EL-MUKADDİM

Yorumlar

  1. Bismillahirrahmanirrahim

    Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

    Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.

    Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.

    Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:

    Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri

    YANITLASİL

    yuksel24 Mart 2024 15:08
    İsmail Hakkı Bursevi

    kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.

    Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.

    İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.

    Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.

    Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.

    YanıtlaSil
  2. 498

    DELAIL I HAYRAT SERHI

    Diye anlatılan zatlar, büyük veli kullardır, onların ruhlarıdır, se madaki meleklerdir.

    Bunlara ihsan edeceğin salát, yarattıklarının adedi Bunlar, canlı ve cansız yarattıklarının hepsidir.

    Zatından rızan, arşın ağırlığı, kelimelerinin adedi, ilmin sonu-na kadar, bütün yarattıklarının tartısı kadar olsun..

    Böylece, Resulüllah S.A. efendimize, İbrahim peygambere, sair nebilere ve resullere, yer ve sema ehlinden safi seçilmiş kullarma tes-rif, tazim ihsan ederek, şanlarını yüce kıl Allahım.

    Bu salát, mükerrer olsun.

    Yani: Peşpeşe devam etsin..

    Daimi olsun.

    Sonsuzlara kadar devam edip dursun.

    İlminin kavradığı kadar olsun. İlminin sayıp doldurduğu ka dar olsun. İlminin kavradığı mikdarın kat katı olsun..

    Bütün bu sayılanların adedi kadar onların şanını, şerefini artır Sonra.. Onlara yapacağın bu salât:

    Öyle bir salát olsun ki; anlatılan zatların üzerine salāvat oku-yanların salavatından pek ziyade ve üstün olsun..

    Bu fazilete misal olarak:

    Kullarına nazaran, zatının fazileti gibi olsun..

    Yani: Onlara, tam manası ile ekmel, efdal salât eylerek, şanla-rını yükseltip ikram eyle..

    DUA

    Sonra..

    Müellif merhum, bundan sonra, bu DELAİL-İ HAYRAT kitabını okuyan kimseye hitap edip âdeta şöyle demektedir:

    Ey bu kitabı okuyan kimse, üst yandaki salavatlarla Resulül-lah S.A. efendimize salavat okuduktan sonra..

    Şu dualarla duâ edersin..

    Yani: İhtiyaçları yerine getiren, duaları kabul buyuran celâl ve ikram sahibi Yüce Allah'a..

    Çünkü o: Duâları kabul edeceği umulan yüce bir zattır. Haliy-le, Allah-ü Taâlâ dilerse.. Bilhassa, Resulüllah efendimize salivat okunduktan sonra.. Allah-ü Taâlâ, ona salât ve selâm eylesin.

    Müellif merhum, DELAİL-İ HAYRAT kitabını okuyanları, bu kı-sımda duâ okumaya teşvik etmiştir. Okuyanlar, Arapça metinde ge-çen bu kısmı duâ sayıp okumamalıdır.

    Duâ bundan sonra gelecek kısımdır.

    Allahım, beni pegbamberin Muhammed'in MİLLE T'inden ayrılmayanlardan eyle.

    Bu cümlede geçen MİLLET, kelimesi İslâm dinidir. Bu duru ma göre, manası şu olur:

    YanıtlaSil
  3. Aliye Izzet Begovic
    Devleti unutma!

    YanıtlaSil
  4. KARA DAVUD

    499

    التي صلى الله عليه وسلم اللهم النصابي ممن لزم ملة بنك محمد صلى الله جعاله وسلم وكثر تابعيه وفرقه ووالي القرية ولا يخالف سبيله وسنَتَهُ الله الى استلمان الاستمناك بنته واجود بان الأنوار عما جاء : اللهم الى امتلاك من حد ما ملك منه محمد نبيك ورسولك مبالى الله عَلَيْهِ وَسلم وأعوذ بك من شره السماء منه محمد نبيكَ وَرَسُولُكَ صَلى الله عنه وسا جميعِ المِحَنِ وَأَصْلِح بَيني مَا ظَهَرَ وَمَا بَطَنَ

    en-nebiyyi sallallahü aleyhi ve sellem.

    (Not: Bu çizgili kısımlar, vird olarak okunmamalıdır.)

    Allahümmec'alni mimmen lezime millete Nebiyyike Muhammedin sal lallahü aleyhi ve selleme ve azzame hürmetehu ve eazze kelimetehu ve ha-fıza ahdehu ve zimmetehu ve nasara hizbehu ve da'vetehu ve kessere ta-biiyhi ve firkatehu ve vafa zümretehu ve lemyuhalif sebilehu ve sünnetehu.

    Allahümme inni es'elükel-istim sake bisünnetihi ve euzü bike minel-inhirafi amma cae bihi.

    Allahümme inni es'elüke min hayri maseeleke minhü Muhammedün Nebiyyüke ve Resulüke Sallallahü aleyhi ve sellem.

    Ve euzű bike min şerri mesten-zeke minhü Muhammedün Nebiyyüke ve Resulüke sallallahü aleyhi ve sel-lem.

    Allahümme'asımni min serr'il-fiteni ve afin min cemiil-mihani ve aslih minni mazahara ve ma batana..

    Allahım, beni Peygamberin Muhammed'in milletinden ayrılmayanlardan ey-le. Allah- Tadlá, ona salát ve selám eylesin. Onun hürmetine tazim edip kell-mesint aziz bilenlerden, ahdini ve zimmetini koruyanlardan, hizbine ve davetine yardım edenlerden, ona tabi olanları ve fırkasını çoğaltan, zümresine katılanlar-dan, onun yoluna ve sünnetine aykırı hareket etmeyenlerden cyle.

    Allahuo, ben onun sünnetine yapışmak istiyorum; onun getirdiğinden inhiraf etmekten sana sığınırım.

    Allahım, Nebin, Resulün Muhammed tarafından senden istenen hayırlardan ben de isterim. Alah- Taåla ona salât ve selâm eylesin. Resulün, Nebin Muham-med'in sana sığındığı şer cinsi şeylerin cümlesinden sana sığınırım. Allah-ü Ta-ålá, ona salát ve selåm eylesin.

    Allalım, beni fitnelerin şerrinden koru. Bütün mihnetlerden yana, bana afi-yet ihsan eyle. Benden zahir olan ve bende batın olan işleri yararlı eyle

    **

    (Devamı: 505. Sayfada)

    YanıtlaSil
  5. 420

    ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    Bizim Ahlak, nefste yerleşmiş bir keyfiyettir. dememizin sebe-bl, budur.

    Her hangi bir sebeple malını ihtiyaç uğrunda nådiren harcayan kimsenin ahlakına cömerdlik denilemez.

    Çünki, bu, onun nefsinde såbit olmamıştır, gelip geçicidir.

    Cömerdliğin, kendisinde yerleşmiş, tabiat haline gelmiş olması IA-

    zımdır. Fiillerin, hiç düşünmeksizin, kolayca meydana gelmesini şart koş-mamız; ne malını zorla harcayan kimsenin cömerdliğine ahlâkan co merdlik, ne de, kızdığı zaman, düşünüp güçlükle susa bilen kimsenin susmasına ahlakan Hılm ve usluluk denilemeyeceği içindir.» (3)

    Hal ve Meleke:

    Nefsâni keyfiyetler, ikiye ayrılır:

    1. Hal,

    2. Meleke.

    Eğer, Nefsâni fiiller, gelip geçici olur, nefste yerleşmiş bulunmaz-sa, ona hal denir. Utanmaktan yüz kızarmak veya her hangi bir şe ye gülmek gibi.

    Nefsânî fiiller, hal gibi gelip geçici olmaz, såbit bulunursa, ona, Meleke denir. Cömerdlik ve yiğitlik gibi.

    Fakat, nefsåni keyfiyetler, Meleke olmakla beraber, fiiller, onun sebeblle meydana gelmezse, Meleke sayılamayacağı gibi, filllerin mey-dana gelmesine sebep olmakla beraber, bunda kolaylık bulunmaz, filller, güçlükle ve düşüne taşına meydana gelmiş olursa, o da, Me-leke sayılmaz.

    Nefsi zorlaya zorlaya cömerdliği, âdet haline getirmiş kimse de, cömerd ahlâklı sayılmaz.

    Fakat, imkân ve fırsat bulamadığı için cömerdlik yapamayan ve imkân bulunca, bunu yapacak olan kimse, ahlâkan cömerd sayılır.

    Fazilet ve Rezilet:

    Huy'un cömerdlik, yiğitlik ve usluluk gibi olgunluğa sebep ola-nına Fazilet ve Güzel huy denir.

    Huy'un, cimrilik, korkaklık ve yeğniceklik gibi, insan için ahli-kan eksikliğe sebep olanına da, Rezilet ve çirkin huy denir. (4)

    (3) Imam Gazzali İhyâu ulûmid'din c. 3, s. 68

    (4) Alâüddin Ali Ahlak-ı Alãi c. 1, s. 53-54

    YanıtlaSil
  6. AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI

    Ahlakın Başlıca Kaynakları:

    421

    İmam Gazzali, Ahlák hakkındaki İnceleme ve açıklamasını şöyle sürdürür ve tamamlar:

    Burada, dört husus vardır:

    1. İyi ve kötü işler,

    2. İyi ve kötü işleri yapmağa güç yetirmek,

    3. İyinin İyi ve kötünün kötü olduğunu bilmek,

    4. Nefste yerleşen bir hey'etle iyi veya kötü tarafına eğilerek

    lyl veya kötüden birisini yapmayı kolaylaştırmak. Demek ki, ahlâk, fiilden ibaret değildir.

    Nice kimseler vardır ki, ahlâkan cömerd oldukları halde, mal yok-luğundan veya başka bir mâniden dolayı bir şey veremezler.

    Nice kimseler de, ahlâkan cimri ve pinti oldukları halde, ya Te-heccüd ehli oldukları veya gösteriş için verirler.

    Bunun gibi, ahlâk, her hangi bir işe güç yetirmekten de, ibaret değildir.

    Çünki, güç yetirme, cimriliğe de, cömerdliğe de, nisbet edilir.

    Zıdların ikisine de, nisbet etmek birdir.

    Her insan, yaratılıştan, vermeğe de, vermemeye de, güç yetirecek istidaddadır.

    Böyle olmak, ne cimri ahlâklı, ne de, cömerd ahlâklı olmayı ge rektirir.

    Ahlak, İyinin iyi, kötünün kötü olduğunu bilmekten de, ibâret değildir.

    Çünki, bilmek, hem güzele, hem çirkine aynı şekilde tealluk eder.

    Şu halde, ahlâk, dördüncü bir mânadan ibaret olup o da, bir

    hey'et ve keyfiyettir ki, nefs, cimriliğin veya cömerdliğin kendisinden meydana gelmesi için, onunla istidadlanmış ve hazırlanmış olduğu-na göre, ahlâk, nefsin hey'etinden ve iç sûretinden ibåret demek olur.

    Dış süretin güzelliği, yalnız gözlerin güzel olmasile tamamlanma-yacağı ve dış süretin güzelliğinin tamamlanması için burun, ağız, yanak.. bütün bu uzuvların da, güzel olması gerektiği gibi, bâtında, içte de, dört esas olup güzel ahlakın tamamlana bilmesi için, onların hepsinin de, güzel olması gereklidir.

    Şu dört esas tenâsüb ve itidal üzere bulunduğu zaman, güzel ah-lâk hasıl olur:

    1. İlim kuvveti (Enerjisi),

    2. Gazab kuvveti (Enerjisi),

    3. Şehvet kuvveti (Enerjisi),

    jisi). 4. Yukarıkı üç kuvvet arasında itidali sağlama kuvveti (Ener-

    YanıtlaSil
  7. الملك خومار

    معنای مجاری الله جذاب هغه استاد بریاسی سویله تصویر ابر بار بار ناملكه انسان وب امی شهر لنديكى زمان لوليتك او المدن الما ني فيد نور كذلك - بلاتشبيه - جناب من شانده كمال كون ، استعداد تكليف الجونده بر قابلیت و بر اختیار ویر مشور بواعتداله جذاب همه انسانه من و ايشان با بیلمه سمی انتظار ایتمکده در دین له بار

    و بوتشبيه و استعاره ده، خلفت بشرده كی حكمتك نقوا اولد يفنه و عبادتك ده نتیجه سی تقوا الديفيه وتقوانك ده ال بيوك مرتبه اولد يفنه اشارت واردر

    رها معاندن مخاطباره عطف البديامتری، شویله ايضاح ايديالي أي مخاطب اولان ان انار خوف و رها لورته سنده بولو تعقله، نگردن تقوايي رجا ليدرك، و بگره عبادت ایدیگر بو اعتبار له انسانه عبادت و اعتماد اینه مالی، رینه اعتمار انعامی و دائما عباد تلك أرغمه سنه چالشماليد.

    رجا معنی، سامع وه و مشاهد لره كوره اولورس شویله تأویل ابدیله جکدر اى مشاهد لر اسلانك پنجه سنی کورن آدم او پنجه نك اقتضای اولان پارچه لا مه بی آسلاند نه امید و رما ایتدیگی کی سزده انسانلری عبادت تجهیزاتی که مجهز اولد قارینی کوردیه گردن، ان انار دن تقوالي رجا وانتظار ايده بيلير سكر. وكذا، عبادتك فطري بر اقتضا نتیجه ی اولد يفته

    اشار تدر

    ( تتقون ) تقوا، طبقات مذكوره نك عبداد تارینه ترتب ایتدیگی جون ، او طبقاتك بنونه فسماهرین و مرتبه الرينة شاملدر مثلا، شركون تقوا كباردن تقوا ما سواء اللهدن قلبي حفظ التملكه تقوا عقایدن اجتناب انتقام تقوا، غضبدن تحفظ المطله تقوا ديمك (تنقون) کلمه ی، بو کی مرتبه لری

    تضمن ابدر.

    و كذا عبادتك، أنجمه اخلاص اليله عبادت اولد يفنه و عبادتك محضا وسيله او لما يجب مقصود بالذات اولدیفنه و عبرادتك ثواب و عقاب الجونه با لیما مسی لزومنه اشار تدر.

    الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاء بِنَاء ) قرآن کریم، و جمله ایله بیانه ایندیگی قدرت الهيه نك بیوه گیاه انساناری عبادته تشویق ایدوب هیجانه کتربیور شویله که: شویله که: ای از انار ارض و سمایی

    YanıtlaSil
  8. عطف

    Auf Dayandırma, yükleme

    بلا تقبية

    Bild-test: Benzetme olmasın

    خطرى

    Furt: Hususi yaratılış icabı

    كونى

    Harf: Korku

    يقظ

    Hifz: Koruma

    حِلْقَتِ بَشَرْ

    Hilkat i beşer: İnsanım yaratılışı

    اجتناب

    İctinab: Çekinme

    امتياز

    İhtiyar: Tercih etme

    عقاب

    İkab: Azab

    اقتضا

    İktiza: Gerekme

    انتظار

    İntizar: Bekleme

    استعادة

    İstiare: Bir varlığa asıl adını değil de benzediği başka bir varlığın adını verme san'atı

    كبائر

    Kebair: Büyük günahlar

    كمال

    Kemal: Mükemmellik

    مَقْصُودُ بِالذَّاتُ

    Maksud u bizzāt: Bizzát kasdedilen

    مايواء الله

    Masivullah: Allah'dan başka her şey

    مجمز

    Mücehhez: Donatılan

    Sema: Gök

    طبقات

    Tabakat-mezkûre: Bahsi

    مذكوره

    geçen tabakalar

    تَضَمُنْ

    Tahaffuz: Korunma

    تأويل

    Tazammun: İçine alma

    Te'vil: Görünürdeki ma'nayı bırakıp başka bir ma'na ver-me, yorumlama

    تجهيز

    Techiz: Donatma

    YanıtlaSil
  9. Ma'nâ-yı mecizi ile Cenab-t Hakk'a nad edilmen, söyle tasvir edilebilir: Nasıl ki bir insan, bir is toim bir adami techiz ettiği zaman, o işin o adamdan yapılmasını umid eder. Kezálik bila tesbih- Cenab- Hakk

    insanlara kemål için bir isti'dad, teklif için de bir kabiliyet ve bir ihtiyår vermiştir. Bu itibarla Cenab-ı Hakk, insanlardan o işlerin yapılmasını intizár etmektedir, denilebilir.

    Ve bu tesbih ve istiárede, hilkat-i beserdeki hikmetin takva olduğuna: ve ibadetin de neticesi takvä olduğuna, ve takvanın da en büyük mertebe olduğuna işaret vardır.

    Recâ ma'nasının muhatablara atfedilmesi, söyle izah edilir: "Ey muhatab olan insanlar! Haví ve recă ortasında bulunmakla, Rabbinizden takvāyı recă ederek, Rabbinize ibadet ediniz." Bu itibarla insan, ibadetine i'timad etmemeli, Rabbisine i'timad etmeli ve dăimâ ibâdetinin artmasına çalışmalıdır.

    Recâ ma'nâsı, sâmi' ve müşahidlere göre olursa, şöyle te'vil edilecektir. "Ey müşahidler! Aslanın pençesini gören adam, o pençenin iktizası olan parçalamayı aslandan ümid ve recå ettiği gibi; siz de insanları ibådet techizatıyla mücehhez olduklarını gördüğünüzden, insanlardan takvâyı recă ve intizar edebilirsiniz." Ve keză, ibådetin fitri bir iktizá neticesi olduğuna işarettir.

    Takva, tabakāt-ı mezkürenin ibadetlerine terettüb ettiği için, o tabakatın bütün kısımlarına ve mertebelerine şâmildir. Meselâ, şirkten takvá, kebäirden

    takvå, másivâullâhdan kalbi hifzetmekle takvå, ikäbdan ictinåb etmekle takvå, gazabdan tahaffuz etmekle takva. Demek تكفون kelimesi, bu gibi mertebeleri tazammun eder.

    Ve kezâ ibadetin, ancak ihlas ile ibadet olduğuna; ve ibâdetin mahza vesile olmayıp maksûd-u bizzát olduğuna; ve ibadetin sevab ve ikäb için yapılmaması lüzûmuna işarettir.

    Kur'an Kerim الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا وَ السَّمَاءَ بِنَاء bu cümle ile beyan ettiği kudret-i İlâhiyenin büyüklüğüyle insanları ibâdete teşvik edip heyecana getiriyor. Şöyle ki: "Ey insanlar! Arz ve semâyı

    YanıtlaSil
  10. 133

    4010. Bıçak yarası ey(7)leşir, dil yarası iyileşmez. (Çil., IEM, 11/160, 1922).

    4011. Bırak sarhoşu, kendi yıkılsın. (Çil., IEM, 11/160, 1922).

    4012 Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır.

    1013. Bin bilsen de bir bilene sor!

    4014. Bin isit, bir söyle. (Cil., IEM. /159, 1922).

    4015. Bir a(g)aç yemişinden anlaşılır.

    4016. Bir akıl, yaza mı, kışa mı?

    4017. Bir Arap için, bütün Arabistan batmaz. (Çil., JEM, 111/61 , 1923).

    4018. Bir at kırk sene koşmaz, kırkından sonra saz çalınmaz. (Çil., IEM. 111/61, 1923)、

    4019. Bir buluttan kış olmaz.

    4020. Bir çıpla(ğı) bin cepci (hırsız) soyamaz. (Çil., IEM, 11/160, 1922; Bob., T.P. IEM. X-XI/223,1932).

    4021. Bir çiçekle yaz olmaz.

    4022. Bir diynek (değnek), iki ucu pis. (Çil., IEM, 1/160, 1922).

    4023. Bir gözden öbür göze fayda yok.

    4024. Bir kere bölükbaşı olayım da isterse pırasa yiyeyim. (Çil., IEM, II/160, 1922).

    4025. Bir koyundan iki post çıkmaz.

    4026. Bir kötünün dokuz komşuya zararı dokunur. (Çil., IEM, II/160, 1922).

    4027. Bir ok(k)a unun varsa, ustaya hamurla(z) ve pişir. (Çil., IEM, 11/160, 1922).

    4028. Bir sadaka, bin belâyı savdırır. (Çil., IEM, II/160, 1922).

    4029. Bir yuvarlamak, bir konak (tembeller için). (Çil., IEM, 11/160, 1922).

    4030. Bire yarar, bine zarar (savaş için). (Çil., IEM, II/160, 1922).

    4031. Bize gelen bize benzesin. (Çil., IEM, III/61, 1923).

    4032. Borç borçlan ödenmez.

    4033. Borç yemekle geçinilmez.

    4034. Boş odaların odabaşısı. (Çil., IEM, II/160, 1922).

    4035. Boyuna ve postuna yakışmaz. (Çil., IEM, 11/160, 1922).

    4036. Böyle baş, böyle tıraş. (Çil., IEM, II/160, 1922).

    4037. Bu dünya basamak basamak; biri iner, biri biner.

    4038. Bu dünya çark-i felek, aşkolsun çevirene. (Razgrad).

    4039. Bu dünya iy(i) dünya; dünyanın çarkı felektir; çevirebilene aşkolsun. (Çil., IEM, II/160, 1922).

    4040. Bu dünya merdiven, bir(i) iner, bir(i) biner.

    4041. Bu dünya ya(ğ)lı kuyruk, aşkolsun tutana.

    4042. Bu dünyaya kimse kazık kakmamış.

    4043. Bugün dernek, komşudan örnek. (Çil., İEM, II/160, 1922).

    YanıtlaSil
  11. 132

    3977. Atılan taş, geri dönmez. (Çil, IEM. 61, 1923).

    3978. Atılmış patron (fişek) dönmez.

    3979. Atin eceli arpadan olsun. Ya da At ölürse, arpadan ölsün. (Çil., JEM, 11/159,1922)

    3980. Atın olduğu gibi, saatın da böyle. (Çil., IEM. III/61, 1923).

    3981 Attan düşene yorgan döşek, eşekten düşene çapa kürek. (Bulgurcaya da kısaca "Çapa ve kürek" bıçıminde geçmiştir.)

    3982. Ava giden avlanır.

    3983. Avlu (avul) çürür, borç çürümez.

    3984. Aynaya bakan, yüzünü görür. (Çil., IEM, II/158, 1922).

    3985. Ayranı yok içme(gje, atlan gider sıçma(g)a. (Çil., IEM, 11/158, 1922).

    3986. Ayranı yok içme(g)e, faytonlen gider gezme(gje. (Çil., IEM, II/158, 1922).

    3987. Az olsun da uz olsun.

    3988. Az olsun işin. gaylesiz olsun başın. (Çil., IEM, II/158, 1922).

    3989. Az sadaka, çok bela savar. (Bob. T.P., 215; IEM, X-XI/219, 1939).

    3990. Az söyle, çok dinle!

    3991. Az ver, ama candan ver. (Çil., IEM, II/158, 1922).

    3992. Az veren, candan verir; çok veren, maldan verir.

    3993. Aza kanaat eden, çoku bulur, çoku arayan, açıkta kalır. (Çil., IEM, II/158, 1922).

    3994. Babasına ateş getirecek kadar olmuş. (Çil., IEM. II/167, 1922).

    3995. Ba(g)ışlanmış eşeğin nalına bakılmaz. (Çil., IEM, II/159, 1922).

    3996. Bahşiş atın dişine bakılmaz. (Çil., IEM, III/61).

    3997. Bak bana bir gözle, bakayım sana iki gözle.

    3998. Bakma benim yırtık pırtık abama, Ali Paşa derler babama. (Çil., IEM, I11/61, 1923).

    3999. Balcının var bal tası, oduncunun var baltası.

    4000. Baldıran baş yarmaz, ama gönül kırar.

    4001. Balık baştan kokar. (SBNU, XLVII/451; Çil., IEM, II/159, 1922).

    4002. Baltada da var, sapta da var (kabahat). (Çil., IEM, III/61, 1923).

    4003. Başka vakıt daha tatlı gel. (Konuk uğurlanırken söylenir. Çil., IEM, III/61, 1923).

    4004. Bayramdan sonra, bayram mubareği. (Bob., P.P. Slav., "Nauçen pregled", bölüm III, kitap 11/123, 1933).

    4005. Bedava sirke, baldan tatlıdır. (Çil.)

    4006. Bela "geliyorum" demez.

    4007. Benzeye benzeye yaz, benzeye benzeye kış olur.

    4008. Beş parmak, birbirine uymaz.

    4009. Beylere inanma, suya dayanma, günün güzeline, atın gençliğine ve karının sözüne güvenme. (Çil., IEM, II/159, 1922).

    YanıtlaSil
  12. P

    Padişahın bile arkasından kılıç sallarlar: Cok büyük bir mevkide

    bulunan kişinin yüzüne gülünür ama arkasından kuyusu kazılmaya çalışılır.

    Palamut çok biterse kış erken olur: Palamut çok olursa, o sene kışın erken gelmesi beklenir.

    Papaz her gün pilav yemez: 1) Bir insanın şansı her zaman iyi ol-

    maz. Zaman zaman beklemediği bir durumla karşılaşabilir. 2) Kötü davrandığımız kişi bunu her zaman anlayışla karşılamaz ve bir gün İsyan eder.

    Para ile imanın kimde olduğu belli olmaz: Bir kimsenin ne kadar

    parası olduğu, bakmakla bilinmez. Bunun gibi, bir kimsenin gerçekten Inanıp inanmadığını da ancak Allah bilir, başkaları bilemez.

    Para isteme benden buz gibi soğurum senden: Geri alamama tehlikesi olduğundan, kimse borç vermeyi pek istemez ve borç isten-mesinden de hoşlanmaz. Borç verme durumundaki kişi, kendisinden borç isteyenlere karşı soğuk davranmaya başlar ve onlardan uzak-laşır.

    Paran gitti mi diye sormazlar, işin bitti mi diye sorarlar: Bir işe başladığımızı bilen tanıdıklar, bizimle karşılaştıklarında, "paran kaldı mi?" diye sormazlar "işi bitirebildin mi"? diye sorarlar.

    Paranın yüzü sıcaktır: Her türlü hizmet ve mal para ile sağlandığı on parayı herkes sever.

    Para parayı çeker: Varlıklı kişi, para kazanabileceği her türlü işi ku-rabilir.

    Parasi ucuz olanın kendisi kıymetli olur: Para harcamaktan çekin-meyen, parasını çevresi ile birlikte yiyip içen bonkör kişi, kendisinden Bebeplenenlerin gözünde pek kıymetli olur.

    YanıtlaSil
  13. ATASÖZLERİ SÖZLÜĞÜ

    Hazırlayan

    Sabahattin ÖZAFŞAR

    YanıtlaSil
  14. İmam-ı İbn-i Adiyy

    426

    İmam-ı İbn-i Fürek

    rivayetlerindeki guclu illetler ve hadis ricali fizaya sahip olan İbni Adiyy, özellikle hadis konusunda otoriteydi. Dunyaya ehemmiyet vermez, cok ibadet ederdi. El-Kamil adlı kita bıyla meşhurdur. Bu kitapta meşhur alimle. rin hayatları ve bilinmeyen garip hållerinden bahsedilir.

    Ibn-i Adiyy 976 yılında Cürcan'da vefat etmiş-

    İmam-ı İbn-i Fürek إمام انوك Imam Ibn Fey-rek (Furek) (941-1015)

    On ve on birinci asırlarda yaşamış ünlü İs lam alimlerindendir. Ebu'l-Hasan Eş'ari'nin göruşlerini sistemleştiren alim olarak bi-linmektedir. Asıl adı Muhammed'dir. İbn Fevrek veya İbn Fürek lakabıyla anılmakta, ikincisi daha çok kullanılmaktadır. Ömrünün önemli bir kısmını ilimle uğraşmak ve talebe yetiştirmekle geçirmiştir. Ehli Sünnet itika-dını başarı ile savunmuş ve ilmi muzakere-lerde vukufiyetini kabul ettirmiştir. Risale-i Nur'da kendisinden asrının alimi olarak söz edilmekte, içtihattaki üstünlüğü ve faziletin-den ötürü "Şafii-yi Sání" unvanını taşıdığına işaret edilmektedir. Künyesi Ebu Bekr Mu-hammed bin Hasan bin Fevrek (Fürek) el-İs-fahani en-Nişaburi şeklindedir.

    İbn Fevrek, 941 yılında İsfahan'da doğdu. Eğitimine memleketi Isfahan'da başladı.

    Ehl-i Sünnet görüşleriyle ilgili, bazı kişiler-le giriştiği ilmi tartışmalarda, Ehl-i Sünneti başarılı bir şekilde savundu. Muhaliflerini fikir yoluyla ilzam etti. Gittiği yerlerde ilmi müzakerelere girmek suretiyle fikirlerini ak-tarmaya çalıştı. Ancak, Rey şehrinde yaptığı bir müzakerede Mu'tezile görüşünü eleşti-rince bölgenin idarecisine şikayet edildi. Bu şikayetin akabinde tutuklandı ve işkenceye tabi tutuldu. Daha sonra da Şiraz'a sürgüne yollandı.

    İbn Fevrek'ten ders alıp talebelik yapanlar arasında, Ebu Mansur el-Eyyubi, Abdülkerim el-Kuşeyri, Ahmed bin Hüseyin el-Beyhaki gibi ünlü alimler yer aldı. Şöhreti yayıldıktan sonra ünlü Gazneli Mahmud tarafından Gaz-ne'ye davet edildi. Daveti kabul edip sultanın sarayında ilmi müzakerelerde bulundu. Bu-radaki müzakerelerde ilmi vukufiyetiyle üs-tünlüğünü gösterdi. Ancak, ilmi münazarada kendisine yetişemeyenler aleyhinde bulun-maya ve kendisini şikayete başladılar.

    YanıtlaSil
  15. Imam Katade

    427 Ibn Fevrek'in vefatıyla ilgili iki farklı bilgi nakledilmektedir. Birincisi; memleketine yolda hastalandığı ve Nişabur'da vefat ettiği dönmek üzere, Gazne'den ayrıldıktan sonra şeklindedir. İkinci olarak, Gazne'de bulun-mağlup olanlar tarafından zehirletildiği ve duğu sırada kendisine fikri münazaralarda rulmektedir. Vefat ettikten sonra Nisabur'da böylece olumune sebebiyet verildiği ileri sü bulunan ve Hire adı verilen yerde defnedildi.

    Ibn Fevrek, ilmi çalışmalarının yanında tak-vasıyla da dikkat çekti. İbadetine olan duş-kunluğu ve Cenab-ı Hakk'ın emirlerini yerine hassasiyetinde, kaynaklar fikir birliği etmek-getirip yasaklarından sakınma konusundaki tedir. Ona göre, insanın ihtiyacından fazla olan malını elinde tutmaması ve muhtacla-arasındaki dengenin nasıl olması gerektiğini, ra dağıtması gerekir. Dünya ve ahiret hayatı Peygamber Efendimizin hayatından örnek vermek suretiyle açıklar. Peygamber Efendi-

    miz, dunya hayatını tamamen terk etmemis. bir taraftan ibadetlerini yerine getirirken. diğer taraftan da dünyevi işleriyle de ilgilen-miştir. Evlenip, evliliğini sürdürmüş ve işleri-ni devam ettirmiştir.

    İbn Fevrek'in kaleme aldığı eser sayısın 120 civarında olduğu tahmin edilmektedin Müskilü'l-Hadis, haberi sıfatları konu edin-mektedir. Bu eser birkaç dilde basılmıştır. Mücerredü Makalât-i Eş'ari, adlı eseri Bey-rut'ta Daniel Gımaret tarafından 1986 yılın-da basılmıştır. Tefsirü'l-Kur'an adlı eserinin bazı nüshaları Süleymaniye Kütüphanesinde bulunmaktadır. Risale fi't-tevhid, Şerhu'l-A-lim ve'l-müteallim, El-Hudud fi'l-usul, Esma-ü'r-rical eserlerinden bazılarıdır.

    İmam-ı Katade إمام قتادة : Katade ibn Numan (?-643/4) Peygamber Efendimizin (asm) duâsına mazhar olmuş, kahramanlığıyla meşhur büyük sahabedir. Savaşta ok isabet eden gözünün Yüce Peygamberimizin (asm) tarafından iyileştirilmesiyle, büyük bir mu-cizeye masadak olmuştur. Ensarın ileri ge-lenlerinden olup, Birinci Akabe Biatı'nda bulunmuştur. Evs Kabilesine mensup olup, yine meşhur sahabelerden Ebu Said-i Hud-ri'nin kardeşidir. Künyesi Ebu Abdullah (Ebu Ömer) ibn Numan el-Ensari şeklindedir. Risale-i Nur'da ismi zikredilerek göz mucizesi gozn ve daha sonraları torununun kendisini tanı tırken Katade'nin torunu olmakla övünmesi

    YanıtlaSil
  16. 427

    Imam-ı Katade

    anlatılmaktadır.

    Ebu Katâde (ra), Yevm-i Zikarad denilen sa-vaşta yüzüne bir ok isabet ederek yara almış ve Peygamber Efendimizin mucizesi ile yüzü iyileşmiştir.

    Katâde ibn Numan (ra) ise Uhud Savaşı'nda okun isabet etmesi sonucu yerinden çıkan gözü, Peygamber Efendimiz (asm) tarafından bir mucizeyle iyileştirilen sahabedir. Katāde birinin adı iken (Katâde ibn Numan), "Kata-de'nin babası anlamına gelen Ebu Katāde di-ğerinin lakabıdır.

    Katade'nin doğum tarihi kesin olarak bi-linmemektedir. Vefat ettiğinde altmış beş yaşında olduğu nakledildiği için, buradan hareketle 570'li yıllarda doğduğu tahmin edil-mektedir. Evs Kabilesine mensuptur. Birinci Akabe Biatı'nda bulunmuştur. Müslüman ol-duktan sonra başta Bedir, Uhud ve Hendek savaşları olmak üzere bir çok savaş ve sefere katılmıştır. Uhud Savaşı'nda gösterdiği kah-ramanlık ve özellikle bu savaşta Peygamber Efendimizi (asm) korumak maksadıyla gös-terdiği büyük gayretle ön plana çıkanlar ara-sında yer almıştır.

    Uhud Savaşı devam ederken dağın etekle-rine yerleştirilen ve Peygamber Efendimiz tarafından her ne sebeple olursa olsun yerle-rinden ayrılmamaları tembih edilen okçular, kesin zaferi elde ettikleri zannıyla yerlerini terk ettiler. Uzun zaman bu okçuların her hareketini izleyen ve onların yerlerini terk etmesini bekleyen Halid bin Velid komuta-sındaki Mekke'li birlik, Müslüman ordusunu arkadan sarınca savaşın gidişatı tamamen değişti. Kaçışmaya başlayan müşrik ordusu, İslam ordusunun iki ateş arasında kaldığı-nı görünce tekrar toparlanıp, hücuma geçti. Çarpışmalar çok şiddetlendi. Çok sayıda sa-habe şehit oldu.

    Katâde, ibadetine düşkün olup, karanlığa al-dırmadan namazlarını kılmak için evinden ay-rılırdı. Yine namaz kılmak maksadıyla evinden ayrılıp gece karanlığında yoluna devam eder-ken Peygamber Efendimize (asm) rastladı. Peygamber Efendimiz (asm), namazını kıldık-tan sonra kendisine uğramasını söyledi. Kata-de, namazdan sonra Peygamber Efendimize (asm) uğradı. Peygamber Efendimiz (asm) Katâde'ye bir hurma dalı verdi. O günden son-ra geceleri her evinden çıkışında bu hurma da-lını yanına aldı. Bu ağaç dalından saçılan ışık-

    YanıtlaSil
  17. soru varvetli

    ve kell biomasti mana

    manevinin fecalde h

    İNTİZAM SEYDA DURGUN

    Esir maddesi, kuantum dolanıklığı ve tevhid (1)

    Kuantum dolanıklığı ve tevhid" serisinin ardın dan gerek bazı okuyucuların yorumlan gerekse Pace en degevendirmeler utku muzu açtı. Seriyi iki farklı bakış açısıyla daha bir zenginleştirmem gerektiğine fark ettim: Birincisi Kuantum dolanıklığı ve esir maddesi, İkincisi ise gözlemci etkisinin detaylandınlması.

    Modem bilim uzun yıllardır atomun büyük kıs-mının "boşluk" olduğunu söylüyordu. Ancak son 20 yılda yapılan araştırmalar, bu boşluğun hiç de boş olmadığını ortaya koydu. Atom altı dünyada, "vakum" diye tarif edilen alan, gerçekte "enerji kaynayan bir deniz gibi...

    Çok eskilerden beri insanlar bu alanı "esir" olarak tanımlamıştı. Bugünün bilim dili ise buna yeni bir yorumla kuantum alanı, vakum enerjisi, Higgs alanı, sanal parçacık denizi gibi isimlendirmeler yapıyor. Yani boşluk dediğimiz yer, aslında kainatı ayakta tutan görünmez bir "doluluk ortamı."

    Bediüzzaman'ın "Eğer kainattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyûmiyet kesilse, kâinat mah volur. tespiti, modern bilimin bu bulgusuna tam oturuyor.

    VARLIĞIN TUTUNDUĞU ANA ZEMİN

    Esir, maddenin, ışığın, kuvvetlerin ve titreşim lerin üzerinde hareket ettiği bir "ortak dokudur, Her şey onun içinde "yüzerek" varlık bulur. Esirin temel özellikleri; kainatı kaplayan latif bir yapı ol

    ması, kuvvetleri iletmesi, yerçekimi ve ışığın ge Çişine zemin olması, maddenin atom altı dünyada temel bağlayıcı" ortam olması. Modern fizik aynı zemini kuantum alanı olarak tarif ediyor. Bu alan olmadan parçacıklanı kütle kazanması, bağlan ması ve hareket etmesi mümkün olmazdı.

    Nikola Tesla, esiri dinamik bir enerji olarak savundu ve Einstein'ı eleştirdi: "Eter var, mad-ile esir gibi bir maddeye gerek olmadığını be deyi dönüştürebiliriz." Einstein görelilik teorisi litti, ama sonradan "yeni eter" olarak yerçe Aunserbi giandan bahsetti

    "kulli tecellisi bütün kainatı içine alan bir birliktir. Risale-i Nur'un Vahidiyet tarifine göre, Allahın İşte esir/kuantum alanı bu birliğin bir tefsiri gi-bidir. İnsan gözüyle bakıldığında käinat sonsuz parçalardan oluşuyor gibi görünür. Her yıldız, her atom, her canlı ayı birer varlık izlenimi verir. Fakat bilim bu aynlığın sathi olduğunu gösteri-yor: Atomlar aynı kuantum alanında titreşiyor, galaksiler aynı enerji dokusunun içinde hareket ediyor. Yani madde dediğimiz şey "käinat deni-zinin" dalgalarından ibaret.

    Kaynakça: 1- Zee, A. (2010). Quantum Field Theory in a Nutshell (2nd at). Princeton University Pres

    2-Close, F. (2011). The Infinity Puzzle: Quantum Field The

    ory and the Hunt for an Orderly Universe. Basic Books 3- Milonni, P. W. (1994). The Quantan Vaciaam: An Intro

    duction to Quantum Electrodynamics. Academic Press Padmanabhan, T. (2003), Counological constant-the weigh of the vacuum. Physics Reports, 380(5-6), 235-320

    https://doi.org/10.1016/80370-1573(03)00120-0 Higgs, P. W. (1964). Broken symmetries and the masses of gauge bosons. Physical Review Letters, 13(16), 508-509 https://doi.org/10.1103/PhysRevLett. 13.508

    4-Otuziascu Lema, 1. Şua. https://kuliyat risaleirurensti tusu.org/lermalar/otuzuncu-lem-a/334

    5. Kragh, H. (2012). The concept of the ether in Einste work. Annalen der Physik, 524(Suppl. 1), A43-

    https://doi.org/10.1002/andp.201200209 6- Calaprice, A. (Ed.). (2005). The New Quotable Einu Princeton University Press

    RAFET ÖZCAN

    rafetozcan38@gmail.com

    Öğretmenlik... Adı meslek olarak anılır, ama errekte bir hizmet, bir emanet ve bir davadır.

    Öğretmenlik nedi

    YanıtlaSil
  18. MAKALE

    MMALA

    fa

    İNTİZAM SEYDA DURGUN

    Esir maddesi, kuantum dolanıklığı ve tevhid (2)

    MESAFEYİ YOK EDEN SIR

    Kuantum dolanıklığı, iki parçacığın birbir lerinden milyarlarca kilometre uzakta olsa lar bile tek bir sistem gibi davranma ve anında etkileşime girmesidir. Einsteinän "uzaktan hayaletimsi etki dediği bu olay, klasik fizik için bir paradoks olsa da "Esir veva Kuantum Alanı kabulüyle mantıklı

    bu zemине stunmaktadır shidin vahisliyet boyutu (Allah'ın bill

    ferdi tecelliyi temsil ediyor diyebiliriz.

    Bu açıdan Kuantum Dolanıklığı, birbirin den kopuk iki nesnenin büyülü iletişimi değil; vahidiyet sırrıyla yaratılmış olan bu "Kozmik Ağ üzerindeki titreşimlerin birliğidir. Evrenin dokusu birdir, parçalanmamıştır.

    İki parçacık arasındaki mesafenin kalkna-St. Risale-i Nur'daki ehadiyet tarifinin mü-kemmel bir fiziki örneğidir: Allah'ın kudreti bir zerreye taalluk ettiğinde, mesafe ve za-man ortadan kalkar.

    PARÇACIKLAR NEDEN AYNI ANDA HAREKET EDİYOR?

    Dolanıklık deneylerinde fizikçiler şunları gözlemliyor. Parçacıklar ortak bir "dalga fonksiyonunu paylaşıyor. Bu dalga fonksiyo-nu çökünce, iki parçacık tek varlık gibi dav-ranıyor. Aralarında İletişim yok; çünkü ileti-şim olsaydı ışık hızını aşması gerekirdi. De-mek ki etkileşim 'mekânın ötesinde" gerçek-leşiyor. Modern fizik bu duruma "yerel olma

    ğinin tüm kainatı kuşatması), işte bu evrensel zeminle anlaşılır hale gelir. Nasıl ki bir okya nustaki tüm dalgalar, aynı suyun hareketiyse; evrendeki tüm parçacıklar da bu "Esir/Kuan-tum Alanı" denizinin titreşimleridir.

    Kur'ân'daki "Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzüp gitmektedir" (Yasin: 36) ifadesi, gök ci-simlerinin ve zerrelerin bir boşlukta değil, bir "deniz" (esir maddesi) İçinde yüzdüğüne İşaret ediyor gibi görünmektedir.

    Risale-i Nur'da Said Nursi esiri varlık âlemle rinin temeli olarak görüyor, madde-ruh bağ lantısı kuruyor. Dolanıklık ise ehadiyetin delil: "Her şey doğrudan O'nun tasarrufundadır. Va-hidiyet, esirde külli birliği; ehadlyet dolanıklıkta

    Taribin Icinden

    yan etkileşim" diyor. Risale-i Nur'un perspek-tifiyle: Kudret yerel değildir; her yere aynı an-da taalluk eder.

    Bilim bunun nasıl olduğunu açıklayamı-yor; sadece "böyle olduğunu" tespit ediyor. Esir maddesi ise bu hadisenin altyapısını açıklamada güçlü bir bilgi zeminidir: Bir ok-yanusun içindeki iki dalga nasıl aynı suyun hareketiyle bağlıysa, dolanık parçacıklar da aynı "kozmik suyun" dalgaları olabilir.

    Kaynakça:

    1- Maudlin, T. (2011). Quantum non-locality and re-lativity: Metaphysical intimations of modern physics

    (3rd ed.), Wiley-Blackwell. 2- Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, Altıncı Nükteli İşarel.

    YanıtlaSil
  19. AVGAN EKOLLER ZOEK HENLERIN NOKLEOTID RAILER TARAFINDAN TELMIENNES HABILEIDNA) PREVE SENSTVODARTNERTESIR DNAN KOL

    1. SEYDA DURGUN

    Intizamseyda@yahoo.com

    Esir maddesi, kuantum dolanıklığı ve tevhid (3)

    ESİR İLE DOLANIKLIK NASIL BİRLEŞİYOR? Islam alimlerinin asırlardır dile getirdiği "esir

    maddesi kainatın her yerini doldurur tespiti, bu gün modern fiziğin kuantum alanlanyla şaşırtıcı bir paralellik gösteriyor. Higgs Alanı, vakum enerjisi ve bazı fizikçilerin eter adını verdiği yö rünmez yapı, esir kavramının güncel bilim diline çevrilmiş hali gibidir. Bu tablo bize şunu anlatır: Evren, dışandan bakıldığında boşluk gibi görün se de hakikatte baştan başa dolu, canlı ve bağ lantılı bir dokuma gibidir.

    Nasıl ki okyanustaki tüm balıklar aynı suyun İçindedir; galaksiler, yıldızlar ve atomlar da bu görünmeyen enerji denizinin içinde hareket eder. Esir (veya kuantum alanı), kainatı bir butün haline getiren ortak zemin; bir başka ifadeyle, Vahidiyetin fiziksel karşılığıdır. Bu açıdan bakıl dığında, varlıklar birbirinden kopuk adalar değil; aynı kudret denizinin dalgalandır.

    Bu zemin üzerine bir de kuantum dolanıklığı fenomenini eklediğimizde manzara daha da berraklaşır. Esir kainatın ortak dokusunu oluştu rurken, dolanıklık bu dokunun içindeki anlık ve doğrudan bağların nasıl işlediğini gösterir. Bir biriyle bir kez temas eden iki parçacığın mesa feden bağımsız şekilde aynı anda tepki vermesi, varlıkları yalnız başına değil; görünmeyen bir birlik içinde yaşadığını ortaya koyar.

    Esir ve dolanıklık birlikte ele alındığında ortaya net bir tablo çıkar:

    Esir, kainatın tamamında geçerli olan külli bir liği temsil eder, yani vahidiyetin, bütün varlıkla nn tek bir sahne üzerinde birleştiğini gösteren yönüdür. Dolanıklık ise ferdi ve doğrudan bağı yani ehadiyetin her bir varlığın Yaratıcı'ya aracısız şekilde bağlı olduğunu gösteren yönüdür. Bilim bu yapıya "kuantum ağı" adını verirken, tevhid penceresinden bakıldığında bu bütünlük "kud-ret ağı" olarak okunur.

    Bu paralellik son derece dikkat çekicidir. Mad-deyi yalnızca maddi sebeplerle açıklamaya çalı şan bir bakış açısı, bu sahneyi karmaşık ve kaotik bir deney olarak görür. Ancak mana-yı harfi ba-kışıyla, yani eşyanın Yaratıcıya bakan yönüyle de-ğerlendirildiğinde kainatın dev bir "tevhid sen-fonisi icra ettiği anlaşılır. Bu senfonide, esir, sah-neyi aydınlatan geniş zemin; bütün varlığı bir-leştiren çerçevedir. Dolanıklık, orkestranın şefine anlık itaati temsil eder her bir zerrede doğrudan bir kudret tecellisi bulunduğunu gösterir.

    Bugün evrenin %95'inin "gorunmeyen bir maddeden ve enerjiden oluştuğu biliniyor: %27 karanlık madde, %68 karanlık enerji. Fizikçilerin bu yapı hakkında bildiği şudur. Göremiyoruz, öl çemiyoruz, ama etkisini her yerde görüyoruz. İlginçtir ki, eski kozmolojide esir maddesi de ay nen böyle tarif edilir: "Görünmez, fakat her şeyi taşıyan latif bir madde...

    Modern kozmolojinin verileri ile esir kavramı arasında şaşırtıcı bir uyum var.

    Karanlık enerjinin evreni genişletmesi, esirin kadim tariflerine çok benzer. Risale-i Nur'da "kai-natı dolduran nurani maddeler" ve "zerrat ordu-su ifadeleri, modern fiziğin bu keşfine tefekkuri bir pencere açar.

    Sonuç açık ve berraktır. Käinatta ne kopukluk vardır ne de başıboşluk. Esir, evrenin birleşik ze minini kurar, dolanıklık ise bu birliğin her bir var-lıkta nasıl canlı ve anlık olarak işlediğini gösterir. Bu tablo tesadüfü değil, tevhidi ispat eder.

    Kaynakya

    1-Planck Collaboration. (2018) Planck 2018 results. VI. Cosmological parameters. Astronomy & Astrophysics, 641. A6. https://doi.org/10.1051/0004-6361/201833910

    YanıtlaSil


  20. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde ara...
    ESİR
    الأسير
    İlişkili Maddeler
    KÖLE
    SAVAŞ

    Müellif: AHMET ÖZEL
    Arapça’da “savaş tutsağı” karşılığında kullanılan esîr kelimesi, “ip vb. şeylerle sağlamca bağlamak” anlamındaki esr (isâre) kökünden türemiş bir sıfattır. Esir kelimesinin, kök anlamından hareketle “mahpus” mânasında kullanıldığı da görülmektedir. Nitekim bir hadiste bu anlamda geçtiği gibi (Ebû Dâvûd, “Aḳżıye”, 29; Kettânî, II, 53-55) bazı müfessirler İnsân sûresinin 8. âyetinde yer alan esir kelimesinin bu mânaya geldiğini söylemişlerdir (Cessâs, III, 471; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, IV, 1898).

    Esir kelimesi Kur’an’da bir yerde tekil (el-İnsân 76/8), üç yerde çoğul olarak (el-Bakara 2/85; el-Enfâl 8/67, 70), bir yerde de fiil kalıbıyla (el-Ahzâb 33/26) geçmektedir. Esirlerle ilgili hükmün açıklandığı bir âyette de, “Bağı sıkıca bağlayın” ifadesiyle esir alınması hususuna işaret edilmiştir (Muhammed 47/4).

    Arap dilinde esir kelimesinin, savaşta ele geçen ve asıl muharip unsur olan yetişkin erkekler için kullanılmasına karşılık kökünde “gönlünü çelmek” anlamı bulunan seby yalnız kadın ve çocuk tutsakları ifade eder. Esir kelimesi bazan erkekleri ve kadınları kapsayacak şekilde kullanıldığı halde seby erkekler hakkında kullanılmaz (Lisânü’l-ʿArab, “esr” ve “sby” md.leri). Birçok hadiste yer alan seby kelimesi (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “sby” md.) Kur’an’da geçmez. İslâm hukuk kaynaklarında da bu iki kelime anlam farkları muhafaza edilerek kullanılmıştır. Osmanlı kaynak ve belgelerinde esir kelimesi savaş tutsağı yanında daha çok köle anlamında kullanılmış olup “esirci, esir tüccarı, esir pazarı, esirciler şeyhi” gibi tabirler köle alım satımıyla ilgilidir.

    YanıtlaSil


  21. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde ara...
    ESÎR
    الأثير
    Eskiden uzayı doldurduğu, yıldız ve felekleri oluşturduğu sanılan havadan hafif, saydam ve esnek madde.
    İlişkili Maddeler
    FELEK
    Ortaçağ İslâm kozmolojisinde yıldızları taşıdığına ve hareket ettirdiğine inanılan şeffaf gökküre; gezegenlerin yörüngesi.
    CİRM
    Üç boyutlu cevher, cisim, semavî cisim anlamlarında kullanılan felsefe terimi.

    Müellif: MAHMUT KAYA
    Grekçe ether kelimesinden Arapça’ya geçmiştir. İlk ve Ortaçağ kozmoloji ve astronomisinde âlem ay altı ve ay üstü diye ikiye ayrılmakta, ay altı âlemde oluş ve bozuluşa uğrayan fizikî varlıkların dört unsurdan; ay üstü âlemi meydana getiren, fakat oluş ve bozuluşa uğramayan yıldız ve feleklerin ise beşinci unsur olan esîrden oluştuğu kabul edilmekteydi.

    Aristo’nun anlattığına göre Yunanlı olsun başka milletlerden olsun Tanrı’ya inanan herkes, bu çok değerli maddenin oluşturduğu ay üstü âlemi ruhanî varlıkların meskeni olarak kabul ediyordu (Fi’s-Semâʾ, s. 141-142). Zıt niteliklere sahip olan dört unsur gibi esirin zıddı bulunmadığı için ondan meydana gelen yıldız ve felekler oluş ve bozuluşa uğramadan sonsuza kadar varlıklarını sürdürürler. Başka bir söyleyişle ay üstü âlem mükemmellikler âlemidir. Bundan dolayı gök cisimlerinin hareketi dört unsurdan oluşan tabii varlıklarınki gibi düz değil mükemmel olan dairesel harekettir. Aristo, kozmik düzende esîr ile ateşin aynı anlama geldiğini savunan Anaksagoras’ı eleştirir. Zira eğer öyle olsaydı gök cisimleri bu kadar mükemmel hareket edemezdi ve bunun sonucu olarak varlık düzeninde büyük eksiklikler olurdu (Kitâbü’l-Âs̱âri’l-ʿulviyye, s. 15-16).

    Genellikle İslâm filozofları Aristo’nun ezelî ve ebedî olarak nitelediği esîr teorisini olduğu gibi kabule yanaşmamışlar, daha doğrusu bu konu üzerinde fazla durmamışlardır. Meselâ İbn Sînâ, dairesel hareketin ilkesi sayılan bu beşinci unsurun herhangi bir başka cisimden oluşturulmadığını, “ibdâ‘” suretiyle meydana getirildiğini, bu sebeple de ebedî olduğunu savunur (eş-Şifâʾ eṭ-Ṭabîʿiyyât [2], s. 28-29). İhvân-ı Safâ felsefesinde ise gök cisimlerinin yapısı yerküredeki tabii cisimlerden farksızdır. Şu var ki onlar dairesel olarak hareket ederler (Resâʾil, II, 47).

    YanıtlaSil
  22. Yüzyıllar boyunca kozmolojik ve astronomik olayların açıklanmasında temel ve basit bir madde olarak görülen esîr, XIX. yüzyılın sonlarında fizikçilerin önemle üzerinde durdukları bir konu oldu. Fizikçiler, havanın ses dalgalarını iletmesi gibi esîrin de elektromanyetik dalgaları ileteceğine inanıyorlardı. Ancak madde ve ışığın yapısı daha iyi anlaşıldıkça bu teori yetersiz kaldı; yerin esîr içindeki hareketini incelemek amacıyla Michelson – Morley tarafından 1881’de gerçekleştirilen bir deney sonucunda esîrin herhangi bir etkisinin bulunmadığı görüldü. 1905’te Einstein’in özel izâfiyet teorisini geliştirmesinden sonra ise esîr kavramı tamamen terkedildi.


    BİBLİYOGRAFYA
    Aristo, Fi’s-Semâʾ ve’l-âs̱âri’l-ʿulviyye (nşr. Abdurrahman Bedevî), Kahire 1961, s. 141-142.

    Kitâbü’l-Âs̱âri’l-ʿulviyye li-Arisṭoṭâlîs (trc. Yahyâ b. el-Bıtrîḳ, nşr. Casimir Petraitis, The Arabic Version of Aristotle’s Meteorology), Beyrut 1967, s. 15-16.

    İhvân-ı Safâ, Resâʾil, Beyrut 1376-77/1957, II, 47.

    İbn Sînâ, eş-Şifâʾ eṭ-Ṭabîʿiyyât (2), s. 28-29.

    Abdurrahman Bedevî, Arisṭo ʿinde’l-ʿArab, Beyrut 1980, s. 223.

    Mahmut Kaya, İslâm Kaynakları Işığında Aristoteles ve Felsefesi, İstanbul 1983, s. 148-149, 157-158.

    “Esir”, ABr., VIII, 292.

    YanıtlaSil
  23. 08 Aralık 2025, Pazartesi
    Mesafeyi Yok Eden Sır
    Kuantum dolanıklığı, iki parçacığın birbirlerinden milyarlarca kilometre uzakta olsalar bile tek bir sistem gibi davranması ve anında etkileşime girmesidir. Einstein’ın "uzaktan hayaletimsi etki" dediği bu olay, klasik fizik için bir paradoks olsa da "Esir" veya "Kuantum Alanı" kabulüyle mantıklı bir zemine oturmaktadır.1

    Tevhidin vahidiyet boyutu (Allah’ın birliğinin tüm kâinatı kuşatması), işte bu evrensel zeminle anlaşılır hale gelir. Nasıl ki bir okyanustaki tüm dalgalar, aynı suyun hareketiyse; evrendeki tüm parçacıklar da bu "Esir/Kuantum Alanı" denizinin titreşimleridir.

    Kur'ân'daki "Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzüp gitmektedir" (Yasin: 36) ifadesi, gök cisimlerinin ve zerrelerin bir boşlukta değil, bir "deniz" (esir maddesi) içinde yüzdüğüne işaret ediyor gibi görünmektedir.

    Risale-i Nur'da Said Nursî esiri varlık âlemlerinin temeli olarak görüyor, madde-ruh bağlantısı kuruyor. Dolanıklık ise ehadiyetin delili: "Her şey doğrudan O'nun tasarrufundadır."2 Vahidiyet, esirde küllî birliği; ehadiyet dolanıklıkta ferdî tecelliyi temsil ediyor diyebiliriz.

    Bu açıdan Kuantum Dolanıklığı, birbirinden kopuk iki nesnenin büyülü iletişimi değil; vahidiyet sırrıyla yaratılmış olan bu "Kozmik Ağ" üzerindeki titreşimlerin birliğidir. Evrenin dokusu birdir, parçalanmamıştır.

    İki parçacık arasındaki mesafenin kalkması, Risale-i Nur’daki ehadiyet tarifinin mükemmel bir fizikî örneğidir: Allah’ın kudreti bir zerreye taalluk ettiğinde, mesafe ve zaman ortadan kalkar.

    Parçacıklar Neden Aynı Anda Hareket Ediyor?

    Dolanıklık deneylerinde fizikçiler şunları gözlemliyor: Parçacıklar ortak bir “dalga fonksiyonunu” paylaşıyor. Bu dalga fonksiyonu çökünce, iki parçacık tek varlık gibi davranıyor. Aralarında iletişim yok; çünkü iletişim olsaydı ışık hızını aşması gerekirdi. Demek ki etkileşim “mekânın ötesinde” gerçekleşiyor. Modern fizik bu duruma “yerel olmayan etkileşim” diyor. Risale-i Nur’un perspektifiyle: Kudret yerel değildir; her yere aynı anda taalluk eder.

    Bilim bunun nasıl olduğunu açıklayamıyor; sadece “böyle olduğunu” tespit ediyor. Esir maddesi ise bu hadisenin altyapısını açıklamada güçlü bir bilgi zeminidir: Bir okyanusun içindeki iki dalga nasıl aynı suyun hareketiyle bağlıysa, dolanık parçacıklar da aynı “kozmik suyun” dalgaları olabilir.

    Kaynakça:

    1- Maudlin, T. (2011). Quantum non-locality and relativity: Metaphysical intimations of modern physics (3rd ed.). Wiley-Blackwell.

    2- Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, Altıncı Nükteli İşaret.

    YanıtlaSil
  24. ase tepung Jese was unsu Ка, ел пригод weesaje l'

    Resülullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem

    buyurdular: "Muhakkak kul, namazını hem aşikare

    kıldığı zaman ve hem de gizli kıldığı zaman güzel

    yaparsa Allah Azze ve Celle, İşte bu, benim hakiki kulumdur.' buyurur." (Sünen-i İbn-i Maca)

    Hicri: 10 ŞABAN 1447 - Rúmí: 16 Känún- Sánil 1441-Kasım 83

    ISTANBUL

    Imsak

    6.27

    Sabah

    6.47

    Güneş

    8.09

    Öğle

    13.27

    Ikindi

    16.06

    Akşam

    18.26

    Yats

    19.57

    Kible S

    11.30

    Ankara

    29

    OCAK

    2026

    Perşembe

    Ay Doğuş.. 1407

    Ay Bang

    5.25

    Imsak

    Sabah

    Güneş

    Öğle

    İkindi

    Akşam

    Yatsı

    Kible

    S

    6.11

    6.31

    7.51

    13.12

    15.53

    18.13

    19.43

    11.49

    Bartın

    6.14

    6.34

    7.57 13.14

    15.51

    18.11

    19.43

    11.51

    Bilecik

    6.22

    6.42

    8.03

    13.23

    16.04

    18.24

    19.54

    11.33

    Bolu

    6.16

    6.36

    7.58

    13.17

    15.56

    18.16

    19.47

    11.45

    Çankırı

    6.09

    6.29

    7.50

    13.09

    15.48

    18.08

    19.38

    11.56

    Çorum

    6.03 6.23

    7.44

    13.03

    15.43

    18.03

    19.33

    12.04

    Düzce

    6.19

    6.39

    8.01

    13.18

    15.57

    18.17

    19.48

    11.42

    Eskişehir

    6.20

    6.40

    8.00

    13.21

    16.03

    18.22

    19.52

    11.34

    Karabük

    6.13

    6.33

    7.55

    13.13 15.51

    18.11

    19.42

    11.52

    Kastamonu

    6.08

    6.28

    7.51

    13.08

    15.46

    18.06

    19.38

    11.59

    Kırıkkale

    6.09

    6.29

    7.49

    13.09

    15.50

    18.10

    19.39

    11.53

    Zonguldak

    6.16

    6.36

    7.59

    13.16

    15.53

    18.14

    19.46

    11.48

    Türkçe olarak Ezân ilk defa Fâtih Camii'nde okutturuldu (1932)

    Şiddetli soğuklar

    Gün: 29. Hafta: 5-1. Ay: 31 Gün. FAZİLET TAKVİMİ - Gün. uz. 3 die

    YanıtlaSil
  25. "Kıyamet gününde bazı insanların Cennet'e götürülmeleri emredilir. Bunlar, Cennet'e yaklaşır, Cennet'in kokusunu alırlar. Cennet saraylarına ve Allah'ın, Cennet ehli için hazırlamış olduğu nimetlere bakarlar.

    Bu esnada, 'Onları oradan uzaklaştırın! Onların orada nasibi yoktur!' diye nida olunur. Bunun üzerine onlar, büyük bir üzüntü ve pişmanlıkla geri dönerler. Daha evvel hiç böyle pişmanlık ile dönen olmamıştır. Derler ki: 'Ya Rabbi! Keşke, dostların için hazırladığın nimetleri göstermeden bizi, doğrudan Cehennem'e atsaydın.'

    Allâhü Teâlâ şöyle buyurur: 'Ben, bunu size göstermek istedim. Siz, kimsenin görmediği yerlerde bana karşı büyük günahlar işlediniz. İnsanlarla karşılaştığınızda kalbinizdekinin aksine, amellerinizde riyakârlık yaparak kendinizi Allah'tan korkan, itâatkâr ve mütevazı kimseler gibi gösterdiniz, insanlardan korktunuz da benden korkmadınız. İnsanları yücelttiniz de bana tazim etmediniz. İnsanlar görmesin diye günahları terk ettiniz, ama benim rızam için terk etmediniz. Bugün mükâfåttan mahrum edilmenizle birlikte, elem veren şiddetli azabı size tattırıyorum."

    İbn-i Abbas (r. anhümâ), Resûlullah Efendimizden (s.a.v.) şöyle rivâyette bulundu: "Allâhü Teâlâ, Adn Cenneti'ni yarattı. İçinde de hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir beşerin hatırına gelmeyen nimetler yarattı. Sonra da, "Konuş, ey Cennet!" buyurdu. Cennet de üç defa, "Muhakkak müminler, kurtuluşa erdiler." dedikten sonra "Muhakkak ben; cimri, münafık ve riyakâr kimselere haramım." dedi.

    Hikmet sahibi bir zâta, "İhlâs sahibi kimdir?" diye sorulunca şöyle cevap verdi, "Günahlarını gizlediği gibi yaptığı İyilikleri de gizleyen kimsedir."

    YanıtlaSil
  26. 2022 BEDIUZ

    TARİHTE BUGÜN

    - 1927-İstiklal Mahkemeleri'nin görevi sona erdi.

    7

    BİR AYET "Rabbiniz Odur ve sonunda Ona döndürüleceksiniz."

    Hud Suresi: 34

    PAZARTESİ

    MONDAY

    MART

    BİR HADİS Evine girerken selâm veren kişi, Allah'ın himaye ve garantisi altındadır.

    MARCH

    (Toprak), hadsiz bir rahmetin perdesidir ve içine giren hiçbir şey başı boş kalmıyor.

    Emirdağ Lahikası

    HİCRI: 4 ŞABAN 1443 - RUMI: 22 ŞUBAT 1437

    İmsak

    Güneş

    Öğle İkindi

    Akşam

    Yatsı

    Imsak Güneş

    Öğle

    KASIM: 120 - GÜN: 66 KALAN: 299 - GÜN UZA: 1

    DK

    İkindi Akşam Yatsı

    YanıtlaSil
  27. ZARAR

    zararı dokunmak kötüleşmesinde etkisi olmak: Bu çekirgelerin köylüye çok zararı dokundu.

    ZARARLI

    zararlı çıkmak işin sonunda zarara uğradığı an-laşılmak: Bu alışverişte biz zararlı çıktık, iki bin lira kaybettik.

    ZEHİR

    zehir gibi -1. çok acı yiyecek, içecek: Yemek ze-hir gibi olmuş. -2. çok soğuk: Hava zehir gibi, sıkı giyin!-3. usta, becerikli (kimse): Hakem ze-hir gibiydi; maçı çok güzel yönetti. -4. üstün ni-telikli (kimse): Aramızda zehir gibi çocuklar var.

    zehir zemberek çok acı söz: Babası, Mustafa'ya zehir zemberek bir mektup yazmış.

    ZEVK

    zevk edinmek bir işi zevk olarak yapmak; hobi edinmek: "Dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar?" (Sırrı Uzunhasanoğlu)

    zevkine varmak güzelliğini, tadını anlamak: Üst üste telefon gelince televizyondaki filmin zevki-ne varamadım.

    413

    YanıtlaSil
  28. Z

    ZAM

    zam görmek maaşı artmak; fiyatı artmak: Her şeye zam geldi, bizim maaşlar zam görmedi.

    ZAMAN

    zaman kazanmak harcanacak zamanı azaltmak: Yolda daha az mola verip zaman kazanalım.

    zaman öldürmek yararsız zaman geçirmek: Kar-deşim çalışmıyor; zaman öldürüyor.

    zaman tanımak istenen süreyi vermek: Bize biraz daha zaman tanırsanız, seviniriz.

    zamana uymak yaşayışını zamanın gereklerine uydurmak: Zaman sana uymazsa, sen zamana uy!

    ZAMANE [günümüz]

    zamane çocuğu çok bilmiş çocuk: Böyle söyle-mesine şaşırma; bunlar zamane çocuğu!

    ZAR

    zar zor güçlükle, zorla, kıt kanaat; zor zar: Hayat çok pahalı, zar zor geçiniyoruz.

    412

    YanıtlaSil
  29. 36

    Ebedi Yol Haritası ISLAM

    yapıp O'nu hakaretlerle taşlattılar. Böylece şehirden çıkana kadar Allah Rasútu Efendimiz'e eziyetlerine devam ettiler. Hattå kölelerini arkasın dan yollayarak bir müddet daha taş yağmuruna tuttular. Alemlerin şanına yaratıldığı O Peygamberler Sultanı'nın mübarek ayakları kan içinde kaldı, ayakkabıları kanla doldu. Atılan taşlardan O'nu korumaya çalışan fedakâr sahabi Hazret-i Zeyd de yaralandı.

    Varlık Nüru Efendimiz geri dönmüş, mahzun ve mağmum bir hålde yürüyordu. O'nunla birlikte, yerler mahzun, gökler mahzun, melekler de mahzundu. Cenab-ı Hak, Habib'ini teselli için Cebrail -aleyhisselâm- ile Dağlar Meleğini gönderdi. Dağlar meleği, oradaki iki dağı Taiflilerin başına geçirip onlan helak edebileceğini, bunun için bir emrini beklediğini Hazret-i Peygamber Efendimiz'e arz etti. O ise buna razı olmadı:

    "Hayır, ben Cenâb-ı Hak'tan onların soylarından sadece Allah'a ibadet edecek ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayacak bir nesil getirmesini dilerim." buyurdu. (Buhari, Bedü'l-Halk, 7, Müslim, Cihad, 111)

    Uğradığı bu feci muamele karşısında bile bedduâ etmeyip kavminin hidayetini dileyen O Merhamet Peygamberi, mübarek ellerini dergåh-ı ilähiye açarak şu niyazda bulundu:

    "Allah'ım! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresizliğimi, halk nazarında hor ve hakir görülmemi Sana arz ediyorum.

    Ey merhametlilerin en merhametlisil Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnet ve belalara aldırmam!

    İläh!! Sen kavmime hidayet ver; onlar bilmiyorlar.

    İlahil Sen razı oluncaya kadar affını diliyorum..." (Ibn-i Hişâm, II, 29-30; Heyseml. VI, 35)

    Bu şekilde, Hazret-i Peygamber Efendimiz de, ceddi Hazret-i İbrahim gibi Cenab-ı Hakk'a olan kalbi sadakatini tescil ettirdi. Allah yolunda başına gelen hiçbir cefâdan yılmadı, dâimâ Rabb'inin kendisinden râzı olmasını diledi

    Vefät ederken de büyük bir vecd ve hasret içinde; "Refik-ı âlâ, Refik-ı Alal" yani "Yüce Dost, Yüce Dost!" diye diye Cenâb-ı Hakk'a olan kavuşma İştiyakını ve diğer taraftan da İslâm şahsiyet ve karakterini hülåsa eden Kitap ve Sünneti, ümmetine kıymeti ölçülemeyecek bir hidâyet mîrâsı olarak bıraktı.

    YanıtlaSil
  30. Takriz

    O hidayet mirasını da ibådet hayatındaki kabına varılmaz en güzel örneklerle müzeyyen bir hålde bizlere armağan etti. Böylece hâliyle de käliyle de beyan etmiş oldu ki, İslam'ın güzelliği, ibådet hayatına yansıdığı ölçüde tecelli eder.

    İSLÂM'DA İBADET HAYATI

    İslam'ın kalbi ciheti, yukarıda bahsettiğimiz "Ämentü" esaslarıdır. Ameli kısmı ise, Kur'ân ve Sünnet'in, ibådet, muåmelät ve hukūka däir hükümle-ridir.

    İmânın mü'minde zirveleşmesi, amel-i sâlih dediğimiz Allah rızasını gâye edinen niyet ve davranışlara bağlıdır. Kur'ân-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde iman ve amel-i sálih beraberce zikredilmiştir.

    Çünkü îman, sırf nazariyat ile kenal bulmaz. Onun kemâli, kalpte his-sedilen hakikatler ile ve ibadetleri gereken rûhâniyeti içinde edâ edebilme neticesinde gerçekleşir. İbadetler ve amel-i sälihlerle tezyin edilmeyen bir Iman, mahfazasız bir mum ışığı gibidir ki, nefsânî ve şeytânî fırtınalar karşı-sında daima büyük bir tehlike ve risk altındadır.

    Bu itibarla, dinimizi ve îmânımızı, ibadet ve sålih amellerle adeta månevî bir zırh gibi muhafaza altına almak mecbûriyetindeyiz.

    Unutmamalıyız ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. O'nun -hâşâ- bizim ibâdetimize de ihtiyacı yoktur. Fakat Cenâb-ı Hakk'a kulluk ve itaatimizi ifade edebilmek, O'na olan şükür borcumuzu ödemeye çalışmak, O'nun rızasına kavuşmak, rûhânî hayatımızı yükseltmek, kalb-i selime nail olabilmek, O'na takarrub (yakınlık) kazanabilmek, O'nunla dostluğun huzur ve saâdetini tadabilmek için, O'nun bizlere bildirdiği en ulvi yol olan ibadetleri ve amel-i sålihleri edå etmeye bizim ihtiyacımız vardır. İhtiyaç bizim olduğu için de onu gidermeye yönelik olarak emredilmiş ibadetler ve amel-i salihler de, aslında bizlere müstesnå birer ilâhî lutuftur. Hatta sudan da havadan da kıymetli ikramlardır. Çünkü rühun ihtiyacı, bedenin ihtiyacından daha önce ve mühimdir.

    Hazret-i Mevlânâ bu hususta ne güzel buyurur:

    "Teni fazla besleyip geliştirmeye bakma, çünkü o sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek ve şereflenecek olan, odur.."

    3

    YanıtlaSil
  31. 76

    Imandan Ihsana Tasavvuf

    virane olup båtinen mücevher olan niceleri mevcuttur ki, bunlara karşı gå-zi yerlerde nice definelerin gizli olabildiği gibi, kullar arasında da zahiren fil olmamak lazımdır.

    Şair ne güzel söyler:

    Her geceyi kadir bil, her gördüğünü Hızır;

    Bak didår sana nâzır, sekiz cenneti hazır!..

    Rahmeti

    Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- buyururlar:

    "Size cennetlikleri bildireyim mi? Onlar hem zayıf oldukları hem de halk tarafından zayıf görüldükleri için kimsenin önemsemediği ve fakat <şöyle olacak» diye yemin etseler, isteklerini Allah'ın gerçekleştireceği kimselerdir.

    Size cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Onlar da katı kalbli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimselerdir." (Buhâri, Eyman, 9; Müslim, Cennet, 47)

    *

    BİR MECZÛB VE GÖNÜL İLACI

    Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri ilaç yaparken rastladığı bir hekime:

    "- Ey tabib! Sende benim hastalığıma da ilaç var mı?" dedi.

    Hekim sordu:

    "- Hastalığın nedir?"

    Bâyezîd Hazretleri:

    "- Günah hastalığı..." cevabını verdi.

    Hekim ellerini iki yana açarak:

    "- Ben günah hastalığının ilacını bilmem." dedi.

    O esnâda orada bulunmakta olan meczûb bir genç söze karışıp:

    "- Baba, senin hastalığının ilacını ben biliyorum." dedi.

    Bâyezîd Hazretleri de sevinçle:

    YanıtlaSil
  32. psavvufi Kissalar ve İbretler

    Söyle ey delikanlıl" dedi.

    şöyle tarif etti: Halkın meczüb gördüğü, ancak hakikatte bir arif olan genç, günah lla-

    -On dirhem tevbe kökü ile on dirhem istiğfar yaprağı all Bunları kalb havanina koy! Tevhid tokmağı ile döv! İnsat eleğinden geçirl Gözyaşlarıy-a yoğur! Aşk fırınında pişirl Böylece oluşacak olan macundan her gün beş Lasik al: hastalığından eser kalmaz!.."

    Bunları dinleyen Bayezid-i Bistami, içini çekti ve:

    vahlar olsun!.." dedi. - Senin gibi ariflere mecnûn diyerek kendilerini akıllı sananlara ey-

    KISSADAN HİSSE:

    Bir kul icin halkın nazarından ziyade Hakk'ın nazarı evlā olduğu za-man kemälät ve irfan yolları açılır. Artık onun bakış, duyuş ve hissedisi bambaşka bir sır ve derinlik arz eder. Böyle kullardan kimisi Veysel Kara-ni olur da halk ona gâfil bir halde mecnün deyip durur. Fakat aslında o, Al-ah ve Peygamberinin husÛsî dostluklarına mazhar olmuştur.

    Diğer taraftan bu kıssa, «Sâlihlerle beraber olunuz!» (el-Tevbe, 119) ilahi emrindeki bereketi aksettirir. Arif olan gençte görüldüğü gibi, cümle salihlerden sudûr eden gönül reçeteleri de nice mânevî hastalıklara şifa bahşederek kalbleri zinde ve pâk bir şekilde Hakk'a bağlar. Burada Bâye-zid-i Bistâmî'nin diri ve âgâh bir kalbe sahip olduğu hâlde gönül ilacı iste-mesi, kendisindeki tevâzuun bir tezahürü olması yanında sohbet ettiği he-kimin gönlünü tedavi içindir.

    *

    YÜZLER VAR MELEK GİBİ

    Merhûm Sâmî Efendi Hazretleri ve refâkatinde bulunan merhûm pe-derim Mûså Efendi -kuddise sirruh- ile Bursa'dan İstanbul'a dönüyorduk. Yalova'da araba vapuruna binmek için vâsıtamızla sıraya geçecektik. Araçların kargaşaya mahal vermeden düzenli olarak sıraya girmesiyle ala-kadar olan kâhya, bizim arabamıza da yer gösterirken gözü arka tarafta oturan Sâmî Efendi ve Mûså Efendi'ye ilişti. Şaşkın bir şekilde durakladı.

    YanıtlaSil
  33. TARINTE BUGUN

    -1840-Posta ve Telgraf

    Nezareti kuruldu.

    - 1853- Osmanlı ve Rusya arasında Kırım Harbi başladı.

    1913 - Van gölü kıyısında Medresetüzzehra'nın temeli atıldı.

    1946 - Birleşmiş Milletler, ilk genel toplantısını New York'ta yaptı.

    EKİM

    23 PERŞEMBE

    1 1447

    C.EVVEL

    RUMI: 10 T.EVVEL 1441 HIZIR: 171

    Cm

    Suphesiz Galeria

    Biz diriltiriz

    Yasin Suresi: 12

    BİR HADİS

    Malının zekâtını verdiğinde, gelecek kötülükleri gidermiş

    olursun.

    Hâkim

    Dağlar ve içindeki mahlûklar Senin mülkünde ve Senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve müddehardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshir eden Hâlıkını takdis ve tesbih ederler. Şuâlar

    Gale Ikindi Aksam Yatsı

    YanıtlaSil
  34. 2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ

    TARİHTE BUGÜN

    1921 -Yunan

    birliklerinin Eskişehir ve Afyon doğrultusundaki taarruzuyla I. İnönü Muharebesi başladı.

    OCAK

    06 SALI

    BİR AYET

    Şüphesiz Allah, ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır.

    En'am Suresi: 95

    17 1447

    BİR HADİS

    Allah'ın en çok sevdiği amel, Allah için sevmek ve Allah için düşmanlık beslemektir.

    RECEB

    RUMI: 24 K. EVVEL 1441 KASIM: 60

    Nasıl ki, zaruriyattan nazariyat istintâc olur. Öyle de âsâr-ı Sâni'îin zaruriyatı, mahfiyat-ı sanatına bürhandır. İkisi beraber bu mes'eleyi ispat eder.

    Muhâkemat

    YanıtlaSil
  35. Dördüncü Bölüm: LÜGATÇE

    337

    Taraş olmak: Altüst olmak, yok olmak.

    Tarik (a): Yol.

    Tarikat (a): Tasavvufi meslek, Allah'a kavuşmak maksadıyle tutulan yol.

    Tartmak : Çekmek.

    Tarumar (1): Darmadağın, perişan, karma karışık, harap.

    Tasrif (a): Sarfetmek, fiil çekimi bilgisi (sarf).

    Taş: Dış.

    Taşra: Dışarı.

    Tatar: Ulak, postacı; tatar.

    Tâvus-i yár: Dostun tâvusu (Cebrail'e işarettir).

    Tayak: Dayanılacak şey.

    Tayınmak: Kaymak, sürçmek.

    Tayyar (a): Hz. Ali'nin kardeşi, peygamberin amcası oğlu.

    Teberrå (a): Beri olma, yüz çevirme, uzaklaşma, çekilme.

    Teberrük (a): Uğur sayma, mübarek sayma.

    Tecelli (a): Görünme, belirme; Allah'ın sır ve kudretinin, eserinin şahıs larda ve eşyada görünmesi.

    Tecrid (a): Tek olmak, soyunmak, Allah'tan başka her şeyden ayrılma, ayrılma, ayırma.

    Teferrüc (a): Ferahlama, açılma, gezip seyredip eğlenme, gam dağıtma.

    Teferrüc-gah (a.f.): Gezinti yeri.

    Tefrid (a): Ferdleşme, tekliğe erme.

    Tehi (f): Boş.

    Tekebbür (a): Ululanma, büyüklük satma, kibir gösterme.

    Teleme: Maya ile kestirilmiş süt.

    Temenna (a): Dilek, istek, dileme.

    Temevvüc (a): Dalgalanma.

    Teng (f): dar.

    Terah (a): Gam, gussa, keder, tasa, üzüntü.

    Terbiyet (a): Eğitim, terbiye.

    Terkin urmak: Terketmek, bırakmak, vazgeçmek.

    Terså (f): Hıristiyan.

    Tesbih (a): «Sübhanallah» diyerek Allah'a ta'zim etme. Allah'ın her nok-sandan münezzeh olduğunu anma.

    Teşviş (a): Kargaşalık, karışıklık.

    Tevfik (a): Yardım, mu muvaffakıyet verme. Allah'ın muvaffakıyet vermesi.

    Tevhid (a): Birlik, Allah'ın birliği; Allah'ın birliğine inanma ve söyleme.

    Teze: Tâze.

    Tifl-1 ná-reste (a.f.): Yetişmemiş çocuk.

    Timar (f): Tedavi.

    Tınmak: Ses çıkarmak, söz söylemek.

    F. 22

    YanıtlaSil
  36. 336

    VONUS EMRE

    Ta'allak (a). Bir şeyin başka bir şeyle bağlı, ilgili olması, Ait olma,

    That (a): Allah'ın emirlerini yerine getirme, itaat etme; ibådet etme.

    Tabaka (a): Kat.

    Tabakat (a) Katiar.

    Tabduk, Tapduk (Baba): Efsaneye göre Yûnus Emre'nin şeyhi, Barak Ba-

    ba'nın halifesi.

    Ta'cillemek (a) Acele ettirmek.

    Tag: Dağ

    Tağa: Taka büyük kayık.

    Tahte's serà (a): Yerin altı, toprak altı.

    Taht- Süleyman: Süleyman Peygamber'in tahtı (rüzgârda uçtuğu rivayet

    edilir).

    Takaza (a): Ihtiyaç, gerekh olma, lüzum; icab etme.

    Takrir (a): Anlatma.

    Taksirlik (a): Bir şeyi yapmaya kudreti varken çekinip yapmamak.

    Talan, talán (f): Yağma, çapul.

    Talbınmak: Çırpınmak (suya düşen bir kimsenin çırpınması).

    Tâli' (a): Talih, kısmet.

    Talib (a): Taleb eden, istekli, isteyen.

    Talib-i 'ilm: İlim isteyen (öğrenci).

    Talmak: Daimak

    Taluban: Dalarak, dalıp.

    Tama' (a): Üstüne düşerek istemek, açgözlülük, tamah.

    Tamar: Damar.

    Tammak: Damlamak.

    Tamu: Cehennem.

    Tan: Sabah, güneş doğmadan az önceki zaman.

    Tan: Hayret, taaccüb.

    Ta'n itmek: Kımamak, yermek, kötülemek.

    Tanla, tanlacak: Sabahleyin, seher, vakti, tan ağarırken.

    Tana kalmak: Şaşmak, şaşırmak, hayret etmek.

    Tanlamak: Şaşırmak, hayrette kalmak.

    Tanışma: Danışman, bilgin, dânişmend.

    Tanık, tanuk: Şahid.

    Tap: Yeter, kafi, yetişir.

    Tapşurmak: Emånet etmek, teslim etmek, vermek.

    Tapu: Huzur, makam, nezd; büyük kimse, hazret.

    Tapu kılmak: Hizmet etmek, ululamak.

    YanıtlaSil
  37. BİR HADİS

    Takat getirilemeyen belalara kendinizi maruz bırakarak zelil olmayın. (Tirmizi, Fiten, 67)

    HAYAT: KESİNTİSİZ İMTİHAN

    İmtihan, kimi zaman bollukla kimi zaman yoklukla gelebilir. Hiç ummadı-ğımız yerlerden üzerimize yağabilir. Sevdiklerimiz dahi en büyük sınavımız olabilir. Hayatı ve onunla birlikte gelen meşakkatleri imtihan anlayışıyla gö-ğüsleyen Müslüman, başına ne gelirse gelsin, ayet-i kerimede haber verilen sınavlardan birini yaşadığını bilir: "Andolsun ki biz; korku, açlık, mallardan, nefislerden ve ürünlerden bir miktar eksiltme ile sizi imtihan edeceğiz. Sab-redenleri müjdele." (Bakara, 2/155) Bu ön bilgiye sahip olanlar, dünya hayatında başlarına gelen her zorluğun, her musibetin bir sınav ayrıntısı olduğunu bilir ve ona göre davranırlar. İmtihanın bilincinde olmak ona sabretmenin, sabret-mek ise başa çıkmanın ilk adımıdır. Sabır asla teslim olmak değildir; aksine, musibetler karşısında yılgınlığa düşmeden mücadele etmenin olmazsa olmaz şartıdır. Bu yaklaşım, daha güzel bir dünya inşa etmenin, dünyayı Allah'ın rızası doğrultusunda güzelleştirmenin, imar ve ihya etmenin de anahtar fikridir.

    YanıtlaSil
  38. Medeniyetimiz, Kur'an ve onun fili ve kavli uygulaması olan Sünnet-i Se niye esas alınarak kurulmuştur. Bu sebeble gerek maddi, gerekse manevi coğrafyamızın her tarafında Kur'ân ve Sünnet-i Seniyye'nin birebir uy-gulamalarıyla karşılaşmaktayız. Hat-ta öyle ki, bir Osmanlı şehrinde do-ğup büyüyen bir çocuk, farz-ı muhal kendisine hiç bir telkinde bulunul-masa bile, İslâm Medeniyetini çok rahat bir şekilde özümseyebilir ve bugünün tabiriyle içselleştirebilirdi. Bunu sadece şehirlerimizin mimarî ölçüleri ve sokak yapıları bile sağla-yabilmekteydi.

    YanıtlaSil
  39. İSLÂM

    MEDENİYETİNİN

    OSMANLI

    YORUMU

    Arif Emre GÜNDÜZ

    SÜEDA

    BASIM YAYIN SAN VE TİC AŞ

    YanıtlaSil
  40. DELAILI HAYRAT ŞERHI

    500

    İslam dininden ayrılmayan, onda sabit kalıp gereklerini yeri.

    ne getirmekten ayrılmayan kullarından eyle. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    Yanı: Resulüllah S.A. efendimize..

    Onun HÜRMETine tazim edenlerden, KELİME'sini aziz bilen. lerden eyle.

    Burada geçen:

    HURMET.

    Lafzını, hak, yüce şan manasına almak mümkündür.

    KELİME.

    Lafzını ise.. Resulüllah S.A. efendimizin kulları davet ettiği kell. me-i şehadet manasına almak gerekir. Bu duruma göre, mana şu olur:

    Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur; yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın Resulüdür.

    Manasına gelen kelime-i şehadeti kalbden tasdik, dille ikrar edip onu aziz tutanlardan eyle.. Emr-i maruf ve nehy-1 münker vazifesi ni yaparak onun izzetini devam ettirenlerden eyle.

    Bir başka manaya göre de, şu demeğe gelir:

    Allah yolunda nefsi, malı ile, din düşmanlarına karşı savaşıp kıtal ederek dinin izzetine yardımcı olup Yüce Allah'ın kelimesini yü celtenlerden eyle.

    Sonra..

    Onun AHD'ini, ZİMMET'ini, koruyanlardan eyle..

    Bu cümlede geçen:

    AHD.

    Lafzı, şu manayadır:

    tasdik.. Yüce Hakkın tevhidi, Resulüllah S.A. efendimizin risaletini

    Zimmet.

    Lafzı ise.. şu manayadır:

    Resulüllah S.A. efendimizin vasiyeti.. Resulüllah S.A. efendimizin vasiyeti ise.. Allah'ın kitabına yapışmak ve kendisinin hidayet sünne-tine tabi olmaktır.

    Onun HİZB'ine ve DAVET'ine yardım edenlerden eyle..

    Bu cümlede geçen:

    - HİZB.

    Resulüllah S.A. efendimizin dinine yardım işinde daim ve sabit duran cemaatıdır.

    DAVET.

    Lafzı ise.. Alllah-ü Taålå'nın kelimesini yüceltmek için, din düş manları ile mücahede davetidir.

    Sonra..

    Ona tabi olanları ve FIRKA'sını çoğaltanlardan eyle..

    YanıtlaSil
  41. KARA DAVUD

    Bu cümlede geçen:

    FIRKA.

    501

    Lafzi, Resulüllah S.A. efendimizin ümmetliğini kabul eden cemaa-tidir. Bu cümlede; ayrıca, aşağıda anlatılan manaya işaret vardır.

    Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

    nürüm.>> «Kıyamet günü ben, ümmetimin çokluğu ile iftihat eder övü-

    Bu hadis-i şerifin ifade ettiği mana icabı olarak, bu duâyı yapan, şöyle demek ister:

    Resulüllah S.A. efendimizin emri gereğince, evlenip çocuk ye-tiştirmeye, insanların kalblerine Resulüllah sevgisini, onun ümmeti ol-ma arzusunu yerleştirmeye, inad edenlerle muharebe ve mukatele ede-rek, kendilerini ve çocuklarını esir etmek sureti ile, zamanla onları imana dahil edip ümmetini çoğaltmaya çalışanlardan eyle..

    Onun ZÜMRE'sine katılanlardan eyle.

    Bu cümlede anlatılan:

    ZÜMRE.

    Kıyamet günü, Resulüllah S.A. efendimizin HAMD SANCAGI al-tında toplanacak saadet ehlidir.

    Onun yoluna ve sünnetine aykırı hareket etmeyenlerden eyle.

    Bu cümlenin ifade ettiği daha açık mana şudur:

    İtikad ve amelde ona aykırı hareket etmemek.. Ehl-i sünnet vel-cemaat akidesine göre hareket etmektir. Yapılan amellerde tam ma-nası ile ona uymaktır.

    Allahım, ben onun sünnetine yapışmak istiyorum.

    Resulüllah S.A. fendimizin sünneti: Güzel âdetleri, üstün yolu. påk şeriatıdır.

    Onun getirdiğinden inhiraf edip sapmaktan sana sığınırım.

    Resulüllah S.A. efendimizin getirdikleri, Yüce Allah'ın yapılması gereken işlere dair emirlerdir ve yapılmaması gereken işlere dair ko-nan yasaklardır. Sonra.. gerçek itikadlar, şer'i hükümler de bu meyan-da sayılabilir.

    Allahım, Nebiy'in, Resulün Muhammed tarafından senden is-tenen hayırlardan ben de isterim.

    Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    Bu cümlenin şerhi şöyledir:

    Ya Rabbi, bu istediklerimiz, Resulüllah S.A. efendimizin husu-siyetleri meyanında sayılmayan, istenmesi bizim için caiz olan şeyler-dir. Onun istediği hayırların tümünü istemiyoruz.

    Bu mana böyledir. Çünkü, Resulüllah S.A. efendimizin istediği hayırlar arasında öyleleri vardır ki, onlar ancak kendisine mahsustur. Meselâ: Makam-ı Mahmud, Havz-ı Mevrud, Liva-i Hamd.

    YanıtlaSil
  42. İSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    İlim enerjisinin güzelliği ve İyiliği: Sözlerde doğru ile yalanı, İnançlarda hak ile bâtılı; İşlerde güzel ile çirkini ayırd edebilmesin-dedir.

    Bu ilim enerjisi, İyi olduğu zaman, ondan Hikmet'in semeresi, ürünü hâsıl olur.

    Hikmet ise, güzel ahlakın başıdır.

    Nitekim, Hikmet hakkında yüce Allah «...Kime, Hikmet verilir-se, muhakkak ki, ona çok hayr verilmiştir... (Bakare: 269) buyur-muştur.

    Gazab enerjisi ve bunun güzelliği; kapalılık ve açıklığının Hik-mete uygunluğundadır.

    Şehvet enerjisi, bu da, öyledir.

    Bunun da, güzelliği ve iyiliği, Hikmet'in yani aklın ve Şeriat'ın işareti altında bulunmasındadır.

    İtidal enerjisine gelince: Bu da, Şehvet ve Gazab enerjilerini, Akl'ın ve Şeriat'ın işareti altında tutmaktır.

    Akıl, öğütcü bir Danışman gibidir.

    Adl enerjisi, Akl'ın işaretini tasdık edip yerine getiren bir ener-Ji gibidir.

    Gazab; Akl'ın işareti kendisine te'sir ve nüfuz eden bir enerji olup Av köpeği gibi terbiye edilmeğe muhtaçtır ki, salıverilmesi, dur-ması, verilen işaret dairesinde olsun da, nefsin şehveti peşinde koş-masın.

    Şehvet, avı aramak için binilen ata benzer. Bazısı, terbiyeli ve hoşa gidici olur, bazısı da, sert başlı, yavuz ve durdurulmaz olur.

    Şu dört haslat, kimde toplanır ve itidal üzere bulunursa, o kişi, mutlak sûrette güzel ahlâklıdır.

    Dört haslattan bir kısmı kendisinde itidal üzere bulunan kişi, ancak, taşıdığı o haslatlardan dolayı güzel ahlâklı sayılır.

    Yüzündeki uzuvlarından bir kısmı güzel ve bir kısmı da, çirkin olan kişi hakkında olduğu gibi.

    Gazab enerjisinin güzel ve itidal üzere bulunuşuna Şecâat (Yi-ğitlik, yüreklilik) denir.

    Gazab enerjisi, itidal derecesini aşarsa, Tehevvür (Sonunu dü-şünmeksizin birden bire öfkelenmek), za'f ve eksiklik tarafına eğilir-se, Cebânet (Korkaklık) adını alır.

    Şehvet enerjisinin güzel ve itidal üzere bulunuşuna İffet (Haram kılınanlardan, yasaklananlardan sakınmak) denir.

    Şehvet enerjisi, itidal derecesini aşarsa, yaramazlık adını alır. Eksiklik tarafına eğilirse, donukluk adını alır.

    Makbul olan, onun, itidal üzere, orta derecede bulunmasıdır ve fa-zilet te, bu orta derecedir.

    YanıtlaSil
  43. AULAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI

    423 Behvet enerjisinde ortanın her iki tarafı, altı da, üstü de, yeri-ten rüsvaylık ve yaramazlıktır.

    Adalet gayb olduğu zaman, onun iki tarafı, azlığı, çokluğu sö konusu olmaz.

    O'nun, ancak bir tek şıddı ve karşılığı vardır. O da, zulümdür.

    Hikmet'e gelince: Bozuk ve kötü maksadlarda kullanıldığı za man, aşırılığına Kötülük ve Cerbeze (Kurnazlık, Beceriklilik) adı ve-rilir.

    Hikmetin yokluğuna ise, Bönlük, ahmaklık denir.

    Hikmet, öyle bir hal ve keyfiyettir ki, fråde ve ihtiyarla yapılan nefse aid bütün işlerde, doğruyu, yanlıştan anlamak ve ayırd etmek-te ondan yararlanırız.

    Adi, nefse aid bir hal ve kuvvet olup Gazab ve Şehvet enerjileri-ni, Hikmetin gereği üzere yönetmekte bundan yararlanırız.

    Şecâat, Gazab enerjisinin ilerlemesinde ve gerilemesinde Akl'a uyması; İffet te, Şehvet'in Akıl ve Şeriatla terbiye edilmesi demektir. Bütün güzel huylar, işte, bu dört esasın itidal üzere bulunuşundan

    doğar.

    Akıl enerjisinin itidal üzere bulunuşundan:

    1. Önünü, sonunu iyice düşünüp gereken çarelere başvurma,

    2. İyi düşünme,

    3. İsabetli görüş,

    4. İsabetli tahmin,

    5. İşlerin inceliklerini ve nefsin gizli afetlerini anlayış..

    hasıl olur.

    Akıl enerjisinin aşırılığından:

    1. Cerbeze (Kurnazlık, beceriklilik),

    2. Hilekârlık,

    3. Aldatıcılık,

    4. Zeyreklik..

    hasıl olur.

    Akıl enerjisinin kıtlığından:

    1. Ahmaklık,

    2. Bönlük,

    3. Delilik...

    Meydana gelir.

    Şecâat ahlâkının itidal üzere bulunuşundan:

    1. Kerem, iyilik,

    2. Cesåret,

    3. Şehâmet (Üstün Zeka),

    4. Nefsi kırma,

    5. Tahammül ve katlanma gücü,

    YanıtlaSil
  44. سوره نقره (۲۱-۲۲)

    اشارات موجود

    سزارہ مطبع و خد منظر يابان ذات با بدیعی توابله قارشو عبادته مستحقدر عبادتی با مگر وكذا ان انارك فضير لتنه ويوكك رقمته مالك ولد يفنه وعند الله مكرم بولوند یقه بر ایجاد مدان که بو جمله قرآنه بشده امر ابد یور. ای قافله بشرا يوكن و الجامه، بيون و كوچك بتونه اجرای سون استفاده کنه تخصیص ایتمهاله سزاره بو قدر اعزاز و اکرام کرده بولونان جناب حصه عبادت ایه ایدیگر و مزاره با بدیعی کرامته قارشو، عبداد نامه او کرامته لیاقتازی اظهار ایدیگر

    وكذا، قرآن کریم بو ایتاله اسباب و طبیعته تأثیر ویریا منی رو ایدیور شویله که ای انسانها شو کوردینگز برای کوگالی صفت الريله برابر به خالقك فلقيله، قصديله، تخصيصيله وبرناظمك تنظیمی له حصوله كل مشار و بو انتظامی بوشهر در کور طبيعتك بو قدر بون شیارده برى او لماريغي

    کی، ان كوچك شیارده ده بری بوقدر .

    وكذا صفت کرده، ممکناتون اولد قاری جهتانه، مدافعه دلالت ایتد كارينه اشار تدر. زیرا جسماری تشکیل ايدن ذره لى بيوكلك - كوچكلك ، جر كيناك - كوزللك كي غير متنا هي احوال وكيفيتهاري قبول اتمكده مساويد ولى یعنی بر ذره نك بيطار له كيفيتي قبول ایمگه قابلیتی واردر و بر حالت، بیکار له ذره کره حال اولا به اسير. بناء عليه، كو ذللك كي بر صفت بيگار له ذره لره و طولا بسیار جماره صفت اولا بیلدیگی مالده، او قدر امكانات واحتمالله ايجنده معين برجسم تعیین ابد یلدیگی زمان، هر خالده بر قصد و به حکمت ،آلتنده بر ذاتك اراده و تخصیصیله، بمظهر که جمله آراسنده او جسمه و او صفته

    موصوف قبلينمشور.

    (لكر ) ده کی بو (ل) اختصاص ایجون در گور آنجی سیتی افاده ایدیور یعنی ارضك تفريشته سبب، یعنی وسیاهی، انساندر و بومسافرخانه ده کی ضیافت اونك نامنه ويريا مشدر فقط استفاده بالگز انسانه مخصوص و منحصر د گلور او باله آید، انسانان احتیا جندن و استفاده مندن فضاله

    قالانه عبث دينياله من

    (فراشا ) بو تعبير غريب به نکته بلاغته اشار تدر. چونکه ارضك ثقل تند نه طولایی صویه با توب صويك ايجنده غيب أولى طبيعتك ايجابياتندن اولديفي والده، جذاب هم مرحمتي له، حكمتياله

    YanıtlaSil
  45. عب

    Abes: Faydasız

    احوال Ahval: Haller

    آیران

    Ecram: Cisimler

    آشيان

    Esbab: Sebebler

    غير متناهي

    Gayr-i mütenäht: Nihayetsiz

    حال Halık: Yaratıcı

    على Halk: Yaratma

    إغراز

    'zaz: Yüceltme

    اختصاص

    İhtisas: Hususi kılma

    عِنْدَ الله

    İndallah: Allah katında

    إظهار

    Izhar: Gösterme, ortaya çıkarma

    كرامة

    Keramet: İkram etme

    كيفيت

    Keyfiyet: Bir şeyin nasıl olduğu

    لياقت

    Liyakat: Layık olma

    موصوف

    Mevsûf: Bir vasıfla sıfatlanan

    معين

    Muayyen: Belirli

    مطيع

    Muti : İtaatkar

    مكون

    Mükerrem: İkram olunmuş, değer verilmiş

    منينات

    Mümkinat: Varlığı ve yoklu-ğu eşit olanlar

    مساوى

    Miisavi: Eşit

    ناطة

    Nazım: Düzenleyen

    نُكْتَةِ بَلَاغُتْ

    Nükte i belâgat: Güzel ve yerinde söz söyleme nüktesi

    ثِقْلَتْ

    Sıklet: Ağırlık

    تعيين

    Ta'yin: Belirleme

    تخصيص

    Tahsis: Hususi kılma

    تنظيم

    Tanzim: Düzenleme

    دره

    Zerre: En küçük parça

    YanıtlaSil
  46. sizlere muti ve hizmetkar yapan zät, yapua Ve kezå, insanların faziletine ve yüksek bir kıymete mali su iyiliğe karşı ibadete müstehaktır. İbadetini yapiniz olduğuna ve mdallah mükerrem bulunduğuna bir imadu Sanki bu cümle Kur'aniye beşere emrediyor. "Ey kafile beser! Yüksek ve alçak, büyük ve küçük bütün ecrami sizin istifadenize tahsis etmekle sizlere bu kadar izår Ve ikramlarda bulunan Cenab-ı Hakk'a ibadet ediniz Ve sizlere yaptığı kerämete karşı, ibadetle o kerimete liyâkatinizi izhar edinız."

    Ve keza. Kur'ân-ı Kerim bu avetle, eshab ve tabiata te'sir verilmesini reddediyor. Şöyle ki: "Ey insan! Şu gördüğünüz yerler, gökler, sıfatlarıyla beraber, bir Hälik'ın halkıyla, kasdıyla, tahsisiyle ve bir Nâzımın tanzimiyle husûle gelmişler ve bu intizamı bulmuşlardır. Kör tabiatın bu kadar büyük şeylerde yeri olmadığı gibi, en küçük şeylerde de yeri yoktur."

    Ve keză, sıfatlar da mümkinåttan oldukları cihetle, Sâni'e delålet ettiklerine işarettir. Zira cisimleri teşkil eden zerreler, büyüklük-küçüklük, çirkinlik-güzellik gibi gayr-i mütenähi ahvål ve keyfiyetleri kabul etmekte müsåvidirler. Yani bir zerrenin binlerle keyfiyeti kabul etmeye kabiliyeti vardır. Ve bir hålet, binlerle zerrelere hål olabilir. Binåenaleyh, güzellik gibi bir sıfat, binlerle zerrelere ve dolayısıyla cisimlere sıfat olabildiği halde, o kadar imkânât ve ihtimaller içinde muayyen bir cisme ta'yin edildiği zaman, her halde bir kasıd ve bir hikmet altında, bir zâtın irade ve tahsisiyle, binlerle cisimler arasında o cisme ve o sıfata mevsûf kılınmıştır.

    ) لة( 'deki bu ) ل ( ihtisas için değildir. Ancak sebebiyeti ifade ediyor. Yani arzın tefrişine sebeb, yani vesîle, insandır. Ve bu misafirhånedeki ziyafet onun nâmına verilmiştir. Fakat istifade, yalnız insana mahsûs ve münhasır değildir. Öyle ise, insanların ihtiyacından ve istifadesinden fazla kalana abes denilemez.

    يران Bu ta'bir, garib bir nükte-i belägate işarettir. Çünki arzın sıkletinden dolayı suya batıp suyun içinde kaybolması, tabiatının îcâbâtından olduğu halde, Cenâb-ı Hakk merhametiyle, hikmetiyle

    YanıtlaSil
  47. 3944. Alçak uçan yüce konar, yüce uçan alçak konar.

    1945. Aldatan aldanır.

    3946. Alet işler, el övünür.

    1947. Alış-verişte hatır ve gönül (e) bakılmaz . (Çil., IEM, 11/159, 1922). Alışık maymun kamşık (kamçı) istemez. (Çil., IEM, 11/159, 1922).

    3948. 1949. Ali hoca da bir, Veli hoca da bir. (Cil., IEM. 11/159, 1922).

    131

    3950. Alim olmak iste(r)sen, al kalemi, durma, yaz. Almazsan, (is) te da(v)ul, (is)te

    zurna. 3951. Ali'nin külâhı Veli'(v)e, Veli'nin külahı Ali'(y)e. (Cil., IEM, 11/170, 1922).

    3952 Allah beterden saklasın. (Cil., EM. 11/159,1922).

    3953. Allah dağına göre kar verir.

    3954. Allah, gaddar kulunu yoksullukla imana getiriyor.

    3955. Allah, uğursuz kulunu parasızlıklan zeptediyor. (Çil., IEM, 11/170, 1922).

    3956. Altta kalanın canı çıksın. (Çil., IEM, II/159, 1922).

    3957. Ana gibi yâr, vatan gibi diyar olmaz.

    3958. Anası belli, babası elli. (Çil., IEM. II/159, 1922).

    3959. Anası ne ise. danası da odur. (Çil., IEM, II/159, 1922).

    3960. Annayana sivrisinek sazdır, annamayana da(v)ul-zurna azdır. (Çil., IEM. II/159, 1922; SBNU, XLVII/451).

    3961. Araba kırıldıktan sonra, yol gösteren çoktur. (Çil., IEM, II/159, 1922; IEM, X-XI/222; Bob. T.P.).

    3962. Arı, baldan kaçmaz.

    3963. Arı gibi eri olanın dağ kadar yeri olur.

    3964. Arif olan annasın. (Çil., IEM, II/159, 1922).

    3965. Armut, a(g)acından uzak düşmez. (Bob. B.T., "Nauç. pr.", bölüm III, II/134, 1931).

    3966. Armut, kökünden uzak düşmez. (Çil., IEM, II/159, 1922).

    3967. Arna(v)ut, başka yol da bilir. (Çil., IEM, III/61, 1923).

    3968. Aslan yavrusu, aslan olur.

    3969. Aşk ota da konar, bokluğa da konar.

    3970. At, binene yakışır. (Çil., İEM, II/159, 1922).

    3971. At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, eseri kalır.

    3972. At var, meğdan yok. (Çil., İEM, III/61, 1923).

    3973. Atanas (günü) geldi, yaz geldi. (Çil., IEM, III/61, 1923).

    3974. Ateş, düşen yerde yakar.

    3975. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

    3976. Ateşle oyun olmaz.

    YanıtlaSil
  48. 130

    3900 Ağa, ağı dökülmüş, paçaları kalmış.

    1910. Ağa eşek değil ya. (Çil., IEM. II/158, 1922).

    1911 Ağaca balta vurmuşlar, "sapı bendendir" demiş.

    3912. Ağaca çıkan keçinin, dala bakan oğlağı olur.

    1013 Ağaca dayanma kesilir, duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür.

    3914 Ağaca meyve, yolcuya hiibe (heybe) yakışır.

    3915. Ağacı besleyen toprak, toprağı besleyen yaprak.

    3916. Ağacı çok olan yerde kıtlık olmaz.

    3917 Ağacı çok olan yerin yağmuru eksik olmaz.

    3918. Ağacı kurt, insanı dert yer.

    3919. Ağacın verdiğini komşun vermez.

    3920. Ağaç inceyken bükülür. (Çil., IEM, II/158, 1922).

    3921. Ağaç, yaş iken eğilir.

    3922. Ağalık verme ile, itlik vurma ile. (Bob. TТ.Р., IEM, X-X//21S).

    3923. Ağanın (zenginin) keyfi gelince, fukaranın canı çıkar. (SBNU, XLVII/451; Çil, IEM, 11/170, 1922).

    3924. A(grir ol, molla desinler.

    3925. Algılamayan uşa(gja meme verilmez. (Çil., IEM, II/158, 1922).

    3926. Afg)rımadık başa bez bağlamak. (Çil., IEM. II/159, 1922).

    3927. Ağrısız baş mezarda olur.

    3928. Ağza bak, süngüyle davran. (Çil., IEM, II/158, 1922).

    3929. Ak sakallı emniyetli adam. (Çil., IEM, II/158, 1922).

    3930. Akacak kan, damarda (başta) durmaz. (Çil., IEM, II/158, 1922).

    3931. Akar suya inanma, el oğluna dayanma!

    3932 Akıl akıldan - fark var. (Çil., IEM, II/158, 1922).

    3933. Akıl eder, baş çeker. (Çil., IEM, II/158, 1922; SBNU, XLVII/451).

    3934. Akıl, para ile satılmaz.

    3935. Akıl yaşta değil, baştadır.

    3936. Akılsız başa söz kâr etmez, tatsız aşa tuz kâr etmez.

    3937. Akılsız başın zahmetini ayaklar çeker.

    3938. Akıntıya karşı gidilmez.

    3939. Aklım var, param yok. (Çil., IEM, III/61, 1923).

    3940. Akma(zisa, damlar.

    3941. Alan da kör, satan da kör. (Çil., IEM, III/61, 1923).

    3942. Alan, veren-bellisiz. (Çil., IEM, II/159 , 1922).

    3943. Alanla satan-keçi gici(g)ine (uyuz hastalığı) o(g)rasın. (Çil., IEM. 11/159, 1922).

    YanıtlaSil
  49. 3874. Açın karnı doyar, gözü doymaz.

    3875 Açından ölmüş yok, tokundan ölmüş çok.

    3876. Açlık, adamı imana getirir.

    3877. Açlik ile tokluğun arası yarım yufka.

    3878. Açma sırrını dostuna, o da söyler dostuna.

    3879. Açtırma kutuyu, söyletme kötüyü.

    3880. Adalet, yerini bulur.

    3881. Adam adama lazım (gerek) olur (muhtaçtır).

    3882. Adam adamdan korkmaz, hatır sayar.

    3883. Adam adamın şeytanı, adam adamın rahmani

    3884. Adam ihtiyarlayınca, ne balın tadı kalır, ne ..in.

    3885. Adam ol, beygir çal, süpürge bağla!

    3886. Adam ol, it boku sıç!

    3887. Adam olana bir söz yeter.

    3888. Adam oluncaya kadar kaç fırın somun yemeli?

    3889. Adam sandık eşeği, altına sedik döşeği.

    3890. Adam şaşırınca, beygir boku sıçar.

    3891. Adam var, adamcık var.

    3892. Adamakla (vaat etmekle) mal tükenmez.

    3893. Adamın adamlığı lâfından belli olur.

    3894. Adamın alacası içinde, hayvanın alacası dışında.

    3895. Adamın hasından büyük mülk olmaz.

    129

    3896. Adamın (insanın) eti yenmez, derisi giyilmez, tatlı dilinden başka nesi var?

    3897. Adamın iyisi alış-verişte belli olur.

    3898. Adamın iyisi, işte belli olur.

    3899. Adamın yere bakanından, suyun sessiz akanından kork!

    3900. Ademoğlu çiğ süt emmiştir.

    3901. Adet etme, âdeti terk etme!

    3902. Adet yerini bulsun!

    3903. Adı büyük, kendisi ufak. (Çil., IEM, II/158, 1922).

    3904. Adı çıktı dokuza, inmez sekize.

    3905. Adım çıkacağına, canım çıksın!

    3906. Adım Kadir olacağına, kaderim kader olsun.

    3907. Afiyetler olsun - su ya da herhangi bir içki içildikten sonra söylenir. (Bob. T.P.. IEM, X-XI/215, 1932).

    3908. Agam bana baktı, ben agama baktım, arada yengem kısır kaldı.

    YanıtlaSil
  50. 128

    3838. Acele sıçılan boktan hayır olmaz.

    3839. Acelen ne, tabakhaneye bok mu yetiştireceksin?

    3840. Acemi nalbant, Çingene eşeğinde öğrenir.

    3841. Acemi nalbant, çoban eşeğinde öğrenir.

    3842. Acemi nalbant maldan eder, acemi doktor candan eder.

    3843. Acı acıyı keser, su sancıyı.

    3844. Acı biber, tatlı şeker, cevahir olsa, cinse çeker.

    3845. Acı labadayı (patlıcanı) kırağı yakmaz.

    3846. Acı patlıcana kıra(ğı) düşmez. (Çil., IEM, II/170, 1922).

    3847. (Acı) soğan yemedim, ki ağzım koksun.

    3848. Acı söz insanı dinden çıkarır.

    3849. Acı söz, kalbe batar.

    3850. Acıklı başta akıl olmaz.

    3851. Acıktın mı, çalmak günah dildir (değildir).

    3852. Acıyan uyumuş, acıkan uyumamış.

    3853. Aç adam, kendini ateşe atar (salar).

    3854. Aç anansa, kaç!

    3855. Aç ayı oynamaz.

    3856. Aç doymam sanır, tok acıkmam sanır.

    3857. Aç gözünü, açarlar gözünü.

    3858. Aç gözünü, uyandır canını. (Çil., İEM, II/159, 1922).

    3859. Aç her şey yer, tok olan çok konuşur.

    3860. Aç ile yatınca, arada dilenci doğar.

    3861. Aç katık istemez, uyku yastık istemez.

    3862. Aç, kılıca sarılır.

    3863. Aç köpek (kurt) aslana saldırır.

    3864. Aç köpek, kuru bok da yer. (Çil., İEM, II/159, 1922).

    3865. Aç ne yemez, tok ne demez.

    3866. Aç olana, ekmek bal gelir.

    3867. Aç ölmez, benzi sararır.

    3868. Aç tavuk, rüyasında buğday görür.

    3869. Açı dokuz yorganla örtmüşler, gene de uyuyamamış.

    3870. Açı uyku tutmaz.

    3871. Açık kapıdan herkes geçer.

    3872. Açık yerde tepecik, kendini dağ sanır.

    3873. Açın dini-imanı olmaz.

    YanıtlaSil
  51. 425

    İmam-ı Mace

    lar yolunu aydınlatarak rahat bir şekilde gidip gelmesini sağladı. Böylece başka bir mucizeye de bizzat şahit oldu.

    Katāde, 643 (veya 644) yılında Medine'de Hakk'ın rahmetine kavuştu. Vefat ettiği za-man yaşı 65 civarında bulunuyordu. Bu mü-barek sahabenin cenaze namazı Halife Haz-reti Ömer (ra) tarafından kıldırıldı.

    إمام ماجه Imam-: Mace

    Kutub-i Sitte'den kabul edilen "es-Sünen" isimli eserin müellifi. Hicri üçüncü yüzyı lın önde gelen hadis hafızlarındandır. İsmi; Ebů Abdullah Muhammed b. Yezid b. Măce el-Kazvim, Mevla Rabia.

    İbn Máce adıyla meşhur olan müellifin adı-nın menşet ihtilaflıdır. Bir rivayete göre Mâce dedesinin ismidir. Tercih edilen görüşe göre Mâce babasının ismidir. Kelime farsça köken-lidir. Firůzābādi Kamusunda Mâce'nin baba-sına ait bir lakap olduğunu söylemiştir.

    İbn Mâce'nin isminin okunuşu hadisçiler ara-sında ihtilaflı bir konudur. Bazıları İbn Má-ceh şeklinde okumuşlar. Bazı hadisçiler de İbn Macete şekliyle söylemişlerdir. Türkçe'de kelimenin sonundaki yuvarlak te harfi okun-madığından dilimizde bu hadisçinin ismi ibn Mâce olarak meşhur olmuştur.

    İbn Mace Kazvin şehrinde H. 209 yılında dünyaya gelmiştir. H. 273 yılında Ramazan'ın bitimine sekiz gün kala Pazartesi günü vefat etmiştir.

    Dönemin ilmi geleneğine uygun olarak İbn Mâce çeşitli beldelere ilim seyahatları (rıhle) yapmıştır. Irak, Basra, Küfe, Bağdad, Mekke, Şam, Mısır ve Rey beldelerini hadis ilmini öğrenmek ve hadis yazmak için dolaşmıştır. Bu şehirlerdeki meşhur hadisçilerle ve büyük älimlerle görüşmüş, onlardan ilim almıştır. İbn Hallikân O'nun hakkında "hadis ilminde imâm ve hadis ilimleri ile ilgili bütün disip-linlerde otorite sahibiydi" demiştir (İbn Hal-likân, Vefâyâtu'l-A'yân, III, 407).

    İbn Mâce'nin tefsir ve tarih ilimlerinde de geniş bilgisi vardır. Kur'ân tefsiri ile ilgili bir eseri ve güzel bir tarih kitabı vardır (Ebü'l-Fe-rec İbnu'l Cevzi, el-Muntazam, V, 90).

    İbn Mâce'nin Sünen'i diğer sünenler arasın-da tertibinin güzelliği ve zevâidinin çokluğu ile temâyuz etmiştir. ibn Mâce'nin en önemli meşhur eseridir. Bu eserde hadisler fıkıh bab-larına göre tertip edilmiştir. Eserin mukaddi-

    YanıtlaSil
  52. mam- Mace

    428

    İmam-ı Muntazir

    me bölümünde ise sünnete ittibanın önemi bidat'tan sakınmanın gereği ve bu meselelere tealluk eden konularla ilgili hadisler bir araya getirilmiştir. Bundan dolayı da "Sünen gru-bundan kabul edilmiştir.

    Ibn Mace'nin Sünen'inde 37 kitap, 1515 bah ve 4341 hadis vardır. Bu rakam Sünen'in M. Fuad Abdulbaki'nin tahkiki ile basılan bas-kısındaki rakamlamaya göredir. Sünen'de bulunan hadislerin 3002 tanesi Kütüb-i Sit-te'nin diğer bes kitabında mevcuttur. Bu bes eserde bulunmayıp yalnız ibn Mace'nin miktarı Bu hadislerin sıhhat derecesi de şöyle tesbit edilmiştir. Ricali sıka ve isnådı hasen olan-lar 199 tane, isnadı zayıf olanlar 613 tanedir. Münker, mekzüb veya isnadı çok fazla olma-sı Sünen'in değerini artırmaktadır. Belki de Dărimi (ö. 255)'nin eserinin yerine Kütüb-i Sitte'nin altıncı kitabı olmasının en büyük sebebi İbn Mâce'nin Sünen'indeki bu diğer beş hadis kitabında bulunmayan hadislerin sayısının çokluğudur.

    (Şamil, İslam Ansiklopedisi)

    İmam-ı Mahfi إمام مخفی : "Gizli İmam" anlamı-

    na gelir. Şia inancına göre İmam-ı Muntazır (bk. İmam Muntazır maddesi) olarak da anı-lan ve yer yüzünden zulmü kaldırıp adaleti getireceğine inanılan kişidir. Şiilere göre ha-

    len yaşamakta ve gelmesi beklenmektedir.

    İmam-ı Masum 1 : إمام معصوم.suçsuz ve günah-sız imam anlamında kullanılan bir terim. ahirzamanda gelen büyük Mehdi-i Azam'ın yazdığı eserlerin hatasız ve kusursuz olması

    2.Şia, imamları, peygamberlerin yerine ge-çen, onların vazifelerini yüklenen, Allah'ın kullarına karşı hücceti olan kimseler olarak görür. Peygamberler gibi imamların da, bü-yük küçük her türlü günahlardan masum ol-duğunu, hiç bir zaman günah işlemediklerini

    ileri sürer.

    İmam-ı Muntazir إمام منتظر : İmam-ı Muntazır, İsna Aşeriyye (Oniki İmam) geleneklerine

    göre läkaplarıyla anılır. Birçok lakabı vardır. Bunların başlıcaları Sahibü'z-Zaman (zama-nın sahibi), Sahibü'd-Dar (yurdun sahibi), el-Käim (ayakta duran), el-Hüccet (kesin de-lil) ve el-Muntazır'dır (beklenen). Genellikle el-Mehdi ve el-Muntazır olarak anılır.

    İmam-ı Muntazır beş altı yaşlarındayken ba-bası vefat etti. Şia inancına göre, babasının

    YanıtlaSil
  53. 429

    Imam-ı Ömer

    imam-ı Mübin

    vefatından sonra küçük bir odaya girerek Küçük gizlilik dönemi denilen bu süre için-izlendi. Bu gizleniş 940 yılına kadar sürdü. elki vasıtasıyla sürdürmüştür. 940 yılında da de el-Muntazır, bağlıları ile ilişkilerini dört büyük gizlilik dönemine girdi. Şia inancına beklenmektedir yer yüzünden zulmü kaldı core el-Muntazır halen yaşamakta ve gelmesi racak, adaleti getirecektir. Fakat Şia dışında ki Islam uleması, Muhammed el-Mehdi'nin 888'de vefat ettiğini kabul ederler.

    Sia inancına göre, İmam-ı Muntazır'ın gelişi-ni beklemek en büyük kurtuluştur.

    Bediüzzaman Hazretleri ise bu meseleyi şöy-

    le açıklar

    "Her asırda mehdi manāsına ümmetin fitri bir ihtiyacına binaen beklemişler, Ve birkaç vecihte, rivayetlerin delaletiyle birkaç mehdi.

    belki her asırda bir nevi mehdi sadat-1 Ehl-i Beytten geleceği ümmetçe kabul edilmis."

    İmam-ı Mübin إمام مبين Bir çekirdek hangi

    bahçeye ekilecek, hangi tarihte nasıl bir firti-naya maruz kalacak, ne gibi zararlar görecek, sonunda ne olacak, kesildikten sonra nereye götürülecek ve ne yapılacak? Bütün bunları o genetik sifrede bulmak mümkün değildir.

    Bunlar da yine İlâhî ilim dairesinde meydana geldiğine göre, bütün bu safhalar da yine bir ilme ve onun mazharı olan bir kitaba göre vü-cut bulurlar. İşte bu kitap, İmam-ı Mübin'dir.

    Bir insanın da nutfe denilen tohumunda bütün fiziki özellikleri yazılıdır. Ama hayat yolculuğunda, kabir hayatında ve ötesinde karşılaşacağı olayların nutfedeki bu prog-ramla bir ilgisi yoktur. Bunların tamamının kaydedildiği bir ezeli defterin bulunmasını akıl zaruri görür. İşte bu defter İmam-ı Mü-bindir. (S.Risale)

    İmam-ı Mücahid إمام مجاهد : Asıl adı Mücahid ibni Cebr Ebü'l-Haccaci'l-Mekki'dir. Kendisi-ne ibni Cübeyr ve Mahzum kabilesine men-sup olması sebebiyle Mahzumî de denir. Kün-yesi Ebu'l-Haccac'dır, Tâbiînin en meşhur ålimlerindendir. Tefsir, fıkıh ve hadis ilim-lerinde imam idi. Abdullah ibni Abbas, Ebû Hüreyre, Cabir bin Abdullah ve Abdullah bin Ömer (r.anhüm) gibi büyük Sahabilerden ha-dis ve diğer Kur'ân ilimlerini öğrendi. Kendi-sinden de Tâvus, İkrime, Katâde, ibn-i Kesir ve Ebû Amr ibni Alâ gibi zâtlar tefsir ve hadis ilimlerini tahsil etmişlerdir. İmam ı Şafiî ve

    YanıtlaSil
  54. 429

    Imam- Omer

    Imam Buhârı, İmam-ı Mücahid Hazretlerini özellikle hadis, fıkıh ve tefsir ilimlerinde oto-rite olarak kabul ederler.

    Imam-ı Mücahid hiert 103 yılında secde hå linde iken vefat etmiştir

    272 امام نوردین Imam-i Nureddin

    Imam Omer إمام عمر Sadr Islam'ın en

    mümtaz siması ve İslâm Devleti'nin en mu-azzam banisi olan Hazret-i Ömer, Resulül lah'ın kayınpederi ve ikinci halifesidir. Mek ke'de doğmuştur. Babası Hattab, künyesi Ebu Hafs'dır. Annesi de Haşim'in kızı Hateme veya Halime'dir. Peygamber Efeindimiz'in nesebiyle sekizinci cedde birleşir. İmana gel-diği vakit müslümanların kırkıncısı olmuştu.

    Abdullah b. Mes'ud Hazretleri: "Biz müslü-manlar Hazret-i Ömer müslüman oluncaya kadar açıktan Allahu Teala'ya ibadet edemez-dik" diyor. Onun İslâmı üzerine Ashab-1 Ki-ram Harem-i Şerif'te alenen cemaatle namaz kılabilmiştir.

    Hazret-i Ömer, hak ile batılı ayırdığı için Re-sul-i Ekrem ona Faruk ünvanını vermişti.

    Hazret-i Ömer, cahiliyet devrinde Kureyş ka-bilesinin ileri gelenlerindendi. Onların sefa-ret vazifesini görürdü. Başlıca varidat menbai ticaretti. Sahih-i Buhari'nin "Müzaraa" bah-sinde müşarünileyhin Medine'de ziraatle de iştigal ettiği mezkûrdur.

    Zaman-ı Saadet'te Resul-i Ekrem Hazretleri-nin ikinci veziri olduğu gibi Sıddik-ı Ekber'in hilafeti zamanında da onun Kadısı ve müşa-vir-i hassı idi. Vahiy kâtiplerinden ve Kur'an'ı tamamen ezberliyenlerdendi.

    Hazret-i Omer, İslamiyeti kabulden evvel okuma yazmayı öğrenmişti. Meşhur Hadis imamlarından Darimi Müsned'inde müşarü-nileyhin Tevrat'ı anlayacak derecede İbranice öğrendiğini zikrediyor.

    Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem'in bütün gaz-velerine katılmış, büyük yararlıklar göster-miştir. İslâmiyetin inkişaf ve intişarında büyük bir amil olmuştur. Uhud gazvesinde müslümanların şaşırıp dağıldıkları vakit Hazret-i Peygamber'in yanında sebat eden-lerden biri idi.

    Hilafeti zamanında Irak, İran, Şam, Filistin, Mısır, Berka ve Trablusgarp gibi belli başlı memleketleri, İslâm hududuna katmağa mu-vaffak olmuştur. İslâmiyet Ceyhun vadisin-

    YanıtlaSil
  55. 38

    Ebedi Yol Haritası ISLAM

    "Bedenine yağı-ballı şeyleri az ver. Çünkü tenini besleyen, nefsâni arzulara düşüyor ve sonunda rezil olup gidiyor."

    "Rüha manevi gıdalar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rühi gıdalar sun da, gideceği yere güçlü kuvvetli gitsin!"

    Cenâb-ı Hak, Ayet-i kerimede; "...Secde et ve yaklaş!" (el-Alak, 19) diye ferman etmektedir. Ve bu emri ilähisine itaat ederek ihlás ve samimiyetle secdeye kapanıp O'na yönelen Arif ve âşık gönülleri de, husüsi bir yakınlık ve dostluk ile mükafatlandırmaktadır. Nitekim bunu bir hadis-i kudside şöyle beyan etmektedir:

    "Her kim Ben'im bir dostuma düşmanlık ederse, Ben de ona karşı harp Ilån ederim. Kulum kendisine farz kıldıklarımdan daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana (farzlara ilaveten işlediği) näfile ibadetlerle mütemadiyen yaklaşır. Nihayet Ben onu severim. Kulumu sevince de Ben onun (ädeta) işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, akleden kalbi ve konuşan dili olurum. Ben'den her ne isterse, onu mutlaka veririm. Bana sığınırsa, onu korurum..." (Bkz. Buhari, Rikák, 38; Ahmed, VI, 256, Heyseml, II, 248)

    Bu beyanında Cenâb-ı Hak bildirmektedir ki, kendisine takarrub (yakın-laşma) yolu, ancak ibådet ve sälih amellerdir. Makbul ibådet ve amel-i sålihler de, ancak huşü içerisinde, yani kalbi derinlikle, rühânî duyuşlarla ve âdâbına riâyet ederek edå edilenlerdir.

    Yani Cenâb-ı Hak bizden, ruh ve beden åhengi içinde bir ibâdet arzu ediyor. "...Secde et ve yaklaş!" (el-Alak, 19) emriyle, alnımız secdeye varırken kalbimizin de Allah'ın huzūrunda tazarrů ve niyaz hâlinde ve ihsan duygusu içinde bulunmasını istiyor. Zira insanı hakiki mü'minliğin kemåline erdiren, beyin ve kalp fonksiyonlarının müşterek kullanılmasıdır.

    Bu kıvamda, yani huşü içerisinde ibadetlerin îfâsı, "ihsan" hâli üzere yaşamayı gerektirir. Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz ihsan hâlini şöyle tarif etmişlerdir:

    "... İhsan, Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi O'na ibådet etmen-dir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor..." (Müslim, İmân, 1)

    Yani ihsan hâli, dâimâ ilâhî kameraların müşâhedesi altında bulun-duğumuzun kalpte bir şuur ve idrak haline gelerek, kulluğu huşü içinde îfâ edebilmektir.

    Velhåsıl bütün ibadetlerin kalbi hassasiyetler içerisinde edå edilmesi īcâb eder. Şüphesiz ki ibadetlerin en başta geleni de; dînin direği, mü'minin mîrâcı ve Cenâb-ı Hak'la mülakâtı olan:

    YanıtlaSil
  56. Takriz

    Namaz

    Rabb'imiz, sırf şeklen ve bedenen edâ edilen, rühun iştirak etmediği bir namazı kabül etmiyor. Hatta:

    "Yazıklar olsun o namaz kılanların haline ki, onlar namazlarını cid-diye almazlar." (el-Mäün, 4-5) buyuruyor.

    Râzı olduğu bir namazı ise şöyle bildiriyor:

    "Muhakkak ki (şu) mü'minler felâh bulmuştur: Onlar, namazlarında huşü içindedirler." (el-Mü'minün, 1-2)

    Namazda huşûun zirvesini de Peygamber Efendimiz şöyle ifade buyurmuşlardır:

    "...Namazını, (hayata) vedå eden bir kimsenin namazı gibi kıll.." (İbn-i Mâce, Zühd, 15; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 412)

    Namazda vücůdun kıblesi Kâbe olduğu gibi, kalbin kıblesi de Cenâb-ı Hak olmalıdır. Zâhirî ve bâtınî âdâbına riâyetle kılınan namaz; kulu yanlış-lıklardan, aşırılıklardan, hudutların dışına çıkmaktan koruyan bir zırh olur. Ayet-i kerîmede:

    "...Muhakkak ki namaz, hayāsızlıktan ve kötülükten alıkoyar..."

    (el-Ankebüt, 45) buyrulmaktadır. Yani kişi, namaz kıldığı hâlde şayet kötülük-lerden gereği gibi sakınmıyorsa, bu hâl, kıldığı namazın makbul bir namaz olmadığını veya en azından fireli bir namaz olduğunu gösterir.

    Zira bir hadis-i şerîfte şöyle buyrulur:

    "Bir kul namaz kılar, fakat namazının ancak onda biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri, altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri veya yarısı kendisi için yazılır." (Ebû Dâvûd, Salât, 123-124/796; Ahmed, IV, 321)

    Yani ancak rûhânî duyuşlar içinde, huşû ve huzur ile kılınan namazın ecri zirveleşir ve kötülüklerden alıkoyar. Bu husustaki noksanlığı nisbetinde, namazının bir kısmı -tâbir caizse- ıskartaya çıkar, boşa gitmiş olur.

    Namazın boşa gitmemesi için; Cenâb-ı Hak, kullarının, kalp ve beden âhengi içinde, vuslata merhale olacak bir ibâdet hayatı yaşamalarını murâd etmektedir. Bu murâd-ı ilâhî de, hiç şüphesiz sadece namaz ibâdetine mah-sus olmayıp, oruç, hac, infak gibi bütün ibadetlerin zemînini teşkil etmekte-dir. Çünkü her ibâdetin insan rûhuna kattığı ayrı ayrı mânevî gıdalar vardır. Tâbiri câizse, bedenin alması gereken farklı vitaminler gibi, rühun da farklı ibâdetlerden beslenmesi zarûrîdir. Her birinin de ayrı bir ehemmiyet derecesi vardır. Namazın ayrı, orucun ayrı...

    39

    YanıtlaSil
  57. Imandan Ihsana Tasavvut

    TAM TESLİMİYET

    Rivayetlerde bildirildiği üzere Cenâb-ı Hak Müså aleyhisselâm- Fi ravun'a gönderdiği zaman ona şöyle buyurdu:

    "Firavun'a git; çünkü o lyice azdı..." (Tâhá, 24)

    Mūsa-aleyhisselâm, âile efrâdını ve davarlarını zahirde emanet ede ceği bir kimse olmadığından:

    - Ya Rabbil Ev halkım ve davarlarım ne olacak?" dedi.

    Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, «muhafaza edenlerin en hayırlısı ol duğunu hatırlatarak şöyle buyurdu:

    - Ey Müsal Beni bulduktan sonra başka ne istersin? Sen benim em-rimi edâya koş! Bana bağlan ve teslimiyet göster! İstersem, kurdu koyun-larına çoban eder ve meleklerimi de äilene muhafız kılarım.

    Ey Müsal Nedir bu düşündüğün? Anan seni denize attığı zaman seni kim kurtardı? Bundan sonra seni anana tekrar kim kavuşturdu? Sen hani, birini kază ile öldürmüştün de Firavun seni aramaya koyulmuş ve öldürme-ye azmetmişti; o vakit seni ondan kim muhafaza etti?.."

    Mūsa-aleyhisselâm- bu söylenenleri hem dinliyor, hem de her cümle-nin sonunda:

    "SEN, SEN, SEN YA RABBİ!.." diyordu.

    KISSADAN HİSSE:

    Elbette ki Műså aleyhisselâm- bütün peygamberler gibi teslimiyetin zirvesinde idi. Ancak peygamberler insanlara birer örnek şahsiyet oldu-ğundan Cenâb-ı Hak, bizler için mühim olan bazı hususları onlar üzerinde tecelli ettirir ve böyle durumlarda nasıl davranacağımıza işaret buyurarak gönülleri irşad eyler. Nitekim bu kıssada da anlatılmak istenen, bütün ålemlerin sahibi ve Rabbi olan Allâh Teâlâ'nın emirleri karşısında hiçbir be-şerî mâzeretin geçerli olmayacağını beyandır. Çünkü onun emrini yerine getirmeye azmedenlerin ihtiyaç duyacağı her türlü yardım, ihsân ve muhâ fazaya yegâne kâdir odur. Eğer kul ihlâs ve samimiyetle Hakk'ın rızasına råm olarak emirlerini îfâya gayret gösterirse, onun her hålükârda kendisi-ne yâr ve yardımcı olduğunu müşâhede eder. Nitekim o Hafız-ı Mutlak, Mūsa aleyhisselâm-ı Firavun'un sarayında büyütmüş, İbrâhîm -aleyhis-

    4

    YanıtlaSil
  58. Tasavvufi Kıssalar ve İbretler

    selâm-'ı Nemrůd'un ateşleri ortasında gülistana garketmiş, Ashâb-ı Kehl adı verilen sålih gençleri üç yüz küsur sene bir mağarada uyku hâlinde ză-limlerin şerrinden muhafaza etmiş ve Muhammed Mustafa -aleyhissalâtü vesselâm-'ı da nice tehlikelerden sıyânet etmiş, husûsiyle Sevr mağara-sında onu, düşmanların gözlerinden gizlemiştir. Şair ne güzel söyler:

    Kimseden ummam meded hafızım olsun Hudā, Ben tevekkül eylerem «Fallahü hayrun hafizā»...

    Rahmeti

    MÜMİNİN DUASINI ALMAK

    Ma'rûf-i Kerhi'nin oruçlu olduğu bir gün idi. İkindi vaktine yakın pazar-dan geçerken bir sakanın (sucunun):

    *- Bu sudan içene Allâh rahmet ve bereketi ile muâmele eylesin!" di ye dua ettiğini gördü ve icåbet edip orucunu bozdu. Yanındakiler:

    "- Efendim, orucunuzu niçin bozdunuz?" dediler.

    Mârûf Hazretleri:

    "- Sakanın duâsındaki berekete nail olmak istedim." buyurdu.

    Vefâtından sonra kendisini rüyada görüp sordular:

    "- Allâh sana nasıl muamele etti?"

    Cevap verdi:

    "-Sakanın o halisâne duâsı bereketiyle Rabbim beni bağışladı. Bana merhametle muâmele buyurdu."

    KISSADAN HİSSE:

    Gönlü Allah ile beraber nice garipler vardır ki, bazen onların duāları nâfile ibâdetten daha müessirdir. Ancak ifade etmeli ki, daha mühim bir fa-zilet dolayısıyla bozulan nâfile oruçlar sonradan kazá edilmelidir. Zirâ ar-tık vācip hükmündedir. Burada anlatılmak istenen husus, ehemmi (daha önemliyi) mühimme tercih edebilmektir. Çünkü an gelir nice küçük görülen şeylerde pek büyük faydalar bulunabilir. Diğer taraftan vîrâne hâlindeki ba-

    47

    YanıtlaSil
  59. Tasavvufi Kissalar ve İbretler

    selâm- Nemrûd'un ateşleri ortasında gülistâna garketmiş, Ashâb-ı Kehf adı verilen salih gençleri üç yüz küsur sene bir mağarada uyku halinde za-limlerin şerrinden muhafaza etmiş ve Muhammed Mustafa -aleyhissalâtü vesselâm-'ı da nice tehlikelerden sıyânet etmiş, husûsiyle Sevr mağara-sında onu, düşmanların gözlerinden gizlemiştir. Şair ne güzel söyler:

    Kimseden ummam meded hafızım olsun Hudâ, Ben tevekkül eylerem «Fallâhü hayrun hafizā»...

    Rahmeti

    MÜMİNİN DUÂSINI ALMAK

    Ma'rûf-i Kerhi'nin oruçlu olduğu bir gün idi. İkindi vaktine yakın pazar-dan geçerken bir sakanın (sucunun):

    "- Bu sudan içene Allâh rahmet ve bereketi ile muâmele eylesin!" di ye duâ ettiğini gördü ve icåbet edip orucunu bozdu. Yanındakiler:

    "-Efendim, orucunuzu niçin bozdunuz?" dediler.

    Mârûf Hazretleri:

    "- Sakanın duâsındaki berekete nail olmak istedim." buyurdu.

    Vefâtından sonra kendisini rüyada görüp sordular:

    "-Allâh sana nasıl muâmele etti?"

    Cevap verdi:

    "- Sakanın o hâlisâne duâsı bereketiyle Rabbim beni bağışladı. Bana merhametle muâmele buyurdu."

    KISSADAN HİSSE:

    Gönlü Allah ile beraber nice garipler vardır ki, bazen onların duāları nâfile ibâdetten daha müessirdir. Ancak ifade etmeli ki, daha mühim bir fa-zīlet dolayısıyla bozulan nâfile oruçlar sonradan kazâ edilmelidir. Zīrā ar-tık vâcip hükmündedir. Burada anlatılmak istenen husus, ehemmi (daha önemliyi) mühimme tercih edebilmektir. Çünkü an gelir nice küçük görülen şeylerde pek büyük faydalar bulunabilir. Diğer taraftan vîrâne hâlindeki ba-

    YanıtlaSil
  60. TARİHTE BUGÜN

    -1951-Adnan Menderes hükümeti istifa etti.

    1972-Demokratik Parti Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Menderes, Ankara'da hava gazıyla hayatına son verdi.

    8

    SALI

    TUESDAY

    MART

    MARCH

    BİR AYET

    O dilediğine layık olduğu cezayı verir, dilediğini de bağışlar. Allah herşeye hakkıyla kadirdir.

    Maide Suresi: 40

    BİR HADİS

    Borcun karşılığı teşekkür etmek ve söz verilen vakitte vermektir.

    Hakkın hatırı âlîdir; hiçbir hatıra feda edilmez.

    Divan-ı Harbi Örfi

    HİCRİ: 5 ŞABAN 1443 - RUMI: 23 ŞUBAT 1437

    KASIM: 121-GÜN: 67 KALAN: 298 - GÜN UZA.: 3 DK

    YanıtlaSil
  61. Resûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem

    buyurdular: "Cemâatle kılınan namaz, münferit (yalnız)

    kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir."

    (Müttefekun Aleyh; Sahih-i Buhârî ve Müslim)

    Hicrí: 11 ŞABAN 1447 - Rúmí: 17 Kânûn-1 Sâni 1441 - Kasım 84

    İSTANBUL

    Imsak........... 6.27

    Sabah.......... 6.47

    Güneş

    8.08

    Öğle....

    13.27

    İkindi

    16.07

    Akşam............ 18.27

    Yatsı.

    19.58

    Kıble S......... 11.31

    30

    OCAK

    2026

    Cuma

    Ay Doğuş... 15.15

    Ay Batış.....

    6.30

    İmsak Sabah

    Güneş Öğle

    İkindi

    Akşam

    Yatsı

    Kıble S

    Ankara

    6.10 6.30

    7.50

    13.12

    15.54

    18.14

    19.44

    11.50

    Bartın

    6.14

    6.34

    7.56

    13.14 15.52

    18.12

    19.44

    11.52

    Bilecik

    6.22

    6.42

    8.02

    13.23

    16.05 18.25

    19.55

    11.34

    Bolu

    6.16

    6.36

    7.57

    13.17

    15.57

    18.17

    19.48

    11.45

    Çankırı 6.08 6.28 7.49 13.09 15.49 18.09 19.39 11.56

    Çorum

    6.02

    6.22

    7.43

    13.03

    15.44 18.04

    19.34

    12.04

    Düzce

    6.18

    6.38

    8.00

    13.19

    15.59

    18.18

    19.49

    11.43

    Eskişehir

    6.20

    6.40

    8.00 13.21

    16.04 18.23

    19.53

    11.35

    Karabük

    6.12

    6.32

    7.54

    13.13

    15.52

    18.12

    19.43

    11.52

    15.47

    18.07

    19.39

    11.59

    Kastamonu

    6.07

    6.27

    7.50

    13.08

    Kırıkkale

    6.08

    6.28

    7.48

    13.09

    15.51

    18.11

    19.40

    11.54

    Zonguldak

    6.15

    6.35

    7.58

    13.16

    15.55

    18.15

    19.47

    11.48

    Erbaîn (Zemherîr - Karakış)'ın sonu

    İlk resmî televizyon yayınının Ankara'da yapılması (1967)

    Gün: 30 Hafta: 51. Ay: 31 Gün FAZİLET TAKVİMİ Gün. uz. 2 dk.

    YanıtlaSil
  62. NAMAZ

    Allahü Teâlâya ve Peygamber Efendimize (s.a.v.) imandan sonra İslam'ın şartlarının en büyüğü ve en

    mühimi, namazdır. Namaz, imanın alâmetidir. Bütün peygamberler, ümmetlerine, namazı en faziletli ibadet olarak bildirmişlerdir. Namazın farzları on ikidir. Namazın dışındaki farzlarına şart, içindeki farzlarına ise rükün denir.

    Namazın Şartları: Hadesten tahåret, Necâsetten tahåret, Setr-i avret, İstikbal-i Kıble, Vakit, Niyet.

    Namazın rükünleri: İftitah tekbîri, Kıyam, Kıraat, Rükû, Secde, Ka'de-i Ahîre. (M. İlmihâl, Fazilet Neşriyat)

    CEMAATLE NAMAZIN FAZİLETİ

    Farz namazı cemaatle kılmak, sünnet-i müekkede olup münferiden kılınan namazdan 27 kat daha faziletlidir.

    Selef-i Sâlihîn, namazları cemaatle kılmaya büyük ehemmiyet vermişler, hattâ iftitah tekbirinden dahi geri kalmamak için gayret etmişler, namazları mescitte beklemişlerdir. Bu ehemmiyetinden dolayı da, cemaati kaçırmayı büyük bir musibet olarak kabul etmişlerdir. Hâtem-i Esam (rah.) şöyle demiştir: Bir gün cemaatle namaza yetişemedim, sadece Ebû İshak Buhârî gelip bana taziyede bulundu. Ona dedim ki, şâyet benim bir evladım ölmüş olsa idi, binlerce kişi taziyeye gelirdi. Ne yazık ki kişinin dini husûsunda başına gelen bir musibet, İnsanlar nezdinde, dünyalık bir musibetten daha hafif görülmeye başlamış, senden başka kimse gelmedi.

    Rivâyet olunmuştur ki: Kıyamet gününde yüzleri yıldızlar gibi parlayan bir topluluk, mahşer meydanına gelir. Melekler, onlara, "Sizin amelleriniz ne idi?" diye sorar. Onlar, "Biz, ezanı duyduğumuz zaman cemaatle namaza yetişmek için koşarak gidip abdest alırdık; o esnada abdestten başka, dünyevî hiçbir şey bizi meşgul etmezdi." derler.

    Sonra yüzleri ay gibi parlayan bir topluluk diriltilir. Melekler, onlara da aynı şeyi sorarlar. Onlar da "Biz,

    namaz vakti girmeden önce abdest alırdık." derler. Sonra, yüzleri güneş gibi parlayan bir topluluk diriltilir. Onlar da şu cevabı verirler: "Biz, önceden abdestimizi

    alır ve ezanı mescitte dinlerdik." derler.

    YanıtlaSil
  63. yüzüne gözüne bulaştırmak bir işi becereme-mek, bozmak: Bu işi de yüzüne gözüne bulaş-tırdın! Aferin sana!

    Yüzüne tükürseler yağmur yağıyor sanır. bir kimsenin aşırı ölçüde arsız ve onursuz olduğu-nu vurgulamak için söylenen söz: Öyle onursuz biri ki, yüzüne tükürsen yağmur yağıyor sanır.

    yüzünün akıyla çıkmak işi, başarıyla bitirmek; yüz akıyla çıkmak: Sınavdan yüzümün akıyla çıktım sanırım.

    YÜZÜSTÜ

    yüzüstü bırakmak birini kötü bir durumda bırak-mak: Beni yüzüstü bırakacağını bilseydim, bu işi üstlenmezdim.

    YanıtlaSil
  64. yüz bulunca (/verince), astarını İstemek çok şı marmak: Ona güvenilmez, yüz verince astanını ister.

    yüz göz olmak içtenliksiz ve teklifsiz olmak: Evli-

    liğin en büyük düşmanı, eşlerin yüz göz olma-

    sıdır.

    yüze gülmek yapmacık güler yüz göstermek: Yü züne güldüğüne bakma sen! Acısı büyük.

    yüzü ak (yüzü ak, alnı açık) utanılacak bir şey yapmamış (kimse): Benim yüzüm ak, alnım açık kardeşim; sizin gibi yalakalık yapmadım.

    yüzü gülmek özlenen bir şeye kavuşunca sevin-mek: Şu yalan dünyada, yüzüm gülmedi gitti.

    yüzü kâğıt gibi olmak korkudan yüzünden kan çekilip rengi beyaz olmak: Gardiyanı kapıda görünce mahkûmun yüzü kâğıt gibi olmuştu.

    yüzü kara çıkmak utanılacak bir iş yapmak: Söz vermiştim, tutamadım, yüzüm kara çıktı.

    yüzü tutmamak birinden bir şey isteyememek: Patrondan ek zam istemeye yüzüm tutmaz be-nim.

    yüzüne bakmaya kıyamamak güzellikte eşsiz ol-mak: Leyla, yüzüne bakmaya kıyılmaz bir kızdı.

    yüzüne duramamak bir isteğe hayır diyememek: Ne yapayım be evladım; torun bu, yüzüne du-ramıyorum ki!

    410

    YanıtlaSil
  65. TARINTE BUGÜN

    1596-Osmanlılar ile Haçlı ordusu arasında 1. Haçova Savaşı yapıldı.

    1600- Osmanlı ordusu, Macaristan'ın Kanije Kalesi'ni fethetti.

    1797 - Fransız baloncu Andre-Jacques Garrerin, ilk paraşüt uçuşunu, 3000 feet'ten başarıyla gerçekleştirdi.

    EKİM

    22

    ÇARŞAMBA

    30 1447円

    RUMI: 9 T.EVVEL 1441 HIZIR: 170

    Mülk cihetinde, esbab dest-i kudrete perde olmuştur.

    Imsak Günes Öğle İkindi Akşam Yatsı

    Mektubat

    Allah, kendisine ortak

    koşulmasını asla

    bağışlamaz...

    Nisa Suresi: 116

    BİR HADİS

    istiyorsa Kur'ân okusun. Biriniz Rabbiyle konuşmak

    Hatib

    Imsak Güneş Öğle İkindi Aksam Yatsı

    070/ 10:47 1CC0 10 10 10 24

    YanıtlaSil
  66. 2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ

    TARİHTE BUGÜN

    1922-Osmaniye ve Turkoğlu'nun kurtuluşu.

    1946 - Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, Demokrat Parti'nin kuruluş başvurusunu yaptılar.

    OCAK

    07

    ÇARŞAMBA

    BİR AYET

    İslâm'a çağrıldığı halde, Allah'a karşı yalan uyduran-lardan daha zalim kimdir? Allah, zalim bir kavmi

    hidayete erdirmez.

    Bakara Suresi: 149

    BİR HADİS

    18 14478

    RECEB

    Beni rüyada gören gerçekte görmüştür. Çünkü şeytan benim suretime giremez.

    RUMI: 25 K. EVVEL 1441 KASIM: 61

    Kur'ân-ı Hakîmde çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki, her birisinin arkasında bir düstur-u külli saklanmış ve bir kànun-u umûmînin ucu olarak gösteriliyor.

    Sözler

    Güneş

    İkindi

    Yatsı

    Imsak Güneş

    Öğle

    İkindi Akşam Yatsı

    İmsak

    Öğle

    Akşam

    YanıtlaSil
  67. 1. SEYDA DURGUN

    intizamseyda@yahoo.com

    Esir maddesi, kuantum dolanıklığı ve tevhid (4)

    MİKRO ALEMDE ESİR VE DOLANIKLIĞIN YANSIMASI

    Insan bedenindeki trilyonlarca hücre, sanki tek bir iradeye bağlı gibi çalışır. Kalp, beyin, sinir ağı hormon sistemi... Hepsi görünmeyen bir uyun ve haberleşme düzeniyle hareket eder. Biyofbakg ler buna uyumiu titreşim" (koherans) adını veriyo, Hücrelerin yaydığı ışık sinyalleri (biyofotonlar) ise bu uyumun delillerinden biridir. Peki bu uyum ne-reden geliyor? Vücuttaki parçalar nasıl "birlikte ha-reket ediyor? Bediüzzaman'ın ifadesiyle insan "kü-çük bir kainattır. Nasıl ki büyük käinat esir zeminin-de birlik içindeyse, insan bedeni de kendi içinde "mikro bir esir alanı gibi davranır.

    Hem İslam düşüncesi hem modern nörobilim, niyetin ve dikkatin gücüne işaret ediyor. Zihin, odaklandığı şeyle bir "uyumlu bir titreşim alanı" oluşturuyor. Bazı kuantum fizikçilerine göre "Göz-lemci etkisi" deneyleri, bilincin atom altı düzeyde etkili olabileceğine işaret ediyor. Bu durumda in-san, kainatın görünmeyen dokusuna dahil, dua ve niyet gibi latif fillerle bu dokuyla rezonans kurabi-len, esir alanına "İşaret" gönderebilen bir merkez hå line geliyor. Risale-i Nur'un "hava zerresinde kayıtlı sesler" ve "zerratın hareketi" gibi bölümleri, bilincin kâinatla olan ince bağlarına işaret etmektedir.

    TÜM BU VERİLER TEVHİD HAKİKATİNİ NASIL İSPAT EDİYOR?

    Käinatın yapısına dair bütün bu veriler, tevhid hakikatine işaret eden ortak bir tablo oluşturuyor. Evrenin hiçbir noktası gerçekte boş değil; esir ya-

    hut kuantum alanı adı verilen görünmez bir do-kuyla bütünüyle kaplanmış durumda. Atomlar-dan galaksilere kadar her şey bu ortak dokunun farklı titreşimlerinden ibaret. Bu yüzden aynlık de-diğimiz şey, yalnızca dış görünüşe ait bir perde-den ibaret kalıyor.

    Kuantum dolanıklığı, mesafenin hakikatte ne ka-dar zayıf bir kavram olduğunu gösteriyor. Birbirin-den çok uzak duran parçacıkların aynı anda tepki verebilmesi, kainatın görünmez bir bağ ile içten içe birleştiğini ortaya koyuyor. Bu durum, kainatın hem külli bir birlikle kuşatıldığını (vahidiyet), hem de her bir zerrede doğrudan bir kudret tecellisi bu-lunduğunu (ehadiyet) hatırlatıyor.

    İnsan da bu büyük birliğin küçük bir aynasıdır. Bedenindeki hücrelerin uyumu, kalp-beyin ara-sındaki ritmik iletişim ve bilincin madde üzerin-deki etkileri, mikro âlemde işleyen aynı bütünlü-gun yansımasıdır. Dua, niyet ve şuur gibi insanl özellikler ise bu görünmez ağla sürekli bir etkile-şim hâlindedir.

    Bütün bunların gösterdiği gerçek açıktır: Käinat kendi kendine işleyen kör bir mekanizma değil; ilim, irade ve kudretle işleyen düzenli bir sanat ese-ridir. Risale-i Nur'un ifadesiyle, "tabiat bir san'at-ı İlå-hiyedir, sāni olmaz. Bir kitab-ı Rabbanidir, kâtip ol-maz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Bir defterdir, def-terdar olmaz. Bir kanundur, kudret olmaz"

    Bugün fizik laboratuvarlarında yapılan deneyler, tevhid düşüncesinin modern bilimdeki karşılıklanı haline geliyor. Madde, enerji, bilgi ve bilinç hepsi aynı kudret dokusunun farklı tezahürleri olarak karşımıza çıkıyor. Sonuç değişmiyor: Tesadüfe yer yoktur. Käinat bir kudret ağıdır ve biz o ağın anlamlı halkalarından biriyiz.

    Not: Bu makalenin bazı bölümlerinin hazırlanma-sında yapay zekâdan yararlanılmıştır.

    Kaynakça:

    1-Popp, F. A., e-König, H. L. (1992). Biophoton emission. New evidence for coherence in living systems. In F. A.

    2. Rosenblum, B., & Kuttner, F. (2011). Quantum enigma: Physics encounters consciousness (2nd ed.). Oxford University

    Prem'alar Otuzuncu Lem'a, https://kulliyat.risaleinurensti-tustu.org/lemalar/otuzuncu-lem-a/335.

    YanıtlaSil
  68. 502

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    Yukarıda anlatılan:

    Hayırlardan.

    Lafzını oluşturan (dan) edatından çıkan manadır ki:

    Bazısını.

    Demeğe gelir. Aksi halde, işkâl ve sual vaki olur ki, cevaba hacet kalmaz. Nitekim, bazıları, (dan) edatı ile ifade edilen manayı teb'izi-ye, yani:

    Hayırlardan bazısı..

    Şeklinde kabul etmemişlerdir. Buna göre de mana şu olur:

    Ya Allah, onun istediği hayırların cümlesinden nasib isterim.

    Demek olduğunu anlatmışlar.

    Bazı nüshalarda ise:

    Senden istediği her hayırdan..

    Diye gelmiştir. Resulüllah S.A. efendimizin istediği her hayırdan istendiği zaman, içine: Peygamberlik, risalet, şefaat-ı kübra, Makam-1 Mahmud, Havz-i Kevser, Liva-i Hamd dahi girer. Halbuki bunlar ve cmsali şeyler, Resulüllah S.A. efendimize mahsusutur. Bunlar, kendi-sinden başkasına verilmesi muhal olan şeylerdir. Bir kimse için de, kendisine verilmesi muhal olan şeyleri istemek caiz değildir.

    Üstte anlatılan mana, bir sual şeklinde karşımıza çıkabilir. O za-man, şöyle bir cevap vermek gerekir:

    Bu anlatılanın manası şudur:

    Ya Allah, ben kulun, nefsim için senden Resulüllah S.A. efendimi-zin istediği hayırların cümlesini isterim. Kendisine mahsus olan hayır-ları Resulüllah S.A. efendimize ihsan eyle. Ben, bunları onun için is-terken, kendisine bağlanmak ve şefaatına nail olmak isterim. Bunu bana müyesser eyle. Bana has olmayanlardan da, hisse ve nasib mü-yesser eyle..

    Resulün, Nebiy'in, Muhammed'in sana sığındığı şer cinsi şey. lerin cümlesinden sana sığınırım.

    Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    lattı: İmam-ı Tirmizi Rh. Ebu Ümame'nin r.a. şöyle dediğini çıkarıp an-

    Resulüllah S.A. efendimiz, uzun bir duâ okudu. Bu duâ ile, çok şeyleri istedi; birçok şeylerden de Allah'a sığındı.

    O duânın uzunluğundan ve çokluğundan, ashab-ı kiram bir şey ezberleyemedi; şaşırıp kaldılar.

    Resulüllah S.A. efendimiz, onların bu duâyı ezber edemeyip mah-zun durduklarını görünce, lütuf ve kerem edip şöyle buyurdu:

    Size bir dua öğreteceğim. Bu öğrettiğim duâyı okuduğunuz zaman; bu dua edip istediğim şeylerin cümlesini istemiş olursunuz. Bundan sonra, şu duâyı öğretti:

    Allahım, Na Nebiy'in Muhammed'in senden istediği hayırlardan ben de istiyorum. Nebiy'in Muhammed'in şerrinden sığındığı şeyler-

    YanıtlaSil
  69. KARA DAVUD

    yeterli olmak ana mahsustur. Guc ve kuvvet, yüce ve asim Allah'ındır. (1)

    Daha sonra şöyle buyurdu:

    Uzun duada benim istediğimin cümlesini istemiş ve Allah'a ağındığım şeylerin cümlesinden ona sığınmış olursunuz.

    Metindeki duamıza devam edelim:

    Allahım, beni fitnelerin yerrinden koru.

    Yani: Dünyada ve Ahirette bana zarar veren her şeyin şerrinden... Bütün mihnetlerden yana bana åflyet ihsan eyle..

    Burada geçen mihnetleri şöyle anlatabiliriz:

    İsyan ve günah işlemeyi gerektiren şeyler.. Sünnet-1 seriiyeyi ter ke iten hareketler.. Vücuda, mala, ehil, ayal, evlåda dair isabet eden zorluklar.. İşte:

    Bütün bunlardan yana, bana selamet ver; bent himaye edip koru ya Rabbi.

    Demeğe gelir..

    Benden ZAHİR olan ve bende BATIN Işleri yararlı eyle..

    Bu cümlede geçen ZAHİR lafzı, dış azalara işarettir.

    Bunun şerhli manası şöyledir:

    Allahım, zahiri azalarımdan; el, ayak, göz, kulak, dil, batın, ferc.. bunların cümlesini bütün günahlardan emin eyle. Rıza-i şerifine muvafık ve uygun salih ameller işlemede başarı ihsan eyle. İşlemedi-ğira amellerin cümlesini, riyadan salim, kerem rızan için halis eyle.

    Bu cümlede geçen, BATIN lafzı ise.. Itikadlara ve niyetlere işa-rettir. Bu durumda, mana şöyle olur:

    Allahım, kalbimi; cümle batıl itikadlardan, fasit niyetlerden, şüphelerden, kötü huylardan, kalb åfetleri sayılanların cümlesinden påk eyle. Hak itikad, tam yakin, halis niyyet ve sevimli ahlâk ihsan ederek islah eyle.

    Bu mana böyledir. Çünkü, kalb, fasid olduğu zaman, bütün aza-lar da fesada varır. Bu mana icabıdır ki, daha açık bir şekilde, kalb temizliğinden cümlenin devamı şöyle geldi:

    Kalbimi kinden ve hasetten temizle..

    Hased: Bir başkasının nimetini kötü görüp onun elinden çıkma-sını istemektir.

    Gerek kin gütmek, gerekse hased, iki kötü huydur. İnsanlar bu iki huya pek ziyade müptelâdır. Bundandır ki, Müellif merhum, açık-tan bunlardan halás için, özel olarak dua etti.

    (1) Bu duânın Arapçası şöyle okunabilir:

    -Allahümme inni es'elüke min hayri maseeleke minhü Nebiyyüke Muhammedün sallallahü taâlâ aleyhi ve selleme ve eûzü hike min şerri mesteazeke minhü Nebiyyüke Muhammedün salallahü taâlâ aleyhi ve selleme ve entel-müsteanu ve aleykel-beláğu ve Jähavle ve läkuvvete illa billah'il - aliyy'll-azim.>

    YanıtlaSil
  70. 424

    İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    6. Yumuşak huyluluk, usluluk,

    7. Sebat,

    8. Öfkeyi yenme,

    9. Vakar ve ağırbaşlılık,...

    ve benzeri iyilikler hâsıl olur ki, bunlar, iyi ve makbul ahlâktır.

    Şecâat'ın aşırılığı: Tehevvürdür (Sonunu düşünmeden birden bire öfkeye kapılmak) tır.

    Bundan da:

    1. Aşırı derece onurlanmak, düşmanlık,

    2. Ululanmak,

    3. Birden hiddetlenmek,

    4. Kibirlenmek, büyüklenmek,

    5. Kendini beğenmek..

    hâsıl olur.

    Şecâatın kıtlığından:

    1. Hakirlik,

    2. Zelillik,

    3. Korkaklık,

    4. Hasislik, adilik,

    5. Aşağılık duygusu,

    6. Hakkını alamamak..

    halleri doğar.

    İffet ahlâkına gelince: Bunun, itidal üzere bulunuşundan:

    1. Sehavet (Cömerdlik),

    2. Haya (Utangaçlık),

    3. Sabr (Dayanıklılık),

    4. Müsâmaha (Hoşgörürlük),

    5. Kanâat (Rızkına ve hakkına râzı oluş),

    6. Vera' (Sakıncalı, şüpheli şeylerden sakınış),

    7. Letâfet (Yumuşaklık),

    8. Müsaadekârlık (Yarlık, İyilik ve yardım severlik),

    9. Zarâfet (İncelik),

    10. Tamasızlık..

    doğar.

    İffetin aşırılığından ve kıtlığından da:

    1. Hırs (Tamâkârlık, ac gözlülük),

    2. Oburluk, doymazlık,

    3. Yüzsüzlük,

    4. Kötülük,

    5. Savurganlık,

    6. Cimrilik,

    7. Riyakârlık,

    YanıtlaSil
  71. AHLÂK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLÂKI

    8. Ayıplar açığa çıkıp rezil ve rüsvay oluş, 9

    . Önünü sonunu düşünmeden deli gibi iş yapış,

    10. Boş şeylerle uğraşış,

    11. Yaltaklanış,

    12. Kıskançlık ve çekememezlik,

    13. Başkasının felâketine seviniş,

    14. Zenginlere karşı tezellül gösteriş,

    15. Fakirleri hor görüş..

    ve benzeri kötülükler doğar.

    425

    Hulasa: Güzel ve iyi ahlâkın Ana Kaynağı şu dört fazilettir:

    1. Hikmet,

    2. Şecâat,

    3. İffet,

    4. Adl.

    Bunların dışında kalanlar, feri'leri ve dallarıdırlar.

    Bu dört fazilette de, İtidal'in Kemal mertebesine Resûlullah Aleyhisselâmdan başkası erişememiştir.

    Resûlullah Aleyhisselâmdan sonra, insanlar, O'na olan yakınlık ve uzaklıklarına göre, farklı durumdadırlar.

    Bu ahlâkî faziletlerde her kim, Resûlullâh Aleyhisselâma yakla-şırsa, Ona olan yakınlığı nisbetinde yüce Allah'a yaklaşmış olur.. (5)

    Allâh Vergisi Olan Ahlâki Faziletlerle Sonradan Kazanılanlar:

    İnsandaki güzellik ve kemal haslatları iki kısımdır:

    1. Yaratılışın ve dünya hayatının gerektirdiği zarûrî ve dünye-vi güzellik ve kemal haslatları,

    2. Sonradan kazanılan güzellik ve kemal haslatları ki, onları iş-leyen, övülür ve yüce Allah'a yaklaştırılır.

    Bu da, yine ikiye ayrılır:

    1. Ya iki vasıftan yalnız birisi bulunur,

    2. Ya da, her iki vasıf, içiçe birlikte bulunur.

    Bunlarda, insanın;

    Yaratılışının mükemmel,

    Yüzünün güzel,

    Aklının kuvvetli,

    Anlayış ve kavrayışının sağlam,

    Dilinin fasih,

    Duygu cihazlarının ve uzuvlarının güçlü,

    Hareketlerinin itidalli ve normal,

    (5) İmam Gazzâli İhyâu ulûmid'din c. 3, s. 69-71

    YanıtlaSil
  72. الشالات الاعمار

    سورة بقره (۲۱-۲۲)

    ارضنك قسمنى طياريده بر افارق ان انار كون، مسكن ونعمتار من مائده، یعنی بر سفره ولحه اوزره تغريه تشدد وكذا (فراش) تعمرنون آنگلا شاسور کی، احمد، بر خانه تک طبرانی کی انساناره و جواناره فرس ابريل من وسط ابد والمشدر اوبله اسرار ضدہ کی حیوانات و نباتات خان ده کی افراد عائلہ ایله ارزاقه و سائره کپی لوازم بیتیه حکمنده در

    و گذار (فراش) تعمیرند به آثار شیالیور که، ارحمه، طاسه کبی فانی و سرت دیگلور که، قابل سکتا اولماسین و خوبی مایع دیگر که، زراعت و استفاده به قابل او لما سين، بلکه اور نه به وضعيتنده با بهالمشدركه، هم مسكن، هم مزرعه اولسون بو ایک فائده نك تحت تأمينه الیمیری البته و البته به مقصد و به حکمت و بر نظام ایله اولا بیاید.

    و السماء بناء ) سمانك انساناده به سقف، برطام کی یا پیام سی، بیلدیزکرن او طاعده آسیبهای قنديل الر کی اوله لرين استلزام ايدركه، تشبيه تمام اولون. او بله ایسه غير متناهی شو بوش لقده طاغییقه به شکده بولونان بيلديزلرك، عقاهري جونده براقان نظام و انتظاملی وضعیتهاري

    کور تعدادفه اسناد اید دله من

    سوال ؟ ) انسان ارضه نسبتاً به ذره در ارض ده کاخانه نظراً به ذره در. و كذا، انسانك بر فردی، نوعنه نسبتاً به ذره در ان انك نوعی ده ساثر اور تا قاری بولونانه انواع ایچنده بر ذره كبيدر. وكذا عقلك دوشونه بیلدیگی غایه لر و فائده لری، حکمت اولیه و علم الحیدہ کی فائده لره نسبتاً بر ذره من داها آشا غيدر. بناء عليه، بويلر بي عالمك انسانك استفاده مى ايجون باراديا من

    اولد يغي عقله كيرمي

    الجواب ] اون ظاهره با قیلیر انسان برذره حکمنده در. فقط انسانك ما شیریغی روحه و قضا سه طاقيلان عقله و قلبنده بساله دیگی استعداد لره نظراً، بو عالم شهادت روح انسانی استيعاب ايده من طار قلير. آنچه او روحك أرز ولريني و او عقلك فكر كريني و او استعدا ولدك مي المريني تطمين وتأمين ايده جك اولان عالم آخر ندر. وكذا استفاده خصوصنده مزاحمه و ممانعه و تجزى يوقدر. عيناً بر كالى ايله، او كلينك جزویاتی کبیدر. نام لکه بر حاتمی، بتونه جزو یا ننده موجود اولدینی حالده، نه نه او او تکیده کليده تجزی تجزی و و انقسام انتقام او اولور و نه ده جز ویاننده مزاحمه و مدافعه اولور.

    YanıtlaSil
  73. عالم شهادت

    Alemi şehadet: Goriinen Alem

    Bast: Yayта, аста

    جزييات Cüz'iyat: Ciz'iler, ciüz'de bulunanlar

    افراد عائلة

    Efra- aile: Aile ferdleri

    قوش

    Fers: Döşeme

    فراش Firas: Döşek

    حِكْمَتِ آزليه

    Hikmet-i ezeliye: Allah'ım ezelde murad ettiği hikmet, gaye

    انقاذ

    İnkısâm: Kısımlara ayrılma

    استيعاب

    İstiab: İçine alma

    استلزام

    İstilzam: Gerektirme

    قابل شنا

    Kabil-i süknā: Oturulabilir

    على

    Küllit: Umumi, bir bütünün tüm parçalarında bulunan

    لوازم بَيْتِيه

    Levazım - beytiye: Ev gereçleri

    مائده

    Maide: Sofra

    موجود

    Mevcud: Var olan

    مزرعه

    Mezraa: Tarla

    مانعة

    Mümanea: Mâni olma

    مزاحمة

    Mizahame: Çekişme

    نظراً

    Nazaran: Nisbetle

    نوع

    Nevi: Tür, çeşit

    نسبتاً

    Nisbeten: Kıyasla

    سقف

    Sakf: Tavan

    تحت تأمين

    Taht -1 te'min: Sağlama alma

    تجزی

    Tecezzi: Parçalanma

    تفريش

    Tefris: Döşeme

    ظاهر

    Zahir: Açık görünür olan

    YanıtlaSil
  74. 1997 Yorganina göre ayağını uzat (Prostiray se spored vergeta)

    1800 Yuk taşımak istemeyen öküz, papaz olsaymış! (Vol ako iska da ne go tovaryat, da e stanal vladika!)

    1808 Yunan'ın yalanından Çingene korkar

    127

    810 Yürük at, yemini kendi artırır. (Türkçeden geçmiş. )

    1811. Yüz güler, yürek ağlar.

    1812 Yüz hırsız, bir çıplağı soyamamış

    3813. Yüz kişinin yaptığını, bir kişi yapamaz! (Kakvoto sto mogar, edin ne moje!)

    3814. Yüzü melek, gönlü şeytan. (Angel na litse, dvavol na sirtse )

    . 3815. Yüzüne tükürsen, gene kımıldamaz. (Da go plies vocite, pak ne miga.)

    3816. Zahmetsiz rahmet olmaz. (Bez muka, nyama nauka.)

    3817. Zaman, her şeyi sağaltır.

    3818. Zaman kazanan, güç kazanır. (Koyto peçeli vreme, peçeli sila.)

    3819. Zaman, saman satar. (Türkçeden geçmiş - Romence, Yunanca benzerleri var -Vreme breme prodava - Slaveykov, s. 160.)

    3820. Zorla güzellik olmaz. (Nasila hubost ne stava. Türkçeden geçmiş.)

    3821. Zina, bina yıkar. (Türkçeden geçmiş.)

    BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN ATASÖZLERİ

    3822. Aba da bir, kebe de bir giyene; güzel de bir, çirkin de bir sevene.

    3823. Aba vakti yaba, yaba vakti aba.

    3824. Abacı, kebeci, ya sen neci?

    3825. Abanın kadri yağmurda belli olur.

    3826. Abdal abdalın ne unduğunu ister, ne bulduğunu.

    3827. Abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz.

    3828. Abdalın karnı doyduktan sonra, gözü yolda olur.

    3829. Abdestsiz sofuya namaz dayanmaz.

    3830. Acele (çabuk) hırsız, ev sahibini şaşırtır.

    3831. Acele eden, yolda kalır.

    3832. Acele edenin (yürüyenin) ayaklarına etekleri dolanır.

    3833. Acele etme, dilini ısırırsın.

    3834. Acele ile yol (menzil) alınmaz.

    3835. Acele işe şeytan karışır.

    3836. Acele işin sonu nedamettir.

    3837. Acele işin tembel işçisi.

    YanıtlaSil
  75. 126

    bacakları kısadır.) 3779. Yalancının mumu, yatsıya kadar yanar. (Na lijata krakata sa kisi: Yalanın

    3780, Yalanın ayakları kısadır, yani yalanı ölçülü söylemeli. (Na lijata krakata sa kasi)

    3781. Yaptın hayırı, çık bayırı.

    3782. Yardım aradım, maraz buldum. (Türkçe karşılığı: Merhametten maraz doğar

    3783. Yaşam kısadır, ama tatlıdır. (Jivoit e kratik, no sladık.)

    3784. Yaşamını verir, ama inadından vazgeçmez. (Jivota si dava, no ot inata si ne se ostava.)

    3785. Yaşlılar ne yaptıklarını, gençlerse ne yapacaklarını söylerler. (Starite prikazvat kakvo sa pravili, mladite kakvo ște pravât.)

    3786. Yaşlıya gülümse ki, yaşlanasın: deliye gülme ki, delirmeyesin.

    3787. Yaya olan, atlıdan hoşlanmaz.

    3788. Yazgın sana küserse, sen çalışmayla barış.

    3789. Yazılan bir kere yazılmış, çare yok, yerine getirilecektir. (Pisanoto si e pisano, i ne e çareto to ște izpalni. Türkçeden geçmiş: Yazılan bozulmaz. Fıkrası var.)

    3790. Yazın abasız, kışın torbasız yola çıkma! (Lete bez dreha, zime bez hrana ne trigvay! -Türkçeden tam çeviri.)

    3791. Yazın çalan, kışın oynar.

    3792. Yemede canavar, işte karınca. (Lamya za yadene, mravka za rabota.)

    3793. Yemek dolabındaki sıçan kadar varsıl. (Bogat, kato mişka v dolap.)

    3794. Yere ne serersen, onun üstüne yatarsın. (Kakvoto posteleş, na tova şte legneş.)

    3795. Yeri sık sık değiştirilen taş, yosun tutmaz. (Ako çesto se otmestva, kamıkıt nâma da obrasne s mih.)

    3796. Yitirilecek vaktin (günün) varsa, şahit ol. (Ako imaş vreme (dene) za zagubene, şahitin stavay.)

    3797. Yoksul adam yarımla da geçinir.

    3798. Yoksul değil misin, herkes seni ezer. (Nali si siromah, syakoy te tipçe!)

    3799. Yoksullar olmasa, varsılları köpekler bile yemez.

    3800. Yoksulluk, en ağır hastalıktır. (Siromaşiyata e nay-tejkata bolest.)

    3801. Yoksulluk, kusur değil. (Türkçesi: Fakirlik ayıp değil, tembellik ayıp -Romence benzeri var: Zanne, 1959, s. 400.)

    3802. Yoksullukla bayağılıktan, Tanrı bizi korusun!

    3803. Yokuş yukarı taş taşımak, deliyle tartışmaktan kolaydır. (Po-lesno e da izkaraş kamık vız bair, otkolkoto s lud da se prepiraş.)

    3804. Yol yürümekle, borç ödemekle tükenir. (Türkçeden geçmiş.)

    3805. Yola giden yorulmaz.

    3806. Yolcuya yol, kurbağaya göl. (Türkçeden geçmiş.)

    YanıtlaSil
  76. 4

    İmam-ı Ömer

    den Afrika'da Tunus çöllerine kadar yayılmış tır. Hükümran olduğu bu kadar geniş ülkede adalet ve müsavat mefhumlarının kökleş mesi hususunda göstermiş olduğu eşsiz has-sasiyeti takdirle karşılanır. Ulvi bir fikre ve adil bir hisse sahip yegane bir zattı. Hazret-i Omer, cihan tarihinde en mümtaz bir adalet timsali idi.

    O maliye, adliye, näfia ve ordu gibi bütün ida-re şubeleriyle mücehhez bir devletin tesisine muvaffak olmuştur.

    Yapacağı bütün işlerde ashabıyla birlikte mü-şaverede bulunurdu. Bunun için de yapılacak işlerin bütün İslâm ülkelerinde tatbik olun-mak üzere bir Meclis-i Şûra tesis etmişti.

    Hazret-i Ömer, Mescid-i Şerif'te sabah nama-zını kılarken Ebu Lü'lü' Firuz adında bir Me-cusi tarafından ağır bir şekilde yaralanmış ve 63 yaşında olduğu halde şehid olarak Cenab-1 Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Hazret-i Aişe'nin müsaadesiyle Hazret-i Peygamber'in bulunduğu yere defnolunmuştur. Hilafet müddeti, on sene altı ay ve yedi gündür.

    Hazret-i Ömer'in vefatı üzerine Ashab-ı Kiram'ın müçtehidlerinden İbn-i Mes'ud Hazretleri: "Bu gün ilmin onda dokuzu zayi' olmuştur" demek suretiyle üzüntülerini be-lirtmişlerdir.

    Hazret-i Ömer'ül Faruk'un fezailine dair bir çok hadisler vardır. Riyazü's-Salihin müellifi Muhyiddin-i Nevevi Tehzib'ül-Esma adlı ese-rinde müşarünileyhin hal tercümesine 12 sa-hife tahsis etmiş ve hakkında varid olan ha-dis-i şerifleri nakletmiştir." (Riyazüssalihîn Hadislerinin Ravileri Olan Ashab-ı Kiramın ve Hadis İmamlarının Hal Tercemeleri. Diya-net İ.B. Yayınları, Hasan Hüsnü Erdem, 1964, Ankara. sh: 57)

    "Hz. Ömer'in (R.A.) fazileti hakkında Ab-dullah bin Mes'ud: "Biz müslümanlar, Ömer müslüman olunca şerefimizle yaşar olduk" demiştir. İbn-i Ebi Şeybe'nin, Taberani'nin rivayetleri ise Buhari'nin bu rivayetini izah eder mahiyettedir. Bunların rivayetlerine göre, Abdullah bin Mes'ud: "Ömer'in müs-lüman olması, müslümanlar için şeref ve izzet ve Medine'ye hicreti nusret; emaret ve hilafeti de rahmet oldu. Vallahi Ömer müslüman oluncaya kadar biz müslümanlar Kâbe avlusunda açıktan açığa namaz kıl-mak kudret ve cesaretini gösteremiyorduk."

    YanıtlaSil
  77. 30

    Imam-ı Ömer

    demiştir. Siyer müelliflerinin izahına göre Hz. Ömer'in kudreti ve hamaseti sayesinde aleni namaz kılmağa başlamışlardır." (S ilk defa müslümanlar Kabe'nin hareminde B.M. ci: 9 sh: 401)

    Aleyhi Vesellem'in şöyle buyurduğu rivayet "Ebu Hüreyre (R.A.) dan, Nebi Sallallahu

    olunmuştur:

    Beni İsrail'den sizden önce gelip geçen insan-lar içinde (Allahü Teala tarafından mülhem) (payesinde) olmadıkları halde kendilerine Öyle kimseler vardı ki, onlar peygamberler haber ilham olunurdu. Eğer ümmetim içinde de bunlardan bir kimse bulunursa (ki şüphe siz bulunacaktır) o da muhakkak Ömer'dir" (S.B.M. ci: 9 sh: 402)

    "Hazret-i Ömer, Usul-i Fıkh'ın birçok kaidele. rini tesbit etmiş, sünen-i Nebeviyeyi bir itina ile tesbite çalışmış, kendisinden birer sahih sened ile rivayet edilen fetvaların adedi bin-lere baliğ bulunmuştur. Bunların içinde bin kadarı, fıkhın mühim meselelerini ve mukad-dematını teşkil etmektedir. Birçok müçte-hidler, bu hususta Hazret-i Ömer'e ittiba et-mişlerdir. Bu meseleler, muhaddisînden Ebu Bekir Abdullah ibni Ebi Şeybe'nin Musannef fil-Hadis" adındaki meşhur kitabında vesair bazı hadis kitaplarında münderiçtir. Hatta Şah Veliyyullah, "Fıkh-1 Faruki" hakkında yazdığı bir risaleyi "İzalet-ül Hafa" adındaki eserine zeyl olarak ilave etmiştir.

    ...... Ömer ibn-i Hattab hazretleri, kavaid-i fıkhiyyenin, usul-i muhakemesinin büyük bir kısmını tesbit etmiş, o babdaki şer'i hü-kümleri kadılarına birer kaide-i külliyye, birer madde-i hukukiyye halinde tebliğ ede-rek İslâm hukukunun inkişafına, adaletin tevziine pek çok hizmetlerde bulunmuştur. Ezcümle zamanında Basra kadısı bulunan Ebu Musel Eş'ari hazretlerine yazmış olduğu mektup, pek meşhurdur. Bu mektuba, ihtiva ettiği yüksek ahkâm itibarı ile (Kitab-üs Siya-se) ünvanı verilmiştir. Bu mektub, bir kısım fıkıh kitaplarımızda ve tarihlerimizde, bazı ibarelerinde birer cüz'i başkalık olmak üzere münderiçtir. (Elbedayi-üs Senayi) de yazılı bulunan bu mektubun mealen tercümesi (al-dığımız bazı kısımları) şöyledir:

    Müvacehende, meclisinde, huzur-u adale-tinde nåsı müsavi tut. Ta ki mevki sahipleri senden tarafgirlik ümidine düşmesinler, zaif olanlar da adaletinden me'yus, kalben mün-

    YanıtlaSil
  78. 431

    Imam-ı Rabbani

    kesir olmasınlar.

    Dünkü gün vermiş olduğun bir hüküm, nef-sine müracaatla, hakkiyyete, savaba yol bul-duğun takdirde seni hakka dönmekten men etmesin, Yani: İctihadın değişerek evvelce kani olursan o hüküm, diğer mümasil bir vermiş olduğun bir hükümde isabetsizliğe hadise hakkında yeni ictihadına göre hüküm vermekliğine mani olmasın. Çünkü hak ka-dimdir, hakka dönmek, batılda sebat etmek-ten hayırlıdır."

    Kalbini işgal edip hükümlerini Kur'anda, Sünnet'te bulamadığın meseleler hakkında guzelce imal-i fikr et, sonra bu gibi şeylerin emsalini, benzerlerini düşün, bil, bunları bir-biriyle kıyas et, bunlardan Hak Teala'ya daha sevimli, daha karib ve hakka daha şebih olanı ihtiyar eyle.

    .....Hak Teala, sizin gizli umurunuzdan iraz buyurmuş, beyyineler sebebiyle sizden me-suliyeti kaldırmıştır. Yani: Näsın serairini araştırıp ona göre hüküm vermekle mükellef değilsin. Sizin yapacağınız şey, beyyinelere göre hüküm vermektir. Dünyevi hükümler, zevahire göredir; bunlarda serair, zevahire tabidir. Uhrevi hükümlerde ise serair asldır; zevahir, seraire tabidir.

    Muhakeme esnasında, Hak Teala ve Tekad-des hazretlerinin kendisiyle sevab vereceği ve ebedi mükâfat ihsan buyuracağı hak mev-kilerinde gazaptan, sabırsızlıktan, kalb iztıra-bından ve müteezzi olmaktan hazer et.-Yani Muhakemeyi sabr ile, temkin ve teenni ile rü'yet eyle." (H.İ. ci: 1, sh: 330-331)

    Imam - Rabbani إمام ربانی : mam-Rabbani Ah-med-i Faruki (r.a.) (1563-1624)

    On altıcı yüzyılda Hindistan'da inanç ve fikir akımları açısından oldukça karışık bir durum karşımıza çıkmaktadır. Hakim devlet gücü-nün de olmamasına paralel olarak buradaki Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Zer-düştler, Sabiiler, Cetiler, Sieralar, Çavakalar, Brahmanlar kendilerine bağlı inanç sahiple-rini muhafaza için gayret gösteriyorlardı. Bu bölgede hakimiyetini tesis edip güçlendirme-ye çalışan Babür Devleti'nin hükümdarı Ek-ber Şah, İslami gelişmeyi sekteye uğratmak için her yola başvurmaktadır.

    Sözkonusu kargaşadan da istifade ile Ekber Şah, mevcut dinlerin iyi taraflarını alıp yeni bir dini akımı teşekkül ettirmek için, bütün

    YanıtlaSil
  79. ni

    431

    İmam-ı Rabbani

    dinlerin mensuplarından oluşan bir heyet topladı. Müslümanlar, İslamiyetin son ve hak din olduğunu belirterek bu heyete dahil olmadılar. Bu gelişmeden sonra Şah, Müslü-manlara yönelik baskı ve zulümlerini artırdı. Görevlendirdiği kişileri Müslümanlar arasına salarak bütün gücüyle birlikteliklerini boz-mayı hedeflediyse de isteğine ulaşamıyordu.

    Müslamanlara toplu ibadet yapma, İslami isim koyma yasağını getirerek özellikle Pey-gamber Efendimizi (s.a.v.) çağrıştıran Ah-med, Muhammed isimlerinin verilmesini yasakladı. Devlet dairelerine heykellerini as-tırdı. Yapılan baskı ve zülümler neticesinde Hindistan Müslümanlar için adeta bir zindan halini almıştı. İşte İmam-ı Rabbani (r.a.) böy-le karışık bir ortamda dünyaya geldi.

    Asıl adı Ahmed olan İmam-ı Rabbani hazret-lerinin soyu Hazreti Ömer'e dayandığından Faruki, memleketinden dolayı da Sirhindi lakaplarıyla tanınır. Ahmed, 971'de (1563) Hindistan'ın Serhend kasabasında doğdu. Bir din alimi olan babası Abdülehad, oğlunu daha küçük yaşından itibaren İslami terbiye ile büyüttü. Kur'an-ı Kerim'i ona hıfzettirdi. Diğer yandan sarf ve nahiv ilmini öğreterek Kur'an'ı anlamasını sağlamaya çaba gösterdi.

    İlk eğitimini babasından aldıktan sonra Si-yalküt şehrine gidip kadı Bedehşani'den Fıkıh, Kelam ve Tefsir derslerini alarak eği-timini tamamlayıp icazet aldı. Daha sonra Delhi'ye giderek burada meşhur Nakşi şeyhi Bakibillah'ın yanında iki ay gibi çok kısa bir sürede tasavvuf ilmini tamamlayarak irşad iznini aldı. On yedi yaşında tahsilini tamam-layarak irşada başlayan Ahmed, babasının ve-fatından sonra hac farizasını yerine getirmek maksadıyla gittiği kutsal beldelerde, yol bo-yunca ilim erbabı kimselerle irtibata geçerek özellikle hadis konusunda çok kapsamlı bilgi-lerle memleketine döndü. 63 yaşında (1624) Serhend'de Hakk'ın rahmetine kavuştu.

    İslamiyete yönelik hücumlar felsefe ve akılcı-lık yoluyla geldiğinden, kalb ve ruh yaralarını tedavi ederek nefsi vehimlerden kurtarmaya çalışmıştır. İmam, dönemin hastalıklarının sebebini üç başlık altında toplar. Bunlar; idarecilerin dinden uzaklaşması, bilginlerin menfaat ve korku sebebiyle Kur'an ve sün-netten ayrılmaları ve tasavvuf ehlinin tarika-tı şeriattan ayırmaları olarak sıralar.

    Ekber Şah'ın ölümünden sonra yerine geçen

    YanıtlaSil
  80. Ebedi Yol Haritası İSLÂM

    40

    Oruç

    Oruç, sadece belli bir süreliğine aç kalmak değildir. Oruç yalnızca mide ile tutulmaz. Bütün uzuvların bu ibâdete iştirak etmesi îcâb eder.

    İslâm'ın beş temel esâsından biri olan orucu; yalan, grybet, kovuculuk gibi zaaflarla zedeleyerek ecrini asgarî seviyeye düşürmek, büyük bir israftır. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:

    "Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse, Allah o kimsenin yemesini-içmesini bırakmasına kıymet vermez." (Buhâri, Savm 8, Edeb 51)

    Bu sebeple oruçta ağza bir şey girmemesine dikkat etmek kadar, ağız-dan yanlış bir ifâdenin çıkmamasına da dikkat edilmelidir.

    Ādâbına riâyetle tutulan bir oruç, kulu rūhen bir riyazat iklimine götürür. Bu riyazat neticesinde de gönüldeki merhamet ve şefkat hisleri inkişaf eder ve Cenâb-ı Hakk'ın "Rahmân" sıfatından hisse alınır.

    Yine oruç, gönüllerdeki ihtiras ve tamâ fırtınalarını dindiren ve sabır meziyetini tâlim eden bir terbiye mektebidir. Böyle bir oruç, cehenneme karşı ådeta bir kalkan haline gelir.

    Yine kâmil mânāda edâ edilen bir oruç ibadeti; Allah'ın verdiği nîmet-lerin kadrini düşündüren, hamd ve şükre sevk eden, yoksulların hâlinden anlamayı öğreten, muhtaçların "acıyın bize" feryatlarına karşı gönüllerde merhamet akisleri uyandıran, şefkat ve merhameti bütün fânî sevdaların üzerine yükselten, kimsesiz bîçârelere yardım hissini canlandıran ve rûhu incelten ulvî bir kulluk şuurudur.

    Çünkü samimî yapılan her ibâdetin, diğer ibâdetleri de şevkle îfâ etme-ye yönelik sayısız faydaları vardır. Meselâ namaz oruca şevktir, oruç da zekâta...

    Zekât

    İslâm'da, mal-mülk ne ferde, ne de topluma aittir. Mülk, Cenâb-ı Hakk'a âittir. Kul, ancak onun belli bir süreliğine tasarrufçusudur.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    "Ey insanlar! Allâh'a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O'dur." (Fâtır, 15)

    YanıtlaSil
  81. Takriz

    Zekâtlar, mülkün Allah'a ait olduğu idrak ve şuurunun bir ifadesidir. Mü'min, Allah'ın verdiği nimetleri îtină ile kullanmalıdır. Zira bir gün mutlaka ondan dolayı hesaba çekilecektir. Ayet-i kerimede buyrulur:

    "Nihayet o gün (dünyada faydalandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz." (et-Tekásür, 8)

    Bu hakikat, bütün mü'min gönüllerde; beden, ruh, eşya, dünya ve hayat eksesinde bize verilen sayısız nimetler hakkında, derin bir tefekkür ve muha-sebeye vesile bir hayat düstūru olmalıdır. Tå ki her nimeti ilâhî bir emanet şuuru içerisinde değerlendirebilme hassasiyetine sahip olabilelim. Tå ki mâlî ibadetlerimizde de gerekli edep ve erkâna riayet edebilelim.

    Zira bütün ibadetlerde olduğu gibi zekât ve sadaka ibadetinde de zâhirî ve bâtınî usûl ve âdâba riayet elzemdir.

    Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    "Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden ezâ gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, hilim sahibidir. Ey îmân edenler! Başa kakmak ve incitmek süretiyle, yaptığınız hayırları boşa çıkarmayın..." (el-Bakara, 263-264)

    Dolayısıyla, riyâ ve ucup gibi kalbi marazlar neticesinde hayırları başa kakmak sûretiyle muhtâcı incitmek veya minnet altında bırakmak, yapılan hayırların ecrini imha etmek demektir. Güzel bir ev inşa edip de ardından onu yakmak ne kadar abesse, yapılan hayırları âdabına uygun yapmayıp ecrini imha etmek de aynıdır. Onun için nefsin hoyratlığını bertaraf ederek Cenâb-ı Hakk'ın rızasına muvâfık hareket etmek zarûrîdir.

    Yine bu cümleden olarak; bir mü'min, zekâtı ehline verebilmek için titiz bir gayret içinde bulunmalıdır. Zira Cenâb-ı Hak böyle kullarını medhederek:

    "Onlar ki zekât vermek için faaliyet gösterirler." (el-Mü'minün, 4) buyur-maktadır. Bu da kalpteki ihlâs ve huşûun bir alâmetidir.

    Zekât ve sadakalarımızı ehline verebilmek, çok mühim bir mazhari-yettir. Bunun için ciddi bir araştırma yapmak ve muhtaçları sîmâlarından tanımayı kalbi bir hassasiyet hâline getirmek, Rabb'imizin en mühim emirlerindendir. Yani kalp, şefkat ve merhamette o kadar incelik, zarafet ve nezaket kesbetmeli ki, âdeta bir röntgen gibi, karşılaştığı muhtaçların ıztırabını sîmâlarından okuyabilmelidir.

    4 Bkz. el-Bakara, 273.

    YanıtlaSil
  82. Tasavvufi Kissalar ve İbretler

    DOSTLUKTAN MAKSAT

    Abdullah bin Mübarek Hazretleri, kötü huylu bir kimseyle yolculuk yapmıştı. Seyahatleri bitip ayrıldıklarında Abdullah bin Mübarek içli içli ağ-lamaya başladı. Bu hâle şaşıran dostları:

    "-Neden ağlıyorsun? Seni böylesine mahzün eden şey nedir?" diye sordular.

    O kadri yüce Hak dostu, bir iç çekti ve nemli gözlerle:

    "- O kadar yolculuğa rağmen beraberimde bulunan arkadaşımın kötü hållerini düzeltemedim. O bîçârenin ahlâkını güzelleştiremedim. Düşünü-yorum ki; acaba benim bir noksanlığımdan ötürü mü ona faydalı olama-dım? Şâyet o, benden kaynaklanan bir hatâdan dolayı istikâmete gelme-diyse, yarın hâlim nice olurl.." dedi ve hıçkırıkları boğazında düğümlenmiş bir vaziyette ağlamasına devam etti.

    KISSADAN HİSSE:

    Dostluklar däimâ mânevi açıdan faydalı bir maksat üzerine binâ edil-melidir. Buna göre sålihlerle dostluk ve ülfet, onlardan istifade için; sâlih ol-mayan ve hatta noksanlıkları bulunan månen zayıf kimselerle dostluk ve ülfet ise, onlara faydalı olabilmek için olmalıdır. Ziră mânevî faydadan uzak ve sırf gafletle örülmüş dostluklar, iki dünyayı da mahvedecek bir zarar de-mektir. Ve bu zararın en hafifi dahî:

    "Kır atın yanında duran, ya huyundan ya suyundan!" meselince bir akıbet yaşatır.

    Diğer taraftan noksan ve eksiği bulunan kimseleri istikâmete yöneltir-ken takip edilecek üslûp, menfî bir netice karşısında onları rencide etmek değil, acaba bende bir kusur var mı, diye nefsi muhasebe etmektir. Zîrâ eğer bizden kaynaklanan hatålar ve eksiklikler dolayısıyla muhâtabımızı doğru yola sevk edememişsek, bunun hesap ve vebâli çok ağır olur. Gâ-ye, perde olmak değil, perdeleri açıp hakikati gösterebilmektir.

    *

    YanıtlaSil
  83. İmândan İhsana Tasavvuf

    DOSTLUK

    Sehl bin İbrâhim şöyle anlatıyor:

    İbrâhim bin Edhem'le dost idik. Bir keresinde ağır bir hastalığa tutul-muştum. Bunun üzerine İbrâhim bin Edhem, elindeki bütün her şeyi benim sıhhatim için harcadı. Sonra iyileşmeye başladım. Bir ara kendisinden ca-nımın çektiği yiyecek bir şeyler istedim. Elinde bir şeyi kalmadığından mer-kebini satıp arzumu yerine getirdi. Sıhhate kavuştuğumda bir yere gitmek için merkep lâzım oldu ve:

    "- Ey İbrâhim, merkep nerede?" diye sordum.

    İbrâhim bin Edhem:

    "- Sattık." dedi.

    Sıhhatim yol yürümeye müsait olmadığı için:

    "- Peki ama şimdi ben neye bineceğim?" dedim.

    O arifler sultânı:

    "- Sırtıma bineceksin, kardeşim!" dedi ve beni üç konak mesafesi bo-yunca sırtında taşıdı.

    KISSADAN HİSSE:

    İzzet ve ikramla dolu, güzel ve iyi günlerde herkes dosttur. Ancak asıl dostluklar zor günlerde ortaya çıkar ve değeri hiçbir şeyle ölçülemez. Bu bakımdan velâyet sırrı, nice kötülüklerle dolu şu dünyâ günlerinde Allâh'a, Rasûlüne ve sâlih müminlere dost olmak ve onlarla dost kalabilmektedir.

    Diğer taraftan bilhassa ihtiyaç içindeki mümin kardeşe yapılan ferâgât ve fedakârlık, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetini celbeder. Çünkü Cenâb-ı Hak kullarına karşı sonsuz bir rahmet ve merhamet sahibidir ve Hazret-i Pey-gamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'i de âlemlere rahmet olarak gönder-miştir. Hadis-i şerîfte buyurulur:

    "Şefkat ve merhamet ehline Rahmân olan Allâh da merhamet eder." (Ebû Dâvud, Edeb, 58)

    YanıtlaSil
  84. Tasavvuff Kissalar ve İbretler

    YETİMİ SEVİNDİRMEK

    Seri-i Sakati şöyle anlatıyor:

    "Bir bayram günü Mâruf-i Kerhi'yi sokaklarda hurma çekirdeği toplar-ken gördüm. Bu çekirdeklerle ne yapacağını sordum. Dedi ki:

    Şurada küçük bir çocuğun ağladığını gördüm. Yanına yaklaşarak niye ağladığını sorduğumda yetim olduğunu, arkadaşlarının elbiseleri gibi elbiseleri ve onların oyuncakları gibi oyuncakları olmadığını söyledi. Tek-rar ağlamaya başladı. Hâli yüreğimi dağladı. Onun için bu hurma çekirdek-lerini topluyorum. Bunları satacağım ve o çocuğun istediği elbise ve oyun-cakları alacağım..."

    Bu sözler benim de yüreğimi dağladı ve Hazret-i Pir'den rică ettim:

    - Müsaadeniz olursa, ben o çocukla ilgilenirim, gönlünüz rahat ol-sun! dedim. Sonra çocuğu alıp ihtiyaçlarını karşıladım."

    Bu güzel amel-i sålih bereketiyle nâil olduğu hâli, Seri-i Sakati, şöyle ifade eder:

    "Gönlümde bu hizmetin bereketiyle öyle bir nûr peyda oldu ki, onunla bambaşka hållere mazhar oldum ve nice mânevî lezzetler tattım..."

    KISSADAN HİSSE:

    Yetimi sevindirip onlara sahip çıkmak, dînen çok teşvik edilen ve mü-kâfatı büyük bir amel-i sålihtir. Allâh Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem-'in bu husustaki şu vaadi, âşık gönülleri mest edecek bir muhtevädadır:

    "Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi himâye eden kimse ile ben cennette şöyle yanyana bulunacağız."

    Hadîsin râvîsi Mâlik bin Enes, Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yaptığı gibi işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi. (Müslim, Zühd, 42)

    Bir başka hadis-i şerîfte de şöyle buyurulur:

    "Bir kimse sırf Allah rızâsı için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokundu-ğu her saç teline karşılık ona bir sevap vardır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 250)

    Hadis-i şerîfte işaret edilen yetimin başını okşamaktan maksat, onun maddi ve mânevi her meselesiyle yakından ilgilenmektir.

    YanıtlaSil
  85. İmândan İhsâna Tasavvuf

    Şair ne güzel söyler:

    Haråbåt ehline hor bakma zahid, Defineye mâlik viråneler var!

    KİMSEYİ AYIPLAMA!

    Hamdun Kassar -kuddise sirruh- buyurur:

    "Düşe kalka giden bir sarhoş gördüğünde dikkatli ol, sakın onu kına-mal İhtimâl ki, sen de aynı belâ ile müptelâ olabilirsin!"

    SÖZÜN ÖZÜ:

    Tasavvufî anlayışta; irşadda merhamet ve şefkat vardır; ayıplamak, hor görmek ve muhâtabı rencide etmek yoktur. Zirâ Cenâb-ı Hak kulunun, kudretinden bir sır olduğunu beyân buyurmaktadır. Bu sebeple günahkâra bakış tarzı olarak, çamura düşmüş bir cevheri zail olmaktan kurtarma dü-şüncesi asıldır... Hor görmek ise, zâyi olan cevheri ikinci kez zâyî etmek-tir! Bu bakımdan Cenâb-ı Hak kulların bu hatâya düşmemeleri için âyet-i kerimede:

    "Ey müminler! Bir topluluk, diğer bir toplulukla alay etmesin; olur ki (onlar) kendilerinden daha hayırlı olabilirler! Birtakım kadınlar da (başka) kadınlarla (alay etmesinler!). Belki (onlar da) kendilerinden daha hayırlıdırlar..." (el-Hucurât, 11) buyurmuş ve kulların günahlarını mîzân etmeyi kendine münhasır kılarak insanlara bu dâirenin içine girmelerini ya-saklamıştır.

    Diğer taraftan başkalarını ayıplayıp duran ve hor hakîr görenlerin de aynı cürüm ve hatâ çukuruna düştükleri çoğu zaman müşâhede edilmiş ve bu durum:

    "Gülme komşuna gelir başına!" şeklinde bir darb-ı mesel hâline gel-miştir.

    YanıtlaSil
  86. inkar edilmez ve inkârı kabil olmaz. Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medar-Zat- Vacibü'l-Vücud, Hakim, Kerim, Rahim, Cemil, Hakem, Adı hiçbir cihetle

    zuhurları, belki med

    2022 BEDIUZZAMAN TAKVIMI

    TARİHTE BUGÜN

    -1764-Padişah III. Mustafa tarafından yaptırılan Laleli Camii ibadete açıldı.

    1949-Bediüzzaman'ın talebesi İbrahim Fakazlı, Afyon hapsinden tahliye oldu.

    9

    BIR AYET Hepinizin donuşü Onadır. Allah'ın vaadi böyledir ve yerine gelecektir...

    Yunus Suresi: 4

    ÇARŞAMBA

    WEDNESDAY

    MART

    BİR HADİS

    Özür dilendiği halde kabul etmeyen Kevser Havuzunun başına varamaz.

    MARCH

    Atmaca kuşu serçelere tasliti, zahiren rahmete uygun gelmez. Halbuki serçe kuşunun istidadı, o taslit ile inkişaf eder.

    HICRÎ: 6 ŞABAN 1443 - RUMÎ:

    24 ŞUBAT 1437

    Sözler

    KASIM: 122 - GÜN: 68 KALAN: 297 - GÜN UZA.: 3 DK

    Öala Ikindi Aksam Yatsı

    Imsak Günes Öğle İkindi Akşam Yatsı

    YanıtlaSil
  87. Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: "Ey Ademoğlu! Muhakkak malının fazlasını (sadaka) vermen, senin için bir hayırdır. Onu (vermeyip) elinde tutman Ise senin İçin şerdir. (Bununla beraber) kendine yetecek kadarı(nı elinde bulundurman) sebebiyle kötülenmezsin. (Vermeye), nafakası üzerine lâzım olanlardan başla." (S. Müslim)

    Hicri: 12 ŞABAN 1447 - Rùmí: 18 Kânûn-i Sâni 1441 - Kasım 85

    İSTANBUL

    Imsak

    ...........

    6.26

    Sabah

    6.46

    Güneş.........

    8.07

    Öğle...

    13.28

    İkindi.

    16.08

    Akşam..........

    18.28

    Yatsı....... 19.59

    Kıble S.........

    11.32

    31

    OCAK

    2026

    Cumartesi

    Ay Doğuş... 16.31

    Ay Batış.....

    7.24

    İmsak

    Sabah

    Güneş

    Öğle

    İkindi

    Akşam

    Yatsı

    Kıble S

    Ankara 6.09

    6.29

    7.49

    13.12

    15.55

    18.15

    19.45

    11.50

    Bartın

    6.13

    6.33

    7.55

    13.14

    15.53

    18.13

    19.45

    11.52

    Bilecik

    6.21 6.41

    8.01

    13.23

    16.06

    18.26

    19.56 11.34

    Bolu

    6.15

    6.35

    7.56 13.17

    15.58

    18.18

    19.49

    11.46

    Çankırı

    6.07

    6.27

    7.48

    13.09

    15.50

    18.10

    19.40

    11.57

    Çorum

    6.02

    6.22

    7.43

    13.04

    15.45

    18.05

    19.35

    12.05

    Düzce

    6.17

    6.37

    7.59

    13.19

    16.00

    18.19

    19.50

    11.43

    Eskişehir

    6.19

    6.39

    7.59

    13.21

    16.05

    18.25

    19.54

    11.36

    Karabük

    6.11

    6.31

    7.53

    13.13

    15.53

    18.13

    19.44

    11.53

    Kastamonu

    6.07

    6.27

    7.49

    13.08

    15.48

    18.08

    19.40

    11.59

    Kırıkkale

    6.07

    6.27

    7.47

    13.09

    15.52

    18.12

    19.41

    11.54

    Zonguldak

    6.15

    6.35

    7.57

    13.16

    15.56

    18.16

    19.48

    11.49

    Osmanlı'da matbaanın kuruluşu; Vânî Mehmed Efendinin Sıhâh-ı Cevherî Tercümesi (Vankulu) lügatının basılması (1729)

    Gün: 31 Hafta: 51. Ay: 31 Gün FAZİLET TAKVİMİ Gün. uz. 2 dk.

    YanıtlaSil
  88. HAYRET EDİLECEK BEŞ KİŞİ

    Ebu'l-Leys es-Semerkandi rahimehullah buyurdular:

    Dünyada hayret edilecek çok şey vardır. Fakat ben, en çok şu beş kişinin hâline hayret ederim:

    1-İhtiyacından fazla dünya malına sahip olan kimse ki, nasıl olur da onları, kendisine muhtaç olacağı âhiret gününe (Allâhü Teâlâ'nın rızâsı için harcayarak) ayırmaz.

    2-Konuşan bir dile sahip olan kimse ki, nasıl olur da nefsine boyun eğip Allâhü Teâlâ'yı zikirden ve Kur'ân-ı Kerîm okumaktan yüz çevirir, bundan gaflet eder.

    3-Sıhhati yerinde ve vakti de müsait iken hiç oruç tutmayan kimse ki, nasıl olur da her aydan üç gün oruç tutmaz, nafile oruçlarla vaktini değerlendirip tutacağı bu oruçların sevabını düşünmez.

    4-Sabaha kadar uyuyan kimse ki, nasıl olur da gece, iki rekât namaz kılmanın faziletini düşünmez ve gece, bir an bile kalkıp ibadetle meşgul olmaz.

    5-Dünyada yaptığı her şeyin, kıyamet gününde Allâhü Teâlâya arz edileceğini bildiği hâlde, Allâhü Teâlâ'nın yasaklarını işleyip günaha cüret eden kimse ki, nasıl olur da bu akıbeti düşünüp günahları terk etmez.

    KIT'A

    Sırr-ı pâk-i samediyyettir savm

    İttisâf-ı melekiyyetdir savm

    Nefes-i sâim için dedi Resûl

    Miskden pîş-i Hudâ'da makbûl

    Hayriye-i Nâbî'den

    (Oruç, Allah'ın "Samediyyet" sıfatının tecelliyâtına mazhar olmaktır. Oruç, meleklerin sıfatına bürünmektir.

    Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, oruçlu kişinin ağzının kokusu hakkında, "Allah indinde, misk kokusundan daha makbuldür" buyurmuştur.)

    İSİMLERİMİZ: Erkek: Hayrî, Kız: Hayriye

    YanıtlaSil
  89. lanamamak: Kadıncağızın ağlamasını yüreğim götürmedi.

    yüreği hop etmek (yüreği hoplamak) heyecan-lanmak: Hocamız soru sorarken yüreğim hop hop ediyordu.

    yüreği parçalanmak çok üzülmek, çok acımak: Filmdeki çocuklara yüreğim parçalandı.

    yüreği sızlamak çok üzülmek: Böyle çocuk bakılır mı yahu; zavallılara yüreğim sızladı.

    yüreği yağ bağlamak çok sevinmek: O kötü ada-mın ölümüne üzüldüm diyemem, tersine yüre-ğim yağ bağladı.

    yüreği yanmak çok üzülmek, acımak: Atatürk son-suza gittiğinde, bütün milletin yüreği yanmıştı.

    yüreğine inmek ansızın ölmek: Kazayı duyunca, birden yüreğine inmiş.

    yüreğine su serpilmek iyi bir haber alarak sıkıntı-sı, kaygısı hafiflemek: Kazazede listesinde adı-nı görmeyince, yüreğime su serpildi.

    YÜZ

    yüz akıyla çıkmak zor bir işi başarmak: Fabrika-ların satış işinden, yüz akıyla çıktık.

    yüz bulmak olumsuz bir işte destek görmek: Bu yaramaz senden yüz buluyor.

    409

    YanıtlaSil
  90. yükte hafif pahada ağır taşınması kolay, parasal değeri yüksek eşya: Hırsız yükte hafif pahada ağır şeyleri çalmış.

    yükünü çekmek * (yükü taşımak) işin en zor ya-nını üstlenmek: Bu ansiklopedinin asıl yükünü kırk yıllık birikimiyle Yayın Yönetmenimiz Hakkı Devrim çekti.

    YÜKSEK

    yüksek perdeden konuşmak -1. yüksek sesle konuşmak: Edebiyatçı, dersini hep yüksek per-deden konuşarak anlatır. -2. övünürcesine ko-nuşmak: Yüksek perdeden konuşmasana! -3. işi yapabileceğini, abartarak söylemek: Yüksek perdeden konuşma; atıyorsun!

    yüksekten atmak güç ve bilgi, beceri gerektiren bir işi yapabileceğini söylemek: Şimdi yüksek-ten attın işte, senin etin ne, budun ne!

    YÜREK

    yüreği ağzına gelmek beklemediği, tehlikeli bir olay nedeniyle çok korkmak: Arkamdan yavaş-ça gelip kafama vurunca, yüreğim ağzıma geldi be!

    * yüreği götürmemek * (yüreği elvermemek yüreği kaldırmamak) üzücü bir duruma kat-

    408

    YanıtlaSil
  91. TARİHTE BUGÜN

    varlarını ve ahvâlini bize tarif et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman Dediler: "Eğer Beytü'l-Makdise gitmişsen, Beytü'l-Makdisin kapılarını ve du-Miraç gecesinin sabahında, miracını Kureyş'e haber verdi. Kureyş tekzip etti.

    Mucizat Ahmediye (asm)

    BİR AYET

    1860-lik özel gazete Tercüman-ı Ahval"ın çıkışı.

    1879 - Thomas Edison, karbon filamanlı elektrik ampulünü keşf etti.

    EKİM

    Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir.

    Nisa Suresi: 45

    21

    BİR HADİS

    SALI

    Biriniz din kardeşini sevdiğinde onun evine gitsin ve onu Allah için sevdiğini kendisine bildirsin.

    Ebu Davud, Edeb: 113

    29 1447円

    RUMI: 8 T.EVVEL 1441 HIZIR: 169

    Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur.

    Lem'alar

    YanıtlaSil
  92. 0

    2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ

    TARİHTE BUGÜN

    1945- İskenderun Limanı açıldı.

    1946 - Celâl Bayar, Demokrat Parti (DP) genel başkanı oldu.

    OCAK

    08

    PERŞEMBE

    19 14478

    BİR AYET

    Kuşkusuz Rabbin katındakiler Ona kulluk

    etmekten kibirlenmezler.

    A'raf Suresi: 206

    BİR HADİS

    Birbirinizi övmekten sakının. Çünkü o kişiyi manen boğazlamaktır.

    RUMI: 26 K. EVVEL 1441 KASIM: 62

    Sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği birşeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrdıldığın gibi bu şehirden de çıkacaksın.

    İmsak Güneş

    Öğle

    İkindi

    Akşam

    Yatsı

    Mesnevî-i Nuriye

    06 51 08

    22

    17 16 15 38

    17

    59 19

    25

    GİRESUN

    06 13 07.44

    12.38

    İmsak Güneş

    Öğle

    İkindi

    Akşam

    Yatsı

    15.01

    17.22

    18.47

    YanıtlaSil
  93. Dördüncü Bölüm: LÜGATCE

    335

    Şek, sekk (a): Şüphe.

    Şeker-istân (1): Şeker kamışı tarlası.

    Şekûr (a): Şükürleri kabul eden (Allah), çok şükreden (Hz. Muhammed'-in sıfatlarındandır).

    Şem' (a): Mum.

    Şem'a (a): Mum, kandil.

    Şems (a): Güneş.

    Şer' (a): Allah'ın eniri, dinin bütün kaideleri ve esasları, şeriat..

    Şerh (a) eylemek: Açıklamak, anlatmak.

    Şeri'at (a): Allah'ın emri, doğru yol, dinin bütün esasları ve kaideleri.

    Şerik (a): Ortak.

    Şerm-sår (f): Utanan, utanmış, utangaç.

    Şerr (a): Fenålık, kötülük, kötü iş.

    Şes (f): Altı.

    Şeşmek: Çözmek.

    Şes-ta (f): Altı telli tanbur.

    Şeşürmek: Çözmek, bağını koparmak.

    Seyatin (a): Şeytanlar.

    Şeybet (a): Saç sakal ağarması, kocamak, ihtiyarlık.

    Şeyda (f): Divâne, şaşkın, deli, fazla aşktan aklını kaybetmiş.

    Şey'en l'illah (a): «Allah için bir şey», dervişlerin ve dilencilerin bir şey isteyeceklerı vakit söyledikleri söz.

    Şikar (f): Av.

    Şikeste (f): Kırık, kırılmış.

    Şir (f): Arslan.

    Şir-gir (f): Arslan tutan, arslan avcısı, güçlü, cesaretli.

    Şirin (f): Tatlı, hoş.

    Sirk (a): Allah'a ortak koşma,

    Şit: Adem peygamberin oğullarından olup bez dokuyucuların piri sayılan peygamber.

    Şive (f): Naz, edā, cilve, işve.

    Sol: Şu.

    Şol dem: O zaman.

    Şu'le (a): Alev, parıltı.

    Şür (1) etmek: Gürültü etmek, karıştırmak, karışıklık çıkarmak, coşup gü rültü etmek.

    Şümâr (f): Sayı, aded, hesap.

    Şükrâne (a): Şükran alâmeti, nişânesi; muştuluk hediyesi.

    YanıtlaSil
  94. 334

    YUNUS EMRE

    Safi (a): Tasavvufu benimseyen kişi, derviş.

    Sük (a): Çarşı, pazar.

    Sun' (a): Yapma, yapış; amel, ış; kudret, yaratış.

    Sür (a): Kale, hisar, şehrin etrafındaki yüksek duvar.

    Sür (a): İsrafil adlı meleğin Kıyamet günü çalacağı boru.

    Süret (a): Şekil, yüz, görünen şekil, resim; tarz, biçim, görünüş.

    Susak: Su kabı.

    Susalık: Susuzluk, susama.

    Susmak: Susamak.

    Suya sayılmamak: Ehemmiyete alınmamak, itibar edilmemek.

    Súz (f): Yanıp yakılma.

    Sübhân (a): Her türlü kusur, ayıp ve eksikten münezzeh, uzak olan Allah.

    Süci: Şarap.

    Sücûd (a): Secde etme, yere kapanma.

    Süleyman: İsrailoğullarından Davud Peygamber'in oğlu. Hem peygamber, hem de hükümdardır. Kuşdili bilirdi. Saltanatının ihtişamı ve tahtiyle meşhurdu.

    Sünnet (a): Hz. Muhammed'in sözleri, yaptığı ve yapılmasını tasvib etti-ği işler, hususlar.

    Sünük, süngük: Kemik.

    Süsmek: Büyümek, uzamak, bilmek; dürtmek.

    - S

    Şåd (f): Sevinçli.

    Şadi (f): Sevinçlılik, memnûniyet, gönül ferahlığı.

    Şahin (f): Doğan (kuş adı).

    Şakir (a): Şükreden.

    Şakird (1): Talebe, öğrenen, öğrenci.

    Şakımak; Nağıneli ötmek, güzel ve nağmeli konuşmak.

    Şam: Suriye'de bir şehir adı, Suriye ülkesi.

    Şar: Şehir.

    Şaråben tâhúr: Tertemiz içecekler içirip mânasına gelen bu ibâre, Insan Sûresi (76). 21. âyet'ten alınmıştır.

    Şecer (a): Ağaç.

    Şeddåd (a): Yemen'de yaptırdığı büyük binalarla ve İrem bağı ile şöh ret kazanmış, Tanrılık davasına kalkıştığı için Allah'ın gazabına uğ ramış bir hükümdar. Ad oğlu.

    Şefâat (a): Suçunu affettirmek için yalvarma, bağışlanmasını dileme; suç lu veya günahkâr olanların bağışlanmasını rica etme.

    Şehd (f): Bal.

    Şehriyar (f): Hükümdar, şah, padişah.

    YanıtlaSil
  95. يحساب بالداخلك

    (0) malının kendisini -dünyada ebedi olarak yaşatacağını sanır (Himeze 3)

    IMANIN, AKLIN VE AHLAKIN KONTROLÜNDE OLMAYAN SERVET DAIMA AZGINLIK VE HAKSIZLIK SEBEBİ OLMUŞTUR. BU SERVETLER GENELLİKLE HAKSIZ VE HARAM YOLLARLA KAZANILDIĞI İÇİN SONU DA AYNI ŞEKİLDE Korkunç KAYIPLAR VE FELAKETLER OLMAKTADIR. BU TÜRLÜ SERVETLER. SAHİPLERİNİ ADETA SARHOŞ ETMEKTE AKILLARI VE GÖZLERİ PERDELENEN BU KİŞİLER ÖNÜNÜ GÖREMEYEN AMALAR GİBİ SENDELEYİP DÜŞMEKTEDİRLER.

    ALTINOLUN-25

    YanıtlaSil
  96. AZGINLIĞIN SON

    ALI RIZA TEMEL

    nsanlar azgınlığa, kibir ve şımarık lığa sevk eden pek çok amil vardır. Bunların başında servet ve iktidar sa-hibi olmak gelir. Fakir ve aciz olan far tabii olarak sığınacak yer ararlar. İhtiyaçlarını kendi başlarına karşıla-mayacakları için kendilerine destek olacak, ellerinden tutacak kimsele-rin hizmet ve himayelerine girerler. Fakirlik ve güçsüzlük onları mütevazı ve itaatkâr olmaya sevk eder. Çünkü isyan edecek güçleri yoktur. Zayıf hal-leriyle isyana kalkışsalar da başarılı olamayacaklarını bilirler. Yoksulluk onların ellerini kollarını bağlar.

    Varlık sahibi olanlar ise, servetleri sebebiyle kendilerinde bir güç veh-mederler, kendi kendilerine yetecek-lerine inanırlar. Bu güç onları kibre ve başkalarını küçük görmeye sev-keder. Güçlendikçe had-hudut tanı-maz hale gelirler. Mevlâmız bu ger-çeği şöyle ifade ediyor. "Doğrusu in-san kendini müstağni (zengin) gör-mesiyle azgınlaşır" (Alāk 6-7) "Mal toplayıp tekrar tekrar sayan ve in-sanları arkadan çekiştirip kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay haline. O malının kendisini dünya-

    da ebedi olarak yaşatacağını sanır." (Hümeze 1-3)

    Bu varlıklı kodaman takım pey-gamberlere ilk karşı çıkanlar olmuş, iman eden zayıf ve güçsüzleri daima aşağılamışlar, kibirleri sebebiyle ger-çeği kabule yanaşmamışlardır. Mesela yıllarca kendilerini imana, hakkı ka-bule davet eden Hz. Nuh'a karşı ta-vırları şu olmuştur "Biz seni ancak bi-zim gibi bir insan olarak görüyoruz. Basit ve dar görüşlü aşağı tabaka-larımızdan başkasının da sana uy-duğunu görmüyoruz. Sizin bize kar-şı bir üstünlüğünüzü de görmüyo-ruz. Aksine biz sizin yalancı olduğu-na inanıyoruz" (Hud. 27)

    Hz. Peygamber'e karşı çıkanlarda öncelikle Ebu Cehil, Ümeyye b. Halef, Âs bin Vail gibi kodamanlar olmuş-tur. "Biz hangi memlekete bir uya-rıcı göndermişsek oranın varlıklı şı-marıkları: "Biz, sizinle gönderileni inkâr ediyoruz demişlerdir. Ayrıca çoğunluktayız ve bize azab edilecek biz mal ve evlat bakımından daha değildir" (Sebe 34-35)

    Bu kodaman şımarık takım lüks ve

    24. ALTINOLUK

    YanıtlaSil
  97. NU

    zevklerine düşkün olduklarından ve ilahi gerçekler kendi çıkarlarına ve his yat tarzlarına ters geldiğinden, mey cut batıl düzenlerinin devam etme si için mücadele verirler. Kendilering haşa Allah yerine koyarlar, Ama on ların düzeni örümcek ağı gibi zayıf tır. Bunlar hep servetlerinin yıkıntı ları arasında helâk olmuşlardır.

    Tarih servetin verdiği şımarıklıkla Allah'a ve peygamberlerine karşı ge lenlerin helåk haberleriyle doludur: "Biz zulmetmekte olan nice memle-ketleri kırıp geçirdik ve onlardan son-ra başka başka toplumlar meydana getirdik. Onlar azabımızı hissedince hemen oradan süratle kaçıyorlardı. Onlara, "Kaçmayın, o içinde şımar-tıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dö-nün. Çünkü sorulacaksınız" denildi. "Eyvah bizlerel Bizler gerçekten za-lim kimseler idik" dediler. Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ateş gibi ya-pıncaya kadar bu feryatları devam etti." (Enbiya 11-15)

    İmanın, aklın ve ahlâkın kontro lünde olmayan servet daima azgın-lık ve haksızlık sebebi olmuştur. Bu servetler genellikle haksız ve haram

    YanıtlaSil
  98. yollarla kazanıldığı için sonu da aynı şekil-de korkunç kayıplar ve felaketler olmak-tadır. Bu türlü servetler, sahiplerini adeta sarhoş etmekte, akılları ve gözleri perde-lenen bu kişiler önünü göremeyen âmålar gibi sendeleyip düşmektedirler.

    Kârun bu türlü zenginler için en can-lı örnektir.

    "Kavmi ona: Şımarma, çünkü Allah şı-maranları sevmez. Allah'ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah'ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozgun-cuları sevmez. Karun, "Bunlar bana ben-deki bilgi ve beceriden dolayı verilmiştir" dedi. O, Allah'ın kendinden önceki nesil-lerden, ondan daha kuvvetli ve daha çok mal biriktirmiş kimseleri helak etmiş ol-duğunu bilmiyor muydu?" (Kasas. 76-78)

    Netice de Allah Kârun'u ve sarayını ye-rin dibine geçirdi. Ona özenenler de azgın-lığın sonuna acı bir şekilde şahit oldular.

    İKTİDAR SEBEBİYLE AZMAK

    İnsanların imkânları arttıkça kendilerin-de hayali güç vehmine kapılırlar, her şeye kadir olacaklarına inanırlar. Halbuki bu güç emanotu

    YanıtlaSil
  99. duğun

    Netice de Allah Kârun'u ve sarayını ye-rin dibine geçirdi. Ona özenenler de azgin-lığın sonuna acı bir şekilde şahit oldular.

    İKTİDAR SEBEBİYLE AZMAK

    İnsanların imkânları arttıkça kendilerin-de hayali güç vehmine kapılırlar, her şeye kadir olacaklarına inanırlar. Halbuki bu güç emanet ve devşirmedir. İnsanın kendi gü-cü değildir. Başkalarının desteğiyle devam eder. Bu destek çekilince çöker.

    İktidar sebebiyle azanlara en çarpıcı mi-sal Firavun ve Nemrud'dur. Firavun'un az-gınlığı, ilahlığını iddia edecek noktaya gel-di. Cenab-ı Hak Hz. Musa'ya:

    "Haydi Firavun'a git! Çünkü o azmış-tır. Ona de ki: İster misin (küfür ve isya-nından) temizlenesin? Seni Rabbine ile-teyim de ona karşı derinden saygı du-yup korkasın! Derken Mûsâ O'na en bü-yük mucizeyi gösterdi. Fakat o, Musa'yı yalanladı ve isyan etti. Sonra sırt dönüp koşarak gitti. Hemen (adamlarını) topla-dı ve onlara seslendi: "Ben, sizin en yüce Rabbinizim!" dedi. Allah onu, ibret veri-ci şekilde dünya ve âhiret cezasıyla ceza-landırdı." (Nâziat 17-25)

    Firavun'u bu azgınlığa sevkeden şey, sa-hip olduğu iktidar gücüydü. Fakir ve güç-süz gördüğü için Musa'yı önemsememiş, onu hakir görmüştür.

    "Firavun kavmine seslenerek dedi ki:

    YanıtlaSil
  100. y kavmim! Mısır hükümdarlığı benim de-il mi? Şu nehirler de benim altımdan akı-or (değil mi?) Hâlâ görmüyor musunuz? oksa ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatamayacak durumda olan bu adam-dan daha hayırlı değil miyim? (Eğer doğ-u söylüyorsa) ona altın bilezikler atılma-1, yahut onunla beraber bulunmak üze-re melekler gelmeli değil miydi? Firavun kavmini küçük düşürdü (ezdi). Onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yol-dan çıkmış bir toplumdu." (Zuhruf. 51-54)

    Nemrud'a gelince o da saltanatı sebe-biyle şımarıp kibirlenerek İbrahim (a.s) ile Allah hakkında tartışmaya girdi! "Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye (şıma-rip böbürlenerek) Rabbi, hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, Benim Rabbim diriltir, öldürür." demiş; o da, "Ben de diriltir, öldürürüm" demişti. (Bunun üzerine) İbrahim, "Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batı-dan getir" deyince, kâfir şaşırıp kalmış-tı..." (Bakara 258) Emanet gücüne güve-nip azan, İbrahim'le tartışmada mahcup olan Nemrud, fikrî mücadeleyi kaybedin ce güce başvurdu ve İbrahim'i ateşe attu Fakat yüce Mevlâ onun planını boşa çı kardı ve samimi olan kulu İbrahim'i ates

    ten kurtardı. Bu Nemrud'un, Allah'la sa vaşmak için göğe ok attığı, okta kan lek si görünce Allah'ı vurduğunu sandığı an latılır. Nemrud'un burnundan beynine g ren bir sivri sinek tarafından öldürüldüğ kabul edilir. Rivayet edildiğine göre; sim ğin sebep olduğu şiddetli ağrılar sebeb

    YanıtlaSil
  101. kavmiri küçük düyünlar da kendisine itaat ettiler. Çünki onero dan demiş bir toplumuzu 554

    Nemrud'a gelince de saltanat sebe biyle şımarıp kibarlenerek Ibrahim (as) e Allah hakkında tartışmaya girdi" kendisine hükümdarlik verdi diye (ma rip bobtirlenerek Rahakkında orasim le tartışanı görmedin mi? Man Ibrahim, "Benim Rabbim dirittir, öldürür" demigo da, "Ben de dirilir, öldürürüm" demişti. (Bunun üzerine) İbrahim, "Şüphesiz Allah glineşi doğudan getirir, sen de onu bati dan getir" deyince, kafir şaşırıp kalmış ..." (Bakara 258) Emanet glicline glive-nip azan, İbrahim le tartışmada mahcup olan Nemrud, fikri mücadeleyi kaybedin ce glice başvurdu ve İbrahim'i ateşe attı. Fakat yüce Mevla onun planını boşa ç kardı ve samimi olan kulu İbrahim'i ateş ten kurtardı. Bu Nemrud'un, Allah'la sa-vaşmak için göğe ok attığı, okta kan leke-si görünce Allah'ı vurduğunu sandığı an Jatılır. Nemrud'un burnundan beynine gi-ren bir sivri sinek tarafından öldürüldüğü kabul edilir. Rivayet edildiğine göre; sine-ğin sebep olduğu şiddetli ağılar sebebiy-Je sürekli olarak başına tokmakla vurdur-muş ve sonunda büyük bir acıyla ölmüştür.

    Görüldüğü gibi bu zalimlerin sonu hep hüsran olmuştur. Arap şairinin dediği gi-bi: Kralda olsa, orduları dağları ovaları da doldursa zalimler asla güven içinde olduk-larını sanmasınlar.

    İnsanlara düşen görev; bu zalimlere asla destek olmamaktır. Aksi halde des-tek olanlarda zalimlerin akıbetine uğrar-lar. Cenab-ı Hak bu hususta bizleri şöy-le uyarmaktadır: "Zulmedenlere meylet-meyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez." (Hud. 113)

    YanıtlaSil
  102. Temmuz 2024 / Muharrem 1446. www.altinoluk.com Sayı: 461 - 1300

    YanıtlaSil
  103. habbet.

    Sevgi, mu-: "Dualarımız sizinle birliktedir" anlamına gelen bu tabir, evvelce mektupların altlarına yazılırdı.

    وديع VEDI

    Başkasının malını

    saklamaya memur kimse.

    ودى VED: Küçük abdest bozduk-tan sonra cikan beyazımsı su.

    وديعه

    VEDIA: Emânet.

    ولديعة الله

    Vedlatullah Allah'ın emane-

    وديد

    VEDID : Sevgisi çok olan.

    ودق VEDK : Yağmur. Yağmurun damlaması. * Alışıp üns ve ülfet etmek, Yakın ol-mak. (Bak: Vadk)

    ودود VEDUD : Çok şefkatil. Kendi-sine çok sevgi beslenen. Cenâb-ı Hak.

    (Vedud ismine mazhar olan muhakkıkin-i ev-liya: "Bütün kainatın mâyesi, muhabbettir. Bütün mevcudatın harekâtı muhabbetledir. Bütün mevcu-dattaki incizab ve cezbe ve cazibe kanunları, mu-habbettendir." demişler.) (Vedud ismine mazhar bir kısım evliya: Cenneti istemiyoruz, bir lem'a-yı muhabbet-i İlâhiye, ebeden bize kâfidir, demişler. S.)

    وقاء VEFA : Ahdinde, sözünde dur-ma. Sevgi ve dostlukta sebat ve devam, * Ödeme. + Yetişme. * Dince ve akılca lâzım gelen şeyi yeri-ne getirip uhdesinden çıkma.

    وقعه VEFA : Kav ettikleri bez par-çası. Şişe ağzını tıpamada kullanılan bez parçası.

    وفادار VEFADAR (Vefakâr): Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.

    وفا پرور VEFAPERVER : f. Sözünde duran. Vefâli. me. وفات VEFAT: ölüm, Ahirete göç-

    وقد VEFD: Çokluk. Cemaat. * Bir Iş için giden heyet. Elçilik. Dağ başı. * Gelme, ulaşma, erişme, varma, vürud.

    YanıtlaSil
  104. 1045

    VESVESE

    to vesairenin cıkartılıp bırakıldığı yer. VESVAS Movesvis, Vesvese-

    ye sürükleyen seytan. Nefsin zihinde lika eylediği dağdağa ve fitne. Avcının ve köpeklerin gizli sesi.

    VESVESE Sübhe. Tereddut. Kuruntu. Aslı olmayan ihtimaller.

    (Vesvese, lugatta hışırtı, fısıltı gibi gizti ses demektir. Bu münasebetle gönülde tevali ve teker-rür eden gizli söze vesvese; ve bir nefse böyle bir söz ilka etmeğe de, vesvese vermek täbir olunur.) (Ε.Τ.)

    (Arkadas! Vesvese ve evharm zulmetleri icin-de yürürken, Resul-ü Ekrem Aleyhissalätü Vesselä-mın sünnetieri birer yıldız, birer lamba vazifesini gördüklerini gördüm. Her bir sünnet veya bir hadd-i şer'i zulmetli dalälet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda, insan zerre miskal o sünnetterden inhi raf ve udul ederse; seytanlara mel'abe, evhama mer-keb, ehval ve korkulara ma'rez ve dağlar kadar ağır yüklere matlyye olacaktır.

    Ve keza o sünnetleri, sanki semadan tedelli ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki: Onlara temes-sük eden yükselir, saadetlere nåll olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minäre ile semaya çıkmak hamakatinde bulunan firavun gibi bir firavun olur. M.N.)

    (Ey su- vesveseden me'yus nefsim! Tedal-yi hayälät, tahattur-u farazlyat, bir nevi irtisam-ı gay-r- ihtiyäridir. İrtisam ise, eğer hayırdan ve nurani-yetten olsa, hakikatın hükmü bir derece suretine ve misäline geçer. Güneşin ziyası ve harareti, äyinede-ki misaline geçtiği gibi... eğer şerden ve kesiften ol-sa, aslın hükmü ve hassası, suretine geçmez ve tim-saline sirayet etmez. Mesela necis ve murdar bir şey'in âyinedeki sureti ne necistir, ne murdardır. Ve yılanın timsāli, ısırmaz.

    İşte su sırra binaen, tasavvur-u küfür, küfür değil; tahayyül-ü şetm, setm değil. Hususan ihtiyar-sız olsa ve farazi bir tahattur olsa, bütün bütün za-rarsızdır. Hem ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cema-atin mezhebinde bir şey'in şer'an çirkinliği, pisliği: nehy liähi sebebiyledir. Mådemki ihtiyarsız ve ri-zasız bir tahattur-u farazidir, bir tedal-yi hayälidir: nehiy ona taalluk etmez. O dahi ne kadar çirkin ve pis bir şeyin sureti dahi olsa, çirkin ve pis olmaz. Μ.)

    (insan kalben ve fikren hakaik-ı İlähiyeye bakıp düşündüğü zaman, blihassa namaz ve ibådet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi ta-rafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıra-lar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevál, vehmi ve çirkin şeylerin defiyle uğraşan a-dam, o vesveselere mağlup olur. Ancak onları mağ-lup edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip on-lar ile uğraşmamaktır. Evet arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakalk-ı İlahiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur, Evet, pis bir menzilin deliklerinden semänın güneş ve yıldızlarına, cenne-tin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana-bulaşmaz, Ve fena bir te'sir etmez. (Hasiye)

    (Haşiye): O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şey-taniden gellyor, Meselá: Sen namazda, Kābe karşı-sında, huzur-u liähide āyatı tefekkürde olduğun

    ver

    SIKII, par-

    YanıtlaSil
  105. 504

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    Çünkü: Hasetten dolayı, şeytan merdud olmuştur. İlk başta ha-sed eden de şeytandır.

    Kabil, Hibil'l hasedden ötürü öldürmüştür.

    Bütün bu anlatılan sebeplerden dolayıdır ki: Sübhan olan Yüce Hak, hasetçinin şerrinden istiaze etmeyi emretti. Bu manada gelen ȧyet-i kerime şöyledir:

    « Hased edenin, haset ettiği zamanki şerrinden..» (113/5)

    FİRAVUN ŞEYTAN

    Bir rivayet..

    Anlatıldığına göre: Bir gün Firavun, halvethanesinde otururken, Şeytan kapısını çaldı. İçeriden Firavun:

    Kimdir?..

    Diye sordu. Onun bu sorusu üzerine, Şeytan şöyle dedi:

    Hem ülûhiyet davası güdersin; hem de, dışarıdan kapıyı çala-nı bilmezsin.

    Şeytanın bu sözü üzerine Firavun:

    Gel.

    Diyerek kapıyı açtı. Sonra Şeytana şöyle dedi:

    Ya İblis, Sübhan olan Yüce Hak, seni evvelce bu kadar nimet-lerle muazez kılıp melekler arasına katmışken, fermanına itaat et-meyip ebed mel'un oldun. Bana gelince, sayısız ve hesaba gelmez ni-metler ve olağanüstü haller ihsan etti. Bu durumda, daima şükür ve tam itaat, çokça kulluk edecekken kendimi ona ortak koşup ulûhiyet dava ettim. İş böyle olunca, şu asırda ikimizden daha yaramaz bir kim-se var mıdır?.

    Şeytan:

    -- Vardır..

    Deyince Firavun tekrar sordu:

    Kimdir?.

    Şeytan şöyle anlattı:

    - Bir karı var. Salih bir kimseyi azdırmakta aciz kalsam, o karı-ya niyaz ederim; azdırır. Sonra, o karı fakirdi. Komşusunun da sütlü bir ineği vardı. O komşusu, her gün, ineğini sağdığı zaman. ne yetenden kalanı o karıya verirdi. Onun verdiği ile geçinip giderdl. aman, kendileri-

    Gene, günlerden bir gün, salih bir kimseyi azdırmak için o karıya rica ettim. Kendisine bir şey vermeyi vaad ettim. Gidip o adamı azdır-dı. Ben de, vaad ettiğim şeyi, kendisine götürdüğüm zaman, o karı bana şöyle dedi:

    Benim de senden bir ricam var. Sen de bu ricamı yerine getir.

    O hacetin nedir?.

    Diye sordum; bana şöyle dedi:

    - Komşumun ineğinin otladığı yeri zehirle. O inek, oradan ot-

    layıp ölsün.

    YanıtlaSil
  106. KARA DAVUD

    وَمِن قَلْبِي مِنَ الْحَقْدِ وَالْحَيادِ وَلَا تَجْعَلْ عَلَى تَبَاعَةُ لِأَحَدٍ اللَّهُمَّ إِلَى اسْتَلْكَ الْأَخْدَ بِأَحْسَنِ مَا تَعْلَمُ وَالتَّرْكَ لِسَبِي مَا تَعْلَمُ وَاسْتَلْكَ التَّكَلَ بِالرِّزْقِ وَالزَّهْدَ فِي الكَمَا والمخرج بالبيان من كُلِّ كل شبهة والفلم بالصَّوَابِ فِي كُلِّ مُتَجَةِ وَالْعَدْلَ فِي الغَضَبِ والرضاء والتسليم لما يجرى به القضاء والاقْتِصَادَ فِي الفَقْرِ وَالبَنِي وَالتَّوَاضُعَ في القَوْلِ وَالْفِعْلِ وَالصَّدْقَ فِي الْحَةِ والمنزل اللَّهُمَّ إِنَّ لَي ذُنُوبًا فِيمَا بَيْنِي وَبَيْنَكَ وَذُنُوبَا فيما بَيْنِي وَبَيْنَ خَلْقِكَ اللَّهُمَّ مَا كَانَ لَكَ مِنْهَا فَاغْفِرْهُ وَمَا كَانَ مِنْهَا الخَلْقِكَ فَجَلَهُ عَلَى وَاغْنِي بِفَضْلِكَ إِنَّكَ وَاسْعُ الْمَغْفِرَةِ

    505

    ve nakkı kalbi minel hıkdi vel-hasedi ve låtec'al aleyye tibaaten liahadin.

    Allahümme inni es'elükel-ahze

    biahseni matalemü vet terke liseyyäi matalemü ve es'elüket tekeffüle bir-rızkı vez-zühde fil-kifafi vel-mahrace bil-beyani min külli şüphetin vel-felece bis-savabi fi külli huccetin vel-adle fil-gazabi ver-rızai vet-teslime lima yecri bihil-kazaü vel-iktisade fil-fakri vel-g-na vet-tevazua filkavli velfi'li vessıd-ka filciddi vel-hezeli.

    Allahümme inne li zunuben fima beyni ve beyneke ve zünuben fima beyni ve beyne halkıke.

    Allahümme makåne leke minha fağfirhu ve makâme minha lihalkıke fetahammelhü anni ve ağnini bifazli-ke inneke vasiul mağfireti..........

    Kalbimi kinden ve hasetten temizle. Beni hiç kimsenin, üzerimde hakkı kalan eyleme.

    Allahım, en güzel bildiğin şeylere tutunmayı istiyorum. Yaramazlığını bil-diğin şeyleri de terk etmeyi senden İstiyorum. Senden rızka tekeffül etmeni istiyorum. Yeteri kadarına zühd istiyorum. Beyan yolundan her şüpheli şeyden kurtuluş ihsan etmeni Isterim. Her hüccette doğruya zafer bulmayı isterim. Öfke ve rıza halinde adalet isterim. Kazanın yürüdüğü şeylerde teslim isterim. Zengin-likte ve fakirlikte iktisat istiyorum. Sözde ve fiilde tevazu istiyorum. Ciddi ve ga-ka sözünıde doğruluk İstiyorum.

    Allahım, benim bazı günahlarım var ki, seninle aramdadır. Yine bazı gü nahlarım var ki, onlar da halkınla aramdadır.

    Allhım, seninle aramda olan günahları bağışla. Hikınla aramda olan gü nahlarıma da tefekkül eyle; onu benden al. Fazlınla beni ihtiyaçsız kıl. Çünkü sen, bol mağfiret ashibisin.

    (Devamı: 509. Sayfada)

    YanıtlaSil
  107. Kafirin Cehennemde ebedf kalması adalettir. (S.) 429:26. Söz, 1. mebhas; (L.) 87:13. Lem'a 12. işă; (1.1.) 80; ($.) 194:11. Şua, 8. mes. (As. M.) 44: 8. mese, hül.; (M.) 47:12. Mektup, 1. suål

    Kafirin Cehennem ile ülfet peyda etmesi. (1.1.) 81.

    Kafir Cehenneme layık bir mahiyet kesb eder. (S.) 32:6. Söz.

    Kafirlere Cehennem yok olmaktan hayırlıdır. (1.1.) 81.

    Kafirlerin cezası ahirete havale edilir. (E.L.) 1:75.

    Kafirlerin çocukları ehl-i necattır. (E.L.) 1:59; (K.L.) 75.

    Kafir dünyada cennet hayatı yaşar. (M.N.) 60:Katre.

    Kafirin dünyada cezalandırılmamasının sebebi. (M.N.) 180: Şemme, 10. risale; (S.) 667:Lemaat; (S.) 158:14. Söz, zeyl

    Kafirler dünyanın imârı için yaratılmıştır. (L.) 124:17. Lem'a 6. nota; (M.N.) 134:Zühre, 6. nota

    Kafir emanete hıyânet etmiştir. (S.) 33:6. Söz.

    Kafirler hakkında Kur'ân'ın rahmet ciheti. (L.) 83:13. Lem'a 8. işa

    Kâfirlerin hayat seyirleri ve akibetleri. (S.) 116:11. Söz

    Kâfirin herbir sanat ve sıfatının kâfir olması lazım gelmez. (Mn.) 71; (1.1.) 214; (S.) 667:Lemaat

    Kafirler de İslâmiyetin rahmetinden istifade eder. (Μ.Ν.) 70: Katre'nin zeyli.

    Kafirler iyiliklerinin mükafatını dünyada görür. (M.N.) 60: Katre, hât.

    Kâfirlerin kılıncıyla fetih, sürür ve ferah istemeyiz. (L.) 108:16. Lem'a 3. suâl

    Kâfirlerin küfürdeki ittifakları ehemmiyetsizdir. (M.Ν.) 135: Zühre, 6. nota

    Kafir küfür ve inkarıyla ahmakça bir cinayet işler. (S.) 77:10. Söz, 8. hak.

    Kâfirin iki mânâsı vardır. (Mn.) 72.

    Kâfirin istikbali bir günü ellibin senedir. (M.) 306:26. Mektup, 1. mebhasın sonu.

    Kâfire kâfir dememek. (Mn.) 71, 72.

    FIHRIST/412

    YanıtlaSil
  108. Kâfirlerin Müslümanlara düşmanlığının sebebi. (M.N.) 76: Hubâb Kafirin Müslümana galip gelmesinin sırrı. (S.) 667:Lemaat; (Rm. İç. R.) 1:230; (S.) 353:25. Söz 1. şu'le 1. şuâ 5. nokta; (M.N) 60:Katre, hât.; (B.L.) 152.

    Kâfirlerin medeniyeti ile müslümanların medeniyeti arasındaki fark. (M.N.) 77:Hubab

    Kâfir şefkate layık değildir. (S.) 578:32. Söz, 3. mev. 2. mebhas

    Kâfirin terakkiyat-1 medeniyette muvaffak olmasının sebebi. (M.N.) 180:Şemme, 10. risâle

    Kâfirlerin şerrinden kâinat kızar. (L.) 86:13. Lem'a 11. işâret; (Ş.) 11:2. Şua, 1. mak.

    Kâfirler vâhid-i kıyâsîdir. (M.N.) 134:Zühre, 6. nota; (L.) 124: 17. Lem'a, 6. nota

    Kâfirlerin vasıflarından bazıları. (1.1.) 206.

    Kasten kimse kâfir olmaz. (M.N.) 68:Katrenin zeyli.

    Küfre rıza küfürdür. (M.) 345:28. Mektup, 4. mes. 2. nok.; (E.L.) 2:145; (K.L.) 108.

    Küfrü hayal etmek küfür değildir. (L.) 78:13. Lem'a 6.işâret; (K.L.) 7; (S.) 251:21. Söz, 2. makam 5. vecih

    Küfrün inşikakının neticesi ittihad-1 İslâmdır. (Rm. İç. R.) 1:231.

    Küfrü kâfir ister, Allah yaratır. (1.1.) 105, 108, 111.

    Küfrün mâhiyeti nefiydir. (L.) 124:17. Lem'a, 6. nota

    Küfr-ü mutlakın altı anarşistlik, üstü istibdad-ı mutlakadır. (Ş.) 238:12. Şua

    Küfrün neticesi (L.) 82:13. Lem'a 8. işâret

    Küfür ademdir. (Ş.) 65:4. Şua 3. bür. (Ş.) 86:7. Şua, mukaddime

    Küfür bir tahriptir. (S.) 289:23. Söz, 2. meb.

    Küfür bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir. (M.N.) 60:Katre

    Küfür bütün kâinata karşı bir tahkirdir. (S.) 64:10. Söz, muk. 3. işâ; (M.) 47:12. Mektup, 1. suâl

    Küfür bütün mahlukatın hukukuna tecavüzdür. (L.) 87:13. Lem'a 11. işâret; (Ş.) 11:2. Şua, 1. makam; (S.) 422:25. Söz

    FİHRİST/413

    YanıtlaSil
  109. Küfür büyük bir cinayettir. (S.) 290:23. Söz, 2. mebhas; (S.) 429:26. Söz, 1. mebhas; (M.) 47:12. Mektup, 1. suâl

    Küfür Cehennemin yaratılmasına sebeptir. (S.) 464:28 Söz, zeyl

    Küfür cereyanının yediği semavî tokat. (K.L.) 161.

    Küfür cinayetini ancak Cehennem temizler. ($.) 10:2. Şua, 1. mak.

    Küfür dünyada da cehennemi netice verir. (E.L.) 2:216; (S.) 578:32. Söz, 3. mev. 2. mebhas; (S.) 23:2. Söz.

    Küfür herşeyi birbirine düşman eder. (M.N.) 77:Hubâb

    Küfür iki kısımdır. (L.) 82:13. Lem'a 8. işā; (Ş.) 86:7. Şua, muk.

    Küfür inkardır, reddir, adem-i kabüldür. (S.) 154:14. Söz, 5. si.

    Küfür insanı aciz bir canavar hayvan eder. (S.) 285:23. Söz, 1. mebhas. 4. nokta

    Küfür insanı elmastan kömüre dönüştürür. (S.) 282:23. Söz, 1. meb. 1. nok.; (M.N.) 60:Kat. hât.

    Küfürle itham etmekten sakınmak gerekir. (Ş.) 358:14. Şua. hatâ sevap cetveli.

    Küfür kainatı müthiş düşman taifeleri olarak gösteriyor. (H.Ş.) 75:Zeyl.

    Küfür korkaklık verir. (H.Ş.) 77.

    Küfür makamına ancak terhib ve tahvif münasiptir. (İ.İ.) 70.

    Küfür månevî bir cehennemin çekirdeğini taşıyor. (S.) 23:2.

    Söz; (B L.) 152; (M.N.) 88:Hubab

    Küfür mâzi ve istikbali kararır. (Ş.) 168:11. Şua; (As. M.) 17:3. mes.

    Küfür mutlak cinâyettir. Affa kâbil değil. (S.) 80:10. Söz, 9. hak.

    Küfür ölümü idâm-1 ebedî mâhiyetine getirir. (H.Ş.) 75.

    Küfür tecessüm etse Cehennem olur. (Ş.) 194:11. Şua, 8. mes.; (As. M.) 44:8. mesele, bir hülasa

    Küfür ve isyan tahriptir. (S.) 429:26. Söz, 1. meb.

    Küfür yolu zordur. (M.N.) 68:Katrenin zeyli.

    Müslümanlara ülfeti mümkün olmayan kâfire sevgi duyulmaz.

    (M.N.) 76:Hubab

    FIHRIST/414

    YanıtlaSil
  110. Resûlullah hakkında hatıra gelen çirkin düşünceler imana zarar vermez. (L.) 79:13. Lem'a 6. işaret

    Tevhid şirki reddeder. (30. Lem'a 4. Nük. 5. İş.) 308.

    Zulme maruz kalan kâfirin âhiretteki durumu (K.L.) 45.

    KÜRT-KÜRTÇE

    Bediüzzaman bir dindar Türkü lakayd çok Kürde tercih etti. (E.L.) 1:276.

    Bediüzzaman'ın eski eserleri Arap abasını, Türk pantolonunu giymiş külahlı bir Kürtür. (Mn.) 13.

    Bediüzzaman kendine vekaleten Kürtlerin sonraki nesline Mü-nazarat isimli eseriyle hitap ediyor. (Mn.) 20.

    Bediüzzaman Kürtlere, "Hükümetin işine karışmayacağız. Çün-kü hikmet-i hükümeti bilmiyoruz" dedi. (D.H.Ö.) 23; (T.H.) 60

    Bediüzzaman "Biz ki Kürdüz, aldanırız fakat aldatmayız" diyor. (D.H.Ö. İç, Reç.) 1:54

    Bediüzzaman'ın Kürtlere nasihatı. (D.H.Ö.) 57, 59, 60; (Mk. İç. Reç.) 2:295.

    Bediüzzaman'ın Kürtlerin eğitimine verdiği önem. (Mk. İç. R.) 2:294.

    Bediüzzaman Kürt aşiretlerine Meşrûtiyeti anlatan telgraflar çekti. (D.H.Ö.) 21; (Τ.Η.) 59.

    Bediüzzaman Kürtçe için "lisân-ı millimiz" diyor. (D.H.Ö. İç. Reç.) 1:95.

    Bediüzzaman Meşrûtiyetin 2. yılında Kürt aşiretlerine Meşrûti-yeti anlattı. (Mn.) 19.

    Bediüzzaman Meşrûtiyeti Kürtlere müjdeledi. (Mn.) 20, 21, 42.

    Bediüzzaman, "Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvve-tiyiz." diyor. (Nk. İç. R.) 2:256.

    Ermeniler Kürtleri aldatmak istiyor. (Mk. İç. Reç.) 2:303.

    Her millette olduğu gibi Kürtler arasında da bâzı hamiyetsizler türemiştir. (Mk. İç. R.) 303.

    FİHRIST/415

    YanıtlaSil
  111. Bir Hazinenin Anahtarı RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI

    FİHRİST VE İNDEKSİ

    İSMAİL MUTLU

    İKİNCİ BASKI

    YanıtlaSil
  112. Insanda hayvanın aksine, kuva ve meyillerine sınır konulmamış. (Sn) 39, 68; (Mh.) 125:3. maka.; (E.L.) 2:95; (S.) 648: Lemaat

    İnsanın kuvvelerine bir sınır konulmadığından terakkîsi ve te-dennîsi sınırsızdır. (S.) 164:15. Söz, 3. basamak

    Kalp, akıl, hayal ve kuvveleri kendilerine layık ibadetle meşgul etmek gerektir. (S.) 291, 292:23. Söz, 2. meb. 1. nükte

    Kuvve-i gadabiyesi olmayan insan diri iken ölüdür. (Mn.) 96.

    Kuvve-i gadabiyenin vasat mertebesi şecaattir. (İ.İ.) 29.

    Kuvve-i hâfıza Levh-i Mahfuzu ispat eder. (S.) 149:13. Söz

    Kuvve-i hayaliye aklın bir hizmetkârıdır. (S.) 84:10. Söz, 11. hak.

    Kuvve-i hayaliye âlem-i misaliden haber verir. (B.L.) 188.

    Kuvve-i hayaliye Levh-i Mahfuzdan haber verir. (B.L.) 188; (S.) 149:13. Söz, Hüve nük.

    Kuvve-i şeheviye, gadabiye ve akliyye. (İ.İ.) 29, 1413, 215.

    Kuvve-i şeheviyesi olmayan insan diri iken ölüdür. (Mn.) 96.

    Kuvveler üç mertebeye ayrılır. (İ.İ.) 215.

    Nefis ve heva, kuvve-i şeheviye ve gadabiye kapıcı ve it hük-mündedir. (S.) 292:23. Söz, 2. mebhas

    Peygamberimiz kuvve-i şeheviyenin fesadından uzaktı. (L.) 65:11. Lem'a, 3. mesele

    KUVVET

    İnsanda müdebbir-i galip ya haktır, ya kuvvettir. (Mh.) 29, 31:

    1. makale, 7. ve 8. mukaddime

    İstibdatta hak kuvvetin mağlubudur. (Mn.) 38.

    Kuvvet hakka hizmetkâr olmalı. (S.) 647:Lemaat.

    Kuvvet haktadır. (S.) 498:30. Söz.

    Kuvvet kânunda olmalı, yoksa istibdat münkasım olmuş olur. (D.H.Ö.) 47, 65; (Т.Н.) 69.

    Kuvvet ve zorbalık hangi devletin kan damarına girmişse o devleti yıkmıştır. (D.H.Ö.) 85.

    FIHRIST/410

    YanıtlaSil
  113. KÜFRÂN-I NİMET

    Tevazu bazan küfrân-ı nimet olur. (M.) 358:28. Mektup, 7. me-sele, 4. sebep; (M.N.) 191:Şemme:10. risåle

    KÜFÜR-KAFİR

    Bâzan söz küfür görünür, fakat sahibi kâfır olmaz. (L.) 273:28. Lem'a 1 Suâle Cevap

    Bir kâfirin herbir sıfatı kâfir olmak lazım değil. (H.SL.) 99:2. hatve

    Bu asırda iman ve küfür en son istinada dayanmış. (S.T.) 32.

    Bu zamanda küfr-ü mutlak fenden geliyor. (H.Ş.) 22.

    Büyük günahları işleyen kâfır olmaz. (L.) 78, 80:13. Lem'a 5 ve 7. işaretler, (B.L.) 109.

    Dünyanın Allah katında sinek kanadı kadar değeri olsaydı, kâfir-lere ondan bir yudum su dahi içirmezdi. (S.) 311:24. Söz, 3. dal 9. asıl

    Felsefe talebelerinin, küfür milletinin ve nefs-i emmarenin en müthiş dalâleti Allah'ı tanımamaktır. (S.) 61:10. Söz, muk.

    Harbî kâfirin hayat hakkı vardır. (M.) 423:29. Mektup, 7. kıs. 3. işā.

    İman ile küfrün ortası yoktur. (E.L.) 2:60.

    İnkar adem-i kabül değil, kabül-ü ademdir. (S.) 172:15. Söz, 2.

    bir itiraz

    İnkarda çok büyük zorluklar vardır. (L.) 184:23. Lem'a 2. me-sele; (L.) 316, 317:30. Lem'a 4. nükte, 4. işaret; (Μ.Ν.) 31: Lasiyyemalar, (M.N.) 50: Katre. 1. Bab; (S.) 110:10. Söz,

    zeylin 4. parça

    İnsan küfürle esfel-i sâfilîne düşer. (S.) 281:23. Söz, 1. meb. 1. nok.

    Kâfir âleme müstakil bir ağa nazarıyla bakıyor. (M.N.) 200:Şu'le

    Kâfirin Allah'a düşmanlığının sebebi. (L.) 348:30. Lem'a 6. nükte, 5. şuanın sonu; (S.) 69:10. Söz, 4. hakikat

    FİHRİST/411

    YanıtlaSil
  114. KÜFÜR
    الكفر
    Din adına tebliğ ettiği konularda peygamberi tasdik etmemek, onaylamamak anlamında bir terim.
    İlişkili Maddeler
    TEKFİR
    Hz. Muhammed’in vahiy yoluyla alıp insanlara tebliğ ettiği kesin delille sabit olan dinî bir esasın doğruluğunu inkâr edenin kâfirliğine hükmetme anlamında kelâm terimi.
    ELFÂZ-ı KÜFÜR
    İmandan çıkıp küfre girmeye sebep olan sözler anlamında bir terim ve bu konuda yazılan eserlerin ortak adı.

    Müellif: MUSTAFA SİNANOĞLU
    Sözlükte “örtmek, gizlemek; nankörlük etmek” gibi mânalara gelen küfr (kefr, küfûr, küfrân), terim olarak genellikle “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği hususlarda peygamberi tasdik etmemek, ona inanmamak” diye tanımlanır (Teftâzânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, s. 189). Küfrü benimseyene “fıtrî yeteneğini köreltip örten” anlamında kâfir denilir. “Bilmemek, yadırgamak” mânasındaki nükr kökünden türetilen ve “kabul etmemek, reddetmek, hoş görmemek” anlamına gelen inkâr da küfür karşılığında kullanılmakta olup bu tavrı sergileyene münkir adı verilir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “kfr”, “nkr” md.leri; Lisânü’l-ʿArab, “kfr”, “nkr” md.leri). Arapça kâfir veya Farsça gebrden (ateşe tapan) alınıp Türkçe’de kullanılan gâvur kelimesi de inanmayanı ifade etmektedir.

    Yahudi geleneğinde Ortodoks inancı terkeden sapıklar için yer alan en yaygın terim, “Nâsıralı Îsâ’ya inanan” anlamındaki ma’amin Yeşu notseri ifadesinden türetildiği ileri sürülen minimdir. Tanrı’nın birliğini reddeden, kötülüğün Tanrı’dan bağımsız ilâhî bir başka güce dayandığına inanan, Tanrı’yı zalim olarak niteleyen (Nezikin, Sanhedrin, 38b-39a), cismanî dirilmeyi, Mesîh’in geleceğini (a.g.e., 91a) ve İsrail’in seçilmişliği fikrini reddedenler yanında Sadûkīler, Sâmirîler ve yahudi-hıristiyanlar gibi heretik mezhepler de bu kelime ile anlatılmıştır. Kofer (inkâr eden), gereksiz yere sorgulayan ve kutsal metinlerde çelişki bulmaya gayret edenler için kullanılırken (a.g.e., 39a-b) kofer beikkar terkibiyle dine ait temel bir inancı veya dogmayı (ikkar) reddeden kişi kastedilmiştir. “Değişen, başka dine geçen” mânasındaki mumar kelimesiyle Tevrat’ın hükümlerinden birini reddeden kimse nitelendirilmiştir (Nezikin, Horayoth, 11a). Ayrıca Yunan filozofu Epikuros’un düşüncelerini benimseyenleri ifade eden veya Ârâmîce pkr (kısıtlamalardan serbest olmak) kökünden türeyen epikoros kelimesi ilâhî takdir ve cezayı reddeden, böylece kendilerini Tevrat’ın hükümlerine uymamak konusunda serbest hisseden kişileri nitelendirmek için kullanılmıştır.

    YanıtlaSil
  115. Yahudiliğin gerek kutsal metinlerinde gerekse geleneğine ait literatürde İsrâiloğulları’nın dinlerine bağlılıkları, Rab Yahova ile aralarında gerçekleşen ahde sadakatleriyle özdeşleştirilmiştir. İsrâiloğulları, Yahova’nın sözünü dinleyip onunla yapılan ahde sadık kaldıkları takdirde bütün kavimlerden daha üstün tutulacak ve Tanrı’nın kâhinler melekûtu ve mukaddes milleti olacaklardır (Çıkış, 19/5-6). Ahdin gereği olarak İsrâiloğulları’nın yerine getireceği görev başta on emir olmak üzere (Tesniye, 4/13) Hz. Mûsâ’nın Rab Yahova’dan getirdiği emirlere uymaktır. On emrin, İsrâiloğulları’nın Yahova’dan başka ilâhlara tapınmamaları şeklindeki uyarıyla başladığı dikkate alındığında (Çıkış, 20/2-6) Yahudilik’te küfrün, başka tanrılara ve putlara tapınmaya kadar varan ahde aykırı tercih ve tavırları kapsadığı görülür. Ahd-i Atîk’te İsrâiloğulları’nın zaman zaman ahdi ihlâl ettikleri (Tesniye, 29/25; I. Krallar, 19/10; II. Tarihler, 12/1; Yeremya, 22/9; Daniel, 2/30) ve bu sebeple cezalandırıldıkları (Tesniye, 17/2; Yeşu, 7/11; Mezmûrlar, 132/12) belirtilmektedir. Ayrıca Tanrı’nın, ahidlerini bozan İsrâiloğulları’nı önceleri himaye etmediği (Yeremya, 32/37), fakat daha sonra onlara acıyarak kendileriyle ahdini tazelediği (Yeremya, 31/31, 32/37-41; Malaki, 4/8) anlatılmaktadır. Yahudi şeriatına göre inancını kaybeden bir yahudi ölmeden önce tövbe etmesi mümkün olan bir günahkâr sayılmaktadır (Nezikin, Sanhedrin, 44a). İnkârcı konumuna düşen yahudi tövbe edip tekrar dinini yaşamaya başlamadığı sürece yahudi toplumunun sahip bulunduğu bazı imtiyazlardan mahrum bırakılacaktır.

    Hıristiyanlığın temel öğretisini kurtuluşa erebilmek için Îsâ’ya, öğretilerine ve yeryüzünde onun bedenini temsil eden kiliseye intisap etmenin zorunluluğu oluşturur. Kilise babaları bu inancı, “Kilise dışında kurtuluş yoktur” hükmüyle bir dogma haline getirmişlerdir. Dolayısıyla bu dindeki küfür anlayışını “Hz. Îsâ’nın ve kilisenin öğretilerini kabul etmemek” şeklinde tanımlamak mümkündür. Bizzat Hz. Îsâ kiliseyi tesis etmiş ve kurtuluşun yegâne yolu olarak ona bağlanmayı emretmiş, kendi öğretilerini ve vaftizi tebliğ etmek üzere havârilerini görevlendirmiştir (Matta, 10/40; 18/17; 29/19; Markos, 16/15; Luka, 10/16). Havârilerin akîdelerinde Petrus’un, “Başka hiçbirinde kurtuluş yoktur” ifadesiyle (Resullerin İşleri, 4/12) Îsâ Mesîh’e ve öğretilerine imanın gereğine ve kilisenin zorunluluğuna vurgu yapılmıştır. Hz. Îsâ’ya ve öğretilerine inananlar itaatsizliğe (İbrânîler’e Mektup, 2/3) ve itaatsizlik sebebiyle kurtuluşu kaybetmeye (İbrânîler’e Mektup, 4/11-12) karşı uyarılmıştır. Kilise babalarından Origen’e göre de kilise dışında kalan hiçbir kimse kurtuluşa erdirilmeyecektir. Kiliseye tâbiiyet “Tanrı’nın krallığına girmek, vaftiz olmak (Yuhanna, 3/5; Markos, 16/16), inanç esaslarını kabul etmek ve kilisenin kutsal birliğine girmek” anlamlarına gelmektedir. Bu sebeple Aziz Cyprian kutsal birlikten ayrılan sapık grupları kilisenin dışında kabul etmiştir. Dolayısıyla vaftiz edilmeyenler, kilisenin öğretilerini benimsemeyenler, sapıklar ve kilisenin otoritesini kabul etmeyenler kilisenin üyesi olmaktan çıkmaktadır. Ancak Katolik öğretisine göre hiç vaftiz edilmeyenlerle sonradan inkâra düşenlerin kiliseyle ilişkileri farklı statülere tâbidir.

    YanıtlaSil
  116. Kilise babalarından Hermas’ın, vaftiz edildikten sonra kişinin inancını terketmesinin affedilemeyeceği şeklindeki görüşü ilk dönemde kilisenin müeyyidesini teşkil ederken İznik Konsili’nden sonra Îsâ’nın öğretilerinden ve kiliseden uzaklaşanların tövbe ederek kutsal birliğe (komünyon) girmelerine izin verilmiştir. Reform hareketlerinin ardından Katolik kilisesi, Ortodoks ve Protestan kiliselerine rağmen kendini kurtuluşun yegâne yolu olarak görmeye devam etmiştir. II. Vatikan Konsili’nden (1962-1965) sonra kilise yine kurtuluşun evrensel aracı olarak görülmekle birlikte diğer din ve mezheplerin de olumlu değerler taşıdıkları ve insanların kurtuluşuna yardımcı olacakları ifade edilmiştir. Hz. Îsâ’nın öğretilerini ve kiliseyi terkedenlerin pişmanlık duyarak tövbe etmeleri halinde tekrar kilisenin kutsal birliğine dahil olmaları mümkün görülmüştür.

    Kur’ân-ı Kerîm’de küfür kavramı kök halinde otuz sekiz âyette kırk defa geçmekte, bunun yanında çok sayıda âyette aynı kökten türemiş fiil ve isimler bulunmaktadır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “kfr” md.). Kur’an’da cahd (bilerek inkâr etmek), işrâk (ortak koşmak) ve tekzîb (yalancı kabul etmek), kavramları da küfür mânasında kullanılmış, ayrıca tuğyân (haddi aşmak, azmak), zulm (haksızlık etmek, yersiz hareket etmek), ism (günah işlemek) ve fısk (belli bir sınırı aşmak, hak yoldan ayrılmak) kavramlarına küfrü ve inanmayanları nitelemek için yer verilmiştir (a.g.e., “cḥd”, “şrk”, “kẕb”, “ṭġy”, “ẓlm”, “is̱m”, “fsḳ” md.leri).

    Kur’an’da kâfirlerin Allah’ı inkâr etmeleri (en-Nisâ 4/136, 150; et-Tevbe 9/54; en-Nahl 16/106), O’na oğul isnat etmeleri (el-Mâide 5/72-73; et-Tevbe 9/30), yolundan yüz çevirmeleri (en-Nisâ 4/167), ulûhiyyetinde ortak tanıyarak şirke düşmeleri (Âl-i İmrân 3/151; el-Beyyine 98/1, 6) yanında O’nun âyetlerini (el-En‘âm 6/39; el-Enfâl 8/31), peygamberlerini (en-Nisâ 4/42; Yûnus 10/2; er-Ra‘d 13/42-43) inkâr ettikleri, bunlara ulûhiyyet pâyesi verdikleri (el-Mâide 5/17), Hz. Peygamber’in tebliğ ettiklerini, Kur’an’ı (el-İsrâ 17/41, 46; Meryem 19/73, 77; el-Enbiyâ 21/2-3), melekleri (en-Nisâ 4/136), öldükten sonra dirilmeyi (Yâsîn 36/78-79) ve âhireti (el-A‘râf 7/45; Hûd 11/7, 19) reddettikleri belirtilmek suretiyle ferdi küfre götüren inançlara açıklık getirilmiştir. Öte yandan Kur’ân-ı Kerîm’de inanmak veya inkâr etmekte insanların irade hürriyetine sahip bulundukları belirtilirken (el-Kehf 18/29) Allah’ın küfre rızâ göstermeyeceğine dikkat çekilmiştir (ez-Zümer 39/7). Kur’an’da, kâfirlerin inanmamaktaki ısrarlı tavırlarına rağmen inanacakmış gibi Resûl-i Ekrem’den defalarca mûcize göstermesini istedikleri bildirilmiş (el-En‘âm 6/37, 109; el-İsrâ 17/90-95), çeşitli âyetlerde, düşünüp ibret almak suretiyle inanmalarını sağlamak için kendilerine gösterilen misallerden bahsedilmiştir (el-En‘âm 6/65; Yûnus 10/5-6, 67; Yûsuf 12/105; er-Ra‘d 13/2-4; er-Rûm 30/20-28). Her şeye rağmen küfürde ısrarlı olanların amellerinin boşa çıkarılacağı (el-Mâide 5/5; el-A‘râf 7/147; ez-Zümer 39/65; Muhammed 47/8), kâfir olarak ölenlerin âhirette hiçbir şekilde kurtulamayıp acıklı bir azapla karşılaşacakları (Âl-i İmrân 3/91; el-Mâide 5/36; el-Meâric 70/11-18), cehennemde ebedî olarak kalacakları ve azaplarının hafifletilmeyeceği belirtilmiştir (el-Bakara 2/161-162). Kur’an’da tohumu toprağa atıp gizleyen çiftçilerden (küffâr) bahsedilirken (el-Hadîd 57/20) ve Allah’a şükredip nankörlük edilmemesi emredilirken de (el-Bakara 2/152; er-Rûm 30/34) küfr kökünün türevlerinin sözlük anlamıyla kullanıldığı görülmektedir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “kfr” md.).

    YanıtlaSil
  117. Küfür hadis kaynaklarında da çok geniş bir şekilde yer almakta olup özellikle iman bölümlerinde çeşitli başlıklar altında kaydedilen birçok rivayet bu konuyu ilgilendirmektedir (Wensinck, el-Muʿcem, “kfr” md.; Miftâḥu künûzi’s-sünne, s. 458-459). Bu hadisler genellikle küfür sayılan yanlış inançları ve kâfirin niteliklerini açıklamaktadır. Aynı rivayetlerde kâfirin kıyamet günündeki âkıbetinden, mâruz kalacağı azaptan ve müminin ona karşı alacağı tavırdan da bahsedilmektedir (Müsned, III, 229; Buhârî, “Tefsîr”, 1/25; Müslim, “Münâfiḳīn”, 54; Tirmizî, “Cehennem”, 3). Hadislerde iman en üstün itaat olarak nitelendirilirken (Müslim, “Îmân”, 36) şirk en büyük günah olarak tanımlanmış (Müslim, “Îmân”, 37), nifakın küfür olduğuna (Müsned, III, 39), kişinin kalbinde imanla küfrün bir arada bulunamayacağına (a.g.e., II, 349) dikkat çekilmiştir. Öte yandan kul hakkını ihlâl etme, toplumun bütünlüğünü ve huzurunu tehdit etmenin yanı sıra daha yaygın bir fitneye yol açma ihtimali bulunan tekfir tavrının sakıncasına işaret edilmiş, kişinin müslüman kardeşini haksız yere küfürle itham etmesinin kendisinin küfrüne sebep olacağı hususu farklı rivayetlerde dile getirilmiştir (Buhârî, “Edeb”, 73; Müslim, “Îmân”, 111; Tirmizî, “Îmân”, 16).

    Küfür kelâm ilminde üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Dinin merkezinde iman bulunup dinî hayatın bütün yönleri bu merkeze göre anlam ve değer kazandığı gibi küfür de ferdi söz konusu anlam ve değerlerden uzaklaştıran, inananlara mahsus dinî ve dünyevî bütün haklardan mahrum bırakan belirleyici bir hükümdür. Ancak İslâm âlimleri, iman olgusunun niteliği hakkında ileri sürdükleri farklı görüşlerine bağlı olarak küfrün mahiyetine dair çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır.

    Âyet ve hadislerde imanın kalbin tasdikine bağlı kılınmasından hareketle (en-Nahl 16/22, 106; el-Hucurât 49/14; Müslim, “Îmân”, 155-160) imanı kalbin tasdikinden ibaret sayan Ehl-i sünnet kelâmcılarına göre küfür, dinin aslından (zarûrât-ı dîniyye) olduğu kesinlikle bilinen hususların tamamını veya bir kısmını kalben tasdik etmemektir (Mâtürîdî, s. 601-611; Nesefî, s. 808; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, V, 224-225). İmanın tasdik değil mârifetten ibaret olduğunu ileri süren Cehmiyye ve Neccâriyye’ye göre küfür Allah’ı ve Hz. Peygamber’in haber verdiği hususları bilmemektir (Eş‘arî, I, 132; İbn Hazm, III, 188). Halbuki mârifetin karşıtı cehalet, imanın karşıtı inkârdır. Tek başına bilgi iman edilecek hususların mahiyetini kapsamaya yeterli değildir. Nitekim Allah ve resulünü bildiği halde küfrü gerektiren bir inancı benimseyen veya küfre alâmet sayılabilecek bazı fiilleri işleyip bazı sözleri söyleyen kimse iman dairesinden çıkmış olur.

    YanıtlaSil
  118. İmanı sadece dilin ikrarı olarak kabul eden Mürcie ve Kerrâmiyye’ye göre küfür dille ikrar etmemektir (Eş‘arî, I, 12, 132, 141, 143; İbn Hazm, III, 183). Ehl-i sünnet kelâmcıları bu görüşü, gerçekte iman etmedikleri halde Allah’a ve âhiret gününe inandıklarını söyleyen münafıkların mümin olmadığını açıklayan âyetlere (meselâ bk. el-Bakara 2/8-9) aykırı bularak eleştirmişlerdir. İmanı ikrara, küfrü ikrar etmemeye indirgeyen bu görüş dünyada kişiye uygulanacak hükümler için geçerli olmakta, fakat onun âhiretteki durumunu kapsamamakta, ayrıca imanın ve küfrün hakikati konusunda bir değer taşımamaktadır.

    Ebû Hanîfe, Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî ve Beyâzîzâde Ahmed Efendi’ye ait, imanı kalbin tasdiki ve dilin ikrarı olarak kabul eden meşhur kavle göre küfür imanın söz konusu iki rüknünden birinin mazeretsiz olarak terkedilmesidir (Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, s. 149; Beyâzîzâde Ahmed Efendi, s. 58, 69, 74). Halbuki imanı kalbin tasdikinden ibaret sayan Hanefî geleneğine mensup kelâmcılara göre ikrar onun rüknü değil dünyada ferde mümin muamelesi yapılabilmesi için şartıdır (Mâtürîdî, s. 607).

    İmanı “kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve dinî görevleri yerine getirme” şeklinde tanımlayan Hâricî, Mu‘tezilî ve Şiî kelâmcılarına göre küfür bu üç rükünden birinin terkedilmesiyle gerçekleşir. Ameli imanın bir cüzü kabul eden söz konusu mezhepler hangi görevin (tâat) imandan sayıldığı konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerse de genel olarak Hâricîler, büyük günah işleyen ve ilâhî emirlerden birini terkedenin kâfir olduğunu, Mu‘tezile ile Şîa, büyük günah işleyenin imandan çıkmakla birlikte küfre girmeyip ikisi arasında bir yerde (menzile beyne’l-menzileteyn) bulunduğunu, işlediği günahtan dolayı tövbe etmeden öldüğü takdirde ebedî olarak cehennemde kalacağını ifade ederler (Eş‘arî, I, 73; Kādî Abdülcebbâr, s. 707-709; İbn Hazm, III, 191). Sünnî kelâmcılar ise imanla amel arasında sıkı bir ilişkinin mevcudiyetini vurgulamakla birlikte ilgili naslardan hareketle amel olmaksızın imanın oluşumunu mümkün görmüş ve iman-küfür statüsünü buna göre belirlemişlerdir. Ancak Sünnî âlimlerin bu fikirlerini, ameli gereksiz bulan ve sadece tasdikten ibaret sayan bir iman anlayışı olarak görmek doğru olmaz. Bu anlayışı, Hâricî ve Mu‘tezilîler’in amel eksikliğinden dolayı kişinin mümin vasfını kaybedeceği şeklindeki görüşlerine karşı kalbî tasdikin sağladığı bir imanın varlığı devam ettiği sürece ferdi mümin sayan, küfre itmeyen, kucaklayıcı bir yaklaşım şeklinde kabul etmek gerekir (bk. İMAN).

    YanıtlaSil
  119. İslâm âlimleri küfrü meydana geliş şekli ve sebepleri açısından dörde ayırmışlardır. 1. Küfr-i inkârî. Allah’ı, peygamberleri ve onların Allah’tan alıp getirdikleri esasları kişinin kalbiyle tasdik, diliyle ikrar etmemesidir. 2. Küfr-i cuhûd. Kişinin bildiği halde iman etmemesi, inkârı tercih etmesidir. 3. Küfr-i inâdî. Kişinin kalben Allah’ı bilip bazan diliyle de ikrar ettiği halde haset, şöhret ve makam düşkünlüğü, kavmiyetçilik gibi sebeplerle İslâm’ı bir din olarak kabullenmemesidir. 4. Küfr-i nifâk. Kişinin inanılması gereken hususları diliyle ikrar ettiği halde kalben tasdik etmemesidir (Lisânü’l-ʿArab, “cḥd”, “kfr” md.leri). Öte yandan itikadî yönden inkârcı bir mahiyet taşıyan, “Allah’ın ulûhiyyetinde, sıfatlarında ve fiillerinde eşi ve ortağı bulunduğunu kabul etmek” şeklinde tanımlanan şirk de bir tür küfürdür. Nitekim Kur’an’da Allah’ın kendisine ortak koşulmasını bağışlamayacağı ifade edilmiştir (en-Nisâ 4/48). Kişinin müslüman iken başka bir dini veya inanç sistemini kabullenerek İslâm’ı terketmesi de irtidad olarak nitelendirilen bir küfür şeklidir.

    Naslardan hareketle hangi tür inanç, söz ve fiillerin bir mümini küfre götüreceği konusu üzerinde de durulmuştur. Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr etmek, O’na ortak koşmak, ulûhiyyetine uygun olmayan sıfatlar isnat etmek, sıfatları, isimleri veya emirlerinden biriyle alay etmek, O’nun rahmetinden ümit kesmek (Yûsuf 12/87) insanı küfre sevkeden inançlar olarak kabul edildiği gibi nübüvvet müessesesini bütünüyle inkâr etmek (Gazzâlî, el-İḳtiṣâd fi’l-iʿtiḳād, s. 248-249), peygamberlerden bazılarının nübüvvetini kabul etmemek, onlara ulûhiyyet isnat etmek (el-Mâide 5/17, 72-73), sözlerinin anlamsız ve yalan olduğu, şahsî menfaatler için söylendiği şeklinde inançlara sahip olmak da (Gazzâlî, Fayṣalü’t-tefriḳa, s. 81) küfür sayılmıştır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının veya bir kısmının vahiy ürünü olmadığını kabul etmek, Kur’an’ın içerdiği hususlardan herhangi birini benimsememek küfürdür. Kur’an’da ve hadislerde bildirildiği halde meleklerin varlığını kabul etmemek (en-Nisâ 4/136), onların Allah’ın kızları olduğuna inanmak (el-İsrâ 17/40; es-Sâffât 37/149-153), birçok âyette Allah’a imanla beraber zikredilen âhireti inkâr etmek de kişiyi küfre götürmektedir.

    YanıtlaSil
  120. Hz. Peygamber’in Allah’tan getirdiği kesin olarak bilinen vahiyleri ve bunlardan zorunlu olarak çıkan dinî hükümleri inkâr etme niteliği taşıyan söz ve ifadeleri sarfetmek kişiyi küfre sevkeder. Bu tür sözlere İslâm kaynaklarında “elfâz-ı küfür” denilmiştir. Kur’an’da da “kelimetü’l-küfr” tabiri geçmektedir (et-Tevbe 9/74). Söz konusu âyette münafıkların küfür kelimesini telaffuz etmek suretiyle müslüman iken kâfir oldukları belirtilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan küfür ifadeleri olarak, “Meryem oğlu Mesîh Allah’tır”; “Allah üçlünün üçüncüsüdür”; “Bu peygamber yalancı bir sihirbazdır”; “Hayat ancak bu dünya hayatıdır, ölürüz ve yaşarız, bizi ancak zaman yok eder”; “Bu çürümüş kemikleri kim diriltebilir?”; “Kıyametin kopacağını sanmıyorum” gibi örneklere yer verilmiştir (el-Mâide 5/17, 73; Sâd 38/4; el-Câsiye 45/24; Yâsîn 36/78; el-Kehf 18/36). Hadislerde de müminleri küfre götüren söz ve davranışlar üzerinde durulmuştur. Buna göre müslümanları tekfir etmek (Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 15), Allah’tan başkasının adına yemin etmek (Tirmizî, “Nüẕûr”, 9) ve Kur’an hakkında tartışmak (Müsned, II, 258) küfür olarak nitelendirilmektedir. İslâm âlimleri, Allah ve resulünün ancak kâfirlerce söylenebileceğini veya yapılabileceğini bildirdiği, müslümanların yalnız kâfirlere ait olabileceği üzerine icmâ ettikleri yahut imanla bağdaştırılmasını imkânsız gördükleri söz ve davranışları elfâz-ı küfrün belirlenmesinde temel ilke kabul ederek bu konuya dair eserler yazmışlardır (bk. ELFÂZ-ı KÜFÜR). Öte yandan telaffuz edildiği zaman kâfir olmayı gerektirecek bir şeyi kişinin hatırına getirmesi, kalbinden geçirmesi küfür sayılmamıştır. Nitekim Hz. Peygamber’in, dilleriyle söylemedikleri ve fiil haline getirmedikleri müddetçe müslümanların içlerinden geçirdikleri kötülükleri Allah’ın bağışlayacağını bildirdiği rivayet edilmektedir (Buhârî, “ʿItḳ”, 6, “Ṭalâḳ”, 11; Müslim, “Îmân”, 201).

    YanıtlaSil
  121. Buhârî, “ʿItḳ”, 6, “Tefsîr”, 1/25, “Edeb”, 73, “Ṭalâḳ”, 11.

    Müslim, “Îmân”, 36, 37, 58, 111, 155-160, 201, “Münâfiḳīn”, 54.

    Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 15.

    Tirmizî, “Ṣıfatü cehennem”, 3, “Îmân”, 16, “Nüẕûr”, 9.

    Eş‘arî, Maḳālât (Ritter), s. 12, 73, 132, 141, 143.

    Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd (nşr. Bekir Topaloğlu – Muhammed Aruçi), Ankara 2002, s. 601-611.

    Bâkıllânî, et-Temhîd (McCarthy), s. 348.

    Kādî Abdülcebbâr, Şerḥu’l-Uṣûli’l-ḫamse, s. 707-709.

    Abdülkāhir el-Bağdâdî, Uṣûlü’d-dîn, İstanbul 1346, s. 266.

    İbn Hazm, el-Faṣl, I, 201; III, 183, 188, 191, 204.

    Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, Uṣûlü’d-dîn (nşr. H. P. Linss), Kahire 1388/1963, s. 149.

    Gazzâlî, el-İḳtiṣâd fi’l-iʿtiḳād (nşr. İbrahim Agâh Çubukçu – Hüseyin Atay), Ankara 1962, s. 248-249.

    a.mlf., Fayṣalü’t-tefriḳa, Kahire 1319, s. 81.

    Nesefî, Tebṣıratü’l-edille (Salamé), s. 808.

    Teftâzânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid (nşr. M. Adnân Dervîş), Beyrut 1411/1991, s. 188-189.

    a.mlf., Şerḥu’l-Maḳāṣıd (nşr. Abdurrahman Umeyre), Beyrut 1409/1989, V, 224-225.

    Beyâzîzâde Ahmed Efendi, İşârâtü’l-merâm min ʿibârâti’l-İmâm (nşr. Yûsuf Abdürrezzâk), Kahire 1368/1949, s. 58, 69, 74.

    The Babylonian Talmud, London 1935-78, Nezikin, Sanhedrin, 38b-39b, 44a, 91a, 99b; Horayoth, 11a; Nashim, Kiddushin, 66a.

    Early Christian Fathers (ed. ve trc. H. Bettenson), New York 1969, s. 217, 252-253, 263.

    L. Ott, Fundamentals of Catholic Dogma (trc. P. Lynch), Illinois 1974, s. 304-313, 416-440.

    Saadia Gaon, The Book of Beliefs and Opinions (trc. S. Rosenblatt), New Haven 1976, s. 219-220.

    M. Maimonides, The Code of Maimonides: Mishneh Torah (trc. A. M. Hersman), London 1977, XIV, 107, 143, 165.

    G. Chapman, Catechism of the Catholic Church, Avon 1994, s. 217-218, 223-224, 407-412, 453-455.

    The Oxford Dictionary of the Jewish Religion (ed. R. J. Z. Werblowsky – G. Wigoder), Oxford 1997, s. 467, 486.

    D. J. Silver, “Heresy”, EJd., VIII, 358-362.

    F. J. Foakes-Jackson, “Apostasy (Jewish and Christian)”, ERE, I, 623-625.

    YanıtlaSil
  122. AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI

    437

    vermiş, dini ve dünyevi fazilet ve üstünlükleri O'na ihsan etmiştir. (6)

    Peygamberimizin Peygamberlikten Önceki Ahläki Durumu:

    Peygamberimiz; Kendisine Peygamberlik gelmeden önce de, kav-mı arasında ahlakının güzelliği ve üstünlüğü ile övülür, parmakla gösterilirdi.

    Bu gerçeği, Muhammed b. İshak (Vefatı: 151) ile Muhammed b. Sa'd (Vefatı: 230) ve daha başkaları, şöyle dile getirirler:

    «Resûlullah Aleyhisselâm, erlik çağına erinceye kadar Merdlik ve İnsanlıkça, kavmının en üstünü,

    Ahlakca, en güzeli,

    Soy sopca, en şereflisi,

    Komşuluk haklarını, en çok gözeteni,

    Hilmce, en büyüğü,

    Doğru sözlülükte, en başta geleni,

    Eminlik ve güvenilirlikte, en büyüğü,

    Kötülükten ve insanları alçaltan huylardan da, en uzak buluna-nı idi.

    (7)

    Yüce Allah, O'nda, bütün iyi haslet ve meziyetleri toplamıştı.

    Bunun için, Kendisi, kavmı arasında (El'Emin) Ismile anılırdı.>>>

    Peygamberimizin Güzel Ahlâk Hakkındaki Düaları:

    Sûretce, en güzel bir biçimde yaratılmış bulunan Peygamberimiz, Aynaya baktıkça, Allah'a hamd eder (8) Allah'ımı Süretimi güzel yarattığın gibi, ahlâkımı da, güzel kıl! (9)

    Namaza durduğu zaman da «Allah'ım! Ahlakın en güzeline eriş-

    mek için, bana yol göster!

    Çünki, en güzel ahlâkı, bana gösterecek ancak, Sensin!

    Kötü ahlakı, benden uzak tut!

    Çünki, kötü ahlâkı, benden uzak tutacak, ancak, Sensin!» (10)

    (6) Kadı İyaz Şifa c. 1, 8. 45-46

    (7) İbn-i Ishak, İbn-i Hişam Sire c. 1, s. 194, İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, в. 121, Ebû Nuaym Deläilünnübüvveh s. 129

    (8) Ebû Bekir Ahmed b. Muhammed Amelülyevm velleyle s. 70, Ebülferes İbnülcevzi Vela c. 2, s. 592

    (9) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 377, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 68, Ebû Bekir Ahmed b. Muhammed Amelülyevm velleyle s. 70

    (10) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 94-95, Müslim Tirmizi Sünen c. 5, a. 484-485 Sahih e. 1, в. 534-535,

    YanıtlaSil
  123. سور القره (۲۲۰۲۱)

    کره ارضد مه ده لوز مطوله استفاده ابد نام اولد لعى والده، نه او استفاده استارك ان الرحمن مزاحمه اولور و نه ده كرة ارضده ، نقصانيت پيدا اولور بالكرانسانك عند الله گرامی اولد یعی کو عالم شهادتك يا راد باشنده، انسان علم غائقہ منزلہ سندھ کو ستر بالمشدد وانان خاطرى المحمد بتون انواعه عمومی ضدافت و بر بالمشدر توان تو عالمك مائده لری انسانه منحصر اولود با شهر کره هیچ بر فائده می بومه، دیمان دیگلور.

    وانزل من السماء ماء فأخرج به من التمرات در قالكم ) انزالك جناب حقه اولان ندادند و بر میزان آغلا شیا یورکه، یا غمورن قطره پسری باشی بوسه د گلدار آنجه به حکمت آکننده و قصد بله اینزالی چونکه او مسافه بعيده دن کامطه برای روز هارن و هو انك ده او قطره برن مصادم الرينه يار دیجی اولد قارى مالده الرنده معد ادمه او لما یور. او بله ایسه او قطره پر باشی بوسه د گلدیر. او نارك ويزكيناري او ناري تمثيل ايدن ملطون النده در.

    ( من السماء) كما قلم منك ذكرى كيد يكنه نظراً، مقام، ضميرك يرى اول ديفي الده، اسم ظاهر ايله ذکر اید یامی یا غمور لرن سمانه چرمند ر دگل کا جهتند به کار یگنه اشار ندر. چونکه سبقت لیدنه کا کام سندن مقصد، جرم دگل، جهندر

    ( ماء ) سمادن كلن قالي طولولي صولر اولديفى والده، بالكز مولوك ذكر اير ياعي، ان بيوك استفاده بي تأمين اين هو اولديقة اثار تدر. (ماء ) كلمه سنده تنگیری افتاده اید نه تنوین ایس ياغمور موينك عجيب صواولوب، نظامی غریب امتزاجات کیمیوته ی سنه مجهول اولدیفنه

    اثار تدر

    ( فَاخْرج ) ده کی (ف) مدت و مهلت او المقزين تعقيبى افاده الدر. بوط بناء، مراتك اخراجی، با غمورك انزالى . عقبنده به مدت آرا وير مدن حصوله حمى لازمدر. حالبوكر اخراج ایله انزال آراسنده خیالی بر زمان وارد اویله ایسه (اخرج)، (أنزل ) به عطف د یلدر آنجه انزالی تعصيب اين فصل لرك سلسله سی اور تو دن قالدير بالارقه او فعل الرك نتیجه ی حکمنده اولاه ( تخرج ) ( انزل ) به عطف ايديا مدر. تقدير كلام شویله اوله کو کور :

    YanıtlaSil
  124. عقب

    Akab: Arka, ardı sıra

    قت

    Cihet: Yon

    جية

    Cirim: Cisim

    الخراج

    İhrac: Disan çıkarma

    عِلَّهُ عَاتِ

    İlle-i gaiye: Asıl gaye

    امتزاجات

    İmtizācat-ı kimyeviye: Kim-

    كينيويه

    yasal kaynaşmalar, karışımlar

    عِنْدَ الله

    İndallah: Allah katında

    J

    İnzal: İndirme

    انو ظاهر

    ism-i zahir: Açık isim

    استاذ

    İsnad: Dayandırma

    قطره

    Katre: Damla

    كرة أرض

    Küre-i arz: Yerküre

    منزله

    Menzile: Derece

    مَسَافَةِ بَعِيدَه

    Mesafe-i baîde: Uzak mesafe

    مخصر

    Münhasır: Mahsûs kılınımış

    مصادمة

    Müsademe: Çarpışıma

    نظار

    Nizam: Düzen

    سَبْقَتْ

    Sebkat: Geçme

    ثمرات

    Sema: Gök

    Semerat: Meyveler

    سليله

    Silsile: Zincir

    تقدير كلام

    Takdir-i kelâm: Zikredilme-diği halde sözün gelişinden anlaşılan ma'nâ

    تنكير

    Tenkir: Bir ismi belirsiz kılma

    تنوين

    Tenvin: Kelimenin sonunu "en, in, ün" diye okutan işaretin adı

    صبير

    Zamir: İsmin yerini tutan kelime

    YanıtlaSil
  125. Küre-i arzdan da yüz binlerle istifade edenler

    olduğu halde, ne o istifade edenlerin aralarında bir peyda olur. Yalnız insanın indallah kerameti olduğu için, müz hame olur ve ne de küre-tarzda bir noksaniyet alem-i şehadetin yaratılışında, insan ille-4 gâtye menzilesinde gosterilmiştir. Ve insan hatırı için, bütün envåa bir umümi ziyafet verilmiştir Bu ne bütün alemin faideleri insana münhasır olup,

    başkalara hiçbir fäidesı yok, demek değildir

    والول من السماء ماء المرج به بين العمران والا السلالة

    Inzálin Cenab-ı Hakk'a olan isnådından anlaşılıyor ki, yağmurun katreleri baubos değildirler. Ancak bir hikmet altında ve bir mizan-1 kasdiyle inerler. Çünki o mesåfe-i baideden gelmekle beraber, rüzgârın ve havanın da o katrelerin müsådemelerine yardımcı oldukları halde, aralarında müsådeme olmuyor. Öyle ise o katreler başı boş değildirler. Onların dızgınleri, onları temsil eden meleklerin elindedir.

    من الشباب semå kelimesinin zikrı geçtiğine nazaran, makam, zamirin yeri olduğu halde, ism-i zalır ile zikredilmesi, yağmurların semånın cirminden değil, semå cihetinden geldiğine işarettir. Çünki sebkat eden semå kelimesinden maksad, cirım değil, cihettir.

    semådan gelen karlar, dolular, sular olduğu halde, yalnız suların zikredilmesi, en büyük istifadeyi te'min eden su olduğuna işarettir. kelimesinde tenkiri ifade eden tenvin ise, yağmur suyunun acib bir su olup, nizamı garib, imtizācât-ı kimyeviyesi size meçhül olduğuna işarettir.

    تأخرج 'deki ( 3 ) müddet ve mühlet olmaksızın

    ta'kibi ifade eder. Buna bináen, semerâtın ihracı, yağmurun inzâli akabinde bir müddet ara vermeden husûle gelmesi lazımdır. Halbuki ihraç ile inzál arasında hayli bir zaman vardır. Öyle ise )أتول) (المرج( ye atif

    değildir. Ancak inzāli ta'kib eden füllerin

    silsilesi ortadan kaldırılarak o füllerin neticesi hükmünde olan )أول) (المرج atfedilmiştir. Takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir.

    YanıtlaSil
  126. 125

    3750. Utanmak istemezsen, tek başına otur.

    3751. Uykudan tatlı şey yok, ama onu daha çok seversen, ekmeksiz de kalırsın.

    3752. Uyuz uyuzu suvatta bulur.

    3753. Uzun değnekle dar sokaktan Tanrı korusun.

    3754. Üç kez kestim, hep kısa geldi.

    3755. Ürmesini bilmeyen köpek, sürüye kurt getirir. (Türkçeden geçmiş.)

    3756. Üstünde baykuş öten ev, ıssızlaşır. (Kışta nad koyato zakuka kukumyavka, zaplustyava.)

    3757. Vakit altındır, ama kanatlıdır. (Vremeto e zlato, ala e krilato.)

    3758. Vakit, en büyük çorbacıdır (ağadır). (Vremeto e nay-golem çorbaciya.)

    3759. Vakit, insana her şeyi öğretir. (Türkçe, Arnavutça, Romence benzerleri var-Vremeto e star uçitel - Slaveykov, s. 160.)

    3760. Vakit nakittir. (Vremeco e pari.)

    3761. Vaktinden önce yaşlanmak istemezsen, öfkeye kapılma.

    3762. Vaktiyle olan, ileride de olur. (Bilo li e nakoga, pak şte både do koga. Slaveykov, s. 123.)

    3763. Varsıl isen, herkesin sağdıcı olursun. (Ako si bogat, vsakomu si svat. Türkçe benzeri: Fakire itibar yoktur. Slaveykov, s. 128.)

    3764. Varsıllar yemeği vaktinde (pişince), yoksullar bulunca yer. (Bogalite "yadat" koga skolasat, a siromasite koga nameryat. Slaveykov, s. 128.)

    3765. Varvara eker, Sava biçer, Nikola yer. (Sırpça benzeri var- Varvara drobi, Sava sırba, Nikola go doyada - Slaveykov, s. 147.)

    3766. Verecek kadar paran varsa, kefil ol. (Ako imaş pari za davane, kefil stavay.)

    3767. Veren eli kesmezler. (Rika, što podava, ne ya sekat.)

    3768. Veresiye, boş kese. (Türkçesi: Veresiye verenin kesesi boş kalır -Veresiya, prazna kesiya- Slaveykov, s. 148.)

    3769. Veresiye şarap içen, iki kere sarhoş olur. (Türkçeden geçmiş.)

    3770. Vur demişsem, öldür demedim. (Türkçe benzeri var, Slaveykov, s. 108.)

    3771. Ya kemer dolusu, ya hendek dolusu. (Türkçeden geçmiş.)

    3772. Yabanın mancasına tuz ekilmez. (V çujda manca sol ne turyay.)

    3773. Yabanın tavuğu daha iri yumurtlar. (Çujdata kokoşka po-golâma yaytsa nosi.)

    3774. Yağ çıkarmak için su döver. (Romence, Yunanca benzerleri var. Slaveykov, s. 122.)

    3775. Yağar, eser yolcu havası.

    3776. Yağma ile sabır, iki köyü geçindirirmiş.

    3777. Yağmurdan sonra başlık. (Düğünden sonra kına, iş işten geçtikten sonra. Sled dıjd kaçulka.)

    3778. Yalan söylüyorsam, Arap olayım.

    YanıtlaSil
  127. 124

    3723. Tilki kapana tutulmuş, ama gözü hep tavuklarda.

    3724. Tilkinin kurnazı, iki ayağıyla kapana tutulur.

    3725. Tilkiye "ne kadar yağ vereceksin?" demişler. "Yüzüme bak da ne kadar yağ vereceksin, diye sorma" demiş. (Türkçesi: Tilkiye "tavuk kebabı ver misin?" demişler. "Adamın güleceğini getiriyorsun" demiş. Pitali lisitsata: kolko maslo dava -Gledavte mi mutsunata i ne pitayte kolko maslo davam.)

    3726. Tok açın halinden anlamaz. (Sit na gladan våra ne hvaşta.)

    3727. Topalla birlikte düşüp kalkan, yakında topallamaya başlar. (Ako s hromi pohodvaş, skoro ste zahromiş. Slaveykov, s. 106.)

    3728. Torbada ne varsa, çorbada da o vardır.

    3729. Tut kelin perçeminden.

    3730. Tuzla biber, hızlı gider. (Türkçeden geçmiş.)

    3731. Tuzla ekmek varsa, başka manca istemez. (Ima li hlyab i sol, manca ti ne tryabva.)

    3732. Tuzsuz, ekmeksiz muhabbet olmaz.

    3733. Tüccarlık dediğin, göz ister.

    3734. Türk gücü, Bulgar felaketi. (Turska sila, bılgarska nevolya. Bugün tümden unutulmuş bir atasözüdür.)

    3735. Türk gücüyle, papaz duasıyla, bize bir şey kalmadı. (Turçin sıs sila, pop sıs molitva, za nas nişto ne ostana. Bugün unutulmuş bir atasözüdür.)

    3736. Türk ile dost olma!

    3737. Türk işi. (Turska rabota. Kötü işler için kullanılır.)

    3738. Türk'e güvenme, Yunan'a yardakçılık etme!

    3739. Türkler, tavşan avına arabayla gider. (Turtsite s kola zaytsi lovyat. Bugün tümden unutulmuş bir atasözüdür.)

    3740. Türklerden değilmiş de poturlulardanmış. (Müslüman olan hristiyanlar için

    kullanılır.)

    3741, Türkten dost ve kurttan çoban (olmaz). (Turçin priyatel i vilk ovçar!)

    3742. Türkü söyleyen, kemlik düşünmez. (Koyto pee, zlo ne misli.)

    3743. Türk'ün dostluğu dizkapağında.

    3744. Ucuz etin çorbası tatsız olur. (Türkçeden geçmiş.)

    3745. Ufak köyde vergi sıkça toplanır.

    3746. Ummadığın yerden, tavşan çıkar. (Otkıdeto ne se nadyavaş, ottam izskaça zaek. Türkçeden geçmiş.)

    3747. Unu ucuz bulur, kepeği pahalı.

    3748. Usta hırsız, ev sahibini bastırır. (Türkçeden geçmiş.)

    3749. Ustaları asmağa kalkarlarsa, sen nahak yere gidersin.

    YanıtlaSil
  128. 310

    YALAN SÖYLEYEN TARİH UTANSIN (

    lerek anlattığı acı bir olaydı bu... Sonra bir de Atatürk'e hedi. ye edilen üzeri pırlanta, yakut ve zümrütlerle süslü bir kılıç var. dı... Bunun da, çiçek bozuğu bir yüze dönüp, delik deşik olduğu-nu işittim.»

    Aynı mevzu hakkında Yakup Kadri Karaosmanoğlu: «O gün lerde, Atatürk'e aid evrakın yağma edildiğini herkes duydu. Ve. sikaların çoğunun ortadan kaldırıldığı söyleniyordu, derken; o devrin meşhur Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras da:

    «Atatürk'ün notlarını, herkes hakkında kanaatlerini yazdığı nı bilirim. Gözlerimle görmüşümdür... Sonra onun küçük küçük not defterleri olması lazımdır!.. Bir gün bana zarfların arasından birini çekip uzattı: «Al bak Tevfik Rüştü», dedi. «Senin hakkın-da yazdıklarım bunlar...» «Teeddüb ederim Paşam», cevabını ver dim. Almadım, okumadım... Daha bunun gibi çok dosyası var-dı... Ne oldu acaba?» demiş.

    İsmet Paşa'nın Atatürk'e yazdığı mektupları nerede ola-bilir? sualini de:

    «Bu mektupları duydum ama, bilmiyorum yerini... Atatürk'. ün ölümünden sonra görevden uzaklaştım, biliyorsunuz!» diye cevaplandırıp, ilave etmiştir:

    «Herkesin kendi aleyhinde mütaläa ettiği vesikaları aldığı doğrudur...>>

    Ankara Üçüncü Sulh Hukuk Häkimi Osman Selçuk'un yüz yirmi dört sahifalık bir cetvelde topladığı bütün eşyalar. CHP mümessili Nafi Åtıf Kansu'ya teslim edilmiş ve dört yıl Ankara Halkevi'nin bir odasında kalan bu eşya bilähare hâkim huzurun-da Ziraat Bankası'ndaki iki çelik kasaya nakledilmiştir.

    Üzerlerinde «Devlet sırrıdır ve «Eshas» ibâreleri bulunan dosyalar ve bazı hususi mektuplar da, bu arada Ziraat Bankası kasalarına konmuş, fakat sonraları bilinmez ne hikmetse-bunlar kaybolmuş, şu sözler sık sık duyulur olmuştur: «Bu ev-rak ve notlar kimin aleyhinde ise, yäni kimin foyasını ortaya çıkarıyorsa, onlar tarafından vaktiyle ele geçirilmiş veya imhä edilmişlerdir.»

    Demokrat Parti devrinde, CHP mallarının Hazineye intikall sırasında, Ziraat Bankası kasalarındaki bütün evrak ve eşya 1955 yılında Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü'ne devre-

    YanıtlaSil
  129. YALAN SÖYLEYEN TARİH UTANSIN I

    311

    dilmiş, 27 Mayıs hareketini müteakip yapılan çeşitli ihbarlar üze-rine Bakanlar Kurulu kararıyle sekiz kişilik bir hey'et huzurun-da açılan kasaların mühürlerinin 1955'den beri sökülmediği gö-rülmüştür.

    CHP mallarının Hazineye intikalı hakkındakı kanun, 1963'de Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilmiş ve 1964 yılında İsmet İnönü'nün Başbakan olduğu devrede 6/2538 sayılı Bakanlar Ku-rulu karariyle Ziraat Bankası kasalarındakı evrak ve eşyanın Ge-nel Kurmay Harb Tarihi Dairesi'ne teslimi kararlaştırılmış ve bu karar üzerine Milli Mücadele ile alakalı evrak Harb Dairesi'ne teslim edilmiş, diğerleri ise, Cumhurbaşkanlığı arşivine, Türk Tarih Kurumu'na ve Anıt-Kabir Müzesine devrolunmuştur.

    1962 yılında Senato ve Meclis kürsüsüne kadar götürülen bu yağma edilmiş evrak ve eşyanın, üzerinde «Devlet sırrıdır» ve «Eşhas>> yazılı dosyalarla ilgili bölümü karanlıktır, kimler ta-rafından nasıl ve ne şekilde yağma edildiği aydınlığa kavuşa-mamıştır!..

    --

    İSMET İNÖNÜ NASIL REİSİCUMHUR OLDU?..

    11 Kasım 1938 Cuma günü, Büyük Millet Meclisi'nce Reisi-cumhur seçilen İsmet İnönü, aynı gün saat on dörtte Meclis kürsüsünde şu şekilde yemin ediyordu:

    Reisicumhur sıfatlyle Cumhuriyetin kanunlarına ve hâki-miyet-i milliye esaslarına riayet ve bunları müdafaa, Türk mil-letinin saâdetine sådıkane ve bütün kuvvetimle sarf-ı mesâi, Türk Devletine teveccüh edecek ve her tehlikeyi kemal-i şiddetle men, Türkiye'nin şan ve şerefini vikaye ve ilâya ve deruhte et-tiğim vazifemin Icabatına hasr-ı nefsetmekten ayrılmayacağıma namusum üzerine söz veririm.»

    Mustafa Kemal Paşa'nın hayatının son yıllarında Başbakan-lıktan uzaklaştırılan ve iş başından ayrıldıktan sonra pek ağır muameleye maruz kalan İsmet İnönü, nasıl olmuştu da, böyle Mustafa Kemal'ın ölümünün hemen ertesi günü, Meclis'in tam İttifakıyle Devlet Reisliğine getirilmişti?..

    Bu mevzuda çeşitli Iddialar vardır. Meselâ, Cumhurbaşkan-lığı Umumi Katibi Hasan Rıza Soyak'ın hatıratına göre: İsmet

    YanıtlaSil
  130. MUSTAFA MÜFTÜOĞLU

    YALAN SÖYLEYEN TARİH UTANSIN!..

    4. BASKI

    CILE YAYINLARI

    ÇİLE YAYINEVİ

    Beyazsaray, Kitapçılar

    Çarşısı No. 14

    Tel.: 22 99 94

    Beyazıt -İstanbul

    YanıtlaSil
  131. YEŞİL

    Gerçek Adı: Mahmut Yıldırım

    Kod Adı: Ahmet Yeşil-Mehmet Kırmızı

    Tire-Sakallı-Terminatör

    Salih-Derdi oğlu, Bingöl/Solhan 1953 doğumludur.

    08.04.1973 tarihi itibariyle Bingöl/Genç İlçe Jandarma

    Komutanlığı tarafından faydalanılmıştır. Aynı tarih itiba-riyle, verdiği bilgilerin anılan komutanlıkça değerlendirilmesinde güçlük çekildiği gerekçesiyle teşkilatımıza devredilmiştir.

    Anılan tarihte Tatvan Bölge Müdürlüğümüz tarafından fay-dalanılmaya başlanmıştır.

    Ekim 1973-Kasım 1975 tarihleri arasında askerde olması nedeniyle temas kurulmayan adı geçenden askerliği sonrası Milli Görüş konusunda istifade edilmeye başlanılmıştır. Ancak Mayıs 1989 ayında yaratmış olduğu çeşitli komplikasyonlar nedeniyle teşkilatımızla ilgisi yeniden kesilmiştir.

    Bilahare şahıs, Tunceli J.Blğ. Komutanlığı'nın emirleriyle ve anılan komutanlık adına, Nazimiye ve Ovacık bölgelerinde istih-bari bilgiler toplayarak, güvenlik kuvvetleriyle birlikte uygulama-lara katılmıştır.

    THOMECL

    9786054807062

    KDV DAHİL 30 TL

    YanıtlaSil
  132. YEŞİL

    TEKİN YILMAZ

    Temmuz 202.

    KOD YAYINCILIK

    YanıtlaSil
  133. 500

    DELAIL I HAYRAT ŞERHİ

    Şöyle sordum:

    - Ya, sen o ineğin sütü ile geçiniyorsun; onun sana zararı nedir?.

    Bunun üzerine o karı şöyle anlattı:

    den ölüyorum. Sen o ineği öldür. Ben de açlığımdan ölürsem öleyim. - Ben, onları inek sütünü sağarken gördüğüm zaman, hasedim-Çünkü, hasetle her gün ölmektense, açlıktan bir kere ölmek daha ko-laydır.

    Bunu anlattıktan sonra; Şeytan, Firavun'a şöyle dedi

    - Senin ve benim bu derde müptelâ olmamız, dünya faydasını sevip aldanmamızdandır. O karı ise, hasetten dolayı helâkini istiyor. Bunun için, o karı, senden ve benden daha yaramazdır.

    Duâ metnine devam edelim:

    Beni, hiç kimsenin üzerimde hakkı kalan eyleme..

    Yani: Bir kimsenin; ırzına, malına dair veya başka yoldan üzerim-de kalan ve benden taleb edecek hakkı kalmasın. Kıyamet günü, böy-le bir hale beni düşürme. Daha kısa bir mana ile şöyle demek isteniyor:

    Üzerimde, kul hakkı namına bir şey kalmasın.

    Devam edelim:

    Alahım, en güzel bildiğin şeylere tutunmayı istiyorum. Yara-mazlığını bildiğin şeyleri de terk etmeyi senden istiyorum.

    Bu cümlenin özet olarak şerhi şöyledir:

    Allahım, din dünya ve âhiretim için hayırlı ve mübarek rıza-na uygun işleri ancak sen bilirsin. O şeylere tutunup gereği ile amel etmeyi bana nasib eyle; bu yolda başarı ihsan eyle.

    Dinime, dünyama, âhiretime zararlı şeyleri de ancak sen bilirsin. Onları bırakmam için bana başarı ihsan eyle..

    Allahım, senden rızka tekeffül etmeni isterim.

    Yani:

    Umumi manada tefekkül yollu tâyin olunan rızkıma has tekef-fül ile kefil olmanı isterim.

    /6)

    Demeğe gelir. Bunun daha açık manası şudur:

    Ya Rabbi şöyle buyurdun:

    «Yeryüzündeki her canlının rızkı, ancak Allah'a kalmıştır.» (11

    Bu âyet-i kerime ile, cümle mahlukun rızıklarına tekeffül buyu-rulan rızkımı; görmediğim, ummadığım yerden kolaylıkla ve hiç kim-seye yüzsuyu döküp muhtaç olmadan ihsan ile, rızıklandırmaya tekef-fül etmeni istiyorum.

    Yeteri kadarına zühd istiyorum.

    Yani: Rızkımın yeteri kadarını ihsan ederek, daha fazlasını kaza-nıp yığmaya, dünya sevgisine karşı senden zühd isterim.

    Cümlenin kuruluşunu bir başka manada aldığımız zaman, şu de-

    meğe gelir:

    YanıtlaSil
  134. KARA DAVUD

    507 Bana verdiğin yeterli helal rızıkla kanaat edip sırf haram ve süpheli olanlardan yüz çevirmek ihsan eyle. Böylece, yeteri kadarı He kanaat edip iffet sahibi olmayı isterim.

    Dünyadan, mal biriktirmekten, malın üstüne düşkünlük göster mekten, bir başkasının malına göz dikip ona meyil ve mahabbet et mekten iraz edip zahid olmayı isterim. Rızkımın, yeteri kadarını kolay lıkla Ihsan etmeni isterim.

    Sonra..

    BEYAN yolundan, her şüpheli şeyden kurtuluş ihsan etmeni

    Isterim.

    Burada anlatılan:

    -Şüphell.

    Lafzına; haramı ve batılları da katabiliriz.

    - Her HÜCCET'te doğruya zafer bulmayı isterim.

    Burada anlatılan:

    - HÜCCET.

    Tabiri ile, şunlar murad edilmektedir. Hak itikad, helal, haram, farz, vacip, sünnet, müstahab, adap, mubah mekruh ve müfsitlerle bunlara dair çıkarılan delillerin cümlesinde hata etmeden doğruca hak ve sadakat üzere zafer isterim.

    Öfke ve rıza halinde adalet isterim.

    Bu cümlenin ifade ettiği daha açık mana şudur:

    Öfkelendiğim zaman; dilimi, elimi koru. Hiç bir şekilde, påk şeriattan ve haktan meyil edip ayrılmayayım.

    Kazanın yürüdüğü şeylerde teslim istiyorum.

    Yani: Sübhan olan Yüce Hakkın cereyan eden llâhi kazasına, Rab-bani hükmüne teslim isterim.

    Zenginlikte ve fakirlikte İKTİSAD İstiyorum.

    Bu cümlede geçen:

    İKTİSAD.

    Lafzı, orta halli manasınadır. Yani: Ne yukarı ne de aşağı.. iki-sinin ortası..

    Bilhassa, zenginlik, insanı azdırıcıdır. Fakirliğe gelince, ona sabır ve tahammül zordur, Duânın bu cümlesini okuyan, şöyle demek ister:

    Her iki halde de beni koru. Hiç kimseye muhtaç olmadan, ko-

    laylık ve rahatlık içinde geçinmek isterim.

    Sozde ve fillde TAVAZU istiyorum.

    Bu cümlede geçen:

    TAVAZU..

    Lafzı, şu manayadır: Kendisini başkalarından aşağı ve alçak gör-mer..

    YanıtlaSil
  135. ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    arzu ve emellerin yaramazların-«Allah'ım! Ahlakın, amellerin, dan Sana sığınırımla (11)

    43

    «Allah'ımı Şıkaktan, nifaktan, diyerek düa eder. (12) kötü ahlâktan Sana sığınırımı

    Güzel ahlak, Din'in yarısıdır!» (13)

    Güzel ahlak, Allah'ın yarattığı en büyük şeydir!» (14)

    «Sizin, bana, en sevgiliniz, Kıyamet günü, yeri, bana en yakın olanınız, ahlâkı, en güzel olanınızdır! (15)

    «Mü'minlerin, imânca, en olgunları, ahlakı, en güzel olanları-dır! (16) Sizin hayırlılarınız, ahlakı, en güzel olanlarınızdırıs (17)

    «Kıyamet günü, Mizan'da güzel ahlâktan daha ağır bir şey yok-tur!» (18)

    «Hiç şüphesiz, güzel ahlak sahibi (19) Mü'min (20), güzel ahla-kı sayesinde (21), geceleri devamlı namaz kılan, gündüzleri (22) de-

    vamlı oruç tutan namaz ve oruç sahibinin derecesine ulaşır!» (23) İnsanların, İslamiyet bakımından en güzelleri, ahlâkca, en gü zel olanlarıdır! (24)

    Şüphe yok ki, Allâh, sizin bedenlerinize, süretlerinize ve malları-nıza bakmaz!

    Fakat, kalblerinize ve amellerinize bakar! buyururdu. (25)

    Peygamberimizin önüne bir adam gelip «Yâ Resûlallah! Hangi

    amel, üstündür?» diye sordu,

    Peygamberimiz «Güzel ahlâk!» buyurdu.

    (11) Tirmizi Sünen c. 5, s. 575

    (12) Ebû Davud Sünen c. 2, s. 91, Nesal Sünen c. 8, 8. 264

    (13) Deylemi'den naklen Süyüti Câmiussagir e. 1, s. 148

    ( 14) Taberåni'den naklen Münziri Ettergibü vetterhib c. 3, s. 406

    (15) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 193, Tirmizi Sünen c. 4, s. 370

    (16) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 250, Ebû Davud Darimi Sünen c. 2, s. 231 Sünen c. 4, s. 220,

    (17) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 193, Buhâri Sahih c. 7, s. 82

    (18) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 442, Ebû Davud mizi Sünen c. 4, s. 362 Sünen c. 3, a. 253, Tir-

    (19) Tirmizi Sünen c. 4, s. 363

    Sünen c. 4, s. 252 ( 20) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 64, Ebû Davud

    Sünen c. 4, s. 252, Tir-( 21) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 64, Ebû Davud mizi Sünen c. 4,s. 363.

    (22) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 64

    (23) Ahmed b. Hanbel mizi Sünen c. 4, Müsned c. 6, s. 64, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 252, Tir s. 363

    (24) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 89

    (25) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 285, Müslim Sahih c. 4, s. 1987, Ibn-1 Mace Sünen c. 2, s. 1388

    YanıtlaSil
  136. AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI

    rar sordu. 429 Adam, sağ tarafından gelip «Hangi amel, üstündür?" diye tek-

    Peygamberimiz, yine Güzel ahlak! buyurdu.

    Adam, sol taraftan gelip Ya Resûlallah! Hangi amel, üstündür?» diye sordu.

    Peygamberimiz Güzel ahlâk!» buyurdu.

    Adam, arka taraftan gelip Yå Resûlallah! Hangi amel, üstün-dür?» diye tekrar sordu.

    Peygamberimiz, ona doğru yönelerek Anlamıyormusun? Güzel ahlâktır!

    O da, gücün yeterse, hiç kızmamandır! buyurdu. (26)

    Üsâme b. Şerik'in bildirdiğine göre: «Yå Resülallah! İnsanlara ve-rilen en hayırlı şey nedir?» diye sordular.

    Peygamberimiz Güzel ahlâktır!» buyurdu. (27)

    Peygamberimizin Kur'ân Ahlâkıyla Ahlâklanmış Oluşu:

    Ebû Abdullahülcedeli der ki «Aişe'ye (Peygamber Aleyhisselâmın ahlâkı nasıldı?) diye sordum.

    (İnsanların en güzel ahlâklısı idi. Hiç bir çirkin söz söylemez ve hiç bir çirkin harekete tenezzül et-mezdi.

    Çarşı ve pazarlarda bağırıp çağırmaz, kötülüğü, kötülükle karşıla-mazdı. Fakat, afveder ve bağışlardı.) dedi. (28)

    Peygamberimizin dokuz, on yıl hizmetinde bulunmuş olan (29)

    Enes b. Målik te «Resûlullah Aleyhisselâm, insanların en güzel ahlâk-lısı idi.» der. (30)

    Peygamberimiz, Kur'ân ahlâkıyla ahlâklanmıştı.

    Sa'd b. Hişam b. Amir, Hz. Aişe'ye Ey Mü'minlerin Annesi! Re-sûlullah Aleyhisselâmın ahlâkını, bana haber ver?» dediği zaman, Hz. Aiso

    «Sen, Kur'ân okumuyormusun?» diye sordu. (31)

    Sa'd b. Hişam «Evet! Okuyorum." dedi.

    Hz. Aişe İşte, Resûlullah Aleyhisselâmın ahlâkı, Kur'ân'dı! (32)

    (26) Münziri Ettergibü vetterhib c. 3, s. 405-406

    (27) Ebû Hanife Müsned s. 44, Ahmed b. Hanbel Müsned e. 4, s. 278, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1137

    (23 ) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 335, Tirmizi Sünen c. 4, s. 369

    (29) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 100, Müslim Sahih c. 4, s. 1805, Buhart-

    Sahih c. 7, s. 83

    (30) Ibn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 364

    (31) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 304, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 40

    (32) İbn-1 Sa'd Tabakat c. 1, s. 364, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 40, Taberi-Tefsir c. 29, s. 19

    YanıtlaSil
  137. 4

    سورة البقرة (٢١-٢٢)

    ) وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاهْتَزَّنَ الْأَرْضُ وَرَبَتْ وَالفَرَنْ وَاننَتْ وأخرج به من العمران) بو اعتبار له انزالى تعصب بدن ( اهنرن) فعاليدر (ف) نك ده اصل موقعی (اختر) در

    (یہ) ده کی (ن) حرفی سیاست الله قارشيق الصاق معناسنه در یعنی صو عمرانك حصوله سبب ولدیفی کی عمران ملصق، یعنی با بشین و فارشق اولد يعندن، غمراتك طراوت و تازه لگنی محافظه به ده و سیاه در.

    من التمرات) ده کی (من) بیان ایله فارشین ابتدایی افتاده ایدر. بو اعتبار له (اخرج) به مفصول اولا ماز آنجه سا معدن فهمنه کوره تعیین ابدیله مفعولی مقدر در. ( من العمران) ايه او مفصول بداند.. تقدير كلام ( فَاخْرج به انواعاً مِنَ الثمران) شکننده در.

    نکره اولارقه (رِزْقاً ) كلم منك ذكر ايديالى، بورزقك، نه نره در کریگی و نه نه ایله حضور کریگی سرجه مجهول او لدیفنه اشار ندر.

    (لكم) ده کی (1) اجلیت و سببیت ایجوندر یعنی من رزقك كلمنه سيسكن فقط استفاده می بالگرسنه مخصوص و منحصر دهدر. باشقه کرده استفاده ایجکده مزه شريكورلي.

    وكذا، جناب حقك مزاری نعمت ار بينه تخصیص ایتدیگی کی، سزا ده شریک ریگری سره تخصیص ابديلن نعمتاره تخصیص اتمركزه اشار تدر.

    ( فَلَا تَجْعَلُوا اللَّه اندارا) باشده بولونان (ف) کچه درت فقره به باقییور ، یعنی اللهدر معبود شريك يا بما بين التهدر قادر مطلقه، شريكني اعتقاد التمرين المصدر منهم، شكرنده شريك يا بما بين اللهدر خالفه، باشقه به خالقی تخیل ایتمه بیگی

    ( تجعلوا) بو تعبيرك ( تَعْتَقِدُونَ ) تعبير ين ترجيحي، أو زارك اللهه اسناد ايتد كارى شريق مرك، مينا المرك اصلی و حقیقتى التاريخي ايجون، او او يدير من شريط رك اعتقاد البديله حك شيلي اول مدينة اشار تدر.

    ( الله ) لفظه جلالتك ( أنْدَادًا ) او زرينه تقديمى، اللهك دائما حاضر اولد يغني دو شوغمك لازم اولد يفه.. ونهيك منشى، شريقك الله ايجون يا يبلشى اولد يفنه اشار تدر.

    YanıtlaSil
  138. Beyán: Açıklama

    Ecliyet: Sebeb olma

    قية

    Fehim: Anlama, anlayış

    حصول

    Husûl: Meydana gelme

    اند

    İbtida: Başlangıç

    المان

    İtsak: Yapıştırma, karıştırma

    İsnad: Dayandırma

    قادر مطلق

    Kadir-i mutlak: Nihayetsiz kudret sahibi (Allah)

    Keza: Bunun gibi

    لفظة جلال

    Lafza - Celat: Allah lafzı, kelimesi

    معبود

    Ma'bud: Kendisine ibådet edilen

    تجفول

    Mechal: Bilinmeyen

    مفعول Mefal: Fiilden etkilenen şahıs veya nesne

    Mense: Kaynak

    ميل

    Misil: Benzer, denk

    مقدر

    Mukadder: Zikredilmedi-ği halde sözün gelişinden anlaşılan

    ملصق

    Mülsak: Eklenmiş, bitişik

    منية

    Mün'im: Ni'met veren

    تين

    Nehiy: Yasaklama

    تريك Şerik: Ortak

    تعيين Ta'yin: Belirlenmiş yiyecek

    Tahayyül: Hayal etme

    تخصيص

    Tahsis: Hususi kılma

    تقدية

    Takdim: One geçirine

    تقدير كلام

    Takdir-i kelâm: Zikredilme-diği halde sözün gelişinden anlaşılan ma'na

    طراوت

    Taravet: Tazelik

    YanıtlaSil
  139. 152

    21-22

    و القول بين السماء ماء فاهدي الأنس والك

    Bu itibarla, inzali ta'kib eden filidir (3)'nin de asıl mevkii 'dir.

    ()'deki () harfi, sebebiyet ile karışık, ilsäk ma'nasınadır. Yani su, semerătın husülüne sebeb olduğu gibi, semerâta mülsak, yani yapışık ve karışık olduğundan, semerâtın taråvet ve tazeliğini muhafazaya da vesiledir.

    بين الشعرات deki ) بين ( beyân ile karışık ibtidayı ifade eder. Bu itibarla yemefül olamaz. Ancak sâmiin fehmine göre ta'yin edilen mefülü mukadderdir من الفقرات ise omef'ûle beyandır. Takdir-i kelâm

    .seklindedir فاخرج به انواعا من الثمرات

    Nekre olarak kelimesinin zikredilmesi, bu rızkın, ne nereden geldiği ve ne ne ile husûle geldiği sizce meçhül olduğuna işarettir.

    'deki (J) ecliyet ve sebebiyet içindır. Yani "Siz, rızkın gelmesine sebebsiniz. Fakat istifadesi yalnız size mahsüs ve münhasır değildir.

    Başkalar da istifade etmekte size şeriktirler."

    Ve kezá, Cenâb-ı Hakk'ın sizleri ni'metlerine tahsis ettiği gibi, sizin de şeriklerinizi size tahsis edilen ni'metlere tahsis etmenize işarettir.

    55 تحملوا يله الدارم Basta bulunan (3) geçen

    dört fıkraya bakıyor. Yani, "Allah'dır Ma'bûd, şerik yapmayınız. Allah'dır Kädir-i Mutlak, şerikini i'tikad etmeyiniz. Allah'dır Mün'im, şükründe şerik yapmayınız. Allah'dır Hälık,

    başka bir Hålik'ı tahayyül etmeyiniz."

    تحملوا Bu ta'birin تتقون tabirine tercihi,

    onların Allah'a isnåd ettikleri şeriklerin, misillerin aslı ve hakikati olmadığı için, o uydurma şeriklerin i'tikad edilecek şeyler olmadığına işarettir.

    ينو Lafza-i Celal'inin üzerine takdimi, Allah'ın dâimâ hazır olduğunu düşünmek lazım olduğuna; ve nehyin menşei, şerîkin Allah için yapılışı olduğuna işarettir.

    YanıtlaSil
  140. 430

    ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    (Muhakkak ki, Sen, pek büyük bir ahlâk üzeresindir! (Kalem: 4) Ayetini okumuyormusun?!» dedi. (33)

    Aynı soruyu soran Mesruk b. Ecda'a da, Hz. Aişe «Sen, Arap kav-nundan bir adam değilmisin? demiş, Mesruk «Evet! Arap kavmında-nimi deyince İşte, Kur'ân, Resûlullah'ın ahlâkı idi. cevabını ver-miştir.

    Katâde de Şüphe yok ki, Kur'ân, Insanların ahlakının en güze-lini getirdi. demiştir. (34)

    Kur'an-ı Kerim, Resûlullah'ı yüce Allah'ın şu ve benzeri âyetle-rile terbiye etmişti:

    199) 1. Af yolunu tut! İyiliği, emr et! Cahillerden yüz çeviri (Åraf:

    2. Şüphesiz ki, Allah, Adaleti, İyiliği, husúsile Akrabaya muh-taç oldukları şeyleri vermeyi emr eder.

    Taşkın kötülüklerden, kötü sayılan şeylerden ve azgınlıktan da, men eder... (Nahl: 90)»

    3. ...Namazı, dosdoğru kıl. İyiliği, emr et! Kötülükten vaz ge-çirmeğe çalış!

    Sana isabet eden her şeye katlan!

    Çünki, bunlar, kat'i súrette farz kılınan umurdandır. (Lukman:

    17

    4. «Kim sabr eder, suçları örter, bağışlarsa, işte, bu, şüphe yok ki, azm olunacak umurdandır, (Şûrâ: 43)»

    5. ...İçlerinden birazı müstesná olmak üzre, Sen, onlardan,

    dâimă bir hainliğe muttali olup duracaksın!

    Sen, yine, onların suçundan geç, aldırış etmel

    Şüphe yok ki, Allah, iyilik edenleri, sever. (Mâide: 13)

    6. İçinizde fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabasına, yoksulla-ra, Allah yolunda hicret edenlere vermelerinde kusur etmesin, afvet-sin, onların uygunsuz hareketlerine aldırış etmesin.

    Allah'ın, sizi yarlığamasını sevmezmisiniz?

    Allâh, çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir. (Nûr: 22) »

    7. «Her iyilik, her kötülük bir olmaz.

    Sen, kötülüğü, en güzel haslat ne ise, onunla karşıla!

    Seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, bir de, bakarsın, Sa-na en haråretli bir dost gibi oluvermiştir! (Fussilet: 34)>>>>

    8. O, takva sahipleri, bollukta ve darlıkta infak edenler, öfke-lerini yenenler, insanların kusurlarından geçenlerdir.

    Allâh, İyilik edenleri sever. (Al-i İmran: 134)»

    (33) Taberi Tefsir c. 29, s. 19

    (34) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 364

    YanıtlaSil
  141. İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    Hz. Ebû Bekir «Babam, anam Sana fedâ olsun! Hûd süresinin kar-deşleri ne demektir?» diye sordu.

    Peygamberimiz «Vâkia, Karia, Seele Säilün, Amme yetesâelûn ve İzeşşemsü küvviret süreleridir!» buyurdu. (37)

    Abdullah b. Abbas «Resûlullah Aleyhisselâm'a, bütün Kur'ân âyet-leri içinde şu (Festakım kemå ümirte Emr olunduğun gibi, istika-met et!) (Hûd: 112) âyetinden daha şiddetli, daha güç bir âyet inme-miştir.

    Bunun için (Hûd, Våkıa sûrelerile kardeşleri olan süreler, beni, ağarttı, kocalttı!) buyurdu. demiştir. (38)

    İmam Kuşeyri (376-465) nin, Ebû Abdurrahman'üssülemî'den işit-tiğine göre: Ebû Aliyyüşşebevi demiştir ki «Resûlullah Aleyhisselâm'ı rüyada gördüm.

    Kendisine (Ya Resûlallah! Senden rivâyet olunuyor ki: (Hûd sû-resi, beni ihtiyariattı!) buyurmuşsun.

    (Seni ihtiyarlatan, Hûd süresinde anlatılan Peygamberlerin kıssa-ları ve ümmetlerin helâk edilmelerimidir?) diye sordum.

    Resûlullah (Hayır! Fakat, yüce Allah'ın (Festakım kemå ümir-te Emr olunduğun gibi, istikamet et!) sözüdür.) buyurdu.» (39)

    Peygamberimiz, Kendisine uyanlarla birlikte, İslâmiyetin gerekleri-ne göre amel'e ve ona davete devam etmek, bütün emir ve nehiylerde İstikâmet üzere bulunmakla emr olunmuştu. (40)

    İstikametin Mânâları ve Dereceleri :

    İstikamet, itidallı olmak demektir. (41)

    İstikamet, tåatla mâsiyetlerden sakınmayı birleştirmektir.

    Hakikat ehline göre İstikamet; bütün kulluk ahdlerini yerine ge-tirmek,

    Her şeyde: Yemede, içmede, giyinmede kuşanmada, dinî, dünye-vi her işde itidal haddini gözeterek Sırât-ı müstakımde yürümeğe de-vam etmektir.

    Bu Sırât-ı müstakını, Åhiretteki Sırât-ı müstakım gibidir.

    Bunun için, Peygamber Aleyhisselâm (Hûd sûresi, beni, ihtiyarlat-tı!) buyurmuştur. (42)

    İmam Kuşeyri İstikamet, bir derece olup her şeyin kemâli ve ta-mamı, onunladır.

    (37) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s.-435-436

    (38) Zemahşeri Keşşaf c. 2, s. 295

    (39) Imam Kuşeyri Risåletülkuşeyriyуе с. 2, s. 441

    (40) Hazin Tefsir c. 2, s. 351-352 (41) Firuzâbâdi Kamûsulmuhit c. 4, s. 170

    (42) Seyyid Şerif Tarifat s. 11

    YanıtlaSil
  142. AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI

    433

    Hayırların meydana gelmesi ve düzenli olması da, onun varlığına bağlıdır. Hal ve davranışında istikametli olmayan kimsenin çalışması zayı

    olur ve çabası boşa gider. Yüce Allah (İpliğini, sağlamca büktükten sonra söküp bozan (ka-

    dın) gibi olmayınız!... (Nahl: 92) buyurmuştur. (43) Üstaz Ebû Aliyyüddakkak (Rh.) dan işittim:

    (İstikamet'in üç derecesi vardır:

    1. Takvim,

    2. İkamet,

    3. İstikamet.

    Takvim: Nefsleri terbiye etmektir.

    İkamet: Kalbleri tasfiye edip saf håle getirmektir.

    İstikamet: Hakikat sırlarına yaklaştırmak, yaklaştırılmaktır.)

    diyordu.

    Deniliyor ki:

    İstikamet; Sözlerde Gıybeti, bırakmakla,

    İşlerde, Bid'atı,

    Hallerde de, Hakk'ın, kalbe tecellisine engel olacak şeyleri yok et-mekle olur.

    Vâsıti'ye göre İstikamet, öyle bir haslettir ki, bütün güzellikler, onunla kemal bulur. O'nun yokluğu ile de, çirkinleşir. (44)

    «Sırât, Cehennem'in üzerine uzatılmış, kıldan ince, kılıçtan kes-kin bir Köprü'dür.

    Bu âlemde, Sırât-ı müstakim üzerinde bulunan ve istikamet eden kişi, Ahiret Sırâtını kolaylıkla geçip kurtuluşa erer.

    Fakat, dünyada istikametten ayrılan ve isyanla, kazandığı günah-larla sırtının yükünü ağırlaştıran kişi ise, daha ilk adımda Sırattan sürçer ve Cehenneme düşer!» (45)

    «Festakım kema ümirte... Sen, maiyyetindeki tevbe edenlerle birlikte emr olunduğun gibi istikamet et!

    Aşırı gitmeyiniz!

    Çünki, Allâh, ne yaparsanız, hepsini hakkıyla görücüdür.» (46) buyruğuna göre, yalnız Peygamberimizin değil, Peygamberimizle bir-likte Müslümanların da, İstikamet ve itidal üzere hareket etmeleri ge-rekiyordu.

    43) İmam Kuşeyri Risåletülkuşeyriye c. 2, s. 440

    ( (44) İmam Kuşeyri Risâletülkuşeyriye c. 2, s. 441-442

    (45) İmam Gazzali İhyâu'ulûmiddin c. 4, s. 451

    (46) Hûd: 112

    1. T. Medina Devri XI/F: 28

    YanıtlaSil
  143. BLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    Adullah makafi der ki (YA Resûlallah! (47) Bara, kmeta (48) tutacağım bir şey söyle, bildir de (40), Ben-Red Rabbim, Allah! de! Sonra da, istikamet et!) buyur (Ti Radialight Benim hakkımda en çok korkacağın şey, nedir, denshususta hiç kimseye sormayayım? (50)) dedim யிe (5) hangtidir?) diye sordum. (52) Kandi dilini tutarak (İşte, budur!) buyurdu. (53)

    nes. Malik'in bildirdiğine göre: Peygamber Aleyhisselam'ın Fa handan bir kaç kişi (34) ki, En. All, Abdullah b. Amr b. As ve Osman b. Man mürakkep (55) üç kişilik bir cemaat, Peygamber Aley-Zevcelerinin evlerine geldiler. (56) Peygamber Aleyhisse mun gialice yaptığı ibadetini sordular. (57) Kendilerine haber verilince (58), galiba, onları, azımsadılar da «Biz, nerde, Peygamber Aleyhisselâm, nerdel Allah, Oeun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştırla dediler Onlardan birisi Ben, geceleri, temelli namaz kılacağım!» (59) O birisi Ben de, hep oruç tutup duracağım, hiç bırakmayacağımı Başka birisi Ben, kadınlardan uzak kalacağım. (61) Kadıniaria hiç evienmeyeceğiml (62)

    Kiming Ben, hiç et yemeyeceğim!

    (47) Ahmed Hambel Mimed e. 3, s. 413, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1314

    (46) Ahmed b. Hanbel Mümede. 3, a 413

    (6) Ahmed b. Hambel Mümed c. 3, s. 413, İbn-i Mace Sünen c. 2, a. 1314

    (Ahmed b. Hanbel Müned c. 3, 3. 413

    (31) Ahmed Hanbel Mimed c. 3, s. 413, Ibn-i Mace Sünen c. 2, s. 1314

    (Ahmed Hambel Mümmed c. 3, s. 413

    Ahmed & Manhel Mümed c. 3, a. 413, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1314

    Sa'd-Tahakat e. 1, s. 371, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 285,

    Mislin Bahch.2,100

    Betra. Umuletülkari e. 20, 8. 65

    Dhurt-Sahih e. 6, &. 116

    Blue-Sahih e. 6, a. 116, Müslim 'Talukat e. 1, a. 371, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, Sahih e. 2, s. 1020

    Tahukat e. 1, s. 371, Buhari Sahih c. 6, s. 116

    (115

    Tabekat e. 1, 8. 371, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. Bharati. 6. 116

    6,116

    (12) Dental Taka. 1. s. 371, Ahmed b. Hanbel Mümed c. 3, a. 285, Bu-4,116, Müslim Sahih e. 2, s. 1020

    YanıtlaSil
  144. AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLÂKI

    435

    Rimini «Ben, döşek üzerinde yatıp uyumayacağım!s dedi. (63)

    Resûlullah Aleyhisselâm, onların yanlarına vardı. (64)

    Allah'a hamd'ü senāda bulunduktan sonra Ju cemaatlara ne olu

    yor ki, şöyle şöyle söylemişler! (65)

    Yoksa, şöyle şöyle söyleyenler, sizlermisiniz?!

    Vallāhi, sizin, Allah'dan en çok korkan ve sakınanınız, ben'lmi

    (66)

    Fakat, ben, hem namaz kılarım, hem de, uyurum.

    Hem oruç tutarım, hem de, tutmarn.

    Kadınlarla da, evlenirim.

    Kim, benim Sünnetimden yüz çevirirse, benden değildiris buyur-du. (67)

    Onları, Istikamet ve itidale sevk etti.

    SIDK VE PEYGAMBERİMİZİN SIDDIKLIĞI

    Sıdk'ın Tarifleri:

    Sıdk Doğruluk, sözü, haberi doğru ve gerçek söylemek, Söz, haber, doğru, gerçek, våkıa uygun olmak,

    Doğru ve gerçek sözlü olmak demektir ki, yalan'ın, yalancılığın zıd

    dıdır. (68)

    Hakikat Ehli'ne göre Sıdk, ölünecek yerlerde bile, hakkı, gerçe

    ği söylemektir. (69)

    Sıdk, Sırr'ın, söze uygunluğudur.

    Sıdk, ağızı, haramdan alıkoymaktır.

    Sıdk, Şanı yüce Allah için amelde Vefâdır.

    Sıdk, niyetle birlikte Tevhid'in sıhhatıdır.

    Sıdk'ın hakikatı: Yalandan başka bir şeyin seni kurtaramayaca-

    ğı bir yerde bile, doğruyu söylemendir! (70)

    (63) Ibn-1 Sa'd Tabakat c. 1, n. 371, Ahmed b. Hanbel Mümed c. 3, s. 285, Müslim Sahih e. 2, 8. 1020

    (64) Buheri Sahih e. 6, s. 116

    (65) İbn-i Sa'd Müslim Tabakat c. 1, s. 371-372, Ahmed b. Hanbel Müsmed c. 3, 8. 285, Sahih c. 2, s. 1020

    (66) Buhari Sahih c. 6, s. 116

    (67) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 372, Ahmed b. Hanbel Müned e. 3, . 286, Buhari Sahih c. 6, s. 116, Müslim Sahih c. 2, п. 1020

    (68) Firuzábádi Kaműsulmuhit c. 3, s. 261

    (69) İmam Kuşeyri Risáletülkuşeyriye c. 2, n. 449, Seyyid Şerif Tarifit. 80

    (70) İmam Kuşeyri Risäletülkuşeyriye c. 2, s. 451, Seyyid Şerif Tarilåt

    YanıtlaSil
  145. 433

    İSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    Sidk: Hallerinde zaiflik, itikadında şüphe, amellerinde ayıp ve kusur bulunmamasıdır. (71)

    Sidk: Her şeyin direğidir. Her şey, Sıdk ile tamamlanır, düzeni-ni, onunla bulur.

    Sadık Sözlerinde doğru olan kişidir.

    Sıddik: Bütün sözlerinde, işlerinde ve hallerinde son derecede doğru olan kişidir.

    Sådık: Bir günde kırk kerre değişir ve terakki eder.

    Murai ise, kırk yıl, bir halde bulunur.

    Nefsine ve başkasına yağcılık eden kul, Sıdk'ın kokusunu bile kok-

    layamaz. Sıdk'ın en azı Gizlinin, açığın müsavi ve eşid oluşudur.

    Sıdk, Peygamberliğin ikinci derecesidir.

    Nitekim, yüce Allah «Kim, Allah'a ve Peygamberine itâat ederse, işte, onlar, Allah'ın, kendilerine nimetler verdiği Peygamberlerle, Sıd-diklarla, Şehidlerle ve iyi Adamlarla beraberdirler.

    Onlar, ne iyi arkadaştır! (Nisů: 69) buyurmuştur.

    Sıdk'ın alametinden sorulduğu zaman, Hârisülmuhasibi (Sâdık, o kişidir ki, kendisinin her türlü kadr'ü itibarı, halkın kalblerinden çıka-cak olsa, kalbinin iyiliğinden dolayı, hiç aldırış etmez.

    Kendisinin güzel amellerinden bir zerresine bile, insanların vakıf olmalarını arzu etmediği gibi, günah amellerinden her hangi birisine vakıf olmalarından da, hoşnudsuzluk göstermez.

    Gösterirse, bu, kendisinin, insanlar yanında itibarının artmasını istemesine delalet eder ki, bu ise, Sıddikların ahlâkından değildir.) de-miştir. (72)

    Doğruluk Hakkındaki Emir ve Tavsiyeler:

    Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerim'inde «Ey imân edenler! Allâh'dan kor-kunuz (Allah'ın Farzlarını yerine getiriniz, yasak sınırlarına yaklaş-maktan sakınınız)

    Bir de, Sådıklar (Peygamber Aleyhisselâm ve Eshabı) ile birlikte olunuz! (Tevbe: 119) buyurmuştur. (73)

    Peygamberimiz de, bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: «Doğruluğa devam ediniz! (74)

    (71) İmam Kuşeyri'den naklen Seyyid Şerif Tarifát s. 89

    (72) İmam Kuşeyri Risåletülkuşeyriye c. 2, s. 448-452, Abdülkadir'ülgilani - Gunye c. 2, s. 200

    (73) Taberi Tefsir c. 11, s. 62-63

    (74) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 384, Müslim Sahih c. 4, s. 2013, Tir-mizl Sünen c. 4, 8.347

    YanıtlaSil
  146. AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI

    Çünki, doğruluk, İyiliğe götürür.

    İyilik ise, Cennet'e götürür.

    Doğruyu araştıra araştıra kişi, en sonunda Allah katında Siddik

    olarak yazılır. (75)

    Yalandan sakınınız! (76)

    Çünki, yalan, Fücûr'a (Sapıklığa) götürür.

    Şüphesiz ki, Fücur (Sapıklık) da, Cehennem'e götürür!

    Kişi, yalan söyleye söyleye, yalanı araştıra araştıra en sonunda AllA katında Kezzâp (Yalancı) olarak yazılır!» (77)

    Peygamberimizin Doğruluğu Hakkında Müşriklerin İtirafları:

    Peygamberimiz, Peygamberliğinden önce de, kavmı arasında, doğ-rulukta, doğru sözlülükte en başta gelmekte idi. (78)

    Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden ve Peygamberimizin en azılı düşmanlarından Ebû Cehil, Peygamberimize «Biz, Seni yalanla-mayoruz!

    Fakat, Senin getirdiğin şeyleri yalanlayoruz!

    Müşriklerden Ahnes b. Şerık'ın, Bedir yolunda, kendisine Ey Ebülhakem! Şurada, benden ve senden gayrı, konuşmamızı işiten yok!

    Sen, bana, Muhammed hakkındaki kanäatını haber ver: O, doğ-ru sözlümüdür? Yoksa, yalancımıdır? sorusuna da:

    «Vallahi, Muhammed, muhakkak doğru sözlüdür ve hiç yalan söy-lememiştir!» dediği gibi,

    Peygamberimize, dili ile en çok işkence yapan müşriklerden Nadr b. Hâris de, müşriklere «Muhammed, içinizde hoşunuza giden bir genç-ti. En doğru sözlünüz ve en Emin'inizdi!» demiştir.

    Kureyş müşriklerinin Reislerinden ve Peygamberimizin en katı muhâliflerinden Ebû Süfyan b. Harb de, Herakliüs'ün, Peygamberimiz hakkındaki:

    «Şu söylemiş olduğu şeyi, söylemeden önce, Onu, hiç yalanla ithâm ettiğiniz, suçladığınız olmuşmu idi?» sorusuna «Hayır! cevabını ver-miştir. (79)

    (75) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 384, Buhari Sahih c. 7, s. 95, Müslim Sahih c. 4, s. 2013, Tirmizi Sünen c. 4, в. 347

    Sahih c. 4, s. 2013, Tirmizi (76) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 384, Müslim Sünen c. 4, s. 347

    (77) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 384, Buhari Sahih c. 4, s. 2013, Tirmizi Sünen c. 4, в. 347 Sahih e. 7, s. 95, Müslim

    (78 ) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 1, s. 194, İbn-i Ebû Nuaym Diläilünnübüvve s. 129 Sa'd Tabakat c. 1, s. 121,

    (79) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 262, Buhâri Sahih c. 3, s. 1394 Sahih c. 1, s. 5, Müslim

    YanıtlaSil
  147. İSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    Peygamberimizin Bütün İnsanların En Doğru Sözlüsü Oluşu:

    Peygamberimiz, yalnız kendi kavmının değil, Hz. Ali'nin dediği gi-bi, bütün insanların da, en doğru sözlüsü ve ahdine en vefâlısı idi. (80)

    Peygamberimizin ağzından, hiç bir zaman, hak ve gerçek sözden başkası çıkmazdı.

    Abdullah b. Amr der ki «Bes, Resûlullah Aleyhisselâmdan duydu-ğum her şeyi ezberlemek ister ve yazardım.

    Kureyşilerden olan Sahåbiler, beni, bundan nehy ettiler (Sen, Re-sûlullah Aleyhisselâmdan duyduğun her şeyi yazıp duruyorsun amma, Resûlullah Aleyhisselâm, beşerdir. Gazap halinde de, rıza halinde de, söz söyler!) dediler.

    Bunun üzerine, ben, bir müddet, yazmaktan vaz geçtim.

    Nihayet, durumu, Resûlullah Aleyhisselâma arz ettim. (81)

    Resûlullâh, ağzına parmağıyle işaret ederek (82) (Yaz! Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, buradan, hak sözden başkası çıkmaz!) buyurdu.» (83)

    Peygamberimiz, dil şakası yaparken bile, doğruluktan, doğru söz-lülükten ayrılmaz «Ben, şaka yaparım ammå, gerçekten başkasını söy-lemem! buyururdu. (84)

    Nitekim, hizmetinde bulunan Ensar çocuklarından Enes b. Malik'e «Ey iki kulaklı!» diyerek şaka yapardı. (85)

    Enes b. Mâlik der ki «Bir adam, Peygamber Aleyhisselâmın yanına gelip kendisini bir hayvana bindirmesini istedi.

    Peygamber Aleyhisselâm da (Ben, seni, bir dişi devenin dölüne bindireyim!) buyurdu.

    dedi. Adam (Ya Resûlallah! Ben, dişi devenin dölünü ne yapayım?!)'

    Bunun üzerine, Resûlullâh (Develeri, dişi develerden başkası mı doğurur?) buyurdu.» (86)

    Bir koca karı, Peygamberimize gelip «Yâ Resûlallâh! Beni, Cen-net'e koyması için Allah'a düa et!» dedi.

    (80) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 2, s. 43

    (81) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 192, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 318

    (82) Ebû Davud Sünen c. 3, s. 318

    (83) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 192, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 318

    (84) Buhari Edebülmüfred s. 77, Tirmizi Sünen c. 4, s. 357, Şemail s. 39, Hey-semi Mecmauzzevaid c. 9, s. 17

    (85) Tirmizi Sünen c. 4, s. 358, Şemail s. 39

    (86) Buharf Edebülmüfred s. 77, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 357, Şemail s. 39 Sünen c. 4, s. 300, Tirmizi

    YanıtlaSil
  148. AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI

    430

    Peygamberimiz «Ey Ümmü filan! Yüce Allah, koca karıyı, Cen-net'e koymaz! buyurdu. (87)

    Namaz vakti girince, Peygamberimiz, namaza çıktı.

    Peygamberimiz, namazdan dönünceye kadar, kadıncağız, ağladı durdu.

    Hz. Aişe Yâ Resûlallah! (Koca karı, Cennet'e girmez!) dediğin için, bu kadıncağız, ağlayıp duruyor!» dedi.

    Peygamberimiz, güldü. (88)

    «Haber veriniz ki: O, Cennet'e koca karı olarak girmeyecek!

    Çünki, yüce Allah (Gerçekten, biz, onları, yep yeni bir yaratılışla yarattık ta, kız oğlan kızlar, kocalarına sevgiyle düşkün hep bir yaşıt yaptık Amel defterleri sağ taraflarından verilecek Eshâb-ı yemin için! (Vakıa: 35-38) buyuruyor.» ve kendisinin gençleşip te, Cennet'e, öyle gireceğini söylemek istediğini anlattı. (89)

    Peygamberimiz; şaka için de, olsa, Müslümanların, birbirlerini kor-kutmalarını ve birbirlerinin eşyalarını alıp saklamalarını da, yasakla-mıştır. (90)

    Peygamberimizin Ahdine Veľȧkârığı:

    Abdullah b. Ebilhamså der ki «Peygamber gönderilmeden önce, Resûlullah Aleyhisselâmla birlikte bir alış verişte bulunmuş, bu alış ve-rişten, Kendisine biraz vereceğim kalmıştı. Onu, bulunacağı filan yere getireceğime de, söz vermiştim.

    Bu sözümü, iki gün, unuttum. Üçüncü gün, hâtırlayıp sabahleyin gittiğim zaman, Onu, yerinde buldum.

    Bana (Ey delikanlı! Sen, beni sıkıntıda bıraktın.

    Ben, şuracıkta üç günden beridir ki, hep seni bekleyip duruyo, rum!) buyurdu.» (91)

    Müşrikler, Huzeyfetülyemanı, babası Huseyl (veya Hısl) ile birlik-te Bedir'e giderlerken yakaladılar.

    Onlara «Siz, her halde, Muhammed'in yanına gitmek isteyorsunuz-dur?» dediler.

    Onlar «Bizim, Medine'ye gitmekten başka maksadımız yok!» dediler.

    Bunun üzerine, Medine'ye dönmek, Peygamberimizle birlikte bu-

    (87) Tirmizi Şemail s. 40

    (88) Ebülferec İbnülcevzi Vefa c. 2, s. 445

    (89) Tirmizi Şemail s. 40, Ebülferec İbnülcevzi Vefâ c. 2, s. 445

    (90) Våkıdî Megazi c. 2, s. 448

    Tabakat c. 7, s. 59, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 299 (91) İbn-i Sa'd

    YanıtlaSil
  149. 440

    İSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    lunmamak ve çarpışmaya katılmamak üzre kendilerinden kesin söz aldılar.

    Fakat, Huzeyfe ile babası, Peygamberimizin yanına geldiler. Baş-larından geçeni, Peygamberimize anlattılar.

    Peygamberimiz, onlara «Medine'ye dönünüz! Onlara verdiğiniz sö-zü, yerine getiriniz!

    Biz de, müşriklere karşı, Allah'ın yardımını dileriz! (92) buyurdu.

    Hudeybiye muâhedesi gereğince: Kureyşilerden, Velisinin izni ve haberi olmaksızın Peygamberimizin yanına gelecek kimseler, Kureyşi-lere geri çevirilecekti. (93)

    Muâhede maddeleri yazdırılıp bitirildiği sırada, Kureyş Temsilcisi Süheyl b. Amr'ın oğlu Ebû Cendel, ayaklarına Bukağı, köstek vurulmuş bir halde, zincirini sürüyerek yavaş yavaş Peygamberimizin yanına ka-dar geldi. (94)

    Ebû Cendel, Müslüman olduğu için, müşrikler tarafından zincire vurulmuş (95), Mekke'nin alt tarafından ıssız bir yerden kaçmış (96), kendisini, Müslümanların arasına atmıştı. (97)

    Süheyl b. Amr «İşte, ey Muhammed! Üzerinde, seninle anlaştığım Anlaşma gereğince, bana geri çevireceğin kişilerin ilki!» dedi. (98)

    Peygamberimiz «Ey Ebû Cendel! Şu kavmla aramızda yazılan Ba-rış yazısı tamamlandı, (99)

    Sen, biraz daha katlan! Allah'dan da, bunun ecrini, mükafatını dile.

    Hiç şüphesiz, yüce Allah, senin için ve senin yanında bulunan za-If ve kimsesiz Müslümanlar için bir genişlik ve, çıkar yol yaratacaktır.

    Biz, şu kavm ile aramızda bir Barış Anlaşması yapmış ve bu hu-susta kendilerine Allah'ın ahdile söz vermiş bulunuyoruz.

    Verdiğimiz söze vefâsızlık edemeyiz!» buyurmuş (100), onu, yü-reği sızlaya sızlaya müşriklere teslim etmiştir.

    (92) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 395, Müslim Sahih c. 3, s. 1414, Zeheb! -Siyerü Älämünnübelà c. 2, s. 262

    (93) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 3, s. 332, Vâkıdi Megazi c. 2, s. 325, Bela-züri Ensabüleşraf c. 1, s. 350, Taberi Tarih c. 3, s. 76

    (94) Abdurrezzak Musannef c. 5, s. 333, Buhari Sahih c. 3, s. 181

    (95) Ebû Yûsüf Kitabülharae s. 211

    (96) Vakıdi Megazi c. 2, s. 607

    (97) Abdurrezzak Musannef c. 5, s. 338, Buhari Sahih c. 3, s. 181

    (98) Abdurrezzak Musannef c. 5, s. 338, Vakıdî Megazi c. 2, s. 608, Buhari

    Sahih c. 3, s. 181

    (99) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 97

    (100) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 3, s. 333, Väkıdî Megazi c. 2, s. 608

    YanıtlaSil
  150. AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI

    HİKMET VE PEYGAMBERİMİZİN HİKMET SAHİBİ OLUŞU

    Hikmet'in Tarifleri:

    Hikmet Adı, İlim, Hilim, Nübüvvet (Peygamberlik...) (101)

    İlim ve Akılda hakka isåbet.. (102)

    mânâlarına geldiği gibi,

    441

    Eşyayı, layık olduğu üzere bilmeğe ve işleri layık olduğu üzere iş-lemeğe (103),

    Eşyanın mahiyet ve hakikatlarından, insan takatı nisbetinde bahs eden ilm'e,

    Akli bilgi enerjisinin, aşırılığı ile kıtlığı arasında itidal üzere bu-lunuşuna (104),

    İlm'in, amel ile birlikte oluşuna (105),

    Dile getirilen Şeriat ve Tarikat ilimlerine,

    Dile getirilmeyip mesküt geçilen ve her ilim adamının kolay ko-lay anlayamadığı Hakikat Sırlarına da, Hikmet denir. (106)

    Hikmet'in zıddı Cehl (107),

    Hikmet'in kıtlığı da, ahmaklıktır. (108)

    İlimle ameli birleştiremeyene Hakim denmez. (109)

    Peygamberimiz «Hikmet'in başı, Allâh korkusudur!» buyurmuş-tur. (110)

    Peygamberimizin İnsanların En Hakimi Oluşu:

    Peygamberimiz, hiç şüphesiz ki, insanların en akıllısı ve en Zeki-si idi.

    Kendisinin eşkâl ve ahlâkının akla hayret verici güzelliği, gidişa-tının eşsizliği ile birlikte, halkın gizli ve açık işlerini tam bir dirâyetle idare edişini, umûmi ve husúsi siyasetini, daha önceden hiç kimseden bir şey öğrenmeden, hiç çalışıp çabalamadan, kitaplardan da, mutâ-

    (101) Firuzâbâdi Kamûsulmuhit c. 4, s. 100

    (102) Rågıb Müfredatüfkur'an s. 127

    (103) Alâüddin Ali Ahlák-ı Alái c. 1, s. 12

    (101) Seyyid Şerif Tarifât s. 62

    (105) 1bn-i Kuteybe T. Garibülkur'an s. 32, Seyyid Şerif Tarifat s. 63

    (106) Seyyid Şerif Tarifat s. 63

    (107) Alâüddin Ali Ahlakı Alãi c. 1, s. 63

    (108) Alâüddin Ali Ahlak-ı Alãi c. 1, s. 66

    (109) İbn-1 Kuteybe T. Garibülkur'an s. 32

    (110) Hakimüttirmizi Nevadirülusul c. 1, s. 271, Süyüti. Camiüssagir c. 2, 8. 20

    YanıtlaSil
  151. 123

    3693. Tanrı kargaların duasını kabul etse, bütün eşeklerin canı çıkardı

    . 3694. Tanrı verince, kimin oğlu olduğunu sormaz. (Gospod koga dava, ne pita çiy sin si.)

    3695. Tanrı vermesine verir, ama ağıla sokmaz. (Bog dava, ala v koşara ne vkarva. Balabanov, s. 9.)

    3696. Tanrı'dan mı düştün, yoksa bahçede mi yetiştin? (Ot boga li si padnalo, ili v gradinka rasnalo. Güzel kız için bir halk türküsünden.)

    3697. Tanrım, sen beni derin sudan, şaşıdan, bir de tekgözlüden koru! (Boje pazi ot voda dalboka, ot krivooka i ednooka.)

    3698. Tanrı'nın dolu ile vurduğu yere sen taşla vur.

    3699. Tanrı'ya bir mum yakarsan, şeytana iki mum yak. (Slaveykov, s. 103.)

    3700. Tanrı'ya buhurdanla buhur kokusu savurur (dalkavukluk eder), şeytana mum yakar! (Na gospoda tamyan kadi, na dyavola sveşti pali!)

    3701. Tanrı'ya güven, ama bir de aziz bul kendine.

    3702. Tanrı'ya inanırım, ama sana asla! (Vyarvam boga, ama teb ne moga!)

    3703. Tarladaki köpek gibi, hiçbir şey yapmamış! (Svırşil ya kato kuçe na nivata!)

    3704. Taş, olduğu yerde ağırdır.

    3705. Taşı sıksa, suyunu çıkarır. (Kamık da stisnat, voda şte pusne. Türkçeden geçmiş.)

    3706. Tatlı söz, demir kapıyı açar. (Blaga reç, jelezni vrata otvarya.)

    3707. Tatsız-tuzsuz konuşuyor. (Türkçe, Arnavutça benzerleri var -Bezsolni lafove zboruva- SBNU, III/247.)

    3708. Tavşana "kaç", tazıya "tut"! (Türkçeden geçmiş.)

    3709. Tavuk yoksa, saksağan kuşu da onun yerini tutar. (Ako nyama kokoşka, to i svraka mesto hvaşta. Slaveykov, s. 110.)

    3710. Tavuk yumurtladı, horoz gıdakladı.

    3711. Taze gelin gibi süzülme!

    3712. Tehlike olmadığı sürece yiğitlik gösterir. (Na umryalo "mritvo" kuçe noj vadi.)

    3713. Tek taşla duvar olmaz. (Edin kamık zid ne stava.)

    3714. Tembel kadın, cumartesi akşamı hamarat olur.

    3715. Tembele her gün bayram. (Za murzeliviya vsiçki dni sa praznitsi.)

    3716. Tembele iş buyur, sana akıl öğretsin. (Türkçeden geçmiş.)

    3717. Tembeller, akşam üstü işe kızışır.

    3718. Tencere, dibin kara; seninki benden kara.

    3719. Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş. (Tırkulilo se gırneto, ta si namerilo zahlupaka.)

    3720. Ter dökmeden, iş olmaz. (Suho dupe, riba ne yade.)

    3721. Terzi, söküğünü dikemez. (Türkçeden geçmiş.)

    3722. Tezkeresini eline vermek: kovmak, defetmek. (Podpisah mu teskereto.)

    YanıtlaSil
  152. 122

    3660. Son gün, Tanrı günüdür. (Den posleden, den gospoden.)

    3661. Sonradan görmeden, Tanrı korusun!

    3662. Sonsuza dek güzel! (Hubavo do nemay kide.)

    3663. Söz ayağa düştükten sonra, padişahın padişahlığı bitmiş. (Türkçeden geçmiş)

    3664. Söz gümüşse, sükût altındır.

    3665. Söz sözdür, sözünü ikiletmez. (Dumata mu nadve ne stava. Türkçe benzeri: Söz bir, Allah bir.)

    3666. Su akar, göz bakar. (Türkçeden geçmiş - Voda teçe, oko gleda- Slaveykov, s . 156.)

    3667. Su aşağıya, vel her yana. (Vodata na dole, vâtara na vsakade. Türkçe benzeri: Su çukurunu, yel tepesini bulur.)

    3668. Su, çayır - komşu ile kavga. (Voda, livada - s komşiya svada.)

    3669. Su değirmeninde kemençenin yeri yoktur.

    3670. Su her şeyi temizler, kötü adı asla. (Vodata vsiçko izmiva, loşoto ime ne moje.)

    3671. Su içinde yüzer, susuz kalır. (Voda gazi, jaden hodi.)

    3672. Su, yolunu bulur. (Türkçe benzeri var -Vodata si namira pito- Slaveykov. s. 157.)

    3673. Susan, işini bilir. (Türkçeden geçmiş.)

    3674. Suya delik açılmaz.

    3675. Suyun durusu, başın dinci. (Bistra voditsa, mirna glavitsa. Slaveykov, s. 123.)

    3676. Süküt, ikrar sayılır. (Mılçanieto znaçı sıglasis.- Türkçesi: Sükût, ikrardan gelir.)

    3677. Sürüden ayrılan kuzuyu kurt kapar. (Türkçeden geçmiş.)

    3678. Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfler. (Paren kaşa duha.)

    3679. Şahane sakal, değirmenci kafası! (Brado tsarska, glava vodeniçarska!)

    3680. Şakadan baş ağrımaz. (Or şega glava ne boli.)

    3681. Şarap veziri rezil eder, fıçıda durduğu gibi durmaz. (Türkçeden geçmiş

    -Vinoto pravi vezirya rezil, ne sedi v glavata kakto v bıçvata -Slaveykov, s. 154.)

    3682. Şeytan da (bir şeyler) satar. (I dâvola prodava.)

    3683. Şeytandan günlük, papazdan iyilik.

    3684. Şuna bezelye, buna fasulye, sana ise boş cep.

    3685. Tå burama dek geldi.

    3686. Tafralık beni yakar, çıplaklık bırakmaz.

    3687. Tamahkârın gözünü toprak doyurur. (Türkçeden geçmiş.)

    3688. Tanrı balı vermiş, ama sıralanmayı da vermiş.

    3689. Tanrı bana torbayla, ben de sana cuvalla (vereyim).

    3690. Tanrı bile hakça bölüştürmez. (1 gospod pravo ne deli.)

    3691. Tanrı göstermesin. Tanrı saklasın! (Da spi zlo pod kamik.)

    3692. Tanrı, kardesi kardes, kesesini ayrı yaratmış.

    YanıtlaSil
  153. İÇİNDEKİLER

    Sakın Unutmayın!

    Tek llah'ın Allah Olduğunu Unutmayın

    Tek Yol Göstericinin Kuran ve sunnet Olduğunu Unutmayın

    Yaşanılan Her Anın Kaderde Olduğunu Unutmayın

    Sizi Saptırmak İçin Vargücüyle çabalayan Şeytan'ın Varlığını Unutmayın

    ---25

    33

    -37

    40

    46

    Dünyanın Geçici Bir imtihan Yeri Olduğunu Unutmayın

    Her An Ölebileceğinizi Unutmayın

    Kıyametin ve Hesap Gününün Mutlaka Gerçekleşeceğini Unutmayın

    Inkarcıların Azap Mekanı Cehenneme Gideceğini Unutmayın

    1

    5

    18

    -21

    Mükafat Yurdu Cennete, Yalnızca Salih Müminlerin Gireceklerini Unutmayın 51

    Allah'a Dua Etmeyi Unutmayın

    Allah'a Karşı Daima Samimi ve Dürüst Olmayı Unutmayın

    Hatalarınızdan Dolayı Bir An Evvel Tevbe Edip Bağışlanma Dilemeyi Unutmayın

    Sonuç: Hatırlatma Ancak Allah'tan Korkanlara Fayda Verir

    --65

    -72

    Tüm Canlıları Allah'ın Yarattığını Sakın Unutmayın

    -74

    Materyalizmin Sonu

    -55

    60

    63

    YanıtlaSil

Yorum Gönder