EL-AFUVV

Yorumlar

  1. Bismillahirrahmanirrahim

    Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

    Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.

    Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.

    Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:

    Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri

    YANITLASİL

    yuksel24 Mart 2024 15:08
    İsmail Hakkı Bursevi

    kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.

    Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.

    İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.

    Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.

    Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.

    YanıtlaSil
  2. AHLAK

    lak kavramının üzerine yapılan tariflerine bakalım: Öncelikle Ahlakın Arapça bir kavram olduğunu ve İslam dini ile doğru-dan ilgili bir anlam yüklü olduğunu gözden uzak tutmamak ge-da yaratılışı ve buna uygun duygu, düşünce ve eylem-amel bj. rekir. Bu anlamda ahlak ile, insanın belli bir amaç doğrultusun-tünlüğüne sahip olması gerektiği anlaşılır. Buna göre İslam di ninin temel hedefl, mükemmel bir ahlâk sistemi ortaya koymak ve insanların buna uygun bir hayat yaşanmasını sağlamaktır da ve peygamberin davranışlarında mükemmel bir ahlak örne-Bu amaca uygun olarak da İslam dininin kaynağı olan Kuran'. ği sürekli vurgulanır.

    Ahlak kavramı, lügatlerde hulk kelimesinin çoğulu olarak geçmektedir. Hulk ise, seciye, huy, tabiat, insanın davranış tar-tutumları ve tavırları anlamında kullanılmaktadır. Istilahi 0-larak ise insanın doğuştan veya sonradan kazanılan zihni veya ruhi halleri ile bu hallerinden doğan iyi veya kötü tavır ve ha-reketlerini ifade etmektedir. Buna göre Arapça'daki ahlak keli-mesi, hem ontolojik-varoluşsal yani felsefi, hem de sosyolojik bir anlam taşır. Buna göre ahlak olgusunun hem değişmez bir yanı vardır, hem de zaman içinde geçirdiği bir değişim söz ko-nusudur. Bu anlam doğrultusunda, bu kavramın içinde özellik-le İslam dinine münhasır bir ahlak anlayışının olduğu söylene-bilir.

    Ahlak kavramı Batı dillerinde ise iki farklı biçimde kullanıl-maktadır: Etik ve moral... Yunanca "etik" kavramı "ethos" keli-mesinden gelmektedir. Bu kavram aslında ahlakın tam bir kar-şılığı olmaktan çok, ahlakın konuları üzerine yapılan felsefele-rin genel bir adıdır. Başka bir ifadeyle, ahlak üzerine yapılan felsefe ya da ahlak üzerine düşünebilme faaliyetidir. Yani etik, "İyi ile kötü olan davranışların belirlenmesini teorik olarak ve mantık temellerine dayalı olarak incelemeyi konu edinen bir disiplin dir. Böylece ahlak felsefesi anlamındaki etik, belli bir toplumda veya belli bir dönemde ortaya çıkmış ahlak kuralla-rıyla değil, ahlakın her zaman ve toplumda geçerli ilkelerinin neler olduğu, farklı ahlak kuralları arasında seçim yapmamızı belirleyen ilke ve ölçütlerin neler olabileceği gibi konularla il-gilenir.

    Demek ki dini anlamda ahlak, bir toplumda kabul edilen doğrudan veya dolaylı olarak ilahi kaynaklı belli kurallar küme-sini ifade ederken: felsefenin bir dalı olarak etik ise. ahlaki kavramların çözümlenmesi için, rasyonel, mantiki ve teorik te-

    YanıtlaSil
  3. AHLAK OLGUSUNUN KAYNAĞI NEDİR?

    melleri bulmaya çalışır. Bu nedenle de farklı disiplinlere göre farklı ahlak anlayışları ortaya çıkmaktadır.

    Latince bir kelimeden türetilen moral terimine gelince, bu terim daha çok ahlakın tarihi ve kültürel boyutu ile ilgilidir. Avrupa dillerinde kullanılan moral kavramı ile Yunanca'daki e-tik kavramı arasındaki bu farkı açıklamak Kant söyle demekte-dir. Ona göre moral kavramı ile, olgusal ve tarihsel olarak ya-sanan davranışlar, alışkanlıklar, töreler veya gelenekler kaste-dilmektedir. Bu nedenle de Kant ahlakın bu boyutunu etikten ayırıp, kültürü konu edinen antropolojinin konusu olarak belir-lemekte; etikin konusunu ise bir metafizik alanı olarak temel-lendirmeye çalışmaktadır.

    Özet olarak anlaşılıyor ki, Batı'da Almanca moral, Fransızca morale, İngilizce morals v.s. olarak kullanılan ahlaka daha çok geleneklerle ve kültürle ilgili bir anlam yüklenirken; ahlakın Yunanca'daki etik biçimindeki kullanımı daha çok felsefi bir i-çerik taşır. Bu nedenle Batı dillerindeki moral kelimesi, daha çok toplumsal bir içeriğe sahiptir. Burada kelimenin taşıdığı anlam genel olarak, toplumların bağlı olduğu değer yargılarını "hayat kurallarını" ifade etmektedir Şimdi aşağıda ahlakın ön-ce felsefi, sonra toplumsal, ve son olarak ise dini kaynakları da-ha ayrıntılı bir biçimde incelenecektir.

    3

    1- Filozoflara Göre Ahlak'ın Kaynağı

    + M مند

    Ahlâk problemi, insanlık tarihi boyunca, felsefenin hem te-orik, hem pratik konuları arasında yer almıştır. Ya da ahlâk problemini hem teorik, hem de pratik bir konu olarak değer-lendiren filozoflar vardır. Başka bir ifadeyle de ahlâk problemi-nin, teorik yanı da vardır, pratik tarafı da denilebilir. Mesela, ahlak felsefesinin ilk üstatlarından Platon'a göre, ahlâk proble-mi, bilgi teorisinin üzerine bina edilir. O bilgi ile erdem arasın-da yakın bir bağ kurarak, idealist bir ahlâk teorisi geliştirir. Di-ğer yandan öğrencisi Aristoteles, ahlakı teorik ve pratik yönle-riyle ele alma konusunda daha ayrıntılı fikirler üretir. Aristo kendisine sadece iyiyi ve erdemi amaç edinen düşünme erdem-leri ile iyiyi pratik davranışlar bakımından inceleyen karakter erdemlerini birbirinden ayırır.

    en

    Hangi tarafından bakılırsa bakılsın ahlâk, felsefenin temel problemlerinden birisi olmaktadır. Teorik açıdan insanın kendi kendisiyle hesaplaşmasını sağlayan vicdan, ahlâk felsefesinin çözülemeyen problemlerinden birisi olmaya devam etmektedir.

    KOPRO

    YanıtlaSil
  4. AHLAK OLGUSUNUN KAYNAĞI NEDİR?

    melleri bulmaya çalışır. Bu nedenle de farkh disiplinlere göre farklı ahlak anlayışları ortaya çıkmaktadır

    Latince bir kelimeden türetilen moral terimine gelince, bu terim daha çok ahlakın tarihi ve kültürel boyutu ile ilgilidir. Avrupa dillerinde kullanılan moral kavramı ile Yunanca'daki e-tik kavramı arasındaki bu farkı açıklamak Kant şöyle demekte-dir. Ona göre moral kavramı ile, olgusal ve tarihsel olarak ya-şanan davranışlar, alışkanlıklar, töreler veya gelenekler kaste-dilmektedir. Bu nedenle de Kant ahlakın bu boyutunu etikten ayırıp, kültürü konu edinen antropolojinin konusu olarak belir-lemekte; etikin konusunu ise bir metafizik alanı olarak temel-lendirmeye çalışmaktadır.

    Özet olarak anlaşılıyor ki, Batı'da Almanca moral, Fransızca morale, İngilizce morals v.s. olarak kullanılan ahlaka daha çok geleneklerle ve kültürle ilgili bir anlam yüklenirken; ahlakın Yunanca'daki etik biçimindeki kullanımı daha çok felsefi bir i-çerik taşır. Bu nedenle Batı dillerindeki moral kelimesi, daha çok toplumsal bir içeriğe sahiptir. Burada kelimenin taşıdığı anlam genel olarak, toplumların bağlı olduğu değer yargılarını "hayat kurallarını" ifade etmektedir Şimdi aşağıda ahlakın ön-ce felsefi, sonra toplumsal, ve son olarak ise dini kaynakları da-ha ayrıntılı bir biçimde incelenecektir.

    1- Filozoflara Göre Ahlak'ın Kaynağı

    Ahlâk problemi, insanlık tarihi boyunca, felsefenin hem te-orik, hem pratik konuları arasında yer almıştır. Ya da ahlâk problemini hem teorik, hem de pratik bir konu olarak değer-lendiren filozoflar vardır. Başka bir ifadeyle de ahlâk problemi-nin, teorik yanı da vardır, pratik tarafı da denilebilir. Mesela, ahlak felsefesinin ilk üstatlarından Platon'a göre, ahlâk proble-mi, bilgi teorisinin üzerine bina edilir. O bilgi ile erdem arasın-da yakın bir bağ kurarak, idealist bir ahlâk teorisi geliştirir. Di-ğer yandan öğrencisi Aristoteles, ahlakı teorik ve pratik yönle-riyle ele alma konusunda daha ayrıntılı fikirler üretir. Aristo kendisine sadece iyiyi ve erdemi amaç edinen düşünme erdem-leri ile iyiyi pratik davranışlar bakımından inceleyen karakter erdemlerini birbirinden ayırır.

    Hangi tarafından bakılırsa bakılsın ahlâk, felsefenin temel problemlerinden birisi olmaktadır. Teorik açıdan insanın kendi kendisiyle hesaplaşmasını sağlayan vicdan, ahlâk felsefesinin çözülemeyen problemlerinden birisi olmaya devam etmektedir.

    10

    KÖPRÜ YAZ/21

    YanıtlaSil
  5. 228

    GIYBETİN KÖTÜLÜĞÜ

    bıçağı alıp, uyluğundan bir parça kesti ve bunu şahine attı. Şahin et par-çasını kapıp kaçtıktan sonra da kuşu salıverdi.

    Biraz daha yürüyünce karşısına kokmuş bir leş çıktı, hemen oradan uzaklaştı.

    Akşam olunca Allah'a dua ederek şöyle dedi:

    - Ya Rabbi! Emirlerini yerine getirdim. Bana bu yaşadıklarımın içi yüzünü açıkla.

    O gece gördüğü bir rüyada yaşadığı olayların içyüzü kendisine şöyle anlatıldı:

    İlk olarak karşılaşıp, yediğin şey; öfkedir. İlk başta dağlar kadar bü-yük görünür. Fakat sabredip onu yenmeye çalıştıkça baldan tatlı hale ge-lir.

    İkincisi, yapılan iyiliktir. Zira bir kişi yaptığı iyiliği ne kadar saklama-ya çalışırsa çalışsın yine de o açığa çıkar.

    Üçüncüsü; sana bırakılan bir emanettir. Ona ihanet etme!

    Dördüncüsü, biri senden istekte bulunduğunda ihtiyacın olsa bile bu isteği yerine getirmeye çalış.

    Beşincisi, gıybettir. Dolayısıyla gıybet edenlerden uzak dur.

    Her şeyin doğrusunu bilen Allah'tır.

    YanıtlaSil
  6. باب النميمة

    KOĞUCULUK

    Huzeyfe (ra) anlatıyor:

    Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu işittim:

    لا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ قَنَّاتٌ

    "Koğucular (söz gezdirenler) cennete giremez.""

    Ebu Hüreyre (ra)'dan rivayet edildiğine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:

    En şerlilerinizin kim olduğunu biliyor musunuz?

    Sahabei Kiram:

    - Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dediler.

    Resulullah (sav):

    En şerli olanlarınız, ikiyüzlülerdir. Birine bir yüzle başkasına başak yüzle giderler."

    Ibn Abbas (ra) anlatıyor:

    Buhari, 6056; Müslim, 105

    "Buhari, 6058; Müslim, 2526

    YanıtlaSil
  7. سوره نقره (۲۰۱۷)

    الشارات الوعي

    istir ki,

    15

    Ra

    yvan

    كوروكوين قوتنه کووند و امیدوار اولور حالتو که ظلمت هر طرف سر او آدمی اور له احاطه این شرک وادم تو خون والشريفى والده فوتولوس امكاننى بولاماز کندی سوء اختيار يا بانا قلعہ كرن وبردها مضمى ممكن اولمايان ؟ صوار کی، او ظلمت چنده قالی اون حومه شاهر وارکی انسان اخترار يله لحور فقط صصی ممتنع اولور انسان اونى براقی فقط او انسانی بر اقمار ایسته او زارك شو وضعيتنهاترين فارنو (فهد لا ترجعون ) دينا المشد که او معدن فورتولو جو عالمدینه به چاره الما دیفه و حول عبد الرزنان ده کسیال دیگنه بناء، وحشت، یأس و فور فولر ایجنده قالد قارين الشاء تدر.

    حمله لون هيشتارين كالنجر ( مثلهم كمثلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا ) جمله ی، نکته که بر دفيه حکمنده در شویله که کسان کرده دوران ایدن و بین الناس غریب و عجیب شیارده قول لا نيلان و حكمة العوالم ] و [ فلسفة العموم تا ايله اليلان (مثل ) كلمه ، منافقون وضعية الرى ) بر غروبة ) وقعه الری بر اعجوبة ] اولديغنه اشار تدر. بو اشارتدن اونارك صفتاری اوستنده نفرتك، لسانكرى اوستنده لعنتك الى الابد ( ضرب مثل) کی دوران ايمان شاننده اولدیفنه بر رمز وار در

    [ سؤال ؟ ] تشبیهی افاده ایدن هر یکی مثل آرا سنده كي (1) نك حذ في بلاغتجه داها مقبول

    اولديفي والده، نه اینجون بوداده حذف ایدیالمه قدر؟

    الجواب ) بو مقامده ادات تشبيهك ذكرى، حذفندن داها بليغدر. زیرا سامع تشبيه كورور كور من تشبيه ایله علاقه دار اولور. مشبه به ده اولان هر نقطري، مشبه ده کی نظیر نہ

    تطبيق ايدر. فقط ادات تشبيهات محذوفى تقديمده، تشبيهدن غفلت ايدرك هر ايكي طرفي بر برینه تطبیق ایتمان فکرين کلمه مسی احتمالی وار در اینجی مثل کلمه می اید، آنه یا قامه او آرمان وضعیتی افطار عامر جه به ضرب مثل حكمن لحمن اولد يفنه اشار تدر.

    سوال ؟ ) آتشی یا قانار به جماعت ایک مفرد اشارتي اولان ( الذي ) ایله اشارت ابدیانه سی

    نه یه بناء در؟

    الجواب ) فردن یا با صفی برایشه جماعتك اشتران ایتمیاه زياده لك و يا نقصه ادامه حاصل او لاريفي تقديرده، فرد و یا نوع، جزء و يا كل بر اولور.

    YanıtlaSil
  8. بلامت

    Belagat: Hále uygun söz soyleme

    بليغ

    Belig: Guzel, belágatli söz

    بين الناس

    Beynennas: İnsanlar arasında

    جزز

    Cuz: Parra

    ضَرْبٍ مَثَلُ

    Darb-1 mesel: Atasözü

    آنكَارِ عامه

    Efkarı amme: Unnana dit fikirler

    فَلْسَفَةُ الْعُمُوم

    Felsefetiü'l-umüm: Bütün insanların felsefesi

    حذف

    Hazf: Aradan çıkarma

    هَيْئَتْ

    Hey'et: Cumlenin her bir parçası

    حكمت

    Hikmetu'l-avām: Sıradan

    العوام

    halkım felsefesi

    العالمة

    İhata: Kuşatma

    إلى الأبد

    ilelebed: Ebede kadar

    كل

    Küll: Parçalardan oluşan bütün

    محذوف

    Mahzuf: Aradan çıkarılan

    مفرد

    Müfred: Tekil

    ممتنع

    Mümteni: İmkansız

    مقنة

    Müşebbeh: Benzetilen

    مقبة به

    Müşebbehün bih: Kendisine benzetilen

    نظير

    Nazir: Benzer

    سمع

    Sami: İşiten

    سوء اختيار

    Su-i ihtiyar: (İrådesiyle( kötüyü tercih etme

    تطبيق

    Tatbik: Uygulama

    تقبية

    Tesbih: Benzetme

    النجويه

    Ucube: Cok acaib şey

    أغروبة

    Uğrabe: Çok garib şey

    يأس

    Yeis: Ümidsizlik

    YanıtlaSil
  9. 107

    görür görmez, kuvvetine güvenir ve ümidvar olur. Halbuki zulmet, her taraftan o adamı öyle ihåta etmiştir ki,

    o adam bütün kuvvetiyle çalıştığı halde kurtuluş imkânırı bulamaz. Kendi su-i ihtiyarıyla bataklığa giren ve bir daha çıkması mümkün olmayan bir hayvan gibi, o zulmet içinde kalır. Evet, çok şeyler var ki, insan ihtiyarıyla girer, fakat çıkması mümteni olur. Insan onu bırakır fakat o insanı bırakmaz Iste onların su vaziyetlerine karşı قصد برجعون denilmiştir ki, o musibetten kurtulup

    rücû'larına bir çare kalmadığına ve son ümidlerinin de kesildiğine binâen, vahşet, yeis ve korkular içinde kaldıklarına işarettir.

    Cümlelerin hey'etlerine gelince:

    مثلهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَر قدارة cümlesi, nüktelere bir define

    hükmündedir. Şöyle ki: Lisanlarda deverán eden ve beynennås garib ve acib şeylerde kullanılan ve hikmetü'l-avam ve felsefetü'l-umüm ile anılan kelimesi, münafıkların vaziyetleri bir uğrůbe ve kıssaları bir u'cůbe olduğuna işarettir. Bu işaretten onların sıfatları üstünde nefretin, lisänları üstünde la'netin ilel-ebed darb-1 mesel gibi deverän etmek şånında olduğuna bir remiz vardır.

    Suâl: Teşbihi ifade eden her iki mesel arasındaki ()'nin hazfı belägatçe daha makbül olduğu halde, ne için burada hazfedilmemiştir?

    Elcevab: Bu makamda edât-ı teşbihin zikri,

    hazfından daha beliğdir. Zîrá sâmi', teşbih edåtını görür görmez, teşbih ile alâkadar olur. Müşebbehün-bih'te olan her noktayı, müşebbehteki nazirine

    tatbik eder. Fakat edât-ı teşbihin mahzüfu takdirde, teşbihten gaflet ederek her iki tarafı

    birbirine tatbik etmek fikrine gelmemesi ihtimali vardır. İkinci mesel kelimesi ise, ateş yakan o adamın vaz'iyeti efkâr-ı ammece bir darb-1 mesel

    hükmüne geçmiş olduğuna işarettir. Sual: Ateşi yakanlar bir cemaat iken.

    müfred işareti olan الذى ile işaret edilmesi neye binâendir?

    Elcevab: Ferdin yapacağı bir işe cemaatin iştirak etmesiyle ziyâdelik veya noksanlık håsıl olmadığı takdirde, ferd veya nev'i, cüz veya küll bir olur.

    YanıtlaSil
  10. 272

    İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    Kadınlar toplanınca, onların yanına gitti. Kendisine, Allah'ın öğ retmiş olduğu şeyleri onlara öğretti. (40)

    Hz. Ümmehânî «Resûlullah Aleyhisselâm (Ey Aise! Senin şların, İlim ve Kur'ân olsun!) buyurdu.» demiştir. (41)

    Öğrenmek için Peygamberimize çeşidli sorular sorulduğu da, olurdu.

    Bir gün «Yâ Resûlallah! Sen, ne zamandan beri Peygambersin? diye sordular.

    Peygamberimiz «Adem Aleyhisselâm, Ruhla cesed arasında bu-lunduğu zamandanberi!» buyurdu. (42)

    lar. «Yâ Resûlallah! Müslümanların hangisi üstündür?» diye sordu-

    Peygamberimiz «Müslümanlar, dilinden ve elinden selâmette ka-lan!» buyurdu. (43)

    Abdullah b. Mes'ud «Amellerin hangisi Allâh'a daha sevgilidir?» diye sordu.

    Peygamberimiz «Vaktinde kılınan namaz!» buyurdu.

    İbn-i Mes'ud «Sonra, hangisidir?» diye sordu.

    Peygamberimiz «Anaya, babaya iyilik etmek!» buyurdu.

    İbn-i Mes'ud «Ondan sonra, hangisidir?» diye sordu.

    Peygamberimiz «Allâh yolunda cihad!» buyurdu. (44)

    Vabısa b. Måbed «Yâ Resûlallah! Senden, iyiliği ve günahı sor-mağa geldim.

    Seni, hak din ve Kitabla gönderen Allâh'a yemin ederim ki, onu, daha başkasından sormayacağım!» dedi.

    Peygamberimiz «İyilik, içini açan, günah da, içini sıkan, tırma-layan şeydir!» buyurdu. (45)

    *

    **

    (40) Buhari Sahih c. 8, s. 149

    (41) İmâm-ı Azam Ebû Hanife Müsned s. 7

    (42) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 148, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 59, Bu-hari Tarihulkebir c. 4, ks. 1, s. 274, Tirmizî Sünen c. 5, s. 245 (43) Buhari Sahih c. 1, s. 9 , Tirmizi Sünen c. 4, s. 661

    (44) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 451, Buhari Sahih c. 1, s. 89 Sahih c. 1, s. 134, Müslim

    (45) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 227

    YanıtlaSil
  11. PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET

    273

    Nevvas b. Sem'an da «İyilik ve günah nedir?" diye aynı şeyi so-runca, Peygamberimiz «İyilik, huy güzelliğidir! Günah da, içini sıkan, tırmalayan, insanların ona vakıf olmala-rindan hoşlanmadığın şeydir!>> buyurdu. (46)

    Bir adam gelip «Yâ Resûlallah! İnsanların hayırlısı hangisidir?» diye sordu. Peygamberimiz «Ömrü uzun ve ameli güzel olandır!» buyurdu. Adam «İnsanların şerlisi, kötüsü hangisidir?» diye sordu. Peygamberimiz «Ömrü uzun, ameli de, kötü olandır!» buyurdu.

    (47)

    Peygamberimizin zevceleri Hz. Aişe ile Hz. Ümmü Seleme'ye «Han-gi amel, Peygamber Aleyhisselâmın daha çok hoşuna giderdi?>> diye sordular. «Az bile olsa, devamlı olanı idi.» dediler. (48)

    Peygamberimiz «Size, derecesi oruçtan, namazdan, sadakadan daha üstün bir ameli haber vereyim mi?» diye sordu. «Evet! Yâ Resûlallah!» dediler. Peygamberimiz «Araları bozulmuş iki kişinin arasını mek! buyurdu. (49) düzelt-

    Peygamberimiz «Ey Yezid b. Esed! Cennete girmek istermisin?>>> diye sordu. Yezid b. Esed «Evet!» dedi. Peygamberimiz «Öyle ise, kendin için istediğin, arzu ettiğin şe-yl, kardeşin için de, iste!» buyurdu. (50)

    Kadın, erkek herkes, bilmediğini sorar, Peygamberimizden öğre-nirdi.

    (46) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 182

    (47) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s, 40, Tirmizi Sünen c. 4, s. 566

    (48) Ahmed b.Hanbel Müsned c. 6, s. 32

    (49) Ebû Davud Sünen c. 4, s. 280

    (50) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 70-71

    1. T. Medine Devri XI/F: 18

    YanıtlaSil
  12. 252

    MECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE

    Ya'ni, emînin sun' ve taksiri olmaksızın telef ya zâyť olduğu takdirde zamân lâzım gelmez.

    MADDE 769

    Bir kimse yolda yahut diğer mahalde birşey bulup da kendisine mal olmak üzre ahs etse ğasıb hükmünde olur.

    Bunun üzerine ol mal telef ya zâyi olduğu halde kendisinin sun' ve taksiri olmasa bile zâmin olur. Amma sahibine vermek üzre al-dığı suretde eğer sahibi malûmsa yedinde sırf emanettir. Sahibine teslim etmesi lazım gelir. Ve eğer sahibi ma'lûm değilse lükatadır ki mültekit olan ya'ni bulup alan kimse yedinde emanetdir.

    MADDE 770 Mültekat bir lükata bulduğunu ilan ettirir ve sa-hibi zuhur edinceye dek nezdinde emanet olmak üzre hifz eder ve bir kimse zuhur ile kendi malı olduğunu isbat ederse ana teslim etmesi lazım gelir.

    MADDE 771 Bir kimse nezdinde diğerin malı kazârâ telef oldu-ğu suretde eğer sahibinin izni olmaksızın almışsa be-herhal zâmin olur. Ve eğer sahibinin izni ile almışsa yedinde emanet olmakla zâmin olmaz. Fakat sevm-i şira suretinde semen tesmiye olunduğu halde zamân lâzım gelir.

    Meselâ, bir kimse sırçacı dükkânından hod behod bir kåse alıp da elinden düşerek kırılsa zâmin olur. Ve eğer sahibinin izniyle alıp da nazar ederken kazara yere düşüp kırılsa zamân lâzım gelmez. Ve ol kåse diğer bir takım kåseler üzerine düşerek kırılıp onları dahi kırsa bu kâselerin zamânı lâzım gelir; ancak ol kase emanet olmakla yine anın zamanı lazım gelmez. Amma bu kåse kaç kuru-şadır deyip dükkâncı dahi şu kadar kuruşadır al dedikten sonra eline alıp da yere düşerek kırılsa zâmin olur.

    Kezalik bir kimse şerbet içerken şerbetçinin bardağı elinden düşüp de kırılsa ariyet kabilinden emanet olmakla zamân lâzım gel-mez. Fakat kendisinin sû-i-isti'malinden nâşi düşmüşse zâmin olur.

    MADDE 772 Delâleten izin sarahaten izin gibidir. Fakat sara-haten nehiy varsa delâlete itibar olunmaz.

    Meselâ, bir kimse birinin izniyle hanesine dahil oldukda mey-danda duran kadeh ile su içmeğe delâleten me'zundur. Ve su içer-ken kazara yedinden kadeh düşüp de kırılsa zamân lâzım gelmez.

    Fakat sahib-i hane ol kadehe dokunma diye nehy etmişken eli-ne alıp da düşerek kırılsa zâmin olur.

    YanıtlaSil
  13. KİTAB'ÜL-EMANAT

    253

    BAB-I SANI

    Vedia hakkında olup iki faslı şâmildir.

    FASL-I EVVEL

    Akd ve şart-1 îdâ'a müteallik mesail beyanındadır.

    MADDE 773 mün'akid olur. Sarahaten yahut delâleten icab ve kabul ile îda'

    Meselâ sahib-i vedia şu malı sana îda' ettim yahut emanet ey-ledim deyip müstevda' dahi kabul ettim dese sarahaten îda' mün'akid olur.

    Ve keza bir kimse hana dahil olarak hancıya hayvanımı nereye bağlıyayım dedikde hancı bir yer gösterip o dahi oraya bağlasa de-lâleten îda' mün'akid olur.

    Kezalik bir kimse malını bir dükkâncının yanına bırakıp gitse ve o dahi görüp sükût etse ol mal ol dükkân sahibi nezdinde vedia olur. Ve eğer dükkân sahibi kabul etmem diyerek reddetse îda' mün'akid olmaz.

    Ve kezalik bir kimse malını vedî'a olmak üzre bir kaç kişinin yanına bırakıp gitse ve anlar dahi görüp sükût etseler ol mal cüm-lesinin nezdinde vedía olur, fakat birer birer ol mahalden kalkıp git-seler en sonra kalan kimse hıfza teayyün etmekle anın nezdinde vedia olmuş olur.

    MADDE 774- Mûdi ile müstevda'dan her birinin her ne vakit di-lerse akd-i îda'r feshe selâhiyyeti vardır.

    MADDE 775 şartdır. Vedianın vaz-ı yede kabil ve kabza sâlih olması

    Binaenaleyh havadaki kuşun îda'ı sahih değildir.

    MADDE 776 Mûdi' ile müstevda'ın âkil ve mümeyyiz olmaları şartdır. Bâliğ olmaları şart değildir.

    Binaenaleyh, mecnunun ve sabi-i gayr-ı mümeyyizin îda' ve vediayı kabul etmeleri sahih değildir; amma me'zun olan sabi-i mü-meyyizin îda'ı ve vediayı kabul eylemesi sahihdir.

    YanıtlaSil
  14. 740

    HADIS-1 BERİFLER

    2) Resûlüllalı'a S.A. şöyle soruldu:

    Hangi amel daha faziletli?..

    «Allah'a ve resülüne iman..>>>

    Diye buyurunca tekrar soruldu:

    Bundan sonra nedir?..

    <>>>

    Buyurunca, yine soruldu:

    Bundan sonra nedir?..

    <>

    Diye buyurdu.

    Hacca giden kimseler bilhassa ticari bir maksat güderek gitmekten sakınmalıdırlar.. Hatta, bütün maddi maksatlardan.. Bilhassa İmam-ı Ga-zali Hz. ticarî maksatla hacca gitmemek üzerinde çok durmaktadır.

    وروى مسلم عن أبي هريرة أيضاً قال : خطبنا رسول الله صلى الله عليه وسلم فقال : يا أيها النَّاسُ قَدْ فَرِضَ عَلَيْكُمُ الْحَج فَحُجُوا .

    ۳

    3) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor:

    Peygamber S.A. efendimiz, bize bir hutbe okudu ve şöyle bu-

    yurdu:

    <>>

    **

    Haccın manevi yönü çok faziletli olmakla beraber; maddi yönden de çok faydaları vardır..

    Bilhassa, müslümanların tanışıp görüşmeleri, maddi ve manevi si-kıntılarına müştereken çare aramaları bakımından..

    **

    Ravi menkıbeleri, 5. Hadis-i Şerifte..

    وروى الشيخان عن أبى هريرة أيضاً قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : مَنْ حَجَّ اللَّهِ فَلَمْ يَرْفتُ وَلَمْ يَفْسُقُ رَجَعَ كَيَوْمٍ وَلَدَتْهُ أُمَّهُ .

    ٤

    YanıtlaSil
  15. VE VAAZ ÖRNEKLERİ

    741

    4) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyor:

    Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:

    «Her kim, Allah için kötü söz söylemeden ve bozuk iş yapma-dan hac yaparsa; anası onu doğurduğu gün gibi döner.» evine

    ***

    Hacca giden herkes, elbisesini soyunup nasıl ihrama giriyorsa; öy-lece benliğinden geçip Hakka teslim olmalıdır. Ancak, böyle olursa; te-miz olarak yurduna döner..

    **

    Ravi menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i Şerifte..

    ه

    وروى الشيخان عن أبي هريرة أيضاً قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم الْعُمْرَةُ إِلَى الْعُمْرَةِ كَفَّارَةٌ لِما بَيْنَهُمَا ، وَالْحَجُّ المَبرُورُ لَيْسَ لَهُ جَزَاء إِلا الْجَنَّةَ .

    5) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet

    ediyor:

    Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:

    <>>

    **

    UMRE: Daha önce de anlatıldığı gibi, belli hac günleri dışında yapı-lan tavafın adıdır.

    Cenab-ı Hak cümlemize helâl para ile hac yapmayı nasib etsin..

    ***

    Ravi menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i Şerifte..

    الدرس الثامن والأربعون فى التقوى والاستقامة على الطاعات ومحبة الخيرات

    ۱- قال الله تعالى : إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ المَلَائِكَةُ أَلا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ التي كُنتُمْ تُوعَدُونَ .

    وقال تعالى : فَاسْتَبِقُوا الخَيْرَاتِ . وقال تعالى : وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبَّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ . وَقَالَ تَعَالَى : يَا أَيُّهَا الذين آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَدِيداً يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ

    YanıtlaSil
  16. Fevzi Paşa

    270

    D

    E

    F

    F

    seçti. O zamanki meclis başbakan dahil, bü-tün bakanları doğrudan seçiyor, güvensizlik durumunda görevden alıyordu

    Fevzi paşa İkinci İnönü savaşından sonra (23-31 Mart 1921) orgeneral (birinci ferik) oldu. Sakarya savaşında (23 Ağustos-12 Eylul 1921) genelkurmay başkan vekili olarak gö-rev yaptı. Zaferden sonra T.B.M.M. kararıyla kendisine mareşallik rütbesi verildi. 29 Ekim 1923'de genelkurmay başkanı oldu. 1944 yılı na kadar bu görevde kaldı. Bu yılda yaş sınırı-nı doldurması sebebiyle emekli oldu

    1946 da kurulan Demokrat partiyi destek-ledi. (bak. Demokrat parti). 1946 da yapılan milletvekili seçiminde Demokrat parti lis-tesinden bağımsız aday olarak seçime girdi. İstanbul'dan millet vekili seçildi. D.P. yönetici kadrosu ile anlaşamayınca partiden ayrıldı (1947). Yeni kurulan Millet partisi'nin kuru-luş çalışmalarına katıldı (1948). Bu partinin fahri (onur) başkanı oldu

    Mareşal Fevzi Çakmak 10 Nisan 1950'de öl-düğü zaman İsmet İnönü cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyordu. O zamanki devlet radyosu eğlence programını programını kesmedi ve hiç devam etti. bir şey olmamış gibi programına dev Cenaze törenine hükümet üyelerinden kim-se katılmadı. Hükümet adına bir temsilci de gönderilmedi. İnönü ve CHP hükümetinin bu tutumu bazı yorumlara yol açtı. Bir yoru-ma göre İsmet İnönü ve partisi (CHP) onun dindar olarak bilinen kişiliğine karşı tepkili idi. Bir başka yoruma göre CHP'ye karşı mu-halefete katıldığı için İnönü ve CHP, onun bu tutumunu hazmedemedi ve affedemedi. Onun cenazesine, başta üniversite gençliği olmak üzere, geniş halk kitleleri büyük bir kalabalık halinde katıldı. Tekbirlerle Eyüb Mezarlığındaki kabrine defnedildi. Cenaze-sindeki bu görülmemiş kalabalık, İnönü ve CHP'nin Mareşal Fevzi Çakmak'ın ölümüne karşı takındığı kayıtsızlığa g lan bir tepkisi olarak da yorumlandı. Mare-pıtsızlığa gençliğin ve hal-şal Fevzi Çakmak, mesleğinde ehliyetli, bil-gili, tecrübeli, çalışkan, sağlam irade sahibi, dürüst, alçak gönüllü, vatansever, karakter sahibi, İslâm inancına bağlı iyi bir komutan olarak tanındı. Onun en önde gelen özelliği belki de, ordunun ve askerin siyasete karış-masına kesinlikle karşı oluşu idi. Kemal paşa, İsmet paşa ve Fevzi paşa, Cumhuriyetin ku ruluş ve devamında en önde gelen üç şahsi-

    YanıtlaSil
  17. 270

    Fevzi Paşa

    yeti olmuşlardır. M.Kemal öldüğünde (1938) yerine kimin cumhurbaşkanı olacağı sorusu kafaları kurcalayan ve devrimlerin gelece ği konusunda ciddi endişelere, kaygılara yol açan bir soru idi. Zira toplumda çok ciddi ve tarihi köklü değişiklikler yapılmıştı. Halifelik kaldırılmış, şer'i (dini) mahkemeler kapatıl medeni kanunlar getirilmiş, din okulları ve miş, Avrupa'dan tercüme ile alınan ceza ve din eğitimi kalkmış, bin seneden beri devam eden tarikatlar yasaklanmış, tarikat ocakları olan dergah, tekke ve zaviyeler kapatılmış, yeni neslin Osmanlı atalarına karşı saygı ve hayranlık vesilesi olan türbeler ve saraylar da kapatılmış, kıyafet devrimi yapılmış, şap-kaya karşı oldukları gerekçesi ile bir kısım insanlar darağacına gönderilmiş, bin yıllık Kur'an alfabesi kaldırılmış, yerine låtin alfa-besi konmuş, rejime muhalif (karşı) diye bir kısım aydınlar, ilim adamları ve gazeteciler yurt dışına sürgün gönderilmiş, rejimin ten-kid edilmesi yasaklanmış, basına sansür kon-muş, Menemen olayı vesilesiyle yurt çapında tarikat ileri gelenleri tutuklanmış, hapsedil-miş veya olayla ilişkisi var diye idam edilmiş, Arabça ezan okumak ve namazda kamet ge-tirmek yasaklanmış; kısaca, dinî inanç, siyasi düşünce, insan hakları, basın hürriyeti gibi çeşitli alanlarda Meşrutiyet döneminin çok gerisinde kalınmıştı. Bütün bunların sonucu toplumun bazı kesimlerinde oluşan gergin-likler sebebiyle bazı ciddi tepkiler de doğ-muştur. Doğu Anadolu'da Şeyh Said ayaklan-ması (1925), M.Kemal'e karşı İzmir'de suikast hazırlığı (1926), Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (İlerici Cumhuriyet partisi-1924) ile M.Kemal'in, deneme olarak güvendiği arka-daşlarına kurdurduğu bir parti olan Serbest Cumhuriyet Fırkasının (Liberal Cumhuriyet Partisi -1930) geniş halk kitleleri tarafından kurtarıcı gibi karşılanması teklenmesi, läik cumhuriyetin ve inkılapların ve hararetle des-(devrimlerin) halk tabanında benimsenme-diği şeklinde yorumlanmış, Cumhuriyetin yönetici kadrosunu adeta ürkütmüş ve dev-rimleri ve läikliği ayakta tutacak daha sert tedbirler almaya itmiştir. Bütün bunlar M.Kemal'in ölümünden sonra yerine geçe cek kişinin kim olacağı konusu elbette çok nen bu noktada sağlam durabilecek ve daha ileri gidebilecek miydi? İnkılaplar (devrimler) laiklik ve läiklik adına yapılan uygulamalar

    YanıtlaSil
  18. fevä SubhanA

    271

    feya

    nina duşmesini korunabilecek miydi? Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, bu kaygıları gidermek ve ülkenin bir rejim bunalımına önlemek için M.Kemal'in en yakın arkadaşı Ismet Paşa'yı Т.В.М.M'ne yeni Cumhurbaş-kanı adayı olarak takdim etti ve meclisin onu seçmesini sağladı. Böylece İsmet İnönü Cum-huriyetin "İkinci Adam"ı oldu. İnönü döne-minde din ve öğrenim hakları ve hürriyetleri, insan hakları, basın hürriyeti, siyasi haklar daha çok baskı altında tutuldu. CHP deste-çok devletten alan bir parti idi. ğini, halktan çok Mayıs 1935'de toplanan partinin dördun-cü kurultayı, "Türkiye Cumhuriyeti bir par-ti devletidir. Parti, devletle beraber çalışır" görüşünü parti kararı olarak kabul etmişti. M.Kemal'in ölümünden sonra yapılan CHP olağanüstü kurultayında (26 Aralık 1938) yeni cumhurbaşkanı İnönü, "partinin değiş-mez genel başkanı" ilan edildi ve partinin tüzüğüne geçirildi. Cumhurbaşkanı aynı za-manda parti başkanı, vali valiler ve kaymakamlar da bulundukları il ve ilçenin parti teşkilatının yöneticisi oldular. Artık tam bir parti dikta-törlüğü kurulmuştu. İsmet İnönü Cumhur-başkanı olunca paralardan, resmî dairelerden ve okullardan M.Kemal'in resimlerini çıkar-tıp kendi resimlerini koydurdu. Fakat, M.Ke-mal'in partisi CHP'den hiç bir tepki gelmedi. İnönü artık "Milli Şef" olmuştu. Mareşal Fevzi Çakmak bütün bu olup bitenlere, tek parti diktatörlüğüne, halkın susturulmuş-luğuna, baskılara, zulümlere karşı bir tepki göstermedi. 1944 yılında emekliye ayrılana kadar genelkurmay başkanlığı görevine de-vam etti. O, ne olursa olsun ordunun siyase-te karışmasına karşı olmuş, ordunun siyaset dışında kalması prensibine hayatının sonuna kadar sadık kalmıştır. Ne var ki kendisinden sonra ordunun siyasete bulaştırılmaması prensibi sanki unutuldu. Hazırlığı 1950'li yıl-larda başlayan 1960 askerî darbesi ve her on yılda bir tekrarlanan darbeler (1971, 1980 ve en son 1997 postmodern darbe) siyaset haya-tını tehdid eden sanki bir gelenek olmuştu. Bu askeri darbeler, başta CHP içindeki bazı gruplar ve läikliği din haline getiren läikçiler, ekonomik hayatta azınlıklarla içli-dışlı ve onların Avrupada ve Amerikadaki uzantıla-nyla iç içe ortaklıklar kuran bir kısım zengin kesim, basın yayının önemli bir kesimi, üni-versite çevresi vb. mutlu azınlık tarafından hep alkışlanmış ve desteklenmiştir. Bunlara

    YanıtlaSil
  19. 271

    feyâ SübhanAllah

    göre halkımız geri kalmış bir halktır. Dini hayatın toplumdaki bütün görünüşlerini (te-zahürlerini) ortadan kaldırıp dini inancı vic-danlara hapsetmek ve halkın mevcut yaşayış tarzını değiştirmek; Batı toplumlarının yaşa-yış tarzına dönüştürmek için zor kullanmak gerekir. Zaten inkılap (devrim) da seçkin bir azınlığın çoğunluk üzerinde uyguladığı dö-nüştürücü baskı ve zorlama demektir. Toplu-mu onların istedikleri şekle dönüştürünceye kadar devrim veya baskı rejimi bir ara rejim olarak devam etmelidir. Bu azınlık, bunu zerçekleştirebilmek için her zaman ordunun desteğine ihtiyaç duymuştur. Baskılara karşı halktan gelen direnmeyi bastırabilmek için orduyu müdahaleye, göreve davet eder. On-ların istediği, askerin vesayeti altında bir re-jimdir. Batı dünyasında uygulandığı şekli ile demokrasi ve läiklik bize uymaz. Bize göre demokrasi ve bize göre bir läiklik olmalıdır. Yani din devlete ve hayata karışmamalı ama devlet dine karışmalıdır. Onu reforme etmeli, diledikleri şekle sokmalıdır. Bu kesimin halka ve demokrasiye inancı yoktur. Onlara göre demokratik hak ve hürriyetleri genişletmek, irticaya ve ülkenin bölünmesine yol açmaktır. Bu da lâikliği ve devrimleri tehlikeye sokar. Bu sebeple bu mutlu azınlık orduyu bir tehdid unsuru olarak gösterip, demokratik gelişme-lere karşı direnmektedir. Aslında gerçek irtica budur. Ama farkında değildirler. Şimdiye ka-dar bunların, bizde askeri darbe yapanlardan hesap sorulması, yargılanmaları konusunda hiç bir talepleri olmamıştır.

    Fevzi Paşa'nın Bediüzzaman Said Nursi Haz-retleri ile bazı münasebetleri olmuşsa da ortak noktaları pek yoktur. Fevzi Paşa'nın özellikle din aleytarı inkılaplara ses çıkar-mamasına mukabil, Bediüzzaman Hazretleri bu devrimlere hususan anane-i diniyye hak-kında olanlara şiddetle karşı çıkmıştır. Hat-ta mahrem diye alenî neşrine izin vermediği "Sırr-ı İnna A'tayna" risalesinde, Süfyaniye-tin dört rüknünden üçüncü sorumlu olarak Fevzi Paşa'yı göstermiştir.

    feya

    يا : yahu hayret ki. ... ey!

    feyalilacep فيا للعجب : hayret verici şey! hayret bir şey!

    feya SübhanAllah فيا سبحان الله : Allah'ın (c.c.(

    işine bak!.... Allah'ın (c.c.) işi ne kusursuz ve mükemmel!...... gibi hayret ve hayranlık mâ-nasında kullanılan söz

    F

    YanıtlaSil
  20. 515

    bu b spua

    ve

    JOS H

    15954. Gönülsüze zorla gömlek giydirmezler. (Bizde: Zorla güzellik olmaz.)

    15955. Göz derya (gibi engindir, her şeyi kapsar).

    15956. Göz görürse, gönul ister.

    15957. Gün görmeyen gün görse, gündüz çıra (mum) yakar.

    15958. Güvenilen dağda av yok. (Bizdeki benzeri: Güvendiğimiz dağlara kar yağmış.)

    15959. Güvey, kayın toprağından (kayına benzer).

    15960. Halkın malını yesin de yüz yaşasın!

    15961. Haramdan gelen, haram yola gider.

    15962. Hastalık aştan, düşmanlık kardaştan (gelir).

    15963. Havadaki turnadan, eldeki serçe artık (veğdir).

    15964. Hayır işin erkeni, geçi yok (her zaman işlenebilir).

    15965. Hazır kızağa binmiş.

    15966. Henüz tüy döken tayı yerme, bahara çıksa, at olur.

    15967. Her yerin tavşanı, öz iti (kendi köpeği) ile avlanır.

    15968. Herkesin parmağı, kendi yönünde eğri(dir).

    15969. Huysuz adamla kabrin bile yanyana bulunmasın!

    15970. Hünerli kul ölmez (aç kalmaz).

    15971. Ilık. kemiği kırmaz; soğuk, rahat vermez.

    15972. Iraktaki (uzaktaki) buğdaydan, yakındaki saman yeğdir.

    15973. Irın (türkünün) gediği yok.

    15974. İğne ile kuyu kazıyor.

    15975. İki buzağıya kepek ayırmasını bilmez (o denli akılsız).

    15976. İki geminin dümeni, (birden) idare edilmez. (Bizde: İki karpuz, bir koltuğa sığmaz.)

    15977. İki molla (hoca) bir kişi, bir molla yarım kişi.

    15978. (İnsanların yaşamının) yarısı (birbirini) aldatmakla geçer.

    15979. İri kazığa iri tokmak.

    15980. İşçen (iş seven) gelirse, iş arttırır; işsiz (gelirse), baş ağrıtır.

    15981. It ite, it kuyruğa.

    15982. İt, itliğini eder.

    15983. İt, kudurmadan ölmez.

    15984. İt kursağına sarı yağ (tereyağı) yaraşmaz.

    15985. It semirirse, sahibini ısırır.

    15986. İt ürür, böri (kurt) yürür. (Bizde: İt ürür, kervan yürür.)

    15987. İtin bacanağı çok, dünürü yok.

    YanıtlaSil
  21. 514

    15922. El yarası düzelir, dil yarası düzelmez.

    15923. Elçiye ölüm (zeval) yok.

    15924. Eldiven içinden yumruk gösteriyor. (Bizde: Aba altından sopa "değnek" gösteriyor.)

    15925. Elektekini kovaya, kovadakini eleğe. (Boş işler için kullanılır.)

    15926. Elif'in dayak (değnek) biçiminde olduğunu bile bilmez. (Bizdck benzeri: Elif i görse, mertek sanır.)

    15927. Elin ile (borç) ver de ayağın ile ara!

    15928. Erkek çocuk doğur da rahatça yat!

    15929. Erken başarılı olmayan, akşam da başarılı olmaz; böyle olan ise. hiç başarıya ulaşamaz.

    15930. Eski kuyuya tükürme: suyunu içersin.

    15931. Eski varsılın iflası, yeni varsılın ölümü (birbirine denktir).

    15932. Eski, yeniyi korur.

    15933. Eşkine binen, yoldaşından ayrılır; çok yaşayan, akranından ayrılır.

    15934. Et ete, çorba bete (yüz yarar).

    15935. Et görmeyene, akciğer tansık (nadir şeylerdendir).

    nanın nesi var: kama çakması, kalafatlaması; (işte o kadar.) 15936. Ev yapmanın

    15937. Evi olanın, düzeni de olur.

    15938. Evinin halini, komşudan sor!

    15939. Evlenmek, çene çalmak değil.

    15940. Evlenmeyen (bekâr) kişi, yarım kişi.

    15941. Eylül'de sen de bir, ben de bir (eşitiz).

    15942. "Filan yerde kazan var" diyorlar; (oraya) varsan, bakraç da bulunmaz.

    15943. Garibin ezanını kimse dinlemez. (Benzeri: Garibin boynu büküktür.)

    15944. "Gecelemem" diyeni, karanlık gece geceleme zorunda bıraktı.

    15945. Geçen bulut tutulamaz.

    15946. Geçmiş işten düş daha iyi.

    15947. Geleceğin bilgisi (belirtisi) yok, geçmiş olanın kaygısı (derdi) yok.

    15948. Gelinin ayağından, çobanın sopasından (ya uğur gelir, ya da uğursuzluk).

    15949. Geri dönmüş malda hayır var.

    15950. Geriye bırakılan işe, kar yağar.

    15951. Giden gelir, gömülen gelmez.

    15952. Giyindirince, kızav (sepet) bile kız olur.

    15953. Gönül ne istemez, (ama) günah bırakmıyor.

    YanıtlaSil
  22. TARİHTE BUGUN

    -1063-Büyük Selçuklu Devleti'nin kurucusu Tuğrul

    Bey'in vefatı.

    1870 - Fransa'da III. Cumhuriyet ilân edildi.

    4

    ÇARŞAMBA WEDNESDAY

    EYLÜL

    SEPTEMBER

    BIR AYET

    Allah'a kulluk ediyorsanız.

    sayısız nimetlerine karşı

    Ona şükredin.

    Bakara Suresi: 172

    BİR HADİS

    Büyük günahlardan sakının ve istikamet üzere olun ki, müjdeye eresiniz.

    İbni Cerir

    Şu kâinatı idare eden Zât, her şeyi nizam ve mîzan içinde muhafaza ediyor. Nizam ve mîzan ise, ilim ile hikmet ve irâde ile kudretin tezahürüdür.

    Sözler

    HİCRÍ: 1 R.EVVEL 1446 - RUMI: 22 AĞUSTOS 1440

    HIZIR: 122 - GÜN: 248 KALAN: 118 - GÜN.

    KIS.: 2 DK

    İmsak

    Güneş

    Öğle

    İkindi

    Yatsı

    İmsak

    Güneş

    Öğle

    İkindi

    Aksam

    Yatsı

    Akşam

    10 10 22 20 53

    YanıtlaSil
  23. TARİHTE BUGÜN

    1630 - Evliya Çelebi, elli yıl sürecek seyahatlerine başladı.

    1919 - Afganistan bağımsızlığını kazandı.

    1935 - Eskişehir

    Mahkemesi kanaat-i

    vicdaniye ile Bediüzzaman'a 11 aylık hapis ve Kastamonu'ya sürgün vezası verdi.

    Dünya İnsani Yardım Günü

    AĞUSTOS

    19 SALI

    25 1447 SAFER

    RUMI: 6 AĞUSTOS 1441 HIZIR: 106

    BİR AYET

    Allah güzel davranışta bulunanları sever.

    Al-i İmran: 134

    BİR HADİS

    Müslüman kardeşi tarafından kendisiyle istişare edilen kimse, ona bildiği faydalı şeyi söyleyerek yol göstersin.

    İbni Mâce, Edeb: 37

    Madem Kur'ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamızdır, her bir âdabda rehberimizdir. O kendini methediyor. Biz de onun dersine ittibâen, onun tefsirini methedeceğiz.

    Mektubat

    İmsak

    Günes

    Öğle

    Yatsı

    İmsak

    Öğle

    İkindi

    Aksam

    Yatsı

    İkindi Aksam

    Günes

    YanıtlaSil
  24. yedi koyun kesip 700 ekmek pışırır ve köylerden gelen kavunlarla birlikte fakirlere ikram ederdi. Håce-i Ahrår Hazretleri, ona bu hizmetinden dolayı iltifat ederek şöyle buyurdu:

    "-Hocalarımız, istikbâlinden ümitvår oldukları kışılerı hizmet ile meşgul ederlerdi." (Kaşmi, Nesematul Kuh, s. 244)

    YOLUMUZ HİZMET

    Ben bu yolu, sûfilerin kitapların-dan öğrendiklerimi yaşamak sûretiyle, bilhassa halka hiz-met ederek katettim...

    İşte hizmet, bu derece faziletlidir.

    Herkesi farklı bir yoldan götür-düler, bizi de hizmet yolun-dan götürdüler.

    İşte bu yüzden hizmet; benim razı olduğum, tercih ettiğim ve sev-diğim bir usüldür. İstidat ve liyåkat gördüğüm kişilere hizmeti tavsiye ederim. (Reşahát, s. 426-427)

    KUR'ÂNĪ KAİDE

    Håcegân yolunda halvet der -encümen (halk içinde Hak ile olmak) esastır.

    Bu yüce täife, yollarını bu esas üzerine bina etmişlerdir.

    Bu kaide;

    "Öyle erler vardır ki onları ne ticaret ne de alışveriş Allah'ın zik-rinden alıkoyabilir..." (en-Nûr, 37) åyetinin saådet dolu månåsın-dan çıkarılmıştır. (Reyahat, s. 621-622)

    YanıtlaSil
  25. ŞU SARIĞIMI AL!

    varlıkta Ubeydullah Ahrår ve yoklukta mütevâzı ve müstağni yaşamayı tercih etmiş, dünya nimetlerinden el çekerek kendini bütünüy-le <> dedi.

    O an, hiçbir imkânım yoktu. Sadece eski bir sarığım vardı. Bir aş-hâneye girip aşçıya;

    <<-Şu sarığımı al! Eski, ama temizdir. Bulaşıklarını kurularsın. Bunun karşılığında şu aç insanı doyuruver!» dedim.

    Aşçı, o fakire yemek verdi; sarığımı da bana iâde etmek istedi. Bü-tün ısrarlarına rağmen kabul etmedim. Kendim de aç olduğum hâlde o fakir doyuncaya kadar bekledim.

    Gençliğimde birçok kimseye hizmet ederdim. Ne atım ne de bir merkebim vardı. Senede bir hırka giyerdim, onun da eskimekten pamukları dışarı çıkardı. Her üç senede bir kürk ve basit bir ayakkabıyla idare ederdim." (Bkz. Reşahāt, s. 419)

    Ubeydullah Ahrâr Hazretleri insanlara her fırsatta hizmet eder, aralarında hiçbir ayrım yapmazdı. Hizmetine karşılık bir şey vermesinler diye de gizlice oradan ayrılırdı. (Muhammed Kädī, Silsile-tü'l-Arifin, vr. 37b; Reşahât, s. 425)

    Türkistan bölgesinde kıtlık baş gösterip halk Taşkent'e geldiği zaman Ubeydullah Ahrâr müridlerinden Muhammed Kādî'yi insan-ları doyurmakla vazifelendirdi. Muhammed Kādî, her gün >>

    YanıtlaSil
  26. UBEYDULLAH AHRAR HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER

    "İnsanın akrabalarına üzüldüğü gibi, Allâh'ın yarattığı herhangi bir şeye zarar geldiğinde ona da üzülmesi lâzımdır."

    (Reşahât, s. 487)

    YanıtlaSil
  27. İNCİTMEDEN

    lim ve takvaya îtină göstermek, yani mahviyet içinde buluna rak elde edilen månevi hålleri gizlemek lazımdır.

    Tarikat ehlinin her birine kendi mertebesine göre tavsiyelerde bulunmak icåb eder.

    Kalbe gelen havâtıra/düşüncelere dikkat ederek ona mukayyed olup, gönül ehlini incitmekten sakınmak gerekir. (Reşahát, s. 176)

    YARDIM, GAYRET İLE...

    Büyük Hak dostları, Allah'ın yardı mının ve muvaffakiyetin ancak gayretle mümkün olduğunu ifade etmişlerdir. Yani çalışıp gayret eden muvaffak olur.

    Aynı şekilde mürşidin rûhâniyetinin talibe yardımı, onun mürşidi-nin emirlerini yapma husūsundaki gayreti nisbetindedir. Sa'y u gayret olmazsa fazla bir netice alınamaz.

    Mürşidin talibe teveccühünün tesiri birkaç günlüktür. Devamlı tesiri olmaz. Målûmdur ki;

    Mürşidin müridlerine teveccühü, hep Hak Teâlâ'nın lutfetmesi iledir...

    Biz Bahâüddin Nakşibend Hazretleri'nin yanında bütün vakitlerimizi mânevi yoldaki sa'y u gayretle geçirirdik... (Reşahát, s. 169-170)

    Dâimâ ehlullah ile beraber olmak, akl-ı meâdın (âhirete ehemmi-yet verip oraya hazırlanan aklın) ziyadeleşmesine vesile olur. (Reşahat, s. 184)

    269

    YanıtlaSil
  28. DÜKKANIN ÖNÜNDE SAT!

    Nakşibend, ilmin geti-rebileceği gurur ve kibri kırmak için ona çarşılar-da elma satmasını tav-siye etti. Alâüddin Attâr derhål şeyhinin em-rine itaat edip elma satmaya başladı.

    Ancak ağabeyi ve kardeşi bu durumdan rahatsız oldular. Varlıklı bir aileye mensup birinin, kendilerince basit bir iş yapması ağırlarına gittiği için, Hâce Alâüddin'i kınamaya başladılar.

    Bunu duyan Bahâüddin Nakşibend, Hâce Alâüddin'e, gidip kardeşlerinin dükkânı önünde elma satmasını söyledi.

    Hâce Alâüddin tenkitlere aldırmadan bunu da yaptı. (Reşahât, s. 163-164)

    Kur'ân-ı Kerîm'in neredeyse tamamı, tevâzu ve hiçliğe işaret eder. (Yakub Çerhi, Risale-i Ünsiyye [Ney-Name içinde), s. 117)

    GÖNÜL RABITASI

    Sohbet, sünnet-i müekkededir.

    Her gün veya iki günde bir, Hak dostlarıyla sohbet edip, bunların âdâbına hakkıyla riâyet etmek gerekir.

    Eğer zâhiri uzaklık vâkî olursa, sâlikin ayda bir veya iki ayda bir, zahir ve bâtınla alâkalı hâllerini bilvesile şeyhine veya vekiline bildirmesi gerekir. (Reşahât, s. 184)

    YanıtlaSil
  29. ALAÜDDİN ATTĀR HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER

    Şayet (Hakk'ın) cemâli olmasaydı, celâli cihânı yakardı.

    Celâli olmasaydı bu sefer cihânı cemal nûruyla yakardı.

    (Çerhî, Şerh-i Esmâ-i Hüsnâ, s. 26; Çerhi, Cemâliyye-Havrâiyye, s. 34)

    YanıtlaSil
  30. ZALF

    ZALF Men'etmek, Nefsini bir ise rağbet ve teveccühten men etmek, Mübah MY BAUL. Siddet. Beyhude.

    Mühim kimse,

    صالح ZALI : C. Zulu) Eğri, meyil.

    سال ZALI : Töhmetil, Aksak

    Myvan,

    خليف

    ZALIF Çok hor, cok hakir

    علم ZALI: Genis, bol, väsi,

    kimse,

    Zalifen : Birisinin İzine uyup gitmek İzini gizlemek, belirsiz etmek. ZALIK (E): Bu, su, o. Keza.

    . Böylece,

    szik eden,

    الف ZALIK: Giden, gidici. ائر

    ZALIL: Gölgell,

    ZALIM (E): Zulmeden, hak.

    Zálimane: 1. Zalim olana ya-خالماء sir sekilde, Zulmeder surette, Zalimce.

    سال Zalimin (Zalim. C.) Zalimler,

    zulmedenler.

    قالون Zalimun (Zallm. C.( Zutme-

    denier. Haksızlık edenler. Zalimler. علم

    ZALIM (C.: Zilem-Zılman)

    Deve kuşunun erkeği. Kaymağı alınmadan iciten . Hiç bozulmamış yerden kazılan toprak, ZALLAM (Zalům) Çok zul-

    meden. Çok zalim.

    sk.

    علوی

    ZALM: Kar. Diş beyazlığı. ZALMA (C.: Zulem) Karan-

    ZALUM: (Bak: Zallám)

    ZAM: (Bak: Zamm)

    ZAM: Ayıp.

    ZA'M: Kelám, söz.

    ZAMA: Susuzluk.

    ZAMA : Diş etinin kanının

    az olmasi.

    سائر ZAMAIM (Zamime. C.) па-

    فائر ZAMAIR (Zamir, C.) Zamir-

    veler, ekler. Artırmalar.

    er. Bir şeyin iç yüzleri, İsim yerine kullanılan kalimeler.

    صائر تخت Zamir-i şahsiyye: Şahıs za-mirteri, "Ben, sen, o" gibi isim yerine geçen kell-meier, (Bak: Şahıs zamiri)

    زبان ZAMAN (Bak: Zeman) مان ZAMAN : Kefil olma, kefillik.

    Bir şeyin mis 'Ini veya değerini vermek üzere zarara arşı kefil olma, garanti.

    شامل Zaman-ı amel: Ozerine alma. Deruhde etme, litizam.

    مان رجوع Zaman-ı rücu' Huk: Cayma tazminatı. Vadinden dönme tazminatı. LZAMANET: Kötürümlük.

    ZAMI: Somak ağacı. ("Та-m" da denir)

    ZAMİLE: (C.: Zevāmil) Yük Mayvanı, Küçük yük.

    ZAMİME: Ek, llåve. Artırma, katma, ekleme.

    mine mecbur olan. نابن ZAMIN ödeyen. Kefil. Taz-

    slan. سين ZAMİN: Tazmin eden. Kefil

    1061

    calan, Ney-zen. ZAMIR Didak calan, Ney

    Zann galib

    Ic. Huk: Bir seyin ic yuzu, Niyet, Vicdan. ZAMİR Bir seyi gizlemek.. Kalb. Gaye, Gr: Matekettim, muhatab ve galbe delalet eden ve bunların makamına kalm olan ru muzat hartieri ve harf terkiblerinin her biri, (Ben, sen, og ene, ente, hüve gibi) ismin yerini tutan keli me.

    مر على Zamiri filll Gri Geçmiş za-man flitlerinin sonuna gelen -dim, din, di, -aik, di-niz, -diler... gibi sklerdir.

    میر امانی Zamir-i izafi Gri Muzafiarin sonuna gelen im, in, -i, -imiz, -iniz, -leri gibi ekler-dir.

    مرمم Zamir mütekallim: Mütekel lim zamiri, yani konuşanın isminin yerini tutan za mir. ("Ben" gibi)

    سرسی Zamir-i nisbi Gr: İsimlerin so-nuna gelen, im, sin, -dir, iz, siniz, -dirler gibi ek lerdir.

    Zamir-i şahsi Gr: Sahis gös teren ve şahısların ismi yerine kullanılan zamirier, Ben, sen, o, biz, siz, onlar gibi. (Bak: Sahıs zamiri) صور شخصي

    me. Artırma. Katma. Fazla olarak verme, Kenar-ZAMM Bir seye bir şeyi ekle-larını bitiştirme. Gr: Bir harfin zammell (ötreli) okunuşu.

    فه ZAMME: Otre. O, o, u, ü, di-ye okunan harfin harekesi.

    Zamme-i makbuze-i hafife: )0( به مقبوضه حقيقة sesini veren zamme.

    Zamme-i makbuze-l saklie (U) sesini veren zamme, سون Zamme-i mebsuta: "O" sesi.

    Zamme-i mebsuta-i sakile: )0( به موضه تقبله sesini veren zamme.

    Zammetan (Zammeteyn): İki zamme.

    زبباره ZAMPARA (Asli (zenpare( dir) Kadınlar peşinde dolaşan ahlaksız erkek.

    ZAMYA Yufka dudakli.. Yufka kapaklı. Dişinin etleri boz olup kanı az olan kimse.

    شبان ZAMYAN Palamut ağacına benzer bir ağaç. (Necid bölgesinde olur.)

    ZAMZAM: (C: Zamazim) Bu-yük ve kuvvetli arslan. Gadaplı ve kızgın kimse. : Zann(

    في ZAN : Bak دان ZAN: Ayıp.

    من ZA Göçmek.

    سور ZANBUR: (Bak: Zünbur(

    رالموع ZANGOC (Ermenice) Kilise-nin hizmetlerini gören ve çan çalan kimse.

    رانیZANI (YE): Zina eden, Meşru olmayan nikähsız cinsi münasebette bulunan.

    ZANIN : Cimri, bahil ve ha-sis olan.

    IN: Suç İşlediği zannedi-

    len kimse, Töhmetil, suçlu kimse. راب ZANİYE (Bak: Zani(

    ZANK Dar yer. Dar sey. Darlık, sıkıntı.

    ZANKA: (Bak: Danka") مان ZANN: Zanneden. Sanan. Zannedici.

    مين ZAMIN: Hasta ve kötürüm

    طنZANN: Şüphe, Zannet-mek, sanmak. Sezme. من قالب Zann galib: Kuvvetli, hakika-

    YanıtlaSil
  31. 1060

    ZALEME

    ZAHIT

    Ic yüzüne, hakikatına kıymet vermeyip görünüşü ne krymet veren. Dış yüzüne ehemmiyet veren, Ic yüzüne aldırıs etmeyip, hakikatını bilemeyen.

    ZAHIT (Bak: Zahid)

    ZAHK Hastalıkdan dolayı

    tlikinin taya dökülüp ZAHLOC, Intikam almak..

    derisi açılması.

    Düşmanlık, adävet etmek, kin tutmak.

    ZAHM: Iri.

    ZAHM: Yara, cerina.

    Zahm tig: Kılıç yarası.

    Zahmi zeban: Dil yarası.

    ZAHM Galebe etmek. O-

    muz vurmak, Sıkıştırmak. Tazyik. مدار ZAHMDAR f. Yaralı, mec-

    ruh.

    ZAHME f. Vurma, darbe.

    Vara, ceriha. Üzengi kayışı. ZAHMET Sıkıntı, eziyet.

    Yorgunluk, Zor, güç.

    rali.

    la nimet-i İlähiyyenin enväını tartmak ve tanımak, bir sükrü manevi suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte bu suretle kuvve i zäika yalnız mad di cesede bakmıyor, belki, kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetie midenin fevkinde hükmü var, maka mi var. S.)

    Devamlı olmayan. Tükenen, JZAİL: (Zaile) Geçen, gecici,

    ZAILAT: (Záli. C.) Záil olan

    Zállát- fániye: Gelip geçici o ائلات جابه

    ZAIM: (Zeämet, den) Zeämet lanlar, bir hälde durmayıp gidenler.

    seyler.

    sahibi. Kefil, Prens, Sef, lider. ZAINE: (C.: Zuun-Zaayin-za-

    an-Ez'an) Mihfe içinde olan kadın. ZAIR (E) Ziyaret eden, z1-

    yaretçi. Hatır sormaya, görmeye giden. Seyirci.

    ZAIT: (Bak: Zaid)

    راو ZAK: 1. Dölyatağı, mesime.

    رفق

    راندان Zak-dan : f. Dõi yatağı, rahim.

    ZA'K: Çağırmak, bağırmak.

    ZAK: Pak, arı, temiz.

    ZAKINE: (C.: Zevākın) Enek

    ZAKI: (Zaklyye) Saf ve te-miz kimse. Hareket ve davranışları düzgün olan ki-

    si. داگی ZAKI: Güzel kokulu, keskin

    ZAHMHURDE: f. Mecruh, ya-

    Rahim.

    ra açan.

    ZAHMIN f. Yaralı, mecruh.

    سكر ZAHMKAR: f. Yaralayıcı, ya

    ZAHMNAK f. Yaralı, zahm-

    cukuru.

    zede, mecruh.

    ZAHMRES: f. Yara açan, ya-

    ZAHMZEDE f. Yaralı. Mec-ruh.

    kokulu.

    nek devesi. yolu. Sırt, arka. سر ZAHR (C.: Zuhur-Ezhär) Bl-Kuş yeleklerinin kısa tarafı. Kara Yüksek yer. Kur'ân'ın lafz-ı serifi, Haber.

    Hafızası kuvvetli, ZAKİR: Zikreden, zikredici,

    ve Esma-i İtählyeyi okuyan. Tekrar eden.

    ler.

    خبری Zahri gayb Gıyabında, ken-disi hazır olmadan.

    Kuvve-i hafıza. مرا Zahri kalb Ezber kuvveti, Ezbere.

    ralayıci.

    در Zahri (Zahriyye) Arkaya ält, arka ile alakalı. Bir kağıdın arkasına yazılan yazı, serh.

    راح

    ZAHZAH: Uzak, baid.

    ZAHZAHA İkrar etme, u-

    zaklaştırma. Uzak, baid olma.

    سالم ZAI: Yayılmış olan. Dağıl

    mış olan, Herkesçe bilinen şey.

    ZAIB: Erlyici, eriyen,

    ZAID: Artan. Fazlalık. İláve

    olunmuş. Lüzumsuz, gereksiz. Gr: Te'kid için söylenen, Mat: Müsbet İşareti, artı, (+) (Bak: Harf-i zaid)

    ZAIF: Kalp, eksik akçe.

    صعيد ZAIF : (Za'f, dan) Güçsüz, Ik-

    tidarsız, kuvveti az, kuvvetsiz, tākatsız. Kan-sız. Gevşek, tembel.

    دا ZAIK: Tadan, tadıcı, lez-

    itähller okuyan. Çok çok dua

    Zakirun (Zakirin): Zikreden-

    دائرة ZAKİRE: Andıran, hatırlatan,

    hatıra getiren sey.

    ZAKKUM: Cehennemde bir a-

    Gösterişi ğacın ismi, cehennemliklerin yiyeceği. güzel, çiçekli ve zehirli meyvesi olan yäsemine ben-zeyen bir bitki ismi.

    ğun. Eğri,

    Bir Karınca cinsi.

    ZAKM: Yemek, eki..

    رق ZAKN : Yükletmek.

    nayıp sıçramaları.

    ZAKNA: Uzun. Kaba, yo-

    ZAKT: Cima etmek.

    ZAKV Çağırıp bağırmak.

    ZAKZAK: Yeynicek, hafif.

    ZAKZAKA Çocukların oy-

    ZAL: Ihtiyar. Ak sakallı, f. İranlı meşhur kuvvet ve pehlivanlık senbolü Rüste-min babasının adı.

    دال ZAL : (3) harfinin bir ismi. "Dal-l Mu'ceme ve "Zel'de denir.

    Dar olmak, Davarın ağır yük getirmekten dola

    yı yürürken İki yanına eğilmesi.

    ZAL: Horoz İbiği.

    علم ZAL : Eğilmek, meyi etmek

    zet alan. Zevkienen.

    طلال ZALAL: Gölge eden, Gölge o

    lan.

    دالله ZAIKA : (Zevk. den) Tatma, tad alma. Tad alıcı kuvvet, tad duyurucu hassa.

    طلا ZALAM: Karanlık, Zulmet.

    طلا علم Zalam-zulm: Zulmün karar

    (Hakiki ehi-l şükrün ve ehi-i hakikatın ve eh-1-1 kalbin kuvve-i zālkası, Rahmet-i İlähiyenin mat-bahlarına bir näzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-l zäikada taamlar adedince mizancıklar-

    lığı.

    خلف ZALEF Kum ve taş olm.

    yan sağlam yer,

    طلبه ZALEME: (Zalim, C.) Zalim

    YanıtlaSil
  32. ZADELLAH

    1059

    اء الله ZADELLAH Allah ziyade @ylesin, artirsin (Mealinde dua).

    mak.

    ZADEN 1. Dogmak, doğur

    mek.

    ZAF Derhal, hemen Oldur-

    Jatidarsizhk

    ZA'F Zayıflık, Kuwetsizlik,

    Zaf Edb, Ibarenin, an amayı güclestirecek kadar karisik olması

    mis saciar.

    ZAFAIR (Zafire, C.) Oros

    sehrin adı.

    ZAFAR: Yemen diyarında bir

    ZAFER Muvaffak olma, maksada erme, Bir çok uğraşmadan sonra maksada arisme, Desmani yenme

    , üstün gelme, Basarma. ZA'FERAN (C. Zeafir) Go zel kokulu meshur bir cicek.

    erisen. un, muvaffaklyet gösteren, Ostün gelen. Gayesine ZAFER-YAB: f. Muzaffer o

    sizliğe, cılızlığa dair,

    ZA'FI: Zayıflığa aid, Kudret-

    risen.

    ZAFIR Zafer butan, Zafere e-

    ZAFIR Galib gelmis olan, ZAFIRE, Kapi perdesi.

    vim, Kabile.

    ZAFIRE: Yar, yoldas. Ka-

    mansızlık, güçsüzlük,

    ZA'FİYYET: Zayıflık, der-

    ZAFR: (Bak: Zufr)

    ZAFRE: Göze inen perde.

    ZAFRE: Cukur yer.

    kuzgun. Fitneci, gammaz.

    ZAG: (C.: Ziygan) f. Karga ve

    yumuşak gömlek.

    ZAGAFE: (C.: Züguf) Näzik, Genis nesne.

    nefretier.

    ZAGAIN: (Zagine. C.) Kinter,

    çekirdeği.

    ضمائی

    ZAGAK: Kızılcık yemişinin

    زمار

    ZAGAN f. Çaylak,

    راسچه

    ZAGAR : Av köpeği.

    ZAG-BECE: f. Karga yavrusu.

    Yavru karga.

    ZAGINE: (C.: Zagain) Kin,

    nefret.

    ZAGT: Bir seyl bir yere zorla

    sokma, girdirme.

    ZAGZAG: Zayıf nesne.

    ز فرقه Bir nesneyl gizlemek.

    ZAGZAGA: Mānāsız söz.

    ZAHA : Çirkin kokulu, pis ko-

    kulu.

    دائر ZAHAR (Zahire, C.) Zahire-

    .Yiyecek, hububat gibi şeyler.

    ظهر ZAHAR: Arka ağrısı.

    خبره ZAHARA: Ev eşyası.

    ZAHF (C.: Zuhuf) Ayaklarını

    yerek yürüme. Sürünerek yürüme. (Çocuk) e-mekleme, Askerin, düşmana karşı emekliyerek i-remesi.

    ZAHH: Hışım ve gadap et-

    mek, öfkelenmek, kızmak, Kovmak, def'etmek.

    ZAHIB (Zehab, dan) Giden, dici, Bir zanna kapılan, Bir fikre uyan.

    راهد ZAHID (E) : (Zühd, den) Tas:

    ZAHIR-PEREST

    YanıtlaSil
  33. 1059

    ZAHIR-PEREST

    Borç olan ibadetierden, asli vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse, Sofi, Müttaki, Zühd ve perhizkärlıkla muttasif.

    اعداء Zahidane f. Zahide yakışır surette, Ehi-i takvä gibi.

    ZAHIF Kibirii, mağrur.

    sen ok,

    dar

    Nişandan öteye dü ZAHIF

    ZAHIF (C. Zahifat) Yilan gibi karnı üzerine sürünerek yürüyen.

    راحة ZAHIFE: (C. Zevähif) Sürün-genler, (yılan gibi) yerde sürünenier.

    ZAHIH Ateş közünün parla-masi.

    راهو ZAHIK Berbat, perisan, he-lak olmus. Batıl, Köhne,

    reği feraha erisen. Unutan, Sıkıntıdan sonra yü

    eden. Unutan. راهل ZAHIL : (Zühul, den) Ihmät

    ظاهر ZAHIR (Zuhur, dan) Görü nen, aşikar olan, Açık, belli, meydanda olan, Go-rünüşe göre, Şüphesiz, Suret, Dış yüz. Görünüs. "Anlaşılan. Meğer, Gållba. Zannederim. Elbette.

    اهر ZAHIR : Parlak, parlayan, Hü-sün ve safvet üzere olan.

    دار ZAHIR Engin denizier. Taşkın, çoşkun, Semiz, tavlı ve bol olan.

    راح ZAHIR: Yüksek şeref. Nesv ü nema bulup, gelişip, etrafa sarılıp sarmaşmış bit-kl.

    شير ZAHIR : (Zahr, dan) Kuvvetli Yardımcı, arka çıkan, Geriden gelen kuv deve. vet.

    حيرة ZAHİRE: Anbarda saklanan ylyecek, hububat, Azık,

    خبره آخرت Zahire-i ahiret Ahiret azığı. Hayır ve İyilikler. Säilh amel ve İbadetler.

    زاهرة ZAHIRE (C.: Zevähir) Par-lak.

    حرة ZAHIRE (Zahayır): Öğle va-kitleri sıcaklığın çok olduğu vakitler.

    طاهره ZAHIRE: Dışarı fırlamış olan

    göz.

    ظاهرة ZAHIRE: Zevälden sonra de-venin otlamaktan gelmesi.

    ظاهرا ZAHIREN Görünüşe göre. Meydanda olduğu gibi, Göründüğü gibi.

    ظاهری ZAHIRI (Zahiriyye) Görü nüşte olduğu gibi. Zähire äit ve müteällik, Asıl ve hakiki olmayan. Zähírlyyun mezhebine alt olan. (Bak: Zahir)

    ظاهری بذهب Zahiri Mezheb: Huk: Hanefi |-mamlarından İmam-ı Muhammed'in (El-Mebsut, El Câml-üs Sagir, El Caml-ül Kebir, Ez Zládát, Es Slyer-üs Sagir, Es Siyer-ül Kebir) nämları ile maruf olan altı kitabında münderic bulunan mes'elelere denir. Buna "Zahir-ür rivâyät mesäili" denir. 1-mâm bu eserlerde kendi fıkhi görüşlerini değil, Os-tâdları İmam-ı A'zam ve Ebu Yusufun akvāl-i fıkhi-

    yesini zikretmiştir. ظاهريات ZAHİRİYYAT: Dış görünüş-

    ler.

    ظاهر یون ZAHIRİYYUN: Görünüşe gö-re hükmedenler. İç yüzünü, hakikatını iyi bilmeyen-ler, Ehl-i zahir olanlar, İlm-i kelâmda: Nassların zahir mānalarına göre hüküm çıkaran ve te'vil ve tevcihten geri duranlar ve tarafdarları.

    ظاهر پرست ZAHIR-PEREST: f. Bir şeyin

    YanıtlaSil
  34. Z

    ZA "Ze harfinin adı,

    Zari mu'ceme "Ri" harfinden

    Subaylar.

    ayırd etmek için "ze" harfine verilen bir isim.

    ZA "Bu, su" manalarına ge

    tir. Ve birleşik kelimeler yapılır. Häkeza Bunun gibi, böyle.

    ZA Sahib, malik, erbab, shil manatarında olup, "Zi" ve "Zu" şeklinde de kulla-niht. (Muennesi "Zät" dir)

    ZA Zı harfinin bir adı, "Za-yı mu'ceme" de denir, Noktali olduğundan dolayı ti" harfinden ayırdetmek için bu isim veriimistit,

    ZA (-Zay) 1. "Doğuran" an-tamina gelir ve birleşik kelimeler yapılır.

    bulunmaz sey meydana getiren. Nadire-za: Nadir seyler yapan,

    ZAAF (Bak: Za'f)

    ZAAL: Şadlık, neşeli olus.

    nesat.

    ZAAN (Zian) Deve ustüne

    عمان mihle bagladıkları ip.

    ZAAR Şiddetli korku.

    ZA'AR: Zalim kimse.

    ZAARRE Kişinin ahlak ve

    huyunun kötü olması,

    ZAAZI (Zazza. C.) Sars-malar, irgalamalar.

    ZAB (Zevben Zevebanen) Eriyen, erimis, eridi.

    ZA'C: Koparmak,

    ZAB : Sırtian. ZAB: Avaz, ses, savt. Baca-

    nak. ZA'B: Def'etmek, kovmak,

    Doldurmak. Sis, ZABAB Rutubeții duman.

    حاب ZABAZIB: Devenin çok acık-tığında karnının ötmesi.

    ZABB: Kertenkele, keler, وصل ZABEL: (C.: Zeäbil) Karnı büyük boynu ince olan çocuk,

    ZABIT: Mahkeme, meclis gibi yerlerde söylenenlerin olduğu gibi yazılmışı. Ala kalılarca yazılarak karşılıklı imzalanan, karşılıklı anlaşmayı bildiren yazı. Yazı varakası. Bir çok kimselerce imzalanan rapor,

    ZABITA: Yurd içinde emni-yet ve intizamı korumakia vazifeli devlet kuvveti, polis, Fik Bütün hususlara såmil olmayıp yalnız bir hususa ve onun teferruatına şamil olan hususi kaideye denir. Kanun ve ädet, zabt ve idareye vesi-le olan bag.

    tasi, صابته احلاب Zabita-i ahläkiye: Ahläk zabı سایه بلد به Zabitai belediye Belediye zabıtası.

    رام ZABIH: (Zebh, den) Boğazia-yan, kesen, Kurban kesen.

    ساید ZABIT : (C.: Zābitan) Askere kumanda eden rütbeli asker. Kuvvetli, yavuz. Zabteden, Baskalarını zabtedip idare etmeğe me-mur olan, Subay, Mc: Dediğini yaptıran, tuttu-

    gunu koparan kimse,

    Zábitan (Zabit, c.) zabitier,

    ZABIL Kısa boylu,

    ZABT : Zabt etmek, İdaresi al tina almak, Sıkıca tutmak. Kendine mal etmek, Kavramak. Bağlamak. Kaydetmek, Hulasasını yazmak

    Zabtiyye: Jandarma veya po tis kuvveti. Memleket ici asävis ve intizami te'min maksadı ile calışan hükümet kuvveti.

    müdürü, نامZabtiyye Naziri: Emniyet ge

    nel Zabtiyye Nezareti: Emniyet Umum Müdürlüğü'nün eski ismi.

    Zabt-name: f. Hadise veya vak'a yerinde alakalı kimselerin hadisenin oluş sek. lini imza altında kaydettikleri käğıt, Zäbit tutulan

    kägit. Zabtu rabt: Disiplin, äsäyiş,

    düzen, Hüsnü tedbir ve basiret ile muhafaza. ZABU (C.: Ziba) Sırtlan, سبع

    ZA BUB: Kısa boylu fena a-dam.

    ZABY: Geyik, karaca, gazáı denen hayvan,

    ZABYAN: Ağaç.

    ZABZAB Men'etmek, engel olmak, Ayıp. Zahmet, Maraz, hastalık,

    ZAC: Kara boya.

    ZACC: Cenk arasında medet istemek, Savaşta yardım istemek,

    ZACİR (E): Mani olan, alıko-yan, yasak eden. Zecreden. Zorlayan,

    veya İçilecek gıda maddesi. ZAD: Azık. Yolda yenecek

    zırlık, Ahiret azığı. İbadet ve sälih åmel. Zad ähiret Ahiret için ha-

    رارZAD: 1. "Doğma, doğmuş, evlåd" manalarına gelerek birleşik kelime yapılır.

    Mesela:

    Mäder-zåd: Anadan doğma.

    Nev-zad: Yeni doğmuş.

    coğalsın. ZAD: (Ziyadet, den) Artsın,

    راد ZADE (Ziyadet, den fill( Çoğaldı, ziyade oldu veya çok olsun, çoğalsın (me-ålinde).

    اده ZADE : 1. Evlád, oğul, lyl

    Insan. Nikah neticesi olmuş çocuk. Kelime so-nuna getirilerek birleşik kelimeler de yapılır. شاهزاده Sahzade (Şehzade): Padişah

    evladı.

    رادع Zadei tab': (Zade-i tabiat Zade-i hätır) Bir kimsenin käbiliyetinden, tabla-tından meydana gelen eseri.

    زادگان ZADEGAN f. Asålet. To-miz ve meşhur soydan olan. Tanınmış ve temiz al-leden olan. Aristokrat. maatı, Meşhur ve belli alleler co-

    mizliği, zádelik. رادك ZADEGI f. Asillik, soy ta-

    YanıtlaSil
  35. 180 \ Hadislerden Seçmeler

    müjdelemem emredildi. Orada ne gürültü, pa Bana, Hatice'yi Cennette inciden bir sarayla tirti vardır ve ne de yorgunluk ve meşakkat.

    Buhari, Bedü'l-Halk: 145

    Müslim, Fezailü's-Sahabe: 71

    ***

    Cabir'den (ra) rivayetle:

    Ben Hatice'yi, Cennet nehirlerinden biri üze rinde, inciden yapılmış bir saray içinde gördüm Orada ne bir boş söz, ne de bir yorgunluk var dır.

    Taberanî'nin Kebir'inden

    ***

    Cennette ihtilaf ve düşmanlık yok

    Cennet ehlinden her birinin iki kadını vardın ki, vücutlarının şeffaflığından baldır kemikleri-nin ilikleri etinin üstünden görünür. Ehl-i Cen-net arasında ne ihtilaf vardır ne de düsman gönüller sanki bir gönül, sabah akşam Allah tesbih ederler

    Bubari, Bed'ül-Halk, 59, Sifatü'l-Cenna

    ***

    et ehli ve Cemalullah

    (ra) rivayet ediyor:

    YanıtlaSil
  36. Ahiret Hayatı/181

    Connet ehli günde iki defa Allah'ın huzuruna Allah onlara Kur'ân okur. Onlardan ber amellerine gore orada inci, yakut, zümrüt, ve gümüşten minber üzerine otururlar leri biçbir zaman bu kadar aydın olmamis-Bundan daha değerli ve güzel hiçbir şey din-mişlerdir. Sonra tekrarına kavuşmak ümi-ie ertesi günü bekler hâlde gözler aydınlatıcı er Cennet nimetlerinin yanına dönerler.

    Hakim'den.

    ***

    Cennet nimetleri

    Sehl ibni Sa'd'dan (ra) rivayetle:

    Şüphesiz Cennette gözün görmediği, kulağın lmediği ve hiç kimsenin hatırına gelmeyen ni-metler vardır.

    Taberani'nin Kebir'inden.

    ***

    Ebu Said (ra) rivayet ediyor:

    Cennette öyle nimetler vardır ki, onu ne göz örmüş, ne kulak işitmiş ve ne de insanoğlunun batır ve hayaline gelmiştir.

    Taberani'nin Kebir'inden.

    ***

    İbni Abbas'dan (ra) rivayetle:

    YanıtlaSil
  37. 32

    SIRR-1 INNA ATAYNA-RUMUZÁT I SEMANİYE MAIDETUL KUWAN

    "Ilm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakikiyeden alike vup meşgul ediyor. Hatta kaç defadır esrar-1 Kur'an'iyeye karşı o anahtar ile bazı sırla açılıyordu. Kemål-i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu, Bunda iki hikmet buldum:

    Rinse لا يَعْلَمُ الْغَيْبَ إِلَّا اللهُ Gaybı ancak Allah bilir' (Neml, 27/65) yasağına

    karşı hilaf- edebde bulunmak ihtimali var.

    lina Hakaik-ı esasiye-i imaniye ve Kur'an'iyenin berahin-i kat'iyye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulum-u hafiyenin yüz derece fevkinde bir me ziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede kat'i hüccetler ve muhkem deliller, su istimale meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulum-u hafiyede su-i istimal girip, şarlatanların istifade etmeleri ihtimalidir."

    Görüldüğü gibi, cifir ilmi gizli ilimlerdendir. Az kişiye hitab etmektedir. İman ve Kur'an hakikatleri ise, herkese seslenmektedir. Hem herkesin onlara ihtiyacı vardır. Bu gibi noktalardan dolayı ve "Gaybı ancak Allah bilir" yasa ğına karşı edebe aykırı harekette bulunmamak için Bediüzzaman, bu ilmin ayrıntılarını eserlerine yansıtmamıştır. Yansıttığı miktar, altı bin küsûr say-falık tefsirinin içinde az bir bölüm teşkil etmektedir. Bunda asıl maksadı, o günün ağır şartları altında hizmet eden talebelerine bir şevk kaynağı olması dır.

    Acaba cifir ilmi hakkında büyük İslâm Ålimleri ne demişlerdir? Bunu da özetleyelim:

    A) İslâm Filozofları: İmâm Gazali kalbin garip hallerini sayarken kişinin nefsi safvete ulaşması şartıyla bazı gaybı sırlara muttali olabileceğini açıkla maktadır. Bunu teyid eden İbn-i Sina, "fazilet kişiye bazı gaybî sırların açılma-sına muktedirdir" diyerek destek veriyor. Burada Hz. Peygamber'in "Şeytan lar Ademoğullarının kalpleri çevresinde vesvese ile dolaşmasaydılar, semanın melekût âlemindeki sırları onlara keşf olunurdu"? hadisini hatırlamak gerekir. İbn-i Haldun ise, manevî imtiyazlara sahip bazı insanların henüz vuku bulma dan kâinat ile alakalı olayları haber verebildiklerini anlatmakatdır.3

    Sa'id Nursi, Şuğlar, sh. 613. Bediüzzaman Sa'id Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sh. 63, 101, 125; Bediüzzaman

    2 Me'haz için, bakınız: Tefsir Ed-Dürr'ül-Mensur, Imam-ı Suyuti 2/22, Mukaddimet ü İbn-i Haldun sh: 332. Kitabut-Teshil Li-Ulûm-i Tenzil sh: 35. Tefsir-i Ibn-i Cerir 1/68-71, Tefsir-i İbn-i Kesir 1/37.

    Seyyid Muhammed Madi Eb'ül-Azā'im, El-Cefr, sh. 17-20.

    YanıtlaSil
  38. 33

    IŞARİ TEFSİR VE CİFİR İLMİ

    B) Müfessirler ve Kelâmcılar: Müfessirler ve Kelâmcılara göre gaybî bir sırrın peygamberler eliyle keşfedilmesi mu'cize ve evliya eliyle keşfedilmesi ise kerâmettir. Meselenin temelini şu ayetler teşkil etmektedir: "O bütün gö-rülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; ancak, (bildirmeyi) dile-diği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından göz-cüler salar ki böylece onların (peygamberlerin), Rablerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepe-çevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır (kaydetmiştir)."1

    İmâm-ı Beydavi bu ayeti açıklarken gaybın tam olarak ancak ve ancak Al-lah tarafından bilinebilineceğini ve ancak Allah'ın bidirmesi halinde Peygam-ber'in de gaybdan haberdar olabileceğini zikreder; ancak bu ayeti evliyanın kerametlerini red sadedinde kullanmaz. Fahreddin Râzî ise, buradaki gaybı kıyametin kopması manasında hususi bir mana ile anlar; bunun genel olma-dığını ve Allah isterse kullarına bildirebileceğini kabul eder. Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, Allah'ın isterse evliyaya da gaybı bildireceğini ifade eder. Al-lame Âlusi, Sadettin Teftezani'nin evliyanın gayba muttali olmak yerine bazı doğru tahminlere mazhar olabileceği iddiasına cevap vererek, evliyanın da Allah isterse gayba muttali olabileceğini anlatır. Sahabeden bazı şahsiyetlerin gayba muttali kılınmaları bunun için güzel bir misaldir. Mesela Hz. Ebubekir kızı Aişe'ye ölüm döşeğinde iken "Hamile olan hanımının bir kız kardeşe ha-mile olduğunu" açıklamış ve mugayyebat-ı hamseden olmasına rağmen ken-disine bildirilmiştir. Hz. Ömer'in Kadisiye Harbi münasebetiyle söylediği "Ey Sariye! Dağa çıkın" talimatı herkesçe kabul edilmektedir.2

    Burada şunu da hatırlatmalıyız ki, gayb iki kısma ayrılabilir: Birincisi; kadere müteallık gaybdır ki, Allah kimseyi buna muttali kılmaz; ancak bazı muhlis kullarına işaretler ihsan eder, peygamberler ve onların mirasçılarına İslâmın muhafazası ve neşri için ihsanda bulunur. İkincisi; cemal, celal, nur ve manevi ziya ile alakalı gaybî işlerdir. Allah bu manadaki gaybî işleri muhlis kullarına açabilir.3

    "Ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyet bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasıyla o hadise de vukua gelmiyor. Fakat o hadise, ecel-i muallâk gibi, Levh-i Ezelinin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbatta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezeliye

    1 Kur'an, Cin, 26-28.

    2 Seyyid Muhammed Madî Eb'ül-Azâ'im, El-Cefr, sh. 25-29.

    3 Seyyid Muhammed Madî Eb'ül-Azâ'im, El-Cefr, sh. 17-25.

    YanıtlaSil
  39. 16

    YİRMİDOKUZUNCU MEKTUBUN İKİNCİ MAKAMI

    (') kelimesi var. O altı hüzün, üç satırda öyle latîf iki kavisi teşkil etmiş ki, neşeli bir hüznü görene verir.

    Hem işaret-i gaybiye olmak için, başka hiçbir kitapta bulunmamak la-zım gelmez. Meselȧ: Nasıl ki, belåğat-ı Kur'âniye, derece-i icâza vasıl oldu-ğu için, bir Mucize-i Risalet olduğu halde, sair ehl-i beláğatin umům kitap-larında, derecatlarına göre belåğat vardır. Ve onlarda beláğat bulunması, i'câz-ı Kur'an'a münafi olamaz.

    Öyle de l'câz-ı Kur'an'ın yüzer kısmından bir kısmının cilvesi, bir nev'i ikram-ı İlâhî nev'inde, Kur'anın bir nev-i tefsîri olan Sözlerde, hakâik-i Kuraniyenin hüsn-ü intizamına işåreten görünüp, tecelli etmesine sair ki-taplarda tevåfukâtın bulunması zarar vermez. Çünki o dereceye yetişmez-ler. Çünki Sözlerdeki teváfukât, o dereceye gelmiş ki, dikkat edenlere kat'-i kanaat verir ki, beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarı ile de olmamış-tır. Belki nakşi olarak bir nev'î Kur'ân i'câzının gölgesinin gölgesi, kendi Tefsirinin ayinesinde, bir nev'î ikram-ı İlâhî sûretinde temessül ediyor.

    الْحَمْدُ لِلَّهِ هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي

    Tevafuklu 6 aded HÜZÜN lafzı, 25.Söz / Üçüncü Şua / Dördüncü Esas'tadır. (Bu tevåfuklar orijinal nüshadadır.)

    YanıtlaSil
  40. RUMUZAT-I SEMANİYYE

    17

    Yirmidokuzuncu Meklübun Üçüncü Kısmı

    Kur'an-ı Muciz-ül Beyan'ın ikiyüz aksam-ı icáziyesinden nakşı bir kıs mını gösterecek bir tarzda, Kur'ân-ı Azimüşşan'ı, Hafız Osman hattıyla ta-ayyün eden ve Ayet-i Müdayene mikyas tutulan sahifeleri ve súre-i Ihlás vahid-i kıyası tutulan satırları muhafaza etmekle beraber, o nakş-ı icâzı göstermek tarzında bir Kur'ân yazmağa dair mühim bir niyetimi, hizmet-i Kur'ândaki kardeşlerimin nazarlarına arzedip meşveret etmek ve onların fikirlerini istimzac etmek ve beni ikaz etmek için şu kısmı yazdım, onlara müracaat ediyorum. Şu üçüncü kısım "Dokuz Mesele"dir.

    BİRİNCİ MES'ELE

    Kur'an-ı Azimüşşan'ın enva'-ı icâzı kırka baliğ olduğu, ícâz-1 Kur'ân nă-mındaki Yirmibeşinci Sözde bürhanlarıyla isbåt edilmiş. Bazı enva'ı tafsi-len, bir kısmı icmalen muannidlere karşı dahi gösterilmiştir.

    Hem Kur'ânın icâzı, tabakât-ı İnsaniyede kırk tabakaya karşı ayrı ayrı ¡câzını gösterdiği, Ondokuzuncu Mektůb'un Onsekizinci işaretinde beyân edilmiş ve o tabakâtın on kısmının ayrı ayrı hisse-i icáziyelerini isbât et-miş. Sair otuz tabaka-i âher, ehl-i velayetin muhtelif meşrebler ashabına ve ulûm-u mütenevvianın ayrı ayrı ashablarına ayrı ayrı icâzını gösterdi-ğini, onların ilmelyakîn, aynelyakin, hakkalyakin derecesinde Kur'ân hak Kelâmullah olduğunu, îmân-ı tahkikileri göstermişler. Demek herbiri, ayrı ayrı bir tarzda bir vech-i icâzını görmüşler. Evet ehl-i marifet bir velinin fehmettiği i'câz ile, ehl-i aşk bir velinin müşahede ettiği cemal-i îcâz bir olmadığı gibi; muhtelif meşaribe göre cemal-i i'câzın cilveleri değişir. Bir İlm-i Usûl-üd Din allâmesinin ve bir îmâmının gördüğü vech-i icaz ile füruat-ı şeriattaki bir müçtehidin gördüğü vech-i icâz bir değil ve hâkeza... Bunların tafsilen ayrı ayrı vücûh-u icâzını göstermek elimden gelmiyor. Havsalam dardır, ihâta edemiyor; nazarım kısadır, göremiyor. Onun için yalnız on tabaka beyan edilmiş, mütebȧkisi icmalen işaret edil-miş. Şimdi o tabakalardan iki tabaka, Mu'cizât-ı Ahmediye Risalesinde çok izaha muhtaç iken, o vakit pek noksan kalmıştı.

    YanıtlaSil
  41. 32

    KUŞEYRİ RİSALESI

    7. el-Lüma' fi'l-İtikad. Özetle Eş'arî mezhebinin itikad görüşlerini ele alan bir eserdir.

    8. el-Fusûl fi'l-Usul. İtikadla ilgili kısa bölümlerden oluşan bir eserdir.

    9. Kitâbü'l-Mi'râc. Mi'racı anlatan bir eserdir.

    10. Nahvü'l-Kulüb. Gramer kurallarını tasavvufî olarak yorumla-yan bir eserdir.

    11. Kitâbü Tevhidi'n-Nebevi.

    12. el-Kasidetü's-Sûfiyye.

    13. Kitâbü'l-Erbaîn fi'l-Hadîs.

    14. Kitâbü'l-Fetva.

    15. Kitâbü'l-Cevahir.

    16. Ådâbü's-Sohbe.

    17. Kitâbü Ahkâmi's-Semâ.

    18. Hayâtü'l-Ervâh ve'd-Delîlü alâ Tarîkı's-Salâh ve'l-Felâh.

    19. Uyûnü'l-Ecvibe fi Fünûni'l-Es'ile.

    20. Kitâbü'l-Münâcât.

    21. Kitâbü'l-Müntehå fi Nüketi Üli'n-Nühâ.

    22. Nasihü'l-Hadis ve Mensûhuh.

    23. İstifâdâtü'l-Murâdât.

    24. Bülgatü'l-Makâsıd fi't-Tasavvuf.

    25. Mensürü'l-Hitab fi Meşhûri'l-Ebvâb. Bazı tasavvuf ıstılahları hakkında öz bilgi veren bir eserdir.

    26. er-Risale fi't-Tevbe ve Ahkâmihâ.

    27. Akîdetü'l-Kuşeyriyye. Akide, Kur'an ve iman konularını işler.

    Bunlardan başka eserleri de mevcuttur. Bu eserlerin bir kısmı ba-sılmış, bir kısmı ise el yazması halinde kütüphanelerde bulunmaktadır.

    YanıtlaSil
  42. IMAM KUŞEYRİ'NİN HAYATI ve ESERLERİ

    33

    İMAM KUŞEYRİ'NİN TESİRLERİ

    İmam Kuşeyrî, kendisinden sonra gelen süfîleri ve sûfî olmayan kesimleri etkilemiş, hemen hepsinin takdirini kazanmıştır. Bunda ken-disinin süfîliği yanında müffesir, muhaddis, kelâmcı ve fıkıh âlimi olma-sı, Kur'an ve Sünnet çizgisine bağlı kalması ve şeriatla tasavvufu bir-birinden ayırmaması etkili olmuştur.

    Süfi müelliflerden Hücvîrî, Kuşeyri ile aynı dönemde yaşamış, onunla görüşmüş ve Keşfü'l-Mahcûb adlı eserinde kendisinden nakil-lerde bulunmuştur. 17

    Hücvîrî, Kuşeyrî'yi tanıtırken, zamanının harikası diye başlar ve hakkında, "Onun sayısız faziletleri asrımızda herkes tarafından bilin-mektedir. Allah onun dilini ve âzalarını boş şeylerden korumuştur" şek-linde övgüde bulunur. 18

    İmam Kuşeyri, çağdaşı ve ilim arkadaşı İmam Cüveynî (ö. 478/1085) ve müridi Ebû Ali-i Fârmedî (ö. 478/1085) ile İmam Gaza-lî'ye etki etmiştir. İmam Gazâlî, Cüveynî'nin talebesi, Ebû Ali-i Fârme-di'nin de mürididir. İmam Gazâlî, hem Risâle'yi okuyarak hem de mür-şidi vasıtasıyla Kuşeyrî'den etkilenmiştir. Şunu söylemek mümkündür: Kuşeyrî'nin Kur'an ve Sünnet çizgisinde tarif edip savunduğu tasavvu-fu, kendisinden yarım asır sonra İmam Gazâlî, aynı çizgiyi koruyarak ve kendi üslûbuyla sunarak savunma işini devam ettirmiştir.

    Avârif sahibi İmam Sühreverdî, gerek Ebû Tâlib-i Mekkî'nin Kû-tü'l-Kulüb adlı eserinden ve gerekse İmam Kuşeyrî'nin Risâle'sinden istifade etmiştir. Bunu Avârifteki tertip, üslûp ve nakillerden anlamak mümkündür. Avârifte Ebû Tâlib-i Mekkî'nin ismi bizzat verilerek ese-rinden alıntılar yapılmış, Risâle'den ise isim verilmeden aynı veya ben-zer cümleler nakledilmiştir.

    İbn Haldûn Mukaddime ile Şifâü's-Sâil isimli eserlerinde büyük ölçüde Kuşeyrî'den istifade etmiştir. 19

    17 bk. Hücviri, Keşfü'l-Mahcûb, s. 32, 179, 193.

    18 Hücviri, a.g.e, s. 198.

    19 İbn Haldûn, Şifâü's-Sail, s. 44, 78.

    YanıtlaSil
  43. 42 |

    Hadislerden SEÇMELER

    yanlış yola sevk eder. İşte Peygamberimiz yukarıda-Onun yanlış bir sözü veya davranışı pekçok insanı ki hadiste Müslümanları dikkatli olmaya çağırıyor ve âlim de olsa, hiç kimseyi körü körüne taklid et-memek gerektiği îkazını yapıyor. Sözlerini ve davra-nışlarını mihenge vurmak gerektiğine dikkat çeki-yor. Bediüzzaman Hazretleri de hiçbir sözü, söyle-yene hüsn-ü zan ederek hemen kabul etmemek ge-rektiğini söylüyor ve şöyle diyor:

    "Her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyi-niz. işte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın; mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalbde saklayı-nız, bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduâyı ar-kasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz."¹

    Alimin yanlışını taklid etmemek gerektiği îkazını yapan Peygamberimiz, hadisin ikinci kısmında da, hatâ yaptı diye o âlimi hemen terk etmeyip, onun doğru olan bilgilerinden yine istifade etmek gerek-tiğine dikkat çekiyor; hatasından dönmeyi bekle-mek gerektiğini ifade ediyor. Alimin ilminin er geç onu hatasından döndürebileceğine işaret ediyor.

    İLİM ÖĞRENİLECEK YER VE KAYNAK

    Ebu Hüreyre'nin (ra), rivayet ettiği bir hadiste:

    YanıtlaSil
  44. İlim |

    43

    Şüphesiz bu ilim din ilmidir. Öyle ise dininizi kimden öğrendiğinize iyi bakın.

    Sicziden.

    Ebu Ümeyye el-Cümehî den rivayetle:

    Bid'at sahibinin manen küçük insanların yanında ilim aramak, Kıyamet alâmetlerindendir.

    Taberânî'nin Kebîr'inden.

    İbni Ömer (ra) rivayet ediyor:

    İlim dindir. Namaz dindir. O halde bu din ilmini kimden aldığınıza ve bu namazı nasıl kıldığınıza iyi-ce bakın. Çünkü Kıyamet günü bunlardan sorguya çe-kileceksiniz.

    Deylemî'nin Müsnedü'l-Firdevs'inden.

    En az ilim öğrenmek kadar önemli olan diğer bir husus da ilmin öğrenileceği yerdir; yani ilmin nere-den ve kimden öğrenileceğidir. İlmi doğru, faydalı ve iyi bir şekilde öğrenmek için bu son derece önemlidir.

    Peygamber Efendimiz ilmi (özellikle din ilmini) nereden öğrendiğimize iyi bakmamız konusunda bizi uyarmaktadır:

    İlim öğrenilecek yer hakkında Peygamber Efendi-miz (asm) hadislerde bazı izahlarda bulunmaktadır.

    YanıtlaSil
  45. Bu kitapta bütün incelik ve hususiyetle riyle İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (S.A.V.) in Şahsıyyeti ele alınmış, ve tahlil edilmeğe çalışılmıştır.

    Onun buyüklüğünü, örnek şahsıyyeti-ni, en güzel şekilde anlatan Allah Tealâ Kalem Süresinin 4. Ayetinde «Şuphesiz, sen yüce bir ahlak ile muttasıfsın.» buyurmuş-lardır..

    İbni Mace'nin rivayet ettiği bir hadiste Resulullah (S.A.V.) bizzat «Ben ancak gü-zel ahlâkı tamamlamak için gönderildim. buyurmuşlardır.

    Bu kıymetli eseri okuyan herkes O yüce Şahsiyyeti tanıma imkânı bulacaktır.

    FIATI: 12,50 TL.

    YanıtlaSil
  46. İÇİNDEKİLER

    Sayfa

    3

    Takdim

    Onsöz

    5

    Anahtar

    Muhammed (S.A.V.) sana yolu açıyor

    11

    17

    En hakir işleri nura nasıl çevirmiştir.

    20

    Medeniyet dünyasının ulaşabildiğinden daha yükseğine

    ulaşmıştır O.

    23

    Islamda cemaatın önemi

    27

    Son derece hassasiyet

    38

    Çok şükür eden bir kul idi

    41

    48

    Cuma merasimi

    Gözlerim uyur fakat kalbim uyumaz

    51

    Hafiflendirici şahsiyyet

    70

    Kılıç elinde kalbi secdede

    86

    Secde eden şahslyyet

    90

    Muhammed (S.A.V.) Kadınların (dışarı) çıkmasına izin

    vermiştir

    96

    Halkla olan münasebeti

    101

    Yemek içmek hususunda son derece titizlik gösteren bir

    Şahsiyet

    110

    Düşmanlarına karşı münasebetlerinde gün gibi ortaya

    113

    çıkan şahsiyet

    117

    Önce koca hakkı

    Muhammed (S.A.V.) oruçlu iken öpüyor

    127

    Muhammed (S.A.V.) in insanlığa sunduğu en büyük şey

    133

    Muhammed (S.A.V.) Ağlarken

    140

    Muhammed (SA.V.) cinsiyet problemini nasıl

    183

    halletmiştir.

    152

    Cinsi olgunluk

    207

    Muhammed (S.A.V.) hayatı tanzim ediyor

    196

    Muhammed (S.A.V.) dünyada faizciliği kaldırıyor.

    Arşının gölgesinde

    212

    Benden hiç kimse şikâyetçi olmadan Rabbime

    kavuşmalıyım

    216

    Onu bırakın Hak sihibi olanın söz hakkı vardır.

    220

    Hüküm vermek hakkında irşatları

    225

    Benden başkasını şahit göster

    O (kadının) cenazesini neden kıldı

    241

    Son Söz

    Ömer'in fikrinde olmayan Muhammed (S.A.V.)e gelince

    257

    247

    263

    YanıtlaSil
  47. Nekad ve suur

    seri kasd ve suur اثر قصد و شعور adve suur perl gaye gözetilerek ve bilerek yapılan iş v

    macık ve sahtelik (tasannu) ve zorakilik, tak lit ve özenti (tekellüf) eseri ve belirtisi asılaması olan düşünceler eser i telkin اثر تللين - telkin eseri, başkalarının

    esma-i bäkiye

    ser/keramet-i ilmiye ve Nurive اثر کرامت علم Kur'an ve iman ilmine ve Nur Risalelerine Allah'in (c.c.) bir ikramı olarak verilen ilim ve Nur Risalelerinin keramet ese

    Aaganustüluk (keramet) eseri ve işareti seri kiymetdar ve manidar اقتدار و معنیدار: (değerli) ve mânali eser (kitap)

    yilik, bağış ve yardım eseri

    metinالى من : sağlam ve güvenilir eser

    serymetdar اثرمدار : değerli eser

    ser/minnet minnet eseri, manevi

    rak altında kalma sonucu ser/mucizane أثر معجزانه mucizeler gösterir

    strikte eser, mucizeli eser

    ser mucize الى معجزة mucize eseri

    seri mübarek اثر ماركة : mübarek eser

    seri mükemmel الى مكمل : mükemmel sursuz) eser

    eseri nurani اثر نورانی : )Guneş'e ait) nurlu eser, akh ve parıltılı eser, iz, belirti, (görüntü)

    seri pürnur اثر پرشور : çok nurlu eser

    eseri rahmet اثر رحمت : rahmet eseri, Allah'ın merhametinin eseri

    eseri rahmet-i İlähiye اثر رحمت الهيه : Allah'ın (cc) merhametinin eseri, sonucu

    eseri samedani اثر صمدانی : Samed olan Al-labin (c.c.) eseri, hiç bir şeye muhtaç olma pun fakat her şey her an kendisine muhtaç bulunan Allah'a (c.c.) ait eser

    eseri san'at اثر صنعت : sanat eseri

    eseri san'at ve hikmet اثر صنعت و حکمت : )Al laha (c.c.) ait) san'at ve hikmet eseri; eşsiz san'at değeri taşıyan ve bir çok fayda ve gaye ler gözetilerek yapılan eser

    süslemelerle donatılmış eser

    estem اسلم : daha sağlam, daha güvenli, daha

    eseri sehv أثر سهر : yanlışlık eseri

    esteri sun اثر صنع : sanat eseri

    eseri tasannu اثر تصنع : yapmacık ve sahtelik belirtisi

    237

    eseri tereddüd اثر تردد şüphe ve kararsızlık

    belirtisi

    dirayet eseri; zeka ve kişisel yetenek yahut eser-l zekä ve dirayet اثر ذکا و درایت : zekā ve kisisel bilgi ve tecrube eseri

    E

    eser-i ziba ve yekta اثر زیبا و یکتا : güzel ve eşsiz eser

    esfel أسف : ensefil, en alçak, en aşağı

    kiymetli mertulاگر لط: lütufeseri, (Allah'a (c.c.(

    esfel-i safilin أسفل سافلين : aşağıların aşağısı, ce-

    hennemin dibi

    esfel-üs safilin أسفل سافلین : )bak esfel-i safilin( eshab اصحاب : )bak. ashab(

    eshab vezaif اصحاب وظائف : vazife sahipleri,

    görev yapanlar, görevliler

    eshel اسهل : daha kolay, çok kolay

    esile suller, sorular

    Es'ile-i Sitte اصالة سنه : Lalti soru 2.Risale-i Nur'dan küçük bir kitabın adı

    esir : savaş tutsağı

    esir اثير : atomların içini ve bütün uzay boşlu-ğunu doldurduğu var sayılan, uzaktan çekme ve itme kuvvetlerinin, ışık ve diğer ışınların (radyosyonların) manyetik (mıknatıs alanı oluşturan) kuvvetlerin iletimini sağlayan, atom parçacıklarının yaratılmasında ham-madde ve kaynak görevini yapan çok ince ya-

    pılı bir çeşit madde

    esiriye أثرية : esir maddesine ait (bak esir(

    esirgemek 1 : آسپرگه مك korumak 2.feda etme-mek, kıyamamak, bir şeyi vermekten kaçın-

    mak

    ) eskal القال : ağırlıklar, ağır yükler

    eskam استام : sakamlar, hastalıklar, marazlar,

    eseri san'at ve naks اثر صنعت و نقش : sanat ve naloş eseri; (Allah'a (c.c.) ait) san'at ve san'atleslafizam أسلاف عظام geçmişteki büyükler

    dertier

    eslaf اسلاف : selefler, geçmiştekiler, öncekiler

    selâmetli

    esma اسماء : isimler

    esliha اسلحه : silahlar

    esma-i bäkiye أسماء باقيه : )Allah'a c.c. ait) baki

    tser tasannu ve tekellüf اثر تصنع و تكلف : yap |

    isimler

    YanıtlaSil
  48. Sultan Abdülhamid'in Dönüşü: Recep Tayyip Erdoğan İle Karşı Devrim 433

    arasında 2009'da yaşanan Davos Krizi'nde moderatörlük Erdoğan arasu ise tanıdıktı: İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile Başbakan Tayyip ğıyla bilinen Ignatius, Hakan Fidan'ın "İsrail'e çalışan 10 İranlı ajanı yapan David Ignatius! Amerika'daki Neocon yapılanmasına yakınlı-İran'a bildirdiği" iddiasında bulunuyordu. İddiayla birlikte ABD'deki Yahudi lobisi ayağa kalkmıştı. Yahudi cemaatine yönelik yayınlar ya-pan Jewish Press sitesinin yazarı Yori Yanover, tehdit dolu bir yazı kaleme aldı, Yanover, "Fidan bir sabah aracına binerken bombayla havaya uçurulmayı hak ediyor." diyerek MİT Müsteşarı'nı açıkça teh-dit etmişti.

    31 Mart'tan Gezi İsyanı'na...

    Uluslararası medya tarafından Erdoğan aleyhinde büyük bir iti-barsızlaştırma kampanyası başlatılmasına rağmen, AK Parti'nin 2011 seçimlerinde yüzde 50 oy alması, Erdoğandan kurtulma' planlarını suya düşürmüştü. Üstelik "One minute" çıkışından sonra oylarını bir önceki seçime göre daha da artıran Erdoğan, içeride ve dışarıda ba-ğımsız politikalar izlemeye devam ediyordu. Ancak Üst Aklın da pes etmeye niyeti yoktu. Ulusal ve ulusalar arası medya eliyle yürütülen 'kontrollü gerilim' stratejisiyle toplum gerildikçe geriliyordu. Öyle ki, demokratik bir seçimde yüzde 50 oy almış ülkenin meşru başbakanı, bir anda "diktatör" ilan edilmişti. Muhalefet partilerinin genel baş-kanları bile, Erdoğan'a açıkça "diktatör" demekten çekinmiyorlardı.

    Seçimler yoluyla Erdoğan iktidarını yıkamayacağını anlayan Üst Akıl ve ülkedeki vesayetçi düzen temsilcileri, medya gücünü kul-lanarak iktidarı sokakta arayan proaktif bir kitle oluşturmaya ça-lışıyordu. Bu nedenle uzunca bir süredir medyada, seküler yaşam tarzına yönelik ve 'rejim eksenli haberler dikkat çekici boyutlara ulaşmıştı. Yerli ve yabancı medya kuruluşları, 2011 yılından itibaren iktidar partisinin gösteri, ifade, basın ve internet kullanımıyla ilgili özgürlükleri kısıtladığını vurgulayarak Erdoğan'ın bir 'gizli gündemi' olduğunu iddia ediyordu.

    Özellikle alkol satışına saat sınırlaması getirilmesi, yeni kür-taj düzenlemeleri, eğitimde gerçekleştirilen 4+4+4 sistemi, üçüncü Boğaz köprüsüne Yavuz Sultan Selim adının verilmesi, Çamlıca ve Taksime cami yapma tartışmaları, THY'deki kıyafet düzenlemeleri, Erdoğan'ın "3 çocuk yapın" ve "dindar gençlik" ifadeleri gibi eylem te söylemler basında çarpıtılarak seküler kesim yeterince gerilmiş-1. Gerek Başbakan Erdoğan'ın bu bağlamdaki açıklamaları, gerekse sözkonusu alanlarda yapılmak istenen düzenlemeler, "Karşı tarafın Yaşam tarzına müdahale edildiği" şeklinde sunuluyordu. Bilhassa Ideolojik olarak başından beri Erdoğan'a muhalif olan Aleviler, hü-

    YanıtlaSil
  49. 408 Üst Akıl: Derin İktidarın Küresel Efendileri

    İşte imparatorluğun önde gelen asker, mebus ve gazetecile-ri tutuklanıp Maltaya sürülürken, özellikle Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir ve Refet Bele gibi Milli Mücadele'nin önde gelen paşalarına dokunulmaması, aslında Cemi-yet içerisindeki "Almancı-İngilizci" kanat arasında yaşanan bir tasfi-ye süreciydi. Öyle ki bu tasfiye operasyonu Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam etmiş, yeni rejime 'biat' edenler önemli görevlere getirilirken, hâlâ tehlikeli olarak görülenler 1926 yılında Mustafa Kemal'e karşı düzenlenen suikastta 'parmakları olduğu gerekçesiyle tamamen tasfiye edilmişlerdi. İdama mahkum olanlar arasında Dr. Nazım, Cavid Bey, Kara Kemal ve İsmail Canbulat gibi Cemiyeť in hem Almancı kanadına mensup hem de Enver Paşa yanlısı birçok önemli ismi vardı.

    YanıtlaSil
  50. Onların (Cennetliklerin) gönüllerinden her türlü kini çıkarmışızdır; karşılıklı tahtlarda kardeş kardeş otururlar. Onlara hiçbir meşakkat erişmez...

    Hicr Suresi: 47-48

    हर

    BEDİÜZZAMAN SAID NURSI

    Ey nefsim!

    D eme: "Zaman değişmiş, asır başkalaşmış; herkes dün-yaya dalmış, hayata peres-iş eder, derd-i maişetle sarhoştur." Çünkü ölüm değişmiyor; firak be-kaya kalbolup, başkalaşmıyor. Acz-beşeri, fakr-ı insanî değişmiyor, zi-yadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesil-miyor, sür'at peyda ediyor.

    Hem deme: "Ben de herkes gibi yim." Çünkü herkes sana kabir ka-pısına kadar arkadaşlık eder. Her-kesle musibette beraber olmak de-

    Zelzele gibi va tesadüf oyunc

    mek olan teselli ise, kabrin öbür ta-rafında pek esassızdır.

    Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada, na-zar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Na-sıl sen nizamsız, gayesiz kalabilir-sin? Zelzele gibi vakıalar olan şu hâdisat-ı kevniye, tesadüf oyunca-ğı değiller. Meselâ, zemine nebatat ve hayvanat envâından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde, ga-yet muntazam ve gayet münakkaş gömlekler, baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet âlî gayeler içinde kemâl-i intizam ile meczub Mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin hâlde, nasıl oluyor ki, küre-i arzın benî Adem'den, bahusus ehl-i

    YanıtlaSil
  51. Lahika

    Oruç tutun. Şüphesiz on kötülü

    akıalar cağı değiller

    vi

    -

    a-

    -imandan beğenmediği bir kısım şetvar- gafletin sıklet-i maneviye-ar 7, zelzele gibi (HAŞİYE mevtalüd hâdi-n sat-ı hayatiyesini, bir mülhidin neş--i rettiği gibi gayesiz, tesadüfi zanne-bi derek bütün musibetzedelerin elim zayiatını bedelsiz, hebaen mensur gösterip, muthiş bir yeise - atarlar. Hem büyük bir hata, hem n n

    Kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin... Zelzele gibi vakıalar olan şu hadisat-1 kevniye, tesadüf oyuncağı değiller.

    e.

    büyük bir zulüm ederler. Belki öyle hadiseler, bir Hakîm-i Rahîm'in em riyle ehl-i imanın fânî malını sada-ka hükmüne çevirip, ibka etmekti ve küfran-ı nimetten gelen günah-lara keffarettir.

    at

    n

    Nasıl ki bir gün gelecek, şu mu-sahhar zemin, yüzünün ziyneti olan âsâr-ı beşeriyeyi şirkâlūd, şü-

    LUGATCE:

    Asarı beşeriye, insanların eserleri.

    envä: çeşitler, türler.

    etvar gaflet: gaflet tavırları.

    hadisatı kevriye, varık alemindeki hadiseler.

    hebaen mensur: boșu boşuna

    ibka etmek: bakileştirmek, sonsuzlaştırmak

    kalbolmak dönüşmek, değişnek

    ir'in

    M. SAİT ÇATALKAY

    YanıtlaSil
  52. kürsüz görüp çirkin bulur. Halık'ın emriyle büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah'ın em-riyle, ehl-i şirki Cehenneme döker; ehl-i şükre, "Haydi, Cennete buyu-run" der.

    HAŞİYE: İzmir'in zelzelesi müna-sebetiyle yazılmıştır.

    Sözler, s. 196-97

    küre-i arz: dünya, yer küre.

    mevtâlüd: ölüm bulaşmış, ölümle karışık

    müzeyyen: ziynetli, süslü

    perestiş etmek: taparcasına sevmek.

    siklet-i maneviye: manevi ağırlık

    şirkâlüd: şirk karışımış, şirke bulaşmış.

    yeis: ümitsizlik.

    zelzele: deprem.

    YanıtlaSil
  53. AHLAK

    den olan "vicdanın sesi" denen şey nedir? Hiçbir belli neden ol. Birçok insanın karşı karşıya kaldığı bir şaşırıp kalma haline ne maksızın mesela, (Sokrates'i ölüme gitmeye yönelten) o vicdan (daimon) nedir? Bu sorular hep varolmaya devam etmektedir

    iyi ya da kötü olarak belirlenmesi, gerçekten de doğru ve ge. Fakat toplumun tek tek insanlara yüklediği bu davranışların sormaksızın toplumun istediği davranışları iyi; istemediği day. çerli bir hüküm olabilir mi? İnsanların çoğunluğu bu sorulan ranışları da kötü olarak benimser ve bunları uygulamaya çalı. şir. Filozoflar ise bilgi, varlık ve estetik yargılarda olduğu gibi bu konuda da aklın kılavuzluğuna başvururlar. Aklın açık-seçik ve tutarlı olarak aydınlatmadığı bir yargıyı hemen doğru olarak kabul etmezler. İste filozoflara göre ahlak olqusu hakkında da özellikle bazı soruların cevabını verdikten sonra, onun hakkın-da daha doğru bir hüküm verebilir.

    Filozofların ahlâk prensiplerini anlamak ve açıklamak ama-cıyla sordukları belli başlı sorular ise şunlardır:

    1- Toplum otoritesinin kaynağı nedir? Toplum otoritesi ap. riorik (deneyden önce) bir zorunluluk mudur; yoksa sonradan bazı toplumsal grupların ya da kişilerin çıkarları için teşekkül etmiş sun'i bir teşekkül müdür? Toplumun belirlediği iyi ve kō-tü yargıları insanın daha özgür kılınmasını mı, yoksa özgürlü-ğünün elinden alınmasını mı sonuç verir?

    2- Bütün insanların ittifak edip, onaylayabilecekleri ortak davranış tarzları var mıdır? Yoksa kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen relatif bir durumdan mı söz edilebilir?

    3- İnsanın her zaman ve mekanda değişmeden kalan insani bir özü var mıdır? Yani ortak bir insan tabiatından söz edilebi-lir mi? Eğer böyle ise, insanın bu tabiatı ahlaklı bir varlık olma-sına elverişli midir? Ya da insanın tabiatı bencil mi, yoksa top-lumsal mıdır?

    4- İnsan davranışlarında hür müdür, yani insanın hür bir i-radesi var mıdır? Yoksa insan belli duygu ve tabiat ilkeleri ta-rafından sınırlandırılmış mıdır?

    5- Davranışlarımızı belirleyen ahlâk prensipleri ile düşünce ile bilgi arasında bir ilişki var mıdır? Varsa bu ilişkide hangisi önce gelir. Ahlaki davranışlarımız ve eylemlerimiz bilgi ile te-mellendirilebilir mi? (Dranaz, 1972, 103)

    6- İyilik ve kötülük kavramları hakkında ortaya atılan; iyilik

    106

    KOPRO-YAZ/2006

    YanıtlaSil
  54. AHLAK OLGUSUNUN KAYNAĞI NEDİR?

    ve kötülük bir davranışın ya da varlığın özünde var olan bir ö-zellik midir; yoksa bir eylemi veya varlığı biz iyi ya da kötü o-larak nitelendirdiğimiz için mi öyledirlər?

    İşte bu sorular ve daha bir çoğu düşünce tarihinde ün yap-mış filozoflar tarafından kendi kendine sorulmaktadır.

    Şimdi bu soruları bir kenara koyarak, felsefe tarihine bir göz gezdirilecek olursa, ahlak hakkında ilk olarak Sokrates ve onun öğrencisi Platon'un düşünceleri ile karşılaşılır. Hatta Sokra-tes'in bütün mücadelesinin merkezinde, bir ahlak ilkesi olarak doğruluk ve erdem üzere yaşamak olduğu görülür. Sokrates'in sofistlerle kendisini ölüme kadar sürükleyen tartışmalarının te-melinde bir ahlak ilkesi uğruna savaşması yatmaktadır. Öğren-cisi Platon ise onun hayatını feda ettiği bu ilkeleri sürdürebil-mek ve geleceğe taşıyabilmek için, en ince ayrıntısına varınca-ya kadar yazıya döker. Sokrates'in sürekli tekrar ettiği "ey in-san kendini bil!" sözü insanın kendini tanımasının önemini an-latır. Buradan anlaşıldığına göre, her şeyin esas ölçüsü, insanın tabiatıdır denilebilir.

    İşte Platon da hocasından esinlenerek, ahlâk felsefesini te-mellendirebilmek için, diyaloglarında belirli bir "insan tabiatı" üzerinde durmaktadır. Ona göre insan tabiatı potansiyel olarak ideal olana, yani "idealar alemine" yönelmiştir. İnsanın dünya-daki eylemlerinin hedefi bu doğrultuda "kendini gerçekleştir-mesi"dir. İnsan için en yüksek iyi, kendi özüne, kendi tabiatına uygun olana ulaşmaktır. Ona göre insanın ahlâkî olarak en son yüksek hedefi ideaların bilgisi ile ulaşabileceği erdemdir. Bu erdemin bilgisine ulaşabilen kişi, aynı zamanda mutluluğa ula-şır: Ona göre "Kim erdemli ve adil ise, mutludur. Adil olmadan mutlu olunamaz." (Platon, Gorgias Diyaloğu)

    Platon'un bütün insanlar ve bütün toplumlar için değişme-yen "ideal bir iyi"ye ulaşmayı hedef edinen bu ahlâk öğretisine göre "en üstün değer" "mutlak iyi"dir. İnsanın amacı mutlak i-yiye uygun yaşamaktır. Mutlak iyi kainatın bütünü ile uyum ve ahenk içinde olmaktır. Ona göre varlık hakkındaki doğru bilgi en yüksek erdem, en iyi olandır. Bu nedenle iyi insan aynı za-manda bilgili ve akıllı insandır. Platon Gorgias adlı diyalogun-da, hocası Sokrates'e şunları söyletmektedir: "Davranışı her-hangi bir şekilde kurala bağlı olmayan bir insan, insanlar top-luluğuna akıllı bir varlık olarak iştirak edemez." (MacIntyre, 2001, 39)

    107

    YanıtlaSil
  55. feyekün

    feyektin فكرت : )bak kün feyekün.(

    feyevmen ايرنا )bak, yevmen feyevmen.(

    feyezan ايمان : taşma, coşma 2 bolluk, bere ket

    feyezan hikmet فیضان حکمت : hikmet feye-zanı, ilim ve manevi nur ve gerçeklerin taşıp yayılması

    feyezani فیضانی: )månevi) maddi ve manevi nimet bolluğu ile ilgili

    bolluk, bereket 2. taşma, ço galma, artma, bereket 3 ilim; (månevi) aydın-hk (månevi) ışık; ilham 4 bağış, lütuf, ni'met, İyilik, fayda 5. faydalı etki

    feyiz-aver فيض اور bolluk getiren 2.ilim ve manevi aydınlığı çoğaltan

    feyizdar فیضدار : feyizli, bereketli, bol, gür

    feyizkar ليشكار : feyizli, feyiz alan, måneví ve ilmi gerçeklerle aydınlanan, månevi faydalar gören

    feyizlenmek فيصلنمك : feyiz almak, manevi ve ilmi gerçeklerle aydınlanmak, manevi fayda lar sağlamak

    feyizlendirmek فيضلنديرمك : feyiz vermek, må-nevi ve ilmi gerçeklerle aydınlatmak, månevífaydalar sağlamak

    feyizli 1 : فضلی.verimli, bereketli 2.månen ay-dınlatıcı 3 månevi fayda sağlayıcı

    feyizyabfeyiz bulan, månen çok fay-

    da sağlayan, månevi gerçeklerle aydınlık ka zanan

    feyizyab olmak فیضیاب اولمق : feyiz bulmak, månevi faydalar sağlamak

    feylesof فيلسوف : filozof, felsefeci; dine bağlı kalmadan akıl yolu ile gerçekleri bulmaya i bulmaya ça lışan düşünce adamı

    feylesofane فیلسوفانه : filozofca, felsefeciye ya-raşır tarzda (bak. feylesof.)

    feylule فيلوله : ikindi ile akşam arasındaki (mekruh sayılan) uyku

    feyyaz çok bereket, bolluk ve ni'metler veren (Allah cc)

    feyyaz قباض : cok feyiz veren, çok faydalar sağ-layan

    Feyyaz- Ezel قياض أزل : varlığı ezeli olan, bol ni-met ve bereket sahibi (Allah c.c.)

    Feyyaz-ı Hakiki قياض حقیقی : gerçek nimet, bol-luk ve bereket sahibi (Allah c.c.)

    272

    feyz-i kemal

    Feyyaz - Mutlak فياض مطلق : sonsuz feyiz sahibi maddi ve manevi bol nimet ve bereket bağıy layan (Allah c.c.(

    Feyyaz - Müteal فياض متعال : sonsuz yuce olan) müteal) ve maddi-mânevi bol nimet ve bere ket bağışlayan (Allah c.c.)

    feyyaz - Rahman فياض رحمن : )feyz-i Rahman( Rahmeti her şeyi kuşatan sonsuz merhamet sahibinin (Allah'ın (c.c.) lutfettiği geniş ilim ve månevi nimet kaynağı (Risale-i Nur, Fey-yaz-ı Rahmandır" ST. Sh. 266)

    feyyaz - Rahmani فياض رحمانی : )feyzi Rah mani) Sonsuz merhamet sahibine ait (Allah'a (c.c.) ait) geniş ilim ve manevi ni'met kaynağı (Risale-i Nur, Feyyaz-ı Rahmanidir" E. 98)

    feyyaz-ı rahmet فیاض رحمت : feyzi rahmet(

    feyyazane فياضانه : bereketli ve verimli şekilde

    feyz: bak feyiz)

    feyzi amm فيض عام : cok geniş ve kapsayıcı ni-met, bereket ve bolluk

    feyz-i envar-ı Muhammedi (ye( فيض أنوار محمديه : Hz. Muhammed'in (a.s.m.) getirdiği nurla-rın feyzi, aydınlatıcı gerçeklerin bereketi ve aydınlığı

    feyzi fazl فيض فضل : ihsan, ikram ve bağış bol-luğu

    feyz-l Hak فيض حق : Allah'ın (c.c.) feyzi, Allah'ın (c.c.) bağışı olan ilim ve ilham

    feyz-i hidayet فيض هدایت : doğru yola iletici má-nevi ilim ve ni'met

    feyzi hikmet فیض حکمت : Kur'an'dan alınan ilmin månevi aydınlığı

    feyzi caz فيض اعجاز : )Kur'an'daki i'caz zen-ginliği; mu'cize derecesindeki üstün anlatma san'atı ve olağanüstü gerçekler kaynağı

    feyz-i ilahi 1: فيض إلهى.Allah'ın (c.c.) bağışı olan

    ilim 2.Allah'ın (c.c.) bol nimeti ve lütfu(iyiliği)

    feyz-lilim فيض علم ilişiği ilmin aydınlığı

    lığı feyz-i iman فيض ايمان : man 11, iman aydın-

    feyz-i imani فيض ایمانی : imana ait månevi ışık, imanın verdiği månevi aydınlık

    bağış ve lütuf feyz-i in'am فيض إنعام : nimet vererek yapılan

    feyz-i in'am ve ihsan قيض إنعام وإحسان : nimetlen-

    dirme ve iyiliklerin devam eden bolluğu

    feyz-i kemal فيض كمال : mükemmellik ve üstün

    YanıtlaSil
  56. feyz-i keramet

    273

    vasıfların (özelliklerin) genişliği, zenginliği

    feyz-i keramet فيض کرامت : )Kur'an'daki kera metin feyzi, kerametin kazandırdığı olgunluk ve anlayış. (bak. keramet)

    feyz-Kur'an 1 : فيض قرآن.Kur'an ışığı, Kur'an'ın aydınlatıcı gerçeği; 2.Kur'an

    feyzi Kur'ani فيض قرآنی : Kur'an'a ait manevi ışık, Kur'andaki aydınlatıcı gerçeklik

    feyz-l külli 1: فيض كلى.)güneşe ait) külli feyiz, her şeyi aydınlatan 2.kuşatıcı genel ve kapsa yıcı ilim, ni'met ve bolluk

    feyz-mutlak في مطلق : sınırsız ilim, ni'met ve bolluk

    feyzi nur 1 فيض نور.månevi ışığın aydınlığı 2. Risale-i Nur'dan kazanılan ilim ve aydınlık

    feyz-i Rahman 1 فيض رحمن.sonsuz merhamet sahibi Allah'ın (c.c.) bağışı olan ilim ve il-ham 2.sonsuz merhamet sahibi Allah'ın (c.c.) nimeti ve lütfu

    feyzi rahmet فيض رحمت : Allah'ın (c.c.) genis rahmet kaynağı

    feyz-i sohbet-i nübüvvet فیض صحبت نبوت:pe gamberlik makamındaki sohbet ve konuşma lardan alınan ilim ve månevi aydınlık

    feyz-i tecelli 1 : فيض تجلی.Güneşin varlığını gös-terme şekli (tecellisi) olan ışık yansıması

    sterme feyzi tecelliyat فيض تجلیات : tecellilerin feyzi, (Allah'a (c.c.) ait isimlerin) kendini gösterme şekilleri (tecelliyatı) olan varlıklar dünyasın daki yansımalarının çoğalışı

    feyzi ulvi فيض علوى : yüksek ilim, manevi keşf ve ilhama dayanan bilgi. (irfan)

    feyz-i umumi فيض عمومی : genel ve kapsayıcı, ni'met ve bolluk

    feyz-i vücud فيض وجود : varlık feyzi yaradıl-makla verilen varlık ni'meti

    feyzi ziya 1 : فيض ضياşıktan yayılan aydınlık

    feyzaver (feyz-aver( فیض آور : feyiz veren, ay-dınlatıcı, (mec.) bilgi veren

    Feyzi فیضی : Hasan Feyzi, Nur Risalelerinin yazarı Bediüzzaman Said Nursi'nin ders ve irşadiyle hakikatleri görüp öğrenmiş, Nur hizmetinde önemli hizmetler ve fedakârlık-lar göstermiş, Üstadın sadık ve halis talebesi olmuş, şair ruhlu bir zât. Şiirlerinden bir de-met Tarihçe-i Hayat'ta, sh. 533-540 tadır (En) var Neşriyat) Risale-i Nurlarda üç feyziden bahsedilir ki bunlar; Ahmed Feyzi, Mehmed

    fezail-i a'mal

    Feyzi ve Hasan Feyzi Efendilerdir (r.h. aley-him ecmain)

    Feyzi-i bicare فیضی بیچاره : caresiz Hasan Feyzi

    (bak. Feyzi)

    feyz ilham فيض و إلهام : feyiz ve ilham. (bak.

    feyz, ilham)

    feyz irşad فيض و ارشاد : feyiz ve irşad (bak

    feyiz, irşad)

    feyzurahmet فیض و رحمت : feyiz ve rahmet.

    (bak. feyiz, rahmet)

    feyz u tesir في و تاثیر : feyiz ve tesir bak. feyiz,

    tesir)

    feza فضاء uzay gök boşluğu; gök; gök yüzü

    2.akarsu

    ezaifeyzفضاء فيض : )mec.) ilim ufku, (Kur'an'dan kazanılan) ilim ve olgunluğun genişliği ve yüceliği

    feza-i muhit فضاء محيط : herşeyi kuşatan uzay sahası 2.(mec.) çok geniş ve kuşatıcı saha

    feza-yalem فضای عالم : kainatı kuşatan gök

    boşluğu, kainattaki uzay

    feza-yi gayri mahdude فضای غیر محدوده : siniri olmayan gök, uçsuz bucaksız gök, sınırı ol-mayan uzay

    fezayıfeyz فضای فیض : bereket veren sema, yön

    feza-yı gayr-ı mütenahi فضای غیر متناهی : siniri bulunmayan feza, uçsuz bucaksız gök

    feza-yıtlak فضاى إطلاق : sonsuz feza sınırsız ve

    sonsuz uzay

    feza-yi kainat فضای کائنات : kainattaki uzay

    feza-yi latif فضای لطیف : hos ve güzel gökyüzü

    feza-yı melekût فضای ملکوت : çok geniş manevi

    ålemler sahası

    feza-yı namütenahi فضای نامتناهی : sınırsız uzay sınırsız gök boşluğu

    feza-yı şadüman فضای شادمان : sevinç ve mut-luluk pınarı

    feza-yi ulvi فضای علوی : yüksek gök boşluğu, sı-nırsız uzay

    feza-yı vasia (vesia فضای واسعه : geniş gökyüzü, geniş uzay

    fezail فضائل : faziletler, üstün månevi vasıflar (nitelikler), üstünlükler

    fezail-i amal فضائل اعمال : amellerin faziletleri, yapılan iyi iş ve ibadetlerin sevapları ve üs-tünlükleri

    YanıtlaSil
  57. 742

    HADIS-I ŞERİFLER

    لكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهِ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزاً عَظِيماً . وقال تعالى : وَمَنْ يَتَّقِ اللهَ يَجْعَلْ لَهُ مُخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لا يَحْتَسِبُ .

    KIRKSEKİZİNCİ DERS

    TAKVA, TAATTE İSTİKAMET HAYİR İŞLERİ SEVMEK

    1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

    <>>

    Beyzavî ve Celâleyn tefsirine göre: Bu müjde, iman sahiplerine öl-dükleri zaman verilir..

    FUSSILET suresinin 37. âyetidir.

    **

    2) Ve şöyle buyurdu: «Hayra koşunuz..>>>

    BAKARA suresinin 148. âyetinden..

    **

    3) Ve şöyle buyurdu:

    <>

    Yani: Hayır işlere karşı o kadar rağbet gösteriniz ki, tıpkı bir mü-sabakaya iştirak ediyormuş gibi..

    ALIIMRAN suresinin 133. âyetidir..

    **

    4) Ve şöyle buyurdu:

    «Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve doğru konuşun.. Ta ki, işlerinizi iyiye götürsün; günahlarınızı bağışlasın..

    Her kim, Allah'a ve resûlüne itaat ederse; büyük bir nailiyete er-miş demektir..>>

    YanıtlaSil
  58. VE VAAZ ÖRNEKLERI

    743

    Bilhassa doğru söz.. Bir rivayete göre Peygamber S.A. efendimiz, diline hakim olan için cennete gireceğine kefil olmuştur..

    AHZAB suresinin 71. âyetidir.

    5) Ve şöyle buyurdu:

    «Her kim, Allah'a karşı ittika sahibi olursa; ona bir kurtuluş yolu açar ve ummadığı yönden rızkını gönderir..>>

    İttika sahibi olmak, içte ve dışta, Allahın bütün emirlerini tatbik et-mek demektir.

    TALAK suresinin 2. ve 3. âyetinden..

    وروى الشيخان عن أبي هريرة رضى الله عنه قال : قيل يا رسول الله مَنْ أ كُرَمُ النَّاسِ ؟ ؟ قال : أَتْقَاهُمْ . 1

    6) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyor:

    Soruldu:

    <<>>

    Bu Hadis-i Şerifi HÜCÜRAT suresinin 13. âyeti tasdik eder..

    **

    Ravi menkıbeleri 2. ve 5. Hadis-i Şerifte..

    وروى مسلم عن سفيان بن عبد الله رضى الله عنه قال : قلت يا رسول الله ، قل لي في الإسْلامِ قَوْلاً ، لا أَسْأَلُ عَنْهُ أَحَداً غَيْرَكَ . قال : قُلْ آمَنتُ بالله ثم استقم ، وروى مسلم عن أبى هريرة رضى الله عنه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال : بادروا بالأعمال الصَّالِحَةِ ؛ فَسَتَكُونَ فِتَن كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظلم ، يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِنًا ، وَيَمْسِي كافراً ، ويُمسي مُؤمِناً ويصبح كافراً ، يَبِيعُ دِينَهُ بِمَرَضِ مِنَ الدُّنيا .

    ( رواه مسلم )

    YanıtlaSil
  59. 254

    MECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE

    FASLI SANI

    Vedianın ahkâmı ve zamânatı beyanındadır.

    MADDE 777 Vedia yed-i müstevda'da emanetdir.

    Binaenaleyh müstevda'ın sun' ve teaddisi ve hifzda taksiri ol-maksızın telef ya zayi olsa zaman lâzım gelmez. Fakat ücretle hifz için îda' olunmuşsa mümkin-ut-teharruz olan bir sebeble telef ya zayi olduğu suretde mazmun olur.

    Meselâ, bir kimsenin yedinde kazârâ vedía olan saat düşüp de kırılsa zamân lâzım gelmez; amma saatı çiğnese yahut elinden bir şey düşüp de saat kırılsa zamân lâzım gelir. Kezalik bir kimse ma-lını diğere îda' ve hıfz için ana ücret i'ta ettikden sonra ol mal sirkat olunmak gibi mümkin-ut-teharruz olan bir sebebden nâşi zayi olsa müstevda'a zamân lâzım gelir.

    MADDE 778 Müstevda'ın hizmetkârı yedinden vedia üzerine bir şey düşüp de vedia telef olsa hizmetkâr zâmin olur.

    MADDE 779 mak teaddidir. Vedia hakkında sahibinin razı olmadığı şeyi yap-

    MADDE 780 Müstevda vediayı kendi malı gibi bizzat hifz eder yahut emini olan kimseye hifz ettirir.

    Ve emini indinde teaddi ve taksir olmaksızın telef ya zayi olsa müstevda'a ve gerek eminine zamân lâzım gelmez.

    MADDE 781 Müstevda kendi malını nerede hifz ederse vediayı dahi orada hifz edebilir.

    MADDE 782 Vedianın emsali vechile muhafazası lazımdır.

    Binaenaleyh nukûd ve mücevherat misillû emvâli ahır ve sa-manlık gibi yerlerde tutmak hifzda taksir olmakla bu halde telef ya zayi' olsa zamân lâzım gelir.

    MADDE 783 Müstevda müteaddit oldukda eğer vedîa kabil-i kısmet değilse birinin izniyle diğeri hifz eder yahut bil münave-be hifz ederler ve bu halde vedia bila teaddi velâ taksir telef olsa birine zamân lâzım gelmez.

    Ve eğer vedia kabil-i kısmet ise müstevda'lar anı beyinlerinde seviyyen taksim ile her biri hissesini hifz eder.

    Ve birisi hissesini mûdi'in izni olmadıkça müstevda-ı âhara ve-remez, verip de âharın yedinde iken bila teaddi velâ taksir telef ya zayi olsa alana zamân lâzım gelmez. Amma veren kendi his-sesini zamin olur.

    YanıtlaSil
  60. KİTAB'ÜL-EMÄNÄT

    255

    MADDE 784 Akd-i ida'da irad olunan şart eğer mümkin-ül-icra ve müfid olursa mu'teberdir, değilse lağvdır.

    Meselâ, müstevda'ın hanesinde hifz olunmak şartiyle bir mal îda' olunmuş iken harik vukûu ile diğer mahalle nakline mecburiy-yet geldikde ol şarta i'tibar olunmaz ve bu suretde vedia diğer ma-halle nakl olunup da bilâteaddi velâ taksir telef ya zâyi' olsa za-mân lâzım gelmez.

    Ve keza mûdi' müstevda'a vedianın hıfzını emredip de zevce-sine ya oğluna yahut hizmetkârına veyahut kendi malını hıfz ede-gelen bir kimseye vermekden nehy ettikde eğer ol kimesneye ver-mekde mecburiyyet varsa nehiy mu'teber olmaz. Bu suretde müs-tevda' vediayı ol kimesneye verip de bila teaddi velâ taksir telef ya zâyi' olsa zamân lâzım gelmez. Ve eğer mecburiyyet yokken verirse zâmin olur.

    Kezalik hanenin filan odasında hıfz olunmak şart olunmuş iken müstevda anı ol hanenin diğer odasında hıfz ettiği suretde eğer ol odalar emr-i muhafazada müsavi iseler ol şarta i'tibar olunmaz. Ve bu halde vedia telef olsa kezalik zamân lâzım gelmez. Amma odaların biri kârgir ve diğeri ahşab olmak gibi beynlerinde tefâvüt bulunsa şart mu'teber olup müstevda' anı meşrût olan odada hıfz etmeğe mecbur olur. Ve hifzda ol odanın madûnu olan odaya koyup da telef olsa zâmin olur.

    MADDE 785 Vedianın sahibi ğaib olup da hayat ve mematı ma'-lûm olmasa müstevda am sahibinin vefatı tebeyyün edinceye dek hifz eder.

    Fakat vedia durmakla bozulacak şeylerden olduğu halde hâ-kimin izniyle satıp semenini nezdinde emanet olarak hifz edebilir. Amma satmayıp da durmakla bozulsa zâman lâzım gelmez.

    MADDE 786

    At ve inek gibi nafakaya muhtaç olan vedianım nafakası sahibine aiddir. Sahibi gaib oldukda müstevda olan kim-se hâkime müracaat edip o dahi sahib-i vedia hakkında aslâh ve enfa' olan suretin icrasını emreyler. Şöyle ki vedianın icarı mümkün ise müstevda anı rey-i hâkimle icar edip ücretinden infak eder; yahut semen-i misliyle satar ve icarı mümkin değilse kezalik rey-i hâkimle hemen yahut üç güne kadar kendi malından infak ettik-den sonra semen-i misliyle satıp nihayet üç günlük masrafını dahi sahibinden ister. Amma hâkimin izni olmaksızın masraf ederse mu'-di'den alamaz.

    MADDE 787

    Müstevda'in teaddi veya taksiri halinde vedia telef veyahut kiymetine noksan târi olsa zamân lâzım gelir.

    YanıtlaSil
  61. 274

    İSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRI XI

    Bir soru sorulduğu zaman, eğer, o hususta vahy inmemişse, Pey-gamberimiz «Bilmiyorumts der, yahut vahy gelinceye kadar susar, Kendiliğinden bir şey söylemezdi. (51)

    Åyetler indikçe de, Peygamberimizin, açıklanmasını istedikleri Ayetler, Allah tarafından Kendisine açıklanırdı,

    Åråf sûresinin 199.uncu Ayeti nazil olunca, Peygamberimiz «Ey Cebrail! Ne demek bu?» diye sormuş, o da «Bilmiyorum. Bilenden «Yâ Muhammed! Seninle sorayım! diyerek gitmiş, geldiği zaman Ilgisini kesenle ilgilenmeni, Seni mahrum edene, Senin vermeni, Sana zulm edeni bağışlamanı Allah, Sana emr ediyor! demişti. (52)

    Kıble, Kâbe tarafına çevirilmeden önce, Mescidin şimal duvarın-da, hurma dallarile bir gölgelik ve sundurma yapılmıştı ki, buna Suf-fa (53) ve Medine'de kavm ve kabileleri, evleri barkları bulunmadı-ğından bu Suffada yatıp kalkan Sahabilere de, Ehl-i Suffa denir-di. (54)

    Ehl-i Suffanın sayıları seksenden fazla idi. (55)

    Ehl-i Suffanın sayılarının azaldığı da, çoğaldığı da, olurdu.

    İçlerinden, evlenen, ölen, sefere çıkan olursa, sayıları azalırdı.

    Ehl-i Suffa, namazlarını çok zaman, Peygamberimizle birlikte kılarlardı.

    Bazan, otuzunun birden, Peygamberimizin arkasında namaza durduğu olurdu.

    Ehl-i Suffa, gecelerini namazla, Kur'ân okumak, ders görmekle geçirirler, gündüzleri de, su taşır, odun toplayıp satarlar ve onunla yiyecek alırlardı. (56)

    Ensardan Ubåde b. Sâmıt, Ehl-i Suffaya fahrî olarak yazı ve Kur'ân-ı Kerim öğretirdi. (57)

    Peygamberimiz, ayrıca Abdullah b. Mes'ud, Sâlim, Muaz b. Cebel ve Übey b. Ka'b gibi yetiştirdiği bilgin Sahabilerini de, Kur'ân-ı Ke-rim öğretmekle vazifelendirmişti. (58)

    (51) Buhari Sahih c. 8, s. 148

    (52) Taberi Tefsir c. 9, s. 155

    (53) Semhudi Vefâulveía c. 1, s. 321, Diyar Bekri Hamis c. 1, s. 391

    (51) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 255

    (55) Ebû Nuaym Hilyetülevliya c. 1, s. 348, 385, с. 2, s. 3-34

    (56) Ibni-Sa'd Tabakat c. 1, s. 255, c. 3, s. 514, Buhari Sahih c. 5, s. 41-42

    (57) İbn-i Mâce Sünen c. 2, s. 730

    (58) İbn-i Sa'd Tabakat e, 2, s. 352, Buhari Sahih c. 6, s. 102

    YanıtlaSil
  62. PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET SÜNNET

    Ehl-i Suffadan, bazan yetmişinin birden geceleri bir öğreticinin başında toplanıp sabaha kadar ders gördükleri olurdu. (59)

    Ehl-i Suffa'ya Kurrâ denilir, kabilelere gönderilecek Kuân ve sünnet öğreticileri de, bunlar arasından seçilirdi.

    Nitekim, bu yolda vazifelendirilmiş olan ve Bi'r-i Maûne denilen yerde önleri kesilerek şehid edilen kırk veya yetmiş kişi Ehl-i Suffa-dandı. (60)

    Peygamberimizin «Benim bu Mescidime gelen kişi, başka bir şey İçin değil, hayr için, hayrı öğrenmek veya öğretmek için gelir!

    O, Allah yolunda çarpışan kimse mevkiindedir!» (61)

    Hadis-i şerifi, en kısa bir zamanda, öğreticiler üzerinde de, öğrenci-ler üzerinde de, tesirini göstermiş, Peygamberimizin Mescidi ve Suf-fa, bir ilim ocağı haline gelmişti.

    Zaten, Kur'ân-ı Kerim'e göre de, Müslümanlardan bir kısmının savaşlardan muaf tutulup halkı irşad edecek Din adamı olmak üz-re yetiştirilmeleri gerekiyordu. (Tevbe: 132)

    Sünnet, yalnız Medine'deki Sahabilere öğretilmekle kalınmamak-ta, Medine dışındaki yeni Müslümanlara da, öğretilmekte idi.

    Nitekim, Halid b. Velid, hicretin onuncu yılında Beni Hâris ka-bilesini İslâmiyete davet için gönderildiği zaman, onlara, İslâm şe-riatını, yüce Allâhın Kitabını ve Resûlullâhın Sünnetini öğretmişti. (62)

    Hicretin onuncu yılında Amr b. Hazm de, Necranlılara, İslâm di-nini, Sünneti ve İslâmın alâmetlerini öğretmek üzre gönderilmiş-ti. (63)

    Peygamberimiz, aynı yılda Medine'ye gelen Benî Havlan kabilesi Temsilcilerine de, Sünnetlerin öğretilmesini Eshabına emr etmiş-ti. (64)

    Peygamberimiz, Vedâ Haccı Hutbelerinde «Ey insanlar! Sözümü İyi dinleyiniz ve aklınızda iyi tutunuz! (65)

    Bunları, burada bulunanlarınız, bulunmayanlarınıza da, tebliğ etsin!

    (59) Ahrned b. Hanbel Müsned c. 3, s. 137

    (60) İbn-i Sa'd Tabakat c. 3, s. 314-315, Buhari Sahih c. 5, s. 41-42, Müslim Sahih c. 2, s. 136, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 109

    (61) İbn-i Mâce Sünen c. 1, s. 82-83

    Zádülmaad (62) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 239, Vâkıdi'den naklen İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 339, Taberi Tarih c. 3, s. 156, İbn-i Kayyım c. 3, s. 41, İbn-i Seyyid Uyûnüleser c. 2, s. 245, Ebülfida Sire c. 4, s. 188

    Sire c. 4, s. 241, Taberi Tarih c. 3, s. 157, İbn-i 2, s. 54 (63) İnb-i İshak, İbn-i Hişam Haldun Tarih c. 2, ks.

    s. 324 (64) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1,

    (65) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 252, Taberi Tarih c. 3, s. 169

    YanıtlaSil
  63. اشارات العالم

    مع هذا (الذى) نك مفرد اشارتي اولمی او ناردن هر بر فردن، دهشتی عمل و قه راحتی تصویر انجان

    مستقل اولديغنه اشار تدر.

    (استوقد ) ده کی (س) آنه با قمه بر بنك قلفتاه وراشد بر مقلم حصوله ولد يكنه اثار تدر هم (استوقد ) لك افراد صیغه سياه ولی (نور (همه) ده لی جمع حمیری، جماعت الكون وفردن آن باقی عادت او لدیفہ اشار ندر هم لامه وساده کی آلات تنویر به آراسندن (نک) که انتخاب ایلامى، تكليفك بك شد قالی رنور اولدیفنه و او نارك اظهار ایندکاری ظاهری نور آکننده فتنه آتشنی یا قد قالمدينه اشار تور افطار تانکره اولورمه (نار ) قلم سنك ذكرى، او نارك شدت لزومند به ولای هر هان ای بر آتشه اولورسه اولسون، همنه يا قمق احترا جنده اولد قارينه اشار تدر.

    ( فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ ) تعقیبی افاده ایدن (فلما ) ده کی (ف)، او باران يأسدن حوکره امید و رجاز ما نارينك كل دیگانه اشار تدر. (لا) ایسه قیاس استقرائی لیله البلاد. داخل اولد يغى جمال الردن برنجی جمله نك تحقق و وجوده که یگانه دلالت ایتخواه، ایک نجی جمله نه ده وجوده کمدی گنی انتاج ایتدیگنه و او زارن تسلی و احيد لرينك تماميله كسيرا من اولديفه اشار تدر.

    (اضاءات ) کلمه ی اونارك ايصمغه دگل، آیدینلاغفه احتیرا جلری اولدیفه اشار تدرکه، اطرافنده بولونان ضرر لى شياري كوروب او ناردن تحفظ ايتسيناء.

    ( ما حوله ) دهشتن هر درت طرفدن احاطه ایله دیگنه و خیرا یا که جهات سته دن هجوم ایدن خور کردند

    تحفظ ايمك لزومنه الثمار تدر.

    ( ذَهَبَ) بو کلم ایله (اضاءت ) قلم می آراسنده کی لزوم مسئله می کچ شود. او رایه با قیاسید.

    ( ذَهَبَ الله ) ذهابك اللهه اسنادی، ایکی جهتدن رجا و اميد لديناك كسيك اولديفه اشار تندر برنجیسی، آفت، سماوی اولد يفندن دفعی ممكن دو در ایکنجیسی او آفت، قصور لریندن جزای اولد يفند ن جناب مقدن مرحمت ده رجا ایدیله من چون که ابطال همه اینچون چالیشان آدم مقدمه باریم

    و مرحمت طلب ايده من .

    (بنور هو ) ده کی حرف جر اولان آب تا نور و ضیدان بر داها عودت ایتمد منه اشار تندر. چونکه (ذهب الله الله الديني بر شیبی کیمسه ر دایده من اونارك نور لريني كوتور مشدد معلو مدركه الله آ بِنُورِ هذاك معناى الله اونار

    YanıtlaSil
  64. آلات تنويرية

    Alat- tenviriye: Aydınlatma Aletleri

    عودت

    Avdet: Geri dönme

    جمع

    Cem: Cogul

    چهاتِ سنه

    Cihat - sitte: Altı yön

    حرف جر

    Harf-i cerr: Başına geldiği kelimeleri esreyle okutan harf

    حصول

    Husûl: Meydana gelme

    افراد صیغه می

    Ifrad sigası: Tekil şahıs kipi

    إنتاج

    İntac: Netice verme

    انتخاب

    İntihab: Seçme

    استاذ

    İsnad: Dayandırma

    الممار

    Izhar: Gösterme, ortaya çıkanma

    قِيَاسِ اِسْتِثْنَائي

    Kıyası istisnat: Neticesi mukaddimesinde zikredilen kıyás

    مع هذا

    Maahaza: Bununla beraber

    مستقل

    Müstakil: Kendi başına

    ناز

    Nar: Ates

    نكره

    Nekre: Belirsiz

    رجا

    Reca: Umid

    سماوی

    Semavi: Semâdan gelen

    تحفظ

    Tahaffuz: Korunma

    تحقق

    Tahakkuk: Gerçekleşme

    طلب

    Taleb: İstek

    تصوير

    Tasvir: Resmederek ta'rif etme

    تكليف تمثل

    Teklif: Yükümlü kılma

    Temessül: Benzer şekil ve surete girme, suretlenme

    ظاهری

    Zahiri: Görünürdeki

    ذهاب

    Zehab: Götürmek, gidermek

    YanıtlaSil
  65. 108

    Stre- Bakro, 17-20

    Maaháza 'nin müfred işareti olması, onlardan her bir ferdin, dehşeti temessül ve kabahati tasvir etmekte müstakil olduğuna işarettir.

    'deki (✔) ateş yakmalarının külfetle ve araştırmakla husûle geldiğine işarettir. Hemnin

    ifråd sigasıyla olması, dekcemi zamii, bir cemaat için bir ferdin ateş yakması adet olduğuna işarettir. Hem lamba vesaire gibi alât-ı tenviriye arasından

    (6)'m intihab edilmesi, teklifin pek şiddetli bir nür olduğuna ve onların izhar ettikleri zahiri nûr altında fitne ateşini yaktıklarına işarettir.

    İhtar: Nekre olarak (E) kelimesinin zikri, onlann siddet-i lüzûmundan dolayı herhangi bir ateş olursa olsun. Hemen yakmak ihtiyacında olduklarına işarettir

    akibi قلما أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ ifade eden قلم 'deki (), onların

    yeisten sonra ümid ve recă zamanlarının geldiğine

    işarettir.ise, kıyås-ı istisnäi ile anılan, dâhil olduğu cümlelerden birinci cümlenin tahakkuk ve vücûda geldiğine delalet etmekle, ikinci cümlenin de vücůda geldiğini intåc ettiğine ve onların teselli ve ümidlerinin tamamıyla kesilmiş olduğuna işarettir.

    آسان kelimesi, onların ısınmaya değil, aydınlanmaya ihtiyaçları olduğuna işarettir ki, etrafında bulunan zararlı şeyleri görüp onlardan tahaffuz etsinler.

    ما حوله dehşetin her dört taraftan ihåta eylediğine ve ziyâ ile cihât-ı sitteden hücum eden zararlardan tahaffuz etmek lüzümuna işarettir.

    تحت Bu kelime ile kelimesi arasındaki

    lüzüm mes'elesi geçmiştir. Oraya bakılsın.

    ذهب الله Zehabın Allah'a isnâdı, iki cihetten

    recâ ve ümidlerinin kesik olduğuna işarettir. Birincisi, âfet, semâvî olduğundan def'i mümkün değildir. İkincisi, o âfet, kusurlarının cezası

    olduğundan Cenâb-ı Hakk'dan merhamet de recă edilemez Çünki ibtâl-i hak için çalışan adam Hakk'dan yardım ve merhamet taleb edemez.

    يخورية 'deki harf-i cer olan () nûr ve ziyanın bir

    daha avdet etmemesine işarettir. Çünki بشورة in manâsı, "Allah onların nûrlarını götürmüştür. Ma'lûmdur ki, Allah'ın aldığı bir sevi kimse reddedemez

    YanıtlaSil
  66. 230

    KOĞUCULUK

    مَرَّ النَّبِيُّ ﷺ بِقَبْرَيْنِ جَدِيدَيْنِ فَقَالَ: إِنَّهُمَا يُعَذِّبَانِ، وَمَا يُعَذِّبَانِ فِي كَبِيرَةٍ، فَأَمَّا أَحَدُهُمَا ، فَكَانَ لاَ يَسْتَنْزِهُ مِنَ الْبَوْلِ، وَأَمَّا الْآخَرُ فَكَانَ يَمْشِي بِالنَّمِيمَةِ، ثُمَّ أَخَذَ جَرِيدَةً رَطْبَةً، فَشَقَّهَا نِصْفَيْنِ، وَغَرَزَ فِي كُلِّ قَبْرِ وَاحِدَةً، فَقَالُوا: يَارَسُولَ اللَّهِ لِمَ صَنَعْتَ هَذَا؟ فَقَالَ: لَعَلَّهُمَا يُخَفِّفُ عَنْهُمَا، مَالَمْ يَيْبَسَا

    "Resulullah (sav) yeni ölmüş olan iki kişinin kabrinin yanından ge-çerken şöyle dedi:

    "Bunlar kabirlerinde azap görüyorlar ama büyük günah işledikleri için değil. Onlardan biri, küçük abdestini yaparken temizliğe dikkat et-mez, diğeri ise koğuculuk yapar, söz gezdirirdi.

    Sonra Resulullah (sav) eline yaş bir ağaç dalı alıp, bunu ikiye ayırdık-tan sonra, bir parçasını birinin, diğer parçasını da diğerinin kabrinin ba-şına dikti. Kendisine niçin böyle yaptığını soranlara şu cevabı verdi:

    "Bu çubuklar kurumadıkça azaplarının hafiflemesi umulur.""

    Fakih bu hadise şu yorumu ekliyor:

    "Onlara azap edilmesinin sebebi büyük günah işlemeleri değildir" ifadesi, siz onu büyük günah olarak değerlendirmezsiniz şeklinde anlaşıl-malıdır. Çünkü koğuculuğun büyük günahlardan olduğu açıktır.

    Nitekim Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayet ettiği hadiste koğuculuk yapan-lar, Allah katında insanların en şerlisi olarak nitelenmiş, Huzeyfe hadi-sinde ise, koğuculuk yapanların cennete giremeyecekleri bildirilmiştir. Koğucular cennete giremeyeceklerine göre cehenneme gireceklerdir.

    O halde koğuculuk yapan kimse vakit geçirmeden tövbe etmelidir.

    Koğuculuk yapan dünyada iken aşağılanır, kabirde azap görür, kıya-mette de Allah'ın rahmetinden nasibini alamaz. Ama eğer ölmeden önce tövbe ederse Allah tarafından tövbesinin kabul edileceği umulur.

    Hz. Hasan (ra)'ın rivayetine göre Resûlüllah (sav) şöyle buyurdu:

    "İnsanların en şerlisi birine başka, diğerine başka yüzle giden ikiyüz-lü kimselerdir."

    Buhari, 1378; Müslim, 292

    YanıtlaSil
  67. TENBİHÜ'L GAFİLİN

    231

    Kim dünyada iken iki farklı dille konuşursa (birine başka diğerine başka konuşmak) Allah kıyamet gününde ona ateşten iki dil verir.

    Rivayete göre Katâde şöyle demiştir:

    "Allah'ın kullarının en şerli olanları; sövüp sayanlar, çok lanet oku-yanlar ve koğuculuk yapanlardır."

    Derler ki:

    Kabir azabının sebebi, şu üç şeyin toplamıdır:

    1. Gıybet

    2. Küçük abdest sırasında temizliğe dikkat etmeme

    3. Koğuculuk

    Hammad b. Seleme anlatıyor:

    Adamın biri kölesini sattı. Satış esansında müşterisine dedi ki:

    Bu kölenin hiçbir kusuru yoktur, sadece koğuculuk yapar. Müşteri bu kusuru önemsemeyip, köleyi satın aldı.

    Köle yeni sahibinin yanında bir süre kaldıktan sonra bir gün sahi-binin hanımına şöyle dedi:

    - Eşin seni sevmiyor ve senin üzerine cariye getirmek istiyor, onun sana karşı sevgisinin çoğalmasını ister misin?

    Kadın bu soruya; "tabiî ki isterim" diye cevap verince köle şöyle dedi:

    Öyleyse eşin uyuduğunda usturayı eline al ve onun çenesinin altındaki sakallarını traş et!

    Kadına bunları söyleyen köle efendisine de şunları söyledi:

    Hanımının bir dostu var bu sebeple seni öldürmek istiyor, ister-sen bu hususta sana yardımcı olabilirim.

    Adamın peki demesi üzerine köle şunları söyledi:

    Hanımına uymuş numarası yap.

    Adam evine vardığında hanımının yanında uyku numarası yaptı. Bu-nu gören kadın çenesinin altındaki sakalları traş etmek üzere usturayı eli-ne aldı. Tam bu sırada hanımının kendisini öldüreceğini zanneden adam elinden usturayı alıp onu öldürdü. Hanımının akrabaları da gelip adamı öldürdüler. Böylece iki aile arasında kan davası meydana geldi.

    Yahya b. Eksem şöyle diyor:

    Ebû Davud, 4872

    *Ebû Davud, 4873

    YanıtlaSil
  68. 513

    15889. Deveyi deveye binip izle (ara)!

    15890. Dışı yaygı yayıyor, içi bir şeyler katlıyor.

    15891. Dıştan gülüyor, içten ağlıyor.

    15892. Dıştan parlıyor, içten titriyor.

    15893. Dilemesini bilirsen dilek, dilemesini bilmezsen imgek (zahmet).

    15894. Dilencinin kapçığı (çuvalı) dolmaz.

    15895. Dili (ağzı) ile kuş tutar.

    15896. Dilin kemiği yok.

    15897. Dilmaç (çevirmen), kendi sözünü kendisi bulur.

    15898. Dirseğimi dişler idim de ağzım yetmiyor.

    15899. Doğan çocuk, zamanesine çeker.

    15900. Doğru dil (söz), taş yarar.

    15901. Doğru söyleyen, kardaşına bile yaramamış. (Bizde: Doğru söyleyeni, dokuz köyden kovarlar.)

    15902. Doğuştan karayı, sabun ile ağartamazsın.

    15903. Dolaşık olsa da yol iyi, çirkin olsa da kız iyi.

    15904. Domuz kılı da bir işe yarar.

    15905. Domuzdan bir kıl.

    15906. Dost başa, düşman ayağa bakar.

    15907. Dost içten ağlar, dıştan güler; düşman dıştan ağlar, içten güler.

    15908. Dost ikiz, düşman sekiz. (Dost en çok iki olur, düşman çok.)

    15909. Dörtayak hayvan da sürçüyor.

    15910. Durgun göl, kurtlu oluyor.

    15911. Düğme kadar işi, deve kadar yaptılar. (Bizde: Habbeyi deve yaptılar.)

    15912. Düğün, öfkesiz olmaz.

    15913. Düğünden, tokmak (kadar çocuk) da kalmaz.

    15914. Dünyada kişi çok, (ama) adam yok.

    15915. Dünyayı yel bozar, adamı söz bozar.

    15916. Eğilen başı, kılıç kesmez.

    15917. Eğri iş, kırk yıldan sonra da bilinir (ortaya çıkar).

    15918. Ekin tarlasında balık olmaz.

    15919. Ekmek yokluğu kötüdür, katı kuruyu kemirtir: kan yokluğu koludur, kart Rus karısını kuşturur.

    15920. El (çoğunluk) tükürse, göl olur.

    15921. El eli yıkar, iki el yüzü yıkar.

    YanıtlaSil
  69. 512

    15856. Cevherin kadrini, yalnız cevherci (cevahirci) bilir.

    15857. Cüke (ihlamur kabuğundan bağ) koparsan, kayış ödersin.

    15858. Çağrılmak var, yüklenmek yok.

    15859. Çağrılmayan konuk, yontulmamış sopa(dır).

    15860. Çalışan bulur (kazanır), taşa (bile) çivi çakar.

    15861. Çalışmış, dişlemiş.

    15862. Çay fincanı üç olur, üçten artarsa güç olur.

    15863. Çekirgeden korkan, ekin ekmez.

    15864. Çeyiz veren hanımcık gelin, çeyiz vermeyen karga gelin.

    15865. Çiği olanın şakağına dokunur. (Bizde: Yarası olan gocunur.)

    15866. Çirkin kadın yoktur, az votka vardır.

    15867. Çizmen darsa, dünyanın genişliğinden ne fayda?

    15868. Çocuğun bir gözü kör, hizmetçinin iki gözü de kör.

    15869. Çoğu umut edip azdan yoksun kalmış!

    15870. Çok gezen azar, çok konuşan yanılır.

    15871. Çok itin arasında bir tek itin kuyruğu (korkudan) bacakları arasında.

    15872. Çok koca seçen kız, kelle evlenmek zorunda kalır.

    15873. Çok söyleyen, az işler.

    15874. Çok yaşayan ne bilir?, çok şeyler gören bilir.

    15875. Çok yaşlının içinde bir çocuk dânâ (bilgin) olur, çok çocuğun içinde bir yaşlı bala (sabi, çocuk) olur.

    15876. Çok yersen, az yersin; az yersen, çok yersin (uzun yaşarsın).

    15877. Dağa bakıp dağ olmazsın.

    15878. Damak (tamak) olmasaydı, cehennem (tamu) de olmazdı.

    15879. Damla da taş deler.

    15880. Dayanan, döl yığar.

    15881. Değerse sincaba, değmezse budağa.

    15882. Deli taşır, akıllı yer.

    15883. Deli törünü (başköşesini başkasına) vermez.

    15884. Deliğine sığmayan sıçan, kuyruğana kocaman bir de sepet takmış.

    15885. Delik kulak, neler duymaz?

    15886. Deliye bakıp deli olma!

    15887. Deliye her gün bayram.

    15888. Demire kızgınken vur! (Bizde: Demiri tavında dövmeli.)

    YanıtlaSil
  70. TARINTE BUGON

    1506-Zigetvar Kalesinin fethi.

    -1669-Girit, Osmanlı

    Imparatorluğu'na ilhak edildi.

    1952 - Büyük Cihad'da Üstad'ın İkinci Söz risalesinin neşredilmesi ve bu gazetenin buna dair tebcilkâr makalesi.

    5

    PERŞEMBE

    THURSDAY

    EYLÜL

    SEPTEMBER

    Bazen de sevdiğiniz birey

    sizin için şer olur.

    Bakara Suresi: 216

    BİR HADİS

    Sarhoşluk veren her şeyden sakınınız.

    Taberanî

    Kûr'ân ve imana ait her şey kıymetlidir, zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden küçük değildir.

    HİCRİ: 2 R.EVVEL 1446 - RUMI: 23 AĞUSTOS 1440

    Mektûbât

    HIZIR: 123 - GÜN: 249 KALAN: 117 - GÜN. KIS.: 3 DK

    Imsak Günes

    Öğle

    Yatsı

    İmsak Günes

    Öğle

    İkindi

    Akşam

    Yatsı

    İkindi Aksam

    YanıtlaSil
  71. 2025 BEDIUZZAMAN TAKVIMI

    TARİHTE BUGÜN

    1516-Antep, Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı ordusunca fethedildi.

    1951-Bediüzzaman, Bakanlar Kuruluna ve hususan Milli Eğitim Bakanına hitaben "Şark Üniversitesi" hakkında bir mektup kaleme aldırdı.

    1977 - Bediüzzaman'ın talebelerinden Hüsrev Altınbaşak vefat etti.

    AGUSTOS

    20

    ÇARŞAMBA

    26 1447 SAFER

    RUMI: 7 AĞUSTOS 1441

    HIZIR: 107

    BİR AYET

    O takvå sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar...

    Al-i İmran: 134

    BİR HADİS

    İdareci çok öfkelendiğinde şeytan ona gâlip gelir.

    Müsned: 4: 226

    Eşya ve şeyler arasında öyle münasebetler vardır ki; onları âyine gibi yapıyor. Herbirisi, ötekini gösteriyor. Birisine bakıldığı zaman, ötekisi görünür.

    İşaratü'l-İ'câz

    YanıtlaSil
  72. SANI NAKSİBEND MUHAMMED BAHÄEDDİN HAZRETLERİNDEN BİKMETL

    Nefsin arzularını yok etmek, Nurlara ve hållere gark olmak,

    Fená ve bekaya ulaşmak,

    Güzel ahlâk sahibi olmak gibi makamlar elde edilir.

    (Heyet, Evliyalar Ansiklopedisi, III, 445)

    EHLULLAH'IN GÖNLÜNE GİR!

    Comert birinin evinde bulunan, onun ikramlarına nail olur.

    Allah dostlarına hizmet ederek onların gönüllerine girenin de hâli böyledir! (Reşahát, s. 165)

    EZĀ VERENİ UZAKLAŞTIR!

    Rasûlullah bir hadis-i şerifte buyurur:

    «Eză verecek şeyi yoldan kaldırınız. >» (Buhari, Ghåd, 18; Müslim, Zekåt, 56)

    Hadis-i şerifte bahsedilen «ezâ verecek şeyden kastedilen; nefsânî arzulardır. <»dan muråd ise <>dur.

    Nefsine bas ve yüksel! Hakk'a kurbiyyet/yakınlık dairesine girmek istersen, önce nefsânî arzularını terk et!

    (Nefis engeli, iki gözün önüne konulan iki parmak gibidir ki, kişiyi bütün hakikatlere karşı âmâ eder. Bu sebeple kul, Rabbiyle ara-sındaki en büyük engel olan nefis perdesini aralamaya gayret

    etmelidir. Bir Hak dostu buyurur:

    Sen çıkınca aradan, Kalır seni Yaradan!..)

    YanıtlaSil
  73. AS SAADETTEN GENEREZE HİDAYET REHBERLERİ

    TAM YÖNELMEK

    Namazın erkânı ve ezkârıy-la meşgul olup ona tam olarak yönelmek lazımdır. Bu, mübtedilerin / daha işin başında olanların du-rumuna göre değişir.

    Vudů (abdest) namazında birçok ecirler olduğunu da unutma!

    (Yakub Çerhi, Risale-i Ünsiyye (Ney-Name içinde), s. 97)

    -Bu yolun esâsı,

    Kalbe yönelmektir.

    Kalp ile de Allah Teâlâ'ya yönelip O'nu çok zikretmektir.

    [Zira îman; dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir, zihin ile tasdik değildir. Yani zikrin kalbe yerleşerek davranışlara aksetmesi lâzımdır. Neticede kul, her an ilâhî müşâhede altında bulunduğunun idrak ve şuuru içinde olmalıdır.]

    -Yine bu yolun esâsı,

    Farz ve sünnetleri güzelce edâ etmektir.

    Yeme, içme, giyme ve oturmada, işlerde ve âdetlerde itidal halinde olmaktır.

    Kalbi, kötü düşüncelerden ve vesveseden korumaktır.

    Kendisine rehber olan üstâdın sohbetini büyük bir nimet bilmektir.

    Üstâdının huzûrunda da, gıyâbında da edebe riâyet etmektir.

    Bu yoldan maksat, <> denilmişti.

    Bu yolda ilerlerken;

    264

    YanıtlaSil
  74. ZİKRİN HAKİKATİ

    Zikir telkini, bir kimsenin eline çakmak taşı vermek gibidir. Bun-dan sonra iyi bir netice oluşması için amel etmek müride aittir.

    (Muhammed Bakır, Makāmåt, s. 62)

    Zikirden maksat; yalnızca «Allah» ve « Lâ ilahe illallah» demek değildir.

    Belki;

    Sebepten Müsebbib'e (sebeplerin sebebi olan asıl fâile) gitmek ve Nimetlerin Müsebbib'den, yani Cenâb-ı Hak'tan geldiğini görmektir.

    (Muhammed Båkır, Makamåt, s. 78)

    Zikrin hakikati, gaflet meydanından müşâhede fezâsına çıkmaktır.

    (Muhammed Bakır, Makāmåt, s. 68)

    (Yani zikrin lafızda kalmayıp kalbe intikal ederek davranışlara aksetmesi lâzımdır.]

    Zikir, gafletin giderilmesidir.

    Gaflet giderildiğinde, sussan bile zikir hâlinde olursun!

    (Yakub Çerhi, Risale-i Ünsiyye [Ney-Name içinde), s. 104)

    VAL

    YanıtlaSil
  75. ASR & SALRETTEN CENEMULE HİDAYET REBBERLER

    MASIVĀ

    Masivaya, yani kulu Allah'tan uzaklaştıran dünyevi şeylere gönül bağlamak, bu yolda gidenler için en büyük gaflet perdesidir. (Enisut-Talibin, s. 78)

    İnsanların, Hak Teâlâ'dan uzak düşmelerinin sebebi, kendilerini uzak tutmaları ve kendi istek-leriyle üzerlerine fazla dünya yükü almalarıdır.

    (Yani nefsäni ihtiraslarının zebūnu olmalarıdır.)

    Yoksa feyz-i ilahi, dâimâ feyiz ve rahmettir. (Pärså, Sohbetler, s. 36)

    SON NEFESTE NE LAZIM?

    Ubeydullah Ahrâr anlatır:

    "Bir aziz zât, dünyadan ayrıldıktan sonra Nakşibend Hazretleri'ni rüyasında görmüş ve ona;

    <<-Ebedi kurtuluşumuz için ne yapalım?>> diye sormuş. Hâce Hazretleri şu cevabı vermiş:

    <<-Son nefeste neyle meşgul olmak gerekiyorsa onunla meşgul

    olun!>>>>

    Yani, son nefeste nasıl ki tamamen Hak Teâlâ'yı düşünmeniz lâzımsa, hayatınız boyunca da o şekilde uyanık olunuz!"

    (Reşahát, s. 130)

    262

    YanıtlaSil
  76. 34

    SIRR-I INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE-MAIDETUL-KUR'AN

    kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor."

    Kısaca Ebced ve Ebced ilmini kabul eden kitaplar ve âlimlerin bazıları şunlardır:

    Evvelâ, Ebcedin varlığını ve İslâmca kabul gördüğünü bildiren veya ona işaret eden bazı hadisler ve bu hadisleri kayıd ve zabt eden kitaplar şunlardır.

    1- Müsned'ül-Firdevs, 2/43.

    2- Miftahu-u Künûz-is Sünne, sh.: 542. bu mevzudaki hadislerin umumi fihristi.

    3- Tefsir Ed-Dürr-il Mensur, 2/22

    4- Mukaddimet-ü İbn-i Haldun, sh: 332 Cifir ve Ebcedle alâkadar bir kaç hadis.

    5- Kitab-üt Teshil Li-Ulûm-it Tenzil, sh: 35, Yahudilerin Peygamber'e Kur'an'daki harflerin mukatta'larına dair sordukları sual ile alâkadar...

    6- Tefsir-i İbn-i Cerir, 1/68-71 yine Cifirle yapılmış bazı istihraçlar hak-kında...

    7- Tefsir-i İbn-i Kesir, 1/37 yine aynı hadîsler ve rivayetler hakkında...

    8- El-Feth'ül-Kebir, Suyutî, Ebu Davud'dan nakil 1/189 el parmaklarıyla ayak parmaklarının sayı bakımından aynı seviyede bulunduğu...

    9- Ebu Davud Cihad/71 ve Müsned-i Ahmed 4/65 ve 289 keza 5/377 Cifir

    ve Ebced ilminin varlığını, haklılığını ve kaynağı Hazret-i Peygamber

    olarak Hz. İmam-ı Ali'nin onu kaideleştirdiğini ve sonra İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'ın onu biraz daha genişlendirdiğini ve ona başka bazı kaideler ekledi-ğini yazan ve bildiren âlimler ve kitaplar hayli çoktur. Biz bunların içinden en meşhurlarını ve her yerde bulunabilen bazılarının isim ve cild ve sahife nu-maralarıyla, Ebced ve Cifir hakkında ne dediklerini hulasaten kaydetmeye ça-lışacağız:

    1- Üst tarafta İbn-i Haldun'un Mukaddemesi'nden sahife numaralarını vermiştik. Ancak belirttiğimiz gibi, bu zâtta akıl ve felsefe ziyade hâkim ol-duğu için, mes'eleye sadece katı bir tenkidci yaklaşımı içerisindedir. İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'tan Cifir ve Ebced ilminin mes' elelerini nakleden kişinin Zeydi mezhebli olduğunu, bununla beraber nakleden zâtın bahsettiği kitabı kendi-sinin göremediğini, ayrıca da Muhyiddin-i Arabi'nin "Anka-u Mağrib" eserin-den Cifir ve Ebced hesablarıyla gösterdiği tarihin tutmadığını ve saire gibi tenkidlerde bulunmakla birlikte, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat uleması yanında dahi Cifrin esası Hazret-i İmam-ı Ali ve Ca'fer-i Sâdık'tan geldiğinin meşhur

    YanıtlaSil
  77. ISARİ TEFSIR VE GİFİR ILMI

    35

    olduğunu da kaydetmektedir. (Bak: Mukaddimet-ü İbn-i Haldun sh: 323-334)

    2- Meşhur İmam-ı Abdullah El-Yafai "Mir'at'ul-Cinan" eserinde der ki: "İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'in bir talebesi olan Câbir bin Hayyan, ondan aldığı bin yapraklı bir kitabda, beşyüz risale alıp te'lif etmiştir." (Mir'at'ül-Cinan 1/304)

    3- İmam-ı Celaleddin-i Suyuti, El-Havî Lil-Fetavá Eseri 1/388'de, kendisi-nin tehecci harfleri (yani: Elif, be, te, se, cim gibi heca harfleri) hakkında bir risalesinin olduğundan bahisle, bu mevzu'da tâlibleri o esere havale eder. An-cak maalesef bu eser elimize geçmemiştir.

    4- Meşhur "Edeb-üd Dünya Ve-d Din" kitabı sahibi Ebu-l Hasan El-Maverdî kitabının sh: 23'de Cifir ve Ebced hakkında şu malumatı vermektedir: Saha-beden Urve bin Zübeyr demiştir ki: En evvel kendi isimlerini yazan kavimden; "Ebced, hevvez, huttî, kelemen, sa'fas ve kareşet" harfleriyle yazmışlardır.

    5- Nur'ül-Ebsar kitabı sh: 160'da İbn-i Kuteybe Edeb'ül-Kâtib eserinden naklen: "İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'ın yazdığı Cifir kitabında, tå kıyamete kadar muhtaç olunan herşey o kitapta mevcuddur." diye kaydetmektedir.

    6- Meşhur allâme Kemâleddin Muhammed bin Musa Ed-Dümeyrî Ha-yat'ül-Hayavan'ül-Kübra eseri 1/279'da, aynen Nur'ül-Ebsar eserinin, İbn'ül-Kuteybe'den naklettiği rivayeti kaydetmiştir.

    7- Az yukarıda zaman zaman ondan bahsettiğimiz ve sahife numaralarını verdiğimiz Şeyh Ahmed El-Bûnî'nin Şems'ül-Maarif-il Kübra adlı eserinde: "Nakl-i sahih ile Cifir ve Ebced ilminin, Ca'fer-i Sâdık'tan ulemaya intikal etti-ğini yazmaktadır. (Bak mezkûr eser sh: 325 ve 363)

    8- Eski Mekke Müftülerinden meşhur allâme Ahmed Zeynî Dehlan "El-Fü-tuhat'ül-İslamiye" isimli eserinde Cifir ve Ebced ilminin İmam-ı Ali ve Ca'fer-i Sâdık'tan geldiğini ve bu ilimle bir çok büyük âlimlerin Kur'an'dan ve hadîslerden sırlar istihraç ettiğini yazmaktadır. (Bak: Aynı eser 1/296)

    9- Meşhur Keşf-üz Zünün kitabı, Cifir ve Ebced ilmi hakkında en geniş bilgi veren bir eserdir. Bu kitab, Cifir ve Ebced ilmi çerçevesinde yazılmış olan bir çok eserin isimlerini de vermiştir. Bu mevzuda ezcümle şöyle der:

    "İlm'ül-Cefri Vel-Câmia" adıyla söylenen ilmin mahiyeti şudur ki: Bu ilim ile, uyanık zâtlar levh-i kaza ve kaderde yazılı olan hâdisata icmalen vukufiyet peyda etmekten ibarettir.

    Bir taife dava etmiştir ki: Bu ilmin esasını Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) bir küçük buzağı derisi üstünde, 28 harflerle genişçe kaidelerini yazmıştır. işte Ehl-i Beyt'e tevarüs eden de bu ilimdir. Ehl-i Beyt'in büyüklerinden de bazı

    YanıtlaSil
  78. 182\Hadislerden Seçmeler

    Cennette, dünyadaki nimetlerin sadece isi leri vardır.

    Ziya'dan

    ***

    Bu hadis bize Cennetliklerden bahseden bir ayette, "O Cennetlerden rızık olarak meyne yediklerinde, 'Bu daha önce yediğimiz rızıktan dır' derler. Rızıkları dünyadakine benzer şekilde kendilerine sunulur" ayetini hatırlattı. Mü'minle dünyada yaptıkları iman, ibadet ve iyiliklerinin karşılığı olarak Cennetin sayısız nimetleriyle mükâfatlandırılacaklardır. Bu nimetlerden bin de Cennet meyveleridir. İşte bahsi geçen ayet Cennet meyvelerini yiyenlerin 'Bu daha önce yediğimiz rızıktandır' dediklerini anlatıyor. Bu ayet, İşaratü'l-İ'caz' da şöyle tefsir edilmektedir.

    kısımdır ki, derece-i kıymeti bilinsin. Meyvelerin "Rızkın en ekmeli, melûf olan [alışılmış olan lezzeti, teceddüt [yenilenme ve tebeddülünde-dir [değişmesindedir]; lezzetin en safisi, hazır ve yakın olanıdır ve en lezizi, amelinin ücreti oldu ğunu bilmektir."

    Bu ön açıklamadan sonra aynı yerde avet meali de verilerek şöyle denilmektedir: "[Bunlan bundan önce yediğimiz meyvelerdir veya dünk. yada yediğimiz meyvelerdir." Çünkü Cennetin R

    YanıtlaSil
  79. isim-

    melert: birbirine benzediği gibi, erine de zahiren benzerler"

    ıkların birbirine benzemeleri de şöyle aklanır: "Hadiste de varid olduğuna göre, Cen-in meyveleri renkçe birdir; amma tatları, mları bir değildir."

    Cennet meyveleri isim olarak dünyadakilerle mıdırlar. Ama bu benzerlik sadece

    isimdedir. Cennetlikler onlara yabancılık çekmezler.

    Ancak lezzetleri dünyadakilerle mukayese edil-eyecek derecede üstündür.

    Elmalılı Hamdi Yazır da bu bu konuda şunları söyler:

    "Biri gayr-ı safi, diğeri safî; biri zevk-i gaybî diğeri bizzat müşahede edilen bir nimettir. Dün-yadaki nimetler ahirettekiler yanında âdeta göl-ge mesabesindedir, ahirette bizzat hakikatiyle tadılır. Buradakiler kaçabilir, kesilebilir, tükenir, ama ahirettekiler kaçmaz, kesilmez, tükenmez. Ayet gösteriyor ki dünyada idrak ne kadar yük-selir, imanla amel ne derece onlarla atbaşı giderse ahiret meyveleri de o kadar çok olacak ve derece o nisbette yükselecektir."

    Cennet meyvesiyle dünya meyvesi arasındaki mukayese tıpkı dünyadaki insanla Cennetteki Insan, dünya hayatıyla Cennet hayatı, dünya kadınıyla Cennet hurisi arasındaki mukayese gibidir. Bunlar nasıl yerle gök arası kadar birbi-

    YanıtlaSil
  80. 18

    YİRMİDOKUZUNCU MEKTUBUN İKİNCİ MAKAMI

    Birinci Tabaka: "Kulaklı tabaka" tabir ettiğimiz ami avam; yalnız ku lak ile Kur'ânı dinler, kulak vasıtasıyla ičâzını anlar. Yani der: "Bu işittiğim Kur'an, başka kitaplara benzemez. Ya bütününün altında olacak veya bütü nünün fevkınde olacak. Umumunun altındaki şık ise kimse diyemez ve de memiş, şeytan dahi diyemez. Öyle ise, uműmun fevkındedir." İşte bu kadar icmal ile Onsekizinci işaret'te yazılmıştı. Sonra onu izah için Yirmialtıncı Mektûb'un "Hüccet-ül Kur'ân Alâ Hizb-iş Şeytan" nåmındaki Birinci Meh hası, o tabakanın icazdaki fehmini tasvir ve isbåt eder.

    İkinci Tabaka: Gözlü tabakasıdır. Yani: Ami avamdan veyahut aklı gö züne inmiş maddiyyunlar tabakasına karşı, Kur'ânın göz ile görünecek bir işâret-i icâziyesi bulunduğu, Onsekizinci İşaret'te dava edilmiş. Ve o da-vayı tenvir ve isbåt etmek için, çok izaha lüzum vardı. Şimdi anladığımız mühim bir hikmet-i Rabbaniye cihetiyle o izah verilmedi. Pek cüzi birkaç cüz'îyatına işaret edilmişti. Şimdi o hikmetin sırrı anlaşıldı ve te'hiri daha evlâ olduğuna kať'i kanaatımız geldi. Şimdi o tabakanın fehmini ve zevkini teshil etmek için; kırk vücûh-u icâzdan göz ile görülen bir vechini ve o ve chin on cüzünden bir cüzünü, Kur'ân'ın nakş-ı hattında göstermeye niyet ettik.

    Vakt-i merhunu geldiğini telakki ediyoruz. O sair vücûh-i i'câziye ise: Bir kısmı Yirmibeşinci Söz'de kısmen tafsilen kısmen icmalen beyan edil-miş. Bir kısmı sair sözlerde müteferrik parçaları zikredilmiş, bir kısmı Ara-bi risalelerimde onlara işaret edilmiş. Bilhassa nazm-ı Kur'ândaki icáz-1 belåğatı kim görmek isterse İşârât-ül İcaz nămındaki Arabiy-ul ibare olan tefsîre baksın. Baştan aşağıya kadar o icâzı tahlil edip ilmî bir sûrette gös-termiştir. Hakaik-i Kur'âniyenin hakkaniyet cihetinden gelen i'câz-ı ma-nevîyeyi kim görmek isterse Risale-i Nûr ve Mektûbat-ın Nur eczalarına baksın. Onlar o icâz-ı manevînin ünvanlarıdır. Onlarda gâyet parlak o ¡câz görünür.

    İKİNCİ MES'ELE

    Sözler nâmındaki yazılan Risaleler Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın bir nevi tefsîr-i hakîkîsi olduğu ve o tefsîrin te'lifinde merci' ve me'haz ve hakiki üstad ve tam rehber sırf âyât-ı Kur'âniye olduğu ve fakir ve aciz bu Müellifin hissesi onda sırf bir tercüman olduğu ve doğrudan doğ-ruya o risaleler Kur'ân'ın hakâiki ve o hakâikin bürhanları olduğu ve Kur'ân'ın elinde bir kılınç hükmünde olarak o kala-i kudsîyeye gelen

    tahacümata karşı duran ve manen Kur'ân'ın manası ve لاينفك Ondan

    YanıtlaSil
  81. RUMOZAT-I SEMANİYYE

    19

    gelmiş manevî bir cüz'ü olduğunu ve bütün kuvvetleriyle o Kur'ân'a ba-kar ve işaret eder ve onu hedef ittihaz ederler ve âyâtından gelen sünûhât ve ilhamât olduğunu ve müellifinin iktidar ve ihtiyarının pek fevkinde bir tarzda olduklarını mükerreren isbåt edip beyån ettiğimiz halde Kur'ân nåmına ve Kur'an hesabına rekabetkårane bunlara bakmak ve onlardaki ¡câzı Kur'ân'dan in'ikas eden cilveleri Kur'ân'ın hakiki ícâzı ile muvâzene etmek ve rekabetkârane onların sukûtunu ve kesadını ve çürüklüğünü arzu etmek elbette Kur'ân'a sâdakat değildir. Çünkü: Kur'ân'ın elindeki kılıncı Kur'ân'a çevirmek ve Kur'ân'ın sâdık hizmetkârını, Kur'ân'a karşı mübareze vaziyetini vermek ve Kur'ân'dan gelen ve Kur'ân'ın nurundan ve mizan-1 ¡câzında bulunan nurlarını Kur'an'a karşı muvázene etmek, elbette bir hi-yanettir ve bir cinayettir. Sakın dikkat edinizki nefs-i emmare bu cihette sizi aldatmasın.

    Hem Kur'ân-ı azîmüşşan'ın güneşini ayinelerdeki küçücük cilveleriy-le muvâzene edip kıymetini tenzil etmek ve cidden iltizam ve muhabbete layık olan o nurlara Kur'ân hesabına bir nev'i adâvetkárane ve tenkidka-rane bakmakla onların feyzlerinden mahrum kalmak gibi bir divaneliktir. Acaba Ehadis-i Şerif'e Kur'ân'ı tefsîr ederken Kur'ân ile muvázene edilebi-lir mi? Hakiki bir tefsîrdeki âyâtın güzel hakikatları hakâik-i Kur'âniye ile muvâzene edilebilir mi? Halbuki: Risaleler ise doğrudan doğruya üstadı, menbaı, ma'nâsı ve neticesi hakâik-i îmâniye ve Kur'âniyedir. Ve o hakâi-kin bürhanlarıdır.

    Madem hakikat budur, o risalelerde tezahür eden tavafukat-ı gaybiye doğrudan doğruya Kur'ân-ı Hakîm'in bir nev'i cilve-i icâzıdır. Çünkü: O risaleler i'câz-ı manevîsinin numûneleridir. Ve onlardaki tevâfukât-ı gay-biye o icâzı manevisinin tecessüm etmiş bir nakşıdır, denilebilir. Çünkü o hakâikin mevzuniyeti ve intizamı ve güzelliğidir ki: Öyle muntazam libás-1 üslûbu giyer çıkar.

    ÜÇÜNCÜ MES'ELE

    Kaç sene evvel mucizat-ı Ahmediye (A.S.M.) içindeki icâz-ı Kur'ân'ı beyanında aklı gözüne inmiş tabakasına karşı göz ile görünecek bir nakş-1 icâzı kalb aradı. O zaman berk-i hatif gibi bir sahife-i Kur'âniyede mükerrer Lafzullah muntazam bir kavs sûretinde göründü. O cihetteki Lafzullah'daki müteaddit emârât-ı icâziyeyi yazmak lâzım iken bana unutturuldu. Yüzüm başka cihetlere çevrildi. Yalnız karşı karşıya ve bir sahife arkasındaki sa-hifelerde böyle Lafzullah'ın tekraratı ma'nidâr bir nisbet-i adediye ile gö-

    YanıtlaSil
  82. KUŞEYRİ RİSALESI

    34

    Imam Kuşeyrl'yi tanımak için yazdığı eserleri yanında, yaşadığı ilahi aşk ve edeplerinden de bir derece pay sahibi olmak gereklidir; yoksa äriflerin yaşayarak bulduğu mânevî tatları ve hakikatleri bizler sadece naklederek avunmuş oluruz. 20

    Yüce Allah'tan rızasına giden yolda muvaffakiyet dileriz.

    20 Imam Kuşeyri'nin hayatı ile ilgili bilgiler için müracaat ettiğimiz kaynaklar: Sübki, Tabakatü'ş-Şafiiyye, 3/150-156, İbn Hallikân, Vefeyâtü'l-A'yân, 3/205-207; Zehebî, Siyeru A'lami'n-Nübelá, 18/227-233; Münāvi, el-Kevākibü'd-Dürriyye, 2/187-189; İbnü'l-Mülakkın, Tabakatü'l-Evliya, s. 258-261; Yafii, Mir'âtü'l-Cinân, 3/91-93; Câ-ml, Nefehâtü'l-Üns, 1/446-447; Kâtib Çelebi, Keşfü'z-Zunün, 1//607-608; Süley-man Uludağ, "Kuşeyri", DÍA, 26/473-475; a.mlf., Kuşeyri Risālesi, Giriş Bölümü, s. 11-89.

    YanıtlaSil
  83. MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ

    Hamdolsun yüce Allah'a. O öyle bir Allah'tır ki; melekûtunun (sal-tanat ve mülkünün) yüceliği ile tektendir. Ceberûtunun (her şeye hük-medişinin) güzelliği ile bir tanedir. Birliğinin yüceliği ile azizdir (ulu) ve eşsizdir. Samediyyetinin (her şeyin kendisine muhtaç olma sıfatının) yüksekliği ile mukaddestir (bütün kusur ve ayıplardan uzaktır).

    O, zatı itibariyle herhangi bir varlığa benzemekten çok yücedir. Sıfatlarında, bir sonu olmaktan ve herhangi bir kusuru bulunmaktan uzaktır. O, kendisine has ilâhlık sıfatlara sahiptir. Bütün âyet ve alâ-metler O'nun varlıklardan hiçbirine benzemediğini ispat etmektedir.

    Tesbih ederim o yüce zâtı ki, O'nu hakikatiyle tanımak mümkün değildir; hiçbir akıl O'nu gerçek mânada idrak edemez, hiçbir çokluk O'nu anlatmaya yetmez, hiçbir sınır O'nun zatını çevreleyemez. O'nun hiçbir yardımcısı yoktur; kendisine ortak olan bir çocuğu mevcut değil-dir. Hiçbir sayı O'nun büyüklüğünü ihata ve ifade edemez. Hiçbir me-kân O'nu içinde barındıramaz. O'nun varlığı zamana bağlı değildir. Hiçbir anlayış O'nu takdir edemez; hiçbir hayal O'nu bir şekille tanıtıp tasvir edemez.

    Allah Teâlâ, "Nasıldır?" veya "Nerededir?" şeklinde bir soru ile tanınıp tarif edilmekten yücedir. O, yaptıkları ile zâtı için yeni bir güzel-lik ve kemal elde etmekten yahut işleri ile kendisinden bir kusuru ve ayıbı gidermekten de yücedir (O, bütün kemal sıfatlara sahip olup, bü-tün noksan ve ayıp sayılacak sıfatlardan uzaktır). Çünkü O'nun benze-

    YanıtlaSil
  84. AK DONEM SUFILERININ HAYATI ve HAL TERCÜMELERI

    151

    Abdullah b. Münazil demiştir ki: "Farzlardan birini zayi eden kim-seyi yuce Allah sünnetleri zayi etme belasına düşürür. Sünnetlere anem vermeyen kimsenin de bid'atlara düşmesi yakındır."

    Şu söz de onun:

    Vakitlerinin en faziletlisi, senin nefsinin vesvesesinden emin ol-duğun ve insanların da senin kötü düşüncelerinden kurtulduğu vakittir."

    57. EBŮ ALİ-İ SEKAFI (0.328/939)173

    İlk dönemin zahid sûfilerinden biri de Ebû Ali Muhammed b. Ab-dülvehhâb-ı Sekafi'dir (rah).

    Vaktinin imamı idi. Ebů Hafs Haddad ve Hamdün Kassår ile soh-bet etmiştir. Nişâbur'da tasavvuf onunla yayılmıştır. 328 (939) yılında vefat etmiştir.

    Ebû Ali-i Sekafi demiştir ki: "Bir adam bütün ilimleri toplasa, bü-tün insan grupları ile beraber bulunsa, kâmil bir şeyhin veya bir terbi-ye rehberinin veyahut edep öğreten samimi bir kimsenin terbiyesinde nefsini islah etmeden ulu ariflerin ulaştığı makama ulaşamaz. Kendisi-ne amellerindeki kusurlarını ve nefsinin çirkin sıfatlarını gösteren bir üstattan edep almayan kimseye, amellerin ıslahı (mânevi terbiye) ko-nusunda uymak caiz değildir."

    Ebů Ali-i Sekafi demiştir ki: "Bu ümmete öyle bir zaman gelir ki, o zamanda bir müminin bir münafığa sırtını dayamadan geçimini güzel yapması mümkün olmaz."

    Şu söz de onun: "Yazıklar olsun şu dünyaya ki, gelince bir sürü meşguliyetle gelir; gidince bir sürü hasretle gider. Akıllı kimse, gelişi bir meşguliyet, gidişi bir hasret olan bu dünyaya güvenip dayanmaz."

    Hayatı ve hal tercümesi için bk. Tabakatü's-Süfiyye, s. 361; Tabakatü'ş-Şa'râni, 1/107: Şezerâtü'z-Zeheb, 2/315; Mir'âtü'l-Cinân, 2/290; Siyeru A'lâmi'n-Nübela, 15/280; el-Kevākibü'd-Dürriyye, 2/153; Nefehâtü'l-Üns, s. 249; el-Ensåb, 3/135; Tabakatü'l-Evliya, s. 298; el-Vafi bil-Vefeyat, 4/75; Sübkl, Tabakatü'ş-Şafiiyye, 3/192; Tezkiretü'l-Evliya, s. 413; Evliyalar Ansiklopedisi, 5/103.

    YanıtlaSil
  85. 44 | Hadislerden SEÇMELER

    Bu hadislerde kendisinden ilim öğrenilecek nin vasıfları şöyle belirtilmektedir:

    İbni Ömer (ra) rivayet ediyor:

    İlmi, izzet ve şeref sahiplerinden sorup öğrenin Onların bildikleri varsa yazınız. Çünkü onlar yalan söylemezler.

    Deylemî'nin Müsnedü'l-Firdevs'inden

    Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:

    Kişiye dünyaya kalben bağlanmama arzusu ve az konuşma verildiğini gördüğünüzde, ona yaklaşınız Çünkü ona hikmet telkin ediliyor.

    İbni Mâce. Zühd: 1.

    Bu iki hadiste zikredilen sıfatlara sahip âlimler-den, eğer kendileri hayatta değillerse fakat eser telif etmişlerse eserlerinden ilim öğrenmemizi tevsiye edilmektedir.

    Mesela bunlardan bir tanesi Hz. Ali'dir (ra). Hz. Ali hakkında Peygamberimiz bir hadisinde "Ben il-min şehriyim. Ali ise ilmin kapısıdır. Kim ilim öğ-renmek istiyorsa ilmin kapısına gelsin (İbni Adiyyin el-Kâmil'i, Taberanî'nin Kebîr'i ve Hâkim'in Müs-tedrek'inden." diğer bir hadiste ise "Ali ilmin kasası-dır." (Ebu Yala'nın Müsned'inden.) buyurarak ilmi

    YanıtlaSil
  86. İlім | 45

    Hz. Ali'den ve onun vasıflarına sahip olan, onun yolundan giden gerçek âlimlerden öğrenmemiz ge-rektiğine işaret etmektedir.

    İLİM MECLİSLERİNE KATILMAK

    İbni Abbas (ra), Peygamber Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:

    Resulullah, "Cennet bahçesine uğradığınızda ma-nen besleniniz" buyurdu. Sahabîler, "Ya Resulullah, Cennet bahçeleri nedir?" diye sordular.

    Peygamberimiz, "İlim meclisleridir" buyurdu.

    Taberânî'nin Kebîr'inden.

    Allah'ı tanıtan, bizleri Ona yakınlaştıran ilimle-rin bahsedildiği meclisler ne güzel yerlerdir. Akıllar, zihinler, kalbler, duygu ve latifeler böyle yerlerde ul-vî meselelerle meşgul olur. İnsanlar Cenab-ı Hakkın ilmini, hikmetini, kudretini, sanatını, diğer isim ve sıfatlarını tefekkür ederler. Kur'an'a, hadise dair ilimleri, ibretli ve hikmetli kıssaları öğrenirler. Ek-siklerini tamamlar, yanlış bilgilerini tashih ederler.

    Güzel ahlaklı, mütevazi insanların bulunduğu ilim meclislerinde sıcak ve samimi sohbetler yapılır. İnsan-lar adeta manen beslenir, duygu ve latifelerini doyu-rurlar. Bunların yanında çaylar içilir, çeşitli ikramlar

    YanıtlaSil
  87. 14 Kalb Alemi

    Diğer bir âyet-i kerimede de:

    tadır. "...O zâlimler topluluğu ile oturma." (el-En'am 6/68) buyurulmak-

    İråde, ona tesir edecek müsbet veyâ menfi müessirlerin bidâyette tä-yin, tesbit ve tercihinde kullanılır. Bu haliyle kalb, maruz kaldığı tesirlere göre şekillenişiyle bir çocuk oyuncağı olan "rüzgar gülleri"ne benzer. Za-ten "kalb" kelimesinin lūgatlerdeki karşılığına bakıldığında görülecek olan, "bir şeyi zıddına çevirme, şekil ve renk değiştirme" mânāları da insanın en merkezi uzvu olan kalbdeki bu husûsiyeti te'yid eder mâhiyettedir.

    Asr-1 seâdette cereyan eden şu hadise, kalbdeki "değişme"ye dair bu husûsiyeti gâyet açık bir sürette ifade eder:

    Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahu anh- birgün Hanzala -radıyallâhu anh-'a rastladı. Hâl ve hatırını sordu. Hanzala -radıyallahu anh- büyük bir teessür ve endişe içindeydi:

    "-Hanzala münafık oldu, ey Sıddîk!" dedi. Hazret-i Ebû Bekir:

    "-Sübhanallah! Bu nasıl söz böyle?" deyince Hanzala -radıyallahu anh- şöyle devam etti:

    "Biz, Hazret-i Peygamber'in sohbetinde cennet ve cehennemi ha-tırlıyor, hatta onu gözle görüyormuş gibi bir hâle bürünüyoruz. Rasûlul-lah'ın huzûrundan çıktıktan sonra ise çoluk-çocuğumuzla, dünyevî ma-îşetimizle meşgül oluyoruz. Bu sebeple onun sohbetindeki feyzimiz ve huzûrundaki rūhâniyetimiz kayboluyor. Duyduklarımızı çabucak unuta-rak başka bir hâlete giriyoruz." dedi. Sözün burasında Hazret-i Ebû Be-kir -radıyallahu anh-:

    "-Anlattıklarının benzeri håller bizde de oluyor. Haydi Rasûlullah'a gidip bu mes'eleyi arz edelim." dedi.

    Rasûlullah'a halini anlatan Hanzala'ya Hazret-i Peygamber -sallalla-hu aleyhi ve sellem- Efendimiz cevaben:

    "-Ya Hanzala! Sizin kalpleriniz sohbet ve zikirdeki tefekkür ve murâkabe üzere devam etse, melekler sizinle musafaha ederler. Yol

    YanıtlaSil
  88. Kalb Alemi

    15

    larda size selâm verirler. "Allah Rasûlü, mübarek elini bir sağa bir sola üç kez çevirerek: Lakin insan kalbi bâzan şöyle, bâzan böyledir." bu-yurdu. (Müslim, Kitabu't-Tevbe, 12)

    Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, kalbdeki "telvîn" yani bir hålden diğer bir hâle geçme husūsiyetini bu süretle îzāh buyurmuşlar-dır. Tasavvufun başlıca hedeflerinden biri de, kalbdeki bu "telvin" hali-ni, sohbet ve zikir bereketiyle "temkin"e, yani istikamette karar kılıp sabitleşmeye dönüştürmektir. Sahâbi arasında Hazret-i Ebû Bekir -ra-dıyallahu anh-, bu halin en güzel misâlidir. Mirâc hâdisesinde sergile-diği kalbi sarsılmazlık ile hiçbir tereddüd göstermeksizin Allah Rasû-lü'nü aynen tasdik etmesi, ancak kalbinin kazandığı temkinle îzah olu-nabilir.

    Nitekim müşrikler Mîrâc hadisesi üzerine derhal bir yalanlama fur-yası başlatmışlardı. Maksatları ise, mü'minlerin kalbine şüphe ve vesve-se tohumları ekerek onları îmândan çevirmekti. Bu sebeple pek çok sa-hābîye gittikleri gibi Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahu anh-'a da gittiler ve ona müstehzî bir tavırla:

    "-Duydun mu, seninki semâlara çıktığından bahsediyormuş. Ya bu-na ne diyeceksin?" dediler.

    Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahu anh- ise büyük bir îmân vecdi için-de, müşriklerin kulaklarına hiç duymadıkları ve bedbahtlıklarını bir kat daha katmerleştiren şu dāsitānī sadākat cümlelerini nakşetti:

    "-O ne söylüyorsa doğrudur!.. Çünkü O, asla yalan söyle-mez. Ben O'nun her getirdiğine peşînen inanırım!.."

    Şirkin temsilcileri iğvâ ve vesvese teşebbüslerinin akîm kalmasıyla bir kez daha kendilerine kahrederek elleri boş döndüler.

    Cenâb-ı Hak, melekleri sırf hayra istidadlı kılmış, şeytanları da sâ-dece şer ve igvâya kabiliyetli yaratmıştır. İnsanı ise bu ikisi ortasında bir mevkiye yerleştirmiştir. Bu sebeple insan, ifrat ve tefritten kalbini muhā-faza ederek ne şeytânî bir hâlete düşmeli ve ne de beşer takatinin güç yetiremeyeceği nisbette kendini melekiyyete zorlamalıdır. Fıtratının ge-reği olan muvâzene ve ölçüyü muhafaza etmelidir.

    YanıtlaSil
  89. Yusuf Suresi

    1057

    Azizinin karısı Zelihanın iftirasına uğrayarak bir muddet hapiste, zindanda kaldı. Orada peygamber-likle müşerref oldu. Mısır Melikinin gördüğü rüyayı en sahih olarak Hz. Yusuf (A.S.) tabir ederek bir muddet sonra hapisten çıktı. Rüyadaki tabir gibi Yedi sene bolluk oldu. Ve ondan sonra da ye-di sene kitlik başlamıştı. Hz. Yusuf da hazine nă-zırı tayin edildi. Her tarafdan mahsul, yiyecek al-mağa gelirlerdi. Kenan İllerinde hasta ve Yusufuna ağlamakla gözleri görmez olan Hz. Yakub'un eviåd. ları da mahsul almak için geldiler. Hz. Yusuf evvelä onları tanımazdan geldi, sonra onlara iyilik etti ve babalarını da Mısır'a davet etti. Yusuf'un gömleği-ni gözüne sürmekte Hz. Yakub'un gözleri de acıl mıştı. Yusuf (A.S.) Mısır'a aziz oldu, Zeilha ite ev-lendi. Kardesleri, babası da Mısır'a davet edildi ve mes'udane bir hayata kavuştular. Kısası Enbiya)

    (Hz. Yusuf (kendisi) Cenab-ı Haktan vefa-tını istedi. Ve vefat etti. O saadete mazhar oldu. Demek o dünyevi lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet, kabrin arkasın da vardır ki, Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi hakikatbin bir zat, o gayet lezzetli dünyevi vaziyet Içinde, gayet acı olan mevti istedi, tå öteki saa-dete mazhar olsun....

    Iste Kur'an-ı Hakim'in su belágatına bak ki, Kissa Yusuf'un hätimesini ne suretie haber verdi. O haberde dinleyenlere elem ve teessüf değil, belki bir müjde ve bir sürur ilave ediyor. Hem İrşad edi-yor ki, kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır... Hem Hz. Yusuf'un ali sıddıkiyye-tini gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak ve en sürurlu håleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftun etmiyor. yine ahireti istiyor. M.)

    یوسف سورانی Yusuf Suresi K. Kerimin 12. suresidir. Mekkidir.

    YUSA (A.S.): Hz. Musådan (A,S.) sonra peygamber olmuş ve Beni İsraili çöl-lerden kurtarmıştı. Ondan sonra pek çok reisler Yahudilerin İdaresinde bulundu, bazan da häkim-siz kalarak esaret hayatı yaşadılar. Tå bir müddet sonra Ismall (A.S.) hakim oldu. Onbir sene Beni Is-räili idare etti. Sonra İçlerinden bir malik olmasını Istediler. Ismall (A.S.) Tâlut'u intihab eyledi. Beni İsrail meliklerinin birincisi Tâlut oldu. Tajut salta-nata geçtikten sonra Hz. İsmailin (A.S.) tedbiri üze-re Beni İsrailden bir ordu tertib etti. Ve Filistin ü zerine yürüdü. Düşmanları Amelika ordusu karsı

    YOUS

    geldi. Reisleri Cătut meydana çıkıp er istedi, Ta lut tarafından Hz. Davut çıktı ve Călut'u oldurdü. Bir müddet sonra deviete, Beni İsraile Hz. Davut (A.5.) häkim oldu. Amelika ile sonradan bir muha rebede Tälut öldü, Davut (A.S.) nübüvvetle saltana-ti cem' eyledi. Kudüs'ü pay-i taht eyledi. Kirk sene Idareyi Musanın (A.5.) seriatı üzerine Beni İsraili idare eyledi.

    YUZ f. Kaplanı andırır yır

    tici bir hayvan, pars.

    YUZE f. El açan, dilenci.

    YOBS: Kurutuk.

    YUBUSET: Kuruluk,

    YODI: (Yed. C.) Eller.

    مک YOMKIN : Olabilir, mümkün

    olur.

    YOMN (Yümün) Kuvvetli

    uğur, bereket,

    5

    من ابيات Yamni iman İman kuvveti,

    Imändan gelen bereket ve kuvvet, saadet.

    YOMNA: Sağ taraf, sağ el.

    YOMNE: Yemen alacaların-

    dan bir alaca kumas.

    YÜMNI: Uğura, berekete alt.

    Uğurlu. YOMUM (Yemm. C.) Deniz-

    ler.

    بحان

    YÖRNA: Kına.

    YOSCAN: Yeşil taylasanlar.

    YUSR (Yüsür): Kolaylık. Ge.

    YOSRA Sol taraf. Sol el, nişlik. Rahatlık. Zenginlik. Gina. Refah.

    (Eyser'in müennesi)

    سرت YOSRET: Kolaylık, sühulet.

    Rahat.

    YOSRUG Ot arasında olan

    kırmızı bir böcek.

    YOSUR: Ekşi yüzlü olmak.

    yüsr.

    YOSOR: Kolaylık, sühulet,

    YOTM: (Bu kellme esåsen In-firad mänasına gelir) Bir çocuğun pederi vefat et-mekje pedersiz kalması ki: Bu, yalnız insanlara mahsustur. Hayvanatta ise välldesiz kalmaya denir. Yetim de denir. (L.R.)

    بلوس YOUS: (Ye's. C.) Yelsier,

    ümitsizlikler, kederler.

    YanıtlaSil
  90. Yevm-i nüsur

    1056

    Kıyamet Günü.

    Yevma nüsur Kıyamet günü, mahser günu. Herkesin amel defterinin açılıp neşre-dilip gösterileceği gün.

    مشاك Yevm- sek Saban-ı Şerifin otuzuncu günü. Ramazan olması zannedilip ancak hität görülmedikçe oruç tutulması münasib olma-yan gün,

    بتاد Yevm-i tenad: Kıyamet günü.

    يام الفاح Yevm-ül fetih: Mekke-i Müker-

    remenin fethi. بور الحين Yevm-ül hamis Persembe gü

    nü. Beşinci gün.

    يوم الخلود Yevm-ül hulud: Kıyamet günü.

    بدر الخروج

    Yevm-ül huruc: Kıyamet günü.

    بون الحر Yevm-ün nahr Zilhiccenin o-

    nuncu günu. جم الثلاثي Yevm-üt teläki Kıyamet gü

    nü. Ruz-u mahser.

    بو پامیریا Yevmen fe yevmen: Günden

    güne, gittikçe.

    Yevmi Günlük, Güne ait.

    Yevmiye Gündelik. Bir gün-

    Günlük ha-lük çalışmanın neticesi alınan ücret. diseleri günü gününe kaydetmeğe yarıyan defter, ga-zete.

    YEZ: 1. Bağ, bahçe, tarla vs.

    gibi arazilerin etrafına çekilen dikenli çalı. Çit.

    بدان YEZDAN f. Cenab-ı Hak.

    (Mecusilerce): Hayırları yaratan hayır İlâhı dedik-leri mevhum mâbud.

    ve müteällik. بردانی Yezdani İlahi. Yezdana ait

    sl.

    يرك YEZEK : f. Bekçi, gece bekçi-

    يريد YEZID : (HI: 26-64) Hz. Mua-

    vlyenin (R.A.) oğlu ve Emeviye Devletinin ikinci Halifesi. Şamda doğdu. Zamanında Kerbela hadi-se-i elimesi meydana geldi.

    يزيد بن أبي سفيان YEZİD BİN EBİ SÜFYAN:

    Ebu Süfyanın oğlu. Hz. Muaviyenin büyük kardeşi Idi. Ashab-ı kiramdan ve çok säilh bir zåt olup, Mekke-i Mükerremenin fethinde müslüman oldu. Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık Radıyallahü anh'ın Şa-ma gönderdiği orduda bir birliğin kumandanı idi. Hz. Ömer zamanında Filistin välisi olmuştu. Ta-undan vefät eyledi. (R.A.)

    YOGA Bâtıl Hind felsefe sis-

    temi. Bunlar tam bir dalgınlık ve hareketsizlik ile ve çile çekmekle gayelerine ulaşacaklarını sanarlar.

    YOGI: Hindistanda çilecilere يومي

    (yogalara) verilen isim.

    یولداش YOLDAŞ: Yol arkadaşı.

    YORDAM: t. Edā. Alâyiş,

    tantana, debdebe. kanlık, yatkınlık, Çabukluk. بوردام Meleke, çalım, çeviklik, alış-

    YORUM Uydurma bir keli-

    medir. (Bak: Tefsir)

    mek) بر زماماق Yorumlamak (Bak: Tefsir et-

    پرجه YUCE : f. Damla, katre.

    پودا YUDA : Hz. İsa'nın (A.S.) ha-

    varilerindendir ve kendisine ihanet edip kendisini İhbar etmiştir, Yehuda veya Yuda Şem'un da denir.

    Ol hangi acib sır ki, çıkar göklere İså, Kimdir çekilen çarmıha, kimdir yine Yuda. E.L.) بود لون

    YUDLUN: Tarhun otu.

    YUG: Boyunduruk.

    YUH: (Yuhā) Güneşin isimle-

    YanıtlaSil
  91. 1056

    YUSUF (A.S.)

    rindendir. Türkcede, birisine karşı hakaret için söylenen kelimedir, Kalabalıkla haykırılan hakaret kelimesidir. Buna "yuha çekmek" denir.

    YUHANNA: Hz. Isa'nin (A. S.) havarilerinden birisidir. İncillerden birisini yaz-mistir, Ibranicede Yahya manasına gelir. Yuhan-nes, Ohannes, Con (Fr: Jan) denir.

    IN YUNUS (AS.): Beni Israll Peygamberlerinden ve Kur'ân-ı Kerimde bahsi ge-cenlerdendir. Elyesä (A.S.) dan sonra Ninova seh. rine gönderildi. Sehir ahalisi kendisine itaat etme. diği için müteessir olarak bir gemiye binmiş ve o radan denize atılmış, Cenab-ı Haktan emir almadan sehri terk ettiğinden bu hai başına gelmişti, Büyük bir balık onu yuttu. Hz. Yunus tam bir litica ile Al-lah'a dua etti ve balık onu gece, bir sahil kenarına bırakıverdi. Sihhat bularak tekrar Ninova seh-rinde ahkam lähiyeyi tebliğe devam etti.

    (İşte Hz. Yunus Aleyhisselâmın birinci va-ziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyette-yiz. Gecemiz İstikbaldir. İstikbalimiz nazar-ı gaf-letie onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz şu sergerdən küre-i zemini-mizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bu-lunuyor. Onun denizinden bin derece daha korku-ludur. Bizim heva-yı nefsimiz hutumuz (balığımız) dur. Hayat- ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut onun hutundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder, bizim hutumuz ise yüz milyon seneler hayatın mah-vına çalışıyor. Madem hakiki vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunusa (A.S.) iktidäen umum es-babdan yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya Mü-sebbibül-Esbäb olan Rabbimize iltică edip "La itähe Illä ente subhaneke inni küntü minezzálimin" de-mellyiz, L.)

    یوسی سوری Yunus Suresi: K. Kerimin 10. suresidir, Mekkidir.

    پرس ابره YUNUS EMRE: (Vefatı Mi: 1320) Porsuk Nehrinin Sakaryaya döküldüğü yere yakın Sarıköyde doğduğu söylenir. Tasavvufi halk edebiyatının vell säiri olan Yunus Emre, yaşadığı devirde halk tabakasını İrşad ve tenvir etmiştir. Bir çok memleketleri ve bu arada Konya, Şam ve A-zerbeycanı dolaştı. Konyada Mevlâna lle görüştü. Risalet-In Nasuhiye isminde Mesnevi tarzında bir eser yazdı. Şiirleri daha sonra "Divan" adlı bir ki-tabta toplandı.

    Mevcudattaki her zerrede Cenab-ı Hakkın varlık ve birliğini okutturan Bediüzzaman Said Nur-si Hazretleri, bir eserinde, sinek kanadının harika san'atından, tevhide delil ve alåmet olduğundan bahsederken şöyle der:

    "- Bir sineğin kanadı, vücudu ne kadar ha-rika bir san'at-ı Rabbaniye olduğuna lätifāne bir İşåret olarak meşhur Yunus Emre'nin bu fıkrası ne güzel bildirir:

    Bir sineğin kanadın, kırk kağnıya yüklettim. Kırkı da çekemedi, şöy e kaldı yazılı..."

    يوسف YUSUF (A,S.): Hz. Yakubun (A.S.) oniki oğlundan en küçüğü idi. Babası kendi-sini çok severdi. Gördüğü bir rü'yayı babası tabir ederek Peygamber olacağını ve bütün kardeşleri-nin kendisine itaat edeceklerini söyledi. Kardeşleri kendisini kıskandıkları İçin bir hile ile izini kaybet-mek istediler ve bir kuyuya attılar. Oradan Muir'a giden kervancılar aldılar. Mısır'da köle diye sattılar. Sarayda Mısır Maliye nazırının yanında hizmet e-derdi, Güzelliği, temizliği dillere destan oldu. Mısır

    YanıtlaSil
  92. BİR AYET

    ...Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz. (Enbiya, 21/35)

    MÜSLÜMAN'IN AFETLERE BAKIŞI NASIL OLMALIDIR?

    İnsanın; Rabbine, kendine ve yaşadığı topluma karşı olduğu gibi tabiata karşı da yükümlülükleri vardır. Bu durum ona, öncelikle tabiatın bir nimet ve ema-net olduğu bilinciyle, onu tahrip ve ifsat etmeden hareket etme sorumluluğu yükler. Öte yandan insanoğlu, tabiatın doğal işleyişinden kaynaklanan birtakım afetlerle karşılaşabileceği gibi kendi ihmal ve hatalarının acı neticeleriyle de yüzleşmek durumunda kalabilmektedir. Bunlarla başa çıkabilmenin yolu, afet ve musibetler karşısında serinkanlı davranışlar sergilemekten geçer. Acı ve ıstıraplara sabredip en güzel şekilde mücadele edenler, ahirette büyük mükafata, ebedî huzur ve refaha kavuşacaklardır. Ancak musibetler karşısında sabret-mek, hiçbir şey yapmadan sadece beklemek ve sıkıntılara çaresizce katlanmak değildir. Aksine sabretmek, metîn olmak, olumsuzlukları gidermek için azim ve kararlılık göstermek, olanlardan dersler çıkarmak, sorumlulukları hatırla-mak, hülasa maddi ve manevi alanda yapılması gerekenleri yerine getirmektir.

    YanıtlaSil
  93. F

    L

    AHLAK

    Platon'a göre insan ruhunda uç temel duygu-eğilim vard Bilgelik (sophia), cesaret (andreia), ve ölçüluluk (sophrosyn dalet (dikaiosyne) erdemidir. İnsandaki bu uç duygu arasın Ancak bu üçü arasındaki dengeyi asıl sağlayabilecek olan ise ne kadar bir denge sağlanabilirse, birbirleriyle çatışmaları en gellenebilirse, insan o kadar adil olur. Bu dengeyi sağlayacak lan da episteme yani bilgidir. Adaletin kişi bakımından gerçek ticilerin üreticilerin ve koruyucuların, her birinin kendi uzer leşmesi, bu şekilde olurken; toplumda gerçekleşmesi ise, yon lerine düşen ödevleri yerine getirmeleri ile gerçekleşir. (Tep 1998,15)

    Platon'un öğrencisi Aristo'ya gelince o da iyiyi, en önemli b hedef olarak belirlemektedir. Ona göre, insan sadece düşüne bir varlık ve toplumsal bir varlık değil, aynı zamanda "en yüll sek iyi yi ve "mutluluğu" amaç edinen bir varlıktır. Bu neden le; "her ustalık ve her araştırma, benzer şekilde her eylem tasarım, bir iyiyi amaçlar görünmektedir, bu yüzden iyi, her ş yin amaçladığı şey olarak pek yerinde tanımlanmıştır." Aristo kinci adım olarak, en yüksek iyi (mutlak iyi)yi belirlemeye ç lışır ve buna "eudaimenia" yani mutluluk der. Demek ki yap lanların amacı olan mutluluk, kendisi amaç ve kendine yet bir şey olarak görünüyor. Bedenin parçaları arasında uyum lursa, insan sağlıklı olur. İnsan ruhunun unsurları olan akıl, tiha ve irade arasında doğru bir ilişki olursa, insan mutlu olu (MacIntyre, 2001, 69)

    Mutluluk Aristo'ya göre, "ruhun tam erdeme göre etkinliğ dir, erdem ise ruhun akla göre etkinliğidir. Bu nedenle erde mutluluğun temel şartıdır. Mahiyet olarak ise "erdem, düşün düşüne tercih edilen bir huydur. Bize göre kişinin orta, akıllı ve uslu şekilde belirlediği bir huydur. O halde mutluluk ve e dem, insan aklı ve düşüncesinin temel hedeflerinden birisi is bunu konu edinen duyguların kaynağı da "insan aklı" olarak be lirlenmektedir.

    Aristo sonuçta etiği, hangi erdemlerin iyi olduğunu bi gösteren bilim olarak tanımlamaktadır. Böylece etiğin konus olan erdem ile akıl ve bilgi arasında bir bağ kurmaktadır. A ile erdem arasındaki bu bağı şu ifadelerinden anlayabiliriz: "e dem, yalnızca doğru akla uygun eylem değil, aynı zamanı doğru akla giden bir huydur." (Aristoteles, Nikomakhos Etiği

    İlk çağ filozoflarının akıl ile erdem arasında kurdukları il kiye başka örnekler de verilebilir. Mesela, Stoalılar ve Epikü

    108

    NOPRO-YAZ/2006

    YanıtlaSil
  94. AHLAK OLGUSUNUN KAYNAĞI NEDİR?

    cüler. Stoalıların etik anlayışlarında "en yüksek iyi erdemdir, başka kendiliğinden iyi başka bir şey yoktur. Erdem duyguları-mutluluğa da ancak erdem sayesinde ulaşılabilir. Erdemden mızın istekleri karşısında gösterdiğimiz özgürlüktür. Onlar bu-na "apatheia" demektedirler. Apatheia, insanın tabiatina ve ak-la uygunluk halidir. Bu nedenle akıllı bir varlık olarak insan i-çin en önemli ödev aklına ve tabiatina uygun yaşamaktır. Ak-la uygun yaşamak, erdemli olmanın, erdemli yaşamak ise mut-lu olmanın tek yoludur. Erdemli olmanın yolu da logosa, yani bilgeliğe sahip olmaktan geçer. (Tepe, 1998, 16)

    Epikür hayvanları örnek alarak hazcılık düşüncesini gelişti-rir. Eğer hayvanlar acıdan kaçıp hazza yöneliyorlarsa, bizim de böyle davranmamız gerektiğini düşünür. Ancak o, hazzı sadece maddi zevk alma ile sınırlandırmayarak, ikiye ayırır: Statik ve dinamik. Epikür'e göre bedeni hazlar hiçbir zaman tatmin edi-lemez, bu hazların peşinde koşanlar hiçbir zaman huzur bula-mazlar. İnsanı mutlu kılacak hazlar, bütün bir hayat boyu süre-cek kalıcı ve sürekli (dinamik) hazlardır. (Cevizci, 2000, 225)

    İlkçağlarda ortaya atılan hedonist-hazcı felsefe ise, insanı fizyolojik bir hayvana indirgemektir. Bu felsefeye göre, insan tıpkı hayvanlar gibi, hayatta elde edebildiği kadar zevki yaşa-malıdır. Hedonist öğretilerin arasında bazı nüanslar olmakla birlikte, temel amaçlarının hazzın miktarının arttırılması ile mutluluğu bir tutma ve acıdan mümkün olduğunca uzaklaşma olduğu söylenebilir.

    Ortaçağda hem İslam dünyasında, hem de Hıristiyan - Batı dünyasında ahlak felsefesinin problemleri ile ilgilenilmiştir. Ö-zellikle ahlak felsefesinin en önemli problemlerinden olan "er-dem", "iyi" ve "kötü" kavramlarının mahiyeti üzerine ortaçağda hem İslam filozofları hem de Hıristiyan düşünürler tartışmış-lardır. Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd'ün temsil ettiği Meşşai dü-şünürlerine göre, bu kavramların ele alınış biçimi, Aristo'nun düşüncelerinin paralelinde gelişmiştir, denilebilir. Diğer ekolle-rin bu konu üzerine yaptıkları tartışmalarla ilgili de kısa bir ö-zet verelim: Mesela, "Bir şey Allah öyle istediği için mi iyidir, yoksa o şeyin bizzat kendisi iyi olduğu için mi Allah onu iste-miştir?" sorusu filozoflardan başka kelamcıların da tartıştığı so-rulardandır.

    Bu soru İslam düşüncesinde özellikle Eş'ariye ve Mu'tezile kelamcıları arasında tartışma konusu olmuştur. Mesela Ebu'l-Hasan el-Eş'ari ve onun takipçileri olan kelamcılara göre; "Bir

    109

    NOPBU YAZ/2006

    YanıtlaSil
  95. 232

    KOĞUCULUK

    Koğucu sihirbazdan daha tehlikelidir. Çünkü sihirbazın bir ayda ya-pamadığı kötülüğü koğucu bir saatte gerçekleştirir.

    Denilir ki:

    Koğuculuk, şeytanın yaptıklarından daha zararlıdır. Çünkü şeytan işini kuruntu ve vesvese vererek yaparken, koğucu yüz yüze ve açıktan iş görür.

    Allah Teâlâ bir ayette kağuculuğu 'odun' olarak nitelemiştir.

    İlgili ayet şöyledir: "Odun taşıyan kadın" Tefsircilerin çoğunluğu-na göre ayette geçen odundan maksat, koğuculuktur.

    Koğuculuğun odun olarak isimlendirilmesinin sebebi, insanlar ara-sında düşmanlık ve kavga meydana getirmesidir. Böylece ateşi tutuşturan oduna benzemiş oluyor.

    Eksem b. Safiy şöyle diyor:

    Şu dört sınıf kimse zelil (önemsiz) dir.

    1. Koğucu.

    2. Yalancı.

    3. Borçlu.

    4. Yetim.

    Ubeydullah el- Kureşi anlatıyor:

    Adamın biri şu yedi sorunun cevabını öğrenmek üzere bir âlime ulaşmak için tam yedi yüz fersah yol gitti.

    Älimin yanına vardığında ona şöyle dedi:

    Ben Allah'ın sana verdiği ilimden faydalanmak için yanına geldim.

    Şu konularda beni aydınlat:

    1. Gökyüzünden daha ağır olan şey nedir?

    2. Yeryüzünden daha geniş olan şey nedir?

    3. Taştan daha katı olan şey nedir?

    4. Ateşten daha sıcak olan şey nedir?

    5. Zemherirden daha soğuk olan nedir?

    6. Denizden daha derin olan nedir?

    7. Yetimden daha zayıf olan kimdir?

    Bazı rivayetlerde yedinci soru şöyledir:

    Leheb 2

    YanıtlaSil
  96. TENBİHÜ'L GAFİLİN

    233

    _ Zehirden daha öldürücü olan nedir?

    Alim şöyle cevap verdi:

    1. Suçsuz birine iftira atmak göklerden daha ağırdır.

    2. Hak hukuk, bütün yeryüzünden daha geniştir.

    3. Kanaat etmeyi bilen bir kalp denizlerden daha derindir.

    4. Hırs, ateşten daha sıcaktır.

    5. İhtiyacını karşılamayacak olan bir yakınına/dostuna muhtaç olman zemherirden daha soğuktur.

    6. Kâfirin kalbi taştan daha katıdır.

    7. Koğuculuk başkaları tarafından öğrenildiğinde bunu yapan kişinin hali yetimden daha zayıftır. Yani koğuculuk yapanın bu özelliği başakları tarafından bilindiğinde bu kişi rezil rüsva olur.

    Diğer rivayete göre bu sorunun cevabı şöyledir:

    Koğuculuk zehirden daha öldürürcüdür.

    İbn Ömer (ra) Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Allah cenneti yarattığı zaman ona, "konuş" dedi.

    Bunun üzerine cennet şöyle dedi:

    Bana girebilen kimse mutlu ve mesud olur.

    Şanı yüce olan Allah şöyle buyurdu:

    "İzzet ve celâlim hakkı için söylüyorum ki, şu sekiz grup insanın sende asla yeri yoktur:

    1. Sürekli içki içen.

    2. Zina yapmayı adet haline getiren.

    3. Koğuculuk yapan.

    4. Eşini başkalarından kıskanmayan, onu pazarlayan.

    5. Yönettiği kimselere zulmeden yönetici.

    6. Kadınlara özenip, kadınca davranışlar sergileyen erkek.

    7. Sılai rahimi terk eden.

    8. Şunları yapacağım diye Allah adına söz verip de sözünü yerine ge-tirmeyen.""

    Hasan Basri (ra) şöyle diyor:

    'Bk. Iraki, el-Muğni, 3/243

    YanıtlaSil
  97. سورة نفره (۲۰۱۷)

    (نور) عنوانی اس صراط اوستنده کی ماللرینی آلوی اختصاصی و مصری افاده ابدی ( نور)

    (هد) ضمير بن اولان اخافوس او نارك شدت تأثر كر من اشار ندر زرا خلقك افشاری با ناري انسانك آنتی سوند، او انسان چومه متاثر اولور

    (وَتَرَكَهُهُ في ظلمات لا تُنصَرُونَ ) حرف عطف اولان (3) او نارك ايکی ضرری جمع تمن اولد قطری

    افاده ابدسور علیى، فيه الدينك سلب ايديلون سوندير المندر المنحى الم ظالعتاك اوزاره الدراس اليد يلعب كيبيدير يا عيدر.

    (ترک) عنوانی ایس اونار روح بر جد حزء قابوقه حکمنده اولد فارندن، بولساون حالی او ناردن علاقه ي كعب بتون بتون ترك ابد يلمه الرين دلالت ايور.

    (في) إداتك افاده ایتدیگی ظرفیتدن آقلاتی ای که ظلمتك شد تندن، او نارك نظرنده هرش عدمه کیمن ، بالكن ظلمت قالمشدر اونارده دهستاندن او ظاعتي کند يارين قبر با بشار و ایچند كيروب كيز المشهر در

    لمات ) بو كلمه نك جمع صیغه سیاله ذكرى ايسده، گيجه نك قراط فی ایله برابر با وطارك ظالمتند.

    او نكرك وهلرنده يأس وخوفك پرونده وحشت و دهشت... و زمان رنده سکون و سکو تیار حاصل اولان ظلمت الر کی، در لودر لو ظلمتهار وجوده كامار در.

    (ظلمات ) کلمہ سندھ کی تذکیر ایس او کبھی ظلم تارك امه الني كور مد و کرندن، كند يلر نجم مجهول والف ایدیالمه من بو طاقيم ظلمت الى اولديغنه اشار تدر.

    (لا يبصرون) جمله سی، مصيبت الملك ان بیوگنی کو ترید زیرا کوزی کوروه بین آدم، با چومه بادار جاکر كوزلرینی غائب ايد ناي، يك كيزلى مصيبتارك المهريني دائما مكيبيورلر.

    الا بصرُونَ ) تك صيغة مضارع ايله ذكرى، او نارك وضعية المريني تصوير ليله خير الك كوزي او کنه كثير وب احضار ایدر که، سامع خیرالی له دهشتهاريني كورسون. وجداني له عبرت السين.

    لا يُبْصِرُونَ) نك مفعول ز يراقیلمی، تعميم الجوندر شویله که او نار منطقه لرینی کور میبو لر که جلب و محافظه ای سیداری تھی کہ کسی کو میور برکه، اجتناب ایینهای آر قد اشارینی کور میور ترکیه به پارچه فر حلا نسينار. حمدان که هر بريس تك باشيله او ظلمت ايجنده والمشاردر.

    LA

    YanıtlaSil
  98. عدم

    Adem: Yokluk

    بلب

    Celb: Çekme

    جنع

    Cem: Toplama

    آنتال

    Emsal: Denkler, benzerler

    حرف عطف

    Harfi at: İki kelime veya cumleyi birbirine bağlayan harf, bağlaç

    حضر

    Hasr: Mahsús kılma

    خوف

    Haus: Korku

    اجتناب اختصاص

    İctinab: Çekinme

    İhtisas: Hususi kılma

    إخضار

    ihzar: Hazırlama

    الْبَان İlbas: Giydirme

    إضافة

    izafe: İsim tamlaması, bağlama

    مجمول

    Mechul: Bilinmeyen

    مَفْعُول

    Meful: Fiilden etkilenen şahıs veya nesne

    كلب

    Selb: Çekip alma

    صيغة مضارع

    Siga-i muzâri': Fiilin geniş zaman biçimi

    شِدَّتِ تَأْثُرْ

    Şiddet-i teessür: Şiddetli etkilenme

    تعبية

    Tamim: Umúmileştirme

    تنكير

    Tenkir: Bir ismi belirsiz kılma

    الآن

    Ülfet: Alışma

    وَحْشَتْ

    Vahşet: Ürküntü, yalnızlık

    يأس

    Yeis: Ümitsizlik

    صبير

    Zamir: İsmin yerini tutan kelime

    ظرفيت

    Zarfiyet: Zarf olma, içine alma ma'nası

    ظلمت

    Zulmet: Karanlık

    YanıtlaSil
  99. 109, 17-20

    )نور( unvanı ise, stråt ustündeki hällerini andırır. İhtisası ve hasrı ifade eden un (A) zamirine olan izafesi, onların şiddet-teessürlerine işarettir. Zira halkın atesleri vanarken bir insanın atesi sonse, o insan cok muteessir olur

    وتركة في علمات و تتسترون Harf-i atıf olan )3(

    onların iki zararı cem' etmiş olduklarım ifade ediyor. Birisi, ziyalarının selb edilip söndürülmesidir. İkincisi ise, zulmetin onlara ilbås edilip giydirilmesidir.

    33 ünvanı ise, onlar ruhsuz bir cesed, içsız bir kabuk hükmünde olduklarından, bu gibilerin håli, onlardan alåkayı kesip bütün bütün terk edilmelerine delalet eder.

    (3) edâtının ifade ettiği zarfiyetten anlaşılır ki, zulmetin şiddetinden, onların nazarında her sey ademe gitmiş, yalnız zulmet kalmıştır. Onlar da dehşetlerinden o zulmeti kendilerine kabir yapmışlar. Ve içine girip gizlenmişlerdir.

    الكاه Bu kelimenin cem'-i sigasıyla zikri ise, gecenin karanlığı ile beraber bulutların zulmetinden, onların ruhlarında yeis ve havfın yerlerinde vahşet ve dehşet, ve zamanlarında sükün ve sükünetiyle hâsıl olan zulmetler gibi, türlü türlü zulmetler vücûda gelmişlerdir.

    ظلمات kelimesindeki tenkir ise, o gibi zulmetlerin emsålini görmediklerinden, kendilerince meçhúl ve ülfet edilmemiş birtakım zulmetler olduğuna işarettir.

    لا يُنصرون cümlesi, musibetlerin en büyüğünü gösterir. Zirá gözü görmeyen adam, pek çok belälar çeker. Gözlerini gäib edenler, pek gizli musibetlerin elemlerini dâimâ çekiyorlar.

    لا ينصيرون 'nin siga-i muzări ile zikri, onların vaz'iyetlerini tasvir ile hayalin gözü önüne getirip ihzår eder ki, sâmi' hayâliyle dehşetlerini görsün. Vicdanıyla ibret alsın.

    لا ينصيرون 'nin mefülsüz bırakılması, ta'mim içindır. Şöyle ki: Onlar menfaatlerini görmüyorlar ki, celb ve muhafaza etsinler. Tehlikeleri görmüyorlar ki, ictinab etsinler. Arkadaşlarını görmüyorlar ki, bir parça ferahlansınlar. Sanki her birisi tek başıyla o zulmet içinde kalmışlardır.

    YanıtlaSil
  100. 273

    ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    Ola bilir ki, burada bulunan kimse, bunları, daha iyi anlar bir kimseye tebliğ etmiş bulunur. (66)

    Allah, yüzünü ağartsın o kimsenin ki, bizden bir Hadis işitip onu eaberler ve tebliğ eder.... (67)

    Benden görmüş, benden işitmiş, benden sormuş olduğunuz şey-lerde bana isnad ederek yalan uyduran kimse de, Cehennemdeki yeri-ne hazırlansın! buyurmuştur. (68)

    Peygamberimiz, bir Hadislerinde de «İlimden bir şey sorulup ta, onu, saklayan kimseye, yüce Allah, Kıyamet günü Ateşten gemle gem vuracaktır! buyurarak ilmi ketm etmenin Ahiretteki cezasının deh-şetini duyurmuştur. (69)

    Ebû Zerrülgıfari «Resûlullah Aleyhisselâm, bize üç şeyi:

    1. İyiliği buyurmamızı,

    2. Kötülükten men etmemizi,

    3. İnsanlara, Sünnetleri öğretmemizi önemle emr buyurdu.» demiştir. (70)

    Kendisinin Mina'da Cemretülvusta yanında oturduğu, insanla-rın, başına toplanıp kendisine bir takım meseleler sordukları sırada, bir adam gelip başına dikilir ve «Sen, fetvå vermekten men olunma-muş mı idin?» diye sorar.

    Ebû Zerrülgıfari, başını kaldırıp ona bakar ve «Sen, der, benim üzerime Murâkıp mısın?» (71)

    Kafasına işaret ederek Kılıcı, buraya dayasanız, ben de, Resû-lullah Aleyhisselâmdan duyduğum bir sözü, başım kesilmeden önce tebliğ edebileceğime kanâat getirsem, muhakkak, o sözü tebliğ ede-rim!» der. (72)

    Peygamberimizin Yetiştirip Müftilik Yetkisi Verdiği İlim Adamlarından Başlıcaları:

    1. Hz. Ebû Bekir,

    2. Hz. Ömer,

    3. Hz. Osman (73),

    (65) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 185, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 37, 39, 41, Buhari Sahih c. 6, s. 236, Müslim Sahih c. 3, s. 1306 (67) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 183, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 322, İbn-i Mâce Sünen c. 1, s. 85 (68) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 412

    (69) Ebû Davud, Sünen c. 3, s. 321, İbn-i Mâce Sünen c. 1, s. 98

    (70) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 165, Darimi Sünen c. 1, s. 111

    (71) Dârimi Sünen c. 1, s. 112

    (72) Buhari Sahih c. 1, s. 25, Dârimi Sünen c. 1, s. 112

    (73) İbni Sa'd Tabakat c. 2, s. 334, 335, 348, 350, Zehebi Siyerü Alâmünnübelâ c. 1, s. 324

    YanıtlaSil
  101. PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET

    4. Ha. All,

    5. Übey b. KA'B,

    6. Muaz b. Cebel,

    7. Zeyd b. Såbit (74),

    Abdullah b. Mes'ud (75),

    Abdurrahman b. Avf (76),

    10. Ebû Müsal'eş'ari (77)

    11. Selmanulfarist,

    12. Ebüdderda Uveymir,

    13. Ammar b. Yasir,

    14. Huzeyfetülyeman. (78)

    Peygamberimizin Yetiştirip Kendilerine Kadılık Yetkisi Verdiği İlim Adamlarından Başlıcaları:

    1. Hz. Ömer,

    2. Hz. All,

    3. Zeyd b. Såbit,

    4. Ebû Mûsal'eşari (79)

    5. Muaz b. Cebel (80)

    6. Huzeyfetülyeman. (81)

    Peygamberimizin Yetiştirdiği İlim Kaynakları:

    Misver b. Mahreme'ye göre Eshabın ilmi, altı kişiye:

    1. Hz. Ömer'e,

    2. Hz. All'ye,

    3. Hz. Osman'a,

    4. Muaz b. Cebel'e,

    5. Übeyy b. Ka'b'a,

    6. Zeyd b. Sabit'e dayanmakta idi.

    277

    Mesruk ta «Resûlullah Aleyhisselâmın Eshabile görüşüp konuş-

    tum. Onların ilimlerinin altı zata:

    1. Ömer'e,

    2. Ali'ye,

    (74) fbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 350, Zehebi Siyerü Alümünnübelä c. 1, a. 324

    (75) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 351, Zehebt. Siyerü Älâmünnübelá c. 2, a. 310

    (76) 1bn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 340

    (77) Zehebt Siyerű Álämünnübelá c. 2, s. 279, 310

    (78) Muhibbüttaberi Riyadunnadra c. 1, s. 140

    (79) Ibn-1 Sa'd Tabakat c. 2, s. 351

    (80) Ibn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 347-348

    (8) Ibn-i Mice Sünen c. 2, 8. 785

    YanıtlaSil
  102. MECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE

    256

    Meselâ, müstevda' kendisinde vedia olan nukûdu umuruna sarf ile istihlâk etse zâmin olur. Bu suretde nezdinde emanet olan bir kese nukûdu ol veçhile sarf edip de ba'dehu kendi malından yerine koyduktan sonra teaddi ve taksir olmaksızın zâyi' olsa zamândan kurtulamaz.

    Ve keza müstevda' yedinde vedia olan hayvana bila izin binip de giderken gerek fevkalåde sürmekle ve gerek diğer sebeble ve ge-rek bila sebeb telef olsa veyahut esna-yı rahda sirkat olunsa müs-tevda' ol hayvanı zâmin olur.

    Kezalik harîk vukuunda müstevda' vediayı diğer mahalle nakle muktedirken nakletmeyip de muhterik olsa zamân lâzım gelir.

    MADDE 788 Vediayı sahibinin izni olmaksızın diğer mal ile yek-diğerinden tefrik olunamıyacak suretde karıştırmak teaddidir.

    Binaenaleyh müstevda' kendisinde vedia olan bir mikdar yüzlük altunları kendisinin yüzlük altunlarıyla bila izin karıştırdıktan sonra zâyi' olsa yahut sirkat olunsa zâmin olur. Ve keza müstevda'dan başka bir kimse mezkûr altunları ol veçhile karıştırsa ol kimse zâmin olur.

    MADDE 789

    Müstevda eğer vediayı sahibinin izniyle madde-i ânifede beyan olunduğu üzre diğer mal ile karıştırsa yahut kendi-sinin sun'u olmaksızın iki mal birbiriyle kezalik yekdiğerinden tef-rik olunmayacak surette karışsa mesela, bir sandık derûnunda vedia olan altun kesesi yırtılıp içindeki altunlar diğer altunlarla karışsa mecmûunda müstevda ile sahib-i vedia hisseleri mikdarınca şerik olurlar. Bu halde bila teaddi velâ taksir telef ve zâyi olsa zâman lâzım gelmez.

    MADDE 790 Müstevda vediayı bilâ izin âhara îda' edemez. Edip de ba'dehu telef olsa zâmin olur.

    Ve eğer müstevda-i sânînin teaddi ya taksiriyle telef olmuşsa mûdi dilerse müstevda-i sâniye tazmin ettirir ve dilerse müstevda-1 evvele tazmin ettirip, o dahi müstevda-i sânîye rücu' eder.

    MADDE 791 Müstevda vediayı âhar kimseye îda' edip de mûdi' müciz olsa müstevda-i evvel aradan çıkıp ol kimse müstevda olur.

    MADDE 792 Müstevda vedîayı sahibinin izniyle istimal ede-bildiği gibi âhara icar ve idre ve rehn dahi edebilir.

    Amma sahibinin izni olmaksızın âhara icar ya iâre veya rehn edip de vedia müste cîr ya müsteîr yahut mürtehin yedinde telef ya zâyi olsa yahut kiymetine noksan gelse müstevda'a zamân lâzım gelir.

    YanıtlaSil
  103. KITABOL EMANAT

    257

    MADDE 793 Müstevda emanet akçeyi bild izin dhara ikraz ve tes-Um edip de sahibi milela olmasa müstevda ol akçeyi zamin olur.

    Kezalik kendisinde vedia olan akçe ile sahibinin dhara olan dey-nini eda ettikde sahibi razı olmasa zdmin olur.

    MADDE 794 Vediayı sahibi taleb ettikde kendisine red ve tes-Umi lazım gelir. Ve red ve teslimin meûneti ya'ni külfeti ve masrafı mûdl'a aid olur.

    Ve müdi taleb ettikde milstevda vermeyip de vedia telef ya zayi olsa zamin olur.

    Fakat hin-i talepte vedia uzak mahalde bulunmak gibi bir özür-den naşi veremeyip de telef ya zâyi olmuş ise ol halde zamân là-zim gelmez.

    MADDE 795 Müstevda vediayı bizzat yahut emini ile red ve teslim eder. Ve emini ile red ve irsal ettiği suretde kabl-el vusûl vedia bila teaddi velá taksir telef ya zâyi olsa zamân lâzım gelmez.

    MADDE 796 Iki kimse müşterek mallarını bir kimseye ida' et-tikden sonra ol şeriklerden birisi gelip de dharın gıyabında his-sesini müstevda'dan taleb ettikde vedia eğer misliyyatdan ise müs-tevda anın hissesini kendisine verir. Ve eğer kryemiyyatdan ise vermes,

    MADDE 797 Vediayı teslimde mekân-ı ida' mu'teberdir.

    Mesela, İstanbul'da ida' olunan meta' yine İstanbulda teslim olu-nur, Edirne'de teslim etmek üzre müstevda'a cebr olunamaz.

    MADDE 798 Vedianın menații sahibinindir.

    Mesela, emanet olunan hayvanın yavrusu ve sütü ve yünü sa-hibine aid olur.

    MADDE 799 Sahib-i vedia ğaib olup da üzerine nafakası vacib olan kimsenin müracaatı üzerine hakim ol ğaibin vedia olan akçe-sinden ol kimseye nafaka takdir ettikde müstevda kendi yedinde vedia olan akçeden ol kimsenin nafakasına sarf etse zamân lâzım gelmes.

    Fakat hakimin emri olmaksızın sarf ederse zâmin olur.

    MADDE 800 Müstevda'a cünün arız olup da sahv ve ifákatinden yeis geldikde kabl-el-cinne ahz etmiş olduğu vedia aynen mevoud olmasa sahibi mu'teber kefil göstererek mecnunun malından tazmine selahiyyeti vardır.

    Fakat sonra kendine ifakat gelip de vediayı sahibine red etmiş yahut bila teaddi vela taksir vedia telef ya zâyi olmuş idüğini be-

    O. H. T. Mecello F: 17

    YanıtlaSil
  104. 744

    HADIS-1 GERİFLER

    7) SUFYAN b. ABDÜLLAH'tan r.a. naklen MÜSLİM rivayet edi. yor:

    Diyor ki:

    Ya Resûlallah, bana İslâm dininde bir söz söyle.. Ki artık sen-den başkasına bir şey sormayayım?.

    Dedim, şöyle buyurdu: «Allah'a inandım de, sonra istikamet sahibi ol..»



    İstikamet odur ki: İnsanın içi dışına çıktığı zaman, kendisini utandır-maya..

    **

    Raviler: MÜSLİM, 5. Hadis-i Şerifte.. SUFYAN b. ABDULLAH' Ise aşağıya alıyoruz:

    SUFYAN 6. ABDULLAH: Babasının adı, EBU RABIA.. SEKAPI TAIFI.. Bir heyetle gelip laláma girdi.. O günkü sorusuna karşılık bu Hadis-i Şerif buyruldu.

    Sahih rivayetlere göre, HÜNEYN gazasında şchid olmuştur. Allah ondan razı olsun..

    ** 8) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor: Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:

    <>>

    ** Bu hal kıyamete yakın bir zamanda olacaktır. Dinli ile dinsiz karışacak, bir insana bakılınca, kâfir midir; mümin midir bilinemeyecek.. Allah korusun..

    **

    Ravi menkıbeleri, 5. Hadis-i Şerifte..

    الدرس التاسع والاربعون في الاقتصاد في الطاعة لثلا تمل النفس

    قال الله تعالى : يريد الله بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْمُسْرَ . ۱

    YanıtlaSil
  105. VE VAAZ ÖRNEKLERİ

    745

    KIKRDOKUZUNCU DERS

    NEFSE BIKKINLIK GELMEMESİ İÇİN İBADETTE ORTA HALLI OLMAK

    1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

    <>

    **

    Dinimiz, kolaylık dinidir. Zahirde ağır gibi görünen bazı ibadet-lerin pek kolay olduğunu anlayabilmek için, yapılan ibadete karşılık, verilecek pek büyük mükafatı düşünmeli..

    BAKARA suresinin 185. âyetidir.

    ۲ وروى الشيخان عن السيدة عائشة رضي الله عنها أن النبي صلى الله عليه وسلم

    دخل عليها وَعِنْدَهَا امْرَأَةٌ ، قال : مَنْ هَذِهِ ؟؟ قالت هذه فلانة تذكرُ مِن صلاتها قالَ : مَهُ عَلَيْكُمْ بِما تُطِيقُونَ ، فَوَاللَّهِ لَا يَمَلُّ اللَّهُ حَتَّى تَمَلُوا . وكان أحب الدين إليه ما داوم صاحبه عليه .

    الدِّينُ بُسْرٌ ، وَلَنْ يُشَادُ الدِّينَ أَحَدٌ إِلَّا غَلَبَهُ ، فَسَدَّدُوا وَقَارِبُوا وَأَبْشِرُوا وَاسْتَمِينُوا بِالْغُدْوَةِ وَالرَّوْحَةِ وَشَيْءٍ مِنَ الدُّجَةِ .

    ( رواه البخاري )

    2) Hz. AIŞE'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyor:

    Peygamber S.A. bir gün onun -Aişe'nin yanına gitti.. Ora-

    da bir kadın da vardı; sordu:

    <>>

    *

    ** Burada yardım istemek, ibadetlerinizi vaktinde yapmaya bakınız, manâsı çıkar... Bilhassa âyet ve hadislerde belirtildiği şekilde..

    ***

    Ravilerin menkıbeleri, 2. 5. ve 8. Hadis-i Şerifte..

    YanıtlaSil
  106. F

    fezail-i ahlâkiye

    27

    fezall-i ahlakiye فضائل اخلاقي : ahlaki faziletler, ahlakça üstün vasıflar. (nitelikler)

    fezail-i ilmiye فضائل علميه : ilimce ustün vasıf lar. (nitelikler)

    fezail-i İslamiye فضائل إسلامه : İslamiyetteki fa-ziletler, (üstün sıfatlar, nitelikler)

    fezail-i kelamiye 1 : فصائل كلاميه.söz sanatlarıyla ilgili üstün vasıflar(nitelikler); 2.sözü güzel ve değerli yapan üstünlükler

    fezayih (fazayih( فضائح : ayıplar, rezaletler, kü-çültücü haller

    feze فرع : )feza) korku, dehşet

    feze'-i ekber (feza'-ı ekber فزع أكبر en yük korku, cehennemin verdiği dehşet, aşırı bü-yük korku (Bak. Kur'an, 21:103)

    feleke 1: فلکه.ozet 2. sonuç 3.bir kararın ya-zılmış özeti 4.bir soruşturma veya mahkeme tutanağının özeti

    fezleke-i esma فذلكة أسماء : Allaha .c. ait( isimlerinin mânalarının özeti

    fezleke-i tevhid فدلكة توحيد : Allah'ın (c.c.) birli-ğini özetle belirtme

    fikarat 1: فقرات.fıkralar, parağraflar, yazıdaki bölümler, kısımır, cümleler 2.kıssalar, hiká-yeler

    fikdan فقدان : yokluk, bulunmama, eksiklik

    fikdan - hile فقدان حیله : hilesizlik, aldatmazlık

    fikh (fikih( 1: فقه.bir şeyi düşünerk ve akılla bilme, bir şeyi sebepleriyle ve sonuçlarıyla tam olarak bilme 2.muhakeme, düşünme, akıl yürütme, anlama, kavrama 3.İslâm hu-kuku

    fikh-ekber 1 : فقه أكبر.en büyük fıkıh ilmi; en önemli İslâmi hukuk ilmi 2.en önemli iman ilmi 3.en yüksek akıl ve doğru düşünme ilmi (bak. fıkh-ül ekber)

    Fikh - Ekber فقه أكبر : İmam-ı Azam Ebu Hani-fe'nin ünlü eserinin adı

    fikh-ül ekber (fikh-ekber 1 : فقه الأكبر.en bü yük fıkıh ilmi, iman esaslarını açıklayan ilim dalı 2.İslâm fıkhının nazarî (teorik) temelle-rini inceleyen bölüm

    fikih فقه : )bak fikh.(

    fikra 1 : فقره.yazılmış yazının bir bölümü, bir kısmı; parağraf 2.kanun maddelerinin her biri 3.kıssa, hikâye 4.bir konuya belli bir gö-rüş altında açıklayan kısa gazete makalesif (yazısı) 5.omurga eklemlerinin her biri

    1 I 1 1

    YanıtlaSil
  107. firaki dalle

    274

    fikra-i Arabiye Arapça yazılmış par

    ça, bölüm fikrai Galib فقرة غالب: Ahmet Galib'in fıkrası,

    yani, divan edebiyatında kullanılan şiir şe killerinden biri olan "terkib-i bend" tarzın daki manzumesi. Bu manzume 17 fikra yani "bend"tir. Manzume, Risale-i Nur kitapla övmektedir. Bazı önemli Risalelerdeki teva-rini samimi duygu ve özlü (veciz) ifadelerle fuklara işaret ederek (bak. tevafuk) Risale-lerin Allah'tan månevi bir yardım ve desteğe sahip olduğunu hatırlatmaktadır. Muallim (Öğretmen) Ahmed Galib (Allah c.c. rahmet eylesin), Üstad Bediüzzaman'ın mübarek talebelerinden biri idi. Üstad Hazretlerinin O'nun hakkında övücü sözleri vardır. Mesela der ki: "Galib Bey'in iki eli var, sağ elini bana vermiş, benim hesabıma yazıyar, sol eli de kendine kalmış" "Cenab-ı Hak, Galib Bey gibi çok fedakarları İslâm ordusuna yetiştirsin!" Üstad Bediüzzamanın; "Sözler" adlı eserinin temize çekilmesinde Muallim Ahmet Galib'in değerli hizmeti geçtiğini belirterek Risale-i Nur hakkındaki şiirini, "Mektubat" adlı ese-rin yirmisekizinci Mektub'unun sonlarına almış. Ahmet Galib'in (r.a.) Risale-i Nur için işaret ettiği tevafuk olayına kendi isminde biz tanık olduk. Şöyle ki: Bu sözlüğün ek-sik ve yanlış yerlerini düzeltirken bu yerlere sıra numarası verildi. "fıkra-1 Galib" sözünde geçen "Galib" isminin ilk harfi küçük harfle "galib" diye yazılmıştı. Düzletmek için ve-rilen numara 1032 idi. "Galib" غالب isminin "ebced" hesabına göre (bak. ebced) değeri he-sab edildi. G-1000+L=30+B=2; 1032 eder. Bu sayı, düzeltme sıra numarasının aynıdır. Bu da, Üstad'ın bu mübarek muallim talebesinin mânevî bir tevafukudur, denilebilir

    fikrai Gavsiye فقره غوليه : "Gavs-1 A'zam" (en büyük yardım edici evliya) mânasındaki ün-vanıyla anılan Abdulkadir-i Geylani'ni (k.s.) sözlerinden bir bölüm

    fikra-i manidar فقرة معنیدار : manalı sözlerden bir bölüm

    fikrai rana فقرة رعنا : güzel ve hoş bir söz veya yazı

    firak فرق : .firkalar, partiler, gruplar, toplu-luklar 2.sünnete bağlıların yolu demek olan Ehl-i Sünnet mezheplerinden ayrılan diğer mezhepler

    firaki dalle فرق ضاله : doğru yoldan sapmış fır-kalar, gruplar, topluluklar

    YanıtlaSil
  108. trakt dålle-i İslamiye

    frakt dalle-i Islamiye فرق صاله اسلام Islam dünyasındaki doğru yoldan sapmış fırkalar,

    275

    fitri kanun

    gruplar rake fesadiye فرق فاديه bozguncu gruplar

    firaki fesadiye ve ihtilaliye فرق فدیه و اختلالیه borguncu ve ihtilalci (devrimci) gruplar

    franca (firancala( رانجه - فرانجله francala, ka-liteli (iyi) cinsten yapılmış ince uzun ekmek Fiat Fiat Nehri, Doğu Anadolu Dağla-rından çıkarak Urfa-Gaziantep il sınırı ara-sından geçen, Suriye topraklarına ve oradan Irak topraklarına giren ve Basra şehri yakın larında Dicle Nehri ile birleşerek Şat-ül Arab adını alan Basra Körfezine dökülen büyük

    akarsu

    rfura 1 : فرفره.firıldak 2.topaç

    eka : grup, topluluk, particilik; mezhep; siyasi parti

    turka-lazime فرقة عظيمه : büyük grup, büyük

    topluluk

    turka-i dalle فرقة ضله : doğru yoldan sapmış top luluk, sapkın grup, sapkın mezhep

    firk-i halisa (halise( فرقة خالصه : iyi niyetli grup-lar

    firka-i naciye فرقة ناجيه : kurtuluşa eren toplu luk

    firka-i naciye-i kamile فرقة ناجيه كامله : Islamda istenen månevi olgunluğa ulaşmış (kâmil) ve kurtuluşa ermiş (naci) topluluk (mezhep)

    firtina 1 : فورطنه.sert rüzgâr 2.sert rüzgârın nizde veya kum çöllerinde meydana getirdiği dalgalanma 3.(mec.) toplumda meydana ge len şidetli karışıklık, çalkantı ve kötü durum 4.(mec.) ruhsal sıkıntı ve bunalım

    firtina-i ruhiye فورطنة روحيه : ruhsal bunalım ve sıkıntı

    fisk 1 : فسق.sınır tanımama, aşırılık 2.doğru yol-dan sapma 3.günah; günahkârlık; Allah'ın )c.c.) emirlerini tanımama, Allah'a (c.c.) isyan

    fisk u sefahet فسق و سفاهت : fisk ve sefahet (bak. fisk, sefahet.)

    1: فيشقى.hayvan dışkısı (gübre) 2.pislik

    fitr 1: قطر.oruç açmak 2.fitre, oruç sadakası, sağlıkta kalış sadakası, yaradılış sadakası

    fitrat ğu yaradılş kanunları 1: فطرت.yaradılış 2.Allah'ın (c.c.) koydu-

    fitrat asliye فطرت اصل asli fitrat, esas yara dılış; İslam dinini yaşamaya 1 yaşamaya elverişli olarak Allah (c.c.) tarafından yaratılan ve doğuştan sonra bozulmaya uğramamış yaradılış

    fitrat-ı beşer (ly) insanın yaradılışı ve temel özelliği, insanın çevrenin kötü etkisi ile bozulmamış ruh yapısı

    fitrat - eşya فطرت أشياء : varlıkların yaradılışı ve

    temel özellikleri

    çek hayatın yaradılış ve temel özelliği fıtrat-ı hayat-ı hakikiye فطرت حیات حقیقیه : ger

    fıtrativeفطرت إ Allah'ın (c.c.) eseri

    olan yaratılış

    fıtratı insan(Insaniye( فطرت إنسان : insanın ya radılışı ve temel özelliği, biyolojik ve ruhsal yapısı

    fitrat insaniyet فطرت انسانيت : insanlığın yara dılışındaki temel özellik

    fıtrati selime فطرت سلیمه : sağlam ve bozulma ya uğramamış yaradılış

    fıtratı zatiye فطرت ذاتيه : sahsa ait yaradılış ve temel özellik, yaradılıştaki temel yapı

    fıtratı zişuur فطرت ذیشعور : düşünme ve hisset-

    me özelliğine sahip

    fıtratça فطرتجه : yaradılışça, yaradılış özelliği

    bakımından

    fitri (y( 1: فطری.yaradılıştan, doğuştan 2.ya-radılışla ilgili 3.yaradılış kanunlarına uygun, yaradılışa uygun

    de-fitrilik فطريلك : yaradılış kanunlarına uygun-luk, yaradılışa uygunluk

    fitri celalet فطری جلالت : doğuştan olan sert mi-zaç, yaradılıştan olan sertlik karakteri, sert

    karakter

    fitri celadet قطری جلالت : yaradılıştan olan ce-saret ve yiğitlik

    fitri halet فطری حالت : yaradılıştaki hål, yaradı-lıştan gelen normal durum

    fitri hareket قطری حرکت : yaradılıştan ileri ge-len normal hareket ve davranış

    fitri hizmet فطری خدمت : yaratılmış varlıkların,

    üzerlerindeki Allah'ın (c.c.) san'atlarını gö-rebilenlere gösterip Allah'ı (c.c.) tanıtmakla veya Allah'ın (c.c.) tabiata koyduğu kanunla-ra uymakla yaptıkları kulluk görevi, hizmet

    fitri kanun قطری قانون : varlıkların yaradılışları-kanun, tabiattaki varlıkların ve olayların na uygun durum ve hareketlerini belirleyen

    fitrat acibe فطرت عجیبه : hayret verici yaradılış

    YanıtlaSil
  109. 511

    15823. Bir darıdan lapa olmaz.

    15824. Bir er kişi evlense, altmış hatun (kadın) ağlar

    15825. Bir gece, sobada da geçirilir.

    15826. Bir iş yürüyecek olursa, dik yokuşa karşı da yürür, yürümeyecekse, yokuş aşağı da yürümez.

    15827. Bir kadının doğum sancısı tutsa, bütün kadınların içi sızlarmış.

    15828. Bir kadının hilesi, kırk erkeğinkinden artıktır. (Bizde: Kadının fendi, erkeği yendi.)

    15829. Bir kapeklik içmiş, on kapeklik sarhoş olmuş.

    15830. Bir kez atılmış çarığı, yeniden giymezler.

    15831. Bir (kez) tükürülmüşü, geri alamazsın.

    15832. Bir korkan it, üç gün ürür (havlar).

    15833. Bir sıçırgan sığır (inek), bütün sürüyü pisletir.

    15834. Bir tat da bal tat!

    15835. Biri tokmak, biri kama birini al da öbürünü döv!

    15836. Birisi akça (para) yığıyor, öbürü kese dikiyor.

    15837. Birisi ölmeden, öbürü iyi gün görmez.

    15838. Birlik dirliktir.

    15839. Biz evlenince, gece kısa (oldu).

    15840. Biz, kapçıkta (çuvalda) yatmaz.

    15841. Boktan kürek olmuş.

    15842. Borcunu gizleyen batmış, hastalığını gizleyen ölmüş.

    15843. Boynu tasmalı it, ava yaramaz.

    15844. Börk (kalpak) atmakla, böriden (kurttan) kurtulamazsın.

    15845. Börksüzün kürkü (kalpaksızın gösterişi) yok.

    15846. Börkü (kalpağı) olanın, gösterişi de var.

    15847. Budala ile karşılıklıca ağırlaşmaktansa, akıllı ile taş taşı (yeğdir).

    15848. Budala (kişi) karısını över, akıllı (kişi) atını över.

    15849. Budalanın börkü (kalpağı) değil, özü (kendisi) budala.

    15850. Budalayı ekip yetiştirmezler.

    15851. Bugünkü işi yarına bırakan kişinin işi, hiç bitmez.

    15852. Burnu yukarı. (Burnu büyük, kibirli, kurumlu.)

    15853. Büyücüye gitme, başına kaygı alma!

    15854. Canım rahat ederse, yarıkta da yaşarım.

    15855. Cevher, yerde yatmaz (kalmaz, kaldırılır).

    YanıtlaSil
  110. 510

    15791. Bal, balçık da yedirir.

    15792. "Bal" demekle, bir (kez) eksilir; parmak dokunsa, ikinci (kez) eksilir.

    15793. "Bal tatlı" diye parmak yutulmaz.

    15794. Bal tutan, parmak yalar.

    15795. Balta vuruncaya (dek), tomruk dinlenir.

    15796. Başı havada olana karşı sen de başını göğe değinceye (dek) yüksek tut; eğilene (alçak gönüllüye) karşı sen de başını yere değinceye (dek) alçak tut!

    15797. Başı kel olsa da gönlü aydın olsun!

    15798. Başıma tay değmemiş ya!

    15799. Başına gelirse, başmakçı (kunduracı) da olursun.

    15800. Başını taşa vursan da geri dönmez artık.

    15801. Başka ülkede sultan olmaktansa, kendi ülkende taban ol (daha iyi).

    15802. Başkalarına çatma, sana da çatarlar.

    15803. Başkasına çukur kazma, kendin düşersin (içine).

    15804. Başkasının giyimi tez kirlenir, atı çabuk terler (yorulur).

    15805. Başkasının kapısını vurma, seninkini de vururlar.

    15806. Başkasının kaygısı (derdi), düşten (bile) geri.

    15807. Başkasının kiçeği (payı), büyük görünür. (Bizde: Komşunun tavuğu, komşuya kaz görünür.)

    15808. Bayram ağırlaması, karşılıklı olmak (gerek).

    15809. Becerikli kadın çavdar unundan kebap yapar. beceriksiz kadın buğday ununu harap (berbat) eder.

    15810. Bekârın boyunun bit yer, malını it yer.

    15811. Beklenen gelip yetecek.

    15812. Beklenmeyen konuk (Tanrı misafiri), kadirli olur.

    15813. Belâ ağaç başından yürümez, adam başından yürür.

    15814. Bileği kalın olan, bir kişiyi devirir; bilimi kalın olan, bin kişiyi alt eder.

    15815. Bilen bildiğini işler, bilmeyen parmağını dişler.

    15816. "Biliyorum" dedin, tutuldun; "bilmiyorum" dedin, kurtuldun.

    15817. Bilmediğim, bildiğimden daha hayırlı; “biliyorum" dedim de başıma dayak değdi.

    15818. "Bilmem" bir söz, "bilirim" çok söz.

    15819. Bilmeyenin bileği ağrımaz.

    15820. Binersen kendi atına bin, başkasının atı tez yorulur.

    15821. Bir ata iki hamut giydirmezler.

    15822. Bir atın yardımıyla yüz at su içmiş.

    YanıtlaSil
  111. geni Muhammedü'l-Emin'le (asm) Ebu Talib'in yanına gitti. Tekliflerini ona iletti Hz. Abbas memnuniyetle kabul ettiği teklifi hemen hayata geçirmek üzere, ye-

    Peygamberimizin (asm) Hayatı

    TARİHTE BUGÜN

    -1908-Bediüzzaman'ın bir makalesi İttihad ve Terakki gazetesinde yayınlandı.

    1923-Medresetüzzehra teklifi, Lâyiha Encümenince müzakereye değer bulundu.

    1924 - Bediüzzaman'ın Van'a son gelişi.

    1951 - Bediüzzaman "Demokratlara büyük bir hakikatı ihtar" başlıklı bir mektup kaleme aldı.

    9

    CUMA

    FRIDAY

    EYLÜL

    SEPTEMBER

    BIR AYET

    Kim Allah'ın çizdiği sınırları aşarsa, zalimlerin tä kendisidir.

    Bakara Suresi: 229

    BİR HADİS

    Bazı nafile namazlarınızı evde kılın. Evlerinizi kabirlere

    çevirmeyin.

    Buhari, Salât: 52

    Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır.

    HİCRİ: 3 R.EVVEL 1446 - RUMI: 24 AĞUSTOS 1440

    Sözler

    HIZIR: 124-GÜN: 250 KALAN: 116-GÜN, KIS.: 2 DK

    Imsak

    Öğle

    İkindi Akşam Yatsı

    Imsak

    Öğle

    İkindi

    Akşam Yatsı

    Güneş

    Güneş

    YanıtlaSil
  112. 2025 BEDIUZZAMAN TAKVIMI

    TARİHTE BUGÜN

    1944-Son Osmanlı Halifesi Abdülmecid, Paris'te vefat etti.

    1960 - Çanakkale Anıtı törenle açıldı.

    1969-Mescid-i Aksa Yahudî fanatiklerce kundaklandı.

    AĞUSTOS

    21

    PERŞEMBE

    27 1447 SAFER

    RUMI: 8 AĞUSTOS 1441

    HIZIR: 108

    Rabbine hamdederek Onu tesbih et ve Ondan mağfiret dile.

    Nasr: 3

    BİR HADİS

    Bir kadın güzel koku sürünüp bunu hissetsinler diye bir topluluğa uğrarsa, zina etmiş olur.

    Ebu Davud, Tereccüd: 7

    Kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir şeyi gâyesiz, nizamsız göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gâyesiz olabilirsin?

    Sözler

    İmsak

    Günes

    Öğle

    Yatsı

    İmsak

    Günes

    Öğle

    İkindi

    Aksam

    Yatsı

    İkindi Aksam

    YanıtlaSil
  113. SAMI NAASUREND RUBANNED ALBATRETLERI

    NOEN METLI SU

    İNZİVA YOK! HİZMET ve İRŞAD VAR!..

    . Kişi, insanlarla beraber olup onlara hizmet edince, halvete çekildiği zamanlardan daha fazla gönül huzuru elde eder.

    (Yani kesrette vahdete nail olur, kalabalıklar içindeyken Cenâb-ı Hak ile beraber olabilirse, gönlü daha fazla huzura kavuşur.)

    >Bizim yolumuzda gönül âlemi ancak bu şekilde inkişaf eder.

    . Bizim yolumuz sohbet yoludur.

    Halvette şöhret, şöhrette ise âfet vardır.

    Hayır ve bereket, birlik ve beraberliktedir.

    Birlikte olmak, sohbetle mümkündür.

    Ancak bu hâlin gerçekleşmesi, sohbetin faydalı olması şartına bağlıdır.

    Bir kişinin başkasıyla sohbeti ise benliği terk edip hiçliğe bürünmekle

    hâsıl olur. (Enisüt-Talibin, s. 90, Reşahát, s. 68; Ebü'l-Käsım, er-Risäletül-Bahäiyye, vr. 522, 62а)

    TEZKİYE ve HİMMET

    Bizim sohbetimize gelenlerin bir kısmının kalbinde muhabbet tohumu varsa da, dünyaya olan alâkaları ve bunun oluşturduğu pislik sebebiyle bu tohum filiz verip büyüyemez.

    Bize düşen vazife, onların kalbini bu nefsânî arzulardan temizleyerek muhabbet tohumunu filizlendirmektir.

    Bazılarının kalbinde ise muhabbet tohumundan eser yoktur. Bizim bütün himmetimiz / gayretimiz, onların kalbinde muhabbet oluşması içindir. (Enisü't-Talibin, s. 90, Ebü'l-Kasım, er-Risaletül-Bahdiyye, vr. 63b, Muhammed Bakır, Makāmát, s. 59)

    2612

    YanıtlaSil
  114. YILLARCA HİZMET

    Üstâdım bana;

    <<-Kalplere dikkat et! Düşkünleri, zayıfları ve gönlü kırıkları gözeterek onlara hizmet et! Halkın küçük gördüğü ve iltifat etmediği kişilere sen iltifat et ve onlara karşı tevâzu ve mahviyet göster!>> tavsiyesinde bulundu. Ben de üstâdımın işaret ettiği üzere bir müddet bu hizmetlerle meşgul oldum. Sonra, tekrar o aziz dost bana buyurdu ki:

    <<-Hayvanların bakımını da tevâzu ve îtinâ ile yerine getir. Zira hayvanlar da Allah Teâlâ'nın mahlûkudur. (Onlardaki tecellileri müşâhede et! Onlara Hâlık'ın şefkat nazarıyla bakmaya gayret et!) Hasta ve yaralı olanların tedavisiyle meşgul ol!>>>

    Bu emir üzerine hayvanların hizmetlerini görmeyi kendime vazife edindim.

    Yine aziz üstâdım bana;

    <<<-Yol ve geçitlerin bakımı ile meşgul ol! Eğer yol üzerinde insanların hoşlanmayacağı bir şey görürsen onu kaldırıp temizle ki oradan geçenlere bir zarar gelmesin!» dedi. Bundan sonra o hizmetle meşgul olmaya başladım.

    Öyle ki, bahsettiğim bu yedi sene zarfında üstüm başım hep toz toprak içinde olurdu. O Allah dostunun bana emrettiği her ameli, büyük bir sadâkatle yerine getirdim. O amellerden her birinin kendi ahvâlim üzerindeki neticelerini de müşâhede ettim.

    (Bkz. Enisüt-Talibin, s. 49-50; Muhammed Bakır, Makāmât, s. 17-18)

    YanıtlaSil
  115. VELĪ, KERAMETE ALDANMAZ

    Nakşibend fânilerin iltifatlarından kendini koruyabilmek için kera-metlerini gizlerdi. Bir gün kendi-sinden kerâmet talep ettiklerinde;

    "-Bizim kerâmetimiz ortadadır. Zira bu kadar günah yükümüz varken hâlâ yeryüzünde yürüyebiliyoruz." buyurdular.

    (Enisü't-Talibin, s. 112; Ebü'l-Kasım, er-Risåletü'l-Bahaiyye, vr. 58a)

    Müridleri, kendisinde gördükleri kerâmetlerden bahsedince de; "-Onlar müridlerin kerâmetleridir." diyerek tevâzu gösterdiler.

    (Ahmed Käsâni, Adabü's-Sålikin, vr. 58a)

    Kendilerinden hârikulâde hâller zuhûr ettiğinde ise, dervişlerine dâimâ şu tembihte bulunurlardı:

    "-Ey dostlar! Bizim bu hâllerde irademiz yoktur. Yani bunun gibi keyfiyetlerin zuhûru bizim talebimizle değildir, Allah tarafındandır.

    Fakir, müflis, âciz ve pür-taksîr olandan bir şey zuhûr etmez!"

    Rasûlullah Efendimiz, mevcûdâtın en kâmili ve Allâh'a en yakını olup duâları makbul olduğu hâlde, ona şu hitap vâkî olmuştur:

    <<<...Attığın zaman Sen atmadın, lâkin Allah attı...» (el-Enfål, 17)

    O hâlde düşünmek îcâb eder ki, bizim gibi bîçâre ve âciz ümmetinin hâli nasıldır?!.

    Dervişlerden zuhûr eden hârikulâde hâllerde kendilerinin bir hissesi yoktur. Belki o tür şeyler, tâliplerin Hak yolundaki ufuklarının açılması içindir.

    (Enisüt-Talibin, s. 156)

    YanıtlaSil
  116. 184/Hadislerden Seçmeler

    rinden farklıysa dünya meyvesiyle Cennet mey. vesi de birbirlerinden o kadar farklıdır. ...

    Enes'den (ra) rivayetle:

    içindeki herşeyden daha hayırlıdır. Birinizi Cennette yayı veya kamçısının kapladığı kada Allah yolunda bir defa sefere çıkmak dünya bir yer dünya ve içindeki herşeyden daha hayu görünse, yerle gök arası güzel koku ile dolar ve ile hdir. Cennet kadınlarından bir tanesi dünyay sinin arasını aydınlatırdı. Başındaki baş örtüs dünya ve içindeki herşeyden daha hayırlıdır.

    Buhari, Cihad: 5, 6, 73: Rikak: 2,50

    ***

    Cennet kadınları

    Ümmü Seleme, Peygambere (asm) bir gün Resulullah! Dünyada ki kadınları mih, yok Cennetteki huriler mi daha iyidir?" diye sor Resulullah (asm); "Dünyadaki kadınların üstio lüğü, yüzün astara üstünlüğü gibidir" d cevap verir. Ümmü Seleme; "Niçin" deyince şöyle cevap verir; "Dünyadaki kadınlar nam kıldıkları, oruç tuttukları ve birçok ibadetler bulundukları için"

    Tabarani'den nal

    Mevdudi, Tefhimü'l-Kur'ân Terc.,

    ***

    YanıtlaSil
  117. Ahiret Hayatı / 185

    Jen (ranha) rivayetle:

    tburileri meleklerin tesbihinden yara-

    İbni Mürdeveyh'ten.

    Allah itaatkâr kulları için Cennet gibi Thr hayatta, gözlerin görmediği, kulakların diği, akılların anlamaktan âciz kaldığı der hazırlamıştır. İşte bu Cennet nimetle-en birisi de "huriler" dir. Kur'ân-ı Kerim'in çok ayetinde bu hurilerden söz edilir. Bu denden birisi şu mealdedir:

    Cennette sadefinde saklı inciler gibi, iri göz-nier vardır."

    Peygamberimiz de pek çok hadislerinde huri-ve vasıflarından bahsetmiştir. İşte bu lerinde de hurilerin meleklerin tesbihinden dığına dikkat çekmektedir. Câmiü's-de yer alan bir önceki hadislerinde de Pey-berimiz hurilerin zaferandan yaratıldığını miştir.

    Peygamberimiz bu hadisleriyle hurilerin eşsiz elliklerine dikkat çekmektedir. İnsan, hurile-güzelliğini tasavvur etmek isterse, gördüğü duyduğu en güzel şeyi düşünsün. Sonra

    YanıtlaSil
  118. 36

    SIRR-1 INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE-MAIDETUL-KURAN

    ler bu ilmi başkasından ellerinden geldiğince saklamaya çalışmışlardır. Bun-kamil meşayih bu ilmi almıştır. Gerek Ehl-i Beyt, gerekse büyük veli meşayih. lardan bazı zâtlar demişler ki: "Bu ilme hakkıyla vakıf olacak olan, ancak ahir. zamanda gelecek Hazret-i Mehdi'dir.

    Halifelerinden Me'mun'un Halifeliğe geçtiği sırada, kendisine mektub yaza-Nasılki Ehl-i Beyt'ten bu ilme vakıf olan Ali İbn-i Musa Er-Rida', Abbast rak; kendisinden sonra onu halifeliğe, veliahd seçtiğini bildirmis. Imam-Musa ise, ona cevaben; aynı mektubun sonundaki bos kâğıda yazmış ki: "Evet amma Cifir ve Camia ilmi, bu işin bitmiyeceğini göstermektedir." Nitekim fil-hakika, netice de öyle olmuştur...

    Hem İbn Talha demiştir ki: "Cifir ve Camia" iki ayrı ayrı mübarek kitap. lardır. Bunlardan birisi, İmam-ı Ali Küfe'de iken minber üstünde söylemiş, ta-lebeleri de not alıp kaydetmişlerdir. İkincisi de; Peygamber (A.S.M.) Hazret-i Ali'ye (R.A.) hususî ve sırlı bir şekilde söylemiş ve ona emretmiş ki "Bunu ted-vin et" Hazret-i Ali'de onu müteferrik harfler halinde ve Hz.Ademin suhufu şeklinde bir deri üstünde yazmıştır. Sonra da bu eser, insanlar arasıhda şöh-ret bulmuştur. Bu ilimle meşgül olan insanlar da onu çeşitli şekillerde uygu-lamışlardır.

    Bazı zâtlar ise, demişler ki: "Bu ilmi, Ca'fer-i Sâdık (R.A.) deri üstünde yaz-mış ve kaideleştirmiştir." Bu noktadan bazı kimseler demişler ki: "Ca'fer-i Sådık onu normal elif-bâ harfleri sırasına göre vaz'etmiştir." Kimileri de: "Eb-ced, hevvez ilh., harf sırasına göre uygulamışlardır, ilh.." diyor. (Keşf-üz Zünûn 1/591)

    Keşf-üz Zünün eseri, bu arada Cifir ve Ebced ilmiyle alâkadar te'lif edilmiş bir kaç eserin isimlerini de veriyor. Oraya bakılabilir.

    10- El-Keşkül kitabı, Seyyid Şerif-i Cürcanî'nin Şerh'ül-Mevakıf eserinden naklen; Keşf-üz Zünün kitabı gibi, Cifir ve Ebcedin iki kitap halinde olduğunu ve bu iki kitap da İmam-ı Ali'ye ait olduğunu ve saire kaydetmiştir. (El-Keşkül Bahaeddin El-Amilî 2/198)

    11- Tezkiret'ül-Ulü-1 Elbab eseri 2/89'da Cifir ve Ebcedin bazı hususiyet-lerine genişçe temas etmiştir, görülebilir.¹

    Başta İmam-ı Ali (R.A.) bu işin üstadı, pîri ve kaynağıdır. Onun matbu olan El-Cefr'ül-Cami' eseri ve Celcelûtiye Kasidesi ve Ercüze Kasidesi ve Cün-net'ül-Esma' eseri gibi bir çok kaside ve dualarında, Hazret-i İmam-ı Ali'nin

    Abdülkadir Badıllı Notları.

    YanıtlaSil
  119. IŞARI TEFSİR VE CIFER ILMI

    37

    hås olarak esrarı huruf ile meşgul olduğunu göstermeye kâfidir. Daha sonra, bütün İslam ülemasınca kabul görmüş olan İmam-ı Ca'fer-1 Sadık'ın bu ilimle hässeten iştigal ettiği hususudur. Daha sonraları, Şeyh Muhyiddin-i Arabi (KS.) "Fütuhat-ı Mekkiye, Füsüs'ül-Hikem, Anka-u Magrib, Kitabü'l-Mim Ve'l-Vav Ve-n Nun" gibi eserlerinde Cifir ve Ebcedin sahası dahilinde olan harflerin sırlarından, hasiyetlerinden ve sairesinden çok genişçe bahsetmektedir.

    Daha sonraları, İmam-ı Gazalf'ler, Şa'rani'ler, Şeyh Ahmed-i Buni'ler, Ba-yezid-1 Bistami'ler, İmam-ı Rabbani'ler, Davud bin Ömer El-Antaki'ler ve sai reler, kısmen de olsa, bu ilimle iştigal etmişlerdir.

    Kısaca Kur'an-ı Kerim'de bütün ilimler vardır. Bu ilimleri de herkes kendi kabiliyetine göre okuyabilir veya hissedebilir. Ancak bu ilimleri Kur'an'dan okurken, benim anladığım ilim kesin doğrudur diyerek değil de, ben böyle anlıyorum, şeklinde söylemek gerektir. Çünkü bir gün bu anladığı bilgiler yanlış olursa hâşa Kur'an yanlış olmuş gibi algılanır. Örneğin Kur'an-ı Ke-rim'de "Üzerinde "ondokuz" vardır." ayeti bulunmaktadır. Bu sayıdan hare-ketle Kur'an'ın bazı sırlarına ve şifrelerine ulaşmak mümkündür. Ancak bu bilgilere mutlak doğru ve Kur'an'ın kesin işareti olarak bakmanın bazı sakın-caları olacağından dikkatli olmak gerekir. Hiç olmazsa: "Böyle şeyleri anla-mak mümkündür, fakat bunlar kesin ve değişmez doğrular olmayabilir. He-saplamalarımızda hata edebiliriz, bu hatalar da bize aittir." demek gerekir. Ebced hesabı da bunlardan biridir.

    6.1.2 Ebced Hesabı ne Demektir?

    Konuyu Niyazi Beki Hocamızın makalesinden özetleyeceğiz. Ebced dü-zeni "Arap alfabesinin ilk tertibi; harflerin taşıdığı sayı değerlerine dayanan hesap sistemi" 2 şeklinde tarif edilmektedir. Bu sistemin, İbrânîce ve Årâmîce'nin de etkisiyle Nabatîce'den Arapça'ya geçmiş bulunduğu ve Hz. Peygamber (a.s.m) devrinde de olduğu gibi kullanıldığı bilinmektedir.

    Ebced sisteminde yer alan harfler ve sayı değerlerini gösteren tablo:

    1 Abdülkadir Badıllı Notları.

    2 Mustafa Uzun, "Ebced", TDVÍA, c. 10, İstanbul 1994, s. 68.

    YanıtlaSil
  120. YEMHUR

    YEMEN

    1055

    صور YEMHUR: Uzun boylu adam.

    It sineği.

    YEMİN: Sözü Allah'ı (C.C.)

    zikrederek kuvvetlendirmek, Kasem, El tutusa-rak, Allah'a bağlılıklarını bildirerek, Allah'a ve bir-birlerine söz vererek ahitleşmek. Mübarek. Sağ taraf, sağ el.

    ya dil sürcmesiyle veya sehven yapılan yemindir (ki: ser'an kefäret lazım gelmez). بين لمو Yeminläğv: Alışkanlıkla ve-

    umman. Güvercin kusu. YEMM: Deniz, bahir, derya,

    YEN: Yemişin olgunlaşması. باسع YENABI : (Yenbu. C.) Kay-

    naklar, pinarlar, cesmeler, Kedi yavruları,

    ينابيع علوم Yenabli Ulum İlim kaynak.

    ları, cesmeleri.

    بار YENARIK : Yassı bilezik.

    بیشی sayan, Lazımgelir, icab eder, gerekir.

    YENBAGİ Münasib, uygun,

    kaynak, Kedi yavrusu.

    YENBU: (C.: Yenabi) Pınar,

    یکم

    YENBUB: Dikenli bir ağaç.

    YENGEÇ t. Çok ayaklı ve

    yan yan yürüyen, başının iki tarafında iki kıskaсі о-lan, deniz veya durgun sularda yaşayan bir kücük

    hayvan.

    ot.

    يخوب YENHUB : Korkak.

    YENME: (C.: Yünem) Bir nevi

    YERA: (Yerȧa. C.) Yontul-

    mamış kamış kalemler. Kamışlar. Ateşböcekleri. YERA: Sığır buzağısı.

    براده YERAA : (C.: Yerā) Kamış

    düdük. Yontulmamış kalem. عراسيع YERABI : (Yerbu. C.) Tarla

    färeleri.

    YERBU' (C.: Yerabi) Arap

    tavşanı adı verilen yaban fåresi. برتان YEREKAN: Sarılık hastalığı.

    Ekin åfetlerinden bir åfet.

    JYERER: Katı ve sert nesne.

    يرحمكم الله

    VERHAMÖKOMULLAH

    "Allah (C.C.) size rahmet ve merhamet eylesin"

    meätinde dua olup, aksıran kimseye söylenmesi sünnettir. (Bak: Teşmiyet)

    YERHUM: Erkek kartal.

    YERKU': Şiddetli açlık.

    تاریخ YERMA': (C.: Yerāmi) Alçı

    taşı.

    برون YERUN: Ağu, zehir. * Aygır

    suyu, ياس YE'S : Emelinden kesilmek. Ü-

    midsizlik. Nevmid olmak. Matlubunun hasıl olma-sına ümidini kesmek.

    (Arkadaş! Amele ve taate muvaffak olma-yan azaptan korkar.. ye'se düşer. Böyle me'yusun gözüne, dini mes'elelere münafi edna ve zayıf bir e-mare, kocaman bir bürhan görünür. Böyle birkaç e-mareyi elde eder etmez; diğer emarelerin saikasıyla İlan-ı İsyan ederek İslâm dairesinden çıkar. Şeyta-nin ordusuna litihak eder. M.N.) (Bak: Ucb)

    YESAG : f. Kanun, nizam. * Yasak.

    zenginilk Gençlik, Bolluk, Kolaylık. بار YESAR : Sol, sol el. Varlık,

    lik. بارت Yesaret : Zenginlik. Kolay-

    باری Yesari : Sola

    YanıtlaSil
  121. 1055

    Yevm-i misak

    بساری Yesari : Sola ait. Sol ile alaka

    پاس اور YE'S AVER: 1. Ümitsizlik ve ren. Me'yus eden.

    YESBEHUN : Yüzerler.

    elemi artıran.

    باس ادرا YES-EFZA: Kederi, ye'si ve

    YESER: Kolaylık, sühulet..

    Birinin sağ tarafından gelme. leri bükme. Yün, ip gibi sey-

    YESİR Az sey, az, kalli.

    Kumarbaz. Kolay.

    YESR: Öldürmek.

    YESRIB: Medine-i Münevvere-

    nin muslümanlıktan evvelki ismi. (Bak: Medine)

    YESSİR: Kolaylaştır (meälin-

    de dua).

    YESTEUR: Medine yakınında bir yer. Deve sağrısına yapılan palas. Bela. Båtıl. Misvak ağacı.

    YESUR: Kumarbaz.

    YEŞB (Yesf-Yeşm): Yeşim

    denilen tas.

    بلك YESK : 1. Köpek dişi adı veri-len sivri diş.

    YETAMA : (Yetim. C.) Yetim-

    بتای ler. Babaları ölmüş çocuklar.

    YETEM: (Bak: Yütm)

    YETİM Babası ölmüş olan

    çocuk, Tek, eşsiz, yalnız. (Cocuk baliğ olduktan sonra yetimlik ondan kalkar. Anası ölene ise daha çok öksüz denir.)

    Yetim-üt tarafeyn: Anası ve

    يتم الطربين babası ölmüş çocuk. Anadan babadan yetim kalmış çocuk,

    Yetime: Yetim kız. Eşsiz.

    بيشم حابه

    Yetim-häne: f. Yetim çocuk-

    ların bakılıp beslendiği yer.

    YETN: Doğum anında çocu-

    ğun ayaklarının evvel çıkması.

    يعوق

    بنوع YETU: Sütleğen otu.

    YEUK: Nuh Aleyhisselamın

    kavminin putlarından bir putun ismi.

    ترس YEUS (Ye's, den) Omitsiz,

    ümidi kesilmiş, me'yus.

    YEVM Gün. Yirmidört saat-Devre,

    Ilk zaman. Sene, Asır. Devir.

    يوم الدين Yevm-id din Din günü, ceza

    günü, mäneviyat günü,

    (...Nasıl dünya; maddiyat ve maddi harekȧ-tın ve amellerin günüdür, Elbette o harekâtın neti-celerini ve o hizmetlerinin ücretlerini ve o mânevi-yatın semeratlarını belki o faniyat ve zallätın bäki ve daimi eserlerini ve Alem-i misal sinemasiyle ve fotoğraflyle alınan umum o faniyat ve zalilerin sa-hife-i amellerini gösterecek ve neşredecek bir gün gelecektir, diye ifade ediliyor. Eml.)

    يوم فصل Yevm-i fası: İnsanların kısım kısım ayrıldığı ve davalarının hålledildiği kıyamet günü. Bundan başka kıyamet gününe aşağıdaki 1-simler de verilir: Yevm-ül cem', yevm-ül cevab. yevm-ül ceză, yevm-üd din, yevm-ül ahd, yevm-ül fezail-i ekber, yevm-ül haşr, yevm-ül hisab, yevm-ül Ivaz, yevm-ül karar, yevm-ül karla, yevm-ül kıyam, yevm-ül kıyâme, yevm-ül mev'ud, yevm-ül miåd, yevm-ül misak, yevm-ül mizan, yevm-ül va'd, yevm-

    ül vakıa, yevm-üs suäl, yevm-ül arz. يوم ميثاق Yevm-l misak: Sözleşilen gün.

    YanıtlaSil
  122. Yed-i kudret

    1054

    YEMEN

    Yedi kudret: Allah'ın kudreti

    ve kudretinin tasarrufu.

    Yed- rahmet Rahmet eli. Rahmetle Ihsan edilmesi.

    عرف Yed tasarruf Sahibolma, sa-

    hiblik.

    بولي Yedi tulă En uzun el. Ge-Büyük nis nufuz. Tam, çok geniş ilim ve ihtisas, kudret.

    دان YEDAN: Eller, İki el.

    YEDEYNİki el.

    JYEDİYY: El lle dokunmus.

    بداللهYEDULLAH: Cenab-ı Hak-

    kin kudreti, yardımı.

    YEFA: Yüksek yer.

    با YEFEN: Bunak adam.

    YEFTENC: Sevgililerin zülürü

    kendisine benzetilen siyah renkli büyük bir yılan.

    كان YEGAN: 1. (Yek. C.) Birler.

    Tekier, Teker teker.

    Yegane: Tek, bir.

    پکائی Yegane-gi f. Tekiik, yegane

    ve tek olus.

    بان كان Yegan yegån f. Ayrı ayrı, Bi-

    rer birer.

    YEGDEN: 1.Birden, birdenbi-

    re. YEGUS: Nuh Aleyhisselamın

    kavmine alt bir put. بخير YEHHİR Katı ve sert tas..

    Serap.

    YEHMA: Sahra, col.

    YEHMUM: Kömür gibi simsi-

    yah olan şey. Zifir ve kara duman. Cehennem ahalisini ihata eden perde.

    YEHMUR: Çok sözlü, çok ko-Çok çalışkan ve işe cür'etil olan ki-nuşan adam. si. Yeri götüren balık.

    حر YEHR Inat etmek.

    هود YEHUD: Yakub (A.S.) in bü

    yük oğlunun adıdır. (Bak: Yakub) YEIS: (Ye's) ümitsizlik. (Bak:

    Ye's Himmet) YEK: 1. Bir, münferid. Bir oluş, biriik,

    يك آوار Yek-äväz f. Tek sesil, bir ses-II. Mc: Bir tarzda, bir şekil üzerine, Edb: Başın-dan sonuna kadar aynı kuvvette güzel olan manzu-

    me, بكايك YEKAYEK: f. Birer birer, Tek tek. Ansızın.

    ANSIZ YEKBAR: (Yekbåre) f. bir defå, bir kere, bir defäda.

    بك حسس YEKCİNS: 1. Aynı cinsten.

    يك شر hir zamanda gelecek olan Deccalın bir ismi. "Sade-ce dünya hayatını şiddetle isteyip ähireti unutan ve inkar eden" meälinde mecâzen söylenilmiştir. Güneş. (Bak: Deccal)

    YEKÇEŞM: Tek gözlü, A-

    miyan. Tek. بكداب YEKDANE: f. Eşi, benzeri ol-

    az, çok kısa. يككم YEKDEM f. Bir nefes, çok

    بك YEKDEST: f. Bir elli, tek elli. Bir çeşit, bir cins. Eskiden yapılmış bir çeşit rende.

    بيت ديگر YEKDIGER: Bir başkası,

    يك دوست YEK-DO-SE: 1. Bir İki üç.

    YEKNESAK Devamlı, aym hälde olan. Biteviye. Değişmez, bir hai,

    (Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hay-- mahz olan vücuddan ziyade serr-i mahz olan a-

    deme yakındır ve ona gider. L.) با YEKPA : 1. Tek ayaklı, To

    pal.

    یک پاره YEKPARE Tek parçadan meydana gelen, Bütün. Parçasız. بكره YEKRE : f. Riyasız, doğru.

    fık, yaraşır. يكرنت VEKRISTE: 1. Uygun, muva-Şefkatli. يك رو YEKRU (Y) f. İki yüztutük

    yapmıyan, riyasız. Hälls ve itimad edilir dost, بتروز YEKRUZ: f. Bir günlük, Geçi.

    ci, muvakkat. يك سال YEKSAL: f. Bir yıllık. Bir ya-

    sında.

    به سان YEKSAN: Beraber, Bir. Düz

    . Her zaman. بكر YEKSER f. Bastan basa.

    Ansızın. Yalnız başına. بكواره YEKSOVARE: (C.: Yeksuvä răn) Yalnız başına ata binen. Mc: Arkadaşı olm

    yan kimse. YEKSEBE: f. Bir gecelik,

    YEKTA Tek, yalnız, eşsiz.

    يك وجود YEKVÜCUD: Tek kişi gibi.

    Bir kat. YEKTENE 1. Tenha, yalnız

    başına. يكون YEKON: Toptan, hepsi. Neti-ce. Toplam. (Arabcada; olur mänäsınadır)

    Hep birden.

    یک زبان VEKZEBAN: Söz birliği. A-ğız birliği. Sözde beraberlik. Aynı dili konuşan. Bir diide.

    Şampiyon.

    يلدا YELDA: 1. Uzun.

    بل YEL: (C.: Yelán) Pehlivan.

    بلان YELAN : (Yel. C.) f. Sampi-yonlar, pehlivanlar.

    YELE: f. Kuvvetle saldıran.

    Otlağa salınmış hayvan sürüsü. Koşan, koşucu, seğirten, Bazı hayvanların ensesindeki kıllar.

    يلب YELEB : Beyaz deve. Polat Toplamak, cem'etmek. Deriden yapıl-demir. miş cübbe, zırh ve gömlek. Kalkan.

    بلق YELEK (A): Her nesnenin be-

    yazı. Beyaz keçi. masi. بلل YELEL : Üst dişlerin kısa ol-

    yan sert ve katı ağaç. YELEM: Asia yemişi olma-المندد YELENDED Etli, semiz kim-50,

    جمع YELMA : Yalancı. Serap. يلو YELMEK: (C.: Yelämık) Ka-lin kaftan.

    YELMEM: Deri, Bir yerin a-dı. (Yemenliler ihramı orda giyerler.)

    بلير YELPEZ : Yelpāze, Serinlet-mek için el ile havalandırma äleti.

    بالمتمك YELTENMEK t. Bir şeye başlamağa niyet etmek. Teşebbüse kalkışmak, ö-zenmek. Takilde çalışmak.

    vilayet İsmi.

    بامه YEMAME: Ehli güvercin.

    YEMEN: Arap diyarında bir

    YEKE: f. Yalnız, bir, tek.

    YanıtlaSil
  123. 46 |

    Hadislerden Seçmeler

    yapılır, ağızlar ve gönüller tatlanır. İnsanlar birbirle rine hürmet ve muhabbetle bakarlar. Zamanin na-sıl geçtiğini anlamazlar. Bu haliyle ilim meclisler adeta birer manevî Cennet bahçesini andırırlar.

    İlim meclislerine katılmakla insanın hayatı an lam kazanır ve ömür dakikaları bereketlenir. İnsan, fani dünyanın boğucu sıkıntı ve dertlerinden ilim meclisleri sayesinde bir nebze kurtulur, nefes alır. Buna işareten olsa gerek Hz. Ömer (ra) "Sabah na-mazı kılmakla, ilim sohbetlerine katılmanın lezzeti olmasaydı hayat çekilmez olurdu."demiştir.

    Peygamber Efendimiz (asm) zamanında ilim öğ-renmek isteyen Sahabeler onun etrafında pervane olurlardı. Öğrendikleri şeylerden o kadar lezzet alır-lardı ki, Sahabelerin bir kısmı kendilerini tamamen ilim öğrenmeye adamışlardı. Ashab-1 Suffe denilen bu sahabeler Erkamın (ra) evinde kalırlar ve ilim öğrenip öğretirlerdi.

    İslâmiyetin bu günlere gelişinde ve Müslümanla-rın kurdukları medeniyetlerin temelinde hayatlarını ilme vakfeden bu sahabelerin payı çok büyüktür.

    Peygamber Efendimiz (asm), ilim öğrenmek için bir araya gelen insanların rahmete ereceklerini, kalp huzuruna kavuşacaklarını ve Allah nezdinde

    YanıtlaSil
  124. İlim | 47

    hayırla anılacaklarını şu hadisiyle bizlere müjdele-mektedir: "İlim aramak için bir tarafa yönelen kimseye Allah Cennet yolunu kolaylaştırır. Al-lah'ın kitabını okumak ve birlikte onu incelemek için, Allah evlerinden birinde veya başka bir yerde bir araya gelen topluluğa, Allah muhakkak kalp hu-zuru verir, onları rahmet ve lütfuna gark eder. On-ların etrafını melekler sarar ve Allah onları mele-i alâda, indinde bulunanlara hayırla zikreder."

    İman hakikatlerinin izahlarını içeren ve her yaş-tan insanın katıldığı ilim meclislerinde okunan Ri-sale-i Nur eserlerini telif eden Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ise bu tip dersleri sadece insanların dinlemediğini hatırlatarak:

    "(...) Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar de-ğil. Cenab-ı Hakkın zîşuur çok mahlûkatı vardır ki, hakaik-i imaniyenin istimâından (iman hakikatleri-ni dinlemekten) çok zevk alırlar. Sizin o kısım arka-daşınız ve müstemileriniz (dinleyicileriniz) çoktur.

    Hem mütefekkirâne o çeşit sohbet-i imaniye, ze-min yüzünün bir manevî ziyneti (süsü) ve medar-1 şerefi (şeref kaynağı) olduğuna işareten biri demiş:

    1. Ibnu Mâce, Mukaddime: 17.

    YanıtlaSil
  125. KUŞEYAİ RİSALES

    36

    ri (dengi, misli) hiçbir varlık yoktur. O, her şeyi işiten ve görendir. Hic-bir canlı O'nu mağlüp edemez (aciz bırakamaz). O, her şeyi bilen ve her şeye gücü yetendir.

    Kullarına yaptığı İyilik ve ihsanlarından dolayı O'na hamdederim. Onlara vermeyip tuttuğu şeylere karşılık yüce zâtına şükrederim. Her işimde O'na güvenip dayanır, verdiği nimetlere ve vermediği şeylere ri-za gösteririm.

    Şehadet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur; O tektir, hiç-bir ortağı mevcut değildir. Ben, bu şehadeti, O'nun birliğine yakînen ina-narak ve güzel yardımı ile azaptan kurtulmayı ümit ederek yapıyorum.

    Yine şehadet ederim ki Efendimiz Muhammed (s.a.v), O'nun se-çilmiş kulu, kendisine davet için seçtiği emin dostu ve bütün mükellef varlıklara gönderilmiş peygamberidir.

    Allah, Efendimiz Muhammed'e, onun karanlıkları aydınlatan aile-sine ve hidayet yolunun anahtarları olan ashabına çokça salât ve se-lâm etsin.

    Bu eser, Allah Teâlâ'nın rahmetine muhtaç Abdülkerim b. Hevâ-zin Kuşeyri tarafından 437 (1045) yılında İslâm beldelerindeki sûfî ce-maatine yazılmış bir risåledir.

    Ey dostlarımı Allah sizden razı olsun, önce şunu bilin ki; yüce Al-lah bu süfiler topluluğunu seçilmiş dostları yapmış. Onları (Allah'ın se-lâmı hepsinin üzerine olsun) peygamberlerinden sonra bütün kulların-dan üstün ve faziletli kılmış; onların kalplerini sırlarının madeni yapmış ve ümmet içinden nurlarını taşımaya onları seçmiştir.

    Onlar, halk için rahmet ve bereket sebebidirler.

    Onlar bütün işlerinde Cenâb-ı Hak ile birlikte hareket ederler. 21 Onların bu hali su kudsi hadiste belirtilmektedir: Allah Teâlâ buyuyur ki: "Ben kulu-

    mu sevdiğim zaman (özel nurum ve desteğim ile) onun gören gözü, isiten kulağı, tutan ell, yürüyen ayağı olurum. O, benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, be-nimle yürür. Benden bir şey isterse onu veririm. Bana sığınırsa, kendisini özel ko-rumaya alınm" (bk. Buharl, Rikäk, 38; Ibn Mace, Fiten, 16; Begavi, Serhu's-Sün-ne, 1/142, Taberani, el-Kebir, nr. 7880)

    YanıtlaSil
  126. MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ

    37

    Allah onları, beşeriyetin kirlerinden (nefsin kötü arzularından) te-mizlemiş; kendilerine birliğinin hakikatini açarak onları müşahede ma-kamlarına yükseltmiş, onları kulluğun edeplerini yerine getirmede mu-vaffak etmiş ve onlara ilâhî hükümlerini kulları üzerinde nasıl icra etti-ğini göstermiştir.

    Bu ilâhî lutuflara ulaşan süfīler de, kendilerine yüklenen kulluk görevlerini hakkı ile yerine getirdiler; Cenâb-ı Hak kendilerini (acı-tatlı) hangi halde tuttu ise, o hal içinde güzel edebi korudular. Sonra, sami-mi biçimde ihtiyaç hallerini bilerek ve boyun bükerek yüce Allah'a yö-neldiler; yaptıkları amellere ve elde ettikleri güzel hallere güvenip al-danmadılar.

    Onlar şunu bilerek bunu yapıyorlardı: Yüce Allah her dilediğini yapar, kullarından istediğini dostluğu için seçer, O'na hiç kimse hük-medemez, O'nun üzerinde hiç kimsenin bir hakkı yoktur. O'nun verdi-ği sevap baştan kendi ihsanıdır, azabı ise adaletinin gereğidir. Onun emri, tereddüt edilmeyecek kesin bir hükümdür.

    Sonra (Allah sizlere rahmet etsin) şunu biliniz ki; bu yolun haki-katine ulaşmış süfīlerin çoğu yok olmuş; bu zamanda onların ancak eserleri ve izleri kalmıştır. Şu söz onların halini anlatmaktadır:

    Çadırlara bakarsan, dostların çadırına benziyor;

    Ancak, bakıyorum içinde yabancı kadınlar geziyor.

    Diyeceğim şu ki; bu taifenin içinde bir gevşeklik dönemi yaşan-mıştır. Hayır, gevşeklikten öte, bu yol yavaş yavaş silinmeye yüz tut-muştur. Hidayet yolunda kendilerine uyulan büyük zatlar geçip gitmiş; onların yollarına ve güzel hallerine uyan gençler azalmıştır. Vera' (şüp-heli şeylerden sakınma), sergisini toplayıp tamamen ortadan kalkmış; dünya hırsı kuvvetlenip kalpleri iyice sarmıştır.

    Bu dönemde, kalplerden dine hürmet kalkmış, ilâhî emirlere hak-kı ile uyma azmi yok olmuş; azıcık dindarlık, basit dünyevi hedeflere ulaşmak için en kuvvetli sebep olarak değerlendirilmiştir.

    YanıtlaSil
  127. AHLAR

    sey Allah latdiallylyidir geklinde olmuştur. Bunlara Wire tyi ve koto kavramları Allah'ın emir ve yasaklarına görs tone nin ilahi 200 amirlandıraca savunulur Diğer taraftan Mue lante Bunlarin üzerinden objektif bir deger tourist kalid Mine tüyü varlıklar geylerin tablatina atfediyorlar. Ve bu yüzden in sile mezhebine bağlı olan düşünürler ise, genellikle lylyi ve k san akhnin vahlyden bağınız olarak ahlak lelerinin bilgisin sahip olabileceğini kabul ediyorlar Bagka bir ifadeyle Egans kulu teletik bir subjektivizmi savunurken, Mutexile okulu rasyonel ve objektif bir ahlak teorial geliştiriyor

    Mesela ortaçağın son temsilcilerinden olan Ochamli William vs Itu problem ortaçağ Hıristiyan dünyasında da tartışılmista Protestan düşünürlerin büyük bir kısmı Egari'nin tutumuns benzer bir görüşü savunuyorlar. Bunlara göre iyi ve kötüntin hakkındaki bilgimizin kaynağı vahiydir Aquinali Thomas ve nun izinden yürüyenlere göre ise, Insan vahiyden bağımsız s larak neyin iyi ve neyin kötü olabileceğini bilebilir (Aydm 1001, 10-11)

    Bu tartışma günümüzde de sona ermemiş, halen yapılmak tadır. Mesela çağımızın düşünürlerinden Bediüzzaman da ka der problemini incelerken bu konuya temas etmekte ve Eşar ve Mu'tezile'nin yorumlarını tartışmaktadır. Ona göre, bu ko nuda esas olan Allah'ın ilmi və iradesidir. İyilik ve kötülük ise birer sıfattırlar, bir şeye sonradan yüklenirler. Bu nedenle On ce Allah'ın iradesi ne yönde tecelli etmişse, hüküm de o yönde gerçekleşir. Nitekim insanların anlayış ve kavrayış seviyelerine ve tarihsel şartlara göre bazı peygamberlerin getirdiği bazı ku rallar daha sonra gönderilenler aracılığıyla değiştirilmiştir. An-cak her halde "iyi" ile istenen şeyler anlaşılırken, "kötü" ile de İstenilmeyen durumlar anlaşılmaktadır. İnsanlar hep iyi olanı istemekte, kötü olandan ise uzak kalmaya çalışmaktadırlar.

    Di

    N

    Ortaçağdan yeniçağa gelince, bu çağda önemli bir dönüm noktası oluşturacak bir filozoftan söz etmeden geçilemez. Bu filozof yeniçağda rasyonalizmin kurucusu olarak kabul edilen Reno Descartes'tir. Tıpkı ilkçağda olduğu gibi, felsefi-bilgeliki-lo ahlak arasında kopmaz bir bağ olduğunu savunan Descar-tes'in ahlak anlayışını şöyle özetlemek mümkündür: Öncelikle Descartes, kesin bir bilgi ve metafizik sistemi geliştirmis, an-cak bizzat bir ahlak sistemi kuramamıştır. Onun ahlak anlayışı tam ve olgunlaşmış bir felsefe sisteminin üzerine bina edilme-si gerektiğine işaret eder. Çünkü, "en yüksek ve en mükemmel

    110

    YanıtlaSil
  128. AHLAK OLGUSUNUN KAYNAĞI NEDİR?

    ahlak, diğer bilimlerde kamil bir bilgiyi ve hikmette nihai de-receyi öngörmektedir. Bu bilgiye ulaştıktan sonra erişilecek ah-lak da bir bilgelik ahlakı" olacaktır ve bu neden o Temelli (Kat'l) Ahlak' olacaktır.

    Böylece, hem metafizik (ruh ve Tanrı) ve hem de fizik (mad-de) hakkında, insan açısından bilinməsi mümkün olan şeylerin tamamı bilinince, felsefe de amacına ulaşmış olacaktır. Çünkü bilgelik (hikmet), ancak böyle anlaşılmakta ve böyle tanımlan-maktadır. Hikmet aynı zamanda ise, ahlak için zorunlu ve ge-rekli olan bir şeydir. Zira felsefede en sonuncu hedef, bilgeliğin zaruretinden gelen "temelli (kat'i) ahlak"tır. Kısaca ifade edile-cek olursa Descartes'e göre bu "temelli ahlak'a şu iki adımdan sonra ulaşılabilir:1. Külli hakikatin bilgisine ulaşmak, yani hik-meti elde etmek. 2. İkinci adımda ise, bu hikmetin üzerine bi-na edilmiş tam bir erdeme yani fazilete ulaşmak. Bu noktaya u-laşıldığında insanlar için aynı zamanda tam mutluluk da elde edilmiş olacaktır. (Hocaoğlu, 1998, 94-95)

    Buraya kadar ele alınan bilgilerden anlaşılacağı gibi, filozof-larca genel olarak hedef edinilen mutluluk, sadece insana ait o-lan bu dünyanın bir mutluluğudur. Başka bir deyişle kişi hürri-yetinin mutluluğudur; bazı aşırı isteklerin, ihtirasların kontrol altına alınması ile elde edilen mutluluktur. Burada insanın böy-le bir mutluluğu istemesinin nereden kaynaklandığı ise tam o-larak açıklanamamaktadır. İşte bu noktada, ahlakı bir mutluluk problemi çerçevesinde ele alan yaklaşımları bir yana bırakıp, mutlulukçu ahlak anlayışlarına son veren farklı bir filozoftan bahsedelim.

    Bu filozof aynı zamanda Batı felsefe tarihinde Descartes'ten sonra en etkili olan filozoflardan birisidir: Alman düşünür Im-manuel Kant. Kant'ın ahlakın mahiyeti ile ilgili düşünceleri, di-ğer mutluluk ahlakı düşüncelerinden ve Descartes'in fikirlerin-den çok farklıdır. Ona göre ahlakının mahiyetini anlayabilmek İçin, Descartes'in yaptığı gibi, dinden yola çıkılmamalıdır. Çün-kü din bir inanç alanıdır; bilgi alanı değil. Bu nedenle ahlakın mahiyetini gösterebilmek için, önce insanın ahlak bilincinden ve genel geçer bir ahlak kanunundan hareket etmek gerekir. Böylece "en yüksek iyiyi" amaç edinen bir ahlak metafiziğinin ve bir bilim olarak metafiziğin nasıl mümkün olabileceğini gös-termeye çalışır. Kant'ın kurduğu bu sisteme bir "ahlak teoloji-si" de denilebilir. (Aydın, 1991, 3)

    Kant etik alanında genel geçer ve zorunlu bir bilginin yani

    KOPRO-Y

    YanıtlaSil
  129. fitri rizik

    276

    Alfhrist(e(فهرسته liste katalok, indeks, bir yer kanun (Araba) onda, o noktada, o yerde san'ati de bulunan şeylerin veya bir kitabın İçindeki bag leri gösterir cetvel

    Allah'in (c.c.) surekli olan eseri (Tabiat bağlı olduğu Allah'ın (c.c.) koyduğu lah'in (c.c.) esert, Allah'm (c.c.) bir olduğu ve Allah'ın koyduğu kanunlara deyimi, kasten inançsızlarca uydurulmuş bir söndür. Bir makinanın çalışma prensibi h olduğu halde bu kanuna "tabiat kanunu" ni o makina tarafından konmuş prensiptir dır) demek ne kadar manasız ise tabiatın bağlı kanunu demek o kadar yanlış ve manāsta olduğu kanunları tabiat koymuş gibi "tabiat tesi,

    fibriste- camia فهرستة جامعة:coepitli şeyleri manaca öz olarak kendinde toplamış bir fib /rist veya çekirdek gibi olan varlık

    fihriste-l cihazat فهرستة جهات : cihazlar fibris-organlar ve donanımların listesi

    olarak yaşamak için duydukları ihtiyaçlarını fitri mask قطرى رزق : doğuştan canlıların normal karşılayan şeyler (sonradan alışkanlıkla veya çevrenin etkisiyle ortaya çıkan ihtiyaçlar fitri, yanı doğuştan gelme değildir)

    fitri speriat نظری شریعت : )bak Şeriat fitriye ve kanun-u fitri, kanun-u fitrat, fitri kanun)

    fitri şefkat فطری شفقت : insanlarda ve bir kısım canlılarda görülen annelik şefkati, yavruları ni sevip koruma ve kollama duygusu ve dav ranışı

    fitri şükür (sükr( 1 : قطری شکر canlıların doğuş

    tan gelen ve normal olan ihtiyaçlarını Allah'ın (c.c.) verdiği rızık ve ni metlerle karşıladıkları zaman duydukları zevk, hoşluk, rahatlama, mutluluk, memnunluk ve bu duygulara eş lik eden davranış ve hareket 2. Allah'ın (c.c.) verdiği nimetleri yerinde ve veriliş gayesine uygun kullanma

    fi في : Arapçada kelimelerin başına getirilen ve "de, da, içinde, hakkında, üzere, her birine" gibi månalara gelen ek

    fiat فينات : fiyat, bir mal veya hizmetin paraca değeri

    fidan قدان : yeni yetişen ağaçcık

    fidanlık فدائق : fidan yetiştirilen yer

    fidye 1: فديه.bir kimsenin, dinde farz olan bir emri yapmaması sebebiyle Allah'ın (c.c.) affı için belli miktarda verdiği para veya sadaka 2 esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para

    fidye-i necat قدية نجات : kurtuluş bedeli, esir-lik veya kölelikten kurtulma karşılığı verilen para

    figan فعان: acı duyarak bağırma, feryat, inle me, çığlık, ağlayıp sızlanma

    figan etmek افغان ايتمك : acı ile inlemek, acı ile bağırmak, feryat etmek

    konularının, güldestesi gibi güzel özetlen fihriste-i güldeste فهرسته گل دسته : belli kitap "Onbeşinci Lem'a" adı altında bir kitap sek mis fihristi manasında olan ve ilk yazılışında linde, sonra Sözler, Mektubat, Lem'alar adlı kitaplara eklenen, konu özetleri şeklindeki fihrist, kitaplardaki konular listesi

    fihriste i huruf فهرستة حروف : )Kur'an'da geçen(

    harfler listesi

    fihriste-i ihtiyaç فهرستة إحتياج : ihtiyaçlar listesi

    fihriste-i kemalat فهرسته کمالات : manevi s tün vasıflar (nitelikler) ve olgunluklar listesi ve proğramı (fihriste-i kemälät ve harekat-1 ubudiyet: üstün niteliklerin ve Allah'a (c.c.( kulluk için yapılan bütün hareketlerin özeti, listesi)

    fihriste-i Makasid فهرستة مقاصد : Makasid (Mak sadlar) adlı kitabın konular listesi

    fihriste-i Mektubat فهرستة مكتوبات : Mektubat adlı kitabın sonuna eklenmiş olan ve konula-ri. özetliyerek gösteren liste (konular listesi(

    Fihriste-i Mukaddese فهرست مقدسه: kutsal (Kur'an( fihrist, kainatın özeti gibi olan kutsal liste.

    fihriste-i mübin فهرسته مییں : açıklayıcı fihrist, açıklayıcı tarzda konuların özetli listesi. (bak. fihriste-i güldeste)

    fihriste-i nuraniye فهرسته نورانیه : nurlu fihrist månevi kalb ve ruhu aydınlatan (ruhun gıda sı olan) ibadetlerin özeti(namaz)

    fihriste-i san'at i Rabbaniye فهرستة صنعت رنانیه nunları listesi( käinat sahibinin san'at listesi. (yaradılış ka

    fihriste-i umumiye فهرستة عموميه : genel fihrist, varlıkların ibadetlerinin özetlenmiş şekli( kapsamlı liste (namaz, yani, insanın ve çeşitli

    pısı, organlar ve işleyişlerinin listesi fihriste-i vücud فهرسته وجود : vucud (beden) ya-

    filem, oluş, davranış, hareket

    YanıtlaSil
  130. fil-icad

    277

    2(gr.) iş, eylem, oluş, davranış ve hareketi belirten kelime 3 etki

    ma eylemi lead فعل ايجاد : tead fiili yaratma işi, yarat

    - icadi فعل ایجادی : icadla ilgili iş, yaratma ile ilgili iş ve eylem

    llah فعل إلهي : Allah'a (c.c.) ait iş, eylem fili mazi 1 : فعل ماضی geçmişte olup bitmiş iş 2 geçmişte olup bitmiş bir işi belirten kelime, geçmiş zamanı belirten fiil

    muzari 1 : فعل مضارع. butun zamanlara yayılmış (geçmiş, şimdi ve gelecek zamanı kapsayan) içine alan iş ve eylem 2.(gr.) geniş zamanlı fiil, geniş zamanlı bir işi ifade eden kelime, şimdiki ve gelecek zamanı belirten fiil

    fill-i müteaddi 1 : فعل متعدى bir şeyi etkileyen iş veya eylem 2.(gr.) geçişli fiil, işi yapan (ozne) ile birlikte işten etkilenen nesnenin belirtil mesini gerektiren fiil [msl. Ali uyuyor demek için iki kelime yettiği halde Ali kırdı demek yeterli değil; kırma işinden etkilenen bir şeyi de söylemek gerekir: Ali bardağı kırdı. Burada kırma işini belirten "kırdı" kelimesi (fiil) mü-teaddi (geçişli) dir. Ali'nin yaptığı iş, bardağı etkilemiştir, bardağa geçmiştir. Kırmak fiili geçişlidir.]

    fiili Rabbani (ye( فعل رباني : Rabbin işi, her şeyi yetiştirip terbiye eden kâinat sahibinin işi

    fill-i Rubublyet فعل ربوبیت : Rububiyet fiili, Al-

    lah'ın (c.c.) Rab sıfatıyla yaptığı işi; yani, her şeyin sahibi, yetiştiricisi ve terbiye edicisi sı-fatıyla Allah'ın (c.c.) yaptığı iş

    fill-tanzif فعل تنظيف : temizleme işi

    fiil-i tanzif ve tathir فعل تنظيف وتطهير : temizle mek ve arındırmak işi

    fiili tanzim ve nizam فعل تنظیم و نظام : duzenle me ve düzenlilik işi

    terbiye fiil-i terbiye ve inam فعل تربيه و إنعام : terbiye etme ve (ihtiyaç duyulan maddi ve månevi) nimetleri verme işi

    fill-i tevzin ve mizan فعل توزین و میزان : denge sağ-lama ve ölçülü yapma işi

    fiil-i tezyin ve ihsan فعل تزيين و إحسان : süsleme ve güzelliklerle, iyiliklerle donatma işi

    fill-i vahid فعل واحد : tek bir is, tek bir eylem

    fill-üs sart 1: فعل الشرط.sart fiili, sonuç için ge-rekli ve şart durumunda olan iş (msl. "çalışır-haşar amlesinde çalışma işi şart ve ırta bağlı sonuçtur) 2.(gr.)

    fikr-i hiciv

    şart eklemi ile ( ise, se, sa gibi) bir-birine bağlı iki cümlecikten birincisindeki ful (mal. "çalışırsan başarırsın" cümlesinde çalış mak fiili şart fiilidir)

    fiilen فعلا iş halinde, yaparak, işleyerek, uy-gulayarak 2 gerçekte, hakikatte, gerçekten

    filli (y( 1 : فعليه fille ilgili, işle ilgili 2 gerçekten yapılan (iş) 3.iş yapar haldeki, çalışma halin-

    deki

    filli dua فعلى دعا : istenen işin olması için gere ken çalışmayı yapma ve sonucunu Allah'tan (c.c.) bekleme (bu da bir çeşit duadır)

    filiyat فعلات : filler, işler 2 davranışlar, yapı-

    lan işler, uygulamalar

    fiilsiz فعلز : iş yapılmadan, işi gerçekleştirme

    den, yapıcı etki olmadan

    fiil ü sıfat فعل و صفات : fiil ve sıfatlar (Altıncı söz'ün aldı bütün fiil ü sıfatı, Kur'an'ın 9:111 ayetinde belirtilen iş ve sıfatlar)

    fikir fikr( 1: فكر.duşünce 2 varlık veya olayla-rın akıldaki tasarımı 3.görüş, kanaat 4.akıl

    fikirsiz 1: فكرسز.düşüncesiz, akılsız 2 bilgi, gö-

    rüş ve düşüncesi olmayan

    fikr فكر: bak fikir.(

    fikr-i ahiret فکر آخرت : ahiret fikri, öbür dunya

    düşüncesi

    fikr-i ali فكر عالی : yüksek düşünce

    fikri avam فكر عوام : )okumamış) halk düşün-

    cesi, halkın anlayışı

    fikri batıl فكر باطل : batıl fikir, yanlış ve gerçek

    dışı düşünce

    fikri beşer فكر بشر : beer fikri, insan düşun-cesi, insanın kendi aklı ile ortaya koyduğu düşünce

    fikri beşerî فكر بشری : beseri fikir, insana ait düşünce, insanın kendi aklı ve çabası ile orta-ya koyduğu düşünce

    fikri edebiyat فكر أدبيات : edebiyat yapma dü-

    şüncesi

    fikri felsefe فكر فلسفه : felsefi düşünce, felsefe yolu ile ortaya konan düşünce. (bak. felsefe)

    fikri hakikat فکر حقیقت : hakikat fikri, doğru düşüce, gerçeğe uygun düşünce

    fikr-i hiciv فكر هجر : hiciv düşüncesi, alaya alma ve gülünç duruma düşürme istek ve düşün cesi

    YanıtlaSil
  131. 746

    HADIS-1 ŞERİFLER

    الدرس الخمسون في المحافظة على السنة وآدابها والنهي عن البدع

    ٦١

    قال الله تَعَالَى : وَمَا آتَا كُمُ الرَّسُولُ ، فَخُذُوهُ وَمَا لَهَا كُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا . وقال الله تعالى : قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لكُمْ ذُنُوبَكُمْ . وقال تعالى : لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أَسْوَةٌ حَسَنَةٌ لَمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهِ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ .

    وقال تعالى : فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكُمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا بِمَا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيماً . وقال تعالى : إنما كان قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلى اللهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَنْ يقولوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ . وقال تعالى : فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلى اللهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تَؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ .

    ELLİNCİ DERS

    USULLERİNE GÖRE SÜNNETE DEVAM VE BIDAT OLAN İŞLERDEN KAÇMAK

    1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

    - «Peygamberin size getirdiğini alınız; yasak ettiği şeyden de kaçınınız..>>>>

    HAŞR suresinin 7. âyetinden..

    2) Ve şöyle buyurdu:

    **

    <>

    YanıtlaSil
  132. VE VAA ÖRNEKLERI

    747

    Yani: Allah'a inanan, Ahiretin geleceğini kabul eden müminler İçin ANZAB suresinin 21. Ayetinden..

    **

    4) Ve şöyle buyurdu: «Oyle değil, Rabbine and olsun ki onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapip sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar..>>>

    Bu Ayet-i Kerime, bir yandan mümin olduğunu, bir yandan da Resu-Jullahın hükmünü kabul etmeyen kimseler için nazil olmuştur.. Iman sa-hibiodur ki, her işinde Peygambere S.A. tabi ola.. NISA suresinin 65. âyetidir.

    **

    5) Ve şöyle buyurdu:

    <<>

    **

    Gerçekten her iman sahibi kimsenin davasını hallettireceği tek mer-

    ci, Allah ve resûlü olmalıdır. Yani: Ayet ve hadis..

    NISA suresinin 59. âyetinden..

    وروى الشيخان عن أبي هريرة رضى الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم قال : دَعُونِي مَاتَرَ كُنكُمْ ، إنما أَهْلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلِكُمْ كَثَرَهُ مُوَالِهِمْ وَاخْتِلَاتُهُمْ على نياتهم، إذا نييْكُمْ عَنْ شَيْءٍ فَاجْتَنِبُوهُ ، وَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرِ كَانُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ .

    V

    YanıtlaSil
  133. 258

    MECELLE-İ AHKAM-I ADLİYYE

    yan ederse yeminiyle tasdik olunarak ahz olunmuş olan akçesini istirdad eyler.

    MADDE 801 Müstevda' fevt oldukda vedia aynen terekesinde bu-lunduğu suretde vârisi yedinde dahi emanet olmakla sahibine red-dolunur.

    Amma aynen terekesinde bulunmadığı suretde eğer müstevda'ın hal-i hayatında ol vediayı sahibine reddettim yahut bila teaddi zâyi oldu demek gibi bir suretle vedianın halini beyan ve takrir eylediğini varisi isbat ederse zamân lâzım gelmez.

    Kezalik vâris biz vedîayı biliriz şöyle idi, böyle idi diye tavsif ve tefsir ederek müstevda'ın vefatından sonra bila teaddi velâ taksir zayi olduğunu beyan etse yemini ile tasdik olunarak zamân là zım gelmez.

    Ve eğer müstevda vedianın halini beyan etmemiş ise mücehhi-len fevt olmuş demek olmasiyle düyûn-u saire gibi terekesinden is-tifa olunur.

    Ve keza vârisin vediayı tavsif ve tefsir etmiyerek mücerred biz vediayı biliriz zâyi oldu demesi mu'teber olmayıp ol vechile zayi olduğunu isbat edemediği suretde terekeden zamân lâzım gelir.

    MADDE 802 Mûdi fevt oldukta vedia varisine verilir. Fakat te-reke müstağrak bid-deyn ise hâkime müracaat edilir.

    Ve eğer hâkime müracaat etmeksizin müstevda anı vârise ve-rip o dahi istihlâk etse müstevda zâmin olur.

    MADDE 803

    Vedianın tazmini lâzım geldikde misliyyatdan ise mislini ve kryemiyyattan ise zamâm mucib olan şeyin yevm-i vukuun-daki kıymetini vermek lazım gelir.

    BAB-I SALİS

    Ariyet hakkında olup iki fası şâmildir

    FASL-I EVVEL

    Akd ve şart-ı iâreye müteallik mesâil beyanındadır.

    MADDE 804 lâre icab ve kabul ile ve teâti ile mün'akid olur.

    Meselâ, bir kimse birine şu malımı sana iâre ettim, yahut âri-yet verdim deyip o dahi kabul eyledim dese yahut bir şey söylemi-yerek kabz etse veyahut biri diğerine şu malı bana âriyet ver deyip o dahi verse iâre mün'akid olur.

    YanıtlaSil
  134. KITAB OLEMANAT

    250

    MADDE 805 Muirin sükûtu kabul sayılmaz.

    Bimaenaleyh bir kimse birinden bir şey åriyet isteyip de sahibi sükût eylemiş olduğu halde alsa ğasıb olur.

    MADDE 806 Muir istediği vakit iåreden rücû edebilir.

    MADDE 807 münfesik olur. Muir ve müsteirden her hangisi fevt olsa akd-i iare

    MADDE SOS Müsteârın intifaa salih olması şartdır.

    Binaenaleyh firari hayvanın iåre ve istiûresi sahih değildir.

    MADDE 809 Muir ve müsteirin akil ve mümeyyiz olmaları şart-dar, båliğ olmaları şart değildir.

    Binaenaleyh mecnun ile sabi-i gayri mümeyyizin iâre ve istia-releri caiz olmaz amma sabi-i me'zûnun iåre ve istiâresi caiz olur.

    MADDE $10 Ariyetde kabz şart olup kabl-el-kabz hükmü yoktur.

    MADDE $11 Müsteârın ta'yini lazımdır.

    Meselâ ta'yin ve tahyir olmaksızın iki beygirden biri iare olun-sa sahih olmayıp muir her hangisini iåre edecekse ta'yin etmesi lammdır. Fakat her hangisini alırsan al deyu müsteîri tahyîr etse iare sahih olur.

    FASL-I SANI

    Äriyetin ahkâm ve zamânâtı beyanındadır.

    MADDE 812 Müsteir bila bedel âriyetin menfaatına malik olur.

    mez. Binaenaleyh muîr ba'd-el-isti'mal müsteîrden ücret taleb ede-

    MADDE 818 Ariyet müsteir yedinde emanetdir. Bila teaddi velâ taksir telef ya zayi olsa yahut kıymetine noksan gelse zamân là-zım gelmez.

    Meselâ, âriyet ayna kazara müsteîrin elinden düşmekle yahut ayağı kayıp da kendisi aynaya çarpmakla kırılsa zamân lâzım gel-mez. Kezalik ariyet keçe üzerine kazara bir şey dökülmekle lekele-nip de kıymetine noksan gelse zamân lâzım gelmez.

    MADDE 814- Müsteirin bir gûna teaddisi ya taksiri vāki oldukda artık her ne sebeb ile olursa olsun âriyet telef olsa yahut kiyme-tine noksan gelse zamân lâzım gelir.

    Meselâ, müsteîr iki günde varılacak mahalle âriyet hayvan ile

    YanıtlaSil
  135. 278

    ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    3. Abdullah b. Mes'ud'a,

    4. Muaz b. Cebel'e,

    5. Ebüdderda'ya,

    6. Zeyd b. Såbit'e dayandığını gördüm. Bu altı zatla da, görüşüp konuştuğum zaman, ilimlerinin

    1. Ali'ye,

    2. Abdullah b. Mes'ud'a varıp dayandığını gördüm!» demiştir.

    (82)

    Hz. Ömer'in İlmi:

    Abdullah b. Mes'ud der ki Arap kabilelerinin ilmi, terazinin bir gözüne, Ömer'in ilmi de, öteki gözüne konulsa, Ömer'in ilmi, ağır ba-sar!» (83) Fıkıh âlimleri, Hz. Ömerin yanında çocuklar gibi kalırlar, O, on-lara fıkhı ve ilmi ile üstün gelirdi. (84)

    Hz. Ali'nin İlmi:

    Peygamberimiz, bir Hadis'inde «Ben, ilmin şehriyim. Ali, onun kapısıdır. İlim edinmek isteyen, ona kapısından gelsin!» buyurmuştur. (85) Bu Hadis'i İbn-i Adiy Kâmil'ine, Taberâni de, Mûcemülkebirine almıştır. (86)

    Yine bir Hadis-i şerif'de «Ben, hikmetin konağıyım. Ali de, onun kapısıdır!» buyrulmuştur. (87) Abdulmelik b. Ebi Süleyman der ki «Ata'ya (Muhammed Aley-hisselâmın Eshabı arasında Ali'den daha âlim bir kimse varmı idi?) diye sordum. (Hayır! Vallâhi, Ondan daha âlimi yoktu!) dedi.» (88)

    Abdullah b. Abbas'a, Hz. Ali'nin ilmi hakkında sorulduğu za-man «İçi, hikmet ve ilimle dolu idi! Vallahi, Ona, ilmin onda dokuzu verilmiştir.

    (82) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 351

    (83) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 333, İbn-i Abdulber İstiab c. 3, s. 1149-50 (81) İbn-i Sa'd

    Tabakat c. 2, s. 336

    (85) Hakim Müstedrek c. 3, s. 127, İbn-i Abdulber (85) Süyuti Câmiussagîr c. 1, s. 108 İstiab c. 3, s. 1102

    ( 87) Tirmizi Sünen c. 5, s. 301, Muhibbüttaberi Riyadunnadra c. 2, s. 255

    (88) İbn-i Abdulber İstiab c. 3, s. 1104

    YanıtlaSil
  136. PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET

    279

    Yine, Allah'a yemin ederim ki: O, Ilmin, kalan onda birine de, sizinle ortaktır! demiştir. (89)

    Muavive b. Ebi Süfyan, Emirliği sırasında içinden çıkamadığı müşkil meseleleri, Hz. Ali've yazarak sorardı.

    II. All'nin şehid edildiğini haber alınca «Fıkıh ve İlim, Ebû Ta-lib'in oğlunun ölümüyle gittile demekten kendini alamamış, kardeşi Utbe Şamlılar, sakın, bunu, Senden, Senin ağzından işitmesinler!» deyince de «Bırak beni, işitirlerse, işitsinler!» demiştir. (90)

    Hz. Ömer «Umre'ye nereden gireyim?s diye soran bir zata «Git, All'ye sor!» demiştir.

    Hz. Aişe'nin de, kendisine, mest üzerine meshden sorulunca «Git, Ali'ye sor!» dediği (91), Yine, Hz. Aise'nin «Size, Aşüre günü orucunu tutmanız için kim

    fetva verdi?» diye sorup Ali, verdi!» dedikleri zaman Evet! İnsan-lar arasında, Sünnet'i en iyi bilen, Odur!» dediği de, rivayet edilir. (92)

    Abdullah b. Mes'ud'a göre Hz. Ali, Medinelilerin Ferâizi en iyi bileni idi.

    Feraiz âlimlerinden Mugire «Ferâiz âlimlerinden, ferâiz hakkın-da sözü, Ali'den daha kuvvetli olanı yoktur!» demiştir. (93)

    Hz. Ömer «Ebülhasan'ın bulunmadığı mecliste, içinden çıkılmaz, karışık meselelerle karşılaşmaktan Allah'a sığınırım!»

    «Bizim en büyük Kadımız Ali'dir!» derdi. (94)

    Hs. Ali, Kur'ân-ı Kerim'i de, usûlüne göre en iyi okuyanlardan-dı. (95)

    Abdullah b. Mes'ud'un İlmi:

    Hz. Ömer, Abdullah b. Mes'ud hakkında «İlimle dolu Dağarcık!» derdi. (96)

    (89) Muhibüttaberi Riyadunnadra c. 2, s. 256, Alâüddin Ali Müntehabu Ken-zül'ummal c. 5, s. 33

    (90) İbn-i Abdulber İstiab c. 3, s. 1108

    İstiab c. 3, s. 1106-1107, Muhibüttaberîf Riyadunnadra (91) İbn-i Abdulber

    c. 2, s. 257 (02) İbn-i Abdulber İstiab c. 3, s. 1104, Muhibüttaberî Riyadunnadra c. 2, s. 255

    (93) İbn-i Abdulber İstiab c. 3, s. 1105, Muhibüttaberi Riyadunnadra c. 2, s. 256

    (94) İbn-i Sa'd 1103, 1104 Tabakat c. 2, s. 339-340, İbn-i Abdulber İstiab c. 3, s. 1102,

    (95) İbn-i Abdulber İstiab c. 3, s. 1109

    (96) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 344, 351

    YanıtlaSil
  137. سوره بقره (۲۰۱۷)

    اشارات الوافي

    نیى لهم لا ترجعون) يعنى ( صاغر لال، کور شخص کی او ظلمندن چیقوب فور فولڈ ہیں بو حمله ده بولونان صفات اربعه، منا فقال له اتم با قاتار آراسنده مشترك اولوب هر انکی طرف خر وير. وضعيت تاريني بالدير . آیینه کی حاللاديني كوسترير.

    اشتهر آن با قائده قارشو اشاراتی شورله در بودار، ظلمته دو شهر برادم (اولا) کنونی قور تا راجعه به سه قولامه ويرد. اطرافی دیوار. لكن كيجه نك . زولال اولى او آرام سبز ها غير فى انتاج ان شد. حوکه بار دینه که جان بر آدمی چاغیر می ایستد. لکن کیچه نان ساکت و صاغير لفى، اونك لال اولمن سبب سبب اولمشدر اولمشدر . صوکره یولنی بولی امیدیله به علامت . امیدیه به علامت بر نشانه آزار فقط كيجه نك غير مزلفی و کوردگی، اونا کو لگنی موجب او نشدر صوكره بوظالمتدن قورتوله ايجون، اولكي يرينه عودت ايتمان ایستر فقط والبولر با غلاغه، رجوعه مظنه قالما شد. با تا قلفه دو شهر آدم کی، تیره دکه با تار. با تد فيه ظلمنده قالير.

    منا فقاره ناظر جهتی ایند: اوت، منافقار کفر و نفاقه ظلمتنه دو شد قاری زمان او نارك درت جهته له قورتولمه لرى ممكنم ايدى. زيرا، او نفاقدن باشترين قالدير حب حتى ديكه مك. قرآنك ارشادينه قولاق ويرمك ايله نجاتلرى ممكن ايدى. فقط نفرينك شيطاني اولان هوای قرآن صداسنى قولد قارينه ايشيتديره جك هوايي قار يشدير ديفي ايجون - قرآنك كند المريني ارشاد ایتمنه مانع اولمشدر. قرآن کریم، بوجهند نه او نارك اميدلرى انقطاع ايمن اولد يغنه اشارتاً (ختم) دیمشور و بواشار تدن، همدان که او نامرك قول قاری كسيلا من اولوب، قولا فكري كسيده ها .

    فولاد قارینی آگریران بر رمز وار در .

    (ثانياً) با شهريني آشاغی به ايند يرحب وجد اناريله مشاوره ابدرك، طوغری پولی و حقی سؤال اینه که نجات جو ابني المعہ امکانی وارکی، قلب رنده کی عناد، در ایر ذبح ایدیله طاووقه کبی، دیارینی امیری طرفه چه رن و شیشه دارند و نام ها و با تیم ترین مانع اولمشدر. قرآن كريم، بو قانونك ده قبالى اولدیفنه اشارنا (بكم ) دی شد. و بو آثار تدن، دیلاری چکی لوب آنترا من بد بخت کی الر اولد قارینه

    بر رمز وار در

    (ثالثاً) عبرت نظریه با قوب، داخلی و خارجی دلیه الماری کو روب، حقه جو عالی ممکنه آیکن

    YanıtlaSil
  138. مؤدى

    Ardet: Gen doune

    ki

    Bedbaht: Koni välihli

    دايلي

    Dikili içe dit

    خارج

    Harid: Disa dit

    Hevd: Nefse dit arzu

    إنتاج

    futde: Netice vene

    ازشان

    İrşad: Doğru yoli gösterme

    إشارات

    İsarat: İşaretler

    مغز

    Küfür: İnkar etme

    JỸ Lal: Dilsiz

    موجب

    Mucib: Gerektiren

    مشاوره

    Müşavere: Danışma, istişare

    مشترك

    Müşterek: Ortak olan

    ناطر Nazır: Bakan gözeten

    Necât: Kurtuluş

    ندامت

    Nedmet: Pişmanlık

    يقاق

    Nifak: Münafiklık

    ریز

    Remiz İnce işaret

    رجوع

    Rica: Geri dönme

    صدا

    Sada: Ses

    سايت

    Sakit: Susan

    ثالثاً

    Salisen: Üçüncü olarak

    ثانياً

    Saniyen: İkinci olarak

    صفاتِ اربعه

    Sifat - erbaa: Dört sifat

    Zebh: Boğazlama

    ضيا

    Ziya: Işık

    ظلمت

    Zulmet: Karanlık

    YanıtlaSil
  139. 110

    تر فقد الايفونYani "Sajor, laki Bu cumlede bulunan sifat-1 erbaa, münafiklarla ste sahıslar gibi o zulmetten çıkıp kurtulamazle yakanlar arasında musterek olup, her iki taraftan haber verir. Vaziyetlerini bildirir. Ayna gibs hållerini gösterir

    Iste ates yakanlara karşı ışărâtı şöyledir Bövle bir zulmete düşen bir adam, evvelen kendini kurtaracak bir sese kulak verir. Etrafı dinler Likin gecenin sessiz ve lil olmasi, o adamın sağırlığını intac etmiştir. Sonra yardımına gelecek bir adamı çağırmak ister. Lakin gecenin sikit ve sağırlığı, onun lal olmasına sebeb olmuştur. Sonra yolunu bulmak ümidiyle bir alamet, bir nişan arat Fakat gecenin ziyasızlığı ve körlüğu, onun körlüğunu múcib olmuştur. Sonra bu zulmetten kurtulmak için, evvelki yerine avdet etmek ister. Fakat kapilar bağlanmış, rücúa imkân kalmamıştır. Bataklığa düşen adam gibi, titredikçe batar. Battıkça zulmette kahr

    Münafıklara nåzır ciheti ise: Evet, münafıklar küfür ve nifåk zulmetine düştükleri zaman, onların dört cihetle kurtulmaları mümkün idi. Zira, o nifaktan başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur'ân'ın irşadına kulak vermek ile necătları mümkün idi. Fakat nefislerinin şeytani olan hevist -Kur'ân'ın sadâsını kulaklarına işittirecek havayı karıştırdığı için- Kur'ân'ın kendilerini irşåd etmesine mâni olmuştur. Kur'ân-ı Kerim, bu cihetten onların ümidleri inkıta' etmiş olduğuna işareten (2) demiştir. Ve bu işaretten, sanki onların kulakları kesilmiş olup, kulakları kesik hayvanların kulaklarını andıran bir remiz vardır.

    Sâniyen: Başlarını aşağıya indirip vicdanlarıyla müşavere ederek, doğru yolu ve hakkı sual etmekle necât cevabını almak imkânı varken, kalblerindeki inâd, zebh edilen tavuk gibi, dillerini içeri tarafa çekerek konuşmalarına ve nedâmetle tevbe etmelerine mån olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm, bu kapının da kapalı olduğuna işareten بكة demiştir. Ve bu işaretten, dilleri çekilip atılmış bedbaht kimseler olduklarına bir remiz vardır.

    Sâlisen: İbret nazarıyla bakıp, dâhilî ve hårici delilleri görüp, hakka rücü'ları mümkün iken,

    YanıtlaSil
  140. 234

    KOĞUCULUK

    Kim sana başkalarının sözlerini anlatıyorsa bil ki, senin sözlerini de başaklarına anlatıyor.

    Ömer b. Abdülaziz'le ilgili olarak şöyle bir olay anlatılır:

    Bir gün onun yanına gelen birisi başka birisi hakkında ileri geri ko nuşmaya başlayınca Ömer b. Abdülaziz ona şöyle dedi:

    Hele sus ta senin durumunu bir gözden geçirelim. Eğer yalan söylüyorsan şu ayet seni ilgilendiriyor:

    إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأَ فَتَبَيَّنُوا

    tırın. "Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araş

    Şayet söylediğin doğru ise senin durumunu anlatan ayet şudur:

    هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ

    "Durmadan kusur arayıp kınayan, durmadan laf götürüp geti rene boyun eğme!"

    Ama istersen biz senin bu söylediklerini duymamış olalım ve seni affedelim. Adam bir daha dedikodu yapmayacağım ey mü'minlerin emiri diyerek affını istedi.

    Abdullah b. Mübarek şöyle diyor:

    Zinadan doğan (babası belli olmayan) kişi dedikodu yapmadan dura-maz, soyu sopu belli olan kişi de komşusuna zarar vermez.

    Bu sözle anlatılmak istenen şudur:

    İnsanlardan duyduklarını saklamayıp, söz taşıyan kimse zinadan doğmuştur. Şayet böyle olmasaydı, duyduklarını saklayabilirdi.

    Şu ayetle anlatılmak istenen budur:

    وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلافٍ مَهِينٍ هَمَّازٍ مَشَّاءِ بِنَمِيمٍ مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ عُتُلٍ بَعْدَ ذَلِكَ زَنِيمٍ أَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ

    "(Resûlüm!) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelle-

    Hucurat 6

    Kalem u

    YanıtlaSil
  141. TENBİHÜ'L GAFİLİN

    235

    yen, mütecaviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine mal ve oğulları var diye sakın boyun eğme!""

    Bu ayet Velid b. Muğire hakkındadır. Çünkü o, sürekli başkalarının kusurlarını araştırır aynı zamanda laf getirip götürürdü.

    Bilge kişilerden birisini bir arkadaşı ziyarete geldi ve orada birinin arkasından konuştu.

    Bunun üzerine bilge kişi ona şöyle dedi:

    - Ziyaretini uzattın ve bana karşı üç türlü suç işledin:

    1. Din kardeşime kin tutmama sebep oldun.

    2. Kötülükten boş olan kalbimi meşgul ettin.

    3. Yalan söyleyip dedikodu yaparak kendini töhmet altında bıraktın.

    Kabu'l-Ahbar anlatıyor:

    İsrailoğulları yurdunda bir kıtlık baş gösterdi. Hz. Musa İsrailoğulları ile birlikte üç defa yağmur duasına çıktı ama yağmur yağmadı.

    Bunun üzerine Musa (as) Allah'a şöyle niyazda bulundu:

    Ya Rabbi! Kulların üç defa yağmur duasına çıkmalarına rağmen duaları kabul edilmedi. Bunun sebebi nedir?

    Yüce Allah, Hz. Musa'ya şöyle vahyetti:

    Aranızda söz gezdiren biri bulunduğu için sizin dualarınızı kabul etmedim ve etmeyeceğim.

    Bunun üzerine Musa (as) dedi ki:

    Onun kim olduğunu bize bildirirsen onu aramızdan çıkarırız.

    Allah şöyle buyurdu:

    "Ey Musa, size söz gezdirmeyi yasaklamışken ben mi söz taşıyayım? Hepiniz topluca Allah'a tövbe edin ki yağmur yağsın." Hep birlikte tövbe etmeleri üzerine yağmur yağdı.

    Bir keresinde Süleyman b. Abdülmelik, Zühri ile birlikte oturuyordu.

    Yanlarına bir adam geldi. Süleyman ona dedi ki:

    Sen beni çekiştirmiş ve hakkımda ileri geri konuşmuşsun.

    Adam:

    Ben senin hakkında hiçbir şey söylemedim.

    Kalem 10-14

    Yalanı kastediyor.

    YanıtlaSil
  142. 509

    15758. Anadan ala(ca) da doğar, kula da

    15759. Anlamadan söyleyen, hastalanmadan ölür.

    15760. Aptal dosttan, akıllı duşman daha iyi.

    15761. Araba kırılsa odun, öküz ölse et (olur).

    15762. Aracı, deniz geçirtir.

    15763. Arkadaşın, kendinden iyi olsun!

    15764. Arlılar utanıp dururken, arsız karnını doyurur.

    15765. Asil kemik, büyük olmaz.

    15766. Astrahan'da sığır (inek) bir akça, (ama) getirilmesi bin akça.

    15767. Aşı horlama, kusturur; eri horlama, saklanmak zorunda bırakır.

    15768. Aşırı kızıl, tez solar.

    15769. At azgını, tayın peşinden gider.

    15770. At buluncaya (dek) tay ulak(tır).

    15771. At da arpasız yürümez.

    15772. At kişnemekle, adam konuşmakla tanışır.

    15773. Ata acıyan at biner, kürke acıyan kürk giyer.

    15774. Ataya (babaya) çekip oğul doğmaz, anaya çekip kız doğmaz.

    15775. Ateşe girmiş de geceyi geçirmiş.

    15776. Atın ağnadığı yerde tüy kalır.

    15777. Atın kötü olursa, satıp kurtulursun; kardaşların kötü olursa, kaçıp kurtulursun; karın kötü olursa, nasıl kurtulursun?

    5778. Atının tabiatı, sahibine belli.

    1779. Ayağını döşeğine (yorganına) göre uzat!

    15780. Ayaklı kaza. (İşe yaramayan, baş belâsı.)

    15781. Azgın olsan asarlar, yavaş olsan basarlar, orta (ılımlı) olsan ilbaşı yaparlar.

    15782. Azıklı at yorulmaz.

    15783. Bacası eğri olsa da dumanı doğru çıkıyor.

    15784. Bahçe sahibine tarh yeri yok, öküz sahibine yağlı parça yok.

    15785. Bahtı ilerleyenin horozu bile yumurtlar.

    15786. Bahtsıza yel karşıdan (eser).

    15787. Bakma bileğe, bak yüreğe!

    15788. Bakra (karamuk) tanesi olmaktansa, buğdayın samanı ol!

    15789. Bakracına bakarak suyunu iç, anasına bakarak kızını kucakla!

    15790. "Bal, bal" demekle, ağız tatlılanmaz. (Bizde de karşılığı var. Lafla peynir gemisi yürümez.)

    YanıtlaSil
  143. 508

    15726. Ağacın gösterisi yaprak, adamın gösterisi paçavra (giyim).

    15727. Ağaç nesli (cinsi) yer üzerinden girer, Adem nesli il (toplum) içinden geçerek girer (kendini gösterir).

    15728. Ağaç saplı gelberin bulunursa, elin yanmaz.

    15729. Ağırlamak için bir şeyin olmazsa, okşamak için dilin olsun!

    15730. Ağırlamak niyetiyle su verseler de içeceksin!

    15731. Ağlamayan çocuğa, meme vermezler. (Benzeri: Hak verilmez, alınır.)

    15732. Ağzı yanmış, üfleyip içmiş. (Bizdeki benzeri: Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer.)

    15733. Ağzından çıkanı (sözü), it yemez.

    15734. Ağzını açsa, ciğeri görünüyor.

    15735. Ak üstünde kara tanımamış (cahil).

    15736. Aka (süt ürünlerine) tok, (ama) biçmeye kendiri (kaba keten bezi bile) yok.

    15737. Akça bakır, saymak için o da yok.

    15738. Akça (para), bir bohça (dolusu).

    15739. Akçalının (paralının) eli oynar, akçasızın gözü oynar.

    15740. Alçanın (paranın) gözü yok.

    15741. Akçası verilmiş, Urusu (Rusu) ölmüş. (İşi bitmiş.)

    15742. Akçayı (parayı) akça bulur (toplar).

    15743. Akıl (yolunu) şaşırmaz, altın çürümez.

    15744. Akıllı söylemez, deli söyletmez.

    15745. Alakargada alacağın olsun!

    15746. Aldatmak isteyen göz bağlar.

    15747. Aldatmanın ucu (sonu ortaya) çıkar.

    15748. Aldıracak (yitirecek) gün yanıltır.

    15749. Alma (elma), ağacından ırak (uzak) düşmez.

    15750. Almak öğretmez, satmak öğretir.

    15751. Almanın güzel (yanı) vermektir.

    15752. Almasını yalnız aldım, satmasını babam ile de satamıyorum. (Satın almak kolay, satmak zor.)

    15753. Alp (yiğit) anadan doğar, at kısraktan doğar.

    15754. Alpaguta deli tansık. (Soylu yiğide soytarı nadir meta olur.)

    15755. Ana gönlü çocukta, çocuk gönlü sahrada.

    15756. (Ana) sütü ile giren, canla birlikte çıkar.

    15757. Ana sütü ile girmeyen, dana (inek) sütü ile girmez.

    YanıtlaSil
  144. ŞİFA OLUR

    Nakşibend Hazretleri, yiyeceğini bizzat kendi ziraatinden elde ederdi. Her sene bir miktar arpa, biraz bőrülce ve zerdali yetiştirirdi. Ziraat yapar-ken kullanılan hayvanların, tarla-nin tohumun ve suyun helal olması hususunda çok ihtiyatlı davranırdı.

    Bu sebeple pek çok âlim, teberrüken (ve şifa niyetiyle) onun helâl yemeğinden yiyebilmek için sohbetlerine iştirak ederdi. (Enisüt 5. 64; Reşahåt, s. 159, 184)

    İBADETSİZ TERAKKI OLMAZ!

    >> denilmiştir.

    Bundan kastedilen şudur:

    Zahiri, bâtıni, kavli ve fiili olan bütün ibâdetler mecazdır.

    Bu tarikate girenler; bütün ibâdetlere ihtimam gösterip bu merha-lelerden (bu köprüden) geçmedikçe, (îmandan ihsâna yolculuk yapmadıkça) hakikate vâsıl olamazlar. (Enisü't-Talibin, s. 108)

    İSTİKAMET

    Hârikulâde fiillerin ve kerâmetlerin zuhû-runa fazla meyletmemek îcâb eder.

    Esas mârifet, istikamet üzere olmaktır. (Enisüt-Talibin, s. 88)

    Hârikulâde hâl ve kerâmetlere, amelde istikamet üzere olmak ve Sünnet'e bağlılık şartıyla itimat edilebilir.

    Sünnet'e bağlılık olmazsa bu tür zuhûrâta itimat edilmez. (Enisüt-Talibin, s. 26)

    257

    YanıtlaSil
  145. ÖFKE İLE PİŞEN AŞ!..

    Eğer bir kepçeyi öfkeyle ve gönülsüz olarak bir çömleğe soksalar, Nakşibend Hazretleri o yemeği de yemez, şöyle buyururdu:

    "-Öfke, gaflet, gönülsüzlük ve zorla yapılan bir işte hayır ve bereket yoktur. Zira o işe nefsin hevası ve şeytan karışmıştır.

    Salih ameller ve güzel davranışlar, helâl lokma ile mümkün olur. Helâl lokma da gafletle değil, kalp huzuru ile, uyanık olarak yenmelidir. Bütün vakitlerde vukůf-i kalbiye riayet etmeye ve uyanık olmaya gayret etmek, kişi için mânevi bir temrin (alıştırma) olacağından, nihayetinde bu durum, namazda kalp huzuruna vesile olur."

    (Enisat Tälibin, s. 64-65, Reşahåt, s. 513)

    MALAYANI GAFLET GETİRİR

    Bir defasında, abdest ve temizlik işlerinde kullanılacak suyu ısıtmak için ocağa koyan tale-belerin, bu esnada boş sözlerle meşgul olduklarını işitince, onlara şu îkazda bulunmuştu:

    "-Bu kadarcık da mı bilmiyorsunuz? Yemek pişirirken ve su ısıtırken gönlü hazır eylemek ve lisânı mâlâyânîden muhafaza etmek gerekir. Bu durumda o su ile abdest alan ve o yemekten yiyenin gönlünde huzur ve uyanıklık meydana gelir. Gafletle ısıtılan sudan abdest alan ve gafletle pişirilen yemekten yiyen kişinin gönlünde ise zulmet ve gaflet meydana gelir."

    (Enlsü't-Talibin, s. 64-65; Reşahåt, s. 513)

    YanıtlaSil
  146. KALP HUZURU

    Buhara'nın alimlerinden biri, Nakşibend Hazretleri'ne;

    -Namazda kalp huzuru ne ile hasıl olur?" diye sormuştu. Hazret ona şu cevabı verdi:

    *Helål yemek yemeli ve yerken uyanık olmalıdır. Namaz dışındaki zamanlarda, abdest alırken ve iftitah tekbirini getirirken de uyanık olunursa namazda kalp huzuru sağlanabilir." (Salahaddin bin Mübarek Buhari, Enisü't-Talibin, s. 84)

    Helâl lokma yemedikçe (mâneviyat yolunda) maksat hâsıl olmaz! (Yakub Çerhi, Risale-i Ünsiyye (Ney-Name içinde), s. 115)

    ODUNUN BİLE HELALİ

    Bir defasında mânevî hâllerinin kaybolduğundan yakınan bir talebesine;

    "-Yediğin lokmaların helâlden olup olmadığını iyi araştır!" buyur-muştu. Talebe gidip araştırdı-ğında, yemeği pişirirken ocakta, helâl olup olmadığı şüpheli bir parça odun yaktığını tespit etti ve hemen tevbe etti. (Heyet, Evliyalar Ansiklopedisi, III, 441)

    Her durumda hukuka riâyet etmek, Hak yoluna sülük edenlerin edeplerindendir.

    Onun için maksud ve matlûba erişenler; hukuk ve âdâba riâyet etmekle erişmişlerdir. (Enisü't-Talibin, s. 72)

    YanıtlaSil
  147. HER VESİLE İLE MURAKABE

    Şah-ı Nakşibend Hazretleri anlatır:

    الخير

    "Bir gün yolumda giderken, bir kumarhanenin önünden geçiyordum. İçeride bir topluluğun, çok hırslı bir şekilde kumar oynamakta olduklarını gördüm. Hele içlerinden ikisi, kendilerini oyuna öyle kaptırmışlardı ki, hiçbir şeyin farkında değillerdi. Maddi-mânevi bütün güç ve varlıklarıyla kumara dalmışlar, sanki kumarın nefsani lezzetinden sarhoş olmuş, kendilerinden geçmişlerdi.

    Böylece ikisi, aralarında aldılar verdiler. Bir müddet sonra onlardan biri mağlüp oldu, ütüldü Kaybettikçe kaybetti. Varını yoğunu ortaya koydu. Neticede dünyalık olarak nesi varsa, rakibi hepsini elinden aldı.

    Düşmüş olduğu o perişan hâle rağmen kumarbaz, ısrarla ve büyük bir gayretle oyunu sürdürüyordu. Yenildikçe de hırsı artıyordu. Bir ara, kendisini hep yenen rakibine dedi ki:

    <<-Bana bak! Malımı ve bütün servetimi değil, bu oyun için başımı bile vereceğimi bilsem, yine de oynamaktan vazgeçmem! Hayatım pahasına da olsa oynayacağım. Öyle ki, benim düştüğüm bu perişan hâle sen düşeceksin!>>>>

    Kumarbazın, kumarda her şeyinden, hattâ canından bile vazgeçebilecek derecedeki ısrar, kararlılık, hırs ve irade kuvvetini görünce, bana da apayrı bir şevk ve gayret hâli geldi. Bu musibet tablosundan ibret alarak kendi kendime düşündüm:

    Bir kumarbaz, bâtıl bir işte bile her şeyinden vazgeçecek kadar ısrarlı, hırslı ve kararlı davranırken, ben Hak yolunda nasıl bir azim, gayret ve fedakârlık içinde olmalıyım? O günden beri Hak yolunu takip etmekteki azim ve isteğim daha da arttı. Hamdolsun Rabbime, her geçen gün de artmaktadır."

    Bkz. Ekrem SAĞIROĞLU, Şah-ı Nakşibend, Yasin Yayınevi, İstanbul 2001, s. 99-100)

    YanıtlaSil
  148. ŞAH-I NAKŞİBEND MUHAMMED BAHAÜDDİN HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER

    Alem buğday, ben saman; Âlem yahşi, ben yaman!..

    Yani; "Herkes tam, ben ise nâkısım, herkes iyi, ben kötüyüm." telâkkisi içinde, dâimâ tevâzu ve hiçlik içinde olmalıdır.

    YanıtlaSil
  149. İlahi takdirin ince sırları, hikmet pırıltıları içinde işlemekteydi. Peygamber Efen-Beytinin direğini bizzat

    Peygamberimizin (asm) Hayatı

    TARİHTE BUGÜN

    1936-İstanbul ve Ankara

    radyo şirketleri, satın alınarak devletleştirildi.

    1936 - Harb Okulu, İstanbul'dan Ankara'ya taşındı.

    1947 - Türkiye - Irak Dostluk Antlaşması imzalandı.

    7

    CUMARTESİ

    SATURDAY

    EYLÜL

    SEPTEMBER

    C

    Lem'alar

    BİR AYET

    Onun hakimiyet ve saltanatı gökleri ve yeri kuşatmıştır.

    Bakara Suresi: 255

    BİR HADİS

    Haramla kendi aranıza helâlden bir engel koyunuz. Kim böyle davranırsa, ırzını ve dinini korumuş olur.

    Taberanî

    Madem insan yalnız cesetten ibâret değil; cesedi beslemek için kalb, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilemez. Onlar imha edilemez; onlar da idare ister.

    HIZIP: 125 GÜN 251 KALAN: 115 - GÜN. KIS.: 3 DK

    YanıtlaSil
  150. 2025 BEDIUZZAMAN TAKVIMI

    say

    TARİHTE BUGÜN

    1642 - İngiltere iç savaşı başladı.

    1703 - Osmanlı Devletinde III. Ahmed tahta geçti.

    1910 - Japonların Kore'yi İşgali.

    1963-Bediüzzaman'ın talebelerinden Ceylan Çalışkan vefat etti.

    1989 - Neptün'ün ilk halkasının keşfi.

    AĞUSTOS

    22 CUMA

    28 1447 SAFER

    RUMI: 9 AĞUSTOS 1441 HIZIR: 109

    BİR AYET

    Allah, zâlimleri çok iyi bilir.

    Cuma: 7

    BİR HADİS

    Biriniz uykudan uyandığında abdest alsın ve burnuna üç defa su versin. Çünkü şeytan onun genzinde sabahlar.

    Buharî, Bedü'l-Halk: 11

    İnsan bu dünyaya keyf sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahittir.

    Lem'alar

    ilindi Meam Vatey

    YanıtlaSil
  151. 38

    SIRR-1 INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE-MA'IDET UL-KURAS

    1000

    900

    40 30

    20



    1

    ر

    و

    7

    6

    5

    4

    800

    700

    600

    8 10 9

    ی

    ك

    50

    500

    400

    300

    200

    100

    90

    80

    3 2

    1

    فص

    لی

    ع

    70

    60

    Yirmi sekiz harften ibaret olan Arap alfabesi. Emevî Halifesi Abdülmeli bin Mervan zamanında Nasr bin Asım ile Yahya bin Ya'mer el-Udvânî'den ku bin Mervan zamanına kadar Ebced tertibiyle okunur ve yazılırdı. Abdülmeli rulan bir ekip, Arap alfabesinin harf sırasını değiştirdi ve birbirine benze harflerin ard arda sıralanması esasına dayalı "hurûf-u heca" denilen ve bugu kullanılan alfabeyi oluşturdu. Yazı dilinde bu alfabe kullanılmaya başlandı.

    Arap harflerinin ebced tertibine göre dizilişinin Hazret-i Adem'e (as) da yandığı rivâyet edilir. Bu tertip ile alfabenin kullanıldığı tarih süreci içeri sinde, zamanla bu harflere sayısal değerler verilmiş; bu sayısal değerler âlim-ler, edebiyatçılar ve şairler tarafından makbul ve muteber karşılanmış ve kul lanılmaya başlanmıştır. Şairler ve edipler, yazdıkları manzum ve mensur eserlerde ebced hesabını da kullanmışlar ve harflere verdikleri rakamsal de-ğerler ile önemli tarihleri kaydetmişler; zaman içinde bu usûl yaygınlaşma ve gelişme istidadı göstermiş; âdetâ Arap alfabesinin bir yan ilim dalı olarak ol-gunlaşmış ve adına da "Ebced Hesabı" veya "Cifir İlmi" denmiştir.

    Ebced dizilişine göre Arap alfabesi; "elif, bâ, cim, dâl, he, vav, ze, ha, tı, yâ kef, lâm, mim, nûn, sin, ayın, fe, sad, kaf, rı, şın, te, se, hı, zel, dad, zı, ğayın şeklindedir ve "ebced" ismini de bu dizilişin ilk dört harfinden almıştır. Bu alfabe kolay ezberlensin diye şu formül ile de ifade edilmiştir: Ebced, Hevvez, Hutti, Kelemen, Sa'fes, Karaşet, Sehaz, Dazağ. Bu dizilişe göre Arap alfabesi sayısal değer açısından üçe ayrılmış; İlk dokuz harfe "âhâd" yani "birler"ve birler basamağından değerler verilmiş; ikinci dokuz harfe "a'şâr" yani onlar denmiş ve onlar basamağından değerler verilmiş; üçüncü on harfe "mi'ât" yani "yüzler" denmiş ve yüzler basamağından değerler verilmiştir.¹

    Ebced hesabının menşei hakkında farklı rivâyetler vardır. İslâm önce-sinde 22 harften meydana gelen ve "Ebced, Hevvez, Hutti, Kelemen, Se'fas, Kareşet" kelimelerinin sayısı olan altı rakamı göz önünde bulundurularak,

    Niyazi Beki, Ebced ve Cifir, http://www. sorularlaİslâmiyet. com/sub-page.php$s=article&aid=556 (15.3.2010); Krş. http://www. sorularlalslâmi-yet.com/subpage.php$s=show_qna&id=609.

    YanıtlaSil
  152. KUKA

    IŞİRİ TEFSİR VE CİFİR ILMI

    39

    Medyen hükümdarlarından altı kişinin adı, İlâhî isimlerin altı anahtarı, hafta günlerinin adı v.s. gibi kesin bilgiyi ifade etmeyen değişik rivayetler söz ko-nusu edilmiştir. Tâhirü'l-Mevlevî'ye göre, Arap ebcedinin İbranî ve Arâmî al-fabesinden alındığına şüphe yoktur. Arap edebiyatının ünlü isimlerinden Mü-berred ve Sirâfi gibi âlimlere göre de Arap ebcedi, yabancı menşe'lidir.

    بسم الله الرحمن الرحيم

    فصل فريات كيفية الاستخراج من الجبار الجامح والنور اللامع أعلم وفقك الله تعالى ان ستر الكتاب الالف عزيز المال لا يصل اليه الا العمل من قول الرجال لانه الأمر الأكبر والكبريت الأحمر من حضرة جلالة وصل إلى نهاية الحرام والطلع على اسرار الملك العلام وكتاب البناء والثاء والشاء على اسرار العريشية والجيم والماء والماء على امر امر الكرسي كما تقدم واقرن الكتب جلا كتاب الباء ثم الواونم الم اليوم السلام ثم الكاف لأن الكاف الأثير والها القاء والقاف للقمر الذ في في ذلك سماء الدنيا لمن الحلول ن كتاب التال في ب ك لا تنقرض دولة الجيم فتكرين القاف واقع بالاختلاف بالسين الناشئة الباء ثم جون من السلام وفي اول النور واخر ياء العلامة فيظهر يا سره امريان مران قولنا وينبي المرارة الجيم وخز لها المناء الحسيم ابطل رسم السين في المعام اب فيقول النبل السياحي ن دارد. ن بعد رسم الفين وسعك الأكبر يم وعلى النشر د ولتشا المنا كانت الكفرة اهلها ولكن كم يعنى عليه ما مساکی و کل حرام را سفید عاير بعاتب على مشتى ومن القوات من يسلك طريق اله والصواب وهم الله ع ع مرب والد نزل ذلك الاضطراب واقع من جهة الباب الى ان تقديم الشام من له بالعدل الأمام المعصوم من السفاح من ليس له رغبة والنكاح في باب تب آن الله بروم فضلا وعد لا وان قل مقلا وهو مقلوب سالم الاعلى احد وص بالا يركب بحث كوئى الا

    Hz. Ali'ye İsnâd Edilen Cifr-i Câmi' ve En-Nur'ul-Lâmi' kitabından bir sayfa

    Bazı müsteşrikler tarafından tertip edilen ve Mısır'da tercüme edilerek

    İbnu'n-Nedim, el-Fihrist, 6; Tâhiru'l-Mevlevi, Edebiyat Lūgatı, 38; İsmail Cerra-hoğlu,, Tefsir Usulü, sh. 18; İsmail Yakıt, Türk- İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme, sh. 23-29; Seyyid Muhammed Madi Eb'ül-Azā'im, El-Cefr, sh. 30-33.

    YanıtlaSil
  153. glad the inan tale sopraktan ve bir d sudan yaratilmiştir. Hurilerin yaratılış madd le mukayese edildiğinde, toprak ve meni görülen şeylerdir. Zaferan ise güzel koku göklanan, değer verilen bir maddedir. Me rin tesbihleri de mukaddestir. Dolayısıyla maddelerden birbirinden güzel insanlar dığına göre, zaferan ve meleklerin tesh güzel manevî şeylerden yaratılan hur elbette o nispette güzeldirler. Cennette Cennete lâyık bir tarzda olduğu gibi kadınları da elbette Cennete lâyık b yaratılacaklardır.

    ***

    Ebu Karsafe'den rivayet ediliyor:

    Kim bir cami yaparsa, Allah da

    Cennette bir ev yapar. Camiinin temi mak ise, Cennet kadınlarının mehirl Taberani'nin

    ***

    İbni Ömer'den (ra) rivayetle:

    Nice ahu gözlü huriler vardır ki

    dece bir avuç buğday veya bir o kad

    Ukayli'nin e

    ***

    YanıtlaSil
  154. Ahiret Hayatı/187

    Man, Cennetin güzelliklerini üzerinde bulun-insanın bütün duygularına hitap eden uk birer Cennettir. Hadis böyle bir huriyi nabilmenin yollarından birini göstermekte-

    Bu hadisi okuyunca insan "Bir avuç hurmay-ancık bir hayırla böyle büyük bir nimete derebilmektedir?" dememelidir. Burada emli olan iyiliğin miktarı değil, yapılış niyeti hangi şartlarda yapıldığıdır. Allah rızası için edin kardeşinin son derece muhtaç olduğu bir da yapılan bir iyilik niçin böyle bir mükafatı arındırmasın? Nasıl çölde dudakları kurumuş yolcuya verilen bir bardak su dünyalara edelse, ihtiyaç içinde kıvranan bir mü'mine plan yardım da o ölçüde önemlidir. O hâlde çok demeden mümkün olduğunca hayır yap-aya koşmalıdır. O zaman Resulullahın müjde-diği nimetlere kavuşmak mesele olmaktan pkar.

    Yeri gelmişken bu ve buna benzer iyiliklere lık olarak verilen hurilerin çokluğunun hik-neti üzerinde de duralım. Erkek yaratılışı gereği adınlara karşı büyük ilgi duyar. Bunun gereği rak yuvalar kurulur; sevgi, yardımlaşma, dakârlık gibi bir kısım duygular karşılıklı pay-ar, bir elmanın iki yarısı gibi birbirlerinin siklerini tamamlarlar. Fakat insan bu konuda

    YanıtlaSil
  155. 20

    YİRMİDOKUZUNCU MEKTUBUN İKİNCİ MAKAMI

    ründü. Hem bazı kelimât-ı Kur'âniye yapraklar arasında birbirine bakması ve müvazi gelmesi gibi birkaç cüziyata işaret edildi. Halbuki o cüz'iyat, o meseleye hiçbir cihetle kafi gelmiyordu.

    Bir zaman sonra lafz-ı Kur'ân ile lafz-ı Resûl-i Ekrem Aleyhissela-tu Vesselam'de tevåfukât-ı gaybiye tabir ettiğimiz bir vaziyet-i harikulade gördük. İcaz-ı Kur'ân'a ait risalede Kur'ân lafzı o işareti verdi.

    Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) mucizatında Resûl-i Ekrem (Aleyhissalatü Vesselam) kelimesi aynen o işârâtı veriyordu. İman-ı Billah'a dâir olan sair müteaddit risalelerde Lafzullah o işareti vermedi. Çünkü Lafzullah nadir zikrediliyordu. O'nun yerinde Cenab-ı Hak kelimesi Sani-i Hakim, Hâlık-1 Rahîm gibi sair Esmå-i Hüsnâ ile tabir edilmiş. Lafzullah o erkan-ı îmâni-yenin en a'zamı olan İman-ı Billah, risalelerin içinde en çoğuna en mühim-lerine sahip olduğu halde, îcâz-ı Ahmediye (A.S.M.) ile i'câz-ı Kur'âniyenin işaretleri gibi parlak işåret vermemiş. Şimdi katiyyen gördük ki: O işaret ise; Kur'an-ı azimüşşan o kadar parlak göstermiştir ki: Hiç bir cihette ihti-yaç kalmamış ki, başka yerde tezahür için cilvesi görünsün. Evet, Kur'ân-ı azimüşşanda Lafzullah çok nûrânî ve kesretle çok ma'nidâr ve vüs'atle çok nükteleri var... Ve hikmetle tekrar edilmiş ki akıl anlasa "Sübhanallah", kalb derketse "Barekallah", göz görse "Maşaallah" diyecektir.

    Amma lafz-ı Kur'ân ve lafz-ı Resûl-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam ise Kur'anda pek azdır. Ve o kısımda tevâfuktan ziyade başka sırlara medár-dırlar. Onun için kanaatimiz geldi ki Kur'an'dan tereşşüh eden ve Kur'ân'dan gelen Risalelerde lafz-ı Kur'ân ve lafz-ı Resûl-i Ekrem Aleyhisselatü Ves-selam o işârete Kur'ân hesabına mazhar edildi. Ve Lafzullah Kur'an merke-zinde bırakıldı.

    DÖRDÜNCÜ MES'ELE

    Bu Hafız Osman hattıyla yazılan aynı Kuran'ı tetkik ettik. Başta Laf-zullah olarak gâyet ma'nidâr tevâfukât-ı gaybiyeyi gördük. Ben kendi Kur'ân'ımda o tevâfukâta birer birer işaret koydum. Dikkat ettik ki satır-lar ve âyetler ortasındaki fasılalar intizamsız olduğu için tevâfukâtı kısmen bozmuş. Onunla beraber bize kanaat geldi ki; tevâfuk matlubdur. Çünkü tekerrür eden kelimât üstünde tekerrürden gelen kusuru izale edecek bir ziynet ve bir güzelliktir. Ve anladık ki: Sahife ve satırları değiştirmemekle beraber tekellüfsüz o tevâfukât-ı matlube bir derece gösterilebilir. Ve onu göstermekle hatt-ı Kur'aniye bir zevk, bir şevk uyandıracak ve göz ile gö-rünecek on emârât-ı i'câziyeden bir emâre izhår edilecek niyeti ile hizmet-i

    YanıtlaSil
  156. RUMÜZAT-1 SEMĀNİYYE

    21

    Kuraniyedeki arkadaşlarımı meşveret ve muavenete davet ederek bu mese-leyi nazarlarına arzediyorum.

    BEŞİNCİ MES'ELE

    Kur'ân-ı Muciz-ül Beyânda tevâfukâtın (Haşlye) envai var. Tevâfukât-ı nakş-ı lafziden başka tevâfukât-ı maneviyesi var. Hem çok ma'nidår ve çok vardır. Tevåfukât-ı lafzîyesi ise üç tarzdadır.

    Biri: Tek bir sahifede.

    İkincisi: Karşıki sahifede.

    Üçüncüsü: Yapraklar arasında bir tevâfuktur.

    BİRİNCİ TARZI: Kur'ân'ın icâz-ı manevîsinin ünvanları olan Ri-salelerde cilvesi in'ikas etmiş görünüyor.

    İKİNCİ KISIM: Bir zat-ı mübarekin yazdığı bir Kur'an'ı gördüm ki, kar-şı karşıya sahifelerin tevâfukâtı kırmızı hatla gösterilmiş. Demek o neviden bir derece beyân edilmiş.

    ÜÇÜNCÜ TARZ İSE: Kur'ân Kelam-1 Ezeli olduğundan ve kelime-i va-hid hükmünde bulunduğundan ve âyâtı birbirine bakmasından ve birbirini tefsir ve tekmil etmesinden anlaşılıyor ki: Bir sahifede kelimeler birbirine baktığı ve bir intizam-ı teváfukkarane gösterdiği gibi Kur'an'ın mecmûun-da aynı hâl vardır. Filcümle bazı numûneleri ve tereşşuhatı gördük ve bize kana'at-ı kat'iye verdi ki o tereşşuhatın safi bir menbaı var.

    Mesela: İki gün evvel sûre-i Nahl ve sûre-i İsra'yı okudum, sûre-i İsrada ikiyüzseksenbeşinci (285) sahifede üç Kur'ân kelimesi gördüm, ikisi tam müvazi birbirine bakar. Üçüncüsü terazinin iki dili gibi üstünde ve satırın başında durmuş. Merak ettim tevâfuk matlub iken neden bu dil nizama girmemiş. Birden hatıra geldi ki: Buradaki Kur'ân kelimelerinin vazifeleri yalnız bu sahifede değil, güzellikleri ve nizamları başka sahifelere de ba-kabilir. Baktım ki: Başta ve Dördüncü satırdaki Kur'ân kelimesi üç sahife

    sonra وَقُرْآنَ الْفَجْرِ kelimesine bakmakla beraber o قُرْآنَ الْفَجْرِ arkasın-

    (Haşlye) Tevâfukât ise, ittifaka işarettir. İttifak ise, ittihada emâredir. İttihad ise vahdete alâmettir. Vahdet ise, tevhidi gösterir. Tevhid ise, Kur'ân'ın dört esasından en büyük esasıdır.

    YanıtlaSil
  157. 38

    KUŞEYRİ RİSALESI

    Bu devrin insanları, helâl haram ayrımını terkettiler; büyüklere hürmeti ve onlardan utanıp çekinmeyi bir kenara attılar; ibadetleri hak-kı ile yerine getirmeyi hafife aldılar; namazı ve orucu önemsemediler. Gaflet meydanlarında boş işlere daldılar; şehvetlerinin (kötü arzuları-nın) peşine düştüler, hiç önemsemeden haram işlere bulaştılar; halk-tan, kadınlardan ve sultanlardan menfaat koparma derdine düştüler.

    Bu kimseler, yaptıkları bunca kötü işlerle yetinmeyerek bir de yüksek hakikatlere ve mânevî hallere işaret eden sözler konuşmaya başladılar.

    Onlar, kendilerinin kulluk bağından kurtulduklarını, yüce Allah'a kavuştuklarını, devamlı Cenâb-ı Hak ile beraber olduklarını, üzerlerin-de O'nun hükümlerinin cereyan ettiğini, kendilerinin bu ilâhî yakınlık ve muhabbet içinde bütün his ve şuurlarını kaybettiklerini, bundan sonra yaptıkları veya terkettikleri herhangi bir işten dolayı kendilerine bir kı-nama ve ayıplama olmayacağını, kendilerine yüce Allah'ın birliğinin sırlarının açıldığını, ilâhî muhabbetin kendilerini tamamen çekip cez-bettiğini, artık kendilerinden dinin hükümlerinin düştüğünü, kendi nefis-lerinden fâni olduktan sonra Allah'ın samediyyet nurları ile bâki kaldık-larını, konuştukları zaman kendilerinin konuşmayıp onları Cenâb-ı Hakk'ın konuşturduğunu, bir iş yaptıklarında onu kendi başlarına değil, yüce Allah'ın tasarrufu ile yaptıklarını iddia ettiler.

    Bütün bunlar yalan ve boş iddialardır.

    Bir kısmını yukarıda anlattığım bu bozuk durumlar, zamanımız-da uzun süre bir dert olarak gündemde kaldı. Ben bu yolun ehlinin kö-tü bir şekilde anılmasından yahut sûfîlere muhalif olanların onları ayıp-lamaya açık bir kapı bulmasından korkarak, onları bu derece ret ve tenkit etmek istemiyordum. Çünkü içinde bulunduğumuz memlekette sûfîlere muhalefet etmek yaygın bir hal almıştı ve bu yolu inkâr eden-ler onlara şiddetli bir şekilde saldırmaktaydı.

    Ben, tasavvuf yolunda görülen bu gevşekliğin ortadan kalkması-ümit ederek, "Belki yüce Allah, önceki büyüklerin gittiği bu güzel yol-

    YanıtlaSil
  158. MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ

    39

    dan sapıp onun usul ve edeplerini zayi eden bu kimseleri lutut ve ihsa-ni ile uyandırır da düzelirler" deyip bir müddet bekledim

    . Ancak zaman geçtikçe işler daha da sarpa sardı. Bu asrın insan-ları düzelme bir yana, alıştıkları kötü hallerde daha fazla ileri gittiler. İçine düştükleri bozuk durumlarda daha fazla aldanış İçine düştüler. Ben bu durumu görünce, temiz kalplere acıdım; onların, bu yolun, şu haktan sapan kimselerin düşündüğü və iddia ettiği bozuk şeyler üzeri-ne kurulduğunu ve önceki büyüklerin de aynı yolda gittiğini düşünme-lerinden korktum.

    Ey sûfî dostlarım, Allah sizin şerefinizi artırsın, işte bu risâleyi si-zin için bu sebeple yazdım.

    Bu risâlede, tasavvuf yolunun büyüklerinden bazılarının hayatını zikrettim; onların edeplerini, ahlâklarını, muamelelerini, sahip oldukları itikadlarını anlattım. Ayrıca süfîlerin işaret ettikleri ilâhî vecd ve ilham-ları, mânevî yolda ilk hallerinden son hallerine kadar nasıl ilerledikleri-ni konu ettim.

    Bu kitabı, bu yola girmek isteyenlere bir kuvvet olsun diye yazdım. Ayrıca, bu yolun hak ve doğru olduğuna sizin de bana katılarak şehadet-te bulunmanızı arzuladım. Bir de ortalığa yayılan şikâyet konusu boş da-valara kızdığımı göstermek istedim. Bütün bunlardan gayem, sonsuz ih-san ve kerem sahibi yüce Allah'ın lutuf ve ihsanına ulaşmaktır.

    Bu kitapta anlatacağım hususlarda yüce Allah'tan yardım istiyo-rum; O'nun her işte bana yetmesini ve beni hatadan korumasını diliyo-rum. O'ndan kusurlarımın affını istiyor, yardımını istirham ediyorum. O, İyilik yapmayı seven ve her şeye gücü yeten yüce bir rabdir.

    YanıtlaSil
  159. GİRİŞ

    SÜFİLERİN

    İTİKAD

    ve

    TEVHİD

    ANLAYIŞLARI

    YanıtlaSil
  160. SÜFİLERİN İTİKAD VC TEVHİD ANLAYIŞLARI

    Allah size rahmet etsin, biliniz ki bu yolun büyükleri, işlerinin te-melini sağlam tevhid akidesi üzerine kurdular. İnançlarını Kur'an ve Sünnet'e uymayan her türlü bid'attan korudular. Selefin (önceki bü-yüklerin) ve Ehl-i sünnet'in yoluna uyarak içinde temsil (yüce Allah'ı varlıklara benzetme) ve ta'til (ilâhî sıfatları inkâr) bulunmayan bir tevhid inancına sahip oldular. Kadim (ezeli olan) yüce Allah'ı zâtına lâyık şe-kilde tanıdılar; kendilerinin ise yoktan var edildiğini bilerek yüce yara-tıcıya karşı boyun büküp teslim oldular.

    Seyyidü't-tâife (tasavvuf yolunun üstadı ve pîri) unvanıyla anılan Cüneyd-i Bağdâdî (rah), bu konuda şöyle der:

    "Tevhid; kadîm olan yüce zâtı, sonradan yaratılan varlıklardan ayı tutmak ve O'nun her şeyi ile tek olduğunu bilmektir."

    Sûfiler, inanç esaslarını en açık deliller ve hiç şüphe götürmeyen şahitlerle sağlamlaştırdılar. Ebû Muhammed-i Cerîrî (rah), bu konuda şöyle der:

    "Kim tevhid ilminde sağlam bir şahide tutunmazsa haline alda-nır, ayağı kayar, helâk çukurlarına düşer ve helâk olur."

    YanıtlaSil
  161. 16 Kalb Alemi

    Insanoğlunun hayatta en mühim vazifesi ve en ciddi meşgalesi. mutlak ve sonsuz bir istikbal olan "ölüm ötesi"ne hazırlanmak olmalıdır Bu ise ancak kalbin hakikatini bilerek, onu kötülüklerden korumak ve rühäni tesirlere täbi kılmakla mümkün olur. Zīrā dünyada denge ve selä met, ahirette huzur ve seådet, kalb-i selim sahibi olmaya bağlıdır. Böyle bir kalb ise "selim" yanı yaratılıştan gelen temiz ve fıtrí husūsiyetlerini kaybetmemiş, selamet i diniyye üzere olan kalb demektir. -Sallallahu aleyhi ve sellem Elendimiz'in mübarek dudaklarından:

    "Her doğan çocuk, İslam fıtratı üzerine doğar. Daha sonra ana-babası onu Hristiyan, Yahūdi, Mecûsî ilh... us. yapar" (Müslim, Kitabu'l kader, 22 mänäsıyla ifadeye dökülen bu hakikatin gösterdiği gibi kalbin fitri ve selim yapısı, "İslâm" üzeredir. Ancak kalb, ne zaman ki menfi te sirlere maruz kalır, işte o zaman selim yapısı bozularak istikāmetini kay-betme ihtimali doğar.

    Mänevi İklimlerin feyizli havasını teneffüs ede ede rühānī tecellilerle dolan kalblerde ise; güzel ahlak, amel-i salih ve manevi haller husûle ge-lir. Kul, ancak bu süretle fıtratındaki "ahsen-i takvim"3 sırrına nail olur. Hadise ve varlıklara bakışta bir derinlik ve firäset kazanır ki bu da, "kalb gözü" täbir olunan ve varlığına ayetlerde işaret buyurulan manevi bir uz-vun önündeki perdelerin kalkarak mäveråyı (ötelerin ötesini) görür håle gelmesi demektir. Hiç şüphesiz ki bu görüş, baş gözünün görüş sahası-nın veräsındaki hakikatler için mevzubahistir.

    Kalb gözü açılmağa istidatlı kimseler, terbiye ve irşad olunmayı cân u gönülden arzulayıp, hak yolunda ilerlemek için ciddi bir gayret sarfe-derler. Fakat bunu samimiyetle arzu etmeyenler, yakin mertebesine var-mak arzusundan gåfil bulunanlar, enbiya ve evliyânın telkinlerine kulak vermezler. Inad edip tekebbür göstererek, zulmet ve kasvet bataklıkları içinde läsıklaşırlar. Gideceği yönü ve yolu bilmeyen âmālardan daha za vallı bir hålde månevi körlüğün bedbahtlığına düçar olurlar.

    Insan, ilähi emir ve nehiylerin teklif edildiği bu imtihan äleminde, yalnız müsbete değil, menfiye de temâyül edebilecek şekilde fiillerinde irăde ve ihtiyar sahibi kılınmıştır. İrade ve ihtiyarın ne şekilde tezahür

    3. En güzel bir sürel ve kıvamda yaralılmış insan

    YanıtlaSil
  162. Kalb Alemi 17

    edeceğini tayin eden, umümiyetle kalbin sahib olduğu müsbet veya menfi istikamet çizgileridir. Kalbin ise zaman zaman bir çok harici mü essirlerin ve nefsäni temayüllerin tesiri altında kalarak yaratılış gâyesin-den uzaklaştığı ve sahibinin ebedi istikbalini tehlikeye düşürecek bir häle geldiği de inkârı kabil olmayan bir hakikattir. Neſsäniyetin sultasındaki kalbler, küfür, şirk, ahlaksızlık, şehevi ihtiraslar ve vesvese huylarıyla do-ludur. Böyle kalbler, yaratılış gâyesinin tersine, ulviyyāta karşı körelmiş. süfliyyāta karşı iştihālarımıştır. Yine böyleleri, Kur'ani tabirle - بل هم أصل yāni hayvandan da aşağı bir derekeye düşerek dünyā hayatını gaflet se rapları içinde ziyan ederler. Bu tip kalbler, illetli ve tedaviye muhtaç du-rumdadır.

    Ümümi tasnif itibariyle kalbleri, mänevi durumlarına göre üç kısım da mütälaa etmek mümkündür:

    a- Yaratılış gaye ve haysiyetini muhafaza eden kalbler,

    b- Mühürlenmiş ve ölü kalbler,

    c- Hastalıklı ve gäfil kalbler.

    Bunları da şu şekilde izah edebiliriz:

    a- Yaratılış gâye ve haysiyetini muhafaza eden kalbler: Bunlar, zikir sayesinde gafletten uyanmış, zakir kalblerdir. Nefse rühäniyet hå-kim olmuş, kalb, îmän nūruyla dolmuştur. Böyleleri aşağıdaki ayet-i ke-rimelerin muktezāsını edä etmeye muvaffak olmuş kimselerdir. Ayet-i kerimelerde buyurulur:

    "Ey iman edenler! Allah'ı çok çok zikredin!.." (el-Ahzab 33/41)

    "Rabbinin ismini zikret! Ve bütün varlığınla O'na yönel!..."

    (el-Müzzemmil 73/8)

    "Öyle salih kimseler vardır ki, onları, Allah'ın zikrinden, na-mazı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten ne ticaret alıkor, ne de bir alım satım. Onlar, kalblerin ve gözlerin muzdarib ola-cağı bir günden korkarlar." (en-Nür 24/37)

    Bu kıvämdaki bir kalbe sahib olan kullarda Allah Teälä'nın cemâli esmåsının tecellilerinin celăli tecellilere galib gelmesi gibi bir durum hā-

    YanıtlaSil
  163. 46 HadislendEN SEÇMELER

    yapılır, ağızlar ve gönüller tatlanır. İnsanlar bub rine hürmet ve muhabbetle bakarlar. Zamanın sıl geçtiğini anlamazlar. Bu haliyle ilim meclislen adeta birer manevî Cennet bahçesini andırırlar.

    İlim meclislerine katılmakla insanın hayatı an-lam kazanır ve ömür dakikaları bereketlenir. İnsan fani dünyanın boğucu sıkıntı ve dertlerinden ilin meclisleri sayesinde bir nebze kurtulur, nefes al Buna işareten olsa gerek Hz. Ömer (ra) "Sabah na mazı kılmakla, ilim sohbetlerine katılmanın lezze olmasaydı hayat çekilmez olurdu."demiştir.

    Peygamber Efendimiz (asm) zamanında ilim renmek isteyen Sahabeler onun etrafında perva olurlardı. Öğrendikleri şeylerden o kadar lezzet al lardı ki, Sahabelerin bir kısmı kendilerini tamam ilim öğrenmeye adamışlardı. Ashab-ı Suffe denil bu sahabeler Erkamın (ra) evinde kalırlar ve il öğrenip öğretirlerdi.

    İslâmiyetin bu günlere gelişinde ve Müslüman rın kurdukları medeniyetlerin temelinde hayatla ilme vakfeden bu sahabelerin payı çok büyüktu

    Peygamber Efendimiz (asm), ilim öğrenmek bir araya gelen insanların rahmete erecekle kalp huzuruna kavuşacaklarını ve Allah nez

    YanıtlaSil
  164. İlim | 47

    hayırla anılacaklarını şu hadisiyle bizlere müjdele-mektedir: "llim aramak için bir tarafa yönelen kimseye Allah Cennet yolunu kolaylaştırır. Al-lah'ın kitabını okumak ve birlikte onu incelemek için, Allah evlerinden birinde veya başka bir yerde bir araya gelen topluluğa, Allah muhakkak kalp hu-zuru verir, onları rahmet ve lütfuna gark eder. On-ların etrafını melekler sarar ve Allah onları mele-i alåda, indinde bulunanlara hayırla zikreder."

    İman hakikatlerinin izahlarını içeren ve her yaş-tan insanın katıldığı ilim meclislerinde okunan Ri-sale-i Nur eserlerini telif eden Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ise bu tip dersleri sadece insanların dinlemediğini hatırlatarak:

    "(...) Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar de-ğil. Cenab-ı Hakkın zîşuur çok mahlûkatı vardır ki, hakaik-i imaniyenin istimâından (iman hakikatleri-ni dinlemekten) çok zevk alırlar. Sizin o kısım arka-daşınız ve müstemileriniz (dinleyicileriniz) çoktur.

    Hem mütefekkirâne o çeşit sohbet-i imaniye, ze-min yüzünün bir manevî ziyneti (süsü) ve medar-1 şerefi (şeref kaynağı) olduğuna işareten biri demiş:

    1. Ibnu Mâce, Mukaddime: 17.

    YanıtlaSil
  165. 2

    AHLAK

    nu"dur. "İyi"nin ve "iyiyi isteme"nin kurallarını belirleyen de bu bir kanunun olduğunu savunur. Bu kanunun adı "ahlak kami kanundur. Başka bir ifade ile "neyin iyi olduğu "na ancak bu ka nuna göre karar verebiliriz. Bu kanun olmadan, yani bir mak sim-ölçü olmadan, neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verile, uygun olduğu için, "iyi"dir. İşte Kant'a göre etik, insan özgürl mez. Bir istek, "iyi" olduğu için kanuna uygun degil, kanuna ğünü konu edinen bu kanunu bulmaya çalışan bilgi dalıdır

    . Kant böylece insan özgürlüğü ile ahlaklılık arasında sıkı bir bağ kurmaktadır. Ona göre özgür bir isteme ile ahlak kanunia. "kesin bir emir" olarak şu şekilde ortaya koyar: "Ancak aynı za ri çerçevesindeki bir istek aynı şeydir: Kant ahlak kanununiy bir ilkeye göre hareket et. İnsanın hareketinin arkasında yatan manda genel bir kanun olmasını isteyebileceğin öznel-enfüsi isteğinin öznel ilkesi ancak böyle bir nitelikte ise, o hareket ah-laklı ve özgür bir eylemdir. İnsanın hem bir sorumluluk sahibi ve aynı zamanda da özgür bir varlık olmasını sağlayan onun a kıl sahibi" bir varlık olmasıdır."

    Böylece Kant, etik anlayışının temeline insanı almaktadır Böylece insan fizik yönüyle bir tabiat varlığı iken, bilinç yönüy le bir akıl varlığıdır. İnsan tabiatı yönüyle tabiat kanunlarına bağlı iken, ikinci yönüyle de ahlak kanunlarına bağlı olmalıdır. Bu akıl sahibi varlık, bir araç olarak değil, bir amaç olarak var-dır. Bu nedenle davranışlarının hep bir amaca uygun olması ge rekir. Bunu Kant şöyle formülleştirir: Her defasında insanlığa, kendi kişinde olduğu kadar, başka herkesin kişisinde de, sırf a-raç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak davranacak biçim-de eylemde bulun."(Kant, 1982, 46)

    Kant bu noktada kalmaz, kendisini ahlak ile Tanrı inancı a-rasında bir ilişki kurmak zorunda görür. Kant'a göre ahlakın görkemli ideleri, Tanrı ve şu anda görmediğimiz fakat var ol-duğunu ümit ettiğimiz bir dünya olmadan, sadece övgünün ve takdirin objesi olabilirler; amaç ve aksiyonun kaynağı olamaz-lar. Bu nedenle Kant dünya düzeninin bir ahlak düzeni olabil-mesi için, Tanrı'nın varlığını zorunlu görmektedir. Felsefenin konusunu belirlerken fenomenler dünyası ile numenler dünya-sını birbirinden ayıran Kant, ancak bu iki dünyayı bir arada dü-etmek zorunda kalır. Bunun icin "Saf Aklın Eleştirisi"nde söyle şünmeyi sağlayabilecek bir varlığın olması gerektiğini de kabul demektedir:

    "Madem ki ahlak ilkesi benim için bir maksimdir: (akıl bu-

    SUTAZ/2000

    YanıtlaSil
  166. AHLAK OLGUSUNUN KAYNAĞI NEDİR?

    hlakk eyen de cak bu i bir t arar veril 1. Kanus nözgün Jalıdır

    la sikib kanuni anunu ayni el-enfus da yata eket al k sahib nun

    ktada lan alida lığa rfa

    nun böyle olması gerektiğini söyler) o halde Tanrı'nı varlığına vo ahiret hayatına inanmam kaçınılmaz olur. Eminim ki benim bu inancımı hiçbir şey sarsamaz. Çünkü herhangi bir sarsılma söz konusu olursa, ahlak ilkelerim de kendiliğinden bir yana a-tulmiş olur. Ben kendi gözümde kendimi küçültmeden bu ilke-leri reddedemem." (Aydın, 1991, 41)

    Son olarak 20 asırda gelişen iki ahlak felsefesini kısaca özet-leyelim: J.Stuart Mill'i savunduğu faydacılığa göre ahlakın te-mel ilkesi, bir eylemin mümkün olduğu kadar fazla sayıda in-sana mutluluk getirmesidir. Dolayısıyla ahlakın temelinde mutluluk isteği vardır. Diğer yandan son asırda ve halen en yaygın olan hedonist ahlâk anlayışında ve bunun uzantısı ola-rak modern çağda ortaya çıkan sözde özgürlükçü ahlâk öğreti-lerinde zevk ve çıkar temel hedef olmaktadır. Birey yani tek tek insanlar önce gelir. Günümüzde hakim olan bireycilik ve bun-ların üzerine dayanan marjinal özgürlükçü grupların çoğunun anlayışının temelinde de bu felsefeler yatmaktadır. Hatta ev-rimci ve çatışmacı ideolojiler de bu felsefelerden beslenmekte-dir. Toplumun çıkarı da tek tek insanların çıkarını aramasına bağlıdır. Nitekim ekonomik alanda gelişen kapitalizm olarak ni-telenen siyasal felsefe kendini böylece meşrulaştırır.

    2- Ahlakın Kaynağı Toplum mudur?

    İnsan biyolojik yönüyle fiziki çevreye uymak ve bunun için bazı genel geçer kanunlara tabi olmak zorundadır. Rastgele davranarak, fiziki çevresine uyum sağlayamaz. Tıpkı bunun gi-bi, toplumsal çevresine de uyum sağlayabilmek için insan bazı kurallara uymaya mecburdur. Topluluk halinde yaşayan insan-ların birbirleriyle anlaşabilmeleri için, davranış biçimleri üze-rinde düşünmeleri ve dünyadaki bütün insanlara salık verebi-lecekleri bazı ahlâk prensiplerini kabul etmeleri gerekir. Bu ne-denle her toplum kendi tarihi pratikleri sırasında, deneme ya-nılma yoluyla bazı ahlak kuralları geliştirmişlerdir. Toplum için faydalı olan davranışlara iyi, zararlı olanlarına da kötü niteliği-ni vermişlerdir.

    Bu yönden ahlâk probleminin hayatla doğrudan ilişkili olan pratik yönü her zaman ve her yerde hayatımızın içindedir. Bu anlamda ahlakı bulan filozoflar da değildir; daha felsefe yokken ahlâk vardı. Ahlâk felsefeden hiç haberimizin olmadığı çağlar-da ve toplumlarda varlığını koruyordu. Hayat insanoğlunun va-roluşunun dışavurumu (tezahürü)dur. Bu yüzden de ahlâk, fel-sefe ve din alanının dışında toplumsal ve kültürel bir olgu ola-

    KOPRO YAR

    YanıtlaSil
  167. 236

    KOĞUCULUK

    Süleyman

    -Bana bu bilgiyi veren doğru sözlü biridir.

    Baman üzerine Zühri, araya girip şöyle dedi:

    -Koğuculuk yapan hiç kimse doğru sözlü olmaz.

    Bunu duyan Süleyman, Zühri'ye doğru söyledin deyip, adama gidebi lirsin, dedi.

    Hikmet ehlinden kişi şöyle demiştir:

    Kim sana başkasının, senin hakkında kötü sözler söylediğini haber verirse, bil ki gerçekten senin hakkında kötü söz söyleyen odur, jurnalle. diği kişi değil.

    Vehb b. Münebbih (ra) şöyle diyor:

    Sende olmayan bir özellikle seni öven kimseye güvenme. Çünkü böy le yapan biri ileride sende bulunmayan bir şey sebebiyle seni kınayabilir.

    Fakih anlatıyor:

    Biri sana gelip falan kimse şöyle şöyle yaptı, seninle ilgili şunları söyledi derse sana düşen şu altı şeyi yapmaktır:

    1. Onun söylediğine inanmamalısın. Çünkü İslam âlimlerine göre, koğuculuk yapanın sözü geçerli değildir.

    Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٌ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْماً بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ

    "Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük eder siniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz."

    2. Onu koğuculuk yapmaktan alıkoymaya çalışmalısın. Çünkü gü naha engel olmaya çalışmak vaciptir.

    Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

    كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ

    Hucurat 6

    YanıtlaSil
  168. TENBİHÜ'L GAFİLİN

    237

    "Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet-siniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız. Th

    3. Allah için o kimseye buğz etmelisin. Çünkü koğuculuk yapan Al-lah'a isyan etmiş olur, isyan edene buğz etmek ise vaciptir. Çünkü yüce Allah ona buğz eder.

    4. Hakkında konuşulan kimse ile ilgili kötü zanda bulunmamalısın. Çünkü bir Müslüman'a kötü zan beslemek haramdır. Allah Teålå şöyle buyurur:

    إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ

    "Şüphesiz ki, zannın bir kısmı günahtır."

    5. Bu işin doğru olup olmadığını araştırmamalısın. Çünkü Allah baş-kalarının kusurlarını araştırmayı yasaklamıştır:

    وَلَا تَجَسَّسُوا

    "Birbirinizin kusurunu araştırmayın."3

    6. Koğuculuk yapanın bu davranışından hoşlanmıyorsan sen de bu-nu yapmamalısın. Yani duyduklarını başkalarına anlatmamalısın.

    Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

    Ali Imran uo

    Hucurat 12

    Hucurat 12

    YanıtlaSil

Yorum Gönder