Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
YANITLASİL
yuksel24 Mart 2024 15:08 İsmail Hakkı Bursevi
kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
Zekerlyá (a): Peygamberlerden biri, İsrailoğullarındandır. Kavminden ka-çıp bir ağacın içine girmiş, kendisine inanmayan kavmi ağaçla be raber onu ikiye biçmiştir.
Zeiha (Zelha) (a): Mısır azizinin karısı, Yûsuf Peygamberi sevmiştir.
Zelil (a): Hor, hakir, alçalmış, alçak.
Zemzeme (a): Ezgili, nağmeli ses; nağme.
Zerrak (a) Mürai, riyåkår, iki yüzlü; gösterişçi.
Zerre (a): Pek ufak parça, bir şeyin bölünemeyecek kadar küçük kısmı,
Zevade (a): Yiyecekler, azıklar.
Zevál (a): Yok olma, sona erme, sonu gelme..
Zeyn (a): Ziynet, süs, bezek.
Zi (1): Ne iyi, ne güzel, ne hoş.
Zihi (f): Ne hoş, ne kadar güzel, ne iyi.
Zikr, zikir (a): Anmak, Allah'ın adlarını anmak, devamlı anmak.
Zillet (a): Horluk, aşağılık, alçalma.
Zinde (1): Diri, canlı, çevik.
Zinhår (1): Sakın, kat'iyen, aman, asla.
Zir (f): Alt, aşağı.
Zir ü zeber (f): Alt üst
Zire (f): Çünkü, zira.
Zireklenmek: Anlayışlı davranmak.
Zuhûr (a): Belli olma, meydana çıkıma.
Zulmet (a): Karanlık.
Zûr (f): Kuvvet, güç, zor.
Zühd (a): Her türlü zevkten kendini alıkoyup ibadete dalma.
Zühre (a): Çoban yıldızı, yedi gezegenden biri, üçüncü kat gökte bulunan bu yıldız parlaklığı ile meşhurdur. Hârut ve Marut adlı iki kötülük
Bizim, makale-lerimiz tafsilatlı-dır. Ele aldığımız konuyu, gerekçesiyle birlikte bir tez yazarcasına enine-bo-yuna tahlil eder, dün-bu-gün-yarın denkleminde güne ve geleceğe fikri bir birikim toparlarız.
Usulümüz, üslubumuz, yazı ve düşünce hayatındaki duruş ve tavrımız bu olduğu halde bugün yani 29 Kasım 2025 tarihli yazımızı tek cümle ola-rak yazıyoruz...
O tek cümle, bir sorudur. Sual değil, sorudur.
Bu iki kelime arasındaki farkın izahı, geçmiş yazı ve konuşmalarımızda mevcuttur. Diyoruz ki:
-Papa varsa, Halife niye yok!
Bu sorunun sorulma sebebi, Papa 14. Leo'nun, 27-30 Kasım tarihleri arasındaki
3 günlük Türkiye ziyaretidir. Bu zaman zarfında Ankara, İstanbul ve Selçuklu'nun ilk Başşehri İznik'i ziyaret etti. Vatikan devlet reisi, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşka-nı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Beştepe'de resmi törenle karşılandı.
Adı geçen zat, 6 ay evvel makama geldikten sonra ilk yurt dışı seyahatine çıkmış ve bunu da Türkiye'ye yapmış-tır. Ziyaretinin asıl maksadı İznik Konsili'nin 1700. Yılını anmaktır. Papa ve Patrik, bu-rada birlikte ayin icra ettiler. Biz, bu yazıda Katoliklerin ruhani lideri Papa, İznik, adı geçen Konsil ve Ortodoksla-rın ruhani lideri Patrik Bartho-lomeos hakkında yazmaya-
cağız.
yalnızca bir cümledir; o da bir
Hilafete dair de yani Halifelik, tarihçesi, İslam ümmetinin hayatındaki yeri, dünyaya etkileri. Hilafetin 1517'de Yavuz Sultan Selim'le bir-likte Osmanlı Sultanlarına intikal etmesi ve 1924 Yi-lında TBMM'nin bu ünvan ve makamı -bizim tabir ve teşhisimizle- askıya almasını da anlatmayacağız. Hilafete dair kararı da tartışmayaca-ğız. Basit, sığ çəkişmelere hiç
girmeyeceğiz. Dediğimiz gibi; bu yazı,
sorudur ve şudur: -PAPA VARSA, HALİFE NİYE YOK?L.
Hilafetin olmazsa olmaz olduğuna inanan da külliyen. reddeden de Türkiye'nin ya-kın tarihiyle bağımsızlığını da ihmal etmeden bu soru üzeri-ne düşünmelidir.
Soru, objektif, ilmi ve soğuk-kanlı düşünce disiplinleriyle cevaplandırılabilir... Bir noksanlığın hiç dile gel-
memiş olması, Devlet ve Mil-let hayatımız adına kayıptır Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girdik. Türk Asrı'nda diğer bir söyleyişle Türkiye Yüzyılı'n-dayız... ama: geçen asra dair hiçbir yüzleşme, muhasebe ve muhakeme yapılmadı. Yal-nızca kavgalar yaşandı. Hala dogma ve tabular fikirlerin yolunu kesmekte... Şundan haberdar olmalı ki Hilafet, Peygamber vekilliğini üstlen-miş idari bir makandır. İmân-dan bir cüz, parça değildir. Ne Hilafeti alabildiğine savunanın takvası artar ve ne de peşin hükümle ve ezber sözlerle inkâr eden, dinden olur. Bu itibarla herkes, bir seviye ve disiplin içinde görüşünü söy leyebilmeli. Mühim olan fikrin samimiyetle dile getirilmesidir. İnsan, yanılabilir. Bu bir kusur değildir. Yeter ki asılsız iddi alar edilmesin. İnsan dürüst, tarih doğru olmalı Insan ne yalan söylemeli ve ne de tari-he yalan söyletmeli.
Oyle ise cesur sorular ve dürüst cevaplar vaktidir. Lüt-fen buyurunuz:
-Papa varsa, Halife niye yokl
Papa var, Papalık makamı var, Papa'nın Vatikan devlet reisi ünvanı var, fakat bu üm metin hayatında 14 asır yer eden Halifelik niçin yok?
1572- Ağızlarınız Kur'an'ın geçtiği bir yoldur. (Onlar va sıtasıyla okursunuz) Onun için onu misvakla temizleyin.
-١٥٧٣ - إن أقربكم منى يوم القيمة فى كل موطن اكثركم على صلوة فى الدُّنْيَا مَنْ صَلَّى عَلَى فِي يَوْمِ الْجُمُعَةِ وَلَيْلَةِ الْجُمُعَةِ قَضَى الله له مائة حاجة سَبْعِينَ مِنْ حَوايج الآخِرَةِ وثلاثين من حوايج الدُّنْيَا ثُمَّ يُؤْكَلُ اللهُ بذلك ملكا يُدْخِلُهُ فِي قَبْرِى كَمَا يُدْخِلُ عَلَيْكُمُ الْهَدَايَا يُخْبِرُنِي مَنْ صَلَّى عَلَى بِاسْمِهِ وَنَسَبِهِ إِلَى عَشِيرَتِهِ فَأُثَبِّتُهُ عِنْدِى فِى صَحِيفَةٍ بَيْضَاء" (هب وابن عساكر عن الس)
1573- Kıyamet gününde, her yerde bana en yakın olanı-nız, dünyada bana en çok salat ü selam getireninizdir. Kim, cu-ma günü ve cuma gecesi bana salat ü selam getirirse Allah onun yetmişi ahiret hacetlerinden, otuzu da dünya hacetlerinden olmak üzere tam yüz hacetini verir. Sonra bununla bir meleği vazifelen-dirir, o melek bunu kabrime (size gelen hediyeler gibi) getirir, bana salat ü selam getiren o zatın ismini, soyunu ve kabilesini bildirir ben de onu yanımda bulunan beyaz bir sahifeye kaydede-rim.
١٥٧٤ - إِنَّ أَقْرَبَكُمْ مِنَى مَجْلِسًا يَوْمَ الْقِيَمَةِ مَنْ خَرَجَ مِنَ الدُّنْيَا كَهَيْئَةِ يَوْمِ تَرَكْتُهُ عَلَيْهِ (حم وابن سعد وهنا د حل ق طب عن ابي ذر)
1574- Kıyamet günü bana meclis bakımından en yakın olanınız, bıraktığım gibi dünyadan gideninizdir.
1575- Ümmetimden öyle bir kavim vardır ki, serttirler. Dilleri Kur'an-ı Kerim'i fasih okumaktadır. Fakat okudukları Kur-'an boğazlarından aşağı kalplerine inmez. Onlar imandan yay-
1577- Deccal'in önünde (yani çıkacağı zamanın önün-de) daha bir takım aldatıcı yıllar vardır ki, o yıllarda doğru konu-şan kimse yalancı kabul edilecek, yalan konuşan doğrulanacak, emin olan kişi hain sayılacak, hain olana da güvenilecek. O de-virde ruvaybiza söz sahibi olacak. Oradakilerden biri tarafından: "Ruvaybiza nedir?" diye soruldu. Şu cevabı verdi: "Ruvaybiza, ammenin işinde konuşma yetkisine sahip olan bir fasıktır."
١٥٧٨ - إِنَّ أُمَّةً مِنْ بَنِي إِسْرَائِلَ مُسِخَتْ دَوَابٌ فِي الْأَرْضِ وَإِنِّي لَا أَدْرِى أيُّ الدَّوَابِ هي حمد ن هـ والدارمى وابن أبي عاصم والطحاوى والبغوى والباوردي وابن قانع طب ق ض عن ثابت بن وديعة الانصارى طب عن جابر بن سمرة هـ ع ق عن ابي سعيد حم ع ض طب عن سمرة بن جندب حم ق عن عبد الرحمان بن حسن)
1578- İsrailoğullarından bir kısım insanlar yeryüzündeki hayvan şekline sokuldular. Fakat onun hangi hayvan olduğunu bilmiyorum.
١٥٧٩ - إِنَّ امَّ مَلْدَمٍ تُخْرِجُ حَيْثُ ابْنِ آدَمَ كَمَا يُخْرِجُ الْكِيرُ حُبْثَ الْحَدِيدِ طب عن عبد ربه بن سعيد بن قيس عن عمته
1579- Sıtma âdemoğlunun kirini körük ateşinin demir ki-rini çıkarıp temizlediği gibi temizler.
5213- Kim evinden namaz kılmak kastıyla çıkarsa, o yol. da namazda sayılır. İster namaza yetişsin, ister kaçırsın (fark et-mez, yine cemaat sevabı alır).
5215- Kim bir yolculuğa çıkarken: "Bismillâhi âmentü billâhi va'tesamtü billâhi ve tevekkeltü alellâhi ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" derse, evinden en hayırlı bir çıkış kendisine ih-san edilir. Ayrıca o çıkışın her türlü kötülükleri de ondan men e-dilir.
5216- Kim ilim tahsil etmek üzere evinden çıkarsa, ona cennet kapisi açılır, melekler kanatlarını döşerler. Göklerdeki me-lekler, denizdeki balıklar onun için Allah'tan mağfiret dilerler. A. limin abide üstünlüğü, dolunayın gökteki en küçük yıldıza karşı O-dinar ve dirhemi değil, ilmi miras bıraktılar. Kim ilim alırsa, na-lan üstünlüğü gibidir. Alimler peygamberlerin varisleridir. Onlar, sibini almıştır. Alimin ölmesi, telafi edilmeyen bir musibet, yeri ka-panmayan bir gediktir. Onun ölümü bir parlak yıldızın batması demektir. Bir kabilenin ölmesi tek bir âlimin ölmesinden hafiftir.
5217- Hacca veya umreye gitmek üzere evinden çıkan kimse, evine dönünceye kadar attığı her adım karşılığında binler-ce sevap alır, binlerce günahı affedilir, binlerce derecesi yüksel-tilir.
Lafzı, hoş sena, üstün tazim, tekrim ve saygı duygularıdır.
Allalum..
Ey Hayy Kayyum Deyyan olan şanı yüce Allah.
Resulüllah S.A. efendimize iman ettiğim için, beni cennetler. de, onun cemalini görmekten mahrum etme.
Bazı nüshalarda, bu cümlenin sonunda, şu cümle ziyade olarak
gelmiştir:
Onun sohbetini bana nasib eyle.
YİRMİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım..
Ey keremliler kéremlisi, merhametliler merhametlisi celâl sahibi Allahım.
Muhammed'in ŞEFAAT-I KÜBRA'sını kabul buyur.
Bu cümlede geçen: ŞEFAAT-I KÜBRA Resulüllah S.A. efendimizin en büyük şefaat hakkıdır. Bu şefaat hakkını, kıyamet günü, mahşer halkının hesabı görülmesi için kullanacaktır.
Bunun tafsili, Resulüllah S.A. efendimizin SEYYİD ismi şerh edilirken yapılmıştır. (Bak: İsim 15)
Ve.. onun üstün derecesini yüksek eyle. Dünyada ve âhiret-te ona bütün istediklerini ihsan eyle. Tıpkı: İbrahim'e ve Mus'ya Ih-san ettiğin gibi.
Resulüllah S.A. efendimizin âhiretteki talepleri şunlar olabilir: Asi müminlere şefaat, Kevser Havzı, hesaplarının kolay olması, sıratı kolaylıkla geçmeleri ve bunların benzerleri..
Resulüllah S.A. efendimizin dünyadaki talepleri de şunlar olabi-lir: Dininin kıyamete kadar devam etmesi, ümmetinin daima mansur ve muzaffer olması, düşmanlarının kahrolması ve bunların benzerleri..
Ayrıca, Resulüllah Š.A. efendimizin dünyada taleb ettikleri ara-sında şunları sayabiliriz: Ümmetinden sadir olan ufak tefek hatalar, kusurlar ve günahların affolunması.. Dolayısı ile, daima Allah'ın yar-dımına mazhar olmaları..
Kur'an-ı Kerim'de Musa'nın a.s. dileklerinin yerine getirildiğini Allah-ü Taâlâ şöyle anlattı:
Ya Musa, istediğin sana verilmiştir.» (20/36)
Burada, zimnen şu mana anlatılmaktadır:
Ya Rabbi, Musa'ya a.s. dilediğini nasıl verdinse, Resulüllah S.A. efendimizin de, arzularını anında yerine getir. Muradına nail eyle.
Burada, diğer şanı peygamberlerin dışında, yalnız Musa ve Ib rahim peygamber anlatıldı. Bunun sebebi au ki: Resulüllah B.A. efen-dimizden sonra en şerefli peygamberler onlardır . Onlara selam..
Bir başka mana ise.. onların da Resulüllah SA. efendimize, her birinin ozel bir sıfatta müşterek oluşudur. Mesela
Ibrahim a.s. Halilüllah'tır. Resulüllah S.A. efendimizle bu alfatta müşterektir. Ancak, onlarda, Habibullah sifatı olmadığı için, Resu-Jüllah S.A. efendimiz, onlardan ayrılmıştır.
Musa a.s. ise, Kelimullah'tır. Yüce Rabb ile münacaatta ve onun sulullah S.A. efendimiz, cemal rüyetine erdiği için, ondan ayrı ve üs la mükâlemede Resulüllah S.A. efendimizle müşterektir. Ancak, Re-tün bir makam kazanmıştır.
him'e Ve.. Muhammed'e ve Muhammed'in äline bereket ihsan eyle.. Tip-kı İbrahim'e ve İbrahim'in âline bereket ihsan eylediğin gibi..
Bazı nüshalarda, bundan sonra:
Ålemlerde..
Lafzı eklenmiştir. Çünkü:
Sen Hamid'sin..
Kullarına cümle in'am ve ihsan ile hamd olunmuşsun.
Mecid'sin..
Kullarına karşılıksız olarak türlü türlu ihsanlar edensin.
YİRMİ İKİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Ey kolaylıkla ihsanlar eden, temenni edilip istenenleri veren şa-nı büyük Allah..
Efendimiz Muhammed'e salât ve selâm eyle. O senin NE B İ 'ndir.
Yani: O, senin nübüvvet-i kâmile ile gönderdiğin peygamberindir ki; kümmelin makamının hepsini, mukarrebin rütbelerinin cümle-sini, yüksek derecelerin ve büyük şanların hemen hepsini özünde top-lamıştır.
«Vallahi, Resûlullah Aleyhisselâmın evinde kırk gece beklerdik te, ne kandil, ne de, bir ateş yanardıl» (108)
Aylar, gelir geçerdi de, Resûlullah Aleyhisselamın evlerinden her hangi birinde ateş yanmaz (109), duman tüttüğü görülmezdil» (110)
İki ay gelir geçerdi de, Muhammed Aleyhisselamın Evhalkı İçin ne bir ekmek yapılır, ne de, bir çömlekte, tencerede yemek pişerdil (111)
«Biz, Esvedeyn'e, yani hurmaya ve suya doyup kandığımız za-man, Resûlullah Aleyhisselâm, vefat etti.» (112)
Peygamber Aleyhisselamın, bir günde, karnında iki çeşid yemek bir araya gelmemiş (113), Kendisi, karnını hurmadan doyurduğu za-man, ekmekten doyurmamış, ekmekten doyurduğu zaman da, hurma-
dan doyurmamıştır! İşte, beni ağlatan da, budur!» demiştir. (114)
Enes b. Målik te «Peygamber Aleyhisselâmın, Allah'a kavuşun-caya kadar, ne Hıvan üzerinde bir şey yediğini (115), ne hâlis buğday unundan yapılmış yufka ekmek, ne de, kızartılmış kuzu kebabı gör-düğünü bilmiyorum!» demiştir. (116)
Hıvan: Yemek yeneceği sırada üzerine yemek konulan İskemle, Masa gibi şey'e denir. (117)
Peygamberimiz, yiyeceği şeyi Sofra üzerinde yerdi. (118)
Sofra: Yolcu için hazırlanan Azık olup yol Azığı çok kerte yuvar-lak deri içinde taşındığından, yiyeceğin adı, deri kaba çevirilmiş ve ona Sofra denilmiştir. (119)
Hz. Aişe der ki «Peygamber Aleyhisselâm, bana gelir (Yanında yiyecek var mı?) diye sorardı.
(Hayır!) derdim.
Bunun üzerine (Öyle ise, ben, oruçluyum!) buyururdu.
(108) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, 8. 406
(109) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 71, 86
(110) İbn-i Mace Silnen c. 2, s. 1388
(111) İbn-i Sa'd (112) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 405, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 94, 217 Tabakat c. 1, s. 407, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 128, Buharl Sahih c. 6, s. 198
(113) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 404
(114) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 406
(115) Buhari Sahih c. 7, s. 179, Tirmizi Silnen c. 4, s. 581
(116) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 404, Buhari Sahih c. 7, s. 181, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1108
(117) İbn-i Esir Nihaye c. 2, s. 89, Firuzabadi Kamusulmuhit c. 4, s. 222
(118) Buhari Sahih c. 6, s. 199, Tirmizi Sünen c. 4, s. 250, Şemail s. 25
Resûlullah Aleyhisselâm, yine bir gün, bize gelmişti. (Ya Resülallah! Bize, bir hediye, hediye olundu.) dedim. (Nedir o?) diye sordu.
(Hays'dır!) dedim.
407
(Amma, ben, oruçlu olarak sabahladım.) buyurdu..» (120) Hays: Hurma, yağ ve keş karıştırılarak yapılan yemektir. (121)
Peygamberimizin Yediği, İçtiği Şeyler ve Bunlar Hakkındaki Buyrukları:
Peygamberimiz; Helva'yı ve Bal'ı (122), ekmek tiridini, Hurma tiridini (123), Sebze yemeklerini severdi. (124)
Peygamberimize süt getirilip sunulduğu zaman «Sütte iki bere-ket vardır.» buyururdu. (125)
Abdullah b. Abbas der ki «Ben ve Halid b. Velid, Resûlullah Aley-hisselâmla birlikte Teyzem Meymûne bint-i Håris'in evine vardık. (126)
Teyzem Ümmü Hufeyd, Resûlullâh Aleyhisselâma Tere yağı, Süt ve Keler hediye etmişti. (127)
Teyzem Meymüne (Ümmü Hufeyd'in bize hediye ettiği hediyeden size tattırayım mı?) dedi. (128)
Resûlullâh (Evet!) buyurdu. (129)
Teyzem Meymüne gidip iki tâne kızartılmış Keler getirince, Re-sûlullah, ondan tiksindi.
Halid b. Velid (Yâ Resûlallâh! Her halde, ondan, tiksinmiş gibi-sin?) dedi.
Resûlullah (Evet!) buyurdu. (130)
Teyzem (Öyle ise, bize hediye edilen sütten size içireyim mi?) diye sordu.
(120) Tirmizi Şemail s. 30
(121) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 99
(122) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 391, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 5, Bu-hari Sahih c. 6, s. 208, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 335, Tirmizi Sünen c. 4, s. 274, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1104
(123) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 393, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 350
(124) Ebülferec İbnülcevzi Vefâ c. 2, s. 598
(125) İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1103
(126) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 396-397, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 225, Tirmizi Şemâil s. 33
Tabakat c. 1, s. 397, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 284 (127) İbn-i Sa'd
(128) İbn-i Sa'd
Tabakat c. 1, s. 397, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 225
Tabakat c. 1, s. 397 (129) İbn-i Sa'd
(130) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 397, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 225, Ebû Davud Sünen c. 3,s. 339
الى أقدام صانع ذو الجلال واحد وواحد الوجود ولیفی کی، بتون صفات کماله ایله ده متصدر زیرا عالمده و مصنوعاتده بولونات كمالات تحاميل مانعك كما لندن تحلى لدن لولكن تقدر اویله ای خدا بعده بولونان جمال، کمال حسن عمووه ثفائده بولونان عوم حمد اللردن، كما للردن هناء ون غير متناهى درجه لرله بوکسکدر زیرا احسان انعام ايدنك ثروتندن طوغار و ثروتند دليلدر ايجاد كاد ابدنك وجود من دلالت ايدر ايجاب، موجبك وجود من برهاندر وربان حسن
ويرنك خستنه دليلدر.
و گذار صانع ذوالجداول، بتونه نواقصد به پان و منزهد . چونکه نقصه انیت، مادياتك ماهی دارنده کی استعدادك فلندن ايادى كلير ما بوكه جناب منه ما دیا تو نه دگلدر. و كذا، صانع قدیم از لی لا ئنات احتوا ایتدیگی امیرانان جسمیت ، جهتیت، تغیر، تمکن کبی است الزام ایندکاری لوازم و او صدا قدس بری و من هدر قرآن کریم شو ایکی حقیقة (الله مثل يا بمايك ) معناسنه اولان ( فَلَا تَجْعَلُوا الله أنداداً ) ابتيل اشارت التمشدر.
دلیل امکانی ] بو آيتك مانعك وجودينه اشارت ايدن دليلهر ندن بریسی ده [ دلیل امکانی ) در کر ( وَاللهُ الْغَنِيُّ وَأَنتُمُ الْفُقَراء) ابتيله اشارت ايديال مدر. بو دليلك خلاصه می:
لاغاتك احتوا ایتدیگی ذره کردن هر برينك كرن ذا کرن داننده وكرك صفاتنده، کرن اموالنده و كرن وجود نده غير متناهي انطفاء، احتماللى مشكلاتلى، يوللى، قانونار وارکه، بر دنده او ذره غیر متناهی يوللردن معین بریوله سلوك ايدر. وغير محدود واللردن به وضعته كبير. وغير محدود صفت اردن به صفت اله و صفلاني و طوغر يجه، به قانونه اوزرینه مقدر به مقصده حرکته با شلار.
و وظیفه اولار مه عهده سنه و ریان هر هانکی بر حکمت و بر مصالحتی در حال انتاج ایدر که او حکمت و او مصالحتك حصوله قامی، آنچه او ذره نك او چشید حرکتبله اولا بیاید. عجبا او قدر بولار و احتمال هر آراسنده او ذره لك و اجرای، لسان حالياه، صدا فك قصد و حكمتنه
Ey arkadaş! Sani'-i Zülcelal Vähid ve Vacibü'l-vücud olduğu gibi, bütün sıfât-ı kemåliye ile de muttasıftır Zirá alemde ve masnůåtta bulunan kemålât, tamamıyla Sani'in kemålinden tecelli eden gölgeden muktebestir Öyle ise, Sani'de bulunan cemål, kemål, hüsün umum käinåtta bulunan umum cemållerden, kemällerden, hüsünlerden gayr-i mütenâhi derecelerle yüksektir. Zirá ihsân, in'am edenin servetinden doğar. Ve servetine delildir. İcåd, îcâd edenin vücüduna delalet eder. İcab, mûcibin vücûduna burhåndır. Verilen hüsün, verenin hüsnüne delildir.
Ve keza, Sani'-i Zülcelål, bütün nevåkıstan påk ve münez-zehtir. Çünki noksåniyet, maddiyatın mahiyetlerindeki isti'dâdın kılletinden ileri gelir. Halbuki Cenâb-ı Hakk maddiyâttan değildir. Ve kezá, Sáni'-i Kadim-i Ezeli, kâinatın ihtivä ettiği eşyanın cismiyet, cihetiyet, tagayyür, temekkün gibi istilzám ettikleri levázım ve evsåftan beri ve münezzehtir. Kur'ân-ı Kerim şu iki hakikate "Allah'a misil yapmayın" ma'nâsına olan لا تَجْعَلُوا لِلهِ أَنْدَادًا ayetiyle işaret etmiştir.
Delil-i İmkânî: Bu âyetin Sâni'in vücüduna işaret eden delillerinden birisi de delil-i imkânîdir ki, ayetiyle işaret وَ اللهُ الغَنِي وَأَنتُه الفقراء edilmiştir. Bu delilin hulâsası:
Käinâtın ihtivå ettiği zerrelerden her birisinin gerek zâtında ve gerek sıfatında, gerek ahvâlinde ve gerek vücüdunda gayr-i mütenâhî imkânlar, ihtimaller, müşkilatlar, yollar, kanunlar varken, birdenbire o zerre gayr-i mütenåhi yollardan muayyen bir yola sülük eder. Ve gayr-i mahdûd hållerden bir vaz'iyete girer. Ve gayr-i ma'dûd sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır. Ve doğruca, bir kanun üzerine mukadder bir maksada harekete başlar. Ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhål intâc eder ki,
o hikmet ve o maslahatın husûle gelmesi, ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin mâcerâsı, lisân-ı hâliyle, Sâní'in kasıd ve hikmetine delâlet etmez mi?
453 Sanco ve sahta sata (so) elmaysanginan (GIEM, 167, 1922)
4454 Surbhi adam ortak çuval
4455. Surboytan delli de kaçar
4456 Seksende olmam da doksanda (C, IEM. 11/167, 1922)
4457. Sel gider, kum kaler (Çal, IEM, 11/167, 1922).
4458. Selim verdik, borçlu çılnák (Çal, IEM, 11/167, 1922)
4459. Sen o isen, ben o del gilim. (Fıkrası: Osman ile Mehmet adlı iki Türk, bir yazshanede hizmetli imişler. Birinin göz açık, ötekinin değil. Yeteneksiz arkadaşına der ki: "Ak Osman, sen adam olursun. Hani Allah sana yardımcı olsa da bir büyük adam olsan, ben de senin eteğinin ucunda zin görsem." Yallar geçer. Osman ilerleyip "nazir" olur. Bunu duyan Mehmet, uzak sapradan yola çıkıp doğruca başkente, vakstyle birlikte hizmet etifs arkadaşının yanına zider. Hatırladın mi, Osman, der, bir zamanlar seninle ne konuşmuştuk? İşte ben ayum. -Sen osun, ama, ben o degilim, der nazır. Çil, IEM. 11/64, 1923)
446), Seni gören bey olur.- Seni gören paja olur. (Selam sözleridir, ikincisi yanıttır. Çil., IEM. III/64, 1923).
4461. Sersemlere Allah aaz (ağız) vermiş, yalnız yemek için, laf etmek için delgjil. (Çil., JEM, 111/64, 1923).
4462. Sert atın binisi (eyji olur. (Çil., IEM, 11/167, 1922).
4463. Sicalgja kar dayanmaz.
4464. Sıçanların planını kedi bozar. (Daha yeni dönemden).
4465. Silgır gibi do(g/muş, öküz gibi ölmüş. (Çil., IEM, II/167, 1922).
4466. Silistre'ye gidece(gjin yerde, da/hja elyjidir Silivri'ye gidesin. (Fıkrası: Yolcu pasaport memurunun yanına giderek Silistre için bir pasaport ister, ama memur Silistre adının nasıl yazıldığını bilmediğinden, adını yazmayı bildiği için Silivri'ye gitmesini öğütler. Çil., IEM, JII/64, 1923).
4467. Sinek bir şey (değildir, ama miyde(yji bulandırır. (Çil., IEM, II/167, 1922).
4468. Sinek gibi, oka da konar, boka da konar. (Çil., IEM, II/167, 1922).
ihtiyarı beşer اختبار بشر insanın hür iradesi, insanın sınırlı olan dilediğini seçip yapma gucu
ihtiyar beser اختبار بشری insana ait hur ira de, insan iradesi
Ihtiyarı cüz' إختبار جزتى cüzi irade, insanın sınırlı olan dilediğini seçip yapma gücu Ihtiyari ezell إختيار أولى : ezeli olan ve her şeyi
hür istek ve seçimi ile yapan Allah'ın(c.c.) sonsuz iradesi gücü; (irade ve ihtiyarı ezeli ezeli olarak her dilediğini yapabilme ve hür olarak dileyip yapma gücü.)
Ihtiyar- Rabbaniye إحتيار رئانيه : her varlığın sa hibi ve terbiyecisi (rabbi) olan Allah'ın (c.c.) her şeyi hür istek ve seçimi(ihtiyar)ile yapa bilme gucu (meșiet ve irade-i rabbani: rabbin istek ve iradesi)
Ihtiyar tamm إختيار نام : sınırsız ve tam hür irade, her dilediğini yapabilme güç ve kuvveti ihtiyarlık إختيارق : yaşlılık
ihtiyarca 1 : إختيارجه yaşlıca 2.hür irade ile, di-lediğini yapabilme gücüne sahip olma bakı-mından
Ihtiyare إختياره : yaşlı hanım
ihtiyarem إختيارم : yaşlıyım, ihtiyarım
Ihtiyaren إختيارا : isteyerek
ihtiyari (ye( 1 : (ختیاریه.hür irade gücü ile ilgili isteğe bağlı, tercihe bağlı, hür seçimini yap-maya bağlı
Ihtiyarkarane إختبار کارانه : dilediğini yapabilen hür irade sahibine yaraşır tarzda, her şeyi hür istek ve seçimini yapar şekilde
ihtiyarlı إختيارلى : hür iradeli, dilediğini ve seçi-
(1947) (bk. Pakistan) Pakistan'ın bağımsızlığı düşüncesinin çilesini, Pakistan'ın kurucusu Muhammmed Ali Cinnah'la birlikte o da çele ti. Muhammmed Ikbal, yüksek öğrenimini kendi ülkesinde hukuk ve felsefe dalında yap tı. Hocasının desteği ve yardımı ile İngiltere'ye gitti ve iki yıl daha psikoloji ve felsefe dalında öğrenim gördü. Doktora tezini Münih'te ha zırladı. "İran'da din ve tasavvuf düşüncesinin gelişmesi" konulu bu tez ile felsefe doktoru oldu (1908). Ikbal, ülkesine dönünce bir süre çeşitli fakültelerde İngilizce ve felsefe dersleri okuttu. Ek bir iş olarak da avukatlık mesleğini yürüttü. Muhammed Ikbal'in en büyük derdi İslam dünyasının geri, fakir ve cahil kalmış-lığı, özellikle İslam'dan uzaklaştırılmışlığı ve Batı'nın sömürgesi haline dönüşüp bağım sızlığını yitirmişliği, bunların sebepleri ve kurtuluş çareleri olmuştur. Bu konuları daha çok manzum eserleri ile dile getirmiştir. Bu bakımdan denebilir ki; yaşadığı dönem, karşı-laştığı siyasi, sosyal, dini ve kültürel problem-ler ile bunları şiir (manzum) dili ile anlatma tarzı bakımından İkbal, Hindistan'ın Mehmet Akif'i olmuştur. Muhammed Ikbal, ilim dili olarak öğrenim hayatında çok iyi öğrendiği İngilizceden başka manzum eserlerini yazdığı Farsça'yı ve kendi ülkesinde en yaygın dil olan Urduca'yı da çok iyi biliyordu. Eserlerinin ço-ğunu manzum olarak Farsça yazmıştır. İlmi eserlerinde, makalelerinde, konferanslarında vb. o zamanlar Hindistan'da geçerli olan ilim ve eğitim dili olan İngilizce'yi kullanmıştır. İkbal, hayatı boyunca yazıları, konferansla-rı ve dersleriyle bir taraftan Batı dünyasının emparyelist (sömürgeci) politikasına, kapi-talizme, materyalizme (meddeci ve inkarcı düşünceye ve marxizme ve komünizme) karşı mücadele verirken bir taraftan da İslam dün-yasının manevi hastalıklarına, ahlaki ve dini bakımında düştüğü acıklı duruma, umutsuz-luğa, çaresizliğe, hareketsizliğe karşı diriliş hareketini başlatmak için sürekli uğraşıp dur-muştur. Denebilir ki dünyada İslami bir uya-nışın başlatılması, şeytani güçlere karşı İslam Birliğinin kurulması şartlarının hazırlanması, bunun bir basamağı olarak kendi ülkesinde de bağımsız bir İslam devletinin kurulması için elinden gelen her türlü gayreti göstermiştir. Ona göre bir İslam toplumundaki devlet ger-çek bir İslam devleti değilse, orada ne hürri-yetten ne İslam kardeşliğinden, adalet ve eşit-likten söz edilebilir. İslam'ı dışlayan böyle bir
devlet ancak insan kanı ile beslenen Cengiz Hanvari baskıcı, zorba, zalim bir devlet ola-bilir. İkbal, Türkiye'deki bağımsızlık savaşını hayranlık ve heyecanla karşıladı. Bunu, diğer müslüman milletlere örnek olarak gördü. Sal-tanatın kaldırılıp cumhuriyet'in kurulmasını da İslam dairesinde cesur bir içtihad olarak değerlendirdi. (bk. içtihad). Fakat daha son-raki gelişmeleri özellikle dinin dışlanmasını (laikliği) ve körü körüne batı taklitçiliği şek-lindeki devrimleri cavitname adlı eserinde açıkça eleştirdi. o'na göre Batı'dan alınacak şey Batı'nın giyim ve kuşamı, zevk ve eğlence-leri, yaşayış tarzı değil, İslam'ın öz malı olan ilim ve fendir. İlim ve fen için Batı'nın hayat tarzı ve anlayışına değil; kafaya, hür ve araş-tırıcı düşünce tarzına ihtiyaç vardır. Ne yazık ki Türkler kendilerinden geçmiş halde Avru-pa'ya doğru koşarken, kendi öz benliklerin-den uzaklaşmakta, sanki Avrupa'nın kölesi olma yolunda ilerlemektedir. Bu, körü körüne
Batı taklitçiliğinin götüreceği bir sonuçtur. İkbal bütün bunlara rağmen Türkiye'deki bu durumun geçici bir dönem olduğunu eninde sonunda gerçek İslam'a dönüleceği ümidini hep taşımıştır
İkbal'e göre İslam dünyasının uyanması, ye-niden dirilişi için geçmişle hesaplaşılması, gelecek için de yetişecek yeni neslin de Asr-1 Saadet zamanında olduğu gibi, sağlam bir imana doğru bilgilere sahip olması ve bunu eyleme dönüştürebilecek bir irade gücüne sahip olması gerekir. Bilgiye dayanmayan ve ya bilgiye dayanan ama iş ve davranışa yansı-mayan iman sakattır, eksiktir. İlim ve fiil yani iş ve davranış (aksiyon) bu üçü bir bütündür. Birbirinden ayrılamaz. Bütün sakatlıklar, za-yıflıklar, bozukluklar bu bütünlüğün sağla-namamasından kaynaklanmaktadır
İkbal, geçmişle hesaplaşma adına İslam fel-sefesi, kelam lam ilmi, tasavvuf tasav ve fıkhı inceler. bunların Kur'an ve Hz. Peygamber devrinde yaşanan İslam'la uyuşan ve ayrışan yönleri-ni inceler; başarılı yönlerini, eksikliklerini gözden geçirir. zamanımızda bunların neden ihtiyaca cevap vermediğini açıklamaya çalışır. ve bütün bu alanlarda yenilenme ve ilerleme kapılarının açılması gereğini savunur
İkbal, İslam dünyasın ve ülkesinin çeşitli dertlerine çare bulmaya çalışırken ömrünün sonlarına doğru gırtlak kanserine yakalanır. Gözleri de nerede ise görmez hale gelir. Ve
410 bu arada maddi sıkıntılara duger. Pakat glen ve omru takeninceye kadar çalışmalarına de vam eder. 19:38 tarihinde Lahor'da ölür. Me (ra). Muhammed Ibal 59 yıllık mocadele zarı burada Mescid | Sahi'nin bahçesindedir içerisinde geçen ömründe yazdığı eserleri yeni bir çığır açacak sekilde ve yeni yetişen Islam gençligine örnek ve rehber olmuştur. Bir kulliyat oluşturan eserleri çeşitli dillere araştırmak ve tanıtmak için 1960 da Karaçi'de tercume edilmiştir. Eserlerini ve görüşlerini bir Ikbal Akademisi kurulmuştur. Bu akede mi bir de dergi yayınlamaktadır. (Ikbal re view), Pakistan'da ve çeşitli ülkelerde onunla düzenlenmekte, feranslar verilmekte, araştırmalar yayınlan maktadır
Ikbal'in farsça yazdığı başlıca maznum eseri arasında bulunan mesnevi tarzındaki "Es rar-1 Hadi" (enenin sırları) ve "Rumuz-u bi Hadi" Esrar ve Rumuz adıyla; Farsça bir şiir divanı olan Afganistan Kralı Eminullah Han'a ithaf ettiği, maddeci batı medeniyeti ile maneviyatçı doğu medeniyeti'nin karşı laştırılması mahiyetindeki eseri "Peyam-1 Maşrık", Şark'dan Haber adıyla Prof. Ali Ni hat Tarlan tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. (Istanbul, 1958, 1956, 1964,). "Zebur-i Acem" gazel tarzında yazdığı bir eseridir. Ali Nihat Tarlan tarafından Zebur-i Acem'den seçmeler adıyla Türkçe'ye çevrilmiştir. (Ankara 1964). Ikbal'in, oğlu Cavid'e ithaf ettiği Farsça ya-zılmış şaheseri sayılan Cavidname, hakikati arayan bir maneviyat yolcusunun bu yolda-ki bir çeşit mi'racı gibidir. Bu da Türkçe'ye çevrilmiştir. Ene'nin şerleri adlı eseri, Üstad Bediüzzaman'ın Ene Risalesi'ni (bk. Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat) Cavitname ise Üstad Bediüzzaman'ın "Ayet-ül Kübra" ri-salesini hatırlatmaktadır. (bk. Şualar, Yedinci Şua). "Bab-i Cibril" adlı eseri Urduca yazılmış, uyanış ve diriliş konularını işlemektedir. Eser Yusuf Salih Karaca tarafından "Cebrail'in Kanadı" adıyla Türkçe çevirisi yapılmıştır. (İstanbul, 1983). Farsça yazdığı bir manzu-me olan "Pes çi Bayed Kerd ey Akvam-ı Şark" adlı eserini ise Ali Nihat Tarlan tarafından "Ey şark Kavimleri" başlığı altında Türkçeye çevrilmiştir. "Armağan-ı Hicaz", adlı eserini "Hicaz Armağanı" adıyla çeviren de Ali Ni-hat Tarlan olmuştur. (İstanbul, 1968). Nesir olarak yazdığı eserin başlıcaları: "İslam Fel-sefesi Tarihine bir Katkı" "İran'da Metafizik
411 limlerin Gelişmesi", adı altında Cevat Nazlı tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. İstanbul, 1955); ilim, din, felsefe, iman ve ibadet, in-sanın benliği ve özgürlüğü, İslam ve aksi-gibi çeşitli konularda verdiği yedi konferansı yon (fil, eylem), İslam dünyasının durumu içine alan bir derlemesi, Ahmed Asrar tara-findan "Islam'da dini Tefekkürün Yeniden Teşekkülü adı ile Türkçe'ye çevrilmiştir (İs-tanbul 1984)
bal-hak إقبال : Allah'ın (c.c.) kabul buyur-ması, yani ilham ve vahiy ile hitabetmesi
ايكيز : birbirinin aynı iki şey 2.bir do-gumda meydana gelmiş iki kardeş
hava şartları 2.ülke: kut'a
iklim-i marifetime irfan dün-yası
kmal 1 : إكمال.tamamlama 2.bitirme 3.mü-kemmel hale getirme
ikmal-i nüsah etmek إكمال نسخ ايتمك : bütün sa hifeleri tamam etmek, bitirmek
ikmal-i tahsil etmek إكمال تحصيل ايتمك : tahsilini bitirmek, eğitimini bitirmek, tamamlamak
ikna إقناع : inandırma; istenen düşünceyi be-nimsetme, razı etme
iknai (ye( 1 : إقناعيه.iknaya ait 2.ikna edici, inandırıcı
knaiyat إقناعيات : ikna etmek ve inandırmak için söylenen ve duyguları etkileyen sözler
iknaiyat-ı hitabiye إقناعيات خطابيه : güzel konuş-ma yolu ile ikna edici ve inandırıcı şekilde söylenen sözler
ikrah 1 : إكراه.zorlama 2.tiksinme
ikram 1 : إكرام.bağış 2.iyilik olarak bir şey ver-me, lutuf, ihsan 3.ağırlama, saygı gösterme 4.fiattan yapılan indirim
ikram-ı İlahi (ye( إكرام إلهيه : Allah'ın (c.c.) ikra-mı, Allah'ın (c.c.) bağışı ve iyiliği, lutfu (be-reket ve ikram-ı İlahi: Allah'ın (c.c.) verdiği bereket ve lutuf)
ikram Rabbani إكرام ربانی : her varlığın sahibi ve terbiyecisi (rabbi) olan Allah'ın (c.c.) ikra-mı, bağışı, iyiliği ve lutfu
ikram Rahmani إكرام رحمانی : Rahman (çok merhametli) olan Allah'ın (c.c.) ikramı, lütfu, bağışı ve iyiliği
ikram-ı Sübhani إكرام سبحانی : sübhan her ba-kımdan kusursuz) olan Allah'ın bağışı, iyiliği
Ikramat إكرامات : ikramlar, bağışlar, iyilikler, lütuflar ve ihsanlar
ikramat-ı İlahiye إكرامات الهيه : ilahi ikramlar, Allah'ın bağışları, iyilikleri ve lütufları
İkramat-ı Rahmaniye کرامات رحمانیه( : Rahman (çok merhametli) olan Allah'ın (c.c.) bağışı, İyilikleri ve lütufları
Ikramen إكراما : ikram olarak 1 saygı ile karşı-layarak 2 bağış ve lütuf olarak
Ikramiye 1 : إكرامه.piyango ve hisse senedinde
kura sonucu çıkan para (bu para helal değil-dir. bk. Kur'an, 5:90,91) 2 çalışanları mem-nun etmek için ücrete ek olarak verilen para 3.bağış, ihsan, hediye
ikramlı 1: إكرامى.saygılı 2.iyilikli, iyiliği olan, iyiliği dokunan
ikrar 1 : إقرار.dille söyleme 2.sözle doğrulama ve kabul etme 3.karar verme 4.değişmez hale getirme
ikrime عكرمه : )krime bin Ebu Cehil= İkrime Ebu Cehiloğlu) Kureyş kabilesinin, Mahzum kolundandı. Hz. peygamber'in (a.s.m.) en azılı düşmanı Ebu Cehil'in oğluydu. O'da baş-langıçta babası gibi İslam düşmanlığında ön saflarda yer aldı. (mi. 573 veya 575) yılında doğmuştu. Bedir Savaşına (mi. 623) babası ile beraber katıldığı zaman elli yaşlarında idi. Bu savaşta babasını öldüren sahabi Muaz b. Amr'ı (r.a.) izleyerek yanına yaklaştı ve kılıç darbesi indirip elini kopardı. babasının yeri-ne Mahzumoğulları'nın başkanı oldu. Uhud savaşına da katılan (mi. 624) İkrime bu sa-vaşta atlı birliklerin sol kanat komutanlığını yaptı. Mekke'nin fethinde Mekkeliler, Hz. Peygamber'in (a.s.m.) güçlü ordusuna karşı gelme cesaretini gösteremedikleri halde İk-rime kendine bağlı küçük bir atlı birliği ile "vur-kaç" taktiği kullanarak Halit bin Velid komutasındaki askeri birliğe saldırıda bulun-du. Bu sebeple, Mekke fethedildikten sonra (hic. 8. sene 20 Ramazan, mi. 11 ocak 630) İk-rime, ilan edilen genel af kapsamına alınma-dı. öldürülme korkusu ile Yemen'e kaçtı. Eşi Ummü Hakim ise müslüman oldu ve Hz. Pey-gamber'den (a.s.m.) eşinin affını diledi. Hz. Peygamber (a.s.m.) onu af edince eşi ona ha-ber gönderdi. İkrime de Mekke'ye döndü. O da müslüman oldu. Bir rivayete göre (bk. tir-mizi, isti'zan, 34) Hz. Peygamber (a.s.m.) onu hoş karşıladı ve "süvari muhacir, hoş geldin"
asıl mesele; beşerî bir acziyet ve zaaf göstermeden, îmandan bir taviz ver-meden, "Amentü billâhı hakkıyla yaşamak ve Rab'lerine selim bir kalp ile kavuşabilmekti. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk'a ilticâlarında;
*-Aman yâ Rabbi! Bizi bu iptilâdan kurtar, bu seferlik bizi affet, canımızı bağışla!" diye dünyevî bir telâş içine düşmek yerine; "-Ya Rabbi! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı müslüman olarak al." dediler. Neticede de şehadetin lähūti hazzı içerisinde Rab'lerine kavuştular.
Yine Îseviliğin ilk yayıldığı dönemlerde Romalılar, Yunanlılar ve putpe-restlerle birleşip ehl-i îmânı arenalarda ve sirklerde aslanlara parçalatıyor-lardı. O mü'minler ise, aslanların dişleri arasında hayatta kalmanın değil, bilākis îmanlarını kurtarmanın mücadelesini veriyorlardı. Çünkü onlar, bu ağır zulme sabredip Allah indindeki yüce mükâfâtı tercih ediyorlardı. Îman lezzeti, bütün ıztırapları tesirsiz hâle getiriyordu.
Yâsîn-i Şerîf'in 13 ile 27'nci âyet-i kerîmeleri arasında anlatılan Habib-i Neccar kıssası da, bu hususta calib-i dikkattir. Habib-i Neccar, îman ile şeref-lenmesi ve halkı irşada çalışmasından dolayı kavmi tarafından taşlanarak şehîd edilmişti. O, öldürüleceğini hissettiği anda bile bir tâvize yönelmedi. Îman kuvvetiyle sabrettiği bu ağır imtihan, kalbinde herhangi bir zaaf çatlağı meydana getirmedi. Bu dünyaya âit perdelerin kapandığı son nefesinde, gideceği âleme âit pencereler açılıp nâil olacağı ilâhî lutuflar kendisine gös-terilince de, Kur'ânî ifâdeyle:
"...Âh keşke kavmim, Rabb'imin beni bağışlayıp ikramlara gark ettiğini bilseydi!" dedi. (Yasin, 26-27) Yani kendisini şehîd eden kavminin, gafletine ve zavallılığına acıdı.
Yine zâlimler, îmanlarını suç sayarak Ashâb-ı Uhdûd'u da içi ateş dolu hendeklere atıyorlardı. O sadık mü'minler, bu zulme rağmen inançlarından vazgeçmediler ve dâvâları uğruna korkusuzca ölüme yürüyerek îmanlarının bedelini Hak Teâlâ'ya minnetle ödediler. Zira Allah'tan hakkıyla korkanlar, başka hiçbir şeyden korkmazlar.
Bu hususta İslâm tarihi sayısız misallerle doludur.
Önceki ümmetlerin sergilediği numûneler yanında sahâbe-i kirâmın hayatı da bambaşka dâsitânî örnekler ihtiva eder. Bu itibarla bizzat Cenâb-ı Hak, "Âmentü" esaslarının tatbikâtında sahâbe-i kirâmı bizlere örnek gös-26 termekte ve âyet-i kerîmede onları şöyle methetmektedir:
"(İslâm dinine girme husūsunda) öne geçen ilk Muhacirler ve Ensår ile onlara güzellikle täbi olanlar var ya, İşte Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacak-ları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur." (et-Tevbe, 100)
Diyebiliriz ki, ashâb-ı kirâm ve onların izinden yürüyen bahtiyarların îman hayatı, bu âyet-i kerimenin en mufassal tefsiri mâhiyetindedir. Çünkü onlar, Hazret-i Peygamber'in terbiyesinde öyle olgunlaştılar ki, son nefesle-rine kadar îmânı aşk ile yaşadılar ve her hålükârda Allah yolunda canlarını ve mallarını cömertçe sarf ettiler.
Bilhassa ilk müslümanlar...
Müptezel bir devr-i câhiliyyenin muhteşem bir asr-ı saâdete dönüşme-sine vesile olan vefåkår, fedakâr ve teslimiyetli gönüller. En sert rüzgârlarda bile eğilmeyen, vakur insanlar. En çetin sarsıntılarda bile yıkılmayan, îmânı sağlam yürekler.
İşte onlar; Mekke devrinde hicrete kadarki on üç sene boyunca îmanla-rının bedelini en yoğun şekilde ödediler. En ağır imtihanlardan geçtiler. Açlık, zulüm, ambargo, işkence, hicret, maldan-mülkten, âile ve çocuklardan ayrılık ve nihâyetinde candan fedakârlık gibi birçok meşakkate karşı gönülleri bir sabır ve sebat harmanı oldu.
İslâm'dan önce eline bir iğnenin batmasından bile korkan Hazret-i Sümeyye-radıyallahu anhâ-; îmânın ulvi hazzını tattıktan sonra, müşrikle-rin, kızgın demirlerle vücüdunu dağlamalarına rağmen büyük bir tahammül gösterdi. Samimî îmânından aslâ tâviz vermedi. Vahşi hayvanların bile yapmayacağı işkencelere mâruz kaldı. Sonra da bir ayağı bir deveye, diğer ayağı da başka bir deveye bağlanarak canavarca parçalandı, fecî bir şekilde şehîd edildi.
Kocası Hazret-i Yasir de yaşlı ve zayıf bir kimse olmasına rağmen, tahammül ötesi bir sabır gösterdi, nihâyetinde o da şehadet şerbetini içti. Böylece Yâsir ailesi, İslâm'ın ilk şehîdleri oldu, îmanlarının bedelini, onu aşkla yaşayarak canlarıyla ödediler.
Hazret-i Bilâl'in tevhîd mücadelesi de dâsitânî bir numûnedir:
Bilal azgın ve gözü dönmüş müşriklerin ağır işkenceleri altında siyah derisinden kırmızı kanlar akarken, vücûdu bir pelteye döndüğü hâlde, putperestliği reddederek; "Ehad, Ehad, Ehad!" diyordu. Acı ve iztıraptan ziyâde, Allâh'ın yeryüzündeki şâhitlerinden olabilmenin mânevî hazzını yaşıyordu.
-- Dün bana bir beyzåde tam bir kese altın verdi. Ben de meyhaneye gidip bir güzel demlendim..."
Bu durum talebenin canını sıktı, gönlünü daralttı. Doğruca Ebû Abbas Hazretleri'nin yanına gitti. Hadiseyi tam arz edecekti ki, Ebû Abbas onun konuşmasına fırsat vermeden, sattığı külahının karşılığı olan bir akçeyi in-fak etmesi için kendisine uzatıp:
"Önüne çıkan ilk kişiye bu akçeyi ver! diye tembihledi.
Talebe, bir şey diyemeden verilen vazifeyi îfå için oradan ayrıldı. Ho-casının dediği üzere karşısına çıkan ilk kişiye bu akçeyi verdi. Ancak içini kemiren bir merakla o şahsı takibe koyuldu. Adamcağız, şehrin kenar semtlerinden birisine gitti ve bir harabeye girdi. Sonra elbisesinin altından ölü bir keklik çıkartıp yere bıraktı. Tam oradan ayrılacaktı ki, talebe önüne geçip sordu:
*- Ey yiğit! Allah için doğruyu söyle, bu ne hâldir! Şuraya attığın ölü keklik nedir?"
Adamcağız kendisine akçeyi veren şahsı karşısında görünce kekele-yerek şunları söyledi:
- Yedi gündür, bir şey bulup da çoluk çocuğuma yediremedim. Ben ve hanımım sabrediyorduk, ama çocuklarımın artık açlığa tahammülleri kalmamıştı!.. Buna rağmen dilenip insanlardan bir şey istemek, asla yapa-mayacağım bir işti. Binbir ızdırap içinde kıvranırken, senin görmüş oldu-ğun, çürümeye yüz tutmuş o ölü kekliği buldum. Zarûret sebebiyle onu ye-meleri için çocuklarıma götürecektim. İçimden de Allâh'a yalvarıyor: "Yâ Rab, hâlime inâyet eyle!" diye niyâz ediyordum ki, sen gelip o akçeyi ver-din. Ben de Rabbime şükrederek o yenemeyecek durumda olan kuşu mezbeleye bıraktım. Şimdi pazara gidecek ve verdiğin akçeyle yiyecek bir şeyler alacağım..."
Bu hâle şaşırıp kalan talebe, derhal Ebû Abbas Hazretleri'nin yanına geldi. Hazret-i Pir, o henüz bir şey söylemeden şöyle buyurdu:
"- Evladım! Demek ki, sen kazancına şüpheli veya haram bir şeyin karışıp karışmadığına dikkat etmemişsin. Bu yüzden de dikkat ettiğin hål-de zekâtın, şaraba gitti. Zīrā kazanılan şeyler, nereden ve nasıl elde edil-mişse, aynı şekilde elden çıkar. Nitekim senin bir kese altınına mukabil be-nim bir tek akçemin sålih bir insanın eline geçmesinin hikmeti de, onun sırf el emeği ile kazanılmış olmasından, yâni helâlliğindendir..."
Her şey, müsbet veya menfi sahip olduğu husūsiyetlere göre değer kazanır veya kaybeder. Bu gerçek, helâl ve haram meselelerinde daha da bârizleşir. Onun için eskiler mal ve mülk hakkında:
"Haydan gelen húya gider!" demişlerdir.
Bu, iki mânâya da gelir. Birincisi; "Hayy" olan Allah'tan gelen yine "Hü" olan Allah'a gider, demektir. İkincisi de: havadan kazanılan, şüphe ve ha-ramla karışık kazançlar da yine havaya/boşa gider, anlamındadır. Kısaca helâl helâle vesile olurken, harâm da harâma sebebiyet verir. Nitekim bu hakikati ifâde sadedinde Ebû Bekir Verrak Hazretleri bir sohbetinde:
Sabahları kalkınca insanlara bakarım; kimin helal, kimin haram ye-diğini anlarım!" buyurdu.
Sordular:
"- Bunu nasıl anlıyorsun?"
Şöyle îzâh etti:
"-Her kim sabahleyin kalkar kalkmaz dilini boş laf, gıybet ve sövüp saymakla meşgul ederse, bilirim ki bu hâl, yediği harâm gıdâdan kaynak-lanmaktadır. Her kim de sabahleyin kalktığında dilini Allâh Teâlâ'nın zikri, kelime-i tevhid ve istiğfarla meşgul ederse, onun aldığı gıda da helâl yol-dandır... Çünkü helâl de harâm da, sahip oldukları özelliklere göre insan-ların fiillerine yansırlar..."
*
HELAL KAZANÇ
Ebû Hanîfe Hazretleri, ticaretle geçinen hayli servet sahibi zengin bir kimse idi. Ancak ilimle meşgul olduğundan ticârî işlerini vekili vasıtasıyla yürütür, kendisi de yapılan ticaretin helâl dâiresi içinde olup olmadığını kontrol ederdi. Bu hususta o derece hassastı ki, bir defasında ortağı Hafs bin Abdurrahman'ı kumaş satmaya göndermiş ve ona:
"- Ey Hafs! Malda şu şu özürler var. Onun için bunu müşteriye söyle ve şu kadar ucuza sat!" demişti.
шебцед виш epuruewer wewey swany sus toy sung траел проце 人
Resûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular: "Ey Ali, dünyada iyilik ve ihsân ehli olanlar, âhirette (Allahü Teâlâ tarafından) iyilik ve ihsâna läyık olacak olanlardır."
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Hudeybiye'den döndükten sonra Hicret'in yedinci senesinde Ashâbıyla beraber Hayber üzerine yürümüştü. Çünkü Hayber, Müslümanlar aleyhine faaliyet gösteren Yahûdîlerin merkezi hâline gelmişti.
Hayber günü (kuşatma uzayınca) Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem: "Bu sancağı artık (yarın) öyle birine vereceğim ki o, Allah'ı ve Resûlünü sever, Allah ve Resûlü de onu sever. Allâhü Teâlâ, fetih ve zaferi, onun elleriyle müyesser kılacaktır." buyurdular.
Sahâbe-i Kirâm, geceyi, sancağın kime verileceğini konuşarak geçirmişler ve hemen hepsi de sancağın kendisine verilmesini ümit etmişlerdi. Hz. Ömer (r.a.), "Kumandanlığı, o zamanki kadar arzuladığım olmamıştır." demiştir. Büreyde bin Husayb (r.a.) şöyle demişti: "Yarın Hayber'in fethi nasip ve müyesser olacak diye gönül ferahlığı ve sevinç içinde geceyi geçirdik."
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), sabah namazını kıldırdıktan sonra sancağın getirilmesini istediler. Sevgili Peygamberimiz, bir müddet bekledikten sonra "Ali nerede?" diye sual ettiler. "Onun gözleri ağrıyor." denildi. "Onu, bana çağırınız!" buyurdular.
Seleme bin Ekva' (r.a.) kalkıp gitti ve Hazret-i Ali'yi elinden tutarak Peygamber Efendimizin huzuruna getirdi. Hayber'in tozundan Hazret-i Ali'nin gözleri ağrımakta idi.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) -ona işaret ederek-, "İşte Ali ile fetih gerçekleşecek." buyurdular. Sonra Hazret-i Ali'ye, "Yanıma yaklaş." diye emrettiler. Hazret-i Ali (k.v.):
"Yâ Resûlallah! Görüyorsunuz ki ayaklarımın bastığı yeri bile göremeyecek bir hâldeyim." dedi.
Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Ali'nin gözlerine üfleyerek mübarek tükürüklerini sürdüler ve "Ey Allah'ım, sıcağın ve soğuğun sıkıntısını ondan gideriver." diyerek şifa vermesi için Allâhü Teâlâ'ya dua ettiler. O anda ağrı ve sızı geçti. Hazret-i Ali'nin gözleri, hiç ağrımamış gibi oldu. (Devamı var)
nın şehadetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle tasında en muazzam icma ve en vási tevatür sırrını ihtiva eden mecmu-u Risalet ve İslamiyetle mücehhez olan hakikat-i Muhammediyedir ki, risalet biya-enb nok-
edya dyan-i semaviyenin ruh
2022 BEDIUZZAMAN TARVIMI
BİR AYET
TARİHTE BUGÜN
1389 - Nakşibendiyye tarikatının kurucusu Şâh-ı Nakşibend vefat etti.
2
Birbirinizle hayırda yarışın. Nerede olursanız olun Allah hepinizi huzuruna toplayacaktır.
Kanunî Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı orduları tarafından fethedildi.
1991- Gönenli Mehmed
Efendi vefat etti.
OCAK
02
CUMA
131447
RUMI: 20 K. EVVEL 1441 KASIM: 56
BİR AYET
Allah, tevbeleri çok kabul edendir.
Nasr Suresi: 3
BİR HADİS
Allah'tan korkanın dili kırıcı olmaz ve öfkesinin gereğini yapmaz.
Hayatın da iki vechi vardır. Biri siyah dünyaya bakar, diğeri şeffaf âhirete nâzırdır. Nefis, siyah vechin altına girer, şeffaf veche terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister.
-۱۵۸۰ - اِنْ اُمَّن يُدْعُونَ يَوْمَ القيمة غوا محجلين من آثار الوُضُوءِ فمن اسْتَطَاعَ مِنْكُمْ أَنْ يُطِيلَ غُرْتَهُ فَلْيَفْعَل" (ص خ م حب عن ابي هريرة)
1580- Kıyamet gününde ümmetim, alınları ile el ve ayak. ları abdestin bıraktığı izden nişanlaşmış olarak bembeyaz bir hal. de çağrılacaklar. Kim nişan nurunu uzatmak isterse abdestini gü zel yapsın.
١٥٨١ - إِنَّ أُمَّتِي يَشْرَبُونَ الْخَمْرَ فِي آخِرِ الزَّمَانِ يُسَمُونَهَا بِغَيْرِ اسْمِهَا" (طب عن ابن عباس)
1581 Ümmetim ahir zamanda şarap içecekler, fakat ona başka bir isim vererek içecekler.
1583- Ümmetim esirgenmiş bir ümmettir. Ahirette ne a-zap ve ne de hesap görmeyecektir. Ancak onların azabı dünya-da, cinayet, hastalık, depremler ve fitnelerdir.
1584- Ümmetim esirgenmiş ve bağışlanmıştır. Allah bu ümmetin azabını dünyada iken kendi aralarında vermiştir. Kıya-met günü olunca, müslümanlardan herbir insana hedef olarak bir yahudi veya bir nasrani verilecek ve kendisine şöyle denecek-
tir: "İşte seni ateşten kurtaran. Senin yerine bu yanacaktır."
١٥٨٥ - إِنَّ أُمَّتِي لَنْ تَجْتَمِعَ عَلَى ضَلالَةٍ فَإِذَا رَأَيْتُمْ الخَتَلَافًا فَعَلَيْكُمْ بِالسَّواد الأعظم (عبد بن حميد هـ عن انس)
1585- Ümmetim katiyen sapıklık üzere söz ve fikir birliği yapmaz. Eğer bir anlaşmazlığa rastlarsanız (hak ve hakikatte) çoğunluk olan yanda olmalısınız.
١٥٨٦ - إِنَّ أُمَّى مَرْحُومَةٌ مُقَدَّسَةٌ مُبَارَكَةً لا عَذَابَ عَلَيْهَا يَوْمَ الْقِيَمَةِ إِنَّمَا عَذَابُهُمْ فِي الدُّنْيَا بِالْفانِ طب وابن عساكر عن أبي بردة عن أبي موسى)
1586- Ümmetim, esirgenmiş bir ümmettir, temizlenmiştir, mübarektir. Kıyamet gününde ona azap yoktur. Ancak azapları aralarında fitneler sebebiyle dünyada olacaktır.
1587- "La ilahe illellâh" diyerek inanan ahaliden olduk-
ları halde bir kısım insanlar, günahları yüzünden cehenneme gi-recekler. Müteakıben Lat ve Uzza ehli (putperestler) onlara: "Hani lô ilâhe illellâh demeniz size bir fayda vermedi, baksanıza siz de cehennemde bizimle berabersiniz." diyecekler. Bunun üzerine Hak Teala gazap edecek ve onları cehennemden çıkartıp hayat nehrine atacak. Orada yanıkları, Ay'ın tutulup da sonra açılarak eski haline dönüp de iyileştiği gibi, iyileşecek. Sonra cennete gi-recekler ve kendilerine "Cehennemden çıkmış, kurtulmuş kimse-ler" adını verecekler.
1588- Ummetimden bir takım insanlar benden sonra yeryüzüne gelecekler ve içlerinden biri, çoluk çocuğunu ve malini beni görebilmek için fedaya hazır olacak.
١٥٨٩ - إِنَّ أَنْوَاعَ الْبَرِّ نِصْفُ الْعِبَادَةِ وَالنِّصْفُ الآخَرِ الدُّعَاءُ" (ابن مضر في اماليه عن انس)
1589- Bütün iyiliğin çeşitleri ibadetin yarısıdır, diğer yarısı ise duadır.
١٥٩٠ - إِنَّ أَهْلَ الْبَيْتِ إِذَا تَوَاصَلُوا أَجْرَى اللَّهُ عَلَيْهِمُ الرِّزْقَ وَكَانُوا فِي كَيْفِ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ عد ق وابن لال وابن عساكر عن ابن عباس)
1590- Bir ev halkı birbirine kalple bağlı olursa Allah on-lara rızkı bol verir ve daima Allah'ın hıfzu himayesinde olurlar.
١٥٩١ - إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ لَيَتَرَاؤُوْنَ أَهْلَ الْغُرَفِ فِي الْجَنَّةِ كَمَا تَرَاؤُوْنَ الْكَوَاكِبُ في السَّمَاءِ" (حم والدارمي خ م عن سهل بن سعد)
1591- Muhakkak cennet ehli olan kişiler, odalarındaki insanları, sizin yıldızları seyrettiğiniz gibi seyrederler.
١٥٩٢ - إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ مُيَسَّرُونَ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَإِنَّ أَهْلَ النَّارِ مُيَسَّرُونَ لِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ (د عن ابن عمر عن عمر )
miktarı, kendilerine izin verilir. Rabblerini ziyaret ederler. Onlara Allah'ın Arş'ı gösterilir. Yüce Allah onlara, cennet bahçelerinden bir bahçede tecelli eder. O sırada cennet ahalisi için nurdan min. berler, inciden, yakuttan, zebercetten, altından, gümüşten min-berler kurulur. Cennet ehlinin derece itibarı ile en aşağı olanı -oysa onlar içinde aşağı yoktur bir misk ve kafur yığını üze rinde olurlar ve bunlar kendi hallerini diğerlerinden aşağı gör. mezler. Oradakilerden biri tarafından: "Ey Allah'ın Rasulü, biz Rabbimizi görecek miyiz?" diye soruldu. Allah'ın Rasulü: "Evet, göreceksiniz. Sizin güneşi ve on dördüncü gecesinde ayı görmek. te şüpheniz var mıdır?" diye sordu. Sahabiler de: "Hayır" dediler. Rasulüllah da: "İşte böylece Rabbinizi görmeniz hususunda şüp. heye düşmezsiniz. Allah'ın o mecliste kendisi ile karşılıklı konuş-madığı hiçbiri kalmayacak. Hatta onlardan birine Rabb şöyle bu-yuracak: "Ey falan oğlu falan! Hani falan günü hatırlıyor musun, şöyle böyle bir şeyler söylediğin günü hatırlıyor musun?" deyip onun bazı kusurlarını açığa vuracaktır. Bunun üzerine o adam: "Sen beni bağışlamadın mı ey Rabbim!" deyince, Allah: "Evet, rahmetimin genişliği sayesinde sen şu bulunduğun mertebeye ulaştın." diyerek taltif eder onu. Onlar bu minval üzerinde bulu-nurlarken üstlerini bir bulut kaplar ve üzerlerine hiç görmedikleri ve koklamadıkları güzel bir koku yağdırır onlara. Rabbimiz şöyle hitap eder: "Haydi kalkın, size hazırladığım ihsanıma kavuşun. Canınızın çektiğini alın." Bunu müteakip meleklerin kuşattığı bir çarşıya geliriz. Orada benzerini gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, beşer aklının hayal edemediği nimetler karşımıza çı-kar. Bütün dileklerimizi ve isteklerimizi, hülasa canımızın arzula-dığı her şeyi orada elde ederiz. Onlar orada ne satılır ve ne de satın alınır. Bu çarşıda cennet ehli birbiri ile karşılaşır. Yüksek rüt-beye sahip olan kişi kendinden daha aşağı olanla karşılaşır. Esa-sen içlerinde derece bakımından aşağı kişi yoktur. O ona hayret gözü ile bakar. Üzerindeki elbiseleri seyretmeye koyulur. Onunla konuşmayı bitirmeden ondan daha güzel giyimli başka bir şahısla karşı karşıya gelir. Böylece içi rahat eder. Çünkü orada birbirleri-ni kıskanmak ve bu yüzden mahzun olmak yoktur. Sonra tekrar yerlerimize döneriz. Bizi hanımlarımız karşılar, yüzümüzdeki gü-
zelliği ve zarafeti görünce şaşkına dönerler. "Ne bu güzellik!" de-mekten kendilerini alamazlar. Biz de su cevabı veririz: "Bugün Cebbâr olan Rabbimizi gördük. Bu yüzden bu güzelliği ve zarafeti şüphesiz ki hak ettik."
1595- Allah'ın içinden çıkarmak istemediği cehennem ehli orada ne ölür ve ne de dirilir (yani devamlı surette yanar). Oradan çıkarmak istediği nâr ehline gelince, onları orada bir çe-şit öldürür. Kömür haline geldikten sonra çıkarılırlar ve deste des-te cennet nehirlerinin başlarına yayılırlar. Üzerlerine cennet nehir-lerinden su serpilir, sonra onlar sel yataklarında biten yabani rey-han tohumlarının bittiği gibi bitiverirler ve cennet ehli onları (ce-hennemde azad edilip çıkan kişiler) diye adlandırır. Bunun üzeri-ne bu ismin kendilerinden kaldırılması için Allah'a yalvarırlar. Allah da dileklerini kabul edip bu ismi kendilerinden kaldırır.
5220- Kim müslümanların mallarını veya yiyeceklerini pahalılandırırsa, mutlaka Allah onu ateşin en büyüğüne başaşağı atar.
-٥٢٢١ - مَنْ دَخَلَ السُّوقَ فَقَالَ لا اله الا اللهُ وَحْدَهُ لا شَريكَ لَهُ لهُ الْمُلْك وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِي وَيُمِيتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ كَتَبَ اللَّهُ لَهُ بِمَا الْفَ أَلْفِ حَسَنَةٍ وَمَحَا عَنْهُ أَلْفَ أَلْفِ سَيِّئَةٍ وَرَفَعَ لَهُ أَلْفَ أَلْفِ دَرَجَةٍ وَبَنَى لَهُ بيتًا فِي الْجَنَّةِ (ابن منيع والدارمي ع هـ طب ك حل ض ت غريب عن سالم بن عبد الله عن ابيه عن جده)
5221- Kim müslümanların pazarına girip: "Lâ ilâhe illellâhü vahdehû lê şerîke leh Lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümîtü bi yedihil hayru ve hüve alâ külli şey'in kadiyr*" derse, karşılığında binlerce sevap yazılır, binlerce günahı affedilir, bin-lerce derecesi yükseltilir. Ayrıca cennette de kendisi için bir köşk yapılır.
5222- Hidayet yoluna çağıran kişi, o yola uyanların se-vabı gibi sevap alır ve onların sevaplarından hiçbir şeyi eksiltmez. Sapıklık yoluna çağıran kişi, o sapıklığa düşen kişilerin günahlan gibi günah kazanır. Ve onların günahlarından hiçbir şeyi eksilt-mez.
5223- İnsanları bir söz veya bir amele çağırıp da kendi yapmazsa, o bu halinden vazgeçinceye, ya da dediği ve çağırdığı şey ile amel edinceye kadar Allah'ın gazabında olur.
Hepimiz gün ve gün yaklaştığımız, bir gün yüz yüze geleceğimiz ölüm olgusuna karşı hazırlıklı olmak zorundayız. Ölüm olgusu üzerinde düşün-meden, hayatın, öncesinin ve sonrasının anlamını kavramak mümkün de-ğildir. Bizler için ölüm varlığımızın bütünleyici unsurudur. Meyvanın to-humu içinde taşıması gibi varlığımızın içerdiği kaçınılmaz ve değiştirile-mez olgu. Bunun içindir ki, gönlün eğitilmesi ve zenginleştirilmesi yolun-da kendi iç dünyalarımızda, kendi ölümlerimizi yaşamamız istenir. Bu yüz-den Ahmet Çimen'i son günlerinde sakin ve telaşsız gördüm. Hak'tan ge-lene razı ve teslim olmuş bir tavır ve tutum içindeydi. Ve öylece de veri-len mühleti tamamladı. Anlamsız, geçici uğraşların içinde kaybolmuş uzun bir ömür yerine, hizmet ve gayret dolu, bereketli ve kişilikli kısa bir öm-rü oldu. Allah rahmetini üzerinden eksik etmesin. Bu yazının O'na rah-met okunmasına vesile olmasını diliyorum.
Sevgili En sevgili Ey sevgili Uzatma dünya sürgünüm benim
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır Aşk celladından ne çikar madem ki yar vardır Yoktanda vardan da ötede bir Var vardır Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır Gögsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır Sevgili En sevgili Ey sevgili
Yani: Risalet-i uzma ile gönderdiğin en büyük resulündür.
İbrahim HALİL'ine de salât eyle. O senin
tiğna ederek, matluplarını ve maksudlarını ancak yüce zatına birak-miştir. Senden başka, hiç bir kimseden bir şey ümit ve talep etmemis-tir.
- Ve o: SAFİY 'indir.
Yani: İbrahim peygamber..
O, kalb ve kalıp ciheti ile, tüm amellerini, fiillerini, muratlarını ve matluplarını, münacaatlarını halis olarak ancak sana yapmıştır. Sen-den başkasına iltifat etmemiştir.
KELİ M'in ve NECİ Y'in Musa'ya da salât ve selâm eyle,
O, senin KELİM'İndir. Çünkü: Vasıtasız olarak, o senin ke-lâm nimetine mazhar olmuştur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle bu-
yurdun:
«Allah-ü Taâlâ Musa'ya tam bir kelime ile konuştu.» (4/164)
Sonra o: NECİ Y'indir. Seninle vasıtasız münacaat edip ilähi sırlarına ermekle mümtaz bir durum kazanmıştır.
du: Nitekim, Allah-ü Taâlâ Kur'an-ı Kerim'de Musa için şöyle buyur-
(19/52) «Biz, onu çok münacaat eden bir kimse olarak yaklaştırdık.»
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
İsa'ya da salât ve selâm eyle.
Yani: Ona, çeşitli tazimler ve türlü türlü ikramlar eyle; bütün kötülüklerden ona selâmet ihsan eyle. Nimetlerin ve ihsanların deva-mı ve bekası suretinde ona lütfun ve keremin nazil olsun.
O, senin ruhundur.
Yani: Hazret-i İsa a.s. Hazret-i Meryem'in içinden babasız ve ana sız halk ettiğindir.
Ve o. senin KELİME'ndir.
Burada geçen:
- KELİME.
Yüce Allah'ın KÜN (ol) emridir. Şöyleki:
Allah-ü Taâlâ, Cibril-i Emin'i Meryem'e yolladı. O da geldi; Mer-yem'in gömlek yakasından üfledi. O saat, Hazret-i Meryem, Allah'ın kudreti ile hamile kaldı. Mühletsiz olarak da doğurdu. İşbu mana ica-bıdır ki, Hazret-i İsa'ya:
nebiyyike ve resulike ve İbrahime Ha-lilike ve safiyyike ve Musa Kelimike ve Neciyyike ve İsa Ruhike ve kelime-tike ve alå cenii meläiketike ve rü-sülike ve enbiyaike ve hıyretike min halkıke ve asfiyaike ve has-satike ve evliyaike min ehli arzıke ve semaike ve sallallahü alâ seyyidina Muhammedin adede halkıhi ve rizae nefsihi ve zinete arşıhi ve midade kelimatihi ve kema hüve ehlühu ve küllema zekerehüz zakirune gafele an zikrihil gafilune ve alâ eh-li beytihi ve itretihit tahirine ve sel-lim teslima. ve
23. Allahümme salli alâ Muham-medin ve ala ezvacihi ve zürriyetihi ve alâ cemiin nebiyyine vel mür seline vel meläiketi vel mukarre-bine ve cemii ibadillah'is salihine adede maamtarat.................
O, senin Nebindir, Resulündür. Keza şunlara da salât eyle: Safiyin İbrahim Ha-Hl'ine, neciyin Musa Kelim'ine, kelimen İsa Ruhuna, bütün meleklerine, resulle-rine, nebilerine, halkından hayırlılarına safilerine, hassalarına, yerin ve seman halkından velilerine..
Allah-ü Taâlâ efendimiz Muhammed'e salât eylesin; Halkının adedi, nef-sinden rızası, arşının ağırlığı, kelimelerinin midadı kadar.. Onun şanına nasıl lå-yık ise.. öyle.. Hem de, onu ananların andığı, onu anmaktan yana gafil olanların gafil olduğu kadar.. Keza onun ehl-i beytine, tenuz itretine de.. ve tam manası ile selâm eylesin.
23. Allahım, salât eyle; Muhammed'e, zevcelerine, zürriyetine, bütün nebi-lere, resullere, meleklere, mukarreblere, Allah'ın bütün salih kullarına; semayı bina ettiğinden bu yana yağdırdığı yağmurların adedi kadar.
(Ben, Senin artığını içmekte, hiç bir zaman, hiç bir kimseyi, ken-dime tercih etmem!) dedim.
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselâm (Allâh'ın, bir yiyecek ye-dirdiği kimse (Allâhümme bårik lenâ fihi ve at'amna hayran minhü = Allah'ım! Sen, bu yemekte bizim için bereket ihsan et! Bize, ondan daha hayırlısını da, yedir!) desin!
Allah'ın, süt içirdiği kimse de (Allâhümme bârik lenâ fihi ve zid-nâ minhü = Allah'ım! Sen, bu sütte bizim için bereket ihsan et ve ondan, bize ihsânını artır!) desin!
Çünki, yiyeceğin, içeceğin yerini sütten başka bir şey tutar de-ğildir.) buyurdu.» (132)
Medineli Müslümanlar, Hurmalarının ilk çıkanını (Turfandasını) gördükleri zaman, onu, Peygamberimize getirirler; Peygamberimiz de, eline alıp bereket düası yaptıktan sonra, gördüğü çocuklardan en kü-çüğünü çağırır, ona verirdi. (133)
«Bir evde hurma bulunmazsa, (134) o evin halkı acdır.» buyururdu.
Enes b. Målik'e göre Peygamberimiz, Kabak yemeğini sever-di. (135)
İçinde kabak bulunan bir yemek getirildiği zaman, kabağı, bulu-nup Peygamberimizin önüne doğru itilirdi. (136)
Peygamberimize göre «Koyunun en lezzetli eti, sırt eti» idi. (137)
(131) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 397, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 225, 284, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 339, Tirmizi Şemail s. 33
(132) İbn-i Sa'd Ebû Davud nen c. 2, s. s. 178 Tabakat c. 1, s. 397, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 225, Sünen c. 3, s. 339, Tirmizi Sü-1103, Ebû Bekir Ahmed b. Amelülyevm velleyle Şemail s. 33-34, İbn-i Mace Muhammed
(133) Malik Muvatta' c. 2, s. 200, Müslim s. 33, Ebû bekir Ahmed b. Muhammed Sahih c. 2, s. 1000, Tirmizi Şemåll Amelülyevm velleyle s. 113
(134) Müslim Sahih c. 3, s. 1618, Tirmizi Sahih c. 4, s. 265, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1104, Dârimi Sünen c. 2, s. 30
(135) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 391-392, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 160, 208, Buhari Sahih c. 6, s. 209-210, Müslim Sahih c. 3, s. 1615, Ebû Davud -Sünen c. 3, s. 350, Tirmizi Sünen c. 4, s. 284-285
(138) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 174, Tirmizî Şemail s. 27
Ümmü Eyyüb'a «Resülullah Aleyhisselâm, kocanın evinde yedi ay oturmuştu. Resûlullah Aleyhisselâma, en sevgili yemek hangisi idi?» diye so-
ruldu. Ümmü Eyyüb «O'nun, Kendisi İçin ne bir yemeğin yapılmasını
emr ettiğini gördüm, ne de, sevmediği bir yemeği yerdiğini gördüm. Kendisine, Herise (Keşkek) yapar, hoşuna gittiğini görürdük te, bu yemek, beş günde, altı günde, on günde bir hazırlanırdı.» dedi. 138)
( Ebû Músa'l'Es'ari'den de «Resûlullah Aleyhisselâmın, Tavuk eti yediğini gördüm.» dediği rivayet edilir, (139)
Peygamberimiz, yemeğin dibinde kalanını yemeyl sever. (140) «Her kim, bir çanakta, kabta yemek yedikten sonra onu sıyırır-sa, o, onun için istiğfar eder!» buyururdu. (141)
Peygamberimiz, yeşil hurma ile birlikte Kavun yer (142), yeşil hurma ile birlikte Hıyar (Acur) yerdi. (143)
«Bunun sıcaklığını, onun soğukluğu ile, onun soğukluğunu da, bunun sıcaklığı ile keser, tâdil ederiz!» buyururdu. (144) Peygamberimizin, şöyle buyurdukları da, rivayet edilir:
«Ey Ebûzer! Et pişirdiğin zaman, onun suyunu çoğalt ta, komşu-larını gözet, ondan, onlara da, paylaştır.» (145)
«Komşusu, ac olduğu halde, karınını doyuran kimse, kâmil Mü'-min değildir!» (146)
«Rahman'a ibadet ediniz! Yemek yediriniz! Selâmı, yayınız ki,
Cennetlere giresiniz!» (147)
«Bir kişinin yemeği, iki kişiye yeter.
Üç kişinin yemeği, dört kişiye yeter.
(138) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 267, Semhudi Vefâülvefâ c. 1, s. 266
(139) Tirmizi Sünen c. 4, s. 271, Dârimi Sünen c. 2, s. 27
(140) Tirmizî Şemail s. 30
(141) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 76, Tirmizi Sünen c. 4, s. 259-260
(142) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 393, Ebû Davud Şemail s. 32, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1104 Sünen c. 3, s. 363, Tirmizi
(143) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 392, Buhari Sahih c. 6, s. 210-212, Müslim Sahih c. 3, s. 1616, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 363, Tirmizi Sünen c. 4, s. 280, Şemail s. 33
(144) Ebû Davud Sünen c. 3, s. 363
(145) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 149, Buhari Edebülmüfred s. 39-40, Müslim Sahih c. 4, s. 2025
146) Buhari Edebülmüfred s. 39-40
( (147) Buhari c. 2, s. 34 Edebülmüfred s. 255, Tirmizi Sünen c. 4, s. 287, Darimi Sünen
ایسته هر برذره مستقلق كندى باشيده صانعك وجودين دلالت اندیگی کی، كوچك بون هر هانكي با تشكله كبروس ويا هانكي بمركن جزء اولورس کر دیگی و جزو اولدیفی او مقام لرده قراند یعی نسبتبه
کوره صانعه اولان دلالتني محافظه ایدر
لوايتك ما قبليله جهت ارتباطنه کلنجه وقتا کہ قرآن کری، ریچی منفی مؤمنل ایکسی عادلی 8 فولی او منحی انکی نوزلی منافقار اولمق اوزره انساناری وه حمد آبردی و آرازنده تقسیمان و تشکیلات بایدى و هر رقمك صفتني و عافتني مان ایتدى صوره ) يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا ) ابتياله، هر اوج قسمه توجيه خطاب ايدرك، او نارى عبادته امر و دعوت ایتدى، ديمك بو آيتان اولکی انتاره ترتبي و او ناری تعقیب ایتجسمی، خانه و بنانك، مهندسك فروكينه وعملك علمه وفقدانه
قدره غربی و بربرینی تعقیب اینجرلری کبیدر.
اوت، اولکی آیت کرده با پیلان تشکیلات و تقسیماندن موکره، بو آینده، عبادت به استان با بیلمه نه لمرايد يا لمشدر و و آنت کرده ویریلن بیلکی و معلوما تدن موکره، بو آینده، عمل و عبادته امراید یا محشور و او ناکرده بازيلان صفتاده و استحقا قاره کوره بوراده امر و نهیله ایله حکمار وير بالمشدور. وكذا، اولکی بیناکرده ان انارك تقسيمات، احوالى و صفاتي ذكر ايد يلد كون حوكره، مقامل اقتضاب له
بوايت او ناري تعقيب المشدد.
وقتا که قرآن کریم، انسانان هر اوج فرقه سند نه بحث ابتدى. ولهر بر فر قرنك صنعتني و عاقبتني سويله دى. سامعه آرزوی و مقامك اقتضای اوزرینه، قرآن کریم غیبدنه خطا به انتقال ايدرك اوزاره قارشو تو خطا بده بولوندی. اوت، بعضه آدماء مقنده غائبانہ قونوش انارك بالآخره قونوشمه الديني خطابه
چویر مه پرنده شویله جه بر نکته عمومیه وار در.
مثلا، به شخصه ای لندن و یا فنا لفندن بحث ايديا برکن، کرن قونوشانده، کرن دیکاله بنده يا تحسین و یا تلعین ایجون بر میل اویانی موکره کیت کیده او میل اویله کسب شدت ایدر که، صاحبنی او شخصله کورو شد يرحب شفاهاً قونوشمه قوتابی بر آرزو اویاندیر. بورا ده سا معلمان و میداوارینی تطمين ايتماله، مقامل اقتضای اوزرینه قرآن کریم، اوزاری سامعاون حضور ینہ کو تو روب، کندیار مند
Iste her bir zerre, müstakillen, kendi başıyla Sâni'in vücûduna delalet ettiği gibi, küçük-büyük herhang bir teşekküle girerse veya hangi bir mürekkebe cüz' olursa, girdiği ve cüz' olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâni'ine olan delaletini muhafaza eder.
Bu âyetin makabliyle cihet-i irtibatına gelince: Vakta ki Kur'ân-ı Kerîm, birincisi müttaki mü'minler, ikincisi inadı käfirler, üçüncüsü iki yüzlü münafıklar olmak üzere insanları üç kısma ayırdı. Ve aralarında taksimät ve teşkilat yaptı. Ve her bir kısmın sıfatını ve åkıbetini beyan etti. Sonra أيها الناس العبدوا âyetiyle, her üç kısma tevcih-i hitâb ederek, onları ibâdete emir ve da'vet etti. Demek bu âyetin evvelki âyetlere terettübü ve onları ta'kib etmesi, håne ve binanın, mühendisin krokisine ve amelin ilme ve kazânın kadere terettübü ve birbirini ta'kib etmeleri gibidir.
Evet, evvelki âyetlerde yapılan teşkilat ve taksîmâttan sonra, bu âyette, ibâdet binasının yapılmasına emredilmiştir. Ve o âyetlerde verilen bilgi ve ma'lûmáttan sonra, bu âyette, amel ve ibâdete emredilmiştir. Ve onlarda yazılan sıfatlara ve istihkäklara göre, burada emir ve nehiyler ile hükümler verilmiştir.
Ve kezâ, evvelki âyetlerde insanların taksimâtı, ahváli ve sıfatı zikredildikten sonra, makamın iktizâsıyla bu âyet onları ta'kib etmiştir.
Vakta ki Kur'ân-ı Kerim, insanların her üç fırkasından bahsetti. Ve her bir fırkanın sıfatını ve akıbetini söyledi. Sâmiin arzusu ve makamın iktizāsı üzerine, Kur'ân-ı Kerîm gaybdan hitâba intikal ederek onlara karşı şu hitâbda bulundu. Evet, bazı adamlar hakkında gäibâne konuşanların bil'âhire konuşmalarını hitâba çevirmelerinde şöylece bir nükte-i umûmiye vardır.
Meselâ, bir şahsın iyiliğinden veya fenâlığından bahsedilirken, gerek konuşanda, gerek dinleyende ya tahsîn veya tel'în için bir meyil uyanır. Sonra git gide o meyil öyle kesb-i şiddet eder ki, sahibini o şahısla görüştürüp şifahen konuşmaya kuvvetli bir arzu uyandırır. Burada sâmi'lerin o meyillerini tatmin etmekle, makamın iktizâsı üzerine Kur'ân-ı Kerim, onları sâmi'lerin huzuruna götürüp, kendilerine hitâb ile tevcîh-i kelâm etmiştir.
11/166, 1922). 145 4394. Ne ondurur, ne dondurur. (Anlamı: Ne varsıllaştırır, ne yoksullaştırır. Çil.IEM.
1922). 1395. Ne suvan (soğan) yemiş, ne sarmusaka (sarmısak) kokar. (Çil., IEM, 11/166,
4396. Ne vakit bok sıçtı, ne vakit araba geçti? (Bu atasözüne genellikle şu fıkra eklenir: Bir Türk süvari eri tarlaya def-i hacete gitmiş; kuşağını bağlamak için ayağa kalkınca, kılıcı pisliğin üstünden geçip onu ikiye bölmüş; bunu görmeyen er, oradan bir arabanın geçtiğini sanıp şaşmış ve bu atasözünü söylemiş. Çil., JEM, 11/166, 1922).
4397. Ne verirsen elinle, o gider seninle. (Bob. T.P.. JEM. X-XI/225, 1932).
4398. Ne zaman balkan (dağ) bulaşırsa (başlarsa) gi(y)inme(ye), sen bulaş soyunma(ya); ne zaman balkan bulaşırsa soyunma(ya), sen bulaş gi(y)inme(ye). (Çil., IEM, 11/166, 1922).
4399. Ne zaman bir kadı davacıdır, Allah yardımcı olsun. (Çil., IEM, II/166, 1922).
4400. Ne zaman can çıkar, huy çıkar. (Çil.).
4401. Nerde birlik, orda dirlik.
4402. Nerden karı ise, ben de oralı(y)ım. (Çil., IEM, II/166, 1922).
isleri yürütme gücü. 2. ülke idaresini ve işleri iktidar güç kuvvet, yapabilme gücu, yürütme yetkisi ve gucu; hükümet. 3.yetenek
bir komutandı. Müslüman olduktan sonra dedi. İkrime usta bir binici ve başarılı, cesur da önemli hizmetleri oldu. Hz. Peygamber Medine'ye göç etti. İslam'ın savunulmasın (a.s.m.) onu, Hevazinoğulları kabilesinin zekatını toplamakla görevlendirdi. (mi. 632) Hz. Ebubekir (r.a.) devrinde Arabistan'ın çe şitli yerlerinde patlak veren çeşitli İslam'dan dönüş ve isyan hareketlerinin bastırılmasına bir grup askeri birliğin komutanı olarak katıl-dı. bu savaşlarda önemli yararlılıklar gösterdi İkrime Suriye, Şam ve Filistin fetihlerine de katıldı. Bu savaşların birinde şehit oldu. (mi. 636) Böylece İkrime hem sahabi hem şehit olma şerefine erdi.
412
iksir 1 : إكسبر.eskiden madenleri altına çevir me, insanı ölümsüzleştirme, her hastalığı iyi etme özelliği bulunduğu var sayılıp aranan ve bulunamayan madde 2.iç ferahlatıcı şurup 3.çok ve çabuk etkileyici
iksir-i a'zam إكسير أعظم : en büyük iksir, en te-davi edici ilaç, (mec.)şüphe, inkar vb. manevi hastalıkları kökten iyileştirici en etkili ilaç, çare
iksir-i hayat إكسير حيات : hayat iksiri, diriltici şurup, cana can katan şurup
Iksir-i ism-i azam إكسير إسم أعظم : Allah'ın (c.c.) diğer mübarek isimlerinin manalarını da kendisinde toplamış, manaca ve etkice en büyük, kalp ve ruhtaki manevi hastalık ve yaraları iyi edici en etkili manevi ilaç ve çare olan mübarek isimler. Allah'ın(c.c.)en önemli ve en önde gelen ismi
iksiri nurani إكسير نورانی : nurlu iksir, mec.) kalp ve ruhu aydınlatıcı ve manevi hastalık ları kökten tedavi edici ilaç
iktezathü إقتضته : )ar.) onu gerektirir, onun
esas sebebidir
iktezathü-t-tabiat اقتضته الطبيعت : )ar) onun se-bebi tabiattır, tabiidir, tabiatın gereğidir, ta-biat onu gerektirir(iddiası)
Iktibas 1 : إقتباس.bir söz veya yazıdan alıntı yapma, nakil, aktarma ve alma 2.Kur'an veya hadisten alıntı yapma
iktibasen إقتباسا : iktibas yaparak, aktararak, alıntı yaparak, alarak
iktida إقتداء : uma, tabi olma 2.örnek alma
iktidaen إقتداء : iktida ederek, uyarak, örnek edinerek
iktidar bediاقتدار ع: benzeri olmayan ye. tenek ve güç
İktidarı beşer إقتدار بشر insanda bulunan güç ve kuvvet, insan iradesi
iktidarı gayr-i mütenahi اقتدار غیر ماهی stir-sız, sonsuz güç ve kuvvet
iktidar-ı hayatiye اقتدار حياتيه : hayatta kalma gücü, hayatını devam ettirme gücü
İktidar-ı ilmi إقتدار علمي : ilmi iktidar, ilim gücü, ilimde geniş bilgi ve yetenek
iktidar-ı ilmi ve siyasi اقتدار علمی و سیاسی : ilim ve siyasette geniş bilgi ve yetenek
iktidar-i imani اقتدار ایمانی : iman güc imanın
verdiği güç
iktidar-ı kemal إقتدار كمال : )Allah'a c.c. ait) ku-sur ve noksanı bulunmayan (mükemmel) güç ve kuvvet
iktidarı mutlak (a( إقتدار مطلقه : )Allah'a (c.c.( ait) her şeyi yapabilme gücü, sınırsız ve son-suz güç
iktidar-zati إقتدار ذاتی : )bir varlığın)kendine ait
iktiran 1 : إقتران.sebep ve neticenin beraber oluşu, aynı anda beraber bulunma, aynı za-man içinde peşpeşe gelme, birinin bir diğeri-ni izlemesi, biri varsa diğerinin de var olması, biri yoksa diğerinin de var olmaması 2.ulaş-ma, erişme, erme, yakın olma, ard arda gelme
Iktisap إكتساب : kazanma, elde etme
iktisab füyuzat إكتساب فيوضات : çok feyizler kazanma, ruh ve kalbi aydınlatıcı bilgiler elde etme
iktisab - marifet إكتساب معرفت : Allah'ı (c.c.) ta-nıtıcı bilgileri öğrenme, elde etme
iktisad 1 : إقتصاد.ekonomi; sınırlı kaynakları yaçlarının mümkün ölçüde karşılanabilmesi kullanarak insanın ve toplumun sınırsız ihti-için üretim, tüketim, değişim, bölüşüm işle-
rinin nasıl yürüdüğü ve nasıl olması gerek-tiğini inceleyen ilim 2.tutumluluk, gereksiz harcama yapmama, biriktirme, tasarruf etme iktisatçı iktisat (ekonomi) ilmini iyi bilen, (ekonomist) 2.tutumlu, gereksiz harcamalardan sakınan
iktisadi (ye( 1 : إقتصاديه.iktisatla (ekonomiyle( ilgili, ihtiyaç olan mal ve kaynakları elde etme ve uretmeyle ilgili 2.ekonomik, daha karlı, daha verimli
ila-ahir-üd deveran إلى آخر الدوران: dünyanın dönmesinin bitimine kadar, dünya durdukça, kıyamete kadar
ila-gayr-ın nihaye إلى غير النهايه : sonsuza kadar
ila-maşallah إلى ماشالله : Allah'ın (c.c.) dilediği
zamana kadar
ila-nihaye إلى نهايه : sonsuza kadar
ila-yevm-i kiyam إلى يوم قيام : diriliş gününe ka-dar
ila-yevm-il ceza إلى يوم الجزاء : ceza gününe ka-dar yani, iyi ve kötü dünyada yapılanların he-sabının sorulacağı ve karşılığının verileceği öbür dünyadaki hesap gününe kadar
ila-yevm-il kiyame إلى يوم القيامه : kayamete ka dar; diriliş gününe kadar
i'la إعلاى : yükseltme, yüceltme, şanını arttır ma ve yüksek tutma
i'la-yı kelimetullah إعلاى كلمة الله : Allah'ın kela-
Ilan- husumet
mını (Kur'an'ı ve İslamiyeti) yüceltme, tanı-tıp yaymaya çalışma
ilac 1 : علاج.bir hastalığı iyileştirmek veya ön-lemek için hazırlanmış madde 2.(mec.) çare, tedbir
llac- Islami علاج إسلامي : Islamın getirdiği ilaç, çare
ilah إله : )gerçek veya uydurma) tanrı, mabud, kendisine ibadet edilen varlık
ilah - vahid إله واحد : tek tanrı, tek mabud, Allah
(c.c.)
ilah-serإله شر : eski iran dini olan mecusilikte
kötülük tanrısı
lah'el evvelin إله الأولين : geçmişte yaşamışların hepsinin mabudu, tanrısı (Allah c.c.(
ilah'el evvelin ve-lahirin إله الأولين والآخرين : on cekilerin ve sonrakilerin ilahı, tanrısı (Allah c.c.)
ilahe إلاهه : tanrıça, putperestlerin kadın tan-risi
ilahena إلينا : rabbimiz
ilahiyat 1 : إلهيات.Allah'ın (c.c.) varlığı, birliği ve sıfatlarını konu edinen bilgi dalı 2. felsefe-nin bir kolu, teoloji 3. din limleri
ilahi إلى : Allah'ı (c.c.) zikir ve O'na övgu için
yazılmış ve makamla okunan şiir 2.Allah'ım!, rabbim! 3.(mec.) çok güzel, çok mükemmel 4.(mec.) "bu ne hal, ne tuhaf" manasında şaş-ma bildiren bir deyim
ilahi (y( إلهيه : Allah'a (c.c.) ait, Allah (c.c.) ile
ilgili
ilahiyyun : 1 1 ilahiyatç إلهيون.ilahiyatçılar, dini ilimleri bilen alimler 2.Allah'ın (c.c.) varlığı ve sıfat-ları konusu üzerinde felsefe yapan kimseler, teologlar
Ilan hürriyet إعلان حریت : hurriyetin ilanı, os-manh devleti tarafından 1908 yılında meş rutiyet idaresini kabul ve ilan etmesi, geniş ları) yetkiye sahip tek padişahın idaresinden vazgeçip milletçe seçilmiş meclis yoluyla, in-sanlara hak ve hürriyetler tanıyan yönetime geçişin ilanı
ilan - isyan إعلان عصيان : isyanını ortaya koyma, isyana kalkışma
ankus إعلان : kutsal ilan, kutsal ger çeği duyurup bildirme
lan-Saniإعلان ص : yaratıcıyı bildirme, du-yurma
ilan-i sürur إعلان شرور : sevincini ortaya koyma, sevincini herkese duyurma
ilan-ı şehadet إعلان شهادت : kesin şekilde iman
ettiğini duyurma
ilan- tekvini إعلان تكويني : kainat olayları yolu ile ilan; Kur'an'ın Allah (c.c.) tarafından vahiy yolu ile güvenli bir şekilde gönderildiğinin duyurulması manasında kainatta meydana gelen bazı olayların buna işaret olması
ilan- tevhid إعلان توحيد : Allah'ın (c.c.) birligini duyurma ve bildirme
ilanat إعلانات : ilanlar, herkese duyurmalar,
bildirmeler
ilanat- Rabbaniye إعلانات رابانیه : )Allah'ın (cc) eseri olan varlıklarca)her varlığın sahibi ve terbiyecisi (rabbi) olan Allah'ı (c.c.) herkese tanıtma, duyurma, bildirme
ilanci إعلانجي : ilan edici, ilan yapan
ilanclık إعلانجيلك : ilan etme işi
Ilanname إعلاننامه : yazılı ilan
ilanname-i hikmet إعلاننامة حكمت : Allah'ın (c.c.) hikmetini duyuran yazılı ilan, (mec.), Allah'ın (c.c.) her şeyi hikmetli faydalı, gayeli ve en uygun şekilde yaptığını belirten eseri
ilanname-i ilahi إعلاننامة إلهى : Allah'ın (c.c.) kendini, herkese tanıtıcı eseri
ilave علاوه : ek
ilaveten علاوة : ilave olarak, ek olarak
ilca 1 : إلجاء.zorlama, itme 2.(psk.) canlıyı ha-rekete ve davranışa iten ihtiyaç ve eğilim (iç dürtü, motivasyon), canlının içinden gelen dürtücü ve zorlayıcı etki
ilcaat إلجات : itici ve zorlayıcı etkiler, itici ve zorlayıcı ihtiyaç ve eğilimler
ilhamat
ilcaat-ı zaman الجات زمان: zamanın(devrin( zorlayıcı etkisi, zorlayıcı şartları. (ahval ve ilcaat-1 zaman zamanın hal ve zorlayıcı şart-
ilham 1 : إلهام.Allah (c.c.) tarafından ruh veya kalbe gelen mana ve düşünce 2.içe doğma
ilham Hüda إلهام هدى : Rabbin ilhamı, Yaratı-cının kalbe yansıttığı düşünce ve mana
ilham evliya إلهام أولياء : evliyaya (ermişlere(
gelen ilham
ilham-fitri إلهام فطرى : yaratılışta canlılara rab-edilen) davranış ve hareket tarzı. (buna içgü-leri tarafından verilen (öğretilmiş olan, ilham dü demek işi basitleştirmek ve Allah (c.c.) ile olan münasebetini gözden saklamak demek-tir)
ilham- ilahi إلهام إلهى : Allah (c.c.) tarafından
verilen ilham
ilham Rabbani إلهام ربانی : Rab'den gelen ilham
ilhamat إلهامات : ilhamlar, Allah (c.c.) tara-
fından ruh veya kalbe gelen düşünce ve ma-nalar 2.içe doğan düşünce ve duygular
hamat- gaybiye الهامات غيبه: gaybi ilhamlar; canhların ve insanların yaşarken öğrendikle rivle açıklanamayan bazı hayret verici duygu-lar, hareket ve davranış şekilleri, Allah (c.c.) tarafından verilen ilhamlar
hamat sadika إلهاماتdoru olan ve yanutmayan ilhamlar, olaylarla doğrulanmış hamlar
hamen الهام : ilham yoluyla 2 ilham alarak ilham vererek
hami (ye( الهامة : ilhama ait 2 ilhamla elde edilen, ilham sonucu olan, ilhamdan kaynak lanan, ilhama dayanan
kemiklerin içini dolduran madde
im (ilm( 1 : علم doğru bilgi 2.doğruluğu is-patlanabilir bilgi 3.olayların sebeplerini, se-bepler ve sonuçlar arasındaki değişmez olan bağlantıları (yani, olayları açıklayan kanunla-n) guvenilir metotlarla araştırma 4.bu araş tırma sonunda elde edilen, genelleştirilmiş güvenilir bilgi 5.fen 6 haber (ilmin türkçede uydurma karşılığı: bilim)
ilimce علمه : ilme göre, ilim bakımından
ilismek 1 ابليشمك karışmak, müdahale et-mek, rahatsız etmek, sataşmak, çatmak 2.suç veya kusur bulmak 3.elini sürmek, dokun-mak 4 bir şeyin kenarına kısa bir süre için oturmak
ilka 1: إلقاء.bir şeyin içine atma, koyma, bırak-ma 2.(mec.) telkin etme, (bir düşünceyi) aşı-lama; ilham etme; zihin, kalb veya ruha iletip koyma 3.atma, bırakma, terk
ilka-i külli إلقائ كلى : geniş ve kapsayıcı haki-katler şeklinde kalbe doğuş (ilham ve ilka-i külli: külli ilham ve ilka, geniş ve kapsayıcı hakikatler şeklinde kalbe doğuş ve ilham
edilme)
ilkaat 1 إلقاآت telkinler, fikir aşılamalar 2.il-hamlar 3 zihin, kalb ve ruha aşılanıp, sokulan düşünceler
illa 1: إلا.dışında, hariç, müstesna 2.ancak 3. yoksa, aksi halde 4.hele, özellikle 5.muhak-kak, ne olursa olsun, ille
illallah 1 : إلا الله.Allah'tan başka, Allah (c.c.) ha-riç 2.(türkçede) bıkkınlık, usanç duygusunu ifade eden bir söz
ille (illet( 1 : علت.)bir olayın veya bir sonucun meydana gelmesi için) gerekli şart 2.sebep 3.gaye, maksat, hedef 4.hastalık, bozukluk, sakatlık, rahatsızlık, sıkıntı
ilm-i Allam-ül Guyub
illegalye علة عالية: gaye sebep, sebep yerine geçen esas gaye (amaç); gözetilen gaye, hedef veya fayda
illel gaye علة غابه gözetilen gaye, hedef, elde edilmek istenen sonuç
illet علت : )bille(
illet-i gaiye علت غاليه : )bille-i gaiye(
illeti hakiki علت حقیقی : gerçek sebep yaratıcı
sebep (Allah c. c)
illet-i hüküm علت حكم : hukmün karar ve em-rin) dayandığı sebep veya gaye
illet-i izdırari علت إضطراری : olayı veya ortadaki sonucu açıklamak için mecburen kabul edilen
sebep; mecburi sebep, zorlayıcı sebep
illet-i mucide علت موجده : yaratıcı sebep
illet-i müessire علت مؤثره : eseri meydana geti-ren sebep, yapıcı sebep, yaratıcı sebep, esas etki sahibi olan sebep (etken sebep)
illet-i şeriye علت شرعيه : dinde bir iş veya ha-reketin yapılabilir veya yapılamaz olması konusunda geçerli kabul edilen sebep veya hükmün dayanacağı kaynak, Kur'an, hadis veya sünnet
illeti tamme علت تامه yeter sebep olayın meydana gelmesi veya sonucun doğması için "gerekli ve yeterli sebep, sonucun zorunlu olarak meydana gelmesi için bütün şartları tam ve yeterli olan sebep
illetsiz 1 : عز.sebepsiz 2.yapıcısız
illi 1 : علي sebeple ilgili 2.sebebe dayanan, se-
bebe bağlı
illiyet علت : sebeplilik, her şeyin bir sebebe
bağlı olması, hiçbir şeyin sebepsiz olmama-sı(deney veya gözleme dayanan ilimlerde te-
mel kural, prensip, kaide)
illiyyin (illiyyun( عليون : yükseklerin en yükse-ği; cennetlerin en yükseği ve en üstünü
ilm علم : )bk. ilim(
ilmi abd علم عبد : Allah (c.c.) kulunun sahip
olduğu bilgi, ilim
ilm-i akide على عقيده : dinde esas olan inançları inceleyen, delilleriyle açıklayıp anlatan ilim)-
bk. ilm-i kelam)
ilm-i Allam-ül Guyub علم علام الغيوب : gayıpla-rı en iyi bilenin (Allah'ın c. c.) ilmi, insan ve diğer bütün varlıkların bilgi sınırlarının öte-sindeki bütün bilinmeyenleri en iyi bilen Al-lah'ın (c.c.) ezeli ve sonsuz ilmi
ilm-i azam علم اعظم : en büyük ilim, en temel ve en önemli ilim
ilm-i (bari( علم بارئ : her şeyi bütün incelikle-riyle, en uygun şekilde düzgün ve güzel yara-tanın [Allah'ın (c.c.)] ezeli ve sonsuz ilmi
Ilm-i belagat علم بلاغت : belagat ilmi konusu-na, dinleyicilerin anlayış ve durumlarına en uygun ve en etkili şekilde güzel ve doğru söz söyleme sanatı; edebiyat bilgisi
ilm-i belagat-ı Kuraniye علم بلاغت قرآنیه Kur'an'daki belagat ilmi, edebi sanat (bk. ilm-i belagat)
ilm-i beşer)1( علم بشرى : insanın kendi araştır-ma ve yetenekleriyle elde ettiği ilim, bilgi
ilm-i beyan علم بيان : )ed.) tesbih, istiare, mecaz ve edebi sanatların doğru, yerinde ve etkili şekilde nasıl kullanıldığını inceleyen bilgi dalı
ilm-i beyanca علم بيانجه : edebi sanatlar ilmine göre (bk. ilm-i beyan)
ilm-i binihaye علم بی نهایه : )Allah'a cc.ait) son-suz ilim
ilm-i cifir علم جفر : cifir ilmi; bir sözün içinde geçen harflere önceden belirli sayı değerle-rini verip sözün toplam sayı değerlerini bu-larak o söz veya kelimelerin gizli manalarını bulma ilmi
ilm-i cüzi علم جزئى : sınırlı ilim
ilm-i din علم دین : din ilmi, din bilgisi
ilm-i dini علم دینی : dinle ilgili ilim, din bilgisi
ilm-i ekmel علم أكمل : en kusursuz, en mükem-mel ilim, her şeyin her yönü ile tam ve eksik-siz bilgisi (Allah'ın c. c. ilmi)
ilm-i esma علم أسماء : isimler ilmi Allah'ın (c.c.( mübarek isimlerinin manalarını, Allah'ın (c.c.) yarattığı varlık ve olayları inceleyerek anlama ve açıklama ilmi
ilm-i esrar-huruf علم أسرار حروف : Kur'an harf-lerinin sırlarını inceleyen ilim; Kur'an'daki harflerin çeşitleri, sayıları, geçtiği yerler, sayı değerleri gibi çeşitli yönleriyle inceleyerek sakladıkları ve işaret ettikleri bir çok gizli gerçekleri bulmaya çalışan ilim
ilm-i esrar-ül huruf علم أسرار الحروف : )bk. ilm-i esrar-1 huruf)
ilm-i esrar ve cifir علم أسرار و جفر : harflerin sır-larını inceleyen ilim ve cifir ilmi (bk. ilm-i es- k rar-ı huruf, ilm-i cifir)
416 ilmi exell على أولى : )Allah'a c.c.)ait ezeli ilim, hicbir şey yaratılmamışken her bilen Allah'ın(c.c.) ilmi şeyi önceden
bilgisi (fizik, kimya, astronomi vb.) (ilim ve ilmi felsefe على فلسفة felsefe bilgisi 2 tabiat felsefenin konuları ve alanları birbirinden 18 yy dan sonra ayrılmaya başlamıştır.)
ilm gaybعلى عب: gayb ilimi, insanın bilme gücûnü ve sınırını aşan gerçeklere ait bilgi
berin sözlerini, örnek yaşayış ve hareket tar-ilm-i hadis علم حدیث hadis ilmi: Hz. Peygam-toplayan, manalarını açıklamaya çalışan ilim zını doğru ve güvenilir kaynaklardan bulup
ilm-i hakaik-i Kuran علم حقائق قرآن : Kur'an'daki gizli ve açık hakikatlerin ilmi, Kur'an tefsiri
ilm-i hakikathakikat ilmi, maddi ve manevi, açık ve gizli gerçekleri delilleriyle açıklayan ilim, din ilmi, Kur'an ilmi
ni, dinin emir ve yasaklarını ve iman esasla-rını anlatan ilim
Ilm-i hayvanat ve nebatat علم حیوانات و نباتات hayvanları inceleyen ilim (zooloji) ve bitkileri inceleyen ilim (botanik)
ilm-i hikmet 1 : علم حکمت.felsefe, felsefe bilgi-si 2.tabiat bilgisi (fizik, kimya, astronomi vb) (bk. ilm-i felsefe)
ilm-i huruf علم حروف : Kur'an harflerinin sır-larını inceleyen ilim (bk. ilm-i esrar-ı huruf)
ilm-i ilahi (ye( علم إلهيه : Allah'ın (c.c.) sonsuz ve ezeli ilmi (emir ve ilm-i İlahi: Allah'ın (c.c.) emir ve ilmi)
ilm-i iman (i( علم ایمانی : iman ilmi, din ilmi ve
delilleriyle
ilm-i irfan 1 : علم عرفان.Allah (cc.), iman ve
Kur'an hakkında derin ve sağlam hakikatleri-ni anlatan ve delilleriyle açıklayan ilim 2.ilim ve irfan (bk. ilim, irfan)
ilm-i kelam علم کلام : kelam ilmi, İslam dininin
temel inançlarını delilleriyle anlatan, açıkla-yan ilim; bu ilme "usul-üd din" de denir; bu ilimde söz sahibi alimlere "mütekellimin" yani "kelam alimleri" denir
ilm-i Kur'an )1( علم قرآنی : Kur'an ilmi, Kur'an'ın açık ve gizli gerçeklerini ortaya koyan ilim, Kur'an'ın tefsiri
ilm-i külli علم كلى : )Allah'a (c.c.) ait) her şeyi kuşatan ilim, var olan her şeyin tam ve gerçek ilmi, Allah'ın (c.c.) ezeli ve sonsuz ilmi
lm-i layetenahi علم لایتناهی: )Allah'a (c.c.) ait) sonsuz ilim, her şeyi kuşatan ilim
mimantik علم منطق : mantık ilmi, doğru dü sünmenin kurallarını, ileri sürülen iddiaların geçerli ve tutarlı olup olmadığının ispat yolla rını araştıran ve gösteren ilim
ilm-i mantıkça علم منطقجة : mantık ilmine go re(bk. mantık)
mi muhit علم محبط : )Allah'a (c.c.) ait) her şeyi kuşatan ezeli ve sonsuz ilim
ilm-i muhit-i ezeli علم محيط ازلی : Allah'ın (c.c.( her şeyi kuşatan ezeli ilm
ilm-i muhit-i İlahiye علم محيط إلهيبه : Allah'ın (c.c.) her şeyi kuşatan ilmi
ilm-i münazara علم مناظره : munazara ilmi, bir konuda farklı göruşlerin ilim ve metot açısın-dan tartışılması sırasında uyulacak kuralları belirleyen ilim
ilm-i nafi علم نافع : faydalı ilim
ilm-i nahiv (nahv( علم نحو : dilbilgisi bakımın-dan cumle yapısı, çeşitleri ve kurallarını ince-leyen ilim(sentaks)
ilm-i nahiv ve beyan علم نحو و بیان : nahiv ve beyan ilmişdil bilgisinin cümle şekillerini ve yapılarını inceleyen kolu(ilm-i nahv) ve ede-bi sanatların doğru, yerinde ve etkili şekilde nasıl kullanıldığını inceleyen ilim dalı (ilm-i beyan)
ilm-i nahv ve sarf علم نحو و صرف nahiv ve sarf
ilmi, dil bilgisinin cümle şekillerini ve yapı-larını inceleyen kolu(ilm-i nahv) ve sesleri, heceleri, kelime çeşitlerini, yapılarını, çekim şekillerini inceleyen dalı (bk. ilm-i nahiv, ilm-i sarf)
ilm-i Sani علم صانع : yaratıcı sanatkarın (Al-
lah'ın c.c.) sonsuz ilmi
ilm-i sarf علم صرف : sarf ilmi; dil bilgisi bakı-mından sesleri, heceleri, kelime ve çeşitlerini, türetme şekillerini, çekimlerini, takı ve ek şe killerini vb. inceleyen bilgi dalı
ilm-i sarf ve nahv (nahiv( علم صرف و نحو : sarf ve nahiv ilmi (bk. ilm-i sarf, ilm-i nahiv)
ilm-i tabakatū-l arz علم تبقت الأرض : yer tabaka-ları (katmanları) ilmi; başta yerkabuğu olmak üzere dünyamızın yapısını meydana getiren çeşitli tabakaları, bunların fiziksel- kimyasal
Özelliklerini, meydana gelişleri ve uğradıkları değişimleri vb. sebepleriyle inceleyip açıkla maya çalışan ilim(jeoloji(
ilmi tahkik incelemeye, delil ve is-pata dayanan ilim
ilm-i tarikat علم طریقت : tarikat ilmi, Kur'an ve sünnet ışığında kalbi günah ve kötülüklerden arındırma, nefsi terbiye etme, güzel ahlak-la ahlaklanma, maneviyatta ilerleme yol ve usullerini öğreten ilim(bilgi)
ilm-i tasavvuf علم تصرف : tasavvufilmi, Kur'an ve sünnete bağlı kalarak Allah (c.c.), kainat, hayat, insan konusunda sistemli bir görüş kazandıran ve insanı bencillikten, nefsi kötü lüklerden arındırma, kötü huyları terk edip güzel ahlakla ahlaklanma, Allah (c.c.) sevgi-sini sürekli kalbe yerleştirme ve her an O'nun huzurunda olma şuurunu kazandırma yolu-
nu öğreten ilim (bilgi) (bk. ilm-i tarikat)
ilm-i tasavvuf ve tarikat علم تصوف و طریقت tasavvuf ve tarikat ilmi (bk. ilm-i tasavvuf, ilm-i tarikat)
ilm-itib علم طب : tb ilmi, hekimlik, doktorluk; hastalıkların teşhisi (tanınması), tedavisi ve sağlığı koruma gibi konuları inceleyen ilim
ilm-i usul 1 : علم اصول.metot ilmi (metodoloji(, doğru sonuçlara ulaşabilmek için inceleme ve araştırmada, akıl yürütmelerde uyulması gereken kuralları inceleyen ilim 2.dinin temel
inanç ve kurallarını inceleyen ilim ilm-i usul ve hikmet علم اصول و حکمت : metot ilmi ve felsefe (bk. ilm-i usul, ilm-i hikmet)
ilm-i usul-üd din علم اصول الدين: dinin temel lerini inceleyen ilim, dinin temel inançlarını inceleyen ve delilleriyle açıklayan ilim (bk. ilm-i kelam)
ilm-i usulce علم اصولجه : metot ilmine göre (bk.
ilm-i usül(
ilm-i Yahya-i veraset علم يحيى وراثت : peygamber Hz. Yahya'nın (a.s.) manevi mirası olan ilim
Ilm-i yakin علم يقين : sağlam delile dayanan gü venilir ilim, görülen ve bilinenden hareketle görülmeyenle ilgili elde edilen sağlam ve şüp-he götürmez bilgi
ilm-i zahir ve batin علم ظاهر و باطن : zahir ve ba-tın ilmi, gözle görülen (zahir) gerçeklerin ve gözle görülmeyen ve gizli kalan (batın) ger-
çeklerin bilgisi, ilmi ilm-iarz علم أرض : yer ilmi, jeoloji (bk. ilm-i ta-
Salatın ve selamın, bütün nebilerine, resullerine.. sonra yes ve sema chli içinden, seçip ihtiyar ettiğin ASFİYA, HASSA ve EVLI YA kulların üzerine olsun...
Bu cümlede geçen bazı lafızları biraz açalım:
ASFIYA.
Allah-u Taala'nın yarattıkları arasından seçip safi kıldığı kimse lerdir.
HASSA.
Lafzi ile anlatılanlar ise.. Allah-ü Taala'nın ceşitli ikramlarına, ya-kınlık lütuflarına mahsus kıldığı zatlardır.
EVLİYA.
Lafzı ile anlatılanlar ise.. Yüce Allah'ın, çeşitli kerametlerle ikram eylediği zatlardır.
Ayrı bir mana olarak, Yüce Allah'ın:
Allah iman edenlerin VELİ'sidir.» (3/68)
Şeklinde anlattığı manaya göre, tüm mümin olan kadın ve erkek. lerdir.
Bu salavat-ı şerifede geçen, yer ehli insanlar olduğu gibi; sema chli ise.. meleklerdir. Hülåsa olarak, şu mana çıkar.
Melekler, resuller, nebiler, safi, hassa ve veli kulların cümlesine çeşitli salât, teşrifat, teslimat ve bereketler ihsan eyle. Bu verdikle rinle, onları büyüt, şanlarını, şereflerini artır, sevaplarını daim eyle
Burada başlayan salåvat-ı şerife, yukarıda anlatılan salavat-ı şe-rifenin devamıdır; ikisi bir salavat-ı şerife olmuş olur.
Arap edebiyatı kaidesine göre; istinafiye, olarak kabul edilecek olursa, bundan sonrası müstakil bir salavat-ı şerife olur. Zahir olar mana da budur. Burada:
Salât.
Lafzının kısa manası şudur:
Şanı büyük Allah, güzel senalarla tazim, üstün salatlarla tekrin. eylesin.. Yani: Resulüllah S.A. efendimize.. Hem de:
Halkının adedi kadar..
Allah-ü Taala'nın halkı sınıfına şunlar dahildir: Canlı, cansız cevher, araz, ayan, maani, cins.. gerekse, bu cins envaının çeşitleri
Bu ana kadar ne ölçüde vücuda gelmiş mahluku varsa.. bundaı. başka kıyamet kopuncaya kadar nekadar vücuda gelecek mahluku varsa.. hepsi mahluk zümresine dahildir.
Yanı: Bütün bu mahlukatın adedi kadar; bizden yana Allah-
Taâlâ, Resulüllah S.A. efendimize salât eylesin.. Ve.. bizleri o mikdar salavat okumuş gibi bol sevaba, çok faydalara nait eylesin..
489 Burada anlatıldığı gibi, adedi belirtilen salåvat-i şerife okunduğu saman, bunu okuyanlara, zikredilen aded mikdarı sevap verilmesi üze-rine, ulemanın çeşitli görüşleri vardır.
Bamları şöyle dedi:
Bu sekilde adedi anlatarak salavat-i şerife okuyan, kim olursa olsun; kendisine Yüce Hak, o ana kadar yarattığı ve bundan sonra kıyamete kadar yaratacağı nekadar mahluku varsa.. bütün bu mah-Jukatın sayısı kadar sevap ihsan eyler.
Bu çeşit mana, Allah-ü Taâlâ'nın geniş rahmetine ve sonsuz lü-luf ve keremine uygundur.
Bazıları da şöyle anlattı:
Şayet salavat-ı şerife okuyan kimse:
Halkının adedi kadar..
Dediği zaman, izafet ve istiğrak için olduğunu mülahaza ve mah-lukatın çokluğunu ve bolluğunu düşünmek sureti ile tam tazimle salavat okursa.. bütün mahlukat sayısınca, kendisine sevap Ihsan edilir.
Sübhan olan Yüce Hakkın bizzat kendisi; sevgili Habibi olan efen-dimiz Muhammed'e zatlarına layık, üstün makamına münasip olan salåvat-ı şerife okumaya razı olacağı aded kadar salåt eylesin.
Üstte verilen mana:
Nefsine.
Kelimesindeki zamir, Resulüllah S.A. efendimize ait olduğuna göre şu demeğe gelir:
Resulüllah S.A. efendimizin mübarek zatı; kendi uzerine getiri-len salavat şekillerinden ve o şekil ile getirilen salavatın adedinden ne mikdar salåvat okunmaya razı olursa.. o kadar salåt eyle Allahım..
Arşının ağırlığı kadar olsun..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize okunan salât o kadar olsun ki: Arşı tartıldığı zaman, bu salavat o arşın ağırlığı kadar gelsin..
Şu da bir başka mana:
Resulüllah S.A. efendimize okuduğumuz salavat-ı şerife dolayısı ile, arşla tartılacak kadar bol ecir ve büyük sevap ihsan eyle Allahım.
Arşın ağırlığını, akıl kavrayıp anlayamaz. Çünkü: Arş, terazinin bir tarafına konduğu zaman, ondan başka yaratılmışlardan yerler semalar, Sidre, Kürsi, cennet, cehennem ve içlerinde bulunanların tü-mü de bir tarafına konsa.. sanki: Gökler bir tarafa konulup onun kar-şılığında bir elma konulmuşa benzer..
Arşa karşılık, yedi kat yer; mukabilinde duran bir elma gibidir.
Eema bint-1 Ebi Bekr, pişen yemeğin kaynaması ve durmanı ge çinceye kadar örtülü bulundurulmasını tavsiye eder ve Resûlullah Aleyhisselamın (O, en büyük berekettir!) buyurduğunu işittim. der-dl. (140)
Peygamberindzin Fetih Yemeği:
Peygamberimiz, Mekke'riin fethinde Amucası Ebû Talib'in kızı Hz. Ümmehani'nin evine varmıştı. (150)
Ona Yanınızda, ylyecek bir şey varmı?» diye sordu.
Hz. Ümmehani Hayır! Yalnız, kurumuş ekmek kırıntıları ve Birke varl (151)
Fakat, bunları, Sana sunmağa haya ederim! dedi. (152)
Peygamberimiz «Onları, getir. Buyun içine ufala. Tuz da, getiris buyurdu.
etti. Birkeyl, onun üzerine döküp yedikten sonra yüce Allah'a şükr
«Ey Ümmehani! (153) Birke, ne güzel katıktır!
Birkesi bulunan bir ev, katıktan mahrum sayılmaz!» buyurdu. (154)
İçeceklerin hangisi daha lezzetlidir? diye sorulduğu zaman, Peygamberimiz Tatlı ve soğuk sudur! buyurmuştur. (155)
Peygamberimiz, Büyütüssukya'dan getirilen tatlı sudan içerdi. (156)
Büyütussukya'daki su, Medine'ye iki günlük yerde idi. (157)
Peygamberimiz Bizden biriniz, bir şey yerken sağ eli ile yesin. Bir şey içerken de, sağ eli ile içsin.
(148) Müslim Sahih e. 3, s. 1630, Tirmizi Sünen e. 4, s. 268, Dârimi - Sünen 6. 2, п. 20
(140) Darimi Sünen 6. 2, s. 27
(150) Taberáni Mücemüssagir c. 2, s. 67, Heysemi (151) Tirmizi Sünen e. 4, s. 278, Şemail s. 29, Taberáni Heysemi Mecmauzzevald c. 6, s. 176 Mecmauzzevald c. 6, s. 175 Mücemüssagir c. 2, s. 67,
(152) Taberáni Mücemlissagir c. 2, s. 67, Heysemi 153) Taberáni Műcemüssagir c. 2, s. 67-68, Heysemi Mecmauzzevaid c. 6, s. 176 Mecmauzzevald c. 6, s. 176
( (154) Tirmizi Sünen e. 4, s. 278-279, Taberáni Mücemüssagir c. 2, в. 68, Неу-semi Mecmauzzevald c. 6, 8. 176
(155) Abdurrezzak Musannef e. 10, s. 426, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 338, Sünen c. 4, s. 307-308, Şemail s. 33, Heysemi Mecmauzzevald Tirmizi 6.5, s. 78
(156) Ibn-i Sa'd Tabakat e. 1, 8. 304, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 100
Cünki, Şeytan, sol eli ile yer, sol ell ile içeri (158)
Sizden biriniz, bir şey içerken, kabın içine solumasınts buyur-muş (159), yenileceklerin ve içileceklerin içine solunmasını bu dığı gibi (160), altın ve gümüş kabların içinde yeyip içmeyi de, kesin olarak yasaklamıştır. (161)
Peygamberimiz, su içerken, bir bardak suda iki üç kerre nefes alır (162) ve «Bu, daha yararlı ve daha kandırıcıdır.» (163)
«Sizden biriniz, bir şey içeceği zaman, bir solukta içmesin.» (164) «Develer gibi, bir solukta içmeyiniz!
İki veya üç solukta içiniz!
Sonra, içeceğiniz zaman (Bismillah!)
ve ağzınızı su kabından kaldırdığınız zaman da (Elhamdü lillah!) deyinizi buyurmuştur. (165)
Nevfel b. Muaviye «Resûlullah Aleyhisselâm, bir şey içerken üç kerre nefes alırdı. Evvelinde yüce Allah'ın İsmini anar, Besmele çe ker, sonunda da, Elhamdü lillâh diyerek hamd ederdi.» demiştir. (166)
Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre: Peygamberimiz, Kendisi için Kır-ba içinde sabahleyin kurulan Şırayı akşamleyin içerdi.
Akşamleyin kurulan Şırayı da, sabahleyin içerdi. (167) (*)
(158) Målik Muvatta' c. 2, s. 923, Abdurrezzak Musannef e. 10, s. 414, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 33, Müslim Sahih c. 3, s. 1598, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 349, Tirmizi Sünen c. 4, s. 258, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1087
(159) Tirmizi Sünen c. 4, s. 304, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1133, Dârimi Sünen c. 2, s. 44
Sünen c. 3, s. 338, (160) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 309, Ebû Davud İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1094
(161) Buhari Sahih c. 6, s. 207, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 337, Tirmizi Sünen c. 4, s. 299, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1130, Darimi Sünen c. 2, n. 46
(162) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 114, Buhari Sahih c. 6, s. 351, Tirmizi Sünen c. 4, s. 302, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1132, Darimi Sünen c. 2, s. 44
(163) Ebû Davud Sünen c. 3, s. 338, Tirmizi Sünen c. 4, s. 302, Şemail s. 34
(164) Ebû Davud Sünen c. 1, s. 8
(165) Tirmizi Sünen c. 4, s. 302
(166) Ebû Bekir Ahmed b. Muhammed Amelülyevm velleyle s. 177
(167) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 137, Müslim Sahih c. 3, s. 1590, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 334, Tirmizi Sünen c. 4, s. 296, İbn-i Mace - Sü
nen c. 2, s. 1126 (*) (Peygamberimizin Su Kabları ve Bardakları, Peygamberimizin Su İçtiği Ku-
yular) bahislerini; ayrıca, (Peygamberimizin Giyinişi ve Giysileri) bahsi için,
لى أقداس ابوابتك حمل الربى ببرياء نعم ايدن مناسبناء ايس (با انها الناس عندو حمار لولان امر و خطاب، ذكرى كين هر اوج مر قولى تشكيل الدن مؤمنا وك، فولوك و منافقارك ماضي مال واستقدالده وجوده كلمه ونا كل من نور افراد لری امنوا لادن طبقه که خطاء بناء عليه ( عدن) واوينك مرجعنده داخل اولان کامل مؤمنار سوره ( اعْبُدُوا ) عبادتہ دوام و ثبات انجام امر در اور تر درجہ دہ کی مؤمناره نظراً ، عبادتك آرير يا من امر در کا فواره کوره عبادتك شرطی اولان ایمان و توحيد الله عبادتك با بیان امر در منا فقاده نظراً، اخلاصه امر در
بناء عليه ( اعْبُدُوا ) فك افاده ایتدیگی عبادت، معلقينه کوره مشتری معنوی
مکنده در.
ربگر) یعنی سری ترمیمالیدن و بیوته، وبگردر و سرن مربی گنی، ریگز در اویلر ایسی نزده
ربازه عبادت انتطام عبد او ليكن.
ای رقراهم وقتا که فر وقتا که قرآن کریم ، عبادتی امرایتدی عبادت ایسه، اوج شد به موکه اولا باید بری، معبودك موجود اولميدر الكنجي، معبودك واحد او لمسيدر. او منجی ، معبودن عبادته
استحقاقي بولونيدر.
قرآن کریم، بوارج مقدر سؤاله اشارت این مطله برابر شرطار ينك دليل المريني ده ذكر ايدركه، معبودك وجودند دائر اولان دلیلری ایکی قسم آیر مشدد. بریسی، خار جون آلینان دلیلهای در که بود آفاقی دینی ایر. اینجیسی ان انار نفسارنده آلینان به نارد. بولا انفسی تسمیه اردیلیر انفی اولا به قسمتی ده بری نفسی، دیگری اصولی اولیه اوزره ایکی قسم تقسیم این شد.
Bu ayette, gaybdan httába edilen drifat ve mtikalde husund bir nükte de vardır ki, ibadetle yapılan tekliften haul olan meşakkat, hitab lahiden neş'et eden zevk ve lezzetle karşılaşı Ibådet insanlara ağır gelmez.
Ve keză, hitab suretiyle ibådeti teklif etmek, abd ile Hälık arasında vasıta olmadığına Işarettir.
By arkadaş! Bu dyetin cumlelerini birbiriyle nazmeden minasebetler ise:الما الثكن الم cümlesinde olan emir ve hitab, zikri geçen her üç fırkayı teşkil eden mü'minlerin, käfirlerin ve münafıkların mazi, hål ve istikbålde vücůda gelmiş veya gelecek bütün efradlarım ihtiva eden tabakalara hitäbdır.
Binäenaleyh vav'ının merciinde dahil olan kamul mü'minlere göre ibådete devam ve sebat etmeye emirdir. Orta derecedeki mü'min-lere nazaran, ibadetin artırılmasına emirdir. Kafirlere göre, ibadetin şartı olan imån ve tevhid ile ibadetin yapılmasına emirdir. Munafıklara nazaran, ihlåsa emirdir.
Binäenaleyh 'nun ifade ettiği ibädet, mükellefine göre müşterek-i ma'nevi hükmündedir.
Yani "Sizi terbiye eden ve büyüten, Rabbinizdir. Ve sizin mürebbinız, Rabbinizdir. Öyle ise, siz de Rabbinize ibådet etmekle abd olunuz."
Ey arkadaş! Vakta ki Kur'ân-ı Kerim, ibadeti emretti, İbådet ise, üç şeyden sonra olabilir. Birincisi, Ma'bůdun mevcüd olmasıdır. İkincisi, Ma'būdun vähid olmasıdır. Üçüncüsü, Ma'būdun ibådete istihkäkı bulunmasıdır.
Kur'ân-ı Kerim, bu üç mukadder suåle işaret etmekle beraber, şartlarının delillerini de zikrederken, Ma'bůdun
vücûduna dair olan delilleri iki kısma ayırmıştır. Birisi, håricden alınan delillerdir ki, buna 'äfäki denilir. İkincisi, insanların nefislerinden alman burhånlardır. Buna 'enfüsi' tesmiye edilir. Enfüsi olan kısmını da, biri nefsi, diğeri usûli olmak üzere iki kısma taksim etmiştir.
)lm- beser)1( علم بشرى insanın kendi cabası ile kazandığı ilim(bilgi), insanın akıl ve yetenek lerini kullanarak elde ettiği ilim(fizik, kimya, biyoloji, tib, astronomi, matematik, mantık vb.)
ilm-ül guyub علم العرب gaybler konusundaki ilim (bk. ilm-i gayb)
Ilm-ül hayvanat علم الحيوانات : hayvanları ince leyen ilim, zooloji
Ilm-ün nebatat علم النباتات : bitkileri inceleyen ilim, botanik
ilm-üs sema علم السماء : gökleri ve gök cisimle rini inceleyen ilim, astronomi
Ilmelyakin علم اليقين : )bk ilm-i yakin( ilmen علما : ilim bakımından
ilmi (ye( علب : ilimle ilgili, ilme ait 2.din alimlerinin yolu ve mesleği; din alimleri sınıfı (topluluğu)
ilm-ü hakikat علم حقیقت : ilim ve gerçek
ilm ü irfan علم و عرفان : ilim ve irfan, ilim ve ma nevi gerçekleri derinden kavrayış
ilm ü marifet علم و معرفت : ilim ve marifet, ilim ve Allah (c.c.), iman ve Kur'an hakkında sağ lam ve geniş bilgi
Ilticaname إلتجاء ناما : sığınma dileğini belirten yazı (mektup)
iltifat التفات : iyilik, lütuf 2.lütufta bulunma, iyilik etme 3.değer verme, yakınlık gösterme 4.değer, yakınlık 5.gönül okşayıcı, sevindirici söz, hareket veya davranış
Iltifat Ahmedi التفات أحمدى : Hz. Muham-med'in (a.s.m.) yakınlık gösteren söz veya
iltifatat facilena
davranışı
iltifat-thassa التفات خاص: husus iltifat, onl olarak iyilik ve lütufta bulunma, özel şekilde değer verip yakınlık gösterme
iltifatah التفات: Allah'ın (c.c.) lutfu, Al lah'ın (c.c.) nimeti ve iyiliği
iltifat- merhamet-i Rahman شتقات مرحمت رحم sonsuz merhamet sahibi (Rahman) olan Al lah'ın (c.c.) merhametinin İyiliği ve lütfu,
//tifat-i Nebevi التفات نبوى: Hz. Peygamber'in (a.s.m.) lutufu, gösterdiği ilgi ve yakınlık
Iltifat- Rabbani (ye( الثقات رئانیه : her varligin sahibi, terbiyecisi ve yetiştiricisi (rabb'i) olan Allah'ın (c.c.) lütfu ve nimeti
iltifat-ı Rahmani(ye( النفات رحمانية : sonsuz merhamet sahibi (Rahman) olan Allah'ın (c.c.) lütfu, iyilik ve nimeti 2.Allah'ın (merha metinin eseri) lütuflarıyla gösterdiği yakınlık (iltifat ve imdad-1 Rahmani Rahman olan Allah'ın (c.c.) lütuf ve yardımı)
iltifati rahmet التفات رحمت : Allah'ın (c.c.(, merhametinin eseri olarak iyilik ve nimetiyle gösterdiği yakınlık (iltifat ve imdad-1 Rahma-ni Rahman olan Allah'ın (c.c.) lütuf ve yar dımı)
Iltifat-ı ravza-i mutahhara التفات روضة مظهره Hz. Peygamber'in (a.s.m.) mübarek kabri ile minberi arasındaki yeri olan ravza-i mutah-hara'nın (sahibinin) lütfu, gösterdiği manevi yakınlığı
iltifat-i şahane إلتفات شاهانه : padişahın bir iyilik vesilesiyle gösterdiği yakınlık ve değer
İltifat-ı Şah-ı Merdan التفات شاه ماردان : yiğitler yiğidi Hz. Ali'nin(r.a.) iltifatı, gönül okşayıcı ve övücü sözleriyle gösterdiği ilgi ve yakınlığı
iltifatat asar التفاتات آثار : eserler vasıtasıyla gösterilen lütuflar, iyilikler
iltifat- binihaye التفات بی نهایه : sonsuz iltifatlar, gönül okşayıcı sözlerle gösterilen yakınlıklar,
iltafatat-ı ebediye-l Rahmaniye الثقات أبدية رحمانيه : pek çok merhamet sahibinin (Rah-rı, nimetleri, iyilikleri man olan Allah'ın c.c.) ebedi, sonsuz lütufla-
iltifatati fazilane إلتقانات فاضلانه : fazilet (üstün (size) yaraşır olan iltifatlar, gönül alıcı güzel manevi ve ahlaki vasıf) sahibi büyük zata sözlerle gösterilen yakınlıklar
iltizam 1 : إلتزام.taraftarlık, taraf tutma 2.ter-cih etme 3.tutma, kayırma 4.gerekli bulma
5. gerektirme
Iltizam-hak إلتزام حق : doğru olanı tutma, doğ-ruya taraftarlık, doğruyu tercih
iltizam-ı muhalif إلتزام مخالف : karşı olmayı ter-
cih, karşı olana taraftarlık
İltizam-ı taraf-ı muhalif إلتزام طرف مخالف: karşı tarafı tutma, karşı tarafta yer alma, karşı ta-raf açısından olaya bakma
Iltizamen 1 : إلتزاما.taraftarlıkla, taraf tutarak 2.taraf çıkarak 3.tercih ederek 4.gerekli göre-rek 5.gerektirerek
iltizami (ye( 1 : إلتزاميه.gerektirmekle ilgili 2.ta-raf olmakla ilgili 3.bilerek ve isteyerek yapı
lan tercihle ilgili
iltizamkarane التزامكارانه : taraftar olarak ge rekliliğini bilerek, tercih ederek
Iltizamperverane إلتزام پرورانه : ateşli taraftar olarak, büyük bir istekle tutup destekleyerek
Ilyas (a.s.( إلباس ع ص : Kur'an'da adı geçen pey-
Imam- All (ra.)
124,125,126,128,129,130;) Tevrat'ta Ilyaa ola-Ilyas (a.s.), ölmüs olmakla beraber yine de bir gamberlerdendir. (bk. Kur'an, 6:85; 37:123, rak geçer. Bazı kaynaklar mo. 9. yy da yaşa dığını bildirmektedir. İslami kaynaklara göre çeşit hayatı vardır ve "Hızır (a.s.) şeklinde bazı kimselere görünür ve onlarla görüşür. söyler. (bk. eski ahit. II. krallar: 12) Muse-Tevrat, İlyas'ın ölmeden göğe çıkarıldığını viler O'nun kıyamete yakın tekrar dünyaya döneceğine inanır. Bugünkü İncil'e göre Hz. İlyas tekrar dünyamıza dönecek. (bk. İncil, markos, 9:13; matta, 17;12,14) Yunan ve latin kiliseleri 20 Temmuz gününü Hz. İlyas (llya)
imale إمالة : meylettirme, eğme 2.çevirme, yönlendirme 3.(şiirde) kısa heceyi uzun oku-ma 4.benzetme
imam 1 : إمام.onder, rehber 2.görüşüne uyu-lan kimse; mezhep kurucusu, içtihad sahibi (bk. içtihad) 3.(İslam'da) devlet başkanı 4.Hz. Ali'nin (r.a.) soyundan gelen kimse 5.cemaa-te namaz kıldıran kimse, cemaatçe namazda kendisine uyulan kimse
Imam-ı Ali (r.a.( إمام على ربع : Miladi 600 sene-
sinde Mekke'de dünyaya gelen Hz. Ali'nin (r.a.) babası Ebû Talib, annesi de Fatıma binti Esed'dir. Mekke'de baş gösteren kıtlık üze
Hazret-i Ömerhilaleti döneminde, ilk müslümanlardan Habbab bin Eret ile sohbet ederken:
-Ey Habbab! Allah yolunda çektiğin işkenceleri biraz anlatır mısın?" demişti.
Bunun üzerine Hazret-i Habbab:
"-Ey mü'minlerin emiri, sırtıma bak!" dedi.
Hazret-i Ömer onun sırtına bakınca hayretler içinde kaldı:
-Ömrümde böylesine harap edilmiş bir insan sırtı hiç görmedim."
dedi.
Habbab مرات sözlerine şöyle devam etti:
"-Kâfirler ateş yakarlar ve beni elbisesiz olarak korların üzerine yatırır-lardı. Ateş, ancak sırtımdan eriyen yağlarla sönerdi." (Ibn-i Esir, Üsdül-Gabe, II, 115)
İşte İslâm'ın ilk yıllarında müşrikler mü'minlere böyle işkence ederler, fakat yine de istedikleri küfür sözlerini söyletemezlerdi. Zira îman heyecanı, bütün dünyevi ıztırapları bertaraf ediyordu.
Bugünkü insanlığın dünyada biraz daha rahat ve uzun yaşayabilme arzu ve endişesine mukabil, "Åmentü" esaslarını hayatlarının mihveri kılmış olan sahâbe neslinin en büyük arzusu; îmanlarının bedelini ödeme gayreti içinde, yüz akıyla, vicdan huzuruyla ve selim bir kalp ile âhirete intikâl edebilmekti.
Ashâb-ı kirâm için hayatın en zevkli ve mânâlı anları, insanlara tevhid mesajını ilettikleri, yani "emr bi'l-mâruf, nehy ani'l-münker" vazîfesini îfâ edebildikleri zamanlardı. Bir sahābīnin, îdâm edilmek üzere iken kendisine üç dakika zaman tanıyan bedbahta teşekkür etmesi ve;
"-Demek ki sana hakkı tebliğ edebilmek için üç dakikalık vaktim var. Umulur ki hidayet bulursun." diyebilmesi, sahåbedeki şuur ve aşk ufkunu yansıtması bakımından ne kadar müthiştir.
İşte Hazret-i Peygamber terbiyesinde yetişen sahâbe nesli!
İşte onlarda İslâm nîmetinin büyüklüğünü gerçek mânâda idrak!
İşte onlar bu idrak ve aşk ile her iki dünyada da izzet ve şeref kapılarını aralamayı bildiler. Fânî ömürleri;
"Ey îmân edenler! Allah'tan, O'na lâyık bir takvå ile korkun! Ve ancak müslümanlar olarak can verin!" (Al-i İmrân, 102) emrine riâyetle geçti.
İşte onlar, gerçek ve ebedî hayata böyle nâil oldular. Daha yaşarlarken bile Hazret-i Peygamber tarafından cennetle müjdelendiler.
Onlar, mü'mini kemåle erdiren akıl ve kalp fonksiyonlarını büyük bir Ahenk içinde ve müştereken kullanmayı bildiler. Heyecan ve muhabbeti canlı tutarak tefekkürde derinleştiler. Bu cihânın bir imtihan dershanesi olduğu nun idraki içinde yaşadılar. Kalpler, ilahi azamet ve kudret akışlarına aşină oldu. O câhiliye toplumu, gerçek bir ilim ve irfan toplumu haline geldi. Emr bi'l-mârûf ve nehy ani'l-münker için Çin'e, Semerkant'a ve arkadan gelenler de Endülüs'e kadar gittiler.
O sahâbe nesli, insanlığın ebedi kurtuluşu için dünyevi rahatlarını terk ettiler. O zamanın zor şartları içinde çok kısa bir sürede İslâm sancağını büyük bir coğrafyada dalgalandırdılar. Tahammül ötesi zorluklar, onlara asla bezginlik ve yorgunluk vermedi.
Çünkü onlar, bıraktıkları fazilet mirâsıyla çağları şekillendirdiler. İnsanlığa bir asr-ı saådet ikram ettiler.
Çünkü onlar, dostluğun merkezine Allah ve Rasül'ünü yerleştirdiler.
Hayatlarına Allah'ın rızasını kazanma istikametinde yön verdiler. Gönülleri; "Allah bizim nasıl olmamızı ister, Rasûlullah bizi nasıl görmek ister?" düşün-cesinin ulvi heyecanı içindeydi.
Çünkü onlar, Kur'ân mûcizesinin canlı birer misâli idiler.
Çünkü onlar, düşüncenin ve idealin merkezine tevhidi yerleştirip, kalp-ten dünyevî menfaatleri, yani ilahları atmaya muvaffak oldular. Mal ve can, vasıta hükmüne girdi. Riyazat hålinde bir hayat yaşadılar. Aşırı tüketim, oburluk, lüks ve gösteriş, onların tanımadığı bir hayat tarzıydı.
Çünkü onlar däimâ; "Yarın bu nefsin konağı mezar olacaktır. Esas hayat, ahiret hayatıdır!" hakikatlerini idrak hålinde idiler. Bu sebeple dünya nîmetlerini kendi nefislerine tahsis etmekten ve haddinden fazla kullanmak-tan kaçındılar. Îmânın lezzet ve heyecanı ile, nimetleri insanlığın hidâyet ve saâdeti için vâsıta olarak kullandılar.
Çünkü onlar, Allah Rasûlü'nün ahlâkıyla ahlâklandıkları için Allah'ın kul-larına Hakk'ın şefkat ve merhamet nazarı ile bakan, diğergâm, dürüst, âdil, ganî gönüllü, risålet nûru ile dolu müstesnā mü'minler oldular. Kalplerinde merhamet enginleşti. Hizmet hayat tarzı oldu.
Çünkü onlar, her türlü işkenceye, baskıya, zulme mâruz kaldılar, läkin inandıkları değerlerden asla táviz vermediler. Allah'ın gönderdiği âyetleri yaşayabilmek için mallarını, mülklerini, yurtlarını bırakarak hicret ettiler, bu uğurda her şeylerini fedå edebilmeyi bildiler.
Birgün Ebo Hanife Hazretleri çamurda yürüyen bir çocuğa rastlanış Ona merhamet ve şefkatle tebessüm ederek
Evladım, dikkat et de düşmeyesin!" dedi.
Çocuk da, zekâ ve basiret parlayan gözleriyle İmâm'a döndü ve ken disinden pek de beklenmeyecek şu ibretli mukábelede bulundu.
-Ey İmâm! Benim düşmem basittir, düşersem yalnız ben zarar görü rüm. Fakat asıl siz dikkatli olunuz. Zirá eğer sizin ayağınız kayacak olur-sa, size tabi olup peşinizden gelenlerin de ayağı kayar ve düşerler ki, bun-ların hepsini kaldırmak da oldukça zordur." dedi.
Çocuğun sözlerine hayran kalan Imam, ağlamaya başladı ve talebe lerine:
"Şayet bir meselede size daha kuvvetli bir delil ulaşırsa, o hususta ba-na tabi olmayınız. İslâm'da kemâlin alâmeti budur. Bana olan sevgi ve bağlılığınız da ancak bu şekilde ortaya çıkar..."
HİSSE:
Hak yolunda ön saflarda bulunmak hem bereketli, hem de mes'üliyet-lidir. Zira önde bulunanların, güzellikleri etraflarına tesir ettiği gibi yanlışlık ve çirkinlikleri de etrafları tarafından doğru teläkki edilerek taklid ve uygu-lanmak süretiyle şuyü bulur. Onun için İmâm-ı Azam gibi din büyükleri, verdikleri fetvålarda bu hassasiyete riâyetin yanında yaşayışlarını da hep takvá ölçüleri içinde sürdürmüşlerdir. Nitekim bir defasında elbisesindeki çok ufak bir kiri temizlerken kendisini görenler sorarlar:
- Ya İmâm! Verdiğiniz fetvâya göre şu ufacık leke namaza mâni bir kir değil; ne diye zahmet çekip onu gidermeye çalışıyorsunuz?"
Hazret-i İmam buyurur:
"- O fetvå, bu takvā!.."
İşte büyük olsun küçük olsun kullara ve Hakk'a karşı bütün mes'üliyet-leri ebedi âlemde birer memnűniyete dönüştürecek olan yegâne düstur!..
"Koyun, insandan daha hassastır. Çünkü o, çoban seslendiğinde olla mayı bırakıp dikkat kesilir. Bu hakikatten ibret almayıp da Allah'ın daveti ne bigåne kalan insana ne demeli?!."
SÖZÜN ÖZÜ:
Davetler çeşit çeşittir. Bir kimseye "gel" denildiğinde, çağıran sevme diği biri isə durum farklı, dostu ise daha farklı, annesi ise çok daha farklı, hele sevdiği biri ise bambaşkadır. Öyleyse Allah'ın davetine icabet, çok farklı bir gönül coşkusu içinde ve teslimiyet neşvesi halinde olmalıdır. Bil-hassa günde beş defa yerleri ve gökleri dolduran - حى على الصلاة - )Hay di namazal) davetine karşı gönlümüzdeki şevk ve heyecanımızın nasıl ol-duğunu Hakk'a bağlılık ve muhabbet terazisinde daima mizan etmeliyiz. Hazret-i Mevlână ne güzel buyurur:
"Aklını başına all.. Madem ki Cenâb-ı Hak seni taleb ediyor, bu isteğe karşı sen başını bile ayak yap da koş!.."
"Zira O'nun gel demesi, insana yücelikler verir. Manevi coşkunluk ve-rir, sonsuz ihsanlar bağışlar, ebedi yaygılar yayar, yüce sofralar kurar."
HELALİN EHEMMİYETİ
Ebû Abbas Nihâvendi'ye, ticaretle meşgul olan zengin talebelerinden birisi geldi ve zekâtını kime vermesinin daha uygun olacağını sordu. Ebú Abbas-kuddise sirruh- da:
"- Gönlün kimde karar kılıyorsa ona ver!" dedi.
Aldığı bu cevapla hocasının yanından ayrılan talebe, yolu üzerinde di-lenen bir âmå gördü. Gönlü ona ısındı. Zekâtı olan bir kese altını çıkarıp verdi. Keseyi eliyle şöyle bir yoklayan âmâ, sevinçle oradan ayrıldı. Ertesi gün aynı yerden geçen talebe, bir önceki gün kendisine zekât verdiği âmâ-yı başka bir âmâ ile konuşurken gördü. Kulağına şu cümleler ilişti:
buyurdular: "Allah yolunda mücâhede ediniz! Zira Allâhü Tebâreke ve Teâlâ yolunda cihâd, Cennet kapılarından bir kapıdır ki Allahü Tebâreke ve Teâlâ, onunla, sizi geçmiş ve gelecek üzüntüsünden
Sonra Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Hazret-i Ali'ye zırhlı bir gömlek giydirdi. Zülfikar'ı beline bağladı. İslâm sancağını ona uzattı.
"Al bu sancağı! İlerle! Allah, sana fethi nasip edinceye kadar çarpış! Sakın arkana dönme!
Onların kalelerine girinceye, meydanlarına varıncaya kadar, vakar ve sükûnetle ilerle! Sonra da onları, İslâm'a davet et.
Müslüman olurlarsa, Allah'ın haklarından olup yerine getirmekle mükellef bulundukları şeyleri kendilerine bildir.
Vallâhi, senin sayende, Allah'ın, onlardan bir tek kişiyi doğru yola hidâyet etmesi, senin birçok kızıl develere mâlik olup onları Allah yolunda tasadduk etmenden çok daha hayırlıdır!" buyurdular.
Bunun üzerine Hazret-i Ali (k.v.), sancağı alıp, heybetli ve vakur bir şekilde gitti, arkadaşları da onun ardına düşüp gittiler.
Hazret-i Ali (k.v.), o gün, çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Bir kale kapısını yerinden koparıp kalkan gibi kullandı. Halbuki harpten sonra o kapıyı ancak kırk adam, yerinden oynatabildi. Yahûdîlerin ulu ve namlı kişilerinden sekizini öldürdü.
Müslümanlar, hep birlikte hücuma geçtiler ve bir müddet sonra Hayber kaleleri fetholundu.
MOLA TAŞI
Osmanlı devrinde, hamalların yol üzerinde bir süre oturarak dinlenebileceği taşlar yapılırdı. Yerden yüksekliği yaklaşık 70 santimetre olurdu. Belirli sokak kenarlarında bulunan bu taş sekiler, genellikle mermer bloktan oluşmaktaydı.
İstanbul'da günümüze ulaşan Unkapanı, Beşiktaş Yahya Efendi gibi semtlerde bulunan bu mola; diğer adıyla hamal taşları, uzun ve yorucu yokuşlardan çıkarken dönemin şartlarında esnafın ya da evlere mal taşıyan hamalların faydalanması için yerleştirilmiştir.
1917-Ardahan Arap Camii'nde 373 Müslüman-Türk, Ermeni çeteciler tarafından camiyle birlikte yakıldı.
1922- Mersin'in kurtuluşu.
OCAK
03
CUMARTESİ
BİR AYET
De ki: "Ona hiç kimseyi (ve hiçbir şeyi) ortak koşmu-
yorum."
Cin Suresi: 20
14 1447 RECEB
BİR HADİS
Ali'yi seven beni sevmiştir. Ali'ye düşmanlık besleyen bana düşmanlık beslemiştir.
RUMI: 21 K. EVVEL 1441 KASIM: 57
Mâdem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimâl etmeyenler, dâr-ı bekàda ve Cennet-i bâkiyede hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır.
Prof. Dr. Ali Satan, Cumhuriyet tarihi ile ilgili kıyıda kalmıs bilgileri derliyor ve yeni bir tarih penceresi açıyor. 100 Soruda Milli Mücadele adlı bu çalışmasında, Kurtulus Savaşı'nın safahatını kronolojik olarak anlatıyor. Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan Milli Mücadele dönemi hakkında piyasada mevcut hamaset dolu kitapların aksine akademik bilgi ve belgelere dayanarak hazırlanan bu kitap, özenle secilmis ve merak uyandırıcı 100 soru ve bunlara verilen dikkat çekici ve doyurucu bilgileri içeren cevapları akıcı bir üslupla okuyuculara aktarıyor.
Milli Mücadele nasıl ve ne zaman başladı?
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkması Osmanlı Genelkurmayı'nın
operasyonu muydu?
Mondros'ta verilen gizli mektupta neler yazıyordu?
Müdafaa-i hukuk cemiyetlerini kimler kurdu?
Sultan Vahdeddin Ile Mustafa Kemal Pasa arasındaki telgraf trafiğinin
içeriği neydi?
Erzurum, Sivas Kongreleri ve Amasya Görüşmelerinin arkaplanı nedir?
TBMM'nin açılması III. Mesrutiyet'in ilanı mıdır?
Sakarya Savaşı neden dönüm noktasıdır?
Alevilerin, Bektasilerin ve Mevlevilerin Milli Mücadele'deki rolü neydi?
Mudanya Mütarekesi öncesinde İzmir'e gelen arabulucu mason kimdi?
Milli Mücadele'de Türkistan ve Kıbrıs Türklerinin katkıları nelerdir?
Milli Mücadele'de firar edenler olmus mudur?
Ali Satan bu kitapta, Mondros Ateskes Antlaşması'ndan Mudanya Mütarekesi'ne kadar Türkiye'nin panoramasını çıkarıyor.
Ehl-i sünnet i'tikâdı, sana önce, lâzım olan, Yetmişüç fırka var, ammâ, Cehennemlik geri kalan, Müslimânlar, hep sünnîdir; cümlenin reîsi Nu'mân. Cennet ile müjdelendi; îmânda bunlara uyan. uy
İ'tikâdı sağlam edip; sonra islâmiyyete bağlan! İslâmın beş şartını yap; harâmlardan sakın hemân! Bir günahı işler isen, tevbe et, kaçırma zemân! Kim ki uymaz islâma, birgün olur, elbet pişmân.
Dinsize sakın aldanma, mahv olursun sen de, amân! Tatlı söze inanırsan; olur sonra, hâlin yamân! İki yüzlüler çoğaldı: dışı melek, içi yılan, Tuzağa düşürmek için; dost görünür, hem de candan.
Herkes kendin haklı sanır: Kötü der, bana uymayan. İslâmiyyet terâzidir, odur haklıyı ayıran! İslâma uymıyan bil ki; doğru yoldan sapık insan. Bu söze inanır elbet: Târîhi iyi anlıyan.
Neden doktora koşuyor; herhangi bir yeri ağran? Çünki, ölmek sevmez kimse; herşeyden dahâ tatlı, can. Sonsuz yaşamak arzûsu; bende yokdur, var mı diyen? Ölmek, yok olmak değildir; kabir hayatına inan!
Cennet sonsuz, Cehennem de; haber verdi, bunu Kur'ân, Sonsuz derdden sakınmalı; hattâ, olsa da, bir gümân, Buna inanmıyan da var; yarasa kaçar ziyâdan. Karga çöplükden tad alır; bülbüldür, gülü arayan.
İslâmı elbet sevemez, nefse, keyfe düşkün olan. Bu ikisi, bir olur mu? Ayrıdır iyi, fenâdan! Müslimânlar, hakkı tanır, her mahlûka eyler ihsân, Îmânsızlar, yılan gibi; lezzet alır can yakmakdan.
Amân yâ Rabbî el'amân; ne müşkilmiş âhır zemân, Din bilgisi unutuldu; pek azaldı nemâz kılan, Mason olanlar, sinsice; dîni yıkmakda her yandan, Komünistlerde işkence; müslimâna ölüm, zındân.
Bugünkü şaşkın hålleri, eylemişdi, Resûl beyân. Demişdi: (Birgün gelecek; garib olur, bana uyan. Her evde, çalgı çalınır, işitilmez olur ezân, Alim bulunmaz bir yerde, câhillere kalır meydân!
Mü'minler, olur zevallı; küfürler, sanki Süleymân, Kadına uyar her erkek; olur evde häkim, zenân, Yüksek binalar yapılır; kelb dişi gibi apartman, Yolculuk sür'atli olur; uzaklık kalkar aradan.
Zekâ, çok şey bulursa da; gaflet, gitmez insanlardan.) Birgivi" kitabda yazdı, eyledi çok hadis beyân: Kıyamet alâmetleri, çıkar, birbiri ardından, Alâmetlerin meşhůru, serhoş olur; pek çok kesân.
Alim diye tanıtılır, dinden haberi olmıyan. Zâlime ikrâm olunur, kurtulmak için belâdan. Hayâsızlık pek çoğalır, deyyûslara kalır meydân, İnsanların en alçağı, Moskovada okur fermân.
Herkes kendin âlim sanır, Müslimâna denir nâdân. Doğru konuşan azalır, yalancı söyler durmadan. Çok medh edilen kimsede, bir zerre bulunmaz îmân, Erkekler de kadın gibi, ipek giyer, sıkılmadan.
Gınâ, zina san'at olup, kız yerine geçer oğlan. Kadınlar dar libâs giyer, hep açılır baldır, gerdan, Fitne kaplar her tarafı, adam öldürülür yokdan. Bid'at yayılır her yere, kalmaz sünnetlere uyan.
Deccâl gibi vicdansızlar, uydururlar binbir yalan, Bir kimse doğru söylerse, saldırırlar her tarafdan. Erkekler dinini bilmez, taşkınlık eder çok nisvân, Emr-i ma'ruf unutulur, fisk emr eder şaklaban.
İslâmiyyet kötülenir, harâm işlenir her yandan. Müslimânlık lâfda kalır, ses için dinlenir Kur'ân. Mü'mine gerici denir, kayrılır mürted olan. Bunların hepsi muhakkak, olur kıyamet kopmadan.
Büyük alâmet Deccâldir, çıkacağı yer, Horasân. Sonra, Şâmdaki Câmi'e Îsâ inecek semâdan. Bir hadisde buyuruldu, (Kızım Fatıma evladından, Babası Abdüllah olan, Mehdi adında bir civân.
[1] Muhammed Birgivî, 981 [m. 1573] de vefat etdi.
Çıkıp dine kuvvet verir, cihâna yayılır îmân, Îsâ aleyhisselâmla, birleşerek ol pehlivân. Deccâlı da öldürürler, dünyâ dolar adl-ü emân. Ye'cüc Me'cüc adındaki, kavim çıkar sed ardından.
Sayısı milyonlarcadır, her tarafda dökerler kan. Dâbbet-ül-erd çıkar sonra, Mekkede Safâ altından. Dağ kadar bir hayvandır, ayırır iyiyi fenâdan. Daha sonraki alâmet, güneş, doğacakdır garbdan.
Kâfirler bunu görünce, îmâna gelecek cem'an, Fekat, kabûl olmaz artık, doğru yola gelen mihmân. Alâmetlerin biri de, Adenden çıkan bir duhân. Kâ'beyi yıkacak hem de habeş renkli birkaç yaban,
Yer yüzünde kalmıyacak, büyük ni'met olan Kur'ân. Müslimânlar hep ölecek, yaşıyacak ehl-i tuğyân. Her kötülüğü yapacak, insan adlı canâverân, Lâkin Hicâzdan bir ateş, verip herkese heyecân.
Şaşkın, azgın dolaşırken, kıyâmet kopar nâ-gehân. Dahâ neler olur, ammâ söyleyemez onu, lisân.) Ne hazîndir, ne yazıkdır; Maʼbûd oldu, falan filân, İlâhî, sen korumazsan, olur hep sonumuz giryân.
Bu irtidâd modasında; işimiz suç, günâh, isyân. İnsanlar, yolu şaşırdı; gemisin kurtaran kaptan! Etrâfımın zulmetinden, beni de kapladı nisyân. Ömür geçdi, pek sür'atle, uyan gönül, artık uyan!
Hep, bu dünyaya çalışdın; âhıretin oldu ziyân. Düşdün bedenin peşine, kalbini eyledin vîrân. Akla, ilme hiç uymadın; nefs oldu, sana kumandan, Geçdi gençlik, hep gafletle; dünyâ hırsındasın el'an.
Nasîhat hiç dinlemedin; yoldan çıkdın, sanki sekrân. Dünyâ zevklerine daldın; şimdi hâlin âh-ü figân. Hâinler aldatdı seni; sandın sonsuz bu deverân. Didinmeler, boşa gitdi; yâr olmadı, servet sâmân!
İslâma uyan kimse, anladım olur şâdümân, Ne yazık, ömrü uçurdum, ye'is çökdü, her tarafdan, Keşki, Kur'âna uysaydım; olurdum, ebedî sultân, Dünyaya malik olsa da; kalmıyor insân bî pâyân!
Dünyaya fayda verenler, sanma olur, kamil insan! Vılandan tiryak yapıır; zehir olur ba'zan derman! Sakın bakma görünüse, insanın kemali, iman! Iman eden, tenbel olmazı çalışınız! diyor Sübhân,
Tenbeli ve gericlyli zem etdi Nebly-yi zişân, Bir hadisde buyurdu ki (Rabbe mahbübdur, çalışan!) Rahu da, düşünmek lazımı hep bedeni besler, hayvan! Bu bedenin sağlamlığı geçer, sanki âb-ı revân!
Evet, beden lazım, çünki odur, rühumuz taşıyan. Her birin korumak gerek, böyle olmaı, müslimân! Nebiyyullah, bos durdu mu? İyi düşün, eyle iz'an! Eshabın hepsi olmuşdu; sulhda üstäd, harbde arslan.
Bunları bildiğim hâlde, nefse uydum, hälim lerzân. Günahlardan sakınmadıın; böyle mi olurdu şükrân? Hilmi ümidini kesme, Rabbinin ismidir, Rahmân! İlahi imdad et bize; etrafımız sarmış düşman!
Kitâb, gazete, film, radyo; olmuş hepsi birer şeytân. Bunlar doğruyu gösterse; olur idi, hepsi burhân. Bilgi, fen kaynakları da; niye aceb, böyle husrân? Yeni fizik, modern kimyâ seni gösteriyor, her ân!
Her zerre diyor, Allah var; atomdan tå be âsümân! Fekat, bunları gören yok; kalblerden silinmiş irfân. Hakka inåd edenlere; olur dünyâ elbet zindân! Avrupa, Amerika hem; Asyada da, niçin buhrân?
Çünki, Hakkı görmiyorlar; kafalarını sarmış dumân, Maddede yükselmiş amma; haberi yok insanlıkdan! Râhat, huzûr beklenir mi komünizm ve masonlukdan? Se'âdete kavuşamaz; islâmlıkdan uzaklaşan!
Moskova radyosu hergün; dine çatdı, bu Ramezân. Çok alçakça, pek nâmerdce; İslâma eyledi bühtân. Küfr, devam ederse de; zâlimler kalkar aradan, Zâlime imhâl ederim; ihmâlim yok! dedi Yezdân.
Müslimânlar üzülmesin; Kur'ânı hıfz eder Deyyân! Târîhde hep böyle oldu; küfrde geldi, Peygamberân,
Dünyayı zulmet basınca; doğar idi şems-i tâbân, Şimdi de hidâyet şemsi; doğacak, Anadoludan!
Hidayete ermek için; Habibullah, verdi imkân! Habib ne demek? Düşünse; kemâlini anlar, insân. Ya Rab! büyük nebîdir O; köleleri, olur sultân! Bir kalbe sevgisi dolsa; eder envâr, ondan feyzân.
Niye görünmüyor o şems? A'mâ olmuş, bütün cihân, Sonsuz ni'met, büyük şeref; Onu sevmekde, bî-gümân. Onun sevgisine vallah; mâlım, cânım olsun kurbân! Şekerin tadını bilmez; ağzına koymıyan bir ân.
Günahkârım, yüzüm kara; fekat kalbim, aşkla lem'ân. Aşkîle pek çok yaş dökdüm; şâhiddir, hâk-i Erzincan! Bu sevgi, cürme son verdi; hâlim oldu, nâle figân. Bilinmez son nefes, ammâ; se'âdete budur nişân! Ni'met, Onu sevmek imiş; oldu bana şimdi ıyân! Habibin yanında olsun; bu aşkı bizlere sunan!
1960 Mílâdî
1380 hicrî Erzincan
Ed'ıye-i meşhûre:
Ehl-i sünnet âlimlerinden seçilmiş düâlar.
E'ûzü billâhi mineşşeytânirracîm, e'ûzü billâhissemî'il'alîm. Bismillahirrahmanirrahîm. Bismillâhillezî lâ-yedurru ma' asmihî şey'ün fil-erdı velâ fissema' ve hüvessemî'ul'alîm. Yâ Allah, yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ men nusibet ileyhil'azametül-ebediyyetü veddeymümiyyetüs-sermediyyetü tekaddeset esmâü-ke ve tenezzehet an müşâbehetil-emsâli zâtüke. Yâ Allah bike tehassantü ve bi-Abdike ve Resûlike Muhammedin sallallahü te-âlâ aleyhi ve selleme istecertü. Yâ Afüvvü, yâ Kerîm, fa'fü annî verhamnî ente Erhamürrâhimîn, teveffenî müslimen ve elhıknî bissâlihîn. Allahümmagfir lî ve li-vâlideyye ve li-ecdâdî ve ceddâ-tî ve li-ihvetî ve ehavâtî ve li-âbâî ve ümmehât-i zevcetî ve li-ihve-tî ve ehavâtî ve lil-mü'minîne vel-mü'minât ve li-üstâdî Abdülha-kîm-i Arvâsî “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în". Allahümmag-fir lil-mü'minîne vel-mü'minât el-ahya-i minhüm vel-emvât bi-rahmetike yâ Erhamerrâhimîn. Allahümmagfir verham ente Er-hamürrâhimîn teveffenî müslimen ve elhıknî bissâlihîn. Estagfi-rullah, estagfirullah, estagfirullah el'azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv el-hayyelkayyûme ve etûbü ileyh, tevbete abdin zâlimin li-nefsihî lâ yemlikü li-nefsihî mevten ve lâ hayâten ve lâ nüşûrâ.
(Sübhanallahi ve bi-hamdihi sübhanallahil-azim). Bu kelime-i tenzih, (Mektûbât Terceme-si) kitabının 307 ve 308.ci mektûblarında yazılı-dır. Bunu, sabah ve akşam yüz kerre okuyanın günahlan afv olur. Derdlerden kurtulur. Bir daha günah işlemekden muhafaza olunur.
Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sel-lem" buyurdu ki, (Allahü teâlânın çok sevdiği kimse, dînini öğrenen ve başkalarına öğre-tendir. Dîninizi islâm âlimlerinin ağızlarından öğreniniz!)
Hakîkî âlim bulamıyan, Ehl-i sünnet âlim-lerinin kitablarından öğrenmeli ve bu kitabların yayılmasına çalışmalıdır. İlm, amel ve ihlås så-hibi olan müslimâna (İslâm âlimi) denir. Bu üçünden biri noksan olup da, kendini âlim tanı-tana (kötü din adamı, yobaz) denir. İslâm âlimi, insanı, se'ådet kapılarını açan sebeblere kavuş-durur, dînin bekçisidir. Yobaz, insanı, felâkete sürükleyen sebeblerin içine düşürür, şeytanın yardımcısıdır. İstigfâr okumak, derdlere, sıkın-tılara mâni' olan sebeblere kavuşdurur. İstigfâr, (Estagfirullah min külli mâ kerihallah) oku-makdır.
[1] İhlâs ile amel etmek için öğrenilmeyen ilmin fâide-si olmaz. (Hadîka) cild 1, sahîfe 366 ve 367 ve (Mektûbât) cild 1. 36, 40, 59.cu ve 157.ci mektüb-larına bakınız!
"Bizim sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?!" (el-Mü'minün, 115)
"(Rahman'ın o has kulları), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı
sağır ve kör davranmazlar." (el-Furkan, 72-73)
Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- buyuruyor:
"Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğini koyar ve işlerini derli toplu kılar. Artık dünya boyun eğerek onun peşinden gelir. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah onun iki gözünün arasına fakirliği koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez." (Tirmizi, Kıyamet, 30/2465)
Lokman Hakîm de şöyle demiştir:
"Ahiretin için dünyanı fedâ et, her ikisini de kazanırsın. Dünya için âhiretini fedâ etme, her ikisini de kaybedersin."
Cümlesinden murad, söyle bir mana da olabilir: Arşın azameti Bu durumda mana şöyledir:
mikdar salat eyle.. O kadar ki, onun büyüklüğü arşın azameti ve sor Ulumuz Muhammed'e S.A. azametini idrak mümkün olmayan lığı kadar olsun.
Şöyle bir mana dahi olabilir:
Cümle mahlukattan geniş ve bol olan Ars ki, cennet dahi o kadar geniş iken, onun altındadır; iste ona göre: Resulüllah S.A. efendimi ze gayet çok salat eyle. O kadar olsun ki: Çokluk itibarı ile, arun ağırlığını tutsun.
Sonra.. Allah-ü Taâlâ Resulüllah S.A. efendimize:
- Kelimelerinin MİDADI kadar salát eylesin.. (1)
Yani
Kelimelerinin adedi ve çokluğu kadar..
-MIDAD.
Lafzı, burada bu manayadır. Yani: Aded ve çokluk..
Yüce Hakkın kelimelerine dahi hiç bir şekilde nihayet olmaz
Dünyada bulunan nekadar ağaç varsa.. hepsi kalem olsa; yedi denizlerin cümlesi mürekkeb olsa; cümle mahlukat da katib olsa, böylece Yüce Allah'ın kelimelerini yazsalar kalemler ve denizier bi ter; ama Yüce Allah'ın kelimeleri bitmez. Bu manada Kur'an-ı Ke rim'de Yüce Allah şöyle buyurdu:
«Yeryüzündeki her bir ağaç kalemier olsa, deniz de; onun pe şinden yedi deniz daha kendisine mürekkeb olsa.. yine de, Yüce Allah'ın kelimeleri tükenmez..» (31/27)
Bu anlatılanlara göre mana şudur:
Yüce Allah'ın kelimelerine nihayet olmadığı gibi; bizden ya-na efendimiz Muhammed'e daima haddi hesabı olmayan nihayetsiz salát eylesin. Bu vesile ile, bol ecir, üstün menfaatler ve güzel faydalı ihsanlarla bizi iki cihanda mesrur eylesin...
- Bu salât, ona nasıl lâyık İse.. öyle olsun.. Hem de, Allah-ú Taåla'yı ananların andığı; onun zikrinden gafil kalanların gafil kal dığı kadar olsun.
Şöyle bir mana vermek de mümkündür:
Allahım, Resulüllah S.A. efendimize, Habib-i Ekrem'ine o kilde bir salåt eyle ki, yüce zatına layık, inayetine münasip ve şa yeste olsun..
Bu salavat-ı şerifede geçen:
Ananlar ve gafil olanlar.
Lafızları, Resulüllah S.A. efendimiz için de olabilir.. O zaman. mana şöyle olur:
PEYGAMBERİMİZİN EV İCİNDE VE EV DIŞINDAKİ MEŞGALELERİ
II. All ve lind b. Ebi Hale'nin Peygamberimizi Anlatmaları:
galesini Babamdan sordum. Hz. Hüseyin der ki "Peygamber Aleyhisselâmın ev İçindeki mey
Babam (Peygamber Aleyhisselâm, evine girişinden itibaren vak.
tini: Allah'a ibadete, Evhalkının işlerine ve Kendi şahal işlerine aid olmak üzere üçe ayırmıştı.
müştü. Şahsına ayırdığı vakti de, Kendisile insanlar arasında bölüştür
O vakitte, yanına insanlardan ancak Seçkin Sahabileri girerdi
Halka, dini meseleleri, onlar aracılığı ile tebliğ eder, halkı ilgilen diren hiç bir şeyi yanında tutmaz, biriktirmezdi.
Peygamber Aleyhisselamin, Ümmetine aid vakti, fazilet sahiple-rine, dindeki üstünlük derecelerine göre bölüştürüp kendilerini ona göre huzuruna çağırmak ådeti idi.
Onlardan kimisi bir håcetli, kimisi iki hâcetli, kimisi de, daha çok hacetli idi.
Peygamber Aleyhisselâm, onların dini hâcetlerile meşgul olur, sorularına gereken cevapları verir, sonra da (Bunları, burada bulu nan, burada bulunmayanlara tebliğ etsin!
Bana kendisi gelip hâcetini arz edemeyen kimsenin hâcetini siz bana arz ediniz.
Muhakkak ki, Sultan'a hâcetini arz edemeyenin hâcetini arz eden kimsenin ayaklarını Kıyamet gününde Allah, Sırat üzerinde så-bit kılar!) buyururdu.
Peygamber Aleyhisselâmın yanında bundan başka bir şey anıl-maz, dile getirilmezdi.
Zûten, Kendisi de, hiç kimseden, bundan başkasını kabul et-mezdi.
Peygamber Aleyhisselâmın huzuruna girenler, tålib olarak girer ler, en büyük ilim zevkını tatmış ve onlara delalet edici oldukları hal-de, çıkarlardı!) dedi.
Babamdan, Peygamber Aleyhisselâmın, evinden çıkışında ne yap-tığını sordum.
Resûlullah Aleyhisselâm, Allah'ı zikr etmedikçe, ne oturur, ne de, kalkardı.
Mecliste yerlerden bir yeri Kendisine belirlemez, böyle yapmayı, men ederdi.
erede olursa olsun, oturan bir cemaatın yanına vardığı zaman, üst başa geçmez, meclisin sonuna oturur ve böyle yapmalarını, Müs-lümanlara da, emr ederdi.
Kendisile birlikte oturan herkese nasibini verir, öyle ikram eder-di ki, herkes, Resûlullah katında, kendisinden daha mükerrem bir kimse yok sanırdı.
Kendisile oturan veya gelip hâcetini arz eden kimsenin her şeyl-ne, dönüp gidinceye kadar katlanırdı.
Bir kimse, Kendisinden bir hâcette, istekte bulununca, onu red etmez, verir, yahut, tath ve yumuşak dille geri çevirirdi.
Onun döşeği ve güzel ahlâkı, bütün insanları, içine alacak kadar genişti.
Onlara şefkatlı bir Baba olmuştu.
Hak hususunda herkes, O'nun katında eşid idi.
Peygamber Aleyhisselâmın Meclisi; bir ilim, haya, sabr ve ema-net Meclisi idi.
Meclisinde ne sesler yükselir, ne bir kimse suçlanır, ne de, işlen-miş bir kusur ve hatâ açığa vurulurdu.
Resûlullah Aleyhisselâmın Meclisinde bulunanlar, birbirlerinin dengi olup birbirlerine karşı üstünlükleri, ancak Takvå yönündendi. Hepsi de, alçak gönüllü idiler.
Büyüklere tâzim ederler, küçüklere şefkat ve merhamet göste
ديك معبودك وجود خوارج درلودلیل وارد او دلالارده آفاقی نفسی اصولیدار اولاد الظاهر والله ياقين اولان نفسى وليله الذي خلقكم) حماه ا صولى دليله ) والذين من خلق جمله سیله اشارت ابنشده موکره عبادت انسا نارك خلقت و یا را ديليشانين تعليق
اید باشد.
عبادتك خلقت بشره زنی ایکی شید به ایادی فایر با انسانار ایلک یا راد باشنده میانه استعدادلی و تقواه قابلیتهای اولدرجه با را با شانه ده و او استعدادی و او قابلیت او نامرده کوست او نارك عبادت و تقوى وظيفه الرين كوره مقارين قوياً امید اید. دیا خود انسان راه فلقته د مأمور اولد فاري وظيفه من و توجه ايندكارى كمالين مقصد، عبادتك كمالى اولان تقوادر ( لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ) تو جمله، هر ایکی نقطه به ده تطبیق ایدیاله بیایی یعنی استعداد و قابلین گرده الیله و یا وظیفه و خلقت گردن قصد ایدبان تقوانك قوه من فعله ميقار بلمه می
لازمدر
موکره. قرآنه که عمده معبورك وجود ينه عائد آقا في البلادك ان فرينه ( جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ في انشا ) جمله سیله اشارت اید یا مندر. و بو آثار ندید، از خانه بو شکله کنتر یا مسیله نوع بشره و ساز میوانانه قابل کنا اولار مه حاضر بولوند بر بامری، آنجه اللهك جعليله اولي، طبيعتك واسبابك تأثير باء او لما دیفنه بر می دار در چونکه تأثیر حقیقتك اسبابه وبر باسی بر نوع ترکرد.
( والسماء بناء ) جمله سيله، ما انعك وجود ين اولان آفاقى دله المدن ان بسيط وان يوگس انه اشارت
ابد با مدر.
موگره مرکبات و موالیدن وجود مدافعه وجه دلالتامين ( وأنزل من السماء الخمره جمله سيله اشارت
ايد بالمدر.
موكره كچيه دلي المحرك هر بريس، على الانفراد، یعنی بدر بدر صانعك وجودینه دلالت ایندیگی کی. هیئت مجموعه سی ده صانعك وحدتنه انارندر موكره نعمتدارك منشى و منبعی اولان عالمك نظامنه اشارت ايدن او جمله لون صورت ترتيبي ( رِزْقال كو ) جمله سنك ایندیگی دلالتله برابر
Demek, Ma'būdun vücüduna üç türlü delil vardır. O deliller de afaki, nefsi, usûlidirler. Evvela, en zähir
ve en yakın olan nefsi delile الى القمة cümlesiyle, usûli delile والدية بن قبلكة cümlesiyle işaret etmiştir. Sonra ibadet insanların hilkat ve yaratılışlarına ta'lik edilmiştir.
İbådetin hilkat-i beşere terettübü iki şeyden ileri gelir. Ya insanlar ilk yaratılışında ibadete isti'dadlı ve takvåya kabiliyetli olarak yaratılmışlardır.
Ve o isti'dâdı ve o kabiliyeti onlarda gören, onların ibådet ve takva vazifelerini göreceklerini kaviyen ümid eder. Veyahud insanların hilkatinden ve me'mur oldukları vazifeden ve teveccüh ettikleri kemälden maksad, ibadetin kemåli olan takvådır. لعل تقلوة Su cümle, her iki noktaya da tatbik edilebilir. Yani isti'dâd ve kabiliyetinizde ekilen veya vazife ve hilkatinizden kasdedilen takvánın kuvveden fiile çıkarılması lazımdır.
Sonra, Kur'ân-ı Kerim'de Ma'būdun vücüduna äit äfäki delillerin en karibine بعل لك الأرى يكتا cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve bu işaretten, arzın bu şekle getirilmesiyle nev'-i beşere ve sair hayvanåta käbil-i süknå olarak hazır bulundurulması, ancak Allah'ın ca'liyle olup, tabiatın ve esbåbın te'siriyle olmadığına bir remiz vardır. Çünki te'sir-i hakikinin esbaba verilmesi bir nevi şirktir.
والثمانية cümlesiyle, Săni'in vücûduna olan åfäki delillerden en basit ve en yükseğine işaret edilmiştir.
Sonra mürekkebåt ve mevälidin vücûd-u Sânia vech-i delaletlerine وأنزل من السماء ila ahirihi - cümlesiyle işaret edilmiştir.
Sonra geçen delillerin her birisi, alel'infiråd, yani birer birer Säni'ın vücûduna delâlet ettiği gibi, hey'et-i mecmûası da Sâni'in vahdetine işarettir. Sonra ni'metlerin menşei ve menbaı olan ålemin nizamına işaret eden o cümlelerin süret-i tertibi رزق لكن cümlesinin ettiği delâletle beraber,
4273. Kapa, açık ise, her bir domuz kafasını sokabilir (Plevne'nin düşmesinden soara: Sizi kim yendi, Ruslar mu, yoksa Romenler mi? diye sorulduğunda, Osman Paşa bu atasözünü söylemiş. Çil, IEM. III/62, 1923).
4274. Karga bokundan deniz murdar olmaz. (Çil, IEM, II/160, 1922).
4275. Karga karganın gözünü çıkarmaz.
4276. Kargadan dernek olmaz, Bulgar'dan asker olmaz
4277. Karı kısmı, somun düşmam.
4278. Karının adı nedir, bilmem. (Ç, IEM, 11/164, 1922)
rine Resul-i Ekrem (as.m.), amcası Ebû Ta lib'in yükünü hafifletmek için Hz. Ali'yi (ra) himayesine almıştı. Peygamber Efendimize (as.m.) Nübüvvet vazifesi verildiğinde Ha Ali (ra) hemen iman etti ve ilk imán edenler safında yerini aldı. Bu sıralarda on yaşların daydı
Hicretten sonra Muhacirler ile Ensar ara sında kurulan kardeşlik antlaşmasında Pey gamber Efendimiz (a.s.m.) Hz. Ali'ye (ra) hitåben "Sen dünyada da ahirette de benim kardeşimsin diyerek onu kendisine kardeş olarak seçti. Daha sonra da kım Fatıma ile evlendirdi. Bu evlilikten Hz. Hasan ile Ha Hüseyin adı çocukları dünyaya geldi. Pey gamber Efendimizin (as.m.) mübarek soyu bunlarla devam etti.
Kahramanlığıyla meşhur olan Hz. Ali (ra. Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber başta olmak üzere hemen hemen bütün savaşlara katıldı.
Bam savaşlarda Resul-i Ekremin (a.s.m.) sancaktarlığını yaptı ve çok büyük kahra manlıklar gösterdi. Bundan dolayı kendisine "Esedullah (Allah'ın aslanı) ünvanı verildi Uhud ve Huneyn'de bir çok yerinden yara lanmasına rağmen Efendimizi bütün gücüyle korudu. Hayber kuşatmasında kalenin ağır demir kapısını yerinden söküp aldı ve zaferin kazanılmasında büyük payı oldu.
Hazreti Peygamberin (a.s.m.) vahiy katipliği-ni de yapan Hz. Ali (r.a.), ondan månevi ilim-leri de aldı. Efendimiz bir hadis-i şerifinde "Ben kimin dostu isem Ali de onun dostudur buyurarak Hz. Ali'ye (r.a.) olan muhabbetini ifade etmiştir.
Üçüncü halife Hz. Osman'ın (r.a.) şehid edil-mesi üzerine, Hz. Ali (r.a.), kendisine yapılan hiläfet teklifini Talha ve Zübeyr'e yönelttiyse de, yapılan ısrar üzerine halifeliği kabul etti.
Hz. Ali (r.a.), Haricilerden Abdurrahman bin Mülcem tarafından 661 yılında zehirli bir hançerle şehid edildi.
Hz. Ali (r.a.), ilim, takva, fedakarlık, kah-ramanlık, ihlås gibi yüksek faziletlerle do-nanmış ve Aşere-i Mübeşşere'den (Cennetle müjdelenen on Sahabe) olan bir Sahabidir. Çocukluğunda puta tapmadığı için, ismi zik-redildiğinde "Kerremallahü Vecheh" (Allah onun yüzünü aziz kıldı) duasıyla anılır. As-hab-ı Kiram arasında Kur'an, hadis ve bil-hassa fıkıh alanındaki bilgileriyle kendisine
420 müracaat edilen bir otorite olmuştur. Rivayet ettiği hadislerin toplamı 586'dır. (S.R.)
إمام أحمد
Imam Ahmed ibn-i Hanbel Hanbeli Mezhebinin kurucusudur. Hadis ve
filah (Islam hukuku) alanlarında döneminin en önde gelenleri arasındaydı. Hicri 164 уг ezberledi. Bağdat'ta tanınmış alimlerden gra-Inda Bağdat'ta doğdu. Küçük yaşta Kur'an' Safii'nin talebesi oldu. İlim için birçok seya-mer, filah ve hadis ilimlerini ders aldı. Imam hatlerde bulundu. Kırk yaşlarına kadar süren talebelik hayatından sonra hadis okutmaya mezhebinin tesiriyle Kur'an'ın mahlük (son-basladı. Abbasi Halifesi Me'mun, Mu'tezile radan yaratılmış) olduğuna inanıyordu. Ken-disi gibi düşünmeyen älimleri iskence ile teh-dit ediyordu. Ahmed bin Hanbel'in de fikrini sordu. Ahmed bin Hanbel Kur'an'ın mahlük olmadığını, Allah kelämının ezeli ve ebedi olduğuna âyet ve hadislerden deliller getir-di. Halife onu görüşünden vazgeçirmek için türlü yollara başvurdu. Hapsettirdi, işkence yaptı, fakat o inancından taviz vermedi. İki yıldan fazla süren hapis ve işkence hayatın-dan sonra serbest bırakıldı. Hicri 241 yılında Bağdat'ta vefat etti.
En önemli eseri, hadis külliyatlarından biri olan Müsned'dir. Müsned hadislerin ilk råvi esasına göre tertip edilip düzenlenen eserler demektir. Müsnedlerin en büyüğü ve en meş-huru olan hatta mücerred müsned denildiği zaman kastedilen de Ahmed ibni Hanbel'in Müsned'dir. 700 küsur sahabenin rivayetle-rinden oluşan 30 binden fazla hadisi ihtiva etmektedir.
Imam-ı A'zam Ebu Hanife إمام اعظم أبو حنيفه : Asil
ismi Nüman bin Sabit olan ve İmam-ı Azam (Büyük İmam) sıfatıyla tanınan Ebû Hanife, İslâm hukukunun gelişmesinde önemli hisse-ye sahip olan büyük bir müctehiddir.
Hicri 80 (M. 699) yılında Küfe'de dünyaya gelen Ebû Hanife, küçük yaşta Kur'ân'ı ez-berlemişti. Kıraat ilmini kıraat-ı seb'a âlim-lerinden Åsım bin Behdele'den aldı. Babası Sabit, ticaretle uğraşan varlıklı bir kimseydi. Ebu Hanife de ilim tahsilinin yanında tica-retle uğraştı. Devrin en önemli ilim ve kültür merkezlerinden olan Basra ve Küfe'de ilim tahsiline başladı. Kur'ân, hadis, kelâm, nahiv gibi ilimleri öğrendikten sonra meşhur İslâm hukukçusu Hammad bin Ebû Süleyman'ın talebesi oldu. Hocasının vefatına kadar on
401 du Hammad vefat edince arkadaşları ve tale sekiz yıl süreyle onun ders halkasında bulun belerinin israrı üzerine onun yerine geçti ve amrünün sonuna kadar dera okuttu.
yamatra, hakikati söylemekten ve onun müca Ebu Hanife, filah sahasındaki derin bilgisinin delesini vermekten çekinmeyen güçlü bir ideal ve cesaret sahibiydi. Hayatı bu uğurda mücă-dele içinde geçti. Bir ara, Halife İkinci Mer-van-kendi yönetim tarzına destek sağlamak amacıyla Ebû Hanife'ye Küfe kadılığını teklif etmiş, her türlo baskıya rağmen kabul ettire-meyince de onu hapse attırmıştı.
Onun fikhi konulardaki yorum ve içtihatları, meşhur talebeleri Ebû Yusuf ve İmam Mu-hammed'in yazdığı eserlerle gelecek nesillere aktarıldı ve bu esaslar Ebû Hanife'nin adına nisbetle "Hanefi Mezhebi" olarak anılmaya başladı.
Hicri 150 (M. 767) yılında vefat eden İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin kabri bugün Bağdat'ta kendisine nisbetle Ázamiye diye anılan kül-liyededir.
En meşhur eserlerinden birisi Fıkhü'l-Ek-ber'dir.
Imam Malik إمام مالك : Tamadi Málik bin Enes'tir. Dört büyük mezhepten biri olan Maliki Mezhebinin imamıdır. İmam-ı Malik hicri 93 yılında Medine'de doğdu. Bütün ha yatını Medine'de geçirdi ve hicri 179 yılında bu şehirde vefat etti. Sahabeden Sehl ibni Sa'd'a yetiştiği için tabilnden sayılır. Fıkıh, hadis ve tefsir ilminde yüksek bir seviyeye ulaştı. Haksız olarak kendisinden istenen bir fetvayı vermediği için yetmiş kırbaç vurula-rak dövüldüğü kaynaklarda yer alır. Maliki Mezhebi Kuzey Afrika'da yayılmıştır.
Kaynak hadis kitaplarından biri olan Muvat-ta İmam-ı Malik'in en önemli eseridir. Kitabı hicri 148 yılında yazmaya başladı. 11 yıl sonra 159 tarihinde tamamladı. Kitabı üzerine 40 yıllık bir çalışma yaptı. İmam Şafii şöyle der: "Yeryüzünde ilim yönünden Malik'in kita-bından daha sahih bir kitabın bulunduğunu bilmiyorum." Bu eseri hadis ve fıkha dair yazılan ilk kitap sayanlar çoğunluktadır. Mu-vatta bu anlamda şifahi (sözlü) dönemden yazılı döneme geçişi simgelemektedir.
Muhtevä itibarıyla Muvatta, hem bir hadis kitabı, hem de bir fıkıh ve kanun kitabıdır. İmam-ı Malik'in topladığı 100 bin rivayetten
10 binini Muvatta'ya aldığı söylenir. Topladığı 100 bin hadisi sürekli kendi sistemi içerisinde, son derece titiz bir çalışmayla seçerek Muvatta adlı eserini yazmıştır.
Sınıflandırdığı rivayet kitabında Hicaz eh-linin rivayet ettiği hadisleri topladı; ayrıca Sahabe ve Tabiinin görüşlerini de bu eserine dahil etti.
Muvatta'da yer alan hadis sayısı, Es-Suyūti ve Ebû Bekr el-Ebhuri'nin verdiği rakamlara göre tekrarlar çıktıktan sonra 1720'dir
İmam-ı Şafi إمام شافی : Ehl-i Sünnetin amelde
dört hak mezhebinden olan Şafií mezhebinin kurucusudur. İsmi, Muhammed bin İdris, künyesi Ebû Abdullah'tır. Şafii ismi Saha-beden olan dedesinin dedesine aitti ve ona nisbetle bu ünvanı aldı. Milādi 767 yılında Kudüs civarında, Gazze'de doğdu. Şafii, he-nüz bebek iken babası vefat etti. Annesi onu iki yaşındayken Mekke'ye getirdi. Çocukluğu orada geçen İmam-ı Şafii, zekâ ve olgunlu-ğuyla kendini gösterdi. Yedi yaşına gelince Kur'ân-ı Kerimi ezberledi.
Mekke-i Mükerremede bulunan zamanın meşhûr âlimlerinin derslerine ve sohbetleri-ne devam etti.
Henüz on yaşında iken, o zamanın en meş-hûr âlimi İmam-ı Malik'in Muvatta adlı hadis kitabını, dokuz gecede ezberledi. On üç ya-şında iken, Harem-i Şerîfte; "Bana istediğini-zi sorunuz?" derdi. On beş yaşında iken fetvå vermeye başladı.
Gençliğinin ilk yıllarında kendini tamamen ilme verip, Mekke'deki Süfyän bin Uyeyne, Müslim bin Halid ez-Zenci gibi fakih (İslâm Hukukçusu) ve muhaddislerden (hadis âlimle-rinden) ilim tahsil etti.
Şafiî'nin tahsil hayatındaki en önemli merha-le Medine'de bulunan İmam-ı Malik'e talebe olmasıyla başlamıştır. Bu sırada henüz yirmi yaşlarında bulunuyordu ve dokuz yıl süreyle ondan ilim öğrendi. Bu tahsil döneminin ar-dından Mekke'ye döndü. Bu sırada oraya ge-len Yemen välisi, onu Yemen'e götürüp kadılık vazifesi verdi. Beş yıl kadar bu görevi yaptık-tan sonra yine ilim tahsili için Bağdat'a gitti. İlmini ilerletmek için, İmam-ı Azamın talebesi İmam-ı Muhammed'den ders almaya başladı. Ondan aldığı ilim tahsilini tamamladıktan sonra tekrar Mekke'ye döndü. Burada ilmi ça-lışmalarını sürdürmesinin yanı sıra, talebelere
lamak uğruna posturilecek leliklik ve gayretlerden geri kalmak, kişinin Bidler kit man inimetinin bedelini ödemek ve imanda sadakat spe maren hallikine ble sebebiyet verebilli
Nitekim Ebû Haysame Tebük Seferinin zorluğu sebebiyle bas langıçta Medine'de kalms, yola çıkan Islam ordusuna iştirak etmemişti. Bir gün, bahçesindeki çardakta Jillesi kendisine mükellef bir sofra hazırlamışt Ebû Haysame bu manzarayı görünce bir an Allah Rasûlü 35 ve ashab sellerdeyken kendisinin ne halde olduğunu düşündü. Yüreği sızladi ve kend Kardine:
yapığım olacak şey mil" dedi. Onlar bu sicakta Allah yolunda clelere katlanmaktayken, benim bu
Bu nedilimettle kendisi in hazırlanan sofraya hic el sürmeden derhal yola düşti, Tebük'te İslam ordusuna katıldı.
Ebu Haysame'nin geldiğini gören Allah Rasülü onun bu davranışın dan hoşnud oldu ve
-Ya Ebil Haysamel Neredeyse heläk olacaktın! "buyurarak onun af için Cenab-ı Hakk'a dua etti. (bn Hişăm, IV, 174, Väkid,998)
Zira Allah yolundaki o sefer, katılanların Ilmanda sadākatlerinin tesoli mäzeretsiz olarak geride kalanlannsa Ilmanda samimi olmadıklarını ölçer lähi bir eleme idi. Allah yolundaki bütün gayret ve hizmetlere de bu gözle bakmak İcäb eder. Yani Allah yolunda hizmet imkanı olup da bunda gafiet ve Ihmälkäik göstermek, kämıl bir Imanla käbili telif olmayan bir davranıştır
Sahābe-i kirama yetişerek onlanın izinden yürüyen "täbiin" nesinin güzide bir kumandanı olan Ukbe bin Näri-rahmetullahi aleyh-in şu häili de pek ibretlidir
Tevhid sancağını Alika ya taşıyan Hazret-i Ukbe, Kayravan) zaptedince oraya idareci tayin ettiği Züheyr bin Kays'a
*-Ben nefsimi Allah'a sattım. Allah'ı inkar edenlerle cihad etmeye son nelesime kadar devam edeceğim." diyerek yüreğindeki İlå-yı kelimetullah heyecanımı ifade etti. Hakikaten, nail olduğu sayısız zaferler neticesinde pek çok beldeyi fethetti. Sonunda sınırlar okyanusa dayandı. Ukbe-rahmetuläh aleyh-ellerini yüce dergaha açarak:
-Ya Rabbi! Şu okyanus olmasaydı muhakkak ki Senin yolunda chad ederek önümdeki beldelerde llerlemeye devam ederdim." dedi. Böylece Imanı aşkla yaşayan bir mü'minin gönül ufkunu sergiledi.
Yine böyle bir iman vecdi içerisinde peygamber müjdesine nail olmak için İstanbul surlarına tırmanan Fatih'in askerleri:
Bugün şehid olma sırası bize geldi." diyerek canlarını comertçe feda etmekten çekinmemişlerdi.
İşte bütün bunlar, Iman esasları olan "Ämentü"nün davranışlara intikāli, hayata geçirilmesi ve gerçek manāda yaşanması husüsundaki zirve misal-lerden yalnızca birkaçıdır. "Amentü" ne kadar güzel idrak edilir ve hayata ne kadar yansırsa insanın hayatında o kadar güzellik bütünlüğü ve ahengi meydana gelir. Yani insanın hayatı tevhid tecellileri ve bereketiyle dolar Çünkü:
İSLÂM TEVHİD DİNİDİR
لا إله إلا الله« kelime-i tevhidini yaşamak; ulühiyet-ubúdiyet husüsunda kalbi yalnızca Allah'a tahsis edebilmektir. Allah, "Ehad"dır. Bu, ikinciye ihtima li olmayan "bir" mânâsındadır.
Dolayısıyla Allah'ın zatına ait vahdaniyete, yani bir ve tek oluşuna îman, ikinci bir varlığa ihtimal bile bırakmayacak muhtevada kat'i olmalıdır. İslâm, bunu ister ve bunu emreder. Bu, İslâm'a dâhil oluşta birinci adımdır.
Tevhid cümlesinin ilk kısmı, »لا إله«'dir. Bu, kalpte mekân bulan maddi-manevi bütün ilahları şümülüne alan bir reddediştir.
Tevhidin mekân bulacağı kalp, önce ona muhalif bütün varlıklardan, dünyevi ve nefsânî kirlerden arındırılmalıdır. Bu husus da, samimiyet ve ihlas ile gerçekleştirilmelidir. Yani tevhid akidesini, küçük şirk olan "riya" ile zedelemekten de sakınmak icâb eder. Zira riya, sırf Allah'a tahsis edilmesi gereken niyet ve amellere bir fänîyi ortak etmektir. Bu durumda insan, zähi-ren tek bir ilâha kulluk ediyormuş gibi görünse de, hakikatte nefsâní arzu-larının ve dünyevi menfaatlerinin kulu olmaya başlar. Yani farkında olmasa bile, Allah'tan gayrısına kul olma hamâkatine düşer.
İnsanın en büyük bedbahtlığı da, Hâlık'ını bırakıp kendisi gibi mahlük olan fånîlere ve nefsânî arzularına kul olmasıdır. Nitekim âyet-i kerimede:
"Hevå (ve heveslerini) kendisine kend iläh edinen kimseyi gördün mü? (Rasûlüml) ona Sen mi vekil olacaksın?" (el-Furkân, 43) buyrulmaktadır.
Åyetteki sual, tevhid akīdesinin, hiçbir şekilde ve aslå ortaklığa taham-mülü olmadığının ifadesidir. Çünkü bir ve tek olan yüce Allah'a ne bir fânî ortak olabilir, ne de put hâline gelmiş nefsânî arzular!
Nitekim kelime-i şehadet, her şeyden önce bu hakikatin îlânıdır.
Birgün Dicle nehrinden karşı tarafa geçecektim. Yanına varınca Dic le'nin iki yakası, bana yol vermek için birleşti. Derhal kendimi toparladım ve Dicle'ye şöyle dedim:
"And olsun ki, ben, buna kanmam. Zira sandalcılar bir adamı yarım akçeye geçiriyorlar. Ama sen, otuz senelik amelimi istiyorsun! O hälde mahşer için hazırladığım amel-i salihlerimi aslå burada yarım akçeye ve rip ziyan edemem. Bana Kerim lazım, kerámet değil!"
HISSE:
Nefse hoş gelen bir fiil olarak kerämet, gerçek Hak dostlarının büyük bir hassasiyetle üzerinde durdukları bir meseledir. Zira kerâmeti bir kena-ra koyup bir anlık zorluğa katlanmanın bedeli, ya geçici bir yorgunluk ya da üç-beş kuruş masraf veya kulların gözüne meçhul kalmaktır. Ancak ke-râmete sarılmanın bedeli ise, bazen o âna kadar yapılan amel-i sålihlerin tamamıdır ki, bu insanı yüceliklere eli boş götüren bir gönül iflåsıdır. Onun İçin bütün ärifler, Hakk'ın muråd etmesi müstesnä, halkın rızasını ve takdi-rini kazanmak demek olan keråmete aslå meyletmemişler, däima Kerim olan Mevlā'nın rızasını tahsile gayret etmişlerdir.
Bu meyânda evliyâullâhın büyüklerinden Sehl bin Abdullah et-Tüste-ri, ne güzel buyurur:
"Kerämetlerin en büyüğü, kötü huyları, iyi huylarla değiştirmektir. Üs-telik bazı kerâmetler, ağlayan çocuklara oyalansınlar diye verilen bir oyun-cak gibidir. Bunu veliler değil, ancak gaflet erbabı arzu eder. Onlar bunun-la oyalanır ve nicelerini de oyalarlar."
Onun için her dâim en mühim mesele, Cenâb-ı Hakk'ın:
"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hüd, 112) buyruğunu îfådır.
Rabbinin sana ihsan ettiği hikmetle yine elimden kurtuldun) Halbu ki ben yüzlerce kimseyi yoldan çıkarmıştım." diyerek uzaklaştı
Ellerimi ulu dergaha açtım, bunun, Rabbimin fazlı olduğu idraki içinde Cenab-ı Hakk'a şükürler eyledim.
Cemaatten bu hall dinleyen birisi sordu:
Ey Abdülkadir, onun şeytan olduğunu nereden anladın?"
Abdülkadir Geyläni -kuddise siruh cevap verdi:
Sana, haramları helal kıldım, demesinden!
KISSADAN HİSSE
Her zaman ve mekânda Allah'ın dinini bulanıklaştırmaya çalışanlar daima mevcut olagelmiştir. Lakin bu faaliyetin had safhaya ulaştığı dem lerde her mümin için färükıyyet, yäni hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, ha yır ile şerri ve güzel ile çirkini birbirinden ayırt edebilme lüzūmu daha bü yük bir ehemmiyet kazanır. Bugün, yukarıdaki kıssanın başka tecellilen yaşanmakta ve birçok kasıtlı güya ilim erbabı, İslam'ın helällerini ha râm, haramlarını helal häle getirme gayreti içinde cemiyete zarar verme ye çalışmaktadır. Dolayısıyla Abdülkadir Geylani Hazretleri'nin firäsetli davranışı ve fărukıyyet sıfatı hepimiz için büyük ehemmiyet arz etmek-tedir. Esåsen Geylani Hazretleri'nin düstūru gâyet açıktır: Cenab-ı Hak, peygamberine vermediği bir hakkı başkalarına asla vermez. Helál ve haramın, doğru ve yanlışın, güzel ve çirkinin ne olduğunu pey-gamber değil de, şeytan ve onun insanlar içindeki bilgili geçinen uzantıları mı daha iyi bilir? Asla... Cenâb-ı Hakk'ın böyle gåfillere hi-tabı çok serttir:
sellem, Hazret-i Ali'ye zırhlı bir gömlek giydirdi. Zülfikar'ı Sonra Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve
HAYDER DE DIN ASLAN-2
Resûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular: "Bir kimse, malında veya canında bir musibete uğrar da onu gizleyip kimseye şikâyet etmezse, o kimseyi mağfiret etmek, Allahü Teâlà Üzerine bir hak olur (yani Allahü Teälä, onu muhakkak mağfiret eder)." (Taberani, el-Mucemül-Kebir)
Hazret-i Ömer (r.a.), hac mevsiminde valilerini Medine's inevvere'ye çağırır ve onlarla görüşürdü. Bir sene umus valiliği yapan Ensar'dan Umeyr bin Sa'd'ı (r.a.) da davet etti. Hz. Ömer radıyallahü anh yanına gelen Hz. Umeyr'in halini hatırını sordu. Bir müddet görüştükten sonra, Hz. Umeyr, Medine-i Münevvere'den üç fersah uzaklıktaki ailesinin yanına gitti.
Hazret-i Ömer (r.a.), daha sonra yanındaki Habib isimli bir zâta bir kese içinde bin altın teslim etti ve "Bunu, Umeyr'e götür; yanında üç gün kaldıktan sonra hâlini sor ve bunu ona ver!" diye tembih buyurdu. Habib (r.a.) de varıp, Hazret-i Umeyr'e müsafir oldu. Hz. Umeyr, ona, kendisinin de yiyeceği olan ekmek ve zeytin ikram etti. Üç gün bitince, Hz. Habib, yanında getirdiği keseyi teslim ederek, Hazret-i Ömer'in gönderdiğini söyledi. Hz. Umeyr, keseyi eline alıp, "Ey Habibi Önce Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'e, sonra Ebûbekr-i Sıddik (r.a.)'e, sonra Hazret-i Ömer (r.a.)'e arkadaş ve yakın oldum. Dünyalık bir şeye meyletmediğim hâlde bütün günlerimi mesrur geçirdim." dedikten sonra, o kesedekileri ayırarak üçer dörder altını başka başka keselere koyup, civarında bulunan fakirlere taksim eyledi. Kendisine hiçbir şey ayırmadı
Sonra Hazret-i Habib (r.a.), Hazret-i Ömer (r.a.)'e gelip bu hali haber verdiğinde. "Allahü Teälä, ona rahmet etsin" dedi. Daha sonra Hazret-i Ömer, Hazret-i Umeyr'i çağırtıp da "Altınları ne yaptın?" dedi, "Yå Ömerl Kıyamet gününde, ihtiyacım olduğu bir zamanda karşılığını hazır bulmak için Cenâb-ı Allah'a borç verdim." dedi. Hz. Ömer (r.a.), ona, bir deve yükü hurma ile iki adet elbise verilmesini emir buyurduklarında, "Ya Ömer! Ben aileme bir ölçek yiyecek bıraktım; onlara yeterlidir. Hurmayı istemem läkin elbiseleri kabul ederim." deyip aldı ve ailesi tarafına hareket etti.
Hazret-i Ömer (r.a.): "Umeyr bin Sa'd, insanların işlerini gören, onlara yardım eden benim bir yardımcımdır. Yanımda böyle adamların olmasını temenni ederim, siz de böyle yardımcılarınızın olmasını temenni edin." buyurdular.
(Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!
İbrahim Suresi: 41
BİR HADİS
Ben şu iki zayıfın hakkını yemeyi size haram kılıyorum: yetim ve kadın.
Ey şan ve şerefi, năm ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır ve insanı insanlara abd ve köle yapar.
Túba: Cennet'te bir ağaç güzellik, iyilik, hoşluk.
Tuç: Tunç.
Tadaş olmak: Rast gelmek.
Tüfân: Hz. Nuh zamanında doğru yoldan ayrılanları helâk eden fırtına. (Gökten yağan ve yerden kaynayan su bütün dünyayı kaplamış ve Nuh'un gemisine alınmayan bütün canlılar yok olmuştur).
İlk dönem sûfilerden Ebû Os-man el-Mağribi, 857 yılında Ku-zey Afrika/Kayrevan'da doğdu. Tahsiline Mağrib'de başladı. Av-cılık ve biniciliğe meraklıydı.
Ebů Osman, yaşı ilerledikçe dünyadan el etek çekti. İçindeki boşluğu bir türlü dolduramıyor, kalbini selim kıvamına ulaştıramı yordu. Yirmi sene çöllerde inzivâ hayatı yaşadı. En nihayet Mekke'ye lerine katıldı. Daha sonra gittiği giderek sâlih kimselerin sohbet-Nişâbur'da kalbi itminâna erdi.
Ebû Osman el-Mağribi, 983'te vefat etti. Kabri, Nişâburdadır.
Ebû Osman; gençliğinde, ava çıktığı bir gün, hava kararınca,
geceyi geçirmek için kendisine uygun bir yer buldu. Yanında ge-tirdiği ağaçtan yapılmış kapla ge-celeri süt içmek âdetiydi. O gece yine sütü ısıtıp kaba doldurdu. Fakat süt çok sıcak olduğundan,
soğuması için başucuna koydu. Beklerken uyuyakaldı. Sådık av köpeği de yanındaydı. Uyandı-ğında sütü içmek için kaba uzan-dı. Fakat köpeği sütü içmesine mâni oldu. Buna bir mânâ vere-meyip süt kabına tekrar uzandı. Köpek yine hırlayıp sütü içmesi-ne izin vermedi. Bu hâl üç defa tekrar ettikten sonra köpek, süt kabının başına gidip sütü içti. Bir kenara yatan köpek şişmeye baş-ladı ve biraz sonra da öldü. Me-ğer Ebû Osman uyurken, büyük bir yılan süt kabının içine başını
sokup zehrini akıtmıştı. Köpek de sahibini korumak maksadıyla onun sütü içmesine mâni olmuş, efendisine en ufak zarar gelmesin diye kendisini fedâ etmişti.
Ebû Osman; bu tablo karşısın da gözyaşlarını tutamayıp, mah-lūkātı insanın hizmetine veren Allaha şükretti. (Abdurrahman Cami. Nefahatü'l-Uns, çev. Lamii Çelebi, 219)
Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır." (el-Ankebût, 2-3)
"O (Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek (ortaya koy-mak) için ölüm ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır."
(el-Mülk, 2)
***
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyuruyor:
"Kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler vardır. Kişi o fit-nelerde mü'min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü'min olarak akşama erer, sabaha kâfir çıkar. O fitnede, oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen, koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse, Hazret-i Adem'in iki oğlundan hayırlısı olsun, (ölen olsun, öldüren değil)!.." (Ebû Dâvûd, Fiten, 2)
إِنَّ اللَّهُ عَلِيمٌ خَبِيرٌ “Şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şey-den haberdardır" Yani "Sizin zahirinizi, soyunuzu sopunuzu bilir, bâtınınızdan da haberdardır. Hiçbir sır ona gizli değildir. Binäenaleyh takvayı başlıca işiniz haline getiriniz ve o size (ikramını) arttırdığı gibi siz de takvanızı arttırınız" demektir.'
11-13. Arası Âyetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler
1. Onbirinci âyetteki yasaklamaya göre Allah Teālā üç şeyi haram kılmıştır:
a. İnsanlarla alay etmek,
b. Söz ve hareketle bir kimseyi ayıplamak,
c. Kötü lakaplarla çağırmak.
Allah'ın yasakladığı şeyleri yapan (fâsık) tevbe etmezse -başkası-na zulmetmesi sebebiyle kendisini azaba maruz bıraktığı için- zalim-lerdendir. Bu hükmün illeti açıktır. Alaya ve sözle ayıplanmaya maruz kalan veya kötü bir lakapla çağırılan kimsenin bu işleri yapan kimse-lerden daha hayırlı olması ihtimali bu yasağın illetidir.
Çirkin lakaplarla çağırma yasağından bu lakabla tanınan kimse-ler istisna edilmiştir.
2. Onikinci âyetteki nehiy sîgasının delaletine göre Allah Teâlâ üç şeyi daha haram kılmıştır:
a. Hayır ve iman sahibi kimselere karşı sü-i zanda bulunmak,
b. Başkasının gizli hallerini araştırmak (tecessüs),
c. Başkalarının arkasından hoşlanmadığı şeyleri konuşmak (gıybet).
3. Allah Teâlâ, peygamberler ve mü'minler hakkında hüsn-ü zanda bulunmak, dinen gereklidir.
4. Allah Teâlâ ve salih müslümanlar hakkında kötü zanda bulun-mak, haramdır.
5. Açıktan kötü işlerle uğraşan veya şüpheli şeylerle meşgul olan kimseler hakkında kötü zanda bulunmak haram değildir.
6. Dinin ameli hükümlerinin içtihad yoluyla istinbâtında (hüküm çıkartmada) zanna göre hareket etmek mübahtır.
7. Tecessüs, büyük günahlardandır. Tahassus da haramdır.
8. Gıybet, haramdır. Kurtûbi'nin beyanına göre büyük günahlar-dan olduğuna dair icma' vardır. Gıybet yapan kişinin tevbe etmesi ve -bazı âlime göre gıybetini yaptığı kişiden helallik dilemesi gerekmek-tedir. (Bazı âlimlere göre ise bu zorunlu değildir.)
9. Gıybet etmenin haram olmadığı beş mesele vardır:
a. Zulme uğramak: Zulme maruz kalan kimsenin bunu ortadan kaldırma ve hâkime şikâyette bulunma hakkı vardır.
b. Fetva sormak için.
c. Fâsıklardan sakındırmak için: Fâsık veya fâcir bir kimsenin arka-sından konuşmak gıybet olmaz. مَنْ أَلْقَى جِلْبَابَ الْحَيَاءِ فَلَا غِيْبَةً لَهُ "Kim haya örtüsünü atarsa onun gıybeti olmaz'
d. Herkesce bilinemeyen gizli kötülüklerden sakındırmak için: şahitlerin, hadis råvilerinin, müelliflerinin, müftülerin liyakat sahibi olmamaları halinde veya dünürlükte veya birisine ortak olmak iste-yen kimseye nasihatte bulunulması gibi konular bunun misalleridir.
e. Başka bir lakapla tanınmıyorsa o kimseyi meşhur olan lakabıy-la tanıtmak için (âma, topal, dilsiz vs.)
10. Onüçüncü âyette üç husus zikredilmiştir:
a. Eşitlik: herkes bir ana ve babadan doğduğundan asıl itibariyle birdir; haklar ve kanûni sorumluluklar açısından eşittirler.
b. İnsanların birbirleriyle tanışması: Allah Teâlâ insanları sırf tanış-sınlar, birbirleriyle irtibat kurup yardımlaşsınlar diye kan ve evlilik bağıyla bağlı kabile ve milletler halinde yaratmıştır. Yoksa birbirlerine
düşmanlık yapmaları, alay etmeleri, qıybet yapmaları, neseb ve asa-letle övünmeleri için değil.
c. İnsanlar arasında üstünlük ölçüsünün sadece takva olması: Allah katında en değerli olanlar kendi nefsini de toplumu da en çok ıslaha çalışan takvalı kimselerdir.
11. İmam Malik; "Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık" âyeti din-darlık dışında nesebin, evlilikte denkliğin şartı olmadığına delil olarak getirilmiştir. Nitekim ensardan azatlı köle Salim, Velid b. Utbe'nin kızı Hind'le; Bilal-i Habeşi, Abdurrahman b. Avf'ın kız kardeşiyle; Zeyd b. Hâris ise Zeynep binti Cahş (r. anhum) ile evlenmişlerdir. Bu durum-da sadece dindarlıkta denklik nazarı itibara alınır.'
Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Kadın ile dört şey için nikâh-lanılır: Malı, soyu, güzelliği ve dini için. Sen dindar olanını seç ki iki elin toprağa değsin (bereketi ve hayrı bulasın)"2
14- "Bedeviler "inandık" dediler. De ki: Siz iman etme-diniz ama “İslâm olduk." (boyun eğdik) deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve Rasûlüne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir."
Âyetin nuzûl sebebi: Bu âyetin nuzûlu hakkında bir kaç riva-yet vardır:
1. Bkz. Zuhayli , XIII, 485-490.
2. Buhâri, Nikah 16; Müslim Redā 15, fiten 86; Tirmizi, Nikah 4; Nesai, Nikah 10, 13; Ebu Dâvud, Nikah 2; Ibn Mace, Nikah 6, 38; Dârimi, Nikah 4: Ahmed b. Hanbel, 1, 92, 457, II, 428, IV, 92, 153, 377.
ler, diğerlerinden ayrı sayılmıştır. Nitekim, aynı mana Kur'an-ı Ke rim'de şöyle geçer
Onda melekler ve RUH Iner. (97/4)
Ban nüshalarda ise, MUKARREBIN lafzi ayrı olarak (vavli) anlatılmamıştır. Arap dili kaldesine göre, meleklere sifat-ı kaşife ol-muştur Yani
141
Mukarrebin sayılan meleklere..
Manasında gelmiştir. Daha açık mana ile şöyle denmiştir:
Daima, itaat ve takarrüb üzere olan meleklerin cümlesine па-
Sonra
Allah'ın tüm salih kullarına salât eyle..
Ekseri nüshalardaki metin, bu manada gelmiştir. Bazı nüshalar-da ise:
Senin salih kullarına...
Manasında gelmiştir. Her iki halde de, o kulların şerefini artır-mak vardır. Özet olarak iki şekilde mana şudur:
Celâl sahibi Yüce Allah'ı tevhid, ibadet ve taatını kabul ile müşerref olan müminlerin üzerine salât eyle...
Salth.
Lafzının, burada ifade ettiği mana şudur:
Onlar, Yüce Allah'a ait vazifelerini bütünüyle yerine getirip Mevlâ'nın itaatında sabit oldukları gibi; Yüce Allah'ın kullarına ait haklara dahi riayet ederler.
Allahım, Alemlere rahmet olan zat hürmetine, bizleri salih kul-larından eyle..
Resulüllah S.A. efendimize ve diğer sayılanlara ihsan edeceğin bu salât:
Binasını kurduğundan bu yana; semadan yağan yağmur ka-dar olsun.
Bu manada, semadan yağan yağmurların tanesi de kasd edilmiş olabilir. O zaman mana biraz daha açık olarak şöyle olur:
Resulüllah S.A. efendimize, âline, zevcelerine, zürriyetine, ne-bilere, resullere, mukarreb meleklere, salih kullara salât eyle.. Hem de yağan yağmurların yağmur taneleri kadar..
Muhammed'e salât eyle..
Burada salâtın manası şudur:
- Resulüllah S.A. efendimize: Çeşitli sevaplar, türlü nimetlerle tazim ve tebeil inzal ederek; onun şanını şerefini muazzam ve müker-rem eyle.
Hem de, yerleri donatıp yaydığından bu yana onda biten bit-kilerin sayısı kadar..
Yerde bitenler arasında: Çiçekler, habbeler, ağaçlar, yapraklar ve yemişler vardır..
es semaü münzü beneyteha ve salli ala Muhammedin adede ma enbet'il arzu münzü dahavteha ve salli ala Muhammedin aded'en nücumi fis-se-mal feinneke ahşayteha ve salli ala Muhammedin adede ma teneffeset'il-ervahu münzü halakteha ve salli alá Muhammedin ma halakte ve ma tahluku ve maahata bihi ilmüke ve ad'afe zalike. Allahümme salli aley-him adede halkıke ve rizae nefsike ve zinete arşike ve midade kelimatike ve meblağa ilmike ve ayatike. Allahüm me salli aleyhim salåten tefuku ve tafdulü salát'el musalline aleyhim minel halkı ecmaine kefazlike ala cemii halkike. Allahümme salli aley-him saláten daimeten müstemirreted. devami alâ merr'il leyali vel eyya mi....
Yerleri donatıp yaydığından bu yana, onda biten bitkilerin sayısı kadar Muham-med'e salât eyle. Semadaki yıldızların sayısı kadar Muhammed'e salát eyle; sen onları saydın. Ruhların dışarı çıkardığı şeylerin sayısı kadar Muhammed'e salát eyle; hem de onları yarattığından bu yana.. Yaratmış olduğun, yaratacakların, ilminin kavradığı ve bütün bunların kat katı kadar Muhammed'e salât eyle. Al-lalım, onlara salát eyle yarattıklarının sayısı, nefsinden rızan, arşın ağırlığı, ke-limelerinin mikdarı, ilminin ulaştığı şeyler ve âyetlerinin mikdarınca. Allahım, onlara öyle bi rsalát eyle ki, onlara salavat okuyan tüm halkın salavatından üs tün ve faziletli olsun. Tıpkı: Halkına karşı, senin üstünlüğün ve faziletin gibi.. Allahım, onlara salát eyle; daimi olsun. Hem de gecelerin ve günlerin geçip git-tiğince.
rirler, ihtiyaç sahiplerini, başkalarına tercih edip ihtiyaçlarını kar lamağa çalışırlar, garib, yabancı olanları korur ve kollarlardı.) dedi. (Peygamber Aleyhisselânın, Meclisindekilere karşı tutum ve dav-
ranışı nasıldı?) diye sordum, Babam (Resûlullah Aleyhisselâm, Meclisindekilere karşı daima gülecti. Yumuşak huylu idi.
Esirgemesi, bağışlaması boldu. Katı kalbli değildi.
Hiç kimse ile çekişmezdi.
Hiç bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemezdi.
Hiç kimseyi ayıplamazdı.
Pinti ve cimri değildi.
Hoşlanmadığı şeye göz yumardı.
Umanı, umutsuzluğa düşürmez, bir şey hakkındakı hoşnudsuz-
luğunu açığa vurmazdı.
Kendisini üç şeyden:
1. İnsanlarla çekişmekten,
2. Çok konuşmaktan,
3. Yararsız, boş şeylerle uğraşmaktan
alıkoymuştu.
İnsanları da, üç şeyde kendi hallerine bırakırdı:
1. Hiç bir kimseyi ne yüzüne karşı, ne de, arkasından kınamaz,
ayıplamazdı,
2. Hiç kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı,
3. Hiç kimseye, hakkında sevaplı ve hayırlı olmayan sözü söy-
lemezdi.
Peygamber Aleyhisselâm, konuşurken, Meclisinde bulunanlar, başlarına kuş konmuş gibi, sessiz ve hareketsiz dururlar, sözünü biti-rip susunca, söyleyeceklerini söylerler, fakat, Kendisinin yanında as-là tartışmaz ve çekişmezlerdi,
Peygamber Aleyhisselâmın yanında birisi konuşurken, konuşma-sını bitirinceye kadar o birleri susarlardı.
Peygamber Aleyhisselâmın yanında en sonrakının sözü ile en ön-cekinin sözü farksızdı.
Meclisinde bulunanlar, bir şeye gülerlerse, O da, onlara uyarak güler, bir şeye hayret ederlerse, O da, onlara uyarak hayret ederdi.
Meclisine gelen gariplerin, yabancıların sözlerinde ve soruların-daki kabalık ve kırıcılığa Eshabı da, Kendisi gibi davransınlar di-ye- katlanırdı.
(Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını talep ettiğini gördüğünüz za-man, ihtiyacını ele geçirmesi için ona yardım ediniz!) buyururdu.
Hakka tecavüz etmedikçe, hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Hakka tecavüz ettiği zaman da, ya onu men ederek sözünü ke-.) dedi. (168)
ser, yahut Meclisten kalkıp giderdi (Peygamber Aleyhisselamın susması, nasıldı?) diye sordum. (Resûlullah Aleyhisselâmın susması, dört şey üzerine, yanı:
1. Hilm,
2. Hazer,
3. Takdir,
4. Tefekkür
üzerine idi.
Takdir, insanlara eşid bakış ve dinleyişte; Tefekkür, dünya ve Ahiret işlerini düşünmesinde göze çarpardı.
Hilm ve sabr'ı, Kendisinde toplamıştı. Hiç bir şey, Kendisini kız-dırmazdı.
Hazer'e gelince; bu haslatta, Kendisinde dört haslat toplanmıştı:
1. En iyiyi, tâbi olmak için alırdı.
2. Çirkin olan şeyleri, geri durulması için, bırakırdı.
3. Görüşünü, ümmetinin yararına olan şeylerde harcardı. 4. Himmetini, ümmetinin dünya ve Ahiret mutluluklarını sağ-
lıyacak şeyler üzerinde toplardı.) dedi.» (169)
«Resûlullah Aleyhisselâmın her hangi bir şey için (Hayır!) de-diği olmazdı.
Yapmak istediği bir şey Kendisinden istenildiği zaman (Olur!) buyurur, yapmak istemediği bir şey Kendisinden istenilince, susar, onu yapmak istemediği, Kendisinin bu susuşundan anlaşılırdı.» (170)
Hz. Hasan'ın sorusu üzerine, Peygamberimizin üveyi oğlu Hind b. Ebi Hâle de, Peygamberimizi anlatırken şöyle der:
«Resûlullah Aleyhisselâm, yürürken, ayaklarını, yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını, geniş atar, yüksek bir yer-den iner gibi önüne doğru eğilir, vakar ve sükünetle, rahat yürürdü. Bakmak istediği, bakacağı tarafa, tamamile dönerek bakardı.
Etrafına gelişi güzel bakınmazdı.
Yer yüzüne bakışı, semâya bakışından uzundu.
Yer yüzüne bakışı da, göz ucu ile idi.
Yürürken, Sahabîlerinin gerisinde yürürdü.
Birisile karşılaştığı zaman, önce, Kendisi selâm verirdi.» (171)
(168) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 424-425, Tirmizi Şemail s. 59-60, Kadı İyaz -
Şifa c. 1, s. 119-121
(169) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 425, Kadı İyaz Şifa c. 1, s. 121-122
(170) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 368, Heysemi Mecmauzzevaid c. 9, s. 13
(171) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 422, Tirmizi Şemail s. 5, Kadı İyaz Şifa
معبودك عبادته مستحق اولدينه دلالت اور چونکہ عبادت نکردن شکر منعمه ابر بار بھی نعمتلري ويرن ذاته شكراتمك واحدر صوكره (رزقَالَكُمْ ( حمله سندن ارض وارحمه حيفان مواليد، یعنی ارضك عمره لرى انساناره خادم ولد قاری کی، انسانلارك ده او نارك صانعه خادم اوله لری لازم او لدیفنه بر رمز واردر .
et eder lir Yans ir an hädim ne ardır.
( فَلَا تَجْعَلُوا الله انداراً ( حمله ی به لحن حمله لرك هر بريسيله علاقه دارد یعنی ریکند عبادت باید یف کرده شریک علمایگی زیرا ریگان انجمه الله سری نو گز له برابر خامه ابنه اور وارضی مزه مسكن اولار مه حاضر لامان او در وسمالى سرك ناكزه عام ولا رقه با رادانه او در وسرك رز فکری و معیشت گیری ندارن ایجونه حواری کوندرنه او در خلاصه، بتونه نعمتلی اون ندر اویله اکبر تونه شکریر و عبادت کرده، آنچه او در
biniz, aodur emâyı in eren ise
yer sretle
ار قداسه ! بوليتك تضمن ایتدیگی جمله لرك كيفيت و نكته الدين كله لم. اولا، قرآن کریمده کرنامه ذكر ليديان (با آنها) الله الديانه خطاب و ندا، اوج و جهله و اوج داتله تأکید ایدی شد. بریسی ايقاضی افاده ليدن و ايقاظ الحجون قول لا يلان (با) حرفیدر ایکنجیسی علامتاری آرامقام پرشی بولعه الجون قول لانيلان (آئی ) کلمه سیدر که، تورکچه ده هانی کلمه سیاه ترجمه ای باید او صحیی، عقلند آیا تمہ ایجون قول لا نيلان (ها) حرفيدر. بو تأكيد لر در آنگلا میاید که بوراده شو طرز ابله با سلام ندا
de ten en
و خطاب، حومه فائده لره و نکته لره اشار تور.
از جمله برنجیسی ان اناره عباد تارك تطليقند نه حاصل اولان مشقتك، خطاب الهي مظهريتين نشئت اين ذوقه والذقاله تخفيف ايديالمسيدر الكنجيي ان انك غائبانه اولا نه آشاغی مریم سندند حضورك يوكسك مقامنه چیغمی، آنجه عبادت واسطه سالم اولديفته اشار تدر. او محيي مخاطيك اوج جهتدن عباد تله مکلف اولدیفنه اشار تور. برنجی، قلبیله تسلیم و انقياده ایکنجیسی، عقلیله ایمان و توحيده او چنجیمی، قالبيله عمل و عبادته مظفور در دجیسی: مخاطب اراك مؤمن، کافر منافقه اولعه اوزره اوج قسمه ابريل من اولد يفته اشار تدر تشخي: خطابك ان انارك يوكن اور تہ، عوام طبقه لمينه شامل اولد يفقه اشار تدر. التنجيسي ان انار آراسنده با بیلان ندا و خطا ب برده
Ma'büdun ibadete matchak olduğuna delilas ede Çunkt ibadet, ankürdür Sukür, Mum'ns adila Yous nimetleri veren záta sikretnek Väribdir Sonra cumlesinden, arz ve arzdan çıkan mevälid, yanı arzın semereleri insanlara hadim oldukları gibi, insanların da onlann Sint the hadim olmaları lazım olduğuna biv remiz vardu
cümlesi ise, geçen cümlelerin her birisiyle aläkadardır. Yani "Rabbinize ibadet yaptığınızda şerik yapmayınız, Zira Rabbiniz.
ancak Allah'dır. Sizi nev'inizle beraber halk eden odus Ve arzı size mesken olarak hazırlayan odur. Ve semay sizin binanıza dam olarak yaratan odur. Ve sizin rızkınızı ve maşetinizi tedarik için suları gönderen odur. Hulása, bütün ni'metler ondandır. Öyle ine bütün şükürler ve ibadetler de, ancak onadır."
Arkadaş! Bu ayetin tazammun ettiği cümlelerin keyfiyet ve miktelerine gelelim. Evvelå, Kur'ân-ı Kerim'de kesretle zikredilen ile edilen hitab ve nida, üç vecihle ve üç edåtla te'kid edilmiştir. Birisi, ikäzı ifade eden ve ikäz için kullanılan () harfidir. İkincisi, alâmetleri aramakla bir şeyi bulmak için kullanılan (1) kelimesidir ki, Türkçe'de 'hangi' kelimesiyle tercüme edilir. Üçüncüsü, gafletten ayıltmak için kullanılan (6) harfidir. Bu te'kidlerden anlaşılır ki, burada şu tarz ile yapılan nidâ ve hitåb, çok fáidelere ve nüktelere işarettir.
Ezcümle: Birincisi: İnsanlara ibadetlerin teklifinden hasıl olan meşakkatin, hitâb-ı İlâhiye mazhariyetten neş'et eden zevk ve lezzetle tahfif edilmesidir.
İkincisi: İnsanın gäibâne olan aşağı mertebesinden huzurun yüksek makamına çıkması, ancak ibådet vâsıtasıyla olduğuna işarettir. Üçüncüsü: Muhátabın üç cihetten ibadetle mükellef olduğuna işarettir. Birincisi, kalbiyle teslim ve inkıyâda; ikincisi, aklıyla îmân ve tevhide; üçüncüsü, kalıbıyla amel ve ibådete
mükelleftir. Dördüncüsü: Muhátabların mü'min, kâfir, münafık olmak üzere üç kısma ayrılmış olduğuna işarettir. Beşincisi: Hitabın insanların yüksek,
orta, avâm tabakalarına şamil olduğuna işarettir. Altıncısı: İnsanlar arasında yapılan nidå ve hitâblarda
4231. İçgüveyinden halım daha e(yji. (Fıkrası: Birkaç avcı bir tilki yakalamış, diri diri derisini yüzmeye başlamış. Derisini yüzünce, avcılardan biri tilkiye: Şimdi nasılsın? diye sormuş. Tilki: "İçgüveyinden halım daha iyidir" demiş. Çil IEM, II/169, 1922).
4232. İçkicili(gjimi de, kaçımacılığımı da biliyor, ama ne yapacak? (Çil., IEM. 11/164, 1922).
4175 Cieng heye hizmet etmek, beyaz beygiri limar etmek Bhd (HJEM WI 1922)
4176. Gençlik rezillik, thityarık maskaralık ( TEM, 11/60, 1923)
4177. Gençlikte vaktını geçiren sefa ile, ihtiyarlıkta omrtiall geçirir cefs ils (CR, FEM, 11/101, 1922)
4178. Gerçek çıplaktır.
4170. Gerekliyi gereksizden saklamah
4180. Gider Tatar's, gelir beteri
4181. Gidip de dönmemek var, döntip de gitmemek (görmemek) var
4182. Gizli şey, meydana çıkar. (Çil, IEM, 111/61, 1923),
4183. Gölgede oturan yaz güntü, kışın kar olur unu. (Bob. TP, IEM. X XI/221, 1912 Ya da: Yaz günü gölgede oturama, kış günü unu kar olur. ÇI, IEM, 11/169, 1922)
4184. Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz
4185. Gonül bu ya: ata da konar, boka da konar (Çil, IEM, 11/161, 1922).
4186. Gören göz, kılavuz istemez (ÇI, TEM, 111/61, 1923).
4187. Görünen köy, kılavuz istemez (Çil, IEM, 11/161, 1922).
4188. Göz görmeden, kuru kafa ne yapsm? (Çil, IEM, 11/161, 1922).
9 yıl sonra tekrar Bağdat'a gitti. Bu sırada Bağdat, İslâm äleminin önemli bir ilim mer-kezi idi. Burada bulunan âlimler, Şafil'ye bü yük hürmet gösterdi. Sadece talebeleri değil, Bağdat alimleri dahi ondan ders almaya baş-ladılar. Daha önce kendisinden ders aldığı Ahmed bin Hanbel de ona talebe olmuştu. Zamanının en büyük älimi olan ve 300 bin hadis-i şerifi ezbere bilen Ahmed bin Han-bel, ondan ders almağa gelirdi. Çok kimse, İmam-ı Ahmed'e; "Böyle büyük bir älim iken, kendi çocuğun yaşındaki bir gencin karşısın da nasıl oturuyorsun?" dediklerinde; "Bizim ezberlediklerimizin mânâlarını o biliyor. Eğer onu görmeseydim, ilmin kapısında ka-lacaktım" demişti.
İmam-ı Şafi Bağdat'ta bulunduğu sırada Kitâbü'l-Bağdadiyye adını verdiği eserini yazdı. İkinci defå Bağdat'a gidişinden sonra, Bağdat'taki siyasi ve fikri kargaşa sebebiyle Mısır'a gitti ve ömrünün sonuna kadar orada kaldı.
İmam-ı Şafii, İmam-ı Azamın ve İmam-ı Mã-lik'in ictihad yollarını öğrenip, bu iki yolu bir-leştirdi ve ayrı bir ictihad yolu ctihad yolu kurdu. Onun kendi usûlüne göre şer'i delillerden çıkardı-ğı hükümlere, yani gösterdiği bu yola "Şafii Mezhebi denildi. Ehl-i Sünnet itikadında olan Müslümanlardan, amellerini, yani iba-det ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara "Şafir" denir.
Şafii Mezhebi, Hanefi Mezhebinden sonra en çok yayılan bir mezheptir. Mısır, Mekke, Me-dine, Endonezya, Aden, Filistin, Azerbaycan ve Semerkant'ta, Doğu ve Güneydoğu Anado-luda yayılmıştır.
820 yılında Mısır'da vefat etti. Kahire'de el-Mukattam Dağının eteğinde bulunan Kurâfe Kabristanına defnedildi.
İmam-ı Bağavi )7-1122( إمام بغوى
Ali ibni Abdülaziz ibni'l-Merzebán el-Bağavi, bazı kaynaklarda Ebu'l-Hasen ve Şeyhu'l-Ha-ram künyeleriyle de tanınır. Hadis hafızların-dandır (Hadis literatüründe yüz bin hadisi ravileriyle birlikte ezbere bilen kişiye Hafız denir) ve hadis âlimlerince sika, yani çok gü-venilir kişi olarak görülür. "Müsned" isimli bir hadis kitabı vardır.
Doğduğu yer olarak; Herat ile Merverrüz ara-sında bulunan Bağşür (Bağ) kasabası göste-
Zaten bu kasabaya izafeten Bağavi lakabını almıştır. Ferra lakabı ise direk kendisi ile ala kalı olmayıp, kürkçülük yapan babasının bu mesleğinden ötürü İbnü'l-Ferra olarak anıl mıştır.
hocalardan ders aldıktan sonra memleketi Begavi, Horasan bölgesini dolaşıp muhtelif Hocası kadı Hüseyin'in vefatından sonra gö-olan Merverrüz'e dönerek buraya yerleşti. devam etti. Arta kalan zamanlarda ise eser revi devraldı. Hocası gibi talebe yetiştirmeye yazmaya başladı. Aralarında ünlenip isim yapan bazı şahsiyetlere hocalık yapti. Ebu Mansur Muhammed el-Attari, Ebu'l-Meka-rim Fazlullah Nügari, Ebü'l-Feth Muhammed Hemedani bunlardan bazılarıdır.
Seksen yıllık bir ömür yaşayan Begavi, bu zaman zarfında, memleketi dışına çok fazla çıkmadı. Ömrü boyunca bölge insanına hiz-met etti. 1122 yılında Merverrüz'de vefat etti. Vefatından sonra, büyük değer verdiği ve çok sevdiği hocası Kadı Hüseyin in yanına defnedildi.
Begavi, daha çok hadis, fıkıh ve tefsir dal-larında eserler yazdı. Hadis dalında önemli ve en çok tanınan eserlerinin başında "Şer-hü's-sünne" adlı eseri gelmektedir. Hadis älimlerinin eserlerinden derlediği hadisle-ri önce konularına göre sıralamıştır. Hadis älimleri arasında ihtilaf konusu olan fikri problemlerle ilgili olarak şerhler düşmüştür. Kendisine, "Muhyissünne" läkabının veril-mesinde bu eserin önemli bir katkısı olmuş-tur.
Begavi'nin güvenilir hadis kaynaklarından istifade ederek derlediği hadisleri, "Mesabi-hü's-sünne" adlı eserinde toplamıştır. Kay-naklardan aldığı hadislerin senetlerini çıkar-dıktan sonra eserine kaydetmiştir. Eserde, dört binden fazla hadis kaydedilmiştir. Bu eseri de İslâm dünyasında büyük bir ilgi gör-müş ve eser için çok sayıda şerh yazılmıştır. Hadis dalında; El-envar fi şema'ili'n-nebiy-yi'l-muhtar, el-Cami' beyne's-Sahihayn, Şer-hü Camii'it-Tirmizi yazdığı diğer eserleridir.
Tefsir dalında yazmış olduğu en ünlü eseri ise, "Me'alimü't-tenzil" adını taşımaktadır. Alim, Kur'ân âyetlerini; hadis, sahabe ve ta-biin müfessirlerle bunlardan sonra gelenlerin görüşleriyle açıklamaktadır. Eserin muhtelif
423 baskıları yapılmıştır. Bu alanda yaadığı diğer bir eseri de El-Kifaye fil-kira'a'dır
Fish ilim dalıyla ilgili yazdığı eserlerinden bir tanesi By Tehaib'tir. Bu eser Safit meshe binin önemli kaynaklarından bir tanesidix. Müellif bu eserinde hocamnin eserinden büyük ölçüde istifade etmiştir. Eserdeki bolumler, ayet ve hadislerle başlamaktadır Konuyla ilgili Alimlerin görüşlerine yer ver
dili gibi, kendi fikirlerini de ilave etmiştir. Bu alanla ilgili olarak da: El-Kifaye fil-fikh. Fetava, Tercumetü'l-ahkam adı eserleri yaz-miştir.
İmam Begavi, eserlerini Arapça ve Farsça dil-lerinde yazmıştır.
Imam- Beyhaki إمام بهلی )bkz. Beyhakt(
Imam : Buhari امام بخاری )bkz. Buhart(
Imam - Busiri مام بوصیری( )bkz. Bustri(
Imam-1 Cafer إمام جعفر : Imamiyye mezhebinin
kabul ettiği oniki imamın altıncısı. Künyesi Ca'fer es-Sadik Muhammed Bakır b. Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebi Talib'tir. Babası, Mu-hammed Balar'ın yerine imamete geçmiştir. Oniki imamın altıncısıdır. Hz. Hüseyin'in şehit edilmesinden sonra Peygamber çocuk-ları siyasetle uğraşmamışlar; kendilerini ilme vermişlerdir. Bu evde yetişen Ca'fer de kendi-ni ilme verdi; fıkıh, hadis, ve öteki şer'i ilimler yanında kimya ve diğer ilimleri de tahsil etti.
Ebû Hanife, Imam Malik ve Süfyân-ı Sevri gibi büyük bilginler Cä'feri Sadık'tan ilim öğ renmiş ve hadis rivayet etmişlerdir. Ca'fer-i Sadık fazla konuşmazdı. Süfyan-ı Sevri, Ca'fer'i ziyarete gitmiş; uzun süre sustuğunu görünce konuşmasını rica etmiş; bunun üze rine Ca'fer şöyle demiştir: "Allah'ın nimetine şükret; şükür, nimetin artmasına vesile olur. Nimet verildiği zaman da istiğfara devam et. Devletin zulmüne karşı da Lå havle velå kuv-vete illa billah de."
Ebû Hanife de, Hicaz'a gidip, iki yıl Ca'fer'in yanında kalmış, ondan çok şeyler öğrenmiş ve bu iki yıl için "Eğer iki yıl olmasaydı Nü-man mahvolurdu" demiştir.
Imam Ca'fer'in ilmi önce kesbi olarak başla-mış, sonra vehbi ilimle desteklenmiş, ilhama mazhar olmuştur.
Ca'fer-i Sadık, ahlak, fazilet ve takvada ileri idi. İmam Malik onun hakkında şöyle der: "O, üç halde bulunurdu: Ya namaz kılar, ya oruç
tutar, veya Kur'an okurdu. Hiç bir zaman temiz olmadan Allah'ın Rasülü'nü ağzına al mazdı. Boş yere konuşmazdı. Kendisini her gördüğümde kalkar, altındaki minderi bana verirdi." (Muhammed Ebu Zehra, el-Imamu's Sadık.)
Imamiye, Ca'fer-i Sadık'ın bazı vehbi ilimle re sahip olduğunu, Hz. Peygamber'in bu ilmi Hz. Ali'ye verdiğini, Hz. Ali'den Ali Zeyneläbi-din'e, ondan Muhammed Bakır'a, ondan da Ca'fer-i Sadık'a geçtiğini, bu ilmin "cifr ilmi" olduğunu söyler. Cifr ilmi, harflerin ilmidir. Cafer'i Sadık'ın cifr'i bildiği ve onu şöyle tarif ettiği bildirilir: "O, deriden bir kaptır. Onda, peygamberlerin ve İsrailoğulları bilginlerinin bilgisi vardır." (Seyyid Hüseyin Muzaffer, es-Sadık, 109). Hamdi Döndüren
İmam-ı Celil İbn-i eh )743-813( إمام حليب رهب : Dokuzuncu asırda yaşamış İslâm âlimle-rindendir. Mısır bölgesinde doğup büyümüş, buralarda hizmet etmiştir. İmam Malik'in önde gelen ve en çok sevdiği talebelerinden birisi olmuştur. Elde ettiği ilmi birikiminden ötürü, ilmin kütüphanesi olarak vasıflandı-rılmıştır. Yüz bin civarında hadis-i şerifi ravi-leriyle birlikte ezberlemiş ve çok sayıda hadis nakletmiştir. Kendisine teklif edilen kadılığı kabul etmemiş, ilim ile meşguliyeti tercih et-miştir. Risale-i Nur'da kendisi için, "büyük bir imam olan İbn Veheb" tabiri kullanılmıştır. Künyesi Ebu Muhammed Abdullah bin Vehb bin Müslim el-Fihri el-Mısri şeklindedir.
Abdullah, 743 yılında Kahire'de doğdu. Eğiti-mine başlarna yaşı konusunda farklı nakiller mevcuttur. Küçük yaşta ilim tahsiline başla-dığını belirten kaynaklar olduğu gibi, on yedi yaşından sonra ilmi eğitimine başladığını yazan kaynaklar da mevcuttur. Tahsil hayatı boyunca çok sayıda hocadan ders aldı. Ders aldığı hocalarının sayısının üç yüzden fazla ol-duğu nakledilmektedir. İmam Malik'ten ders aldıktan sonra, önde gelen talebelerinden biri olmuştur. İmam Malik dışında Hayve (Havye) bin Şüreyh, Sa'd bin Ebi Eyyüb, Leys bin Sa'd, Süleyman bin Bilal, İbn Cüreyc, Süfyan es-Sev-ri, Abdülaziz el-Macişun, İbn Lehia, Süfyan bin Üyeyne gibi tanınmış isimler ders aldığı hoca-larından ve âlimlerden bazılarıdır.
Abdullah, 1 Mayıs 813 tarihinde Kahire'de vefat etti. Fıkıh, hadis, tefsir, tarih ve Kıra-at dallarında zamanının en önemli âlimleri arasında yer aldı. Büyük bir emek sarf ederek
Diğer taraftan, kelime i şehadette, Allah'tan gayrı bir ilah bulunmadığı na şahitlikten sonra Hazret-i Muhammed Efendimiz'in Allah'ın "kulu" ve "Rasülu olduğuna da şahitlik etmekteyiz. Yani Cenab-ı Hak, bizlere en sev gili kulu olan Rasülü'nü tasdik ettirirken, O'nun "kulluk" vasfını da bilhassa tebliğ etmiş olmaktadır
Kulluk
Hakk'a mirac etmeye, yani vuslata en büyük fırsat ve insanoğluna bah-sedilen en büyük saltanat....
Allah'a bu vasıfla ve layıkıyla kul olabilenler, Allah'tan gayrısına kulluk etmekten kurtulurlar. Zaten insanın, Allah'a kulluktan daha büyük bir saltanatı hiçbir zaman olmamıştır.
Peygamber Efendimiz de "Kul Peygamber" olarak enbiyä sultanı olmuştur. Dolayısıyla gerçek tevhidin, yani yalnızca Allah'a kulluğun zirve-si, Hazret-i Peygamber Efendimiz'dir. Bizler de, O tevhid dâvetçisinin Ümmetiyiz.
Her şeyde yegâne örneğimiz, O. Bilhassa kullukta, emsalsiz bir nümüne-i Imtisal O. Bu bakımdan Cenab-ı Hak, kelime-i şehadetin; "ve eşhedü enne Muhammeden abdühů ve Rasûlüh" kısmında, biz ümmet-i Muhammed'e en böyük fiill kıstas ve emsalsiz ömek şahsiyet kıldığı Peygamber Efendimiz'i Örnek alarak, O'nu kalben ve fiilen tasdik etmemizi istiyor.
Çünkü insan, terbiyeye muhtaç olarak dünyaya geliyor. Hayat yolculu ğunda da en büyük insan terbiyecileri ve muallimlen olan peygamberler ve onların varislerinin rahle-i tedrisinde ve kulluk iklimlerinde olgunlaşabiliyor. Aksi hälde hevå ve hevese tapan ahmaklardan olup ilahi gazaba uğrayarak hüsrandan hüsrana sürükleniyor. Bu gerçeği ifade sadedinde Efendimiz buyurur ki:
"Yeryüzünde tapılan sahte tanrılardan Allah'ın en çok buğz ettiği, hevá ve hevestir." (Heysemi, 1, 108)
O hâlde; en başta yapılması gereken, tevhidin rühuna zıt olan süfli arzuları terk ederek nefsin tezkiyesi ve måsivådan arınmak süretiyle de kalbin tasflyesidir. Kalp tertemiz olacak ki, onda, kelime-i tevhidin إلا الله
sırı, yani Cenâb-ı Hakk'ın cemali sıfatları kâmilen tecelli etsin.
Ancak o zaman kalp, Cenâb-ı Hak ile beraberlik istikametine girer. Neticede, kamil bir İslâm karakteri teşekkül eder. Bu karakter, insanı Allah'ın yeryüzündeki halifesi ve şahidi olma şeref ve bahtiyarlığına yüceltir.
Velhasıl; tevhidin hakikatine varmanın yegane yolu, mânevi terbiyedir. Bu terbiye de, kalplerin mütehassısı olan Hak dostu mürşid-i kamillerin irşadına gönül vermeye bağlıdır.
O mürşid-i kämiller ki, "veresetü'l-enbiya"dırlar. Yani peygamberlerin värisleridirler. Yani Hak dostu olan âlimler ve âriflerdir.
Onlar; zahir ve bâtınını ikmål etmiş, kalbi merhaleler kat ederek nebevi irşad ve davranış mükemmelliğinin zamanlara yayılmış zirveleridir.
Yani onlar; Hazret-i Peygamber ve O'nun ashabını görme şerefine näil olamayanlar için, fiili ve müşahhas birer fazilet rehberidirler.
Onlar; gönül tahtının yalnızca Hakk'a tahsis edilmesi için, talebeleri-ni, dünyevi muhabbet merhalelerinde takılı kalmaktan kurtarmaya gayret ederler.
Zira bir ilâha kulluk meyline doğuştan sahip olan insan, bu temâyülünü doğru yere hasredemezse, bu defa onun gönlünde dünyevi muhabbetler ilâhlaşmaya başlar. Yazık ki başına buyruk bir gidişat içerisinde keyfince bir fayda ve rahatlık umarken kendisini ebedi bir hüsranın ortasında bulu-verir. Bu tıpkı; kaynağından pırıl pırıl ve berrak bir şekilde çıkan bir menbå suyunun, doğru istikamet verilmediği için yanlış yerlere akarak, oralarda hebå olmasına benzer. Bereketli toprakları inbåt edip yeşerteceği yerde, çöl ortasında zayi olup gider.
Insanı böylesine harab eden ve kalplerde putlaşan dünyevi muhabbetler nelerdir?
Kiminde mal-mülktür, kiminde makam-mevkidir, kiminde evlåt, kiminde ise karşı cinstir.
Bunlar, insanoğlu için aslında iki uçlu bıçak gibidir. Yani hem istifâde-ye mebni birer imkândır, hem de kalpte putlaştığı takdirde ebedi feläket ve hüsrandır. Dolayısıyla içindeki her çeşit putu kırarak gönlü yalnızca Hakk'a has kılmak, zarūrīdir. Bunu başarabilenler, Hakk'ın Halili, yani "dostu" olurlar. Nitekim İbrahim -aleyhisselâm- bu hususta müstesnå bir numûnedir:
Rivâyete göre Allah Teâlâ, Hazret-i İbrahim'i dost edinince melekler:
"-Ey Rabb'imiz İbrahim Sana nasıl dost olabilir? Nefsi, malı ve evlâdı var. Kalbi bunlara meyyäldir..." dediler. Bunun ardından şu ibretli imtihan manzaralarına şahid oldular:
İbrahim -aleyhisselâm- mancınıkla ateşe atılacağı zaman melekler heyecanlandı. Bir kısmı Allah Teâlâ'dan Hazret-i İbrahim'e yardım etmek
Güneş için ısıtmamak nasıl imkânsız ise, yüksek rühlar için de insan lara acımamak, ızdırap ve çileler karşısında duygusuz kalmak, öyle imkân sızdır. Merhamet, bütün âleme yaygın ilahi bir cevherdir. Hak dostlarının yüreği ise, merhametin bitmez tükenmez hazinesidir. Onların nazarında nefsi besleyen fåni rağbet ve alakaları bir kenara bırakıp rõhu besleyen güzel davranışlarla amellerini ebedileştirenlerin elde edeceği kazanç, hem ebedi hem de daha güzeldir. İnsanın bu dünyada elde edeceği en kıymet li kârlar da sadece böyle amel-i sålihlerdir. Diğer kazançlar ise, tek tek ge-ri verilen geçici emanetlerdir. Nitekim hadis-i şerifte buyurulur:
Rasûl-i Ekrem'in ailesi bir koyun kesmişlerdi. Birçok infaktan sonra Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ondan geriye ne kaldığı nı sordu. Hazret-i Äişe -radıyallahu anhá:
"-Sadece bir kürek kemiği kaldı." dedi.
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem:
-Desene (Yâ Aişe), bir kürek kemiği hariç hepsi bizim oldul" buyur-dular. (Tirmizi, Kiyâme, 33)
DÂIMA HAKKI FARK
Abdülkadir Geylani Hazretleri başından geçen bir hali şöyle anlat mıştır:
"Birgün gözümün önünde bir nûr peyda olmuş ve bütün ufku kapla-mıştı. Bu nedir diye bakarken nûrdan bir ses geldi.
"- Ey Abdülkadir, ben senin Rabbinim. Bugüne kadar yaptığın amel-i sålihlerden öyle memnûnum ki, bundan sonra sana haramları helal eyle-dim." dedi.
Ancak hitap biter bitmez ben bu sesin sahibinin şeytan -aleyhi'l-la'ne-olduğunu anladım ve:
"- Çekil git ey mel'un! Gösterdiğin nür, benim için ebedi bir zulmetten başka bir şey değildir." dedim.
-Allah'ımı Hırsıza, fahişeye ve zengine (de olsa) sadaka verdiğim İçin sana hamdolsun.» dedi.
(Bu ihlası üzerine) uykusunda o adama:
- Hırsıza verdiğin sadaka, belki onu yaptığı hırsızlıktan utandırıp vazgeçirecektir. Fahişe belki yaptığından vazgeçip iffetli bir kadın olacak-tır. Zengin de belki bundan ibret alıp Allah'ın kendisine verdiği maldan muhtaçlara dağıtacaktır.» denildi." (Buhâri, Zekât 14; Müslim, Zekât, 78)
Dolayısıyla sadaka veren, Rabbine şükür hâlinde olmalıdır. Çünkü sa-dakanın tesiri, verenin ihlâsına göre tecelli eder.
ARŞ-I A'LÂYA ÇIKAN AMEL-İ SALİH
Dâvûd-i Tâî Hazretleri'nin hizmetine bakan müridi birgün ona:
*- Biraz et pişirdim; buyurmaz mısınız?" dedi ve üstadının sükût etme-si üzerine eti getirdi.
Ancak Dâvûd-i Tâi-kuddise sirruh-, önüne konan ete bakarak:
"- Falanca yetimlerden ne haber var evlådım?" diye sordu.
Mürid, durumlarının yerinde olmadığını izhar sadedinde içini çekip:
- Bildiğiniz gibi efendim!" dedi.
O büyük Hak dostu:
"-O hâlde bu eti onlara götürüver!" dedi.
Hazırladığı ikramı üstadının yemesini arzu eden samimi mürid:
*- Efendim, siz de uzun zamandır et yemediniz!.." diye ısrar edecek
oldu.
Fakat Dâvûd-i Tâi Hazretleri kabul etmeyip şöyle buyurdu:
*- Evlâdım! Bu eti ben yersem dışarı çıkar, fakat o yetimler yerse, arşı a'lâya çıkarl.."
Şeyhülislâm, Osmanlı Devleti'nde seriyye mahkemetert ile medrese ve talebelerin işlerine nezaret eden ilmiye sınıfının başı ve ulemanın rəisi olan zättır.
Osmanlı Devletinin kurulduğu, yeni yerlerin fethedilip. idarî taksimatının yapılmaya başlandığı günden beri bu yerlerin şer'i idaresini tanzim edecek. Müslümanların hukuku ile gayrimüslimlerin hukukunu tatbik edecek kâdılar tayin edilmiştir. Bunlara kâdı, kâdıasker denilmiştir. Harp kararı başta olmak üzere, devletin her türlü işinin yapılma izni, kâdıların vereceği fetvâ ile yürütülürdü. Sultan Murad Han'ın daha o zamanlarda bile, Karamanoğlu İbrahim Bey üzerine sefere çıkmak için ulemadan fetvå alması bunu gösterir.
"Şeyhülislam" ünvanı, H. 4. asırda, hürmet lafzı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu ünvanla birçok büyük alim ve fakîh, şöhret bulmuştur. Şeyhülislâm tabiri, Osmanlı'nın ilk devirlerinde de resmi bir unvan değildi. O devirlerde yaşamış ve şeyhülislâm diye anılan birçok zata, fazilet ve kemållerine binäen öyle denilmiştir.
Yıldırım Bayezid Han zamanında Bursa Kadılığı yapan Molla Fenårî'ye, 1424 senesinde "müftilik" vazifesi de verilmiştir. Bundan sonra, asırlarca devam edecek olan şeyhülislâmlık makamı da böylece tesis edilmiş oldu.
Adalet, tedrisat, hukuk, şer'i hükümlerin tatbiki vazifesini üzerine alan şeyhülislamlık müessesesinin başında bulunan şeyhülislâm, protokolde padişah ve sadrazamdan sonra gelirdi. Devlet, şeyhülislamın vereceği fetvaya bağlı idi. Şeyhülislâm, hiç kimsenin şahsi görüşüne göre hareket etmez; Kur'ân-ı Kerîm, sünnet, icma ve kıyas ile sabit olan hükümleri söyler ve bunları tatbik ederdi.
Padişahlara kılıç kuşatma vazifesini de şeyhülislamlar yapmışlardır. Osmanlı Devleti'nde, en uzun şeyhülislamlık yapan zât, Kanûnî Sultan Süleyman Han ve İkinci Selim Han zamanlarında bu makamda bulunmuş olan Ebussuûd Efendi'dir.
makasıdı İlahiyesini en güzel bir surette gös laklarını kendine çevirecek bir Kur'ân-ı Azimüşşan'la, o Sani-i Hakem-i Hakin sanatların Săniine çevirecek; ve kudsî dersler ve talimatla bütün ehl-i aklın ku-mavat ve arzı çınlatacak bir velvele-i teşhir ve takdis ile o zişuurların nazarını o karşı geniş bir ubudiyetle mukabele edip, ber ve bahri cezbeye getirecek, se-kabele istediğinden, o zişuurların namına birisi o geniş tezahürat-ı rububiyete Halik bütün mevcudatla Kendini sevdirmek ve zişuur mahlüklarından mu
TARİHTE BUGÜN
2022 BEDTUZZAMAN TARVIIMI
1920-Bediüzzaman in da azaları arasında yer aldığı Hilal-i Ahdar (Yeşilay Cemiyeti) kuruldu.
1952-Bediüzzaman, son celsesi yapılan İstanbul Gençlik Rehberi Mahkemesi'nde beraet etti.
5
CUMARTESİ
BİR AYET
Onların so in sözu seni üzmesin. Kudret ve ustünlük
e Allah'ındır. bütünüyle
Yunus Suresi: 65
BİR HADİS
SATURDAY
MART
MARCH
Iman, insanı insan eder; belki, insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi iman ve duadır.
Şeytanın avlamak için kadınlardan daha sağlam ağı yoktur.
yüz elli sayfada, kırk verhui Hakimdir. İşte şu mucize-i ekberin beyanına dair Yirmi Borin nübüvveti cămi ve kırk vecihle i'câzı ispat edilmiş bir mucizesi dahi Kur'ân-ı Resul-i Ekrem Aleyhissalātü Vesselâmın en büyük ve ebedi ve yüzer delail-i
Mucizat-1 Ahmediye (asm)
1945-BM kuruldu. -1961-M Malta bağımsızlığını ilan etti.
- Birleşmiş Milletler Günü
EZ
EKİM
Allene namazı azi emres, kendi abırla devam et de ona sab
uresi: 132 Tähä Suresi
24
CUMA
21447
C.EVVEL
RUMI: 11 T.EVVEL 1441
HIZIR: 172
BİR HADİS
Allah bir kulu hakkında hayır dilediğinde, onu salih kimselere iyilik ve ihsan yapmaya sevk eder.
Deylemi
Kırk dakikada bir Sahabenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hatta kırk senede başkası ancak yetişebilir.
-1997-Bus güçleri Çeçenistandan çekild -2007-Nur Talebelerinden Rakkı Yavutürk vefat etti.
OCAK
05
PAZARTESİ
16 1447 RECEB
BUME 25 K. EVVEL 1441 KASME 59
NORAYET
Forkdin Suresi: 2
BİR HADİS
Benden sonra Ehli-Beytile olunarakuma
Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikel Iman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi, pek kolay ve zahmetinde
-2005-Bilinen en büyük cüce gezegen Eris keşfedildi.
1997 - Rus güçleri Çeçenistan'dan çekildi.
-2007-Nur Talebelerinden Hakkı Yavuztürk vefat etti.
OCAK
05 PAZARTESİ
16 14478
RUMI: 23 K. EVVEL 1441 KASIM: 59
BİR AYET
O (Allah) ki; göklerin ve yeryü-zünün mülkü, O'nundur. Ve O, çocuk edinmemiştir. Mülkte, O'nun şeriki (ortağı) olmamış-tır. Ve herşeyi, O yarattı sonra da onların kaderini takdir etti.
Furkan Suresi: 2
BİR HADİS
Benden sonra Ehl-i Beytimle imtihan olunacaksınız.
Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. Iman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi, pek kolay ve zahmetsizdir.
Cümlesinin ifade ettiği mana ise.. bu salavat-ı şerifenin başından sayısı belirtilerek, adedi kadar salâvat olması istenenlerin hepsini içi-ne alır. Daha açık mana şu dėmeğe gelir:
Semadan inen yağmur tanelerinin, yerde biten nebatların ve bunların habbelerinin, semadaki yıldızların, cümle canlıların aldıkları nefeslerin, yarattığın ve yaratacakların mahlukların, ilminin kavra-dığı şeylerin sayısı adedinin kat katı ile Resulüllah S.A. efendimize sa-lât eyle.. Bizleri de, o kadar salavat okumuş kadar ecre ve sevaba nail eyle. O kadar güzel faydalar ve menfaatlar ihsan eyle.
Cümlesine söyle değişik bir mana vermek mümkündür flminin ulaştığı şeylerin sayısı kadar..
Böyle bir mana vermek de mümkündür:
490
Bunlara okunan salavatların cümlesi, Ilmine dahlidir. O ilmi ne dahil olan salavat-i şerifelerin hemen hepsinin saya kadar bizden yana onlara salât eyle.
Ayetlerin.
Lafzından anlaşılan manaya gelince, okunan Kur'an kyetleri ola bilir. Bir başka manada alınırsa.. su demeğe gelir:
Varlığına, birliğine delalet eden tüm şeylerin sayısı kadar on Jara salát eyle..
Bu ikinci mana, bu yere daha uygundur. Çünkü: Cümle eşya, bu yüğü, küçüğü, carlısı, cansızı, tümden Yüce Hakkın varlığına alamet, birliğine delildir.
Allahım, ONLARA öyle bir salát eyle ki..
ONLARA.
Zamirindeki mana şunlara işarettir: Resultüllah B.A. efendimizin påk zevceleri, saygıdeğer zürriyeti, nebiler, resuller, mukarreh melek jer ve salih kullar..
Onlara salavat okuyan tüm halkın salavatından üstün ve faziletli olsun. Tıpkı: Halkına karşı, senin üstünlüğün ve faziletin gibi..
Bu cümlenin ifade ettiği daha açık mana şudur:
Bütün insan, cin, hayvan, emlåk, cemadatın okuduğu salá vat-ı şerifelerden; fazilet itibarı ile daha faziletli, rif'at yönüyle daha yüksek, kemal cihetinden daha mükemmel, çokluk olarak daha ço galtarak, Resulüllah S.A. efendimizin şanını daha yüce eyle. Mertebe ve makam cihetinden daha yüksek eyle. Ayrıca anlatılanların dahi, şanlarını yükselt ve alâ eyle.
Allahım.
Ey vacibülvücud olan zatından başka ilah olmayan nimeti her şeye şamil şanı yüce Allah..
Onlara salát eyle..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve diğer anlatılanlara..
Bu salât daimi olsun. Hem de gecelerin ve günlerin geçip git-tiğince.. Bu devamlar, birbirine muttasıl olsun. Geceler ve günler geçip gittiği süre: O salâvat için bir üzülme ve kesilme olmasın., Hem bu salât, sağnak yağmur ve ince ince yağan yağmur tanelerinin sa-yısı kadar olsun.
Ebû Hüreyre der ki Yürüyüşte, Resûlullah Aleyhisselâmdan da-ha hızlı bir kimse görmedim.
Yürürken, yer yüzü, sanki O'nun ayağının altında dürülürdüt
Bie, ardından yetişmek için kendimizi son derecede zorlar, sıkar-
dik
Resülullah Aleyhisselam ise, yürürken, Kendisini hiç sıkmazdı.
(178)
Musafaha ve Peygamberimizin Musafaha Edişi:
Musáľaha İki kişinin, karşılaşınca, birbirlerile el tutuşmaları (173) yani, avuçlarının yüzlerini (İçlerini) birbirine yapıştırıp birbir-lerinin yüzlerine bakışmaları demektir. (174)
Enes b. Malik'in bildirdiğine göre: Peygamberimiz, birisile karşı laştığı zaman, Musafaha eder, o kimse, elini çekmedikçe, Peygamberi-mis de, elini çekmez, o kimse, yüzünü çevirmedikçe, Peygamberimiz de, ondan yüzünü çevirmezdi. (175)
Enes b. Målik der ki (YA Resûlallahi Bazımız, bazımıza eğilsin mi?) diye sorduk.
(Hayır!) buyurdu.
(Bazımız, bazımızla kucaklaşsın mı?) diye sorduk.
(Hayır! Fakat, Musafaha ediniz!) buyurdu.» (176)
Berâ b. Azib de, Peygamberimizin «İki Müslüman karşılaşıp se-lAmlaşır ve Musafaha ederlerse, onlar, daha birbirlerinden ayrılma-dan önce mağfiret olunurlar! buyurduğunu bildirir. (177) (*)
ki:
Hind b. Ebi Hâle'nin Peygamberimizi Anlatmağa Devam Edişi:
Hind b. Ebi Hâle, Peygamberimizi anlatmağa devam ederek der
Resûlullah Aleyhisselâm, dâimâ düşünceli idi.
Kendisinin susması, konuşmasından uzun sürerdi.
Resûlullah, lüzumsuz yere konuşmazdı.
(172) Ibn-i Sa'd Tabakat e. 1, s. 380, Tirmizi Şemáll a. 22
(173) Firuzabadi Kamûsulmuhit c. 1, a. 242
(174) İbn-i Eafr Nihaye s. 3, в. 34
(175) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, 8. 378
(176) Ilm-1 Mace Sünen c. 2, 8. 1220
( 177) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 289, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 354, Ibn-1 Mace Silnen e. 2, s. 1220
(*) (Medine Devri Birinci cilt'de (Peygamberimizin Medinelilere İlk Tavalyeleri) bahsini de okuyunuz.
عادت ابد ينيا من اولان شياره اشار تدرکی انسان اولا کوردیگی آدمی جا غیر یر و طور دید موک لم اولد یعنی اخلا من كون علا متامين دقت اور مولده مقصد منی اخلاني خلاصه مذاور خطاب کچه اوج جهت نه تأکید اید یا نه شو نکته لره اشار تدر.
(1) الله ندا الوان انسان غافل غائب حاضر حاهل مشغول دوست دو شما نه لی جومه مختلف طبقه اره شاملدر. بو مختلف طبقه لره کوره (با ) تک افاده می دگیشتیر مثلا ، غافله قارشو تنبیهی، غائر احضاری، جاهله تعریفی، دوسته تشویقی، دوشمانه تونی و تفریحی
کی هر طبقه به مناسب بر افاده می وارد.
موكره مقام قریبتی اقتضا ایندیگی هالده، اوزاقلره مخصوص اولان ( با ) ادائتك قول لانه الحمى بر قایم نکته به اشار تدر.
حيى، تكليف إيديان امانت و عبادتك بكه بول به پول او لدیفه ای نیسی، درجه عبود تناه مرتبة الوهيدن يك اوزاقه اولديغة - أو ضجيبي، مطفلك زمان و مطافجه خطابك وقت و محلندن إبرام اولد قارينه در دکیسی انسانلرك درجة غفلت هترين اشار تور.
مضاف اليهز ذکر اید بلد یگندم، عمومی به تو می افاده ایدن (آئی) کلمه ی، خطابك عموم کا تانت شامل اولوب، بالكز فرض کفایه صورتیله حمل امانته وعبادته انسانلرك تخصيص ايديا من اولد قارين اشار تدر اویله ای، انسانلارك عبادتده قصور لرى عموم واثنانه تجاوز در .
موکره (آئی) کلمه سنده بر جمال و بر ابهام دار در چون که اضافه من ذكر ابد یلی شد. اونك او ابهام و اجمالی (ناس) قلمه سیله ازاله و تفصیل ایدیلدیکندن، آرا لرنده به اجمال و تفصيل جزالتي میدانه کا مشور.
(ها) (آئى ) نك مضاف اليهنه عوض او المقله برابر (یا) الاتيله ماغير بلانلرى تنبيه الموندر.
(ناش) اصلنده نیاندن اليمن براسم فاعلدر وضعیت اصلیه ی ملاحظه سیله انساناده به عتاب اولديغنه اشار تدر. یعنی ای انسانلارا نه ايجون میدامه از لی پی او نو تدیگر؟ فقط بر جهند نه ده انساناره بر معذرت یولنی کوستر بیور. یعنی، سزن او ميثاقي ترك ایندیگ از عمداً دگل، بلکه مهود نیاند نه ایلاری کا مشور، معناسی وار، دینیانه بیدار
åder edinilmiş olan seylere sşarettir ka, mun evvela görduğü adamı çağırız ve durdurur. Sonra kim olduğunu anlamak için alämetlerine dikkat eder. Sonra maksadım anlatır. Hulisa, mezkür hitib, geçen üç cihetten te'kid edilmə su nüktelere saremir.
(() ile nida edilen insanlar gåfil, gäib, hazır, cahil, meşgul, dost, düşman gibi çok muhtelif tabakalara şimildır. Bu muhtelif tabakalara göre ()'ın ifadesi değişir.
Meselá, gäfile karşı tenbihi, gäibe ihzán, câhile ta'rifi, dosta teşviki, düşmana tevbih ve takrii gibi her tabakaya münasib bir ifadesi vardır.
Sonra makam kurbiyeti iktizá ettiği halde, uzaklara mahsüs olan (1) editının kullanılması birkaç nükteye işarettir.
Birincisi, teklif edilen emänet ve ibadetin pek büyük bir yük olduğuna; ikincisi, derece-i ubúdiyetin mertebe-i ulûhiyetten pek uzak olduğuna; üçüncüsü, mükelleflerin zaman ve mekânca hitabın vakit ve mahallinden ırak olduklarına; dördüncüsü, insanların derece-i gafletlerine işarettir.
Muzafun ileyhsiz zikredildiğinden, umümi bir tevessümü ifade eden (5) kelimesi, hitabın umum käināta şamil olup, yalnız farz-ı kifaye suretiyle haml-i emånete ve ibadete insanların tahsis edilmiş olduklarına işarettir. Öyle ise, insanların ibadette kusurları umum käinåta tecavüzdür.
Sonra (3) kelimesinde bir icmål ve bir ibhâm vardır. Çünki izȧfesiz zikredilmiştir. Onun o ibhâm ve icmâli
)باس( kelimesiyle izåle ve tafsil edildiğinden, aralarında bir icmal ve tafsil cezaleti meydana gelmiştir.
'nün muzafün ileyhine ıváz olmakla
beraber (C) edatıyla çağırılanları tenbih içindir. )تاش( aslında nisyandan alınmış bir ism-i fäildir. Vasfiyet-i asliyesi mülahazasıyla insanlara bir itâb olduğuna işarettir. Yani, "Ey İnsanlar!
Ne için misák-ı ezeliyi unuttunuz?" Fakat bir cihetten de insanlara bir ma'zeret yolunu gösteriyor. Yani, "Sizin o misåkı terk ettiğiniz amden değil, belki sehiv ve nisyândan ileri gelmiştir" ma'nâsı var, denilebilir.
4151. Evli evine, bekarlar samanlığa. (CIL, JEM, 111162, 1923).
4152 Elyji dirlik, bol keseden olur. (CIL, TEM. 11/163,1922 ).
4153 E(y) dünya cihanda, bugünkü İhtiman'da (Bulgaristan'da bir kent. Çil., JEM. 11/166, 1922).
4154. Eyi gün, sabahtan belli olur. (Çil., IEM, II1/170, 1922).
4155. Eyi olacak hastaya imam raslar. (Eskiden hastalara hocalar bakardı, şimdi de (1923 yılında) Şumnu kenti ve dolayında hastalara okusun diye, hocaya götürürler, Bulgar halkı da hocalara giderdi. Çil., IEM, III/62, 1923).
Ey sam yuce, zatından başka lah olmayan nimeti her yet mil Allah.
Muhammed'e salât eyle, Ki o: Senin peygamberindir. Ibra him'e salát eyle. Ki o: senin halilindir,
Bu salavat-i şerifenin devamında gelen:
Senin tüm peygamberlerine salát eyle.
Cümlesinde, peygamberlerin hepsi zikredildiği halde; burada olarak:
İbrahim'e salát eyle.
Diye geçmesi şu sebeplere dayanır:
Bir defa, Ibrahim peygamberin Resulüllah B.A. efendimize karş ziyade ve tekitli babalık hakkı vardır.
Sonra, Arap ve Arab'ın dışında kalanların İbrahim as, üzerine getirdikleri salavatı çoktur.
Sonra, mülkte ve hullet babında Resulüllah B.A. efendimize or taklığı vardır.
Sonra, Resulüllah B.A. efendimizden gayrı peygamberlerin en fa ziletlisidir.
tir: Hepsinden sonra, İbrahim'in a.s. şu duası, âyet-i kerime ile sabit
Benden sonra, gelecekler arasında, benim için bir LIBAN-1 SIDK kıl. (26/84)
Burada geçen:'
LISAN SIDK..
Kelimelerini, şu manada anlamak mümkündür:
Dünyada kıyamete kadar baki kalacak bir güzel hatıra, bir gü. zel anılma ver; iyi namımı daima yaşat. (1)
Bütün nebilerine de salât eyle.
Bu cümlede geçen nebilerden çıkan mana: Hazret-i Adem'den iti-baren, Resulüllah S.A. efendimize kadar gelen nebilerin ve resullerin hemen hepsidir.. Yani:
Ya Allah, bu şanlı peygamberlerin hepsine salât eyle..
Manasına gelir..
Keza, zatına ait yer ve sema ehlinden safi halis kıldığın zat lara da salût eyle.
Burada zimnen:
Yer ve sema ehli.
(1) Bu izalı, kısmen Hasan Basri Çantay'ın tefsirinden istifade edilerek, yapıl mıştır.
maltake ve temathe adede hat the ver batika salles mokarrereton sheden adide mashas thatke es mil's insh stes ad efe na ahsa timlike antaten testdie ve lefuku ve tafiduti salat almaleyhim minel hat elike stå semi fiatki
emme ted's thesed dunt fote
taalt ba'des astati ala (Not: Cingill kamlar vird olarak okunmamalıdır)
Ba devamlar birbirine multasd olsun. Geceler ve alinler geçip gittiği süres O salát için bie üstülme ve ble keallme olmaars, ffem bu salát, sagnak yağmur ve ince Ince yollan yağmur tanelerinin sayım kadar olonn
14. Allahun, Mohammed Nebtes, Ibrahim Haliline, bütün peygamberlerine senin yerin ve seman kalkından safilerine yarattıklarının adedi, satından titan, arasa aukğı kelimelerinin adedi, unta müstekası, bütün yarattıklarının tarlam kadar salát eyle. Mükerrer ve ehedi bir salát olsun. Uminta kavradığı, Umiote dolusu, iluntata sayıp aldığının kat kati olsun. Öyle bir salát olsun ki, anlatılas satlar üzerine tüm halkından salavat okuyanların salavatımdan pek alyade ve us tün olsun. Kullarına nasaran satunun fasileil gibi olsun.
Noora asağıdaki dualarla dua edersini çünkü oi Deáları kabul edeceği umu
Taala dilerse, Bilhassa, Peygamber efendi lan yüce ble sattır. Haliyle Allah
Taala ona salát ve selam eylesin. mise salavat okunduktan sonra, Allah
Amre bint-1 Abdurrahman der ki «Aişe'den (Resûlullah Aleyhis-selamın evinde tenhålaştığı zaman, hall nasıldı?) diye soruldu.
(183) (İnsanların en naziki, en iyi huylusu ve en güleci idi.) dedi.
Urve b. Zübeyr'in Hz. Aişe'den rivayetine göre: «Resûlullah Aley-hisselâm, Allah yolunda cihad dışında, ne bir hizmetciye, ne bir câ riyeye, ne de, bir kimseye el kaldırmamış, vurmamıştır!» (184)
(182) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 366, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, a. 121
Halk ve Huluk, aynı kökten gelmekle birlikte, Halk, gözle görü-len sûret, hey'et ve şekillere, Huluk ta, Basiret ve Gönül ile anlaşıla bilen Kuvve ve Seciyelere tahsis olunmuştur. (2)
Halk ve Huluk, birlikte kullanılan iki kelimedir ki «Filanın Hal-kı ve Huluku güzeldir, yani dışı ve içı güzeldir» denllip Halk kelime-sile onun dış süreti, Huluk kelimesile de, iç süreti anlatılmak iste-
nilir. Bu da, insanın, gözle görülen bir bedenle, Basiret ve Gönülle bi-linen Ruh ve Nefs'den mürekkep oluşundan ileri gelir.
Bunlardan her biri için çirkin veya güzel birer sûret ve hey'et vardır.
Basiretle bilinen Nefs ve Ruh'un değeri, gözle görülen cesed ve bedenden daha büyüktür.
Bunun için, yüce Allah, Meleklere (...Ben, muhakkak, çamurdan bir insan yaratacağım. Kendisinin hilkatını tamamlayıp içerisine Ruh'umdan üfürdüğümde, hepiniz, secdeye kapanınız! (Såd: 71-72)» buyurduğu zaman, Rûh'u, Kendisine nisbet ve izåfe etmekle, onun şerefini yüceltmiştir.
Cesed'in, toprağa, Ruh'un ise, Rabbül'âlemin'e nisbet olunuşu üze-rinde uyanmak, düşünmek gerekir.
Huluk, nefste yerleşmiş bir şekil ve hey'etten ibarettir ki, düşün-meğe hâcet kalmadan, bütün fiiller, sühûlet ve kolaylıkla ondan så-dır olur.
Eğer, ondan, akıl ve Şerîatca, övülmeye layık ve güzel görülen fiiller meydana gelirse, ona Güzel ahlâk ismi verilir.
Eğer, ondan çirkin fiiller meydana gelirse, ona da, çirkin huy la mi verilir.
(اعدوا مدام هو البدر هم مؤمن هم لا في هم منافع اولان طبقه ای ندا الله جاغر بلد قال ( اعْبُدُوا ) امری دوام اطاعت، اخلاص، تحصیلی، هر طبقه مناسب بر معنایی افتاده ام
فرن عنوانى ( اعْبُدُوا الله تكليف إيديان عبادته به علت و بر سببه الشات ور بھی زير دائما تكره محتاحكي وتربيه كزه لازم اولان نبون مزن تريد كنز ريزن النده اولد يندن، مزار داعمار لوازماتی ویرنه رنگر در تكون او نعمتار من شكر لازمدر شکر است انجم عبادتور
(الَّذِي خَلَقَكُمْ) (الَّذى) اسمای مبهم دن ولد يفى الكون مرجع و مدلولی نجمه (صله دندانه) اخل اولد يغى جمله ایله معلوم اولور. مثلا ( الَّذى حَانَكَ ) دخل على زمان، كان آرمان بالگن کا قا مقاله معلو مینی وار. باشقه جهتد نه معلومیتی بوقدر. بناء عليه، بوراده (زن) كلمه منك ( الذي ) ايله وصف لاند يريلمه ى، جناب حقك معرفتي حقيقتيله او لما ديفنه، آنجه افعال و آثار يله اولدیفنه اشار تدر. ایجاد انشا و يا باشقه به حکم به ترجیحاً، يا را ديليشك كوزل شقانی افاده لیدن (خلق) تعبیری انسان مردہ کی استعدادك سداد و استقامتجه عبادت الويريتاني اولديفنه اشار تر. وكذا عبادت، يا را دیلیشن اجرتی و نتیجه سیدر. بو اعتبارله با براده عبادته مقابل ويريانه ثواب، عبادتك اجرتی او لما يجب، آنچه جناب حقك كرمند ، وی بیلدیگر
اثار تدر
(وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ) مرجع و مد لولنك عدم معلو ميتنه دلالت ايدن (الذين) او لگی انسان ارك ٹولوم الله محو اولوب كنند كارينه و اونارك احوالني ببلديره جك به بياكي او لما دیفنه و بالگر مزن کی قسم مخلوق بر او نارك بالمدينه كلمه كه او محو اولان انسانلرك تعريف لري ممكن اولديغنه
اشار تدر.
(لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ) (لعل ) قلم ری، امید و رجایی افاده اید یور. فقط بو معنا، حقیقتی به جناب مو حقنده استعمال اليدياله من بناء عليه، يا جذاب من حقنده مجازاً استعمال البديله چکدر و یا معنای حقیقی له مخاطب اره و یا خود سامع و مشاهد اره استاد ایدیله جکدر.
nidaya cevabdır. Hem mü'min, hem kafr hem münafık olan tabakalar nida ile çajırıldıklarından, emri devam, itaat, ihlás, tevhid gibi, her tabakaya münasib bir ma'nayı ifade eder
Rabb ünvam ile teklif edilen ibadete bir illet ve bir sebebe işarettir. Yam, "Sizin terbiyeniz Rabbinizin elinde olduğundan, sizler daima Rabbinize muhtaçsınız. Ve terbiyenize lazım olan bütün evazimatı veren Rabbinizdir. Rabbinizin o nimetlerine sukür lazımdır. Şükür ise ancak ibadettir."
) البي الذي خلقك esma-ya mübhemeden olduğu için, merci ve medlûlü ancak 'sıla' denilen dahil olduğu cümle ile ma'lům olur. Meselá آلبى بانك denildiği zaman, gelen adamın
yalnız sana gelmekle ma'lúmiyeti var. Başka cihetten ma'lûmiyeti yoktur. Binåenaleyh, burada )ر( kelimesinin الذى ile vasıflandırılması, Cenâb-1 Hakk'ın ma'rifeti hakikatiyle olmadığına, ancak efål ve åsårıyla olduğuna işarettir. İcâd, inşă veya başka bir kelimeye tercihen, yaratılışın güzel şeklini ifade eden tabiri insanlardaki isti'dâdın sedåd ve istikametçe ibådete elverişli olduğuna işarettir. Ve keză ibadet,
yaratılışın ücreti ve neticesidir. Bu i'tibârla yapılan ibådete mukābil verilen sevab, ibâdetin ücreti olmayıp, ancak Cenâb-ı Hakk'ın kereminden verildiğine işarettir.
وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ Merci ve medlülünün adem-i ma'lûmiyetine delalet eden الذي evvelki insanların
ölüm ile mahvolup gittiklerine ve onların ahvälini bildirecek bir bilgi olmadığına ve yalnız sizin gibi bir kısım mahlûklar onların yerlerine gelmekle o mahv olan insanların ta'rifleri mümkün olduğuna işarettir.
) لَعَلَّ ( لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ kelimesi, ümid ve recâyı ifade ediyor. Fakat bu ma'na, hakikatiyle Cenâb-ı Hakk hakkında isti'mål edilemez. Binâenaleyh, ya Cenab-ı Hakk hakkında mecazen isti'mål edilecektir. Veya ma'nâ-yı hakikisiyle muhâtablara veyahud såmi' ve müşahidlere isnâd edilecektir.
4046. Bulgar kafası, kairan kofası (Ç, IEM, I, 1923)
4047. Bulgara padişahık olmaz olsa da yakışmaz (CRTEM.W160 , 1922).
4048. Bulgarh (Gavurum) aklı sonradan gelu (Bob. B... "Nancen pregled I. cilt W133, 1931).
4049. Burasa bir bilyük mekteptir gunmeyen en büyak merkeptir. (8
sovleven vollar Öncesi Edirme cezaevi or wouldur. An komille duvara γαζι. Oradan Turkive ve Bulgaristan'in her wiresine yayılmıştır. Çil, IEM, 1/160, 1922)
4050. Buyurun: sen aç değilsin, ama dilenciye ver. (Çil, ІЕМ. 1/160, 1922).
4051. Bilyük başın büyük ağrısı olur.
4052. Cahilin körden farkı yoktur.
4053. Cami ne kadar büyük olurusa (olsun), imam hep bildiki(ni) okuyor. (Çil, IEM 1/61.1923).
4054. Can bo glazdan gelir. (Çil., IEM. II/161. 1922).
4055. Can kurtaran yok mu? (Çil, IEM. II/161, 1922).
4056. Cendeme (cehenneme) kadar meydan var. (Çil., IEM. 110/161, 1922).
4057. Çabuk hırsız, ev sahibini şaşırır. (Çil, IEM, II/169, 1922).
4058. Çalışmak, ibadetin yarısıdır.
4059. Çalıştım, çalıştım senin için, iş yaptım benim için. (Genellikle dünürler için kullanar. Çil., IEM. 11/65, 1923).
Huas, Man bölgelerinde yaşayan Alimlerden hada topladı. Bunları senetleriyle birlikte esberledt. Vus binden fazla hadis esherine sahip olmasma karşıhh, yirmi bin civarında hadist yandığı eserlerinde ders etti
Tefatrul Kur'an, önemli eserlerinden bir ta nesidis. Tafatre dan rivayetleri hu eserinde topladı. El Camí fi'l hadis adım taşıyan ese rinde, muhtelif konulara ait naklettigi hadis ler yer almaktadu. Eserin tamamı olmasa bile bası bölumleri gunümüze kadar ulaşmıştır. Bu ikisi dışında, Kitabol Kader vema verede fi salike mine'l apar, Kitabü'l Cenale, III-Mu vattaül kebir, El Muvatta'ü's-sagir, Kitaba Ahvalil kıyame adını taşıyan eserleri de ka leme almıştır.
Imam : Gazali إمام غزالي )bka Gazali(
Imam Hakim إمام حاكم Eb Abdullah Mu hammed bin Abdullah en Nisäbort (923-1014) tasnif devrinin (hadisleri sınıflandırıp düzenleme döneminin) ünlü hadisçilerin dendir. Hadis ilmindeki şöhretinden dolayı kendisine "Hakim" ünvanı verilmiştir.
Miladi 923 senesinde Nişabur'da doğan Imam-ı Hakim, babasının ve dayısının yakın ilgisiyle çok küçük yaşlarda hadis öğrenmeye başladı. Yirmi yaşlarında memleketi dışında ki hadis merkezlerine seyahatlere çıktı. Hora san, Måveraünnehir, Irak ve Hicaz bölgeleri-ni dolaşarak iki bin civarında hocadan hadis aldı. Bu hocalarını Mu'cemu'ş-Şüyüh adlı eserinde anlattı. İmam-ı Hakim'in, tarih ve hadis ilmine dair bir çok eseri vardır. Kendi memleketinin tarihini Tarih-u Nisábůr adıyla ilk defa kendisi yazdı. Bilhassa, hadis ilmine dair olan Ma'rifetů Ulûmi'l-Hadis adlı eseri, sahasının en değerli kaynaklarından biridir. İmam-ı Hakim, Sâmânoğulları devrinde Ni-şabur (970) ve Cürcan kadılığı da yaptı.
İmam-ı Hakim'in kuşkusuz hadis sahasında yazdığı en ünlü eseri el-Müstedrek ale's-Sahi-hayn'dır. Hadis ilminde müstedrek kelimesi, "Bir hadis aliminin, kendi şartlarına göre sa-hih olduğu halde, eserine koymadığı sahih hadisleri toplamak ve bunları müstakil bir kitapta sınıflandırmaya tabi tutmak" mânâ-sına geliyor. Bu tariften de anlaşıldığı üzere, Müstedrek kitapları sahih hadis kitapları üzerine yapılır.
İmam-ı Hakim'in Müstedrek'i, Buhâri ve Müslim'in el-Câmiu's-Sahih'lerinin bir çe-
Hicaz, Mısır bölgelerinde yaşayan âlimlerden hadis topladı. Bunları senetleriyle birlikte ezberledi. Yüz binden fazla hadis ezberine sahip olmasına karşılık, yirmi bin civarında hadisi yazdığı eserlerinde derc etti.
Tefsirü'l-Kur'ân, önemli eserlerinden bir ta-nesidir. Tefsire dair rivayetleri bu eserinde topladı. El-Cămi fi'l-hadis adını taşıyan ese-rinde, muhtelif konulara ait naklettiği hadis-ler yer almaktadır. Eserin tamamı olmasa bile bazı bölümleri günümüze kadar ulaşmıştır. Bu ikisi dışında, Kitabü'l-Kader vema verede fi zalike mine'l-aşar, Kitabü'l-Cenaiz, El-Mu-vattaü'l-kebir, El-Muvatta'ü's-sağir, Kitab-1 Ahvali'l-kıyame adını taşıyan eserleri de ka-leme almıştır.
İmam-ı Gazali إمام غزالی : )bkz.Gazali(
İmam-ı Hakim إمام حاكم : Ebu Abdullah Mu-hammed bin Abdullah en-Nisabûrî (923-1014) tasnif devrinin (hadisleri sınıflandırıp düzenleme döneminin) ünlü hadisçilerin-dendir. Hadis ilmindeki şöhretinden dolayı kendisine "Hakim" ünvanı verilmiştir.
Miladi 923 senesinde Nişabur'da doğan İmam-ı Hakim, babasının ve dayısının yakın ilgisiyle çok küçük yaşlarda hadis öğrenmeye başladı. Yirmi yaşlarında memleketi dışında-ki hadis merkezlerine seyahatlere çıktı. Hora-san, Mäveraünnehir, Irak ve Hicaz bölgeleri-ni dolaşarak iki bin civarında hocadan hadis aldı. Bu hocalarını Mu'cemü'ş-Şüyüh adlı eserinde anlattı. İmam-ı Hakim'in, tarih ve hadis ilmine dair bir çok eseri vardır. Kendi memleketinin tarihini Tarih-u Nisâbür adıyla ilk defa kendisi yazdı. Bilhassa, hadis ilmine dair olan Ma'rifetü Ulûmi'l-Hadis adlı eseri, sahasının en değerli kaynaklarından biridir. İmam-ı Hakim, Sâmânoğulları devrinde Ni-şabur (970) ve Cürcan kadılığı da yaptı.
İmam-ı Hakim'in kuşkusuz hadis sahasında yazdığı en ünlü eseri el-Müstedrek ale's-Sahi-hayn'dır. Hadis ilminde müstedrek kelimesi, "Bir hadis âliminin, kendi şartlarına göre sa-hih olduğu hâlde, eserine koymadığı sahih hadisleri toplamak ve bunları müstakil bir kitapta sınıflandırmaya tabi tutmak" mânâ-sına geliyor. Bu tariften de anlaşıldığı üzere, Müstedrek kitapları sahih hadis kitapları üzerine yapılır.
İmam-ı Hakim'in Müstedrek'i, Buhâri ve Müslim'in el-Câmiu's-Sahih'lerinin bir
424 şit zeyli, yani tamamlayıcı eki gibidir ve o sahihlerin planını takip etmiştir. Hacim ba hadislerin toplamına yakın olduğu söylene kımından Buhari ve Müslim'in naklettiğ bilir. Müstedrek, daha sonra kalene alınan pek çok kitaba kaynaklık etmiştir. Pek çok kitapta bulunmayan hadisler burada buluna-bilmektedir.
Mustedrek'te, doğruluk ve güven açışından hadisler dört grupta toplanmıştır:
1-Buhari'nin şartına göre sahih olup da, onun Cami'us-Sahih'inde bulunmayan hadisler.
2- Müslim'in şartına göre sahih olup da onun Cami'us-Sahih'inde bulunmayan hadisler,
ğu halde, her ikisinin de beraberce Ca 3- Buhâri ve Müslim'in şartlarına uydu mi'us-Sahih'lerinde bulunmayan hadisler.
4- Buhari ve Müslim'in şartlarına uymayan, fa-kat kendisinin sahih olduğuna kanaat getirdiği hadisler.
İmam-ı Hüseyin إمام حسین : Hz. Peygamber (s.a.s)'in Hz. Fatıma (r.anha) dan torunu, Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın ikinci oğlu. Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının beşinde dünyaya geldi.
Hz. Hüseyin'in ismini Peygamber Efendimiz koydu. Hz. Hüseyin doğduğu zaman, Ceb-rail (a.s) gelip "Ya Muhammed! Rabbin sana selåm söylüyor. Oğluna, şu Harun'un oğlu-nun ismini koy diyor" dedi.
Peygamber Efendimiz "Ey Cebrail: Harun'un oğlunun ismi nedir?" diye sordu.
Cebrail (a.s) "Şebir" dedi.
Peygamberimiz "Benim dilim, Arapça:" bu-
yurdu.
Cebrail (a.s) "Öyle ise, bunun Arapça karşılığı olan Hüseyin ismini koy" dedi (Diyar bekri, el-Hamis, 1,471).
Hz. Hüseyin, Hz. Peygamber (s.a.s)'e çok benziyordu. Hz. Ali (r.a.) "Hasan, Rasûlül-
lah'a göğsünden başına kadar olan kısmında, Hüseyin de bundan aşağı olan kısmında çok benzerdi" (Ahmed b. Hanbel Müsned, 1,108) demişlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Hasan ve Hz. Hü-seyin (ra)'a son derece düşkün olup onları çok severdi. Onların hakkında,
"Allah'ım: Ben, bunları seviyorum. Sen de sev bunları" (Tirmizi Sünen V, 661).
425 Am iki reyhanimdir" (Ahmed b. Hanbel, Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kolla-Mixmed, II, 288);
Hasan ve Hüseyini seven, beni sevmiş, onla nakin tutan da bana kin tutmuştur" (Ahmed & Hanbel, Müsned, II, 288);
Peygamber Efendimiz (sas) Hz. Hasan ve Ha Huseyinin gönüllerince oynayıp eğlen meleri için onlara eşlik eder, bir çocuk gibi onlarla oynardı. Hz. Huseyin, Rasûlullah (sas) dan deve olmalarını istediklerinde he men yere egilir ve onları mübarek sırtına alır de Arkasından da "Bundan güzel deve olabilir mi buyururlardı.
Peygamber Efendimiz, bir gün, cenazelerin konulduğu yerde oturuyordu. Hz. Hasan ile ber Efendimiz gülerek "Ha gayret Hasan: Hr. Huseyin, güreşmeye başladılar. Peygam-Göreyim seni, yakala Huseyini!" diyerek Hz. Hasan'a kayırınca, Hz. Ali: "Ya Rasûlullah: Sen Huseyin'i kayırmalı değil miydin? Hasan daha büyuktür" dedi. Peygamberimiz "Baksa na Cebrail'de, Hüseyin'e: (Ha gayret Hüseyin göreyim seni) diyor." buyurdu (Zehebi, Siyer Alámü'n-Nübelă, 111, s. 190-191).
Hz. Peygamber (s.a.s) torunlarından olan Hz. Hüseyin'in çocukluk yılları Peygambe rimizin otağında geçmiştir. Rasülüllah'ın eğitiminden yetişip imanı yudumlaya yu-dumlaya büyüyen Hz. Hüseyin'in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasülü'nün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağı-na derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar mey-letmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.
Hz. Muaviye, hicretin altmışıncı yılında Re-cep ayının ortalarında Şam'da vefat etti. Muaviye'nin vefatından sonra Şamlılar Mua-viye b. Ebi Sûfyan'ın oğlu Yezid'e bey'at etti-ler.
Yezid'in iktidara geçmesi saltanat seklin-de gerçekleşti. Yezid, kendisinin bu şekilde idareyi ele alışına başta Hz. Hüseyin olmak üzere pek çok Sahabe'nin rıza göstermeyece-ğini, hatta şiddetli tepkilerle karşılayacağını biliyordu. İktidarı elden kaçırmamak için çok süratli davranıyordu.
Yezid'in iktidarı ele almasından sonra Küfeli-ler Hz. Hüseyin (r.a)'e mektuplar göndererek,
onu davet edip, yanlarına geldiği takdirde kendisini Emirül-mü'minin ilan edeceklerini üst üste yazdıkları mektuplarda belirtmiş lerdi. Ayrıca şu anda emirleri olmadığından cuma namazına çıkmadıklarını bildirmişler di
Hz. Hüseyin, Medine'den Mekke'ye gidip bu radan Küfelilerle haberleşmeye başlamıştı. Küfelilerin durumunu kesin olarak anlamak için de amcasının oğlu Müslim b. Akili Kü fe'ye göndermişti. Müslim Küfe'de durumun İyi olduğunu, insanların bey'at için hazır bu lunduklarını bildiren bir mektup gönderdi. Hz. Hüseyin bu haberden sonra kesin karar verip Küfe'ye gitme hazırlıklarına başladı.
Hz. Hüseyin Küfe yolculuğuna hazırlanırken, Abdullah Ibn Abbas, bu yolculuktan vazgeç mesini ısrarla istemişti. Aynı şekilde Abdul-lah ibn Ömer ve tabiunun ileri gelen älimle rinden Imam Şa'bi de Hz. Hüseyin'in Küfe'ye gitmemesini istemişler, özellikle Iraklılara güvenilmeyeceğini vurgulamışlardı. Ama Hz. Hüseyin Küfe'ye gitme konusunda kesin ka-rarlıydı.
Yezid, Hz. Hüseyin'in Küfe'ye doğru yol aldı ğını haber alınca, Küfe valisini değiştirmiş. Basra valisi olan Ubeydullah ibn Ziyad'a ek bir görev olarak, Küfe valiliğini de vermişti.
Ubeydullah b. Ziyad, Küfe valiliğini de üstle-nince ilk iş olarak Müslim b. Akil'i çok feci bir şekilde şehid etti.
Hz. Hüseyin'in Küfe yolculuğu sürerken, gelen haberler hiç de iyi değildi. Müslim b. Akil'in şehid edildiği haberi bile kendisine ulaştığında artık geri dönmek mümkün de ğildi. Yol esnasında pek çok kişi Küfe'ye git memesini, mutlaka geri dönmesi gerektiğini söylemişlerdi.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Hz. Ha-seyin büyük bir kararlılıkla Küfe'ye doğru yol almaya devam ediyordu. Bu arada kendisi için tuzaklar kuruldu. Gelişen olumsuz olay lar nedeniyle, Hz. Hüseyin beraberindekilere "dileyen dönebilir, ben sizi yanımda zorla gö türmek istemem" demişti. Ama hiç bir kimse ondan ayrılmadı (Zehebi Alamü'n-Nübelă, 111, 201-202).
Hz. Hüseyin, Hurr b. Yezid et-Temimi nin kumandası altındaki bin kişilik Küfe süvári birliği ile karşılaştı. Hurr b. Yezid, Ubeydul-lah b. Ziyad'ın emrine uygun olarak hareket
Resolullah endim sallallaho aleyhi ve sellem buyurdular: "Kıyamet günü, müminin mizanında, güzel ahlaktan daha ağır hiçbir şey yoktur. Muhakkak Allahü Teala, çirkin işler yapan, çirkin
Bir gün İblis, Yahya aleyhisselâm'a göründu ve "Ly Yahya! Sana nasihatte bulunmak istiyorum," dedi.
Yahya aleyhisselâm, "Yalan söylüyorsun; sen nasihat etmezsin. Lákin bana, âdemoğlundan bahset." dedi. İblis, "Ademoğlu, bizim için üç sınıfa ayrılır:
Birinci sınıf: Bunlar, bizim için en şiddetli olanlardır Onlara yaklaşır, fitneye düşürür ve idaremiz altına alırız. Ancak onlar hemen istiğfar ve tevbe ederler; bu da bizim bütün çabamızı boşa çıkarır. Sonra tekrar onlara yaklaşırız, fakat onlar tekrar tevbe ederler. Onları tamamen ele geçiremeyiz, ancak onlardan umudumuzu da kesemeyiz. Bu sebeple, bu sınıftan, büyük bir sıkıntı çekeriz.
İkinci sınıf: Bunlar, bizim elimizde, çocukların elindeki oyuncak gibidir. Onları, istediğimiz gibi yönlendiririz; onlar, kendilerini bize teslim etmişlerdir.
Üçüncü sınıf: Senin gibi masum ve Cenâb-ı Hakk'ın muhafazasında olanlardır; onlardan asla bir şey elde edemeyiz."
Bunun üzerine Yahyâ aleyhisselâm, "Benden bir şey elde edebildin mi?" diye sordu.
İblis, "Hayır. Fakat bir gün sana bir yemek getirilmişti. Ben, o yemeği sana câzip hâle getirdim; sen de her zaman yediğinden daha fazla yedin ve o gece teheccüd namazına her zamankinden geç bir saatte kalktın." dedi.
Bunun üzerine Yahyâ aleyhisselam, "Bundan böyle karnımı asla öyle doyurmayacağım" dedi.
İblis, bir başka zamanda yine Yahyâ aleyhisselâm'a göründü. Yahya aleyhisselâm, ona, "Bana, en çok sevdiğin ve en çok nefret ettiğin insanları söyle." dedi.
İblis, "En çok sevdiğim kişi, cimri olan mümindir; en çok nefret ettiğim ise günahkâr olsa da cömert olan kimsedir" dedi. Yahyâ aleyhisselâm, "Niçin?" diye sordu.
İblis, "Çünkü cimri kişi, cimriliği sayesinde bana zaten teslim olmuştur. Ancak günahkâr ama cömert olan kimseden korkarım; çünkü Allah, onun cömertliğine bakar da ona hidayet ihsan eder." dedi.
istilzam ettiği derecede käin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Öyle iso zaruridir. Ve öyle eden ve en ekmel bir surette o vazifeleri yapan, bilmüsahe ekmel bir mukabele edecek bir zat, güneşin vücudu gibi bu kâinata lâzımdır, Butün hikmetlerinin tezahürüne ve tezahürat-ı cemaliye ve celâliyesine karşı en
TARİHTE BUGÜN
- 1970-Türkiye
Cumhuriyeti 32. hükümeti Süleyman Demirel'in başbakanlığında kuruldu.
2022 BEDIUZZAMAN TAKVI
6
PAZAR
SUNDAY
BİR AYET Allah dilediğini temize çıkarır ve onlar kıl kadar bir haksızlığa uğratılmazlar.
Nisa Suresi: 49
BİR HADİS
MART
Şüphe yok ki, Allah zevkine çok düşkün erkek ve kadınları sevmez.
MARCH
İşlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.
zeytinyağı gibi üste çıkmak * (zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkmak) suçlu da olsa, kendini haklı çıkarmak: O hep zeytinyağı gibi üste çık-maya çalışır.
için izin istedi. Melekler, Hazret-i İbrahim'e bir isteği olup olmadığını sorunca, İbrahim aleyhisselâm-:
-Dost ile dostun arasına girmeyin! Rabb'im ne dilerse ben ona râzıyım! Kurtarır ise, lutfundandır. Eğer yakar ise, kusurumdandır. Sabredici olurum inşaallah!" buyurdu.
Daha sonra Cebräil-aleyhisselâm-geldi:
"-Bana bir ihtiyacın var mı?" diye sordu.
İbrahim-aleyhisselâm-:
-Sana ihtiyacım yok. Ateşi ancak yandıran söndürür. Allah bana kâfidir; O ne iyi vekildir!" buyurdu. (Bkz. Beyhaki, Şuab, II, 29; Ahmed bin Hanbel, Zühd, s. 80; Taberi, Tanh, 1, 242, İbn-i Esir, el-Kamil, 1, 99)
Nitekim Halilullah'ın bu yüce teslimiyet ve tevekkülü üzerine, O daha ateşe düşmeden Allah Teälä emretti:
"-Ey ateş, İbrahim'in üzerine serin ve selâmet ol!" (el-Enbiya, 69)
Bu emirle birlikte İbrahim -aleyhisselâm-'ın düştüğü yer, bir anda gülis-tana döndü. Orada tatlı bir pınar kaynayıp akmaya başladı.
Daha sonra; İbrahim -aleyhisselâm-, Allah'a verdiği andı yerine getirmek için oğlu Hazret-i İsmail'i kurban etmeye götürürken melekler yine heyecan-landılar:
"-Bir peygamber, istikbalde peygamber olacak evlâdını kurban etmeye götürüyor!" dediler.
İsmail-aleyhisselâm- ise, babası Hazret-i İbrahim'e:
"-Ey babacığım! Emrolunduğun işi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulursun. Bıçağını iyi bileyle; hemen kessin; can vermek kolay olur... Bıçağı çekerken de yüzüme bakma! Belki babalık şefkati ile geciktirebilirsin. Benim üzüntüm, kendi elinle kurban ettiğin evlådının acısını ve hasretini, ömür boyu unutamayacak olmandır." dedi.
-Bu sürüler Rabb'imindir. Şu anda benim elimde emanet olarak bulu nuyor. Bir kere zikredersen, üçte birini; üç kere zikredersen hepsini al, götür!" dedi.
*-Alamam, zira ben insan değilim, Cibril'im!" dedi.
İbrahim -aleyhisselâm-:
"-Sen Cibril'sen, ben de Halil'im (Allah'ın dostuyum). Verdiğimi geri alamam." dedi.
Nihayet İbrahim -aleyhisselâm-, sürülerin hepsini sattı. Mülk alıp vak-fetti. (Bursevi, Rühu'l-Beyân, [Bakara, 262])
Hasılı; İbrahim -aleyhisselâm-, kalplerde en çok taht kuran üç husustan, yani can, evlât ve maldan ağır bir imtihana täbi tutuldu. Bunların hepsinde de Cenâb-ı Hakk'a teslimiyet gösterdi. Cenâb-ı Hakk'a olan muhabbet ve teslimiyetin, her şeyin üstünde olduğunu sergilemiş oldu.
Rabb'imiz onu şöyle medhetti:
"...Ey İbrahim, rüyâna sadakat gösterdin. Biz, ihsan sahiplerini böyle mükafatlandırırız. Bu gerçekten çok ağır bir imtihandır.
Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona iyi bir nâm bıraktık. İbrahim'e selâm, dedik." (es-Säffat, 104-109)
Böylece, Hazret-i İbrahim-aleyhisselâm-'ın Hak ile dostluğu tescil edildi.
Tescil edilen bu dostluğun bize öğrettiği gerçek ise şu:
Kalbin yalnızca Cenâb-ı Hakk'a tahsis edilmesinin ve O'nunla dostluğun neticesi, O'nun rızasına mukābil bütün meşakkatlerin gönülde tesirsiz hâle gelmesidir. Bu hâlin Rasûl-i Ekrem Efendimiz'deki sayısız misällerinden biri şöyledir:
Fahr-i Cihân Efendimiz, İslâm'ı tebliğ etmek için Tâif'e gittiği zaman, câhil ve putperest Tâif halkı önce alay ettiler, sonra hakârete başladılar. Ardından da kölelerini Allah Rasûlü'nün geçtiği yolların iki kenarında sıra
Sonra yaklaştı. Arabanın camından içeriye daha dikkatlice baktı, derin ber iç çekti ve şöyle dedi
"Allah Allah, ne garip dünyal Yüzler var melek gibi... Vüzder var Nemrut gibi..."
VELHASIL
Bu hadise de gösteriyor ki, Allah'a dost olmanın alamet, onun nürunun gönülleri ve çehreleri münevver kılmasıdır. Kısaca evliyâullán, görüldüğünde Allah'ı hatırlatan müstesná simālardır. Çünkü yolları, Allah yoludur. Onlar hakikat kervanının yüce rehberi Muhammed Mustala sal lallahu aleyhi ve sellem in ahlakı üzeredirler. Nitekim onun bir hali de, harfsiz ve sözsüz bir şekilde sadece simasıyla bile Allah'a davetçi olma sıydı. Öyle ki, yahüdilerin seçkin ulemasından Abdullah bin Selam, onun gül yüzünü gördüğünde
Bu yüz yalancı yüzü olamazı diyerek sadece bu sebeple Imán et mişti. (Tirmizi, Kıyâme, 42, Ahmed b. Hanbel, Müsned. V, 451)
Bu itibarla her kul, yürüdüğü, gezdiği, dolaştığı ner yer ve mekânda müsbet veya menfi etrafına devamlı olarak sözsüz bir şekilde, yäni hali ile bir şeyler söyler, binbir intiba bırakır ve dikkatli yahut dikkatsiz sayısız ba kışlara muhatap olur. Kimbilir nice tanımadığı ve tanışmayacağı kimseler onun oturuşunu, kalkışını, konuşmasını, bakışlarını ve davranışlarını, yani halini seyrederek beğenir ve kendi fıtratına uygun bularak örnek aliverir.
Bilmelidir ki käināt, ilähī neşvenin kaynağıdır. İnsan denen bu güzel muammā, ilâhî neşvenin harika tecellīsidir. İlâhí neşvenin muhteväsındaki sålihler ve kåmiller, ölmeyen insanlardır; zîrå onlar, insanlığa nümüne bir ömür sürmeleri neticesinde hayatları cesedlerinden sonra da devam eder
HAYIRDA KALBİ DURUM
Müså Efendi -kuddise sirruh- anlatıyor:
"Sâmi Efendi Hazretleri ile yolculuk yapıyorduk. Ürgüp'te bir kişi oto-mobillerini çevirerek kendisinden sigara parası istedi. Bazı yol arkadaşla rının süküti muhalefetlerine rağmen:
-Madem ki istiyor, vermek lazımi dediler ve isteyenin dileğini yeri-ne getirdiler.
Buna memnun olan fakîr, niyetini değiştirip:
Şimdi gidip bununla ekmek alacağım. diyerek sevinçle oradan uzaklaştı."
KISSADAN HİSSE:
Sırf Allâh rızası için yapılan davranışlar, muhatapların kalblerine tesir eder ve onların ahlâkını güzelleştirir. Onun için yapılacak hayırlarda muhȧ-tabın kalbi durumundan çok, bizim kalbi durumumuzun mühim olduğunu unutmamak gerekir. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- buyururlar:
(Vaktiyle) bir adam:
<<- Ben mutlaka bir sadaka vereceğim.» dedi.
Geceleyin evinden sadakasını alıp çıktı ve onu bilmeden bir hırsızın eline tutuşturdu. Ertesi gün belde halkı:
<<<- Hayret! Bu gece bir hırsıza sadaka verilmiş!» diye konuşmaya baş-ladı.
Adam:
<<- Allah'ım! Sana hamdolsun. Ben mutlaka bir sadaka daha verece-ğim." dedi.
Yine sadakasını alarak evinden çıktı ve onu (bu sefer de bilmeden) bir fahişenin eline tutuşturdu. Ertesi gün halk:
<<- Olur şey değil! Bu gece bir fahişeye sadaka verilmiş!» diye dediko-duya başladı.
Adam:
<<<- Allah'ım! Bir fahişeye (de olsa) sadaka verdiğim için sana hamd ol-sun. Ben mutlaka bir sadaka daha vereceğim." dedi.
(O gece, yine) sadakasını alıp evinden çıktı ve onu (bu defâ da bilme-den) bir zenginin eline koydu. Ertesi gün halk:
<<<- Bu ne iştir! Bu gece de bir zengine sadaka verilmiş!» diye (hayret le) söylenmeye başladı.
1597- Cehennem ahalisi cehennemde o kadar büyüye cekler ki, herhangi birinin kulak yumuşağı ile boynu arası yediyüz yıllık mesafe olacak. Birinin cildi de kırk arşın kalınlaşacak. Aza dişi, Uhud Dağı'ndan bile büyük olacak.
١٩ - إِنَّ أَهْلَ الجنَّة اَنْ لا يموت حَتَّى على الله مسامعه مما يُحبُّ وَاهْلُ النَّارِ مَنْ لاَ عُوتُ حَتَّى عملاً مسامعه مما يكره سمو يه ك ض عن انس قال ابو ذرعة وهم ابو طفر في رفعه)
1598- Gerçekten cennet ehli o kimsedir ki, Allah onun kulaklarını rızası olduğu ameller ile doldurup işittirmedikçe öl. mez. Cehennem ehli de o kimsedir ki, Allah onun kulaklarını n zası olmadığı ameller ile doldurmadıkça ölmez.
1599- Cennet ehli cennette mutlaka âlimlere muhtaçtır-
lar. Çünkü onlar Allah'ı her cuma günü ziyaret edecekler. Allah onlara: "İstediğinizi dileyin." diyecek. Bunun üzerine onlar âlimle-re başvurarak: "Rabbimizden ne isteyelim?" diye soracaklar. A-limler de onlara: "Şunu, şunu isteyin." diyecek. Hülasa dünyada olduğu gibi cennette de onlar âlimlere muhtaç olacaklar.
1600- Cennet ehli her gün iki kere Allah'ın huzuruna gi-verler. Allah onlara Kur'an okuyacak. Onlardan her biri amelleri-ne göre, inci, yakut, zümrüt, altın ve gümüş minberlerinde yerle. dan daha büyük bir şeyi, ondan daha güzel bir şeyi dinlememiş ini alacak. Gözleri son derece aydınlanacak. Hayatlarında on-bir halde olacaklar. Sonra büyük bir sevinç ve göz aydınlığı için-de yerlerine dönecekler, ertesi gün de aynı şey ile nimetlenecekler ve böylece devam edecek).
۱۶۰۱ - اِنَّ اَوَّلَ مَا يَسْتَلُ عَنْهُ الْعَبْدُ يَوْمَ القيمة مِنَ النعيم أن يُقال له الا
نُصح لك جسمَكَ وَنُرُويَكَ مِنَ الْمَاء البارد (ت) غريب ك هب عن أبى هريرة
1601- Kıyamet günü kula (Allah tarafından verilen) ni-metlerden ilk sorulacak şey şudur: "Biz senin cismini sağlıklı kıl-madik mi? Sana biz soğuk su içirmedik mi?" denilecek.
١٦٠٢ - إِنَّ أَوَّلَ شَيْءٍ يَرْفَعُ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ الْأَمَانَةَ وَالْخُشُوعَ حَتَّى لا تَكادُ تَرَى خَاشِعًا ابن المبارك عن ضمرة بن حبيب مرسلا)
1602- Bu ümmetten ilk kaldırılacak şey, emanet ile huşu-dur. (Öyle olacak ki,) Allah'tan korkan huşu sahibi hiç kimse gö-remeyeceksin.
١٦٠٥ - إِنْ أَوَّلَ كَرَامَةِ الْمُؤْمِن عَلى الله تعالى أن يُغفر لمشيعيه (عد
والخطيب عن ابي هريرة)
1605- Allah katında bir mü'minin mü'min kardesine su-nabileceği ilk iyilik, kendi cenazesini teşyi edeni Allah'ın bağışla. masıdır.
١٦٠٦ - إِنَّ بُدَلَاءَ أُمَّتِي لَمْ يَدْخُلُوا الْجَنَّةَ بِكَثْرَةِ صَوْمِ وَلا صلوة ولكن دَخَلُوهَا بِرَحْمَةِ اللهِ وَسَلَامَةِ الصُّدُورِ وَسَخَاوَةِ الْأَنْفُسِ وَالرَّحْمَةِ الجميع الْمُسْلِمِينَ (الحكيم وابن ابى الدنيا فى كتاب السخا هب عن الحسن مرسلا)
1606- Ümmetimin velileri cennete çok oruç ve çok na-mazla girmiş değildirler. Oraya girişleri, Allah'ın rahmeti, gönül selameti, comertlik ve bütün müslümanlara karşı olan acıma his-leri sayesinde tahakkuk etmiştir.
١٦٠٧ - إِنَّ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ كَذَّابِينَ فَاحْذَرُوهُمْ ط ش حم م عن جابر بن سمرة )
1607- Muhakkak kıyametin önü sıra (Deccal ve benzeri gibi bir takım) yalancılar vardır ki, onların şerlerinden sakının.
1608- Kıyametten önce bir takım kıtlık yılları vardır. O
yıllarda, emin (doğru) olan kişi itham edilecek, hain kişi emin ka-bul edilecek, yalancı kişi doğrulanacak, doğru söyleyen yalanla-nacak, o devirde ruveybiza söz sahibi olacak. Hazır bulunanlar-dan biri sordu: "Ey Allah'ın Rasulü! Ruveybiza nedir?" Allah'ın Rasulü: "Âmmenin işleri hakkında söz sahibi olan sefih kimsedir." buyurdu
أكْثَرَ قِيلَ مَا آيَتُهُمْ قَالَ أَنْ يَأْتُوكُمْ وَبِسُنَّةٍ لَمْ تَكُونُوا عَلَيْهَا يُغيِّرُونَ بها سُنتَكُمْ وَدِينَكُمْ فَإِذَا رَأَيْتُمُوهُمْ فَاجْتَنِبُوهُمْ وَعَادُوهُمْ (طب عن ابن عمر)
1609- Kıyametten önce Deccal vardır. Deccal'den önce de otuz veya daha çok yalancılar vardır (zuhur edecektir). Saha-bilerden biri tarafından: "Bunların alametleri nedir?" diye sorul-du. Rasulü Ekrem: "(Ey sahabileriml) Sizin içinde bulunmadığınız bir yolu (din ve şeriat) onlar size getirecekler ve o bidatlerle yolu-nuzu ve dininizi değiştirecekler. Onları gördüğünüz zaman onlar-dan uzak durun ve onlara düşman olunuz.
1610- Kıyamet öncesi selamlaşmak hususi kişilerle ola-cak. Ticaret yaygın hal alacak, o kadar ki kadın bile ticarette ko-casına yardım edecek. Akraba ile ilgi kesilecek, yalan şahitlik zu-hur edecek, gerçek şehadette bulunulmayacak, kalem zehir ola-cak (katipler çoğalacak da eline kalem alan kitap yazacak).
1611- Kıyametten önce karanlık geceler gibi fitneler zu-hur edecek, o devirde kişi sabahleyin mü'min kalkacak, akşam-leyin kâfir olacak, akşam mü'min olarak yatacak, sabahleyin ka-fir olarak kalkacak. O fitneler zamanında oturan ayakta duran-dan, fitne zamanında ayakta duran yürüyenden, fitne hengamesi sırasında yürüyen koşandan hayırlı olacak. Binaenaleyh yaylarını-
za kroz okun kirişlerini kaparınız, kılıçlarınızı taşa çarpınız O iki çocuğunun en iyisi olmaya çalışsın (yani o zamanda evinizin fitnecilerden biri herhangi birinizin evine girerse o ademoğlunun köşesinden ayrılmasın).
١٦۱۲ - إن بيوت الله فى الأرض المساجد وان حقا على الله عز وجل أن
تكرم من زاره فيها (طب) عن ابى (مسعود)
1612 Yeryüzündeki mescitler Allah'ın evleridir. Orada kendini ziyaret eden kimseye Allah muhakkak ikram eder.
١٦١٣ - إن جبرائل مؤكل بحوايج بنى آدم فاذا دعا العند الكافر قال الله يا جِبْرِيلُ اقْضِ حَاجَتَهُ فَإِلَى لا أُحِبُّ أن اسمع دعاله (ابن النجار عن جابر)
1613. Cebrail Aleyhisselam ádemoğlunun ihtiyaçlarını gidermeye görevlendirilmiştir. Kafir bir kul dua ettiği zaman, Al. lah şöyle buyurur: "Ey Cebrail! Haydi onun hacetini görüver. Ben onun duasını işitmek istemiyorum."
1614-Rabbim Tebârake ve Teâlâ Kur'an'ı bir vecih üze-rine okumam için bana gönderdi. Ben de ümmetime daha kolay olmasını diledim. Bunun üzerine Allah iki vecih üzerine okumamı irsal buyurdu. Ben tekrar ona Kur'an'ı ümmetime kolay kılmasını arzettim. Allah da bana yedi vecih üzerine okumamı gönderdi ve "Senin her tekrar edip benden istediğin yerine getirilecektir." bu-yurdu. Şöyle dedim: "Allah'ıml Ümmetimi mağfiret et. Allah'ıml Ümmetimi mağfiret et." Üçüncü dileğimi, şefaatımı İbrahim dahil tüm halkın yanıma üşüşeceği kıyamet gününe erteledim.
1617- Tâbiinin en hayırlısı, kendisine "Üveys" denilen zattır. Onun bir annesi vardır. O annesine son derece mutidir. E-ğer o (herhangi bir şeyde) Allah'a yemin etse muhakkak Allah o-nu yemininde sadık çıkarır. Onun elinde bir beyazlık vardır. Ona rastlarsanız Allah'tan size mağfiret dilemesini söyleyin.
١٦١٨ - إِنَّ خَيْرَ مَا تَدَاوَيْتُمْ بِهِ اللَّدُودُ وَالسُّعُوطُ وَالْحَجَامَةُ وَالْمَشْيُ وَخَيْرُ مَا اكْتَحَلْتُمْ بِهِ الإِثْمِدُ فَإِنَّهُ يَخْلُو الْبَصَرَ وَيَنْبُتُ الشَّعْرَ (ت حسن ك عن ابن عباس)
1618- En iyi ilacınız ledûd (ağza konan ilaç), enfiye, kan aldırma ve müshildir. Sürme olarak kullanacağınız en iyi şey, sır-ma taşıdır. Çünkü bu gözü açar, (görme gücünü arttırır), kirpiği besler.
Bismillahirrahmanirrahim
YanıtlaSilRahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
YANITLASİL
yuksel24 Mart 2024 15:08
İsmail Hakkı Bursevi
kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
344
YanıtlaSilYUNUS EMRE
Zekerlyá (a): Peygamberlerden biri, İsrailoğullarındandır. Kavminden ka-çıp bir ağacın içine girmiş, kendisine inanmayan kavmi ağaçla be raber onu ikiye biçmiştir.
Zeiha (Zelha) (a): Mısır azizinin karısı, Yûsuf Peygamberi sevmiştir.
Zelil (a): Hor, hakir, alçalmış, alçak.
Zemzeme (a): Ezgili, nağmeli ses; nağme.
Zerrak (a) Mürai, riyåkår, iki yüzlü; gösterişçi.
Zerre (a): Pek ufak parça, bir şeyin bölünemeyecek kadar küçük kısmı,
Zevade (a): Yiyecekler, azıklar.
Zevál (a): Yok olma, sona erme, sonu gelme..
Zeyn (a): Ziynet, süs, bezek.
Zi (1): Ne iyi, ne güzel, ne hoş.
Zihi (f): Ne hoş, ne kadar güzel, ne iyi.
Zikr, zikir (a): Anmak, Allah'ın adlarını anmak, devamlı anmak.
Zillet (a): Horluk, aşağılık, alçalma.
Zinde (1): Diri, canlı, çevik.
Zinhår (1): Sakın, kat'iyen, aman, asla.
Zir (f): Alt, aşağı.
Zir ü zeber (f): Alt üst
Zire (f): Çünkü, zira.
Zireklenmek: Anlayışlı davranmak.
Zuhûr (a): Belli olma, meydana çıkıma.
Zulmet (a): Karanlık.
Zûr (f): Kuvvet, güç, zor.
Zühd (a): Her türlü zevkten kendini alıkoyup ibadete dalma.
Zühre (a): Çoban yıldızı, yedi gezegenden biri, üçüncü kat gökte bulunan bu yıldız parlaklığı ile meşhurdur. Hârut ve Marut adlı iki kötülük
meleğiyle birlikte anılır.
Zülfekar (a): Hz. Ali'nin kılıcı.
Zünnár (a): Papazların kuşandıkları ip kuşak.
Dördüncü Bölüm: LÜGATÇE
YanıtlaSil343
Yorutmak: Yürütmek, sürdürmek.
Yoyılmak: Zail olmak, bozulmak, silinmek.
Yöğıük, yüğrük: Yörük, tez koşan.
Yöğrüşmek: Koşuşmak.
Yöneltmek: Yönelmek.
Yörimek: Yürümek.
Yuhu: Uyku
Yakaru iller: Azerbaycan ve İran için söylenir.
Yumak: Yıkamak, (el yumak: El çekmek).
Yunus: Hizmet.
Yunmuş oğlam: Erkek hizmetçi, hizmetkâr.
Yumşanmak: Yumşamak.
Yunmak: Yıkanmak.
Yûsuf (a): Yakup Peygamber'in oğlu, güzelliği ile tanınmıştır. (Yûsuf ve Zeliha hikâyesi Kur'ân-ı Kerim'de de anlatılmıştır).
Yuvanmak: Avunmak, müteselli olmak, gönlü rahat etmek.
Yuvuk: Geyik.
- Z
Zag (a): Karga.
Zahid (a): Aşırı sofu, her türlü zevkten uzaklaşarak kendini ibadete veren.
Zahir (a): Görünen, açık, belli, meydanda (Allah'ın adlarındandır); dış, dış yüzü, görünüş.
Zahm (a): Yara.
Zakir (a): Zikr eden, anan, Allah'ın adını anan.
Zar (f): Ağlayan, inleyen.
Zari kılmak (f.t.): Ağlamak, sızlamak, inlemek.
Zárihk (f): Ağlayış, inleyiş.
Zat (a): Kendi, her şeyden münezzeh olan Allah zâtı; asıl, esas, öz, haki kat: nefs.
Zebane (f): Alev, yalım.
Zebêni (a): Günahkarları cehenneme atmaya memur melek, cehennemde-ki azap melekleri.
Zeber (f): Üst.
Zebûn (a): Zayıf. güçsüz, kuvvetsiz, aciz.
Zebûr (a): Hz. Davud'a inen kitap.
Zehre (f): Öd, yürek; cesaret, güç, kudret.
Zehr-i katil (f): Öldüren zehir.
Zehr-i Mår (f): Yılan zehiri.
342
YanıtlaSilYUNUS EMRE
Yazuk, yazık: Günah, suç.
Yedilmek: Çekilmek, yedekte götürülmek.
Yehdillahü limen yesa: «Allah dilediğini doğru yola götürür sözü. (Kur'an-ı Kerim'in muhtelif sûrelerinde geçer).
Yelmek, yilmek: Koşmak.
Yeltemek, yiltemek: Meylettirmek, arzu uyandırmak, heveslendirmek, tes-vik etmek, harekete getirmek.
Yeni bahar: İlkbahar.
Yeni yaz: İlkbahar.
Yensüz gönlek: (Kolsuz gömlek), kefen.
Yermek, yirmek: Kötülemek, çekiştirmek, zemmetmek.
Yerinmek, yirinmck: Kederlenmek, üzülmek, tasalanmak, mahzun olmak.
Yesir: Esir, tutsak (a. esir'den).
Yevme yeşfa'u (a): Şefaat günü.
Yığmak: Men etmek, engel olmak.
Yidi dört on sekiz: Yedi deniz, dört unsur ve onsekiz bin âleme işaret eden sayılar.
Yidi evren: Yedi iklime işarettir.
Yidi mushaf: Kur'ân-ı Kerim'in lehçe farklarına göre yedi türlü okunuşu. (Kıraat-i seb'a).
Yiğ: Daha iyi, üstün.
Yiğirmi: Yirmi.
Yiğrek: Daha iyi, müreccah, üstün.
Yil: Yel, rüzgâr.
Yilmek: Koşmak, bir şeye değer verip ardından gitmek.
Yini: Yeni.
Yinile: Yeni, henüz, şimdi.
Yi nun sin: (Yūnus) adının yazıldığı harfler.
Yir: Yeryüzü.
Yirini kalmak: Kederlenivermek, tasalanmak, üzülmek, mahzunlaşmak.
Yirinmek (yerlnmek): Üzülmek, kederlenmek.
Yirmek: Yermek, kötülemek, zemmetmek.
Yitmek: Erişmek, yetişmek, ulaşmak.
Yitmek: Kâfi gelmek.
Yitmek: Kaybolmak.
Yitürmek: Ulaştırmak, eriştirmek, yetiştirmek.
Yiylemek: Koklamak.
Yohsa: Yoksa.
Yorılmak: Çözülmek.
Yort: Hüküm, nüfuz.
Yortmak: Hızlı koşmak, devamlı yol yürümek, sefer etmek.
Yort savul: Koş (kaç), uzaklaş (yolun ortasından çekil!)
2025
YanıtlaSilİMZA RAHIM ER
rahim.org.com.tr
PAPA VARSA, HALİFE NİYE YOK!..
kuyucularımız
bilirler:
Bizim, makale-lerimiz tafsilatlı-dır. Ele aldığımız konuyu, gerekçesiyle birlikte bir tez yazarcasına enine-bo-yuna tahlil eder, dün-bu-gün-yarın denkleminde güne ve geleceğe fikri bir birikim toparlarız.
Usulümüz, üslubumuz, yazı ve düşünce hayatındaki duruş ve tavrımız bu olduğu halde bugün yani 29 Kasım 2025 tarihli yazımızı tek cümle ola-rak yazıyoruz...
O tek cümle, bir sorudur. Sual değil, sorudur.
Bu iki kelime arasındaki farkın izahı, geçmiş yazı ve konuşmalarımızda mevcuttur. Diyoruz ki:
-Papa varsa, Halife niye yok!
Bu sorunun sorulma sebebi, Papa 14. Leo'nun, 27-30 Kasım tarihleri arasındaki
3 günlük Türkiye ziyaretidir. Bu zaman zarfında Ankara, İstanbul ve Selçuklu'nun ilk Başşehri İznik'i ziyaret etti. Vatikan devlet reisi, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşka-nı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Beştepe'de resmi törenle karşılandı.
Adı geçen zat, 6 ay evvel makama geldikten sonra ilk yurt dışı seyahatine çıkmış ve bunu da Türkiye'ye yapmış-tır. Ziyaretinin asıl maksadı İznik Konsili'nin 1700. Yılını anmaktır. Papa ve Patrik, bu-rada birlikte ayin icra ettiler. Biz, bu yazıda Katoliklerin ruhani lideri Papa, İznik, adı geçen Konsil ve Ortodoksla-rın ruhani lideri Patrik Bartho-lomeos hakkında yazmaya-
cağız.
yalnızca bir cümledir; o da bir
Hilafete dair de yani Halifelik, tarihçesi, İslam ümmetinin hayatındaki yeri, dünyaya etkileri. Hilafetin 1517'de Yavuz Sultan Selim'le bir-likte Osmanlı Sultanlarına intikal etmesi ve 1924 Yi-lında TBMM'nin bu ünvan ve makamı -bizim tabir ve teşhisimizle- askıya almasını da anlatmayacağız. Hilafete dair kararı da tartışmayaca-ğız. Basit, sığ çəkişmelere hiç
girmeyeceğiz. Dediğimiz gibi; bu yazı,
sorudur ve şudur: -PAPA VARSA, HALİFE NİYE YOK?L.
Hilafetin olmazsa olmaz olduğuna inanan da külliyen. reddeden de Türkiye'nin ya-kın tarihiyle bağımsızlığını da ihmal etmeden bu soru üzeri-ne düşünmelidir.
Soru, objektif, ilmi ve soğuk-kanlı düşünce disiplinleriyle cevaplandırılabilir... Bir noksanlığın hiç dile gel-
memiş olması, Devlet ve Mil-let hayatımız adına kayıptır Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girdik. Türk Asrı'nda diğer bir söyleyişle Türkiye Yüzyılı'n-dayız... ama: geçen asra dair hiçbir yüzleşme, muhasebe ve muhakeme yapılmadı. Yal-nızca kavgalar yaşandı. Hala dogma ve tabular fikirlerin yolunu kesmekte... Şundan haberdar olmalı ki Hilafet, Peygamber vekilliğini üstlen-miş idari bir makandır. İmân-dan bir cüz, parça değildir. Ne Hilafeti alabildiğine savunanın takvası artar ve ne de peşin hükümle ve ezber sözlerle inkâr eden, dinden olur. Bu itibarla herkes, bir seviye ve disiplin içinde görüşünü söy leyebilmeli. Mühim olan fikrin samimiyetle dile getirilmesidir. İnsan, yanılabilir. Bu bir kusur değildir. Yeter ki asılsız iddi alar edilmesin. İnsan dürüst, tarih doğru olmalı Insan ne yalan söylemeli ve ne de tari-he yalan söyletmeli.
Oyle ise cesur sorular ve dürüst cevaplar vaktidir. Lüt-fen buyurunuz:
-Papa varsa, Halife niye yokl
Papa var, Papalık makamı var, Papa'nın Vatikan devlet reisi ünvanı var, fakat bu üm metin hayatında 14 asır yer eden Halifelik niçin yok?
Sormak, kalem ve kelâm sahibinin hakkıdır!
lyi sual de güzel cevap da övülmüştür.
Çünkü toplum böylece ay-dınlanır.
Yanlışlar böylece ayıklan maya başlanır.
1572- Ağızlarınız Kur'an'ın geçtiği bir yoldur. (Onlar va sıtasıyla okursunuz) Onun için onu misvakla temizleyin.
YanıtlaSil-١٥٧٣ - إن أقربكم منى يوم القيمة فى كل موطن اكثركم على صلوة فى الدُّنْيَا مَنْ صَلَّى عَلَى فِي يَوْمِ الْجُمُعَةِ وَلَيْلَةِ الْجُمُعَةِ قَضَى الله له مائة حاجة سَبْعِينَ مِنْ حَوايج الآخِرَةِ وثلاثين من حوايج الدُّنْيَا ثُمَّ يُؤْكَلُ اللهُ بذلك ملكا يُدْخِلُهُ فِي قَبْرِى كَمَا يُدْخِلُ عَلَيْكُمُ الْهَدَايَا يُخْبِرُنِي مَنْ صَلَّى عَلَى بِاسْمِهِ وَنَسَبِهِ إِلَى عَشِيرَتِهِ فَأُثَبِّتُهُ عِنْدِى فِى صَحِيفَةٍ بَيْضَاء" (هب وابن عساكر عن الس)
1573- Kıyamet gününde, her yerde bana en yakın olanı-nız, dünyada bana en çok salat ü selam getireninizdir. Kim, cu-ma günü ve cuma gecesi bana salat ü selam getirirse Allah onun yetmişi ahiret hacetlerinden, otuzu da dünya hacetlerinden olmak üzere tam yüz hacetini verir. Sonra bununla bir meleği vazifelen-dirir, o melek bunu kabrime (size gelen hediyeler gibi) getirir, bana salat ü selam getiren o zatın ismini, soyunu ve kabilesini bildirir ben de onu yanımda bulunan beyaz bir sahifeye kaydede-rim.
١٥٧٤ - إِنَّ أَقْرَبَكُمْ مِنَى مَجْلِسًا يَوْمَ الْقِيَمَةِ مَنْ خَرَجَ مِنَ الدُّنْيَا كَهَيْئَةِ يَوْمِ تَرَكْتُهُ عَلَيْهِ (حم وابن سعد وهنا د حل ق طب عن ابي ذر)
1574- Kıyamet günü bana meclis bakımından en yakın olanınız, bıraktığım gibi dünyadan gideninizdir.
١٥٧٥ - إِنَّ أَقْوَامًا مِنْ أُمَّتى أَشِدَّةٌ ذَلِقَةٌ الْسِنَتُهُمْ بِالْقُرْآنِ لَا يُجَاوِزُ تَرَاقِيَهُمْ يَمْرُقُونَ مِنَ الإِيمَانِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الرَّمِيَّةِ فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاقْتُلُوهُمْ فَإِنَّ الْمَأْجُورَ مَنْ قَتَلَهُمْ (ابن جرير ك عن ابي بكرة)
1575- Ümmetimden öyle bir kavim vardır ki, serttirler. Dilleri Kur'an-ı Kerim'i fasih okumaktadır. Fakat okudukları Kur-'an boğazlarından aşağı kalplerine inmez. Onlar imandan yay-
-392-
dan okun çıktığı gibi fırlayıp çıkarlar. Onlara rastlarsanız öldürün. Çünkü onları öldüren mükafatlandırılacaktır.
YanıtlaSil١٥٧٦ - اِنْ اَكْثَرَ النَّاسِ ذُنُوبًا يَوْمَ القيمة أكثَرُهُمْ كلامًا فيما لا يعنيه (ابو نصر في الإبانة عن عبد الله بن ابي اوفى)
1576- Kıyamet günü en çok günah sahibi, kendisini ilgi-lendirmediği hususlarda en çok konuşan kimsedir.
١٥٧٧ - إِنَّ أَمَامَ الدَّجَّالِ سِنِينَ خِدَاعَةٍ يُكَذِّبُ فِيهَا الصَّادِقُ وَيُصَدِّقُ فيها الْكَاذِبُ وَيُخَوَّنُ فِيهَا الأَمِينُ وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ وَيُتَكَلَّمُ فِيهَا الْرويبضة قيل وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ قَالَ الْفَاسِقُ يَتَكَلَّمُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ (حم عن انس)
1577- Deccal'in önünde (yani çıkacağı zamanın önün-de) daha bir takım aldatıcı yıllar vardır ki, o yıllarda doğru konu-şan kimse yalancı kabul edilecek, yalan konuşan doğrulanacak, emin olan kişi hain sayılacak, hain olana da güvenilecek. O de-virde ruvaybiza söz sahibi olacak. Oradakilerden biri tarafından: "Ruvaybiza nedir?" diye soruldu. Şu cevabı verdi: "Ruvaybiza, ammenin işinde konuşma yetkisine sahip olan bir fasıktır."
١٥٧٨ - إِنَّ أُمَّةً مِنْ بَنِي إِسْرَائِلَ مُسِخَتْ دَوَابٌ فِي الْأَرْضِ وَإِنِّي لَا أَدْرِى أيُّ الدَّوَابِ هي حمد ن هـ والدارمى وابن أبي عاصم والطحاوى والبغوى والباوردي وابن قانع طب ق ض عن ثابت بن وديعة الانصارى طب عن جابر بن سمرة هـ ع ق عن ابي سعيد حم ع ض طب عن سمرة بن جندب حم ق عن عبد الرحمان بن حسن)
1578- İsrailoğullarından bir kısım insanlar yeryüzündeki hayvan şekline sokuldular. Fakat onun hangi hayvan olduğunu bilmiyorum.
١٥٧٩ - إِنَّ امَّ مَلْدَمٍ تُخْرِجُ حَيْثُ ابْنِ آدَمَ كَمَا يُخْرِجُ الْكِيرُ حُبْثَ الْحَدِيدِ طب عن عبد ربه بن سعيد بن قيس عن عمته
1579- Sıtma âdemoğlunun kirini körük ateşinin demir ki-rini çıkarıp temizlediği gibi temizler.
393
5212- Kim mutlaka bunu yapacağım diye Allah'a yemin eder, icinde insaallah kelimesini qizlerse, sonra dediğini yapmaz-sa, yeminini bozmuş sayılmaz.
YanıtlaSil-٥٢١٣ - مَنْ خَرَجَ مِنْ بَيْتِهِ يُريدُ الصَّلوةَ فَهُوَ فى الصلوة فَاتَتْهُ أَوْ أَدْرَكَها
ك في تاريخه عن ابن هريرة)
5213- Kim evinden namaz kılmak kastıyla çıkarsa, o yol. da namazda sayılır. İster namaza yetişsin, ister kaçırsın (fark et-mez, yine cemaat sevabı alır).
٥٢١٤ - مَنْ خَرَجَ فِي طَلَبِ الْعِلْمِ فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ حَتَّى يَرْجِعَ (ت حسن غريب ع طب ض عن انس)
5214- Kim ilim tahsiline evinden çıkarsa, o evine dönün-ceye kadar Allah yolunda sayılır.
٥٢١٥ - مَنْ خَرَجَ مِنْ بَيْتِهِ يُرِيدُ السَّفَرَ فَقَالَ حِينَ يَخْرُجُ بِسْمِ اللَّهِ آمَنْتُ بِاللَّهِ وَاعْتَصَمْتُ بِاللهِ وَتَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ رُزِقَ خَيْرَ ذَلِكَ الْمَخْرَجِ وَصُرِفَ عَنْهُ شَرُّ ذَلِكَ الْمَخْرَجِ" (ابن السنى خط كر عن عثمان)
5215- Kim bir yolculuğa çıkarken: "Bismillâhi âmentü billâhi va'tesamtü billâhi ve tevekkeltü alellâhi ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" derse, evinden en hayırlı bir çıkış kendisine ih-san edilir. Ayrıca o çıkışın her türlü kötülükleri de ondan men e-dilir.
٥٢١٦ - مَنْ خَرَجَ يُرِيدُ عِلْمًا يَتَعَلَّمُهُ فُتِحَ لَهُ بَابٌ إِلَى الْجَنَّةِ وَفَرَشَتْهُ الْمَلَائِكَةُ أَكْنَافَهَا وَصَلَّتْ عَلَيْهِ مَلائِكَةُ السَّمَوَاتِ وَحِيتَانُ الْبَحْرِ وَلِلْعَالِمِ مِنَ الْفَضْلِ عَلَى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلَى أَصْغَرِ كَوْكَبِ فِي السَّمَاءِ إِنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ الأَنْبِيَاءِ إِنَّ الْأَنْبِيَاءَ لَمْ يُوَرِثُوا دِينَارًا وَلَا دِرْهَمًا وَلَكِنَّهُمْ وَرَّثُوا الْعِلْمَ فَمَنْ أَخَذَ بِالْعِلْمِ فَقَدْ أَخَذَ بِحَظِهِ مَوْتُ الْعَالِمِ مُصِيبَةً لَا تُجْبَرُ وَثُلْمَةٌ لَا تُسَدُّ -وَهُوَ نَجْمٌ طُمِسَ مَوْتُ قَبِيلَةٍ أَيْسَرُ مِنْ مَوْتِ عَالِم (عع كر عن أبي الدرداء)
1222
5216- Kim ilim tahsil etmek üzere evinden çıkarsa, ona cennet kapisi açılır, melekler kanatlarını döşerler. Göklerdeki me-lekler, denizdeki balıklar onun için Allah'tan mağfiret dilerler. A. limin abide üstünlüğü, dolunayın gökteki en küçük yıldıza karşı O-dinar ve dirhemi değil, ilmi miras bıraktılar. Kim ilim alırsa, na-lan üstünlüğü gibidir. Alimler peygamberlerin varisleridir. Onlar, sibini almıştır. Alimin ölmesi, telafi edilmeyen bir musibet, yeri ka-panmayan bir gediktir. Onun ölümü bir parlak yıldızın batması demektir. Bir kabilenin ölmesi tek bir âlimin ölmesinden hafiftir.
YanıtlaSil٥٢١٧ - مَنْ خَرَجَ حَاجًا أَوْ مُعْتَمِرًا فَلَهُ بِكُلِّ خَطْوَةٍ حَتَّى يَؤُبَ إِلَى رَحْلِهِ اَلْفَ اَلْفِ حَسَنَةٍ وَتَحَقُ عَنْهُ اَلْفَ أَلْفِ سَيِّئَةٍ وَتُرْفَعُ لَهُ اَلْفَ اَلْفِ دَرَجَةٍ (كر) عن ابي هريرة وابن عباس)
5217- Hacca veya umreye gitmek üzere evinden çıkan kimse, evine dönünceye kadar attığı her adım karşılığında binler-ce sevap alır, binlerce günahı affedilir, binlerce derecesi yüksel-tilir.
٥٢١٨ - مَنْ خَضَبَ بِالسَّوَادِ سَوَّدَ اللهُ وَجْهَهُ يَوْمَ الْقِيَمَةِ (طب عن ابى
الدرداء)
5218- Kim siyaha boyanırsa, Allah onun yüzünü kıya-mette kara eder.
٥٢١٩ - مَنْ دَخَلَ عَلَى قَوْمٍ لِطَعَامٍ لَمْ يَدْعُ إِلَيْهِ فَأَكَلَ دَخَلَ فَاسِقًا وَأَكَلَ مَالاً
يَحِلُّ لَهُ (طب برق وابن النجار عن عائشة)
5219- Bir kimse çağrılmadan bir kavmin evine gidip ye-mek yerse, o eve fasık olarak girmiş, helal olmayan bir şeyi yemiş olur.
٥٢٢٠ - مَنْ دَخَلَ فِي شَيْءٍ مِنْ أَسْعَارِ الْمُسْلِمِينَ لِيُغَلِّيَهُ عَلَيْهِمْ كَانَ حَقًّا
عَلَى اللهِ أَنْ يَقْذِفَهُ فِي مُعْظَمٍ مِنَ النَّارِ يَوْمَ الْقِيَمَةِ رَأْسُهُ أَسْفَلَهُ (ط) حم طب ك ق عن معقل بن يسار)
1223
2026
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1958 - Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruldu.
1960- Bediüzzaman Said Nursî İstanbul'daki Nur Talebelerinin isteği üzerine İstanbul'a gitti.
OCAK
01
PERŞEMBE
12 1447 RECEB
RUMI: 19 K. EVVEL 1441 KASIM: 55
Sen, eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin.
Eğer Hak ve Kur'ân'ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.
Sözler
İmsak
Öğle
Akşam
Yatsı
İmsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Güneş
İkindi
Yatsı
BİR AYET
O gün öyle yüzler vardır ki, engin bir mutluluk
içindedirler.
Gaşiye Suresi: 8
BİR HADİS
Allah'ın en çok sevdiği kimse ahlâkı en güzel olandır.
484
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT BERHI
Burada geçen:
TAHİYYET.
Lafzı, hoş sena, üstün tazim, tekrim ve saygı duygularıdır.
Allalum..
Ey Hayy Kayyum Deyyan olan şanı yüce Allah.
Resulüllah S.A. efendimize iman ettiğim için, beni cennetler. de, onun cemalini görmekten mahrum etme.
Bazı nüshalarda, bu cümlenin sonunda, şu cümle ziyade olarak
gelmiştir:
Onun sohbetini bana nasib eyle.
YİRMİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım..
Ey keremliler kéremlisi, merhametliler merhametlisi celâl sahibi Allahım.
Muhammed'in ŞEFAAT-I KÜBRA'sını kabul buyur.
Bu cümlede geçen: ŞEFAAT-I KÜBRA Resulüllah S.A. efendimizin en büyük şefaat hakkıdır. Bu şefaat hakkını, kıyamet günü, mahşer halkının hesabı görülmesi için kullanacaktır.
Bunun tafsili, Resulüllah S.A. efendimizin SEYYİD ismi şerh edilirken yapılmıştır. (Bak: İsim 15)
Ve.. onun üstün derecesini yüksek eyle. Dünyada ve âhiret-te ona bütün istediklerini ihsan eyle. Tıpkı: İbrahim'e ve Mus'ya Ih-san ettiğin gibi.
Resulüllah S.A. efendimizin âhiretteki talepleri şunlar olabilir: Asi müminlere şefaat, Kevser Havzı, hesaplarının kolay olması, sıratı kolaylıkla geçmeleri ve bunların benzerleri..
Resulüllah S.A. efendimizin dünyadaki talepleri de şunlar olabi-lir: Dininin kıyamete kadar devam etmesi, ümmetinin daima mansur ve muzaffer olması, düşmanlarının kahrolması ve bunların benzerleri..
Ayrıca, Resulüllah Š.A. efendimizin dünyada taleb ettikleri ara-sında şunları sayabiliriz: Ümmetinden sadir olan ufak tefek hatalar, kusurlar ve günahların affolunması.. Dolayısı ile, daima Allah'ın yar-dımına mazhar olmaları..
Kur'an-ı Kerim'de Musa'nın a.s. dileklerinin yerine getirildiğini Allah-ü Taâlâ şöyle anlattı:
Ya Musa, istediğin sana verilmiştir.» (20/36)
Burada, zimnen şu mana anlatılmaktadır:
Ya Rabbi, Musa'ya a.s. dilediğini nasıl verdinse, Resulüllah S.A. efendimizin de, arzularını anında yerine getir. Muradına nail eyle.
KARA DAVUD
YanıtlaSilBurada, diğer şanı peygamberlerin dışında, yalnız Musa ve Ib rahim peygamber anlatıldı. Bunun sebebi au ki: Resulüllah B.A. efen-dimizden sonra en şerefli peygamberler onlardır . Onlara selam..
Bir başka mana ise.. onların da Resulüllah SA. efendimize, her birinin ozel bir sıfatta müşterek oluşudur. Mesela
Ibrahim a.s. Halilüllah'tır. Resulüllah S.A. efendimizle bu alfatta müşterektir. Ancak, onlarda, Habibullah sifatı olmadığı için, Resu-Jüllah S.A. efendimiz, onlardan ayrılmıştır.
Musa a.s. ise, Kelimullah'tır. Yüce Rabb ile münacaatta ve onun sulullah S.A. efendimiz, cemal rüyetine erdiği için, ondan ayrı ve üs la mükâlemede Resulüllah S.A. efendimizle müşterektir. Ancak, Re-tün bir makam kazanmıştır.
YİRMİ BİRİNCİ SALAVAT-I ŞERIFE:
Allahım..
Ey Vahid, Ferd, Samed olan azameti yüce Allahım.
Muhammed'e ve Muhammed'in åline salåt eyle.. Tıpkı, İbra-ve İbrahim'in âline salât eylediğin gibi..
him'e Ve.. Muhammed'e ve Muhammed'in äline bereket ihsan eyle.. Tip-kı İbrahim'e ve İbrahim'in âline bereket ihsan eylediğin gibi..
Bazı nüshalarda, bundan sonra:
Ålemlerde..
Lafzı eklenmiştir. Çünkü:
Sen Hamid'sin..
Kullarına cümle in'am ve ihsan ile hamd olunmuşsun.
Mecid'sin..
Kullarına karşılıksız olarak türlü türlu ihsanlar edensin.
YİRMİ İKİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Ey kolaylıkla ihsanlar eden, temenni edilip istenenleri veren şa-nı büyük Allah..
Efendimiz Muhammed'e salât ve selâm eyle. O senin NE B İ 'ndir.
Yani: O, senin nübüvvet-i kâmile ile gönderdiğin peygamberindir ki; kümmelin makamının hepsini, mukarrebin rütbelerinin cümle-sini, yüksek derecelerin ve büyük şanların hemen hepsini özünde top-lamıştır.
400
YanıtlaSilISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
«Vallahi, Resûlullah Aleyhisselâmın evinde kırk gece beklerdik te, ne kandil, ne de, bir ateş yanardıl» (108)
Aylar, gelir geçerdi de, Resûlullah Aleyhisselamın evlerinden her hangi birinde ateş yanmaz (109), duman tüttüğü görülmezdil» (110)
İki ay gelir geçerdi de, Muhammed Aleyhisselamın Evhalkı İçin ne bir ekmek yapılır, ne de, bir çömlekte, tencerede yemek pişerdil (111)
«Biz, Esvedeyn'e, yani hurmaya ve suya doyup kandığımız za-man, Resûlullah Aleyhisselâm, vefat etti.» (112)
Peygamber Aleyhisselamın, bir günde, karnında iki çeşid yemek bir araya gelmemiş (113), Kendisi, karnını hurmadan doyurduğu za-man, ekmekten doyurmamış, ekmekten doyurduğu zaman da, hurma-
dan doyurmamıştır! İşte, beni ağlatan da, budur!» demiştir. (114)
Enes b. Målik te «Peygamber Aleyhisselâmın, Allah'a kavuşun-caya kadar, ne Hıvan üzerinde bir şey yediğini (115), ne hâlis buğday unundan yapılmış yufka ekmek, ne de, kızartılmış kuzu kebabı gör-düğünü bilmiyorum!» demiştir. (116)
Hıvan: Yemek yeneceği sırada üzerine yemek konulan İskemle, Masa gibi şey'e denir. (117)
Peygamberimiz, yiyeceği şeyi Sofra üzerinde yerdi. (118)
Sofra: Yolcu için hazırlanan Azık olup yol Azığı çok kerte yuvar-lak deri içinde taşındığından, yiyeceğin adı, deri kaba çevirilmiş ve ona Sofra denilmiştir. (119)
Hz. Aişe der ki «Peygamber Aleyhisselâm, bana gelir (Yanında yiyecek var mı?) diye sorardı.
(Hayır!) derdim.
Bunun üzerine (Öyle ise, ben, oruçluyum!) buyururdu.
(108) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, 8. 406
(109) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 71, 86
(110) İbn-i Mace Silnen c. 2, s. 1388
(111) İbn-i Sa'd (112) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 405, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 94, 217 Tabakat c. 1, s. 407, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 128, Buharl Sahih c. 6, s. 198
(113) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 404
(114) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 406
(115) Buhari Sahih c. 7, s. 179, Tirmizi Silnen c. 4, s. 581
(116) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 404, Buhari Sahih c. 7, s. 181, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1108
(117) İbn-i Esir Nihaye c. 2, s. 89, Firuzabadi Kamusulmuhit c. 4, s. 222
(118) Buhari Sahih c. 6, s. 199, Tirmizi Sünen c. 4, s. 250, Şemail s. 25
(119) İbn-i Esfr Nihaye c. 2, s. 373
PEYGAMBERİMİZİN ZEVAİD SÜNNETLERNDEN BAZILARI
YanıtlaSilResûlullah Aleyhisselâm, yine bir gün, bize gelmişti. (Ya Resülallah! Bize, bir hediye, hediye olundu.) dedim. (Nedir o?) diye sordu.
(Hays'dır!) dedim.
407
(Amma, ben, oruçlu olarak sabahladım.) buyurdu..» (120) Hays: Hurma, yağ ve keş karıştırılarak yapılan yemektir. (121)
Peygamberimizin Yediği, İçtiği Şeyler ve Bunlar Hakkındaki Buyrukları:
Peygamberimiz; Helva'yı ve Bal'ı (122), ekmek tiridini, Hurma tiridini (123), Sebze yemeklerini severdi. (124)
Peygamberimize süt getirilip sunulduğu zaman «Sütte iki bere-ket vardır.» buyururdu. (125)
Abdullah b. Abbas der ki «Ben ve Halid b. Velid, Resûlullah Aley-hisselâmla birlikte Teyzem Meymûne bint-i Håris'in evine vardık. (126)
Teyzem Ümmü Hufeyd, Resûlullâh Aleyhisselâma Tere yağı, Süt ve Keler hediye etmişti. (127)
Teyzem Meymüne (Ümmü Hufeyd'in bize hediye ettiği hediyeden size tattırayım mı?) dedi. (128)
Resûlullâh (Evet!) buyurdu. (129)
Teyzem Meymüne gidip iki tâne kızartılmış Keler getirince, Re-sûlullah, ondan tiksindi.
Halid b. Velid (Yâ Resûlallâh! Her halde, ondan, tiksinmiş gibi-sin?) dedi.
Resûlullah (Evet!) buyurdu. (130)
Teyzem (Öyle ise, bize hediye edilen sütten size içireyim mi?) diye sordu.
(120) Tirmizi Şemail s. 30
(121) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 99
(122) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 391, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 5, Bu-hari Sahih c. 6, s. 208, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 335, Tirmizi Sünen c. 4, s. 274, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1104
(123) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 393, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 350
(124) Ebülferec İbnülcevzi Vefâ c. 2, s. 598
(125) İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1103
(126) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 396-397, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 225, Tirmizi Şemâil s. 33
Tabakat c. 1, s. 397, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 284 (127) İbn-i Sa'd
(128) İbn-i Sa'd
Tabakat c. 1, s. 397, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 225
Tabakat c. 1, s. 397 (129) İbn-i Sa'd
(130) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 397, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 225, Ebû Davud Sünen c. 3,s. 339
سورة بقری (١٢٢٢
YanıtlaSilالثارات الأضواء
الى أقدام صانع ذو الجلال واحد وواحد الوجود ولیفی کی، بتون صفات کماله ایله ده متصدر زیرا عالمده و مصنوعاتده بولونات كمالات تحاميل مانعك كما لندن تحلى لدن لولكن تقدر اویله ای خدا بعده بولونان جمال، کمال حسن عمووه ثفائده بولونان عوم حمد اللردن، كما للردن هناء ون غير متناهى درجه لرله بوکسکدر زیرا احسان انعام ايدنك ثروتندن طوغار و ثروتند دليلدر ايجاد كاد ابدنك وجود من دلالت ايدر ايجاب، موجبك وجود من برهاندر وربان حسن
ويرنك خستنه دليلدر.
و گذار صانع ذوالجداول، بتونه نواقصد به پان و منزهد . چونکه نقصه انیت، مادياتك ماهی دارنده کی استعدادك فلندن ايادى كلير ما بوكه جناب منه ما دیا تو نه دگلدر. و كذا، صانع قدیم از لی لا ئنات احتوا ایتدیگی امیرانان جسمیت ، جهتیت، تغیر، تمکن کبی است الزام ایندکاری لوازم و او صدا قدس بری و من هدر قرآن کریم شو ایکی حقیقة (الله مثل يا بمايك ) معناسنه اولان ( فَلَا تَجْعَلُوا الله أنداداً ) ابتيل اشارت التمشدر.
دلیل امکانی ] بو آيتك مانعك وجودينه اشارت ايدن دليلهر ندن بریسی ده [ دلیل امکانی ) در کر ( وَاللهُ الْغَنِيُّ وَأَنتُمُ الْفُقَراء) ابتيله اشارت ايديال مدر. بو دليلك خلاصه می:
لاغاتك احتوا ایتدیگی ذره کردن هر برينك كرن ذا کرن داننده وكرك صفاتنده، کرن اموالنده و كرن وجود نده غير متناهي انطفاء، احتماللى مشكلاتلى، يوللى، قانونار وارکه، بر دنده او ذره غیر متناهی يوللردن معین بریوله سلوك ايدر. وغير محدود واللردن به وضعته كبير. وغير محدود صفت اردن به صفت اله و صفلاني و طوغر يجه، به قانونه اوزرینه مقدر به مقصده حرکته با شلار.
و وظیفه اولار مه عهده سنه و ریان هر هانکی بر حکمت و بر مصالحتی در حال انتاج ایدر که او حکمت و او مصالحتك حصوله قامی، آنچه او ذره نك او چشید حرکتبله اولا بیاید. عجبا او قدر بولار و احتمال هر آراسنده او ذره لك و اجرای، لسان حالياه، صدا فك قصد و حكمتنه
دلالت التخزمی ؟
جمال Cemal: Guzellik
YanıtlaSilچهتیت
Cthetiyet: Allah'a you indd ctme
چسبیت Cismiyet: Cisim olma
آزمانی Ersaf: Vasıflar
غير محدود
Gayr-i mahdûd: Sınırsız
غير متناهي Gayri miltenähi: Nihayetsiz
Hüsün: Güzellik
إيجاب Icab: Gerekli kılma
Gi In'am: Nimet verme
إنتاج
Intac: Netice verme
استواء İstilzam: Gerektirme
كمال
Kemal: Mükemmellik
تلف Killet: Azlık
لوازة
Levazım: Lüzumlu şeyler
مصلحة
Maslahat: Fayda
مثل
Misil: Benzer, denk
معين Muayyen: Belirli
موجب
Mucib: Gerekli kılan
مقدر
Mukadder: (Kaderde) takdir olunan
مقتبس
Muktebes: Alıntılanmış
مقيف
Muttası Vasıflanmış
Münezzeh: (Kusurdan) uzak olan
مشكلات
Müşkilat: Zorluklar
نواقض
Nevakis: Noksanlıklar
صانع قدية
Sani-i kadim San'atla yaratan başlangıcı olmayan (Allah)
صِفَاتِ كَمَالِيهِ
Sifat - kemåliye: Mükemmel sıfatlar
تمكن
Temekkün: Mekân tutma, yer tutma
واجب الوجود
Vacibul-Vucid: Varlığı zariri olan (Allah)
Bakara, 21-22
YanıtlaSilEy arkadaş! Sani'-i Zülcelal Vähid ve Vacibü'l-vücud olduğu gibi, bütün sıfât-ı kemåliye ile de muttasıftır Zirá alemde ve masnůåtta bulunan kemålât, tamamıyla Sani'in kemålinden tecelli eden gölgeden muktebestir Öyle ise, Sani'de bulunan cemål, kemål, hüsün umum käinåtta bulunan umum cemållerden, kemällerden, hüsünlerden gayr-i mütenâhi derecelerle yüksektir. Zirá ihsân, in'am edenin servetinden doğar. Ve servetine delildir. İcåd, îcâd edenin vücüduna delalet eder. İcab, mûcibin vücûduna burhåndır. Verilen hüsün, verenin hüsnüne delildir.
Ve keza, Sani'-i Zülcelål, bütün nevåkıstan påk ve münez-zehtir. Çünki noksåniyet, maddiyatın mahiyetlerindeki isti'dâdın kılletinden ileri gelir. Halbuki Cenâb-ı Hakk maddiyâttan değildir. Ve kezá, Sáni'-i Kadim-i Ezeli, kâinatın ihtivä ettiği eşyanın cismiyet, cihetiyet, tagayyür, temekkün gibi istilzám ettikleri levázım ve evsåftan beri ve münezzehtir. Kur'ân-ı Kerim şu iki hakikate "Allah'a misil yapmayın" ma'nâsına olan لا تَجْعَلُوا لِلهِ أَنْدَادًا ayetiyle işaret etmiştir.
Delil-i İmkânî: Bu âyetin Sâni'in vücüduna işaret eden delillerinden birisi de delil-i imkânîdir ki, ayetiyle işaret وَ اللهُ الغَنِي وَأَنتُه الفقراء edilmiştir. Bu delilin hulâsası:
Käinâtın ihtivå ettiği zerrelerden her birisinin gerek zâtında ve gerek sıfatında, gerek ahvâlinde ve gerek vücüdunda gayr-i mütenâhî imkânlar, ihtimaller, müşkilatlar, yollar, kanunlar varken, birdenbire o zerre gayr-i mütenåhi yollardan muayyen bir yola sülük eder. Ve gayr-i mahdûd hållerden bir vaz'iyete girer. Ve gayr-i ma'dûd sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır. Ve doğruca, bir kanun üzerine mukadder bir maksada harekete başlar. Ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhål intâc eder ki,
o hikmet ve o maslahatın husûle gelmesi, ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin mâcerâsı, lisân-ı hâliyle, Sâní'in kasıd ve hikmetine delâlet etmez mi?
4452 Sama yeten az sem azador
YanıtlaSil147
453 Sanco ve sahta sata (so) elmaysanginan (GIEM, 167, 1922)
4454 Surbhi adam ortak çuval
4455. Surboytan delli de kaçar
4456 Seksende olmam da doksanda (C, IEM. 11/167, 1922)
4457. Sel gider, kum kaler (Çal, IEM, 11/167, 1922).
4458. Selim verdik, borçlu çılnák (Çal, IEM, 11/167, 1922)
4459. Sen o isen, ben o del gilim. (Fıkrası: Osman ile Mehmet adlı iki Türk, bir yazshanede hizmetli imişler. Birinin göz açık, ötekinin değil. Yeteneksiz arkadaşına der ki: "Ak Osman, sen adam olursun. Hani Allah sana yardımcı olsa da bir büyük adam olsan, ben de senin eteğinin ucunda zin görsem." Yallar geçer. Osman ilerleyip "nazir" olur. Bunu duyan Mehmet, uzak sapradan yola çıkıp doğruca başkente, vakstyle birlikte hizmet etifs arkadaşının yanına zider. Hatırladın mi, Osman, der, bir zamanlar seninle ne konuşmuştuk? İşte ben ayum. -Sen osun, ama, ben o degilim, der nazır. Çil, IEM. 11/64, 1923)
446), Seni gören bey olur.- Seni gören paja olur. (Selam sözleridir, ikincisi yanıttır. Çil., IEM. III/64, 1923).
4461. Sersemlere Allah aaz (ağız) vermiş, yalnız yemek için, laf etmek için delgjil. (Çil., JEM, 111/64, 1923).
4462. Sert atın binisi (eyji olur. (Çil., IEM, 11/167, 1922).
4463. Sicalgja kar dayanmaz.
4464. Sıçanların planını kedi bozar. (Daha yeni dönemden).
4465. Silgır gibi do(g/muş, öküz gibi ölmüş. (Çil., IEM, II/167, 1922).
4466. Silistre'ye gidece(gjin yerde, da/hja elyjidir Silivri'ye gidesin. (Fıkrası: Yolcu pasaport memurunun yanına giderek Silistre için bir pasaport ister, ama memur Silistre adının nasıl yazıldığını bilmediğinden, adını yazmayı bildiği için Silivri'ye gitmesini öğütler. Çil., IEM, JII/64, 1923).
4467. Sinek bir şey (değildir, ama miyde(yji bulandırır. (Çil., IEM, II/167, 1922).
4468. Sinek gibi, oka da konar, boka da konar. (Çil., IEM, II/167, 1922).
4469. Sirkeyi, sarmısa(g); hesap eden, paça yemez.
4470. Sivridimiz (sivrilttiğimiz) kazık kıçımıza girdi. (Çil., IEM, III/64, 1923).
4471. Son gülen, iyi güler.
4472. Son pişman(lık) fayda etmez.
4473. Son pişmanlık fayda getirmez. (Çil., IEM, 111/64, 1923).
4474. Soran yanılmaz. (Çil., IEM, II/167, 1922).
4475. Sorma kişinin halını, ensesinden bellidir. (Çil., IEM, II/64, 1923).
146
YanıtlaSil4421. Öfke baldan tatlıdır.
4422 Öğünen sonunda önüne bakar.
4423. Özlü konuşmanın yolu, yersiz sözleri bırakmaktır.
4424. Padişahın ekmeğini (vityor, Moskov'un duvasını okuyor. (Çil., IEM, 11/166,
4425. Padişahın malı denizdir, yemeyen domuzdur. (Cil., JEM. 11/166, 1922). 1922).
4426. Pamukçu, beyaz köpekten haz etmez. (Çil., IEM. II/196, 1922).
4427. Papazın yazmak bilmezliği) için (yüzünden), kāhya imzalamış. (Çil, IEM. III/164, 1923).
4428. Para, para, kafir para, Tanrı'nın olmadığını bilseydim, sana tapardım.
4429. Paran varsa kefil ol, işin yoksa şeit (şahit) ol. (Çil., IEM, III/64, 1923).
4430. Paran varsa kefil ol, vakıt varsa şahit ol. (Bob. T.P., "Nauçen pregled", yıl III/131, 1931).
4431. Parasız erkek, odunsuz ocak.
4432. Parasız (muftan) sirke, baldan tatlıdır. (Çil., IEM, III/64, 1923).
4433. Para(y)ı veren, düdü(g)ü çalar. (Çil., IEM, II/167, 1922).
4434. Rüzgar esmedikçe, yaprak oynamaz.
4435. Saar (sağır) işitmez, uydurur. (Çil., IEM, II/167, 1922).
4436. Sabanın geçtiği yerden şeytan (körii ruh) geçemez.
4437. Sabır ile koruk petmez (pekmez) olur, dut yaprağı atlas olur. (Bob. T.P., IEM. X-XI/219, 1932).
4438. Sabrın sonu selamettir.
4439. Sabur ile dut yaprağı ipek olur, koruktan halva (helva) olur. (Çil., IEM, 11/167, 1922).
4440. Sabur selamettir: koruktan petmez (pekmez) olur, dut a(g)acından ipek olur. (Çil., IEM, II/167, 1922).
4441. Sadaka verirsen fukaraya, ödünç verirsin Tanrı'ya. (Bob. T.P., IEM, X-XI/129, 1932).
4442. Sadaka vermekten fukara olunmaz. (Çil., IEM, II/171, 1922).
4443. Sağ gözü sol göze muhtaç etme.
4444. Sağ gözün sol göze muhtaç olmasın!
4445. Sağlık, en büyük varlıktır. (Değişke: Sıhhat, insanın en büyük sermayesidir.)
4446. Sa(h)ibi veriyor, telâl (tellâl, uşak) vermez. (Çil., IEM, II/167, 1922).
4447. Sakla samanı, gelir zamanı.
4448. Saklı bovaya (boğa) gelen, eşkârâ (âşikâr) buza(ğı)lar.
4449. Saklı giden bovaya, eşkere buza(ğı)lar. (Çil., IEM, II/167, 1922).
4450. Salata(lık) ile alınan himarın eceli sudan olur. (Çil., IEM, II/167, 1922).
D
YanıtlaSilihtiyarı beşer
408
Ihya-yi nevi
ihtiyarı beşer اختبار بشر insanın hür iradesi, insanın sınırlı olan dilediğini seçip yapma gucu
ihtiyar beser اختبار بشری insana ait hur ira de, insan iradesi
Ihtiyarı cüz' إختبار جزتى cüzi irade, insanın sınırlı olan dilediğini seçip yapma gücu Ihtiyari ezell إختيار أولى : ezeli olan ve her şeyi
hür istek ve seçimi ile yapan Allah'ın(c.c.) sonsuz iradesi gücü; (irade ve ihtiyarı ezeli ezeli olarak her dilediğini yapabilme ve hür olarak dileyip yapma gücü.)
Ihtiyar- Rabbaniye إحتيار رئانيه : her varlığın sa hibi ve terbiyecisi (rabbi) olan Allah'ın (c.c.) her şeyi hür istek ve seçimi(ihtiyar)ile yapa bilme gucu (meșiet ve irade-i rabbani: rabbin istek ve iradesi)
Ihtiyar tamm إختيار نام : sınırsız ve tam hür irade, her dilediğini yapabilme güç ve kuvveti ihtiyarlık إختيارق : yaşlılık
ihtiyarca 1 : إختيارجه yaşlıca 2.hür irade ile, di-lediğini yapabilme gücüne sahip olma bakı-mından
Ihtiyare إختياره : yaşlı hanım
ihtiyarem إختيارم : yaşlıyım, ihtiyarım
Ihtiyaren إختيارا : isteyerek
ihtiyari (ye( 1 : (ختیاریه.hür irade gücü ile ilgili isteğe bağlı, tercihe bağlı, hür seçimini yap-maya bağlı
Ihtiyarkarane إختبار کارانه : dilediğini yapabilen hür irade sahibine yaraşır tarzda, her şeyi hür istek ve seçimini yapar şekilde
ihtiyarlı إختيارلى : hür iradeli, dilediğini ve seçi-
mini yapabilme gücüne sahip
ihtiyarsız إختيارسز : istemeden, irade dışı. 2.iradesiz, hür iradeden yoksun, seçimini ya-pabilme gücünden yoksun
ihtiyat 1 : إحتياط.karşılaşılabilir ihtiyaç, zorluk veya tehlikeye karşı alınan tedbir, önleyici çare (önlem) 2.dikkatli ve ölçülü davranma. 3.yedek
ihtiyaten 1 : إحتياطاً.ihtiyat olarak, tedbir ola rak, her ihtimali düşünerek 2.yedek olarak
ihtiyati إحتياطي : ihtiyatla ilgili, geleceğe yöne-
lik tedbirle ilgili
Ihtiyatkarane إحتياط کارانه : ihtiyatli şekilde, tedbirli ve dikkatli tarzda
htiyatkarlık إحتياطكارلق : ihtiyatlılık, tedbirlilik
ihtiyatlاحتباط tedbirli, her ihtimali düşü nüp dikkatli davranan
Ihtiyatsız احتیاط: tedbirsiz, dikkatsiz, gele cekle ilgili ihtimalleri hesaba katmayan, ileri-yi düşünmeyen
ihtiyatsizlik إحتياطزلك : tedbirsizlik, dikkatsiz lik, gelecekteki ihtimalleri hesaba katmama, ileriyi düşünmeme
intizaz: titreşim, titreşme, titreme, dep-
renme
Intizazat إهتزازات : titreşimler, deprenmeler
hvan 1 :إخوان.kardesler, dostlar, arkadaslar 2.aynı tarikat veya topluluğa bağlı olanlar: 3.lhvan-1 Müslimin (Müslüman Kardeşler Teşkilatının kısaca söylenişi)
Ihvan-ı Müslimin 1 : إخوان مسلمينmüslüman kardeşler teşkilatı (örgütü) 2.müslüman kar-deşler, müslüman dindaşlar (bk. Hasan-ül Benna)
Ihvani tarikat إخوان طریقت : manevi yol arka-daşları, dindaşlar; tarikat arkadaşları
Ihvan-ı vatan إخوان وطن : vatandaşlar, vatan ev-latları
ihvani إخواني : kardeşlerim, arkadaşlarım, dostlarım
Ihveti إخوتي : )kadınlar için) kardeşlerim, arka-daşlarım, dostlarım
hya 1 : إحياء.diriltme, hayat verme, canlan-
dırma 2.(mec.) güçlendirme, yapma, kurma, düzenleme 3.sevindirme 4. (bir vakti) ibadetle geçirme
hyayi alem إحياى عالم : )kayametten sonra) ka-inatın ve dünyanın yeniden kurulması, dün-yayı yeniden diriltme
ihya-yi arz إحياى أرض : )kayametten sonra) ye-rin, dünyanın yeniden kurulması
İhya-yi din إحياى دين : dini güçlendirme ve can-
landırma
İhya-yı emvat إحياى أموات : ölmüşlerin diriltil-mesi
ihyayı ervah إحياى أرواح : ruhların diriltilmesi
nin diriltilmesi hyayi ferd إحياى فرد : ölmüş canlılardan biri-
mesi ve canlandırılması ihyay millet إحياى ملت : milletin güçlendiril-
ihyayınevi إحيای نوع : canlı bir türün diriltil-
mesi
409
YanıtlaSilIkbal
(1947) (bk. Pakistan) Pakistan'ın bağımsızlığı düşüncesinin çilesini, Pakistan'ın kurucusu Muhammmed Ali Cinnah'la birlikte o da çele ti. Muhammmed Ikbal, yüksek öğrenimini kendi ülkesinde hukuk ve felsefe dalında yap tı. Hocasının desteği ve yardımı ile İngiltere'ye gitti ve iki yıl daha psikoloji ve felsefe dalında öğrenim gördü. Doktora tezini Münih'te ha zırladı. "İran'da din ve tasavvuf düşüncesinin gelişmesi" konulu bu tez ile felsefe doktoru oldu (1908). Ikbal, ülkesine dönünce bir süre çeşitli fakültelerde İngilizce ve felsefe dersleri okuttu. Ek bir iş olarak da avukatlık mesleğini yürüttü. Muhammed Ikbal'in en büyük derdi İslam dünyasının geri, fakir ve cahil kalmış-lığı, özellikle İslam'dan uzaklaştırılmışlığı ve Batı'nın sömürgesi haline dönüşüp bağım sızlığını yitirmişliği, bunların sebepleri ve kurtuluş çareleri olmuştur. Bu konuları daha çok manzum eserleri ile dile getirmiştir. Bu bakımdan denebilir ki; yaşadığı dönem, karşı-laştığı siyasi, sosyal, dini ve kültürel problem-ler ile bunları şiir (manzum) dili ile anlatma tarzı bakımından İkbal, Hindistan'ın Mehmet Akif'i olmuştur. Muhammed Ikbal, ilim dili olarak öğrenim hayatında çok iyi öğrendiği İngilizceden başka manzum eserlerini yazdığı Farsça'yı ve kendi ülkesinde en yaygın dil olan Urduca'yı da çok iyi biliyordu. Eserlerinin ço-ğunu manzum olarak Farsça yazmıştır. İlmi eserlerinde, makalelerinde, konferanslarında vb. o zamanlar Hindistan'da geçerli olan ilim ve eğitim dili olan İngilizce'yi kullanmıştır. İkbal, hayatı boyunca yazıları, konferansla-rı ve dersleriyle bir taraftan Batı dünyasının emparyelist (sömürgeci) politikasına, kapi-talizme, materyalizme (meddeci ve inkarcı düşünceye ve marxizme ve komünizme) karşı mücadele verirken bir taraftan da İslam dün-yasının manevi hastalıklarına, ahlaki ve dini bakımında düştüğü acıklı duruma, umutsuz-luğa, çaresizliğe, hareketsizliğe karşı diriliş hareketini başlatmak için sürekli uğraşıp dur-muştur. Denebilir ki dünyada İslami bir uya-nışın başlatılması, şeytani güçlere karşı İslam Birliğinin kurulması şartlarının hazırlanması, bunun bir basamağı olarak kendi ülkesinde de bağımsız bir İslam devletinin kurulması için elinden gelen her türlü gayreti göstermiştir. Ona göre bir İslam toplumundaki devlet ger-çek bir İslam devleti değilse, orada ne hürri-yetten ne İslam kardeşliğinden, adalet ve eşit-likten söz edilebilir. İslam'ı dışlayan böyle bir
4
YanıtlaSilİkbal
devlet ancak insan kanı ile beslenen Cengiz Hanvari baskıcı, zorba, zalim bir devlet ola-bilir. İkbal, Türkiye'deki bağımsızlık savaşını hayranlık ve heyecanla karşıladı. Bunu, diğer müslüman milletlere örnek olarak gördü. Sal-tanatın kaldırılıp cumhuriyet'in kurulmasını da İslam dairesinde cesur bir içtihad olarak değerlendirdi. (bk. içtihad). Fakat daha son-raki gelişmeleri özellikle dinin dışlanmasını (laikliği) ve körü körüne batı taklitçiliği şek-lindeki devrimleri cavitname adlı eserinde açıkça eleştirdi. o'na göre Batı'dan alınacak şey Batı'nın giyim ve kuşamı, zevk ve eğlence-leri, yaşayış tarzı değil, İslam'ın öz malı olan ilim ve fendir. İlim ve fen için Batı'nın hayat tarzı ve anlayışına değil; kafaya, hür ve araş-tırıcı düşünce tarzına ihtiyaç vardır. Ne yazık ki Türkler kendilerinden geçmiş halde Avru-pa'ya doğru koşarken, kendi öz benliklerin-den uzaklaşmakta, sanki Avrupa'nın kölesi olma yolunda ilerlemektedir. Bu, körü körüne
Batı taklitçiliğinin götüreceği bir sonuçtur. İkbal bütün bunlara rağmen Türkiye'deki bu durumun geçici bir dönem olduğunu eninde sonunda gerçek İslam'a dönüleceği ümidini hep taşımıştır
İkbal'e göre İslam dünyasının uyanması, ye-niden dirilişi için geçmişle hesaplaşılması, gelecek için de yetişecek yeni neslin de Asr-1 Saadet zamanında olduğu gibi, sağlam bir imana doğru bilgilere sahip olması ve bunu eyleme dönüştürebilecek bir irade gücüne sahip olması gerekir. Bilgiye dayanmayan ve ya bilgiye dayanan ama iş ve davranışa yansı-mayan iman sakattır, eksiktir. İlim ve fiil yani iş ve davranış (aksiyon) bu üçü bir bütündür. Birbirinden ayrılamaz. Bütün sakatlıklar, za-yıflıklar, bozukluklar bu bütünlüğün sağla-namamasından kaynaklanmaktadır
İkbal, geçmişle hesaplaşma adına İslam fel-sefesi, kelam lam ilmi, tasavvuf tasav ve fıkhı inceler. bunların Kur'an ve Hz. Peygamber devrinde yaşanan İslam'la uyuşan ve ayrışan yönleri-ni inceler; başarılı yönlerini, eksikliklerini gözden geçirir. zamanımızda bunların neden ihtiyaca cevap vermediğini açıklamaya çalışır. ve bütün bu alanlarda yenilenme ve ilerleme kapılarının açılması gereğini savunur
İkbal, İslam dünyasın ve ülkesinin çeşitli dertlerine çare bulmaya çalışırken ömrünün sonlarına doğru gırtlak kanserine yakalanır. Gözleri de nerede ise görmez hale gelir. Ve
Ikbal
YanıtlaSil410 bu arada maddi sıkıntılara duger. Pakat glen ve omru takeninceye kadar çalışmalarına de vam eder. 19:38 tarihinde Lahor'da ölür. Me (ra). Muhammed Ibal 59 yıllık mocadele zarı burada Mescid | Sahi'nin bahçesindedir içerisinde geçen ömründe yazdığı eserleri yeni bir çığır açacak sekilde ve yeni yetişen Islam gençligine örnek ve rehber olmuştur. Bir kulliyat oluşturan eserleri çeşitli dillere araştırmak ve tanıtmak için 1960 da Karaçi'de tercume edilmiştir. Eserlerini ve görüşlerini bir Ikbal Akademisi kurulmuştur. Bu akede mi bir de dergi yayınlamaktadır. (Ikbal re view), Pakistan'da ve çeşitli ülkelerde onunla düzenlenmekte, feranslar verilmekte, araştırmalar yayınlan maktadır
Ikbal'in farsça yazdığı başlıca maznum eseri arasında bulunan mesnevi tarzındaki "Es rar-1 Hadi" (enenin sırları) ve "Rumuz-u bi Hadi" Esrar ve Rumuz adıyla; Farsça bir şiir divanı olan Afganistan Kralı Eminullah Han'a ithaf ettiği, maddeci batı medeniyeti ile maneviyatçı doğu medeniyeti'nin karşı laştırılması mahiyetindeki eseri "Peyam-1 Maşrık", Şark'dan Haber adıyla Prof. Ali Ni hat Tarlan tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. (Istanbul, 1958, 1956, 1964,). "Zebur-i Acem" gazel tarzında yazdığı bir eseridir. Ali Nihat Tarlan tarafından Zebur-i Acem'den seçmeler adıyla Türkçe'ye çevrilmiştir. (Ankara 1964). Ikbal'in, oğlu Cavid'e ithaf ettiği Farsça ya-zılmış şaheseri sayılan Cavidname, hakikati arayan bir maneviyat yolcusunun bu yolda-ki bir çeşit mi'racı gibidir. Bu da Türkçe'ye çevrilmiştir. Ene'nin şerleri adlı eseri, Üstad Bediüzzaman'ın Ene Risalesi'ni (bk. Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat) Cavitname ise Üstad Bediüzzaman'ın "Ayet-ül Kübra" ri-salesini hatırlatmaktadır. (bk. Şualar, Yedinci Şua). "Bab-i Cibril" adlı eseri Urduca yazılmış, uyanış ve diriliş konularını işlemektedir. Eser Yusuf Salih Karaca tarafından "Cebrail'in Kanadı" adıyla Türkçe çevirisi yapılmıştır. (İstanbul, 1983). Farsça yazdığı bir manzu-me olan "Pes çi Bayed Kerd ey Akvam-ı Şark" adlı eserini ise Ali Nihat Tarlan tarafından "Ey şark Kavimleri" başlığı altında Türkçeye çevrilmiştir. "Armağan-ı Hicaz", adlı eserini "Hicaz Armağanı" adıyla çeviren de Ali Ni-hat Tarlan olmuştur. (İstanbul, 1968). Nesir olarak yazdığı eserin başlıcaları: "İslam Fel-sefesi Tarihine bir Katkı" "İran'da Metafizik
Ivrime
YanıtlaSilikbal-i hak
411 limlerin Gelişmesi", adı altında Cevat Nazlı tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. İstanbul, 1955); ilim, din, felsefe, iman ve ibadet, in-sanın benliği ve özgürlüğü, İslam ve aksi-gibi çeşitli konularda verdiği yedi konferansı yon (fil, eylem), İslam dünyasının durumu içine alan bir derlemesi, Ahmed Asrar tara-findan "Islam'da dini Tefekkürün Yeniden Teşekkülü adı ile Türkçe'ye çevrilmiştir (İs-tanbul 1984)
bal-hak إقبال : Allah'ın (c.c.) kabul buyur-ması, yani ilham ve vahiy ile hitabetmesi
ايكيز : birbirinin aynı iki şey 2.bir do-gumda meydana gelmiş iki kardeş
hava şartları 2.ülke: kut'a
iklim-i marifetime irfan dün-yası
kmal 1 : إكمال.tamamlama 2.bitirme 3.mü-kemmel hale getirme
ikmal-i nüsah etmek إكمال نسخ ايتمك : bütün sa hifeleri tamam etmek, bitirmek
ikmal-i tahsil etmek إكمال تحصيل ايتمك : tahsilini bitirmek, eğitimini bitirmek, tamamlamak
ikna إقناع : inandırma; istenen düşünceyi be-nimsetme, razı etme
iknai (ye( 1 : إقناعيه.iknaya ait 2.ikna edici, inandırıcı
knaiyat إقناعيات : ikna etmek ve inandırmak için söylenen ve duyguları etkileyen sözler
iknaiyat-ı hitabiye إقناعيات خطابيه : güzel konuş-ma yolu ile ikna edici ve inandırıcı şekilde söylenen sözler
ikrah 1 : إكراه.zorlama 2.tiksinme
ikram 1 : إكرام.bağış 2.iyilik olarak bir şey ver-me, lutuf, ihsan 3.ağırlama, saygı gösterme 4.fiattan yapılan indirim
ikram-ı İlahi (ye( إكرام إلهيه : Allah'ın (c.c.) ikra-mı, Allah'ın (c.c.) bağışı ve iyiliği, lutfu (be-reket ve ikram-ı İlahi: Allah'ın (c.c.) verdiği bereket ve lutuf)
ikram Rabbani إكرام ربانی : her varlığın sahibi ve terbiyecisi (rabbi) olan Allah'ın (c.c.) ikra-mı, bağışı, iyiliği ve lutfu
ikram Rahmani إكرام رحمانی : Rahman (çok merhametli) olan Allah'ın (c.c.) ikramı, lütfu, bağışı ve iyiliği
ikram-ı Sübhani إكرام سبحانی : sübhan her ba-kımdan kusursuz) olan Allah'ın bağışı, iyiliği
411
YanıtlaSilkrime
lütfu ve ihsanı
Ikramat إكرامات : ikramlar, bağışlar, iyilikler, lütuflar ve ihsanlar
ikramat-ı İlahiye إكرامات الهيه : ilahi ikramlar, Allah'ın bağışları, iyilikleri ve lütufları
İkramat-ı Rahmaniye کرامات رحمانیه( : Rahman (çok merhametli) olan Allah'ın (c.c.) bağışı, İyilikleri ve lütufları
Ikramen إكراما : ikram olarak 1 saygı ile karşı-layarak 2 bağış ve lütuf olarak
Ikramiye 1 : إكرامه.piyango ve hisse senedinde
kura sonucu çıkan para (bu para helal değil-dir. bk. Kur'an, 5:90,91) 2 çalışanları mem-nun etmek için ücrete ek olarak verilen para 3.bağış, ihsan, hediye
ikramlı 1: إكرامى.saygılı 2.iyilikli, iyiliği olan, iyiliği dokunan
ikrar 1 : إقرار.dille söyleme 2.sözle doğrulama ve kabul etme 3.karar verme 4.değişmez hale getirme
ikrime عكرمه : )krime bin Ebu Cehil= İkrime Ebu Cehiloğlu) Kureyş kabilesinin, Mahzum kolundandı. Hz. peygamber'in (a.s.m.) en azılı düşmanı Ebu Cehil'in oğluydu. O'da baş-langıçta babası gibi İslam düşmanlığında ön saflarda yer aldı. (mi. 573 veya 575) yılında doğmuştu. Bedir Savaşına (mi. 623) babası ile beraber katıldığı zaman elli yaşlarında idi. Bu savaşta babasını öldüren sahabi Muaz b. Amr'ı (r.a.) izleyerek yanına yaklaştı ve kılıç darbesi indirip elini kopardı. babasının yeri-ne Mahzumoğulları'nın başkanı oldu. Uhud savaşına da katılan (mi. 624) İkrime bu sa-vaşta atlı birliklerin sol kanat komutanlığını yaptı. Mekke'nin fethinde Mekkeliler, Hz. Peygamber'in (a.s.m.) güçlü ordusuna karşı gelme cesaretini gösteremedikleri halde İk-rime kendine bağlı küçük bir atlı birliği ile "vur-kaç" taktiği kullanarak Halit bin Velid komutasındaki askeri birliğe saldırıda bulun-du. Bu sebeple, Mekke fethedildikten sonra (hic. 8. sene 20 Ramazan, mi. 11 ocak 630) İk-rime, ilan edilen genel af kapsamına alınma-dı. öldürülme korkusu ile Yemen'e kaçtı. Eşi Ummü Hakim ise müslüman oldu ve Hz. Pey-gamber'den (a.s.m.) eşinin affını diledi. Hz. Peygamber (a.s.m.) onu af edince eşi ona ha-ber gönderdi. İkrime de Mekke'ye döndü. O da müslüman oldu. Bir rivayete göre (bk. tir-mizi, isti'zan, 34) Hz. Peygamber (a.s.m.) onu hoş karşıladı ve "süvari muhacir, hoş geldin"
Ebedi Yol Haritası İSLAM
YanıtlaSilasıl mesele; beşerî bir acziyet ve zaaf göstermeden, îmandan bir taviz ver-meden, "Amentü billâhı hakkıyla yaşamak ve Rab'lerine selim bir kalp ile kavuşabilmekti. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk'a ilticâlarında;
*-Aman yâ Rabbi! Bizi bu iptilâdan kurtar, bu seferlik bizi affet, canımızı bağışla!" diye dünyevî bir telâş içine düşmek yerine; "-Ya Rabbi! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı müslüman olarak al." dediler. Neticede de şehadetin lähūti hazzı içerisinde Rab'lerine kavuştular.
Yine Îseviliğin ilk yayıldığı dönemlerde Romalılar, Yunanlılar ve putpe-restlerle birleşip ehl-i îmânı arenalarda ve sirklerde aslanlara parçalatıyor-lardı. O mü'minler ise, aslanların dişleri arasında hayatta kalmanın değil, bilākis îmanlarını kurtarmanın mücadelesini veriyorlardı. Çünkü onlar, bu ağır zulme sabredip Allah indindeki yüce mükâfâtı tercih ediyorlardı. Îman lezzeti, bütün ıztırapları tesirsiz hâle getiriyordu.
Yâsîn-i Şerîf'in 13 ile 27'nci âyet-i kerîmeleri arasında anlatılan Habib-i Neccar kıssası da, bu hususta calib-i dikkattir. Habib-i Neccar, îman ile şeref-lenmesi ve halkı irşada çalışmasından dolayı kavmi tarafından taşlanarak şehîd edilmişti. O, öldürüleceğini hissettiği anda bile bir tâvize yönelmedi. Îman kuvvetiyle sabrettiği bu ağır imtihan, kalbinde herhangi bir zaaf çatlağı meydana getirmedi. Bu dünyaya âit perdelerin kapandığı son nefesinde, gideceği âleme âit pencereler açılıp nâil olacağı ilâhî lutuflar kendisine gös-terilince de, Kur'ânî ifâdeyle:
"...Âh keşke kavmim, Rabb'imin beni bağışlayıp ikramlara gark ettiğini bilseydi!" dedi. (Yasin, 26-27) Yani kendisini şehîd eden kavminin, gafletine ve zavallılığına acıdı.
Yine zâlimler, îmanlarını suç sayarak Ashâb-ı Uhdûd'u da içi ateş dolu hendeklere atıyorlardı. O sadık mü'minler, bu zulme rağmen inançlarından vazgeçmediler ve dâvâları uğruna korkusuzca ölüme yürüyerek îmanlarının bedelini Hak Teâlâ'ya minnetle ödediler. Zira Allah'tan hakkıyla korkanlar, başka hiçbir şeyden korkmazlar.
Bu hususta İslâm tarihi sayısız misallerle doludur.
Önceki ümmetlerin sergilediği numûneler yanında sahâbe-i kirâmın hayatı da bambaşka dâsitânî örnekler ihtiva eder. Bu itibarla bizzat Cenâb-ı Hak, "Âmentü" esaslarının tatbikâtında sahâbe-i kirâmı bizlere örnek gös-26 termekte ve âyet-i kerîmede onları şöyle methetmektedir:
Takriz
YanıtlaSil"(İslâm dinine girme husūsunda) öne geçen ilk Muhacirler ve Ensår ile onlara güzellikle täbi olanlar var ya, İşte Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacak-ları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur." (et-Tevbe, 100)
Diyebiliriz ki, ashâb-ı kirâm ve onların izinden yürüyen bahtiyarların îman hayatı, bu âyet-i kerimenin en mufassal tefsiri mâhiyetindedir. Çünkü onlar, Hazret-i Peygamber'in terbiyesinde öyle olgunlaştılar ki, son nefesle-rine kadar îmânı aşk ile yaşadılar ve her hålükârda Allah yolunda canlarını ve mallarını cömertçe sarf ettiler.
Bilhassa ilk müslümanlar...
Müptezel bir devr-i câhiliyyenin muhteşem bir asr-ı saâdete dönüşme-sine vesile olan vefåkår, fedakâr ve teslimiyetli gönüller. En sert rüzgârlarda bile eğilmeyen, vakur insanlar. En çetin sarsıntılarda bile yıkılmayan, îmânı sağlam yürekler.
İşte onlar; Mekke devrinde hicrete kadarki on üç sene boyunca îmanla-rının bedelini en yoğun şekilde ödediler. En ağır imtihanlardan geçtiler. Açlık, zulüm, ambargo, işkence, hicret, maldan-mülkten, âile ve çocuklardan ayrılık ve nihâyetinde candan fedakârlık gibi birçok meşakkate karşı gönülleri bir sabır ve sebat harmanı oldu.
İslâm'dan önce eline bir iğnenin batmasından bile korkan Hazret-i Sümeyye-radıyallahu anhâ-; îmânın ulvi hazzını tattıktan sonra, müşrikle-rin, kızgın demirlerle vücüdunu dağlamalarına rağmen büyük bir tahammül gösterdi. Samimî îmânından aslâ tâviz vermedi. Vahşi hayvanların bile yapmayacağı işkencelere mâruz kaldı. Sonra da bir ayağı bir deveye, diğer ayağı da başka bir deveye bağlanarak canavarca parçalandı, fecî bir şekilde şehîd edildi.
Kocası Hazret-i Yasir de yaşlı ve zayıf bir kimse olmasına rağmen, tahammül ötesi bir sabır gösterdi, nihâyetinde o da şehadet şerbetini içti. Böylece Yâsir ailesi, İslâm'ın ilk şehîdleri oldu, îmanlarının bedelini, onu aşkla yaşayarak canlarıyla ödediler.
Hazret-i Bilâl'in tevhîd mücadelesi de dâsitânî bir numûnedir:
Bilal azgın ve gözü dönmüş müşriklerin ağır işkenceleri altında siyah derisinden kırmızı kanlar akarken, vücûdu bir pelteye döndüğü hâlde, putperestliği reddederek; "Ehad, Ehad, Ehad!" diyordu. Acı ve iztıraptan ziyâde, Allâh'ın yeryüzündeki şâhitlerinden olabilmenin mânevî hazzını yaşıyordu.
Îmândan İhsana Tasavvuf
YanıtlaSil-- Dün bana bir beyzåde tam bir kese altın verdi. Ben de meyhaneye gidip bir güzel demlendim..."
Bu durum talebenin canını sıktı, gönlünü daralttı. Doğruca Ebû Abbas Hazretleri'nin yanına gitti. Hadiseyi tam arz edecekti ki, Ebû Abbas onun konuşmasına fırsat vermeden, sattığı külahının karşılığı olan bir akçeyi in-fak etmesi için kendisine uzatıp:
"Önüne çıkan ilk kişiye bu akçeyi ver! diye tembihledi.
Talebe, bir şey diyemeden verilen vazifeyi îfå için oradan ayrıldı. Ho-casının dediği üzere karşısına çıkan ilk kişiye bu akçeyi verdi. Ancak içini kemiren bir merakla o şahsı takibe koyuldu. Adamcağız, şehrin kenar semtlerinden birisine gitti ve bir harabeye girdi. Sonra elbisesinin altından ölü bir keklik çıkartıp yere bıraktı. Tam oradan ayrılacaktı ki, talebe önüne geçip sordu:
*- Ey yiğit! Allah için doğruyu söyle, bu ne hâldir! Şuraya attığın ölü keklik nedir?"
Adamcağız kendisine akçeyi veren şahsı karşısında görünce kekele-yerek şunları söyledi:
- Yedi gündür, bir şey bulup da çoluk çocuğuma yediremedim. Ben ve hanımım sabrediyorduk, ama çocuklarımın artık açlığa tahammülleri kalmamıştı!.. Buna rağmen dilenip insanlardan bir şey istemek, asla yapa-mayacağım bir işti. Binbir ızdırap içinde kıvranırken, senin görmüş oldu-ğun, çürümeye yüz tutmuş o ölü kekliği buldum. Zarûret sebebiyle onu ye-meleri için çocuklarıma götürecektim. İçimden de Allâh'a yalvarıyor: "Yâ Rab, hâlime inâyet eyle!" diye niyâz ediyordum ki, sen gelip o akçeyi ver-din. Ben de Rabbime şükrederek o yenemeyecek durumda olan kuşu mezbeleye bıraktım. Şimdi pazara gidecek ve verdiğin akçeyle yiyecek bir şeyler alacağım..."
Bu hâle şaşırıp kalan talebe, derhal Ebû Abbas Hazretleri'nin yanına geldi. Hazret-i Pir, o henüz bir şey söylemeden şöyle buyurdu:
"- Evladım! Demek ki, sen kazancına şüpheli veya haram bir şeyin karışıp karışmadığına dikkat etmemişsin. Bu yüzden de dikkat ettiğin hål-de zekâtın, şaraba gitti. Zīrā kazanılan şeyler, nereden ve nasıl elde edil-mişse, aynı şekilde elden çıkar. Nitekim senin bir kese altınına mukabil be-nim bir tek akçemin sålih bir insanın eline geçmesinin hikmeti de, onun sırf el emeği ile kazanılmış olmasından, yâni helâlliğindendir..."
Tasavvufi Kissalar ve İbretler
YanıtlaSilKISSADAN HİSSE:
Her şey, müsbet veya menfi sahip olduğu husūsiyetlere göre değer kazanır veya kaybeder. Bu gerçek, helâl ve haram meselelerinde daha da bârizleşir. Onun için eskiler mal ve mülk hakkında:
"Haydan gelen húya gider!" demişlerdir.
Bu, iki mânâya da gelir. Birincisi; "Hayy" olan Allah'tan gelen yine "Hü" olan Allah'a gider, demektir. İkincisi de: havadan kazanılan, şüphe ve ha-ramla karışık kazançlar da yine havaya/boşa gider, anlamındadır. Kısaca helâl helâle vesile olurken, harâm da harâma sebebiyet verir. Nitekim bu hakikati ifâde sadedinde Ebû Bekir Verrak Hazretleri bir sohbetinde:
Sabahları kalkınca insanlara bakarım; kimin helal, kimin haram ye-diğini anlarım!" buyurdu.
Sordular:
"- Bunu nasıl anlıyorsun?"
Şöyle îzâh etti:
"-Her kim sabahleyin kalkar kalkmaz dilini boş laf, gıybet ve sövüp saymakla meşgul ederse, bilirim ki bu hâl, yediği harâm gıdâdan kaynak-lanmaktadır. Her kim de sabahleyin kalktığında dilini Allâh Teâlâ'nın zikri, kelime-i tevhid ve istiğfarla meşgul ederse, onun aldığı gıda da helâl yol-dandır... Çünkü helâl de harâm da, sahip oldukları özelliklere göre insan-ların fiillerine yansırlar..."
*
HELAL KAZANÇ
Ebû Hanîfe Hazretleri, ticaretle geçinen hayli servet sahibi zengin bir kimse idi. Ancak ilimle meşgul olduğundan ticârî işlerini vekili vasıtasıyla yürütür, kendisi de yapılan ticaretin helâl dâiresi içinde olup olmadığını kontrol ederdi. Bu hususta o derece hassastı ki, bir defasında ortağı Hafs bin Abdurrahman'ı kumaş satmaya göndermiş ve ona:
"- Ey Hafs! Malda şu şu özürler var. Onun için bunu müşteriye söyle ve şu kadar ucuza sat!" demişti.
Dördüncü Bölüm: LÜGATÇE
YanıtlaSil341
Yağı: Düşman.
Yahu (a): Ey o (ey. Allah).
Yakım: Mersiye, ağıt, (yakım yakmak).
Yakmak: Nazm etmek, düzmek, söylemek, manzum olarak ve makamla
söylemek (yakım yakmak).
Yakin (a): Şüphesiz, gerçek şekilde bilme: sağlam ve kat'i bilme.
Yakub (a): İsrail oğullarından Yūsuf Peygamber'in babau olan peygam ber.
Yalabımak: Parlamak, parıl parıl parlamak, ışık saçmak.
Yalap yalap: Parıl parıl, alev alev,
Yalı: Keskin.
Yalıncak: Çıplak.
Yalunuz: Yalnız.
Yanku: Akis, yankı, aksisadá (kaya yankusı).
Yapalak: Tüylü.
Yapmak: Kapamak, örtmek.
Yarak, yarağ: Hazırlık, levazım; techizat, bir şeye yarayan şey, ihtiyaç;
ålet.
Yarak etmek: Hazırlık etmek, sefer için gerekli hazırığı yapmak.
Yarán (1): Dost, arkadaş, yarenler.
Yaraşuk: Lâyık, yakışır, yakışık, uygun.
Yaren: Arkadaş, dost (f. Yârân'dan).
Yargu: Hüküm, muhakeme.
Yarlıgamak: Affetmek, suçunu bağışlamak.
Yarlıganmak: Mağfiret olunmak, günahı bağışlanmak.
Yasin: Kur'ân'ın 36. sûresi bu sözle başlar (Bazı tefsircilere göre) sey Mu hammed mânâsındadır).
Yastanmak: Yaslanmak, dayanmak.
Yaşın yaşın: Gizli gizli, için için.
Yat: Usûl, yol.
Yatlu: Kötü, fenå.
Yavı kılmak: Kaybetmek.
Yavı varmak: Kaybolmak.
Yavlak: Pek, çok, gayet.
Yavuz: Kötü, fena, yaman; kara (yağız)
Yay: Yaz.
Yayınmak: Dağılmak, yayılmak.
Yaylamak: Yaylaya çıkmak, yazı yaylada geçirmek.
Yazamak: Yaymak, sermek, genişletmek.
Yazı: Yaban, kır, ova.
Yazlamak: Yaylada yazı geçirmek.
Yazu: Kader, alın yazısı.
340
YanıtlaSilYUNUS EMRE
Üşenmek: Tedirgin olmak, rahatı kaçmak; çekinmek, korkmak.
Ütmek, utmak: Yenmek, oyunda yenmek.
Üveys: Veysel Karâni.
Üzmek: Koparmak, ayırmak, kesmek.
Üzülmek: Kopmak, kesilmek, sökülmek, kopup dağılmak.
Üzüşmek: Kesişmek, koparılmak.
V
Vacib (a): Yapılması şer'an gerekli olan, terki caiz olmayan, yapılması farz derecesine yakın olan.
Va'de (a): Belirtilen zaman, ecel, ecelin takdir edildiği zaman.
Vaf (a): Yeter, kafi (vâfi).
Valih (a): Şaşakalmış, hayran, şaşırmış.
Vallah (a): «Allah için mánasına yemin.
Varak (a): Yazılı kâğıt, yaprak.
Varium: Varalım, gidelim.
Vasf (a): Nitelik, bir kimsenin veya bir şeyin taşıdığı özellik, sıfat.
Vasf-1 hal (a): Durumun vasfı, anlatılması.
Vasf itmek: Anlatmak, tarif etmek; övmek.
Vasl (a): Ulaşma, kavuşma, erişme.
Vasyet: (a. vasiyet'ten) bir kimsenin öldükten sonra yapılmasını istediği şey, ismarış.
Vaye (f): Nasip, kısmet; fayda, kazanç.
Vebal (a): Sonunda azab, şiddet ve ceza bulunan iş, günah, suç.
Vefá-dâr: Vefâlı, sözünde duran.
Veli (a): Ermiş; seven, dost, sahip (Allah).
Veli, velikin (f): Amma, fakat, läkin, veläkin.
Ve nahnü akrebü minküm: «Ve biz sizden daha yakınızdır» mânasına ge--len bu ibare Vâkıa Sûresi (56), 84. âyetten alınmıştır.
Viribimek: Yollamak, göndermek.
Visal (a): Ulaşma, erişme, sevgiliye kavuşma.
Vuhuş (a): Yabanî hayvanlar.
Vusiat (a): Ulaşma, sevgiliye kavuşma, erişme.
Vü: Ve.
Y
Yabán: Dışarı, kır, şehir dışı.
Yad: Yabancı, tanıdık olmayan; garip.
Yadlık: Yabancılık.
шебцед виш epuruewer wewey swany sus toy sung траел проце 人
YanıtlaSilResûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular: "Ey Ali, dünyada iyilik ve ihsân ehli olanlar, âhirette (Allahü Teâlâ tarafından) iyilik ve ihsâna läyık olacak olanlardır."
(Hâkim, el-Müstedrek)
Hicri: 5 ŞABAN 1447 - Rumi: 11 Kănûn-1 Sâni 1441 - Kasım 78
İSTANBUL
Imsak........... 6.30
Sabah
6.50
Güneş.
8.13
Öğle..
13.26
İkindi
16.01
Akşam..........
18.19
Yatsı..
19.52
Kıble S......... 11.27
24
OCAK
2026
Cumartesi
Ay Doğuş...
11.01
Ay Batış.....
İmsak
Sabah
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Kıble S
Ankara
6.14 6.34
7.55
13.11
15.48
18.07
19.37
11.47
Bartın
6.18
6.38 8.01
13.13
15.45
18.04
19.37
11.49
Bilecik
6.25
6.45
8.07
13.22
15.59
18.18
19.49
11.30
Bolu
6.19
6.39
8.02
13.16
15.51
18.10
19.41
11.42
Çankırı
6.12
6.32
7.54
13.08
15.43
18.02
19.33
11.53
Çorum
6.06
6.26
7.48
13.02
15.38
17.57
19.28
12.02
Düzce 6.22
6.42
8.05
13.17
15.52
18.11
19.43
11.39
Eskişehir
6.23
6.43
8.04
13.20
15.58
18.16
19.47
11.31
Karabük
6.16
6.36
7.59
13.12
15.45
18.05
19.37
11.49
Kastamonu
6.11
6.31
7.55
13.07
15.40
18.00
19.32
11.56
Kırıkkale
6.12
6.32
7.53
13.08
15.45
18.04
19.34
11.51
Zonguldak
6.19
6.39
8.03
13.15
15.48
18.07
19.40
11.45
Hazret-i Ali'nin (k.v.) Kûfe Câmii'nde şehit edilmesi (661)
Haliç'in donması (1621)
Gün: 24. Hafta: 41. Ay: 31 Gün FAZİLET TAKVİMİ Gün. uz. 2 dk.
HAYBER'DE BİR ASLAN -1
YanıtlaSilPeygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Hudeybiye'den döndükten sonra Hicret'in yedinci senesinde Ashâbıyla beraber Hayber üzerine yürümüştü. Çünkü Hayber, Müslümanlar aleyhine faaliyet gösteren Yahûdîlerin merkezi hâline gelmişti.
Hayber günü (kuşatma uzayınca) Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem: "Bu sancağı artık (yarın) öyle birine vereceğim ki o, Allah'ı ve Resûlünü sever, Allah ve Resûlü de onu sever. Allâhü Teâlâ, fetih ve zaferi, onun elleriyle müyesser kılacaktır." buyurdular.
Sahâbe-i Kirâm, geceyi, sancağın kime verileceğini konuşarak geçirmişler ve hemen hepsi de sancağın kendisine verilmesini ümit etmişlerdi. Hz. Ömer (r.a.), "Kumandanlığı, o zamanki kadar arzuladığım olmamıştır." demiştir. Büreyde bin Husayb (r.a.) şöyle demişti: "Yarın Hayber'in fethi nasip ve müyesser olacak diye gönül ferahlığı ve sevinç içinde geceyi geçirdik."
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), sabah namazını kıldırdıktan sonra sancağın getirilmesini istediler. Sevgili Peygamberimiz, bir müddet bekledikten sonra "Ali nerede?" diye sual ettiler. "Onun gözleri ağrıyor." denildi. "Onu, bana çağırınız!" buyurdular.
Seleme bin Ekva' (r.a.) kalkıp gitti ve Hazret-i Ali'yi elinden tutarak Peygamber Efendimizin huzuruna getirdi. Hayber'in tozundan Hazret-i Ali'nin gözleri ağrımakta idi.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) -ona işaret ederek-, "İşte Ali ile fetih gerçekleşecek." buyurdular. Sonra Hazret-i Ali'ye, "Yanıma yaklaş." diye emrettiler. Hazret-i Ali (k.v.):
"Yâ Resûlallah! Görüyorsunuz ki ayaklarımın bastığı yeri bile göremeyecek bir hâldeyim." dedi.
Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Ali'nin gözlerine üfleyerek mübarek tükürüklerini sürdüler ve "Ey Allah'ım, sıcağın ve soğuğun sıkıntısını ondan gideriver." diyerek şifa vermesi için Allâhü Teâlâ'ya dua ettiler. O anda ağrı ve sızı geçti. Hazret-i Ali'nin gözleri, hiç ağrımamış gibi oldu. (Devamı var)
nın şehadetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle tasında en muazzam icma ve en vási tevatür sırrını ihtiva eden mecmu-u Risalet ve İslamiyetle mücehhez olan hakikat-i Muhammediyedir ki, risalet biya-enb nok-
YanıtlaSiledya dyan-i semaviyenin ruh
2022 BEDIUZZAMAN TARVIMI
BİR AYET
TARİHTE BUGÜN
1389 - Nakşibendiyye tarikatının kurucusu Şâh-ı Nakşibend vefat etti.
2
Birbirinizle hayırda yarışın. Nerede olursanız olun Allah hepinizi huzuruna toplayacaktır.
1923 - Büyük Millet Meclisi'nde
ÇARŞAMBA
Bakara Suresi: 148
Medresetüzzehra hakkında kanun teklifi verildi.
WEDNESDAY
Rize'nin kurtuluşu 1918.
MART
BİR HADİS
Özür dileyeceğin her işten sakın!
MARCH
Şu vücud, sende vedia ve emanettir.
Sözler
HİCRİ: 29 RECEB 1443 - RUMI: 17 ŞUBAT 1437
KASIM: 115-GÜN: 61 KALAN: 304 - GÜN UZA.: 3 DK
1000 Napobeen u Berlin'e girişi.
YanıtlaSil-1932-Balkan Misakının kabulü.
1957 - Bediüzzaman
genel seçimlerde sandık başına giderek Demokrat Parti lehinde oy kullandı.
1965 - İlk Demirel hükümeti kuruldu.
EKİM
27
PAZARTESİ
1447
C.EVVEL
RUMI: 14 T.EVVEL 1441
HIZIR: 175
her şeyi bilendic
Bakara Suresi: 268
BİR HADİS
Allah bir kulu hakkında hayır dilerse, rüyasında hata ve kusurlarından dolayı ikaz eder.
Deylemi
Kalp hangi bir şeye el atarsa bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Ve
ebedî bir devamla, onunla beraber kalmak ister. Demek ki kalp bu fânî dünyaya râzı değildir.
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam Yatsı
Mesnevî-i Nûriye
ISPARTA
Imsak
Güneş
Öğle
İkindi
Aksam
Yatsı
1014 10:24
05 50 07 11 12 47 15 45 18 13 19 20
920
YanıtlaSil2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
TARİHTE BUGÜN
1523 - Rodos Adası,
Kanunî Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı orduları tarafından fethedildi.
1991- Gönenli Mehmed
Efendi vefat etti.
OCAK
02
CUMA
131447
RUMI: 20 K. EVVEL 1441 KASIM: 56
BİR AYET
Allah, tevbeleri çok kabul edendir.
Nasr Suresi: 3
BİR HADİS
Allah'tan korkanın dili kırıcı olmaz ve öfkesinin gereğini yapmaz.
Hayatın da iki vechi vardır. Biri siyah dünyaya bakar, diğeri şeffaf âhirete nâzırdır. Nefis, siyah vechin altına girer, şeffaf veche terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister.
Jenk Güne Öğle İkindi Aksam Yatsı
Mesnevî-i Nûriye
Imsak Güneş Öğle İkindi Akşam
Yatsı
-۱۵۸۰ - اِنْ اُمَّن يُدْعُونَ يَوْمَ القيمة غوا محجلين من آثار الوُضُوءِ فمن اسْتَطَاعَ مِنْكُمْ أَنْ يُطِيلَ غُرْتَهُ فَلْيَفْعَل" (ص خ م حب عن ابي هريرة)
YanıtlaSil1580- Kıyamet gününde ümmetim, alınları ile el ve ayak. ları abdestin bıraktığı izden nişanlaşmış olarak bembeyaz bir hal. de çağrılacaklar. Kim nişan nurunu uzatmak isterse abdestini gü zel yapsın.
١٥٨١ - إِنَّ أُمَّتِي يَشْرَبُونَ الْخَمْرَ فِي آخِرِ الزَّمَانِ يُسَمُونَهَا بِغَيْرِ اسْمِهَا" (طب عن ابن عباس)
1581 Ümmetim ahir zamanda şarap içecekler, fakat ona başka bir isim vererek içecekler.
١٥٨٢ - إِنَّ أُمَّتِي لَا تَزَالُ مُتَمَسَكَةً بِدِينِهَا مَا لَمْ يُكَذِّبُوا بِالْقَدَرِ فَإِنْ كَذَّبُوا بِالْقَدَرِ فَعِنْدَ ذَلِكَ هَلَاكُهُمْ (طب عن أبي موسى)
1582- Ümmetim kaderi yalanlamadıkça dinlerine sımsıkı bağlı demektir. Eğer kaderi yalanlarsa, işte ümmetimin helakı o andadır.
١٥٨٣ - إِنَّ أُمَّتِي مَرْحُومَةٌ لَيْسَ عَلَيْهَا فِي الآخِرَةِ حِسَابٌ وَلَا عَذَابٌ إِنَّمَا عَذَابُهَا فِي الدُّنْيَا الْقَتْلُ وَالْبَلابِلُ وَالزَّلازِلُ وَالْفِتَنُ (حم ك هب عن أبي موسى)
1583- Ümmetim esirgenmiş bir ümmettir. Ahirette ne a-zap ve ne de hesap görmeyecektir. Ancak onların azabı dünya-da, cinayet, hastalık, depremler ve fitnelerdir.
١٥٨٤ - إِنَّ أُمَّتِي مَرْحُومَةٌ مَغْفُورٌ لَهَا جَعَلَ اللهُ عَذَابَهَا بَيْنَهَا فِي الدُّنْيَا فَإِذَا -كَانَ يَوْمَ الْقِيَمَةِ أُعْطِيَ كُلُّ رَجُلٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ يَهُودِيًّا أَوْ نَصْرَانِيًّا فَيُقَالُ هَذَا -فِدَاؤُكَ مِنَ النَّارِ (طب عن أبي موسى)
1584- Ümmetim esirgenmiş ve bağışlanmıştır. Allah bu ümmetin azabını dünyada iken kendi aralarında vermiştir. Kıya-met günü olunca, müslümanlardan herbir insana hedef olarak bir yahudi veya bir nasrani verilecek ve kendisine şöyle denecek-
-394-
tir: "İşte seni ateşten kurtaran. Senin yerine bu yanacaktır."
YanıtlaSil١٥٨٥ - إِنَّ أُمَّتِي لَنْ تَجْتَمِعَ عَلَى ضَلالَةٍ فَإِذَا رَأَيْتُمْ الخَتَلَافًا فَعَلَيْكُمْ بِالسَّواد الأعظم (عبد بن حميد هـ عن انس)
1585- Ümmetim katiyen sapıklık üzere söz ve fikir birliği yapmaz. Eğer bir anlaşmazlığa rastlarsanız (hak ve hakikatte) çoğunluk olan yanda olmalısınız.
١٥٨٦ - إِنَّ أُمَّى مَرْحُومَةٌ مُقَدَّسَةٌ مُبَارَكَةً لا عَذَابَ عَلَيْهَا يَوْمَ الْقِيَمَةِ إِنَّمَا عَذَابُهُمْ فِي الدُّنْيَا بِالْفانِ طب وابن عساكر عن أبي بردة عن أبي موسى)
1586- Ümmetim, esirgenmiş bir ümmettir, temizlenmiştir, mübarektir. Kıyamet gününde ona azap yoktur. Ancak azapları aralarında fitneler sebebiyle dünyada olacaktır.
١٥٨٧ - إِنَّ أَنَاسًا مِنْ أَهْلِ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللهُ يَدْخُلُونَ النَّارَ بِذُنُوبِهِمْ فَيَقُولُ لَهُمْ أَهْلُ اللَّاتِ وَالْعُزَّى مَا أَغْنَى عَنْكُمْ قَوْلُكُمْ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنْتُمْ مَعَنَا فِي النَّارِ فَيَغْضَبُ تَعَالَى فَيُخْرِجُهُمْ فَيُلْقِيهِمْ فِي نَهْرِ الْحَيَاةِ فَيَبْرَؤُنَ مِنْ حُرُوقِهِمْ كَمَا يَبْرَءُ الْقَمَرُ مِنْ كُسُوفِهِ فَيَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَيُسَمُونَ فِيهَا الْجَهَنَّمِيِّينَ" (حل عن انس)
1587- "La ilahe illellâh" diyerek inanan ahaliden olduk-
ları halde bir kısım insanlar, günahları yüzünden cehenneme gi-recekler. Müteakıben Lat ve Uzza ehli (putperestler) onlara: "Hani lô ilâhe illellâh demeniz size bir fayda vermedi, baksanıza siz de cehennemde bizimle berabersiniz." diyecekler. Bunun üzerine Hak Teala gazap edecek ve onları cehennemden çıkartıp hayat nehrine atacak. Orada yanıkları, Ay'ın tutulup da sonra açılarak eski haline dönüp de iyileştiği gibi, iyileşecek. Sonra cennete gi-recekler ve kendilerine "Cehennemden çıkmış, kurtulmuş kimse-ler" adını verecekler.
١٥٨٨ - إِنَّ أَنَاسًا مِنْ أُمَّتِي يَأْتُونَ بَعْدِى يَوَدُّ أَحَدُهُمْ لَوْ اشْتَرَى رُؤْيَتِي بِأَهْلِهِ وَمَالِهِ (ك عن ابى هريرة)
395
コ
YanıtlaSil1588- Ummetimden bir takım insanlar benden sonra yeryüzüne gelecekler ve içlerinden biri, çoluk çocuğunu ve malini beni görebilmek için fedaya hazır olacak.
١٥٨٩ - إِنَّ أَنْوَاعَ الْبَرِّ نِصْفُ الْعِبَادَةِ وَالنِّصْفُ الآخَرِ الدُّعَاءُ" (ابن مضر في اماليه عن انس)
1589- Bütün iyiliğin çeşitleri ibadetin yarısıdır, diğer yarısı ise duadır.
١٥٩٠ - إِنَّ أَهْلَ الْبَيْتِ إِذَا تَوَاصَلُوا أَجْرَى اللَّهُ عَلَيْهِمُ الرِّزْقَ وَكَانُوا فِي كَيْفِ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ عد ق وابن لال وابن عساكر عن ابن عباس)
1590- Bir ev halkı birbirine kalple bağlı olursa Allah on-lara rızkı bol verir ve daima Allah'ın hıfzu himayesinde olurlar.
١٥٩١ - إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ لَيَتَرَاؤُوْنَ أَهْلَ الْغُرَفِ فِي الْجَنَّةِ كَمَا تَرَاؤُوْنَ الْكَوَاكِبُ في السَّمَاءِ" (حم والدارمي خ م عن سهل بن سعد)
1591- Muhakkak cennet ehli olan kişiler, odalarındaki insanları, sizin yıldızları seyrettiğiniz gibi seyrederler.
١٥٩٢ - إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ مُيَسَّرُونَ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَإِنَّ أَهْلَ النَّارِ مُيَسَّرُونَ لِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ (د عن ابن عمر عن عمر )
1592- Muhakkak cennet ehli kimselere ehl-i cennet a-
meli müyesser kılınmıştır. Cehennem ehli de cehennem ehlinin iş-lediği amele müyesser kılınmıştır.
١٥٩٣ - إِنَّ أَهْلَ السَّمَاءِ لَا يَسْمَعُونَ مِنْ أَهْلِ الْأَرْضِ شَيْئًا إِلَّا الْأَذَانَ" (ابو الشيخ في الاذان عن ابن عمر)
1593- Sema ehli, yeryüzündeki seslerden ancak ezan se-sini duyarlar, başka şey duymazlar.
396
-١٥٩٤- أن أهل الجنة اذا دخلوها نزلوا فيها بفضل اعمالهم ثم يودن ) مقدار يوم الجمعة من أيام الدُّنْيا فيزورون ربهم ويبرز لهم عرشه، ويتبدى من فى روضة من رياض الجنة فيُوضع لهم منابر من نور ومنابر من لؤلؤ ومنابر من يَاقُوتِ وَمَنَابِرُ مِنْ زَبَرْجَدٍ وَمَنَابِرُ مِنْ ذهب وَمَنَافِرُ مِنْ فضة ويجلس أدناهم وما فيهم من دبى على كثبان المسك وَالْكَافُورُ ما يرون أصحاب الكرسي بافضل مِنْهُمْ مَجْلِسًا قِيلَ يَا رَسُول الله وَهَلْ نَرَى رَبَّنَا قال نعم هل تتمارون فى رُؤْيَةِ الشَّمْس وَالْقَمَر لَيْلَةَ الْبَدْر قَالُوا لاَ قَالَ كَذلك لا تتمارون فى رؤية ربكم وَلاَ يَبْقَى فِي ذَلِكَ الْمَجْلِس رَجُلٌ إِلا حَاضِرَهُ اللهُ مُحاضرة حَتَّى يَقُول للرجل مِنْهُمْ يَا فُلَانَ بْنَ فُلَانِ اَ تَذْكُرُ يَوْمَ قُلْتَ كَذَا وَكَذَا فَيُكَذِّرُهُ بِبَعْضٍ غَدَارَاتِه في الدُّنْيَا فَيَقُولُ يَا رَبِّ أَ فَلَمْ تَغْفِرْ لِي فَيَقُولُ بَلَى فَبِسِعَةِ مَغْفِرَتِي بَلَغْنَ مَنْزِلَتِكَ هَذِهِ فَبَيْنَمَاهُمْ صَلَّى ذَلِكَ غَشِيَتْهُمْ سَحَابَةٌ مِنْ فَوْقِهِمْ فَامْطَرَتْ عَلَيْهِمْ طِيبًا لَمْ يَجِدُوا مِثْلَ رِيحَهُ شَيْئًا قَطُّ وَيَقُولُ رَبُّنَا قُومُوا إِلَى مَا عَدَدْتُ لَكُمْ مِنَ الْكَرَامَةِ فَخُذُوا مَا اشْتَهَيْتُمْ فَنَأْتِي سُوقًا قَدْ حَفَّتْ بِهِ الْمَلَئِكَةُ مَا لَمْ تَنظُرِ الْعُيُونُ إِلَى مِثْلِهِ وَلَمْ تَسْمَعِ الأَذَانُ وَلَمْ يَخْطُرْ عَلَى الْقُلُوبِ فَيُحْمَلُ لَنَا مَا اشْتَهَيْنَا لَيْسَ يُبَاعُ فِيهَا وَلَا يُشْتَرَى وَفِي ذَلِكَ السُّوقِ يَلْقَى أَهْلُ الْجَنَّةِ بَعْضَهُمْ بَعْضًا فَيُقْبِلُ الرَّجُلُ ذُو الْمَنْزِلَةِ الْمُرْتَفِعَةِ فَيَلْقَى مَنْ هُوَ دُونَهُ وَمَا فِيهِمْ دَنِي فَيَرُوعُهُ مَا يُرَى عَلَيْهِ مِنَ اللَّبَاسِ فَمَا يَنْقَضِي آخِرُ حَدِيثِهِ حَتَّى يَتَمَثَّلَ عَلَيْهِ مَا هُوَ أَحْسَنُ مِنْهُ وَذَلِكَ أَنَّهُ لا يَنْبَغِي لَأَحَدٍ أَنْ يَحْزُنَ فِيهَا ثُمَّ نَنْصَرِفُ إِلَى مَنَازِلِنَا فَيَتَلَقَّانَا اَزْوَاجُنَا فَيَقُلْنَ مَرْحَبًا وَأَهْلاً لَقَدْ جِئْتَ وَأَنَّ بِكَ مِنَ الْجَمَالِ أَفْضَلُ مِمَّا فَارَقْتَنَا عَلَيْهِ فَيَقُولُ إِنَّا جَالَسْنَا الْيَوْمَ رَبَّنَا وَيُحِقْنَا أَنْ تَنْقَلِبَ بِمِثْلِ مَا انْقَلَبْنَا (ت غريب هـ عن ابي هريرة)
YanıtlaSil1594- Cennet ehli cennete girdiklerinde herkes ameline göre yer işgal eder. Sonra dünya günlerinden bir cuma günü
397
miktarı, kendilerine izin verilir. Rabblerini ziyaret ederler. Onlara Allah'ın Arş'ı gösterilir. Yüce Allah onlara, cennet bahçelerinden bir bahçede tecelli eder. O sırada cennet ahalisi için nurdan min. berler, inciden, yakuttan, zebercetten, altından, gümüşten min-berler kurulur. Cennet ehlinin derece itibarı ile en aşağı olanı -oysa onlar içinde aşağı yoktur bir misk ve kafur yığını üze rinde olurlar ve bunlar kendi hallerini diğerlerinden aşağı gör. mezler. Oradakilerden biri tarafından: "Ey Allah'ın Rasulü, biz Rabbimizi görecek miyiz?" diye soruldu. Allah'ın Rasulü: "Evet, göreceksiniz. Sizin güneşi ve on dördüncü gecesinde ayı görmek. te şüpheniz var mıdır?" diye sordu. Sahabiler de: "Hayır" dediler. Rasulüllah da: "İşte böylece Rabbinizi görmeniz hususunda şüp. heye düşmezsiniz. Allah'ın o mecliste kendisi ile karşılıklı konuş-madığı hiçbiri kalmayacak. Hatta onlardan birine Rabb şöyle bu-yuracak: "Ey falan oğlu falan! Hani falan günü hatırlıyor musun, şöyle böyle bir şeyler söylediğin günü hatırlıyor musun?" deyip onun bazı kusurlarını açığa vuracaktır. Bunun üzerine o adam: "Sen beni bağışlamadın mı ey Rabbim!" deyince, Allah: "Evet, rahmetimin genişliği sayesinde sen şu bulunduğun mertebeye ulaştın." diyerek taltif eder onu. Onlar bu minval üzerinde bulu-nurlarken üstlerini bir bulut kaplar ve üzerlerine hiç görmedikleri ve koklamadıkları güzel bir koku yağdırır onlara. Rabbimiz şöyle hitap eder: "Haydi kalkın, size hazırladığım ihsanıma kavuşun. Canınızın çektiğini alın." Bunu müteakip meleklerin kuşattığı bir çarşıya geliriz. Orada benzerini gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, beşer aklının hayal edemediği nimetler karşımıza çı-kar. Bütün dileklerimizi ve isteklerimizi, hülasa canımızın arzula-dığı her şeyi orada elde ederiz. Onlar orada ne satılır ve ne de satın alınır. Bu çarşıda cennet ehli birbiri ile karşılaşır. Yüksek rüt-beye sahip olan kişi kendinden daha aşağı olanla karşılaşır. Esa-sen içlerinde derece bakımından aşağı kişi yoktur. O ona hayret gözü ile bakar. Üzerindeki elbiseleri seyretmeye koyulur. Onunla konuşmayı bitirmeden ondan daha güzel giyimli başka bir şahısla karşı karşıya gelir. Böylece içi rahat eder. Çünkü orada birbirleri-ni kıskanmak ve bu yüzden mahzun olmak yoktur. Sonra tekrar yerlerimize döneriz. Bizi hanımlarımız karşılar, yüzümüzdeki gü-
YanıtlaSil-398
zelliği ve zarafeti görünce şaşkına dönerler. "Ne bu güzellik!" de-mekten kendilerini alamazlar. Biz de su cevabı veririz: "Bugün Cebbâr olan Rabbimizi gördük. Bu yüzden bu güzelliği ve zarafeti şüphesiz ki hak ettik."
YanıtlaSil١٥٩٥ - إِنَّ أَهْلَ النَّارِ الَّذِينَ لَا يُرِيدُ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ إِخْرَاجَهُمْ لَا يَمُوتُونَ فِيهَا وَلا يُحَبُّونَ وَإِنَّ أَهْلَ النَّارِ الَّذِينَ يُرِيدُ اللهُ يُمِيتُهُمْ فِيهَا إِمَاتَةً حَتَّى يَصِيرُوا فَحْمًا ثُمَّ يُخْرَجُونَ ضَبَائِرَ فَيَبُثُونَ عَلَى أَنْهَارِ الْجُنَّةِ فَيُرَدُّ عَلَيْهِمْ مِنْ أَنْهَارِ الْجَنَّةِ حَتَّى يَنْبُتُوا كَمَا تَنْبُتُ الْحَبَّةُ فِي حَمِيلِ السَّيْلِ فَيُسَمِّيهِمْ أَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَهَنَّمِيِّينَ فَيَسْأَلُونَ اللَّهَ أَنْ يَرْفَعَ ذَلِكَ الاِسْمَ عَنْهُمْ فَيَرْفَعُهُ عَنْهُمْ (عبد بن حميد عن ابي سعيد)
1595- Allah'ın içinden çıkarmak istemediği cehennem ehli orada ne ölür ve ne de dirilir (yani devamlı surette yanar). Oradan çıkarmak istediği nâr ehline gelince, onları orada bir çe-şit öldürür. Kömür haline geldikten sonra çıkarılırlar ve deste des-te cennet nehirlerinin başlarına yayılırlar. Üzerlerine cennet nehir-lerinden su serpilir, sonra onlar sel yataklarında biten yabani rey-han tohumlarının bittiği gibi bitiverirler ve cennet ehli onları (ce-hennemde azad edilip çıkan kişiler) diye adlandırır. Bunun üzeri-ne bu ismin kendilerinden kaldırılması için Allah'a yalvarırlar. Allah da dileklerini kabul edip bu ismi kendilerinden kaldırır.
١٥٩٦ - إِنَّ أَهْلَ النَّارِ لَيَبْكُونَ حَتَّى لَوْ أَجْرِيَتِ السُّفُنُ فِي دُمُوعِهِمْ جَرَتْ وَإِنَّهُمْ لَيَبْكُونَ الدَّمَ (ك عن ابي موسى)
1596- Nâr ehli o kadar ağlayacak ki, akıttıkları yaşlarda gemiler bile rahatlıkla yüzebilecek. Oysa kan ağlayacaklar.
١٥٩٧ - إِنَّ أَهْلَ النَّارِ يَعْظُمُونَ فِي النَّارِ حَتَّى يَصِيرَ مَا بَيْنَ شَحْمَةِ أُذُنِ أَحَدِهِمْ إِلَى عَاتِقِهِ مَسِيرَةَ سَبْعِمِائَةِ عَامٍ وَغِلَظُ جِلْدُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعِينَ ذِرَاعًا وَضِرْسُهُ أَعْظَمُ مِنْ جَبَلِ أُحُدٍ (طب عن ابن عمر)
399
5220- Kim müslümanların mallarını veya yiyeceklerini pahalılandırırsa, mutlaka Allah onu ateşin en büyüğüne başaşağı atar.
YanıtlaSil-٥٢٢١ - مَنْ دَخَلَ السُّوقَ فَقَالَ لا اله الا اللهُ وَحْدَهُ لا شَريكَ لَهُ لهُ الْمُلْك وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِي وَيُمِيتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ كَتَبَ اللَّهُ لَهُ بِمَا الْفَ أَلْفِ حَسَنَةٍ وَمَحَا عَنْهُ أَلْفَ أَلْفِ سَيِّئَةٍ وَرَفَعَ لَهُ أَلْفَ أَلْفِ دَرَجَةٍ وَبَنَى لَهُ بيتًا فِي الْجَنَّةِ (ابن منيع والدارمي ع هـ طب ك حل ض ت غريب عن سالم بن عبد الله عن ابيه عن جده)
5221- Kim müslümanların pazarına girip: "Lâ ilâhe illellâhü vahdehû lê şerîke leh Lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümîtü bi yedihil hayru ve hüve alâ külli şey'in kadiyr*" derse, karşılığında binlerce sevap yazılır, binlerce günahı affedilir, bin-lerce derecesi yükseltilir. Ayrıca cennette de kendisi için bir köşk yapılır.
٥٢٢٢ - مَنْ دَعَا إِلَى هُدًى كَانَ لَهُ مِنَ الْأَجْرِ مِثْلَ أُجُورٍ مَنْ تَبِعَهُ وَلَا يَنْقُصُ ذَلِكَ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْئًا وَمَنْ دَعَا إِلَى ضَلَالَةٍ كَانَ عَلَيْهِ مِنَ الإِثْمِ مِثْلُ آثَامٍ مَنْ تَبِعَهُ لَا يَنْقُصُ ذَلِكَ مِنْ آثَامِهِمْ شَيْئًا (حم ه د م ت عن ابي هريرة طب عن ابن عمر)
5222- Hidayet yoluna çağıran kişi, o yola uyanların se-vabı gibi sevap alır ve onların sevaplarından hiçbir şeyi eksiltmez. Sapıklık yoluna çağıran kişi, o sapıklığa düşen kişilerin günahlan gibi günah kazanır. Ve onların günahlarından hiçbir şeyi eksilt-mez.
٥٢٢٣ - مَنْ دَعَا النَّاسَ إِلَى قَوْلِ أَوْ عَمَلٍ وَلَمْ يَعْمَلْ هُوَ بِهِ لَمْ يَزَلْ فِي سَخَطِ اللَّهِ حَتَّى يَكُفَّ أَوْ يَعْمَلَ بِمَا قَالَ أَوْ دَعَا إِلَيْهِ (طب حل عن ابن عمر)
5223- İnsanları bir söz veya bir amele çağırıp da kendi yapmazsa, o bu halinden vazgeçinceye, ya da dediği ve çağırdığı şey ile amel edinceye kadar Allah'ın gazabında olur.
1224
٥٢٢٤ مَنْ دعا لأخيه بظهر الغيب قال الملك المؤكل به آمين ولك
YanıtlaSilمثل (م د عن الى الدرداء)
5224- Kardeşinin arkasından dua eden kimseye, vazifeli melek: "Amin Sana da aynısıl" diye mukabele eder.
٥٢٢٥ - مَنْ دَعَا رَجُلاً بغير اسمه لعنته الملكة ابن السنى عن عمير بن سعد)
5225- Birini adından başka çirkin bir lakapla çağırana melekler lanet eder.
٥٢٢٦ - مَنْ دُعِيَ فَلَمْ يُجِبْ فَقَدْ عَصَى اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَمَنْ دَخَلَ عَلَى غَيْرِ دَعْوَةٍ دَخَلَ سَارِقًا وَخَرَجَ مُغِيرًا (ق د عن ابن عمر )
5226- Kim davete icabet etmezse, Allah'a ve Rasulü'ne asi gelmiş olur. Davetsiz yere giden, hırsız olarak girmiş, çapulcu olarak çıkmış olur.
٥٢٢٧ - مَنْ دَفَنَ ثَلَاثَةً مِنَ الْوَلَدِ اِحْتَسَبَهُمْ حَرَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِ النَّارَ (طب كر عن وائلة)
5227- Üç çocuğunu defnedip de sabreden kişiye Allah cehennemi haram kılar.
٥٢٢٨ - مَنْ ذَرَعَهُ الْقَيْسُ وَهُوَ صَائِمٌ فَلَيْسَ عَلَيْهِ قَضَاءٌ وَمَنْ اسْتَقَاءَ عَمْدًا فَلْيَقْضِ" (ن هـ ك ق قط طب ت د غريب عن ابي هريرة)
5228- Oruçlu iken kusmak kendiliğinden gelirse, üzerine kaza yoktur. Kasten kusarsa orucunu kaza etsin.
٥٢٢٩ - مَنْ ذَكَرَ اللهَ فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ حَتَّى يُصِيبَ الْأَرْضَ مِنْ دُمُوعِهِ لَمْ يُعَذِّبْهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَمَةِ (ك عن انس)
5229- Allah'ı zikreden kimsenin Allah korkusundan göz-leri yaşla dolup yaşları yere düşerse, Allah onu kıyamet gününde katiyyen azaplandırmaz.
1225
ru-ine ye-du.
YanıtlaSilğı, a-an 1-le ir u
a
Hepimiz gün ve gün yaklaştığımız, bir gün yüz yüze geleceğimiz ölüm olgusuna karşı hazırlıklı olmak zorundayız. Ölüm olgusu üzerinde düşün-meden, hayatın, öncesinin ve sonrasının anlamını kavramak mümkün de-ğildir. Bizler için ölüm varlığımızın bütünleyici unsurudur. Meyvanın to-humu içinde taşıması gibi varlığımızın içerdiği kaçınılmaz ve değiştirile-mez olgu. Bunun içindir ki, gönlün eğitilmesi ve zenginleştirilmesi yolun-da kendi iç dünyalarımızda, kendi ölümlerimizi yaşamamız istenir. Bu yüz-den Ahmet Çimen'i son günlerinde sakin ve telaşsız gördüm. Hak'tan ge-lene razı ve teslim olmuş bir tavır ve tutum içindeydi. Ve öylece de veri-len mühleti tamamladı. Anlamsız, geçici uğraşların içinde kaybolmuş uzun bir ömür yerine, hizmet ve gayret dolu, bereketli ve kişilikli kısa bir öm-rü oldu. Allah rahmetini üzerinden eksik etmesin. Bu yazının O'na rah-met okunmasına vesile olmasını diliyorum.
MAVERA
YanıtlaSilAYLIK EDEBİYAT DERGİSİ
CAHIT ZARİFOĞLU ANLAŞILMASI GÜÇ BİR İNSANLIK HAMDİ ORUÇ ÖLÜM BU
MUSTAFA ÇELİK ÖMRÜN KAHRINDA CİVANLIĞIN YAŞAR AKGÜL AHİR ZAMAN ŞİİRİ IV.
MUSTAFA RUHİ ŞİRİN GÖKYÜZÜ BAHÇESİ/RÜYALAR GİBİ GEÇTİ/KOŞ GEL BANA/SEVGI KELEBEĞİ
ERDEM BAYAZIT KAR ALTINDA HÜZÜN DENEMESI/ESSAI DE LA TRISTESSE SOUS LA NEIGE (Çev MUSTAFA ŞİRİN)
KADIR TANIR ÇARK (SİVRİ UÇLAR)
OSMAN ÖZCAN YAĞMUR ÖNCESİ
İSMAİL KILLIOĞLU SUÇ ve EDEBİYAT Yahut
DOSTOYEVSKİ'DE SUÇ CEZA KAVRAMI ve SUÇLU TİPLER
ALIM KAHRAMAN 1980: HİKAYEDE BİR DÖNÜM NOKTASI
RAMAZAN DİKMENİZ BIRAKANLAR
YUSUF SELMAN GEÇEN YILLAR
ALI HAYDAR HAKSAL ŞİİRİN 'KAN GİBİ VAKTE DÜŞMESİ İCAZ GILANİ BİZ DE MÜSLÜMANIZ....
ALİM KAHRAMAN BİR ÖZEL SAYI VE ZORUNLU BAZI AÇIKLAMALAR
AHMET SAGLAM REAKSİYONLARIN COÇUKTAKİ TEMELLERİ CAHİT ZARİFOĞLU OKUYUCULARLA
ve
AHMET ÇİMEN'in ARDINDAN ERSİN GÜRDOĞAN
51
ŞUBAT 1981 ELLİ LİRA
MAVERA DERGİSİ, SELANİK CADDESİ NO. 52/27 KIZILAY ANKARA
Sevgili
YanıtlaSilEn sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünüm benim
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çikar madem ki yar vardır
Yoktanda vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Gögsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
488
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHİ
O, senin resulündür.
Yani: Risalet-i uzma ile gönderdiğin en büyük resulündür.
İbrahim HALİL'ine de salât eyle. O senin
tiğna ederek, matluplarını ve maksudlarını ancak yüce zatına birak-miştir. Senden başka, hiç bir kimseden bir şey ümit ve talep etmemis-tir.
- Ve o: SAFİY 'indir.
Yani: İbrahim peygamber..
O, kalb ve kalıp ciheti ile, tüm amellerini, fiillerini, muratlarını ve matluplarını, münacaatlarını halis olarak ancak sana yapmıştır. Sen-den başkasına iltifat etmemiştir.
KELİ M'in ve NECİ Y'in Musa'ya da salât ve selâm eyle,
O, senin KELİM'İndir. Çünkü: Vasıtasız olarak, o senin ke-lâm nimetine mazhar olmuştur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle bu-
yurdun:
«Allah-ü Taâlâ Musa'ya tam bir kelime ile konuştu.» (4/164)
Sonra o: NECİ Y'indir. Seninle vasıtasız münacaat edip ilähi sırlarına ermekle mümtaz bir durum kazanmıştır.
du: Nitekim, Allah-ü Taâlâ Kur'an-ı Kerim'de Musa için şöyle buyur-
(19/52) «Biz, onu çok münacaat eden bir kimse olarak yaklaştırdık.»
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
İsa'ya da salât ve selâm eyle.
Yani: Ona, çeşitli tazimler ve türlü türlü ikramlar eyle; bütün kötülüklerden ona selâmet ihsan eyle. Nimetlerin ve ihsanların deva-mı ve bekası suretinde ona lütfun ve keremin nazil olsun.
O, senin ruhundur.
Yani: Hazret-i İsa a.s. Hazret-i Meryem'in içinden babasız ve ana sız halk ettiğindir.
Ve o. senin KELİME'ndir.
Burada geçen:
- KELİME.
Yüce Allah'ın KÜN (ol) emridir. Şöyleki:
Allah-ü Taâlâ, Cibril-i Emin'i Meryem'e yolladı. O da geldi; Mer-yem'in gömlek yakasından üfledi. O saat, Hazret-i Meryem, Allah'ın kudreti ile hamile kaldı. Mühletsiz olarak da doğurdu. İşbu mana ica-bıdır ki, Hazret-i İsa'ya:
Allah'ın kelimesi..
Dendi.
KARA DAVUD
YanıtlaSil487
بيك وَرَسُولِكَ وَابْراهِيمَ خَلَلِكَ وَصَفَتِكَ و مُوسَى كَلَيْمَانَ وَنَجَيَايَ وَعِيسَى رُوحِكَ وكلمَتِكَ وَعَلَى جَميعِ مَلَيْكَيكَ وَرَسُلِكَ وَانْبِيَائِكَ وَخَيرَتِكَ مِنْ خَلْقِكَ وَاصْفِيَاتِكَ وَخَاصَكَ وَأَوْلِيَائِكَ مِنْ أَهْلِ ارْضِكَ وَ سمانكَ وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّد عَدَدَ خَلْقَهُ وَرِضَاءَ نَفْتِهُ وَزِنَةَ عَرْشِهِ وَمَكَادَ كلماتَهُ وَكَمَا هُوَاهْلُهُ وَكُمَا ذَكَرَهُ النَّاكِرُونَ وَغَفَلَ عَنْ ذِكْرِهُ الْغَافِلُونَ وَعَلَى هَلِ بَيْتِهِ وَعِرَتِهِ الطَّاهِرِينَ وَسَلَّمَ تَسْلِيما - اللهم صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى أَزْوَاجِهُ وَذُرِّيَّتَهُ وَعَلَى جَمِيعِ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ وَالْمَلَئِكَةِ وَالْمُقَرَّبِينَ وجَميعَ عِبَادِ اللَّهِ الصَّالِحِينَ عَدَدَ مَا أَن
nebiyyike ve resulike ve İbrahime Ha-lilike ve safiyyike ve Musa Kelimike ve Neciyyike ve İsa Ruhike ve kelime-tike ve alå cenii meläiketike ve rü-sülike ve enbiyaike ve hıyretike min halkıke ve asfiyaike ve has-satike ve evliyaike min ehli arzıke ve semaike ve sallallahü alâ seyyidina Muhammedin adede halkıhi ve rizae nefsihi ve zinete arşıhi ve midade kelimatihi ve kema hüve ehlühu ve küllema zekerehüz zakirune gafele an zikrihil gafilune ve alâ eh-li beytihi ve itretihit tahirine ve sel-lim teslima. ve
23. Allahümme salli alâ Muham-medin ve ala ezvacihi ve zürriyetihi ve alâ cemiin nebiyyine vel mür seline vel meläiketi vel mukarre-bine ve cemii ibadillah'is salihine adede maamtarat.................
O, senin Nebindir, Resulündür. Keza şunlara da salât eyle: Safiyin İbrahim Ha-Hl'ine, neciyin Musa Kelim'ine, kelimen İsa Ruhuna, bütün meleklerine, resulle-rine, nebilerine, halkından hayırlılarına safilerine, hassalarına, yerin ve seman halkından velilerine..
Allah-ü Taâlâ efendimiz Muhammed'e salât eylesin; Halkının adedi, nef-sinden rızası, arşının ağırlığı, kelimelerinin midadı kadar.. Onun şanına nasıl lå-yık ise.. öyle.. Hem de, onu ananların andığı, onu anmaktan yana gafil olanların gafil olduğu kadar.. Keza onun ehl-i beytine, tenuz itretine de.. ve tam manası ile selâm eylesin.
23. Allahım, salât eyle; Muhammed'e, zevcelerine, zürriyetine, bütün nebi-lere, resullere, meleklere, mukarreblere, Allah'ın bütün salih kullarına; semayı bina ettiğinden bu yana yağdırdığı yağmurların adedi kadar.
**
(Devamı: 493. Sayfada)
408
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Resûlullah Aleyhisselâm (Olur!) buyurdu.
Teyzem gitti. Bir kabla süt getirdi.
Resûlullah Aleyhisselâm, alıp ondan içti, (131)
Ben, Resûlullah Aleyhisselâmın sağında idim. Hâlid b. Velid, so-lunda bulunuyordu.
Resûlullah Aleyhisselâm, sütten artanını bana verip (Sen, iç! İs-tersen, tercihan Hålid'e ikram et!) buyurdu.
(Ben, Senin artığını içmekte, hiç bir zaman, hiç bir kimseyi, ken-dime tercih etmem!) dedim.
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselâm (Allâh'ın, bir yiyecek ye-dirdiği kimse (Allâhümme bårik lenâ fihi ve at'amna hayran minhü = Allah'ım! Sen, bu yemekte bizim için bereket ihsan et! Bize, ondan daha hayırlısını da, yedir!) desin!
Allah'ın, süt içirdiği kimse de (Allâhümme bârik lenâ fihi ve zid-nâ minhü = Allah'ım! Sen, bu sütte bizim için bereket ihsan et ve ondan, bize ihsânını artır!) desin!
Çünki, yiyeceğin, içeceğin yerini sütten başka bir şey tutar de-ğildir.) buyurdu.» (132)
Medineli Müslümanlar, Hurmalarının ilk çıkanını (Turfandasını) gördükleri zaman, onu, Peygamberimize getirirler; Peygamberimiz de, eline alıp bereket düası yaptıktan sonra, gördüğü çocuklardan en kü-çüğünü çağırır, ona verirdi. (133)
«Bir evde hurma bulunmazsa, (134) o evin halkı acdır.» buyururdu.
Enes b. Målik'e göre Peygamberimiz, Kabak yemeğini sever-di. (135)
İçinde kabak bulunan bir yemek getirildiği zaman, kabağı, bulu-nup Peygamberimizin önüne doğru itilirdi. (136)
Peygamberimize göre «Koyunun en lezzetli eti, sırt eti» idi. (137)
(131) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 397, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 225, 284, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 339, Tirmizi Şemail s. 33
(132) İbn-i Sa'd Ebû Davud nen c. 2, s. s. 178 Tabakat c. 1, s. 397, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 225, Sünen c. 3, s. 339, Tirmizi Sü-1103, Ebû Bekir Ahmed b. Amelülyevm velleyle Şemail s. 33-34, İbn-i Mace Muhammed
(133) Malik Muvatta' c. 2, s. 200, Müslim s. 33, Ebû bekir Ahmed b. Muhammed Sahih c. 2, s. 1000, Tirmizi Şemåll Amelülyevm velleyle s. 113
(134) Müslim Sahih c. 3, s. 1618, Tirmizi Sahih c. 4, s. 265, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1104, Dârimi Sünen c. 2, s. 30
(135) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 391-392, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 160, 208, Buhari Sahih c. 6, s. 209-210, Müslim Sahih c. 3, s. 1615, Ebû Davud -Sünen c. 3, s. 350, Tirmizi Sünen c. 4, s. 284-285
(138) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 174, Tirmizî Şemail s. 27
(137) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 204
PEYGAMBERİMİZİN ZEVAİD SÜNNETLERNDEN BAZILARI
YanıtlaSil409
Ümmü Eyyüb'a «Resülullah Aleyhisselâm, kocanın evinde yedi ay oturmuştu. Resûlullah Aleyhisselâma, en sevgili yemek hangisi idi?» diye so-
ruldu. Ümmü Eyyüb «O'nun, Kendisi İçin ne bir yemeğin yapılmasını
emr ettiğini gördüm, ne de, sevmediği bir yemeği yerdiğini gördüm. Kendisine, Herise (Keşkek) yapar, hoşuna gittiğini görürdük te, bu yemek, beş günde, altı günde, on günde bir hazırlanırdı.» dedi. 138)
( Ebû Músa'l'Es'ari'den de «Resûlullah Aleyhisselâmın, Tavuk eti yediğini gördüm.» dediği rivayet edilir, (139)
Peygamberimiz, yemeğin dibinde kalanını yemeyl sever. (140) «Her kim, bir çanakta, kabta yemek yedikten sonra onu sıyırır-sa, o, onun için istiğfar eder!» buyururdu. (141)
Peygamberimiz, yeşil hurma ile birlikte Kavun yer (142), yeşil hurma ile birlikte Hıyar (Acur) yerdi. (143)
«Bunun sıcaklığını, onun soğukluğu ile, onun soğukluğunu da, bunun sıcaklığı ile keser, tâdil ederiz!» buyururdu. (144) Peygamberimizin, şöyle buyurdukları da, rivayet edilir:
«Ey Ebûzer! Et pişirdiğin zaman, onun suyunu çoğalt ta, komşu-larını gözet, ondan, onlara da, paylaştır.» (145)
«Komşusu, ac olduğu halde, karınını doyuran kimse, kâmil Mü'-min değildir!» (146)
«Rahman'a ibadet ediniz! Yemek yediriniz! Selâmı, yayınız ki,
Cennetlere giresiniz!» (147)
«Bir kişinin yemeği, iki kişiye yeter.
Üç kişinin yemeği, dört kişiye yeter.
(138) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 267, Semhudi Vefâülvefâ c. 1, s. 266
(139) Tirmizi Sünen c. 4, s. 271, Dârimi Sünen c. 2, s. 27
(140) Tirmizî Şemail s. 30
(141) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 76, Tirmizi Sünen c. 4, s. 259-260
(142) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 393, Ebû Davud Şemail s. 32, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1104 Sünen c. 3, s. 363, Tirmizi
(143) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 392, Buhari Sahih c. 6, s. 210-212, Müslim Sahih c. 3, s. 1616, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 363, Tirmizi Sünen c. 4, s. 280, Şemail s. 33
(144) Ebû Davud Sünen c. 3, s. 363
(145) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 149, Buhari Edebülmüfred s. 39-40, Müslim Sahih c. 4, s. 2025
146) Buhari Edebülmüfred s. 39-40
( (147) Buhari c. 2, s. 34 Edebülmüfred s. 255, Tirmizi Sünen c. 4, s. 287, Darimi Sünen
سورة البقرة (٢١-٢٢)
YanıtlaSilالشارات الدعجان
ایسته هر برذره مستقلق كندى باشيده صانعك وجودين دلالت اندیگی کی، كوچك بون هر هانكي با تشكله كبروس ويا هانكي بمركن جزء اولورس کر دیگی و جزو اولدیفی او مقام لرده قراند یعی نسبتبه
کوره صانعه اولان دلالتني محافظه ایدر
لوايتك ما قبليله جهت ارتباطنه کلنجه وقتا کہ قرآن کری، ریچی منفی مؤمنل ایکسی عادلی 8 فولی او منحی انکی نوزلی منافقار اولمق اوزره انساناری وه حمد آبردی و آرازنده تقسیمان و تشکیلات بایدى و هر رقمك صفتني و عافتني مان ایتدى صوره ) يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا ) ابتياله، هر اوج قسمه توجيه خطاب ايدرك، او نارى عبادته امر و دعوت ایتدى، ديمك بو آيتان اولکی انتاره ترتبي و او ناری تعقیب ایتجسمی، خانه و بنانك، مهندسك فروكينه وعملك علمه وفقدانه
قدره غربی و بربرینی تعقیب اینجرلری کبیدر.
اوت، اولکی آیت کرده با پیلان تشکیلات و تقسیماندن موکره، بو آینده، عبادت به استان با بیلمه نه لمرايد يا لمشدر و و آنت کرده ویریلن بیلکی و معلوما تدن موکره، بو آینده، عمل و عبادته امراید یا محشور و او ناکرده بازيلان صفتاده و استحقا قاره کوره بوراده امر و نهیله ایله حکمار وير بالمشدور. وكذا، اولکی بیناکرده ان انارك تقسيمات، احوالى و صفاتي ذكر ايد يلد كون حوكره، مقامل اقتضاب له
بوايت او ناري تعقيب المشدد.
وقتا که قرآن کریم، انسانان هر اوج فرقه سند نه بحث ابتدى. ولهر بر فر قرنك صنعتني و عاقبتني سويله دى. سامعه آرزوی و مقامك اقتضای اوزرینه، قرآن کریم غیبدنه خطا به انتقال ايدرك اوزاره قارشو تو خطا بده بولوندی. اوت، بعضه آدماء مقنده غائبانہ قونوش انارك بالآخره قونوشمه الديني خطابه
چویر مه پرنده شویله جه بر نکته عمومیه وار در.
مثلا، به شخصه ای لندن و یا فنا لفندن بحث ايديا برکن، کرن قونوشانده، کرن دیکاله بنده يا تحسین و یا تلعین ایجون بر میل اویانی موکره کیت کیده او میل اویله کسب شدت ایدر که، صاحبنی او شخصله کورو شد يرحب شفاهاً قونوشمه قوتابی بر آرزو اویاندیر. بورا ده سا معلمان و میداوارینی تطمين ايتماله، مقامل اقتضای اوزرینه قرآن کریم، اوزاری سامعاون حضور ینہ کو تو روب، کندیار مند
خطاب ايله توجيه كلام ايتمشدر.
W
احوال Ahval: Haller
YanıtlaSilجهت ارتباط
Chet-i irtibat: Bağlantı, alaka yönü
Cüz': Bütünu oluşturan parçalardan her biri
غائبانه
Gaibane: Gönneyerek
اقتصا
Iktiza: Gerekme
انتقال İntikal: Geçme
استحقاق
İstihkak: Hak etme
قدر
Kader: Her şeyin Allah'ın ezeli ilmiyle vukūundan önce bilinmesi
قضا
Kaza: Kaderde olanın mey-dana gelmesi
كَسْبٍ شِدَّتْ
Kesh-i şiddet: Şiddet kazan-ma
ماقبل
Makabl: Öndeki, geçmiş
مركب
Mürekkeb: Birkaç şeyden oluşturulan
مستقلاً
Müstakillen: Kendi başına olarak
Müttaki: Günahlardan sakınan
تھی
Nehiy: Yasaklama
نسبت
Nisbet: İlişki, oran
نُكْتَةِ عُمُومِيه
Niikte i umûmiye: Umuma bakan ince ma'na
سامع
Sami : İşiten
شفاها
Şifahen: Ağızdan
تحبين
Tahsin: Beğenme
تقسيمات
Taksimat: Bölüştürmeler
تلبين
Tel'in : Lanetleme
ترن
Terettüb: Netice olarak gelme
تشكل
Teşekkül: Şekillenme, oluşma
تشكيلات
Teşkilat: Şekillendirilmiş genel yapı
تَوْجِيهِ خِطَابٌ
Tevcih-i hitab: Hitáb yöneltme
21-22
YanıtlaSilIste her bir zerre, müstakillen, kendi başıyla Sâni'in vücûduna delalet ettiği gibi, küçük-büyük herhang bir teşekküle girerse veya hangi bir mürekkebe cüz' olursa, girdiği ve cüz' olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâni'ine olan delaletini muhafaza eder.
Bu âyetin makabliyle cihet-i irtibatına gelince: Vakta ki Kur'ân-ı Kerîm, birincisi müttaki mü'minler, ikincisi inadı käfirler, üçüncüsü iki yüzlü münafıklar olmak üzere insanları üç kısma ayırdı. Ve aralarında taksimät ve teşkilat yaptı. Ve her bir kısmın sıfatını ve åkıbetini beyan etti. Sonra أيها الناس العبدوا âyetiyle, her üç kısma tevcih-i hitâb ederek, onları ibâdete emir ve da'vet etti. Demek bu âyetin evvelki âyetlere terettübü ve onları ta'kib etmesi, håne ve binanın, mühendisin krokisine ve amelin ilme ve kazânın kadere terettübü ve birbirini ta'kib etmeleri gibidir.
Evet, evvelki âyetlerde yapılan teşkilat ve taksîmâttan sonra, bu âyette, ibâdet binasının yapılmasına emredilmiştir. Ve o âyetlerde verilen bilgi ve ma'lûmáttan sonra, bu âyette, amel ve ibâdete emredilmiştir. Ve onlarda yazılan sıfatlara ve istihkäklara göre, burada emir ve nehiyler ile hükümler verilmiştir.
Ve kezâ, evvelki âyetlerde insanların taksimâtı, ahváli ve sıfatı zikredildikten sonra, makamın iktizâsıyla bu âyet onları ta'kib etmiştir.
Vakta ki Kur'ân-ı Kerim, insanların her üç fırkasından bahsetti. Ve her bir fırkanın sıfatını ve akıbetini söyledi. Sâmiin arzusu ve makamın iktizāsı üzerine, Kur'ân-ı Kerîm gaybdan hitâba intikal ederek onlara karşı şu hitâbda bulundu. Evet, bazı adamlar hakkında gäibâne konuşanların bil'âhire konuşmalarını hitâba çevirmelerinde şöylece bir nükte-i umûmiye vardır.
Meselâ, bir şahsın iyiliğinden veya fenâlığından bahsedilirken, gerek konuşanda, gerek dinleyende ya tahsîn veya tel'în için bir meyil uyanır. Sonra git gide o meyil öyle kesb-i şiddet eder ki, sahibini o şahısla görüştürüp şifahen konuşmaya kuvvetli bir arzu uyandırır. Burada sâmi'lerin o meyillerini tatmin etmekle, makamın iktizâsı üzerine Kur'ân-ı Kerim, onları sâmi'lerin huzuruna götürüp, kendilerine hitâb ile tevcîh-i kelâm etmiştir.
11/166, 1922). 145 4394. Ne ondurur, ne dondurur. (Anlamı: Ne varsıllaştırır, ne yoksullaştırır. Çil.IEM.
YanıtlaSil1922). 1395. Ne suvan (soğan) yemiş, ne sarmusaka (sarmısak) kokar. (Çil., IEM, 11/166,
4396. Ne vakit bok sıçtı, ne vakit araba geçti? (Bu atasözüne genellikle şu fıkra eklenir: Bir Türk süvari eri tarlaya def-i hacete gitmiş; kuşağını bağlamak için ayağa kalkınca, kılıcı pisliğin üstünden geçip onu ikiye bölmüş; bunu görmeyen er, oradan bir arabanın geçtiğini sanıp şaşmış ve bu atasözünü söylemiş. Çil., JEM, 11/166, 1922).
4397. Ne verirsen elinle, o gider seninle. (Bob. T.P.. JEM. X-XI/225, 1932).
4398. Ne zaman balkan (dağ) bulaşırsa (başlarsa) gi(y)inme(ye), sen bulaş soyunma(ya); ne zaman balkan bulaşırsa soyunma(ya), sen bulaş gi(y)inme(ye). (Çil., IEM, 11/166, 1922).
4399. Ne zaman bir kadı davacıdır, Allah yardımcı olsun. (Çil., IEM, II/166, 1922).
4400. Ne zaman can çıkar, huy çıkar. (Çil.).
4401. Nerde birlik, orda dirlik.
4402. Nerden karı ise, ben de oralı(y)ım. (Çil., IEM, II/166, 1922).
4403. Nerede çokluk, orada bokluk. (SBNU, XLVII/451; Çil., IEM, III/64, 1923).
4404. Nerede kılıç, ben orada(y)ım. (Çil., IEM, III/64, 1923).
4405. Nerede Şam, nerede Bağdat. (Çil., IEM, II/166, 1922).
4406. Nereden çıkacak kaz, ta(v)uk kıskanmam (esirgemem).
4407. Nur yağarken (Allah'tan), ben eşek sulamada bulundum. (Çil., IEM, II/166, 1922).
4408. Oğlan evlenince, bey oldum sanır.
4409. Oğlum oldu, everdim; elin oldu, ayırdım; komşum oldu. (Bulgarca benzeri: Sin jenen, veki sised: Oğul evlenince, komşu olur.)
4410. Oğlun akıllı ise, neylesin malı? Oğlun akılsız ise, gene neylesin malı? (Bob. T.P.,222).
4411. Okuyan ileri gider, geri kalmaz.
4412. Olgun armut, kendi düşer.
4413. Olmayacak davaya (duaya) âmin denmez. (Çil., IEM, II/166, 1922).
4414. Olmayacak yerden tauşan (tavşan) çıkar. (Çil., IEM, II/166, 1922).
4415. Onun bokundan kerpiç olmaz. (Çil., İEM, II/166, 1922).
4416. Ortak bulmak, mal bulmak. (Çil., İEM, III/64," 1923).
4417. Ödünç alan, elbette verecek. (Çil., IEM, III/62, 1923).
4418. Ödünç bu(ğ)day alan, hambardan yiyor. (Çil., İEM, III/62, 1923).
4419. Ödünç güle güle gelir, ağlaya ağlaya gider.
4420. Ödünç yiyen, kesesinden yer. (Çil., İEM, II/163, 1922).
144
YanıtlaSil4363. Mal, bağından asılmaz. (Çil., IEM. II/165, 1922).
4364, Mal, saabine (sahibine) benzer. (Çil., IEM. 111/63 , 1923).
4365. Mal, saabisine benzemezse, haramdır. (Cil., JEM. 11/165, 1922).
4366. Malın var ise, alem sana hısım olur; yoğusa malın hısımların da hasım olur. (Bob. T.P, IEM, X-XI/223, 1932).
4367. Mamaliganın toklu()u, kıvranınca boklu(g)u. (SBNU, XLVII/451).
4368. Maşa varken, elini ateşe sokma.
4369. Meralıkta salmalık eden kurdun ömrü az olur. (Cil., JEM. 11/165, 1922).
4370. Merdivene biri iner, biri piner. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4371. Me(y)hane kapusu, cendem (cehennem) kapusu.
4372. Me(y)hanede yazılan şey, cennette okunmaz. (Cil., IEM. 11/176, 1922)
. 4373. Mezar kaçkını. (Ölüm sırası çoktan gelmiş yaşlı adam için kullanılır. Çil.IEM. III/1923).
4374. Minare çok yüksek de olsa, hoca bildi(g)ini okur.
4375. Misafir ev saybinin danasıdır. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4376. Misafir umdu(g)unu yemez, bulduğunu yir. (Çil., IEM, III/63, 1923).
4377. Misafire git denilmezmiş, altındaki post çekilirmiş.
4378. Muft (bedava) sirke, baldan tatlıdır. (Bob. İEM, X-XI/222, 1932).
4379. Muzavircinin (müzevirin) mumu, yatsıya kadar yanar. (Çil., İEM, III/63, 1923).
4380. Mühür kimde ise, Süleyman odur. (Çil., IEM, III/63, 1923).
4381. Nal bulan, mal bulur.
4382. Nalıncı keseri gibi, yongayı kendine yonayorsun. (Çil., IEM, 11/63, 1923).
4383. Nasıl saar (sağır) oldum, rahatladım. (Çil., IEM, II/170, 1922).
4384. Nasihat söyle(y)ene bakma, nasaihine bak. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4385. Ne alacak, ne verecek.
4386. Ne Allah'a kolaç, ne padişaha haraç. (Umursamaz ve işsiz-güçsüz kişi için kullanılır. Çil., İEM, III/63, 1923).
4387. Ne atarsan arkana, o çıkar karşına.
4388. Ne derse kul (köle), ben(ce) ora(s)ı makbul. (Çil., IEM, II/166, 1922).
4389. Ne dökersen aşına, o çıkar kaşığına.
4390. Ne ekersen, onu biçersin.
4391. Ne günlere kaldık, hey gazi hünkâr: eşek silahtar oldu, katır mühürdar. (Siyasal bir bildiriden, Razgrad, 1897).
4392. Ne kadar büyük de olsa şanın, sana son bir taştır nişanın.
4393. Ne kış günü çul, ne yaz günü göl. (Mandalara kötü bakım için kullanılır. Çil.. IEM, III/63, 1923).
iktisad
YanıtlaSiliksir
isleri yürütme gücü. 2. ülke idaresini ve işleri iktidar güç kuvvet, yapabilme gücu, yürütme yetkisi ve gucu; hükümet. 3.yetenek
bir komutandı. Müslüman olduktan sonra dedi. İkrime usta bir binici ve başarılı, cesur da önemli hizmetleri oldu. Hz. Peygamber Medine'ye göç etti. İslam'ın savunulmasın (a.s.m.) onu, Hevazinoğulları kabilesinin zekatını toplamakla görevlendirdi. (mi. 632) Hz. Ebubekir (r.a.) devrinde Arabistan'ın çe şitli yerlerinde patlak veren çeşitli İslam'dan dönüş ve isyan hareketlerinin bastırılmasına bir grup askeri birliğin komutanı olarak katıl-dı. bu savaşlarda önemli yararlılıklar gösterdi İkrime Suriye, Şam ve Filistin fetihlerine de katıldı. Bu savaşların birinde şehit oldu. (mi. 636) Böylece İkrime hem sahabi hem şehit olma şerefine erdi.
412
iksir 1 : إكسبر.eskiden madenleri altına çevir me, insanı ölümsüzleştirme, her hastalığı iyi etme özelliği bulunduğu var sayılıp aranan ve bulunamayan madde 2.iç ferahlatıcı şurup 3.çok ve çabuk etkileyici
iksir-i a'zam إكسير أعظم : en büyük iksir, en te-davi edici ilaç, (mec.)şüphe, inkar vb. manevi hastalıkları kökten iyileştirici en etkili ilaç, çare
iksir-i hayat إكسير حيات : hayat iksiri, diriltici şurup, cana can katan şurup
Iksir-i ism-i azam إكسير إسم أعظم : Allah'ın (c.c.) diğer mübarek isimlerinin manalarını da kendisinde toplamış, manaca ve etkice en büyük, kalp ve ruhtaki manevi hastalık ve yaraları iyi edici en etkili manevi ilaç ve çare olan mübarek isimler. Allah'ın(c.c.)en önemli ve en önde gelen ismi
iksiri nurani إكسير نورانی : nurlu iksir, mec.) kalp ve ruhu aydınlatıcı ve manevi hastalık ları kökten tedavi edici ilaç
iktezathü إقتضته : )ar.) onu gerektirir, onun
esas sebebidir
iktezathü-t-tabiat اقتضته الطبيعت : )ar) onun se-bebi tabiattır, tabiidir, tabiatın gereğidir, ta-biat onu gerektirir(iddiası)
Iktibas 1 : إقتباس.bir söz veya yazıdan alıntı yapma, nakil, aktarma ve alma 2.Kur'an veya hadisten alıntı yapma
iktibasen إقتباسا : iktibas yaparak, aktararak, alıntı yaparak, alarak
iktida إقتداء : uma, tabi olma 2.örnek alma
iktidaen إقتداء : iktida ederek, uyarak, örnek edinerek
iktidar bediاقتدار ع: benzeri olmayan ye. tenek ve güç
İktidarı beşer إقتدار بشر insanda bulunan güç ve kuvvet, insan iradesi
iktidarı gayr-i mütenahi اقتدار غیر ماهی stir-sız, sonsuz güç ve kuvvet
iktidar-ı hayatiye اقتدار حياتيه : hayatta kalma gücü, hayatını devam ettirme gücü
İktidar-ı ilmi إقتدار علمي : ilmi iktidar, ilim gücü, ilimde geniş bilgi ve yetenek
iktidar-ı ilmi ve siyasi اقتدار علمی و سیاسی : ilim ve siyasette geniş bilgi ve yetenek
iktidar-i imani اقتدار ایمانی : iman güc imanın
verdiği güç
iktidar-ı kemal إقتدار كمال : )Allah'a c.c. ait) ku-sur ve noksanı bulunmayan (mükemmel) güç ve kuvvet
iktidarı mutlak (a( إقتدار مطلقه : )Allah'a (c.c.( ait) her şeyi yapabilme gücü, sınırsız ve son-suz güç
iktidar-zati إقتدار ذاتی : )bir varlığın)kendine ait
güç ve kuvvet
iktidarı إقتدارلى : güçlü, kuvvetli
İktidarsız إقتدارسز : güçsüz ve kuvvetsiz
İktidarsızlık إقتدار سزلق : güçsüzlük kuvvetsizlik
iktifa إكتفاء : yetinme, yeter bulma
iktifaen إكتفاء : yetinerek
iktiham إقتحام : katlanma, göğüsleme, taham-
mül etme, dayanma
iktiran 1 : إقتران.sebep ve neticenin beraber oluşu, aynı anda beraber bulunma, aynı za-man içinde peşpeşe gelme, birinin bir diğeri-ni izlemesi, biri varsa diğerinin de var olması, biri yoksa diğerinin de var olmaması 2.ulaş-ma, erişme, erme, yakın olma, ard arda gelme
Iktisap إكتساب : kazanma, elde etme
iktisab füyuzat إكتساب فيوضات : çok feyizler kazanma, ruh ve kalbi aydınlatıcı bilgiler elde etme
iktisab - marifet إكتساب معرفت : Allah'ı (c.c.) ta-nıtıcı bilgileri öğrenme, elde etme
iktisad 1 : إقتصاد.ekonomi; sınırlı kaynakları yaçlarının mümkün ölçüde karşılanabilmesi kullanarak insanın ve toplumun sınırsız ihti-için üretim, tüketim, değişim, bölüşüm işle-
İktisatçı
YanıtlaSilrinin nasıl yürüdüğü ve nasıl olması gerek-tiğini inceleyen ilim 2.tutumluluk, gereksiz harcama yapmama, biriktirme, tasarruf etme iktisatçı iktisat (ekonomi) ilmini iyi bilen, (ekonomist) 2.tutumlu, gereksiz harcamalardan sakınan
413
iktisatçılık إقتصاد جليك : iktisat (ekonomi) ilmi ile uğraşma 2.tutumluluk, gereksiz harcama-lar yapmama
iktisadi (ye( 1 : إقتصاديه.iktisatla (ekonomiyle( ilgili, ihtiyaç olan mal ve kaynakları elde etme ve uretmeyle ilgili 2.ekonomik, daha karlı, daha verimli
iktisadi إقتصادى : tutumlu, gereksiz harcama-lardan kaçınan
iktisadsız إقتصادسز : gereksiz harcama yapan, tutumlu davranmayan, bol harcayan
iktisadsızlık إقتصاد مزلق : gereksiz harcamalar yapma, tutumlu olmama
iktisa إكتساء : giyme
iktisar 1: إقتصار.sözü kısa kesme, kısaltma 2.dar sınırda tutma, sınırlama getirme
iktiza 1 : اقتضاء.gerekme, gerekli olma, icap et-
tirme. 2.gerek, lazım
iktiza-i tabii اقتضاء طبيعي : yaradılışın gereği
iktiza-i makam اقتضاء مقام üzerinde durulan
konunun gereği
ila إلى : ... ye kadar
ila ahir إلى آخر : sonuna kadar
ila-ahir-üd deveran إلى آخر الدوران: dünyanın dönmesinin bitimine kadar, dünya durdukça, kıyamete kadar
ila-gayr-ın nihaye إلى غير النهايه : sonsuza kadar
ila-maşallah إلى ماشالله : Allah'ın (c.c.) dilediği
zamana kadar
ila-nihaye إلى نهايه : sonsuza kadar
ila-yevm-i kiyam إلى يوم قيام : diriliş gününe ka-dar
ila-yevm-il ceza إلى يوم الجزاء : ceza gününe ka-dar yani, iyi ve kötü dünyada yapılanların he-sabının sorulacağı ve karşılığının verileceği öbür dünyadaki hesap gününe kadar
ila-yevm-il kiyame إلى يوم القيامه : kayamete ka dar; diriliş gününe kadar
i'la إعلاى : yükseltme, yüceltme, şanını arttır ma ve yüksek tutma
i'la-yı kelimetullah إعلاى كلمة الله : Allah'ın kela-
Ilan- husumet
mını (Kur'an'ı ve İslamiyeti) yüceltme, tanı-tıp yaymaya çalışma
ilac 1 : علاج.bir hastalığı iyileştirmek veya ön-lemek için hazırlanmış madde 2.(mec.) çare, tedbir
llac- Islami علاج إسلامي : Islamın getirdiği ilaç, çare
ilah إله : )gerçek veya uydurma) tanrı, mabud, kendisine ibadet edilen varlık
ilah - vahid إله واحد : tek tanrı, tek mabud, Allah
(c.c.)
ilah-serإله شر : eski iran dini olan mecusilikte
kötülük tanrısı
lah'el evvelin إله الأولين : geçmişte yaşamışların hepsinin mabudu, tanrısı (Allah c.c.(
ilah'el evvelin ve-lahirin إله الأولين والآخرين : on cekilerin ve sonrakilerin ilahı, tanrısı (Allah c.c.)
ilahe إلاهه : tanrıça, putperestlerin kadın tan-risi
ilahena إلينا : rabbimiz
ilahiyat 1 : إلهيات.Allah'ın (c.c.) varlığı, birliği ve sıfatlarını konu edinen bilgi dalı 2. felsefe-nin bir kolu, teoloji 3. din limleri
ilahi إلى : Allah'ı (c.c.) zikir ve O'na övgu için
yazılmış ve makamla okunan şiir 2.Allah'ım!, rabbim! 3.(mec.) çok güzel, çok mükemmel 4.(mec.) "bu ne hal, ne tuhaf" manasında şaş-ma bildiren bir deyim
ilahi (y( إلهيه : Allah'a (c.c.) ait, Allah (c.c.) ile
ilgili
ilahiyyun : 1 1 ilahiyatç إلهيون.ilahiyatçılar, dini ilimleri bilen alimler 2.Allah'ın (c.c.) varlığı ve sıfat-ları konusu üzerinde felsefe yapan kimseler, teologlar
Ilam (ilam( 1 : إعلام.bildirme, anlatma 2.mah-keme kararını bildiren yazılı belge
lam-malum إعلام معلوم : herkese bilinen bir
şeyi anlatma, bildirme
i'lam Rabbani إعلام رابانی : Rabb'in bildirmesi
ilan إعلان : duyurma 2.açıklama, herkese du-yurma, bildirme
ilani acz إعلان عجز : güçsüzlüğünü duyurma, açıklama, itiraf etme
ilan-ı harb إعلان حرب : savaş ilanı, savaş açtığını
duyurma, bildirme
ilan-ı husumet إعلان خصومت : düşmanlığını ilan
ilan hürriyet
YanıtlaSiletme, düşmanlığını açıklayıp duyurma
414
Ilan hürriyet إعلان حریت : hurriyetin ilanı, os-manh devleti tarafından 1908 yılında meş rutiyet idaresini kabul ve ilan etmesi, geniş ları) yetkiye sahip tek padişahın idaresinden vazgeçip milletçe seçilmiş meclis yoluyla, in-sanlara hak ve hürriyetler tanıyan yönetime geçişin ilanı
ilan - isyan إعلان عصيان : isyanını ortaya koyma, isyana kalkışma
ankus إعلان : kutsal ilan, kutsal ger çeği duyurup bildirme
lan-Saniإعلان ص : yaratıcıyı bildirme, du-yurma
ilan-i sürur إعلان شرور : sevincini ortaya koyma, sevincini herkese duyurma
ilan-ı şehadet إعلان شهادت : kesin şekilde iman
ettiğini duyurma
ilan- tekvini إعلان تكويني : kainat olayları yolu ile ilan; Kur'an'ın Allah (c.c.) tarafından vahiy yolu ile güvenli bir şekilde gönderildiğinin duyurulması manasında kainatta meydana gelen bazı olayların buna işaret olması
ilan- tevhid إعلان توحيد : Allah'ın (c.c.) birligini duyurma ve bildirme
ilanat إعلانات : ilanlar, herkese duyurmalar,
bildirmeler
ilanat- Rabbaniye إعلانات رابانیه : )Allah'ın (cc) eseri olan varlıklarca)her varlığın sahibi ve terbiyecisi (rabbi) olan Allah'ı (c.c.) herkese tanıtma, duyurma, bildirme
ilanci إعلانجي : ilan edici, ilan yapan
ilanclık إعلانجيلك : ilan etme işi
Ilanname إعلاننامه : yazılı ilan
ilanname-i hikmet إعلاننامة حكمت : Allah'ın (c.c.) hikmetini duyuran yazılı ilan, (mec.), Allah'ın (c.c.) her şeyi hikmetli faydalı, gayeli ve en uygun şekilde yaptığını belirten eseri
ilanname-i ilahi إعلاننامة إلهى : Allah'ın (c.c.) kendini, herkese tanıtıcı eseri
ilave علاوه : ek
ilaveten علاوة : ilave olarak, ek olarak
ilca 1 : إلجاء.zorlama, itme 2.(psk.) canlıyı ha-rekete ve davranışa iten ihtiyaç ve eğilim (iç dürtü, motivasyon), canlının içinden gelen dürtücü ve zorlayıcı etki
ilcaat إلجات : itici ve zorlayıcı etkiler, itici ve zorlayıcı ihtiyaç ve eğilimler
ilhamat
ilcaat-ı zaman الجات زمان: zamanın(devrin( zorlayıcı etkisi, zorlayıcı şartları. (ahval ve ilcaat-1 zaman zamanın hal ve zorlayıcı şart-
ilel علا: illetler, sebepler, esaslar, temeller 2. hastalıklar, bozukluklar, sakatlıklar
llel-i müterettibe-i müteselsile على عترتبة متسلسله : tertipli ve zincir gibi birbirine bağlı sebepler. birbirine bağlı sebepler düzeni
ilel-i müteselsile علمت : hirbiri ardı sıra gelen ve birbirine bağlı olan sebepler, sebep-ler zinciri, sebepler düzeni
ile-beebede kadar, sonsuza kadar ile'l-merkezive إلى المركزية: merkeze doğru çe
kici (kuvvet(
lem إعلم : bilbil ki
ileyhi إليه : kendisine, ona (bk. muzafun ileyh(
ilga إلغاء : kaldırma, geçersiz hale getirme
ilh إلخ : "ila ahir" sözünün kısaltılmış şekli, "sonuna kadar" ve bunun benzerleri (vb), ve saire (vs) manalarına gelir
lh.. ayet إلخ. . آيت : ayetin sonuna kadar
ilhad إلحاد : kafirlik, imansızlık, dinsizlik, din-
den çıkma
ilhadi إلحادى : dinden, imandan uzaklaşmış, dinsizliğe taraftar
ilhah إلحاح : israr etme, üsteleme, tekrarla is-
teme
ilhak إلحاق : katma, ekleme
ilham 1 : إلهام.Allah (c.c.) tarafından ruh veya kalbe gelen mana ve düşünce 2.içe doğma
ilham Hüda إلهام هدى : Rabbin ilhamı, Yaratı-cının kalbe yansıttığı düşünce ve mana
ilham evliya إلهام أولياء : evliyaya (ermişlere(
gelen ilham
ilham-fitri إلهام فطرى : yaratılışta canlılara rab-edilen) davranış ve hareket tarzı. (buna içgü-leri tarafından verilen (öğretilmiş olan, ilham dü demek işi basitleştirmek ve Allah (c.c.) ile olan münasebetini gözden saklamak demek-tir)
ilham- ilahi إلهام إلهى : Allah (c.c.) tarafından
verilen ilham
ilham Rabbani إلهام ربانی : Rab'den gelen ilham
ilhamat إلهامات : ilhamlar, Allah (c.c.) tara-
fından ruh veya kalbe gelen düşünce ve ma-nalar 2.içe doğan düşünce ve duygular
hamat- gaybiye
YanıtlaSil415
hamat- gaybiye الهامات غيبه: gaybi ilhamlar; canhların ve insanların yaşarken öğrendikle rivle açıklanamayan bazı hayret verici duygu-lar, hareket ve davranış şekilleri, Allah (c.c.) tarafından verilen ilhamlar
hamat sadika إلهاماتdoru olan ve yanutmayan ilhamlar, olaylarla doğrulanmış hamlar
hamen الهام : ilham yoluyla 2 ilham alarak ilham vererek
hami (ye( الهامة : ilhama ait 2 ilhamla elde edilen, ilham sonucu olan, ilhamdan kaynak lanan, ilhama dayanan
kemiklerin içini dolduran madde
im (ilm( 1 : علم doğru bilgi 2.doğruluğu is-patlanabilir bilgi 3.olayların sebeplerini, se-bepler ve sonuçlar arasındaki değişmez olan bağlantıları (yani, olayları açıklayan kanunla-n) guvenilir metotlarla araştırma 4.bu araş tırma sonunda elde edilen, genelleştirilmiş güvenilir bilgi 5.fen 6 haber (ilmin türkçede uydurma karşılığı: bilim)
ilimce علمه : ilme göre, ilim bakımından
ilismek 1 ابليشمك karışmak, müdahale et-mek, rahatsız etmek, sataşmak, çatmak 2.suç veya kusur bulmak 3.elini sürmek, dokun-mak 4 bir şeyin kenarına kısa bir süre için oturmak
ilka 1: إلقاء.bir şeyin içine atma, koyma, bırak-ma 2.(mec.) telkin etme, (bir düşünceyi) aşı-lama; ilham etme; zihin, kalb veya ruha iletip koyma 3.atma, bırakma, terk
ilka-i külli إلقائ كلى : geniş ve kapsayıcı haki-katler şeklinde kalbe doğuş (ilham ve ilka-i külli: külli ilham ve ilka, geniş ve kapsayıcı hakikatler şeklinde kalbe doğuş ve ilham
edilme)
ilkaat 1 إلقاآت telkinler, fikir aşılamalar 2.il-hamlar 3 zihin, kalb ve ruha aşılanıp, sokulan düşünceler
illa 1: إلا.dışında, hariç, müstesna 2.ancak 3. yoksa, aksi halde 4.hele, özellikle 5.muhak-kak, ne olursa olsun, ille
illallah 1 : إلا الله.Allah'tan başka, Allah (c.c.) ha-riç 2.(türkçede) bıkkınlık, usanç duygusunu ifade eden bir söz
ille (illet( 1 : علت.)bir olayın veya bir sonucun meydana gelmesi için) gerekli şart 2.sebep 3.gaye, maksat, hedef 4.hastalık, bozukluk, sakatlık, rahatsızlık, sıkıntı
ilm-i Allam-ül Guyub
illegalye علة عالية: gaye sebep, sebep yerine geçen esas gaye (amaç); gözetilen gaye, hedef veya fayda
illel gaye علة غابه gözetilen gaye, hedef, elde edilmek istenen sonuç
illet علت : )bille(
illet-i gaiye علت غاليه : )bille-i gaiye(
illeti hakiki علت حقیقی : gerçek sebep yaratıcı
sebep (Allah c. c)
illet-i hüküm علت حكم : hukmün karar ve em-rin) dayandığı sebep veya gaye
illet-i izdırari علت إضطراری : olayı veya ortadaki sonucu açıklamak için mecburen kabul edilen
sebep; mecburi sebep, zorlayıcı sebep
illet-i mucide علت موجده : yaratıcı sebep
illet-i müessire علت مؤثره : eseri meydana geti-ren sebep, yapıcı sebep, yaratıcı sebep, esas etki sahibi olan sebep (etken sebep)
illet-i şeriye علت شرعيه : dinde bir iş veya ha-reketin yapılabilir veya yapılamaz olması konusunda geçerli kabul edilen sebep veya hükmün dayanacağı kaynak, Kur'an, hadis veya sünnet
illeti tamme علت تامه yeter sebep olayın meydana gelmesi veya sonucun doğması için "gerekli ve yeterli sebep, sonucun zorunlu olarak meydana gelmesi için bütün şartları tam ve yeterli olan sebep
illetsiz 1 : عز.sebepsiz 2.yapıcısız
illi 1 : علي sebeple ilgili 2.sebebe dayanan, se-
bebe bağlı
illiyet علت : sebeplilik, her şeyin bir sebebe
bağlı olması, hiçbir şeyin sebepsiz olmama-sı(deney veya gözleme dayanan ilimlerde te-
mel kural, prensip, kaide)
illiyyin (illiyyun( عليون : yükseklerin en yükse-ği; cennetlerin en yükseği ve en üstünü
ilm علم : )bk. ilim(
ilmi abd علم عبد : Allah (c.c.) kulunun sahip
olduğu bilgi, ilim
ilm-i akide على عقيده : dinde esas olan inançları inceleyen, delilleriyle açıklayıp anlatan ilim)-
bk. ilm-i kelam)
ilm-i Allam-ül Guyub علم علام الغيوب : gayıpla-rı en iyi bilenin (Allah'ın c. c.) ilmi, insan ve diğer bütün varlıkların bilgi sınırlarının öte-sindeki bütün bilinmeyenleri en iyi bilen Al-lah'ın (c.c.) ezeli ve sonsuz ilmi
ilm-i a'zam
YanıtlaSil416
ilm-i azam علم اعظم : en büyük ilim, en temel ve en önemli ilim
ilm-i (bari( علم بارئ : her şeyi bütün incelikle-riyle, en uygun şekilde düzgün ve güzel yara-tanın [Allah'ın (c.c.)] ezeli ve sonsuz ilmi
Ilm-i belagat علم بلاغت : belagat ilmi konusu-na, dinleyicilerin anlayış ve durumlarına en uygun ve en etkili şekilde güzel ve doğru söz söyleme sanatı; edebiyat bilgisi
ilm-i belagat-ı Kuraniye علم بلاغت قرآنیه Kur'an'daki belagat ilmi, edebi sanat (bk. ilm-i belagat)
ilm-i belagatça علم بلاغتجه : belagat ilmi tara-findan, belagat ilmine göre(bk. ilm-i belagat)
ilm-i beşer)1( علم بشرى : insanın kendi araştır-ma ve yetenekleriyle elde ettiği ilim, bilgi
ilm-i beyan علم بيان : )ed.) tesbih, istiare, mecaz ve edebi sanatların doğru, yerinde ve etkili şekilde nasıl kullanıldığını inceleyen bilgi dalı
ilm-i beyanca علم بيانجه : edebi sanatlar ilmine göre (bk. ilm-i beyan)
ilm-i binihaye علم بی نهایه : )Allah'a cc.ait) son-suz ilim
ilm-i cifir علم جفر : cifir ilmi; bir sözün içinde geçen harflere önceden belirli sayı değerle-rini verip sözün toplam sayı değerlerini bu-larak o söz veya kelimelerin gizli manalarını bulma ilmi
ilm-i cüzi علم جزئى : sınırlı ilim
ilm-i din علم دین : din ilmi, din bilgisi
ilm-i dini علم دینی : dinle ilgili ilim, din bilgisi
ilm-i ekmel علم أكمل : en kusursuz, en mükem-mel ilim, her şeyin her yönü ile tam ve eksik-siz bilgisi (Allah'ın c. c. ilmi)
ilm-i esma علم أسماء : isimler ilmi Allah'ın (c.c.( mübarek isimlerinin manalarını, Allah'ın (c.c.) yarattığı varlık ve olayları inceleyerek anlama ve açıklama ilmi
ilm-i esrar-huruf علم أسرار حروف : Kur'an harf-lerinin sırlarını inceleyen ilim; Kur'an'daki harflerin çeşitleri, sayıları, geçtiği yerler, sayı değerleri gibi çeşitli yönleriyle inceleyerek sakladıkları ve işaret ettikleri bir çok gizli gerçekleri bulmaya çalışan ilim
ilm-i esrar-ül huruf علم أسرار الحروف : )bk. ilm-i esrar-1 huruf)
ilm-i esrar ve cifir علم أسرار و جفر : harflerin sır-larını inceleyen ilim ve cifir ilmi (bk. ilm-i es- k rar-ı huruf, ilm-i cifir)
il
ilm- a zam
YanıtlaSililm-i küll
416 ilmi exell على أولى : )Allah'a c.c.)ait ezeli ilim, hicbir şey yaratılmamışken her bilen Allah'ın(c.c.) ilmi şeyi önceden
bilgisi (fizik, kimya, astronomi vb.) (ilim ve ilmi felsefe على فلسفة felsefe bilgisi 2 tabiat felsefenin konuları ve alanları birbirinden 18 yy dan sonra ayrılmaya başlamıştır.)
ilm gaybعلى عب: gayb ilimi, insanın bilme gücûnü ve sınırını aşan gerçeklere ait bilgi
berin sözlerini, örnek yaşayış ve hareket tar-ilm-i hadis علم حدیث hadis ilmi: Hz. Peygam-toplayan, manalarını açıklamaya çalışan ilim zını doğru ve güvenilir kaynaklardan bulup
ilm-i hakaik-i Kuran علم حقائق قرآن : Kur'an'daki gizli ve açık hakikatlerin ilmi, Kur'an tefsiri
ilm-i hakikathakikat ilmi, maddi ve manevi, açık ve gizli gerçekleri delilleriyle açıklayan ilim, din ilmi, Kur'an ilmi
ni, dinin emir ve yasaklarını ve iman esasla-rını anlatan ilim
Ilm-i hayvanat ve nebatat علم حیوانات و نباتات hayvanları inceleyen ilim (zooloji) ve bitkileri inceleyen ilim (botanik)
ilm-i hikmet 1 : علم حکمت.felsefe, felsefe bilgi-si 2.tabiat bilgisi (fizik, kimya, astronomi vb) (bk. ilm-i felsefe)
ilm-i huruf علم حروف : Kur'an harflerinin sır-larını inceleyen ilim (bk. ilm-i esrar-ı huruf)
ilm-i ilahi (ye( علم إلهيه : Allah'ın (c.c.) sonsuz ve ezeli ilmi (emir ve ilm-i İlahi: Allah'ın (c.c.) emir ve ilmi)
ilm-i iman (i( علم ایمانی : iman ilmi, din ilmi ve
delilleriyle
ilm-i irfan 1 : علم عرفان.Allah (cc.), iman ve
Kur'an hakkında derin ve sağlam hakikatleri-ni anlatan ve delilleriyle açıklayan ilim 2.ilim ve irfan (bk. ilim, irfan)
ilm-i kelam علم کلام : kelam ilmi, İslam dininin
temel inançlarını delilleriyle anlatan, açıkla-yan ilim; bu ilme "usul-üd din" de denir; bu ilimde söz sahibi alimlere "mütekellimin" yani "kelam alimleri" denir
ilm-i Kur'an )1( علم قرآنی : Kur'an ilmi, Kur'an'ın açık ve gizli gerçeklerini ortaya koyan ilim, Kur'an'ın tefsiri
ilm-i külli علم كلى : )Allah'a (c.c.) ait) her şeyi kuşatan ilim, var olan her şeyin tam ve gerçek ilmi, Allah'ın (c.c.) ezeli ve sonsuz ilmi
Am-layetenahi
YanıtlaSil417
ilm-i arz
lm-i layetenahi علم لایتناهی: )Allah'a (c.c.) ait) sonsuz ilim, her şeyi kuşatan ilim
mimantik علم منطق : mantık ilmi, doğru dü sünmenin kurallarını, ileri sürülen iddiaların geçerli ve tutarlı olup olmadığının ispat yolla rını araştıran ve gösteren ilim
ilm-i mantıkça علم منطقجة : mantık ilmine go re(bk. mantık)
mi muhit علم محبط : )Allah'a (c.c.) ait) her şeyi kuşatan ezeli ve sonsuz ilim
ilm-i muhit-i ezeli علم محيط ازلی : Allah'ın (c.c.( her şeyi kuşatan ezeli ilm
ilm-i muhit-i İlahiye علم محيط إلهيبه : Allah'ın (c.c.) her şeyi kuşatan ilmi
ilm-i muhtar علم مختار : sonsuz hür irade sahi binin (Allah'ın (c.c.)) ilmi
ilm-i münazara علم مناظره : munazara ilmi, bir konuda farklı göruşlerin ilim ve metot açısın-dan tartışılması sırasında uyulacak kuralları belirleyen ilim
ilm-i nafi علم نافع : faydalı ilim
ilm-i nahiv (nahv( علم نحو : dilbilgisi bakımın-dan cumle yapısı, çeşitleri ve kurallarını ince-leyen ilim(sentaks)
ilm-i nahiv ve beyan علم نحو و بیان : nahiv ve beyan ilmişdil bilgisinin cümle şekillerini ve yapılarını inceleyen kolu(ilm-i nahv) ve ede-bi sanatların doğru, yerinde ve etkili şekilde nasıl kullanıldığını inceleyen ilim dalı (ilm-i beyan)
ilm-i nahv ve sarf علم نحو و صرف nahiv ve sarf
ilmi, dil bilgisinin cümle şekillerini ve yapı-larını inceleyen kolu(ilm-i nahv) ve sesleri, heceleri, kelime çeşitlerini, yapılarını, çekim şekillerini inceleyen dalı (bk. ilm-i nahiv, ilm-i sarf)
ilm-i Sani علم صانع : yaratıcı sanatkarın (Al-
lah'ın c.c.) sonsuz ilmi
ilm-i sarf علم صرف : sarf ilmi; dil bilgisi bakı-mından sesleri, heceleri, kelime ve çeşitlerini, türetme şekillerini, çekimlerini, takı ve ek şe killerini vb. inceleyen bilgi dalı
ilm-i sarf ve nahv (nahiv( علم صرف و نحو : sarf ve nahiv ilmi (bk. ilm-i sarf, ilm-i nahiv)
ilm-i tabakatū-l arz علم تبقت الأرض : yer tabaka-ları (katmanları) ilmi; başta yerkabuğu olmak üzere dünyamızın yapısını meydana getiren çeşitli tabakaları, bunların fiziksel- kimyasal
Özelliklerini, meydana gelişleri ve uğradıkları değişimleri vb. sebepleriyle inceleyip açıkla maya çalışan ilim(jeoloji(
ilmi tahkik incelemeye, delil ve is-pata dayanan ilim
ilm-i tarikat علم طریقت : tarikat ilmi, Kur'an ve sünnet ışığında kalbi günah ve kötülüklerden arındırma, nefsi terbiye etme, güzel ahlak-la ahlaklanma, maneviyatta ilerleme yol ve usullerini öğreten ilim(bilgi)
ilm-i tasavvuf علم تصرف : tasavvufilmi, Kur'an ve sünnete bağlı kalarak Allah (c.c.), kainat, hayat, insan konusunda sistemli bir görüş kazandıran ve insanı bencillikten, nefsi kötü lüklerden arındırma, kötü huyları terk edip güzel ahlakla ahlaklanma, Allah (c.c.) sevgi-sini sürekli kalbe yerleştirme ve her an O'nun huzurunda olma şuurunu kazandırma yolu-
nu öğreten ilim (bilgi) (bk. ilm-i tarikat)
ilm-i tasavvuf ve tarikat علم تصوف و طریقت tasavvuf ve tarikat ilmi (bk. ilm-i tasavvuf, ilm-i tarikat)
ilm-itib علم طب : tb ilmi, hekimlik, doktorluk; hastalıkların teşhisi (tanınması), tedavisi ve sağlığı koruma gibi konuları inceleyen ilim
ilm-i usul 1 : علم اصول.metot ilmi (metodoloji(, doğru sonuçlara ulaşabilmek için inceleme ve araştırmada, akıl yürütmelerde uyulması gereken kuralları inceleyen ilim 2.dinin temel
inanç ve kurallarını inceleyen ilim ilm-i usul ve hikmet علم اصول و حکمت : metot ilmi ve felsefe (bk. ilm-i usul, ilm-i hikmet)
ilm-i usul-üd din علم اصول الدين: dinin temel lerini inceleyen ilim, dinin temel inançlarını inceleyen ve delilleriyle açıklayan ilim (bk. ilm-i kelam)
ilm-i usulce علم اصولجه : metot ilmine göre (bk.
ilm-i usül(
ilm-i Yahya-i veraset علم يحيى وراثت : peygamber Hz. Yahya'nın (a.s.) manevi mirası olan ilim
Ilm-i yakin علم يقين : sağlam delile dayanan gü venilir ilim, görülen ve bilinenden hareketle görülmeyenle ilgili elde edilen sağlam ve şüp-he götürmez bilgi
ilm-i zahir ve batin علم ظاهر و باطن : zahir ve ba-tın ilmi, gözle görülen (zahir) gerçeklerin ve gözle görülmeyen ve gizli kalan (batın) ger-
çeklerin bilgisi, ilmi ilm-iarz علم أرض : yer ilmi, jeoloji (bk. ilm-i ta-
488
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT ŞERHİ
Sonra..
Salatın ve selamın, bütün nebilerine, resullerine.. sonra yes ve sema chli içinden, seçip ihtiyar ettiğin ASFİYA, HASSA ve EVLI YA kulların üzerine olsun...
Bu cümlede geçen bazı lafızları biraz açalım:
ASFIYA.
Allah-u Taala'nın yarattıkları arasından seçip safi kıldığı kimse lerdir.
HASSA.
Lafzi ile anlatılanlar ise.. Allah-ü Taala'nın ceşitli ikramlarına, ya-kınlık lütuflarına mahsus kıldığı zatlardır.
EVLİYA.
Lafzı ile anlatılanlar ise.. Yüce Allah'ın, çeşitli kerametlerle ikram eylediği zatlardır.
Ayrı bir mana olarak, Yüce Allah'ın:
Allah iman edenlerin VELİ'sidir.» (3/68)
Şeklinde anlattığı manaya göre, tüm mümin olan kadın ve erkek. lerdir.
Bu salavat-ı şerifede geçen, yer ehli insanlar olduğu gibi; sema chli ise.. meleklerdir. Hülåsa olarak, şu mana çıkar.
Melekler, resuller, nebiler, safi, hassa ve veli kulların cümlesine çeşitli salât, teşrifat, teslimat ve bereketler ihsan eyle. Bu verdikle rinle, onları büyüt, şanlarını, şereflerini artır, sevaplarını daim eyle
Tekrar:
Allah-ü Taålå, efendimiz Muhammed'e salât eylesin.
Burada başlayan salåvat-ı şerife, yukarıda anlatılan salavat-ı şe-rifenin devamıdır; ikisi bir salavat-ı şerife olmuş olur.
Arap edebiyatı kaidesine göre; istinafiye, olarak kabul edilecek olursa, bundan sonrası müstakil bir salavat-ı şerife olur. Zahir olar mana da budur. Burada:
Salât.
Lafzının kısa manası şudur:
Şanı büyük Allah, güzel senalarla tazim, üstün salatlarla tekrin. eylesin.. Yani: Resulüllah S.A. efendimize.. Hem de:
Halkının adedi kadar..
Allah-ü Taala'nın halkı sınıfına şunlar dahildir: Canlı, cansız cevher, araz, ayan, maani, cins.. gerekse, bu cins envaının çeşitleri
Bu ana kadar ne ölçüde vücuda gelmiş mahluku varsa.. bundaı. başka kıyamet kopuncaya kadar nekadar vücuda gelecek mahluku varsa.. hepsi mahluk zümresine dahildir.
Yanı: Bütün bu mahlukatın adedi kadar; bizden yana Allah-
Taâlâ, Resulüllah S.A. efendimize salât eylesin.. Ve.. bizleri o mikdar salavat okumuş gibi bol sevaba, çok faydalara nait eylesin..
KARA DAVUD
YanıtlaSil489 Burada anlatıldığı gibi, adedi belirtilen salåvat-i şerife okunduğu saman, bunu okuyanlara, zikredilen aded mikdarı sevap verilmesi üze-rine, ulemanın çeşitli görüşleri vardır.
Bamları şöyle dedi:
Bu sekilde adedi anlatarak salavat-i şerife okuyan, kim olursa olsun; kendisine Yüce Hak, o ana kadar yarattığı ve bundan sonra kıyamete kadar yaratacağı nekadar mahluku varsa.. bütün bu mah-Jukatın sayısı kadar sevap ihsan eyler.
Bu çeşit mana, Allah-ü Taâlâ'nın geniş rahmetine ve sonsuz lü-luf ve keremine uygundur.
Bazıları da şöyle anlattı:
Şayet salavat-ı şerife okuyan kimse:
Halkının adedi kadar..
Dediği zaman, izafet ve istiğrak için olduğunu mülahaza ve mah-lukatın çokluğunu ve bolluğunu düşünmek sureti ile tam tazimle salavat okursa.. bütün mahlukat sayısınca, kendisine sevap Ihsan edilir.
Sonra.. Allah-ü Taala'nın Resulüllah S.A. efendimize ihsan edece-ği salât:
Kendi nefsine rızası kadar olsun..
Bu cümlenin şerhi şudur:
Sübhan olan Yüce Hakkın bizzat kendisi; sevgili Habibi olan efen-dimiz Muhammed'e zatlarına layık, üstün makamına münasip olan salåvat-ı şerife okumaya razı olacağı aded kadar salåt eylesin.
Üstte verilen mana:
Nefsine.
Kelimesindeki zamir, Resulüllah S.A. efendimize ait olduğuna göre şu demeğe gelir:
Resulüllah S.A. efendimizin mübarek zatı; kendi uzerine getiri-len salavat şekillerinden ve o şekil ile getirilen salavatın adedinden ne mikdar salåvat okunmaya razı olursa.. o kadar salåt eyle Allahım..
Arşının ağırlığı kadar olsun..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize okunan salât o kadar olsun ki: Arşı tartıldığı zaman, bu salavat o arşın ağırlığı kadar gelsin..
Şu da bir başka mana:
Resulüllah S.A. efendimize okuduğumuz salavat-ı şerife dolayısı ile, arşla tartılacak kadar bol ecir ve büyük sevap ihsan eyle Allahım.
Arşın ağırlığını, akıl kavrayıp anlayamaz. Çünkü: Arş, terazinin bir tarafına konduğu zaman, ondan başka yaratılmışlardan yerler semalar, Sidre, Kürsi, cennet, cehennem ve içlerinde bulunanların tü-mü de bir tarafına konsa.. sanki: Gökler bir tarafa konulup onun kar-şılığında bir elma konulmuşa benzer..
Arşa karşılık, yedi kat yer; mukabilinde duran bir elma gibidir.
410
YanıtlaSilISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Dört kişinin yemeği, sekiz kişiye yeter!» (148)
Eema bint-1 Ebi Bekr, pişen yemeğin kaynaması ve durmanı ge çinceye kadar örtülü bulundurulmasını tavsiye eder ve Resûlullah Aleyhisselamın (O, en büyük berekettir!) buyurduğunu işittim. der-dl. (140)
Peygamberindzin Fetih Yemeği:
Peygamberimiz, Mekke'riin fethinde Amucası Ebû Talib'in kızı Hz. Ümmehani'nin evine varmıştı. (150)
Ona Yanınızda, ylyecek bir şey varmı?» diye sordu.
Hz. Ümmehani Hayır! Yalnız, kurumuş ekmek kırıntıları ve Birke varl (151)
Fakat, bunları, Sana sunmağa haya ederim! dedi. (152)
Peygamberimiz «Onları, getir. Buyun içine ufala. Tuz da, getiris buyurdu.
etti. Birkeyl, onun üzerine döküp yedikten sonra yüce Allah'a şükr
«Ey Ümmehani! (153) Birke, ne güzel katıktır!
Birkesi bulunan bir ev, katıktan mahrum sayılmaz!» buyurdu. (154)
İçeceklerin hangisi daha lezzetlidir? diye sorulduğu zaman, Peygamberimiz Tatlı ve soğuk sudur! buyurmuştur. (155)
Peygamberimiz, Büyütüssukya'dan getirilen tatlı sudan içerdi. (156)
Büyütussukya'daki su, Medine'ye iki günlük yerde idi. (157)
Peygamberimiz Bizden biriniz, bir şey yerken sağ eli ile yesin. Bir şey içerken de, sağ eli ile içsin.
(148) Müslim Sahih e. 3, s. 1630, Tirmizi Sünen e. 4, s. 268, Dârimi - Sünen 6. 2, п. 20
(140) Darimi Sünen 6. 2, s. 27
(150) Taberáni Mücemüssagir c. 2, s. 67, Heysemi (151) Tirmizi Sünen e. 4, s. 278, Şemail s. 29, Taberáni Heysemi Mecmauzzevald c. 6, s. 176 Mecmauzzevald c. 6, s. 175 Mücemüssagir c. 2, s. 67,
(152) Taberáni Mücemlissagir c. 2, s. 67, Heysemi 153) Taberáni Műcemüssagir c. 2, s. 67-68, Heysemi Mecmauzzevaid c. 6, s. 176 Mecmauzzevald c. 6, s. 176
( (154) Tirmizi Sünen e. 4, s. 278-279, Taberáni Mücemüssagir c. 2, в. 68, Неу-semi Mecmauzzevald c. 6, 8. 176
(155) Abdurrezzak Musannef e. 10, s. 426, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 338, Sünen c. 4, s. 307-308, Şemail s. 33, Heysemi Mecmauzzevald Tirmizi 6.5, s. 78
(156) Ibn-i Sa'd Tabakat e. 1, 8. 304, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 100
(157) Ebû Davud Bünen e. 3, в. 340
PEYGAMBERİMİZİN ZEVAİD SÜNNETLERNDEN BAZILARI
YanıtlaSil411
Cünki, Şeytan, sol eli ile yer, sol ell ile içeri (158)
Sizden biriniz, bir şey içerken, kabın içine solumasınts buyur-muş (159), yenileceklerin ve içileceklerin içine solunmasını bu dığı gibi (160), altın ve gümüş kabların içinde yeyip içmeyi de, kesin olarak yasaklamıştır. (161)
Peygamberimiz, su içerken, bir bardak suda iki üç kerre nefes alır (162) ve «Bu, daha yararlı ve daha kandırıcıdır.» (163)
«Sizden biriniz, bir şey içeceği zaman, bir solukta içmesin.» (164) «Develer gibi, bir solukta içmeyiniz!
İki veya üç solukta içiniz!
Sonra, içeceğiniz zaman (Bismillah!)
ve ağzınızı su kabından kaldırdığınız zaman da (Elhamdü lillah!) deyinizi buyurmuştur. (165)
Nevfel b. Muaviye «Resûlullah Aleyhisselâm, bir şey içerken üç kerre nefes alırdı. Evvelinde yüce Allah'ın İsmini anar, Besmele çe ker, sonunda da, Elhamdü lillâh diyerek hamd ederdi.» demiştir. (166)
Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre: Peygamberimiz, Kendisi için Kır-ba içinde sabahleyin kurulan Şırayı akşamleyin içerdi.
Akşamleyin kurulan Şırayı da, sabahleyin içerdi. (167) (*)
(158) Målik Muvatta' c. 2, s. 923, Abdurrezzak Musannef e. 10, s. 414, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 33, Müslim Sahih c. 3, s. 1598, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 349, Tirmizi Sünen c. 4, s. 258, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1087
(159) Tirmizi Sünen c. 4, s. 304, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1133, Dârimi Sünen c. 2, s. 44
Sünen c. 3, s. 338, (160) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 309, Ebû Davud İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1094
(161) Buhari Sahih c. 6, s. 207, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 337, Tirmizi Sünen c. 4, s. 299, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1130, Darimi Sünen c. 2, n. 46
(162) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 114, Buhari Sahih c. 6, s. 351, Tirmizi Sünen c. 4, s. 302, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1132, Darimi Sünen c. 2, s. 44
(163) Ebû Davud Sünen c. 3, s. 338, Tirmizi Sünen c. 4, s. 302, Şemail s. 34
(164) Ebû Davud Sünen c. 1, s. 8
(165) Tirmizi Sünen c. 4, s. 302
(166) Ebû Bekir Ahmed b. Muhammed Amelülyevm velleyle s. 177
(167) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 137, Müslim Sahih c. 3, s. 1590, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 334, Tirmizi Sünen c. 4, s. 296, İbn-i Mace - Sü
nen c. 2, s. 1126 (*) (Peygamberimizin Su Kabları ve Bardakları, Peygamberimizin Su İçtiği Ku-
yular) bahislerini; ayrıca, (Peygamberimizin Giyinişi ve Giysileri) bahsi için,
(Peygamberimiz'in Giydiği Elbiseler, Peygamberimizin Külih ve Sarıkları Peygamberimiz'in Ayakkabıları, Peygamberimiz'in Yüzüğü) bahislerini oku
yunuz.
واندو فيدر قطار الديا التفات و انتقالده خصوصی، نامه ده واردر کہ عباد نار با پلان تکلیفدن حاصل اولان مشقت . خطاب الهيدن نشقت ابدن دفعه ولد يله فاستبلات
YanıtlaSilعبادت انساناره أغير وامن
وكذا، قطاب صورتیلہ عبادت تعليف اعملك عبدالله خالق اراسنده واسطه اولمادیقه
اشار تدر.
لى أقداس ابوابتك حمل الربى ببرياء نعم ايدن مناسبناء ايس (با انها الناس عندو حمار لولان امر و خطاب، ذكرى كين هر اوج مر قولى تشكيل الدن مؤمنا وك، فولوك و منافقارك ماضي مال واستقدالده وجوده كلمه ونا كل من نور افراد لری امنوا لادن طبقه که خطاء بناء عليه ( عدن) واوينك مرجعنده داخل اولان کامل مؤمنار سوره ( اعْبُدُوا ) عبادتہ دوام و ثبات انجام امر در اور تر درجہ دہ کی مؤمناره نظراً ، عبادتك آرير يا من امر در کا فواره کوره عبادتك شرطی اولان ایمان و توحيد الله عبادتك با بیان امر در منا فقاده نظراً، اخلاصه امر در
بناء عليه ( اعْبُدُوا ) فك افاده ایتدیگی عبادت، معلقينه کوره مشتری معنوی
مکنده در.
ربگر) یعنی سری ترمیمالیدن و بیوته، وبگردر و سرن مربی گنی، ریگز در اویلر ایسی نزده
ربازه عبادت انتطام عبد او ليكن.
ای رقراهم وقتا که فر وقتا که قرآن کریم ، عبادتی امرایتدی عبادت ایسه، اوج شد به موکه اولا باید بری، معبودك موجود اولميدر الكنجي، معبودك واحد او لمسيدر. او منجی ، معبودن عبادته
استحقاقي بولونيدر.
قرآن کریم، بوارج مقدر سؤاله اشارت این مطله برابر شرطار ينك دليل المريني ده ذكر ايدركه، معبودك وجودند دائر اولان دلیلری ایکی قسم آیر مشدد. بریسی، خار جون آلینان دلیلهای در که بود آفاقی دینی ایر. اینجیسی ان انار نفسارنده آلینان به نارد. بولا انفسی تسمیه اردیلیر انفی اولا به قسمتی ده بری نفسی، دیگری اصولی اولیه اوزره ایکی قسم تقسیم این شد.
آفران
YanıtlaSilEfrad: Fertler
Gayb: Üçüncü tekil ve çoğul saluslar
كال
Hal: Şimdiki zaman
خالق Halık: Yaratıca
حطاب
Hitab: İkinci tekil ve çoğul şahıslar
الخلا hlas: Allah nzâsını esas tutma, samimiyet
اليقات
ittifar: Sözü gaybden hitaba veya hitabdan gaybe döndür me
انتقال
İntikal: Geçme
استحقاق
İstihkak: Hak etme
استقبال
İstikbal: Gelecek
معبود
Ma'bud: Kendisine ibadet edilen
ماضی
Mazi: Geçmis
مريغ
Merci: Ma'nanın kendisine döndüğü
Meşakkat: Zorluk
مقدر
Mukadder: Zikredilmedi-ği halde sözün gelişinden anlaşılan
مكلفين
Mükellefin: Yükümlüler
مرتي
Mürebbi: Terbiye edici
مُشْتَرَكِ مَعْتَوِى
Müşterek-i ma'nevî: Ma'nen ortak
نظم
Nazım: Sözün ölçülü bir şekilde dizilmesi
تفسی
Nefst: Kendisinin delil olması
تكليف
Teklif: Yükümlü kılma
تنبيه
Tesmiye: İsimlendirme
توجيد
Tevhid: Allah': birleme
أصولي
Usili: Atalann, asılların delil olması
وكيد
Vahid: Bir
14121-37
YanıtlaSilBu ayette, gaybdan httába edilen drifat ve mtikalde husund bir nükte de vardır ki, ibadetle yapılan tekliften haul olan meşakkat, hitab lahiden neş'et eden zevk ve lezzetle karşılaşı Ibådet insanlara ağır gelmez.
Ve keză, hitab suretiyle ibådeti teklif etmek, abd ile Hälık arasında vasıta olmadığına Işarettir.
By arkadaş! Bu dyetin cumlelerini birbiriyle nazmeden minasebetler ise:الما الثكن الم cümlesinde olan emir ve hitab, zikri geçen her üç fırkayı teşkil eden mü'minlerin, käfirlerin ve münafıkların mazi, hål ve istikbålde vücůda gelmiş veya gelecek bütün efradlarım ihtiva eden tabakalara hitäbdır.
Binäenaleyh vav'ının merciinde dahil olan kamul mü'minlere göre ibådete devam ve sebat etmeye emirdir. Orta derecedeki mü'min-lere nazaran, ibadetin artırılmasına emirdir. Kafirlere göre, ibadetin şartı olan imån ve tevhid ile ibadetin yapılmasına emirdir. Munafıklara nazaran, ihlåsa emirdir.
Binäenaleyh 'nun ifade ettiği ibädet, mükellefine göre müşterek-i ma'nevi hükmündedir.
Yani "Sizi terbiye eden ve büyüten, Rabbinizdir. Ve sizin mürebbinız, Rabbinizdir. Öyle ise, siz de Rabbinize ibådet etmekle abd olunuz."
Ey arkadaş! Vakta ki Kur'ân-ı Kerim, ibadeti emretti, İbådet ise, üç şeyden sonra olabilir. Birincisi, Ma'bůdun mevcüd olmasıdır. İkincisi, Ma'būdun vähid olmasıdır. Üçüncüsü, Ma'būdun ibådete istihkäkı bulunmasıdır.
Kur'ân-ı Kerim, bu üç mukadder suåle işaret etmekle beraber, şartlarının delillerini de zikrederken, Ma'bůdun
vücûduna dair olan delilleri iki kısma ayırmıştır. Birisi, håricden alınan delillerdir ki, buna 'äfäki denilir. İkincisi, insanların nefislerinden alman burhånlardır. Buna 'enfüsi' tesmiye edilir. Enfüsi olan kısmını da, biri nefsi, diğeri usûli olmak üzere iki kısma taksim etmiştir.
143
YanıtlaSil4129. Köpeğin kısmeti olaysa, gökten pastırma yağacaydı. (Çil., IEM, II/170, 1922).
4330. Köpek halini bilsin. (Çil., JEM, II/165, 1922).
4331 Köpek saybisini tanısın. (Cil., IEM. 111/63, 1923).
23)
4332. Kör dikti(g)ini giyer.
4333. Kör gözleri açıldı mı, uzak görür.
4334. Kör körü sovatta (çayır) bulur. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4335. Kör kuşun Allah yapar yuvasını.
4336. Kör leyleğin yuvasını Allah yapar. (Çil., IEM, III/63, 1923).
4337. Kör memlekette topal eşek attır. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4338. Kör satanın, kör alacak(/1)sı bulunur.
4339. Köşe işlemez, köse işledir. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4340. Kurban, tekkeye gelmiş. (Çil., IEM. III/63, 1923).
4341. Kurdu gören, bir bilir; görmeyen iki. (Çil., IEM, II/164, 1922).
4342. Kurt, bulutlu havayı sever.
4343. Kurt kocadıylen, köpeklere maskara olur. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4344. Kurt tüyünü de(g)iştirir, huyunu değiştirmez. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4345. Kuru vakıtta mantara gitme(y)iz. (Çil., IEM, 11/165, 1922).
4346. Kusursuz yar isteyen, yarsız kalır. (Bob. T.P., IEM, X-XI/224, 1932).
4347. Kuşa göre kuyruk. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4348. Kuyruksuz ta(v)uk, Ederlez (Hıdırellez) pilici. (Çil., IEM, II/164, 1922).
4349. Kuyruksuz ta(v)uk, her gün piliç. (Çil., IEM, II/164, 1922).
4350. Laf ile pilaf pişeydi, deniz kadar ya(ğ)ım olurdu. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4351. Laf, lafı açar. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4352. Laf olsun ağalar, ver bir lüle tütün. (Bulgarlar da Türkçe olarak kullanır. Fıkrası var.)
4353. Laf torbaya girmez. (Bob. B.T.U., 133; Çil. İEM, III/63, 1923).
4354. Lafdır, Moskov gelecek imiş. (Çil., İEM, II/165, 1922).
4355. Laflan pilaf olaydı, Tuna kadar ya(g) (olurdu). (Çil., İEM, III/63, 1923).
4356. Leylek, kurba(ğa) ile dost olmaz. (Çil., İEM, III/63, 1923).
4357. Leylek, laklaklınnan geçinir. (Çil., İEM, II/165, 1922).
4358. Lokum deyece(g)ine, bokum der. (Çil., IEM, II/166, 1922).
4359. Maazallah, dinden dönme, sonradan görme. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4360. Mahkemenin kesti(ğ)i parmak aarmaz (ağrımaz). (Bob. T.P.U., "Nauçen pregled", bölüm II, kitap II/133, 1931).
4361. Mahnasız (bahanesiz) ecel olmaz.
4362. Maksadın en kestirme yolu sabırdır.
142
YanıtlaSil4296. Kendinden pay biçiyor. (Çil., IEM, II/164, 1922).
4297 Keramet nikâhta, şirinlik telli duvaktadır. (Çil.IEM 111/163; 1923).
4298. Kervan gitsin, kelb ko ürsün. (Çil., JEM. II/164,1922).
4299. Kes parmağını, çık pazara, ilaç gösteren çok olur. (Bulgarcaya da geçmiş.) son pişmanlık para etmez. (Çil., /EM
4301 Keskin at, mahmuzlıya (mahmuza) muhtaç değildir. (Bob. T.P., IEM, 4300. Kesilen baş yerine gelmez, , 111/63,1923) X-X1/22, 1932).
4302. Keskin balta, sapına zarar.
4303. Keskin sirke, kendi kabını kederdir (yer). (Çil., IEM. II/164, 1922).
4304. Keskin sirke, küpüne zarar.
4305. Keyfine tayin. (Keyfi olunca, anlamında.)
4306. Kırk cevizi görmeden, a(g)aca (taş) atma. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4307. Kırk kişi(y)iz, birbirimizi biliriz. (Çil., İEM, II/165, 1922).
4308. Kırk nasihat, bir serimce (felaketden) e(y)idir. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4309. Kırk sakaldan bir sakal olur, bir sakaldan sakal olmaz.
4310. Kırk (y)ıl kıran olmuş, eceli (gelen) ölmüş. (Çil., IEM, II/165, 1922).
4311. Kırk yıllık Yani, olmaz Kâni. (Çil., İEM, II/165, 1922).
4312. Kismetten ziyade olmaz. (Bob. P.T., 215; Çil., IEM, II/165, 1922).
4313. Kızıl yumurtanın kapçığı yere düşmeden, yer ısınmaz (Çil., İEM, II/165, 1922).
4314. Kızını dövmeyen, dizini döver.
4315. Kim her ne ekerse, onu da biçer. (Çil., IEM, II/164, 1922).
4316. Kim kiminlen, de(ği)rmenci suyulen. (Çil., IEM, II/164, 1922).
4317. Kim sorar seni: araba mısın, tekerlek misin? (Her işe burnunu sokma). (Çil., İEM, III/63,1923).
4318. Kimin arabasına binerse, onun türküsünü söyler (çağırır).
4319. Kişi her ne ekerse, onu biçecektir. (Bob. T.P., IEM, X-XI/218, 1932).
4320. Kişi kişiden olur naşı, hayvan var saybisinden yakşi. (Çil., IEM, III/63, 1923).
4321. Komşu, komşunun külüne muhtaçtır.
4322. Komşumun adı Kosta, öküzü hasta; ölürse şaşar, ölmezse koşar.
4323. Kork Allah'tan, kork Allah'tan korkmayandan. (Bob. T.P., IEM, X-XI/617, 1932).
4324. Korkan bezirgân ne kâr eder, ne zarar. (Bob. T.P. 223; Çil., İEM, II/164, 1922).
4325. Korkulu düş görmekten, kuşkulu yatmak daha i(yi)dir. (Çil., IEM, II/164, 1922).
4326. Korkunun ölüme faydesi yok.
4327. Koyun(un) olmadı(ğı yerde, keçi(y)e hacı Apturahman derler. (Çil., IEM, III/63, 1923).
4328. Köpeğin eceli geldinen, cami kapısına işer. (Cil., IEM, 111/63, 1923).
ilm-i beşer (1)
YanıtlaSil418
bakat'ül arz)
)lm- beser)1( علم بشرى insanın kendi cabası ile kazandığı ilim(bilgi), insanın akıl ve yetenek lerini kullanarak elde ettiği ilim(fizik, kimya, biyoloji, tib, astronomi, matematik, mantık vb.)
ilm-ül guyub علم العرب gaybler konusundaki ilim (bk. ilm-i gayb)
Ilm-ül hayvanat علم الحيوانات : hayvanları ince leyen ilim, zooloji
Ilm-ün nebatat علم النباتات : bitkileri inceleyen ilim, botanik
ilm-üs sema علم السماء : gökleri ve gök cisimle rini inceleyen ilim, astronomi
Ilmelyakin علم اليقين : )bk ilm-i yakin( ilmen علما : ilim bakımından
ilmi (ye( علب : ilimle ilgili, ilme ait 2.din alimlerinin yolu ve mesleği; din alimleri sınıfı (topluluğu)
ilm-ü hakikat علم حقیقت : ilim ve gerçek
ilm ü irfan علم و عرفان : ilim ve irfan, ilim ve ma nevi gerçekleri derinden kavrayış
ilm ü marifet علم و معرفت : ilim ve marifet, ilim ve Allah (c.c.), iman ve Kur'an hakkında sağ lam ve geniş bilgi
ilsak إلصاق : yapışma, bitişme, bitişiklik
iltaf luftme, iyilikte bulunma
Miltibas الناس : karıştırma, benzerlerin farkını ayırt edememe; yanlışlık 2.karışma, benzerle-rinden ayırt edilememe, karışıklık
iltibas etme الناس ایتمه : karıştırma, birbirin-den ayırt edememe
Iltibassız التباسز : karıştırmadan, yanlışlık ol-madan, karışıklık olmadan
iltica التجاء : siginma 2.güvenip dayanma
Ilticagah التجاگاه : siganılacak yer, sığınma yeri, sığınak
Ilticakarane التجاكارانه : sığınmacı olarak, sığı narak, sığınma isteyerek, sığınma dileyerek
Ilticaname إلتجاء ناما : sığınma dileğini belirten yazı (mektup)
iltifat التفات : iyilik, lütuf 2.lütufta bulunma, iyilik etme 3.değer verme, yakınlık gösterme 4.değer, yakınlık 5.gönül okşayıcı, sevindirici söz, hareket veya davranış
Iltifat Ahmedi التفات أحمدى : Hz. Muham-med'in (a.s.m.) yakınlık gösteren söz veya
iltifatat facilena
davranışı
iltifat-thassa التفات خاص: husus iltifat, onl olarak iyilik ve lütufta bulunma, özel şekilde değer verip yakınlık gösterme
iltifatah التفات: Allah'ın (c.c.) lutfu, Al lah'ın (c.c.) nimeti ve iyiliği
iltifat- merhamet-i Rahman شتقات مرحمت رحم sonsuz merhamet sahibi (Rahman) olan Al lah'ın (c.c.) merhametinin İyiliği ve lütfu,
//tifat-i Nebevi التفات نبوى: Hz. Peygamber'in (a.s.m.) lutufu, gösterdiği ilgi ve yakınlık
Iltifat- Rabbani (ye( الثقات رئانیه : her varligin sahibi, terbiyecisi ve yetiştiricisi (rabb'i) olan Allah'ın (c.c.) lütfu ve nimeti
iltifat-ı Rahmani(ye( النفات رحمانية : sonsuz merhamet sahibi (Rahman) olan Allah'ın (c.c.) lütfu, iyilik ve nimeti 2.Allah'ın (merha metinin eseri) lütuflarıyla gösterdiği yakınlık (iltifat ve imdad-1 Rahmani Rahman olan Allah'ın (c.c.) lütuf ve yardımı)
iltifati rahmet التفات رحمت : Allah'ın (c.c.(, merhametinin eseri olarak iyilik ve nimetiyle gösterdiği yakınlık (iltifat ve imdad-1 Rahma-ni Rahman olan Allah'ın (c.c.) lütuf ve yar dımı)
Iltifat-ı ravza-i mutahhara التفات روضة مظهره Hz. Peygamber'in (a.s.m.) mübarek kabri ile minberi arasındaki yeri olan ravza-i mutah-hara'nın (sahibinin) lütfu, gösterdiği manevi yakınlığı
iltifat-i şahane إلتفات شاهانه : padişahın bir iyilik vesilesiyle gösterdiği yakınlık ve değer
İltifat-ı Şah-ı Merdan التفات شاه ماردان : yiğitler yiğidi Hz. Ali'nin(r.a.) iltifatı, gönül okşayıcı ve övücü sözleriyle gösterdiği ilgi ve yakınlığı
iltifatat التقانات : iltifatlar, lütuflar, iyilikler. (bk. iltifat)
iltifatat asar التفاتات آثار : eserler vasıtasıyla gösterilen lütuflar, iyilikler
iltifat- binihaye التفات بی نهایه : sonsuz iltifatlar, gönül okşayıcı sözlerle gösterilen yakınlıklar,
iltafatat-ı ebediye-l Rahmaniye الثقات أبدية رحمانيه : pek çok merhamet sahibinin (Rah-rı, nimetleri, iyilikleri man olan Allah'ın c.c.) ebedi, sonsuz lütufla-
iltifatati fazilane إلتقانات فاضلانه : fazilet (üstün (size) yaraşır olan iltifatlar, gönül alıcı güzel manevi ve ahlaki vasıf) sahibi büyük zata sözlerle gösterilen yakınlıklar
iltifatat-r Rahmaniye
YanıtlaSil419
tilatat Rahmaniye التفانات رحمني: sonsuz rahmet ve merhamet sahibinin (Allah'ın cc) lotufları, iyilikleri, acıyarak yaptığı güzel uya-rıları (ihtarları)
iltifatati rahmet التقانات رحمت: Allah'ın (c.c.) rahmetinden gelen lütuflar, iyilikler, yakın-
bklar
iltifatname التفات نامه : iltifat edici yazı veya
Iltifatatr sahane قت شاهانهsahın gös-terdiği iltifatlar, yaptığı iyiliklerle gösterdiği
yakınlık
iltifatkarane الثقات كارانه : iltifat eder tarzda; lü tufta bulunarak
mektup
ltihab 1 : التهاب alevlenme, ateşlenme 2.(tıb.) şişkinlik, ağrı ve sıcaklıkla beliren irin topla-
ma
iltihak التحاق : katılma, eklenme; ulaşma
iltihaken إلتحاق : katılarak
Iltiham 1 : إلتحام.kaynaşma, birleşme 2.(yara hakkında) kapanma, iyileşme
timas 1 : التماس.tavsiye, rica, istirham, dileme 2.kayırma, tutma
iltisak التصاق : birleşme, bitişme 2.yapışma
iltiyam التيام : )yara hakkında) kapanma, iyi
leşme
iltizam 1 : إلتزام.taraftarlık, taraf tutma 2.ter-cih etme 3.tutma, kayırma 4.gerekli bulma
5. gerektirme
Iltizam-hak إلتزام حق : doğru olanı tutma, doğ-ruya taraftarlık, doğruyu tercih
iltizam-ı muhalif إلتزام مخالف : karşı olmayı ter-
cih, karşı olana taraftarlık
İltizam-ı taraf-ı muhalif إلتزام طرف مخالف: karşı tarafı tutma, karşı tarafta yer alma, karşı ta-raf açısından olaya bakma
Iltizamen 1 : إلتزاما.taraftarlıkla, taraf tutarak 2.taraf çıkarak 3.tercih ederek 4.gerekli göre-rek 5.gerektirerek
iltizami (ye( 1 : إلتزاميه.gerektirmekle ilgili 2.ta-raf olmakla ilgili 3.bilerek ve isteyerek yapı
lan tercihle ilgili
iltizamkarane التزامكارانه : taraftar olarak ge rekliliğini bilerek, tercih ederek
Iltizamperverane إلتزام پرورانه : ateşli taraftar olarak, büyük bir istekle tutup destekleyerek
Ilyas (a.s.( إلباس ع ص : Kur'an'da adı geçen pey-
Imam- All (ra.)
124,125,126,128,129,130;) Tevrat'ta Ilyaa ola-Ilyas (a.s.), ölmüs olmakla beraber yine de bir gamberlerdendir. (bk. Kur'an, 6:85; 37:123, rak geçer. Bazı kaynaklar mo. 9. yy da yaşa dığını bildirmektedir. İslami kaynaklara göre çeşit hayatı vardır ve "Hızır (a.s.) şeklinde bazı kimselere görünür ve onlarla görüşür. söyler. (bk. eski ahit. II. krallar: 12) Muse-Tevrat, İlyas'ın ölmeden göğe çıkarıldığını viler O'nun kıyamete yakın tekrar dünyaya döneceğine inanır. Bugünkü İncil'e göre Hz. İlyas tekrar dünyamıza dönecek. (bk. İncil, markos, 9:13; matta, 17;12,14) Yunan ve latin kiliseleri 20 Temmuz gününü Hz. İlyas (llya)
için anma günü olarak kabul ederler
ilzam 1 : الزام.)delil göstererek) susturma, iti-raz edemez hale getirme 2 ispatlama 3.mec-
bur etme
Ilzam-i hüccet إلزام حجت : delille ispatlama, de-
lille susturma
ima ايماء : işaret, işaret etme, kapalı ve dolaylı olarak ifade etme, hafifçe sezdirme
ima-l gaybi إيماء غيبي : insan bilgisi dışında ka-lan (gelecekle ilgili) gerçeklere işaret
Ima-i rahmet إيماء رحمت : rahmeti (merhameti( hatırlatma, merhamete dolaylı işaret
ima-i ihbari إيماء إخباري : haber verme işareti
imaat إما آت : imalar, işaretler, kapalı ve dolaylı
ifadeler, sezindirmeler
imad 1 : عماد.direk, sütun 2 temel, esas
imaen ايماء : ima yolu ile, ima ederek, işaret ederek, dolaylı şekilde hissettirerek
imai إيمائي : imali, örtülü, kapalı, hafifçe, se-zindirici
imal إعمال : yapma, meydana getirme, üret-
me 2.işleme
imale إمالة : meylettirme, eğme 2.çevirme, yönlendirme 3.(şiirde) kısa heceyi uzun oku-ma 4.benzetme
imam 1 : إمام.onder, rehber 2.görüşüne uyu-lan kimse; mezhep kurucusu, içtihad sahibi (bk. içtihad) 3.(İslam'da) devlet başkanı 4.Hz. Ali'nin (r.a.) soyundan gelen kimse 5.cemaa-te namaz kıldıran kimse, cemaatçe namazda kendisine uyulan kimse
Imam-ı Ali (r.a.( إمام على ربع : Miladi 600 sene-
sinde Mekke'de dünyaya gelen Hz. Ali'nin (r.a.) babası Ebû Talib, annesi de Fatıma binti Esed'dir. Mekke'de baş gösteren kıtlık üze
28
YanıtlaSilEbedi Yol Haritası ISLAM
Hazret-i Ömerhilaleti döneminde, ilk müslümanlardan Habbab bin Eret ile sohbet ederken:
-Ey Habbab! Allah yolunda çektiğin işkenceleri biraz anlatır mısın?" demişti.
Bunun üzerine Hazret-i Habbab:
"-Ey mü'minlerin emiri, sırtıma bak!" dedi.
Hazret-i Ömer onun sırtına bakınca hayretler içinde kaldı:
-Ömrümde böylesine harap edilmiş bir insan sırtı hiç görmedim."
dedi.
Habbab مرات sözlerine şöyle devam etti:
"-Kâfirler ateş yakarlar ve beni elbisesiz olarak korların üzerine yatırır-lardı. Ateş, ancak sırtımdan eriyen yağlarla sönerdi." (Ibn-i Esir, Üsdül-Gabe, II, 115)
İşte İslâm'ın ilk yıllarında müşrikler mü'minlere böyle işkence ederler, fakat yine de istedikleri küfür sözlerini söyletemezlerdi. Zira îman heyecanı, bütün dünyevi ıztırapları bertaraf ediyordu.
Bugünkü insanlığın dünyada biraz daha rahat ve uzun yaşayabilme arzu ve endişesine mukabil, "Åmentü" esaslarını hayatlarının mihveri kılmış olan sahâbe neslinin en büyük arzusu; îmanlarının bedelini ödeme gayreti içinde, yüz akıyla, vicdan huzuruyla ve selim bir kalp ile âhirete intikâl edebilmekti.
Ashâb-ı kirâm için hayatın en zevkli ve mânâlı anları, insanlara tevhid mesajını ilettikleri, yani "emr bi'l-mâruf, nehy ani'l-münker" vazîfesini îfâ edebildikleri zamanlardı. Bir sahābīnin, îdâm edilmek üzere iken kendisine üç dakika zaman tanıyan bedbahta teşekkür etmesi ve;
"-Demek ki sana hakkı tebliğ edebilmek için üç dakikalık vaktim var. Umulur ki hidayet bulursun." diyebilmesi, sahåbedeki şuur ve aşk ufkunu yansıtması bakımından ne kadar müthiştir.
İşte Hazret-i Peygamber terbiyesinde yetişen sahâbe nesli!
İşte onlarda İslâm nîmetinin büyüklüğünü gerçek mânâda idrak!
İşte onlar bu idrak ve aşk ile her iki dünyada da izzet ve şeref kapılarını aralamayı bildiler. Fânî ömürleri;
"Ey îmân edenler! Allah'tan, O'na lâyık bir takvå ile korkun! Ve ancak müslümanlar olarak can verin!" (Al-i İmrân, 102) emrine riâyetle geçti.
İşte onlar, gerçek ve ebedî hayata böyle nâil oldular. Daha yaşarlarken bile Hazret-i Peygamber tarafından cennetle müjdelendiler.
Takriz
YanıtlaSilMüjdelendiler çünkü;
Onlar, mü'mini kemåle erdiren akıl ve kalp fonksiyonlarını büyük bir Ahenk içinde ve müştereken kullanmayı bildiler. Heyecan ve muhabbeti canlı tutarak tefekkürde derinleştiler. Bu cihânın bir imtihan dershanesi olduğu nun idraki içinde yaşadılar. Kalpler, ilahi azamet ve kudret akışlarına aşină oldu. O câhiliye toplumu, gerçek bir ilim ve irfan toplumu haline geldi. Emr bi'l-mârûf ve nehy ani'l-münker için Çin'e, Semerkant'a ve arkadan gelenler de Endülüs'e kadar gittiler.
O sahâbe nesli, insanlığın ebedi kurtuluşu için dünyevi rahatlarını terk ettiler. O zamanın zor şartları içinde çok kısa bir sürede İslâm sancağını büyük bir coğrafyada dalgalandırdılar. Tahammül ötesi zorluklar, onlara asla bezginlik ve yorgunluk vermedi.
Çünkü onlar, bıraktıkları fazilet mirâsıyla çağları şekillendirdiler. İnsanlığa bir asr-ı saådet ikram ettiler.
Çünkü onlar, dostluğun merkezine Allah ve Rasül'ünü yerleştirdiler.
Hayatlarına Allah'ın rızasını kazanma istikametinde yön verdiler. Gönülleri; "Allah bizim nasıl olmamızı ister, Rasûlullah bizi nasıl görmek ister?" düşün-cesinin ulvi heyecanı içindeydi.
Çünkü onlar, Kur'ân mûcizesinin canlı birer misâli idiler.
Çünkü onlar, düşüncenin ve idealin merkezine tevhidi yerleştirip, kalp-ten dünyevî menfaatleri, yani ilahları atmaya muvaffak oldular. Mal ve can, vasıta hükmüne girdi. Riyazat hålinde bir hayat yaşadılar. Aşırı tüketim, oburluk, lüks ve gösteriş, onların tanımadığı bir hayat tarzıydı.
Çünkü onlar däimâ; "Yarın bu nefsin konağı mezar olacaktır. Esas hayat, ahiret hayatıdır!" hakikatlerini idrak hålinde idiler. Bu sebeple dünya nîmetlerini kendi nefislerine tahsis etmekten ve haddinden fazla kullanmak-tan kaçındılar. Îmânın lezzet ve heyecanı ile, nimetleri insanlığın hidâyet ve saâdeti için vâsıta olarak kullandılar.
Çünkü onlar, Allah Rasûlü'nün ahlâkıyla ahlâklandıkları için Allah'ın kul-larına Hakk'ın şefkat ve merhamet nazarı ile bakan, diğergâm, dürüst, âdil, ganî gönüllü, risålet nûru ile dolu müstesnā mü'minler oldular. Kalplerinde merhamet enginleşti. Hizmet hayat tarzı oldu.
Çünkü onlar, her türlü işkenceye, baskıya, zulme mâruz kaldılar, läkin inandıkları değerlerden asla táviz vermediler. Allah'ın gönderdiği âyetleri yaşayabilmek için mallarını, mülklerini, yurtlarını bırakarak hicret ettiler, bu uğurda her şeylerini fedå edebilmeyi bildiler.
2
484
YanıtlaSilImandan Ihsana Tasavvuf
ÖNDE GİDENLERİN MESÜLİYETİ
ARAS
Birgün Ebo Hanife Hazretleri çamurda yürüyen bir çocuğa rastlanış Ona merhamet ve şefkatle tebessüm ederek
Evladım, dikkat et de düşmeyesin!" dedi.
Çocuk da, zekâ ve basiret parlayan gözleriyle İmâm'a döndü ve ken disinden pek de beklenmeyecek şu ibretli mukábelede bulundu.
-Ey İmâm! Benim düşmem basittir, düşersem yalnız ben zarar görü rüm. Fakat asıl siz dikkatli olunuz. Zirá eğer sizin ayağınız kayacak olur-sa, size tabi olup peşinizden gelenlerin de ayağı kayar ve düşerler ki, bun-ların hepsini kaldırmak da oldukça zordur." dedi.
Çocuğun sözlerine hayran kalan Imam, ağlamaya başladı ve talebe lerine:
"Şayet bir meselede size daha kuvvetli bir delil ulaşırsa, o hususta ba-na tabi olmayınız. İslâm'da kemâlin alâmeti budur. Bana olan sevgi ve bağlılığınız da ancak bu şekilde ortaya çıkar..."
HİSSE:
Hak yolunda ön saflarda bulunmak hem bereketli, hem de mes'üliyet-lidir. Zira önde bulunanların, güzellikleri etraflarına tesir ettiği gibi yanlışlık ve çirkinlikleri de etrafları tarafından doğru teläkki edilerek taklid ve uygu-lanmak süretiyle şuyü bulur. Onun için İmâm-ı Azam gibi din büyükleri, verdikleri fetvålarda bu hassasiyete riâyetin yanında yaşayışlarını da hep takvá ölçüleri içinde sürdürmüşlerdir. Nitekim bir defasında elbisesindeki çok ufak bir kiri temizlerken kendisini görenler sorarlar:
- Ya İmâm! Verdiğiniz fetvâya göre şu ufacık leke namaza mâni bir kir değil; ne diye zahmet çekip onu gidermeye çalışıyorsunuz?"
Hazret-i İmam buyurur:
"- O fetvå, bu takvā!.."
İşte büyük olsun küçük olsun kullara ve Hakk'a karşı bütün mes'üliyet-leri ebedi âlemde birer memnűniyete dönüştürecek olan yegâne düstur!..
Tasavvufi Kissalar ve İbretler
YanıtlaSilALLAH'IN DAVETİNE İCABET
Hasan Basri -kuddise sirruh şöyle buyurur:
"Koyun, insandan daha hassastır. Çünkü o, çoban seslendiğinde olla mayı bırakıp dikkat kesilir. Bu hakikatten ibret almayıp da Allah'ın daveti ne bigåne kalan insana ne demeli?!."
SÖZÜN ÖZÜ:
Davetler çeşit çeşittir. Bir kimseye "gel" denildiğinde, çağıran sevme diği biri isə durum farklı, dostu ise daha farklı, annesi ise çok daha farklı, hele sevdiği biri ise bambaşkadır. Öyleyse Allah'ın davetine icabet, çok farklı bir gönül coşkusu içinde ve teslimiyet neşvesi halinde olmalıdır. Bil-hassa günde beş defa yerleri ve gökleri dolduran - حى على الصلاة - )Hay di namazal) davetine karşı gönlümüzdeki şevk ve heyecanımızın nasıl ol-duğunu Hakk'a bağlılık ve muhabbet terazisinde daima mizan etmeliyiz. Hazret-i Mevlână ne güzel buyurur:
"Aklını başına all.. Madem ki Cenâb-ı Hak seni taleb ediyor, bu isteğe karşı sen başını bile ayak yap da koş!.."
"Zira O'nun gel demesi, insana yücelikler verir. Manevi coşkunluk ve-rir, sonsuz ihsanlar bağışlar, ebedi yaygılar yayar, yüce sofralar kurar."
HELALİN EHEMMİYETİ
Ebû Abbas Nihâvendi'ye, ticaretle meşgul olan zengin talebelerinden birisi geldi ve zekâtını kime vermesinin daha uygun olacağını sordu. Ebú Abbas-kuddise sirruh- da:
"- Gönlün kimde karar kılıyorsa ona ver!" dedi.
Aldığı bu cevapla hocasının yanından ayrılan talebe, yolu üzerinde di-lenen bir âmå gördü. Gönlü ona ısındı. Zekâtı olan bir kese altını çıkarıp verdi. Keseyi eliyle şöyle bir yoklayan âmâ, sevinçle oradan ayrıldı. Ertesi gün aynı yerden geçen talebe, bir önceki gün kendisine zekât verdiği âmâ-yı başka bir âmâ ile konuşurken gördü. Kulağına şu cümleler ilişti:
Resûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem
YanıtlaSilbuyurdular: "Allah yolunda mücâhede ediniz! Zira Allâhü Tebâreke ve Teâlâ yolunda cihâd, Cennet kapılarından bir kapıdır ki Allahü Tebâreke ve Teâlâ, onunla, sizi geçmiş ve gelecek üzüntüsünden
kurtarır." (Müsned-i Ahmed bin Hanbel)
Hicrî: 6 ŞABAN 1447 - Rûmî: 12 Kânûn-i Sânî 1441 - Kasım 79
İSTANBUL
OSAK
Sonra Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Hazret-i Ali'ye zırhlı bir gömlek giydirdi. Zülfikar'ı beline bağladı. İslâm sancağını ona uzattı.
YanıtlaSil"Al bu sancağı! İlerle! Allah, sana fethi nasip edinceye kadar çarpış! Sakın arkana dönme!
Onların kalelerine girinceye, meydanlarına varıncaya kadar, vakar ve sükûnetle ilerle! Sonra da onları, İslâm'a davet et.
Müslüman olurlarsa, Allah'ın haklarından olup yerine getirmekle mükellef bulundukları şeyleri kendilerine bildir.
Vallâhi, senin sayende, Allah'ın, onlardan bir tek kişiyi doğru yola hidâyet etmesi, senin birçok kızıl develere mâlik olup onları Allah yolunda tasadduk etmenden çok daha hayırlıdır!" buyurdular.
Bunun üzerine Hazret-i Ali (k.v.), sancağı alıp, heybetli ve vakur bir şekilde gitti, arkadaşları da onun ardına düşüp gittiler.
Hazret-i Ali (k.v.), o gün, çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Bir kale kapısını yerinden koparıp kalkan gibi kullandı. Halbuki harpten sonra o kapıyı ancak kırk adam, yerinden oynatabildi. Yahûdîlerin ulu ve namlı kişilerinden sekizini öldürdü.
Müslümanlar, hep birlikte hücuma geçtiler ve bir müddet sonra Hayber kaleleri fetholundu.
MOLA TAŞI
Osmanlı devrinde, hamalların yol üzerinde bir süre oturarak dinlenebileceği taşlar yapılırdı. Yerden yüksekliği yaklaşık 70 santimetre olurdu. Belirli sokak kenarlarında bulunan bu taş sekiler, genellikle mermer bloktan oluşmaktaydı.
İstanbul'da günümüze ulaşan Unkapanı, Beşiktaş Yahya Efendi gibi semtlerde bulunan bu mola; diğer adıyla hamal taşları, uzun ve yorucu yokuşlardan çıkarken dönemin şartlarında esnafın ya da evlere mal taşıyan hamalların faydalanması için yerleştirilmiştir.
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil2022 BEOIUZZAMA TAKVIMI
1916-Bediüzzaman Said Nursi, Bitlis savunması sırasında yaralandı ve Ruslara esir düştü.
1916-Bediüzzamanın İşaratü'l-İcaz isimli eseri Abdülmecid Nursi tarafından temize çekilmeye başlandı.
3
PERŞEMBE
THURSDAY
MART
MARCH
BİR AYET Onlar, hak ve adaletle hükmedici Mevlâları olan Allah'ın huzuruna
gönderilirler.
En'am Suresi: 62
BİR HADİS
Hediyeleşiniz; hediye sevgiyi katlar ve kinleri giderir.
Duă-i kavli-i ihtiyarinin makbuliyeti, iki cihetledir: Ya ayn-ı matlubu ile makbul olur; veyahut daha evlåsı verilir.
- RUME:
18
ŞUBAT
1437
Mektubat
HİCRİ: 30 RECEB 1443
KASIM: 116 - GÜN: 62 KALAN: 303 - GÜN UZA: 1
Imsak
Günes
Oole
İkindi
Aksam
Yatsu
Imsak
Gines
Qale
Ikindi
DK
Aksam
Yatsu
1461 Fatihin frabzon'u fethi
YanıtlaSil-1933-Cumhuriyetin 10.
yılı dolayısıyla Genel Af
Kanunu çıktı.
1991- Türkmenistan bağımsızlığına kavuştu.
EKİM
26
PAZAR
41447
C.EVVEL
RUMI: 13 T.EVVEL 1441
HIZIR: 174
korkutur ve size
Kur'ân hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hern hakikattir, hem şeriattır, hem sadırlara şifa, mü'minlere hüdä ve rahmettir.
Mesnevî-i Nûriye
Imsak Günes
Öğle
İkindi
Akşam Yatsı
18.15
19.35
ISPARTA
Imsak
Güneş
05.49
07.10
12.47
ISTANBUL
05.56
07.21
12.53
15.47
telkin eder.
Bakara Suresi: 268
BİR HADİS
Allah bir kul hakkında hayır dilerse, ona insanların İhtiyaçlarını gördürür.
Deylemi
Ögle
Ikindi Akşam
Yata
15.46 18.14
19.30
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1521-Martin Luther'i Kilise aforoz etti.
1917-Ardahan Arap Camii'nde 373 Müslüman-Türk, Ermeni çeteciler tarafından camiyle birlikte yakıldı.
1922- Mersin'in kurtuluşu.
OCAK
03
CUMARTESİ
BİR AYET
De ki: "Ona hiç kimseyi (ve hiçbir şeyi) ortak koşmu-
yorum."
Cin Suresi: 20
14 1447 RECEB
BİR HADİS
Ali'yi seven beni sevmiştir. Ali'ye düşmanlık besleyen bana düşmanlık beslemiştir.
RUMI: 21 K. EVVEL 1441 KASIM: 57
Mâdem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimâl etmeyenler, dâr-ı bekàda ve Cennet-i bâkiyede hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır.
Sözler
İmsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
100 SORUDA MILLI MÜCADELE
YanıtlaSilDoy Dr. All Ratan
Hat Türkiye Tarthi
TIMAS VAVINLARI | 4913 Tarth Inceleme Araştırma | 99
EDITOR
Zeynep Berktaş
KAPAR TASARIMI Ravza Kızıltuğ
I TANARIM Tamer Turp
1. BASKI
Ekim 2018, Istanbul
3. BASKI
Mayıs 2022, Istanbul
ISBN
ISBN: 978-605-08-2846-7
9786050 828467
TIMAŞ YAYINLARI
Cağaloğlu, Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, No:5, Fatih/Istanbul
Telefon: (0212) 511 24 24
timas.com.tr
timas@timas.com.tr
timasyayingrubu
Kültür Bakanlığı Yayıncılık
Sertifika No: 45587
BASKI VE CİLT
Melisa Matbaacılık
Yüzyıl Mah. Matbaacılar Cad.
Davutpaşa / İstanbul
Tel: (0212) 501 97 57
Sertifika No: 45099
VAYIN HAKLARI
Eserin her hakkı anlaşmalı olarak
Timaş Basım Ticaret ve Sanayi Anonim Şirketi'ne aittir. İzinsiz yayınlanamaz. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
0326831 TUN
YanıtlaSilProf. Dr. Ali Satan, Cumhuriyet tarihi ile ilgili kıyıda kalmıs bilgileri derliyor ve yeni bir tarih penceresi açıyor. 100 Soruda Milli Mücadele adlı bu çalışmasında, Kurtulus Savaşı'nın safahatını kronolojik olarak anlatıyor. Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan Milli Mücadele dönemi hakkında piyasada mevcut hamaset dolu kitapların aksine akademik bilgi ve belgelere dayanarak hazırlanan bu kitap, özenle secilmis ve merak uyandırıcı 100 soru ve bunlara verilen dikkat çekici ve doyurucu bilgileri içeren cevapları akıcı bir üslupla okuyuculara aktarıyor.
Milli Mücadele nasıl ve ne zaman başladı?
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkması Osmanlı Genelkurmayı'nın
operasyonu muydu?
Mondros'ta verilen gizli mektupta neler yazıyordu?
Müdafaa-i hukuk cemiyetlerini kimler kurdu?
Sultan Vahdeddin Ile Mustafa Kemal Pasa arasındaki telgraf trafiğinin
içeriği neydi?
Erzurum, Sivas Kongreleri ve Amasya Görüşmelerinin arkaplanı nedir?
TBMM'nin açılması III. Mesrutiyet'in ilanı mıdır?
Sakarya Savaşı neden dönüm noktasıdır?
Alevilerin, Bektasilerin ve Mevlevilerin Milli Mücadele'deki rolü neydi?
Mudanya Mütarekesi öncesinde İzmir'e gelen arabulucu mason kimdi?
Milli Mücadele'de Türkistan ve Kıbrıs Türklerinin katkıları nelerdir?
Milli Mücadele'de firar edenler olmus mudur?
Ali Satan bu kitapta, Mondros Ateskes Antlaşması'ndan Mudanya Mütarekesi'ne kadar Türkiye'nin panoramasını çıkarıyor.
138N: 978-605-08-28
TIMAS
TARIH
timas.com.tr
timastarih
ÇAĞDAŞ TÜRKİYE TARİHİ
97860508284
EHL-İ SÜNNET KASÎDESİ
YanıtlaSilEhl-i sünnet i'tikâdı, sana önce, lâzım olan, Yetmişüç fırka var, ammâ, Cehennemlik geri kalan, Müslimânlar, hep sünnîdir; cümlenin reîsi Nu'mân. Cennet ile müjdelendi; îmânda bunlara uyan. uy
İ'tikâdı sağlam edip; sonra islâmiyyete bağlan! İslâmın beş şartını yap; harâmlardan sakın hemân! Bir günahı işler isen, tevbe et, kaçırma zemân! Kim ki uymaz islâma, birgün olur, elbet pişmân.
Dinsize sakın aldanma, mahv olursun sen de, amân! Tatlı söze inanırsan; olur sonra, hâlin yamân! İki yüzlüler çoğaldı: dışı melek, içi yılan, Tuzağa düşürmek için; dost görünür, hem de candan.
Herkes kendin haklı sanır: Kötü der, bana uymayan. İslâmiyyet terâzidir, odur haklıyı ayıran! İslâma uymıyan bil ki; doğru yoldan sapık insan. Bu söze inanır elbet: Târîhi iyi anlıyan.
Neden doktora koşuyor; herhangi bir yeri ağran? Çünki, ölmek sevmez kimse; herşeyden dahâ tatlı, can. Sonsuz yaşamak arzûsu; bende yokdur, var mı diyen? Ölmek, yok olmak değildir; kabir hayatına inan!
Cennet sonsuz, Cehennem de; haber verdi, bunu Kur'ân, Sonsuz derdden sakınmalı; hattâ, olsa da, bir gümân, Buna inanmıyan da var; yarasa kaçar ziyâdan. Karga çöplükden tad alır; bülbüldür, gülü arayan.
İslâmı elbet sevemez, nefse, keyfe düşkün olan. Bu ikisi, bir olur mu? Ayrıdır iyi, fenâdan! Müslimânlar, hakkı tanır, her mahlûka eyler ihsân, Îmânsızlar, yılan gibi; lezzet alır can yakmakdan.
Amân yâ Rabbî el'amân; ne müşkilmiş âhır zemân, Din bilgisi unutuldu; pek azaldı nemâz kılan, Mason olanlar, sinsice; dîni yıkmakda her yandan, Komünistlerde işkence; müslimâna ölüm, zındân.
-364-
Bugünkü şaşkın hålleri, eylemişdi, Resûl beyân. Demişdi: (Birgün gelecek; garib olur, bana uyan. Her evde, çalgı çalınır, işitilmez olur ezân, Alim bulunmaz bir yerde, câhillere kalır meydân!
YanıtlaSilMü'minler, olur zevallı; küfürler, sanki Süleymân, Kadına uyar her erkek; olur evde häkim, zenân, Yüksek binalar yapılır; kelb dişi gibi apartman, Yolculuk sür'atli olur; uzaklık kalkar aradan.
Zekâ, çok şey bulursa da; gaflet, gitmez insanlardan.) Birgivi" kitabda yazdı, eyledi çok hadis beyân: Kıyamet alâmetleri, çıkar, birbiri ardından, Alâmetlerin meşhůru, serhoş olur; pek çok kesân.
Alim diye tanıtılır, dinden haberi olmıyan. Zâlime ikrâm olunur, kurtulmak için belâdan. Hayâsızlık pek çoğalır, deyyûslara kalır meydân, İnsanların en alçağı, Moskovada okur fermân.
Herkes kendin âlim sanır, Müslimâna denir nâdân. Doğru konuşan azalır, yalancı söyler durmadan. Çok medh edilen kimsede, bir zerre bulunmaz îmân, Erkekler de kadın gibi, ipek giyer, sıkılmadan.
Gınâ, zina san'at olup, kız yerine geçer oğlan. Kadınlar dar libâs giyer, hep açılır baldır, gerdan, Fitne kaplar her tarafı, adam öldürülür yokdan. Bid'at yayılır her yere, kalmaz sünnetlere uyan.
Deccâl gibi vicdansızlar, uydururlar binbir yalan, Bir kimse doğru söylerse, saldırırlar her tarafdan. Erkekler dinini bilmez, taşkınlık eder çok nisvân, Emr-i ma'ruf unutulur, fisk emr eder şaklaban.
İslâmiyyet kötülenir, harâm işlenir her yandan. Müslimânlık lâfda kalır, ses için dinlenir Kur'ân. Mü'mine gerici denir, kayrılır mürted olan. Bunların hepsi muhakkak, olur kıyamet kopmadan.
Büyük alâmet Deccâldir, çıkacağı yer, Horasân. Sonra, Şâmdaki Câmi'e Îsâ inecek semâdan. Bir hadisde buyuruldu, (Kızım Fatıma evladından, Babası Abdüllah olan, Mehdi adında bir civân.
[1] Muhammed Birgivî, 981 [m. 1573] de vefat etdi.
-365-
Çıkıp dine kuvvet verir, cihâna yayılır îmân, Îsâ aleyhisselâmla, birleşerek ol pehlivân. Deccâlı da öldürürler, dünyâ dolar adl-ü emân. Ye'cüc Me'cüc adındaki, kavim çıkar sed ardından.
YanıtlaSilSayısı milyonlarcadır, her tarafda dökerler kan. Dâbbet-ül-erd çıkar sonra, Mekkede Safâ altından. Dağ kadar bir hayvandır, ayırır iyiyi fenâdan. Daha sonraki alâmet, güneş, doğacakdır garbdan.
Kâfirler bunu görünce, îmâna gelecek cem'an, Fekat, kabûl olmaz artık, doğru yola gelen mihmân. Alâmetlerin biri de, Adenden çıkan bir duhân. Kâ'beyi yıkacak hem de habeş renkli birkaç yaban,
Yer yüzünde kalmıyacak, büyük ni'met olan Kur'ân. Müslimânlar hep ölecek, yaşıyacak ehl-i tuğyân. Her kötülüğü yapacak, insan adlı canâverân, Lâkin Hicâzdan bir ateş, verip herkese heyecân.
Şaşkın, azgın dolaşırken, kıyâmet kopar nâ-gehân. Dahâ neler olur, ammâ söyleyemez onu, lisân.) Ne hazîndir, ne yazıkdır; Maʼbûd oldu, falan filân, İlâhî, sen korumazsan, olur hep sonumuz giryân.
Bu irtidâd modasında; işimiz suç, günâh, isyân. İnsanlar, yolu şaşırdı; gemisin kurtaran kaptan! Etrâfımın zulmetinden, beni de kapladı nisyân. Ömür geçdi, pek sür'atle, uyan gönül, artık uyan!
Hep, bu dünyaya çalışdın; âhıretin oldu ziyân. Düşdün bedenin peşine, kalbini eyledin vîrân. Akla, ilme hiç uymadın; nefs oldu, sana kumandan, Geçdi gençlik, hep gafletle; dünyâ hırsındasın el'an.
Nasîhat hiç dinlemedin; yoldan çıkdın, sanki sekrân. Dünyâ zevklerine daldın; şimdi hâlin âh-ü figân. Hâinler aldatdı seni; sandın sonsuz bu deverân. Didinmeler, boşa gitdi; yâr olmadı, servet sâmân!
İslâma uyan kimse, anladım olur şâdümân, Ne yazık, ömrü uçurdum, ye'is çökdü, her tarafdan, Keşki, Kur'âna uysaydım; olurdum, ebedî sultân, Dünyaya malik olsa da; kalmıyor insân bî pâyân!
Hani Dârâ ve İskender, hani Roma, hani Yunan? Hani Nemrud, hani Fir'avn; hani Kârun, hani Hâmân
-366-
Haul Cengle, hani Hitler" nesi kaldı, zikre såyån? Edison, Markoni, Pastor, aburetde bulmaz ihsan!
YanıtlaSilDünyaya fayda verenler, sanma olur, kamil insan! Vılandan tiryak yapıır; zehir olur ba'zan derman! Sakın bakma görünüse, insanın kemali, iman! Iman eden, tenbel olmazı çalışınız! diyor Sübhân,
Tenbeli ve gericlyli zem etdi Nebly-yi zişân, Bir hadisde buyurdu ki (Rabbe mahbübdur, çalışan!) Rahu da, düşünmek lazımı hep bedeni besler, hayvan! Bu bedenin sağlamlığı geçer, sanki âb-ı revân!
Evet, beden lazım, çünki odur, rühumuz taşıyan. Her birin korumak gerek, böyle olmaı, müslimân! Nebiyyullah, bos durdu mu? İyi düşün, eyle iz'an! Eshabın hepsi olmuşdu; sulhda üstäd, harbde arslan.
Bunları bildiğim hâlde, nefse uydum, hälim lerzân. Günahlardan sakınmadıın; böyle mi olurdu şükrân? Hilmi ümidini kesme, Rabbinin ismidir, Rahmân! İlahi imdad et bize; etrafımız sarmış düşman!
Kitâb, gazete, film, radyo; olmuş hepsi birer şeytân. Bunlar doğruyu gösterse; olur idi, hepsi burhân. Bilgi, fen kaynakları da; niye aceb, böyle husrân? Yeni fizik, modern kimyâ seni gösteriyor, her ân!
Her zerre diyor, Allah var; atomdan tå be âsümân! Fekat, bunları gören yok; kalblerden silinmiş irfân. Hakka inåd edenlere; olur dünyâ elbet zindân! Avrupa, Amerika hem; Asyada da, niçin buhrân?
Çünki, Hakkı görmiyorlar; kafalarını sarmış dumân, Maddede yükselmiş amma; haberi yok insanlıkdan! Râhat, huzûr beklenir mi komünizm ve masonlukdan? Se'âdete kavuşamaz; islâmlıkdan uzaklaşan!
Moskova radyosu hergün; dine çatdı, bu Ramezân. Çok alçakça, pek nâmerdce; İslâma eyledi bühtân. Küfr, devam ederse de; zâlimler kalkar aradan, Zâlime imhâl ederim; ihmâlim yok! dedi Yezdân.
Müslimânlar üzülmesin; Kur'ânı hıfz eder Deyyân! Târîhde hep böyle oldu; küfrde geldi, Peygamberân,
[1] Almanya reîsi 1945 de intihar etdi.
[2] Amerikalı Edison 1350 [m. 1931] de öldü.
-367-
Dünyayı zulmet basınca; doğar idi şems-i tâbân, Şimdi de hidâyet şemsi; doğacak, Anadoludan!
YanıtlaSilHidayete ermek için; Habibullah, verdi imkân! Habib ne demek? Düşünse; kemâlini anlar, insân. Ya Rab! büyük nebîdir O; köleleri, olur sultân! Bir kalbe sevgisi dolsa; eder envâr, ondan feyzân.
Niye görünmüyor o şems? A'mâ olmuş, bütün cihân, Sonsuz ni'met, büyük şeref; Onu sevmekde, bî-gümân. Onun sevgisine vallah; mâlım, cânım olsun kurbân! Şekerin tadını bilmez; ağzına koymıyan bir ân.
Günahkârım, yüzüm kara; fekat kalbim, aşkla lem'ân. Aşkîle pek çok yaş dökdüm; şâhiddir, hâk-i Erzincan! Bu sevgi, cürme son verdi; hâlim oldu, nâle figân. Bilinmez son nefes, ammâ; se'âdete budur nişân! Ni'met, Onu sevmek imiş; oldu bana şimdi ıyân! Habibin yanında olsun; bu aşkı bizlere sunan!
1960 Mílâdî
1380 hicrî Erzincan
Ed'ıye-i meşhûre:
Ehl-i sünnet âlimlerinden seçilmiş düâlar.
E'ûzü billâhi mineşşeytânirracîm, e'ûzü billâhissemî'il'alîm. Bismillahirrahmanirrahîm. Bismillâhillezî lâ-yedurru ma' asmihî şey'ün fil-erdı velâ fissema' ve hüvessemî'ul'alîm. Yâ Allah, yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ men nusibet ileyhil'azametül-ebediyyetü veddeymümiyyetüs-sermediyyetü tekaddeset esmâü-ke ve tenezzehet an müşâbehetil-emsâli zâtüke. Yâ Allah bike tehassantü ve bi-Abdike ve Resûlike Muhammedin sallallahü te-âlâ aleyhi ve selleme istecertü. Yâ Afüvvü, yâ Kerîm, fa'fü annî verhamnî ente Erhamürrâhimîn, teveffenî müslimen ve elhıknî bissâlihîn. Allahümmagfir lî ve li-vâlideyye ve li-ecdâdî ve ceddâ-tî ve li-ihvetî ve ehavâtî ve li-âbâî ve ümmehât-i zevcetî ve li-ihve-tî ve ehavâtî ve lil-mü'minîne vel-mü'minât ve li-üstâdî Abdülha-kîm-i Arvâsî “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în". Allahümmag-fir lil-mü'minîne vel-mü'minât el-ahya-i minhüm vel-emvât bi-rahmetike yâ Erhamerrâhimîn. Allahümmagfir verham ente Er-hamürrâhimîn teveffenî müslimen ve elhıknî bissâlihîn. Estagfi-rullah, estagfirullah, estagfirullah el'azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv el-hayyelkayyûme ve etûbü ileyh, tevbete abdin zâlimin li-nefsihî lâ yemlikü li-nefsihî mevten ve lâ hayâten ve lâ nüşûrâ.
-368-
Hakikat Kitâbevi Yayınları No: 7
YanıtlaSilCEVAB VEREMEDİ
DİYA-ÜL KULÜB
Harputlu İshak Efendi
Hâzırlayan Hüseyn Hilmi Işık
Altmışdokuzuncu Baskı
HAKIKAT
KITABE >
Hakikat Kitâbevi
Darüşşefeka Cad. No: 53 P.K.: 35 34083
Fâtih-İSTANBUL
Tel: 0212 523 45 56-532 58 43 Fax: 0212 523 36 93
http://www.hakikatkitabevi.com.tr
e-mail: bilgi@hakikatkitabevi.com.tr
OCAK-2025
KELİME-İ TENZIH
YanıtlaSil(Sübhanallahi ve bi-hamdihi sübhanallahil-azim). Bu kelime-i tenzih, (Mektûbât Terceme-si) kitabının 307 ve 308.ci mektûblarında yazılı-dır. Bunu, sabah ve akşam yüz kerre okuyanın günahlan afv olur. Derdlerden kurtulur. Bir daha günah işlemekden muhafaza olunur.
Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sel-lem" buyurdu ki, (Allahü teâlânın çok sevdiği kimse, dînini öğrenen ve başkalarına öğre-tendir. Dîninizi islâm âlimlerinin ağızlarından öğreniniz!)
Hakîkî âlim bulamıyan, Ehl-i sünnet âlim-lerinin kitablarından öğrenmeli ve bu kitabların yayılmasına çalışmalıdır. İlm, amel ve ihlås så-hibi olan müslimâna (İslâm âlimi) denir. Bu üçünden biri noksan olup da, kendini âlim tanı-tana (kötü din adamı, yobaz) denir. İslâm âlimi, insanı, se'ådet kapılarını açan sebeblere kavuş-durur, dînin bekçisidir. Yobaz, insanı, felâkete sürükleyen sebeblerin içine düşürür, şeytanın yardımcısıdır. İstigfâr okumak, derdlere, sıkın-tılara mâni' olan sebeblere kavuşdurur. İstigfâr, (Estagfirullah min külli mâ kerihallah) oku-makdır.
[1] İhlâs ile amel etmek için öğrenilmeyen ilmin fâide-si olmaz. (Hadîka) cild 1, sahîfe 366 ve 367 ve (Mektûbât) cild 1. 36, 40, 59.cu ve 157.ci mektüb-larına bakınız!
Yil 16 Sayı 151 Eylul 2017 |
YanıtlaSilKadın ve Aile Dergisi
Şebnem
Gerçekten müʼminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.
Onlar ki, boş ve faydasız şeylerden yüz çevirirler...
(cl-Mü'minun, 1-3)
Allah Teâlâ buyuruyor:
YanıtlaSil"Bizim sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?!" (el-Mü'minün, 115)
"(Rahman'ın o has kulları), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı
sağır ve kör davranmazlar." (el-Furkan, 72-73)
Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- buyuruyor:
"Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğini koyar ve işlerini derli toplu kılar. Artık dünya boyun eğerek onun peşinden gelir. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah onun iki gözünün arasına fakirliği koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez." (Tirmizi, Kıyamet, 30/2465)
Lokman Hakîm de şöyle demiştir:
"Ahiretin için dünyanı fedâ et, her ikisini de kazanırsın. Dünya için âhiretini fedâ etme, her ikisini de kaybedersin."
400
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT ŞERHI
- Arşın ağırlığı..
Cümlesinden murad, söyle bir mana da olabilir: Arşın azameti Bu durumda mana şöyledir:
mikdar salat eyle.. O kadar ki, onun büyüklüğü arşın azameti ve sor Ulumuz Muhammed'e S.A. azametini idrak mümkün olmayan lığı kadar olsun.
Şöyle bir mana dahi olabilir:
Cümle mahlukattan geniş ve bol olan Ars ki, cennet dahi o kadar geniş iken, onun altındadır; iste ona göre: Resulüllah S.A. efendimi ze gayet çok salat eyle. O kadar olsun ki: Çokluk itibarı ile, arun ağırlığını tutsun.
Sonra.. Allah-ü Taâlâ Resulüllah S.A. efendimize:
- Kelimelerinin MİDADI kadar salát eylesin.. (1)
Yani
Kelimelerinin adedi ve çokluğu kadar..
-MIDAD.
Lafzı, burada bu manayadır. Yani: Aded ve çokluk..
Yüce Hakkın kelimelerine dahi hiç bir şekilde nihayet olmaz
Dünyada bulunan nekadar ağaç varsa.. hepsi kalem olsa; yedi denizlerin cümlesi mürekkeb olsa; cümle mahlukat da katib olsa, böylece Yüce Allah'ın kelimelerini yazsalar kalemler ve denizier bi ter; ama Yüce Allah'ın kelimeleri bitmez. Bu manada Kur'an-ı Ke rim'de Yüce Allah şöyle buyurdu:
«Yeryüzündeki her bir ağaç kalemier olsa, deniz de; onun pe şinden yedi deniz daha kendisine mürekkeb olsa.. yine de, Yüce Allah'ın kelimeleri tükenmez..» (31/27)
Bu anlatılanlara göre mana şudur:
Yüce Allah'ın kelimelerine nihayet olmadığı gibi; bizden ya-na efendimiz Muhammed'e daima haddi hesabı olmayan nihayetsiz salát eylesin. Bu vesile ile, bol ecir, üstün menfaatler ve güzel faydalı ihsanlarla bizi iki cihanda mesrur eylesin...
- Bu salât, ona nasıl lâyık İse.. öyle olsun.. Hem de, Allah-ú Taåla'yı ananların andığı; onun zikrinden gafil kalanların gafil kal dığı kadar olsun.
Şöyle bir mana vermek de mümkündür:
Allahım, Resulüllah S.A. efendimize, Habib-i Ekrem'ine o kilde bir salåt eyle ki, yüce zatına layık, inayetine münasip ve şa yeste olsun..
Bu salavat-ı şerifede geçen:
Ananlar ve gafil olanlar.
Lafızları, Resulüllah S.A. efendimiz için de olabilir.. O zaman. mana şöyle olur:
(1 MIDAD: Burada mürekkep manasına da alınabilir.
KARA DAVUD
YanıtlaSil491
-Allahım, Resulüllah B.A. efendimizi ananların andığı onu an-maktan yana, gafil olanların gafil olduğu kadar salát eyle.. -Allah-ü Taälá, Resulüllah S.A. efendimizin ehl-i beytine de
salát eylesin.. Bu cümlede geçen Resulüllah B.A. efendimizin ehl-i beyti jun-lardır: Oğulları, kızları, damatları, påk zevceleri..
Allahü Taalà, onun påk İTRET'ine de salát eylesin.
Resulüllah B.A. efendimizin İTRET'I şunlardır: Ashabı, an-sarı, yakınları, tabileri, ahbabı, kendisini tasdik eden kadın ve erkek müminler..
-Ve.. selâm eylesin; hem de tam manası ile..
Yani: Sayılanların hepsini, dünyanın ve âhiretin sıkıntılarından kurtarain; istemedikleri her şeyden emin eylesin.
YİRMİ ÜÇÜNCÜ SALAVAT-I ŞERİFE:
-Allahım.
Kendisinden başka ilah olmayan, nimeti herşeye şamil Yüce Allah..
Muhammed'e ve zevcelerine salât eyle..
Sehllye nüshasında metin, üstte anlatıldığı kadardır. Ancak, bazı mutemet nüshalarda, bu kısım şöyledir:
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in Aline salât eyle.
Bu metinden de anlaşıldığı gibi; MUHAMMED'in S.A. ALİNE laf-fazladan anlatılmıştır.
Bazı nüshalarda ise, metin şu manada gelmiştir:
-Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline ve zevcelerine salât eyle.
Bu metinde belli olmayan, Arapça aslına göre olan:
Üzerine.
Manasını ifade eden ALÅ lafzı gelmemiştir.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
-Keza, onun zürriyetine de salât eyle..
Resulüllah S.A. efendimizin zürriyeti şunlardır: Kıyamete kadar gelecek olan çocukları, çocuklarının çocukları ve bunların da çocuk-ları..
-Aynı şekilde, bütün nebilere, resullere, meleklere, MUKAR-
REBIN'e salût eyle.
Bu cümlede geçen:
- MUKARREBIN.
Lafzı, yine meleklerdir. Ama, özel durumları olan meleklerdir. Mesela: Kerrublyyin ve benzeri sınıftan melekler.. Bu sınıftan melek-
413
YanıtlaSilISLAM TARİHİ MEDINE DEVRİ XI
PEYGAMBERİMİZİN EV İCİNDE VE EV DIŞINDAKİ MEŞGALELERİ
II. All ve lind b. Ebi Hale'nin Peygamberimizi Anlatmaları:
galesini Babamdan sordum. Hz. Hüseyin der ki "Peygamber Aleyhisselâmın ev İçindeki mey
Babam (Peygamber Aleyhisselâm, evine girişinden itibaren vak.
tini: Allah'a ibadete, Evhalkının işlerine ve Kendi şahal işlerine aid olmak üzere üçe ayırmıştı.
müştü. Şahsına ayırdığı vakti de, Kendisile insanlar arasında bölüştür
O vakitte, yanına insanlardan ancak Seçkin Sahabileri girerdi
Halka, dini meseleleri, onlar aracılığı ile tebliğ eder, halkı ilgilen diren hiç bir şeyi yanında tutmaz, biriktirmezdi.
Peygamber Aleyhisselamin, Ümmetine aid vakti, fazilet sahiple-rine, dindeki üstünlük derecelerine göre bölüştürüp kendilerini ona göre huzuruna çağırmak ådeti idi.
Onlardan kimisi bir håcetli, kimisi iki hâcetli, kimisi de, daha çok hacetli idi.
Peygamber Aleyhisselâm, onların dini hâcetlerile meşgul olur, sorularına gereken cevapları verir, sonra da (Bunları, burada bulu nan, burada bulunmayanlara tebliğ etsin!
Bana kendisi gelip hâcetini arz edemeyen kimsenin hâcetini siz bana arz ediniz.
Muhakkak ki, Sultan'a hâcetini arz edemeyenin hâcetini arz eden kimsenin ayaklarını Kıyamet gününde Allah, Sırat üzerinde så-bit kılar!) buyururdu.
Peygamber Aleyhisselâmın yanında bundan başka bir şey anıl-maz, dile getirilmezdi.
Zûten, Kendisi de, hiç kimseden, bundan başkasını kabul et-mezdi.
Peygamber Aleyhisselâmın huzuruna girenler, tålib olarak girer ler, en büyük ilim zevkını tatmış ve onlara delalet edici oldukları hal-de, çıkarlardı!) dedi.
Babamdan, Peygamber Aleyhisselâmın, evinden çıkışında ne yap-tığını sordum.
Babam (Resûlullah Aleyhisselâm, dışarıda konuşmazdı.
Ancak, konuşması, Müslümanlara yararlı olacak, onları, birbirle-rine ısındıracak, aralarındaki tefrikayı, soğukluğu kaldıracak ise, ko-nuşurdu.
Her kavmın yüksek haslatlı Kişisine ikram eder ve onu, kavmi-nın üzerine Vali yapardı.
PEYGAMBERİMİZİN ZEVAID SÜNNETLERNDEN BAZILARI
YanıtlaSilHalkı, sakındırır ve onlardan da, sakınırdı.
413
Hiç bir kimseden güler yüzünü ve güzel huyunu esirgemezdi.
Eshabını göremese, arar, halka, aralarında olan bitenleri sorardı.
İyiliği, över ve berkiştirir, kötülüğü ise, yerer ve zaifletirdi.
Kendisinin her işi, itidal üzere idi, ihtilafsızdı.
Gatlete düşerler endişesile, Müslümanları uyarmaktan geri dur masdı.
Her håll mütad idi.
İbadet ve taat için Kendisinde tam bir istidad vardı,
Ne hakkı tecavüz, ne de, onu yerine getirmekte kusur ederdi. Kendisine yakın olanlar, insanların en hayırlıları idiler.
O'nun katında Eshabın en üstünü, öğütü en şumullü ve merte bece en büyüğü de, muhtaclara yardımı ve iyiliği en güzel olandı.) dedi.
dum. Babama, Peygamber Aleyhisselâmın Meclisindeki Adetinden sor-
Resûlullah Aleyhisselâm, Allah'ı zikr etmedikçe, ne oturur, ne de, kalkardı.
Mecliste yerlerden bir yeri Kendisine belirlemez, böyle yapmayı, men ederdi.
erede olursa olsun, oturan bir cemaatın yanına vardığı zaman, üst başa geçmez, meclisin sonuna oturur ve böyle yapmalarını, Müs-lümanlara da, emr ederdi.
Kendisile birlikte oturan herkese nasibini verir, öyle ikram eder-di ki, herkes, Resûlullah katında, kendisinden daha mükerrem bir kimse yok sanırdı.
Kendisile oturan veya gelip hâcetini arz eden kimsenin her şeyl-ne, dönüp gidinceye kadar katlanırdı.
Bir kimse, Kendisinden bir hâcette, istekte bulununca, onu red etmez, verir, yahut, tath ve yumuşak dille geri çevirirdi.
Onun döşeği ve güzel ahlâkı, bütün insanları, içine alacak kadar genişti.
Onlara şefkatlı bir Baba olmuştu.
Hak hususunda herkes, O'nun katında eşid idi.
Peygamber Aleyhisselâmın Meclisi; bir ilim, haya, sabr ve ema-net Meclisi idi.
Meclisinde ne sesler yükselir, ne bir kimse suçlanır, ne de, işlen-miş bir kusur ve hatâ açığa vurulurdu.
Resûlullah Aleyhisselâmın Meclisinde bulunanlar, birbirlerinin dengi olup birbirlerine karşı üstünlükleri, ancak Takvå yönündendi. Hepsi de, alçak gönüllü idiler.
Büyüklere tâzim ederler, küçüklere şefkat ve merhamet göste
سور الفرد (۲۲۹)
YanıtlaSilديك معبودك وجود خوارج درلودلیل وارد او دلالارده آفاقی نفسی اصولیدار اولاد الظاهر والله ياقين اولان نفسى وليله الذي خلقكم) حماه ا صولى دليله ) والذين من خلق جمله سیله اشارت ابنشده موکره عبادت انسا نارك خلقت و یا را ديليشانين تعليق
اید باشد.
عبادتك خلقت بشره زنی ایکی شید به ایادی فایر با انسانار ایلک یا راد باشنده میانه استعدادلی و تقواه قابلیتهای اولدرجه با را با شانه ده و او استعدادی و او قابلیت او نامرده کوست او نارك عبادت و تقوى وظيفه الرين كوره مقارين قوياً امید اید. دیا خود انسان راه فلقته د مأمور اولد فاري وظيفه من و توجه ايندكارى كمالين مقصد، عبادتك كمالى اولان تقوادر ( لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ) تو جمله، هر ایکی نقطه به ده تطبیق ایدیاله بیایی یعنی استعداد و قابلین گرده الیله و یا وظیفه و خلقت گردن قصد ایدبان تقوانك قوه من فعله ميقار بلمه می
لازمدر
موکره. قرآنه که عمده معبورك وجود ينه عائد آقا في البلادك ان فرينه ( جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ في انشا ) جمله سیله اشارت اید یا مندر. و بو آثار ندید، از خانه بو شکله کنتر یا مسیله نوع بشره و ساز میوانانه قابل کنا اولار مه حاضر بولوند بر بامری، آنجه اللهك جعليله اولي، طبيعتك واسبابك تأثير باء او لما دیفنه بر می دار در چونکه تأثیر حقیقتك اسبابه وبر باسی بر نوع ترکرد.
( والسماء بناء ) جمله سيله، ما انعك وجود ين اولان آفاقى دله المدن ان بسيط وان يوگس انه اشارت
ابد با مدر.
موگره مرکبات و موالیدن وجود مدافعه وجه دلالتامين ( وأنزل من السماء الخمره جمله سيله اشارت
ايد بالمدر.
موكره كچيه دلي المحرك هر بريس، على الانفراد، یعنی بدر بدر صانعك وجودینه دلالت ایندیگی کی. هیئت مجموعه سی ده صانعك وحدتنه انارندر موكره نعمتدارك منشى و منبعی اولان عالمك نظامنه اشارت ايدن او جمله لون صورت ترتيبي ( رِزْقال كو ) جمله سنك ایندیگی دلالتله برابر
على الاثيران Alel-infiråd: Tek tek
YanıtlaSilآرش Arz: Yeryüzü
بغل Cal: Yapma
آشیان
Esbab: Sebebler
ينل Fil: is, amel
هيئت مجموعة
Heyet-i тестûa: Topyekün göninus
خَلْقَتِ بقر
Hilkat i beşer: İnsanın yaratılışı
استعداد
İstidad: Bir işi yapabilir özelliği taşıma
قابل شنا قريب
Kabil-i süknā: Oturulabilir
Karib: Yakın
عمال
Kemal: Mükemmellik
فوه Kuvve: Kabiliyet, his
منقاً
Mense: Kaynak
مواليد
Mevalid: Madenler
مركبات
Mürekkebat: Birkaç şeyden oluşturulan şeyler
نظام
Nizam: Düzen
ريز
Remiz: İnce işaret
شرك
Şirk: Allah'a ortak koşma
تعليق
Talik: Alakalandırma
تقوى
Takva: Gunahlardan sakınma
تأثير حقيقى
Te'siri hakîkî: Gerçek te'sir, etki
ترتب Terettüb: Netice olarak gelme
توجه
Teveccüh: Yönelme
وَحْدَتْ
Vahdet: Bir olma
وَجْهِ دَلَالَتْ
Vech-i delalet: Delil olma yönü
يقين
Yakin: Sağlam ve kesin bilgi
ظاهر
Zahir: Apk görünür olan
144, 21-22
YanıtlaSilDemek, Ma'būdun vücüduna üç türlü delil vardır. O deliller de afaki, nefsi, usûlidirler. Evvela, en zähir
ve en yakın olan nefsi delile الى القمة cümlesiyle, usûli delile والدية بن قبلكة cümlesiyle işaret etmiştir. Sonra ibadet insanların hilkat ve yaratılışlarına ta'lik edilmiştir.
İbådetin hilkat-i beşere terettübü iki şeyden ileri gelir. Ya insanlar ilk yaratılışında ibadete isti'dadlı ve takvåya kabiliyetli olarak yaratılmışlardır.
Ve o isti'dâdı ve o kabiliyeti onlarda gören, onların ibådet ve takva vazifelerini göreceklerini kaviyen ümid eder. Veyahud insanların hilkatinden ve me'mur oldukları vazifeden ve teveccüh ettikleri kemälden maksad, ibadetin kemåli olan takvådır. لعل تقلوة Su cümle, her iki noktaya da tatbik edilebilir. Yani isti'dâd ve kabiliyetinizde ekilen veya vazife ve hilkatinizden kasdedilen takvánın kuvveden fiile çıkarılması lazımdır.
Sonra, Kur'ân-ı Kerim'de Ma'būdun vücüduna äit äfäki delillerin en karibine بعل لك الأرى يكتا cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve bu işaretten, arzın bu şekle getirilmesiyle nev'-i beşere ve sair hayvanåta käbil-i süknå olarak hazır bulundurulması, ancak Allah'ın ca'liyle olup, tabiatın ve esbåbın te'siriyle olmadığına bir remiz vardır. Çünki te'sir-i hakikinin esbaba verilmesi bir nevi şirktir.
والثمانية cümlesiyle, Săni'in vücûduna olan åfäki delillerden en basit ve en yükseğine işaret edilmiştir.
Sonra mürekkebåt ve mevälidin vücûd-u Sânia vech-i delaletlerine وأنزل من السماء ila ahirihi - cümlesiyle işaret edilmiştir.
Sonra geçen delillerin her birisi, alel'infiråd, yani birer birer Säni'ın vücûduna delâlet ettiği gibi, hey'et-i mecmûası da Sâni'in vahdetine işarettir. Sonra ni'metlerin menşei ve menbaı olan ålemin nizamına işaret eden o cümlelerin süret-i tertibi رزق لكن cümlesinin ettiği delâletle beraber,
2008
YanıtlaSil28
4783 Kahvit baş, bustanda (baxnada) biter (Cif IEM. 11/164 , 1922).
48 Kakima Alemin kapusuno, kakmasınlar kapunu (CREM. 11/164,1922)
4767 Kakma Alemin kapusunu parmaklen, kakmasınlar seninkin) tokmaklen (CA, JEM, 164, 1922).
4268. Nalabalıkta bilal qilav) yemek, tenhalıkta dayak yemeye benzer (СВ. НЕМ, 170, 1922).
420 Kale içerden verilir. (ÇJEM, 1/164, 1922)
4270. Kanaat büyük devlettir. (Çil., IEM, 11/164, 19221.
4271. Kanatsız kuş uçmaz.
4272. Kapısını düven, kafasını düver, öküzünü düven, kesesini düver. СЯ, ТЕМ, 173, 1923).
141
4273. Kapa, açık ise, her bir domuz kafasını sokabilir (Plevne'nin düşmesinden soara: Sizi kim yendi, Ruslar mu, yoksa Romenler mi? diye sorulduğunda, Osman Paşa bu atasözünü söylemiş. Çil, IEM. III/62, 1923).
4274. Karga bokundan deniz murdar olmaz. (Çil, IEM, II/160, 1922).
4275. Karga karganın gözünü çıkarmaz.
4276. Kargadan dernek olmaz, Bulgar'dan asker olmaz
4277. Karı kısmı, somun düşmam.
4278. Karının adı nedir, bilmem. (Ç, IEM, 11/164, 1922)
4279, Karıya kılıç ver, fursant (firsat) verme (Çil. IEM. 11/164, 1922).
4280. Karma karışık
4281. Karma karışık, bok bulaşık. (Çil., IEM, 11/164, 1923).
4282. Kazma kuyuyu, kendin düşersin içine.
4283. Keçide de sakal var.
4284. Kedi, sırt üstü düşmez.
4285. Kedinin kaçması, samanh(gła kadar. (SBNU, XLVII/451).
4286. Kedinin yürüklüğü samanlığa kadar,
4287. Kel başa, şimşir tarak. (Çil., IEM, 11/170, 1922).
4288. Kel başın olursa, Bağdat'tan sinek gelir. (Çil., IEM, 11/164, 1922).
4289. Kelin tıraşı bu kadar olur. (Çil., IEM, 11/164, 1922).
4290. Kelin tıraşı ne olur? (Çil., IEM. II/164, 1922).
4291. Kem söz sah(i)bisinindir. (Çil., IEM, II/164, 1922).
4292. Kendi baş, kendi tıraş (Çil., IEM, 11/164, 1922).
4293. Kendi düşen ağlamaz. (Çil.. IEM, II/164, 1922).
4294. Kendi hoşlanımdığın şeyi, başkasına etme. (Bob. T.P., IEM. X-XI/220, 1932).
4295. Kendi yazar, kendi okuyamaz. (Çil., IEM, II/164, 1922).
140
YanıtlaSil4233. Ihmal (kår) adam, uşak bile olamaz. (CII., JEM, 11/163, 1922).
4234. İhtiyar öküz, arabayı çeker. (Çil, IEM, II/163, 1922).
4235. İki bülbül bir dalda ötmez.
4236. İki el bir baş için. (Çil., IEM, 11/163, 1922).
4237. İki kişi dinden, bir kişi candan. (Bob, B.T.U., "Naucen pregled", yıl 111, kitap 11/132, 1931)
4238. İki sert kaya un öğütmez. (Çil., IEM, II/163, 1922).
4239. İki ucu boklu diynek (değnek). (Çil., IEM, 11/170, 1922).
4240. İleride geçinme niyetim yok ki. (Çil., IEM. 11/163, 1922).
4241. İlk önce selâm veren hayırlıdır.
4242. Imam bildi(g)ini okuyor. (Çil., IEM, II/163, 1922).
4243. Imam osurduktan sonra, ehali sıçar. (Çil., IEM, II/163, 1922).
4244. Incir ağacından oklava olmaz.
4245. İngiliz kaşığı, Fransız boku. (SBNU, XLVII/450).
4246. Inneyen ölür. (Çil., IEM, III/62, 1923).
4247. Insan, her şeye alışır. (Çil., IEM. III/62, 1923).
4248. Insan, insanın aynasıdır (Çil., IEM, II/163, 1922).
4249. İnsan, kahve pişirirken, kim içeceğini bilmez. (Çil., IEM, III/62, 1923).
4250. Insan konuşa konuşa, hayvan kokuşa kokuşa (koklaşa koklaşa). (Çil., IEM, 1/163, 1922).
4251. Ismi var, cismi yok. (Çil., IEM, III/62, 1923).
4252. Ispatın yoksa, hakkın da yok. (Bob. B.T.U., "Nauçen pregled", bölüm III, cilt 11/134, 1931).
4253. İş bilenin, kılıç kuşananın.
4254. İşlemeyen, dişlemez.
4255. İşleyen demir, pas tutmaz. (ışıldar.)
4256. İşte su, işte Allah. (Çil., IEM, II/169, 1922),
4257. Ita(a)th eviät, muhab(b)etli avrat; bir tükenmez devlet. (Çil., IEM, II/163,1922),
4258. Ita(a)tsız evlat, muhab(b)etsiz avrat; bir tükenmez mihnet. (Çil., IEM II/163, 1922)
4259. İyilik yap, denize at; balık bilmez ise, Allah bilecektir. (Çil., IEM,III/62, 1923).
4260. İyilik yapan, kemlik bulur.
4261. İyilik yapmadım, ki kötülük yapsın. (Nasreddin Hoca fıkrasından Bulgarcaya da geçmiştir.)
4262. Kabak tadı getirecek. (Bayağılaşan adam için kullanılır).
4263. Kaç eyilikten, günaha girmeyesin. (Çil., JEM, II/164, 1922).
4264. Kaçanın anası ağlamaz. (Çil., IEM, II/164, 1922).
420
YanıtlaSilImam Ahmed ibn Hanbel
rine Resul-i Ekrem (as.m.), amcası Ebû Ta lib'in yükünü hafifletmek için Hz. Ali'yi (ra) himayesine almıştı. Peygamber Efendimize (as.m.) Nübüvvet vazifesi verildiğinde Ha Ali (ra) hemen iman etti ve ilk imán edenler safında yerini aldı. Bu sıralarda on yaşların daydı
Hicretten sonra Muhacirler ile Ensar ara sında kurulan kardeşlik antlaşmasında Pey gamber Efendimiz (a.s.m.) Hz. Ali'ye (ra) hitåben "Sen dünyada da ahirette de benim kardeşimsin diyerek onu kendisine kardeş olarak seçti. Daha sonra da kım Fatıma ile evlendirdi. Bu evlilikten Hz. Hasan ile Ha Hüseyin adı çocukları dünyaya geldi. Pey gamber Efendimizin (as.m.) mübarek soyu bunlarla devam etti.
Kahramanlığıyla meşhur olan Hz. Ali (ra. Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber başta olmak üzere hemen hemen bütün savaşlara katıldı.
Bam savaşlarda Resul-i Ekremin (a.s.m.) sancaktarlığını yaptı ve çok büyük kahra manlıklar gösterdi. Bundan dolayı kendisine "Esedullah (Allah'ın aslanı) ünvanı verildi Uhud ve Huneyn'de bir çok yerinden yara lanmasına rağmen Efendimizi bütün gücüyle korudu. Hayber kuşatmasında kalenin ağır demir kapısını yerinden söküp aldı ve zaferin kazanılmasında büyük payı oldu.
Hazreti Peygamberin (a.s.m.) vahiy katipliği-ni de yapan Hz. Ali (r.a.), ondan månevi ilim-leri de aldı. Efendimiz bir hadis-i şerifinde "Ben kimin dostu isem Ali de onun dostudur buyurarak Hz. Ali'ye (r.a.) olan muhabbetini ifade etmiştir.
Üçüncü halife Hz. Osman'ın (r.a.) şehid edil-mesi üzerine, Hz. Ali (r.a.), kendisine yapılan hiläfet teklifini Talha ve Zübeyr'e yönelttiyse de, yapılan ısrar üzerine halifeliği kabul etti.
Hz. Ali (r.a.), Haricilerden Abdurrahman bin Mülcem tarafından 661 yılında zehirli bir hançerle şehid edildi.
Hz. Ali (r.a.), ilim, takva, fedakarlık, kah-ramanlık, ihlås gibi yüksek faziletlerle do-nanmış ve Aşere-i Mübeşşere'den (Cennetle müjdelenen on Sahabe) olan bir Sahabidir. Çocukluğunda puta tapmadığı için, ismi zik-redildiğinde "Kerremallahü Vecheh" (Allah onun yüzünü aziz kıldı) duasıyla anılır. As-hab-ı Kiram arasında Kur'an, hadis ve bil-hassa fıkıh alanındaki bilgileriyle kendisine
Imam Ahmad ihn. Uinhal
YanıtlaSilİmam-ı A'zam Ebu Hanife
420 müracaat edilen bir otorite olmuştur. Rivayet ettiği hadislerin toplamı 586'dır. (S.R.)
إمام أحمد
Imam Ahmed ibn-i Hanbel Hanbeli Mezhebinin kurucusudur. Hadis ve
filah (Islam hukuku) alanlarında döneminin en önde gelenleri arasındaydı. Hicri 164 уг ezberledi. Bağdat'ta tanınmış alimlerden gra-Inda Bağdat'ta doğdu. Küçük yaşta Kur'an' Safii'nin talebesi oldu. İlim için birçok seya-mer, filah ve hadis ilimlerini ders aldı. Imam hatlerde bulundu. Kırk yaşlarına kadar süren talebelik hayatından sonra hadis okutmaya mezhebinin tesiriyle Kur'an'ın mahlük (son-basladı. Abbasi Halifesi Me'mun, Mu'tezile radan yaratılmış) olduğuna inanıyordu. Ken-disi gibi düşünmeyen älimleri iskence ile teh-dit ediyordu. Ahmed bin Hanbel'in de fikrini sordu. Ahmed bin Hanbel Kur'an'ın mahlük olmadığını, Allah kelämının ezeli ve ebedi olduğuna âyet ve hadislerden deliller getir-di. Halife onu görüşünden vazgeçirmek için türlü yollara başvurdu. Hapsettirdi, işkence yaptı, fakat o inancından taviz vermedi. İki yıldan fazla süren hapis ve işkence hayatın-dan sonra serbest bırakıldı. Hicri 241 yılında Bağdat'ta vefat etti.
En önemli eseri, hadis külliyatlarından biri olan Müsned'dir. Müsned hadislerin ilk råvi esasına göre tertip edilip düzenlenen eserler demektir. Müsnedlerin en büyüğü ve en meş-huru olan hatta mücerred müsned denildiği zaman kastedilen de Ahmed ibni Hanbel'in Müsned'dir. 700 küsur sahabenin rivayetle-rinden oluşan 30 binden fazla hadisi ihtiva etmektedir.
Imam-ı A'zam Ebu Hanife إمام اعظم أبو حنيفه : Asil
ismi Nüman bin Sabit olan ve İmam-ı Azam (Büyük İmam) sıfatıyla tanınan Ebû Hanife, İslâm hukukunun gelişmesinde önemli hisse-ye sahip olan büyük bir müctehiddir.
Hicri 80 (M. 699) yılında Küfe'de dünyaya gelen Ebû Hanife, küçük yaşta Kur'ân'ı ez-berlemişti. Kıraat ilmini kıraat-ı seb'a âlim-lerinden Åsım bin Behdele'den aldı. Babası Sabit, ticaretle uğraşan varlıklı bir kimseydi. Ebu Hanife de ilim tahsilinin yanında tica-retle uğraştı. Devrin en önemli ilim ve kültür merkezlerinden olan Basra ve Küfe'de ilim tahsiline başladı. Kur'ân, hadis, kelâm, nahiv gibi ilimleri öğrendikten sonra meşhur İslâm hukukçusu Hammad bin Ebû Süleyman'ın talebesi oldu. Hocasının vefatına kadar on
Imam-ı Safi
YanıtlaSilImam Malik
401 du Hammad vefat edince arkadaşları ve tale sekiz yıl süreyle onun ders halkasında bulun belerinin israrı üzerine onun yerine geçti ve amrünün sonuna kadar dera okuttu.
yamatra, hakikati söylemekten ve onun müca Ebu Hanife, filah sahasındaki derin bilgisinin delesini vermekten çekinmeyen güçlü bir ideal ve cesaret sahibiydi. Hayatı bu uğurda mücă-dele içinde geçti. Bir ara, Halife İkinci Mer-van-kendi yönetim tarzına destek sağlamak amacıyla Ebû Hanife'ye Küfe kadılığını teklif etmiş, her türlo baskıya rağmen kabul ettire-meyince de onu hapse attırmıştı.
Onun fikhi konulardaki yorum ve içtihatları, meşhur talebeleri Ebû Yusuf ve İmam Mu-hammed'in yazdığı eserlerle gelecek nesillere aktarıldı ve bu esaslar Ebû Hanife'nin adına nisbetle "Hanefi Mezhebi" olarak anılmaya başladı.
Hicri 150 (M. 767) yılında vefat eden İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin kabri bugün Bağdat'ta kendisine nisbetle Ázamiye diye anılan kül-liyededir.
En meşhur eserlerinden birisi Fıkhü'l-Ek-ber'dir.
Imam Malik إمام مالك : Tamadi Málik bin Enes'tir. Dört büyük mezhepten biri olan Maliki Mezhebinin imamıdır. İmam-ı Malik hicri 93 yılında Medine'de doğdu. Bütün ha yatını Medine'de geçirdi ve hicri 179 yılında bu şehirde vefat etti. Sahabeden Sehl ibni Sa'd'a yetiştiği için tabilnden sayılır. Fıkıh, hadis ve tefsir ilminde yüksek bir seviyeye ulaştı. Haksız olarak kendisinden istenen bir fetvayı vermediği için yetmiş kırbaç vurula-rak dövüldüğü kaynaklarda yer alır. Maliki Mezhebi Kuzey Afrika'da yayılmıştır.
Kaynak hadis kitaplarından biri olan Muvat-ta İmam-ı Malik'in en önemli eseridir. Kitabı hicri 148 yılında yazmaya başladı. 11 yıl sonra 159 tarihinde tamamladı. Kitabı üzerine 40 yıllık bir çalışma yaptı. İmam Şafii şöyle der: "Yeryüzünde ilim yönünden Malik'in kita-bından daha sahih bir kitabın bulunduğunu bilmiyorum." Bu eseri hadis ve fıkha dair yazılan ilk kitap sayanlar çoğunluktadır. Mu-vatta bu anlamda şifahi (sözlü) dönemden yazılı döneme geçişi simgelemektedir.
Muhtevä itibarıyla Muvatta, hem bir hadis kitabı, hem de bir fıkıh ve kanun kitabıdır. İmam-ı Malik'in topladığı 100 bin rivayetten
1
YanıtlaSilİmam-ı Şafi
10 binini Muvatta'ya aldığı söylenir. Topladığı 100 bin hadisi sürekli kendi sistemi içerisinde, son derece titiz bir çalışmayla seçerek Muvatta adlı eserini yazmıştır.
Sınıflandırdığı rivayet kitabında Hicaz eh-linin rivayet ettiği hadisleri topladı; ayrıca Sahabe ve Tabiinin görüşlerini de bu eserine dahil etti.
Muvatta'da yer alan hadis sayısı, Es-Suyūti ve Ebû Bekr el-Ebhuri'nin verdiği rakamlara göre tekrarlar çıktıktan sonra 1720'dir
İmam-ı Şafi إمام شافی : Ehl-i Sünnetin amelde
dört hak mezhebinden olan Şafií mezhebinin kurucusudur. İsmi, Muhammed bin İdris, künyesi Ebû Abdullah'tır. Şafii ismi Saha-beden olan dedesinin dedesine aitti ve ona nisbetle bu ünvanı aldı. Milādi 767 yılında Kudüs civarında, Gazze'de doğdu. Şafii, he-nüz bebek iken babası vefat etti. Annesi onu iki yaşındayken Mekke'ye getirdi. Çocukluğu orada geçen İmam-ı Şafii, zekâ ve olgunlu-ğuyla kendini gösterdi. Yedi yaşına gelince Kur'ân-ı Kerimi ezberledi.
Mekke-i Mükerremede bulunan zamanın meşhûr âlimlerinin derslerine ve sohbetleri-ne devam etti.
Henüz on yaşında iken, o zamanın en meş-hûr âlimi İmam-ı Malik'in Muvatta adlı hadis kitabını, dokuz gecede ezberledi. On üç ya-şında iken, Harem-i Şerîfte; "Bana istediğini-zi sorunuz?" derdi. On beş yaşında iken fetvå vermeye başladı.
Gençliğinin ilk yıllarında kendini tamamen ilme verip, Mekke'deki Süfyän bin Uyeyne, Müslim bin Halid ez-Zenci gibi fakih (İslâm Hukukçusu) ve muhaddislerden (hadis âlimle-rinden) ilim tahsil etti.
Şafiî'nin tahsil hayatındaki en önemli merha-le Medine'de bulunan İmam-ı Malik'e talebe olmasıyla başlamıştır. Bu sırada henüz yirmi yaşlarında bulunuyordu ve dokuz yıl süreyle ondan ilim öğrendi. Bu tahsil döneminin ar-dından Mekke'ye döndü. Bu sırada oraya ge-len Yemen välisi, onu Yemen'e götürüp kadılık vazifesi verdi. Beş yıl kadar bu görevi yaptık-tan sonra yine ilim tahsili için Bağdat'a gitti. İlmini ilerletmek için, İmam-ı Azamın talebesi İmam-ı Muhammed'den ders almaya başladı. Ondan aldığı ilim tahsilini tamamladıktan sonra tekrar Mekke'ye döndü. Burada ilmi ça-lışmalarını sürdürmesinin yanı sıra, talebelere
30
YanıtlaSilEbedi Yol Haritası ISLAM
lamak uğruna posturilecek leliklik ve gayretlerden geri kalmak, kişinin Bidler kit man inimetinin bedelini ödemek ve imanda sadakat spe maren hallikine ble sebebiyet verebilli
Nitekim Ebû Haysame Tebük Seferinin zorluğu sebebiyle bas langıçta Medine'de kalms, yola çıkan Islam ordusuna iştirak etmemişti. Bir gün, bahçesindeki çardakta Jillesi kendisine mükellef bir sofra hazırlamışt Ebû Haysame bu manzarayı görünce bir an Allah Rasûlü 35 ve ashab sellerdeyken kendisinin ne halde olduğunu düşündü. Yüreği sızladi ve kend Kardine:
yapığım olacak şey mil" dedi. Onlar bu sicakta Allah yolunda clelere katlanmaktayken, benim bu
Bu nedilimettle kendisi in hazırlanan sofraya hic el sürmeden derhal yola düşti, Tebük'te İslam ordusuna katıldı.
Ebu Haysame'nin geldiğini gören Allah Rasülü onun bu davranışın dan hoşnud oldu ve
-Ya Ebil Haysamel Neredeyse heläk olacaktın! "buyurarak onun af için Cenab-ı Hakk'a dua etti. (bn Hişăm, IV, 174, Väkid,998)
Zira Allah yolundaki o sefer, katılanların Ilmanda sadākatlerinin tesoli mäzeretsiz olarak geride kalanlannsa Ilmanda samimi olmadıklarını ölçer lähi bir eleme idi. Allah yolundaki bütün gayret ve hizmetlere de bu gözle bakmak İcäb eder. Yani Allah yolunda hizmet imkanı olup da bunda gafiet ve Ihmälkäik göstermek, kämıl bir Imanla käbili telif olmayan bir davranıştır
Sahābe-i kirama yetişerek onlanın izinden yürüyen "täbiin" nesinin güzide bir kumandanı olan Ukbe bin Näri-rahmetullahi aleyh-in şu häili de pek ibretlidir
Tevhid sancağını Alika ya taşıyan Hazret-i Ukbe, Kayravan) zaptedince oraya idareci tayin ettiği Züheyr bin Kays'a
*-Ben nefsimi Allah'a sattım. Allah'ı inkar edenlerle cihad etmeye son nelesime kadar devam edeceğim." diyerek yüreğindeki İlå-yı kelimetullah heyecanımı ifade etti. Hakikaten, nail olduğu sayısız zaferler neticesinde pek çok beldeyi fethetti. Sonunda sınırlar okyanusa dayandı. Ukbe-rahmetuläh aleyh-ellerini yüce dergaha açarak:
-Ya Rabbi! Şu okyanus olmasaydı muhakkak ki Senin yolunda chad ederek önümdeki beldelerde llerlemeye devam ederdim." dedi. Böylece Imanı aşkla yaşayan bir mü'minin gönül ufkunu sergiledi.
3-Est, Kanlah Baru 1385 105-106
Takrie
YanıtlaSilYine böyle bir iman vecdi içerisinde peygamber müjdesine nail olmak için İstanbul surlarına tırmanan Fatih'in askerleri:
Bugün şehid olma sırası bize geldi." diyerek canlarını comertçe feda etmekten çekinmemişlerdi.
İşte bütün bunlar, Iman esasları olan "Ämentü"nün davranışlara intikāli, hayata geçirilmesi ve gerçek manāda yaşanması husüsundaki zirve misal-lerden yalnızca birkaçıdır. "Amentü" ne kadar güzel idrak edilir ve hayata ne kadar yansırsa insanın hayatında o kadar güzellik bütünlüğü ve ahengi meydana gelir. Yani insanın hayatı tevhid tecellileri ve bereketiyle dolar Çünkü:
İSLÂM TEVHİD DİNİDİR
لا إله إلا الله« kelime-i tevhidini yaşamak; ulühiyet-ubúdiyet husüsunda kalbi yalnızca Allah'a tahsis edebilmektir. Allah, "Ehad"dır. Bu, ikinciye ihtima li olmayan "bir" mânâsındadır.
Dolayısıyla Allah'ın zatına ait vahdaniyete, yani bir ve tek oluşuna îman, ikinci bir varlığa ihtimal bile bırakmayacak muhtevada kat'i olmalıdır. İslâm, bunu ister ve bunu emreder. Bu, İslâm'a dâhil oluşta birinci adımdır.
Tevhid cümlesinin ilk kısmı, »لا إله«'dir. Bu, kalpte mekân bulan maddi-manevi bütün ilahları şümülüne alan bir reddediştir.
Tevhidin mekân bulacağı kalp, önce ona muhalif bütün varlıklardan, dünyevi ve nefsânî kirlerden arındırılmalıdır. Bu husus da, samimiyet ve ihlas ile gerçekleştirilmelidir. Yani tevhid akidesini, küçük şirk olan "riya" ile zedelemekten de sakınmak icâb eder. Zira riya, sırf Allah'a tahsis edilmesi gereken niyet ve amellere bir fänîyi ortak etmektir. Bu durumda insan, zähi-ren tek bir ilâha kulluk ediyormuş gibi görünse de, hakikatte nefsâní arzu-larının ve dünyevi menfaatlerinin kulu olmaya başlar. Yani farkında olmasa bile, Allah'tan gayrısına kul olma hamâkatine düşer.
İnsanın en büyük bedbahtlığı da, Hâlık'ını bırakıp kendisi gibi mahlük olan fånîlere ve nefsânî arzularına kul olmasıdır. Nitekim âyet-i kerimede:
"Hevå (ve heveslerini) kendisine kend iläh edinen kimseyi gördün mü? (Rasûlüml) ona Sen mi vekil olacaksın?" (el-Furkân, 43) buyrulmaktadır.
Åyetteki sual, tevhid akīdesinin, hiçbir şekilde ve aslå ortaklığa taham-mülü olmadığının ifadesidir. Çünkü bir ve tek olan yüce Allah'a ne bir fânî ortak olabilir, ne de put hâline gelmiş nefsânî arzular!
Nitekim kelime-i şehadet, her şeyden önce bu hakikatin îlânıdır.
31
Tasavvufi Kissalar ve İbretler
YanıtlaSilBANA KERİM LAZIM
Bayezid-i Bistāmi şöyle anlatır:
Birgün Dicle nehrinden karşı tarafa geçecektim. Yanına varınca Dic le'nin iki yakası, bana yol vermek için birleşti. Derhal kendimi toparladım ve Dicle'ye şöyle dedim:
"And olsun ki, ben, buna kanmam. Zira sandalcılar bir adamı yarım akçeye geçiriyorlar. Ama sen, otuz senelik amelimi istiyorsun! O hälde mahşer için hazırladığım amel-i salihlerimi aslå burada yarım akçeye ve rip ziyan edemem. Bana Kerim lazım, kerámet değil!"
HISSE:
Nefse hoş gelen bir fiil olarak kerämet, gerçek Hak dostlarının büyük bir hassasiyetle üzerinde durdukları bir meseledir. Zira kerâmeti bir kena-ra koyup bir anlık zorluğa katlanmanın bedeli, ya geçici bir yorgunluk ya da üç-beş kuruş masraf veya kulların gözüne meçhul kalmaktır. Ancak ke-râmete sarılmanın bedeli ise, bazen o âna kadar yapılan amel-i sålihlerin tamamıdır ki, bu insanı yüceliklere eli boş götüren bir gönül iflåsıdır. Onun İçin bütün ärifler, Hakk'ın muråd etmesi müstesnä, halkın rızasını ve takdi-rini kazanmak demek olan keråmete aslå meyletmemişler, däima Kerim olan Mevlā'nın rızasını tahsile gayret etmişlerdir.
Bu meyânda evliyâullâhın büyüklerinden Sehl bin Abdullah et-Tüste-ri, ne güzel buyurur:
"Kerämetlerin en büyüğü, kötü huyları, iyi huylarla değiştirmektir. Üs-telik bazı kerâmetler, ağlayan çocuklara oyalansınlar diye verilen bir oyun-cak gibidir. Bunu veliler değil, ancak gaflet erbabı arzu eder. Onlar bunun-la oyalanır ve nicelerini de oyalarlar."
Onun için her dâim en mühim mesele, Cenâb-ı Hakk'ın:
"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hüd, 112) buyruğunu îfådır.
*
483
482
YanıtlaSilIndnsdan Ihsana Tasavv
Bunun üzerine şeytan:
Rabbinin sana ihsan ettiği hikmetle yine elimden kurtuldun) Halbu ki ben yüzlerce kimseyi yoldan çıkarmıştım." diyerek uzaklaştı
Ellerimi ulu dergaha açtım, bunun, Rabbimin fazlı olduğu idraki içinde Cenab-ı Hakk'a şükürler eyledim.
Cemaatten bu hall dinleyen birisi sordu:
Ey Abdülkadir, onun şeytan olduğunu nereden anladın?"
Abdülkadir Geyläni -kuddise siruh cevap verdi:
Sana, haramları helal kıldım, demesinden!
KISSADAN HİSSE
Her zaman ve mekânda Allah'ın dinini bulanıklaştırmaya çalışanlar daima mevcut olagelmiştir. Lakin bu faaliyetin had safhaya ulaştığı dem lerde her mümin için färükıyyet, yäni hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, ha yır ile şerri ve güzel ile çirkini birbirinden ayırt edebilme lüzūmu daha bü yük bir ehemmiyet kazanır. Bugün, yukarıdaki kıssanın başka tecellilen yaşanmakta ve birçok kasıtlı güya ilim erbabı, İslam'ın helällerini ha râm, haramlarını helal häle getirme gayreti içinde cemiyete zarar verme ye çalışmaktadır. Dolayısıyla Abdülkadir Geylani Hazretleri'nin firäsetli davranışı ve fărukıyyet sıfatı hepimiz için büyük ehemmiyet arz etmek-tedir. Esåsen Geylani Hazretleri'nin düstūru gâyet açıktır: Cenab-ı Hak, peygamberine vermediği bir hakkı başkalarına asla vermez. Helál ve haramın, doğru ve yanlışın, güzel ve çirkinin ne olduğunu pey-gamber değil de, şeytan ve onun insanlar içindeki bilgili geçinen uzantıları mı daha iyi bilir? Asla... Cenâb-ı Hakk'ın böyle gåfillere hi-tabı çok serttir:
"(Ey Rasûlüm! Şunlara) de ki: Siz, dininizi (Allah'ın gönderdiği dini) Allah'a mı öğretmeye kalkışıyorsunuz?" (el-Hucurât, 16)
sellem, Hazret-i Ali'ye zırhlı bir gömlek giydirdi. Zülfikar'ı Sonra Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve
YanıtlaSilHAYDER DE DIN ASLAN-2
Resûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular: "Bir kimse, malında veya canında bir musibete uğrar da onu gizleyip kimseye şikâyet etmezse, o kimseyi mağfiret etmek, Allahü Teâlà Üzerine bir hak olur (yani Allahü Teälä, onu muhakkak mağfiret eder)." (Taberani, el-Mucemül-Kebir)
Hicri: 7 ŞABAN 1447 - Rúmi: 13 Kanün-i Sani 1441-Kasım 80
HAZRETME
YanıtlaSilHazret-i Ömer (r.a.), hac mevsiminde valilerini Medine's inevvere'ye çağırır ve onlarla görüşürdü. Bir sene umus valiliği yapan Ensar'dan Umeyr bin Sa'd'ı (r.a.) da davet etti. Hz. Ömer radıyallahü anh yanına gelen Hz. Umeyr'in halini hatırını sordu. Bir müddet görüştükten sonra, Hz. Umeyr, Medine-i Münevvere'den üç fersah uzaklıktaki ailesinin yanına gitti.
Hazret-i Ömer (r.a.), daha sonra yanındaki Habib isimli bir zâta bir kese içinde bin altın teslim etti ve "Bunu, Umeyr'e götür; yanında üç gün kaldıktan sonra hâlini sor ve bunu ona ver!" diye tembih buyurdu. Habib (r.a.) de varıp, Hazret-i Umeyr'e müsafir oldu. Hz. Umeyr, ona, kendisinin de yiyeceği olan ekmek ve zeytin ikram etti. Üç gün bitince, Hz. Habib, yanında getirdiği keseyi teslim ederek, Hazret-i Ömer'in gönderdiğini söyledi. Hz. Umeyr, keseyi eline alıp, "Ey Habibi Önce Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'e, sonra Ebûbekr-i Sıddik (r.a.)'e, sonra Hazret-i Ömer (r.a.)'e arkadaş ve yakın oldum. Dünyalık bir şeye meyletmediğim hâlde bütün günlerimi mesrur geçirdim." dedikten sonra, o kesedekileri ayırarak üçer dörder altını başka başka keselere koyup, civarında bulunan fakirlere taksim eyledi. Kendisine hiçbir şey ayırmadı
Sonra Hazret-i Habib (r.a.), Hazret-i Ömer (r.a.)'e gelip bu hali haber verdiğinde. "Allahü Teälä, ona rahmet etsin" dedi. Daha sonra Hazret-i Ömer, Hazret-i Umeyr'i çağırtıp da "Altınları ne yaptın?" dedi, "Yå Ömerl Kıyamet gününde, ihtiyacım olduğu bir zamanda karşılığını hazır bulmak için Cenâb-ı Allah'a borç verdim." dedi. Hz. Ömer (r.a.), ona, bir deve yükü hurma ile iki adet elbise verilmesini emir buyurduklarında, "Ya Ömer! Ben aileme bir ölçek yiyecek bıraktım; onlara yeterlidir. Hurmayı istemem läkin elbiseleri kabul ederim." deyip aldı ve ailesi tarafına hareket etti.
Hazret-i Ömer (r.a.): "Umeyr bin Sa'd, insanların işlerini gören, onlara yardım eden benim bir yardımcımdır. Yanımda böyle adamların olmasını temenni ederim, siz de böyle yardımcılarınızın olmasını temenni edin." buyurdular.
Bu kitab-ı kebir-i kainatın muhatabı olan nev-i insan içinde, elbette bir reh-
YanıtlaSilber-i ekmel bir
diye (asm) Risalete
TARİHTE BUGÜN
2022 2 BEDTO
4
- 1920-Sebilürreşad'da "Kürtler ve İslâmiyet" başlıklı bir yazıda Bediüzzaman'ın görüşleri yayınlandı.
- 1989-Bediüzzaman'ın talebelerinden Mehmed Feyzi Efendi vefat etti.
CUMA
FRIDAY
Yunus Suresi: 65
BİR HADİS
- 2011 - Bediüzzaman'ın Talebelerinden Mustafa Kırıkçı vefat etti.
MART
MARCH
BİR AYET Herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilen de Odur.
Biri diğeri ile dostluk kurduğunda ismini, kimlerden olduğunu sorsun.
Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatlı bir âlimi olabilir.
Lem'alar
HİCRİ: 1 SABAN 1443 - RUMI: 19 ŞUBAT 1437
lawak
Ogle
Aksam
Yatsi
KASIM: 117-GUN: 63 KALAN: 302 - GÜN UZA.: 1
DK
Gunes
Ikindi
Imsak Gunes Ogle İkindi Akşam Yatsı
que apuig 1
YanıtlaSil1929-Istanbul-Berlin
arasi "Hava Postası
seferleri başladı.
EKIM
25
CUMARTESİ
3 1447 CEVVEL
RUMI: 12 T.EVVEL 1441 HIZIR: 173
WIR AYET
Şuphesiz ki, bu Kur'an en doğru yola iletir.
İsra Suresi: 9
BİR HADİS
Allah bir kul hakkında hayır dilerse gönlünü zengin kılar ve kalbine Allah korkusu koyar.
Deylemi
Hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez.
Münazarat
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
-1610-Sultanahmet Camii'nin temeli atıldı.
OCAK
04
PAZAR
15 1447 RECEB
RUMI: 22 K. EVVEL 1441 KASIM: 58
BİR AYET
(Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!
İbrahim Suresi: 41
BİR HADİS
Ben şu iki zayıfın hakkını yemeyi size haram kılıyorum: yetim ve kadın.
Ey şan ve şerefi, năm ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır ve insanı insanlara abd ve köle yapar.
Lamak Günes Ogle
kindi
Aksam Yatse
Mesnevî-i Nûriye
Imsak Gunes Ogle
İkindi
Akşam Yatsı
GİRESUN
06.13 07.44 12.36 14.57 17.18 18.44
Dördüncü Bölüm: LÜGATÇE
YanıtlaSil339
-U-
Ut Ve
Uban, Oben: Zarf-ful eki (-up'tan genişletilmiş: Ağlayuban, görüben <ağ-layarak, ağlayıp görüp, görereks).
Uçmak, Uçmağ: Cennet.
Uçunmak: Korkudan benzi sararmak, rengi uçmak.
Ud, ut: Utanma, haya.
Uğru, uğrı: Hırsız.
Uğralamak: Çalmak, hırsızlık yapmak.
Umu: Ümid, emel, arzu.
Url: Çalınmak (sur urılmak).
Urmak: Glymek (tác urmak).
Uruşkan: Döğüşken, mücadele ve kavgaya düşkün kimse.
Uryân (a): Çıplak, açıkta, aşikar.
Us: Akıl.
Usan: Gafil, ihmalkâr, ihtiyatsız, gevşek.
Usan dutmak: Gevşek davranmak, ihtiyatsız bulunmak, gaflet etmek, ihmal
göstermek.
Usanmak: Bıkmak.
Us: İşte.
Uşanmak: Parçalanmak, toz haline gelmek, ufalanmak, kırılmak.
Uşatmak: Parçalanmak, ufalamak, kırıp dökmek.
Uşda, üşde: İşte.
Utmak: Oyunda yenmek, kazanmak.
Utlu: Utanır, utangaç.
Uyakmak: Gurüb etmek, batmak.
Uya: Ahmak, akılsız, her şeye, her söze uyan; tenbel, uyuşuk.
Uz gelmek: Münasip, uygun gelmek.
Uzlet (a): Bir yana çekilip kendi kendine yalnız yaşama.
Ü-
Ü: Ve.
Üleşmek: Paylaşmak.
Ümmet (a): Bir peygambere inanıp bağlanan cemånt.
Ümmi (a): Anasından doğduğu gibi kalıp okuna yazma öğrenmemiş.
Ün: Nida, sen.
Ürümek: Yürümek, yürürlükte olmak (yargum ürür: Hükmüm yürür).
Üstân (1): Sütun, direk.
YONUS EMRE
YanıtlaSil338
Tiryak (a): Panzehir.
Tiryák (1): Panzehir.
Tiz (f): Çabuk, acele.
Toğan: Doğan kuşu.
Toğmak: Doğmak.
Toğvi: Doğru.
Tokuz arslan: Eskilerin inancına göre dokuz kat gök.
Tolmak: Dolmak.
Toli, tolu: Dolu.
Tolunmak, dolunmak, batmak, gurûb etmek.
Ton: Elbise, üste giyilecek şey.
Tonanımek: Donanmak, giyinip kuşanmak, süslenmek.
Top: Hep, tekmil, birden, bütün, büsbütün.
Toptolu: Tamamen dolu, dopdolu.
Tortsuz: Tortusuz, birikintisiz, çöküntüsüz.
Toylamak: Ziyafet vermek, yedirip içirmek, ağırlamak.
Toymak: Doymak, tatmin olmak.
Túba: Cennet'te bir ağaç güzellik, iyilik, hoşluk.
Tuç: Tunç.
Tadaş olmak: Rast gelmek.
Tüfân: Hz. Nuh zamanında doğru yoldan ayrılanları helâk eden fırtına. (Gökten yağan ve yerden kaynayan su bütün dünyayı kaplamış ve Nuh'un gemisine alınmayan bütün canlılar yok olmuştur).
Tuğyan (a): Taşma, taşkınlık; azgınlık, coşkunluk.
Túl (a): Uzunluk.
Tül-i emel: Hırs, tamah, tükenmez arzu, olmayacak dilek.
Tûr: Tih sahrasındaki dağ, Hazret-i Músa'ya ilahi tecellinin olduğu dağ
Turı gelmek: Ayağa kalkmak.
Turılmak: Durulmak, sakinleşmek, açılmak.
Turmak: Durmak, ayağa kalkmak.
Tuş: Denk, benzer, eş.
Tag eylemek: Rast getirmek, karşı karşıya getirmek.
Tuşlamak: Rastlamak, karşılamak.
Tuş olmak: Rastlamak, yönelmek.
Tutmak: Farz etmek, kabul etmek; elde bulundurmak; istila etmek; tu-
tuşmak.
Tutak: Dudak.
Tutas: Yakın, yakınlaşmış.
Tutsak: Esir.
Tuymak: Duymak, işitmek.
Tuyûr (a): Kuşlar.
Türab (a): Toprak.
ZEHİRLİ SÜT
YanıtlaSilİlk dönem sûfilerden Ebû Os-man el-Mağribi, 857 yılında Ku-zey Afrika/Kayrevan'da doğdu. Tahsiline Mağrib'de başladı. Av-cılık ve biniciliğe meraklıydı.
Ebů Osman, yaşı ilerledikçe dünyadan el etek çekti. İçindeki boşluğu bir türlü dolduramıyor, kalbini selim kıvamına ulaştıramı yordu. Yirmi sene çöllerde inzivâ hayatı yaşadı. En nihayet Mekke'ye lerine katıldı. Daha sonra gittiği giderek sâlih kimselerin sohbet-Nişâbur'da kalbi itminâna erdi.
Ebû Osman el-Mağribi, 983'te vefat etti. Kabri, Nişâburdadır.
Ebû Osman; gençliğinde, ava çıktığı bir gün, hava kararınca,
geceyi geçirmek için kendisine uygun bir yer buldu. Yanında ge-tirdiği ağaçtan yapılmış kapla ge-celeri süt içmek âdetiydi. O gece yine sütü ısıtıp kaba doldurdu. Fakat süt çok sıcak olduğundan,
soğuması için başucuna koydu. Beklerken uyuyakaldı. Sådık av köpeği de yanındaydı. Uyandı-ğında sütü içmek için kaba uzan-dı. Fakat köpeği sütü içmesine mâni oldu. Buna bir mânâ vere-meyip süt kabına tekrar uzandı. Köpek yine hırlayıp sütü içmesi-ne izin vermedi. Bu hâl üç defa tekrar ettikten sonra köpek, süt kabının başına gidip sütü içti. Bir kenara yatan köpek şişmeye baş-ladı ve biraz sonra da öldü. Me-ğer Ebû Osman uyurken, büyük bir yılan süt kabının içine başını
sokup zehrini akıtmıştı. Köpek de sahibini korumak maksadıyla onun sütü içmesine mâni olmuş, efendisine en ufak zarar gelmesin diye kendisini fedâ etmişti.
Ebû Osman; bu tablo karşısın da gözyaşlarını tutamayıp, mah-lūkātı insanın hizmetine veren Allaha şükretti. (Abdurrahman Cami. Nefahatü'l-Uns, çev. Lamii Çelebi, 219)
78
Sebnem
YanıtlaSilKaden ve Aile Dergisi
し
İnsanlar, imtihandan
geçirilmeden, sadece
<> demeleriyle
bırakılıvereceklerini mi
sandılar?
Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır." (el-Ankebût, 2-3)
YanıtlaSil
Yuksel5 Aralık 2025 23:21
'iman ettik'
Allah Teâlâ buyuruyor:
YanıtlaSil"O (Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek (ortaya koy-mak) için ölüm ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır."
(el-Mülk, 2)
***
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyuruyor:
"Kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler vardır. Kişi o fit-nelerde mü'min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü'min olarak akşama erer, sabaha kâfir çıkar. O fitnede, oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen, koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse, Hazret-i Adem'in iki oğlundan hayırlısı olsun, (ölen olsun, öldüren değil)!.." (Ebû Dâvûd, Fiten, 2)
Ca
YanıtlaSil"Ey kalpleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl."
(Peygamberimizin Duası)
faltinolukdergisi
Altinoluk Dergi
altinolukdergi
G
Altmeluk Dergisi
122
YanıtlaSilHucurât Süresi Tefsiri
إِنَّ اللَّهُ عَلِيمٌ خَبِيرٌ “Şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şey-den haberdardır" Yani "Sizin zahirinizi, soyunuzu sopunuzu bilir, bâtınınızdan da haberdardır. Hiçbir sır ona gizli değildir. Binäenaleyh takvayı başlıca işiniz haline getiriniz ve o size (ikramını) arttırdığı gibi siz de takvanızı arttırınız" demektir.'
11-13. Arası Âyetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler
1. Onbirinci âyetteki yasaklamaya göre Allah Teālā üç şeyi haram kılmıştır:
a. İnsanlarla alay etmek,
b. Söz ve hareketle bir kimseyi ayıplamak,
c. Kötü lakaplarla çağırmak.
Allah'ın yasakladığı şeyleri yapan (fâsık) tevbe etmezse -başkası-na zulmetmesi sebebiyle kendisini azaba maruz bıraktığı için- zalim-lerdendir. Bu hükmün illeti açıktır. Alaya ve sözle ayıplanmaya maruz kalan veya kötü bir lakapla çağırılan kimsenin bu işleri yapan kimse-lerden daha hayırlı olması ihtimali bu yasağın illetidir.
Çirkin lakaplarla çağırma yasağından bu lakabla tanınan kimse-ler istisna edilmiştir.
2. Onikinci âyetteki nehiy sîgasının delaletine göre Allah Teâlâ üç şeyi daha haram kılmıştır:
a. Hayır ve iman sahibi kimselere karşı sü-i zanda bulunmak,
b. Başkasının gizli hallerini araştırmak (tecessüs),
c. Başkalarının arkasından hoşlanmadığı şeyleri konuşmak (gıybet).
3. Allah Teâlâ, peygamberler ve mü'minler hakkında hüsn-ü zanda bulunmak, dinen gereklidir.
4. Allah Teâlâ ve salih müslümanlar hakkında kötü zanda bulun-mak, haramdır.
1. Rāzi, XX, 239.
11-13. Arası Ayetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler
YanıtlaSil123
5. Açıktan kötü işlerle uğraşan veya şüpheli şeylerle meşgul olan kimseler hakkında kötü zanda bulunmak haram değildir.
6. Dinin ameli hükümlerinin içtihad yoluyla istinbâtında (hüküm çıkartmada) zanna göre hareket etmek mübahtır.
7. Tecessüs, büyük günahlardandır. Tahassus da haramdır.
8. Gıybet, haramdır. Kurtûbi'nin beyanına göre büyük günahlar-dan olduğuna dair icma' vardır. Gıybet yapan kişinin tevbe etmesi ve -bazı âlime göre gıybetini yaptığı kişiden helallik dilemesi gerekmek-tedir. (Bazı âlimlere göre ise bu zorunlu değildir.)
9. Gıybet etmenin haram olmadığı beş mesele vardır:
a. Zulme uğramak: Zulme maruz kalan kimsenin bunu ortadan kaldırma ve hâkime şikâyette bulunma hakkı vardır.
b. Fetva sormak için.
c. Fâsıklardan sakındırmak için: Fâsık veya fâcir bir kimsenin arka-sından konuşmak gıybet olmaz. مَنْ أَلْقَى جِلْبَابَ الْحَيَاءِ فَلَا غِيْبَةً لَهُ "Kim haya örtüsünü atarsa onun gıybeti olmaz'
d. Herkesce bilinemeyen gizli kötülüklerden sakındırmak için: şahitlerin, hadis råvilerinin, müelliflerinin, müftülerin liyakat sahibi olmamaları halinde veya dünürlükte veya birisine ortak olmak iste-yen kimseye nasihatte bulunulması gibi konular bunun misalleridir.
e. Başka bir lakapla tanınmıyorsa o kimseyi meşhur olan lakabıy-la tanıtmak için (âma, topal, dilsiz vs.)
10. Onüçüncü âyette üç husus zikredilmiştir:
a. Eşitlik: herkes bir ana ve babadan doğduğundan asıl itibariyle birdir; haklar ve kanûni sorumluluklar açısından eşittirler.
b. İnsanların birbirleriyle tanışması: Allah Teâlâ insanları sırf tanış-sınlar, birbirleriyle irtibat kurup yardımlaşsınlar diye kan ve evlilik bağıyla bağlı kabile ve milletler halinde yaratmıştır. Yoksa birbirlerine
1. Imam Suyûti, Camiu's-sağır, 8525, Beyhäki,
124
YanıtlaSilHucurât Sûresi Tefsiri
düşmanlık yapmaları, alay etmeleri, qıybet yapmaları, neseb ve asa-letle övünmeleri için değil.
c. İnsanlar arasında üstünlük ölçüsünün sadece takva olması: Allah katında en değerli olanlar kendi nefsini de toplumu da en çok ıslaha çalışan takvalı kimselerdir.
11. İmam Malik; "Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık" âyeti din-darlık dışında nesebin, evlilikte denkliğin şartı olmadığına delil olarak getirilmiştir. Nitekim ensardan azatlı köle Salim, Velid b. Utbe'nin kızı Hind'le; Bilal-i Habeşi, Abdurrahman b. Avf'ın kız kardeşiyle; Zeyd b. Hâris ise Zeynep binti Cahş (r. anhum) ile evlenmişlerdir. Bu durum-da sadece dindarlıkta denklik nazarı itibara alınır.'
Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Kadın ile dört şey için nikâh-lanılır: Malı, soyu, güzelliği ve dini için. Sen dindar olanını seç ki iki elin toprağa değsin (bereketi ve hayrı bulasın)"2
قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتُكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئاً إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
14- "Bedeviler "inandık" dediler. De ki: Siz iman etme-diniz ama “İslâm olduk." (boyun eğdik) deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve Rasûlüne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir."
Âyetin nuzûl sebebi: Bu âyetin nuzûlu hakkında bir kaç riva-yet vardır:
1. Bkz. Zuhayli , XIII, 485-490.
2. Buhâri, Nikah 16; Müslim Redā 15, fiten 86; Tirmizi, Nikah 4; Nesai, Nikah 10, 13; Ebu Dâvud, Nikah 2; Ibn Mace, Nikah 6, 38; Dârimi, Nikah 4: Ahmed b. Hanbel, 1, 92, 457, II, 428, IV, 92, 153, 377.
كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ
YanıtlaSilHz. Aişe (r.anha) dedi ki:
"O'nun ahlakı Kur'an idi"
Müslim, Müsafirûn, 139
KUR'ANI AHLAK VE EDEBİ ANLAMAK İÇİN
HUCURÂT SÛRESİ TEFSÎRİ
Zehra Eriş
KAMPANY
KITA
492
YanıtlaSilDELAL I HAYRAT ŞERHİ
ler, diğerlerinden ayrı sayılmıştır. Nitekim, aynı mana Kur'an-ı Ke rim'de şöyle geçer
Onda melekler ve RUH Iner. (97/4)
Ban nüshalarda ise, MUKARREBIN lafzi ayrı olarak (vavli) anlatılmamıştır. Arap dili kaldesine göre, meleklere sifat-ı kaşife ol-muştur Yani
141
Mukarrebin sayılan meleklere..
Manasında gelmiştir. Daha açık mana ile şöyle denmiştir:
Daima, itaat ve takarrüb üzere olan meleklerin cümlesine па-
Sonra
Allah'ın tüm salih kullarına salât eyle..
Ekseri nüshalardaki metin, bu manada gelmiştir. Bazı nüshalar-da ise:
Senin salih kullarına...
Manasında gelmiştir. Her iki halde de, o kulların şerefini artır-mak vardır. Özet olarak iki şekilde mana şudur:
Celâl sahibi Yüce Allah'ı tevhid, ibadet ve taatını kabul ile müşerref olan müminlerin üzerine salât eyle...
Salth.
Lafzının, burada ifade ettiği mana şudur:
Onlar, Yüce Allah'a ait vazifelerini bütünüyle yerine getirip Mevlâ'nın itaatında sabit oldukları gibi; Yüce Allah'ın kullarına ait haklara dahi riayet ederler.
Allahım, Alemlere rahmet olan zat hürmetine, bizleri salih kul-larından eyle..
Resulüllah S.A. efendimize ve diğer sayılanlara ihsan edeceğin bu salât:
Binasını kurduğundan bu yana; semadan yağan yağmur ka-dar olsun.
Bu manada, semadan yağan yağmurların tanesi de kasd edilmiş olabilir. O zaman mana biraz daha açık olarak şöyle olur:
Resulüllah S.A. efendimize, âline, zevcelerine, zürriyetine, ne-bilere, resullere, mukarreb meleklere, salih kullara salât eyle.. Hem de yağan yağmurların yağmur taneleri kadar..
Muhammed'e salât eyle..
Burada salâtın manası şudur:
- Resulüllah S.A. efendimize: Çeşitli sevaplar, türlü nimetlerle tazim ve tebeil inzal ederek; onun şanını şerefini muazzam ve müker-rem eyle.
Hem de, yerleri donatıp yaydığından bu yana onda biten bit-kilerin sayısı kadar..
Yerde bitenler arasında: Çiçekler, habbeler, ağaçlar, yapraklar ve yemişler vardır..
KARA DAVUD
YanıtlaSil493
الماءُ مُند بيتها وَصَلَ عَلَى مُحَمَّد عَدَة ما أنتَ الأَرْضُ مُنْذُهُ حَوْهَا وَصَل عَلَى د عَدَدَ القُومُ فِي السَّمَاءِ فَإِنَّكَ أَسْصَيتها وَصَلَ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَا تَفْتِ الأَرْوَاحُ مُنْذُ خلقها وَسَلَ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَا خَلَقْتَ وَمَا تَخْلُقُ وَمَا أَمَا طَرِيرُ عَلَكَ وَاضْعَافَ ذَلِكَ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَيْهِمْ عَدَدَ خَلْقِكَ وَرِضَاءَ نكَ وَزِنَةَ عَرْشِكَ وَمِنَادَ كَلِمَاتِكَ وَمَلَعَ عَلَيْكَ وَآيَاتِكَ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَيْهِمْ سللُوهُ تَفَوقُ وَتَفْضُلُ صَلُوةَ الْمُصَلِّينَ علَيْهِمْ مِنَ الْخَلْقَ أَجْمَعِينَ كَفَضَلِكَ عَلَى جَميع خَلْقِكَ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَيْهِمْ صَلوةٌ دَائِمَةٌ مستمرة الدَّوامِ عَلَى مَنَا اليَا إِلَى وَالأَيَّامِ
es semaü münzü beneyteha ve salli ala Muhammedin adede ma enbet'il arzu münzü dahavteha ve salli ala Muhammedin aded'en nücumi fis-se-mal feinneke ahşayteha ve salli ala Muhammedin adede ma teneffeset'il-ervahu münzü halakteha ve salli alá Muhammedin ma halakte ve ma tahluku ve maahata bihi ilmüke ve ad'afe zalike. Allahümme salli aley-him adede halkıke ve rizae nefsike ve zinete arşike ve midade kelimatike ve meblağa ilmike ve ayatike. Allahüm me salli aleyhim salåten tefuku ve tafdulü salát'el musalline aleyhim minel halkı ecmaine kefazlike ala cemii halkike. Allahümme salli aley-him saláten daimeten müstemirreted. devami alâ merr'il leyali vel eyya mi....
Yerleri donatıp yaydığından bu yana, onda biten bitkilerin sayısı kadar Muham-med'e salât eyle. Semadaki yıldızların sayısı kadar Muhammed'e salát eyle; sen onları saydın. Ruhların dışarı çıkardığı şeylerin sayısı kadar Muhammed'e salát eyle; hem de onları yarattığından bu yana.. Yaratmış olduğun, yaratacakların, ilminin kavradığı ve bütün bunların kat katı kadar Muhammed'e salât eyle. Al-lalım, onlara salát eyle yarattıklarının sayısı, nefsinden rızan, arşın ağırlığı, ke-limelerinin mikdarı, ilminin ulaştığı şeyler ve âyetlerinin mikdarınca. Allahım, onlara öyle bi rsalát eyle ki, onlara salavat okuyan tüm halkın salavatından üs tün ve faziletli olsun. Tıpkı: Halkına karşı, senin üstünlüğün ve faziletin gibi.. Allahım, onlara salát eyle; daimi olsun. Hem de gecelerin ve günlerin geçip git-tiğince.
* **
(Devamı: 497. Sayfada)
414
YanıtlaSilİSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
rirler, ihtiyaç sahiplerini, başkalarına tercih edip ihtiyaçlarını kar lamağa çalışırlar, garib, yabancı olanları korur ve kollarlardı.) dedi. (Peygamber Aleyhisselânın, Meclisindekilere karşı tutum ve dav-
ranışı nasıldı?) diye sordum, Babam (Resûlullah Aleyhisselâm, Meclisindekilere karşı daima gülecti. Yumuşak huylu idi.
Esirgemesi, bağışlaması boldu. Katı kalbli değildi.
Hiç kimse ile çekişmezdi.
Hiç bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemezdi.
Hiç kimseyi ayıplamazdı.
Pinti ve cimri değildi.
Hoşlanmadığı şeye göz yumardı.
Umanı, umutsuzluğa düşürmez, bir şey hakkındakı hoşnudsuz-
luğunu açığa vurmazdı.
Kendisini üç şeyden:
1. İnsanlarla çekişmekten,
2. Çok konuşmaktan,
3. Yararsız, boş şeylerle uğraşmaktan
alıkoymuştu.
İnsanları da, üç şeyde kendi hallerine bırakırdı:
1. Hiç bir kimseyi ne yüzüne karşı, ne de, arkasından kınamaz,
ayıplamazdı,
2. Hiç kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı,
3. Hiç kimseye, hakkında sevaplı ve hayırlı olmayan sözü söy-
lemezdi.
Peygamber Aleyhisselâm, konuşurken, Meclisinde bulunanlar, başlarına kuş konmuş gibi, sessiz ve hareketsiz dururlar, sözünü biti-rip susunca, söyleyeceklerini söylerler, fakat, Kendisinin yanında as-là tartışmaz ve çekişmezlerdi,
Peygamber Aleyhisselâmın yanında birisi konuşurken, konuşma-sını bitirinceye kadar o birleri susarlardı.
Peygamber Aleyhisselâmın yanında en sonrakının sözü ile en ön-cekinin sözü farksızdı.
Meclisinde bulunanlar, bir şeye gülerlerse, O da, onlara uyarak güler, bir şeye hayret ederlerse, O da, onlara uyarak hayret ederdi.
Meclisine gelen gariplerin, yabancıların sözlerinde ve soruların-daki kabalık ve kırıcılığa Eshabı da, Kendisi gibi davransınlar di-ye- katlanırdı.
(Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını talep ettiğini gördüğünüz za-man, ihtiyacını ele geçirmesi için ona yardım ediniz!) buyururdu.
Gerçeğe uygun olmayan övmeyi kabul etmezdi.
250
PEYGAMBERİMİZİN ZEVAİD SÜNNETLERİNDEN BAZILARI
YanıtlaSil415
Hakka tecavüz etmedikçe, hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Hakka tecavüz ettiği zaman da, ya onu men ederek sözünü ke-.) dedi. (168)
ser, yahut Meclisten kalkıp giderdi (Peygamber Aleyhisselamın susması, nasıldı?) diye sordum. (Resûlullah Aleyhisselâmın susması, dört şey üzerine, yanı:
1. Hilm,
2. Hazer,
3. Takdir,
4. Tefekkür
üzerine idi.
Takdir, insanlara eşid bakış ve dinleyişte; Tefekkür, dünya ve Ahiret işlerini düşünmesinde göze çarpardı.
Hilm ve sabr'ı, Kendisinde toplamıştı. Hiç bir şey, Kendisini kız-dırmazdı.
Hazer'e gelince; bu haslatta, Kendisinde dört haslat toplanmıştı:
1. En iyiyi, tâbi olmak için alırdı.
2. Çirkin olan şeyleri, geri durulması için, bırakırdı.
3. Görüşünü, ümmetinin yararına olan şeylerde harcardı. 4. Himmetini, ümmetinin dünya ve Ahiret mutluluklarını sağ-
lıyacak şeyler üzerinde toplardı.) dedi.» (169)
«Resûlullah Aleyhisselâmın her hangi bir şey için (Hayır!) de-diği olmazdı.
Yapmak istediği bir şey Kendisinden istenildiği zaman (Olur!) buyurur, yapmak istemediği bir şey Kendisinden istenilince, susar, onu yapmak istemediği, Kendisinin bu susuşundan anlaşılırdı.» (170)
Hz. Hasan'ın sorusu üzerine, Peygamberimizin üveyi oğlu Hind b. Ebi Hâle de, Peygamberimizi anlatırken şöyle der:
«Resûlullah Aleyhisselâm, yürürken, ayaklarını, yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını, geniş atar, yüksek bir yer-den iner gibi önüne doğru eğilir, vakar ve sükünetle, rahat yürürdü. Bakmak istediği, bakacağı tarafa, tamamile dönerek bakardı.
Etrafına gelişi güzel bakınmazdı.
Yer yüzüne bakışı, semâya bakışından uzundu.
Yer yüzüne bakışı da, göz ucu ile idi.
Yürürken, Sahabîlerinin gerisinde yürürdü.
Birisile karşılaştığı zaman, önce, Kendisi selâm verirdi.» (171)
(168) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 424-425, Tirmizi Şemail s. 59-60, Kadı İyaz -
Şifa c. 1, s. 119-121
(169) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 425, Kadı İyaz Şifa c. 1, s. 121-122
(170) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 368, Heysemi Mecmauzzevaid c. 9, s. 13
(171) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 422, Tirmizi Şemail s. 5, Kadı İyaz Şifa
c. 1, s. 118
سورة نفر (٢٢٠٢٤)
YanıtlaSilمعبودك عبادته مستحق اولدينه دلالت اور چونکہ عبادت نکردن شکر منعمه ابر بار بھی نعمتلري ويرن ذاته شكراتمك واحدر صوكره (رزقَالَكُمْ ( حمله سندن ارض وارحمه حيفان مواليد، یعنی ارضك عمره لرى انساناره خادم ولد قاری کی، انسانلارك ده او نارك صانعه خادم اوله لری لازم او لدیفنه بر رمز واردر .
et eder lir Yans ir an hädim ne ardır.
( فَلَا تَجْعَلُوا الله انداراً ( حمله ی به لحن حمله لرك هر بريسيله علاقه دارد یعنی ریکند عبادت باید یف کرده شریک علمایگی زیرا ریگان انجمه الله سری نو گز له برابر خامه ابنه اور وارضی مزه مسكن اولار مه حاضر لامان او در وسمالى سرك ناكزه عام ولا رقه با رادانه او در وسرك رز فکری و معیشت گیری ندارن ایجونه حواری کوندرنه او در خلاصه، بتونه نعمتلی اون ندر اویله اکبر تونه شکریر و عبادت کرده، آنچه او در
biniz, aodur emâyı in eren ise
yer sretle
ار قداسه ! بوليتك تضمن ایتدیگی جمله لرك كيفيت و نكته الدين كله لم. اولا، قرآن کریمده کرنامه ذكر ليديان (با آنها) الله الديانه خطاب و ندا، اوج و جهله و اوج داتله تأکید ایدی شد. بریسی ايقاضی افاده ليدن و ايقاظ الحجون قول لا يلان (با) حرفیدر ایکنجیسی علامتاری آرامقام پرشی بولعه الجون قول لانيلان (آئی ) کلمه سیدر که، تورکچه ده هانی کلمه سیاه ترجمه ای باید او صحیی، عقلند آیا تمہ ایجون قول لا نيلان (ها) حرفيدر. بو تأكيد لر در آنگلا میاید که بوراده شو طرز ابله با سلام ندا
de ten en
و خطاب، حومه فائده لره و نکته لره اشار تور.
از جمله برنجیسی ان اناره عباد تارك تطليقند نه حاصل اولان مشقتك، خطاب الهي مظهريتين نشئت اين ذوقه والذقاله تخفيف ايديالمسيدر الكنجيي ان انك غائبانه اولا نه آشاغی مریم سندند حضورك يوكسك مقامنه چیغمی، آنجه عبادت واسطه سالم اولديفته اشار تدر. او محيي مخاطيك اوج جهتدن عباد تله مکلف اولدیفنه اشار تور. برنجی، قلبیله تسلیم و انقياده ایکنجیسی، عقلیله ایمان و توحيده او چنجیمی، قالبيله عمل و عبادته مظفور در دجیسی: مخاطب اراك مؤمن، کافر منافقه اولعه اوزره اوج قسمه ابريل من اولد يفته اشار تدر تشخي: خطابك ان انارك يوكن اور تہ، عوام طبقه لمينه شامل اولد يفقه اشار تدر. التنجيسي ان انار آراسنده با بیلان ندا و خطا ب برده
عوام
YanıtlaSilAvam: Sıradan halk
JYS
Delalet: Delil olma
غَفْلَة
Gaflet: Olup bitenden haber-siz olma
غائبانه
Gaibane: Görmeyerek
Hadim: Hizmetçi
حلق
Halk: Yaratma
حايل
Hasıl ortaya çıkan
خلاصه
Hulasa: Öz
حضور
Huzur: Allah'ın huzurunda olma
انقياد
İnkıyad: Boyun eğme
مظهريت Mazhariyet: Nail olma
مكلف
Mükellef: Yükümlü
متعة Mün'im: Ni'met veren
منافق
Münafik: İki yüzlülük eden
تفتت
Neş'et: Ortaya çıkma
ندا
Nida: Seslenme
نكته
Nikte: Ince ma'na
صانع
Sani: Sanatla yaratan (Allah)
Sema: Gök
ثمره
Semere: Meyve
شامل
Şamil: İçine alan
تخفيف
Tahfif: Hafifletme
تَضَفْن
Tazammun: İçine alma
تأكيد
Te'kid: Kuvvetlendinne, sağlamlaştırma
تدارك
Tedarik: Temin etme
واجب
Vacib: Zariri olan
Ma'büdun ibadete matchak olduğuna delilas ede Çunkt ibadet, ankürdür Sukür, Mum'ns adila Yous nimetleri veren záta sikretnek Väribdir Sonra cumlesinden, arz ve arzdan çıkan mevälid, yanı arzın semereleri insanlara hadim oldukları gibi, insanların da onlann Sint the hadim olmaları lazım olduğuna biv remiz vardu
YanıtlaSilcümlesi ise, geçen cümlelerin her birisiyle aläkadardır. Yani "Rabbinize ibadet yaptığınızda şerik yapmayınız, Zira Rabbiniz.
ancak Allah'dır. Sizi nev'inizle beraber halk eden odus Ve arzı size mesken olarak hazırlayan odur. Ve semay sizin binanıza dam olarak yaratan odur. Ve sizin rızkınızı ve maşetinizi tedarik için suları gönderen odur. Hulása, bütün ni'metler ondandır. Öyle ine bütün şükürler ve ibadetler de, ancak onadır."
Arkadaş! Bu ayetin tazammun ettiği cümlelerin keyfiyet ve miktelerine gelelim. Evvelå, Kur'ân-ı Kerim'de kesretle zikredilen ile edilen hitab ve nida, üç vecihle ve üç edåtla te'kid edilmiştir. Birisi, ikäzı ifade eden ve ikäz için kullanılan () harfidir. İkincisi, alâmetleri aramakla bir şeyi bulmak için kullanılan (1) kelimesidir ki, Türkçe'de 'hangi' kelimesiyle tercüme edilir. Üçüncüsü, gafletten ayıltmak için kullanılan (6) harfidir. Bu te'kidlerden anlaşılır ki, burada şu tarz ile yapılan nidâ ve hitåb, çok fáidelere ve nüktelere işarettir.
Ezcümle: Birincisi: İnsanlara ibadetlerin teklifinden hasıl olan meşakkatin, hitâb-ı İlâhiye mazhariyetten neş'et eden zevk ve lezzetle tahfif edilmesidir.
İkincisi: İnsanın gäibâne olan aşağı mertebesinden huzurun yüksek makamına çıkması, ancak ibådet vâsıtasıyla olduğuna işarettir. Üçüncüsü: Muhátabın üç cihetten ibadetle mükellef olduğuna işarettir. Birincisi, kalbiyle teslim ve inkıyâda; ikincisi, aklıyla îmân ve tevhide; üçüncüsü, kalıbıyla amel ve ibådete
mükelleftir. Dördüncüsü: Muhátabların mü'min, kâfir, münafık olmak üzere üç kısma ayrılmış olduğuna işarettir. Beşincisi: Hitabın insanların yüksek,
orta, avâm tabakalarına şamil olduğuna işarettir. Altıncısı: İnsanlar arasında yapılan nidå ve hitâblarda
139
YanıtlaSil4204. Hayır yap da denize at
4305 Haylaz haylazı suvatta bulur. (Çil., IEM . 11/169, 1922)
1206. Hayvan budalası yürük olur, irisan budalasi pehlivan olur
4207 Hayvan ölürse, semeri kalır, insan ölürse, ismi kalır (Cil. IEM 111/65, 1923)
4208 Hayvanın arığını kaldır, insanın arıgını batır.
4209 Hazıra dağlar bile dayanmaz.
1210 Hem kel, hem fodul. (Cil, IEM. 11/168, 1922).
4211. Hepsi gitmiş kiliseye, bu da gitsin manastıra. (Anlamı: Her şeyim yitip giti, bu da gidiversin). (Çil., IEM. III/65, 1923).
4212. Her algjaçtan düdük olmaz. (Çil., IEM, II/168, 1922).
4213. Her gecenin bir gündüzü vardır.
4214. Her gün bayram olmaz. (Çil., IEM, III/65, 1923, Bob. Β.Τ.Ο., "Nauçen pregled", yıl III, kitap II/124, 1931).
4215. Her ipnen punara (kuyuya) inilmez. (Çil., IEM, II/168, 1922).
4216. Her koyun (değişke: keçi) kendi baca(ğından asılır. (Bob. B. T. U., "Naugen pregled", yıl III, kitap II/133, 1931).
4217. Her ne verirsen elinlen, o gider seninlen. (Çil., IEM, 1/168, 1922).
4218. Her söze kulak asma. (Çil., IEM, II/163, 1922).
4219. Her şey olur biter, kösenin sakalı bitmez. (Bob. B.T.U. "Nauçen pregled". yıl III, kilap II/134, 1931). SBNU, XLII/451).
4220. Herkes derdinlen, de girmenci suyunlen. (Çil., IEM, II/168, 1922; SBNU, XLII/451).
4221. Herkesin derdini kiremitlik (dam) örter.
4222. Hesabını bilmeyen kasap, belinde kalır bıçak ve masat. (Çil., IEM, II/168, 1922).
4223. (H)ey gidi dünya. (Çil., IEM, II/166, 1922).
4224. Hiç zana (a)tın yoksa, davulcu ol.
4225. Hille(nin) boku çıkar. (Çil., IEM, II/168, 1922).
4226. Hizmet (hizmetkärlık) etme(yjen, ağalık edemez. (Bob. TP., IEM, X-XI/223, 1932).
4227. Horoz ölür, ama gözü çöplüktedir. (Çil., IEM, III/65, 1923).
4228. Horozsuz da sabah olur. (Çil., IEM, II/168, 1922).
4229. Horozu çok olan köyün sabahı geç olur.
4230. Hür ol, hırsız ol, elinde e(yjliği bırakma. (Çil., IEM, II/169, 1922).
4231. İçgüveyinden halım daha e(yji. (Fıkrası: Birkaç avcı bir tilki yakalamış, diri diri derisini yüzmeye başlamış. Derisini yüzünce, avcılardan biri tilkiye: Şimdi nasılsın? diye sormuş. Tilki: "İçgüveyinden halım daha iyidir" demiş. Çil IEM, II/169, 1922).
4232. İçkicili(gjimi de, kaçımacılığımı da biliyor, ama ne yapacak? (Çil., IEM. 11/164, 1922).
4172. Gelen gident andru (A, TEM. 1/170, 19331
YanıtlaSil4173. Gelen gideni aratırming
4174 Gemtyi kurtaran kaptandu (CEM, 11001, 1923)
4175 Cieng heye hizmet etmek, beyaz beygiri limar etmek Bhd (HJEM WI 1922)
4176. Gençlik rezillik, thityarık maskaralık ( TEM, 11/60, 1923)
4177. Gençlikte vaktını geçiren sefa ile, ihtiyarlıkta omrtiall geçirir cefs ils (CR, FEM, 11/101, 1922)
4178. Gerçek çıplaktır.
4170. Gerekliyi gereksizden saklamah
4180. Gider Tatar's, gelir beteri
4181. Gidip de dönmemek var, döntip de gitmemek (görmemek) var
4182. Gizli şey, meydana çıkar. (Çil, IEM, 111/61, 1923),
4183. Gölgede oturan yaz güntü, kışın kar olur unu. (Bob. TP, IEM. X XI/221, 1912 Ya da: Yaz günü gölgede oturama, kış günü unu kar olur. ÇI, IEM, 11/169, 1922)
4184. Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz
4185. Gonül bu ya: ata da konar, boka da konar (Çil, IEM, 11/161, 1922).
4186. Gören göz, kılavuz istemez (ÇI, TEM, 111/61, 1923).
4187. Görünen köy, kılavuz istemez (Çil, IEM, 11/161, 1922).
4188. Göz görmeden, kuru kafa ne yapsm? (Çil, IEM, 11/161, 1922).
4189. Gözden göze fayda yok, arada burun var.
4190. Gülme komşuna, gelir başına. (Çil., IEM, II/161, 1922, SBNU, XLVII/451)
4191. Gülü seven, dikenine katlanır.
4192. Gün doğmadan, neler dğar! (Çil., IEM, 11/161, 1922).
4193. Gün do(g)unca, sabah olunca (ya dek), neler olur! (ÇII., IEM, 11/162, 1922).
4194. Güzele bakmak sevaptır. (Çil., IEM, 11/161, 1922).
4195. Güzelin kem sözüne küsülmez.
4196. Hafız ul-lisan, selamet ul-insan, (Yani: Dilini tutması, insanın selametidir). (Bob. T.P., X-XI/219, 1932).
4197. Hakimsiz, hekimsiz memlekete gitme. (Çil., IEM, II/168, 1922).
4198. (H)alep uzaksa, arşın burda. (Çil., IEM, II/159, 1922).
4199. Hamamcı suyunlen dost edinmek. (Çil., IEM, II/168, 1922).
4200. Haram geldi, haram gitti. (Çil., IEM, 11/168, 1922).
4201. Haram ile alınan himarın eceli sudan olur. (Çil., IEM, I1/169, 1922).
4202. Hasta olma bana, sa(g)lamlığının kıymetini bil!
4203. Hatır için dolma (y)inmez. (Çil., IEM, 11/168, 1922).
422
YanıtlaSilİmam-ı Bağavi (?-1122)
ders veriyordu.
9 yıl sonra tekrar Bağdat'a gitti. Bu sırada Bağdat, İslâm äleminin önemli bir ilim mer-kezi idi. Burada bulunan âlimler, Şafil'ye bü yük hürmet gösterdi. Sadece talebeleri değil, Bağdat alimleri dahi ondan ders almaya baş-ladılar. Daha önce kendisinden ders aldığı Ahmed bin Hanbel de ona talebe olmuştu. Zamanının en büyük älimi olan ve 300 bin hadis-i şerifi ezbere bilen Ahmed bin Han-bel, ondan ders almağa gelirdi. Çok kimse, İmam-ı Ahmed'e; "Böyle büyük bir älim iken, kendi çocuğun yaşındaki bir gencin karşısın da nasıl oturuyorsun?" dediklerinde; "Bizim ezberlediklerimizin mânâlarını o biliyor. Eğer onu görmeseydim, ilmin kapısında ka-lacaktım" demişti.
İmam-ı Şafi Bağdat'ta bulunduğu sırada Kitâbü'l-Bağdadiyye adını verdiği eserini yazdı. İkinci defå Bağdat'a gidişinden sonra, Bağdat'taki siyasi ve fikri kargaşa sebebiyle Mısır'a gitti ve ömrünün sonuna kadar orada kaldı.
İmam-ı Şafii, İmam-ı Azamın ve İmam-ı Mã-lik'in ictihad yollarını öğrenip, bu iki yolu bir-leştirdi ve ayrı bir ictihad yolu ctihad yolu kurdu. Onun kendi usûlüne göre şer'i delillerden çıkardı-ğı hükümlere, yani gösterdiği bu yola "Şafii Mezhebi denildi. Ehl-i Sünnet itikadında olan Müslümanlardan, amellerini, yani iba-det ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara "Şafir" denir.
Şafii Mezhebi, Hanefi Mezhebinden sonra en çok yayılan bir mezheptir. Mısır, Mekke, Me-dine, Endonezya, Aden, Filistin, Azerbaycan ve Semerkant'ta, Doğu ve Güneydoğu Anado-luda yayılmıştır.
820 yılında Mısır'da vefat etti. Kahire'de el-Mukattam Dağının eteğinde bulunan Kurâfe Kabristanına defnedildi.
İmam-ı Bağavi )7-1122( إمام بغوى
Ali ibni Abdülaziz ibni'l-Merzebán el-Bağavi, bazı kaynaklarda Ebu'l-Hasen ve Şeyhu'l-Ha-ram künyeleriyle de tanınır. Hadis hafızların-dandır (Hadis literatüründe yüz bin hadisi ravileriyle birlikte ezbere bilen kişiye Hafız denir) ve hadis âlimlerince sika, yani çok gü-venilir kişi olarak görülür. "Müsned" isimli bir hadis kitabı vardır.
Doğduğu yer olarak; Herat ile Merverrüz ara-sında bulunan Bağşür (Bağ) kasabası göste-
İmam-ı Bağavi (?-1122)
YanıtlaSilizrar- nás Hz
422
rilmektedir.
Zaten bu kasabaya izafeten Bağavi lakabını almıştır. Ferra lakabı ise direk kendisi ile ala kalı olmayıp, kürkçülük yapan babasının bu mesleğinden ötürü İbnü'l-Ferra olarak anıl mıştır.
hocalardan ders aldıktan sonra memleketi Begavi, Horasan bölgesini dolaşıp muhtelif Hocası kadı Hüseyin'in vefatından sonra gö-olan Merverrüz'e dönerek buraya yerleşti. devam etti. Arta kalan zamanlarda ise eser revi devraldı. Hocası gibi talebe yetiştirmeye yazmaya başladı. Aralarında ünlenip isim yapan bazı şahsiyetlere hocalık yapti. Ebu Mansur Muhammed el-Attari, Ebu'l-Meka-rim Fazlullah Nügari, Ebü'l-Feth Muhammed Hemedani bunlardan bazılarıdır.
Seksen yıllık bir ömür yaşayan Begavi, bu zaman zarfında, memleketi dışına çok fazla çıkmadı. Ömrü boyunca bölge insanına hiz-met etti. 1122 yılında Merverrüz'de vefat etti. Vefatından sonra, büyük değer verdiği ve çok sevdiği hocası Kadı Hüseyin in yanına defnedildi.
Begavi, daha çok hadis, fıkıh ve tefsir dal-larında eserler yazdı. Hadis dalında önemli ve en çok tanınan eserlerinin başında "Şer-hü's-sünne" adlı eseri gelmektedir. Hadis älimlerinin eserlerinden derlediği hadisle-ri önce konularına göre sıralamıştır. Hadis älimleri arasında ihtilaf konusu olan fikri problemlerle ilgili olarak şerhler düşmüştür. Kendisine, "Muhyissünne" läkabının veril-mesinde bu eserin önemli bir katkısı olmuş-tur.
Begavi'nin güvenilir hadis kaynaklarından istifade ederek derlediği hadisleri, "Mesabi-hü's-sünne" adlı eserinde toplamıştır. Kay-naklardan aldığı hadislerin senetlerini çıkar-dıktan sonra eserine kaydetmiştir. Eserde, dört binden fazla hadis kaydedilmiştir. Bu eseri de İslâm dünyasında büyük bir ilgi gör-müş ve eser için çok sayıda şerh yazılmıştır. Hadis dalında; El-envar fi şema'ili'n-nebiy-yi'l-muhtar, el-Cami' beyne's-Sahihayn, Şer-hü Camii'it-Tirmizi yazdığı diğer eserleridir.
Tefsir dalında yazmış olduğu en ünlü eseri ise, "Me'alimü't-tenzil" adını taşımaktadır. Alim, Kur'ân âyetlerini; hadis, sahabe ve ta-biin müfessirlerle bunlardan sonra gelenlerin görüşleriyle açıklamaktadır. Eserin muhtelif
Imam Celil İbn-i Vehb (743-813)
YanıtlaSilImam Beyhaki
423 baskıları yapılmıştır. Bu alanda yaadığı diğer bir eseri de El-Kifaye fil-kira'a'dır
Fish ilim dalıyla ilgili yazdığı eserlerinden bir tanesi By Tehaib'tir. Bu eser Safit meshe binin önemli kaynaklarından bir tanesidix. Müellif bu eserinde hocamnin eserinden büyük ölçüde istifade etmiştir. Eserdeki bolumler, ayet ve hadislerle başlamaktadır Konuyla ilgili Alimlerin görüşlerine yer ver
dili gibi, kendi fikirlerini de ilave etmiştir. Bu alanla ilgili olarak da: El-Kifaye fil-fikh. Fetava, Tercumetü'l-ahkam adı eserleri yaz-miştir.
İmam Begavi, eserlerini Arapça ve Farsça dil-lerinde yazmıştır.
Imam- Beyhaki إمام بهلی )bkz. Beyhakt(
Imam : Buhari امام بخاری )bkz. Buhart(
Imam - Busiri مام بوصیری( )bkz. Bustri(
Imam-1 Cafer إمام جعفر : Imamiyye mezhebinin
kabul ettiği oniki imamın altıncısı. Künyesi Ca'fer es-Sadik Muhammed Bakır b. Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebi Talib'tir. Babası, Mu-hammed Balar'ın yerine imamete geçmiştir. Oniki imamın altıncısıdır. Hz. Hüseyin'in şehit edilmesinden sonra Peygamber çocuk-ları siyasetle uğraşmamışlar; kendilerini ilme vermişlerdir. Bu evde yetişen Ca'fer de kendi-ni ilme verdi; fıkıh, hadis, ve öteki şer'i ilimler yanında kimya ve diğer ilimleri de tahsil etti.
Ebû Hanife, Imam Malik ve Süfyân-ı Sevri gibi büyük bilginler Cä'feri Sadık'tan ilim öğ renmiş ve hadis rivayet etmişlerdir. Ca'fer-i Sadık fazla konuşmazdı. Süfyan-ı Sevri, Ca'fer'i ziyarete gitmiş; uzun süre sustuğunu görünce konuşmasını rica etmiş; bunun üze rine Ca'fer şöyle demiştir: "Allah'ın nimetine şükret; şükür, nimetin artmasına vesile olur. Nimet verildiği zaman da istiğfara devam et. Devletin zulmüne karşı da Lå havle velå kuv-vete illa billah de."
Ebû Hanife de, Hicaz'a gidip, iki yıl Ca'fer'in yanında kalmış, ondan çok şeyler öğrenmiş ve bu iki yıl için "Eğer iki yıl olmasaydı Nü-man mahvolurdu" demiştir.
Imam Ca'fer'in ilmi önce kesbi olarak başla-mış, sonra vehbi ilimle desteklenmiş, ilhama mazhar olmuştur.
Ca'fer-i Sadık, ahlak, fazilet ve takvada ileri idi. İmam Malik onun hakkında şöyle der: "O, üç halde bulunurdu: Ya namaz kılar, ya oruç
123
YanıtlaSilİmam-ı Celil İbn-i Vehb (743-813)
tutar, veya Kur'an okurdu. Hiç bir zaman temiz olmadan Allah'ın Rasülü'nü ağzına al mazdı. Boş yere konuşmazdı. Kendisini her gördüğümde kalkar, altındaki minderi bana verirdi." (Muhammed Ebu Zehra, el-Imamu's Sadık.)
Imamiye, Ca'fer-i Sadık'ın bazı vehbi ilimle re sahip olduğunu, Hz. Peygamber'in bu ilmi Hz. Ali'ye verdiğini, Hz. Ali'den Ali Zeyneläbi-din'e, ondan Muhammed Bakır'a, ondan da Ca'fer-i Sadık'a geçtiğini, bu ilmin "cifr ilmi" olduğunu söyler. Cifr ilmi, harflerin ilmidir. Cafer'i Sadık'ın cifr'i bildiği ve onu şöyle tarif ettiği bildirilir: "O, deriden bir kaptır. Onda, peygamberlerin ve İsrailoğulları bilginlerinin bilgisi vardır." (Seyyid Hüseyin Muzaffer, es-Sadık, 109). Hamdi Döndüren
İmam-ı Celil İbn-i eh )743-813( إمام حليب رهب : Dokuzuncu asırda yaşamış İslâm âlimle-rindendir. Mısır bölgesinde doğup büyümüş, buralarda hizmet etmiştir. İmam Malik'in önde gelen ve en çok sevdiği talebelerinden birisi olmuştur. Elde ettiği ilmi birikiminden ötürü, ilmin kütüphanesi olarak vasıflandı-rılmıştır. Yüz bin civarında hadis-i şerifi ravi-leriyle birlikte ezberlemiş ve çok sayıda hadis nakletmiştir. Kendisine teklif edilen kadılığı kabul etmemiş, ilim ile meşguliyeti tercih et-miştir. Risale-i Nur'da kendisi için, "büyük bir imam olan İbn Veheb" tabiri kullanılmıştır. Künyesi Ebu Muhammed Abdullah bin Vehb bin Müslim el-Fihri el-Mısri şeklindedir.
Abdullah, 743 yılında Kahire'de doğdu. Eğiti-mine başlarna yaşı konusunda farklı nakiller mevcuttur. Küçük yaşta ilim tahsiline başla-dığını belirten kaynaklar olduğu gibi, on yedi yaşından sonra ilmi eğitimine başladığını yazan kaynaklar da mevcuttur. Tahsil hayatı boyunca çok sayıda hocadan ders aldı. Ders aldığı hocalarının sayısının üç yüzden fazla ol-duğu nakledilmektedir. İmam Malik'ten ders aldıktan sonra, önde gelen talebelerinden biri olmuştur. İmam Malik dışında Hayve (Havye) bin Şüreyh, Sa'd bin Ebi Eyyüb, Leys bin Sa'd, Süleyman bin Bilal, İbn Cüreyc, Süfyan es-Sev-ri, Abdülaziz el-Macişun, İbn Lehia, Süfyan bin Üyeyne gibi tanınmış isimler ders aldığı hoca-larından ve âlimlerden bazılarıdır.
Abdullah, 1 Mayıs 813 tarihinde Kahire'de vefat etti. Fıkıh, hadis, tefsir, tarih ve Kıra-at dallarında zamanının en önemli âlimleri arasında yer aldı. Büyük bir emek sarf ederek
12
YanıtlaSilEbedi Yol Haritası ISLAM
Diğer taraftan, kelime i şehadette, Allah'tan gayrı bir ilah bulunmadığı na şahitlikten sonra Hazret-i Muhammed Efendimiz'in Allah'ın "kulu" ve "Rasülu olduğuna da şahitlik etmekteyiz. Yani Cenab-ı Hak, bizlere en sev gili kulu olan Rasülü'nü tasdik ettirirken, O'nun "kulluk" vasfını da bilhassa tebliğ etmiş olmaktadır
Kulluk
Hakk'a mirac etmeye, yani vuslata en büyük fırsat ve insanoğluna bah-sedilen en büyük saltanat....
Allah'a bu vasıfla ve layıkıyla kul olabilenler, Allah'tan gayrısına kulluk etmekten kurtulurlar. Zaten insanın, Allah'a kulluktan daha büyük bir saltanatı hiçbir zaman olmamıştır.
Peygamber Efendimiz de "Kul Peygamber" olarak enbiyä sultanı olmuştur. Dolayısıyla gerçek tevhidin, yani yalnızca Allah'a kulluğun zirve-si, Hazret-i Peygamber Efendimiz'dir. Bizler de, O tevhid dâvetçisinin Ümmetiyiz.
Her şeyde yegâne örneğimiz, O. Bilhassa kullukta, emsalsiz bir nümüne-i Imtisal O. Bu bakımdan Cenab-ı Hak, kelime-i şehadetin; "ve eşhedü enne Muhammeden abdühů ve Rasûlüh" kısmında, biz ümmet-i Muhammed'e en böyük fiill kıstas ve emsalsiz ömek şahsiyet kıldığı Peygamber Efendimiz'i Örnek alarak, O'nu kalben ve fiilen tasdik etmemizi istiyor.
Çünkü insan, terbiyeye muhtaç olarak dünyaya geliyor. Hayat yolculu ğunda da en büyük insan terbiyecileri ve muallimlen olan peygamberler ve onların varislerinin rahle-i tedrisinde ve kulluk iklimlerinde olgunlaşabiliyor. Aksi hälde hevå ve hevese tapan ahmaklardan olup ilahi gazaba uğrayarak hüsrandan hüsrana sürükleniyor. Bu gerçeği ifade sadedinde Efendimiz buyurur ki:
"Yeryüzünde tapılan sahte tanrılardan Allah'ın en çok buğz ettiği, hevá ve hevestir." (Heysemi, 1, 108)
O hâlde; en başta yapılması gereken, tevhidin rühuna zıt olan süfli arzuları terk ederek nefsin tezkiyesi ve måsivådan arınmak süretiyle de kalbin tasflyesidir. Kalp tertemiz olacak ki, onda, kelime-i tevhidin إلا الله
sırı, yani Cenâb-ı Hakk'ın cemali sıfatları kâmilen tecelli etsin.
Ancak o zaman kalp, Cenâb-ı Hak ile beraberlik istikametine girer. Neticede, kamil bir İslâm karakteri teşekkül eder. Bu karakter, insanı Allah'ın yeryüzündeki halifesi ve şahidi olma şeref ve bahtiyarlığına yüceltir.
AM
YanıtlaSil101 ve v a
Takriz
Velhasıl; tevhidin hakikatine varmanın yegane yolu, mânevi terbiyedir. Bu terbiye de, kalplerin mütehassısı olan Hak dostu mürşid-i kamillerin irşadına gönül vermeye bağlıdır.
O mürşid-i kämiller ki, "veresetü'l-enbiya"dırlar. Yani peygamberlerin värisleridirler. Yani Hak dostu olan âlimler ve âriflerdir.
Onlar; zahir ve bâtınını ikmål etmiş, kalbi merhaleler kat ederek nebevi irşad ve davranış mükemmelliğinin zamanlara yayılmış zirveleridir.
Yani onlar; Hazret-i Peygamber ve O'nun ashabını görme şerefine näil olamayanlar için, fiili ve müşahhas birer fazilet rehberidirler.
Onlar; gönül tahtının yalnızca Hakk'a tahsis edilmesi için, talebeleri-ni, dünyevi muhabbet merhalelerinde takılı kalmaktan kurtarmaya gayret ederler.
Zira bir ilâha kulluk meyline doğuştan sahip olan insan, bu temâyülünü doğru yere hasredemezse, bu defa onun gönlünde dünyevi muhabbetler ilâhlaşmaya başlar. Yazık ki başına buyruk bir gidişat içerisinde keyfince bir fayda ve rahatlık umarken kendisini ebedi bir hüsranın ortasında bulu-verir. Bu tıpkı; kaynağından pırıl pırıl ve berrak bir şekilde çıkan bir menbå suyunun, doğru istikamet verilmediği için yanlış yerlere akarak, oralarda hebå olmasına benzer. Bereketli toprakları inbåt edip yeşerteceği yerde, çöl ortasında zayi olup gider.
Insanı böylesine harab eden ve kalplerde putlaşan dünyevi muhabbetler nelerdir?
Kiminde mal-mülktür, kiminde makam-mevkidir, kiminde evlåt, kiminde ise karşı cinstir.
Bunlar, insanoğlu için aslında iki uçlu bıçak gibidir. Yani hem istifâde-ye mebni birer imkândır, hem de kalpte putlaştığı takdirde ebedi feläket ve hüsrandır. Dolayısıyla içindeki her çeşit putu kırarak gönlü yalnızca Hakk'a has kılmak, zarūrīdir. Bunu başarabilenler, Hakk'ın Halili, yani "dostu" olurlar. Nitekim İbrahim -aleyhisselâm- bu hususta müstesnå bir numûnedir:
Rivâyete göre Allah Teâlâ, Hazret-i İbrahim'i dost edinince melekler:
"-Ey Rabb'imiz İbrahim Sana nasıl dost olabilir? Nefsi, malı ve evlâdı var. Kalbi bunlara meyyäldir..." dediler. Bunun ardından şu ibretli imtihan manzaralarına şahid oldular:
İbrahim -aleyhisselâm- mancınıkla ateşe atılacağı zaman melekler heyecanlandı. Bir kısmı Allah Teâlâ'dan Hazret-i İbrahim'e yardım etmek
Tasavvufî Kıssalar ve İbretler
YanıtlaSilKISSADAN HİSSE:
Güneş için ısıtmamak nasıl imkânsız ise, yüksek rühlar için de insan lara acımamak, ızdırap ve çileler karşısında duygusuz kalmak, öyle imkân sızdır. Merhamet, bütün âleme yaygın ilahi bir cevherdir. Hak dostlarının yüreği ise, merhametin bitmez tükenmez hazinesidir. Onların nazarında nefsi besleyen fåni rağbet ve alakaları bir kenara bırakıp rõhu besleyen güzel davranışlarla amellerini ebedileştirenlerin elde edeceği kazanç, hem ebedi hem de daha güzeldir. İnsanın bu dünyada elde edeceği en kıymet li kârlar da sadece böyle amel-i sålihlerdir. Diğer kazançlar ise, tek tek ge-ri verilen geçici emanetlerdir. Nitekim hadis-i şerifte buyurulur:
Rasûl-i Ekrem'in ailesi bir koyun kesmişlerdi. Birçok infaktan sonra Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ondan geriye ne kaldığı nı sordu. Hazret-i Äişe -radıyallahu anhá:
"-Sadece bir kürek kemiği kaldı." dedi.
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem:
-Desene (Yâ Aişe), bir kürek kemiği hariç hepsi bizim oldul" buyur-dular. (Tirmizi, Kiyâme, 33)
DÂIMA HAKKI FARK
Abdülkadir Geylani Hazretleri başından geçen bir hali şöyle anlat mıştır:
"Birgün gözümün önünde bir nûr peyda olmuş ve bütün ufku kapla-mıştı. Bu nedir diye bakarken nûrdan bir ses geldi.
"- Ey Abdülkadir, ben senin Rabbinim. Bugüne kadar yaptığın amel-i sålihlerden öyle memnûnum ki, bundan sonra sana haramları helal eyle-dim." dedi.
Ancak hitap biter bitmez ben bu sesin sahibinin şeytan -aleyhi'l-la'ne-olduğunu anladım ve:
"- Çekil git ey mel'un! Gösterdiğin nür, benim için ebedi bir zulmetten başka bir şey değildir." dedim.
48
Imandan Ihsana Tasavvuf
YanıtlaSilAdam:
-Allah'ımı Hırsıza, fahişeye ve zengine (de olsa) sadaka verdiğim İçin sana hamdolsun.» dedi.
(Bu ihlası üzerine) uykusunda o adama:
- Hırsıza verdiğin sadaka, belki onu yaptığı hırsızlıktan utandırıp vazgeçirecektir. Fahişe belki yaptığından vazgeçip iffetli bir kadın olacak-tır. Zengin de belki bundan ibret alıp Allah'ın kendisine verdiği maldan muhtaçlara dağıtacaktır.» denildi." (Buhâri, Zekât 14; Müslim, Zekât, 78)
Dolayısıyla sadaka veren, Rabbine şükür hâlinde olmalıdır. Çünkü sa-dakanın tesiri, verenin ihlâsına göre tecelli eder.
ARŞ-I A'LÂYA ÇIKAN AMEL-İ SALİH
Dâvûd-i Tâî Hazretleri'nin hizmetine bakan müridi birgün ona:
*- Biraz et pişirdim; buyurmaz mısınız?" dedi ve üstadının sükût etme-si üzerine eti getirdi.
Ancak Dâvûd-i Tâi-kuddise sirruh-, önüne konan ete bakarak:
"- Falanca yetimlerden ne haber var evlådım?" diye sordu.
Mürid, durumlarının yerinde olmadığını izhar sadedinde içini çekip:
- Bildiğiniz gibi efendim!" dedi.
O büyük Hak dostu:
"-O hâlde bu eti onlara götürüver!" dedi.
Hazırladığı ikramı üstadının yemesini arzu eden samimi mürid:
*- Efendim, siz de uzun zamandır et yemediniz!.." diye ısrar edecek
oldu.
Fakat Dâvûd-i Tâi Hazretleri kabul etmeyip şöyle buyurdu:
*- Evlâdım! Bu eti ben yersem dışarı çıkar, fakat o yetimler yerse, arşı a'lâya çıkarl.."
Resûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem
YanıtlaSilbuyurdular: "Allah Azze ve Celle yolunda (hizmet edenlerin üzerine) bulaşan tozlar, kıyamet gününde, yüzlerde nur olarak parlar."
(Süyüti, el-Câmiu's-Sağir)
Hicri: 8 ŞABAN 1447 - Rùmì: 14 Kanon-l Sani 1441-Kasim 81
İSTANBUL
Imsak............
6.29
Sabah
6.49
Güneş
8.11
Öğle....
13.27
İkindi
16.04
Akşam.
18.23
Yatsı....
19.55
Kıble S.........
11.29
27
OCAK
2026
Salı
Ay Doğuş
12.28
Ay Babş
2.53
İkindi
Akşam
Yatsı
Kıble S
15.51 18.10
19.40
11.48
15.49
18.08
19.41
11.50
16.02 18.21
19.52-11.32
İmsak
Sabah
Güneş
Öğle
Ankara
6.12
6.32
7.53
13.11
Bartın
6.16
6.36
7.59
13.13
Bilecik
6.24 6.44 8.05
13.23
Bolu
6.18
6.38
7.59
13.16
15.54
18.13
19.45.
11.43
Çankırı
6.10
6.30
7.52
13.08
15.46
18.05
19.36
11.55
Çorum
6.04
6.24
7.46
13.03
15.41
18.00
19.31
12.03
Düzce
6.20
6.40
8.02
13.18
15.55
18.14
19.46-11.41
Eskişehir
6.22
6.42
8.02
13.21
16.01
18.20
19.50
11.33
Karabük
6.14
6.34
7.56
13.12
15.49
18.08
19.40
11.51
Kastamonu
6.09
6.29
7.52
13.08
15.44
18.03
19.35
11.58
Kinkkale
6.10
6.30
7.50
13.09
15.48
18.07
19.37
11.52
Zonguldak
6.17
6.37
8.00
13.16
15.51
18.11
19.43
11.46
Osmanlı Devleti'nin kuruluşu (1299) - Üçüncü Mehmed Han'ın tahta çıkışı (1595) - Şair Nef'T'nin vefatı (1635)
Gün: 27. Hafta: 5-1. Ay: 31 Gün FAZİLET TAKVİMİ Gün, uz. 2 dk.
OSMANLI DA SE TUL
YanıtlaSilŞeyhülislâm, Osmanlı Devleti'nde seriyye mahkemetert ile medrese ve talebelerin işlerine nezaret eden ilmiye sınıfının başı ve ulemanın rəisi olan zättır.
Osmanlı Devletinin kurulduğu, yeni yerlerin fethedilip. idarî taksimatının yapılmaya başlandığı günden beri bu yerlerin şer'i idaresini tanzim edecek. Müslümanların hukuku ile gayrimüslimlerin hukukunu tatbik edecek kâdılar tayin edilmiştir. Bunlara kâdı, kâdıasker denilmiştir. Harp kararı başta olmak üzere, devletin her türlü işinin yapılma izni, kâdıların vereceği fetvâ ile yürütülürdü. Sultan Murad Han'ın daha o zamanlarda bile, Karamanoğlu İbrahim Bey üzerine sefere çıkmak için ulemadan fetvå alması bunu gösterir.
"Şeyhülislam" ünvanı, H. 4. asırda, hürmet lafzı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu ünvanla birçok büyük alim ve fakîh, şöhret bulmuştur. Şeyhülislâm tabiri, Osmanlı'nın ilk devirlerinde de resmi bir unvan değildi. O devirlerde yaşamış ve şeyhülislâm diye anılan birçok zata, fazilet ve kemållerine binäen öyle denilmiştir.
Yıldırım Bayezid Han zamanında Bursa Kadılığı yapan Molla Fenårî'ye, 1424 senesinde "müftilik" vazifesi de verilmiştir. Bundan sonra, asırlarca devam edecek olan şeyhülislâmlık makamı da böylece tesis edilmiş oldu.
Adalet, tedrisat, hukuk, şer'i hükümlerin tatbiki vazifesini üzerine alan şeyhülislamlık müessesesinin başında bulunan şeyhülislâm, protokolde padişah ve sadrazamdan sonra gelirdi. Devlet, şeyhülislamın vereceği fetvaya bağlı idi. Şeyhülislâm, hiç kimsenin şahsi görüşüne göre hareket etmez; Kur'ân-ı Kerîm, sünnet, icma ve kıyas ile sabit olan hükümleri söyler ve bunları tatbik ederdi.
Padişahlara kılıç kuşatma vazifesini de şeyhülislamlar yapmışlardır. Osmanlı Devleti'nde, en uzun şeyhülislamlık yapan zât, Kanûnî Sultan Süleyman Han ve İkinci Selim Han zamanlarında bu makamda bulunmuş olan Ebussuûd Efendi'dir.
makasıdı İlahiyesini en güzel bir surette gös laklarını kendine çevirecek bir Kur'ân-ı Azimüşşan'la, o Sani-i Hakem-i Hakin sanatların Săniine çevirecek; ve kudsî dersler ve talimatla bütün ehl-i aklın ku-mavat ve arzı çınlatacak bir velvele-i teşhir ve takdis ile o zişuurların nazarını o karşı geniş bir ubudiyetle mukabele edip, ber ve bahri cezbeye getirecek, se-kabele istediğinden, o zişuurların namına birisi o geniş tezahürat-ı rububiyete Halik bütün mevcudatla Kendini sevdirmek ve zişuur mahlüklarından mu
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
2022 BEDTUZZAMAN TARVIIMI
1920-Bediüzzaman in da azaları arasında yer aldığı Hilal-i Ahdar (Yeşilay Cemiyeti) kuruldu.
1952-Bediüzzaman, son celsesi yapılan İstanbul Gençlik Rehberi Mahkemesi'nde beraet etti.
5
CUMARTESİ
BİR AYET
Onların so in sözu seni üzmesin. Kudret ve ustünlük
e Allah'ındır. bütünüyle
Yunus Suresi: 65
BİR HADİS
SATURDAY
MART
MARCH
Iman, insanı insan eder; belki, insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi iman ve duadır.
Şeytanın avlamak için kadınlardan daha sağlam ağı yoktur.
HICA 2 ŞABAN 1443-RUMI: 20 ŞUBAT 1437
Sözler
KASIM-118-GUN: 64 KALAN: 001 - GÜN UZA: 3 DK
ISTANBUL
06.01
07.26
Games
Ogle
Ikindi
Akşam
Yatu
16.31
19.06
13.21
20.25
ISPARTA
Ancak Games
Ogle
femen
05.57
13.14
16.28
19.02
05.407.29
16.17
18.51
20.08
KARABÜK
07.17
20.17
06.10
13.05
19.15
KARAMAN
05.47.07.11
13.06
16.16
07.31
13.28
16.41
20.30
ARKARA
05:47
07.06
13.04
18.57
20.10
16.18
18.51
10 47
KASTAMONU
07.07
16.11
20.06
20.06
18.46
18:57
05.42
13.01
ZOR
YanıtlaSilzora gelememek zor işleri yapmaktan kaçınmak: O, nazlı yetiştirilmiştir, zora gelemez.
zora koşmak zorluk çıkarmak: Lütfen işi zora koş-mayın!
zoruna gitmek onuruna dokunmak: Öğretmenin azarlaması zoruma gitmişti.
ZULA [gizleme yeri, gizli yer]
zulaya atmak özel bir yere saklamak: Her ay zu-laya beş yüz lira atıyorum.
417
-2. kavramaya çalışmak: Zihnimi kurcalayan birçok konu var.
YanıtlaSilZİL
zil takıp oynamak çok sevinmek; zilsiz oynamak: Benim başıma bir şey gelse, zil takıp oynarsın sen!
ZİNCİR
zincir(e) vurmak özgürlüğünü ortadan kaldırmak: "Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım!" (Mehmet Akif Ersoy)
zincirinden boşanmak denetlenemez olmak:
Zincirinden boşanmış futbol seyircileri, Barba-ros Bulvarı'na akıyordu.
ZİNDAN
zindan etmek bir yeri yaşanmaz duruma getir-mek: Vazgeç bu huyundan. Sana bu semti zin-dan ederim!
ZİYAFET
ziyafet çekmek * (ziyafet vermek) konukları ye-mek sunarak ağırlamak: Patron, çalışanlarına iyi bir ziyafet çekti.
416
yüz elli sayfada, kırk verhui Hakimdir. İşte şu mucize-i ekberin beyanına dair Yirmi Borin nübüvveti cămi ve kırk vecihle i'câzı ispat edilmiş bir mucizesi dahi Kur'ân-ı Resul-i Ekrem Aleyhissalātü Vesselâmın en büyük ve ebedi ve yüzer delail-i
YanıtlaSilMucizat-1 Ahmediye (asm)
1945-BM kuruldu. -1961-M Malta bağımsızlığını ilan etti.
- Birleşmiş Milletler Günü
EZ
EKİM
Allene namazı azi emres, kendi abırla devam et de ona sab
uresi: 132 Tähä Suresi
24
CUMA
21447
C.EVVEL
RUMI: 11 T.EVVEL 1441
HIZIR: 172
BİR HADİS
Allah bir kulu hakkında hayır dilediğinde, onu salih kimselere iyilik ve ihsan yapmaya sevk eder.
Deylemi
Kırk dakikada bir Sahabenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hatta kırk senede başkası ancak yetişebilir.
ISTANBUL
05.53
07:19
12:53
Sözler
ANKARA
IZMIR
05.38
07.02
15:49
19:38
ISPARTA
12.38
153
10.18
SARINTE BUGÜN
YanıtlaSil2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
-2005-Bilmen e
büyük cüce groegen Enis
-1997-Bus güçleri Çeçenistandan çekild -2007-Nur Talebelerinden Rakkı Yavutürk vefat etti.
OCAK
05
PAZARTESİ
16 1447 RECEB
BUME 25 K. EVVEL 1441 KASME 59
NORAYET
Forkdin Suresi: 2
BİR HADİS
Benden sonra Ehli-Beytile olunarakuma
Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikel Iman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi, pek kolay ve zahmetinde
Mesnevil-i Nûriye
ISTANBUL 08.51 08.22 13.14 15.35 17.56 19.22 GRESIN 06.13 07:44 1237 14.50
17.39 18.45
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
-2005-Bilinen en büyük cüce gezegen Eris keşfedildi.
1997 - Rus güçleri Çeçenistan'dan çekildi.
-2007-Nur Talebelerinden Hakkı Yavuztürk vefat etti.
OCAK
05 PAZARTESİ
16 14478
RUMI: 23 K. EVVEL 1441 KASIM: 59
BİR AYET
O (Allah) ki; göklerin ve yeryü-zünün mülkü, O'nundur. Ve O, çocuk edinmemiştir. Mülkte, O'nun şeriki (ortağı) olmamış-tır. Ve herşeyi, O yarattı sonra da onların kaderini takdir etti.
Furkan Suresi: 2
BİR HADİS
Benden sonra Ehl-i Beytimle imtihan olunacaksınız.
Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. Iman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi, pek kolay ve zahmetsizdir.
Mesnevî-i Nûriye
k Günes
Ogle
İkindi Akşam
Yatsı
Imsak Günes
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
69 17 10 18.45
494
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
Ve.. Muhammed'e salát eyle...
Buradaki salâtın manası şudur:
Resulüllah S.A. efendimiz üzerine teşrifat, tahiyyet inzal ede. rek onun şanını muazzam eyle.
Heni de semadaki yıldızların sayısı kadar..
Burada, bir soru akla gelebilir; mesela:
Göklerde olan yıldızların adedini bilip saymak mümkün de ğildir. Acaba, adedi bilinmeyen şeyler kadar salât dilemek ne mana ifade eder?.
Bu mukadder soruya, metinde şu cevap vardır:
Onların hepsini sen saydın..
Yani: Ya Rabbi, o yıldızları sen saydın. Onların adedini mübarek ilmin kavramıştır.
Tekrar, Muhammed'e salât eyle. Hem de ruhların DIŞARI ÇI-KARDIĞI şeylerin sayısı kadar; hem de onları yarattığından bu yana..
DIŞARI ÇIKARDIĞI.
Kelimeleri ile anlatılmak istenen, onların alıp verdiği nefeslerdir.
Bu nefes alan zümreye; insan, cin, sair canlılar hep dahildir.
Muhammed'e tekrar salât eyle; yaratmış oldukların ve yara-tacak oldukların, ilminin kavradığı.. ve, bunların daha kat kat sayısı kadar olsun..
Allah-ü Taâlâ'nın yarattıkları arasında, canlı cansız nekadar mah-luk varsa, tümü gireceği gibi; onların büyüğü küçüğü de girer.
Yüce Allah'ın ilminin kavramınaysa.. yaratılan, yaratılmayan, mümkün (varlığı olan), mümteni' (varlığı muhal olan) dahildir. Zira, Yüce Allah'ın ilmi herşeye şamildir.
Kat kat sayısı kadar olsun.
Cümlesinin ifade ettiği mana ise.. bu salavat-ı şerifenin başından sayısı belirtilerek, adedi kadar salâvat olması istenenlerin hepsini içi-ne alır. Daha açık mana şu dėmeğe gelir:
Semadan inen yağmur tanelerinin, yerde biten nebatların ve bunların habbelerinin, semadaki yıldızların, cümle canlıların aldıkları nefeslerin, yarattığın ve yaratacakların mahlukların, ilminin kavra-dığı şeylerin sayısı adedinin kat katı ile Resulüllah S.A. efendimize sa-lât eyle.. Bizleri de, o kadar salavat okumuş kadar ecre ve sevaba nail eyle. O kadar güzel faydalar ve menfaatlar ihsan eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım, onlara, salât eyle.
Yani: Resulüllah S.A. efendimizin zevcelerine, zürriyetine, bütün nebilere, resullere, mukarreb meleklere, cümle salih kullara..
Yarattıklarının sayısı, nefsinden rızan, arşın ağırlığı, kelime lerinin mikdarı, ilminin ulaştığı şeyler ve âyetlerin mikdarınca.
KARA DAVUD
YanıtlaSilBu kısımda geçen:
fiminin ulaştığı
Cümlesine söyle değişik bir mana vermek mümkündür flminin ulaştığı şeylerin sayısı kadar..
Böyle bir mana vermek de mümkündür:
490
Bunlara okunan salavatların cümlesi, Ilmine dahlidir. O ilmi ne dahil olan salavat-i şerifelerin hemen hepsinin saya kadar bizden yana onlara salât eyle.
Ayetlerin.
Lafzından anlaşılan manaya gelince, okunan Kur'an kyetleri ola bilir. Bir başka manada alınırsa.. su demeğe gelir:
Varlığına, birliğine delalet eden tüm şeylerin sayısı kadar on Jara salát eyle..
Bu ikinci mana, bu yere daha uygundur. Çünkü: Cümle eşya, bu yüğü, küçüğü, carlısı, cansızı, tümden Yüce Hakkın varlığına alamet, birliğine delildir.
Allahım, ONLARA öyle bir salát eyle ki..
ONLARA.
Zamirindeki mana şunlara işarettir: Resultüllah B.A. efendimizin påk zevceleri, saygıdeğer zürriyeti, nebiler, resuller, mukarreh melek jer ve salih kullar..
Onlara salavat okuyan tüm halkın salavatından üstün ve faziletli olsun. Tıpkı: Halkına karşı, senin üstünlüğün ve faziletin gibi..
Bu cümlenin ifade ettiği daha açık mana şudur:
Bütün insan, cin, hayvan, emlåk, cemadatın okuduğu salá vat-ı şerifelerden; fazilet itibarı ile daha faziletli, rif'at yönüyle daha yüksek, kemal cihetinden daha mükemmel, çokluk olarak daha ço galtarak, Resulüllah S.A. efendimizin şanını daha yüce eyle. Mertebe ve makam cihetinden daha yüksek eyle. Ayrıca anlatılanların dahi, şanlarını yükselt ve alâ eyle.
Allahım.
Ey vacibülvücud olan zatından başka ilah olmayan nimeti her şeye şamil şanı yüce Allah..
Onlara salát eyle..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve diğer anlatılanlara..
Bu salât daimi olsun. Hem de gecelerin ve günlerin geçip git-tiğince.. Bu devamlar, birbirine muttasıl olsun. Geceler ve günler geçip gittiği süre: O salâvat için bir üzülme ve kesilme olmasın., Hem bu salât, sağnak yağmur ve ince ince yağan yağmur tanelerinin sa-yısı kadar olsun.
Böylece, onların şanlarını ve şereflerini artır.
418
YanıtlaSilIBLAM TARIHI MEDINE DEVRİ XI
Ebû Hüreyre der ki Yürüyüşte, Resûlullah Aleyhisselâmdan da-ha hızlı bir kimse görmedim.
Yürürken, yer yüzü, sanki O'nun ayağının altında dürülürdüt
Bie, ardından yetişmek için kendimizi son derecede zorlar, sıkar-
dik
Resülullah Aleyhisselam ise, yürürken, Kendisini hiç sıkmazdı.
(178)
Musafaha ve Peygamberimizin Musafaha Edişi:
Musáľaha İki kişinin, karşılaşınca, birbirlerile el tutuşmaları (173) yani, avuçlarının yüzlerini (İçlerini) birbirine yapıştırıp birbir-lerinin yüzlerine bakışmaları demektir. (174)
Enes b. Malik'in bildirdiğine göre: Peygamberimiz, birisile karşı laştığı zaman, Musafaha eder, o kimse, elini çekmedikçe, Peygamberi-mis de, elini çekmez, o kimse, yüzünü çevirmedikçe, Peygamberimiz de, ondan yüzünü çevirmezdi. (175)
Enes b. Målik der ki (YA Resûlallahi Bazımız, bazımıza eğilsin mi?) diye sorduk.
(Hayır!) buyurdu.
(Bazımız, bazımızla kucaklaşsın mı?) diye sorduk.
(Hayır! Fakat, Musafaha ediniz!) buyurdu.» (176)
Berâ b. Azib de, Peygamberimizin «İki Müslüman karşılaşıp se-lAmlaşır ve Musafaha ederlerse, onlar, daha birbirlerinden ayrılma-dan önce mağfiret olunurlar! buyurduğunu bildirir. (177) (*)
ki:
Hind b. Ebi Hâle'nin Peygamberimizi Anlatmağa Devam Edişi:
Hind b. Ebi Hâle, Peygamberimizi anlatmağa devam ederek der
Resûlullah Aleyhisselâm, dâimâ düşünceli idi.
Kendisinin susması, konuşmasından uzun sürerdi.
Resûlullah, lüzumsuz yere konuşmazdı.
(172) Ibn-i Sa'd Tabakat e. 1, s. 380, Tirmizi Şemáll a. 22
(173) Firuzabadi Kamûsulmuhit c. 1, a. 242
(174) İbn-i Eafr Nihaye s. 3, в. 34
(175) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, 8. 378
(176) Ilm-1 Mace Sünen c. 2, 8. 1220
( 177) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 289, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 354, Ibn-1 Mace Silnen e. 2, s. 1220
(*) (Medine Devri Birinci cilt'de (Peygamberimizin Medinelilere İlk Tavalyeleri) bahsini de okuyunuz.
PEYGAMBERİMİZİN ZEVAİD SÜNNETLERİNDEN BAZILARI
YanıtlaSilSöze başlarken de, sözü bitirirken de, Allah'ın İsmini anardı.
Konuşurken, kısa ve özlü kelimelerle konuşurdu.
Resûlullahın sözleri, hep gerçek ve yerinde idi.
Resûlullah konuşurken, ne fazla, ne de, eksik söz kullanırdı.
Kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmezdi. En ufak nimete bile saygı gösterir, hiç bir nimetų yermezdi.
417
Bir nimeti, ne hoşuna gittiği için över, ne de, hoşlanmadığı için yererdi.
Dünya için, dünya işleri için kızmazdı,
Fakat, bir hak çiğnenmek istenildiği zaman, onun öcünü alma-dıkça, hiç bir şey, kızgınlığının önüne geçemezdi.
Kendi şahsı için asla kızmaz ve öc almazdı.
Bir şeye işaret edeceği zaman, parmağı ile değil, bütün elile işa-ret ederdi.
Hayret ve teaccüp ettiği zaman, elinin duruşunu, tersine çevirir, yani avucu göğe doğru ise, onu, yere doğru, yere doğru ise, göğe doğ-ru çevirirdi.
Konuşurken, el hareketi yapar, sağ elinin avucunu, sol elinin baş parmağının iç tarafına vurur dururdu.
Kızdığı zaman, kızgınlıktan hemen vaz geçer ve kızgınlığını bel-11 etmezdi.
Neşelendiği, ferahlandığı zaman, gözlerini yumardı.
En fazla gülmesi, gülümsemekti.
Gülümserken de, ağzındaki dişleri, inci tâneleri gibi görünür-dü.» (178)
Hz. Alşe'ye Göre Peygamberimiz:
Hz. Aişe der ki «Resûlullah Aleyhisselâmı, hiç bir zaman, küçük dili görünecek kadar güler görmedim.» (179)
«Resûlullah Aleyhisselâm, sözü, sizin söylediğiniz gibi söylemez,
ağır ağır söylerdi. Öyle ki, onları, işiten, ezberleye bilirdi.» (180)
Esved b. Yezid der ki «(Ey Aişe! Resûlullâh Aleyhisselâm, evine girince, ne yapardı?) diye sordum.
(Ailesinin ev hizmetinde bulunur, namaz vakti geldiği zaman da, kalkar, namaz kılardı.) dedi.» (181)
(178) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 422-423, Tirmizi Şemail s. 36-37, Kadı İyaz -Şifa c. 1, s. 118-119
Müslim Sahih c. 2, s. 616-617 (170) Buhari Sahih c. 6, s. 42, Edebülmüfred s. 73,
(180) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 375, Tirmizi Şemail s. 36 (181) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 365-366, Buhari Sahih c. 6, s. 193, Tirmizi
Sünen c. 4, s. 654
İT. Medine Devri XI/F: 27
سورة نفره (۲۲۲۱)
YanıtlaSilعادت ابد ينيا من اولان شياره اشار تدرکی انسان اولا کوردیگی آدمی جا غیر یر و طور دید موک لم اولد یعنی اخلا من كون علا متامين دقت اور مولده مقصد منی اخلاني خلاصه مذاور خطاب کچه اوج جهت نه تأکید اید یا نه شو نکته لره اشار تدر.
(1) الله ندا الوان انسان غافل غائب حاضر حاهل مشغول دوست دو شما نه لی جومه مختلف طبقه اره شاملدر. بو مختلف طبقه لره کوره (با ) تک افاده می دگیشتیر مثلا ، غافله قارشو تنبیهی، غائر احضاری، جاهله تعریفی، دوسته تشویقی، دوشمانه تونی و تفریحی
کی هر طبقه به مناسب بر افاده می وارد.
موكره مقام قریبتی اقتضا ایندیگی هالده، اوزاقلره مخصوص اولان ( با ) ادائتك قول لانه الحمى بر قایم نکته به اشار تدر.
حيى، تكليف إيديان امانت و عبادتك بكه بول به پول او لدیفه ای نیسی، درجه عبود تناه مرتبة الوهيدن يك اوزاقه اولديغة - أو ضجيبي، مطفلك زمان و مطافجه خطابك وقت و محلندن إبرام اولد قارينه در دکیسی انسانلرك درجة غفلت هترين اشار تور.
مضاف اليهز ذکر اید بلد یگندم، عمومی به تو می افاده ایدن (آئی) کلمه ی، خطابك عموم کا تانت شامل اولوب، بالكز فرض کفایه صورتیله حمل امانته وعبادته انسانلرك تخصيص ايديا من اولد قارين اشار تدر اویله ای، انسانلارك عبادتده قصور لرى عموم واثنانه تجاوز در .
موکره (آئی) کلمه سنده بر جمال و بر ابهام دار در چون که اضافه من ذكر ابد یلی شد. اونك او ابهام و اجمالی (ناس) قلمه سیله ازاله و تفصیل ایدیلدیکندن، آرا لرنده به اجمال و تفصيل جزالتي میدانه کا مشور.
(ها) (آئى ) نك مضاف اليهنه عوض او المقله برابر (یا) الاتيله ماغير بلانلرى تنبيه الموندر.
(ناش) اصلنده نیاندن اليمن براسم فاعلدر وضعیت اصلیه ی ملاحظه سیله انساناده به عتاب اولديغنه اشار تدر. یعنی ای انسانلارا نه ايجون میدامه از لی پی او نو تدیگر؟ فقط بر جهند نه ده انساناره بر معذرت یولنی کوستر بیور. یعنی، سزن او ميثاقي ترك ایندیگ از عمداً دگل، بلکه مهود نیاند نه ایلاری کا مشور، معناسی وار، دینیانه بیدار
Amden: Kasden
YanıtlaSilجوال
Cezalet: Sözdeki heybet, düzgun söyleyiş
قرض كفايه
Farz kifaye: Bir kısım muslümanın yapması yeterli olan farz
حمل امانت
Haml-i emânet: Emåneti yükleme
عوض Ivaz: Bedel, karşılık
إتمام bham: Kapalı bırakma
الجمال icmal: Özetleme
انجاز
zar: Hazırlama
اسم فاعل
ism-i fail: "Bir füli yapan" ma'nasındaki isim
عتاب İtab: Azarlama
امانه izafe: İsim tamlaması, bağlama
إزاله
izate: Giderime
مقام قربيت
Makam - kurbiyet: Yakınlık makamı
مرتبة الوهيت
Mertebe-i ulûhiyet: İlâhlık mertebesi
مذكور
Mezkür: Bahsi geçen
ميثاق آرکی
Misak- ezeli: Ezeli sözleş-me
مضاف آلية
Muzafunileyh: Tamlayan
مكتظة
Mülahaza: İyice düşünme
نشيان
Nisyan: Unutma
سهو
Sehir: Hata
تفصيل تخصيص
Tafsil: Aaklama
Tahsis: Hususi kılma
تفريغ
Takri: Azarlama
توبيخ
Tevbih: Azarlama
تونة
Tevessüm: İşaretlenme
Vasfiyet-i asliye: Asıl sıfatı
وصفِيتِ أصليه
olma
åder edinilmiş olan seylere sşarettir ka, mun evvela görduğü adamı çağırız ve durdurur. Sonra kim olduğunu anlamak için alämetlerine dikkat eder. Sonra maksadım anlatır. Hulisa, mezkür hitib, geçen üç cihetten te'kid edilmə su nüktelere saremir.
YanıtlaSil(() ile nida edilen insanlar gåfil, gäib, hazır, cahil, meşgul, dost, düşman gibi çok muhtelif tabakalara şimildır. Bu muhtelif tabakalara göre ()'ın ifadesi değişir.
Meselá, gäfile karşı tenbihi, gäibe ihzán, câhile ta'rifi, dosta teşviki, düşmana tevbih ve takrii gibi her tabakaya münasib bir ifadesi vardır.
Sonra makam kurbiyeti iktizá ettiği halde, uzaklara mahsüs olan (1) editının kullanılması birkaç nükteye işarettir.
Birincisi, teklif edilen emänet ve ibadetin pek büyük bir yük olduğuna; ikincisi, derece-i ubúdiyetin mertebe-i ulûhiyetten pek uzak olduğuna; üçüncüsü, mükelleflerin zaman ve mekânca hitabın vakit ve mahallinden ırak olduklarına; dördüncüsü, insanların derece-i gafletlerine işarettir.
Muzafun ileyhsiz zikredildiğinden, umümi bir tevessümü ifade eden (5) kelimesi, hitabın umum käināta şamil olup, yalnız farz-ı kifaye suretiyle haml-i emånete ve ibadete insanların tahsis edilmiş olduklarına işarettir. Öyle ise, insanların ibadette kusurları umum käinåta tecavüzdür.
Sonra (3) kelimesinde bir icmål ve bir ibhâm vardır. Çünki izȧfesiz zikredilmiştir. Onun o ibhâm ve icmâli
)باس( kelimesiyle izåle ve tafsil edildiğinden, aralarında bir icmal ve tafsil cezaleti meydana gelmiştir.
'nün muzafün ileyhine ıváz olmakla
beraber (C) edatıyla çağırılanları tenbih içindir. )تاش( aslında nisyandan alınmış bir ism-i fäildir. Vasfiyet-i asliyesi mülahazasıyla insanlara bir itâb olduğuna işarettir. Yani, "Ey İnsanlar!
Ne için misák-ı ezeliyi unuttunuz?" Fakat bir cihetten de insanlara bir ma'zeret yolunu gösteriyor. Yani, "Sizin o misåkı terk ettiğiniz amden değil, belki sehiv ve nisyândan ileri gelmiştir" ma'nâsı var, denilebilir.
4143 Et koldan, karı soydan, köpek mandradan (CILJEM, 11/162,1922)
YanıtlaSil4144 Er lokması (parçast) can sefası (ÇILIMI1/162, 1922).
137
4145 Etme, bulma dünyasıdır (Cil, IEM. 11/170, 1922)
4146. Etme kimseye kemlik. Allah'tan bulasın ey//jlik (Bob. T.PIEM X-X0218, 1932).
4147. Ev yıkanın, evi kalmaz (Cil, IEM. 11/162, 1922)
. 4148. Evdeki hesap çarşıya uymaz (Çil, FEM. 11/162, 1922)
4149. Evi saz, sözü az
4150. Evladın tatlısı, baldan tatlıdır
4151. Evli evine, bekarlar samanlığa. (CIL, JEM, 111162, 1923).
4152 Elyji dirlik, bol keseden olur. (CIL, TEM. 11/163,1922 ).
4153 E(y) dünya cihanda, bugünkü İhtiman'da (Bulgaristan'da bir kent. Çil., JEM. 11/166, 1922).
4154. Eyi gün, sabahtan belli olur. (Çil., IEM, II1/170, 1922).
4155. Eyi olacak hastaya imam raslar. (Eskiden hastalara hocalar bakardı, şimdi de (1923 yılında) Şumnu kenti ve dolayında hastalara okusun diye, hocaya götürürler, Bulgar halkı da hocalara giderdi. Çil., IEM, III/62, 1923).
4156. Elyji karı kocasını gül ider, fena karı kocasını kül ider. (Bob. T.P., 218; Çil., IEM, 11/163, 1922).
4157. Eyi peynir, köpek tulumunda. (Çil., IEM, II/163, 1922).
4158. E(yji uşak, bokundan belli olur. (Çil., IEM, 11/170, 1922).
4159. Ey(i)lik eden ey(i)lik bulur, kemlik eden kemlik bulur. (Bob. T.P., IEM, X-X1/213, 1932).
4160. Ey(i)lik eyle, denize at; balık bilmezse, Halik bilir. (Bob. T.P., IEM, X-XI/218, 1932).
4161. E(vi)ye ey(i)lik eyle, kem olan kendisi belasını bulur. (Bob. T.P., IEM, X-XI/218, 1932).
4162. Fakir kuşun yuvasını Allah yapar. (Çil., IEM, II/163, 1922).
4163. Fayda vermeyen bilgi, harcanmayan hazine gibidir.
4164. Faydasız koyun(u) kurtlar yisin. (Çil., JEM, II/168, 1922).
4165. Fukara gibi giyinen, taayyüş eden zengin delidir. (Çil., IEM, 11/163, 1922).
4166. Gâvura iyilik, şeytana kandil.
4167. Gâvurun aklı gelir ya kaçarken, ya sıçarken. (Çil., IEM, II/161, 1922).
4168. Gecenin işi, gündüzün maskarası. (Çil., IEM, II/170, 1922).
4169. Geç gelen ya parasız, ya hırsız. (Çil., IEM , II/170, 1922).
4170. Geçmiş ola. (Herhangi bir felaket, hastalık, mutsuzluk, kaza, hattā hapislik için kullanılır. Bob. T.P., 214).
4171. Geldi (h)oş geldi. (SBNU, XLVII/451).
136
YanıtlaSil4109. Dostunu bırakan, dostouz kalır
4110. Doymuş, kudurmuştan beterdır. (Çil. IEM, I1/162, 1922)
4111. Dört paralık adamın, sekiz paralık keyfi olur.
4112. Dul karının sabununa muhtaç delgjilim. (Çil, IBM, 11162, 1923)
4113. Dünya güzeli, memleket urgası (beld) (Çil., IEM. 111/62, 1923) Dünya nasıl istersen degildir, nasıl bulursan. (Cil, IEM. 111162
4114. , 1923). 4115. Dünyada rahatlık isteyen salgır, kör ve dilsiz olmals (CIEM. 1162, 1921
4116. Dünyanın çargı felektir. (Çil, IEM. 11/162, 1922).
4117. Dünya(yr) metthjernet tutar.
4118. Düşenjin dostu olmaz. (Çil., IEM, 11/170, 1922).
4119. Düşmez, kalkmaz bir Allah'tır. (Çil, IEM. III/62, 1923).
4120. Eden bulur dünyası (Çil., IEM, 111/62, 1923).
4121. Eden kendisine eder. (Çil., IEM, II/62, 1923).
4122. Eğer ey(i)lik, eğer kemlik, hep ne işlerven, onu bulacaksın. (Bob. T.Р.ЛЕМ X-XI/219)
4123. Eğridereli'nin topalını Bağdat'ta görmüşler.
4124. Ehali, ademi yapar. (Çil., IEM, II/162, 1922).
4125. El ekmeği kanlıdır, silinmeden yenmez.
4126. El için algılayan, gözsüz kalır. (Çil., IEM. III/62, 1923).
4127. El için kuyu kazan, kendisi düşer. (Bob. T.P.).
4128. El sana uymalzisa, sen ele uy. (Çil., IEM, II/162, 1922).
4129. El uşa(g) hillebazdır, kimse bilemez fendini; kime ey(ijlik edersen, ondan sakın kendini. (Çil., IEM, III/72, 1923).
4130. Elden gelen yemek yemek olmaz; olsa da vakıtlan olmaz. (Çil., IEM, II/162, 1922).
4131. Eli bağlı olanı, kim olsa döver.
4132. Emeksiz yemek olmaz.
4133. Erbap adam kebab yer, ahmak adam kabak yer. (Çil., IEM, 111/62, 1923).
4134. Erbap ol, pilaf ye. (Çil., IEM, II/162, 1922).
4135. Erkence giden misafirin yanında nur ya(g)ar. (Çil., IEM, II/162, 1922).
4136. Eski dost, düşman olmaz, olsa da yakışmaz. (Çil., IEM, III/162, 1923).
4137. Eski hamam, eski tas. (Çil., IEM, II/162, 1922).
4138. Eşek gibi. (Ister istemez.)
4139. Eşek gibi saman yer, şeker ile yüklenir. (Çil., IEM, II/162, 1922).
4140. Eşek ihtibar (itibar) getirmez. (Çil., IEM, II/162, 1922).
4141. Eşek ihtiyarlamak ile tavlabaşı olmaz. (Çil., JEM, II/163, 1922).
4142. Eşek sudan gelinceye kadar dövmek.
406
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT SERHI
YİRMİ DÖRDÜNCÜ BALAVAT-I BERIFE
Allahım.
Ey sam yuce, zatından başka lah olmayan nimeti her yet mil Allah.
Muhammed'e salât eyle, Ki o: Senin peygamberindir. Ibra him'e salát eyle. Ki o: senin halilindir,
Bu salavat-i şerifenin devamında gelen:
Senin tüm peygamberlerine salát eyle.
Cümlesinde, peygamberlerin hepsi zikredildiği halde; burada olarak:
İbrahim'e salát eyle.
Diye geçmesi şu sebeplere dayanır:
Bir defa, Ibrahim peygamberin Resulüllah B.A. efendimize karş ziyade ve tekitli babalık hakkı vardır.
Sonra, Arap ve Arab'ın dışında kalanların İbrahim as, üzerine getirdikleri salavatı çoktur.
Sonra, mülkte ve hullet babında Resulüllah B.A. efendimize or taklığı vardır.
Sonra, Resulüllah B.A. efendimizden gayrı peygamberlerin en fa ziletlisidir.
tir: Hepsinden sonra, İbrahim'in a.s. şu duası, âyet-i kerime ile sabit
Benden sonra, gelecekler arasında, benim için bir LIBAN-1 SIDK kıl. (26/84)
Burada geçen:'
LISAN SIDK..
Kelimelerini, şu manada anlamak mümkündür:
Dünyada kıyamete kadar baki kalacak bir güzel hatıra, bir gü. zel anılma ver; iyi namımı daima yaşat. (1)
Bütün nebilerine de salât eyle.
Bu cümlede geçen nebilerden çıkan mana: Hazret-i Adem'den iti-baren, Resulüllah S.A. efendimize kadar gelen nebilerin ve resullerin hemen hepsidir.. Yani:
Ya Allah, bu şanlı peygamberlerin hepsine salât eyle..
Manasına gelir..
Keza, zatına ait yer ve sema ehlinden safi halis kıldığın zat lara da salût eyle.
Burada zimnen:
Yer ve sema ehli.
(1) Bu izalı, kısmen Hasan Basri Çantay'ın tefsirinden istifade edilerek, yapıl mıştır.
HARA HAVER
YanıtlaSilnth vaktinathe
maltake ve temathe adede hat the ver batika salles mokarrereton sheden adide mashas thatke es mil's insh stes ad efe na ahsa timlike antaten testdie ve lefuku ve tafiduti salat almaleyhim minel hat elike stå semi fiatki
emme ted's thesed dunt fote
taalt ba'des astati ala (Not: Cingill kamlar vird olarak okunmamalıdır)
Ba devamlar birbirine multasd olsun. Geceler ve alinler geçip gittiği süres O salát için bie üstülme ve ble keallme olmaars, ffem bu salát, sagnak yağmur ve ince Ince yollan yağmur tanelerinin sayım kadar olonn
14. Allahun, Mohammed Nebtes, Ibrahim Haliline, bütün peygamberlerine senin yerin ve seman kalkından safilerine yarattıklarının adedi, satından titan, arasa aukğı kelimelerinin adedi, unta müstekası, bütün yarattıklarının tarlam kadar salát eyle. Mükerrer ve ehedi bir salát olsun. Uminta kavradığı, Umiote dolusu, iluntata sayıp aldığının kat kati olsun. Öyle bir salát olsun ki, anlatılas satlar üzerine tüm halkından salavat okuyanların salavatımdan pek alyade ve us tün olsun. Kullarına nasaran satunun fasileil gibi olsun.
Noora asağıdaki dualarla dua edersini çünkü oi Deáları kabul edeceği umu
Taala dilerse, Bilhassa, Peygamber efendi lan yüce ble sattır. Haliyle Allah
Taala ona salát ve selam eylesin. mise salavat okunduktan sonra, Allah
(Devamu: 400. Bayfada)
1. 32
418
YanıtlaSilISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Urve b. Zübeyr de «Aişe'den (Peygamber Aleyhisselam, evinde ne iş yapardı?) diye sordum,
(Elbisesinin yırtıklarını yamar, ayakkabısının söküklerini di-kerdi.
Erkeklerin, evlerinde yaptıklarını, yapardı.) dedi.» demiştir. (182)
Amre bint-1 Abdurrahman der ki «Aişe'den (Resûlullah Aleyhis-selamın evinde tenhålaştığı zaman, hall nasıldı?) diye soruldu.
(183) (İnsanların en naziki, en iyi huylusu ve en güleci idi.) dedi.
Urve b. Zübeyr'in Hz. Aişe'den rivayetine göre: «Resûlullah Aley-hisselâm, Allah yolunda cihad dışında, ne bir hizmetciye, ne bir câ riyeye, ne de, bir kimseye el kaldırmamış, vurmamıştır!» (184)
(182) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 366, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, a. 121
(183) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 365
(184) Ibn-i Sa'd Tabakat c, 1, 8. 367
AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AULAKI
YanıtlaSilAhlakın Tarifi :
Ahlâk, halk ve huluk kelimesinin cemi, çoğuludur.
Ahlak'ın Türkçesi: huy'dur.
Halk ve huluk, Tabiat ve Seciye demektir. (1)
Halk ve Huluk, aynı kökten gelmekle birlikte, Halk, gözle görü-len sûret, hey'et ve şekillere, Huluk ta, Basiret ve Gönül ile anlaşıla bilen Kuvve ve Seciyelere tahsis olunmuştur. (2)
Halk ve Huluk, birlikte kullanılan iki kelimedir ki «Filanın Hal-kı ve Huluku güzeldir, yani dışı ve içı güzeldir» denllip Halk kelime-sile onun dış süreti, Huluk kelimesile de, iç süreti anlatılmak iste-
nilir. Bu da, insanın, gözle görülen bir bedenle, Basiret ve Gönülle bi-linen Ruh ve Nefs'den mürekkep oluşundan ileri gelir.
Bunlardan her biri için çirkin veya güzel birer sûret ve hey'et vardır.
Basiretle bilinen Nefs ve Ruh'un değeri, gözle görülen cesed ve bedenden daha büyüktür.
Bunun için, yüce Allah, Meleklere (...Ben, muhakkak, çamurdan bir insan yaratacağım. Kendisinin hilkatını tamamlayıp içerisine Ruh'umdan üfürdüğümde, hepiniz, secdeye kapanınız! (Såd: 71-72)» buyurduğu zaman, Rûh'u, Kendisine nisbet ve izåfe etmekle, onun şerefini yüceltmiştir.
Cesed'in, toprağa, Ruh'un ise, Rabbül'âlemin'e nisbet olunuşu üze-rinde uyanmak, düşünmek gerekir.
Huluk, nefste yerleşmiş bir şekil ve hey'etten ibarettir ki, düşün-meğe hâcet kalmadan, bütün fiiller, sühûlet ve kolaylıkla ondan så-dır olur.
Eğer, ondan, akıl ve Şerîatca, övülmeye layık ve güzel görülen fiiller meydana gelirse, ona Güzel ahlâk ismi verilir.
Eğer, ondan çirkin fiiller meydana gelirse, ona da, çirkin huy la mi verilir.
(1) Firuzâbâdf Kamûsulmuhit c. 3, 8. 236
(2) Râgıb Müfredåtülkur'an s. 158
سور القره (٥-٢٢)
YanıtlaSil(اعدوا مدام هو البدر هم مؤمن هم لا في هم منافع اولان طبقه ای ندا الله جاغر بلد قال ( اعْبُدُوا ) امری دوام اطاعت، اخلاص، تحصیلی، هر طبقه مناسب بر معنایی افتاده ام
فرن عنوانى ( اعْبُدُوا الله تكليف إيديان عبادته به علت و بر سببه الشات ور بھی زير دائما تكره محتاحكي وتربيه كزه لازم اولان نبون مزن تريد كنز ريزن النده اولد يندن، مزار داعمار لوازماتی ویرنه رنگر در تكون او نعمتار من شكر لازمدر شکر است انجم عبادتور
(الَّذِي خَلَقَكُمْ) (الَّذى) اسمای مبهم دن ولد يفى الكون مرجع و مدلولی نجمه (صله دندانه) اخل اولد يغى جمله ایله معلوم اولور. مثلا ( الَّذى حَانَكَ ) دخل على زمان، كان آرمان بالگن کا قا مقاله معلو مینی وار. باشقه جهتد نه معلومیتی بوقدر. بناء عليه، بوراده (زن) كلمه منك ( الذي ) ايله وصف لاند يريلمه ى، جناب حقك معرفتي حقيقتيله او لما ديفنه، آنجه افعال و آثار يله اولدیفنه اشار تدر. ایجاد انشا و يا باشقه به حکم به ترجیحاً، يا را ديليشك كوزل شقانی افاده لیدن (خلق) تعبیری انسان مردہ کی استعدادك سداد و استقامتجه عبادت الويريتاني اولديفنه اشار تر. وكذا عبادت، يا را دیلیشن اجرتی و نتیجه سیدر. بو اعتبارله با براده عبادته مقابل ويريانه ثواب، عبادتك اجرتی او لما يجب، آنچه جناب حقك كرمند ، وی بیلدیگر
اثار تدر
(وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ) مرجع و مد لولنك عدم معلو ميتنه دلالت ايدن (الذين) او لگی انسان ارك ٹولوم الله محو اولوب كنند كارينه و اونارك احوالني ببلديره جك به بياكي او لما دیفنه و بالگر مزن کی قسم مخلوق بر او نارك بالمدينه كلمه كه او محو اولان انسانلرك تعريف لري ممكن اولديغنه
اشار تدر.
(لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ) (لعل ) قلم ری، امید و رجایی افاده اید یور. فقط بو معنا، حقیقتی به جناب مو حقنده استعمال اليدياله من بناء عليه، يا جذاب من حقنده مجازاً استعمال البديله چکدر و یا معنای حقیقی له مخاطب اره و یا خود سامع و مشاهد اره استاد ایدیله جکدر.
عدم معلوميت
YanıtlaSilAdemi ma'limiyet: Bilin-mezlik
خول
Ahval: Haller
Asar: Eserler
بكة علية
Bindenaleyh: Bunun üzerine
JGIT
Epal: Füller
آشمای منجقه
Esma-yı mübheme: Belirsiz isimler
الخلاص ihlas: Allah ızasını esas tutma, samimiyet
عِلَّتْ
illet: Sebeh
İnşă: Yapma, ortaya çıkarma
SEL
İsnad: Dayandırma
استعمال
İstimal: Kullanma
استقامت
İstikamet: Dosdoğru olma
Keza: Bunun gibi
لوازمات
Levazimat: Lüzúmlu şeyler
معلوميت
Malumiyet: Bilinme, tanınma
معرفت
Marifet: Tanuma
مخلوق Mahlük: Yaratılmış
مجازاً Mecâzen: Sozu gerçek ma'nasının dışında kullana-rak
مذلول
Medial: Delil getirilen
مرجع
Merci : Ma'nanın kendisine döndüğü
مشاهد
Müşahid: Goren, gözlemleyen
ريا
Reca: Umid
سمع
Sami : İsiten
يله
Sedad: Doğruluk
Sila: "O kimse ki" gibi ism-i mevsúlden sonra gelen ve onu izah eden cumle
توحيد
Tevhid: Allah'ı birleme
nidaya cevabdır. Hem mü'min, hem kafr hem münafık olan tabakalar nida ile çajırıldıklarından, emri devam, itaat, ihlás, tevhid gibi, her tabakaya münasib bir ma'nayı ifade eder
YanıtlaSilRabb ünvam ile teklif edilen ibadete bir illet ve bir sebebe işarettir. Yam, "Sizin terbiyeniz Rabbinizin elinde olduğundan, sizler daima Rabbinize muhtaçsınız. Ve terbiyenize lazım olan bütün evazimatı veren Rabbinizdir. Rabbinizin o nimetlerine sukür lazımdır. Şükür ise ancak ibadettir."
) البي الذي خلقك esma-ya mübhemeden olduğu için, merci ve medlûlü ancak 'sıla' denilen dahil olduğu cümle ile ma'lům olur. Meselá آلبى بانك denildiği zaman, gelen adamın
yalnız sana gelmekle ma'lúmiyeti var. Başka cihetten ma'lûmiyeti yoktur. Binåenaleyh, burada )ر( kelimesinin الذى ile vasıflandırılması, Cenâb-1 Hakk'ın ma'rifeti hakikatiyle olmadığına, ancak efål ve åsårıyla olduğuna işarettir. İcâd, inşă veya başka bir kelimeye tercihen, yaratılışın güzel şeklini ifade eden tabiri insanlardaki isti'dâdın sedåd ve istikametçe ibådete elverişli olduğuna işarettir. Ve keză ibadet,
yaratılışın ücreti ve neticesidir. Bu i'tibârla yapılan ibådete mukābil verilen sevab, ibâdetin ücreti olmayıp, ancak Cenâb-ı Hakk'ın kereminden verildiğine işarettir.
وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ Merci ve medlülünün adem-i ma'lûmiyetine delalet eden الذي evvelki insanların
ölüm ile mahvolup gittiklerine ve onların ahvälini bildirecek bir bilgi olmadığına ve yalnız sizin gibi bir kısım mahlûklar onların yerlerine gelmekle o mahv olan insanların ta'rifleri mümkün olduğuna işarettir.
) لَعَلَّ ( لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ kelimesi, ümid ve recâyı ifade ediyor. Fakat bu ma'na, hakikatiyle Cenâb-ı Hakk hakkında isti'mål edilemez. Binâenaleyh, ya Cenab-ı Hakk hakkında mecazen isti'mål edilecektir. Veya ma'nâ-yı hakikisiyle muhâtablara veyahud såmi' ve müşahidlere isnâd edilecektir.
Re
YanıtlaSilEM
4073 Çorba cok, eti yok (Çil, IEM. 11/171.1922).
4075. Dağ dağlen kavuşmaz, insan insannan kavuşur. (Cil., IEM, 169, 1922). 4076. Dağ gelmezse, abdal gelsin. (Çil, IEM, 11/161,1922
4074 Çürük tahtaya basma (Çil., IEM, 11/169, 1922)
). 3077. Dağdan gelmiş, gene dağa gitmiş. (Çil., IEM, 11/61, 1923
). 4078. Daldan da düşen var, halından da düşen var. (Cil, IEM. II/161.1922).
4079. Daldan dala selamet. (Cil., IEM. 11/161, 1922).
4080. Daldan düşmeyen, haldan anlamaz.
4081. Damlaya damlaya göl olur. (Çil., IEM, II/161, 1922).
4082. Dana boku suva tutmaz. (Cil., IEM. I/161.1922).
4083. Dana, bokundan belli, adam olacak mi? (Çil, IEM, 11/161, 1922).
4084. Dana, bokundan belli olur. (Cil, IEM. 11/161.1922).
4085. Danışan dağlar aşmış, danışmayan yolda kalmış.
4086. Darı unundan baklava.
4087. Deli kıza, her gün düğün ve bayramdır. (Çil, IEM, II/161, 1922).
4088. Delik taş, yolda kalmaz.
135
4089. Deli(yje her gün bayram. (Bob. B.T.U., "Nauçen pregled", yıl III, cilt II/124, 1931)
4090. Denize düşen, yılana sarılır. (Çil., IEM. II/170, 1922).
4091. Denize girse, kuru çıkar.
4092. Deveci dost var ise, kapısı yüksek olmalı. (Arn., 60).
4093. Deveciylen konuşan, kapısı yüksek olmalı. (Çil., IEM. II/162, 1922).
4094. Deve(y)i aldatmak, bir avuç ot tutmakladır. (Çil., IEM, II/161, 1922).
4095. Dev(y)i veren, yuları da verecek. (Çil., IEM, II/61, 1923).
4096. Dilden gelse, elden gelse, fukara zengin olacaydı. (Çil, IEM, II/162, 1922).
4097. Dingil ahmak, uzun ahmak. (Çil., IEM, II/170, 1922).
4098. Dinsizin hakkından imansız gelir. (Çil., IEM, II/161, 1922).
4099. Dipsiz kile, boş hambar. (Çil., IEM, II/162, 1922).
4100. Do(g)du(g)um yerde de(gjil, doydu(g)um yerde. (Çil., IEM, II/162, 1922).
4101. Doğmayan ölmez. (Çil., IEM, II/161, 1922).
4102. Do(g)ru söyleyeni, dokuz köyden kovarlar. (Çil., IEM, II/162, 1922).
4103. Doğru söz, yemin istemez.
4104. Doğru yolda giden, yakılmaz (rahatsız olmaz).
4105. Dokuz gün yaşamak, on gün işlemek (çalışmak).
4106 Dokuz nasihattan bir seremiz (tehlike) eyidir.
4107. Dolaşan tez gider. (Çil., İEM, II/162, 1922).
4108. Dostluk miskal ile, alış-veriş kantar ile. (Çil., IEM, II/162, 1922).
134
YanıtlaSil4044. Bugün vezir, yarım rezil
4045. Bugünkü işini yarıma buakma
4046. Bulgar kafası, kairan kofası (Ç, IEM, I, 1923)
4047. Bulgara padişahık olmaz olsa da yakışmaz (CRTEM.W160 , 1922).
4048. Bulgarh (Gavurum) aklı sonradan gelu (Bob. B... "Nancen pregled I. cilt W133, 1931).
4049. Burasa bir bilyük mekteptir gunmeyen en büyak merkeptir. (8
sovleven vollar Öncesi Edirme cezaevi or wouldur. An komille duvara γαζι. Oradan Turkive ve Bulgaristan'in her wiresine yayılmıştır. Çil, IEM, 1/160, 1922)
4050. Buyurun: sen aç değilsin, ama dilenciye ver. (Çil, ІЕМ. 1/160, 1922).
4051. Bilyük başın büyük ağrısı olur.
4052. Cahilin körden farkı yoktur.
4053. Cami ne kadar büyük olurusa (olsun), imam hep bildiki(ni) okuyor. (Çil, IEM 1/61.1923).
4054. Can bo glazdan gelir. (Çil., IEM. II/161. 1922).
4055. Can kurtaran yok mu? (Çil, IEM. II/161, 1922).
4056. Cendeme (cehenneme) kadar meydan var. (Çil., IEM. 110/161, 1922).
4057. Çabuk hırsız, ev sahibini şaşırır. (Çil, IEM, II/169, 1922).
4058. Çalışmak, ibadetin yarısıdır.
4059. Çalıştım, çalıştım senin için, iş yaptım benim için. (Genellikle dünürler için kullanar. Çil., IEM. 11/65, 1923).
4060. Çam sakızı, çoban armağanı.
4061. Çanak, çömlek laf ederken, havruz (legen, oturak) lafa karışmaz. (Çil, IEM, 11/65, 1923).
4062. Çiftçinin kararı olmaz. (Çil., IEM, II/169, 1922).
4063. Çingene çalar, kürt oynar. (Çil., IEM, III/65, 1923).
4064. Çingene paşa olur mu? (Çil., IEM. III/65, 1923).
4065. Çobansız koyunu, kurt kapar.
4066. Çocuklan yola çıkma: araban kırılırsa güller, arabası kırılırsa a(g)lar. (Çil., IEM, II/171, 1922).
4067. Çok bakan, aç kalır. (Çil., IEM. II/169, 1922).
4068. Çok gezen, çok bilir. (Çil., IEM. II/169,1922).
4069. Çok laf, de(gi) mende olur. (Çil., IEM, III/65, 1923).
4070. Çok sanı (samimi) konuşma, çekişmek için de yer bırak.
4071. Çok söyle(yjen, çok yanılır, süküt iden, işini bilir. (Çil., IEM, II/169, 1922).
4072. Çoluklan, çocuklan fakı (kupan) koyma, ya fakını kırar, ya kuşunu çalar. (Çil., IEM, II/169, 1922).
47
YanıtlaSilImam : Gazall
Huas, Man bölgelerinde yaşayan Alimlerden hada topladı. Bunları senetleriyle birlikte esberledt. Vus binden fazla hadis esherine sahip olmasma karşıhh, yirmi bin civarında hadist yandığı eserlerinde ders etti
Tefatrul Kur'an, önemli eserlerinden bir ta nesidis. Tafatre dan rivayetleri hu eserinde topladı. El Camí fi'l hadis adım taşıyan ese rinde, muhtelif konulara ait naklettigi hadis ler yer almaktadu. Eserin tamamı olmasa bile bası bölumleri gunümüze kadar ulaşmıştır. Bu ikisi dışında, Kitabol Kader vema verede fi salike mine'l apar, Kitabü'l Cenale, III-Mu vattaül kebir, El Muvatta'ü's-sagir, Kitaba Ahvalil kıyame adını taşıyan eserleri de ka leme almıştır.
Imam : Gazali إمام غزالي )bka Gazali(
Imam Hakim إمام حاكم Eb Abdullah Mu hammed bin Abdullah en Nisäbort (923-1014) tasnif devrinin (hadisleri sınıflandırıp düzenleme döneminin) ünlü hadisçilerin dendir. Hadis ilmindeki şöhretinden dolayı kendisine "Hakim" ünvanı verilmiştir.
Miladi 923 senesinde Nişabur'da doğan Imam-ı Hakim, babasının ve dayısının yakın ilgisiyle çok küçük yaşlarda hadis öğrenmeye başladı. Yirmi yaşlarında memleketi dışında ki hadis merkezlerine seyahatlere çıktı. Hora san, Måveraünnehir, Irak ve Hicaz bölgeleri-ni dolaşarak iki bin civarında hocadan hadis aldı. Bu hocalarını Mu'cemu'ş-Şüyüh adlı eserinde anlattı. İmam-ı Hakim'in, tarih ve hadis ilmine dair bir çok eseri vardır. Kendi memleketinin tarihini Tarih-u Nisábůr adıyla ilk defa kendisi yazdı. Bilhassa, hadis ilmine dair olan Ma'rifetů Ulûmi'l-Hadis adlı eseri, sahasının en değerli kaynaklarından biridir. İmam-ı Hakim, Sâmânoğulları devrinde Ni-şabur (970) ve Cürcan kadılığı da yaptı.
İmam-ı Hakim'in kuşkusuz hadis sahasında yazdığı en ünlü eseri el-Müstedrek ale's-Sahi-hayn'dır. Hadis ilminde müstedrek kelimesi, "Bir hadis aliminin, kendi şartlarına göre sa-hih olduğu halde, eserine koymadığı sahih hadisleri toplamak ve bunları müstakil bir kitapta sınıflandırmaya tabi tutmak" mânâ-sına geliyor. Bu tariften de anlaşıldığı üzere, Müstedrek kitapları sahih hadis kitapları üzerine yapılır.
İmam-ı Hakim'in Müstedrek'i, Buhâri ve Müslim'in el-Câmiu's-Sahih'lerinin bir çe-
424
YanıtlaSilİmam-ı Gazali
Hicaz, Mısır bölgelerinde yaşayan âlimlerden hadis topladı. Bunları senetleriyle birlikte ezberledi. Yüz binden fazla hadis ezberine sahip olmasına karşılık, yirmi bin civarında hadisi yazdığı eserlerinde derc etti.
Tefsirü'l-Kur'ân, önemli eserlerinden bir ta-nesidir. Tefsire dair rivayetleri bu eserinde topladı. El-Cămi fi'l-hadis adını taşıyan ese-rinde, muhtelif konulara ait naklettiği hadis-ler yer almaktadır. Eserin tamamı olmasa bile bazı bölümleri günümüze kadar ulaşmıştır. Bu ikisi dışında, Kitabü'l-Kader vema verede fi zalike mine'l-aşar, Kitabü'l-Cenaiz, El-Mu-vattaü'l-kebir, El-Muvatta'ü's-sağir, Kitab-1 Ahvali'l-kıyame adını taşıyan eserleri de ka-leme almıştır.
İmam-ı Gazali إمام غزالی : )bkz.Gazali(
İmam-ı Hakim إمام حاكم : Ebu Abdullah Mu-hammed bin Abdullah en-Nisabûrî (923-1014) tasnif devrinin (hadisleri sınıflandırıp düzenleme döneminin) ünlü hadisçilerin-dendir. Hadis ilmindeki şöhretinden dolayı kendisine "Hakim" ünvanı verilmiştir.
Miladi 923 senesinde Nişabur'da doğan İmam-ı Hakim, babasının ve dayısının yakın ilgisiyle çok küçük yaşlarda hadis öğrenmeye başladı. Yirmi yaşlarında memleketi dışında-ki hadis merkezlerine seyahatlere çıktı. Hora-san, Mäveraünnehir, Irak ve Hicaz bölgeleri-ni dolaşarak iki bin civarında hocadan hadis aldı. Bu hocalarını Mu'cemü'ş-Şüyüh adlı eserinde anlattı. İmam-ı Hakim'in, tarih ve hadis ilmine dair bir çok eseri vardır. Kendi memleketinin tarihini Tarih-u Nisâbür adıyla ilk defa kendisi yazdı. Bilhassa, hadis ilmine dair olan Ma'rifetü Ulûmi'l-Hadis adlı eseri, sahasının en değerli kaynaklarından biridir. İmam-ı Hakim, Sâmânoğulları devrinde Ni-şabur (970) ve Cürcan kadılığı da yaptı.
İmam-ı Hakim'in kuşkusuz hadis sahasında yazdığı en ünlü eseri el-Müstedrek ale's-Sahi-hayn'dır. Hadis ilminde müstedrek kelimesi, "Bir hadis âliminin, kendi şartlarına göre sa-hih olduğu hâlde, eserine koymadığı sahih hadisleri toplamak ve bunları müstakil bir kitapta sınıflandırmaya tabi tutmak" mânâ-sına geliyor. Bu tariften de anlaşıldığı üzere, Müstedrek kitapları sahih hadis kitapları üzerine yapılır.
İmam-ı Hakim'in Müstedrek'i, Buhâri ve Müslim'in el-Câmiu's-Sahih'lerinin bir
İmam-ı Gazali
YanıtlaSilImam Hüseyin
424 şit zeyli, yani tamamlayıcı eki gibidir ve o sahihlerin planını takip etmiştir. Hacim ba hadislerin toplamına yakın olduğu söylene kımından Buhari ve Müslim'in naklettiğ bilir. Müstedrek, daha sonra kalene alınan pek çok kitaba kaynaklık etmiştir. Pek çok kitapta bulunmayan hadisler burada buluna-bilmektedir.
Mustedrek'te, doğruluk ve güven açışından hadisler dört grupta toplanmıştır:
1-Buhari'nin şartına göre sahih olup da, onun Cami'us-Sahih'inde bulunmayan hadisler.
2- Müslim'in şartına göre sahih olup da onun Cami'us-Sahih'inde bulunmayan hadisler,
ğu halde, her ikisinin de beraberce Ca 3- Buhâri ve Müslim'in şartlarına uydu mi'us-Sahih'lerinde bulunmayan hadisler.
4- Buhari ve Müslim'in şartlarına uymayan, fa-kat kendisinin sahih olduğuna kanaat getirdiği hadisler.
İmam-ı Hüseyin إمام حسین : Hz. Peygamber (s.a.s)'in Hz. Fatıma (r.anha) dan torunu, Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın ikinci oğlu. Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının beşinde dünyaya geldi.
Hz. Hüseyin'in ismini Peygamber Efendimiz koydu. Hz. Hüseyin doğduğu zaman, Ceb-rail (a.s) gelip "Ya Muhammed! Rabbin sana selåm söylüyor. Oğluna, şu Harun'un oğlu-nun ismini koy diyor" dedi.
Peygamber Efendimiz "Ey Cebrail: Harun'un oğlunun ismi nedir?" diye sordu.
Cebrail (a.s) "Şebir" dedi.
Peygamberimiz "Benim dilim, Arapça:" bu-
yurdu.
Cebrail (a.s) "Öyle ise, bunun Arapça karşılığı olan Hüseyin ismini koy" dedi (Diyar bekri, el-Hamis, 1,471).
Hz. Hüseyin, Hz. Peygamber (s.a.s)'e çok benziyordu. Hz. Ali (r.a.) "Hasan, Rasûlül-
lah'a göğsünden başına kadar olan kısmında, Hüseyin de bundan aşağı olan kısmında çok benzerdi" (Ahmed b. Hanbel Müsned, 1,108) demişlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Hasan ve Hz. Hü-seyin (ra)'a son derece düşkün olup onları çok severdi. Onların hakkında,
"Allah'ım: Ben, bunları seviyorum. Sen de sev bunları" (Tirmizi Sünen V, 661).
Imam Hüseyin
YanıtlaSilImam Hüseyin
425 Am iki reyhanimdir" (Ahmed b. Hanbel, Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kolla-Mixmed, II, 288);
Hasan ve Hüseyini seven, beni sevmiş, onla nakin tutan da bana kin tutmuştur" (Ahmed & Hanbel, Müsned, II, 288);
Peygamber Efendimiz (sas) Hz. Hasan ve Ha Huseyinin gönüllerince oynayıp eğlen meleri için onlara eşlik eder, bir çocuk gibi onlarla oynardı. Hz. Huseyin, Rasûlullah (sas) dan deve olmalarını istediklerinde he men yere egilir ve onları mübarek sırtına alır de Arkasından da "Bundan güzel deve olabilir mi buyururlardı.
Peygamber Efendimiz, bir gün, cenazelerin konulduğu yerde oturuyordu. Hz. Hasan ile ber Efendimiz gülerek "Ha gayret Hasan: Hr. Huseyin, güreşmeye başladılar. Peygam-Göreyim seni, yakala Huseyini!" diyerek Hz. Hasan'a kayırınca, Hz. Ali: "Ya Rasûlullah: Sen Huseyin'i kayırmalı değil miydin? Hasan daha büyuktür" dedi. Peygamberimiz "Baksa na Cebrail'de, Hüseyin'e: (Ha gayret Hüseyin göreyim seni) diyor." buyurdu (Zehebi, Siyer Alámü'n-Nübelă, 111, s. 190-191).
Hz. Peygamber (s.a.s) torunlarından olan Hz. Hüseyin'in çocukluk yılları Peygambe rimizin otağında geçmiştir. Rasülüllah'ın eğitiminden yetişip imanı yudumlaya yu-dumlaya büyüyen Hz. Hüseyin'in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasülü'nün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağı-na derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar mey-letmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.
Hz. Muaviye, hicretin altmışıncı yılında Re-cep ayının ortalarında Şam'da vefat etti. Muaviye'nin vefatından sonra Şamlılar Mua-viye b. Ebi Sûfyan'ın oğlu Yezid'e bey'at etti-ler.
Yezid'in iktidara geçmesi saltanat seklin-de gerçekleşti. Yezid, kendisinin bu şekilde idareyi ele alışına başta Hz. Hüseyin olmak üzere pek çok Sahabe'nin rıza göstermeyece-ğini, hatta şiddetli tepkilerle karşılayacağını biliyordu. İktidarı elden kaçırmamak için çok süratli davranıyordu.
Yezid'in iktidarı ele almasından sonra Küfeli-ler Hz. Hüseyin (r.a)'e mektuplar göndererek,
Hüseyin
YanıtlaSil425
Imam-ı Hüseyin
onu davet edip, yanlarına geldiği takdirde kendisini Emirül-mü'minin ilan edeceklerini üst üste yazdıkları mektuplarda belirtmiş lerdi. Ayrıca şu anda emirleri olmadığından cuma namazına çıkmadıklarını bildirmişler di
Hz. Hüseyin, Medine'den Mekke'ye gidip bu radan Küfelilerle haberleşmeye başlamıştı. Küfelilerin durumunu kesin olarak anlamak için de amcasının oğlu Müslim b. Akili Kü fe'ye göndermişti. Müslim Küfe'de durumun İyi olduğunu, insanların bey'at için hazır bu lunduklarını bildiren bir mektup gönderdi. Hz. Hüseyin bu haberden sonra kesin karar verip Küfe'ye gitme hazırlıklarına başladı.
Hz. Hüseyin Küfe yolculuğuna hazırlanırken, Abdullah Ibn Abbas, bu yolculuktan vazgeç mesini ısrarla istemişti. Aynı şekilde Abdul-lah ibn Ömer ve tabiunun ileri gelen älimle rinden Imam Şa'bi de Hz. Hüseyin'in Küfe'ye gitmemesini istemişler, özellikle Iraklılara güvenilmeyeceğini vurgulamışlardı. Ama Hz. Hüseyin Küfe'ye gitme konusunda kesin ka-rarlıydı.
Yezid, Hz. Hüseyin'in Küfe'ye doğru yol aldı ğını haber alınca, Küfe valisini değiştirmiş. Basra valisi olan Ubeydullah ibn Ziyad'a ek bir görev olarak, Küfe valiliğini de vermişti.
Ubeydullah b. Ziyad, Küfe valiliğini de üstle-nince ilk iş olarak Müslim b. Akil'i çok feci bir şekilde şehid etti.
Hz. Hüseyin'in Küfe yolculuğu sürerken, gelen haberler hiç de iyi değildi. Müslim b. Akil'in şehid edildiği haberi bile kendisine ulaştığında artık geri dönmek mümkün de ğildi. Yol esnasında pek çok kişi Küfe'ye git memesini, mutlaka geri dönmesi gerektiğini söylemişlerdi.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Hz. Ha-seyin büyük bir kararlılıkla Küfe'ye doğru yol almaya devam ediyordu. Bu arada kendisi için tuzaklar kuruldu. Gelişen olumsuz olay lar nedeniyle, Hz. Hüseyin beraberindekilere "dileyen dönebilir, ben sizi yanımda zorla gö türmek istemem" demişti. Ama hiç bir kimse ondan ayrılmadı (Zehebi Alamü'n-Nübelă, 111, 201-202).
Hz. Hüseyin, Hurr b. Yezid et-Temimi nin kumandası altındaki bin kişilik Küfe süvári birliği ile karşılaştı. Hurr b. Yezid, Ubeydul-lah b. Ziyad'ın emrine uygun olarak hareket
yerlerin ser
YanıtlaSilques всагреш в
Resolullah endim sallallaho aleyhi ve sellem buyurdular: "Kıyamet günü, müminin mizanında, güzel ahlaktan daha ağır hiçbir şey yoktur. Muhakkak Allahü Teala, çirkin işler yapan, çirkin
OJINVWSO
sözler söyleyen kimseye bugzeder."
(Sünen i Tirmizi)
Hicri: 9 ŞABAN 1447 - Rúmì: 15 Känün-i Sání 1441-Kasım 82
İSTANBUL
Imsak
6.28
Sabah
6.48
Güneş
8.10
Öğle
13.27
İkindi
16.05
Akşam.
18.24
Yatsı
19.56
Kible S
11.30
Ankara
Bolu
Çankırı
28
OCAK
2026
Çarşamba
Ay Doğuş...
13.11
Ay Batış 54.10
İmsak
Sabah
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Kible S
6.12
6.32
7.52
13.12
15.52
18.12
19.42
11.49
Bartın
6.15
6.35
7.58
13.14
15.50
18.09
19.42
11.51
Bilecik
6.23
6.43
8.04
13.23
16.03
18.22
19.53
11.32
6.17
6.37
7.59
13.16
15.55
18.15
19.46
11.44
6.09
6.29
7.51
13.08
15.47
18.06
19.37
11.55
Çorum
6.04
6.24
7.45
13.03
15.42
18.01
19.32
12.03
Düzce
6.20
6.40
8.01
13.18
15.56
18.16
19.47
11.42
Eskişehir
6.21
6.41
8.01
13.21
16.02
18.21
19.51
11.34
Karabük
6.13
6.33
7.56
13.12
15.50
18.10
19.41
11.51
Kastamonu
6.09
6.29
7.51
13.08
15.45
18.05
19.36
11.58
Kırıkkale
6.09
6.29
7.50
13.09
15.49
18.08
19.38
11.53
Zonguldak
6.17
6.37
8.00
13.16
15.52
18.12
19.44
11.47
Yavuz Sultan Selim Han'ın Mısır'ı zaptı (1517) - Mülkiye
Mektebi'nin açılışı (1854) - Misak-ı Milli'nin kabulü (1920)
Gün: 28 Hafta: 5-1. Ay: 31 Gün. FAZİLET TAKVİMİ - Gün. uz. 2 dk.
Bir gün İblis, Yahya aleyhisselâm'a göründu ve "Ly Yahya! Sana nasihatte bulunmak istiyorum," dedi.
YanıtlaSilYahya aleyhisselâm, "Yalan söylüyorsun; sen nasihat etmezsin. Lákin bana, âdemoğlundan bahset." dedi. İblis, "Ademoğlu, bizim için üç sınıfa ayrılır:
Birinci sınıf: Bunlar, bizim için en şiddetli olanlardır Onlara yaklaşır, fitneye düşürür ve idaremiz altına alırız. Ancak onlar hemen istiğfar ve tevbe ederler; bu da bizim bütün çabamızı boşa çıkarır. Sonra tekrar onlara yaklaşırız, fakat onlar tekrar tevbe ederler. Onları tamamen ele geçiremeyiz, ancak onlardan umudumuzu da kesemeyiz. Bu sebeple, bu sınıftan, büyük bir sıkıntı çekeriz.
İkinci sınıf: Bunlar, bizim elimizde, çocukların elindeki oyuncak gibidir. Onları, istediğimiz gibi yönlendiririz; onlar, kendilerini bize teslim etmişlerdir.
Üçüncü sınıf: Senin gibi masum ve Cenâb-ı Hakk'ın muhafazasında olanlardır; onlardan asla bir şey elde edemeyiz."
Bunun üzerine Yahyâ aleyhisselâm, "Benden bir şey elde edebildin mi?" diye sordu.
İblis, "Hayır. Fakat bir gün sana bir yemek getirilmişti. Ben, o yemeği sana câzip hâle getirdim; sen de her zaman yediğinden daha fazla yedin ve o gece teheccüd namazına her zamankinden geç bir saatte kalktın." dedi.
Bunun üzerine Yahyâ aleyhisselam, "Bundan böyle karnımı asla öyle doyurmayacağım" dedi.
İblis, bir başka zamanda yine Yahyâ aleyhisselâm'a göründü. Yahya aleyhisselâm, ona, "Bana, en çok sevdiğin ve en çok nefret ettiğin insanları söyle." dedi.
İblis, "En çok sevdiğim kişi, cimri olan mümindir; en çok nefret ettiğim ise günahkâr olsa da cömert olan kimsedir" dedi. Yahyâ aleyhisselâm, "Niçin?" diye sordu.
İblis, "Çünkü cimri kişi, cimriliği sayesinde bana zaten teslim olmuştur. Ancak günahkâr ama cömert olan kimseden korkarım; çünkü Allah, onun cömertliğine bakar da ona hidayet ihsan eder." dedi.
istilzam ettiği derecede käin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Öyle iso zaruridir. Ve öyle eden ve en ekmel bir surette o vazifeleri yapan, bilmüsahe ekmel bir mukabele edecek bir zat, güneşin vücudu gibi bu kâinata lâzımdır, Butün hikmetlerinin tezahürüne ve tezahürat-ı cemaliye ve celâliyesine karşı en
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
- 1970-Türkiye
Cumhuriyeti 32. hükümeti Süleyman Demirel'in başbakanlığında kuruldu.
2022 BEDIUZZAMAN TAKVI
6
PAZAR
SUNDAY
BİR AYET Allah dilediğini temize çıkarır ve onlar kıl kadar bir haksızlığa uğratılmazlar.
Nisa Suresi: 49
BİR HADİS
MART
Şüphe yok ki, Allah zevkine çok düşkün erkek ve kadınları sevmez.
MARCH
İşlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.
Lem'alar
zılgıt yemek azar İşitmek, azarlamak: Dün gece geç gelmiş, zılgıtı yemiş.
YanıtlaSilZIRNIK (arsenik, sıçanotu: "metal"; küçük ve de-ğersiz parça]
zırnık vermemek * (zırnık koklatmamak) en kü-çük, en kötü şeyi dahi vermemek: Çok istedim, ama yediklerinden bana zırnık vermedi.
ZIT
zıt gitmek ters davranmak: Bana zıt gitmekten vazgeç! Sonu kötü olacak...
ZİFİR [yağlı ve siyah leke]
zifir gibi çok karanlık: Burası zifir gibi karanlık.
ZİHİN [insanda bilgileri işleyen yeti]
zihin açıklığı anlama ve kavrama gücü: Allah zi-hin açıklığı versin hepinize çocuklarım!
zihin yormak ayrıntılı düşünmek: Bu basit konu-lar üzerinde pek zihin yormam ben!
zihni açılmak anlamaya, kavramaya başlamak: Bu kahveden sonra zihnim açıldı.
zihni takılmak aklından çıkaramamak: Zihnime takıldı da ondan soruyorum: Kimdi o adam?
zihnini kurcalamak -1. kafasını meşgul etmek: Zihnimi kurcalayan soruların cevabını buldum.
415
zevkini çıkarmak (zevkini almak) bir şeyin gü
YanıtlaSilzelliğinden, tadından olabildiğince yararlanmak.
Hastalıktan, yazın zevkini çıkaramadım!
zevkini okşamak çok hoşuna gitmek: Evin yeni dekoru hiç de zevk okşamıyor bence.
zevkten dört köşe olmak çok keyiflenmek: Da-yısı nişan haberini alınca, zevkten dört köşe olmuştu.
ZEYTİN
zeytin dalı uzatmak barışmak için girişimde bu-lunmak: İktidar, muhalefete zeytin dalı uzattı.
ZEYTİNYAĞI
zeytinyağı gibi üste çıkmak * (zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkmak) suçlu da olsa, kendini haklı çıkarmak: O hep zeytinyağı gibi üste çık-maya çalışır.
ZIKKIM [zehir, ağı]
Zıkkım olsun! "Haram olsun; zehir zıkkım olsun!": Yediklerin, içtiklerin zıkkım olsun!
ZILGIT [azarlama, paylama]
zılgıt çekmek bir kimseyi korkutmak, azarlamak, paylamak: Camı kırdım diye annem bana iyi bir zılgıt çekmişti.
414
34
YanıtlaSilEbedi Yol Haritası ISLAM
için izin istedi. Melekler, Hazret-i İbrahim'e bir isteği olup olmadığını sorunca, İbrahim aleyhisselâm-:
-Dost ile dostun arasına girmeyin! Rabb'im ne dilerse ben ona râzıyım! Kurtarır ise, lutfundandır. Eğer yakar ise, kusurumdandır. Sabredici olurum inşaallah!" buyurdu.
Daha sonra Cebräil-aleyhisselâm-geldi:
"-Bana bir ihtiyacın var mı?" diye sordu.
İbrahim-aleyhisselâm-:
-Sana ihtiyacım yok. Ateşi ancak yandıran söndürür. Allah bana kâfidir; O ne iyi vekildir!" buyurdu. (Bkz. Beyhaki, Şuab, II, 29; Ahmed bin Hanbel, Zühd, s. 80; Taberi, Tanh, 1, 242, İbn-i Esir, el-Kamil, 1, 99)
Nitekim Halilullah'ın bu yüce teslimiyet ve tevekkülü üzerine, O daha ateşe düşmeden Allah Teälä emretti:
"-Ey ateş, İbrahim'in üzerine serin ve selâmet ol!" (el-Enbiya, 69)
Bu emirle birlikte İbrahim -aleyhisselâm-'ın düştüğü yer, bir anda gülis-tana döndü. Orada tatlı bir pınar kaynayıp akmaya başladı.
Daha sonra; İbrahim -aleyhisselâm-, Allah'a verdiği andı yerine getirmek için oğlu Hazret-i İsmail'i kurban etmeye götürürken melekler yine heyecan-landılar:
"-Bir peygamber, istikbalde peygamber olacak evlâdını kurban etmeye götürüyor!" dediler.
İsmail-aleyhisselâm- ise, babası Hazret-i İbrahim'e:
"-Ey babacığım! Emrolunduğun işi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulursun. Bıçağını iyi bileyle; hemen kessin; can vermek kolay olur... Bıçağı çekerken de yüzüme bakma! Belki babalık şefkati ile geciktirebilirsin. Benim üzüntüm, kendi elinle kurban ettiğin evlådının acısını ve hasretini, ömür boyu unutamayacak olmandır." dedi.
Baba-oğul, teslimiyet okyanusunun girdaplarında mücadele ederken, Cebrail -aleyhisselâm- yetişti, bıçağı köreltti, cennetten koç indirdi.
Allah Teâlâ Hazret-i İbrahim'e sayılamayacak derecede koyun sürüleri ihsân etti. Cebrail-aleyhisselâm-, insan sûretinde gelerek sordu:
"-Bu sürüler kimin? Bana bir sürü satar mısın?"
İbrahim-aleyhisselâm-:
7064
Takriz
YanıtlaSil-Bu sürüler Rabb'imindir. Şu anda benim elimde emanet olarak bulu nuyor. Bir kere zikredersen, üçte birini; üç kere zikredersen hepsini al, götür!" dedi.
Cebrail -aleyhisselâm -: سُبُّوحٌ قُدُّوسُ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ« deyince
İbrahim aleyhisselâm- da:
-Al öyleyse, hepsi senin, al götürl" dedi.
Cebrail-aleyhisselâm-:
*-Alamam, zira ben insan değilim, Cibril'im!" dedi.
İbrahim -aleyhisselâm-:
"-Sen Cibril'sen, ben de Halil'im (Allah'ın dostuyum). Verdiğimi geri alamam." dedi.
Nihayet İbrahim -aleyhisselâm-, sürülerin hepsini sattı. Mülk alıp vak-fetti. (Bursevi, Rühu'l-Beyân, [Bakara, 262])
Hasılı; İbrahim -aleyhisselâm-, kalplerde en çok taht kuran üç husustan, yani can, evlât ve maldan ağır bir imtihana täbi tutuldu. Bunların hepsinde de Cenâb-ı Hakk'a teslimiyet gösterdi. Cenâb-ı Hakk'a olan muhabbet ve teslimiyetin, her şeyin üstünde olduğunu sergilemiş oldu.
Rabb'imiz onu şöyle medhetti:
"...Ey İbrahim, rüyâna sadakat gösterdin. Biz, ihsan sahiplerini böyle mükafatlandırırız. Bu gerçekten çok ağır bir imtihandır.
Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona iyi bir nâm bıraktık. İbrahim'e selâm, dedik." (es-Säffat, 104-109)
Böylece, Hazret-i İbrahim-aleyhisselâm-'ın Hak ile dostluğu tescil edildi.
Tescil edilen bu dostluğun bize öğrettiği gerçek ise şu:
Kalbin yalnızca Cenâb-ı Hakk'a tahsis edilmesinin ve O'nunla dostluğun neticesi, O'nun rızasına mukābil bütün meşakkatlerin gönülde tesirsiz hâle gelmesidir. Bu hâlin Rasûl-i Ekrem Efendimiz'deki sayısız misällerinden biri şöyledir:
Fahr-i Cihân Efendimiz, İslâm'ı tebliğ etmek için Tâif'e gittiği zaman, câhil ve putperest Tâif halkı önce alay ettiler, sonra hakârete başladılar. Ardından da kölelerini Allah Rasûlü'nün geçtiği yolların iki kenarında sıra
78
YanıtlaSilImandan theine Tamaul
Sonra yaklaştı. Arabanın camından içeriye daha dikkatlice baktı, derin ber iç çekti ve şöyle dedi
"Allah Allah, ne garip dünyal Yüzler var melek gibi... Vüzder var Nemrut gibi..."
VELHASIL
Bu hadise de gösteriyor ki, Allah'a dost olmanın alamet, onun nürunun gönülleri ve çehreleri münevver kılmasıdır. Kısaca evliyâullán, görüldüğünde Allah'ı hatırlatan müstesná simālardır. Çünkü yolları, Allah yoludur. Onlar hakikat kervanının yüce rehberi Muhammed Mustala sal lallahu aleyhi ve sellem in ahlakı üzeredirler. Nitekim onun bir hali de, harfsiz ve sözsüz bir şekilde sadece simasıyla bile Allah'a davetçi olma sıydı. Öyle ki, yahüdilerin seçkin ulemasından Abdullah bin Selam, onun gül yüzünü gördüğünde
Bu yüz yalancı yüzü olamazı diyerek sadece bu sebeple Imán et mişti. (Tirmizi, Kıyâme, 42, Ahmed b. Hanbel, Müsned. V, 451)
Bu itibarla her kul, yürüdüğü, gezdiği, dolaştığı ner yer ve mekânda müsbet veya menfi etrafına devamlı olarak sözsüz bir şekilde, yäni hali ile bir şeyler söyler, binbir intiba bırakır ve dikkatli yahut dikkatsiz sayısız ba kışlara muhatap olur. Kimbilir nice tanımadığı ve tanışmayacağı kimseler onun oturuşunu, kalkışını, konuşmasını, bakışlarını ve davranışlarını, yani halini seyrederek beğenir ve kendi fıtratına uygun bularak örnek aliverir.
Bilmelidir ki käināt, ilähī neşvenin kaynağıdır. İnsan denen bu güzel muammā, ilâhî neşvenin harika tecellīsidir. İlâhí neşvenin muhteväsındaki sålihler ve kåmiller, ölmeyen insanlardır; zîrå onlar, insanlığa nümüne bir ömür sürmeleri neticesinde hayatları cesedlerinden sonra da devam eder
HAYIRDA KALBİ DURUM
Müså Efendi -kuddise sirruh- anlatıyor:
"Sâmi Efendi Hazretleri ile yolculuk yapıyorduk. Ürgüp'te bir kişi oto-mobillerini çevirerek kendisinden sigara parası istedi. Bazı yol arkadaşla rının süküti muhalefetlerine rağmen:
Tasavvufi Kissalar ve İbretler
YanıtlaSil-Madem ki istiyor, vermek lazımi dediler ve isteyenin dileğini yeri-ne getirdiler.
Buna memnun olan fakîr, niyetini değiştirip:
Şimdi gidip bununla ekmek alacağım. diyerek sevinçle oradan uzaklaştı."
KISSADAN HİSSE:
Sırf Allâh rızası için yapılan davranışlar, muhatapların kalblerine tesir eder ve onların ahlâkını güzelleştirir. Onun için yapılacak hayırlarda muhȧ-tabın kalbi durumundan çok, bizim kalbi durumumuzun mühim olduğunu unutmamak gerekir. Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- buyururlar:
(Vaktiyle) bir adam:
<<- Ben mutlaka bir sadaka vereceğim.» dedi.
Geceleyin evinden sadakasını alıp çıktı ve onu bilmeden bir hırsızın eline tutuşturdu. Ertesi gün belde halkı:
<<<- Hayret! Bu gece bir hırsıza sadaka verilmiş!» diye konuşmaya baş-ladı.
Adam:
<<- Allah'ım! Sana hamdolsun. Ben mutlaka bir sadaka daha verece-ğim." dedi.
Yine sadakasını alarak evinden çıktı ve onu (bu sefer de bilmeden) bir fahişenin eline tutuşturdu. Ertesi gün halk:
<<- Olur şey değil! Bu gece bir fahişeye sadaka verilmiş!» diye dediko-duya başladı.
Adam:
<<<- Allah'ım! Bir fahişeye (de olsa) sadaka verdiğim için sana hamd ol-sun. Ben mutlaka bir sadaka daha vereceğim." dedi.
(O gece, yine) sadakasını alıp evinden çıktı ve onu (bu defâ da bilme-den) bir zenginin eline koydu. Ertesi gün halk:
<<<- Bu ne iştir! Bu gece de bir zengine sadaka verilmiş!» diye (hayret le) söylenmeye başladı.
1597- Cehennem ahalisi cehennemde o kadar büyüye cekler ki, herhangi birinin kulak yumuşağı ile boynu arası yediyüz yıllık mesafe olacak. Birinin cildi de kırk arşın kalınlaşacak. Aza dişi, Uhud Dağı'ndan bile büyük olacak.
YanıtlaSil١٩ - إِنَّ أَهْلَ الجنَّة اَنْ لا يموت حَتَّى على الله مسامعه مما يُحبُّ وَاهْلُ النَّارِ مَنْ لاَ عُوتُ حَتَّى عملاً مسامعه مما يكره سمو يه ك ض عن انس قال ابو ذرعة وهم ابو طفر في رفعه)
1598- Gerçekten cennet ehli o kimsedir ki, Allah onun kulaklarını rızası olduğu ameller ile doldurup işittirmedikçe öl. mez. Cehennem ehli de o kimsedir ki, Allah onun kulaklarını n zası olmadığı ameller ile doldurmadıkça ölmez.
١٥٩٩ - إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ لَيَحْتَاجُونَ إِلَى الْعُلَمَاءِ فِي الْجَنَّةِ وَذَلِكَ أَنَّهُمْ يَزُورُونَ الله فِي كُلِّ جُمُعَةٍ فَيَقُولُ لَهُمْ تَمَنَّوْا عَلَى مَا شِئْتُمْ فَيَلْتَفِتُونَ إِلَى الْعُلَمَاءِ فَيَقُولُونَ مَاذَا نَتَمَنَّى عَلَى رَبِّنَا فَيَقُولُونَ تَمَنَّوْا عَلَيْهِ كَذَا وَكَذَا فَهُمْ يَحْتَاجُونَ إِلَيْهِمْ فِي الْجَنَّةِ كَمَا يَحْتَاجُونَ إِلَيْهِمْ فِي الدُّنْيَا (ابن عساكر والديلمي عن جابر)
1599- Cennet ehli cennette mutlaka âlimlere muhtaçtır-
lar. Çünkü onlar Allah'ı her cuma günü ziyaret edecekler. Allah onlara: "İstediğinizi dileyin." diyecek. Bunun üzerine onlar âlimle-re başvurarak: "Rabbimizden ne isteyelim?" diye soracaklar. A-limler de onlara: "Şunu, şunu isteyin." diyecek. Hülasa dünyada olduğu gibi cennette de onlar âlimlere muhtaç olacaklar.
١٦٠٠ - إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ يَدْخُلُونَ عَلَى الْجَبَّارِ كُلَّ يَوْمٍ مَرَّتَيْنِ فَيَقْرَأُ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنَ وَقَدْ جَلَسَ كُلُّ امْرَا مِنْهُمْ مَجْلِسَهُ الَّذِي هُوَ مَجْلِسُهُ عَلَى مَنَابِرِ الدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ وَالرُّمُرَدُ وَالذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ بِالْأَعْمَالِ فَلَا تَقُرُّ أَعْيُنُهُمْ قَطُّ كَمَا تَقُرُّ بِذَلِكَ وَلَمْ يَسْمَعُوا شَيْئًا أَعْظَمُ مِنْهُ وَلَا أَحْسَنُ مِنْهُ ثُمَّ يَنْصَرِفُونَ إِلَى رِجَالِهِمْ وَقُرَةً أَعْيُنِهِمْ نَاعِمِينَ إِلَى مِثْلِهَا مِنَ الْغَدِ (الحكيم عن بريدة)
400
1600- Cennet ehli her gün iki kere Allah'ın huzuruna gi-verler. Allah onlara Kur'an okuyacak. Onlardan her biri amelleri-ne göre, inci, yakut, zümrüt, altın ve gümüş minberlerinde yerle. dan daha büyük bir şeyi, ondan daha güzel bir şeyi dinlememiş ini alacak. Gözleri son derece aydınlanacak. Hayatlarında on-bir halde olacaklar. Sonra büyük bir sevinç ve göz aydınlığı için-de yerlerine dönecekler, ertesi gün de aynı şey ile nimetlenecekler ve böylece devam edecek).
YanıtlaSil۱۶۰۱ - اِنَّ اَوَّلَ مَا يَسْتَلُ عَنْهُ الْعَبْدُ يَوْمَ القيمة مِنَ النعيم أن يُقال له الا
نُصح لك جسمَكَ وَنُرُويَكَ مِنَ الْمَاء البارد (ت) غريب ك هب عن أبى هريرة
1601- Kıyamet günü kula (Allah tarafından verilen) ni-metlerden ilk sorulacak şey şudur: "Biz senin cismini sağlıklı kıl-madik mi? Sana biz soğuk su içirmedik mi?" denilecek.
١٦٠٢ - إِنَّ أَوَّلَ شَيْءٍ يَرْفَعُ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ الْأَمَانَةَ وَالْخُشُوعَ حَتَّى لا تَكادُ تَرَى خَاشِعًا ابن المبارك عن ضمرة بن حبيب مرسلا)
1602- Bu ümmetten ilk kaldırılacak şey, emanet ile huşu-dur. (Öyle olacak ki,) Allah'tan korkan huşu sahibi hiç kimse gö-remeyeceksin.
١٦٠٣ - إِنَّ أَوَّلَ قَطْرَةٍ تَقْطُرُ مِنْ دَمِ الشَّهِيدِ يُكَفِّرُ بِمَا ذُنُوبَهُ وَالثَّانِيَةُ يُكْسَى مِنْ حُلَلِ الإِيمَانِ وَالثَّالِثَةُ يُزَوَّجُ مِنَ الْحُورِ الْعِينِ (طب عن ابي امامة)
1603- Şehidin kanından damlayacak olan ilk damla gü-
nahlarına keffaret olacak, ikinci damla ona iman elbiselerini giy-direcek, üçüncü damla hurilerle evlenmesine vesile olacak.
١٦٠٤ - إِنَّ أَوَّلَ تُحْفَةِ الْمُؤْمِنِ أَنْ يُغْفَرَ لِمَنْ خَرَجَ فِي جَنَازَتِهِ (ابن ابى الدنيا في
ذكر الموت والخطيب عن جابر)
1604- Mü'minin mü'mine sunacağı ilk hediye, cenazesi-ne iştirak eden kimsenin Allah tarafından bağışlanmasıdır.
401
١٦٠٥ - إِنْ أَوَّلَ كَرَامَةِ الْمُؤْمِن عَلى الله تعالى أن يُغفر لمشيعيه (عد
YanıtlaSilوالخطيب عن ابي هريرة)
1605- Allah katında bir mü'minin mü'min kardesine su-nabileceği ilk iyilik, kendi cenazesini teşyi edeni Allah'ın bağışla. masıdır.
١٦٠٦ - إِنَّ بُدَلَاءَ أُمَّتِي لَمْ يَدْخُلُوا الْجَنَّةَ بِكَثْرَةِ صَوْمِ وَلا صلوة ولكن دَخَلُوهَا بِرَحْمَةِ اللهِ وَسَلَامَةِ الصُّدُورِ وَسَخَاوَةِ الْأَنْفُسِ وَالرَّحْمَةِ الجميع الْمُسْلِمِينَ (الحكيم وابن ابى الدنيا فى كتاب السخا هب عن الحسن مرسلا)
1606- Ümmetimin velileri cennete çok oruç ve çok na-mazla girmiş değildirler. Oraya girişleri, Allah'ın rahmeti, gönül selameti, comertlik ve bütün müslümanlara karşı olan acıma his-leri sayesinde tahakkuk etmiştir.
١٦٠٧ - إِنَّ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ كَذَّابِينَ فَاحْذَرُوهُمْ ط ش حم م عن جابر بن سمرة )
1607- Muhakkak kıyametin önü sıra (Deccal ve benzeri gibi bir takım) yalancılar vardır ki, onların şerlerinden sakının.
١٦٠٨ - إِنَّ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ سِنِينَ خَدَّاعَةٍ يُتَّهَمُ فِيهَا الْأَمِينُ وَيُؤْمَنُ فِيهَا
الْخَائِنُ وَيُصْدَقُ فِيهَا الْكَاذِبُ وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ وَيَتَكَلَّمُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ قَالَ السَّفِيهُ يَنْطِقُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ (طب الحاكم
في الكنى وابن عساكر عن عوق بان مالك الاشجعي
1608- Kıyametten önce bir takım kıtlık yılları vardır. O
yıllarda, emin (doğru) olan kişi itham edilecek, hain kişi emin ka-bul edilecek, yalancı kişi doğrulanacak, doğru söyleyen yalanla-nacak, o devirde ruveybiza söz sahibi olacak. Hazır bulunanlar-dan biri sordu: "Ey Allah'ın Rasulü! Ruveybiza nedir?" Allah'ın Rasulü: "Âmmenin işleri hakkında söz sahibi olan sefih kimsedir." buyurdu
١٦٠٩ - إِنَّ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ الدَّجَّالَ وَبَيْنَ يَدَيِ الدَّجَّالِ كَذَّابِينَ ثَلَاثِينَ أَوْ
402
C
أكْثَرَ قِيلَ مَا آيَتُهُمْ قَالَ أَنْ يَأْتُوكُمْ وَبِسُنَّةٍ لَمْ تَكُونُوا عَلَيْهَا يُغيِّرُونَ بها سُنتَكُمْ وَدِينَكُمْ فَإِذَا رَأَيْتُمُوهُمْ فَاجْتَنِبُوهُمْ وَعَادُوهُمْ (طب عن ابن عمر)
YanıtlaSil1609- Kıyametten önce Deccal vardır. Deccal'den önce de otuz veya daha çok yalancılar vardır (zuhur edecektir). Saha-bilerden biri tarafından: "Bunların alametleri nedir?" diye sorul-du. Rasulü Ekrem: "(Ey sahabileriml) Sizin içinde bulunmadığınız bir yolu (din ve şeriat) onlar size getirecekler ve o bidatlerle yolu-nuzu ve dininizi değiştirecekler. Onları gördüğünüz zaman onlar-dan uzak durun ve onlara düşman olunuz.
١٦١٠ - إِنَّ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ تَسْلِيمُ الْخَاصَّةِ وَفَشْوَ التَّجَارَةِ حَتَّى تُعِينَ الْمَرْئَةُ زَوْجَهَا عَلَى التِّجَارَةِ وَقَطْعُ الأَرْحَامِ وَظُهُورُ شَهَادَةِ الزُّورِ وَكِتْمَانُ شَهَادَة الْحَقِّ وَظُهُورُ الْقَلَمِ (حم ك عن ابن مسعود)
1610- Kıyamet öncesi selamlaşmak hususi kişilerle ola-cak. Ticaret yaygın hal alacak, o kadar ki kadın bile ticarette ko-casına yardım edecek. Akraba ile ilgi kesilecek, yalan şahitlik zu-hur edecek, gerçek şehadette bulunulmayacak, kalem zehir ola-cak (katipler çoğalacak da eline kalem alan kitap yazacak).
١٦١١ - إِنَّ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ فِتَنَا كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ يُصْبِحُ الرَّجُلُ فِيهَا مُؤْمِنًا وَيُمْسِي كَافِرًا وَيُمْسِي مُؤْمِنًا وَيُصْبِحُ كَافِرًا الْقَاعِدُ فِيهَا خَيْرٌ مِنَ الْقَائِمِ وَالْقَائِمُ فِيهَا خَيْرٌ مِنَ الْمَاشِي وَالْمَاشِي فِيهَا خَيْرٌ مِنَ السَّاعِي فَكَسَرُوا قِسَيَّكُمْ وَقَطَّعُوا أَوْتَارَكُمْ وَاضْرِبُوا سُيُوفَكُمْ بِالْحِجَارَةِ فَإِنْ دُخِلَ عَلَى أَحَدٍ مِنْكُمْ بُنْيَةٌ فَلْيَكُنْ كَخَيْرِ ابْنَى آدَمَ (حم ده ك ق عن أبي موسى)
1611- Kıyametten önce karanlık geceler gibi fitneler zu-hur edecek, o devirde kişi sabahleyin mü'min kalkacak, akşam-leyin kâfir olacak, akşam mü'min olarak yatacak, sabahleyin ka-fir olarak kalkacak. O fitneler zamanında oturan ayakta duran-dan, fitne zamanında ayakta duran yürüyenden, fitne hengamesi sırasında yürüyen koşandan hayırlı olacak. Binaenaleyh yaylarını-
403
za kroz okun kirişlerini kaparınız, kılıçlarınızı taşa çarpınız O iki çocuğunun en iyisi olmaya çalışsın (yani o zamanda evinizin fitnecilerden biri herhangi birinizin evine girerse o ademoğlunun köşesinden ayrılmasın).
YanıtlaSil١٦۱۲ - إن بيوت الله فى الأرض المساجد وان حقا على الله عز وجل أن
تكرم من زاره فيها (طب) عن ابى (مسعود)
1612 Yeryüzündeki mescitler Allah'ın evleridir. Orada kendini ziyaret eden kimseye Allah muhakkak ikram eder.
١٦١٣ - إن جبرائل مؤكل بحوايج بنى آدم فاذا دعا العند الكافر قال الله يا جِبْرِيلُ اقْضِ حَاجَتَهُ فَإِلَى لا أُحِبُّ أن اسمع دعاله (ابن النجار عن جابر)
1613. Cebrail Aleyhisselam ádemoğlunun ihtiyaçlarını gidermeye görevlendirilmiştir. Kafir bir kul dua ettiği zaman, Al. lah şöyle buyurur: "Ey Cebrail! Haydi onun hacetini görüver. Ben onun duasını işitmek istemiyorum."
١٦١٤ - إِنَّ رَبِّى تبارك وتعالى أَرْسَلَ إِلَى أَنْ أَقْرَأَ الْقُرْآنَ على حَرفِ فَرَدَدْتُ إِلَيْهِ أَنْ هَوَنَ عَلَى أُمَّتِي فَارْسَلَ إِلَى أَنْ اقْرَأْ عَلَى حَرْفَيْنِ فَرَدَدْتُ عَلَيْهِ أَنْ هَوْنَ عَلَى أُمَّتِي فَأَرْسَلَ إِلَى أَنْ أَقْرَأَهُ عَلَى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ وَلَكَ بِكُلِّ رَدَّة مَسْئَلَةٍ تَسْأَلْنِيها قُلْتُ اللَّهُمَّ اغْفِرْ لأمتى اللَّهُمَّ اغْفِرْ لَأُمَّتِي وَالْحَرْتُ الثَّالثة لِيَوْمٍ يَرْغَبُ إِلَى فِيهِ الْخَلْقُ حَتَّى إِبْرَاهِيم (حم م د ن حب عن ابن كعب)
1614-Rabbim Tebârake ve Teâlâ Kur'an'ı bir vecih üze-rine okumam için bana gönderdi. Ben de ümmetime daha kolay olmasını diledim. Bunun üzerine Allah iki vecih üzerine okumamı irsal buyurdu. Ben tekrar ona Kur'an'ı ümmetime kolay kılmasını arzettim. Allah da bana yedi vecih üzerine okumamı gönderdi ve "Senin her tekrar edip benden istediğin yerine getirilecektir." bu-yurdu. Şöyle dedim: "Allah'ıml Ümmetimi mağfiret et. Allah'ıml Ümmetimi mağfiret et." Üçüncü dileğimi, şefaatımı İbrahim dahil tüm halkın yanıma üşüşeceği kıyamet gününe erteledim.
404
١٦١٥ - إن جبريل جَعَلَ يَدُسُ فى فم فِرْعَوْنَ الطَّينَ خَشْيَةَ أنْ يَقُول لا اله
YanıtlaSilإلا اللَّهُ فَيَرْحَمُهُ اللهُ ابن جرير ك عن ابن عباس)
1615- Cebrail devamlı olarak firavuna çok kızmış oldu-ğundan belki "La ilahe illellâh" der de Allah onu esirger diye o-nun ağzına çamur tıkardı.
١٦١٦ - إِنَّ حَقًّا عَلَى الله أنْ لا يَرْفَعَ شَيْئًا مِنْ أمور الدُّنْيَا الاَ وَضَعَهُ (حم) وعبد بن حميد خ د حب قط ن عن انس)
1616- Dünya işlerinden hiçbir şeyi yükseltmeyeceği ve muhakkak onu yani dünyalığı alçaltacağı Allah'ın hak bir vaa-didir.
١٦١٧ - إِنَّ خَيْرَ التَّابِعِينَ رَجُلٌ يُقَالُ لَهُ أَوَيْسٌ وَلَهُ وَالِدَةٌ هُوَ بِمَا بِرِّ لَوْ أَقْسَم عَلَى اللَّهِ لاَبَرَّهُ وَكَانَ بِهِ بَيَاضٌ فَمُرُّوهُ فَلْيَسْتَغْفِرْ لَكُمْ (م عن عمر )
1617- Tâbiinin en hayırlısı, kendisine "Üveys" denilen zattır. Onun bir annesi vardır. O annesine son derece mutidir. E-ğer o (herhangi bir şeyde) Allah'a yemin etse muhakkak Allah o-nu yemininde sadık çıkarır. Onun elinde bir beyazlık vardır. Ona rastlarsanız Allah'tan size mağfiret dilemesini söyleyin.
١٦١٨ - إِنَّ خَيْرَ مَا تَدَاوَيْتُمْ بِهِ اللَّدُودُ وَالسُّعُوطُ وَالْحَجَامَةُ وَالْمَشْيُ وَخَيْرُ مَا اكْتَحَلْتُمْ بِهِ الإِثْمِدُ فَإِنَّهُ يَخْلُو الْبَصَرَ وَيَنْبُتُ الشَّعْرَ (ت حسن ك عن ابن عباس)
1618- En iyi ilacınız ledûd (ağza konan ilaç), enfiye, kan aldırma ve müshildir. Sürme olarak kullanacağınız en iyi şey, sır-ma taşıdır. Çünkü bu gözü açar, (görme gücünü arttırır), kirpiği besler.
١٦١٩ - إِنَّ دَعْوَةَ الْمَرْءِ مُسْتَجَابَةٌ لأَخِيهِ بِظَهْرِ الْغَيْبِ عِنْدَ رَأْسِهِ مَلَكٌ يُؤَمِّنُ عَلَى دُعَاءِ كُلَّمَا دَعَا لَهُ بِخَيْرٍ قَالَ آمِينُ وَلَكَ بِمِثْلِ (ش عن أبي الدرداء وام
الدرداء الصحابية معا)
1619- Müslüman kişinin kardeşine, gıyabında (ardından)
405