BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM SUBHANALLAH ELHAMDULİLLAH ALLAHUEKBER ESTAĞFİRULLAH ALLAHUMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMED
Yanıtla
yuksel30 Mart 2019 08:08 Beş vakit namazı camide kılan bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir. Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktır.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:27 Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır. Risale-i Nur'da geçen Ayet Ve Hadis Mealleri.sy.510.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:29 Bizi koru, bize merhamet et, bizi bağışla. Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.511.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:32 Bütün nimetleri ihsan eden Allah c.c.a hamd olsun. Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.511.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:35 Ehl-i dünya.Sadece dünya hayatını önemseyenler. Risale-i Nur'da Geçen Ayet ve Hadis Meâlleri.sy.510.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:38 Rabbinin fil sahiblerine ne yaptığını görmedin mi? Fil Suresi 105:1. Risale-i Nura'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.510.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:43 "Zulmedenlere en küçük bir meyil göstermeyin; yoksa Cehennem ateşi size de dokunur..."Hud Suresi, 11:113. Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Mealleri.sy.509.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:47 İnsanın ruhu mahluk değildir. Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.474.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:54 Ameller niyetlere göredir. Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.462.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 01:02 Nasıl Allah c.c. inkâr edersiniz? İşârâtü'l-İ'câz.sy.411. Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.410.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 04:21 Ölmeye hazır olan insanlar, ölmeye hazır olmayanlara karşı galip gelirler. Aliya İzzetbegoviç
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 04:36 Cihad, mertebe-i şehadetin merdivenidir. Said Nursi.
-Nefsin istediklerini mi yapalım, istemediklerini mi?
-Bu ikisinin farkını tespit edebilmek oldukça zordur. Nefis, bu isteklerin Rahmani mi ya-hut şeytani mi olduğunu ayırt edebilmek hususunda insanlan ekseriyā yanıltır.
Bunun içindir ki,
Yalnızca Allah'ın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz.
Hakiki kulluk budur.
HATALARINDAN KORK!..
Yavrucuğum!
Sana şunu vasiyet ederim ki;
Takvâyı kendine şiâr edin!
İbadetlerine ve diğer vazifelerine sımsıkı sarıl!
Ahvâlini murâkabe / kontrol et!
Dâimâ hatalarının korkusu içinde ol!
DAİMĀ KUR'ÂN İLE!.
Kur'ân-ı Kerim okumayı asla bırakma!
Zâhirini ve bâtınını hep Kur'ân'a göre tanzim et!
Gizli veya âşikâr, Kur'ân'ı ibret ve tefekkürle, gözyaşları içinde oku!
Her bir hâlini Kur'ân ile mîzân et ve ona benzet....
-Sülük, yani Hak yolundaki yolculuk, iki kısımdır:
. Birincisi sülûk-i zâhirdir ki, dâimâ ilâhî emir ve yasaklara riayet etmek, dînî ölçüleri muhafa-za etmek ve nefsin arzularından kaçınmaktır.
. İkincisi de sülûk-i bâtındır ki, kalbi temizleme-ye çalışmak ve nefsânî sıfatları yok etmek için gayret sarf etmektir. Bâtın temizliği dedikleri işte budur.
DİRİLTİCİ ESASLAR
Her nefesi şuur ve idrâk içinde alıp verin!
>(Hüş der dem),
Yolda yürürken ayağınızın ucuna bakın.
(Nazar ber kadem),
Beşerî sıfatlardan ilâhî sıfatlara ulaştıracak olan iç âlemdeki yolculuğa yönelin.
(Sefer der vatan) ve
Halk içinde Hak ile olun.
(Halvet der encümen)!
(Gucdüvâni, Makamåt, s. 45)
نظور قدم
نفر در وطن
SEKİZ VARAK
Yûsuf Hemedânî Hazretleri'ne sordular:
"-Bu devir geçer ve gerçek şeyhler âhirete gö-çerse selâmete ulaşmak için ne yapalım?"
Buyurdu:
"-Hak dostlarının eserlerinden her gün sekiz varak (16 sayfa) okuyunuz."
Din ve şerîat yolunda yürümeyen kişi, günde bin hârikulâde şeyler gösterse bile bunlar kerâmet değil istidraçtır, şeytanın hileleridir.
Sünnet'e aykırı olan bir şeye îtikād eden kişi, dünyanın ilmini ez-berlemiş de olsa, yol kesen hayduttur. / hidâyetten saptıran bir
zâlimdir. (Hemedani, Hayat Nedir, s. 92)
ZİKRE AZMET!
➤Kalp zikrinde sınırsız bir gayret ve azim gere-kir ki, kalp Hak Teâlâ'yı zikreder hâle gelsin!
Kalp ile zikir, ağaç ile su gibidir.
Kalp ile tefekkür ise ağaç ile meyve gibidir.
Ağaca su vermeden yeşermesini beklemek; yaprak ve çiçek açmasını beklemeden de ondan meyve istemek hata olur. İstense bile asla meyve vermez. Çünkü o vakit meyve zamanı değil, ağacı besleme ve îmar etme zamanıdır. Ona su vermek, sarmaşık otundan ve yabancı şeylerden arındırmak, sonra da güneşin ısısını beklemek gerekir. Bun-lar gerçekleşince ağaç taze ve neşeli olur, yeşil yapraklarla süslenir. Ağaç bu olgunluğa ulaştıktan sonra onun dalından meyve beklemek doğru olur. Artık bu vakit meyve zamanıdır. (Rutbetü'l-Hayat, s. 71)
ІКІ КАРІ
Benlik kapısını kapat,
Hizmet ve sohbet kapısını aç!
(Ahmed Kåsâni, Adabu's-Salikin, İstanbul Ün. Ktp., FY, nr. 649, vr. 57b, 62a)
Unutkanlık ilim öğrenenlerin en büyük düş larından bir tanesidir. İnsan öğrendiği şeylerin laşık % 70'ini bir saat içinde, % 80'ini bir gün i de unutmaktadır. Not tutmak ve bilgileri tekrar mek unutkanlıkla başa çıkma konusunda son de ce etkilidir.
Not almanın sağladığı iki büyük fayda vardır. B rincisi, not alma eğitimin temel şartı olan 'aktif ka lım'ı sağlar. Böylece uyanık kalmak, dikkati öğrem len konuda yoğunlaştırmak mümkün olur. İkincis ise, not alma ve alınan notları yeniden düzenleme esnasında yapılacak tekrarlar unutmayı engeller Tutulan notlar üzerinde daha sonra yapılacak dü zenli tekrarlar bilgilerin beyne sağlam bir şekilde yerleştirilmesini sağlar ve unutmayı önler.
Tutulan notlar ve yapılan tekrarlar sayesinde öğ renilen bilgiler kişinin malı haline gelir. Tutulan notlar bir daha okunmasa bile dinlerken uyanıklığı sağladığı için yine de faydalıdır. İyi bir dinleyici ol-manin temel kuralı iyi not tutmak, ivi not tutma-nin yolu da iyi bir dinleyici olmaktan geçer. Yani iyi kından alakalıdır. Not tutmak aynı zamanda kisinin iyi bir dinleyici olmak birbiriyle ya-daha iyi bir dinleyici olmasına yardımcı olacaktır. not tutmak ve
Not tutmaktan hoşlanmayanlar için şu sözler ga-yet anlamlıdır sanırız:
"Küçük bir kurşun kalem uzan bir hafızadan da-ha iyidir" "Kaybetmemek için kaydetmek gerekir." "alim unutur, kalem unutmaz."
İLİM ÖĞRENMEDE SORU SORMANIN YERİ VE ÖNEMİ
İbni Ömer (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:
Harcamada iktisat geçimin yarısıdır. İnsanlara kendini sevdirip yaklaşabilme aklın yarısı, güzel soru sorma da ilmin yarısıdır.
Beyhaki'nin Şi'bü'l-İman'ı ve Taberanî'nin Kabir'inden.
Hz. Ali (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:
İlim hazineler şeklindedir. Anahtarları ise soru sor-maktır. Soru sorun ki, Allah size merhamet etsin. Çünkü soru sormakla dört kişi mükâfat alır: (1) soru-yu soran, (2) cevabı vermek suretiyle öğreten, (3) din-leyen ve (4) bunları seven.
Ebu Nuaym'ın Hilya'sinden.
Ebu Cuhayfe'den (ra) rivayetle:
Tecrübe sahibi yaşlılarla oturup kalkınız. Alimlere soru sorunuz. Hikmet sahipleriyle haşir neşir olunuz.
Duânın kabülü için talebin sırf lafzen ifade edilmesi käfi değildiy Kalb, seçilen kelimelerin yüklendiği månāya aid arzularla titremeli ve dua bir günahın afv edilmesi istikametinde ise onun bir daha işlenme mesi husüsunda kat'î bir azim ve kararla birlikte taleb edilmelidir.
Dualan, "havi ve recă" yäni korku ve ümid arasında yapmaya gay ret etmek icab eder. Duă ve istiğfär, ferd ve milletleri selamete götürür, gelecek musibetleri izåle eder.
Kalbi hastalıklardan kurtulabilme ve duânın kabülü sadedinde Haz ret-i Mevlana kudise sirruh şöyle buyurur:
"-Nedämet ateşiyle dolu bir gönülle, nemli gözlerle dua ve tevbe et! Zira çiçekler güneşli ve ıslak yerlerde açar!"
Ilk tevbe, ilk peygamber Hazret-i Adern aleyhisselâm 'la başlamış tır. Tevbesinde:
"Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlaka ziyan edenlerden oluruz." (el A'raf 7/23) diye niyazda bulunmuştur. Bu dua, kendilerinden sonra kıyamete kadar gelecek evlådlarına bir istiğfar nümünesi olmuştur.
Cenab-ı Hak, tevbelerin gåfil kalpleri uyandırması, hasta kalplere şifa olması için ayet-i kerimede buyurur:
"Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah'a dönün! (An cak böyle yaptığınız takdirde) umulur ki, Rabbiniz sizin kötülükleri nizi örter!..." (et-Tahrim 66/8)
Allah'a yöneliş ve kalbin yüce bir seviye kazanmasında dua ve istiğ fär son derece önemlidir. Månevi kirlerden temizlenmenin yegane vası tasıdır. Çünkü önce hedefe varmaya mani olan menfiliği izāle etmek ve bu süretle kalb zeminini asıl gâyeye müsaid håle getirmek gerekir.
Diğer taraftan duada tekrår ve sebat da ehemmiyetlidir. Sebat için duă metninin en az üç kere tekrarlanması bir peygamber emridir.
Dua, samimi olduğu takdirde asla ve kat'a reddedilmez. Lakin bazı ta-lebler, samimiyet şartına rağmen, kader-i mutlaka muvafık düşmez. Bundan dolayı dua eden fütür (bezginlik) getirmemeli ve duâya devârn etmelidir. Zira böyle hallerde duânın karşılığı ahiret ålemine havale edilmiştir.
İnsanlar duası kabül olacağı zannını taşıdıkları kimselerden talebde bulunurlar. Halbuki duânın kabülünü temin eden asıl säik, bunu yapanın ind-i ilahiyyedeki makbüliyyetinden ziyâde talebdeki ihlās ve samimiyet-tir. Bu demektir ki, bir günahkarın mü'min kardeşine ihlasla yapacağı yürekten duâ Allah katındaki mevki itibariyle ondan fersah fersah ilerde bulunan bir başkasının gönülsüz duasından daha hayırlıdır. Kul, günah-kår olmakla Cenâb-ı Hak haşa- onu terk etmiş demek değildir. Böyle olsa günahkârın kusurlarını söylemek "gıybet" nâmıyla büyük günahlar-dan biri addedilmiş olmazdı. İşte burada kim olursa olsun, Allah'ın kulla-rından birinin gönlünü yapmak ve onun samîmî dualarındaki değeri kavramanın anlaşılması gerekir.
2- Helâl Gıdâ
İbadetler; rûhu besleyen månevî gıdaların yanında, bir de vücûdun maddi gıdalardan aldığı güç ve kuvvetle meydana gelmektedir. Bünyeye helâl gıdâdan, rûhâniyet ve feyz aksederken, bunun zıddı olan haram ve şüpheli gıdalardan ise kasvet, sıklet ve gaflet sirâyet eder.
Gönül ehli Hak dostları, kalbî âlemlerin inkişafı için şu iki husūsiye-te titizlik gösterirler ve:
"Yerken ağzınıza girene, konuşurken ağzınızdan çıkana dikkat edin!..." buyururlar.
Aşağıdakı hadis-i şerîf de bize helâl ve haram husûsunda ne kadar ihtiyatlı olmamız gerektiğini pek güzel ve veciz bir şekilde beyân buyur-maktadır.
Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdu-lar ki:
Cüneyd-i Bağdadi demiştir ki: "Tevhid, şu hakikati bilip ikrar et mendir: Allah Teâlâ, ezell olmasıyla tektir; O'nunla birlikte bu sıfata sa-hip ikinci bir varlık ve O'nun yaptığını yapacak hiç kimse yoktur."
İbn Hafif demiştir ki: "İman, Cenab-ı Hakk'ın, gayb olarak bildir diği şeyleri kalbin tasdik etmesidir."
Ebü'l-Abbas-ı Seyyári der ki: "Allah Teâlâ'nın kullarına verdiği ni-metler iki türlüdür: Biri keramet olarak, diğeri ise onu azaba yaklaştır mak için. O'nun sende tuttuğu nimetler, bir keramettir (O'nun ikramı-dır), senden aldıkları ise bir zillet ve azap sebebidir. Sen imanını ifade ederken, 'Inşallah müminim de!'"
Ebü'l-Abbas-ı Seyyari, içinde yaşadığı devrin büyüğü idi.
Üstadım Ebû Ali Dekkak'tan (rah) şu olayı dinledim: Adamın bi-ri, eliyle Ebü'l-Abbas-ı Seyyârî'nin ayağına dürttü; Seyyârî adama şöy-le dedi: "Dikkat et; yüce Allah'a isyanda hiç kullanmadığım bir ayağı dürtüyorsun (İşte gerçek tevhide ulaşan kulun hali böyle olur)."
Ebû Bekir-i Vasıtî demiştir ki: "Kim, 'Ben gerçek bir müminim' derse, kendisine şöyle denilir: 'Hakiki iman, iman edilen hakikatlere gö-zünü açmayı, onlardaki sırra ulaşmayı ve iç yüzünü bilmeyi gerektirir. Bunları elde edemeyen kimsenin, 'Ben gerçek bir müminim' demesi boştur."
Hazret, bu sözüyle Ehl-i sünnet'in söylediği şu hükmü kastedi-yor: Gerçek mümin, hakkında cennetliktir diye kesin hüküm verilen kimsedir. Allah Teâlâ'nın hikmetine ait bir sır olan bu durumu bilmeyen kimsenin, "Ben gerçek bir müminim" sözü uygun değildir.
Sehl b. Abdullah-ı Tüsteri şöyle demiştir: "Müminler, âhirette yü ce Allah'a baş gözleriyle bakacaklar; ancak bu bakış O'nun zâtını ha-kikatiyle ihata ve idrak etmeksizin olacaktır."
Ebü'l-Hüseyin Nüri demiştir ki: "Allah Teâlâ, bütün kalplere nazar etti; yüce zâtına Hz. Muhammed'in (s.a.v) kalbinden daha iştiyaklı bir kalp görmedi; bu sebeple ona mi'rac nimetini ikram ederek, acilen yü-ce zâtını görmeyi ve kendisiyle konuşmayı bahşetti."
Ebû Osman-ı Mağribî'nin hizmetçisi Muhammed b. Mahbüb şöy-le anlatmıştır: "Bir gün Ebû Osman-ı Mağribî bana,
'Ey Muhammed! Biri sana, kendisine ibadet ettiğin mâbudun ne-rededir diye sorsa ne cevap verirsin?' dedi. Ben,
'Ezelde nerede ise, şimdi de oradadır' diye cevap verdim. Üsta-
dım,
'Peki, adam sana, ezelde neredeydi diye sorarsa ne cevap verir-sin?' deyince, ben,
'Şimdi nerede ise, ezelde de oradaydı. Yani O, hiçbir mekân yok iken nerede ise, şimdi de oradadır' dedim. Bu sözüm onun çok hoşu-na gitti. O kadar ki, memnuniyetinden üzerindeki gömleğini çıkarıp ba-na hediye etti."
İmam Ebû Bekir b. Fürek'in bize naklettiğine göre Ebû Osman-ı Mağribî şöyle demiştir: "Ben, önceleri bazı âyet ve hadislerin zâhirî ifa-delerinden Allah Teâlâ'nın bir cihete sahip olduğu inancında idim. Bağ-dat'a geldiğimde (oradaki âlimlerin zikrettiği delil ve açıklamalarla) bu inanç kalbimden silindi. Hemen Mekke'deki arkadaşlarıma bir mektup yazarak, 'Ben şimdi yeniden müslüman oldum' diye haber gönderdim."
Muhammed b. Hüseyin-i Sülemî'den (rah) şunu işittim: Ebû Os-man-ı Mağribî'ye, insanların durumu sorulunca şöyle dedi: "Onlar, üzerlerinde ilâhî kudretin hükmünü icra ettiği birtakım kalıp ve cesetler-den ibarettir (kendi başlarına bir fayda ve zararları yoktur)."
Vâsıtî (rah) der ki: "Ruhlar ve cesetler kendi zatları ile değil yüce Allah'ın kudretiyle mevcut oldukları gibi; aynı şekilde insanın düşünce-leri ve hareketleri de kendi başlarına değil, yüce Allah'ın kudretiyle meydana gelmektedir; çünkü hareket ve düşünceler, ceset ve ruhlara tâbidir."
Hazret bu sözüyle açıkça şunu ifade etmiştir: Kulların bütün yap-tıkları (fiil, düşünce, hal ve hareketleri) Allah Teâlâ'nın yarattığı şeyler-dir. Eşyanın temel maddesi olan cevherin yüce Allah'tan başka bir ya-
İşte 4 Kasım 1953'ten O târihine ka-dar, her gün ve muhtelif sâatlerde, sırasıyle, "Yüksek Öğ-retim öğren-
cileri; su-baylu ve g9 neraller ihti-ram nöbeti" tutmuşlar-dır. 9 Kasım 1953'te ise, aynı tazîm, dahası huşû tavrıyle, tâ-but, Prof. Dr. Kâmile Mut-lu ve ekipi tarafından açılıp tah-nîtli cesed tedkik edil-di. Hiçbir bo-zulma olma-dığı müşa-hede edil-dikden son-ra tekrar "fiksatör" ilâvesiyle tahnît bo-zulmadan, ertesi gün, bu haliyle Anıtkabr'e sevkedildi...
Everywhere. Simon and Schuster, New York, 1998). ADAMS, James: The Next World War: Computers are the Weapons and the Front Line is ALDRICH, J.R.: The Hidden Hand: Britain, America, and Cold War Secret Intelligence, Woods
tock, (New York, 2002).
ARMADGLU. Fahir: 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1980. Cilt: L. (Ankara, 1993 ARCAYÜREK, Cüneyt Arcayürek: Darbeler ve Gizli Servisler, Bägi Yayınları, Ankara, 19891 ARSENAULT. Amelia: Public Diplomacy 2.0, in Philip Seib (ed.), Toward
a New Public Diplo macy: Reinventing US Foreign Policy, Palgrave Macmillan, (New York, 2009) AVCI, Gültekin: İstihbarat Teknikleri: Aktörleri Örgütleri ve Açmazları, Timaş Yayınları, İs
tanbul, 2004).
nam, Crown Publishers, (New York, 2002). BAER, Robert: See No Evil: The True Story of a Ground Soldier in the CIA's War on Terro
BASKIN, Marcus G.: The Politics of National Security, Transaction Boks, (New Jersey, 1979).
BAYLIS, John, Steve Smith: The Globalization of World Politics, An Introduction to internati onal Studies, Oxford University Press, (New York, 2005)
BENJAMIN, Daniel, Steven Simon: The Age of Sacred Terror, Random House, (2003) BERKOWITZ, Bruce D. and Allan E. Goodman: Strategic Intelligence For American National Security, Princeton University Press, (Princeton, 1989).
BERNSTEN, Gary: Jawbreaker: The Attack on Bin Laden and Al Qaeda: A Personal Account by the CIA's Key Field Commander, Crown Publishers, (New York, 2005).
BİLBİLİK, Erol: Amerikan Kuşatması , Otopsi Yayınları, (İstanbul, Ağustos 2003).
BLANCHARD, Christopher M.: Libya: Background and U.S. Relations, U.S. Congress Rese
arch Service, (July 16, 2010).
BLUM, William: Haydut Devlet, Yeni Hayat Kütüphanesi, 2. Baskı, (İstanbul, 2003) BLUM, William: Killing Hope: US and CIA Interventions Since World War II, Common Courage Press, (2003).
BOLTON. K.R.: Post-Qaddafi Libya: on the Globalist Road, Foreign Policy Journal, (Feb 26.
11102 BORDEN, William S.: The Pasific Alliance: United States Foreign Economic Policy and Japa Tate Trade Madison, 19841
Recovery: 1947-1955, University of Wisconsin Press, ( WEZINSKI, Zbigniew: Tercih, Cev. Cem Kücük, İnkılâp Kitapevi, (İstanbul. 2004) DOMLEY, Simon: American Hegemony and the World Oil: The Industry, The State System and The World
Economy, Polity Press, (Cambridge, 1991). CAROTHERS. Thomas: Democracy Promotion: Comparing the Challenges and Opportunities M 1839 and 2011. USAID DRG 2.0 Conference, (June 20, 2011). HOMSKY Democratic Societies, Türkçesi
, Noam: Necessary Illusions: Thought Control in "Vedya Gerçeği", Cev. Abdullah Yılmaz, Everest Yayınları, İstanbul, 2001).
Ihsan eyledi. Onun öğretmesi yolundan, ben kuluna anlatip Celal sahibi Yüce Allah'a hamd olsun. Falan efendiyelim şerifi ihsan eyledi.
limi Oyle tek Allah ki, bize İMAN ve İSLAM yolunda hidayet na sib eyledi.
Burada İMAN ve İSLAM üzerinde durmak gerek.
san sıfatlardan münez IMAN şu manayadır: Allah-ü Taala'nın varlığını, tekliğini, nok-münezzeh olduğunu, melekleri ve gönderdiği kitaplar hak olduğunu, yolladığı nebiler ve resullerin hak ve gerçek olduğunu, hayrin ve şerrin cümlesi Hak Taâla'nın takdiri ile olduğunu kal tasdik, dille ikrar edip irşad olmak.
lemek, dille: ISLAM ise, şu manaya gelir: İç ve dış duygularla iyi amelleri
Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur; şehadet ede rim ki, Muhammed Allah'ın Resulüdür. (EŞHEDÜ EN LA ILLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RESULULLAH) LA ILAHE Kelime-i şehadetini söylemek, namaz
kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ibadetlerini anlayıp kabul abul ederek irşad olmak. İste.. anlatılan ihsanları yaptığı için, Allah'a hamd olsun..
Ehl-i Sünnet itikadına göre: İMAN ve İSLAM birbirinden aynl-mayan karın ile arka gibidir.. İnsanın karnı ile arkası birbirinden ay-rılmadığı gibi; bunlar da birbirinden ayrılmazlar.
Müellif merhum Resulüllah'a tekrar salavat okuyor:
SALAT, Allah-ü Taâlâ'nın peygamberi Muhammed'e..
Burada SALAT şu manayadır: Hazret-i Allah'ın, bütün çeşitleri ile lütuf, ihsan ve rahmetleri..
Bir açıklama yaptıktan sonra, tekrar şerhimize dönelim. Şöyleki: DELAİL'ÜL-HAYRAT kitabının SEHLİYE nüshasında; yukarıda geçtiği üzere:
SALÁT.. (Vessalâtü.)
Kelimesi, tek başına zikrolunmuştur. Sonunda:
SELAM (Vesselâmü.)
Kelimesi gelmemiştir. Onun dışında kalan bazı nüshalarda ise, kisi birarada gelmiş:
SALAT ve SELÂM. (Vessalâtü vesselâmü.)
Okunuşu şeklinde yazılmıştır.
Burada SEHLİYE nüshasını da anlatalım.
Bunun yazarı: Şeyh Ebu Abdillah Muhammed Sağir Süheyli'dir. llah rahmet eylesin. Bu zat: Merhum müellifin ileri gelen talebele-Enden biridir. Bu zatın yazdığı nüshayı, merhum müellif kendi kale i ile tashih etmiştir. Bu:
SEHLİYE.
Tabir ettiğimiz nüshaların dışında yazılan nüshalarda, bir yan lık şüphesi belirdiği zaman, bu nüshaya bakıp müşkillerini halle erlerdi.
Adı geçen SEHLİYE nüshası yarn: MUHAMMED SAĞIR 80-HEYLİ merhum, hicretin 862. (M. 1457.) senesinde öbür äleme göç müştür. Yani: Merhum müelliften sekiz sene evvel vefat etmiştir.
Merhum müellif, o nüshayı daima yanında gezdirirlerdi. Sair nüshalardaki tashihleri ona göre yapar; şüpheli durumu giderirdi. Bü-tün bu anlatılanlar dolayısı ile, o nüsha:
SEHLİYE..
Diye meşhur olmuş; herkesce bilinmiştir.
Şimdi şerhimize dönelim:
Öyle şanlı bir Muhammed ki, Allah-ü Taâlà, onun vasıtası ile bizi; EVSAN'a ve ASNAM'a tapmaktan korudu.
Burada EVSAN ve ASNAM üzerinde duralım. Şöyleki:
EVSAN, VESEN'in; ASNAM, SANEM'in çoğuludur. Bazıları decti-
ler ki:
VESEN ve SANEM aynı manayadır. İkisi de PUTtur. Aynı ma-nayı pekiştiren iki kelimedir.
Bazıları da, iki kelime; Yani: VESEN ve SANEM arasında ayrılık buldu. Bu ayrılığı şöyle anlattı:
VESEN; altından, gümüşten, ağaçtan veya bunlar gibi cismi olan puta verilen isímdir. SANEM ise.. kağıt, deri veya duvar üzeri-ne yazılıp çizilen resimdir; buna suret verilir, ama cismi yoktur.
Bazıları da şöyle anlattı:
VESEN, insan suretinde olan puttur; SANEM, insanın dışın-da bir surette olan puttur.
EVSAN ve ASNAM üzerine yapılan yukarıdaki açıklamadan son-ra, metindeki cümlenin şerhini şöyle anlatabiliriz:
Ålem halkı; küfrün karanlıklarında, anlatılan EVSAN ve AS-NAM putlara tapmakta, şirkin çeşitleri ile dalâlete düşüp ziyan olmak-ta iken, sübhan olan Yüce Hak, Resulüllah, S.A. efendimizi âlemlere rahmet, aydın, bir kandil olarak bütün insanlara Resul eyledi. Onun davetiyle, Insan ve cin tayfasını hidayete getirdi. Onları, küfür ve da-låletten halás ederek; iman ve İslâm nuru ile pek ziyade nurlandırdı.
- Bu salât onun AL'ine de olsun.
Yani: Tebaiyet yolu ile, Resulüllah S.A. efendimizin ÅL'ine..
Al, için yedi mana verilmiştir. Ancak, duâya yakışan, altta anlatı-lan manadır. Resulüllah S.A. efendimize okunan salavat-ı şerifede ge-çen AL'in kim oldukları sorulduğu zaman, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
Küfürden ve şirkten korunan her mümin.»
Bu manaya göre, Resulüllah S.A. efendimizin davetine icabet eden her mümin, ÅL'i sayılır. Böyle bir mana, en münasibi ve en uy-gunudur.
- Ve.. ASHAB'ına da olsun.
ASHAB şu manayadır: Resulüllah S.A. efendimizin mübarek sa
manina yetişen ve onun hoy sohbeti ile gerefyab olup meclisinde inu bulunan, imanını son nefesine kadar devam ettiren satlardır
Onlar, NUCEBA, BERERE, KIRAM vasfına layıktır.
Sahabe için, anlatılan bu üç vaafı biraz açalım şöyleki
NUCEBA Boylu, soplu, kerem sahibi, edebil satlar
BERERE: Berden ve ayandan kaçınan, çeşitli taat ve İbadette
bulunan satlar.
KIRAM: Fukara ve sayıflara, dul kadınlara ve yetimlere, bileüm le çaresiz kalan muhtaçlara kerem gösterip ihsanda bulunan, bat bot tyilik etmeleri, comerd sıfatları ile bilinen satlar.
- Sonra..
Yani Besmele, Yüce Hakka hamd ve Resulüllah B.A. efendimize, aline ve ashabina salat Q selamdan sonra..
Bundan sonra müellif merhum, DELAIL'OL HAYRAT kitabını yazmaktaki gayesini açıklayacaktır. Şöyle başlıyor:
-Bu kitabı yazmaktaki gaye: Resulüllah S.A. efendimize oku nacak salāyat-ı şerifelert ve o salavat-ı şerifelerin faziletlerini anlat maktu.
caktır. Bu arada, salavat-i şerifeyi okuyanların fazileti dahi anlatila
Salavat-ı şerifeleri ve faziletlerini beyan ederken, BENED LERİNİ kapalı geçeceğiz.
-SENEDLERİNİ.
Demek şu manayadır: Salavat-i şerifelerin, anlatılan şekilde, kimler tarafından rivayet edildiğidir. Bunlar anlatılmadan geçilecek tir. Bunun sebebini de şöyle anlatıyor:
Sebebi: Onları okuyana ezberlemenin kolay olmasını temindir.
Bu salāvat-ı şerifeler.
Resulüllah efendimize okunan salavat-ı şerifeler, manasını taşı yor. Allan-ü Talla ona: Susanların ve konuşanların sayısı kadar sa lat ü selâm eylesin.
Mühim olanların en mühimmidir. Ama bu ehemmiyet: RAB-LARIN Rabbima YAKINLIK murad edenler içindir.
Bu cümledeki YAKINLIK'tan: Yüce Hakk'ın keremine nail ol mak murad edilmektedir.
RABLARIN, kelimesini de biraz açmak icab eder. Kısaca, bura da su mana murad edilir: Sultanların ve efendilerin Rabbi Allah..
RABB, ismi: Allah-ü Talla'nın isimlerinden biridir. Izafetala Fullanıldığı zaman, Allah-ü Taßla'ya has bir isim olur, başkaları için kullanmak cale değildir. Ama, izafetli kullanılırsa, başkaları için söylemek nek caladir. Meselá:
-RABB'od-DAR, RABB'UI - MAL, RABBI-GULAM..
Dendiği gibi. Bunlar sırası ile:
- Evin sahibi, malın maliki, kölenin efendisi..
Demege gelir. Bu manaların dışında RABB lafzı: Malik, seyyid,
mabud, halik, mürebbi, cümle işleri ialah edici, durdurucu manaları-int de tasir Anlatılan manaların cümlesi ile RABB lafzını tefsir et-mek kablidh. Mesela RABBI, mürebbi manasında şöyle tefsir etmek mümkündun
Allah ú Tháli Mürebbi'dir. İnsanı, anà rahminde bir katra nutfa, yani Meni iken kırk günde o menlyi kan; sonra o kanı kırk rinde bir lokma çiğnenmiş et vapti.
Bundan sonra onu: Kemik, sinir, damar, tırnak, kıl, el, ayak, ku-lak ve eümle azası ile güzel bir cisim haline getirdi.
Erkek veya dişi olarak ona dilediği sureti verdi.
Içinde eiger, böbrek, bağırsak ve diğer seylerle parçalarını tamam-lach Osa can vererek hayat ihsan eyledi. Dilediği zamana kadar ana karunda besledi. Cismine ve duygularına kuvvet ihsan ettikten son ra, e dar yerden yolunu asan ederek, kudret eserlerini izhar için; ana harnindan çıkardı.
Bu manada gelen şu âyet-i kerimeyi alalım:
-Suret yapanların en güzeli olan Allah'ın şanına bak; neka-dar yücedir (23/14) (1)
Bundan sonra ona zahiri duygular ihsan eyledi. Gözüne görmek, Bulağına işitmek, diline söylemek, burnuna koku almak, ağzına tad venil
Eline de dokunmak duygusu verdi. Bununla: Sıcagı, soğuğu, yaşı, kuruyu, yumuşağı ve kaba şeyleri idrak eder.
Ayrıca, batini duygular da verdi. Vehim, hayal ve hatıra gibi... Zikir ile de, eşyayı anlayıp an anlatmak ihsan eyledi.
Böylece, tedricen; insanlığa ait kemalatı tahsil ettirdi. Ve.. o in-sanı Bütün hayvanattan ayrı; Yüce Hakkı tevhid, gönderdiği Resu-lune tam Itaat edip onun emirlerine boyun eğmeyi nasib ettiğinden en mukaddes makama yakınlık başarısını kazanmaya muvaffak eyle-di
harukeri saman, murads nail olmak için acele etmeyeder Ka bul olunduğuna mannalan ve
- Five Hakkim keremieri için belli bir saman varhr
yohimu tutmalar gerekir. Conku: HART d Dyerek salur yo revan gekli birin
kadar bir samanda ana rahminde vilcude gelir, annra nekadar Mesela Allah Tan vid istendigt saman digunaanne an sonra, onun Aviasi gonitur. En manalari mulahasa si
Hash: Resulallah SA rendimia bünk fevalere ve улся влadel lere ennek tin, metin bir arbeptir. Ona, Jasim edilerek bilin salivali serife okundu saman, luhat dolu ruhuna infizah editin Boyle bir intisah se sultanların ve ayybilerin Babhi olan kendisinden başka nah olmayan Hasreti Allah'ın tutuflarına, rahmel lerine ermeye bir vesilestin
Bu kitabın adına savle dedi: KITARO DELAILI HAVRAT VE SEVARIKUL ENVAR FI BIRNIS SALATI ALEN NEBIVV MUHTAR
Kitabın ismine verilen mana kısaca audur: HAVINLARA DELL LER VE PARLAYAN NURLAR, SECILMIS PEYGAMBERE OKUNMA SI İÇİN ANLATILAN SALAVAT KITABI
Burada DELILLER, kelimesinden mured Resulullah'a okunan çeşitli salavat
HAYIRLAR, kelimesinden murad ise, okunan salavati gerifeler den zuhur eden fasiletler ve türlü türlü bereketlerie, saadete ulaştı ran faydalardın
Oeet mana soyledir: Dünya ve Ahirette bütün faydaları içine alan salivat-a şerifelerin kitabı, Gerçekten bu isim, verildiği esere uygun dur
-Bu eseri yazmaktaki gayem: Allah Taala'm visas, KERIM Resulü Muhammed mahabbetidir. Allah Taala ona salát eylesin. Tam manası ile selam eylesin,
Bu cümlede geçen KERIM kelimesi üzerinde biraz duralm
Gerçekten Resulullahın SA. yaratihi ve huyu KERİM vaatim Nadir Yani: Surette cümleden güzel olduğu gibi, huy itibarı ile de, camboden semallkür Bütün mahlukatta bulunan kemal vaairlari, ekmel ber ford olan Resulüllah'ın özünde toplanmıştır. Bunu blaaal, Bublish SA elendimia, påk dilleri ile söyle anlatmışlarbr
Ryvellerin ve ahirlerin en keremlisi bentms (2)
-Allah Tualatan dilek şudur: Biat, Resulüllah S.A. efendi mizin sünnetine tabi olanlardan kila Onun kamil satını sevenlerden endye Geryekten celal ve ikram sahibi Vüce Allah, büyük fazilet sa hihi chụp ba đứngmizi yerine getirmeye kadirdir. Ondan başka läh
la'dır ve ne güzel yardımcıdır. yoktur. Hayır, ancak onun verdiği hayırdır. O, nekadar güzel bir Mev-
Güç ve kuvvet, ancak yüce ve azim olan Allah'ımdır..
Bu cümle ile, anlatılmak istenen mana şudur: Küfürden ve ma-siyetlerden kurtulmak; ancak, şanı yüce Allah'ın koruması ile müm-kün olur. İbadet ve taata dahi, kuvvet bulunmaz; meğer ki Yüce Al-lah başarı ihsan ede ve o yolda kuluna kudret vere..
"Dünyada iken kibirlenenler kıyamet gününde küçücük adamlar şek-linde gelirler. Her şeyleri ile zillet içindedirler. Cehennemin tabakaların-dan birine girerler ve cehennemdekilerin üzerinden damlayan irinli sudan içerler."
Süfyan b. Mis'ar anlatıyor:
Bana ulaşan bir habere göre, Hz. Hüseyin (ra) bir yolculuğa çıkmıştı. Yolculuk esnasında fakir ve yoksul kimselere rastladı. Bunlar eski elbiseler içinde oturmuşlar, ellerlindeki kemiklerin üzerindeki etleri sıyırıp yemeye çalışıyorlardı. Hz. Hüseyin (ra)'ı görünce yemeğe çağırdılar. Hz. Hüseyin "Şüphesiz ki Allah büyüklük taslayanları sevmez." diyerek onlarla be-raber oturup yedi.
1. Fasıklara (açıkça günah işleyen) kızar fakat yaşlı olup da açıkça günah işleyene daha çok kızar.
2. Cimrilere kızar fakat zengin olup da cimrilik yapanlara daha çok kızar.
3. Kibirlenenlere kızar fakat fakir olup da kibirli olanlara daha çok kızar.
Allah üç grup insanı sever fakat bunların içinden bir kısmını daha çok sever:
1. Takva sahiplerini sever fakat gençliğinde takva sahibi olanı daha çok sever.
2. Cömert olanları sever. Fakat cömert olan fakirleri daha çok sever.
3. Tevazu gösterenleri sever fakat zengin olan tevazu sahiplerini daha çok sever.""
Yahya b. Cu'de (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kişi cennete giremez."
Orada bulunanlardan biri dedi ki:
Elbisemin temiz ve düzgün olması, ayakkabılarımın biçimliliği ve kamçımın sapının süslü olması benim hoşuma gidiyor. Bu kibir olur mu?
Resûlüllah şöyle buyurdu:
Şüphesiz ki, Allah güzeldir, güzeli sever. Allah kullarına verdiği nimetin izini onların üzerinde görmek ister. Buna karşılık acizliği ve başkalarına yük olmayı ise sevmez. Bunlar kibir değildir.
Kibir: Hakkı hafife almak ve halkı hor görmektir."
Hz. Hasan (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Kim ayakkabısını diker, elbisesini yamar ve Allah için alnını secdeye koyarsa kibirden uzak olur."3
Başka bir rivayete göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Kim kaba kumaştan elbise, yamalı ayakkabı giyer, eşeğine biner, ko-yunları sajjar, çoluk çocuğu ile birlikte yemek yer ve fakir fukara ile otu-rursa Allah Teâlä ondan kibri kaldırır."4
Anlatıldığına göre Musa (as), Allah Teâlâ'ya şöyle niyazda bulundu:
- Ya Rabbi! Mahlükatın içinde en çok kızıp, öfkelendiğin kimdir?
Allah Teală şöyle buyurdu:
Kalbinde kibir, dilinde kabalık, inancında zayıflık bulunan ve eli sıkı olan kimsedir.
Urve b. Zübeyr şöyle diyor:
"Tevazu şerefli olmanın araçlarındandır. Her nimet kıskanılır ama tevazu kıskanılmaz."
Hikmet ehli kişilerden biri şöyle diyor:
"Kanaatin meyvesi rahatlık, tevazuun meyvesi de sevgidir.
Anlatılmıştır ki:
Mehleb b. Ebi Sufre, Haccac'ın ordu kumandanıydı.
Bir gün Mutrif b. Abdullah'ın yanına uğradı. Üzerinde ipekten yapıl-mış bir elbise bulunduğu için kibirlenerek yürüyordu.
Mutrif ona dedi ki:
- Ey Allah'ın kulul Bu senin yürüyüşün Allah ve Resülünün kızdığı bir yürüyüştür.
Mehleb:
- Sen benim kim olduğumu biliyor musun?
Mutrif:
Evet biliyorum. Evvelin pis bir meni sonun ise, pis kokan bir leştir. Bu arada sen de pislik taşıyan birisin.
Bu sözleri duyan Mehleb kibirlenerek yürümeyi terk etti.
Hikmet ehli kişilerden biri şöyle der:
Mümin bir kul; Rabbi ile iftihar eder, dini ile şeref duyar. Münafik bir kul ise; soyu ile övünür, malı ile şeref duyar.
İbn Ömer (ra) Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Tevazu sahiplerini gördüğünüzde siz de onlara karşı tevazu göste-rin. Kibirlenenleri gördüğünüzde siz de onlara karşı kibirli davranın. Kibir onlar için bir alçaklık ve kınanmışlık, sizin için ise sadakadır."
Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Allah Teâlâ, kendi rızasını kazanmak amacıyla tevazu gösterenin şan ve şerefini mutlaka yüceltir.""
sere tabi' olur; ya'ni kaymeti ekser olanın sahibi kıymeti ekal olanı zămin olarak ol yeri temellük eder.
Meselâ, dağ yıkılmazdan mukaddem üst tarafındaki bahçenin kıymeti beşyüz ve alt tarafındaki bahçenin kıymeti bin kurus olea ikincisinin sahibi beşyüz kuruşu evvelkinin sahibine i'ta ile orasını zabt eyler: nitekim bir kimsenin elindeki elli kuruşluk incisi düşüp de diğerin beş kuruş kıymetli tavuğu anı yutsa inci sahibi beş kuruş verip tavuğu alır. (27), (28) ve (29.) maddelere bak.
MADDE 903 Mağsubun zevaidi sahibinindir. Ve ğasıb am istih. lâk ederse zâmin olur.
Meselâ, mağsüb olan hayvanın gâsıb yedinde hasıl olan sütü ve yavrusu ve bir bahçenin yed-i ğasıbda iken husule gelen meyvesi mağsüb-un-minhin malı olmakla ğasıb bunları istihlâk eylerse zá-min olur. Kezalik bir kimse birinin kovanını içindeki arısı ile bera. ber ğasb etse sahibi arısı ile beraber kovanını istirdad ettikde ğasıb yanında iken hâsıl olan balını dahi alır.
MADDE 904 Bir bahçede mekân ittihaz eden arıların balı bahçe sahibinin olup diğer kimesne ol balı ahz ve istihlâk eylese zâmin olur.
FASL-I SANI
Gasb-ı akar'a müteallik bazı mesâil beyanındadır.
MADDE 905 Mağsûb eğer akar kabilinden ise ğasıb am tağyir ve tenkis etmiyerek sahibine reddetmesi lâzımdır.
Ve ğasıbın sun ve fi'li ile ol akarın kıymetine noksan gelse noksan kıymetini zâmin olur.
Meselâ, bir kimesne ğasb eylediği bir hanenin bir yerini hedm edip yahut süknâsı sebebiyle harab olup da kıymetine noksan gelse mikdar-ı noksanı zâmin olur; kezalik ğasıbın hane-i mağsûbda yak-dığı ateşden hane muhterik olsa mebniyyen kıymetini zâmin olur.
MADDE 906 Mağsüb arz olup da ğâsıb anın üzerine ebniye inşa yahut eşcar ğars etse bunları kal' ile arzı reddetmek üzre ğasıba emrolunur.
Ve eğer ebniye ya eşcarın kal'i arza muzır ise mağsûb-un-minh anların müstehikk-ul-kal' olarak kıymetlerini ita ile anları dahi zabt edebilir.
Fakat ebniye ya escarın kıymetleri arzın kıymetinden ziyade olup da sebeb-i şer'i zu'miyle inşa yahut ğars olunmuş ise ol halde
ebniye yahut eşcarın sahibi arzın kıymetini ita ile arzı temellük eder.
Mesela, bir kimse pederinden mevrûs olan arsa üzerine ol arsa-nın kıymetinden ziyade akçe sarfiyle ebniye inşa ettikden sonra biri arsaya müstehik çıksa ol kimse arsanın kıymetini verip arsayı zabt eyler.
MADDE 907 Bir kimse aharın arsasını ğasb ve ziraat eylese sa-Aibi arsasını istirdad ettikde ol kimesnenin ziraatı ile terettüb eden noksan-ı arzı dahi tazmin ettirir.
Kezalik bir kimesne diğeri ile müştereken mutasarrıf olduğu arsayı bila izin müstakillen ziraat eylese şeriki arsadan hissesini aldıkda ol kimesnenin ziraatı ile terettüb eden noksan-ı arzdan his-sesini tazmin ettirir.
MADDE 908 Bir kimse diğerin tarlasını ğasben nadas ettikden sonra sahibi tarlayı aldıkda ol kimesne nadas ameli mukabilinde Beret mutalebe edemez.
MADDE 909 Bir kimesne süprüntü yahut diğer nesne vaz ile birinin arsasını işğal etse koyduğu şeyi ref ile arsayı tahliye et-mek üzre kendine cebr olunur.
FASL-I SALIS
Gasıb-ul ğasıbın hükmü beyanındadır.
MADDE 910 - Gasıb-ul ğasıb aynı ğasıb hükmündedir.
Binaenaleyh mal-ı mağsübu ğasıbdan şahsı ahara ğası ile it-laf eylediği yahut yedinde telef olduğu takdirde mağsüb-un-minh dilerse ğasıb-ı evvele ve dilerse ğasıb-ı saniye tazmin ettirir ve di-lerae kıymet-i mağsübun bir mikdarını evvele ve diğer mikdarını saniye tazmin ettirebilir.
Ve ğanb-s evvele tazmin ettirdiği takdirde o dahi ğasıb-ı sá-niye rücu' eder, amma saniye tazmin ettirdiği takdirde sâni evvele rücu' edemez.
MADDE 911 Gássh-ul ğasıb mal-ı mağsübu ğasıb-ı evvele reddet-tikde yalnız kendisi ve mağsub-un-minhe reddettikde ikisi dahi beri olur.
الدرس الثامن والمحسون في ملح العمل والثاني الروحية وتحريم عليها بالشهر
۱
قال الله تعالى : إن الله بأمر الملل والإعتادروبية، في القربي كاتي من النشطاء والشكر والتى بلكم لعلكم لاين .
PLLDRENIGING DERS
ADALETE VE TERBAAYA YUMUSAN DAVRANMAYI ÖVMEK ONLARA ZULMUN VE ONLARI ALDATMANIN HARAM OLDUGU
Allah Thali söyle buyurdu:
-Sphests At Allah adalet bilgi (husustyle) akrabaya (muh bae obluklari sexhero reverent emreder, Taskin koralak (fer) den, maskerden, suhu ve webbürden nehyeder, Size (bu suretle) ögüd vere ki iyice dinleyip ve anhyo tutasimi
Bu Ayet-4 Kerines, Omer b. Abdillasia samamından beri daima hutbe lerin sonuda okunmaktadır. Allah ondan raat olsun.
NAHL suresinin 90. Ayetidin
وروى الشيخان من ابن عمر قال : سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول :
۲
كلكم راع وكلكم منقول من ربيه، فالإمام رَاعٍ وَمَنقُولُ من رحيم والرجل راع في أهله ومسئول عن رحيمه ، والمرأة راعية في بيت زوجها ومسئولة من رعيتها، والخادم راع فى مال سيده ومسئول من رحمته ، وتلكم راعي ومسئول عن رعيته .
2) IBN-I OMER'den ra, naklen BURARI ve MÜSLİM rivayet edi yorr
-Resülüllahın S.A. şöyle buyurduğunu duydumz
-alteplala güdücüsünüz ve herbiriniz güttüğünden sorumludur.. Padişah bir gudücüdür.. Güttüğü şeyden sorumlu olacak... Erkek, chlini güdücüdur; o güttüğünden sorumlu olacak.. Kadım, kocast am evinde güdücüdür.. O da güttüğü şeyden sorumludur.. Hizmet çi efendisinin mahua güdücüdur; o da güttüğü şeyden sorumludur.. Hepiale güdücusünüz ve herbiriniz güttüğünden sorumludur..>>>
gayrı mümkin (mümkün غير ممكن : imkansız, olabilir tarafı bulunmayan
gayri münevver غير متور : aydınlanmamış, ay-dınlığa kavuşmamış
gayri münfekk غير مفك : )birbirinden) ayrıl-maz, kopmaz
gayri münkat غير منقطع : kesintisiz, sürekli
gayri mürid غير مرية : iradesi olmayan, diledi-ğini durumda olmayan
yan
gayrı müstakim غير مستقيم : doğrudan sapmış doğru yoldan sapmış
gayri müteaffin غير متعفن : bozulmamış, çürü memiş, kokuşmamış
gayri meteharrik غير متحركة : hareketsiz, hare ket etmeyen
gayri mütehavvil غير متحول : değişmez, degi şikliklere uğramaz
gayr-ı mütenahi (ye( غير متناهية : sonsuz
gayrı mütevekkil غير متوكل : tevekkül etme-sonra sonucunu Allah'tan (c.c.) beklemeyen, yen, gereğini ve elinden geleni yaptıktan O'na güvenip dayanmayan
gay-naf غير نافع : faydasız
gayr- natik 1 : غير ناطق konuşmaz 2 düşünmez
gayr-in nihaye غير النهاية : sonsuz (il gayri ni-haye: sonsuza kadar)
- resmi غیر رسمی : resmi olmayan, devletçe wygulanan kural ve usûller dışında olan
gyre sabit 1 : غیر ثابت.değişken 2. devamsız patlanmamış
versari غير صريح : kapalı, belirsiz, apaçık olmayan
viyede olmayan
gayri suuri غیر شعوری Suursuz, bilinçsiz, akil ve düşünce ile bağlantılı olmayan
gayritabiiغیرطبیعی tabii olmayan, normal.
den uzak
gayukalalsahibi olmayan var-liklar, akıl ve düşunce yeteneğinden yoksun varlıklar
gayr-ı vغرض)km) inorganik, mole kül yapısı canlılardakinden farklı olan (mad. de) (kimya-yı gayr-1 uzvi غير عضوی inorganik kimya, inorganik maddeleri inceleyen kimya ilmi)
gay-varid 1 غیر وارد.olmamış, gerçekleşme miş 2.geçersiz 3.erişmemiş, ulaşmamış
gayr- zahid غير زاهد : zahid olmayan, günahlar. dan ve dünya zevklerinden uzak durmayan
gayr-i zaruri (ye( غیر ضروریه : zorunlu olmayan mecburi olmayan
olmagar-zati zata ait olmayan, zata bağlı olmayan, bir şeyin kendi varlığına ait olma yan, kendi varlığına bağlı olmayan
gayret 1 : غيرت.calışıp uğraşma 2.koruma ve kayırma duygusu ve çabası 3.dinî değerlere saldırı karşısında uyanan koruma duygusu
gayret-i cinsiye غیرت جنسيه : kendi soyundan varlıkları koruma ve kayırma duygusu
gayret-i gayret-i hudâpesendane غیرت خدا بسندانه : Allah (c.c.) rızasına uygun gayret, Allah (c.c.) tara fından beğenilecek çalışma ve uğraşma
gayret-i vahşiyane غیرت وحشیانه vahşilere ya raşır tarzda, acımasız metodla toplum değer-lerini korumak için çalışma
gayret-i vataniye غيرت وطنية : vatanı korumak için çalışma
gayretli 1 : غیرتلی.calışkan 2. kutsal ve manevi değerleri koruma duygusu ve çabasını taşı yan
gayretsiz 1 : غير تسز.tembel gevşek 2 kutsal ve månevi değerleri koruma duygu ve çabasın-dan yoksun
: عبرت اللهه طوقونمق Bayretullaha dokunmak
lām ve müslümanlara karşı acımasızca saldırı yüzünden, Allah'ın (c.c.) İslâm ve müsluman-mesine sebep olmak ları korumak üzere cezalar ve belalar gönder-
2 ce-Liçinden çıkılmaz derin çukur em cukuru 3.(mec.) içinden çıkılması durum veya is
pal cehennem عاء جهنمcehennem çuku-
ole
an
celغنای ج cehalet (bilgisizlik) cu kuru (mec.) bilgisizliğin en kötüsü. (imansız-kmkarcılık)
Lok gayretli, çok çalışkan 2.milli ve manevi değerleri koruma duygusu ve ça-last çok olan (hamiyetli) 3.amacı uğrunda ça-şmada dayanıklı ve direçli
gayyer عبور : )bak gayur(
فيض : öfke, kızkınlık
غاز : buhar şeklinde madde
gal islam غزاء اسلام : Islam düşmanlarıyla sa-
pa Bedir غزاء بدر : Bedir Gazası. (savaşı( (bak Garve-i Bedir)
gazab 1 : غضب.öfke, kızkınlık 2.(mec.) ceza-landırma, ceza
gazab ve hiddet 1 : غضب و حدت.öfke, kızkınlık 2. (mec.) (Allah'ın c.c. verdiği) şiddetși ceza ve bela
ab lihi غضب الهي : İlahi gazab, Allah'ın (c) rezası
by غضبه : gazaba ait 2.tehlikelere ve manlara karşı kendini koruma duygusu-na ait
grablanmak 1 : غضيلتمل.öfkelenmek, kızmak
2(mec.) ceza vermek
pablandırmak 1 : غضلندرمق öfkelendirmek, kindırmak 2. (mec.) ceza verdirtmek
عراقي الصحة : mam-ı Gazali (mi. 1058. 1111( buyik lalam alimi, müceddidi ve kelâmca-Çok sayıda eserleri vardır. Kelâm ilmini glam temellere oturtarak sistemli bir hale termiştir. Eaki Yunan filozoflarının, özel-Aristo ve Eflatun'un etkisi altında kalan lalam inançlarını saptırma yolunu açan kun lalam bilgin (Alim) ve felsefecileri-
gayrı mümkin (mümkün غير ممكن : imkânsız, olabilir tarafı bulunmayan
gayrı münevver غیر منور : aydınlanmamış, ay-dınlığa kavuşmamış
gayrı münfekk غير منفك : )birbirinden) ayrıl-maz, kopmaz
gayrı münkat غير منقطع : kesintisiz, sürekli
gayri mürid غير مريد : iradesi olmayan, diledi-ğini yapar durumda olmayan
gayri Müslim (e( غیر مسلمه : Müsliman olma -yan
gayrı müstakim غير مستقيم : doğrudan sapmış doğru yoldan sapmış
gayri müteaffin غير متعفن : bozulmamış, çürü memiş, kokuşmamış
gayri meteharrik غير متحرك : hareketsiz, hare ket etmeyen
gayrı mütehavvil غير متحول : değişmez deği şikliklere uğramaz
gayr-ı mütenahi (y( غير متناهيه : sonsuz
gayrı mütevekkil غير متوكل :tevekkül etme-yen, gereğini ve elinden geleni yaptıktan sonra sonucunu Allah'tan (c.c.) beklemeyen, O'na güvenip dayanmayan
gay na غير نافع : faydasız
gay-naik 1 : غير ناطق.konuşmaz 2.düşünmez
gayrim nihaye غير النهاية : sonsuz ilagayr-ı ni-haye sonsuza kadar)
gayri resmi غیر رسمی : resmi olmayan, devletçe uygulanan kural ve usûller dışında olan
para sabit غير ثابت : değişken devamsız 3 ispatlanmamış
sarih غير مربح : kapalı, belirsiz, apaçık olmayan
غير سفلی ، alçak olmayan, aşağı se-
viyede olmayan
gayri suuri غیر شعوری suursuz, bilinçsiz, ve düşünce ile bağlantılı olmayan
gayritabiitabil olmayan, norm den uzak
garukalakıl sahibi olmayan var lıklar, akıl ve düşünce yeteneğinden yokaus varlıklar
gayruviغرض)minorganik, mol kül yapısı canlılardakinden farklı olan (mad de) (kimya-yı gayr-ı uzvi غير عضوی inorganik kimya, inorganik maddeleri inceleyen kimya ilmi)
gayr varid 1.0 غیر واردlmamış, gerçekleşme miş 2.geçersiz 3.erişmemiş, ulaşmamış
gayrzahld غير زاهد zahid olmayan, günahlar dan ve dünya zevklerinden uzak durmayan
gayr-i zaruri (ye( غیر ضروریه : zorunlu olmayan mecburi olmayan
gayr- zati غير ذاتي : zata ait olmayan, zata bağ olmayan, bir şeyin kendi varlığına ait olma yan, kendi varlığına bağlı olmayan
gayret 1 : غيرت.çalışıp uğraşma 2.koruma ve saldırı karşısında uyanan koruma duygusu kayırma duygusu ve çabası 3.dini değerlere
gayreti cinsiye غیرت جنسیه : kendi soyundan varlıkları koruma ve kayırma duygusu
(c.c.) rizasına uygun gayret, Allah (c.c.) tara gayret-i hudâpesendane غیرت خدا بسندانه : Allah fından beğenilecek çalışma ve uğraşma
gayret-i vahşiyane غیرت وحشیانه vahşilere ya raşır tarzda, acımasız metodla toplum değer lerini korumak için çalışma
gayret-i vataniye غیرت وطنية : vatanı korumak için çalışma
gayretli غیرتی : calışkan 2.kutsal ve manevi değerleri koruma duygusu ve çabasını taşı yan
gayretsiz 1 : غيرتز.tembel, gevşek 2.kutsal ve mânevi değerleri koruma duygu ve çabasın dan yoksun
ا : غيرت اللهه طوقونمق Bayretullaha dokunmak yüzünden, Allah'ın (c.c.) İslâm ve müslüman-lâm ve müslümanlara karşı acımasızca saldın mesine sebep olmak ları korumak üzere cezalar ve belalar gönder
Minden çıkılmaz derin çukur 2.ce-hennem çukuru 3.(mec.) İçinden çıkılması güç durum veya iş
ayya-i cehennem غياء جهنم cehennem çuku-ru
ach chalet (bilgisizlik) çu-kuru, (mec.) bilgisizliğin en kötüsü. (imansız-lik, inkârcılık)
mayur cok gayretli, çok çalışkan 2.milli ve manevi değerleri koruma duygusu ve ça-bası çok olan(hamiyetli) 3.amacı uğrunda ça-lışmada dayanıklı ve direçli
ayyor عبور : )bak gayûr(
gayz غيض : öfke, kızkınlık
gaz عاز : buhar şeklinde madde
gaza Islam غزاء اسلام : Islam düşmanlarıyla sa-vaş
gazab 1 : غضب.öfke, kızkınlık 2.(mec.) ceza-landırma, ceza
gazab ve hiddet 1 : غضب و حدت.öfke, kızkınlık 2.(mec.) (Allah'ın c.c. verdiği) şiddetşi ceza ve bela
gazab ilahi غضب الهي : İlahi gazab, Allah'ın (c.c.) cezası
gazabiye( 1 : غضبيه.gazaba ait 2.tehlikelere ve düşmanlara karşı kendini koruma duygusu-na ait
gazablanmak 1 : غضب لمق.öfkelenmek, kızmak 2. (mec.) ceza vermek
parablandırmak 1 : غضبندرمق.öfkelendirmek, kızdırmak 2.(mec.) ceza verdirtmek
Gerall غزالي : Imam-ı Gazali (mi. 1058. 1111( büyük İslâm alimi, müceddidi ve kelâmcı-. Çok sayıda eserleri vardır. Kelâm ilmini saglam temellere oturtarak sistemli bir hale tirmiştir. Eski Yunan filozoflarının, özel-lisle Aristo ve Eflatun'un etkisi altında kalan ve İslam inançlarını saptırma yolunu açan für kssam lalåm bilgin (alim) ve felsefecileri-
ni esaslı bir şekilde eleştiren eserler de yaz-mıştır. İlimlerde metot konusunda yazdığı "El-Munkazu Min-ad-Dalal" (yanlışlığa du-şülmemesi için uyarı) adlı eseri Türkçeye de tercüme edilmiştir. Bu eser Fransız filozofu ve matematikcisi Dekart'ı (Descartes) esaslı şekilde etkilemiştir. Descartes'in eseri olan "Metot Üzerine Konuşma" ile Gazali'nin "el Munkız" adlı eseri arasında konu, kitabın plânı ve anlatış bakımından büyük benzerlik ve paralellik vardır. Gazali, Dekart'tan (mi. 1596. 1650) beşyüz yıl önce yaşadığını unut-mamak gerekir
gazevat (gazavat( غزوات : gazveler, gazalar, İslâm düşmanlarıyla yapılan savaşlar 2.Hz. Peygamber'in (a.s.m.) cihad için çıktığı sefer-ler. (bak. gazve)
gazi 1 : غازی.gazaāya katılan, İslam düşmala-rıyla savaşan 2.İslâm düşmanlarıyla yapılan savaşa katılıp yaralanmış veya sağ dönmüş kimse
gazilik غازيلك : gazi olma hali, gāzi ünvanı
gazlı bomba 1 : غازلی بومیا.gaz bombası, içinde canlılar için tehlikeli gazlar bulunan bomba 2.sis bombası, bir alanın görülmesini ön-lemek için patlatılınca yoğun sis oluşturan bomba
gazve 1 : غزره.gaza İslâm düşmanlarıyla yapı-lan savaş 2.Hz. Peygamber'in (a.s.m.) kendi
komutası altında cihad için çıktığı sefer. Ken-disinin katılmayıp yerine başkasını komutan olarak görevlendirdiği askeri birliklerin yap-tıkları sefere "seriyye" denir. (bak. seriyye) gazvelerin bazılarında düşmanla karşılaşma ve savaş olmuş, bazılarında ise karşılaşma veya savaş olmamıştır. Tarihçiler gazvelerin sayısının 47 olarak belirtmektedirler. Gaz-velerin dokuzunda savaş olmuştur. Savaşla biten gazveler şunlardır: 1.Bedir (mi. 624) 2.Uhud (hi. 5, mi. 625) 3.Müreysi (hi. 6, mi. 627 bu gazve, Hendek yahut Ahzab Gazvesin-den iki ay önce Şaban ayında, Huzaȧ Kabile-sinin bir kolu olan Beni Mustalık ile yapılan savaştır. Bu sebeple bu savaşa beni Mustalik Gazvesi de denir. Müreysi, savaşın yapıldığı
ya malik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı hak bille imtisal eder; batılı batıl bilir, içtinap eder.
İhtar: Bu kuvvetin şu üç mertebeye inkısamı gibi, furua da o üç mertebeyi havidir. Mesela, halk-1 ef al meselesinde Cebr mezhebi ifrattır ki, bütün bütün insanı mahrum eder. tizal mezhebi de tefrittir ki, tesiri insana verir. Ehl-i Sünn mezhebi vasattır. Çünkü bu mezhep, beyne-beynedir ki, o fiil. lerin bidayetini irade-i cüz'iyeye, nihayetini irade-i külliyeye veriyor. Ve keza, itikatta da tatil ifrattır, tesbih tefrittir, tevhid vasattır.
Hülasa: Su dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve a dalettir. Sirat-ı müstakimden murad, şu üç mertebedir." (Nur-si, 1978, 24-25)
Böyle bir bakış açısıyla, iman, ibadet ve ahlak olguları birbi-rinden kopmaz ve sürekli iç içe olmaları gereken birer insani tutum ve ruh halleridirler. Yani ahlak ilkeleri sadece insanların uymaları beklenen ve uymadıkları takdirde cezalandırılmakla tehdit edildikleri soyut emirler ve kurallar olmaktan çok daha fazla bir anlama sahiptirler. Bu anlamda sadece insanların day-ranış ve duyuşlarını sınırlandıran dışsal bir emirler topluluğu değil, onların kamil, erdemli bir insan olmalarının yolunu gös teren içsel ve canlı hayat ilkeleridirler. Bunlara uymak da bir tür ibadettir. İbadet de insanın ruhunu yücelten, istidatlarını İnkişaf ettiren, meyillerini temizleyen, emellerini gerçekleşti-ren, fikirlerini genişleten ve sistemleştiren şehevi ve gadabi duygularını sınırlayan ... bir hal üzerinde olmaktır. İnsanın bu bağı kurması ile ancak "mükemmel insan" ya da faziletli-er-demli bir insan olunabilir. (Nursi, 1978, s.94)
Insanın bu tekamül serüvenine yol açan duygular ise, Be-diüzzaman tarafından şöyle konulmaktadır: Eğer insana bu ahlak duygusu verilmeseydi ne olurdu? İnsan hayvan olarak kalırdı. Çünkü insanoğlunu hayvanlardan ayıran tek unsur a-lal ve düşünine değildir. Çünkü insanlar bu kabiliyetleri ile hayvanlardan belki sadece derece olarak, üstün olabilirler. In-sanların hayvanlardan farklı ve üstün olmalarını sağlayan di-jer kabiliyetleri vardır. Bunlar ise, akıl ve düşünme ile birlik-te iyiyi ve guzeli kötü ve çirkin olandan ayırabilme, yani tem-yiz yeteneğidir.
Bu yetenek Islam literatüründe "cüz-i irade" olarak belirtil-mektedir. Temyiz yetisi ise cüz-i irade ve ahlak ile ilişkilidir. Ve
bu dzelliği sayesinde insan teklif de sorumlu tutulmuş ve doğ ruyu yanhstan, güzeli çirkinden ayırt etmekle mükellef olmug telyte bu nedenle eğer teklif olmasayah, insan ruhuna potan baklediği mutlak mutluluğa da ulaşılamazdı. Bu nedenledir kt. siyel olarak konulmuş olan duygular gelişemezdi. Insanların güzel ahlakın nesy a neması, insanın kötü duygularla mücade Jesi sonucunda kazanıldığı gibi, insanlığın saadet-i neviyesinin tek amili de teklif olarak kabul edilin
Said Nursi'nin kendi ifadeleriyle ahlak ile teklif arasındaki in lişki şöyle anlatılmaktadır: "Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar nesv a nema bulamaadi. Evet nov-i hegerin ahvali-ne dikkatle bakılırsa görülür ki: ruhun manen terakkisini, vie danın təkamülünü, akıl ve fikrin inkişaf və terakkisini telkih e-den, yani aşılayan şeriatlardır, vücut veren, tekliftir, hayat ve-ren, peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden dinlerdir E-ğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve in-sandaki bu kadar kemalat-1 vicdaniye ve ahlak i hasene tama-men yok olurlardı..." (Nursi, 1978, 187)
Mutluluk hedefi bakımından ele alındığında ise, Said Nur si'ye göre insandaki bu ahlak duygusunun doğru kullanılması, sadece dünya hayatını değil, ölümden sonraki hayatının da mutluluğunun sebebidir: "İnsanlar, insana verilen cihazat-mâneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedi kalacak gibi gafilåne davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umu-runa ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve måneviyeye sarf etse, ahlâk-ı hamîdeye menşe, hikmet ve hakikate muvafik o-larak saadet-i dâreyne medar olur. (Nursi, Mektubat, 30)
Bu düşünceye göre, insanın biyolojik bir varlık-hayvan de-recesinden çıkıp, insanlığa yükselmesini sağlayan teklif duygu-su ile birlikte insan ruhu da önemlidir. Çünkü insanın insaniyet bakımından tekamül edebilmesi için, beden ve ruh dengesinin sağlanabilmesi de gerekmektedir. Böylece, insanın tabiatına konulan bazı duygu ve yetilerin dengeli bir şekilde gelişip de-vam edebilmesi için, temyiz ve ahlak duygusuna ihtiyaç vardır. Yoksa insan bu duygularını dengeleyemeyeceğinden, hem şah-si hayatını hem de toplumsal hayatı bozacaktır. Bu duyguların dengelenmesi halinde ise, insan şahsi hayatında denge ve isti-kameti, toplum hayatında ise adaleti sağlayacaktır.
معلوم و مسلم اولديقه الجاد و کدا ( آق) حکمی حروف عاطفه من ترقى في اولاده ایران حکم سنان معافی منصور چود که آیکھی غیل رسمی تبلون داها شدید در
(عقب) ده کی (ن) منافقاری عموره نفسه انك مجمدر حالو که برینه مساله دگار ار الونده مطابقت بوقدر اويله ايسه مشته به اولا جو شمار مقدر در ذكر او بار ممن لفظه ايجاز واختصاري الجوندر لفظنده کی اجازده، معنائك الطلاق، یعنی اور انباله ی لیمونند ه الله بو او زانتیا مهدی ده، سامعك وسعت میانه حواله ای باید که مقامه مناسب حمله الى تعيين انهم
مثلا. [ أَوْ كَالَّذِينَ سَافَرُوا في صحراء حالِيَةٍ وَلَيْلَةٍ مُظْلِمَةٍ فَأَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ يُصيب الى
منا فقاده مشبه به او لمعه او يغون و اوزون بر جمله ي تقدير ايده بالر یعنی منافقار والله بر صحراده، ظالمتالی برکیجه ده سفر اید ولركنه، با عمور مصيبته طوتولان بولجي ار كبيدر افطار ) هر كسك بلديگى (قطر) كلمه نه، مألوف او لما يان (حبيب ) كلم سلام ترجيح) ذكر الدیلمی، او یا غمورك قطره لری کوبا بدر مصیبت اولوب او فارن روح و جان ادرنه مرمی گیر مریکی
قصداً البلديفه اشار تدر.
موکر یا غمورن، چیپلامه اولانه سما جهتند به با غریفی هر کسجه معلوم اولدیغی حالده ام فيديله تقييد ايديالمى، اطلاقه ايجوندر یعنی سما قيديله يا بيلان تخصیص تعمیم ایموند درد كمانك قيد ند نه اخلا تبالير كه، و يا عمور، بتونه سمانك افضنی طوته، عمومی به مقاله با شور همه او یا غمور دنه خالی قالمايور. اوت، (ما من دابة فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجاحه محمد الله الى
(دابَّة ) فك ( في الأَرْضِ) الله، (طائر) له ( بطين) الخ ابله تقييد لری، اطلاقه ونعم الجودة
مصر عنوانی طاشیان بعض آدملی یا غمور و سائرہ کی باغان شيلوك سمانه حرف من باشد یعہ ذاهب او المثار و توجه ماه به دكرن ده سماده بولوند یعنی علاوه انتشار او باری بود انهار سوق الجسم قرآن كريمك به خاج برنده ( من السماء ) حکم سنان بولوغه بود. ما تو که اصحاب قصیم و ارباب بلاغتجه ان أو يفون معنا (من) ايله ( سماء) آرمنده (حجة ) لفظنك تقدر بات ما غمور لون سما جر مند نه دگل، کما جهتندن نازل او لدیفه حکم ایمکد
malom ve müsellem olduğuna imadır. Ve kezi (1) kelimesi, hurûf-u åtifeden terakkiyi ifade eden kelimesinin ma'nasını mutazammındır
Çünki ikinci temsil birinci temsilden daha sedidd dek) münafıkları yağmura tesbih etmek içindir. Halbuki birbirine müsabih deldu Aralarında mutabakat yoktur. Oyle ise müşebbehün bih olacak sey. mukadderdir. Zikredilmemest, lafمر Icaz ve ihtisan içindir. Lafzındaki icaz da, ma'nanin itnabı, yanı uzatılması içindir. Ma'nâinin bu uzatılması da, såmiin vüs'at-i hayaline havale eddir ka makama münasib cümleleri ta'yin etsin.
الاستالدين سافروا في مقرات عالية Meseli gibi وليك مظلمة قالساعة نسبية يبين
münafıklara müşebbehün bih olmaya uygun ve uzus bir cümleyi takdir edebilir. Yani, "Münafıklar häli bir sahrada, zulmetli bir gecede sefer ederlerken, yağmur musibetine tutulan yolcular gibidir" İhtår: Herkesin bildiği kelimesine, me'lûf olmayan kelimesinin tercihen zikredilmesi, o yağmurun katreleri güya birer musibet olup, onların ruh ve canlarına mermi gibi kasden atıldığına işarettir.
Sonra yağmurun, çıplak olan semå cihetinden yağdığı herkesçe ma'lům olduğu haldeبين الشع kaydıyla takyid edilmesi, ıtlåk içindir. Yani semá kaydıyla yapılan tahsis, ta'mim içindir. Evet, semânın kaydından anlaşılır ki, o yağmur, bütün semånın ufkunu tutmuş. Ümümi bir şekilde yağıyor. Hiçbir yer, o yağmurdan háli kalmıyor. Evet,
C cümlelerinde dahi من آية في الأرْضِ ولا طائر يطير بجناحيه 'nin في الأني ile مائر in يطير ila ahir ile takyidleri, ıtlák ve ta'minı içindir
Müfessir ünvanını taşıyan bazı adamlar, yağmur vesaire gibi yağan şeylerin semânın cirminden yağdığını zahib olmuşlar. Ve kocaman bir denizin de semåda bulunduğunu ilave etmişler. Onları bu zehāba sevk eden. Kur'an-ı Kerim'in birkaç yerinde من الشمام kelimesinin bulunmasıdır. Halbuki ashab-ı tahkik ve erbab-ı belågatçe en uygun ma'na, () the arasında حق lafzının takdiriyle, yağmurların semâ cirminden değil, semå czhetinden nåzil olduğuma hükmetmekur.
EBÜL HASAN HARAKANI HAZRETLERİNDEN MİAMETLİ TU SÖRLER
Allah Teâlâ kuluna;
Imandan sonra; Temiz yürek ve >Doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir.
(Attår, s. 628)
FARK
Gazneli Mahmud, bir gün adamlarıy-la, Şeyhi ziyaret etmek ister. Ha-rakāni Hazretleri, huzûruna çıkan Sultana husûsî bir alâka göstermediği gibi, ayağa dahi kalkmaz.
Görüşmeden sonra Şeyh onu ayakta uğurlar. Sultan, bu davranış farkının sebebini sorunca, Hazret şu cevabı verir:
"-Sultanım! Buraya ilk gelişinizde gönlünüzde padişahlık gururu ve bizi imtihan etmek niyeti vardı. Ama şimdi tevâzu hâliyle ayrılıyorsu-nuz. Tevâzu hâline ise hürmet gerekir." (Attår, Tezkire, II, 209)
RİYAZAT HALİNDE
Çok ağlayınız, az gülünüz; Çok susunuz, az konuşunuz;
Çok infâk ediniz, az yiyiniz;
Başınızı yastıktan uzak tutunuz! (Uy-kunun esiri olup da iç dünyanızı hantallaştırmayınız!) (Attâr, s. 630)
Ayrıca, bu fasılda, Resulüllah S.A. efendimize getirilen salavatın ecri, sevabı, faideleri, hususiyeti beyan olunacaktır.
Allah-ü Taâlâ azamet ve celâli ile, habibi ve resulü efendimi ze inzal eylediği kitabında şöyle buyurdu:
«Gerçek manada, Allah ve cümle melekleri şanlı Peygamber üzerine salât ederler. Ey iman ile şerefyab olan, ey irfan nuru ile feyz bulan kullar, siz de ona salavat okuyun; usulüne göre ona selâm ey-leyin.» (33/56)
Allah-ü Taala'dan gelen salât: Rahmetidir; çeşitli ihsanı ve kere-midir. Allah-ü Taala'nın bu ihsanı, keremi ve rahmeti ona devamlı olarak gelmektedir. Arada, kesinti yoktur.
Resulullah'a S.A. salavat için, muminlere şu emir verilmektedir: Her çeşit tazimi ve her nev'i tekrimi ifade eden duâ edin. Ay. m şekilde selâm da eyleyin.
Burada, biraz duralım; açıklama yapalım.
Merhum müellifin, salavatın faziletlerini anlatmak için, işe âyet-i kerime ile girmesi: Salavatın, kat kat önemli olduğunu isbat eder. Öyle başlamaktan muradı budur.
Çünkü Allah-ü Taâlâ, Resulüllah S.A. efendimize salavat işini üstün gösterdi.
Ayrıca: Resulüllah'a tam tazim ve ona salavat okumanın zatı-na yakın kılan ve sevaba nail eyleyen bir vazife olduğunu beyan etti. Bunun için de, Resulüne salavat getirmelerini emretti. Durumun öne-mini daha açık anlatmak için:
a) Bizzat kendisinin Resulüne salât eylediğini bildirdi.
b ) Meleklerinin salât eylediğini haber verdi.
c) Bundan sonra da, Resulüne salat ve selâm getirmeleri İçin; müminlere ferman eyledi.
Bunun böyle anlatılmasındaki gaye şudur: Müminler, Resulül-lah'a S.A. salât ve selâm okumanın; en önemli ve elzem olduğunu an-layalar. Gece gündüz ona salåvat okumaya devam edeler. Dünya-ın sıkıntısından selâmet bulup, âhiretin azabından kurtulalar. Böy-lece: Yüce Hakkın lütuflarına, umumi rahmetine erip, cümle hayra nail olmak sureti ile felah bulalar.
تعالى ومحبة في رسوله الكريم محمد صلى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ تَلِيما وَاللَّهُ الْمَسؤلان يَجْعَلَنَا من التابعينَ وَلِنَاتِهِ الكَامِلَةِ مِنَ الْمُحِينَ وَاللهُ ذو الفَضْلِ العَظِيمِ فَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ قَدِيرٌ لَا إِلَهَ غَيْرُهُ وَلَا خَيْرَ الإِخَيْرُهُ وَهُوَ بِهِمُ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّخَيرُ وَلَا حَولَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ العَلَى العَظِيمِ فَضْل في فضل الصلوةِ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم قَالَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَ إِنَّ اللَّهَ وَمَلَكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّي يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيما وَيُروى أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ جَاءَ ذَاتَ يَوْمٍ والبشرى ترى في وجههُ فَقَالَ انجابي جديد عَلَيْهِ السَّلَامُ فَقَالَ أَمَا تَرَضْنَى يَا عُمَّدَ أَنْ لَا يُصَلَّى عَلَيْكَ احَدٌ مِنْ أُمَّتِكَ إِلا صَلَيْتُ عَلَيْهِ عَشْرًا وَلَا يَا
teålà ve mahabbeten firesulih'il-keri-mi Muhammedin sallallahü aleyhi ve selleme teslima.
Vallah'ül mes'ulü en yec'alena lisünnetihi min'et tabiin ve lizatih'il-kamileti min'el-muhibbin. Vellahü zül-fazl'il-azim. Fe innehu ala zalike ka dir. Lê ilahe gayrühu ve låhayre illä hayrüh. Ve hüve ni'm'el-mevlâ ve ni-' m'en-nasir. Ve lähavle ve läkuvvete illa billah'il-aliyy'il-azim.
Faslün fifazl'is-salāti alen-Ne-biyyi sallallahü aleyhi ve sellem. Kalellahü azze ve celle:
Innellâhe ve meläiketehu yu-saliune alen-nebiyyi ya eyyühellezine amenu sallu aleyhi ve sellimu tesli-ma.
Ve yürva enne resulellâhi sallal-lahü aleyhi ve sellem cae zate yev-min vel-büşra türa fi vechihi fekale:
<Innehu caeni Cibrilü aley-hisselâmű fekale:
Ema terda ya Muhammedū en lâyusalliye aleyke ehadün min üm metike illa sallavtü aleyhi aşren ve lâyüsellimü
21
Bu salavat-ı şerifeler, mühim olanların en mühimmidir. Ama bu ehemmi-yet: Rabların Rabbına yakınlık murad edenler İçindir.
Bu kitabın adına şöyle dedim:
Hayırlara deliller ve parlayan nurlar, seçilmiş Peygamber'e okunması için anlatılan salavat kitabı.
Bu eseri yazmaktaki gayem: Allah-ü Taálá'nın rızası, kerim Resulü Muham-med mahabbetidir. Allah-ü Taálů ona salát eylesin. Tam manası ile selâm ey. lesin.
Allah-ü Taala'dan dilek şudur: Bizi, Resulüllah S.A. efendimizin sünnetine tabi olanlardan kıla. Onun kámil zatını sevenlerden eyleye. Gerçekten, Yüce Al-lah büyük fazilet sahibidir. Bu dileğimizi yerine getirmeye kadirdir. Ondan başka ilah yoktur. Hayır, ancak onun verdiği hayırdır. O, nekadar güzel Mevlâ'dır ve ne güzel yardımcıdır.
Güç ve kuvvet ancak, yüce ve azim olan Allah'ındır..
Gerçek manada, Allah ve cümle melekleri şanlı Peygamber üzerine sa-låt ederler. Ey iman ile şerefyap olan kullar, siz de ona salavat okuyun; usulüne göre ona selâm eyleyin.» (33/56)
Allahım, Resulüllah S.A. hürmetine, anlatılan ihsanları bize ve bütün mümin kullara nasib eyle. Amin!.
Simill, üstte geçen ayet-i kerimedeki emrin vücubu üzerinde du. ralım. Ulemanın çeşitli görüşlerini anlatalım. Allah-ü Taâlâ onlara rahmet eylesin.
İmam-ı Tahavi şöyle anlattı:
Insan, Resulüllah'ın S.A. adını andığı veya bir başkasından duyduğu her keresinde; salavat-1 serife okumak kendisine vaciptir. Allah rahmet eylesin.
İmam-ı Kerhi ise, şöyle anlattı:
Her mümin kadın ve her mümin erkek için; ömründe bir de-fa şanlı Resulüllah S.A. efendimize salavat okumak vaciptir. Bundan sonra, Resulullah S.A. efendimizin ism-i şeriflerini işittiği veya kendisi andığı zaman, salavat okumak vaciptir.
Bazıları da şöyle anlattı:.
Bir mecliste âlemlerin efendisi tekrar tekrar anılsa; onu anan-lara ve adını duyanlara bir defa salavat okuyup tazim etmek vacip-tir. Tıpkı: Bir mecliste, secde âyetinin tekrar tekrar okunmasında, hepsine bir şecde yettiği gibi.
Ancak Halebi merhum Münyet'ül-Musalli şerhinde şöyle anlattı:
Secde åyeti ile Resulüllah'a S.A. salavat arasında fark vardır. Şöyleki: Bir mecliste, bir secde âyeti tekrar okundukta; her biri için ayrı ayrı secde edenin, yaptığı secdelerin biri ile vacib yerine gelmiş olur; ecir ve sevaba nail olunmuş olur. Sair secdeleri bid'attır; mek-ruhtur. Ama, Resulüllah S.A. efendimizin ismi bir mecliste, tekrar tekrar anıldığı zaman; her biri için, ayrı ayrı salavat okuyup tazim edildikte, onların biri ile vacib eda edilmiş olur; diğer salavatlar da müstahab olur.
«Ve.. herhalde, işlemekte oldukları amellerin en güzeli ile on-ları mükâfata nail edeceğiz.» (29/7) (1)
Meâlinde buyurulan lütufları ve keremleri icabı, her salavat-ı şe-rife için vacib sevabı kadar, sevab ihsan olunur.
Rivayet edilir ki:
Bu rivayetle, aşağıda anlatılacak, hadis-i şerifi, Neseî ve İbn-i Hibban, isnad-1 ceyyid ile Ebu Talha'dan r.a. naklen rivayet ettiler.
Bir GÜN, Resulüllah S.A. meclise geldi.
Burada GÜN, belli bir vakit olarak geçmez. Gündüz de olabilir, gece de.. GÜN çoğukez, gecesi ve gündüzü ile, tam bir gündür.
Bunun için bir misal verelim: Ulemanın pek çoğu, Resul-ü Ek-rem efendimizin S.A. doğumu üzerinde; rebiülevvel ayının on ikinci pazartesi günü diye ittifak etmişlerdir. Bundan sonra:
Ovelådet-i şerife gece midir?. Yoksa gündüz mü olmuştur?.
Şeklinde, ayrı ayrı görüş belirtmişlerdır. Sonradan, günün gece-si olduğu belli olmuştur.
Bazan, gece ve gündüz bir arada anlatılarak:
Gun
Denir ki bu: Yirmi dort saatten ibarettir.
GUN
Ancak, burada, yani. Yukarıda geçen metinde:
Lafzina Arapça metinde
ZATE
Edat eklenmiştir. Bununla, gecenin karşılığı olan gündüz mu-tad edilir. Yani: Resulullah'ın S.A. gündüz geldiği anlatılır.
di
Sevinci yüzünden okunuyordu.
Çünkü ashab-ı kiramına bildirmek istediği müjdeli bir haberi var-
Şöyle buyurdu:
«Cebrail, Alemlerin Rabbından bana müjdeli geldi ve şöyle
dedi:
Sen şuna razı değil misin ya Muhammed: Ümmetinden sana bir salavat okuyan herkese ben on salavat okurum. Ümmetinden, sa-na bir seklám gönderen herkese ben on selam yollarım.>>>
Allah-u Taala'nın kuluna selamı, şu manaya gelir:
Sana bir kere selamla dua eyleyen kimseye on selâm ederim ki; her selam karşılığında ona on beladan necat ihsan ederim.
2. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«İnsanların, şefaatime en layıkı; bana en çok salavat okuyan-
dır.»
Bu hadis-i şerifi, hadis imamlarından İmam-ı Buhari Tarih'inde; Imam-ı Tirmizi, İbn-i Ebi Şeybe ve İbn-i Hibban Sahih'inde; Ebu Nu-aym Hilye'sinde; İbn-i Adiy Kemâl'inde yazdı. Bu zatların hepsi de, ri-vayetlerini İbn-i Mes'ud'a r.a. dayandırmışlardır. Allah hepsine de rahmet eylesin.
tr. Aynı hadis-i şerifi, İmam-ı Süyuti Hz. Camiüssağir'inde yazmış-
**
3. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bana salavat okuyan kimseye, MELEKLER salavat okur; ba-na salavatı devam ettirdiği süre; meleklerin ona salâvatı devam eder. Bu duruma göre: Salavatı ister çok okusun; ister az..>>
Bu hadis-i şerifi, hadis imamlarından İbn-i Mace zayıf senetle; İmam-ı Taberani Mucem-i Evsat'ında hasen senetle rivayet etti. İmam-ı Ahmed b Hanbel, İmam-ı Said b. Mansur ve Ebu Nuaym Hil-ye'sinde anlattı. Bu zatların hepsi de Amir b. Rabia'nın rivayetine dayanarak anlatmışlardır.
14789. Azıksız yola çıkanın gözü, et torbasında olur.
14790. Baba bilgisiyle âlim olunmaz.
14791. Baba borcu, kolay ödenmez.
14792. Babadan mal miras kalır, adamlık kalmaz.
14793. Babası oğluna bir bağ bağışlıyor, oğlu babasına bır salkım üzüm vermiyor. (Babası ulına bir bağ bağışlay, balası babasına bır salkım üzüm vermiy.)
Namazi eda edince de cemaate yönelerek şunları söyledi:
Bir takım insanlara ne oluyor ki cemaatten geri kalıyorlar, böy-başkalarının da geri kalmasına sebep oluyorlar. Vallahi içimden geçiyor: Onlara adam göndereyim, boyunlarından yakalanarak gennisinler ve onlara «Namaza iştirak edin!» denilsin. "568
Bir gece vaktiydi. Hz. Ömer (r.a.), mûtādı olduğu üzere Medine kaklarını gezmekteydi ki ansızın durakladı. Önünden geçmekte oldu-gu evde geçen bir tartışma dikkatini çekmişti. Bir anne, kızına:
-Kızım, yarın satacağımız süte biraz su karıştır!" demekteydi.
Kız ise:
-Anneciğim, halife süte su karıştırılmasını yasaklamadı mı?" dedi.
Anne, kızının sözlerine sert çıkarak:
--Kızım, gecenin bu saatinde halîfe süte su kattığımızı nereden
bilecek?!" dedi.
Gönlü Allah sevgisi ve korkusu ile dipdiri olan kız, şu muhteşem cevabı verdi:
dedi. -Anneciğim! Halife görmüyor diyelim, Allah da mı görmüyor?.."
Allah muhabbeti ve korkusuyla dolu temiz bir gönle sahip olan bu nezihe kızın cevabı, Hz. Ömer'i son derece duygulandırdı. Emî-rul-Mü'minîn, onu oğluna gelin olarak aldı. Bu gelinin kızından ise Beşinci Halîfe olarak zikredilen meşhûr Ömer b. Abdülazîz (r.a.) doğ-du,549
Burada acıklanması gereken bir husus da, meleklerin kula sola vatıdır. Bunun manası şudur: Kuldan sadir olan hataların, günahla rın ve ayıplarım bağışlanmasını Allah-ü Tala'dan taleb ederler, Ayrıca
MELEKLER.
Lafa, Arapça aslına göre harf-i tarifle (yani: EL edatı ile) gel diği için:
BÜTÜN MELEKLER.
Manasına gelir. Hak Taálá, melekleri cümle mahlukattan çok çok fazla yaratmıştır. Şöyleki:
Yeryüzünde yaşayan meleklere nazaran; cümle insan, cin, vahşi hayvanlar, böcekler, hatta bütün ruh taşıyan mahlukat onda bir ka-dardır.
Sair mahlukat da dahil olmak üzere; yeryüzündekilerin tümü dünya semasındaki meleklerin onda biri kadardır.
Dünya semasında ve dünyada bulunan mahlukatın tümü; ikin-ci kat semada bulunan meleklerin onda biri kadardır.
Ve.. bu kıyas, taa, arşı alaya varıncaya kadar devam eder.
Durum anlatıldığı gibi olunca; bir salavat okuyan kimse, bütün bu meleklerin salavatına mazhar olduğu zaman: Onun alacağı ecrin nekadar çok olacağını kıyas et. Onun nekadar olacağını ancak her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Yüce Mevlâ bilir.
Bütün bu anlatılanlar karşısında, akıllı olana düşer ki: Çokça salavat-ı şerifeye devam eyleye..
4. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«İnsana cimrilik yönünden şu yeter: Yanında adım geçtiği halde, bana salavat okumaz.»
Bu hadis-i şerifi İbn-i Mübarek ve Said b. Mansur; tabiinin bü-yüklerinden Hansan-1 Basri'ye istinaden anlattılar. Hadisin rivayet derecesi mürseldir. Allah onlara rahmet eylesin.
Iraki der ki:
Bu ahdis-i şerifi, Kasım b. Esbağ: Hasah b. Ali b. Ebi Talib'-den r.a. rivayet edildiğini çıkarmak suretiyle anlatmıştır.
Burada daha açıkça anlatılmak istenen mana şudur: Vasfı an-latılan kimsenin, bahiller defterine yazılması ve kıyamet günü onlar-la beraber dirilmesi için; yanında Resulüllah'ın ismi geçtiği zaman, ona salavat okumaması yeterli bir sebeptir. Hem de, Resulüllah S.A. ciendimizin ismini işittiği halde.
**
5. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Cuma günleri, bana okuyacağınız salavat-ı şerifeyi artırınız.>>>
Bu hitab, ashaba ve bütün ümmetedir.
Çünkü: Cuma günü, günlerin efendisidir. Resulüllah S.A. ise, insanların efendisidir. Hatta cümle mahlukatın efendisidir.
Günlerin efendisinde, insanların efendisine çok salavat okuyup tazim duyguları arz etmek: Allah-ü Taala'ya yakınlığı artırır. Ayrı-ca ecri ve sevabı artırdığı gibi; Yüce Hakkın rahmet ve keremine er-meğe vesiledir.
Ve.. kıyamet, cuma günü kopsa; haşr, cuma günü olsa gerektir. Durum böyle olunca, akıllı kimse: Cuma günü olduğu zaman, kıya meti hatırıma getirmeli; hallerini ve ettiği isyanı, günahlarının çok Fica, kendi zaafını hatırlayıp Allah-ü Taala'nın gazabını ve azabını luğunu, dolayısıyle o günün dehşetini ve şiddetini düşünmelidir. Ay tefekkür etmelidir.
İste öyle bir günde, Resul-ü Mufahham Nebiyy-i Muazzam Haz-retlerine. Hak celle ve âlâ bütün ümmeti için şefaat izni verecektir. Bu manayı mülahaza eden kimse, günahlarından halás için, Resulül-lah'a intisap iştiyakı duyar. Böyle bir iştiyak duyana o düşer ki: Ge-ce gündüz Resulüllah'a çok çok salavat-ı şerife okumak için çaba gös-tere..
6. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
Ümmetimden biri, bana bir salavat okusa; kendisi için on iyilik yazılır. Seyyiat hanesinden on kötülük imha edilir.»
Bu hadis-i şerifi, hadis imamlarından Neseî, Umeyr b. Dinar'il-Ansari'den rivayet etmiştir. Iraki bunu böyle anlattı. Allah rahmet sylesin.
Bu salavat-ı şerifeyi okumakta: Erkek, kadın, zaman ve mekân
kaydı yoktur. İbadet edilmeye engel olmayan her yerde okunabilir. Kötülüklerin imha edilmesi: Günahların affolup bağışlanmasıdır.
*
7. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bir kimse, ezan ve kameti dinledikten sonra; aşağıdaki dua-yı okursa, kıyamet günü şefaatım ona helâl olur:
Ey bu FAYDALI DAVET'in ve KILINAN NAMAZ'ın Rabbı Alla him. Muhammed'e VESİLE ve FAZİLET ihsan eyle. Ve onu: Kendisi-ne vaad ettiğin MAKAM-I MAHMUD'a ulaştır.>>>
Burada:
- DAVET.
Lafzından murad; okunan ezan içinde Yüce Hakkın vahdaniyeti-ne, Resulüllah'ın S.A. hak Peygamber olduğuna, vakti.giren nama-zın edasına yapılan davettir.
Men salla 'aleyye fikitabin lemtezel il-meläiketű tusalli aleyhi ma dame ismi fizalik'el-kitabi.>
9. Ve kale ebu Süleyman'üd-Da
rani:
Men erade en yes'elellähe ha-cetehu felyüksir bissalati alen Nebiyyi sallallahü aleyhi ve selleme sümme yes'elillahe hacetehu veiyahtim bissa-láti alen-Nebiyyi sallallahü aleyhi ve selleme feinnellåhe yakbel'üs-salâteyni ve hüve ekremü min en yedea ma beynehüma.
10. Ve rüviye anhü sallallahü aleyhi ve selleme ennehu kale:
Allah c.c.ım, senden bana hayırlı işler yapma gayreti, kötü işleri terk etme iradesi, yoksulları sevme arzusu vermeni, beni affetmeni, beni acımanı, eğer bir toplumu ağır bir fitneyle imtihan edeceksen, o fitneye muhatapolmaksızın benim canımı almanı niyaz ediyorum.5.
ünümüzde teknoloji yalmaca hayatımızı kolaylaştıran bir G araç değil, neredeyse her an kullanmamıza rağmen arka planda nasıl çalıştığının tam olarak farkında olmadığımız bir yardımcı haline geldi. Sabah alarmımızı akıllı telefonumuzla kuruyor, işe giderken navigasyon yardımıyla en uygun rotayı seçiyor, gün boyunca bilgisayarlarımızla çalışıyor, akşamları televizyon ya da oyun konsolları ile eğleniyoruz. Kullandığımız cihazlar her geçen gün daha hızlı, daha akıllı ve daha verimli hale geliyor. Ancak bu etkileyici deneyimi mümkün kılan elektronik sistemlerin temel yapı taşını çoğu zaman göz ardı ediyoruz: çipler.
Bu elektronik bileşenler sayesinde telefonunuz saniyeler içinde binlerce fotograh organize edebiliyor, yüz tamma sistemiyle sizi anında tamyabiliyor ya da internet üzerinden yüksek çözünürlüklü bir vidroyu donmadan oynatabiliyor. Ta da bir elektrikli otomobil, sürücüsüz bu şekilde trafikte yol
alırken çevresindeki nesneleri tanıyıp anlık kararlar verebiliyor.
Çipler, modern elektronik sistemlerin beyni gibidir. Bir insan beyninde nöronlar nasıl bilgi alışverişi yaparak düşünmeyi, öğrenmeyi ve karar vermeyi sağlıyorsa çipler de elektronik cihazların içinde verileri işler, komutları yürütür ve karar mekanizmalarını yönetir. Mikroskobik boyutlarda olmalarına rağmen bu çipler, saniyede milyarlarca işlem yapabilme kapasitesine sahiptir. Yani siz bir mesaj yazarken çip, bu işlemi saniyenin çok daha küçük bir diliminde işleyip ekranınıza yansıtır.
yazıda, teknolojik cihazların celeyeceğiz. Bir çip tam larak nedir? Nasıl çalışır? Nasıl sarlanır ve hangi aşamalardan geçerek üretim aşamasına ulaşılır? Ve en önemlisi, bu alandaki gelişmeler gelecekte hayatımızı nasıl dönüştürebilir? Bütün bu soruların cevabını adım adım ele alacak, hem teknik
en önemli itici güçlerinden biri olan
çipler, yalnızca cihazlarımızın daha
akıllı hâle gelmesini sağlamıyor
aynı zamanda onların daha az
enerjiyle daha karmaşık görevleri
yerine getirmesine de olanak
tanıyor. Bu sayede cihazlar daha
uzun pil ömrüne sahip oluyor, işlem
kapasitesi yükseliyor, ısı kontrolü
geçiliyor. Üstelik çiplerin kullanım
alanı yalnızca tüketici elektroniğiyle
sınırlı değil: Sağlık teknolojilerinden
sağlanarak aşırı ısınmanın önüne yapay zekâ sistemlerine, uzay pek çok alanında kilit bir rol
Çipler, her ne kadar dışarıdan bakıldığında sade ve işlevsiz görünse de aslında elektronik sistemlerin çalışmasını sağlayan merkezi birimdir.
Bir çipi, bir cihazın "beyni"
sinyaller göndererek onların
çalışmasını sağlaması gibi
çipler de elektronik bir cihazın
gibi düşünebiliriz. Tıpkı insan beyninin vücut organlarına içindeki tüm bileşenler arasında bilgi alışverişini yönetir. Dokunduğumuzda ekranın tepki vermesini sağlar, kameranın görüntüleri işlemesine yardım eder, oyun oynarken grafiklerin akıcı bir şekilde gösterilmesini sağlar ve bunlar gibi daha pek çok işlevi gerçekleştirir.
sil
Peki bir çipin içinde neler var?
nik الة
Bir çip, temelde küçük elektronik anahtar gibi çalışan milyarlarca transistõrden oluşur. Bu transistörler, elektrik sinyallerini geçirip geçirmemesine göre açık (1) ve kapalı (0) durum alır. Bu sayede dijital bilgi 0 ve 1'ler şeklinde kodlanır. Transistör sayısı arttıkça çipin işlem kapasitesi de artar. Örneğin bugün birçok akıllı telefonda kullanılan işlemciler, yalnızca birkaç santimetrekarelik bir alanda 10 milyardan fazla transistor barındırır. Bu sayede saniyede milyarlarca işlem yapılabilir.
Transistörlerin bir araya gelmesiyle oluşan bu yapılar sadece bilgi İşlemeyi değil, aynı zamanda verí saklama gibi bellek işlevlerini yönetmeyi, cihazın ne zaman uyku moduna geçeceği gibi zamanlama işlevlerini ya da pilin ne kadar sürede biteceğini belirlemeyi de üstlenir. Öyle ki bir çip, aynı anda hem verileri işleyebilir hem de enerji tüketimini optimize edebilir. Bu da cihazların daha az ısınmasını, daha uzun süre çalışmasını ve daha iyi performans göstermesini sağlar.
Bir cihazın aldığı komutları işleyerek diğer birimlerin ne yapacağını belirleyen bu yapılar merkezi işlem birimi (CPU) ya da işlemci olarak isimlendirilir. Çipler yalnızca işlemci değildir. Günümüzde farklı işlevleri yerine getiren birçok özel çip tűrű de bulunur:
GPU
(Graphics Processing Unit):
Görüntü ve grafik işlemlerini üstlenir.
NPU
(Neural Processing Unit):
Yapay zekā görevlerini yerine getirir.
RF çipleri:
Kablosuz iletişimı yönetir.
Sensör çipleri:
Ortamdan vert coplar (örneğin sıcaklık, ışık hareket).
Bir video izlediğinizde görüntünün donmadan ilerlemesini, GPS kullanırken haritanın konumunuzu anlık takip etmesini ya da bir oyunda rakibinizi yenmeniz için gerekli hamlelerin hızlıca yapılmasını sağlayan arka plandaki itici güç, bu çiplerdir.
Kısacası teknolojinin vazgeçilmez bileşenlerinden biri olan çiplerin belki de en etkileyici özelliği, bütün bu işlemlerin parmak ucumuzdan bile küçük bir yapının içinde gerçekleşmesidir.
Çip Endüstrisinin Ekonomik ve Jeopolitik Önemi
Çipler yalnızca elektronik cihazların işlevlerini yerine getirmelerinde kritik öneme sahip bileşenler değil aynı zamanda 21. yüzyılın en stratejik teknolojik değerlerinden biridir. Günümüzde bir ülkenin çip üretme ve geliştirme kapasitesi artık sadece ekonomik rekabet gücünü değil aynı zamanda ulusal güvenliğini, dış politikasını ve teknolojiye dayalı bağımsızlığını da belirleyen temel faktörlerden biri haline geldi.
2024 itibariyle yıllık değeri 600 milyar doları aşan yarı iletken endüstrisi, küresel ekonomi
için anahtar role sahiptir. Bu sektör otomotiv, sağlık, savunma, İletişim, enerji ve yapay zekâ başta olmak üzere pek çok kritik alanda kullanılan elektronik cihazların temel bileşenlerini üretir. Örneğin modern bir elektrikli araç, yüzlerce farklı çip barındırır. Aynı şekilde bir yapay zekā eğitim sunucusu ya da bir SG baz istasyonu da çip olmadan işlevlerini yerine getiremez. Dolayısıyla çiplerin tedarik zincirindeki herhangi bir aksama, çok sayıda endüstride büyük aksamalar yaratabilir.
2020 yılında yaşanan küresel çip krizi, çiplerin modern teknolojiler için vazgeçilmez rolünü tüm
dünyaya net bir şekilde hatırlattı.
Mikroçipin devreleri dikkatlice monte ediliy Her bir bileşenin doğru bir şekilde yerleştiri cihazın sorunsuz çalışmasını sağlıyor. Çip montajı son derece hassas bir işlemdir
COVID-19 pandemisiyle birlikte çip üretim merkezlerinin geçici olarak kapanması, talepteki hızlı artışla birleşince otomobil fabrikaları durdu, tüketici elektroniği fiyatları yükseldi ve küresel tedarik zinciri ciddi şekilde aksadı. Bu kriz yalnızca ticari değil siyasi düzeyde de yeni stratejiler geliştirilmesini zorunlu kıldı.
Çip teknolojileri özellikle çiplerin geliştirme ve üretim süreçlerinde büyük paya sahip olan ABD, Çin ve Tayvan arasında yoğunlaşan bir jeopolitik rekabete dönüşmüş durumda. Çip üretiminin büyük kısmı Tayvan merkezli TSMC (Taiwan Semiconductor Manufacturing Company) tarafından gerçekleştiriliyor.
Behin altundaki ciplerin büyük bir kısmı bu şirket walindan üretiliyor. Ancak myvann Cin De arasındaki siyasi polimer cip tedarik zincirinin venlidi konusunda küresel pekte ciddi endişelere yol açıyor.
Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri, yarı iletken üretim recinin tum aşamalarının ilke içinde gerçekleştirilmesi amacıyla CHIPS and Science Act gibi büyük ölçekli teşvik programlarını hayata geçirdi. Ba yasa ile sadece TSMC değil, Joel ve Samsung gibi dev yeketlerin de ABD'de yeni brikalar kurması teşvik Hedef, çip üretiminde başka ülkelere bağımlılığı altmak ve kritik teknolojilerde undi kendine yeten bir yapı luşturmaktı
On ise Made in China 2025 stratejisi kapsamında çip teknolojilerinde dışa bağımlılığı azaltma ve yarı iletken Gretimi alanında kendi ulusal prketlerini kurma hedefiyle devasa kamu yatırımları Serçekleştirdi. Ancak gelişmiş Oiplerin tasarım ve üretim süreçlerinde dışa bağımlılığı Mid sürüyor. Bu nedenle ABD'nin Huawei gibi Çinli firmalara uyguladığı çip Ambargoları, sadece ticari değil Aynı zamanda jeopolitik güç skengelerini etkileyecek stratejik biz araç işlevi görüyor.
Stratejik Bağımsızlık ve Dijital Egemenlik
Çipler yalnızca ekonomik değer taşıyan bileşenler değil, dijital egemenliğin sembolüdür. Bir ülkenin veri işleme kapasitesi, savunma sistemleri, iletişim altyapısı ve yapay zekâ teknolojilerinde bağımsız olması, büyük ölçüde kendi çip mimarilerini geliştirme ve üretme yeteneğine bağlıdır. Bu nedenle Avrupa Birliği de "Dijital Pusula 2030" vizyonu çerçevesinde çip üretim kapasitesini artırma hedefi koydu ve yarı iletken çiplerin tasarımından üretimine ve dağıtımına, tedarik zincirinin tüm aşamalarını birlik ülkeleri içinde sürdürebileceği alt yapılar kurmaya başladı. Ülkelerin çip krizine ve tedarik zincirinin güvenliğine yönelik uyguladıkları farklı yaklaşımları daha geniş bir bağlamda değerlendiren çalışmalardan biri, 2023 yılında Las Vegas'ta gerçekleştirilen International Conference on Social and Education Sciences'ta sunulan "International Chip Crisis: Country Approaches" başlıklı bildiridir. Çalışmada, çip krizinin yalnızca üretim zincirinde yaşanan aksaklıklardan kaynaklanan
teknolojik bir sorun değil aynı zamanda uluslararası ilişkileri şekillendiren çok boyutlu bir dinamik olduğunu vurgulanıyor.
Çipler, yüzeylerinde yer alan milyarlarca transistor sayesinde karmaşık görevleri yerine getirebiliyor. Bu görselde bir silisyum levha üzerinde farklı çip yapılarının görüntüsü yer alıyor.
Bu bağlamda ülkeler çip üretiminde bağımsız olmak için milyarlarca dolarlık yatırımları devreye sokarak yeni fabrika inşalarını, kamu teşviklerini ve dışa bağımlılığı azaltacak politikaları hızla gündeme alıyor. Türkiye gibi teknoloji alanında yükselen ekonomiler için de bu durum büyük fırsatlar sunuyor. Savunma sanayiden yerli yapay zekâ donanımlarına, enerji yönetimi sistemlerinden akıllı tarım uygulamalarına kadar birçok alanda özgün çözümler geliştirmek yalnızca teknoloji üretimi değil aynı zamanda stratejik değeri olan ürünler geliştirmek anlamına geliyor.
Nasıl ki 20. yüzyılda petrol ülkeler İçin enerji bağımsızlığını sağladıysa 21. yüzyılda da çipler dial bağımsızlığın simone dönüştü. Bu nedenle çip tas wat ve üretimi artık yalnızca teknovoji şirketlerinin konusu değil; devlet kurumlarının, Üniversitelerin, savunma sanayi kuruluşlarının ve yatırımcıların gündeminde yer alan kritik öneme sahip ortak bir meseledir. Gelecekte sadece teknoloji üreten değil, çip üreten toplumlar küresel güç dengesinde söz sahibi olmaya devam edecektir.
Çip tasarımı karınaşık bir süreçtir ve birden fazla aşamayı içerir. Her adım, çipin performansuı ve işlevselliğini belirler. İşte çip tasarımının temel adımlan:
1. İhtiyacım Belirlenmesi
Çip tasarımına başlamadan önce hangi amaçla kullanılacağı belirlenir.
Çipin hangi cihazda kullanılacağı, hangi görevleri yerine getireceği ve ne tür bir işlem gücü gerektirdiği gibi faktörler göz önünde bulundurulur.
Örneğin bir akıllı telefon için tasarlanan çipin yüksek veri işleme kapasitesi, enerji verimliliği ve çoklu görev performansı gibi özelliklere sahip olması gerekirken tıbbi bir cihaz için tasarlanan bir çipin çok daha hassas ve spesifik işlemler yapması gerekebilir.
2. Sistem Mimarisi ve Transistör Düzeyinde Tasarım
Çip tasarımının bir sonraki adımı, sistemin genel yapısını belirlemek ve transistör düzeyinde tasarımı gerçekleştirmektir. Çipin temel yapı taşları olan transistörler, elektrik akımı açıp kapatarak bilgiyi 0 ve 1'ler şeklinde kodlar. Bu adımda tasarum mühendisleri, hangi tür transutörlerin kullanılacağını ve bunların silisyum levha üzerine nasıl enleştirileceğini belirler. Genellikle transistörlerin boyutu ve diziliş şekli, Cipta ne kadar verimli çalışacağını belirler
3. Mantıksal Devre Tasarımı
Çip tasarımında transistörlerin yanı sıra mantıksal devreler de tasarlanır.
Mantıksal devreler, çipin hangi işlemleri yapacağını ve bu işlemleri nasıl gerçekleştireceğini belirleyen
devrelerdir. Bu adımda tasarım mühendisleri, çipin gerçekleştireceği İşlemlerin yani algoritmaların devre düzeyinde nasıl uygulanacağını planlar. Bu devreler, çipin çok çeşitli
görevleri yerine getirebilmesini sağlar. Örneğin bir çip aynı anda hem verileri işleyebilir hem de enerji tüketimini optimize edebilir.
4. Simülasyon ve Test Aşaması
Tasarımı yapılan çip, bilgisayar ortamında simüle edilerek test edilir. Simülasyon aşaması, çipin gerçek hayatta nasıl performans göstereceğini anlamaya yardımcı
Bir mühendis, çipin üretim aşamasında Her bir levha daha sonra kesilerek birçok elektronik cihazlarımızı
Bir mühendis, çipin üretim aşamasında kullanılan silisyum levhayı inceliyor. Her bir levha daha sonra kesilerek birçok küçuk çipe dönüştürülüyor ve bu çipler, elektronik cihazlarımızın beynini oluşturuyor.
olur Tasarım sırasında yapılan hatalar veya performans düşüklükleri bu aşamada tespit edilte ve gerekli düzeltmeler yapılu Simülasyon, tasarımın maliyetini düşünmenin yam sıra geliştirme süresini de kısaltır
5. Üretim Aşaması
Tasarım tamamlandıktan sonra cipin, üretim aşamasına geçilir. Çip sahip fabrikalarda gerçekleştirilir. Bu tesislerde transistörler, silisyumdan üretilen levhaların üzerine basilit Oretim aşamast son derece hassas bir süreçtir. Çünkü çipin transistörleri ve devreleri nano ölçekte üretilir. En küçük bir hata, çipin performansımı ciddi şekilde etkileyebilir. Üretim tamamlandıktan sonra çipler yeniden test edilir ve son kontroller yapılır. üretimi, genellikle yüksek teknolojiye
ndan silisyum levhayı incell pe dönüştürülüyor ve bu beynimi oluşturuyor
amda Çipler Gelecek erspektifler/
maca bilimsel alarda, fabrikalarda veya erlerinde değil aynı evlerimizde, cebinizde tileğimizde yer alıyor. upatta kullanchğunu knolojik cihazın temel lan bu kücük ama etkili tal çağın ortaya çıkmasui kalh. Bugün stradan pek çok işlemin arkasında, lem kapasitesine sahip
konsolu, bir dijital asistan,
sağlık takip cihazı hâline
dönüşümün mimarı
Telefonlarımızdaki
abıllı telefonlar, yalnızca aracı değil; bir kamera, kullanıcı alışkanlıklarını der, sık kullandığınız alan önceden tahmin a yüz tanıma sistemiyle sağlar. Aynı şekilde çipler bilgisayarlar yalnızca belge
mek için değil, görüntü japay zekâ eğitimi ve üç modelleme gibi ileri düzey çin de kullanılabilir håle
Bu görsel, bir cipin Karmauk yapunt ve devre bağlantılarını gösteriyor
grafik işleme ve bulut üzerinden oyun yayını gibi özelliklerle oyun deneyimini zenginleştiriyor. Televizyonlar, sesli komutlara yanıt veren, önerilerde bulunan ve içeriklert analiz edebilen "akıllı" cihazlara dönüşmüş durumda. Hatta buzdolabıuız dahi içindeki ürünlerin stok durumunu kontrol eden ve alışveriş listesi oluşturabilen bir dijital asistana dönüşebiliyor: Tüm bunlar çip teknolojisinin somut örneklerinden.
Bu çipler sayesinde ev aletlerinden arabalara kadar pek çok cihaz artık sadece önceden programlanmış işlemleri yapmakla kalmıyor aynı zamanda öğreniyor, uyum sağlıyor ve karar verebiliyor. Bu gelişmeler çip teknolojisinin geleceğiyle ilgili çok daha büyük bir soruyu gündeme getiriyon Makineler bir gün insanlar gibi düşünebilir mi?
Gelecek yıllarda çip tasarımındaki gelişmeler, makinelerin sadece
veri işleyen araçlar olmaktan pop çevrelerine uyum sağlayan, tahsin yürütebilen ve bağımsız kararlar alabilen yapay zekâ slotemlerine dönüşmesini mümkün kılacak. Bu dönüşümün temelinde ise iki büyük tlerleme alanı yer alıyor: nöromorfik çipler ve kuantum çipler.
Nöromorfik çipler, insan beyninin çalışma biçimini taklit eden çiplerdir. Bu sayede makineler daha az enerjiyle daha karmaşık görevlen yerine getirebilir hatta çevrelerinden öğrendiklerine göre kendi kendilerini. geliştirebilir.
Kuantum çipler ise kuantum hesaplama ilkelerine göre çalışır: Klasik bilgisayarların sınırlarını aşarak çoklu olasılıkları aynı anda hesaplamaya imkân verir. Bu da Özellikle ilaç keşfi, iklim modelleme veya malzeme simülasyonları gibi karmaşık problemlerde devrim niteliğinde çözümler sunabilir.
Btyomedikal teknolojilerde de çiplerin etkisi giderek artıyor.
Bugün beyin sinyallerini analiz eden, Parkinson hastalığına yönelik olarak sinir hücrelerini elektrik sinyalleri ile uyarmak amacıyla tasarlanan ya da felçli bireylerin beyin sinyalleri ile protez kollarını hareket ettirmesini sağlayan teknolojiler çipler sayesinde mümkün oluyor. Beyin-çip arayüzleri, bir yandan sinir bilimi alanındaki bilgilerimizi derinleştirirken diğer yandan engelli bireylerin yaşam kalitesini artıran yeni fırsatlar sunuyor.
Gelecekte çiplerle çalışan robotik sistemler yaşlılara bakım sağlayabilecek, tarımda ürünleri analiz ederek verimi artırabilecek, fabrikalarda insan müdahalesine gerek kalmadan üretim süreçlerini yönetebilecek. Aynı zamanda bu sistemler, enerji verimliliğini artırarak karbon ayak irimizi azaltmada da kritik
tol oynayacak.
Tüm bu gelişmeler, çiplerin sadece birer elektronik bileşen olmaktan çok yapay zeka, beyin-bilgisayar arayüzü, otonom sistemler gibi daha karmaşık sistemlerin temelini oluşturduğunu gösteriyor.
Beyin-bilgisayar arayüzleri üzerine araştırmalar yapan Prof. Dr. Newton Howard'ın geliştirdiği KIWI çipine dair şu sözleri çarpıcı bir vizyon sunuyor:
"Bu çip, nöronların sinirsel aktiviteleri algılayarak bu bilgileri anlamlandırır ve bu sinyalleri analiz ederek bilgisayarların anlamlı komutlar üretmesi için mikro voltaj akımları üretir."
Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisine yönelik geliştirilen KIWI çipi hem klinik uygulamalarda doğrudan hastalar üzerinde kullanılması hem de nöromorfik sistemlerin insan sinir sistemiyle bağlantı kurabilmesi açısından dikkat çekici bir örnek teşkil ediyor.
Çip tasarımı, yalnızca elektronik mühendisliğinin değil aynı zamanda modern yaşamın, bilimsel kesiflerin ve toplumsal dönüşümün merkezinde yer alan stratejik öneme sahip bir alandır. Bugun akıllı bir cihazdan dev bir uzay günlük hayatta kullandığımız teleskobuna kadar her sistem, cipler sayesinde işlevlerini yerine getirebiliyor. Bu minyatür yapılar, günlük hatta fark edilmeseler de teknolojik ilerlemenin görünmeyen ancak vazgeçilmez omurgasını oluşturuyor.
Günlük yaşamda kullandığımız akıllı telefonlar, tabletler, dizüstü bilgisayarlar ya da akıllı saatler, hepsi çiplerin yüksek işlem kapasitesi, enerji verimliliği ve gerçek zamanlı karar alma becerisi sayesinde işlevsel hale gelir. Ancak çiplerin etkisi yalnızca tüketici elektroniğiyle sınırlı değildir. Endüstriyel üretimden taruma, sağlık hizmetlerinden savunma sanayiye kadar birçok alanda kullanılan çip tabanlı sistemler verimliliği artırır, süreçlerin otomasyonunu mümkün kılar ve yenilikçi uygulamalara olanak tanır.
Özellikle son yıllard
geliştirilen nöromor
çipler, biyolojik sinir
Astemlerini taklit eden
sayesinde işlem hizt verimliliği gibi alanlarda sel bilgisayarların zorluyor. Bu çipler, e uygulamalarında ketimini ciddi oranda ken öğrenme ve karar reclerini de daha esnek e getiriyor. Bunun yanı sıra arayüzleri sayesinde temi ile dijital sistemler da doğrudan bağlantılar büyor. Bu da Parkinson epsi gibi çeşitli nörolojik lain tedavisinde çığır gelişmelerin önün açıyor.
sektöründe ise otonom gibi sistemlerde kullanılan sensör verilerini işleyerek arar alma süreçlerini güvenliği artırır ve sürüş larını değiştirir. Robot lerinde insan benzeri eler ve adaptif davranışlar leştirilmesini mümkün kılan marileri sayesinde makineler Jurumlara karşı daha uygun bir şekilde tepki verebilir. mlan yalnızca üretim da değil, günlük yaşamda da rer yardımcıya dönüştürür.
er şey yerinde ve zama-nında güzeldir. "Geç ka-lan adalet, adalet değildir" derler. İslam, tüm işlemlerinde za-mana riayeti ister. Kulun istediği zaman, istediğini yapabilmesi hoş karşılanmaz. Bir Müslümandan ibnül vakt olup bulunduğu hali değerlendirmesi esas kabul edilir. Yarına bırakılan iş belki unutulur, belki zayi olur.
Bizim topraklarda dünya imti-hanını tamamlayıp ahiret yolculu-ğu için musalla taşına konulan her Müslüman lehine helallik istenilir. Cenaze namazında imam, orada bulunan Müslümanlardan ölen mevta için son bir hüsn-ü şehadet ikrarı duymak ister. "Mümin ve muvahhit" olduğuna dair şahit likleri sorulur. Sonra da haklarını helal etmesini ister. Hatta bunun unutulması imamlar için bir ek-siklik olarak kabul edilir.
Bendeniz bu yaşıma kadar mu-salla taşında "Ben bu şahsa hakkı mu helal etmiyorum" veya "Onun Mü'min ve muvahhit bir kul oldu-ğuna şahitlik edemem" diyen kim-seyi görmedim. Ama böylesi ilginç
ve acı olaya şahitlik ettiğini söyle-yen dostlarım olmuştu.
Genelde biz mevta için böylesi bir güzel şehadette bulunamaya-caksak cenazesine katılmayız veya kalabalığın içinde sessiz kalırız. En kötüsü de ne dediğini ve kim oldu-ğunu bilmeden uydum kalabalığa alışkanlığında "helal olsun!" denil-mesidir.
Ancak asıl önemli olan yapı-lan bu helalleşmenin zamanı ve şeklidir. Bu helalleşme adam ölüp gittikten, defterini kapattıktan, günahlarını sırtına yükledikten sonra bir başkası tarafından adet olsun diye mi yapılmalıdır? Ken-disi hayattayken kırdığı, döktüğü, incittiği insanlardan helallik al-ması gerekmez miydi? Yenilen kul hakları bu kadar kolay mı ödenir?
Abdülhalık Gucdüvânî Hazret-lerinin Nakşibendiyye tarikatın-da seyr u sülükün temel kaideleri olarak bilinen mühim esasları var-dır. Sadece tarikat erbabının değil de tüm Müslümanların hayatını tanzim edecek bu sekiz esasa ilave olarak çok eskiden bu yana sayılan
üç mühim husus vardır ki bunlar kulluğun temel taşıdır. Bunlardan birisi de "Vukûf-i zamânî" şartı-dır. (Vakte hâkim olmak, onu iyi değerlendirmek, sık sık nefsini hesaba çekerek her ânını manevi uyanıklık içinde geçirmeye gayret etmek.)
Ahiret inancına ve endişesine sahip olan bir kul; her türlü borçla-rını kendi hayatında ve iradesiyle, bazen pahalıya mal olması pahası-na bile olsa zamanında ödemelidir. Sonraya bırakılan ve zamanında yapılamayan işlerin nerede ve na-sıl ayağımıza pranga olacağını bi-lemeyiz. Hele başkalarına havale edilmiş işler...
Onlarca insanın muayene ol-mak için sıra beklediği bir hasta-nede bir torpili kullanarak öne ge-çivermenin ortaya çıkardığı hakla-rın helalliği için kime başvuracak?
Herkesin ter döktüğü bir sı-navda bir kolay yolu(!) bulup ra-hathkla o badireyi geçen insan ne zaman helalleşecek? Hele ki böyle bir haksız sınav sonucunun netice-sinde hak etmediği bir yere atanır,
yerse Sonunda musalla taşındaki he-görev alır ve yıllarca buranın ekmeğini tallestme yetecek mi?
Başka insanların da yararlanacağs hir otoparka aracını istediği gibi koyup diğer insanların park etmesine veya giriş çıkışlarına engel olan bir insanın helalleşme görevi yok mudur?
Trafikte yolunu daralttığı sürücü-soförler de haklarını helal etmek için ler, sikiştirip zor anlar yaşattığı harum musalla başına gelecekler ve "evet hak-kamızı helal ettik" diyecekler mi?
Öğrencisi, arkadaşı, dostu veya yanında çalıştırdığı personeline karşı kırmış, yaptığı hareketlerin etkisini ba-sözla veva fiili davranışlarıyla kalbini zen fark etmiş ama görmezden gelmiş, bazen de "hak etmişti ama" diye kendi-sini savunup geçmişse... Bu insanlarla helalleşmek için Azrail aleyhisselam'ın gelip işini bitirmesi mi gerekiyor?
"Bu benim tarzım, alışkanlığım bövle ne yapayım, huyum kurusun işte, karakterim böyle oluşmuş, ben mi seç-tim..." gibi basit cümlelerin arkasına sığınarak üzerine kul haklarını birik-tiren insanın ölümü beklemesi çok geç olmaz mı?
O gün belki bir kısmı gönülsüzce ses verecek, bazıları susup "Ben bu işi Al-lah'a havale ettim hadi orada görürsün gününü" diye içinden geçirecek. Hatta kimi hak sahipleri adamın öldüğünü hiç duymayacak bile. En kötüsü de hiç tanımadığı belki de yüz yüze karşılaş-madığı kimselerin de hakkını boynuna dolamış olarak göçecek bu dünyadan.
Bunca kul hakkına girmiş bir insa-nın hayatını ibadet ve taatle geçirmiş olması daha büyük bir fecaat. Düşünün 70-80 yıllık bir ömründe seherlerini değerlendirmiş, sıcak yaz günlerinde orucunu tutmuş, zorlu zamanlarda na-mazını kılmış, en çetrefilli vakitlerde Müslüman olabilmenin mücadelesini vermiş bir insan var ortada. Ama mah-şer meydanında hepsini başkalarına dağıtıvermiş ve eline hiçbir şey kalma-mış. Nasıl mı?
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'dan rivayet edildiğine göre, Rasülullah sal-lallahu aleyhi ve sellem bir gün şöyle sordu:
コ Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir, dediler. Rasú-lullah (s.a.v)
"Şüphesiz ki ümmetimin müflisi; kı-yamet günü namaz, oruç ve zekát seva-bryla gelmiştir. Fakat şuna sövüp, buna zina isnat ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitme-den sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir." buyurdu-lar. (Müslim)
Musalla taşına ertelenmiş ve başka-larına havale edilmiş ödeşmeler hiçbir işe yaramaz. Bunlar gönüllü de olmaz.
Bedel ödeten, bedel ödemelidir.
Alan, vermelidir.
Üzen, üzülmelidir.
Kıran, kırmanın karşılığını tazmin etmelidir.
Hakkını yiyip mağdur ettikleri için mağduriyetini giderecek adımları at-malıdır.
Aksi halde sona kalan dona kalır...
Düzeltme: Temmuz 2025 sayımızda 22.
sayfada yayınlanan Haşim Akın beyin yazı-sının 2. sayfa ilk paragrafında ... Rasûlü... ke-limesi düşmüştür. Doğrusu şöyle olacaktır. "Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in dedelerinin cehennemlik oluşunu söyleyeme-yeceğini düşünüyorlardı."...
66
Ahiret inancına ve endişesine sahip olan bir kul; her türlü borçlarını kendi hayatında ve iradesiyle, bazen pahalıya mal olması pahasına bile olsa zamanında ödemelid Sonraya bırakılan ve zamanında yapılamayan işlerin nerede ve nasıl ayağımıza pranga olacağını bilemeyiz. Hele başkalarına havale edilmiş işler...
Altınca tabakadan olanlar (Otuz dokuz) kişi, Yedinci tabakadan olanlar (Elli bir) kişi, Sekizinci tabakadan olanlar da, (On üç) kişi idi.
ஃ
Vasıt'ta oturan Fakih ve Muhaddislerin sayısı (Otuz) du.
Medâin'de (İki) Sahabi oturuyordu.
Medainde yetişen Muhaddis ve Fakihler (Dokuz) kişi idi.
Bağdad'da oturan Fakih ve Muhaddislerin sayısı (Yüz altmış al-ta) idi.
Horasan'a giden ve orada vefat eden (Altı) Sahabi vardı, Bu Sahâbilerden sonra Horasanda yetişen Fakih ve Muhaddisle-rin sayısı (Elli altı) idi.
Reyy'de yetişen Fakih ve Muhaddislerin sayısı (Sekiz) di.
Hemdan'da (Bir) Fakih yetişmişti.
Kum'da yetişen Muhaddislerin sayısı (İki) idi.
Enbar'da (Üç) Muhaddis yetişmişti.
Şam'da (Yüz on üç) Sahâbi oturmakta idi.
Şamlı Tabiin'in birinci tabakasından olanların sayısı (Yirmi altı), İkinci tabakasından olanların sayısı (Yirmi bir), Üçüncü tabakasından olanların sayısı (Yirmi yedi), Dördüncü tabakasından olanların sayısı (Yirmi beş),
Beşinci tabakasından olanların sayısı (On sekiz),
Altıncı tabakasından olanların sayısı (Dokuz), Yedinci tabakasından olanların sayısı (Sekiz),
Dokuzuncu tabakasından olanların sayısı (Dört) tü.
PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET, SÜNNET
207
Bu Sahâbilerden sonra Cezireli Tabiinden ve daha sonrakilerden yetişen Fakih ve Muhaddislerin sayısı (Otuz dokuz) du.
Başşehir ve Sınırlarda oturanların sayısı (On dokuz) du.
Mısır'da oturan Sahabilerin sayısı (Otuz iki) idi.
Eshabdan sonra Mısırlı Tabiin'in birinci tabakasının sayısı (Beş),
İkinci tabakasının sayısı (On üç),
Üçüncü tabakasının sayısı (Sekiz),
Dördüncü tabakasının sayısı (Yedi),
Beşinci tabakasının sayısı (Yedi),
Altıncı tabakasının sayısı (Sekiz) di.
Eyle'de yetişen ilim adamlarının sayısı (Sekiz),
Afrika'da yetişen ilim adamı (Bir),
Endülüs'te yetişen ilim adamı da, (Bir)dir. (197)
İşte, Peygamberimizin Hadis ve Sünnetleri, her yerde böylece, kütleden, kütleye aktarıla geldiği gibi, yazıldı da.
Hadis ve Sünnetlerin Tabiin ve Daha Sonraki Devirlerde
Toplanıp Yazılışı:
Eshab tarafından yetiştirilen Tâbiîn bilginleri de, yerlerini tuta-
cak olanları, ilme teşvik etmekten, yetiştirmekten geri durmadılar. Hr. Aişe'nin yeğeni Urve b. Zübeyr (22-94), oğullarını yanına top-
lar Ey oğullarımı İlim öğreniniz!
Sizler, her ne kadar, bu gün, kavmın küçükleri iseniz de, belki, sonrakilerin büyükleri olacaksınızdır.» derdi. (198)
Kendisinin bir Fıkıh Mecmuası vardı.
Harre vak'asında (Hicri: 63) yakmak zorunda kaldığı bu Мес-muası hakkında (Keşki o, yanımda bulunsaydı, bana, Ev halkım ve mahm gibi sevgili olurdul demiştir. (199)
مع هذا، كما حلم سان تو دیده بولونان هرشته اطلاقه ابدیل سیلدیکنه بناء، بلوط ده سا دنیا سار و بلوط ده سما قلم سان شمولنه داخلده.
بو مقامات تحقیقی شوله ايضاح میلہ یار اگر قدرت الهتك عظمته با قبل جهدار هي هانكي مهند و هانکی شدن اولور اولسون با عمورك با عمر سی محلندر اگر حکمنال باقاع، با عمورك ترولى النجمه كرة هوا نترده منتشر وكرة هوانه نن اونده بره جزئی مشکل از بخار ما نيك نار تفند محصوله كالبودر زیر حکمت الهية وجود اشیاده ای کوزند و نظار شنیده انم شود. بو نظام، اشیادہ کی موازنہ عمومیہ نام محافظه منه خدمت ایدر. بو موازنه تا محافظ ی ال ياقين وان قولدى وانه فيه بولاری ترجیح این ماه اولور.
با مور با غمه ی حقنده ان قیصه بول شویله تعریف ابدیله بیایی طبقه هوای ده منتشر و ما يك نص لورين المادة التربية امر ابتدیگی وقت، او دره ای هر طرفه لبيك دیوران طور هند باشد دیر و بلوط تعانى الحب ارادة الهية به المرير اول درجه حاضر طور ولى بينه آزادة التربية امری الله بر قسم ذره ای شفت تفسیق و نوار نقاله برای تبار دايرك، قطر وليه انقلاب الدار مواره قانونان مختاري و نظاماتك معكسري دينيان ملائکه کردن ( او قطره له مناسب
بال دیلان) ملائكه الى واسطبله، او قطر پر مزاحمتن معاد و میز نزول ابدار دیره دو نرال لكن جو هواده موانه نام محافظه می ايجون باغان قطر لودير بوس فالان برای دارای بوو
برا کردن قالقان بخالي له طول بريلي.
اخطار ) سمانه بیرون بروکران بولوند یفه ايد بان ذهاب، مجازك حقیقت طلبه الجيل ا ابادی کا شور اون هو هو دكرن نكنى أكيد وكرة هوا بوده منتشر محمر محبطون معالم صورات بنات عليه خواهرابی داره نسبيه اتمك بعید دکلمه فقط معنای حقیقی اباد
با خیلی خطاده
ظاهر به کوره والحمد زوط طولون متشکل سماره بولونا به ما علم دنده بحبك أيضا في ناصليه؟
Maaháza, sema kelimesinin yukarıda bulunan has see nlik edilebildiğine binaen, buluta da 'sema demlebe Ve bulut da 'semä" kelimesinin sumálune dahilde
Bu makamin tahkiki şöyle izah edilebilir. Eğer kudres Ilahiyenm azametine bakılırsa, cihetler hep budu Hangi cihetten ve hangi şeyden olursa olsun, yalnurun bakılırsa, yağmurun nüzülü, ancak küre-i havayede yağтам mümkündür. Eğer hikmet lähiyeye munter ve küre-i havaiyenin onda bir cuz'un teşkil edes buhatt mälnin tekásüfünden husûle geliyor. Zira hikmeta lähive, bütün eşyada en güzel bir tuzâm tek etmiştir. Bu nizam, eşyadakı muvázene-i umamiyein muhafazasuna hizmet eder. Bu muvázenenin muhafazas en yakın ve en kolay ve en kisa yolları tercih etmekle
Yağmur yağması hakkında en kısa yol şöyle ta'rif edilebilir: Tabaka-i havaiyede müntesir buhar-mâinin zerrelerine iråde i llähiye emrettiği vakit, o zetreler her taraftan "Lebbeyk!" diyerek toplanmaya başlarlar. Ve bulut şeklini alıp, tråde-i İlahiyeye emirber olarak hazır dururlar. Yine iråde-i İlâhiyenin emri ile bir kısun zerreler şiddet-i tazyik ve tekåsüfle beraber tebårüd ederek, katrelere inkiläb ederler. Sonra kanunların mümessilleri ve nizámátın ma'kesleri denilen meläikelerden o katrelere münasib yaratılan meläikeler våsıtasıyla, o katreler müzáhametsiz, müsádemesiz nüzül ederler ve yere düşerler. Läkin cevv-i havada muvázenenin muhafazası için, yağa katrelerden boş kalan yerler, denizlerden ve yerlerden kalkan buharlarla doldurulur.
İhtär: Semâda büyük bir denizin bulunduğuna edilen zeháb, mecazın hakikat zannedildiğinden ileri gelmiştir. Evet, cevv-i hava, denizin rengini andım. Ve küre-i havaiyede münteşir bahr-i muhitten fazla su vardır. Bindenaleyh cevv-i havayı denize teşbih etmek baid değildir. Fakat ma'nâ-yı hakiki ile bakılırsa hatadır.
ayeti وينزل من الشعار من جبال فيما من اور Sual kerimesinin zähirine göre yağmurun nüzülü, doludan müteşekkil semåda bulunan dağlardandır. Bunun izahı nasıldır?
Ahlakın kaynağının ne olduğu konusunda insanlık tarihi bo-yunca ortaya konan üç temel tezin olduğu görülmektedir. Bu welerden ilki, ahlakı insanın hem yaratılışı, tabiatı veya fitrat anunları anlamında, hem de peygamberler aracılığıyla gönde-rilen vahly kaynaklı ilkeler, kurallar anlamında kabul eden din-lerin tealeridir. İkinci tez ise ahlakı akıl referansı olarak ele a-lan onu hem bir metafizik hem de pratik bir insani olgu olarak en farkh felsefe doktrinlerinin tezleridir. Üçüncü tez ise, ah-toplumsal yönü üzerine geliştirilen antropolojik ve sosyo-teorilerdir. Bu çalışmada ayrıntılı olarak bu tezler incelen-mekte ve bu hususlarda Said Nursi'nin görüşlerine yer veril-ktedir
There have been three main theses on the origin of ethics sughout the history. The first of those are the theses of the mligions, which consider ethics, on the one hand, in the sense of the laws of creation, nature and nurture; on the other hand, in the sense of revelational principles and laws. The second poup of theses are the theses of different philosophical doc-wines which consider ethics with referrence to the reason, and malizes it as a metaphysical and practical humane phenome-To the third group belong the anthropological and socio-gical theories which are developed on the social dimension of whes. In this article, each of the theses have been analyzed in detail, and the Said Nursi's ideas relevant to each position are ferred to.
Garve-i Bedir غزوة بدر : Bedir Savaşı (hic. 2.yıl 17 Ramazan, mi. 13 mart 624.Bedir, Mekke ile Medine arasında su kuyularının bulundu ğu bir konaklama yeri idi. Bu savaşa katılan Mekke'li müşriklerin sayısı, yüzü atlı olmak üzere bin kişiydi. Müslümanların sayısı ise üçyüz civarında idi. Savaş müslümanların kesin zaferi ile bitti. Bu savaşta müşriklerden 70 kişi ölmüştür. Hz. Peygamber'in (a.s.m.) ve İslamın azılı düşmanı, Mekke'nin ileri gelenlerinden Ebu Cehil de ölenler arasında idi. Müslümanlardan şehit olanların sayısı ondörttür.)
Gazve-i Buvat غزوة بوات : Hz. Peygamber'in (a.s.m.) Buvat seferi. (Hicretin onüçüncü ayında olan bu sefere katılanların sayısı iki-yüzdür. Yüz kişilik bir kuvvetin himayesinde Kureyş müşriklerine ait bir kervanın yolda olduğu haberi üzerine bu sefere çıkıldı. Hz. Peygamber (a.s.m.), Medine'den 36 mil kadar uzaklıkta bulunan Buvat denilen yere geldi. Kureyş müşrikleriyle bir karşılaşma ve çar-pışma olmadı ve geri döndü. Bu seferde Sa'd bin Ebi Vakkas, Hz. Peygamberin sancaktar-lığını yapmıştır.)
Gazve-i Garra-i Ahzab غزوة غراء احزاب : parlak Ahzab (Hendek) savaşı. (hic. 5, mi. 626 Mart) Uhud Savaşından sonra (hic. 5, mi: 625) Mek-keli müşrikler ve onlarla birlik için sözleşmiş olan Ehabiş, Mürre, Eşcă, Süleym, Sakif kabi-leleri ve Medine'nin kuzeyindeki Hayber Ya-hudilerinin müttefikleri Gatafän, Fezári, BeníEsed, Necd kabileleri onbin kişilik bir ordu halinde Medine üzerine yürüdüler. Bu kuv-vetlerden üçbini güneyden yani Mekke ve ci-varından gelen düşmanlara ve yedibin kadarı da kuzeyden gelen düşmanlara aitti. Kur'an'ın Ahzab Sûresi'nde bu savaşla ilgili ayetler mev-cuttur. Bu ayetlerde güneyden gelen düşman kuvvetleri "Müslümanların alt yanlarından gelenler ve kuzeyden gelenler ise "Müslü-manların üst yanlarından gelenler" ifadesi ile belirtilmektedir. Bu savaşa bir çok düşman kabileleri katıldığı için Kur'an bu kabile kuv-vetlerini "Ahzab" (zümreler kabileler), sözü ile
ifade eder. Bu sebeple bu savaşa "Ahzab Ga vesi dendiği gibi Hendek Garvesi (van) da denir. Zira, Hz. Peygamber (as.m.) saya tok üstun düşman kuvvetlerine karşı üçbin kişilik bir kuvvetle şehri savunmanın güçlugana go rerek şehrin çevresinde derin hendeklet kan şiddetli esmeye başlayan fırtınadan düşman dırmıştır. Savaş bir ay kadar sürdü. Sonunda rikler, Müslümanlarla yeniden savaşmaya gu perişan olup dağıldı. Bu savaştan sonra map ve cesaret bulamamışlardır. Bu savaşla üstün lük belirgin şekilde Müslümanlara geçmiştir
Gazve-i Gatafan غزوة غطفان H. Peygamber in (a.s.m.) Gatafan Seferi. Hicretin dördüncü senesinde Necid bölgesinde yaşayan Gatafan Kabilesinin Medine'ye hücum etmek üzere asker topladıkları duyulunca Hz. Peygamber (a.a.m.) Necid bölgesine doğru sefere çıktı. Medine'ye e'ye iki konak mesafede bulunan Şedh denilen yere kadar geldi. Gatafan Kabilesi, sa vaşa cesaret edemeyip dağlara kaçmak zorun da kalınca Hz. Peygamber (a.s.m.) düşmanla savaş yapmadan Medine'ye geri döndü.] Gazve-i Hayber غزوة خبير : Hayber Savaşı (hic.
7, mi. 629) Hayber, Medine'nin kuzey böl gesinde su kaynaklarının, hurmalıkların ve ekime elverişli arazilerin yer aldığı geniş bir vadide bulunan, Yahudilerin yaşadığı bir şe hirdi. Yedi Yahudi kabilesini temsil eden kale vardı. Kaleler arasındaki mesafe oldukca eden yedi uzaktı. Yahudi halkı gece ve harp zamanın-da hayvanlarıyla beraber kaleye giriyor ve gündüz çalışmak için araziye çıkıyordu. Me-dine'de yaşayan Yahudi Beni Nadir Kabilesi, Hz. Peygamber'e (a.s.m.) suikast girişimin-de bulundukları için Medine'den kovulun-ca Hayber'e gelip yerleşmişlerdi. Hayber'in Medine'ye mesafesi 150 km kadardır. Hayber Yahudileri, her fırsatta İslamın aleyhinde ça-lışıyor ve müşrik Arap kabilelerini de lkışkır tıyorlardı. Hendek Savaşını da onlar kışkırt-mış ve sebebiyet vermişlerdi. Hz. Peygamber (a.s.m.) Mekkelilerle on yıllık süre şartıyla Hudeybiye barış antlaşması yapmıştı (Hic. 6 Mi. 628). Mekkelilerin tehdit ve tehlikesi böylece ortadan kalkınca kuzeydeki Hayber Yahudi tehlikesine karşı bir sefer düzenle di. Kayıtlara göre İslam ordusunda 1500 kişi vardı. Düşman kuvvetleri 20.000 civarında idi. Müslümanlar kaleleri teker teker aldılar.
Düşman teslim oldu. Hayber arazisi müslü-manların eline geçti. Yahudilere, tarım işle-inde yardımcı olmak şartıyla yerlerinde ka-lip çalışmalarına izin verildi.
Garve-i Hendek Hendek Savaşı (bak Gazve-1 Garra-i Ahzab)
seferi (hic. 6, mi. 628) (Hudeybiye, Medine Garve-i Hudebiye Hueybiye ile Mekke arasında, Mekke'ye 15 km uzak-likta su kuyusu bulunan bir yerin adıdır. Hz. Peygamber (a.s.m.) Ahzab Gazvesinden sonra (bak. Gazve-i Garra-i Ahzab) 1500 kisi ile umre için Mekke'ye doğru yola çıktı. Müs-lümanların yanlarında sadece kılıçları vardı. Hudeybiye'ye gelip konakladıkları zaman
Mekkeliler telaşa kapılıp niyetlerinin sadece umre olduğuna inanmak istemediler ve Hz. Peygamber (a.s.m.) ve beraberindeki müslü-manların Mekke'ye girmelerine razı olmadı-Jar. Hz. Peygamber'in (a.s.m.) iyi niyet elçisi Hz. Osman'ın (r.a.) tutuklandığı ve sonra oldürüldüğü haberi gelince müslümanlar Hz. Peygambe'in yanında O'nu korumak üzere ölünceye kadar savaşacaklarına yemin ederek Hz. Peygamber'e (a.s.m.) biat ettiler. Bu biat'a katılanları Kur'an övgü ile bahseder ve onlar-dan Allah'ın (c.c.) razı (hoşnut) olduğunu bil-dirir. Bu sebeple bu biata (bak. biat) "Allah'ın hoşnut olduğu biat" mânasında "Biat-ür Rıd-van" veya "ağacın altında yapılmış biat" må-nasında "Biat Taht-eş Şecer" adı verilmiştir. (Fetih Süresi, âyet 18.19) nihayet Mekkeli el-çilerle yapılan uzun görüşmelerden sonra on yıl devam etmesi şartıyla bir barış antlaşması imzalandı ve umre gelecek seneye ertelendi.]
Gazve-i Huneyn غزوة حنين : Huneyn Gazvesi
((hi. 8, mi. 630) Kur'an'da Tevbe Süresi 25.ve 26. åyetlerinde belirtilen Huneyn Savaşı, Mekke'nin fethinden iki hafta sonra mey-dana gelen bir meydan savaşıdır. Huneyn, Mekke ile Taif şehri arasında bir vadidir. Çok büyük bir göçebe kabilesi olan Havazin kabi-lesi Taif'te yerleşik olarak yaşayan Sakif ka-bilesi ile birlikte büyük bir ordu ile savaş için harekete geçtiler. Savaşa katılanların sayısı yirmibin civarındaydı. Komutanları, Hevazîn kabilesinin bir kolu olan Benî Nasr'ın başka-nm Malik bin Avf idi. Savaşta askerlerin ölümü göze alıp savaşmaları için kadınlar ve coçuk-larlarıyla birlikte koyun, deve ve para gibi
mallarını da savaş alanıma getirmişlerdi. On lara göre bu savaş, her şeylerini ortaya koy dukları bir olum kalım savaşı olacalitz Ha Peygamber (asm) onikihin kişilik bir ondu tle yola çıktı. Huney denilen vadiye getdikle vinde pusu kurmuş düşmanın ani saldırısına uğradılar. Kendi güçlerine çok güvenen İslam askerleri, bu ani baskın karşısında şaşırıp da ğılmaya başladılar. Hz. Peygamber la am) ye amcası Ha. Abbas, dağılmakta olan muslo manlara "ey Akabe'de donmemek uzere blat edip söz veren ashahi diye seslenerek onları uyarıp savaşa davet ettiler. Onlar da tekrar Hz. Peygamber'in (as.m.) etrafında toplamp savaşa girdiler. Ha. Ali (R. A) duşmanlarım bayraktarlarını öldürdu. Hz. Peygamber'in (as.m.) bir mucizesi olarak aldığı bir avuç toprağı duşman askerlerine atınca onların hepsinin gözlerine geldi. Melekler de Allah (c.c.) tarafından yardıma gönderildi. bak Tevbe Süresi, âyet 26) düşman bozguna ug rayıp dağılıp kaçtı. Düşman komutanı Malik bin Avf ve adamları ve Säkif Kabilesi kadın larını, çocuklarını, mal ve çok sayıdaki hay vanlarını harp sahasında bırakarak Taif'deki mustahkem sağlam ve korunaklı kalelere sığındılar. Hz. Peygamber (a.s.m.) Taif'e ka dar onları takip etti. (bak. Gazve-i Taif) harp sahasında altıbin kadar esir, 20 binden fazla deve, 40 bin civarında koyun ve çok miktarda para müslümanların eline geçti. Bu savaşta müslümanlardan dört kişi şehit olmuş, duş man ordusundan ise yetmiş yetmiş civarın civarında insan ölmüştür. Hz. Peygamber (a.s.m.), savaşta ele geçen ganimetin büyük bir kısmını Mek kelilere verince Medineli müslümanlardan buna gücenenler oldu. Sa'd bin Ubade, Hz. Peygambere'in (a.s.m.) huzuruna girdi ve ey Allah'ın Resülül Medineli müslümanlar sana kırılmış. Çünki kendi kavmin olan Kureyş'e ve diğer Arap kabilelerine büyük ikramda bu lunduğun halde Ensar'ın eline hiç bir şey geç medi, dedi. Bunu üzerine Ensarı toplayıp on lara hitap eden Hz. Peygamber (a.s.m.): "ey Insarl Siz bana değersiz bir dünya uğruna mi kırıldınız? Bense onunla bazı insanların kal bini İslamiyet'e yaklaştırmaya çalıştım sizi de o sarsılmaz imanınıza havale ettim. Insanla rın bir kısmı koyun ve deve sürüleriyle mem leketlerine dönerken siz, Allah'ın Resülü ile yurdunuza dönmekten memnun kalmazmı
3) Ve şöyle buyurdua -«Ste insanlar için çıkarshus en haywh bir ümmetsiats, İyiligi emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsarea
Bu Ayet-i Korime Muhammed & A. ümmetinin bütün ümmetlerden hayırh okluğunu bize biklirmektedir ALIIMRAN suresinin 110 Ayetinden..
4) Ve şöyle buyurdu:
«Mumin erkekler de mümin kadınlar da birbirlerinin velileri (dostları ve yarduncıları) du. Banlar (insanlara) İyiliği emreders ler, (onları) kötulükten vazgeçirmeye çalışırlar...
Işbu Ayet-i Kerime bize, dost ve arkadaş olduğumua kimselere İyili ği anlatmayı ve kötülükten almayı emretmektedir. TEVBE suresinin 71. Ayetinden..
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : اتَّقُوا العالم فَإِنَّ الظلم ظلمات يَوْمَ القِيامَةِ وَاتَّقُوا الشح فإن الشح أهْلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلِكُمْ ، وَحَمَلَهُمْ عَلَى أَن سفكوا دِمَاءَهُمْ وَاسْتَحَلُوا عاريتهم . ( رواه مسلم )
5) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Zulümden sakınız. Zira zulüm kıyamet günü karanlık üs tüne karanlıktır.
Ve... ŞUIF'dan sakınınız. Zira şuh, sizden öncekileri helåk etti onları kanlarımı akıtmalarıma kadar götürdü.. Haramı helal gös terdi..»
Harf sırasıyla tortib edilen bölümde geçen 24 numarah Hadis-i Şe rifin ayıdır. Ravileri de aynı...
وروى أيضاً مسلم عن أبي هريرة أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال : أَتَدْرُونَ مِّنَ المُفْلِسُ أَقَالُوا المقليسُ فِينَا مَنْ لَآ دِرْهَم لَهُ وَلَا مَتَاعِ ، فقال : إِنَّ المفلس مِنْ أُمَّتِي مَنْ يَأْتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِصَلَاةِ وَصِيَامٍ وَزَكَاة وَبَاتِي وَقَدْ كَلَّمَ هَذَا ، وَقَذَفَ هَذَا وَا كُلَّ مَالَ هَذَا، وَتَقَكَ دَم هَذَا وَضَربَ هَذَا فَيُعْطَى
هذا من حسناته ، وهذا من حسناته ، فإن فنيت حَسَنَاتُهُ قَبْلَ أَنْ يَقْضَى مَا عَلَيْهِ ، أَخَذَ مِنْ خَطَايَاهُمْ فَطْرِحَتْ عَلَيْهِ ، ثُمَّ طُرِحَ فِي النَّارِ .
763
6) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor: Resûlüllah S.A. sordu:
«Müflisin kim olduğunu bilir misiniz?..»
Bize göre müflis, parası ve dünyalık bir şeyi olmayandır. Demeleri üzerine, devam etti:
Ümmetimden müflis odur ki: Kıyamet gününe namaz, oruç ve zekâtla gelir.. Fakat beri tarafta şuna sövmüştür.. Buna İftira etmiştir.. Şunun malını yemiştir.. Öbürünün kanını akıtmıştır.. Be-rikini dövmüştür.. Bunlar da gelir..
Şuna sevablarından verilir.. Buna sevablarından verilir.. Eğer üze rindeki alacakları bitmeden sevabları tükenirse; öbürlerinin hata-ları alınır, kendisine yüklenir.. Sonra cehenneme atılır..>>>
Allah-ii Taâlâ, cümlemizi bu akibete uğramaktan korusun..
Ravilerin menkıbeleri, 5. Hadis-i Şerifte.. الدرس الستون في فضل الزهد في الدنيا
قال الله تعالى : إنما مَثَلُ الحَيَاةِ الدُّنْيا كاه أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نبات الأرْضِ بما يأكل النَّاسُ وَالْأَنْعَامُ حَتَّى إِذَا أَخَذَتِ الْأَرْضِ زُخْرُفَهَا وَازْيَّنَتْ وَظَنْ أهْلُهَا قَادِرُونَ عَلَيْهَا أَتَاهَا أَمْرُنَا لَيْلاً أَو نهاراً فَجَعَلْنَاهَا حصيدا كان لم تغن بالأمس . ۱
ALTMIŞINCI DERS
DÜNYAYA KARŞI ZÜHDÜN FAZİLETİ
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
- «Dünya yaşayışının hali gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki onunla yer yüzünün gerek insanların, gerek davarların yiyece-gi-nebat (lar) 1 (ağ gibi birbirine örülüp) karışmıştır. Tam yer, zinet ve ihtişamını takınıp süslendiği, sahibleri de ona (biçmeye,
MADDE 918 Bir kimse diğerin gerek kendisinde ve gerek emini yedinde olan maıı gerek kasden ve gerek min gayri kasdın itläf etse admin olur.
Amma ğasıb yedindeki mal-ı mağsübu ahar kimesne itlâf etse mağsüb-un-minh muhayyerdir; dilerse ğasıba tazmin ettirip o dahi mütlife rücu' eder ve dilerse mütlife tazmin ettirip mütlif bu su-retde ğdsıba rücu' edemez.
MADDE 913 Birinin ayağı kayıp da düşerek âharın malını itlaf else admin olur.
MADDE 914 Bir kimse kendi malı zanniyle diğerin malını itlaf etse zâmin olur.
MADDE 915 Bir kimse diğerin elbisesini çekip de yırtsa tamam-1 kıymetini zamin olur. Amma elbiseye teşebbüs edip de sahibi çek-mekle yırtılsa maıf kıymetini zâmin olur.
Kezalik bir kimse diğerin eteği üzerine oturup da sahibi bilme-yerek kalkmakla elbisesi yırtılsa o kimesne elbisenin ısıf kiyme-tini zámin olur.
MADDE 916 Bir sabi diğerin malım itlaf etse kendi malından saman lazım gelir; malı yoksa hal-i yüsrüne intizar olunur; velisine tazmin ettirilmez.
MADDE 917 Bir kimse diğerin malına kıymetçe bir gûnâ noksan getirse noksan-ı kıymetini zâmin olur.
MADDE 918 Bir kimse diğerin hâne ve dükkân misillü akarını bigayra hakkım hedm etse sahibi muhayyerdir. Dilerse enkazım hedm eden kimacye terk ederek mebniyyen kıymetini tazmin ettirir ve dilerse ol akarım mebniyyen kıymetinden enkazın kıymetini ten-
ail ve kaymet-i båkiyeyi tazmin ile beraber enkazı dahi alıkor. Fakat daib anm ke'l-evvel bina ediverse zamândan beri olur.
MADDE 919- Bir mahallede harik vuku'bulmakla bir kimse bir haneyi sahibinin (ani olmaksızın yıkıp da orada harik münkatí ol-
MADDE 0 Bir tar dharen bahçesindeki egrers bigayrs hab kakalettide mhidi wakayyerdir. Dilerse of epoarn kuimen kry thrini aks ile gearsmaktayı kasti'n fork eder. Ve dilerne kuni mokymetlerinden maktan kıymetlerini bittenail baki meblağ ile bouler vara maktayı dahi alkor.
Mold, egear haaim olarak bahçenin kıymeti onhin ve bila e car krymeti beg bin ve eşcara maktüanın kıymeti ikibin kuruşa oles muhayyerdir. Dilerse eşarsı maktüayı kasti'a terk ile beg kurse alır ve dilerse üçhin kuruşla beraber eşcari maktüsys daki shkor
MADDE 901 Bir kimse malám olmakla dhara zulm etmeje se Maiyyeti odamar
Mosold, biri diğerin malını itiaf etmekle o dahi bilmukabele aam malını itlaf etse ikisi dahi zåmin olduğu gibi bir kabileden biri diğer kabileden bir şahsın malını itlaf etmekle o dahi evvelki kabi diğer birinin malını itlaf eylese her biri telef ettiği mali za min olur. Nitekim bir kimse aldanıp da Ahardan kalp akçe alsa an hoghaszna sürmeğe selahiyyeti olamaz.
VASLI NANI
Tesebbüben itläť beyanındadır.
MADOR SE Bir kimse teachbüben birinin malını itlaf yahut kay-surdini tonkis etae ya'ni kendisinin fi'li bir malın telefine yahut nok-zono kigomatise acbebi mufdi olaa admin olur.
Mewell, téri diğer kimesnenin cavabına sarılıp da mücadele eder-ken of kimemenin üzerinden bir şey düşüp telef olsa yahut sakat-lanma bardan kimse samin olur.
Ve kran bir kimse diğerin tarla ve bahçesinin suyunu biğayrı haktan sed edip de mesrüat ve mağrûsatı kuruyup telef olan yahut suyu taşırıp da diğerin tarlasını su basarak megrüßti telef olsa ol Aimee adesin olur
Kesalik bir kione diğerinin ahırının kapısını açıp da İçindeki hayvan firur ile skyi olsa yahut kafesinin kapısını açıp da içindeki kang tuon xàmin olur
MADDE 503 Birisin kayoim bir kimseden ürküp de firar de zây des sende as gelmes. Amma of kimse hayvanı kaaden ürküt mày ta phoản olar.
"Tevazuun başı, karşılaştığın her Müslüman'a selam vermen, meclis lerde arkalarda bulunmaya rıza göstermen ve iyiliklerinin anlatılmasından hoşlanmamandır.
Fakih şöyle diyor
il ki, kibir kafirlerin ve Firavunların özelliğidir, tevazu ise peygam berlerin ve salih kimselerin özelliğidir. Zira Allah Teālā kafirleri kibirli olmakla nitelemiştir.
"Karun'u Firavun'u ve Haman'ı da (helak ettik.) Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyük lük taslamışlardı. Halbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.
Lafzı ile davet şerh edildiği zaman şu mana çıkar:
Yapılan davete icabet edildiği, gereği yerine getirildiği zaman... kim bu vazifevi yerine getirirse, kendisine dünya ve âhiretin menfa-stlerini sağlar
YETERLİ (TAMME).
Lafzı ile şerh edildiği zaman şu mana çıkar:
Ezan-i şerif iki şehadeti biraraya getirmiştir. Bu iki şehade ti, tam bir itikadla ikrar edeni, cehennem atesinden ve ebedi azabdan halås eder.. Cennete girmesi için bu YETERLİ bir DAVET sayılır.
KILINAN NAMAZ, kıyamete kadar; her mükellef mümine farz-cdır. Büluğ çağından, ölünceye kadar; vakitleri geldikçe, bütün mü-minlerin kılmaları sabit olan bir farzdır.
Bazı nüshalarda:
KILINAN NAMAZ.
Cümlesinden sonra şu salavat görülmüştür:
Kulun ve Resul'ün Muhammed'e salát eyle. (1)
VESİLE.
Yüce cennetlerin en yücesi sayılır. Bütün cennetlerin üstünde bir makamdır.
FAZİLET.
Lafzı şu manayadır: Sair cennet ehline göre, ziyade üstün mer tebe.
MAKAM-I MAHMUD, şefaat makamıdır; bu makamın sahibi de, Resulüllah S.A. efendimizdir.
Resulüllah S.A. efendimiz, kıyamet günü; her türlü şefaatı ile mahşer halkının iyisine, kötüsüne ve pek çoğuna şefaat edecektir. Bu sefaata nail olanların evvelleri ve âhirleri Resulüllah S.A. efendimizi öveceklerdir. Onun bu türlü övülüşü:
- MAHMUD.
Lafzının manasıdır. İşte o gün MAKAM-I MAHMUD onun sıfatı olacaktır.
Nitekim, Allah-ü Taâlâ, bu makamı ona vaad etti. Bu manada şöyle buyurdu:
«Ümitli olabilirsin: Rabbın seni MAKAM-I MAHMUD'a çıkara-caktır... (17/79) (2)
Bu, Allah-ü Taâlâ'nın dönmesi imkânsız olan bir vaadidir. Al-lah-ü Taâlâ bu makamı, ona mutlaka verecektir.
Nitekim, üstte anlattığımız mana icabı olarak; İmam-ı Buhari duânın sonuna şu cümleyi niyaz makamında eklemiştir:
Sen vaadden caymazsın.
**
(1) Bu esere aldığımız metinde, bu cümle yoktur.
(2) Bu âyet-i kerime metinde değil; şerhde vardır.
«Herkim yazdığı kitapta bana salavat okursa.. o kitapta sala-vath ismim kaldığı süre; melekler onu yazana SALAVAT okur.» Sehliye, nüshasında, yukarıda anlatıldığı gibidir. Ancak bazı nüs-
halarda:
- SALAVAT.
Lafzı:
İSTİĞFAR.
Olarak geçmiştir.
Iraki şöyle anlattı:
-Bu hadis-i şerifi, hadis imamlarından Taberani Mucem-i Ev-sat'ında; Ebüşşeyh Sevab'ında; Müstağfiri Daavat'ında.. ashab-ı suf-feden Ebu Hüreyre'nin rivayetine dayanarak zayıf senetle anlattılar Şeyh Ahmet Zerruk der ki:
Bu hadis-i şeriften murad, Resulüllah S.A. efendimizin ismi yazıldığı zaman, salâvatı da beraber yazmaktır.
Ama meşhur olan, Resulllan S.A. efendimizin ism-i şerifi ya-zıldığı zaman; tazim ve tekrimle lisanen salavat-ı şerife okumaktır. Umulan da budur. Ancak, en uygunu, en çok tercih edileni şudur: Re-sulüllah S.A. efendimizin ismi yazıldığı zaman salāvatı da beraber yazmalıdır; dille de salavat-ı şerifeyi okuyup ikisini birleştirmelidir.
Meleklerin SALAVAT okumasını İSTİĞFÅR manasına aldığımız zaman, şerh şöyle olur:
Bir kitapta, Resulüllah S.A. efendimize salávat yazıldıkta veya
ona salavat okundukta, bunu yapan kimseye o salavattan dolayı me-lekler istiğfar ederler. Yani: Devamlı olarak, onun bağışlanmasını, günahlarının affedilmesini Allah-ü Taâlâ'dan dilerler.
Bu hadis-i şerif, Resulüllah S.A. efendimizin, ümmetine büyük bir müjdesidir. Bu manada bazı ulema şöyle dedi:
Hadis-i şerif yazanlara, o meyanda yazdıkları salavat-ı şerife için; meleklerin salavat ve istiğfarlarından başka bir şey olmasaydı, kendilerine yeterdi.
9. Ebu Süleyman Daranî şöyle anlattı:
Bir kimse, Allah-ü Taâlâ'dan bir hacet dileyeceği zaman; Re-sulüllah S.A. efendimiz üzerine çokça salâvat getirsin. Bundan sonra, hacetini Allah-ü Taâlâ'ya arz etsin.
Duâsının sonunu da, yine Resulüllah'a S.A. salâvat okuyarak ta-mamlasın.
Allah-ü Taâlâ, iki salâvat arasında yaptığı duâyı kabul buyurur. Çünkü: Allah-ü Taâlâ çok kerem şanlıdır, iki makbul salavatın arasında makbul olmayan şey bırakmaz.
Önce Ebu Süleyman Daranî Hz. üzerinde duralım. Adı: Abdür-rahman b. Atıyye'dir. Kendisi DARAN'lıdır.
Bu zat, oranın: fleri gelen tarikat şeyhlerinden ve büyük âlimle. rinden biri idi. Allm, fazıl, zühd ü takvada kamil bir kimse idi. Asrın-da yaşayan büyük şeyhlerin meşhurlarındandı. Hicri tarihe göre: 215. (M. 830.) senede Allah'ın rahmetine kavuşmuştur.
Şeyh Ebu Süleyman Darani Hz. bu gizli sırrı beyan etmek sureti Ile, Ümmet-i Muhammed'in işlerini bitirme yolunu kendilerine anlat
Allah rahmet eylesin.
*
10. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
«Bir kimse, bana cuma günü YÜZ KERE salavat okursa. onun SEKSEN senelik HATA'sı bağışlanır.»
Deylemi Rh. bu hadis-i şerifi, Enes'ten r.a. rivayet edildiğini çı-kararak anlatmıştır.
HATA.
Lafzı, bazı nüshalarda:
- HATALAR.
Şeklinde, yani: Çoğul olarak geçmiştir. Ama Sehliye nüshasında metinde gösterdiğimiz gibidir.
Bazı zatlar:
SEKSEN.
Lafzını, uzun müddetten kinaye olarak anlatıldığını söylemişler-dir. Yani:
- Çok çok yıllık günahlarını affeder.
Manasına gelir.
Bazı zatlar ise, doğrudan doğruya SEKSEN, tabiri üzerinde dur-muşlardır:
Murad, malunt sayılı seksen yıllık günahın affıdır. Çünkü seksen yıla tahsisi, bizzat Resulüllah S.A. efendimiz yapmıştır.
***
11. Ebu Hüreyre r.a. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyur-duğunu anlattı:
«Bana salavat okuyan için, SIRAT üstünde; büyük bir nur olacaktır. Bir kimse SIRAT üstünden geçerken nur ehli olunca.. ce-hennem ehli olmaz artık.>>>
Bu hadis-i şerifi ve bundan sonra gelecek hadis-i şerifi: İbn-i Ferhun rivayet etti.
Resulüllah S.A. efendimiz, bu hadis-i şerifiyle, sırattan selâmet-le geçiş sebebini beyan buyurdu. Bunu, ümmetine merhamet olarak anlattı.
Burada, SIRAT üzerinde biraz quralım.
SIRAT, cehennem üzerine kurulan bir köprüdür. Kridan ince, kı lıçtan keskindir. Üç bin senelik yoldur. Bunun: Bin senelik yolu yokuş,.
bin senelik yolu düz, bin senelik yolu da iniştir. Altı da cehennemdir Mahşerden cennete çıkan, ondan başka yol yoktur.
Bütün nebiler, resuller, şehidler ve salihler, erkek veya kadın bütün müminler ve tüm mahşer halkı:
Sizden istisnasız herkes oraya uğrayacaktır.» (19/71) (1)
Ayet-i kerimesi ile belirtilen mana icabı oraya gidecektir.
Müşriklerin ve kafirlerin cümlesi, onun üzerinden düşüp cehen-
nemde ebedi kalacaklardır.
Allahım, bizi iman zevalinden koru.
Mümin olan kadın ve erkekler, mertebelerine göre kendilerine ihsan edilen Allah'ın lütfu ile geçerler.
Bu SIRAT'a ima nvaciptir. Çünkü: Kur'an'la ve mütevatir riva-yetlerle varlığı sabit olmuştur.
İnandık, iman getirdik.
Ümidimiz odur ki: Aliah-ü Taala, Habib-i Ekrem'i hürmetine cümlemize o SIRAT köprüsünden tez geçmeyi müyesser edecektir.
yor:
Resulüllah S.A. efendimiz, bu hadis-i şerifi ile şu manayı anlatı-
Bana salåvat okuyanlar, SIRAT köprüsüne geldikleri zaman; okumuş oldukları salāvat-ı şerifeden büyük bir nur hâsıl olur. Bu nurla sıratı selâmetle geçerler.
SIRAT köprüsünün karanlığı, bütün kara zulmetlerden fazladır.
Mahşer karanlığı, günah ve masiyetlerin karanlığı kadar olup SIRAT köprüsüne gidildiği zaman, buna cehennem karanlığı da ek-lenir. Böylece: Kat kat zulmet meydana gelir.
Bütün bu manalar icabıdır ki; Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
caktır.» «Bana salavat okuyan için, sırat üstünde; büyük bir nur ola-
Anlatılan mana icabıdır ki, Resulüllah S.A. efendimiz özellikle BÜYÜK NURU sırata tahsis buyurmuştur.
Yoksa, Resulüllah S.A. efendimize getirilen salavat-ı şerire: Dün-yada, âhirette, kabirde, mahşerde nurdur; kıymet, zinet ve sürur-dur. Bunda hiç bir şüphe yoktur.
Allahım, bize ve bütün müminlere selâmet ihsan eyle. Amin!.
Ateşle nur bir arada olmaz. Dünya ateşi ile su birarada olma-yacağı gibi..
rür. Dünya ateşini su nasıl söndürürse.. âhiret ateşini de nur söndü
Nitekim, müminler SIRAT üstünden geçmeye başladıkları za-man, cehennem şöyle seslenir:
«Bir kimse, bana salavat okumayı UNUTURSA; cennet yolu.
nu kaybetmiş olur.»
Resulüllah S.A. efendimizin, burada:
«UNUTURSA..»
Buyurmasından muradı:
TERK EDERSE..
ledir. Demektir. Bilhassa, kasden salavat okunması terk edilirse.. öy.
Bu mana böyledir. Çünkü, Resulüllah S.A. mirac gecesi; Allah-ü Taala'dan niyaz etti: Ümmetinden vanılıp unutmak sureti ile, gü nah işleyenlerin günahlarının bağışlanmasını istedi. Bunun üzerine Allah-ü Taàlà, Muhammed ümmetinin; hata, nisyan, yani: Yanıla-rak, unutarak ve zorla yaptırılan cürümlerini bağışlamayı vaad etti Resulüllah S.A. efendimiz bunu:
Ummetimden; yanılıp işlenen ve zorla yaptırılan suçların günahı kaldırıldı.» (1)
Manasına gelen hadis-i şerifiyle beyan edip açıkladılar.
Kasden, Resulüllah S.A. efendimize salavat okumayı terk eden kimse.. bunu Resulüllah S.A. efendimize buğuz ve ona inadla yapıp ona tazim etmezse.. sonucu şudur: Cennete hiç giremez; cehennemde ebedi kalır.
Üstte anlatılan yoldan, salavatı terk eden kimse kâfir olur.
Ömründe bir defa salavat okuyup; sonra Resulüllah S.A. efendimizin ismini söylediği veya bir başkasından işittiği zaman. gaf-let veya tembellik icabı salavatı ve ona tazimi terk ederse.. cennet yolunda yanıbr.
Şeklinde bir cümle kurulur ki, bundan murad şudur: Cennete girmekten geri kalır. Sonunda cennete girer; ama aradan nice zaman geçtikten sonra.. Bu yoldan salavatı terk eden kimse, kâfir olmaz; fasik olur. Eğer affa uğramazsa, cennete girmeye geç kalır.
Müellif merhum, cümleyi şöyle bağlıyor:
Resulüllah'a salavatı terk eden kimse, cennet yolundan sap-tığına göre; ona salavat okuyan kimse, doğruca cennete gider.
Yukarıda anlatılan manaların hulasasını bu cümlede topladı.
**
13. Abdürrahman b. Avf'in r.a. bir rivayetinde; Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Cebrail a.s. bana geldi ve şöyle dedi:
Ya Muhammed, ümmetinden sana kim salâvat okursa.. yet-miş bin melek ona salavat okur. Bir kimseye melekler salâvat oku-yunca, o: Cennet ehli arasına girer.n
أهل التور له كل من عل النان، وما لعل الله عليه وسلم من بها المكوة على لقد اخطا طرية الله وانما انا اليسان الترك و انا لتشارك على طريق الة كان الموصل ابن عوف رضي اللهُ عَنْهُ - قَالَ رَسُولُ الله صَلَ اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَاءَ الجَبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلَامُ فقَالَ يَا لَا يُصَلِّ عَلَيْكَ أَحَدٌ الا صلى عَلَيْهُ سبعونَ الْقَمَلَكَ وَمَنْ صَلَتْ عَلَيْهِ المَلكَة كانَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ ، وَقَالَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَم اكثر كر على صلوة أكثر كم ازواجا في الجهة .. وَرُوِيَ عَنْهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اللَّهُ قَالَ مَنْ صَلَّى عَلَى صَلوةٌ بِعَظِيمَا الحَقِّ خَلَقَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ
shi'in nuri lemyekün min chlin nar. 12. Ve kais sallallahü aleyhi ve selleen
23
Men nesiyes saláte aleyye foked ahtar tarikel cenneti
Ve incema erade bin nisyan'it terke ve iza kanet terikü yuhtiü ta rik'el cenneti kanel musalli aleyhi sa liken ilet cenneti.
13. Ve firivayeti Aldirrahman Avfin radiyallahü anhü kale Re ulüliahi sallallahü aleyhi ve sellern: Cacni Cibrilü aleyhisselâmü
fekale
Ya Muhammedü layusalli aleyke chadün lá sallá aleyhi seb'u-ne eife melekin ve men sallet aleyh'il meläiketü kana min ehl'il-cenneti
15. Ve Raviye anhü Eleyhi ve sellemo ennehu kale: sallallahü
Men salla aleyye saláten tazi men lihakki halekalláhű azze ve celle
Bir kinse, bana cuma günü yüz kere salavat okursa.. onun seksen sene lik hatası bağışlanır.
11. Ebu Hüreyre r.a. Resnlüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı: «Bana salavat okuyan için, sırat üstünde; büyük bir nur olacaktır. Bir
kimse sırat üstünden geçerken nur ehli olunca.. cehennem ehli olmaz artık.» 12. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bir kimse, bana salavat okumayı unutursa; cennet yolunu kaybetmiş
olur.
Resulüllah S.A. efendimiz, burada:
«Unutursa.
Buyurmasından muradı, salavatı terktir.
Resulüllah'a S.A. salavatı terk eden kimse, cennet yolundan saptığına göre: Ona salavat okuyan kimse, doğruca cennete gider.
13. Abdürrahman b. Avf'in r.a. bir rivayetinde; Resulüllah S.A. efendimiz
şöyle buyurdu:
Cebrail a.s. bana geldi ve şöyle dedi:
Ya Muhammed, ümmetinden sana kim salavat okursa.. yetmiş bin me-lek ona salavat okur. Bir kimseye melekler salåvat okuyunca, o: Cennet ehli arasına girer.»
14. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdular:
Dünya hayatında bana çok çok salavat-ı şerife okuyanınız; âhirette en çok zevce alanınız olacaktır.»
Bu hadis-i şerifi rivayet eden Abdürrahman b. Avf, ashabın ilert gelenlerinden olup, cennetle müjdeli on kişi arasındadır.
14. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdular:
Dünya hayatında bana çok çok salavat-ı serife okuyanınız: ahirette en çok zevce alanınız olacaktır.n
Cennet ehli olanların, zevceler almak yönünden; birbirinden farklı durumları vardır. Bu dünya, amel yeridir. Yüce Hakk'a ku olan, burada iken nekadar kulluk ve ibadet işinde terakki ederse... mükafat ålemi olan Ahirette Yüce Hak ona o kadar çok hatunlar ih-san edip, akranından ayrı bir durum kazandırır.
Resulüllah S.A. efendimiz üzerine getirilen salavat-ı şerife dahi en faziletli ibadetler arasında olduğuna göre: Nekadar çok okunursa. e kadar çok hatun ihsanı gelir.
15. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
«Bir kimse, şanımı tazim için; bana bir salâvat okuduğu za-man, Allahü Taalá, onun okuduğu salavat-ı şerife lafzından bir me-lek yaratır. Onun bir kanadı meşrıkta, bir kanadı da mağriptedir. Onun iki ayağı da yerin yedinci alt tabakasındadır. Boynu arşın al-tına kadar uzamıştır. Allah-ü Taâlâ o ulu meleğe şu emri verir:
Bu kulum, Resulüme nasıl salávat okuduysa.. sen de ona sa-lávat oku.
Ve.. o melek: Kıyamete kadar o kula salāvat okur.>>
Bu hadis-i şerifi: İbn-i Sebi' rivayet etti; ama asıl ravi sahabeyi anlatmadı.
İbn-i Cübür, İbn-i Vedae, İbn-1 Beşgüval ise, aynı hadis-i şerifı Enes'ten r.a. naklen rivayet ettiler. Ama bunların rivayetinde, bazı lafız yoktur. Allah onlara rahmet eylesin.
Allah-ü Taala, daha açık manası ile, o ulu meleğe şu emri ver-mektedir:
O, benim peygamberim, resulüm üzerine salavat okumakta-dır. Bu salavatı ile o, şeriatının devamını ister; ona tazim edip şanını yüceltir. Onun Makam-ı Mahmud'a çıkmasını ve ümmeti hakkında şefaatının kabulünü niyaz eder. Onun bu salavatına karşılık, sen de ona salât edip, günahlarının ve hatalarının affı için duâ et. Kaldı ki ben: Seni, onun okuduğu salāvat lafzından yarattım.
İşte.. bu emir icabı, o ulu melek: Taa, kıyamete dek, Resulül-lah'a S.A. salavat okuyan kul için mağfiret talep edip Allah-ü Та-âlâ'dan bağışlanmasını diler.
من ذلك القَوْلِ مَلَكًا لَهُ صاح بالمشرق والهام بالمغرب وخلاه مغرورتان في الأرض السابعة التغلى وَعَهُ مُلْتَوَة بَحْتَ العَرْشِ يَقُولُ الله عَزَّ وَجَلَّ لَهُ صَلِّ عَلَى عَبدي كما صلى على منى اهو يُصَلِّى عَلَيْهِ إِلَى يَوْمِ القِيمَةِ وَرُوِيَ عَنْهُ صلى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَن قَالَ لَيَرْدَنَ عَلَى الحور يوم القيمة أَقْواهُ مَا أَعْرَبُهُمْ الاكثرة الصلوة على . وَرُوِيَ عَنْهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اللَّهُ قَالَ مَنْ صَلَّى عَلَى مَرَّةً وَاحِدَةٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ عَشْرَ مراتٍ وَمَنْ صَلَّى عَلَى عَشْرَ مَنَاتِ عَلَى اللَّهُ عَلَيْهِ مائة مرة وَمَنْ صَلَّى عَلَى مَانَةَ مَرَّةٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ القَمَرَة وَمَنْ صَلَّى عَلَى الْقَمَرَة حَرَمَ الله جده علَى النَّارِ وَمَتَهُ بالقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الحسون
min zalik el kavli meleken lehu cena-hün bil meşriki vel-aharü bil magribi ve riclahü mağruzetani fil-arz'is-sabi at'is süflă ve unukuhu mülteviyetün tahtel arşi yekulüllahü azze ve celle lehu:
Salli alâ abdi kerna salla alá nebiyyi.
35
Fehüve yusalli aleyhi ila yev m'il kıyameti.
16. Ve Ruviye anhü sallallahü aleyhi ve selleme ennehu kale:
Leyeridenne aleyy el havza yevm'el kıyameti akvamün ma a'rifü hüm illa bikesret'is-salāti aleyye >
17. Ve Ruviye anhü sallallahü aleyhi ve selleme ennehu kale:
Men salla aleyye merreten vahideten sallallahü aleyhi asre mer ratin ve men salla aleyye aşre mer-ratin sallallahü aleyhi miete merre tin ve men salla aleyye miete merre-tin sallallahü aleyhi elfe merretih ve men salla aleyye elfe merretin har ramellâhü cesedehu alen-nari ve seb-betehu bil-kavl'is-sabiti fil-hayat
15. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
Bir kimse, şanıma tazim için; bana bir salávat okuduğu zaman Allah-ü Taálá, onun okuduğu salavat-ı şerife lafzından bir melek yaratır. Onun bir kanadı meşrıkta, bir kanadı da mağriptedir. Onun iki ayağı da yerin yedinci alt tabakasındadır. Boynu arşın altına kadar uzamıştır. Allah-ü Taâlâ o ulu meleğe şu emri verir:
-Ba kulum, Resulüme nasıl salavat okuduysa.. sen de ona salavat oku.
Ve.. o melek: Kıyamete kadar o kula salavat okur.
16. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
«Havz için, kıyamet günü bana birtakım cemaatler gelir. Ancak ben, onları üzerime çokça salavat getirdikleri için tanırım.
17. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
eyler. «Bir kimse, bana bir kere salavat okursa; Allah-ü Taälä ona on salát
Bana on salávat okuyan kimseye, Allah-ü Taâlâ yüz salát eyler.
Bana yüz salávat okuyan kimseye, Allah-ü Taâlâ bin salât eyler.
Ve.. bana bin salávat okuyan kimsenin cesedini Allah-ii Taâlà ateşte yanmaya haram kılar. Ve.. onu: Kavl-i sabit üzere dünya hayatında
1567. Akıllı isen, sirrini dostuna söyleme: dostunun dostu vardır, o da söyler onun dostuna. (Akıllı esen, aşma sırın dostuna: dostınnın dosti bardır, o da aytar dostuna.)
16. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
«HAVZ için, kıyamet günü bana birtakım cemaatlar gelir. Ancak ben, onları üzerime çokça salavat getirdikleri için tanırım.
Burada, HAVZ üzerinde biraz durmamız icab edecek.
HAVZ'a Iman vaciptir. Çünkü, HAVZ üzerine, Kur'an-ı Kerim'de
zu âyet-i kerime vardır: «Biz sana KEVSER'I ihsan eyledik.» (108/1) (1)
Bu âyet-1 kerimede anlatılan KEVSER'den murad, müfessirlere göre: Resulüllah'ın S.A. HAVZ'ıdır. Yani: Üstteki hadis-i şerifte zikri geçen HAVZ.
Bu HAVZ İçin:
Mahşer yerinde midir?. Yoksa cennette midir?.
Yollu ihtilaf vuku bulmuştur.
Kazi Iyaz Rh. Kurtubi'den Rh. naklen Şifa nam eserinde şöyle
anlattı: HAVZ-U KEVSER ikidir; onun biri mahşer yerindedir. Resu-lüllah S.A. sıratı geçmeden evvel, ümmeti ile beraber ondan içecek-lerdir.
Anlatılan hadis-i şerifte de murad olan mana budur.
Diğerinin de cennet-i aláda olduğunu anlatır ki, tafsili aşağıda
gelecektir. Resulüllah S.A. orada kendisine gelenleri, dünyada tanımadığı m; fakat, kendisine salavatı çokça okudukları için, âhirette tanıdığı-nı anlatmaktadır.
İhtimal ki: Melekler, o kulların okudukları salavat-ı şerifeleri, berzah âleminde Resulüllah S.A. efendimize bildirdikleri için; onların ruhları Resulüllah S.A. ile ülfet eder ve onları bu sebeple tanır.
Şöyle bir mana da olabilir:
Onlar HAVZ'ının yanına geldikleri zaman; çokça salavat okumalarından dolayı kendilerinde hâsıl olan nurla onları tanırım. Şöyle bir mana da olabilir:
Onlarda, çokça salavat okudukları için; güzel koku vardır. Bundan dolayı onları tanırıın Veya şöyle bir mana olur:
Diğerlerine nazaran, bunların yüzünde bir güzellik vardır; hoşluk vardır. Bu da okumuş oldukları çokça salavat-ı şerifeden do-layıdır. Bu sebeple onları tanırım.
17. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
«Bir kimse, bana bir kere salâvat okursa; Allah-ü Taâlâ ona on salât eyler.
Bana on salavat okuyan kimseye, Allah-ü Taâlâ yüz salât eyler. Bana yüz salâvat okuyan kimseye, Allah-ü Taâlâ bin salât eyler.
Ve.. bana bin salavat okuyan kimsenin cesedini Allah-ü Taâlâ ateşte yanmaya haram kılar. Ve onu: KAVL-İ SABİT üzere, dünya
(1) Bu âyet-i kerime metinde yoktur; şerhde geçmektedir
hayatında ve ahiret suäli sırasında kararlı, sağlam kılar. Sonra, onu cennetine koyar.
Onun bana okuduğu salāvat, kıyamet günü gelir; sırat üstünde beş yüz senelik uzağı gösteren muazzam bir nur olur.
Allah-ü Taala bana salavat okuyan o kimseye; okuduğu her sa-lávat karşılığında bir köşk verir. Onun okuduğu salāvat ister çok ol-sun; ister az. Her bakımdan cennetin köşkleri çok çok fazladır.»
Bu hadis-i şerifi, Nesei ve İbn-i Beşgüval Enes'ten r.a. naklen rivayet etmişlerdir.
Daha önce de anlatıldığı gibi; Allah-ü Taala'nın kuluna salâtı: Rahmeti, ihsanı ve günahlarını affedip bağışlamasıdır.
Dünya hayatında sabit kılacağı KAVL-İ SABİT, kelime-i şeha-dettir. Yani:
Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur; şehadet ede-tim ki, Muhammed Allah'ın resulüdür. (EŞHEDÜ EN LA ILAHE IL-LALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RESULÜLLAH.)
Diye ikrar ettiği mübarek cümledir. Allah-ü Taâlâ'nın bu mana-da kulunu sabit kılması; yani. Dünya hayatında.. şu manaya gelir: Hayatı boyunca, onun bütün duygularını iman nuru ile nurlandırır; İslam şerefi ile süsler. Nefsani dertlerden uzaklaştırır, şeytanın ves-veselerinden kurtarır. Şeriatın emrine uygun, doğru yolda hayırlı ameller işlemeye muvaffak kılar. Son nefesini bu güzel hal içinde tamamlar.
Åhirette sabit kılmasına gelince, o da şöyledir: Kabirde, Allah-ü Taâlâ'nın birliğinden, Peygamber'den, Din'den kula sual vaki ola-caktır. İşbu manada, Resulüllah S.A. şunu anlatıyor:
Bana bin salavat okuyanın kabir sualini cevaplandırm 1. Allah-ü Taålå kolay kılar.
Kabirde olacak suâl haktır; ona inanmak vacib işlerden sayılır. Bunun böyle olduğu hadis-i şerifle sabittir. Bunun için, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurmuştur:
«Meyit kabrine konduktan sonra, kendisine iki melek gelin O meleklerin renkleri siyahtır. Gayet heybetlidirler. Ellerinde demir-den çomaklar vardır. O meyiti kabir içinde oturturlar. Düşünme vak ti bırakmadan şu üç şeyi sorarlar:
1. Rabbın kimdir?.
2. Hangi dindensin?.
3. Tabi olduğun peygamber kimdir?.
Meyit, bu sorulara doğru cevap verdiği zaman, kabrini yetmiş arşın uzatırlar. Ayrıca, kendisini cennetle müjdeler; şöyle derler:
- Hak Taâlâ seni cevapta sebatlı kıldı.
Böylece, o meyiti sevindirirler.
Şayet meyit kâfir ise.. onların heybetinden şaşırır; her sordukla-rı şeye:
Diye cevap verir. O böyle dedikce, melekler ellerindeki çomak-larla öyle bir vururlar ki; feryadını insan ve cin tayfasından başka bütün hayvanat duyar. (1)
cennet nimetine ermeleri; kafirlerin de azaba uğramaları haktır. Biz Bu hadis-i şeriften anlaşılan odur ki: Mümin kulların kabirde. de buna inandık; iman getirdik.
Şerhi yapılan hadis-i şerifte:
«Beş yüz senelik.»
Tabirinden de anlaşılıyor ki: Sırat köprüsü gayet uzundur. Onun uzunluğunu anlatan rivayet: Üç bin senelik yol olduğuna dairdir.
Bazı rivayette:
-On beş bin senelik yol.
Diye anlatılmıştır.
Nitekim, İbn-i Asakir, Fudayl b. Iyaz'ın şöyle dediğini rivayet
eder: Bize ulaşan rivayete göre; sırat köprüsü, on beş bin senelik yoldur. Bunun beş bin senesi yokuş, beş bin senesi düz, beş bin sene-si de iniştir.
Bundan başka rivayetler de vardır. En iyisini Allah-ü Taâlâ bilir Allahım, Resulün hürmetine bize selâmet ihsan eyle. Amin!.
18. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bana salavat okuyan her kulun salavatı, ağzından çıkar çıkmaz yola koyulur. Ne deniz bırakır; ne de kara. Ne şark kalır; ne de garb.. Her yana dağılır ve şöyle der:
Ben, falanın oğlu falan kimsenin salavatıyım. Benimle, seç-kin, yaratılmışların hayırlısı, Muhammed S.A. üzerine salâvat okudu.
Onun bu sözünü duyan her şey, canlı cansız, karada ve deniz-de ne varsa ONUN ÜZERİNE salavat getirir.
O kulun okuduğu salāvattan bir kuş yaratılır; yetmiş bin kanadı vardır. O kuşun, bu kanatlarının her birinde yetmiş bin tüy vardır. Her tüyün de yetmiş bin yüzü vardır. Her yüzün yetmiş bin ağzı var-dır. Her ağzın da yetmiş bin dili vardır; bu dillerin her biri yetmiş bin lügatte konuşur; Allah-ü Taâlâ'yı öylece tesbih ederler. Bütün bu okunan tesbihlerin sevabını, Allah-ü Taâlâ o salâvatı okuyan ku-lun sevap hanesine yazar.>>>
Bu hadis-i şerifin ravisi, şerhde geçmemiştir.
Burada bir husus var ki, o; hadis-i şerife verilen mananın, üçün-cü paragraf, ikinci satırında geçen:
«ONUN ÜZERİNE.»
Lafzıdır. Burada birkaç rivayet vardır. Bazılarına göre, Resulül-lah S.A. efendimiz murad edilmektedir. O zaman, mana şöyle olur:
(1) Bu hadis-i şerif, metinde değildir; şerhde anlatılmıştır.
ed-dünya ve fil-Ahireti ind'el-mes'eleti ve edhalehül-cennete ve caet salava-tühu aleyye nurün lehu yevm'el kıya meti ales sırati mesirete hansemieti amin ve a'tahüllahü bikülli salātin sallaha kasren fil-cenneti kalle zalike ev kesür.
18. Ve kalen-Nebiü aleyhi ve sellem: sallallahü
Ma min abdin salla aleyye illå harecet'is-salátü müsriaten min fi-hi felå yebka berrün ve läbahrün ve lâşarkun ve låğarbün illâ ve temürrü bihi ve tekulü:
39
Ene salátű fülân'ibn-i fülánin sallà alá Muhammed'inil-muhtari hay-ri halkıllâhi felå yebka şey'ün illä ve salla aleyhi ve yuhlaku min tilk'es salāti tairen lehu seb'une elfe cena-hin fi külli cenahin seb'une elfe ri-şetin fi külli rişetin seb'une elfe vec-hin fi külli vechin seb'une elfe femin fi külli femin seb'une elfe lisanin küllü lisanin yüsebbihulláhe
**
ve ahiret suali sırasında kararlı, sağlam kılar. Sonra, onu cennetine koyar.
Onun bana okuduğu salāvat, kıyamet günü gelir; sırat üstünde beş yüz senelik uzağı gösteren muazzam bir nur olur.
Allah-ü Taala bana salavat okuyan o kimseye; okuduğu her salavat karşı-lığında bir köşk verir. Onun okuduğu salāvat ister çok olsun; ister az.s
18. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bana salavat okuyan her kulun salāvatı, ağzından çıkar çıkmaz yola koyulur. Ne deniz bırakır; ne de kara. Ne şark kalır; ne de garb. Her yana da-ğılır ve söyle der:
Beu, falanın oğlu falan kimsenin salavatıyım. Benimle, seçkin, yaratıl-mışların hayırlısı, Muhammed S.A. üzerine salavat okudu.
Onun bu sözünü duyan her şey, canlı cansız, karada ve denizde ne var-sa onun üzerine salavat getirir.
O kulun okuduğu salāvattan bir kuş yaratılır; yetmiş bin kanadı vardır. O kuşun, bu kanatlarımın her birinde yetmiş bin tüy vardır. Her tüyün de yetmiş bin yüzü avrdır. Her yüzün yetmiş bin ağzı vardır. Her ağzın da yetmiş bin dili vardır; bu dillerin her biri yetmiş bin lågatte konuşur; Allah-ü Taâlâ'yı öylece tesbih ederler. Bütün bu okunan tesbihlerin sevabını, Allah-ü Taåla o salavatı okuyan kulun sevap hanesine yazar.»
Altıncısı: Mü'minleri sevindirmek ve gönüllerindeki gamı gidermek için bütün gücümle gayret ettim. [Yalnızların, kimsesizlerin ve mâtemlerin civarında bulunmak.)
Yedincisi: Şefkatimden dolayı, karşılaştığım mü'minlere önce ben selâm verdim.
[Selâm, din kardeşine duâ etmek, onun hakkında hayır dilemek, gönül almak ve muhabbet vesilesi.)
Sekizincisi: Kendi kendime karar verdim:
<< Eğer Allah Teâlâ kıyamet günü beni affedip şefaat hakkı verirse, önce bana ezâ ve cefâ edenlere, sonra iyilik ve ikramda bulunanlara
şefaat edeceğim.» (Sehlegi, en-Nûr, s. 88-89, Abbas, Ebû Yezid, s. 97)
Karada ve denisde, canh cansis no varsa hepat, Hemilülish 8.A. efendimize salavat okur.
Basilarna göre de, o lafızdan murad, salavat gorifeyi okuyan kimsedir. Boyle olunca, mana şu olur:
Karada ve denizde bulunan ne varsa, cümlesi o salavati feyi okuyan kula dua ederler.
Bu hadis-i şerif, Resulüllah S.A. efendimla üzerine okunan lavat-ı şerifelerin faziletini anlatması yönünden pek önemlidir.
19. Hazret-i Ali b. Ebi Talib'den ra, naklen gelen bir rivayette; Resulüllah'ın S.A. şöyle buyurduğunu anlatmıştır:
«Bir kimse, cuma günü; bana yüz kere salavat-i şerife okur sa.. kıyariet günü muazzam bir nurla gelir. Onunla gelen nur, yara tılmışlara taksim edilse.. hepsine yetera
Bu hadis-i şerifin başındaki cümleden de anlaşıldığı thi ravi Ha. Ali'dir. Allah ondan razı olsun.
Hz. Ali ra. Resulüllah S.A. efendimizin amcası Ebu Talib'in oğ ludur. Ayrıca Hz. Ali için:
-Kerremellahü vechehu. (Allah yüzüne keremler saçam.)
Övgüsü de kullanılır. Allah-u Taala'nın rızasını dilemekten bas ka böyle bir tazim ifadesindeki manayı şöyle anlattılar:
Çocuk yaşında iman şerefi ile müşerref olmuştur; hiç bir se kilde putlara tapmamıştır.
Hz. Ali'nin r.a. menkıbesi çoktur. Hepsinin buraya alınması mümkün değildir.
Sübhan olan Yüce Hak, Resulüllah'ın S.A. ve cümle ashabının şefaatını bize nasib eylesin.. Bu hadis-i şerifi Ebu Nuaym çıkarıp Hilye'sinde rivayet etmiştir.
Bu hadis-i şerifte, yaratılmışlar cümlesine; insanları, cinleri ve melekleri de katmak gerekir
20. Gelen haberlerin birinde şöyle anlatıldı:
Arşın SÜTUNUNA şöyle yazılmıştır:
«Bana MÜŞTAK olana merhamet ederim. Benden bir dilekte bu lunana, istediğini veririm.
Bir kimse, Muhammed'e salavat okumayı vesile edip bana yakın lık bulursa.. günahları, köpüren deniz dalgaları kadar olsa dahi, onu bağışlarım.»
Rivayet edildiğine göre: Arş-ı azimin üç yüs altmış sütunu var dır. Her sütunun genişliği, bu dünyanın yetmiş bin katıdır. Bir sü tunla, diğer sütun arasında altmış bin sahra vardır. O sahraların her birinde altmış bin âlem vardır. O altmış bin âlemin her biri; yeryth zünde bulunan insan ve cinne mensup olanların toplamı kadardır.
Yukarıda anlatılan rivayeti, Kazi Beyzavi Rh. anlattı
ال بين الفلمَات وَاللهُ لَهُ ثَواب ذلك كله .. وَعَنْ عَلى ابن ابي طالب رضا الله الَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ عَلَى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ من صلى على يوم الجمعة مائة مرة جاء يوم القيسي وَمَعَهُ نُورُ لَو ذَلِكَ النُّور بينَ الخَلْقَ كُلهم توسعه ، ذكر في بعض الاختبار مكتوب على شاق المَنِ اشْتَا قَالَى رَحِمَهُ وَمَنْ سَالَى اعيتُهُ وَمَنْ تَبَالَي بِالصَّلوة عَلَى مُحَمَّدِ غَفَرْتُ لَهُ ذُبُوهُ وَلَوْ كَانَتْ مِثْلَ رَبَّدَا العين . وَرُوِيَ عَنْ بَعَضُ الصَّحَابَةِ رَضْوانُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ اجمعين نَةٌ قَالَ مَا مِنْ تَجْلِسٌ يُصَلَّى فِيهُ عَلَى عُد صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَّا قَامَتْ مِنْهُ وَالَّةٌ طَيِّبَةٌ حَتَّى تَبْلُغَ عِنَانَ السَّمَاءِ فَيَقُولُ الْمَلائِكَةُ
19. Ve an Aliyy'ibni Ebi Talibin radiyallahü anhü kale kale Resulülla hi sallallahü aleyhi ve sellem:
Men salla aleyye yevm'el cümuati miete merretin cae yevm'el kıyameti ve maahu nurün lev kusi me zalik'en-nurü beyn'el halkı külli him levesiahüm
41
20. Zükire fiba'zil ahbari mektu bün alá sak'ıl-arsi:
Men iştaka ileyye rahimtühu ve men seeleni ataytühu ve men takar rabe ileyye bis-salati alá Muhamme din gafertü lehu zünubehu ve lev ka net misle zebed'el-bahri.
21. Ve ruviye anba zis-sahabeti rıdvanüllahi aleyhim ecmain ennehu kale:
Ma min meclisin yusalla fihi alâ Muhammedin sallallahü aleylu ve selleme illå kamet minhü raiha tün tayyibetün hatta teblüğa ina n'es semai feyekul'ül-meläiketü
19. Hazret-i Ali b. Ebi Talib'den r.a. naklen gelen bir rivayette: Resulül lah'ım S.A. şöyle buyurduğu anlatılmıştır:
«Bir kimse, cuma günü; bana yüz kere salavat-ı şerife okursa.. kıyamet giünü muazzam bir nurla gelir. Onunla gelen nur, yaratılmışlar arasında taksim edilse.. hepsine yeter.s
20. Gelen haberlerin birinde şöyle anlatıldı:
Arşın sütununa şöyle yazılmıştır:
Bana müstak olana merhamet ederim. Benden bir dilėkte bulunana istedi-ğini veririnı.
Bir kimse, Muhammed'e salavat okumayı vesile edip bana yakınlık bulur-sa.. günahlarını, köpüren deniz dalgaları kadar olsa dahi, onu bağışlarım.
21. Ashab-ı kiramdan bazısı şöyle anlattı: (Allah onların hepsinden ran olsun.)
Resulüllah S.A. efendimize salavat-ı şerife okunan her meclisten; o ka dar güzel bir koku yükselir ki, semanın ortasına kadar ulaşır. Bunu duyan me lekler söyle derler:
Nitekim, bu mana bir hadis-i şerifte de anlatıldı.
Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Hiç biriniz ameli ile cennete giremez. Ancak, Allah'ın rah
meti ile girer. (1)
Bunu duyan ashap sordu:
-Ya Resulellah, siz de mi amelinizle cennete giremezsiniz?,
Buna cevap olarak, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
Evet, ben de amelimle cennete giremem; ama, Allah-ü Tan-la'nın rahmeti beni sarmıştır. Tıpkı kına giren bir şeyi, kının sardığı gibi.. beni de Allah'ın rahmeti öyle sarmıştır.» (2)
Yine Ebu Nuaym Rh. Hilye'sinde; Enes'ten ra. naklen, Resu-Jüllah'ın S.A. şöyle buyurduğunu anlatmıştır:
«Allah-ü Taâlâ meleklerine hitaben şöyle buyurdu:
-Kullarımın amellerine ait deftere bir bakın; hangi kulum benden cenneti istiyorsa.. ona rahmet edip cennetimi vereyim. Hangi kulum, cehennemden sığınmış ise.. onu da azabımdan emin ede-yim.» (3)
Şerhi yapılan bu hadis-i şerifte; bilhassa, Resulüllah S.A. efendi mize okunan salavat-i şerife, Allah-ü Taåla'ya yakınlık bulmaya bir vesile olduğu açıkça anlatılmaktadır.
21. Ashab-ı kiramdan bazısı şöyle anlattı:
Resulüllah S.A. efendimize salavat-ı şerife okunan her meclis
(1) Bu hadis-i şerif, metinde değil; serhte geçer.
(2) Bu hadis-i şerif, metinde değil; serhte geçer.
(3) Bu hadis-i şerif, metinde değil; gerhte geçer.
ten; o kadar güzel bir koku yükselir ki, semanterieuna kadar la str. Bunu duyan melekler öyle deser
Bu, Resulüllah'a okunan salivat meclisinden grára kukadar le bir mana vermek mümkündür çıkan grad koles için, şöy
sonra, yerin tavanı gibi duran semaya doğru yükselir O güzel koku, kürrei arın her yanıra dédurar. Bundan
Melekler, o salavattan yükselen kokuyu ruhaniyetleri yolundan alırlar. Ve.. Resulülish B.A. efendimize salavat, diğini birbirlerine söylerier.
22. Bazı haberierde şöyle anlatıldı:
Mümin olan bir erkek kul, yahut mümine slan kadın kal; Re sulüllah 3.A. efendimize salávat okumaya başladığı raman: Sema k pıları ve PERDELER ona açılır. Arşa kadar, kapalı hiç bir yer kal maz. Semalarda bulunan meleklerden eksiksiz olarak her biri Resu Jüllah S.A. efendimize salavat getirir, yeryüzünde o salávala başin yan, kadın veya erkek mümin kul için mağfiret talebinde bulunurlar. Allah-ü Taäli'nın dilediği kadar..
Yukarıda anlatılan metin cümlede:
PERDELER.
Diye bir kelime geçti. Bunun Arapça aslı:
SÜRADİKAT.
Lafzıdır. Bu lafız, SÜRADİK'in çoğuludur. Türkçe manası:
LER. PERDELER'dir. Bilhassa, bir şeyi bütünüyle saran PERDE-
Demeğe gelir. Burada murad olan mana, yüce arışı saran perde-lerdir.
Şöyle rivayet edildi:
Yüce arşın, anlatılan manada altı yüz bin saran perdesi var-dır. Onların her biri, ayrı bir cevnerdendir. Her perdenin kalınlığı da, beş yüz senelik yoldur. Ayrıca her perdenin arası dahi, beş yüz senelik yoldur.
İşte.. yukarıda anlatılan bütün perdeler; kul Resulüllah SA efendimize salāvat okumaya başlayınca açılır. İçinde bulunan melek-ler de, hen Resulüllah'a salåvat okurlar; hem de salavata başlayan kul kim olursa olsun, Allah-ü Taálá'dan bağışlanmasını dilerler.
*
23. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bir kimseye, işin bitmesi zorlaşırsa.. bana salavat okumayı çoğaltsın. Çünkü: Bana okunan salavat; HUMUM, GUMUM, KÜRUB cinsi sıkıntıları giderir. Rızıkları artırır. İşlerin hayırla bitmesini sağlar.»
Bu hadis-i şerifte; HÜMUM, GUMUM, KÜRUB şeklinde üç ka palı kelime geçti. Bunların açılması gerekir.
Bamlarına göre Bunlar birbirinin manasını pekiştiren üç kelime olup dçü de
Tasa ve hüzün.
Demeile gelir. Bazıları da, bunların üçü arasında fark olduğunu
söylediler. Şöyle anlattılar: HOMUM, gelecek samanda olacak islere dair hüzün için söylenir
GUMUM. ne icin olursa olsun, ne zaman olursa olsun; mutlak hüzne göre kullanılan bir tabirdir
KORUN, olup biten bir işten dolayı çekilen hüzne söylenir.
Bu anlatılan cümlelerden hâsıl olan mana şudur:
Bir kimsenin gamı olduğu; bir musibete uğrayıp mahzun ol. duğu: istikbaide çarpılmaktan korktuğu bir musibetten ötür mah Fun olduğu zaman: Salavat-ı şerife ile meşgul olursa.. Allah-ü Taala kulu, okuduğu salavat-ı şerife hurmetine, anlatılan bütün sıkıntı lardan emin kılar. Derdi, gamı, hüznü kalmaz; gider.
Aslında; anlatılan bütün sıkıntılardan halås eden, Allah-ü Tan JA'dır. Ama, salavat-ı şerite de onun kurtarmasına bir sebeptir. Sala-vat-i şerifenin anlatılan sıkıntıları kaldırması mecazidir.
Bir de, rızkın artması var ki, onu da biraz açmak gerekir. Rız-kın, kısaca manası şudur:
Allah-ü Taala'nın kuluna bir ihsanda bulunduğu; kul dahi onunla faydaiandığı bir şey.
Bu arada şöyle bir şey sorabilirsin:
Rızık ezelde mukadder olduğuna göre; onun salavat-ı şerife ile artıp eksilmesi nasıl olur?.
Bunun cevabı şudur:
Rızık ezelde takdir olunduğu gibi; rızkın artması için, sebep-ler de halk olunmuştur. Kul, o sebeplere yapıştığı takdirde; takdir icabı rızkı artar.
Nitekim, Resulüllah S.A. efendimizden; gerek söz, gerek fill ola-rak, çokça rivayet edilmiştir ki: Rızkın artması için, çeşitli sebepler vardır; kul o sebeplere tevessül ettiği takdirde rızkı artar. Hatta, Ce-
laleddin-i Süyuti bu hususta müstakil bir kitap yazmıştır. Bu anlatılanların dışında, rızkın artması için çok cevaplar var-dır. Tafsili bu kısa şerhe uygun düşmeyeceği için beyan etmedik.
Hasılı: Salavat-ı şerifeye devam edenlerin, dünya ve âhiret işleri asan olur. Dertleri ve gamları gider. Allah-ü Taala, onların muradla-rını ihsan eder, gönülleri mesrur olur.
24. Rivayet edildiğine göre; salih zatlardan biri, şöyle anlattı:
- Benim bir komşum vardı. NESSAH idi. Eceli geldi; vefat etti. Sonradan, onu rüyada gördüm ve sordum:
منا مجلس سُلَى فِيهِ عَلَى عَلى صَلَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَسلم ... لك في بعض الأخبار الالْعَبْدَ المُوا من او الامَهُ الْمُؤْمِنَة إِذَا تَنَا بِالصَّاوَة عَلى مُحَمَّدِ لى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَتَ لَهُ أَبْوَابُ السَّمَاءِ والشراء قَاتُ حَتَّى إِلَى العَرْشِ فَلا تبق ملاك في السمواتِ الا صلى عَلَى مُحَمد وَيَسْتَغْفِرُونَ لِذلِكَ العبدا والامَةِ مَا شَاءَ اللهُ .. وَقَالَ صَلَّى اللهُ بالصَّلوةَ عَلَى فَإِنَّهَا تَكْشِفُ الهُمُومَ وَالْعُمُوم والكُرُوبَ وَتَكَبَرُ الْأَدْنَاقَ وَتَقْضِي الحوائج " وَعَنْ بَعضِ الصَّالِحِينَ الرُ قَالَ كَانَ لا جَارُ نَتَاخُ فَمَاتَ فَرَأَيْتُهُ فِي الْمَنَامِ فَقُلْتُ لَهُ مَا فَعَلَ اللهُ بِكَ فَقَالَ غَفَرَ لِي فَقُلْتُ غَمَ ذَلِكَ فَقَالَ
45
haza meclisün sulliye fihi alá Muhan medin sallallahü aleyhi ve sellem.
22. Zükire fiba'z'll ahbari
Ennel abd'el mü'mine evil-e met'el mü'minete izn bedee bis sala ti ala Muhammedin sallallahü aleyhi ve sellemo fütihat lehu ebvab'üs semai ven süradiketi hatta ilel arşi fela yeb ka melekün fis-semavati illa salla ala Muhammedin ve yestağfirune lizalik el-abdi evil-emeti maşaallah.
23. Ve kale sallallahü aleyhi ve sellem:
Men asürət aleyhi hacetün felyüksir bis-salāti aleyye fe inneha tekzif'ül hümume vel gunume vel-kü rube ve tükessir'ül-erzaka ve takdil havale
24. Ve an ba'z'is salihine enne
hu kale:
Kane li carün nessahün fema te ferceytühu fil-menami fekultü le-hu:
Ma faalellahü bike?.
Fekale:
Gafereli.
Fekultü:
Febíme zalike.
Fekale:
-Bu, Resulüllah'a okunan salavat meclisinden gelen kokudur.
Bazı haberlerde şöyle anlatıldı:
Mümin olan bir erkek kul, yahut mümine olan kadın kul; Resulüllah S.A. efendimize salavat okumaya başladığı zaman: Sema kapıları ve perdeler ona açılır. Arşa kadar, kapalı hiç bir yer kalmaz. Semalarda bulunan meleklerden eksiksiz olarak her biri Resulüllah S.A. efendimize salávat getirir; yeryüzünde o salávata başlayan, kadın veya erkek mümin kul İçin mağfiret talebinde bulu-nuriar. Allah-ü Taálá'nın dilediği kadar.
23. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bir kimseye, İşin bitmesi zorlaşırsa.. bana salavat okumayı çoğaltsın. Çünkü: Bana okunan salavat; hümum, gumum, kürub cinsi sıkıntıları giderir. Rızıkları artırır. İşlerin hayırla bitmesini sağlar.»
24. Rivayet edildiğine göre; salih zatlardan biri, şöyle anlattı:
Benim bir komşum vardı. Nessah idi. Eceli geldi; vefat etti. Sonradan
11551. Denetimsiz bir ülkenin denetmeni tüccardır.
1434. Ekmeği olursa tuzu olmaz, tuzu olursa ekmeği olmaz, evi oluna ağılı olmar. ağılı olursa evi olmaz.
14335 El ele verilince, adamın evi yapılır.
1036. Ekle ettiğini söyleme, yitirdiğini söyle!
14357. Eşek, üzerinde oturduğu çamurlu suyu içer.
14358. Evde huzursuz bir kadın, cinlerden daha kötüdür.
14559. Gelin, adamın şeytanıdır.
14580 Gerçeğin gemisini rüzgâr yürütür. Güneş tanrısı (adaletin koruyucuna) ona bir liman arar. Kötüluğün gemisi de rüzgârda yürür, ama Güneş tanrısı onlan kumlara götürür.
14561. Herkese bir pay verilirse, benim payım "talihsizlik" olur. Suya girsem. bozulur. Bahçeye girsem, yemişler kızarır. Ölmeye mahklimaz, harcayalim Uzun yaşayacağız, biriktirelim.
Karaciç, No. 1821, s. 117.) 14523, Yenilmiş asker gibi gider. (Bulgarca benzeri var. Idu kao razbiyena voyaka
14524, Yumurta gibi beyaz. (Bulgarca benzeri var. Biyelo kao yaye. Karacic, No. 216, s. 15.)
14525, Yumurta taşa dokunursa, vay yumurtanın haline: taş yumurtaya dokunursa, yine vay yumurtanın haline. (Türkçe, Bulgarca, Yunanca benzerleri var Karaciç, No. 1923, s. 124.)
14526. Yükseklerde uçan, alçaklara düşer. (Bulgarca benzeri var. Sto visoko leti, no nisko pada. Karaciç. No. 7182, s. 447.)
14527. Zanaatım neyse, marifetim de odur.
14528. Zarar, en akılsızın bile gözünü açar.
14529. Zararlı ot, çabuk büyür.
SİCİLYA ATASÖZÜ
14530. Kendini umutla besleyen insanlar şişmanlamaz.
SİYAM ATASÖZLERİ. Bak: TAYLAND ATASÖZLERİ
SLOVAK ATASÖZLERİ
14531. Alışkanlık, demirden bir gömlektir.
14532. Insanlar ile eşekler, kulaklarından tutulmalı.
SLOVEN ATASÖZLERİ
14433. Boş lafla, cep dolmaz.
14534. Her zaman, kendi yükünü (kaygısını) getirir.
14535. Insan kendi kendine utanmazsa, hiç kimse onu utandıramaz.
14536. İyi koyun çok melemez, ama çok yün verir.
14537. Onurun, yasanın, gözün şakaya gelir yanı yoktur.
Kim marifetullah sırrına ererse, kendisim Allattan ataupun bar jeyden yuz çevirir. Dadem
KILLET-I TAAM
Açık, bulut gibidir.
Kiy az yemeye riayet edince, kalbi hikmet yağmurları yağdırma ya başlar chase t
Allah Teáladan beni yeme-içme ve zevce ihtiyacından kurtar masını istemeyi düşündüm, sonra kendi kendime
Allah Teáladan böyle bir şey istemek benim için nasıl caiz olabilir kitt Rasûlullah böyle bir şey istememişt» dedim ve bu düşüncemden vazgeçtim (Yani bu insani vasıfların tamamen yok edilmeyip riyèzat içinde terbiye mesi gerekir.) (Kapel de 57MV
Bayezid Bistami Hazretleri, bir yolculuğu esnasında mola vererek bir ağaç al unda yemek yemiş, sonra yoluna devam etmişti
Epey bir müddet sonra torba-sının üzerinde dolaşan bir karınca gördüğünde çok üzüldü. Karıncayı vatanından ayırmış olmanın derin hüznü içerisinde derhål geri döndü ve yemek yediği mekâna varıp o karıncayı yerine bıraktı.
Tasavvuf, Halık'ın şefkat nazarıyla mahlūkāta bakış tarzı kazana-bilmektir.
ÜÇ MERHALE
Ilk hacca gittiğimde sadece Kabe'yi gördüm.
İkinci gidişimde hem Kabe'yi hem de Kabe'nin Rabbini gördüm
Üçüncəlişimde ise sadece Kabe'nin Rabi ördüm. (HaMahcüb, s. 319)
"Muhakkak ki helal belli, haram bellidir Lakin aralarında hela le de harama da benzer supheli şeyler vardır ki onları insanların co ğu bilmezler. Supheli seylerden kaçınan bir kimse; dinini, insani kiymetini korumuş olur. Supheli şeylere dalan bir kimse ise harama düşme tehlikesindedir O tıpkı sınır kenarında hayvan otlatan bir coban gibidir ki; nerede ise yasak yerde otlatacak... Bilin ki; her hü-kümdarın girilmesi yasak bölgeleri vardır Allah'ın, çiğnenmesini ya sakladığı hududlar da haramlardır " (Buhari, İmăn, 39)
Kalbleri, Allah'ın emrine itaat, teslimiyet ve rıza halinde olan vücüd-lar, bir hayır ve feyz menbaı olur. Bunun zıddına, haramlardan hattä şüpheli şeylerden bile korunmayan kalblerin vücüdları baştan ayağa bir kötülük barınağı ve ahlaksızlık yuvasına döner
Bu titizlik ve hassasiyetin ehemmiyeti husūsunda şu misäller ne ka-dar İbretlidir
Bir gün Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahu anh-, çok acıkmıştı. Hiz-metçisi yemek getirdi. Ebü Bekir -radıyallahu anh, yemekten henüz bir lokma almıştı ki hizmetçi:
"-Elendim! Size sunduğum yemeği nereden getirdiğimi sormadan yemezdiniz. Bugün size ne hal oldu ki sormadınız?" dedi.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahu anh- telaşla
-Eyvah! Açlığımın şiddetinden sormayı unuttum; nereden getir-din?" dedi.
Hizmetçi
"-Cahiliye devrinde tanıdığım bir aile vardı. Onları ziyarete gitmiş derdi." deyince Hazret-i Ebû Bekir: tim. Meğer düğünleri varmış. Belki yersiniz diye bu yemeği onlar gön-
--Az kalsın beni helāk ediyordun!" dedi ve parmağını boğazına ta karak tüm eziyetine rağmen o bir lokmayı çıkardı.
Hizmetçi:
yallahu anh-Bu kadar eziyet bu bir lokma için mi?" devince Ebû Bekir -radı-
Eğer o lokma ancak canımla beraber çıksaydı, onu yine çıkarır dım. cevabını verdi.
Hızır -aleyhisselâm'ın, meşhür Hak dostlarından biri olan Abdülha lık-1 Gucdüvāni kuddise sirruh'u ziyaretinde gerçekleşen şu muhāvere de pek ibretlidir. Hızır aleyhisselam, Abdülhalık-ı Gucdüvani'nin ikrām ettiği yemekleri yemez ve sofradan kendisini geriye çeker. Abdülhälık-ı Gucdüvāni kuddise sirruh hayretle:
"-Evet, helal lokmalardır, läkin pişiren öfke ve gafletle pişirmiştir."
der.
Görüldüğü üzere yenilen bir yemeğin helal olup-olmamasının ya-nında hangi hålet-i rühiye ile pişirildiğinin dahi insanın hål, hareket, muämelät ve ibadetinin rühäniyetine tesir etmesi; gıdalar karşısında ta-kınılması gereken tavrın ehemmiyet ve nezaketini ortaya koymaktadır.
Gıdalar husūsundaki bu hassasiyet, salih insanları çarşı, pazardan aldıkları gıda maddelerini, evlerine kapalı bir sürette taşımaya sevket-mıştır Zira alınan bir gıda üzerinde "takılı gözler" kalmamalı ve gıdalar-dan umulan gücün hareketlere vereceği halet içinde ihtiyaç sahiblerinin iç çekişlerinin, gariblerin ve mahrûmların mahzün nazarlarının menfi te-sirleri bulunmamalıdır.
Haram ve şupheli olan şeylerden titizlikle ictināb etmenin yanında, helal nimetleri istīmål ederken de, tasarruf dengesini iyi muhafaza et-meli ve israftan kaçınmalıdır. Ayet-i kerîmede:
"Bir de akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver! Gereksiz yere de saçıp savurma! Zirá böylesine saçıp savuranlar, şeytan-ların arkadaşlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür" (el-İsra 17/26-27) buyurulmaktadır.
Cenab: Hakk'in lutfettiği ikramların en büyüklerinden biri de insanı
Kur'ân'a muhatab kılmasıdır.
Rüh ve bedenin gerçek huzür ve sükünuna äid mükemmel ölçüler. sadece Kur'an-ı Kerim'in feyizli muhtevâsında mevcüddur. İnsanın se-ådet ve selåmeti, bu ideal ölçülerden aldığı hisse nisbetinde mümkün olur. Kur'an'ın rühäniyetine sığınmayıp ona sırt çevirmenin neticesinde muväzenesini kaybeden bir kimse, insanlık haysiyetine yazık etmiş, bu nimete näiliyet karşısında en dehşetli bir nankörlüğe sürüklenmiş, hevă ve heves girdaplarında kendisini heläk etmiş demektir.
Kur'an, kanayan rühlara, yorgun gönüllere şifa ve teselli bahşedici ilähi hikmetler menbaıdır. Dehşetengiz ve kaçınılmaz "ölüm" gerçeğini dahi mü'min bir kulun Rabbine kavuşmasında yegâne vuslat vasıtası olarak bir "şeb-i arûs" (düğün gecesi) hükmünde karşılayabilmenin ölçü lerini takdim eden ilâhî bir lutuftur.
Kur'ân, "gönül insanı" için derin bir tefekkür hazinesidir. Kur'an'ın rühāniyetinden uzak kalmanın neticesi mutlak ve ebedi bir hüsrândır. Kur'an'daki hikmet, ibret ve esrär deryasından gäfil kalanlar için Ce-nab-ı Hak şöyle buyurur:
"Onlar, Kur'ân'ı inceden inceye düşünmezler mi? Yoksa kalbleri üzerinde üst üste kilitler mi var?" (Muhammed 47/24)
Kur'an-ı Kerîm, zat-ı ilahiye aid esmânın kaffesinin bizim idrāk dün-yamıza kelām süretinde aksettirilmiş bir tezahürüdür.
Onun mānālarını belirtmek için yapılan tefsir ve tercemeler, uçsuz susta Hazret-i Mevlână şöyle der: bucaksız bir denizden kabımızın hacmi kadar su almaya benzer. Bu hu-
"Kur'ân-ı Kerim'in zahirini bir miktar mürekkeb ile yazmak müm-kündür. Sırlarına ise, misilsiz deryālar, sähilsiz denizler kifayet etmez!..."
Cenab-ı Hak da âyet-i kerimede Kur'ân-ı Kerim'in sonsuz ihtişamı-nı şu şekilde ifade buyurur:
"Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizler de arkasından yedi deniz katıl (-arak mürekkep ol)sa yine Allah'ın sözleri (yaz-makla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet så-hibidir." (Lokman 31/27)
Kalbimizin; Kur'ân'ın rühāniyetinden feyz alarak hikmet ve sırlarla dolabilmesi, ancak onu okurken sähib olduğumuz kalbi seviyeye bağlı dır. Bu sebeple Kur'ân'ın hakikatine väsıl olabilmek için kalbe irtifå ka-zandırmak bir zarûürettir. Zīrā bir hidayet rehberi olan Kur'ân-ı Kerim. kendisine yaklaşanın, kalbi niyet ve durumuna göre irşāda da idlåle de götürebilecek bir mahiyet taşır.
Gerçekten Kur'ân-ı Kerîm, kıyamete kadar beşeriyyetin ihtiyaçlarını karşılayabilecek kemälät, hakikat ve esrarı muhtevi bulunmasıyla da muhteşem bir kılavuz hüviyetindedir.
Kur'ân-ı Kerim, rehberliği kıyamete kadar devam edecek olan ilahi bir kitab olduğundan, onun gölgesi altındaki her mü'min de ölümün ebediyyet kapısı aralanarına kadar Kur'ân hükümlerine ve Kur'ân hayatı-na sadık kalmak mecbūriyetindedir. Bu dünyada kalbi seådet ve selä-met, âhirette ise Cenab-ı Hakk'ın rızasına nail olarak ilahi nimetlere garkolmak ancak bu süretle mümkündür.
Kur'an-ı Kerim'den layıkıyla istifadenin birinci şartı ona ihtiram ile yaklaşmaktır. Çünkü o ihtiram Kur'ân'a atfedilen ehemmiyetin bir teză-hürüdür. İslâm tärihinin asr-ı seådetten sonra en seviyeli devri olan Os-manlı'nın böyle bir Kur'ân'a ihtiram bereketiyle vücüda gelmiş olduğu unutulmamalıdır. Gerçekten o devletin veli bānīsi Osman Gazi Hazretle rinin, Şeyh Edebali hänesinde bir geceyi duvarda asılı Kur'an'a hürmet-sizlik olacağı düşüncesiyle uykusuz geçirmiş olduğu pek yaygın bir tarihi rivâyettir. Diğer taraftan ona abdestsiz el sürülememesi husūsundaki di-ni esas da ihtiramın vücüb ve ehemmiyetini gösteren bir esastır.
Kur'ân-ı Kerim'i karın hizasından aşağı bir mevkide tutmamanın İs-lâmî adab içindeki ehemmiyeti de mâlumdur. Diğer taraftan Kur'an-ı Kerim'i yalnız okumak değil, yazılarına bakmanın bile ibadet sayılması,
onunla ünsiyyetin bir vasıtası olduğundan makbül ve hatta sevåb sayil. mıştır.
Buna göre Kur'ân-ı Kerim'e hürmette kusur etmemeye çalışmalı ve onu mümkün olduğu sıklıkta az da olsa- okumayı adet häline getirmell. dir. Üstelik, ilk Kur'ani emrin «» yani "Oku!" süretinde värid olma sındaki hikmet de hiç bir zaman hatırdan uzak tutulmamalıdır. Bu oku ma keyfiyetinin ehemmiyeti şununla da sabittir ki kıraatsiz namaz sahih değildir.
Bütün bu ölçüler dikkate alındığında Kur'ân-ı Kerim'le ünsiyetin ha yatımızda büyük bir yer işgal etmesi lazım geldiği kolayca anlaşılır.
4- İbadetleri Huşü ile Eda Etmek
İbadetler, kulun Rabbiyle ezelde yaptığı ahde, vefa üzere bulundu ğunu gösteren bir sadakat isbätıdır. Kulluk şartları içinde O'na en çok yaklaştığı vuslat demleridir. İnsanın dünyevi meşgalelerine aid tüm dert-lerini gönlünün dışına iterek yalnız sahibi için bir şeyler yapabilmenin huzûruyla rühunu dinlendirip güçlendirdiği husüsi bir alemdir. Çünkü namazda eller kulaklara götürülerek alınan tekbir "herşeyin arkaya atılıp doğrudan doğruya Allah'a teveccüh etmenin" ifadesidir. İbadetler, ölüm ötesinin kaygı ve endişelerinden azad edebilecek en müessir şifa ve te selli kaynağıdır. Ebedi âlem için yapılacak yatırımların yegane yolunun içinden geçtiği bir rüh iklimidir. Bu vasıflarıyla ibadetler, kalbi muväzene ve selametin termini yolunda aslå ihmal edilmemesi gereken bir lazıme dir.
İbadetlerin arzu edilen neticeyi hâsıl etmesi için huşü ile edası şart tır. Huşü ise kalbi huzür ve sükün ile, sevgi ve korku duygularının bera berliğinde ilâhî huzûra durabilmektir. Huzûrunda bulunduğu yüce Sulta nın haşyetiyle ağyår ile ihtilättan kesilmek, yalnız O'nunla olmak ve yal nız O'na ibadet için yaratıldığının şuuruna ermektir.
İbadetler içinde en ihtişamlı ve şümüllü olanı ise "namaz"dır. İnsana kazandırdığı rühi meziyetler itibariyle namazın yerini tutabilecek hiçbir ibadet yoktur. Namaza duran bir kimse, ondan başka hiçbir şeyle meş
gül olamaz. Namaz onu, her türlü alakadan keser. Hakk ile başbaşa tâ rifsiz bir vuslat yaşatır. Diğer İbadetlerdeyse hål böyle değildir. Mesela oruçlu biri, pazarda müşteri de olur, satıcı da... Hac eden de kezå böy ledir. Ama musalli, ne satıcı olur, ne de alıcı... O, sådece musallidir. Ya ni maddesi de mānāsı da, huzür-i ilāhīdedir.
Dosdoğru kılınan namaz, onu kılana verdiği feyiz ve rüh ile mü'mini nefsäni temayüllerin girdabına düşmekten kurtarıp, daima ilahi huzurda ve murakabe altında bulunduğu şuuruna taşıyan faziletli bir ibadettir. Ayet-i kerimede hakkıyla edå edilen bir namaz için:
... و أقم الصلوة " إن الصلوة تنهى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ ... (١٥)
"Namazı devam üzere kıl! Gerçekten namaz, fahşadan yani çirkinlik, edebsizlik, fuhşiyat ve münkerden; aklın ve dinin be-ğenmeyeceği uygunsuzluk ve günahlardan men eder." (el-Ankebut 29/45) buyurulur.
Namazın kötülüklerden alıkoyması keyfiyeti, hem namazdan evveli-ne ve hem de sonrasına şamildir. Eğer namaz kılan kimsede böyle bir muhafaza görülmüyorsa, o gerçek mānāda musalli değildir.
Ayet-i kerimede bu şekilde namaz kılanlar hakkında värid olan ilähi te'dib (edeplendirme) muhatabları için ne acıdır:
"Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını cid-diye almazlar! Onlar, gösteriş yapanlardır; hayra da mâni olur lar." (el-Mäün 107/4-7)
O halde kim ki, namazını tädil-i erkäna riâyet ile kılmaz, huzûr-ı ilā-hide bulunduğundan habersiz olur ve aklı-fikri ticaretine veya başka dünyevi meşgalelere takılı kalırsa, onun kıldığı namaz, kendisinden bek-lenen füyüzâtı häsıl etmez. Böyle namazlar yasak savma kabilinden sa-dece borcun îfâsını temin eder.
Cenâb-ı Hak, hakiki ve ideal mānādaki bir namazı âyet-i kerime'de şöyle ifade buyurur:
قد افلح الْمُؤْمِنُونَ (۱) الَّذِينَ هُمْ فِي صلاتهم خَاشِعُونَ (7)
Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir: onlar ki, namazla. rında huşü içindedirler..." (el Mü minün 23/1-2)
Hazret-i Ali -radıyallahu anh- namaza durduğunda benzi sararır, kendi vücüdu dahil her şeyden sıyrılırdı. Bir muhårebede mübarek aya ğına batan okun çıkarılması için namaza durmuştu. Zīrā bu takdirde onun çıkarılışındaki ızdırabı hissetmeyeceğini biliyordu. Lakin bu ölçüde dünya ile alakayı keserek namaz kılabilmek kaç kula müyesserdir? Na maza bu vasıf ve mükemmellikte kılamayanlar ye'se kapılıp onu terk et-meye kalkışmamalıdırlar. Zira, asgariden borcu ödemeye yarayan o şek li namazları devam ettirdikçe her musalli birgün bu istikāmette az veyå çok bir kemåle ulaşır.
Her gün belli vakitlerde eda edilen beş vakit namaz, insanın zama-nını bir programa täbi kılarak, ona hayatta bir nizam üzere yaşama alışkanlığı kazandırır ve mes'üliyet duygusunu kuvvetlendirir. Hayatı, ähenk ve insicâm üzere olmayan bir insanın iç aleminde denge, huzür ve sükün üzere bulunmasından söz edilemez. Bunun yanında namaz månen de, imāna sağlam bir muhafaza, tefekküre derinlik, korku anla-nna teselli, neş'e zamanına lezzet teşkil eder. Rühāniyete destek, kalbe neş'e ve safiyet veren, ilahi ünsiyeti artıran feyz ve bereketlerle dolu bir ibädettir.
Hayat mücadelesinde zarûrī olan "sabır, irāde, nefsânî arzulara mu-ibädet de oruçtur. kåvernet" gibi hallerin takviyesiyle ahlakı mükemmelleştiren diğer bir
"Oruç", asli gâyesi itibariyle däimi bir ibadet şuuru içinde nefs en-gariye indirebilmektir. geline karşı mücadele etmek ve onu kontrol altında tutarak tesirini as
Yine oruç; insanı, sabr ü sebat, kanāat, hale rıza ve meşakkatlere karşı metanet gibi ahlâki faziletlere erdirmekle beraber, mahrûmiyyet ve açlıkla nimetlerin kadrini hatırlatır. Zengin fakir herkese açlığı tattırmak süretiyle onları eşitler. Bu vesileyle varlıklı insanlara yoksul, aç ve sefil insanların halini hatırlatıp yardım hislerini geliştirir. Binnetice Insanların
birbirlerine karşı mevcüd olması gereken şükran duygularını takviye eder.
İråde terbiyesi için onıçtan daha müessir olabilecek bir başka usül mevcüd değildir. İrâde ise, insandaki tabii ve nefsânî temayüllerin aşırılık ve azgınlıklarına karşı koyabilmenin temel vasıtalarından biridir.
Hazret-i Mevlâna -kuddise sirruh- ebedi ålemin nimetlerine nail ol mak için bu dünyada az yemek gerektiği husüsunda şöyle buyurur:
"Insanın asıl gıdası, ilahi aşk ve hikmettir. Bu sebeble ona haddin-den ziyāde ten gıdası vermek muvafık değildir."
"İnsan, asıl rûhânī gıdâsını unutup ten gıdasının endişesine düştüğü için huzursuzdur. Çünkü doymak bilmez. İhtirasından yüzü sararmış. ayakları titremekte, kalbi telaşla çarpmaktadır. Halbuki nerede yeryüzü gıdası, nerede sonsuzluğun gıdāsı?!."
"Allah, şehidler için "rızıklandılar diye buyurdu. O manevi gıda için ne ağız, ne de beden vardır."
Orucun hakikatine ulaşmak ve rühāniyetinden istifade edebilmek için onu zedeleyebilecek ihmallerden şiddetle kaçınmak îcâb eder. Ha-dis-i şerifte buyurulur:
"Oruç, sadece yemek, İçmek vesäireden kesilmek değildir. Ka mil ve sevaplı oruç, ancak faydasız laftan, boş vakit geçirmekten, kötü söylemekten (dedikodudan) ve nefs-i emmârenin bütün temá yüllerinden vaz geçmektir. Şayet biri sana söver yahut sana karşı cá hilce herhangi bir harekette bulunursa, ona: «Şüphesiz ki ben oruç luyum!» de; sabret!" (Hakim, Beyhäki)
Nefsānī arzuları dizginleyerek irādeyi terbiye eden oruç ibadetinin yanı sıra, varlıklı insanların servete råm olma neticesinde meydana gele-bilecek muhtemel azgınlıklarına sed çekmek, muhtaçlarda da zenginlere karşı kin ve hased gibi menfi temayüllerin filizlenmesini engellemek, ic-timãî hayatı korumak ve fertleri birbirine muhabbetle bağlamak için. "zekât", farz kılınmıştır. İslām ictimai nizamında, fakir ve zengin arasın-daki denge ve muhabbeti temin, hased ve husümeti bertaraf etmek için
Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiğinden, kazancının helal veya haram olmasından, zekât, sadaka, hayır ve hasenat fasılların-dan Allah'ın huzūrunda ağır bir hesab verecektir. O, servetinin muay-yen bir kısmını fakirlere vermeye memür kılınmakla māli bakımdan bü yük bir imtihana täbidir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihan da kaza nıldığı takdirde rızâ-yı ilahiyyeye ve cennet nimetlerine nail olunabilir.
Zekat, Kur'ân-ı Kerim'de 27 yerde namazla birlikte zikredilir. Bu ka-dar çok zikredilmesi, ona atfedilen ehemmiyeti göstermektedir.
Zekât; imkânı olanın muhtác olana Allah'ın emrettiği belli miktar-daki bir borcudur. Kur'ân-ı Kerim'de:
"Säilin (dilencinin) ve mahrūmun (aşırı iffeti dolayısıyla isteyeme-yenin), onların (zenginlerin) servetinde mälum hakkı vardır." (ez-Zariyat 51/19) buyurulmaktadır.
Bu itibarla zekât, nisäb miktarından fazla malı olanların fakirlere karşı ilāhī bir vergi häline getirilip geride kalan mülkiyetin helal kılınma sıdır. Hem de zekât olarak alınan mülkiyet, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikal ettirilir. Böylece toplumda muvāzene, adalet ve ictimai ähenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenir. Mal, sahibine bütünüyle helal hale gelir. Bu gerçeği kavramak için de:
"...Zekâtı verenler (de temizlenip) felâh buldu." (el-A'la 87/14) âyet-i kerimesine bakmak käfidir. Zīrā zekâtın, kelime itibariyle "tezki-ye" yani "temizleme" mānāsına da gelmesi bu hususta calib-i dikkat bir nüktedir.
Zekat, Allah'ın zengine yüklediği asqari bir borctur. Halbuki buna iläveten infak ve sadakalarda bir nisbet konulmamış ve buna mukabil varlıklı kimseleri teşvik için de bunların karşılığı olan sevab -aynen oruç taki gibi qizli tutulmuştur. Cenab-ı Hak geçmiş ümmetlerden farklı ola-rak ümmet-i Muhammed'in seyyiatına (qünahlarına) bire bir, hasenatina (amel-i salihlerine) ise bire on karşılık verir. Buna ilaveten bire vedi yüze kadar hatta bundan da ziyade ecir ile mukābele gören ameller de vardır
Ancak, oruçla birlikte infākın karşılığı olan sevabın miktarı, teşvik için saklı tutulmuştur. Cenab-ı Hak ayet-i kerimede buyurur:
"Ey Peygamber!) Onların mallarından sadaka al; bununla on-tan (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin! Ve onlar duân, onlar için sükünettir (huzur kay nağıdır)." (et-Tevbe 9/103)
Ayet-i kerime muktezāsınca zekāt ve infākın, hem malı hem de kal-bi temizleyen iki cihetinin varlığı mevzubahistir.
Allah Teälä âyet-i kerimelerde ilahi bir tehdid ile şöyle buyurur:
"... Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcama-yanlar yok mu, işte onlara clem verici bir azabı müjdele!" (et-Tev
be 9/34)
"(Bu paralar) Cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki:) -İş-te bu, kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta oldu-ğunuz şeylerin (azabını) tadın!»" (et-Tevbe 9/35)
Buna göre malın muhabbetinin kalbe girmesiyle infāk edilme mezi-yetini kaybetmesi neticesinde muhtacın hakkı gasb edilmiş olur ve böyle haller için âyet-i kerimede hazin bir akıbete düçar olunacağı bildirilir.
Diğer taraftan sadece iki nimet için "fitne" täbiri kullanılmıştır. Bu iki nimet "evlåd" ve "mal"dır. Evládla birlikte mala äid muhabbetin kal-be nüfüz ve hakimiyet tesis etme tehlikesi Cenab-ı Hak tarafından:
"Doğrusu evladlarınız ve mallarınız sizin için bir fitnedir..." let-Teğäbun 64/15) şeklinde ifade buyurulmuştur. Bunları fitne olmaktan koruyacak olan keyfiyet, aşın muhabbeti firenlemek ve onları kalbe sok-mamaktır. Zekât, infåk ve sadaka gibi ilähi emirlere layıkıyla ittibä ede-bilmek, ancak ve ancak mal muhabbetini kalbde kökleştirmeyip onun bir "emânet" olduğu idrākiyle mümkündür.
Bu husustaki -yukarıda kısmen nakletmiş bulunduğumuz- ilāhī īkāz lar karşısında iyi düşünmeli ve zekâta ilāveten sadakalar ve infäklarla mecbūri olan kırkta biri de aşmaya gayret edilmelidir.
Sukredici ve cömerd zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insan luk şerefinde ve ilahi rızāda beraberdirler. Ancak İslam da kibirli, hasis zenginler ile buna mukābil sabırsız ve binnetice isyandan kurtulamayan fakirler zemmedilmiştir.
Zekât, mal ve servetin fiili şükür ifadesidir. Şükrün ise, nimeti artıra cağı bir va'd-i ilāhīdir. Allah Teålå buyurur:
"...And olsun eğer şükrederseniz, size olan nimetlerimi artı rırım..." (Ibrahim 14/7)
Nitekim Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem-, infâk et meyi çok severler ve teşvik ederlerdi. Bir hadis-i şeriflerinde:
"Inják et ey insanoğlu! Ki sana da infák edilsin..." (Buhari ve Mis lim) buyurmuşlardır.
Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, cömertliğin, bir müslümanın tabiat-ı asliyyesi haline gelmesini de çok arzu ederlerdi. Bu-yururlardı ki:
"Yalnız iki kişiye gibta edilir. Biri, Allah'ın, mal verip hak yolun-da harcamaya muvaffak kıldığı kişi, diğeri de Allah'ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yäni il-mini infåk eden) kimsedir." (Buhari ve Müslim)
Höläsa insan, yaratılışı itibariyle dünyaya meyyäldir. Dünya malı ise nefse câzip gelir. Ona aldananlar doymak bilmezler. Mal yığıldıkça insa nın hırsı artar, muhteris olur. Gözünü madde ve mal hırsı bürümüş olan insanda merhamet ve şefkat hissi azalır. İnfak etmek zor gelir. Nefsi ona:
"Daha zengin ol; ilerde daha çok hayır ve infâk yaparsın!" diye iğ vāda (aldatıcı telkinde) bulunur. Böyle insan, ten rahatını elde etse de rühen hastadır. Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-
Cenab-ı Hak ayet-i kerimede ölüm anında rüyadan uyanır gibi ken-disine gelen insanın ebedi bir pişmanlıkla şöyle dediğini bildirir:
رب لولا أخرتني إلى أجل قريب فأصدق و اكن من الصالحين (١٠)
"Rabbim! Beni (m ölümümü) yakın bir süreye kadar geciktir-sen de sadaka verip salihlerden olsam!..." (el-Münālikün 63/10)
Ancak bu durumda iş işten geçmiş olacağı için, aynı âyet-i kerime-de Allah Teälä, bu hakikati bildirmenin yanında kulun böyle demeden ewel ona verilmiş bulunan rızıktan infāk etmesini emreder.
Zekât ve sadakada edep çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşek kür hissiyatı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp ecre näil eylemektedir. Verilen sadakalar aynı zamanda, veren kişi için hastalık ve musibetlere karşı birer siperdir. Ayet-i kerimede bu ibadetin ehemmiyetini tebårüz ettirmek için mecâzen:
"...Sadakaları Allah alır!" (et-Tevbe 9/104) buyurulmaktadır.
Sadaka verirken dikkat edilecek edebi Cenab-ı Hak şöyle bildiriyor:
"Ey iman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı hal-de malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve in-citmek süretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın! (Sada-kalarınızı imha etmeyin!)" (el Bakara 2/264)
Bütün insanlık âlemi tekmil canlılar ile birlikte Allah'ın mülkünde yaşayıp rızıklanmaktadır. Cenab-ı Hak küre-i arz üzerindeki bir avuç toprağı ebedi bir istihāle ile sonsuz canlıyı besleyecek bir gıda amban süretinde kullanmaktadır. Bütün canlılar içinde akıl ve iz'an ile müceh-hez yegane varlık olan insanlar bu gerçeği görüp de Rabbin mü'min-kä-fir, åciz-kadir bilcümle canlıları doyurması karşısında kimin malını kim-
den esirgediklerini düşünmezler mi?
Cenab-ı Hak kainatı bir muhabbet säikıyla (husūsi sebebiyle) yarat mis ve bu muhabbeti hürmetine de pek cok ikram ihsan ve lutuflarda bulunmustur. Zira sevmenin tabii neticesi fedakarlıktır. Seven, sevilene
karşı sevgisi ölçüsünde fedakârlık yapmayı bir zevk ve vazife teläkkisiyle ifa eder. Bu hal, bir aşığın, mâşūku uğruna can vermesine kadar daya nır. O aşık bu hareketiyle bir fedakarlık yaptığı hissine bile kapılmaz. Al-lah için O'nun mahlükātına yapılan infåk, sevenin sevdiğine karşı en güzel bir muhabbet tezahürüdür. Çünkü zekāt ve sadakanın Allah için verilmiş olmasından dolayıdır ki, bunları "Allah alır" tarzında bir ifade värid olmuştur. Nitekim âyet-i kerimede buyurulur:
.... أن الله هو يقبل التوبة عن عباده ويأخذ الصدقات ... (١٠٤)
N
"Hiç şüphesiz ki Allah, kullarının tevbesini kabül eder, (ihlas-la, gönülden verdikleri) sadakaları (zekät ve infäkları) alır (geri çevir-mez)!..." (et-Tevbe 9/104)
Bu mālī jbädetlerin yanında hem mali hem de bedenî bir ibadet olan "Hac" da, nebiler silsilesinin ilki Adem -aleyhisselâm-'dan ahir za-man nebisine kadar, yanık gönül terennümleri ve çeşitli ulvī hātıralarla dolu, îmän cevherini gönüllerde kemåle erdiren ve mahşerin bir benze-rini daha bu alemde yaşatarak: . موتو قبل أن تموتوا Olmeden evvel ölü nüz!" hadis-i şerifinin sırrına ermeye vesile olan ulvi bir ibadettir.
Hac ibadetinin dünyevi ve uhrevi pek çok hikmetleri vardır:
Gerçek hac, Allah'ın sonsuz rahmetinin tecellisiyle afv ü mağfirete mazhar olan müslümanların derin bir îmân, verd ve aşk heyecanı içinde kaynaştığı, muhteşem ve mübarek bir ibadettir.
Hac, varlık ve nefs elbisesinden sıyrılıp, rûhun derinliğine nüfüz ederek nefsâni kasırgalardan kurtulmağa çalışmaktır.
Hac, insan rühunun āhengini, iklimini ve rengini bulduğu, asli hüvi-yet tezahürleriyle dolu bir ibadettir. yetini kazandığı, manevi feyz yağmurlarıyla temizlenip aındığı rühāni
manların müştereken teveccüh ettiği nokta; yäni İslam dünyasının nab-zının attığı yerdir. İlahi nazarların insandaki tecelligähı kalb; käinättaki ise Kabe'dir. Yani käinât içinde Kabe, bir mānāda insan vücüdundaki kalb mesäbesindedir. Bu sebeple Hac, Käbe'nin ihtişamını müdrik ola-rak rikkat-i kalbiyye ile îfå edilmesi gereken, hassas bir ibädettir. Orada Allah'a verdiği ahde vefå gösteren Halilullah'ın makamı vardır.
Hac, programı itibariyle, insanı kalbi hassasiyetlere yönlendirir. Çünkü bu nāzik ibadet, Allah'ın mahlükâtını incitmemek gibi şefkat, merhamet ve muhabbet tezahürleriyle doludur.
Hac, bembeyaz ihramlar İçerisinde meleklerin letäfetinden hisse al-ma gayretidir. İhramda bir ot bile koparılmamalı, bir kıl dahi düşürülme-meli, bir mahlükât avlanmamalıdır. Orada refes yok, fısk yok, cidal yok... Yalnız Yaratan'ından dolayı yaratılanlara şefkat, merhamet ve ne-zāket var.
Unutmamak lazımdır ki ölüm, Allah'ın bütün fänileri kazasına tabi kıldığı mutlak ve müşterek bir kaderdir. Zamanı, dakikası ve nefes sayı-sına kadar täyīn olunmuş ve hükme bağlanmıştır. Ecelin takdim ve tehi-rinin beşerî kudretle mümkün olmadığı apaçık bir hakikattir ve ecelden kaçanların kurtulduklarına dair bir haber de işitilmemiştir. İmkânı olan-lar, bunları iyice tefekkür edip, "hac" ibadetine karşı gevşeklik ve läkay-dilikten şiddetle kaçınmalıdır. Aksi halde Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in şu dehşetli ihtarıyla karşılaşılır:
"Bir kimse, yiyecek, içecek ve binecek masraflarına malik olup da Beytullah'a gitmek mümkün iken haccetmezse, artık onun Yahū-di veya Hristiyan olarak ölmesine hiçbir mâni yoktur!" (Tirmizi; Hacc, 3)
Bu îkāz-ı peygamberî, haccetmenin bütün şartlarına häiz olup da gafletleri sebebiyle ihmål edenlere acı bir kayıp ve azâb-ı ilāhīyi ihtar et-mektedir.
5- Geceleri İhyâ Etmek
İnsanın kendi iç dünyasına yönelerek gündüzlerin maddi ve manevi sikletlerini üzerinden atabilmesi, gecenin sükünetine bürünmekle müm
kündür Zira gündüzler, gecenin rühi ve sıhhi istirahatini vermekten uzaktır. Gecelerin nimetini bilmeyenler için gündüzün hayrını düşünmek de mümkün değildir.
Gecenin ilahi ve manevi manzaralarına girebilmek için, onu gayeli kullanmak mecbûriyeti vardır.
Kalb ehli için gecenin sükünetinden daha feyizli bir zaman olamaz Geceleri belli miktarda uyanık geçirerek onun feyz ve berekâtından is tifade etmek gereklidir. Bu hususta âyet-i kerimelerde şöyle buyurulur:
تتجافى جنوبهم عن المضاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا
رزقناهم ينفقون (١٦)
"O muttaki kimseler, geceleri namaz kılmak ve istiğfar etmek için) yanlarını (tath) yataklarından kaldırırlar... Rablerine, azabından korkarak ve rahmetini umarak dua ederler (murådlarını isterler, yalvarırlar). Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infåk ederler (verirler)." (es-Secde 32/16)
"Gecenin bir kısmında O'na secde et! Gecenin uzun bir bölü münde de O'nu tesbih et!" (el-Insån 76/25-26)
Cenab-ı Hakk'ın geceye verdiği kıymet ve onun içine yerleştirdiği sırlar, sayısızdır. Bu hususta Rabbimizin: «Geceye ve gecenin içinde olan şeylere andolsun ki... (ed-Duha 93/2); "Sükūna erdiği zaman geceye andolsun ki... (ed Duha 93/2) ve «Kararmaya yüz tuttuğun-da geceye; ağarmaya başladığında sabaha andolsun!» (et-Tekvir 81/17-18) şeklinde kasem buyurmasındaki sır, idrākimize ve gönlümüze nice hakikatleri seyrettirmek için açılan ilähi bir penceredir.
Olgunluğa erişmiş mü'minler için geceler, derünundaki sükûnet ve feyz dolayısıyla müstesnä bir ganimettir. Bu ganimetin kıymetini layıkıy la bilenler bilhassa gece yarısından sonra bütün mahlükâtın istirahate çekilerek älemi derin bir sükünetin kapladığı hengāmda, dua, ibadet ve Hakk'a yanık ilticåların kabülü için Rablerine teveccüh etmenin feyizli zeminini bulurlar. Gece ve seherleri uyanık geçirmek husüsunda Cenab-
Hak, kendisinden sakındıkları için ilāhī nimetlere mazhar olacaklarını bevän ile medhettiği o bahtiyar kulları hakkında şöyle buyurur:
"Onlar geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğ får ederlerdi." (ez-Zariyat 51/1718)
Diğer bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
"Ey peygamber-i ekber!) O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor ve secde edenler arasında dolaşmanı da..." (eş-Şuară
26/218-219)
Bu âyet-i kerime hakkında Kādi Beyzāvī diyor ki:
"Ümmet için beş vakit namaz farz olup da gece namazı sünnet hali-ne gelince, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ashabın ahvālini müşahede sadedinde gece vakti hücre-i seadetlerinden dışarı çıkıp asha-bın evleri arasında dolaşmış ve o evleri, Kur'an tiläveti, zikir ve tesbih sesiyle arı kovanları gibi uğuldar bir halde bulmuştu."
Gece namazı ve tesbihleri, -ādetā- yär ile buluşup sohbet etme må hiyetini taşır. Herkes uyurken uyanık olmak, Mevlâ-yı Müteal'in rahmet iklimine girerek, mağfiret, muhabbet ve marifet meclisine dâhil olan müstesnā kullarından olmak demektir.
Eğer bir mü'min, geceyi gâyeli kullanabilir ve zikrin rühāniyetinden nasib alabilirse gecesi gündüzünden månen daha aydınlık ve hayırlı olur. Läkin, gâyesiz ve uykuya mahkûm olarak geçirilen bir gece ise taşa, de-nize ve çöle yağan yağmur gibi semeresiz ve telafisi zor bir kayıptır.
Seherde başlayan tevhidin rühāniyeti günlerimizi ve gönüllerimizi ihāta ederse son nefesimiz yani dünyadaki her şeye büyük vedä demek olan ölüm de, kelime-i tevhidin rühāniyeti ile inşaallah bir "şeb-i arūs a dönüşür.
Bütün bir geceyi uykuyla geçirmeyip arada bir kalkmanın insan vü cūdu ve sıhhati için ehemmiyeti de tıbbi bir gerçektir. Hakikaten uzun bir uykudan uyananlar baş ağrısından muzdarip olurlar. Bu, uyurken ne fes alıp vermenin yavaşlaması ve beynin käfi miktarda oksijenle besle-nememesinin bir neticesidir. Uykuyu bölenler, fiili hareketlerle nefes
kündür Zira gündüzler, gecenin rühi ve sıhhi istirahatini vermekten uzakhr Gecelerin nimetini bilmevenler için gündüzün hayrını düşünmek
Gecenin ilahi ve manevi manzaralarına girebilmek için, onu gayeli de mümkün değiklir kullanmak mecbûriyeti vardır
Kalb ehli için gecenin sükünetinden daha fevizli bir zaman olamaz Geceleri belli miktarda uyanık geçirerek onun feyz ve berekatından is blåde etmek gereklidir. Bu hususta åyet-i kerimelerde şöyle buyurulur:
تتجافى جنوبهم عن المضاجع يدعون ربهم خوفا وطمعا وما
رزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ (١٦)
10 muttaki kimseler, geceleri namaz kılmak ve istiğfar etmek için) yanlarını (tath) yataklarından kaldırırlar... Rablerine, azabından korkarak ve rahmetini umarak dua ederler (muradlarını isterler, yalvarırlar). Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infåk ederler (verirler)." (es Secde 32/16)
"Gecenin bir kısmında O'na secde et! Gecenin uzun bir bölü-münde de O'nu tesbih et!" (el-Insån 76/25-26)
Cenab-ı Hakk'ın geceye verdiği kıymet ve onun içine yerleştirdiği sırlar, sayısızdır. Bu hususta Rabbimizin: «Geceye ve gecenin içinde olan şeylere andolsun ki...» (ed-Duha 93/2); "Sükûna erdiği zaman geceye andolsun ki.... (ed Duha 93/2) ve «Kararmaya yüz tuttuğun da geceye; ağarmaya başladığında sabaha andolsun!» (et-Tekvir 81/17-18) şeklinde kasem buyurmasındaki sır, idrākimize ve gönlümüze nice hakikatleri seyrettirmek için açılan ilâhî bir penceredir.
Olgunluğa erişmiş mü'minler için geceler, derünundaki sükünet ve feyz dolayısıyla müstesna bir ganimettir. Bu qanimetin kıymetini layıkıy la bilenler bilhassa gece yarısından sonra bütün mahlükâtın istirahate çekilerek âlemi derin bir sükünetin kapladığı hengamda, duā, ibadet ve Hakka yanık ilticāların kabülü için Rablerine teveccüh etmenin fevizli zeminini bulurlar Gece ve seherleri uyanık geçirmek hususunda Cenab-
Hak, kendisinden sakındıkları için ilāhī nimetlere mazhar olacaklarını beyan ile medhettiği o bahtiyar kulları hakkında şöyle buyurur:
"Onlar geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğ får ederlerdi." (ez-Zariyat 51/17-18)
Diğer bir âyet-i kerîmede Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
"Ey peygamber-i ekber!) O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor ve secde edenler arasında dolaşmanı da..." (eş-Şuara
26/218-219)
Bu âyet-i kerime hakkında Kādi Beyzāvī diyor ki:
"Ümmet için beş vakit namaz farz olup da gece namazı sünnet hâli-ne gelince, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ashabın ahvälini müşähede sadedinde gece vakti hücre-i seadetlerinden dışarı çıkıp ashā-bın evleri arasında dolaşmış ve o evleri, Kur'an tilāveti, zikir ve tesbih sesiyle arı kovanları gibi uğuldar bir halde bulmuştu."
Gece namazı ve tesbihleri, âdeta- yâr ile buluşup sohbet etme må-hiyetini taşır. Herkes uyurken uyanık olmak, Mevlâ-yı Müteal'in rahmet iklimine girerek, mağfiret, muhabbet ve marifet meclisine dahil olan müstesnä kullarından olmak dernektir.
Eğer bir mü'min, geceyi gāyeli kullanabilir ve zikrin rühāniyetinden nasib alabilirse gecesi gündüzünden månen daha aydınlık ve hayırlı olur. Läkin, gâyesiz ve uykuya mahkûm olarak geçirilen bir gece ise taşa, de-nize ve çöle yağan yağmur gibi semeresiz ve telafisi zor bir kayıptır.
Seherde başlayan tevhidin rühâniyeti günlerimizi ve gönüllerimizi ihata ederse son nefesimiz yani dünyadaki her şeye büyük vedå demek olan ölüm de, kelime-i tevhidin rühāniyeti ile inşaallah bir "şeb-i arûs"a dönüşür.
Bütün bir geceyi uykuyla geçirmeyip arada bir kalkmanın insan vü cūdu ve sıhhati için ehemmiyeti de tıbbi bir gerçektir. Hakikaten uzun bir uykudan uyananlar baş ağrısından muzdarip olurlar. Bu, uyurken ne fes alıp vermenin yavaşlaması ve beynin kāfi miktarda oksijenle besle nememesinin bir neticesidir. Uykuyu bölenler, fiili hareketlerle nefes
alıp vermeyi normalleştirdiklerinden, az bir uykuya rağmen yatakların dan daha zinde kalkarlar. Diğer taraftan bilhassa ihtiyarlarda ölümler daha ziyade sabaha karşı vəki olur. Bundan dolayı doktorlar, "seher vakti ne "ölüm saati" adını verirler. Bunun sebebi uykunun en derin ol duğu saatte kalbin çalışmasının yavaşlamasıdır. Bu saatte uyananlar -üs telik bir de soğuk suyla abdest alırlarsa- bütün vücüd fonksiyonlarını normalleştirmiş olurlar. Dinin emirleri bu gibi dünyevi faideler için ol mayıp Allah'a kulluğu gerçekleştirmek maksadıyla vaz olunmuşlarsa da onların her birinde böyle dünyevi fåideler de mevcüddur. Namaz, oruç vs. ibadetler içinde böyle sayısız dünyevi hikmetler ve menfaatler vardır. Fakat tabiatiyle bunlar o ibadetlerin varlık sebebi değil, birer yan tesiri
mesåbesindedirler.
6- Salih ve Sadıklarla Beräber Olmak
Kalbin masivådan muhafaza edilmesi ve däirnå hayır telkinlerine muhatab kılırıması için, rühäniyetlerinden feyz alınabilecek gönül ehli sälih ve sadıklarla ünsiyet zarüridir. Çünkü her uzuvda bir irāde bulun-masına rağmen yalnız kalbde irāde yoktur ve kalb, çevresinden gelen telkinlerin kendisine îrås ettiği istikamete täbi olmak termäyülündedir.
Kalb, içinde bulunduğu vasatın rengine, şekline ve åhengine bürü nür. Ancak, bu hal kalbde belli tesirlerin kök salıp yerleşmesindeki baş-langıç hälidir. Sonradan väki olan müsbet veya menfi tesirler evvelkilere benzerlik veya zıdlık sebebiyle müsbet de olabilirler, menfi de. Lakin kalb, başlangıçta iyi tesirlere täbi kılınıp belli bir kıvama getirilmedikçe büyük bir tehlikeye måruzdur. Zira bütün tesirler karşısında kalbde mev-cûd olan muhabbet, onun tesir altında kalıcı, nefret ise bu tesirleri red-dedici bir rol oynar. İşte bu sebepledir ki insanın mänen yükselip alçal-masında, muhabbet ve husümetin yerinde kullanılması pek mühim bir müessirdir. Gerçekten muhabbeti layıkına, husûmeti de müstehakkına tevcih edebilmek sahibini åbåd ederken, aksine muhabbeti nā-lâyıkına, husümeti ise gayrı müstehakkına tevcih, bunu yapanı bu tevcihlerdeki şiddet nisbetinde bedbaht kılar.
Bu hakikat göz önünde tutulduğunda, manevi terakki için Allah'ın sälih kullarıyla beraber olup onların tesir dairesi içinde yaşamanın lüzüm
ve ehemmiyeti net bir şekilde ortaya çıkar. Ancak, bu takdirde de istifa-de, muhätaba duyulan muhabbet nisbetinde gerçekleşir. Yoksa kuru ku-ruya bir beraberlik az çok bir faide sağlasa da matlüb olan neticeyi hā-sıl etmez. Hatem-i Esam şöyle buyurur:
"Abidlerin ve âlimlerin sohbetinde bulunuyorum diye aldanma. Çünkü Hazreti Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- den daha faziletli ve daha üstün kimse yoktur. Hål böyle iken Sälebe'nin duygusuz bir şe-kilde O'nun sohbetinde bulunması ona hiçbir fayda sağlamadı. Bir za-manlar sahābilerden biri olmasına rağmen bu hissizliği onu heläke sü-rükledi".
Büyük veli Hätem-i Esam'ın bu tavsiyesi ne kadar uyarıcıdır. Bun-dan ibret almalı ve sohbetlere ibådet vecdi içinde büyük bir huşü ile de-vam etmelidir.
Bütün käinätta bir aynileşme temayülü mevcüddur. Bu, varlığın aslı-nın tek olmasından doğan bir keyfiyettir. Üstelik bu umümi aynileşme temâyülü hem fiziki keyfiyetler, hem de rühî haller için väriddir. Meselä; bir odanın her hangi bir köşesinde keskin bir koku şişesi devrilse, bun-dan eträfa yayılan rayihā, odayı dolduran havanın bütün zerrelerinde eşit hale gelinceye kadar o râyihayı fazlaca emmiş olan hava zerrelerin-den diğer zerrelere doğru bir sirâyet (geçiş) cereyan eder. Sıcak, soğuk gibi bütün zit tecelliler için de aynen värid olan bu keyfiyet bir fizik kā-nunudur. Ancak bu kānunun beşeri hayattaki tezahür şeklinde aynileş-meyi sağlayacak bir vasıtaya ihtiyaç vardır ki o da muhabbettir. Nefret ise, vāki tesirleri reddedici bir rol oynar.
Halk lisänında bu nükteyi ifade maksadıyla "Kalbden kalbe yol var-dır." şeklinde bir söz meşhûr olmuştur.
Ekseriyetle güçlüler, zayıflara ilham kaynağı olagelmiştir. Esasen in-san tabiatında mevcûd temâyüllerden biri de taklīd hissidir. Bir çocuk başlangıçta bütün fiil ve hareketlerini bu his ile tanzim eder. Lakin bu te-mâyül, hayat boyu az veya çok däima mevcûd olur. Bu bakımdan salih ve sadıkların ibadetlerindeki huşů, ahlāklarındaki yüksek seviye, şefkat, merhamet, rühî incelik ve derinlikleri etrafındakilerde bu hali taklīd ve tākib hissi uyandırır Nitekim māzīsi cahiliye insanı olan sahābī de, eşsiz
bir nümüne şahsiyet olan Allah Rasûlü'ne karşı duydukları bu his ile zir-veleşmişlerdir.
Aynca "sahabi" ve "sohbet" kelimelerinin aynı kökten geliyor ol ması da calib-i dikkattir. Ashab-ı Kiram, Allah Rasûlü'ne duyduklan muhabbet, hürmet ve edeb hissiyatı içinde manevi sohbet ve terbiye-råd edilen istifadenin en müşahhas ve mükemmel bir nümüne si oldular. Ancak nail olduklan bu istifadenin adeta şartını ifade eder mahiyette de Rasûlullah in sohbetinde büründükleri huzur ve edeb hå den muråd lini:
"-Sanki başımızın üzerinde bir kuş var. Kıpırdasak uçacak zanneder-dik." şeklinde ifade ederlerdi.
Ashab-ı Kiramın, mazileri itibariyle çorak topraklara benzeyen gö nül älemleri, Allah Rasülü'nün sohbet meclisindeki manevi iklimin rah-met ve bereket sağanaklarıyla yoğruldu. Bu sayede zamanında üstüne toprak basılmış eşsiz fazilet ve mână tohumları neşv ü nemā buldu. Sa-dırdan sadıra in'ikås eden muhabbet ve rühāniyet alışverişiyle yıldız şah-siyetler inkişaf etti. Cahiliyye devrinin merhametsiz, vicdansız, kız ço-cuklarını diri diri gömecek kadar katı, hak ve hukük tanımaz insanı eri-di, kayboldu. Aynı silüet içinde fakat bu defa gözü gönlü yaş dolu, di-ğergam, ince, rakik, hassas bir insan hüviyeti teşekkül etti.
O insanlar Allah Rasülü'nün şahsiyetini ve yüce ahlakını gittikleri her yere taşıdılar. Kıyamete kadar menkıbeleri devam edecek faziletler sergilediler. Onlar hakkında âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz de şöyle buyurur:
"(İslam dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlar dan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cen-netler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur." (et-Tevbe 9/100)
İbadet vecdi içinde geçen bütün sohbetler, Allâh Rasûlü nün sohbet-lerinden bir akistir. Zīrā mānevi istifadenin merkezi O'dur. Rühi heye canlarla dolu sohbetler de hep o merkezden tesel 1 naklolan parıltı lardır, Sadık ve sälihlerin böyle meclislerini ganim
meclisler öyle bir cennettir ki; içinde ilahi aşk ile çağlayan gözler ve gö nüller vardır.
Kalbi hayatın muhafazası için gafil ve fåsıklarla ünsiyetten şiddetle sakınmalıdır. Zira teaffün etmiş (kokuşmuş) mezbele ve leşler üzerinden geçip gelen bir rüzgar, onların mülevves kokularını alarak etrafa yayar, nefesleri tıkar ve rühları daraltır.
Şeyh Ubeydullah Ahrar -kuddise sirruh, bu hususta yârânına şöyle nasihat eder:
"-Ağyar ve bigånelerle sohbet etmek, kalbe fütür, rüha dağınıklık ve gönle perişanlık verir. Nitekim Bayezid-i Bistāmî, bir gün içinde böyle bir perişanlık duydu. Bir türlü kendisini toplayamadı; meclisinde-kilere:
"Hele bir bakın meclisimde yabancı biri var mı?" dedi.
Araştırdılar kimseyi bulamadılar. Fakat Bayezid-i Bistāmi ısrar etti:
"-Hele iyi araştırın. Asaların olduğu yere de bakın. Eğer öyle olma-saydı, içimde bu perişanlık olmazdı." dedi. Tekrar araştırdılar ve bir gäfi-lin asasını buldular. O asayı dışarı attılar; Bayezid-i Bistāmi'nin gönül huzūru da yerine geldi.
Yine bir gün Hace Ubeydullah Ahrar Hazretleri, huzūruna gelen yakınlarından birine:
"-Senden yabancılık kokusu geliyor." dedi ve ilave etti:
"-Galiba sen, yabancı birinin elbisesini giymişsin."
O kimse hayretle:
"Evet öyle." dedi ve o elbiseyi değiştirip tekrar geldi.
Bunun zıddı bir misal de Yusuf aleyhisselâm- ile babası Yaküb -aleyhisselâm- arasında vāki olmuştur. Hazret-i Yaküb, oğlu Yūsuf' ta kendi husüsiyetlerini görünce, ona diğer çocuklarından daha fazla mey-letti. Bu muhabbette öyle aynileşme oldu ki, daha sonra Yūsuf'un göm leği Mısır dan kendisine getirilirken o Ken an ilinde olduğu halde gömle-
ğin kokusunu almaya başladı. Halbuki ondan başka hiç kimse o koku daki sın hissetmemekteydi.
Manevi hällerin eşyaya bile sirayet etmesi karşısında, eşyadan daha hassas olduğunda şüphe bulunmayan insan kalbini, ne denli titizlikle muhafaza etmek gerektiği ortadadır.
Yine büyükler bu hususta derler ki:
"Halkın amel ve ahlakından cansız varlıklar bile in'ikās alır. Bu iti-barla türlü çirkinliklerin irtikəb edildiği bir yerdeki ibadetle, amel-i sålih ve hayırlara mekân olmuş bir yerdeki ibadet, kıymetçe birbirinden çok farklıdır. Bunun içindir ki, Käbe hareminde kılınan bir namaz, säir yer-lerde kılınanlardan misillerce üstündür."
Bu halin zıddı olarak Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sel-lem- Efendimiz, Arafat'la Müzdelife arasındaki Vadi-i Muhassır mevkiin-den hızlı olarak geçmişlerdir. Bu tavır karşısında ashâb meråkla:
"-Ya Rasülallah! Ne hål oldu ki burada süratlendiniz?" diye sorunca Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"-Cenab-ı Hak, bu mekânda zālim Ebrehe ordusunu kahretti." bu-yurmuşlardır.
Yine binbir meşakkat dolu Tebük Seferi'nden dönüşte ashâb-ı ki räm, gölgelenmek ve su temin edebilmek için Semûd Kavmi'nin taşlan ve sellem-Efendimiz: oyarak yapmış olduğu köşklere girdiler. Bunun üzerine -sallallahu aleyhi
"Bu mekânda Cenab-ı Hak Semüd Kaumi'ni helâk etti. O kahır-dan bir hisse gelmemesi için buralardan su almayınız." buyurdu.
Ashab:
--Ya Rasülallah! Kırbalarımıza su doldurduk ve bu sudan hamur yaptık" deyince Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-
"-Suları boşaltın ve hamurları dökün!" emrini vermiştir.
Bu ve benzeri hadiseler, hålet-i rühiyenin, cemādāta (cansız varlıkla-ra) dahi sirayet ve in ikäsını gösteren tipik birer misaldir.
Gönül erleri olan sålih ve årifler de, kalblerindeki muhabbet, aşk ve vecdlerini sohbetlerine taşırlar. Kalplerindeki esrarın nûru cemaate ak-seder. Meydana gelen in ikäs ve insibağ (boyanma) neticesinde gönüller käbiliyyet ve istidåda göre, feyz ve hakikat nüru ile dolar. Tıpkı, gül, ka-ranfil ve nadide çiçeklerle bezenmiş bir bahçe üzerinden esen sabah melteminin, gittiği yerlere, gönüllere bahar ferahlığı veren latif räyihalar götürmesi gibi. Kalbi meziyetlerin inkişafı ve irtifā kazanması için sälih ve sadıkların güzel hållerinden feyz (mânevi enerji) almaya gayret etme-lidir.
Bu hususta Cenâb-ı Hak äyet-i kerimede şöyle buyurur:
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَكُونُوا مع الصادقين (١١٩)
"Ey iman edenler! Allah'tan ittiků edin ve sadıklarla beraber olun!" (et-Tevbe 9/119).
Hållerdeki siräyet, yukarıda temas edilmiş olduğu üzere muhabbet ve ünsiyet nisbetinde gerçekleşir. Kamil bir mü'min olabilmek için, sadık ve sålihlerle ünsiyet hälinde bulunmak, yäni onları sevmek ve onlara ya-kın bulunmaya çalışmak, bu temayülün kuvvetlenip arzu edilen neticeyi hasıl etmesi için şarttır.
Nitekim Bayezid-i Bistāmi'ye müracaat eden bir derviş:
-Beni Allah'a yaklaştıracak bir amel tavsiye et." deyince Bayezid kuddise sirruh, ona şu nasihatte bulunmuştur:
"-Allah'ın veli kullarını sev! Sev ki onlar da seni sevsinler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allah, o åriflerin kalblerine her gün 360 defä nazar eder. Onlardan birinin kalbinde senin adını görürse, seni ba-ğışlar!..."
İşte bu sebeple tasavvufi terbiyede sälikin mensüb olduğu yere ve sadıklara ait muhabbetini tāze ve zinde tutabilmesi maksadıyla "rabıta", daimi bir temrin halinde käideleştirilmiştir
Düşünmelidir ki, qünah ve masiyet yolundaki bir insan, bu kalbi bağlılığın güzel tesirleriyle, belki telafisi mümkün olmayan pek çok må nevi kayıptan kurtulabilir, Yine bunun yanında kalbi rabıtanın bereketju le hayır yolunda nice manevi kazançlara nail olabilir.
Rabita, muhabbetin şiddetiyle, kalbi duyuş ve hissediste yüksek bir manevi hat vücüda getirir. Bu hattın iki ucundaki şahsiyetlerde "ayniles. me" istikametinde bir rühi alışveriş başlar. Bu alışverişte feyz alma duni mundaki mü'minler terakki ederken, kendilerinden istifade edilen sålih ve sadıklar belli ölçüde zarar da görür. Bu hal, feyz kaynağı olan sålihle rin, huzūrlarına månen binbir kir ve pas ile gelenleri arındırmaları de mek olup bu halleriyle onlar -ådetā- kirli bir işçi tulumunu yıkayan kim-selere benzer. İrşad selähiyetine sahib olan salih zatlar, terbiyesiyle mü kellef oldukları insanlardan gelen kiri-pası, engin bir deniz mesābesinde bulunan gönül âlemlerinde, eritip yok ederler. Buna mukabil irşāda sela hiyeti bulunan her sälih ve sadık zâtın hayatında da uzun veya kısa bir uzlet devresi vardır. Bu, sadece Rabbe yakınlık arzusundan değil, aynı zamanda hayatın çirkinliklerinden belli bir müddet äzâde kalmak ihtiya cındandır. Ancak, böyle zätlar tabir caizse- toplulukta bir tasfiye cihazı gibi rol oynarlar. Tıpkı teaffün etmiş (çürüyüp kokuşmuş) bir takım mad-ağaçlar gibi. deleri rengarenk çiçeklere, lezzetli meyvalara inkılâb ettiren bitkiler ve
Unsiyetle takviye edilen muhabbet, sonunda o hale gelir ki, seven. sevdiğinin varlığında adeta yok olur. Hazret-i Mevlâna -kuddise sirruh-ancak aşk neticesinde gerçekleşen bu hali şu sözleriyle ifade eder:
"Denize kavuşan bir nehirde nehirlik biter, girdiği denizin bir parça sı olur. Yediğimiz bir ekmek bünyemiz içinde erir ve vücüdumuzun bir parçası haline gelir. Seven bir kimsenin varlığı da, duyduğu muhabbetin şiddeti kadar sevdiğinde kaybolur."
Hazret-i Mevlâna devamla, bu aynilesme ve ifna halindeki hâlet-i rühiyeyi de şöyle beyan eder:
"Aşk geldi, kan gibi damarlarıma, derime doldu. Beni benden aldı. Benden bana kalan ancak bir isim. Ötesi hep O...... varlığımı sevgiliyle doldurdu. Vücüdumun bütün cüzlerini dost kapladı
Tasavvufta, "fenäfilläh" ve "bekābillah" denilen keyfiyet budur An cak. muhabbetullah istikametinde bu derecede ilerleyebilmek için, kal bin ona tahammül edecek bir liyākat ve kifayet kazanması lazımdır. Bu ise, muhabbetli beşeri temrinlerle elde edilebilir.
Kalb için bir hazırlık teşkil etmesi sebebiyledir ki tasawufta beşeri aş ka müsāmaha nazarıyla bakılır ve o, "aşk-ı mecăzi adıyla yad olunur. An cak aşkın mână ve seviyesini täyinde yine Hazret-i Mevlâna'nın şu sözleri nin muhtevası içinde bulunmak gerekir. Hazret-i Mevlānā şöyle buyurur:
"İnsaf et, aşk iyi bir şeydir. Ona halel veren ise senin kötü huyun-dur. Sen şehvete aşk adını koymuşsun. Fakat bilsen şehvetle aşk arasın-da ne uzun bir yol var!.."
Beşeri aşkın zirvelerinde, seven, muhabbetindeki şiddet nisbetinde sevdiğiyle bir aynileşmeye muvaffak olur. Tasavvulta müridin, mürşidine muhabbette bu noktaya ulaşıp, şeyhinin varlığında adeta yok olduğu makama "fenā fi'ş-şeyh" täbir olunur.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizle her yeni buluşma ve sohbetinde ayrı bir vecd ve is-tiğrāk hali yaşardı. Huzurlarındayken bile O'na olan muhabbet ve has-reti teskin olacağı yerde daha da ziyadeleşirdi. Nitekim birgün, bütün servetini Allah Rasûlü'nün huzūruna getirip cân u gönülden infäk etti-ğinde, muhabbet ve iltifat dolu sözlerle medh-i peygamberiye nail oldu. Halbuki Hazret-i Sıddik, Allah Rasûlünün aşkuyla "ben liğinden geçip artık Rasûlullah'ın varlığında vücüd bulduğu için, iltifaten dahi bir "mu hatab" kabul edilmenin zımnında mevcüd olan ağyärdan biri olarak gö rüldüğü hissi, ona hayli ağır geldi. Bu his ile rühunun derinliklerinde fir-kat ateşlerine benzeyen yakıcı bir ızdırap duydu. "Gayr"dan telâkki edil-me endişesi içersinde:
--Ya Rasûlallah! Malım, canım ve her şeyim. Siz'den ayrı bir şey
midir ki? buyurmuştur.
Hazret-i Mevlana'nın dilinde:
"Altın ne oluyor, can ne oluyor... İnci mercan da nedir bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra?!" mänālarıyla ifåde bulan hakikat sanki onun bu halini resmediyordu.
Yine birgün gönüller sultanı Fahr-i Käinät Efendimizin rahatsız landığını duyan Hazret-i Sıddik, üzüntüden kendisi de yatağa düş müştü.
Bu aynileşme sebebiyledir ki Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sel lem-de
"Ebû Bekir bendendir, ben de ondanım. Ebû Bekir dünyada ve ahirette kardeşimdir. (Deylemi) buyurarak mänä älemindeki beraberli ği ve kalbden kalbe väki olan hal akışını te'yid buyurmuştur.
Imam Buhari, bu hususta şöyle der:
"Ebü Bekir Sıddik Hazretleri, Rasûlullah'ın rühâniyet cihetiyle he-låda bile gözünün önünde kalmasından şikâyet etti. Yani Sıddik-ı Ek-ber, yıkanma ve temizlenme yerlerinde bile Allah Rasûlü'nün müba rek süretleriyle månevi tecessümünden ayrılamadığını kendilerine arz etti.
Hazret-i Ebû Bekr'in bu hali karşısında Hazret-i Peygamber -sallal-lahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ölüm döşeğinde iken:
"Bütün kapılar kapansın; yalnız Ebû Bekr'inki kalsın!" iltifatıyla, karşılıklı kalbi akımı ne güzel ifade buyurmuşlardır.
eder: Şeyh Sadi-i Şirazi de, hallerdeki sirayet husüsiyetini şöyle ifade
"Ashab-ı Kehf'in köpeği sådıklarla beraber olduğu için büyük bir şe ref kazandı. Nämı Kur'an-ı Kerim'e ve tarihe geçti. Lût Peygamberin karısı ise fåsıklarla beraber olduğu için küfre düçar oldu."
Yine Şeyh Sadi; salih ve sådıklarla ünsiyet neticesinde meydana ge-ye eder: len "aynileşme"yi "Gülistan" adlı eserinde temsili bir şekilde şöyle hika-
"Bir kişi hamama gider. Hamamda dostlarından biri kendisine te-rāyiha yayılır. Adam kile sorar: mizlenmesi için güzel kokulu bir kil verir. Kilden, rühu okşayan enfes bir
A mübarek! Senin güzel kokunla mest oldum. Haydi söyle, sen misk misin, anber misin?
Kil ona cevåben şöyle der:
Ben misk de amber de değilim. Bildiğiniz, alelāde bir toprağım. Läkin, bir gül fidanının altında bulunuyor ve gül goncalarından süzülen şebnemlerle her gün ıslanıyordum. İşte hissettiğiniz, gönüllere ferahlık veren bu râyiha, o güllere aiddir."
İşte bu misåldeki mānānın da işaret ettiği üzere, samimiyet, teslimi-yet ve tevāzü ile, gönüllerini Hak dostlarının önüne serenler, tälibi ol-duklan güzelliğin akislerine bir tecellīgāh håline gelirler. Tıpkı gökteki ayın zātına aid bir ziyası olmamasına rağmen, güneşe teveccüh eden yüzünün, aldığı nür huzmelerini aksettirmek süretiyle güneşin bir husū-siyetinden hisse alması gibi böyleleri de beşeriyyetin zulümāt ile karar-mış gecelerine -adetä- parlak birer kandil olurlar.
7- Güzel Ahlâk Sahibi Olmak
Cenab-ı Hak insanı, incelik, zeråfet ve ulvi derinliklerle tezyin et-miştir. İnsanın asıl kıymeti de bu meziyetlerini gönül aleminde yeşertip geliştirdiği nisbettedir. İnsanın sadece süreten değil, sireten de insan olabilmesi, onun güzel huylarla bezenmesi ve kötü huyları köreltip tesir-siz hale getirmesiyle mümkündür.
Rühâniyet dolu kalbler güzel ahlak, amel-i sålih ve manevi hallerin tezahürüne åmil olur. Bu şekilde kul, en güzel sürette yaratılmış mahlük olmanın icabını gerçekleştirmiş olur.
Kalblerin rühâniyetle dolu olmasının zıddına onda nefsäniyetin ga-lebesi ise, küfür, şirk, kötü huy, şehvetperestlik ve vesvese gibi çirkin tezahürlere sebeb olur. Kalb, Rabb'ini unutarak yaratılış gâyesinin ter-sine körelir. Hattā bāzan diğer mahlükättan daha aşağı bir derekeye düşer.
Kalb, nefsåniyet ve rühāniyet ihtiläçları arasında ölene dek çalkala-nır durur. Ölüm, âhıret yolculuğunun zarûrî bir başlangıcıdır. Bu yolculu-
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
YanıtlaSilSUBHANALLAH
ELHAMDULİLLAH
ALLAHUEKBER
ESTAĞFİRULLAH
ALLAHUMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMED
Yanıtla
yuksel30 Mart 2019 08:08
Beş vakit namazı camide kılan bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir.
Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktır.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:27
Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır.
Risale-i Nur'da geçen Ayet Ve Hadis Mealleri.sy.510.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:29
Bizi koru, bize merhamet et, bizi bağışla.
Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.511.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:32
Bütün nimetleri ihsan eden Allah c.c.a hamd olsun.
Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.511.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:35
Ehl-i dünya.Sadece dünya hayatını önemseyenler.
Risale-i Nur'da Geçen Ayet ve Hadis Meâlleri.sy.510.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:38
Rabbinin fil sahiblerine ne yaptığını görmedin mi? Fil Suresi 105:1.
Risale-i Nura'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.510.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:43
"Zulmedenlere en küçük bir meyil göstermeyin; yoksa Cehennem ateşi size de dokunur..."Hud Suresi, 11:113.
Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Mealleri.sy.509.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:47
İnsanın ruhu mahluk değildir.
Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.474.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 00:54
Ameller niyetlere göredir.
Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.462.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 01:02
Nasıl Allah c.c. inkâr edersiniz?
İşârâtü'l-İ'câz.sy.411.
Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.410.
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 04:21
Ölmeye hazır olan insanlar, ölmeye hazır olmayanlara karşı galip gelirler.
Aliya İzzetbegoviç
Yanıtla
yuksel31 Mart 2019 04:36
Cihad, mertebe-i şehadetin merdivenidir.
Said Nursi.
ABDÜLHALIK GUCDOVANI HAZRETLERİND
YanıtlaSilİLİMSİZ OLMAZ!..
Ilim öğrenmekten hiçbir zaman uzak kalma!
Fıkıh ve hadis ilimlerini (ihlâs ve takvâ ile yaşayarak) öğren!
. Câhil sofulardan uzak dur ki;
Onlar, din yolunun hırsızları ve Müslümanlığın yol kesicileridir.
BU YOL, SÜNNET YOLU...
Sünnet-i şerîfeye sımsıkı sarıl ve
Selef-i sâlihîn imamlarının (yani;
Sahâbe,
Tâbiîn ve
Mezheb imamlarımızın
Muhaddis imamlarımızın) yolundan git...
DİN HIRSIZLARI
Şu üç tip insanla sohbet etme, oturup kalkma:
Dünyacı gençlerle,
Ehl-i bid'atle,
Mağrur zenginlerle!
Çünkü;
Onlar senin dînini alıp götürürler.
229
BİLEMEZSİN!
YanıtlaSil-Nefsin istediklerini mi yapalım, istemediklerini mi?
-Bu ikisinin farkını tespit edebilmek oldukça zordur. Nefis, bu isteklerin Rahmani mi ya-hut şeytani mi olduğunu ayırt edebilmek hususunda insanlan ekseriyā yanıltır.
Bunun içindir ki,
Yalnızca Allah'ın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz.
Hakiki kulluk budur.
HATALARINDAN KORK!..
Yavrucuğum!
Sana şunu vasiyet ederim ki;
Takvâyı kendine şiâr edin!
İbadetlerine ve diğer vazifelerine sımsıkı sarıl!
Ahvâlini murâkabe / kontrol et!
Dâimâ hatalarının korkusu içinde ol!
DAİMĀ KUR'ÂN İLE!.
Kur'ân-ı Kerim okumayı asla bırakma!
Zâhirini ve bâtınını hep Kur'ân'a göre tanzim et!
Gizli veya âşikâr, Kur'ân'ı ibret ve tefekkürle, gözyaşları içinde oku!
Her bir hâlini Kur'ân ile mîzân et ve ona benzet....
ABDÜLHALIK GUCDÜVÂNÎ HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
YanıtlaSilAllah Teâlâ'nın hukukuna riâyet edip Rasûlullah Efendimiz'e karşı vazifelerini yerine getir!
Anne-babanın ve üstâdının hukukunu gözet ki Hak Teâlâ da seni muhafaza eylesin....
YUSUF HEMEDANI HAZRETLERENDEN HİKMETLİ SOZLER
YanıtlaSilSEYR U SÜLÜK
-Sülük, yani Hak yolundaki yolculuk, iki kısımdır:
. Birincisi sülûk-i zâhirdir ki, dâimâ ilâhî emir ve yasaklara riayet etmek, dînî ölçüleri muhafa-za etmek ve nefsin arzularından kaçınmaktır.
. İkincisi de sülûk-i bâtındır ki, kalbi temizleme-ye çalışmak ve nefsânî sıfatları yok etmek için gayret sarf etmektir. Bâtın temizliği dedikleri işte budur.
DİRİLTİCİ ESASLAR
Her nefesi şuur ve idrâk içinde alıp verin!
>(Hüş der dem),
Yolda yürürken ayağınızın ucuna bakın.
(Nazar ber kadem),
Beşerî sıfatlardan ilâhî sıfatlara ulaştıracak olan iç âlemdeki yolculuğa yönelin.
(Sefer der vatan) ve
Halk içinde Hak ile olun.
(Halvet der encümen)!
(Gucdüvâni, Makamåt, s. 45)
نظور قدم
نفر در وطن
SEKİZ VARAK
Yûsuf Hemedânî Hazretleri'ne sordular:
"-Bu devir geçer ve gerçek şeyhler âhirete gö-çerse selâmete ulaşmak için ne yapalım?"
Buyurdu:
"-Hak dostlarının eserlerinden her gün sekiz varak (16 sayfa) okuyunuz."
(Hemedani, Hayat Nedir, s. 14, 91)
ÖLÇÜ ŞERİAT
YanıtlaSilDin ve şerîat yolunda yürümeyen kişi, günde bin hârikulâde şeyler gösterse bile bunlar kerâmet değil istidraçtır, şeytanın hileleridir.
Sünnet'e aykırı olan bir şeye îtikād eden kişi, dünyanın ilmini ez-berlemiş de olsa, yol kesen hayduttur. / hidâyetten saptıran bir
zâlimdir. (Hemedani, Hayat Nedir, s. 92)
ZİKRE AZMET!
➤Kalp zikrinde sınırsız bir gayret ve azim gere-kir ki, kalp Hak Teâlâ'yı zikreder hâle gelsin!
Kalp ile zikir, ağaç ile su gibidir.
Kalp ile tefekkür ise ağaç ile meyve gibidir.
Ağaca su vermeden yeşermesini beklemek; yaprak ve çiçek açmasını beklemeden de ondan meyve istemek hata olur. İstense bile asla meyve vermez. Çünkü o vakit meyve zamanı değil, ağacı besleme ve îmar etme zamanıdır. Ona su vermek, sarmaşık otundan ve yabancı şeylerden arındırmak, sonra da güneşin ısısını beklemek gerekir. Bun-lar gerçekleşince ağaç taze ve neşeli olur, yeşil yapraklarla süslenir. Ağaç bu olgunluğa ulaştıktan sonra onun dalından meyve beklemek doğru olur. Artık bu vakit meyve zamanıdır. (Rutbetü'l-Hayat, s. 71)
ІКІ КАРІ
Benlik kapısını kapat,
Hizmet ve sohbet kapısını aç!
(Ahmed Kåsâni, Adabu's-Salikin, İstanbul Ün. Ktp., FY, nr. 649, vr. 57b, 62a)
YUSUF HEMEDANÍ HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
YanıtlaSil"Lokma yemek, tohum ekmek demektir. Tohumu feyizli bir idråk içinde ve yanık olarak atmak gerekir ki gıda, ibadetlere enerji ve kuvvet olsun!"
52 |
YanıtlaSilHadislerden SEÇMELER
Unutkanlık ilim öğrenenlerin en büyük düş larından bir tanesidir. İnsan öğrendiği şeylerin laşık % 70'ini bir saat içinde, % 80'ini bir gün i de unutmaktadır. Not tutmak ve bilgileri tekrar mek unutkanlıkla başa çıkma konusunda son de ce etkilidir.
Not almanın sağladığı iki büyük fayda vardır. B rincisi, not alma eğitimin temel şartı olan 'aktif ka lım'ı sağlar. Böylece uyanık kalmak, dikkati öğrem len konuda yoğunlaştırmak mümkün olur. İkincis ise, not alma ve alınan notları yeniden düzenleme esnasında yapılacak tekrarlar unutmayı engeller Tutulan notlar üzerinde daha sonra yapılacak dü zenli tekrarlar bilgilerin beyne sağlam bir şekilde yerleştirilmesini sağlar ve unutmayı önler.
Tutulan notlar ve yapılan tekrarlar sayesinde öğ renilen bilgiler kişinin malı haline gelir. Tutulan notlar bir daha okunmasa bile dinlerken uyanıklığı sağladığı için yine de faydalıdır. İyi bir dinleyici ol-manin temel kuralı iyi not tutmak, ivi not tutma-nin yolu da iyi bir dinleyici olmaktan geçer. Yani iyi kından alakalıdır. Not tutmak aynı zamanda kisinin iyi bir dinleyici olmak birbiriyle ya-daha iyi bir dinleyici olmasına yardımcı olacaktır. not tutmak ve
Ilim | 53
YanıtlaSilNot tutmaktan hoşlanmayanlar için şu sözler ga-yet anlamlıdır sanırız:
"Küçük bir kurşun kalem uzan bir hafızadan da-ha iyidir" "Kaybetmemek için kaydetmek gerekir." "alim unutur, kalem unutmaz."
İLİM ÖĞRENMEDE SORU SORMANIN YERİ VE ÖNEMİ
İbni Ömer (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:
Harcamada iktisat geçimin yarısıdır. İnsanlara kendini sevdirip yaklaşabilme aklın yarısı, güzel soru sorma da ilmin yarısıdır.
Beyhaki'nin Şi'bü'l-İman'ı ve Taberanî'nin Kabir'inden.
Hz. Ali (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:
İlim hazineler şeklindedir. Anahtarları ise soru sor-maktır. Soru sorun ki, Allah size merhamet etsin. Çünkü soru sormakla dört kişi mükâfat alır: (1) soru-yu soran, (2) cevabı vermek suretiyle öğreten, (3) din-leyen ve (4) bunları seven.
Ebu Nuaym'ın Hilya'sinden.
Ebu Cuhayfe'den (ra) rivayetle:
Tecrübe sahibi yaşlılarla oturup kalkınız. Alimlere soru sorunuz. Hikmet sahipleriyle haşir neşir olunuz.
Taberânî'nin Kabir'inden.
32 Kalb Alemi
YanıtlaSilDuânın kabülü için talebin sırf lafzen ifade edilmesi käfi değildiy Kalb, seçilen kelimelerin yüklendiği månāya aid arzularla titremeli ve dua bir günahın afv edilmesi istikametinde ise onun bir daha işlenme mesi husüsunda kat'î bir azim ve kararla birlikte taleb edilmelidir.
Dualan, "havi ve recă" yäni korku ve ümid arasında yapmaya gay ret etmek icab eder. Duă ve istiğfär, ferd ve milletleri selamete götürür, gelecek musibetleri izåle eder.
Kalbi hastalıklardan kurtulabilme ve duânın kabülü sadedinde Haz ret-i Mevlana kudise sirruh şöyle buyurur:
"-Nedämet ateşiyle dolu bir gönülle, nemli gözlerle dua ve tevbe et! Zira çiçekler güneşli ve ıslak yerlerde açar!"
Ilk tevbe, ilk peygamber Hazret-i Adern aleyhisselâm 'la başlamış tır. Tevbesinde:
ربَّنَا ظَلَمْنَا الْفُسَنَا وَ إِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (١٢)
"Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlaka ziyan edenlerden oluruz." (el A'raf 7/23) diye niyazda bulunmuştur. Bu dua, kendilerinden sonra kıyamete kadar gelecek evlådlarına bir istiğfar nümünesi olmuştur.
Cenab-ı Hak, tevbelerin gåfil kalpleri uyandırması, hasta kalplere şifa olması için ayet-i kerimede buyurur:
"Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah'a dönün! (An cak böyle yaptığınız takdirde) umulur ki, Rabbiniz sizin kötülükleri nizi örter!..." (et-Tahrim 66/8)
Allah'a yöneliş ve kalbin yüce bir seviye kazanmasında dua ve istiğ fär son derece önemlidir. Månevi kirlerden temizlenmenin yegane vası tasıdır. Çünkü önce hedefe varmaya mani olan menfiliği izāle etmek ve bu süretle kalb zeminini asıl gâyeye müsaid håle getirmek gerekir.
Diğer taraftan duada tekrår ve sebat da ehemmiyetlidir. Sebat için duă metninin en az üç kere tekrarlanması bir peygamber emridir.
Kalb Tedavisi ve Kalb-i Selim'e Ulaşmak
YanıtlaSil33
Dua, samimi olduğu takdirde asla ve kat'a reddedilmez. Lakin bazı ta-lebler, samimiyet şartına rağmen, kader-i mutlaka muvafık düşmez. Bundan dolayı dua eden fütür (bezginlik) getirmemeli ve duâya devârn etmelidir. Zira böyle hallerde duânın karşılığı ahiret ålemine havale edilmiştir.
İnsanlar duası kabül olacağı zannını taşıdıkları kimselerden talebde bulunurlar. Halbuki duânın kabülünü temin eden asıl säik, bunu yapanın ind-i ilahiyyedeki makbüliyyetinden ziyâde talebdeki ihlās ve samimiyet-tir. Bu demektir ki, bir günahkarın mü'min kardeşine ihlasla yapacağı yürekten duâ Allah katındaki mevki itibariyle ondan fersah fersah ilerde bulunan bir başkasının gönülsüz duasından daha hayırlıdır. Kul, günah-kår olmakla Cenâb-ı Hak haşa- onu terk etmiş demek değildir. Böyle olsa günahkârın kusurlarını söylemek "gıybet" nâmıyla büyük günahlar-dan biri addedilmiş olmazdı. İşte burada kim olursa olsun, Allah'ın kulla-rından birinin gönlünü yapmak ve onun samîmî dualarındaki değeri kavramanın anlaşılması gerekir.
2- Helâl Gıdâ
İbadetler; rûhu besleyen månevî gıdaların yanında, bir de vücûdun maddi gıdalardan aldığı güç ve kuvvetle meydana gelmektedir. Bünyeye helâl gıdâdan, rûhâniyet ve feyz aksederken, bunun zıddı olan haram ve şüpheli gıdalardan ise kasvet, sıklet ve gaflet sirâyet eder.
Gönül ehli Hak dostları, kalbî âlemlerin inkişafı için şu iki husūsiye-te titizlik gösterirler ve:
"Yerken ağzınıza girene, konuşurken ağzınızdan çıkana dikkat edin!..." buyururlar.
Aşağıdakı hadis-i şerîf de bize helâl ve haram husûsunda ne kadar ihtiyatlı olmamız gerektiğini pek güzel ve veciz bir şekilde beyân buyur-maktadır.
Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdu-lar ki:
KUŞEYRI RISALESI
YanıtlaSil48
Cüneyd-i Bağdadi demiştir ki: "Tevhid, şu hakikati bilip ikrar et mendir: Allah Teâlâ, ezell olmasıyla tektir; O'nunla birlikte bu sıfata sa-hip ikinci bir varlık ve O'nun yaptığını yapacak hiç kimse yoktur."
İbn Hafif demiştir ki: "İman, Cenab-ı Hakk'ın, gayb olarak bildir diği şeyleri kalbin tasdik etmesidir."
Ebü'l-Abbas-ı Seyyári der ki: "Allah Teâlâ'nın kullarına verdiği ni-metler iki türlüdür: Biri keramet olarak, diğeri ise onu azaba yaklaştır mak için. O'nun sende tuttuğu nimetler, bir keramettir (O'nun ikramı-dır), senden aldıkları ise bir zillet ve azap sebebidir. Sen imanını ifade ederken, 'Inşallah müminim de!'"
Ebü'l-Abbas-ı Seyyari, içinde yaşadığı devrin büyüğü idi.
Üstadım Ebû Ali Dekkak'tan (rah) şu olayı dinledim: Adamın bi-ri, eliyle Ebü'l-Abbas-ı Seyyârî'nin ayağına dürttü; Seyyârî adama şöy-le dedi: "Dikkat et; yüce Allah'a isyanda hiç kullanmadığım bir ayağı dürtüyorsun (İşte gerçek tevhide ulaşan kulun hali böyle olur)."
Ebû Bekir-i Vasıtî demiştir ki: "Kim, 'Ben gerçek bir müminim' derse, kendisine şöyle denilir: 'Hakiki iman, iman edilen hakikatlere gö-zünü açmayı, onlardaki sırra ulaşmayı ve iç yüzünü bilmeyi gerektirir. Bunları elde edemeyen kimsenin, 'Ben gerçek bir müminim' demesi boştur."
Hazret, bu sözüyle Ehl-i sünnet'in söylediği şu hükmü kastedi-yor: Gerçek mümin, hakkında cennetliktir diye kesin hüküm verilen kimsedir. Allah Teâlâ'nın hikmetine ait bir sır olan bu durumu bilmeyen kimsenin, "Ben gerçek bir müminim" sözü uygun değildir.
Sehl b. Abdullah-ı Tüsteri şöyle demiştir: "Müminler, âhirette yü ce Allah'a baş gözleriyle bakacaklar; ancak bu bakış O'nun zâtını ha-kikatiyle ihata ve idrak etmeksizin olacaktır."
Ebü'l-Hüseyin Nüri demiştir ki: "Allah Teâlâ, bütün kalplere nazar etti; yüce zâtına Hz. Muhammed'in (s.a.v) kalbinden daha iştiyaklı bir kalp görmedi; bu sebeple ona mi'rac nimetini ikram ederek, acilen yü-ce zâtını görmeyi ve kendisiyle konuşmayı bahşetti."
SÜFİLERİN İTİKAD ve TEVHID ANLAYIŞLARI
YanıtlaSil49
Ebû Osman-ı Mağribî'nin hizmetçisi Muhammed b. Mahbüb şöy-le anlatmıştır: "Bir gün Ebû Osman-ı Mağribî bana,
'Ey Muhammed! Biri sana, kendisine ibadet ettiğin mâbudun ne-rededir diye sorsa ne cevap verirsin?' dedi. Ben,
'Ezelde nerede ise, şimdi de oradadır' diye cevap verdim. Üsta-
dım,
'Peki, adam sana, ezelde neredeydi diye sorarsa ne cevap verir-sin?' deyince, ben,
'Şimdi nerede ise, ezelde de oradaydı. Yani O, hiçbir mekân yok iken nerede ise, şimdi de oradadır' dedim. Bu sözüm onun çok hoşu-na gitti. O kadar ki, memnuniyetinden üzerindeki gömleğini çıkarıp ba-na hediye etti."
İmam Ebû Bekir b. Fürek'in bize naklettiğine göre Ebû Osman-ı Mağribî şöyle demiştir: "Ben, önceleri bazı âyet ve hadislerin zâhirî ifa-delerinden Allah Teâlâ'nın bir cihete sahip olduğu inancında idim. Bağ-dat'a geldiğimde (oradaki âlimlerin zikrettiği delil ve açıklamalarla) bu inanç kalbimden silindi. Hemen Mekke'deki arkadaşlarıma bir mektup yazarak, 'Ben şimdi yeniden müslüman oldum' diye haber gönderdim."
Muhammed b. Hüseyin-i Sülemî'den (rah) şunu işittim: Ebû Os-man-ı Mağribî'ye, insanların durumu sorulunca şöyle dedi: "Onlar, üzerlerinde ilâhî kudretin hükmünü icra ettiği birtakım kalıp ve cesetler-den ibarettir (kendi başlarına bir fayda ve zararları yoktur)."
Vâsıtî (rah) der ki: "Ruhlar ve cesetler kendi zatları ile değil yüce Allah'ın kudretiyle mevcut oldukları gibi; aynı şekilde insanın düşünce-leri ve hareketleri de kendi başlarına değil, yüce Allah'ın kudretiyle meydana gelmektedir; çünkü hareket ve düşünceler, ceset ve ruhlara tâbidir."
Hazret bu sözüyle açıkça şunu ifade etmiştir: Kulların bütün yap-tıkları (fiil, düşünce, hal ve hareketleri) Allah Teâlâ'nın yarattığı şeyler-dir. Eşyanın temel maddesi olan cevherin yüce Allah'tan başka bir ya-
tärihten 10
YanıtlaSilKasım 1953
İşte 4 Kasım 1953'ten O târihine ka-dar, her gün ve muhtelif sâatlerde, sırasıyle, "Yüksek Öğ-retim öğren-
cileri; su-baylu ve g9 neraller ihti-ram nöbeti" tutmuşlar-dır. 9 Kasım 1953'te ise, aynı tazîm, dahası huşû tavrıyle, tâ-but, Prof. Dr. Kâmile Mut-lu ve ekipi tarafından açılıp tah-nîtli cesed tedkik edil-di. Hiçbir bo-zulma olma-dığı müşa-hede edil-dikden son-ra tekrar "fiksatör" ilâvesiyle tahnît bo-zulmadan, ertesi gün, bu haliyle Anıtkabr'e sevkedildi...
kapatıldı ve
KAYNAKÇA
YanıtlaSilKİTAPLAR:
Everywhere. Simon and Schuster, New York, 1998). ADAMS, James: The Next World War: Computers are the Weapons and the Front Line is ALDRICH, J.R.: The Hidden Hand: Britain, America, and Cold War Secret Intelligence, Woods
tock, (New York, 2002).
ARMADGLU. Fahir: 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1980. Cilt: L. (Ankara, 1993 ARCAYÜREK, Cüneyt Arcayürek: Darbeler ve Gizli Servisler, Bägi Yayınları, Ankara, 19891 ARSENAULT. Amelia: Public Diplomacy 2.0, in Philip Seib (ed.), Toward
a New Public Diplo macy: Reinventing US Foreign Policy, Palgrave Macmillan, (New York, 2009) AVCI, Gültekin: İstihbarat Teknikleri: Aktörleri Örgütleri ve Açmazları, Timaş Yayınları, İs
tanbul, 2004).
nam, Crown Publishers, (New York, 2002). BAER, Robert: See No Evil: The True Story of a Ground Soldier in the CIA's War on Terro
BASKIN, Marcus G.: The Politics of National Security, Transaction Boks, (New Jersey, 1979).
BAYLIS, John, Steve Smith: The Globalization of World Politics, An Introduction to internati onal Studies, Oxford University Press, (New York, 2005)
BENJAMIN, Daniel, Steven Simon: The Age of Sacred Terror, Random House, (2003) BERKOWITZ, Bruce D. and Allan E. Goodman: Strategic Intelligence For American National Security, Princeton University Press, (Princeton, 1989).
BERNSTEN, Gary: Jawbreaker: The Attack on Bin Laden and Al Qaeda: A Personal Account by the CIA's Key Field Commander, Crown Publishers, (New York, 2005).
BİLBİLİK, Erol: Amerikan Kuşatması , Otopsi Yayınları, (İstanbul, Ağustos 2003).
BLANCHARD, Christopher M.: Libya: Background and U.S. Relations, U.S. Congress Rese
arch Service, (July 16, 2010).
BLUM, William: Haydut Devlet, Yeni Hayat Kütüphanesi, 2. Baskı, (İstanbul, 2003) BLUM, William: Killing Hope: US and CIA Interventions Since World War II, Common Courage Press, (2003).
BOLTON. K.R.: Post-Qaddafi Libya: on the Globalist Road, Foreign Policy Journal, (Feb 26.
11102 BORDEN, William S.: The Pasific Alliance: United States Foreign Economic Policy and Japa Tate Trade Madison, 19841
Recovery: 1947-1955, University of Wisconsin Press, ( WEZINSKI, Zbigniew: Tercih, Cev. Cem Kücük, İnkılâp Kitapevi, (İstanbul. 2004) DOMLEY, Simon: American Hegemony and the World Oil: The Industry, The State System and The World
Economy, Polity Press, (Cambridge, 1991). CAROTHERS. Thomas: Democracy Promotion: Comparing the Challenges and Opportunities M 1839 and 2011. USAID DRG 2.0 Conference, (June 20, 2011). HOMSKY Democratic Societies, Türkçesi
, Noam: Necessary Illusions: Thought Control in "Vedya Gerçeği", Cev. Abdullah Yılmaz, Everest Yayınları, İstanbul, 2001).
14
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHI
Ihsan eyledi. Onun öğretmesi yolundan, ben kuluna anlatip Celal sahibi Yüce Allah'a hamd olsun. Falan efendiyelim şerifi ihsan eyledi.
limi Oyle tek Allah ki, bize İMAN ve İSLAM yolunda hidayet na sib eyledi.
Burada İMAN ve İSLAM üzerinde durmak gerek.
san sıfatlardan münez IMAN şu manayadır: Allah-ü Taala'nın varlığını, tekliğini, nok-münezzeh olduğunu, melekleri ve gönderdiği kitaplar hak olduğunu, yolladığı nebiler ve resullerin hak ve gerçek olduğunu, hayrin ve şerrin cümlesi Hak Taâla'nın takdiri ile olduğunu kal tasdik, dille ikrar edip irşad olmak.
lemek, dille: ISLAM ise, şu manaya gelir: İç ve dış duygularla iyi amelleri
Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur; şehadet ede rim ki, Muhammed Allah'ın Resulüdür. (EŞHEDÜ EN LA ILLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RESULULLAH) LA ILAHE Kelime-i şehadetini söylemek, namaz
kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ibadetlerini anlayıp kabul abul ederek irşad olmak. İste.. anlatılan ihsanları yaptığı için, Allah'a hamd olsun..
Ehl-i Sünnet itikadına göre: İMAN ve İSLAM birbirinden aynl-mayan karın ile arka gibidir.. İnsanın karnı ile arkası birbirinden ay-rılmadığı gibi; bunlar da birbirinden ayrılmazlar.
Müellif merhum Resulüllah'a tekrar salavat okuyor:
SALAT, Allah-ü Taâlâ'nın peygamberi Muhammed'e..
Burada SALAT şu manayadır: Hazret-i Allah'ın, bütün çeşitleri ile lütuf, ihsan ve rahmetleri..
Bir açıklama yaptıktan sonra, tekrar şerhimize dönelim. Şöyleki: DELAİL'ÜL-HAYRAT kitabının SEHLİYE nüshasında; yukarıda geçtiği üzere:
SALÁT.. (Vessalâtü.)
Kelimesi, tek başına zikrolunmuştur. Sonunda:
SELAM (Vesselâmü.)
Kelimesi gelmemiştir. Onun dışında kalan bazı nüshalarda ise, kisi birarada gelmiş:
SALAT ve SELÂM. (Vessalâtü vesselâmü.)
Okunuşu şeklinde yazılmıştır.
Burada SEHLİYE nüshasını da anlatalım.
Bunun yazarı: Şeyh Ebu Abdillah Muhammed Sağir Süheyli'dir. llah rahmet eylesin. Bu zat: Merhum müellifin ileri gelen talebele-Enden biridir. Bu zatın yazdığı nüshayı, merhum müellif kendi kale i ile tashih etmiştir. Bu:
SEHLİYE.
Tabir ettiğimiz nüshaların dışında yazılan nüshalarda, bir yan lık şüphesi belirdiği zaman, bu nüshaya bakıp müşkillerini halle erlerdi.
KARA DAVUD
YanıtlaSil15
Adı geçen SEHLİYE nüshası yarn: MUHAMMED SAĞIR 80-HEYLİ merhum, hicretin 862. (M. 1457.) senesinde öbür äleme göç müştür. Yani: Merhum müelliften sekiz sene evvel vefat etmiştir.
Merhum müellif, o nüshayı daima yanında gezdirirlerdi. Sair nüshalardaki tashihleri ona göre yapar; şüpheli durumu giderirdi. Bü-tün bu anlatılanlar dolayısı ile, o nüsha:
SEHLİYE..
Diye meşhur olmuş; herkesce bilinmiştir.
Şimdi şerhimize dönelim:
Öyle şanlı bir Muhammed ki, Allah-ü Taâlà, onun vasıtası ile bizi; EVSAN'a ve ASNAM'a tapmaktan korudu.
Burada EVSAN ve ASNAM üzerinde duralım. Şöyleki:
EVSAN, VESEN'in; ASNAM, SANEM'in çoğuludur. Bazıları decti-
ler ki:
VESEN ve SANEM aynı manayadır. İkisi de PUTtur. Aynı ma-nayı pekiştiren iki kelimedir.
Bazıları da, iki kelime; Yani: VESEN ve SANEM arasında ayrılık buldu. Bu ayrılığı şöyle anlattı:
VESEN; altından, gümüşten, ağaçtan veya bunlar gibi cismi olan puta verilen isímdir. SANEM ise.. kağıt, deri veya duvar üzeri-ne yazılıp çizilen resimdir; buna suret verilir, ama cismi yoktur.
Bazıları da şöyle anlattı:
VESEN, insan suretinde olan puttur; SANEM, insanın dışın-da bir surette olan puttur.
EVSAN ve ASNAM üzerine yapılan yukarıdaki açıklamadan son-ra, metindeki cümlenin şerhini şöyle anlatabiliriz:
Ålem halkı; küfrün karanlıklarında, anlatılan EVSAN ve AS-NAM putlara tapmakta, şirkin çeşitleri ile dalâlete düşüp ziyan olmak-ta iken, sübhan olan Yüce Hak, Resulüllah, S.A. efendimizi âlemlere rahmet, aydın, bir kandil olarak bütün insanlara Resul eyledi. Onun davetiyle, Insan ve cin tayfasını hidayete getirdi. Onları, küfür ve da-låletten halás ederek; iman ve İslâm nuru ile pek ziyade nurlandırdı.
- Bu salât onun AL'ine de olsun.
Yani: Tebaiyet yolu ile, Resulüllah S.A. efendimizin ÅL'ine..
Al, için yedi mana verilmiştir. Ancak, duâya yakışan, altta anlatı-lan manadır. Resulüllah S.A. efendimize okunan salavat-ı şerifede ge-çen AL'in kim oldukları sorulduğu zaman, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
Küfürden ve şirkten korunan her mümin.»
Bu manaya göre, Resulüllah S.A. efendimizin davetine icabet eden her mümin, ÅL'i sayılır. Böyle bir mana, en münasibi ve en uy-gunudur.
- Ve.. ASHAB'ına da olsun.
ASHAB şu manayadır: Resulüllah S.A. efendimizin mübarek sa
16
YanıtlaSilDELAR I HAYRAT SERHI
manina yetişen ve onun hoy sohbeti ile gerefyab olup meclisinde inu bulunan, imanını son nefesine kadar devam ettiren satlardır
Onlar, NUCEBA, BERERE, KIRAM vasfına layıktır.
Sahabe için, anlatılan bu üç vaafı biraz açalım şöyleki
NUCEBA Boylu, soplu, kerem sahibi, edebil satlar
BERERE: Berden ve ayandan kaçınan, çeşitli taat ve İbadette
bulunan satlar.
KIRAM: Fukara ve sayıflara, dul kadınlara ve yetimlere, bileüm le çaresiz kalan muhtaçlara kerem gösterip ihsanda bulunan, bat bot tyilik etmeleri, comerd sıfatları ile bilinen satlar.
- Sonra..
Yani Besmele, Yüce Hakka hamd ve Resulüllah B.A. efendimize, aline ve ashabina salat Q selamdan sonra..
Bundan sonra müellif merhum, DELAIL'OL HAYRAT kitabını yazmaktaki gayesini açıklayacaktır. Şöyle başlıyor:
-Bu kitabı yazmaktaki gaye: Resulüllah S.A. efendimize oku nacak salāyat-ı şerifelert ve o salavat-ı şerifelerin faziletlerini anlat maktu.
caktır. Bu arada, salavat-i şerifeyi okuyanların fazileti dahi anlatila
Salavat-ı şerifeleri ve faziletlerini beyan ederken, BENED LERİNİ kapalı geçeceğiz.
-SENEDLERİNİ.
Demek şu manayadır: Salavat-i şerifelerin, anlatılan şekilde, kimler tarafından rivayet edildiğidir. Bunlar anlatılmadan geçilecek tir. Bunun sebebini de şöyle anlatıyor:
Sebebi: Onları okuyana ezberlemenin kolay olmasını temindir.
Bu salāvat-ı şerifeler.
Resulüllah efendimize okunan salavat-ı şerifeler, manasını taşı yor. Allan-ü Talla ona: Susanların ve konuşanların sayısı kadar sa lat ü selâm eylesin.
Mühim olanların en mühimmidir. Ama bu ehemmiyet: RAB-LARIN Rabbima YAKINLIK murad edenler içindir.
Bu cümledeki YAKINLIK'tan: Yüce Hakk'ın keremine nail ol mak murad edilmektedir.
RABLARIN, kelimesini de biraz açmak icab eder. Kısaca, bura da su mana murad edilir: Sultanların ve efendilerin Rabbi Allah..
RABB, ismi: Allah-ü Talla'nın isimlerinden biridir. Izafetala Fullanıldığı zaman, Allah-ü Taßla'ya has bir isim olur, başkaları için kullanmak cale değildir. Ama, izafetli kullanılırsa, başkaları için söylemek nek caladir. Meselá:
-RABB'od-DAR, RABB'UI - MAL, RABBI-GULAM..
Dendiği gibi. Bunlar sırası ile:
- Evin sahibi, malın maliki, kölenin efendisi..
Demege gelir. Bu manaların dışında RABB lafzı: Malik, seyyid,
KARA DAVUD
YanıtlaSil17
mabud, halik, mürebbi, cümle işleri ialah edici, durdurucu manaları-int de tasir Anlatılan manaların cümlesi ile RABB lafzını tefsir et-mek kablidh. Mesela RABBI, mürebbi manasında şöyle tefsir etmek mümkündun
Allah ú Tháli Mürebbi'dir. İnsanı, anà rahminde bir katra nutfa, yani Meni iken kırk günde o menlyi kan; sonra o kanı kırk rinde bir lokma çiğnenmiş et vapti.
Bundan sonra onu: Kemik, sinir, damar, tırnak, kıl, el, ayak, ku-lak ve eümle azası ile güzel bir cisim haline getirdi.
Erkek veya dişi olarak ona dilediği sureti verdi.
Içinde eiger, böbrek, bağırsak ve diğer seylerle parçalarını tamam-lach Osa can vererek hayat ihsan eyledi. Dilediği zamana kadar ana karunda besledi. Cismine ve duygularına kuvvet ihsan ettikten son ra, e dar yerden yolunu asan ederek, kudret eserlerini izhar için; ana harnindan çıkardı.
Bu manada gelen şu âyet-i kerimeyi alalım:
-Suret yapanların en güzeli olan Allah'ın şanına bak; neka-dar yücedir (23/14) (1)
Bundan sonra ona zahiri duygular ihsan eyledi. Gözüne görmek, Bulağına işitmek, diline söylemek, burnuna koku almak, ağzına tad venil
Eline de dokunmak duygusu verdi. Bununla: Sıcagı, soğuğu, yaşı, kuruyu, yumuşağı ve kaba şeyleri idrak eder.
Ayrıca, batini duygular da verdi. Vehim, hayal ve hatıra gibi... Zikir ile de, eşyayı anlayıp an anlatmak ihsan eyledi.
Böylece, tedricen; insanlığa ait kemalatı tahsil ettirdi. Ve.. o in-sanı Bütün hayvanattan ayrı; Yüce Hakkı tevhid, gönderdiği Resu-lune tam Itaat edip onun emirlerine boyun eğmeyi nasib ettiğinden en mukaddes makama yakınlık başarısını kazanmaya muvaffak eyle-di
Cümle eşyanın terbiyesini, yukarıda anlatılan manaya kıyas eyle.
Eşyanın tümünde: Cümle mahlukatın aciz kaldığı, Allah-ü Ta-ala'nın kudreti müşahede edilerek, hakiki mürebbinin Allah-ü Taála elduğu görülür.
Yüce Hakkın, Rabb laminde, kullarına tam bir İrşadı ve öğütü vardır. Bunu, Kelám-ı Kadim'in evvelinde:
- Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun.» (2)
Unvanı ile başladılar. lam-i celâlini, rübubiyetle tavsif buyurma-sinda sır ve hikmet vardır.
Her şeyi bir anda yaratmaya kadir olduğu, her şeyin akibetini bildiği halde, mahlukunu tedricen ve teenni lle yarattı. Ta ki: Kul-
(1) Malın akhğıma bu yeti kerime metinde değil; şerhte geçer.
(DDu Ayet kerime metinde değil, gerhdedir.
F. 2
18
YanıtlaSilDELAR HAVRAT SERHI
harukeri saman, murads nail olmak için acele etmeyeder Ka bul olunduğuna mannalan ve
- Five Hakkim keremieri için belli bir saman varhr
yohimu tutmalar gerekir. Conku: HART d Dyerek salur yo revan gekli birin
kadar bir samanda ana rahminde vilcude gelir, annra nekadar Mesela Allah Tan vid istendigt saman digunaanne an sonra, onun Aviasi gonitur. En manalari mulahasa si
Hash: Resulallah SA rendimia bünk fevalere ve улся влadel lere ennek tin, metin bir arbeptir. Ona, Jasim edilerek bilin salivali serife okundu saman, luhat dolu ruhuna infizah editin Boyle bir intisah se sultanların ve ayybilerin Babhi olan kendisinden başka nah olmayan Hasreti Allah'ın tutuflarına, rahmel lerine ermeye bir vesilestin
Bu kitabın adına savle dedi: KITARO DELAILI HAVRAT VE SEVARIKUL ENVAR FI BIRNIS SALATI ALEN NEBIVV MUHTAR
Kitabın ismine verilen mana kısaca audur: HAVINLARA DELL LER VE PARLAYAN NURLAR, SECILMIS PEYGAMBERE OKUNMA SI İÇİN ANLATILAN SALAVAT KITABI
Burada DELILLER, kelimesinden mured Resulullah'a okunan çeşitli salavat
HAYIRLAR, kelimesinden murad ise, okunan salavati gerifeler den zuhur eden fasiletler ve türlü türlü bereketlerie, saadete ulaştı ran faydalardın
Oeet mana soyledir: Dünya ve Ahirette bütün faydaları içine alan salivat-a şerifelerin kitabı, Gerçekten bu isim, verildiği esere uygun dur
-Bu eseri yazmaktaki gayem: Allah Taala'm visas, KERIM Resulü Muhammed mahabbetidir. Allah Taala ona salát eylesin. Tam manası ile selam eylesin,
Bu cümlede geçen KERIM kelimesi üzerinde biraz duralm
Gerçekten Resulullahın SA. yaratihi ve huyu KERİM vaatim Nadir Yani: Surette cümleden güzel olduğu gibi, huy itibarı ile de, camboden semallkür Bütün mahlukatta bulunan kemal vaairlari, ekmel ber ford olan Resulüllah'ın özünde toplanmıştır. Bunu blaaal, Bublish SA elendimia, påk dilleri ile söyle anlatmışlarbr
Ryvellerin ve ahirlerin en keremlisi bentms (2)
-Allah Tualatan dilek şudur: Biat, Resulüllah S.A. efendi mizin sünnetine tabi olanlardan kila Onun kamil satını sevenlerden endye Geryekten celal ve ikram sahibi Vüce Allah, büyük fazilet sa hihi chụp ba đứngmizi yerine getirmeye kadirdir. Ondan başka läh
KARA DAVUD
YanıtlaSil19
la'dır ve ne güzel yardımcıdır. yoktur. Hayır, ancak onun verdiği hayırdır. O, nekadar güzel bir Mev-
Güç ve kuvvet, ancak yüce ve azim olan Allah'ımdır..
Bu cümle ile, anlatılmak istenen mana şudur: Küfürden ve ma-siyetlerden kurtulmak; ancak, şanı yüce Allah'ın koruması ile müm-kün olur. İbadet ve taata dahi, kuvvet bulunmaz; meğer ki Yüce Al-lah başarı ihsan ede ve o yolda kuluna kudret vere..
باب الكبر
YanıtlaSilKİBİR
Kabu'l-Ahbar şöyle diyor:
يُحْشَرُ الْمُتَكَبِّرُونَ أَمْثَالَ الذَّرِّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، يَغْشَاهُمُ الذُّلُّ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ، يُسَاقُونَ إِلَى سِجْنِ فِي جَهَنَّمَ يُقَالُ لَهُ بُولَسُ تَعْلُوهُمْ نَارُ الْأَنْيَارِ يُسْقَوْنَ مِنْ عُصَارَةِ أَهْلِ النَّارِ
"Dünyada iken kibirlenenler kıyamet gününde küçücük adamlar şek-linde gelirler. Her şeyleri ile zillet içindedirler. Cehennemin tabakaların-dan birine girerler ve cehennemdekilerin üzerinden damlayan irinli sudan içerler."
Süfyan b. Mis'ar anlatıyor:
Bana ulaşan bir habere göre, Hz. Hüseyin (ra) bir yolculuğa çıkmıştı. Yolculuk esnasında fakir ve yoksul kimselere rastladı. Bunlar eski elbiseler içinde oturmuşlar, ellerlindeki kemiklerin üzerindeki etleri sıyırıp yemeye çalışıyorlardı. Hz. Hüseyin (ra)'ı görünce yemeğe çağırdılar. Hz. Hüseyin "Şüphesiz ki Allah büyüklük taslayanları sevmez." diyerek onlarla be-raber oturup yedi.
Tiemizi Kıyamet 45. (2494)
TENBİHÜ'L GÂFİLİN
YanıtlaSil249
Sonra oradakilere şöyle dedi:
Ben sizin davetinizi kabul ettim, şimdi de ben sizi davet ediyo-
rum.
Bunun üzerine hep beraber kalkıp gittiler.
Eve vardıklarında Hz Hüseyin (ra) hizmetçisine şöyle dedi:
Yiyecek ne varsa tamamını getir.
Hizmetçi evde ne kadar yiyecek varsa getirdi, hep birlikte yiyebildik-Jeri kadarını yediler, geri kalanını da yanlarında götürdüler.
Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyuruyor:
"Üç grup insan vardır ki, kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz, yüzlerine bakmaz ve onlar için acıklı bir azap vardır.
Bunlar:
1. Zina yapan ihtiyar.
2. Yalan söyleyen yönetici.
3. Kibirlenen fakir.""
Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayet ettiği başka bir hadiste ise Resûlüllah (sav) şöyle buyuruyor:
"Cennete ilk girecek olan üç kişi ve cehenneme girecek ilk üç kişi bana gösterildi.
Cennete ilk girecek olanlar şunlardır:
1. Şehitler.
2. Köleliğin kendisini Allah'a ibadetten alıkoyamadığı köleler.
3. Çoluk çocuk sahibi olan güçsüz fakir kimse.
Cehenneme ilk girecek olanlar şunlardır:
1. Halka zulmeden yönetici.
2. Malının zekâtını vermeyen zengin.
3. Kibirlenen fakir."
Rsülullah (sav) şöyle buyuruyor:
"Allah Teâlâ üç grup insana kızar fakat bunların içinden bir kısmına daha çok kızar:
Alime
250
YanıtlaSilKİBİR
1. Fasıklara (açıkça günah işleyen) kızar fakat yaşlı olup da açıkça günah işleyene daha çok kızar.
2. Cimrilere kızar fakat zengin olup da cimrilik yapanlara daha çok kızar.
3. Kibirlenenlere kızar fakat fakir olup da kibirli olanlara daha çok kızar.
Allah üç grup insanı sever fakat bunların içinden bir kısmını daha çok sever:
1. Takva sahiplerini sever fakat gençliğinde takva sahibi olanı daha çok sever.
2. Cömert olanları sever. Fakat cömert olan fakirleri daha çok sever.
3. Tevazu gösterenleri sever fakat zengin olan tevazu sahiplerini daha çok sever.""
Yahya b. Cu'de (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kişi cennete giremez."
Orada bulunanlardan biri dedi ki:
Elbisemin temiz ve düzgün olması, ayakkabılarımın biçimliliği ve kamçımın sapının süslü olması benim hoşuma gidiyor. Bu kibir olur mu?
Resûlüllah şöyle buyurdu:
Şüphesiz ki, Allah güzeldir, güzeli sever. Allah kullarına verdiği nimetin izini onların üzerinde görmek ister. Buna karşılık acizliği ve başkalarına yük olmayı ise sevmez. Bunlar kibir değildir.
Kibir: Hakkı hafife almak ve halkı hor görmektir."
Hz. Hasan (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Kim ayakkabısını diker, elbisesini yamar ve Allah için alnını secdeye koyarsa kibirden uzak olur."3
Başka bir rivayete göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Kim kaba kumaştan elbise, yamalı ayakkabı giyer, eşeğine biner, ko-yunları sajjar, çoluk çocuğu ile birlikte yemek yer ve fakir fukara ile otu-rursa Allah Teâlä ondan kibri kaldırır."4
Anlatıldığına göre Musa (as), Allah Teâlâ'ya şöyle niyazda bulundu:
Raynağı bulunamadı
Tinnist 1099
Ibosh-dunya, et Tevadu vel-Humûl, 207
Beyhaki, Saki Iman, 5064
TENBIHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil251
- Ya Rabbi! Mahlükatın içinde en çok kızıp, öfkelendiğin kimdir?
Allah Teală şöyle buyurdu:
Kalbinde kibir, dilinde kabalık, inancında zayıflık bulunan ve eli sıkı olan kimsedir.
Urve b. Zübeyr şöyle diyor:
"Tevazu şerefli olmanın araçlarındandır. Her nimet kıskanılır ama tevazu kıskanılmaz."
Hikmet ehli kişilerden biri şöyle diyor:
"Kanaatin meyvesi rahatlık, tevazuun meyvesi de sevgidir.
Anlatılmıştır ki:
Mehleb b. Ebi Sufre, Haccac'ın ordu kumandanıydı.
Bir gün Mutrif b. Abdullah'ın yanına uğradı. Üzerinde ipekten yapıl-mış bir elbise bulunduğu için kibirlenerek yürüyordu.
Mutrif ona dedi ki:
- Ey Allah'ın kulul Bu senin yürüyüşün Allah ve Resülünün kızdığı bir yürüyüştür.
Mehleb:
- Sen benim kim olduğumu biliyor musun?
Mutrif:
Evet biliyorum. Evvelin pis bir meni sonun ise, pis kokan bir leştir. Bu arada sen de pislik taşıyan birisin.
Bu sözleri duyan Mehleb kibirlenerek yürümeyi terk etti.
Hikmet ehli kişilerden biri şöyle der:
Mümin bir kul; Rabbi ile iftihar eder, dini ile şeref duyar. Münafik bir kul ise; soyu ile övünür, malı ile şeref duyar.
İbn Ömer (ra) Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Tevazu sahiplerini gördüğünüzde siz de onlara karşı tevazu göste-rin. Kibirlenenleri gördüğünüzde siz de onlara karşı kibirli davranın. Kibir onlar için bir alçaklık ve kınanmışlık, sizin için ise sadakadır."
Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Allah Teâlâ, kendi rızasını kazanmak amacıyla tevazu gösterenin şan ve şerefini mutlaka yüceltir.""
Thya. 3/34
272
YanıtlaSilsere tabi' olur; ya'ni kaymeti ekser olanın sahibi kıymeti ekal olanı zămin olarak ol yeri temellük eder.
Meselâ, dağ yıkılmazdan mukaddem üst tarafındaki bahçenin kıymeti beşyüz ve alt tarafındaki bahçenin kıymeti bin kurus olea ikincisinin sahibi beşyüz kuruşu evvelkinin sahibine i'ta ile orasını zabt eyler: nitekim bir kimsenin elindeki elli kuruşluk incisi düşüp de diğerin beş kuruş kıymetli tavuğu anı yutsa inci sahibi beş kuruş verip tavuğu alır. (27), (28) ve (29.) maddelere bak.
MADDE 903 Mağsubun zevaidi sahibinindir. Ve ğasıb am istih. lâk ederse zâmin olur.
Meselâ, mağsüb olan hayvanın gâsıb yedinde hasıl olan sütü ve yavrusu ve bir bahçenin yed-i ğasıbda iken husule gelen meyvesi mağsüb-un-minhin malı olmakla ğasıb bunları istihlâk eylerse zá-min olur. Kezalik bir kimse birinin kovanını içindeki arısı ile bera. ber ğasb etse sahibi arısı ile beraber kovanını istirdad ettikde ğasıb yanında iken hâsıl olan balını dahi alır.
MADDE 904 Bir bahçede mekân ittihaz eden arıların balı bahçe sahibinin olup diğer kimesne ol balı ahz ve istihlâk eylese zâmin olur.
FASL-I SANI
Gasb-ı akar'a müteallik bazı mesâil beyanındadır.
MADDE 905 Mağsûb eğer akar kabilinden ise ğasıb am tağyir ve tenkis etmiyerek sahibine reddetmesi lâzımdır.
Ve ğasıbın sun ve fi'li ile ol akarın kıymetine noksan gelse noksan kıymetini zâmin olur.
Meselâ, bir kimesne ğasb eylediği bir hanenin bir yerini hedm edip yahut süknâsı sebebiyle harab olup da kıymetine noksan gelse mikdar-ı noksanı zâmin olur; kezalik ğasıbın hane-i mağsûbda yak-dığı ateşden hane muhterik olsa mebniyyen kıymetini zâmin olur.
MADDE 906 Mağsüb arz olup da ğâsıb anın üzerine ebniye inşa yahut eşcar ğars etse bunları kal' ile arzı reddetmek üzre ğasıba emrolunur.
Ve eğer ebniye ya eşcarın kal'i arza muzır ise mağsûb-un-minh anların müstehikk-ul-kal' olarak kıymetlerini ita ile anları dahi zabt edebilir.
Fakat ebniye ya escarın kıymetleri arzın kıymetinden ziyade olup da sebeb-i şer'i zu'miyle inşa yahut ğars olunmuş ise ol halde
KITAB ÜL-GASB VE'L-ITLAF
YanıtlaSil273
ebniye yahut eşcarın sahibi arzın kıymetini ita ile arzı temellük eder.
Mesela, bir kimse pederinden mevrûs olan arsa üzerine ol arsa-nın kıymetinden ziyade akçe sarfiyle ebniye inşa ettikden sonra biri arsaya müstehik çıksa ol kimse arsanın kıymetini verip arsayı zabt eyler.
MADDE 907 Bir kimse aharın arsasını ğasb ve ziraat eylese sa-Aibi arsasını istirdad ettikde ol kimesnenin ziraatı ile terettüb eden noksan-ı arzı dahi tazmin ettirir.
Kezalik bir kimesne diğeri ile müştereken mutasarrıf olduğu arsayı bila izin müstakillen ziraat eylese şeriki arsadan hissesini aldıkda ol kimesnenin ziraatı ile terettüb eden noksan-ı arzdan his-sesini tazmin ettirir.
MADDE 908 Bir kimse diğerin tarlasını ğasben nadas ettikden sonra sahibi tarlayı aldıkda ol kimesne nadas ameli mukabilinde Beret mutalebe edemez.
MADDE 909 Bir kimesne süprüntü yahut diğer nesne vaz ile birinin arsasını işğal etse koyduğu şeyi ref ile arsayı tahliye et-mek üzre kendine cebr olunur.
FASL-I SALIS
Gasıb-ul ğasıbın hükmü beyanındadır.
MADDE 910 - Gasıb-ul ğasıb aynı ğasıb hükmündedir.
Binaenaleyh mal-ı mağsübu ğasıbdan şahsı ahara ğası ile it-laf eylediği yahut yedinde telef olduğu takdirde mağsüb-un-minh dilerse ğasıb-ı evvele ve dilerse ğasıb-ı saniye tazmin ettirir ve di-lerae kıymet-i mağsübun bir mikdarını evvele ve diğer mikdarını saniye tazmin ettirebilir.
Ve ğanb-s evvele tazmin ettirdiği takdirde o dahi ğasıb-ı sá-niye rücu' eder, amma saniye tazmin ettirdiği takdirde sâni evvele rücu' edemez.
MADDE 911 Gássh-ul ğasıb mal-ı mağsübu ğasıb-ı evvele reddet-tikde yalnız kendisi ve mağsub-un-minhe reddettikde ikisi dahi beri olur.
O. H. T. Mecelle F: 15
HADISC BRRIFERR
YanıtlaSilالدرس الثامن والمحسون في ملح العمل والثاني الروحية وتحريم عليها بالشهر
۱
قال الله تعالى : إن الله بأمر الملل والإعتادروبية، في القربي كاتي من النشطاء والشكر والتى بلكم لعلكم لاين .
PLLDRENIGING DERS
ADALETE VE TERBAAYA YUMUSAN DAVRANMAYI ÖVMEK ONLARA ZULMUN VE ONLARI ALDATMANIN HARAM OLDUGU
Allah Thali söyle buyurdu:
-Sphests At Allah adalet bilgi (husustyle) akrabaya (muh bae obluklari sexhero reverent emreder, Taskin koralak (fer) den, maskerden, suhu ve webbürden nehyeder, Size (bu suretle) ögüd vere ki iyice dinleyip ve anhyo tutasimi
Bu Ayet-4 Kerines, Omer b. Abdillasia samamından beri daima hutbe lerin sonuda okunmaktadır. Allah ondan raat olsun.
NAHL suresinin 90. Ayetidin
وروى الشيخان من ابن عمر قال : سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول :
۲
كلكم راع وكلكم منقول من ربيه، فالإمام رَاعٍ وَمَنقُولُ من رحيم والرجل راع في أهله ومسئول عن رحيمه ، والمرأة راعية في بيت زوجها ومسئولة من رعيتها، والخادم راع فى مال سيده ومسئول من رحمته ، وتلكم راعي ومسئول عن رعيته .
2) IBN-I OMER'den ra, naklen BURARI ve MÜSLİM rivayet edi yorr
-Resülüllahın S.A. şöyle buyurduğunu duydumz
-alteplala güdücüsünüz ve herbiriniz güttüğünden sorumludur.. Padişah bir gudücüdür.. Güttüğü şeyden sorumlu olacak... Erkek, chlini güdücüdur; o güttüğünden sorumlu olacak.. Kadım, kocast am evinde güdücüdür.. O da güttüğü şeyden sorumludur.. Hizmet çi efendisinin mahua güdücüdur; o da güttüğü şeyden sorumludur.. Hepiale güdücusünüz ve herbiriniz güttüğünden sorumludur..>>>
VE VAAZ ÖRNEKLERI
YanıtlaSil761
Harf sırasıyla tertib edilen bölümde geçen 887 numaralı Hadis-i
Ravisi de aynı.. Şerifin ayıdır.
الدرس التاسع والستون
في تحريم الظلم وفي الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر
٤٠١ قال الله تعالى : مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفيع يُطَاعُ ، وقال تعالى : وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ وَلِي وَلا نَصِيرٍ ، وَقَال تعالى : وَلَتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةً يَدْعُونَ إِلَى أَعْلَمُ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ * وَقَالَ تعالى : كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ المُنكَرِ ، وقال تعالى : وَالمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ ، يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ المنكر .
ELLİDOKUZUNCU DERS
ZULMÜN HARAM OLDUĞU EMR-İ MARUF NEHY-İ MÜNKER HAKKINDA
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
- «Zalimlerin ne bir yakını, ne de aracılığı kabul edilecek bir kimseleri vardır..>>>
Yani: Doğru cezalarını çekmeye.. MUMIN suresinin 18. âyetinden..
2) Ve şöyle buyurdu:
Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki (onlar herkesi) hayra çağırsınlar, İyiliği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye çalışsın-lar. İşte onlar muradına erenlerin taa kendileridir.>>
Bu Ayet-i Kerime devamlı bir ilim ehlinin bulunmasını bize zaruri kılmaktadır.
ALIRAN suresinin 104. äyetidir.
gayri muteber
YanıtlaSil290
gayretullaha dokunmal
gayri muteber غير معدم : itibarsız, itibar gör mez, değer verilmez, beğenilmes, geçersiz
gayri mutagayyer غير متغير : değişmez, başka laymaa
gar mutemed غير معتمد : guvenilmez
gayri muvahkmaz, uygun olmaz gayri mülayim غير ملايم : uygun olmayan, yer-siz
gayri mümeyyizihni bulanık, aklı karışık, bunamış 2.farkları ayırt edemeyen
gayrı mümkin (mümkün غير ممكن : imkansız, olabilir tarafı bulunmayan
gayri münevver غير متور : aydınlanmamış, ay-dınlığa kavuşmamış
gayri münfekk غير مفك : )birbirinden) ayrıl-maz, kopmaz
gayri münkat غير منقطع : kesintisiz, sürekli
gayri mürid غير مرية : iradesi olmayan, diledi-ğini durumda olmayan
yan
gayrı müstakim غير مستقيم : doğrudan sapmış doğru yoldan sapmış
gayri müteaffin غير متعفن : bozulmamış, çürü memiş, kokuşmamış
gayri meteharrik غير متحركة : hareketsiz, hare ket etmeyen
gayri mütehavvil غير متحول : değişmez, degi şikliklere uğramaz
gayr-ı mütenahi (ye( غير متناهية : sonsuz
gayrı mütevekkil غير متوكل : tevekkül etme-sonra sonucunu Allah'tan (c.c.) beklemeyen, yen, gereğini ve elinden geleni yaptıktan O'na güvenip dayanmayan
gay-naf غير نافع : faydasız
gayr- natik 1 : غير ناطق konuşmaz 2 düşünmez
gayr-in nihaye غير النهاية : sonsuz (il gayri ni-haye: sonsuza kadar)
- resmi غیر رسمی : resmi olmayan, devletçe wygulanan kural ve usûller dışında olan
gyre sabit 1 : غیر ثابت.değişken 2. devamsız patlanmamış
versari غير صريح : kapalı, belirsiz, apaçık olmayan
viyede olmayan
gayri suuri غیر شعوری Suursuz, bilinçsiz, akil ve düşünce ile bağlantılı olmayan
gayritabiiغیرطبیعی tabii olmayan, normal.
den uzak
gayukalalsahibi olmayan var-liklar, akıl ve düşunce yeteneğinden yoksun varlıklar
gayr-ı vغرض)km) inorganik, mole kül yapısı canlılardakinden farklı olan (mad. de) (kimya-yı gayr-1 uzvi غير عضوی inorganik kimya, inorganik maddeleri inceleyen kimya ilmi)
gay-varid 1 غیر وارد.olmamış, gerçekleşme miş 2.geçersiz 3.erişmemiş, ulaşmamış
gayr- zahid غير زاهد : zahid olmayan, günahlar. dan ve dünya zevklerinden uzak durmayan
gayr-i zaruri (ye( غیر ضروریه : zorunlu olmayan mecburi olmayan
olmagar-zati zata ait olmayan, zata bağlı olmayan, bir şeyin kendi varlığına ait olma yan, kendi varlığına bağlı olmayan
gayret 1 : غيرت.calışıp uğraşma 2.koruma ve kayırma duygusu ve çabası 3.dinî değerlere saldırı karşısında uyanan koruma duygusu
gayret-i cinsiye غیرت جنسيه : kendi soyundan varlıkları koruma ve kayırma duygusu
gayret-i gayret-i hudâpesendane غیرت خدا بسندانه : Allah (c.c.) rızasına uygun gayret, Allah (c.c.) tara fından beğenilecek çalışma ve uğraşma
gayret-i vahşiyane غیرت وحشیانه vahşilere ya raşır tarzda, acımasız metodla toplum değer-lerini korumak için çalışma
gayret-i vataniye غيرت وطنية : vatanı korumak için çalışma
gayretli 1 : غیرتلی.calışkan 2. kutsal ve manevi değerleri koruma duygusu ve çabasını taşı yan
gayretsiz 1 : غير تسز.tembel gevşek 2 kutsal ve månevi değerleri koruma duygu ve çabasın-dan yoksun
: عبرت اللهه طوقونمق Bayretullaha dokunmak
lām ve müslümanlara karşı acımasızca saldırı yüzünden, Allah'ın (c.c.) İslâm ve müsluman-mesine sebep olmak ları korumak üzere cezalar ve belalar gönder-
غير سعلى : alçak olmayan, aşağı se
291
YanıtlaSilفيريلاك farklılık, başkalık
1 قيرaşka, diğer 2. fark 3 artık, daha
عبرية : )bak gay, gayn(
الله Allah'tan (c.c.) başkası
2 ce-Liçinden çıkılmaz derin çukur em cukuru 3.(mec.) içinden çıkılması durum veya is
pal cehennem عاء جهنمcehennem çuku-
ole
an
celغنای ج cehalet (bilgisizlik) cu kuru (mec.) bilgisizliğin en kötüsü. (imansız-kmkarcılık)
Lok gayretli, çok çalışkan 2.milli ve manevi değerleri koruma duygusu ve ça-last çok olan (hamiyetli) 3.amacı uğrunda ça-şmada dayanıklı ve direçli
gayyer عبور : )bak gayur(
فيض : öfke, kızkınlık
غاز : buhar şeklinde madde
gal islam غزاء اسلام : Islam düşmanlarıyla sa-
pa Bedir غزاء بدر : Bedir Gazası. (savaşı( (bak Garve-i Bedir)
gazab 1 : غضب.öfke, kızkınlık 2.(mec.) ceza-landırma, ceza
gazab ve hiddet 1 : غضب و حدت.öfke, kızkınlık 2. (mec.) (Allah'ın c.c. verdiği) şiddetși ceza ve bela
ab lihi غضب الهي : İlahi gazab, Allah'ın (c) rezası
by غضبه : gazaba ait 2.tehlikelere ve manlara karşı kendini koruma duygusu-na ait
grablanmak 1 : غضيلتمل.öfkelenmek, kızmak
2(mec.) ceza vermek
pablandırmak 1 : غضلندرمق öfkelendirmek, kindırmak 2. (mec.) ceza verdirtmek
عراقي الصحة : mam-ı Gazali (mi. 1058. 1111( buyik lalam alimi, müceddidi ve kelâmca-Çok sayıda eserleri vardır. Kelâm ilmini glam temellere oturtarak sistemli bir hale termiştir. Eaki Yunan filozoflarının, özel-Aristo ve Eflatun'un etkisi altında kalan lalam inançlarını saptırma yolunu açan kun lalam bilgin (Alim) ve felsefecileri-
G
YanıtlaSil290
gayr-i muteber
gayri muteber غير معتبر : itibarsız, itibar gör mez, değer verilmez, beğenilmez, geçersiz
gayri mutagayyer غير متغیر : değişmez, başka-laşmaz
gayr- mutemed غير معتمد : güvenilmez
gayretullaha dokun
gayri muvafik uymaz, uygun olmaz gayri mülayim غير ملایم : uygun olmayan, yer-siz
gayr-i mümeyyzzihni bulanık, aklı karışık, bunamış 2.farkları ayırt edemeyen
gayrı mümkin (mümkün غير ممكن : imkânsız, olabilir tarafı bulunmayan
gayrı münevver غیر منور : aydınlanmamış, ay-dınlığa kavuşmamış
gayrı münfekk غير منفك : )birbirinden) ayrıl-maz, kopmaz
gayrı münkat غير منقطع : kesintisiz, sürekli
gayri mürid غير مريد : iradesi olmayan, diledi-ğini yapar durumda olmayan
gayri Müslim (e( غیر مسلمه : Müsliman olma -yan
gayrı müstakim غير مستقيم : doğrudan sapmış doğru yoldan sapmış
gayri müteaffin غير متعفن : bozulmamış, çürü memiş, kokuşmamış
gayri meteharrik غير متحرك : hareketsiz, hare ket etmeyen
gayrı mütehavvil غير متحول : değişmez deği şikliklere uğramaz
gayr-ı mütenahi (y( غير متناهيه : sonsuz
gayrı mütevekkil غير متوكل :tevekkül etme-yen, gereğini ve elinden geleni yaptıktan sonra sonucunu Allah'tan (c.c.) beklemeyen, O'na güvenip dayanmayan
gay na غير نافع : faydasız
gay-naik 1 : غير ناطق.konuşmaz 2.düşünmez
gayrim nihaye غير النهاية : sonsuz ilagayr-ı ni-haye sonsuza kadar)
gayri resmi غیر رسمی : resmi olmayan, devletçe uygulanan kural ve usûller dışında olan
para sabit غير ثابت : değişken devamsız 3 ispatlanmamış
sarih غير مربح : kapalı, belirsiz, apaçık olmayan
غير سفلی ، alçak olmayan, aşağı se-
viyede olmayan
gayri suuri غیر شعوری suursuz, bilinçsiz, ve düşünce ile bağlantılı olmayan
gayritabiitabil olmayan, norm den uzak
garukalakıl sahibi olmayan var lıklar, akıl ve düşünce yeteneğinden yokaus varlıklar
gayruviغرض)minorganik, mol kül yapısı canlılardakinden farklı olan (mad de) (kimya-yı gayr-ı uzvi غير عضوی inorganik kimya, inorganik maddeleri inceleyen kimya ilmi)
gayr varid 1.0 غیر واردlmamış, gerçekleşme miş 2.geçersiz 3.erişmemiş, ulaşmamış
gayrzahld غير زاهد zahid olmayan, günahlar dan ve dünya zevklerinden uzak durmayan
gayr-i zaruri (ye( غیر ضروریه : zorunlu olmayan mecburi olmayan
gayr- zati غير ذاتي : zata ait olmayan, zata bağ olmayan, bir şeyin kendi varlığına ait olma yan, kendi varlığına bağlı olmayan
gayret 1 : غيرت.çalışıp uğraşma 2.koruma ve saldırı karşısında uyanan koruma duygusu kayırma duygusu ve çabası 3.dini değerlere
gayreti cinsiye غیرت جنسیه : kendi soyundan varlıkları koruma ve kayırma duygusu
(c.c.) rizasına uygun gayret, Allah (c.c.) tara gayret-i hudâpesendane غیرت خدا بسندانه : Allah fından beğenilecek çalışma ve uğraşma
gayret-i vahşiyane غیرت وحشیانه vahşilere ya raşır tarzda, acımasız metodla toplum değer lerini korumak için çalışma
gayret-i vataniye غیرت وطنية : vatanı korumak için çalışma
gayretli غیرتی : calışkan 2.kutsal ve manevi değerleri koruma duygusu ve çabasını taşı yan
gayretsiz 1 : غيرتز.tembel, gevşek 2.kutsal ve mânevi değerleri koruma duygu ve çabasın dan yoksun
ا : غيرت اللهه طوقونمق Bayretullaha dokunmak yüzünden, Allah'ın (c.c.) İslâm ve müslüman-lâm ve müslümanlara karşı acımasızca saldın mesine sebep olmak ları korumak üzere cezalar ve belalar gönder
mak
YanıtlaSilhal.
Ar un
d Ya
ayrilik farklılık, başkalık
291
gayi başka, diğer 2.fark 3 artık, daha
gayriye غيريه bakgay gayrı(
ayrullah غير الله : Allah'tan (c.c.) başkası
Minden çıkılmaz derin çukur 2.ce-hennem çukuru 3.(mec.) İçinden çıkılması güç durum veya iş
ayya-i cehennem غياء جهنم cehennem çuku-ru
ach chalet (bilgisizlik) çu-kuru, (mec.) bilgisizliğin en kötüsü. (imansız-lik, inkârcılık)
mayur cok gayretli, çok çalışkan 2.milli ve manevi değerleri koruma duygusu ve ça-bası çok olan(hamiyetli) 3.amacı uğrunda ça-lışmada dayanıklı ve direçli
ayyor عبور : )bak gayûr(
gayz غيض : öfke, kızkınlık
gaz عاز : buhar şeklinde madde
gaza Islam غزاء اسلام : Islam düşmanlarıyla sa-vaş
gazal Bedir غزاء بدر : Bedir Gazası savaşı( (bak. Gazve-i Bedir)
gazab 1 : غضب.öfke, kızkınlık 2.(mec.) ceza-landırma, ceza
gazab ve hiddet 1 : غضب و حدت.öfke, kızkınlık 2.(mec.) (Allah'ın c.c. verdiği) şiddetşi ceza ve bela
gazab ilahi غضب الهي : İlahi gazab, Allah'ın (c.c.) cezası
gazabiye( 1 : غضبيه.gazaba ait 2.tehlikelere ve düşmanlara karşı kendini koruma duygusu-na ait
gazablanmak 1 : غضب لمق.öfkelenmek, kızmak 2. (mec.) ceza vermek
parablandırmak 1 : غضبندرمق.öfkelendirmek, kızdırmak 2.(mec.) ceza verdirtmek
Gerall غزالي : Imam-ı Gazali (mi. 1058. 1111( büyük İslâm alimi, müceddidi ve kelâmcı-. Çok sayıda eserleri vardır. Kelâm ilmini saglam temellere oturtarak sistemli bir hale tirmiştir. Eski Yunan filozoflarının, özel-lisle Aristo ve Eflatun'un etkisi altında kalan ve İslam inançlarını saptırma yolunu açan für kssam lalåm bilgin (alim) ve felsefecileri-
291
YanıtlaSilgazve
ni esaslı bir şekilde eleştiren eserler de yaz-mıştır. İlimlerde metot konusunda yazdığı "El-Munkazu Min-ad-Dalal" (yanlışlığa du-şülmemesi için uyarı) adlı eseri Türkçeye de tercüme edilmiştir. Bu eser Fransız filozofu ve matematikcisi Dekart'ı (Descartes) esaslı şekilde etkilemiştir. Descartes'in eseri olan "Metot Üzerine Konuşma" ile Gazali'nin "el Munkız" adlı eseri arasında konu, kitabın plânı ve anlatış bakımından büyük benzerlik ve paralellik vardır. Gazali, Dekart'tan (mi. 1596. 1650) beşyüz yıl önce yaşadığını unut-mamak gerekir
gazanfer 1 : غزانفر arslan 2.(mec.) kahraman, yiğit
gazat غازات : gazlar (bak. gaz.(
gazati muzzira غازات مضره : zararlı gazlar
gazevat (gazavat( غزوات : gazveler, gazalar, İslâm düşmanlarıyla yapılan savaşlar 2.Hz. Peygamber'in (a.s.m.) cihad için çıktığı sefer-ler. (bak. gazve)
gazi 1 : غازی.gazaāya katılan, İslam düşmala-rıyla savaşan 2.İslâm düşmanlarıyla yapılan savaşa katılıp yaralanmış veya sağ dönmüş kimse
gazilik غازيلك : gazi olma hali, gāzi ünvanı
gazlı bomba 1 : غازلی بومیا.gaz bombası, içinde canlılar için tehlikeli gazlar bulunan bomba 2.sis bombası, bir alanın görülmesini ön-lemek için patlatılınca yoğun sis oluşturan bomba
gazve 1 : غزره.gaza İslâm düşmanlarıyla yapı-lan savaş 2.Hz. Peygamber'in (a.s.m.) kendi
komutası altında cihad için çıktığı sefer. Ken-disinin katılmayıp yerine başkasını komutan olarak görevlendirdiği askeri birliklerin yap-tıkları sefere "seriyye" denir. (bak. seriyye) gazvelerin bazılarında düşmanla karşılaşma ve savaş olmuş, bazılarında ise karşılaşma veya savaş olmamıştır. Tarihçiler gazvelerin sayısının 47 olarak belirtmektedirler. Gaz-velerin dokuzunda savaş olmuştur. Savaşla biten gazveler şunlardır: 1.Bedir (mi. 624) 2.Uhud (hi. 5, mi. 625) 3.Müreysi (hi. 6, mi. 627 bu gazve, Hendek yahut Ahzab Gazvesin-den iki ay önce Şaban ayında, Huzaȧ Kabile-sinin bir kolu olan Beni Mustalık ile yapılan savaştır. Bu sebeple bu savaşa beni Mustalik Gazvesi de denir. Müreysi, savaşın yapıldığı
AHLAK
YanıtlaSilya malik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı hak bille imtisal eder; batılı batıl bilir, içtinap eder.
İhtar: Bu kuvvetin şu üç mertebeye inkısamı gibi, furua da o üç mertebeyi havidir. Mesela, halk-1 ef al meselesinde Cebr mezhebi ifrattır ki, bütün bütün insanı mahrum eder. tizal mezhebi de tefrittir ki, tesiri insana verir. Ehl-i Sünn mezhebi vasattır. Çünkü bu mezhep, beyne-beynedir ki, o fiil. lerin bidayetini irade-i cüz'iyeye, nihayetini irade-i külliyeye veriyor. Ve keza, itikatta da tatil ifrattır, tesbih tefrittir, tevhid vasattır.
Hülasa: Su dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve a dalettir. Sirat-ı müstakimden murad, şu üç mertebedir." (Nur-si, 1978, 24-25)
Böyle bir bakış açısıyla, iman, ibadet ve ahlak olguları birbi-rinden kopmaz ve sürekli iç içe olmaları gereken birer insani tutum ve ruh halleridirler. Yani ahlak ilkeleri sadece insanların uymaları beklenen ve uymadıkları takdirde cezalandırılmakla tehdit edildikleri soyut emirler ve kurallar olmaktan çok daha fazla bir anlama sahiptirler. Bu anlamda sadece insanların day-ranış ve duyuşlarını sınırlandıran dışsal bir emirler topluluğu değil, onların kamil, erdemli bir insan olmalarının yolunu gös teren içsel ve canlı hayat ilkeleridirler. Bunlara uymak da bir tür ibadettir. İbadet de insanın ruhunu yücelten, istidatlarını İnkişaf ettiren, meyillerini temizleyen, emellerini gerçekleşti-ren, fikirlerini genişleten ve sistemleştiren şehevi ve gadabi duygularını sınırlayan ... bir hal üzerinde olmaktır. İnsanın bu bağı kurması ile ancak "mükemmel insan" ya da faziletli-er-demli bir insan olunabilir. (Nursi, 1978, s.94)
Insanın bu tekamül serüvenine yol açan duygular ise, Be-diüzzaman tarafından şöyle konulmaktadır: Eğer insana bu ahlak duygusu verilmeseydi ne olurdu? İnsan hayvan olarak kalırdı. Çünkü insanoğlunu hayvanlardan ayıran tek unsur a-lal ve düşünine değildir. Çünkü insanlar bu kabiliyetleri ile hayvanlardan belki sadece derece olarak, üstün olabilirler. In-sanların hayvanlardan farklı ve üstün olmalarını sağlayan di-jer kabiliyetleri vardır. Bunlar ise, akıl ve düşünme ile birlik-te iyiyi ve guzeli kötü ve çirkin olandan ayırabilme, yani tem-yiz yeteneğidir.
Bu yetenek Islam literatüründe "cüz-i irade" olarak belirtil-mektedir. Temyiz yetisi ise cüz-i irade ve ahlak ile ilişkilidir. Ve
123
AHLAR OLGUSUNUN KAYNAĞI NEDİR?
YanıtlaSilbu dzelliği sayesinde insan teklif de sorumlu tutulmuş ve doğ ruyu yanhstan, güzeli çirkinden ayırt etmekle mükellef olmug telyte bu nedenle eğer teklif olmasayah, insan ruhuna potan baklediği mutlak mutluluğa da ulaşılamazdı. Bu nedenledir kt. siyel olarak konulmuş olan duygular gelişemezdi. Insanların güzel ahlakın nesy a neması, insanın kötü duygularla mücade Jesi sonucunda kazanıldığı gibi, insanlığın saadet-i neviyesinin tek amili de teklif olarak kabul edilin
Said Nursi'nin kendi ifadeleriyle ahlak ile teklif arasındaki in lişki şöyle anlatılmaktadır: "Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar nesv a nema bulamaadi. Evet nov-i hegerin ahvali-ne dikkatle bakılırsa görülür ki: ruhun manen terakkisini, vie danın təkamülünü, akıl ve fikrin inkişaf və terakkisini telkih e-den, yani aşılayan şeriatlardır, vücut veren, tekliftir, hayat ve-ren, peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden dinlerdir E-ğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve in-sandaki bu kadar kemalat-1 vicdaniye ve ahlak i hasene tama-men yok olurlardı..." (Nursi, 1978, 187)
Mutluluk hedefi bakımından ele alındığında ise, Said Nur si'ye göre insandaki bu ahlak duygusunun doğru kullanılması, sadece dünya hayatını değil, ölümden sonraki hayatının da mutluluğunun sebebidir: "İnsanlar, insana verilen cihazat-mâneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedi kalacak gibi gafilåne davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umu-runa ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve måneviyeye sarf etse, ahlâk-ı hamîdeye menşe, hikmet ve hakikate muvafik o-larak saadet-i dâreyne medar olur. (Nursi, Mektubat, 30)
Bu düşünceye göre, insanın biyolojik bir varlık-hayvan de-recesinden çıkıp, insanlığa yükselmesini sağlayan teklif duygu-su ile birlikte insan ruhu da önemlidir. Çünkü insanın insaniyet bakımından tekamül edebilmesi için, beden ve ruh dengesinin sağlanabilmesi de gerekmektedir. Böylece, insanın tabiatına konulan bazı duygu ve yetilerin dengeli bir şekilde gelişip de-vam edebilmesi için, temyiz ve ahlak duygusuna ihtiyaç vardır. Yoksa insan bu duygularını dengeleyemeyeceğinden, hem şah-si hayatını hem de toplumsal hayatı bozacaktır. Bu duyguların dengelenmesi halinde ise, insan şahsi hayatında denge ve isti-kameti, toplum hayatında ise adaleti sağlayacaktır.
12
ROPRO-YAZ/200
-
YanıtlaSilمعلوم و مسلم اولديقه الجاد و کدا ( آق) حکمی حروف عاطفه من ترقى في اولاده ایران حکم سنان معافی منصور چود که آیکھی غیل رسمی تبلون داها شدید در
(عقب) ده کی (ن) منافقاری عموره نفسه انك مجمدر حالو که برینه مساله دگار ار الونده مطابقت بوقدر اويله ايسه مشته به اولا جو شمار مقدر در ذكر او بار ممن لفظه ايجاز واختصاري الجوندر لفظنده کی اجازده، معنائك الطلاق، یعنی اور انباله ی لیمونند ه الله بو او زانتیا مهدی ده، سامعك وسعت میانه حواله ای باید که مقامه مناسب حمله الى تعيين انهم
مثلا. [ أَوْ كَالَّذِينَ سَافَرُوا في صحراء حالِيَةٍ وَلَيْلَةٍ مُظْلِمَةٍ فَأَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ يُصيب الى
منا فقاده مشبه به او لمعه او يغون و اوزون بر جمله ي تقدير ايده بالر یعنی منافقار والله بر صحراده، ظالمتالی برکیجه ده سفر اید ولركنه، با عمور مصيبته طوتولان بولجي ار كبيدر افطار ) هر كسك بلديگى (قطر) كلمه نه، مألوف او لما يان (حبيب ) كلم سلام ترجيح) ذكر الدیلمی، او یا غمورك قطره لری کوبا بدر مصیبت اولوب او فارن روح و جان ادرنه مرمی گیر مریکی
قصداً البلديفه اشار تدر.
موکر یا غمورن، چیپلامه اولانه سما جهتند به با غریفی هر کسجه معلوم اولدیغی حالده ام فيديله تقييد ايديالمى، اطلاقه ايجوندر یعنی سما قيديله يا بيلان تخصیص تعمیم ایموند درد كمانك قيد ند نه اخلا تبالير كه، و يا عمور، بتونه سمانك افضنی طوته، عمومی به مقاله با شور همه او یا غمور دنه خالی قالمايور. اوت، (ما من دابة فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجاحه محمد الله الى
(دابَّة ) فك ( في الأَرْضِ) الله، (طائر) له ( بطين) الخ ابله تقييد لری، اطلاقه ونعم الجودة
مصر عنوانی طاشیان بعض آدملی یا غمور و سائرہ کی باغان شيلوك سمانه حرف من باشد یعہ ذاهب او المثار و توجه ماه به دكرن ده سماده بولوند یعنی علاوه انتشار او باری بود انهار سوق الجسم قرآن كريمك به خاج برنده ( من السماء ) حکم سنان بولوغه بود. ما تو که اصحاب قصیم و ارباب بلاغتجه ان أو يفون معنا (من) ايله ( سماء) آرمنده (حجة ) لفظنك تقدر بات ما غمور لون سما جر مند نه دگل، کما جهتندن نازل او لدیفه حکم ایمکد
اشعاب تحقيق
YanıtlaSilAshab- tahkik: Erafhes anastıranlar
Cirim: Cisin
آزباب بلاست
Erbah belagat: Belágat (güzel soz söyleme san'att) sahibleri
قال
Hate Bes
حروف عالمقه
Harif-u attfe: Bağlaç harfleri
اطلاق
Ilak: Serbest ve suurstz kılma
loaz: Az sözle çok sey an-latma
المتمان
Intisar: Kisa tutma
ليل
Lafiz: Soz, kelime
مألوف Melaf: Alışılmas
مقدر
Mukadder: Zikredilmedi-ği halde sözün gelişinden anlaşılan
مطابقت
Mutabakat: Uygunluk
مشتين
Mutazammın: İçine alan
ميز
Miüfessir: Tefsir alimi
Müsellem: Herkesçe kabul edilen
مشابة
Müsabih: Benzer
مقتة بة
Müşebbehin bih: Kendisine benzetilen
Jyt
Nazil: İnen
تعبية Ta'mim: Umimileştirme
تغيين
Tayin: Belirleme
تخصيص
Tahsis: Hususi kalma
تقييد
Takyid: Sınırlama, bağlı kılma
تربي
Terakki: Yükselme
تشبية
Tesbih: Benzetme
وسعتِ خيال
Visati hayal: Hayalin genişliği
ذايب
Zahik: Bir fikirde olan
malom ve müsellem olduğuna imadır. Ve kezi (1) kelimesi, hurûf-u åtifeden terakkiyi ifade eden kelimesinin ma'nasını mutazammındır
YanıtlaSilÇünki ikinci temsil birinci temsilden daha sedidd dek) münafıkları yağmura tesbih etmek içindir. Halbuki birbirine müsabih deldu Aralarında mutabakat yoktur. Oyle ise müşebbehün bih olacak sey. mukadderdir. Zikredilmemest, lafمر Icaz ve ihtisan içindir. Lafzındaki icaz da, ma'nanin itnabı, yanı uzatılması içindir. Ma'nâinin bu uzatılması da, såmiin vüs'at-i hayaline havale eddir ka makama münasib cümleleri ta'yin etsin.
الاستالدين سافروا في مقرات عالية Meseli gibi وليك مظلمة قالساعة نسبية يبين
münafıklara müşebbehün bih olmaya uygun ve uzus bir cümleyi takdir edebilir. Yani, "Münafıklar häli bir sahrada, zulmetli bir gecede sefer ederlerken, yağmur musibetine tutulan yolcular gibidir" İhtår: Herkesin bildiği kelimesine, me'lûf olmayan kelimesinin tercihen zikredilmesi, o yağmurun katreleri güya birer musibet olup, onların ruh ve canlarına mermi gibi kasden atıldığına işarettir.
Sonra yağmurun, çıplak olan semå cihetinden yağdığı herkesçe ma'lům olduğu haldeبين الشع kaydıyla takyid edilmesi, ıtlåk içindir. Yani semá kaydıyla yapılan tahsis, ta'mim içindir. Evet, semânın kaydından anlaşılır ki, o yağmur, bütün semånın ufkunu tutmuş. Ümümi bir şekilde yağıyor. Hiçbir yer, o yağmurdan háli kalmıyor. Evet,
C cümlelerinde dahi من آية في الأرْضِ ولا طائر يطير بجناحيه 'nin في الأني ile مائر in يطير ila ahir ile takyidleri, ıtlák ve ta'minı içindir
Müfessir ünvanını taşıyan bazı adamlar, yağmur vesaire gibi yağan şeylerin semânın cirminden yağdığını zahib olmuşlar. Ve kocaman bir denizin de semåda bulunduğunu ilave etmişler. Onları bu zehāba sevk eden. Kur'an-ı Kerim'in birkaç yerinde من الشمام kelimesinin bulunmasıdır. Halbuki ashab-ı tahkik ve erbab-ı belågatçe en uygun ma'na, () the arasında حق lafzının takdiriyle, yağmurların semâ cirminden değil, semå czhetinden nåzil olduğuma hükmetmekur.
294
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Bahreyn'de (Yirmi beş) Sahabi oturuyordu. (195)
Eshabdan (Yüz kırk dokuz kişi Küfe'de yerleşmişti. Küfe'li Tâbiin'in birinci tabakasından olup ta,
1) Hz. Ebû Bekir,
2. Hz. Ömer,
3) Hz. Osman,
4) Hz. Ali,
5) Abdullah b. Mes'ud
ve daha başkalarından Hadis ve Sünnet dinleyerek rivayette bulunan. lar (On) kişi.
1) Hz. Ömer,
2) Hz. Ali,
3) Abdullah b. Mes'ud
ve daha başkalarından Hadis ve Sünnet dinleyerek rivayette bulu nanlar (On altı) kişi,
1) Hz. Ömer, 2
) Abdullah b. Mes'ud'dan rivayette bulunanlar (On iki) kişi,
1) Hz. Ömer,
2) Hz. Ali'dan rivayette bulunanlar (On dört) kişi,
Yalnız Hz. Ömerden rivayette bulunanlar (Elli yedi) kişi,
1) Hz. Ali,
2) Abdullah b. Mes'ud'dan rivayette bulunanlar (Otuz beş kişi,
kişi, Yalnız Abdullah b. Mes'uddan rivâyette bulunan (Yetmiş birj
1) Hz. Osman,
2) Übey b. Ka'b,
3) Muaz b. Cebel,
4) Talha b. Ubeydullah,
5) Zübeyr b. Avvam,
6) Huzeyfe b. Yeman,
7) Üsâme b. Zeyd,
8) Halid b. Velid,
9) Ebû Mes'udül'Ensârî,
10) Amr b. As,
11) Abdullah b. Amr b. As
ve daha başkalarından rivayette bulunanlar (Yirmi beş) kişi,
Yalnız Hz. Ali'den rivayette bulunan (Yüz dört) kişi idi.
Küfe'li Tabiin'in ikinci tabakasından olup ta,
(196) m-i Sa'd Tabakat c. 5, s. 503-566
PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET 295
YanıtlaSil1) Abdullah b. Ömer,
2) Abdullah b. Abbas,
3) Abdullah b. Amr,
4) Cabir b. Abdullah,
5) Nüman b. Beşir,
6) Ebû Hüreyre
ve daha başkalarından rivayette bulunanlar (Altmış dokuz) kişi idi.
Küfe'li Tablin'in üçüncü tabakasından (Yüzyirmi üç) kişi,
Dördüncü tabakasından (Seksen bir) kişi,
Beşinci tabakasından (Elli iki) kişi,
Altıncı tabakasından (Kırk dokuz) kişi,
Yedinci tabakasından (Altmış üç) kişi,
Sekizinci tabakasından (Kırk beş) kişi,
Dokuzuncu tabakasından da, (Yirmi sekiz) kişi vardı. (196)
Basra'da (Yüz elli) Sahâbi oturuyordu.
Basralı Tabiin'in birinci tabaka Fakih ve Muhaddislerinden olup
Hz. Ömer'in Eshabından bulunanlar (Elli üç) kişi idi.
Basralı Tabiin'in ikinci tabakasından olup ta,
1) Hz. Osman,
2) Hz. Ali,
3) Talha b. Ubeydullah,
4) Zübeyr b. Avvam,
5) Übey b. Ka'b,
6) Ebû Mûsa'l'eş'ari
ve daha başkalarından rivayette bulunanların sayısı (Yirmi sekiz) di.
Aynı tabakadan olup ta,
1) İmran b. Husayn,
2) Ebû Hüreyre,
3) Ebi Bekre,
4) Ebi Berze,
5) Mâkıl b. Yesår,
6) Abdullah b. Mâkıl,
7) Abdullah b. Ömer,
8) Abdullah b. Abbas,
9) Enes b. Malik
ve daha başkalarından rivayette bulunanlar (Seksen dört) kişi,
Üçüncü tabakadan olanlar (Elli dört) kişi,
Dördüncü tabakadan olanlar (Altmış üç) kişi,
(106) - Sa'd Talakat c. 6, s. 5-417
483
YanıtlaSilBey değirmen, susuz da döner.
Boj (kuru) kaşık, ağız yırtar (aviz cirta).
2010. Boş torbayla at tutulmaz.
11. Boşa koysan, dolmaz; doluya koysan, almaz.
2012 Başboğazła pisboğaz, belalardan kurtulmaz.
14913. Boşuna telaş, dikine tıraş.
14914. Boy balaban, akıl yok, zurnayı tutar.
14915. Boyu uzun, aklı kısa.
14916. Bozulan bağ, bekçi istemez.
14917. Bu ağız onda oldukça, daha çok sakız çiğner.
14918. Bu da geçer.
14919. Bugün bana olsa, yarın sıra sana.
14920. Bugünkü işini yarına bırakma! (Bu günki işinni yarınga kaldırma "taşlama")
14921. Bugünün öfkesini yarına bırakma!
14922. Bugünün yumurtası, yarının tavuğundan hayırlıdır.
14923. Bu sakalı değirmende ağartmadım.
14924. Bulanık suda balık avlanmaz.
14925. Buluttan nem kapar.
14926. Buyuran almaz, yoğuran alır.
14927. Bükemediğin eli öp de başına koy!
14928. Bülbüle altın kafes de zindandır.
14929. Bülbülü altın kafese koymuşlar, "ah vatan!" demiş. (Bülbülni altın kafeske "kapeske" salgannar, "ah watan!" degen.)
14930. Bülbülün çektiği, öz (kendi) dilindedir.
14931. Büyüğe (balabanga) saygı, küçüğe sevgi.
14932. Büyük (balaban) balık, küçük balığı yutar.
14933. Büyük (balaban) başın, büyük derdi olur.
14934. Büyük (balaban) lokma kap, büyük laf etme!
14935. Cahile meram anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur.
14936. Cahilin sofusu, şeytanın maskarasıdır.
14937. Cahillik, baş ağrısımdan beterdir.
14938. Can baldan tatlıdır.
14939. Can boğazdan girer (gelir).
14940. Can canın yoldaşıdır.
482
YanıtlaSil14876. Bir filcan (fincan) ka(h)venin, kırk yıl hatırı var.
14877. Bir gün misafir, iki gün misafir, üçüncü gün git kâfir!
14878. Bir kaşık suda boğar.
14879. Bir kere aldanışta kabahat aldatanın, ikincide aldananındır.
14880. Bir kere görmek, bin kere okumaktan kıymetlidir.
14881. Bir kırılgaç (kırlangıç) ile yaz gelmez.
14882. Bir kişi, kırk kişiyi azdırır.
14883. Bir kişiyi tanımak istersen, onunla ya ortaklık, ya yolculuk et!
14884. Bir koltuğa iki karpuz sığmaz.
14885. Bir korkak, bütün orduyu bozar.
14886. Bir kötünün dokuz mahalleye aşırı zararı dokunur. (Bir kotının dokız mahheye aşırı zararı tokınır.)
14887. Bir mah bir nalı, bir nal bir atı kurtarır.
14888. Bir okla iki kuş (v)urulmaz.
14889. Bir sepet yumurtaya, bir tekme yeter.
14890. Bir sürünmekle (sürçmeyle) atın başı kesilmez.
14891. Bir taşla iki kuş (vjurur.
14892. Bir yaman (körű) adamın kırk iyi adama tesiri vardır. (Bir yamannın kırk iygive tesiri bardır.)
14893. Birden gelen devletten hayır olmaz.
14894. Biri ölmeden, başkası gün görmez.
14895. Biri yer, biri bakar. kıyamet oradan kopar. (Bir aşar, biri bakar: kıyamet ondan kobar)
14896. Birlik dirliktir.
14897. Biz, çuvalda yatmaz.
14898. Biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz.
14899. Borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmek.
14900. Borcunu vermeyen, bir daha alamaz.
14901. Borç ödemekle, yol yürümekle biter
14902. Borç uzasa kalır, dert uzasa alır.
14903 Borçlu ölmez, benzi sararu.
14904. Borçlunun dili, kasa olur.
14905. Bostan, dua değil, çapa ister
14906. Bostancıya salata satına!
14907 Boy cuval, dik durmat Bogawa wakati
EN GÜZEL VESİLE
YanıtlaSilHASAN HARAKANI BARETERNOONTLI
Bir kulun vesile ederek yüce Allah'ı bulmaya çalıştığı hangi şey olursa olsun, onların en güzeli Kur'ân-ı Kerim'dir.
Öyleyse;
Yüce Allah'ı, Kur'ân yolun-dan aramalısınız.
(Hani, el-Hadaik, s. 458)
BİLMEDİĞİNİ BİLMEK
Herkes, hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar hep bildiğiyle övünür durur.
Nihayet hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır ve
İşte o zaman mârifet (yani gerçek ilim, irfan ve Hakk'a yakınlık) kemâle erer. Çünkü;
Gerçek bilgi, bilmediğini bilmektir.
AZ KONUŞANIN HESABI KOLAY
YanıtlaSilLokman Hakim bir gün oğluna şöyle dedi:
"-Yavrucuğum, bu gün oruç tut ve konuştuğun her şeyi not et! Akşam olunca konuştuklarını bana arz edip hesabını verdikten sonra iftar edersin!"
Akşam olunca oğlu konuştuklarının hesabını vermeye başladı. Vakit iyice geç oldu ve karnı iyice acıktı.
Lokman Hakim ertesi gün de aynı şeyi söyledi. Yine oğlu hesap verinceye kadar iftar iyice gecikti.
Üçüncü gün de aynı şey olunca, dördüncü gün oğlu, lüzumsuz konuşmaları terk etti. Akşam babası hesap isteyince de şu cevabı
verdi:
"-Hesap verme korkusuyla çok az konuştum."
Lokman Hakim;
"-Gel öyleyse, hemen yemeğini ye!" buyurdu.
Harakani bu kıssayı anlattıktan sonra da şöyle buyururdu:
"-Dünyada lüzumsuz konuşmaları terk edenlerin hâli, kıyamet günü, Lokman Hakim'in oğlunun hâli gibi selâmet olacaktır."
(Harakani, Núru'l-Ulûm, s. 265)
YÜCE İHSANLAR
YanıtlaSilEBÜL HASAN HARAKANI HAZRETLERİNDEN MİAMETLİ TU SÖRLER
Allah Teâlâ kuluna;
Imandan sonra; Temiz yürek ve >Doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir.
(Attår, s. 628)
FARK
Gazneli Mahmud, bir gün adamlarıy-la, Şeyhi ziyaret etmek ister. Ha-rakāni Hazretleri, huzûruna çıkan Sultana husûsî bir alâka göstermediği gibi, ayağa dahi kalkmaz.
Görüşmeden sonra Şeyh onu ayakta uğurlar. Sultan, bu davranış farkının sebebini sorunca, Hazret şu cevabı verir:
"-Sultanım! Buraya ilk gelişinizde gönlünüzde padişahlık gururu ve bizi imtihan etmek niyeti vardı. Ama şimdi tevâzu hâliyle ayrılıyorsu-nuz. Tevâzu hâline ise hürmet gerekir." (Attår, Tezkire, II, 209)
RİYAZAT HALİNDE
Çok ağlayınız, az gülünüz; Çok susunuz, az konuşunuz;
Çok infâk ediniz, az yiyiniz;
Başınızı yastıktan uzak tutunuz! (Uy-kunun esiri olup da iç dünyanızı hantallaştırmayınız!) (Attâr, s. 630)
Sulh bütün halkla, cenk ise nefs iledir.
SAADETTEN GÜNÜMÜZE HİDAYET REHBERLERİ
YanıtlaSilBATINI FARZLAR
Nasıl ki namaz ve oruç farz-dır, îfâsı mecburidir.
Aynı şekilde;
Gönülden kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarûridir. (Attär, s. 629)
SÖNDÜRMELİSİN!
Tandırdan elbisene bir kıvıl-cım sıçrasa, hemen onu söndürmeye koşuyorsun!
Peki dinini yakacak olan bir ateşin, yani kibir, haset ve riya gibi kötü sıfatların kalbinde durmasına nasıl müsaade edebiliyorsun?!.
(Harakani, Nûru'l-Ulûm, s. 239)
TERTEMİZ DON!
Allah sizi dünyaya temiz olarak getirdi;
Siz de O'nun huzûruna kirli olarak gitmeyiniz! (Harakanî, Nûru'l-Ulûm, s. 258)
218
Cazip gelir müslümana düşmanlık, Durmadan mü'mine çatar münafık. Binlerce halt etse duymaz pişmanlık, Korkmadan günaha batar münafık.
YanıtlaSilYüzüne gülse de itimat vermez, Menfaat olunca kimseyi görmez, İhtiyaç ânında yanında durmaz; Dostu beş paraya satar münafık.
Ne sadâkat bilir ne Hakk'a vefâ, Fütursuzca sürer dünyada sefâ, İslâm'ı hor görür bu köhne kafa; İnançsız kâfirden beter münafık.
Hayatına baksan insan yavşağı, Kıyafeti noksan belden aşağı, Avrupa zapt etmiş yeni kuşağı; Yabancı bir menzil tutar münafık.
Kalbini temiz der fitne yuvası, Yalan, riyâ, hıyânet tüm dâvâsı, Abdullah bin Übey meşhur ağası; Her devir yeniden biter münafık.
İnsanlık şaşırmış, sarmış cehalet, Bulunmaz işlerde düzen, halâvet, Görecek olsa da toptan felâket; İstemez ömründe düstur münafık.
Varoğlu, arama başkaca düşman, Hâinle doludur şu âhirzaman, Uyanık olmazsa eğer müslüman;
Fesâda tek kendi yeter münafık.
FASIL
YanıtlaSilResulüllah S.A. Efendimize Salávat
Okumanın Fazileti
Ayrıca, bu fasılda, Resulüllah S.A. efendimize getirilen salavatın ecri, sevabı, faideleri, hususiyeti beyan olunacaktır.
Allah-ü Taâlâ azamet ve celâli ile, habibi ve resulü efendimi ze inzal eylediği kitabında şöyle buyurdu:
«Gerçek manada, Allah ve cümle melekleri şanlı Peygamber üzerine salât ederler. Ey iman ile şerefyab olan, ey irfan nuru ile feyz bulan kullar, siz de ona salavat okuyun; usulüne göre ona selâm ey-leyin.» (33/56)
Allah-ü Taala'dan gelen salât: Rahmetidir; çeşitli ihsanı ve kere-midir. Allah-ü Taala'nın bu ihsanı, keremi ve rahmeti ona devamlı olarak gelmektedir. Arada, kesinti yoktur.
Resulullah'a S.A. salavat için, muminlere şu emir verilmektedir: Her çeşit tazimi ve her nev'i tekrimi ifade eden duâ edin. Ay. m şekilde selâm da eyleyin.
Burada, biraz duralım; açıklama yapalım.
Merhum müellifin, salavatın faziletlerini anlatmak için, işe âyet-i kerime ile girmesi: Salavatın, kat kat önemli olduğunu isbat eder. Öyle başlamaktan muradı budur.
Çünkü Allah-ü Taâlâ, Resulüllah S.A. efendimize salavat işini üstün gösterdi.
Ayrıca: Resulüllah'a tam tazim ve ona salavat okumanın zatı-na yakın kılan ve sevaba nail eyleyen bir vazife olduğunu beyan etti. Bunun için de, Resulüne salavat getirmelerini emretti. Durumun öne-mini daha açık anlatmak için:
a) Bizzat kendisinin Resulüne salât eylediğini bildirdi.
b ) Meleklerinin salât eylediğini haber verdi.
c) Bundan sonra da, Resulüne salat ve selâm getirmeleri İçin; müminlere ferman eyledi.
Bunun böyle anlatılmasındaki gaye şudur: Müminler, Resulül-lah'a S.A. salât ve selâm okumanın; en önemli ve elzem olduğunu an-layalar. Gece gündüz ona salåvat okumaya devam edeler. Dünya-ın sıkıntısından selâmet bulup, âhiretin azabından kurtulalar. Böy-lece: Yüce Hakkın lütuflarına, umumi rahmetine erip, cümle hayra nail olmak sureti ile felah bulalar.
KARA DAVUD
YanıtlaSilتعالى ومحبة في رسوله الكريم محمد صلى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ تَلِيما وَاللَّهُ الْمَسؤلان يَجْعَلَنَا من التابعينَ وَلِنَاتِهِ الكَامِلَةِ مِنَ الْمُحِينَ وَاللهُ ذو الفَضْلِ العَظِيمِ فَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ قَدِيرٌ لَا إِلَهَ غَيْرُهُ وَلَا خَيْرَ الإِخَيْرُهُ وَهُوَ بِهِمُ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّخَيرُ وَلَا حَولَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ العَلَى العَظِيمِ فَضْل في فضل الصلوةِ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم قَالَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَ إِنَّ اللَّهَ وَمَلَكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّي يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيما وَيُروى أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ جَاءَ ذَاتَ يَوْمٍ والبشرى ترى في وجههُ فَقَالَ انجابي جديد عَلَيْهِ السَّلَامُ فَقَالَ أَمَا تَرَضْنَى يَا عُمَّدَ أَنْ لَا يُصَلَّى عَلَيْكَ احَدٌ مِنْ أُمَّتِكَ إِلا صَلَيْتُ عَلَيْهِ عَشْرًا وَلَا يَا
teålà ve mahabbeten firesulih'il-keri-mi Muhammedin sallallahü aleyhi ve selleme teslima.
Vallah'ül mes'ulü en yec'alena lisünnetihi min'et tabiin ve lizatih'il-kamileti min'el-muhibbin. Vellahü zül-fazl'il-azim. Fe innehu ala zalike ka dir. Lê ilahe gayrühu ve låhayre illä hayrüh. Ve hüve ni'm'el-mevlâ ve ni-' m'en-nasir. Ve lähavle ve läkuvvete illa billah'il-aliyy'il-azim.
Faslün fifazl'is-salāti alen-Ne-biyyi sallallahü aleyhi ve sellem. Kalellahü azze ve celle:
Innellâhe ve meläiketehu yu-saliune alen-nebiyyi ya eyyühellezine amenu sallu aleyhi ve sellimu tesli-ma.
Ve yürva enne resulellâhi sallal-lahü aleyhi ve sellem cae zate yev-min vel-büşra türa fi vechihi fekale:
<Innehu caeni Cibrilü aley-hisselâmű fekale:
Ema terda ya Muhammedū en lâyusalliye aleyke ehadün min üm metike illa sallavtü aleyhi aşren ve lâyüsellimü
21
Bu salavat-ı şerifeler, mühim olanların en mühimmidir. Ama bu ehemmi-yet: Rabların Rabbına yakınlık murad edenler İçindir.
Bu kitabın adına şöyle dedim:
Hayırlara deliller ve parlayan nurlar, seçilmiş Peygamber'e okunması için anlatılan salavat kitabı.
Bu eseri yazmaktaki gayem: Allah-ü Taálá'nın rızası, kerim Resulü Muham-med mahabbetidir. Allah-ü Taálů ona salát eylesin. Tam manası ile selâm ey. lesin.
Allah-ü Taala'dan dilek şudur: Bizi, Resulüllah S.A. efendimizin sünnetine tabi olanlardan kıla. Onun kámil zatını sevenlerden eyleye. Gerçekten, Yüce Al-lah büyük fazilet sahibidir. Bu dileğimizi yerine getirmeye kadirdir. Ondan başka ilah yoktur. Hayır, ancak onun verdiği hayırdır. O, nekadar güzel Mevlâ'dır ve ne güzel yardımcıdır.
Güç ve kuvvet ancak, yüce ve azim olan Allah'ındır..
Fasıl: Resulüllah S.A. efendimize salavat okumanın fazileti, Allah-ü Ta-
âlà ona salāt ve selam eylesin.
Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
Gerçek manada, Allah ve cümle melekleri şanlı Peygamber üzerine sa-låt ederler. Ey iman ile şerefyap olan kullar, siz de ona salavat okuyun; usulüne göre ona selâm eyleyin.» (33/56)
(Devamı 25. Sayfada)
22
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHİ
Allahım, Resulüllah S.A. hürmetine, anlatılan ihsanları bize ve bütün mümin kullara nasib eyle. Amin!.
Simill, üstte geçen ayet-i kerimedeki emrin vücubu üzerinde du. ralım. Ulemanın çeşitli görüşlerini anlatalım. Allah-ü Taâlâ onlara rahmet eylesin.
İmam-ı Tahavi şöyle anlattı:
Insan, Resulüllah'ın S.A. adını andığı veya bir başkasından duyduğu her keresinde; salavat-1 serife okumak kendisine vaciptir. Allah rahmet eylesin.
İmam-ı Kerhi ise, şöyle anlattı:
Her mümin kadın ve her mümin erkek için; ömründe bir de-fa şanlı Resulüllah S.A. efendimize salavat okumak vaciptir. Bundan sonra, Resulullah S.A. efendimizin ism-i şeriflerini işittiği veya kendisi andığı zaman, salavat okumak vaciptir.
Bazıları da şöyle anlattı:.
Bir mecliste âlemlerin efendisi tekrar tekrar anılsa; onu anan-lara ve adını duyanlara bir defa salavat okuyup tazim etmek vacip-tir. Tıpkı: Bir mecliste, secde âyetinin tekrar tekrar okunmasında, hepsine bir şecde yettiği gibi.
Ancak Halebi merhum Münyet'ül-Musalli şerhinde şöyle anlattı:
Secde åyeti ile Resulüllah'a S.A. salavat arasında fark vardır. Şöyleki: Bir mecliste, bir secde âyeti tekrar okundukta; her biri için ayrı ayrı secde edenin, yaptığı secdelerin biri ile vacib yerine gelmiş olur; ecir ve sevaba nail olunmuş olur. Sair secdeleri bid'attır; mek-ruhtur. Ama, Resulüllah S.A. efendimizin ismi bir mecliste, tekrar tekrar anıldığı zaman; her biri için, ayrı ayrı salavat okuyup tazim edildikte, onların biri ile vacib eda edilmiş olur; diğer salavatlar da müstahab olur.
«Ve.. herhalde, işlemekte oldukları amellerin en güzeli ile on-ları mükâfata nail edeceğiz.» (29/7) (1)
Meâlinde buyurulan lütufları ve keremleri icabı, her salavat-ı şe-rife için vacib sevabı kadar, sevab ihsan olunur.
Rivayet edilir ki:
Bu rivayetle, aşağıda anlatılacak, hadis-i şerifi, Neseî ve İbn-i Hibban, isnad-1 ceyyid ile Ebu Talha'dan r.a. naklen rivayet ettiler.
Bir GÜN, Resulüllah S.A. meclise geldi.
Burada GÜN, belli bir vakit olarak geçmez. Gündüz de olabilir, gece de.. GÜN çoğukez, gecesi ve gündüzü ile, tam bir gündür.
Bunun için bir misal verelim: Ulemanın pek çoğu, Resul-ü Ek-rem efendimizin S.A. doğumu üzerinde; rebiülevvel ayının on ikinci pazartesi günü diye ittifak etmişlerdir. Bundan sonra:
(1) Bu âyet-i kerime metinde değil; şerhdedir.
KARA DAVUD
YanıtlaSil25
Ovelådet-i şerife gece midir?. Yoksa gündüz mü olmuştur?.
Şeklinde, ayrı ayrı görüş belirtmişlerdır. Sonradan, günün gece-si olduğu belli olmuştur.
Bazan, gece ve gündüz bir arada anlatılarak:
Gun
Denir ki bu: Yirmi dort saatten ibarettir.
GUN
Ancak, burada, yani. Yukarıda geçen metinde:
Lafzina Arapça metinde
ZATE
Edat eklenmiştir. Bununla, gecenin karşılığı olan gündüz mu-tad edilir. Yani: Resulullah'ın S.A. gündüz geldiği anlatılır.
di
Sevinci yüzünden okunuyordu.
Çünkü ashab-ı kiramına bildirmek istediği müjdeli bir haberi var-
Şöyle buyurdu:
«Cebrail, Alemlerin Rabbından bana müjdeli geldi ve şöyle
dedi:
Sen şuna razı değil misin ya Muhammed: Ümmetinden sana bir salavat okuyan herkese ben on salavat okurum. Ümmetinden, sa-na bir seklám gönderen herkese ben on selam yollarım.>>>
Allah-u Taala'nın kuluna selamı, şu manaya gelir:
Sana bir kere selamla dua eyleyen kimseye on selâm ederim ki; her selam karşılığında ona on beladan necat ihsan ederim.
2. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«İnsanların, şefaatime en layıkı; bana en çok salavat okuyan-
dır.»
Bu hadis-i şerifi, hadis imamlarından İmam-ı Buhari Tarih'inde; Imam-ı Tirmizi, İbn-i Ebi Şeybe ve İbn-i Hibban Sahih'inde; Ebu Nu-aym Hilye'sinde; İbn-i Adiy Kemâl'inde yazdı. Bu zatların hepsi de, ri-vayetlerini İbn-i Mes'ud'a r.a. dayandırmışlardır. Allah hepsine de rahmet eylesin.
tr. Aynı hadis-i şerifi, İmam-ı Süyuti Hz. Camiüssağir'inde yazmış-
**
3. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bana salavat okuyan kimseye, MELEKLER salavat okur; ba-na salavatı devam ettirdiği süre; meleklerin ona salâvatı devam eder. Bu duruma göre: Salavatı ister çok okusun; ister az..>>
Bu hadis-i şerifi, hadis imamlarından İbn-i Mace zayıf senetle; İmam-ı Taberani Mucem-i Evsat'ında hasen senetle rivayet etti. İmam-ı Ahmed b Hanbel, İmam-ı Said b. Mansur ve Ebu Nuaym Hil-ye'sinde anlattı. Bu zatların hepsi de Amir b. Rabia'nın rivayetine dayanarak anlatmışlardır.
"dam" deyim de sen kapısını bul!
YanıtlaSil481
Besle kargayı, gözünü çıkarsın. (Besle kanganı, közin şıgarsın. ) parmağın beşi bir olmaz.
Bes Dese al, üçe sat; adın bezirgan olsun!
Ben gog Kon Dau Anpur ets ey 20
Biçağı başta kendine sapla, sonra başkasına (v)ur!
Bileği kavi bir yığar, bilgisi kavi bin yığar.
Bilene baş saygılı, bilmeyene kürk saygılı. (Bilgenge baş sıyı, bilmegenge ton sryla)
Bilmediğin işe karışma!
1. Bilgi, insanın en büyük sermayesidir. (Bilgi, insannın en balaban sermayesidir.)
54 Bilmezin beli ağrımaz.
153. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp. (Bu atasözü Ruslarda da var.)
14655. Bin bilsen de gene bir bilene danış!
56. Bin dost az, bir düşman çok.
4857. Bin nasihattan bir serencam hayırlıdır. (Bin nasiattan bir serincam hayırladır.)
14858. Bin tasa, bir kese doldurmaz.
14859. Binecek eşeği yok, at beğenmiy(or).
14860. Binin yarısı beş yüz, o da bizde yok.
14861. Bir açlığın bir tokluğu da olur.
14862. Bir ağızdan çıkan, bin ağza yayılır.
14863. Bir atın arkasından, bin at su içer.
14864. Bir ayağı çukurda.
14865. Bir baba dokuz oğlanı besler, dokuz oğlan bir babayı besleyemez. (Bir baba
dokız ulnı besler, dokız ul bir babanı besliy almaz.)
14866. Bir bulutla kış olmaz.
4867. Bir cuma var, bir pazar, onu da veller bozar.
14868. Bir çiçekle yaz olmaz.
14869. Bir dala iki bülbül konmaz.
14870. Bir damda at da olur, eşek de
14871. Bir deli kuyuya bir taş atar, bin akıllı çıkaramaz.
14873. Bir clin nesi var? İki elin sesi var.
14872. Bir düşülen çukura bir daha düşene deli derler.
14874. Bir elle alkış olmaz.
14875. Bir felaket, bin öğütten daha çok eğitici olur
480
YanıtlaSil44 B
14813, Bastığı yeri görmez.
14812. Bastığı yerde of bitmez..
4545 B
12546. B
14814. Baş başa vermeden, taş yerden oynamaz (kalkmaz).
14547. R
14815. Baş nereye giderse, ayak da oraya gider.
14549
14816. Baş ol da soğan başı ol!
14817. Baş olan, boş olmaz.
14851
14818. Baş sağlığı, dünya varlığı.
14819. Baş sallamakla, börk (takke) tozmaz.
14852
14820. Baş üstünde yeri var.
14821. Baş yarılsa börk (takke) içinde, kol kırılsa yen içinde.
14855
14822. Başı başkanın aklı başka.
14854
14823. Başım kendimden olur, başım rahat eder, dilim durursa. (Mağa özimden bolar, ne bolsa, başım raat eter, tilim tokiasa.)
1485
14824. Başına devlet kuşu kondu.
1485
14825. Başına gelen başmakçı (ayakkabıcı) olur.
148
14826. Raşına gelen bilir. (Başına kelgen bilir.)
14827. Başına gelmeyen bilmez. (Başına kelmegen bilmez.)
14828. Başkasının çukurunu kazma, kendin içine düşersin.
14829. Başkasının sözünden çok, kendi gözüne inan!
148
148
148
145
14830. Başlanan iş, bitmiş iş (demektir).
14
14831. Başta akıl olmazsa, iki ayak çeker. (Başta akıl bolmasa, eki ayak şeger.)
14
14832. Başta zahmet, sonra rahmet.
14833. Baykuş, viranlığı gül bahçesine değişmez.
14834. Bedava içen, iki kere esirir (sarhoş olur).
14835. Bedava sirke, baldan tatlıdır.
14836. Bedenin azığı yemek, canın (ruhun) azığı okumaktır.
14837. Bekâr gözüyle avrat alınmaz.
14838. Bekârın parasını el açar, arkasını bit açar.
14840. Bekarlık perişanlık
14839. Bekarlık gibi beylik olmaz. (Bekarlıktay beylik bolmaz.)
14841. Bekärlık sultanlık.
14842. Belli düşman, gizli dosttan hayırlıdır.
No. 6035.)
14843. Ben "Akşamlar hayır olsun!" derim, o ise "Balık avlarım" der. (Zanne, 11/750,
479
YanıtlaSil14782. Az olsun, uz olsun!
14783. Az söyle, uz söyle!
14784. Az taşıyan, çok taşır; çok taşıyan, başını kaşır.
14785. Az veren candan, çok veren maldan verir.
14786. Az yaşa, çok yaşa, gelir ölüm her başa.
14787. Aza kanaat etmeyen, çoğunu hiç bulamaz. (Azgat kanaat etmegen, kopni eş tabalmaz)
14788. Azıcık aşım, kaygısız başım.
14789. Azıksız yola çıkanın gözü, et torbasında olur.
14790. Baba bilgisiyle âlim olunmaz.
14791. Baba borcu, kolay ödenmez.
14792. Babadan mal miras kalır, adamlık kalmaz.
14793. Babası oğluna bir bağ bağışlıyor, oğlu babasına bır salkım üzüm vermiyor. (Babası ulına bir bağ bağışlay, balası babasına bır salkım üzüm vermiy.)
14794. Babasını tanımayan, çocuğunu boğar. (Atasın tanımagan, balasın buvar.)
14795. Bacası eğri-büğrü olsa da, dumanı doğru çıkar. (Şıgarağı kıyış da bolsa, dumanı tora şıgar.)
14796. Bağa baksan, bağ olur; bakmasan da dağ olur. (Bağnı baksan, bağ bolur; bakmasan da dağ bolır.)
14797. Bağda arabası var.
14798. Bağı kara üzüm olsun, üzüm yemeğe yüzil olsun!
14799. Bağrı taşlı, gözü yaşlı.
14800. Bahadır (yiğit) bir olur, korkak yüz.
14801. Bahar yeline gelinim, kış yeline kızım çıksın!
14802. Bahşiş atın dişine bakmazlar.
14803. Bak bana bir gözle, bakayım sana iki gözle
14804. Bakırın kıymetini, çömlek belletir.
14805. Baklayı ağzından çıkar!
14806. "Bal, bal" demekle, ağız tatlı olmaz.
14807. Bal olan yerden sinek eksik olmaz.
14808. Bal tutan, parmağını yalar.
14809. Balık, baştan kokar.
14810. Bana ilişmeyen yılan, bin yıl yaşasın! (Mağa tiymegen ciln, bin yaşasın!)
14811. Bana saygı gösterenin kuluyum, saygı göstermeyenin sultanıyım. (Meni saygannın kulıman, saymagannın sultanıman.)
478
YanıtlaSil14748. At alsan varlıdan, kız alsan yoksuldan (al)!
14749. At binene, ton (giysi) giyene yaraşır
14750. At borcuyla kız borcunu Tanrı öder.
14751. At izi, it izine karıştı.
14752. At ölür, meydan kalır, yiğit ölür, şan kalır.
14753. At var, meydan yok, meydan var, at yok.
14754. Ata et, ite ot verilmez.
14755. Atanını vurur, tutanını koparır. (Atkanın urar, rutkanın koparır.)
14756. Atı beğendiren ağızlıktır.
14757. "Atım tepmez, itim kapmaz" deme!
14758. Atın iyisi yemini, kişinin iyisi itibarını artırır.
14759. Atın iyisi, yolu kısaltır. (Atnın yakşısı, colnı kıskartır "kısaltır")
14760. Atın ölümü, arpadan olsun!
14761. Atını sağlam kazığa bağla!
14762. Atını verme, verdikten sonra da "terledi" deme!
14763. Atla avrat emanet verilmez.
14764. Atla tepişen eşeğin arkasından yara eksik olmaz.
14765. Atlar tepişir, arada eşek ezilir.
14766. Attan düşene kaba döşek, eşekten düşene çapa-kürek.
14767. Attan düşüp eşeğe bindi.
14768. Attım taşı, vurdum kuşu.
14769. Av avlandı, sav savlandı, deli huylandı.
14770. Avanak kişi, ava arabayla gider.
14771. Avcı avında, yolcu yoluda yakışır.
14772. Ay olur, yılı besler; gün olur, ayı besler.
14773. Ayağını, yorganına göre uzat!
14774. Ayağının girmeyeceği yere, başını sokma!
14775. Ayı ile dost olursan, baltan yanında olsun.
14776. Ayı yavrusuna "apağım", kirpi yavrusuna "yumuşacağım" diye söyler.
14777. Ayıdan korkan, ormana gitmez. (Ayuwdan korkkan, ormanğa barmaz.)
14778. Ayrılanı ayı yer, bölüneni börü (kurt) yer.
14779. Ayvaz kasap, hep bir hesap.
14780. Az kaldı, maraz kaldı; tavuğu kestik, kaz kaldı.
14781. Az konuş, kop tınla (çok dinle).
HER UZVUMUZ İBADETTE OLMALI
YanıtlaSilMü'minin azalarından (en az) birinin devamlı yüce Allah ile meşgul olması gerekir.
Bir mü'min Allah Teâlâ'yı;
Ya kalbiyle hatırlamalı,
Ya diliyle zikretmeli,
. Ya gözüyle O'nun görülmesini istediği (ilâhî azamet tecellileri)ni görmeli,
Ya (kalbinden rahmet taşırarak) eliyle cömertlik yapmalı,
Ya ayağıyla insanları ziyaret etmeli,
Ya bütün varlığıyla mü'minlere hizmette bulunmalı,
Ya aklıyla tefekkür ederek mârifete ulaşmaya gayret etmeli,
Ya ihlásla amel etmeli,
Yahut da kıyametin dehşetinden korkmalı ve insanları bu hususta îkāz etmelidir.
Bunları gerçekleştiren bir kişinin, kabirden başını kaldırır kaldırmaz kefenini sürüye sürüye cennete gideceğine ben kefilim!
(Harakani, Nûru'l-Ulům, s. 240)
DÖRT MÜHÜR
YanıtlaSilDilini öyle bir mühürle ki;
Allah'ın razı olmadığı şeyleri ko-nuşmasın!
Kalbini öyle bir mühürle ki;
Allah'tan gayrısına meyletmesin!
Ağzına öyle bir mühür vur ki;
Helal olmayan bir şey oradan geçmesin!
Diğer âzâlarını da öyle bir mü-hürle ki;
İhlassız bir amel işlemesin! (Attår, s. 627)
HER SAFHADA
"Allah Teâlâ şu dört şeyle kula hitâb eder:
Beden,
Dil,
Kalp ve
Mal.
➤Bedeni hizmete,
Dili zikre vermek kâfi değildir!
Kalben Cenab-ı Hak'la
beraber olup
yolunda mesafe alamazsın!" (Attår, s. 631) Malını da Allah yolunda cömertçe sarf etmedikçe bu vuslat
EL
YanıtlaSilHe Omer ve Ailesi
Namazımız için kimseyi beklemeyiz" dedi.
Namazi eda edince de cemaate yönelerek şunları söyledi:
Bir takım insanlara ne oluyor ki cemaatten geri kalıyorlar, böy-başkalarının da geri kalmasına sebep oluyorlar. Vallahi içimden geçiyor: Onlara adam göndereyim, boyunlarından yakalanarak gennisinler ve onlara «Namaza iştirak edin!» denilsin. "568
Bir gece vaktiydi. Hz. Ömer (r.a.), mûtādı olduğu üzere Medine kaklarını gezmekteydi ki ansızın durakladı. Önünden geçmekte oldu-gu evde geçen bir tartışma dikkatini çekmişti. Bir anne, kızına:
-Kızım, yarın satacağımız süte biraz su karıştır!" demekteydi.
Kız ise:
-Anneciğim, halife süte su karıştırılmasını yasaklamadı mı?" dedi.
Anne, kızının sözlerine sert çıkarak:
--Kızım, gecenin bu saatinde halîfe süte su kattığımızı nereden
bilecek?!" dedi.
Gönlü Allah sevgisi ve korkusu ile dipdiri olan kız, şu muhteşem cevabı verdi:
dedi. -Anneciğim! Halife görmüyor diyelim, Allah da mı görmüyor?.."
Allah muhabbeti ve korkusuyla dolu temiz bir gönle sahip olan bu nezihe kızın cevabı, Hz. Ömer'i son derece duygulandırdı. Emî-rul-Mü'minîn, onu oğluna gelin olarak aldı. Bu gelinin kızından ise Beşinci Halîfe olarak zikredilen meşhûr Ömer b. Abdülazîz (r.a.) doğ-du,549
568 Abdürrazzak, el-Musannef , 1/519.
569 Ibnü'l-Cevzi. Sıfatü's-safue, 2/203, no: 202.
İSLÂM'IN ÖRNEK AİLELERİ
YanıtlaSilDoç. Dr. Murat Kaya
ALTINOLUK
24
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT SERHI
Burada acıklanması gereken bir husus da, meleklerin kula sola vatıdır. Bunun manası şudur: Kuldan sadir olan hataların, günahla rın ve ayıplarım bağışlanmasını Allah-ü Tala'dan taleb ederler, Ayrıca
MELEKLER.
Lafa, Arapça aslına göre harf-i tarifle (yani: EL edatı ile) gel diği için:
BÜTÜN MELEKLER.
Manasına gelir. Hak Taálá, melekleri cümle mahlukattan çok çok fazla yaratmıştır. Şöyleki:
Yeryüzünde yaşayan meleklere nazaran; cümle insan, cin, vahşi hayvanlar, böcekler, hatta bütün ruh taşıyan mahlukat onda bir ka-dardır.
Sair mahlukat da dahil olmak üzere; yeryüzündekilerin tümü dünya semasındaki meleklerin onda biri kadardır.
Dünya semasında ve dünyada bulunan mahlukatın tümü; ikin-ci kat semada bulunan meleklerin onda biri kadardır.
Ve.. bu kıyas, taa, arşı alaya varıncaya kadar devam eder.
Durum anlatıldığı gibi olunca; bir salavat okuyan kimse, bütün bu meleklerin salavatına mazhar olduğu zaman: Onun alacağı ecrin nekadar çok olacağını kıyas et. Onun nekadar olacağını ancak her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Yüce Mevlâ bilir.
Bütün bu anlatılanlar karşısında, akıllı olana düşer ki: Çokça salavat-ı şerifeye devam eyleye..
4. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«İnsana cimrilik yönünden şu yeter: Yanında adım geçtiği halde, bana salavat okumaz.»
Bu hadis-i şerifi İbn-i Mübarek ve Said b. Mansur; tabiinin bü-yüklerinden Hansan-1 Basri'ye istinaden anlattılar. Hadisin rivayet derecesi mürseldir. Allah onlara rahmet eylesin.
Iraki der ki:
Bu ahdis-i şerifi, Kasım b. Esbağ: Hasah b. Ali b. Ebi Talib'-den r.a. rivayet edildiğini çıkarmak suretiyle anlatmıştır.
Burada daha açıkça anlatılmak istenen mana şudur: Vasfı an-latılan kimsenin, bahiller defterine yazılması ve kıyamet günü onlar-la beraber dirilmesi için; yanında Resulüllah'ın ismi geçtiği zaman, ona salavat okumaması yeterli bir sebeptir. Hem de, Resulüllah S.A. ciendimizin ismini işittiği halde.
**
5. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Cuma günleri, bana okuyacağınız salavat-ı şerifeyi artırınız.>>>
Bu hitab, ashaba ve bütün ümmetedir.
Çünkü: Cuma günü, günlerin efendisidir. Resulüllah S.A. ise, insanların efendisidir. Hatta cümle mahlukatın efendisidir.
KARA DAVUD
YanıtlaSilعليك أحدٌ مِنْ أُمَّتِكَ إِلَّا سَلَتْ عَلَيْهِ عَشْرًا ، وَقَالَ صلى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّا وَلِهَا لِلنَّاسِ بِاكْثَرُهُمْ على صلوةٌ ، وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ صَلَّى عَلَى صَلَتْ عَلَيْهِ الْمَلَكَةُ مَا دَامَ يُقْبَلَى عَلَى فَلْيُقَلْ عِنْدَ ذَلِكَ وَلِيُكَبِرُ ، وَقَالَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وسلَّمَ بِحَ الْمُرَةِ مِنَ الْجَلِ أَنْ أَذْكَرَ عِنْدَهُ وَلَا يُصَلِّى عَلَى ، وَقَالَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اكْبِرُوا الصَّلوةَ عَلَى يَوْمَ الْجُمُعَةِ ، وَقَالَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ صَلَّى عَلَى مِنْ أُمَتَى مَرَّةً وَاحِدَةٌ كبَتْ لَهُ عَشْرُ حَسَنَاتٍ وَمُحِيَتْ عَنْهُ عَشْرُ سَيَاتٍ ، وَ لَعَلَى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ قَالَ جين مع الآذان والا قَامَةَ اللَّهَ رَبِّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ الثَّانَةِ وَالصَّلوةِ القَائِمَة ات محمدا الْوَسيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَابْعَتْهُ مقاما محمودا
aleyke ehadün min ümmetike illä sel lemtü aleyhi aşren.
2. Ve kale sallallahü aleyhi ve sellem:
«Inne evlen-nasi bi ekserehüm aleyye salåten.»
3. Ve kale Resulüllahi sallallahu aleyhi ve sellem:
25
Men salla aleyye sallet aley h'il-meläiketü madame yusalli aleyye felyukallil inde zalike ev liyükessir.
4. Ve kale sallallahü aleyhi ve sellem:
6. Ve kale sallallahü aleyhi ve sellem:
«Men salla aleyye min ümme
ti merreten vahideten kütibet lehu aş-rü hasenatin ve muhiyet anhü aşrü seyyiatin.>
7. Ve kale sallallahü aleyhi ve sellem.
<Men kale hine yesmeul-ezane vel-ikamete:
Allahümme Rabbe hazih'id-davet'it-tammeti ves-salát'il-kaimeti ati Mu-hammeden'H-vesilete vel-fazilete veb'ashü makamen Mahmuden
* **
Rivayet edilir ki:
Bir gün, Resulüllah S.A. meclise geldi. Sevinci yüzünden okunuyordu.
Şöyle buyurdu:
«Cebrail, Alemlerin Rabbından bana müjdeli geldi ve şöyle dedi:
Sen, şuna razı değil misin ya Muhammed: Ümmetinden sana bir sala-
vat okuyan herkese ben on salavat okurum. Ümmetinden sana bir selåm gönderen
herkese ben on selâm yollarım.»
2. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
İnsanların şefaatime en lâyığı; bana en çok salavat okuyandır.»
3. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bana salavat okuyan kimseye, melekler salavat okur; bana salavatı devam ettirdiği süre; meleklerin ona salavatı devam eder. Bu duruma göre:
Salavatı, ister çok okusun; ister az.»
4. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«İnsana cimrilik yönünden şu yeter: Yanında adım geçtiği halde, bana salavat okumaz.»
5. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Cuma günleri, bana okuyacağınız salavat-ı şerifeyi artırınız.
(Devamı: 27. Sayfada)
26
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHI
Günlerin efendisinde, insanların efendisine çok salavat okuyup tazim duyguları arz etmek: Allah-ü Taala'ya yakınlığı artırır. Ayrı-ca ecri ve sevabı artırdığı gibi; Yüce Hakkın rahmet ve keremine er-meğe vesiledir.
Ve.. kıyamet, cuma günü kopsa; haşr, cuma günü olsa gerektir. Durum böyle olunca, akıllı kimse: Cuma günü olduğu zaman, kıya meti hatırıma getirmeli; hallerini ve ettiği isyanı, günahlarının çok Fica, kendi zaafını hatırlayıp Allah-ü Taala'nın gazabını ve azabını luğunu, dolayısıyle o günün dehşetini ve şiddetini düşünmelidir. Ay tefekkür etmelidir.
İste öyle bir günde, Resul-ü Mufahham Nebiyy-i Muazzam Haz-retlerine. Hak celle ve âlâ bütün ümmeti için şefaat izni verecektir. Bu manayı mülahaza eden kimse, günahlarından halás için, Resulül-lah'a intisap iştiyakı duyar. Böyle bir iştiyak duyana o düşer ki: Ge-ce gündüz Resulüllah'a çok çok salavat-ı şerife okumak için çaba gös-tere..
6. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
Ümmetimden biri, bana bir salavat okusa; kendisi için on iyilik yazılır. Seyyiat hanesinden on kötülük imha edilir.»
Bu hadis-i şerifi, hadis imamlarından Neseî, Umeyr b. Dinar'il-Ansari'den rivayet etmiştir. Iraki bunu böyle anlattı. Allah rahmet sylesin.
Bu salavat-ı şerifeyi okumakta: Erkek, kadın, zaman ve mekân
kaydı yoktur. İbadet edilmeye engel olmayan her yerde okunabilir. Kötülüklerin imha edilmesi: Günahların affolup bağışlanmasıdır.
*
7. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bir kimse, ezan ve kameti dinledikten sonra; aşağıdaki dua-yı okursa, kıyamet günü şefaatım ona helâl olur:
Ey bu FAYDALI DAVET'in ve KILINAN NAMAZ'ın Rabbı Alla him. Muhammed'e VESİLE ve FAZİLET ihsan eyle. Ve onu: Kendisi-ne vaad ettiğin MAKAM-I MAHMUD'a ulaştır.>>>
Burada:
- DAVET.
Lafzından murad; okunan ezan içinde Yüce Hakkın vahdaniyeti-ne, Resulüllah'ın S.A. hak Peygamber olduğuna, vakti.giren nama-zın edasına yapılan davettir.
FAYDALI.
Lafzı bazı metinlerde (1):
YETERLİ. (TAMME).
Olarak geldi ve davete sıfat oldu.
(1) Bizim bu esere aldığımız metinde böyledir.
KARA DAVUD
YanıtlaSilالَّذِي وَعَدَتَهُ حَلَتْ لَهُ شَفَا عَلَى يَوْمَ القِيمَةِ ، وَقَالَ صلى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ صَلَّى عَلَى فِي كِتَابِ لَمْ تَزَادِ المليكة تُصَلَّى عَلَيْهِ مَا ذَا مَا اسْمَى فِي ذَلِكَ الْكَابِ وَ لَا بُو سُلَيْنُ الدَّارَانِي مَنْ أَرَادَانَ يَتَلَ اللَّهَ حاجَتَهُ فَلْيُكْبَرْ بِالصَّلُوةِ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وسلم ثُمَّ يَلِ اللَّهَ حَاجَتَهُ وَلَمْ بِالصَّلوة عَلَى البِي صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَإِنَّ اللَّهَ يَقْبَلُ الصَّلَاتِينَ وَهُوَ اكْرَ مَ مِنْ أَنْ يَدْعَ مَا بَيْنَها ... وَرُوِيَ عَنْهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ قَالَ مَنْ عَلَى عَلَى يَوْمَ الْجُمُعَةِ مَاةَ مَرَّةٍ غَفِرَتْ لَهُ جَنَةٌ مَانِينَ سَنَةً ، وَعَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ رسولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ لِلصَّلى عَلَى نُورُ عَلَى الصِّرَاطِ وَمَن كَانَ عَلَى الصِّرَاطِ مِن
*
**
illezi vaadtehu hallet lehu yevm'el-kıyameti. sefaati
8. Ve kale sallallahü aleyhi ve sellem:
27
Men salla 'aleyye fikitabin lemtezel il-meläiketű tusalli aleyhi ma dame ismi fizalik'el-kitabi.>
9. Ve kale ebu Süleyman'üd-Da
rani:
Men erade en yes'elellähe ha-cetehu felyüksir bissalati alen Nebiyyi sallallahü aleyhi ve selleme sümme yes'elillahe hacetehu veiyahtim bissa-láti alen-Nebiyyi sallallahü aleyhi ve selleme feinnellåhe yakbel'üs-salâteyni ve hüve ekremü min en yedea ma beynehüma.
10. Ve rüviye anhü sallallahü aleyhi ve selleme ennehu kale:
Men sallå aleyye yevm'el-cümuati miete merretin ğufiret lehu hatietü semanine seneten.>
11. Ve an Ebi Hüreyrete radiyal-lahü anhü enne Resulellähi sallalla-hü aleyhi ve selleme kale:
Lil-musalli aleyye nürun ales-sirati ve men kåne ales-sırati min
6. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
<<Ümmetimden biri, bana bir salāvat okusa; kendisi için on iyilik yazılır. Seyyiat hanesinden on kötülük imha edilir.
7. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
Bir kimse, ezan ve kameti dinledikten sonra; aşağıdaki duâyı okursa, kıyamet günü şefaatım ona helal olur:
Ey bu tam davetin ve kılınan namazın Rabbı Allahım, Muhammed'e vesile ve fazilet ihsan eyle. Ve onu: Kendisine vaad ettiğin Makam-ı Mahmud'a ulaştır.»
8. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Her kim yazdığı kitapta bana salavat okursa.. o kitapta salavatlı is-mim kaldığı süre; melekler onu yazana salavat okur.»
9. Ebu Süleyman Darani şöyle anlattı:
Bir kimse, Allah-ü Taåla'dan bir hacet dileyeceği zaman; Resulüllah
S.A. efendimiz üzerine çokça salavat getirsin. Bundan sonra, hacetini Allah-ü Taálá'ya arz etsin.
Duâsının sonunu da, yine Resulüllah'a S.A. salåvať okuyarak tamamlasın.
Allah-ü Taâlà, iki salavatı kabul buyurur.
Allah-ü Taâlá çok kerem şanlıdır; iki makbul salavatın arasında makbul olmayan şey bırakmaz.
10. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
(Devamı: 33. Sayfada)
Salat ey-
YanıtlaSilyuksel21 Aralık 2019 19:30
ni ayân ve alât eyle.
Allah c.c.ım, senden bana hayırlı işler yapma gayreti, kötü işleri terk etme iradesi, yoksulları sevme arzusu vermeni, beni affetmeni, beni acımanı, eğer bir toplumu ağır bir fitneyle imtihan edeceksen, o fitneye muhatapolmaksızın benim canımı almanı niyaz ediyorum.5.
fermanına izerine sa-
Tercümeli Emrem
arafından ğerlerdi.)
Delâil-i Şerif Mecmuası.sy.291.
luğu za-de, has-e salât
El-Hizbul Azam.
doğru işi doğru zeminde yapmak
doğru sözü doğru zamanda söylemek çok önemlidir.
uya-e çık-le.
13 Nisan 2014 08:14
Sanmayın balçıkla sıvanır bu nür
YanıtlaSilBir burcu düşmekle yıkıır mı sür? Sanmayın pınarın kaynağı kurur Yeni GUN'ler doğar ölüme inat
Millet sinesinden fışkıran çınar Dalları budanır, tomurcuk açar Yürekten yüreğe ülküyü saçar Yeni GÜN'ler doğar ölüme inat
Milletim varolsun diyerek Alper; Bayrağa sarılmış Allah'a gider.
Çökmemişse hâlâ gökkubbeyle yer, Yeni GÜN'ler. doğar ölüme inat
Yeter ki sabrını aşmasın hıncı Bu kılıca kılıf biçemez kıncı Mukaddes şafağın sökmesi: sancı Yeni GÜN'ler doğar ölüme ir
ISBN: 975-7645-33-8
Köksal
4000002
ünümüzde teknoloji yalmaca hayatımızı kolaylaştıran bir G araç değil, neredeyse her an kullanmamıza rağmen arka planda nasıl çalıştığının tam olarak farkında olmadığımız bir yardımcı haline geldi. Sabah alarmımızı akıllı telefonumuzla kuruyor, işe giderken navigasyon yardımıyla en uygun rotayı seçiyor, gün boyunca bilgisayarlarımızla çalışıyor, akşamları televizyon ya da oyun konsolları ile eğleniyoruz. Kullandığımız cihazlar her geçen gün daha hızlı, daha akıllı ve daha verimli hale geliyor. Ancak bu etkileyici deneyimi mümkün kılan elektronik sistemlerin temel yapı taşını çoğu zaman göz ardı ediyoruz: çipler.
YanıtlaSilBu elektronik bileşenler sayesinde telefonunuz saniyeler içinde binlerce fotograh organize edebiliyor, yüz tamma sistemiyle sizi anında tamyabiliyor ya da internet üzerinden yüksek çözünürlüklü bir vidroyu donmadan oynatabiliyor. Ta da bir elektrikli otomobil, sürücüsüz bu şekilde trafikte yol
alırken çevresindeki nesneleri tanıyıp anlık kararlar verebiliyor.
Çipler, modern elektronik sistemlerin beyni gibidir. Bir insan beyninde nöronlar nasıl bilgi alışverişi yaparak düşünmeyi, öğrenmeyi ve karar vermeyi sağlıyorsa çipler de elektronik cihazların içinde verileri işler, komutları yürütür ve karar mekanizmalarını yönetir. Mikroskobik boyutlarda olmalarına rağmen bu çipler, saniyede milyarlarca işlem yapabilme kapasitesine sahiptir. Yani siz bir mesaj yazarken çip, bu işlemi saniyenin çok daha küçük bir diliminde işleyip ekranınıza yansıtır.
Günümüzdeki teknolojik ilerlemenin
YanıtlaSilyazıda, teknolojik cihazların celeyeceğiz. Bir çip tam larak nedir? Nasıl çalışır? Nasıl sarlanır ve hangi aşamalardan geçerek üretim aşamasına ulaşılır? Ve en önemlisi, bu alandaki gelişmeler gelecekte hayatımızı nasıl dönüştürebilir? Bütün bu soruların cevabını adım adım ele alacak, hem teknik
en önemli itici güçlerinden biri olan
çipler, yalnızca cihazlarımızın daha
akıllı hâle gelmesini sağlamıyor
aynı zamanda onların daha az
enerjiyle daha karmaşık görevleri
yerine getirmesine de olanak
tanıyor. Bu sayede cihazlar daha
uzun pil ömrüne sahip oluyor, işlem
kapasitesi yükseliyor, ısı kontrolü
geçiliyor. Üstelik çiplerin kullanım
alanı yalnızca tüketici elektroniğiyle
sınırlı değil: Sağlık teknolojilerinden
sağlanarak aşırı ısınmanın önüne yapay zekâ sistemlerine, uzay pek çok alanında kilit bir rol
araştırmalarından endüstriyel
otomasyona kadar modern va
üstleniyorlar.
şmasını mümkün kılan bu
örünmez kahramanların" ne
yaradığını ve teknolojiyi nasıl
şekillendirdiğini daha yakından
hem de günlük yaşama dokunan
yönleriyle çip tasarımını hep
birlikte keş
11110
YanıtlaSil0110
Çip Nedir?
Çipler, her ne kadar dışarıdan bakıldığında sade ve işlevsiz görünse de aslında elektronik sistemlerin çalışmasını sağlayan merkezi birimdir.
Bir çipi, bir cihazın "beyni"
sinyaller göndererek onların
çalışmasını sağlaması gibi
çipler de elektronik bir cihazın
gibi düşünebiliriz. Tıpkı insan beyninin vücut organlarına içindeki tüm bileşenler arasında bilgi alışverişini yönetir. Dokunduğumuzda ekranın tepki vermesini sağlar, kameranın görüntüleri işlemesine yardım eder, oyun oynarken grafiklerin akıcı bir şekilde gösterilmesini sağlar ve bunlar gibi daha pek çok işlevi gerçekleştirir.
sil
Peki bir çipin içinde neler var?
nik الة
Bir çip, temelde küçük elektronik anahtar gibi çalışan milyarlarca transistõrden oluşur. Bu transistörler, elektrik sinyallerini geçirip geçirmemesine göre açık (1) ve kapalı (0) durum alır. Bu sayede dijital bilgi 0 ve 1'ler şeklinde kodlanır. Transistör sayısı arttıkça çipin işlem kapasitesi de artar. Örneğin bugün birçok akıllı telefonda kullanılan işlemciler, yalnızca birkaç santimetrekarelik bir alanda 10 milyardan fazla transistor barındırır. Bu sayede saniyede milyarlarca işlem yapılabilir.
Transistörlerin bir araya gelmesiyle oluşan bu yapılar sadece bilgi İşlemeyi değil, aynı zamanda verí saklama gibi bellek işlevlerini yönetmeyi, cihazın ne zaman uyku moduna geçeceği gibi zamanlama işlevlerini ya da pilin ne kadar sürede biteceğini belirlemeyi de üstlenir. Öyle ki bir çip, aynı anda hem verileri işleyebilir hem de enerji tüketimini optimize edebilir. Bu da cihazların daha az ısınmasını, daha uzun süre çalışmasını ve daha iyi performans göstermesini sağlar.
Bir cihazın aldığı komutları işleyerek diğer birimlerin ne yapacağını belirleyen bu yapılar merkezi işlem birimi (CPU) ya da işlemci olarak isimlendirilir. Çipler yalnızca işlemci değildir. Günümüzde farklı işlevleri yerine getiren birçok özel çip tűrű de bulunur:
GPU
(Graphics Processing Unit):
Görüntü ve grafik işlemlerini üstlenir.
NPU
(Neural Processing Unit):
Yapay zekā görevlerini yerine getirir.
RF çipleri:
Kablosuz iletişimı yönetir.
Sensör çipleri:
Ortamdan vert coplar (örneğin sıcaklık, ışık hareket).
Bir video izlediğinizde görüntünün donmadan ilerlemesini, GPS kullanırken haritanın konumunuzu anlık takip etmesini ya da bir oyunda rakibinizi yenmeniz için gerekli hamlelerin hızlıca yapılmasını sağlayan arka plandaki itici güç, bu çiplerdir.
YanıtlaSilKısacası teknolojinin vazgeçilmez bileşenlerinden biri olan çiplerin belki de en etkileyici özelliği, bütün bu işlemlerin parmak ucumuzdan bile küçük bir yapının içinde gerçekleşmesidir.
Çip Endüstrisinin Ekonomik ve Jeopolitik Önemi
Çipler yalnızca elektronik cihazların işlevlerini yerine getirmelerinde kritik öneme sahip bileşenler değil aynı zamanda 21. yüzyılın en stratejik teknolojik değerlerinden biridir. Günümüzde bir ülkenin çip üretme ve geliştirme kapasitesi artık sadece ekonomik rekabet gücünü değil aynı zamanda ulusal güvenliğini, dış politikasını ve teknolojiye dayalı bağımsızlığını da belirleyen temel faktörlerden biri haline geldi.
2024 itibariyle yıllık değeri 600 milyar doları aşan yarı iletken endüstrisi, küresel ekonomi
için anahtar role sahiptir. Bu sektör otomotiv, sağlık, savunma, İletişim, enerji ve yapay zekâ başta olmak üzere pek çok kritik alanda kullanılan elektronik cihazların temel bileşenlerini üretir. Örneğin modern bir elektrikli araç, yüzlerce farklı çip barındırır. Aynı şekilde bir yapay zekā eğitim sunucusu ya da bir SG baz istasyonu da çip olmadan işlevlerini yerine getiremez. Dolayısıyla çiplerin tedarik zincirindeki herhangi bir aksama, çok sayıda endüstride büyük aksamalar yaratabilir.
2020 yılında yaşanan küresel çip krizi, çiplerin modern teknolojiler için vazgeçilmez rolünü tüm
dünyaya net bir şekilde hatırlattı.
Mikroçipin devreleri dikkatlice monte ediliy Her bir bileşenin doğru bir şekilde yerleştiri cihazın sorunsuz çalışmasını sağlıyor. Çip montajı son derece hassas bir işlemdir
COVID-19 pandemisiyle birlikte çip üretim merkezlerinin geçici olarak kapanması, talepteki hızlı artışla birleşince otomobil fabrikaları durdu, tüketici elektroniği fiyatları yükseldi ve küresel tedarik zinciri ciddi şekilde aksadı. Bu kriz yalnızca ticari değil siyasi düzeyde de yeni stratejiler geliştirilmesini zorunlu kıldı.
YanıtlaSilÇip teknolojileri özellikle çiplerin geliştirme ve üretim süreçlerinde büyük paya sahip olan ABD, Çin ve Tayvan arasında yoğunlaşan bir jeopolitik rekabete dönüşmüş durumda. Çip üretiminin büyük kısmı Tayvan merkezli TSMC (Taiwan Semiconductor Manufacturing Company) tarafından gerçekleştiriliyor.
liyon irilmesi,
ta
990 او اة
Bu
De اش Ac Pr Bu Int sir fab !Pa bas aza ken
tik
YanıtlaSilMikroçipin devreleri dikkatlice monte ediliyor.
Her bir bileşenin doğru bir şekilde yerleştirilmesi, cihazın sorunsuz çalışmasını sağlıyor.
Çip montajı son derece hassas bir işlemdir.
ihazların
rinde
er
ılın en
Laveyde
YanıtlaSilinde
Behin altundaki ciplerin büyük bir kısmı bu şirket walindan üretiliyor. Ancak myvann Cin De arasındaki siyasi polimer cip tedarik zincirinin venlidi konusunda küresel pekte ciddi endişelere yol açıyor.
Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri, yarı iletken üretim recinin tum aşamalarının ilke içinde gerçekleştirilmesi amacıyla CHIPS and Science Act gibi büyük ölçekli teşvik programlarını hayata geçirdi. Ba yasa ile sadece TSMC değil, Joel ve Samsung gibi dev yeketlerin de ABD'de yeni brikalar kurması teşvik Hedef, çip üretiminde başka ülkelere bağımlılığı altmak ve kritik teknolojilerde undi kendine yeten bir yapı luşturmaktı
On ise Made in China 2025 stratejisi kapsamında çip teknolojilerinde dışa bağımlılığı azaltma ve yarı iletken Gretimi alanında kendi ulusal prketlerini kurma hedefiyle devasa kamu yatırımları Serçekleştirdi. Ancak gelişmiş Oiplerin tasarım ve üretim süreçlerinde dışa bağımlılığı Mid sürüyor. Bu nedenle ABD'nin Huawei gibi Çinli firmalara uyguladığı çip Ambargoları, sadece ticari değil Aynı zamanda jeopolitik güç skengelerini etkileyecek stratejik biz araç işlevi görüyor.
Stratejik Bağımsızlık ve Dijital Egemenlik
Çipler yalnızca ekonomik değer taşıyan bileşenler değil, dijital egemenliğin sembolüdür. Bir ülkenin veri işleme kapasitesi, savunma sistemleri, iletişim altyapısı ve yapay zekâ teknolojilerinde bağımsız olması, büyük ölçüde kendi çip mimarilerini geliştirme ve üretme yeteneğine bağlıdır. Bu nedenle Avrupa Birliği de "Dijital Pusula 2030" vizyonu çerçevesinde çip üretim kapasitesini artırma hedefi koydu ve yarı iletken çiplerin tasarımından üretimine ve dağıtımına, tedarik zincirinin tüm aşamalarını birlik ülkeleri içinde sürdürebileceği alt yapılar kurmaya başladı. Ülkelerin çip krizine ve tedarik zincirinin güvenliğine yönelik uyguladıkları farklı yaklaşımları daha geniş bir bağlamda değerlendiren çalışmalardan biri, 2023 yılında Las Vegas'ta gerçekleştirilen International Conference on Social and Education Sciences'ta sunulan "International Chip Crisis: Country Approaches" başlıklı bildiridir. Çalışmada, çip krizinin yalnızca üretim zincirinde yaşanan aksaklıklardan kaynaklanan
teknolojik bir sorun değil aynı zamanda uluslararası ilişkileri şekillendiren çok boyutlu bir dinamik olduğunu vurgulanıyor.
Çipler, yüzeylerinde yer alan milyarlarca transistor sayesinde karmaşık görevleri yerine getirebiliyor. Bu görselde bir silisyum levha üzerinde farklı çip yapılarının görüntüsü yer alıyor.
YanıtlaSilini
YanıtlaSilBu bağlamda ülkeler çip üretiminde bağımsız olmak için milyarlarca dolarlık yatırımları devreye sokarak yeni fabrika inşalarını, kamu teşviklerini ve dışa bağımlılığı azaltacak politikaları hızla gündeme alıyor. Türkiye gibi teknoloji alanında yükselen ekonomiler için de bu durum büyük fırsatlar sunuyor. Savunma sanayiden yerli yapay zekâ donanımlarına, enerji yönetimi sistemlerinden akıllı tarım uygulamalarına kadar birçok alanda özgün çözümler geliştirmek yalnızca teknoloji üretimi değil aynı zamanda stratejik değeri olan ürünler geliştirmek anlamına geliyor.
Nasıl ki 20. yüzyılda petrol ülkeler İçin enerji bağımsızlığını sağladıysa 21. yüzyılda da çipler dial bağımsızlığın simone dönüştü. Bu nedenle çip tas wat ve üretimi artık yalnızca teknovoji şirketlerinin konusu değil; devlet kurumlarının, Üniversitelerin, savunma sanayi kuruluşlarının ve yatırımcıların gündeminde yer alan kritik öneme sahip ortak bir meseledir. Gelecekte sadece teknoloji üreten değil, çip üreten toplumlar küresel güç dengesinde söz sahibi olmaya devam edecektir.
Çip Tasarımı Süreci
YanıtlaSilÇip tasarımı karınaşık bir süreçtir ve birden fazla aşamayı içerir. Her adım, çipin performansuı ve işlevselliğini belirler. İşte çip tasarımının temel adımlan:
1. İhtiyacım Belirlenmesi
Çip tasarımına başlamadan önce hangi amaçla kullanılacağı belirlenir.
Çipin hangi cihazda kullanılacağı, hangi görevleri yerine getireceği ve ne tür bir işlem gücü gerektirdiği gibi faktörler göz önünde bulundurulur.
Örneğin bir akıllı telefon için tasarlanan çipin yüksek veri işleme kapasitesi, enerji verimliliği ve çoklu görev performansı gibi özelliklere sahip olması gerekirken tıbbi bir cihaz için tasarlanan bir çipin çok daha hassas ve spesifik işlemler yapması gerekebilir.
2. Sistem Mimarisi ve Transistör Düzeyinde Tasarım
Çip tasarımının bir sonraki adımı, sistemin genel yapısını belirlemek ve transistör düzeyinde tasarımı gerçekleştirmektir. Çipin temel yapı taşları olan transistörler, elektrik akımı açıp kapatarak bilgiyi 0 ve 1'ler şeklinde kodlar. Bu adımda tasarum mühendisleri, hangi tür transutörlerin kullanılacağını ve bunların silisyum levha üzerine nasıl enleştirileceğini belirler. Genellikle transistörlerin boyutu ve diziliş şekli, Cipta ne kadar verimli çalışacağını belirler
3. Mantıksal Devre Tasarımı
Çip tasarımında transistörlerin yanı sıra mantıksal devreler de tasarlanır.
Mantıksal devreler, çipin hangi işlemleri yapacağını ve bu işlemleri nasıl gerçekleştireceğini belirleyen
devrelerdir. Bu adımda tasarım mühendisleri, çipin gerçekleştireceği İşlemlerin yani algoritmaların devre düzeyinde nasıl uygulanacağını planlar. Bu devreler, çipin çok çeşitli
görevleri yerine getirebilmesini sağlar. Örneğin bir çip aynı anda hem verileri işleyebilir hem de enerji tüketimini optimize edebilir.
4. Simülasyon ve Test Aşaması
Tasarımı yapılan çip, bilgisayar ortamında simüle edilerek test edilir. Simülasyon aşaması, çipin gerçek hayatta nasıl performans göstereceğini anlamaya yardımcı
Bir mühendis, çipin üretim aşamasında Her bir levha daha sonra kesilerek birçok elektronik cihazlarımızı
Bir mühendis, çipin üretim aşamasında kullanılan silisyum levhayı inceliyor. Her bir levha daha sonra kesilerek birçok küçuk çipe dönüştürülüyor ve bu çipler, elektronik cihazlarımızın beynini oluşturuyor.
YanıtlaSilartu
imk
des
olur Tasarım sırasında yapılan hatalar veya performans düşüklükleri bu aşamada tespit edilte ve gerekli düzeltmeler yapılu Simülasyon, tasarımın maliyetini düşünmenin yam sıra geliştirme süresini de kısaltır
YanıtlaSil5. Üretim Aşaması
Tasarım tamamlandıktan sonra cipin, üretim aşamasına geçilir. Çip sahip fabrikalarda gerçekleştirilir. Bu tesislerde transistörler, silisyumdan üretilen levhaların üzerine basilit Oretim aşamast son derece hassas bir süreçtir. Çünkü çipin transistörleri ve devreleri nano ölçekte üretilir. En küçük bir hata, çipin performansımı ciddi şekilde etkileyebilir. Üretim tamamlandıktan sonra çipler yeniden test edilir ve son kontroller yapılır. üretimi, genellikle yüksek teknolojiye
ndan silisyum levhayı incell pe dönüştürülüyor ve bu beynimi oluşturuyor
amda Çipler Gelecek erspektifler/
maca bilimsel alarda, fabrikalarda veya erlerinde değil aynı evlerimizde, cebinizde tileğimizde yer alıyor. upatta kullanchğunu knolojik cihazın temel lan bu kücük ama etkili tal çağın ortaya çıkmasui kalh. Bugün stradan pek çok işlemin arkasında, lem kapasitesine sahip
konsolu, bir dijital asistan,
sağlık takip cihazı hâline
dönüşümün mimarı
Telefonlarımızdaki
abıllı telefonlar, yalnızca aracı değil; bir kamera, kullanıcı alışkanlıklarını der, sık kullandığınız alan önceden tahmin a yüz tanıma sistemiyle sağlar. Aynı şekilde çipler bilgisayarlar yalnızca belge
mek için değil, görüntü japay zekâ eğitimi ve üç modelleme gibi ileri düzey çin de kullanılabilir håle
leraollan, çipler sayesinde wemiyor, yapay zekâ
dece oyun oynamaya
karakterler, gerçek zamarılı
Bu görsel, bir cipin Karmauk yapunt ve devre bağlantılarını gösteriyor
YanıtlaSilgrafik işleme ve bulut üzerinden oyun yayını gibi özelliklerle oyun deneyimini zenginleştiriyor. Televizyonlar, sesli komutlara yanıt veren, önerilerde bulunan ve içeriklert analiz edebilen "akıllı" cihazlara dönüşmüş durumda. Hatta buzdolabıuız dahi içindeki ürünlerin stok durumunu kontrol eden ve alışveriş listesi oluşturabilen bir dijital asistana dönüşebiliyor: Tüm bunlar çip teknolojisinin somut örneklerinden.
Bu çipler sayesinde ev aletlerinden arabalara kadar pek çok cihaz artık sadece önceden programlanmış işlemleri yapmakla kalmıyor aynı zamanda öğreniyor, uyum sağlıyor ve karar verebiliyor. Bu gelişmeler çip teknolojisinin geleceğiyle ilgili çok daha büyük bir soruyu gündeme getiriyon Makineler bir gün insanlar gibi düşünebilir mi?
Gelecek yıllarda çip tasarımındaki gelişmeler, makinelerin sadece
veri işleyen araçlar olmaktan pop çevrelerine uyum sağlayan, tahsin yürütebilen ve bağımsız kararlar alabilen yapay zekâ slotemlerine dönüşmesini mümkün kılacak. Bu dönüşümün temelinde ise iki büyük tlerleme alanı yer alıyor: nöromorfik çipler ve kuantum çipler.
Nöromorfik çipler, insan beyninin çalışma biçimini taklit eden çiplerdir. Bu sayede makineler daha az enerjiyle daha karmaşık görevlen yerine getirebilir hatta çevrelerinden öğrendiklerine göre kendi kendilerini. geliştirebilir.
Kuantum çipler ise kuantum hesaplama ilkelerine göre çalışır: Klasik bilgisayarların sınırlarını aşarak çoklu olasılıkları aynı anda hesaplamaya imkân verir. Bu da Özellikle ilaç keşfi, iklim modelleme veya malzeme simülasyonları gibi karmaşık problemlerde devrim niteliğinde çözümler sunabilir.
Btyomedikal teknolojilerde de çiplerin etkisi giderek artıyor.
YanıtlaSilBugün beyin sinyallerini analiz eden, Parkinson hastalığına yönelik olarak sinir hücrelerini elektrik sinyalleri ile uyarmak amacıyla tasarlanan ya da felçli bireylerin beyin sinyalleri ile protez kollarını hareket ettirmesini sağlayan teknolojiler çipler sayesinde mümkün oluyor. Beyin-çip arayüzleri, bir yandan sinir bilimi alanındaki bilgilerimizi derinleştirirken diğer yandan engelli bireylerin yaşam kalitesini artıran yeni fırsatlar sunuyor.
Gelecekte çiplerle çalışan robotik sistemler yaşlılara bakım sağlayabilecek, tarımda ürünleri analiz ederek verimi artırabilecek, fabrikalarda insan müdahalesine gerek kalmadan üretim süreçlerini yönetebilecek. Aynı zamanda bu sistemler, enerji verimliliğini artırarak karbon ayak irimizi azaltmada da kritik
tol oynayacak.
Tüm bu gelişmeler, çiplerin sadece birer elektronik bileşen olmaktan çok yapay zeka, beyin-bilgisayar arayüzü, otonom sistemler gibi daha karmaşık sistemlerin temelini oluşturduğunu gösteriyor.
Beyin-bilgisayar arayüzleri üzerine araştırmalar yapan Prof. Dr. Newton Howard'ın geliştirdiği KIWI çipine dair şu sözleri çarpıcı bir vizyon sunuyor:
"Bu çip, nöronların sinirsel aktiviteleri algılayarak bu bilgileri anlamlandırır ve bu sinyalleri analiz ederek bilgisayarların anlamlı komutlar üretmesi için mikro voltaj akımları üretir."
Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisine yönelik geliştirilen KIWI çipi hem klinik uygulamalarda doğrudan hastalar üzerinde kullanılması hem de nöromorfik sistemlerin insan sinir sistemiyle bağlantı kurabilmesi açısından dikkat çekici bir örnek teşkil ediyor.
Sonuç
YanıtlaSilÇip tasarımı, yalnızca elektronik mühendisliğinin değil aynı zamanda modern yaşamın, bilimsel kesiflerin ve toplumsal dönüşümün merkezinde yer alan stratejik öneme sahip bir alandır. Bugun akıllı bir cihazdan dev bir uzay günlük hayatta kullandığımız teleskobuna kadar her sistem, cipler sayesinde işlevlerini yerine getirebiliyor. Bu minyatür yapılar, günlük hatta fark edilmeseler de teknolojik ilerlemenin görünmeyen ancak vazgeçilmez omurgasını oluşturuyor.
Günlük yaşamda kullandığımız akıllı telefonlar, tabletler, dizüstü bilgisayarlar ya da akıllı saatler, hepsi çiplerin yüksek işlem kapasitesi, enerji verimliliği ve gerçek zamanlı karar alma becerisi sayesinde işlevsel hale gelir. Ancak çiplerin etkisi yalnızca tüketici elektroniğiyle sınırlı değildir. Endüstriyel üretimden taruma, sağlık hizmetlerinden savunma sanayiye kadar birçok alanda kullanılan çip tabanlı sistemler verimliliği artırır, süreçlerin otomasyonunu mümkün kılar ve yenilikçi uygulamalara olanak tanır.
Özellikle son yıllard
geliştirilen nöromor
çipler, biyolojik sinir
Astemlerini taklit eden
sayesinde işlem hizt verimliliği gibi alanlarda sel bilgisayarların zorluyor. Bu çipler, e uygulamalarında ketimini ciddi oranda ken öğrenme ve karar reclerini de daha esnek e getiriyor. Bunun yanı sıra arayüzleri sayesinde temi ile dijital sistemler da doğrudan bağlantılar büyor. Bu da Parkinson epsi gibi çeşitli nörolojik lain tedavisinde çığır gelişmelerin önün açıyor.
sektöründe ise otonom gibi sistemlerde kullanılan sensör verilerini işleyerek arar alma süreçlerini güvenliği artırır ve sürüş larını değiştirir. Robot lerinde insan benzeri eler ve adaptif davranışlar leştirilmesini mümkün kılan marileri sayesinde makineler Jurumlara karşı daha uygun bir şekilde tepki verebilir. mlan yalnızca üretim da değil, günlük yaşamda da rer yardımcıya dönüştürür.
aktar
gtrekler/afb9a735d43bff2_ek.pdf?s c.ubitak.gov.tr/makale/kuresel-cip-kriz .com/200403/15/dunyanin-en-buyuk cip hday.com/mit-engineers revolutionize-se dconnect.com/blog/149
ging.stanford.edu/news/how-develop-ev news.com.tw/news/42414/91
l.com/newsroom/kits/chipmakina ingrubitak.gov.tr/makale/beyin-gibi-calis acad.soft/ED656038.pdf#page33
cılar
YanıtlaSilKaynaklar
https://www.emo.org.tr/ekler/afb9a735d43bff2_ek.pdf?dergi=1278
https/bilimigenc.tubitak.gov.tr/makale/kuresel-cip-krizi-nedir-sebepleri-nelerdir-ne zaman
https:/webrazzi.com/2024/03/15/dunyanin-en-buyuk-cip-ureticileri-ve-odaklar/
https://scitechdaily.com/mit-engineers-revolutionize-semiconductor-chip-technology with atom this
https://www.musiadconnect.com/blog/149
https:engineering.stanford.edu/news/how-develop-ever-better-computer-chips
https://www.taiwannews.com.tw/news/4241691
https:/download.intel.com/newsroom/kits/chipmaking/pdfs/Sand-to-Silicon_22nm-Version.pdf
https/bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/beyin-gibi-calisan-bilgisayarlar-noromorfik-hesaplama-nedir
https:files.eric.ed.gov/fulltext/ED656038.pdf#page=33
58
YanıtlaSilBilim ve Teknik
Ayla Populer Bilim Dergisi Eylül 2025
STL
TUBITAK Bilim ve
YanıtlaSilAylık Popüler Bilim Dergisi Eylül 2025 Yıl 58 Sayı 694 - 39 TL
Geç Kalan He
YanıtlaSilHAŞİM AKIN
er şey yerinde ve zama-nında güzeldir. "Geç ka-lan adalet, adalet değildir" derler. İslam, tüm işlemlerinde za-mana riayeti ister. Kulun istediği zaman, istediğini yapabilmesi hoş karşılanmaz. Bir Müslümandan ibnül vakt olup bulunduğu hali değerlendirmesi esas kabul edilir. Yarına bırakılan iş belki unutulur, belki zayi olur.
Bizim topraklarda dünya imti-hanını tamamlayıp ahiret yolculu-ğu için musalla taşına konulan her Müslüman lehine helallik istenilir. Cenaze namazında imam, orada bulunan Müslümanlardan ölen mevta için son bir hüsn-ü şehadet ikrarı duymak ister. "Mümin ve muvahhit" olduğuna dair şahit likleri sorulur. Sonra da haklarını helal etmesini ister. Hatta bunun unutulması imamlar için bir ek-siklik olarak kabul edilir.
Bendeniz bu yaşıma kadar mu-salla taşında "Ben bu şahsa hakkı mu helal etmiyorum" veya "Onun Mü'min ve muvahhit bir kul oldu-ğuna şahitlik edemem" diyen kim-seyi görmedim. Ama böylesi ilginç
ve acı olaya şahitlik ettiğini söyle-yen dostlarım olmuştu.
Genelde biz mevta için böylesi bir güzel şehadette bulunamaya-caksak cenazesine katılmayız veya kalabalığın içinde sessiz kalırız. En kötüsü de ne dediğini ve kim oldu-ğunu bilmeden uydum kalabalığa alışkanlığında "helal olsun!" denil-mesidir.
Ancak asıl önemli olan yapı-lan bu helalleşmenin zamanı ve şeklidir. Bu helalleşme adam ölüp gittikten, defterini kapattıktan, günahlarını sırtına yükledikten sonra bir başkası tarafından adet olsun diye mi yapılmalıdır? Ken-disi hayattayken kırdığı, döktüğü, incittiği insanlardan helallik al-ması gerekmez miydi? Yenilen kul hakları bu kadar kolay mı ödenir?
Abdülhalık Gucdüvânî Hazret-lerinin Nakşibendiyye tarikatın-da seyr u sülükün temel kaideleri olarak bilinen mühim esasları var-dır. Sadece tarikat erbabının değil de tüm Müslümanların hayatını tanzim edecek bu sekiz esasa ilave olarak çok eskiden bu yana sayılan
melleri geldiği tamen ne han melanine be in
Nahl Suren Ayn
lallik
YanıtlaSilüç mühim husus vardır ki bunlar kulluğun temel taşıdır. Bunlardan birisi de "Vukûf-i zamânî" şartı-dır. (Vakte hâkim olmak, onu iyi değerlendirmek, sık sık nefsini hesaba çekerek her ânını manevi uyanıklık içinde geçirmeye gayret etmek.)
Ahiret inancına ve endişesine sahip olan bir kul; her türlü borçla-rını kendi hayatında ve iradesiyle, bazen pahalıya mal olması pahası-na bile olsa zamanında ödemelidir. Sonraya bırakılan ve zamanında yapılamayan işlerin nerede ve na-sıl ayağımıza pranga olacağını bi-lemeyiz. Hele başkalarına havale edilmiş işler...
Onlarca insanın muayene ol-mak için sıra beklediği bir hasta-nede bir torpili kullanarak öne ge-çivermenin ortaya çıkardığı hakla-rın helalliği için kime başvuracak?
Herkesin ter döktüğü bir sı-navda bir kolay yolu(!) bulup ra-hathkla o badireyi geçen insan ne zaman helalleşecek? Hele ki böyle bir haksız sınav sonucunun netice-sinde hak etmediği bir yere atanır,
yerse Sonunda musalla taşındaki he-görev alır ve yıllarca buranın ekmeğini tallestme yetecek mi?
YanıtlaSilBaşka insanların da yararlanacağs hir otoparka aracını istediği gibi koyup diğer insanların park etmesine veya giriş çıkışlarına engel olan bir insanın helalleşme görevi yok mudur?
Trafikte yolunu daralttığı sürücü-soförler de haklarını helal etmek için ler, sikiştirip zor anlar yaşattığı harum musalla başına gelecekler ve "evet hak-kamızı helal ettik" diyecekler mi?
Öğrencisi, arkadaşı, dostu veya yanında çalıştırdığı personeline karşı kırmış, yaptığı hareketlerin etkisini ba-sözla veva fiili davranışlarıyla kalbini zen fark etmiş ama görmezden gelmiş, bazen de "hak etmişti ama" diye kendi-sini savunup geçmişse... Bu insanlarla helalleşmek için Azrail aleyhisselam'ın gelip işini bitirmesi mi gerekiyor?
"Bu benim tarzım, alışkanlığım bövle ne yapayım, huyum kurusun işte, karakterim böyle oluşmuş, ben mi seç-tim..." gibi basit cümlelerin arkasına sığınarak üzerine kul haklarını birik-tiren insanın ölümü beklemesi çok geç olmaz mı?
O gün belki bir kısmı gönülsüzce ses verecek, bazıları susup "Ben bu işi Al-lah'a havale ettim hadi orada görürsün gününü" diye içinden geçirecek. Hatta kimi hak sahipleri adamın öldüğünü hiç duymayacak bile. En kötüsü de hiç tanımadığı belki de yüz yüze karşılaş-madığı kimselerin de hakkını boynuna dolamış olarak göçecek bu dünyadan.
Bunca kul hakkına girmiş bir insa-nın hayatını ibadet ve taatle geçirmiş olması daha büyük bir fecaat. Düşünün 70-80 yıllık bir ömründe seherlerini değerlendirmiş, sıcak yaz günlerinde orucunu tutmuş, zorlu zamanlarda na-mazını kılmış, en çetrefilli vakitlerde Müslüman olabilmenin mücadelesini vermiş bir insan var ortada. Ama mah-şer meydanında hepsini başkalarına dağıtıvermiş ve eline hiçbir şey kalma-mış. Nasıl mı?
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'dan rivayet edildiğine göre, Rasülullah sal-lallahu aleyhi ve sellem bir gün şöyle sordu:
i
YanıtlaSil"Müflis kimdir, biliyor musunuz?" Ав-hab:
コ Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir, dediler. Rasú-lullah (s.a.v)
"Şüphesiz ki ümmetimin müflisi; kı-yamet günü namaz, oruç ve zekát seva-bryla gelmiştir. Fakat şuna sövüp, buna zina isnat ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitme-den sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir." buyurdu-lar. (Müslim)
Musalla taşına ertelenmiş ve başka-larına havale edilmiş ödeşmeler hiçbir işe yaramaz. Bunlar gönüllü de olmaz.
Bedel ödeten, bedel ödemelidir.
Alan, vermelidir.
Üzen, üzülmelidir.
Kıran, kırmanın karşılığını tazmin etmelidir.
Hakkını yiyip mağdur ettikleri için mağduriyetini giderecek adımları at-malıdır.
Aksi halde sona kalan dona kalır...
Düzeltme: Temmuz 2025 sayımızda 22.
sayfada yayınlanan Haşim Akın beyin yazı-sının 2. sayfa ilk paragrafında ... Rasûlü... ke-limesi düşmüştür. Doğrusu şöyle olacaktır. "Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem'in dedelerinin cehennemlik oluşunu söyleyeme-yeceğini düşünüyorlardı."...
66
Ahiret inancına ve endişesine sahip olan bir kul; her türlü borçlarını kendi hayatında ve iradesiyle, bazen pahalıya mal olması pahasına bile olsa zamanında ödemelid Sonraya bırakılan ve zamanında yapılamayan işlerin nerede ve nasıl ayağımıza pranga olacağını bilemeyiz. Hele başkalarına havale edilmiş işler...
ALTINOLUN 31
200
YanıtlaSilISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Beşinci tabakadan olanlar (Elli) kişi,
Altınca tabakadan olanlar (Otuz dokuz) kişi, Yedinci tabakadan olanlar (Elli bir) kişi, Sekizinci tabakadan olanlar da, (On üç) kişi idi.
ஃ
Vasıt'ta oturan Fakih ve Muhaddislerin sayısı (Otuz) du.
Medâin'de (İki) Sahabi oturuyordu.
Medainde yetişen Muhaddis ve Fakihler (Dokuz) kişi idi.
Bağdad'da oturan Fakih ve Muhaddislerin sayısı (Yüz altmış al-ta) idi.
Horasan'a giden ve orada vefat eden (Altı) Sahabi vardı, Bu Sahâbilerden sonra Horasanda yetişen Fakih ve Muhaddisle-rin sayısı (Elli altı) idi.
Reyy'de yetişen Fakih ve Muhaddislerin sayısı (Sekiz) di.
Hemdan'da (Bir) Fakih yetişmişti.
Kum'da yetişen Muhaddislerin sayısı (İki) idi.
Enbar'da (Üç) Muhaddis yetişmişti.
Şam'da (Yüz on üç) Sahâbi oturmakta idi.
Şamlı Tabiin'in birinci tabakasından olanların sayısı (Yirmi altı), İkinci tabakasından olanların sayısı (Yirmi bir), Üçüncü tabakasından olanların sayısı (Yirmi yedi), Dördüncü tabakasından olanların sayısı (Yirmi beş),
Beşinci tabakasından olanların sayısı (On sekiz),
Altıncı tabakasından olanların sayısı (Dokuz), Yedinci tabakasından olanların sayısı (Sekiz),
Dokuzuncu tabakasından olanların sayısı (Dört) tü.
Cezire'de (Bes) Sahabi oturuyordu.
PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET, SÜNNET
YanıtlaSil207
Bu Sahâbilerden sonra Cezireli Tabiinden ve daha sonrakilerden yetişen Fakih ve Muhaddislerin sayısı (Otuz dokuz) du.
Başşehir ve Sınırlarda oturanların sayısı (On dokuz) du.
Mısır'da oturan Sahabilerin sayısı (Otuz iki) idi.
Eshabdan sonra Mısırlı Tabiin'in birinci tabakasının sayısı (Beş),
İkinci tabakasının sayısı (On üç),
Üçüncü tabakasının sayısı (Sekiz),
Dördüncü tabakasının sayısı (Yedi),
Beşinci tabakasının sayısı (Yedi),
Altıncı tabakasının sayısı (Sekiz) di.
Eyle'de yetişen ilim adamlarının sayısı (Sekiz),
Afrika'da yetişen ilim adamı (Bir),
Endülüs'te yetişen ilim adamı da, (Bir)dir. (197)
İşte, Peygamberimizin Hadis ve Sünnetleri, her yerde böylece, kütleden, kütleye aktarıla geldiği gibi, yazıldı da.
Hadis ve Sünnetlerin Tabiin ve Daha Sonraki Devirlerde
Toplanıp Yazılışı:
Eshab tarafından yetiştirilen Tâbiîn bilginleri de, yerlerini tuta-
cak olanları, ilme teşvik etmekten, yetiştirmekten geri durmadılar. Hr. Aişe'nin yeğeni Urve b. Zübeyr (22-94), oğullarını yanına top-
lar Ey oğullarımı İlim öğreniniz!
Sizler, her ne kadar, bu gün, kavmın küçükleri iseniz de, belki, sonrakilerin büyükleri olacaksınızdır.» derdi. (198)
Kendisinin bir Fıkıh Mecmuası vardı.
Harre vak'asında (Hicri: 63) yakmak zorunda kaldığı bu Мес-muası hakkında (Keşki o, yanımda bulunsaydı, bana, Ev halkım ve mahm gibi sevgili olurdul demiştir. (199)
(sat) Tho Sa'l Taluka c. 7, s. 5-521
(100) Darind Sünn. 1, 113
1109) Tho Sa'dukt. 179
)۲۰۱۷( سب
YanıtlaSilمع هذا، كما حلم سان تو دیده بولونان هرشته اطلاقه ابدیل سیلدیکنه بناء، بلوط ده سا دنیا سار و بلوط ده سما قلم سان شمولنه داخلده.
بو مقامات تحقیقی شوله ايضاح میلہ یار اگر قدرت الهتك عظمته با قبل جهدار هي هانكي مهند و هانکی شدن اولور اولسون با عمورك با عمر سی محلندر اگر حکمنال باقاع، با عمورك ترولى النجمه كرة هوا نترده منتشر وكرة هوانه نن اونده بره جزئی مشکل از بخار ما نيك نار تفند محصوله كالبودر زیر حکمت الهية وجود اشیاده ای کوزند و نظار شنیده انم شود. بو نظام، اشیادہ کی موازنہ عمومیہ نام محافظه منه خدمت ایدر. بو موازنه تا محافظ ی ال ياقين وان قولدى وانه فيه بولاری ترجیح این ماه اولور.
با مور با غمه ی حقنده ان قیصه بول شویله تعریف ابدیله بیایی طبقه هوای ده منتشر و ما يك نص لورين المادة التربية امر ابتدیگی وقت، او دره ای هر طرفه لبيك دیوران طور هند باشد دیر و بلوط تعانى الحب ارادة الهية به المرير اول درجه حاضر طور ولى بينه آزادة التربية امری الله بر قسم ذره ای شفت تفسیق و نوار نقاله برای تبار دايرك، قطر وليه انقلاب الدار مواره قانونان مختاري و نظاماتك معكسري دينيان ملائکه کردن ( او قطره له مناسب
بال دیلان) ملائكه الى واسطبله، او قطر پر مزاحمتن معاد و میز نزول ابدار دیره دو نرال لكن جو هواده موانه نام محافظه می ايجون باغان قطر لودير بوس فالان برای دارای بوو
برا کردن قالقان بخالي له طول بريلي.
اخطار ) سمانه بیرون بروکران بولوند یفه ايد بان ذهاب، مجازك حقیقت طلبه الجيل ا ابادی کا شور اون هو هو دكرن نكنى أكيد وكرة هوا بوده منتشر محمر محبطون معالم صورات بنات عليه خواهرابی داره نسبيه اتمك بعید دکلمه فقط معنای حقیقی اباد
با خیلی خطاده
ظاهر به کوره والحمد زوط طولون متشکل سماره بولونا به ما علم دنده بحبك أيضا في ناصليه؟
Azamet Bayüllük
YanıtlaSilBakri mahit: Okyan
تحية
Baldeak
JG
Buhari mal Su buhars
hara beuluğu
Cil Pana
Dahil (lone) ginn
Emirber: Emit dinler
سارة هوية
Kare-i hardiye: Atmosfer
مشكل
Mahes: Yansıma yeri
مع هذا
Mashed: Bumaila beraber
Ge Meckz: Sözü gerçek
ma'násının dışında kullanma
Mümessil: Temsiki
Münteşir: Yayıbınış
معادية
Müsademe: Çarpışma
J
Müteşekkil: Şekillenen, oluşan
موازية عمومية
Münzene-i umamiye: Umümi denge
فروكة
Müzahamet: Çekişme
Nizam: Düzen
يُذْنِ تَحْيِيقُ
Şiddet-i tazyik: Şiddetli
sıkıştırma
شمول
Sumal: İçine alma
عتيق
Tahkik: Hakikatini ortaya koyma
شارة
Tebarid: Soğuma
تكانت
Tekkrif: Seffaf olmama, yoğun olma
تفصيل
Teşkil: Şekillendirme, olus-tunna
مايز
Zahir: Apk, goromir olan
Maaháza, sema kelimesinin yukarıda bulunan has see nlik edilebildiğine binaen, buluta da 'sema demlebe Ve bulut da 'semä" kelimesinin sumálune dahilde
YanıtlaSilBu makamin tahkiki şöyle izah edilebilir. Eğer kudres Ilahiyenm azametine bakılırsa, cihetler hep budu Hangi cihetten ve hangi şeyden olursa olsun, yalnurun bakılırsa, yağmurun nüzülü, ancak küre-i havayede yağтам mümkündür. Eğer hikmet lähiyeye munter ve küre-i havaiyenin onda bir cuz'un teşkil edes buhatt mälnin tekásüfünden husûle geliyor. Zira hikmeta lähive, bütün eşyada en güzel bir tuzâm tek etmiştir. Bu nizam, eşyadakı muvázene-i umamiyein muhafazasuna hizmet eder. Bu muvázenenin muhafazas en yakın ve en kolay ve en kisa yolları tercih etmekle
Yağmur yağması hakkında en kısa yol şöyle ta'rif edilebilir: Tabaka-i havaiyede müntesir buhar-mâinin zerrelerine iråde i llähiye emrettiği vakit, o zetreler her taraftan "Lebbeyk!" diyerek toplanmaya başlarlar. Ve bulut şeklini alıp, tråde-i İlahiyeye emirber olarak hazır dururlar. Yine iråde-i İlâhiyenin emri ile bir kısun zerreler şiddet-i tazyik ve tekåsüfle beraber tebårüd ederek, katrelere inkiläb ederler. Sonra kanunların mümessilleri ve nizámátın ma'kesleri denilen meläikelerden o katrelere münasib yaratılan meläikeler våsıtasıyla, o katreler müzáhametsiz, müsádemesiz nüzül ederler ve yere düşerler. Läkin cevv-i havada muvázenenin muhafazası için, yağa katrelerden boş kalan yerler, denizlerden ve yerlerden kalkan buharlarla doldurulur.
İhtär: Semâda büyük bir denizin bulunduğuna edilen zeháb, mecazın hakikat zannedildiğinden ileri gelmiştir. Evet, cevv-i hava, denizin rengini andım. Ve küre-i havaiyede münteşir bahr-i muhitten fazla su vardır. Bindenaleyh cevv-i havayı denize teşbih etmek baid değildir. Fakat ma'nâ-yı hakiki ile bakılırsa hatadır.
ayeti وينزل من الشعار من جبال فيما من اور Sual kerimesinin zähirine göre yağmurun nüzülü, doludan müteşekkil semåda bulunan dağlardandır. Bunun izahı nasıldır?
AHLAK
YanıtlaSilKaynakça:
ları, Ankara Ayhn, S.Mehmet. (1991). Tanrı-Ahlak İlişkisi, T.D.V. Vayn
Ceviaci, Ahmet. (2000), Inkçağ Felsefesi Tarihi, Asa, Bursa
Dranaz, Faik., (1972), Felsefe Klavuzu, Çeltük Matbaası, h tanbul
Duralı, Teoman, (1996), Felsefe Bilime Giris, Cantay Kitabe vi. İstanbul
Günbulut, Şükrü, (1983), Küçük Felsefe Tarihi Maya Yaya ları. Ankara
Heimsoefh, Heinz, (1957). Ahlak Denen Bilmece 1.U.E.F.Ya. yınları, İstanbul
Hocaoğlu, Durmuş, (1998), "Descartes Felsefesinde Bir Problem Alanı Olarak Ahlak", Doğu-Batı, Sayı:4, Ankara
İzzetbegović. Alija, (1992) Doğu Batı Arasında İslam, Nehir Kitabevi, İstanbul
Kant, Immanuel, (1982), Ahlak Metafiziğinin Temellendiril. mesi, (Çev. İ. Kuçuradi), Türk Felsefe Derneği Yayınları, Anka-ra
Kızılçelik Sezgin-Erjem Yaşar, (1994). Açıklamalı Sosyoloji Terimleri Sözlüğü, Atilla Kitabevi, Ankara
MacIntyre, Alasdair, (2001), Ethik'in Kısa Tarihi, (Çev. Hak-ki-S. Zelyut Hünler), Paradigma Yayınları, Ankara
Nursi, Said, (1980), Sözler, Sözler Yayınevi, İstanbul
Nursi, Said, (1978), İşaratü'l-İcaz, Sözler Yayınevi, İstanbul
Nursi, Said, (1977), Muhakemat, Sözler Yayınevi, İstanbul
Nursi, Said, (1981), Mektubat, Sözler Yayınevi, İstanbul
Tepe, Harun, (1998) "Bir Felsefe Dalı Olarak Etik", Doğu-Ba-tz Sayı: 4. Ankara
Tiryakian, Edward A., (1997) "Emile Durkheim", Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, (Yay. M.Tuncay-A.Uğur), Ayraç, Ankara
Tolstoy, Leo Nikolayevic, (1998), Din Nedir?, (Cev. Murat Çiftkaya). Kaknüs Yayınları, İstanbul
A
YanıtlaSilAHLAK OLGUSUNUN KAYNAĞI NEDİR?
Ahlakın kaynağının ne olduğu konusunda insanlık tarihi bo-yunca ortaya konan üç temel tezin olduğu görülmektedir. Bu welerden ilki, ahlakı insanın hem yaratılışı, tabiatı veya fitrat anunları anlamında, hem de peygamberler aracılığıyla gönde-rilen vahly kaynaklı ilkeler, kurallar anlamında kabul eden din-lerin tealeridir. İkinci tez ise ahlakı akıl referansı olarak ele a-lan onu hem bir metafizik hem de pratik bir insani olgu olarak en farkh felsefe doktrinlerinin tezleridir. Üçüncü tez ise, ah-toplumsal yönü üzerine geliştirilen antropolojik ve sosyo-teorilerdir. Bu çalışmada ayrıntılı olarak bu tezler incelen-mekte ve bu hususlarda Said Nursi'nin görüşlerine yer veril-ktedir
Anahtar Kelimeler: Ahlak, din, felsefe, peygamber, sosyo-antropoloji
Abstract
There have been three main theses on the origin of ethics sughout the history. The first of those are the theses of the mligions, which consider ethics, on the one hand, in the sense of the laws of creation, nature and nurture; on the other hand, in the sense of revelational principles and laws. The second poup of theses are the theses of different philosophical doc-wines which consider ethics with referrence to the reason, and malizes it as a metaphysical and practical humane phenome-To the third group belong the anthropological and socio-gical theories which are developed on the social dimension of whes. In this article, each of the theses have been analyzed in detail, and the Said Nursi's ideas relevant to each position are ferred to.
Key Words: Ethics, religion, philosophy, prophet, sociology sethropology
FF
YanıtlaSil292
Gazve-1 Bedir
yerin adıdır.) 4 Hendek yahut Ahzab (mi. 5. mi. 627) 5. Kurayza (hi. 5, mi. 627) 6. Hayber (hi. 7, mi. 629) 7. Mekke'ni fethi (hi. 8, mi 630) 8. Huneyn (hi. 8, mi. 630) 9. Taif (hi. 8, mi. 630)
GG
Garve-i Bedir غزوة بدر : Bedir Savaşı (hic. 2.yıl 17 Ramazan, mi. 13 mart 624.Bedir, Mekke ile Medine arasında su kuyularının bulundu ğu bir konaklama yeri idi. Bu savaşa katılan Mekke'li müşriklerin sayısı, yüzü atlı olmak üzere bin kişiydi. Müslümanların sayısı ise üçyüz civarında idi. Savaş müslümanların kesin zaferi ile bitti. Bu savaşta müşriklerden 70 kişi ölmüştür. Hz. Peygamber'in (a.s.m.) ve İslamın azılı düşmanı, Mekke'nin ileri gelenlerinden Ebu Cehil de ölenler arasında idi. Müslümanlardan şehit olanların sayısı ondörttür.)
Gazve-i Buvat غزوة بوات : Hz. Peygamber'in (a.s.m.) Buvat seferi. (Hicretin onüçüncü ayında olan bu sefere katılanların sayısı iki-yüzdür. Yüz kişilik bir kuvvetin himayesinde Kureyş müşriklerine ait bir kervanın yolda olduğu haberi üzerine bu sefere çıkıldı. Hz. Peygamber (a.s.m.), Medine'den 36 mil kadar uzaklıkta bulunan Buvat denilen yere geldi. Kureyş müşrikleriyle bir karşılaşma ve çar-pışma olmadı ve geri döndü. Bu seferde Sa'd bin Ebi Vakkas, Hz. Peygamberin sancaktar-lığını yapmıştır.)
Gazve-i Garra-i Ahzab غزوة غراء احزاب : parlak Ahzab (Hendek) savaşı. (hic. 5, mi. 626 Mart) Uhud Savaşından sonra (hic. 5, mi: 625) Mek-keli müşrikler ve onlarla birlik için sözleşmiş olan Ehabiş, Mürre, Eşcă, Süleym, Sakif kabi-leleri ve Medine'nin kuzeyindeki Hayber Ya-hudilerinin müttefikleri Gatafän, Fezári, BeníEsed, Necd kabileleri onbin kişilik bir ordu halinde Medine üzerine yürüdüler. Bu kuv-vetlerden üçbini güneyden yani Mekke ve ci-varından gelen düşmanlara ve yedibin kadarı da kuzeyden gelen düşmanlara aitti. Kur'an'ın Ahzab Sûresi'nde bu savaşla ilgili ayetler mev-cuttur. Bu ayetlerde güneyden gelen düşman kuvvetleri "Müslümanların alt yanlarından gelenler ve kuzeyden gelenler ise "Müslü-manların üst yanlarından gelenler" ifadesi ile belirtilmektedir. Bu savaşa bir çok düşman kabileleri katıldığı için Kur'an bu kabile kuv-vetlerini "Ahzab" (zümreler kabileler), sözü ile
Gazve-i Bedir
YanıtlaSil202
Garve Hayber
ifade eder. Bu sebeple bu savaşa "Ahzab Ga vesi dendiği gibi Hendek Garvesi (van) da denir. Zira, Hz. Peygamber (as.m.) saya tok üstun düşman kuvvetlerine karşı üçbin kişilik bir kuvvetle şehri savunmanın güçlugana go rerek şehrin çevresinde derin hendeklet kan şiddetli esmeye başlayan fırtınadan düşman dırmıştır. Savaş bir ay kadar sürdü. Sonunda rikler, Müslümanlarla yeniden savaşmaya gu perişan olup dağıldı. Bu savaştan sonra map ve cesaret bulamamışlardır. Bu savaşla üstün lük belirgin şekilde Müslümanlara geçmiştir
Gazve-i Gatafan غزوة غطفان H. Peygamber in (a.s.m.) Gatafan Seferi. Hicretin dördüncü senesinde Necid bölgesinde yaşayan Gatafan Kabilesinin Medine'ye hücum etmek üzere asker topladıkları duyulunca Hz. Peygamber (a.a.m.) Necid bölgesine doğru sefere çıktı. Medine'ye e'ye iki konak mesafede bulunan Şedh denilen yere kadar geldi. Gatafan Kabilesi, sa vaşa cesaret edemeyip dağlara kaçmak zorun da kalınca Hz. Peygamber (a.s.m.) düşmanla savaş yapmadan Medine'ye geri döndü.] Gazve-i Hayber غزوة خبير : Hayber Savaşı (hic.
7, mi. 629) Hayber, Medine'nin kuzey böl gesinde su kaynaklarının, hurmalıkların ve ekime elverişli arazilerin yer aldığı geniş bir vadide bulunan, Yahudilerin yaşadığı bir şe hirdi. Yedi Yahudi kabilesini temsil eden kale vardı. Kaleler arasındaki mesafe oldukca eden yedi uzaktı. Yahudi halkı gece ve harp zamanın-da hayvanlarıyla beraber kaleye giriyor ve gündüz çalışmak için araziye çıkıyordu. Me-dine'de yaşayan Yahudi Beni Nadir Kabilesi, Hz. Peygamber'e (a.s.m.) suikast girişimin-de bulundukları için Medine'den kovulun-ca Hayber'e gelip yerleşmişlerdi. Hayber'in Medine'ye mesafesi 150 km kadardır. Hayber Yahudileri, her fırsatta İslamın aleyhinde ça-lışıyor ve müşrik Arap kabilelerini de lkışkır tıyorlardı. Hendek Savaşını da onlar kışkırt-mış ve sebebiyet vermişlerdi. Hz. Peygamber (a.s.m.) Mekkelilerle on yıllık süre şartıyla Hudeybiye barış antlaşması yapmıştı (Hic. 6 Mi. 628). Mekkelilerin tehdit ve tehlikesi böylece ortadan kalkınca kuzeydeki Hayber Yahudi tehlikesine karşı bir sefer düzenle di. Kayıtlara göre İslam ordusunda 1500 kişi vardı. Düşman kuvvetleri 20.000 civarında idi. Müslümanlar kaleleri teker teker aldılar.
Garve- Hendek
YanıtlaSil293
Düşman teslim oldu. Hayber arazisi müslü-manların eline geçti. Yahudilere, tarım işle-inde yardımcı olmak şartıyla yerlerinde ka-lip çalışmalarına izin verildi.
Garve-i Hendek Hendek Savaşı (bak Gazve-1 Garra-i Ahzab)
seferi (hic. 6, mi. 628) (Hudeybiye, Medine Garve-i Hudebiye Hueybiye ile Mekke arasında, Mekke'ye 15 km uzak-likta su kuyusu bulunan bir yerin adıdır. Hz. Peygamber (a.s.m.) Ahzab Gazvesinden sonra (bak. Gazve-i Garra-i Ahzab) 1500 kisi ile umre için Mekke'ye doğru yola çıktı. Müs-lümanların yanlarında sadece kılıçları vardı. Hudeybiye'ye gelip konakladıkları zaman
Mekkeliler telaşa kapılıp niyetlerinin sadece umre olduğuna inanmak istemediler ve Hz. Peygamber (a.s.m.) ve beraberindeki müslü-manların Mekke'ye girmelerine razı olmadı-Jar. Hz. Peygamber'in (a.s.m.) iyi niyet elçisi Hz. Osman'ın (r.a.) tutuklandığı ve sonra oldürüldüğü haberi gelince müslümanlar Hz. Peygambe'in yanında O'nu korumak üzere ölünceye kadar savaşacaklarına yemin ederek Hz. Peygamber'e (a.s.m.) biat ettiler. Bu biat'a katılanları Kur'an övgü ile bahseder ve onlar-dan Allah'ın (c.c.) razı (hoşnut) olduğunu bil-dirir. Bu sebeple bu biata (bak. biat) "Allah'ın hoşnut olduğu biat" mânasında "Biat-ür Rıd-van" veya "ağacın altında yapılmış biat" må-nasında "Biat Taht-eş Şecer" adı verilmiştir. (Fetih Süresi, âyet 18.19) nihayet Mekkeli el-çilerle yapılan uzun görüşmelerden sonra on yıl devam etmesi şartıyla bir barış antlaşması imzalandı ve umre gelecek seneye ertelendi.]
Gazve-i Huneyn غزوة حنين : Huneyn Gazvesi
((hi. 8, mi. 630) Kur'an'da Tevbe Süresi 25.ve 26. åyetlerinde belirtilen Huneyn Savaşı, Mekke'nin fethinden iki hafta sonra mey-dana gelen bir meydan savaşıdır. Huneyn, Mekke ile Taif şehri arasında bir vadidir. Çok büyük bir göçebe kabilesi olan Havazin kabi-lesi Taif'te yerleşik olarak yaşayan Sakif ka-bilesi ile birlikte büyük bir ordu ile savaş için harekete geçtiler. Savaşa katılanların sayısı yirmibin civarındaydı. Komutanları, Hevazîn kabilesinin bir kolu olan Benî Nasr'ın başka-nm Malik bin Avf idi. Savaşta askerlerin ölümü göze alıp savaşmaları için kadınlar ve coçuk-larlarıyla birlikte koyun, deve ve para gibi
Gazve-i Hunevn
y
103
YanıtlaSilGazve Huneyn
mallarını da savaş alanıma getirmişlerdi. On lara göre bu savaş, her şeylerini ortaya koy dukları bir olum kalım savaşı olacalitz Ha Peygamber (asm) onikihin kişilik bir ondu tle yola çıktı. Huney denilen vadiye getdikle vinde pusu kurmuş düşmanın ani saldırısına uğradılar. Kendi güçlerine çok güvenen İslam askerleri, bu ani baskın karşısında şaşırıp da ğılmaya başladılar. Hz. Peygamber la am) ye amcası Ha. Abbas, dağılmakta olan muslo manlara "ey Akabe'de donmemek uzere blat edip söz veren ashahi diye seslenerek onları uyarıp savaşa davet ettiler. Onlar da tekrar Hz. Peygamber'in (as.m.) etrafında toplamp savaşa girdiler. Ha. Ali (R. A) duşmanlarım bayraktarlarını öldürdu. Hz. Peygamber'in (as.m.) bir mucizesi olarak aldığı bir avuç toprağı duşman askerlerine atınca onların hepsinin gözlerine geldi. Melekler de Allah (c.c.) tarafından yardıma gönderildi. bak Tevbe Süresi, âyet 26) düşman bozguna ug rayıp dağılıp kaçtı. Düşman komutanı Malik bin Avf ve adamları ve Säkif Kabilesi kadın larını, çocuklarını, mal ve çok sayıdaki hay vanlarını harp sahasında bırakarak Taif'deki mustahkem sağlam ve korunaklı kalelere sığındılar. Hz. Peygamber (a.s.m.) Taif'e ka dar onları takip etti. (bak. Gazve-i Taif) harp sahasında altıbin kadar esir, 20 binden fazla deve, 40 bin civarında koyun ve çok miktarda para müslümanların eline geçti. Bu savaşta müslümanlardan dört kişi şehit olmuş, duş man ordusundan ise yetmiş yetmiş civarın civarında insan ölmüştür. Hz. Peygamber (a.s.m.), savaşta ele geçen ganimetin büyük bir kısmını Mek kelilere verince Medineli müslümanlardan buna gücenenler oldu. Sa'd bin Ubade, Hz. Peygambere'in (a.s.m.) huzuruna girdi ve ey Allah'ın Resülül Medineli müslümanlar sana kırılmış. Çünki kendi kavmin olan Kureyş'e ve diğer Arap kabilelerine büyük ikramda bu lunduğun halde Ensar'ın eline hiç bir şey geç medi, dedi. Bunu üzerine Ensarı toplayıp on lara hitap eden Hz. Peygamber (a.s.m.): "ey Insarl Siz bana değersiz bir dünya uğruna mi kırıldınız? Bense onunla bazı insanların kal bini İslamiyet'e yaklaştırmaya çalıştım sizi de o sarsılmaz imanınıza havale ettim. Insanla rın bir kısmı koyun ve deve sürüleriyle mem leketlerine dönerken siz, Allah'ın Resülü ile yurdunuza dönmekten memnun kalmazmı
HADIS-I BRSTELER
YanıtlaSil3) Ve şöyle buyurdua -«Ste insanlar için çıkarshus en haywh bir ümmetsiats, İyiligi emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsarea
Bu Ayet-i Korime Muhammed & A. ümmetinin bütün ümmetlerden hayırh okluğunu bize biklirmektedir ALIIMRAN suresinin 110 Ayetinden..
4) Ve şöyle buyurdu:
«Mumin erkekler de mümin kadınlar da birbirlerinin velileri (dostları ve yarduncıları) du. Banlar (insanlara) İyiliği emreders ler, (onları) kötulükten vazgeçirmeye çalışırlar...
Işbu Ayet-i Kerime bize, dost ve arkadaş olduğumua kimselere İyili ği anlatmayı ve kötülükten almayı emretmektedir. TEVBE suresinin 71. Ayetinden..
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : اتَّقُوا العالم فَإِنَّ الظلم ظلمات يَوْمَ القِيامَةِ وَاتَّقُوا الشح فإن الشح أهْلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلِكُمْ ، وَحَمَلَهُمْ عَلَى أَن سفكوا دِمَاءَهُمْ وَاسْتَحَلُوا عاريتهم . ( رواه مسلم )
5) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Zulümden sakınız. Zira zulüm kıyamet günü karanlık üs tüne karanlıktır.
Ve... ŞUIF'dan sakınınız. Zira şuh, sizden öncekileri helåk etti onları kanlarımı akıtmalarıma kadar götürdü.. Haramı helal gös terdi..»
Harf sırasıyla tortib edilen bölümde geçen 24 numarah Hadis-i Şe rifin ayıdır. Ravileri de aynı...
وروى أيضاً مسلم عن أبي هريرة أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال : أَتَدْرُونَ مِّنَ المُفْلِسُ أَقَالُوا المقليسُ فِينَا مَنْ لَآ دِرْهَم لَهُ وَلَا مَتَاعِ ، فقال : إِنَّ المفلس مِنْ أُمَّتِي مَنْ يَأْتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِصَلَاةِ وَصِيَامٍ وَزَكَاة وَبَاتِي وَقَدْ كَلَّمَ هَذَا ، وَقَذَفَ هَذَا وَا كُلَّ مَالَ هَذَا، وَتَقَكَ دَم هَذَا وَضَربَ هَذَا فَيُعْطَى
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSilهذا من حسناته ، وهذا من حسناته ، فإن فنيت حَسَنَاتُهُ قَبْلَ أَنْ يَقْضَى مَا عَلَيْهِ ، أَخَذَ مِنْ خَطَايَاهُمْ فَطْرِحَتْ عَلَيْهِ ، ثُمَّ طُرِحَ فِي النَّارِ .
763
6) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor: Resûlüllah S.A. sordu:
«Müflisin kim olduğunu bilir misiniz?..»
Bize göre müflis, parası ve dünyalık bir şeyi olmayandır. Demeleri üzerine, devam etti:
Ümmetimden müflis odur ki: Kıyamet gününe namaz, oruç ve zekâtla gelir.. Fakat beri tarafta şuna sövmüştür.. Buna İftira etmiştir.. Şunun malını yemiştir.. Öbürünün kanını akıtmıştır.. Be-rikini dövmüştür.. Bunlar da gelir..
Şuna sevablarından verilir.. Buna sevablarından verilir.. Eğer üze rindeki alacakları bitmeden sevabları tükenirse; öbürlerinin hata-ları alınır, kendisine yüklenir.. Sonra cehenneme atılır..>>>
Allah-ii Taâlâ, cümlemizi bu akibete uğramaktan korusun..
Ravilerin menkıbeleri, 5. Hadis-i Şerifte.. الدرس الستون في فضل الزهد في الدنيا
قال الله تعالى : إنما مَثَلُ الحَيَاةِ الدُّنْيا كاه أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نبات الأرْضِ بما يأكل النَّاسُ وَالْأَنْعَامُ حَتَّى إِذَا أَخَذَتِ الْأَرْضِ زُخْرُفَهَا وَازْيَّنَتْ وَظَنْ أهْلُهَا قَادِرُونَ عَلَيْهَا أَتَاهَا أَمْرُنَا لَيْلاً أَو نهاراً فَجَعَلْنَاهَا حصيدا كان لم تغن بالأمس . ۱
ALTMIŞINCI DERS
DÜNYAYA KARŞI ZÜHDÜN FAZİLETİ
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
- «Dünya yaşayışının hali gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki onunla yer yüzünün gerek insanların, gerek davarların yiyece-gi-nebat (lar) 1 (ağ gibi birbirine örülüp) karışmıştır. Tam yer, zinet ve ihtişamını takınıp süslendiği, sahibleri de ona (biçmeye,
274
YanıtlaSilMECELLE-I AHKAM-I ADLİYYD
BAB-I SANI
Itlaf beyanında olup dört fası havidir.
FASLI EVVEL
Mubagereten itlaf hakkımdadır.
MADDE 918 Bir kimse diğerin gerek kendisinde ve gerek emini yedinde olan maıı gerek kasden ve gerek min gayri kasdın itläf etse admin olur.
Amma ğasıb yedindeki mal-ı mağsübu ahar kimesne itlâf etse mağsüb-un-minh muhayyerdir; dilerse ğasıba tazmin ettirip o dahi mütlife rücu' eder ve dilerse mütlife tazmin ettirip mütlif bu su-retde ğdsıba rücu' edemez.
MADDE 913 Birinin ayağı kayıp da düşerek âharın malını itlaf else admin olur.
MADDE 914 Bir kimse kendi malı zanniyle diğerin malını itlaf etse zâmin olur.
MADDE 915 Bir kimse diğerin elbisesini çekip de yırtsa tamam-1 kıymetini zamin olur. Amma elbiseye teşebbüs edip de sahibi çek-mekle yırtılsa maıf kıymetini zâmin olur.
Kezalik bir kimse diğerin eteği üzerine oturup da sahibi bilme-yerek kalkmakla elbisesi yırtılsa o kimesne elbisenin ısıf kiyme-tini zámin olur.
MADDE 916 Bir sabi diğerin malım itlaf etse kendi malından saman lazım gelir; malı yoksa hal-i yüsrüne intizar olunur; velisine tazmin ettirilmez.
MADDE 917 Bir kimse diğerin malına kıymetçe bir gûnâ noksan getirse noksan-ı kıymetini zâmin olur.
MADDE 918 Bir kimse diğerin hâne ve dükkân misillü akarını bigayra hakkım hedm etse sahibi muhayyerdir. Dilerse enkazım hedm eden kimacye terk ederek mebniyyen kıymetini tazmin ettirir ve dilerse ol akarım mebniyyen kıymetinden enkazın kıymetini ten-
ail ve kaymet-i båkiyeyi tazmin ile beraber enkazı dahi alıkor. Fakat daib anm ke'l-evvel bina ediverse zamândan beri olur.
MADDE 919- Bir mahallede harik vuku'bulmakla bir kimse bir haneyi sahibinin (ani olmaksızın yıkıp da orada harik münkatí ol-
RITABUL-GARD VELITLAF
YanıtlaSil275
duhás oder enti tolgylear the sky condom podnes
MADDE 0 Bir tar dharen bahçesindeki egrers bigayrs hab kakalettide mhidi wakayyerdir. Dilerse of epoarn kuimen kry thrini aks ile gearsmaktayı kasti'n fork eder. Ve dilerne kuni mokymetlerinden maktan kıymetlerini bittenail baki meblağ ile bouler vara maktayı dahi alkor.
Mold, egear haaim olarak bahçenin kıymeti onhin ve bila e car krymeti beg bin ve eşcara maktüanın kıymeti ikibin kuruşa oles muhayyerdir. Dilerse eşarsı maktüayı kasti'a terk ile beg kurse alır ve dilerse üçhin kuruşla beraber eşcari maktüsys daki shkor
MADDE 901 Bir kimse malám olmakla dhara zulm etmeje se Maiyyeti odamar
Mosold, biri diğerin malını itiaf etmekle o dahi bilmukabele aam malını itlaf etse ikisi dahi zåmin olduğu gibi bir kabileden biri diğer kabileden bir şahsın malını itlaf etmekle o dahi evvelki kabi diğer birinin malını itlaf eylese her biri telef ettiği mali za min olur. Nitekim bir kimse aldanıp da Ahardan kalp akçe alsa an hoghaszna sürmeğe selahiyyeti olamaz.
VASLI NANI
Tesebbüben itläť beyanındadır.
MADOR SE Bir kimse teachbüben birinin malını itlaf yahut kay-surdini tonkis etae ya'ni kendisinin fi'li bir malın telefine yahut nok-zono kigomatise acbebi mufdi olaa admin olur.
Mewell, téri diğer kimesnenin cavabına sarılıp da mücadele eder-ken of kimemenin üzerinden bir şey düşüp telef olsa yahut sakat-lanma bardan kimse samin olur.
Ve kran bir kimse diğerin tarla ve bahçesinin suyunu biğayrı haktan sed edip de mesrüat ve mağrûsatı kuruyup telef olan yahut suyu taşırıp da diğerin tarlasını su basarak megrüßti telef olsa ol Aimee adesin olur
Kesalik bir kione diğerinin ahırının kapısını açıp da İçindeki hayvan firur ile skyi olsa yahut kafesinin kapısını açıp da içindeki kang tuon xàmin olur
MADDE 503 Birisin kayoim bir kimseden ürküp de firar de zây des sende as gelmes. Amma of kimse hayvanı kaaden ürküt mày ta phoản olar.
252
YanıtlaSilKİBİR
Hz. Ömer (ra) şöyle buyurdu:
"Tevazuun başı, karşılaştığın her Müslüman'a selam vermen, meclis lerde arkalarda bulunmaya rıza göstermen ve iyiliklerinin anlatılmasından hoşlanmamandır.
Fakih şöyle diyor
il ki, kibir kafirlerin ve Firavunların özelliğidir, tevazu ise peygam berlerin ve salih kimselerin özelliğidir. Zira Allah Teālā kafirleri kibirli olmakla nitelemiştir.
Şu ayet-i kerimeler bunu anlatmaktadır:
إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ
"Çünkü onlara Allah'tan başka ilah yoktur, denildiği zaman ki birle direnirlerdi."
Başka bir ayet ise şöyledir:
وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مُوسَى بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِقِينَ .
"Karun'u Firavun'u ve Haman'ı da (helak ettik.) Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyük lük taslamışlardı. Halbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.
Bir başka ayette şöyle buyurulur:
وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ
"Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir."5
Yine bir ayet şöyledir:
Muslim, 2588
Ibo sbi, Seybe, Musannef, 5/249 Ankehüt 34
Saffar 35
Galir to
TENBIHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil253
اُدْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبّرين
"Onlara: İçinde ebedi kalacağınız cehennemin kapılarından girin; kibirlenenlerin yeri ne kötü! denilir.m
Konuyla ilgili başka bir ayet:
إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ
"Allah, büyüklük taslayanları asla sevmez,"
Allah, mü'min kullarını da tevazuları sebebiyle övmüştür. Şu ayetler bunu göstermektedir:
وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْناً
ler. "Rahman'ın kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürür-
Diğer bir ayette ise mü'minlerin tevazuunu övmüş ve Peygamberine de tevazuu emretmiştir:
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ
"(Ey Muhammed!) Müminlere karşı alçak gönüllü ol!"
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
"Sana uyan mü'minlere (merhamet) kanadını indir."
Diğer bir ayette Allah (cc) Peygamberin ahlakını övmüş ve şöyle buyurmuştur:
وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ
"Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin."
Resulullah (sav)'in övülen bu ahlakı tevazusu idi. Nitekim bir hadiste anlatıldığı gibi bineğine kendisi biner ve kölelerin bile davetine katılırdı.
Zamer 72
Nalil x3
Furkan 01
Hier
28
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT ŞERHİ
- FAYDALI
Lafzı ile davet şerh edildiği zaman şu mana çıkar:
Yapılan davete icabet edildiği, gereği yerine getirildiği zaman... kim bu vazifevi yerine getirirse, kendisine dünya ve âhiretin menfa-stlerini sağlar
YETERLİ (TAMME).
Lafzı ile şerh edildiği zaman şu mana çıkar:
Ezan-i şerif iki şehadeti biraraya getirmiştir. Bu iki şehade ti, tam bir itikadla ikrar edeni, cehennem atesinden ve ebedi azabdan halås eder.. Cennete girmesi için bu YETERLİ bir DAVET sayılır.
KILINAN NAMAZ, kıyamete kadar; her mükellef mümine farz-cdır. Büluğ çağından, ölünceye kadar; vakitleri geldikçe, bütün mü-minlerin kılmaları sabit olan bir farzdır.
Bazı nüshalarda:
KILINAN NAMAZ.
Cümlesinden sonra şu salavat görülmüştür:
Kulun ve Resul'ün Muhammed'e salát eyle. (1)
VESİLE.
Yüce cennetlerin en yücesi sayılır. Bütün cennetlerin üstünde bir makamdır.
FAZİLET.
Lafzı şu manayadır: Sair cennet ehline göre, ziyade üstün mer tebe.
MAKAM-I MAHMUD, şefaat makamıdır; bu makamın sahibi de, Resulüllah S.A. efendimizdir.
Resulüllah S.A. efendimiz, kıyamet günü; her türlü şefaatı ile mahşer halkının iyisine, kötüsüne ve pek çoğuna şefaat edecektir. Bu sefaata nail olanların evvelleri ve âhirleri Resulüllah S.A. efendimizi öveceklerdir. Onun bu türlü övülüşü:
- MAHMUD.
Lafzının manasıdır. İşte o gün MAKAM-I MAHMUD onun sıfatı olacaktır.
Nitekim, Allah-ü Taâlâ, bu makamı ona vaad etti. Bu manada şöyle buyurdu:
«Ümitli olabilirsin: Rabbın seni MAKAM-I MAHMUD'a çıkara-caktır... (17/79) (2)
Bu, Allah-ü Taâlâ'nın dönmesi imkânsız olan bir vaadidir. Al-lah-ü Taâlâ bu makamı, ona mutlaka verecektir.
Nitekim, üstte anlattığımız mana icabı olarak; İmam-ı Buhari duânın sonuna şu cümleyi niyaz makamında eklemiştir:
Sen vaadden caymazsın.
**
(1) Bu esere aldığımız metinde, bu cümle yoktur.
(2) Bu âyet-i kerime metinde değil; şerhde vardır.
KARA DAVUD
YanıtlaSil29
8. Resulullah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Herkim yazdığı kitapta bana salavat okursa.. o kitapta sala-vath ismim kaldığı süre; melekler onu yazana SALAVAT okur.» Sehliye, nüshasında, yukarıda anlatıldığı gibidir. Ancak bazı nüs-
halarda:
- SALAVAT.
Lafzı:
İSTİĞFAR.
Olarak geçmiştir.
Iraki şöyle anlattı:
-Bu hadis-i şerifi, hadis imamlarından Taberani Mucem-i Ev-sat'ında; Ebüşşeyh Sevab'ında; Müstağfiri Daavat'ında.. ashab-ı suf-feden Ebu Hüreyre'nin rivayetine dayanarak zayıf senetle anlattılar Şeyh Ahmet Zerruk der ki:
Bu hadis-i şeriften murad, Resulüllah S.A. efendimizin ismi yazıldığı zaman, salâvatı da beraber yazmaktır.
Ama meşhur olan, Resulllan S.A. efendimizin ism-i şerifi ya-zıldığı zaman; tazim ve tekrimle lisanen salavat-ı şerife okumaktır. Umulan da budur. Ancak, en uygunu, en çok tercih edileni şudur: Re-sulüllah S.A. efendimizin ismi yazıldığı zaman salāvatı da beraber yazmalıdır; dille de salavat-ı şerifeyi okuyup ikisini birleştirmelidir.
Meleklerin SALAVAT okumasını İSTİĞFÅR manasına aldığımız zaman, şerh şöyle olur:
Bir kitapta, Resulüllah S.A. efendimize salávat yazıldıkta veya
ona salavat okundukta, bunu yapan kimseye o salavattan dolayı me-lekler istiğfar ederler. Yani: Devamlı olarak, onun bağışlanmasını, günahlarının affedilmesini Allah-ü Taâlâ'dan dilerler.
Bu hadis-i şerif, Resulüllah S.A. efendimizin, ümmetine büyük bir müjdesidir. Bu manada bazı ulema şöyle dedi:
Hadis-i şerif yazanlara, o meyanda yazdıkları salavat-ı şerife için; meleklerin salavat ve istiğfarlarından başka bir şey olmasaydı, kendilerine yeterdi.
9. Ebu Süleyman Daranî şöyle anlattı:
Bir kimse, Allah-ü Taâlâ'dan bir hacet dileyeceği zaman; Re-sulüllah S.A. efendimiz üzerine çokça salâvat getirsin. Bundan sonra, hacetini Allah-ü Taâlâ'ya arz etsin.
Duâsının sonunu da, yine Resulüllah'a S.A. salâvat okuyarak ta-mamlasın.
Allah-ü Taâlâ, iki salâvat arasında yaptığı duâyı kabul buyurur. Çünkü: Allah-ü Taâlâ çok kerem şanlıdır, iki makbul salavatın arasında makbul olmayan şey bırakmaz.
Önce Ebu Süleyman Daranî Hz. üzerinde duralım. Adı: Abdür-rahman b. Atıyye'dir. Kendisi DARAN'lıdır.
DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
YanıtlaSil30
DARAN, Şam karyelerinden birinin ismidir.
Bu zat, oranın: fleri gelen tarikat şeyhlerinden ve büyük âlimle. rinden biri idi. Allm, fazıl, zühd ü takvada kamil bir kimse idi. Asrın-da yaşayan büyük şeyhlerin meşhurlarındandı. Hicri tarihe göre: 215. (M. 830.) senede Allah'ın rahmetine kavuşmuştur.
Şeyh Ebu Süleyman Darani Hz. bu gizli sırrı beyan etmek sureti Ile, Ümmet-i Muhammed'in işlerini bitirme yolunu kendilerine anlat
Allah rahmet eylesin.
*
10. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
«Bir kimse, bana cuma günü YÜZ KERE salavat okursa. onun SEKSEN senelik HATA'sı bağışlanır.»
Deylemi Rh. bu hadis-i şerifi, Enes'ten r.a. rivayet edildiğini çı-kararak anlatmıştır.
HATA.
Lafzı, bazı nüshalarda:
- HATALAR.
Şeklinde, yani: Çoğul olarak geçmiştir. Ama Sehliye nüshasında metinde gösterdiğimiz gibidir.
Bazı zatlar:
SEKSEN.
Lafzını, uzun müddetten kinaye olarak anlatıldığını söylemişler-dir. Yani:
- Çok çok yıllık günahlarını affeder.
Manasına gelir.
Bazı zatlar ise, doğrudan doğruya SEKSEN, tabiri üzerinde dur-muşlardır:
Murad, malunt sayılı seksen yıllık günahın affıdır. Çünkü seksen yıla tahsisi, bizzat Resulüllah S.A. efendimiz yapmıştır.
***
11. Ebu Hüreyre r.a. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyur-duğunu anlattı:
«Bana salavat okuyan için, SIRAT üstünde; büyük bir nur olacaktır. Bir kimse SIRAT üstünden geçerken nur ehli olunca.. ce-hennem ehli olmaz artık.>>>
Bu hadis-i şerifi ve bundan sonra gelecek hadis-i şerifi: İbn-i Ferhun rivayet etti.
Resulüllah S.A. efendimiz, bu hadis-i şerifiyle, sırattan selâmet-le geçiş sebebini beyan buyurdu. Bunu, ümmetine merhamet olarak anlattı.
Burada, SIRAT üzerinde biraz quralım.
SIRAT, cehennem üzerine kurulan bir köprüdür. Kridan ince, kı lıçtan keskindir. Üç bin senelik yoldur. Bunun: Bin senelik yolu yokuş,.
KARA DAVUD
YanıtlaSil31
bin senelik yolu düz, bin senelik yolu da iniştir. Altı da cehennemdir Mahşerden cennete çıkan, ondan başka yol yoktur.
Bütün nebiler, resuller, şehidler ve salihler, erkek veya kadın bütün müminler ve tüm mahşer halkı:
Sizden istisnasız herkes oraya uğrayacaktır.» (19/71) (1)
Ayet-i kerimesi ile belirtilen mana icabı oraya gidecektir.
Müşriklerin ve kafirlerin cümlesi, onun üzerinden düşüp cehen-
nemde ebedi kalacaklardır.
Allahım, bizi iman zevalinden koru.
Mümin olan kadın ve erkekler, mertebelerine göre kendilerine ihsan edilen Allah'ın lütfu ile geçerler.
Bu SIRAT'a ima nvaciptir. Çünkü: Kur'an'la ve mütevatir riva-yetlerle varlığı sabit olmuştur.
İnandık, iman getirdik.
Ümidimiz odur ki: Aliah-ü Taala, Habib-i Ekrem'i hürmetine cümlemize o SIRAT köprüsünden tez geçmeyi müyesser edecektir.
yor:
Resulüllah S.A. efendimiz, bu hadis-i şerifi ile şu manayı anlatı-
Bana salåvat okuyanlar, SIRAT köprüsüne geldikleri zaman; okumuş oldukları salāvat-ı şerifeden büyük bir nur hâsıl olur. Bu nurla sıratı selâmetle geçerler.
SIRAT köprüsünün karanlığı, bütün kara zulmetlerden fazladır.
Mahşer karanlığı, günah ve masiyetlerin karanlığı kadar olup SIRAT köprüsüne gidildiği zaman, buna cehennem karanlığı da ek-lenir. Böylece: Kat kat zulmet meydana gelir.
Bütün bu manalar icabıdır ki; Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
caktır.» «Bana salavat okuyan için, sırat üstünde; büyük bir nur ola-
Anlatılan mana icabıdır ki, Resulüllah S.A. efendimiz özellikle BÜYÜK NURU sırata tahsis buyurmuştur.
Yoksa, Resulüllah S.A. efendimize getirilen salavat-ı şerire: Dün-yada, âhirette, kabirde, mahşerde nurdur; kıymet, zinet ve sürur-dur. Bunda hiç bir şüphe yoktur.
Allahım, bize ve bütün müminlere selâmet ihsan eyle. Amin!.
Ateşle nur bir arada olmaz. Dünya ateşi ile su birarada olma-yacağı gibi..
rür. Dünya ateşini su nasıl söndürürse.. âhiret ateşini de nur söndü
Nitekim, müminler SIRAT üstünden geçmeye başladıkları za-man, cehennem şöyle seslenir:
Ey mümin, çabuk geç; nurun ateşimi söndürüyor.
Onun böyle dediği sahih rivayetler arasındadır.
*
(1) Bu âyet metinde değil; şerhde vardır.
477
YanıtlaSil14716. Ar insana, yâr civana yaraşır.
14717. Araba devrildikten sonra, yol gösteren çok olur.
14718. Arabanın arkasında yürüyen it, "arabanı ben sürüyorum" der
. 14719. Arabanın ön tekerleği geçtiği yerden art tekerleği de geçer. (Arabanın alt tegerşiği geşken yerden art tegerşigi de geçer.)
14720. Aralarından kara kedi geçti, diyorlar.
14721. Aralarından su sızmaz.
14722. Arda kalan, dona kalır.
14723. Arık ata, kuyruğu ağır(dır).
14724. Arife günü yalan söyleyenin, bayram günü yüzü kızarır.
14725. Arkadaş belâsına uğrayan çok olur.
14726. Arkası yere gelmez yiğittir.
14727. Armudum piş, ağzıma düş!
14728. Armut, ağacından uzak düşmez. (Armut ağaşından "dalından" yırak "uzak" tüşmez.)
14729. Arpa, kılçıksız olmaz.
14730. Arpa tarlasından buğday alınmaz.
14731. Arpa unundan kadayıf olmaz.
14732. Arsıza öğüt hayır etmez. (Arsızga oğut hayır etmez.)
14733. Arsıza yüz versen, astarını da ister.
14734. Arsızın yüzüne tükürsen, "yağmur yağıyor" der.
14735. Arslanın erkeği, dişisi gene arslandır.
14736. Artık mal, göz çıkarmaz.
14737. Artık mal, karın deşmez.
14738. Asil azmaz, kumaş tozmaz.
14739. Asil bir dost, kırk yılda kazanılır.
14740. Aslını gizleyen haramzadedir. (Aslın saklağan aramzadedir.)
14741. Astarı yüzünden pahalı.
14742. Aş bol, tıraş bol.
14743. Aşağı tükürsem sakalım, yukarı tükürsem bıyığım.
14744. Aşına ne salsan (koyarsan), kaşığına o gelir.
14745. Aşını, eşini, işini bil!
14746. Aşsız, tıraşsız, yoldaşsız yola çıkma!
14747. Aşsız, yolda arsızla başa çıkılmaz.
476
YanıtlaSil14682. Alemin ayıbını söyleyen, seninkini de söyler.
14683. Alemin gözündeki çöpü göreceğine, kendi gözündeki merteği gör!
14684. Alemin gülü, sana kokmaz.
14685. Alet işler, kol maktanır (el övünür).
14686. Allah, Allah, Menali, sağ ol, bir gün ola yok ol! -Sen de birlikte oll
14687. Allah verse, taşta biter.
14688. Allah'ın ondurmadığını, kul ondurmaz.
14689. Allah'tan ölüm isteme, belâ verir.
14690. Alma (elma) direkten ırak düşmez.
14691. Almadım, vermem; görmedim, bilmem.
14692. Almak istersen, vermeğe alış!
14693. Altı malay, üstü kalay.
14694. Altın adını bakır etme!
14695. Altın ateşte, yiğit meydanda belli olur.
14696. Altın yere düşmekle, kıymetten düşmez.
14697. Altmışa gelende kopuz öğrenip ahır zamanda mı çalacaksın?
14698. Aman diyene kılıç değmez (kalkmaz).
14699. Ana yapsa kaza, bala (çocuk) yapsa ceza.
14700. Ana yurt beşik, yaban yurt delik teknedir.
14701. Analar taş yesin!
14702. Analı kuzu, kuyruklu olur.
14703. Analı yetimin ağzı oynar, babalı yetimin gözü.
14704. Anan tat, baban tat; ne gerek sana balaban at?; bin, eşeğini yorgalat!
14705. Ananın aklı çocukta, çocuğun aklı havada.
14706. Anasından emdiği süt, burnundan geldi.
14707. Anasını dinlemeyen evlât, kocasını saymayan avrat, boranda görmeyen at. kapında tutma, sat!
14708. Ancak kılıçlı el, hükümdar asasını tutabilir.
14709. Anladıysam, Arap olayım!
14710. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul -zurna az.
14711. Apaydın, hesap belli.
14712. Aptalın karnı doysa, gözü yolda kalır.
14713. Aptalın oyunu, baş kırar. (Matuwnın oyını, baş teşer.)
14714. Ar eden, kâr etmez.
14715. Ar gözden, kâr yüzden belli olur.
KARDEŞLİK!
YanıtlaSilSabahleyin kalkan; Alim ilminin, Zahid de zühdünün artmasını ister.
Ebu'l-Hasan ise bir kardeşinin kalbi-
Π
ne sevinç ve neşe verebilme derdindedir. (Attår, s. 611)
Bir din kardeşini incitmeden sabahtan akşama çıkan bir mü'min, o gün akşama kadar Rasûlullah Efendimiz ile beraber yaşamış gibidir.
Eğer bir mü'mini incitirse Allah Teâlâ onun o günkü ibadetini kabul
etmez. (Attår, s. 628)
-Allah'ım!
Eğer bütün dünyada Sen'in mahlûkātına karşı benden daha şefkatli biri bulunursa, o vakit ben kendimden hayâ ederim! (Harakani, Nûrul-Ulûm, s. 247)
YORULMAK BİLMEDEN
-En büyük kerâmet;
Yorgunluk ve bezginlik hisset-meden
Allah'ın mahlûkātına hizmet etmektir. (Nâme-i Dânişverân-ı Nă
siri, 1, 297)
INVANDA
YanıtlaSilFANI OLMAK
Türkistan'dan Şam'a kadar;
(Yani nerede bir müslü-man yaşıyorsa)
Birinin parmağına batan diken, benim parma-ğıma batmıştır.
Birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır.
Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir. (Attår, s. 604)
O'NDAN BİL!..
<<>>> demiyorum.
HUDAYI VAKFI 2021 RAMAZAN YARDIMLARI
Lâkin;
-Yaptığın ameli acaba sen mi yapıyorsun yoksa Bunu bilmen gerekir. Aslında kul, Allah'ın
sana yaptırılıyor mu?
sermâyesiyle ticaret yapmaktadır. (Zira her şeyi yoktan var
eden ve fail-i mutlak olan Cenâb-ı Hak'tır.)
Sermâyeyi Allah'a verip gittiğinde;
Evvel de Allah, Ahir de Allah, Ortası da Allah'tır.
Ticaretin O'nun sayesinde kâr eder, senin sayende değil! Pazarda kendisi için pay görene, oraya yol yoktur. (Attår, s. 625)
Allah'ın rızası hayırdadır. Şerde rızâsı asla yoktur. Yani hayırlar Allah'ın lutfu, şerler ise kişinin nefsi sebebiyledir.
EBÜ'L-HASAN HARAKANI
YanıtlaSilHAZRETLERİ'NDEN
HİKMETLİ SÖZLER
-Şu iki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz, (onlardan uzak durun):
(Dünyevî ve nefsânî) hırslara kapılmış bir âlim ve
(Dînî) ilimlerden mahrum bir ham sofu!
BAVEZIB BISTANI BADRETLERİNDEN BİKMETLİ SAULER
YanıtlaSilEdebi muhafaza etmek.
Bedeni lüzumsuz dünya meşguliyetlerinden uzak tutmak. Zaman zaman yalnız kalıp ilâhî azamet ve kudret akışlarının
tefekküründe derinleşmek.
Nefs mücâhedesinde bulunmak
Ibâdeti ve Allah yolunda gayreti artırmak . Her zaman ve mekânda Sünnet-i Seniyye'ye tâbî olmak...
(Sehlegi, en-Nûr, s. 133-134)
KALDIR BAŞINI!
Nasihat isteyen birine;
-Kaldır başını semâya bak!" dedi.
Adam başını kaldırdı baktı.
Bayezid sordu:
-Biliyor musun bunu kim yarattı?
Adam;
"-Evet, biliyorum" dedi.
Bayezid Hazretleri bunun üzerine şu nasihatte bulundu:
mektedir. O'ndan hakkıyla sakın!
-Bu azametli semâyı yaratan Zât; nerede olursan ol, seni gözetle-
HÜRMETSİZLİK
Hakk'a erenler, sırf (şer'i ah-kâma) hürmeti muhafaza ettikleri için ermiştir.
Yolda kalanlar, sırf hürme-ti terk ettiği için geri kal-mıştır.
BİR MEV'IZASI
YanıtlaSilŞu on şey, her mü'minin vazifesidir:
Farzları edà, nâfilelere gayret.
Haramlardan ve şüp-helilerden kaçınmak.
Allah için tevázu gös-termek.
Din kardeşlerine bâr ol-mayıp yâr olmak.
[Yani din kardeşlerine yük olmayıp bilakis onların yüklerini hafifletmek.]
İyi-kötü, herkese karşı dürüst davranmak, nasihat etmek.
(Güzel bir İslâm karakteri sergilemek.]
Allah Teâlâ'dan kendisi ve ümmet-i Muhammed için mağfiret talep etmek.
Her hususta Allah Teâlânın rızâsını istemek.
[Cenâb-ı Hak'tan, niyetlerimizi de amellerimizi de rızâsıyla te'lif etmesini niyâz etmek.]
Öfkeyi, kibri ve haddi aşmayı terk etmek.
Tartışma ve kabalığı bırakıp, nâzik ve zarif bir mü'min olmak.
Kendi kendine; <>tan nasib alabilmek.
210
32
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHİ
12. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bir kimse, bana salavat okumayı UNUTURSA; cennet yolu.
nu kaybetmiş olur.»
Resulüllah S.A. efendimizin, burada:
«UNUTURSA..»
Buyurmasından muradı:
TERK EDERSE..
ledir. Demektir. Bilhassa, kasden salavat okunması terk edilirse.. öy.
Bu mana böyledir. Çünkü, Resulüllah S.A. mirac gecesi; Allah-ü Taala'dan niyaz etti: Ümmetinden vanılıp unutmak sureti ile, gü nah işleyenlerin günahlarının bağışlanmasını istedi. Bunun üzerine Allah-ü Taàlà, Muhammed ümmetinin; hata, nisyan, yani: Yanıla-rak, unutarak ve zorla yaptırılan cürümlerini bağışlamayı vaad etti Resulüllah S.A. efendimiz bunu:
Ummetimden; yanılıp işlenen ve zorla yaptırılan suçların günahı kaldırıldı.» (1)
Manasına gelen hadis-i şerifiyle beyan edip açıkladılar.
Kasden, Resulüllah S.A. efendimize salavat okumayı terk eden kimse.. bunu Resulüllah S.A. efendimize buğuz ve ona inadla yapıp ona tazim etmezse.. sonucu şudur: Cennete hiç giremez; cehennemde ebedi kalır.
Üstte anlatılan yoldan, salavatı terk eden kimse kâfir olur.
Ömründe bir defa salavat okuyup; sonra Resulüllah S.A. efendimizin ismini söylediği veya bir başkasından işittiği zaman. gaf-let veya tembellik icabı salavatı ve ona tazimi terk ederse.. cennet yolunda yanıbr.
Şeklinde bir cümle kurulur ki, bundan murad şudur: Cennete girmekten geri kalır. Sonunda cennete girer; ama aradan nice zaman geçtikten sonra.. Bu yoldan salavatı terk eden kimse, kâfir olmaz; fasik olur. Eğer affa uğramazsa, cennete girmeye geç kalır.
Müellif merhum, cümleyi şöyle bağlıyor:
Resulüllah'a salavatı terk eden kimse, cennet yolundan sap-tığına göre; ona salavat okuyan kimse, doğruca cennete gider.
Yukarıda anlatılan manaların hulasasını bu cümlede topladı.
**
13. Abdürrahman b. Avf'in r.a. bir rivayetinde; Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Cebrail a.s. bana geldi ve şöyle dedi:
Ya Muhammed, ümmetinden sana kim salâvat okursa.. yet-miş bin melek ona salavat okur. Bir kimseye melekler salâvat oku-yunca, o: Cennet ehli arasına girer.n
(1) Bu hadis-i şerif metinde değil: şerhde geçer.
KARA DAVUD
YanıtlaSilأهل التور له كل من عل النان، وما لعل الله عليه وسلم من بها المكوة على لقد اخطا طرية الله وانما انا اليسان الترك و انا لتشارك على طريق الة كان الموصل ابن عوف رضي اللهُ عَنْهُ - قَالَ رَسُولُ الله صَلَ اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَاءَ الجَبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلَامُ فقَالَ يَا لَا يُصَلِّ عَلَيْكَ أَحَدٌ الا صلى عَلَيْهُ سبعونَ الْقَمَلَكَ وَمَنْ صَلَتْ عَلَيْهِ المَلكَة كانَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ ، وَقَالَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَم اكثر كر على صلوة أكثر كم ازواجا في الجهة .. وَرُوِيَ عَنْهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اللَّهُ قَالَ مَنْ صَلَّى عَلَى صَلوةٌ بِعَظِيمَا الحَقِّ خَلَقَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ
shi'in nuri lemyekün min chlin nar. 12. Ve kais sallallahü aleyhi ve selleen
23
Men nesiyes saláte aleyye foked ahtar tarikel cenneti
Ve incema erade bin nisyan'it terke ve iza kanet terikü yuhtiü ta rik'el cenneti kanel musalli aleyhi sa liken ilet cenneti.
13. Ve firivayeti Aldirrahman Avfin radiyallahü anhü kale Re ulüliahi sallallahü aleyhi ve sellern: Cacni Cibrilü aleyhisselâmü
fekale
Ya Muhammedü layusalli aleyke chadün lá sallá aleyhi seb'u-ne eife melekin ve men sallet aleyh'il meläiketü kana min ehl'il-cenneti
14. Ve kale sallallahü aleyhi ve sellem:
Ekserüküm aleyye saláten ekserüküm ezvacen fil cenneti
15. Ve Raviye anhü Eleyhi ve sellemo ennehu kale: sallallahü
Men salla aleyye saláten tazi men lihakki halekalláhű azze ve celle
Bir kinse, bana cuma günü yüz kere salavat okursa.. onun seksen sene lik hatası bağışlanır.
11. Ebu Hüreyre r.a. Resnlüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı: «Bana salavat okuyan için, sırat üstünde; büyük bir nur olacaktır. Bir
kimse sırat üstünden geçerken nur ehli olunca.. cehennem ehli olmaz artık.» 12. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bir kimse, bana salavat okumayı unutursa; cennet yolunu kaybetmiş
olur.
Resulüllah S.A. efendimiz, burada:
«Unutursa.
Buyurmasından muradı, salavatı terktir.
Resulüllah'a S.A. salavatı terk eden kimse, cennet yolundan saptığına göre: Ona salavat okuyan kimse, doğruca cennete gider.
13. Abdürrahman b. Avf'in r.a. bir rivayetinde; Resulüllah S.A. efendimiz
şöyle buyurdu:
Cebrail a.s. bana geldi ve şöyle dedi:
Ya Muhammed, ümmetinden sana kim salavat okursa.. yetmiş bin me-lek ona salavat okur. Bir kimseye melekler salåvat okuyunca, o: Cennet ehli arasına girer.»
14. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdular:
Dünya hayatında bana çok çok salavat-ı şerife okuyanınız; âhirette en çok zevce alanınız olacaktır.»
(Devamı: 35. Sayfada)
F. 3
34
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT ŞERHI
Bu hadis-i şerifi rivayet eden Abdürrahman b. Avf, ashabın ilert gelenlerinden olup, cennetle müjdeli on kişi arasındadır.
14. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdular:
Dünya hayatında bana çok çok salavat-ı serife okuyanınız: ahirette en çok zevce alanınız olacaktır.n
Cennet ehli olanların, zevceler almak yönünden; birbirinden farklı durumları vardır. Bu dünya, amel yeridir. Yüce Hakk'a ku olan, burada iken nekadar kulluk ve ibadet işinde terakki ederse... mükafat ålemi olan Ahirette Yüce Hak ona o kadar çok hatunlar ih-san edip, akranından ayrı bir durum kazandırır.
Resulüllah S.A. efendimiz üzerine getirilen salavat-ı şerife dahi en faziletli ibadetler arasında olduğuna göre: Nekadar çok okunursa. e kadar çok hatun ihsanı gelir.
15. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
«Bir kimse, şanımı tazim için; bana bir salâvat okuduğu za-man, Allahü Taalá, onun okuduğu salavat-ı şerife lafzından bir me-lek yaratır. Onun bir kanadı meşrıkta, bir kanadı da mağriptedir. Onun iki ayağı da yerin yedinci alt tabakasındadır. Boynu arşın al-tına kadar uzamıştır. Allah-ü Taâlâ o ulu meleğe şu emri verir:
Bu kulum, Resulüme nasıl salávat okuduysa.. sen de ona sa-lávat oku.
Ve.. o melek: Kıyamete kadar o kula salāvat okur.>>
Bu hadis-i şerifi: İbn-i Sebi' rivayet etti; ama asıl ravi sahabeyi anlatmadı.
İbn-i Cübür, İbn-i Vedae, İbn-1 Beşgüval ise, aynı hadis-i şerifı Enes'ten r.a. naklen rivayet ettiler. Ama bunların rivayetinde, bazı lafız yoktur. Allah onlara rahmet eylesin.
Allah-ü Taala, daha açık manası ile, o ulu meleğe şu emri ver-mektedir:
O, benim peygamberim, resulüm üzerine salavat okumakta-dır. Bu salavatı ile o, şeriatının devamını ister; ona tazim edip şanını yüceltir. Onun Makam-ı Mahmud'a çıkmasını ve ümmeti hakkında şefaatının kabulünü niyaz eder. Onun bu salavatına karşılık, sen de ona salât edip, günahlarının ve hatalarının affı için duâ et. Kaldı ki ben: Seni, onun okuduğu salāvat lafzından yarattım.
İşte.. bu emir icabı, o ulu melek: Taa, kıyamete dek, Resulül-lah'a S.A. salavat okuyan kul için mağfiret talep edip Allah-ü Та-âlâ'dan bağışlanmasını diler.
*
**
KARA DAVUD
YanıtlaSilمن ذلك القَوْلِ مَلَكًا لَهُ صاح بالمشرق والهام بالمغرب وخلاه مغرورتان في الأرض السابعة التغلى وَعَهُ مُلْتَوَة بَحْتَ العَرْشِ يَقُولُ الله عَزَّ وَجَلَّ لَهُ صَلِّ عَلَى عَبدي كما صلى على منى اهو يُصَلِّى عَلَيْهِ إِلَى يَوْمِ القِيمَةِ وَرُوِيَ عَنْهُ صلى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَن قَالَ لَيَرْدَنَ عَلَى الحور يوم القيمة أَقْواهُ مَا أَعْرَبُهُمْ الاكثرة الصلوة على . وَرُوِيَ عَنْهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اللَّهُ قَالَ مَنْ صَلَّى عَلَى مَرَّةً وَاحِدَةٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ عَشْرَ مراتٍ وَمَنْ صَلَّى عَلَى عَشْرَ مَنَاتِ عَلَى اللَّهُ عَلَيْهِ مائة مرة وَمَنْ صَلَّى عَلَى مَانَةَ مَرَّةٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ القَمَرَة وَمَنْ صَلَّى عَلَى الْقَمَرَة حَرَمَ الله جده علَى النَّارِ وَمَتَهُ بالقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الحسون
min zalik el kavli meleken lehu cena-hün bil meşriki vel-aharü bil magribi ve riclahü mağruzetani fil-arz'is-sabi at'is süflă ve unukuhu mülteviyetün tahtel arşi yekulüllahü azze ve celle lehu:
Salli alâ abdi kerna salla alá nebiyyi.
35
Fehüve yusalli aleyhi ila yev m'il kıyameti.
16. Ve Ruviye anhü sallallahü aleyhi ve selleme ennehu kale:
Leyeridenne aleyy el havza yevm'el kıyameti akvamün ma a'rifü hüm illa bikesret'is-salāti aleyye >
17. Ve Ruviye anhü sallallahü aleyhi ve selleme ennehu kale:
Men salla aleyye merreten vahideten sallallahü aleyhi asre mer ratin ve men salla aleyye aşre mer-ratin sallallahü aleyhi miete merre tin ve men salla aleyye miete merre-tin sallallahü aleyhi elfe merretih ve men salla aleyye elfe merretin har ramellâhü cesedehu alen-nari ve seb-betehu bil-kavl'is-sabiti fil-hayat
15. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
Bir kimse, şanıma tazim için; bana bir salávat okuduğu zaman Allah-ü Taálá, onun okuduğu salavat-ı şerife lafzından bir melek yaratır. Onun bir kanadı meşrıkta, bir kanadı da mağriptedir. Onun iki ayağı da yerin yedinci alt tabakasındadır. Boynu arşın altına kadar uzamıştır. Allah-ü Taâlâ o ulu meleğe şu emri verir:
-Ba kulum, Resulüme nasıl salavat okuduysa.. sen de ona salavat oku.
Ve.. o melek: Kıyamete kadar o kula salavat okur.
16. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
«Havz için, kıyamet günü bana birtakım cemaatler gelir. Ancak ben, onları üzerime çokça salavat getirdikleri için tanırım.
17. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
eyler. «Bir kimse, bana bir kere salavat okursa; Allah-ü Taälä ona on salát
Bana on salávat okuyan kimseye, Allah-ü Taâlâ yüz salát eyler.
Bana yüz salávat okuyan kimseye, Allah-ü Taâlâ bin salât eyler.
Ve.. bana bin salávat okuyan kimsenin cesedini Allah-ii Taâlà ateşte yanmaya haram kılar. Ve.. onu: Kavl-i sabit üzere dünya hayatında
(Devamı: 39. Sayfada)
nakınan mal
YanıtlaSillanmaz.)
475
52. Ak gün ağartır, kara gün karartır.
5) Ah deyince, akan sular durur. (Ak degenge, akkan suwlar toktar .)
46. Ak para akşa kara kün üşün. Akacak kan, damarda durmaz.
kara gün. (Ak ) 53. Ak mal, para; kara gün içindir. (Ak mal, para; kara kün uşindir.)
55 55. Akıl azmaz, keman tozmaz, akılsızda vefa olmaz.
4657. Akal casta tuvul (yaşta değil), baştadır.
58. Akil, para ile satılmaz..
4559. Akıl var, yakın var.
460. Akıllı balağa (çocuğa) mal ne kerek (gerek), akılsız balağa mal ne kerek?
1661 Akıllı bir kere aldanır, akılsız bin kere.
1662. Akıllı düşman, akılsız dost(rjan iygidir (iyidir).
1567. Akıllı isen, sirrini dostuna söyleme: dostunun dostu vardır, o da söyler onun dostuna. (Akıllı esen, aşma sırın dostuna: dostınnın dosti bardır, o da aytar dostuna.)
14564. Akıllı köprü tapkaşı (buluncaya dek), akılsız suvnu geşer (suyu geçer).
4665. Akıllı olan yorganına göre uzanır, yorganına göre uzan! (Akıllı bolgan yorganına köre uzanır; yorganına köre uzan!)
1666. Akıllı olana devlet gerekmez; akılsız, devleti ne yapar? (Akıllıga dewlet kerekmez; akılsız dewletni ne yapar?)
14667. Akıllının ağzından bal damlar. (Akıllının awuzından bal tamar.)
4668. Akıntıya kürek çekme!
14669. Akla gelmeyen, başa gelir.
14670. Aklı yok (olanın) zevki artık(tır).
14671. Aklım ermeyen işe, kitap da yazsa, inanmam
14672. Akmasa da damlasın!
14673. Akrabanla ye, iç, alış-veriş etme!
14674. Akşam kavur, sabah savur!
4676. Akşamın hayırından, sabahın şerri
14675. Akşam olsa kon, tan atsa koş!
14677. Alacakla verecek (borc) ödenmez. (Alacakman berecek (borc) ödelmez " ödenmez")
14678. Alcak eşeğe, kim olsa biner.
14679, Alçakta yatma, sel alır, yüksekte yatma, yel alır.
14680. Aldatan aldanır.
14681. Alemin atı olacağına, köyümün tayı olsun!
474
YanıtlaSil14617. Açın kendisi doyar, gözü doymaz.
14618. Açlıktan ölenin mezarı yok.
14619. Açtı ağzını, yumdu gözünü.
14620. Açtı şimdi maymun gözünü.
14621. Açtırma çuvalın ağzını!
14622. Adam, alış-verişte belli olur.
14623. Adam bolganga (olana) bir söz yeter.
14624. Adama dayanma, ölür; duvara dayanma, yıkılır.
14625. Adamak kolay, ödemek zor.
14626. Adamakla mal tükenmez, bitmez; Hak korusun ödemekten. (Adamakinanmal
tükenmez, pitmez; Hak saklasın ödemekten.)
14627. Adet, dinin yarısıdır.
14628. Adı çıktı otuza, düşmez şimdi dokuza.
14629. Adı Musa, boyu kısa, sakalı da köse olandan kork!
14630. Adın çıkacağına, canın çıksın!
14631. Ağa evinden aş, ölü gözünden yaş çıkmaz.
14632. Ağaca balta vurmuşlar "sapı bendendir" demiş.
14633. Ağacı kurt, kişiyi dert sakatlar.
14634. Ağacın kurdu, özünden olur.
14635. Ağaç, fidan iken eğilir.
14636. Ağaç, yaprağıyla güzeldir.
14637. Ağaçtan maşa olmaz.
11638. Ağır kumaş, geç satılır.
14639. Ağlamayan çocuğa, meme verilmez.
14640. Ağlamayan göz, söylenmeyen söz olmaz.
14641. Ağla(r)sa anam ağlar, kalanı yalan ağlar.
14642. Ağrımayan baş, bostan korkuluğunda olur.
14644. Ağustosta suya girse, balta kesmez buz olur.
14645. Ağzı var, dili yok.
14643. Ağrımayan başa, mendil sarılmaz. (Awurmağan başka, cawlık baylanmaz.)
14646. Ağzında bakla durmaz.
14647. Ağzından bal damlar.
14648. Ağzından çıkanı, kulağı işitmez.
14649. Ağzını açacağına, gözünü aç!
14650. Ağzını poyraza açma!
36
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
16. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
«HAVZ için, kıyamet günü bana birtakım cemaatlar gelir. Ancak ben, onları üzerime çokça salavat getirdikleri için tanırım.
Burada, HAVZ üzerinde biraz durmamız icab edecek.
HAVZ'a Iman vaciptir. Çünkü, HAVZ üzerine, Kur'an-ı Kerim'de
zu âyet-i kerime vardır: «Biz sana KEVSER'I ihsan eyledik.» (108/1) (1)
Bu âyet-1 kerimede anlatılan KEVSER'den murad, müfessirlere göre: Resulüllah'ın S.A. HAVZ'ıdır. Yani: Üstteki hadis-i şerifte zikri geçen HAVZ.
Bu HAVZ İçin:
Mahşer yerinde midir?. Yoksa cennette midir?.
Yollu ihtilaf vuku bulmuştur.
Kazi Iyaz Rh. Kurtubi'den Rh. naklen Şifa nam eserinde şöyle
anlattı: HAVZ-U KEVSER ikidir; onun biri mahşer yerindedir. Resu-lüllah S.A. sıratı geçmeden evvel, ümmeti ile beraber ondan içecek-lerdir.
Anlatılan hadis-i şerifte de murad olan mana budur.
Diğerinin de cennet-i aláda olduğunu anlatır ki, tafsili aşağıda
gelecektir. Resulüllah S.A. orada kendisine gelenleri, dünyada tanımadığı m; fakat, kendisine salavatı çokça okudukları için, âhirette tanıdığı-nı anlatmaktadır.
İhtimal ki: Melekler, o kulların okudukları salavat-ı şerifeleri, berzah âleminde Resulüllah S.A. efendimize bildirdikleri için; onların ruhları Resulüllah S.A. ile ülfet eder ve onları bu sebeple tanır.
Şöyle bir mana da olabilir:
Onlar HAVZ'ının yanına geldikleri zaman; çokça salavat okumalarından dolayı kendilerinde hâsıl olan nurla onları tanırım. Şöyle bir mana da olabilir:
Onlarda, çokça salavat okudukları için; güzel koku vardır. Bundan dolayı onları tanırıın Veya şöyle bir mana olur:
Diğerlerine nazaran, bunların yüzünde bir güzellik vardır; hoşluk vardır. Bu da okumuş oldukları çokça salavat-ı şerifeden do-layıdır. Bu sebeple onları tanırım.
17. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi:
«Bir kimse, bana bir kere salâvat okursa; Allah-ü Taâlâ ona on salât eyler.
Bana on salavat okuyan kimseye, Allah-ü Taâlâ yüz salât eyler. Bana yüz salâvat okuyan kimseye, Allah-ü Taâlâ bin salât eyler.
Ve.. bana bin salavat okuyan kimsenin cesedini Allah-ü Taâlâ ateşte yanmaya haram kılar. Ve onu: KAVL-İ SABİT üzere, dünya
(1) Bu âyet-i kerime metinde yoktur; şerhde geçmektedir
KARA DAVUD
YanıtlaSil37
hayatında ve ahiret suäli sırasında kararlı, sağlam kılar. Sonra, onu cennetine koyar.
Onun bana okuduğu salāvat, kıyamet günü gelir; sırat üstünde beş yüz senelik uzağı gösteren muazzam bir nur olur.
Allah-ü Taala bana salavat okuyan o kimseye; okuduğu her sa-lávat karşılığında bir köşk verir. Onun okuduğu salāvat ister çok ol-sun; ister az. Her bakımdan cennetin köşkleri çok çok fazladır.»
Bu hadis-i şerifi, Nesei ve İbn-i Beşgüval Enes'ten r.a. naklen rivayet etmişlerdir.
Daha önce de anlatıldığı gibi; Allah-ü Taala'nın kuluna salâtı: Rahmeti, ihsanı ve günahlarını affedip bağışlamasıdır.
Kulunun cesedini ateşe haram kılması ise.. kabirde, mahşerde. sırat köprüsünü geçerken cehennem ateşinin zahmetinden kurtarma-sıdır.
Dünya hayatında sabit kılacağı KAVL-İ SABİT, kelime-i şeha-dettir. Yani:
Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur; şehadet ede-tim ki, Muhammed Allah'ın resulüdür. (EŞHEDÜ EN LA ILAHE IL-LALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RESULÜLLAH.)
Diye ikrar ettiği mübarek cümledir. Allah-ü Taâlâ'nın bu mana-da kulunu sabit kılması; yani. Dünya hayatında.. şu manaya gelir: Hayatı boyunca, onun bütün duygularını iman nuru ile nurlandırır; İslam şerefi ile süsler. Nefsani dertlerden uzaklaştırır, şeytanın ves-veselerinden kurtarır. Şeriatın emrine uygun, doğru yolda hayırlı ameller işlemeye muvaffak kılar. Son nefesini bu güzel hal içinde tamamlar.
Åhirette sabit kılmasına gelince, o da şöyledir: Kabirde, Allah-ü Taâlâ'nın birliğinden, Peygamber'den, Din'den kula sual vaki ola-caktır. İşbu manada, Resulüllah S.A. şunu anlatıyor:
Bana bin salavat okuyanın kabir sualini cevaplandırm 1. Allah-ü Taålå kolay kılar.
Kabirde olacak suâl haktır; ona inanmak vacib işlerden sayılır. Bunun böyle olduğu hadis-i şerifle sabittir. Bunun için, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurmuştur:
«Meyit kabrine konduktan sonra, kendisine iki melek gelin O meleklerin renkleri siyahtır. Gayet heybetlidirler. Ellerinde demir-den çomaklar vardır. O meyiti kabir içinde oturturlar. Düşünme vak ti bırakmadan şu üç şeyi sorarlar:
1. Rabbın kimdir?.
2. Hangi dindensin?.
3. Tabi olduğun peygamber kimdir?.
Meyit, bu sorulara doğru cevap verdiği zaman, kabrini yetmiş arşın uzatırlar. Ayrıca, kendisini cennetle müjdeler; şöyle derler:
- Hak Taâlâ seni cevapta sebatlı kıldı.
Böylece, o meyiti sevindirirler.
Şayet meyit kâfir ise.. onların heybetinden şaşırır; her sordukla-rı şeye:
38
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT SERHI
Ha, ha?. Bilmem.
Diye cevap verir. O böyle dedikce, melekler ellerindeki çomak-larla öyle bir vururlar ki; feryadını insan ve cin tayfasından başka bütün hayvanat duyar. (1)
cennet nimetine ermeleri; kafirlerin de azaba uğramaları haktır. Biz Bu hadis-i şeriften anlaşılan odur ki: Mümin kulların kabirde. de buna inandık; iman getirdik.
Şerhi yapılan hadis-i şerifte:
«Beş yüz senelik.»
Tabirinden de anlaşılıyor ki: Sırat köprüsü gayet uzundur. Onun uzunluğunu anlatan rivayet: Üç bin senelik yol olduğuna dairdir.
Bazı rivayette:
-On beş bin senelik yol.
Diye anlatılmıştır.
Nitekim, İbn-i Asakir, Fudayl b. Iyaz'ın şöyle dediğini rivayet
eder: Bize ulaşan rivayete göre; sırat köprüsü, on beş bin senelik yoldur. Bunun beş bin senesi yokuş, beş bin senesi düz, beş bin sene-si de iniştir.
Bundan başka rivayetler de vardır. En iyisini Allah-ü Taâlâ bilir Allahım, Resulün hürmetine bize selâmet ihsan eyle. Amin!.
18. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bana salavat okuyan her kulun salavatı, ağzından çıkar çıkmaz yola koyulur. Ne deniz bırakır; ne de kara. Ne şark kalır; ne de garb.. Her yana dağılır ve şöyle der:
Ben, falanın oğlu falan kimsenin salavatıyım. Benimle, seç-kin, yaratılmışların hayırlısı, Muhammed S.A. üzerine salâvat okudu.
Onun bu sözünü duyan her şey, canlı cansız, karada ve deniz-de ne varsa ONUN ÜZERİNE salavat getirir.
O kulun okuduğu salāvattan bir kuş yaratılır; yetmiş bin kanadı vardır. O kuşun, bu kanatlarının her birinde yetmiş bin tüy vardır. Her tüyün de yetmiş bin yüzü vardır. Her yüzün yetmiş bin ağzı var-dır. Her ağzın da yetmiş bin dili vardır; bu dillerin her biri yetmiş bin lügatte konuşur; Allah-ü Taâlâ'yı öylece tesbih ederler. Bütün bu okunan tesbihlerin sevabını, Allah-ü Taâlâ o salâvatı okuyan ku-lun sevap hanesine yazar.>>>
Bu hadis-i şerifin ravisi, şerhde geçmemiştir.
Burada bir husus var ki, o; hadis-i şerife verilen mananın, üçün-cü paragraf, ikinci satırında geçen:
«ONUN ÜZERİNE.»
Lafzıdır. Burada birkaç rivayet vardır. Bazılarına göre, Resulül-lah S.A. efendimiz murad edilmektedir. O zaman, mana şöyle olur:
(1) Bu hadis-i şerif, metinde değildir; şerhde anlatılmıştır.
KARA DAVUD
YanıtlaSilالدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ عِندَ الْمَسْئَلَةِ وَادْخَلَهُ الْجَنَّةَ وجاءَتْ صَلَواتُهُ عَلَى نُورُ لَهُ يُومَ القِيمَةِ عَلَى الصِّرَاطِ ميرة خَتِمَائِةِ عامِ وَاعْطَاهُ اللهُ بِكُلِّ صَلوة صلاهَا قَصْرًا فِي الْجَنَّةِ قُلْ ذَلِكَ وَكُرَ، وَقَالَ في النبي صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَا مِنْ عَبْدِ صَلَّى عَلَى الاخرجَتِ الصَّلُوةُ مُسْرِعَةٌ مِنْ فِيهِ فَلَا بَعْى ر ولا بَن وَلَا شَرْقُ وَلَا غَرْبالَا وَعَرَبِهِ وَتَقُولُ انا صَلوةُ فَلان ابن فلان صَلَّى عَلَى مُحَمَّد المختار خَيْرٌ خَلْقَ اللَّهِ فَلَا يَبْقَى شَيْ إِلَّا وَصَلَّى عَلَيْهِ وَيُخْلَقَ من تلك الصلوةِ طَائِر لَهُ سَبْعُونَ الْفَجَناحفي كُلِّ جَنَاحَ سَبْعُونَ الْفَرِيشَةٍ فِي كُلِّ ريشة سبْعُونَ أَلْفَ وَجَهُ فِي كُلِّ وَجْهُ سَبْعُونَ الْفَارِ في كُلِّ فِي سَبْعُونَ الْفَاسِسَانِ كُلَّ سَانِ يُسمَ اللَّهُ
ed-dünya ve fil-Ahireti ind'el-mes'eleti ve edhalehül-cennete ve caet salava-tühu aleyye nurün lehu yevm'el kıya meti ales sırati mesirete hansemieti amin ve a'tahüllahü bikülli salātin sallaha kasren fil-cenneti kalle zalike ev kesür.
18. Ve kalen-Nebiü aleyhi ve sellem: sallallahü
Ma min abdin salla aleyye illå harecet'is-salátü müsriaten min fi-hi felå yebka berrün ve läbahrün ve lâşarkun ve låğarbün illâ ve temürrü bihi ve tekulü:
39
Ene salátű fülân'ibn-i fülánin sallà alá Muhammed'inil-muhtari hay-ri halkıllâhi felå yebka şey'ün illä ve salla aleyhi ve yuhlaku min tilk'es salāti tairen lehu seb'une elfe cena-hin fi külli cenahin seb'une elfe ri-şetin fi külli rişetin seb'une elfe vec-hin fi külli vechin seb'une elfe femin fi külli femin seb'une elfe lisanin küllü lisanin yüsebbihulláhe
**
ve ahiret suali sırasında kararlı, sağlam kılar. Sonra, onu cennetine koyar.
Onun bana okuduğu salāvat, kıyamet günü gelir; sırat üstünde beş yüz senelik uzağı gösteren muazzam bir nur olur.
Allah-ü Taala bana salavat okuyan o kimseye; okuduğu her salavat karşı-lığında bir köşk verir. Onun okuduğu salāvat ister çok olsun; ister az.s
18. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bana salavat okuyan her kulun salāvatı, ağzından çıkar çıkmaz yola koyulur. Ne deniz bırakır; ne de kara. Ne şark kalır; ne de garb. Her yana da-ğılır ve söyle der:
Beu, falanın oğlu falan kimsenin salavatıyım. Benimle, seçkin, yaratıl-mışların hayırlısı, Muhammed S.A. üzerine salavat okudu.
Onun bu sözünü duyan her şey, canlı cansız, karada ve denizde ne var-sa onun üzerine salavat getirir.
O kulun okuduğu salāvattan bir kuş yaratılır; yetmiş bin kanadı vardır. O kuşun, bu kanatlarımın her birinde yetmiş bin tüy vardır. Her tüyün de yetmiş bin yüzü avrdır. Her yüzün yetmiş bin ağzı vardır. Her ağzın da yetmiş bin dili vardır; bu dillerin her biri yetmiş bin lågatte konuşur; Allah-ü Taâlâ'yı öylece tesbih ederler. Bütün bu okunan tesbihlerin sevabını, Allah-ü Taåla o salavatı okuyan kulun sevap hanesine yazar.»
(Devamı: 41. Sayfada
473
YanıtlaSilTAMIL ATASÖZLERİ
14588 Birçok yolu erken öğren, sonra birinde ya da ötekinde yirtimen gerekir.
1589. Bize karşı saygı, kendi elimizdedir.
14590. Dil sürçmesindense, ayak sürçmesi yeğdir.
14591 Varlıklı adam, malının kulu-kölesidir.
...
TATAR ATASÖZLERİ
DOBRUCA-KIRIM TATAR ATASÖZLERİ
14592. Abası, kebesi, sen nesi?
14593. Acele edip konuşma, dilini dişlersin.
14594. Acele işe şeytan karışır.
14595. Acelenin sonu pişmanlıktır. (Acelenin sonı peşmanlıksır.)
14596. Acemi hırsız, kendi kendini tutturur (yakalatır).
14597. Acemi tilki, kuyruğundan tutturur.
14598. Acı patılganı (patlıcanı) kırağı yakmaz.
14599. Acı söz, dinden çıkarır, tatlı söz inden çıkarır. (Aşşı söz dinden şıgarır, tatlı söz inden şıgarır.)
14600. Acısını tatmayan, tatlıdan anlamaz.
14601. Aç ayı oynamaz.
14602. Aç börü (kurt), arslana saldırır.
14603. Aç börü (kurt), köy ortasına dalar.
14604. Aç gezmekten, tok ölmek hayırdır.
14605. Aç gözlünün kendisi doyar, gözü doymaz. (Aşköznin özi toyar, közi toymaz.)
14606. Aç gözünü, açarlar gözünü.
14607. Aç kadrini tok bilmez, hasta kadrini sağlam bilmez.
14608. Aç kişi, ateşe dalar. (Aş kişi, ateşke dalar.)
14609. Aç kişinin halini tok bilmez. (Aşnın halın tok bilmez.)
14610. Aç tavuk, kendini ambarda görür.
14611. Aç tokla, var yokla hiçbir vakıt bir olmaz.
14612. Aç tokun, var yokun bir vakit kadrini bilmez.
14613. Aça kazan astırma, toka ot yaktırma!
14614. Açık ağız, aştan ölmez.
14615. Açın gözünü toprak doyurur.
14616. Açın karnı doyar, gözü doymaz.
472
YanıtlaSil14563. Kaplerdeki küçüklük (tevazu) prenslere özgüdür.
14564. Kalplerdeki yükseklik (gurur) üzüntü verir.
14565. Kalpte olan şey zarar vermez, ağız (söz) kötülük getirir.
14566. Kız, adamın kurtarıcısıdır.
14567. Kimin karısı ile çocuğu yoksa, yaşamda neşesi de yoktur.
14568. Kötülük yapmazsan, sonsuza dek korku içinde yaşamazsın.
14569. Mal. yuvası olmayan uçan kuşlara benzer.
14570. Mide mide üstüne eklenince, adamın evi yıkılır.
14571. Oğul, adamın sığınağıdır.
14572. Seçtiğin kadını al, istediğin çocuğu yetiştir!
14573. Seversen, kölelik çekersin.
14574. Tilkiyi yakalamadı, ama tasmasını yapıyor. (Dereyi görmeden paçayı sıvama!)
14575. Tüm ilgisi midesine girecek yemekler üstünde toplanan bir müptedi kâtibin, kâtiplikle pek az ilgisi olur.
14576. Varsıllık uzaktır, ama yoksulluk eldedir, değil mi?
14577. Varsıllık, yuvası olmayan, uçan kuşlara benzer.
14578. Yoksul adamın ölmesi, yaşamasından yeğdir.
14579. Yoksulun düşüncesi hep yemekten yanadır.
14580. Yoksulun ekmeği olsa. tuzu olmaz; tuzu olsa, ekmeği olmaz; evi olsa, ağılı olmaz.
ŞİLİ ATASÖZÜ.
14581. Güzellik, doğanın kadınlara verdiği ilk armağan, aynı zamanda geri aldığı ilk şeydir.
TACİK ATASÖZLERİ
14582. Bir kadının yaptığı iş, yüz erkeğin lafından daha iyidir.
14583. Her ne denli bezense de, eşek yine eşektir.
14584. İlkin ekmek, sonra inanç.
14585. Kimin konuştuğuna bakma, ne söylediğini dinle!
14586. Kötü adamın elindeki bilgi, sarhoşun elindeki kılıca benzer.
14587. Sopa vuruşlarıyla ayı bile molla olur.
SEV SEVDİR SEVİNDİR!
YanıtlaSilBAYEZID I NISTAMI HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SU
Allah'in veli kullarını sev, sev-gini belli et ve kendini on-lara sevdir ki onlar da seni sevsinler.
Allah Teâlâ her gün ve her gece evliyâsının kalbine yetmiş kez nazar eder.
Ola ki bir velisinin kalbinde
senin ismine de nazar eder de seni sever ve günahlarını affeder.
(Abbás, Ebû Yezid, s. 70, Sehlegi, en-Núr, s. 99,115)
SEMADA KIYMETLİ OLAN
Kalbimi semaya götürdüler.
Bütün melekûtun çevresini dolaşıp geri döndü.
Kalbime;
<-Oradan ne getirdin?>>>>
diye sordum:
<-Muhabbet ve rıza!
Zira orada bunların revaç bulduğunu müşâhede
ettim.>> dedi.
(Attår, Tezkire, s. 202)
209
SUFI'NİN LEBBEYKI!
YanıtlaSil-Süfi;
Kur'ân-ı Kerim'i sağ eline, Sünnet-i Seniyye'yi sol eline alan;
Bir gözüyle cennete, öbür gözüyle cehenneme bakan;
Dünyayı izār, âhireti ridâ edinerek ihráma giren ve ikisinin
arasından;
<<<-Lebbeyk Allâhümme lebbeyk! / Buyur Allah'ım! Emrine
teslim ve hazırım!>> diye,
Mevlâsına koşan kişidir. (Sehlegl, en Nür, 124, Abbas, Ebû Yezid, s. 71)
ANAHTARIN DİŞLERİ
<<<-La ilahe illallah» sözü cennetin anahtarıdır.
Fakat şu bir gerçektir ki dişleri olmayan anahtar, kapıyı açmaz. Kelime-i tevhid anahtarının dişleri ise
şunlardır:
Yalan, iftira, dedikodu, gıybet ve boş sözlerden arınmış bir dil.
Hile ve desiselerden, günahların kasvetinden arınmış bir kalp.
Haram ve şüpheli şeylerden temizlenmiş bir mide.
(Gurur, kibir, gösteriş gibi) nefsânî arzulardan ve bid'atlerden
arındırılmış amel-i sâlihler. (Hânî, el-Hadaik, s. 320)
SORDULAR...
YanıtlaSilBAYEZIDI BESTARIATURE METLI VOLER
احد
-Arifin alâmeti nedir?
-Kulun;
Allah Teâlâ'nın zikrine ara vermemesi, O'nun hakkını îfå etmekten yorulmaması ve
. O'ndan başkasıyla ünsiyet etmemesidir! (Beyhaki, Şuab, 11, 187)
-Hakk'a giden yol nasıldır? O'na nasıl ulaşılır?
-Benliğini yok ettiğinde vuslata erebilirsin! (Attår, Tezkire, s. 199)
BAYEZİD'DEN REÇETELER
-Bana öyle bir şey öğret ki, kurtuluşuma vesile olsun!
-Şu iki cümleyi aklında tut, ilim olarak bunu bilmen
sana kâfidir:
Birincisi: Hak Teâlâ sana şahdamarından daha yakındır, her şeyi bilir ve görür. (O hâlde kendini dâimâ ilâhî kameraların altında bil!)
İkincisi: Allah Teâlâ'nın senin ameline ihtiyacı yoktur.
[Aksine senin O'na muhtaç olduğunun idraki içinde amel-i sâlih işlemeye bak!) (Attår, Tezkire, s. 191)
GERÇEK ZİKİR
Çok zikir; adedi fazla olan değil;
Gafletten sakınarak ve huzurla yapılan zikirdir. (Attår, Tezkire, s. 198)
HAKK'IN İKRAMLARI
YanıtlaSilSordular:
-Bu makamı ne ile elde ettin?
Hazret şu hikmetli cevabı verdi:
-Şu makam iddiasını bırak!
Lakin Cenâb-ı Hak bana şu sekiz
şeyi ikram etti:
Birincisi: Kendimi gerilerde, halkı ise benden önde gördüm. [Tevâzu.]
İkincisi: O'nun kullarına olan şefkatimden ötürü, (neredeyse) hepsinin yerine cehennemde yanmaya râzı oldum. (Sonsuz
bir şefkat.]
Üçüncüsü: Hayatta hedefim dâimâ, bir mü'minin gönlünü ferahlandırmak oldu.
[Diğergâmlık, isår, din kardeşini kendine tercih etme.]
Dördüncüsü: Bugünden yarına hiçbir şey saklamadım.
[Infak, cömertlik, tevekkül.]
Beşincisi: Allah Teâlâ'nın rahmetini kendimden çok insanlar için istedim.
(Cenâb-ı Hakk'ın Rahmân sıfatının kulundaki zirve tecellisi.]
Altıncısı: Mü'minleri sevindirmek ve gönüllerindeki gamı gidermek için bütün gücümle gayret ettim. [Yalnızların, kimsesizlerin ve mâtemlerin civarında bulunmak.)
Yedincisi: Şefkatimden dolayı, karşılaştığım mü'minlere önce ben selâm verdim.
[Selâm, din kardeşine duâ etmek, onun hakkında hayır dilemek, gönül almak ve muhabbet vesilesi.)
Sekizincisi: Kendi kendime karar verdim:
<< Eğer Allah Teâlâ kıyamet günü beni affedip şefaat hakkı verirse, önce bana ezâ ve cefâ edenlere, sonra iyilik ve ikramda bulunanlara
şefaat edeceğim.» (Sehlegi, en-Nûr, s. 88-89, Abbas, Ebû Yezid, s. 97)
40
YanıtlaSilDELAL I HAYRAT SERHI
Karada ve denisde, canh cansis no varsa hepat, Hemilülish 8.A. efendimize salavat okur.
Basilarna göre de, o lafızdan murad, salavat gorifeyi okuyan kimsedir. Boyle olunca, mana şu olur:
Karada ve denizde bulunan ne varsa, cümlesi o salavati feyi okuyan kula dua ederler.
Bu hadis-i şerif, Resulüllah S.A. efendimla üzerine okunan lavat-ı şerifelerin faziletini anlatması yönünden pek önemlidir.
19. Hazret-i Ali b. Ebi Talib'den ra, naklen gelen bir rivayette; Resulüllah'ın S.A. şöyle buyurduğunu anlatmıştır:
«Bir kimse, cuma günü; bana yüz kere salavat-i şerife okur sa.. kıyariet günü muazzam bir nurla gelir. Onunla gelen nur, yara tılmışlara taksim edilse.. hepsine yetera
Bu hadis-i şerifin başındaki cümleden de anlaşıldığı thi ravi Ha. Ali'dir. Allah ondan razı olsun.
Hz. Ali ra. Resulüllah S.A. efendimizin amcası Ebu Talib'in oğ ludur. Ayrıca Hz. Ali için:
-Kerremellahü vechehu. (Allah yüzüne keremler saçam.)
Övgüsü de kullanılır. Allah-u Taala'nın rızasını dilemekten bas ka böyle bir tazim ifadesindeki manayı şöyle anlattılar:
Çocuk yaşında iman şerefi ile müşerref olmuştur; hiç bir se kilde putlara tapmamıştır.
Hz. Ali'nin r.a. menkıbesi çoktur. Hepsinin buraya alınması mümkün değildir.
Sübhan olan Yüce Hak, Resulüllah'ın S.A. ve cümle ashabının şefaatını bize nasib eylesin.. Bu hadis-i şerifi Ebu Nuaym çıkarıp Hilye'sinde rivayet etmiştir.
Bu hadis-i şerifte, yaratılmışlar cümlesine; insanları, cinleri ve melekleri de katmak gerekir
20. Gelen haberlerin birinde şöyle anlatıldı:
Arşın SÜTUNUNA şöyle yazılmıştır:
«Bana MÜŞTAK olana merhamet ederim. Benden bir dilekte bu lunana, istediğini veririm.
Bir kimse, Muhammed'e salavat okumayı vesile edip bana yakın lık bulursa.. günahları, köpüren deniz dalgaları kadar olsa dahi, onu bağışlarım.»
Rivayet edildiğine göre: Arş-ı azimin üç yüs altmış sütunu var dır. Her sütunun genişliği, bu dünyanın yetmiş bin katıdır. Bir sü tunla, diğer sütun arasında altmış bin sahra vardır. O sahraların her birinde altmış bin âlem vardır. O altmış bin âlemin her biri; yeryth zünde bulunan insan ve cinne mensup olanların toplamı kadardır.
Yukarıda anlatılan rivayeti, Kazi Beyzavi Rh. anlattı
KARA DAVUD
YanıtlaSilال بين الفلمَات وَاللهُ لَهُ ثَواب ذلك كله .. وَعَنْ عَلى ابن ابي طالب رضا الله الَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ عَلَى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ من صلى على يوم الجمعة مائة مرة جاء يوم القيسي وَمَعَهُ نُورُ لَو ذَلِكَ النُّور بينَ الخَلْقَ كُلهم توسعه ، ذكر في بعض الاختبار مكتوب على شاق المَنِ اشْتَا قَالَى رَحِمَهُ وَمَنْ سَالَى اعيتُهُ وَمَنْ تَبَالَي بِالصَّلوة عَلَى مُحَمَّدِ غَفَرْتُ لَهُ ذُبُوهُ وَلَوْ كَانَتْ مِثْلَ رَبَّدَا العين . وَرُوِيَ عَنْ بَعَضُ الصَّحَابَةِ رَضْوانُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ اجمعين نَةٌ قَالَ مَا مِنْ تَجْلِسٌ يُصَلَّى فِيهُ عَلَى عُد صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَّا قَامَتْ مِنْهُ وَالَّةٌ طَيِّبَةٌ حَتَّى تَبْلُغَ عِنَانَ السَّمَاءِ فَيَقُولُ الْمَلائِكَةُ
taală bisebine elfe lügatin ve yektl büllahü lehu sevabe salike küllihi
19. Ve an Aliyy'ibni Ebi Talibin radiyallahü anhü kale kale Resulülla hi sallallahü aleyhi ve sellem:
Men salla aleyye yevm'el cümuati miete merretin cae yevm'el kıyameti ve maahu nurün lev kusi me zalik'en-nurü beyn'el halkı külli him levesiahüm
41
20. Zükire fiba'zil ahbari mektu bün alá sak'ıl-arsi:
Men iştaka ileyye rahimtühu ve men seeleni ataytühu ve men takar rabe ileyye bis-salati alá Muhamme din gafertü lehu zünubehu ve lev ka net misle zebed'el-bahri.
21. Ve ruviye anba zis-sahabeti rıdvanüllahi aleyhim ecmain ennehu kale:
Ma min meclisin yusalla fihi alâ Muhammedin sallallahü aleylu ve selleme illå kamet minhü raiha tün tayyibetün hatta teblüğa ina n'es semai feyekul'ül-meläiketü
19. Hazret-i Ali b. Ebi Talib'den r.a. naklen gelen bir rivayette: Resulül lah'ım S.A. şöyle buyurduğu anlatılmıştır:
«Bir kimse, cuma günü; bana yüz kere salavat-ı şerife okursa.. kıyamet giünü muazzam bir nurla gelir. Onunla gelen nur, yaratılmışlar arasında taksim edilse.. hepsine yeter.s
20. Gelen haberlerin birinde şöyle anlatıldı:
Arşın sütununa şöyle yazılmıştır:
Bana müstak olana merhamet ederim. Benden bir dilėkte bulunana istedi-ğini veririnı.
Bir kimse, Muhammed'e salavat okumayı vesile edip bana yakınlık bulur-sa.. günahlarını, köpüren deniz dalgaları kadar olsa dahi, onu bağışlarım.
21. Ashab-ı kiramdan bazısı şöyle anlattı: (Allah onların hepsinden ran olsun.)
Resulüllah S.A. efendimize salavat-ı şerife okunan her meclisten; o ka dar güzel bir koku yükselir ki, semanın ortasına kadar ulaşır. Bunu duyan me lekler söyle derler:
(Devamı: 45. Sayfada)
42
YanıtlaSilDRLAL I HAVRAT SERIE
Bu haberde
-«MUSTAR
Lataa vardır. Bunu söyle manalandırmak mümküns
Bu insanın sevdigine karşı meyll ve arzusudur. Onu bulma uğrunda, hig bir şeyden arlanmas. Onu buluncaya kadar sükünet
Bu manaya göre, kulun Allah- Tahla'ya kargı istiyakin söyle bulmas manalandırmak gerekir
- Daima, yüce cennetlerimde, cemalimle müşerref olma arzu-sunu taşıyan kimseye merhamet ederim.
Bazı nüshalarda, bu iştiyak:
-Rahmetime
Lafn ile bağlanmıştır. Bu durumda mana söyle olur: -Rahmetime müstak olursa.. cennetime koyarım.
Çünkü, cennete amelle girilmez, Cennete girmek, Hahi rahmete
muhtaçtır. Bu sebepten:
Cennetime müstak olursa...
Buyurulmayıp, şöyle buyurulmuştur:
Rahmetime müstak olursa..
Nitekim, bu mana bir hadis-i şerifte de anlatıldı.
Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Hiç biriniz ameli ile cennete giremez. Ancak, Allah'ın rah
meti ile girer. (1)
Bunu duyan ashap sordu:
-Ya Resulellah, siz de mi amelinizle cennete giremezsiniz?,
Buna cevap olarak, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
Evet, ben de amelimle cennete giremem; ama, Allah-ü Tan-la'nın rahmeti beni sarmıştır. Tıpkı kına giren bir şeyi, kının sardığı gibi.. beni de Allah'ın rahmeti öyle sarmıştır.» (2)
Yine Ebu Nuaym Rh. Hilye'sinde; Enes'ten ra. naklen, Resu-Jüllah'ın S.A. şöyle buyurduğunu anlatmıştır:
«Allah-ü Taâlâ meleklerine hitaben şöyle buyurdu:
-Kullarımın amellerine ait deftere bir bakın; hangi kulum benden cenneti istiyorsa.. ona rahmet edip cennetimi vereyim. Hangi kulum, cehennemden sığınmış ise.. onu da azabımdan emin ede-yim.» (3)
Şerhi yapılan bu hadis-i şerifte; bilhassa, Resulüllah S.A. efendi mize okunan salavat-i şerife, Allah-ü Taåla'ya yakınlık bulmaya bir vesile olduğu açıkça anlatılmaktadır.
21. Ashab-ı kiramdan bazısı şöyle anlattı:
Resulüllah S.A. efendimize salavat-ı şerife okunan her meclis
(1) Bu hadis-i şerif, metinde değil; serhte geçer.
(2) Bu hadis-i şerif, metinde değil; serhte geçer.
(3) Bu hadis-i şerif, metinde değil; gerhte geçer.
KABA DAVUD
YanıtlaSil45
ten; o kadar güzel bir koku yükselir ki, semanterieuna kadar la str. Bunu duyan melekler öyle deser
Bu, Resulüllah'a okunan salivat meclisinden grára kukadar le bir mana vermek mümkündür çıkan grad koles için, şöy
sonra, yerin tavanı gibi duran semaya doğru yükselir O güzel koku, kürrei arın her yanıra dédurar. Bundan
Melekler, o salavattan yükselen kokuyu ruhaniyetleri yolundan alırlar. Ve.. Resulülish B.A. efendimize salavat, diğini birbirlerine söylerier.
22. Bazı haberierde şöyle anlatıldı:
Mümin olan bir erkek kul, yahut mümine slan kadın kal; Re sulüllah 3.A. efendimize salávat okumaya başladığı raman: Sema k pıları ve PERDELER ona açılır. Arşa kadar, kapalı hiç bir yer kal maz. Semalarda bulunan meleklerden eksiksiz olarak her biri Resu Jüllah S.A. efendimize salavat getirir, yeryüzünde o salávala başin yan, kadın veya erkek mümin kul için mağfiret talebinde bulunurlar. Allah-ü Taäli'nın dilediği kadar..
Yukarıda anlatılan metin cümlede:
PERDELER.
Diye bir kelime geçti. Bunun Arapça aslı:
SÜRADİKAT.
Lafzıdır. Bu lafız, SÜRADİK'in çoğuludur. Türkçe manası:
LER. PERDELER'dir. Bilhassa, bir şeyi bütünüyle saran PERDE-
Demeğe gelir. Burada murad olan mana, yüce arışı saran perde-lerdir.
Şöyle rivayet edildi:
Yüce arşın, anlatılan manada altı yüz bin saran perdesi var-dır. Onların her biri, ayrı bir cevnerdendir. Her perdenin kalınlığı da, beş yüz senelik yoldur. Ayrıca her perdenin arası dahi, beş yüz senelik yoldur.
İşte.. yukarıda anlatılan bütün perdeler; kul Resulüllah SA efendimize salāvat okumaya başlayınca açılır. İçinde bulunan melek-ler de, hen Resulüllah'a salåvat okurlar; hem de salavata başlayan kul kim olursa olsun, Allah-ü Taálá'dan bağışlanmasını dilerler.
*
23. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bir kimseye, işin bitmesi zorlaşırsa.. bana salavat okumayı çoğaltsın. Çünkü: Bana okunan salavat; HUMUM, GUMUM, KÜRUB cinsi sıkıntıları giderir. Rızıkları artırır. İşlerin hayırla bitmesini sağlar.»
Bu hadis-i şerifte; HÜMUM, GUMUM, KÜRUB şeklinde üç ka palı kelime geçti. Bunların açılması gerekir.
44
YanıtlaSilDELAIL I HAVRAT SERHI
Bamlarına göre Bunlar birbirinin manasını pekiştiren üç kelime olup dçü de
Tasa ve hüzün.
Demeile gelir. Bazıları da, bunların üçü arasında fark olduğunu
söylediler. Şöyle anlattılar: HOMUM, gelecek samanda olacak islere dair hüzün için söylenir
GUMUM. ne icin olursa olsun, ne zaman olursa olsun; mutlak hüzne göre kullanılan bir tabirdir
KORUN, olup biten bir işten dolayı çekilen hüzne söylenir.
Bu anlatılan cümlelerden hâsıl olan mana şudur:
Bir kimsenin gamı olduğu; bir musibete uğrayıp mahzun ol. duğu: istikbaide çarpılmaktan korktuğu bir musibetten ötür mah Fun olduğu zaman: Salavat-ı şerife ile meşgul olursa.. Allah-ü Taala kulu, okuduğu salavat-ı şerife hurmetine, anlatılan bütün sıkıntı lardan emin kılar. Derdi, gamı, hüznü kalmaz; gider.
Aslında; anlatılan bütün sıkıntılardan halås eden, Allah-ü Tan JA'dır. Ama, salavat-ı şerite de onun kurtarmasına bir sebeptir. Sala-vat-i şerifenin anlatılan sıkıntıları kaldırması mecazidir.
Bir de, rızkın artması var ki, onu da biraz açmak gerekir. Rız-kın, kısaca manası şudur:
Allah-ü Taala'nın kuluna bir ihsanda bulunduğu; kul dahi onunla faydaiandığı bir şey.
Bu arada şöyle bir şey sorabilirsin:
Rızık ezelde mukadder olduğuna göre; onun salavat-ı şerife ile artıp eksilmesi nasıl olur?.
Bunun cevabı şudur:
Rızık ezelde takdir olunduğu gibi; rızkın artması için, sebep-ler de halk olunmuştur. Kul, o sebeplere yapıştığı takdirde; takdir icabı rızkı artar.
Nitekim, Resulüllah S.A. efendimizden; gerek söz, gerek fill ola-rak, çokça rivayet edilmiştir ki: Rızkın artması için, çeşitli sebepler vardır; kul o sebeplere tevessül ettiği takdirde rızkı artar. Hatta, Ce-
laleddin-i Süyuti bu hususta müstakil bir kitap yazmıştır. Bu anlatılanların dışında, rızkın artması için çok cevaplar var-dır. Tafsili bu kısa şerhe uygun düşmeyeceği için beyan etmedik.
Hasılı: Salavat-ı şerifeye devam edenlerin, dünya ve âhiret işleri asan olur. Dertleri ve gamları gider. Allah-ü Taala, onların muradla-rını ihsan eder, gönülleri mesrur olur.
24. Rivayet edildiğine göre; salih zatlardan biri, şöyle anlattı:
- Benim bir komşum vardı. NESSAH idi. Eceli geldi; vefat etti. Sonradan, onu rüyada gördüm ve sordum:
Allah-iu Taâlâ sana nasıl bir muamele eyledi?.
Beni bağışladı.
KARA DAVUD
YanıtlaSilمنا مجلس سُلَى فِيهِ عَلَى عَلى صَلَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَسلم ... لك في بعض الأخبار الالْعَبْدَ المُوا من او الامَهُ الْمُؤْمِنَة إِذَا تَنَا بِالصَّاوَة عَلى مُحَمَّدِ لى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَتَ لَهُ أَبْوَابُ السَّمَاءِ والشراء قَاتُ حَتَّى إِلَى العَرْشِ فَلا تبق ملاك في السمواتِ الا صلى عَلَى مُحَمد وَيَسْتَغْفِرُونَ لِذلِكَ العبدا والامَةِ مَا شَاءَ اللهُ .. وَقَالَ صَلَّى اللهُ بالصَّلوةَ عَلَى فَإِنَّهَا تَكْشِفُ الهُمُومَ وَالْعُمُوم والكُرُوبَ وَتَكَبَرُ الْأَدْنَاقَ وَتَقْضِي الحوائج " وَعَنْ بَعضِ الصَّالِحِينَ الرُ قَالَ كَانَ لا جَارُ نَتَاخُ فَمَاتَ فَرَأَيْتُهُ فِي الْمَنَامِ فَقُلْتُ لَهُ مَا فَعَلَ اللهُ بِكَ فَقَالَ غَفَرَ لِي فَقُلْتُ غَمَ ذَلِكَ فَقَالَ
45
haza meclisün sulliye fihi alá Muhan medin sallallahü aleyhi ve sellem.
22. Zükire fiba'z'll ahbari
Ennel abd'el mü'mine evil-e met'el mü'minete izn bedee bis sala ti ala Muhammedin sallallahü aleyhi ve sellemo fütihat lehu ebvab'üs semai ven süradiketi hatta ilel arşi fela yeb ka melekün fis-semavati illa salla ala Muhammedin ve yestağfirune lizalik el-abdi evil-emeti maşaallah.
23. Ve kale sallallahü aleyhi ve sellem:
Men asürət aleyhi hacetün felyüksir bis-salāti aleyye fe inneha tekzif'ül hümume vel gunume vel-kü rube ve tükessir'ül-erzaka ve takdil havale
24. Ve an ba'z'is salihine enne
hu kale:
Kane li carün nessahün fema te ferceytühu fil-menami fekultü le-hu:
Ma faalellahü bike?.
Fekale:
Gafereli.
Fekultü:
Febíme zalike.
Fekale:
-Bu, Resulüllah'a okunan salavat meclisinden gelen kokudur.
Bazı haberlerde şöyle anlatıldı:
Mümin olan bir erkek kul, yahut mümine olan kadın kul; Resulüllah S.A. efendimize salavat okumaya başladığı zaman: Sema kapıları ve perdeler ona açılır. Arşa kadar, kapalı hiç bir yer kalmaz. Semalarda bulunan meleklerden eksiksiz olarak her biri Resulüllah S.A. efendimize salávat getirir; yeryüzünde o salávata başlayan, kadın veya erkek mümin kul İçin mağfiret talebinde bulu-nuriar. Allah-ü Taálá'nın dilediği kadar.
23. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bir kimseye, İşin bitmesi zorlaşırsa.. bana salavat okumayı çoğaltsın. Çünkü: Bana okunan salavat; hümum, gumum, kürub cinsi sıkıntıları giderir. Rızıkları artırır. İşlerin hayırla bitmesini sağlar.»
24. Rivayet edildiğine göre; salih zatlardan biri, şöyle anlattı:
Benim bir komşum vardı. Nessah idi. Eceli geldi; vefat etti. Sonradan
onu rüyada gördüm ve sordum:
Allah-ü Taâlâ, sana nasıl bir muamele eyledi?.
Beni bağışladı.
Deyince, tekrar sordum:
Hangi sebepten ötürü seni bağışladı?.
(Devamı: 47. Sayfada)
471
YanıtlaSilSRI-LANKA GEYLANG ATASÖZLERI
Аугаракуя длttire bileniyar miyav de
tombale byli bir kitaplık olacağına, kafanızda yeterli
davranmak tatlı konuşmaktan daha yararlıdır
Kalin cezaevine gottiren yoldür
SUDAN ATASÖZÜ
Hicha mutfak, iki kadını alacak denli geniş değildir ...
SÜMER ATASÖZLERİ
Arpa ekmek için deneyi olmayan yoksul, nasıl buğday ekebilir?
1147 Ayakkabı, adamın gözüdür
sun. Bela Tanrı'dandır, önlenemez.
1449 Ben iyi cins bir at idim, bir katıra değdim (arkadaşlık ettim), acabeyap kamış, başak taşımak zorunda kaldım.
150 Benimki dursun, seninkini yiyeyim, diyen kimse, komşusunun evde peka görünür
14551. Bu çöl matarası, adamın yaşamıdır.
12. Çırak, daima kirli giyer (Terzinin koltuğu sökük olur.)
11551. Denetimsiz bir ülkenin denetmeni tüccardır.
1434. Ekmeği olursa tuzu olmaz, tuzu olursa ekmeği olmaz, evi oluna ağılı olmar. ağılı olursa evi olmaz.
14335 El ele verilince, adamın evi yapılır.
1036. Ekle ettiğini söyleme, yitirdiğini söyle!
14357. Eşek, üzerinde oturduğu çamurlu suyu içer.
14358. Evde huzursuz bir kadın, cinlerden daha kötüdür.
14559. Gelin, adamın şeytanıdır.
14580 Gerçeğin gemisini rüzgâr yürütür. Güneş tanrısı (adaletin koruyucuna) ona bir liman arar. Kötüluğün gemisi de rüzgârda yürür, ama Güneş tanrısı onlan kumlara götürür.
14561. Herkese bir pay verilirse, benim payım "talihsizlik" olur. Suya girsem. bozulur. Bahçeye girsem, yemişler kızarır. Ölmeye mahklimaz, harcayalim Uzun yaşayacağız, biriktirelim.
14562 Kadın, adamın geleceğidir.
470
YanıtlaSilKaraciç, No. 1821, s. 117.) 14523, Yenilmiş asker gibi gider. (Bulgarca benzeri var. Idu kao razbiyena voyaka
14524, Yumurta gibi beyaz. (Bulgarca benzeri var. Biyelo kao yaye. Karacic, No. 216, s. 15.)
14525, Yumurta taşa dokunursa, vay yumurtanın haline: taş yumurtaya dokunursa, yine vay yumurtanın haline. (Türkçe, Bulgarca, Yunanca benzerleri var Karaciç, No. 1923, s. 124.)
14526. Yükseklerde uçan, alçaklara düşer. (Bulgarca benzeri var. Sto visoko leti, no nisko pada. Karaciç. No. 7182, s. 447.)
14527. Zanaatım neyse, marifetim de odur.
14528. Zarar, en akılsızın bile gözünü açar.
14529. Zararlı ot, çabuk büyür.
SİCİLYA ATASÖZÜ
14530. Kendini umutla besleyen insanlar şişmanlamaz.
SİYAM ATASÖZLERİ. Bak: TAYLAND ATASÖZLERİ
SLOVAK ATASÖZLERİ
14531. Alışkanlık, demirden bir gömlektir.
14532. Insanlar ile eşekler, kulaklarından tutulmalı.
SLOVEN ATASÖZLERİ
14433. Boş lafla, cep dolmaz.
14534. Her zaman, kendi yükünü (kaygısını) getirir.
14535. Insan kendi kendine utanmazsa, hiç kimse onu utandıramaz.
14536. İyi koyun çok melemez, ama çok yün verir.
14537. Onurun, yasanın, gözün şakaya gelir yanı yoktur.
14538. Sağlıklı olanın hastaya öğüt vermesi kolaydır.
14539. Sözler ölçülmeli, sayılmalı değil.
...
SOMALİ ATASÖZÜ
14540. Yürekli bir erkek, aslandan üç kez korkar: İlkin onu gördağinde, kunci krz kükremesini duyduğunda, son kez de vururken.
...
NE MUTLU ERENLEREL.
YanıtlaSilHe mutlu a kimseye ki Bir tek endişesi vardu (vani daima bir ve tek olan Allahı zikir hålindedir)
Kalbini gözünün gorduga, kula gının duyduğu máláyáni şey lerle meşgul etmez.
Kim marifetullah sırrına ererse, kendisim Allattan ataupun bar jeyden yuz çevirir. Dadem
KILLET-I TAAM
Açık, bulut gibidir.
Kiy az yemeye riayet edince, kalbi hikmet yağmurları yağdırma ya başlar chase t
Allah Teáladan beni yeme-içme ve zevce ihtiyacından kurtar masını istemeyi düşündüm, sonra kendi kendime
Allah Teáladan böyle bir şey istemek benim için nasıl caiz olabilir kitt Rasûlullah böyle bir şey istememişt» dedim ve bu düşüncemden vazgeçtim (Yani bu insani vasıfların tamamen yok edilmeyip riyèzat içinde terbiye mesi gerekir.) (Kapel de 57MV
EN ZOR TEDAVİ
YanıtlaSilHer hastalığı tedavi edip iyileştirdim, ancak nefsimi tedavi kadar zor bir şey görmedim.
Halbuki bana nefsimden daha değersiz ve kolay gelen bir şey yoktu. (thů Nuaym. Hilye, X, 16)
ون
NEFSİ BIRAKARAK...
Nefsimi ilahi vuslata yolculuk yapmaya davet ettim.
Bu zor yolculuk husûsunda nefsim direndi ve bana güçlük çıkardı.
Ben de nefsin bütün dünyevi arzularını bertaraf ederek Cenâb-ı Hakk'ın huzúruna yöneldim! (Ebû Nuaym, Hilye, X, 36)
İÇ İÇE
Dünya, ehli için aldanış içinde aldanıştır.
Ahiret, ehli için sürur içinde sürurdur.
Allah'a muhabbet ise nurdan bir sürur ve nur üstüne nurdur.
(Sehlegi, en-Nûr, s. 124; Hånl, el-Hadaik, s. 322)
Dünyanın ne kıymeti var ki, ona karşı zâhid davranmaktan
bahsedilsin! (Abbas, fbü Yezid, s. 90)
VATANINDAN AYRILMASIN!
YanıtlaSilBayezid Bistami Hazretleri, bir yolculuğu esnasında mola vererek bir ağaç al unda yemek yemiş, sonra yoluna devam etmişti
Epey bir müddet sonra torba-sının üzerinde dolaşan bir karınca gördüğünde çok üzüldü. Karıncayı vatanından ayırmış olmanın derin hüznü içerisinde derhål geri döndü ve yemek yediği mekâna varıp o karıncayı yerine bıraktı.
Tasavvuf, Halık'ın şefkat nazarıyla mahlūkāta bakış tarzı kazana-bilmektir.
ÜÇ MERHALE
Ilk hacca gittiğimde sadece Kabe'yi gördüm.
İkinci gidişimde hem Kabe'yi hem de Kabe'nin Rabbini gördüm
Üçüncəlişimde ise sadece Kabe'nin Rabi ördüm. (HaMahcüb, s. 319)
ALDANMAYIN!
YanıtlaSilKendisine keråmetler verilmiş, hatta havada bağdaş kurup oturan birini görseniz bile hemen ona aldanmayın!
İlahi emir ve nehiylere riayet ediyor mu?
İlahi hudutları muhafaza ediyor mu?
Şerî hükümleri hakkıyla edå ediyor mu?
Bunlara bakınız!
(Beyhaki, Şuanh, III, 304, Kuşeyri, Risdle, s. 58)
Bir gün Bayezid-i Bistami Hazretleri'ne;
*-Su üstünde yürüyormuşsunuz!" dediler.
*-Bir çöp de su üstünde yüzer." cevabını verdi.
-Havada uçuyormuşsunuz!"
"-Kuş da havada uçar."
Bir gecede Kabe'ye gidiyormuşsunuz!"
Bir ein veya şeytan da bir gecede Hindistan'dan Demåvend'e gidiyor."
tergönülerlerinin işi nedir?"
Witan başka kimseye gönül bağlamamak!"
116, Abbas, Ebà Yezid, s. 98)
34 Kalb Alemi
YanıtlaSil"Muhakkak ki helal belli, haram bellidir Lakin aralarında hela le de harama da benzer supheli şeyler vardır ki onları insanların co ğu bilmezler. Supheli seylerden kaçınan bir kimse; dinini, insani kiymetini korumuş olur. Supheli şeylere dalan bir kimse ise harama düşme tehlikesindedir O tıpkı sınır kenarında hayvan otlatan bir coban gibidir ki; nerede ise yasak yerde otlatacak... Bilin ki; her hü-kümdarın girilmesi yasak bölgeleri vardır Allah'ın, çiğnenmesini ya sakladığı hududlar da haramlardır " (Buhari, İmăn, 39)
Kalbleri, Allah'ın emrine itaat, teslimiyet ve rıza halinde olan vücüd-lar, bir hayır ve feyz menbaı olur. Bunun zıddına, haramlardan hattä şüpheli şeylerden bile korunmayan kalblerin vücüdları baştan ayağa bir kötülük barınağı ve ahlaksızlık yuvasına döner
Bu titizlik ve hassasiyetin ehemmiyeti husūsunda şu misäller ne ka-dar İbretlidir
Bir gün Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahu anh-, çok acıkmıştı. Hiz-metçisi yemek getirdi. Ebü Bekir -radıyallahu anh, yemekten henüz bir lokma almıştı ki hizmetçi:
"-Elendim! Size sunduğum yemeği nereden getirdiğimi sormadan yemezdiniz. Bugün size ne hal oldu ki sormadınız?" dedi.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahu anh- telaşla
-Eyvah! Açlığımın şiddetinden sormayı unuttum; nereden getir-din?" dedi.
Hizmetçi
"-Cahiliye devrinde tanıdığım bir aile vardı. Onları ziyarete gitmiş derdi." deyince Hazret-i Ebû Bekir: tim. Meğer düğünleri varmış. Belki yersiniz diye bu yemeği onlar gön-
--Az kalsın beni helāk ediyordun!" dedi ve parmağını boğazına ta karak tüm eziyetine rağmen o bir lokmayı çıkardı.
Hizmetçi:
yallahu anh-Bu kadar eziyet bu bir lokma için mi?" devince Ebû Bekir -radı-
Kalb Tedavisi ve Kalba Selim e Ulaşmak 35
YanıtlaSilEğer o lokma ancak canımla beraber çıksaydı, onu yine çıkarır dım. cevabını verdi.
Hızır -aleyhisselâm'ın, meşhür Hak dostlarından biri olan Abdülha lık-1 Gucdüvāni kuddise sirruh'u ziyaretinde gerçekleşen şu muhāvere de pek ibretlidir. Hızır aleyhisselam, Abdülhalık-ı Gucdüvani'nin ikrām ettiği yemekleri yemez ve sofradan kendisini geriye çeker. Abdülhälık-ı Gucdüvāni kuddise sirruh hayretle:
"-Bunlar heläl lokmalardır. Niçin yemiyorsunuz?" der.
Hızır aleyhisselâm- ise:
"-Evet, helal lokmalardır, läkin pişiren öfke ve gafletle pişirmiştir."
der.
Görüldüğü üzere yenilen bir yemeğin helal olup-olmamasının ya-nında hangi hålet-i rühiye ile pişirildiğinin dahi insanın hål, hareket, muämelät ve ibadetinin rühäniyetine tesir etmesi; gıdalar karşısında ta-kınılması gereken tavrın ehemmiyet ve nezaketini ortaya koymaktadır.
Gıdalar husūsundaki bu hassasiyet, salih insanları çarşı, pazardan aldıkları gıda maddelerini, evlerine kapalı bir sürette taşımaya sevket-mıştır Zira alınan bir gıda üzerinde "takılı gözler" kalmamalı ve gıdalar-dan umulan gücün hareketlere vereceği halet içinde ihtiyaç sahiblerinin iç çekişlerinin, gariblerin ve mahrûmların mahzün nazarlarının menfi te-sirleri bulunmamalıdır.
Haram ve şupheli olan şeylerden titizlikle ictināb etmenin yanında, helal nimetleri istīmål ederken de, tasarruf dengesini iyi muhafaza et-meli ve israftan kaçınmalıdır. Ayet-i kerîmede:
"Bir de akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver! Gereksiz yere de saçıp savurma! Zirá böylesine saçıp savuranlar, şeytan-ların arkadaşlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür" (el-İsra 17/26-27) buyurulmaktadır.
36 Kalb Alemi
YanıtlaSil3- Kur'ân Okumak ve Ahkâmına Tâbî Olmak
Cenab: Hakk'in lutfettiği ikramların en büyüklerinden biri de insanı
Kur'ân'a muhatab kılmasıdır.
Rüh ve bedenin gerçek huzür ve sükünuna äid mükemmel ölçüler. sadece Kur'an-ı Kerim'in feyizli muhtevâsında mevcüddur. İnsanın se-ådet ve selåmeti, bu ideal ölçülerden aldığı hisse nisbetinde mümkün olur. Kur'an'ın rühäniyetine sığınmayıp ona sırt çevirmenin neticesinde muväzenesini kaybeden bir kimse, insanlık haysiyetine yazık etmiş, bu nimete näiliyet karşısında en dehşetli bir nankörlüğe sürüklenmiş, hevă ve heves girdaplarında kendisini heläk etmiş demektir.
Kur'an, kanayan rühlara, yorgun gönüllere şifa ve teselli bahşedici ilähi hikmetler menbaıdır. Dehşetengiz ve kaçınılmaz "ölüm" gerçeğini dahi mü'min bir kulun Rabbine kavuşmasında yegâne vuslat vasıtası olarak bir "şeb-i arûs" (düğün gecesi) hükmünde karşılayabilmenin ölçü lerini takdim eden ilâhî bir lutuftur.
Kur'ân, "gönül insanı" için derin bir tefekkür hazinesidir. Kur'an'ın rühāniyetinden uzak kalmanın neticesi mutlak ve ebedi bir hüsrândır. Kur'an'daki hikmet, ibret ve esrär deryasından gäfil kalanlar için Ce-nab-ı Hak şöyle buyurur:
أفلا يتدبرون الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبِ أَقْفَالُهَا (٢٤)
"Onlar, Kur'ân'ı inceden inceye düşünmezler mi? Yoksa kalbleri üzerinde üst üste kilitler mi var?" (Muhammed 47/24)
Kur'an-ı Kerîm, zat-ı ilahiye aid esmânın kaffesinin bizim idrāk dün-yamıza kelām süretinde aksettirilmiş bir tezahürüdür.
Onun mānālarını belirtmek için yapılan tefsir ve tercemeler, uçsuz susta Hazret-i Mevlână şöyle der: bucaksız bir denizden kabımızın hacmi kadar su almaya benzer. Bu hu-
"Kur'ân-ı Kerim'in zahirini bir miktar mürekkeb ile yazmak müm-kündür. Sırlarına ise, misilsiz deryālar, sähilsiz denizler kifayet etmez!..."
Kalb Tedavisi ve Kalbi Selim'e Ulaşmak 37
YanıtlaSilCenab-ı Hak da âyet-i kerimede Kur'ân-ı Kerim'in sonsuz ihtişamı-nı şu şekilde ifade buyurur:
"Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizler de arkasından yedi deniz katıl (-arak mürekkep ol)sa yine Allah'ın sözleri (yaz-makla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet så-hibidir." (Lokman 31/27)
Kalbimizin; Kur'ân'ın rühāniyetinden feyz alarak hikmet ve sırlarla dolabilmesi, ancak onu okurken sähib olduğumuz kalbi seviyeye bağlı dır. Bu sebeple Kur'ân'ın hakikatine väsıl olabilmek için kalbe irtifå ka-zandırmak bir zarûürettir. Zīrā bir hidayet rehberi olan Kur'ân-ı Kerim. kendisine yaklaşanın, kalbi niyet ve durumuna göre irşāda da idlåle de götürebilecek bir mahiyet taşır.
Gerçekten Kur'ân-ı Kerîm, kıyamete kadar beşeriyyetin ihtiyaçlarını karşılayabilecek kemälät, hakikat ve esrarı muhtevi bulunmasıyla da muhteşem bir kılavuz hüviyetindedir.
Kur'ân-ı Kerim, rehberliği kıyamete kadar devam edecek olan ilahi bir kitab olduğundan, onun gölgesi altındaki her mü'min de ölümün ebediyyet kapısı aralanarına kadar Kur'ân hükümlerine ve Kur'ân hayatı-na sadık kalmak mecbūriyetindedir. Bu dünyada kalbi seådet ve selä-met, âhirette ise Cenab-ı Hakk'ın rızasına nail olarak ilahi nimetlere garkolmak ancak bu süretle mümkündür.
Kur'an-ı Kerim'den layıkıyla istifadenin birinci şartı ona ihtiram ile yaklaşmaktır. Çünkü o ihtiram Kur'ân'a atfedilen ehemmiyetin bir teză-hürüdür. İslâm tärihinin asr-ı seådetten sonra en seviyeli devri olan Os-manlı'nın böyle bir Kur'ân'a ihtiram bereketiyle vücüda gelmiş olduğu unutulmamalıdır. Gerçekten o devletin veli bānīsi Osman Gazi Hazretle rinin, Şeyh Edebali hänesinde bir geceyi duvarda asılı Kur'an'a hürmet-sizlik olacağı düşüncesiyle uykusuz geçirmiş olduğu pek yaygın bir tarihi rivâyettir. Diğer taraftan ona abdestsiz el sürülememesi husūsundaki di-ni esas da ihtiramın vücüb ve ehemmiyetini gösteren bir esastır.
Kur'ân-ı Kerim'i karın hizasından aşağı bir mevkide tutmamanın İs-lâmî adab içindeki ehemmiyeti de mâlumdur. Diğer taraftan Kur'an-ı Kerim'i yalnız okumak değil, yazılarına bakmanın bile ibadet sayılması,
38 Kalb Alemi
YanıtlaSilonunla ünsiyyetin bir vasıtası olduğundan makbül ve hatta sevåb sayil. mıştır.
Buna göre Kur'ân-ı Kerim'e hürmette kusur etmemeye çalışmalı ve onu mümkün olduğu sıklıkta az da olsa- okumayı adet häline getirmell. dir. Üstelik, ilk Kur'ani emrin «» yani "Oku!" süretinde värid olma sındaki hikmet de hiç bir zaman hatırdan uzak tutulmamalıdır. Bu oku ma keyfiyetinin ehemmiyeti şununla da sabittir ki kıraatsiz namaz sahih değildir.
Bütün bu ölçüler dikkate alındığında Kur'ân-ı Kerim'le ünsiyetin ha yatımızda büyük bir yer işgal etmesi lazım geldiği kolayca anlaşılır.
4- İbadetleri Huşü ile Eda Etmek
İbadetler, kulun Rabbiyle ezelde yaptığı ahde, vefa üzere bulundu ğunu gösteren bir sadakat isbätıdır. Kulluk şartları içinde O'na en çok yaklaştığı vuslat demleridir. İnsanın dünyevi meşgalelerine aid tüm dert-lerini gönlünün dışına iterek yalnız sahibi için bir şeyler yapabilmenin huzûruyla rühunu dinlendirip güçlendirdiği husüsi bir alemdir. Çünkü namazda eller kulaklara götürülerek alınan tekbir "herşeyin arkaya atılıp doğrudan doğruya Allah'a teveccüh etmenin" ifadesidir. İbadetler, ölüm ötesinin kaygı ve endişelerinden azad edebilecek en müessir şifa ve te selli kaynağıdır. Ebedi âlem için yapılacak yatırımların yegane yolunun içinden geçtiği bir rüh iklimidir. Bu vasıflarıyla ibadetler, kalbi muväzene ve selametin termini yolunda aslå ihmal edilmemesi gereken bir lazıme dir.
İbadetlerin arzu edilen neticeyi hâsıl etmesi için huşü ile edası şart tır. Huşü ise kalbi huzür ve sükün ile, sevgi ve korku duygularının bera berliğinde ilâhî huzûra durabilmektir. Huzûrunda bulunduğu yüce Sulta nın haşyetiyle ağyår ile ihtilättan kesilmek, yalnız O'nunla olmak ve yal nız O'na ibadet için yaratıldığının şuuruna ermektir.
İbadetler içinde en ihtişamlı ve şümüllü olanı ise "namaz"dır. İnsana kazandırdığı rühi meziyetler itibariyle namazın yerini tutabilecek hiçbir ibadet yoktur. Namaza duran bir kimse, ondan başka hiçbir şeyle meş
Kalb Tedavisi ve Kalb- Selim'e Ulaşmak 39
YanıtlaSilgül olamaz. Namaz onu, her türlü alakadan keser. Hakk ile başbaşa tâ rifsiz bir vuslat yaşatır. Diğer İbadetlerdeyse hål böyle değildir. Mesela oruçlu biri, pazarda müşteri de olur, satıcı da... Hac eden de kezå böy ledir. Ama musalli, ne satıcı olur, ne de alıcı... O, sådece musallidir. Ya ni maddesi de mānāsı da, huzür-i ilāhīdedir.
Dosdoğru kılınan namaz, onu kılana verdiği feyiz ve rüh ile mü'mini nefsäni temayüllerin girdabına düşmekten kurtarıp, daima ilahi huzurda ve murakabe altında bulunduğu şuuruna taşıyan faziletli bir ibadettir. Ayet-i kerimede hakkıyla edå edilen bir namaz için:
... و أقم الصلوة " إن الصلوة تنهى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ ... (١٥)
"Namazı devam üzere kıl! Gerçekten namaz, fahşadan yani çirkinlik, edebsizlik, fuhşiyat ve münkerden; aklın ve dinin be-ğenmeyeceği uygunsuzluk ve günahlardan men eder." (el-Ankebut 29/45) buyurulur.
Namazın kötülüklerden alıkoyması keyfiyeti, hem namazdan evveli-ne ve hem de sonrasına şamildir. Eğer namaz kılan kimsede böyle bir muhafaza görülmüyorsa, o gerçek mānāda musalli değildir.
Ayet-i kerimede bu şekilde namaz kılanlar hakkında värid olan ilähi te'dib (edeplendirme) muhatabları için ne acıdır:
"Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını cid-diye almazlar! Onlar, gösteriş yapanlardır; hayra da mâni olur lar." (el-Mäün 107/4-7)
O halde kim ki, namazını tädil-i erkäna riâyet ile kılmaz, huzûr-ı ilā-hide bulunduğundan habersiz olur ve aklı-fikri ticaretine veya başka dünyevi meşgalelere takılı kalırsa, onun kıldığı namaz, kendisinden bek-lenen füyüzâtı häsıl etmez. Böyle namazlar yasak savma kabilinden sa-dece borcun îfâsını temin eder.
Cenâb-ı Hak, hakiki ve ideal mānādaki bir namazı âyet-i kerime'de şöyle ifade buyurur:
40 Kolb Alemi
YanıtlaSilقد افلح الْمُؤْمِنُونَ (۱) الَّذِينَ هُمْ فِي صلاتهم خَاشِعُونَ (7)
Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir: onlar ki, namazla. rında huşü içindedirler..." (el Mü minün 23/1-2)
Hazret-i Ali -radıyallahu anh- namaza durduğunda benzi sararır, kendi vücüdu dahil her şeyden sıyrılırdı. Bir muhårebede mübarek aya ğına batan okun çıkarılması için namaza durmuştu. Zīrā bu takdirde onun çıkarılışındaki ızdırabı hissetmeyeceğini biliyordu. Lakin bu ölçüde dünya ile alakayı keserek namaz kılabilmek kaç kula müyesserdir? Na maza bu vasıf ve mükemmellikte kılamayanlar ye'se kapılıp onu terk et-meye kalkışmamalıdırlar. Zira, asgariden borcu ödemeye yarayan o şek li namazları devam ettirdikçe her musalli birgün bu istikāmette az veyå çok bir kemåle ulaşır.
Her gün belli vakitlerde eda edilen beş vakit namaz, insanın zama-nını bir programa täbi kılarak, ona hayatta bir nizam üzere yaşama alışkanlığı kazandırır ve mes'üliyet duygusunu kuvvetlendirir. Hayatı, ähenk ve insicâm üzere olmayan bir insanın iç aleminde denge, huzür ve sükün üzere bulunmasından söz edilemez. Bunun yanında namaz månen de, imāna sağlam bir muhafaza, tefekküre derinlik, korku anla-nna teselli, neş'e zamanına lezzet teşkil eder. Rühāniyete destek, kalbe neş'e ve safiyet veren, ilahi ünsiyeti artıran feyz ve bereketlerle dolu bir ibädettir.
Hayat mücadelesinde zarûrī olan "sabır, irāde, nefsânî arzulara mu-ibädet de oruçtur. kåvernet" gibi hallerin takviyesiyle ahlakı mükemmelleştiren diğer bir
"Oruç", asli gâyesi itibariyle däimi bir ibadet şuuru içinde nefs en-gariye indirebilmektir. geline karşı mücadele etmek ve onu kontrol altında tutarak tesirini as
Yine oruç; insanı, sabr ü sebat, kanāat, hale rıza ve meşakkatlere karşı metanet gibi ahlâki faziletlere erdirmekle beraber, mahrûmiyyet ve açlıkla nimetlerin kadrini hatırlatır. Zengin fakir herkese açlığı tattırmak süretiyle onları eşitler. Bu vesileyle varlıklı insanlara yoksul, aç ve sefil insanların halini hatırlatıp yardım hislerini geliştirir. Binnetice Insanların
Kalb Tedavisi ve Kalb-i Selim'e Ulaşmak 41
YanıtlaSilbirbirlerine karşı mevcüd olması gereken şükran duygularını takviye eder.
İråde terbiyesi için onıçtan daha müessir olabilecek bir başka usül mevcüd değildir. İrâde ise, insandaki tabii ve nefsânî temayüllerin aşırılık ve azgınlıklarına karşı koyabilmenin temel vasıtalarından biridir.
Hazret-i Mevlâna -kuddise sirruh- ebedi ålemin nimetlerine nail ol mak için bu dünyada az yemek gerektiği husüsunda şöyle buyurur:
"Insanın asıl gıdası, ilahi aşk ve hikmettir. Bu sebeble ona haddin-den ziyāde ten gıdası vermek muvafık değildir."
"İnsan, asıl rûhânī gıdâsını unutup ten gıdasının endişesine düştüğü için huzursuzdur. Çünkü doymak bilmez. İhtirasından yüzü sararmış. ayakları titremekte, kalbi telaşla çarpmaktadır. Halbuki nerede yeryüzü gıdası, nerede sonsuzluğun gıdāsı?!."
"Allah, şehidler için "rızıklandılar diye buyurdu. O manevi gıda için ne ağız, ne de beden vardır."
Orucun hakikatine ulaşmak ve rühāniyetinden istifade edebilmek için onu zedeleyebilecek ihmallerden şiddetle kaçınmak îcâb eder. Ha-dis-i şerifte buyurulur:
"Oruç, sadece yemek, İçmek vesäireden kesilmek değildir. Ka mil ve sevaplı oruç, ancak faydasız laftan, boş vakit geçirmekten, kötü söylemekten (dedikodudan) ve nefs-i emmârenin bütün temá yüllerinden vaz geçmektir. Şayet biri sana söver yahut sana karşı cá hilce herhangi bir harekette bulunursa, ona: «Şüphesiz ki ben oruç luyum!» de; sabret!" (Hakim, Beyhäki)
Nefsānī arzuları dizginleyerek irādeyi terbiye eden oruç ibadetinin yanı sıra, varlıklı insanların servete råm olma neticesinde meydana gele-bilecek muhtemel azgınlıklarına sed çekmek, muhtaçlarda da zenginlere karşı kin ve hased gibi menfi temayüllerin filizlenmesini engellemek, ic-timãî hayatı korumak ve fertleri birbirine muhabbetle bağlamak için. "zekât", farz kılınmıştır. İslām ictimai nizamında, fakir ve zengin arasın-daki denge ve muhabbeti temin, hased ve husümeti bertaraf etmek için
"zekât ve infâk" ibadeti son derece mühimdir.
42 Kalb Alemi
YanıtlaSilZengin, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiğinden, kazancının helal veya haram olmasından, zekât, sadaka, hayır ve hasenat fasılların-dan Allah'ın huzūrunda ağır bir hesab verecektir. O, servetinin muay-yen bir kısmını fakirlere vermeye memür kılınmakla māli bakımdan bü yük bir imtihana täbidir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihan da kaza nıldığı takdirde rızâ-yı ilahiyyeye ve cennet nimetlerine nail olunabilir.
Zekat, Kur'ân-ı Kerim'de 27 yerde namazla birlikte zikredilir. Bu ka-dar çok zikredilmesi, ona atfedilen ehemmiyeti göstermektedir.
Zekât; imkânı olanın muhtác olana Allah'ın emrettiği belli miktar-daki bir borcudur. Kur'ân-ı Kerim'de:
وَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَ الْمَحْرُومِ (١١)
"Säilin (dilencinin) ve mahrūmun (aşırı iffeti dolayısıyla isteyeme-yenin), onların (zenginlerin) servetinde mälum hakkı vardır." (ez-Zariyat 51/19) buyurulmaktadır.
Bu itibarla zekât, nisäb miktarından fazla malı olanların fakirlere karşı ilāhī bir vergi häline getirilip geride kalan mülkiyetin helal kılınma sıdır. Hem de zekât olarak alınan mülkiyet, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikal ettirilir. Böylece toplumda muvāzene, adalet ve ictimai ähenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenir. Mal, sahibine bütünüyle helal hale gelir. Bu gerçeği kavramak için de:
"...Zekâtı verenler (de temizlenip) felâh buldu." (el-A'la 87/14) âyet-i kerimesine bakmak käfidir. Zīrā zekâtın, kelime itibariyle "tezki-ye" yani "temizleme" mānāsına da gelmesi bu hususta calib-i dikkat bir nüktedir.
Zekat, Allah'ın zengine yüklediği asqari bir borctur. Halbuki buna iläveten infak ve sadakalarda bir nisbet konulmamış ve buna mukabil varlıklı kimseleri teşvik için de bunların karşılığı olan sevab -aynen oruç taki gibi qizli tutulmuştur. Cenab-ı Hak geçmiş ümmetlerden farklı ola-rak ümmet-i Muhammed'in seyyiatına (qünahlarına) bire bir, hasenatina (amel-i salihlerine) ise bire on karşılık verir. Buna ilaveten bire vedi yüze kadar hatta bundan da ziyade ecir ile mukābele gören ameller de vardır
Kalb Tedavisi ve Kalbi Selim'e Ulaşmak 43
YanıtlaSilAncak, oruçla birlikte infākın karşılığı olan sevabın miktarı, teşvik için saklı tutulmuştur. Cenab-ı Hak ayet-i kerimede buyurur:
"Ey Peygamber!) Onların mallarından sadaka al; bununla on-tan (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin! Ve onlar duân, onlar için sükünettir (huzur kay nağıdır)." (et-Tevbe 9/103)
Ayet-i kerime muktezāsınca zekāt ve infākın, hem malı hem de kal-bi temizleyen iki cihetinin varlığı mevzubahistir.
Allah Teälä âyet-i kerimelerde ilahi bir tehdid ile şöyle buyurur:
"... Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcama-yanlar yok mu, işte onlara clem verici bir azabı müjdele!" (et-Tev
be 9/34)
"(Bu paralar) Cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki:) -İş-te bu, kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta oldu-ğunuz şeylerin (azabını) tadın!»" (et-Tevbe 9/35)
Buna göre malın muhabbetinin kalbe girmesiyle infāk edilme mezi-yetini kaybetmesi neticesinde muhtacın hakkı gasb edilmiş olur ve böyle haller için âyet-i kerimede hazin bir akıbete düçar olunacağı bildirilir.
Diğer taraftan sadece iki nimet için "fitne" täbiri kullanılmıştır. Bu iki nimet "evlåd" ve "mal"dır. Evládla birlikte mala äid muhabbetin kal-be nüfüz ve hakimiyet tesis etme tehlikesi Cenab-ı Hak tarafından:
"Doğrusu evladlarınız ve mallarınız sizin için bir fitnedir..." let-Teğäbun 64/15) şeklinde ifade buyurulmuştur. Bunları fitne olmaktan koruyacak olan keyfiyet, aşın muhabbeti firenlemek ve onları kalbe sok-mamaktır. Zekât, infåk ve sadaka gibi ilähi emirlere layıkıyla ittibä ede-bilmek, ancak ve ancak mal muhabbetini kalbde kökleştirmeyip onun bir "emânet" olduğu idrākiyle mümkündür.
Bu husustaki -yukarıda kısmen nakletmiş bulunduğumuz- ilāhī īkāz lar karşısında iyi düşünmeli ve zekâta ilāveten sadakalar ve infäklarla mecbūri olan kırkta biri de aşmaya gayret edilmelidir.
44 Kalb Alemi
YanıtlaSilSukredici ve cömerd zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insan luk şerefinde ve ilahi rızāda beraberdirler. Ancak İslam da kibirli, hasis zenginler ile buna mukābil sabırsız ve binnetice isyandan kurtulamayan fakirler zemmedilmiştir.
Zekât, mal ve servetin fiili şükür ifadesidir. Şükrün ise, nimeti artıra cağı bir va'd-i ilāhīdir. Allah Teålå buyurur:
"...And olsun eğer şükrederseniz, size olan nimetlerimi artı rırım..." (Ibrahim 14/7)
Nitekim Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem-, infâk et meyi çok severler ve teşvik ederlerdi. Bir hadis-i şeriflerinde:
"Inják et ey insanoğlu! Ki sana da infák edilsin..." (Buhari ve Mis lim) buyurmuşlardır.
Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, cömertliğin, bir müslümanın tabiat-ı asliyyesi haline gelmesini de çok arzu ederlerdi. Bu-yururlardı ki:
"Yalnız iki kişiye gibta edilir. Biri, Allah'ın, mal verip hak yolun-da harcamaya muvaffak kıldığı kişi, diğeri de Allah'ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yäni il-mini infåk eden) kimsedir." (Buhari ve Müslim)
Höläsa insan, yaratılışı itibariyle dünyaya meyyäldir. Dünya malı ise nefse câzip gelir. Ona aldananlar doymak bilmezler. Mal yığıldıkça insa nın hırsı artar, muhteris olur. Gözünü madde ve mal hırsı bürümüş olan insanda merhamet ve şefkat hissi azalır. İnfak etmek zor gelir. Nefsi ona:
"Daha zengin ol; ilerde daha çok hayır ve infâk yaparsın!" diye iğ vāda (aldatıcı telkinde) bulunur. Böyle insan, ten rahatını elde etse de rühen hastadır. Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-
"Yarın yaparım diyenler heläk oldu!..." buyururlar
devāsıdır İşte zekât, dünya malına karşı haris olmak gibi kalbi hastalıkların
Kalb Tedavisi ve Kalb: Selim'e Ulaşmak 45
YanıtlaSilSis
an
a
e
Cenab-ı Hak ayet-i kerimede ölüm anında rüyadan uyanır gibi ken-disine gelen insanın ebedi bir pişmanlıkla şöyle dediğini bildirir:
رب لولا أخرتني إلى أجل قريب فأصدق و اكن من الصالحين (١٠)
"Rabbim! Beni (m ölümümü) yakın bir süreye kadar geciktir-sen de sadaka verip salihlerden olsam!..." (el-Münālikün 63/10)
Ancak bu durumda iş işten geçmiş olacağı için, aynı âyet-i kerime-de Allah Teälä, bu hakikati bildirmenin yanında kulun böyle demeden ewel ona verilmiş bulunan rızıktan infāk etmesini emreder.
Zekât ve sadakada edep çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşek kür hissiyatı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp ecre näil eylemektedir. Verilen sadakalar aynı zamanda, veren kişi için hastalık ve musibetlere karşı birer siperdir. Ayet-i kerimede bu ibadetin ehemmiyetini tebårüz ettirmek için mecâzen:
"...Sadakaları Allah alır!" (et-Tevbe 9/104) buyurulmaktadır.
Sadaka verirken dikkat edilecek edebi Cenab-ı Hak şöyle bildiriyor:
"Ey iman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı hal-de malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve in-citmek süretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın! (Sada-kalarınızı imha etmeyin!)" (el Bakara 2/264)
Bütün insanlık âlemi tekmil canlılar ile birlikte Allah'ın mülkünde yaşayıp rızıklanmaktadır. Cenab-ı Hak küre-i arz üzerindeki bir avuç toprağı ebedi bir istihāle ile sonsuz canlıyı besleyecek bir gıda amban süretinde kullanmaktadır. Bütün canlılar içinde akıl ve iz'an ile müceh-hez yegane varlık olan insanlar bu gerçeği görüp de Rabbin mü'min-kä-fir, åciz-kadir bilcümle canlıları doyurması karşısında kimin malını kim-
den esirgediklerini düşünmezler mi?
Cenab-ı Hak kainatı bir muhabbet säikıyla (husūsi sebebiyle) yarat mis ve bu muhabbeti hürmetine de pek cok ikram ihsan ve lutuflarda bulunmustur. Zira sevmenin tabii neticesi fedakarlıktır. Seven, sevilene
46 Kalb Alemi
YanıtlaSilkarşı sevgisi ölçüsünde fedakârlık yapmayı bir zevk ve vazife teläkkisiyle ifa eder. Bu hal, bir aşığın, mâşūku uğruna can vermesine kadar daya nır. O aşık bu hareketiyle bir fedakarlık yaptığı hissine bile kapılmaz. Al-lah için O'nun mahlükātına yapılan infåk, sevenin sevdiğine karşı en güzel bir muhabbet tezahürüdür. Çünkü zekāt ve sadakanın Allah için verilmiş olmasından dolayıdır ki, bunları "Allah alır" tarzında bir ifade värid olmuştur. Nitekim âyet-i kerimede buyurulur:
.... أن الله هو يقبل التوبة عن عباده ويأخذ الصدقات ... (١٠٤)
N
"Hiç şüphesiz ki Allah, kullarının tevbesini kabül eder, (ihlas-la, gönülden verdikleri) sadakaları (zekät ve infäkları) alır (geri çevir-mez)!..." (et-Tevbe 9/104)
Bu mālī jbädetlerin yanında hem mali hem de bedenî bir ibadet olan "Hac" da, nebiler silsilesinin ilki Adem -aleyhisselâm-'dan ahir za-man nebisine kadar, yanık gönül terennümleri ve çeşitli ulvī hātıralarla dolu, îmän cevherini gönüllerde kemåle erdiren ve mahşerin bir benze-rini daha bu alemde yaşatarak: . موتو قبل أن تموتوا Olmeden evvel ölü nüz!" hadis-i şerifinin sırrına ermeye vesile olan ulvi bir ibadettir.
Hac ibadetinin dünyevi ve uhrevi pek çok hikmetleri vardır:
Gerçek hac, Allah'ın sonsuz rahmetinin tecellisiyle afv ü mağfirete mazhar olan müslümanların derin bir îmân, verd ve aşk heyecanı içinde kaynaştığı, muhteşem ve mübarek bir ibadettir.
Hac, varlık ve nefs elbisesinden sıyrılıp, rûhun derinliğine nüfüz ederek nefsâni kasırgalardan kurtulmağa çalışmaktır.
Hac, insan rühunun āhengini, iklimini ve rengini bulduğu, asli hüvi-yet tezahürleriyle dolu bir ibadettir. yetini kazandığı, manevi feyz yağmurlarıyla temizlenip aındığı rühāni
Mü'minlerin kıblesi Kābe, Cenab-ı Hakk'ın Kur'ân-ı Kerim'de:
"Secde et ve yaklaş!" (el Alak 96/19) buyruğu ile ikâmesini emretti-ği namaz ibadetinin istikāmet hedefidir. Aynı zamanda bütün müslü
Kalb Tedavisi ve Kalbi Selim'e Ulaşmak 47
YanıtlaSilmanların müştereken teveccüh ettiği nokta; yäni İslam dünyasının nab-zının attığı yerdir. İlahi nazarların insandaki tecelligähı kalb; käinättaki ise Kabe'dir. Yani käinât içinde Kabe, bir mānāda insan vücüdundaki kalb mesäbesindedir. Bu sebeple Hac, Käbe'nin ihtişamını müdrik ola-rak rikkat-i kalbiyye ile îfå edilmesi gereken, hassas bir ibädettir. Orada Allah'a verdiği ahde vefå gösteren Halilullah'ın makamı vardır.
Hac, programı itibariyle, insanı kalbi hassasiyetlere yönlendirir. Çünkü bu nāzik ibadet, Allah'ın mahlükâtını incitmemek gibi şefkat, merhamet ve muhabbet tezahürleriyle doludur.
Hac, bembeyaz ihramlar İçerisinde meleklerin letäfetinden hisse al-ma gayretidir. İhramda bir ot bile koparılmamalı, bir kıl dahi düşürülme-meli, bir mahlükât avlanmamalıdır. Orada refes yok, fısk yok, cidal yok... Yalnız Yaratan'ından dolayı yaratılanlara şefkat, merhamet ve ne-zāket var.
Unutmamak lazımdır ki ölüm, Allah'ın bütün fänileri kazasına tabi kıldığı mutlak ve müşterek bir kaderdir. Zamanı, dakikası ve nefes sayı-sına kadar täyīn olunmuş ve hükme bağlanmıştır. Ecelin takdim ve tehi-rinin beşerî kudretle mümkün olmadığı apaçık bir hakikattir ve ecelden kaçanların kurtulduklarına dair bir haber de işitilmemiştir. İmkânı olan-lar, bunları iyice tefekkür edip, "hac" ibadetine karşı gevşeklik ve läkay-dilikten şiddetle kaçınmalıdır. Aksi halde Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in şu dehşetli ihtarıyla karşılaşılır:
"Bir kimse, yiyecek, içecek ve binecek masraflarına malik olup da Beytullah'a gitmek mümkün iken haccetmezse, artık onun Yahū-di veya Hristiyan olarak ölmesine hiçbir mâni yoktur!" (Tirmizi; Hacc, 3)
Bu îkāz-ı peygamberî, haccetmenin bütün şartlarına häiz olup da gafletleri sebebiyle ihmål edenlere acı bir kayıp ve azâb-ı ilāhīyi ihtar et-mektedir.
5- Geceleri İhyâ Etmek
İnsanın kendi iç dünyasına yönelerek gündüzlerin maddi ve manevi sikletlerini üzerinden atabilmesi, gecenin sükünetine bürünmekle müm
48. Kalb Alemi
YanıtlaSilkündür Zira gündüzler, gecenin rühi ve sıhhi istirahatini vermekten uzaktır. Gecelerin nimetini bilmeyenler için gündüzün hayrını düşünmek de mümkün değildir.
Gecenin ilahi ve manevi manzaralarına girebilmek için, onu gayeli kullanmak mecbûriyeti vardır.
Kalb ehli için gecenin sükünetinden daha feyizli bir zaman olamaz Geceleri belli miktarda uyanık geçirerek onun feyz ve berekâtından is tifade etmek gereklidir. Bu hususta âyet-i kerimelerde şöyle buyurulur:
تتجافى جنوبهم عن المضاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا
رزقناهم ينفقون (١٦)
"O muttaki kimseler, geceleri namaz kılmak ve istiğfar etmek için) yanlarını (tath) yataklarından kaldırırlar... Rablerine, azabından korkarak ve rahmetini umarak dua ederler (murådlarını isterler, yalvarırlar). Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infåk ederler (verirler)." (es-Secde 32/16)
"Gecenin bir kısmında O'na secde et! Gecenin uzun bir bölü münde de O'nu tesbih et!" (el-Insån 76/25-26)
Cenab-ı Hakk'ın geceye verdiği kıymet ve onun içine yerleştirdiği sırlar, sayısızdır. Bu hususta Rabbimizin: «Geceye ve gecenin içinde olan şeylere andolsun ki... (ed-Duha 93/2); "Sükūna erdiği zaman geceye andolsun ki... (ed Duha 93/2) ve «Kararmaya yüz tuttuğun-da geceye; ağarmaya başladığında sabaha andolsun!» (et-Tekvir 81/17-18) şeklinde kasem buyurmasındaki sır, idrākimize ve gönlümüze nice hakikatleri seyrettirmek için açılan ilähi bir penceredir.
Olgunluğa erişmiş mü'minler için geceler, derünundaki sükûnet ve feyz dolayısıyla müstesnä bir ganimettir. Bu ganimetin kıymetini layıkıy la bilenler bilhassa gece yarısından sonra bütün mahlükâtın istirahate çekilerek älemi derin bir sükünetin kapladığı hengāmda, dua, ibadet ve Hakk'a yanık ilticåların kabülü için Rablerine teveccüh etmenin feyizli zeminini bulurlar. Gece ve seherleri uyanık geçirmek husüsunda Cenab-
Kalb Tedavisi ve Kalbi Selime Ulaşmak 49
YanıtlaSilHak, kendisinden sakındıkları için ilāhī nimetlere mazhar olacaklarını bevän ile medhettiği o bahtiyar kulları hakkında şöyle buyurur:
"Onlar geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğ får ederlerdi." (ez-Zariyat 51/1718)
Diğer bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
"Ey peygamber-i ekber!) O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor ve secde edenler arasında dolaşmanı da..." (eş-Şuară
26/218-219)
Bu âyet-i kerime hakkında Kādi Beyzāvī diyor ki:
"Ümmet için beş vakit namaz farz olup da gece namazı sünnet hali-ne gelince, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ashabın ahvālini müşahede sadedinde gece vakti hücre-i seadetlerinden dışarı çıkıp asha-bın evleri arasında dolaşmış ve o evleri, Kur'an tiläveti, zikir ve tesbih sesiyle arı kovanları gibi uğuldar bir halde bulmuştu."
Gece namazı ve tesbihleri, -ādetā- yär ile buluşup sohbet etme må hiyetini taşır. Herkes uyurken uyanık olmak, Mevlâ-yı Müteal'in rahmet iklimine girerek, mağfiret, muhabbet ve marifet meclisine dâhil olan müstesnā kullarından olmak demektir.
Eğer bir mü'min, geceyi gâyeli kullanabilir ve zikrin rühāniyetinden nasib alabilirse gecesi gündüzünden månen daha aydınlık ve hayırlı olur. Läkin, gâyesiz ve uykuya mahkûm olarak geçirilen bir gece ise taşa, de-nize ve çöle yağan yağmur gibi semeresiz ve telafisi zor bir kayıptır.
Seherde başlayan tevhidin rühāniyeti günlerimizi ve gönüllerimizi ihāta ederse son nefesimiz yani dünyadaki her şeye büyük vedä demek olan ölüm de, kelime-i tevhidin rühāniyeti ile inşaallah bir "şeb-i arūs a dönüşür.
Bütün bir geceyi uykuyla geçirmeyip arada bir kalkmanın insan vü cūdu ve sıhhati için ehemmiyeti de tıbbi bir gerçektir. Hakikaten uzun bir uykudan uyananlar baş ağrısından muzdarip olurlar. Bu, uyurken ne fes alıp vermenin yavaşlaması ve beynin käfi miktarda oksijenle besle-nememesinin bir neticesidir. Uykuyu bölenler, fiili hareketlerle nefes
48. Kal Alem
YanıtlaSilkündür Zira gündüzler, gecenin rühi ve sıhhi istirahatini vermekten uzakhr Gecelerin nimetini bilmevenler için gündüzün hayrını düşünmek
Gecenin ilahi ve manevi manzaralarına girebilmek için, onu gayeli de mümkün değiklir kullanmak mecbûriyeti vardır
Kalb ehli için gecenin sükünetinden daha fevizli bir zaman olamaz Geceleri belli miktarda uyanık geçirerek onun feyz ve berekatından is blåde etmek gereklidir. Bu hususta åyet-i kerimelerde şöyle buyurulur:
تتجافى جنوبهم عن المضاجع يدعون ربهم خوفا وطمعا وما
رزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ (١٦)
10 muttaki kimseler, geceleri namaz kılmak ve istiğfar etmek için) yanlarını (tath) yataklarından kaldırırlar... Rablerine, azabından korkarak ve rahmetini umarak dua ederler (muradlarını isterler, yalvarırlar). Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infåk ederler (verirler)." (es Secde 32/16)
"Gecenin bir kısmında O'na secde et! Gecenin uzun bir bölü-münde de O'nu tesbih et!" (el-Insån 76/25-26)
Cenab-ı Hakk'ın geceye verdiği kıymet ve onun içine yerleştirdiği sırlar, sayısızdır. Bu hususta Rabbimizin: «Geceye ve gecenin içinde olan şeylere andolsun ki...» (ed-Duha 93/2); "Sükûna erdiği zaman geceye andolsun ki.... (ed Duha 93/2) ve «Kararmaya yüz tuttuğun da geceye; ağarmaya başladığında sabaha andolsun!» (et-Tekvir 81/17-18) şeklinde kasem buyurmasındaki sır, idrākimize ve gönlümüze nice hakikatleri seyrettirmek için açılan ilâhî bir penceredir.
Olgunluğa erişmiş mü'minler için geceler, derünundaki sükünet ve feyz dolayısıyla müstesna bir ganimettir. Bu qanimetin kıymetini layıkıy la bilenler bilhassa gece yarısından sonra bütün mahlükâtın istirahate çekilerek âlemi derin bir sükünetin kapladığı hengamda, duā, ibadet ve Hakka yanık ilticāların kabülü için Rablerine teveccüh etmenin fevizli zeminini bulurlar Gece ve seherleri uyanık geçirmek hususunda Cenab-
Kalb Tedavisi ve Kalb Selim e Ulaşmak 49
YanıtlaSilHak, kendisinden sakındıkları için ilāhī nimetlere mazhar olacaklarını beyan ile medhettiği o bahtiyar kulları hakkında şöyle buyurur:
"Onlar geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğ får ederlerdi." (ez-Zariyat 51/17-18)
Diğer bir âyet-i kerîmede Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
"Ey peygamber-i ekber!) O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor ve secde edenler arasında dolaşmanı da..." (eş-Şuara
26/218-219)
Bu âyet-i kerime hakkında Kādi Beyzāvī diyor ki:
"Ümmet için beş vakit namaz farz olup da gece namazı sünnet hâli-ne gelince, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ashabın ahvälini müşähede sadedinde gece vakti hücre-i seadetlerinden dışarı çıkıp ashā-bın evleri arasında dolaşmış ve o evleri, Kur'an tilāveti, zikir ve tesbih sesiyle arı kovanları gibi uğuldar bir halde bulmuştu."
Gece namazı ve tesbihleri, âdeta- yâr ile buluşup sohbet etme må-hiyetini taşır. Herkes uyurken uyanık olmak, Mevlâ-yı Müteal'in rahmet iklimine girerek, mağfiret, muhabbet ve marifet meclisine dahil olan müstesnä kullarından olmak dernektir.
Eğer bir mü'min, geceyi gāyeli kullanabilir ve zikrin rühāniyetinden nasib alabilirse gecesi gündüzünden månen daha aydınlık ve hayırlı olur. Läkin, gâyesiz ve uykuya mahkûm olarak geçirilen bir gece ise taşa, de-nize ve çöle yağan yağmur gibi semeresiz ve telafisi zor bir kayıptır.
Seherde başlayan tevhidin rühâniyeti günlerimizi ve gönüllerimizi ihata ederse son nefesimiz yani dünyadaki her şeye büyük vedå demek olan ölüm de, kelime-i tevhidin rühāniyeti ile inşaallah bir "şeb-i arûs"a dönüşür.
Bütün bir geceyi uykuyla geçirmeyip arada bir kalkmanın insan vü cūdu ve sıhhati için ehemmiyeti de tıbbi bir gerçektir. Hakikaten uzun bir uykudan uyananlar baş ağrısından muzdarip olurlar. Bu, uyurken ne fes alıp vermenin yavaşlaması ve beynin kāfi miktarda oksijenle besle nememesinin bir neticesidir. Uykuyu bölenler, fiili hareketlerle nefes
50 Kalb Alemi
YanıtlaSilalıp vermeyi normalleştirdiklerinden, az bir uykuya rağmen yatakların dan daha zinde kalkarlar. Diğer taraftan bilhassa ihtiyarlarda ölümler daha ziyade sabaha karşı vəki olur. Bundan dolayı doktorlar, "seher vakti ne "ölüm saati" adını verirler. Bunun sebebi uykunun en derin ol duğu saatte kalbin çalışmasının yavaşlamasıdır. Bu saatte uyananlar -üs telik bir de soğuk suyla abdest alırlarsa- bütün vücüd fonksiyonlarını normalleştirmiş olurlar. Dinin emirleri bu gibi dünyevi faideler için ol mayıp Allah'a kulluğu gerçekleştirmek maksadıyla vaz olunmuşlarsa da onların her birinde böyle dünyevi fåideler de mevcüddur. Namaz, oruç vs. ibadetler içinde böyle sayısız dünyevi hikmetler ve menfaatler vardır. Fakat tabiatiyle bunlar o ibadetlerin varlık sebebi değil, birer yan tesiri
mesåbesindedirler.
6- Salih ve Sadıklarla Beräber Olmak
Kalbin masivådan muhafaza edilmesi ve däirnå hayır telkinlerine muhatab kılırıması için, rühäniyetlerinden feyz alınabilecek gönül ehli sälih ve sadıklarla ünsiyet zarüridir. Çünkü her uzuvda bir irāde bulun-masına rağmen yalnız kalbde irāde yoktur ve kalb, çevresinden gelen telkinlerin kendisine îrås ettiği istikamete täbi olmak termäyülündedir.
Kalb, içinde bulunduğu vasatın rengine, şekline ve åhengine bürü nür. Ancak, bu hal kalbde belli tesirlerin kök salıp yerleşmesindeki baş-langıç hälidir. Sonradan väki olan müsbet veya menfi tesirler evvelkilere benzerlik veya zıdlık sebebiyle müsbet de olabilirler, menfi de. Lakin kalb, başlangıçta iyi tesirlere täbi kılınıp belli bir kıvama getirilmedikçe büyük bir tehlikeye måruzdur. Zira bütün tesirler karşısında kalbde mev-cûd olan muhabbet, onun tesir altında kalıcı, nefret ise bu tesirleri red-dedici bir rol oynar. İşte bu sebepledir ki insanın mänen yükselip alçal-masında, muhabbet ve husümetin yerinde kullanılması pek mühim bir müessirdir. Gerçekten muhabbeti layıkına, husûmeti de müstehakkına tevcih edebilmek sahibini åbåd ederken, aksine muhabbeti nā-lâyıkına, husümeti ise gayrı müstehakkına tevcih, bunu yapanı bu tevcihlerdeki şiddet nisbetinde bedbaht kılar.
Bu hakikat göz önünde tutulduğunda, manevi terakki için Allah'ın sälih kullarıyla beraber olup onların tesir dairesi içinde yaşamanın lüzüm
Kalb Tedavisi ve Kalb Selim'e Ulaşmak 51
YanıtlaSilve ehemmiyeti net bir şekilde ortaya çıkar. Ancak, bu takdirde de istifa-de, muhätaba duyulan muhabbet nisbetinde gerçekleşir. Yoksa kuru ku-ruya bir beraberlik az çok bir faide sağlasa da matlüb olan neticeyi hā-sıl etmez. Hatem-i Esam şöyle buyurur:
"Abidlerin ve âlimlerin sohbetinde bulunuyorum diye aldanma. Çünkü Hazreti Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- den daha faziletli ve daha üstün kimse yoktur. Hål böyle iken Sälebe'nin duygusuz bir şe-kilde O'nun sohbetinde bulunması ona hiçbir fayda sağlamadı. Bir za-manlar sahābilerden biri olmasına rağmen bu hissizliği onu heläke sü-rükledi".
Büyük veli Hätem-i Esam'ın bu tavsiyesi ne kadar uyarıcıdır. Bun-dan ibret almalı ve sohbetlere ibådet vecdi içinde büyük bir huşü ile de-vam etmelidir.
Bütün käinätta bir aynileşme temayülü mevcüddur. Bu, varlığın aslı-nın tek olmasından doğan bir keyfiyettir. Üstelik bu umümi aynileşme temâyülü hem fiziki keyfiyetler, hem de rühî haller için väriddir. Meselä; bir odanın her hangi bir köşesinde keskin bir koku şişesi devrilse, bun-dan eträfa yayılan rayihā, odayı dolduran havanın bütün zerrelerinde eşit hale gelinceye kadar o râyihayı fazlaca emmiş olan hava zerrelerin-den diğer zerrelere doğru bir sirâyet (geçiş) cereyan eder. Sıcak, soğuk gibi bütün zit tecelliler için de aynen värid olan bu keyfiyet bir fizik kā-nunudur. Ancak bu kānunun beşeri hayattaki tezahür şeklinde aynileş-meyi sağlayacak bir vasıtaya ihtiyaç vardır ki o da muhabbettir. Nefret ise, vāki tesirleri reddedici bir rol oynar.
Halk lisänında bu nükteyi ifade maksadıyla "Kalbden kalbe yol var-dır." şeklinde bir söz meşhûr olmuştur.
Ekseriyetle güçlüler, zayıflara ilham kaynağı olagelmiştir. Esasen in-san tabiatında mevcûd temâyüllerden biri de taklīd hissidir. Bir çocuk başlangıçta bütün fiil ve hareketlerini bu his ile tanzim eder. Lakin bu te-mâyül, hayat boyu az veya çok däima mevcûd olur. Bu bakımdan salih ve sadıkların ibadetlerindeki huşů, ahlāklarındaki yüksek seviye, şefkat, merhamet, rühî incelik ve derinlikleri etrafındakilerde bu hali taklīd ve tākib hissi uyandırır Nitekim māzīsi cahiliye insanı olan sahābī de, eşsiz
52 Kalb Alemi
YanıtlaSilbir nümüne şahsiyet olan Allah Rasûlü'ne karşı duydukları bu his ile zir-veleşmişlerdir.
Aynca "sahabi" ve "sohbet" kelimelerinin aynı kökten geliyor ol ması da calib-i dikkattir. Ashab-ı Kiram, Allah Rasûlü'ne duyduklan muhabbet, hürmet ve edeb hissiyatı içinde manevi sohbet ve terbiye-råd edilen istifadenin en müşahhas ve mükemmel bir nümüne si oldular. Ancak nail olduklan bu istifadenin adeta şartını ifade eder mahiyette de Rasûlullah in sohbetinde büründükleri huzur ve edeb hå den muråd lini:
"-Sanki başımızın üzerinde bir kuş var. Kıpırdasak uçacak zanneder-dik." şeklinde ifade ederlerdi.
Ashab-ı Kiramın, mazileri itibariyle çorak topraklara benzeyen gö nül älemleri, Allah Rasülü'nün sohbet meclisindeki manevi iklimin rah-met ve bereket sağanaklarıyla yoğruldu. Bu sayede zamanında üstüne toprak basılmış eşsiz fazilet ve mână tohumları neşv ü nemā buldu. Sa-dırdan sadıra in'ikås eden muhabbet ve rühāniyet alışverişiyle yıldız şah-siyetler inkişaf etti. Cahiliyye devrinin merhametsiz, vicdansız, kız ço-cuklarını diri diri gömecek kadar katı, hak ve hukük tanımaz insanı eri-di, kayboldu. Aynı silüet içinde fakat bu defa gözü gönlü yaş dolu, di-ğergam, ince, rakik, hassas bir insan hüviyeti teşekkül etti.
O insanlar Allah Rasülü'nün şahsiyetini ve yüce ahlakını gittikleri her yere taşıdılar. Kıyamete kadar menkıbeleri devam edecek faziletler sergilediler. Onlar hakkında âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz de şöyle buyurur:
"(İslam dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlar dan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cen-netler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur." (et-Tevbe 9/100)
İbadet vecdi içinde geçen bütün sohbetler, Allâh Rasûlü nün sohbet-lerinden bir akistir. Zīrā mānevi istifadenin merkezi O'dur. Rühi heye canlarla dolu sohbetler de hep o merkezden tesel 1 naklolan parıltı lardır, Sadık ve sälihlerin böyle meclislerini ganim
bilmelidir. Zira bu
Kalb Tedavisi ve Kalbi Selim'e Ulaşmak 53
YanıtlaSilmeclisler öyle bir cennettir ki; içinde ilahi aşk ile çağlayan gözler ve gö nüller vardır.
Kalbi hayatın muhafazası için gafil ve fåsıklarla ünsiyetten şiddetle sakınmalıdır. Zira teaffün etmiş (kokuşmuş) mezbele ve leşler üzerinden geçip gelen bir rüzgar, onların mülevves kokularını alarak etrafa yayar, nefesleri tıkar ve rühları daraltır.
Şeyh Ubeydullah Ahrar -kuddise sirruh, bu hususta yârânına şöyle nasihat eder:
"-Ağyar ve bigånelerle sohbet etmek, kalbe fütür, rüha dağınıklık ve gönle perişanlık verir. Nitekim Bayezid-i Bistāmî, bir gün içinde böyle bir perişanlık duydu. Bir türlü kendisini toplayamadı; meclisinde-kilere:
"Hele bir bakın meclisimde yabancı biri var mı?" dedi.
Araştırdılar kimseyi bulamadılar. Fakat Bayezid-i Bistāmi ısrar etti:
"-Hele iyi araştırın. Asaların olduğu yere de bakın. Eğer öyle olma-saydı, içimde bu perişanlık olmazdı." dedi. Tekrar araştırdılar ve bir gäfi-lin asasını buldular. O asayı dışarı attılar; Bayezid-i Bistāmi'nin gönül huzūru da yerine geldi.
Yine bir gün Hace Ubeydullah Ahrar Hazretleri, huzūruna gelen yakınlarından birine:
"-Senden yabancılık kokusu geliyor." dedi ve ilave etti:
"-Galiba sen, yabancı birinin elbisesini giymişsin."
O kimse hayretle:
"Evet öyle." dedi ve o elbiseyi değiştirip tekrar geldi.
Bunun zıddı bir misal de Yusuf aleyhisselâm- ile babası Yaküb -aleyhisselâm- arasında vāki olmuştur. Hazret-i Yaküb, oğlu Yūsuf' ta kendi husüsiyetlerini görünce, ona diğer çocuklarından daha fazla mey-letti. Bu muhabbette öyle aynileşme oldu ki, daha sonra Yūsuf'un göm leği Mısır dan kendisine getirilirken o Ken an ilinde olduğu halde gömle-
54 Kalb Alemi
YanıtlaSilğin kokusunu almaya başladı. Halbuki ondan başka hiç kimse o koku daki sın hissetmemekteydi.
Manevi hällerin eşyaya bile sirayet etmesi karşısında, eşyadan daha hassas olduğunda şüphe bulunmayan insan kalbini, ne denli titizlikle muhafaza etmek gerektiği ortadadır.
Yine büyükler bu hususta derler ki:
"Halkın amel ve ahlakından cansız varlıklar bile in'ikās alır. Bu iti-barla türlü çirkinliklerin irtikəb edildiği bir yerdeki ibadetle, amel-i sålih ve hayırlara mekân olmuş bir yerdeki ibadet, kıymetçe birbirinden çok farklıdır. Bunun içindir ki, Käbe hareminde kılınan bir namaz, säir yer-lerde kılınanlardan misillerce üstündür."
Bu halin zıddı olarak Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sel-lem- Efendimiz, Arafat'la Müzdelife arasındaki Vadi-i Muhassır mevkiin-den hızlı olarak geçmişlerdir. Bu tavır karşısında ashâb meråkla:
"-Ya Rasülallah! Ne hål oldu ki burada süratlendiniz?" diye sorunca Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"-Cenab-ı Hak, bu mekânda zālim Ebrehe ordusunu kahretti." bu-yurmuşlardır.
Yine binbir meşakkat dolu Tebük Seferi'nden dönüşte ashâb-ı ki räm, gölgelenmek ve su temin edebilmek için Semûd Kavmi'nin taşlan ve sellem-Efendimiz: oyarak yapmış olduğu köşklere girdiler. Bunun üzerine -sallallahu aleyhi
"Bu mekânda Cenab-ı Hak Semüd Kaumi'ni helâk etti. O kahır-dan bir hisse gelmemesi için buralardan su almayınız." buyurdu.
Ashab:
--Ya Rasülallah! Kırbalarımıza su doldurduk ve bu sudan hamur yaptık" deyince Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-
"-Suları boşaltın ve hamurları dökün!" emrini vermiştir.
Kalb Tedavisi ve Kalb- Selim'e Ulaşmak 55
YanıtlaSilBu ve benzeri hadiseler, hålet-i rühiyenin, cemādāta (cansız varlıkla-ra) dahi sirayet ve in ikäsını gösteren tipik birer misaldir.
Gönül erleri olan sålih ve årifler de, kalblerindeki muhabbet, aşk ve vecdlerini sohbetlerine taşırlar. Kalplerindeki esrarın nûru cemaate ak-seder. Meydana gelen in ikäs ve insibağ (boyanma) neticesinde gönüller käbiliyyet ve istidåda göre, feyz ve hakikat nüru ile dolar. Tıpkı, gül, ka-ranfil ve nadide çiçeklerle bezenmiş bir bahçe üzerinden esen sabah melteminin, gittiği yerlere, gönüllere bahar ferahlığı veren latif räyihalar götürmesi gibi. Kalbi meziyetlerin inkişafı ve irtifā kazanması için sälih ve sadıkların güzel hållerinden feyz (mânevi enerji) almaya gayret etme-lidir.
Bu hususta Cenâb-ı Hak äyet-i kerimede şöyle buyurur:
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَكُونُوا مع الصادقين (١١٩)
"Ey iman edenler! Allah'tan ittiků edin ve sadıklarla beraber olun!" (et-Tevbe 9/119).
Hållerdeki siräyet, yukarıda temas edilmiş olduğu üzere muhabbet ve ünsiyet nisbetinde gerçekleşir. Kamil bir mü'min olabilmek için, sadık ve sålihlerle ünsiyet hälinde bulunmak, yäni onları sevmek ve onlara ya-kın bulunmaya çalışmak, bu temayülün kuvvetlenip arzu edilen neticeyi hasıl etmesi için şarttır.
Nitekim Bayezid-i Bistāmi'ye müracaat eden bir derviş:
-Beni Allah'a yaklaştıracak bir amel tavsiye et." deyince Bayezid kuddise sirruh, ona şu nasihatte bulunmuştur:
"-Allah'ın veli kullarını sev! Sev ki onlar da seni sevsinler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allah, o åriflerin kalblerine her gün 360 defä nazar eder. Onlardan birinin kalbinde senin adını görürse, seni ba-ğışlar!..."
İşte bu sebeple tasavvufi terbiyede sälikin mensüb olduğu yere ve sadıklara ait muhabbetini tāze ve zinde tutabilmesi maksadıyla "rabıta", daimi bir temrin halinde käideleştirilmiştir
56 Kalb Alemi
YanıtlaSilDüşünmelidir ki, qünah ve masiyet yolundaki bir insan, bu kalbi bağlılığın güzel tesirleriyle, belki telafisi mümkün olmayan pek çok må nevi kayıptan kurtulabilir, Yine bunun yanında kalbi rabıtanın bereketju le hayır yolunda nice manevi kazançlara nail olabilir.
Rabita, muhabbetin şiddetiyle, kalbi duyuş ve hissediste yüksek bir manevi hat vücüda getirir. Bu hattın iki ucundaki şahsiyetlerde "ayniles. me" istikametinde bir rühi alışveriş başlar. Bu alışverişte feyz alma duni mundaki mü'minler terakki ederken, kendilerinden istifade edilen sålih ve sadıklar belli ölçüde zarar da görür. Bu hal, feyz kaynağı olan sålihle rin, huzūrlarına månen binbir kir ve pas ile gelenleri arındırmaları de mek olup bu halleriyle onlar -ådetā- kirli bir işçi tulumunu yıkayan kim-selere benzer. İrşad selähiyetine sahib olan salih zatlar, terbiyesiyle mü kellef oldukları insanlardan gelen kiri-pası, engin bir deniz mesābesinde bulunan gönül âlemlerinde, eritip yok ederler. Buna mukabil irşāda sela hiyeti bulunan her sälih ve sadık zâtın hayatında da uzun veya kısa bir uzlet devresi vardır. Bu, sadece Rabbe yakınlık arzusundan değil, aynı zamanda hayatın çirkinliklerinden belli bir müddet äzâde kalmak ihtiya cındandır. Ancak, böyle zätlar tabir caizse- toplulukta bir tasfiye cihazı gibi rol oynarlar. Tıpkı teaffün etmiş (çürüyüp kokuşmuş) bir takım mad-ağaçlar gibi. deleri rengarenk çiçeklere, lezzetli meyvalara inkılâb ettiren bitkiler ve
Unsiyetle takviye edilen muhabbet, sonunda o hale gelir ki, seven. sevdiğinin varlığında adeta yok olur. Hazret-i Mevlâna -kuddise sirruh-ancak aşk neticesinde gerçekleşen bu hali şu sözleriyle ifade eder:
"Denize kavuşan bir nehirde nehirlik biter, girdiği denizin bir parça sı olur. Yediğimiz bir ekmek bünyemiz içinde erir ve vücüdumuzun bir parçası haline gelir. Seven bir kimsenin varlığı da, duyduğu muhabbetin şiddeti kadar sevdiğinde kaybolur."
Hazret-i Mevlâna devamla, bu aynilesme ve ifna halindeki hâlet-i rühiyeyi de şöyle beyan eder:
"Aşk geldi, kan gibi damarlarıma, derime doldu. Beni benden aldı. Benden bana kalan ancak bir isim. Ötesi hep O...... varlığımı sevgiliyle doldurdu. Vücüdumun bütün cüzlerini dost kapladı
Kalb Tedouist ve Kalbi Selim'e Ulaşmak 57
YanıtlaSilTasavvufta, "fenäfilläh" ve "bekābillah" denilen keyfiyet budur An cak. muhabbetullah istikametinde bu derecede ilerleyebilmek için, kal bin ona tahammül edecek bir liyākat ve kifayet kazanması lazımdır. Bu ise, muhabbetli beşeri temrinlerle elde edilebilir.
Kalb için bir hazırlık teşkil etmesi sebebiyledir ki tasawufta beşeri aş ka müsāmaha nazarıyla bakılır ve o, "aşk-ı mecăzi adıyla yad olunur. An cak aşkın mână ve seviyesini täyinde yine Hazret-i Mevlâna'nın şu sözleri nin muhtevası içinde bulunmak gerekir. Hazret-i Mevlānā şöyle buyurur:
"İnsaf et, aşk iyi bir şeydir. Ona halel veren ise senin kötü huyun-dur. Sen şehvete aşk adını koymuşsun. Fakat bilsen şehvetle aşk arasın-da ne uzun bir yol var!.."
Beşeri aşkın zirvelerinde, seven, muhabbetindeki şiddet nisbetinde sevdiğiyle bir aynileşmeye muvaffak olur. Tasavvulta müridin, mürşidine muhabbette bu noktaya ulaşıp, şeyhinin varlığında adeta yok olduğu makama "fenā fi'ş-şeyh" täbir olunur.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizle her yeni buluşma ve sohbetinde ayrı bir vecd ve is-tiğrāk hali yaşardı. Huzurlarındayken bile O'na olan muhabbet ve has-reti teskin olacağı yerde daha da ziyadeleşirdi. Nitekim birgün, bütün servetini Allah Rasûlü'nün huzūruna getirip cân u gönülden infäk etti-ğinde, muhabbet ve iltifat dolu sözlerle medh-i peygamberiye nail oldu. Halbuki Hazret-i Sıddik, Allah Rasûlünün aşkuyla "ben liğinden geçip artık Rasûlullah'ın varlığında vücüd bulduğu için, iltifaten dahi bir "mu hatab" kabul edilmenin zımnında mevcüd olan ağyärdan biri olarak gö rüldüğü hissi, ona hayli ağır geldi. Bu his ile rühunun derinliklerinde fir-kat ateşlerine benzeyen yakıcı bir ızdırap duydu. "Gayr"dan telâkki edil-me endişesi içersinde:
--Ya Rasûlallah! Malım, canım ve her şeyim. Siz'den ayrı bir şey
midir ki? buyurmuştur.
Hazret-i Mevlana'nın dilinde:
"Altın ne oluyor, can ne oluyor... İnci mercan da nedir bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra?!" mänālarıyla ifåde bulan hakikat sanki onun bu halini resmediyordu.
58 Kalb Alemi
YanıtlaSilYine birgün gönüller sultanı Fahr-i Käinät Efendimizin rahatsız landığını duyan Hazret-i Sıddik, üzüntüden kendisi de yatağa düş müştü.
Bu aynileşme sebebiyledir ki Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sel lem-de
"Ebû Bekir bendendir, ben de ondanım. Ebû Bekir dünyada ve ahirette kardeşimdir. (Deylemi) buyurarak mänä älemindeki beraberli ği ve kalbden kalbe väki olan hal akışını te'yid buyurmuştur.
Imam Buhari, bu hususta şöyle der:
"Ebü Bekir Sıddik Hazretleri, Rasûlullah'ın rühâniyet cihetiyle he-låda bile gözünün önünde kalmasından şikâyet etti. Yani Sıddik-ı Ek-ber, yıkanma ve temizlenme yerlerinde bile Allah Rasûlü'nün müba rek süretleriyle månevi tecessümünden ayrılamadığını kendilerine arz etti.
Hazret-i Ebû Bekr'in bu hali karşısında Hazret-i Peygamber -sallal-lahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ölüm döşeğinde iken:
"Bütün kapılar kapansın; yalnız Ebû Bekr'inki kalsın!" iltifatıyla, karşılıklı kalbi akımı ne güzel ifade buyurmuşlardır.
eder: Şeyh Sadi-i Şirazi de, hallerdeki sirayet husüsiyetini şöyle ifade
"Ashab-ı Kehf'in köpeği sådıklarla beraber olduğu için büyük bir şe ref kazandı. Nämı Kur'an-ı Kerim'e ve tarihe geçti. Lût Peygamberin karısı ise fåsıklarla beraber olduğu için küfre düçar oldu."
Yine Şeyh Sadi; salih ve sådıklarla ünsiyet neticesinde meydana ge-ye eder: len "aynileşme"yi "Gülistan" adlı eserinde temsili bir şekilde şöyle hika-
"Bir kişi hamama gider. Hamamda dostlarından biri kendisine te-rāyiha yayılır. Adam kile sorar: mizlenmesi için güzel kokulu bir kil verir. Kilden, rühu okşayan enfes bir
Kalb Tedavisi ve Kalbi Selim'e Ulaşmak 59
YanıtlaSilA mübarek! Senin güzel kokunla mest oldum. Haydi söyle, sen misk misin, anber misin?
Kil ona cevåben şöyle der:
Ben misk de amber de değilim. Bildiğiniz, alelāde bir toprağım. Läkin, bir gül fidanının altında bulunuyor ve gül goncalarından süzülen şebnemlerle her gün ıslanıyordum. İşte hissettiğiniz, gönüllere ferahlık veren bu râyiha, o güllere aiddir."
İşte bu misåldeki mānānın da işaret ettiği üzere, samimiyet, teslimi-yet ve tevāzü ile, gönüllerini Hak dostlarının önüne serenler, tälibi ol-duklan güzelliğin akislerine bir tecellīgāh håline gelirler. Tıpkı gökteki ayın zātına aid bir ziyası olmamasına rağmen, güneşe teveccüh eden yüzünün, aldığı nür huzmelerini aksettirmek süretiyle güneşin bir husū-siyetinden hisse alması gibi böyleleri de beşeriyyetin zulümāt ile karar-mış gecelerine -adetä- parlak birer kandil olurlar.
7- Güzel Ahlâk Sahibi Olmak
Cenab-ı Hak insanı, incelik, zeråfet ve ulvi derinliklerle tezyin et-miştir. İnsanın asıl kıymeti de bu meziyetlerini gönül aleminde yeşertip geliştirdiği nisbettedir. İnsanın sadece süreten değil, sireten de insan olabilmesi, onun güzel huylarla bezenmesi ve kötü huyları köreltip tesir-siz hale getirmesiyle mümkündür.
Rühâniyet dolu kalbler güzel ahlak, amel-i sålih ve manevi hallerin tezahürüne åmil olur. Bu şekilde kul, en güzel sürette yaratılmış mahlük olmanın icabını gerçekleştirmiş olur.
Kalblerin rühâniyetle dolu olmasının zıddına onda nefsäniyetin ga-lebesi ise, küfür, şirk, kötü huy, şehvetperestlik ve vesvese gibi çirkin tezahürlere sebeb olur. Kalb, Rabb'ini unutarak yaratılış gâyesinin ter-sine körelir. Hattā bāzan diğer mahlükättan daha aşağı bir derekeye düşer.
Kalb, nefsåniyet ve rühāniyet ihtiläçları arasında ölene dek çalkala-nır durur. Ölüm, âhıret yolculuğunun zarûrî bir başlangıcıdır. Bu yolculu-