş…
“Kurbağanın gözü patlamak üzere!” diyor.
“Toruna harçlık veremiyorum artık! Düğün oluyor, bir şey takamıyorum! Dedelik kolay mı sanırsınız!”
Fena bunalmış.
Fırçalıyor.
Canı sağolsun.
X
Dert küpü olduk.
Arayan arayana…
Diyorlar ki;
“Acayip bir durum var!
Büyük bir boşluk hissi!
Yıllardır bu marketler her fırsatta zamları dayıyor!
Her zam dayayışlarında da, ‘yetkililer’ fırsatçılara göz açtırılmayacağını, denetimlerin artarak devam edeceğini söylüyor… Bu yıllardır böyle… Yıllardır böyle deniyor, ama sonuç? Yok! Yani, başa çıkılamıyor mu?
Berat Albayrak, hal yasası tamam, birkaç ayda tamam, demişti, bakanken. Gitti, yıllar oluyor.
Bir hal yasası bile çıkmadı, neden!
Arkadaş, sinir oluyorum.
Başıboş köpekler sokaklarda, caddelerde çocukları parçalıyor, ‘Buna müsaade etmeyiz, buna müsaade etmeyiz.’
Birçok televizyonda ahlâksızlık diz boyu, ailenin dibine dinamitler yerleştiriliyor, dinamitler patlıyor…
Hassasiyet sahibi insanımızla dalga geçiliyor, karalanıyor…
Yıllardır söylenen ne?
Bunlara müsaade etmeyiz!”
X
Bizi arayanların çoğunun siyasi tercihlerini kolaylıkla tahmin edersiniz.
Kahir ekseriyeti, asla ve kat’a “Tek Parti”, “İzm” zihniyetine rağbet etmez..
Milli meselelerde nerede durdukları çok nettir.
“Sokaktaki insana” kimse milliyetçilik, memleket meselesi dersi vermeye kalkmasın!
Onlar bana, dünyevi makam, mevki verebilecek imkâna sahip değillerdir.
Aramızdaki konuşmalar, tamamen memleket meseleleri üzerinedir.
Her seçim öncesinde arayıp “Abi (ya da kardeş) ne yapsam? Bu tarafa bakıyorsun böyle, o tarafa bakıyorsun öyle! De bakalım, ben ne yapayım?” diye sorar fikrimi alırlar.
Çoğu bana itimat eder.
Ben de onlara itimat ederim, zira dedim ya, karşılıklı olarak “dünyevi menfaat” beklentimiz yoktur.
“Sokaktaki Vatandaş” sağduyunun sesidir.
Öyle olmasaydı, şimdiye kadar çoktan “sokakları karıştırmak” isteyenlerin oyunlarına gelmişti.
Öyle olmasaydı, algı operasyonlarının tesirinde kalarak, memleketi “saçma sapan”, “son derece tehlikeli” organizasyonların eline bırakmıştı!
x
Ben, “Sokaktaki Vatandaş”a çok saygı duyuyorum.
Onu dinlemeyi, sesinin duyulur hale gelmesine katkıda bulunmayı “milli mesele” olarak görüyorum.
Bu insanların kırılmasının, küstürülmesinin çok “sıkıntılı” durumlara yol açacağını da…
Bir “Sokaktaki Vatandaş” olarak ısrarla ifade ediyorum!
Abdülaziz'i kanlı bir darbeyle tahttan indirenlerin hesabını Çe kez Hasan bozmuştu. Padişahlık koltuğuna oturttukları V. Murad' zaten aklı karışıktı, yaşanan hadiseler karşısında iyice kontrolün kaybetti. Yaklaşık üç ay sonra akli dengesinin yerinde olmadığır ilişkin raporla tahtını II. Abdülhamid'e devretmek zorunda kald Hüseyin Avni Paşa cuntasının tahta taşıdığı V. Murad masond Hem cuntanın hem mason sultanın iktidarının ömrü kısa sürdü Mason locaları hafife alınmamalıdır, o günlerde tezgahlarından pa dişah geçirecek kadar güçlüydüler. Abdülhamid, V. Murad'ı 1878'd Çırağan Sarayı'na hapsettiğinde masonlar iki kez (20 Mayıs-2 Haziran) onu kaçırma teşebbüsünde bulundular, onunla irtiba kesmediler. Sultan Abdülaziz'i kanlı bir darbeyle indiren cuntanı önemli fertlerinden Mithat Paşa ve Ziya Paşa da masondu.
Osmanlı coğrafyasında bilinen ilk mason locası Lale Devri'nd 1721 yılında Galata'da açılmış, Sultan I. Mahmut bu locayı 1748'd kapatmıştır. Ama Tanzimat sonrasında bu localar Sadrazam Mustaf Reşid Paşa'yla birlikte mantar gibi çoğalmışlardır. 1854-1856 yıl ları arasında süren ve Osmanlı'yı felakete sürükleyen Kırım Harb esnasında bu mason localarının sayısı en üst düzeye ulaşmıştır.
II. Abdülhamid'in padişah olmasından sonra sivil ve asker
bürokrasi ile askerler ve mason locaları kıyasıya yarışmışlardın
Masonlar, her türlü gizli örgütlenmeye destek vermişler, ordu için
de masonların sayısı hızla artmıştır. Örnekse, Makedonya Masor
Locasında üyelikleri kabul edilen 170 kişiden 16'sını 2. ve 3. Or
duya mensup subaylar teşkil ediyordu. Bu gruplar Balkanlardak
ayrılıkçılara da destek veriyorlardı. Makedonya Rizorta Masor
Locasının Arnavut ihtilalcilere 14 milyon dolarlık silah ve teçhizat yardımı yaptığı, bu organizasyonun gerisindeki ismin aynı zamanda İtalyan casusu olduğu ifade edilen Emanuel Karasso olduğu bilin- mektedir. Masonların, derin tarihin önemli kilometre taşlarından olduğu unutulmamalıdır. İttihat ve Terakki dahil birçok gizli ör- gütün kurucuları arasında yer alan masonlar, yakın tarihimizin en büyük gizli örgütü olan Ergenekon'un da önemli hissedarlarıdır. Ergenekon operasyonunun 10. dalgadan sonra duvara çarpması, mason localarına dokunması sebebiyledir.
Masonların Osmanlı planı
Bu süreçte üzerinde durulması gereken önemli noktalardan biri, Ortadoğu'da kurulması arzu edilen bir Yahudi devletine zemin hazırlama iddiasıdır. Bu girişime en sert biçimde karşı çıkan kişi ise Abdülhamid olmuştur. Mason üstadı Theodor Herzl'in bu konudaki yoğun çabaları tarihi vakıadır. Herzl ile Abdülhamid arasında geçtiği iddia edilen bir görüşme vardır ki, bu niyetin açık ikrarıdır. Buna göre, Herzl'in Abdülhamid'e, "Filistin'de Yahudilerin toprak sahibi olmalarına müsaade et." dediği rivayet edilmektedir. "Bu toprak- lar benim değil milletimin malıdır." diyerek öneriyi geri çeviren Abdülhamid bu talebe evet deseydi, Osmanlı'nın dış borçlarını ödemek üzere 20 milyon sterlin verecekler, Ermeni meselesinin çözümüne yardımcı olacaklar, Avrupa'daki aleyhte kampanyaları önleyeceklerdi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında im- zalanan Ayestefanos Anlaşması'nın, Osmanlı coğrafyasında başta Ermeniler olmak üzere azınlıkları daha da cüretlendirdiği herkes tarafından bilinir. Ermeni sorununun ciddi boyutlara ulaşmasında, bu anlaşmanın sahip olduğu rol unutulmamalıdır.
Abdülhamid'in Derin Devleti
Tabii Osmanlı'nın her geçen gün giderek azalan itibarı ve savaş meydanlarında art arda gelen yenilgiler, milliyetçilik öfkesi sayesin de rahatça hareket eden Yeni Osmanlılar gibi İstanbul, Selanik ve Paris merkezli irili ufaklı birçok gizli örgütün doğmasına yol açtı. Sultan Abdülhamid, bir taraftan Osmanlı coğrafyası üzerinde oyun kuran Rusya, Ingiltere, Almanya, Avusturya ve Fransa arasında mekik dokuyordu, diğer taraftan yabancı istihbarat örgütleri ve
mason localarının destek verdiği ihtilalci gruplarla savaşıyordu. Abdülhamid, bu ülkelerin ve gizli istihbarat teşkilatlarının, Os- manlı içindeki gizli örgütlerle kurmuş olduğu işbirliğini kırmak, devletin bekasını sağlamak niyetiyle güçlü bir polis ve jandarma teşkilatı kurdu, III. Selim döneminde kurumsallaştırılan istihbarat merkezini güçlendirdi. Muhbirlerle birlikte hafiye sayısı neredeyse 10 bine ulaştı. Sadece İstanbul'da hafiye sayısının 4 bin olduğu söylenmektedir. Bu süreci "İstibdat Dönemi", Abdülhamid'i de "Kızıl Sultan" olarak adlandıranların, Osmanlı'yı parçalamaya çalışan ülkelerle işbirliğini ve mason localarının moderatörlüğünü sorun olarak değerlendirmemeleri manidardır.
Ne var ki, Abdülhamid döneminde güçlü bir istihbarat ve ope- rasyon birimi oluşturulmasına rağmen, ihtilalci grupların örgüt- lenmelerine engel olunamadı. Osmanlı'nın içinde bulunduğu zor şartlar ve toplumsal dokunun heterojen yapısı, gizli örgütlenme- lere kaynak teşkil ediyordu. Bu nedenle, büyük ölçüde güvenlik zafiyetine endekslenen sorunun istihbarat yoluyla tespit edilip cezalandırılmak istenmesi, gerçek çözüme yol açmadı. Aksine her iç isyan girişimi, bu yapıyı tahrik etti.
Almanya'nın derin nüfuzu
Abdülhamid, bu konuda Almanya'dan teknik yardım ve kad- ro desteği aldı. Alman İmparatoru Wilhelm'in Istanbul ziyareti sırasında tavsiye ettiği polis şefi Fleischer'ı getirtti. Daha sonra Wilhelm'e gönderdiği bir mektupla polis teşkilatı ve istihbaran merkezinin ıslahı için yardım istedi. Ingiltere ve Fransa karşısında Osmanlı'nın yanında durmayı tercih eden Almanya, bu taleplere olumlu karşılık verdi. Çok geçmeden Alman polisler Weiss, Schir- men ve Tresckou İstanbul'a geldi. Bilgi toplama, değerlendirme ve operasyon konularında eğitici görev üstlendiler.
Yeniden yapılandırma çalışmaları sırasında Polis Nizamnames
daha sert bir üslupla kaleme alınarak tekrar düzenlendi. Mahalle bekçileri ve muhtarlar, polislerin günlük bilgi toplama aracı hali ne getirildi. Periyodik olarak dükkan, han ve evler aranırken, hem ihbarın üzerine gidildi.
Çelik çekirdeğe Almanya'nın nüfuz etmesi, Osmanlı'nın gene styasetini etkilediği gibi ihtilalci grupları da etkiledi. Almanya
merkezi otorite ile muhalifier arasında çift yönlü istihbarat akışı sağladı, bir yerde ikili oynadı. Bu ilişki biçimi, ihtilalci grupların iktidara gelmesinden sonra da devam etti. Osmanlıyı I. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın yörüngesine çeken süreç böylece başlamış oldu aslında.
Kıran kırana istihbarat savaşı
Abdülhamid, ne Abdülaziz'e ne de V. Murad'a benziyordu, benzetmek ne derece doğrudur tartışılır ama gerillaya karşı düzenli ordu yerine gerilla taktiğiyle savaşmayı tercih ediyordu. En azından bu yönetim anlayışının kısa tarifi ve tasviri bu şekildedir. İktidarı nın ilk günlerinde cuntanın önemli ismi Mithat Paşa'yla işbirliği yapmayı tercih etti, onu sadrazamlık koltuğuna oturttu. Mithat Paşa, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi isimlerin içinde yer aldığı komisyonla yeni anayasayı hazırladı. Daha doğrusu izleyici olmayı yeğledi. Tepkisini anayasa metnini 13 gün geç okutarak gösterdi.
Abdülhamid acemilik günlerinin ardından 1876'da kurduğu bu iktidar düzenini bir yıl sonra bozdu. Sadrazam Mithat Paşa'yı, Ziya Bey'i, Namık Kemal'i sürgüne gönderdi. Abdülaziz'in devrildiği kanlı oyunda rol olan Harbiyeli öğrenciler, bu sürgünü protesto etmek için yine meydana döküldüler ama sultan onları dinleme- di. Aksine, 23 Aralık 1876 günü, kerhen ilan ettiği I. Meşrutiyet dönemini 14 Şubat 1878 günü 93 Rus harbini gerekçe göstererek sonlandırdı; anayasayı rafa kaldırdı, meclisi kapattı. Yukarıda izah ettiğim gibi, çelik çekirdeğe takviye yaptı. Buna rağmen padişa hı devirmek isteyen ihtilalci gruplar gizliden gizliye faaliyetlerini sürdürdüler. Ancak sarayın güçlü istihbarat ağı, bu tür gizli örgüt lenmeler önünde ciddi engeldi. Yeni Osmanlılar, Jön Türkler, yine bu örgütün 1889 yılında Tıbbiye'de kurduğu Ittihad-i Osmani Cemiyeti bu ihtilalci grupların başında geliyorlardı.
Mesela, Galatasaray Müdürlüğü'nden azledilince isyana kalkışın Suavi'nin 20 Mayıs 1878 günü 300 civarındaki Bulgar göçmeniyle Çırağan Sarayı'nı basması, Abdülhamid'e yönelik ilk suikast gith şimiydi. Suavi ve 22 kişi baskın sırasında öldürüldü.
Olayın şoku atlatılmadan Scalieri-Aziz Komitesi'nin darbe ple ni ortaya çıktı. Mason Ustadi Scalieri, sarayda Aziz Beyle
kurarak geliştirdiği suikast planı için devrik sultan V. Murad'la anlaşmıştı. Evdeki hesap çarşıya uysaydı, Abdülhamid'in yerine yeniden Murad'ı getirecekler, sürgündeki Mithat Paşa'yı da sadra- sam yapacaklardı. Tüm olaylar içinde ilginç olan nokta, cuntanın lideri ve ihtilal yöneticilerinin mason olmalarıdır.
Saray içindeki alt düzey ancak kritik noktalardaki Nakşibend Kalfa ve Kahya Bekir Efendi gibi görevliler üzerinden istihbarat ağı oluşturularak geliştirilen plan, Sultan Murad'ın ikinci katibi Hüsnü Bey tarafından ihbar edilince hesap bozuldu. Örgüt, Yeni Osmanlılar gibi yapılandırılmıştı, gizliliğe riayet ediyordu ama içe- riden saraya ulaşan bir ihbar üzerine dağıldı. Scalieri'nin saraydaki birinci kontağı olan Aziz Bey, Fatih Çarşamba'daki evinde saray muhafizlarınca yakalandı. Scalieri ve cuntanın yönetici kadrosundan Ali Şefkati Bey kaçmayı başardı. Cuntanın lideri Scaeleri Atina'ye yerleşti ve oradan yönetim aleyhine faaliyetlerini yürüttü, Ali Şefkati Bev ise Jön Türkler'e katıldı. Küçük ölçekli, kimi zaman öfkeyle harmanlanmış bu tür suikast planlarının başarısızlığı, diğer gizli örgütler üzerindeki baskının artmasına yol açıyordu. Ayrıca bu yenilgilerle darbe yapacak güçte değillerdi.
Sivil ve askeri bürokrasideki muhalifier 1895 yılında bir araya gelerek "gizli bir örgütle ihtilal senaryosuna hız verdiler. Harbiye Nezareti Levazım Dairesi'ndeki toplantıda: Muhasebe Müdürü Hacı Ahmet Bey, Merkez Kumandanı Kazım Paşa, Bedevi Tekkesi Şeyhi Naili Efendi, Savcı Kemal Bey, Serasker Riza Paşa'nın Yaveri Şefik Bey, Saray Muhafızı Hurşit Bey, İbrahim Temo gibi sivil ve askeri bürokratlar vardı. "Gizli" örgüt fikrini tartışmaya açan kişi ise aynı zamanda mason olan Ibrahim Temo'ydu. Uzun tartışmaların sonunda yeni cemiyetin ismi Terakki ve İttihat Cemiyeti olarak belirlendi. Merkez üssü, İstanbul olarak seçildi. Selanik ve Paris başta olmak üzere değişik bölgelerde örgütlenmiş diğer hücrelerin yeni bir modelle merkezi yapıya entegre edilmesi fikri üzerinde mu- tabakat sağlandı. Bu örgüt, kamuoyunun bildiği İttihat ve Terakki değildir. Ancak o örgütü doğuran önemli bir adımdır.
Gizli örgütün yapısı
Örgütlenme modeli belirlenirken, Mason locaları ve Italyan kökenli Carbonari gizli örgütünün çalıyma esasları üzerinde du-
ruldu. Mason olan ve Italya'da Carbonari hakkında incelemelerde bulunan Ibrahim Temo'nun tecrübesi, örgüt üyeleri için kazançtı. Toplantının sonunda gizli örgüt kuruldu. Reis, başka bir ifadeyle örgütün zirve ismi Hacı Ahmet Bey'di. Dört üyeyle birlikte toplam beş kişilik İstanbul Meclis-i İdaresi, merkez konsey olarak örgütün beyin takımını oluşturacak, reis dışında her üyeye bir numara verile- cekti. Örgütün kuruluş şemasını Carbonari örgütünden esinlenerek oluşturan Ibrahim Temo, "1/1" numarayı kaptı. Yani, birinci koldan birinci sıra... Her üye bir kolu temsil edecek, birer reis ve ikişer üyeden oluşan taşradaki hücreler, bu kollara bağlı olacaktı. Yani, hücrelere beş koldan yayılan gizli bir örgüt damarlarda dolaşmaya başlayacaktı... Her üye, sadece üç kişiyi tanıyacaktı. Onlar da ör- güte girmesine vesile olan, üyelik kararını onayan ve kararı kayda geçiren kişiler olacaktı... Emirler, kol başından hücrelere doğru ulaştırılacak, bilgiler ise aşağıdan kol başına doğru ters istikamette seyredecekti.
Ahmet Reis, örgütün çatısı ve hücre yapısı oluşturulup esaslar belirlendikten sonra tüm kuralların yazılı hale getirilmesini istedi. Kâtip Halil Efendi, talimatları tek tek kaleme aldı. Gizliliğe dikkat çeken Ahmet Reis, örgütün bir parolası, işareti veya şifresi olması gerektiğini belirterek, bu konuda karar aldırdı. Tüm anahtarlar özenle korunacak, sorumlu olmayanlara asla verilmeyecek, örgütün tüm işlemleri kayıt altına alınacak, sonra esas deftere işlenecek. Bu defter de güvenlik nedeniyle Paris'te tutulacaktı.
Savcı Kemal, Naili Efendi, Kazım Paşa, İbrahim Temo, hepsi katı disiplin kurallarının hakim olduğu bir örgüt yapısıyla başarıya ulaşılabileceğini, aksi halde Abdülhamid'in hafiyeleri karşısında çözülüşün hızlı olacağı kanaatindeydiler. Örgüte giren ölümü göze almalıydı! Vatan için ölmeyi göze alamayanlarla bu mücadele ve rilemezdi! Emre itaat esastı, ayrılış ancak ölümle olurdu! Ancak, o aşamada örgütün lideri pozisyonunda bulunan Ahmet Bey, katı kurallar konursa örgüte üye kazandırmanın zor olacağı düşüncesiyle orta yol önerince örgütten ayrılanlara başlangıç için para cezası ön görüldü. Bu öneriye itiraz eden olmadı, öneri aceleyle nizamnameye eklendi. Ayrıca o toplantıda, devlet içinde nüfuz sahibi ve kitleleri etkileme gücüne sahip her meslek grubundan kişilerin örgüte kazan dırılması prensibi ağırlıklı olan görüştü. Subaylar, memurlar, ulema
oyalanınca, zamanı iyi ayarlayamayan suikastçılar bombayı erken patlattılar ve sultan, patlamadan böylelikle kurtuldu. Abdülhamidi öldürmek isteyen Ermeni eylemcilerin hayali suya düştü ama yerli ihtilalci gruplar da bu duruma çok üzüldü. Muhalif Tevfik Fikret "Bir Anlık Gecikme" adlı şiirinde sevincinin kursağında kalmasını şu sözlerle dizelere döktü:
Ey şanlı avcı, dâmını bihude kurmadın Attın yazık ki yazıklar ki vurmadın
Cahiliyye devrinin en yaygın bilgilerinden birisi de kıyafe Kafe, iz sürme, doğan çocuğun fizyonomisine bakarak chini tespit etme demekti. Bu bilgiye sahip olanlar/kaifler lamlarla hastaların, kadınlarla erkeklerin ayak izlerini bunden ayırabiliyorlardı. Hatta bekârla, dulu, hamile olan- olmayanı ayak izlerinden ayırt ettikleri, bir kimsenin fiziki yapısına ve organlarına bakarak onun nesebi, ahlâk ve karak- en hakkında tahminde bulundukları söylenir. Özellikle bazı labileler bu işte iyice uzmanlaşmıştı. Beni Müdlic, Beni Le- heb kabilelerinin, Mürreoğullarının bu alanda çok bilgili ol- kları ifade edilmiştir. Murreoğulları'nın bir devenin ayak inden o devenin kime ait olduğunu çıkardıkları, bir insanın ayak izinden de o adamın Iraklı, Şamlı, Mısırlı veya Medineli olduğunu bildikleri iddia edilmiştir. Hicret esnasında Rasulul- lahın da izini sürmüşler ama onu yakalamayı başaramamış- lardı.
Rü'ya tabiri
Eskiden beri rü'yalar insanların hayatında önemli rol oy- namıştır. Mesela Firavun gördüğü bir rü'yanın yorumu sonra- anda ülkesinde doğan erkek çocuklarını öldürmeye başla-
Işte Cahiliyye devrinde de rü'ya çok önemliydi. İslâm ön- Arap toplumunda halk, rüyalarını bir kâhine tabir ettirirdi.
Rivayete göre Abdülmuttalip gördüğü bir rü'ya üzerine kendisine işaret edilen yeri kazmış, oradan üzeri kapanmış Zemzem kuyusunu bulmuştu.
Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Rasulullahın da vahye yalarla alıştırıldığı rivayet edilmiştir.
Kur'an'da anlatılan Hz. Yusuf'un rüyası, Allah'ın Hz. aru'ya ta'birini öğretmesi, İslamiyette de her rü'ya de bazı uyalarım önemsendiğini gösterir.
1611- Kıyametten önce karanlık geceler gibi fitneler zuhur edecek, o devirde kişi sabahleyin mü'min kalkacak, akşamleyin köfir olacak, akşam mü'min olarak yatacak sabahleyin kafir olarak kalkacak. O fitneler zamanında oturan, ayakta durandan, fitne zamanında ayakta duran yürüyenden, fitne hengamesi sırasında yürüyen koşandan hayırlı olacak. Binaenaleyh, yaylarınızı kırınız, okun kirişlerini koparınız, kılıçlarınızı taşa çarpınız. O fitnecilerden biri herhangi birinizin evine girerse o Ademoğlunun iki çocuğunun en iyisi olmaya çalışsın (yani o zamanda evinizin köşesinden ayrılmasın).
1617- Tabiinin en hayırlısı, kendisine "Üveys" denilen zattır. Onun bir annesi vardır. O annesine son derece mutidir. Eğer o (herhangi bir şeyde) Allah'a yemin etse muhakkak Allah onu yemininde sadık çıkarır. Onun elinde bir beyazlık vardır. Ona rastlarsanız, Allah'tan size mağfiret dilemesini söyleyin.
وَالْعَقْلُ فِي أَمْرِ الدِّينِ مَسَرَّةٌ (كر عن أبي الدرداء) 4157- Tevfikin azı aklın çoğundan hayırlıdır. Akıl (yalnız) dünya işine sarf edilirse zarar vericidir, din işinde ise mutluluk getirir.
4160- Cennetin kapısında durdum. Bir de baktım ki, girenlerin çoğu yoksullardır. Zenginler de Arasat'ta hapsedilmiş duruyorlar. Cehennem ehli ise tutulmuyor. Cehenneme sürülüyor. Cehennem kapısında durdum. Baktım ki, girenlerin çoğu kadınlardır.
٤١٦٤ - قِيَامُ الْمَرْءِ مَعَ أَخِيهِ الْمُسْلِمِ أَفْضَلَ مِنْ اعتكاف سنة في
الْمَسْجِدِ" (الديلمي عن انس) 4164. Kişinin müslüman kardeşi ile gece ibadet etmesi, bir sene mesciddeki itikafından hayırlıdır.
٤١٦٥ - فَيَدُوا الْعِلْمَ بِالْكِتَابَةِ (خط) كر عن انس طب ك قط خــــط في تقيــــد
العلم كر عن ابن عمر وطب عن انس ك عن عمر )
4165- İlmi, yazı ile kaydedin.
٤١٦٦ - قَيدْهَا وَتَوَكَّلْ (خط) كر عن ابن عمر قال قلت يا رسول الله ارسل
واتوكل قال فذكره قال خط متروك طب هب كر عن جعفر عن ابيه) 4166- Onu bağla da, sonra tevekkül et. (Birisi, devesini saliverip de mi tevekkül edeceğini sorduğunda bu hadis varid olmuştur.)
CİNAS الجناس Belâgatın bedî‘ kısmında yer alan bir söz sanatı. İlişkili Maddeler Belâgat ilminin cinası konu edinen kısmı BEDΑ Belâgat ilminin ifadeyi güzelleştirme usul ve kaidelerinden bahseden dalı. Cinas ile ilgili Tecnîsü'l-luġat adlı risâleyi yazan âlim CÂMÎ, Abdurrahman Nakşibendî tarikatına mensup İranlı âlim ve şair.
Müellif: HULUSİ KILIÇ, KAZIM YETİŞ Sözlükte “iki şeyin birbirine benzemesi” anlamında masdar olan cinas, edebiyat terimi olarak anlamları farklı, yazılış veya söylenişleri (sesleri) aynı yahut benzer olan kelimelerin nazım ve nesirde bir arada kullanılması yoluyla yapılan söz sanatını ifade eder. Buna tecnîs de denir. Sünbülzâde Vehbî’nin, “Eyleme vaktini zâyi‘ deme kış yaz oku yaz” mısraındaki mevsim mânasına olan birinci “yaz” ile “yazmak” masdarından emir olan ikinci “yaz” cinas için bir örnek teşkil etmektedir. “Zalim sultanı ziyaret eden, kükreyen aslanı ziyaret eden gibidir” (زائر السلطان الجائر كزائر الليث الزائر) sözünde “ziyâret” masdarından ism-i fâil olan birinci ve ikinci “zâir” kelimeleriyle “kükremek” anlamına gelen “zeîr” masdarından ism-i fâil olan üçüncü “zâir” kelimesi arasındaki benzerlik cinasın bir diğer örneğidir. “Padişah onun hakkını verdi” (شاه داد اورا داد) cümlesinde “hak” anlamında isim olan birinci “dâd” ile “vermek” (دادن) masdarından üçüncü tekil şahıs olan ikinci “dâd” da cinas için örnek olarak gösterilebilir.
Belâgat kitaplarında değişik yönlerden tasnife tâbi tutulan cinas, genellikle önce cinâs-ı tâm ve cinâs-ı gayr-i tâm olmak üzere iki bölüme, daha sonra bunlar da kendi aralarında alt bölümlere ayrılmaktadır.
Cinâs-ı Tâm. Lafız itibariyle birbirine uygun cinaslara denir. Tam cinas “vücûh-i erbaa” denilen dört şeyin ittifakı ile, yani cinası meydana getiren kelimelerin harfleri, sıraları, sayıları ve harekeleri bakımından birbirinin aynı olması ile meydana gelir. Bu tür cinas, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi benzer kelimeler tek bir kelimeden meydana gelirse “cinâs-ı tâmm-ı basît” adını alır. “Ey Hatâ ülkesinin bütün güzellerinin nuru! Senin yüzünü görmekten uzak kalmak hatadır” (اى چراغ همه بتان خطا دور بودن زورى تست خطا) örneğinde şekil bakımından birbirinin aynı olan “hatâ”lardan birincisi Çin’deki Hatâ ülkesi, ikincisi ise “yanlış” anlamında olup bu cümle de cinâs-ı tâmma örnek teşkil eder. Benzer kelimelerden her ikisi veya biri birleşik kelime olursa bu tür cinasa “cinâs-ı tâmm-ı mürekkeb” adı verilir. Keçecizâde Fuad Paşa’nın, “Bir evde dü zen olsa düzen olmaz o evde” mısraında “iki kadın” anlamında olan “dü zen” ile “uyum” anlamına gelen “düzen” arasındaki benzerlik buna örnektir. Bir diğer örnek de, “Hükümdar bağış yapan cömert bir kişi değilse onu bırak, çünkü devleti gidicidir, pâyidar olamaz” (إذا ملك لم يكن ذا هبة فدعه فدولته ذاهبة) beytidir. Burada cinasın birinci unsuru, “sahip ve mâlik” anlamındaki “zâ” ile “bağış” anlamına gelen “hibe” kelimelerinden meydana gelmiştir; ikincisi ise “gitmek” anlamındaki “zehâb” masdarının ism-i fâili olan “zâhibe”dir.
Mürekkeb cinas “cinâs-ı müteşâbih”, “cinâs-ı mefrûk” ve “cinâs-ı merfû” olmak üzere üç kısma ayrılır. Cinâs-ı müteşâbih, Keçecizâde Fuad Paşa’nın mısraında olduğu gibi benzer kelimelerin yazılışlarının aynı olması halinde ortaya çıkar. Ayrıca, “Kim canımı tedavi ettiyse inci ve mercan hazinemi götürdü” (هركه درمان كرد مر جان مرا برد در و مرجان مرا) cümlesi de cinâs-ı müteşâbihe örnektir. Burada birinci “mercân”, ismin -i halini güçlendiren “mer” ekiyle “cân”dan oluşmakta, ikincisi ise süs eşyası olan “mercan” anlamına gelmektedir.
Benzer kelimelerin yazılışları farklı olursa cinâs-ı mefrûk adını alır. Ahmed Paşa’nın, “Âh kim ömrüm cihan mülkünde cânânsız geçer / Ben cihan mülkün n’iderem çünkü cân ansız geçer” beytinde “cânânsız” kelimesiyle “cân ansız” arasındaki benzerlik buna örnektir. “Gönlüne sor, mukayese etsin bakalım, onu hangi darbe daha çok incitir; çanların darbesi mi yoksa ayrılık darbesi mi?” (فقل لنفسك أي الضرب يوجعها / ضرب النواقيس أم ضرب النوى قيسي) beytinde “çan (nâkūs) darbeleri” anlamındaki “darbü’n-nevâkīsi” ile “ayrılık darbeleri” anlamına gelen “darbü’n-nevâ” ve “mukayese etmek”ten müennes emir sîgası olan “kīsî”den oluşan “darbü’n-nevâ kīsî” arasındaki benzerlik de cinâs-ı mefrûka örnek teşkil eder. Farsça’da “birinden, bir şeyden ilgisini kesmek anlamındaki “dil berdâşten” (دل برداشتن) ile “güzele sahip olmak” anlamındaki “dilber dâşten” (دلبر داشتن) fiilleri de cinâs-ı mefrûka örnektir.
Mürekkeb cinas, iki kelimeden değil bir kelime ile diğer bir kelimenin bir parçasının aynı olmasından meydana gelirse bu tür cinasa cinâs-ı merfû denir. İsmâil Safâ’nın, “Yokken güneşin eşi semâda / Bir eş görünürdü şemse mâda” beytindeki “semâda” ve “şemse mâda” kelimeleri arasında olan benzerlikle, “Şeref ve fazilet sahibi olman için gücün yettiğince hile yapma” (المكر مهما استطعت لا تأته / لتقتني السؤدد والمكرمة) beytinde birinci mısrada “hile” anlamındaki “mekr” ile “ne zaman” anlamındaki “mehmâ”nın ilk yarısı olan “meh”in (مه) birleşmesinden oluşan “el-mekrüme” (المكرمه) ve ikinci mısrada bulunan “iyilik ve kerem” anlamındaki “el-mekrüme” (المكرمة) arasındaki benzerlik gibi. Farsça’da “kadehe eğilme, yönelme” anlamına gelen “meyl-i câm” (ميل جام) tamlamasındaki ilk kelimenin son harfi “li” (لِ) ile “câm” kelimesi birleştirilince “gem” anlamında “licâm” (لجام) kelimesi ortaya çıkar ki bu da cinâs-ı merfûa örnek gösterilir.
Cinâs-ı tâm, cinası meydana getiren kelimelerin isim veya fiil oluşuna göre de ikiye ayrılır. Kelimelerin her ikisinin isim veya fiil olmasıyla yapılan cinasa “cinâs-ı mümâsil” denir. Fuzûlî’nin, “Gerçi ey dil yâr için yüz verdi yüz mihnet sana” mısraında “yüz” kelimelerinin ikisi de isimdir. “Abbas, savaş şiddetlenince aslanların bile kendisinden korkup kaçtığı bir aslandır. Fazl ihsan (fazl), Rebî‘ de bahar yağmuru (rebî‘) gibidir.” (عباس عباس إذا احتدم الوغى / والفضل فضل والربيع ربيع) beytinde de Abbas, Fazl ve Rebî‘ kelimeleri isimdir. İzzet Molla’nın, “Dest-i kûtâhımızı etmemiş Allah resâ / Menba-ı lutfunu yoksa elimizle kaparız // Bize versin mi Hudâ âb-ı hayâtı tevfîk / Hızr’ı bulsak reh-i zulmette külâhın kaparız” dörtlüğünde “kaparız” fiillerinden birincisi “tıkamak”, ikincisi “almak, yakalamak” anlamındadır. “Kıyametin kopacağı gün günahkârlar çok kısa bir süre kalacaklarına yemin ederler” (وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍ [er-Rûm 30/55]) âyetinde birinci “sâat” “kıyamet günü”, ikincisi “kısa zaman parçası” anlamında olup ikisi de isimdir. Farsça’da biri “ağız, damak”, diğeri “murad, maksat” anlamlarına gelen iki “kâm” (كام) kelimesi de bu türe örnek olarak verilebilir.
Benzer kelimelerden birinin isim, diğerinin fiil olması halinde meydana gelen cinasa “cinâs-ı müstevfâ” denir. Sünbülzâde Vehbî’nin yukarıda örnek olarak verilen mısraındaki “yaz” kelimeleri böyledir. Ayrıca İbn Künâse’nin oğlunun ölümü münasebetiyle söylediği mersiyenin, “Yaşasın diye ona Yahyâ adını verdimse de Allah’ın emri karşısında ölümden kurtulmaya hiçbir çare yoktur” (سميته يحيا ليحيى ولم يكن / إلى رد أمر الله فيه سبيل) beytinde geçen “yahyâ” kelimelerinden birincisi özel isim, ikincisi fiil olup buna örnek teşkil ederler.
Cinâs-ı Gayr-i Tâm. Cinâs-ı tâmdaki dört benzerlikten (vücûh-i erbaa) birinin noksan olması ile meydana gelen cinastır. Bu noksanlık veya kelimeler arasındaki farklılık Farsça’da “derd” (درد dert), “gerd” (كرد toz), “dürd” (درد şarap tortusu) ve “düzd” (دزد hırsız) örneklerinde olduğu gibi harflerin türlerinde olursa buna “cinâs-ı lâhiḳ” denir. Cinas-ı lâhiḳ da noksanlık veya farklılığın kelimenin başında, ortasında veya sonunda olmasına göre üçe ayrılır. Kâmil Paşa’nın, “Pederinizin tarîk-i edeb ve terbiyesine sâlik ve hevâ vü hevese galebe ile nefsinize mâlik olmalısınız” cümlesindeki “sâlik” ile “mâlik” ve “Şüphesiz nankörlüğüne kendisi de şahittir ve insan mal sevgisine aşırı derecede düşkündür” (وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ· وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ [el-Âdiyât 100/7-8]) meâlindeki âyetlerde “şehîd” ile “şedîd” kelimeleri arasındaki benzerlik ve farklılık bunlara örnek teşkil eder.
Farklılığı harflerin sayısından kaynaklanan cinaslar “cinâs-ı nâkıs” adını alır. Burada da farklılık başta, ortada ve sonda olabilmektedir. Bâkî’nin, “Sînesin etse kaçan kân-ı maârif ârif / Kılsa her harfe nazar bir nice ma‘nâ görünür” beytindeki “maârif” ile “ârif” kelimeleri; “Durumun aynen devamı imkânsızdır” (دوام الحال من المحال) sözündeki “hâl” ile “muhâl”; “Ve bacak bacağa dolaşır. İşte o gün sevkedilecek yer sadece rabbinin huzurudur” (وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ · إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقُ [el-Kıyâme 75/29-30]) âyetindeki “sâk” ile “mesâk” kelimeleri arasındaki benzerlik ve farklılık buna örnektir. Farsça’da, “Ey belâyı seçen ve elinin sırtını ısıran” (اى بلا گزيده وپشت دست گزيده) sözündeki “güzîde” ve “gezîde” bunun için örnek olarak verilir. Ayrıca “gil” (گل kil), “gül” (گل çiçek), “derd” (درد), “dürd” (درد) misallerinde olduğu gibi yazılışları aynı, okunuşları farklı kelimeler de cinâs-ı nâkısa örnek gösterilir.
Cinası meydana getiren kelimeler arasındaki farklılık hareke ve sükûn dolayısıyla olursa buna “cinâs-ı muharref” denir. Sünbülzâde Vehbî’nin, “Bûse-i nukl-i lebi bezme edip nakl-i nevâl” mısraındaki “nukl” ve “nakl” kelimelerinde hareke farkı; “Allahım! Beni güzel yarattığın gibi ahlâkımı da güzelleştir” (اللهم كما حسنت خلقي فحسن خلقي) hadisinde “halk” (خلق) ile “huluk” (خلق) arasında ise hareke ve sükûn farkı vardır.
Cinaslı kelimelerde harflerin sıralanışında bir fark olursa “cinâs-ı kalb” meydana gelir. Sürûrî-yi Kadîm’in, “Mûr gibi emrine kılmış itâat halk-ı Rûm” mısraındaki “mûr” (karınca) ile “Rûm” (Anadolu) kelimeleri arasında bu tür bir cinas vardır. “Kılıcında dostlar için fetih, okunda düşmanlar için ölüm vardır” (حسامك فيه للأحباب فتح / ورمحك فيه للأعداء حتف) beytinde de “feth” (فتح) ile “hatf” (حتف) arasında cinâs-ı kalb mevcuttur.
Cinası meydana getiren kelimeler arasındaki farklılık harflerin noktalarından kaynaklanıyorsa bu nevi cinasa “cinâs-ı hattî” denir. Buna “cinâs-ı musahhaf” veya “cinâs-ı tashîf” adı da verilir. “Şeb-i târîk” (شب تاريك karanlık gece) ve “râh-ı bârîk” (راه باريك ince yol) tamlamalarındaki “târîk” ile “bârîk” kelimeleri buna örnektir. Nef‘î’nin, “Bize Tâhir Efendi kelb demiş / İltifâtı bu sözde zâhirdir / Mâlikî mezhebim benim zîrâ / İ‘tikādımca kelb Tâhirdir” dörtlüğünde “zâhir” (ظاهر) ile “Tâhir” (طاهر) kelimelerinin arasında sadece nokta farkı vardır. Aynı şekilde, “Üstünlüğün seni şımarttı” (غرك عزك) sözündeki “garr” ve “izz” kelimeleri arasındaki fark da ilk ve son harflerinin noktalı ve noktasız olmasından ibarettir.
Cinasın başka türleri olduğu gibi cinas grubuna giren iştikak, müzdevic, reddü’l-acüz ale’s-sadr, îhâm, müşâkele, akis, şibhü’l-iştikāk vb. birtakım söz sanatları da vardır.
Bunlardan başka belâgat kitaplarında “cinâs-ı lafzî” ve “cinâs-ı ma‘nevî” ayırımı yapılır. Bu ayırım Recâizâde Mahmud Ekrem’den itibaren Türkçe belâgat kitaplarına girmiştir (bk. Ta‘lîm-i Edebiyyât, s. 340). Bu anlayışa göre yukarıda verilen örnekler cinâs-ı lafzî grubuna girmektedir. Cinâs-ı ma‘nevî ise “cinâs-ı izmâr” ve “cinâs-ı işâret” olmak üzere iki kısımda incelenmektedir. Ancak Türkçe edebiyat kitaplarında cinâs-ı ma‘nevî istihdâm, tevriye ve mugālata-i ma‘neviyye ile karıştırılmakta ve Recâizâde’den beri tartışma konusu olmaktadır.
Cinas bilhassa mizahî konularda okuyucunun hoşuna giden bir sanat olup divan ve halk edebiyatlarında geniş ilgi görmüştür. Çok orijinal örnekleri bulunduğu gibi sırf sanat kaygısıyla yapılmış cinaslar da vardır. Ayrıca eski şairlerin Arapça ve Farsça kelimeleri çokça kullanması cinasın sınırlarını genişletmiştir.
BİBLİYOGRAFYA Tehânevî, Keşşâf, “cinâs” md.
İbn Reşîḳ el-Kayrevânî, el-ʿUmde (nşr. Muhammed Karkazân), Beyrut 1408/1988, I, 545-565.
Abdülkāhir el-Cürcânî, Esrârü’l-belâġa (nşr. H. Ritter), İstanbul 1954, s. 5-19.
Hatîb el-Kazvînî, el-Îżâḥ fî ʿulûmi’l-belâġa (nşr. Muhammed Abdülmün‘im Hafâcî), Kahire 1400/1980, s. 535-542.
Reşîdüddin Vatvât, Ḥadâʾiḳu’s-siḥr fî deḳāʾiḳi’ş-şiʿr (nşr. Abbas İkbâl-i Âştiyânî), Tahran 1362 hş., s. 5-12.
Sizden biriniz, beni anne-babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe (tam anlamıyla) iman etmiş olmaz. (Buhârî, Îmán, 8)
RESULULLAH'IN CAN YOLDAŞI HZ. EBÛ BEKİR
Soyları nesiller öncesinde birleşen Allah Resûlü ile yolları da birleştiğinden
beri hiç yalnız bırakmamıştı onu Hz. Ebû Bekir. Risaletin en zorlu zamanlarında, kimse kendisine inanmazken Allah Resûlü'nü her durumda tasdik etmişti. Ebû Bekir es-Sıddîk idi bundan böyle. İsmine yaraşır şekilde inancı tüm yaşantı- sına yansıdı; özü sözü bir, davası hak oldu. Resûlullah'a hem can yoldaşı hem de mağara arkadaşı oldu. Hicret yolunda olduğu gibi Uhud meydanında da canını hiçe saydı onun uğruna. Çocuklarını seferber etti onun kutlu davasına. Esirlerin kurtulması, ordunun donatılması gibi pek çok vesileyle varını yo- ğunu Allah rızası için ortaya koydu. Hz. Ebû Bekir için Allah ve Resûlü, dünya ve içindeki her şeyden değerliydi. Sadaka vermeyi tavsiye ettiği bir seferinde tüm servetiyle Resûlullah'ın huzuruna gelmişti. Resûlullah, "Ailene ne bıraktın ya Ebû Bekir?" dediğinde, bir hak aşığı olarak o gönül rahatlığıyla şöyle dedi: "Onlara Allah'ı ve Resûlü'nü bıraktım." (Tirmizi, Menākıb, 16)
Evet makro alemden normo aleme, oradan da mikro aleme kadar bütün bir alemi kuşa- tan hikmet ve maslahat müşahede edilmekte- dir. Bütün bu alemler içinde en mükerrem var- lık, en seçkin yaratık olma liyakatına sahip in- san; bu dünyada sadece maddi ve cesede ait yönüyle binlerce hikmetle serfiraz olmuşken yalnız üç-beş günlük dünya için gelmiş ve bir daha dirilmemek üzere ölüme mahkum bir za- vallı olamaz.
Maddi yönüyle dahi bu dünya onu tatmin edip cevap veremezken; hayal ve beka arzusu gibi kâinatı kuşatacak istidät ve kabiliyetlerine cevap vermesi düşünülemez. Insanda hiçbir duygunun boş ve abes yaratılmadığını başta ka- bul ettiğimize göre, bu beka, ebedi yaşama duy- gu ve arzularının bu dünyada karşılığını göre- meyen insan elbette, kendisine bir hikmete mebni olarak verilen bu duygularının karşılığı nı başka bir alemde görecektir.
İman demek, namaz demektir. Kim ki namaz için kalbini boşaltır ve o namazı itina ile, vaktine ve sünnetine dikkat ederek muhafaza ederse, işte o mümindir. Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.) Sayfa: 193 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
Bundan sonra Hak teâlâ insanların babası olan hazret-i Adem aley- geçm hisselami yaratmak murad ettiğinde, Azrail aleyhisselâmı gönderip yer- yüzünde yedi iklime ait yerlerden çeşitli topraklar almıştır. Sonra Cebra leyhisselâmı gönderip o kuru toprağı kırk gün yoğurmuştur. Hak teâlâ o hamura, ahsen-i takvim üzere Nu'man vådisinin içinde şekil vermiştir. Kendi rûhundan ona, başucundan yana üfleyip meleklerin secde yönü ve evlådına peygamber etmiştir. Bütün melekler ona secde ettiğinde Iblis, hayır diyerek secde etmediği için la'netlenmiş ve kovulmuştur. Kı- yamete kadar mühlet almıştır. O zamana kadar zürriyyeti ile Insanlara sal- dırmağa fırsat bulmuştur. Insanların bedenlerine her yerden girer, da- marlardaki kan gibi dolaşıp onları yoldan çıkarmağa çalışır. Fakat zor- la insanları āsī ve kafir yapamazlar. Ancak ibadetleri zor ve acı, yasakları kolay ve tatlı göstererek vesvese verirler. Hak teâlâ hepimizi onların
şerrinden muhafaza etsin! Amin. Hak teâlâ Adem aleyhisselamı yeryüzünde yarattıktan kırk yıl son- ra, göklere ve Firdevs cennetine sokup hulleler (elbiseler) giydirip çok ni'metler ihsan etmiştir. Adem aleyhisselâma her ni'meti verdikçe; «Bu ni'metlere kâni misin?» diye hitab etmiştir. O da; «Kâni değilim, yå Rabbi» diye cevab vermiştir. O zamana kadar ki, Hak teâlâ Adem aley-
hisselama bir uyku verip, sol kaburga kemiğinden hazret-i Havva ana-
mızı yaratmıştır. Adem aleyhisselam gözünü açtığında yanında kendi gibi
bir güzel insan oturuyor görmüştür. Onunla sohbet, ülfet ve vuslat etmiş-
tir. Hak teâlâ yine hitâb edip, «Ya Adem! Bu ni'metimle nasılsın?» bu-
yurduğunda, «Ya Rabbi! Hesabsız ni'met denizine daldım. Bu ni'metini
hepsinden büyük buldum, Bununla kantat ettim. Havva ile sükünet bu- mayıp, bu ihsanının şükr ve sürüru ile doldum, diye cevab vermiştir. je cenyatimde sakin olun. Sonra Haket alin. Ancak buğday ağacına yanaşmayın, ondan yiyerek be handel olmayin buyurmuştur. Sonra Adem aleyhisselam Havva anak ba naast oyarak buğday ağacından alıp ikisi birden yediklerinde Hak teln sözüne Cennet elbiselerinden] uryan olarak Cennetten dünyaya India milir. Adem aleyhisselam Hindistanda bir yüksek dağ üzerine inmiştir. Ikiyüz yil o dağda ağlayıp tevbe ettikten sonra tevbesi kabul olmuştur. Havva anamız da Adem atamızı taleb edip ikiyüz yıllık hasreti ile Arafat dağı üzerinde buluşmaları müyesser olmuştur.
NAZM İki canibden ol Iki müştāk İkisi bile mübtelä-yı fıråk Birbirine heman erişdiler Ağlayıp sarmaşıp görüşdülər.
Sonra Şam'a gelip orada beşyüz yıl kalıp Håbil ve Kabil orada olup yine Hindistana gitmişlerdir. Ömürlerinin süresi iki bin sene olunca Adem aleyhisselam Serendib adasında (?), ondan kırk sene sonra da Havva anamız Cidde'de vefat etmişlerdir. Sonra yeryüzünü zürriyyetleri meskün ve ma'mür etmişlerdir. Adem aleyhisselamın neslinden binlerce kimse peygamber olmak şerefine kavuşmuşlardır. Hazret-i Adem aleyhisselam- dan altı bin sene geçtikten sonra Mekke-i mükerremede Ismail aleyhisse- lam evladından, Kureyş kabilesinden Haşim oğullarından Abdullahın sul- bünden Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem) hazretleri dün- yaya gelmiştir. Kırk sene velayet zevki ile safalar sürüp kırk bir yaşında bütün insanlara ve cinnilere peygamber olmuştur. Üç sene Mekke'de ka- firlerden cefálar görüp, mağlüb iken Medine'ye hicret etmiştir. Onuncu sene Mekke'ye galip gelerek feth edip, yine Medineye gitmiştir. O sene Medine'de yaşı altmış üç olup orada vefat etmiştir. Bizim peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem odur. Peygamberlerin sonuncusudur. Ondan sonra peygamber gelmez. Şeri'ati kıyamete kadar båkidir. Hükümleri yürürlükten kalkmaz ve değiştirilmez. Peygamberimizin hicretinden bu zamana kadar ay senesi ile binyüz yetmiş yıl olmuştur. O halde ahir za may olup dünyanın ömrü geçip gitmiş ve kıyamet yaklaşmıştır. Edeb ve haya, sevgi ve vela, sidk ve safa yilmiş ve batmıştır. Çünki peygambe rimizin sallallahü aleyhi ve sellem haber verdiği kıyamet alametlerinin çokları zuhür etmiştir. Ya Rabbil Bizi Ahir zaman fitnesinden koru. Iman ve şehådet ile dünyadan çıkar. Birahmetike yå erhamerrahimin.
DORDONCO NEVI: Kıyamet alametlerini, Sarun üfürülmesini, zel dirir: futaru, mahlakların həlak olmasını, göklerin harab olmasını bil
Ey aziz! Hadis alimleri ittifak ile şöyle bildirmişlerdir: İşrat-i såat kıyamet alåmetleri iki türlüdür: Biri lerdir. gizli alâmetler, diğeri açık alâmet-
Gizlil alametler: Insanda izzet, hurmet, muhabbet, şefkat, edeb, ha- ya, cömertlik, sözde durmak, doğruluk, ahbablığı korumak, şeriate ba- mak, takvå kalmamak. Şehirlerde mescidlerin çoğalması, cemaatin azay- ması, binaların yüksek olması, elbiselerin ince olması, kadınların ve ço- cukların hakim olması, kadınların erkeklere ve erkeklerin kadınlara ben- zemesi, erkeğin erkekle ve kadının kadınla uğraşması bereketin azalma- sı, akrabayı ziyaretin ve şer'i alış veriş hükümlerinin kalkması, kötülere ta'zim, iyileri tahkir, câriyelerin doğurması, kan dökülmesi, fisk ve fü- cûr, kabirlerin süslenmesi gibi şeylerdir ki, bunlara işrât-ı saat da derler.
Açık alametler on tanedir:
1 Deccal'ın çıkması.
Üç gece ardarda ay tutulması.
234 Yedi iklimde üç sene ardarda kıtlık olması.
4 Büyük bir dumanın her tarafı kaplaması.
5 Iså aleyhisselâm Şâm-ı şerîfde minâre-i beyda üzerine inip Deccalı öldürerek Muhammed aleyhisselamın şerî'ati ile amel
etmesi. Resûl-i ekremin (sallallahü aleyhi ve sellem) soyundan Mehdi çıkıp kırk yıl adåletle giderek Iså aleyhisselamı bulması. 6
7 Dâbbe-tül ard'ın meydana çıkması.
8 Ye'cûc ve me'cûcun set arkasından çıkıp yedi iklimi istila etmesi.
9 Beyt-i şerifin (Ka'be-i muazzama) yıkılması.
10 Güneşin batıdan doğması.
Bu alametlerin meydana çıkmasından sonra misk ve anber kokusu gibi ferahlatıcı serin rüzgârlar esip mü'minlerin ruhları revh ve reyhana çıkar. Sonra Kur'ân-ı kerimin hükmleri yeryüzünden kalkıp, halkın hepsi cehalette kalıp yüz yıl da öyle gider.
Tefsir âlimlerinin de ittifakı ile yukarıdaki kıyamet alåmetleri ta- mamlandıktan sonra Hak teâlâ Israfil aleyhisselâma Sûr'a üfürmesini emr eder. Süra üfürüldüğünde çıkan sesin heybetinden yedi kat göklerde olan melekler ve yedi kat yerde olan mahlūkların hepsi kıyamet koptu sanarak yüzlerinin üstünə düşüp kendilerinden geçerler. Gökler ve yer- ler sarsılır, yıldızlar dökülür. İnsanların saçları sakalları ağarır, hâmile olanlar, vakitsiz doğururlar. Herkes sarhoş gibi olur. Bu sûrun birinci nefhasıdır. Bundan bu heybetlere kapılırlar, kırk yıl daha bu şekilde gider. Sonra Hak teâlâ Isrâfil aleyhisselâma Sûr'a üfürmesini emr eder. O da İkinci üfürmeyi öyle kuvvetli yapar ki, şiddetinden bütün dağlar yerlerin- den ayrılıp, havaya çıkarak, atılmış pamuk gibi, bulut olurlar. Yedi kat gökler parça parça olup, su gibi eriyip yer yüzünə dökülürler. Denizle- F.: 4
rin suları kurur. Güneş ve ayın işığı gidinta apkarajurlar. Cihanı zulmet rin sular Aksi aladan esfel-i safiline hatta en aşağıdaki hicaba kamet kapaklar ve meleklerin hepsi helak olup fena bulurlar. Ancak Mukadar mahilaklaklerden sekiz tanesi kalır. Bunların dördü Cebrail, Mikail, Rid van ve Azraildir. Diğer dördü hamele-i Arşdır ki, birisi İsrafil aleyhisselâm- van Hak teâlânın emri ile Azrail aleyhisselam o yedi meleğin de ruhlarım Kabz eder. Sonra kendi rühunu alırken bir feryad eder ki, yüksek sesi gökleri geçip yerlere gider. O halde her canlı ölümün tadını alıp fant gacaklır. Ancak Allahü teâlâ bakidir. Bu âlem harab ve boş kırk yıl ol- duğu gibi kalır. Allahü teâlâ azameti ile: «Bugün mülk kimindir?>> diye süäl eder. Kendinden başka kimse olmadığından, yine kendisi: «Vahid ve Kahhär olan Allahındır» diye cevab verir.
BEŞİNCİ NEVİ: Sûrun üçüncü üfürülüşünü, ölülerin dirilmesini, haş- rl, amel defterlerini, hesabı, mizânı, sırat ve a'rafı kısaca bildirir:
Ey aziz! Ehl-i tefsir ve ehl-i hadis ittifak etmişlerdir ki, Hak teâlâ yeryüzünü şiddetli bir rüzgâr ile dümdüz edip Şam sahrası hizasında yüz- bin yeryüzü kadar genişliğinde mahşer yerini yapar. Sonra Arş-ı a'zamın altında bulunan Bahr-i hayvandan kırk gün hiç durmadan insan me- nisi gibi, bu dünyaya yağmur yağar. Bütün yeryüzü deniz gibi dolduğu zaman çamur tabakasında toprak olan bütün insan ve hayvan bedenleri o yağmuru çekip bütün organları bir araya gelerek evvelki şeklinde yer- yüzünde bakla gibi biterler. Her beden kendi kemåline ulaşır. Son- ra Hak teālā sekiz büyük meleği diriltip İsrafil aleyhisselâma yine Sûra üfürmesini emr eder. O da Sûru öyle yumuşak ve latif üfler ki, Sürun içinde såkin olan ruhlar hemen ufuklara yayılarak her ruh kendi bedenini bulur. Koyun sürüsü içinde her kuzu kendi anasını bulduğu gibi, her can kendi cismini bulacaktır. Önce ve sonra olan bütün mahlûklar, melekler, hüriler, insanlar, cinniler, şeytanlar, denizde ve karada yaşa- yan hayvanlar ve bütün haşereler bir anda tamamen canlanıp mah- şer yerine her taraftan toplanırlar. Peygamberlere, velilere, âlimlere, så- lihlere Cennetten elbiseler ve buraklar gelir. Elbiseleri giyer, buraklara biner, Arşın gölgesine gidip minber ve kürsiler üzerinde rahat ve sela- metle otururlar. Geri kalan mahlukların hepsi aç, susuz, çıplak, baş açık yalın ayak, yaya olarak düşe kalka arasât meydanına gelip mahşer ye- rinde haşı olurlar. Çok sıkışıp ayakta dururlar. Başlarına güneş bir mil kadar yaklaşıp sıcaktan çok ter dökerler. Kimi topuğuna, kimi dizine, ki- mi göğsüne, kimi boğazına kadar ter içinde kalırlar. Çokları da ter de-
nizine gömülürler. nCehennemi yer altından Mahşer yerinin yakınına yetmiş bin saf ze baniler getirirler. Mahşer halkını halka gibi sararlar. Ehl-i mahşer elli bin yil hesabı bekleyerek o halde sıkıntı içinde kalırlar. Dünyada Kiråmen katibin melekleri, yazdıkları amel defterlerini mahşerde sahiblerine ve rirler. Mü'minlere ve itaatlı olanlara sağ tarafından, kafirlere ve fasıklara
sol taraflarından verirler. Hak teålå orada bütün mahluklarına vasıtasız kelâm söyler. Bir onda herkesin hesabını görüp kimine hitab, kimine itâb eder. Mazlûmun hakkını zālimden alıp, zālimin hasenâtı var ise ona ve- rir, yoksa mazlûmun günahlarını zālime yükletir. Hesabdan sonra hay- vanları toprak eder. Kafirler hayvanlara gıbla edip keşki biz de toprak ol- saydık derler.
Mahşer yerinde iki direk üzerinde bir büyük terazi kurulur. Her dire- ğin uzunluğu beşyüz yıllık yoldur. Her kefesi yeryüzü kadar geniştir. Bu [terazi] mizan ile mahşer günü sevabları ve günahları tartarlar. Sevabı ağır olanlar Cennete, günahı ağır olanlar Cehenneme giderler. Ancak Hak teålå ikram ederek günahı çok olan bir kısım dilediği kullarını afv eder. Bir kısmı da enbiyā, evliyâ, ulemâ ve sulehânın şefa'atine kavuşur- lar. Fakat bunların imân ile vefat etmiş olmaları şarttır. Çünki dünyadan îmânsız gidenlere Cennet, afv ve şefa'at olmaz, asla Cehennemden kur- tulamazlar. Imanlı olarak ölüp de günahı sevabından çok olan, afv ve şcla'ate de uğramayan mü'minler günahları kadar Cehennemde yanıp sonra Cennete giderler. Zerre kadar imånla ölen muhakkak Cehennem- den kurtulup rahata erer.
Sırat köprüsü kıldan ince ve kılıçdan keskindir. Uzunluğu üç bin yil- lik yoldur. Bin yıl yokuş, bin yıl düz ve bin yıl iniştir. Sırat köprüsü Ce- hennem üzerine kurulup, mahşer halkının hepsi onun üzerinden geçip giderler. Kimi şimşek gibi, kimi ok gibi, kimi koşan at gibi geçerler. Kimi günahlarını yüklenmiş yürür, kimi Cehenneme düşüp yanar. Cehennem, ey mü'min çabuk geç ki, nürun ateşimi söndürüyor diye feryad eder. Mü'minler selâmetle sıratı geçer, Kevser havuzundan içerler. Onda gusl edip, ayıb ve noksanlardan temizlenirler. Cennete girip mertebelerine göre makamlarını bulup sonsuz olarak zevk ve safâ içinde kalırlar. Çün- ki Cennet ehli gåh çeşitli ni'metlerden lezzet alırlar, gâh Allahü teâlâyı görmekle mest ve hayrån olurlar. Gözlerin görmediği, kulakların işitme- diği hâtırlara gelmeyen devletlere kavuşurlar. Cennet ile Cehennemin ara- sında kal'a divarı gibi burc ve ve ucları yüksek ve büyük bir sur var- dır. Yüksekliği beşyüz yıllık mesafedir. Uzunluğunun sonu gelmez ve bi- nası renkli cevherlerle süslüdür. Oraya A'raf ismi verilmiştir. Mecnun- lar, dağ başında olup din duymıyanlar ve kâfir çocukları A'rafda kalırlar. [A'raf sonsuz olmadığı için dağbaşında yetişip hiç din duymıyanlar və kâfir çocukları, hesabdan sonra, hayvanlar gibi yok edilirler. Mektubat 50 Mektub]. Cennet tarafından bakıp içindekileri ni'metler içinde gör- duklerinde, orada olmayı arzu ederek mahzün olurlar. Cehennem tarafına bakıp içindekileri azabda gördüklerinde, orada olmadıklarına şükr edip sevinirler. A'rafda bulunanlar bir rivayette ebedi olarak orada kalıp ba'zen üzülüp, ba'zen sevinirler.
Ya Rabbi! Bizi Cehennemden koru, Cennetinde ebrar ile beraber bu-
lundur. Dårt bekå ve kararda lika'nı müyesser eyle bihurmeti Habibikel Tenbih: Buraya kadar yazılanların hepsi din işlerinden olduğundan muhtar. Amin ya Gaffar! hepsini yakin üzere fasdik ve itimad üzere hepsine inanmamız lazımdır. Çünki bunlar din işlerinden ya'ni usûl bilgilerindendirler. Bunları akil de
Hamele- Arşın Makamı
52 Il ve huccetlere kıyas caiz değildir. Insan aklı bunları idrak etmekten malubemize velan Allahü Acid, zamet ve kudretini düşendimizda amamiza vesile oka wmakerine ve hadis-i şeriflerin gösterdigi yolda alemin heyetini bu kan yetaklamakla iktila olunmuştur. Fakat din alim, büyük veli, seyyida dar acikin ve sened-ül müdakkikin Seyyit Şerif aleyhi rahmetül Latif haz rueni: "Astronomi ilmi, göklerin ve yerin yaratılmasını düşünenler haz retleri talayı tanımakta ne güzel yardımcıdır» buyurduğu için ve bütun Allah kendisinde toplayan, feyz kaynağı bir kalbin sahibi imam-ı Mu- mimed Gazåll aleyhi rahmetül Vali-yil Müteáli hazretleri: <<Hey'et ve hamm ilimlerini bilmiyen marifetullahda innindir (acizdir)» buyurarak ka- time-i teşrih ile heyet-i hükemâyı duyurduğu için bir mikdar ålemdeki he- yet ilminden ve bir miktar da insan bedenine ait teşrih ilminden yazmak ve beyan etmek uygun-görülmüştür. Böylece, açıklanan bilgileri okuyarak idråksizlik mahrumluğundan uzaklaşıp, cehalet zindanından çıkasın. İlm ve hikmet mahfiline girip âlimler zümresine giresin. Hikmet özüne girip, hakikat zirvesine ulaşasın. Eşyanın hakikatlerine vakıf olup, ma'nânın in- celiklerine arif olasın. Cihanın sırlarına muttali' olup âlemdeki olayları olduğu gibi bilesin. Må'rifet-i nefsin kemåline erip oradan Ma'rifetullah devletini bulasın. Ey varlığı gerekli olan, hayır ve iyilikler bağışlayan Al- lahım! Rahmetinin nurlarını üzerimize saç, seni en iyi şekilde tanımaya kavuşmamızı kolaylaştır. Ey mahlükların bütün vasıflarından münezzeh olan Allahım! Bizim, bildirdiğinden başka ilmimiz, anlattığından başka an- ladığımız, ilham ettiğinden başka marifetimiz yoktur. Elbette sen alim, hakim, cevåd, kerim, rauf, rahimsin. Amin! Yâ muin: Birahmetike yå er-
• Rasûlullah'a bey'at ettikten sonra hiç şarkı söylemedim, yalan konuşmadım ve sağ elimle tenâsül uzvuma dokunma- dım." (ibn Mâce, Tahâret, 15)
• Osman b. Affân birçok defa hutbesinde şöyle derdi:
"Cuma günü imam hutbeye çıkınca susun ve hutbeyi dinle- yin. Susan kimse dinlemese de, dinleyen kadar sevap kazanır. Namaz için kâmet getirilince safları düzeltin, omuzlarınız bir hi- zaya gelsin. Zira safların düzgün tutulması namazı tamamlayan bir unsurdur." lr
Wuku bulan her hål üzere Alemlerin Rabbi olan Allah'a md olsun!>> derse, hiçbir zaman diş ve kulak ağrısı çekmez. el-Edebü'l-müfred, no: 926)
"İnsanların üzerine öyle şiddetli bir zaman gelecek ki, nunla emrolunmadığı halde zengin elindeki malına sıkı sıkı- Ja samlıp fakire vermeyecek. Halbuki Allah, «Aranızda iyi fazileti unutmayınız 116 buyurmuştur. Zorda kalanlar da mallarını) satacaklar. Halbuki Rasûlullah muztarrın satışı İçerisinde zarar olan satışı ve olgunlaşmadan önceki meyve nin satışını nehyetmiştir." (Ebû Dâvûd, Büyü, 25/3382; Ahmed, 1, 116)
• "Ey ilim sahipleri, ilminizle amel ediniz! Çünkü asıl ilim, bildiğiyle amel eden ve ilmi ameline uygun düşendir. Bazı Insanlar gelecek, ilim öğrenecekler ancak gırtlaklarından aşağı geçmeyecek, yaptıkları bildiklerine, içleri de dışlarına uymaya- cak. Halkalar hâlinde oturup birbirlerine karşı ilimleriyle övü necek ve üstünlük taslayacaklar. Hatta biri arkadaşına, kendi sini bırakıp başkasının yanına oturduğu için kızacak. İşte on- ann bu meclislerindeki amelleri Allah'a yükselmez." (Darimi, Mu kaddime, 34)
. "İnsanlar işlerini ihsân duygusuyla yapmalarına göre bunu en güzel şekilde gerçekleştirmesine ve Allah'ı görüyormuş ger kazanırlar." Yani neyi nasıl yapacağını iyi bilmesines thi Çağrıen. "Ihsan" mad DIA, Ist. 2000, XXI, 544)
"İnsanlar işlerini ihsan duygusuyla yapmalarına göre değer kazanırlar." Yani neyi nasıl yapacağını iyi bilmesine, bunu en güzel şekilde gerçekleştirmesine ve Allah' gōriyetimes gibi çalışmasına göre değer kazanırlar. (Mustafa Cagne, this mat
"İnsanlar işlerini ihsan duygusuyla yapmalarına göre değer kazanırlar." Yani neyi nasıl yapacağını iyi bilmesine, bunu en güzel şekilde gerçekleştirmesine ve Allah' gōruyormus gibi çalışmasına göre değer kazanırlar. (Mustafa Cagne, this mat
Bediüzzaman zulmedenlere dahi beddûa etmedi. (E.L.) 1:134.
Bediüzzaman zulmün karşısındadır. (L.) 174:22. Lem'a 2. işaret Bir adamın cinayetinden başkasını mes'ul tutmak ve zarar ver- mek zulümdür. (E.L.) 2:97; (Sn.) 41.
Dinimizde zulme meyil gösterenler şiddetle tehdit edilir. (M.) 345:28. Mektup, 4. mesele, 2. nokta Ehl-i beytin başına gelen zulüm (E.L.) 1:206. Hased, kin ve inat zulümdür. (M.) 253:22. Mektup, 1. mebhas İnsan çok zalim ve çok câhildir. (Sn.) 39. İnsan zulm eder, kadar adalet eder. (H.St.) 98:1. hatve
Rahmetli Hocam Abdurrahman Şeref GÜZELYAZICI ve ettiği gün (15.05.1978) sanki ukbâ yolculuğunu önceden sezet kaleme almış olduğu şu şiiri ceketinin cebinde bulunmuştur.
NEREYE?
Nereden kaynıyor hayat ırmağı?
Bu durmaz karanlık akış nereye? Annem mi, açılan mezar kucağı?
Ebedî geceden bakış nereye?!
Meçhul bir yolcuyum bu son akşamda, Ümit nûrum söndü siyah bir camda. Evim, çocuklarım, gözüm arkamda; Ahbaplar! Bu itiş, kakış nereye?!
92
Gönlümde yıldız yok, gözümde ışık, Emeller, rüyalar karmakarışık. Îmânım! Nerdesin, gel karşıma çık! Bu derin girişten çıkış nereye?!
Artık ne mavilik, ne pembe bahar, Ne mehtap, ne sahil, ne sandal, hep kar, Söyleyin benimle uçan ey kuşlar, O yazlık dünyadan bu kış nereye?!
Birkaç rekât namaz, zekât, oruç, hac, Duâlarım gibi kabûle muhtaç, Şeref, son nefeste edince mîrac, Semâlardan koptu alkış nereye?!
Bu kitap, 1453 yılında PEYGAMBER EFENDİMİZİN vasiyetini yerine getiren O KUTLU KUMANDANIN ve ASKERLERİNİN emanetine sahip çıkmak için hazırlandı. Bu kitap, AYASOFYA'nın tekrar cami olarak ibadete açılmasına ve yine ISTANBUL' dan başlayacak
YENİ BİR ÇAĞA Öncülük yapacaktır! Patrik Athenagoras'la Başlayan "KUDÜS ZİRVESİ OYUNU" Amerikalı
İstanbul Sur içinde "Özerk Devlet"
1967'de başlayan Papaların ziyaretleri ve arkasındaki "Vatikan Operasyonları..." İşgal güçlerine karşı direnen ve son çare olarak Ayasofya'yı havaya uçurmakla tehdit
eden büyük kumandan... "Gizli Ev Kiliselerle" yürütülen kuşatma: Güney Koreli, Zenci kiliseleri...
Aytunç Altındal: "Amaç İstanbul'a Vatikan Modeli" (iki gün süren özel röportaj)
"Haliç'te Yürütülen Çok Yönlü işgal" (Sevgi Erenerol'un kitabımız için kaleme aldığı özel yazı ve açıklamalar)
Misyonerlerin arasında yaşayan A.R. taktik ve stratejik kuşatmayı anlatıyor... Vatikan ve Mason locaları nasıl bir işbirliği içinde...
Siyonizm'e hizmet eden Papalar? Gizli arşivlerde saklanan biat anlaşmaları... Siyonist Hıristiyanlar ve Katolik-Protestan papazlar 1925 yılında başlayan ittifak: ARMAGEDDON, Sahte ISA MESIH...
Zarafetin afeti sakf (övünmek ve manasız sözler)dir. Şecaatin afeti serkeşliktir. Semahatin (hoşgörünün) afeti minnet etmek, güzelliğin afeti kibir göstermek, ibadetin afeti fetrettir (Gayretten sükuna düşmek.), sözün afeti yalandır. İlmin afeti unutkanlıktır. Hilmin afeti hoppalıktır. Asaletin afeti tefahurdur. Cömertliğin afeti israftır. Dinin afeti ise hevadır(Nefsine uymak). Ravi: Hz. Ali (r.a.) Sayfa: 4 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Ocak 2024 23:42 Dinin afeti üçtür: Fasık alim, cahil ve zalim reisler, cahil sofular. (İbadete çalışıyor, fakat cahil. Bu zümreler din namına yıkımdır.) Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 4 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Ocak 2024 23:44 Sizden birine, halktan korkması, işittiği veya gördüğü bir hakikatı söylemeye mani olmasın. Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.) Sayfa: 490 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Şüphe yok ki münafiklar cehennemin en alt katındadırlar; artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın. (Nisā, 4/145)
NİFAK: İÇİ BAŞKA, DIŞI BAŞKA OLMAK
Kişinin kâfir olduğunu gizleyerek mümin gibi görünmesine nifak, böyle bir yanlış ve kötü tutum içinde olana ise münafık denir. Münafıklar, kalbiyle inkâr ettikleri hâlde bunu gizleyerek kendilerini mümin gibi gösterirler. Söz ve davranışlarıyla mümin gibi gözüktükleri için toplum içinde kargaşaya ve fitneye sebebiyet verirler. Münafıklar, Allah'ı ve inananları aldatmaya çalışır- lar. Esasında farkına varmadan kendilerini aldatırlar. Çünkü onlar, ikiyüzlü olmaları sebebiyle kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atarlar, hem dünya- larını hem de ahiretlerini zindana çevirirler. Kalplerinde hastalık bulunan münafıklar, müminlere karşı kin ve nefret beslerler. Dünyalık bir menfaat gördüklerinde hemen müminlerin tarafına geçerler. Bunu yaparken de İs- lam'ı ve dinî değerleri istismar etmekten çekinmezler. Ancak menfaatlerine ters bir durumla karşı karşıya kaldıklarında ya da nefislerine hoş gelmeyen bir şeyle karşılaştıklarında müminleri hemen terk ederler.
YANITLASİL
yuksel30 Ocak 2024 00:05 Allah c. c. Yardımı zayıflar sebebiyle gelmektedir. 2,396,401. Riyazu's Salihin Imam Nevevi Kampanya Kitaplari cilt 8.sy.71.
Öyle kuddus, tahir, öyle yüce, kahir Allahü (C.C.) ki O'nu
1140
mekânlardan hiçbir mekân ihata edemez. O, mekândan münezzehtir Velâ yeştemilü aleyhi zamanün. Yani: - O Allah'ı zamanlardan hiçbir zaman onu ihate edemez. Allah
يُقْبَلُ مِنْهُ صَرْفٌ وَلَا عَدْلٌ (ك ق عن عائشة)
1551- En zalim insan, kendisini dövmeyen kimseyi döven, kendini öldürmeye teşebbüs etmeyeni öldüren bir de nimet ehlinden ayrılıp nimet ehli olmayan kimseye intisap eden (mesela öz babasını bırakıp başkasını baba edinen) kişidir. Kim bunları yaparsa Allah'ı ve Rasulü'nü inkar etmiş demektir. Onun hiçbir ameli kabul edilmez artık.
هريرة) 1552- Kıyamet günü en çetin azaba dûçar edilecek kişi, sahip olduğu ilimden, Allah'ın istifade nasip etmediği âlimdir.
١٥٥٣
YANITLASİL
yuksel3 Şubat 2024 22:31 Kıyamet yaklaştığında; taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için tazim edilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulüm eder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanların en iyi görüneni "müdahim" (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakan) olanıdır. Ravi: Hz. Ebû Zerr (r.a.) Sayfa: 33 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Anlatıldığına göre cehalet döneminde iki kardeş yolculuk esnasında diz Anlatıldın altındaki ağacın gölgesine konmuşlar. Tekrar yola çkarak düz bir kayan duz kayanın altından ağzında bir dinar altun olan bir yılan kap bu dinarı onlara atmış. Bunun üzerine bu yılanın bu dinarı bir hazine kın buıp getirmiş olduğunu söylediler. Burada üç gün kaldılar ve her gün bu yılan onlara birer dinar getirip attı.
Kardeşlerden biri: "Bu yılanı ne zamana kadar böyle bekleyeceğiz. bunu öldürüp, hazineyi kazarak çıkarsak olmaz mı?" dedi. Diğer karde şi engel olmak istedi ve "sakın yapma ne bilirsin, bunu yaptığın takdirde mahvolabilirsin, hazineyi de elde edemezsin" dedi. Ama o kardeşini dinle- medi, yanına bir kazma aldı ve yılanı beklemeğe koyuldu. Yılan çıkınca bir kez vurabildi ve başından yaraladı ama öldüremedi. Yılan kıvranıp üzerine geldi, adamı öldürdü ve inine girdi. Kardeşi de onu toprağa gömdü. Erte- si güne kadar da orada bekledi.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2024 06:41 Ruhu'l-Beyân
271
Yılan başı sarılı olarak çıktı ama beraberinde hiçbir şey yoktu. Yıla
na söyle seslendi: "Ey yılan, vallahi bu olanların olmasını hiç isketu. Yila desimi engellemek istedim, olmadı. Ama seninle bir sözleşme yapabilir myiz? Sen bana bir zarar verme, ben de sana hiçbir zarar vermeyeyim?" Yilan hayır, dedi. Neden? "Çünkü sen kardeşinin buradaki kabrini gorup durdukça bana sonsuza kadar iyilik yapacağından emin olamam. Ben de bu baş yarası bulundukça da sana iyilik edeceğimden emin olarnan da on- dan" cevabını verdi.
İşte bu hikayede beraberliğin ve dengenin sırrı ve takvanın şeref ve değeri ortaya çıkmaktadır. Hazine düşkünü kardeş Allah'tan korkup iyili- ge karşı kötülük etmeseydi, yılanın yaptığından dolayı şükür etseydi, ömrü de malı da artacaktı.
Kin tutarak herkesle savaşmaktansa Kerem göster ki âlemi hükmün altına alasın. Bir iş yumuşaklık ve tatlılık ile hasıl olacaksa Sertlik ve inadçılığa ne lüzum var?"
Ey akılsız kurt bir gün
Bir kaplanın seni parçalamasından korkmuyor musun?
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 4 4 Zarafetin afeti sakf (övünmek ve manasız sözler)dir. Şecaatin afeti serkeşliktir. Semahatin (hoşgörünün) afeti minnet etmek, güzelliğin afeti kibir göstermek, ibadetin afeti fetrettir (Gayretten sükuna düşmek.), sözün afeti yalandır. İlmin afeti unutkanlıktır. Hilmin afeti hoppalıktır. Asaletin afeti tefahurdur. Cömertliğin afeti israftır. Dinin afeti ise hevadır(Nefsine uymak). Hz. Ali (r.a.) 213 2 Cömertlik, Ulu Mevlanın huyudur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 213 3 Cömertlik, cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyaya sarkmıştır. Kim bu dallardan birine tutunuyorsa, bu dal onu Cennete götürür. Hasislik te Cehennem ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyaya sarkmıştır. Kim de bu dallardan birine yapışırsa, o dal da onu Cehenneme çeker. Hz. Ali (r.a.) 213 4 Cömertlik, Cennette biten bir ağaçtır. Cömertliğin gireceği yer, ancak Cennetir. Hasislik ise Cehennemde yetişen bir ağaçtır. Hasisin gireceğin yer ise Cehennemdir. Hz. Abdullah İbni Ci(r.a.)d (r.a.) 213 5 Cömert Allah'a, insanlara ve Cennete yakındır. Cehennemden de uzaktır. Cimri ise Allah'dan, insanlardan ve Cennetten uzaktır ve Cehenneme yakındır. Cahil cömert, Allah (z.c.hz)'lerine hasis abidden daha sevimlidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 213 6 Cömert, ancak Allah'a hüsnü zannı olduğundan cömertlik yapar. Hasis ise ancak Allah'a sui zannı sebebiyle cimrilik yapar. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 248 2 Cömertin hatasından uzak kalın. Zira o düştükçe, Rahman onun elinden tutar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 297 6 Altı şey güzeldir, lakin şu altı sınıf insan da daha güzeldir: Adalet güzeldir, lakin Umerada daha güzeldir. Cömertlik güzeldir, lakin zenginde daha güzeldir. Verağ güzeldir, lakin alimlerde daha güzeldir. Sabır güzeldir, lakin fıkarada daha güzeldir. Tevbe güzeldir, lakin gençlerde daha güzeldir. Haya güzeldir, lakin kadınlarda daha güzeldir. Hz. Ali (r.a.) 312 8 Cömertin yemeğini yemek devadır. Hasisin yemeği ise derttir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 323 11 İnsanlara dört şey sebebiyle tafdil edildim: Cömertlik, şecaat, cima şiddeti ve harpte düşmanla savaşmak kuvveti. Hz. Enes (r.a.) 334 10 Hıfz on parçaya ayrıldı. Dokuzu Türke (Küffarı Çin) verildi. Biri diğer halka dağıtıldı. Hasislik de ona ayrıldı. Dokuzu Faris'e, biri diğer insanlara dağıtıldı Cömertlik de ona ayrıldı. Dokuzu Sudan'a, biri diğer insanlara. Haya da ona ayrıldı. Dokuzu Araba, biri diğer insanlara. Kibir de on kısma ayrıldı. Dokuzu Ruma, biri diğer insanlara dağıtıldı.
Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en güzel davranandır. (Tirmizi, Menākıb, 63)
MÜSLÜMAN AHLAKININ GEREĞİ OLARAK MERHAMET
Cenab-ı Hakk'ın kullarına bahşettiği en değerli nimetlerden biri de merhamet duygusudur. Merhamet, Rabbimizin "Rahmân" isminin bir tecellisidir. Merhamet, kalp inceliği ve gönül yumuşaklığıdır. Şefkatli ve insaflı davranmaktır. Merhamet, kalpleri kin, öfke ve intikam gibi hastalıklardan temizlemektir. Gönülleri sevgi, saygı ve affın güzelliğiyle tezyin etmektir. Can taşıyan her bir varlığa hatta bütün kâinata muhabbet nazarıyla bakmaktır. Şiddet, öfke, kin ve nefretin yürekleri işgal ettiği günümüzde merhamet medeniyetinin birer mensubu olarak bize düşen, Rahmet Peygamberi'nin mesajlarına yeniden sarılmaktır. "Ben ancak rahmet olarak gönderildim." (Müslim, Birr, 24) buyuran Allah Resûlü'nün ilim, hikmet ve ir- fan mektebinde gönüllerimizi eğitmektir. Asrımızın en büyük hastalığı hâline gelen merhametsizliği bir tarafa bırakarak; eşimize, çocuğumuza, ana-babamıza, yaşlılarımıza, çevremize ve bütün canlılara karşı vicdanlı ve merhametli olalım. Ailemiz ve toplumumuz merhamet ocağı olsun.
doğru : 1.Düz.2.Namuslu,dürüst. 3.Gercek.4.Yasal. ... Doğru : 1.Eğri. Yalan, Yanlış. Altın Esanlamli ve Karşıt anlamlı Kelimeler Sözlüğü. Altın Kitaplar
Fuhuş yayıldığında zelzeleler ve fitneler çoğalır. İdareciler zulmettiğinde yağmur azalır. Zimmet ehline gadr edildiğinde ise düşman galebe çalar. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.a.) Sayfa: 54 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Cennet ehli Cennete Cehennem ehli de ateşe girdiklerinde, ölüm (bir koç şeklinde) Cennetle Cehennem arasında bir yere getirilir ve kesilir. Sonra bir münadi şöyle nida eder: "Ey ehli Cennet, ebedilik var ölüm yok. Ey ehli nar, ebedilik. Ölüm yok." Bunun üzerine Cennet ehlinin sevinç üzerine sevinçleri artar. Cehennem ehlinin ise hüzünleri üzerine hüzünleri artar. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 51 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel20 Şubat 2024 16:30 Ümmetimi Benden sonra öyle fitneler kaplayacak ki, o fitnelerde insanın vücudu gibi kalbide ölür. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 346 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
de: «Malınızın ve avene- nizin çokluğu ve hakkı kabulde büyüklenmeniz sizi azabdan kurtarmadı.» derler.] [2] : [Ve «Bunlar (yani müslümanlar) Cennete giremez. diye yemin ederdiniz, derler.] [3] O anda: [Mü'minlere, «Cennete giriniz; sizin için asla korku ve keder yoktur. denilir.] A'raf halkının kim olacağı (sabi iken ölen küffar evladı, deliler vesaire olmak üzere) ihtilaflıdır. ((Cen- netle Cehennem arasında Yahya aleyhisselâm tarafından, Ce- nabı Hakkın emriyle, ölüm kesilip yok edilecek ve ondan sonra kâfirlerin kederi, mü'minlerin sevinçleri artacaktır.))
Kudüs, Kurtuba, Kafkasya, Kırım, Keşmir tarihi bir ihmalin kurbanı olan coğrafyalarımız değil mi?
Tabi ki, Kitabı ve kıbleyi ihmal edenlerin ne ülküsü, ne de ülkesi kalıyor…
Dahası biz kalbimizi ve ruhumuzu ihmal ettik… Yani kendimizi ihmal ettik, kaçınılmaz bir netice olarak birbirimizi ihmal ettik…
Vicdanı, mizanı imanın gereğini ihmal ettik…
Ahdimizi, akdimizi, andımızı, ihmal ettik…
Tüm bu ihmaller edep, erdem, haya, terbiye, görgü, nezaket, özveri, özen gösterme hassasiyetimizi zedeledi…
YANITLASİL
yuksel23 Şubat 2024 08:54 ihti- mamsızlık umutları tüketiyor...
Bu ihtimaller yarınları yaralıyor, gele- ceği karartıyor...
İhmalkârlığımız ilahi emanete düşü- rülmüş kara bir lekedir... Bugün başımı- za gelen musibet, felaket ve belalar kim bilir geçmişteki hangi ihmallerimiz sonu- cudur...
İhmal eden, savsaklayan, aldırmayan, geçiştiren ve bunu alışkanlık haline geti- ren, yaşam tarzı edinen bir ümmet iflah olmaz, toparlanamaz ve kendine gele- mez...
Yüz yıllık bir ihmalin sonucu olsa ge- rek bu ümmetin sefaleti ve esareti bitmi- yor... Parantez kapanmıyor...
Yoksa zamana yaydığımız yükümlü- lüklerin zamanla zamanaşımına uğraya- cağını mı sanıyoruz?..
a
ra
Dosyamızın kabardığını, suçumuzun arttığını fark etmiyoruz...
Açık söylemek gerekirse; ipe un se- ren, havanda su döven, topu taca atan, "çizdim, oynamıyorum," diyen "yerim dar" diyenin bu davada yeri yoktur...
Öldürücü suskunluk, kahredici vur- dumduymazlık tüm kasvetlerin ve gay- retlerin temel nedenidir
Davetsiz ve cihadsız hayatların hayrı kalmıyor... Aksiyonsuz ve aşksız hare- ketlerde bereket görülmüyor...
Ninova'yı, hatta Okçular Tepesini ih- mal ettik... "Bu sıcakta sefere çıkılır mı?" dedik...
YANITLASİL
yuksel23 Şubat 2024 08:55 Allah için ayağa kalkın denince yere çakılı kaldık." Duyarlılığımız gitti... Du- ruşumuz değişti... Duruma göre vaziyeti idare eder olduk...
Önümüzde daha uzun zaman var, tevbe ile telafi ederiz, dedik. Hani bizim mahallemiz, sokağımız hedef kitlemiz vardı... Bir insanın hidayetine vesile ol- mak dünyalara bedeldi... Tüm engelle- melere rağmen yüreklere dokunurduk... Bugün engeller kalktı, biz yerimizden kalkamıyoruz...
Bunca imkâna rağmen bu nasıl bir ihmal? İzahı zor bir durum... İmtihanda bocalıyoruz...
Bugün Ümmeti Muhammed’in maruz kaldığı müzmin bir hastalıkla karşı karşıya kalıyoruz: İhmalkârlık… Öyle ki bu hastalık, hastalık olarak görülmüyor… Tedaviye ihtiyaç duyulmuyor… Bu da ayrı bir hastalık… Hatta ihmalkârlık kâr sanılıyor…
Sanıyorum kulluk sınavımızı zora sokan en ciddi suçlardan biri ihmalkârlığımızdır…
Diyebilirim ki, öyle ihmaller vardır ki sonucu kasıtlı işlenen bazı hatalardan daha ağır olabiliyor
Gecikmiş adaletin adalet olmadığını bilmeyen var mı?..
Mazlumların çırpışını, çığlığını izlemek veya yüz çevirmek o cürme ortak olmak değil midir?
Başarısız olabiliriz, sonuç alamayabiliriz fakat kötülüğe müdahalemiz yoksa kuşkusuz vebal altındayız…
Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan değil miydi?
Bugün düşmandan daha çok ihmalimiz bizi vuruyor… En ciddi yanılgımız, ihmalkârlığı karakter edinmek ve bunu meslek bilmek… İhmal suikastlarının müsebbibi biz değil miyiz?
Gâvurların yaptıkları orada kalsın, gafletimiz bizi bitirmiyor mu?..
Sürdürülemeyen sorumluluklar, yarım kalmış görevler, sil baştan başlayan tekrarlar, inisiyatifsizlik, iradesizlik,........
"Bütün hataların kaynağı, dünya sevgisi; bütün fitne- lerin kaynağı, öşür ve zekâtı vermemektir." Tasavvuf Klasikleri ibn Hacer El-Askalani MÜNEBBİHAT UYARILAR
guya yerleştiler, halen sayıca az olmalarına rağmen birçok ülkenin Sunetimini, kültürel hayatını, ekonomisini, dünya ticaretini ele geçir miş, istediğini istediği ülkeye empoze ettirip yaptırabiliyorlar... Batılı devletlerin, daha başka, mason locaları, Lions kulüpleri, Ro- tary kulüpleri, Bilderbergler, misyoner teşkilatları, Yehova Şahitleri gi bi nice nice dinî, sosyal, siyasî, gizli, âşikâr, etkili, faal teşkilatları var... Ama biz müslümanların böyle kuruluşları yok; kurulmamış, kuru-
lanlar tahrip edilmiş, kapatılmış, yasaklanmış...
Emperyalistler bir İslâm ülkesini ele geçirdiler mi önce İslam'ı
unutturmaya, müslüman halkı dejenere etmeye çalışırlar, en çok, ger- çek İslâm'dan, halis müslümandan korkarlar. Çünkü İslâm, iman, Kur'an, irfan, ahlâk ve mâneviyat ile ilim, çalışma, gayret, şuur, onur, basiret, hürriyet, istiklal, kalkınma, refah, mutluluk, zenginlik, güçlü- lük arasında kuvvetli ilişkiler, sarsılmaz bağlar, kesin etki ve tepkiler olduğunu çok iyi bilirler.
YANITLASİL
yuksel28 Şubat 2024 06:54 smler belli, duvarlar saglam, R çek buketleri, demek ki sık sık in uzerlerinde demet demet ta- ziyaret olunmaktalar...
Onlar böyleyken bizler ne yapmışız? Maalesef yürekler acısı bir durum. Mezarlıklar istilaya uğramış, gecekondu dolmuş, istimlak edilmiş, türbeler yıkılmış, kapatılmış, tozlu, harap, yağmalanmış; cami lere el konulmuş, halı la rı, levhaları, minberleri, mihraplan, çinileri- hatta kubbe kurşunları çalınmış, en değerli eserler yıktırılmış, avlu ları yok edilmiş; tarih sevdirilmemiş, ecdat kötülenmiş, gerici ve yo- baz gösterilmiş, vatan hainle ri putlaştırılmış, kahramanlaştırılmış; sa- raylar yağmalanmış, arşivler satılmış, şehirlerin tarihî binaları yıkıl- mış, yerlerini soğuk beton yığınlar almış, vakıf eserler yağmalanmış, kütüphaneler kapatılmış, en değerli kitaplar kaybolmuş, bir sürü yol- suzluk, hırsızlık, hainlik, düşmanlık, kadirbilmezlik, şarlatanlık, dal- kavukluk, nemelâzımcılık, vefasızlık, şuursuzluk...
Milli kültürümüz mahvedilmiş, tarihimiz yağmalanmış, tarih şu- uru sıfır, takip yok, hesap soran yok, suçlu ortada, ev sahibinden bas- kin, arsız, yüzsüz. Bu rezalete kimler, ne zaman dur diyecekler acaba; Şark'ın
eski aslanları nerede, uykudan ne zaman uyanacaklar? Bir 18 Mart Canakkale Zaferi gecti kar kisi olayı bilmekte? Çocuk
3233- Peygamberlik içinizde, Allah'ın dilediği zamana kadar devam edecek, sonra kaldırmak isteyince onu, kaldıracak; sonra nübüvvetin yolunda olan hilafet Allah'ın dilediği müddete kadar sürecek, sonra onu kaldırmak isteyince kaldıracak, sonra ısıran saltanat devri gelecek, o da Allah'ın dilediği zamana kadar kalacak, sonra Allah onu kaldırmak isteyince kaldıracak, sonra onu zorba bir hükümdarlık takip edecek, sonra da nübüvvet yolu üzerinde olan bir hilafet devri gelecek.
٣٢٣٤ - تَكُونُ لَأَصْحَابِي زَلَّةٌ يَغْفِرُهَا اللَّهُ لَهُمْ لِسَابِقَتِهِمْ مَعِي (كر عن محمد
بن الحنفية عن ابيه
3234- Ashabımın zellesi (ayak kayması) olur. Lakin Allah onları benimle beraber güzel geçmişleri bulunduğu için bağışlar.
yuksel1 Mart 2024 22:26 إِلَيْكُمْ فِي ثَمَانِينَ غَايَةً تَحْتَ كُلِّ غَايَةٍ اثْنَيْ عَشَرَ الْفَا" (ه عن عوف بن مالك)
3236- Beni asfar ile aranızda sulh olacak, sonra size hiyanette bulunup her birinin altında on ikibin kişi bulunan seksen sancakla size doğru saldıracaklar.
3237- Dört fitne başgösterecek: Birincisinde adam öldürmek helal sayılacak, ikincisinde hem o, hem de mal, üçüncüsünde kan, mal, zina helal sayılacak, dördüncüsü ise Deccal'dir.
3238- Deccal'den önce aldatıcı yıllar olacak. O yıllarda yağmur çok, bitki az olacak, doğru söyleyen yalanlanacak, yalan söyleyense doğrulanacak, haline güvenilecek emin olan kişi hain sayılacak, Ruvaybıza konuşacak "Ruvaybıza nedir ey Allah'ın Rasulü?" diye sordular. "Ruvaybıza, kendisine önem verilmeyen kişi" buyurdu.
يَعْنِي عَلِيًّا (طب عن كعب بن عجرة) 3239. İnsanlar arasında ayrılık ve ihtilaf olacak, bu ve arkadaşları doğru yol üzere olacaklar. (Hazreti Ali kasdediliyor.)
yuksel1 Mart 2024 22:27 مَزَامِيرَ يُقَدِمُونَ الرَّجُلَ لِيُغَنِّيَهُمْ وَلَيْسَ بِأَفْقَهِهِمْ (طب عن عابس لغفارى)
3240- Şu altı hususla karşılaştığınız zaman, ölümü temenni edin. Alçaklar başa geçirilince, hükümler satılınca, insan öldürmek hafife alınınca, şart ve yemin çoğalınca, akraba ile ilgi kesilince, Kur'an şarkı gibi oyuncak ve eğlence edinilince ki
مَزَامِيرَ يُقَدِمُونَ الرَّجُلَ لِيُغَنِّيَهُمْ وَلَيْسَ بِافقهِهِمْ (طب عن عابس لغفارى)
3240- Şu altı hususla karşılaştığınız zaman, ölümü temenni edin. Alçaklar başa geçirilince, hükümler satılınca, insan öldürmek hafife alınınca, şart ve yemin çoğalınca, akraba ile ilgi kesilince, Kur'an şarkı gibi oyuncak ve eğlence edinilince ki, insanlar kendilerinden çok daha az bilgisi bulunan adama gelip ondan medet umarlar.
الدَّمُ تَوَضَّأَتْ لِكُلِّ صَلَوة (ك عن ابن عمرو)
3242- Lohusa, kırk gece bekler. Bundan önce temizlik görürse, temizlenmiş olur. Eğer kırk geceyi geçerse özürlü hükmündedir. Yıkanır, namaz kılar. Eğer kan çok gelirse her namaz için abdest alır.
الْكِرَامَ عَثَرَاتِهِمْ (طس والعسكرى كر عن عائشة)
3246- Hediyeleşiniz ki, karşılıklı sevgileriniz artsın. Hicret edin ki, çocuklarınıza iyi bir şeref ve fazilet terk etmiş olasınız, iyi insanların hatalarını affediniz.
جَبَابِرَة الْعُلَمَاءِ فَيَغْلِبُ جَهْلُكُمْ عِلْمَكُمْ (ابو الشيخ عن ابي هريرة) مِنْ
3248- Kendilerinden öğrendiklerinize (hocalarınıza) karşı alçak gönüllü olun. Kendilerine öğrettiklerinize karşı da tevazu gösterin. Zorba alimlerden olmayın. Böyle olursanız cehliniz ilminizi yenik düşürür.
Atatürk’ün ‘vasiyeti’, yani tuttuğu gizli notlar ne açıdan önemli?
Atatürk’ün gizli vasiyeti adı altında 1980’de bunu ilk defa dile getirdim. Kastedilen, Atatürk’ün siyasî vasiyetidir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kişi nasıl bir gelecek öngörüyor? Devletin ilelebet payidar kalabilmesi için neler gerektiğini düşünüyor? Bunun için kendisinin bazı tasavvurları var. Daha cumhuriyet kurulalı 15 sene olmuş. Dolayısıyla kastedilen “Makbule’ye 50 lira verin, ötekine 5 lira verin” şeklinde bir vasiyetname değil. Kendi tuttuğu çeşitli kayıtlar, görüşler ve yaklaşık 400 sayfayı bulan, kimisi iki satır, kimisi bir sayfa notlardan oluşan bir külliyat…
Bu notlar ilk defa İnönü tarafından mı açıldı?
Hayır. Bu, bildiğim kadarıyla 1958’den itibaren Menderes’in haberdar olduğu bir durum. Dolayısıyla 1938’de mühürlenerek saklanan bu kâğıtlar 1950’li yıllarda Menderes başbakan, Celal Bayar da cumhurbaşkanıyken onlar tarafından biliniyor olmalı. 1964’te Celal Bayar’a sordum; o da “Böyle bir olay vardır fakat Türkiye buradaki fikirlere hazır değildir” dedi. 1988’de 50 yıl doldu ve açılması gerektiğinde Kenan Evren 25 sene daha yasak koydu. Kızdığım taraf, hep birileri Türkiye ve Türk milleti adına “Türkler buna hazır değil” diyor. Ya kardeşim sen kimsin, niçin durmadan bunu deme yetkisini kendinde görüyorsun?
Bu notları açıp okuyanlardan bir bilgi sızmadı mı hiç?
Menderes’in 1958’de söylediği bir cümle vardır: “Siz isterseniz hilafeti de getirirsiniz.” O dönemde kullanılmayan, kullanılması mümkün olmayan bir cümle bu. Nitekim Menderes laiklikle ilgili yasa ve yönetmeliklerde değişiklikler yapmayı planlıyordu. 27 Mayıs’ın ardından idamı, notu okuduğunun işaretidir.
Atatürk’ün ‘vasiyeti’, yani tuttuğu gizli notlar ne açıdan önemli?
Atatürk’ün gizli vasiyeti adı altında 1980’de bunu ilk defa dile getirdim. Kastedilen, Atatürk’ün siyasî vasiyetidir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kişi nasıl bir gelecek öngörüyor? Devletin ilelebet payidar kalabilmesi için neler gerektiğini düşünüyor? Bunun için kendisinin bazı tasavvurları var. Daha cumhuriyet kurulalı 15 sene olmuş. Dolayısıyla kastedilen “Makbule’ye 50 lira verin, ötekine 5 lira verin” şeklinde bir vasiyetname değil. Kendi tuttuğu çeşitli kayıtlar, görüşler ve yaklaşık 400 sayfayı bulan, kimisi iki satır, kimisi bir sayfa notlardan oluşan bir külliyat…
Bu notlar ilk defa İnönü tarafından mı açıldı?
Hayır. Bu, bildiğim kadarıyla 1958’den itibaren Menderes’in haberdar olduğu bir durum. Dolayısıyla 1938’de mühürlenerek saklanan bu kâğıtlar 1950’li yıllarda Menderes başbakan, Celal Bayar da cumhurbaşkanıyken onlar tarafından biliniyor olmalı. 1964’te Celal Bayar’a sordum; o da “Böyle bir olay vardır fakat Türkiye buradaki fikirlere hazır değildir” dedi. 1988’de 50 yıl doldu ve açılması gerektiğinde Kenan Evren 25 sene daha yasak koydu. Kızdığım taraf, hep birileri Türkiye ve Türk milleti adına “Türkler buna hazır değil” diyor. Ya kardeşim sen kimsin, niçin durmadan bunu deme yetkisini kendinde görüyorsun?
Bu notları açıp okuyanlardan bir bilgi sızmadı mı hiç?
Menderes’in 1958’de söylediği bir cümle vardır: “Siz isterseniz hilafeti de getirirsiniz.” O dönemde kullanılmayan, kullanılması mümkün olmayan bir cümle bu. Nitekim Menderes laiklikle ilgili yasa ve yönetmeliklerde değişiklikler yapmayı planlıyordu. 27 Mayıs’ın ardından idamı, notu okuduğunun işaretidir.
1935- Sana Allah'tan korkmanı tavsiye ederim. Çünkü o bütün yapacağın amellerin bir süsüdür. Kur'an okumalısın. Allah'ı anmalısın. Çünkü bu gökte anılmana, yerde aydınlanmana bir vesiledir. Uzun sükutte bulunmalısın. Ama hayrı söyleyeceğin zaman başka. Hemen söyle. Çünkü bu şeytanı senden kovar. Din işinde sana yardımcı olur. Sakın ha çok gülme. Çünkü bu kalbi öldürür, yüzün nurunu giderir. Cihad etmelisin, ümmetimin asla bırakmayacağı şey budur. Yoksulları sev, yanlarında otur. Daima senden aşağı olana bak, üst olana değil. Bu Allah'ın üzerinde nimetini hakir görmemen için en layık olan husustur. Senden ilgilerini kesseler bile sakın ha akraba ile ilgini kesme. Acı da olsa doğruyu söyle. Allah uğrunda levm edenlerin levminden korkma. İçindeki bilgin seni insanlara reva görebileceğin kötülükten alıkoysun. Yaptığın şeyle onlara karşı övünme. Ayıp yönünden şu üç hasletin kişide bulunması kâfidir: Kendi kusurunu görmeden başkalarının kusurlarına bakması. Kendi utanılacak şeyde yüzerken o utanılacak şeyi sebebiyle başkalarını ayıplaması. Yanında oturan (komşusuna) eziyet etmesi. Ey Ebu Zerr! Tedbir gibi akıl yoktur,
YANITLASİL
yuksel11 Mart 2024 00:16 kötülükten çekinme gibi vera yoktur, güzel ahlak gibi şeref yoktur.
1936- Size Allah'tan korkmanızı, Habeşli bir köle bile başınıza geçirilse onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Çünkü benden sonra yaşayan çok ihtilata şahid olacaktır. Benim sünnetimden, hidayete ermiş, doğru yolda olan halifelerin yolundan ayrılmayın. Ona sımsıkı sarılın. Azı dişlerle ısırır gibi (sımsıkı sarılıp sakin bırakmayın). Sonradan uydurulmuş işlerden uzak durun. Çünkü sonradan uydurulan, bidattir, her bidat sapıklıktır.
لِلآخِرَةِ اخْتَارَ أَمْرَ الآخِرَةِ عَلَى الدُّنْيَا (كر والديلمي عن ابي هريرة) 3314- Üç şeyi kendinde bulunduran, kâmil bir iman elde etmiş olur : a) Allah yolunda kınayıcının kınamasından korkmamak, b) Yaptığı amellere en küçük bir riya dahi karıştırmamak, c) Biri dünya diğeri ahiret olan iki iş kendisine sunulduğunda, ahiretinkini tercih etmek.
1942- Kıyamet gününde kulun ilk hesap verecek olduğu şey, namazıdır. Eğer tamamlamışsa bu onun için tam olarak yazılır, tamamlayamamışsa Allah Azze ve Celle meleklere:
"Bakın, eğer kulumun nafile namazı varsa onunla bu farz namazlarını tamamlayın" emrini verecek. Sonra zekattan da böyle hesaba çekilecek. Sonra diğer ameller de bu minval üzere ele alınacak.
لِلآخِرَةِ اخْتَارَ أَمْرَ الآخِرَةِ عَلَى الدُّنْيَا (كر والديلمي عن ابي هريرة) 3314- Üç şeyi kendinde bulunduran, kâmil bir iman elde
a) Allah yolunda kınayıcının kınamasından korkmamak, b) Yaptığı amellere en küçük bir riya dahi karıştırmamak, c) Biri dünya diğeri ahiret olan iki iş kendisine sunulduğunda, ahiretinkini tercih etmek.
etmiş olur:
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 01:53 1942- Kıyamet gününde kulun ilk hesap verecek olduğu şey, namazıdır. Eğer tamamlamışsa bu onun için tam olarak yazılır, tamamlayamamışsa Allah Azze ve Celle meleklere:
"Bakın, eğer kulumun nafile namazı varsa onunla bu farz namazlarını tamamlayın" emrini verecek. Sonra zekattan da böyle hesaba çekilecek. Sonra diğer ameller de bu minval üzere ele alınacak.
1340- Dünya melundur, dünyada bulunan ve kişiyi Allah'tan gafil eden hususlar da melundur. Yalnız zikrullah, Allah'ın sevdiği iyi amel, âlim ve ilim tahsil eden hariçtir. İsrailoğullarını baştan çıkarıp fitneye sürükleyen ilk şey muhakkak kadınlar olmuştur.
3868- Allah için ilim tahsil eden, Allah yolunda savaşa erkenden gidip sağ salim dönen gibidir.
ن
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 02:04 Sene yüz otuz beş olunca, Davud oğlu Süleyman (a.s.)'ın deniz adalarında hapsettiği şeytanların azılıları serbest kalır. Ve onların onda dokuzu lrak'a gider. Ve orada Kur'an hakkında (şeytanca) mücadele ederler. Onda biri ise Şam'da kalır. Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.) Sayfa: 60 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
Yorum Gönder Bu blogdaki popüler yayınlar İman Mayıs 04, 2023 DEVAMI Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti Mayıs 04, 2023 DEVAMI Meric Tumluer Said Nursi Mayıs 04, 2023 DEVAMI Blogger tarafından desteklenmektedir Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL Vasiyet ve mustafa PROFİLİ ZİYARET EDİN Arşivleme Kötüye Kullanım Bildir
)seçkinler)a özel bir hitabı hedef alması dolayısıyledir. وَلَا تَلْبِسُوا الحَقِّ بالباطل hakkı batıl ile karıştırıp aldatmayın; doğruyu yalanla, yanlışlarla bulayıp da وَتَكتُمُوالحق وأنتم تعلمون bile bile hakkı gizlemeyiniz. Bu âyetin anlamı çok kap- samlıdır. İlme ve amele dair hususları kapsar. Bilgiçlerin hilelerine, yalan do- lanlarına ve bozgunculuklarına, hatta ticaret ehlinin karışık işlerinden ve hakim- lerin haksız hükümlerine varıncaya kadar hepsine şümülü vardır. "İnsanları aldatmayınız, sahtekârlık yapmayınız." meâlinde bir genellemeyi ifade eder. Bununla beraber (kelâmın) sevki bilhassa ilmî değeri hedef alıyor. Nice kimse- ler vardır ki, ilmî gerçekleri bozarlar, kötüye kullanırlar, onları kendi gönüllerine göre evirerek çevirerek aslından çıkarırlar, bakırı yaldızlarlar, altın diye satarlar. Bu durum İsrailoğulları haberlerinde çok vardı. Bunlar, kendi yazdıkları fikirleri, te'villeri, tercemeleri, Tevrat'ın aslı ile karıştırıyorlar, seçilmez bir hale getiriyorlar ve bazan da Muhammed (s.a.v.)'e ait vasıflar hakkında yaptıkları gibi geçmiş kitaplardaki âyetleri saklıyorlardı ki, bu konuda فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَذَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ "Yazıklar olsun o kimselere ki, kit- abı elleriyle yazıp, sonra 'Bu Allah katındandır.' derler." (Bakara, 2/7( يُحَرِّفُونَ الكلم عن مواضيه "Kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar." (Nisa, 4/46, Maide, 5/13( ve diğerleri gibi başka âyetler de vardır. Bunlar, Tevrat'ın aslını korumuyorlar, kendi yazdıkları tercemeleri: "İşte Allah'ın kitabı" diye Tevrat yerine koyuyor- lardı. Ve ilmî meselelerde gerçeği takip etmeyerek kendi gönüllerine göre
YANITLASİL
yuksel19 Mart 2024 05:59 2- BAKARA SÛRESİ: 42-43
Cu
oluy
din
hak
ma
rin
ara
ke
de
be
n
0
286
Cuz
açıklamalarda bulunuyorlar, arzu ve şehvetlerine sapıyorlar, safsatalar yapıyorlar, arzularına tabi oluyorlardı. Bu şekilde hak fikri, hak inancı kalmıyor aidatma, karıştırma, aldatıcılık hükümran oluyordu. İşte bütün bunlara karşı İsrailoğullarının bilginlerine genel olarak bu yasaklama hitabı söylenmiştir ki, Kur'ân'da bu konuda başka bir âyet olmayıp da yalnız bu âyet olsaydı, Kur'ân'ın terceme ve tefsiri meselesinde ve diğer ilmî vaziyette İslâm'ın tutumunu, ilmi vazifenin şeklini tayin etmek için bu âyet yeterli olurdu. Kur'ân'ın tecrid (soyutlama) meselesinin ne büyük önemi haiz olduğu, Kur'ân'ı Kur'ân, terceme- sini terceme, tefsir ve te'vili de tefsir ve te'vil olarak bellemek ve belletmek bir hak görev olduğu unutulmamalı. "Farsça Kur'ân", "Türkçe Kur'ân" gibi sözlerden çekinmelidir. Çünkü milyonla terceme ve te'vil yazılır, onlar yine Kur'ân'ın hakikati olmaz, Cenab-ı Hak لا تلبسُوا الحَقِّ بالباطل buyurmuştur.
بسمله بسم
YanıtlaSilsey. in kısaltılmış ismi. Müslüman her işine Bismillah ile başlar. Yani her işi Allah adına ve Allah için yapar. Atomlardan yıldızlara kadar her varlık da Allah adına ve Allah için hareket eder. insan da bis- millah diyemiyeceği, yani Allahın emri ve izni ol- mayan bir işi ve hareketi yapmamak, onun emri dairesinde kalmakla gerçekten insan olur. Aksi
halde hayvanlardan aşağı dereceye iner.
Imam-ı Şafii rh.a.'den
YanıtlaSilSofiyye ile sohbetim esnasında kendilerinden üç şey öğrendim.
" 1. Zaman bir kılınçtır, sen onu kullanmazsan o seni keser. 2. Kendini hak ile meşgul etmezsen, bâtil seni istila eder. . Kendine hiç bir varlık isnad etmemek, erbâb-ı ismetten olmak demektir.
Celaluddin-i Suyûtî; Te'yidü'l-Hakikati'l-Aliyye, s. 15:
YANITLASİL
yuksel19 Kasım 2023 21:27
İmam-ı Malik rh.a.'in Görüşü
"Fikhi öğrenip de tasavvufu öğrenmemiş olan fâsıklığa, Tasavvufu öğrenip, fıkhı öğrenmemiş olan zındıklığa düçar olabilir. Hem fikhi ve
hem de tasavvufu birarada cem eden de hakikate ulaşır." Aliyyü'l-Kârî Fıkh-ı Maliki Şerhi c. 1, s. 33
islam
YanıtlaSilaylık mecmua
Meâl-i Şerîf - 106
YanıtlaSil106- Biz herhangi bir ayeti (n lafzını yahut hükmünü veya her ikisinin 16. Biz het nu neshedersek veya (hazalardan silerek) on geutturursak, (onun yerine, hem kullara fayda ve kolaylık açısından, hem de sevap bakımından) ondan daha iyisini veya (yükümlülük ve sevap ka zandırma yönünden) onun (bir) benzerini getiririz. (Habibim!) Bilmedin mi ki; gerçekten Allâh (emretme, yasaklama, değiştirme ve hükümsüz kıl
ma dâhil) her şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kadîr'dir?! Kur'ân'da ve Sünnet'te geçerli olan "Nesh" konusu "Şerî bir hükmün, Allâh-u Teâlâ ta- rafından tümüyle kaldırılması veyâ misliyle yâhut daha iyisiyle değiştirilmesi" anlamına gel- mektedir. Meselâ Bakara Sûre-i Celîlesi'nin 180. âyet-i kerîmesinde: "Ardından mal bırakacak kişinin, o maldan ne kadar pay alacakları hususunda ana-babasına ve akrabâsına vasiyette bulunmasının farz olduğu" açıkça bildirilmiştir. Ama daha sonra "Mîras âyetleri" olarak anı lan; Nisa Sûresi'nin 11 ve 12. âyet-i kerîmelerinin indirilişiyle, herkesin ne alacağı taksim edil miş ve böylece ölecek kişinin kafasına göre vasiyet yapmasının farziyeti kaldırılmıştır.
90
YANITLASİL
yuksel30 Kasım 2023 03:21
KUR'ÂN-I 'AZÎM
ve Soru Edatlı Kelime Mânâsı - 1
Cüz: 1
Sûre: 2
Yine böylece kiblenin Mescid-i Aksa'dan Mescid-i Harâm'a döndürülüşü de neshin ör- neklerindendir. Bu konuda misalleri çoğaltabiliriz. Konunun ehemmiyetinden dolayı âlimler: "Nâsih ve mensûhu bilmeyen kimselerin âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler okuyarak vaaz et- meleri câiz değildir" demişlerdir. Allâh-u Teâlâ neyi ne zamâna kadar ne sebeple geçerli kı- lacağını, ne zamanda neyi hangi hikmetle hükümsüz kılacağını ezelî ilmiyle bildiği için nesh, Allâh-u Teâlâ'nın ilminde ve takdîrinde vukû bulan bir değişiklik olarak görülemez, bilakis bu hükümler, ferdin ve toplumun menfaatleri gözetilerek zaman ve zemine göre değişebilecek şekilde takdîr edilmiştir. Ancak şu bilinmelidir ki; nesh sâdece emir ve yasaklarda geçerlidir, ama haber ve kıssa niteliğindeki konularda geçerliliği düşünülemez. Neshin şekilleri, örnekle- ri ve hikmetleri hususunda geniş mâlûmât için bakınız: Rûhu'l-Furkan Tefsiri, 1/502-507
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
YanıtlaSilBismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillah
Allahuekber
Subhanallah
Allahümmesallialaseyyidinamuhammed
Sallaahualeyhivesellem
Estagfirullah
Beş vakit namazı camide kılan Bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir.
Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktir
yuksel1 Aralık 2023 03:16
YanıtlaSilTARİKATLAR-412
Eve geldi Muhammed'i bulmadı, Yemen illerinde Veysel Karani. Adına Yunus Emre'nin de yuka-
rıya bir kıtasını aldığımız ilahiyi yaz- dığı Veysel Karani Türk tasavvuf ede- iyatında büyük sevgi ve alaka görmüş, hakkında menkıbenameler, pek çok ilahi ve destan mahiyetinde hikâyeler kaleme alınmıştır.
Sufi kaynaklarından bir kısmı Veysel Karani'nin Hz. Peygamberle görüştüğünü ileri sürerlerse de, diğer kaynaklar ve rivayetler bunun aksini savunmuşlardır. Yukarıda belirtildi- ği gibi, hasta annesini yalnız bırakma- dığı için, Medine'ye gidemeyen bu Sufi için Hz. Peygamber, Hz. Ömer ve Hz. Ali'ye, onunla görüşmek imkanı- nın kendilerine nasip olacağını müj- delemiştir. Ayrıca duasını almalarını da bildirmiştir. Onlar da onu görecek- leri anın gelmesini dört gözle bekleme- ye koyulmuşlardır. Hz. Ömer'in hali- feliği döneminin son yıllarına doğru, onun Yemen'den gelen bir hacı kafi- lesi ile gelip Mekke'de bulunduğunu öğrendiler. Hacılar Veysel'in Arafat yakınlarında deve güttüğünü haber verip, hakkında alaylı sözler söyledi- ler. Fakat, Hz. Peygamber'in onun için söylediklerini öğrenince bu tavır- larından ötürü nedamet duydular. Hz. Ömer ve Ali, Veysel Karani'yi bu- lup kendisiyle görüşmek imkanını el- de ettiler. Hz. Peygamber'in kendisi hakkında söylediklerini naklettikleri gibi, hayır duasını da aldılar. Kendi- sine liediye ve para vermek yolunda- ki teşebbüsleri boşa gitti. Maddi hiç- bir şey kabul etmeyen Veysel, hacılar- la
birlikte yine Yemen'e döndü.
Daha sonra geri gelen Veysel Ka-
YANITLASİL
yuksel1 Aralık 2023 03:20
rani, Hz. Ali'nin halifeliği sırasında Medine'ye gitti ve Haricilerin ortaya çıkmalarına sebep olan Siffin savaşın- da Hz. Ali'nin saflarında savaşçı ola- rak bulundu. Bir rivayete göre bu sa- vaşta şehit olmuş, başka bir rivayete göre ise, yine Hz. Ali'nin hilafeti dö- neminde Şam'da hadis ilmiyle meşgul bulunduğu sırada vefat etmiştir. Ri- vayetlerden anlaşıldığına göre Üveys, çok fakir bir ailenin küçük yaşta ye- tim kalmış bir çocuğudur ve son de- rece bağlı bulunduğu annesi ona hem analık, hem de babalık etmiştir.
Hz. Peygamber'i hiç görmediği halde, inanması ve gönülden bağlan- ması, Peygamber tarafından da müj- delenmesi, tasavvufta bir mürşide ula- şamayıp onun ruhaniyetinden feyz alanlara "Üveysi" denmesine yol aç- mıştır. Yani görmediği bir şeyh tara- fından yetiştirilen Sufiye, "Üveysi", bu yoldaki yetişme tarzına "Üveysi- lik'denmektedir.
Daha sonraları Üveysilik dört zümre için kullanılmıştır: a) Hz. Pey- gamber'in ruhaniyetinden feyz alan- lar, b) Veysel Karani'nin yolunda ye- tişenler, c) Herhangi büyük bir şeyhin ruhaniyetinden feyz alanlar, d) Hızır Aleyhüsselam tarafından irşad edilenler.
Veysel Karani halk tarafından çok sevilmiş ve bir çok iyi davranışlar ona bağlanarak misal haline getirilmiştir. Bu yüzden de kendisine fazlasıyla sa- hip çıkıldığından İslâm ülkelerinde, Yunus Emre için olduğu gibi, pek çok yerde kabirleri bulunmaktadır. Bun- ların hepsi gerçek kabir olmayıp sev- gi dolayısıyla ayrılmış makamlardır
26. Şuará Sûresi
YanıtlaSil180
Ayet: 227
Yasaklanan şiirle ve diğer kötülüklerle kendilerine "haksızlık edenler hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir."
Buradaki haksızlık edenler' ifadesi her zalim için geneldir.
"النقل" inkilab, dönme, dönüş manasinadır. Yani onlar ölümler den sonra Allah'a öyle dönüp öyle varırlar; kötü bir dönüşle dönenler ve deli bir varışla geri varırlar. Çünkü onların dönüp varacaklan yer cehen nemdir.
Kaşifi der ki: "Hangi yere dönseler o dönecekleri yer ateş olacak tır."
Rivayete göre Ebû Bekr (r.a.) hayatından ümid kesince Osman (r.a.)'dan şöyle bir ahidname yazmasını istedi: "Bu Ebû Kuhâfe'nin oğlu- nun, kâfir kimsenin bile îmana geldiği bir halde mü'minlere ahdi/vasi yetidir. Ebû Bekir (r.a.) bir ara baygınlık geçirip ayrıldıktan sonra şöyle demiştir: Ben size Ömer b. Hattab'ı (r.a.) yerime halife bırakıyorum. Eğer âdil olursa ki onun hakkında benim zannım budur. Eğer âdil olmazsa "haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir."
"الظلم" adaletten sapmak ve haktan yüz çevirmektir.
Zālimler üç çeşittir: En büyük zâlim, Allah'ın şeriatının (hükmü) altına girmeyendir. Allah Teâlâ: "Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür." (Lokmat. 31/13) buyurarak bunu kasdetmiştir. Ortanca zâlim, sultanın hükmünü yeri ne getirmeyendir. En küçük zalim ise amel ve çalışmaktan haylazlık yapıp insanların menfaatlarını alan, kendi menfaatini onlara vermeyendir.
Adaletin faziletindendir ki onun ziddi olan zulümden tevbe ancak ada let yapmakla mümkündür. Şayet hırsızlar aralarında bir şeyi şart koşsalar ve onda adâleti gözetmeseler, işleri yolunda gitmez.
Akıl sahibi kimseye gereken, bu vaîd ve şiddetli tehdîde kulak vermek.
Her sålikin yardımcısı, sülük edilen yolların tehlikelerinden kurtaran ancak Allah'tır. 41
41. Şuara süresi, 1108 yılının Zülkāde ayının 9'unda (30 Mavis 1697) Persembe günü tamam old
YANITLASİL
yuksel7 Aralık 2023 01:20
تفسير روح البيان
Rûhu'l Beyân
- Kur'an Meâli ve Tefsiri -
İsmail Hakkı BURSEVÎ
ERKAM YAYINLARI
CILT
14
sy. 180.
Gevşemeyin,
YanıtlaSilüzülmeyin,
eğer hakikaten
inanıyorsanız,
muhakkak
üstün olan
sizsinizdir."
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:29
Her şeyin bir eceli vardır.
Kainatın ecelinin adı da kıyamettir!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:30
"Her an yaratma"
hali, ancak Yüceler Yücesi bir "Zât"a mahsustur.
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:32
Allah! (cc)
Bütün diğer
isimleri, mana
cihetiyle
kendisinde
topladığı
için de
İsm-i âzamdır.
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:33
"Ömür treni", selâmet yurduna yolcu taşımakta! Hayat, bu demek işte!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:34
Yüce Allah, mü'min kulunu, dünyada da ahirette de yalnız bırakmaz dostlar!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:35
Onun için
mü'min
huzurludur,
yarının
endişelerini
taşımaz,
zamanını
değerlendirir.
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:37
O'nu bulan her
şeyi bulmuştur.
O'ndan uzak
olan ise
her şeyden
mahrumdur!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:37
Kullarının, Kendini tanıması için, Resûl-i Ekrem Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz vasıtasıyla mesajını gönderen ve O'nun şahsında mü'minlere "gücünden" "güç" verendir O!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:39
"Aciz"lere karşı, her zaman güçlü ve kuvvetli eyle! Âmîn.
"Azîz" isminin tecellileriyle bizleri azîz eyle!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:40
"Azîz" isminin tecellileriyle bizleri azîz eyle! "Aciz"lere karşı, her zaman güçlü ve kuvvetli eyle! Âmîn.
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:41
Aklını kullananlar için; "kâinat
kitabı"nın
âyetlerini
okuyabilenler
için her şey,
her olay, "yol
gösterici" kılındı.
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:42
Geceler olmasaydı, karanlıklar olmasaydı, aydınlıkları bilebilir miydik?
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:44
Aklın gücünün bittiği yerde, gönül "uçuşa" geçer!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:45
Bizleri yeniden diriltecek ve yaşadıklarımızdan sorgulayacaksın Allah'ım!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:46
Vücudunuzun estetiğinin, ahenginin ve oranlarındaki düzeninin farkında mısınız dostlar?
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:47
Gözlerin şükrü, "bakmakla, görmekle, bulmakla"; ağzın şükrü "sadece helâl kazanıp, helâl yemekle" ve "doğruyu söylemekle" îfâ edilir dostlar!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:49
Varsin Allah'ım varsın! Birsin Allah'ım birsin! Bana şekil verensin. "el-Musavvir" olansın!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:50
Nefis mücadelesi ile geçecek bir ömür verilmiş elimize. Şeytan da bizi aldatmaya hazır her an!
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:51
"Kainat kitabını" okuyun dostlarım! Her olayın bir "âyet" olduğunu göreceksiniz.
YANITLASİL
yuksel13 Aralık 2023 07:51
Bize düşen, O'nu tek bilip, hayatımızı, inançlarımızı "şirk"ten temizlemektir.
YANITLASİL
Yorum Gönder
Bu blogdaki popüler yayınlar
İman
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Meric Tumluer Said Nursi
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Blogger tarafından desteklenmektedir
Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL
Vasiyet ve mustafa
PROFİLİ ZİYARET EDİN
Arşivleme
Kötüye Kullanım Bildir
Tarangirane Siyaset karşıdaki meleği şeytan gösterir. (M.) 258:22. Mektup, 4. vecih; (Sn.) 68; (E.L.) 1:266; 2: 144, 145. Tarafgirâne siyaset keşfiyata mânidir. (Mh.) 32:1. maka. 8.
YanıtlaSilmuk
Tarafgirâne vaziyet almamak itiraz edenlerin pişmanlığına se- bep olur. (E.L.) 1:157.
Tarih, asker milletinin siyasete girmesinin çok tehlikeli oldu- ğunu gösteriyor. (H.Ş.) 113: Asa. Hit Yalancı politika ve siyasete dayanmak insanlığın maslahatına
zıttır. (H.Ş.) 78. âlim siyasetin gaddarene bir düsturu da "Cemaat için fert feda edilir" dir. (E.L.) 1:206; (H.Ş.) 153.
YANITLASİL
yuksel14 Aralık 2023 00:32
Bir Hazinenin Anahtarı
Risale-i Nur Kulliyati Fihrist ve İndeksi
İsmail Mutlu
sy. 595.
YANITLASİL
MEHMED ÂKİF ERSOY
YanıtlaSil(1873-1936)
İstiklâl Marşı ve Safahat şairi, İslâmcı fikir adamı, yazar ve mütercim.
İlişkili Maddeler
İSTİKLÂL MARŞI
Mehmed Âkif Ersoy’un Büyük Millet Meclisi tarafından 1921’de resmî millî marş olarak kabul edilen şiiri.
SAFAHAT
Mehmed Âkif Ersoy’un (ö. 1936) yedi kitaptan oluşan şiir külliyatı.
Müellif:
M. ORHAN OKAY, M. ERTUĞRUL DÜZDAĞ
Şevval 1290’da (Aralık 1873) İstanbul Fatih’te Sarıgüzel’de doğdu. Babası, küçük yaşta tahsil için Arnavutluk’un İpek kazası Şuşisa köyünden İstanbul’a gelmiş, “temiz” mânasına gelen adının önüne temizlik ve titizliği dolayısıyla ayrıca “Temiz” sıfatı eklenerek anılan, Fâtih Medresesi müderrislerinden Mehmed Tâhir Efendi, annesi aslen Buharalı olup Tokat’a yerleşmiş bir aileden Emine Şerife Hanım’dır. Emîr Buhârî mahalle mektebinde ilk öğrenimine başlayan Âkif burada iki yıl okuduktan sonra Fâtih Muvakkithânesi’nin yanındaki ibtidâî mektebine yazıldı (1879). Safahat’ta, “Hem babam hem hocamdır, ne biliyorsam kendisinden öğrendim” diyerek tanıttığı babası o yıl kendisine Arapça öğretmeye başlamıştı. Aynı zamanda Mühürdar Emin Paşa’nın oğulları İbnülemin Mahmud Kemal ve Ahmed Tevfik’in özel hocaları olan Tâhir Efendi derslerini yazın Emin Paşa’nın Yakacık’taki köşkünde sürdürmekteydi. Ailece köşkün bir dairesinde kaldıklarından Âkif de bir taraftan bu derslere katılmakta, diğer taraftan iki kardeşle arkadaşlık yapmakta ve kardeşlerin büyüğü Mahmud Kemal ile birlikte manzumeler yazmaya çalışmaktaydı.
Mehmed Âkif, Balkan Savaşı sırasında kurulan ve ileriki yıllarda Millî Mücadele’nin teşkilâtlanmasında önemli rol alacak olan Müdâfaa-i Milliyye Cemiyeti’ne bağlı Hey’et-i Tenvîriyye’ye (Hey’et-i İrşâdiyye) katıldı. Burada halkı edebiyat yoluyla uyandırmak ve aydınlatmak için Abdülhak Hâmid, Recâizâde Mahmud Ekrem, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit (Yalçın), Mehmed Emin, Abdülaziz Çâvîş, Cenab Şahabeddin ve Hüseyin Kâzım Kadri’yle beraber heyetin kâtib-i umûmîsi olarak çalıştı. Süleyman Nazif, bu çalışmalar esnasında heyetin başkanı olan Recâizâde’nin, Âkif’in sanatını ve seciyesini takdir ederek ona milletin millî bir destana ihtiyacı bulunduğunu, bunu ise ancak kendisinin yazabileceğini söylediğini nakletmektedir. Nitekim Mehmed Âkif, Balkan savaşları sonunda memleketin içine düştüğü vahim durum karşısında yeise düşmemek, birlikten ayrılmamak ve orduya yardım gibi konularda Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye camilerinde metinlerini bu sırada adı Sebîlürreşâd olarak değişen dergisinde yayımladığı vaazlar vermiş ve Hakkın Sesleri’ndeki şiirleri yazmıştır.
YanıtlaSilHaksızlıklara tahammül edemeyen şair, müdürünün haksız yere vazifesinden alınması üzerine memuriyetten istifa etti (11 Mayıs 1913). Bu yılın sonunda, İttihat ve Terakkî’nin merkez-i umûmî üyesi olan, aynı zamanda şiir ve yazılarıyla İttihatçılar’ın fikir babası sayılan Ziya Gökalp’in ileri sürdüğü kavmiyetçi düşüncelere ve aynı merkeze bağlı yazar ve aydınların din karşıtı yayınlarına karşı çıkmasının hükümet tarafından tasvip edilmediğinin bildirilmesi üzerine İstanbul Dârülfünunu’ndaki görevinden de ayrılmak zorunda kaldı. Çıkarmakta olduğu Sebîlürreşâd da aynı sebeplerle İttihatçı hükümetler tarafından birkaç kere kapatılmıştır.
Mehmed Âkif, 1914 yılı başlarında Abbas Halim Paşa’nın maddî desteğiyle Mısır ve Medine’ye iki aylık bir seyahate çıktı (Safahat: Beşinci Kitap: Hâtıralar’daki “el-Uksur’da” şiiri bu seyahatin mahsulüdür). Harbiye Nezâreti tarafından istihbarat çalışmaları yapmak üzere kurulmuş olan Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın verdiği görevle 1914 yılı sonlarında Berlin’e gitti. Batı’yı yakından tanımasına imkân veren ve üç ay kadar süren bu gezi sırasında Almanlar’a karşı savaşırken esir düşmüş İngiliz, Fransız ve Rus tebaası müslüman askerlerin kamplarını ziyaret etti. Onlara savaştan sonra bağımsızlıklarını kazanmak için faaliyet göstermeyi telkin eden konuşmalar yaptı (Hâtıralar kitabındaki “Berlin Hâtıraları” adlı uzun manzumesi bu gezinin intibalarıyla yazılmıştır). Aynı teşkilâtın verdiği diğer bir görevle, Arabistan’da başlayan Şerîf Hüseyin isyanına karşı devlete bağlı kabilelerin desteğinin devamını sağlamak amacıyla teşkilât başkanı Eşref Sencer’in (Kuşçubaşı) idaresindeki bir heyetle Necid bölgesine (Riyad) gitti (Mayıs-Ekim 1915). Bu seyahatin devamında ikinci defa ziyaret ettiği Medine ve Ravza-i Mutahhara’nın uyandırdığı duygularla, Cenab Şahabeddin ve Süleyman Nazif gibi edebiyatçıların bir şaheser olarak nitelediği “Necid Çöllerinden Medine’ye” manzumesini kaleme aldı.
YanıtlaSil1918 Temmuzunda Mekke Emîri Şerîf Ali Haydar Paşa’nın daveti üzerine İzmirli İsmail Hakkı Bey’le birlikte Lübnan’da (Âliye) bulundu. Dönüşünde şeyhülislâmlığa bağlı dinî-akademik bir kuruluş olan Dârü’l-hikmeti’l-İslâmiyye’nin başkâtipliğine tayin edilen Mehmed Âkif (Ağustos 1918) daha sonra kuruluşun aslî üyesi oldu (Ocak 1920). Müessesenin yayın organı olan Cerîde-i İlmiyye’nin idaresini de üstlendi. Bu arada İstanbul Dârülfünunu’nda Maarif Nezâreti’ne bağlı olarak kurulan Kāmûs-ı Arabî Heyeti üyeleri arasında yer aldı. I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti aleyhine sonuçlanması, ağır mütareke şartları ve yurdun işgaliyle Yunanlılar’ın İzmir’e çıkması üzerine başlayan Millî Mücadele hareketine fiilen
katılma kararıyla 1920 Şubatında Balıkesir’e giden Mehmed Âkif burada Kuvâ-yi Milliyeciler’le görüştü. Zağanos Paşa Camii ile çeşitli yerlerde halkı birliğe davet ve direnmeye teşvik maksadıyla vaaz ve konuşmalar yaptı. Bu sırada İstanbul’da yüksek maaşlı bir görevde bulunmasına rağmen Balıkesir’e, oradan döndükten sonra da Ankara’ya gitmeye karar vermesi onun vatan severliğinin açık bir göstergesidir. Ayrıca halkın sevip saydığı bir müslüman aydın sıfatıyla Millî Mücadele’ye katılması, bu hareketin İttihatçılar’ın yeni bir macerası olduğu şeklindeki şüpheyi büyük ölçüde gidererek Kurtuluş Savaşı çalışmalarına önemli bir güç katmıştır. Nitekim bu sebeple ona “Millî Mücadele’nin mânevî lideri” sıfatı verilmiştir. Balıkesir’den İstanbul’a gelmesinin ardından işgal altında çalışmanın daha da zorlaşıp sansürün gitgide şiddetlenmesi yanında Ankara’dan Hey’et-i Temsîliyye adına gelen davet üzerine on iki yaşındaki büyük oğlu Emin’i de yanına alıp 10 Nisan 1920’de gizlice yola çıktı. Ali Şükrü Bey’le buluşarak Geyve’ye ulaştı. Buradan Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ertesi günü Ankara’ya vardı (24 Nisan 1920). Hacı Bayram Camii’ndeki ilk vaazının ardından vazifesinden izinsiz ayrıldığı gerekçesiyle Dârü’l-hikmeti’l-İslâmiyye’deki görevinden azledildi. Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’nın teklifi üzerine Burdur mebusu seçildi (5 Haziran 1920). Haberi olmadan en yüksek oyu alarak Biga’dan da seçilmesine rağmen daha önce Burdur mebusluğunu kabul ettiğinden mecliste bu sıfatla bulundu. Zaman zaman Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Afyon, Antalya, Konya, Kastamonu gibi şehirlerde halka ve diğer bazı mebuslarla beraber cephelerde askerlere hitaben Millî Mücadele’yi teşvik eden konuşma ve vaazlarını sürdürdü. Bunların en önemlisi meclis kararıyla gittiği Kastamonu’da Nasrullah Camii’ndeki ünlü vaazıdır. Bu vaaz, son derece ihatalı bir bakışla dünyanın siyasî vaziyetini tahlil edip Sevr Antlaşması’nın bizim için nasıl bir felâket olacağını izah eden, onu yırtıp atmayı ve Batılı sömürgecilerin karşısına iman ve silâhla dikilmeyi hayatî bir mecburiyet olarak telkin edip Millî Mücadele’yi büyük bir heyecanla teşvik eden önemli bir belgedir. Bu vaaz ve diğer konuşmalar, Âkif’in İstanbul’dan ayrılırken arkasından gelmesini söylediği Eşref Edip’in Kastamonu’da tekrar çıkardığı (25 Kasım) Sebîlürreşâd’ın üç sayısıyla (sy. 464-466) Ankara’da neşredilen (3 Şubat 1921) ilk sayısında yayımlanmıştır. Ayrıca bu sayılar ve risâle haline getirilen vaazlar birkaç defa basılarak Anadolu’nun her tarafına ve cephelere dağıtılmıştır.
YanıtlaSil1920 yılının son aylarında Erkân-ı Harbiyye Riyâseti’nin isteğiyle Maarif Vekâleti millî marş güftesi için bir yarışma açtı. Yarışmaya 700’den fazla şiir gelmesine rağmen nitelikli bir manzume bulunamayınca konulan maddî mükâfat sebebiyle yarışmaya katılmayan Mehmed Âkif’in de bir marş yazması ısrarla istendi. Mükâfat şartının kaldırılması üzerine Âkif şiirini tamamlayarak teslim etti. Meclisin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda okunan şiir ittifakla İstiklâl Marşı güftesi olarak kabul edildi (bk. İSTİKLÂL MARŞI). Ancak meclis kararı olduğu için kazanana verilmesi zaruri hale gelmiş bulunan nakdî mükâfat Âkif tarafından alınıp Dârü’l-mesâî adlı bir hayır cemiyetine bağışlanmıştır.
YanıtlaSilMillî Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasının ardından Büyük Millet Meclisi’nin aldığı seçim kararı üzerine yeniden teşekkül eden ikinci dönemde muhalefet grubuna mensup diğer millet vekilleri gibi Mehmed Âkif de aday gösterilmedi. Ekim 1923’te Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a giden Âkif’in bu daveti kabulünde, kazanılan Millî Mücadele’den sonra ümit ettiği İslâm birliği ve bu birlikte Türkiye’nin önemli rol oynaması idealinin gerçekleşememesinin doğurduğu hayal kırıklığının büyük tesiri olmuştur. İki yıl kışları Mısır’da geçirip yazları Türkiye’ye döndüyse de 1925’in sonundan itibaren sürekli Mısır’da kaldı. Bunda da hak kazandığı emekli maaşının bağlanmamasından doğan geçim sıkıntısı ve hükümetin muhalif kabul ettiği birçok fikir ve siyaset adamı arasında kendisinin de polis takibine alınmasının ağırına gitmiş olması önemli rol oynamıştır. Ayrıca bu yılın başında çıkan Şeyh Said isyanı vesilesiyle hükümet muhalifler üzerine baskı kurmuş, aralarında Sebîlürreşâd’ın da yer aldığı pek çok dergi ve gazeteyi kapatarak sahiplerini ve bazı yazarlarını İstiklâl mahkemelerine sevketmiş bulunuyordu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki bütçe müzakereleri sırasında alınan bir karar üzerine (21 Şubat 1925) Diyanet İşleri Reisliği, Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiri için Elmalılı Muhammed Hamdi’ye, tercümesi için de Mehmed Âkif’e teklifte bulundu. Âkif, yapılacak çalışmanın dinî ve ilmî sorumluluğunu düşünerek uzun bir tereddütten sonra tercüme yerine meâl denilmesi ve Elmalılı M. Hamdi’nin hazırlayacağı tefsirle birlikte basılması şartıyla teklifi kabul etti. 1926-1929 yılları arasında yoğun bir mesai sarfedip tercümeyi bitirdiyse de vefatına kadar üzerinde çalışmaya devam etti. Ancak ezanın kanun zoruyla Türkçe okutulduğu o yıllarda namazların da devlet zoruyla Kur’an’ın Türkçe tercümesiyle kıldırılacağı endişesini taşıdığından yaptığı anlaşmayı feshedip avans olarak aldığı bir miktar parayı geri verdi ve çalışmasını teslim etmedi. Âkif’in, hastalanarak Mısır’dan Türkiye’ye geldiği sırada geri dönmediği takdirde tercümenin yakılmasını vasiyet ettiği ve yıllar sonra (1961) vasiyetin Kahire’de yerine getirildiği anlaşılmaktadır (bk. MEHMED İHSAN EFENDİ).
YanıtlaSilMehmed Âkif’in Mısır yıllarında Kur’an meâlinden sonraki en önemli meşguliyeti, Kahire’deki el-Câmiatü’l-Mısriyye’nin Edebiyat Fakültesi’nde Türk dili ve edebiyatı dersleri vermesi oldu (1929-1936). On yıldan fazla süren Mısır dönemi geçim sıkıntısı yanında eşinin müzmin bir asabî rahatsızlığa müptelâ olması, başı boş kalan çocuklarını arzu ettiği gibi yetiştirememesi, vatan hasreti, İslâm âleminin perişan halinin kendisinde doğurduğu büyük ıstıraplarla geçti. Kahire’de bulunduğu yıllarda Mehmed Âkif, kendisini daima himaye eden Abbas Halim Paşa ile ailesi ve orada tahsilde bulunan Türk talebelerle teselli bulmaya çalıştı. Abdülvehhâb Azzâm gibi Mısırlı ilim ve fikir adamlarıyla dostluklar kurdu. Bu arada 1933 yılı sonlarında Safahat’ın yedinci ve son kitabı olan Gölgeler’i Kahire’de bastırdı.
1935’te rahatsızlanan Mehmed Âkif, hava değişimi için bir aylığına Lübnan’a ve o sırada Fransız idaresinde bulunan Antakya’ya gitti. Hastalığının ağırlaşması üzerine 17 Haziran 1936’da İstanbul’a döndü. Nişantaşı Sağlık Yurdu’nda tedavi gördükten sonra yaz aylarında Said Halim Paşa’nın Alemdağ’daki Baltacı Çiftliği’nde oğlu Prens Halim tarafından misafir edildi. Son günlerini de aynı ailenin Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda kendisine ayırdığı dairede geçirdi ve orada vefat etti (27 Aralık 1936). Resmî şahıs ve makamların ilgi göstermediği İstiklâl Marşı şairinin cenazesi, Beyazıt Camii’nden üniversite gençliğinin ve halkın katıldığı büyük bir cemaatle Edirnekapı Mezarlığı’nda dostu Babanzâde Ahmed Naim’in kabrinin yanında toprağa verildi. 1960 yılındaki yol inşaatı sebebiyle her iki mezar Süleyman Nazif’in kabriyle birlikte Edirnekapı Şehitliği’ne nakledildi. Mehmed Âkif yılı olarak ilân edilen vefatının ellinci senesinde (1986) Kültür Bakanlığı tarafından kabrinin üzerine yeni bir lahit yaptırıldı.
YanıtlaSilÂkif’in ölümü üzerine yakın dostlarından Fatin Gökmen, “Çıktı kırklar bir ağızdan dediler târîhin / İçimizden vatanın şairi Âkif gitti”; Yusuf Cemil Ararat da, “Cevherîn târîhi ahlâfa eder keşf-i nikāb / Âh gitti tercümân-ı efsah-i Ümmü’l-Kitâb” beyitlerini tarih düşürmüşlerdir.
Mehmed Âkif’in yetişme yıllarında şahsiyetinin teşekkülünde rolü bulunan kişilerin başında kendisine ilk dinî bilgileri veren, Arapça’sının, fıkıh ve akaid bilgilerinin gelişmesine yardım eden babası Tâhir Efendi gelmektedir. Ayrıca “Abdülhamid devrinin hürriyetperver şahsiyetlerinden” Fâtih Merkez Rüşdiyesi’nde Türkçe muallimi Mehmed Kadri Efendi, hâfızlık hocası Mehmed Râsim Efendi (Arap Hoca), Mes̱nevî ve Gülistân derslerini takip ederek Farsça’sını ilerlettiği mesnevîhan Mehmed Esad Dede, Arapça hocaları olarak kendisinden Müberred’in el-Kâmil’ini okuduğu Hersekli Ali Fehmi Efendi ile Muʿallaḳāt hocası Hâlis Efendi zikredilmelidir. Bu arada ders ve müzakere arkadaşları Mehmed Şevket ve Babanzâde Ahmed Naim ile daha Baytar Mektebi’nde talebeyken kendisini klasik eserleri okuyacak kadar Fransızca’sını ilerletmeye ve Batı edebiyatını takip etmeye yönelten Ispartalı Hakkı Bey, memuriyetinin ilk yıllarında yanında bulunarak Fransızca çalıştığı Baytar Miralay İbrâhim Bey sayılabilir. Doğu ve Batı edebiyatlarından zengin bir birikimi olan Âkif’in okudukları arasında çoğu yazıldığı dillerden olmak üzere Muʿallaḳāt, Dîvân-ı Ḥâfıẓ, Gülistân, Mes̱nevî, Fuzûlî Divanı gibi eserlerle Doğu’dan İbnü’l-Fârız, Feyzî-i Hindî, Muhammed İkbal; Batı’dan W. Shakespeare, Milton, Victor Hugo, Ernest Renan, Anatole France, Alfred de Musset, Lamartine, J. J. Rousseau, Alphonse Daudet, Emile Zola, Alexandre Dumas Fils, Sienkiewicz gibi şair ve yazarların eserleri vardır.
YanıtlaSilMehmed Âkif’in yetişme yıllarında şahsiyetinin teşekkülünde rolü bulunan kişilerin başında kendisine ilk dinî bilgileri veren, Arapça’sının, fıkıh ve akaid bilgilerinin gelişmesine yardım eden babası Tâhir Efendi gelmektedir. Ayrıca “Abdülhamid devrinin hürriyetperver şahsiyetlerinden” Fâtih Merkez Rüşdiyesi’nde Türkçe muallimi Mehmed Kadri Efendi, hâfızlık hocası Mehmed Râsim Efendi (Arap Hoca), Mes̱nevî ve Gülistân derslerini takip ederek Farsça’sını ilerlettiği mesnevîhan Mehmed Esad Dede, Arapça hocaları olarak kendisinden Müberred’in el-Kâmil’ini okuduğu Hersekli Ali Fehmi Efendi ile Muʿallaḳāt hocası Hâlis Efendi zikredilmelidir. Bu arada ders ve müzakere arkadaşları Mehmed Şevket ve Babanzâde Ahmed Naim ile daha Baytar Mektebi’nde talebeyken kendisini klasik eserleri okuyacak kadar Fransızca’sını ilerletmeye ve Batı edebiyatını takip etmeye yönelten Ispartalı Hakkı Bey, memuriyetinin ilk yıllarında yanında bulunarak Fransızca çalıştığı Baytar Miralay İbrâhim Bey sayılabilir. Doğu ve Batı edebiyatlarından zengin bir birikimi olan Âkif’in okudukları arasında çoğu yazıldığı dillerden olmak üzere Muʿallaḳāt, Dîvân-ı Ḥâfıẓ, Gülistân, Mes̱nevî, Fuzûlî Divanı gibi eserlerle Doğu’dan İbnü’l-Fârız, Feyzî-i Hindî, Muhammed İkbal; Batı’dan W. Shakespeare, Milton, Victor Hugo, Ernest Renan, Anatole France, Alfred de Musset, Lamartine, J. J. Rousseau, Alphonse Daudet, Emile Zola, Alexandre Dumas Fils, Sienkiewicz gibi şair ve yazarların eserleri vardır.
YanıtlaSilİçindeki en eski şiiri 1904 tarihli olan Safahat ile tanınan Mehmed Âkif’in bu tarihten çok daha önce şiir yazdığı, yayımlanmış ve yayımlanmamış pek çok manzumesinin bulunduğu bilinmektedir. Âkif’in bugün elde bulunan ilk şiiri, Halkalı Baytar Mektebi’ndeki öğrenciliği sırasında kaleme aldığı (1892) “Destur” başlıklı bir terkibibend parçasıdır. Hazîne-i Fünûn, Mekteb, Resimli Gazete gibi bazı dergilerde, dostlarına yazdığı mektuplarda ve şahsî hâtıralarda rastlanan ilk şiirlerinin genellikle Ziyâ Paşa, Muallim Nâci ve Abdülhak Hâmid tesirinde olduğu görülmektedir. Gerek bunlar gerekse Safahat’ın ilk kitabında yer alan benzer şiirleri, Âkif’in bu yıllarda şiirde yapı bakımından değişik şekil arayışları içinde olduğunu, muhteva bakımından Ziyâ Paşa ve Abdülhak Hâmid’de görüldüğü gibi birtakım metafizik meselelere meylettiğini göstermektedir. Bir ara Recâizâde Mahmud Ekrem ve Tevfik Fikret gibi tabiat tasvirlerine merak sardığı da kendi ifadesinden anlaşılmaktadır. Yayımlanmış en eski şiirlerinden biri, hâfızlığını tamamladığı sırada yazdığı ve hayatı boyunca bağlı kalacağı, ahlâk ve seciyenin temelini teşkil eden Kur’ân-ı Kerîm hakkındaki manzumesi olup 1895’te “Kur’an’a Hitap” başlığıyla Mekteb mecmuasında çıkmıştır.
YanıtlaSilŞiir yayımlamadığı 1901-1908 yılları arasında geçen sürede sanatta takip edeceği yol hakkında önemli kararlar vermiş olmalı ki o zamana kadar sevdiği ve taklit ettiği tarzı bırakarak hayalden uzak, yalnız içinde yaşadığı toplumun meselelerine çözüm arayan bir şiiri benimsemiş, hatta eski şiirlerinin elinde kalanlarını ortadan kaldırmıştır. Bu görüşünü Süleymaniye Kürsüsünde adlı kitabında, “Budur cihanda benim en beğendiğim meslek / Sözüm odun gibi olsun, hakîkat olsun tek” mısralarıyla açıklar. Böylece şiirde hayalperestliği reddetmiş, ancak buna tepki olan Batı tarzı parnasyen şiiri de benimsememiştir. Gerçekleri dile getiren, takdir ettiği Batılı yazarların roman sanatındaki realist/natüralist anlayışını
yansıtan bir şiir tarzını tercih etmiş ve Türk şiirinde toplum meselelerine en çok eğilen şair olmuştur. Âkif’in şairliği üzerinde tartışıp tereddüt edenler, manzumeci olduğunu ileri sürenler, onun manzum hikâyelerini ve gerçekten ahlâkî öğüt veren didaktik şiirlerini örnek gösterirler. Ancak bütünüyle incelendiğinde şiirinin didaktik olmaktan ibaret kalmadığı görülür. Aslında sanatkâr ruhlu, şair yaratılışlı bir insan olan Âkif, yaşadığı toplumun bir ölüm kalım savaşı içinde bulunduğu gerçeğinden hareketle toplumdan yana, ahlâkçı ve idealist bir yolu seçmiştir. Bu ikilem dikkate alındığında en toplumsal özellikteki şiirlerinde bile yer yer lirizme ve bir çeşit mistisizme yükseldiği görülmektedir. Özellikle son yıllarında Mısır’da iç kırıklığı, vatan hasreti, yalnızlık ve hastalık gibi bedbin duygularla yüklü olarak yazdığı Gölgeler kitabındaki şiirlerin lirik vasfı öncekilere göre daha da yüksektir.
YanıtlaSilMehmed Âkif’in makaleleri ve tercüme yazıları gibi Safahat’taki şiirlerinin çoğu da Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd dergilerinde yayımlanmıştır. Onun ilk Safahat’tan beri takip ettiği yol dikkate alındığında şiirinde muhtevanın ön plana çıktığı belli olur. Bununla beraber sanatkâr mizacıyla şiirlerinin formunu ve estetik yapısını da ihmal etmediği görülmektedir. Daha ilk Safahat’ta nazımda ulaştığı rahatlık ve ustalık, onun bu yıllara gelinceye kadar uzun bir şiir tecrübesi geçirdiğini ortaya koymaktadır. Bilhassa bu kitabındaki şiirlerinin nazım tekniği üzerinde kendisinden önce Edebiyât-ı Cedîde şairlerinin denedikleri, şekille muhteva arasında estetik bir uyum sağlamak için başvurdukları formları başarıyla uygulamıştır. Aynı şiir içinde konunun ve duyguların değişmesine göre veznin, nazım şeklinin, hatta dil ve üslûbun da değişmesi bu denemelerden bazılarıdır. Özellikle manzum hikâyelerde bu teknik daha da belirgindir: Tasvirlerde aruzun tempolu vezinlerine, daha eski ve sanatkârane bir dile ve sentaks bakımından beyitlerde tamamlanan cümlelere
mukabil aynı şiirin tahkiye bölümünde daha hareketli vezinlerin, daha sade ve konuşma diline yakın bir dilin ve anjambmanların kullanılması gibi. Tevfik Fikret’le başlayan, aruzun imâlesiz, ârızasız kullanılması çığırı da Mehmed Âkif’in şiirleriyle zirveye ulaşır. En metafizik meselelerden sokaktaki insanın konuşmasına kadar çok rahat bir Türkçe, o zamana kadar uygulanmamış bir şekilde Âkif’in şiirleriyle aruzun hemen her kalıbında ifadesini bulmuştur.
YanıtlaSilAktif bir siyaset ve ideoloji adamı olmayan Âkif İslâmî an‘aneye uygun, danışmaya ve hürriyete dayalı meşrutî bir rejim taraftarıdır. Bu yönüyle II. Abdülhamid’in sıkı yönetiminin aleyhinde bulunmuş, ancak 1908’den önce dönemin aydınları arasında yaygın olan gizli komite faaliyetleriyle bir ilişkisi olmamıştır. Ayrıca Meşrutiyet’in ilânından kısa bir süre sonra Fatin Hoca (Gökmen) tarafından İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ne kaydedilirken üyelerin cemiyetin bütün kararlarına kayıtsız şartsız uyacakları şeklindeki yemin cümlesinin değiştirilmesini şart koşması onun seciyesini ortaya koyan en dikkat çekici anekdotlardan biridir. Ancak bu üyeliği de İttihat ve Terakkî’nin Şehzadebaşı İlmiye Mahfili’nde bir süre Arap edebiyatı dersleri vermekten ibaret kalmış, cemiyetin maceracı iç ve dış siyasetiyle İslâm’a karşı çıkan aydınların tesiri altında hareket etmesi üzerine kısa süre sonra muhalefete geçmiştir.
Mehmed Âkif’in en verimli şiir ve yayım faaliyetinin görüldüğü 1908-1922 arası Osmanlı Devleti’nin en buhranlı, siyasî istikrarsızlığın ve savaşların en yoğun olduğu bir dönemdir. Aydınların bu buhranı aşmak için gösterdikleri gayretlerin ürünü olan ve II. Meşrutiyet’in ardından gelişme alanı bulan siyasî ve ideolojik akımlar arasında Âkif, adına sonraları İslâmcılık denilen cereyanın içinde yer almıştır. Çocukluğundan beri aile muhitinde, mekteplerde, arkadaş çevresinde tam bir İslâm kültürüyle beslenmiş, inancı, ahlâkı ve yaşayışıyla İslâm’dan tâviz vermemiş olan Mehmed Âkif, İslâm’ın ruhuna aykırı olmamak şartıyla diğer fikir sahipleriyle iş birliği yapabilecek bir karakter göstermiştir. Safahat’ta “kavmiyet” ve “milliyet” kavramlarını birbirinden ayırmış, bunlardan “ırkçılık” mânasını verdiği ilkine İslâm’a aykırı olduğu ve devletin parçalanmasına sebebiyet vereceği için karşı çıkmıştır. Âkif vatan toprağına, bayrağa, milletinin faziletlerine, diline, sanatına son derece bağlı bir insandır. Süleymaniye Kürsüsü’nde vâizin “Kendi mâhiyyet-i rûhiyyeniz olsun kılavuz” derken vurguladığı ruhî mahiyet, parçanın bütününe göre milletin mânevî cevherinden başka bir şey değildir. Mehmed Âkif’in, ülkeyi idare eden hükümetlerin siyasetlerini çok defa tasvip etmediği halde onların verdiği millî vazifeleri kabul etmesi veya memleket çeşitli sıkıntılar içindeyken aleyhlerinde açık, sert ve yıpratıcı bir muhalefete girişmemesi bu bağlılığının tezahürüdür. İttihat ve Terakkî hükümetine ve İstiklâl Savaşı’ndan sonra uğradığı mağduriyete rağmen Mısır’da iken Ankara hükümetine karşı takındığı olgun tavır bu anlayışının örneğidir. Ayrıca Batı’da gelişmekte olan bilim ve tekniğin yanında pek çok ahlâkî davranışın da hayranı olan Âkif siyasî İslâmcılar arasında kendine mahsus bir terkibin sahibi olarak görünmektedir.
YanıtlaSilİlk Safahat’ta daha ziyade “Tevhid yahut Feryat” şiirinde olduğu gibi metafizik duyguların veya “Durmayalım” ve “Dirvas”ta görüldüğü gibi bazı dinî hikmetlerin didaktik ifadeleriyle “Hasta”, “Küfe”, “Meyhane”de olduğu gibi sosyal dertler yer almaktadır. Ancak daha sonraki tarihleri taşıyan “Acem Şahı”, “İstibdat” ile bilhassa “Köse İmam” şiirlerinde siyasî, fikrî meseleler de işlenmeye başlanmıştır. Bunların kuvvetli bir İslâmî ideal haline dönüşmesi, II. Meşrutiyet’in ardından siyasî akımların ve toplumun genel yapısındaki ahlâkî bozulmanın tehlikeli bir hal alması üzerinedir. “Süleymaniye Kürsüsünde” şiiri, böyle bir tehlikeye karşı İslâm milletlerinin uyanması ve bir birlik teşkil etmesi felsefesine dayanan uzun bir manzume olarak ortaya çıkar. Türk ve İslâm ülkelerini dolaşmış, müslümanları her bakımdan uyandırma gayreti içinde otantik bir şahsiyet olan Sibiryalı Abdürreşid İbrahim’i temsil eden vâiz, kürsüde bir taraftan İslâm’a ilgisiz hatta karşı olan aydınları tenkit ederken daha acı tenkitlerini, hicivlerini birçok bakımdan bilgisiz ve geri kalmış müslümanlar için yapmıştır.
YanıtlaSilMehmed Âkif’in itikad dışında bir dünya nizamı olarak ele aldığı İslâm’ı daima çağındaki meselelere en isabetli çözümler üretecek şekilde takdim etmesi dikkati çekmektedir. Dinin cevherinde olan ebedîlik dünün, bugünün olduğu kadar yarının insanına da hitap etmeyi gerektirir. “Böyle gördük dedemizden” demenin mânası yoktur. “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı / Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” mısraları bu konudaki kanaatlerini ifade eden bir formüldür. Süleymaniye Kürsüsünde adlı kitabında fikirlerini sistemleştiren Âkif daha sonra bu sistemin yaşama tarzı, ahlâk, insanın kendi çevresiyle ve başka insanlarla olan ilişkileri, ilim ve teknik karşısındaki tavrı gibi teferruata inen meselelere çeşitli vesilelerle çözüm getirmeye çalışır. Bazan doğrudan doğruya Kur’an ve hadis gibi dinin temel kaynaklarından hareket ederek bazan da yine bu temellere dayanıp daha çok kendi döneminin problemleriyle iç içe bir ifade tekniği kullanmıştır. İlkine Hakkın Sesleri ve Hâtıralar’daki âyet ve hadislerin serbest tefsirleri, ikincilere de Fatih Kürsüsünde ve Âsım ile Hâtıralar’daki “Berlin Hâtıraları” örnek olabilir.
Âkif’in İslâmcılığının esasını inançta, emir ve nehiylerde kaynağını İslâm’dan alan bir hayat tarzı ile çağdaş medeniyetin İslâm’a aykırı olmayan güzelliklerinin telifi teşkil eder.
YanıtlaSilDoğu ve Batı mûsikisine ciddi derecede ilgi duyan, ney üfleyen, yüzme, taş atma (bir çeşit gülle atma), güreş ve uzun yürüyüş gibi sporlara meraklı, hoşsohbet, çevresindekilerle şakalaşmayı seven, zeki ve nüktedan bir insan olan Mehmed Âkif, kendisini yakından tanıyan dostları arasında verdiği sözleri her şartta tutmasıyla tanınan bir kişidir. Nitekim Baytar Mektebi’nde okurken bir arkadaşı ile, birinin önce ölmesi halinde diğerinin onun çocuklarına bakacağına dair sözleşmeleri buna örnektir. Yirmi yıl sonra Âkif, geçim sıkıntısı içindeyken bile sözüne sadık kalarak vefat eden arkadaşının çocuklarını evine almış ve kendi evlâtlarıyla birlikte okutup yetiştirmiştir. Ayrıca yazdıklarıyla hayatı arasında tam bir uyum vardır ve buna aykırı davranışları affetmeyen bir karakter âbidesi olarak bilinir. Mehmed Âkif’in, şiirini ve sanatını çok takdir etmesine rağmen daha sonra “Târîh-i Kadîm” ve “Târîh-i Kadîm’e Zeyl” manzumeleriyle dinî ve insanî değerlere saldıran Tevfik Fikret’i, “Berlin Hâtıraları”nın doksan sekiz mısralık bölümünde (metni için bk. SR, 25 Ağustos 1334, sy. 367; “Safahat Dışında Kalmış Şiirler”, Safahat [nşr. M. Ertuğrul Düzdağ], İstanbul 1987, s. 531-534) şiddetle eleştirmekten çekinmemesi de bu özelliğinin açık bir göstergesidir.
Eserleri. A) Manzum Eserleri. Mehmed Âkif’in sağlığında yedi ayrı kitap halinde bazıları birkaç defa basılan, ölümünden sonra tek cilt olarak yayımlanan ve tamamı aruzla yazılmış 11.240 mısralık 108 manzumeden ibaret külliyatının genel adı Safahat’tır. Birinci kitabın dışında diğerlerinin ayrıca birer adı da bulunmaktadır.
YanıtlaSil1. Safahat: Birinci Kitap (İstanbul 1329). Bazıları İslâm tarihinden alınmış vak‘alar üzerine kurulmuş, çoğu sosyal dertleri konu edinen kırk dört şiirden oluşur. Bunlardan “Tevhid yahut Feryad”, “Ezanlar”, “Cânan Yurdu”, “İstiğrak”, “Hasbihal” mistik ve felsefî konularda yazılmış lirik şiirlerdir.
2. Safahat: İkinci Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde (İstanbul 1330). Âkif’in İslâm dünyası, müslümanlar ve İslâm ideali konusundaki fikirlerini yansıtan 1002 mısralık tek bir manzumedir.
3. Safahat: Üçüncü Kitap: Hakkın Sesleri (İstanbul 1331). Balkan savaşlarındaki mağlûbiyetler sebebiyle çekilen ıstırapların dile getirildiği on şiirden oluşur. Bu şiirlerin sekizi bazı âyetlere, biri bir hadise dayanılarak yazılmıştır. Sonuncusu “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi” başlığını taşıyan on mısralık bir şiirdir.
4. Safahat: Dördüncü Kitap: Fatih Kürsüsünde (İstanbul 1332). 1692 mısralık tek bir manzumedir. İslâm’da çalışmanın ve terakkinin önemiyle kader-irade meselesi üzerinde durulan şiirin ilk yarısında İslâm dünyasının perişanlığı tembelliğine, kurtuluşu da çalışmasına bağlanmaktadır.
5. Safahat: Beşinci Kitap: Hâtıralar (İstanbul 1335). On şiirden meydana gelen kitaptaki ilk yedi şiirin dördü âyetlerin, ikisi hadislerin açıklaması olup bunlar arasında yer alan “Uyan” başlıklı manzume bütün müslümanları ikaz eden bir sesleniştir. Sondaki üç uzun manzume ise şairin Mısır, Berlin ve Medine seyahatlerinin intibalarından yola çıkarak İslâm dünyasının dertlerini dile getirdiği fikrî ve lirik şiirlerdir. Bunlardan “Necid Çöllerinden Medine’ye” adlı şiir için Cenab Şahabeddin, “Bir hadisedir, bundan sonra Âkif’e erişilemez” demiş, Süleyman Nazif de bildiği Şark ve Garp lisanlarında bu kadar güzel, pürüzsüz ve kusursuz şiir okumadığını, bunu yazmak için Âkif kadar şair olmanın yetmeyeceğini, onun kadar da dindar olunması gerektiğini, hiçbir sanatkârın bu şiirin benzerini yazamayacağını ifade etmiştir.
6. Safahat: Altıncı Kitap: Âsım (İstanbul 1342). 2292 mısralık tek bir manzumeden meydana gelir. Memleketin içtimaî ve ahlâkî dertleri hakkındaki bu manzumenin tamamına yakın bölümü, Mehmed Âkif’in eserlerinde canlandırdığı en önemli tip olan ve müslüman halkın iman ve irfanını temsil eden muhafazakâr ve tenkitçi Köse İmam ile yenilikçi ve müsamahalı Hocazâde (Mehmed Âkif), hakperest ve heyecanlı bir genç olan Âsım (Köse İmam’ın oğlu) arasında geçen konuşmalardır. Şairin “Çanakkale Şehidlerine” adıyla bilinen ünlü şiiri de diyalogun bir parçasıdır.
YanıtlaSil7. Safahat: Yedinci Kitap: Gölgeler (Mısır 1352/1933). Mehmed Âkif’in eski harflerle Kahire’de bastırdığı, bir kısmı daha önce yazılmış kırk bir şiirinden meydana gelen son kitabıdır. Buradaki bazı şiirler, gerçekleşmeyen bir idealin verdiği üzüntü ile vatandan uzak ve işgal edilmiş bir İslâm diyarında yalnızlık hâlet-i rûhiyesinin doğurduğu kırgınlıktan kaynaklanan tevekkül ve teslimiyetin mistik duygularıyla kaleme alınmıştır. Kitaptaki son şiir olan 208 mısralık “Sanatkâr” adlı manzume, Âkif’in bütün Safahat’ı boyunca göstermediği şahsiyetinin en mühim tarafı olan sanatkâr ruhunu ortaya koyar ve hayal kırıklıklarını, acılar içinde geçen ömrünü, İslâm dünyasının yürek yakan halini içli bir dille mısralara döker. Safahat’ı teşkil eden yedi kitap, Mehmed Âkif’in sağlığında onun tashihinden geçerek sonuncusu hariç birkaç defa eski harflerle basılmıştır (geniş bilgi için bk. TDEA, VII, 406). Eserin tamamını ilk defa yeni harflerle Ömer Rıza Doğrul, devrin
siyasetine uygun düşmeyeceği mülâhazasıyla yapılan birkaç çıkarma ile neşretmiştir (İstanbul 1943). Bu haliyle 1973 yılına kadar yedi defa basılan Safahat yedinci baskısından itibaren M. Ertuğrul Düzdağ tarafından tamamıyla gözden geçirilip tashih edilerek yayımlanmıştır. Safahat, eski ve yeni harflerle bir şiir kitabı olarak Türkiye’de en çok basılan eser olduğu gibi birçok dinî halk kitabının ulaştığı baskı sayısını da aşmıştır (ayrıca bk. SAFAHAT).
YanıtlaSilMehmed Âkif’in gerek 1908’den önce gençlik devrinde gerek sonraki yıllarda yazdığı, ancak Safahat’a almadığı, kendi ifadesiyle “Safahat hacminde” şiirleri olduğu bilinmektedir. Önemli bir kısmını bizzat kendisinin yok ettiği bu şiirlerden devrin dergilerinde ve dostlarına yazdığı mektuplarda kalmış veya bazı kişilerin hâtıralarıyla ortaya çıkmış olanları birkaç bin mısraı bulmaktadır. Bunların önemli bir kısmı M. Ertuğrul Düzdağ’ın hazırladığı Safahat neşirlerine eklenmiştir (bk. s. 485-551). Mehmed Âkif, Millî Mücadele’den sonra “İkinci Âsım”, “Haccetü’l-Vedâ”, “Selâhaddîn-i Eyyûbî” (manzum piyes), “İslâm Tarihinden Menkıbeler”, “Çocuk ve Mektep Şiirleri” gibi bazı eserler yazmak istediğini dostlarına söylemişse de bunları gerçekleştirememiştir.
Âkif’in bazı şiirleri daha sağlığında Arapça’ya tercüme edilmeye başlanmıştır. 1932 yılında Mısır’da çıkan el-Maʿrife dergisinde “İstiklâl Marşı” ile “Bülbül” şiirleri Arapça’larıyla birlikte yayımlanmış, bunları “Çanakkale Şehidlerine” ile “el-Uksur’da” şiirleri takip etmiştir. Yakın arkadaşı Abdülvehhâb Azzâm, “Kör Neyzen” ile “Küfe” şiirini mensur olarak (er-Risâle), “Süleymaniye Kürsüsünde”nin bazı bölümlerini de nazmen (es̱-S̱eḳāfe, sy. 312, s. 35) tercüme etmiştir. Son Osmanlı şeyhülislâmlarından Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu şair İbrâhim
Sabri, Âkif’in vefatından on yıl kadar sonra Gölgeler’i manzum olarak Arapça’ya çevirmiştir (eẓ-Ẓılâl min dîvâni Ṣafaḥât li’ş-şâʿiri’t-Türkî el-kebîr Muḥammed ʿÂkif, Kahire, ts.). Ekmeleddin İhsanoğlu iki şiirini eş-Şiʿr dergisinde Arapça neşretmiştir. Mehmed Âkif hakkında Arapça bir monografi hazırlayan Abdüsselâm Abdülazîz Fehmî, Mekke’de yayımladığı kitabında “el-Uksur’da” ile “Necid Çöllerinden Medine’ye” şiirlerinin tamamına yakınını ve incelemesine konu aldığı bazı parçaları kısmen manzum olarak Arapça’ya çevirmiştir. Yaşayan Arap şairlerinden aynı zamanda Türkçe divanı da bulunan Hüseyin Mücîb el-Mısrî, “Çanakkale Şehidlerine” adlı şiiri nazmen Arapça’ya tercüme etmiştir (metni için bk. İslâmî Edebiyat, sy. 8 [İstanbul 1990] s. 24-25). Cemal Muhtar da “İstiklâl Marşı” ile (MÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. 3, İstanbul 1985, s. 15-18) “Âsım” ve “Hâtıralar”dan küçük birer parçayı (İslâmî Edebiyat, sy. 7 [1990], s. 26-27) Arapça’ya aktarmıştır.
YanıtlaSilMûsikiyle yakın ilgisi olan Mehmed Âkif’in bazı şiirleri sanatkâr dostları tarafından bestelenmiştir. Ali Rıfat Çağatay, Zeki Üngör, Ahmet Yekta Madran, Muallim İsmail Hakkı, M. Zâti Arca, Kâzım Uz, Mustafa Sunar, İsmail Zühtü tarafından bestelenen “İstiklâl Marşı”nın dışında Ali Rıfat Çağatay “Ordunun Duası”, “Köse İmam”, “Bülbül”; Sadettin Kaynak “Çanakkale Şehidlerine”; Şerif İçli “Ezelden Âşinanım”; Ali Nihat Karamemişoğlu “Lâmekânlarda mısın?”; Ali Kemal Belviranlı “Allah’a Dayan Sa‘ye Sarıl” gibi manzumelerini bestelemiş olup notaları eldedir.
B) Mensur Eserleri. Telifleri. a) Tefsirler. Mehmed Âkif’in on sekizi manzum olan ve Safahat’a alınmış bulunan elli yedi tefsir yazısının tamamı Sebîlürreşâd’ın 183. sayısından itibaren muhtelif nüshalarında “Tefsîr-i Şerif” başlığı altında yayımlanmıştır. Bunlar, dönemin güncel meseleleriyle ilgili âyetlerin ele alındığı yazılardan meydana gelmektedir (listesi için bk. Düzdağ, Mehmed Âkif Ersoy, s. 156). Dergide “Hadîs-i Şerif” başlığı altında çıkan dört yazısı da günün meselelerine çözüm olabilecek hadislere dayalı makalelerdir. İlk defa Ömer Rıza Doğrul tarafından Kur’an’dan Âyetler adıyla, bazı müdahale ve eklemelerle kitap haline getirilen bu yazılar arasında makale ve vaazlarından da seçmeler yer almıştır (İstanbul 1944). 1976’da dikkatsizce yapılmış ikinci baskısı yanında Ömer Rıza Doğrul’un neşrinden aynen aktarılarak gerçekleştirilmiş bir baskısı daha bulunmaktadır (nşr. Suat Zühtü Özalp, Ankara 1968). Sadece tefsir yazılarının Abdulkerim ve Nuran Abdulkadiroğlu tarafından Sebîlürreşâd’dan aktarılarak hazırlanmış bir baskısı ise Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları arasında neşredilmiştir (Mehmed Âkif’in Kur’an-ı Kerim’i Tefsiri: Mev’iza ve Hutbeleri, Ankara 1991). b) Vaazlar. Mevâiz-i Dîniyye: Birinci Kısım (İstanbul 1328). Mehmed Âkif’in bu vaazı, İttihad ve Terakkî Hey’et-i İlmiyyesi âzası iken Şehzadebaşı Kulübü’nde yaptığı “İttihad Yaşatır, Yükseltir, Tefrika Yakar, Öldürür” başlıklı konuşmasının metni olarak önce Sırât-ı Müstakîm’de çıkmış, ardından bu kitabın içinde tekrar yayımlanmıştır (s. 54-60). Balkan Savaşı sırasında Beyazıt, Fatih ve Süleymaniye camilerinde yaptığı vaazlar ise Sırât-ı Müstakîm’de neşredilmiştir (IX/230-232 [20 Şubat 1913], s. 6, 11). Balıkesir Zağanos Paşa Camii ile (metni için bk. İzmir’e Doğru, Balıkesir, 1 Şubat 1920, sy. 24; SR, 12 Şubat 1920, sy. 458) Kastamonu Nasrullah Paşa Camii’ndeki vaazı Sebîlürreşâd’ın Kastamonu’da basılan 464. sayısında çıkmış, gördüğü rağbet dolayısıyla bu sayı birkaç defa bastırılarak Anadolu’ya ve cephelere gönderilmiştir. Ayrıca
YanıtlaSilel-Cezîre Kumandanı Nihad Paşa tarafından müstakil bir risâle halinde neşredilip (Diyarbekir 1337) bölgenin Elaziz, Diyarbekir, Bitlis ve Van gibi belli başlı vilâyetlerinde ve cephelerdeki askerlere dağıtılmıştır. Mehmed Âkif’in Kastamonu’da bulunduğu süre içinde civar kaza ve köylerde yaptığı konuşmaların özetlerini de Eşref Edip kaydedip derginin 465-467. sayılarında yayımlamıştır. Bazıları yeni yazıyla birkaç defa basılan bu sekiz vaazın ilki hariç diğerleri, Abdulkerim ve Nuran Abdulkadiroğlu tarafından hazırlanan ve yukarıda adı geçen eserin ikinci kısmında yeni yazıya aktarılmıştır. c) Makaleler. Mehmed Âkif’in cemiyet, edebiyat ve fikir bahisleri etrafında makale, sohbet ve hâtıra şeklinde kaleme alıp Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd’da “Hasbihal”, “Edebiyat Bahisleri”, “Eski Hâtıralar”, Letâif-i Arab’dan” başlıkları altında neşrettiği elli yazıdan ibaret olup Abdulkerim ve Nuran Abdulkadiroğlu tarafından Mehmed Âkif Ersoy’un Makaleleri adıyla yayımlanmıştır (Ankara 1987). Halen elli kadar mektubu neşredilmiş olan Âkif’in birkaç yüz mektubunun daha özel ellerde bulunduğu tahmin edilmektedir. Mahir İz’e yazdıklarını Kubbealtı Akademi Mecmuası’nda Uğur Derman neşretmiş, bunlar başka yerde çıkan birkaç mektupla beraber İsmail Hakkı Şengüler’in derlediği külliyata da alınmıştır.
YanıtlaSilTercümeleri. Tesbit edilebildiği kadarıyla 1908’den önce Resimli Gazete ile Servet-i Fünûn’da yayımlanmış ve ayrıca basılmamış olanların dışında kalan çevirileri tamamen Sebîlürreşâd ve Sırât-ı Müstakîm’deki yazılardır (bir liste için bk. Düzdağ, Mehmed Âkif Ersoy, s. 157-159). Bunlardan bir kısmı sağlığında kitap haline getirilmiştir.
1. Müslüman Kadını (İstanbul 1325). Kāsım Emîn’in İslâm’ın kadına bakışını eleştirerek bu konuda Batı ölçülerine göre köklü reformlar yapılmasını teklif ettiği Taḥrîrü’l-merʾe adlı eserine yapılan tenkitlere el-Merʾetü’l-cedîde kitabıyla verdiği cevaplara karşı Ferîd Vecdî’nin yazdığı el-Merʾetü’l-müslime adlı reddiyenin (Kahire 1319) tercümesidir. Eser Mahmut Çamdibi tarafından sadeleştirilerek yeniden yayımlanmıştır (İstanbul 1972).
YanıtlaSil2. Hanoto’nun Hücumuna Karşı Şeyh Muhammed Abduh’un İslâm’ı Müdafaası (İstanbul 1331). Fransız siyaset adamı ve tarihçisi Gabriel Hanotaux’nun Paris’te le Journal gazetesinde çıkan ve İslâm’a hücum eden makalesine karşı Mısır’da çıkan el-Müʾeyyed gazetesinde Muhammed Abduh’un neşrettiği cevapların tercümesinden meydana gelmektedir. Mehmed Âkif risâlenin başına Hanotaux’nun yazısını da çevirerek ilâve etmiştir. Risâle İsmail Hakkı Şengüler’in yayımladığı külliyata alınmıştır.
3. İslâmlaşmak (İstanbul 1337). Said Halim Paşa’nın Fransızca kaleme aldığı bu risâle Sebîlürreşâd’da Mehmed Âkif tarafından Türkçe’ye çevrilerek neşredilmiş, daha sonra paşanın diğer altı risâlesiyle birlikte Buhranlarımız adlı kitapta da yayımlanmıştır (İstanbul 1335-1338).
4. İslâm’da Teşkîlât-ı Siyâsiyye. Said Halim Paşa’nın Malta’da sürgünde bulunduğu sırada Fransızca yazdığı eser, devrin özelliği sebebiyle “Millî Hâkimiyet” bölümü hariç Âkif tarafından tercüme edilerek Sebîlürreşâd’da neşredilmiştir (XIX, sy. 493-496, 498, 500, 501). Müstakil olarak neşri bulunmayan risâle, tercüme edilmemiş bölümü de eklenerek M. Ertuğrul Düzdağ tarafından yayıma hazırlanan Buhranlarımız ve Son Eserleri adlı çalışmaya alınmıştır (İstanbul 1991).
5. İçkinin Hayât-ı Beşerde Açtığı Rahneler (Ankara 1339). Abdülaziz Çâvîş’in bu küçük risâlesi de Umûr-i Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti tarafından Mehmed Âkif’e tercüme ettirilerek bastırılmıştır. Ferhat Koca eseri sadeleştirip İçkinin Zararları İçkinin Hayat-ı Beşerde Açtığı Rahneler adıyla yeniden yayımlamıştır (İstanbul 2003).
YanıtlaSil6. Anglikan Kilisesine Cevap (İstanbul 1339 r./1341). Anglikan kilisesinin şeyhülislâmlık makamına sorduğu İslâm dininin mahiyeti, hayat ve insan düşüncesi üzerindeki etkileri, zamanımızın çeşitli bunalımlarını tedavisi, dünyayı çekip çeviren siyasî ve mânevî güçlere karşı tutumu gibi önemli sorulara Abdülaziz Çâvîş’in verdiği Arapça cevapların tercümesinden meydana gelmiştir. Önemi dolayısıyla Büyük Millet Meclisi Umûr-i Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti tarafından bastırılan kitabı Süleyman Ateş sadeleştirerek yeniden neşretmiştir (Ankara 1974).
Mehmed Âkif’in Ferîd Vecdî, Muhammed Abduh, Azmzâde Refik, Şeyh Şiblî Nu‘mânî, Abdülaziz Çâvîş ve Said Halim Paşa’dan yaptığı tefrika halinde kalmış tercümeleri de İsmail Hakkı Şengüler’in hazırladığı külliyat içine alınmıştır. Fevziye Abdullah Tansel, Maarif mecmuasında (Mayıs-Ağustos 1895) Sâdî imzasıyla yayımlanan “Mebâhis-i İlm-i Servet” başlıklı yazı dizisinin de Mehmed Âkif’e ait olduğunu ileri sürmektedir (bk. bibl.). Mehmed Âkif’in İstanbul Dârülfünunu Edebiyat Şubesi’nde verdiği derslerin, bir kısmı Sırât-ı Müstakîm’de neşredilmiş notları “Dârülfünûn Dersleri Kavâid-i Edebiyye” başlığıyla, ders notlarını formalar halinde haftalık olarak tefrika etmek üzere çıkarılan Dârülfünûn adlı bir dergide neşredilmişse de (İstanbul 1329, II, nr. 50 [16 Nisan]) elde sadece on altı sayfalık ilk forması bulunmaktadır. Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye Medresesi’nin beşinci ve altıncı sınıflarında okuttuğu derslerin notları dört forma halinde “Edebiyat Dersleri” adıyla yayımlanmış görünmekteyse de henüz elde edilememiştir.
Mehmed Âkif’in bütün eserleri İsmail Hakkı Şengüler tarafından yayıma hazırlanmış ve son tashihleri M. Ertuğrul Düzdağ eliyle yapılarak on ciltlik Mehmed Âkif Külliyatı içinde toplanmıştır. Bu külliyatın dökümü şöyledir: I-IV: Karşı sayfalara açıklamaları konulmak suretiyle Safahat’ın tamamı ile Safahat dışında kalmış bir kısım şiirleri; V: Makaleler ve Tercümeler; VI-VIII: Tercümeler; IX: Tefsîr-i Şerif, Hutbe, Vaaz ve Mektuplar; X: Hayatı, Seciyesi, İdeali, Sanatı ve Eserleri’ne Dair Yazıların Derlemeleri.
YanıtlaSilSanatı yanında karakter ve seciyesi, millî meselelerdeki hassasiyet ve gayreti, yakın tarihte oynadığı önemli roller ve halkın gönlündeki yeri dolayısıyla Mehmed Âkif şiirlere, romanlara, film ve dizilere konu olmuştur. Bunlardan ilki kendisini çok yakından tanıyan Mithat Cemal Kuntay’ın kaleme aldığı, 1980’lerde dizi film haline getirilen Üç İstanbul adlı romandır (İstanbul 1938). Eserin önde gelen kahramanları arasında bir karakter âbidesi olarak Mehmed Âkif’e “Şair Mehmed Râif” adıyla yer verilmiştir. Tarık Buğra’nın, Millî Mücadele Ankara’sındaki gerçek vatan severlerle şahsî menfaatlerini öne çıkaran sahtekârların mücadelesini ele alan Firavun İmanı adlı romanının (İstanbul 1976) kahramanlarından biri de Mehmed Âkif’tir. Vefatının ellinci yılı dolayısıyla yapılan faaliyetler sırasında Mehmed Âkif’le ilgili birkaç belgesel film de çekilmiştir.
BİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSil(Mehmed Âkif hakkında ilmî, akademik ve popüler seviyede kitap ve makale halinde pek çok yayınla basılmamış yüksek lisans ve doktora tezi bulunmaktadır. Burada sadece en önemli yayınlardan bir seçme verilmekle yetinilmiştir. 1990 yılına kadar olan yayınlar için Millî Kütüphane tarafından hazırlanmış olan Mehmed Âkif Bibliyografyası: Kitap-Makale adlı çalışmaya [Ankara 1990] bakılabilir).
Açıklamalı ve Lügatçeli Mehmed Âkif Külliyatı (haz. İsmail Hakkı Şengüler), İstanbul 1990-92, I-X.
Mehmed Âkif Ersoy, Safahat (nşr. M. Ertuğrul Düzdağ), İstanbul 1987 (Safahat dışında kalmış şiirler ilâvesiyle); a.e.: Edisyon Kritik (nşr. M. Ertuğrul Düzdağ), İstanbul 1987; a.e.: Eski ve Yeni Harfli Metinler ile Tenkidli Neşir (Edisyon Kritik) Bir Arada (nşr. M. Ertuğrul Düzdağ), İstanbul 1991.
Süleyman Nazif, Mehmed Âkif: Şairin Zâtı ve Âsârı Hakkında Bazı Mâlûmat ve Tedkikat, İstanbul 1924.
İbnülemin, Son Asır Türk Şairleri, s. 81-84.
Eşref Edip [Fergan], Mehmed Akif: Hayatı, Eserleri, İstanbul 1938-39, I-II.
Mithat Cemal [Kuntay], Mehmed Akif: Hayatı-Seciyesi-Sanatı-Eserleri, İstanbul 1939.
Ömer Rıza Doğrul, “Mehmed Âkif’in Hayatı”, Safahat, İstanbul 1944, s. VII-XLIV.
Cemil Sena Ongun, Mehmed Âkif: Hayatı, Eserleri ve İdealleri, İstanbul 1947.
M. Emin Erişirgil, Mehmet Akif: İslâmcı Bir Şairin Romanı, Ankara 1956.
Hilmi Yücebaş, Bütün Cepheleriyle Mehmet Âkif, İstanbul 1958, s. 171-172.
Cemal Kutay, Necid Çöllerinde Mehmet Akif, İstanbul 1963, s. 198-310.
Muhiddin Nalbandoğlu, İstiklâl Marşımızın Tarihi, İstanbul 1964.
A. Cerrahoğlu, Bir İslâm Reformatörü: Mehmet Âkif, İstanbul 1964.
Hasan Basri Çantay, Âkifname, İstanbul 1966.
Sezai Karakoç, Mehmed Âkif, İstanbul 1968.
Nurettin Topçu, Mehmed Âkif, İstanbul 1970.
M. Kaya Bilgegil, Mehmed Âkif: Resmi Hâl Tercümesi, Basılmamış Bâzı Mektup ve Manzûmeleri, Erzurum 1971.
Fevziye Abdullah Tansel, Mehmed Âkif: Hayâtı ve Eserleri, İstanbul 1973.
YanıtlaSila.mlf., “Mehmed Âkif Ersoy’un Gözden Kaçan Bir Risalesi: Mebâhis-i İlm-i Servet”, KAM, VIII/3 (1979), s. 23-34.
a.mlf., “Ersoy, Mehmed Âkif”, TA, XV, 337-344.
Mahir İz, Yılların İzi, İstanbul 1975, s. 124-133, 139-146.
Vehbi Vakkasoğlu, Mehmed Âkif, İstanbul 1976.
Mehmet Âkif Simpozyumu 1976 (nşr. Hacettepe Üniversitesi), Ankara, ts.
Dorothea Horani-Kirchberg, Der Turkische Dichter Mehmed Âkif (Ersoy) (1873-1936) Leben und Werk Ein Versuch, Hamburg 1977.
Mehmed Âkif Sempozyumu, İstanbul 1979.
Abdüsselâm Abdülazîz Fehmî, Şâʿirü’l-İslâm Muḥammed ʿÂkif, Mekke, ts. (Mektebetü’t-tâlibi’l-câmiî).
Ahmet Kabaklı, Mehmed Âkif, İstanbul 1984.
Ölümünün 50. Yılında Mehmet Âkif Ersoy (nşr. MÜ Fen-Edebiyat Fak.), İstanbul 1986.
Recep Duymaz, “Mehmet Âkif Ersoy’un Bütün Eserlerinin Bibliyografyası”, a.e., s. 225-252.
Ölümünün 50. Yılında Mehmed Akif Ersoy’a Armağan (nşr. Selçuk Üniversitesi), Konya 1986.
Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy’u Anma Kitabı (nşr. AÜ Rektörlüğü), Ankara 1986.
Abdulkerim Abdulkadiroğlu – Nuran Abdulkadiroğlu, Mehmed Âkif Ersoy Hakkında Yazılanlar, [Ankara 1989].
Mehmet Âkif İlmî Toplantısı, Bildiriler (nşr. Millî Kütüphane), Ankara 1989.
M. Orhan Okay, Mehmed Âkif: Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, Ankara 1989.
D. Mehmet Doğan, Camideki Şair: Mehmed Âkif, İstanbul 1989.
a.mlf., “Ersoy, Mehmed Âkif”, TDEA, III, 71-79.
İsa Mustafa Yüceer, Muḥammed ʿÂkif, ʿaṣruhû ve cühûdühû fi’d-daʿveti’l-İslâmiyye (doktora tezi, 1410/1990), Câmiatü Ümmi’l-kurâ.
Ramazan Çiftlikçi, Açıklamalı Mehmet Âkif Ersoy Bibliyografyası: Eserleri ve Hakkında Yazılanlar (yüksek lisans tezi, 1990), İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Kâzım Yetiş, Mehmet Âkif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, Ankara 1992.
M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Âkif-Tevfik Fikret Meselesi ve Müderris Ahmed Naim Bey’in Tevfik Fikret’e Dâir Risalesi, İstanbul 1992.
a.mlf., Mehmed Âkif Hakkında Araştırmalar, İstanbul 2000, I-II.
YanıtlaSila.mlf., Mehmed Âkif Ersoy, Ankara 2002.
a.mlf., Mehmed Âkif: Mısır Hayatı ve Kur’ân Meâli, İstanbul 2003.
a.mlf., “Safahat”, TDEA, VII, 406-410.
Vefatının 60. Yılında Mehmed Âkif Sempozyumu Bildirileri (haz. İnci Enginün), İstanbul 1997.
Yaşar Çağbayır, İstiklâl Marşı’nın Tahlili, Ankara 1998.
Dücane Cündioğlu, Bir Kur’ân Şairi Mehmed Âkif ve Kur’ân Meâli, İstanbul 2000.
Hayreddin Karan, “Millî Mücadelede Sebîlürreşad”, SR, X/234-250 (1956); XI/251-258 (1957).
Mehmet Önder, “İstiklâl Marşı Belgeleri”, Türk Edebiyatı, sy. 158, İstanbul 1986, s. 34-38.
Fazıl Gökçek, “Mehmet Âkif’in Resimli Gazete’de Yayımlanan Şiirleri”, Yedi İklim, sy. 72, İstanbul 1996, s. 26-30; sy. 73 (1996), s. 52-63.
M. A. Yekta Saraç, “Mehmet Akif’in Gölgeleri’nin Arapçaya Tercümesi ve İbrahim Sabri Efendi”, İlmî Araştırmalar, sy. 5, İstanbul 1997, s. 247-248.
Fahir İz, “Meḥmed ʿĀkif”, EI2 (İng.), VI, 985-986.
Abdullah Uçman, “Ersoy, Mehmet Akif”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, İstanbul 1999, I, 414-416.
“Ersoy Mehmet Akif”, Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, İstanbul 2001, I, 331-334.
Bazı dergilerin Mehmed Âkif’e tahsis edilmiş özel sayıları: Türk Edebiyatı, sy. 113, İstanbul 1983; sy. 158 (1986); MK, sy. 55 (1986); TK, sy. 284 (1986); TDl., sy. 420 (1986); TY, VIII/11 (1987); Yedi İklim, sy. 117-118, İstanbul 1999-2000.
271 Dog Dr Ibrahim H. Karsli
YanıtlaSillan ve yeni din hakkinda saphe stone suphe uyandırdılar. Onlar aleyhine pro- paganda yapıp yanlış iddialar ileri sürdüler
Islam daveti yayıldıkça, Ehl-i kitap. Müslümanların gönüllerindeki itikadın zayıflaması ve Islam'a karşı olan güvenlerinin sarsılması için çabalarını yoğun- laştırdılar. Bu da, onları şüpheye düşürmek, Hz. Peygamber'in saygınlığıyla lgili kuşkular uyandırmak ve Kur'ân ayetlerinde birtakım çelişkiler bulunduğu iddia ve vesveselerini onlara telkin etmek suretiyle gerçekleşiyordu. Nitekim Baraka, 2/42'de meålen "Hakkı batılla karıştırıp bile bile hakkı gizlemeyin"10 ifadesi geçmektedir. Ayet, Israiloğullarına verilen nimetler ve kendilerinden alınan sözlerin peş peşe sıralandığı ve bu çerçevede bir dizi uyarı ve hatırlatma- nın yapıldığı bir anlam akışı içerisinde gelmektedir.
Burada "hakkın batılla karıştırılması"ndan bahsedilmektedir. Bu da, "karış- turma" anlamını ifade eden "lubs" kökünden gelen bir kelimeyle dile getirilmiş- tir", Zıddı açıklamaktır. "Ihfå" (gizlemek) ile arasındaki fark şudur: "İhfå"da mananın anlaşılması mümkündür. Ancak "lubs"de, bu mümkün değildir. Kapa- lilik dolayısıyla manayı anlamak oldukça zordur. Dolayısıyla "lubs" kelimesi, sifat açısından benzeyen iki nesnenin ayırt edilemeyecek şekilde birbirine karış- ması anlamına gelmektedir. Ancak çoğunlukla, manaların karışmasını ifade eder. Bir işle ilgili olarak "açık olmaması" veya "karışık olduğu" anlamında "lubsetu" ifadesi kullanılır. Nitekim Hz. Peygamber'in göğsünün yarılmasından bahseden hadiste, "Aklımda, görüntü mü yoksa hayal mi olduğu ayırt edilemeye- cek şekilde bir karışıklık/iltibas meydana geldi"" ifadeleri geçer.
Yine bu manada olmak üzere, "lebistu 'aleyhim el-emre" (İşi onlara karışık gösterdim) ifadesi kullanılır. Nitekim bu anlam içeriği ile 6/137'de, ortak koş-
Merdadi, Tejhim, 1, 63
Bakara, 2/109, Al-'Imran, 3/119.
Apt. Eidi kita din buyuklere hitap etmekte ve yaptıkları işin çirkinliğini belirtmektedir dikden hålde inkar etmektedirler. Alimin inkâr etmesi, cahilin inkârından dah büyük suçtur
et-Taberal, 1, 212).
Taber. 1. 254. el-Beydavi, 1, 58.
Taberat, 1, 211.
Ayna bk
Terial, Mürned påmiyyin, II, 198, (1181).
Apr. 1. 470-471. Apa lik Eb Ubeyde, 1, 96.
YANITLASİL
yuksel22 Aralık 2023 05:13
KUTSAL KİTAPLARA GÖRE DİN ADAMI
DOÇ. DR. İBRAHİM H. KARSLI
TÜRKIVE DİYANET VAKFI VAYINLARI
sy. 271.
YANITLASİL
yuksel22 Aralık 2023 05:17
Türkçe Deyimler S 'üğü 107
söylenir.
aşta tuzu bulunmak.. çorbada tuzu bulunmak.
as yermek (ya da ermek) ha. (gebe kadın) kimi şeyleri, zellikle kimi olmayacak şeyleri yemek için aşırı istek duy- mak. or. Komşunun gelini aş yeriyor, şu ekşi elmaları ona götürun.
ata et, ite ot vermek 1 kişilere, işlerine yaramayan şeyi ya da ilgilenmedikleri görevi vermek. 2 bir işi ya da işleri ters yapmak.
ata nal çakıldığını görmüş, kurbağa ayaklarını uzatmış yete- nekli, değerli kimselerin hakkı olan şeyleri, buna yaraşık olmayan da istiyor" anlamında söylenir.
at (ya da atlar) anası erkek gibi iriyarı kadın, erkeksi kadın. at başı (beraber) gitmek aşağı yukarı aynı durumda olmak, eşit durumda olmak.
at çalındıktan sonra ahir kapısını kapamak iş işten geçtikten, bir işte zarara uğradıktan sonra önlem almak.
at elin, it elin, bize ne? "herkes kendi malını dilediği gibi kullanır, kendi yakınına istediği gibi davranır, bizim bun- larla ilgilenip üzerinde düşünce yürütmemiz yersizdir, yakışık almaz" anlamında söylenir.
ateş açmak birçok kişi aynı anda ve ansızın, karşılarındakilere ateşli silahlarla mermi atmak. aleş alır gibi çok çabuk, çarçabuk ör. Ateş alır gibi, bir geldi bir gitti.
ateş almak 1 (bir şey) tutuşmak, yanmaya başlamak, aleat
lenmek. 2 (ateşli silah) kendi kendine patlamak ya da pak
tama telah kendi birden parlamak, öfkelenme
damak, cosmaknedenlerle birke of Böyle ateş almak işi
daha da zorlaştırır
Bu esnada İngilizler Anadolu'da kurula- cak yeni devletin liderliğini sürekli takip ediyorlardı. İngiliz raporlarına yansıyan tespitlere göre bu dönemde Ankara'da Kemalistler, Enverciler (eski İttihatçılar) ve Saltanatçılar olmak üzere üç grubun varlığından söz etmek mümkündü. Aralarındaki anlaşmazlıklardan biri de Hilafet'in geleceğiyle alâkalıydı. Rauf ve Kazım Karabekir Paşalar, Mustafa Kemal'in Hilafet hakkındaki görüşleri- ni biliyorlardı. Bu gruptan bazı isimler sağlık mazeretiyle Mustafa Kemal'den ayrılmaya başladılar ancak esas sebep hilafet meselesindeki görüş ayrılığıydı ve bunlar kısa sürede ikna edilip geri döndürüldüler. Dolayısıyla İngiliz tespit- lerine göre Ankara'daki meclis Mustafa Kemal taraftarları ve aleyhtarları olmak üzere ikiye bölünmüştü.
YanıtlaSilMecliste güçlü bir ekip, Mustafa Ke- mal'in liderliğine karşıydı ve bir kanun teklifiyle meclisin geleceğinde Misak-ı Millî sınırları dışından gelenlerin yer almaması tartışılmaya başlandı. Teklif, Selanikli Mustafa Kemal'i oyun dışına itecekti ancak tartışmalar sonucu orta yol bulundu ve bundan vazgeçildi. Mustafa Kemal zamanla bu ekibi bertaraf edip liderliği elinde tutmakta hayli azimliydi. Kısacası İngilizler Anadolu'nun gelece- ğinde kiminle pazarlık yapacaklarından iyice emin olmak için Ankara'da kimin sözünün geçtiğinden tam olarak emin olmaya çalışıyorlardı. Lozan'da buna
göre tavır alacaklardı.
Prof. Dr. Cevat Akşit
YanıtlaSilHAYATIM PAHASINA YÜKSEK İSLAM ENSTİTÜSÜNÜ AÇACAĞIM
Yüksek İslam Enstitüsü talebi ile gelen heyeti Başba- kanlık'ta kabul eden Menderes'in, "Hayatım pahasına bile olsa İmam-Hatip okullarının yüksek kısmını açacağım." de- diği hatıralarla gündeme geldi.
Prof. Dr. Akşit, görüşmenin nasıl gerçekleştiğini şöyle an- latıyor: "Demokrat Parti grup başkan vekili olan amcam ara- cılığı ile randevu aldık. Darbenin ayak sesleri yavaş yavaş geliyordu. Rahmetli Menderes hiçbir heyeti kabul etmiyordu. Çok sıkıntılı bir dönemden geçiliyordu. Amcama, 'İmam- Hatip Okuluna hayır diyemem' demiş; 'ama gece gelsinler. Toplu girmesinler, ayrı ayrı kapılardan girsinler. Ben tembih edeceğim. Kapıdan birer ikişer alacaklar' diyerek bizi gizlice kabul etti. Heyeti gece geç saatlerde Bakanlar Kurulu top-
260
YANITLASİL
yuksel23 Aralık 2023 03:11
lantı salonunda ağırlayan Menderes, özel personelini de oda- dan çıkartıp kapıyı kilitleyerek görüşmeye başlar. Görüşme samimi bir ortamda geçer. Talepleri dinleyen Başbakan, duy- qulu bir konuşma yapar. Memleketin iman olmadan ayakta duramayacağını dile getirerek, "Milletimizin mayası ahlaktır, dutandır, İslamdır. Eğer biz bugün ayaktaysak, ak sakall bir dedenin kucağında büyüdüğümüz için ayaktayız. "Eğitim öğretim sahasında din konusuna önem veremiyoruz. Bunu aikliğe aykırı sayıyorlar. Arkadaşlarım beni yalnız bırakıyorlar. Yalnızım, müsteşarım bile meşrik-ı a'zam (masonların baş- kanı). Burnumun dibine bile böyle adamlar koydular." der ve ağlamaya başlar.
Rahmetli Başbakan Adnan Menderes bütün girişimle- rine rağmen o yıl enstitüyü açtıramaz. Başta bakanları buna karşı çıkar. Ertesi yıl Milli Eğitim Bakanını görevden alır, ye- rine vekaleten Tevfik İleri'yi atayarak İslam Enstitüsünü kur- mayı başarır. Açılış 59 öğrenci ile yapılır.
AVNI ARSLAN
YANITLASİL
yuksel23 Aralık 2023 03:13
AVNI ARSLAN
YAKIN TARİHTEN
UNUTULMAYAN HATIRALAR
AKCAĞ
sy. 260,261.
YANITLASİL
Yorum Gönder
Bu blogdaki popüler yayınlar
İman
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Meric Tumluer Said Nursi
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Blogger tarafından desteklenmektedir
Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL
Vasiyet ve mustafa
PROFİLİ ZİYARET EDİN
Arşivleme
Kötüye Kullanım Bildir
Atatürk Eskişehir Yolunda
YanıtlaSilMUSTAFA KEMAL'İ AĞLATAN OLAY
Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı. Mustafa Kemal'in özel treni Eskişehir'e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu'sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir'e gidip annesini görecek ve La- tife'yi... Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal'in ve bir türlü uyku tutturamıyor.
Ali Çavuş, kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış, karanlığı seyrederken, bir yan- dan da kendi kendine mırıldanıp duruyor.
"Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmez dim. İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yi tirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım.
YANITLASİL
yuksel23 Aralık 2023 03:27
ma işe bak, giremiyorum. Kiyamıyorum paşama. Nasil erim ki: 'Anamız öldü paşam!' diyemem. Onun yüreği anası in atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak ynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafi uzatsam, Paşam sen sağ ol' desem 'Eyvah' demez mi? ''Koca vatanı urtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?"
Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İlçe- Tiden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.
Çavuş kompartiman kapısını açıp selam duruyor: "Emret Paşam."
Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:
"Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?"
"Uyku tutturamadım da Paşam."
"Annemden bir haber var mı?"
"Az önce bir telgraf geldi, dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar."
"Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım."
Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve me- rakla soruyor:
"Ne olan, ne haber aldın ki Paşam? Hayır haber inşallah."
Mustafa Kemal usul usul anlatıyor:
"Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana bir şeyler anlatı- yordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı gö- türdü. Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç!.."
Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken, Mustafa Kemal emri verdi:
"Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen!"
AVNI ARSLAN
191
YANITLASİL
yuksel23 Aralık 2023 03:28
Ali Çavuş kompartimandan çıkar çıkmaz, çözümü geti ren görevliyle karşılaştı.
"Ver onu" dedi. "Paşamız bekliyor."
Kâğıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve: "Sen sağol paşam" dedi.
"Millet sağ olsun."
Gözünden iri bir damla gözyaşı akıvermişti. Çavuş, "Ağ- lama paşam" diye yalvardı.
"Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, anavatan kurtuldu. Bununla da teselli bulu rum. Benim için ikisi bir." İşte ben bunun için: 'Bulunur kurta racak bahti kara maderini' diye cevap vermedim mi Namık Kemal'e?"
Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarıldılar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı.
YAKIN TARİHTEN UNUTULMAYAN HATIRALAR
192
Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Yenil Nesil Yayınları, 2001
FİTNELER, HEVALAR VE İHTİLAFLAR BÖLÜMÜ: 13,353; 17,518.
YanıtlaSilFitne bir kere çıktı mı sonu gelmez: 13,450-51.
Fitnede gençler rol oynar: 13,462-63.
Fitnede herkese ferdi olarak terettüp edecek vazifeler: 13,375.
Fitnede müdafa- nefis: 13,386,387.
Fitnede sabır: 13,375.
Fitnede sahabenin tutumu: 13,520.
Fitnede tesebbüt (Dikkatli, sabırlı olma): 17,5628. Fitneden kimler salim olabilir: 17,532.
Fitne, fikri gruplaşmadır: 13,452.
Fitne hadiselerini sahabeler çıkarmadı: 13,520-21-22.
Fitne hususunda islamın fetvası: 13,441.
Fitne-irşad münasebeti: 3,381.
Fitne-isyan: 6,198.
Fitnenin çeşitleri: 13,394-95.
Fitneye karşı fiili ve tatbiki plândaki tedbirler: 1,435-36.
Fitne Hz.Osman (r.a.)'ın hilafetiyle başladı: 17,156.
YANITLASİL
yuksel25 Aralık 2023 03:03
18. CİLT
MEFHUMLAR FİHRİSTİ
Fitne patlak verince yapılacak tavsiye: 13,365-66.
Fitne sebebiyle zamanın fenalaşması: 17,545.
Fitnenin geldiği cihet ve fitnelerin çıktığı kimseler: 13,471-72-73.
Fitnenin girmediği ev kalmaz: 13,466-67.
Fitnenin vasıfları: 13,447-48.
Fitne sırasında müslümanların takib edeceği siyaset: 13,373.
Fitne yavaş gelişir: 13,448-49.
Fitne zamanında cimrilik artar, asiller öldürülür, meydan adillere kalır: 13,461.
Fitneye karışmanın yasak olması: 13,370-71. Fitneye karışan sahâbeler: 13,527-28.
Fitneyi ihbar: 13,360.
Fitne zamanında dilini tutmak: 13,390-91; 17,529.
Fitne zamanında din lafta kalır: 13,456-57.
Fitne zamanında eve çekilmek, dağa çekilmek: 13,378-79-80.
Fitne zamanında herkes kendi görüşünü beğenir, cehalet artar ve
şaşkınlık olur: 13,454-55. Fitne zamanında irtidat artar: 13,459-60.
Fitne zamanında kerahet: 13,391.
Fitne zamanı katl vak'aları artar: 13,463-64.
Fitne zamanında kişinin kendiyle meşgul olması, başkasının sapıklığı ona zarar vermememesi: 13,366.
Fitne zamanında öldürmektense ölmeyi tercih etmek: 13,383-84. Fitne zamanında ölüm aranır, ganimet (devlet malı) helal addedilir:
13,466.
Fitne zamanında silah edinmemek: 13,392-93. Fitne zamanında terk-i diyâr etmek: 13,380-81.
Fitne zamanında yalan artar: 13,452. artar: 13,460-61.
Fitne zamanında zenginlik yalnız bırakmak: 13,377-78.
Fitnecileri Allah'a karşı sıdk içinde olana fitne zarar vermez: 14,238-39-42.
Demirbaş fitne: 13,395.
Dört büyük fitne: 13,419.
İctimaî kargaşa olarak fitne: 13,356-57.
Ismen zikredilen fitneler: 13,398-99.
Ismen zikredilmeyen fitneler: 13,418. Kıyamete kadar hakim olacak fitne: 13,426.
Medine'ye fitnenin çokca yağması: 13,428. Resulüllah (s.a.v.) bizleri dahili fitneye karşı uyarmıştır: 15,422-23.
Resulüllah (s.a.v.) kıyamete kadar gelecek olan fitne başlarını haber
vermiştir: 15,428-29.
Sahâbe ve fitne hareketleri: 13,519-20.
Sahâbe ve Tabiin arasında çıkan kavga
ve ihtilaf: 13,482-83-84.
Ümmeti helak edecek bela, fitnedir: 15,422.
Fiyat kızıştırmaya dair: 3,62.
Zamanla vukua' gelecek fitne ve hevalardan zikredilenler: 13,394-95-96.
Fiyat söylerken yüksek değil satmak istenilen fiat söylemelidir: 17,252. Fıkıh olmayan ibadette hayır yoktur: 15,185.
YANITLASİL
Yorum Gönder
Bu blogdaki popüler yayınlar
İman
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Meric Tumluer Said Nursi
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Blogger tarafından desteklenmektedir
Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL
Vasiyet ve mustafa
PROFİLİ ZİYARET EDİN
Arşivleme
Kötüye Kullanım Bildir
19. Hz. Peygamber'in (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Cennetteki dört şey, cennetin kendisinden
YanıtlaSildaha hayırlıdır:
Cennette ebedî olarak kalmak Cennetten daha hayır-
lıdır. Cennette meleklerin hizmet etmesi Cennetten daha hayırlıdır. Cennette peygamberlerle komşuluk Cennetten daha hayırlıdır. Cennette Yüce Allah'ın rızası Cennetten
YANITLASİL
yuksel25 Aralık 2023 22:51
CS MÜNEBBİHAT
"Cehennemdeki dört şey de, Cehennemin kendisin- den daha kötüdür:
daha hayırlıdır."
Cehennemde ebedî kalmak Cehennemden daha kö- tüdür. Cehennemde meleklerin kâfirleri kınamaları Ce- hennemden daha kötüdür. Cehennemde şeytanın kom- şuluğu Cehennemden daha kötüdür. Cehennemde Yüce Allah'ın gazabı Cehennemden daha kötüdür."
*
YANITLASİL
yuksel25 Aralık 2023 22:53
Jasavvuf Klasikleri
ibn Hacer El-Askalanî
MÜNEBBİHAT
UYARILAR
sy. 32,33.
YANITLASİL
yuksel25 Aralık 2023 22:56
Allah, Hz. İbrahim (a.s.)'ı "Halil". Hz. Musa (a.s.)'ı "Neciy" ve Beni de "Habib" ittihaz etti. Sonra buyurdu ki: "İzzetim ve Celalim hakkı için Habibimi, Halilim ve Neciyyim üzerine tercih ederim."
(Halil dost, neciy sırdaş, Habib sevgili demektir.)
Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 11 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel25 Aralık 2023 22:57
İnsanlar onu tanıyacak diye faciri anmaktan çekiniyor musunuz? Facirden, bulunduğu hal üzere bahsedin ki, insanlar ondan sakınsınlar.
Ravi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.)
Sayfa: 12 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel25 Aralık 2023 22:59
نَاسًا مَفاتيح لِلشَّرِّ مَغَالِيقٌ لِلْخَيْرِ فَطُوبَى لِمَنْ جَعَلَ الله مَفَاتِيحَ الْخَيْر عَلى عَلَى يَدَيْهِ * ه ط والحكيم د هــــــب عن يَدَيْهِ وَوَيْلٌ لِمَنْ جَعَلَ اللَّهُ مَفَاتِيحَ الشَّرِ
س
انس)
1716- İnsanlar arasında, hayrın anahtarları, şerrin kilitleri olan kişiler vardır. İnsanlar arasında şerrin anahtarları, hayrın kilitleri de mevcuttur. Allah'ın hayır anahtarları eline verdiği kimseye ne mutlu! Allah'in şer anahtarlarını eline verdiği kimsenin de vay haline!
النَّارِ عَلَى وَجْهِهِ لَأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَقُولُ
YanıtlaSilفي
الْجَمَاعَةَ فَهُوَ
٥٣٨٨ - مَنْ فَارَقَ
عَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الْأَرْضِ اذا دعاه امَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ وَالْخِلافَةُ مِنَ اللَّهِ فَإِنْ كَانَ خَيْراً فَهُوَ يَذْهَبُ بِهِ وَإِنْ كَانَ شَرًّا فَهُوَ يَأْخُذُ بِهِ
عَلَيْكَ اَنْتَ بِالطَّاعَةِ فِيمَا أَمَرَكَ اللَّهُ تَعَالَى بِهِ (طب عن ابن سعد بن جنادة) *
5388- Kim cemaatten (müslüman topluluğundan) ayrılırsa, o ateştedir. Çünkü Allah: "Yoksa bunalmışa, kendisine dua ve iltica ettiği zaman icabet eden, fenalığı gideren, sizi yeryüzünün hükümdan kılan mı? Allah ile beraber bir ilâh ha? Siz ne kıt düşünüyorsunuz" buyurmuştur. Demek ki hilafet Allah'tandır. Eğer hayırlı olursa O'na götürür. Şer ise o şer sebebi ile muâhaze olunur. Allah Teâla'nın emrettiği şeyde sana taat gerekir.
Cennet ehli Cennetteki makamlarına yerleşir ve Cuma'dan Cuma'ya Allah'ı ziyarete giderler. Onlara Arşı Rahman aşikâr olup, Allah'ı görürler. Bu Cennet bahçelerinden birinde olur. Ve herkes derecesine göre bir minbere yerleşir. En aşağısının yerleri misk tepelerindedir. Ve bunlar kendi hallerini diğerlerinden aşağı görmezler. Soruldu ki: "Rabbimizi görecek miyiz?" Buyurudu ki: "Evet, ayın 14'üncü gününde görülmesinde, ya da güneşin görülmesinde nasıl hilâf yoksa, (veya bunları nasıl izdihamsız görüyorsanız) öyle Rabbinizi göreceksiniz." Allah (z.c.hz.) onlara ayrı ayrı muhatap olur. Ve hatta bazılarına dünyadaki bazı sözlerini hatırlatır. Kul: "Yarabbi mağfiret etmemiş miydin?" der. Allah: "Ettim de onunla buraya geldin" buyurur. O esnada iki bulut öyle güzel kokular serper ki, kimse böylesini görmemiştir. O zaman Allah Tealâ buyurur ki: "Haydi kalkın ikram edeceğim şeylerin başına." O zaman kalkıp cennetin çarşılarına gelirler. Bu çarşılarda aklın tasavvur edemiyeceği şeyler vardır. Orada ne para verilir, ne de yüklenilir. Sadece emredilir. İşte orada biz birbirimizle karşılaşacağız. Derecesi üstün olanların elbisesi başka olur. Ve birinin gözüne bu ilişince kendi elbisesi de derhal fevkalâde olur. Çarşılardan yerimize döneriz. Ailelerimiz: "Başka bir şekilde güzelleşip geldiniz" derler. Biz de deriz ki: "Tabii güzelleşip gelmek hakkımızdır. Zira Rabbımızı ziyaretten geliyoruz."
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 118 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
Benden sonra ümmetim üzerine şu üç dalaletten korkarım. Hevalara uymak, karın ve şehvetlere uymak ve marifetten sonra gaflete düşmek.
YanıtlaSilRavi: Hz. Eflah (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
yuksel3 Ocak 2024 20:41
YanıtlaSilZehra BAYSAL | Hz. Peygamber'in Örnekliginde Största le
Ebü'l-Abbas Sehl b. es-Saidi (r.a.) şöyle anlatıyor Hz. Peygamber'in (s.a.s.) yanından bir adam geçti Res lullah Efendimiz (s.a.s.) yanında oturan kimseye
Şu adam hakkında ne düşünürsün, diye sordu. O de Eşraftan biridir, herhangi bir kadının nikâhına talip olst talebi kabul edilmeye, bir konuda aracılık etse sözü din lenmeye lâyık biri, dedi. Resûlullah (s.a.s.) sustu, bir şey söylemedi. Sonra başka biri geçti. Bu defa Resûlullah Bunun hakkında ne düşünüyorsun, diye sordu. Adam: Ya Resûlallah, bu yoksul bir Müslümandır, biriyle evlen mek istese isteği geri çevrilir, aracılığına itibar edilmez. bir şey söylese sözüne kulak asılmaz, dedi. Bunun üzeri ne Resûlullah (s.a.s.):
Bu (fakir), öteki gibi dünya dolusu insandan daha hayırlıdır dır, buyurdu. 418 Buhârî
YANITLASİL
yuksel3 Ocak 2024 20:44
HZ. PEYGAMBER'İN ÖRNEKLİĞİNDE
SÖZSÜZ İLETİŞİM
Zehra BAYSAL
146.sy.
الْبَلَاءِ وَالصَّبْرُ عِنْدَ صَدْمَةِ الْأُولَى وَانْ الْجَزَاء مَعَ انَّ عِظَمَ ١٦٣٧ - ان الله تَعَالَى إِذَا اَحَبَّ قَوْمًا اِبْتَلاهُمْ فَمَنْ رَضِيَ فَلَهُ الرِّضَى وَمَنْ سَخَطَ فَلَهُ
YanıtlaSilالسخط (ت حسن غريب ٥ هب وابن جرير عن انس) ه
1637. Büyük mükâfat büyük bela karşılığında olur. Makbul sabır ise musibetin ilk anında olan sabırdır. Allah bir kavmi sevdiği zaman, onları bir takım musibetlerle sinar. Kim razı olursa ona Allah'ın rızası vardır. Kim öfkelenirse ona da Allah'ın gazabı vardır.
١٦٣٨ - انَّ عَلَيْكَ السَّلاَمُ تَحِيَّةَ الْمَوْتَى إِذَا لَقِيَ أَحَدُكُمْ أَخَاهُ فَلْيَقُلْ
عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ (ابن السنى عن انس) السَّلَامُ
1638- (Çoğul değil de tek olarak) "Aleykes selâmü" ölülerin
selamlaşmasıdır. Biriniz kardeşi ile karşılaştığında: "Esselâmü aleyküm ve rahmetüllâhi ve berakâtüh" desin.
YANITLASİL
yuksel3 Ocak 2024 21:44
١٦٤٣ - انَّ فُقَرَاءَ الْمُهَاجِرِينَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ قَبْلَ أَغْنِيَائِهِمْ بِمِقْدَارِ خَمْسَ
مائَةِ سَنَةٍ (ه عن ابي سعيد) 1643- Muhacirlerin fakirleri, cennete zenginlerinden beşyüz yıl önce gireceklerdir.
١٦٤٤ - إِنَّ فُقَرَاءَ الْمُسْلِمِينَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ قَبْلَ أَغْنِيَائِهِمْ بِمِقْدَارِ أَرْبَعِينَ عَامًا حَتَّى يَتَمَنَّى أَغْنِيَاءُ الْمُسْلِمِينَ يَوْمَ الْقِيَمَةِ أَنَّهُمْ كَانُوا فُقَرَاء فِي الدُّنْيَا وَإِنَّ اغْنِيَاءَ الْكُفَّارِ لَيَدْخُلُونَ النَّارَ قَبْلَ فُقَرَائِهِمْ بِمِقْدَارِ أَرْبَعِينَ عَامًا حَتَّى يَتَمَنَّى أَغْنِيَاءُ الْكُفَّارِ أَنَّهُمْ كَانُوا فِي الدُّنْيَا فَقَرَاء (الديلمي ابي بريدة وفيه نقيع بن
الحرث متروك
1644- Müslümanların fakirleri cennete, zenginlerinden kırk yıl önce girerler. Müslüman zenginler kıyamette bu yüzden: "Ah keşke dünyada biz de fakir olsaydık" diye temennide bulunacaklar. Kafirlerin zenginleri ise cehenneme, fakirlerinden kırk yıl önce girerler. Bu yüzden küffarın zenginleri de: "Ah keşke dünyada fakir olsaydık" temennisinde bulunacaklar
ÂHIRET GÜNÜ
YanıtlaSilTelif Eden:
Abdülkadir el Hac Mutlaku'r-Rahbavi
Tercüme edenler:
Ahmet Hulûsi SERDAROĞLU
Diyanet İşleri Başkanlığı Teftiş
Kurulu Üyesi
Lütfi ŞENTÜRK Ankara Merkez Vāizi
YANITLASİL
yuksel3 Ocak 2024 23:02
Dokuzuncu hikâye :
Bir Müslüman da Azrail (A.S.) ile karşılaştığı bir anında «Lâilâhe illellah» demesi için sıkıştırılmış. O da «Diyemiyorum arkadaşlar> de- miş. <>> demiş... Sebebini soranlara: «Ömrümde bir kere zina etti idim de onun için dilim bağlı>> demiş.
Onbirinci hikâye :
Biri de ayni şekilde dili tutulunca, sebebini sormuşlar, o da «Bir va-
kit karım hasta oldu. Zevciyete muktedir olamadı, kölemin ırzına geçti idim de, onun için dilim bağlandı kaldı. Şimdi Allaha ait bir zikir ede- mem, suçluyum» demiş.
YANITLASİL
yuksel3 Ocak 2024 23:04
Dokuzuncu hikâye :
Bir Müslüman da Azrail (A.S.) ile karşılaştığı bir anında <> demesi için sıkıştırılmış. O da «Diyemiyorum arkadaşlar» de- miş. «Niçin diyemiyorsun?>> denilince: «Ben halk içinde iyiliklerle meş- gul olurdum, tenha kalınca her kötülüğü işlemeyi uygun bulurdum da onun için dilim tevhidi diyemiyor» demiş.
HRISTIYANLAR, TAHRIF EDİLMİŞ İNANÇLARINA GÖRE YAHUDILERI, HAZRET LISAYI ÇARMIHA GERMELERI SEBEBİYLE TANRI KATIL OLARAK GOROP LANETLİ BİR KAVIM KABUL EDERLER AYNI ŞEKİLDE YAHUDILER
YanıtlaSilDE HAZRET ISA'NIN NESEBİYLE İLGİLİ ÇİRKİN IFTIRALARDA BULUNUR VE ONU HAŞA SAPKIN BİRİ OLARAK GÖRÜRLER
NİTEKİM TARİHTE YAHUDI VE HRISTIYANLAR UZUN MÜDDET BİRBİRLERİNE DÜŞMANLIK ETMİŞLER, BILHASSA HRİSTİYANLAR, KENDİ TOPRAKLARINDA YAŞAYAN AZINLIK YAHUDILERE BOYOK ZULÜM VE KATLIAMLAR YAPMIŞLARDIR HATTA YAHUDILER, İSPANYA'DAKİ BÜYÜK KATLİAMDAN, ECDADIMIZ OSMANLI'NIN MERHAMETİYLE KURTULMUŞLARDIR BUNA RAĞMEN, BİRBİRİNİN
CAN DÜŞMANI OLMASI GEREKEN YAHUDI VE HRİSTİYANLAR, "KÜFÜR TEK MİLLETTİRİ HÖKMONO TE'YİD EDEREK BUGON MÜSLÜMANLARA KARŞI BİRLEŞEBİLİYORKEN, ALLAH'IN KARDEŞ KILDIĞI MÜSLÜMANLARIN, DİNDAŞLARINI KATLİAMDAN KURTARMAK İÇİN BİLE YEKVÜCUT OLAMAYIŞI NE KADAR DA HAZİNDİRL
YANITLASİL
yuksel5 Ocak 2024 20:00
BUGÜN BAŞTA FİLİSTİN OLMAK ÜZERE, SURİYE, MYANMAR, DOĞU TÜRKİSTAN VE DİĞER İSLÂM BELDELERİNDEKİ MAZLUM DİN KARDEŞLERİMİZİN İÇLER ACISI HALİ, HEPİMİZİ DERİN BİR NEFİS MUHASEBESİNE SEVK ETMELİDİR.
UNUTMAYALIM Kİ BU HÂL, ONLAR İÇİN DE AĞIR BİR İMTİHANDIR, BİZİM İÇİN DE... ONLAR İÇİN, SABIR, SEBAT VE TAHAMMÜL İMTİHANIDIR, BİZİM İÇİNSE DİN KARDEŞLERİMİZE NE KADAR VEFÅ GÖSTEREBİLDİĞİMİZİN İMTİHANI...
YANITLASİL
yuksel5 Ocak 2024 20:01
MUHYİDDİN İBN-I ARABİ HAZRETLERİ BUYURUYOR:
"FİRAVUN, ZUHÜR EDECEK OLAN HAZRET-I MÚSA'YI İMHA İÇİN RİVAYETE GÖRE-YETMİŞ BİN MASUMU KATLETTİ. HALBUKİ KATLEDİLEN ÇOCUKLARIN HEPSİ, HAZRET-I MÚSAYA HAYATINDA İMDAD OLMAK, ONUN RÜHÂNİYETİNİ GÜÇLENDİRMEK İÇİN ÖLDÜRÜLÜYORLARDI. ÇÜNKÜ FİRAVUN HENÜZ MÜSA'YI BİLMİYORSA DA HAK TEÅLA BİLİYORDU. ELBETTE O MÅSUMLARIN HER BİRİNİN ALINAN HAYATI, MÜSA'YA AİT OLACAKTI. ZİRA HEDEF O İDİ." NEMRUD VE FİRAVUN'UN KATLİAMLARINDAN SONRA ÜÇÜNCÜ BÜYÜK "ÇOCUK KATLİAMI" DA-MAALESEF-BUGÜN SİYONİST İSRAİL TARAFINDAN YAPILIYOR.
NİYAZIMIZ ODUR Kİ, GEÇMİŞTE NASIL NEMRUD VE FİRAVUN HELAK OLMUŞSA -İNŞAALLAH-BUGÜN FİLİSTİNLİ KARDEŞLERİMİZE ZULMEDEN ÇOCUK KATİLLERİ DE AYNI ŞEKİLDE KAHR-I İLAHİYE DÜÇÅR OLURLAR.
CENAB-I HAK, BUGÜN GAZZE'DE KATLEDİLEN HER MÅSUM YAVRUNUN RÜHANİYETİNİ, İSLÂM'IN İSTİKBALİNDEKİ ŞANLI ZAFERLERİN MÜJDECİSİ KILSIN
YanıtlaSil٢٩٥١ - الْمَوَازِينُ بِيَدِ اللَّهِ يَرْفَعُ قَوْمًا وَيَضَعُ قَوْمًا وَقَلَبُ ابْنِ آدَمَ بين اصْعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ إِذَا شَاءَ اَزَاغَهُ وَإِذَا شَاءَ أَقَامَهُ* (ابن جرير والجلمى
عن سمرة بن فاتك) 2951- Teraziler Allah'ın yed-i kudretindedir. Bir kavmi derece itibarı ile kaldırır, diğer bir kavmi indirir (alçaltır). Ademoğlunun kalbi, Rahman'ın iki kudret parmaklarının arasındadır. Dilerse bâtila kaydınr,
dilerse hak üzerinde sabit tutar.
٢٩٥٢ - الْمَوْتُ غَنِيمَةٌ وَالْمَعْصِيَةُ مُصِيبَةٌ وَالْفَقْرُ رَاحَةٌ وَالْغِنَى عُقُوبَةٌ
وَالْعَقْلُ هَدِيَّةٌ مِنَ اللَّهِ وَالْجَهْلُ ضَلَالَةٌ وَالظُّلْمُ نَدَامَةٌ وَالطَّاعَةُ قُرَّةُ الْعَيْن
YANITLASİL
yuksel6 Ocak 2024 18:53
وَالْبُكَاءُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ النَّجَاةُ مِنَ النَّارِ وَالضَّحِكُ هَلَاكُ الْبَدَنِ وَالتَّائِبُ مِنَ
الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ (هب وضعفه والديلمي عن عائشة)
2952- Ölüm ganimet, masiyet musibet, fakirlik rahat, zenginlik ceza, akıl Allah'tan gelen bir hediye, cehalet sapıklık, zulüm nedamet, taat göz aydınlığı, Allah korkusundan ağlamak ateşten kurtulmak, gülmek bedenin helakıdır. Günahtan tevbe eden günahı olmayan gibidir.
٢٩٥٣ - الْمَوْتُ كَفَّارَةٌ لِكُلِّ مُسْلِمٍ *
حل هب خط كر عن انس وصححه ابن العربي
2953- Ölüm her müslüman için keffarettir.
٢٩٥٤ - الْمَوْتُ تُحْفَةُ الْمُؤْمِنِ والدرهم الْمُنَافِقِ وَهُمَا زَادَهُ وَالدِينَارُ بَيْعُ
الى النار (قط عن جابر)
2954- Ölüm, mü'minin hediyesidir. Dirhem ile dinar da
münafığın baharidir. Her ikisi de onu Cehenneme sürükler.
AYET
YanıtlaSilmâya güçlük yoktur; topala güçlük yoktur; hastaya da güçlük yoktur. (Bunlara yapamayacakları görev yüklenmez; yapamadıklarından dolayı günahkâr olmazlar.) (Nûr, 24/61)
O'NUN YOLUNDA GİDENE ENGEL YOK
İlk Müslümanlardan biriydi Abdullah b. Ümmü Mektûm. Gözleri görmüyor-
du ama gönlü hakikat ışığını görmüştü. Kalbi olduğu hâlde anlamayan, gözleri olduğu hâlde görmeyen, kulakları olduğu hâlde işitmeyen, görünürde sağlık- lı nice bahtsız insanın aksine karanlık dünyasını iman nuruyla aydınlatmıştı. Abdullah samimi bir Müslüman'dı. Görme engelli olması onu hak mücadelede ön sıralarda yer almaktan alıkoyamadı. Azimli, güvenilir ve işinin ehliydi. Bu özelliklerinden ötürü Resûlullah ona pek çok önemli görev verdi. Kendisi hicret etmeden önce Medineli Müslümanlara Kur'an öğretmek için Mus'ab b. Umeyr ile onu göndermişti. Hicretten sonra da onu Bilâl-i Habeşî ile birlikte Mescid-i Nebevî'ye müezzin olarak görevlendirdi. Sefere çıktığı birçok kere Medine'de kalanlara namaz kıldırması için yerine onu vekil bıraktı. Cihattan muaf tutulmuş olsa da Abdullah, bu faziletli amelden de geri kalmadı. Resûl'ün vefatından yıllar sonra katıldığı savaşta aldığı yaralar sonucu şehitlik mertebesine ulaştı
Her hak sahibine hakkını veriniz. Çocuk yatağındır(yatak sahibinin). Zani için de recm vardır. Kim ki, efendisinden başkasını veli edinirse, yahud başkasına nisbet iddia ederse Allah'ın meleklerinin ve insanların hepsinin laneti onun üzerine olsun. Böylesinin ne nafile, ne de farz ibadeti kabul olunur.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
Sayfa: 22 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
Allah (z.c.hz.)ne isyan mahiyetinde olan yerde, mahluka itaat yoktur.
YanıtlaSilRavi: Hz. İmran (r.a.)
Sayfa: 481 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
Abdulcelil CANDAN
YanıtlaSilki, onda hem çetin bir sertlik hem insanlar için birçok faydalar vardır. Çünkü Allah kendisine ve peygamberlerine giyabında yardım edenleri belli edecektir Şüphesiz Allah çok güçlüdür, üstündür 67 âyeti, güçte "dengeler unsuru"nu ortaya sermektedir. Ayet, güçle beraber adalet ve irfanı öngördüğü gibi, ilim ve adalet için de gücün gerekliliğine dikkat çekmektedir. 65 Ayet aynı zamanda ilim, adalet ve güçten oluşan İslâm medeniyetinin formülünü de vermektedir.
Sahip olduğumuz güçle, büyük ve yararlı hedeflere ulaşmayı, yeryüzünde fitne, ilhad ve cehaleti önlemeyi gaye edinmeliyiz. İman veya Allah korkusundan yoksun bir gücün yarardan çok zararı söz konusudur. Hedefe ulaşmak için iman, bu gücü yönlendiren manevi bir motivasyon işlevini görmektedir. Nietzsche ahlâka dayanan güce, erdemlilerin ahlâkı derken, ahlâktan soyutlanmış güce de köle- lerin ahlâkı adını vermektedir.69 "Ey Şuayb! Biz senin söylediklerinin çoğunu iyi anlamıyoruz ve aramızda seni gerçekten zayıf buluyoruz, eğer akrabalarından beş on kişi olmasaydı seni kesinlikle taşlayarak öldürürdük." Şuayb'ın (a.s.) kavminin kendisini bu biçimde tehdit etmeleri ahlâktan soyutlanmış bir gücün tipik bir örneğidir. Güçleri yetseydi onu hidâyet öncüsü Hz. Şuayb'a karşı kullanacaklarını açık bir biçimde ifade etmişlerdir. Velhasıl, İslâm'ın öngördüğü güç, ahlâki değerlere dayalı güçtür.
ULEMA VE GÜÇ
(Fransız yetkilisine hitaben) Beni faaliyetlerimden engellemeye asla gücünüz yetmez. Çünkü ben ya düğünde bulunur törene katılanlara bir şeyler öğretirim, ya taziyede bulunur taziyeye gelenlere vaaz ederim, ya trende olur yolcuları eğitirim ya hapishane mahkûmları eğitirim. Ben her yerde öğretmen ve mürşidim."
Ulemanın gücü, hava misali toplumun her kesimini kuşatıp etkin Wini göstermektedir. Ulema, yerine göre toplumun konuşan dil
Abdülhamid Bådis
Mohammed Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, Istanbul: 1979. VII/4761
Muhammed Hüseyin, İslâm Kuvvetinin Mantığı, çev. Vahdetti
Ulemanın GÜCÜ
sy. 26,27,28.
Abdulcelil Candan
Allah teala bir kula buğz ettiği zaman, ondan hayayı soyup alır. Hayayı alınca da o kimseyi sen sevmeyen ve sevilmeyen bir şahıs olarak görürsün. Allah, emaneti de ondan alır. Emanet alınınca, merhameti de alır. Merhamet alınınca da İslam'ın esasını da o kimseden alır. İslam'ın esası alınınca da, o kimseyi artık kovulmuş bir şeytan olarak görürsün.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 23 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
Allah'ın emrini aziz et, Allah da seni aziz etsin.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
Sayfa: 74 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
İslâmî Dünya Devleti,
YanıtlaSildünya çıkarlarını Ahirete tercih eden değil.
Sokaktaki vatandaş!..
YanıtlaSilNe demek “Sokaktaki vatandaş”?
Kendi halinde yaşam mücadelesi veren “sıradan” vatan evlâdı.
Fedakâr, cefakâr…
Her durumda memleketine sahip çıkar.
Vefalı.
Sağduyulu.
Anadolu Evlâdı.
Merhum Necip Fazıl Üstad’ın ifadesiyle:
“Saf çocuğu, mâsum Anadolu’nun.”
x
Uzun yıllardır, “Sokaktaki Vatandaş” ile iletişim hatlarımızı açık tuttuğumuz, çok kolay ulaşır halde durduğumuz için dert dökmek, fikir belirmek istediğinde, müracaat ettiği adresler arasındayız.
Günümüzün en az iki saati, “Sokaktaki Vatandaş”ın derdini dinlemeye tahsisli.
Twitter’daki DM (Direkt Mesaj) imkânı herkese açık, oradan da her gün yüzlerce “özel” mesaj geliyor.
Telefon numaramızı isteyenlere de, genellikle “olumlu” karşılık veriyoruz.
O kadar ki, bulunduğumuz yere “pat diye” gelenler bile var;
“Aileden sayılırsın!” diyerek!
x
Önceki gün sabah vakti, ara sıra arayarak hatırımızı soran bir yaşlı “sakin” beyefendi, şaşırtıcı bir tepki verdi.
Açar açmaz…
“Selam” alışverişinin hemen ardından…
“Kardeşim, emeklinin halinden niçin bahsetmiyorsunuz!” diye bağırdı.
“Ulan”lı konuşunca…
“Efendim, beni şaşırtıyorsunuz!” diye ikaz ettim.
“Ne yapayım, bu durumda nazik mi konuşayım!” dedi.
Emeklilerin dertlerini en fazla gündeme getiren yazarlardan biri olduğunu hatırlattım.
“Biliyorum, biliyorum, kızgınlığım emeklinin halinden hiç bahsetmeyenlere” deyince, “Haydaaa!” çektim:
“Muhterem Ağabey, onları arayıp sitem etseniz? Siz, bu konulardan en fazla bahsedene fırça atıyorsunuz!”
YanıtlaSilÖfkeli, öfkesini boşaltacak yer arıyor, Yaşlı Beyefendi:
“Haklısın da, nasıl ulaşacağız onlara. Burunları kaf dağında. Televizyonlara bakıyoruz, sanki biz yokmuşuz gibi! Ne kadar koptular bunlar kardeşim bizden.. Ulan diyorum ki… “
x
Uzun uzun anlattı yaşadıklarını…
Tabana çok yakın bir maaşla geçinmeye çalışıyormuş…
“Kurbağanın gözü patlamak üzere!” diyor.
“Toruna harçlık veremiyorum artık! Düğün oluyor, bir şey takamıyorum! Dedelik kolay mı sanırsınız!”
Fena bunalmış.
Fırçalıyor.
Canı sağolsun.
X
Dert küpü olduk.
Arayan arayana…
Diyorlar ki;
“Acayip bir durum var!
Büyük bir boşluk hissi!
Yıllardır bu marketler her fırsatta zamları dayıyor!
Her zam dayayışlarında da, ‘yetkililer’ fırsatçılara göz açtırılmayacağını, denetimlerin artarak devam edeceğini söylüyor… Bu yıllardır böyle… Yıllardır böyle deniyor, ama sonuç? Yok! Yani, başa çıkılamıyor mu?
Berat Albayrak, hal yasası tamam, birkaç ayda tamam, demişti, bakanken. Gitti, yıllar oluyor.
Bir hal yasası bile çıkmadı, neden!
Arkadaş, sinir oluyorum.
Başıboş köpekler sokaklarda, caddelerde çocukları parçalıyor, ‘Buna müsaade etmeyiz, buna müsaade etmeyiz.’
Birçok televizyonda ahlâksızlık diz boyu, ailenin dibine dinamitler yerleştiriliyor, dinamitler patlıyor…
Hassasiyet sahibi insanımızla dalga geçiliyor, karalanıyor…
Yıllardır söylenen ne?
Bunlara müsaade etmeyiz!”
X
Bizi arayanların çoğunun siyasi tercihlerini kolaylıkla tahmin edersiniz.
Kahir ekseriyeti, asla ve kat’a “Tek Parti”, “İzm” zihniyetine rağbet etmez..
Milli meselelerde nerede durdukları çok nettir.
“Sokaktaki insana” kimse milliyetçilik, memleket meselesi dersi vermeye kalkmasın!
Memleketin başı derde girdiğinde, birileri “Ortada kuyu var, yandan geç!” oynarken, bu insanlar, aslanlar gibi meydanlara indiler.
YanıtlaSilCanlarını hiçe saydılar!
Bu insanların arasında, çok sayıda 28 Şubat mağduru da var ya da onların çocukları, hatta torunları.
Bazı “Muhafaza-KÂR medya” mensupları, “nereden geldiklerini” unutup, kendilerine tepeden bakarlar ama…
Bulundukları yerleri onlara borçludurlar!
Sokaktaki insanı unutmak, onu hafife almak büyük hata olur!
Kesimler arasında, “adalet duygusunu” örseleyecek “ayrımcılıklar” yapmak da, öyle!
Sokaktaki insan samimidir.
Size makamlarınız, mevkileriniz, servetleriniz için yaklaşanlar; sizden istifade edemeyeceklerini anladıkları an, karşı tarafa geçmekte tereddüt etmezler!
Üçe gelen, beşe gider!
Sizi hiç eleştirmeyen, ikaz etmeyen dostunuz değildir!
Her yaptığınızı alkışlayanın, güç başkalarının eline geçtiğinde onları da alkışlayacağından hiç şüphe etmeyiniz!..
“Sokaktaki vatandaş”, sağduyuludur.
YanıtlaSilKahir ekseriyeti memleketine âşıktır.
Ben hataya düşmekten “sokaktaki vatandaş”ın vesile olmasıyla kurtuldum nice kereler!
Zira…
Onlar, beni “Allah rızası için” ikaz etmekten çekinmezler.
Zira…
Onlarla aramda, “maddi menfaat” bağı yoktur!
Onlar bana, dünyevi makam, mevki verebilecek imkâna sahip değillerdir.
Aramızdaki konuşmalar, tamamen memleket meseleleri üzerinedir.
Her seçim öncesinde arayıp “Abi (ya da kardeş) ne yapsam? Bu tarafa bakıyorsun böyle, o tarafa bakıyorsun öyle! De bakalım, ben ne yapayım?” diye sorar fikrimi alırlar.
Çoğu bana itimat eder.
Ben de onlara itimat ederim, zira dedim ya, karşılıklı olarak “dünyevi menfaat” beklentimiz yoktur.
“Sokaktaki Vatandaş” sağduyunun sesidir.
Öyle olmasaydı, şimdiye kadar çoktan “sokakları karıştırmak” isteyenlerin oyunlarına gelmişti.
Öyle olmasaydı, algı operasyonlarının tesirinde kalarak, memleketi “saçma sapan”, “son derece tehlikeli” organizasyonların eline bırakmıştı!
x
Ben, “Sokaktaki Vatandaş”a çok saygı duyuyorum.
Onu dinlemeyi, sesinin duyulur hale gelmesine katkıda bulunmayı “milli mesele” olarak görüyorum.
Bu insanların kırılmasının, küstürülmesinin çok “sıkıntılı” durumlara yol açacağını da…
Bir “Sokaktaki Vatandaş” olarak ısrarla ifade ediyorum!
x
Bir dost olarak İkaz ediyorum!..
Sizi hiç eleştirmeyen, ikaz etmeyen dostunuz değildir!
YanıtlaSil5.BÖLÜM
YanıtlaSilSAĞLIK RAPORUYLA DARBE
Abdülaziz'i kanlı bir darbeyle tahttan indirenlerin hesabını Çe kez Hasan bozmuştu. Padişahlık koltuğuna oturttukları V. Murad' zaten aklı karışıktı, yaşanan hadiseler karşısında iyice kontrolün kaybetti. Yaklaşık üç ay sonra akli dengesinin yerinde olmadığır ilişkin raporla tahtını II. Abdülhamid'e devretmek zorunda kald Hüseyin Avni Paşa cuntasının tahta taşıdığı V. Murad masond Hem cuntanın hem mason sultanın iktidarının ömrü kısa sürdü Mason locaları hafife alınmamalıdır, o günlerde tezgahlarından pa dişah geçirecek kadar güçlüydüler. Abdülhamid, V. Murad'ı 1878'd Çırağan Sarayı'na hapsettiğinde masonlar iki kez (20 Mayıs-2 Haziran) onu kaçırma teşebbüsünde bulundular, onunla irtiba kesmediler. Sultan Abdülaziz'i kanlı bir darbeyle indiren cuntanı önemli fertlerinden Mithat Paşa ve Ziya Paşa da masondu.
Osmanlı coğrafyasında bilinen ilk mason locası Lale Devri'nd 1721 yılında Galata'da açılmış, Sultan I. Mahmut bu locayı 1748'd kapatmıştır. Ama Tanzimat sonrasında bu localar Sadrazam Mustaf Reşid Paşa'yla birlikte mantar gibi çoğalmışlardır. 1854-1856 yıl ları arasında süren ve Osmanlı'yı felakete sürükleyen Kırım Harb esnasında bu mason localarının sayısı en üst düzeye ulaşmıştır.
II. Abdülhamid'in padişah olmasından sonra sivil ve asker
bürokrasi ile askerler ve mason locaları kıyasıya yarışmışlardın
Masonlar, her türlü gizli örgütlenmeye destek vermişler, ordu için
de masonların sayısı hızla artmıştır. Örnekse, Makedonya Masor
Locasında üyelikleri kabul edilen 170 kişiden 16'sını 2. ve 3. Or
duya mensup subaylar teşkil ediyordu. Bu gruplar Balkanlardak
ayrılıkçılara da destek veriyorlardı. Makedonya Rizorta Masor
ŞAMİL TAYYAR
YanıtlaSilLocasının Arnavut ihtilalcilere 14 milyon dolarlık silah ve teçhizat yardımı yaptığı, bu organizasyonun gerisindeki ismin aynı zamanda İtalyan casusu olduğu ifade edilen Emanuel Karasso olduğu bilin- mektedir. Masonların, derin tarihin önemli kilometre taşlarından olduğu unutulmamalıdır. İttihat ve Terakki dahil birçok gizli ör- gütün kurucuları arasında yer alan masonlar, yakın tarihimizin en büyük gizli örgütü olan Ergenekon'un da önemli hissedarlarıdır. Ergenekon operasyonunun 10. dalgadan sonra duvara çarpması, mason localarına dokunması sebebiyledir.
Masonların Osmanlı planı
Bu süreçte üzerinde durulması gereken önemli noktalardan biri, Ortadoğu'da kurulması arzu edilen bir Yahudi devletine zemin hazırlama iddiasıdır. Bu girişime en sert biçimde karşı çıkan kişi ise Abdülhamid olmuştur. Mason üstadı Theodor Herzl'in bu konudaki yoğun çabaları tarihi vakıadır. Herzl ile Abdülhamid arasında geçtiği iddia edilen bir görüşme vardır ki, bu niyetin açık ikrarıdır. Buna göre, Herzl'in Abdülhamid'e, "Filistin'de Yahudilerin toprak sahibi olmalarına müsaade et." dediği rivayet edilmektedir. "Bu toprak- lar benim değil milletimin malıdır." diyerek öneriyi geri çeviren Abdülhamid bu talebe evet deseydi, Osmanlı'nın dış borçlarını ödemek üzere 20 milyon sterlin verecekler, Ermeni meselesinin çözümüne yardımcı olacaklar, Avrupa'daki aleyhte kampanyaları önleyeceklerdi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında im- zalanan Ayestefanos Anlaşması'nın, Osmanlı coğrafyasında başta Ermeniler olmak üzere azınlıkları daha da cüretlendirdiği herkes tarafından bilinir. Ermeni sorununun ciddi boyutlara ulaşmasında, bu anlaşmanın sahip olduğu rol unutulmamalıdır.
Abdülhamid'in Derin Devleti
Tabii Osmanlı'nın her geçen gün giderek azalan itibarı ve savaş meydanlarında art arda gelen yenilgiler, milliyetçilik öfkesi sayesin de rahatça hareket eden Yeni Osmanlılar gibi İstanbul, Selanik ve Paris merkezli irili ufaklı birçok gizli örgütün doğmasına yol açtı. Sultan Abdülhamid, bir taraftan Osmanlı coğrafyası üzerinde oyun kuran Rusya, Ingiltere, Almanya, Avusturya ve Fransa arasında mekik dokuyordu, diğer taraftan yabancı istihbarat örgütleri ve
ÇELİK ÇEKİRDEK
YanıtlaSil41
mason localarının destek verdiği ihtilalci gruplarla savaşıyordu. Abdülhamid, bu ülkelerin ve gizli istihbarat teşkilatlarının, Os- manlı içindeki gizli örgütlerle kurmuş olduğu işbirliğini kırmak, devletin bekasını sağlamak niyetiyle güçlü bir polis ve jandarma teşkilatı kurdu, III. Selim döneminde kurumsallaştırılan istihbarat merkezini güçlendirdi. Muhbirlerle birlikte hafiye sayısı neredeyse 10 bine ulaştı. Sadece İstanbul'da hafiye sayısının 4 bin olduğu söylenmektedir. Bu süreci "İstibdat Dönemi", Abdülhamid'i de "Kızıl Sultan" olarak adlandıranların, Osmanlı'yı parçalamaya çalışan ülkelerle işbirliğini ve mason localarının moderatörlüğünü sorun olarak değerlendirmemeleri manidardır.
Ne var ki, Abdülhamid döneminde güçlü bir istihbarat ve ope- rasyon birimi oluşturulmasına rağmen, ihtilalci grupların örgüt- lenmelerine engel olunamadı. Osmanlı'nın içinde bulunduğu zor şartlar ve toplumsal dokunun heterojen yapısı, gizli örgütlenme- lere kaynak teşkil ediyordu. Bu nedenle, büyük ölçüde güvenlik zafiyetine endekslenen sorunun istihbarat yoluyla tespit edilip cezalandırılmak istenmesi, gerçek çözüme yol açmadı. Aksine her iç isyan girişimi, bu yapıyı tahrik etti.
Almanya'nın derin nüfuzu
Abdülhamid, bu konuda Almanya'dan teknik yardım ve kad- ro desteği aldı. Alman İmparatoru Wilhelm'in Istanbul ziyareti sırasında tavsiye ettiği polis şefi Fleischer'ı getirtti. Daha sonra Wilhelm'e gönderdiği bir mektupla polis teşkilatı ve istihbaran merkezinin ıslahı için yardım istedi. Ingiltere ve Fransa karşısında Osmanlı'nın yanında durmayı tercih eden Almanya, bu taleplere olumlu karşılık verdi. Çok geçmeden Alman polisler Weiss, Schir- men ve Tresckou İstanbul'a geldi. Bilgi toplama, değerlendirme ve operasyon konularında eğitici görev üstlendiler.
Yeniden yapılandırma çalışmaları sırasında Polis Nizamnames
daha sert bir üslupla kaleme alınarak tekrar düzenlendi. Mahalle bekçileri ve muhtarlar, polislerin günlük bilgi toplama aracı hali ne getirildi. Periyodik olarak dükkan, han ve evler aranırken, hem ihbarın üzerine gidildi.
Çelik çekirdeğe Almanya'nın nüfuz etmesi, Osmanlı'nın gene styasetini etkilediği gibi ihtilalci grupları da etkiledi. Almanya
ŞAMIL TAYYAR
YanıtlaSilmerkezi otorite ile muhalifier arasında çift yönlü istihbarat akışı sağladı, bir yerde ikili oynadı. Bu ilişki biçimi, ihtilalci grupların iktidara gelmesinden sonra da devam etti. Osmanlıyı I. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın yörüngesine çeken süreç böylece başlamış oldu aslında.
Kıran kırana istihbarat savaşı
Abdülhamid, ne Abdülaziz'e ne de V. Murad'a benziyordu, benzetmek ne derece doğrudur tartışılır ama gerillaya karşı düzenli ordu yerine gerilla taktiğiyle savaşmayı tercih ediyordu. En azından bu yönetim anlayışının kısa tarifi ve tasviri bu şekildedir. İktidarı nın ilk günlerinde cuntanın önemli ismi Mithat Paşa'yla işbirliği yapmayı tercih etti, onu sadrazamlık koltuğuna oturttu. Mithat Paşa, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi isimlerin içinde yer aldığı komisyonla yeni anayasayı hazırladı. Daha doğrusu izleyici olmayı yeğledi. Tepkisini anayasa metnini 13 gün geç okutarak gösterdi.
Abdülhamid acemilik günlerinin ardından 1876'da kurduğu bu iktidar düzenini bir yıl sonra bozdu. Sadrazam Mithat Paşa'yı, Ziya Bey'i, Namık Kemal'i sürgüne gönderdi. Abdülaziz'in devrildiği kanlı oyunda rol olan Harbiyeli öğrenciler, bu sürgünü protesto etmek için yine meydana döküldüler ama sultan onları dinleme- di. Aksine, 23 Aralık 1876 günü, kerhen ilan ettiği I. Meşrutiyet dönemini 14 Şubat 1878 günü 93 Rus harbini gerekçe göstererek sonlandırdı; anayasayı rafa kaldırdı, meclisi kapattı. Yukarıda izah ettiğim gibi, çelik çekirdeğe takviye yaptı. Buna rağmen padişa hı devirmek isteyen ihtilalci gruplar gizliden gizliye faaliyetlerini sürdürdüler. Ancak sarayın güçlü istihbarat ağı, bu tür gizli örgüt lenmeler önünde ciddi engeldi. Yeni Osmanlılar, Jön Türkler, yine bu örgütün 1889 yılında Tıbbiye'de kurduğu Ittihad-i Osmani Cemiyeti bu ihtilalci grupların başında geliyorlardı.
Mesela, Galatasaray Müdürlüğü'nden azledilince isyana kalkışın Suavi'nin 20 Mayıs 1878 günü 300 civarındaki Bulgar göçmeniyle Çırağan Sarayı'nı basması, Abdülhamid'e yönelik ilk suikast gith şimiydi. Suavi ve 22 kişi baskın sırasında öldürüldü.
Olayın şoku atlatılmadan Scalieri-Aziz Komitesi'nin darbe ple ni ortaya çıktı. Mason Ustadi Scalieri, sarayda Aziz Beyle
ÇELIK ÇEKİRDEK
YanıtlaSil43
kurarak geliştirdiği suikast planı için devrik sultan V. Murad'la anlaşmıştı. Evdeki hesap çarşıya uysaydı, Abdülhamid'in yerine yeniden Murad'ı getirecekler, sürgündeki Mithat Paşa'yı da sadra- sam yapacaklardı. Tüm olaylar içinde ilginç olan nokta, cuntanın lideri ve ihtilal yöneticilerinin mason olmalarıdır.
Saray içindeki alt düzey ancak kritik noktalardaki Nakşibend Kalfa ve Kahya Bekir Efendi gibi görevliler üzerinden istihbarat ağı oluşturularak geliştirilen plan, Sultan Murad'ın ikinci katibi Hüsnü Bey tarafından ihbar edilince hesap bozuldu. Örgüt, Yeni Osmanlılar gibi yapılandırılmıştı, gizliliğe riayet ediyordu ama içe- riden saraya ulaşan bir ihbar üzerine dağıldı. Scalieri'nin saraydaki birinci kontağı olan Aziz Bey, Fatih Çarşamba'daki evinde saray muhafizlarınca yakalandı. Scalieri ve cuntanın yönetici kadrosundan Ali Şefkati Bey kaçmayı başardı. Cuntanın lideri Scaeleri Atina'ye yerleşti ve oradan yönetim aleyhine faaliyetlerini yürüttü, Ali Şefkati Bev ise Jön Türkler'e katıldı. Küçük ölçekli, kimi zaman öfkeyle harmanlanmış bu tür suikast planlarının başarısızlığı, diğer gizli örgütler üzerindeki baskının artmasına yol açıyordu. Ayrıca bu yenilgilerle darbe yapacak güçte değillerdi.
Sivil ve askeri bürokrasideki muhalifier 1895 yılında bir araya gelerek "gizli bir örgütle ihtilal senaryosuna hız verdiler. Harbiye Nezareti Levazım Dairesi'ndeki toplantıda: Muhasebe Müdürü Hacı Ahmet Bey, Merkez Kumandanı Kazım Paşa, Bedevi Tekkesi Şeyhi Naili Efendi, Savcı Kemal Bey, Serasker Riza Paşa'nın Yaveri Şefik Bey, Saray Muhafızı Hurşit Bey, İbrahim Temo gibi sivil ve askeri bürokratlar vardı. "Gizli" örgüt fikrini tartışmaya açan kişi ise aynı zamanda mason olan Ibrahim Temo'ydu. Uzun tartışmaların sonunda yeni cemiyetin ismi Terakki ve İttihat Cemiyeti olarak belirlendi. Merkez üssü, İstanbul olarak seçildi. Selanik ve Paris başta olmak üzere değişik bölgelerde örgütlenmiş diğer hücrelerin yeni bir modelle merkezi yapıya entegre edilmesi fikri üzerinde mu- tabakat sağlandı. Bu örgüt, kamuoyunun bildiği İttihat ve Terakki değildir. Ancak o örgütü doğuran önemli bir adımdır.
Gizli örgütün yapısı
Örgütlenme modeli belirlenirken, Mason locaları ve Italyan kökenli Carbonari gizli örgütünün çalıyma esasları üzerinde du-
ŞAMİL TAYYAR
YanıtlaSilruldu. Mason olan ve Italya'da Carbonari hakkında incelemelerde bulunan Ibrahim Temo'nun tecrübesi, örgüt üyeleri için kazançtı. Toplantının sonunda gizli örgüt kuruldu. Reis, başka bir ifadeyle örgütün zirve ismi Hacı Ahmet Bey'di. Dört üyeyle birlikte toplam beş kişilik İstanbul Meclis-i İdaresi, merkez konsey olarak örgütün beyin takımını oluşturacak, reis dışında her üyeye bir numara verile- cekti. Örgütün kuruluş şemasını Carbonari örgütünden esinlenerek oluşturan Ibrahim Temo, "1/1" numarayı kaptı. Yani, birinci koldan birinci sıra... Her üye bir kolu temsil edecek, birer reis ve ikişer üyeden oluşan taşradaki hücreler, bu kollara bağlı olacaktı. Yani, hücrelere beş koldan yayılan gizli bir örgüt damarlarda dolaşmaya başlayacaktı... Her üye, sadece üç kişiyi tanıyacaktı. Onlar da ör- güte girmesine vesile olan, üyelik kararını onayan ve kararı kayda geçiren kişiler olacaktı... Emirler, kol başından hücrelere doğru ulaştırılacak, bilgiler ise aşağıdan kol başına doğru ters istikamette seyredecekti.
Ahmet Reis, örgütün çatısı ve hücre yapısı oluşturulup esaslar belirlendikten sonra tüm kuralların yazılı hale getirilmesini istedi. Kâtip Halil Efendi, talimatları tek tek kaleme aldı. Gizliliğe dikkat çeken Ahmet Reis, örgütün bir parolası, işareti veya şifresi olması gerektiğini belirterek, bu konuda karar aldırdı. Tüm anahtarlar özenle korunacak, sorumlu olmayanlara asla verilmeyecek, örgütün tüm işlemleri kayıt altına alınacak, sonra esas deftere işlenecek. Bu defter de güvenlik nedeniyle Paris'te tutulacaktı.
Savcı Kemal, Naili Efendi, Kazım Paşa, İbrahim Temo, hepsi katı disiplin kurallarının hakim olduğu bir örgüt yapısıyla başarıya ulaşılabileceğini, aksi halde Abdülhamid'in hafiyeleri karşısında çözülüşün hızlı olacağı kanaatindeydiler. Örgüte giren ölümü göze almalıydı! Vatan için ölmeyi göze alamayanlarla bu mücadele ve rilemezdi! Emre itaat esastı, ayrılış ancak ölümle olurdu! Ancak, o aşamada örgütün lideri pozisyonunda bulunan Ahmet Bey, katı kurallar konursa örgüte üye kazandırmanın zor olacağı düşüncesiyle orta yol önerince örgütten ayrılanlara başlangıç için para cezası ön görüldü. Bu öneriye itiraz eden olmadı, öneri aceleyle nizamnameye eklendi. Ayrıca o toplantıda, devlet içinde nüfuz sahibi ve kitleleri etkileme gücüne sahip her meslek grubundan kişilerin örgüte kazan dırılması prensibi ağırlıklı olan görüştü. Subaylar, memurlar, ulema
ŞAMİL TAYYAR
YanıtlaSiloyalanınca, zamanı iyi ayarlayamayan suikastçılar bombayı erken patlattılar ve sultan, patlamadan böylelikle kurtuldu. Abdülhamidi öldürmek isteyen Ermeni eylemcilerin hayali suya düştü ama yerli ihtilalci gruplar da bu duruma çok üzüldü. Muhalif Tevfik Fikret "Bir Anlık Gecikme" adlı şiirinde sevincinin kursağında kalmasını şu sözlerle dizelere döktü:
Ey şanlı avcı, dâmını bihude kurmadın Attın yazık ki yazıklar ki vurmadın
ÇELİK ÇEKİRDEK
YanıtlaSilTürkiye'de Derin Devletin Tarihi
Şamil Tayyar
PEYGAMBERİMİZİ I KUR'ÂNDAN ÖĞRE
YanıtlaSilKıyafe/İz sürme
Cahiliyye devrinin en yaygın bilgilerinden birisi de kıyafe Kafe, iz sürme, doğan çocuğun fizyonomisine bakarak chini tespit etme demekti. Bu bilgiye sahip olanlar/kaifler lamlarla hastaların, kadınlarla erkeklerin ayak izlerini bunden ayırabiliyorlardı. Hatta bekârla, dulu, hamile olan- olmayanı ayak izlerinden ayırt ettikleri, bir kimsenin fiziki yapısına ve organlarına bakarak onun nesebi, ahlâk ve karak- en hakkında tahminde bulundukları söylenir. Özellikle bazı labileler bu işte iyice uzmanlaşmıştı. Beni Müdlic, Beni Le- heb kabilelerinin, Mürreoğullarının bu alanda çok bilgili ol- kları ifade edilmiştir. Murreoğulları'nın bir devenin ayak inden o devenin kime ait olduğunu çıkardıkları, bir insanın ayak izinden de o adamın Iraklı, Şamlı, Mısırlı veya Medineli olduğunu bildikleri iddia edilmiştir. Hicret esnasında Rasulul- lahın da izini sürmüşler ama onu yakalamayı başaramamış- lardı.
Rü'ya tabiri
Eskiden beri rü'yalar insanların hayatında önemli rol oy- namıştır. Mesela Firavun gördüğü bir rü'yanın yorumu sonra- anda ülkesinde doğan erkek çocuklarını öldürmeye başla-
Işte Cahiliyye devrinde de rü'ya çok önemliydi. İslâm ön- Arap toplumunda halk, rüyalarını bir kâhine tabir ettirirdi.
Rivayete göre Abdülmuttalip gördüğü bir rü'ya üzerine kendisine işaret edilen yeri kazmış, oradan üzeri kapanmış Zemzem kuyusunu bulmuştu.
Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Rasulullahın da vahye yalarla alıştırıldığı rivayet edilmiştir.
Kur'an'da anlatılan Hz. Yusuf'un rüyası, Allah'ın Hz. aru'ya ta'birini öğretmesi, İslamiyette de her rü'ya de bazı uyalarım önemsendiğini gösterir.
Peygamberimizi
YanıtlaSilKur'an'dan Öğrenmek
Rasulullahın (sav) Mücadele Ettiği Toplum
İsmail Mutlu
الْقَائِمِ وَالْقَائِمُ فِيهَا خَيْرٌ مِنَ الْمَاشِي وَالْمَاشِي فِيهَا خَيْرٌ مِنَ السَّاعِي فَكَسَرُوا قِسَيَّكُمْ وَقَطَعُوا أَوْتَارَكُمْ وَاضْرِبُوا سُيُوفَكُمْ بِالْحِجَارَةِ فَإِنْ
YanıtlaSilدُخِلَ عَلَى أَحَدٍ مِنْكُمْ بُنْيَةٌ فَلْيَكُنْ كَخَيْرِ ابْنَيْ آدَمَ (حــم د ه ك ق عن ابي
(موسی)
1611- Kıyametten önce karanlık geceler gibi fitneler zuhur edecek, o devirde kişi sabahleyin mü'min kalkacak, akşamleyin köfir olacak, akşam mü'min olarak yatacak sabahleyin kafir olarak kalkacak. O fitneler zamanında oturan, ayakta durandan, fitne zamanında ayakta duran yürüyenden, fitne hengamesi sırasında yürüyen koşandan hayırlı olacak. Binaenaleyh, yaylarınızı kırınız, okun kirişlerini koparınız, kılıçlarınızı taşa çarpınız. O fitnecilerden biri herhangi birinizin evine girerse o Ademoğlunun iki çocuğunun en iyisi olmaya çalışsın (yani o zamanda evinizin köşesinden ayrılmasın).
1616- Dunya işlerinden hiçbir şeyi yükseltmeyeceği ve muhakkak onu yani dünyalığı alçaltacağı Allah'ın hak bir vaadidir.
YanıtlaSil١٦١7 - إِنَّ خَيْرَ التَّابِعِينَ رَجُلٌ يُقَالُ لَهُ أُوَيْسٌ وَلَهُ وَالِدَةٌ هُوَ بِهَا بِرِّ لَوْ أَقْسَمَ عَلَى اللَّهُ لَاَبَرَّهُ وَكَانَ بِهِ بَيَاضٌ فَمُرُّوهُ فَلْيَسْتَغْفِرْ لَكُمْ (م عن عمر )
1617- Tabiinin en hayırlısı, kendisine "Üveys" denilen zattır. Onun bir annesi vardır. O annesine son derece mutidir. Eğer o (herhangi bir şeyde) Allah'a yemin etse muhakkak Allah onu yemininde sadık çıkarır. Onun elinde bir beyazlık vardır. Ona rastlarsanız, Allah'tan size mağfiret dilemesini söyleyin.
١٦١٨ - انَّ خَيْرَ مَا تَدَاوَيْتُمْ بِهِ اللَّدُودُ وَالسُّعُوطُ وَالْحَجَامَةُ وَالْمَشْى
وَخَيْرُ مَا اكْتَحَلْتُمْ بِهِ الإِثْمِدُ فَإِنَّهُ يَخْلُو الْبَصَرَ وَيَنْبُتُ الشَّعْرَ (ت حسن ك عـــن
ابن عباس)
الف إِنْ بَيْنِي ٤١٥٦ - قُلْتُ يَا جِبْرِيلُ هَلْ تَرَى ربك قال حِجَابٍ مِنْ نُورٍ أَوْ نَارٍ وَلَوْ رَأَيْتُ أَدْنَاهَا لَأَحْتَرَقْتُ (سمويه عن انس)
YanıtlaSil4156- Cebrail'e dedim ki: "Rabbini görebiliyor musun?" Şu cevabı verdi:
"Aramizda hurdan veya atesten yetmiş bin perde var. O en küçük olanını görseydim bile baştan ayağa yanardım." en perdelerin
٤١٥٧ - قَلِيلُ التَّوْفِيقِ خَيْرٌ مِنْ كَثِيرِ الْعَقْلِ وَالْعَقْلُ فِي أَمْرِ الدُّنْيَا مَضَرَةٌ
وَالْعَقْلُ فِي أَمْرِ الدِّينِ مَسَرَّةٌ (كر عن أبي الدرداء) 4157- Tevfikin azı aklın çoğundan hayırlıdır. Akıl (yalnız) dünya işine sarf edilirse zarar vericidir, din işinde ise mutluluk getirir.
٤١٥٨ - قَلِيلُ الْفِقْهِ خَيْرٌ مِنْ كَثِيرِ الْعِبَادَةِ وَكَفَى بِالْمَرْءِ فِقْهَا إِذَا عَبَدَ اللَّهِ وَكَفَى بِالْمَرْءِ جَهْلاً إِذَا اَعْجَبَ بِرَأْيِهِ وَإِنَّمَا النَّاسُ رَجُلَانِ مُؤْمِنٌ وَجَاهِلٌ فَلَا
تُؤْذِي الْمُؤْمِنَ وَلَا تُجَاوِرُ الْجَاهِلَ (طب) وابن عبد البر في العلم وابو نصر غريب
4158- Az fıkıh, anlamadan yapılan çok ibadetten hayırlıdır. Kişiye anlayarak ibadet ettiği zaman, fıkıh kâfi gelir. Yalnız kendi
kişinin cehaleti kendi the yeter. Insanlar
YanıtlaSilgöruşun e Mu'min, cahil. Mü'mine eziyet edilmez, cahile de komu
görüşünü beğendiği zaman o
olunmaz
عن عمرو بن شعيب قَلِيلُ مَا مَا اسْكَرَ كَثِيرُهُ حَرَامٌ (حب) عن جابر عب . - ٤١٥٩
عن ابيه عن جده)
4159- Çoğu sarhoş yapanın azı da haramdır.
٤١٦٠ - قُمْتُ عَلَى بَابِ الْجَنَّةِ فَإِذَا عَامَّةُ مَنْ دَخَلَهَا الْمَسَاكِينُ وَإِذَا أَصْحَابُ الْجِدِ مَحْبُوسُونَ إِلَّا أَصْحَابُ النَّارِ فَقَدْ أَمِرَ بِهِمْ إِلَى النَّارِ وَقُمْتُ عَلَى بَابِ النَّارِ فَإِذَا عَامَّةُ مَنْ يَدْخُلُهَا النّساء (حم م خ ه حب والحرث عــن
اسامة)
4160- Cennetin kapısında durdum. Bir de baktım ki, girenlerin çoğu yoksullardır. Zenginler de Arasat'ta hapsedilmiş duruyorlar. Cehennem ehli ise tutulmuyor. Cehenneme sürülüyor. Cehennem kapısında durdum. Baktım ki, girenlerin çoğu kadınlardır.
١٦١ ٤ - قُمْ فَإِنَّهَا نَوْمَةٌ جَهَنَّمِيَّةٌ يَعْنِي النَّوْمُ عَلَى الْوَجْهِ (ه ض طب عن ابي
امامة) 4161. Kalk. Çünkü bu cehennemî bir yatıştır. (Yüz üstü yatmak kasd ediliyor.)
٤١٦٤ - قِيَامُ الْمَرْءِ مَعَ أَخِيهِ الْمُسْلِمِ أَفْضَلَ مِنْ اعتكاف سنة في
YanıtlaSilالْمَسْجِدِ" (الديلمي عن انس) 4164. Kişinin müslüman kardeşi ile gece ibadet etmesi, bir sene mesciddeki itikafından hayırlıdır.
٤١٦٥ - فَيَدُوا الْعِلْمَ بِالْكِتَابَةِ (خط) كر عن انس طب ك قط خــــط في تقيــــد
العلم كر عن ابن عمر وطب عن انس ك عن عمر )
4165- İlmi, yazı ile kaydedin.
٤١٦٦ - قَيدْهَا وَتَوَكَّلْ (خط) كر عن ابن عمر قال قلت يا رسول الله ارسل
واتوكل قال فذكره قال خط متروك طب هب كر عن جعفر عن ابيه) 4166- Onu bağla da, sonra tevekkül et. (Birisi, devesini saliverip de mi tevekkül edeceğini sorduğunda bu hadis varid olmuştur.)
٤١٦٧ - قِيلَ لِي يَا مُحَمَّدُ لِتَتُمْ عَيْنُكَ وَلِتَسْمَعْ أُذُنُكَ وَلِيَعٍ قَلْبُكَ فَنَامَتْ
ابي بكر بن عبد الله مرسلا) عَيْنِي وَوَعَى قَلْبِي وَسَمِعَتْ أُذُنِي (ابن سعد عن
4167- Bana melekler tarafından şöyle denildi:
"Ey Muhammed! Gözün uyusun, kulağın dinlesin. Kalbin de ezberlesin. Bunun üzerine gözüm uyudu, kalbim ezberledi ve kulağım
۲۹۸۷ - الْهَدَايَا لِلْأَمَرَاءِ غُلُولٌ (عن جابر حسن ای حدیث حسن) 2987- Emirlere verilen hediyeler hiyanet vesilesidir.
YanıtlaSil۲۹۸۸ - الْهَدِيَّةُ إِلَى الإِمَامِ غَلُولٌ (طس عن ابن عباس)
2988- Hükümdara verilen hediye de hiyanet vesilesidir.
۲۹۸۹ - الْهَدِيَّةُ تُذْهِبُ بالسَّمْعِ وَالْقَلْبِ (طب عن عصمة بن مالك) 2989- Hakime verilen hediye, kulağı ve kalbi giderir. İnsanı
duymaz ve anlamaz kılar.
۲۹۹۰ - الْهَدِيَّةُ تَعْوَرُ عَيْنَ الْحَكِيمِ (الديلمي عن ابن عباس)
2990- Hediye, hakimin gözünü tek yapar.
۲۹۹۱ - الْهَدِيَّةُ رِزْقٌ مِنَ اللَّهِ طَيِّبٌ فَإِذَا اهْدَى إِلَى أَحَدِكُمْ فَلْيَقْبَلْهَا
وَلْيُعْطِ خَيْرًا مِنْهَا (الحكيم عن ابن عمرو)
2991- Hediye Allah'ın rızıklarından bir rızıktır. Birinize hediye verildiği zaman onu kabul etsin, ondan daha iyisini (karşı tarafa) versin.
الكاف
YanıtlaSil٤١٧٠ - كَاتِمُ الْعِلْمِ يَلْعَنُهُ كُلُّ شَيْءٍ حَتَّى الْحُوتُ فِي الْبَحْرِ وَالطَّيْرِ فِى
السَّمَاء ابن الجوزى خز در صف بر طح عن ابی سعد)
4170. İlmi gizleyip saklayana her şey, hatta denizdeki balıklarla gökteki kuşlar da lanet eder.
4171- Nemime (koğuculuk) neredeyse sihir olacaktı.
٤١٧١ - كَادَتِ النَّمِيمَةُ أَنْ تَكُونَ سِحْرًا (ابن لال عن انس)
٤١٧٢ - كَادَ الْحَلِيمُ أَنْ يَكُونَ نَبِيًّا (خط والديلمي عن انس)
4172- Halim selim olan adam peygamber olmaya yakın bir derecededir.
٤١٧٣ - كَادَ الْخَلْقُ لَمْ يَسْمَعُوا الْقُرْآنَ حِينَ يَسْمَعُونَهُ مِنَ الرَّحْمَنِ يَتْلُوهُ
عَلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَمَةِ (خط) والديلمى عن ابى هريرة وفيه اسمعيم بن رافع المدنى متروك)
4173- Kıyamette, Rahmân onlara Kur'an okuduğu zaman, halk Rahman'dan işittikleri o Kur'an'ı önceden (dünyada) du gibi olacaklardır.
Kalbde iman demek, Allah'ı sevmek demektir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 192 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
Beyliğe haris olup ta adalet yapan yoktur.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
Sayfa: 484 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
CİNAS
YanıtlaSilالجناس
Belâgatın bedî‘ kısmında yer alan bir söz sanatı.
İlişkili Maddeler
Belâgat ilminin cinası konu edinen kısmı
BEDΑ
Belâgat ilminin ifadeyi güzelleştirme usul ve kaidelerinden bahseden dalı.
Cinas ile ilgili Tecnîsü'l-luġat adlı risâleyi yazan âlim
CÂMÎ, Abdurrahman
Nakşibendî tarikatına mensup İranlı âlim ve şair.
Müellif:
HULUSİ KILIÇ, KAZIM YETİŞ
Sözlükte “iki şeyin birbirine benzemesi” anlamında masdar olan cinas, edebiyat terimi olarak anlamları farklı, yazılış veya söylenişleri (sesleri) aynı yahut benzer olan kelimelerin nazım ve nesirde bir arada kullanılması yoluyla yapılan söz sanatını ifade eder. Buna tecnîs de denir. Sünbülzâde Vehbî’nin, “Eyleme vaktini zâyi‘ deme kış yaz oku yaz” mısraındaki mevsim mânasına olan birinci “yaz” ile “yazmak” masdarından emir olan ikinci “yaz” cinas için bir örnek teşkil etmektedir. “Zalim sultanı ziyaret eden, kükreyen aslanı ziyaret eden gibidir” (زائر السلطان الجائر كزائر الليث الزائر) sözünde “ziyâret” masdarından ism-i fâil olan birinci ve ikinci “zâir” kelimeleriyle “kükremek” anlamına gelen “zeîr” masdarından ism-i fâil olan üçüncü “zâir” kelimesi arasındaki benzerlik cinasın bir diğer örneğidir. “Padişah onun hakkını verdi” (شاه داد اورا داد) cümlesinde “hak” anlamında isim olan birinci “dâd” ile “vermek” (دادن) masdarından üçüncü tekil şahıs olan ikinci “dâd” da cinas için örnek olarak gösterilebilir.
Belâgat kitaplarında değişik yönlerden tasnife tâbi tutulan cinas, genellikle önce cinâs-ı tâm ve cinâs-ı gayr-i tâm olmak üzere iki bölüme, daha sonra bunlar da kendi aralarında alt bölümlere ayrılmaktadır.
YanıtlaSilCinâs-ı Tâm. Lafız itibariyle birbirine uygun cinaslara denir. Tam cinas “vücûh-i erbaa” denilen dört şeyin ittifakı ile, yani cinası meydana getiren kelimelerin harfleri, sıraları, sayıları ve harekeleri bakımından birbirinin aynı olması ile meydana gelir. Bu tür cinas, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi benzer kelimeler tek bir kelimeden meydana gelirse “cinâs-ı tâmm-ı basît” adını alır. “Ey Hatâ ülkesinin bütün güzellerinin nuru! Senin yüzünü görmekten uzak kalmak hatadır” (اى چراغ همه بتان خطا دور بودن زورى تست خطا) örneğinde şekil bakımından birbirinin aynı olan “hatâ”lardan birincisi Çin’deki Hatâ ülkesi, ikincisi ise “yanlış” anlamında olup bu cümle de cinâs-ı tâmma örnek teşkil eder. Benzer kelimelerden her ikisi veya biri birleşik kelime olursa bu tür cinasa “cinâs-ı tâmm-ı mürekkeb” adı verilir. Keçecizâde Fuad Paşa’nın, “Bir evde dü zen olsa düzen olmaz o evde” mısraında “iki kadın” anlamında olan “dü zen” ile “uyum” anlamına gelen “düzen” arasındaki benzerlik buna örnektir. Bir diğer örnek de, “Hükümdar bağış yapan cömert bir kişi değilse onu bırak, çünkü devleti gidicidir, pâyidar olamaz” (إذا ملك لم يكن ذا هبة فدعه فدولته ذاهبة) beytidir. Burada cinasın birinci unsuru, “sahip ve mâlik” anlamındaki “zâ” ile “bağış” anlamına gelen “hibe” kelimelerinden meydana gelmiştir; ikincisi ise “gitmek” anlamındaki “zehâb” masdarının ism-i fâili olan “zâhibe”dir.
Mürekkeb cinas “cinâs-ı müteşâbih”, “cinâs-ı mefrûk” ve “cinâs-ı merfû” olmak üzere üç kısma ayrılır. Cinâs-ı müteşâbih, Keçecizâde Fuad Paşa’nın mısraında olduğu gibi benzer kelimelerin yazılışlarının aynı olması halinde ortaya çıkar. Ayrıca, “Kim canımı tedavi ettiyse inci ve mercan hazinemi götürdü” (هركه درمان كرد مر جان مرا برد در و مرجان مرا) cümlesi de cinâs-ı müteşâbihe örnektir. Burada birinci “mercân”, ismin -i halini güçlendiren “mer” ekiyle “cân”dan oluşmakta, ikincisi ise süs eşyası olan “mercan” anlamına gelmektedir.
YanıtlaSilBenzer kelimelerin yazılışları farklı olursa cinâs-ı mefrûk adını alır. Ahmed Paşa’nın, “Âh kim ömrüm cihan mülkünde cânânsız geçer / Ben cihan mülkün n’iderem çünkü cân ansız geçer” beytinde “cânânsız” kelimesiyle “cân ansız” arasındaki benzerlik buna örnektir. “Gönlüne sor, mukayese etsin bakalım, onu hangi darbe daha çok incitir; çanların darbesi mi yoksa ayrılık darbesi mi?” (فقل لنفسك أي الضرب يوجعها / ضرب النواقيس أم ضرب النوى قيسي) beytinde “çan (nâkūs) darbeleri” anlamındaki “darbü’n-nevâkīsi” ile “ayrılık darbeleri” anlamına gelen “darbü’n-nevâ” ve “mukayese etmek”ten müennes emir sîgası olan “kīsî”den oluşan “darbü’n-nevâ kīsî” arasındaki benzerlik de cinâs-ı mefrûka örnek teşkil eder. Farsça’da “birinden, bir şeyden ilgisini kesmek anlamındaki “dil berdâşten” (دل برداشتن) ile “güzele sahip olmak” anlamındaki “dilber dâşten” (دلبر داشتن) fiilleri de cinâs-ı mefrûka örnektir.
Mürekkeb cinas, iki kelimeden değil bir kelime ile diğer bir kelimenin bir parçasının aynı olmasından meydana gelirse bu tür cinasa cinâs-ı merfû denir. İsmâil Safâ’nın, “Yokken güneşin eşi semâda / Bir eş görünürdü şemse mâda” beytindeki “semâda” ve “şemse mâda” kelimeleri arasında olan benzerlikle, “Şeref ve fazilet sahibi olman için gücün yettiğince hile yapma” (المكر مهما استطعت لا تأته / لتقتني السؤدد والمكرمة) beytinde birinci mısrada “hile” anlamındaki “mekr” ile “ne zaman” anlamındaki “mehmâ”nın ilk yarısı olan “meh”in (مه) birleşmesinden oluşan “el-mekrüme” (المكرمه) ve ikinci mısrada bulunan “iyilik ve kerem” anlamındaki “el-mekrüme” (المكرمة) arasındaki benzerlik gibi. Farsça’da “kadehe eğilme, yönelme” anlamına gelen “meyl-i câm” (ميل جام) tamlamasındaki ilk kelimenin son harfi “li” (لِ) ile “câm” kelimesi birleştirilince “gem” anlamında “licâm” (لجام) kelimesi ortaya çıkar ki bu da cinâs-ı merfûa örnek gösterilir.
YanıtlaSilCinâs-ı tâm, cinası meydana getiren kelimelerin isim veya fiil oluşuna göre de ikiye ayrılır. Kelimelerin her ikisinin isim veya fiil olmasıyla yapılan cinasa “cinâs-ı mümâsil” denir. Fuzûlî’nin, “Gerçi ey dil yâr için yüz verdi yüz mihnet sana” mısraında “yüz” kelimelerinin ikisi de isimdir. “Abbas, savaş şiddetlenince aslanların bile kendisinden korkup kaçtığı bir aslandır. Fazl ihsan (fazl), Rebî‘ de bahar yağmuru (rebî‘) gibidir.” (عباس عباس إذا احتدم الوغى / والفضل فضل والربيع ربيع) beytinde de Abbas, Fazl ve Rebî‘ kelimeleri isimdir. İzzet Molla’nın, “Dest-i kûtâhımızı etmemiş Allah resâ / Menba-ı lutfunu yoksa elimizle kaparız // Bize versin mi Hudâ âb-ı hayâtı tevfîk / Hızr’ı bulsak reh-i zulmette külâhın kaparız” dörtlüğünde “kaparız” fiillerinden birincisi “tıkamak”, ikincisi “almak, yakalamak” anlamındadır. “Kıyametin kopacağı gün günahkârlar çok kısa bir süre kalacaklarına yemin ederler” (وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍ [er-Rûm 30/55]) âyetinde birinci “sâat” “kıyamet günü”, ikincisi “kısa zaman parçası” anlamında olup ikisi de isimdir. Farsça’da biri “ağız, damak”, diğeri “murad, maksat” anlamlarına gelen iki “kâm” (كام) kelimesi de bu türe örnek olarak verilebilir.
Benzer kelimelerden birinin isim, diğerinin fiil olması halinde meydana gelen cinasa “cinâs-ı müstevfâ” denir. Sünbülzâde Vehbî’nin yukarıda örnek olarak verilen mısraındaki “yaz” kelimeleri böyledir. Ayrıca İbn Künâse’nin oğlunun ölümü münasebetiyle söylediği mersiyenin, “Yaşasın diye ona Yahyâ adını verdimse de Allah’ın emri karşısında ölümden kurtulmaya hiçbir çare yoktur” (سميته يحيا ليحيى ولم يكن / إلى رد أمر الله فيه سبيل) beytinde geçen “yahyâ” kelimelerinden birincisi özel isim, ikincisi fiil olup buna örnek teşkil ederler.
YanıtlaSilCinâs-ı Gayr-i Tâm. Cinâs-ı tâmdaki dört benzerlikten (vücûh-i erbaa) birinin noksan olması ile meydana gelen cinastır. Bu noksanlık veya kelimeler arasındaki farklılık Farsça’da “derd” (درد dert), “gerd” (كرد toz), “dürd” (درد şarap tortusu) ve “düzd” (دزد hırsız) örneklerinde olduğu gibi harflerin türlerinde olursa buna “cinâs-ı lâhiḳ” denir. Cinas-ı lâhiḳ da noksanlık veya farklılığın kelimenin başında, ortasında veya sonunda olmasına göre üçe ayrılır. Kâmil Paşa’nın, “Pederinizin tarîk-i edeb ve terbiyesine sâlik ve hevâ vü hevese galebe ile nefsinize mâlik olmalısınız” cümlesindeki “sâlik” ile “mâlik” ve “Şüphesiz nankörlüğüne kendisi de şahittir ve insan mal sevgisine aşırı derecede düşkündür” (وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ· وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ [el-Âdiyât 100/7-8]) meâlindeki âyetlerde “şehîd” ile “şedîd” kelimeleri arasındaki benzerlik ve farklılık bunlara örnek teşkil eder.
Farklılığı harflerin sayısından kaynaklanan cinaslar “cinâs-ı nâkıs” adını alır. Burada da farklılık başta, ortada ve sonda olabilmektedir. Bâkî’nin, “Sînesin etse kaçan kân-ı maârif ârif / Kılsa her harfe nazar bir nice ma‘nâ görünür” beytindeki “maârif” ile “ârif” kelimeleri; “Durumun aynen devamı imkânsızdır” (دوام الحال من المحال) sözündeki “hâl” ile “muhâl”; “Ve bacak bacağa dolaşır. İşte o gün sevkedilecek yer sadece rabbinin huzurudur” (وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ · إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقُ [el-Kıyâme 75/29-30]) âyetindeki “sâk” ile “mesâk” kelimeleri arasındaki benzerlik ve farklılık buna örnektir. Farsça’da, “Ey belâyı seçen ve elinin sırtını ısıran” (اى بلا گزيده وپشت دست گزيده) sözündeki “güzîde” ve “gezîde” bunun için örnek olarak verilir. Ayrıca “gil” (گل kil), “gül” (گل çiçek), “derd” (درد), “dürd” (درد) misallerinde olduğu gibi yazılışları aynı, okunuşları farklı kelimeler de cinâs-ı nâkısa örnek gösterilir.
YanıtlaSilCinası meydana getiren kelimeler arasındaki farklılık hareke ve sükûn dolayısıyla olursa buna “cinâs-ı muharref” denir. Sünbülzâde Vehbî’nin, “Bûse-i nukl-i lebi bezme edip nakl-i nevâl” mısraındaki “nukl” ve “nakl” kelimelerinde hareke farkı; “Allahım! Beni güzel yarattığın gibi ahlâkımı da güzelleştir” (اللهم كما حسنت خلقي فحسن خلقي) hadisinde “halk” (خلق) ile “huluk” (خلق) arasında ise hareke ve sükûn farkı vardır.
Cinaslı kelimelerde harflerin sıralanışında bir fark olursa “cinâs-ı kalb” meydana gelir. Sürûrî-yi Kadîm’in, “Mûr gibi emrine kılmış itâat halk-ı Rûm” mısraındaki “mûr” (karınca) ile “Rûm” (Anadolu) kelimeleri arasında bu tür bir cinas vardır. “Kılıcında dostlar için fetih, okunda düşmanlar için ölüm vardır” (حسامك فيه للأحباب فتح / ورمحك فيه للأعداء حتف) beytinde de “feth” (فتح) ile “hatf” (حتف) arasında cinâs-ı kalb mevcuttur.
Cinası meydana getiren kelimeler arasındaki farklılık harflerin noktalarından kaynaklanıyorsa bu nevi cinasa “cinâs-ı hattî” denir. Buna “cinâs-ı musahhaf” veya “cinâs-ı tashîf” adı da verilir. “Şeb-i târîk” (شب تاريك karanlık gece) ve “râh-ı bârîk” (راه باريك ince yol) tamlamalarındaki “târîk” ile “bârîk” kelimeleri buna örnektir. Nef‘î’nin, “Bize Tâhir Efendi kelb demiş / İltifâtı bu sözde zâhirdir / Mâlikî mezhebim benim zîrâ / İ‘tikādımca kelb Tâhirdir” dörtlüğünde “zâhir” (ظاهر) ile “Tâhir” (طاهر) kelimelerinin arasında sadece nokta farkı vardır. Aynı şekilde, “Üstünlüğün seni şımarttı” (غرك عزك) sözündeki “garr” ve “izz” kelimeleri arasındaki fark da ilk ve son harflerinin noktalı ve noktasız olmasından ibarettir.
YanıtlaSilCinasın başka türleri olduğu gibi cinas grubuna giren iştikak, müzdevic, reddü’l-acüz ale’s-sadr, îhâm, müşâkele, akis, şibhü’l-iştikāk vb. birtakım söz sanatları da vardır.
Bunlardan başka belâgat kitaplarında “cinâs-ı lafzî” ve “cinâs-ı ma‘nevî” ayırımı yapılır. Bu ayırım Recâizâde Mahmud Ekrem’den itibaren Türkçe belâgat kitaplarına girmiştir (bk. Ta‘lîm-i Edebiyyât, s. 340). Bu anlayışa göre yukarıda verilen örnekler cinâs-ı lafzî grubuna girmektedir. Cinâs-ı ma‘nevî ise “cinâs-ı izmâr” ve “cinâs-ı işâret” olmak üzere iki kısımda incelenmektedir. Ancak Türkçe edebiyat kitaplarında cinâs-ı ma‘nevî istihdâm, tevriye ve mugālata-i ma‘neviyye ile karıştırılmakta ve Recâizâde’den beri tartışma konusu olmaktadır.
Cinas bilhassa mizahî konularda okuyucunun hoşuna giden bir sanat olup divan ve halk edebiyatlarında geniş ilgi görmüştür. Çok orijinal örnekleri bulunduğu gibi sırf sanat kaygısıyla yapılmış cinaslar da vardır. Ayrıca eski şairlerin Arapça ve Farsça kelimeleri çokça kullanması cinasın sınırlarını genişletmiştir.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Tehânevî, Keşşâf, “cinâs” md.
İbn Reşîḳ el-Kayrevânî, el-ʿUmde (nşr. Muhammed Karkazân), Beyrut 1408/1988, I, 545-565.
Abdülkāhir el-Cürcânî, Esrârü’l-belâġa (nşr. H. Ritter), İstanbul 1954, s. 5-19.
Hatîb el-Kazvînî, el-Îżâḥ fî ʿulûmi’l-belâġa (nşr. Muhammed Abdülmün‘im Hafâcî), Kahire 1400/1980, s. 535-542.
Reşîdüddin Vatvât, Ḥadâʾiḳu’s-siḥr fî deḳāʾiḳi’ş-şiʿr (nşr. Abbas İkbâl-i Âştiyânî), Tahran 1362 hş., s. 5-12.
Tîbî, et-Tibyân fî ʿilmi’l-meʿânî ve’l-bedîʿ ve’l-beyân (nşr. Hâdî Atıyye Matar el-Hilâlî), Beyrut 1407/1987, s. 480-487.
Abdünnâfi İffet, en-Nef‘u’l-muavvel, İstanbul 1290, II, 194-201.
Recâizâde Mahmud Ekrem, Ta‘lîm-i Edebiyyât, İstanbul 1299, s. 340.
Diyarbekirli Said Paşa, Mîzânü’l-edeb, İstanbul 1305, s. 365.
Muallim Nâci, Istılâhât-ı Edebiyye, İstanbul 1307, s. 241-248.
Manastırlı Mehmed Rifat, Mecâmiu’l-edeb, İstanbul 1308, s. 300-311.
Mehmed Tâhir, Tercüme-i Mîzânü’l-edeb, İstanbul 1257, s. 306-307.
Ahmed Hamdi, Teshîlü’l-arûz ve’l-kavâfî ve’l-bedâyi‘, İstanbul 1289, s. 8-18.
Ali Cemâleddin, Arûz-i Türkî, İstanbul 1291, s. 121-124.
M. İzzet b. Ahmed [Babanzâde], Def‘u’l-mesâlib fî edebi’ş-şâir ve’l-kâtib, İstanbul 1325, s. 41-48.
Tâhirülmevlevî, Edebiyat Lügatı (İstanbul 1937), İstanbul 1973, s. 31-32.
Seyyid Ahmed el-Hâşimî, Cevâhirü’l-belâġa, Kahire 1383/1963, s. 396-403.
Ahmed Mustafa el-Merâgī, ʿUlûmü’l-belâġa, Beyrut, ts. (Dârü’l-kalem), s. 330-334.
M. Kaya Bilgegil, Edebiyat Bilgi ve Teorileri: Belâgat, Ankara 1980, s. 307-326.
Cem Dilçin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara 1983, s. 467-481.
Ahmed Matlûb, Muʿcemü’l-muṣṭalaḥâti’l-belâġıyye ve teṭavvürühâ, Bağdad 1406/1986, I, 51-109, 414-423.
“Cinas”, TA, XI, 11.
“Cinâs”, İA, III, 193.
“Cinas”, TDEA, II, 73-74.
Sizden biriniz, beni anne-babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe (tam anlamıyla) iman etmiş olmaz. (Buhârî, Îmán, 8)
YanıtlaSilRESULULLAH'IN CAN YOLDAŞI HZ. EBÛ BEKİR
Soyları nesiller öncesinde birleşen Allah Resûlü ile yolları da birleştiğinden
beri hiç yalnız bırakmamıştı onu Hz. Ebû Bekir. Risaletin en zorlu zamanlarında, kimse kendisine inanmazken Allah Resûlü'nü her durumda tasdik etmişti. Ebû Bekir es-Sıddîk idi bundan böyle. İsmine yaraşır şekilde inancı tüm yaşantı- sına yansıdı; özü sözü bir, davası hak oldu. Resûlullah'a hem can yoldaşı hem de mağara arkadaşı oldu. Hicret yolunda olduğu gibi Uhud meydanında da canını hiçe saydı onun uğruna. Çocuklarını seferber etti onun kutlu davasına. Esirlerin kurtulması, ordunun donatılması gibi pek çok vesileyle varını yo- ğunu Allah rızası için ortaya koydu. Hz. Ebû Bekir için Allah ve Resûlü, dünya ve içindeki her şeyden değerliydi. Sadaka vermeyi tavsiye ettiği bir seferinde tüm servetiyle Resûlullah'ın huzuruna gelmişti. Resûlullah, "Ailene ne bıraktın ya Ebû Bekir?" dediğinde, bir hak aşığı olarak o gönül rahatlığıyla şöyle dedi: "Onlara Allah'ı ve Resûlü'nü bıraktım." (Tirmizi, Menākıb, 16)
"...Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle! Kuşkusuz sen duayı Al-i İmrân, 3/38) işitmektesin."
YanıtlaSilEvet makro alemden normo aleme, oradan da mikro aleme kadar bütün bir alemi kuşa- tan hikmet ve maslahat müşahede edilmekte- dir. Bütün bu alemler içinde en mükerrem var- lık, en seçkin yaratık olma liyakatına sahip in- san; bu dünyada sadece maddi ve cesede ait yönüyle binlerce hikmetle serfiraz olmuşken yalnız üç-beş günlük dünya için gelmiş ve bir daha dirilmemek üzere ölüme mahkum bir za- vallı olamaz.
YanıtlaSilMaddi yönüyle dahi bu dünya onu tatmin edip cevap veremezken; hayal ve beka arzusu gibi kâinatı kuşatacak istidät ve kabiliyetlerine cevap vermesi düşünülemez. Insanda hiçbir duygunun boş ve abes yaratılmadığını başta ka- bul ettiğimize göre, bu beka, ebedi yaşama duy- gu ve arzularının bu dünyada karşılığını göre- meyen insan elbette, kendisine bir hikmete mebni olarak verilen bu duygularının karşılığı nı başka bir alemde görecektir.
ÖLÜM ÖTESİ
YanıtlaSilHAYAT
Abdülhay Nâşih
Kıyamet gününde en şiddetli azab görecek olanlar, zalim hükümdarlardı.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 71 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
İman demek, namaz demektir. Kim ki namaz için kalbini boşaltır ve o namazı itina ile, vaktine ve sünnetine dikkat ederek muhafaza ederse, işte o mümindir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 193 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
Bundan sonra Hak teâlâ insanların babası olan hazret-i Adem aley- geçm hisselami yaratmak murad ettiğinde, Azrail aleyhisselâmı gönderip yer- yüzünde yedi iklime ait yerlerden çeşitli topraklar almıştır. Sonra Cebra leyhisselâmı gönderip o kuru toprağı kırk gün yoğurmuştur. Hak teâlâ o hamura, ahsen-i takvim üzere Nu'man vådisinin içinde şekil vermiştir. Kendi rûhundan ona, başucundan yana üfleyip meleklerin secde yönü ve evlådına peygamber etmiştir. Bütün melekler ona secde ettiğinde Iblis, hayır diyerek secde etmediği için la'netlenmiş ve kovulmuştur. Kı- yamete kadar mühlet almıştır. O zamana kadar zürriyyeti ile Insanlara sal- dırmağa fırsat bulmuştur. Insanların bedenlerine her yerden girer, da- marlardaki kan gibi dolaşıp onları yoldan çıkarmağa çalışır. Fakat zor- la insanları āsī ve kafir yapamazlar. Ancak ibadetleri zor ve acı, yasakları kolay ve tatlı göstererek vesvese verirler. Hak teâlâ hepimizi onların
YanıtlaSilşerrinden muhafaza etsin! Amin. Hak teâlâ Adem aleyhisselamı yeryüzünde yarattıktan kırk yıl son- ra, göklere ve Firdevs cennetine sokup hulleler (elbiseler) giydirip çok ni'metler ihsan etmiştir. Adem aleyhisselâma her ni'meti verdikçe; «Bu ni'metlere kâni misin?» diye hitab etmiştir. O da; «Kâni değilim, yå Rabbi» diye cevab vermiştir. O zamana kadar ki, Hak teâlâ Adem aley-
hisselama bir uyku verip, sol kaburga kemiğinden hazret-i Havva ana-
mızı yaratmıştır. Adem aleyhisselam gözünü açtığında yanında kendi gibi
bir güzel insan oturuyor görmüştür. Onunla sohbet, ülfet ve vuslat etmiş-
tir. Hak teâlâ yine hitâb edip, «Ya Adem! Bu ni'metimle nasılsın?» bu-
yurduğunda, «Ya Rabbi! Hesabsız ni'met denizine daldım. Bu ni'metini
MARİFETNAME
YanıtlaSilhepsinden büyük buldum, Bununla kantat ettim. Havva ile sükünet bu- mayıp, bu ihsanının şükr ve sürüru ile doldum, diye cevab vermiştir. je cenyatimde sakin olun. Sonra Haket alin. Ancak buğday ağacına yanaşmayın, ondan yiyerek be handel olmayin buyurmuştur. Sonra Adem aleyhisselam Havva anak ba naast oyarak buğday ağacından alıp ikisi birden yediklerinde Hak teln sözüne Cennet elbiselerinden] uryan olarak Cennetten dünyaya India milir. Adem aleyhisselam Hindistanda bir yüksek dağ üzerine inmiştir. Ikiyüz yil o dağda ağlayıp tevbe ettikten sonra tevbesi kabul olmuştur. Havva anamız da Adem atamızı taleb edip ikiyüz yıllık hasreti ile Arafat dağı üzerinde buluşmaları müyesser olmuştur.
NAZM İki canibden ol Iki müştāk İkisi bile mübtelä-yı fıråk Birbirine heman erişdiler Ağlayıp sarmaşıp görüşdülər.
Sonra Şam'a gelip orada beşyüz yıl kalıp Håbil ve Kabil orada olup yine Hindistana gitmişlerdir. Ömürlerinin süresi iki bin sene olunca Adem aleyhisselam Serendib adasında (?), ondan kırk sene sonra da Havva anamız Cidde'de vefat etmişlerdir. Sonra yeryüzünü zürriyyetleri meskün ve ma'mür etmişlerdir. Adem aleyhisselamın neslinden binlerce kimse peygamber olmak şerefine kavuşmuşlardır. Hazret-i Adem aleyhisselam- dan altı bin sene geçtikten sonra Mekke-i mükerremede Ismail aleyhisse- lam evladından, Kureyş kabilesinden Haşim oğullarından Abdullahın sul- bünden Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem) hazretleri dün- yaya gelmiştir. Kırk sene velayet zevki ile safalar sürüp kırk bir yaşında bütün insanlara ve cinnilere peygamber olmuştur. Üç sene Mekke'de ka- firlerden cefálar görüp, mağlüb iken Medine'ye hicret etmiştir. Onuncu sene Mekke'ye galip gelerek feth edip, yine Medineye gitmiştir. O sene Medine'de yaşı altmış üç olup orada vefat etmiştir. Bizim peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem odur. Peygamberlerin sonuncusudur. Ondan sonra peygamber gelmez. Şeri'ati kıyamete kadar båkidir. Hükümleri yürürlükten kalkmaz ve değiştirilmez. Peygamberimizin hicretinden bu zamana kadar ay senesi ile binyüz yetmiş yıl olmuştur. O halde ahir za may olup dünyanın ömrü geçip gitmiş ve kıyamet yaklaşmıştır. Edeb ve haya, sevgi ve vela, sidk ve safa yilmiş ve batmıştır. Çünki peygambe rimizin sallallahü aleyhi ve sellem haber verdiği kıyamet alametlerinin çokları zuhür etmiştir. Ya Rabbil Bizi Ahir zaman fitnesinden koru. Iman ve şehådet ile dünyadan çıkar. Birahmetike yå erhamerrahimin.
DORDONCO NEVI: Kıyamet alametlerini, Sarun üfürülmesini, zel dirir: futaru, mahlakların həlak olmasını, göklerin harab olmasını bil
KIYAMET ALAMETLERI
YanıtlaSil49
Ey aziz! Hadis alimleri ittifak ile şöyle bildirmişlerdir: İşrat-i såat kıyamet alåmetleri iki türlüdür: Biri lerdir. gizli alâmetler, diğeri açık alâmet-
Gizlil alametler: Insanda izzet, hurmet, muhabbet, şefkat, edeb, ha- ya, cömertlik, sözde durmak, doğruluk, ahbablığı korumak, şeriate ba- mak, takvå kalmamak. Şehirlerde mescidlerin çoğalması, cemaatin azay- ması, binaların yüksek olması, elbiselerin ince olması, kadınların ve ço- cukların hakim olması, kadınların erkeklere ve erkeklerin kadınlara ben- zemesi, erkeğin erkekle ve kadının kadınla uğraşması bereketin azalma- sı, akrabayı ziyaretin ve şer'i alış veriş hükümlerinin kalkması, kötülere ta'zim, iyileri tahkir, câriyelerin doğurması, kan dökülmesi, fisk ve fü- cûr, kabirlerin süslenmesi gibi şeylerdir ki, bunlara işrât-ı saat da derler.
Açık alametler on tanedir:
1 Deccal'ın çıkması.
Üç gece ardarda ay tutulması.
234 Yedi iklimde üç sene ardarda kıtlık olması.
4 Büyük bir dumanın her tarafı kaplaması.
5 Iså aleyhisselâm Şâm-ı şerîfde minâre-i beyda üzerine inip Deccalı öldürerek Muhammed aleyhisselamın şerî'ati ile amel
etmesi. Resûl-i ekremin (sallallahü aleyhi ve sellem) soyundan Mehdi çıkıp kırk yıl adåletle giderek Iså aleyhisselamı bulması. 6
7 Dâbbe-tül ard'ın meydana çıkması.
8 Ye'cûc ve me'cûcun set arkasından çıkıp yedi iklimi istila etmesi.
9 Beyt-i şerifin (Ka'be-i muazzama) yıkılması.
10 Güneşin batıdan doğması.
Bu alametlerin meydana çıkmasından sonra misk ve anber kokusu gibi ferahlatıcı serin rüzgârlar esip mü'minlerin ruhları revh ve reyhana çıkar. Sonra Kur'ân-ı kerimin hükmleri yeryüzünden kalkıp, halkın hepsi cehalette kalıp yüz yıl da öyle gider.
Tefsir âlimlerinin de ittifakı ile yukarıdaki kıyamet alåmetleri ta- mamlandıktan sonra Hak teâlâ Israfil aleyhisselâma Sûr'a üfürmesini emr eder. Süra üfürüldüğünde çıkan sesin heybetinden yedi kat göklerde olan melekler ve yedi kat yerde olan mahlūkların hepsi kıyamet koptu sanarak yüzlerinin üstünə düşüp kendilerinden geçerler. Gökler ve yer- ler sarsılır, yıldızlar dökülür. İnsanların saçları sakalları ağarır, hâmile olanlar, vakitsiz doğururlar. Herkes sarhoş gibi olur. Bu sûrun birinci nefhasıdır. Bundan bu heybetlere kapılırlar, kırk yıl daha bu şekilde gider. Sonra Hak teâlâ Isrâfil aleyhisselâma Sûr'a üfürmesini emr eder. O da İkinci üfürmeyi öyle kuvvetli yapar ki, şiddetinden bütün dağlar yerlerin- den ayrılıp, havaya çıkarak, atılmış pamuk gibi, bulut olurlar. Yedi kat gökler parça parça olup, su gibi eriyip yer yüzünə dökülürler. Denizle- F.: 4
MARİFETNAME
YanıtlaSilrin suları kurur. Güneş ve ayın işığı gidinta apkarajurlar. Cihanı zulmet rin sular Aksi aladan esfel-i safiline hatta en aşağıdaki hicaba kamet kapaklar ve meleklerin hepsi helak olup fena bulurlar. Ancak Mukadar mahilaklaklerden sekiz tanesi kalır. Bunların dördü Cebrail, Mikail, Rid van ve Azraildir. Diğer dördü hamele-i Arşdır ki, birisi İsrafil aleyhisselâm- van Hak teâlânın emri ile Azrail aleyhisselam o yedi meleğin de ruhlarım Kabz eder. Sonra kendi rühunu alırken bir feryad eder ki, yüksek sesi gökleri geçip yerlere gider. O halde her canlı ölümün tadını alıp fant gacaklır. Ancak Allahü teâlâ bakidir. Bu âlem harab ve boş kırk yıl ol- duğu gibi kalır. Allahü teâlâ azameti ile: «Bugün mülk kimindir?>> diye süäl eder. Kendinden başka kimse olmadığından, yine kendisi: «Vahid ve Kahhär olan Allahındır» diye cevab verir.
BEŞİNCİ NEVİ: Sûrun üçüncü üfürülüşünü, ölülerin dirilmesini, haş- rl, amel defterlerini, hesabı, mizânı, sırat ve a'rafı kısaca bildirir:
Ey aziz! Ehl-i tefsir ve ehl-i hadis ittifak etmişlerdir ki, Hak teâlâ yeryüzünü şiddetli bir rüzgâr ile dümdüz edip Şam sahrası hizasında yüz- bin yeryüzü kadar genişliğinde mahşer yerini yapar. Sonra Arş-ı a'zamın altında bulunan Bahr-i hayvandan kırk gün hiç durmadan insan me- nisi gibi, bu dünyaya yağmur yağar. Bütün yeryüzü deniz gibi dolduğu zaman çamur tabakasında toprak olan bütün insan ve hayvan bedenleri o yağmuru çekip bütün organları bir araya gelerek evvelki şeklinde yer- yüzünde bakla gibi biterler. Her beden kendi kemåline ulaşır. Son- ra Hak teālā sekiz büyük meleği diriltip İsrafil aleyhisselâma yine Sûra üfürmesini emr eder. O da Sûru öyle yumuşak ve latif üfler ki, Sürun içinde såkin olan ruhlar hemen ufuklara yayılarak her ruh kendi bedenini bulur. Koyun sürüsü içinde her kuzu kendi anasını bulduğu gibi, her can kendi cismini bulacaktır. Önce ve sonra olan bütün mahlûklar, melekler, hüriler, insanlar, cinniler, şeytanlar, denizde ve karada yaşa- yan hayvanlar ve bütün haşereler bir anda tamamen canlanıp mah- şer yerine her taraftan toplanırlar. Peygamberlere, velilere, âlimlere, så- lihlere Cennetten elbiseler ve buraklar gelir. Elbiseleri giyer, buraklara biner, Arşın gölgesine gidip minber ve kürsiler üzerinde rahat ve sela- metle otururlar. Geri kalan mahlukların hepsi aç, susuz, çıplak, baş açık yalın ayak, yaya olarak düşe kalka arasât meydanına gelip mahşer ye- rinde haşı olurlar. Çok sıkışıp ayakta dururlar. Başlarına güneş bir mil kadar yaklaşıp sıcaktan çok ter dökerler. Kimi topuğuna, kimi dizine, ki- mi göğsüne, kimi boğazına kadar ter içinde kalırlar. Çokları da ter de-
nizine gömülürler. nCehennemi yer altından Mahşer yerinin yakınına yetmiş bin saf ze baniler getirirler. Mahşer halkını halka gibi sararlar. Ehl-i mahşer elli bin yil hesabı bekleyerek o halde sıkıntı içinde kalırlar. Dünyada Kiråmen katibin melekleri, yazdıkları amel defterlerini mahşerde sahiblerine ve rirler. Mü'minlere ve itaatlı olanlara sağ tarafından, kafirlere ve fasıklara
SÜR'UN ÜÇÜNCÜ ÜFÜRÜLÜŞÜ
YanıtlaSil51
sol taraflarından verirler. Hak teålå orada bütün mahluklarına vasıtasız kelâm söyler. Bir onda herkesin hesabını görüp kimine hitab, kimine itâb eder. Mazlûmun hakkını zālimden alıp, zālimin hasenâtı var ise ona ve- rir, yoksa mazlûmun günahlarını zālime yükletir. Hesabdan sonra hay- vanları toprak eder. Kafirler hayvanlara gıbla edip keşki biz de toprak ol- saydık derler.
Mahşer yerinde iki direk üzerinde bir büyük terazi kurulur. Her dire- ğin uzunluğu beşyüz yıllık yoldur. Her kefesi yeryüzü kadar geniştir. Bu [terazi] mizan ile mahşer günü sevabları ve günahları tartarlar. Sevabı ağır olanlar Cennete, günahı ağır olanlar Cehenneme giderler. Ancak Hak teålå ikram ederek günahı çok olan bir kısım dilediği kullarını afv eder. Bir kısmı da enbiyā, evliyâ, ulemâ ve sulehânın şefa'atine kavuşur- lar. Fakat bunların imân ile vefat etmiş olmaları şarttır. Çünki dünyadan îmânsız gidenlere Cennet, afv ve şefa'at olmaz, asla Cehennemden kur- tulamazlar. Imanlı olarak ölüp de günahı sevabından çok olan, afv ve şcla'ate de uğramayan mü'minler günahları kadar Cehennemde yanıp sonra Cennete giderler. Zerre kadar imånla ölen muhakkak Cehennem- den kurtulup rahata erer.
Sırat köprüsü kıldan ince ve kılıçdan keskindir. Uzunluğu üç bin yil- lik yoldur. Bin yıl yokuş, bin yıl düz ve bin yıl iniştir. Sırat köprüsü Ce- hennem üzerine kurulup, mahşer halkının hepsi onun üzerinden geçip giderler. Kimi şimşek gibi, kimi ok gibi, kimi koşan at gibi geçerler. Kimi günahlarını yüklenmiş yürür, kimi Cehenneme düşüp yanar. Cehennem, ey mü'min çabuk geç ki, nürun ateşimi söndürüyor diye feryad eder. Mü'minler selâmetle sıratı geçer, Kevser havuzundan içerler. Onda gusl edip, ayıb ve noksanlardan temizlenirler. Cennete girip mertebelerine göre makamlarını bulup sonsuz olarak zevk ve safâ içinde kalırlar. Çün- ki Cennet ehli gåh çeşitli ni'metlerden lezzet alırlar, gâh Allahü teâlâyı görmekle mest ve hayrån olurlar. Gözlerin görmediği, kulakların işitme- diği hâtırlara gelmeyen devletlere kavuşurlar. Cennet ile Cehennemin ara- sında kal'a divarı gibi burc ve ve ucları yüksek ve büyük bir sur var- dır. Yüksekliği beşyüz yıllık mesafedir. Uzunluğunun sonu gelmez ve bi- nası renkli cevherlerle süslüdür. Oraya A'raf ismi verilmiştir. Mecnun- lar, dağ başında olup din duymıyanlar ve kâfir çocukları A'rafda kalırlar. [A'raf sonsuz olmadığı için dağbaşında yetişip hiç din duymıyanlar və kâfir çocukları, hesabdan sonra, hayvanlar gibi yok edilirler. Mektubat 50 Mektub]. Cennet tarafından bakıp içindekileri ni'metler içinde gör- duklerinde, orada olmayı arzu ederek mahzün olurlar. Cehennem tarafına bakıp içindekileri azabda gördüklerinde, orada olmadıklarına şükr edip sevinirler. A'rafda bulunanlar bir rivayette ebedi olarak orada kalıp ba'zen üzülüp, ba'zen sevinirler.
Ya Rabbi! Bizi Cehennemden koru, Cennetinde ebrar ile beraber bu-
MARIFETNAME
YanıtlaSillundur. Dårt bekå ve kararda lika'nı müyesser eyle bihurmeti Habibikel Tenbih: Buraya kadar yazılanların hepsi din işlerinden olduğundan muhtar. Amin ya Gaffar! hepsini yakin üzere fasdik ve itimad üzere hepsine inanmamız lazımdır. Çünki bunlar din işlerinden ya'ni usûl bilgilerindendirler. Bunları akil de
Hamele- Arşın Makamı
52 Il ve huccetlere kıyas caiz değildir. Insan aklı bunları idrak etmekten malubemize velan Allahü Acid, zamet ve kudretini düşendimizda amamiza vesile oka wmakerine ve hadis-i şeriflerin gösterdigi yolda alemin heyetini bu kan yetaklamakla iktila olunmuştur. Fakat din alim, büyük veli, seyyida dar acikin ve sened-ül müdakkikin Seyyit Şerif aleyhi rahmetül Latif haz rueni: "Astronomi ilmi, göklerin ve yerin yaratılmasını düşünenler haz retleri talayı tanımakta ne güzel yardımcıdır» buyurduğu için ve bütun Allah kendisinde toplayan, feyz kaynağı bir kalbin sahibi imam-ı Mu- mimed Gazåll aleyhi rahmetül Vali-yil Müteáli hazretleri: <<Hey'et ve hamm ilimlerini bilmiyen marifetullahda innindir (acizdir)» buyurarak ka- time-i teşrih ile heyet-i hükemâyı duyurduğu için bir mikdar ålemdeki he- yet ilminden ve bir miktar da insan bedenine ait teşrih ilminden yazmak ve beyan etmek uygun-görülmüştür. Böylece, açıklanan bilgileri okuyarak idråksizlik mahrumluğundan uzaklaşıp, cehalet zindanından çıkasın. İlm ve hikmet mahfiline girip âlimler zümresine giresin. Hikmet özüne girip, hakikat zirvesine ulaşasın. Eşyanın hakikatlerine vakıf olup, ma'nânın in- celiklerine arif olasın. Cihanın sırlarına muttali' olup âlemdeki olayları olduğu gibi bilesin. Må'rifet-i nefsin kemåline erip oradan Ma'rifetullah devletini bulasın. Ey varlığı gerekli olan, hayır ve iyilikler bağışlayan Al- lahım! Rahmetinin nurlarını üzerimize saç, seni en iyi şekilde tanımaya kavuşmamızı kolaylaştır. Ey mahlükların bütün vasıflarından münezzeh olan Allahım! Bizim, bildirdiğinden başka ilmimiz, anlattığından başka an- ladığımız, ilham ettiğinden başka marifetimiz yoktur. Elbette sen alim, hakim, cevåd, kerim, rauf, rahimsin. Amin! Yâ muin: Birahmetike yå er-
Erzurumlu
YanıtlaSilİBRAHİM HAKKI
Hazretleri
(Kaddesallahu Sirrehu'l-aziz)
معرفت نامه
Mârifetnâme
(Aslına uygun ve tamamı tek ciltte)
Osmanlıcadan Sadeleştiren :
FARUK MEYAN
Birinci Baskı
Genel Dağıtım:
VELI YAYINLARI
Himaye-i Etfal Sok. No. 11
Yıldırım Han Oda No. 502
Tel: 20 85 80
Cağaloğlu - Istanbul
REHBER YAYINLARI
Alayköşkü Caddesi
Dr. Hayrunnisa Batu İşhanı No. 12
Cağaloğlu - İstanbul
ISTANBUL
1400-1980
111 Hâtıra
YanıtlaSil• Rasûlullah'a bey'at ettikten sonra hiç şarkı söylemedim, yalan konuşmadım ve sağ elimle tenâsül uzvuma dokunma- dım." (ibn Mâce, Tahâret, 15)
• Osman b. Affân birçok defa hutbesinde şöyle derdi:
"Cuma günü imam hutbeye çıkınca susun ve hutbeyi dinle- yin. Susan kimse dinlemese de, dinleyen kadar sevap kazanır. Namaz için kâmet getirilince safları düzeltin, omuzlarınız bir hi- zaya gelsin. Zira safların düzgün tutulması namazı tamamlayan bir unsurdur." lr
111 Hatıra
YanıtlaSil239
• Cehâlet öyle bir binektir ki, ona binen zelil olur, onunla ar- kadaşlık yapan yolunu kaybeder.
• Gözlerinizi hedefinizden ayırırsanız, mânîleri görmeye başlarsınız.
• Gözü haramdan korumak ne güzel şehvet perdesidir.
• Şükür, zenginliğin süsüdür.
• Şükür, zenginliğin saltanatıdır. Bu saltanatın şükrü ise bol bol infâk etmektir.
⚫ Sizin, çok konuşan idareciden ziyâde çok iş yapan idâreci- ye ihtiyacınız vardır.
• Kan döküldükten sonra öldürülmektense kan dökülmeden evvel öldürülmem daha iyidir.
Hinra
YanıtlaSil269
Wuku bulan her hål üzere Alemlerin Rabbi olan Allah'a md olsun!>> derse, hiçbir zaman diş ve kulak ağrısı çekmez. el-Edebü'l-müfred, no: 926)
"İnsanların üzerine öyle şiddetli bir zaman gelecek ki, nunla emrolunmadığı halde zengin elindeki malına sıkı sıkı- Ja samlıp fakire vermeyecek. Halbuki Allah, «Aranızda iyi fazileti unutmayınız 116 buyurmuştur. Zorda kalanlar da mallarını) satacaklar. Halbuki Rasûlullah muztarrın satışı İçerisinde zarar olan satışı ve olgunlaşmadan önceki meyve nin satışını nehyetmiştir." (Ebû Dâvûd, Büyü, 25/3382; Ahmed, 1, 116)
• "Ey ilim sahipleri, ilminizle amel ediniz! Çünkü asıl ilim, bildiğiyle amel eden ve ilmi ameline uygun düşendir. Bazı Insanlar gelecek, ilim öğrenecekler ancak gırtlaklarından aşağı geçmeyecek, yaptıkları bildiklerine, içleri de dışlarına uymaya- cak. Halkalar hâlinde oturup birbirlerine karşı ilimleriyle övü necek ve üstünlük taslayacaklar. Hatta biri arkadaşına, kendi sini bırakıp başkasının yanına oturduğu için kızacak. İşte on- ann bu meclislerindeki amelleri Allah'a yükselmez." (Darimi, Mu kaddime, 34)
. "İnsanlar işlerini ihsân duygusuyla yapmalarına göre bunu en güzel şekilde gerçekleştirmesine ve Allah'ı görüyormuş ger kazanırlar." Yani neyi nasıl yapacağını iyi bilmesines thi Çağrıen. "Ihsan" mad DIA, Ist. 2000, XXI, 544)
116. Bake
"İnsanlar işlerini ihsan duygusuyla yapmalarına göre değer kazanırlar." Yani neyi nasıl yapacağını iyi bilmesine, bunu en güzel şekilde gerçekleştirmesine ve Allah' gōriyetimes gibi çalışmasına göre değer kazanırlar. (Mustafa Cagne, this mat
YanıtlaSilDÍA, İst. 2000, XXI, 544)
116. Bakara, 238.
"İnsanlar işlerini ihsan duygusuyla yapmalarına göre değer kazanırlar." Yani neyi nasıl yapacağını iyi bilmesine, bunu en güzel şekilde gerçekleştirmesine ve Allah' gōruyormus gibi çalışmasına göre değer kazanırlar. (Mustafa Cagne, this mat
YanıtlaSilDÍA, İst. 2000, XXI, 544)
116. Bakara, 238.
111 Hatıra
YanıtlaSil275
. "Bir tek günah bile çok, bin tane taat ve ibadet bile az- dat." (Hatip, Hikmet Parıltıları, s. 96)
. "Hadis-i şerifleri rivayet etmek, Rasûlullah Efendi- miz'e intisab etmek, ona bağlanmak demektir." (Hatip, Hikmet Pa nları, s. 107)
"Eğrinin gölgesi de eğri olur." (Hatip, Hikmet Parıltıları, s. 159)
Hz. Ali şöyle demiştir:
1) Dünya nîmeti olarak İslâm sana kâfidir,
2) Meşguliyet olarak tâat içinde olmak sana kâfidir,
3) İbret olarak da ölüm sana kâfidir. (ibn-i Hacer, Münebbihât, s. 5)
Hz. Ali:
"-Allah'ın, Peygamberi'nin ve Allah dostlarının sünnetleri- ne sahip olmayan kimsenin elinde hiçbir şey yok demektir" de- mişti. Kendisine:
1) "-Allah'ın sünneti nedir?" diye soruldu:
"-Sırrı saklamaktır" cevabını verdi.
2) "-Hz. Peygamber'in Sünnet'i nedir?" denildi:
"-İnsanlarla iyi ve güzel geçinmektir" dedi.
3) "-Evliyâullahın sünneti nedir?" denildi:
ZİNA
YanıtlaSilAyakta küçük abdest bozmayı zinaya eşit göstermek zinayı tez- yif eder. (Mh.) 28:1. maka. 7. muk.
ZİRAAT
Maîşet için tabî yol sanattır, ziraattir, ticarettir. (Mn.) 78.
ZİYA GÖKALP
Ölen herifin ruh-u habisi olan zındık. (K.L.) 108.
Ziya Gökalp, "Din, dil birse millet birdir" demek zorunda kal- mış. (M.) 314:26. Mektup, 3. mebhas, 6. mesele
ZULÜM
Adalet külahını zulüm başına geçirmiş. (S.) 648:Lemaat
Başkalarında yüzde seksen fakir ve mazlumsa, İslamiyette dok- san, belki doksanbeştir. (Sn.) 61; (T.Η.) 117.
Bediüzzaman'a yapılan zulüm (E.L.) 1:125, 140, 168, 190, 191, 216, 270, 281, 282; 2:19, 146; (Τ.Η.) 25, 136, 231, 575, 586. Bediüzzaman yapılan zulmü affetti. (E.L.) 210, 211.
Bediüzzaman zulmedenlere dahi beddûa etmedi. (E.L.) 1:134.
Bediüzzaman zulmün karşısındadır. (L.) 174:22. Lem'a 2. işaret Bir adamın cinayetinden başkasını mes'ul tutmak ve zarar ver- mek zulümdür. (E.L.) 2:97; (Sn.) 41.
Cemaatin başarısı ferde verilse zulüm olur. (L.) 138:17. Lem'a 13. nota, 4. mesele; (M.) 361:28. Mektup, 7. kısım, 2. işaret; (E.L.) 1:215
Cemaatin selâmeti için ferdin feda edilmesi zulümdür. (E.L.) 2:82; (K.L.) 108.
Cumhuriyet devrinde dindarlara yapılan zulüm. (T.H.), 23, 191- 204:Eskişehir hayatı; (E.L.) 2:23.
FIHRIST/690
Dinimizde zulme meyil gösterenler şiddetle tehdit edilir. (M.) 345:28. Mektup, 4. mesele, 2. nokta Ehl-i beytin başına gelen zulüm (E.L.) 1:206. Hased, kin ve inat zulümdür. (M.) 253:22. Mektup, 1. mebhas İnsan çok zalim ve çok câhildir. (Sn.) 39. İnsan zulm eder, kadar adalet eder. (H.St.) 98:1. hatve
YanıtlaSilİnsanda zulme meyil hadsizdir. (Sn.) 68. Insanda zulme meyil meydan alıyor. (Sn.) 39. İslâm zâlimlerin kılıncına muhtaç değil. (K.L.) 154. İstibdat zulüm ve tahakkümdür. (D.H.Ö.) 23; (Τ.Η.) 60. Mazlumun âhı arşa kadar gider. (E.L.) 1:11.
Mü'mine düşmanlık etmek zulümdür. (M.) 253:22. Mektup, 1. meb. Ne mümkün zulmüle imhay-ı hürriyet.... (L.) 175:22. Lem'a 2. işâret Yezid'in zulmü. (E.L.) 2:83.
Zalim Allah'ın kılıncıdır. (M.) 353, 355:28. Mektup, 6. mes. 4. nük. Zalimâne intikam hissi, bazan arzuya fikir suretini giydirir. (Sn.) 70.
Zâlime karşı cihad ve izzet-i nefsi esas tutan İslâmiyet miskin-
likte karar kıldı. (Sn.) 38.
Zâlime karşı miskinliği esas tutan Hıristiyanlık nihâyet cesârete geldi. (Sn.) 38.
Zâlime karşı zaaf göstermek onları tecavüze sevkeder. (345:28.
Mektup, 4. mesele, 1. nokta Zâlimler için yaşasın Cehennem. (D.H.Ö.) 19; (Т.Н.) 57.
Zâlimlerin satranç oyunları. (K.L.) 81.
Zulm edenler padişah da olsalar haydutturlar. (D.H.Ö.) 23; (T.H.) 60. Zulme maruz kalan masumun uhrevî durumu. (K.L.) 45.
Zulme rıza zulümdür. (E.L.) 2:145; (K.L.) 108, 154; (M.) 345: 28. Mektup, 4. mesele, 2. nokta
Zulme taraftar olmak veya sessiz kalmak umûmî musibeti ne- tice verir. (S.) 158, 159:14. Söz, zeyl
FIHRIST/691
Zulümden deniz dibindeki balıklar dahi şikâyet eder. (E.L.) 1:32.
YanıtlaSilZulüm devam etmez. (E.L.) 1:75.
Zulüm içinde bazan adâlet tecelli eder. (E.L.) 2:78.
Zulümden kâinat kızar. (S.) 160:14. Söz, zeyl
ZÜLKARNEYN SEDDİ
Müfessirler Zülkarneyn seddi için ne diyorlar? (Mh.) 59:1. ma-
Risale-i Nurlar Sedd-i Zülkarneyndir. (K.L.) 107.
Zülkarneyn Seddi dünyanın yedi harikasından birisidir. (Ş.)
494:5. Şua
Zülkarneyn Seddi nerededir? (L.) 111:16. Lema, 2. sual
Zülkarneyn Seddi niçin yapılmıştır? (Ş.) 494:5. Şua
Zülkarneyn seddinin harabiyeti. (Mh.) 60:1. maka., 4. mesele
kale, 4. mesele
YanıtlaSilAshab namazı terketmeyi küfür sayardı
V, 329
Riyazi's IMAM NEVEVÍ Salihîn
YanıtlaSilPEYGAMBERİMİZDEN HAYAT ÖLÇÜLERİ
رياض الصالحين
FİHRİST
TERCÜME VE ŞERH
Prof. Dr. M. Yaşar KANDEMİR
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN
Prof. Dr. Raşit KÜÇÜK
KAMPANYA KİTAPLARI
CILT
8
Bu kitabla meşgul olma ve onu mütalâa, bin kitabla meşgul olmaktan daha hayırlıdır.
YanıtlaSilRamuz El-Ehadis
Rahmetli Hocam Abdurrahman Şeref GÜZELYAZICI ve ettiği gün (15.05.1978) sanki ukbâ yolculuğunu önceden sezet kaleme almış olduğu şu şiiri ceketinin cebinde bulunmuştur.
YanıtlaSilNEREYE?
Nereden kaynıyor hayat ırmağı?
Bu durmaz karanlık akış nereye? Annem mi, açılan mezar kucağı?
Ebedî geceden bakış nereye?!
Meçhul bir yolcuyum bu son akşamda, Ümit nûrum söndü siyah bir camda. Evim, çocuklarım, gözüm arkamda; Ahbaplar! Bu itiş, kakış nereye?!
92
Gönlümde yıldız yok, gözümde ışık, Emeller, rüyalar karmakarışık. Îmânım! Nerdesin, gel karşıma çık! Bu derin girişten çıkış nereye?!
Artık ne mavilik, ne pembe bahar, Ne mehtap, ne sahil, ne sandal, hep kar, Söyleyin benimle uçan ey kuşlar, O yazlık dünyadan bu kış nereye?!
Birkaç rekât namaz, zekât, oruç, hac, Duâlarım gibi kabûle muhtaç, Şeref, son nefeste edince mîrac, Semâlardan koptu alkış nereye?!
YANITLASİL
yuksel27 Ocak 2024 00:52
40 Soru Cevap
Osman Nûri Topbaş
GENC kitaplığı
CENNETE AÇILAN K AYASOFYA
YanıtlaSilBu kitap, 1453 yılında PEYGAMBER EFENDİMİZİN vasiyetini yerine getiren O KUTLU KUMANDANIN ve ASKERLERİNİN emanetine sahip çıkmak için hazırlandı. Bu kitap, AYASOFYA'nın tekrar cami olarak ibadete açılmasına ve yine ISTANBUL' dan başlayacak
YENİ BİR ÇAĞA Öncülük yapacaktır! Patrik Athenagoras'la Başlayan "KUDÜS ZİRVESİ OYUNU" Amerikalı
İstanbul Sur içinde "Özerk Devlet"
1967'de başlayan Papaların ziyaretleri ve arkasındaki "Vatikan Operasyonları..." İşgal güçlerine karşı direnen ve son çare olarak Ayasofya'yı havaya uçurmakla tehdit
eden büyük kumandan... "Gizli Ev Kiliselerle" yürütülen kuşatma: Güney Koreli, Zenci kiliseleri...
Aytunç Altındal: "Amaç İstanbul'a Vatikan Modeli" (iki gün süren özel röportaj)
"Haliç'te Yürütülen Çok Yönlü işgal" (Sevgi Erenerol'un kitabımız için kaleme aldığı özel yazı ve açıklamalar)
Misyonerlerin arasında yaşayan A.R. taktik ve stratejik kuşatmayı anlatıyor... Vatikan ve Mason locaları nasıl bir işbirliği içinde...
Siyonizm'e hizmet eden Papalar? Gizli arşivlerde saklanan biat anlaşmaları... Siyonist Hıristiyanlar ve Katolik-Protestan papazlar 1925 yılında başlayan ittifak: ARMAGEDDON, Sahte ISA MESIH...
Ayasofya'ya "kutsal emanetler" niye iade ediliyor?..
HAKAN YILMAZ ÇEBİ
18.00
T
009821
Zarafetin afeti sakf (övünmek ve manasız sözler)dir. Şecaatin afeti serkeşliktir. Semahatin (hoşgörünün) afeti minnet etmek, güzelliğin afeti kibir göstermek, ibadetin afeti fetrettir (Gayretten sükuna düşmek.), sözün afeti yalandır. İlmin afeti unutkanlıktır. Hilmin afeti hoppalıktır. Asaletin afeti tefahurdur. Cömertliğin afeti israftır. Dinin afeti ise hevadır(Nefsine uymak).
YanıtlaSilRavi: Hz. Ali (r.a.)
Sayfa: 4 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Ocak 2024 23:42
Dinin afeti üçtür: Fasık alim, cahil ve zalim reisler, cahil sofular. (İbadete çalışıyor, fakat cahil. Bu zümreler din namına yıkımdır.)
Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 4 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel29 Ocak 2024 23:44
Sizden birine, halktan korkması, işittiği veya gördüğü bir hakikatı söylemeye mani olmasın.
Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 490 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Şüphe yok ki münafiklar cehennemin en alt katındadırlar; artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın. (Nisā, 4/145)
YanıtlaSilNİFAK: İÇİ BAŞKA, DIŞI BAŞKA OLMAK
Kişinin kâfir olduğunu gizleyerek mümin gibi görünmesine nifak, böyle bir yanlış ve kötü tutum içinde olana ise münafık denir. Münafıklar, kalbiyle inkâr ettikleri hâlde bunu gizleyerek kendilerini mümin gibi gösterirler. Söz ve davranışlarıyla mümin gibi gözüktükleri için toplum içinde kargaşaya ve fitneye sebebiyet verirler. Münafıklar, Allah'ı ve inananları aldatmaya çalışır- lar. Esasında farkına varmadan kendilerini aldatırlar. Çünkü onlar, ikiyüzlü olmaları sebebiyle kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atarlar, hem dünya- larını hem de ahiretlerini zindana çevirirler. Kalplerinde hastalık bulunan münafıklar, müminlere karşı kin ve nefret beslerler. Dünyalık bir menfaat gördüklerinde hemen müminlerin tarafına geçerler. Bunu yaparken de İs- lam'ı ve dinî değerleri istismar etmekten çekinmezler. Ancak menfaatlerine ters bir durumla karşı karşıya kaldıklarında ya da nefislerine hoş gelmeyen bir şeyle karşılaştıklarında müminleri hemen terk ederler.
YANITLASİL
yuksel30 Ocak 2024 00:05
Allah c. c. Yardımı zayıflar sebebiyle gelmektedir.
2,396,401.
Riyazu's Salihin
Imam Nevevi
Kampanya Kitaplari
cilt 8.sy.71.
Hayat dört şeyle kaimdir, derdi babam su ve ateş ve toprak. Ve rüzgâr.
YanıtlaSilOna kendimi sonradan ben ekledim pişirilmiş çamurun zifirî korkusunu ham yüreğin pütürlerini geçtim gövdemi âlemlere zerkederek varoldum kayrasıyla Varedenin eşref-i mahlûkat nedir bildim.
184
Erbain
kırk yılın şiirleri
İsmet Özel
Tam istiklal yayıncılık ortaklığı
ŞERH-1 DELAİLÜ'L-HAYRAT VE SEVARİKİ'L-ENVAR
YanıtlaSilEllezi la yuhitu bihi mekânün. Yâni:
/
Öyle kuddus, tahir, öyle yüce, kahir Allahü (C.C.) ki O'nu
1140
mekânlardan hiçbir mekân ihata edemez. O, mekândan münezzehtir Velâ yeştemilü aleyhi zamanün. Yani: - O Allah'ı zamanlardan hiçbir zaman onu ihate edemez. Allah
zamandan da münezzehtir.
١٥٥١ - إِنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عُنُوا رَجُلٌ ضَرَبَ غَيْرَ صَارِبِهِ وَرَجُلٌ قَتَلَ غَيْرُ قَائِلِهِ وَرَجُلٌ تَوَلَّى غَيْرَ اَهْلِ نِعْمَتِهِ فَمَنْ فَعَلَ ذَلِكَ فَقَدْ كَفَرَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ لا
YanıtlaSilيُقْبَلُ مِنْهُ صَرْفٌ وَلَا عَدْلٌ (ك ق عن عائشة)
1551- En zalim insan, kendisini dövmeyen kimseyi döven, kendini öldürmeye teşebbüs etmeyeni öldüren bir de nimet ehlinden ayrılıp nimet ehli olmayan kimseye intisap eden (mesela öz babasını bırakıp başkasını baba edinen) kişidir. Kim bunları yaparsa Allah'ı ve Rasulü'nü inkar etmiş demektir. Onun hiçbir ameli kabul edilmez artık.
١٥٥٢ - إِنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَذَابًا يَوْمَ الْقِيَمَةِ عَالِمٌ يَنْفَعُهُ اللَّهُ بِعِلْمِهِ (كر عن ابي
هريرة) 1552- Kıyamet günü en çetin azaba dûçar edilecek kişi, sahip olduğu ilimden, Allah'ın istifade nasip etmediği âlimdir.
١٥٥٣
YANITLASİL
yuksel3 Şubat 2024 22:31
Kıyamet yaklaştığında; taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için tazim edilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulüm eder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanların en iyi görüneni "müdahim" (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakan) olanıdır.
Ravi: Hz. Ebû Zerr (r.a.)
Sayfa: 33 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
İnsanlığın kurtuluşu faizin kaldırılması, zekâtın yerine getiril mesindedir. (S.) 649:Lemaat
YanıtlaSilİnsanlar kendi idarecilerinin yolundadır. (Mn.) 33.
YanıtlaSil8.Asirda İngiliz Kralı Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazarak para bastırmış.
YanıtlaSilAkra Fm.
Günün sohbeti
Prof Dr Mahmud Esad Coşan
Türkiye Cumhuriyeti de paranın üstüne Lâ ilahe illallah Muhammed ün Rasulüllah diye yazmalidir.
YanıtlaSilAnlatıldığına göre cehalet döneminde iki kardeş yolculuk esnasında diz Anlatıldın altındaki ağacın gölgesine konmuşlar. Tekrar yola çkarak düz bir kayan duz kayanın altından ağzında bir dinar altun olan bir yılan kap bu dinarı onlara atmış. Bunun üzerine bu yılanın bu dinarı bir hazine kın buıp getirmiş olduğunu söylediler. Burada üç gün kaldılar ve her gün bu yılan onlara birer dinar getirip attı.
YanıtlaSilKardeşlerden biri: "Bu yılanı ne zamana kadar böyle bekleyeceğiz. bunu öldürüp, hazineyi kazarak çıkarsak olmaz mı?" dedi. Diğer karde şi engel olmak istedi ve "sakın yapma ne bilirsin, bunu yaptığın takdirde mahvolabilirsin, hazineyi de elde edemezsin" dedi. Ama o kardeşini dinle- medi, yanına bir kazma aldı ve yılanı beklemeğe koyuldu. Yılan çıkınca bir kez vurabildi ve başından yaraladı ama öldüremedi. Yılan kıvranıp üzerine geldi, adamı öldürdü ve inine girdi. Kardeşi de onu toprağa gömdü. Erte- si güne kadar da orada bekledi.
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2024 06:41
Ruhu'l-Beyân
271
Yılan başı sarılı olarak çıktı ama beraberinde hiçbir şey yoktu. Yıla
na söyle seslendi: "Ey yılan, vallahi bu olanların olmasını hiç isketu. Yila desimi engellemek istedim, olmadı. Ama seninle bir sözleşme yapabilir myiz? Sen bana bir zarar verme, ben de sana hiçbir zarar vermeyeyim?" Yilan hayır, dedi. Neden? "Çünkü sen kardeşinin buradaki kabrini gorup durdukça bana sonsuza kadar iyilik yapacağından emin olamam. Ben de bu baş yarası bulundukça da sana iyilik edeceğimden emin olarnan da on- dan" cevabını verdi.
İşte bu hikayede beraberliğin ve dengenin sırrı ve takvanın şeref ve değeri ortaya çıkmaktadır. Hazine düşkünü kardeş Allah'tan korkup iyili- ge karşı kötülük etmeseydi, yılanın yaptığından dolayı şükür etseydi, ömrü de malı da artacaktı.
Kin tutarak herkesle savaşmaktansa Kerem göster ki âlemi hükmün altına alasın. Bir iş yumuşaklık ve tatlılık ile hasıl olacaksa Sertlik ve inadçılığa ne lüzum var?"
Ey akılsız kurt bir gün
Bir kaplanın seni parçalamasından korkmuyor musun?
YANITLASİL
yuksel6 Şubat 2024 06:43
البيان
Rûhu'l Beyân
- Kur'an Meâli ve Tefsiri -
İsmail Hakkı BURSEVÎ
ERKAM YAYINLARI
CILT
21
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
4 4 Zarafetin afeti sakf (övünmek ve manasız sözler)dir. Şecaatin afeti serkeşliktir. Semahatin (hoşgörünün) afeti minnet etmek, güzelliğin afeti kibir göstermek, ibadetin afeti fetrettir (Gayretten sükuna düşmek.), sözün afeti yalandır. İlmin afeti unutkanlıktır. Hilmin afeti hoppalıktır. Asaletin afeti tefahurdur. Cömertliğin afeti israftır. Dinin afeti ise hevadır(Nefsine uymak). Hz. Ali (r.a.)
213 2 Cömertlik, Ulu Mevlanın huyudur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
213 3 Cömertlik, cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyaya sarkmıştır. Kim bu dallardan birine tutunuyorsa, bu dal onu Cennete götürür. Hasislik te Cehennem ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyaya sarkmıştır. Kim de bu dallardan birine yapışırsa, o dal da onu Cehenneme çeker. Hz. Ali (r.a.)
213 4 Cömertlik, Cennette biten bir ağaçtır. Cömertliğin gireceği yer, ancak Cennetir. Hasislik ise Cehennemde yetişen bir ağaçtır. Hasisin gireceğin yer ise Cehennemdir. Hz. Abdullah İbni Ci(r.a.)d (r.a.)
213 5 Cömert Allah'a, insanlara ve Cennete yakındır. Cehennemden de uzaktır. Cimri ise Allah'dan, insanlardan ve Cennetten uzaktır ve Cehenneme yakındır. Cahil cömert, Allah (z.c.hz)'lerine hasis abidden daha sevimlidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
213 6 Cömert, ancak Allah'a hüsnü zannı olduğundan cömertlik yapar. Hasis ise ancak Allah'a sui zannı sebebiyle cimrilik yapar. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
248 2 Cömertin hatasından uzak kalın. Zira o düştükçe, Rahman onun elinden tutar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
297 6 Altı şey güzeldir, lakin şu altı sınıf insan da daha güzeldir: Adalet güzeldir, lakin Umerada daha güzeldir. Cömertlik güzeldir, lakin zenginde daha güzeldir. Verağ güzeldir, lakin alimlerde daha güzeldir. Sabır güzeldir, lakin fıkarada daha güzeldir. Tevbe güzeldir, lakin gençlerde daha güzeldir. Haya güzeldir, lakin kadınlarda daha güzeldir. Hz. Ali (r.a.)
312 8 Cömertin yemeğini yemek devadır. Hasisin yemeği ise derttir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
323 11 İnsanlara dört şey sebebiyle tafdil edildim: Cömertlik, şecaat, cima şiddeti ve harpte düşmanla savaşmak kuvveti. Hz. Enes (r.a.)
334 10 Hıfz on parçaya ayrıldı. Dokuzu Türke (Küffarı Çin) verildi. Biri diğer halka dağıtıldı. Hasislik de ona ayrıldı. Dokuzu Faris'e, biri diğer insanlara dağıtıldı Cömertlik de ona ayrıldı. Dokuzu Sudan'a, biri diğer insanlara. Haya da ona ayrıldı. Dokuzu Araba, biri diğer insanlara. Kibir de on kısma ayrıldı. Dokuzu Ruma, biri diğer insanlara dağıtıldı.
Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en güzel davranandır. (Tirmizi, Menākıb, 63)
YanıtlaSilMÜSLÜMAN AHLAKININ GEREĞİ OLARAK MERHAMET
Cenab-ı Hakk'ın kullarına bahşettiği en değerli nimetlerden biri de merhamet duygusudur. Merhamet, Rabbimizin "Rahmân" isminin bir tecellisidir. Merhamet, kalp inceliği ve gönül yumuşaklığıdır. Şefkatli ve insaflı davranmaktır. Merhamet, kalpleri kin, öfke ve intikam gibi hastalıklardan temizlemektir. Gönülleri sevgi, saygı ve affın güzelliğiyle tezyin etmektir. Can taşıyan her bir varlığa hatta bütün kâinata muhabbet nazarıyla bakmaktır. Şiddet, öfke, kin ve nefretin yürekleri işgal ettiği günümüzde merhamet medeniyetinin birer mensubu olarak bize düşen, Rahmet Peygamberi'nin mesajlarına yeniden sarılmaktır. "Ben ancak rahmet olarak gönderildim." (Müslim, Birr, 24) buyuran Allah Resûlü'nün ilim, hikmet ve ir- fan mektebinde gönüllerimizi eğitmektir. Asrımızın en büyük hastalığı hâline gelen merhametsizliği bir tarafa bırakarak; eşimize, çocuğumuza, ana-babamıza, yaşlılarımıza, çevremize ve bütün canlılara karşı vicdanlı ve merhametli olalım. Ailemiz ve toplumumuz merhamet ocağı olsun.
27 Mayıs 1935
YanıtlaSilUlusal Bayramlar ve Ge- nel Tatiller Hakkında Ka- nun'un kabul edilmesi.
[Cuma tatili pazar gününe alınır.]
YANITLASİL
yuksel7 Şubat 2024 06:36
3 Şubat 1928
10 Nisan 1928
20 Mayıs 1928
9 Ağustos 1928
23 Ağustos 1928
Hutbenin Türkçe okun- maya başlaması.
Anayasa'dan dinle ilgili madde ve fıkraların çıka- rılması.
Milletlerarası Rakamların Kullanılması Hakkında Kanun'un kabulü.
Atatürk'ün yeni Türk harfleri hakkında Saray- burnu'nda konuşması.
Atatürk'ün yeni Türk harf- lerini tanıtmak amacıyla yurt gezisine çıkması.
YANITLASİL
yuksel7 Şubat 2024 06:38
4 Şubat 1923
Lozan Konferansı'na, bazı konularda anlaşma sağla- namaması yüzünden ara verilmesi.
[1. dönem 76 gün sürmüş- tür; görüşmelerin kesilmesi üzerine ordu savaş düzeni alır.]
17 Şubat 1923
İzmir İktisat Kongresi'nin Atatürk'ün konuşmasıyla açılması.
31 Mart 1923
Türkiye'nin yeniden Lo- zan'a davet edilmesi.
1 Nisan 1923
TBMM'nin seçimlerin ye- nilenmesine karar vermesi.
Lozan Konferansı ikinci
23 Nisan 1923
döneminin başlaması. [Bu dönem 97 gün süre-
cektir.]
24 Temmuz 1923
Lozan Barış Andlaşma- sı'nın imza edilmesi.
11 Ağustos 1923
TBMM'nin II. Dönem ça- lışmalarının başlaması.
13 Ağustos 1923
Atatürk'ün ikinci kez Mec- lis Başkanlığına seçilmesi
Kahrın da hoş, lütfün da hoş!
YanıtlaSilKahrın da hoş, lütfün da hoş!
Senden gayri her şeyler boş!
Senden özge her şeyler boş!
Gelse celâlinde cefâ, Yoksa cemâlinde sefâ, Her ikisi bana şifâ,
Kahrın da hoş, lütfün da hoş!
Senden gayri her şeyler boş!
Derviş Mehmed sana kuldur; İster ağlat, ister güldür;
İster yaşat, ister öldür;
Kahrın da hoş, lütfün da hoş!
Senden gayri her şeyler boş!
Koğusa girdiği
İSLÂM ALİMLERİNİN
YanıtlaSilHAYATINDAN HATIRALAR
doğru : 1.Düz.2.Namuslu,dürüst. 3.Gercek.4.Yasal.
YanıtlaSil...
Doğru : 1.Eğri. Yalan, Yanlış.
Altın
Esanlamli ve Karşıt anlamlı Kelimeler Sözlüğü.
Altın Kitaplar
Fuhuş yayıldığında zelzeleler ve fitneler çoğalır. İdareciler zulmettiğinde yağmur azalır. Zimmet ehline gadr edildiğinde ise düşman galebe çalar.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.a.)
Sayfa: 54 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Cennet ehli Cennete Cehennem ehli de ateşe girdiklerinde, ölüm (bir koç şeklinde) Cennetle Cehennem arasında bir yere getirilir ve kesilir. Sonra bir münadi şöyle nida eder: "Ey ehli Cennet, ebedilik var ölüm yok. Ey ehli nar, ebedilik. Ölüm yok." Bunun üzerine Cennet ehlinin sevinç üzerine sevinçleri artar. Cehennem ehlinin ise hüzünleri üzerine hüzünleri artar.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 51 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel20 Şubat 2024 16:30
Ümmetimi Benden sonra öyle fitneler kaplayacak ki, o fitnelerde insanın vücudu gibi kalbide ölür.
Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 346 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
de: «Malınızın ve avene- nizin çokluğu ve hakkı kabulde büyüklenmeniz sizi azabdan kurtarmadı.» derler.] [2] : [Ve «Bunlar (yani müslümanlar) Cennete giremez. diye yemin ederdiniz, derler.] [3] O anda: [Mü'minlere, «Cennete giriniz; sizin için asla korku ve keder yoktur. denilir.] A'raf halkının kim olacağı (sabi iken ölen küffar evladı, deliler vesaire olmak üzere) ihtilaflıdır. ((Cen- netle Cehennem arasında Yahya aleyhisselâm tarafından, Ce- nabı Hakkın emriyle, ölüm kesilip yok edilecek ve ondan sonra kâfirlerin kederi, mü'minlerin sevinçleri artacaktır.))
YanıtlaSilKudüs, Kurtuba, Kafkasya, Kırım, Keşmir tarihi bir ihmalin kurbanı olan coğrafyalarımız değil mi?
YanıtlaSilTabi ki, Kitabı ve kıbleyi ihmal edenlerin ne ülküsü, ne de ülkesi kalıyor…
Dahası biz kalbimizi ve ruhumuzu ihmal ettik… Yani kendimizi ihmal ettik, kaçınılmaz bir netice olarak birbirimizi ihmal ettik…
Vicdanı, mizanı imanın gereğini ihmal ettik…
Ahdimizi, akdimizi, andımızı, ihmal ettik…
Tüm bu ihmaller edep, erdem, haya, terbiye, görgü, nezaket, özveri, özen gösterme hassasiyetimizi zedeledi…
YANITLASİL
yuksel23 Şubat 2024 08:54
ihti- mamsızlık umutları tüketiyor...
Bu ihtimaller yarınları yaralıyor, gele- ceği karartıyor...
İhmalkârlığımız ilahi emanete düşü- rülmüş kara bir lekedir... Bugün başımı- za gelen musibet, felaket ve belalar kim bilir geçmişteki hangi ihmallerimiz sonu- cudur...
İhmal eden, savsaklayan, aldırmayan, geçiştiren ve bunu alışkanlık haline geti- ren, yaşam tarzı edinen bir ümmet iflah olmaz, toparlanamaz ve kendine gele- mez...
Yüz yıllık bir ihmalin sonucu olsa ge- rek bu ümmetin sefaleti ve esareti bitmi- yor... Parantez kapanmıyor...
Yoksa zamana yaydığımız yükümlü- lüklerin zamanla zamanaşımına uğraya- cağını mı sanıyoruz?..
a
ra
Dosyamızın kabardığını, suçumuzun arttığını fark etmiyoruz...
Açık söylemek gerekirse; ipe un se- ren, havanda su döven, topu taca atan, "çizdim, oynamıyorum," diyen "yerim dar" diyenin bu davada yeri yoktur...
Öldürücü suskunluk, kahredici vur- dumduymazlık tüm kasvetlerin ve gay- retlerin temel nedenidir
Davetsiz ve cihadsız hayatların hayrı kalmıyor... Aksiyonsuz ve aşksız hare- ketlerde bereket görülmüyor...
Ninova'yı, hatta Okçular Tepesini ih- mal ettik... "Bu sıcakta sefere çıkılır mı?" dedik...
YANITLASİL
yuksel23 Şubat 2024 08:55
Allah için ayağa kalkın denince yere çakılı kaldık." Duyarlılığımız gitti... Du- ruşumuz değişti... Duruma göre vaziyeti idare eder olduk...
Önümüzde daha uzun zaman var, tevbe ile telafi ederiz, dedik. Hani bizim mahallemiz, sokağımız hedef kitlemiz vardı... Bir insanın hidayetine vesile ol- mak dünyalara bedeldi... Tüm engelle- melere rağmen yüreklere dokunurduk... Bugün engeller kalktı, biz yerimizden kalkamıyoruz...
Bunca imkâna rağmen bu nasıl bir ihmal? İzahı zor bir durum... İmtihanda bocalıyoruz...
İhtimam gidince ihmal başlıyor, imti-
han zorlaşıyor... Daha da vahimi ihmal
yerinde durmuyor, derinleşiyor, yaygın-
laşıyor...
Kur'an'ı mehcur bıraktık... Mabetleri metruk bıraktık... Yoksulları mahrum bıraktık... Yeryüzünü mücrimlere bıraktık
Bugün Ümmeti Muhammed’in maruz kaldığı müzmin bir hastalıkla karşı karşıya kalıyoruz: İhmalkârlık… Öyle ki bu hastalık, hastalık olarak görülmüyor… Tedaviye ihtiyaç duyulmuyor… Bu da ayrı bir hastalık… Hatta ihmalkârlık kâr sanılıyor…
YanıtlaSilSanıyorum kulluk sınavımızı zora sokan en ciddi suçlardan biri ihmalkârlığımızdır…
Diyebilirim ki, öyle ihmaller vardır ki sonucu kasıtlı işlenen bazı hatalardan daha ağır olabiliyor
Evet, kimi günahlar, yanlışlar, hatalar, suçlar bilerek, isteyerek işlenmiyor… Birçoğu ihmalimizin sonucu…
Hak edene hakkını vermemek, sürüncemede bırakmak, kulak ardı etmek haksızlığa prim vermektir…
Ödüllendirilmesi gerekeni ödüllendirmemek… Cezalandırılması gerekeni cezalandırmamak…
İyiliği cezalandırmak, kötülüğü ödüllendirmekle eş anlamlıdır…
Gecikmiş adaletin adalet olmadığını bilmeyen var mı?..
Mazlumların çırpışını, çığlığını izlemek veya yüz çevirmek o cürme ortak olmak değil midir?
Başarısız olabiliriz, sonuç alamayabiliriz fakat kötülüğe müdahalemiz yoksa kuşkusuz vebal altındayız…
Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan değil miydi?
Bugün düşmandan daha çok ihmalimiz bizi vuruyor… En ciddi yanılgımız, ihmalkârlığı karakter edinmek ve bunu meslek bilmek… İhmal suikastlarının müsebbibi biz değil miyiz?
Gâvurların yaptıkları orada kalsın, gafletimiz bizi bitirmiyor mu?..
Sürdürülemeyen sorumluluklar, yarım kalmış görevler, sil baştan başlayan tekrarlar, inisiyatifsizlik, iradesizlik,........
YANITLASİL
yuksel23 Şubat 2024 08:49
Adaleti ihmal ettik… Ahlakı ihmal ettik… Ahireti ihmal ettik…
Kim bilir belki Allah’ı ihmal ettik…
Evet, Allah’a iman ediyoruz, ama yine de ihmal ediyoruz ve de iflah olmuyoruz… Namazdaki üşengeçliğimizi başka türlü nasıl izah edebiliriz?
Topyekûn kulluğumuz ve onun mütemmimi olan kardeşliğimiz ihmal riski altında…
Yoksullarımız, yetimlerimiz, yalnızlarımız, yaşlılarımız nerede?
Unuttuklarımız, uzaklaştıklarımız
24. Hz. Peygamber (sav) buyurmuştur ki:
YanıtlaSil"Bütün hataların kaynağı, dünya sevgisi; bütün fitne- lerin kaynağı, öşür ve zekâtı vermemektir."
Tasavvuf Klasikleri
ibn Hacer El-Askalani
MÜNEBBİHAT
UYARILAR
Dünya ile Ahiret işi bir anda yapılması gerekse ahiret işi önce yapılır.
YanıtlaSilAKRA FM
MAHMUD ESAD COŞAN
HADİSLER DERYASI
guya yerleştiler, halen sayıca az olmalarına rağmen birçok ülkenin Sunetimini, kültürel hayatını, ekonomisini, dünya ticaretini ele geçir miş, istediğini istediği ülkeye empoze ettirip yaptırabiliyorlar... Batılı devletlerin, daha başka, mason locaları, Lions kulüpleri, Ro- tary kulüpleri, Bilderbergler, misyoner teşkilatları, Yehova Şahitleri gi bi nice nice dinî, sosyal, siyasî, gizli, âşikâr, etkili, faal teşkilatları var... Ama biz müslümanların böyle kuruluşları yok; kurulmamış, kuru-
YanıtlaSillanlar tahrip edilmiş, kapatılmış, yasaklanmış...
Emperyalistler bir İslâm ülkesini ele geçirdiler mi önce İslam'ı
unutturmaya, müslüman halkı dejenere etmeye çalışırlar, en çok, ger- çek İslâm'dan, halis müslümandan korkarlar. Çünkü İslâm, iman, Kur'an, irfan, ahlâk ve mâneviyat ile ilim, çalışma, gayret, şuur, onur, basiret, hürriyet, istiklal, kalkınma, refah, mutluluk, zenginlik, güçlü- lük arasında kuvvetli ilişkiler, sarsılmaz bağlar, kesin etki ve tepkiler olduğunu çok iyi bilirler.
YANITLASİL
yuksel28 Şubat 2024 06:54
smler belli, duvarlar saglam, R çek buketleri, demek ki sık sık in uzerlerinde demet demet ta- ziyaret olunmaktalar...
Onlar böyleyken bizler ne yapmışız? Maalesef yürekler acısı bir durum. Mezarlıklar istilaya uğramış, gecekondu dolmuş, istimlak edilmiş, türbeler yıkılmış, kapatılmış, tozlu, harap, yağmalanmış; cami lere el konulmuş, halı la rı, levhaları, minberleri, mihraplan, çinileri- hatta kubbe kurşunları çalınmış, en değerli eserler yıktırılmış, avlu ları yok edilmiş; tarih sevdirilmemiş, ecdat kötülenmiş, gerici ve yo- baz gösterilmiş, vatan hainle ri putlaştırılmış, kahramanlaştırılmış; sa- raylar yağmalanmış, arşivler satılmış, şehirlerin tarihî binaları yıkıl- mış, yerlerini soğuk beton yığınlar almış, vakıf eserler yağmalanmış, kütüphaneler kapatılmış, en değerli kitaplar kaybolmuş, bir sürü yol- suzluk, hırsızlık, hainlik, düşmanlık, kadirbilmezlik, şarlatanlık, dal- kavukluk, nemelâzımcılık, vefasızlık, şuursuzluk...
Milli kültürümüz mahvedilmiş, tarihimiz yağmalanmış, tarih şu- uru sıfır, takip yok, hesap soran yok, suçlu ortada, ev sahibinden bas- kin, arsız, yüzsüz. Bu rezalete kimler, ne zaman dur diyecekler acaba; Şark'ın
eski aslanları nerede, uykudan ne zaman uyanacaklar? Bir 18 Mart Canakkale Zaferi gecti kar kisi olayı bilmekte? Çocuk
YanıtlaSil3233- Peygamberlik içinizde, Allah'ın dilediği zamana kadar devam edecek, sonra kaldırmak isteyince onu, kaldıracak; sonra nübüvvetin yolunda olan hilafet Allah'ın dilediği müddete kadar sürecek, sonra onu kaldırmak isteyince kaldıracak, sonra ısıran saltanat devri gelecek, o da Allah'ın dilediği zamana kadar kalacak, sonra Allah onu kaldırmak isteyince kaldıracak, sonra onu zorba bir hükümdarlık takip edecek, sonra da nübüvvet yolu üzerinde olan bir hilafet devri gelecek.
٣٢٣٤ - تَكُونُ لَأَصْحَابِي زَلَّةٌ يَغْفِرُهَا اللَّهُ لَهُمْ لِسَابِقَتِهِمْ مَعِي (كر عن محمد
بن الحنفية عن ابيه
3234- Ashabımın zellesi (ayak kayması) olur. Lakin Allah onları benimle beraber güzel geçmişleri bulunduğu için bağışlar.
٣٢٣٥ - تَكُونُ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ أَيَّامٍ يُرْفَعُ فِيهَا الْعِلْمُ وَيُنْزَلُ فِيهَا الْجَهْلُ
وَيُكْثَرُ فِيهَا الْهَرَجُ وَالْهَرَجُ الْقَتْلُ (ه عن ابن مسعود)
3235- Kıyamet öncesi öyle günler olacak ki, o günlerde ilim kalkacak, cehalet yaygın hal alacak, cinayetler çoğalacak.
بِكُمْ فَيَسِيرُونَ ٣٢٣٦ - تَكُونُ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ بَنِي الْأَصْفَرِ هُدْنَةٌ فَيَعْدِرُونَ
YANITLASİL
yuksel1 Mart 2024 22:26
إِلَيْكُمْ فِي ثَمَانِينَ غَايَةً تَحْتَ كُلِّ غَايَةٍ اثْنَيْ عَشَرَ الْفَا" (ه عن عوف بن مالك)
3236- Beni asfar ile aranızda sulh olacak, sonra size hiyanette bulunup her birinin altında on ikibin kişi bulunan seksen sancakla size doğru saldıracaklar.
۳۲۳۷ - تَكُونُ أَرْبَعُ فِتَنِ الأُولَى يُسْتَحَلُّ فِيهَا الدَّمُ وَالثَّانِيَةُ يُسْتَحَلُّ فِيهَا الدَّمُ وَالْمَالُ وَالثَّالِثُ يُسْتَحَلُّ فِيهَا الدَّمُ وَالْمَالُ الْفَرْجُ وَالرَّابِعَةُ الدَّجَّالُ
نعيم عن عمران بن حصين
3237- Dört fitne başgösterecek: Birincisinde adam öldürmek helal sayılacak, ikincisinde hem o, hem de mal, üçüncüsünde kan, mal, zina helal sayılacak, dördüncüsü ise Deccal'dir.
۳۲۳۸ - تَكُونُ اَمَامَ الدَّجَّالِ سِنُونٌ خَوَادِعُ يُكْثَرُ فِيهَا الْمَطَرُ وَيُقَلُّ فِيهَا النَّبْتُ وَيُكَذِّبُ فِيهَا الصَّادِقُ وَيُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ وَيُحَوَّنُ فِيهَا الْأَمِينُ وَتُنْطَقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ
قَالَ مَنْ لَا يُوبَهُ لَهُ (طب عن عوف بن مالك)
3238- Deccal'den önce aldatıcı yıllar olacak. O yıllarda yağmur çok, bitki az olacak, doğru söyleyen yalanlanacak, yalan söyleyense doğrulanacak, haline güvenilecek emin olan kişi hain sayılacak, Ruvaybıza konuşacak "Ruvaybıza nedir ey Allah'ın Rasulü?" diye sordular. "Ruvaybıza, kendisine önem verilmeyen kişi" buyurdu.
۳۲۳۹ - تَكُونُ بَيْنَ النَّاسِ فِرْقَةٌ وَاخْتِلَافٌ فَيَكُونُ هَذَا وَأَصْحَابُهُ عَلَى الْحَقِّ
يَعْنِي عَلِيًّا (طب عن كعب بن عجرة) 3239. İnsanlar arasında ayrılık ve ihtilaf olacak, bu ve arkadaşları doğru yol üzere olacaklar. (Hazreti Ali kasdediliyor.)
٣٢٤٠ - تَمَنَّوْا الْمَوْتَ عِنْدَ خِصَالِ سِيِّ عِنْدَ إِمَارَةِ السُّفَهَاءِ وَبَيْعِ الْحُكْمِ وَاسْتِحْفَاف بالدَّمِ وَكَثْرَة الشَّرْطِ وَقَطِيعَةِ الرَّحْمِ وَلَشُوءٍ يَسْتَخْذُونَ الْقُرْآنَ
YANITLASİL
yuksel1 Mart 2024 22:27
مَزَامِيرَ يُقَدِمُونَ الرَّجُلَ لِيُغَنِّيَهُمْ وَلَيْسَ بِأَفْقَهِهِمْ (طب عن عابس لغفارى)
3240- Şu altı hususla karşılaştığınız zaman, ölümü temenni edin. Alçaklar başa geçirilince, hükümler satılınca, insan öldürmek hafife alınınca, şart ve yemin çoğalınca, akraba ile ilgi kesilince, Kur'an şarkı gibi oyuncak ve eğlence edinilince ki
مَزَامِيرَ يُقَدِمُونَ الرَّجُلَ لِيُغَنِّيَهُمْ وَلَيْسَ بِافقهِهِمْ (طب عن عابس لغفارى)
YanıtlaSil3240- Şu altı hususla karşılaştığınız zaman, ölümü temenni edin. Alçaklar başa geçirilince, hükümler satılınca, insan öldürmek hafife alınınca, şart ve yemin çoğalınca, akraba ile ilgi kesilince, Kur'an şarkı gibi oyuncak ve eğlence edinilince ki, insanlar kendilerinden çok daha az bilgisi bulunan adama gelip ondan medet umarlar.
٣٢٤١ - تَنَاصَحُوا فِي الْعِلْمِ وَلَا يَكْتُمُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا فَإِنَّ خِيَانَةً فِي الْعِلْمِ
أَشَدُّ مِنْ خِيَانَةٍ فِي الْمَال (حل عن ابن عباس)
3241- İlimde birbirinize yardımcı olun. Kimse kimseden ilmi gizlemesin. Çünkü ilimde hıyanet, maldaki hiyanetten daha şiddetlidir.
٣٢٤٢ - تَنْتَظِرُ النُّفَسَاءُ اَرْبَعِينَ لَيْلَةً فَإِنْ رَنَتِ الطَّهْرَ قَبْلَ ذَلِكَ فَهِيَ طَاهِرٌ
وَإِنْ جَاوَزَتِ الْأَرْبَعِينَ فَهِيَ بِمَنْزِلَةِ الْمُسْتَحَاضَةِ تَغْتَسِلُ وَتُصَلِّي فَإِنْ غَلَبَهَا
الدَّمُ تَوَضَّأَتْ لِكُلِّ صَلَوة (ك عن ابن عمرو)
3242- Lohusa, kırk gece bekler. Bundan önce temizlik görürse, temizlenmiş olur. Eğer kırk geceyi geçerse özürlü hükmündedir. Yıkanır, namaz kılar. Eğer kan çok gelirse her namaz için abdest alır.
٣٢٤٣ - تَنْزِلُ الْمَعُونَةُ مِنَ السَّمَاءِ عَلَى قَدْرِ الْمَوْنَةِ وَيَنْزِلُ الصَّبْرُ عَلَى قَدْرِ
الْمُصِيبَةِ الحسن بن سفيان كر عن ابي هريرة)
3243- Yardım gökten, ihtiyaca göre iner, sabır da musibete göre iner.
٣٢٤٤ - تُنْكَحُ الْمَرْئَةُ لَأَرْبَعِ لِمَالِهَا وَلِحَسَبِهَا وَلِجَمَالِهَا وَلِدِينِهَا فَاغْفَرْ
بِذَاتِ الدِّينِ تَرِبَتْ يَدَاكَ رخ م ن ده حب عن أبي هريرة والديلمي والدارمي عن جابر) 3244- Kadın dört hasleti için alınır:
a) Malı için,
YANITLASİL
yuksel1 Mart 2024 22:49
b) Soyu için,
c) Güzelliği için,
d) Dini için. Sen dindar olanı tercih et ki, iki elin toprak olsun (bereket bulsun).
اسْتَطَعْتُمْ فَإِنَّا الإِسْلامَ عَلَى النَّظافة الله بنى ٣٢٤٥ - تَنَظَّفُوا بِكُلِّ مَا
وَلَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ إِلَّا كُلُّ نَظيف (ابو الصعاليك والرافعي عن أبي هريرة
3245- Olanca gücünüzle temizlenin. Çünkü Allah İslam'ı temizlik üzerine kurmuştur. Cennete ancak, her temiz olan kişi girebilir.
٣٢٤٦ - تَهَادَوْا تَزْدَادُوا حُبًّا وَهَاجِرُوا تَوَرَّثُوا أَبْنَانَكُمْ مَجْدًا وَأَقِيلُوا
الْكِرَامَ عَثَرَاتِهِمْ (طس والعسكرى كر عن عائشة)
3246- Hediyeleşiniz ki, karşılıklı sevgileriniz artsın. Hicret edin ki, çocuklarınıza iyi bir şeref ve fazilet terk etmiş olasınız, iyi insanların hatalarını affediniz.
٣٢٤٧ - تَهَادَوْا فَإِنَّ الْهَدِيَّةَ تُضَعّفُ الْحُبَّ وَتُذْهِبُ بِغَوَائِلِ الصَّدْرِ (طب
وابو يعلى وابو نعيم عن ام حكيم 3247- Birbirlerinize hediye verin. Çünkü hediye sevgiyi artırır ve kalpteki gaileleri giderir.
٣٢٤٨ - تَوَاضَعُوا لِمَنْ تَعَلَّمُونَ مِنْهُ وَتَوَاضَعُوا لِمَنْ تُعَلِّمُونَ وَلَا تَكُونُوا
جَبَابِرَة الْعُلَمَاءِ فَيَغْلِبُ جَهْلُكُمْ عِلْمَكُمْ (ابو الشيخ عن ابي هريرة) مِنْ
3248- Kendilerinden öğrendiklerinize (hocalarınıza) karşı alçak gönüllü olun. Kendilerine öğrettiklerinize karşı da tevazu gösterin. Zorba alimlerden olmayın. Böyle olursanız cehliniz ilminizi yenik düşürür.
٣٢٤٩ - تَوَاضَعُوا وَجَالِسُوا الْمَسَاكِينَ تَكُونُوا مِنْ كُبَرَاءِ اللَّهِ وَتَخْرُجُوا مِنَ
الكبر (حل عن ابن عمر) *
GGG
3249. Alçak gönüllü olun ve yoksullarla oturun ki, Allah nezdinde büyük kabul ettiği kişilerden olursunuz ve kibir denilen şeyden
Said Nursi
YanıtlaSilKadın Neden Başkası İçin Yaşar?.
Osmanlı'nın Düşünceye Neden İhtiyacı Yoktu?
Gerçek Türk Harfleri Arap Harfleridir.
NURETTİN TOPÇU
İş Ahlâkı.
Hakikat Düşmanı Üç Felsefe
Mazi Biterse Millet Biter.
İnsan ve İç Gözlemi
İslam'ı Sömüren Siyaset
Atatürk’ün ‘vasiyeti’, yani tuttuğu gizli notlar ne açıdan önemli?
YanıtlaSilAtatürk’ün gizli vasiyeti adı altında 1980’de bunu ilk defa dile getirdim. Kastedilen, Atatürk’ün siyasî vasiyetidir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kişi nasıl bir gelecek öngörüyor? Devletin ilelebet payidar kalabilmesi için neler gerektiğini düşünüyor? Bunun için kendisinin bazı tasavvurları var. Daha cumhuriyet kurulalı 15 sene olmuş. Dolayısıyla kastedilen “Makbule’ye 50 lira verin, ötekine 5 lira verin” şeklinde bir vasiyetname değil. Kendi tuttuğu çeşitli kayıtlar, görüşler ve yaklaşık 400 sayfayı bulan, kimisi iki satır, kimisi bir sayfa notlardan oluşan bir külliyat…
Bu notlar ilk defa İnönü tarafından mı açıldı?
Hayır. Bu, bildiğim kadarıyla 1958’den itibaren Menderes’in haberdar olduğu bir durum. Dolayısıyla 1938’de mühürlenerek saklanan bu kâğıtlar 1950’li yıllarda Menderes başbakan, Celal Bayar da cumhurbaşkanıyken onlar tarafından biliniyor olmalı. 1964’te Celal Bayar’a sordum; o da “Böyle bir olay vardır fakat Türkiye buradaki fikirlere hazır değildir” dedi. 1988’de 50 yıl doldu ve açılması gerektiğinde Kenan Evren 25 sene daha yasak koydu. Kızdığım taraf, hep birileri Türkiye ve Türk milleti adına “Türkler buna hazır değil” diyor. Ya kardeşim sen kimsin, niçin durmadan bunu deme yetkisini kendinde görüyorsun?
Bu notları açıp okuyanlardan bir bilgi sızmadı mı hiç?
Menderes’in 1958’de söylediği bir cümle vardır: “Siz isterseniz hilafeti de getirirsiniz.” O dönemde kullanılmayan, kullanılması mümkün olmayan bir cümle bu. Nitekim Menderes laiklikle ilgili yasa ve yönetmeliklerde değişiklikler yapmayı planlıyordu. 27 Mayıs’ın ardından idamı, notu okuduğunun işaretidir.
Atatürk’ün ‘vasiyeti’, yani tuttuğu gizli notlar ne açıdan önemli?
YanıtlaSilAtatürk’ün gizli vasiyeti adı altında 1980’de bunu ilk defa dile getirdim. Kastedilen, Atatürk’ün siyasî vasiyetidir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kişi nasıl bir gelecek öngörüyor? Devletin ilelebet payidar kalabilmesi için neler gerektiğini düşünüyor? Bunun için kendisinin bazı tasavvurları var. Daha cumhuriyet kurulalı 15 sene olmuş. Dolayısıyla kastedilen “Makbule’ye 50 lira verin, ötekine 5 lira verin” şeklinde bir vasiyetname değil. Kendi tuttuğu çeşitli kayıtlar, görüşler ve yaklaşık 400 sayfayı bulan, kimisi iki satır, kimisi bir sayfa notlardan oluşan bir külliyat…
Bu notlar ilk defa İnönü tarafından mı açıldı?
Hayır. Bu, bildiğim kadarıyla 1958’den itibaren Menderes’in haberdar olduğu bir durum. Dolayısıyla 1938’de mühürlenerek saklanan bu kâğıtlar 1950’li yıllarda Menderes başbakan, Celal Bayar da cumhurbaşkanıyken onlar tarafından biliniyor olmalı. 1964’te Celal Bayar’a sordum; o da “Böyle bir olay vardır fakat Türkiye buradaki fikirlere hazır değildir” dedi. 1988’de 50 yıl doldu ve açılması gerektiğinde Kenan Evren 25 sene daha yasak koydu. Kızdığım taraf, hep birileri Türkiye ve Türk milleti adına “Türkler buna hazır değil” diyor. Ya kardeşim sen kimsin, niçin durmadan bunu deme yetkisini kendinde görüyorsun?
Bu notları açıp okuyanlardan bir bilgi sızmadı mı hiç?
Menderes’in 1958’de söylediği bir cümle vardır: “Siz isterseniz hilafeti de getirirsiniz.” O dönemde kullanılmayan, kullanılması mümkün olmayan bir cümle bu. Nitekim Menderes laiklikle ilgili yasa ve yönetmeliklerde değişiklikler yapmayı planlıyordu. 27 Mayıs’ın ardından idamı, notu okuduğunun işaretidir.
Çünkü mukattaa harflerinin toplami on dörttür.
YanıtlaSil1935- Sana Allah'tan korkmanı tavsiye ederim. Çünkü o bütün yapacağın amellerin bir süsüdür. Kur'an okumalısın. Allah'ı anmalısın. Çünkü bu gökte anılmana, yerde aydınlanmana bir vesiledir. Uzun sükutte bulunmalısın. Ama hayrı söyleyeceğin zaman başka. Hemen söyle. Çünkü bu şeytanı senden kovar. Din işinde sana yardımcı olur. Sakın ha çok gülme. Çünkü bu kalbi öldürür, yüzün nurunu giderir. Cihad etmelisin, ümmetimin asla bırakmayacağı şey budur. Yoksulları sev, yanlarında otur. Daima senden aşağı olana bak, üst olana değil. Bu Allah'ın üzerinde nimetini hakir görmemen için en layık olan husustur. Senden ilgilerini kesseler bile sakın ha akraba ile ilgini kesme. Acı da olsa doğruyu söyle. Allah uğrunda levm edenlerin levminden korkma. İçindeki bilgin seni insanlara reva görebileceğin kötülükten alıkoysun. Yaptığın şeyle onlara karşı övünme. Ayıp yönünden şu üç hasletin kişide bulunması kâfidir: Kendi kusurunu görmeden başkalarının kusurlarına bakması. Kendi utanılacak şeyde yüzerken o utanılacak şeyi sebebiyle başkalarını ayıplaması. Yanında oturan (komşusuna) eziyet etmesi. Ey Ebu Zerr! Tedbir gibi akıl yoktur,
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel11 Mart 2024 00:16
kötülükten çekinme gibi vera yoktur, güzel ahlak gibi şeref yoktur.
١٩٣٦ - أُوصِيكُمْ بِتَقْوَى اللَّهِ وَالسَّمْعِ وَالطَّاعَةِ وَإِنْ أَمَرَ عَلَيْكُمْ عَبْدٌ حَبَشِيٌّ فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشَ مِنْكُمْ بَعْدِى فَسَيَرَى اخْتِلَافًا كَثِيرًا فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الْمَهْدِيِّينَ الرَّاشِدِينَ تَمَسّكُوا بِهَا وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِدِ وَأَيَّاكُمْ وَمُحْدَثَات الأُمُور فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَث بِدْعَةٌ وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ (حمد
ت حسن صحيح ٥ و ابن جرير ك ق عن العرياض)
1936- Size Allah'tan korkmanızı, Habeşli bir köle bile başınıza geçirilse onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Çünkü benden sonra yaşayan çok ihtilata şahid olacaktır. Benim sünnetimden, hidayete ermiş, doğru yolda olan halifelerin yolundan ayrılmayın. Ona sımsıkı sarılın. Azı dişlerle ısırır gibi (sımsıkı sarılıp sakin bırakmayın). Sonradan uydurulmuş işlerden uzak durun. Çünkü sonradan uydurulan, bidattir, her bidat sapıklıktır.
Çünkü ümmeti yaratılmışların öncüsü olduğu için onların bozulmasıyla düzen bozulur. Öncüler bozulduğu zaman, toplum da bozulur.
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel13 Mart 2024 02:06
لوامع العقول شرح راموز الأحاديث للكمشخانوي
Râmûzü'l- ehâdîs Şerhi
LEVAMİ'U'L-'UKÜL
ZEKA PARILTILARI Hadis-i Şerifler ve Açıklamaları
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhanevî (1813-1893)
Editör Prof. Dr. Mustafa Cevat Akşit
III. CİLT
sy. 553.
YanıtlaSilإِيمَانُهُ رَجُلٌ لا يَخَافُ فِي اللَّهِ لَوْمَةَ لائِم ٣٣١٤ - ثَلَاثَةٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ يَسْتَكْمِلُ وَلَا يُرَانِي بِشَيْءٍ مِنْ عَمَلِهِ وَإِذَا عُرِضَ عَلَيْهِ أَمْرَانِ أَحَدُهُمَا لِلدُّنْيَا وَالْآخَرِ
لِلآخِرَةِ اخْتَارَ أَمْرَ الآخِرَةِ عَلَى الدُّنْيَا (كر والديلمي عن ابي هريرة) 3314- Üç şeyi kendinde bulunduran, kâmil bir iman elde
etmiş olur :
a) Allah yolunda kınayıcının kınamasından korkmamak, b) Yaptığı amellere en küçük bir riya dahi karıştırmamak, c) Biri dünya diğeri ahiret olan iki iş kendisine sunulduğunda, ahiretinkini tercih etmek.
1942- Kıyamet gününde kulun ilk hesap verecek olduğu şey, namazıdır. Eğer tamamlamışsa bu onun için tam olarak yazılır, tamamlayamamışsa Allah Azze ve Celle meleklere:
YanıtlaSil"Bakın, eğer kulumun nafile namazı varsa onunla bu farz namazlarını tamamlayın" emrini verecek. Sonra zekattan da böyle hesaba çekilecek. Sonra diğer ameller de bu minval üzere ele alınacak.
۱943 - اَوَّلُ الْوَقْتِ رِضْوَانُ اللهِ وَوَسَطُ الْوَقْتِ رَحْمَةُ اللَّهِ وَآخِرُ الْوَقْتِ
عن ابراهيم بن عبد الملك) الله قط * عَفْو الله
1943- Namazın vaktinin evveli Allah'ın rızası, ortası rahmeti, sonu ise Allah'ın affıdır.
YanıtlaSilإِيمَانُهُ رَجُلٌ لا يَخَافُ فِي اللَّهِ لَوْمَةَ لائِم ٣٣١٤ - ثَلَاثَةٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ يَسْتَكْمِلُ وَلَا يُرَانِي بِشَيْءٍ مِنْ عَمَلِهِ وَإِذَا عُرِضَ عَلَيْهِ أَمْرَانِ أَحَدُهُمَا لِلدُّنْيَا وَالْآخَرِ
لِلآخِرَةِ اخْتَارَ أَمْرَ الآخِرَةِ عَلَى الدُّنْيَا (كر والديلمي عن ابي هريرة) 3314- Üç şeyi kendinde bulunduran, kâmil bir iman elde
a) Allah yolunda kınayıcının kınamasından korkmamak, b) Yaptığı amellere en küçük bir riya dahi karıştırmamak, c) Biri dünya diğeri ahiret olan iki iş kendisine sunulduğunda, ahiretinkini tercih etmek.
etmiş olur:
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 01:53
1942- Kıyamet gününde kulun ilk hesap verecek olduğu şey, namazıdır. Eğer tamamlamışsa bu onun için tam olarak yazılır, tamamlayamamışsa Allah Azze ve Celle meleklere:
"Bakın, eğer kulumun nafile namazı varsa onunla bu farz namazlarını tamamlayın" emrini verecek. Sonra zekattan da böyle hesaba çekilecek. Sonra diğer ameller de bu minval üzere ele alınacak.
۱943 - اَوَّلُ الْوَقْتِ رِضْوَانُ اللهِ وَوَسَطُ الْوَقْتِ رَحْمَةُ اللَّهِ وَآخِرُ الْوَقْتِ
عن ابراهيم بن عبد الملك) الله قط * عَفْو الله
1943- Namazın vaktinin evveli Allah'ın rızası, ortası rahmeti, sonu ise Allah'ın affıdır.
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 01:57
عائشة)
4496- Veled-i zinaya, ana-babasının suçundan hiçbir sorumluluğu yoktur. Kimse kimsenin suçunu (günahını) taşımaz.
٤497 - لَيْسَ عِنْدَ اللهِ يَوْمٌ وَلاَ لَيْلَةٌ تَعْدِلُ اللَّيْلَةَ الْغَرَّاءَ وَالْيَوْمَ الأَزْهَرَ (ك) * ٤٤٩٧
عن ابي بكر)
⑤
G
4497- Allah katında, Cuma gecesi ve gününe eşit olacak hiçbir gece ve gün yoktur.
٤٤٩٨ - لَيْسَ عَدُوكَ الَّذِى اذَا
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 02:00
١٣٤٠ - إِنَّ الدُّنْيَا مَلْعُونَةٌ مَلْعُونٌ مَا فِيهَا إِلَّا ذَكَرَ اللَّهُ وَمَا وَالاهُ وَعَالِمُ أَوْ
مُتَعَلَّمُ فَإِنَّ أَوَّلَ فِتْنَةٍ بَنِي إِسْرَائِيلَ كَانَتْ فِي النِّسَاءِ اء (م) عن ابي سعيدن
حسن غريب عن ابي هريرة
1340- Dünya melundur, dünyada bulunan ve kişiyi Allah'tan gafil eden hususlar da melundur. Yalnız zikrullah, Allah'ın sevdiği iyi amel, âlim ve ilim tahsil eden hariçtir. İsrailoğullarını baştan çıkarıp fitneye sürükleyen ilk şey muhakkak kadınlar olmuştur.
١٣٤١ - إِنَّ الدُّعَاءَ يَنْفَعُ مِمَّا نَزَلَ وَمِمَّا لَمْ يَنْزِلْ فَعَلَيْكُمْ عِبَادُ اللَّهِ بِالدُّعَاءِ
ت وابن النجار عن ابن عمر)
1341- Dua, gelen ve gelecek olan musibetlere karşı faydalıdır. Allah'ın kulları! Duadan ayrılmayın.
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 02:02
٣٨٦٤ - طَاعَةُ النِّسَاءِ نَدَامَةٌ (عق والقضاعي وابو على الحداد في معجمه كــر
عن عائشة)
getirir.
3864- Mühim işlerde kadınlara boyun eğmek pişmanlık
٣٨٦٥ - طَاعَةُ الله طَاعَةُ الْوَالِدِ وَمَعْصِيَةُ الله مَعْصِيَةُ الْوَالِدِ (طس عن ابي
هريرة)
3865- Allah'a itaat etmek, anneye, babaya itaaat etmektedir. Anneye babaya isyan eden, Allah'a isyan etmiş olur.
-
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 02:03
- طَالِبُ الْعِلْمِ طَالِبُ الرَّحْمَنِ طَالِبُ الْعِلْمِ رُكْنُ الإِسْلَامِ وَيُعْطَى
أَجْرُهُ مَعَ النَّبِيِّينَ (الديلمي عن انس)
din gibi
3867- İlmin talibi Rahman'ın talibi demektir. İlmin talibi İslam'ın rüknüdür. O peygamberlerle birlikte mükafatlandırılacaktır.
٣٨٦٨ - طَالِبُ الْعِلْمِ اللَّهِ كَالْغَازِي وَالرَّائِحُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ
الديلمي عن انس حل عن بكار بن ياسر)
3868- Allah için ilim tahsil eden, Allah yolunda savaşa erkenden gidip sağ salim dönen gibidir.
ن
YANITLASİL
yuksel17 Mart 2024 02:04
Sene yüz otuz beş olunca, Davud oğlu Süleyman (a.s.)'ın deniz adalarında hapsettiği şeytanların azılıları serbest kalır. Ve onların onda dokuzu lrak'a gider. Ve orada Kur'an hakkında (şeytanca) mücadele ederler. Onda biri ise Şam'da kalır.
Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 60 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
Yorum Gönder
Bu blogdaki popüler yayınlar
İman
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Meric Tumluer Said Nursi
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Blogger tarafından desteklenmektedir
Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL
Vasiyet ve mustafa
PROFİLİ ZİYARET EDİN
Arşivleme
Kötüye Kullanım Bildir
148. Allah, (insanı incitecek) kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Ancak zulmedilenler hariç. Allah her şeyi işiten ve bilendir.
YanıtlaSil(Zulmedilenler feryat, beddua veya şikayet edebilirler.)
)seçkinler)a özel bir hitabı hedef alması dolayısıyledir. وَلَا تَلْبِسُوا الحَقِّ بالباطل hakkı batıl ile karıştırıp aldatmayın; doğruyu yalanla, yanlışlarla bulayıp da وَتَكتُمُوالحق وأنتم تعلمون bile bile hakkı gizlemeyiniz. Bu âyetin anlamı çok kap- samlıdır. İlme ve amele dair hususları kapsar. Bilgiçlerin hilelerine, yalan do- lanlarına ve bozgunculuklarına, hatta ticaret ehlinin karışık işlerinden ve hakim- lerin haksız hükümlerine varıncaya kadar hepsine şümülü vardır. "İnsanları aldatmayınız, sahtekârlık yapmayınız." meâlinde bir genellemeyi ifade eder. Bununla beraber (kelâmın) sevki bilhassa ilmî değeri hedef alıyor. Nice kimse- ler vardır ki, ilmî gerçekleri bozarlar, kötüye kullanırlar, onları kendi gönüllerine göre evirerek çevirerek aslından çıkarırlar, bakırı yaldızlarlar, altın diye satarlar. Bu durum İsrailoğulları haberlerinde çok vardı. Bunlar, kendi yazdıkları fikirleri, te'villeri, tercemeleri, Tevrat'ın aslı ile karıştırıyorlar, seçilmez bir hale getiriyorlar ve bazan da Muhammed (s.a.v.)'e ait vasıflar hakkında yaptıkları gibi geçmiş kitaplardaki âyetleri saklıyorlardı ki, bu konuda فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَذَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ "Yazıklar olsun o kimselere ki, kit- abı elleriyle yazıp, sonra 'Bu Allah katındandır.' derler." (Bakara, 2/7( يُحَرِّفُونَ الكلم عن مواضيه "Kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar." (Nisa, 4/46, Maide, 5/13( ve diğerleri gibi başka âyetler de vardır. Bunlar, Tevrat'ın aslını korumuyorlar, kendi yazdıkları tercemeleri: "İşte Allah'ın kitabı" diye Tevrat yerine koyuyor- lardı. Ve ilmî meselelerde gerçeği takip etmeyerek kendi gönüllerine göre
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel19 Mart 2024 05:59
2- BAKARA SÛRESİ: 42-43
Cu
oluy
din
hak
ma
rin
ara
ke
de
be
n
0
286
Cuz
açıklamalarda bulunuyorlar, arzu ve şehvetlerine sapıyorlar, safsatalar yapıyorlar, arzularına tabi oluyorlardı. Bu şekilde hak fikri, hak inancı kalmıyor aidatma, karıştırma, aldatıcılık hükümran oluyordu. İşte bütün bunlara karşı İsrailoğullarının bilginlerine genel olarak bu yasaklama hitabı söylenmiştir ki, Kur'ân'da bu konuda başka bir âyet olmayıp da yalnız bu âyet olsaydı, Kur'ân'ın terceme ve tefsiri meselesinde ve diğer ilmî vaziyette İslâm'ın tutumunu, ilmi vazifenin şeklini tayin etmek için bu âyet yeterli olurdu. Kur'ân'ın tecrid (soyutlama) meselesinin ne büyük önemi haiz olduğu, Kur'ân'ı Kur'ân, terceme- sini terceme, tefsir ve te'vili de tefsir ve te'vil olarak bellemek ve belletmek bir hak görev olduğu unutulmamalı. "Farsça Kur'ân", "Türkçe Kur'ân" gibi sözlerden çekinmelidir. Çünkü milyonla terceme ve te'vil yazılır, onlar yine Kur'ân'ın hakikati olmaz, Cenab-ı Hak لا تلبسُوا الحَقِّ بالباطل buyurmuştur.