Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
YANITLASİL
yuksel24 Mart 2024 15:08 İsmail Hakkı Bursevi
kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
Ey nimeti her şeye samil, kendisinden başka ilah olmayan Yüce Allah.
HILL'in ve HARAM'ın Rabbi..
Bazı nüshada:
HARAM.
HAREM olarak gelmiştir. Yani: (R) ile (M) arasını (Arapça as. Ima göre) uzatan elif yoktur. Her iki şekildeki okunuş, sahih rivayet.
ler arasındadır. Gerek, HARAM; gerekse HAREM her ikisine göre murad: Kâbe-i Mükerreme'nin HAREM-İ ŞERİFİDİR. Yani: İçi..
- HILL.
Lafzından murad ise.. harem-i şeriften hariç olan yerlerdir. Bazılarının anlattığına göre:
- HILL.
Lafzından murad ise.. ihramda olmayanlardır.
- HARAM.
Lafzından murad ise.. ihramda olanlardır.
Devam edelim:
MEŞ'AR-İ HARAM'ın Rabbi.
Bu cümlede anlatılan:
MEŞ'AR-1 HARAM.
Müzdelife'de tanınıp bilinen küçük bir tepedir. Onun adına:
Cebel-1 Kuzeh.
Derler. Resulüllah S.A. efendimiz, Kurban bayramı günü, sabah erkenden o dağın üzerinde durup duâ etmiştir.
Bazıları da şöyle anlattı:
MEŞ'AR-1 HARAM lafzından murad, Müzdelife'dir. Bu, Arafat dağı ile, Mina arasında bir mahallin adıdır. O mevzide celâl sahibi Yüce Allah'a yakınlık olduğundan, orası arz-ı müsteviye olduğundan, hacılar Arafat dönüşünde o yere gece için geldiklerinden oranın adı-na:
MÜZDELİFE.
Denildi. Bir başka manaya göre de; şöyle anlatıldı:
Adem a.s. ile Havva yeryüzüne indikleri zaman, her biri baş-ka yere düştü. Bundan sonra, ikisi bu anlatılan yerde birbirlerine yak-laştıklarından oraya:
saydın!), ne de, yaptığım bir iş için (Bunu, ne diye yaptın?) dedi.. (156)
Resûlullah Aleyhisselâm, bir gün, beni bir hâcet için gönderdi Ben (Vallahi, gitmem!) dedim.
Halbuki, İçimden, Allah'ın Peygamberinin bana emr ettiği işe gitmek geliyordu.
Dışarı çıktım. Çocukların yanına uğradım. Onlar, çarşıda oyna-yorlardı.
Derken, Resûlullah Aleyhisselâm, arkamda kafamı tuttu. Kendi-sine baktım, gülüyordu. (Ey Enescik! Sana, emr ettiğim yere gittin mi?) diye sordu.
(Evet! Gidiyorum yå Resûlallah!) dedim. (157)
PEYGAMBERİMİZİN CİHANŞUMUL ŞEFKAT VE MERHAMETİ
Yüce Allah Peygamberimiz hakkında şöyle buyurur:
«Biz, Seni, âlemlere, ancak rahmet olmak için gönderdik!» (158)
And olsun, size öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğra-manız, Ona, çok ağır ve güç gelir.
O, üstünüze çok düşkündür,
Bütün Mü'minler için çok şefkatlı ve merhametlidir.» (159)
Onlar, Mü'min olmayacaklar diye, Adetå Kendine kıyacaksın!»
(160)
Peygamberimiz de:
Benim'e sizin misaliniz: Ateş yakan bir adamın misaline ben-zer ki, kelebek ve çekirgeler, ateşin içine düşmeğe can atıyorlar!
O adam ise, onları, ateşten men etmeğe çalışıyordur!
Ben, sizi tutuyor, ateşe düşmenize engel oluyorum.
Sizler ise, ellerimden kurtulmağa (Ateşe düşmeğe) çabalayorsu-
nuzdur! (161)
Hz. Áise Yå Resûlallah! Basına. Uhud savaşı gününden daha şiddetli bir gün geldi mi? diye sormuştu.
(150) Ahmed b. Hanbel hart Edebülmüfred 4 247, Tirmizi Müsned e. 3, 8. 197, Buhari Sahih c. 7, s. 82-83, Be-s. 79. Milslin Sahih e. 4, s. 1804, Ebû Davud Sünen Şemail a 58
11573 Müslim-Sahih c. 4, 1905, Eho Davud Sünen c. 4, s. 246
Onlardan, başıma gelenin en şiddetlisi, Akabe günü gelmiştir: Kendimi, İbn-i Abd-i Yalil b. Abd-i Külale arz etmiştim.
O, bana, arzum hususunda icâbet etmedi.
Ben de, üzgün olarak yüzümün doğrusuna doğru yollandım An-cak, Karnüsseålib'de Kendime gele bildim de, başımı kaldırdığım za man, ne göreyim! Bir Bulut ki, beni gölgelendirmiş!
Baktım içinde Cebrail!
Hemen, bana seslenerek (Muhakkak ki, yüce Allah, kavmının, Sana söylediklerini ve Sana verdikleri red cevabını işitti de, onlar hakkında, dilediğini, kendisine emr etmen için Sana Dağlar Melek'ini gönderdi!) dedi.
Arkasından, Dağlar Melek'i, bana seslendi ve selâm verdi.
Sonra (Ya Muhammed! Şüphesiz ki, Allah, kavmının Sana söy-lediklerini işitti.
Ben, Dağlar Melek'iyim!
Senin, dilediğini, emr etmen için, Rabb'ın, beni, Sana gönderdi. İmdi, ne dilersen, dile!
Eğer, üzerlerine, iki dağı kapamamı dilersen, kapayayım!) dedi.
Ben (Bilakis, dedim, Allah'ın, onların Bellerinden, sırf Allah'a ibådet edecek, Ona, hiç bir şeyi şerik koşmayacak kimseler çıkarma-sını dilerim!» (162)
Cebrail Aleyhisselâm «Şüphe yok ki, yüce Allah, Sana boyun eğ-melerini gök'e, yer'e ve dağlara emr etti!» dedi.
Kureyş müşrikleri, Peygamberimize «Sen, Safâ tepesini, bize al-tın yapması için, Rabb'ına yalvar.
Rabb'ın, bunu yaparsa, biz de, sana iman ederiz!» dediler.
Peygamberimiz «Bu dediğinizi, yaparmısınız?» diye sordu.
«Evet! Yaparız!» dediler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz, Allah'a yalvardı.
Cebrail Aleyhisselâm, geldi: «Yüce Rabb'ın, Sana selâm ediyor ve (İstersen, onlar için, Safa tepesini altın yaparım.
(162) Buhari Sahih c. 4, s. 83, Müslim Sahih c. 3, s. 1430-1421, Ebülferee Ib-nülcevzi Velâ c. 2, s. 420-421, İbn-i Seyyid Uyünüleser c. 1, s. 135, Ebül-fida Sire c. 2, s. 152-153, Zehebi Tarihhülislim c. 2, s. 186-187
) و صحی کنه) مدنى انسانلارجہ معلوم و مألوف أولان بك فوق علماء صفتای فعلی واردک حال بدوبنده اولا نارم کھول اولوب و او بدو بارك او كی شاردن خراري يوقد بناء عليه بالحائر کمه زمان رده کی بدو بارك اموالندن بحث انجمن استرین برآدم، خير الا او زما ناده و او جوالله کنید وب او نار له کور و شمایلید . زیرا او ناری اموالی از بردن اوناری کو مدن محاکمه این که ایستر دیگری
معلوماتي الله ايده من
در دیجی کنه) امی بر آدم، به فنك علما سیاله مناقشه به كبر يشرك بين العلما اتفاقاتی اولان مسماه الرى تصديق و اختلافالى اولا نارين ده تصحیح البدرسه، او آدمك بو خايفه اولاده حالی اوناه يك هوم بوكس تطال كنه و اونك علمتك وهي أولد يفنه دلالت التجزمي ؟
لانه بودرت نکتریی کوز او گنه کثیر. محمد عربی عليه الصلاة والسلام باقله، او ذان، هر كسبه مسلم امید لگیاه برای کلمه انبیا ایله قومار بنك احوالادرني كورمن و مشاهده ايمن كبي، فرانك لسانيا سویله مشدر. و اونارك احوالتي سولريني بيان ايدرك عالمه نشر واعلان التمور بالخاصة نقل ایندیگی او نارك قصه الري، بتون ذكيارك نظر دقت اريني جلب ايدن دعوای نبونی اثبات ایچوندر و نقل ایندیگی اسا سيرك بين الانبيا اتفاقلي اولان قسمنى تصديق، اختلافاى اولا تاريخي ده تصحيح اليدوب دعواسنه مقدمه با بدر صدانکه او ذات، وحى الهينك معكسى اولان معصوم روحیه زمان و مطاني طي ايدرك او زما نامرك آن در به دره لرینه کیر منه وان بوکان طاغلار بنهان شاهقه لرینه چیغه کور دیگی کی سویله شد. بناء عليه او ذاتك بو حالي، أونك بر معجزه ی عاصم اولوب نبوتم دلیل اولدیفی کی، اولكى النبي انك ده نبوت دلیه بهاری معنوی به دلیل حکمنده اولوب او ذالك نيوتن اثبات اليور.
( تشنجی مساله) بو مثله عصر سعادته وبالخاصة جزيرة العربه دائر در. بو مامه ده (درت نکته) در
( برنجی نکته) عالمجه معلو در که، از بر قومون عاد تا رند من الميتني كوچك به عادتى قالدير من و يا ذليل، مسكين بر طائفه نك جزوى، ضعیف خويالريني رفع ایتمان، بيون به حکم داره بیله
Üçüncü Nükte: Medeni insanlarca ma'lum ve melof olan pek çok ilimler, sıfatlar, fuller vardır ki. halt bedeviyette olanlarca meçhül olur. Ve o bedevilerin o gibi şeylerden haberleri yoktur. Binäenaleyh, bilhassa geçmiş zamanlardaki bedevilerin ahvälinden bahsetmek isteyen bir adam, hayålen o zamanlara ve o collere gidip onlarla görüşmelidir. Zira onların ahvälini ezberden, onları görmeden muhäkeme etmekle, istediği ma'lúmátı elde edemez.
Dördüncü Nükte: Ümmi bir adam, bir fennin ulemasıyla münakaşaya girişerek, beyne'l-ulema ittifakı olan mes'eleleri tasdik ve ihtiläflı olanlarını da tashih ederse, o adamın bu hårika olan håli, onun pek çok yüksekliğine ve onun ilminin vehbi olduğuna delalet etmez mi?
Bu dört nükteyi göz önüne getir. Muhammed-i Arabi Aleyhissalâtü Vesselâm'a bak ki, o zát, herkesçe müsellem ümmiliğiyle beraber, geçmiş Enbiyâ ile kavimlerinin ahvål. lerini görmüş ve müşåhede etmiş gibi, Kur'ân'ın lisänıyla söylemiştir. Ve onların ahvälini, sırlarını beyan ederek âleme neşir ve i'län etmiştir. Bilhassa naklettiği onların kıssaları, bütün zekilerin nazar-ı dikkatlerini celb eden da'vå-yı nübüvvetini isbat içindir.
Ve naklettiği esasların beyne'l-Enbiyä ittifaklı olan kısmını tasdik, ihtiläflı olanlarını da tashih edip da'våsına mukaddeme yapmıştır. Sanki
o zát, vahy-i llâhînin ma'kesi olan ma'sûm ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek o zamanların en derin derelerine girmiş ve en yüksek dağlarının şâhikalarına çıkmış, gördüğü gibi söylemıştır. Bináenaleyh o zâtın) bu hali, onun bir mu'cizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki Enbiya'nın da nübüvvet delilleri ma'nevi bir delil hükmünde olup, o zátın (a) nübüvvetini isbat eder.
Beşinci Mes'ele: Bu mes'ele asr-1 saadete ve bilhassa Ceziretü'l-Arab'a dâirdir. Bu mes'ele de dört nüktedir.
Birinci Nükte: Ålemce ma'lûmdur ki, az bir kavmin ådetlerinden ehemmiyetsiz, küçük bir adeti kaldırmak veya zelil, miskin bir taifenin cüz'i, zayıf huylarını ref etmek, büyük bir hükümdara bile
Murdar (1): Kirli, pis, mundar, şer'i hükümlere göre kesilmemiş hayvan.
Murtaza (a): Hz. Ali'nin läkabı (beğenilmiş, seçilmiş, seçkin).
Músi, Musa: Beş büyük peygamberden biri. Musevi'liğin kurucusu olup İsrail oğullarını Mısır'dan çıkarmış, esaretten kurtarmıştır. Kendisine Tevrat gönderilmiştir. Tur Dağı'nda Allah'ın lütfuna mazhar olmuş, onunla konuşmuş (Kelim-ullah) ve kavmine «evâmir-i aşere» (on emir) adı altında ahlâk esas ve kaidelerini bildirmiştir.
Mushaf (a): Kur'an-ı Kerim (sahife haline getirilmiş, kitap).
Mustafa (a): Istifa edılmiş, seçilmiş, seçkin (Hz. Muhammed).
Muştulamak, muştılamak: Müjdelemek.
Muştuluk: Müjde.
Mati (a): İtaat eden, boyun eğen, itaatkâr, bağlı, uysal.
3329. Güzel bir kız, güneş ışınlarından daha parlaktır.
3330, Güzel gelin, eski duvak altında da güzeldir. (Hubavata bulka i pod veto bulo e kubava.)
3331. Güzel kızın soyu olmaz. (Hubava moma rod nyama.)
3332. Güzellik yalnızca bakmak için değildir, peşinden de koşturur. (Hubostta ne e samo za gledane, ona saka i zalitane.)
3333. Güzellik yenmez, sade gözle bakılır. (Hubostta ne se yade, samo se s oçi gleda.)
3334. Haberin doğrusunu çocuktan, deliden, bir de sarhoştan al.
3335. Hak ve adalet yoluyla olmazsa, balta ile dene. (Ako ne moje s pravda, opitay sa s bradva. Slaveykov, s. 100.)
3336. Halep oradaysa, arşın burada.
3337. Halk eski un çuvalıdır, vurdukça tozar.
3338. Halk kiliseye, papaz meyhaneye. (Narodıt v çerkova, popit v mehanata.)
3339. Halkın sesi, Hakkın sesidir.
3340. Hallaç hiç kimseyi korkutmaz, durduğu yeri tozutur. (Drındar sveta ne plaşi, deto sedi tam praşi.)
3341. Hamarat gelin, kendi kızından daha değerlidir.
3342. Hamarat kadının evi, geceleyin de aydınlıktır.
3343. Hamuru yoğurmak için suyun mu yok, tuzun mu? -Kocacığım, unum yoktu da onun için yoğurmadım. (Dali voda nyama, ili sol nyama, ta ne mesiş hlyabo? -More, mijo, brašno nyama, zatova ne sım mesila.)
3346. Hasta kadın-pişmiş tavuk. (Bolna jena-peçena kokoşka. Slaveykov, s. 133.)
3347. Hasta mı yattın, hasta mı baktın? (Bir türküden -Türkçesi: Hasta bekleyen de hasta olur- Bolen li si lejala, bolni li si gledala -Slaveykov, s. 133.)
3348. Hasta olunacaksa, ben olayım; ölünecekse, karım ölsün; (Bu atasözü, bir Nasrettin Hoca- Kurnaz Peter fıkrasıyla Bulgarcaya geçmiş.)
3349. Hastalık arabayla gelir, iğneyle gider. (Bolestta dohojda s kola, a otnema se s igla. Mardalov, s. 34.)
3350. Hastalık atla gelir, kazıkla gider. (Bolestta dohojda s kon, a otiva s kol. Arnaudov, s. 27.)
3351. Hastaya döşek mi sorarsın? ya da: Hastaya döşek (çorba) sorulmaz. (Türkçeden geçmiş - Sarhoşa "şarap ister misin?' diye sorduklarında söyler - Bolnika pita iskaş li düşek? -L. Karavelov.)
3352. Hatır, gelini yatırır.
3353. Havlayan köpek ısırmaz. (Kuçe, koeto lae, ne hape.)
ması ve yaygınlaşması intisar hizmet انتشار خدمت: hizmetin yayılma sı, hizmetin bir çok ihtiyaç sahiplerine ulaş
yayılma tarihi intişarı İslam tarihi انتشار إسلام تاریخی: Islam'ın
Intisarca إنتشارجه : yayılış bakımından
intiva إنطرى : daralma, kısalma
intizam düzen, düzenlilik, düzgünlük,
tertip
intizam-acib إنتظام عجيب: hayret verici düzen
Intizam- alem إنتظام عالم : kainatın düzeni
Intizam- askeri إنتظام عسکری : askeri düzen ve disiplin, askerlikle ilgili düzen ve denetim
Intizam- belagat إنتظام بلاغت : )ed.) belagat düzení, konu ve dinleyicilerin durumuna en dygun olan, doğru, etkili, güzel söz söyleyiş düzeni ve edebi sanat güzelliği
intizam- ef al إنتظام أفعال : yapılan işlerin düzen
ve tertibi
intizam- ekmel إنتظام أكمل : en kusursuz düzen, son derece mükemmel düzen
Intizam-ı hakimane إنتظام حكيمانه : hikmetli düzen; hiçbir şeyi tesadüfe bırakmadan, her şeyde bir çok gayeler, faydalar ve en uygun şekillerin gözetildiği düzen
intizam-ı hikmet إنتظام حكمت : hikmetli düzen ve tertip, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmadan bir çok gaye ve faydaların ve en uygun şekillerin
gözetildiği düzen ve tertip
intizam- hilkat إنتظام خلقت : yaradılış düzeni, Allah'ın (c.c.) yarattığı varlıkların yaradılışla-rı gereği uydukları kanun ve kurallar düzeni
intizam- ilmi إنتظام علمی : bütün varlıkların ya-radılışlarına ait Allah'ın(c.c.) ezeli ilmi ile be-lirlenmiş kader programı, varlıkların yaradı-lışlarını belirleyen (Allah'a ait) ilme dayanan program, ilme dayanan, manevi düzen, kader düzeni
Intizam-ı kader إنتظام قدر : kaderle belirlenmiş düzen; Allah'ın (c.c.) ezeli ilmiyle belirlenmiş, varlıkların yaradılışına ait tertip, program; kanun, kural ve ölçüler düzeni; manevi ve ilmi düzen
Intizam-i kamil-i ekmel انتظام كامل أكمل kemmelin de mükemmeli olan düzen, en ka sursuzdan daha kusursuz olan düzen
tın mükemmel (kusursuz) düzeni intizam-ı kamili kainat انتظام كامل كالنات : kaina
intizam kasdiانتظام ق: istek ve iradeye da yanan düzen, bilgi ve iradeyle konmuş duzen
görülebilir varlıklar dünyasında her şeyin ol çülü ve uygun şekilde ve yerli yerinde olması intizam-maddiانتظام ماذ : maddi düzen, gözle durumu
intizam- mahlukat إنتظام مخلوقات: yaratılmış varlıklardaki düzen ve tertip
İntizam-ı manevi انتظام معنوى : manevi düzen; Allah'ın (c.c.) ezeli ilmi ile belirlenmiş, her varlığın yaradılışına ait manevi (görülmeyen( programa bağlı düzen, kader düzeni, ilahi du
inzal kütüb إنزال كتب : )Allah (c.c.) tarafından peygamberlere verilen) kutsal kitapların in-dirilişi
Inzar إنذار : hak edilecek cezayı önceden haber vererek kötülükten sakındırmak, verilecek cezayı önceden haber verip uyarmak; (ademi inzar: inzar etmeme, ceza ile uyarmama)
Inzibat إنضباط : asayiş, dirlik ve düzenlik. 2. düzen ve güvenliği sağlama 3.düzen ve gü-venliği sağlamakla görevli asker
inzicar إنزجار : sakınma, çekilme, vazgeçme
inzimam إنضمام : katılma, ilave edilme, eklenme Inzimam-ı rey إنضمام رأى : )meclisteki oylama-da) görüş ve oyun katılması
Inziva 1 : انزواء.dünya işlerini bırakıp Kur'an'a ve imana hizmetle, zikir ve fikirle uğraşma 2.bir kenara çekilme, bir işe karışmama, tek başına yaşana tarzı
Inzivagah إنزواگاه : inziva yeri, yalnız başına ilim ve ibadetle uğraşılarak ömür geçirilen
yer iplik ابيليك : dikiş ve dokumada kullanılan ince ip
ip ucu ایپ اوجی : )mec.) aranan gerçeğe götü recek iz, işaret
Prab 1 : إعراب arapça kelimelerdeki sessiz harf ve sesli harf değişikliği, sesli harf değişikliği 2.düzgün ve doğru konuşma
irade 1 : إراده.bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme ve kararını uygulayabilme gücü; dile diğini yapma ve yaptırabilme gücü 2.emir, buyruk 3.dilek, istek
irade-i aliye 1 : إرادة عاليه.yüce ve üstün irade 2. Allah'ın (c.c.) yüce olan emredici ve yaptırıcı gücü; (kasd ve irade-i aliye: Allah'ın(c.c.) üs tün kasd ve iradesi
irade-i amme إرادة عامه : )Allah'a (c.c.) ait) her şeyi kuşatan ve her işi itaati altına alan irade Irade-i cüziye اراده جزء به : )insandaki sınırlı irade, bir şeyi yapıp yapmamaya karar ver-
449
irade-i istihfaf
mek ve bu kararı uygulayabilmek için (Allah (c.c.) tarafından verilen)sınırlı irade gücü
irade-i cüz'iye-i insaniye إرادة جزئية إنسانية : in
sandaki cüz'i (sınırlı) irade, bir şeyi yapıp yapmamaya karar vermek ve bu kararı uygu-layabilmek için insandaki (Allah (c.c.) tara
fından verilen) sınırlı irade gücü
trade-i ezeliye إرادة اليه: ezeli irade; Allah'ın (c.c.) ezeli ve sınırsız olan yapıcı, yaptırıcı ve emredici gücu (ihtiyar ve irade-i ezeliye )إختيار و إرادة أزليه : )Allah'a (c.c.) ait) ezeli irade ve hür seçici güç)
irade ve ihtiyarı ezeli إراده و اختيار أزلي : )Allah'a (c.c.) ait) ezeli irade ve hür seçici güç(bk. ira-de-i ezeliye)
irade-i ezeliye-i nafize إرادة أزلية نافذه : her şeye erişen (nafize) ve her şeyi kendine itaat et-tiren Allah'ın (c.c.) ezeli iradesi; dilediğini yapma ve yaptırmada her şeyi kendisine itaat ettiren ve her şeye erişen Allah'ın (c.c.) son-suz gücü
irade-i gaybi إرادة غيبي : görülemez gizli irade, Allah'ın (c.c.) iradesi, Allah'ın (c.c.) emri ve isteği
irade-i Halik إرادة خالق :Yaratıcı'nın iradesi
irade-i hassa إرادة خاصه : )Allah'a (c.c.) ait) çok
özel yaratıcı irade
irade-i içtihad إرادة إجتهاد : ictihad da bulunma isteği ve çabası; Kur'an ve sünnete dayanarak yeni durum ve ihtiyaçlara cevap verecek hü-kümler ve sonuçlar çıkarma isteği ve çabası
irade-i İlahi (y( إرادة إلهية : Allah'ın (c.c.) irade-si, Allah'ın (c.c.) dilediğini yapabilen ve yap-tırabilen gücü (emir ve irade-i ilahiye أمر و إرادة اليه : Allah'ın (c.c.) emri ve iradesi; ilim ve irade-i ilahiye علم وإرادة إلهيه : Allah'ın (c.c.) ilmi ve iradesi; ilim ve irade ve kudret-i ilahiye علم و إراده و قدرت إلهيه : Allah'ın (c.c.) ilmi, iradesi ve kudreti (gücü ve kuvveti); irade ve ihtiyar ve kasd-i ilahi إرادة وإختيار و قصد إلهى : Allah'ın (c.c.( sınırsız hür iradesi, mümkün olan şeylerden dilediğini seçim yapabilme gücü(ihtiyar) ve herşeyi bilerek ve isteyerek yapması(kasd); kudret ve irade-i ilahiye: Allah'ın (c.c.) kud-
ret ve iradesi)
irade-i ilmiye إرادة علميه : )Allah'a (c.c.) ait) her şeyi ve her dilediğini bilerek yapan sonsuz irade gücü
daki manevi iklimin bereketi ve ârifler sultanı Sâmi Efendi'nin himmetiyle birazdan hiçbir şeyim kalmaz." dedi.
Hasılı gâfillerden nasıl menfi tesirler zuhür edip kalbi daraltiyorsa, så bakımdan gönül erbabı, hållerini muhafaza icin mümkün olduğu kadar gå lihlerden de müsbet ve feyizli tesirler hâsıl olup gönlü ferahlatmaktadır. Bu fillerden uzak, sâlihlere yakın olmalıdır. Bu meyanda Hazret-i Dâvûd. Ce-nâb-ı Hakk'a zaman zaman şöyle ilticâ eylerdi:
"Allah'ım, beni gâfillerin meclisine yönelmiş görürsen, daha oraya var-madan ayaklarımı kır ki, onların yanına gidemeyeyim. Böyle yapman, be-nim için büyük bir lutuf olur."
Hazırlıklar yapıldı ve Hazret-i Pîr, bir grup talebeyi de beraberine ala-rak yola koyuldu. Nişâbur'da bir köye vardıklarında sordu:
"- Bu köyün adı nedir?"
Cevåben:
"- Der-i dost, yâni dostun kapısıdır." dediler.
Bunun üzerine Ebû Saîd -kuddise sirruh- orada konaklamaya karar verdi. Bir günlük misafirlikten sonra bazı talebeleri:
"- Efendim, hani kasabaya gidecektik; yolumuza devam etmeyecek miyiz?" dediler.
Gönlü mânevî sırlarla dolu Ebû Saîd Hazretleri de onlara:
"- Âşığın, dost kapısına ulaşabilmesi için çok yollar katetmesi gerekir. Biz mâdem ki buraya, yâni bu "dost kapısı"na ulaştık, artık nereye gide-lim?" buyurdu.
Kırk gün orada kaldı. Birçok mânevî håller yaşandı ve köy halkından 458 pek çok kimse Ebû Saîd -kuddise sirruh-'un mübarek ve feyizli sohbetle-
riyle tevbeye nail olup, onun sådık talebeleri oldular. İşte Hazret-i Pir'in "dost kapısı" olarak kasdettiği asıl mânâ bu idi, yâni gönüller fethetmek... Zīrā dostun rıza sarayının kapısının açılması, ancak oraya kazanılmış bir gönül götürebilmekle mümkündü...
HISSE:
Bir gönül kazanarak dost kapısını aralamak, bütün bağrı yanık, âşık Hak dostlarının en büyük fårikası ve kendilerini yüce vuslata hazırlayacak amel-i sâlihler zincirinde bir muhabbet düstūru olmuştur. Bu cümleden ola-rak Şah-ı Nakşibend Hazretleri, mes'ül olduğu irşåd vazifesini öyle hassas ve öyle müstesnå bir gayret içerisinde yapardı ki, talebelerinin her haliyle alâkadar olurdu. Hazret-i Pir, bir kimseyi ziyarete gittiğinde onun hâlini ha-tırını sorduktan sonra aile efrâdını, akrabalarını, binek hayvanlarını, hattå tavuklarını bile sorardı. Böylece o kişinin gönlünü kazanmaya çalışırdı. Bir mecliste yemek hazırlandığı zaman, hazırlayanlara o yemekten bizzat kendisi ikram ederdi...
*
İTAAT - HİZMET - NASIHAT
Dâvud-i Tâî'nin sohbetine devam eden sålih bir zât Maruf-i Kerhî'ye:
"- Sakın amel işlemeyi terk etme! Zīrā amel, seni Cenâb-ı Hakk'ın rı-zâsına yaklaştırır." dedi.
Maruf sordu:
"- Amel ile neyi kastediyorsun?"
O zât buyurdu ki:
"- Her hålükârda Rabbine itaat hâlinde olmayı; müslümanlara hizmet ve nasihatte bulunmayı..."
SÖZÜN ÖZÜ:
İtaat ve teslimiyet ile yapılan az bir ibâdet, itaatsiz ve teslimiyetsiz yapılan dağlar kadar ibâdetten Hak katında daha hayırlıdır. Zīrā kulluk, itaat ve teslimiyetle başlar. Nitekim şeytan yüce dergâhtan ibådet eksik- 45
Mislimantan dertleriyle dertlenmeyen onlardan değildir. "buyurmuş-lardır. (Taberant, eumus-Sal II, 131/907, Beyhaki, Şuab, VII, 361)
Peygamber Efendimiz ictimai ibadetlerde de ümmetine bizzat en güzel örnek olmuştur. Bunun bir misali şöyledir:
Rasulullah Efendimiz'e hizmet eden yahudi bir çocuk vardı. Bir gün hastalandı. Efendimiz onu ziyarete gitti. Yahudi çocuk ve babası, bu nezaket ve alakaya hayran oldu. Efendimiz, yahudi çocuğa:
Müslüman oll buyurdu.
Çocuk, yanında duran babasına, izin ister gibi baktı. Babası da yıllardır güzellik ve iyilikten başka bir şeyini görmediği Allah Rasûlü'nü kastederek:
-Oğlum, Ebul-Kasım'a itaat et!" dedi. Bunun üzerine çocuk, müslüman
oldu.
Rasûlullah hastanın yanından çıkarken:
Onu ateşten kurtaran Allah'a hamdolsun. "diyerek duyduğu nihayetsiz sevinci ifade buyurdu. (Buhârl, Cenaiz, 80)
Hazret-i Peygamber Efendimiz'in hasta ziyaretindeki edebi de çok ince idi. Hastanın yanında ümitvar konuşmak ve güzel şeyler söyleyerek ona moral vermek gerektiğine dikkat çekerek şöyle buyurmuşlardır:
"Bir hastanın yanına girdiğiniz zaman onun eceli hakkında (rahatlatıcı ve ferahlatıcı) güzel şeyler söyleyin. Bu sözler hastanın başına gelmesi mukadder olan bir şeyi geri çevirmez, fakat onun gönlünü hoş eder." (Tirmizi, Tib. 35/2087)
Yine Efendimiz diğer bir hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
"Hasta veya ölünün başında bulunduğunuz zaman güzel sözler söyle-yiniz. Zira melekler sizin dualarınıza «âmin» derler." (Müslim, Cenaiz, 6)
Hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere İslâm, insanı dâimâ diğergâmlı-ğa, yani başkalarını da düşünmeye sevk eder. Kişinin şahsi kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna hizmet etmekten geçtiğini telkîn eder.
İslâm toplumunda fertler birbirinden maddî ve mânevî bakımdan mes'uldür. Mü'min, mü'mine zimmetlidir. Toplum bünyesi, böylesine yüce bir mes'üliyet ve merhamet ağı ile örülmüştür.
Îmânın en büyük meyvesi olan merhamet de, elde var olanı, mahrumlar-la paylaşmayı, onların mahrūmiyetini telafi etmeye çalışmayı gerektirir.
Nitekim İslâm'ın bu güzelliklerinin kâmil mânâda yaşandığı Halîfe Ömer bin Abdülaziz zamanında, toplumdaki bu merhamet ağının hassasiyet, derinlik ve sağlamlığı sebebiyle, zenginler zekât verecek fakir bulamaz hâle gelmişlerdir.
Müslümanın, din kardeşine tebessüm etmesi, selâm vermesi, yoldaki taşı kaldırması, yabancıya yol göstermesi, yükünü taşıyamayana yardım etmesi, bilmeyene öğretmesi, helâlinden rızık kazanarak ailesini geçin-dirmesi, mâtemlerin civarında bulunup kalbi kırıkları teselli etmesi, infakta bulunması ve emsāli bütün hayırlar, mü'min için kıymetli birer ictimâî ibâdet ve hizmettir.
Lutuf ve rahmetinin büyüklüğü sebebiyledir ki Cenâb-ı Hak, kullarına hayır yollarını kolaylaştırmış ve bu hizmetlerin karşılığında büyük mükâfat-lar vaad etmiştir. Bu itibarla kâmil mü'minler, cennete girinceye kadar hiçbir hayra doymazlar.
Ecdâdımız Osmanlı da, ictimâî hizmetlerin ehemmiyetini çok iyi idrâk etmiştir. Bu sebeple de şahsî ihtiyaçlarını karşılamak için gösterdikleri gay-ret ve himmetten daha fazlasını, halkın istifade edeceği eserleri inşa etmek için göstermişlerdir. 26 bin küsur vakıf kurarak insanlara yapılan müstesnå hizmetlerin yanısıra, nebâtâta ve dağlardaki vahşi hayvanlara bile şefkat ve merhamet elini uzatmışlardır. Gereksiz yere yaş bir ağaç dalının koparılması yasaklanmış, bir karıncayı bile öldürmekten sakındıran gönül terbiyesi veril-miş, böylece dağın-taşın, kurdun-kuşun bile huzur içinde yaşadığı bir toplum meydana getirilmiştir.
Ne yüce bir gönül hassasiyetidir ki, köle ve câriyelerin kırdıkları eşyalar sebebiyle azarlanıp incitilmemesi için, insan haysiyetini koruyan, kalpleri ihyâ eden vakıflar kurulmuştur. Ne muazzam bir ufuktur ki, Şam'ın tatlı suyunu Haremeyn'deki hacılara götürmek için vakıflar kurulmuştur. Günümüzün menfaatperest ve bencil zihniyetlerinin kat'iyyen kavrayamayacağı, daha nice nezâket ve zarâfet timsâli davranış güzellikleriyle bir fazîletler medeni-yeti meydana getirilmiştir.
Velhâsıl, kâmil bir îmânın ilk meyvesi, Yaratan'dan ötürü yaratılanlara gösterilen şefkat ve merhamettir. Şefkat ve merhametin en güzel tezahürü de mahlûkâta hizmettir. Bu sebeple ictimâî hizmetler, Allah'ın mahlükâtına şefkat ve merhamet esâsı üzerine binâ edilmiştir. Bu esaslara binâen halka yapılan bütün hizmetler, umûmî mânâsıyla Hakk'a ibâdet mâhiyetindedir.
buyurdular: "Bir kimse, malında veya canında bir musibete uğrar da onu gizleyip kimseye şikâyet etmezse, o kimseyi mağfiret etmek, Allâhü Teâlâ üzerine bir hak olur (yani Allâhü Teâlâ, onu muhakkak mağfiret eder)." (Taberâni, el-Mu'cernü'l-Kebîr)
dünya, tatlı ve yeşildir (tatlı meyve ve sebzeler gibi çabuk gelip geçicidir). Şüphesiz Allâhü Teâlâ, sizi dünyada halife kılmıştır. (Size önceki kavimler gibi tasarruf hakkı vermiştir.) Artık sizin burada ne yaptığınıza, nasıl amel ettiğinize bakar." (S. Müslim)
cası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telaş, ret göstermiş ki, büyük devletler ve büyük dinler, hatta kavim ve kabilesi ve am-Hem tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesa
2022 BEDIUZZAMAN TAKVIMI
TARİHTE BUGÜN
1920 - İngilizler, İstanbul'da yüz elli Osmanlı aydınını tutukladı.
15
SALI
TUESDAY
MART
MARCH
C
BİR AYET
Şüphesiz ki Allah takvaya sarılanlarla, iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlarla beraberdir.
Nahl Suresi: 127
BİR HADİS Âlim ve talebe mükâfatta ortaktırlar. Geri kalan insanlarda hayır yoktur.
Sultan-ı ezeli, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir.
yeni baştan bir daha; baştan başlayarak: Hatalı boyamışsın duvarı; hadi bakalım, yeni baştan boyayacağız.
yeni yetme ergen kimse: Yeni yetme gibi davranı-yorsun; büyü artık!
YENİLMEK
Yenilir yutulur gibi değil! -1. yenecek gibi olma-yan yiyecek: Bu kıyma yenilir yutulur gibi değil! -2. onur kırıcı, can sıkıcı söz: Sana söylediği laflar yenilir yutulur gibi değil!
YER
yer almak -1. bir topluluğun içinde bulunmak: Hü-seyin Cahit, o dönemin romancıları arasında yer alır. -2. adı bir yerde geçmek: O kadar ki-tabım yayımlandı; ansiklopedilerde yer alama-dım gitti.
yer demir, gök bakır -1. "Yardım edecek kimse yok!": Çevremde yer demir, gök bakır; çaresi-zim! -2. çorak ve sıcak yer: Burası çöle benzi-yor; yer demir, gök bakır.
yer yarılıp içine girmek -1. kaybolan bir şey, bulunamamak: Cüzdan yer yarılıp içine girdi
-1948-Bediuzzamanın Rus esaretinde başından geçen bir hadise "Bediüzzaman'ın Akıllara Hayret Veren Bir Seciyesi" başlığıyla Ehl-i Sünnet gazetesinde yer aldı.
1961 - Yeni Anayasa'ya göre ilk meclis ve senato seçimleri yapıldı.
1962 - Uluslararası Af Örgütü Londra'da kuruldu.
23
EKİM
15
ÇARŞAMBA
1447
R.AHİR
RUMI: 2 T.EVVEL 1441 HIZIR: 163
BIR AYET
Allah neyi murad ederse, onu yapar.
Bakara Suresi: 253
BİR HADİS
Allah sana bir mal verdiğinde Allah'ın sana olan nimet ve kereminin izleri sende görülsün.
Darimi, Libas: 14
Bu zamanda ehl-i İslâm'ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir.
-Allahım, seyyidimiz, sahibimiz Muhammed'e salat eyle. Ki Evvellerin ve âhirlerin efendisidir..
Yani. Resulüllah B.A. efendimiz, Hazret-i Adern'den itibaren kes di zamanına gelinceye kadar; cümle yaratılmışların efendist oldutos gibi; kendisinden sonra, taa, kıyamete kadar gelecek bütün yaratilme ların seyyidi ve ulusudur,
zamanda salát eyle. -Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e her an ve her
Allahım, seyyidimiz, efendimiz, sahibimiz Muhammed'e ME. LE-I A'LA'da taa DIN GÜNÜ'ne kadar salât eyle.
Bu salavat-ı şerifede geçen:
MELE-I A'LA.
Lafzı ile şuniar anlatılmaktadır Meläike-i Mukarrebin, Kerrubiy-yin, Ruhanlyyin..
Bütün bunlar arasında, Resulüllah S.A. efendimize salât eyle Allahım..
Demeğe gelir.
DIN GÜNÜ.
Lafzına gelince, şu manaya gelir: Kıyamet günü..
Kısaca şerhli mana şu olur:
Allahım, kıyamet gününe kadar, kıyamet gününden itibaren de taa, sonsuzlara kadar, Resulüllah S.A. efendimizin şeriatını ikba-eyle. Şanını yükselt. Ümmetini sayıya gelmeyecek kadar çoğalt. Böy lece, Resulüllah S.A. efendimizin şanını büyüt.
Devam edelim:
Allahım.
Ey şanı büyük, nimeti her şeye şamil, kendisinden başka ilah of-mayan Yüce Allah..
Seyyidimiz ve sahibimiz Muhammed'e salát eyle.. Taa, yeryü züne ve yeryüzünde bulunanlara sen VARİS olduğun süre..
Çünkü, VARİS'lerin hayırlısı sensin.
Burada geçen:
- VARIS.
Lafzı ile ifade edilen mana: SAHİP OLMAKTIR. Böyle olunca daha açık şerh şöyle olur:
Yeryüzünde hiç bir ruh sahibi kalmaz, hemen her kes:
«Her nefis ölümü tadacaktır.» (3/185)
Manasına gelen âyet-i kerime hükmüne göre ve:
«Yeryüzünde bulunan her canlı fanidir.» (55/26)
Ayet-i kerimesi ile ifade edilen mana hükmünü giyecektir. Ancak bütün mülkün sahibi olan Vahid Ferd Samed olan celâl ve ikram sa hibi Yüce Allah baki kalacaktır. O zaman, bizzat:
Tabir edilir. Resulüllah S.A. efendimizin ÜMM1 sifatındaki b mana da budur.
Yukarıda olduğu gibi, buradaki bereket dileğinde:
-Muhammed'in âline de..
Lafızları gelmemiştir.
Devam edelim:
Gerçekten sen Hamid'sin; Mecid'sin..
Yüce zatında, tüm kemalât ile övülmektesin; cümle kullarına ç şitli nimetleri ihsan edensin..
OTUZ BİRİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahın.
Ya Allah.. Şanı yüce.. Nimeti herşeye şamil, kendisinden başka ilah olmayan..
Seyyidimiz Muhammed'e ve Seyyidimiz Muhammed'in âline salât eyle. İlminin ihata ettiği, kaleminin yürüdüğü, iradenin geçti-tiği, meleklerinin ona ettiği salât kadar; devamınla devamlı; fazlınla ihsanınla taa, sonsuzlara kadar baki salât eyle.. Onun ebediyetine bir son daimiyetine bir fena olmasın.
Meleklerin ona ettiği salat...
Cümlesinin altındaki şerh şöyledir:
Cümle meleklerin, ulumuz ve efendimiz Hazret-i Muhammed'e S.A. nekadar salavat okurlarsa.. bizden ulumuz ve efendimiz Hazret-i Muhammed'e ve âline o kadar salāt eyle.. Bizleri de, bu sayıların top-lamı kadar salavat-ı şerife okuyanlara kerem ve ihsan buyurduğun kadar ecir ve sevap iksanı ile faydalarına ve yararlarına nail eyle..
Bu salāvat-ı şerifenin sonundaysa.. şu şerh yazılmıştır: O salavat-ı şerifelerin devamına fena gelmesin.
Bizden, ulumuz ve efendimiz Hazret-i Muhammed'e ve âlinin üze-
rine öyle bir salát eyle ki: Ömrümüzün sonuna kadar; ömrümüz son bulduktan sonra da kıyamet kopuncaya kadar; kıyamet koptuktan sonra da taa, yüce cennetlere girinceye kadar; yüce cennetlerde dahi, daima geçerli, fenasız ve nihayetsiz salât ile salât eyle..
Allahım, efendimiz Muhammed'e ve efendimiz Muhammed'in âline salât eyle.
Hem de ilminin kavradığı kadar.. Kitabının saydığı kadar. Me. leklerinin şehadeti kadar..
Bu son cümlenin altındaki şerh şöyledir:
Meleklerin, senin vahdaniyetine ettikleri şehadet kadar..
Onlar, senin vahdaniyetine, Resulüllah S.A. efendimizin nübüv-vetine, sair nebilerin ve resullerin nübüvvetlerine ve risaletlerine, on-
لامات على ابد الحميد مجيد والو على عليا التقى الأمن كما باركت علما نا من انك حميد مجد ( اللهم صل على سيدنا وَصَتْ عَلَيْه مشكك صاوة قام بدوام باقة فضْلِكَ وَاحْسَانِكَ إِلَى ابدا لا بدا بد لانهاء لا بدينه ولا فناء لديومه الله صل على سيدنا محمد و على ال سيدنا محمد عدد ما الحاط به علمكَ وَاحْصَاهُ كَابَكَ وَسيا ملتَكُكَ وَارْضَ عَنْ أَصْحَابُ وَأَهُم مَتَه انك حميد مجيد .. اللهُمَّ صَلِّ عَلَى على ال محمد و على جميع اصحاب محمد ٣٣ المحصل
523
kema salleyte ala Ibrahime inneke Hamidiün Mecidün ve barik ala Mu hammedin'in nebiil ümmlyyi kema barekte ala Ibrahime inneke Hamidün Mecid
31. Allahümme salli alâ seyyt dina Muhammedin ve alá ali seyyidi na Muhammedin adede ma ahata bi hi ilműke ve cera hihi kalemüke ve sebakat bihi mezietűke ve sallet aley-hi meläiketüke salåten daimeten bi devamike bakiyeten bifaalike ve sanike ilä ebed'il-ebedi ebeden laniha hayete liebediyetihi ve lafenae lidey mumiyetihi. ih
Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alå åli seyyidina Mu-hammedin adede maahata bihi ilma ke ve ahsahü kitabüke və şehidet bi hi meläikerüke varda an ashabihi verham ümmetchu inneke Hamidün Mecid.
32. Allahümme salli alâ Mu hammedin ve alå åli Muhammedin ve ală cemii ashabi Muhammedin.
Allahümme salli
Nitekim İbrahim'e de salat eylemiştir. Gerçekten sen, Hamid'sin, Mecid'sin. Nebi-i Ümmi Muhammed'e bereket ihsan eyle; İbrahim'e bereket ihsan eylediğin gibi.. Gerçekten sen, Hamid'sin, Mecid'sin.
31. Allahım, seyyidimiz Muhammed'e ve seyyidimiz Muhammed'in aline sa-Jät eyle: İlminin ihata ettiği, kaleminin yürüdüğü, iradenin geçtiği, meleklerinin una ettiği salāt kadar.. Devamınla devamlı, fazlınla, ihsanınla taa, sonsurlara kadar baki salat eyle. Onun ebediyetine bir son, daimiyetine fena olmasın.
Allahım, efendimiz Muhammed'e ve efendimiz Muhammed'in åline salát ey-le: İlminin kavradığı, kitabının saydığı, meleklerinin ona şehadeti adedince.. Onun ashabından razı ol; ümmetine merhamet eyle. Çünkü sen, Hamid'sin, Mecid'sin.
32. Allahım, Muhammed'e Muhammed'in âline ve Muhammed'in tüm as habına salât eyle
Fakat, bundan sonra, onlardan kim inkâra kalkışırsa, âlemler-den hiç bir kimseye yapmadığım bir azapla onları azaba çarparım!
İstersen, onlara, tevbe ve rahmet kapısını açık tutayım?) buyu-ruyor. dedi.
Ålemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan «Hayır! Rabb'ım! Onların dileklerini yerine getirme! be ve rahmet kapısını açık tut!» diye yalvardı. (164) Peygamberimiz Kendilerine tev-
İbn-i İshak da, bu hadiseyi rivayet etmiştir.
Kureyş müşriklerinin yüreklerine korku düşüp bu yoldaki dilek-lerinden vaz geçmişlerdir. (165)
Uhud savaşı günü, Peygamberimizin Rebâiye dişi kırılmış, yüzü yaralanmıştı.
Bu hal, Eshab-ı kiramın son derecede ağrına gitti.
Peygamberimiz «Ben, lânetleyici olarak gönderilmedim. Fakat, ben, hakka dâvetci ve rahmet olarak gönderildim.
Allah'ım! Kavmıma hidâyet nasib et!
Çünki, onlar, bilmeyorlar!» diyerek düa etti.
Hz. Ömer Babam, anam, Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh!
Nuh Aleyhisselâm, kavmı hakkında (Ey Rabb'ım! Yer yüzünde kâfirlerden, yurd tutan, gezip tozan hiç bir kimse bırakma! (Nuh sû-resi: 26) diye düa etmişti.
Sırtın çiğnendiği, yüzün kana boyandığı ve Rebâiye dişin kırıl-dığı zaman, Nuh Aleyhisselâm gibi, Sen de, aleyhimizde düa etmiş olaydın, son ferdimize kadar hepimiz, muhakkak, helâk olurduk!
Fakat, Sen, böyle demekten kaçındın da (Allah'ım! Kavmımı mağfiret buyur.
Çünki, onlar, bilmeyorlar!) diyerek hayr düa ettin!» dedi.
Peygamberimizin bu düası; fazileti, ihsanın bütün derecelerini, güzel ahlakı, keremi, sabr ve Hilmin gayelerini bir arada toplamıştır.
Peygamberimiz, Kendisine yapılanlara sükût etmekle kalmamış, hatta onların suçlarını bağışlamış, sonra, şefkat ve merhamet etmiş, kendilerinin bağışlanmaları için düa ve şefâatta bulunup (Onları yar-lığa, onları hidâyete erdir!) demiş, sonra da, şefkat ve rahmetinin se-bebini (Benim kavmımı) sözüyle açıklamış (Onlar, bilmeyorlar.) sö-züyle de, bilgisizliklerini, kendileri hakkında mazeret olarak göster-miştir. (166)
455 Ebû Süfyan b. Harp, kabileleri toplayıp Medine üzerine yürüye-Amucası Hz. Hamza'yı ve bir çok Sahabilerini sehid ettirdiği ve şehidlerin uzuvlarını kestirip biçtirdiği halde, Pey-rek Peygamberimizin gamberimiz, onu bağışlamış ve Yazıklar olsun sana ey Ebû Süfyan! Senin için, Allah'dan başka ilah bulunmadığını öğrenme zamanı da-ha gelmedi mi?» buyurmakla yetinmiş, o da «Babam, anam Sana fe-da olsun! Senden daha Halim, daha Kerim, akraba hakkını daha çok gözeten kimse yok!» diyerek Peygamberimizin bu husustaki üstün ah-lakını dile getirmişti.
Kureyş müşriklerinin, Peygamberimize yapa geldikleri ağır iş-kence ve kötülükler yüzünden, köklerinin kazınacağından hiç kuşku-ları yoktu. (167)
Peygamberimiz, Fetih hutbesinde, onlara Şimdi, hakkınızda ne yapacağımı sanıyorsunuz?» diye sordu.
Kureyşiler «Biz, Senin hayr ve iyilik yapacağını sanar ve hayr yapacaksın! deriz.
Sen, kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin.
Kerem ve İyilik sahibi bir kardeş oğlusun!» dediler. (168)
Bunun üzerine, Peygamberimiz «Yüsüf Aleyhisselâmın, kardeş-lerine dediği gibi, ben de, (Size, bu gün, hiç bir başa kakma ve ayıp-lama yok!
Allah, sizi yarlığasın.
O, esirgeyenlerin, en esirgeyicisidir. (Yûsüf sûresi: 92) diyorum. Gidiniz! Sizler, âzadlanmışsınızdır!» buyurdu. (169)
Abdullah b. Amr b. As der ki Resûlullah Aleyhisselâm, İbrahim Aleyhisselâmın Kur'ân'daki (Ey Rabb'ım! Çünki, onlar, insanlardan bir çoğunu yoldan çıkardılar.
Bundan sonra, kim, bana uyarsa, o, bendendir.
Kim de, bana isyan ederse, şüphe yok ki, Sen, çok yarlığayıcı, çok merhametlisindir. (İbrâhim sûresi: 37)» sözünü ve İsa Aleyhis-selâmın da (Eğer, kendilerine azab edersen, şüphe yok ki, onlar, Se-nin kullarındır.
(167) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 82
(168) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 55, Vakıdi Megazi c. 2, s. 835, Ez-raki Ahbaru Mekke c. 2, s. 121, Belâzüri Fütuhulbüldan c. 1, s. 47, Taberî Tarih c. 3, s. 120, İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 252
(169) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 55, Taberi Tarih c. 3, s. 120, Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 82, İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 178
(Allah'ım! Onları, yarlığarsan, Aziz ve Hakim Bensin Sen! (MAide sûrest 118) sözünü tilavet buyurup ellerini kaldırdıktan sonra Ümmetimi! Allah'ım! Ümmetimi!) diyerek ağladı.
Bunun üzerine, yüce Allah, (Ey Cebrail! Muhammed'e git! Senin Rabb'ın daha iyi bilir olmakla beraber, Ona sor ki: Ne İçin ağlayor dur?) buyurdu.
Cebrail, gidip sordu,
Resûlullah Aleyhisselâm da dediği şeyi söyledi.
Yüce Allah (Ey Cebrail! Muhammed'e gitt Ümmett hakkında Kendisini râzı kılacağımızı ve umutsuzluğa düşürmeyeceğimizi Ken-disine söyle!) buyurdu.» (170)
Rivayete göre: Bir Arabi gelip kendisine bir şeyler vermesini Peygamberimizden istemişti.
Peygamberimiz de, ona biraz şeyler verdi ve «Sana ihsanda bulun-muş oldum mu?» diye sordu.
Arabi Hayır! Sen, bu kadar şeyle ne bir ihsan, ne de, bir lyillk yapmış oldun!» dedi.
Müslümanlar, kızdılar ve ona doğru vardılar.
Peygamberimiz, såkin olmalarını, geri durmalarını Müslümanla-ra işaret buyurdu. Sonra, kalkıp evine girdi. Haber salıp Arabiyi eve çağırdı.
Kendisine verdiğini artırdı ve râzı etti.
«Şimdi, sana ihsanda bulunmuş oldum mu?» diye sordu.
Arabi «Evet! Allâh, Senin Ev halkını ve kabileni hayrla mükafat-landırsın!» dedi.
Peygamberimiz «Sen, bize gelmiş, bir şeyler istemiştin. Biz de, saria, istediğini vermiştik.
Sen, önceki söylediğin sözü söyleyince, bundan, Eshabımın, Müs-lümanların kalbinde biraz kızgınlık hasıl oldu.
Arzu edersen, şimdi, önümde söylemiş olduğun sözü, onların önünde de, söyle. Kendilerinin, sana karşı kalblerinde olan kini gider-sin.» buyurdu.
Årâbi «Olur!» dedi.
Ertesi günü sabahleyin veya öğleden sonra geldi.
Peygamberimiz «Bu arkadaşınızın karnı ac idi. Bizden, yiyecek istemişti.
Biz de, kendisine biraz şey vermiştik.
(170) Taberl. Tefsir c. 13, s. 229, Ebülferec İbnülcevzi Vefa c. 2, s. 431-433
Kendisini eve çağırdık. Verdiğimizi artırınca, râzı olduğunu söy-ledi. buyurdu.
Arábi'ye de Böyle değil mi? diye sordu.
Arábi Evet! Allah, Senin Ev halkını ve kablleni hayrla müka fatlandırsın! dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Benim misalim ile bu Arábi'nin misali: devesi kaçan bir kimsenin misaline benzer ki, halk, onu ya-kalamak için ardına düşmüş, bu da, ancak, devenin kaçmasını, ürk-mesini artırmıştır.
Deve sahibi ise, onlara (Siz, devemle benim aramdan çekiliniz!
Çünki, ben, ona, sizden daha alışığım ve onu yakalamanın yolu-
nu daha iyi bilirimi) diye seslenip yerden eline aldığı kuru otu, ön tarafından yönelerek ona uzatmış ve yanına gelince de, ındırıp üze rine yükünü sarmış ve binmiştir.
Eğer, şu adam, önceki sözünü söylediği zaman, sizi, bıraksaydım, onu, öldürecektiniz, Cehenneme girecektil buyurdu. (171)
Peygamberimizin Mübarek Sözlerinden:
1. Siz, yer yüzü halkına merhamet ediniz ki, gök halkı (Melek-ler) de, size merhamet etsinler!» (172)
10. Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki: bir kul, kendisi için istediği hayrı, kardeşi için de, istemedikçe, tam iman etmiş olmaz! (182)
11. Bir kul, kendisi için istediği hayrı, Müslüman kardeşi için de, istemedikçe, tam iman etmiş olmaz!» (183)
12. «Hiç biriniz, kendisi İçin istediği şeyi, kardeşi veya komşu-su için de, istemedikçe, tam iman etmiş olmaz!» (184)
13. «Hiç biriniz, kendisi için istediği şeyi, insanlar için de, is-temedikçe, tam iman etmiş olmaz!» (185)
14. İnsanlar, tarağın dişleri gibi (eşid) dirler!» (186)
İFFET VE PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN İFFETİ
İffet'in Tarifleri:
İffet: haramlardan geri durmak (187),
İnsanlardan, bir şey istemekten (188) çekinmek demektir. (189) İffet Şeriat ve Aklın câiz ve güzel gördüğü yeme, içme ve ev-
lenme gibi hususlarda itidal üzere bulunmaktır.
(178) Ahmed b. Hanbel Milsned c. 2, s. 192, Müslim Sahih c. 1, s. 65, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 4, Dârimi Sünen c. 2, s. 210
(179) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 192, Ebû Davud Sünen c. 3, 8. 4
Risåletülmüsterşidin s. 35 (180) Nesal Sünen e. 8, s. 105, Härisülmuhasibl
Sünen c. 4, s. 286, Tirmizi (181) Buharf Edebülmüfred s. 97, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 322
(183) Ahmed b. Hanbel (181) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 206, Nesal Müsned c. 3, s. 251 Sünen c. 8, s. 115
(184) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 176, Müslim Sahih c. 1, s. 67-68, Bu-hari Sahih c. 1, s. 9
(185) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 272
(155) Yakubi Tarih c. 2, s. 100, Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 58
(187) Firûzabadi Kamûsulmuhit c. 3, s. 182, İbn-i Esir. Nihaye c. 3, s. 264 (188) İbn-i Esir Nibâye c. 3, s. 264
(189) Firürabadi Kamûsulmuhit c. 3, s. 182, İbn-i Esir Nihaye c. 3, s. 264
459 Bunun yokluğu, Fücur'dur ki, Şeriat ve Akıl çerçevesini geçerek haramlara ve mekruhlara el uzatmak, kötü ve çirkin şeyleri tatmak-tır. (190)
Peygamberimizin Üstün İffeti:
Peygamberimiz, Peygamberlikten önce de, kavmının, kötülükten ve insanları alçaltan huylardan en çok uzaklaşanı idi. (191) Hz. Ali'nin bildirdiğine göre Peygamberimiz, buyurmuştur ki: Cahiliyet devri insanlarının işledikleri bir şeyi, ben de, işlemeğe iki kerre teşebbüs etmiş idiysem de, Allah, benimle, işlemek istediğim
şey arasına girip beni, ondan alıkoydu. Bundan sonra, Allâh, beni, Peygamberlikle şereflendirinceye ka-dar hiç bir kötülüğe teşebbüs etmedim.
Teşebbüs ettiğim şeye gelince bir gece, Mekke'nin yukarı taraf-larında, Kureyşten bir gençle birlikte, kendi koyunlarımızı otlatıyor-dum.
Ben, ona (Eğer, koyunuma bakarsan, ben de, diğer gençler gibi, Mekke'ye gidip gece masalları toplantılarına katılayım?) dedim.
Arkadaşım (Olur! İstediğini, yap!) dedi.
Ben, bu arzumu yerine getirmek üzre yola çıktım.
Mekke'nin evlerinden ilk evin yanına geldiğim zaman, Defler ve düdüklerle ıslık çalındığını işittim.
(Nedir bu?) diye sordum.
(Filanın oğlu filan, filanın kızı filanca ile evleniyor!) dediler.
Hemen oturup onlara bakmağa başladım.
Derken, Allâh, kulaklarımı tıkadı, uyuya kaldım.
Beni, ancak, güneşin sıcaklığı uyandıra bildi!
Dönüp arkadaşımın yanına geldim.
Arkadaşım (Ne yaptın?) diye sordu.
(Hiç bir şey yapmadım!) dedim. Sonra da, başımdan geçeni an-lattım.
Başka bir gece, yine arkadaşıma aynı şekilde ricada bulundum.
O da (Olur! Dediğini, yap!) dedi.
Yola çıkıp Mekke'ye geldiğimde, şu geçen gece, Mekke'ye girdiğim zaman, işittiğimin aynını işittim ve hemen oraya çöküp bakmağa başladım.
Derken, Allâh, kulaklarımı tıkadı.
Vallâhi, beni, ancak, güneşin sıcaklığı uyandıra bildi.
(190) Alâüddin Ali Ahlik-ı Alât c. 1, s. 56
(191) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 1, s. 194, İbn-i Sa'd Tabakat c 1, s. 121.
اوزون زمان کرده جومه زحمتار اخنده ممكن اولاسالی عمل کندسى عالم او لما فعله رارا زمانده نهایت در جوده عاد تارين متعصب عناد لي ولرتلى خومده رسوخ وقون بدات اولان عاد تاری رفع بدن و قلب ارنده استقرار پیدا بدن و زمان توجه دوام و استمرار ا بدن اخلاد قاری ترك اينديون هم لرين غابت بولك عادتارى وغابت كوزل اخلا قاری تأسیس ایدن روان
خارق العاده او لمازمي ؟
(انکی نکته بین عالمی معلومد که دولت و شخص معنوند موم کی هم تشکلی هم بودی تدريجيد. وكذا على تشكل المدن دولتك، به ملتك روحنه قدر نفوذ اندن اسکی به دوانه غلبه اتمى، بينه تدريجيدر زمانه متوقفدر. عجبا محمد عربي عليه الصلاة والسلامك نور اساسات عاليه ي حاوي اولان - و مادی معنوی بتونه ترقياتك و مدنیت اسلاميه لك قالولرینی آماده و يك قیصه بر زمانده به دنبره تشکیل ایندیگی بر دولتهم ديوانك بتونه دولتارينه غلا به ایدو
مادی معنوی حاکمیتی محافظه و ابقا ابتدين، أو ذاتك خارق العاده لگي
د گل میدر؟
او چنجی نکته) قهر و جبرایله ظاهری به حاکمیت، سطحی بر تحکم، قیصه به زمانده ابدالدیام بهار فقط بتون قلباره، فكر كره، روحاره اجرای تأثير ايدرك، ظاهراً وباطناً او ها كميتي بكندير مك. و وجد انار او زنده او حاکمیتی محافظه و ابقا ايتمك، ان بیون به فارقه او لمقاله برای آنجه نبونك
خاصه الرندن اولا بيلير.
در دنجی نکته ) اوت، تهدید لوله، فور قولوله، حباله لوله افطار عامه مي باشقه به مجرایه چو بر تماك ممكن اولور. فقط تأثيرى جزؤيدر، سطحیدر موقت اولور محاکمه عقلیه بی آز بر زمانده قاپا تا به ایر فقط ارشاديله قلب الرك در يناطرين قدر نفوذ اتمك حياتك ان اینجه لريني هيجانه كثيروك، علوى استعداد لون انکشافنه بول ،اچھ، اخلاقه عاليه في تأسيس اليدوب الجام خويلري امحا و ازاله ايتمك، جوهر انسانيدن پرده بي خالد يرحب حقیقتی تشهير ايتمك، حدیث کلام سربستی
wun samandanda yok ahmetler içinde mimkün olahulu Acaba, kemli hakim olmamakla beraber, ar bar samanda, nihavet derecede Adetlerine mutanah, intelli ve kesretli bir kavande risah ve kuvvet peyda etmis olan adetleri ref eden ve kalblerinde istikrar peyda eden ve zamanlarca devam ve istumrar eden, ahlaklarını terk ettiren, hem yerlerine gayet yüksek ädetleri ve gayet güzel ablakları tesis eden bir zat harikulāde olmaz mi?
İkinci Nükte: Yine Alemce ma'lümdur ki, devlet bir sahs
ma'nevidir. Çocuk gibi hem teşekkülü, hem buyümeu tedrichdir. Ve kezd, yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin ruhuna kadar nüfüz eden eski bir devlete galebe etmest, yine tedricidır. Zamana mütevakkıftır Acaba Muhammed i Arabi Aleyhissalatu Vesselam'ım bütün esására äliyeyi havi olan, ve maddi ma'nevi bütün terakkıyátım ve medeniyet-i İslamiyenın kapılarını açan, ve pek kısa bir zamanda birdenbire teskil ettiği bir devletle dünyanın bütün devletlerine galebe edip maddi-ma'nevi häkimiyetini muhafaza ve ibkä ettiren, o zâtın hárikuládeliği değil midir?
Üçüncü Nükte: Kahır ve cebir ile záhiri bir häkimiyet,
sathi bir tahakküm, kısa bir zamanda ibkä edilebilir. Fakat bütün kalblere, fikirlere, ruhlara icrå-yı te'sir ederek, záhiren ve båtinen o hakimiyeti beğendirmek ve vicdanlar üzerinde o hâkimiyeti muhafaza ve ibkā etmek, en büyük bir hårika olmakla beraber, ancak nübüvvetin hássalarından olabilir.
Dördüncü Nükte: Evet, tehdidlerle, korkularla, hilelerle efkår-ı âmmeyi başka bir mecrâya çevirtmek mümkün olur. Fakat te'siri cüz'idir, sathidir. Muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir. Fakat irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfüz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, ulvi isti'dadların inkişafına yol açmak, ahlâk-1
aliyeyi te'sis edip alçak huyları imhå ve izåle etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikati teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbesti
vermek, ancak şuâ'-ı hakikatten muktebes hárikulåde
Mecnûn (a): «Leyla ve Mecnûns hikâyesinin erkek kahramanı. Amiroğulla-rından Kays adlı bir Arap delikanlısının Leyla adlı bir kıza âşık ol-duktan sonra aldığı sıfat. Deli.
Meded (a): Yardım, imdad.
Medrese (a): Eskiden ders okutulan yer.
Mekir, mekr (a): Hile.
Mekkår (a): Hilekár, düzenbaz.
Mekr eylemek (a.t.): Hile yapmak, düzen kurmak.
Melaik, meläike (a): Melekler.
Melalet (a): Sıkıntı, gam.
Melâmet (a): Kınama, ayıplama, azarlama; Sofilerin, gerçeğe, ancak aşk ve cezbeyle ulaşılacağını söyleyen, kendilerini herkesten aşağı gören, hal-ka faydalı olmanın, benlikten geçmenin gerçek yolunun sermayesi ol-duğunu kabul eden melâmîlerin yolları.
Melekût (a): Ruhların ve meleklerin âlemi.
Melik (a): Pádişah, hükümdar, hakan.
Melül (a): Elemli, tasalı, üzüntülü, mahzun.
Men aleyha fân: Yeryüzünde ne varsa geçicidir, ancak yücelik ve kerem sahibi Rabbinin zâtı kalıcıdır. (55. sûre, 26-27. âyet).
Men arefe nefsihi (a): Nefsini bilen Rabbini bilir (kelâm-ı kibâr).
Menåre (a): Minâre.
Meni (f): Benlik.
Menkur (a): Boynuzdan yapılmış boru.
Mennân (a): İhsan sahibi, dilemeden veren (Allah'ın adlarından).
Mensûh (a): Neslı olunmuş, ibtal edilmiş, kaldırılmış, hükümsüz (geçersiz) bırakılmış.
Menşûf (a): Yayılmış, açılmış, neşr olunmuş, yayımlanmış; fermân.
Makůlát (a): Aklın idråk ettiği hususlar, akılla bulunacak, anlaşılacak şey ler.
Málik: Cehennem'in kapıcısı ve zebanilerin başı olan azap meleği.
Mancınık (a): Eski savaşlarda büyük taşlar atan büyük sapan.
Mâ'ni (a): Mânâ, anlam.
Mansûr (öl. 922): Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc el-Beyzavi. IX-X. yüzyıllar-da yetişen büyük ve coşkun sofilerdendir. Hallåc-ı Mansûr diye anılır. «Ene'l-Hak, ben Hakkım sözü şeriat'a aykırı bulunmuş ve Bağdad'da asılarak öldürülmüştür. Kitabu't- Tevâsin» adlı kitabı vardır.
Mâr (f): Yılan.
Ma'rifet (a): Bilme, tanıma, anlama, biliş.
Mârut (a): Hârut ile birlikte sihir yaptıkları için kıyamete kadar Babil'de bir kuyuda baş aşağı asılmış olan melek.
Maslahat (a): İş, husus.
Maşrık (a): Doğu.
Ma'şûk (a): Sevgili, sevilen.
Ma'şûka (a): Sevgili, sevilen (kadın).
Mât: Saf dışı olmuş, yenik, yenilmiş, mağlup (satranç oyununda).
3276. Eskin yoksa satın al, varsa elden çıkar. (Ako nyamas staro kupi si, ako imaş Izpadi go. Slaveykov, 3. 102.)
1277. Eskiyi yamalamazsan, yeniyi bulamazsın. (Ako ne kirpis vehtoto, novo ne şte nosis)
3278. Esmerim, ama Çingene değilim, ya! (Ako sım çeren, ne sum tsiganin, ya!)
3279. Eşeğe gücü yetmez, semerini döver. (Biy samara, da se seșta magareto: Sana söylityorum kızım, sen anla gelinim, anlamında.)
1280. Eşeği düğüne çağırmışlar, ya su, ya odun eksik, demiş.
3281. Eşeği, eşek gibi dövmeli. (Biry magare, po magare.)
3282 Eşeğin canı yanınca, attan yürük olur. (Türkçeden geçmiş.)
3283. Eşek, läkaptan ölmez
3284. Eşek olana semer çok! (Ima li glava, trista kapi.)
3285. Eşeklik dediğin, dağa-taşa değil, insana vergidir.
3286. Etek ıslanmadan, balık avlanmaz.
3287. Eti tadan çoban köpeğinden hayır gelmez.
3288. Ev alma, komşu al. (Ne kupuvay kışta, a komşii.)
3289. Ev karısız, erkek parasız, ateşe yansınlar. (Türkçeden geçmiş.)
3290. Evde yaşlı kimsen yoksa satın al, varsa sat.
3291. Evdeki hesap, çarşıya uymaz. (Bulgarcada Türkçe olarak kullanılır.)
3292. Eve boş elle gelirsen, karın seni tanımaz. (Ako vlizaş s prazni ratse v kışti, ne te poznava jenata. Slaveykov, s. 88.)
3293. Evin hazırını al, karının hazırını alma. (Ako vzemaş kışta, gotova ya vzemay; ako vzemaş jena, gotova ne vzemay.)
3294. Evinde saygı görürsen, komşular da seni sayar, komşuların seni sayarsa, bütün dünya da sayar. (Kakto te poçita kıştata ti, poçitat te i komşiite ti; kakto te poç tat komşiite, poçita te tseliyat svet.)
3295. Evlåt, evlendi mi, artık komşu olur. (Ojeni li se çedoto, komşiya veke.)
3296. Eziyetsiz iş olmaz. (Türkçe benzeri var - Slaveykov, s. 119.)
3297. Faydasız koyunu, kurtlar yesin. (Türkçeden geçmiş - Slaveykov, s. 118.) 3298. Fıçıya yaş girer de
kuru çıkar.
3299. Fırıldak gibi döner. (Türkçeden geçmiş -Vırti sa kato fırfılak- Sofya'da söylenir).
3300. Gagam (burnunu) her yere sokma! (Ne si viviray gagata na vsekide.)
rade-Alle واية )Allah'a (c) alt) kolli nike her diledigmi vajan ve vapurabilen st ausa ve sosus inade, Allahin (tradesi
trade- kolye Allah (c) kali nadest, Allahin (c) her diledi gini vajan ve yaptırabilen stuesta ve sonus
trade-mutlaka قادة مطلقة Allah'a ce art) at mrsa ve sonsun nade, het dilediğini yapan ve yaptırabilen Allah'n(c.comrsa ve sonsun
trade- naltze | إرادة )Allah'a cc. ait) her zeve erişen ve her şeyi kendine itaat ettiren sonsuz trade
trade-i nimet إرادة تحمت nimet verme isteği ve iradesi
irade- Rabbani (ye( إرادة ربانية : rabbin iradesi, her şeyin sahibinin dilemesi, her şeyin sahibi olan Allah'n (c.c.) dilediğini yapan ve yaptı ran sonsuz güců. (hikmet ve irade-i Rabba niye Rabbin hikmeti ve iradesi, herşeyin sahibi ve terbiye edicisinin (Allah'm(c.c.)) sadüflere yer bırakmayan ve her şeyi gayeli, faydalı ve en uygun şekilde belirleyen ilmi ve iradesi
ilim ve emir ve Irade-i Rabbaniye علم و آمر و إرادة رياني : Rabb'in ilmi, emri ve iradesi; (kudret ve irade i Rabbani (ye): Rabb'in kudreti ve ira-desi.)
trade-i samille إرادة شامله : her şeyi kapsayıp ku-şatan (ilahi) irade, (Allah'ım(c.c.)) her şeyi ku-şatan yapma ve yaptırma gücü
trade-i pefkat إرادة ثقلت : şefkat gösterme ira desi, acıyıp koruma dileği ve gücü
irade-i şefkat ve merhamet إرادة شفقت و مرحمت : şefkat ve merhamet gösterme iradesi, acıyıp koruma ve merhamet etme istek ve iradesi
irade-i şefkat ve rahmet إرادة شفقت و رحمت : ac yıp koruma istek ve iradesi
Trade-i Şeyh إرادة شيخ : Hz. Şeyh Abdulkadir Geylani'nin istek ve iradesi
irade-i tahsin إرادة تحسين : guzel yapma istek iradesi
Irade-i tahsin ve tezyin إرادة تحسین و تزیین : guzel yapma ve süsleme istek ve iradesi
rade- tamme اراده دانه : hiçbir kusur ve eksik ligi olmayan tam ve mükemmel irade, her di-lediğini tam olarak yapan ve yaptırabilen güç ve irade
len ve yaptirabilen kuşatico guç ve trade trade-i umumiye قادة عمومية het evi kapsayp kuşatan smesis irade, her dilediğini yapabi
radell الىrade sahibi, dilediğini yapa bilme guicune sahip
iradesitadesi bulunmayan, hareket leri kendi istek ve hür kararıyla olmayan
iradesizlik إرادة سرلكfradeye sahip olmama. kendi istek ve kararıyla hareket edememe
tradevi اراده وی : iradeye ait, dilediğini yapabil me veya yaptırabilme gücüne ait; iradeyi gös. teren, iradeden gelen
)radi (y( إراديه : irade ile ilgili, iradeye ait, ira deye bağı 2 isteyerek yapılan. (şeriat-1 iradi ye: Allah'ın (c.c.) iradesinden gelen, tabiatta ki varlıkların ve olayların bağlı olduğu kanun duseni)
te irae إزاله : 1 gösterme, göz önüne koyma 2 gös
teriş
Iraka ارائه: dökme, akıtma
iraka-i dem إراقة دم : kan dökme, adam öldürme
Iran ایران : yuz ölçüm 1648 000 km² yi bulan toprağa sahip, ortadoğu (asya) ülkesi. Dini İslam, dili Farsça, başkenti Tahran'dır. Pakis Turkiye ve Irak'la komşu olup Hazar Denizi, tan, Afganistan, Türkmenistan, Ermenistan, Basra Körfezi ve Umman Denizi'nde kıyısı vardır
İrancılık ایرانجيل : Iran taraftarlığı, İran siyasi
irfan 1 : عرفان.iman, ahlak ve ilahi gerçeklerle ilgili derin bilgi ve anlayış 2.Allah'ı (c.c.) tanı maya eriştiren bilgi 3.ilim, tecrübe, anlayış ve zekada olgunluk 4.derin gerçekleri anlama ve
seame yeteneği 5.bilgelik, hikmete ermişlik 6. kaltür 7. eğitim
Irfan saadet عرفان سعادت : insanı mutluluğa götüren iman, ahlak ve manevi olgunluk
Irfangah عرفانگاه : irfan kaynağı
Irfangah- muazzam عرفانگاه معظم : büyuk irfan kaynağı, ilim, ahlak, iman ve manevi olgun-Juk kazanılacak kaynak
irfani(ye( عرفانیه : irfanla ilgili, Kur'an ve iman konuları hakkındaki bilgilere ait (sohbet-i ir-faniye: ilim ve iman sohbeti)
irhasat إرهاصات : Hz. Peygamberin (a.s.m.( gamber olarak gönderileceğine işaret olmak peygamberliğinden önce, O'nun yakında pey-üzere meydana gelen olağanüstü olaylar
irhasat-i Ahmediye إرهاصات أحمديه : Islam'dan önce Hz. Muhammed'in (a.s.m.) yakında peygamber olarak gönderileceğine dair ola-ğanüstü olay ve işaretler
irsa إرساء : sağlamlaştırma, kuvvetlendirme
Irsal 1 : إرسال.gönderme, yollama 2.(Allah c.c. tarafından) peygamber ve kitap gönderme
Irsal-i lafz إرسال لفظ : söz iletme
irsal-i rusul إرسال رسول : peygamberlerin gönde-rilmesi
Irsalat إرسالات : gönderilen şeyler
irsiyet 1 : ارثیت miras 2.devredilen hizmet; gö-rev ve sorumluluk 3.(biy.)kalıtım, soya çek-me, beden yapısı ve bazı ruhsal özelliklerin anne-babadan yavrulara geçmesi
irsiyet-i maneviye ارثیت معدوه : manevi miras,
devredilen hizmet görevi
irsiyet-i nübüvvet إرثيت نبوت : peygamberliğin mirası olan İslam'a hizmet görevi
irsen 1 :ار.miras olarak 2.atalardan gelerek, soya çekimle
irsad 1 : إرشاد.doğruya yöneltme, din ve ahlak konusunda uyarma, ders verme 2.doğru yolu gösterme; gerçekleri hatırlatma (not çok yerde 'irşad' kelimesi 've' ile bağlanarak 'ders, feyz, hidayet, himmet, ıslah, ihtar, ikaz, isal, sevk, nasihat, talim, tavsiye, tefhim, tenbih, tenvir, terbiye, teşvik, vaiz' sözleri ile birlikte kullanılmaktadır.)
irsad- Alevi إرشاد علوى : Hz. Ali'nin (r.) uyar ması ve doğru yolu göstermesi
Iradiallye إرشاد عاليه : yüksek irşad, yüksek bilgi ve görüşe dayanan öğüt, uyarma, yol gösterme ve doğruya yöneltme
İrşad-1 cumhur إرشاد جمهور: halkı irsad, ve her-kesi doğruya yöneltme
irşad feth-i keşif إرشاد فتح كشف : gizli gerçekle rin keşfedilmesi (keşf) ve doğru yolun açılma-
sı(feth) ile yapılan yol göstericilik
irsad - gaybi ارشاد عيسى : insan bilgisini asan ge-lecekteki olaylar konusunda yapılan uyarma
İrşad- l'cazkarane ارشادء إعجاز كارانه : mucize de recesinde başarılı tarzda doğru yola yönelt-me ve uyarıda bulunma (terbiye ve irşad-1 i'cazkarane mucize derecesinde terbiye ve irşad)
irsad - mahz إرشاد محض : irşadın ta kendisi, tam irşad, tam manasıyla doğruya iletme, doğru
yola yöneltme
irsad - Kur'ani (ye( إرشاد قرآنيه : Kur'an'ın irşadı, Kur'an'ın doğru yolu göstermesi, doğruya yö-neltmesi
irsad-inas إرشاد ناس : insanlara doğru yolu gös-terme ve gerçekleri hatırlatma
irşad - nebevi إرشاد نبوی: (a.s.m.) tarafından yapılan irşad Peygamber
irşadat إرشادات : irşadlar, uyarmalar, doğru
yolu gösterme çalışmaları
irşadati aliye إرشادات عاليه : yüksek irşatlar, üs-tün bilgi ve görüşe dayanan uyarılar ve yol gösterişler
İrşadgah إرشادگاه : irşad yeri uyarıların yapılıp doğru yolun gösterildiği yer
irşadiye( إرشاديه : uyarmak ve doğru yolu gös-termekle ilgili olan
irşadkar إرشادكار : irşad edici, uyarıcı, doğru yolu gösterici, doğruya yönlendirici
irtibat ارتباط : münasebet, ilişki 2.bağlantı 3.bağlılık 4.bağ 5.ilgi, yakın ilgi 6. haberleşme;
görüşme
irtibatı ruhi ارتباط روحی : ruhi bağlılık sevgi
duygu ve gönül bağlılığı
irtibat-ı tamme( إرتباط نامه : tam bağlılık, tam bağlantı
irtica 1 : إرتجاع.geriye dönüş, gericilik, eski ya-şayış tarzına dönme 2.İslamiyet'ten önceki yaşayış tarzına dönüş, puta tapıcılığa dönüş, Allah'ın (c.c.) dinini bırakıp, nefis ve şeytanın istekleri doğrultusunda bir hayat şekline dö-nüş 3.(bazılarına göre) sapma ve bozulmaya uğramamış İslamın gösterdiği yola dönme.
--Efendim, ne kadar üzerini örtseniz de sizden de zaman zaman ke-râmet zahir olmakta!.." dediler.
O büyük tevăzû äbidesi:
"O müşåhede ettikleriniz, müridlerimin kerämetleridir." buyurdu.
Çünkü o öyle bir mahfiyet (halini gizleme) içerisindeydi ki, hayatta iken söz ve kerämetlerini yazmak isteyen müridi Hüsameddin Hâce Yūsuf'a müsaade etmemişti.
DÜSTUR:
İslâm büyükleri, Hak yolunda kendilerine däimâ kerâmeti değil istika-meti düstur edinerek nåil oldukları yüce makamlara erişebilmişlerdir. On-lar, kerâmet såyesinde havada uçan kuşun, suda yüzen balığın sahip ol-duklarından daha fazla bir değer kazanmadıklarını dile getirmişlerdir. Yine onlar, yegâne mârifetin, kuş ile balığın yaptığını taklide yönelmek değil, Hakk'ın rızasına râm olarak yüksek bir kulluk şuuru içinde istikamet üzere yaşayabilmekte olduğunu, her vesile ile ifâde etmişler ve bunu hålleriyle de göstermişlerdir.
*
GAFİL KALBLERİN TESİRİ
Hicri 1340 senesinin mübarek bir gününde İstanbul Ayasofya Câ-mii'nde Kur'ân-ı Kerim ve mevlid-i şerîf ziyafeti vardı. Câmî, mahfellerine kadar doluydu. Ulemâ ve talebe câmîde idi. Zamanın güzide hafızları Kur'ân-ı Kerîm ve mevlid-i şerif okumaya başlamışlardı.
Beylerbeyili Adil Bey isminde, mânevî hâl sahibi ve keşfi açık bir zât da kürsüye yakın bir yerde oturmuş dinliyordu...
Biraz sonra Adil Bey'e mânevî bir daralma hâli geldi. Sıkıldı, bunal-dı. Oysa içinde bulunulan o mânevi atmosferde Kur'ân ve mevlid okunur-ken böyle bir gönül daralmasının olmaması lazımdı. Adil Bey, merakla et-rafına baktı. Gördü ki, tam karşısında kasvet-i kalbe mübtelå bir gåfil var; 456 farkında olmadan göğüs göğüse karşı oturuyorlar. Böylece o kasvetli ve
gafil kalbden kendisine daralma aksettiğini anlayan Adil Bey, hemen ye-rini değiştirdi, böylece biraz ferahladıysa da, tesirini bir müddet gidere-medi.2
KISSADAN HİSSE:
Salih kimselerden gönüllere huzur ve ferahlık aksettiği gibi, gâfil kim-selerden de huzursuzluk ve kasvet akseder. Zirâ gül bahçesinde dolaşan kalbler, binbir râyiha ile mest olurlarken, teressübat (pislik) civarına düşen ruhlar da teaffün eden (kokan) kötü kokularla bunalırlar. Onun içindir ki Ce-nâb-ı Hak, gönülleri çürümüş ve etraflarına dâimâ kötü tesir bırakan mün-kirler hususunda:
"Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğün-de, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler toplulu-ğu ile oturma." (el-En'am, 68) buyurmaktadır.
Bu ilâhî emirdeki inceliği kalbî hassasiyete sahip olan has kullar da-ha iyi anlarlar. Zîrå kalbdeki hassasiyet arttıkça ölçüler derinleşir, bakışlar perdenin arkasındaki gerçekleri görmeye başlar, hisler herkesin farkede-mediği oluşları sezer. Buna bir misal olarak Seyfi Baba'nın şu hâli pek ib-retlidir:
Sâmi Efendi Hazretleri'ni pek seven Hak dostlarından Seyfi Baba, keşfi açık, hâl sahibi bir zattı. Topkapı'da oturuyordu. Birgün Sâmi Efendi -kuddise sirruh-'u ziyarete gelmişti. Ancak devlethâneye girer girmez dü-şüp bayıldı. Onu içeriye buyur edip üstadın huzuruna iletecek olan kişi te-laşla üzerine su döküp ayılmasını temin ettikten sonra:
"Hemen bir doktor çağıralım!" dediğinde Seyfi Baba bitkin bir hålde
müdahale etti:
"-Yok oğlum! Doktor filân çağırmayın; hâlimin maddi bir hastalıkla alâkası yok! Topkapı'dan Erenköy'e gelene kadar yollarda rastladığım is-yân ehli ve isyân yerlerindeki kasvet tesir etti ve bu tertemiz kapıdan girip İçerideki rūhaniyete nail olunca da gönlüm o tesirlere dayanamadı. Bura-
2. Kılınan namazın tesiri, kalblerin durumuna göredir. Mâün Süresi'nde Cenâb-ı Hak "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarında gåfildirler. Yaptıklam İşlerde de riyākardırlar." buyurmaktadır. Bu bakımdan mescidlerde de gåfil yår kalben hasta kimselerin, hatta münafıkların bile bulunması tabildir.
Onun içindir ki İslâm, ticârî ve iktisadi hayatı da hizmet ve diğergämlik temel. leri üzerinde inşa etmiştir.
Ticari ve iktisadi hayat
İslam'da mülk, Allah'ındır. Haksız menfaat, faiz, istismar, karaborsa. gabn-i fahiş (kandırmak sûretiyle değerinin çok üstünde satış yapmak) ve toplumun zararına olan satışlar yasaktır.
Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret edince, vatandaşlık esaslarını ve hukûkunu tâyin ve tespit ettikten hemen sonra, Medîne çarşısını tanzim etmiştir.
Nitekim Rasûlullah buğday satan bir adama rastlamış ve ona:
"-(Malını) nasıl satıyorsun?" diye sormuştu. Adam da kendince anlatır-ken o esnåda Rasûlullah Efendimiz'e:
"-Elini onun (buğdayın) içine daldır!" diye vahyedildi.
Allah Rasûlü de elini daldırdı ve buğdayın ıslak olduğunu gördü. Bunun üzerine:
"-(İnsanların görmesi için ıslak olanı üst tarafına koysaydın ya!) Aldatan bizden değildir. "buyurdu. (Ebû Dâvüd, Büyü, 50/3452; Ahmed, II, 242; Müslim, İmân, 164)
Yine, Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"En temiz kazanç, şu vasıflara sahip olan ticåret erbâbının kazancıdır:
-Konuştuklarında yalan söylemezler,
-Kendilerine îtimâd edildiğinde ihanet etmezler,
-Söz verdiklerinde sözlerinden dönmezler,
-Bir şey satın alırken o malı yermezler,
-Bir şey satarken onu aşırı bir şekilde övmezler,
-Borçları olduğunda geciktirmezler ve
-Alacakları olduğunda, zor durumda olan borçluyu sıkıştırmazlar." (Beyhaki, Şuab, IV, 221)
Sahâbeden Cerîr bin Abdullah el-Beceli bir at satın almak iste-mişti. Beğendiği bir at için satıcı beş yüz dirhem fiyat teklif etti. Cerir bu ata altı yüz dirhem verebileceğini, hatta sekiz yüz dirheme kadar fiyatı yükseltebileceğini ifade etti. Çünkü atın değeri yüksek olup, satıcı bunun farkında değildi. Kendisine:
Atı, beş yüz dirheme alman mümkün iken, niçin sekiz yüz dirhe-me kadar fiyatı yükselttin?" diye soruldu. Cerir şu muhteşem cevabı verdi:
"-Biz alışverişte hile yapmayacağımız husūsunda Allah'ın Rasû-lü'ne söz verdik."
Görüldüğü üzere İslâm iktisâdî sistemi, ticaretin temelini doğruluk ve dürüstlük ile fert ve cemiyete hizmet anlayışı üzerine kurmuştur. Gerçekten de İslâm iktisadı, insanın problemini çözmekle işe başlar. Paylaşmak ve bilhassa ihtiyaç sahiplerine faydalı olmak şarttır, farzdır.
Gerek kapitalist, gerekse sosyalist sistemlerin yapısında ise kalbî mezi-yetlere, vicdânî faziletlere yer yoktur. Birinde mülk toplumundur, birinde ferdindir. Her ikisinde de çıkarcı ve sömürücü bir zihniyet hâkimdir. Fertler, bir çarkın dişlisi olarak teläkkî edilir.
İslâm ise, her meselede olduğu gibi servet karşısında da kulu, Allâh'a karşı mes'ul addeder. Zira Allah Teâlâ, her şeyi insana emânet olarak ver-miştir. Ayet-i kerîmede:
"Nihayet o gün (dünyada faydalandığınız) nîmetlerden muhakkak hesaba çekileceksiniz!.." (et-Tekäsür, 8) buyrulmaktadır.
İşte servet, bu hesap ve mes'ûliyet ölçüleri içerisinde elde edilmelidir. Hiçbir yanlış adımın, doğru bir mâzeret ve niyeti olamaz. Hele; "Ben ileride daha çok hayır yapmak için kazanıyorum." diyerek haram-helâl ölçülerini çiğnemek, en hayırsız bir yöneliştir, nefsin aldatmacasıdır. Çünkü İslâm; "İstediğin gibi kazan, istediğin gibi harca!" şeklinde bir anlayışı aslâ kabûl etmez. Kapitalizmin temelini teşkil eden; "Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin!" mantığını da İslâm, kesin olarak reddeder.
Mü'min, paranın mahkûmu değil, hâkimi olmalıdır. Bu da Hâkimler Hâkimi'nin emrine uymakla olur. Tembelliğe kaçmayan bir kanaatle olur. Yani israf ekonomisine yönelik ticaretten de sakınarak olur. Çünkü israf, konfor ve lüksün artması, fertleri de toplumu da perişan etmektedir.
Topluma bir bakın: Niceleri maddî bakımdan alabildiğine imkânlar elde etmiş, fakat hâlâ huzursuz. Kimisi cinnet geçiriyor. Eskiye nazaran zenginlik ve refah seviyesi hayli arttı, ancak buhranlar, ihtiraslar ve taşkınlıklar daha da fazlalaştı. Aile hayatları târumâr oldu. Boşanmalar arttı. Yavrular perişan. Bir nesil, âile sıcaklığından mahrum kaldığından, saâdeti sokaklarda arar
9 İbn-i Hazm, el-Muhalla, Mısır 1389, IX, s. 454 vd.
Allâhü Teâlâ şöyle buyurdu -meâlen-: "Şüphe yok ki biz, insanı, karışık bir damla sudan yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu, işitici ve görücü kıldık. Muhakkak ki biz, ona hidayet yolunu gösterdik; İster şükredici ve ister nankör olsun." (İnsan Süresi, âyet 2-3)
Tabiin'den Vehb bin Münebbih (rah.) Hazretleri şöyle buyurmuştur: Allâhü Teâlâ, Adem aleyhisselâm'ı yaratmayı murat ettiğinde yeryüzüne şöyle buyurdu: "Muhakkak ki senden bir halife (kullar) yaratacağım. Onlardan bir kısmı bana itaat edecek, bu sebeple onları Cennet'e yerleştireceğim. Bir kısmı ise bana isyan edecek, onları da Cehennem'e atacağım." Bunun üzerine yeryüzü: "(Ey Rabb'im!) Benden, Cehennemlik olacak birini mi yaratacaksın?" diyerek ağladı.
Allâhū Teâlâ, yeryüzünün siyah, beyaz, kırmızı, hoş, habis, yumuşak, sert ve dağlık olan muhtelif yerlerinden birer avuç toprak alması için Cebrâîl aleyhisselâm'ı gönderdi.
Cebrâîl aleyhisselâm yeryüzüne geldiğinde, yeryüzü, ona, "Seni gönderen Allâhü Teâlâ için benden hiçbir şey alma." dedi. Bunun üzerine Cebrâîl aleyhisselâm, yeryüzünden bir şey almadan geri döndü ve "Ey Rabb'im! Yeryüzü, bana, senin yüce isminle yemin ettiği için ondan bir şey almadım." dedi. Daha sonra Allâhü Teâlâ, Mîkâîl aleyhisselâm'ı yeryüzüne gönderdi. Yeryüzü, ona da aynı şeyi söyledi ve o da geri döndü. Ardından, Allâhü Teâlâ, İsrâfîl aleyhisselâm'ı gönderdi ve o da diğerleri gibi yeryüzünden bir şey almadan geri döndü. Daha sonra Allâhü Teâlâ, ölüm meleği Azrâîl aleyhisselâm'ı gönderdi.
Azrâîl aleyhisselâm, yeryüzüne vardığında yeryüzü, ona yalvardı ve "Senden, bugün benden bir avuç toprak almak için gönderen Allâhü Teâlâ'nın izzetine sığınırım ki o, bir avuç topraktan yarın nasibi Cehennem olacak kimseleri yaratacaktır." dedi.
Azrâîl aleyhisselâm ise "Ben de onun emrine karşı gelmekten onun izzetine sığınırım." diyerek yeryüzünün dört bir yanından toprak aldı. Bu topraklardan Adem aleyhisselâm yaratıldı. Bu topraklar farklı renk ve evsafta olduğu için, Ademoğulları da farklı renk ve evsaftadır; kimisinin rengi beyaz, kimisi siyah, kimisinin tabiatı yumuşak, kimisinin serttir. Yeryüzünden alınan her bir zerre, insan bedeninin yaratılışının aslı olmuştur.
Akıllı kişi, nefsini küçük gören (kendini hesaba çeken) ve ölümden sonrası için çalışandır... (Tirmizi, Sıfatü'l- kıyâme, 25)
KIYAMET: SONSUZLUĞUN BAŞLANGICI
Dünya hayatının sonu anlamına gelen kıyamet Kur'an'da "Sa'a, Kıyâme, Kâria, Vâkıa" gibi isimlerle anılmıştır. Ansızın gerçekleşecek olan bu hadise, göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre veya daha kısa bir zaman aralığı olarak değerlen-dirilmiştir. Onun ne zaman vuku bulacağı sadece Allah'ın bilgisi dâhilindedir. Yer kürenin yörüngesinden çıkarılıp parçalanacağı, göğün yarılıp düzensiz bir şekle bürüneceği, güneşin dürülüp karanlığa gömüleceği, yıldızların kararıp dağılacağı, denizlerin kaynatılacağı (Hakka 69/13-16; Tekvir, 81/1-6) vb. ifadelerle kı-yametin kopuşu ayetlerde ve hadislerde çok dehşetli biçimde anlatılır. Ayrıca kıyamet alametlerinden bahsedilir. Bize düşen herkesin gerçek kıyametinin kendi ölümü olduğunu belirten Nebevi uyarıyı hatırımızdan çıkarmamak ve dünyaya veda etmeden önce ahirete hazırlık yapmaktır. Nitekim kendisine "Kıyamet ne zaman kopacak Yâ Resûlallah?" diye soran kişiye Allah Resûlü
(sas) şöyle cevap vermiştir: "Onun için ne hazırladın?" (Buhâri, Edeb, 96)
...Allah karşısında takva sahibi olun ve dünyevi isteklerinizde mutedil davranın... Helal olanı alın, haram olanı terk edin. (İbn Máce, Ticaret, 2)
ALLAH'IN GAZABINI CELBEDEN ÇİRKİNLİKLER: HARAM
Helal ve haram, Rabbimizin dünya hayatında bizim için koyduğu sınırlardır. Bunlar sadece yeme ve içmeye indirgenemeyecek kadar geniş kavramlardır. Nezih bir hayatın üzerine inşa edildiği bilincin adıdır helal ve haram. Bu bilinç, özden söze, düşünceden eyleme, giyimden kuşama, yemeden içmeye, alışverişten tüketime, aileden komşuluk ilişkilerine kadar hayatın her anını ve alanını kuşatır. Fıtratı bozan, iffet, onur ve haysiyetimizi zedeleyen her şey haramdır. Haram, Allah'ın gazabını celbeden çirkinliklerdir. Helal de haram da imtihanın bir parçasıdır. Helali haram, haramı helal saymak ise imana zarar veren büyük bir günahtır. Kötülükten yüz çevirip hayatımızı iyilikle süslediğimiz müddetçe huzurlu yaşarız. Haramlardan uzaklaştıkça Rabbimizin rahmetine yaklaşırız. Günahlar ile aramıza mesafe koyduğumuz sürece Allah katında yüceliriz. Gönlümüzü sevgi, şefkat, merhamet, sadakat ve samimiyet gibi güzelliklerle donattığımızda istikametimizi buluruz.
Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedi kalacağı cehen-nemdir... (Nisá, 4/93)
CEHENNEME GİDEN YOLLAR
Ahiret hayatının başlaması ile birlikte insanoğlu dünyada yaptıklarından dolayı hesaba çekilecek ve bunun neticesinde ya cennet ile ödüllendirecek ya da cehen-nem ile cezalandırılacaktır. Cennet ve cehenneme giden yollar ise bu dünyadan başlamaktadır. Cehenneme götüren sebeplerin başında en büyük günah olan şirk yer almaktadır. Küfür ve münafıklık da aynı şekilde kişiyi cehenneme götüren en önemli sebeplerdendir. Nitekim Kur'an'daki pek çok ayet de bu kişilerin gi-decekleri yerin cehennem olduğunu bildirmiştir. İşledikleri günahlar sebebiyle Müslümanlar da cehenneme gidecek ve hataları miktarınca cezalandırılacaktır. İçki içmek, kumar oynamak, yetim malı yemek, faiz yemek, büyü yapmak, zina etmek, haksız yere insan öldürmek, intihar etmek, ölçü ve tartıda sahtekârlık yapmak, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak, anne babaya isyan etmek, kötülük yapmak, yalancı şahitlikte bulunmak... ayet ve hadislerde belirtilen, in-sanı cehenneme götüren başlıca günahlardır.
1691- Allah'ın bir meleği vardır, her namaz başında şöy. le seslenir: "Ey âdemoğulları! Kendinize karşı yakmış olduğunuz ateşleri kalkıp namazla söndürün."
وَقَهَرَ الْعِبَادَ بِالْمَوْتِ (الرافعي عن ابي هريرة)
1692- Allah'ın, cenaze ile birlikte yürüyen melekleri var-dır. Derler ki: "Kudretiyle çok büyük bir güç sahibi olan ve kulla-rını ölümle kahreden Allah'ı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederiz."
olan bir Levh-1 Mahfuz'u vardır. Kalemi ise nurdur. Ona göre her gün her gece yaratır, rızık verir, diriltir, öldürür, aziz kılar ve iste-diğini yapar o levhde.
1694- Allah'ın yer ehlinden kabul buyuracağı kapları vardır. Rabbinizin kapları salih kullarının kalpleridir. Bunların i-çinde ona en sevimlisi, en yumuşak ve en ince merhametli olan-dır.
1696- Allah'ın her cuma günü ateşten onu hak ettikleri halde azat etmiş olduğu altı yüz bin azatlısı vardır.
١٦٩٧ - إِنَّ اللَّهِ تَعَالَى فِي كُلِّ يَوْمٍ ثَلَثَمِائَةٍ وَسِتِّينَ لَحَظَةً يَلْحَظُ بِمَا إِلَى أَهْلِ الْأَرْضِ فَمَنْ أَدْرَكَتْهُ تِلْكَ اللَّحْظَةُ صَرَفَ اللَّهُ عَنْهُ شَرَّ الدُّنْيَا وَشَرَّ الْآخِرَةِ وَأَعْطَاهُ خَيْرَ الدُّنْيَا وَخَيْرَ الآخِرَةِ (الحكيم عن على بن الحسين بالاغا الحكيم عن محمد بن الخفية مرسلا الا ينه جعل المرفوع صدره فقط والباقي موقوف
1697- Allah'ın her gün yer ehline karşı nazar ettiği üç yüz altmış nazarı (bakışı) vardır. Kim ona rastlarsa, Allah ondan dünya ve ahiret şerrini önler. Ona dünya ve ahiret hayrını (iyiliği-ni) ihsan eder.
FURKAN الفرقان Hakla bâtılı ayırma, bu ayrılmayı sağlayan Allah’ın koyduğu ölçü, gönderdiği kitap; kurtuluş ve zafer gibi anlamlara gelen bir Kur’an terimi.
Müellif: İBRAHİM ÇELİK Sözlükte “iki şeyin arasını ayırmak” mânasına gelen fark kökünden masdar olup “hakla bâtılı, imanla küfrü, helâl ile haramı... ayırıp belirlemek” anlamında kullanıldığı gibi zıt değerlere sahip olan şeylerin birbirinden seçilip ayrılmasını sağlayan ölçüyü de ifade eder (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “frḳ” md.). Bu genel anlamından hareketle gerçeği kanıtlayan delil veya sezgiye, doğru bilgilere ve şüpheden kurtuluşa da furkan denilir. Nitekim Seyyid Şerîf el-Cürcânî furkanı “hakla bâtılı birbirinden ayıran ayrıntılı bilgi” şeklinde tarif etmiştir (et-Taʿrîfât, “furḳān” md.).
Gerek tefsirlerde gerekse sözlük kitaplarında furkan kelimesi, Kur’an’da yer aldığı yedi âyetten her birindeki konumu dikkate alınarak “Kur’an, Tevrat veya üç büyük kitap, delil, yardım, Mûsâ ve kavminin kurtulması için denizin yarılıp açılması, Bedir zaferi, kurtuluş ve başarı” gibi anlamlarla açıklanmıştır (Lisânü’l-ʿArab, “frḳ” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “frḳ” md.; Kāmus Tercümesi, “furkān” md.).
İbnü’l-Cevzî, müfessirlerin Kur’an’da geçen furkan kelimesine üç değişik anlam verdiklerini belirtir (Nüzhetü’l-aʿyün, s. 459-460). 1. Başarı ve zafer (el-Bakara 2/53; el-Enfâl 8/41); 2. Dalâletten ve şüpheden kurtuluş (el-Bakara 2/185; Âl-i İmrân 3/4; el-Enfâl 8/29); 3. Kur’ân-ı Kerîm (el-Furkān 25/1). Ancak İbnü’l-Cevzî’nin bu genellemesi isabetli bulunmamıştır. Zira müfessirler, aynı âyetlerde geçen furkan kelimesine farklı anlamlar verdikleri gibi verilen anlamlar da yeterince açık görünmemektedir. Şu var ki, başta Taberî olmak üzere (meselâ bk. Câmiʿu’l-beyân, II, 146; III, 167; XVIII, 179) müfessirlerin çoğunluğu furkan kelimesine içinde yer aldığı âyetin konusuna göre farklı anlamlar vermekle birlikte bunların “hakla bâtılı ayırma” şeklindeki temel anlamla ilişkisini kurmaktadır. Bu asıl mânayı dikkate alarak bütün ilâhî kitapları furkan kapsamına sokanlar da vardır (Zeccâc, I, 375).
Furkan iki âyette (el-Bakara 2/53; el-Enbiyâ 21/48) Allah’ın Hz. Mûsâ’ya verdiği bir şey olarak tanıtılmakla birlikte bunun ne olduğu açık değildir. Kaynaklarda bunlardan ikincisiyle hakla bâtılı ayırt eden Tevrat’ın kastedildiği belirtilir. İlk âyette Tevrat’a “kitap” kelimesiyle ayrıca işaret edildiği için buradaki furkana “hak ile bâtılın ayırımı” şeklinde açık olmayan bir anlam verilmiştir (meselâ bk. Taberî, I, 284). Zeccâc, bu âyetteki furkandan da “kitab”ın (Tevrat) kastedilmiş olabileceğini, Tevrat’ın hakkı bâtıldan ayırma işlevini vurgulamak için tekrar edildiğini söyler (Meʿâni’l-Ḳurʾân, I, 134). Şevkânî ise farklı açıklamaları sıraladıktan sonra bunların içinde, “Mûsâ’ya mûcize olarak verilen deliller” şeklindeki yorumu tercih eder (Fetḥu’l-ḳadîr, I, 92-93). A‘râf sûresinin 151-156. âyetlerinin muhtevası, Hz. Mûsâ’nın bir duasını içeren Mâide sûresinin 25. âyetindeki “fark” kökünden bir kelimenin kullanılışıyla birlikte değerlendirildiğinde Mûsâ’ya verilen furkanı, Allah’ın, Mûsâ’ya inanıp günah işlemekten korunanları veya günahlarına tövbe edenleri inkârcılardan ve özellikle buzağıya tapanlardan farklı tutması, onlarla birlikte cezalandırmaması, inananları inanmayanlardan seçip ayırması şeklinde anlamak mümkündür (Watt, s. 146).
Enfâl sûresinin iki âyetinde geçen furkanın bu sûrenin esas konusu olan Bedir zaferiyle bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan birinde, “Eğer Allah’tan sakınırsanız O size bir furkan yaratır” (8/29) denilmektedir. Fahreddin er-Râzî bu âyetteki furkana maddî ve ruhî, dünyevî ve uhrevî bütün nimet ve imkânları kapsayan çok geniş bir açıklama getirmiş ve Allah’ın bu nimetlerle müminleri kâfirlerden ayırmasına dikkat çekmiştir (Mefâtîḥu’l-ġayb, XV, 153-154). Halbuki daha önce Taberî buradaki furkanı sûrenin ana konusuna uygun olarak, “Allah’ın, hakkı tercih eden müminlere yardım edip zafere ulaştırmak suretiyle onları kendilerine kin besleyen düşmanlarından kurtarması” şeklinde açıklamıştır (Câmiʿu’l-beyân, IX, 225-226). Zemahşerî’nin tercih ettiği yorum da Bedir zaferiyle ilgilidir (el-Keşşâf, II, 154). Aynı sûrenin 41. âyetinde ise Bedir olayına “furkan günü” denilmektedir. Her iki âyetteki furkan, Râgıb el-İsfahânî’nin de işaret ettiği gibi çok ileri düzeydeki bir ayrılmayı ifade eder. Gerçekten müslümanlar içtimaî, siyasî ve askerî anlamda ilk defa Bedir zaferiyle Mekke müşriklerinden ayrı, bağımsız, güçlü ve onurlu bir toplum haline geldiklerini kanıtlamışlardır.
Üç âyette furkan “hak ile bâtılı birbirinden ayıran” anlamında Kur’ân-ı Kerîm’in bir ismi veya niteliği olarak kullanılmıştır. Bakara sûresinin 185. âyetinde kelime, Kur’an’ın hakkı bâtıldan ayırma ve belirginleştirme işlevini ifade etmektedir. Diğer iki âyette ise (Âl-i İmrân 3/4; el-Furkān 25/1) Kur’an yerine onu ifade etmek üzere kullanılmıştır. Bundan dolayı bazı hadis mecmualarında ve Kur’an ilimleriyle ilgili kaynaklarda furkan kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’in başlıca isimleri arasında gösterilmiştir (meselâ bk. Müsned, II, 357, 412-413; Tirmizî; “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 1; Ma‘mer b. Müsennâ, I, 3, 18; Süyûtî, I, 143, 147).
FURKĀN SÛRESİ سورة الفرقان Kur’ân-ı Kerîm’in yirmi beşinci sûresi. İlişkili Maddeler KUR’AN İslâm dininin kutsal kitabı. SÛRE Kur’ân-ı Kerîm’i oluşturan 114 bölümden her biri.
Müellif: EMİN IŞIK Mekke devrinin sonlarına doğru nâzil olan sûrelerdendir. Abdullah b. Abbas’a isnat edilen bir rivayette 68, 69 ve 70. âyetlerin Medine devrinde nâzil olduğu belirtilmektedir. Kaynaklar bu sûrenin Yâsîn ile İsrâ sûresi arasında nâzil olduğunu bildirmektedir. Hz. Peygamber’in, olaylı geçen Tâif yolculuğundan sonra sırasıyla Cin, Yâsîn, Furkān ve İsrâ sûreleri inmiştir. Buna göre Furkān sûresi, mi‘rac olayı öncesinde ve muhtemelen Mekke döneminin onuncu yılında nâzil olmuştur (Abdullah Mahmûd Şehhâte, I, 259). Daha önce müşrikler müslümanlara sosyal boykot uygulamışlar ve Hz. Peygamber’in dine davetini çeşitli yollarla engellemeye çalışmışlardı. Mekkeli ya da taşralı hiç kimsenin Resûl-i Ekrem ile görüşmesine izin vermiyorlardı. Bu yolla istedikleri sonucu elde edemeyince başka çarelere başvurdular. Hz. Peygamber’i gözden düşürmek için bir iftira kampanyası başlattılar, hakkında akıl almaz yalanlar uydurdular. Bu sûre de müşriklerin, Hz. Muhammed’in peygamberliği ve genel olarak peygamberlik kurumuyla ilgili çeşitli iddia ve iftiralarına cevap vermek ve Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu ortaya koymak üzere nâzil olmuştur. Furkān sûresi yetmiş yedi âyet olup fâsılaları ا، ل harfleridir.
Sûre, ismini birinci âyette geçen ve “hak ile bâtılı birbirinden ayırma” anlamına gelen “furkān” kelimesinden alır. Kur’ân-ı Kerîm’e furkān denilmesinin sebebi itikadda hak ile bâtılı, haberde doğru ile yalanı, amelde gerçek ile sahteyi birbirinden ayırmış olmasından dolayıdır (ayrıca bk. FURKAN).
Kulu Muhammed’e “Furkān’ı” indirmiş ve onu bütün âlemleri uyarmak üzere peygamber yapmış olan Allah’a övgüyle başlayan sûrede Hz. Muhammed’in risâletinin evrenselliği, vahiy ve peygamberliğin kul isteği ve seçimiyle olmayıp Allah’ın takdir ve iradesiyle gerçekleştiği vurgulanır. Müşriklerin Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve âhiret günündeki büyük hesabı inkâr hususunda gösterdikleri inat üzerine nâzil olan sûrenin başında vahiy ve nübüvvetin dindeki yerini ve önemini belirten bir bölüm yer alır. İnkârcılar vahyin alelâde masallardan, peygamberin de sıradan insanlardan pek farklı olmadığını öne sürüyor, bir peygamberin insan üstü nitelikler taşıması gerektiğini söylüyorlardı. Hz. Peygamber’in yemek yemesini, çarşıda pazarda gezip dolaşmasını bahane ederek onun bu hallerini kendi inkârlarına gerekçe gösteriyorlardı. Sûrede inkârcıların ileri sürdükleri bu tür iddialar delil mahiyetinde misallerle tek tek cevaplandırılır ve çürütülür. Esasen Mekkeli müşriklerin Resûl-i Ekrem’i inkâr için öne sürdükleri gerekçeler, temelde bütün çağlarda peygamberleri inkâr için ortaya atılan isnat ve iftiralardan ibarettir. Bu iftira ve isnatların onların dilinden Kur’an’da yer almış olması bu bakımdan çok anlamlıdır.
Sûrenin baş taraflarında, kuluna Furkān’ı indiren Allah’ın aynı zamanda gökleri ve yeri yarattığı, tek hükümran olarak her şeyi kendisinin takdir ve tayin ettiği bildirilir. Böylece göklerde ayrı tanrılar, yeryüzünde ayrı tanrılar bulunmadığını ortaya koyarak inkârcıları kendisine tapmaya, buyruklarına boyun eğmeye ve peygamberine uymaya davet eder. Onların, ne bir şey yaratacak ne de fayda veya zarar verecek konumda olmayan âciz varlıklara, putlara tapmalarını ayıplar. Bu ayıp kendilerine yetmiyormuş gibi bir de Allah’ın gönderdiği vahye ve Peygamber’e dil uzatmalarını kınar. “Peygamber’e başkaları yardım ediyor” (âyet 4) diyerek iftirada bulunmalarının büyük bir haksızlık ve yalan olduğunu, “Bunlar eskilerin efsaneleridir” şeklindeki hezeyanlara karşı da Kur’an’ın bütün sırları bilen Allah tarafından indirilmiş bir vahiy olduğunu bildirir. Daha sonra Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu bildiren âyetlere yer verilir. Resûl-i Ekrem’in yiyip içtiği, gezip dolaştığı, aslında bir peygamberin yanında birtakım meleklerin bulunması veya kendisine gökten defineler indirilmesi gerektiği (âyet 7, 8) yolundaki itirazlara cevap olarak daha önceki peygamberlerin de aynı şekilde yiyip içen, çarşıda pazarda gezip dolaşan insanlardan seçilmiş olduğu hatırlatılır (âyet 20). Bu hatırlatmadan, Mekke putperestlerinin muhtemelen yahudiler ve hıristiyanlarla olan ticarî münasebetleri sayesinde eski peygamberler hakkında az çok bilgi sahibi oldukları anlaşılmaktadır. En‘âm sûresinin 91. âyetinde belirtildiğine göre onların okur yazar olanlarından bir kısmı yahudi kutsal metinlerinden bazı parçaları yazıp saklıyorlardı. Şu halde Hz. Muhammed’de gördükleri ve sözde yadırgadıkları beşerî niteliklerin o peygamberlerde de bulunduğunu bilmeleri gerekirdi.
İnkârdan doğan bu tür itirazların vahyin niteliğine (âyet 4, 5), geliş tarzına (âyet 32) ve Hz. Peygamber’in şahsına (âyet 7, 8, 9) ait olmak üzere üç noktada toplandığı görülür. Sûrede bu itirazlara ayrıntılı olarak cevaplar verilir; ayrıca inkârcıların ruh halleri tahlil ve tasvir edilerek Allah huzurunda hesap verilmeyeceğini sananların kendilerine melekler gönderilmemesini ve Tanrı’nın görünmemesini bahane ettikleri, bunun da onların kibirlerinden ileri geldiği vurgulanır. Suçluların ve kötülük yapmaya meyilli olanların Kur’an’daki uyarılara hiç gerçekleşmeyecekmiş gibi baktıkları ve bu yüzden peygamberlere düşman oldukları ortaya konur (âyet 31). Kur’an’ın niçin toptan indirilmeyip âyet âyet nâzil olduğunu soranlara, müminlerin kalbine daha iyi yerleşmesi için bu yöntemin seçildiği bildirilir (âyet 32). Bu cevap, Kur’an’ın içerdiği bilgilerin, gerçeklerin ve amelî prensiplerin gerektiği şekilde kavranıp benimsenmesi ve hayata geçirilebilmesinde zaman, ihtiyaç ve kapasite gibi faktörlerin dikkate alınmış olduğunu göstermesi bakımından büyük önem taşır.
35-39. âyetlerde, peygamberlerini red ve inkâr eden bazı eski kavimlerin nasıl cezalandırıldığına kısaca işaret edildikten sonra bunların kalıntılarını gördükleri halde ibret almayan Mekkeli putperestlerin Hz. Peygamber’le alay ederek aynı hatayı işledikleri ve inkârcılıklarını ısrarla sürdürdükleri, bu halleriyle de hayvanlara benzedikleri, hatta daha da aşağı oldukları ifade edilir (âyet 40-44). Bundan sonraki âyetlerde kozmolojik delillerden bazı örnekler verilerek dünyanın da âhiretin de tek hâkiminin Allah olduğu açıklanır (âyet 45-57).
Sûrenin son kısmında, şanı yüce ve ölümsüz olan Allah’a inanmanın, O’na güvenmenin ve huzurunda secde etmenin insana gerek bu dünyada gerekse âhirette neler kazandırdığına temas edilir. İyi hal sahibi müminlerin bazı örnek davranışlarına yer verilir. “Rahmân’ın kulları” tabiriyle taltif edilen müminler yürüyüşleri, geceleyin ibadet etmeleri, konuşmaları, sataşmalara esenlik dileğiyle karşılık vermeleri, Allah’a yalvarışları, yardım severlikleri, bununla beraber israftan uzak durmaları, Allah’tan başkasına boyun eğmekten, cana kıymaktan, zina etmekten, yalan söylemekten ve yalan yere şahitlik etmekten kaçınmaları ve iyilik yolunda önderlik etme arzusu taşımaları gibi meziyetleriyle toplumun yüz akı insanlar olarak örnek gösterilirler. Böylece sûre yalnızca vahye karşı çıkan inkârcıların ruhî durumlarını ve acınacak hallerini ifade etmekle kalmaz, vahye inanan insanların örnek özelliklerini de dile getirir ve bu iki tip insan arasındaki farkları açık şekilde ortaya koyar. Özellikle 63. âyet bu iki tipin ahlâkî yapısının bir özetidir. Nitekim bütün tefsirlerde, burada sözü edilen “câhiller”in sataşmaları Câhiliye barbarlık ve küstahlığını, ağır başlı müslümanların bu sataşmalara selâmla karşılık vermeleri de onların, İslâm ahlâkında genellikle “hilim” terimiyle karşılanan ağır başlı, uzlaşmacı, yapıcı ve barışçı karakterlerini ifade edecek şekilde açıklanmıştır (meselâ bk. Taberî, XIX, 32-35; Zemahşerî, III, 99). Sûre şu âyetle sona erer: “De ki: Sizin yalvarmanız olmasa rabbim size ne diye değer versin? Siz -resulün bildirdiklerini- kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır.”
Hz. Peygamber’den rivayet edildiği bildirilen ve bazı tefsirlerde yer alan (meselâ bk. Zemahşerî, III, 234; Beyzâvî, II, 172), “Furkān sûresini okuyan kimse kıyamet gününde Allah’ın huzuruna o günün geleceğine şüphesiz inanmış olarak çıkar ve kolayca cennete girer” meâlindeki hadisin mevzû olduğu kabul edilmiştir (İbnü’l-Cevzî, I, 239-241; Zerkeşî, I, 432).
Furkān sûresinin tefsiri ve muhtevasının tahlili mahiyetinde özel çalışmalar yapılmış olup bazıları şunlardır: Ebüssuûd Efendi, Tefsîru sûreti’l-Furḳān (Süleymaniye Ktp., Süleymaniye, nr. 1026/3, vr. 20-49); Sırrı Paşa Giridî, Sırr-ı Furkān: Tefsîr-i Sûre-i Furkān (İstanbul 1312); Muhammed b. Saîd el-Bârûdî, ed-Daʿve ve’d-dâʿiye fî ḍavʾi sûreti’l-Furḳān (Cidde 1987); Rif‘a Ahmed Sâlih el-Gāmidî, Ṣıfâtü ʿibâdi’r-raḥmân kemâ ṣavverahâ sûretü’l-Furḳān (yüksek lisans tezi, er-Riâsetü’l-âmme li-ta‘lîmi’l-benât, Mekke 1405); İbnü’ş-Şerîf, Eḍvâʾ ʿalâ sûreti’l-Furḳān (Kahire 1986); Abdülvehhâb Abdül‘âtî Abdullah, ʿAḳīdetü’l-îmân fî ẓılli sûreti’l-Furḳān (Kahire 1987); Abdurrahman Hasan Habenneke el-Meydânî, Tedebbürü sûreti’l-Furḳān fî vaḥdeti’l-mevżûʿ (Dımaşk 1412/1991); Ebülfazl Mîr Muhammedî, “Tefsîr-i Sûre-i Furḳān”, Nûr-i ʿİlm (Mihr, Kum 1342 hş., s. 55-58; Dî, 1342 hş., II, 39-45; Hordâd 1343, IV, 25-32).
Müellif: MUSTAFA FAYDA Fârûk kelimesi Arapça fark (furk, furkān) kökünden türemiş mübalağalı ism-i fâildir. Fark sözlükte “iki nesnenin arasını ayırmak” mânasına gelir. Hak ile bâtılı ayıran bir kitap olduğu için Kur’ân-ı Kerîm’e “furkān” adı verilmiş, yine hak ile bâtılın açıkça ayrıldığı bir savaş olan Bedir’e de Kur’an’da “yevme’l-furkān” denilmiştir (el-Enfâl 8/41).
Câhiliye devrinde Kelb kabilesi ileri gelenlerinden Zübeyd b. Mes‘ûd ile (İbnü’l-Kelbî, II, 580) Cebele b. Îsâf’a (Ebû Ubeyd, s. 364) fârûk denildiği bilinmekteyse de kendilerine bu lakabın niçin verildiğine dair kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. Bazı hadislerde Hz. Peygamber’in “fark”, “fârık” veya “fârûk” şeklinde tavsif edildiği görülmektedir. “Muhammed insanlar arasında bir farktır” (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 2) meâlindeki hadiste Resûl-i Ekrem’in müminlerle kâfirleri birbirinden ayırma özelliğine işaret edilmiştir (İbnü’l-Esîr, III, 439). Diğer taraftan Hz. Ali’ye de Hz. Peygamber tarafından fârûk lakabının verildiği rivayet edilmektedir (İbn Abdülber, IV, 170; İbn Hacer, IV, 171). Aynı şekilde Şiîler’in de ona fârûk veya fârûk-ı ekber dedikleri bilinmektedir (Dihhudâ, XXI, 18).
İslâm tarihinde fârûk lakabıyla tanınan yegâne sahâbî Hz. Ömer’dir. Ancak kendisine bu lakabın kimin tarafından niçin verildiği hususunda kaynaklarda farklı rivayetler bulunmaktadır. Taberî Hz. Ömer’in “Fârûk” diye adlandırıldığını belirtmiş, ona bu lakabın kimin tarafından verildiği hususunda selefin ihtilâf ettiğini söylemiş ve konuyla ilgili iki haberi eserine almıştır (Târîḫ, I, 2728). Hz. Peygamber, Allah Teâlâ hakla bâtılı Ömer ile ayırdığı için onun fârûk olduğunu söylemiş, Hz. Âişe de bir soru üzerine Ömer’e fârûk lakabını Resûlullah’ın verdiğini ifade etmiştir (İbn Sa‘d, III, 270-271). Bazı kaynaklarda Hz. Ömer’in bu lakapla anılmasının sebebi şu olaya dayandırılmaktadır: Ömer müslüman olduktan sonra Resûl-i Ekrem’e başvurarak, “Eğer davamızda haklıysak dinimizi böyle gizli yaşamamıza gerek yoktur” demiş ve Kâbe’ye gidilmesini istemiş, bunun üzerine müslümanlar Hz. Peygamber’i aralarına alarak birinin başında Hz. Hamza, diğerinin başında Hz. Ömer’in bulunduğu iki saf halinde Kâbe’ye gitmişlerdir. Onların bu hali Kureyş’e çok tesir etmiştir. Resûl-i Ekrem de o gün Hz. Ömer’i hak ile bâtılı birbirinden ayırdığı için fârûk diye isimlendirmiştir (Muhibbüddin et-Taberî, II, 272; Müttakī el-Hindî, XII, 557-558). İbn Kuteybe, insanların müslümanlıklarını gizledikleri bir dönemde onun İslâm’ı ilân etmesinden dolayı bu lakapla anıldığını söylemektedir (el-Maʿârif, s. 180; İbn Asâkir, s. 45).
Hz. Ömer’i ilk defa Ehl-i kitabın fârûk diye adlandırdığı, bu konuda Resûlullah’ın herhangi bir şey söylemediği de ileri sürülmektedir (İbn Sa‘d, III, 270; İbn Şebbe, II, 662; İbn Asâkir, s. 45). Bazı rivayetlerde ise Hz. Ömer’e fârûk lakabının Allah veya Cebrâil tarafından verildiği belirtilmekte ve bununla ilgili olarak şu hadise nakledilmektedir: Medine’de bir yahudi ile bir münafık ihtilâfa düştükleri konuda Hz. Peygamber’e başvurmuşlar, ancak Hz. Peygamber’in yahudi lehine hüküm vermesi üzerine münafık ayrıca Ömer’e gitmekte ısrar etmiştir. Konu hakkında Hz. Peygamber’in verdiği kararı öğrenen Hz. Ömer münafığı öldürmüş, bunun üzerine Nisâ sûresinin 60. âyeti nâzil olmuş ve Cebrâil Hz. Ömer’i “fârûk” diye adlandırmıştır (Zemahşerî, I, 536; Vâhidî, s. 162). Hz. Ali’nin de, “Ömer kendisini Allah’ın fârûk diye isimlendirdiği bir kimsedir” dediği belirtilmektedir (İbnü’l-Cevzî, s. 14).
Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak (kendi malınızmış gibi) yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır. (Nisa, 4/2)
YETİMLİK: ÇAĞLARI AŞAN YOKSUNLUK
Cahiliye Dönemi'nde yetimler üzerinde kurulan baskı ve onların haklarının gasp edilmesi ayetlere konu olmuş, Yaradan, bütün müminleri yetim hakkı hususunda uyarmıştır: "Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş dolduruyorlar..." (Nisa, 4/10) Kendisi de bir yetim olan Peygamberimizin (sas), üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan biridir yetimler. O, yetimlerin hor görüldüğü, mal varlıklarının gasp edildiği, evlilik gibi temel konularda bile özgür iradelerinin ellerinden alındığı bir topluma uyarıcı olarak gelmiş; yetimleri, kimsesizleri kanatlarının altına almıştır. Yetimlik kimsesizliktir. Yetimlik sadece anne babadan yoksunluğu ifade etmez, ebeveyn sevgisinden yoksun nice çocuk da aslında dünyada yetim kalmıştır. Örselenmiş bir çocuk ruhunun faturasını bütün bir toplum öder. Geleceğe toplumdan, yaşamdan alacaklı nesiller bırakmak istemiyorsak önceliğimiz çocuklar olmalıdır.
ları tasdik eden, tekzib eden mükelleflerin havır ve ser amellerine, söz-ve mağfiret edip onları şahid kıldığın cehennemden azadlarına da şa-lerine, duruş ve hareketlerine şehadet ederler.. Lütuf ve kereminle af hit tuttuğun kadar salât eyle..
veren işlerini ve yarattıklarındaki müşahedelerinin sayısızlığı kadar Sonra.. süfli ve ulvi âlemde bunların müsahede ettikleri hayret seyyidimiz Muhammed'e S.A. ve onun âline sonsuz salât, tükenmez ikram eyle..
Devam edelim:
Onun ashabından razı ol. Onun ümmetine merhamet eyle..
Bu cümlenin altında şöyle bir şerh vardır:
Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvetini tasdik, getirdiği şeriatı-nı (milletini) kabul eden cümle ümmetine rahmet eyle. Kıyamete ka dar gelecek olan tüm mümin erkek ve kadınların kusurlarını affet. Günahlarını, seyyiatlarını bağışla. Sırf fazlın ve ihsanınla rahmet edip yüce cennetine lütuf edip idhal eyle.
Çünkü sen Hamid'sin, Mecid'sin..
Yani: Yüce zatında cümle kemalât ile övülmektesin. Bütün mah-lukatına, türlü türlü nimetler ihsan edersin..
OTUZ İKİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Kendisinden başka ilah olmayan, nimeti her şeye şamil, şanı bü yük Allah..
Muhammed'e, Muhammed'in âline ve Muhammed'in tüm as-habına salât eyle.
Mühacirler, ansar, tabiler, Mekke-i Mükerreme'nin fethinden ev-vel ve onun fethinden sonra İslâm dini ile müşerref olanlar, sohbeti uzun olanlar, hemen bir defa Resulüllah S.A. efendimizin sohbetinde bulunanlar, bu sıfatı alan kadın, erkek, hür, köle, cariye, büluğa eren, büluğa ermeyen sabi..
lır. Bütün bu anlatılanlar, Resulüllah S.A. efendimizin ashabı sayı
Allah onlardan razı olsun.
OTUZ ÜÇÜNCÜ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.
Daha önce de anlatıldığı gibi, Resulüllah S.A. efendimizin âline şu zümre dahildir: Kendisine tabi olan tüm ümmeti..
alâ Muhammedin ve alâ âli Muham-medin kema salleyte alå İbrahime ve barik alá Muhammedin ve alâ âli Mu-hammedin kena barekte ala İbrahime ve alâ âli İbrahime fil-ålemine inne-ke Hamüdün Mecid.
34. Allahümme salli alâ seyyidi-na ve mevlâna Muhammedin adede maahata bihi ilmüke.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede maahsa hü kitabüke.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede ma ne-fezet bihi kudretüke.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede mahas-sasathū iradetüke.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede matevec-cehe ileyhi emrüke ve nehyüke.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede mavesi-ahu sen'uke.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede maaha-ta bihi.
33. Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in åline salât eyle; İbrahim'e
salát eylediğin gibi. Muhammed'e ve Muhammed'in âline bereket ihsan eyle; álemlerde İbrahim'e ve İbrahim'in åline bereket ihsan eylediğin gibi. Çünkü sen, Hamid'sin, Mecid'sin.
Uyanınca, arkadaşımın yanına döndüm. Başımdan geçeni, ona anlattım.
Bundan sonra, Allah, beni Peygamberlikle şereflendirinceye ka-dar hiç bir kötülüğe teşebbüs etmedim!» (192)
Peygamberimiz, Peygamberlikten önceki hayatında böyle günah-lardan korunduğu gibi, Peygamberliği sırasında da, bütün insanların, günah olan işlerden en uzak olanı idi. (193)
İmam-ı Azam Ebû Hanife, (80-150) (Fikh-1 Ekber s. 15) inde, Peygamberimiz hakkında «Ne küçük, ne de, büyük hiç bir günah iş-lememiştir. der.
«Allah'ım! Ben, Senden sıhhat, iffet, emånet, güzel huy ve ka-der'e rıza dilerim! diyerek düa eder (195),
«Gına, mal çokluğundan ibaret değildir.
Fakat, asıl zenginlik, gönül zenginliğidir! buyururdu. (196)
Ebû Hüreyre der ki «Resûlullah Aleyhisselâm (Şu Kelimeleri, kim, benden alarak onlarla amel eder veya, onları, amel edecek bir kimseye öğretir?) diye sordu.
(Ben, yå Resûlallâh!) dedim.
Bunun üzerine, elimi tuttu. (197) Beşe kadar saydı. (198):
1. (Haram şeylerden sakın ki, insanların en Abidi olasın!
2. Allah'ın, sana kısmet ettiğine râzı ol ki, insanların en gina-
lısı olasın!
3. Komşuna iyilik et ki, olgun Mü'min olasın!
4. Kendin için istediğin şeyi, insanlar için de, iste ki, olgun Müslüman olasın!
5. Gülmeyi çoğaltma ki, gülmenin çoğu, kalbi, öldürür!) buyur-du.» (199)
(192) Taberi Tarih c. 2, s. 196, Ebû Nusym Deläilünnübüvve s. 143, Beyhaki Deläilünnübüvve c. 1, s. 315-316, Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 102-103, İbn-i Esir Kamil c. 2, s. 38, İbn-i Seyyid Uyünüleser c. 1, s. 44-45, Zehebi hul'islâm c. 2, s. 41 Tari-
(193) Malik Muvatta' c. 2, s. 903, İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 366, Ahmed b. Han-bel Müsned c. 6, s. 162, Buhari Sahih c. 4, s. 167, Müslim Sahih c. 4, s. 1813, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 250
(194) Müslim Sahih c. 4, s. 2087
(195) Bezzar'dan ve Taberåni'den naklen Süyüti Câmlüssagir c. 1, s. 60
(196) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 243, Buhari Sahih c. 2, s. 726, Tirmizi Sünen c. 4, s. 586 Sahih c. 7, s. 178, Müslim
(197) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 310, Tirmizi Sünen c. 4, 8. 551
(198) Tirmizi Sünen c. 4, s. 551
(199) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 310, Tirmizi Sünen c. 4, s. 551
اون عصر معادندن اولكى زمانارده قلباردو کی اتاق وممنزلك او بله بهذه بالغ او لديك قومه به ورماديه عمار بدرك قيرلرنی دیری ویری لو مواردی عصر سعا دنده اسلاميتان طوغور ریفی مرحمت، شفقت، انسانیت سایه سنده اوله قیزلرینی دیری دیری کو ر کر سن متأثر ولما بانه او بدوبار، اسلامیت دائره سنه کیرد که نه موکره فارینجه به پیام آیا مه با صماز او لماردی عجدا بویله روحی، قلبی، وجدانی بر انقلاب دیوی قانو نارد به هیچ قانون ایله تطبیعی ایدار برابر می؟
بونكه لرى قلبك جيبينه قويد قدن صوكره، بوتله بكه نقطه الره ده دقت است.
برنجی نقطه تا تاریخ عالمك شها دیده تا بند که پارما قاله کوستر یا نه ان بیون به داهی، آنچه عمومی بر استعدادی احدا و عمومی به فصالتی ایقاظ و عمومی بر حشی انکشاف ایتدیره بیاید. اگر بودکه بر حتی ده ایقاظ ایده و من اید، او داهيندك سعي هي هذا اولور.
ایکنجی نقطه تا تاریخ بزه کوستر بیور که ان بیون بر انسان همین مالیه، حسن اخوت، حس محبت خش حریت کی حسیات عمومیه دره به و یا ایکی و یا خود اوج حتی ایقاظ ایمگه موقع اولور
عجبا أو لكى زما نارده جهالت، شقاوت، ظلم ظاعتهاري التنده كيز لي قالان بيطار له مسيرات عاليه انساني بي جزيرة العرب ممل كننده، بدوى و طاغينين بر قوم ایچنده انكشاف اليتديرمك خار قد ماده دگمیدر؟ اون، شمس حقيقتك خير اسندند.
بو نقطه الرى ادراك ايده مدينك تقديرده، جزيرة العربة كيت. هم انتخاب اينديكك ال بيوك فيلسوفاء دن یوز دانه سیاده برابر کوتور او ناکرده اوراده اخلاقك و معنوياتك انكشافی خصوصنده چاليشيناء محمد عربي عليه الصلاة والسلامك او وحشتار زماننده او وحشى بدوباره و بر دیگی جلایی شو مدنیت و ترقیات دورنده سنگ برابر کره کوتور دیگه او فيها سو فارك عاصم بوزده به نسبتنده ویره به ابر لرمی؟ حاشا! چونکه او ذاتك يا بد يغي او جلا الهی، ثابت، لا يتغيري
Evet, ast-t saadetten evvelki zamanlarda kalblerdeki katılık, merhametsızlık öyle bir hadde bålig olmuştu ki, kocaya vermekten år ederek kızlarını diri diri gömerlerdi. Asr-1 saadette Islamiyet in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet såyesinde, evvelce kızlarını diri diri gömerlerken müteessir olmayan o bedeviler, İslamiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz olmuşlardı. Acaba böyle rühi, kalbi, vicdani bir inkılâb dünyevi kanunlardan hiçbir kanun ile tatbik edilebilir mi?
Bu nükteleri kalbin cebine koyduktan sonra, bu gelecek noktalara da dikkat et.
Birinci Nokta: Tarih-i âlemin şehadetiyle säbittir ki, parmakla gösterilen en büyük bir dahi, ancak umûmi bir isti dadı ihyå ve umůmi bir hasleti ikäz ve umûmi bir hissi inkişaf ettirebilir. Eğer böyle bir hissi de îkāz edememiş ise, o dâhinin sa'yi hep hebå olur.
İkinci Nokta: Tarih bize gösteriyor ki, en büyük bir insan hamiyet-i milliye, hiss-i uhuvvet, hiss-i muhabbet, hiss-i hürriyet gibi hissiyât-ı umůmiyeden bir veya iki veyahud üç hissi ikaz etmeye muvaffak olur.
Acaba evvelki zamanlarda cehalet, şekāvet, zulüm zulmetleri altında gizli kalan binlerle hissiyat-ı åliye-i insaniyeyi, Ceziretü'l-Arab memleketinde, bedevi ve dağınık bir kavim içinde inkişaf ettirmek hårikuláde değil midir? Evet, şems-i hakikatin ziyasındandır.
Bu noktaları idrak edemediğin takdirde, Ceziretü'l-Arab'a git. Hem intihåb ettiğin en büyük feylesoflardan yüz tanesini de beraber götür. Onlar da orada ahlâkın ve maneviyâtın inkişafı hususunda çalışsınlar. Muhammed-i Arabi
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın o vahşetler zamanında o vahşi bedevilere verdiği cilâyı, şu medeniyet ve terakkıyåt devrinde, senin beraberinde götürdüğün o feylesofların, yüzde bir nisbetinde verebilirler mi? Hâşå! Çünki o zâtın (a) yaptığı o cila İlâhî, sâbit, lâyetegayyer bir cilâdır. Ve onun (m) büyük mucizelerinden biridir.
Allah'ın olmasını istediği şey ve is icin iradesini ifade eden arapçada Ob emri. Tasavvufta bu kelimenin saklı küll» ve «nefs-i küll ü isa-ret ettiği kabul edilir.
ne (1): Köse, bucak.
fevekün (a): Allah herhangi bir sevin olmasını irade ederse ona an-cak ol» der, o da olur. (Bakara Sûresi II, âyet 117).
Kirsi (a): Arş'ın altında bir düzlükte olan, levh-i mahfûzun bulunduğu yer. : Kötürüm, eli ayağı tutmaz.
Lácerem (a): Şüphesiz, elbette.
L
Lahza (a): Kısa bir zaman, göz ucuyla bir kere bakıncaya kadar geçen za-
man.
La ilahe illallah (a): Allah'tan başka (tapılacak) ilah yoktur.
-Layın, -leyin: Gibi (deryalayın: Derya gibi, bencileyin: benim gibi).
Ledün (a): Allah yanı.
İlm-i ledün: Allah'ın sırlarına ait mânevi bilgi, gayb ilmi.
Len terâni (a): «Beni hiç göremezsin» Ärâf Sûresi, 143. âyet.
Leşker (f): Asker.
Levh ü kalem (a): Levh: Üstü düz şey, levha demektir. Burûc Sûresinin
21 22. åyetlerinde «Ey Muhammed! Doğrusu sana vahy edilen bu ki-tab levh-i mahfůz (=korunmuş levha) da sábit şanlı bir Kur'an'dır> diye geçer. Kalem: Bu levhaya olacakları yazacak olan ilâhî kalemdir ki. Kalem Sûresi'nin ilk âyetinde geçer. Mutasavvıflara göre levh Al-
lah'ın bilgisi, kalem de onu görünür hale getiren Allah'ın iradesidir.
Levlak (a): «Habibim! Sen olmayaydın ben eflāki yaratmazdım» meâlin-
deki bir hadis-i kudsiye işarettir.
Levn (a): Renk, boya.
Leyli: «Leyla vü Mecnün hikâyesinin kadın kahramanı.
Lokman: Eyyüb Peygamber'ın kızkardeşinin, yahut teyzesinin oğlu veya ha-beşi bir köle olduğu söylenen Peygamber veya eren.
1245. Dagun pilavı ile dost ağırlamak. (Scujda pita pomen. )
1246. Düğünden sonra kına.
U47. Dün Petko, bugün Efendi (Türkçeden geçmiş Veera Petko, dnes Agetko Slaveykov, s. 162.)
1248. Düşman düşmana dua okumaz. (Türkçesi: Hasım hasına Kuran okumaz - Vrag na vraga psaltir ne çete - Slaveykov, s. 159)
1249. Düşman uyumaz. (Vrag ne spi.)
1250. Düşmanın yoksa, anan doğurmuştur onu. (Ako namaş duşmanın maykata ti go rodila. Türkçe benzerleri: Düşmanın yoksa, kardeşin de mi yok? Kazanırsan dost kazan, düşmanı anan da doğurur. Sen dost kazan, düşman ocağın başında çıkar.)
1251. Eğilen başı, kılıç kesmez.
1252. Eğri ağaç doğrulur, eğri adam doğrulmaz. (Krivo dirvo se izprava, kriv çovek-ne.)
3253. Eğri giren, ölü çıkar.
1254. Eğri olmadan, doğru olmaz. (Bez kriviçko, nyama praviçko. Slaveykov, s. 119.)
1255. Eğri otur, doğru konuş. (Krivo sedi, pravo govori.)
106 3215. Deve, uyuz da olsa, pek çok eşeğin yükünü taşır. (Kamilata i krastava, na mnogo magareta tovarit nosva na girba si. Türkçe benzeri: Devenin derisi, eşeğe yüktür
3216. Deveci ile konuşanın kapısı büyük olmalı. (Türkçeden geçmiş.)
3217 Deveye: "Boynun neye eğri?" diye sormuşlar. "Nerem doğru ki?" demiş
3218. Deveye sormuşlar: Hangi yolu daha çok seversin? Yokuşu mu, inişi mi? Düz yolu, demis. (Pitali kamilata kakogo i aresva, nagore li, nadolu 112 -Otvarnala Ravnoto. Türkçeden geçmiştir.)
3219. Deveye "zanaatın nedir?" diye sormuşlar, "kazaslık -ipek satıcılığı" demiş kahe ti zanayatu?-Rekla "kazasık". -Maşalla, rekli, na ritsete 11, na krakata -Maşallah, sattığın şey el ve ayaklarına yakışıyor mu, bari? (Pitali kamilata ti priliça barim.)
3220. Dikende üzüm aranmaz.
3221. Dil kılıçtan keskindir. (Türkçeden geçmiş.)
3222. Dil sürçmesindense, ayak sürçmesi yeğdir. (Po-dobre da se podhlızneş s krak, otkolkoto s ezik.)
3223. Dilden daha tatlısı da yok, daha acısı da. (Ot ezik po-sladko nama i ot ezik po gorçivo nama.)
3224. Dilencinin yüzü kara, torbası doludur.
3225. Dilin kemiği yoktur, ama kemik kırar. (Ezik kosta nyama, a kosti troşi.)
3226. Dilini kaydırmaktansa, ayağını kaydırmak iyidir.
3227. Dilini tutan, cennete kavuşur.
3228. Diri insana ağlanmaz.
3229. Diz boyu sakal bırakmış, vicdandan ise kıl kadar eser yok.
3230. Doğru olan güler, eğri olan gizlenir.
3231. Doğruluğu kapıdan kovsan, pencereden girer. (Izgoni pravdata iz vratata, tya ște vleze prez prozoretsa.)
3232. Dokuz dereden su getirir. (Ot devet dereta nosyat voda.)
3233. Dokuz kurda bir hurda.
3234. Dolaşan tez gider. (Türkçeden geçmiş.)
3235. Dolu, kıtık getirmez. (Grad glad ne pravi.)
3236. Dolu, sınıra dek olan yeri vurur.
3237. Dolu tüfekten bir kişi korkar, boşundan iki kişi.
3238. Dost, kara günde belli olur. (Priyatel v nevolů se poznava.)
3239. Dost ile ye-iç, alışveriş etme! (Türkçeden geçmiş.)
3240. Dört ayak için (ayağa yaraşır) baş.
3241. Dul kadına, etekleri bile düşmandır.
3242. Dumanlı havada, buzağıyı ineğin altında değil, öküzün altında ararlar.
irtidadkar ارتداد کار : irtidatçı, müslümanlıktan çıkıp dinsizliğe dönücu, dini reddedici irtifa 1 : ارتفاع yükseklik yükselme, ileri çık ma
irtihal إرتحال : ölüm, dünyadan gör, dünya de ğiştirme
Irtihal-i dari beka ارتحال دار بقاء : ölümsüz dün yaya göç, ahirete göçme, ölme, vefat etme
Irtikab ارتکاب : )kötü bir iş hakkında) 1.yapma 2 işleme
İrtikab-ı kizb-ü hıyanet ارتکاب کذب و خیانت : lan söyleme ve hainlik yapma
irtisam ارتسام : resmi veya şekli ile kayde dilme 2 görüntülenme, görüntüsü meydana gelme 3 yansıma; yansıma yolu ile görünme 4 zihinde tasarlanma
irtisam- gayr- ihtiyari ارتسام غير إختيارى : elinde olmadan (zihinde) tasarlanma, istemeden zi-hine yansıma
zaraz etme, hoşnut etme
irzak ارزاق : rızıklandırma, rızkını verme, mad-di veya manevi ihtiyaçlarını hazırlama veya karşılama
Isa (a.s.( عيسى ع.س : kendisine, dört büyük kutsal kitaptan biri olan İncil verilen büyük bir peygamber, Hıristiyanlığın peygamberi Hz. Isa (a.s.) ve kendisine vahy edilmiş İncil hakkında doğru bilgiler Kur'an'da bildirilmiş tir. Hz. İsa (a.s.), Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamber olarak gönderileceğini vermiştir
(bk. Incil)
isbat nüzul
isabet rastlama, rast gelme, gelme delik, şaşmazlık, yanılmazlık 3. doğru, yerin de, haklı, doğrusunu yapına, yanılmama düşme 2 doğruluk, haklılık, uygunluk, yerin
isabeti fikr اصابت فکر düşüncede doğruyu bulma, düşüncede yanılmama
isabet-i kanuniye إصابت قانونیه : kanuna uygun luk, kanun bakımından doğruluk
Isabet-i nazar اصابت نظر : goz değmesi
isabetle إصابئله : doğru olarak doğru şekilde,
yerinde
isabetli إصابتلي : doğru, uygun, yerinde, hede fini bulan
isabetsiz إصابتز : yanlış, yersiz, hedefini bul
mayan
saet اسالت : kötü 2.kötülük
isae-i zan اساله فن : kötü zan; birilerine şüphe, kötülük veya yanlışlıklar yakıştırma
is'ad اسعاد : ) sad harfiyle yükseltme, çıkar ma
s'af اسعاف : )birinin isteğini yerine getirme, karşılama, verme
isbat- Vacib-lvücudإثبات واجب الوج Allah'ın (cc) varlığının ispatı; varlığı ezeli ve ebedi ve akıl için zorunlu (vacib olan bir yaratıcının (Allah'ın c. c.) varlığının ispatı
görünmek, orada bulunduğunu ispat etmek ispat vücud إثبات وجود buradayım diyerek 2. bir şeyin varlığının ispatı
batispat edici, ispatlayıcı, bir şeyin gerçekliğini delile dayanarak gösteren
isdar etmek إصدار ايتمك : göndermek, yollamak sevi (y( 1 : عيسويه. Hıristiyan, Hz. İsa'ya ina-nan 2.Hz. İsa'ya ait, Hıristiyanlıkla ilgili
sevilik عيسويلك : Hıristiyanlık (bk. incil(
sferani (Isferayinl( إيسفرايانی : Ebu shak-İsfe-rayini (öl. hi. 428, mi. 1024) İran'ın bu günkü Türkmenistan'ın komşu bölgesi içinde yer alan İsferayin'de doğdu. öğrenim çağında Bağdad'a giderek din ilimleri alanında tanın-mış zatlardan dersler alarak bilgisini geliştir-di. Fıkıh, hadis ve kelam ilimlerinde deinleşti. Bu konularla ilgili çeşitli eserler yazdı. O'nun kelam ilmi konusundaki görüş ve eserleri önemlidir. Esas olarak inançta Eş'ari mezhe-bine, ibadet ve uygulamada Şafii mezhebine bağlıdır. İnanç konularında Mu'tezile alimi kadı Abdulcebbar ile yaptığı tartışmalarda üstün gelmiştir. Eş'ari mezhebine daha güçlü bir sistem özelliğini kazandırmıştır. Allah'ın (c.c.) "kelam" sıfatını Maturidi mezhebine uyan bir açıdan açıklamıştır. Allah'ın (c.c.) sözü insandaki gibi ses ve harflerden oluşma-dığı için kulakla işitilemezliğini ileri sürmüş-tür. Allah (c.c.) yaratılmış varlıklara hiçbir ba-kımdan benzemediği gibi onlar gibi bir yerde ve bir yönde bulunması söz konusu olamaz.
Mekana muhtaç değildir. Önemli eserleri : 1.Akide (İslam'da) iman esasları, açıklama-ları, delilleri konusunda yazdığı eser) 2.Cami fi Usul-id Din ve Red ale-l Mülhidin (dinin temelleri ve dinsizlerin görüşlerinin reddi
konusunda yazılmıştır) 3.Edeb-ül Cedel (tar-tışmanın kurallarını anlatır.)
Ishak (a.s.( . إسحل ع : Kur'an'da adı geçen peygamberlerdendir. Hz İbrahim'in oğlu, Hz. Ismail'in kardeşi, Hz. Yakub (a.s.)'ın babası-dır. (beni İshak: İshak (a.s.)'ın oğulları, İshak (a.s.)'ın soyundan gelenler)
iska إسقاء : su verme; sulama
Iskan إسكان : yerleştirme, ev veya yurt veyahut bir yere yerleştirme, oturtma
iskat (skat( 1 : إسقاط.düşürme 2.alçaltma 3.haksız çıkarma, çürütme, geçersiz hale ge-tirme 4.silme 5.yoksun(mahrum) bırakma 6. ortadan kaldırma, aradan çıkarma
iskat إسكات : susturma, cevap veremez hale getirme, söyleyecek söz bırakmama, ikna etme 2.sakinleştirme, durdurma
iskele 1 : إسكله.deniz taşıtlarının uğradığı şe-hir veya kasaba 2.deniz taşıtlarının yanaştığı yer 3.kıyıya yanaşan deniz taşıtlarından kıyı-ya inişi sağlamak için uzatılan merdiven veya platform
Iskemle 1 : إسكمله.sandalye 2.kürsü 3.koltuk
İskender 1 : إسكندر.)mö. 356. 323) eski çağda
yaşamış ünlü imparator. Makedonya kralı II. Filip' in oğlu olup o devrin büyük bilgin ve filozofu Aristo'nun özel dersleri ile yetiş-miş, babasından sonra kral olunca bir dünya imparatorluğu kurmak üzere seferlere başla-mıştır. Anadolu'yu, İran'ı, Mezopotamya'yı (Irak'ı) aldıktan sonra, İran üzerinden Hin-distan'a kadar gitmiştir. Dönüşte yerleştiği Irak'ta, eski Babil şehrinde 33 yaşında iken ölmüştür. İslam tarihçileri ona İskender-i Rumi de demişlerdir 2. Bazılarına göre İsken-der, Kur'an'da Zülkarneyn olarak geçen hü-kümdardır. Bu yanlış bir kanaattir. Kur'an'ın bildirdiği Zülkarneyn çok daha önce yaşamış-tır. (bk. Zülkarneyn)
İskender-i Kebir إسكندر كبير : büyük İskender (bk. İskender)
İskender-i Rumi اسکندر رومی : )bk. İskender(
islam 1 : إسلام.Allah'a (c.c.) teslimiyet, Allah'a (c.c.) kayıtsız, şartsız bağlılık ve itaat 2.İsla-miyet, müslümanlık, Allah'ın (c.c.) emriyle Hz. Peygamber Muhammed (a.s.m.) tarafın-dan insanlara bildirilmiş son din 3.müslüman
Dünya ile ahiretten birini tercih etme söz konusu olduğunda Ahireti se çenler, ebediyyet sultánı olarak sonsuz mükafatlara nail olurlar. Ancak dünyayı seçenler bu alemde zahiren sultan da olsalar, hakikatte ebedi åle min, ellerine hiçbir şey geçmeyecek olan dilencileri hükmündedirler. İşte bu sım anlayan İbrahim bin Edhem, kendi islahının ancak hükümdarlığı bı rakmaktan geçtiğini görünce, bu fedakârlığı ve ferågati yapmış ve bir ebe diyyet sultanı olmuştur. Onun karşısına çıkan kendisini ikáz edici sebepler ise, bir bakıma gönlünde bulunan ihlås ve samimiyet cevherinin bir bere ketidir. Daha doğrusu onun gönül häli, ilahi iklime adım attıracak sebeple rin karşısına çıkmasına ve Hakk'ın yüce tecellilerine näiliyyetine, sultanlı ğı terk gibi büyük bir ferågatin kendisine kolaylaştırılmasına ve nihayet bir lahzada nice ihsanlara ermesine vesile olmuştur. Bu hali şair ne güzel hü lAsa eder:
Hak tecelli eyleyince her işi Asân eder; Halk eder esbabını, bir lahzada ihsân eder.
454
HAK YOLUNA LEKE DÜŞÜRMEMEK
Bu yol, yani tasavvuf yolu, Hak nürunun tecelli ettiği öyle pırıl pırıl bir ufuktur ki, aslå leke kabul etmez. Bu yolun özünü ve rühunu görebilenler, onda asla din-i mübine aykırı bir hål bulamaz.
Nitekim Şah-ı Nakşibend Hazretleri'nin måneví halkasında avâm-ha-vås her kesimden sayısız talebe vardı. Hüsameddin Hâce Yūsuf gibi Bu-hara'nın önde gelen âlimleri de onun sohbet meclislerine katılmaya can atıyordu. Ancak ulemâdan bazıları, bunu aralarında bir dedikodu vesilesi yapıp Bahauddin Nakşibend -kuddise sirruh hakkında ileri-geri konuş maya başladılar. Nihayet birgün bu muhalifler, Nakşibend Hazretleri ile bir mecliste buluşup tenkitlerini dile getirdiler. Bahauddin-kuddise sirruh-on-lara:
"-Gelin, yolumuzu size anlatalım; eğer Kur'ân'a ve sünnete aykırı bir husus varsa, söyleyin ondan vazgeçelim!.." dedi.
Hazret-i Pir'in anlattıklarını dinleyen ve bu yüce tasavvuf yolunu ince-
den inceye mütälaadan geçiren o ulema, yakinen şahid oldukları bu ulvi hakikatler karşısında itiraz edecek bir şey bulamadılar. Kemål-i edeble:
-Efendim, yolunuz sırât-ı müstakim imiş; gayrı hiçbir itirazımız yok!.." dediler.
HISSE:
Bu hadiseden anlaşılan, gerçek tasavvuf yolunun Kur'ân ve sünnete tabî olmada büyük bir titizlik ve kalbi rikkat içerisinde olduğudur. Sålikleri-ne de bu minval üzere hareket etmelerini işaret eden Şah-ı Nakşibend'in zâhirî ilimlerde ulemâ ile çatışmayıp, aksine "eğer Kur'ân'a ve sünnete ay-kırı bir husus varsa, söyleyin ondan vazgeçelim" buyurması, istikametin bu yoldaki ehemmiyetini ifade eder. Dolayısıyla bu yolun sâliklerine gereken, aynı hassasiyeti göstererek bu tertemiz yola leke düşürmemektir. Ancak burada ulemâ ile kasdedilen sålih âlimlerdir, yoksa «ulemâ-i bi's-sû'» de-nilen kalbleri ve ilimleri fesâda uğramış olup Hak yoluna ters hareket eden, ihlās ve takvâyı hiçe sayan, Allâh dostlarının faziletlerini inkâr eden ve Kur'ânî ifadeyle az bir dünyalık karşısında Allah'ın âyetlerini satan gåfiller değildir.
"- Bizim kerâmetimiz açıktır. İşte bakınız; omuzlarımızdaki bunca gü nah yüküne rağmen ayakta durabiliyor ve yeryüzünde yürüyebiliyoruz. Bundan daha büyük keramet mi olur?.."
Ardından tasavvufta mühim olan hususun kerâmet değil istikamet ol-duğunu bir kez daha hatırlatarak şöyle buyurdular:
"- Bir kimse bir bahçeye girse ve orada her ağacın yaprak yaprak di-le gelip: «Ey Allah'ın velisi merhaba!» diye seslendiğini duysa, zâhiren de bâtınen de bu sese aslå iltifât etmemeli! Biläkis kulluktaki gayret ve azmi daha da ziyâdeleşmelidir."
hale geldi ve sokakların insafına itildi. Yani haram-helal tanımayan, bencil. kapitalist sistem, toplumumuza huzur getiremedi.
her zamankinden daha ziyade yüksek bir ahlâkî yapıya sahip olması, Allah Bu sebeple, insanların maddeye råm olduğu günümüzde, mü'minlerin korkusuyla hareket etmesi, bir gün ilahi mahkemede hesap vereceği şuuruy-la kul hakkına son derece riayet etmesi ve mes'ūliyet hissi içinde bulunması zarüridir.
Zira İslâm, gerek ferdî gerekse ictimâî bakımdan hak ve adalet ölçülerini çok yüksek hassasiyetler etrafında tanzim etmiştir.
Hak ve adâlet
Adâlet, İslâm'da o kadar ehemmiyetlidir ki, her hususta ona riâyet emre-dilmiştir. İnsanlar adâleti hâkim kıldıklarında, Allah'ın razı olduğu huzurlu ve rühânî bir kulluk hayatı yaşarlar. Adâlet ortadan kalktığında ise, dünya üzerinde hak, hukuk, insaf ve dengeden bahsetmek mümkün olmaz.
Adalet, devletleri ayakta tutan temel direktir. Öyle ki; "Küfr ile pâyidår olunur, fakat zulm ile olunmaz!" sözü, bir darb-ı mesel hâline gelmiştir. Bütün idârenin adâlet ile kâim olduğunu ifâde sadedinde de; "Adålet mülkün teme-lidir." denilmiştir.
Cenâb-ı Hak, peygamberlerini de, insanları Allah'tan uzaklaştıran, men-faat ve haksızlık üzerine kurulu zulüm düzenlerine son vermek ve yeryüzün-de hakkı ve adaleti hâkim kılmak için göndermiştir.
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
"Allah Teâlâ, adâleti, ihsânı, akrabaya yardım etmeyi kesinlikle emreder; çirkin işleri, fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tuta-sınız diye size öğüt verir." (en-Nahl, 90)
"Allah size, mutlaka emânetleri ehline vermenizi ve insanlar ara-sında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür." (en-Nisa, 58)
Mü'min, sadece hüküm verirken değil, ölçüp tartarken, şahitlik yaparken, hâsılı her zaman ve her hususta âdil olmalıdır. Öfkeliyken de sâkinken de adaletten ayrılmamalıdır. 10
Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:
"Ey îmân edenler! Adâleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-baba-nız ve akrabanız aleyhinde bile olsa Allah için şahitlik eden kimseler
olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar, Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın..." (en-Nisa, 135)
Bir adam Rasûlullah Efendimiz'in önüne oturdu ve şöyle dedi:
"-Ey Allah'ın Rasûlü! Benim kölelerim var. Durmadan bana yalan söylü-yor, ihånet ediyor ve baş kaldırıyorlar. Ben de onları azarlıyor ve dövüyorum. Onlar yüzünden benim durumum ne olacak?"
Allah Rasûlü şöyle buyurdu:
"-Onların sana karşı yaptıkları hıyânet, isyan ve yalanlar ile senin onlara verdiğin ceză hesaplanacak. Eğer senin verdiğin ceză, onların suçuna eşit olursa senin lehine ya da aleyhine bir şey yoktur. Eğer senin verdiğin ceză, onların suçundan az ise, bu lehine fazilet olacaktır. Eğer verdiğin ceză, onların suçunu aşarsa o fazlalığı ödemek zorunda kalacaksın ki, bu senden kısas yoluyla alınacaktır."
Adam bir kenara çekilerek hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu:
"-Allah Teala'nın; «Biz, kıyamet günü için adalet terâzileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahî olsa, onu (adâlet terâzisine) getiririz. Hesap gören olarak Biz yeteriz.>>" kavl-i celilini okumuyor musun?"
Adam bunun üzerine şöyle dedi:
"-Vallahi ya Rasûlällah, hem kendim hem de onlar için birbirimizden ayrılmaktan daha hayırlı bir yol kalmadı. Şahid olunuz, onların hepsi de hürdür." (Tirmizi, Tefsir, 21/3165)
Açıkça görüldüğü üzere, köle de bir insan olduğundan, İslâmî kâidelere göre sahibi ona yediğinden yedirmeli, giydiğinden giydirmeliydi, ağır yük yüklememeliydi, hele ki zulümde bulunmamalıydı. Nitekim İslâm'ın getirdiği bu yüksek hak ve adâlet duygusu sâyesinde kõle edinmek, neredeyse köle olmak mânâsına geldi ve eskiden beri devam edegelen kölelik müessesesi, tedrîcen ve kendiliğinden ortadan kalktı.
Bir kimse Hak dostlarından birinin yanında zālim Haccâc'a, zulmü sebe-biyle hakaret etmişti. Hak dostu ona şu dersi verdi:
"-Ona hakarette o kadar ileri gitmel Zira Cenâb-ı Hak, malına ve canına kıydığı kimselerden dolayı Haccâc'a cezâ verecektir. Fakat iş bu kadarla
Allahü Teâlâ şöyle buyurdu -meälen: "Şeytan, sizi, fakirlikle korkutur ve size, çirkin şeyler ile emreder. Allah ise kendi lütfundan bir mağfiret ve fazl (bol rızık ve sevap) vaad buyurur. Allahü Teâlâ, Vâsi' (lütuf ve ihsânı bol) ve Alim (herşeyi hakkıyla bilen)'dir." (Bakara Süresi, âyet 268)
y gayet niyeye ga am bir sehadettir. Çünkü enbiya aleyhimüsselâmın doğruluklarına et kuvvetli bir delildir; öyle de, bu zatın (asm) doğruluğuna ve risaletine Enbiyaların (aleyhimüsselâm) icmai, nasıl ki vücud ve vahdaniyet-i llahiyeye ret
2022 BEDIUZZAMAN TAKVIMI 12
TARİHTE BUGÜN
1944- Bediüzzaman'ın talebelerinden Hafız Ali Ağabey (Ergün) vefat etti.
1960 - Bediüzzaman, iki günlüğüne Isparta'dan Emirdağ'a geçti.
MÜBAREK
BERAT KANDİLİNİZİ TEBRİK EDERİZ.
17
PERŞEMBE
THURSDAY
MART
MARCH
BİR AYET
ancak o Mü'minler kimselerdir ki... kendilerine Onun ayetleri okunduğunda imanları ziyadeleşir...
Enfal Suresi: 2
BİR HADİS
Benim evimle minberimin arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir.
Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, diğer bir gün de dünyadan çıkacağım.
yarından tezi yok en kısa zamanda: Yarından tezi yok, doktora git!
YASAK
yasak savmak -1. bir şeyi gönülsüz yapmak: Ser temizliği, yasak savmak için yapmışsın! -2. ge-reksinmeyi o an için karşılamak: Evet, yeni panto-lonun biraz dar, ama bugünlük yasak savar işte!
YA޹ [doğumdan bugüne kadar geçen süre]
yaşı kemale ermek olgunluk yaşına gelmek: Ya-şımız kemale erdi, durulma zamanı geldi. yaşını başını almış ileri yaşta olan (kimse); yaşlı başlı: Yaşını başını almış adamsın, böyle hare-ketler yakışıyor mu sana?
YA޲ [nemli; ıslak]
yaş tahtaya basmak aldanmak: çürük tahtaya basmak: Ben enayi miyim, yaş tahtaya basar Mıyım?
YAŞLI
yaşlı başlı çok ileri yaşta olan kimse; yaşını ba-şını almış (kimse): Yaşlı başlı insanlarsınız; bu kavga yakışıyor mu size?
Mal, ağırlık ve kıymetli şey anlamlarına gelen "se-kal" kelimesinin ikili olan "sekaleyn", insanlar ve cinler için kullanılan bir terimdir. Allah Teâlâ; Ey insan ve cin toplulukları! Sizin de hesabınızı ele alacağız" (er-Rahmân, 55/31) ayetinde insanlar ve cinlere "es-Sekalân" diye hitap etmektedir. Bu iki topluluğa peygamber olarak gönderildiği için de Hz. Muhammed'e (s.a.s), "Rasûlü's-Sekaleyn" denil-miştir. Bu kelime ile maruf bir de hadis vardır: Sekaleyn Ha-disi. Ashabı Kiramdan Zeyd b. Erkam (Müslim, Fedâilu's-Sa-hâbe, 36-37; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 367, 371; Dâ-rimî, Fedâilul-Kur'ân, I) ve Ebu Saîd el-Hudri'den (Müsned, III, 14, 17, 26, 59) rivayet edildiğine göre Veda Haccı dönü-şünde Hz. Peygamber, Humm suyu kenarında irad ettiği bir hutbede hamdü senadan sonra; "Ey İnsanlar! Ben bir beşe-rim, Rabbimin elçisinin gelmesi ve benim de bu davete ica-betim yakındır. Ben, size iki değerli şey bırakıyorum: Birinci-si, Allah'ın kitabıdır ki, O'nda hidayet ve ışık vardır. Allah'ın Ki-tabında olanları alın, O'na sarılın" dedi ve insanları Kur'an'a teşvik ettikten sonra; "İkincisi; Ehli beytimdir ki, onlar hakkın-
da size Allah'ı hatırlatırım" dedi ve son cümleyi üç defa tek-rarladı. Yukarıda zikredilen güvenilir kaynaklarda bu hadis, birbirine yakın ifadelerle nakledilmektedir. Hadisden de anla-şılacağı gibi, Hz. Peygamber müslümanların, kendisinden sonra Kur'an'a sımsıkı sarılmalarını ve Ehli beyti'ne (akraba-larına) saygılı davranmalarını tavsiye etmektedir. Fakat Şia, Hz. Peygamber'in burada, Hz. Ali'nin elini tutarak;
"Bu, benim vasîm, kardeşim ve benden sonraki halifemdir. O'nun emirlerini dinleyin, O'na itaat edin" dediğini, buna rağ-men daha sonra Sahabenin bunu gizlemekte ittifak ettiklerini iddia eder. Şia'nın Rasûlüllah (s.a.s)'e isnad ettikleri bu sözün aslı yoktur; bu, onların bir uydurmasıdır. Bu iddianın uydurma olduğunun delilleri şunlardır: 1) Büyük bir Sahabî topluluğu önünde yapıldığı iddia edilen bu vasiyyetin, sadece bir kişi ta-rafından rivayet edilip diğerlerince nakledilmemesi mümkün değildir. Çünkü, Hz. Peygamber'den duyduğu her sözü aynen nakletmeyi ibadet sayan ve bunun için en büyük titizlikleri gös-teren Sahabeden hiç birinin, Hz. Ebu Bekir ve daha sonraları Hz. Ömer ve Hz. Osman halife seçilip bey'at edilirken itiraz et-memeleri ve bu hadisi rivayet etmemeleri aklın alacağı bir şey değildir. Hatta, halife tayin edildiği iddia edilen Hz. Ali Efendimiz de böyle bir şey söylememiş ve kendisinden önce seçilen üç halifeye de bey'at etmiştir. Benü Sakife gölgeliğinde halife se-çimi yapılırken kendisine danışılmadığı için gücendiğinden ve bir de, Rasûlüllah (s.a.s)'ın mirası meselesinde hanımı küstürül-düğü için, Hz. Ebu Bekr'e hemen değil de, hanımı Hz. Fatıma vefat ettikten sonra, yani halife seçiminden 6 ay sonra, bizza kendisi Hz. Ebu Bekr'in huzuruna gelerek serzenişte bulunmu fakat ona bey'at etmiştir. Diğer taraftan Hz. Ali her üç halife il
de uyumlu bir şekilde çalışmış ve bazı devlet işlerini yürütmüş tür. 2) Böyle bir iddia, Şiilerin kendi görüşlerini desteklemek içi uydurdukları pek çok hadis ihtiva eden kitaplan dışında, güve nilir hiç bir kaynakta ve senedli bir şekilde geçmemektedir. Ya nız böyle bir durum dahi, o sözün uydurma oluşu için yete li bir sebeptir (Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler, 179-186). 3) Is want ve hanedanlik yoktur. Şianın iddia ettiği gibi Ha
alih, sadece bir kişi ta-değildir. Çünkü, Hz. Peygamber'den duyduğu her sözü aynen edilip diğerlerince nakledilmemesi mümkün nakletmeyi ibadet sayan ve bunun için en büyük titizlikleri gös-teren Sahabeden hiç birinin, Hz. Ebu Bekir ve daha sonralan Hz. Ömer ve Hz. Osman halife seçilip bey'at edilirken itiraz et-memeleri ve bu hadisi rivayet etmemeleri aklın alacağı bir şey değildir. Hatta, halife tayin edildiği iddia edilen Hz. Ali Efendimiz de böyle bir şey söylememiş ve kendisinden önce seçilen üç halifeye de bey'at etmiştir. Benü Sakife gölgeliğinde halife se çimi yapılırken kendisine danışılmadığı için gücendiğinden ve bir de, Rasûlüllah (s.a.s)'ın mirası meselesinde hanımı küstürül-düğü için, Hz. Ebu Bekr'e hemen değil de, hanımı Hz. Fatıma vefat ettikten sonra, yani halife seçiminden 6 ay sonra, bizzat kendisi Hz. Ebu Bekr'in huzuruna gelerek serzenişte bulunmuş fakat ona bey'at etmiştir. Diğer taraftan Hz. Ali her üç halife ile de uyumlu bir şekilde çalışmış ve bazı devlet işlerini yürütmüş-tür. 2) Böyle bir iddia, Şilerin kendi görüşlerini desteklemek için uydurduklan pek çok hadis ihtiva eden kitaplan dışında, güve-nilir hiç bir kaynakta ve senedli bir şekilde geçmemektedir. Yal-nız böyle bir durum dahi, o sözün uydurma oluşu için yeter-li bir sebeptir (Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler, 179-186). 3) Is-lâmda saltanat ve hanedanlık yoktur. Şianın iddia ettiği gibi Hz. Peygamber hilafeti, Hz. Ali ve evladına tahsis etseydi, bu bir saltanat olurdu. Halbuki hilafette asl olan, istişare ile en layık olanın seçilmesidir. Kur'an da bu konularda şûra'yı emretmek-tedir (eş-Şûrâ, 42/38; Âlû Umrân, 3/159). 4) Hz. Alinin ilk üç halifeye isyan etme, Muaviye'ye karşı savaşması da hilafetin, vasiyyetle değil şûrâ ve bey'atla olduğunu gösterir. Şayet Hz. Ali Gadinhum'da halife tayin edilmiş olsaydı, halife seçildiği gün Hz. Ebu Bekr'e, bunu başaramazsa daha sonra halife seçilen-lere karşı savaşması gerekirdi. Halbuki, vasî olmadığı için böy-le bir huruc yapmamıştır. Ne zaman ki müslümanlar kendisini seçip bey'at etmişler, işte o zaman Hz. Ali buna karşı çıkanlar-la savaşmıştır. 5) Şianın ileri sürdüğü bu iddia Hz. Ali tarafından da kabul görmemiştir. Yaralandığı zaman Hz. Ömer'in seçtiği 6 kişilik şûra'nın vardığı karar Abdurrahman b. Avf tarafından ön-ce Hz. Ali'ye, daha sonra Hz. Osman'a sunulduğunda Hz. Ali bunun kendi hakkı müktesebi olduğunu söylememiş, hatta bu konuda biraz da müstağnî davranmış ve daha istekli görülen Hz. Osman halife seçilince de ona bey'at etmiştir. 6) Hz. Pey-gamber. Hz. Ali'yi hilafete vasiyyet edecek olsaydı bunu, yolcu-luk esnasında verilen bir molada değil de, bütün müslümania-
rın toplandığı ve en son, önemli mesajlanını verdiği Veda Hutbe-sinde veya dönüldüğü zaman Medine'de Mescid-i Nebevi'de yapması daha uygun olurdu. 7) İslâm Tarihinde müslümanlara en büyük yarayı açan bu fitne, tarihin derinliklerinde kalması gerekirken, bugün hala bu yarayı kaşıyıp kanatmanın İslâma ve müslümanlara hiç bir faydası yoktur. Aksi doğru kabul edilse dahi, tamiri mümkün olmayan bu meselenin hükmünü Allah'a bırakarak müslümanların, birlik ve beraberliklerini daha güçlen-direcek olumlu şeylere yönelmeleri daha doğru olur.
Hadis usûlü kaidelerine, tarihi gerçeklere, Kur'an ve Sün-nete, selim akla göre, Hz. Ali'nin vasî tayin edilmesi mesele-si uydurma bir hadistir (Aliyyul-Kâri, Mevzuat, 109; I. Teymi-ye, Minhacu's-Sünne, IV, 118). Ancak Hz. Peygamber, Gadi-rihum'da yaptığı hitabede ashabına, ehli beytine iyi davran-malannı ve Kur'an'a sımsıkı sarılmalarını tavsiye etmiştir. Se-kaleyn Hadisi bundan ibarettir.
Akif KÖTEN
SALĀBET-I DİNİYYE
Dini gayret. "Izzet: Allah'ındır, Rasûlünündür ve Mü'minlerindir" (el-Münafikün, 63/8) âyeti, mü'minin haysiyet sahibi olduğunu, bunu ko-
Muternet nüshalar da böyledir. Ancak bazı nüshalarda, üstteki cümlenin sonunda şu cümle vardır:
Ve İbrahim'in åline salát eylediğin gibi.
Muhammed'e bereket ihsan evle.. Keza Muhammed'in âline de bereket ihsan eyle.. Nasıl ki, İbrahim'e ve İbrahim'in âline de be-reket ihsan eylemiştin âlemlerde..
Bu cümle de:
İbrahim'in âline.
Vardır; mutemet nüshalarda böyle gelmiştir. (Bizim metinde var-dır.) Ancak, bazı nüshalarda bu cümle gelmemiştir.
Bazı nüshalarda ise.. gerek Resulüllah S.A. efendimize getirilen salavatta, gerekse, İbrahim a.s. için anlatılan salåvatta: Al.
Lafızları düşmüştür. O zaman, kısa mana şöyle olur:
Allahım Muhammed'e salât eyle; İbrahim'e salât eylediğin gibi.. Muhammed'e bereket ihsan eyle Allahım, İbrahim'e bereket ih-san eylediğin gibi.
İşbu cümle âlemler içinde, Resulüllah S.A. efendimize, onun âli-ne sonsuz tazimler, namütenahi ikramlar, daimi sevaplar, maddi ve manevi baki iclâl, ikram, lütuf ve ihsan eyle..
Çünkü sen, Hamid'sin; Mecid'sin..
Yüce zatında övülmektesin; kullarına türlü ihsanlar edersin.
Rivayet edildiğine göre: Ashab'dan Ebu Mes'ud Ansari r.a. bu sa-låvat-ı şerifeye devam etmiştir.
Mutemet nüshaların çoğunda anlatıldığına göre: Bu salavat-ı şe-rife burada tamam olmuştur. Aşağıdaki salavat-ı şerifeye başlanmış-tir.
MURAT DUASI
Bazı nüshalarda ise.. ikisi arasında aşağıda manası yazılı duâ vardır:
Allahım, kalb huzuru ile secde halimde sana sığınıyorum; in-kårsız ve inatsız olarak ey efendim.
Dileğimi sana arz ediyorum ya Allah, ya Celil, verilen sözlere se-nin kadar vefa gösteren yoktur.
Nurla süslü kürsiden itibaren büyük, şerefli arşına kadar ne var-sa onların hürmetine. Semaları, raad seslerini hak olarak yaratma-dan evvel arşın altında bulunanlar hürmetine..
Sen sen olalı, benzeri olmayan tekliğinle bilinen ilâhsın. Senden diliyorum: Beni zatın için severilerden, sevilenlerden, yakınlık bulan-Jardan, aşıklardan eyle.
Ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Al-lah, ya Allah.. (1)
Bu dua ziyade olarak yazılmıştır. Birçok mutemet nüshalarda bulunmadığı İçıı, kırmızı mürekkeple yazılmıştır.
Ancak, bu duânın faziletleri vardır. Şeyh Ebülkasım Abdülgafur babasının şöyle dediğini anlattı:
Yüce Hak'tan bir muradımı tazarru ve niyaz ederek istedim Tam otuz sene niyaz ettim; muradımın husulü müyesser olmadı.
Artık nasip değilmiş.
Diyerek meyus oldum. Sonradan, bir gece rüyamda bana şöyle
dediler:
- Ya Ebelhüseyin, başın ucunda bir dua var; onu al. O dua ile dua et; muradın hâsıl olur.
Uyandığım zaman, başımın ucunda bu duâyı yazılmış buldum. Okudum; o saat muradıma erdim. Sonra, her ne murad için okuduy-sam, vücuda geldi.
Bu rivayet dolayısı iledir ki, o duânın lafzı buraya yazıldı.
OTUZ DÖRDÜNCÜ SALAVAT-I ŞERİFE:
-Allahım, efendimiz sahibimiz Muhammed'e salât eyle. Hem de, ilminin kavradığı şeylerin adedi kadar..
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e kitabının saydıkla rı kadar salât eyle.
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e, kudretinin nüfuz ettiği şeylerin sayısı kadar salât eyle.
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e iradenin tahsis et-tiği şeylerin sayısı kadar salât eyle..
Bu salavat-ı şerifenin sonunda şöyle bir şerh var:
Ezeli iraden, devamlı inayetin tahsis ve tayin ederek, ketm-i ademden vücuda getirdiği mevcutların sayısı kadar salât eyle..
(1) Bu duânın Arapça okunuşu şöyledir:
Allahümme bihuşuil kalbi indes-sücudi leke ya seyyidi biğayri cühudin ve bike ya Allah ya Celil fela şey'e yüdanike fil-vefai bil-uhudi ve bikürsiyyikel-mükelleli binnuri ila arşikel inecidi ve bima kâne tahte arşike hakkan kable en tahlukas-semavati ve savt'er-ruudi künte iz künte misle ma lem tezel katt ilâhen urifte bit-tevhidi fec'alni minel-muhibbine vel-mahbubin'el-mukarrebin'el-aşıkın. Ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah. ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah.>
Tevăzu: tesellül göstermek, husölu, alçak gönüllü olmak (201),
Hakka boyun eğmek (202),
Hakkı kabul etmek demektir. (203)
Såir huvlarda olduğu gibi, Tevazuun da, aşırılık ve kıtık taraf ları ile itidal derecesi vardır.
Tevăzuun, kıtığına Tekebbür (Büyüklenmek), aşırılığına Mesej let (Zelillik), Itidal ve orta derecesine Tevăzu denir.
Tevăzuun makbul olanı, yaltaklanma ve hisset derekesine düşü
rülmeyenidir. Çünki, her şeyin iki tarafı aşırılığı ve kıtlığı, yerilmiştir.
Her şeyin, yüce Allah'a makbul olanı, orta derecesidir.
Emsalinin önüne geçen kişi, Mütekebbirdir.
Emsalinin gerisinde kalan kişi ise, Mütevazı'dır.
Yani, bir şeyi, layık ve müstahık bulunduğu derecenin aşağısına koyandır.
Allah katında makbul olan Tevazu, itidal üzere olandır.
O da, her hak sahibine, hakkını vermektir,
İnsana yaraşan, bu çeşid Tevăzuların, akranlara ve dereceleri, kendilerine yakın bulunanlara gösterilmesidir.
Amma, Tebaaya karşı Tevazu: nizam ve intizamı sağlamak, ko-nuşmalarda güler yüzlü ve umut verici olmak, sorulara yumuşak се-vaplar vermek, davetlere icåbet etmek, ihtiyaçları karşılamağa koj mak ve benzeri şekillerde ve bir de, kendisini, onlardan daha hayırı görmemek ve belki, kendi nefsinin, kendisi için başkalarından daha çok korkunç ola bileceğini düşünmekle ve son nefesini ne şekilde ve-receğini bilemeyeceğine göre, hiç kimseyi hakir ve küçük görmemek-le olur.
Tevăzuu kazanma yolu Kibr'in, insandan silinip gitmesi için, gerek akran ve emsåle ve gerek onlardan aşağıda bulunanlara karşı, güzel adetlede makbul olan Tevăzuu göstermek kolay gelinceye ka-dar Tevâzua devam etmektir.
Böyle Tevâzu göstermesi, kendisine kolay gelen insanda, Tevăzu ahlakı håsıl ve Meleke olmuş demektir.
Tevăzu göstermek, kendisine ağır ve güç gele gele Tevăzu gös teren kimse, Mütevām değil, zoráki Mütevazı'dır.
(201) Firüzshådl Kaműsulmuhit c. 3, s. 08
(202) İmarn Kuşeyri Risaletülkuşeyriye c. 1, s. 427
(200) Imam Kugeyrl Riamletülkugeyriye c. 1, 8. 434
Ahlak, insandan, güçlükle ve düşüne taşına değil, kendiliğinden kolayca meydana gelendir.
İnsanın Tevazu göstermesi, kendisine kolay gelmekle beraber, itidal derecesini gözetmek, güç olur, yaltaklanmaktan ve mezelletten hoşlanacak dereceye varırsa, Mü'min'e, zillet yaraşmayacağı için, nefsini bir derece yükseltir, Sırât-ı müstakim olan Orta dereceye låde eder.
Gerek bu Tevâzu ahlâkında ve gerek såir ahlâkta, böyle itidal de-recesini kollaya bilmek oldukça zordur.
Tevăzuun, itidalı aşan derecesine, yaltaklanma denir ki, Tekeb-bür tarafına eğilmesinden hafiftir, insanlar nazarında malda savur-ganlığın, cimrilikten hafif oluşu gibi.
Savurganlığın da, cimriliğin de, son dereceleri yergindir ve bun-lar, yerginlikte, birbirlerinden ağırdırlar.
Bunun gibi, gerek Tekebbür'ün son derecesi, gerek Tevazunun son derecesi olan tezellül de, yergindir ve bunlar, yerginlikte, bir-birlerinden çirkindirler.
Mutlak sürette mergub ve makbul olan, itidal derecesidir ve her şeyi layık oldukları yere koymaktır.
Tabli ki, bu da, Şeriatla ve Örf'ü adetle bilinirdir. (204)
Peygamberimizin Eşsiz Tevăzunu :
Peygamberimiz; Makam ve mertebesinin yüceliği, yüksekliğiyle bir-likte, insanların, en Tevůzulusu (205) ve en kibirsizį idi. (206)
Kendisinin, Kıral Peygamberlikle kul Peygamberlik arasında serbest bırakılıp Kul bir Peygamber olmayı seçmesi üzerine, İsrafil Aleyhisselâm «Şüphe yok ki, Allah, Tevăzu gösterdiğin o şeyi de, Sana vermiş bulunuyordur.
Kıyamet günü, Adem oğullarının Seyyid'l, Sensin!
Yer'in, Kendisi için yarılıp kabrinden ilk çıkacak ve ilk Şefâat edecek olan da, Sensin! demiştir. (207)
Peygamberimizin, geçmişteki ve gelecekteki günahlarının, yüce Allah tarafından bağışlandığı, Kendisine müjdelenmişti. (208)
(204) İmam Gezzáli İhyâu'ulûmiddin c. 3, s. 456-457
(205) İmam Garzäll lhyäulûmiddin c. 2, s. 483, Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 97, İbn-4
Seyyid Uyûnüleser c. 2, s. 333
(206) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 97
(207) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 97, İbn-i Seyyid Uyunilleser c. 2, в. 333
وكذا برانشده موقعه اوله سنی است من بر ادمی اللهك عاد تكرين فارتو صفوت و موقعی محافظ ايين و فطرتك انو نارين كسب معارفه ايتين و هئت اجتماعيه رابطه الدين مناسبت سيلا الحسين موقع اولور. عکس تقدیرده، فطرت او عدم موافقت له جواب ویره جکدر
و گذار هیئت اجتماعیه ده، عمومی جریانه مخالفت التمر من لازمدر. مخالفت ليد يلديكي تقدير . طولابك اوستند نه دوشی، آکننده قالید حتی از پایه، محو اولور . بناء عليه، او عمومی جریان نارده توشیم الهينك مساعده نه مظهريتي طولا يب يامه، او طولابك اوستنده، محمد عربي عليه الصلاة واستادرمانی حمه الله متميك اولد يغي ثابت اولور.
اوت، حضرت محمد عليه الصلاة والسلامك كثير ديگی شريعتك حقائقی، فطرتك قانون ارزنده کی موازنهي محافظه اتمشدر اجتماعي اتك رابطه الدين لازم قاله من استداری اخلال اینجه مشدر زمانه او زاد فيه، أو الرندة اتصال پیدا اولمشدر بوند نه اخلا شیر اید که:
اسلامیت نوع بشر ایجون فطری به دیندر و اجتماعياتي تزلزلون وقايه ايدن بطاني
عاملة.
بونكه لرايام شو نقط الرى نظره، آل محمد الشم عليه الصلاة والسلام بام. او ذات، اقبال گیاه برای برخونه مالك دگلدی. نه اونك و نه با بالرينك بر حاکمیت اری سبقت ایتمه مشدی به ها کمیته به سلطنه ميلارى يوقدی بویله به وضعیتده ایکه مهم به مقامده، تھا کہ لی به موقعده، کمال و توقه و اطمئنان ايله بيوك برايش نسبت ابتدى بنون افطار عامه به غلبه جالدی بتون رو داره کندینی سودبردی. بتون طبیعت ارن اوسته چیقدی قلبام دن بتون و هشت عداد تاریخی، چرکین اخلا قاري فالديرارم، يك يوكن عاد تكرى و غايت كوزل اخلا قاري تأسيس ابتدى. وحشتك مولرنده سونم اولان قلب کرده کی فاوتی اینجه حسیاتله تبدیل ایتدیردی. و جوهر
Ve keza, bir iste muvaffak olmasını isteyen bir adam, Allah'ın adetlerine karst salvet ve muvafakatini muhafaza etsin. Ve fitratın kanunlarına keshi muårefe etsin Ve hey'et-i ictimaiye rabıtalarına münasebet peydå etsin, muvaffak olur. Aksi takdirde, fitrat ona adem-i muvafakatle cevab verecektir.
Ve keza, hey'er-i ictimaiyede, umümi cereyana muhalefet etmemek lazımdır. Muhalefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır. Hatta ezilir, mahvolur. Binženaleyh, o umúmi cereyanlarda tevfik-llähinin müsaadesine mazhariyeti dolayısıyla, o dolabım üstünde, Muhammed-i Arabi Aleyhissalâtü Vesselâm'ım hak ile mütemessik olduğu sabit olur.
Evet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalátů Vesselâm'm getirdiği şeriatın hakäiki, fıtratın kanunlarındaki muvázeneyi muhafaza etmiştir. İctimaiyatın rabıtalarına lázım gelen münasebetleri ihlal etmemiştir. Zaman uzadıkça, aralarında ittisäl peydä olmuştur. Bundan anlaşılır ki:
İslamiyet, nev'-i beşer için fıtri bir dindir. Ve ictimaiyatı tezelzülden vikâye eden yegåne bir Amildir.
Bu nükteler ile şu noktaları nazara al, Muhammed-i Haşimi Aleyhis-salátü Vesselåm'a bak. O zát), ümmiliğiyle beraber, bir kuvvete málik değildi. Ne onun ve ne babalarının bir håkimiyetleri sebkat etmemişti. Bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu. Böyle bir vaziyette iken, mühim
bir makamda, tehlikeli bir mevki'de, kemål-i vüsük ve itmi'nân ile, büyük bir işe teşebbüs etti. Bütün efkår-ı âmmeye galebe çaldı. Bütün ruhlara kendini sevdirdi. Bütün tabiatların üstüne çıktı. Kalblerden bütün vahşet ådetlerini, çırkin ahlåkları kaldırarak, pek yüksek ádetleri ve gayet güzel ahlakları te'sis etti.
Vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalblerdeki kasáveti ince hissiyatla tebdil ettirdi. Ve cevher-i insaniyeti izhår etti.
Kayıd ylmek: Üstüne düşmek, ilgilenmek, mukayyed olmak.
Kayıkmak: Meyletmek, temâyül göstermek, geri dönmek.
Kayumak, kayurmak: Düşünmek, bir şeyden kuşkuya düşmek, bir şey kur-mak, endişelenmek, kaygılanmak; mukayyed olmak, bir şeye sarılmak, bir işin üstüne düşmek, ilgilenmek, gözetmek.
Kaykımak, kaylımak: Meyletmek, değer vermek.
Kayim, kaim (a): Ayakta, devamlı, sabit, sağlam.
Kayyûm (a): Ezelden ebede kadar duran, dâimi olan, bâki ve kâim olan
(Allah).
Keferet: Yapılan günaha karşı ceza olmak üzere verilen sadaka, tutulan oruç, günahtan arınma, (kefäret'ten).
3176. Çıplak karnına, çifte piştov (Hem kel, hem fodul, deyiminde geçer). (Na gol myah, çifte piştovi.)
3177. Çıplak, yükseğe sıçrar.
3178. Çile akıl öğretir. (Teglilata na um uçat.)
3179. -Çingene, seni sultan yapalım. -Ekmek var mı? -Araba dolusu. -Ama arabayı ben kullanayım.
3180. Çingeneye "Keçiyi mi, tavşanı mı istersin?" diye sormuşlar. - "Keç-tavşan?" diye kekelemiş. (Pitali tsiganina "koza li iskaş, ili zaets?" "Kozaits" otgovoril on.) 3181. Çingeneye: "
Senin en büyük günün ne zaman?" demişler. "Ekmeğim var günü 3182. Cirkefe taş atma, üstüne sıçrar. (Türkçeden geçmiş -V redık kal kamik ne viriyay demis (Popitali tsiganina "kogda e tvay Velikden?" Tov kazal "koga ima hleb") da te ne opriska - Slaveykov, s. 145.)
buyurdular: "Allahü Teálá, sizden biriniz bir amel İşlediği (iş yaptığı) zaman, onu, güzel ve sağlam (ihlasia) yapmasını sever." (Beyhaki, Şuabu'l-İmân)
Bakara Sûresi'nin 273. âyet-i kerimesinde buyuruluyor ki: "Verin o fakirlere ki onlar, Allah yolunda kapanmışlardır, şuraya buraya dolaşamazlar, istemekten çekindikleri için, bilmeyenler, onları zengin zanneder, onları simalarından tanırsın. Onlar, insanlardan ısrarla bir şey istemezler. Artık hayır namına ne verirseniz, hiç şüphesiz, Allah, onu bilir."
Bu âyet-i kerîme, Ashâb-ı Suffe hakkında nâzil olmuştur ki onların Medine-i Münevvere'de, ne bir meskenleri, ne aşiret ve akrabaları vardı, hiçbir şeyleri yoktu. Mescidin sofasında ikamet edip, Kur'ân-ı Kerîm ilmi tahsil ederler, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) derslerinden sohbetlerinden bol bol istifade ederlerdi. ve
Resûlullah'ın medresesinin, canlarını Allah yoluna vakfetmiş talebeleri idiler. Bir gün Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), Ashâb-ı Suffe'nin başlarında durup hållerine baktıktan sonra fakirliklerini, çektikleri sıkıntıları görmüş ve onlara şöyle buyurmuşlardır: "Ey Ashâb-ı Suffe! Size müjdeler olsun ki her kim, şu sizin bulunduğunuz hâlde bulunur ve bu hâlden de razı olarak bana kavuşursa o, benim dostlarımdandır."
Yukarıda meâli verilen Bakara Sûresi'nin 273. âyet-i kerîmesi, Ashâb-ı Suffe hakkında nâzil olsa da hükmü, umûmîlik ifade eder:
Allah rızası için düşmana karşı nöbet bekleyen veya Allah rızası için medreselerde dirsek çürüten yahut Allah rızası için kendisini hizmete vakfeden ve bu håller içerisinde malı mülkü olmayıp nafakasını kazanmaya fırsat bulamayan veya gücü yetmeyen fakir müminler, bu âyet-i kerîmenin hükmüne dâhildir. Bunlar, infak ve sadakaların verileceği en güzel yerleri teşkil ederler.
Husûsiyle kendilerini Allah yoluna vakfetmiş olan talebelere veriniz ki ihlás ve kemâliniz, gece gündüz, gizli veya açık, farkını hissettirmeyecek kadar yükselsin. Riya ve nifaktan sakınıp Allah rızasını talep ederek ve kendinizi Allah yolunda sabit kılmak için gönül hoşluğu ile gücünüzün yettiği kadar iyilerinden vermek âdetiniz, huyunuz olsun da her zaman ve her suretle veriniz. Allah, ne hayır yaparsanız onu bilir, ecrinizi zâyi etmez.
kısmı On Dokuzuncu Mektub'da güzelce beyan ve ispat edilmiş öyle de, lisan-ı kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zahir bir larında bu zatın (asm) geleceğini haber verip insanlara beşaret vermişler -ki Enbiya aleyhimüsselām, nasıl ki lisani käl ile Tevrat, Incil ve Zebur ve suhuf-
TARİNTE BUGÜN
-1909-Bediüzzaman'ın "Yaşasın Şeriat-ı Ahmedi" isimli makalesi Volkan gazetesinde yayınlandı.
1915- Çanakkale Zaferi.
1925 - Bediüzzaman'ın Şeyh Said Hadisesi ile ilgisi olmadığına dair Van Valiliği rapor verdi.
1949-NATO kuruldu.
1960- Bediüzzaman Emirdağ'da şiddetli bir hastalığa yakalandı.
18
CUMA
FRIDAY
MART
MARCH
BİR AYET
"Kendi elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Sizi de, sizin yaptıklarınızı da yaratan Allah'tır."
Saffat Suresi: 95-96
BİR HADİS
Bir genç bir yaşlıya saygı gösterirse, Allah da yaşlandığında kendisine saygı gösterenleri yaratır.
Dünyanın akibeti ne olursa olsun lezaizi terk etmek evladır.
yandan çarklı -1. kollarını sallayarak ve bir omu-
nu düşürerek yürüyen kimse: Şu yandan çark-lıya bulaşmadan hemen kahveye girelim. -2. şekeri yanına konmuş kahve: Yap abime bir yandan çarklı! -3. çok ağır giden taşıt: Bu yan-dan çarklıyla iki saatte varamayız okula.
yanına bırakmamak* (yanına koymamak) biri-nin kötü davranışına yanıt vermek; öç almak: Hakaretini yanına bırakmam, anladın mı?
yanına kalmamak kötülük cezasız kalmamak: Kötülük, yapanın yanına kâr kalır mı dersin?
YANGIN
yangına körükle gitmek kışkırtıcı bir tutum takın-
mak: Zaten sinirlerim tepemde, sen de yangına körükle gidiyorsun yahu!
yangından mal kaçırır gibi telaşla, herkesten gizler gibi; gümrükten mal kaçırır gibi: Eşyaları yangından mal kaçırır gibi götürmüş.
YANIK
yanık ses dokunaklı, içli ses: Bahçeden yanık sesle söylenen bir türkü duyuldu.
YANMAK
yana yakıla üzülerek, sızlanarak: Bütünlemeye ka-lınca yana yakıla öğretmenini aramaya başladı.
Islamiyet اسلامیت : Islamlık, müslümanlık, Is lam dini (bk. Islam)
Islamiyetçe 1 | إسلامية Islamiyet bakımından 2.İslamiyet tarafından
Islamiyetsiz إسلاميسر : Islamiyet olmadan, Is lamiyeti kabul etmeden
Islamköy اسلامکوی : Isparta'da, Barla Dağı'nın la, Egridir Keçiborlu demiryolu hattının 5 güneyinde, Barla Kasabasına 16 km uzaklık km yakınında bir yerleşim yeri
ism isim, ad
sm- Ad إسم عدل : )Allah'a (cc.) ait) Adl ismi, tam ve kusursuz adalet sahibi, her şeyin tam hakkını veren ve her şeyi gayeli, hikmetli ve en uygun şekilde yapan manasında, Allah'ın (c.c.) Adl ismi
Ism-i ahir إسم آخر : )Allah'a (c.c.) ait) "ahir" ismi, her şeyden sonra ebedi olarak hep var olacak manasında, Allah'ın (c.c.) "ahir" ismi
Ism-l Ahmedi اسم أحمدى : Hz. Muhammed'e (as.m.) ait isim
ism-l alemi اسم علمي : özel isim, bir varlığı di ğerlerinden ayırt edici olan ve yalnız ona isa ret eden, onu gösteren isim
ism-i Alim اسم عليم : pimdi ve geçmişte var olan ve gelecekte var olacak her şeyi tam ve eksik siz olarak bilen, sonsuz ilim sahibi manasın da, (Allah'a (c.c.) mahsus) alim ismi
Ism-i Allah (cc( اسم الله جل جلاله : Allah (c.c.) ismi
ism-lazam اسم اعظم : Allah'ın (c.c.) diğer isimleri-nin de manalarını kendinde toplayan, varlıklar ve olaylar üzerinde en başta kendini gösteren manasında, Allah'ın (c.c.) isimlerinin en bü yüğü, en başta geleni
ism-i azamlık اسم اعظمل : Allah'a (c.c.) ait isim lerin en önemli ve büyüğü olma. (bk. ism-i azam)
Ism-lazim اسم عظيم : manası ve önemi büyük isim
Ism-1 Batin إسم باطن : kendisi doğrudan biline meyip gizli kalan ve her şeyi iç yüzü ve gizli tarafından ve manasında, Allah'ın (c.c.) batın İsmi
Ism-l Bedi إسم بديع: örneği ve modeli olma dan yoktan her şeyi yaratan manasında, Al-
lah'ın(c.c.) bedi ismi
ism-i Bedi' ve Hakim إسم بديع وحكيم : Allahim (c.c.) bedi' ve hakim isimleri (bk ismet Bed ism-i Hakim)
ism-cami إسم حامم : baska isimlerin manalan ni kendinde toplayan isim
ism-i camid اسم حامد : cansız isim, uydurma ve
ism-Celal إسم حلال sonsuz büyüklük sahibi nin ismi, 'Allah' (c.c.) ismi 2 sonsuz büyükik sahibi manasındaki celal ismi
ism-i Celil اسم حليل : sonsuz büyüklük ve yüce lik sahibi manasında, Allah'ın(c.c.) Celil ismi
ism-i Celil ve Baki اسم حليل و باقی : sonsuz bü yüklük ve yücelik sahibi manasında, Allah'ın (c.c.) Celil ismi ve ebedi, ölümsüz manasında
Baki ismi
ism-i Cemal إسم حمال : her bir varlığı güzel ya ratan ve sonsuz güzelliklerin sahibi olan ma nasındaki Allah'ın (c.c.) Cemal ismi
ismi Cemil اسم جميل : güzelliği sonsuz olan manasında Allah'ın (c.c.) Cemil ismi
ism-i Cevvad (cevad( اسم جواد: sonsuz comert lik sahibi manasında, Allah'ın (c.c.) Cevvad ismi
ismi Evvel اسم ازل : hiçbir şey yokken, herşe yin öncesinde, ezeli olarak hep var olan ma nasında, Allah'ın(c.c.) 'evvel' ismi
ism-i Evvel ve Ahir اسم اول و آخر: Allah'ın (cc( Evvel ve Ahir isimleri. (bk. ism-i Evvel, ism-i Ahir)
ismi fail إسم فاعل : )gr) işi yapan yani özne du rumunda olan isim veya isim yerine geçen kelime
ismi Ferd اسم فرد : bir olan, eşi ve benzeri ol mayan, bütün kainatın ve her bir varlığın tek sahibi manasında, Allah'ın (c.c.) Ferd ismi
ismi Hafiz اسم حفيظ : her şeyi koruyan ve yok olmaktan kurtaran, iyi veya kötü her iş ve ha günü için saklayan manasında, Allah'ın (c.c.( reketi manevi kayıtlara geçirip ahirette hesap Hafiz ismi
Ism-i Hafiz ve Rakib اسم حفیظ و رقیب : her şeyi koruyan ve saklayan manasında, Allah'ın Hafiz ismi ve her şeyi gözetimi altında tutan manasında, Rakib ismi (bk. ism-i Hafiz)
ismi Hak (hakk( إسم حل : Allah'ın (c.c.) Hakk ismi yani, başka hiçbir varlığın desteği ve
sardini olmadan grivekten var olan ve hic denceli ve ebedi olarak var ohnakta avam eden manasuda (bk hakk)
Hakim مد اسم حكمasmachklan gozen, yanak ve haksishga yer vermeden Bokum (Aaraal veren, hukminde ve haki meinde hibir ortak ve yarımcısı bulun yangi hukman onune gedemea ve mes olan, her ser hakkında son mand verecek olan manasında, Allah'ın Hakem ismi. Bu isim Kur'an'da (6 114) ve hadiste gever
Hakem ve Hakim اسم حکور حكم : Allah'ın hakem ve Hakim isi (bk ism Hakem,
Hakim
Hakim إسم حكيم : her şeyi gayeli, faydalı ve en uygun şekilde yapan ve hiçbir işinde ve enerinde tesadüflere, yersizlik, işe yarama mashk ve manasızlıklara yer bırakmayan ma nasında, Allah'ın(cc) hakim isnu
Hakim ve Adil إسم حکیم و عادل : her seyi hkmetle yapan manasında Allah'ın Hakim mi ve her işi tam adaletle yapan manasında Adil ismi. (bk. ism-i Hakim, ism-1 Adil)
Hakim ve Rahim اسم حکیم و رحیم : Allah'ın (cc) Hakim ve Rahim isimleri (bk. ism-i Ha kim, ism-i Rahim)
am-Hakim ve Rahim ve Vedud اسم حكيم و رحيم و ردود : Allah'ın (c.c.) Hakim ve Rahim ve Ve dad isimleri. (bk. ism-i Hakim, ism-i Rahim ve ism-i Vedud)
- Halk إسم خالق: yaratıcı manasında, Al-lah'm (c.c.) Halık ismi
ism- Hannan إسم حنان : çok acıyan, çok şefkatli manasında, Allah'ın Hannan ismi
ism- Hannan ve Rahman اسم حنان و رحمن : Al-lah'ın Hannan ve Rahman ismi. (bk. ism-i Hannan, ism-i Rahman)
sm-l has إسم خاص : özel isim
ism- Haşmet إسم حشمت : büyüklük sahibi olan ve kendisine korku ile birlikte saygı duyulan zat manasını taşıyan isim
lami Hayy إسم حى : hiçbir varlığın yardım ve desteği olmadan sonsuz, ezeli ve ebedi hayat sahibi olan ve hayat sahibi varlıklara hayat veren manasında, Allah'ın(c.c.) Hayy ismi
ism-i Hayy ve Hakim اسم حتی و حكيم : Allah'ın )cc.) Hayy ve Hakim isimleri. (bk. ism-i Hayy, ism-i Hakim)
ism-i Muhyi
ism-i Hayy HallaBakiم حى حافظ بال
lah'in (cc) Hayy, Hafta ve Baki isimleri (bk tam-1 Hayy, tam-t Hafiz, ismi Baki)
ism- Hayya Kayyumاسم ح Allah'ates( ait) Hay ve Kayyum isimleri, yani sonsus, ezeli ve ebedi hayat sahibi olan, butun hayat sahibi varlıklara hayat veren manasındaki Havy: başka hiç bir varlieum yardım ve desteği olmadan ezeli ve ebedi olarak var olan ve bu tun yaratılmış varlıkları her an yok olmaktan koruyup ayakta tutan manasındakı Kayyum ismi
ismi hilafet اسم خلافت : halifelik ismi,
ismilahi إسم إلهي Allah'm (cc) ismi
ism-i Kadir اسم قادر : her şeye gucü yeten mana sındaki Allah'ın (cc) Kadir smi
ism-i Kahhar إسم قهار : dilediği her şeyi kahret meye, ezip mahvetmeye gücü yeten manasın da, Allah'ın Kahhar ismi
ism-i Kayyum إسم قيوم : hiçbir varlığın yardım ve desteği olmadan ezeli ve ebedi olarak var olan ve bütün yaratılmış varlıkları her an yok olmaktan koruyup ayakta tutan manasında, Allah'ın (cc) Kayyum ismi
ism-ke-n-Nur إسمك السور : )bihakkı ism-i ke-n
Nur) Nur isminin hakkı için
ism-i Kuddüs اسم قدوس : kutsalligi sonsuz, her turlu kusur ve noksanıktan uzak, yarattık larının maddi ve manevi temiz kalabilmeleri için gerekli imkan ve yeteneklerle donatan manasındaki Allah'ın (c.c.) Kuddüs ismi
ism-i külli اسم كلى : etkisinin kendini göster diği saha sınırsız olan isim. (Allah'ın c. c.) bütün isimleri kulli yanı sınırsızdır; her şeyi bilen manasında Alim, her şeyi hikmetle ya-pan manasında Hakim gibi(
ismi meful اسم مفعول : )gr.) cumlede tumleç veya nesne görevinde olan isim, yani yapılan bir işten etkilenmiş olan varlığı gösteren ke-lime
ism-i meşrutiyet اسم مشروطیت : meşrutiyet ismi, kanun yapma yetkisi, yani yasama gücü seçilmiş meclis-padişahlık idaresinin ismi
ism-i Muclb (mücib( اسم مجيب : Mucib ismi kendisinden dilek ve duada bulunanlara en uygun karşılığı veren manasındaki Allah'ın (c.c.) Mucib ismi
Ism-1 Muhyi اسم محبی : hayat veren, dirilten, can ve ruh veren yaşatan manasında, Allah'ın
durumlarına göre teşhis ve tedavi yolunu tercih ederler. Kimine İbrahim bin Edhem'de görüldüğü gibi:
Tacı ve tahtını terket! tavsiyesinde bulunurlarken, kimine de Fâtih Sultan Mehmed Han'da olduğu gibi:
"Eğer bu vazifeyi bırakırsan ve senden daha liyakatlisi de gelmezse, vebâle girersin! ikāzında bulunarak, irşad ve teveccühlerini onların bulun-dukları makämda devam ettirirler.
Kimini su ile, kimini ateşle imtihän ederler. Dolayısıyla nasıl ki, bede-ni bir hastalıkla muzdarip kimsenin şifaya kavuşması için tabîbe teslimiye. ti ve verdiği reçeteyi tatbik etmesi zaruri ise, kalbi hastalıklarda da durum aynıdır; hattå daha hassastır. Zirâ beden tedavisindeki ihmål, sadece bu dünyaya yönelik bir zarara uğratır; ancak gönül tedavisindeki ihmål ise, ebedi bir hayatı hüsrån eyler.
452
İBRAHİM BİN EDHEM ve CEYLÂN
İbrahim bin Edhem, önceleri Belh'te saltanat ve debdebeye düşkün bir hükümdardı. Onu bu düşkünlükten kurtarıp âhiretini de ihyå edebilme-si için, devrin arif ve süfilerinden zaman zaman kendisine ibretli īkāzlar ya-pılıyordu. Nitekim meşhur rivâyete göre bir gece sarayının damında birta-kım acaip gürültüler duymuş, uyuyamayıp merakla seslenmişti:
- Orada ne yapıyorsunuz?"
Garip bir cevap verildi:
- Devemizi kaybettik, onu arıyoruz!"
İbrahim bin Edhem kızdı:
- Damda deve aranır mı hiç?"
Bu seferki cevap ise pek mânidar ve ibretli idi:
"- Ey İbrahim! Damda deve aranmayacağını biliyorsun da, şu yaşadı ğın dünyevi şatafat ve debdebe içinde ebedi saådetin aranamayacağını niçin düşünmüyorsun?"
Diğer ibretli ikázlara nazaran bu sözler, İbrahim bin Edhem'e bir hay I tesir etti. Ancak bir müddet sonra bunu da unuttuğundan hålinde herhan gi bir değişiklik görülmedi.
Günler böylece gelip geçerken İbrahim bin Edhem, birgün maiyyetiy le birlikte ceylan avına çıktı. Bir ara maiyyetinden ayrıldı. Pür-dikkat lyi bir av arıyordu ki, kulağına "Uyanı" diye bir ses geldi. Pek aldırmadı. Aynı ses bir daha tekrarlandı, sonra bir daha.... Sonra her taraftan benzer sesler duymaya başladı. Sesler:
-Ölüm seni uyandırmadan sen kendin uyan!" diyordu.
İbrahim bin Edhem hem şaşırdı hem de korktu. Ancak o sırada karşı sına güzel bir ceylan çıktı. Bunun üzerine İbrahim bin Edhem o nazlı hay vanı avlama heyecanına düştü. Biraz evvel duyduğu sözleri unutup sada-ğından bir ok çıkardı ve yayına sürdü. Nişan aldı. Tam oku fırlatacaktı ki, nazlı ceylan gözlerini İbrahim bin Edhem'e dikip dile geldi
-Ey İbrahim! Rahman olan Allah, beni avlayasın diye mi seni yarattı?"
İbrahim bin Edhem baştan ayağa titredi. Gözleri bulut bulut oldu, atin-dan atlayıp secdeye kapandı, tevbe etti Cenâb-ı Hakk'a yalvardı
"Ey lutf u keremi sonsuz olan Allah'ım! Benim halime de nazar kill Ni ce zamandır debdebe içinde ömür nefeslerimi zäyi etmişim Ey Allahim! Lutfunla gönlümü yıka; kalbimde muhabbetinden başka bir şey bırakmal
Artık İbrâhim bin Edhem, gözlerini bambaşka bir Aleme açmış, ilahi bir iklimin temaşasına dalmıştı. İşte bu temăşă, ondaki diğer güzellik teläkki lerini tamamen silivermişti. Böylece her sabah ihtimamla giydiği saltanat elbiseleri ve göğsünü kabartan Beih sultanlığı, artık gönlünde bütün ihti şam ve süsünü, hâsılı bütün ehemmiyetini kaybetti ve gözüne iğreti görün meye başladı.
Bu halet içinde gözleri tevbe yaşlarıyla nemli, yüreği nedåmet ateşle riyle yanık olan İbrahim bin Edhem, sahrálara doğru yola koyuldu. Hayli yürümüştü ki, bir çobana rastladı. Derhal yanına vardı ve kendi libasına mukabil onun abasını alıp üstüne geçirdi. O anda gönlünde büyük bir ra hatlık hissetti. Çoban ise bu hal karşısında şaşkına dönmüştü İçinden Pahişâhımız herhålde aklını yitirmiş olmalı diyordu Oysa İbrahim bin Edhem aklını yitirmemiş, bilakis aklı başına gelmişti. O, ceylan avına çık mış, ancak Allah Teâlâ onu bir ceylan ile uyandırmıştı
kalmaz. Sonra Cenâb-ı Hak, Haccac'ın hakkını alarak onun haysiyetine tecavüz edenlere de cezalarını verir."
Yani bir kul zulme uğrar, sonra kendisine zulmedene o kadar hakaret eder ve kötü şeyler söyler ki, zālimin günahı seviyesine çıkar. Hatta daha da ileri gittiği için zalimin ondan alacağı olur ve bu sebeple mazluma kisas yapılır. 12
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
"..Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah müttakilerle beraberdir." (el-Bakara, 194)
"Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle cezá verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır." (en-Nahl, 126)
Yani İslâm ceza hukûkunda her şey ağırlığı ölçüsünde bir karşılık görür. Bir hakkı ve hukūku yerine getirirken, ona intikam veya nefret duygusu karış-tırarak haddi aşmanın, bir başka haksızlık ve hukuksuzluk olduğu beyan edilmiştir.
İrbaz bin Sariye anlatıyor:
Rasûlullah ile Hayber Kalesi'ne inmiştik. Beraberinde ashâbından başka kimseler de vardı. Hayber'in lideri, inatçı ve kurnaz birisi idi. Allah Rasûlü'ne gelerek:
"-Ey Muhammed! Merkeplerimizi kesmeye, meyvelerimizi yemeye, kadınlarımızı dövmeye sizin ne hakkınız var!?" dedi.
Rasûlullah Efendimiz gazaplanarak:
"-Ey İbn-i Avf, atına bin ve şöyle nidâ et: «Haberiniz olsun, cennet sade-ce mü'minlere helâldir, namaz kılmak üzere toplanın!»" dedi.
Cemaat toplandı. Rasûlullah onlara namaz kıldırdı. Sonra da ayağa kalkıp şunları söyledi:
"-Sizden biri, koltuğuna kurulup Allah'ın, Kur'ân'dakilerin haricinde haramlarının bulunmadığını mı zannediyor? Haberiniz olsun, vallâhi ben nasihatte bulundum, (Kur'ân'da olmayan bazı şeyler) emrettim, birçok şeyleri de yasakladım. Bunlar, Kur'ân'ın bir misli kadar, belki de daha fazladır.
58
12 Babanzâde Ahmed Naim, İslâm Ahlakının Esasları, İstanbul 1963, s. 86.
Allah Teâlâ Hazretleri, Ehl-i Kitâb'ın evlerine izinsiz girmenizi helål kılmamıştır. Kadınlarını dövmenizi, borçları (olan cizyeyi) verdikten sonra meyvelerini yemenizi de helâl kılmamıştır." (Ebû Dâvûd, Harác, 31-33/3050)
Hayber zaferinden sonra Peygamber Efendimiz Abdullah bin Revâha'yı cizyeleri tahsil etmek üzere oraya gönderirdi. Abdullah bin Revâha da, alınması gereken hurma miktarını titizlikle hesap ederek bunu onlardan tahsil ederdi.
Hayber arazisini işleyen yahudiler, Abdullah bin Revâha'nın gösterdiği bu titizlik sebebiyle rahatsız oldular. Hattå bir ara kendi lehlerine müsâmahalı davranması için rüşvet teklif ettiler. Kadınlarının süs eşyalarından onun için biraz mücevherat topladılar ve:
"-Bunlar senin, vergimizi hafiflet, taksim esnâsında bizim lehimize dav-ran ve bize göz yum!" dediler.
Abdullah bu harekete çok kızdı. Onlara:
"-Ey yahudi topluluğu! Vallâhi birçok menfilikleriniz sebebiyle Allâh'ın mahlükâtı içinde sizden daha fazla kızdığım başka bir varlık yok! Ancak bu kızgınlığım beni size zulmetmeye sevk etmez! Sizin bana teklif ettiğiniz rüşvete gelince; o, haramdır. Biz onu yemeyiz!" dedi.
Yahudiler, Abdullah bin Revâha'yı takdir edip:
"-İşte bu adâlet ve doğruluk sâyesinde gökler ve yer nizām içinde ayakta durur." dediler. (Muvatta, Müsäkât, 2)
İslâm düşmanlarına karşı bile kılı kırk yararcasına bir adâleti emreden dinimiz ne yücedirl Müslüman, kâfire bile yapılsa, zulümden mutlaka hesaba çekileceğini düşünerek dâimâ adâlet üzere hareket etmelidir.
Böylesine yüce prensiplerle mü'min gönülleri yoğuran İslâm ahlâkı; ne güzel, ne mükemmel, ne muhteşem ve ne kadar gerekli, ne kadar hayatî... Bilhassa İslâm dışı ahlâk anlayışlarının insanları zaafa uğrattığı ve toplumu tefessühe sürüklediği şu âhirzaman hengâmında İslâm ahlâkının kıymetini daha iyi idrak etmek, bunun için de lâyıkıyla bilmek ve yaşamak, vazgeçilmez bir zarûrettir!..
İSLÂM AHLÂKI
Birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfte beyan buyrulduğu üzere İslâm ahlâkını, edep, hayâ, iffet, sabır, şükür, rızâ, merhamet, şefkat, affedebilmek, doğruluk, vefâ, muhabbet, cömertlik ve emsâli nice kalbî meziyetler teşkil eder.
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e salât eyle. Ona yapacağın bu salát: Emrin ve nehyin, kendisine yöneldiği kadar olsun.
Allahını, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e, duyma kudretinin kavradığı kadar salât eyle..
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e görme kudretinin kavradığı kadar salât eyle..
Yüce Hakkın görme kudreti için burada şöyle bir şerh vardır: Yüce Hak, varlıkları görür. Her sesi de işitir. Nekadar gizli olur-larsa olsunlar. O kadar ki: Karanlık gecede, kara karıncanın, kara taşın üzerinde yürüdüğünü görür ve onun ayak sesini işitir.
OTUZ BEŞİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e, kendisini anan-ların sayısı kadar salât eyle.
Resulüllah S.A. efendimizi ananlar: İster hal dili ile, isterse kal
dili ile ansınlar. İster nübüvvetini tasdik etsinler, isterse, mübarek is-mini söylesinler.. Bütün bunların sayısı kadar salât eyle Allahım.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muphammed'e kendisini an-maktan yana gafil olanların sayısı kadar salât eyle.
OTUZ ALTINCI SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e yağmur tanele-rinin sayısı kadar salât eyle.
bilir. Yağmur tanelerinin sayısını, ancak celâl ve ikram sahibi Allah
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e, ağaçların yap-raklarının sayısı kadar salât eyle..
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e KIFAR hayvanla-rının sayısı kadar salât eyle.
Bu cümlede geçen:
KIFAR.
Lafzının zımnına, hali araziler, sahralar, dağlar, dereler, ovalar girer. Buralarda yaşayan hayvanlara ise.. büyük küçük, eziyet veren, vermeyen, hemen bütün hayvanat dahildir. Devam edelim:
Allahını, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e deryaların su-ları adedince salât eyle.
Devam edelim:
Allahım, efendimiz ve yardımcımız Muhammed'e denizlerin hayvanlarının sayısı kadar salât eyle.
35. Allahümme salli alâ seyyi dina ve mevlana Muhammedin adede mazekerehüz-zakirun. Allahümme sal-li alâ seyyidina ve mevlâna Muham-medin adede magafele an zikrihil-ga-filun.
36. Allahümme salli alâ seyyi-dina ve mevlana Muhammedin adede katr'il-emtari. Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede evrak'il-eşcari. Allahümme sal-li alâ seyyidina ve mevlana Muham medin adede devabb'il-kıfari. Allahüm me salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede devabb'il-bihari, Allahümme salli alâ seyyidina ve mev-lana Muhammedin adede miyah'il-bi-hari. Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede ma azlame aleyh'il leylü ve edae aleyh'-in-neharu.
37. Allahümme salli alâ seyyidi. na ve mevlâna Muhammedin.............
35. Allahım, efendimiz ve mevlámız Muhammed'e, kendisini ananların sa-yısı kadar salát eyle.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e, kendisini anmaktan yana gafil olanların sayısı kadar salát eyle.
36. Allahım, efendimiz ve mevlåmız Muhammed'e yağmur tanelerinin sa yısı kadar salåt eyle.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhamined'e, ağaçların yapraklarının sa-yısı kadar salât eyle.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e, yaban hayvanlarının sa-yısı kadar salát eyle.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e denizlerin hayvanlarının sa-yısı kadar salát eyle.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e deryaların suları mikdarınca salåt eyle.
Allalum, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e gece karanlığının kendilerini bürüdüğü, gündüz ziyasının sardığı şeyler adedince salát eyle.
37. Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e sabah akşam salát eyle.
3131. Bir türlu konuşup başka türlü yapandan koru kendini (Pazi se ot onogava, koyto edno govori, a drugo pravi. Türkçe karşılığı: Murai sözüne inanma!)
1132. Bir vurmakla, ağaç devrilmez.. (S edin udır, dirvoto ne pada. Türkçe benzeri Bir vurmakla, deve yıkılmaz.)
3133. Bir yumurta, kahya gelinceye dek yüz olur. (Ot edno yaytse do kachya ta stavat sto.J
3134. Biri davul çalar, öteki parsayı toplar. (Edin bile tupana, drug sibira parsata)
3135. Biri konuşur, öteki yapar. (Edno govori, drugo pravi)
3136. Biri kör, öteki hiç görmez.
3137. Biri ölmeye çalışıyor, öteki koynunda ekmek arayor.
3138. Biri sefada, biri cefada.
3139. Biri yalan söylerken, öteki sürgü çeker. (Edin lije, a drug maje)
3140. Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar. (Türkçeden geçmiş.)
3141. Birinin ellerini bağlamak. (Birinin özgürlüğünü elinden almak - Romence benzeri var Vrızvam ritsete nyakomu)
3142. Birinin lafını ağzından almak. (Vzemam nyakomu dumata ot ustata)
3143. Birlikten kuvvet doğar. (Stedinenieto pravi silata.)
3144. Boğa kimin olursa olsun, buzağı bizim olsun da. (Çîi da sa biçine, da si naşa telçina. Türkçe benzeri: Koç nereden olursa olsun, kuzunun sesi avluda duyulsun.)
3145. Boklu çamurluya bahane bulur.
3146. Borçlu kimse ne tatlı yer, ne de tatlı uyur. (Borçliyata ni sladko vade, ni sladko spi. Slaveykov, s. 134.)
3147. Bostancı yağmur ister, kiremitçi güneş, hangisine dua edeyim, ikisi de damadım? (Türkçesi: Tuğlacıya güneş, çiftçiye yağmur -Yunanca benzeri var-Bostanciyata iska dijd, a kirmitçiyata iska sintse, za kogo da se molya, kato i dvamata mi sa zetevi - Slaveykov, s. 134.)
3148. Boyar (varsıl)dır, ama konuklarına kaçamak (mısırunu yemeği) sunar. (Bolyarin, a s kaçamak gostava gostite. 5 hiladi poslovitsi, s. 252.)
3149. Böreğin tümünü yutan deli değil, bunu ona veren delidir. (Ne e lud koyto yade tsyalata banitsa, a lud koyto mu dava.)
3150. Böyle başa, böyle tıraş. (Kakvato glava, takiv brısnaç. Türkçeden geçmiş.)
3151. Bu akşam gelin olmuş, bu akşam kaynanasını dövmüş.
3152. Bu dünya basamak basamak, biri iner, biri biner. (Bulgarcada Türkçe olarak kullanılır.)
3153. Bu dünya bir çark-i felektir, aşk olsun çevirene.
3154. Budalalar arasında kalan akıllıya yazık olur.
3155. Bugün bana ise, yarın sana. (Türkçeden geçmiş.)
3102 Bekle, yemeğimi yiyeyim, artığını sana veririm. (Çakay da se nayam, çe ostane, ște ti dam.)
3103. Ben de görmeyeyim, ama onlara da kalmasın. I az da ne vida, ama i za teh da nama.)
3104. Ben "Hadımım" diyorum, oysa: "Kaç çocuğun var?" diye soruyor.
3105. Ben ölürüm, ama şeytana öyle kolayca ruh teslim etmem.
3106. Beni dün akşam dövdü, şimdi sevgilim oldu.
3107. Beni meze yerine koydular. (Saka ve eğlence konusu oldum, demektir - Vzeha
me na meze.) 3108. Besle kargayı, oysun gözünü. (Hrani kuçe da te lae.)
3109. Beş para etmez. (Petak ne struva!)
3110. Beyoğlu, parasız da olsa, beydir; ama eşek, yükü para dolu da olsa, eşektir. (Begit e beg i bez pari; a magareto - magare, ako ste ima pari s tovari. Slaveykov, s. 120.)
3111. Bıyığı terlemiş oğlan ile göğsü belirmiş kıza bir şey kolay kolay öğretilemez.
3112. Bilgin adam seni dövsün, ama cahil okşamasın.
3113. Bilgisiz başarı olmaz. (Bez nauka, nyama spoluka.)
3114. Bin işit, bir söyle. (Türkçeden geçmiş.)
3115. Bir ağızdan soğuk da (girer), sıcak da.
3116. Bir akıl; yaza mı, kışa mı? (Edin "akıl", za lete li, za zime li?- Türkçe "akıl" sözcüğü korunmuş olarak kullanılır.)
3117. Bir, ama pir.
3118. Bir böcekle karşılaşırsan, bir ayı ile karşılaşmışçasına çaba göster. (Ako e nasreşta s bubuleçka, ti se bori kato s meçka. Slaveykov, s. 92.)
3119. Bir çıplağı, bin zırhlı soyamaz.
3120. Bir çiçekle yaz olmaz. (S edno tsvete lyato ne stava.)
3121. Bir çiçektir ki, koklayanın burnu düşer.
3122. Bir damla su, taşı deler. (Kapkata probiva kamika.)
3123. Bir kafada, iki külah olmaz.
3124. Bir karış boylu, bir arşın sakallı. (Pedya çovek, lakıt brada.)
3125. Bir kırlangıçla bahar gelmez. (Edna lastovitsa prolet ne pravi.)
3126. Bir paralık acı, bin paralık tatlıyı bozar.
3127. Bir pire için yorgan yakmış. ( Zaradi bılhata izgoril yurgana.)
3128. Bir şeyden büsbütün yoksun kalmaktansa, mümkün olanı aktaralım.
3129. Bir taş, üç yüz kargayı darmadağın eder.
yok, anlamında.) 3130. Bir tek dikili ağacı olmamak. (Nyama kol pobit v zmyata: Hiçbir malı-mülkü
için yola çıkarna Allah ona cennete giden yolu kolaylaştırır. Melekler, hosnutluklarından dolayı ilim talebesine kanatlarım serer..." (Tamia, im 10)
İMAM ŞAFİİ'DEN SÖZLER
Üç meziyete sahip olanın imanı kâmil olur:
1) Emr-i bil-mârûf yapmak, yâni Allah Teâlâ'nın emirlerini yapmak ve yaymak.
2) Nehy-i anil-münker yapmak, yâni Allah Teâlâ'nın yasaklarını yapmamak ve yapıl-maması için uğraşmak.
3) Her işinde Allah Teâlâ'nın dinde bildirdiği hu-dutlar içinde bulunmak.
"İlmi, kibirlenmek, kendini büyük görmek için isteyenlerden hiçbiri felah bulmuş değildir. Ama ilmi, tevâzû için, âlimlere ve insanlara hizmet için isteyen elbette felah bulur, kurtulur."
"İlim, ezber edilen şey değil, ezber edilen şey-
Çocuklarınıza İsim
Erkek: Nurullah
Kız: Şebnem
den temin edilen faydadır."
"Resûlullah'ın ve Ashåbının yolunda olmaya-nı havada yürür görsem, yine doğruluğunu ka-bul etmem."
"Kalbine ilâhî bir nur penceresinin açılmasını isteyen şu dört şeyi yapsın:
1. Günün muayyen bir vaktinde yalnız kalsın ve huzura dalsın.
2. Midesini pek fazla doyurmasın.
3. Sefih kimselerle düşüp kalkmayı bıraksın, kö-tü kimselerle arkadaşlık etmesin.
4. İlimleri ile yalnız dünyalık arzu eden kimse-lere buğz etsin."
fakir de dünyası için âhiretini satar-sa; helâk onlar için yetmiş kerre..."
Cenab-ı Allah'ı layıkıyle bilmeyenler, Allah'tan kormazlar. Halbuki Allahü Teälä'dan layıkıyle kormak lazımdır.
Muvalât-ı evliya (Allah dostlarına muhabbet) ve muâdât-ı âda (Allah'ın düşmanlarına düşmanlık) efdal-i täattır. (Itaatlerin en üstünüdür) Her kim ki Hak Sübhanehü ve teâlâ Haz-retlerinin muhabbeti dâvâsı üzerin-dedir.
Çocuklarınıza İsim
► Erkek: Şerif
MAHMUD SÂMI (K.S.) EFENDİDEN NASİHATLER
Eğer mukadder olan musibet ise ondan kaçmakla kurtulunmaz. O ya-zılmışsa kaçanlara da oturanlara da isabet eder. Böylece i'tikad etmeli, kalbe böyle kuvvet ve metanet ver-mek gerekir.
Allahü Teâlâ'nın abdinden i'râzının (yüzçevirmesinin) alâmeti, o kulun mâlâya'ni ile iştigâlidir.
+ Dünya muhabbeti günahların pîridir. (Dünya sevgisi bütün günahların ba-şıdır.)
Yalandan sakının! Çünkü yalan insani) kötulüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamla yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah katında 'yalancı/kezzab' olarak tescillenir." (Mism, Br, 195)
II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ İLKLERİ
23 Aralık 1876'da ilk Osman-lı anayasası olan Kanuni Esasi'yi ilan etti. 4 yıl sonra Osmanlı tari-hinde ilk defa kapsamlı bir polis ve istihbarat örgütü kurdu. Adı da Yıldız İstihbarat Teşkilatı'ydı.
Bugün Türkiye'nin birçok ku-rumunun temellerini o atmış ti. Ziraat Bankası'ndan Kızılay'a, Darülaceze ve PTTye, içtiğimiz Hamidiye suyundan, ilk telefon ve elektrik altyapısına, Sirkeci ve Haydarpaşa Garı'ndan ülkemizin en iyi liseleri İstanbul Erkek ve
Çocuklarınıza İsim
Kabataş Lisesi'ne, Anadolu'da-ki birçok şehirdeki hükümet ko-naklarından Bayezid Devlet Kü-tüphanesi'ne birçok yapı onun yadigarıdır.
Dünyada ilklerden olan bir denizaltı onun döneminde ya pıldı, ilk deniz müzesi de onun döneminde açıldı.
Eğitimde başlattığı seferber-likle birçok okul açtı. Tahta çık tığı yıl 250 olan rüştiye sayısını 900'e yükseltti.
Erkek: Selahaddin
Kız: Mahbube
Sağlıkta ise bugün de ayakta olan ve Türkiye'nin ilk çocuk has-tanesi olarak da bilinen Şişli Etfal Hastanesi'ni kurdurdu.
Tahtta kaldığı sürede demir-yolu uzunluğu 3 kat artıran Sul-tan Abdülhamid, Hicaz Demir-yolu projesini de hayata geçir-di. Borç batağındaki devleti iş ler hale getirdi. Uyguladığı et-kin diplomasi ve denge politika-sıyla devleti zor yıllarında ayak-ta tuttu.
Fatih Sultan Mehmet, vefat etmeden önce son seferine hazırlanırken, Roma'dan bir mektup almış. Mektupta Hıristiyan bir kardinal, 'Efendim, ömrümün son zamanını kendi vatanımda geçirmek isterim. Beni, İstanbul'da bir kiliseye almanız mümkün mü?' diye ricada bulunmuş. Sultan Fatih çok sinirlenmiş, kardinale emir göndermiş: 'Görevimiz tamam olmadan asla!'
Mektubu yazan Fatih'in çocukluk arkadaşı Sadık'tır. Sultan Mehmet, İstanbul'u fethederken Sadık'ı Hıristiyan kimliğine büründürmüş, kiliseye yerleştirmiş. Sadık yükselmiş, yükselmiş, kardinalliğe kadar ilerlermiş. Derler ki, Fatih zehirlenmeseydi de, son seferinde Roma'yı fethedecekti; Sadık'ı Hıristiyan dünyasına Papa yapacaktı!...
Rahmetli Turgut Özal, Özbekistan'a düzenlediği ziyarette, Nakşibendi şeyhinin huzuruna varır. Türkiye'den götürdüğü gizli bir nişanı ve bir köşesi eksik olan yıldız'ın işlendiği sancağı şeyhin rahlesine bırakır.
O gün Turgut Özal'a siyah bir sancak gösterilmiş ve Asya'daki gizli teşkilat hakkında bilgi verilmiş. Özal; Hindistan, Japonya, Afganistan, Pakistan, Rusya ve Çin'den gelen bazı kişilerle tanıştırılmış...
Bugün biri Asya'nın içlerine, biri de Avrupa'nın güneyine gönderilen iki kişide, Siyah sancak vardır ve bu sancak, gizli bir teşkilatın nişanıdır. Bu hikâyenin bir ucu, Nizam-ı Åleme kadar uzanır. Diğer ucu nerededir kimse bilmiyor...
Şehzade Mehmet, henüz küçük bir çocukken arkadaş-larıyla oyun oynarmış. Arkadaşlarından birinin adı Hasan, diğerinin adı Sadık. Mehmet "Ben, büyüyünce İstanbul' u alacağım" diye arkadaşlarına fetih için söz verirmiş. Evvel bu işe inanmayan Hasan' la Sadık, sonraki günlerde, Şeh-zade Mehmet'in bu ısrarlarına karşılık, "Tamam sen sefere çıkarsan, biz de orduna katılırız diye söz vermişler.
Yıllar geçmiş ve gün gelmiş, Şehzade Mehmet tahta çıkmış Sözüm söz, işim fetih' diyerek, sefer için ferman yazdırmış. Bir gün, yeniçeri destur isteyip, 'Hasan diye biri geldi efendim, Ulubat'tan arkadaşınız olduğunu söyler' demiş.
Sultan Mehmet, çocukluk arkadaşını hemen içeri aldır-mış. Hasan huzurda hazır, 'Sadık gelmedi mi sultanımız?" diye sual edermiş: 'Memlekette aradım, benden üç gün evvel yola çıktığını söylediler!
Sultan Mehmet, 'Henüz gelmedi. Bugünlerde gelir, sana haber ederim.' diye cevap vermiş... Ulubatlı Hasan huzurdan ayrılmış, orduya katılmış. Dünya gözüyle en güzeli görmüş ya, büyük bir aşkla ölümün en güzeline yürümüş.
Konstantinopolis'i fetheden Sultan Mehmet, vefat etmeden önce son seferine hazırlanırken, Roma'dan bir mektup almış. Mektupta Hıristiyan bir kardinal, 'Efendim, ömrümün son zamanını kendi vatanımda geçirmek dilerim. Beni, İstanbul'da bir kiliseye almanız mümkün mü?' diye ricada bulunmuş. Sultan Fatih çok sinirlenmiş, kardinale emir göndermiş: 'Görevimiz tamam olmadan asla!'
Mektubu yazan Fatih'in çocukluk arkadaşı Sadıktır. Sultan Mehmet, İstanbul' u fethederken Sadık'ı Hıristiyan
11
YanıtlaSil
Yuksel24 Aralık 2025 05:16 Dünyadaki Türkleri ve Müslümanları Bir Araya Toplayacak Güç
kimliğine büründürmüş, kiliseye yerleştirmiş. Sadık yük-selmiş, yükselmiş, kardinalliğe kadar ilerlermiş. Derler ki, Fatih zehirlenmeseydi de, son seferinde Roma'yı fethetseydi; Sadık'ı Hıristiyan dünyaya Papa yapacaktı!
Sadık, o günden sonra kilisede bir zincir oluşturmuş. Ajanlar yetiştirmiş, papaz diye kiliselere yerleştirmiş. Sultan Abdülhamiťe kadar bu silsile devam etmiş. Sultan Abdülhamit, Sadık'ın mirasını devam ettiren kişiye, kimsenin bilmediği özel bir sandık, sandığın içinde özel bir sancak göndermiş!
Bu bir Siyah Sancak'tır. Yani Peygamber efendimizin kullandığı sancaktır. Allah resulü, Liderliğinin işareti olarak taşıdığı bu sancağı, vefatından evvel hazreti Ebu Bekir'e teslim etmiş; sancak, silsile ile dört halifeye, onlardan da Emevi ve Abbasi halifelerine geçmişti.
Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fethettiğinde, ilk haliyle muhafaza edilen sancağı, Abbasi halifesinden teslim alıp, İstanbul'a getirdi. Osmanlı Hanedanı; kumaşı iyice eskidiği vakit, dağılmasından endişe ettiği siyah sancağı muhafaza altına alır. Yerine üç hilalli yeşil sancağı diktirir;
Yeşil sancak, Müslümanların liderliğinin nişanı; Oğuz Bey'den silsile ile gelen kırmızı sancak ise Türklerin liderliğinin nişanı olur. Milletin hikaye dediği tarih burada başlar...!!!
Osmanlı, yeşil sancağı nişan olarak tayin etse de, biri Asya'nın içlerine, biri de Avrupa'nın güneyine gönderi-len iki kişide, Sultan'ın verdiği Siyah sancak vardır ve bu sancak, gizli bir teşkilatın nişanıdır. Bu hikâyenin bir ucu, Nizamülmülkle İmam-ı Gazali'ye kadar uzanır. Diğer ucu nerededir kimse bilmiyor.
Derler ki; rahmetli Özal, Özbekistan'a düzenlediği zi-yarette, Nakşibendi şeyhinin huzuruna varır. Türkiye'den götürdüğü gizli bir nişanı ve bir köşesi eksik olan yıldız'ın işlendiği sancağı şeyhin rahlesine bırakır.
Derler ki; o gün Özal'a siyah bir sancak gösterilmiş ve Asya'daki gizli teşkilat hakkında bilgi verilmiş. Rahmetli Özal; Hindistan, Japonya, Afganistan, Pakistan, Rusya ve Çin'den gelen bazı kişilerle tanıştırılmış...(Kaynak: Teşkilat - Selman Kayabaşı-sayfa 74/75-)
Bismillahirrahmanirrahim
YanıtlaSilRahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
YANITLASİL
yuksel24 Mart 2024 15:08
İsmail Hakkı Bursevi
kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
518
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT ŞERHİ
YİRMİ SEKİZİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Ey nimeti her şeye samil, kendisinden başka ilah olmayan Yüce Allah.
HILL'in ve HARAM'ın Rabbi..
Bazı nüshada:
HARAM.
HAREM olarak gelmiştir. Yani: (R) ile (M) arasını (Arapça as. Ima göre) uzatan elif yoktur. Her iki şekildeki okunuş, sahih rivayet.
ler arasındadır. Gerek, HARAM; gerekse HAREM her ikisine göre murad: Kâbe-i Mükerreme'nin HAREM-İ ŞERİFİDİR. Yani: İçi..
- HILL.
Lafzından murad ise.. harem-i şeriften hariç olan yerlerdir. Bazılarının anlattığına göre:
- HILL.
Lafzından murad ise.. ihramda olmayanlardır.
- HARAM.
Lafzından murad ise.. ihramda olanlardır.
Devam edelim:
MEŞ'AR-İ HARAM'ın Rabbi.
Bu cümlede anlatılan:
MEŞ'AR-1 HARAM.
Müzdelife'de tanınıp bilinen küçük bir tepedir. Onun adına:
Cebel-1 Kuzeh.
Derler. Resulüllah S.A. efendimiz, Kurban bayramı günü, sabah erkenden o dağın üzerinde durup duâ etmiştir.
Bazıları da şöyle anlattı:
MEŞ'AR-1 HARAM lafzından murad, Müzdelife'dir. Bu, Arafat dağı ile, Mina arasında bir mahallin adıdır. O mevzide celâl sahibi Yüce Allah'a yakınlık olduğundan, orası arz-ı müsteviye olduğundan, hacılar Arafat dönüşünde o yere gece için geldiklerinden oranın adı-na:
MÜZDELİFE.
Denildi. Bir başka manaya göre de; şöyle anlatıldı:
Adem a.s. ile Havva yeryüzüne indikleri zaman, her biri baş-ka yere düştü. Bundan sonra, ikisi bu anlatılan yerde birbirlerine yak-laştıklarından oraya:
-MÜZDELIFE.
Denildi.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
BEYT-I HARAM'ın Rabbi.
Yani: Kâbe-i Mükerreme'nin Rabbı manasına.
457
YanıtlaSilİSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
saydın!), ne de, yaptığım bir iş için (Bunu, ne diye yaptın?) dedi.. (156)
Resûlullah Aleyhisselâm, bir gün, beni bir hâcet için gönderdi Ben (Vallahi, gitmem!) dedim.
Halbuki, İçimden, Allah'ın Peygamberinin bana emr ettiği işe gitmek geliyordu.
Dışarı çıktım. Çocukların yanına uğradım. Onlar, çarşıda oyna-yorlardı.
Derken, Resûlullah Aleyhisselâm, arkamda kafamı tuttu. Kendi-sine baktım, gülüyordu. (Ey Enescik! Sana, emr ettiğim yere gittin mi?) diye sordu.
(Evet! Gidiyorum yå Resûlallah!) dedim. (157)
PEYGAMBERİMİZİN CİHANŞUMUL ŞEFKAT VE MERHAMETİ
Yüce Allah Peygamberimiz hakkında şöyle buyurur:
«Biz, Seni, âlemlere, ancak rahmet olmak için gönderdik!» (158)
And olsun, size öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğra-manız, Ona, çok ağır ve güç gelir.
O, üstünüze çok düşkündür,
Bütün Mü'minler için çok şefkatlı ve merhametlidir.» (159)
Onlar, Mü'min olmayacaklar diye, Adetå Kendine kıyacaksın!»
(160)
Peygamberimiz de:
Benim'e sizin misaliniz: Ateş yakan bir adamın misaline ben-zer ki, kelebek ve çekirgeler, ateşin içine düşmeğe can atıyorlar!
O adam ise, onları, ateşten men etmeğe çalışıyordur!
Ben, sizi tutuyor, ateşe düşmenize engel oluyorum.
Sizler ise, ellerimden kurtulmağa (Ateşe düşmeğe) çabalayorsu-
nuzdur! (161)
Hz. Áise Yå Resûlallah! Basına. Uhud savaşı gününden daha şiddetli bir gün geldi mi? diye sormuştu.
(150) Ahmed b. Hanbel hart Edebülmüfred 4 247, Tirmizi Müsned e. 3, 8. 197, Buhari Sahih c. 7, s. 82-83, Be-s. 79. Milslin Sahih e. 4, s. 1804, Ebû Davud Sünen Şemail a 58
11573 Müslim-Sahih c. 4, 1905, Eho Davud Sünen c. 4, s. 246
(158) Enblyk: 107
Tele: 128
1th Suard: 3
(1) Ahered b. Hanbel Müss3.as
AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI
YanıtlaSil450 Peygamberimiz Gerçekten, senin kavmından, başıma neler gel-di neler!
Onlardan, başıma gelenin en şiddetlisi, Akabe günü gelmiştir: Kendimi, İbn-i Abd-i Yalil b. Abd-i Külale arz etmiştim.
O, bana, arzum hususunda icâbet etmedi.
Ben de, üzgün olarak yüzümün doğrusuna doğru yollandım An-cak, Karnüsseålib'de Kendime gele bildim de, başımı kaldırdığım za man, ne göreyim! Bir Bulut ki, beni gölgelendirmiş!
Baktım içinde Cebrail!
Hemen, bana seslenerek (Muhakkak ki, yüce Allah, kavmının, Sana söylediklerini ve Sana verdikleri red cevabını işitti de, onlar hakkında, dilediğini, kendisine emr etmen için Sana Dağlar Melek'ini gönderdi!) dedi.
Arkasından, Dağlar Melek'i, bana seslendi ve selâm verdi.
Sonra (Ya Muhammed! Şüphesiz ki, Allah, kavmının Sana söy-lediklerini işitti.
Ben, Dağlar Melek'iyim!
Senin, dilediğini, emr etmen için, Rabb'ın, beni, Sana gönderdi. İmdi, ne dilersen, dile!
Eğer, üzerlerine, iki dağı kapamamı dilersen, kapayayım!) dedi.
Ben (Bilakis, dedim, Allah'ın, onların Bellerinden, sırf Allah'a ibådet edecek, Ona, hiç bir şeyi şerik koşmayacak kimseler çıkarma-sını dilerim!» (162)
Cebrail Aleyhisselâm «Şüphe yok ki, yüce Allah, Sana boyun eğ-melerini gök'e, yer'e ve dağlara emr etti!» dedi.
Peygamberimiz «Ümmetimin cezalarının geciktirilmesini dilerim. Belki, Allah'a tevbe etmeleri, kendilerine nasib olur! buyurdu. (163)
Kureyş müşrikleri, Peygamberimize «Sen, Safâ tepesini, bize al-tın yapması için, Rabb'ına yalvar.
Rabb'ın, bunu yaparsa, biz de, sana iman ederiz!» dediler.
Peygamberimiz «Bu dediğinizi, yaparmısınız?» diye sordu.
«Evet! Yaparız!» dediler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz, Allah'a yalvardı.
Cebrail Aleyhisselâm, geldi: «Yüce Rabb'ın, Sana selâm ediyor ve (İstersen, onlar için, Safa tepesini altın yaparım.
(162) Buhari Sahih c. 4, s. 83, Müslim Sahih c. 3, s. 1430-1421, Ebülferee Ib-nülcevzi Velâ c. 2, s. 420-421, İbn-i Seyyid Uyünüleser c. 1, s. 135, Ebül-fida Sire c. 2, s. 152-153, Zehebi Tarihhülislim c. 2, s. 186-187
(163) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 94-95
سوره بقره (۲۲-۲۱)
YanıtlaSilالشابات الوجود
) و صحی کنه) مدنى انسانلارجہ معلوم و مألوف أولان بك فوق علماء صفتای فعلی واردک حال بدوبنده اولا نارم کھول اولوب و او بدو بارك او كی شاردن خراري يوقد بناء عليه بالحائر کمه زمان رده کی بدو بارك اموالندن بحث انجمن استرین برآدم، خير الا او زما ناده و او جوالله کنید وب او نار له کور و شمایلید . زیرا او ناری اموالی از بردن اوناری کو مدن محاکمه این که ایستر دیگری
معلوماتي الله ايده من
در دیجی کنه) امی بر آدم، به فنك علما سیاله مناقشه به كبر يشرك بين العلما اتفاقاتی اولان مسماه الرى تصديق و اختلافالى اولا نارين ده تصحیح البدرسه، او آدمك بو خايفه اولاده حالی اوناه يك هوم بوكس تطال كنه و اونك علمتك وهي أولد يفنه دلالت التجزمي ؟
لانه بودرت نکتریی کوز او گنه کثیر. محمد عربی عليه الصلاة والسلام باقله، او ذان، هر كسبه مسلم امید لگیاه برای کلمه انبیا ایله قومار بنك احوالادرني كورمن و مشاهده ايمن كبي، فرانك لسانيا سویله مشدر. و اونارك احوالتي سولريني بيان ايدرك عالمه نشر واعلان التمور بالخاصة نقل ایندیگی او نارك قصه الري، بتون ذكيارك نظر دقت اريني جلب ايدن دعوای نبونی اثبات ایچوندر و نقل ایندیگی اسا سيرك بين الانبيا اتفاقلي اولان قسمنى تصديق، اختلافاى اولا تاريخي ده تصحيح اليدوب دعواسنه مقدمه با بدر صدانکه او ذات، وحى الهينك معكسى اولان معصوم روحیه زمان و مطاني طي ايدرك او زما نامرك آن در به دره لرینه کیر منه وان بوکان طاغلار بنهان شاهقه لرینه چیغه کور دیگی کی سویله شد. بناء عليه او ذاتك بو حالي، أونك بر معجزه ی عاصم اولوب نبوتم دلیل اولدیفی کی، اولكى النبي انك ده نبوت دلیه بهاری معنوی به دلیل حکمنده اولوب او ذالك نيوتن اثبات اليور.
( تشنجی مساله) بو مثله عصر سعادته وبالخاصة جزيرة العربه دائر در. بو مامه ده (درت نکته) در
( برنجی نکته) عالمجه معلو در که، از بر قومون عاد تا رند من الميتني كوچك به عادتى قالدير من و يا ذليل، مسكين بر طائفه نك جزوى، ضعیف خويالريني رفع ایتمان، بيون به حکم داره بیله
کنوال
YanıtlaSilAhval: Haller
بيان Beyan: Açıklama
بين الآنيا
Beynel-enbiya: Peygamber-ler arasında
بين العليا
Beynel-ulema: Alimler arasında
بالمقه
Bilhassa: Özellikle
جزيرة العرب
Bindenaleyh: Bunun üzerine
بناء علية
Ceziretii'l-Arab: Arab yan-madası
جزژی
Cizi: Hususi pek az
آنيا
Enbiya: Peygamberler
حال بدويت
Hal-i bedeviyet: Medeni olmama hali
اختلاف
İhtilaf: Farklı olma, anlaşa-mama
إتفاق
İttifak: Birleşme
معن
Makes: Yansıma yeri
معلومات
Malumat: Bilgiler
مجهول
Mechal: Bilinmeyen
فاكته
Muhakeme: Tartarak hüküm verme
مقدمه
Mukaddeme: One alınan, takdim edilen
Müsellem: Herkesçe kabul edilen
مشاهده
Müsahede: Görme, gözlem-leme
نظرِيقة
Nazar-ı dikkat: Dikkatli bakış
نبوت
Nübüvvet: Peygamberlik
نكته
Nikte: İnce ma'na
رفع
Ref: Kaldırma
شاهقه
Sahika: Zirve doruk
تصحيح
Tashih: Duzeltme
کی
Tay: Atlama, dürme
على
Ulema: Alimler
وهي
Vehbi: Allah vergisi
دليل
Zelit: Hor, alçak
Üçüncü Nükte: Medeni insanlarca ma'lum ve melof olan pek çok ilimler, sıfatlar, fuller vardır ki. halt bedeviyette olanlarca meçhül olur. Ve o bedevilerin o gibi şeylerden haberleri yoktur. Binäenaleyh, bilhassa geçmiş zamanlardaki bedevilerin ahvälinden bahsetmek isteyen bir adam, hayålen o zamanlara ve o collere gidip onlarla görüşmelidir. Zira onların ahvälini ezberden, onları görmeden muhäkeme etmekle, istediği ma'lúmátı elde edemez.
YanıtlaSilDördüncü Nükte: Ümmi bir adam, bir fennin ulemasıyla münakaşaya girişerek, beyne'l-ulema ittifakı olan mes'eleleri tasdik ve ihtiläflı olanlarını da tashih ederse, o adamın bu hårika olan håli, onun pek çok yüksekliğine ve onun ilminin vehbi olduğuna delalet etmez mi?
Bu dört nükteyi göz önüne getir. Muhammed-i Arabi Aleyhissalâtü Vesselâm'a bak ki, o zát, herkesçe müsellem ümmiliğiyle beraber, geçmiş Enbiyâ ile kavimlerinin ahvål. lerini görmüş ve müşåhede etmiş gibi, Kur'ân'ın lisänıyla söylemiştir. Ve onların ahvälini, sırlarını beyan ederek âleme neşir ve i'län etmiştir. Bilhassa naklettiği onların kıssaları, bütün zekilerin nazar-ı dikkatlerini celb eden da'vå-yı nübüvvetini isbat içindir.
Ve naklettiği esasların beyne'l-Enbiyä ittifaklı olan kısmını tasdik, ihtiläflı olanlarını da tashih edip da'våsına mukaddeme yapmıştır. Sanki
o zát, vahy-i llâhînin ma'kesi olan ma'sûm ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek o zamanların en derin derelerine girmiş ve en yüksek dağlarının şâhikalarına çıkmış, gördüğü gibi söylemıştır. Bináenaleyh o zâtın) bu hali, onun bir mu'cizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki Enbiya'nın da nübüvvet delilleri ma'nevi bir delil hükmünde olup, o zátın (a) nübüvvetini isbat eder.
Beşinci Mes'ele: Bu mes'ele asr-1 saadete ve bilhassa Ceziretü'l-Arab'a dâirdir. Bu mes'ele de dört nüktedir.
Birinci Nükte: Ålemce ma'lûmdur ki, az bir kavmin ådetlerinden ehemmiyetsiz, küçük bir adeti kaldırmak veya zelil, miskin bir taifenin cüz'i, zayıf huylarını ref etmek, büyük bir hükümdara bile
Dördüncü Bölüm:
YanıtlaSilLÜGATÇE
325
Muhkem (a): Sıkı, sağlam, kuvvetli, berk, tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış.
Muhlis (a): İhlas sahibi, özü sözü doğru, riyasız, dürüst.
Mukarreb (a): Yaklaştırılmış, yakınlaştırılmış, Allah'a yakın.
Makarrer (a): Kararlaşmış, kararlaştırılmış.
Manis (a): Alışmış, alışık, dost; alışılmış, alışılan.
Murdar (1): Kirli, pis, mundar, şer'i hükümlere göre kesilmemiş hayvan.
Murtaza (a): Hz. Ali'nin läkabı (beğenilmiş, seçilmiş, seçkin).
Músi, Musa: Beş büyük peygamberden biri. Musevi'liğin kurucusu olup İsrail oğullarını Mısır'dan çıkarmış, esaretten kurtarmıştır. Kendisine Tevrat gönderilmiştir. Tur Dağı'nda Allah'ın lütfuna mazhar olmuş, onunla konuşmuş (Kelim-ullah) ve kavmine «evâmir-i aşere» (on emir) adı altında ahlâk esas ve kaidelerini bildirmiştir.
Mushaf (a): Kur'an-ı Kerim (sahife haline getirilmiş, kitap).
Mustafa (a): Istifa edılmiş, seçilmiş, seçkin (Hz. Muhammed).
Muştulamak, muştılamak: Müjdelemek.
Muştuluk: Müjde.
Mati (a): İtaat eden, boyun eğen, itaatkâr, bağlı, uysal.
Mutlak (a): Kayıtsız, şartsız; yalnız, tek.
Mübariz (a): Münakaşaya kalkışan, döğüşen, kavgaya girişen.
Mücahede (a): Çalışıp çabalama, uğraşma, savaşma: nefsi yenmeğe ça-
lışmak üzere ibadetle meşgul olma.
Mücahede çekmek: Nefsi yenmek için ibadet etmek.
Mücerred (a): Yalnız, tek, her şeyden ayrılmış, Hak'tan gayrıdan ayrılıp
kurtulmuş.
Mücrim (a): Suçlu, cürüm işlemiş.
Mücteba (a): Seçilmiş, seçkin (Hz. Muhammed).
Müdân (a): Devamlı, sürekli.
Müdbir (a): Talihsiz, düşkün, idbāra uğramış.
Müdebbir (a): Tedbir alan, işin sonunu düşünüp ona göre hareket eden, ted-birli.
Müderris (a): Ders okutan, ders veren, hoca.
Müfsid (a): Bozan, bir işi bozan, fesatçı, bozguncu.
Müfti (a): Fetvå veren, dini mes'elelerde nasıl hüküm verileceğine dair ya-zılı ve imzalı kâğıt veren şahıs.
Mülk (a): Elde bulunan, tasarruf olunan şeyler; ülke, memleket.
Mülket, milket (a): Ülke.
Mümeyyiz (a) Ayıran, ayırıcı, seçen, fark eden.
Mü'min (a): İmân etmiş, islâm dinine inanmış, müslüman, imanlı.
Münâcât (a): Allah'a yalvarma, duâ.
Münafık (a): Görünüşte iman sahibi, içten kâfir olan; iki yüzlü nifak çı-karan.
324
YanıtlaSilYUNUS EMRE
Meta' (a): Mal, csya. sermaye.
Meve (a): Dalga.
Meve-i acâyib (a): Tuhaf, garib, dalga.
Meve (a) urmak: Dalgalanmak.
Mevcûdât (a): Mahlûklar, var olan şeyler, varlıklar.
Mevlaná (a): Efendimiz, bilginler için, bilhassa Celaleddin Rûmi için kulla-nılan saygı unvanı.
Mevzün (a): Ölçülü, tartılmış, vezinli.
Meyl (a): Gönül akışı, gönül eğilmesi; istek, sevgi.
Meyl-i fenă (a): Fâni olan, geçici olan âleme meyl etme, gönül bağlama.
Mezâd (a): Arttırma ile yapılan satış.
Mezid (a): Artmış, ziyåde.
Mihman (a): Konuk, misafir.
Mihr (f): Muhabbet, sevgi, aşk.
Mihrab (a): Câmilerde imamın namaz kıldırdığı ön duvardaki oyuk yer.
Mikail: Mertebesi çok yüce olan dört melekten rızıkları dağıtan.
Milk (a): Elde bulunan, tasarruf edilen şey, mal, mülk; ülke.
Milket (a): Memleket, ülke.
Millet (a): Din, mezhep; aynı dinde olan topluluk.
Minber (a): Câmilerde imamın hutbe okuduğu merdivenli yer.
Min ledün (a): Gaybdan, gizli olan şeyden (Allah'ın sırlarını öğreten ilim-den).
Mirác (a): Hz. Muhammed'in göğe ağıp Allah'ın hitabına mazhar oluşu. Merdiven.
Mirrih (a): Merih yıldızı.
Mirvârı: İnci (f. Mirvarid'den).
Miskål (a): Yirmi dört kıratlık (bir buçuk dirhemlik) bir ağırlık ölçüsü.
Miskin (a): Hiç bir şeye malik olmayan, yoksul; halsiz, hareketsiz; áciz, zavallı.
Miskinlik: Mânevi yokluk, benlikten geçmek.
Misil, misl (a): Benzer, eş.
Mismil (f): (Bismil'den): Temiz, påk, arı; besmeleyle kesilmiş, helâl ve temiz hayvan eti.
Mise: Meşe, meşelik, orman (f. bişe).
Mizân (a): Terâzi, ölçü; Mahşerde insanların iyilik ve kötülüklerinin tar tılacağı terâzi.
Muallak (a): Bir yere konmadan, dayanmadan havada (boşlukta) duran, asılmış.
Muhakkık (a): Tahkik eden, gerçeği araştıran.
Muhal (a): İmkânsız, olamaz, olmayacak, mümkün olmayan.
Muhib (a): Seven, sevgi besleyen, dost.
Mühit-i a'zam (a): Dünya yuvarlığını çeviren büyük deniz, okyanus.
111
YanıtlaSil3354. Hem karnı tok, hem çörek bütün.
1355. Hem suçlu, hem güçlü.
356. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için. (Türkçe benzeri var -Vsiçki za edin, edin za vsiçki.)
3357. Her ağacı içinden yiyen bir kurt vardır.
3358. Her ağaçtan düdük olmaz. (Ot vsyako dirvo svirka ne stava )
. 1359. Her art (sinek) bal yapmaz. (Arnavutça benzeri var- Vsyaka pçela (muha) med ne bere.)
3360. Her eğri ağaçtan yay olmaz. (Türkçeden geçmiş.)
3361. Her yere gaganı (burnunu) sokmak. (Piham "viviram si gagata, deto ne tryabva.)
3362. Her gördüğüne baba dersen, vay ananın haline!
3363. Her gün Bayram (Paskalya) olsa... (Vseki den ne e Velikden.)
3364. Her gün papaz yağlı yemez.
3365. Her işe burnunu sokma. (Ne stavay na vsyako girne merudiya.)
3366. Her keçi (koyun) kendi bacağından asılır. (Vsāka koza na svoy krak visi.)
3367. Her kötüde bir iyilik var. (Vayako zło za dobro: Her şerrin bir hayrı var; her safanın bir cefası var.)
3368. Her yatağı, içinde kendin yatacakmışsın gibi yap!
3369. Herkes ateşi kendi yumurtasına doğru çeker.
3370. Herkes evinde ağadır. (Türkçe benzeri var - Seki e na kıştata si (svoya dom) gospodar - Slaveykov, s. 68.)
3371. Herkes kendi yazgısını kendisi yaratır. (Vseki e kovaç na sıdbinite si.)
3372. Herkes kendisi için, Tanrı cümlemiz için.
3373. Herkese kuraklık, papaza demet.
3374. Herkesin bir ayıbı vardır, ama kiminki görünürse, ona gülerler.
3375. Herkesin kör olduğu yerde, tek gözlü kral olur.
3376. Hesabını bilmeyen tüccar, tezelden uşak olur.
3377. Hesap verilmez, sorumluluk aranmaz, tam sorumsuzluk. (Kuçe vlaşi, dirya nyama.)
3378. Hısım hısımı beslemez, ama yoksa, üzülür. (Svoy svoego ne hrani, no tejko mu, koyto go nama.)
3379. Hiç yoktan, bir şey iyidir.
3380. Hindi gibi kabarma!
3381. Hizmetçiye inan, ama gözlerine de inan.
3382. Horoz ötmese de sabah olur.
3383, Islanmışın yağmurdan pervası olmaz. (Mokır ot dijd ne se boi.)
110
YanıtlaSil3329. Güzel bir kız, güneş ışınlarından daha parlaktır.
3330, Güzel gelin, eski duvak altında da güzeldir. (Hubavata bulka i pod veto bulo e kubava.)
3331. Güzel kızın soyu olmaz. (Hubava moma rod nyama.)
3332. Güzellik yalnızca bakmak için değildir, peşinden de koşturur. (Hubostta ne e samo za gledane, ona saka i zalitane.)
3333. Güzellik yenmez, sade gözle bakılır. (Hubostta ne se yade, samo se s oçi gleda.)
3334. Haberin doğrusunu çocuktan, deliden, bir de sarhoştan al.
3335. Hak ve adalet yoluyla olmazsa, balta ile dene. (Ako ne moje s pravda, opitay sa s bradva. Slaveykov, s. 100.)
3336. Halep oradaysa, arşın burada.
3337. Halk eski un çuvalıdır, vurdukça tozar.
3338. Halk kiliseye, papaz meyhaneye. (Narodıt v çerkova, popit v mehanata.)
3339. Halkın sesi, Hakkın sesidir.
3340. Hallaç hiç kimseyi korkutmaz, durduğu yeri tozutur. (Drındar sveta ne plaşi, deto sedi tam praşi.)
3341. Hamarat gelin, kendi kızından daha değerlidir.
3342. Hamarat kadının evi, geceleyin de aydınlıktır.
3343. Hamuru yoğurmak için suyun mu yok, tuzun mu? -Kocacığım, unum yoktu da onun için yoğurmadım. (Dali voda nyama, ili sol nyama, ta ne mesiş hlyabo? -More, mijo, brašno nyama, zatova ne sım mesila.)
3344. Hangi kör istemez, dünyasını görmeyi?
3345. Harmandan vermek, ambardan vermekten kolaydır. (Türkçeden geçmiş.)
3346. Hasta kadın-pişmiş tavuk. (Bolna jena-peçena kokoşka. Slaveykov, s. 133.)
3347. Hasta mı yattın, hasta mı baktın? (Bir türküden -Türkçesi: Hasta bekleyen de hasta olur- Bolen li si lejala, bolni li si gledala -Slaveykov, s. 133.)
3348. Hasta olunacaksa, ben olayım; ölünecekse, karım ölsün; (Bu atasözü, bir Nasrettin Hoca- Kurnaz Peter fıkrasıyla Bulgarcaya geçmiş.)
3349. Hastalık arabayla gelir, iğneyle gider. (Bolestta dohojda s kola, a otnema se s igla. Mardalov, s. 34.)
3350. Hastalık atla gelir, kazıkla gider. (Bolestta dohojda s kon, a otiva s kol. Arnaudov, s. 27.)
3351. Hastaya döşek mi sorarsın? ya da: Hastaya döşek (çorba) sorulmaz. (Türkçeden geçmiş - Sarhoşa "şarap ister misin?' diye sorduklarında söyler - Bolnika pita iskaş li düşek? -L. Karavelov.)
3352. Hatır, gelini yatırır.
3353. Havlayan köpek ısırmaz. (Kuçe, koeto lae, ne hape.)
D
YanıtlaSilIntişarı hizmet
intizamsızlık
ması ve yaygınlaşması intisar hizmet انتشار خدمت: hizmetin yayılma sı, hizmetin bir çok ihtiyaç sahiplerine ulaş
yayılma tarihi intişarı İslam tarihi انتشار إسلام تاریخی: Islam'ın
Intisarca إنتشارجه : yayılış bakımından
intiva إنطرى : daralma, kısalma
intizam düzen, düzenlilik, düzgünlük,
tertip
intizam-acib إنتظام عجيب: hayret verici düzen
Intizam- alem إنتظام عالم : kainatın düzeni
Intizam- askeri إنتظام عسکری : askeri düzen ve disiplin, askerlikle ilgili düzen ve denetim
Intizam- belagat إنتظام بلاغت : )ed.) belagat düzení, konu ve dinleyicilerin durumuna en dygun olan, doğru, etkili, güzel söz söyleyiş düzeni ve edebi sanat güzelliği
intizam- ef al إنتظام أفعال : yapılan işlerin düzen
ve tertibi
intizam- ekmel إنتظام أكمل : en kusursuz düzen, son derece mükemmel düzen
intizam- faik إنتظام فائق : üstün düzen
intizam - falk-i kainat إنتظام فائق كائنات : kainatın
üstün düzeni
Intizam-ı hakimane إنتظام حكيمانه : hikmetli düzen; hiçbir şeyi tesadüfe bırakmadan, her şeyde bir çok gayeler, faydalar ve en uygun şekillerin gözetildiği düzen
intizam-ı hikmet إنتظام حكمت : hikmetli düzen ve tertip, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmadan bir çok gaye ve faydaların ve en uygun şekillerin
gözetildiği düzen ve tertip
intizam- hilkat إنتظام خلقت : yaradılış düzeni, Allah'ın (c.c.) yarattığı varlıkların yaradılışla-rı gereği uydukları kanun ve kurallar düzeni
intizam- ilmi إنتظام علمی : bütün varlıkların ya-radılışlarına ait Allah'ın(c.c.) ezeli ilmi ile be-lirlenmiş kader programı, varlıkların yaradı-lışlarını belirleyen (Allah'a ait) ilme dayanan program, ilme dayanan, manevi düzen, kader düzeni
Intizam-ı kader إنتظام قدر : kaderle belirlenmiş düzen; Allah'ın (c.c.) ezeli ilmiyle belirlenmiş, varlıkların yaradılışına ait tertip, program; kanun, kural ve ölçüler düzeni; manevi ve ilmi düzen
intizam-i kainat إنتظام كائنات : kainat düzeni
intizamkarane إنتظام كارانه : intizamlı şekilde,
Intizam-ı kamil انتظام كامل: mükemmel kusur 448 suz ve noksansız) düzen
Intizam-i kamil-i ekmel انتظام كامل أكمل kemmelin de mükemmeli olan düzen, en ka sursuzdan daha kusursuz olan düzen
tın mükemmel (kusursuz) düzeni intizam-ı kamili kainat انتظام كامل كالنات : kaina
intizam kasdiانتظام ق: istek ve iradeye da yanan düzen, bilgi ve iradeyle konmuş duzen
görülebilir varlıklar dünyasında her şeyin ol çülü ve uygun şekilde ve yerli yerinde olması intizam-maddiانتظام ماذ : maddi düzen, gözle durumu
intizam- mahlukat إنتظام مخلوقات: yaratılmış varlıklardaki düzen ve tertip
İntizam-ı manevi انتظام معنوى : manevi düzen; Allah'ın (c.c.) ezeli ilmi ile belirlenmiş, her varlığın yaradılışına ait manevi (görülmeyen( programa bağlı düzen, kader düzeni, ilahi du
zen
intizam-ı mutlak انتظام مطلق : son derece mü
kemmel düzen ve tertip
intizam-müttarid انتظام مطرد : zamanca ard arda gitme düzení, zincirleme düzen ve tertip
intizam-ı mükemmel إنتظام مكمل : mukemmel (kusursuz ve noksansız) düzen ve tertip
intizam-ı san'at إنتظام صنعت : sanat duzeni, sa
nattaki tertip ve düzen
intizamat إنتظامات : intizamlar, düzenlilikler,
düzenli ve tertipli haller
Intizamat-i alem إنتظامات عالم : kainattaki ter-
tipler ve düzenler
intizamat-ı mahlukat إنتظامات مخلوقات : yaratıl
mış varlıklardaki tertipler ve düzenler
intizamat-ı san'at انتظامات صنعت : sanattaki ter
tipler ve düzenler
intizamca إنتظامه : düzen ve tertip bakımından
düzenli ve tertipli tarzda
Intizamlı إنتظاملى : düzenli, tertipli
İntizam-perver إنتظام پرور : düzenliliği seven her şeyi düzenli ve tertipli yapan
Intizam-perverane انتظام پرورانه : düzen sever likle, düzenliliği sever tarzda
Intizamsız إنتظامز : düzensiz, tertipsiz
intizamsızlık إنتظامزلق : düzensizlik, tertipsiz lik
)nizam ve intizam-ı kainat: kainatın nizam ve intizamı, kainatın düzen ve tertibi)
antizar
YanıtlaSilintizar انتظار : bekleme, gözleme
Intizaren انتظارا : bekleyerek
inal 1 : إنزال.indirme 2. indirilme
Inzal-i Kur'an إنزال قرآن : Kur'an'ın indirilişi
inzal kütüb إنزال كتب : )Allah (c.c.) tarafından peygamberlere verilen) kutsal kitapların in-dirilişi
Inzar إنذار : hak edilecek cezayı önceden haber vererek kötülükten sakındırmak, verilecek cezayı önceden haber verip uyarmak; (ademi inzar: inzar etmeme, ceza ile uyarmama)
Inzibat إنضباط : asayiş, dirlik ve düzenlik. 2. düzen ve güvenliği sağlama 3.düzen ve gü-venliği sağlamakla görevli asker
inzicar إنزجار : sakınma, çekilme, vazgeçme
inzimam إنضمام : katılma, ilave edilme, eklenme Inzimam-ı rey إنضمام رأى : )meclisteki oylama-da) görüş ve oyun katılması
Inziva 1 : انزواء.dünya işlerini bırakıp Kur'an'a ve imana hizmetle, zikir ve fikirle uğraşma 2.bir kenara çekilme, bir işe karışmama, tek başına yaşana tarzı
Inzivagah إنزواگاه : inziva yeri, yalnız başına ilim ve ibadetle uğraşılarak ömür geçirilen
yer iplik ابيليك : dikiş ve dokumada kullanılan ince ip
ip ucu ایپ اوجی : )mec.) aranan gerçeğe götü recek iz, işaret
Prab 1 : إعراب arapça kelimelerdeki sessiz harf ve sesli harf değişikliği, sesli harf değişikliği 2.düzgün ve doğru konuşma
irad 1 : إبراد.söyleme. 2.getirme. 3.gelir; (irad buyurmak: okumak, söylemek
Irad etmek ابراد ايتمك : söylemek, okumak
irad olunmak ایراد اولو نمق : okunmak
irade 1 : إراده.bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme ve kararını uygulayabilme gücü; dile diğini yapma ve yaptırabilme gücü 2.emir, buyruk 3.dilek, istek
irade-i aliye 1 : إرادة عاليه.yüce ve üstün irade 2. Allah'ın (c.c.) yüce olan emredici ve yaptırıcı gücü; (kasd ve irade-i aliye: Allah'ın(c.c.) üs tün kasd ve iradesi
irade-i amme إرادة عامه : )Allah'a (c.c.) ait) her şeyi kuşatan ve her işi itaati altına alan irade Irade-i cüziye اراده جزء به : )insandaki sınırlı irade, bir şeyi yapıp yapmamaya karar ver-
449
irade-i istihfaf
mek ve bu kararı uygulayabilmek için (Allah (c.c.) tarafından verilen)sınırlı irade gücü
irade-i cüz'iye-i insaniye إرادة جزئية إنسانية : in
sandaki cüz'i (sınırlı) irade, bir şeyi yapıp yapmamaya karar vermek ve bu kararı uygu-layabilmek için insandaki (Allah (c.c.) tara
fından verilen) sınırlı irade gücü
trade-i ezeliye إرادة اليه: ezeli irade; Allah'ın (c.c.) ezeli ve sınırsız olan yapıcı, yaptırıcı ve emredici gücu (ihtiyar ve irade-i ezeliye )إختيار و إرادة أزليه : )Allah'a (c.c.) ait) ezeli irade ve hür seçici güç)
irade ve ihtiyarı ezeli إراده و اختيار أزلي : )Allah'a (c.c.) ait) ezeli irade ve hür seçici güç(bk. ira-de-i ezeliye)
irade-i ezeliye-i nafize إرادة أزلية نافذه : her şeye erişen (nafize) ve her şeyi kendine itaat et-tiren Allah'ın (c.c.) ezeli iradesi; dilediğini yapma ve yaptırmada her şeyi kendisine itaat ettiren ve her şeye erişen Allah'ın (c.c.) son-suz gücü
irade-i gaybi إرادة غيبي : görülemez gizli irade, Allah'ın (c.c.) iradesi, Allah'ın (c.c.) emri ve isteği
irade-i Halik إرادة خالق :Yaratıcı'nın iradesi
irade-i hassa إرادة خاصه : )Allah'a (c.c.) ait) çok
özel yaratıcı irade
irade-i içtihad إرادة إجتهاد : ictihad da bulunma isteği ve çabası; Kur'an ve sünnete dayanarak yeni durum ve ihtiyaçlara cevap verecek hü-kümler ve sonuçlar çıkarma isteği ve çabası
irade-i İlahi (y( إرادة إلهية : Allah'ın (c.c.) irade-si, Allah'ın (c.c.) dilediğini yapabilen ve yap-tırabilen gücü (emir ve irade-i ilahiye أمر و إرادة اليه : Allah'ın (c.c.) emri ve iradesi; ilim ve irade-i ilahiye علم وإرادة إلهيه : Allah'ın (c.c.) ilmi ve iradesi; ilim ve irade ve kudret-i ilahiye علم و إراده و قدرت إلهيه : Allah'ın (c.c.) ilmi, iradesi ve kudreti (gücü ve kuvveti); irade ve ihtiyar ve kasd-i ilahi إرادة وإختيار و قصد إلهى : Allah'ın (c.c.( sınırsız hür iradesi, mümkün olan şeylerden dilediğini seçim yapabilme gücü(ihtiyar) ve herşeyi bilerek ve isteyerek yapması(kasd); kudret ve irade-i ilahiye: Allah'ın (c.c.) kud-
ret ve iradesi)
irade-i ilmiye إرادة علميه : )Allah'a (c.c.) ait) her şeyi ve her dilediğini bilerek yapan sonsuz irade gücü
irade-i istihfaf إرادة استخفاف : küçümseme ve ha-
fife alma isteği
Imandan Ihsana Tasavvul
YanıtlaSildaki manevi iklimin bereketi ve ârifler sultanı Sâmi Efendi'nin himmetiyle birazdan hiçbir şeyim kalmaz." dedi.
Hasılı gâfillerden nasıl menfi tesirler zuhür edip kalbi daraltiyorsa, så bakımdan gönül erbabı, hållerini muhafaza icin mümkün olduğu kadar gå lihlerden de müsbet ve feyizli tesirler hâsıl olup gönlü ferahlatmaktadır. Bu fillerden uzak, sâlihlere yakın olmalıdır. Bu meyanda Hazret-i Dâvûd. Ce-nâb-ı Hakk'a zaman zaman şöyle ilticâ eylerdi:
"Allah'ım, beni gâfillerin meclisine yönelmiş görürsen, daha oraya var-madan ayaklarımı kır ki, onların yanına gidemeyeyim. Böyle yapman, be-nim için büyük bir lutuf olur."
*
DOSTUN KAPISI
Ebû Said Nişâburî Hazretleri birgün talebelerine:
"- Binitleri hazırlayın, kasabaya gidiyoruz." dedi.
Hazırlıklar yapıldı ve Hazret-i Pîr, bir grup talebeyi de beraberine ala-rak yola koyuldu. Nişâbur'da bir köye vardıklarında sordu:
"- Bu köyün adı nedir?"
Cevåben:
"- Der-i dost, yâni dostun kapısıdır." dediler.
Bunun üzerine Ebû Saîd -kuddise sirruh- orada konaklamaya karar verdi. Bir günlük misafirlikten sonra bazı talebeleri:
"- Efendim, hani kasabaya gidecektik; yolumuza devam etmeyecek miyiz?" dediler.
Gönlü mânevî sırlarla dolu Ebû Saîd Hazretleri de onlara:
"- Âşığın, dost kapısına ulaşabilmesi için çok yollar katetmesi gerekir. Biz mâdem ki buraya, yâni bu "dost kapısı"na ulaştık, artık nereye gide-lim?" buyurdu.
Kırk gün orada kaldı. Birçok mânevî håller yaşandı ve köy halkından 458 pek çok kimse Ebû Saîd -kuddise sirruh-'un mübarek ve feyizli sohbetle-
Tasavvufi Kıssalar ve İbretler
YanıtlaSilriyle tevbeye nail olup, onun sådık talebeleri oldular. İşte Hazret-i Pir'in "dost kapısı" olarak kasdettiği asıl mânâ bu idi, yâni gönüller fethetmek... Zīrā dostun rıza sarayının kapısının açılması, ancak oraya kazanılmış bir gönül götürebilmekle mümkündü...
HISSE:
Bir gönül kazanarak dost kapısını aralamak, bütün bağrı yanık, âşık Hak dostlarının en büyük fårikası ve kendilerini yüce vuslata hazırlayacak amel-i sâlihler zincirinde bir muhabbet düstūru olmuştur. Bu cümleden ola-rak Şah-ı Nakşibend Hazretleri, mes'ül olduğu irşåd vazifesini öyle hassas ve öyle müstesnå bir gayret içerisinde yapardı ki, talebelerinin her haliyle alâkadar olurdu. Hazret-i Pir, bir kimseyi ziyarete gittiğinde onun hâlini ha-tırını sorduktan sonra aile efrâdını, akrabalarını, binek hayvanlarını, hattå tavuklarını bile sorardı. Böylece o kişinin gönlünü kazanmaya çalışırdı. Bir mecliste yemek hazırlandığı zaman, hazırlayanlara o yemekten bizzat kendisi ikram ederdi...
*
İTAAT - HİZMET - NASIHAT
Dâvud-i Tâî'nin sohbetine devam eden sålih bir zât Maruf-i Kerhî'ye:
"- Sakın amel işlemeyi terk etme! Zīrā amel, seni Cenâb-ı Hakk'ın rı-zâsına yaklaştırır." dedi.
Maruf sordu:
"- Amel ile neyi kastediyorsun?"
O zât buyurdu ki:
"- Her hålükârda Rabbine itaat hâlinde olmayı; müslümanlara hizmet ve nasihatte bulunmayı..."
SÖZÜN ÖZÜ:
İtaat ve teslimiyet ile yapılan az bir ibâdet, itaatsiz ve teslimiyetsiz yapılan dağlar kadar ibâdetten Hak katında daha hayırlıdır. Zīrā kulluk, itaat ve teslimiyetle başlar. Nitekim şeytan yüce dergâhtan ibådet eksik- 45
52
YanıtlaSilEbedi Yol Haritası İSLAM
Nitekim bir hadis-i şeriflerinde de:
Mislimantan dertleriyle dertlenmeyen onlardan değildir. "buyurmuş-lardır. (Taberant, eumus-Sal II, 131/907, Beyhaki, Şuab, VII, 361)
Peygamber Efendimiz ictimai ibadetlerde de ümmetine bizzat en güzel örnek olmuştur. Bunun bir misali şöyledir:
Rasulullah Efendimiz'e hizmet eden yahudi bir çocuk vardı. Bir gün hastalandı. Efendimiz onu ziyarete gitti. Yahudi çocuk ve babası, bu nezaket ve alakaya hayran oldu. Efendimiz, yahudi çocuğa:
Müslüman oll buyurdu.
Çocuk, yanında duran babasına, izin ister gibi baktı. Babası da yıllardır güzellik ve iyilikten başka bir şeyini görmediği Allah Rasûlü'nü kastederek:
-Oğlum, Ebul-Kasım'a itaat et!" dedi. Bunun üzerine çocuk, müslüman
oldu.
Rasûlullah hastanın yanından çıkarken:
Onu ateşten kurtaran Allah'a hamdolsun. "diyerek duyduğu nihayetsiz sevinci ifade buyurdu. (Buhârl, Cenaiz, 80)
Hazret-i Peygamber Efendimiz'in hasta ziyaretindeki edebi de çok ince idi. Hastanın yanında ümitvar konuşmak ve güzel şeyler söyleyerek ona moral vermek gerektiğine dikkat çekerek şöyle buyurmuşlardır:
"Bir hastanın yanına girdiğiniz zaman onun eceli hakkında (rahatlatıcı ve ferahlatıcı) güzel şeyler söyleyin. Bu sözler hastanın başına gelmesi mukadder olan bir şeyi geri çevirmez, fakat onun gönlünü hoş eder." (Tirmizi, Tib. 35/2087)
Yine Efendimiz diğer bir hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
"Hasta veya ölünün başında bulunduğunuz zaman güzel sözler söyle-yiniz. Zira melekler sizin dualarınıza «âmin» derler." (Müslim, Cenaiz, 6)
Hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere İslâm, insanı dâimâ diğergâmlı-ğa, yani başkalarını da düşünmeye sevk eder. Kişinin şahsi kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna hizmet etmekten geçtiğini telkîn eder.
İslâm toplumunda fertler birbirinden maddî ve mânevî bakımdan mes'uldür. Mü'min, mü'mine zimmetlidir. Toplum bünyesi, böylesine yüce bir mes'üliyet ve merhamet ağı ile örülmüştür.
Takriz
YanıtlaSilÎmânın en büyük meyvesi olan merhamet de, elde var olanı, mahrumlar-la paylaşmayı, onların mahrūmiyetini telafi etmeye çalışmayı gerektirir.
Nitekim İslâm'ın bu güzelliklerinin kâmil mânâda yaşandığı Halîfe Ömer bin Abdülaziz zamanında, toplumdaki bu merhamet ağının hassasiyet, derinlik ve sağlamlığı sebebiyle, zenginler zekât verecek fakir bulamaz hâle gelmişlerdir.
Müslümanın, din kardeşine tebessüm etmesi, selâm vermesi, yoldaki taşı kaldırması, yabancıya yol göstermesi, yükünü taşıyamayana yardım etmesi, bilmeyene öğretmesi, helâlinden rızık kazanarak ailesini geçin-dirmesi, mâtemlerin civarında bulunup kalbi kırıkları teselli etmesi, infakta bulunması ve emsāli bütün hayırlar, mü'min için kıymetli birer ictimâî ibâdet ve hizmettir.
Lutuf ve rahmetinin büyüklüğü sebebiyledir ki Cenâb-ı Hak, kullarına hayır yollarını kolaylaştırmış ve bu hizmetlerin karşılığında büyük mükâfat-lar vaad etmiştir. Bu itibarla kâmil mü'minler, cennete girinceye kadar hiçbir hayra doymazlar.
Ecdâdımız Osmanlı da, ictimâî hizmetlerin ehemmiyetini çok iyi idrâk etmiştir. Bu sebeple de şahsî ihtiyaçlarını karşılamak için gösterdikleri gay-ret ve himmetten daha fazlasını, halkın istifade edeceği eserleri inşa etmek için göstermişlerdir. 26 bin küsur vakıf kurarak insanlara yapılan müstesnå hizmetlerin yanısıra, nebâtâta ve dağlardaki vahşi hayvanlara bile şefkat ve merhamet elini uzatmışlardır. Gereksiz yere yaş bir ağaç dalının koparılması yasaklanmış, bir karıncayı bile öldürmekten sakındıran gönül terbiyesi veril-miş, böylece dağın-taşın, kurdun-kuşun bile huzur içinde yaşadığı bir toplum meydana getirilmiştir.
Ne yüce bir gönül hassasiyetidir ki, köle ve câriyelerin kırdıkları eşyalar sebebiyle azarlanıp incitilmemesi için, insan haysiyetini koruyan, kalpleri ihyâ eden vakıflar kurulmuştur. Ne muazzam bir ufuktur ki, Şam'ın tatlı suyunu Haremeyn'deki hacılara götürmek için vakıflar kurulmuştur. Günümüzün menfaatperest ve bencil zihniyetlerinin kat'iyyen kavrayamayacağı, daha nice nezâket ve zarâfet timsâli davranış güzellikleriyle bir fazîletler medeni-yeti meydana getirilmiştir.
Velhâsıl, kâmil bir îmânın ilk meyvesi, Yaratan'dan ötürü yaratılanlara gösterilen şefkat ve merhamettir. Şefkat ve merhametin en güzel tezahürü de mahlûkâta hizmettir. Bu sebeple ictimâî hizmetler, Allah'ın mahlükâtına şefkat ve merhamet esâsı üzerine binâ edilmiştir. Bu esaslara binâen halka yapılan bütün hizmetler, umûmî mânâsıyla Hakk'a ibâdet mâhiyetindedir.
Resülullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem
YanıtlaSilbuyurdular: "Bir kimse, malında veya canında bir musibete uğrar da onu gizleyip kimseye şikâyet etmezse, o kimseyi mağfiret etmek, Allâhü Teâlâ üzerine bir hak olur (yani Allâhü Teâlâ, onu muhakkak mağfiret eder)." (Taberâni, el-Mu'cernü'l-Kebîr)
Hicri: 7 ŞABAN 1447 - Rúmi: 13 Kânûn-i Sânî 1441 - Kasım 80
İSTANBUL
Imsak.
6.29
Sabah
..........
6.49
Güneş
8.12
Öğle
13.27
İkindi
16.03
Akşam..
18.22
Yatsı
19.54
Kible S.
11.28
Ankara
26
OCAK
2026
Pazartesi
Ay Doğuş... 11.53
Ay Batış..... 1.37
İmsak
Sabah
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Kıble S
6.13 6.33
7.54
13.11
15.50
18.09
19.39
11.48
Bartın
6.16
6.36
8.00
13.13
15.48
18.07
19.40
11.50
Bilecik
6.24
6.44
8.05
13.23
16.01
18.20
19.51
11.31
Bolu
6.18
6.38
8.00
13.16
15.53
18.12
19.44
11.43
Çankırı
6.11
6.31
7.53
13.08
15.45
18.04 19.35
11.54
Çorum
6.05
6.25
7.47
13.03
15.40
17.59
19.30
12.03
Düzce
6.21
6.41
8.03
13.18
15.54
18.13
19.45
11.40
Eskişehir
6.22
6.42
8.03
13.21
16.00
18.19
19.49
11.33
Karabük
6.15
6.35
7.57
13.12
15.48
18.07
19.39
11.50
Kastamonu
6.10
6.30
7.53
13.07
15.43
18.02
19.34
11.57
Kırıkkale
6.10
6.30
7.51
13.08
15.47
18.06
19.36
11.52
Zonguldak
6.18
6.38
8.01
13.15
15.50
18.10
19.42
11.46
Büyük tarihçi ve muhaddis İbn-i Asâkir'in (rh.) vefatı (1176) Karlofça Antlaşması (1699) -Televizyonun icadı (1926)
Gün: 26. Hafta: 5. 1. Ay: 31 Gün FAZİLET TAKVİMİ Gün. uz. 2 dk.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: "Muhakkak
YanıtlaSildünya, tatlı ve yeşildir (tatlı meyve ve sebzeler gibi çabuk gelip geçicidir). Şüphesiz Allâhü Teâlâ, sizi dünyada halife kılmıştır. (Size önceki kavimler gibi tasarruf hakkı vermiştir.) Artık sizin burada ne yaptığınıza, nasıl amel ettiğinize bakar." (S. Müslim)
Hicri: 18 ŞABAN 1447 - Rûmî: 24 Kânûn-i Sânî 1441 - Kasım 91
İSTANBUL
İmsak...........
6.21
Sabah...
6.41
Güneş.......... 8.01
Öğle
13.28
İkindi.
16.14
Akşam..........
18.36
Yatsı....
20.06
Kıble S.........
11.35
6
ŞUBAT
2026
Cuma
Ay Doğuş...
23.36
Ay Batış.... 10.10
Akşam
Yatsı
Kıble S
İmsak
Sabah
Güneş
Öğle
İkindi
Ankara
6.05
6.25
7.44
13.13
16.01
18.22
19.51
11.53
Bartın
6.07
6.27
7.49
13.15
15.59
18.21
19.52 11.55
Bilecik
6.16
6.36
7.55
13.24
16.12
18.33
20.02
11.38
Bolu
6.10
6.30
7.50
13.18
16.04
18.26
19.55
11.49
Çankırı
6.02
6.22
7.42 13.10
15.56
18.17
19.47
11.59
Çorum
5.57
6.17
7.37
13.04
15.51
18.12
19.42
12.07
Düzce
6.12
6.32
7.53
13.19
16.06
18.27
19.57 11.46
Eskişehir
6.14 6.34 7.53 13.22
16.11
18.32
20.00
11.39
Karabük
6.06
6.26
7.47
13.14
15.59
18.21
19.51
11.55
Kastamonu
6.01
6.21
7.42
13.09
15.54
18.16
19.46
12.02
Kırıkkale
6.02
6.22
7.41
13.10
15.58
18.19
19.48
11.57
Zonguldak
6.09
6.29
7.51
13.17
16.02
18.24
19.54
11.51
Sultan İkinci Ahmed Han'ın vefatı, Sultan İkinci Mustafa Han'ın tahta çıkışı (1695) - 7.7 ve 7.6 Kahramanmaraş merkezli zelzeleler (2023)
Gün: 37 Hafta: 6.2. Ay: 28 Gün. FAZİLET TAKVİMİ Gün. uz. 3 dk.
cası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telaş, ret göstermiş ki, büyük devletler ve büyük dinler, hatta kavim ve kabilesi ve am-Hem tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesa
YanıtlaSil2022 BEDIUZZAMAN TAKVIMI
TARİHTE BUGÜN
1920 - İngilizler, İstanbul'da yüz elli Osmanlı aydınını tutukladı.
15
SALI
TUESDAY
MART
MARCH
C
BİR AYET
Şüphesiz ki Allah takvaya sarılanlarla, iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlarla beraberdir.
Nahl Suresi: 127
BİR HADİS Âlim ve talebe mükâfatta ortaktırlar. Geri kalan insanlarda hayır yoktur.
Sultan-ı ezeli, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir.
İşaratül-İcaz
HİCRİ: 12 ŞABAN 1443 - RUMI: 2 MART 1438
KASIM: 128-GÜN: 74 KALAN: 291 - GÜN UZA.: 2 DK
sanki. -2. utancından ne yapacağını bilemez olmak: Babam beni suçüstü yakalayınca, sanki yer yarılıp içine girdim!
YanıtlaSilyer yerinden oynamak toplumda büyük bir telaş, coşku, kargaşa, tedirginlik yaratmak: Bildikleri-mi bir açıklarsam, yer yerinden oynar.
yerden bitme çok kısa boylu (kimse): O yerden bit-meye söyle, gelirsem çenesini dağıtırım onun. Dedikodu yapmasın!
yerden göğe kadar tamamıyla: Sen yerden göğe kadar haklısın; ama yine de ses tonuna dikkat et!
yerden yere vurmak kötülemek, yermek: Bir ya-zarı, yalnızca işlediği konuya bakıp böyle yer-den yere vurmak, uygun bir tutum değil.
yere bakan, yürek yakan sessiz görünüp sinsice işler çeviren (kimse): Onu tanımazsın, ne yere bakan, yürek yakandır o!
yere göğe koyamamak birine çok önem vermek: Onu yere göğe koyamıyordun; bak nasıl dolan-dırdı seni!
yeri gelmek sırası ve zamanı uygun olmak: Yeri gelir borç alırım; yeri gelir veririm; sana ne?
yeri göğü birbirine katmak büyük heyecan, te-laş yaratmak: Fehmi gelir de yapılanları beğen-mezse, yeri göğü birbirine katar şimdi!
397
YENİ
YanıtlaSilyeni baştan bir daha; baştan başlayarak: Hatalı boyamışsın duvarı; hadi bakalım, yeni baştan boyayacağız.
yeni yetme ergen kimse: Yeni yetme gibi davranı-yorsun; büyü artık!
YENİLMEK
Yenilir yutulur gibi değil! -1. yenecek gibi olma-yan yiyecek: Bu kıyma yenilir yutulur gibi değil! -2. onur kırıcı, can sıkıcı söz: Sana söylediği laflar yenilir yutulur gibi değil!
YER
yer almak -1. bir topluluğun içinde bulunmak: Hü-seyin Cahit, o dönemin romancıları arasında yer alır. -2. adı bir yerde geçmek: O kadar ki-tabım yayımlandı; ansiklopedilerde yer alama-dım gitti.
yer demir, gök bakır -1. "Yardım edecek kimse yok!": Çevremde yer demir, gök bakır; çaresi-zim! -2. çorak ve sıcak yer: Burası çöle benzi-yor; yer demir, gök bakır.
yer yarılıp içine girmek -1. kaybolan bir şey, bulunamamak: Cüzdan yer yarılıp içine girdi
396
eq iuisu
YanıtlaSilCARINTE BOGON
-1948-Bediuzzamanın Rus esaretinde başından geçen bir hadise "Bediüzzaman'ın Akıllara Hayret Veren Bir Seciyesi" başlığıyla Ehl-i Sünnet gazetesinde yer aldı.
1961 - Yeni Anayasa'ya göre ilk meclis ve senato seçimleri yapıldı.
1962 - Uluslararası Af Örgütü Londra'da kuruldu.
23
EKİM
15
ÇARŞAMBA
1447
R.AHİR
RUMI: 2 T.EVVEL 1441 HIZIR: 163
BIR AYET
Allah neyi murad ederse, onu yapar.
Bakara Suresi: 253
BİR HADİS
Allah sana bir mal verdiğinde Allah'ın sana olan nimet ve kereminin izleri sende görülsün.
Darimi, Libas: 14
Bu zamanda ehl-i İslâm'ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir.
Lem'alar
Ole Bkindi Akson Yotu
Gümes Ogle th
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1938-Türkiye-Irak-
İran-Afganistan arasında aktedilen Sadabat Paktı, TBMM'de onaylandı.
OCAK
BİR AYET O hesap gününün sahibidir.
14
ÇARŞAMBA
25 1447 RECEB
RUMI: 1 K. SANİ 1441 KASIM: 68
Fâtiha Suresi: 4
BİR HADİS Allah'ın takdir ettiği rızka razı ol ki, zengin olasın.
Kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar. Lem'alar
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
GİRESUN
İmsak Günes Öğle İkindi Akşam Yatsı
06 12 07 43 12.40 15.06 17.28 18.53
520
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT SERHI
YİRMİ DOKUZUNCU SALAVAT-I ŞERİFE:
-Allahım, seyyidimiz, sahibimiz Muhammed'e salat eyle. Ki Evvellerin ve âhirlerin efendisidir..
Yani. Resulüllah B.A. efendimiz, Hazret-i Adern'den itibaren kes di zamanına gelinceye kadar; cümle yaratılmışların efendist oldutos gibi; kendisinden sonra, taa, kıyamete kadar gelecek bütün yaratilme ların seyyidi ve ulusudur,
zamanda salát eyle. -Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e her an ve her
Allahım, seyyidimiz, efendimiz, sahibimiz Muhammed'e ME. LE-I A'LA'da taa DIN GÜNÜ'ne kadar salât eyle.
Bu salavat-ı şerifede geçen:
MELE-I A'LA.
Lafzı ile şuniar anlatılmaktadır Meläike-i Mukarrebin, Kerrubiy-yin, Ruhanlyyin..
Bütün bunlar arasında, Resulüllah S.A. efendimize salât eyle Allahım..
Demeğe gelir.
DIN GÜNÜ.
Lafzına gelince, şu manaya gelir: Kıyamet günü..
Kısaca şerhli mana şu olur:
Allahım, kıyamet gününe kadar, kıyamet gününden itibaren de taa, sonsuzlara kadar, Resulüllah S.A. efendimizin şeriatını ikba-eyle. Şanını yükselt. Ümmetini sayıya gelmeyecek kadar çoğalt. Böy lece, Resulüllah S.A. efendimizin şanını büyüt.
Devam edelim:
Allahım.
Ey şanı büyük, nimeti her şeye şamil, kendisinden başka ilah of-mayan Yüce Allah..
Seyyidimiz ve sahibimiz Muhammed'e salát eyle.. Taa, yeryü züne ve yeryüzünde bulunanlara sen VARİS olduğun süre..
Çünkü, VARİS'lerin hayırlısı sensin.
Burada geçen:
- VARIS.
Lafzı ile ifade edilen mana: SAHİP OLMAKTIR. Böyle olunca daha açık şerh şöyle olur:
Yeryüzünde hiç bir ruh sahibi kalmaz, hemen her kes:
«Her nefis ölümü tadacaktır.» (3/185)
Manasına gelen âyet-i kerime hükmüne göre ve:
«Yeryüzünde bulunan her canlı fanidir.» (55/26)
Ayet-i kerimesi ile ifade edilen mana hükmünü giyecektir. Ancak bütün mülkün sahibi olan Vahid Ferd Samed olan celâl ve ikram sa hibi Yüce Allah baki kalacaktır. O zaman, bizzat:
KARA DAVUD
YanıtlaSil021
- «Bu mülk kimin?. (40/16)
Hitabini yapacak; ama cevap verebilecek kimse kalmayacak, bis sat kendisi cevap verip şöyle buyuracak:
- «Vahid Kahhar Alah'ın..." (40/16)
Yani: Bü Bütün mülk, cümle mahlukunu unu fena buldurmak sureti ile, kahredici daim ve baki olan şanı yüce Allah'ındır.
mas. Mülküne hiç bir şekilde zeval olmaz; bir başkasına intikal de ola-
OTUZUNCU SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, Muhammed'e salát eyle.
Bazı nüshalarda:
-Seyyidimiz (efendimiz).
Sıfatı da eklenmiştir. Ki o:
- Ümmi Nebi'dir.
Yani: Resulüllah S.A. efendimiz, hiç kimseden okumamıştır. Bir kitap da mütalâa etmemiştir. Anasından doğdušu hal üzere sabit kal mıştır. Sonra:
ÜMMI.
Sıfatı, Resulüllah S.A. efendimize mucizedir. Bu sıfatın tafsili da-ha önce anlatıldı. (Bak: İsim 102)
Keza, Muhammed'in âline de salât eyle.
Burada geçen:
-AL.
Lafzıma şunlar katılmıştır. Ashap, zevceler, zürriyetler, tabiler ve ümmet..
Nitekim, İbrahim'e de salât eylemiştin.
Gerçekten sen Hamid'sin.
Yani: Celil ve Yüce zatında cümle kemalât ile hamd edilmekte
sin.
Mecid'sin.
Cümle mahluk üzerine, türlü türlü nimet ve İhsan edicisin.
Bereket ihsan eyle...
Yani: Teşrifat nimetlerini, ikramını daim baki ve ziyade edip ona bereket ihsan eyle..
Muhammed Nebiye; İbrahim'e bereket Ihsan eylediğin gibi..
Nebi.
Lafzı şu manayadır: Kendisine gelen vahyi ve ilahi Ilhamu haber veren..
Ümm f'dir.
Resulüllah S.A. efendimiz, kabilelerin en şereflisi olan Arap kabi-lesinden peygamber olmuştur. Arab'a:
522
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHİ
Ümmlyyin. (Ümmiler.)
Tabir edilir. Resulüllah S.A. efendimizin ÜMM1 sifatındaki b mana da budur.
Yukarıda olduğu gibi, buradaki bereket dileğinde:
-Muhammed'in âline de..
Lafızları gelmemiştir.
Devam edelim:
Gerçekten sen Hamid'sin; Mecid'sin..
Yüce zatında, tüm kemalât ile övülmektesin; cümle kullarına ç şitli nimetleri ihsan edensin..
OTUZ BİRİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahın.
Ya Allah.. Şanı yüce.. Nimeti herşeye şamil, kendisinden başka ilah olmayan..
Seyyidimiz Muhammed'e ve Seyyidimiz Muhammed'in âline salât eyle. İlminin ihata ettiği, kaleminin yürüdüğü, iradenin geçti-tiği, meleklerinin ona ettiği salât kadar; devamınla devamlı; fazlınla ihsanınla taa, sonsuzlara kadar baki salât eyle.. Onun ebediyetine bir son daimiyetine bir fena olmasın.
Meleklerin ona ettiği salat...
Cümlesinin altındaki şerh şöyledir:
Cümle meleklerin, ulumuz ve efendimiz Hazret-i Muhammed'e S.A. nekadar salavat okurlarsa.. bizden ulumuz ve efendimiz Hazret-i Muhammed'e ve âline o kadar salāt eyle.. Bizleri de, bu sayıların top-lamı kadar salavat-ı şerife okuyanlara kerem ve ihsan buyurduğun kadar ecir ve sevap iksanı ile faydalarına ve yararlarına nail eyle..
Bu salāvat-ı şerifenin sonundaysa.. şu şerh yazılmıştır: O salavat-ı şerifelerin devamına fena gelmesin.
Bizden, ulumuz ve efendimiz Hazret-i Muhammed'e ve âlinin üze-
rine öyle bir salát eyle ki: Ömrümüzün sonuna kadar; ömrümüz son bulduktan sonra da kıyamet kopuncaya kadar; kıyamet koptuktan sonra da taa, yüce cennetlere girinceye kadar; yüce cennetlerde dahi, daima geçerli, fenasız ve nihayetsiz salât ile salât eyle..
Allahım, efendimiz Muhammed'e ve efendimiz Muhammed'in âline salât eyle.
Hem de ilminin kavradığı kadar.. Kitabının saydığı kadar. Me. leklerinin şehadeti kadar..
Bu son cümlenin altındaki şerh şöyledir:
Meleklerin, senin vahdaniyetine ettikleri şehadet kadar..
Onlar, senin vahdaniyetine, Resulüllah S.A. efendimizin nübüv-vetine, sair nebilerin ve resullerin nübüvvetlerine ve risaletlerine, on-
bilir
YanıtlaSilKARA DAVUD
لامات على ابد الحميد مجيد والو على عليا التقى الأمن كما باركت علما نا من انك حميد مجد ( اللهم صل على سيدنا وَصَتْ عَلَيْه مشكك صاوة قام بدوام باقة فضْلِكَ وَاحْسَانِكَ إِلَى ابدا لا بدا بد لانهاء لا بدينه ولا فناء لديومه الله صل على سيدنا محمد و على ال سيدنا محمد عدد ما الحاط به علمكَ وَاحْصَاهُ كَابَكَ وَسيا ملتَكُكَ وَارْضَ عَنْ أَصْحَابُ وَأَهُم مَتَه انك حميد مجيد .. اللهُمَّ صَلِّ عَلَى على ال محمد و على جميع اصحاب محمد ٣٣ المحصل
523
kema salleyte ala Ibrahime inneke Hamidiün Mecidün ve barik ala Mu hammedin'in nebiil ümmlyyi kema barekte ala Ibrahime inneke Hamidün Mecid
31. Allahümme salli alâ seyyt dina Muhammedin ve alá ali seyyidi na Muhammedin adede ma ahata bi hi ilműke ve cera hihi kalemüke ve sebakat bihi mezietűke ve sallet aley-hi meläiketüke salåten daimeten bi devamike bakiyeten bifaalike ve sanike ilä ebed'il-ebedi ebeden laniha hayete liebediyetihi ve lafenae lidey mumiyetihi. ih
Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alå åli seyyidina Mu-hammedin adede maahata bihi ilma ke ve ahsahü kitabüke və şehidet bi hi meläikerüke varda an ashabihi verham ümmetchu inneke Hamidün Mecid.
32. Allahümme salli alâ Mu hammedin ve alå åli Muhammedin ve ală cemii ashabi Muhammedin.
Allahümme salli
Nitekim İbrahim'e de salat eylemiştir. Gerçekten sen, Hamid'sin, Mecid'sin. Nebi-i Ümmi Muhammed'e bereket ihsan eyle; İbrahim'e bereket ihsan eylediğin gibi.. Gerçekten sen, Hamid'sin, Mecid'sin.
31. Allahım, seyyidimiz Muhammed'e ve seyyidimiz Muhammed'in aline sa-Jät eyle: İlminin ihata ettiği, kaleminin yürüdüğü, iradenin geçtiği, meleklerinin una ettiği salāt kadar.. Devamınla devamlı, fazlınla, ihsanınla taa, sonsurlara kadar baki salat eyle. Onun ebediyetine bir son, daimiyetine fena olmasın.
Allahım, efendimiz Muhammed'e ve efendimiz Muhammed'in åline salát ey-le: İlminin kavradığı, kitabının saydığı, meleklerinin ona şehadeti adedince.. Onun ashabından razı ol; ümmetine merhamet eyle. Çünkü sen, Hamid'sin, Mecid'sin.
32. Allahım, Muhammed'e Muhammed'in âline ve Muhammed'in tüm as habına salât eyle
* **
(Devama: 535. Sayfada)
454
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Fakat, bundan sonra, onlardan kim inkâra kalkışırsa, âlemler-den hiç bir kimseye yapmadığım bir azapla onları azaba çarparım!
İstersen, onlara, tevbe ve rahmet kapısını açık tutayım?) buyu-ruyor. dedi.
Ålemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan «Hayır! Rabb'ım! Onların dileklerini yerine getirme! be ve rahmet kapısını açık tut!» diye yalvardı. (164) Peygamberimiz Kendilerine tev-
İbn-i İshak da, bu hadiseyi rivayet etmiştir.
Kureyş müşriklerinin yüreklerine korku düşüp bu yoldaki dilek-lerinden vaz geçmişlerdir. (165)
Uhud savaşı günü, Peygamberimizin Rebâiye dişi kırılmış, yüzü yaralanmıştı.
Bu hal, Eshab-ı kiramın son derecede ağrına gitti.
Peygamberimize «Müşriklerin aleyhinde düa etsen?» dediler.
Peygamberimiz «Ben, lânetleyici olarak gönderilmedim. Fakat, ben, hakka dâvetci ve rahmet olarak gönderildim.
Allah'ım! Kavmıma hidâyet nasib et!
Çünki, onlar, bilmeyorlar!» diyerek düa etti.
Hz. Ömer Babam, anam, Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh!
Nuh Aleyhisselâm, kavmı hakkında (Ey Rabb'ım! Yer yüzünde kâfirlerden, yurd tutan, gezip tozan hiç bir kimse bırakma! (Nuh sû-resi: 26) diye düa etmişti.
Sırtın çiğnendiği, yüzün kana boyandığı ve Rebâiye dişin kırıl-dığı zaman, Nuh Aleyhisselâm gibi, Sen de, aleyhimizde düa etmiş olaydın, son ferdimize kadar hepimiz, muhakkak, helâk olurduk!
Fakat, Sen, böyle demekten kaçındın da (Allah'ım! Kavmımı mağfiret buyur.
Çünki, onlar, bilmeyorlar!) diyerek hayr düa ettin!» dedi.
Peygamberimizin bu düası; fazileti, ihsanın bütün derecelerini, güzel ahlakı, keremi, sabr ve Hilmin gayelerini bir arada toplamıştır.
Peygamberimiz, Kendisine yapılanlara sükût etmekle kalmamış, hatta onların suçlarını bağışlamış, sonra, şefkat ve merhamet etmiş, kendilerinin bağışlanmaları için düa ve şefâatta bulunup (Onları yar-lığa, onları hidâyete erdir!) demiş, sonra da, şefkat ve rahmetinin se-bebini (Benim kavmımı) sözüyle açıklamış (Onlar, bilmeyorlar.) sö-züyle de, bilgisizliklerini, kendileri hakkında mazeret olarak göster-miştir. (166)
(164) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 243
(165) Süheyll Ravdulünf c. 3, s. 153-154
(166) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 78-79
AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLÂKI
YanıtlaSil455 Ebû Süfyan b. Harp, kabileleri toplayıp Medine üzerine yürüye-Amucası Hz. Hamza'yı ve bir çok Sahabilerini sehid ettirdiği ve şehidlerin uzuvlarını kestirip biçtirdiği halde, Pey-rek Peygamberimizin gamberimiz, onu bağışlamış ve Yazıklar olsun sana ey Ebû Süfyan! Senin için, Allah'dan başka ilah bulunmadığını öğrenme zamanı da-ha gelmedi mi?» buyurmakla yetinmiş, o da «Babam, anam Sana fe-da olsun! Senden daha Halim, daha Kerim, akraba hakkını daha çok gözeten kimse yok!» diyerek Peygamberimizin bu husustaki üstün ah-lakını dile getirmişti.
Kureyş müşriklerinin, Peygamberimize yapa geldikleri ağır iş-kence ve kötülükler yüzünden, köklerinin kazınacağından hiç kuşku-ları yoktu. (167)
Peygamberimiz, Fetih hutbesinde, onlara Şimdi, hakkınızda ne yapacağımı sanıyorsunuz?» diye sordu.
Kureyşiler «Biz, Senin hayr ve iyilik yapacağını sanar ve hayr yapacaksın! deriz.
Sen, kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin.
Kerem ve İyilik sahibi bir kardeş oğlusun!» dediler. (168)
Bunun üzerine, Peygamberimiz «Yüsüf Aleyhisselâmın, kardeş-lerine dediği gibi, ben de, (Size, bu gün, hiç bir başa kakma ve ayıp-lama yok!
Allah, sizi yarlığasın.
O, esirgeyenlerin, en esirgeyicisidir. (Yûsüf sûresi: 92) diyorum. Gidiniz! Sizler, âzadlanmışsınızdır!» buyurdu. (169)
Abdullah b. Amr b. As der ki Resûlullah Aleyhisselâm, İbrahim Aleyhisselâmın Kur'ân'daki (Ey Rabb'ım! Çünki, onlar, insanlardan bir çoğunu yoldan çıkardılar.
Bundan sonra, kim, bana uyarsa, o, bendendir.
Kim de, bana isyan ederse, şüphe yok ki, Sen, çok yarlığayıcı, çok merhametlisindir. (İbrâhim sûresi: 37)» sözünü ve İsa Aleyhis-selâmın da (Eğer, kendilerine azab edersen, şüphe yok ki, onlar, Se-nin kullarındır.
(167) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 82
(168) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 55, Vakıdi Megazi c. 2, s. 835, Ez-raki Ahbaru Mekke c. 2, s. 121, Belâzüri Fütuhulbüldan c. 1, s. 47, Taberî Tarih c. 3, s. 120, İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 252
(169) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 55, Taberi Tarih c. 3, s. 120, Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 82, İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 178
455
YanıtlaSilISLAM TARİHİ MEDINE DEVRİ XI
(Allah'ım! Onları, yarlığarsan, Aziz ve Hakim Bensin Sen! (MAide sûrest 118) sözünü tilavet buyurup ellerini kaldırdıktan sonra Ümmetimi! Allah'ım! Ümmetimi!) diyerek ağladı.
Bunun üzerine, yüce Allah, (Ey Cebrail! Muhammed'e git! Senin Rabb'ın daha iyi bilir olmakla beraber, Ona sor ki: Ne İçin ağlayor dur?) buyurdu.
Cebrail, gidip sordu,
Resûlullah Aleyhisselâm da dediği şeyi söyledi.
Yüce Allah (Ey Cebrail! Muhammed'e gitt Ümmett hakkında Kendisini râzı kılacağımızı ve umutsuzluğa düşürmeyeceğimizi Ken-disine söyle!) buyurdu.» (170)
Rivayete göre: Bir Arabi gelip kendisine bir şeyler vermesini Peygamberimizden istemişti.
Peygamberimiz de, ona biraz şeyler verdi ve «Sana ihsanda bulun-muş oldum mu?» diye sordu.
Arabi Hayır! Sen, bu kadar şeyle ne bir ihsan, ne de, bir lyillk yapmış oldun!» dedi.
Müslümanlar, kızdılar ve ona doğru vardılar.
Peygamberimiz, såkin olmalarını, geri durmalarını Müslümanla-ra işaret buyurdu. Sonra, kalkıp evine girdi. Haber salıp Arabiyi eve çağırdı.
Kendisine verdiğini artırdı ve râzı etti.
«Şimdi, sana ihsanda bulunmuş oldum mu?» diye sordu.
Arabi «Evet! Allâh, Senin Ev halkını ve kabileni hayrla mükafat-landırsın!» dedi.
Peygamberimiz «Sen, bize gelmiş, bir şeyler istemiştin. Biz de, saria, istediğini vermiştik.
Sen, önceki söylediğin sözü söyleyince, bundan, Eshabımın, Müs-lümanların kalbinde biraz kızgınlık hasıl oldu.
Arzu edersen, şimdi, önümde söylemiş olduğun sözü, onların önünde de, söyle. Kendilerinin, sana karşı kalblerinde olan kini gider-sin.» buyurdu.
Årâbi «Olur!» dedi.
Ertesi günü sabahleyin veya öğleden sonra geldi.
Peygamberimiz «Bu arkadaşınızın karnı ac idi. Bizden, yiyecek istemişti.
Biz de, kendisine biraz şey vermiştik.
(170) Taberl. Tefsir c. 13, s. 229, Ebülferec İbnülcevzi Vefa c. 2, s. 431-433
AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI
YanıtlaSilANT
O da, o zaman, söylediği sözü söylemişti.
Kendisini eve çağırdık. Verdiğimizi artırınca, râzı olduğunu söy-ledi. buyurdu.
Arábi'ye de Böyle değil mi? diye sordu.
Arábi Evet! Allah, Senin Ev halkını ve kablleni hayrla müka fatlandırsın! dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Benim misalim ile bu Arábi'nin misali: devesi kaçan bir kimsenin misaline benzer ki, halk, onu ya-kalamak için ardına düşmüş, bu da, ancak, devenin kaçmasını, ürk-mesini artırmıştır.
Deve sahibi ise, onlara (Siz, devemle benim aramdan çekiliniz!
Çünki, ben, ona, sizden daha alışığım ve onu yakalamanın yolu-
nu daha iyi bilirimi) diye seslenip yerden eline aldığı kuru otu, ön tarafından yönelerek ona uzatmış ve yanına gelince de, ındırıp üze rine yükünü sarmış ve binmiştir.
Eğer, şu adam, önceki sözünü söylediği zaman, sizi, bıraksaydım, onu, öldürecektiniz, Cehenneme girecektil buyurdu. (171)
Peygamberimizin Mübarek Sözlerinden:
1. Siz, yer yüzü halkına merhamet ediniz ki, gök halkı (Melek-ler) de, size merhamet etsinler!» (172)
2. «Merhamet etmeyen kimseye, merhamet olunmaz! (173)
3. İnsanlara merhamet etmeyen kimseye, yüce Allah rahmet etmezl (174)
4. «Merhamet ediniz ki, merhamet olunasınız.
Suç bağışlayınız ki, Allâh da, sizi yarlığasın!» (175)
5. Boğazlanacak hayvana bile olsa, merhamet edene, Kıyamet gününde Allah, rahmet eder!» (176)
6. «Merhamet, ancak şaki (nin kalbin) den çekilip çıkarılır.»
(177)
(171) İmam Garzäli İhyau'ulümiddin c. 2, s. 481, Kadı Iyaz Şifa e. 1, s. 93, Ebülferec İbnülcevzi Vefâ c. 2, в. 424
(172) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 160, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 285
(173) Ahmed b. Hanbel Müned c. 2, s. 241, Buharl Sahih c. 7, s. 75, Edebül-Sünen c. 4, s. 318 milfred s. 34-35, Müslim Sahih c. 4, s. 1809, Tirmizi (
Sahih e. 7, s. 165, Ede-174) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 358, Buharf bülmüfred s. 35-38, Müslim Sahih c. 4, s. 1809, Tirmizi Sünen c. 4, s. 323
(175) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 165, Buhart Edebülmüfred s. 103
(176) Buhari Edebülmüfred s. 104
(177) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 461, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 286, Tirmizi Sünen c. 4, s. 323
453
YanıtlaSilISLAM TARİHİ MEDINE DEVRİ XI
7. Müslüman; elinden ve dilinden, Müslümanların selamette kaldığı, kimsedir!» (178)
Muhacir de, Allah'ın nehy ettiği şeylerden ayrılandır! (179)
8. Müslüman; dilinden ve elinden insanların selamette kaldı-ğı kimsedir!
Mü'min de; kendisinden, insanların, canları ve malları hakkın-da emin olduğu kimsedir!» (180)
9. «Küçüğümüze şefkat göstermeyen, büyüğümüzün hakkını tanımayan kimse, bizden (Bizim Sünnetimize uymuş olanlardan) de-ğildir! (181)
10. Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki: bir kul, kendisi için istediği hayrı, kardeşi için de, istemedikçe, tam iman etmiş olmaz! (182)
11. Bir kul, kendisi için istediği hayrı, Müslüman kardeşi için de, istemedikçe, tam iman etmiş olmaz!» (183)
12. «Hiç biriniz, kendisi İçin istediği şeyi, kardeşi veya komşu-su için de, istemedikçe, tam iman etmiş olmaz!» (184)
13. «Hiç biriniz, kendisi için istediği şeyi, insanlar için de, is-temedikçe, tam iman etmiş olmaz!» (185)
14. İnsanlar, tarağın dişleri gibi (eşid) dirler!» (186)
İFFET VE PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN İFFETİ
İffet'in Tarifleri:
İffet: haramlardan geri durmak (187),
İnsanlardan, bir şey istemekten (188) çekinmek demektir. (189) İffet Şeriat ve Aklın câiz ve güzel gördüğü yeme, içme ve ev-
lenme gibi hususlarda itidal üzere bulunmaktır.
(178) Ahmed b. Hanbel Milsned c. 2, s. 192, Müslim Sahih c. 1, s. 65, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 4, Dârimi Sünen c. 2, s. 210
(179) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 192, Ebû Davud Sünen c. 3, 8. 4
Risåletülmüsterşidin s. 35 (180) Nesal Sünen e. 8, s. 105, Härisülmuhasibl
Sünen c. 4, s. 286, Tirmizi (181) Buharf Edebülmüfred s. 97, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 322
(183) Ahmed b. Hanbel (181) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 206, Nesal Müsned c. 3, s. 251 Sünen c. 8, s. 115
(184) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 176, Müslim Sahih c. 1, s. 67-68, Bu-hari Sahih c. 1, s. 9
(185) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 272
(155) Yakubi Tarih c. 2, s. 100, Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 58
(187) Firûzabadi Kamûsulmuhit c. 3, s. 182, İbn-i Esir. Nihaye c. 3, s. 264 (188) İbn-i Esir Nibâye c. 3, s. 264
(189) Firürabadi Kamûsulmuhit c. 3, s. 182, İbn-i Esir Nihaye c. 3, s. 264
AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLÂKI
YanıtlaSil459 Bunun yokluğu, Fücur'dur ki, Şeriat ve Akıl çerçevesini geçerek haramlara ve mekruhlara el uzatmak, kötü ve çirkin şeyleri tatmak-tır. (190)
Peygamberimizin Üstün İffeti:
Peygamberimiz, Peygamberlikten önce de, kavmının, kötülükten ve insanları alçaltan huylardan en çok uzaklaşanı idi. (191) Hz. Ali'nin bildirdiğine göre Peygamberimiz, buyurmuştur ki: Cahiliyet devri insanlarının işledikleri bir şeyi, ben de, işlemeğe iki kerre teşebbüs etmiş idiysem de, Allah, benimle, işlemek istediğim
şey arasına girip beni, ondan alıkoydu. Bundan sonra, Allâh, beni, Peygamberlikle şereflendirinceye ka-dar hiç bir kötülüğe teşebbüs etmedim.
Teşebbüs ettiğim şeye gelince bir gece, Mekke'nin yukarı taraf-larında, Kureyşten bir gençle birlikte, kendi koyunlarımızı otlatıyor-dum.
Ben, ona (Eğer, koyunuma bakarsan, ben de, diğer gençler gibi, Mekke'ye gidip gece masalları toplantılarına katılayım?) dedim.
Arkadaşım (Olur! İstediğini, yap!) dedi.
Ben, bu arzumu yerine getirmek üzre yola çıktım.
Mekke'nin evlerinden ilk evin yanına geldiğim zaman, Defler ve düdüklerle ıslık çalındığını işittim.
(Nedir bu?) diye sordum.
(Filanın oğlu filan, filanın kızı filanca ile evleniyor!) dediler.
Hemen oturup onlara bakmağa başladım.
Derken, Allâh, kulaklarımı tıkadı, uyuya kaldım.
Beni, ancak, güneşin sıcaklığı uyandıra bildi!
Dönüp arkadaşımın yanına geldim.
Arkadaşım (Ne yaptın?) diye sordu.
(Hiç bir şey yapmadım!) dedim. Sonra da, başımdan geçeni an-lattım.
Başka bir gece, yine arkadaşıma aynı şekilde ricada bulundum.
O da (Olur! Dediğini, yap!) dedi.
Yola çıkıp Mekke'ye geldiğimde, şu geçen gece, Mekke'ye girdiğim zaman, işittiğimin aynını işittim ve hemen oraya çöküp bakmağa başladım.
Derken, Allâh, kulaklarımı tıkadı.
Vallâhi, beni, ancak, güneşin sıcaklığı uyandıra bildi.
(190) Alâüddin Ali Ahlik-ı Alât c. 1, s. 56
(191) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 1, s. 194, İbn-i Sa'd Tabakat c 1, s. 121.
Ebû Nuaym Delåilünnübüvve s. 129
سورة القرة (٢٢-٢١)
YanıtlaSilاوزون زمان کرده جومه زحمتار اخنده ممكن اولاسالی عمل کندسى عالم او لما فعله رارا زمانده نهایت در جوده عاد تارين متعصب عناد لي ولرتلى خومده رسوخ وقون بدات اولان عاد تاری رفع بدن و قلب ارنده استقرار پیدا بدن و زمان توجه دوام و استمرار ا بدن اخلاد قاری ترك اينديون هم لرين غابت بولك عادتارى وغابت كوزل اخلا قاری تأسیس ایدن روان
خارق العاده او لمازمي ؟
(انکی نکته بین عالمی معلومد که دولت و شخص معنوند موم کی هم تشکلی هم بودی تدريجيد. وكذا على تشكل المدن دولتك، به ملتك روحنه قدر نفوذ اندن اسکی به دوانه غلبه اتمى، بينه تدريجيدر زمانه متوقفدر. عجبا محمد عربي عليه الصلاة والسلامك نور اساسات عاليه ي حاوي اولان - و مادی معنوی بتونه ترقياتك و مدنیت اسلاميه لك قالولرینی آماده و يك قیصه بر زمانده به دنبره تشکیل ایندیگی بر دولتهم ديوانك بتونه دولتارينه غلا به ایدو
مادی معنوی حاکمیتی محافظه و ابقا ابتدين، أو ذاتك خارق العاده لگي
د گل میدر؟
او چنجی نکته) قهر و جبرایله ظاهری به حاکمیت، سطحی بر تحکم، قیصه به زمانده ابدالدیام بهار فقط بتون قلباره، فكر كره، روحاره اجرای تأثير ايدرك، ظاهراً وباطناً او ها كميتي بكندير مك. و وجد انار او زنده او حاکمیتی محافظه و ابقا ايتمك، ان بیون به فارقه او لمقاله برای آنجه نبونك
خاصه الرندن اولا بيلير.
در دنجی نکته ) اوت، تهدید لوله، فور قولوله، حباله لوله افطار عامه مي باشقه به مجرایه چو بر تماك ممكن اولور. فقط تأثيرى جزؤيدر، سطحیدر موقت اولور محاکمه عقلیه بی آز بر زمانده قاپا تا به ایر فقط ارشاديله قلب الرك در يناطرين قدر نفوذ اتمك حياتك ان اینجه لريني هيجانه كثيروك، علوى استعداد لون انکشافنه بول ،اچھ، اخلاقه عاليه في تأسيس اليدوب الجام خويلري امحا و ازاله ايتمك، جوهر انسانيدن پرده بي خالد يرحب حقیقتی تشهير ايتمك، حدیث کلام سربستی
ويروك، انجم شعاع حقيقتدن مقتبس خارق العاده
بر معجزه در.
terk ettiren, hem yel
YanıtlaSilباطن Binnen: İç yüzü cihetiyle
يز
Cebir: Zorlama
انكار عامه
Efkar- amme: Umuma dit fikirler
آسمان عالية
Essat aliye: Yüksek esaslar
بانه
Hassa: Özellik, hususiyet
الحزبيت كلام
Hürriyet-i kelâm: Konuşma özgürlüğü
İbka: Sürekli var kılma
إجراي تأثير
İcra ya te'sir: Etki etme
استفراز
İstikrar: Karar bulma, yer-leşme
انستغراز
İstimrar: Sürekli olma
ازالة
İzate: Giderme
كثرة
Kesret: Çokluk
فاكتة
Muhakeme-i akliye: Aklen
عقلية
tartıp değerlendirme
مقتن
Muktebes: Alıntılanmış
متعصب
Mutaassıb: Aşın tarafdarlık gösteren
موقت
Muvakkat: Geçici
تتوقف
Mütevakkaf: Bağlı olan
نفوذ
Nüfaz: İçine sızma
تطبي
Sathi: Üstün köri
شخص معنوی
Şahs - manevi: Bir toplulu-ğun ifade ettiği ma'nevi kişilik
شعاع حقیقت
Sud - hakikat: Hakikat ışığı
Tahakküm: Zorla hükmetme
تأبين
Te'sis: Kurma
تذري
Tedrici: Derece derece
ترقيات
Terakkiyat: Yükselmeler
تقل
Teşekkül: Şekillenme, oluşma
تشهير
Teshir: Sergileme
ظاهری
Zahiri: Görünürdeki
wun samandanda yok ahmetler içinde mimkün olahulu Acaba, kemli hakim olmamakla beraber, ar bar samanda, nihavet derecede Adetlerine mutanah, intelli ve kesretli bir kavande risah ve kuvvet peyda etmis olan adetleri ref eden ve kalblerinde istikrar peyda eden ve zamanlarca devam ve istumrar eden, ahlaklarını terk ettiren, hem yerlerine gayet yüksek ädetleri ve gayet güzel ablakları tesis eden bir zat harikulāde olmaz mi?
YanıtlaSilİkinci Nükte: Yine Alemce ma'lümdur ki, devlet bir sahs
ma'nevidir. Çocuk gibi hem teşekkülü, hem buyümeu tedrichdir. Ve kezd, yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin ruhuna kadar nüfüz eden eski bir devlete galebe etmest, yine tedricidır. Zamana mütevakkıftır Acaba Muhammed i Arabi Aleyhissalatu Vesselam'ım bütün esására äliyeyi havi olan, ve maddi ma'nevi bütün terakkıyátım ve medeniyet-i İslamiyenın kapılarını açan, ve pek kısa bir zamanda birdenbire teskil ettiği bir devletle dünyanın bütün devletlerine galebe edip maddi-ma'nevi häkimiyetini muhafaza ve ibkä ettiren, o zâtın hárikuládeliği değil midir?
Üçüncü Nükte: Kahır ve cebir ile záhiri bir häkimiyet,
sathi bir tahakküm, kısa bir zamanda ibkä edilebilir. Fakat bütün kalblere, fikirlere, ruhlara icrå-yı te'sir ederek, záhiren ve båtinen o hakimiyeti beğendirmek ve vicdanlar üzerinde o hâkimiyeti muhafaza ve ibkā etmek, en büyük bir hårika olmakla beraber, ancak nübüvvetin hássalarından olabilir.
Dördüncü Nükte: Evet, tehdidlerle, korkularla, hilelerle efkår-ı âmmeyi başka bir mecrâya çevirtmek mümkün olur. Fakat te'siri cüz'idir, sathidir. Muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir. Fakat irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfüz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, ulvi isti'dadların inkişafına yol açmak, ahlâk-1
aliyeyi te'sis edip alçak huyları imhå ve izåle etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikati teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbesti
vermek, ancak şuâ'-ı hakikatten muktebes hárikulåde
bir mu'cizedir.
Dördüncü Bölüm: LÜGATÇE
YanıtlaSil323
Meab (a): Dönülecek, sığınılacak yer.
Mecal (a): Güç, kuvvet, derman.
Mecnûn (a): «Leyla ve Mecnûns hikâyesinin erkek kahramanı. Amiroğulla-rından Kays adlı bir Arap delikanlısının Leyla adlı bir kıza âşık ol-duktan sonra aldığı sıfat. Deli.
Meded (a): Yardım, imdad.
Medrese (a): Eskiden ders okutulan yer.
Mekir, mekr (a): Hile.
Mekkår (a): Hilekár, düzenbaz.
Mekr eylemek (a.t.): Hile yapmak, düzen kurmak.
Melaik, meläike (a): Melekler.
Melalet (a): Sıkıntı, gam.
Melâmet (a): Kınama, ayıplama, azarlama; Sofilerin, gerçeğe, ancak aşk ve cezbeyle ulaşılacağını söyleyen, kendilerini herkesten aşağı gören, hal-ka faydalı olmanın, benlikten geçmenin gerçek yolunun sermayesi ol-duğunu kabul eden melâmîlerin yolları.
Melekût (a): Ruhların ve meleklerin âlemi.
Melik (a): Pádişah, hükümdar, hakan.
Melül (a): Elemli, tasalı, üzüntülü, mahzun.
Men aleyha fân: Yeryüzünde ne varsa geçicidir, ancak yücelik ve kerem sahibi Rabbinin zâtı kalıcıdır. (55. sûre, 26-27. âyet).
Men arefe nefsihi (a): Nefsini bilen Rabbini bilir (kelâm-ı kibâr).
Menåre (a): Minâre.
Meni (f): Benlik.
Menkur (a): Boynuzdan yapılmış boru.
Mennân (a): İhsan sahibi, dilemeden veren (Allah'ın adlarından).
Mensûh (a): Neslı olunmuş, ibtal edilmiş, kaldırılmış, hükümsüz (geçersiz) bırakılmış.
Menşûf (a): Yayılmış, açılmış, neşr olunmuş, yayımlanmış; fermân.
Menzil (a): Konak, konulacak yer.
Mercâne (a): Mercan tanesi.
Merci' (a): Rücü edilecek, dönülecek yer.
Merdûd (a): Reddedilmiş, kovulmuş, sürülmüş.
Merğ-zar (f): Çayırlık, çimenlik, yeşillik, sulak yer.
Meryem (a): Hz. İsa'nın annesi.
Mesel (a): Örnek, benzer.
Mesel (a) bağlamak: Örnek vermek, misal getirmek, benzerini söylemek sûretiyle mânâyı açıklamak.
Mestân (f): Sarhoşlar.
Mest-âne (f): Sarhoşça, sarhoşcasına.
Mestûr (a): Örtülü, kapalı, örtülmüş.
Meşâyıh (a): Şeyhler.
322
YanıtlaSilYUNUS EMRE
M
Ma'den-i sidk u safa (n): Doğruluk, arılık madeni.
Mağbu (a): Aldanmış, şaşkın.
Mağrib (a): Batı.
Mağrúr (a): Gururlu, kendisini büyük gören ve göstermeye çalışan, kendi sini beğenmiş.
Máh (1): Ay.
Mâh-4 tâbân (1): Parlak ay.
Mahfil (a): Toplantı yeri, oturulan görüşülen yer.
Mahlükat (a): Yaratıklar, yaratılmışlar.
Mahmůr (a): Sarhoşluğun verdiği sersemlik, ağırlık içinde olan: sarhoş
Mahsülåt (a): Elde edilen, husûle getirilen şeyler.
Mahsüsát (a): Hisle (beş duygudan biriyle) duyulan, anlaşılan şeyler.
Mahşer (a): Kıyamette ölülerin dirilip toplanması ve toplanacakları yer.
Makam (a): Durulacak yer, durak; ulaşılan maddi, mânevi derece, rütbe,
memuriyet, mevki. Makber (a): Mezar, mezarlık.
Makbere (a): Kabir, mezår, medfen; kabristan, mezarlık.
Maksûd (a): İstenen, dilenen, kasd edilen şey, adam veya iş.
Maksûrat (a): Kısılmış, kısaltılmış, kesilmiş şeyler, maksûreler.
Makůlát (a): Aklın idråk ettiği hususlar, akılla bulunacak, anlaşılacak şey ler.
Málik: Cehennem'in kapıcısı ve zebanilerin başı olan azap meleği.
Mancınık (a): Eski savaşlarda büyük taşlar atan büyük sapan.
Mâ'ni (a): Mânâ, anlam.
Mansûr (öl. 922): Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc el-Beyzavi. IX-X. yüzyıllar-da yetişen büyük ve coşkun sofilerdendir. Hallåc-ı Mansûr diye anılır. «Ene'l-Hak, ben Hakkım sözü şeriat'a aykırı bulunmuş ve Bağdad'da asılarak öldürülmüştür. Kitabu't- Tevâsin» adlı kitabı vardır.
Mâr (f): Yılan.
Ma'rifet (a): Bilme, tanıma, anlama, biliş.
Mârut (a): Hârut ile birlikte sihir yaptıkları için kıyamete kadar Babil'de bir kuyuda baş aşağı asılmış olan melek.
Maslahat (a): İş, husus.
Maşrık (a): Doğu.
Ma'şûk (a): Sevgili, sevilen.
Ma'şûka (a): Sevgili, sevilen (kadın).
Mât: Saf dışı olmuş, yenik, yenilmiş, mağlup (satranç oyununda).
Ma'zûl (a): Azledilmış, uzaklaştırılmış, uzaklaşmış.
Ma'zúr (a): Özürlü, mâzereti olan.
109
YanıtlaSil3301 Gaydasız eğlence, yalın bir yoksulluktur. (Bez gayda veseliya, gola nevolya. Slaveykov, s. 118.1
3302 Geceleyin vezirdi, şimdi rezil.
303. Gecenin işi, gündüzün maskarası. (Türkçeden geçmiş.)
304. Geç gelen müşteri ya veresiyecidir, ya da parası kalptır. (Okısneliyat müşteriya ili e veresiyeciya, ili parite mu kalpavi.)
3305. Geçen yıl ölen hergele sağ mıdır? (Jiva li e kobilata, koyato umrâ minalata godina? Fıkrası da var.)
3306. Gelin, konukluktan dönüyorum, tezelden koy da karnımı doyurayım.
3307. Gelini soydan, köpeği sayadan al.
3308. Genç gibi davranacak denli genç değilsen, örs ol da dayan. (Ako ne si mlad da mlatiş, badi nakovalnya da tırpiş. Slaveykov, s. 101.)
3309. Gençliğinde ne idiysen, yaşlılığında da osun. (Bir Nasrettin Hoca fıkrasından Bulgarcaya geçmiş.)
3310. Gençlikte aklın başında değilse, onu ak sakal içinde arama. (Ako nâmaş mozık v mladetsa, ne go tirsi v byala braditsa. Slaveykov, s. 102.)
3311. Gökteki yıldızlan değil, yerdeki sürülerini bir kez daha say.
3312. Gömlek kaftandan yakındır. (Türkçeden geçmiş.)
3313. Gönlündeki neyse, ağzındaki de odur. (Kakvoto mu e na sirtseto, tova mu e i ustata.)
3314. Gönül acıma duyar, haç duymaz.
3315. Görünen köy kılavuz istemez. (Türkçeden geçmiş -Sırpça benzeri de var -Vidyano selo vodaç ne iska- Slaveykov, s. 151.)
3316. Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur. (Daleç ot oçite, daleç ot sırtseto.)
3317. Gözümdeki çöpü görür, kendi gözündeki merteği görmez. (Vijdaş v oçite mi slamata, a gredata v tvoite ne vijdaş.)
3318. Gücün egemen olduğu yerde, yasa uyur. (Deto sila vladey, tam se zakonıt lüley.)
3319. Gül dikensiz, yâr engelsiz olmaz. (Türkçeden geçmiş.)
3320. Gülemeyen güldüğünü sanır, gülemediğini anlayınca da güleni kıskanır.
3321. Güler yüz, altın anahtardır.
3322. Gülmek hem aktır, hem de kara.
3323. Gülün değerini, yalnız bülbül bilir. (Samo slaveyat znae da tseni trendafila.)
3324. Gün kısaysa, yıl uzundur.
3325. Gün sabahtan belli olur. (Denya ot sutrinta go e poznat.)
3326. Güneş balçıkla sıvanmaz. (Gerçek bastırılmaz.)
3327. Güneşin olduğu yerden hastalıklar kaçar. (Türkçe karşılığı, Güneş giren yere, hekim girmez.)
3328. Güzel, bakınca hoşlandığın şeydir. (Hubavoto e tova, kosto ti e drago da go gledaş. Türkçe karşılığı; Gönül kimi severse, güzel odur.)
108
YanıtlaSil3271. Erken salak sökmezse, sen erken kalk (Ako ne simva rano, ti podrani)
3272. Eski akça. (Türkçe benzeri var Veta babka Slavevkov, s 148.)
1273. Eski dost, düşman olmaz (Bulgarcada Türkçe olarak kullamlır.)
1274. Eaki hamam, eski tas. (Turkceden geçmiş Veta banya, veta kopanya Slaveykov, s. 148)
3275. Eski hesap, dostluğu bozar. (Star hesap dostluk razvalva. Türkçeden geçmiş)
3276. Eskin yoksa satın al, varsa elden çıkar. (Ako nyamas staro kupi si, ako imaş Izpadi go. Slaveykov, 3. 102.)
1277. Eskiyi yamalamazsan, yeniyi bulamazsın. (Ako ne kirpis vehtoto, novo ne şte nosis)
3278. Esmerim, ama Çingene değilim, ya! (Ako sım çeren, ne sum tsiganin, ya!)
3279. Eşeğe gücü yetmez, semerini döver. (Biy samara, da se seșta magareto: Sana söylityorum kızım, sen anla gelinim, anlamında.)
1280. Eşeği düğüne çağırmışlar, ya su, ya odun eksik, demiş.
3281. Eşeği, eşek gibi dövmeli. (Biry magare, po magare.)
3282 Eşeğin canı yanınca, attan yürük olur. (Türkçeden geçmiş.)
3283. Eşek, läkaptan ölmez
3284. Eşek olana semer çok! (Ima li glava, trista kapi.)
3285. Eşeklik dediğin, dağa-taşa değil, insana vergidir.
3286. Etek ıslanmadan, balık avlanmaz.
3287. Eti tadan çoban köpeğinden hayır gelmez.
3288. Ev alma, komşu al. (Ne kupuvay kışta, a komşii.)
3289. Ev karısız, erkek parasız, ateşe yansınlar. (Türkçeden geçmiş.)
3290. Evde yaşlı kimsen yoksa satın al, varsa sat.
3291. Evdeki hesap, çarşıya uymaz. (Bulgarcada Türkçe olarak kullanılır.)
3292. Eve boş elle gelirsen, karın seni tanımaz. (Ako vlizaş s prazni ratse v kışti, ne te poznava jenata. Slaveykov, s. 88.)
3293. Evin hazırını al, karının hazırını alma. (Ako vzemaş kışta, gotova ya vzemay; ako vzemaş jena, gotova ne vzemay.)
3294. Evinde saygı görürsen, komşular da seni sayar, komşuların seni sayarsa, bütün dünya da sayar. (Kakto te poçita kıştata ti, poçitat te i komşiite ti; kakto te poç tat komşiite, poçita te tseliyat svet.)
3295. Evlåt, evlendi mi, artık komşu olur. (Ojeni li se çedoto, komşiya veke.)
3296. Eziyetsiz iş olmaz. (Türkçe benzeri var - Slaveykov, s. 119.)
3297. Faydasız koyunu, kurtlar yesin. (Türkçeden geçmiş - Slaveykov, s. 118.) 3298. Fıçıya yaş girer de
kuru çıkar.
3299. Fırıldak gibi döner. (Türkçeden geçmiş -Vırti sa kato fırfılak- Sofya'da söylenir).
3300. Gagam (burnunu) her yere sokma! (Ne si viviray gagata na vsekide.)
irfan
YanıtlaSilD
480
rade-Alle واية )Allah'a (c) alt) kolli nike her diledigmi vajan ve vapurabilen st ausa ve sosus inade, Allahin (tradesi
trade- kolye Allah (c) kali nadest, Allahin (c) her diledi gini vajan ve yaptırabilen stuesta ve sonus
trade-mutlaka قادة مطلقة Allah'a ce art) at mrsa ve sonsun nade, het dilediğini yapan ve yaptırabilen Allah'n(c.comrsa ve sonsun
trade- naltze | إرادة )Allah'a cc. ait) her zeve erişen ve her şeyi kendine itaat ettiren sonsuz trade
trade-i nimet إرادة تحمت nimet verme isteği ve iradesi
irade- Rabbani (ye( إرادة ربانية : rabbin iradesi, her şeyin sahibinin dilemesi, her şeyin sahibi olan Allah'n (c.c.) dilediğini yapan ve yaptı ran sonsuz güců. (hikmet ve irade-i Rabba niye Rabbin hikmeti ve iradesi, herşeyin sahibi ve terbiye edicisinin (Allah'm(c.c.)) sadüflere yer bırakmayan ve her şeyi gayeli, faydalı ve en uygun şekilde belirleyen ilmi ve iradesi
ilim ve emir ve Irade-i Rabbaniye علم و آمر و إرادة رياني : Rabb'in ilmi, emri ve iradesi; (kudret ve irade i Rabbani (ye): Rabb'in kudreti ve ira-desi.)
trade-i samille إرادة شامله : her şeyi kapsayıp ku-şatan (ilahi) irade, (Allah'ım(c.c.)) her şeyi ku-şatan yapma ve yaptırma gücü
trade-i pefkat إرادة ثقلت : şefkat gösterme ira desi, acıyıp koruma dileği ve gücü
irade-i şefkat ve merhamet إرادة شفقت و مرحمت : şefkat ve merhamet gösterme iradesi, acıyıp koruma ve merhamet etme istek ve iradesi
irade-i şefkat ve rahmet إرادة شفقت و رحمت : ac yıp koruma istek ve iradesi
Trade-i Şeyh إرادة شيخ : Hz. Şeyh Abdulkadir Geylani'nin istek ve iradesi
irade-i tahsin إرادة تحسين : guzel yapma istek iradesi
Irade-i tahsin ve tezyin إرادة تحسین و تزیین : guzel yapma ve süsleme istek ve iradesi
rade- tamme اراده دانه : hiçbir kusur ve eksik ligi olmayan tam ve mükemmel irade, her di-lediğini tam olarak yapan ve yaptırabilen güç ve irade
len ve yaptirabilen kuşatico guç ve trade trade-i umumiye قادة عمومية het evi kapsayp kuşatan smesis irade, her dilediğini yapabi
radell الىrade sahibi, dilediğini yapa bilme guicune sahip
iradesitadesi bulunmayan, hareket leri kendi istek ve hür kararıyla olmayan
iradesizlik إرادة سرلكfradeye sahip olmama. kendi istek ve kararıyla hareket edememe
radet: Lirade, dilediğini yapabilme gucu 2 dileme, isteme
tradetli ارادتلی : iradeli, trade sahibi
tradevi اراده وی : iradeye ait, dilediğini yapabil me veya yaptırabilme gücüne ait; iradeyi gös. teren, iradeden gelen
)radi (y( إراديه : irade ile ilgili, iradeye ait, ira deye bağı 2 isteyerek yapılan. (şeriat-1 iradi ye: Allah'ın (c.c.) iradesinden gelen, tabiatta ki varlıkların ve olayların bağlı olduğu kanun duseni)
te irae إزاله : 1 gösterme, göz önüne koyma 2 gös
teriş
Iraka ارائه: dökme, akıtma
iraka-i dem إراقة دم : kan dökme, adam öldürme
Iran ایران : yuz ölçüm 1648 000 km² yi bulan toprağa sahip, ortadoğu (asya) ülkesi. Dini İslam, dili Farsça, başkenti Tahran'dır. Pakis Turkiye ve Irak'la komşu olup Hazar Denizi, tan, Afganistan, Türkmenistan, Ermenistan, Basra Körfezi ve Umman Denizi'nde kıyısı vardır
İrancılık ایرانجيل : Iran taraftarlığı, İran siyasi
rejimine taraftarlık
Irani (y( 1 : ايرانيه.franh 2.fran'a ait
Iras 1 : ابراث.verme 2.getirme 3.bırakma 4.se-bep olma, gerektirme
Iras-i zarar ایرات ضرر : zarar verme
razإعراض : yuz çevirme 2.uzak kalma, uzak laşma 3.sakınma, çekinme
verca: 1.(önceki belli hale) döndürme, çe 4.dönüştürme, indirgeme virme 2.geri götürme 3.bağlama, dayandırma
irfak إرفاق : işe yararlı yapma, kolaylık sağlama
irfan 1 : عرفان.iman, ahlak ve ilahi gerçeklerle ilgili derin bilgi ve anlayış 2.Allah'ı (c.c.) tanı maya eriştiren bilgi 3.ilim, tecrübe, anlayış ve zekada olgunluk 4.derin gerçekleri anlama ve
Irfan- saadet
YanıtlaSil451
irtical
seame yeteneği 5.bilgelik, hikmete ermişlik 6. kaltür 7. eğitim
Irfan saadet عرفان سعادت : insanı mutluluğa götüren iman, ahlak ve manevi olgunluk
Irfangah عرفانگاه : irfan kaynağı
Irfangah- muazzam عرفانگاه معظم : büyuk irfan kaynağı, ilim, ahlak, iman ve manevi olgun-Juk kazanılacak kaynak
irfani(ye( عرفانیه : irfanla ilgili, Kur'an ve iman konuları hakkındaki bilgilere ait (sohbet-i ir-faniye: ilim ve iman sohbeti)
irhasat إرهاصات : Hz. Peygamberin (a.s.m.( gamber olarak gönderileceğine işaret olmak peygamberliğinden önce, O'nun yakında pey-üzere meydana gelen olağanüstü olaylar
irhasat-i Ahmediye إرهاصات أحمديه : Islam'dan önce Hz. Muhammed'in (a.s.m.) yakında peygamber olarak gönderileceğine dair ola-ğanüstü olay ve işaretler
irsa إرساء : sağlamlaştırma, kuvvetlendirme
Irsal 1 : إرسال.gönderme, yollama 2.(Allah c.c. tarafından) peygamber ve kitap gönderme
Irsal-i lafz إرسال لفظ : söz iletme
irsal-i rusul إرسال رسول : peygamberlerin gönde-rilmesi
Irsalat إرسالات : gönderilen şeyler
irsiyet 1 : ارثیت miras 2.devredilen hizmet; gö-rev ve sorumluluk 3.(biy.)kalıtım, soya çek-me, beden yapısı ve bazı ruhsal özelliklerin anne-babadan yavrulara geçmesi
irsiyet-i maneviye ارثیت معدوه : manevi miras,
devredilen hizmet görevi
irsiyet-i nübüvvet إرثيت نبوت : peygamberliğin mirası olan İslam'a hizmet görevi
irsen 1 :ار.miras olarak 2.atalardan gelerek, soya çekimle
irsad 1 : إرشاد.doğruya yöneltme, din ve ahlak konusunda uyarma, ders verme 2.doğru yolu gösterme; gerçekleri hatırlatma (not çok yerde 'irşad' kelimesi 've' ile bağlanarak 'ders, feyz, hidayet, himmet, ıslah, ihtar, ikaz, isal, sevk, nasihat, talim, tavsiye, tefhim, tenbih, tenvir, terbiye, teşvik, vaiz' sözleri ile birlikte kullanılmaktadır.)
irsad- Alevi إرشاد علوى : Hz. Ali'nin (r.) uyar ması ve doğru yolu göstermesi
Iradiallye إرشاد عاليه : yüksek irşad, yüksek bilgi ve görüşe dayanan öğüt, uyarma, yol gösterme ve doğruya yöneltme
İrşad-1 cumhur إرشاد جمهور: halkı irsad, ve her-kesi doğruya yöneltme
irşad feth-i keşif إرشاد فتح كشف : gizli gerçekle rin keşfedilmesi (keşf) ve doğru yolun açılma-
sı(feth) ile yapılan yol göstericilik
irsad - gaybi ارشاد عيسى : insan bilgisini asan ge-lecekteki olaylar konusunda yapılan uyarma
İrşad- l'cazkarane ارشادء إعجاز كارانه : mucize de recesinde başarılı tarzda doğru yola yönelt-me ve uyarıda bulunma (terbiye ve irşad-1 i'cazkarane mucize derecesinde terbiye ve irşad)
irsad - mahz إرشاد محض : irşadın ta kendisi, tam irşad, tam manasıyla doğruya iletme, doğru
yola yöneltme
irsad - Kur'ani (ye( إرشاد قرآنيه : Kur'an'ın irşadı, Kur'an'ın doğru yolu göstermesi, doğruya yö-neltmesi
irsad-inas إرشاد ناس : insanlara doğru yolu gös-terme ve gerçekleri hatırlatma
irşad - nebevi إرشاد نبوی: (a.s.m.) tarafından yapılan irşad Peygamber
irşadat إرشادات : irşadlar, uyarmalar, doğru
yolu gösterme çalışmaları
irşadati aliye إرشادات عاليه : yüksek irşatlar, üs-tün bilgi ve görüşe dayanan uyarılar ve yol gösterişler
İrşadgah إرشادگاه : irşad yeri uyarıların yapılıp doğru yolun gösterildiği yer
irşadiye( إرشاديه : uyarmak ve doğru yolu gös-termekle ilgili olan
irşadkar إرشادكار : irşad edici, uyarıcı, doğru yolu gösterici, doğruya yönlendirici
irşadkarane إرشاد كارانه : irşad edici tarzda, uya-
rıcı ve yol gösterici şekilde
irtibat ارتباط : münasebet, ilişki 2.bağlantı 3.bağlılık 4.bağ 5.ilgi, yakın ilgi 6. haberleşme;
görüşme
irtibatı ruhi ارتباط روحی : ruhi bağlılık sevgi
duygu ve gönül bağlılığı
irtibat-ı tamme( إرتباط نامه : tam bağlılık, tam bağlantı
irtica 1 : إرتجاع.geriye dönüş, gericilik, eski ya-şayış tarzına dönme 2.İslamiyet'ten önceki yaşayış tarzına dönüş, puta tapıcılığa dönüş, Allah'ın (c.c.) dinini bırakıp, nefis ve şeytanın istekleri doğrultusunda bir hayat şekline dö-nüş 3.(bazılarına göre) sapma ve bozulmaya uğramamış İslamın gösterdiği yola dönme.
Imândan İhsana Tasavvuf
YanıtlaSilBunun üzerine bazı müridleri:
--Efendim, ne kadar üzerini örtseniz de sizden de zaman zaman ke-râmet zahir olmakta!.." dediler.
O büyük tevăzû äbidesi:
"O müşåhede ettikleriniz, müridlerimin kerämetleridir." buyurdu.
Çünkü o öyle bir mahfiyet (halini gizleme) içerisindeydi ki, hayatta iken söz ve kerämetlerini yazmak isteyen müridi Hüsameddin Hâce Yūsuf'a müsaade etmemişti.
DÜSTUR:
İslâm büyükleri, Hak yolunda kendilerine däimâ kerâmeti değil istika-meti düstur edinerek nåil oldukları yüce makamlara erişebilmişlerdir. On-lar, kerâmet såyesinde havada uçan kuşun, suda yüzen balığın sahip ol-duklarından daha fazla bir değer kazanmadıklarını dile getirmişlerdir. Yine onlar, yegâne mârifetin, kuş ile balığın yaptığını taklide yönelmek değil, Hakk'ın rızasına râm olarak yüksek bir kulluk şuuru içinde istikamet üzere yaşayabilmekte olduğunu, her vesile ile ifâde etmişler ve bunu hålleriyle de göstermişlerdir.
*
GAFİL KALBLERİN TESİRİ
Hicri 1340 senesinin mübarek bir gününde İstanbul Ayasofya Câ-mii'nde Kur'ân-ı Kerim ve mevlid-i şerîf ziyafeti vardı. Câmî, mahfellerine kadar doluydu. Ulemâ ve talebe câmîde idi. Zamanın güzide hafızları Kur'ân-ı Kerîm ve mevlid-i şerif okumaya başlamışlardı.
Beylerbeyili Adil Bey isminde, mânevî hâl sahibi ve keşfi açık bir zât da kürsüye yakın bir yerde oturmuş dinliyordu...
Biraz sonra Adil Bey'e mânevî bir daralma hâli geldi. Sıkıldı, bunal-dı. Oysa içinde bulunulan o mânevi atmosferde Kur'ân ve mevlid okunur-ken böyle bir gönül daralmasının olmaması lazımdı. Adil Bey, merakla et-rafına baktı. Gördü ki, tam karşısında kasvet-i kalbe mübtelå bir gåfil var; 456 farkında olmadan göğüs göğüse karşı oturuyorlar. Böylece o kasvetli ve
Tasavvufi Kissalar ve libretler
YanıtlaSilgafil kalbden kendisine daralma aksettiğini anlayan Adil Bey, hemen ye-rini değiştirdi, böylece biraz ferahladıysa da, tesirini bir müddet gidere-medi.2
KISSADAN HİSSE:
Salih kimselerden gönüllere huzur ve ferahlık aksettiği gibi, gâfil kim-selerden de huzursuzluk ve kasvet akseder. Zirâ gül bahçesinde dolaşan kalbler, binbir râyiha ile mest olurlarken, teressübat (pislik) civarına düşen ruhlar da teaffün eden (kokan) kötü kokularla bunalırlar. Onun içindir ki Ce-nâb-ı Hak, gönülleri çürümüş ve etraflarına dâimâ kötü tesir bırakan mün-kirler hususunda:
"Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğün-de, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler toplulu-ğu ile oturma." (el-En'am, 68) buyurmaktadır.
Bu ilâhî emirdeki inceliği kalbî hassasiyete sahip olan has kullar da-ha iyi anlarlar. Zîrå kalbdeki hassasiyet arttıkça ölçüler derinleşir, bakışlar perdenin arkasındaki gerçekleri görmeye başlar, hisler herkesin farkede-mediği oluşları sezer. Buna bir misal olarak Seyfi Baba'nın şu hâli pek ib-retlidir:
Sâmi Efendi Hazretleri'ni pek seven Hak dostlarından Seyfi Baba, keşfi açık, hâl sahibi bir zattı. Topkapı'da oturuyordu. Birgün Sâmi Efendi -kuddise sirruh-'u ziyarete gelmişti. Ancak devlethâneye girer girmez dü-şüp bayıldı. Onu içeriye buyur edip üstadın huzuruna iletecek olan kişi te-laşla üzerine su döküp ayılmasını temin ettikten sonra:
"Hemen bir doktor çağıralım!" dediğinde Seyfi Baba bitkin bir hålde
müdahale etti:
"-Yok oğlum! Doktor filân çağırmayın; hâlimin maddi bir hastalıkla alâkası yok! Topkapı'dan Erenköy'e gelene kadar yollarda rastladığım is-yân ehli ve isyân yerlerindeki kasvet tesir etti ve bu tertemiz kapıdan girip İçerideki rūhaniyete nail olunca da gönlüm o tesirlere dayanamadı. Bura-
2. Kılınan namazın tesiri, kalblerin durumuna göredir. Mâün Süresi'nde Cenâb-ı Hak "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarında gåfildirler. Yaptıklam İşlerde de riyākardırlar." buyurmaktadır. Bu bakımdan mescidlerde de gåfil yår kalben hasta kimselerin, hatta münafıkların bile bulunması tabildir.
54
YanıtlaSilEbedi Yol Haritası İSLÂM
Onun içindir ki İslâm, ticârî ve iktisadi hayatı da hizmet ve diğergämlik temel. leri üzerinde inşa etmiştir.
Ticari ve iktisadi hayat
İslam'da mülk, Allah'ındır. Haksız menfaat, faiz, istismar, karaborsa. gabn-i fahiş (kandırmak sûretiyle değerinin çok üstünde satış yapmak) ve toplumun zararına olan satışlar yasaktır.
Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret edince, vatandaşlık esaslarını ve hukûkunu tâyin ve tespit ettikten hemen sonra, Medîne çarşısını tanzim etmiştir.
Nitekim Rasûlullah buğday satan bir adama rastlamış ve ona:
"-(Malını) nasıl satıyorsun?" diye sormuştu. Adam da kendince anlatır-ken o esnåda Rasûlullah Efendimiz'e:
"-Elini onun (buğdayın) içine daldır!" diye vahyedildi.
Allah Rasûlü de elini daldırdı ve buğdayın ıslak olduğunu gördü. Bunun üzerine:
"-(İnsanların görmesi için ıslak olanı üst tarafına koysaydın ya!) Aldatan bizden değildir. "buyurdu. (Ebû Dâvüd, Büyü, 50/3452; Ahmed, II, 242; Müslim, İmân, 164)
Yine, Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"En temiz kazanç, şu vasıflara sahip olan ticåret erbâbının kazancıdır:
-Konuştuklarında yalan söylemezler,
-Kendilerine îtimâd edildiğinde ihanet etmezler,
-Söz verdiklerinde sözlerinden dönmezler,
-Bir şey satın alırken o malı yermezler,
-Bir şey satarken onu aşırı bir şekilde övmezler,
-Borçları olduğunda geciktirmezler ve
-Alacakları olduğunda, zor durumda olan borçluyu sıkıştırmazlar." (Beyhaki, Şuab, IV, 221)
Sahâbeden Cerîr bin Abdullah el-Beceli bir at satın almak iste-mişti. Beğendiği bir at için satıcı beş yüz dirhem fiyat teklif etti. Cerir bu ata altı yüz dirhem verebileceğini, hatta sekiz yüz dirheme kadar fiyatı yükseltebileceğini ifade etti. Çünkü atın değeri yüksek olup, satıcı bunun farkında değildi. Kendisine:
Takriz
YanıtlaSilAtı, beş yüz dirheme alman mümkün iken, niçin sekiz yüz dirhe-me kadar fiyatı yükselttin?" diye soruldu. Cerir şu muhteşem cevabı verdi:
"-Biz alışverişte hile yapmayacağımız husūsunda Allah'ın Rasû-lü'ne söz verdik."
Görüldüğü üzere İslâm iktisâdî sistemi, ticaretin temelini doğruluk ve dürüstlük ile fert ve cemiyete hizmet anlayışı üzerine kurmuştur. Gerçekten de İslâm iktisadı, insanın problemini çözmekle işe başlar. Paylaşmak ve bilhassa ihtiyaç sahiplerine faydalı olmak şarttır, farzdır.
Gerek kapitalist, gerekse sosyalist sistemlerin yapısında ise kalbî mezi-yetlere, vicdânî faziletlere yer yoktur. Birinde mülk toplumundur, birinde ferdindir. Her ikisinde de çıkarcı ve sömürücü bir zihniyet hâkimdir. Fertler, bir çarkın dişlisi olarak teläkkî edilir.
İslâm ise, her meselede olduğu gibi servet karşısında da kulu, Allâh'a karşı mes'ul addeder. Zira Allah Teâlâ, her şeyi insana emânet olarak ver-miştir. Ayet-i kerîmede:
"Nihayet o gün (dünyada faydalandığınız) nîmetlerden muhakkak hesaba çekileceksiniz!.." (et-Tekäsür, 8) buyrulmaktadır.
İşte servet, bu hesap ve mes'ûliyet ölçüleri içerisinde elde edilmelidir. Hiçbir yanlış adımın, doğru bir mâzeret ve niyeti olamaz. Hele; "Ben ileride daha çok hayır yapmak için kazanıyorum." diyerek haram-helâl ölçülerini çiğnemek, en hayırsız bir yöneliştir, nefsin aldatmacasıdır. Çünkü İslâm; "İstediğin gibi kazan, istediğin gibi harca!" şeklinde bir anlayışı aslâ kabûl etmez. Kapitalizmin temelini teşkil eden; "Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin!" mantığını da İslâm, kesin olarak reddeder.
Mü'min, paranın mahkûmu değil, hâkimi olmalıdır. Bu da Hâkimler Hâkimi'nin emrine uymakla olur. Tembelliğe kaçmayan bir kanaatle olur. Yani israf ekonomisine yönelik ticaretten de sakınarak olur. Çünkü israf, konfor ve lüksün artması, fertleri de toplumu da perişan etmektedir.
Topluma bir bakın: Niceleri maddî bakımdan alabildiğine imkânlar elde etmiş, fakat hâlâ huzursuz. Kimisi cinnet geçiriyor. Eskiye nazaran zenginlik ve refah seviyesi hayli arttı, ancak buhranlar, ihtiraslar ve taşkınlıklar daha da fazlalaştı. Aile hayatları târumâr oldu. Boşanmalar arttı. Yavrular perişan. Bir nesil, âile sıcaklığından mahrum kaldığından, saâdeti sokaklarda arar
9 İbn-i Hazm, el-Muhalla, Mısır 1389, IX, s. 454 vd.
πτουν τη γεω α
YanıtlaSilออก
pee
p
Allâhü Teâlâ şöyle buyurdu -meâlen-: "Şüphe yok ki biz, insanı, karışık bir damla sudan yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu, işitici ve görücü kıldık. Muhakkak ki biz, ona hidayet yolunu gösterdik; İster şükredici ve ister nankör olsun." (İnsan Süresi, âyet 2-3)
Hicri: 19 ŞABAN 1447 - Rumi: 25 Kânûn-i Sânỉ 1441 - Kasım 92
İSTANBUL
Imsak.
6.20
Sabah
6.40
Güneş.
8.00
Öğle
13.28
İkindi
16.15
Akşam.......... 18.37
Yatsı.... 20.07
Kıble S......... 11.36
Bilecik
Bolu
7
İmsak
Sabah
Güneş
Öğle
ŞUBAT
2026
Cumartesi
Ay Doğuş...
Ay Batış.....
10.32
İkindi
Akşam
Yatsı
Kıble S
Ankara
6.04
6.24
7.43
13.13
16.02
18.24
19.52
11.53
Bartın
6.06
6.26
7.48
13.15
16.00
18.22
19.53
11.55
6.15
6.35
7.54
13.24
16.13
18.34
20.03
11.38
6.09
6.29
7.49
13.18
16.05
18.27
19.56
11.49
Çankırı
6.01
6.21
7.41
13.10
15.57
18.19
19.48
11.59
Çorum
5.56
6.16
7.35
13.04
15.52
18.14
19.43
12.07
Düzce
6.11
6.31
7.52
13.19
16.07
18.28
19.58
11.47
Eskişehir
6.13
6.33
7.52
13.22
16.11
18.33
20.01
11.40
Karabük
6.05
6.25
7.46
13.14
16.00
18.22
19.52
11.56
Kastamonu
6.00
6.20
7.41
13.09
15.55
18.17
19.48
12.02
Kırıkkale
6.01
6.21
7.40
13.10
15.59
18.20
19.49
11.57
Zonguldak
6.08
6.28
7.50
13.17
16.03
18.25
19.55
11.52
Maraş'a "Kahraman" unvanı verildi (1973) - Soğukların artması
Gün: 38 Hafta: 62. Ay: 28 Gün FAZİLET TAKVİMİ Gün. uz. 2 dk.
ADEM ALEYHİSSELÄM'IN YARATILMASI
YanıtlaSilTabiin'den Vehb bin Münebbih (rah.) Hazretleri şöyle buyurmuştur: Allâhü Teâlâ, Adem aleyhisselâm'ı yaratmayı murat ettiğinde yeryüzüne şöyle buyurdu: "Muhakkak ki senden bir halife (kullar) yaratacağım. Onlardan bir kısmı bana itaat edecek, bu sebeple onları Cennet'e yerleştireceğim. Bir kısmı ise bana isyan edecek, onları da Cehennem'e atacağım." Bunun üzerine yeryüzü: "(Ey Rabb'im!) Benden, Cehennemlik olacak birini mi yaratacaksın?" diyerek ağladı.
Allâhū Teâlâ, yeryüzünün siyah, beyaz, kırmızı, hoş, habis, yumuşak, sert ve dağlık olan muhtelif yerlerinden birer avuç toprak alması için Cebrâîl aleyhisselâm'ı gönderdi.
Cebrâîl aleyhisselâm yeryüzüne geldiğinde, yeryüzü, ona, "Seni gönderen Allâhü Teâlâ için benden hiçbir şey alma." dedi. Bunun üzerine Cebrâîl aleyhisselâm, yeryüzünden bir şey almadan geri döndü ve "Ey Rabb'im! Yeryüzü, bana, senin yüce isminle yemin ettiği için ondan bir şey almadım." dedi. Daha sonra Allâhü Teâlâ, Mîkâîl aleyhisselâm'ı yeryüzüne gönderdi. Yeryüzü, ona da aynı şeyi söyledi ve o da geri döndü. Ardından, Allâhü Teâlâ, İsrâfîl aleyhisselâm'ı gönderdi ve o da diğerleri gibi yeryüzünden bir şey almadan geri döndü. Daha sonra Allâhü Teâlâ, ölüm meleği Azrâîl aleyhisselâm'ı gönderdi.
Azrâîl aleyhisselâm, yeryüzüne vardığında yeryüzü, ona yalvardı ve "Senden, bugün benden bir avuç toprak almak için gönderen Allâhü Teâlâ'nın izzetine sığınırım ki o, bir avuç topraktan yarın nasibi Cehennem olacak kimseleri yaratacaktır." dedi.
Azrâîl aleyhisselâm ise "Ben de onun emrine karşı gelmekten onun izzetine sığınırım." diyerek yeryüzünün dört bir yanından toprak aldı. Bu topraklardan Adem aleyhisselâm yaratıldı. Bu topraklar farklı renk ve evsafta olduğu için, Ademoğulları da farklı renk ve evsaftadır; kimisinin rengi beyaz, kimisi siyah, kimisinin tabiatı yumuşak, kimisinin serttir. Yeryüzünden alınan her bir zerre, insan bedeninin yaratılışının aslı olmuştur.
ez O
YanıtlaSil(urse) 36ipsurgy
2022 BEDIUZZAMAN TAKVIMI
TARİHTE BUGÜN
-1920- İtiläf Devletleri, İstanbul'u işgal etti.
- 1924-Tevhid-i Tedrisat Kanununun (3 Mart) kabulünden sonra
medreseler kapatıldı.
16
ÇARŞAMBA
WEDNESDAY
MART
MARCH
BİR AYET
Bütün işlerin sonu
Allah'a varır.
Lokman Suresi: 22
BİR HADİS
Allah sizi Peygamberinizin size beddua edip topyekûn helâk olmanızdan korudu.
Evet bir kavun çekirdeğini halk eden zat, bilbedahe kavunu halk edendir; ondan başkası olamaz.
Şualar
HICRI: 13 ŞABAN 1443 - RUMI: 3
Imenk Günes Öğle İkindi Aksam
MART 1438
Yatsı
KASIM: 129 - GÜN: 75 KALAN: 290 - GÜN UZA.: 3
DK
İmsak Günes
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
TÜRKİYE
YanıtlaSilYAZI
yazıya dökmek yazı ile anlatmak: Sen bu kararla-rı yazıya dök de, hemen imzalayalım.
yediden yetmişe * (yedisinden yetmişine ka-dar) büyük küçük herkes; her yaştan kişiler: Kemal Sunal'ı yediden yetmişe herkes severdi.
YELKEN
yelkenleri suya indirmek direnmekten vazgeç-mek; sakinleşmek: Sıkıyı görünce, yelkenleri suya indirir.
YEMEK
Yediği önünde, yemediği ardında! "Bolluk içinde bir yaşam sürüyor.": Neden evden kaçtın, yedi-ğin önünde, yemediğin ardında değil mi?
yedikleri içtikleri ayrı gitmemek çok yakın arka-daş olmak: Okulda sıra arkadaşımla yediğimiz İçtiğimiz ayrı gitmezdi!
YEMİN
Yemin etsem, başım ağrımaz. "Söylediğim doğ-ru, buna yemin ederim.": Ben ona doğruyu söy-leyeceğim; yemin etsem başım ağrımaz!
395
YATAK
YanıtlaSilyatağa düşmek yatak hastası olmak: Zavallı ka-dın, ince hastalıktan yataklara düştü.
YATAKLIK
yataklık etmek suçluyu gizlice barındırmak: Ne-reye gitse, yataklık edecek birilerini bulurdu.
YAVAŞ
yavaştan almak acele etmemek: Usta da amma yavaştan alıyor işi! Bu gidişle bugün bitireme-yecek.
YAYA
yaya kalmak istediğini yapamamak: Sen de gi-dersen, biz yaya kalacağız.
YAYGARA
yaygara koparmak * (yaygarayı basmak) bağı-
rıp çağırmak: Bebecik emziğini yere düşürün-ce, yaygarayı bastı.
YAZBOZ
yazboz tahtasına çevirmek tutarsız kararlar alıp uygulamak: İş planı yazboz tahtasına çevrilirse çalışmadan sonuç alınamaz.
394
1092-Nizamu l-Mulk un şehit edilmesi.
YanıtlaSil1950 - Kore'ye Türk askeri birliği ulaştı.
1960-Yassıada Yargılamaları başladı.
EKİM
14
SALI
22 1447
RUMI: 1 T.EVVEL 1441 HIZIR: 162
iletmesinden dolayı Allah's tekbir ve tazim edin.
Bakara Suresi: 185
BİR HADİS
İnsanların ayıp ve kusurlarıyla uğraşmayın ki, şerlerinden emin kalasınız.
Hatib
Bir elmayı bir adama hakikî rızık olarak vermek, bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran o Zât verebilir.
Sözler
Imsak Güneş
Öğle
07.07
12.55
16.00
İkindi
Akşam
18.33
Yatsı
19.52
ISPARTA
Imsak Güneş
05.38
06.58
12.49
Öğle
İkindi Aksam
15.58
18.30
19.45
Yatsı
ISTANBUL
05.43
11 10 40 16 46
18
18
19 36
KARABÜK
05.28
06.53
12.41
15.46
18.18
19.38
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1915 - Sarıkamış Harekâtı bitti.
1949- İmam Hatip Liseleri açıldı.
MÜBAREK MİRAÇ
KANDİLİ
TÜM İSLÂM ÂLEMİNE
HAYIRLI OLSUN
OCAK
15 PERŞEMBE
BİR AYET
Onun sözü haktır. Sur'a üfürüldüğü gün, mülk O'nundur.
En'am Suresi: 73
BİR HADİS
26 1447
Allah Kıyamet Günü mü'minlerin arasını
adaletiyle düzeltecektir.
RUMI: 2 K. SANİ 1441 KASIM: 69
Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğna etmek cihetinde, teveccühlerini aramaz. İhlas kapısı açılır, riyâ kapısı kapanır.
Lem'alar
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
İmsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
BİR HADİS
YanıtlaSilAkıllı kişi, nefsini küçük gören (kendini hesaba çeken) ve ölümden sonrası için çalışandır... (Tirmizi, Sıfatü'l- kıyâme, 25)
KIYAMET: SONSUZLUĞUN BAŞLANGICI
Dünya hayatının sonu anlamına gelen kıyamet Kur'an'da "Sa'a, Kıyâme, Kâria, Vâkıa" gibi isimlerle anılmıştır. Ansızın gerçekleşecek olan bu hadise, göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre veya daha kısa bir zaman aralığı olarak değerlen-dirilmiştir. Onun ne zaman vuku bulacağı sadece Allah'ın bilgisi dâhilindedir. Yer kürenin yörüngesinden çıkarılıp parçalanacağı, göğün yarılıp düzensiz bir şekle bürüneceği, güneşin dürülüp karanlığa gömüleceği, yıldızların kararıp dağılacağı, denizlerin kaynatılacağı (Hakka 69/13-16; Tekvir, 81/1-6) vb. ifadelerle kı-yametin kopuşu ayetlerde ve hadislerde çok dehşetli biçimde anlatılır. Ayrıca kıyamet alametlerinden bahsedilir. Bize düşen herkesin gerçek kıyametinin kendi ölümü olduğunu belirten Nebevi uyarıyı hatırımızdan çıkarmamak ve dünyaya veda etmeden önce ahirete hazırlık yapmaktır. Nitekim kendisine "Kıyamet ne zaman kopacak Yâ Resûlallah?" diye soran kişiye Allah Resûlü
(sas) şöyle cevap vermiştir: "Onun için ne hazırladın?" (Buhâri, Edeb, 96)
BİR HADİS
YanıtlaSil...Allah karşısında takva sahibi olun ve dünyevi isteklerinizde mutedil davranın... Helal olanı alın, haram olanı terk edin. (İbn Máce, Ticaret, 2)
ALLAH'IN GAZABINI CELBEDEN ÇİRKİNLİKLER: HARAM
Helal ve haram, Rabbimizin dünya hayatında bizim için koyduğu sınırlardır. Bunlar sadece yeme ve içmeye indirgenemeyecek kadar geniş kavramlardır. Nezih bir hayatın üzerine inşa edildiği bilincin adıdır helal ve haram. Bu bilinç, özden söze, düşünceden eyleme, giyimden kuşama, yemeden içmeye, alışverişten tüketime, aileden komşuluk ilişkilerine kadar hayatın her anını ve alanını kuşatır. Fıtratı bozan, iffet, onur ve haysiyetimizi zedeleyen her şey haramdır. Haram, Allah'ın gazabını celbeden çirkinliklerdir. Helal de haram da imtihanın bir parçasıdır. Helali haram, haramı helal saymak ise imana zarar veren büyük bir günahtır. Kötülükten yüz çevirip hayatımızı iyilikle süslediğimiz müddetçe huzurlu yaşarız. Haramlardan uzaklaştıkça Rabbimizin rahmetine yaklaşırız. Günahlar ile aramıza mesafe koyduğumuz sürece Allah katında yüceliriz. Gönlümüzü sevgi, şefkat, merhamet, sadakat ve samimiyet gibi güzelliklerle donattığımızda istikametimizi buluruz.
BİR AYET
YanıtlaSilKim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedi kalacağı cehen-nemdir... (Nisá, 4/93)
CEHENNEME GİDEN YOLLAR
Ahiret hayatının başlaması ile birlikte insanoğlu dünyada yaptıklarından dolayı hesaba çekilecek ve bunun neticesinde ya cennet ile ödüllendirecek ya da cehen-nem ile cezalandırılacaktır. Cennet ve cehenneme giden yollar ise bu dünyadan başlamaktadır. Cehenneme götüren sebeplerin başında en büyük günah olan şirk yer almaktadır. Küfür ve münafıklık da aynı şekilde kişiyi cehenneme götüren en önemli sebeplerdendir. Nitekim Kur'an'daki pek çok ayet de bu kişilerin gi-decekleri yerin cehennem olduğunu bildirmiştir. İşledikleri günahlar sebebiyle Müslümanlar da cehenneme gidecek ve hataları miktarınca cezalandırılacaktır. İçki içmek, kumar oynamak, yetim malı yemek, faiz yemek, büyü yapmak, zina etmek, haksız yere insan öldürmek, intihar etmek, ölçü ve tartıda sahtekârlık yapmak, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak, anne babaya isyan etmek, kötülük yapmak, yalancı şahitlikte bulunmak... ayet ve hadislerde belirtilen, in-sanı cehenneme götüren başlıca günahlardır.
١٦٨٩ - ان الله تَعَالَى مَلَئِكَةٌ سَيَّاحِينَ فِي الأَرْضِ يُبَلِّغُونَى مِنْ أُمَّتِي السَّلام
YanıtlaSilعبد الرزاق حم ن حب طب ك حل هب عن ابن مسعود
1689- Allah'ın yeryüzünde seyyah melekleri vardır. Üm. metimin selamını bana ulaştırırlar.
١٦٩٠ - إن لله مَا أَخَذَ وَلَهُ مَا أَعْطَى وَكُلُّ شَيْء عِنْدَهُ بِاَجَل مُسَمًّى فَمُرْهَا
فَلْتَصْبِرْ وَلْتَحْتَسِبْ (ط حم خ م د ن هـ حب عن اسامة بن زيد)
1690- Veren de alan da Allah'tır. Ona göre her şey be.
lirlenmiş bir süreye bağlanmıştır. Geçiver (ona teslim ol) sabret ve mükafatını da ondan um.
١٦٩١ - إِنَّ اللَّهِ تَعَالَى مَلَكًا يُنَادِى عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ يَا بَنِي آدَمَ قُومُوا إِلَى نِيرَانِكُمُ الَّتِي أَوْ قَدْ تُمُوهَا عَلَى أَنْفُسِكُمْ فَأَطْفِئُوهَا بِالصَّلَاةِ (طس ض عن انس)
1691- Allah'ın bir meleği vardır, her namaz başında şöy. le seslenir: "Ey âdemoğulları! Kendinize karşı yakmış olduğunuz ateşleri kalkıp namazla söndürün."
١٦٩٢ - إِنَّ للهِ مَلَئِكَةٌ يَمْشُونَ مَعَ الْجَنَازَةِ يَقُولُونَ سُبْحَانَ مَنْ تَعَزَّزُ بِالْقُدْرَةِ
وَقَهَرَ الْعِبَادَ بِالْمَوْتِ (الرافعي عن ابي هريرة)
1692- Allah'ın, cenaze ile birlikte yürüyen melekleri var-dır. Derler ki: "Kudretiyle çok büyük bir güç sahibi olan ve kulla-rını ölümle kahreden Allah'ı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederiz."
١٦٩٣ - إِنَّ اللَّهِ تَعَالَى لَوْحًا إِحْدَى وَجْهَيْهِ يَا قُوةٌ وَالْوَجْهُ الثَّانِي زُمُرُّدَةٌ خَضْرَاءُ قَلَمُهُ النُّورُ فَبِهِ يَخْلُقُ وَبِهِ يَرْزُقُ وَفِيهِ يُحْيِي وَفِيهِ يُمِيتُ وَفِيهِ يُعِزُّ وَفِيهِ يَفْعَلُ مَا
يَشَاءُ فِي كُلِّ يَوْمٍ وَلَيْلَةٍ (الازدى فى الضعفاء وابو الشيخ في العظمة عن انس واورده
ابن الجوزي في الموضوعات
1693- Allah'ın bir tarafı yakut, diğer tarafı yeşil zümrüt
422
olan bir Levh-1 Mahfuz'u vardır. Kalemi ise nurdur. Ona göre her gün her gece yaratır, rızık verir, diriltir, öldürür, aziz kılar ve iste-diğini yapar o levhde.
YanıtlaSil١٦٩٤ - إِنَّ اللَّهِ تَعَالَى آنِيَةً مِنْ أَهْلِ الْأَرْضِ وَآنِيَةَ رَبِّكُمْ قُلُوبُ عِبَادِهِ الصَّالِحِينَ وَأَحَبُّهَا إِلَيْهِ الْيَنُهَا وَأَرَقُهَا" (طب عن ابى عتبة)
1694- Allah'ın yer ehlinden kabul buyuracağı kapları vardır. Rabbinizin kapları salih kullarının kalpleridir. Bunların i-çinde ona en sevimlisi, en yumuşak ve en ince merhametli olan-dır.
١٦٩٥ - إِنَّ اللَّهِ تَعَالَى مَلَئِكَةٌ فِي الْأَرْضِ تَنْطِقُ عَلَى الْسِنَةِ بَنِي آدَمَ بِمَا فِي الْأَرْضِ مِنَ الْخَيْرِ وَالشَّرِّ (المحاملي في اماليه والديلمي عن انس)
1695- Allah'ın yeryüzünde, yeryüzündeki hayır ve şerri âdemoğullarının dilinde ifade eden melekleri vardır.
١٦٩٦ - إِنَّ اللَّهِ تَعَالَى فِي كُلِّ يَوْمٍ جُمُعَةٍ سِتَمِائَةِ أَلْفِ عَتِيقِ يُعْتِقُهُمْ مِنَ النَّارِ كُلُّهُمْ قَدِ اسْتَوْجَبُوا النَّارَ (ع هب وضعفه والديلمي عن انس)
1696- Allah'ın her cuma günü ateşten onu hak ettikleri halde azat etmiş olduğu altı yüz bin azatlısı vardır.
١٦٩٧ - إِنَّ اللَّهِ تَعَالَى فِي كُلِّ يَوْمٍ ثَلَثَمِائَةٍ وَسِتِّينَ لَحَظَةً يَلْحَظُ بِمَا إِلَى أَهْلِ الْأَرْضِ فَمَنْ أَدْرَكَتْهُ تِلْكَ اللَّحْظَةُ صَرَفَ اللَّهُ عَنْهُ شَرَّ الدُّنْيَا وَشَرَّ الْآخِرَةِ وَأَعْطَاهُ خَيْرَ الدُّنْيَا وَخَيْرَ الآخِرَةِ (الحكيم عن على بن الحسين بالاغا الحكيم عن محمد بن الخفية مرسلا الا ينه جعل المرفوع صدره فقط والباقي موقوف
1697- Allah'ın her gün yer ehline karşı nazar ettiği üç yüz altmış nazarı (bakışı) vardır. Kim ona rastlarsa, Allah ondan dünya ve ahiret şerrini önler. Ona dünya ve ahiret hayrını (iyiliği-ni) ihsan eder.
-423
FURKAN
YanıtlaSilالفرقان
Hakla bâtılı ayırma, bu ayrılmayı sağlayan Allah’ın koyduğu ölçü, gönderdiği kitap; kurtuluş ve zafer gibi anlamlara gelen bir Kur’an terimi.
Müellif: İBRAHİM ÇELİK
Sözlükte “iki şeyin arasını ayırmak” mânasına gelen fark kökünden masdar olup “hakla bâtılı, imanla küfrü, helâl ile haramı... ayırıp belirlemek” anlamında kullanıldığı gibi zıt değerlere sahip olan şeylerin birbirinden seçilip ayrılmasını sağlayan ölçüyü de ifade eder (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “frḳ” md.). Bu genel anlamından hareketle gerçeği kanıtlayan delil veya sezgiye, doğru bilgilere ve şüpheden kurtuluşa da furkan denilir. Nitekim Seyyid Şerîf el-Cürcânî furkanı “hakla bâtılı birbirinden ayıran ayrıntılı bilgi” şeklinde tarif etmiştir (et-Taʿrîfât, “furḳān” md.).
Gerek tefsirlerde gerekse sözlük kitaplarında furkan kelimesi, Kur’an’da yer aldığı yedi âyetten her birindeki konumu dikkate alınarak “Kur’an, Tevrat veya üç büyük kitap, delil, yardım, Mûsâ ve kavminin kurtulması için denizin yarılıp açılması, Bedir zaferi, kurtuluş ve başarı” gibi anlamlarla açıklanmıştır (Lisânü’l-ʿArab, “frḳ” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “frḳ” md.; Kāmus Tercümesi, “furkān” md.).
İbnü’l-Cevzî, müfessirlerin Kur’an’da geçen furkan kelimesine üç değişik anlam verdiklerini belirtir (Nüzhetü’l-aʿyün, s. 459-460). 1. Başarı ve zafer (el-Bakara 2/53; el-Enfâl 8/41); 2. Dalâletten ve şüpheden kurtuluş (el-Bakara 2/185; Âl-i İmrân 3/4; el-Enfâl 8/29); 3. Kur’ân-ı Kerîm (el-Furkān 25/1). Ancak İbnü’l-Cevzî’nin bu genellemesi isabetli bulunmamıştır. Zira müfessirler, aynı âyetlerde geçen furkan kelimesine farklı anlamlar verdikleri gibi verilen anlamlar da yeterince açık görünmemektedir. Şu var ki, başta Taberî olmak üzere (meselâ bk. Câmiʿu’l-beyân, II, 146; III, 167; XVIII, 179) müfessirlerin çoğunluğu furkan kelimesine içinde yer aldığı âyetin konusuna göre farklı anlamlar vermekle birlikte bunların “hakla bâtılı ayırma” şeklindeki temel anlamla ilişkisini kurmaktadır. Bu asıl mânayı dikkate alarak bütün ilâhî kitapları furkan kapsamına sokanlar da vardır (Zeccâc, I, 375).
Furkan iki âyette (el-Bakara 2/53; el-Enbiyâ 21/48) Allah’ın Hz. Mûsâ’ya verdiği bir şey olarak tanıtılmakla birlikte bunun ne olduğu açık değildir. Kaynaklarda bunlardan ikincisiyle hakla bâtılı ayırt eden Tevrat’ın kastedildiği belirtilir. İlk âyette Tevrat’a “kitap” kelimesiyle ayrıca işaret edildiği için buradaki furkana “hak ile bâtılın ayırımı” şeklinde açık olmayan bir anlam verilmiştir (meselâ bk. Taberî, I, 284). Zeccâc, bu âyetteki furkandan da “kitab”ın (Tevrat) kastedilmiş olabileceğini, Tevrat’ın hakkı bâtıldan ayırma işlevini vurgulamak için tekrar edildiğini söyler (Meʿâni’l-Ḳurʾân, I, 134). Şevkânî ise farklı açıklamaları sıraladıktan sonra bunların içinde, “Mûsâ’ya mûcize olarak verilen deliller” şeklindeki yorumu tercih eder (Fetḥu’l-ḳadîr, I, 92-93). A‘râf sûresinin 151-156. âyetlerinin muhtevası, Hz. Mûsâ’nın bir duasını içeren Mâide sûresinin 25. âyetindeki “fark” kökünden bir kelimenin kullanılışıyla birlikte değerlendirildiğinde Mûsâ’ya verilen furkanı, Allah’ın, Mûsâ’ya inanıp günah işlemekten korunanları veya günahlarına tövbe edenleri inkârcılardan ve özellikle buzağıya tapanlardan farklı tutması, onlarla birlikte cezalandırmaması, inananları inanmayanlardan seçip ayırması şeklinde anlamak mümkündür (Watt, s. 146).
Enfâl sûresinin iki âyetinde geçen furkanın bu sûrenin esas konusu olan Bedir zaferiyle bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan birinde, “Eğer Allah’tan sakınırsanız O size bir furkan yaratır” (8/29) denilmektedir. Fahreddin er-Râzî bu âyetteki furkana maddî ve ruhî, dünyevî ve uhrevî bütün nimet ve imkânları kapsayan çok geniş bir açıklama getirmiş ve Allah’ın bu nimetlerle müminleri kâfirlerden ayırmasına dikkat çekmiştir (Mefâtîḥu’l-ġayb, XV, 153-154). Halbuki daha önce Taberî buradaki furkanı sûrenin ana konusuna uygun olarak, “Allah’ın, hakkı tercih eden müminlere yardım edip zafere ulaştırmak suretiyle onları kendilerine kin besleyen düşmanlarından kurtarması” şeklinde açıklamıştır (Câmiʿu’l-beyân, IX, 225-226). Zemahşerî’nin tercih ettiği yorum da Bedir zaferiyle ilgilidir (el-Keşşâf, II, 154). Aynı sûrenin 41. âyetinde ise Bedir olayına “furkan günü” denilmektedir. Her iki âyetteki furkan, Râgıb el-İsfahânî’nin de işaret ettiği gibi çok ileri düzeydeki bir ayrılmayı ifade eder. Gerçekten müslümanlar içtimaî, siyasî ve askerî anlamda ilk defa Bedir zaferiyle Mekke müşriklerinden ayrı, bağımsız, güçlü ve onurlu bir toplum haline geldiklerini kanıtlamışlardır.
YanıtlaSilÜç âyette furkan “hak ile bâtılı birbirinden ayıran” anlamında Kur’ân-ı Kerîm’in bir ismi veya niteliği olarak kullanılmıştır. Bakara sûresinin 185. âyetinde kelime, Kur’an’ın hakkı bâtıldan ayırma ve belirginleştirme işlevini ifade etmektedir. Diğer iki âyette ise (Âl-i İmrân 3/4; el-Furkān 25/1) Kur’an yerine onu ifade etmek üzere kullanılmıştır. Bundan dolayı bazı hadis mecmualarında ve Kur’an ilimleriyle ilgili kaynaklarda furkan kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’in başlıca isimleri arasında gösterilmiştir (meselâ bk. Müsned, II, 357, 412-413; Tirmizî; “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 1; Ma‘mer b. Müsennâ, I, 3, 18; Süyûtî, I, 143, 147).
BİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “frḳ” md.
Lisânü’l-ʿArab, “frḳ” md.
et-Taʿrîfât, “furḳān” md.
Tâcü’l-ʿarûs, “frḳ” md.
Kāmus Tercümesi, “furkān” md.
M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “frḳ” md.
Wensinck, el-Muʿcem, “frḳ” md.
Müsned, II, 357, 415.
Tirmizî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 1.
Ma‘mer b. Müsennâ, Mecâzü’l-Ḳurʾân (nşr. Fuat Sezgin), Beyrut 1401/1981, I, 3, 18.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Beyrut 1405/1984, I, 284; II, 146; III, 167; IX, 224-226; X, 8-9; XVIII, 179.
Zeccâc, Meʿâni’l-Ḳurʾân ve iʿrâbüh (nşr. Abdülcelîl Abduh Şelebî), Beyrut 1408/1988, I, 134, 375.
Zemahşerî, el-Keşşâf (Kahire), II, 154.
İbnü’l-Cevzî, Nüzhetü’l-aʿyün, s. 459-460.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XV, 153-154.
Süyûtî, el-İtḳān (Ebü’l-Fazl), I, 143, 147.
Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, Beyrut-Dımaşk 1412/1991, I, 92-93.
W. M. Watt, Bell’s Introduction to the Qur’ān, Edinburgh 1970, s. 145-147.
FURKĀN SÛRESİ
YanıtlaSilسورة الفرقان
Kur’ân-ı Kerîm’in yirmi beşinci sûresi.
İlişkili Maddeler
KUR’AN
İslâm dininin kutsal kitabı.
SÛRE
Kur’ân-ı Kerîm’i oluşturan 114 bölümden her biri.
Müellif: EMİN IŞIK
Mekke devrinin sonlarına doğru nâzil olan sûrelerdendir. Abdullah b. Abbas’a isnat edilen bir rivayette 68, 69 ve 70. âyetlerin Medine devrinde nâzil olduğu belirtilmektedir. Kaynaklar bu sûrenin Yâsîn ile İsrâ sûresi arasında nâzil olduğunu bildirmektedir. Hz. Peygamber’in, olaylı geçen Tâif yolculuğundan sonra sırasıyla Cin, Yâsîn, Furkān ve İsrâ sûreleri inmiştir. Buna göre Furkān sûresi, mi‘rac olayı öncesinde ve muhtemelen Mekke döneminin onuncu yılında nâzil olmuştur (Abdullah Mahmûd Şehhâte, I, 259). Daha önce müşrikler müslümanlara sosyal boykot uygulamışlar ve Hz. Peygamber’in dine davetini çeşitli yollarla engellemeye çalışmışlardı. Mekkeli ya da taşralı hiç kimsenin Resûl-i Ekrem ile görüşmesine izin vermiyorlardı. Bu yolla istedikleri sonucu elde edemeyince başka çarelere başvurdular. Hz. Peygamber’i gözden düşürmek için bir iftira kampanyası başlattılar, hakkında akıl almaz yalanlar uydurdular. Bu sûre de müşriklerin, Hz. Muhammed’in peygamberliği ve genel olarak peygamberlik kurumuyla ilgili çeşitli iddia ve iftiralarına cevap vermek ve Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu ortaya koymak üzere nâzil olmuştur. Furkān sûresi yetmiş yedi âyet olup fâsılaları ا، ل harfleridir.
Sûre, ismini birinci âyette geçen ve “hak ile bâtılı birbirinden ayırma” anlamına gelen “furkān” kelimesinden alır. Kur’ân-ı Kerîm’e furkān denilmesinin sebebi itikadda hak ile bâtılı, haberde doğru ile yalanı, amelde gerçek ile sahteyi birbirinden ayırmış olmasından dolayıdır (ayrıca bk. FURKAN).
Kulu Muhammed’e “Furkān’ı” indirmiş ve onu bütün âlemleri uyarmak üzere peygamber yapmış olan Allah’a övgüyle başlayan sûrede Hz. Muhammed’in risâletinin evrenselliği, vahiy ve peygamberliğin kul isteği ve seçimiyle olmayıp Allah’ın takdir ve iradesiyle gerçekleştiği vurgulanır. Müşriklerin Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve âhiret günündeki büyük hesabı inkâr hususunda gösterdikleri inat üzerine nâzil olan sûrenin başında vahiy ve nübüvvetin dindeki yerini ve önemini belirten bir bölüm yer alır. İnkârcılar vahyin alelâde masallardan, peygamberin de sıradan insanlardan pek farklı olmadığını öne sürüyor, bir peygamberin insan üstü nitelikler taşıması gerektiğini söylüyorlardı. Hz. Peygamber’in yemek yemesini, çarşıda pazarda gezip dolaşmasını bahane ederek onun bu hallerini kendi inkârlarına gerekçe gösteriyorlardı. Sûrede inkârcıların ileri sürdükleri bu tür iddialar delil mahiyetinde misallerle tek tek cevaplandırılır ve çürütülür. Esasen Mekkeli müşriklerin Resûl-i Ekrem’i inkâr için öne sürdükleri gerekçeler, temelde bütün çağlarda peygamberleri inkâr için ortaya atılan isnat ve iftiralardan ibarettir. Bu iftira ve isnatların onların dilinden Kur’an’da yer almış olması bu bakımdan çok anlamlıdır.
YanıtlaSilSûrenin baş taraflarında, kuluna Furkān’ı indiren Allah’ın aynı zamanda gökleri ve yeri yarattığı, tek hükümran olarak her şeyi kendisinin takdir ve tayin ettiği bildirilir. Böylece göklerde ayrı tanrılar, yeryüzünde ayrı tanrılar bulunmadığını ortaya koyarak inkârcıları kendisine tapmaya, buyruklarına boyun eğmeye ve peygamberine uymaya davet eder. Onların, ne bir şey yaratacak ne de fayda veya zarar verecek konumda olmayan âciz varlıklara, putlara tapmalarını ayıplar. Bu ayıp kendilerine yetmiyormuş gibi bir de Allah’ın gönderdiği vahye ve Peygamber’e dil uzatmalarını kınar. “Peygamber’e başkaları yardım ediyor” (âyet 4) diyerek iftirada bulunmalarının büyük bir haksızlık ve yalan olduğunu, “Bunlar eskilerin efsaneleridir” şeklindeki hezeyanlara karşı da Kur’an’ın bütün sırları bilen Allah tarafından indirilmiş bir vahiy olduğunu bildirir. Daha sonra Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu bildiren âyetlere yer verilir. Resûl-i Ekrem’in yiyip içtiği, gezip dolaştığı, aslında bir peygamberin yanında birtakım meleklerin bulunması veya kendisine gökten defineler indirilmesi gerektiği (âyet 7, 8) yolundaki itirazlara cevap olarak daha önceki peygamberlerin de aynı şekilde yiyip içen, çarşıda pazarda gezip dolaşan insanlardan seçilmiş olduğu hatırlatılır (âyet 20). Bu hatırlatmadan, Mekke putperestlerinin muhtemelen yahudiler ve hıristiyanlarla olan ticarî münasebetleri sayesinde eski peygamberler hakkında az çok bilgi sahibi oldukları anlaşılmaktadır. En‘âm sûresinin 91. âyetinde belirtildiğine göre onların okur yazar olanlarından bir kısmı yahudi kutsal metinlerinden bazı parçaları yazıp saklıyorlardı. Şu halde Hz. Muhammed’de gördükleri ve sözde yadırgadıkları beşerî niteliklerin o peygamberlerde de bulunduğunu bilmeleri gerekirdi.
İnkârdan doğan bu tür itirazların vahyin niteliğine (âyet 4, 5), geliş tarzına (âyet 32) ve Hz. Peygamber’in şahsına (âyet 7, 8, 9) ait olmak üzere üç noktada toplandığı görülür. Sûrede bu itirazlara ayrıntılı olarak cevaplar verilir; ayrıca inkârcıların ruh halleri tahlil ve tasvir edilerek Allah huzurunda hesap verilmeyeceğini sananların kendilerine melekler gönderilmemesini ve Tanrı’nın görünmemesini bahane ettikleri, bunun da onların kibirlerinden ileri geldiği vurgulanır. Suçluların ve kötülük yapmaya meyilli olanların Kur’an’daki uyarılara hiç gerçekleşmeyecekmiş gibi baktıkları ve bu yüzden peygamberlere düşman oldukları ortaya konur (âyet 31). Kur’an’ın niçin toptan indirilmeyip âyet âyet nâzil olduğunu soranlara, müminlerin kalbine daha iyi yerleşmesi için bu yöntemin seçildiği bildirilir (âyet 32). Bu cevap, Kur’an’ın içerdiği bilgilerin, gerçeklerin ve amelî prensiplerin gerektiği şekilde kavranıp benimsenmesi ve hayata geçirilebilmesinde zaman, ihtiyaç ve kapasite gibi faktörlerin dikkate alınmış olduğunu göstermesi bakımından büyük önem taşır.
YanıtlaSil35-39. âyetlerde, peygamberlerini red ve inkâr eden bazı eski kavimlerin nasıl cezalandırıldığına kısaca işaret edildikten sonra bunların kalıntılarını gördükleri halde ibret almayan Mekkeli putperestlerin Hz. Peygamber’le alay ederek aynı hatayı işledikleri ve inkârcılıklarını ısrarla sürdürdükleri, bu halleriyle de hayvanlara benzedikleri, hatta daha da aşağı oldukları ifade edilir (âyet 40-44). Bundan sonraki âyetlerde kozmolojik delillerden bazı örnekler verilerek dünyanın da âhiretin de tek hâkiminin Allah olduğu açıklanır (âyet 45-57).
Sûrenin son kısmında, şanı yüce ve ölümsüz olan Allah’a inanmanın, O’na güvenmenin ve huzurunda secde etmenin insana gerek bu dünyada gerekse âhirette neler kazandırdığına temas edilir. İyi hal sahibi müminlerin bazı örnek davranışlarına yer verilir. “Rahmân’ın kulları” tabiriyle taltif edilen müminler yürüyüşleri, geceleyin ibadet etmeleri, konuşmaları, sataşmalara esenlik dileğiyle karşılık vermeleri, Allah’a yalvarışları, yardım severlikleri, bununla beraber israftan uzak durmaları, Allah’tan başkasına boyun eğmekten, cana kıymaktan, zina etmekten, yalan söylemekten ve yalan yere şahitlik etmekten kaçınmaları ve iyilik yolunda önderlik etme arzusu taşımaları gibi meziyetleriyle toplumun yüz akı insanlar olarak örnek gösterilirler. Böylece sûre yalnızca vahye karşı çıkan inkârcıların ruhî durumlarını ve acınacak hallerini ifade etmekle kalmaz, vahye inanan insanların örnek özelliklerini de dile getirir ve bu iki tip insan arasındaki farkları açık şekilde ortaya koyar. Özellikle 63. âyet bu iki tipin ahlâkî yapısının bir özetidir. Nitekim bütün tefsirlerde, burada sözü edilen “câhiller”in sataşmaları Câhiliye barbarlık ve küstahlığını, ağır başlı müslümanların bu sataşmalara selâmla karşılık vermeleri de onların, İslâm ahlâkında genellikle “hilim” terimiyle karşılanan ağır başlı, uzlaşmacı, yapıcı ve barışçı karakterlerini ifade edecek şekilde açıklanmıştır (meselâ bk. Taberî, XIX, 32-35; Zemahşerî, III, 99). Sûre şu âyetle sona erer: “De ki: Sizin yalvarmanız olmasa rabbim size ne diye değer versin? Siz -resulün bildirdiklerini- kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır.”
Hz. Peygamber’den rivayet edildiği bildirilen ve bazı tefsirlerde yer alan (meselâ bk. Zemahşerî, III, 234; Beyzâvî, II, 172), “Furkān sûresini okuyan kimse kıyamet gününde Allah’ın huzuruna o günün geleceğine şüphesiz inanmış olarak çıkar ve kolayca cennete girer” meâlindeki hadisin mevzû olduğu kabul edilmiştir (İbnü’l-Cevzî, I, 239-241; Zerkeşî, I, 432).
YanıtlaSilFurkān sûresinin tefsiri ve muhtevasının tahlili mahiyetinde özel çalışmalar yapılmış olup bazıları şunlardır: Ebüssuûd Efendi, Tefsîru sûreti’l-Furḳān (Süleymaniye Ktp., Süleymaniye, nr. 1026/3, vr. 20-49); Sırrı Paşa Giridî, Sırr-ı Furkān: Tefsîr-i Sûre-i Furkān (İstanbul 1312); Muhammed b. Saîd el-Bârûdî, ed-Daʿve ve’d-dâʿiye fî ḍavʾi sûreti’l-Furḳān (Cidde 1987); Rif‘a Ahmed Sâlih el-Gāmidî, Ṣıfâtü ʿibâdi’r-raḥmân kemâ ṣavverahâ sûretü’l-Furḳān (yüksek lisans tezi, er-Riâsetü’l-âmme li-ta‘lîmi’l-benât, Mekke 1405); İbnü’ş-Şerîf, Eḍvâʾ ʿalâ sûreti’l-Furḳān (Kahire 1986); Abdülvehhâb Abdül‘âtî Abdullah, ʿAḳīdetü’l-îmân fî ẓılli sûreti’l-Furḳān (Kahire 1987); Abdurrahman Hasan Habenneke el-Meydânî, Tedebbürü sûreti’l-Furḳān fî vaḥdeti’l-mevżûʿ (Dımaşk 1412/1991); Ebülfazl Mîr Muhammedî, “Tefsîr-i Sûre-i Furḳān”, Nûr-i ʿİlm (Mihr, Kum 1342 hş., s. 55-58; Dî, 1342 hş., II, 39-45; Hordâd 1343, IV, 25-32).
BİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “frḳ” md.
Lisânü’l-ʿArab, “frḳ” md.
Buhârî, “Tefsîr”, 25/1-5.
Tirmizî, “Tefsîr”, 25/1-2.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Beyrut 1405/1984, XIX, 32-35.
Zemahşerî, el-Keşşâf (Kahire), III, 99; a.e., Kahire 1383/1953, III, 234.
İbnü’l-Cevzî, el-Mevżûʿât (nşr. Abdurrahman M. Osman), Medine 1386/1966, I, 239-241.
Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl ve esrârü’t-teʾvîl, İstanbul 1314, II, 172.
Zerkeşî, el-Burhân, I, 432.
Fîrûzâbâdî, Beṣâʾiru ẕevi’t-temyîz (nşr. M. Ali en-Neccâr), Beyrut, ts. (el-Mektebetü’l-ilmiyye), IV, 186-189.
İbn Hacer, el-Kâfi’ş-şâf (Zemahşerî, el-Keşşâf içinde), Kahire 1383/1953, III, 234.
Süyûtî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1986, s. 148-149.
a.mlf., Tenâsüḳu’d-dürer fî tenâsübi’s-süver (nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ), Beyrut 1406/1986, s. 104-106.
a.mlf., el-İtḳān (Bugā), I, 28, 29, 31, 34, 37, 47.
Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XVIII, 230-255; XIX, 2-58.
Elmalılı, Hak Dini, V, 3557-3616.
Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul 1947, II, 575-585.
Abdullah Mahmûd Şehhâte, Ehdâfü külli sûre ve maḳāṣıdühâ fi’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, Kahire 1986, I, 259-265.
Abdurrahman Hasan el-Habenneke el-Meydânî, Tedebbürü sûreti’l-Furḳān, Dımaşk 1412/1991, s. 17-37.
FÂRÛK
YanıtlaSilالفاروق
Hz. Ömer’in lakabı.
Müellif: MUSTAFA FAYDA
Fârûk kelimesi Arapça fark (furk, furkān) kökünden türemiş mübalağalı ism-i fâildir. Fark sözlükte “iki nesnenin arasını ayırmak” mânasına gelir. Hak ile bâtılı ayıran bir kitap olduğu için Kur’ân-ı Kerîm’e “furkān” adı verilmiş, yine hak ile bâtılın açıkça ayrıldığı bir savaş olan Bedir’e de Kur’an’da “yevme’l-furkān” denilmiştir (el-Enfâl 8/41).
Câhiliye devrinde Kelb kabilesi ileri gelenlerinden Zübeyd b. Mes‘ûd ile (İbnü’l-Kelbî, II, 580) Cebele b. Îsâf’a (Ebû Ubeyd, s. 364) fârûk denildiği bilinmekteyse de kendilerine bu lakabın niçin verildiğine dair kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. Bazı hadislerde Hz. Peygamber’in “fark”, “fârık” veya “fârûk” şeklinde tavsif edildiği görülmektedir. “Muhammed insanlar arasında bir farktır” (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 2) meâlindeki hadiste Resûl-i Ekrem’in müminlerle kâfirleri birbirinden ayırma özelliğine işaret edilmiştir (İbnü’l-Esîr, III, 439). Diğer taraftan Hz. Ali’ye de Hz. Peygamber tarafından fârûk lakabının verildiği rivayet edilmektedir (İbn Abdülber, IV, 170; İbn Hacer, IV, 171). Aynı şekilde Şiîler’in de ona fârûk veya fârûk-ı ekber dedikleri bilinmektedir (Dihhudâ, XXI, 18).
İslâm tarihinde fârûk lakabıyla tanınan yegâne sahâbî Hz. Ömer’dir. Ancak kendisine bu lakabın kimin tarafından niçin verildiği hususunda kaynaklarda farklı rivayetler bulunmaktadır. Taberî Hz. Ömer’in “Fârûk” diye adlandırıldığını belirtmiş, ona bu lakabın kimin tarafından verildiği hususunda selefin ihtilâf ettiğini söylemiş ve konuyla ilgili iki haberi eserine almıştır (Târîḫ, I, 2728). Hz. Peygamber, Allah Teâlâ hakla bâtılı Ömer ile ayırdığı için onun fârûk olduğunu söylemiş, Hz. Âişe de bir soru üzerine Ömer’e fârûk lakabını Resûlullah’ın verdiğini ifade etmiştir (İbn Sa‘d, III, 270-271). Bazı kaynaklarda Hz. Ömer’in bu lakapla anılmasının sebebi şu olaya dayandırılmaktadır: Ömer müslüman olduktan sonra Resûl-i Ekrem’e başvurarak, “Eğer davamızda haklıysak dinimizi böyle gizli yaşamamıza gerek yoktur” demiş ve Kâbe’ye gidilmesini istemiş, bunun üzerine müslümanlar Hz. Peygamber’i aralarına alarak birinin başında Hz. Hamza, diğerinin başında Hz. Ömer’in bulunduğu iki saf halinde Kâbe’ye gitmişlerdir. Onların bu hali Kureyş’e çok tesir etmiştir. Resûl-i Ekrem de o gün Hz. Ömer’i hak ile bâtılı birbirinden ayırdığı için fârûk diye isimlendirmiştir (Muhibbüddin et-Taberî, II, 272; Müttakī el-Hindî, XII, 557-558). İbn Kuteybe, insanların müslümanlıklarını gizledikleri bir dönemde onun İslâm’ı ilân etmesinden dolayı bu lakapla anıldığını söylemektedir (el-Maʿârif, s. 180; İbn Asâkir, s. 45).
Hz. Ömer’i ilk defa Ehl-i kitabın fârûk diye adlandırdığı, bu konuda Resûlullah’ın herhangi bir şey söylemediği de ileri sürülmektedir (İbn Sa‘d, III, 270; İbn Şebbe, II, 662; İbn Asâkir, s. 45). Bazı rivayetlerde ise Hz. Ömer’e fârûk lakabının Allah veya Cebrâil tarafından verildiği belirtilmekte ve bununla ilgili olarak şu hadise nakledilmektedir: Medine’de bir yahudi ile bir münafık ihtilâfa düştükleri konuda Hz. Peygamber’e başvurmuşlar, ancak Hz. Peygamber’in yahudi lehine hüküm vermesi üzerine münafık ayrıca Ömer’e gitmekte ısrar etmiştir. Konu hakkında Hz. Peygamber’in verdiği kararı öğrenen Hz. Ömer münafığı öldürmüş, bunun üzerine Nisâ sûresinin 60. âyeti nâzil olmuş ve Cebrâil Hz. Ömer’i “fârûk” diye adlandırmıştır (Zemahşerî, I, 536; Vâhidî, s. 162). Hz. Ali’nin de, “Ömer kendisini Allah’ın fârûk diye isimlendirdiği bir kimsedir” dediği belirtilmektedir (İbnü’l-Cevzî, s. 14).
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Tâcü’l-ʿarûs, “frḳ” md.
Buhârî, “İʿtiṣâm”, 2.
İbnü’l-Kelbî, Nesebü Meʿad ve’l-Yemeni’l-kebîr (nşr. Nâcî Hasan), Beyrut 1408/1988, II, 580.
Vâkıdî, Fütûḥu’ş-Şâm, Beyrut, ts. (Dârü’l-cîl), I, 272.
Ebû Ubeyd, Kitâbü’n-Neseb (nşr. Meryem Muhammed Hayrüdder‘), Beyrut 1410/1989, s. 364.
İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, III, 270-271.
İbn Şebbe, Târîḫu’l-Medîneti’l-münevvere, II, 662.
İbn Kuteybe, el-Maʿârif (Ukkâşe), s. 180.
Taberî, Târîḫ (de Goeje), I, 2728-2729.
İbn Düreyd, Cemheretü’l-luġa (nşr. F. Krenkow), Haydarâbâd 1344-51, II, 399; III, 388-389.
İbn Abdülber, el-İstîʿâb, IV, 170.
Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. İsâm b. Abdülmuhsin el-Humeydân), Beyrut 1411/1991, s. 160-162.
Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), I, 536.
İbn Asâkir, Târîḫu medîneti Dımaşḳ: ʿÖmer b. el-Ḫaṭṭâb (nşr. Sekîne eş-Şihâbî), Beyrut 1414/1994, s. 25-27, 44-45.
İbnü’l-Cevzî, Târîḫu ʿÖmer b. el-Ḫaṭṭâb (nşr. M. Emîn el-Hancî), Kahire 1342/1924, s. 13-14.
İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, III, 439.
Muhibbüddin et-Taberî, er-Riyâżü’n-naḍire fî menâḳıbi’l-ʿaşere, Beyrut 1405/1984, II, 272-273.
İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 58-59.
İbn Hacer, el-İṣâbe, IV, 171.
Süyûtî, Târîḫu’l-ḫulefâʾ, s. 114.
Müttakī el-Hindî, Kenzü’l-ʿummâl, XII, 557-558.
Suliman Bashear, “The title ‘Fārūq’ and its association with ‘Umar I”, St.I, LXXII (1990), s. 47-70.
Dihhudâ, Luġatnâme, XXI, 18.
BIR AYET
YanıtlaSilYetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak (kendi malınızmış gibi) yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır. (Nisa, 4/2)
YETİMLİK: ÇAĞLARI AŞAN YOKSUNLUK
Cahiliye Dönemi'nde yetimler üzerinde kurulan baskı ve onların haklarının gasp edilmesi ayetlere konu olmuş, Yaradan, bütün müminleri yetim hakkı hususunda uyarmıştır: "Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş dolduruyorlar..." (Nisa, 4/10) Kendisi de bir yetim olan Peygamberimizin (sas), üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan biridir yetimler. O, yetimlerin hor görüldüğü, mal varlıklarının gasp edildiği, evlilik gibi temel konularda bile özgür iradelerinin ellerinden alındığı bir topluma uyarıcı olarak gelmiş; yetimleri, kimsesizleri kanatlarının altına almıştır. Yetimlik kimsesizliktir. Yetimlik sadece anne babadan yoksunluğu ifade etmez, ebeveyn sevgisinden yoksun nice çocuk da aslında dünyada yetim kalmıştır. Örselenmiş bir çocuk ruhunun faturasını bütün bir toplum öder. Geleceğe toplumdan, yaşamdan alacaklı nesiller bırakmak istemiyorsak önceliğimiz çocuklar olmalıdır.
524
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
ları tasdik eden, tekzib eden mükelleflerin havır ve ser amellerine, söz-ve mağfiret edip onları şahid kıldığın cehennemden azadlarına da şa-lerine, duruş ve hareketlerine şehadet ederler.. Lütuf ve kereminle af hit tuttuğun kadar salât eyle..
veren işlerini ve yarattıklarındaki müşahedelerinin sayısızlığı kadar Sonra.. süfli ve ulvi âlemde bunların müsahede ettikleri hayret seyyidimiz Muhammed'e S.A. ve onun âline sonsuz salât, tükenmez ikram eyle..
Devam edelim:
Onun ashabından razı ol. Onun ümmetine merhamet eyle..
Bu cümlenin altında şöyle bir şerh vardır:
Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvetini tasdik, getirdiği şeriatı-nı (milletini) kabul eden cümle ümmetine rahmet eyle. Kıyamete ka dar gelecek olan tüm mümin erkek ve kadınların kusurlarını affet. Günahlarını, seyyiatlarını bağışla. Sırf fazlın ve ihsanınla rahmet edip yüce cennetine lütuf edip idhal eyle.
Çünkü sen Hamid'sin, Mecid'sin..
Yani: Yüce zatında cümle kemalât ile övülmektesin. Bütün mah-lukatına, türlü türlü nimetler ihsan edersin..
OTUZ İKİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Kendisinden başka ilah olmayan, nimeti her şeye şamil, şanı bü yük Allah..
Muhammed'e, Muhammed'in âline ve Muhammed'in tüm as-habına salât eyle.
Resulüllah S.A. efendimizin ashabına şunlar dahildir:
Mühacirler, ansar, tabiler, Mekke-i Mükerreme'nin fethinden ev-vel ve onun fethinden sonra İslâm dini ile müşerref olanlar, sohbeti uzun olanlar, hemen bir defa Resulüllah S.A. efendimizin sohbetinde bulunanlar, bu sıfatı alan kadın, erkek, hür, köle, cariye, büluğa eren, büluğa ermeyen sabi..
lır. Bütün bu anlatılanlar, Resulüllah S.A. efendimizin ashabı sayı
Allah onlardan razı olsun.
OTUZ ÜÇÜNCÜ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.
Daha önce de anlatıldığı gibi, Resulüllah S.A. efendimizin âline şu zümre dahildir: Kendisine tabi olan tüm ümmeti..
KARA DAVUD
YanıtlaSil525
عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ محمد كما صَلَّيْتَ عَلَى ابراهيم وَبَارِكْ عَلَى حَمد وَ عَلَمَالِ حمد كما باركت على اراهم وعَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ فِي العَالَمِينَ إِنَّكَ حميد مجيد اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلِنَا مُحَمَّد عَدَدَ ممَا أَحَاطَ بِهِ عِلْمُكَ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلِينَا مُحَمد عَدَدَ مَا أَحْصَاهُ كِتَابُكَ الله صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلَيْنَا مُحَمَّدِ عَدَ دَمَا نَفَذَتْ عَدَدَ بهِ قَدْرَتُكَ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلنَا مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَا خَصَّصَهُ إِرَادَتكَ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلَيْنَا مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَا تَوَجَّهَ إِلَيْهِ أَمْرُكَ وَنَهَيكَ اللهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلَيْنَا مُحَمَّد عَدَدَ مَا وَسَعَهُ سَمْعُكَ الله صلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلَيْنَا مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَا أَمَا طَرِيمُ
*
**
alâ Muhammedin ve alâ âli Muham-medin kema salleyte alå İbrahime ve barik alá Muhammedin ve alâ âli Mu-hammedin kena barekte ala İbrahime ve alâ âli İbrahime fil-ålemine inne-ke Hamüdün Mecid.
34. Allahümme salli alâ seyyidi-na ve mevlâna Muhammedin adede maahata bihi ilmüke.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede maahsa hü kitabüke.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede ma ne-fezet bihi kudretüke.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede mahas-sasathū iradetüke.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede matevec-cehe ileyhi emrüke ve nehyüke.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede mavesi-ahu sen'uke.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede maaha-ta bihi.
33. Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in åline salât eyle; İbrahim'e
salát eylediğin gibi. Muhammed'e ve Muhammed'in âline bereket ihsan eyle; álemlerde İbrahim'e ve İbrahim'in åline bereket ihsan eylediğin gibi. Çünkü sen, Hamid'sin, Mecid'sin.
34. Allalum, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e salát eyle; ilminin kav-radığı şeylerin adedi kadar.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e kitabının saydıkları kadar salát eyle.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e kudretinin nüfuz ettiği şey-lerin adedi kadar salât eyle.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e iradenin tahsis ettiği şeylerin sayısı kadar salât cyle.
Allalum, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e emrin ve nehyin kendisine yünelişi adedince salát eyle.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e duyma kudretinin kavradığı şeylerin adedi kadar salát eyle.
Allalım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e görme kudretinin kavradığı şeylerin adedi kadar salât eyle.
**
(Devamı: 529. Sayfada)
400
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Uyanınca, arkadaşımın yanına döndüm. Başımdan geçeni, ona anlattım.
Bundan sonra, Allah, beni Peygamberlikle şereflendirinceye ka-dar hiç bir kötülüğe teşebbüs etmedim!» (192)
Peygamberimiz, Peygamberlikten önceki hayatında böyle günah-lardan korunduğu gibi, Peygamberliği sırasında da, bütün insanların, günah olan işlerden en uzak olanı idi. (193)
İmam-ı Azam Ebû Hanife, (80-150) (Fikh-1 Ekber s. 15) inde, Peygamberimiz hakkında «Ne küçük, ne de, büyük hiç bir günah iş-lememiştir. der.
Peygamberimiz Allah'ım! Ben, Senden hidâyet, takvå, İffet ve gın dilerim!» (194)
«Allah'ım! Ben, Senden sıhhat, iffet, emånet, güzel huy ve ka-der'e rıza dilerim! diyerek düa eder (195),
«Gına, mal çokluğundan ibaret değildir.
Fakat, asıl zenginlik, gönül zenginliğidir! buyururdu. (196)
Ebû Hüreyre der ki «Resûlullah Aleyhisselâm (Şu Kelimeleri, kim, benden alarak onlarla amel eder veya, onları, amel edecek bir kimseye öğretir?) diye sordu.
(Ben, yå Resûlallâh!) dedim.
Bunun üzerine, elimi tuttu. (197) Beşe kadar saydı. (198):
1. (Haram şeylerden sakın ki, insanların en Abidi olasın!
2. Allah'ın, sana kısmet ettiğine râzı ol ki, insanların en gina-
lısı olasın!
3. Komşuna iyilik et ki, olgun Mü'min olasın!
4. Kendin için istediğin şeyi, insanlar için de, iste ki, olgun Müslüman olasın!
5. Gülmeyi çoğaltma ki, gülmenin çoğu, kalbi, öldürür!) buyur-du.» (199)
(192) Taberi Tarih c. 2, s. 196, Ebû Nusym Deläilünnübüvve s. 143, Beyhaki Deläilünnübüvve c. 1, s. 315-316, Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 102-103, İbn-i Esir Kamil c. 2, s. 38, İbn-i Seyyid Uyünüleser c. 1, s. 44-45, Zehebi hul'islâm c. 2, s. 41 Tari-
(193) Malik Muvatta' c. 2, s. 903, İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 366, Ahmed b. Han-bel Müsned c. 6, s. 162, Buhari Sahih c. 4, s. 167, Müslim Sahih c. 4, s. 1813, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 250
(194) Müslim Sahih c. 4, s. 2087
(195) Bezzar'dan ve Taberåni'den naklen Süyüti Câmlüssagir c. 1, s. 60
(196) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 243, Buhari Sahih c. 2, s. 726, Tirmizi Sünen c. 4, s. 586 Sahih c. 7, s. 178, Müslim
(197) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 310, Tirmizi Sünen c. 4, 8. 551
(198) Tirmizi Sünen c. 4, s. 551
(199) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 310, Tirmizi Sünen c. 4, s. 551
AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI
YanıtlaSil461 Ebû Ümâme'nin bildirdiğine göre: «Peygamber Aleyhisselamın yanına bir genç gelip (Ya Resûlallah! Benim, zina yapmama izin ver?!) dedi.
Cemâat, gencin üzerine yürüdüler. Kendisini (Sus! Sust) diye-rek azarladılar.
Peygamber Aleyhisselâm, ona (Yanıma yaklaş!) buyurdu.
Genç, yaklaşıp oturunca, Peygamber Aleyhisselâm:
(Sen, o kötülüğün, ana'na yapılmasını arzu edermisin?) diye sordu.
Genç (Hayır! Vallâhi, arzu etmem! Allah, beni, Sana fedâ kıl-sın!) dedi.
Peygamber Aleyhisselâm (İşte, såir insanlar da, ana'larına, o kö-tülüğün yapılmasını arzu etmezler!) buyurdu.
(Sen, o kötülüğün, kızına yapılmasını, arzu edermisin?) diye sordu.
Genç (Hayır! Vallåhl, yå Resûlallah! Arzu etmem. Allâh, beni, Sana fedâ kılsın!) dedi.
Peygamber Aleyhisselâm (İşte, såir insanlar da, kızlarına, o kō-tülüğün yapılmasını arzu etmezler!) buyurdu.
(Sen, o kötülüğün, kız kardeşine yapılmasını, arzu edermisin?) diye sordu,
Genç (Hayır! Vallâhi, arzu etmem! Allah, beni, Sana fedâ kıl-sın!) dedi.
Peygamber Aleyhisselâm (İşte, såir insanlar da, kız kardeşlerine o kötülüğün yapılmasını, arzu etmezler!) buyurdu.
(Sen, o kötülüğün, ame'ne yapılmasını, arzu edermisin?) diye sordu.
Genç (Hayır! Valláhi, arzu etmem! Allah, beni, Sana feda kıl-sın!) dedi.
Peygamber Aleyhisselâm (İşte, såir insanlar da, ame'lerine, o kö-tülüğün yapılmasını, arzu etmezler!) buyurdu.
(Sen, o kötülüğün, hala'na (Teyzene) yapılmasını, arzu edermi-sin?) diye sordu.
Genç (Hayır! Vallâhi, arzu etmem! Allah, beni, Sana fedâ kıl-sın!) dedi.
Peygamber Aleyhisselâm (İşte, sâir insanlar da, teyzelerine, o kötülüğün yapılmasını, arzu etmezler!) buyurdu.
Ellni, gencin üzerine koydu (Allah'ım! Bunun, günahını afvet! Kalbini, temizle ve edeb yerini, haramlardan koru!) diyerek düa etti.
Bundan sonra, bu genç, bir daha hiç bir kötülüğe dönüp bakmaz oldu.» (200)
(200) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 256-257
سورة الفرة (٢٢-٢١)
YanıtlaSilاشارات الادعجان
اون عصر معادندن اولكى زمانارده قلباردو کی اتاق وممنزلك او بله بهذه بالغ او لديك قومه به ورماديه عمار بدرك قيرلرنی دیری ویری لو مواردی عصر سعا دنده اسلاميتان طوغور ریفی مرحمت، شفقت، انسانیت سایه سنده اوله قیزلرینی دیری دیری کو ر کر سن متأثر ولما بانه او بدوبار، اسلامیت دائره سنه کیرد که نه موکره فارینجه به پیام آیا مه با صماز او لماردی عجدا بویله روحی، قلبی، وجدانی بر انقلاب دیوی قانو نارد به هیچ قانون ایله تطبیعی ایدار برابر می؟
بونكه لرى قلبك جيبينه قويد قدن صوكره، بوتله بكه نقطه الره ده دقت است.
برنجی نقطه تا تاریخ عالمك شها دیده تا بند که پارما قاله کوستر یا نه ان بیون به داهی، آنچه عمومی بر استعدادی احدا و عمومی به فصالتی ایقاظ و عمومی بر حشی انکشاف ایتدیره بیاید. اگر بودکه بر حتی ده ایقاظ ایده و من اید، او داهيندك سعي هي هذا اولور.
ایکنجی نقطه تا تاریخ بزه کوستر بیور که ان بیون بر انسان همین مالیه، حسن اخوت، حس محبت خش حریت کی حسیات عمومیه دره به و یا ایکی و یا خود اوج حتی ایقاظ ایمگه موقع اولور
عجبا أو لكى زما نارده جهالت، شقاوت، ظلم ظاعتهاري التنده كيز لي قالان بيطار له مسيرات عاليه انساني بي جزيرة العرب ممل كننده، بدوى و طاغينين بر قوم ایچنده انكشاف اليتديرمك خار قد ماده دگمیدر؟ اون، شمس حقيقتك خير اسندند.
بو نقطه الرى ادراك ايده مدينك تقديرده، جزيرة العربة كيت. هم انتخاب اينديكك ال بيوك فيلسوفاء دن یوز دانه سیاده برابر کوتور او ناکرده اوراده اخلاقك و معنوياتك انكشافی خصوصنده چاليشيناء محمد عربي عليه الصلاة والسلامك او وحشتار زماننده او وحشى بدوباره و بر دیگی جلایی شو مدنیت و ترقیات دورنده سنگ برابر کره کوتور دیگه او فيها سو فارك عاصم بوزده به نسبتنده ویره به ابر لرمی؟ حاشا! چونکه او ذاتك يا بد يغي او جلا الهی، ثابت، لا يتغيري
ع م م ملاد واونك بيون معجزه الرندن بريدر.
17
بالغ nang Brigen
YanıtlaSilبدون Bedert Çolde yaşayan, kaba
آهي
Daht Olaganüstü zeka ve anlayış kabiliyetine sahib kimse
Had Suur
قيمت عليه
Hamiyet-i milliye: Milleti için gayret göstenne
Haslet: Huy
من
Hiss-i muhabbet: Sevgi hissi
بين المؤث
Hissi shuvvet: Kardeşlik duygusu
حشيان عالية
Hissiyatı aliye-i insaniye:
الثانية
İnsanım yüksek hisleri
جینیات Hissiyat- umamiye: Umu-
عمومية mun hisleri
اوراك İdrak: İyice anlama
thya: Hayat verme
إنقلاب
Inkalab: Dönüşme
انصاف inkisaf: Açılma, açığa çıkma
انتخاب
İntihab: Seçme
استعداد İstidad: Bir işi yapabilir özelliği taşıma
لا يتغير
Layetegayyer: Değişmez
موفق
Muvaffak: Başarılı, yardıma mazhar
متأثر
Müteessir: Etkilenen
نسبت
Nisbet: İlişki, oran
سعى Sa'y: Çalışma
شهادت
Şehadet: Sahidlik
شقاوت Sekavet: Saadetten mahrú-miyet
شَيْسٍ حَقِيقَتْ
Şems-i hakikat: Hakikat güneşi
ترقيات Terakkiyat: Yükselmeler
ظلمة
Zulmet: Karanlık
100
YanıtlaSilEvet, ast-t saadetten evvelki zamanlarda kalblerdeki katılık, merhametsızlık öyle bir hadde bålig olmuştu ki, kocaya vermekten år ederek kızlarını diri diri gömerlerdi. Asr-1 saadette Islamiyet in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet såyesinde, evvelce kızlarını diri diri gömerlerken müteessir olmayan o bedeviler, İslamiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz olmuşlardı. Acaba böyle rühi, kalbi, vicdani bir inkılâb dünyevi kanunlardan hiçbir kanun ile tatbik edilebilir mi?
Bu nükteleri kalbin cebine koyduktan sonra, bu gelecek noktalara da dikkat et.
Birinci Nokta: Tarih-i âlemin şehadetiyle säbittir ki, parmakla gösterilen en büyük bir dahi, ancak umûmi bir isti dadı ihyå ve umůmi bir hasleti ikäz ve umûmi bir hissi inkişaf ettirebilir. Eğer böyle bir hissi de îkāz edememiş ise, o dâhinin sa'yi hep hebå olur.
İkinci Nokta: Tarih bize gösteriyor ki, en büyük bir insan hamiyet-i milliye, hiss-i uhuvvet, hiss-i muhabbet, hiss-i hürriyet gibi hissiyât-ı umůmiyeden bir veya iki veyahud üç hissi ikaz etmeye muvaffak olur.
Acaba evvelki zamanlarda cehalet, şekāvet, zulüm zulmetleri altında gizli kalan binlerle hissiyat-ı åliye-i insaniyeyi, Ceziretü'l-Arab memleketinde, bedevi ve dağınık bir kavim içinde inkişaf ettirmek hårikuláde değil midir? Evet, şems-i hakikatin ziyasındandır.
Bu noktaları idrak edemediğin takdirde, Ceziretü'l-Arab'a git. Hem intihåb ettiğin en büyük feylesoflardan yüz tanesini de beraber götür. Onlar da orada ahlâkın ve maneviyâtın inkişafı hususunda çalışsınlar. Muhammed-i Arabi
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın o vahşetler zamanında o vahşi bedevilere verdiği cilâyı, şu medeniyet ve terakkıyåt devrinde, senin beraberinde götürdüğün o feylesofların, yüzde bir nisbetinde verebilirler mi? Hâşå! Çünki o zâtın (a) yaptığı o cila İlâhî, sâbit, lâyetegayyer bir cilâdır. Ve onun (m) büyük mucizelerinden biridir.
LÚGATÇE Dördüncü Bölüm:
YanıtlaSil321
(1): Tascı kazması.
Allah'ın olmasını istediği şey ve is icin iradesini ifade eden arapçada Ob emri. Tasavvufta bu kelimenin saklı küll» ve «nefs-i küll ü isa-ret ettiği kabul edilir.
ne (1): Köse, bucak.
fevekün (a): Allah herhangi bir sevin olmasını irade ederse ona an-cak ol» der, o da olur. (Bakara Sûresi II, âyet 117).
Kirsi (a): Arş'ın altında bir düzlükte olan, levh-i mahfûzun bulunduğu yer. : Kötürüm, eli ayağı tutmaz.
Lácerem (a): Şüphesiz, elbette.
L
Lahza (a): Kısa bir zaman, göz ucuyla bir kere bakıncaya kadar geçen za-
man.
La ilahe illallah (a): Allah'tan başka (tapılacak) ilah yoktur.
La'in (a): Lânetlenmiş, rahmetten sürülüp uzaklaştırılmış.
Lal (0): Dilsiz.
Lámekân (a): Mekân ihtiyacı olmayan, mekân dışında olan (Allah).
Là şerike (a): Ortağı yok (Allah).
Lá-taknatů (a): «Umut kesmeyin sözü (Kur'ân-ı Kerim 39. sûre, 53. âyet).
-Layın, -leyin: Gibi (deryalayın: Derya gibi, bencileyin: benim gibi).
Ledün (a): Allah yanı.
İlm-i ledün: Allah'ın sırlarına ait mânevi bilgi, gayb ilmi.
Len terâni (a): «Beni hiç göremezsin» Ärâf Sûresi, 143. âyet.
Leşker (f): Asker.
Levh ü kalem (a): Levh: Üstü düz şey, levha demektir. Burûc Sûresinin
21 22. åyetlerinde «Ey Muhammed! Doğrusu sana vahy edilen bu ki-tab levh-i mahfůz (=korunmuş levha) da sábit şanlı bir Kur'an'dır> diye geçer. Kalem: Bu levhaya olacakları yazacak olan ilâhî kalemdir ki. Kalem Sûresi'nin ilk âyetinde geçer. Mutasavvıflara göre levh Al-
lah'ın bilgisi, kalem de onu görünür hale getiren Allah'ın iradesidir.
Levlak (a): «Habibim! Sen olmayaydın ben eflāki yaratmazdım» meâlin-
deki bir hadis-i kudsiye işarettir.
Levn (a): Renk, boya.
Leyli: «Leyla vü Mecnün hikâyesinin kadın kahramanı.
Lokman: Eyyüb Peygamber'ın kızkardeşinin, yahut teyzesinin oğlu veya ha-beşi bir köle olduğu söylenen Peygamber veya eren.
F. 21
107
YanıtlaSil143. Duvarın da kulağı var.
1244 Düğümsüz ip (urgan) daha dayanıklıdır
1245. Dagun pilavı ile dost ağırlamak. (Scujda pita pomen. )
1246. Düğünden sonra kına.
U47. Dün Petko, bugün Efendi (Türkçeden geçmiş Veera Petko, dnes Agetko Slaveykov, s. 162.)
1248. Düşman düşmana dua okumaz. (Türkçesi: Hasım hasına Kuran okumaz - Vrag na vraga psaltir ne çete - Slaveykov, s. 159)
1249. Düşman uyumaz. (Vrag ne spi.)
1250. Düşmanın yoksa, anan doğurmuştur onu. (Ako namaş duşmanın maykata ti go rodila. Türkçe benzerleri: Düşmanın yoksa, kardeşin de mi yok? Kazanırsan dost kazan, düşmanı anan da doğurur. Sen dost kazan, düşman ocağın başında çıkar.)
1251. Eğilen başı, kılıç kesmez.
1252. Eğri ağaç doğrulur, eğri adam doğrulmaz. (Krivo dirvo se izprava, kriv çovek-ne.)
3253. Eğri giren, ölü çıkar.
1254. Eğri olmadan, doğru olmaz. (Bez kriviçko, nyama praviçko. Slaveykov, s. 119.)
1255. Eğri otur, doğru konuş. (Krivo sedi, pravo govori.)
3256. Ekinci (zahire tüccarı) ölür, değirmenci ölmez.
2257. Ekmediğin yerde biter. (Kıdeto ne go seyat, tam nikne.)
3258. Ekmeği kim götürecek? -Ben. -Çapayı kim taşıyacak? -Biraz da başkalarını çağırın, olmaz mı? (Koy şte nosi hlyaba?-Az. -Koy şte nosi motikata? -Kazvayte pik drugi, be.)
3259. Ekmezsen bitmez.
3260. El eli yıkar, iki el yüzü. (Bıka rika mie, a dvete - litseto.)
3261. El için sümüklü, benim için şahin.
3262. El yarası bir gün geçer, dil yarası asla geçmez. (Or bradva rana koga da e zurastva, ot ezik nikoga.)
3263. Eli dinlersen, denizde tavşan, ormanda da balık avlarsın.
3264. Elin tarlasına orak sokma.
3265. Elin yumurtası, iki sarı görünür.
3266. Elmanın iyisini ayılar yer.
3267. Elmas satıp zarar etmektense, kül satıp kâr etmek yeğdir. (Pepel prodavay, çe peçeli, a ne yalmazi, çe da zarariş.)
3268. Elmayı soy da ye, armudu say da ye.
3269. Emek olmazsa, yemek olmaz. (Türkçeden geçmiş -Vidin'de kullanılır-Bez trud, nyama zimbul nadut -SBNU, XXV/47.)
3270. Erkek evin başı, kadın da canıdır. (Mijit e v kişti glava, a jenata duşa.)
106 3215. Deve, uyuz da olsa, pek çok eşeğin yükünü taşır. (Kamilata i krastava, na mnogo magareta tovarit nosva na girba si. Türkçe benzeri: Devenin derisi, eşeğe yüktür
YanıtlaSil3216. Deveci ile konuşanın kapısı büyük olmalı. (Türkçeden geçmiş.)
3217 Deveye: "Boynun neye eğri?" diye sormuşlar. "Nerem doğru ki?" demiş
3218. Deveye sormuşlar: Hangi yolu daha çok seversin? Yokuşu mu, inişi mi? Düz yolu, demis. (Pitali kamilata kakogo i aresva, nagore li, nadolu 112 -Otvarnala Ravnoto. Türkçeden geçmiştir.)
3219. Deveye "zanaatın nedir?" diye sormuşlar, "kazaslık -ipek satıcılığı" demiş kahe ti zanayatu?-Rekla "kazasık". -Maşalla, rekli, na ritsete 11, na krakata -Maşallah, sattığın şey el ve ayaklarına yakışıyor mu, bari? (Pitali kamilata ti priliça barim.)
3220. Dikende üzüm aranmaz.
3221. Dil kılıçtan keskindir. (Türkçeden geçmiş.)
3222. Dil sürçmesindense, ayak sürçmesi yeğdir. (Po-dobre da se podhlızneş s krak, otkolkoto s ezik.)
3223. Dilden daha tatlısı da yok, daha acısı da. (Ot ezik po-sladko nama i ot ezik po gorçivo nama.)
3224. Dilencinin yüzü kara, torbası doludur.
3225. Dilin kemiği yoktur, ama kemik kırar. (Ezik kosta nyama, a kosti troşi.)
3226. Dilini kaydırmaktansa, ayağını kaydırmak iyidir.
3227. Dilini tutan, cennete kavuşur.
3228. Diri insana ağlanmaz.
3229. Diz boyu sakal bırakmış, vicdandan ise kıl kadar eser yok.
3230. Doğru olan güler, eğri olan gizlenir.
3231. Doğruluğu kapıdan kovsan, pencereden girer. (Izgoni pravdata iz vratata, tya ște vleze prez prozoretsa.)
3232. Dokuz dereden su getirir. (Ot devet dereta nosyat voda.)
3233. Dokuz kurda bir hurda.
3234. Dolaşan tez gider. (Türkçeden geçmiş.)
3235. Dolu, kıtık getirmez. (Grad glad ne pravi.)
3236. Dolu, sınıra dek olan yeri vurur.
3237. Dolu tüfekten bir kişi korkar, boşundan iki kişi.
3238. Dost, kara günde belli olur. (Priyatel v nevolů se poznava.)
3239. Dost ile ye-iç, alışveriş etme! (Türkçeden geçmiş.)
3240. Dört ayak için (ayağa yaraşır) baş.
3241. Dul kadına, etekleri bile düşmandır.
3242. Dumanlı havada, buzağıyı ineğin altında değil, öküzün altında ararlar.
irticac
YanıtlaSil452
(bk. demokrat parti, irtica ile suçlanması hk.)
Urticac1 إرتجاج sarsıntı, sarama, sallama, sal lantı 2 titreme 3 çalkanma
Irticakarane ارتجاعکارانه : geriye dönüş tarzın da, gericilik şeklinde
Irticalen إرتجال : önceden hazırlığını dan işten geldiği şekilde (söyleme, konuşma, müzik yapma vb.)
irticali ارتجالي : irtical şeklinde, önceden hazır hk yapmadan, içten geldiği şekilde
irtidad ارتداد : dinden çıkma, müslümanlıktan dinsizliğe dönme, Islam'la ilgili bağlarını ko parma, dini reddetme
irtidad - mutlak إرتداد مطلق : müslümanlığı bıra kıp tam olarak dinsizliğe dönme, tam olarak dinden çıkma, dini tamamen reddetme
Irtidadi ارتدادی : müslümanlıktan çıkıp dinsiz-liğe dönüşle ilgili, dinden çıkışla ilgili
irtidadkar ارتداد کار : irtidatçı, müslümanlıktan çıkıp dinsizliğe dönücu, dini reddedici irtifa 1 : ارتفاع yükseklik yükselme, ileri çık ma
irtihal إرتحال : ölüm, dünyadan gör, dünya de ğiştirme
Irtihal-i dari beka ارتحال دار بقاء : ölümsüz dün yaya göç, ahirete göçme, ölme, vefat etme
Irtikab ارتکاب : )kötü bir iş hakkında) 1.yapma 2 işleme
İrtikab-ı kizb-ü hıyanet ارتکاب کذب و خیانت : lan söyleme ve hainlik yapma
irtisam ارتسام : resmi veya şekli ile kayde dilme 2 görüntülenme, görüntüsü meydana gelme 3 yansıma; yansıma yolu ile görünme 4 zihinde tasarlanma
irtisam- gayr- ihtiyari ارتسام غير إختيارى : elinde olmadan (zihinde) tasarlanma, istemeden zi-hine yansıma
zaraz etme, hoşnut etme
irzak ارزاق : rızıklandırma, rızkını verme, mad-di veya manevi ihtiyaçlarını hazırlama veya karşılama
Isa (a.s.( عيسى ع.س : kendisine, dört büyük kutsal kitaptan biri olan İncil verilen büyük bir peygamber, Hıristiyanlığın peygamberi Hz. Isa (a.s.) ve kendisine vahy edilmiş İncil hakkında doğru bilgiler Kur'an'da bildirilmiş tir. Hz. İsa (a.s.), Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamber olarak gönderileceğini vermiştir
(bk. Incil)
isbat nüzul
isabet rastlama, rast gelme, gelme delik, şaşmazlık, yanılmazlık 3. doğru, yerin de, haklı, doğrusunu yapına, yanılmama düşme 2 doğruluk, haklılık, uygunluk, yerin
isabeti fikr اصابت فکر düşüncede doğruyu bulma, düşüncede yanılmama
isabet-i kanuniye إصابت قانونیه : kanuna uygun luk, kanun bakımından doğruluk
Isabet-i nazar اصابت نظر : goz değmesi
isabetle إصابئله : doğru olarak doğru şekilde,
yerinde
isabetli إصابتلي : doğru, uygun, yerinde, hede fini bulan
isabetsiz إصابتز : yanlış, yersiz, hedefini bul
mayan
saet اسالت : kötü 2.kötülük
isae-i zan اساله فن : kötü zan; birilerine şüphe, kötülük veya yanlışlıklar yakıştırma
is'ad اسعاد : ) sad harfiyle yükseltme, çıkar ma
s'af اسعاف : )birinin isteğini yerine getirme, karşılama, verme
safi hacet اسعاف حاجت : ihtiyacı karşılama
isal 1 : إسال ulaştırma, iletme, gönderme 2 yayma 3 sevk etme, götürme, eriştirme
isale: akıtma. 2.dökme
yaisar إيتار : kendi ihtiyacından önce başkası nın ihtiyacını düşünerek yardım etmek, 2 ik
ramda bulunmak 3.cömertçe vermek
isbatdogruluğunu delillere dayanarak
göstermek 2 var etme 3 delil, şahit 4 olumlu
yapma
isbat hasir إلبات حشر : hasrin ispatı, ölümden sonra tekrar dirilmenin ve Allah'ın (c.c.) hu
zurunda toplanarak hayatta iken yapılanla rın Allah'a (c.c.)tarafından sorgulanacağı bir günün geleceğinin ispatı
isbat- israf إثبات إسراف : israfı olduğunu var sa yıp ispat etme, gösterme
isbat- müddea إلبات مدعا : iddia edilen şeyi is
pat etme
isbat-ı nübüvvet إثبات نبوت : peygamberliğin gerçek olduğunun ispatı, Allah (c.c.) tarafın dan peygamberler gönderildiğinin ispatı
isbat nüzul إثبات نزول : Peygambere (a.s.m.( Allah (c.c.) tarafından vahiy yolu yolu ile kitap in
453
YanıtlaSilIslamca
sbat Sani
dirildiğinin ispatı
bat-Sani إثبات صائم : )bir olan) Yaratıcının
varlığının ispatı
isbattevhid إثبات توحيد Allah'ın (c.c.) birliği-
nin ispatı
isbat- Vacib-lvücudإثبات واجب الوج Allah'ın (cc) varlığının ispatı; varlığı ezeli ve ebedi ve akıl için zorunlu (vacib olan bir yaratıcının (Allah'ın c. c.) varlığının ispatı
görünmek, orada bulunduğunu ispat etmek ispat vücud إثبات وجود buradayım diyerek 2. bir şeyin varlığının ispatı
batispat edici, ispatlayıcı, bir şeyin gerçekliğini delile dayanarak gösteren
baispatlanmış, doğruluğu delille-riyle gösterilmiş
basispatlanmamış, doğruluğu de-lillerle gösterilmemiş
isdar إصدار : gönderme yollama
isdar etmek إصدار ايتمك : göndermek, yollamak sevi (y( 1 : عيسويه. Hıristiyan, Hz. İsa'ya ina-nan 2.Hz. İsa'ya ait, Hıristiyanlıkla ilgili
sevilik عيسويلك : Hıristiyanlık (bk. incil(
sferani (Isferayinl( إيسفرايانی : Ebu shak-İsfe-rayini (öl. hi. 428, mi. 1024) İran'ın bu günkü Türkmenistan'ın komşu bölgesi içinde yer alan İsferayin'de doğdu. öğrenim çağında Bağdad'a giderek din ilimleri alanında tanın-mış zatlardan dersler alarak bilgisini geliştir-di. Fıkıh, hadis ve kelam ilimlerinde deinleşti. Bu konularla ilgili çeşitli eserler yazdı. O'nun kelam ilmi konusundaki görüş ve eserleri önemlidir. Esas olarak inançta Eş'ari mezhe-bine, ibadet ve uygulamada Şafii mezhebine bağlıdır. İnanç konularında Mu'tezile alimi kadı Abdulcebbar ile yaptığı tartışmalarda üstün gelmiştir. Eş'ari mezhebine daha güçlü bir sistem özelliğini kazandırmıştır. Allah'ın (c.c.) "kelam" sıfatını Maturidi mezhebine uyan bir açıdan açıklamıştır. Allah'ın (c.c.) sözü insandaki gibi ses ve harflerden oluşma-dığı için kulakla işitilemezliğini ileri sürmüş-tür. Allah (c.c.) yaratılmış varlıklara hiçbir ba-kımdan benzemediği gibi onlar gibi bir yerde ve bir yönde bulunması söz konusu olamaz.
Mekana muhtaç değildir. Önemli eserleri : 1.Akide (İslam'da) iman esasları, açıklama-ları, delilleri konusunda yazdığı eser) 2.Cami fi Usul-id Din ve Red ale-l Mülhidin (dinin temelleri ve dinsizlerin görüşlerinin reddi
453
YanıtlaSilIslamca
konusunda yazılmıştır) 3.Edeb-ül Cedel (tar-tışmanın kurallarını anlatır.)
Ishak (a.s.( . إسحل ع : Kur'an'da adı geçen peygamberlerdendir. Hz İbrahim'in oğlu, Hz. Ismail'in kardeşi, Hz. Yakub (a.s.)'ın babası-dır. (beni İshak: İshak (a.s.)'ın oğulları, İshak (a.s.)'ın soyundan gelenler)
iska إسقاء : su verme; sulama
Iskan إسكان : yerleştirme, ev veya yurt veyahut bir yere yerleştirme, oturtma
iskat (skat( 1 : إسقاط.düşürme 2.alçaltma 3.haksız çıkarma, çürütme, geçersiz hale ge-tirme 4.silme 5.yoksun(mahrum) bırakma 6. ortadan kaldırma, aradan çıkarma
iskat إسكات : susturma, cevap veremez hale getirme, söyleyecek söz bırakmama, ikna etme 2.sakinleştirme, durdurma
iskele 1 : إسكله.deniz taşıtlarının uğradığı şe-hir veya kasaba 2.deniz taşıtlarının yanaştığı yer 3.kıyıya yanaşan deniz taşıtlarından kıyı-ya inişi sağlamak için uzatılan merdiven veya platform
Iskemle 1 : إسكمله.sandalye 2.kürsü 3.koltuk
İskender 1 : إسكندر.)mö. 356. 323) eski çağda
yaşamış ünlü imparator. Makedonya kralı II. Filip' in oğlu olup o devrin büyük bilgin ve filozofu Aristo'nun özel dersleri ile yetiş-miş, babasından sonra kral olunca bir dünya imparatorluğu kurmak üzere seferlere başla-mıştır. Anadolu'yu, İran'ı, Mezopotamya'yı (Irak'ı) aldıktan sonra, İran üzerinden Hin-distan'a kadar gitmiştir. Dönüşte yerleştiği Irak'ta, eski Babil şehrinde 33 yaşında iken ölmüştür. İslam tarihçileri ona İskender-i Rumi de demişlerdir 2. Bazılarına göre İsken-der, Kur'an'da Zülkarneyn olarak geçen hü-kümdardır. Bu yanlış bir kanaattir. Kur'an'ın bildirdiği Zülkarneyn çok daha önce yaşamış-tır. (bk. Zülkarneyn)
İskender-i Kebir إسكندر كبير : büyük İskender (bk. İskender)
İskender-i Rumi اسکندر رومی : )bk. İskender(
islam 1 : إسلام.Allah'a (c.c.) teslimiyet, Allah'a (c.c.) kayıtsız, şartsız bağlılık ve itaat 2.İsla-miyet, müslümanlık, Allah'ın (c.c.) emriyle Hz. Peygamber Muhammed (a.s.m.) tarafın-dan insanlara bildirilmiş son din 3.müslüman
Islambol إسلامبول : İstanbul
islamca 1 : إسلامجه.İslam tarafından 2.İslam'a
Imandan Ihsana Tasavvul
YanıtlaSilKINNADAN HISSK
Dünya ile ahiretten birini tercih etme söz konusu olduğunda Ahireti se çenler, ebediyyet sultánı olarak sonsuz mükafatlara nail olurlar. Ancak dünyayı seçenler bu alemde zahiren sultan da olsalar, hakikatte ebedi åle min, ellerine hiçbir şey geçmeyecek olan dilencileri hükmündedirler. İşte bu sım anlayan İbrahim bin Edhem, kendi islahının ancak hükümdarlığı bı rakmaktan geçtiğini görünce, bu fedakârlığı ve ferågati yapmış ve bir ebe diyyet sultanı olmuştur. Onun karşısına çıkan kendisini ikáz edici sebepler ise, bir bakıma gönlünde bulunan ihlås ve samimiyet cevherinin bir bere ketidir. Daha doğrusu onun gönül häli, ilahi iklime adım attıracak sebeple rin karşısına çıkmasına ve Hakk'ın yüce tecellilerine näiliyyetine, sultanlı ğı terk gibi büyük bir ferågatin kendisine kolaylaştırılmasına ve nihayet bir lahzada nice ihsanlara ermesine vesile olmuştur. Bu hali şair ne güzel hü lAsa eder:
Hak tecelli eyleyince her işi Asân eder; Halk eder esbabını, bir lahzada ihsân eder.
454
HAK YOLUNA LEKE DÜŞÜRMEMEK
Bu yol, yani tasavvuf yolu, Hak nürunun tecelli ettiği öyle pırıl pırıl bir ufuktur ki, aslå leke kabul etmez. Bu yolun özünü ve rühunu görebilenler, onda asla din-i mübine aykırı bir hål bulamaz.
Nitekim Şah-ı Nakşibend Hazretleri'nin måneví halkasında avâm-ha-vås her kesimden sayısız talebe vardı. Hüsameddin Hâce Yūsuf gibi Bu-hara'nın önde gelen âlimleri de onun sohbet meclislerine katılmaya can atıyordu. Ancak ulemâdan bazıları, bunu aralarında bir dedikodu vesilesi yapıp Bahauddin Nakşibend -kuddise sirruh hakkında ileri-geri konuş maya başladılar. Nihayet birgün bu muhalifler, Nakşibend Hazretleri ile bir mecliste buluşup tenkitlerini dile getirdiler. Bahauddin-kuddise sirruh-on-lara:
"-Gelin, yolumuzu size anlatalım; eğer Kur'ân'a ve sünnete aykırı bir husus varsa, söyleyin ondan vazgeçelim!.." dedi.
Hazret-i Pir'in anlattıklarını dinleyen ve bu yüce tasavvuf yolunu ince-
Tasavvufi Kıssalar ve İbretler
YanıtlaSilden inceye mütälaadan geçiren o ulema, yakinen şahid oldukları bu ulvi hakikatler karşısında itiraz edecek bir şey bulamadılar. Kemål-i edeble:
-Efendim, yolunuz sırât-ı müstakim imiş; gayrı hiçbir itirazımız yok!.." dediler.
HISSE:
Bu hadiseden anlaşılan, gerçek tasavvuf yolunun Kur'ân ve sünnete tabî olmada büyük bir titizlik ve kalbi rikkat içerisinde olduğudur. Sålikleri-ne de bu minval üzere hareket etmelerini işaret eden Şah-ı Nakşibend'in zâhirî ilimlerde ulemâ ile çatışmayıp, aksine "eğer Kur'ân'a ve sünnete ay-kırı bir husus varsa, söyleyin ondan vazgeçelim" buyurması, istikametin bu yoldaki ehemmiyetini ifade eder. Dolayısıyla bu yolun sâliklerine gereken, aynı hassasiyeti göstererek bu tertemiz yola leke düşürmemektir. Ancak burada ulemâ ile kasdedilen sålih âlimlerdir, yoksa «ulemâ-i bi's-sû'» de-nilen kalbleri ve ilimleri fesâda uğramış olup Hak yoluna ters hareket eden, ihlās ve takvâyı hiçe sayan, Allâh dostlarının faziletlerini inkâr eden ve Kur'ânî ifadeyle az bir dünyalık karşısında Allah'ın âyetlerini satan gåfiller değildir.
*
KERAMET
Birgün müridleri Şah-ı Nakşibend Hazretleri'nden keråmet istemişler-di. Buyurdular ki:
"- Bizim kerâmetimiz açıktır. İşte bakınız; omuzlarımızdaki bunca gü nah yüküne rağmen ayakta durabiliyor ve yeryüzünde yürüyebiliyoruz. Bundan daha büyük keramet mi olur?.."
Ardından tasavvufta mühim olan hususun kerâmet değil istikamet ol-duğunu bir kez daha hatırlatarak şöyle buyurdular:
"- Bir kimse bir bahçeye girse ve orada her ağacın yaprak yaprak di-le gelip: «Ey Allah'ın velisi merhaba!» diye seslendiğini duysa, zâhiren de bâtınen de bu sese aslå iltifât etmemeli! Biläkis kulluktaki gayret ve azmi daha da ziyâdeleşmelidir."
455
Ebedi Yol Haritası İSLAM
YanıtlaSilhale geldi ve sokakların insafına itildi. Yani haram-helal tanımayan, bencil. kapitalist sistem, toplumumuza huzur getiremedi.
her zamankinden daha ziyade yüksek bir ahlâkî yapıya sahip olması, Allah Bu sebeple, insanların maddeye råm olduğu günümüzde, mü'minlerin korkusuyla hareket etmesi, bir gün ilahi mahkemede hesap vereceği şuuruy-la kul hakkına son derece riayet etmesi ve mes'ūliyet hissi içinde bulunması zarüridir.
Zira İslâm, gerek ferdî gerekse ictimâî bakımdan hak ve adalet ölçülerini çok yüksek hassasiyetler etrafında tanzim etmiştir.
Hak ve adâlet
Adâlet, İslâm'da o kadar ehemmiyetlidir ki, her hususta ona riâyet emre-dilmiştir. İnsanlar adâleti hâkim kıldıklarında, Allah'ın razı olduğu huzurlu ve rühânî bir kulluk hayatı yaşarlar. Adâlet ortadan kalktığında ise, dünya üzerinde hak, hukuk, insaf ve dengeden bahsetmek mümkün olmaz.
Adalet, devletleri ayakta tutan temel direktir. Öyle ki; "Küfr ile pâyidår olunur, fakat zulm ile olunmaz!" sözü, bir darb-ı mesel hâline gelmiştir. Bütün idârenin adâlet ile kâim olduğunu ifâde sadedinde de; "Adålet mülkün teme-lidir." denilmiştir.
Cenâb-ı Hak, peygamberlerini de, insanları Allah'tan uzaklaştıran, men-faat ve haksızlık üzerine kurulu zulüm düzenlerine son vermek ve yeryüzün-de hakkı ve adaleti hâkim kılmak için göndermiştir.
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
"Allah Teâlâ, adâleti, ihsânı, akrabaya yardım etmeyi kesinlikle emreder; çirkin işleri, fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tuta-sınız diye size öğüt verir." (en-Nahl, 90)
"Allah size, mutlaka emânetleri ehline vermenizi ve insanlar ara-sında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür." (en-Nisa, 58)
Mü'min, sadece hüküm verirken değil, ölçüp tartarken, şahitlik yaparken, hâsılı her zaman ve her hususta âdil olmalıdır. Öfkeliyken de sâkinken de adaletten ayrılmamalıdır. 10
Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:
"Ey îmân edenler! Adâleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-baba-nız ve akrabanız aleyhinde bile olsa Allah için şahitlik eden kimseler
10 Bkz. Heysemi, 1, 90.
56
M
YanıtlaSilTakriz
olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar, Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın..." (en-Nisa, 135)
Bir adam Rasûlullah Efendimiz'in önüne oturdu ve şöyle dedi:
"-Ey Allah'ın Rasûlü! Benim kölelerim var. Durmadan bana yalan söylü-yor, ihånet ediyor ve baş kaldırıyorlar. Ben de onları azarlıyor ve dövüyorum. Onlar yüzünden benim durumum ne olacak?"
Allah Rasûlü şöyle buyurdu:
"-Onların sana karşı yaptıkları hıyânet, isyan ve yalanlar ile senin onlara verdiğin ceză hesaplanacak. Eğer senin verdiğin ceză, onların suçuna eşit olursa senin lehine ya da aleyhine bir şey yoktur. Eğer senin verdiğin ceză, onların suçundan az ise, bu lehine fazilet olacaktır. Eğer verdiğin ceză, onların suçunu aşarsa o fazlalığı ödemek zorunda kalacaksın ki, bu senden kısas yoluyla alınacaktır."
Adam bir kenara çekilerek hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu:
"-Allah Teala'nın; «Biz, kıyamet günü için adalet terâzileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahî olsa, onu (adâlet terâzisine) getiririz. Hesap gören olarak Biz yeteriz.>>" kavl-i celilini okumuyor musun?"
Adam bunun üzerine şöyle dedi:
"-Vallahi ya Rasûlällah, hem kendim hem de onlar için birbirimizden ayrılmaktan daha hayırlı bir yol kalmadı. Şahid olunuz, onların hepsi de hürdür." (Tirmizi, Tefsir, 21/3165)
Açıkça görüldüğü üzere, köle de bir insan olduğundan, İslâmî kâidelere göre sahibi ona yediğinden yedirmeli, giydiğinden giydirmeliydi, ağır yük yüklememeliydi, hele ki zulümde bulunmamalıydı. Nitekim İslâm'ın getirdiği bu yüksek hak ve adâlet duygusu sâyesinde kõle edinmek, neredeyse köle olmak mânâsına geldi ve eskiden beri devam edegelen kölelik müessesesi, tedrîcen ve kendiliğinden ortadan kalktı.
Bir kimse Hak dostlarından birinin yanında zālim Haccâc'a, zulmü sebe-biyle hakaret etmişti. Hak dostu ona şu dersi verdi:
"-Ona hakarette o kadar ileri gitmel Zira Cenâb-ı Hak, malına ve canına kıydığı kimselerden dolayı Haccâc'a cezâ verecektir. Fakat iş bu kadarla
11 el-Enbiya, 47.
5
Allahü Teâlâ şöyle buyurdu -meälen: "Şeytan, sizi, fakirlikle korkutur ve size, çirkin şeyler ile emreder. Allah ise kendi lütfundan bir mağfiret ve fazl (bol rızık ve sevap) vaad buyurur. Allahü Teâlâ, Vâsi' (lütuf ve ihsânı bol) ve Alim (herşeyi hakkıyla bilen)'dir." (Bakara Süresi, âyet 268)
YanıtlaSilHicri: 20 ŞABAN 1447 - Rùmi: 26 Kânûn-i Sàni 1441 - Kasım 93
İSTANBUL
Imsak.........
6.19
Sabah
6.39
Güneş
7.59
Öğle
13.28
İkindi.
16.16
Akşam..........
18.38
Yatsı.............
20.08
Kible S.
11.36
8
ŞUBAT
2026
Pazar
Ay Doğuş... 0.40
Ay Batış
10.55
İmsak
Sabah
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Kıble S
Ankara
6.03
6.23
7.41
13.13
16.03
18.25
19.53
11.54
Bartın
6.05
6.25
7.47
13.15
16.01
18.23
19.54
11.56
Bilecik
6.14
6.34
7.53
13.24
16.14
18.36
20.04
11.39
Bolu
6.08
6.28
7.48
13.18
16.06
18.28
19.57
11.49
Çankırı
6.00
6.20
7.40
13.10
15.58
18.20
19.49
12.00
Çorum
5.55
6.15
7.34
13.04
15.53
18.15
19.44
12.07
Düzce
6.10
6.30
7.50
13.20
16.08
18.29
19.59
11.47
Eskişehir
6.12
6.32
7.51
13.22
16.12
18.34
20.02
11.40
Karabük
6.04
6.24
7.44
13.14
16.01
18.23
19.53
11.56
Kastamonu
5.59
6.19
7.40
13.09
15.56
18.18
19.49
12.02
Kırıkkale
6.00
6.20
7.39
13.10
16.00
18.21
19.50
11.58
Zonguldak
6.07
6.27
7.48
13.17
16.04
18.26
19.57
11.52
Sultan Dördüncü Murad Han'ın vefatı (1640) - Yeni Câmi ibadete açıldı (1664) - Antep'e "Gâzî" unvanının verilmesi (1921)
Gün: 39. Hafta: 62. Ay: 28 Gün. FAZİLET TAKVİMİ. Gün. uz. 2 dk.
y gayet niyeye ga am bir sehadettir. Çünkü enbiya aleyhimüsselâmın doğruluklarına et kuvvetli bir delildir; öyle de, bu zatın (asm) doğruluğuna ve risaletine Enbiyaların (aleyhimüsselâm) icmai, nasıl ki vücud ve vahdaniyet-i llahiyeye ret
YanıtlaSil2022 BEDIUZZAMAN TAKVIMI 12
TARİHTE BUGÜN
1944- Bediüzzaman'ın talebelerinden Hafız Ali Ağabey (Ergün) vefat etti.
1960 - Bediüzzaman, iki günlüğüne Isparta'dan Emirdağ'a geçti.
MÜBAREK
BERAT KANDİLİNİZİ TEBRİK EDERİZ.
17
PERŞEMBE
THURSDAY
MART
MARCH
BİR AYET
ancak o Mü'minler kimselerdir ki... kendilerine Onun ayetleri okunduğunda imanları ziyadeleşir...
Enfal Suresi: 2
BİR HADİS
Benim evimle minberimin arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir.
Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, diğer bir gün de dünyadan çıkacağım.
Lem'alar
HICRÍ: 14 ŞABAN 1443 - RUMI: 4 MART 1438
Imsak Günas Öğle İkindi Aksam Yatsı
KASIM:
130 - GÜN: 76 KALAN: 289 -
GÜN
UZA.: 3 DK
Imsak Günes Öğle İkindi Aksam Yatsı
YARIN
YanıtlaSilyarından tezi yok en kısa zamanda: Yarından tezi yok, doktora git!
YASAK
yasak savmak -1. bir şeyi gönülsüz yapmak: Ser temizliği, yasak savmak için yapmışsın! -2. ge-reksinmeyi o an için karşılamak: Evet, yeni panto-lonun biraz dar, ama bugünlük yasak savar işte!
YA޹ [doğumdan bugüne kadar geçen süre]
yaşı kemale ermek olgunluk yaşına gelmek: Ya-şımız kemale erdi, durulma zamanı geldi. yaşını başını almış ileri yaşta olan (kimse); yaşlı başlı: Yaşını başını almış adamsın, böyle hare-ketler yakışıyor mu sana?
YA޲ [nemli; ıslak]
yaş tahtaya basmak aldanmak: çürük tahtaya basmak: Ben enayi miyim, yaş tahtaya basar Mıyım?
YAŞLI
yaşlı başlı çok ileri yaşta olan kimse; yaşını ba-şını almış (kimse): Yaşlı başlı insanlarsınız; bu kavga yakışıyor mu size?
393
YARA
YanıtlaSilyarasını deşmek acısını tazelemek: Hazır unut-maya başlamışken, başsağlığı dileyip yarasını deşme sakın!
yarasını kaşımak eski acıları anımsatacak davra-nışlarda bulunmak: Yaşadıklarımı alaya alarak yaramı kaşıma lütfen!
yaraya tuz biber ekmek * (yaraya tuz basmak)
acıyı, sıkıntıyı artırıcı davranışta bulunmak: Şimdi ona hesap sormak, yarasına tuz biber ekmek olmaz mı?
YARI
yarı yolda bırakmak bir işi bitmeden bırakmak: Sözde diploma alana dek yardım edecekti; yarı yolda bıraktı beni!
YARIM
yarım ağızla isteksiz bir tavırla: Onun davetine gitmem; zaten yarım ağızla çağırdı beni.
yarım akıllı sağlıklı düşünemeyen (kimse): Şu ya-rım akıllının yaptığına bak!
yarım yamalak üstünkörü iş: Temizliği yarım ya-malak yapmışsın!
392
uuezipi
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1923-Ankara'nın başkent oluşu.
1943 - Bediüzzaman
Kastamonu'dan Isparta'ya gönderilmek üzere yola çıkarıldı.
1971 - 5. Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhi Bilmen vefat etti.
EKİM
13
PAZARTESİ
21 1447
RUMI: 30 EYLÜL 1441 HIZIR: 161
BİR AYET
Sabır ve namazla Allah'ın yardımını isteyin.
Bakara Suresi: 153
BİR HADİS Cehennemliklerin en az azap görenine ateşten iki ayakkabı giydirilir. Ayakkabıların sıcağından beyni kaynar.
Müslim, İman: 36
Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz; meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz. O, keyfinize kâfidir.
Sözler
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1846 - Ziraat Bakanlığı (Nazırlığı) kuruldu.
OCAK
16
CUMA
27 14478
BİR AYET Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır.
A'raf Suresi: 128
BİR HADİS Cehennem ateşinden yarım hurmayla da olsa korununuz.
RUMI: 3 K. SANİ 1441 KASIM: 70
Allah'ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır.
Lem'alar
Öala
Ikindi Akcom Yatsı
Imsak Günes
Öğle
İkindi Aksam Yatsı
Imenk Güne
SAKALEYN
YanıtlaSilVe Terimleri
Lihye-i Saadet" maddesi).
Insanlar ve Cinler, Ins ve Cin Alemi.
Mal, ağırlık ve kıymetli şey anlamlarına gelen "se-kal" kelimesinin ikili olan "sekaleyn", insanlar ve cinler için kullanılan bir terimdir. Allah Teâlâ; Ey insan ve cin toplulukları! Sizin de hesabınızı ele alacağız" (er-Rahmân, 55/31) ayetinde insanlar ve cinlere "es-Sekalân" diye hitap etmektedir. Bu iki topluluğa peygamber olarak gönderildiği için de Hz. Muhammed'e (s.a.s), "Rasûlü's-Sekaleyn" denil-miştir. Bu kelime ile maruf bir de hadis vardır: Sekaleyn Ha-disi. Ashabı Kiramdan Zeyd b. Erkam (Müslim, Fedâilu's-Sa-hâbe, 36-37; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 367, 371; Dâ-rimî, Fedâilul-Kur'ân, I) ve Ebu Saîd el-Hudri'den (Müsned, III, 14, 17, 26, 59) rivayet edildiğine göre Veda Haccı dönü-şünde Hz. Peygamber, Humm suyu kenarında irad ettiği bir hutbede hamdü senadan sonra; "Ey İnsanlar! Ben bir beşe-rim, Rabbimin elçisinin gelmesi ve benim de bu davete ica-betim yakındır. Ben, size iki değerli şey bırakıyorum: Birinci-si, Allah'ın kitabıdır ki, O'nda hidayet ve ışık vardır. Allah'ın Ki-tabında olanları alın, O'na sarılın" dedi ve insanları Kur'an'a teşvik ettikten sonra; "İkincisi; Ehli beytimdir ki, onlar hakkın-
SİKLOPEDİSİ
YanıtlaSilSAKALEYN
113
e
da size Allah'ı hatırlatırım" dedi ve son cümleyi üç defa tek-rarladı. Yukarıda zikredilen güvenilir kaynaklarda bu hadis, birbirine yakın ifadelerle nakledilmektedir. Hadisden de anla-şılacağı gibi, Hz. Peygamber müslümanların, kendisinden sonra Kur'an'a sımsıkı sarılmalarını ve Ehli beyti'ne (akraba-larına) saygılı davranmalarını tavsiye etmektedir. Fakat Şia, Hz. Peygamber'in burada, Hz. Ali'nin elini tutarak;
"Bu, benim vasîm, kardeşim ve benden sonraki halifemdir. O'nun emirlerini dinleyin, O'na itaat edin" dediğini, buna rağ-men daha sonra Sahabenin bunu gizlemekte ittifak ettiklerini iddia eder. Şia'nın Rasûlüllah (s.a.s)'e isnad ettikleri bu sözün aslı yoktur; bu, onların bir uydurmasıdır. Bu iddianın uydurma olduğunun delilleri şunlardır: 1) Büyük bir Sahabî topluluğu önünde yapıldığı iddia edilen bu vasiyyetin, sadece bir kişi ta-rafından rivayet edilip diğerlerince nakledilmemesi mümkün değildir. Çünkü, Hz. Peygamber'den duyduğu her sözü aynen nakletmeyi ibadet sayan ve bunun için en büyük titizlikleri gös-teren Sahabeden hiç birinin, Hz. Ebu Bekir ve daha sonraları Hz. Ömer ve Hz. Osman halife seçilip bey'at edilirken itiraz et-memeleri ve bu hadisi rivayet etmemeleri aklın alacağı bir şey değildir. Hatta, halife tayin edildiği iddia edilen Hz. Ali Efendimiz de böyle bir şey söylememiş ve kendisinden önce seçilen üç halifeye de bey'at etmiştir. Benü Sakife gölgeliğinde halife se-çimi yapılırken kendisine danışılmadığı için gücendiğinden ve bir de, Rasûlüllah (s.a.s)'ın mirası meselesinde hanımı küstürül-düğü için, Hz. Ebu Bekr'e hemen değil de, hanımı Hz. Fatıma vefat ettikten sonra, yani halife seçiminden 6 ay sonra, bizza kendisi Hz. Ebu Bekr'in huzuruna gelerek serzenişte bulunmu fakat ona bey'at etmiştir. Diğer taraftan Hz. Ali her üç halife il
de uyumlu bir şekilde çalışmış ve bazı devlet işlerini yürütmüş tür. 2) Böyle bir iddia, Şiilerin kendi görüşlerini desteklemek içi uydurdukları pek çok hadis ihtiva eden kitaplan dışında, güve nilir hiç bir kaynakta ve senedli bir şekilde geçmemektedir. Ya nız böyle bir durum dahi, o sözün uydurma oluşu için yete li bir sebeptir (Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler, 179-186). 3) Is want ve hanedanlik yoktur. Şianın iddia ettiği gibi Ha
alih, sadece bir kişi ta-değildir. Çünkü, Hz. Peygamber'den duyduğu her sözü aynen edilip diğerlerince nakledilmemesi mümkün nakletmeyi ibadet sayan ve bunun için en büyük titizlikleri gös-teren Sahabeden hiç birinin, Hz. Ebu Bekir ve daha sonralan Hz. Ömer ve Hz. Osman halife seçilip bey'at edilirken itiraz et-memeleri ve bu hadisi rivayet etmemeleri aklın alacağı bir şey değildir. Hatta, halife tayin edildiği iddia edilen Hz. Ali Efendimiz de böyle bir şey söylememiş ve kendisinden önce seçilen üç halifeye de bey'at etmiştir. Benü Sakife gölgeliğinde halife se çimi yapılırken kendisine danışılmadığı için gücendiğinden ve bir de, Rasûlüllah (s.a.s)'ın mirası meselesinde hanımı küstürül-düğü için, Hz. Ebu Bekr'e hemen değil de, hanımı Hz. Fatıma vefat ettikten sonra, yani halife seçiminden 6 ay sonra, bizzat kendisi Hz. Ebu Bekr'in huzuruna gelerek serzenişte bulunmuş fakat ona bey'at etmiştir. Diğer taraftan Hz. Ali her üç halife ile de uyumlu bir şekilde çalışmış ve bazı devlet işlerini yürütmüş-tür. 2) Böyle bir iddia, Şilerin kendi görüşlerini desteklemek için uydurduklan pek çok hadis ihtiva eden kitaplan dışında, güve-nilir hiç bir kaynakta ve senedli bir şekilde geçmemektedir. Yal-nız böyle bir durum dahi, o sözün uydurma oluşu için yeter-li bir sebeptir (Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler, 179-186). 3) Is-lâmda saltanat ve hanedanlık yoktur. Şianın iddia ettiği gibi Hz. Peygamber hilafeti, Hz. Ali ve evladına tahsis etseydi, bu bir saltanat olurdu. Halbuki hilafette asl olan, istişare ile en layık olanın seçilmesidir. Kur'an da bu konularda şûra'yı emretmek-tedir (eş-Şûrâ, 42/38; Âlû Umrân, 3/159). 4) Hz. Alinin ilk üç halifeye isyan etme, Muaviye'ye karşı savaşması da hilafetin, vasiyyetle değil şûrâ ve bey'atla olduğunu gösterir. Şayet Hz. Ali Gadinhum'da halife tayin edilmiş olsaydı, halife seçildiği gün Hz. Ebu Bekr'e, bunu başaramazsa daha sonra halife seçilen-lere karşı savaşması gerekirdi. Halbuki, vasî olmadığı için böy-le bir huruc yapmamıştır. Ne zaman ki müslümanlar kendisini seçip bey'at etmişler, işte o zaman Hz. Ali buna karşı çıkanlar-la savaşmıştır. 5) Şianın ileri sürdüğü bu iddia Hz. Ali tarafından da kabul görmemiştir. Yaralandığı zaman Hz. Ömer'in seçtiği 6 kişilik şûra'nın vardığı karar Abdurrahman b. Avf tarafından ön-ce Hz. Ali'ye, daha sonra Hz. Osman'a sunulduğunda Hz. Ali bunun kendi hakkı müktesebi olduğunu söylememiş, hatta bu konuda biraz da müstağnî davranmış ve daha istekli görülen Hz. Osman halife seçilince de ona bey'at etmiştir. 6) Hz. Pey-gamber. Hz. Ali'yi hilafete vasiyyet edecek olsaydı bunu, yolcu-luk esnasında verilen bir molada değil de, bütün müslümania-
YanıtlaSil114 SALAH VE ASLAH
YanıtlaSilISLAM ANSIK
rın toplandığı ve en son, önemli mesajlanını verdiği Veda Hutbe-sinde veya dönüldüğü zaman Medine'de Mescid-i Nebevi'de yapması daha uygun olurdu. 7) İslâm Tarihinde müslümanlara en büyük yarayı açan bu fitne, tarihin derinliklerinde kalması gerekirken, bugün hala bu yarayı kaşıyıp kanatmanın İslâma ve müslümanlara hiç bir faydası yoktur. Aksi doğru kabul edilse dahi, tamiri mümkün olmayan bu meselenin hükmünü Allah'a bırakarak müslümanların, birlik ve beraberliklerini daha güçlen-direcek olumlu şeylere yönelmeleri daha doğru olur.
Hadis usûlü kaidelerine, tarihi gerçeklere, Kur'an ve Sün-nete, selim akla göre, Hz. Ali'nin vasî tayin edilmesi mesele-si uydurma bir hadistir (Aliyyul-Kâri, Mevzuat, 109; I. Teymi-ye, Minhacu's-Sünne, IV, 118). Ancak Hz. Peygamber, Gadi-rihum'da yaptığı hitabede ashabına, ehli beytine iyi davran-malannı ve Kur'an'a sımsıkı sarılmalarını tavsiye etmiştir. Se-kaleyn Hadisi bundan ibarettir.
Akif KÖTEN
SALĀBET-I DİNİYYE
Dini gayret. "Izzet: Allah'ındır, Rasûlünündür ve Mü'minlerindir" (el-Münafikün, 63/8) âyeti, mü'minin haysiyet sahibi olduğunu, bunu ko-
Şâmil İslâm Ansiklopedisi VII. Cilt
YanıtlaSilGenel Yayın Yönetmeni ve İlmi Redaksiyon
Prof. Dr. AHMED AĞIRAKÇA
akit
AKIT Gazetesinin okurlarına hediyesidir
526
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHİ
İbrahim'e salât eylediğin gibi..
Muternet nüshalar da böyledir. Ancak bazı nüshalarda, üstteki cümlenin sonunda şu cümle vardır:
Ve İbrahim'in åline salát eylediğin gibi.
Muhammed'e bereket ihsan evle.. Keza Muhammed'in âline de bereket ihsan eyle.. Nasıl ki, İbrahim'e ve İbrahim'in âline de be-reket ihsan eylemiştin âlemlerde..
Bu cümle de:
İbrahim'in âline.
Vardır; mutemet nüshalarda böyle gelmiştir. (Bizim metinde var-dır.) Ancak, bazı nüshalarda bu cümle gelmemiştir.
Bazı nüshalarda ise.. gerek Resulüllah S.A. efendimize getirilen salavatta, gerekse, İbrahim a.s. için anlatılan salåvatta: Al.
Lafızları düşmüştür. O zaman, kısa mana şöyle olur:
Allahım Muhammed'e salât eyle; İbrahim'e salât eylediğin gibi.. Muhammed'e bereket ihsan eyle Allahım, İbrahim'e bereket ih-san eylediğin gibi.
Bu salavat-ı şerifede geçen:
Ålemlerde.
Lafzındaki manaya şunlar dahildir: Semalar, yerler, dünya, ukba, berzah, cümle melekler, insan, cin, vahşiler, kuşlar, hâsılı cümle âlemler..
İşbu cümle âlemler içinde, Resulüllah S.A. efendimize, onun âli-ne sonsuz tazimler, namütenahi ikramlar, daimi sevaplar, maddi ve manevi baki iclâl, ikram, lütuf ve ihsan eyle..
Çünkü sen, Hamid'sin; Mecid'sin..
Yüce zatında övülmektesin; kullarına türlü ihsanlar edersin.
Rivayet edildiğine göre: Ashab'dan Ebu Mes'ud Ansari r.a. bu sa-låvat-ı şerifeye devam etmiştir.
Mutemet nüshaların çoğunda anlatıldığına göre: Bu salavat-ı şe-rife burada tamam olmuştur. Aşağıdaki salavat-ı şerifeye başlanmış-tir.
MURAT DUASI
Bazı nüshalarda ise.. ikisi arasında aşağıda manası yazılı duâ vardır:
Allahım, kalb huzuru ile secde halimde sana sığınıyorum; in-kårsız ve inatsız olarak ey efendim.
Dileğimi sana arz ediyorum ya Allah, ya Celil, verilen sözlere se-nin kadar vefa gösteren yoktur.
Nurla süslü kürsiden itibaren büyük, şerefli arşına kadar ne var-sa onların hürmetine. Semaları, raad seslerini hak olarak yaratma-dan evvel arşın altında bulunanlar hürmetine..
KARA DAVUD
YanıtlaSil527
Sen sen olalı, benzeri olmayan tekliğinle bilinen ilâhsın. Senden diliyorum: Beni zatın için severilerden, sevilenlerden, yakınlık bulan-Jardan, aşıklardan eyle.
Ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Al-lah, ya Allah.. (1)
Bu dua ziyade olarak yazılmıştır. Birçok mutemet nüshalarda bulunmadığı İçıı, kırmızı mürekkeple yazılmıştır.
Ancak, bu duânın faziletleri vardır. Şeyh Ebülkasım Abdülgafur babasının şöyle dediğini anlattı:
Yüce Hak'tan bir muradımı tazarru ve niyaz ederek istedim Tam otuz sene niyaz ettim; muradımın husulü müyesser olmadı.
Artık nasip değilmiş.
Diyerek meyus oldum. Sonradan, bir gece rüyamda bana şöyle
dediler:
- Ya Ebelhüseyin, başın ucunda bir dua var; onu al. O dua ile dua et; muradın hâsıl olur.
Uyandığım zaman, başımın ucunda bu duâyı yazılmış buldum. Okudum; o saat muradıma erdim. Sonra, her ne murad için okuduy-sam, vücuda geldi.
Bu rivayet dolayısı iledir ki, o duânın lafzı buraya yazıldı.
OTUZ DÖRDÜNCÜ SALAVAT-I ŞERİFE:
-Allahım, efendimiz sahibimiz Muhammed'e salât eyle. Hem de, ilminin kavradığı şeylerin adedi kadar..
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e kitabının saydıkla rı kadar salât eyle.
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e, kudretinin nüfuz ettiği şeylerin sayısı kadar salât eyle.
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e iradenin tahsis et-tiği şeylerin sayısı kadar salât eyle..
Bu salavat-ı şerifenin sonunda şöyle bir şerh var:
Ezeli iraden, devamlı inayetin tahsis ve tayin ederek, ketm-i ademden vücuda getirdiği mevcutların sayısı kadar salât eyle..
(1) Bu duânın Arapça okunuşu şöyledir:
Allahümme bihuşuil kalbi indes-sücudi leke ya seyyidi biğayri cühudin ve bike ya Allah ya Celil fela şey'e yüdanike fil-vefai bil-uhudi ve bikürsiyyikel-mükelleli binnuri ila arşikel inecidi ve bima kâne tahte arşike hakkan kable en tahlukas-semavati ve savt'er-ruudi künte iz künte misle ma lem tezel katt ilâhen urifte bit-tevhidi fec'alni minel-muhibbine vel-mahbubin'el-mukarrebin'el-aşıkın. Ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah. ya Allah, ya Allah, ya Allah, ya Allah.>
463
YanıtlaSilISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
TEVARU VE PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN TEVĂZUU
Teväsuun Tarifleri:
Tevăzu: tesellül göstermek, husölu, alçak gönüllü olmak (201),
Hakka boyun eğmek (202),
Hakkı kabul etmek demektir. (203)
Såir huvlarda olduğu gibi, Tevazuun da, aşırılık ve kıtık taraf ları ile itidal derecesi vardır.
Tevăzuun, kıtığına Tekebbür (Büyüklenmek), aşırılığına Mesej let (Zelillik), Itidal ve orta derecesine Tevăzu denir.
Tevăzuun makbul olanı, yaltaklanma ve hisset derekesine düşü
rülmeyenidir. Çünki, her şeyin iki tarafı aşırılığı ve kıtlığı, yerilmiştir.
Her şeyin, yüce Allah'a makbul olanı, orta derecesidir.
Emsalinin önüne geçen kişi, Mütekebbirdir.
Emsalinin gerisinde kalan kişi ise, Mütevazı'dır.
Yani, bir şeyi, layık ve müstahık bulunduğu derecenin aşağısına koyandır.
Allah katında makbul olan Tevazu, itidal üzere olandır.
O da, her hak sahibine, hakkını vermektir,
İnsana yaraşan, bu çeşid Tevăzuların, akranlara ve dereceleri, kendilerine yakın bulunanlara gösterilmesidir.
Amma, Tebaaya karşı Tevazu: nizam ve intizamı sağlamak, ko-nuşmalarda güler yüzlü ve umut verici olmak, sorulara yumuşak се-vaplar vermek, davetlere icåbet etmek, ihtiyaçları karşılamağa koj mak ve benzeri şekillerde ve bir de, kendisini, onlardan daha hayırı görmemek ve belki, kendi nefsinin, kendisi için başkalarından daha çok korkunç ola bileceğini düşünmekle ve son nefesini ne şekilde ve-receğini bilemeyeceğine göre, hiç kimseyi hakir ve küçük görmemek-le olur.
Tevăzuu kazanma yolu Kibr'in, insandan silinip gitmesi için, gerek akran ve emsåle ve gerek onlardan aşağıda bulunanlara karşı, güzel adetlede makbul olan Tevăzuu göstermek kolay gelinceye ka-dar Tevâzua devam etmektir.
Böyle Tevâzu göstermesi, kendisine kolay gelen insanda, Tevăzu ahlakı håsıl ve Meleke olmuş demektir.
Tevăzu göstermek, kendisine ağır ve güç gele gele Tevăzu gös teren kimse, Mütevām değil, zoráki Mütevazı'dır.
(201) Firüzshådl Kaműsulmuhit c. 3, s. 08
(202) İmarn Kuşeyri Risaletülkuşeyriye c. 1, s. 427
(200) Imam Kugeyrl Riamletülkugeyriye c. 1, 8. 434
AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI
YanıtlaSil463
Ahlak, insandan, güçlükle ve düşüne taşına değil, kendiliğinden kolayca meydana gelendir.
İnsanın Tevazu göstermesi, kendisine kolay gelmekle beraber, itidal derecesini gözetmek, güç olur, yaltaklanmaktan ve mezelletten hoşlanacak dereceye varırsa, Mü'min'e, zillet yaraşmayacağı için, nefsini bir derece yükseltir, Sırât-ı müstakim olan Orta dereceye låde eder.
Gerek bu Tevâzu ahlâkında ve gerek såir ahlâkta, böyle itidal de-recesini kollaya bilmek oldukça zordur.
Tevăzuun, itidalı aşan derecesine, yaltaklanma denir ki, Tekeb-bür tarafına eğilmesinden hafiftir, insanlar nazarında malda savur-ganlığın, cimrilikten hafif oluşu gibi.
Savurganlığın da, cimriliğin de, son dereceleri yergindir ve bun-lar, yerginlikte, birbirlerinden ağırdırlar.
Bunun gibi, gerek Tekebbür'ün son derecesi, gerek Tevazunun son derecesi olan tezellül de, yergindir ve bunlar, yerginlikte, bir-birlerinden çirkindirler.
Mutlak sürette mergub ve makbul olan, itidal derecesidir ve her şeyi layık oldukları yere koymaktır.
Tabli ki, bu da, Şeriatla ve Örf'ü adetle bilinirdir. (204)
Peygamberimizin Eşsiz Tevăzunu :
Peygamberimiz; Makam ve mertebesinin yüceliği, yüksekliğiyle bir-likte, insanların, en Tevůzulusu (205) ve en kibirsizį idi. (206)
Kendisinin, Kıral Peygamberlikle kul Peygamberlik arasında serbest bırakılıp Kul bir Peygamber olmayı seçmesi üzerine, İsrafil Aleyhisselâm «Şüphe yok ki, Allah, Tevăzu gösterdiğin o şeyi de, Sana vermiş bulunuyordur.
Kıyamet günü, Adem oğullarının Seyyid'l, Sensin!
Yer'in, Kendisi için yarılıp kabrinden ilk çıkacak ve ilk Şefâat edecek olan da, Sensin! demiştir. (207)
Peygamberimizin, geçmişteki ve gelecekteki günahlarının, yüce Allah tarafından bağışlandığı, Kendisine müjdelenmişti. (208)
(204) İmam Gezzáli İhyâu'ulûmiddin c. 3, s. 456-457
(205) İmam Garzäll lhyäulûmiddin c. 2, s. 483, Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 97, İbn-4
Seyyid Uyûnüleser c. 2, s. 333
(206) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 97
(207) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 97, İbn-i Seyyid Uyunilleser c. 2, в. 333
(208) Feth Süresi: 1
١٦١
YanıtlaSilسوره بقره (۲۷-۲۱)
وكذا برانشده موقعه اوله سنی است من بر ادمی اللهك عاد تكرين فارتو صفوت و موقعی محافظ ايين و فطرتك انو نارين كسب معارفه ايتين و هئت اجتماعيه رابطه الدين مناسبت سيلا الحسين موقع اولور. عکس تقدیرده، فطرت او عدم موافقت له جواب ویره جکدر
و گذار هیئت اجتماعیه ده، عمومی جریانه مخالفت التمر من لازمدر. مخالفت ليد يلديكي تقدير . طولابك اوستند نه دوشی، آکننده قالید حتی از پایه، محو اولور . بناء عليه، او عمومی جریان نارده توشیم الهينك مساعده نه مظهريتي طولا يب يامه، او طولابك اوستنده، محمد عربي عليه الصلاة واستادرمانی حمه الله متميك اولد يغي ثابت اولور.
اوت، حضرت محمد عليه الصلاة والسلامك كثير ديگی شريعتك حقائقی، فطرتك قانون ارزنده کی موازنهي محافظه اتمشدر اجتماعي اتك رابطه الدين لازم قاله من استداری اخلال اینجه مشدر زمانه او زاد فيه، أو الرندة اتصال پیدا اولمشدر بوند نه اخلا شیر اید که:
اسلامیت نوع بشر ایجون فطری به دیندر و اجتماعياتي تزلزلون وقايه ايدن بطاني
عاملة.
بونكه لرايام شو نقط الرى نظره، آل محمد الشم عليه الصلاة والسلام بام. او ذات، اقبال گیاه برای برخونه مالك دگلدی. نه اونك و نه با بالرينك بر حاکمیت اری سبقت ایتمه مشدی به ها کمیته به سلطنه ميلارى يوقدی بویله به وضعیتده ایکه مهم به مقامده، تھا کہ لی به موقعده، کمال و توقه و اطمئنان ايله بيوك برايش نسبت ابتدى بنون افطار عامه به غلبه جالدی بتون رو داره کندینی سودبردی. بتون طبیعت ارن اوسته چیقدی قلبام دن بتون و هشت عداد تاریخی، چرکین اخلا قاري فالديرارم، يك يوكن عاد تكرى و غايت كوزل اخلا قاري تأسيس ابتدى. وحشتك مولرنده سونم اولان قلب کرده کی فاوتی اینجه حسیاتله تبدیل ایتدیردی. و جوهر
انسانيتي اظهار ابتدى.
عدم موافقة
YanıtlaSilAdemi murifakat: Onayla mama, uygun gönneme
مايل
Amit si yapan etki eden
جریان
Cereyan: Bir süre içinde geneklesme
المقار ماته
Ears amme: Umuma dit fikirler
يطرة
Fitrat: Kişiye hås yaratılış
حقائق
Hakiki Hakikatler
هيتي المجانية
Heyet-i ictimaiye: Toplu
مشيات
Hissiyat: Hisler
الجماعيك
İctimaiyat: Toplumsal mes'eleler
الثلال
ihlal: Bozma
المال
Irtisal: Bitişme
الأماز
Izhar: Gösterme, ortaya çıkarma
تاوت
Kasvet: Katılık
كمال وثوق و
Kemali vüsük ve itmi'nän:
Tam bir güven ve tatmin
olma
كتب معارفه
Kesb-i muårefe: Tanışma
مظهريت
Mazhariyet: Nail olma
مالقة
Muhalefet: Zaddına hareket
elme
موازنه
Murdzene: Denge
مثمن
Miltemessik: Sıkıca tutunan
نَوْعٍ بَشَرْ
Nevi beser: İnsan nevi
Nükte: İnce mа'nа
راه
Rabita: Bal
صفوت
Safvet: Safilik, temizlik
Sebkat: Geçme
تبديل
Tebdil: Değiştirme
توليق الجي
Teufte- taht: Allah'ın yardımı
JJ
Tezelzül: Sarsılma
وقاية
Vihayer Konama
161 - 21
YanıtlaSilVe keza, bir iste muvaffak olmasını isteyen bir adam, Allah'ın adetlerine karst salvet ve muvafakatini muhafaza etsin. Ve fitratın kanunlarına keshi muårefe etsin Ve hey'et-i ictimaiye rabıtalarına münasebet peydå etsin, muvaffak olur. Aksi takdirde, fitrat ona adem-i muvafakatle cevab verecektir.
Ve keza, hey'er-i ictimaiyede, umümi cereyana muhalefet etmemek lazımdır. Muhalefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır. Hatta ezilir, mahvolur. Binženaleyh, o umúmi cereyanlarda tevfik-llähinin müsaadesine mazhariyeti dolayısıyla, o dolabım üstünde, Muhammed-i Arabi Aleyhissalâtü Vesselâm'ım hak ile mütemessik olduğu sabit olur.
Evet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalátů Vesselâm'm getirdiği şeriatın hakäiki, fıtratın kanunlarındaki muvázeneyi muhafaza etmiştir. İctimaiyatın rabıtalarına lázım gelen münasebetleri ihlal etmemiştir. Zaman uzadıkça, aralarında ittisäl peydä olmuştur. Bundan anlaşılır ki:
İslamiyet, nev'-i beşer için fıtri bir dindir. Ve ictimaiyatı tezelzülden vikâye eden yegåne bir Amildir.
Bu nükteler ile şu noktaları nazara al, Muhammed-i Haşimi Aleyhis-salátü Vesselåm'a bak. O zát), ümmiliğiyle beraber, bir kuvvete málik değildi. Ne onun ve ne babalarının bir håkimiyetleri sebkat etmemişti. Bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu. Böyle bir vaziyette iken, mühim
bir makamda, tehlikeli bir mevki'de, kemål-i vüsük ve itmi'nân ile, büyük bir işe teşebbüs etti. Bütün efkår-ı âmmeye galebe çaldı. Bütün ruhlara kendini sevdirdi. Bütün tabiatların üstüne çıktı. Kalblerden bütün vahşet ådetlerini, çırkin ahlåkları kaldırarak, pek yüksek ádetleri ve gayet güzel ahlakları te'sis etti.
Vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalblerdeki kasáveti ince hissiyatla tebdil ettirdi. Ve cevher-i insaniyeti izhår etti.
Dördüncü Bölüm: LÜGATÇE
YanıtlaSil319
Kaygu: Korku, endişe, tasa, üzüntü.
Kayıd ylmek: Üstüne düşmek, ilgilenmek, mukayyed olmak.
Kayıkmak: Meyletmek, temâyül göstermek, geri dönmek.
Kayumak, kayurmak: Düşünmek, bir şeyden kuşkuya düşmek, bir şey kur-mak, endişelenmek, kaygılanmak; mukayyed olmak, bir şeye sarılmak, bir işin üstüne düşmek, ilgilenmek, gözetmek.
Kaykımak, kaylımak: Meyletmek, değer vermek.
Kayim, kaim (a): Ayakta, devamlı, sabit, sağlam.
Kayyûm (a): Ezelden ebede kadar duran, dâimi olan, bâki ve kâim olan
(Allah).
Keferet: Yapılan günaha karşı ceza olmak üzere verilen sadaka, tutulan oruç, günahtan arınma, (kefäret'ten).
Keffe (a): Terazi gözü, kefe.
Keleci: Söz, mânalı söz.
Kem (1): Az, eksik, noksan; fena, kötü.
Kemine (1): Hakir, zavalı, âcíz, değersiz, noksan.
Kemter (f): Değersiz, değeri az, daha aşağı; eksik, noksan, itibarsız.
Ken'an (a): Filistin, Yakub Peygamber'in doğduğu yer.
Kendüzi, kend'özi: Kendisi.
Kendüzüm, kend'özüm: Kendim.
Keramet (a): Velilerin gerektiği zaman yaptıkları, gösterdikleri olağanüs-tü işler, şeyler; lûtuť ve ikramda bulunma, kerem, bağış, ikram, ağır-lama.
Kerem (a): Cömertlik, lûtuf ve ihsanda bulunma, el açıklığı.
Kerim (a): Kerem sahibi, cömert; ulu büyük (Allah).
Kesh (a): Çalışıp kazanına, elde etme, edinme.
Kevn (a): Var olma, varlık.
Kevn ü mekan: Käinat.
Kevser (a): Cennette bir ırmak (göl ve havuz olduğunu söyleyenler de var-dır); maddi ve manevi çokluk, bolluk, hayır, bereket.
Key: İyi, İyice, hakkıyla, çok iyi şekilde, çok, pek, adamakıllı.
Keyvan (1): Zühâl yıldızı.
Kezek, kezik: Nöbet, sıra.
Kable-l cân (a.f.) Can kablesi.
Kığırımak: Çağırmak, dåvet etmek, okumak, seslenmek, haykırmak.
Kil, kayl (a): Söz.
Kıyl-ü-kal (a): Dedikodu, kuru lâť.
Kılınmak: Meydana gelmek, olmak.
Kıvanmak: Sevinmek memnün olmak.
Kızlık: Kıtlık, pahalılık.
Kızmak: Öfkelenmek, hiddetlenmek; ateşlenmek, hararetlenmek, ısınmak. Kibr, kibir (a): Büyüklenmek, kendisini büyük görme, büyüklük taslama.
318
YanıtlaSilYUNUS EMRE
Kali bela (beli) (a): Evet dediler Ruhlar yaratıldığı zaman Adem oğul-larina Ben Rabbiniz değil miyim ilahi nidası geldikten sonra mü'
minlerin verdiği cevap.
Kål u kiył (a): Dedikodu.
Kamet (a): Boy, boybas.
Kami (1): Muradına ermiş.
Kamil (a): Oleun, noksansız, yaşına başırı almıs; tecrübeli, alim kimse.
Kamu: Bütün, bep.
Kan (1): Måden, maden ocağı, kaynak, cevher.
Kanca: Nereye.
Kancara: Nereye, ne tarafa.
Kanda: Nerede.
Kandan: Nereden.
Kangı: Hangi.
Kam: Hani, nerede.
Kankı: Hangi.
Kankısı: Hangisi.
Kapmak: Maddi varlıklardan uzaklaştırmak, kendisine çekmek.
Ka'r, Ka'ra (a): Dip, çukur.
Kår itmek: Te'sir etmek.
Karanu: Karanlık.
Karanulık: Karanlık.
Karavas: Cariye, hizmetçi kız.
Karga: Kargı, mızrak.
Karımak: İhtiyarlamak, yaşlanmak, kocalmak, kocamak.
Kar-ü-bar (1): İş güç.
Karun: Mûsa Peygamberin teyzesinin oğlu olduğu söylenen zenginliğiyle ta-nınmış bir kimse.
Kasd: (a): Niyet, maksad; girişme, kalkışma (dövme, yaralama, öldürme gibi işlere).
Kasd-1 Umman (a): Ummânı isteme, ummâna teveccüh.
Kasır (a): Kısa.
Kat: Yan, huzur, nezd.
Katı: Çok, gayet, pek, iyice, fazla; sert, ağır.
Katre (a): Damla.
Katre-i bárân (a.f.): Yağmur damlası.
Kavi (a): Kuvvetli, sağlam, berk, pek.
Kavl (a): Söz.
Kavl itmek (a.t.): Sözleşmek.
Kavum: Kavim.
Kayu, kayı: Kaygı, endişe, tasa.
Kayd (a): Endişe, telaş, gaile.
105
YanıtlaSil3183. Citin do kulakları var. (1 plet usi ima. Değişik biçimi Duvarların da kulakları var)
3184. Çivi çiviyi söker. (Klin klin izbiva.)
3183. Çobansız koyunu kurt kapar. (Türkçeden geçmiş)
1186. Çocuktan daha tath, daha acı bir şey yoktur. (Or celad po sladko i po- gorçivo nama)
3187. Çoğu arayan, azı da bulamaz.
3188. Çoğu gitti, azı kaldı. (Mnogo mina, malko ostana)
3189. Çok ıkınan kadm, cılız doğurur.
3190. Çok mal göz çıkarmaz. (Mnogo stoka, oçi ne vadi)
3191. Çok soru soranın torbası, hiç bir şeyle dolmaz.
3192. Çok söz, az para eder. (Mnogo dumi malko pari struvat.)
3193. Çok şey vaat edene pek az inan. (Malko värvay na tozi, koyto mnogo obeştava)
3194. Çorbacının horozu bile yumurtlar. (Na çorbaciya i petlite nosyat yaytsa.)
3195. Çorbacının keyfi gelene dek, yoksulun canı çıkar. (Dokte døyde kefit na çorbaciyata, na siromaha duşata izliza.)
3196. Çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına.
3197. Çürük iple kuyuya inme. (S gnilo vije v kladenets ne vlizay. Türkcesi: Çürük iple kuyuya inilmez.)
3198. Çürüksüz koz olmaz.
3199. Dağın kulağı var, avlunun dayağı.
3200. Daha bir küfe samanı iki eşeğe bölüştürmesini bilmez.
3201. Damlaya damlaya göl olur. (Kapka po kapka vir stava.)
3202. Dana gitti, öküz geldi. (Otide tele, virna se vol.)
3203. Davacım kadı olursa, yardımcın Allah olsun! (Kogato kadiya ti e davacıya, gospod da ti e na pomoşı. Türkçeden geçmiş.)
3204. Dayanışık bir topluluk, dağı kaldırır! (Sgovorna drujina, planına povdiga!)
3205. Değneğin iki ucu var.
3206. Deli ile dost olma. (Ako e nakoy lud, ne bivay mu drug. Slaveykov, s. 92.)
3207. Deliler konuşurken, şeytanlar da susarmış!
3208. Delilere çan taksalar, demirin okkası 100 kuruş olur.
3209. Deliye, dikenli değnek yardım edermiş.
3210. Deliye her gün bayram. (Na ludiya vseki svat den Velikden.)
3211. Demir, tavında dövülür. (Jelyazoto se kove, dorde e goreșto.)
3212. Denize düşen, yılana sarılır.
3213. Dertsiz baş, bostan tarlasında kabak. (Glava bez grija, na bostana tikvata.)
3214. Dertsiz baş bostanda bulunur. (Türkçeden geçmiş Bezholumna glava na bostana stava Slaveykov, s. 118).
104
YanıtlaSil3156. Bugün vezir, yarın rezil. (Dneska "vezir", utre "rezil"-Türkçeden tam çeviri, kimi Türkçe sözcükler korunmuş olarak kullanılır.)
3157. Bugünün beşi, yarının altısından iyidir.
3158. Bugünkü işini yarına bırakma! (Türkçeden geçmiş.)
3159. Bulanık suda balık avlamak kolaydır. (V mitna voda, riba lesno se lovi.j
3160. Bulgar kafası, katran kovası. (Türkçeden geçmiş Bılgarska glava, koja za katran, kazvat turtsite - Slaveykov, s. 137.)
3161. Burnunu sıksan, canı çıkar.
3162. Büyük ambar, küçük ölçekle dolmaz.
3163. Büyük balık, küçük balığı yutar. (Golemite ribi, yadat po-malkite.)
3164. Büyük kaşıkla yemek istersen, büyük çapayı da eline al. (Ako iskaş da yadeş s goldma lijusa, vzemi i golâma motika.)
3165, Büyük lokma ye de büyük söz söyleme. (Golyam zalık lapni, golyama duma ne kazvay.)
3166. Cennet de, cehennem de burada, yer yüzündedir. (Tuk na sveta i raya, i pıkıla.)
3167. Cımbızla arasan, bir lokma et bulamazsın. (S cimbiz da ursiş, meso ne moj hvana.)
3168. Çabuk hırsız, ev sahibini şaşırtır. (Türkçeden geçmiş - Şinasi'de: Usta hırsız, ev sahibini bastırır - Bırz kradets, domakina slisva - Slaveykov, s. 136.)
3169. Çalgısız düğün, yas töreni gibidir. (Bez gayda svatba, sışti pomen.)
3170. Çalışmak, insanı yere sağlam bastırır.
3171. Çapa ve kürek. (Motika i lopata. Türkçe karşılığı: Attan düşene yorgan döşek, eşekten düşene çapa kürek.)
3172. Çarığı yok, gayda ister. (Tsırvuli nama, gayda iska.)
3173, Çekişmeyin de dövüşün. (Türkçeden geçmiş - Slaveykov, s. 122.)
3174. Çılgınlarla cennette olmaktansa, akıllılarla cehennemde bulunmak daha iyidir.
3175. Çıplak ayaklar sini altında, kızarmış domuz sini üstünde.
3176. Çıplak karnına, çifte piştov (Hem kel, hem fodul, deyiminde geçer). (Na gol myah, çifte piştovi.)
3177. Çıplak, yükseğe sıçrar.
3178. Çile akıl öğretir. (Teglilata na um uçat.)
3179. -Çingene, seni sultan yapalım. -Ekmek var mı? -Araba dolusu. -Ama arabayı ben kullanayım.
3180. Çingeneye "Keçiyi mi, tavşanı mı istersin?" diye sormuşlar. - "Keç-tavşan?" diye kekelemiş. (Pitali tsiganina "koza li iskaş, ili zaets?" "Kozaits" otgovoril on.) 3181. Çingeneye: "
Senin en büyük günün ne zaman?" demişler. "Ekmeğim var günü 3182. Cirkefe taş atma, üstüne sıçrar. (Türkçeden geçmiş -V redık kal kamik ne viriyay demis (Popitali tsiganina "kogda e tvay Velikden?" Tov kazal "koga ima hleb") da te ne opriska - Slaveykov, s. 145.)
ebingex
YanıtlaSiljos
uwepy
H
Resülullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem
buyurdular: "Allahü Teálá, sizden biriniz bir amel İşlediği (iş yaptığı) zaman, onu, güzel ve sağlam (ihlasia) yapmasını sever." (Beyhaki, Şuabu'l-İmân)
Hicri: 21 ŞABAN 1447 - Rúml: 27 Kanon-i Sâni 1441 - Kasım 04
İSTANBUL
Imsak
6.18
Sabah
6.38
Güneş
7.58
Ogle
13.28
İkindi............
16.17
Akşam...........
18.39
Yatsı............
20.09
Kıble S.........
11.37
Bolu
Çankırı
9
ŞUBAT
2026
Pazartesi
Ay Doğuş...
1.44
Ay Batış..... 11.22
İkindi
Akşam
Yatsı
Kıble S
16.04
18.26
19.54 11.54
16.02
18.25
19.55 11.56
İmsak
Sabah
Güneş
Öğle
Ankara
6.02
6.22
7.40
13.13
Bartın
6.04
6.24
7.46
13.15
Bilecik
6.13
6.33
7.52
13.24
16.15
18.37
20.05
11.39
6.07
6.27
7.47
13.18
16.07
18.29
19.59
11.50
5.59
6.19
7.39
13.10
15.59
18.21
19.50
12.00
Çorum
5.54
6.14
7.33
13.04
15.54
18.16
19.45
12.07
Düzce
6.09
6.29
7.49
13.20
16.09
18.30
20.00
11.48
Eskişehir
6.11
6.31
7.50
13.22
16.13
18.35
20.03
11.41
Karabük
6.03
6.23
7.43
13.14
16.02
18.24
19.54
11.56
Kastamonu
5.58
6.18
7.39
13.09
15.57
18.20
19.50
12.03
Kırıkkale
5.59
6.19
7.38
13.10
16.01
18.23
19.51
11.58
Zonguldak
6.06
6.26
7.47
13.17
16.05
18.27
19.58
11.53
Halife Ömer bin Abdülaziz Hazretlerinin vefatı (720) Sultan İbrahim'in tahta çıkışı (1640)- Boğaziçi dondu (1621)
Gün: 40. Hafta: 7.2. Ay: 28 Gün. FAZİLET TAKVİMİ Gün. uz. 2 dk.
ZEKAT VE SADAKANIN EN MAKBULO
YanıtlaSilBakara Sûresi'nin 273. âyet-i kerimesinde buyuruluyor ki: "Verin o fakirlere ki onlar, Allah yolunda kapanmışlardır, şuraya buraya dolaşamazlar, istemekten çekindikleri için, bilmeyenler, onları zengin zanneder, onları simalarından tanırsın. Onlar, insanlardan ısrarla bir şey istemezler. Artık hayır namına ne verirseniz, hiç şüphesiz, Allah, onu bilir."
Bu âyet-i kerîme, Ashâb-ı Suffe hakkında nâzil olmuştur ki onların Medine-i Münevvere'de, ne bir meskenleri, ne aşiret ve akrabaları vardı, hiçbir şeyleri yoktu. Mescidin sofasında ikamet edip, Kur'ân-ı Kerîm ilmi tahsil ederler, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) derslerinden sohbetlerinden bol bol istifade ederlerdi. ve
Resûlullah'ın medresesinin, canlarını Allah yoluna vakfetmiş talebeleri idiler. Bir gün Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), Ashâb-ı Suffe'nin başlarında durup hållerine baktıktan sonra fakirliklerini, çektikleri sıkıntıları görmüş ve onlara şöyle buyurmuşlardır: "Ey Ashâb-ı Suffe! Size müjdeler olsun ki her kim, şu sizin bulunduğunuz hâlde bulunur ve bu hâlden de razı olarak bana kavuşursa o, benim dostlarımdandır."
Yukarıda meâli verilen Bakara Sûresi'nin 273. âyet-i kerîmesi, Ashâb-ı Suffe hakkında nâzil olsa da hükmü, umûmîlik ifade eder:
Allah rızası için düşmana karşı nöbet bekleyen veya Allah rızası için medreselerde dirsek çürüten yahut Allah rızası için kendisini hizmete vakfeden ve bu håller içerisinde malı mülkü olmayıp nafakasını kazanmaya fırsat bulamayan veya gücü yetmeyen fakir müminler, bu âyet-i kerîmenin hükmüne dâhildir. Bunlar, infak ve sadakaların verileceği en güzel yerleri teşkil ederler.
Husûsiyle kendilerini Allah yoluna vakfetmiş olan talebelere veriniz ki ihlás ve kemâliniz, gece gündüz, gizli veya açık, farkını hissettirmeyecek kadar yükselsin. Riya ve nifaktan sakınıp Allah rızasını talep ederek ve kendinizi Allah yolunda sabit kılmak için gönül hoşluğu ile gücünüzün yettiği kadar iyilerinden vermek âdetiniz, huyunuz olsun da her zaman ve her suretle veriniz. Allah, ne hayır yaparsanız onu bilir, ecrinizi zâyi etmez.
kısmı On Dokuzuncu Mektub'da güzelce beyan ve ispat edilmiş öyle de, lisan-ı kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zahir bir larında bu zatın (asm) geleceğini haber verip insanlara beşaret vermişler -ki Enbiya aleyhimüsselām, nasıl ki lisani käl ile Tevrat, Incil ve Zebur ve suhuf-
YanıtlaSilTARİNTE BUGÜN
-1909-Bediüzzaman'ın "Yaşasın Şeriat-ı Ahmedi" isimli makalesi Volkan gazetesinde yayınlandı.
1915- Çanakkale Zaferi.
1925 - Bediüzzaman'ın Şeyh Said Hadisesi ile ilgisi olmadığına dair Van Valiliği rapor verdi.
1949-NATO kuruldu.
1960- Bediüzzaman Emirdağ'da şiddetli bir hastalığa yakalandı.
18
CUMA
FRIDAY
MART
MARCH
BİR AYET
"Kendi elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Sizi de, sizin yaptıklarınızı da yaratan Allah'tır."
Saffat Suresi: 95-96
BİR HADİS
Bir genç bir yaşlıya saygı gösterirse, Allah da yaşlandığında kendisine saygı gösterenleri yaratır.
Dünyanın akibeti ne olursa olsun lezaizi terk etmek evladır.
HICRI: 15 SABAN 1443 - RUMI: 5 MART 1438
Mesnevî-i Nuriye
KASIM: 131 - GÜN: 77 KALAN: 288 - GÜN UZA.: 3
DK
22
YanıtlaSilakvimi
น k
yanıp tutuşmak -1. çok sevmek: Mecnun, Leyla
için yanıp tutuşur. -2. bir şeyi elde edemeyince çok üzülmek: Zavallı, o bahçeli ev için yanıp tutuşuyordu; alabildi mi acaba?
YAPMAK
yaptığı hayır ürküttüğü kurbağaya değmemek
verilen zarar yapılan iyilikten büyük olmak: Ne oldu şimdi; yaptığın hayır ürküttüğün kurbağa-ya değdi mi?
Yaptın bir hayır, tut bacağından ayır! "Hayır ya-pacaksan hakkıyla yap!: Sadaka gibi yardım olmaz; yaptın bir hayır, tut bacağından ayır!
YAPRAK
yaprak kıpırdamamak * (yaprak kımıldamamak * yaprak oynamamak) hava çok durgun olmak: Ağustostu, o sıcakta yaprak bile oynamıyordu.
YÅR [sevgili; dost]
yår etmemek bir şeyin, birinin olmasına izin ver-memek: Elinde tüfek, yolun başında, "Onu sana asla yâr etmem!" diye bağırdı.
yâr olmamak bir şey, birinin işine yaramamak; hayrı dokunmamak: Haksız kazandığın bu para, sana yâr olmayacak, eminim.
391
yandan çarklı -1. kollarını sallayarak ve bir omu-
YanıtlaSilnu düşürerek yürüyen kimse: Şu yandan çark-lıya bulaşmadan hemen kahveye girelim. -2. şekeri yanına konmuş kahve: Yap abime bir yandan çarklı! -3. çok ağır giden taşıt: Bu yan-dan çarklıyla iki saatte varamayız okula.
yanına bırakmamak* (yanına koymamak) biri-nin kötü davranışına yanıt vermek; öç almak: Hakaretini yanına bırakmam, anladın mı?
yanına kalmamak kötülük cezasız kalmamak: Kötülük, yapanın yanına kâr kalır mı dersin?
YANGIN
yangına körükle gitmek kışkırtıcı bir tutum takın-
mak: Zaten sinirlerim tepemde, sen de yangına körükle gidiyorsun yahu!
yangından mal kaçırır gibi telaşla, herkesten gizler gibi; gümrükten mal kaçırır gibi: Eşyaları yangından mal kaçırır gibi götürmüş.
YANIK
yanık ses dokunaklı, içli ses: Bahçeden yanık sesle söylenen bir türkü duyuldu.
YANMAK
yana yakıla üzülerek, sızlanarak: Bütünlemeye ka-lınca yana yakıla öğretmenini aramaya başladı.
390
1579-Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa, bir Boşnak tarafından öldürüldü.
YanıtlaSil1596 - Macaristan'daki Eğri Kalesi Osmanlıların eline geçti.
1958 - Başbakan Adnan Menderes yurttaşlardan "Vatan Cephesi" kurmalarını istedi.
EKİM
Allah sizin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
Bakara Suresi: 74
BİR HADİS İdarecinin affetmede yanılması, ceza vermede yanılmasından daha hayırlıdır.
İbni Adiyy
12
PAZAR
20 1447 R.AHİR
RUMI: 29 EYLÜL 1441 HIZIR: 160
Mevt, ancak, ruhun ceset kafesinden çıkmasıyla tebdil-i mekân etmesinden ibarettir.
İşaratü'l-İcaz
ISTANBUL
Imsak
Günes
05.41
07.05
12.56
Ogle
İkindi
Akşam
16.03
18.36
18.22
Yatsı
19.55
19.39
KARABÜK
05.26
06.51
Öğle
12.49
İkindi
16.00
Akşam Yatsı
19.48
ANKARA
05.26
06.49
12.40
15.49
ISPARTA
Imsak Günes
05.36 06.56
12.41
15.48
18.21
18.33
19.41
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1875-Karaköy - Beyoğlu arasındaki tünel hizmete girdi. Tünel dünyanın en eski ikinci ve en küçük metrosuydu.
1990- Nur Talebelerinden Mustafa Acet vefat etti.
OCAK
17
CUMARTESİ
28 14478 RECEB
RUMI: 4 K. SANİ 1441 KASIM: 71
Karanlık gece şeklinde olan istikbal Kur'ân'ın ziyasıyla tenevvür eder. Cennetin bostanları şekline girer.
Mesnevî-i Nuriye
Döle
İkindi
Aksam
Yatsı
Imsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
İmsak
Günes
BİR AYET O gün tartı haktır. Kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtulanlar onlardır.
A'raf Suresi: 8
BİR HADİS
Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, ağzı iyi lâf yapan münafıktır.
Islami(ye)
YanıtlaSil454
ism-i Hak (hakk
göre, İslam bakımından
Islamiye(اسلام : alama ait, Islam'la ilgili
2. Islam'a uygun
Islamiyet اسلامیت : Islamlık, müslümanlık, Is lam dini (bk. Islam)
Islamiyetçe 1 | إسلامية Islamiyet bakımından 2.İslamiyet tarafından
Islamiyetsiz إسلاميسر : Islamiyet olmadan, Is lamiyeti kabul etmeden
Islamköy اسلامکوی : Isparta'da, Barla Dağı'nın la, Egridir Keçiborlu demiryolu hattının 5 güneyinde, Barla Kasabasına 16 km uzaklık km yakınında bir yerleşim yeri
ism isim, ad
sm- Ad إسم عدل : )Allah'a (cc.) ait) Adl ismi, tam ve kusursuz adalet sahibi, her şeyin tam hakkını veren ve her şeyi gayeli, hikmetli ve en uygun şekilde yapan manasında, Allah'ın (c.c.) Adl ismi
Ism-i ahir إسم آخر : )Allah'a (c.c.) ait) "ahir" ismi, her şeyden sonra ebedi olarak hep var olacak manasında, Allah'ın (c.c.) "ahir" ismi
Ism-l Ahmedi اسم أحمدى : Hz. Muhammed'e (as.m.) ait isim
ism-l alemi اسم علمي : özel isim, bir varlığı di ğerlerinden ayırt edici olan ve yalnız ona isa ret eden, onu gösteren isim
ism-i Alim اسم عليم : pimdi ve geçmişte var olan ve gelecekte var olacak her şeyi tam ve eksik siz olarak bilen, sonsuz ilim sahibi manasın da, (Allah'a (c.c.) mahsus) alim ismi
Ism-i Allah (cc( اسم الله جل جلاله : Allah (c.c.) ismi
ism-lazam اسم اعظم : Allah'ın (c.c.) diğer isimleri-nin de manalarını kendinde toplayan, varlıklar ve olaylar üzerinde en başta kendini gösteren manasında, Allah'ın (c.c.) isimlerinin en bü yüğü, en başta geleni
ism-i azamlık اسم اعظمل : Allah'a (c.c.) ait isim lerin en önemli ve büyüğü olma. (bk. ism-i azam)
Ism-lazim اسم عظيم : manası ve önemi büyük isim
Ism-1 Batin إسم باطن : kendisi doğrudan biline meyip gizli kalan ve her şeyi iç yüzü ve gizli tarafından ve manasında, Allah'ın (c.c.) batın İsmi
Ism-l Bedi إسم بديع: örneği ve modeli olma dan yoktan her şeyi yaratan manasında, Al-
lah'ın(c.c.) bedi ismi
ism-i Bedi' ve Hakim إسم بديع وحكيم : Allahim (c.c.) bedi' ve hakim isimleri (bk ismet Bed ism-i Hakim)
ism-cami إسم حامم : baska isimlerin manalan ni kendinde toplayan isim
ism-i camid اسم حامد : cansız isim, uydurma ve
ism-Celal إسم حلال sonsuz büyüklük sahibi nin ismi, 'Allah' (c.c.) ismi 2 sonsuz büyükik sahibi manasındaki celal ismi
ism-i Celil اسم حليل : sonsuz büyüklük ve yüce lik sahibi manasında, Allah'ın(c.c.) Celil ismi
ism-i Celil ve Baki اسم حليل و باقی : sonsuz bü yüklük ve yücelik sahibi manasında, Allah'ın (c.c.) Celil ismi ve ebedi, ölümsüz manasında
Baki ismi
ism-i Cemal إسم حمال : her bir varlığı güzel ya ratan ve sonsuz güzelliklerin sahibi olan ma nasındaki Allah'ın (c.c.) Cemal ismi
ismi Cemil اسم جميل : güzelliği sonsuz olan manasında Allah'ın (c.c.) Cemil ismi
ism-i Cevvad (cevad( اسم جواد: sonsuz comert lik sahibi manasında, Allah'ın (c.c.) Cevvad ismi
ismi Evvel اسم ازل : hiçbir şey yokken, herşe yin öncesinde, ezeli olarak hep var olan ma nasında, Allah'ın(c.c.) 'evvel' ismi
ism-i Evvel ve Ahir اسم اول و آخر: Allah'ın (cc( Evvel ve Ahir isimleri. (bk. ism-i Evvel, ism-i Ahir)
ismi fail إسم فاعل : )gr) işi yapan yani özne du rumunda olan isim veya isim yerine geçen kelime
ismi Ferd اسم فرد : bir olan, eşi ve benzeri ol mayan, bütün kainatın ve her bir varlığın tek sahibi manasında, Allah'ın (c.c.) Ferd ismi
ismi Hafiz اسم حفيظ : her şeyi koruyan ve yok olmaktan kurtaran, iyi veya kötü her iş ve ha günü için saklayan manasında, Allah'ın (c.c.( reketi manevi kayıtlara geçirip ahirette hesap Hafiz ismi
Ism-i Hafiz ve Rakib اسم حفیظ و رقیب : her şeyi koruyan ve saklayan manasında, Allah'ın Hafiz ismi ve her şeyi gözetimi altında tutan manasında, Rakib ismi (bk. ism-i Hafiz)
ismi Hak (hakk( إسم حل : Allah'ın (c.c.) Hakk ismi yani, başka hiçbir varlığın desteği ve
455
YanıtlaSilsardini olmadan grivekten var olan ve hic denceli ve ebedi olarak var ohnakta avam eden manasuda (bk hakk)
Hakim مد اسم حكمasmachklan gozen, yanak ve haksishga yer vermeden Bokum (Aaraal veren, hukminde ve haki meinde hibir ortak ve yarımcısı bulun yangi hukman onune gedemea ve mes olan, her ser hakkında son mand verecek olan manasında, Allah'ın Hakem ismi. Bu isim Kur'an'da (6 114) ve hadiste gever
Hakem ve Hakim اسم حکور حكم : Allah'ın hakem ve Hakim isi (bk ism Hakem,
Hakim
Hakim إسم حكيم : her şeyi gayeli, faydalı ve en uygun şekilde yapan ve hiçbir işinde ve enerinde tesadüflere, yersizlik, işe yarama mashk ve manasızlıklara yer bırakmayan ma nasında, Allah'ın(cc) hakim isnu
Hakim ve Adil إسم حکیم و عادل : her seyi hkmetle yapan manasında Allah'ın Hakim mi ve her işi tam adaletle yapan manasında Adil ismi. (bk. ism-i Hakim, ism-1 Adil)
Hakim ve Rahim اسم حکیم و رحیم : Allah'ın (cc) Hakim ve Rahim isimleri (bk. ism-i Ha kim, ism-i Rahim)
am-Hakim ve Rahim ve Vedud اسم حكيم و رحيم و ردود : Allah'ın (c.c.) Hakim ve Rahim ve Ve dad isimleri. (bk. ism-i Hakim, ism-i Rahim ve ism-i Vedud)
- Halk إسم خالق: yaratıcı manasında, Al-lah'm (c.c.) Halık ismi
ism- Hannan إسم حنان : çok acıyan, çok şefkatli manasında, Allah'ın Hannan ismi
ism- Hannan ve Rahman اسم حنان و رحمن : Al-lah'ın Hannan ve Rahman ismi. (bk. ism-i Hannan, ism-i Rahman)
sm-l has إسم خاص : özel isim
ism- Haşmet إسم حشمت : büyüklük sahibi olan ve kendisine korku ile birlikte saygı duyulan zat manasını taşıyan isim
lami Hayy إسم حى : hiçbir varlığın yardım ve desteği olmadan sonsuz, ezeli ve ebedi hayat sahibi olan ve hayat sahibi varlıklara hayat veren manasında, Allah'ın(c.c.) Hayy ismi
ism-i Hayy ve Hakim اسم حتی و حكيم : Allah'ın )cc.) Hayy ve Hakim isimleri. (bk. ism-i Hayy, ism-i Hakim)
ism-i Muhyi
ism-i Hayy HallaBakiم حى حافظ بال
lah'in (cc) Hayy, Hafta ve Baki isimleri (bk tam-1 Hayy, tam-t Hafiz, ismi Baki)
ism- Hayya Kayyumاسم ح Allah'ates( ait) Hay ve Kayyum isimleri, yani sonsus, ezeli ve ebedi hayat sahibi olan, butun hayat sahibi varlıklara hayat veren manasındaki Havy: başka hiç bir varlieum yardım ve desteği olmadan ezeli ve ebedi olarak var olan ve bu tun yaratılmış varlıkları her an yok olmaktan koruyup ayakta tutan manasındakı Kayyum ismi
ismi hilafet اسم خلافت : halifelik ismi,
ismilahi إسم إلهي Allah'm (cc) ismi
ism-i Kadir اسم قادر : her şeye gucü yeten mana sındaki Allah'ın (cc) Kadir smi
ism-i Kahhar إسم قهار : dilediği her şeyi kahret meye, ezip mahvetmeye gücü yeten manasın da, Allah'ın Kahhar ismi
ism-i Kayyum إسم قيوم : hiçbir varlığın yardım ve desteği olmadan ezeli ve ebedi olarak var olan ve bütün yaratılmış varlıkları her an yok olmaktan koruyup ayakta tutan manasında, Allah'ın (cc) Kayyum ismi
ism-ke-n-Nur إسمك السور : )bihakkı ism-i ke-n
Nur) Nur isminin hakkı için
ism-i Kuddüs اسم قدوس : kutsalligi sonsuz, her turlu kusur ve noksanıktan uzak, yarattık larının maddi ve manevi temiz kalabilmeleri için gerekli imkan ve yeteneklerle donatan manasındaki Allah'ın (c.c.) Kuddüs ismi
ism-i külli اسم كلى : etkisinin kendini göster diği saha sınırsız olan isim. (Allah'ın c. c.) bütün isimleri kulli yanı sınırsızdır; her şeyi bilen manasında Alim, her şeyi hikmetle ya-pan manasında Hakim gibi(
ismi meful اسم مفعول : )gr.) cumlede tumleç veya nesne görevinde olan isim, yani yapılan bir işten etkilenmiş olan varlığı gösteren ke-lime
ism-i meşrutiyet اسم مشروطیت : meşrutiyet ismi, kanun yapma yetkisi, yani yasama gücü seçilmiş meclis-padişahlık idaresinin ismi
ism-i Muclb (mücib( اسم مجيب : Mucib ismi kendisinden dilek ve duada bulunanlara en uygun karşılığı veren manasındaki Allah'ın (c.c.) Mucib ismi
Ism-1 Muhyi اسم محبی : hayat veren, dirilten, can ve ruh veren yaşatan manasında, Allah'ın
Imândan Ihsåna Tasavvuf
YanıtlaSildurumlarına göre teşhis ve tedavi yolunu tercih ederler. Kimine İbrahim bin Edhem'de görüldüğü gibi:
Tacı ve tahtını terket! tavsiyesinde bulunurlarken, kimine de Fâtih Sultan Mehmed Han'da olduğu gibi:
"Eğer bu vazifeyi bırakırsan ve senden daha liyakatlisi de gelmezse, vebâle girersin! ikāzında bulunarak, irşad ve teveccühlerini onların bulun-dukları makämda devam ettirirler.
Kimini su ile, kimini ateşle imtihän ederler. Dolayısıyla nasıl ki, bede-ni bir hastalıkla muzdarip kimsenin şifaya kavuşması için tabîbe teslimiye. ti ve verdiği reçeteyi tatbik etmesi zaruri ise, kalbi hastalıklarda da durum aynıdır; hattå daha hassastır. Zirâ beden tedavisindeki ihmål, sadece bu dünyaya yönelik bir zarara uğratır; ancak gönül tedavisindeki ihmål ise, ebedi bir hayatı hüsrån eyler.
452
İBRAHİM BİN EDHEM ve CEYLÂN
İbrahim bin Edhem, önceleri Belh'te saltanat ve debdebeye düşkün bir hükümdardı. Onu bu düşkünlükten kurtarıp âhiretini de ihyå edebilme-si için, devrin arif ve süfilerinden zaman zaman kendisine ibretli īkāzlar ya-pılıyordu. Nitekim meşhur rivâyete göre bir gece sarayının damında birta-kım acaip gürültüler duymuş, uyuyamayıp merakla seslenmişti:
- Orada ne yapıyorsunuz?"
Garip bir cevap verildi:
- Devemizi kaybettik, onu arıyoruz!"
İbrahim bin Edhem kızdı:
- Damda deve aranır mı hiç?"
Bu seferki cevap ise pek mânidar ve ibretli idi:
"- Ey İbrahim! Damda deve aranmayacağını biliyorsun da, şu yaşadı ğın dünyevi şatafat ve debdebe içinde ebedi saådetin aranamayacağını niçin düşünmüyorsun?"
T
Tasavvufl Kassalar ve İbretler
YanıtlaSilDiğer ibretli ikázlara nazaran bu sözler, İbrahim bin Edhem'e bir hay I tesir etti. Ancak bir müddet sonra bunu da unuttuğundan hålinde herhan gi bir değişiklik görülmedi.
Günler böylece gelip geçerken İbrahim bin Edhem, birgün maiyyetiy le birlikte ceylan avına çıktı. Bir ara maiyyetinden ayrıldı. Pür-dikkat lyi bir av arıyordu ki, kulağına "Uyanı" diye bir ses geldi. Pek aldırmadı. Aynı ses bir daha tekrarlandı, sonra bir daha.... Sonra her taraftan benzer sesler duymaya başladı. Sesler:
-Ölüm seni uyandırmadan sen kendin uyan!" diyordu.
İbrahim bin Edhem hem şaşırdı hem de korktu. Ancak o sırada karşı sına güzel bir ceylan çıktı. Bunun üzerine İbrahim bin Edhem o nazlı hay vanı avlama heyecanına düştü. Biraz evvel duyduğu sözleri unutup sada-ğından bir ok çıkardı ve yayına sürdü. Nişan aldı. Tam oku fırlatacaktı ki, nazlı ceylan gözlerini İbrahim bin Edhem'e dikip dile geldi
-Ey İbrahim! Rahman olan Allah, beni avlayasın diye mi seni yarattı?"
İbrahim bin Edhem baştan ayağa titredi. Gözleri bulut bulut oldu, atin-dan atlayıp secdeye kapandı, tevbe etti Cenâb-ı Hakk'a yalvardı
"Ey lutf u keremi sonsuz olan Allah'ım! Benim halime de nazar kill Ni ce zamandır debdebe içinde ömür nefeslerimi zäyi etmişim Ey Allahim! Lutfunla gönlümü yıka; kalbimde muhabbetinden başka bir şey bırakmal
Artık İbrâhim bin Edhem, gözlerini bambaşka bir Aleme açmış, ilahi bir iklimin temaşasına dalmıştı. İşte bu temăşă, ondaki diğer güzellik teläkki lerini tamamen silivermişti. Böylece her sabah ihtimamla giydiği saltanat elbiseleri ve göğsünü kabartan Beih sultanlığı, artık gönlünde bütün ihti şam ve süsünü, hâsılı bütün ehemmiyetini kaybetti ve gözüne iğreti görün meye başladı.
Bu halet içinde gözleri tevbe yaşlarıyla nemli, yüreği nedåmet ateşle riyle yanık olan İbrahim bin Edhem, sahrálara doğru yola koyuldu. Hayli yürümüştü ki, bir çobana rastladı. Derhal yanına vardı ve kendi libasına mukabil onun abasını alıp üstüne geçirdi. O anda gönlünde büyük bir ra hatlık hissetti. Çoban ise bu hal karşısında şaşkına dönmüştü İçinden Pahişâhımız herhålde aklını yitirmiş olmalı diyordu Oysa İbrahim bin Edhem aklını yitirmemiş, bilakis aklı başına gelmişti. O, ceylan avına çık mış, ancak Allah Teâlâ onu bir ceylan ile uyandırmıştı
453
Ebedi Yol Haritası ISLAM
YanıtlaSilkalmaz. Sonra Cenâb-ı Hak, Haccac'ın hakkını alarak onun haysiyetine tecavüz edenlere de cezalarını verir."
Yani bir kul zulme uğrar, sonra kendisine zulmedene o kadar hakaret eder ve kötü şeyler söyler ki, zālimin günahı seviyesine çıkar. Hatta daha da ileri gittiği için zalimin ondan alacağı olur ve bu sebeple mazluma kisas yapılır. 12
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
"..Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah müttakilerle beraberdir." (el-Bakara, 194)
"Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle cezá verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır." (en-Nahl, 126)
Yani İslâm ceza hukûkunda her şey ağırlığı ölçüsünde bir karşılık görür. Bir hakkı ve hukūku yerine getirirken, ona intikam veya nefret duygusu karış-tırarak haddi aşmanın, bir başka haksızlık ve hukuksuzluk olduğu beyan edilmiştir.
İrbaz bin Sariye anlatıyor:
Rasûlullah ile Hayber Kalesi'ne inmiştik. Beraberinde ashâbından başka kimseler de vardı. Hayber'in lideri, inatçı ve kurnaz birisi idi. Allah Rasûlü'ne gelerek:
"-Ey Muhammed! Merkeplerimizi kesmeye, meyvelerimizi yemeye, kadınlarımızı dövmeye sizin ne hakkınız var!?" dedi.
Rasûlullah Efendimiz gazaplanarak:
"-Ey İbn-i Avf, atına bin ve şöyle nidâ et: «Haberiniz olsun, cennet sade-ce mü'minlere helâldir, namaz kılmak üzere toplanın!»" dedi.
Cemaat toplandı. Rasûlullah onlara namaz kıldırdı. Sonra da ayağa kalkıp şunları söyledi:
"-Sizden biri, koltuğuna kurulup Allah'ın, Kur'ân'dakilerin haricinde haramlarının bulunmadığını mı zannediyor? Haberiniz olsun, vallâhi ben nasihatte bulundum, (Kur'ân'da olmayan bazı şeyler) emrettim, birçok şeyleri de yasakladım. Bunlar, Kur'ân'ın bir misli kadar, belki de daha fazladır.
58
12 Babanzâde Ahmed Naim, İslâm Ahlakının Esasları, İstanbul 1963, s. 86.
Takriz
YanıtlaSilAllah Teâlâ Hazretleri, Ehl-i Kitâb'ın evlerine izinsiz girmenizi helål kılmamıştır. Kadınlarını dövmenizi, borçları (olan cizyeyi) verdikten sonra meyvelerini yemenizi de helâl kılmamıştır." (Ebû Dâvûd, Harác, 31-33/3050)
Hayber zaferinden sonra Peygamber Efendimiz Abdullah bin Revâha'yı cizyeleri tahsil etmek üzere oraya gönderirdi. Abdullah bin Revâha da, alınması gereken hurma miktarını titizlikle hesap ederek bunu onlardan tahsil ederdi.
Hayber arazisini işleyen yahudiler, Abdullah bin Revâha'nın gösterdiği bu titizlik sebebiyle rahatsız oldular. Hattå bir ara kendi lehlerine müsâmahalı davranması için rüşvet teklif ettiler. Kadınlarının süs eşyalarından onun için biraz mücevherat topladılar ve:
"-Bunlar senin, vergimizi hafiflet, taksim esnâsında bizim lehimize dav-ran ve bize göz yum!" dediler.
Abdullah bu harekete çok kızdı. Onlara:
"-Ey yahudi topluluğu! Vallâhi birçok menfilikleriniz sebebiyle Allâh'ın mahlükâtı içinde sizden daha fazla kızdığım başka bir varlık yok! Ancak bu kızgınlığım beni size zulmetmeye sevk etmez! Sizin bana teklif ettiğiniz rüşvete gelince; o, haramdır. Biz onu yemeyiz!" dedi.
Yahudiler, Abdullah bin Revâha'yı takdir edip:
"-İşte bu adâlet ve doğruluk sâyesinde gökler ve yer nizām içinde ayakta durur." dediler. (Muvatta, Müsäkât, 2)
İslâm düşmanlarına karşı bile kılı kırk yararcasına bir adâleti emreden dinimiz ne yücedirl Müslüman, kâfire bile yapılsa, zulümden mutlaka hesaba çekileceğini düşünerek dâimâ adâlet üzere hareket etmelidir.
Böylesine yüce prensiplerle mü'min gönülleri yoğuran İslâm ahlâkı; ne güzel, ne mükemmel, ne muhteşem ve ne kadar gerekli, ne kadar hayatî... Bilhassa İslâm dışı ahlâk anlayışlarının insanları zaafa uğrattığı ve toplumu tefessühe sürüklediği şu âhirzaman hengâmında İslâm ahlâkının kıymetini daha iyi idrak etmek, bunun için de lâyıkıyla bilmek ve yaşamak, vazgeçilmez bir zarûrettir!..
İSLÂM AHLÂKI
Birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfte beyan buyrulduğu üzere İslâm ahlâkını, edep, hayâ, iffet, sabır, şükür, rızâ, merhamet, şefkat, affedebilmek, doğruluk, vefâ, muhabbet, cömertlik ve emsâli nice kalbî meziyetler teşkil eder.
59
528
YanıtlaSilDELAIL-I HAYRAT ŞERHİ
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e salât eyle. Ona yapacağın bu salát: Emrin ve nehyin, kendisine yöneldiği kadar olsun.
Allahını, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e, duyma kudretinin kavradığı kadar salât eyle..
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e görme kudretinin kavradığı kadar salât eyle..
Yüce Hakkın görme kudreti için burada şöyle bir şerh vardır: Yüce Hak, varlıkları görür. Her sesi de işitir. Nekadar gizli olur-larsa olsunlar. O kadar ki: Karanlık gecede, kara karıncanın, kara taşın üzerinde yürüdüğünü görür ve onun ayak sesini işitir.
OTUZ BEŞİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e, kendisini anan-ların sayısı kadar salât eyle.
Resulüllah S.A. efendimizi ananlar: İster hal dili ile, isterse kal
dili ile ansınlar. İster nübüvvetini tasdik etsinler, isterse, mübarek is-mini söylesinler.. Bütün bunların sayısı kadar salât eyle Allahım.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muphammed'e kendisini an-maktan yana gafil olanların sayısı kadar salât eyle.
OTUZ ALTINCI SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e yağmur tanele-rinin sayısı kadar salât eyle.
bilir. Yağmur tanelerinin sayısını, ancak celâl ve ikram sahibi Allah
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e, ağaçların yap-raklarının sayısı kadar salât eyle..
Allahım, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e KIFAR hayvanla-rının sayısı kadar salât eyle.
Bu cümlede geçen:
KIFAR.
Lafzının zımnına, hali araziler, sahralar, dağlar, dereler, ovalar girer. Buralarda yaşayan hayvanlara ise.. büyük küçük, eziyet veren, vermeyen, hemen bütün hayvanat dahildir. Devam edelim:
Allahını, efendimiz ve sahibimiz Muhammed'e deryaların su-ları adedince salât eyle.
Devam edelim:
Allahım, efendimiz ve yardımcımız Muhammed'e denizlerin hayvanlarının sayısı kadar salât eyle.
KARA DAVUD
YanıtlaSilبَصَرُكَ ٢٠ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلِنَا ار عَدَدَ مَا ذَكَرَهُ النَّاكِرُونَ اللهُ صَل علَى سَيِّدِنَا وَمَوْلَيْنَا مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَا غَفَلَ عَنْ ذكْرِهُ الْغَافِلُونَ ٢٦ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى تَبَايَا ومَوْلِيْنَا مُحَمدِ عَدَدَ قَطِرَ الأَمْطَارَ اللهُمَّ صل عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلَيْنَا مُحَمَّدٍ عَدَدَ أَوْرَاقِ الأشجَارِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَ مَوْلِنَا محَمَّدٍ عَدَدَدَ وَابَ الْقِفَارِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلَيْنَا مُحَمدِ عَدَدَدَ وَاتِ الْبِحَارِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلَيْنَا مُحَمَّدٍ عَدَ دَمِيا البحارِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلِينَا مُحَمد عَدَدَ مَا اظْلَمَ عَلَيْهِ اللَّيْلُ وَأَضَاءَ عَلَيْهِ النَّهَارُ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلِيْنَا احمد
basaruke.
529
35. Allahümme salli alâ seyyi dina ve mevlana Muhammedin adede mazekerehüz-zakirun. Allahümme sal-li alâ seyyidina ve mevlâna Muham-medin adede magafele an zikrihil-ga-filun.
36. Allahümme salli alâ seyyi-dina ve mevlana Muhammedin adede katr'il-emtari. Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede evrak'il-eşcari. Allahümme sal-li alâ seyyidina ve mevlana Muham medin adede devabb'il-kıfari. Allahüm me salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede devabb'il-bihari, Allahümme salli alâ seyyidina ve mev-lana Muhammedin adede miyah'il-bi-hari. Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin adede ma azlame aleyh'il leylü ve edae aleyh'-in-neharu.
37. Allahümme salli alâ seyyidi. na ve mevlâna Muhammedin.............
35. Allahım, efendimiz ve mevlámız Muhammed'e, kendisini ananların sa-yısı kadar salát eyle.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e, kendisini anmaktan yana gafil olanların sayısı kadar salát eyle.
36. Allahım, efendimiz ve mevlåmız Muhammed'e yağmur tanelerinin sa yısı kadar salåt eyle.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhamined'e, ağaçların yapraklarının sa-yısı kadar salât eyle.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e, yaban hayvanlarının sa-yısı kadar salát eyle.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e denizlerin hayvanlarının sa-yısı kadar salát eyle.
Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e deryaların suları mikdarınca salåt eyle.
Allalum, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e gece karanlığının kendilerini bürüdüğü, gündüz ziyasının sardığı şeyler adedince salát eyle.
37. Allahım, efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e sabah akşam salát eyle.
(Devamı: 533. Sayfada)
F. 34
103
YanıtlaSil3131. Bir türlu konuşup başka türlü yapandan koru kendini (Pazi se ot onogava, koyto edno govori, a drugo pravi. Türkçe karşılığı: Murai sözüne inanma!)
1132. Bir vurmakla, ağaç devrilmez.. (S edin udır, dirvoto ne pada. Türkçe benzeri Bir vurmakla, deve yıkılmaz.)
3133. Bir yumurta, kahya gelinceye dek yüz olur. (Ot edno yaytse do kachya ta stavat sto.J
3134. Biri davul çalar, öteki parsayı toplar. (Edin bile tupana, drug sibira parsata)
3135. Biri konuşur, öteki yapar. (Edno govori, drugo pravi)
3136. Biri kör, öteki hiç görmez.
3137. Biri ölmeye çalışıyor, öteki koynunda ekmek arayor.
3138. Biri sefada, biri cefada.
3139. Biri yalan söylerken, öteki sürgü çeker. (Edin lije, a drug maje)
3140. Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar. (Türkçeden geçmiş.)
3141. Birinin ellerini bağlamak. (Birinin özgürlüğünü elinden almak - Romence benzeri var Vrızvam ritsete nyakomu)
3142. Birinin lafını ağzından almak. (Vzemam nyakomu dumata ot ustata)
3143. Birlikten kuvvet doğar. (Stedinenieto pravi silata.)
3144. Boğa kimin olursa olsun, buzağı bizim olsun da. (Çîi da sa biçine, da si naşa telçina. Türkçe benzeri: Koç nereden olursa olsun, kuzunun sesi avluda duyulsun.)
3145. Boklu çamurluya bahane bulur.
3146. Borçlu kimse ne tatlı yer, ne de tatlı uyur. (Borçliyata ni sladko vade, ni sladko spi. Slaveykov, s. 134.)
3147. Bostancı yağmur ister, kiremitçi güneş, hangisine dua edeyim, ikisi de damadım? (Türkçesi: Tuğlacıya güneş, çiftçiye yağmur -Yunanca benzeri var-Bostanciyata iska dijd, a kirmitçiyata iska sintse, za kogo da se molya, kato i dvamata mi sa zetevi - Slaveykov, s. 134.)
3148. Boyar (varsıl)dır, ama konuklarına kaçamak (mısırunu yemeği) sunar. (Bolyarin, a s kaçamak gostava gostite. 5 hiladi poslovitsi, s. 252.)
3149. Böreğin tümünü yutan deli değil, bunu ona veren delidir. (Ne e lud koyto yade tsyalata banitsa, a lud koyto mu dava.)
3150. Böyle başa, böyle tıraş. (Kakvato glava, takiv brısnaç. Türkçeden geçmiş.)
3151. Bu akşam gelin olmuş, bu akşam kaynanasını dövmüş.
3152. Bu dünya basamak basamak, biri iner, biri biner. (Bulgarcada Türkçe olarak kullanılır.)
3153. Bu dünya bir çark-i felektir, aşk olsun çevirene.
3154. Budalalar arasında kalan akıllıya yazık olur.
3155. Bugün bana ise, yarın sana. (Türkçeden geçmiş.)
102
YanıtlaSil3101. Bekârın sevgisi, ilkyaz kırağısına benzer.
3102 Bekle, yemeğimi yiyeyim, artığını sana veririm. (Çakay da se nayam, çe ostane, ște ti dam.)
3103. Ben de görmeyeyim, ama onlara da kalmasın. I az da ne vida, ama i za teh da nama.)
3104. Ben "Hadımım" diyorum, oysa: "Kaç çocuğun var?" diye soruyor.
3105. Ben ölürüm, ama şeytana öyle kolayca ruh teslim etmem.
3106. Beni dün akşam dövdü, şimdi sevgilim oldu.
3107. Beni meze yerine koydular. (Saka ve eğlence konusu oldum, demektir - Vzeha
me na meze.) 3108. Besle kargayı, oysun gözünü. (Hrani kuçe da te lae.)
3109. Beş para etmez. (Petak ne struva!)
3110. Beyoğlu, parasız da olsa, beydir; ama eşek, yükü para dolu da olsa, eşektir. (Begit e beg i bez pari; a magareto - magare, ako ste ima pari s tovari. Slaveykov, s. 120.)
3111. Bıyığı terlemiş oğlan ile göğsü belirmiş kıza bir şey kolay kolay öğretilemez.
3112. Bilgin adam seni dövsün, ama cahil okşamasın.
3113. Bilgisiz başarı olmaz. (Bez nauka, nyama spoluka.)
3114. Bin işit, bir söyle. (Türkçeden geçmiş.)
3115. Bir ağızdan soğuk da (girer), sıcak da.
3116. Bir akıl; yaza mı, kışa mı? (Edin "akıl", za lete li, za zime li?- Türkçe "akıl" sözcüğü korunmuş olarak kullanılır.)
3117. Bir, ama pir.
3118. Bir böcekle karşılaşırsan, bir ayı ile karşılaşmışçasına çaba göster. (Ako e nasreşta s bubuleçka, ti se bori kato s meçka. Slaveykov, s. 92.)
3119. Bir çıplağı, bin zırhlı soyamaz.
3120. Bir çiçekle yaz olmaz. (S edno tsvete lyato ne stava.)
3121. Bir çiçektir ki, koklayanın burnu düşer.
3122. Bir damla su, taşı deler. (Kapkata probiva kamika.)
3123. Bir kafada, iki külah olmaz.
3124. Bir karış boylu, bir arşın sakallı. (Pedya çovek, lakıt brada.)
3125. Bir kırlangıçla bahar gelmez. (Edna lastovitsa prolet ne pravi.)
3126. Bir paralık acı, bin paralık tatlıyı bozar.
3127. Bir pire için yorgan yakmış. ( Zaradi bılhata izgoril yurgana.)
3128. Bir şeyden büsbütün yoksun kalmaktansa, mümkün olanı aktaralım.
3129. Bir taş, üç yüz kargayı darmadağın eder.
yok, anlamında.) 3130. Bir tek dikili ağacı olmamak. (Nyama kol pobit v zmyata: Hiçbir malı-mülkü
için yola çıkarna Allah ona cennete giden yolu kolaylaştırır. Melekler, hosnutluklarından dolayı ilim talebesine kanatlarım serer..." (Tamia, im 10)
YanıtlaSilİMAM ŞAFİİ'DEN SÖZLER
Üç meziyete sahip olanın imanı kâmil olur:
1) Emr-i bil-mârûf yapmak, yâni Allah Teâlâ'nın emirlerini yapmak ve yaymak.
2) Nehy-i anil-münker yapmak, yâni Allah Teâlâ'nın yasaklarını yapmamak ve yapıl-maması için uğraşmak.
3) Her işinde Allah Teâlâ'nın dinde bildirdiği hu-dutlar içinde bulunmak.
"İlmi, kibirlenmek, kendini büyük görmek için isteyenlerden hiçbiri felah bulmuş değildir. Ama ilmi, tevâzû için, âlimlere ve insanlara hizmet için isteyen elbette felah bulur, kurtulur."
"İlim, ezber edilen şey değil, ezber edilen şey-
Çocuklarınıza İsim
Erkek: Nurullah
Kız: Şebnem
den temin edilen faydadır."
"Resûlullah'ın ve Ashåbının yolunda olmaya-nı havada yürür görsem, yine doğruluğunu ka-bul etmem."
"Kalbine ilâhî bir nur penceresinin açılmasını isteyen şu dört şeyi yapsın:
1. Günün muayyen bir vaktinde yalnız kalsın ve huzura dalsın.
2. Midesini pek fazla doyurmasın.
3. Sefih kimselerle düşüp kalkmayı bıraksın, kö-tü kimselerle arkadaşlık etmesin.
4. İlimleri ile yalnız dünyalık arzu eden kimse-lere buğz etsin."
Takvim Yapraklarını Yere Atmayınız
Gece yansundan sonra ve farz namazların arkasından yapılan dualar diye cevap vermiştir
YanıtlaSilALLAH DOSTLARINDAN
Süleyman Dârânî der: Her nesnenin pası vardır. Gönül pası da çok yemektir. Her kim çok yiye, ona altı belâ gelir:
1- Kıldığı namazın tadını
bulamaz.
2- Unutkan olur.
3- Şefkati az olur, zirâ kendi-si tok olup, âlemi de tok sanır.
4- Tâatı kılmağa tenbellik
gelir.
5- Şehveti galib olur.
6- Müslümanlar mescide varınca o helâya varır.
Çocuklarınıza İsim ►
VASİYET
kşemseddin Hazretleri'nin A oğulları ve talebelerine
vasiyeti:
Her işe Besmele ile başla.
Temiz ol.
Daima iyiliği adet edin.
Tembel olma.
Namaza önem ver!
Nimete şükür, belaya sabır et.
Dünyanın mutluluğuna mağrur
olma.
Kendini başkalarına meth
etme!
Namahreme bakma. Harama
Erkek: Haluk
Kız: Nebile
bakmak gaflet verir.
eyleme.
Kimsenin kalbini kırıp viran
Düşen şeyi alıp, temizleyerek yersen; fakirlikten kurtulursun.
Edepli, mütevazı ve cömert ol!
Tırnağınla dişini kurcalama.
Elbiseni üzerinde dikmekten
sakın.
Cünüp kimse ile yemek yemek gam verir.
Yalnız bir evde yatmaktan
sakın.
Çıplak yatmak fakirliğe sebep
olur.
Altınoluk Dergisi Tel: (0212) 671.07 00
"Cennetin anahtarı, namazdır..."
YanıtlaSilDanden Devem)
fakir de dünyası için âhiretini satar-sa; helâk onlar için yetmiş kerre..."
Cenab-ı Allah'ı layıkıyle bilmeyenler, Allah'tan kormazlar. Halbuki Allahü Teälä'dan layıkıyle kormak lazımdır.
Muvalât-ı evliya (Allah dostlarına muhabbet) ve muâdât-ı âda (Allah'ın düşmanlarına düşmanlık) efdal-i täattır. (Itaatlerin en üstünüdür) Her kim ki Hak Sübhanehü ve teâlâ Haz-retlerinin muhabbeti dâvâsı üzerin-dedir.
Çocuklarınıza İsim
► Erkek: Şerif
MAHMUD SÂMI (K.S.) EFENDİDEN NASİHATLER
Eğer mukadder olan musibet ise ondan kaçmakla kurtulunmaz. O ya-zılmışsa kaçanlara da oturanlara da isabet eder. Böylece i'tikad etmeli, kalbe böyle kuvvet ve metanet ver-mek gerekir.
Allahü Teâlâ'nın abdinden i'râzının (yüzçevirmesinin) alâmeti, o kulun mâlâya'ni ile iştigâlidir.
+ Dünya muhabbeti günahların pîridir. (Dünya sevgisi bütün günahların ba-şıdır.)
Kız: Naciye
Erkam Matbaası Tel: (0212) 671 07.00
Yalandan sakının! Çünkü yalan insani) kötulüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamla yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah katında 'yalancı/kezzab' olarak tescillenir." (Mism, Br, 195)
YanıtlaSilII. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ İLKLERİ
23 Aralık 1876'da ilk Osman-lı anayasası olan Kanuni Esasi'yi ilan etti. 4 yıl sonra Osmanlı tari-hinde ilk defa kapsamlı bir polis ve istihbarat örgütü kurdu. Adı da Yıldız İstihbarat Teşkilatı'ydı.
Bugün Türkiye'nin birçok ku-rumunun temellerini o atmış ti. Ziraat Bankası'ndan Kızılay'a, Darülaceze ve PTTye, içtiğimiz Hamidiye suyundan, ilk telefon ve elektrik altyapısına, Sirkeci ve Haydarpaşa Garı'ndan ülkemizin en iyi liseleri İstanbul Erkek ve
Çocuklarınıza İsim
Kabataş Lisesi'ne, Anadolu'da-ki birçok şehirdeki hükümet ko-naklarından Bayezid Devlet Kü-tüphanesi'ne birçok yapı onun yadigarıdır.
Dünyada ilklerden olan bir denizaltı onun döneminde ya pıldı, ilk deniz müzesi de onun döneminde açıldı.
Eğitimde başlattığı seferber-likle birçok okul açtı. Tahta çık tığı yıl 250 olan rüştiye sayısını 900'e yükseltti.
Erkek: Selahaddin
Kız: Mahbube
Sağlıkta ise bugün de ayakta olan ve Türkiye'nin ilk çocuk has-tanesi olarak da bilinen Şişli Etfal Hastanesi'ni kurdurdu.
Tahtta kaldığı sürede demir-yolu uzunluğu 3 kat artıran Sul-tan Abdülhamid, Hicaz Demir-yolu projesini de hayata geçir-di. Borç batağındaki devleti iş ler hale getirdi. Uyguladığı et-kin diplomasi ve denge politika-sıyla devleti zor yıllarında ayak-ta tuttu.
Takvim Yapraklarını Yere Atmayınız
DÜNYADAKİ
YanıtlaSilTURKLERİ VE MÜSLÜMANLARI
BİR ARAYA TOPLAYACAK OLAN GÜÇ
SANCAK
(UKAB ILE ARMAGEDON IN KANLI MÜCADELESİ)
ALİ KUZU
Fatih Sultan Mehmet, vefat etmeden önce son seferine hazırlanırken, Roma'dan bir mektup almış. Mektupta Hıristiyan bir kardinal, 'Efendim, ömrümün son zamanını kendi vatanımda geçirmek isterim. Beni, İstanbul'da bir kiliseye almanız mümkün mü?' diye ricada bulunmuş. Sultan Fatih çok sinirlenmiş, kardinale emir göndermiş: 'Görevimiz tamam olmadan asla!'
Mektubu yazan Fatih'in çocukluk arkadaşı Sadık'tır. Sultan Mehmet, İstanbul'u fethederken Sadık'ı Hıristiyan kimliğine büründürmüş, kiliseye yerleştirmiş. Sadık yükselmiş, yükselmiş, kardinalliğe kadar ilerlermiş. Derler ki, Fatih zehirlenmeseydi de, son seferinde Roma'yı fethedecekti; Sadık'ı Hıristiyan dünyasına Papa yapacaktı!...
Rahmetli Turgut Özal, Özbekistan'a düzenlediği ziyarette, Nakşibendi şeyhinin huzuruna varır. Türkiye'den götürdüğü gizli bir nişanı ve bir köşesi eksik olan yıldız'ın işlendiği sancağı şeyhin rahlesine bırakır.
O gün Turgut Özal'a siyah bir sancak gösterilmiş ve Asya'daki gizli teşkilat hakkında bilgi verilmiş. Özal; Hindistan, Japonya, Afganistan, Pakistan, Rusya ve Çin'den gelen bazı kişilerle tanıştırılmış...
Bugün biri Asya'nın içlerine, biri de Avrupa'nın güneyine gönderilen iki kişide, Siyah sancak vardır ve bu sancak, gizli bir teşkilatın nişanıdır. Bu hikâyenin bir ucu, Nizam-ı Åleme kadar uzanır. Diğer ucu nerededir kimse bilmiyor...
www.kariyeryayinlari.com twitter.com/kariyer_yayin facebook.com/kariyeryayincilik
THO
0177091 USD
0177991 000
Eskişehir İl Halk Kütüpha
1040002 01584
DÜNYADAKİ
YanıtlaSilTÜRKLERİ VE MÜSLÜMANLARI
BİR ARAYA TOPLAYACAK OLAN GÜÇ
SİYAH
SANCAK
(UKAB İLE MAMAGEDON'UN KANLI MÜCADELESİ)
ALİ KUZU
51
Araştırma - İnceleme
KARIYER
11
BASKI
Başlarken
YanıtlaSilŞehzade Mehmet, henüz küçük bir çocukken arkadaş-larıyla oyun oynarmış. Arkadaşlarından birinin adı Hasan, diğerinin adı Sadık. Mehmet "Ben, büyüyünce İstanbul' u alacağım" diye arkadaşlarına fetih için söz verirmiş. Evvel bu işe inanmayan Hasan' la Sadık, sonraki günlerde, Şeh-zade Mehmet'in bu ısrarlarına karşılık, "Tamam sen sefere çıkarsan, biz de orduna katılırız diye söz vermişler.
Yıllar geçmiş ve gün gelmiş, Şehzade Mehmet tahta çıkmış Sözüm söz, işim fetih' diyerek, sefer için ferman yazdırmış. Bir gün, yeniçeri destur isteyip, 'Hasan diye biri geldi efendim, Ulubat'tan arkadaşınız olduğunu söyler' demiş.
Sultan Mehmet, çocukluk arkadaşını hemen içeri aldır-mış. Hasan huzurda hazır, 'Sadık gelmedi mi sultanımız?" diye sual edermiş: 'Memlekette aradım, benden üç gün evvel yola çıktığını söylediler!
Sultan Mehmet, 'Henüz gelmedi. Bugünlerde gelir, sana haber ederim.' diye cevap vermiş... Ulubatlı Hasan huzurdan ayrılmış, orduya katılmış. Dünya gözüyle en güzeli görmüş ya, büyük bir aşkla ölümün en güzeline yürümüş.
Konstantinopolis'i fetheden Sultan Mehmet, vefat etmeden önce son seferine hazırlanırken, Roma'dan bir mektup almış. Mektupta Hıristiyan bir kardinal, 'Efendim, ömrümün son zamanını kendi vatanımda geçirmek dilerim. Beni, İstanbul'da bir kiliseye almanız mümkün mü?' diye ricada bulunmuş. Sultan Fatih çok sinirlenmiş, kardinale emir göndermiş: 'Görevimiz tamam olmadan asla!'
Mektubu yazan Fatih'in çocukluk arkadaşı Sadıktır. Sultan Mehmet, İstanbul' u fethederken Sadık'ı Hıristiyan
11
YanıtlaSil
Yuksel24 Aralık 2025 05:16
Dünyadaki Türkleri ve Müslümanları Bir Araya Toplayacak Güç
kimliğine büründürmüş, kiliseye yerleştirmiş. Sadık yük-selmiş, yükselmiş, kardinalliğe kadar ilerlermiş. Derler ki, Fatih zehirlenmeseydi de, son seferinde Roma'yı fethetseydi; Sadık'ı Hıristiyan dünyaya Papa yapacaktı!
Sadık, o günden sonra kilisede bir zincir oluşturmuş. Ajanlar yetiştirmiş, papaz diye kiliselere yerleştirmiş. Sultan Abdülhamiťe kadar bu silsile devam etmiş. Sultan Abdülhamit, Sadık'ın mirasını devam ettiren kişiye, kimsenin bilmediği özel bir sandık, sandığın içinde özel bir sancak göndermiş!
Bu bir Siyah Sancak'tır. Yani Peygamber efendimizin kullandığı sancaktır. Allah resulü, Liderliğinin işareti olarak taşıdığı bu sancağı, vefatından evvel hazreti Ebu Bekir'e teslim etmiş; sancak, silsile ile dört halifeye, onlardan da Emevi ve Abbasi halifelerine geçmişti.
Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fethettiğinde, ilk haliyle muhafaza edilen sancağı, Abbasi halifesinden teslim alıp, İstanbul'a getirdi. Osmanlı Hanedanı; kumaşı iyice eskidiği vakit, dağılmasından endişe ettiği siyah sancağı muhafaza altına alır. Yerine üç hilalli yeşil sancağı diktirir;
Yeşil sancak, Müslümanların liderliğinin nişanı; Oğuz Bey'den silsile ile gelen kırmızı sancak ise Türklerin liderliğinin nişanı olur. Milletin hikaye dediği tarih burada başlar...!!!
Osmanlı, yeşil sancağı nişan olarak tayin etse de, biri Asya'nın içlerine, biri de Avrupa'nın güneyine gönderi-len iki kişide, Sultan'ın verdiği Siyah sancak vardır ve bu sancak, gizli bir teşkilatın nişanıdır. Bu hikâyenin bir ucu, Nizamülmülkle İmam-ı Gazali'ye kadar uzanır. Diğer ucu nerededir kimse bilmiyor.
Derler ki; rahmetli Özal, Özbekistan'a düzenlediği zi-yarette, Nakşibendi şeyhinin huzuruna varır. Türkiye'den götürdüğü gizli bir nişanı ve bir köşesi eksik olan yıldız'ın işlendiği sancağı şeyhin rahlesine bırakır.
Derler ki; o gün Özal'a siyah bir sancak gösterilmiş ve Asya'daki gizli teşkilat hakkında bilgi verilmiş. Rahmetli Özal; Hindistan, Japonya, Afganistan, Pakistan, Rusya ve Çin'den gelen bazı kişilerle tanıştırılmış...(Kaynak: Teşkilat - Selman Kayabaşı-sayfa 74/75-)
12