Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
YANITLASİL
yuksel24 Mart 2024 15:08 İsmail Hakkı Bursevi
kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı behemehal gençlik saikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir itti rad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir halini görmemişlerdir. Ve keza, yaş kırka baliğ oldu. ğunda, iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlak olursa olsun, rü. suh peyda eder, meleke haline gelir, daha terki mümkün olmaz Bu Zat'ın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılab-ı azi-mi aleme kabul ve tasdik ettiren ve alemi celp ve cezb ettiren o Zat'ın (asm) evvel ve ahir herkesce malum olan sidk ve ema-neti idi. Demek o Zatın (asm) sıdk ve emaneti, dava-yı nübüy. vetine en büyük bir bürhan olmuştur. "25
Bediüzzaman'a göre ahlakın kaynağı imandır.
Güzel ahlak, kamil insanın niteliğidir.
İman, bağlanmadır; kamil insan, bağlanmış ve teslim ol-muştur. Bağlandığı yer, İlahi Hakikat'tir. İlahi Hakikat'in inişi i-se, 'güzel ahlakı tamamlamak'tır.
Sahip olmak
Ariflerin ortak kanaatine göre, Kur'an'ın yedi anlam katı mevcuttur. Yedinci anlam düzeyi sadece Allah'ın ilmindedir, a-ma diğer katlara, insan ulaşabilir. Bunun yolu ise, yine Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in emrettiği nefisle mücahade, ri-yazet ve tezkiye ile açılır.
Kamil insan, Allah'ın yeryüzündeki halifesidir, O'nun mahlu-katına merhamet ve şefkatle muamele eder; Allah'tan rahmet alır, varlıklara merhamet verir, yeryüzünü korur, Allah'ın ger-çek bir halifesidir. İnsanın, bu mertebeye ulaşabilmesi için ma-nevi bir seyahat, bir miraç yaşaması gerekir.
zaman Said Nursi'yi görürüz. Bediüzzaman'ın ahlaki formasyo-Çağımızda 'kamil insan'ın mükemmel örneği olarak Bediüz-nunu ve ahlaka ilişkin düşüncelerini doğru kavrayabilmemiz-de, insan-ı kamil ve insan-ı kadim doktrinlerinin önemli bir is-levi olacaktır.
Bu çalışma, özellikle Ayetü'l-Kübra risalesinden yola çıkıla-
rak Bediüzzaman'ın ahlaki formasyonunu ve ahlaka ilişkin dü-şüncelerini "insan-ı kamil" çerçevesinde anlamaya yönelik bir incelemedir.
Anahtar Kelimeler: Ahlak, insan-ı kamil, sufi
R
Soyut
Bilgelerin ortak kanaatine göre, Kur'an yedi anlam alanına sahiptir. Allah sadece yedinci alanı bilir, ancak diğer alanların bilgisi insanlar tarafından tanınabilir. Bunu başarmanın yöntemi, nefsle mücadele, tefekkür ve arınma gibi görünmektedir.
Kâmil insan, Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Yarattıklarına şefkat ve merhametle davranır; Allah'ın rahmetini ve lütfunu alır, onu varlıklara dağıtır, yeryüzünü korur, Allah'ın gerçek halifesidir. İnsanın bu mertebeye ulaşabilmesi için manevi bir yolculuk, bir yükseliş yaşaması gerekir.
Çağımızda Bediüzzaman Said Nursi'yi kamil insanın mükemmel bir örneği olarak görüyoruz. Bediüzzaman'ın ahlaki formasyonunu ve ahlak anlayışını doğru bir şekilde kavramamızda, kamil insan ve kadim insan öğretileri önemli bir işlev görecektir.
Bu eser, Bediüzzaman'ın ahlâkî formasyonunu ve ahlâkî düşüncelerini 'kâmil insan' anlayışı çerçevesinde anlamaya yönelik bir incelemedir. Bu çabanın çıkış noktası ise onun Ayetü'l-Kübra (En Büyük Delil) adlı risalesidir.
Takyid: Herhangi bir sebeble şuyü'dan çıkan lafızdır.
Meselá:
a) (A) kendisine ait tarlayı (B) ye hiç bir kayıt koymak-
sızın icare verse, (B) bu tarlayı istediği şekilde kullanabilir;
isterse buğday eker, isterse sebze...
b) (A) kendisine ait hanı (B) ye åriyet olarak verse ve hiç
bir takyidde bulunmazsa, (B) bu hanı isterse depo olarak, is-terse oturmak için kullanabilir.
Ancak bu hususlarda örf ve âdete uymayan şeyleri yapa-maz. Yani örf ve âdete uymayan işi o handa yapamaz.
Delâleten bir takyid bulursa,
Meselá: (A), Kurban bayramına takaddüm eden günlerde (B) yi, kendisine bir koyun almak üzere vekîl etse, her ne ka-dar buradaki lafız mutlaksa da delâleten bir kayıt mevcuttur; o da kurban bayramının yaklaştığı, bu itibarla (B) nin koyu-nu istediği vakit değil de Kurban günlerinden önce satın alıp getirmesi gerekir.
Yani alım-satım esnasında meydanda olan bir malı vasfet-mek boştur; bir değer taşımaz. Çünkü görmek, tariften de tav-siften de kuvvetli sayılır. Meydanda gözle görülmeyen bir ma-lın vasıflarına itibar edilir. Çünkü görüp muayene imkânı mev-cut değildir.
Meselâ :
a) (A) Kendisine ait hazır bir kır atı (B) ye, «Bu yağız atı şu kadar liraya sana sattım derse, (B) atı gördüğü halde alırsa (A) nın «Yağız» diye vasfetmesi boştur, bir mânâ taşı-maz ve (B) de satın aldıktan sonra «Sen yağız dedin, halbuki at kırdır, ben kabûl etmem,» diyemez.
b) (A) Bağdaki üzümü görüp beğendikten sonra bağ sa-hibine bana şu bağın üzümünden şu kadar sat derse, bağ sâhi-
bi de, üzüm siyah olduğu halde, şu beyaz üzümden sana şu ka-dar sattum derse: akit bittikten sonra (A) #Sen bevaz üzüm dedin, halbuki bana verdiğin siyah çıktı, bu bakımdan iade edip akdi bozacağım,» diyemez..
64. SUAL, CEVAPTA İADE OLUNMUŞ SAYILIR.
Yani bir soruda sorulan ne ise, ona verilen cevapta aynı söz tekrar etmiş sayılır, «Şu atını bana şu kadar liraya sattın mi?» diye sorsa, at sahibi de «evet» dese, bundan «şu atımı sana şu kadar liraya sattım» mânası çıkar; böylece sual-cevap-ta iade olunmuş olur.
Bir iki misal:
a) (A) «(B) nin karısı boştur ve (B) şu eve girecek olur-sa Kâbe-i Muazzama'ya gitmesi vacib olur» derse, (B) de «evet>>> diye tasdikde bulunursa, suâl cevapta tekrar ettiğinden her iki hususta da (B) yemin etmiş sayılır.
b) (A)'nın karısı (C), kocasına hitaben «Ben boşum!>>> derse, (A) da «evet» diye cevap verirse (C) boşanmış olur..
65. SAKİTE BİR SÖZ İSNAD EDİLEMEZ. (1).
Yâni (A) nın söylemediği bir sözü «söyledi veya söyle-miştir denilemez. Ancak söz söylenmesi ihtiyaç hissedilen yer-de susmak beyân sayılır.
Meselâ :
a) (A) pazara çıktığında başka bir yabancının kendisine (yani (A)'ya) ait malı satmakla meşgul olduğunu görür ve fa-kat onu men'etmez ve susarsa, buradaki susmak yabancıyı ve-kil tâyin ettiğine delâlet etmez.
b) Bunun gibi mürtehin râhinin rehîn olarak bırakılan şey'i sattığını görür ve susarsa, rehînin hükmü bâtıl olmıyaca-ğı gibi, bu bir rıza da sayılmaz.
Yalnız 37 mes'ele bu kaidenin dışında kalır. Bu mes'ele-lerde sükût izin mânasına kullanılmaz. (2).
Cehenneme yaklaştıkları zaman melekler ellerinde demir tokmaklar bulunduğu halde onları karşılar. Cehenneme girdiklerinde ise azaptan na-sibini almayan hiçbir organları kalmaz. Vücutlarını ya yılanlar ısırmış veya ateş yakmış yahut ta meleklerin kamçılarına maruz kalmışlardır. Meleğin bir vuruşu ile kırk yıl süreyle ateşin içine dalar gider yine de dibini bu-lamaz. Sonra Allah onu tekrar yukarı çıkarır ama meleğin ikinci kez vu-ruşuyla tekrar ateşe dalıp gider..
Her kafasını kaldırdığında melek bir kere daha vurur.
"Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe derilerini başka derilerle değiştiririz ki, acıyı duysunlar! Allah daima üstün ve hâkimdir."
Mukatil b. Süleyman diyor ki:
Bize ulaşan bir hadise göre, derileri günde yetmiş defa değiştirilir. Onlar susayıp ta su istediklerinde kendilerine kaynar su verilir. Onu ağız-larına yaklaştırdıklarında suyun sıcaklığından dolayı yüzlerinin etleri dö-külür. Ağızlarına aldıklarında ise sıcaklığının etkisiyle dişleri ve diş etleri dökülür. Su midelerine indiğinde iç organlarını parçalar ve bütün beden-lerini kavurur.
"Rabbinize dua edin, bizden bir gün olsun azabı hafifletsin." Fakat bu isteklerine cevap alamazlar. Sonra kırk yıl Malik'e seslenirler fakat bundan da cevap alamazlar.
Bunun üzerine birbirlerine şöyle derler :
Cehennem bekçisi olan melekleri çağırdık hatta bekçi başı Malik'i de çağırdık bir cevap alamadık. Gelin hep beraber halimize ağlayalım. Bera-berce ağlarlar ama bunun da bir faydasını göremezler. Sonunda bari sab-redelim derler ve sabrederler fakat bundan da bir sonuç alamazlar ve şöyle derler:
"Şimdi sızlansak da sabretsek de birdir. Çünkü bizim için sığınacak bir yer yoktur."
Tabiî ki bu cezalar kâfirler için geçerlidir. Fakat bir Müslüman şarap içince ağzından küfür sözü çıkabilir. Böyle olunca da ölürken imansız gidip kâfirlerden olmasından korkulur.
Öyleyse Müslüman'a yakışan, içki içmekten sakınması ve içenlerden uzak durmasıdır. Çünkü içki içenle aynı ortamları paylaşan kimseye de bu huyun bulaşması ihtimali vardır. Ayrıca her Müslüman'ın kıyametin dehşetini düşünüp ona göre hareket etmesi gerekir. Ancak böyle yaptığı zaman içkiye yaklaşmaz ve içki içenlerden uzak durabilir.
Hasan Basri'nin şöyle dediği rivayet edilir:
Bize ulaşan bir hadise göre, bir Müslüman her içki içtiğinde başına farklı bir bela gelir:
Birinci defa içtiğinde; kalbi kararır.
İkinci defa içtiğinde, koruyucu melekler ondan uzaklaşır.
Üçüncü kez içtiğinde, ölüm meleği kendisinden uzaklaşır.
Dördüncü kez içtiğinde, Resulullah (sav)'in (sav) ondan uzaklaşır.
Beşinci kez içtiğinde, ashabı kiram ondan uzaklaşır.
Altıncı kez içtiğinde, Cebrail (as) ondan uzaklaşır.
Yedinci defa içtiğinde, İsrafil (as) ondan uzaklaşır.
Sekizinci defa içtiğinde, Mikail (as) ondan uzaklaşır.
Dokuzuncu kez içtiğinde, gökler onun şerrinden uzak durur.
Onuncu defa içtiğinde, yeryüzü onun şerrinden uzaklaşır.
On birinci kez içtiğinde, denizdeki balıklar ondan Allah'a sığınır.
On ikincide, güneş ve ay onun şerrinden uzak durur.
On üçüncüde, gökteki yıldızlar ondan uzaklaşır.
On dördüncüde, bütün mahlükat ondan uzaklaşır.
On beşincide, ona cennet kapıları kapanır.
On altıncıda, Cehennemin kapıları ona açılır.
yedincide, hamelei arş melekleri ondan uzaklaşır.
On sekizincide, kürsü ondan uzaklaşır.
On dokuzuncuda, Arş ondan uzaklaşır.
Yirminci kez içtiğinde ise, Cebbar olan yüce Allah onu terk eder.
Fakih anlatıyor:
Esma binti Yezid (ra) diyor ki:
Resülüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu işittim:
"Sarhoş olmayacak kadar içki içenin namazı yedi gün süreyle kabul edilmez. İçki içip de sarhoş olanın namazı ise, kırk gün kabul olmaz. Bu kişi ölürse käfir olarak ölür. Şayet tövbe edecek olursa Allah tövbesini kabul eder. Bundan sonra tekrar içmeye devam ederse, cehennemliklerin içeceği olan kan ve irinden ona da içirmek Allah'a borç olur."¹
Başka bir hadiste şöyle anlatılır:
Bir kere içki içenin kırk gün süreyle kıldığı namaz tuttuğu oruç ve yaptığı diğer ibadetler kabul edilmez.
bul edilmez. İkinci kez içtiğinde, seksen gün namazı, orucu ve diğer ibadetleri ka-
Üçüncüsünde, yüz yirmi gün süreyle hiçbir ibadeti kabul edilmez.
Dördüncü kez içerse, onu öldürün, çünkü o kâfır olmuştur. Allah o-na cehennemliklerin içeceği olan kan ve irin içirmeyi üzerine borç olarak almıştır.
Bir başka hadiste şu ifadeler vardır:
"Bütün günahlar ve kötülükler bir odaya kapatılmıştır. Bu odanın mekle bütün kötülüklerin kapısını kendisine açmış olur. anahtarı da içki içmektir. Hadisten anlaşıldığına göre, bir kimse içki iç
"Ey iman edenler! İçki kumar putlar fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan sakının."2
Şu ayette ise Allah Teâlâ putlara pislik adını vermiştir:
فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ
"O halde pislikten, putlardan sakının."3
Abdullah b. Mesud şöyle dedi:
"Gündüzleyin içki içen kimse, akşama kadar Allah'a şirk koşmuş o-lur, geceleyin içki içen bir kimse de sabaha kadar Allah'a şirk koşmuş demektir."
Yine Abdullah b. Mesud'un şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"İçki içen bir kimse öldüğünde onu defnedin ve mezarını koruma al-tında tutun. Bir süre geçtikten sonra mezarını açıp bakın, eğer onu kıb-leden yüzünü çevirmiş olarak bulmazsanız beni öldürün."
Enes b. Malik'in rivayet ettiği bir hadiste Resûlüllah şöyle buyurdu:
كذلك، ايمانك ضدی اولان نفاقك ده ) دج خاصه ی وارد كسى ) دلندر [ اللحم افادانہ میل انملور. [ و محی] باشقر لربنى تحضر التحكم غرور لانوب ذوق المقدر
بناء عليه، ايمان، عزت نفى انتاج تبدیلی کی نفاق ده اونك عكنه ذلتى انتاج بدر ذلت اولان هرک قاشو کند سی ذليل كوستری بوانہ زیادر ریا ایسه مداهنه در مداهنهرخی کذبیدر قرآن کریم، توسل اهالی کذبه (وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا) إله اشارت المد.
موكره نظامه، ایمانه خلافته قلباری افساد ایدد. قلبك فادی ایسه، یتیملهای انتاج ایور یعنی بوزونه اولان به قلب، کندیسنی ،صاحبز، ما لكن، يتيم بيلير بوحا التدن فورفو نشئت ایدر او قورقو اونی قاچوب گیز نمگه اجبار ايدر. قرآن شو اللدين (وَإِذَا خَاوا) بله اشارت التمشور یعنی قاجوب خلوتاره كنند كاری زمان ...
موكره نظامه، ايمانك عكنه، اقربا و سائرہ پر آرا سندہ کی صلہ رحمی قطع ایدر کی بوایسه شفقتی از الرايدر شفقتك زوالى ايد افاداته سبب اولور. افاد د نه فتنه چیقار فتنه در خیانت طوغار. خيانت وفى ضعفيتي موجيد. ضعفیت ده حمایه ایده جان بر ظهیره، به آن قریه التجا ایمگه اجبار ایدر قرآن كريم بولا ( إلى شياطينهم ) ايله اشارت التمر
یعنی شیطا نارينه قاچوب، شيطا نارينك حمايه لرين كيريبيورلر.
موكره، ايمانك خلافته، نفاقده تردد دارد. یعنی منافعه اولانه کیم، قطعی به حکم صراحی دیگور بوایسه با تزلفی انتاج ایدر بوده مسلکرنگی بودخی امنیت زنگی تولید ایدر. بوایه، ( قانوناً مظنون ارك هر كون اثبات وجود اتم الرى لزومی کبی)، دائما شيط انارینه کیدوب، تفرلرینی
عهد لرینی تازه له مولرینی ایجاب ایتدیر. قرآن کریم، بو سلسله يه ( قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ ) ايله الشارن
ایت شود. یعنی بزار منظم برابرز دیده عهد لرين تجديد ايد بيورلي.
موكره مؤمناره کنید وب کنده کارند، حاصل اولان شبهاي ازاله الملك ايجون، آن دیده مگه مجبور اولديار . وإيمانك خلافته، حقيقتهاره عدم حرمت و استخفافده بولونارم، قیمت ای شیاده اهانت
Binaenaleyh, iman, izzet-i nefsi intac ettiği gibi, nifak da onun aksine zilleti intac eder. Zilleti olan, herkese karşı kendisini zelil gösterir.
Bu ise rivadır. Riva ise müdähenedir. Müdähene dahi kizbdır. Kur'ân-ı Kerim, şu silsileli kızbe والقوة الذرية الملوا قال الله ile işaret etmiştir. Yani mü'minlere rast geldikleri zaman, "Biz de îmâna geldik" diyorlar.
Sonra nifak, îmânın hilafına kalblerı ifsåd eder. Kalbin fesådı ise, yetimliğı intác eder.
Yani bozuk olan bir kalb, kendisini sålubsız, målıksız, yetim bilir. Bu håletten korku neş'et eder. O korku, onu kaçıp gizlenmeye ichår eder. Kur'ân şu hållerine ile işaret etmiştir. Yani "Kaçıp halvetlere gittikleri zaman..."
Sonra nifåk, îmánın aksine, akraba ve saireler arasındaki sıla-i rahimi kat eder, keser. Bu ise şefkati izåle eder. Şefkatin zevåli ise, ifsådåta sebeb olur. İfsåddan fitne çıkar.
Fitneden luyånet doğar. Hıyånet dahi za'fiyeti múcibdir. Za'fiyet de himaye edecek bir zahire, bir arkaya iltică etmeye icbår eder. Kur'ân-ı Kerim buna إلى عالمية ile işaret etmiştir. Yani "Şeytanlarına kaçıp, şeytanlarının himâyelerine giriyorlar."
Sonra, imanın hilåfına, nifäkta tereddüd vardır. Yani münafık olan kimse, kat'i bir hüküm sahibi değildir. Bu ise sebatsızlığı intac eder. Bu da mesleksizliği. bu dahi emniyetsizliği tevlid eder. Bu ise,
kanunen maznůnların hergün isbåt-ı vücüd etmeleri lüzümu gibi, dâimă şeytanlarına gidip, küfürlerini, ahidlerini tazelemelerini îcâb ettirir. Kur'ân-ı Kerim, bu silsileye قالوا لنقطة ile işaret etmiştir. Yani "Bizler sizinle beraberiz" diye ahidlerini tecdid ediyorlar.
Sonra mü'minlere gidip geldiklerinden, häsıl olan şübheyi izåle etmek için, and dilemeye mecbúr oldular. Ve îmânın hilafına, hakikatlere adem-i hürmet ve istihfäfta bulunarak, kıymetli şeylere ihanet
Resûlullah Aleyhisselâm «Onun kulaklarına ne okudun dive sordu.
Ibn-i Mes'ud da (Efehasibtüm ennema halaknaküm abesen ve en-neküm ileyna IA türcaûn. Feteâlallâhülmelikülhakku IA IIahe illA HO-ve Rabbül'arşılkerim,
Vemen yed'u maallahi ilAhen Ahare JA bürhane lehû bihi fe inne-mâ hisabuhů inde Rabbihi innehů IA yüflihulkâfirûn.
Ve kul Rabbiğfir verham ve ente hayrurrahımin.) (Mü'minûn: 115-118) Ayetlerini okudum.» dedi.
Resûlullah Aleyhisselâm «Eğer, bir kimse, bunu yakını bir inanç la dağ üzerine de okusa, muhakkak, o dağ, yerinden silinir, giderdir!s buyurdu.
Ebû Hüreyre'den rivayet edilen Hadis-i şerife göre bir kimse sonuna kadar Duhan sûresini (1-59),
Mü'min süresinin başından başlayıp (... La ilahe illa Hüve lley-hilmasir.) a kadar üç Ayetini,
ve Åyetülkürsi'yi akşamlayın okursa, sabaha kadar korunur, sa-bahlayın okursa, akşama kadar korunur.
Ibn-i Mes'ud'dan rivayet edilen Hadise göre de: Vâkıa sûresini her gece okuyan kimse, hiç bir zaman yoksulluğa uğramaz.
«Kalbinde bir vesvese bulduğun, evhâma düştüğün zaman (Hü-vel Evvelü vel'Åhirü vezzâhirü vel bâtınu ve Hüve bikülli şey'ın Alim.) (Hadid: 3) Ayetini okul» Hadisini de, Ebû Davud, İbn-i Abbas'tan rivayet etmiştir. (239)
Peygamberimizle Eshabı Kur'ân-ı Kerim'l Nasıl Okurlar ve Hatm Ederlerdi?
247
Peygamberimizin zevcelerinden Hz. Ümmü Seleme'ye, Resûlullah Aleyhisselamin, Kur'ân-ı Kerimi nasıl okuduğu sorulmuştu.
O da «Resûlullah Aleyhisselâm, bir Ayet okur, durur, bir Ayet okur, dururdu:
(Bismillahirrahmanirrahim.)
(Elhamdü IIIIahi Rabbil'alemin.)
(Errahmanirrahim.)'
(Maliki Yevmiddin.)
diye kese, kese, dura dura okurdu.» dedi, (240)
Enes b. Malik'e de «Resûlullah Aleyhisselâmın Kur'ân okuyuşu nasıldı?» diye soruldu.
O da «Resûlullah Aleyhisselâm, Kur'ân okurken çekilmesi gere-ken Harfleri çekerdi.» dedikten sonra «Resûlullah, (Bismillahi) yi çe-kerdi.
(Errahman)ı çekerdi.
(Errahîm) i de, çekerdi.» dedi. (241)
Eshabdan Irbaz b. Sûriye der ki «Resûlullah Aleyhisselâm, yat-madan önce Müsebbihât sûrelerini okur ve (Onların içinde bir Ayet var ki, bin Åyetten efdal ve hayırlıdır.) buyururdu.» (242)
Müsebbihât:
1. İsrâ,
2. Hadid,
3. Haşr,
4. Saf,
5. Cumua,
6. Tegabün,
7. Ala
sûreleridir. (243)
Sanıldığına göre: bin Ayetten hayırlı olan Âyet te, Hadid sûresi-nin üçüncü Ayetidir. (244)
Bu Ayette şöyle buyrulur:
«Evvel de, Ahir de, Zahir de, Bâtın da, O'dur.
O, her şeyi hakkıyle Bilendir.» (245)
(240) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 302, 323, Tirmizî Sünen c. 5, s. 185
(241) Buhari Sahih c. 6, s. 112 (242) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 128, Tirmizi Sünen c. 5, s. 181
MADDE 607 Ecir'in teaddisi yahut taksiri ile müste'cer-un-fih telef olsa zamin olur.
Ecir'in teaddisi müste'cirin sarahaten ya delâleten MADDE 608 emrine muhalif amel ve hareket etmesidir.
Meselâ, bir kimse ecir-i hass olan çobana şu hayvanları filân mahalde ra'y et, âhar yere götürme demişken çoban ol mahalde ra'y etmiyerek başka mahalle götürüp ra'y etse teaddi etmiş olur ve orada ra'y ederken hayvanlar telef olsa çobana zamân lâzım gelir.
Kezalik bir kimse terziye bir kumaş verip ve bana bir uzun entari çıkarsa kes deyip terzi dahi çıkar diyerek kesdikde uzun entari çıkmasa ol kimse kumaşı terziye tazmin ettirebilir.
MADDE 609 Ecir'in taksiri müste'cer-un-fihin muhafazasında bila özr kusur etmesidir.
Meselâ, sürüden bir hayvan firar ettikde çoban mücerred tekâ-sül ve ihmalinden nâşi varıp tutmadığı cihetle hayvan zâyi' olsa çoban taksir etmiş olacağından zâmin olur; amma anın arkası sıra gittiği takdirde diğer hayvanların zâyi' olmak ihtimali galib olduğu cihetle varıp tutmamışsa ma'zur olmakla zamân lâzım gelmez.
MADDE 610 Ecir-i hass emindir.
Hatta yedinde bigayri sun'ihi telef olan malı zâmin olmaz ve keza bilāteaddin kendi ameliyle telef olan malı dahi zâmin olmaz.
MADDE 611 Ecir-i müşterekin gerek teaddisi ya taksiri olsun ve gerek olmasın kendisinin fiil ve sun'undan tevellüd eden zarar ve hasarı zamin olur.
Kefalet hakkında olup bir mukaddime ile üç bâbı hâvidir.
Mukaddime
Kefâlete dair olan ıstılahat-ı fıkhıyye beyanındadır.
MADDE 612 Kefâlet, bir şey'in mutâlebesi hakkında zimmeti zimmete zammetmekdir.
Ya'ni bir kimse zâtını diğerin zâtına zammedip ve anın hak-kında lâzım gelen mutâlebeyi kendi dahi iltizam eylemekdir.
MADDE 613 Kefalet binnefs, bir adamın şahsına kefil olmakdır.
MADDE 614 Kefalet bil-mal, bir malın edâsına kefil olmakdır.
MADDE 615 Kefalet bitteslim, bir malın teslimine kefil ol-makdır.
MADDE 616 Kefalet bidderek, mebi bil-istihkak zabt olunduğu takdirde akçesini edâ ve teslime yahut bayi'in nefsine kefil ol-makdır.
MADDE 617 Kefalet-i münecceze, şarta muallâk ve zaman-ı müs-takbele muzaf olmayan kefaletdir.
MADDE 618 Kefil, kendi zimmetini âharın zimmetine zammeden ya'ni aharın müteahhid olduğu şey'e kendi dahi müteahhid olan kimsedir ki ol ahâra asil ve mekful-ün-anh denilir.
MADDE 619 Mekfül-ün-leh, kefâlet hususunda tâlib ve dâyin olan kimsedir.
MADDE 620 Mekfül-ün-bih, kefilin teslimine ya edasına müte-ahhid olduğu şeydir ki kefalet binnefsde mekfül-ün-anh ile mekfül-ün-bih bir şeydir.
«Ο evlerde ki, Allah, onların vüselmeleri ve içinde zikri yapıl-ması için izin verdi.. Orada kendisi akşam sabah tesbih edilir..> «Ο erler ki.. Onları, ticaret ve alış veriş Allah'ın zikrinden ala-maz..»
Bu Ayet-i Kerimede zikri geçen evler rivayete göre mescidler; di-ğer bir rivayete göre de, ehl-i tevhidin kalbidir.
Erlere gelince, bizzat ehl-i tevhidin kendileridir.
NUR suresinin 36. ve 37. âyetlerinden..
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : مَنْ قَالَ حِينَ يُصْبِحُ وحين مسِي سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ مَائَةَ مَرَّةٍ ، لَمْ يَأْتِ أَحَدٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِأَفْضَلِ لَمَّا جاء به إلا واحد ، قال مثل ما قال أَوْ زَادَ . ٦
6) Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
<>>>
**
Tercümemize esas aldığımız eserde bu Hadis-i Şerifin ravisi zikredil-memiştir.. Bu ve benzeri hadisler, Buharî ve Müslim-i Şerifte pek çoktur..
V
وروى مسلم عن ابن مسعود رضى الله عنه كان نبي الله صلى الله عليه وسلم إذا أمسى قال : أَمْسَيْنَا وَأَمْسَى المُلكُ لِلَّهِ ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لا شَرِيكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ ولهُ الحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ، رَبِّ أَسْأَلُكَ خَيْرَ ما في هذهِ اللَّيْلَةِ ، وَخَيرَ ما بَعْدَهَا ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ ما في هذه اللَّيْلَةِ وَشَرِّ ما بَعْدَهَا ، رَبِّ : أَعُوذُ بِكَ مِنَ الكَسَلِ وَسُوءِ الكِبَرِ وَأَعُوذُ بكَ مِنْ عَذَابٍ في النَّارِ ، وَعَذَابٍ في القَبْرِ ، وإذا أصبح قال ذلك أيضاً ، أَصْبَحْنَا وأصبح المُلْكِ الله .
IBN-1 MESUD'dan r.a. naklen MÜSLIM rivayet ediyor:
Peygamber S.A. akşama erdiği zaman şu duayı yapardı: «Akşamladık; mülk de Allah için akşamladı.. Hamd, Allah'a
mahsustur ki, o Allah'tan başka ilah yoktur.. Birdir, şeriki yok-tur.. Mülk onundur; hamd ona mahsustur.. Ve o, herşeye kadirdir. Rabbim, senden bu gecenin hayrını istiyorum; sonrasının hayrunt gecenin şerrinden sana Rıbbın, tembellikten sana sığınırın; kibrin kötülüğünden de.. Sonra cehennemdeki azabtan da sana sığınırım; kabirdeki azab-tan da..>>
Sabahladığı zaman da aynı duayı okurdu.. Yalnız, akşam kelime lerini sabaha çevirir, şöyle okurdu: «Sabahladık; mülk de Allah için sabahladı..>>
Peygamber S.A. efendimizin bu duaları, aynı zamanda bizlere talim-dir.. Ezberleyip okumalıyız..
*
Ravi Menkıbeleri, 5. ve 47. Hadis-i Şerifte..
الدرس الثالث والثلاثون في أذكار وأدعية نبوية تقال عند النوم
ا كان رسول الله صلى الله عليه وسلم إذا أوى إلى فراشه قال : باسمك اللهم أحياء وأموت . ( رواه البخاري)
OTUZÜÇÜNCÜ DERS
UYKU ZAMANINDA OKUNAN PEYGAMBER S.A. EFENDİMİZE AIT DUA VE ZİKİRLER
1) Peygamber S.A. efendimiz yatağına girdiği zaman, şu duayı ya-pardı:
<>
**
Yani: Ölmem de, kalmam da ismin bereketiyledir. Kısa ve öz bir dua olduğu için ezberleyip okumalıdır.
eşref أشرف : en şerefli; en çok şeref, saygı ve sevgiye layık
eşref-i mahlükat أشرف مخلوقات : yaratılmışların en şereflisi (saygı ve sevgiye en çok lâyık ola-n1)
eşref-ül insan أشرف الإنسان : insanların en şeref-lisi, en çok saygı ve sevgiye lâyık olanı
Eşref Edip (Ferganأشرف أديب: Eşref Edip 1882'de Serez'de doğdu. Babası İslâm Ağa, an-nesi Nefise Hanım'dır. Sıbyan mektebini ve Rüşdiyeyi Serez'de okudu, aynı zamanda ha-fızlığını tamamladı. Serez Müftüsü İmâdüd-din Efendi'den din bilgisi ve Arapça dersleri aldı. Daha sonra İstanbul'a gitti ve Mekteb-i Hukuk'a kaydoldu. Aynı zamanda Çember-litaş'taki Atik Ali Paşa Camii'nde medrese derslerine devam etti.
Eşref Edip, kamuoyunda gazeteci kimliğiyle, daha çok Sırat-ı Müstakim ve sonraki adıyla Sebilürreşad'ın sahibi olarak bilinir.
1. Dünya Savaşı yıllarında İttihat ve Terakki yönetimiyle fikrî bir mücadeleye girdi. Bu se-beple, 1916'dan 1918 yılının ortalarına kadar bir buçuk yıl süreyle Sebilürreşâd'ın yayımına ara vermek zorunda kaldı. Savaşın bitimin-den sonra Sebilürreşâd'ı tekrar yayınlamaya başlayan Fergan, başta Abdullah Cevdet ol-mak üzere "asrilik" ve "Garpçılık" taraftarları ile mücadeleye devam etti. Ancak, İstanbul'da işgal kuvvetlerinin ve azınlıkların baskısı ar-tınca Anadolu'ya geçti. Sebilürreşâd'ı Kasım 1920'de bir süre kaldığı Kastamonu'da çıkardı.
Eşref Edip, Mehmed Akif'in Anadolu'da yaptığı vaazları yayımlayarak milli şuurun uyanmasına ve yayılmasına yardımcı oldu. Dergi vasıtasıyla Kuvâ-yı Milliye'yi doğrudan destekledi. 3 Şubat 1921'den itibaren Sebi-lürreşâd'ı Ankara'da çıkarmaya başladı. Eşref
Edip, Milli Mücadele'nin kazanılmasında sonra tekrar İstanbul'a döndü ve yayın faali yetine burada devam etti.
zete ve II. Meşrutiyet'in ilanını gören ve Milli Muca dele'ye katılan Eşref Edip, Cumhuriyetin ili kurumlarına yapılan saldırılara karşı çıkmaya nina da tanıklık etti. İslâm'a ve Islam'in teme devam etti. Seyh Said olayı üzerine birçok ga dergiyle birlikte Sebilürreşåd da kapa tıldı. 1925 yılında yayınlanan 641. sayı, dergi Sark İstiklal Mahkemesi'ne gönderildi. Once nin son sayısı oldu. Esref Edip tutuklanarak Ankara'ya, sonra da Diyarbakır'a göturulup muhakeme edildi. Sebilürresad'ın yayımını durdurmak şartıyla 13 Eylül 1925'te serbest bırakıldı. Ancak o, yayın faaliyetlerine Asar İlmiyye Kütüphanesi adı altında eserler ya-yımlayarak devam etti. Bu dönemde daha çok Doğu ve Batı'nın tanınmış müelliflerinin eserlerini yayınladı.
Eşref Edip, Ekim 1940'da İzmirli İsmail Hakkı, Kâmil Miras ve Ömer Rıza Doğrul'la birlikte İslâm-Türk Ansiklopedisi ve İslâm-Türk An-siklopedisi Mecmuası'nı çıkarmaya başladı.
Mayıs 1948'de Sebilürreşâd'ın yayımı yeniden başladı. Bu yıllarda dergide Ömer Rıza Doğ-rul, Kâzım Nami Duru, Cevat Rifat Atilhan, Tahir Olgun, Ali Fuat Başgil ve Hasan Basri Çantay'ın yazıları yer aldı. Sebilürreşad'ın yayımını Şubat 1966'ya kadar 362 sayı devam ettirdi. Hayatı boyunca İslâm birliği fikri doğ-rultusundaki basını destekledi.
Eşref Edip Aralık 1971'de vefat etti ve Edirne-kapı Şehitliği'ne defnedildi.
Eşref Edip'in Üstad Bediüzzaman'la alakalı olarak neşredilmiş üç tane kitabı vardır: Risa-le-i Nur Müellifi Said Nur ve Nurculuk (1952), Bediüzzaman Said Nur ve Nurculuk, Tenkid, Tahlil (1963), Risale-i Nur Muarızı Yazarla rın İsnatları Hakkında İlmi Bir Tahlil (1965). Bunların dışında Sebilürreşad, Yeni İstiklâl, Bugün, Sabah ve İttihad gazetelerinde Üstad Bediüzzaman'la alakalı araştırma ve yazıları neşredildi.
Nur Risalelerinde ve Bediüzzaman'ın mek-tuplarında Eşref Edip'ten övgü ile bahseden kısımlar vardır. 1958 senesinde Sebilürre-şad'ın 50. yıldönümü vesilesiyle Üstad Be-diüzzaman Eşref Edip'e şu tebriği gönder-mişti:
elli seneden beri nesreden, hakaikei Islami yeyi ehl-i dalalete karşı müdafaa eden ve elli seneden beri benim maddi manevi bir hakiki kardeşim ve meslektaşım, Eşref Edip!
"Sebilürreşad'ın ellinci sene-i devriyesi mü nasebetiyle gayet samimi ve uzun bir mektup yazacaktım. Fakat pek şiddetli hasta oldu-Pumdan, hatta konuşmaya da iktidarım ol madığından, Risale-i Nur'a havale ediyorum. gösteren mektuplar vardır. Zaten Sebilürre-bir. Tarihçe-i Hayat, Sebilürreşad'ın ellinci sad, Nur'ların mühim parçalarını neşretmiş sene-i devriyesine tam bir tebrikname hük mündedir.
"Duanıza muhtaç gayet hasta Said Nursi." (Sorularla Risale)
eşşükrü lillahi teâlâ الشكر الله تعالى : sükür yu celer yücesi Allah'a (c.c.) mahsustur, yüceler
yücesi Allah'a (c.c.) şükür
essehir الشهير : sehir, meşhur, ünlü, tanınmış
esya أشياء : şeyler, varlıklar
eşyayı aher اشیای آخر : başka şeyler
esya-yi camide اشیای جامده : cansız şeyler
eşyayı dünyeviye اشیای دنیویه : bu dunyaya ait şeyler
esya-yi gaibe اشياى غائبه : gaib şeyler görülme yen ve bilinmeyen şeyler
eşyayı gayblye أشياى غيبيه : duyu organlariyle bilinmeyen şeyler
eşyayı zahiriye اشیای ظاهر به goronür şeyler, görünen dünyadaki şeyler
etba اتباع : tabi olanlar, bağlı olanlar
etba-i Ehl-i Sünnet اتباع اهل سنت Ehl-i Sünnet mezhebine bağlı olanlar
etemmam, hiç noksansız, tam mü
kemmel
etemmütteslimat اثم التسليمات : selamların en iyisi (aleyhi efdalussalavat ve tettes mat; rahmet dualarının en üstünü (efdalüs saltanat) ve selamların en iyisi O'na olsun)
etfal اطفال :tifillar, çocuklar
etibba (etibba(اطبا : tabipler, doktorlar
etiket اتیکت : bazı mal ve eşyanın niteliği veya kime ait olduğuna dair bilgiler yazılıp yapıştırılan kâğıt 2 ünvan 3 karşılama, uğur lama, tören gibi durumlarda uyulan usûl, yol-yöntem; teşrifat
etkiya أنقياء : takva sahiplerinin en üstünleri, günahlardan sakınmada en titiz davrananlar
etkiya-i ümmet أتقياء أنت : ümmetin etkıyası,
Peygamber'e (a.s.m.) bağlı müminler top-luluğunun günahlardan en çok uzak kalmış olanları
etraf اطراف : çevre, civar 2.taraflar, her taraf, yönler, yanlar
etrafalem اطراف عالم : dünyanın her tarafı
etraf- Arz أطراف أرض : yerin (Dunyanın) her tarafı
etrafi erbaa اطراف أربعة : dört taraf dört yön (sağ, sol, ön, arka(
etraf- feza أطراف فضاء : uzayın göklerin) her tarafı
etraf-1 sema اطراف سماء : gögün her tarafı
Ettahiyyatü lillah التحيات الله : hayat sahipleri-nin kulluk ve ibadetleri sadece Allah'a (c.c.) mahsustur, Allah (c.c.) içindir." mealindeki bir ifade
Etrak أتراك : Türkler
ettahribü eshel التخريب أسهل : yıkmak çok ko-laydır
tvar 1 : أطوار.tavırlar, tutumlar, davranışlar 2.haller, durumlar, gidişat
- 1924 - Üzerinde "Türkiye Cumhuriyeti" yazılı madeni 10 kuruşluk madenî paralar tedavüle çıktı.
1948 - Serbest Güreş
Milli Takımı Londra Olimpiyatları'nda birinci oldu.
çerçevesinde kabul edilen yasayla idam cezası kaldırıldı.
AĞUSTOS
03
PAZAR
2002 - AB'ye uyum
9 1447 SAFER
RUMI: 21 TEMMUZ 1441
HIZIR: 90
BİR AYET
Gökleri ve yeri tasarrufu altında tutmak Onun kudretine ağır gelmez.
Bakara: 255
BİR HADİS
Allah kulları hakkında hayır dilerse yaşayışlarında onlara yumuşak huyluluk nasip eder.
Beyhaki
Mesnevî-i Nuriye
Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halk eden, her şeyi halk etmiştir. Öyleyse, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zaruridir.
Fakir de kürsüye yakın bir yerde oturmuş, dinliyordum. Biraz sonra bir kabz hali geldi. Sıkıldım, bunaldım, daraldım... Halbuki Aya-sofya gibi bir camide, cemaat-i müslimin içinde, Kur'ân ve mevlid okunurken böyle bir kabz ve sıkılma hâli olmaması gerekirdi.
Merakla sebebini araştırdım. Bir de ne göreyim, karşımda kasvet-i kalbe müptelå olmuş bir adam var! Göğsü göğsüme karşı gelmiş... Oradan akis alarak sıkıldığımı anladım ve yerimi de-ğiştirdim. Biraz ferahladım. Fakat bunun tesirini bir hafta kadar üzerimden atamadım...>>>
Böyle håller birçok mü'minin başından geçmiştir. Binâenaleyh insan, yanında veya karşısında oturanların; sâlih, sâdık ve kalbi saf kimseler olmasına dikkat etmelidir."
(Bkz. M. Sami Efendi, Mükerrem Insan, s. 62-63; Bayram Sohbetleri, s. 39)
Adana'da bukalemun denilen bir hayvan yaşardı. Çocukluğumuzda onu merakla seyrederdik. Hayvan hangi cismin üzerinde gezerse onun rengini alırdı.
İşte kalp de böyledir. Yanındakilerden renk alma kabiliyeti vardır. Huzurlunun yanında huzur alır, gafilin yanında gaflet alır. Bu-nun için de gafillerin yanında fazla oturmamalıdır, zarûrî iş ve ihtiyaç görülünce hemen ayrılmalıdır.
"Beylerbeyi'nde oturan Adil Bey isminde, mânevî hâl sahibi ve keşfi açık bir zât vardı. Zaman zaman ziyaret ederdim. Bir gün bana şu tavsiyelerde bulundu:
<>>>
Daha sonra başından geçen bir hâdiseyi nakletti:
<<Hicrî 1340 senesinde İstanbul'da Ayasofya Camii'nde mevlid okun-du. Cami, mahfillerine kadar doluydu. Alimler ve talebeler hep sarıklı olarak camide yerlerini almışlardı. O zamanki cemaatin ekserîsi ilim ehli olduğundan, muhtelif hâlleri topluluğa başka bir heybet verirdi. Zamanın güzîde hâfızları Kur'ân-ı Kerim ve mevlid-i şerif okumaya başladılar.
Efendi Hazretleri, Kur'ân-ı Kerim'i hâliyle, kāliyle ve muhabbetle yaşa-yan bir hafız efendi geldiğinde ona iltifat eder, yanına alır ve şöyle bir hadise anlatırdı:
-Adana'da bulunduğumuz günlerde bir nakl-i kubür zarureti ol-muştu. Bu kabirlerden biri de ilmiyle âmil bir hafız efendiye aitti. (Takrîben 60 sene evvel vefât eden) bu hafız efendinin kabri açıldığında, kefeni dahî bembeyaz durmakta idi. Şüphesiz bu hål, yüce Allah'ın gerçek hâfızlara husûsî bir ikramı idi."
ÖNCE TEMİZLİK
Bir yaradan önce cerahat te-mizlenir. Cerahati temiz-lenmedikçe yaranın üze-rine merhem sürülmez. Sürülse de fayda vermez.
(Dolayısıyla haram ve günah-lardan el çekmek, sevap ve hayırlara gayret etmekten daha öncelikli bir vazifedir. Bir Mecelle kaidesinde de-nildiği gibi; "Def'-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır."
Yani zarar verecek şeyleri defetmek, fayda verecek şeyleri kazanmaya çalışmaktan daha önce gelir. Bunun içindir ki mânevi hayatta da önce iç temizlik, nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi zarûridir.)
16925. Aslanlar keni tarihçilerine kavuşuncaya dek, av tarihleri, avcıyı Övecektir.
16926. Bedenle ruhun birlikte dinlenmesi, müzik ve dansla olur.
16927. Bir erkek yetiştir, bir kişi yetiştirmiş olursun; bir kadın yetiştir, bir aile yetiştirmiş olursun.
16928. Biz ölüme değil, yaşama inanırız.
16929. Dayançlı insanın öfkesinden sakın.
16930. Deliliğin kırk çeşidi vardır, sağduyunun bir.
16931. Dilenciye kapalı kalan kapıyı, hekime açarsın.
16932. Dokuz aptala bir iş buyurursan, onuncusu da sen olursun.
16933. Dünya bize atalarımızdan miras kalmadı, onu çocuklarımızdan ödünç aldık.
16934. Düşünmek, yaşamın kamçısıdır.
16935. Filden büyük bir şey varsa, o da ormandır.
16936. Genç kızları, baş parmaklarına bakarak satın almazlar.
16937. Gülemeyen güldüğünü sanır, gülemediğini anlayınca da güleni kıskanır.
16938. Hakkın olan şeyi dilenmeyeceksin, gıyabında verilen yargıyı kabul etme!
16939. İki ata birden binenin bacakları ayrılır.
16940. İnsan köle doğmaz, köle yapılır.
16941. İyi yemek, ağızda çok durmaz.
16942. Kadının istediğini, şeytan da ister.
16943. Kirişsiz atılan ok, uzağa gitmez..
16944. Kobraya yılan da deseniz, sayın Lord da deseniz. gene sizi sokar.
16945. Komşunun arkasını görmek için çok eğilme, çünkü öbür komşu da senin arkanı görür.
16946. Konuşmak iyidir, konuşmamak daha iyi.
16947. Köyden uzak tarla açan, fillerin çıkarına çalışır.
16948. Pek güçlü bir istek, önceden anlaşılmaz.
16949. Savaşçı, başka savaşçıya saygı duyar.
16950. Seni bir kez aldatandan, en az bin kez sakın.
16951. Süt döküldükten sonra ağlamak işe yaramaz.
16952. Tanrı gökyüzüyle toprağı yarattı, sonra dinlendi. Daha sonra denizle balıkları yarattı, gene dinlendi. Sonra sırasıyla erkeği, atı, iti, öteki hayvanları yarattı. bütün dünya dinlendi. En sonunda kadını yarattı, herkesin rahatı kaçtı.
rinden olan dağlar ortalarında sedieri (Hasiye), son-ra dağlar başlarında kal'aları kurmuşlar. Ya bizzat maddi kuvvetleriyle veyahud irsad ve tedbirleriyle le'sis etmister, Sonra şehirlerin etrafında surları ve ortalarında kal'aları, ta son care olan kırk İkilik topları ve kal'a-i seyyar gibi diritnavtları yapmışlar. Hatta ruy-i zeminin en meşhur seddi ve kaç günlük uzak bir mesafe tutan Sedd- Cini Kur'an lisaniyle Ye'cüc ve Me'cücün ve tabiri diğerle tarih lisanında Mancur ve Moğal denilen ve alemi beseriyeti kac defa zir ü zeber eden ve Himalaya dağlarının arka-sından çıkan ve sarkdan garba kadar harab eden ak-väm vahşiye ve garetkår milletlerin Hind ve Çin-deki akvami mazlumeye tecavüzlerini durdurmak için o Himalaya siisilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı ve o akvām-ı vahşiyenin kes-retie hücumlarına çok zaman mani olduğu gibi, Kafkas dağlarında Derbent cihetinde yine çapulcu garetgir akväm Tatariyenin hücumunu durdurmak için Zürkarneyn-misal eski İran Padişahlarının him-metiyle sedier yapılmıştır. Bu neviden çok sedler var. Kur'ân-ı Hakim umum nev-l beser ile konus-tuğu İçin, zähiren bir hadise-i cüziyyeyi zikredip. umum o hadiseye benzer hadisatı ihtar ederek ko-
nusuyor.
İşte bu noktai nazardandır ki, Sedde ve Ye'-cúc ve Me'cüce dair rivayetler ve akväl-i müfessirin,
ayrı ayrı gidiyor. Hem Kur'ân-ı Hakim, münasebåt- kelämiye cihetinde bir hadiseden uzak bir hadiseye intikal
eder. Bu münasebatı düşünmiyen zanneder ki, iki hadisenin zamanları birbirine yakındır. İşte Seddin haråbiyetinden Kıyametin kopmasını Kur'anın ha-ber vermesi, kurbiyet-i zaman cihetiyle değil, belki münasebat kelamiye cihetinde iki nükte içindir. Yani, bu sed nasıl harab olacak öyle de: Dünya ha-rab olacaktır, Hem nasılki fitri ve liähi sedler olan dağlar metindir, ancak Kıyametin kopmasiyle ha-rab olurlar; öyle de, Bu sed dahi dağ gibi metindir, ancak dünyanın harab olmasiyle håk ile yeksan o-labilir. İnkılabāt zaman tahribat yapsa da, çoğu sağlam kalır demektir. Evet sedd-i Zülkarneynin külliyetinden bir ferdi olan Sedd Cini binler sene yaşadığı halde daha meydanda duruyor, Insanın e-llyte zemin sahifesinde yazılan, mücessem, müte-haccir, mânidar tarih-i kadimden uzun bir satır ola-rak okunuyor. L.)
(Håşiye): Ruy-i zeminde mürur-u zamania dağ şeklini almış, tanınmıyacak bir surete gelmiş cok sun'l sedler vardır.
ذو القوامي ZOLAVAFİ: İkiden fazia kafiyeti nazım şekli. Eski Yemen Padişahlarından birisidir, Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm zamanında bulunup Hazret-i Hızırdan ders almıştır. Bazıları yanlış olarak bunu İskender- Rumi ile karıştırır. Is-kender- Rumi Miläddan 300 sene evvel Aristo'dan de denir. ders almıştır. Yemenii İskendere İskender-i Kebir
ZOLKUM: Boğaz,
دل ZOLL: Hakir olma, alçalma,
Ziliette olus, Horluk, دل علم Zülli teslim: Teslim olma al-
çaklığı.
ZOLLAHA: Arka ağrısı,
mak,
رول ZOLUL : Vezinde eksik ol-
لف
ZOLOF: (Bak: Zülf) ZOLOL (Zelul. C.) Yavaş ve başı yumuşak olanlar.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 22 1 Kardeşlerinizi isimleri ile çağırınız. Onları lakapları ile çağırmayınız. Hz. Abdullah İbni Cerad (r.a.) 22 2 Abdestinizdeki şüpheyi, yakın bilginizle def edin. Namazda ise zannınıza göre hareket edin. (Abdestten şüphelendiğinde zanna göre değil, kat'i bilgiye dayanılır. Halbuki namazda ise tereddüde düşüldüğünde galip zanna göre hareket edilir.) Hz. Âişe (r.anha) 22 3 Ölülerinizi salih insanların arasına defnediniz. Zira ölü, kötü komşudan eza görür. Nasıl ki hayattaki bir kimse de kötü komşudan eza duyar. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 22 4 Siz, kan, saç ve tırnaklarınızı toprağa gömünüz ki, büyücüler onlarla sihir yapmasınlar. Hz. Câbir (r.a.) 22 5 Süt ile yağlanınız. Zira bu sizin için hanımlarınızın nezdinde daha haz vericidir. Menekşe yağı da sürünüz. Zira o yazın serinlik ve kışında hararet verici vasıftadır. Hz. Ali (r.a.) 22 6 Hac ve Umreye devam ediniz. Zira demirci ocağının, demirin pasını temizlemesi gibi, hac ile umre de fakirliği ve günahları yok eder. Hz. Câbir (r.a.) 22 7 Yetimi kendine yakın tut. Başını elinle okşa ve onu sofrana oturt. Böyle yaparsan, kalbin yumuşar ve hacetin görülür. Hz. Ebû İmran (r.a.) 22 8 Cennet ehlinden derecesi en az olan kimse için, seksen bin hadim ve yetmiş iki zevce vardır. Onun için, büyüklüğü Cabiye (Şam) ile San'a (Yemen) arası kadar olan inci, zebercet ve yakuttan bir kubbe kurulur. Hz. Ebû Said (r.a.) 22 9 Her hak sahibine hakkını veriniz. Çocuk yatağındır(yatak sahibinin). Zani için de recm vardır. Kim ki, efendisinden başkasını veli edinirse, yahud başkasına nisbet iddia ederse Allah'ın meleklerinin ve insanların hepsinin laneti onun üzerine olsun. Böylesinin ne nafile, ne de farz ibadeti kabul olunur. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 22 10 Allah'ı çok zikretmekle meclislerin hakkını verin. Doğru yolu gösterin ve gözlerinizi indirin. (Haramdan sakının). Hz. Sebi İbni Huneyf (r.a.) 22 11 Azimetleri yerine getirin ve ruhsatları da kabul edin. (Din kolaylıktır icabında faydalanın.) İnsanları bırakın (gizli hallerini ve ayıblarını araştırmayın). Onlara böyle yapmanız sizin için yeterlidir (şerlerinden emin olursunuz.) Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 22 12 Şu maldan (dünyadan) istemeksizin ve tamah etmeksizin Allah Teala sana verdiğinde onu al ve ye, Onu mal edin. Hz. Ebud Derda (r.a.) 22 13 Allah sana bir mal verdiği zaman, Allah'ın bu nimet ve ikramının eseri senin üzerinde görülsün. Hz. Ebud Derda (r.a.) 22 14 Bir kimse ile kardeşlik kurduğunda onun adını ve babasının adını sor. Onun gaybutinde aile efradını korursun, hasta olursa ziyaret edersin, vefat ederse cenazesinde hazır olursun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 22 15 Sizden biriniz bir hadim (köle) satın aldığında ona ilk yedireceği şey helva (tatlı) olsun. Onun alışması için bu daha iyidir. Hz. Muaz ibni Cebel (r.a.) 22 16 Marufu (iyilik) istediğiniz zaman onu güzel yüzlülerden taleb ediniz. Hz. Abdullah İbni Cerad (r.a.) 22 17 Sizlerden biri, müslümanlar hakkında hüküm vermek durumunda kaldığı zaman öfkeli iken hüküm vermesin. Onlara (davacı ve davalıya) bakışta, oturtma yerinde ve işaret etmede kendilerine eşit davranılmasını temin etsin. Hz. Ümmü Seleme (r.anha
Her hak sahibine hakkını veriniz. Çocuk yatağındır(yatak sahibinin). Zani için de recm vardır. Kim ki, efendisinden başkasını veli edinirse, yahud başkasına nisbet iddia ederse Allah'ın meleklerinin ve insanların hepsinin laneti onun üzerine olsun. Böylesinin ne nafile, ne de farz ibadeti kabul olunur. Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) Sayfa: 22 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
66. BİR ŞEYİN UMUR-İ BÅTINEDE DELİLİ, O ŞEY'IN YERİNE GEÇER.
Yani hakikatına ittila güç olan kapalı hususlarda záhiri deliliyle hükmolunur.
Meselá:
a) Hataen (A), karısına «Sen hoşsun diyecek yerde «Sen boşsun derse, karısı boş düşer. Burada bâtını bilinmediği için zahiri deliliyle hükmedilir. İmam-ı Şafii buna muhalefet et-miştir.
b) Uykuda olan birinin ağzından «Sen boşsun!» veya «Ka-rım boştur şeklinde çıkan söz irâde dışı vuku bulduğu ve kas den söylenmediği yani bâtınî durumu bilindiği için, záhiri se-bebe de burada itibar edilmiyeceğinden bir hüküm ifade et-mez.
67. YAZI İLE BEYAN, SÖZLE BEYAN GİBİDİR..
(Mükâtebe muhatebe gibidir.)
Mesela:
a) Borçlu, alacaklının kendi el yazısıyla «falân kimsede bulunan şu kadar alacağımı aldım.» Veya «borçlum adı geçen borcunu tamamen kapatmıştır.» yazılı olduğunu iddia eder ve yazılı kağıdı çıkarıp isbat ederse, iddiası kabul edilir. Çünkü yazı ile beyân sözle beyân gibidir.
b) (A) ölmeden önce hazırladığı vasıyetnâmesine «falan adama şu kadar borcum var» diye yazarsa bu, sözle beyan ye-rine geçeceğinden muteber sayılır.
... Bu hususlarda yazı yazma kudreti de olsa yine işaretine talak ve ibrâda, ikrar ve kısasta muteberdir; hududda de-jibar edilir.
69. TERCÜMANIN SÖZÜ HER HUSUSTA KABUL OLUNUR.
Tercüman, bir dili başka bir dile çeviren kimseye denilir.
Mütercimin ibâresi, sâhibinin ibâresi gibidir. İmam Ebû Hanî je ve İmâm Ebû Yûsuf'a göre mütercimin bir kişi olması da ye-ter.
70. HATASI ZAHİR OLAN ZANNE İTİBAR YOKTUR.
Bir şey'in vukuu zannedilir; sonra da öyle olmadığı tesbit edilirse, o zanna itibar edilmez. Meselâ: (A), (B) ye borçlu ol-duğunu zannederek bir miktar para ona verdikten sonra borçlu olmadığı anlaşılırsa, zanna itibar edilmiyeceğinden verdiği parayı geri alır.
b) Kendisine ait olduğunu zannederek bir koyun kesip yer veya satar, sonra başkasına ait olduğu anlaşılırsa onu ödemesi gerekir.
71. DELİLDEN MEYDANA GELEN İHTİMAL KARŞISINDA HÜCCET KALMAZ.
Yâni delil ve emareden neş'et eden ihtimal muteber tutu-lur ve buna mukabil hüccet olan şey'e itibar edilmez.
Meselâ:
dar a)Ölüm hastalığı içinde iken varislerinden birine şu ka-borçlu olduğunu ikrar eder; fakat diğer vârisler bunu tasdik etmezse, bu ikrar muteber değildir. Çünkü diğer vâris-lerden mal kaçırma ihtimali daha kuvvetlidir.
b) (C) 70 yaşında olduğunu iddia edip bunu şahitlerle isbat eder ve fakat görünüşü bunun doğru olmadığını gösteri-yorsa iddiası ve şâhitlerin sehâdeti kabûl olunmaz...
Moral Felsefe ve Demokratik Yurttaşlık: Bediüzzaman Nerede Duruyordu?
Mücahit BİLİCİ
Giriş
Günümüzde İslam ve demokrasi tartışmalarında neredeyse veri olarak alınan bir varsayım vardır. İslam'ın kaçınılmaz bir şekilde otoriter bir kamusal alan tanımı yaptığı ve bu nedenle de çoğulcu olamayacağı varsayımı. Bu varsayım, modernleş-menin demokratikleşmeye göre öncelendiği Türkiye gibi otori-ter devletlerde yerini sorgulanmayan bir mutlak hükme terk e-diyor. Dindarlığın ne tür bir kamusallık ürettiği veya öngördü-ğü sorusunun önemi bu varsayımı test etme imkanı sunması-dır. Gerçekten de dindar olmak otoriter olmayı gerektiriyor mu? Başka bir ifadeyle, dini bir moral felsefe demokratik kül-türle ne kadar bağdaşır? Bu sorulara Bediüzzaman Said Nur-si'nin yurttaşlık anlayışına ve meşrutiyet/demokrasi gibi konu-lardaki görüşlerine bakarak cevap verebiliriz. Bu cevap Said Nursi'nin ne tür bir moral felsefeye yaslandığını ortaya koyma-yı gerektirmektedir.
Bu çalışmanın ilk bölümü Batı dünyasında ön plana çıkan modern etiği, modern moral felsefeyi (ahlak teorilerini) tartış-maktadır. İkinci bölüm İslam geleneği içinde ahlakın kaynağı konusundaki klasik tartışmaları ele alarak Bediüzzaman'ın İs-lam geleneği içinde nereye oturduğunu ortaya koymaktadır.
Son bölüm Bediüzzaman'da ahlakın kaynaklarının neler olduğ sorusu üzerinde durmakta ve yaslandığı moral felsefenin d mokrasi anlayışı ile ilişkisini tartışmaktadır.
Batıda Modern Ahlak (Etik) Teorileri
Ahlak teorilerinin tarihi insanlığın tarihi kadar eskiye gider cevaplar bu sebeple ortaya kondukları zaman ve mekanın ço Ahlak konusundaki sorular ve bu sorulara mukabil geliştiriles cuklarıdır. Bu anlamda bütün ahlak teorileri tarihseldir. Her do. nemde ilgilenilen meseleler ve bunlar için geliştirilen cevapla. rın çeşitliliği her çağda insanların neyin doğru, neyin yanlış ol duğunu açıklama noktasında muhtelif ahlak teorileri geliştir. diklerinin şahididir. Her ne kadar, bu muhtelif ahlak teorilen aynı ölçüde sistematize ve kodifiye edilmemişse de her done. min ahlak teorileri ürettiği muhakkaktır. Mesela, Avrupa'da Yunan, Roma, Ortaçağ Hıristiyan ve nihayet modern dönemin sunduğu çeşitli etik geleneklerden söz ediyoruz. İslam veya Budizm gibi Batı-dışı medeniyetler ve kültürler de kendi ahlak geleneklerini ortaya koymuşlardır.
Batı dünyasında modernliğin ahlak anlayışının (moral felse-fe) temelleri onyedinci yüzyılın ilk yarısında atılmıştır. Ahlak teorilerine değişik şekillerde yaklaşmak ve tasnif etmek müm-kündür. Bu çalışmada modern moral felsefenin birkaç veçhesi üzerinde duracağım. Modern ahlak teorilerinde dikkat çeken üç temel unsur veya boyut vardır. Bu boyutlar şunlardır:
1. Otonomi (özerklik, muhtariyet)
2. Hürriyet (özgürlük)
3. Fark (aheriyet, ötekilik)
1. Otonomi: Allah'tan Bağımsızlık
Hukuk alanında tabii hukuk teorisine katkıda bulunmuş bir düşünür olan Hugo Grotius (1583-1645) aynı zamanda modern ahlak anlayışının öncülerinden sayılır. Her ferdin bir ferd ola-rak sahip olduğu hakların bulunduğunu ve bu ferdin dahil ol-duğu her toplulukça bu haklara saygı gösterilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu haklar, Grotius'a göre, "Allah'ı bile-shari (kural koyucu) olma noktasında bağlar. Bu haklar Allah'tan gelen yu-kümlülüklere (teklife) takaddüm eder ve eğer Allah olmasaydı bu haklar yine bu yükümlülüklere kaynaklık edecekti. Zira, Al-lah dünyayı öyle tanzim etmiştir ki, bu haklara riayet ve saygi umumi bir fayda getirmektedir." (Schneewind, 1992:83)
Hobbes ve Pufendorf gibi düsünürler ise ahlak meselesine şahsi menfaatlerin temini noktasında yaklaşmışlardır. Groti-dir. Ahlaklı olmanın bizzat iyi olduğunu ve bunun Allah'tan ba-us'un insana kısmen atfettiği özerkliğin alanını genişletmişler-ğımsız olduğunu ileri sürmüşlerdir. Toplum rasyonelleşme ve sekülerleşme yoluna girdikçe Allah'tan bağımsız bir ahlak an-şünürlerinden Helvetius ve meşhur faydacılık fikrinin öncüle-layışı gittikçe kabul görmeye başladı. Aydınlanma dönemi dü-rinden Jeremy Bentham daha da ileri giderek şahsi menfaatin ahlaki davranış önünde bir engel olmadığını, aksine ahlaklı davranışın bir gereği ve aracı olduğunu söylemiştir.
Moral felsefe noktasında onsekizinci yüzyılın ayırt edici vasfı bireye belli bir özerklik vermesidir. Yani insanların kendi başla-rına doğru ve yanlışı birbirinden ayırt edecek zati kapasiteye sa-hip olduklarına dair fikir yaygınlaşmıştır. Kimisi bu kapasitenin Allah tarafından verildiğine yahut bunun insanı Allah'a götüre-ceğine inanıyordu. Kimileri de bunu ahlak noktasında Allah'a ih-tiyaç olmadığını söylemek için bir zemin olarak görüyordu.
Schneewind'in söylediği gibi on yedinci yüzyılın ilk yarısına kadar yaygın olan kanaat şuydu: "İnsanların ahlak noktasında irsal, hidayet ve terbiyeye ihtiyacı vardır ve bunun için de ha-rici bir yol göstericiye ihtiyaç vardır." Ancak on sekizinci yüzyı-lın sonunda hakim eğilim insanların harici bir yol gösterici ol-maksızın kendileri için ahlaklı davranış ilkeleri belirleyebile-cekleri yönündeydi (Schneewind, 1992: 82). Ahlak konusunda-ki sorular da buna bağlı olarak şekil değiştirdi. Mesela, eskiden "faziletli bir toplum yaratmak için insanları nasıl terbiye ve i-dare etmeliyiz?" sorusu sorulurken, on sekizinci yüzyılda bu so-ru farklı bir hal almıştı. Yeni soru şuydu: "Madem ki kendi ken-dimizi idare etmek suretiyle faziletli bir toplum yaratabiliriz, biz ve bizim ahlak anlayışımız nasıl olmalıdır?"
Bu dönemle birlikte insanın ahlaki özerkliği, yani Allah'tan bağımsız bir ahlak anlayışı genel kabul görmüştür. Günümüz-de demokrasi ve kozmopolitanizm (bir arada yaşama, çoğulcu-luk) gibi konularla uğraşan felsefeci ve düşünürlerin büyük ö-nem verdiği filozof olan Immanuel Kant (1724-1804), insanın özerkliği fikri konusunda herkesten daha ileriye gitmiştir.
Kant'a göre sadece ve sadece evrensel olabilecek prensipler ahlaki prensip olabilir. Yani evrenselleştirilemeyen ahlaki de-ğildir. Kendin için istediklerinden sadece başkası için de iste-yebildiklerin ahlaki olabilir. Mesela, mutlu olmayı istemek ah-
evamir-i Kur'aniye'ye imtisal أوامر قرآنیه به امتثال : Kur'an'daki emirlere tam uyma, Kur'an emir-lerini benimseme ve bunlara uygun hareket etme
evamir-i mutlaka أوامر مطلقه : kesin emirler
evamir-i Rabbani (ye( أوامر رباني : Rab'den gelen emirler, her şeyin sahibi ve yaradılış gayesine uygun terbiye edicisi sıfatına sahip Allah'ın (c.c.) emirleri ve kanunları, yahut Allah'ın (c.c.) sürekli emirleri demek olan tabiattaki) kanunları
evamir-i sübhaniye أوامر سبحانيه : her bakımdan
kusursuz (subhan) olan Allah'ım (c.c.) emirle ri ve kanunları
evamiri seriye أوامر شرع: dinin emirleri
evamir-i tanzifiye أوامر تنظيف : )Allah'tan (cc( gelen) temizliğe ait emirler ve kanunlar, can-lıların zararlılardan ve kirlilikten korunmas ve çevre temizliği ile ilgili Allah'ın (c.c.) so rekli emirleri demek olan tabiattaki kanunlar
evamir-i teklifive أوامر yapıp yapmama konusunda akıl sahiplerine serbestlik ver mekle beraber sorumluluk yükleyen (Allah'a ait) emirler (peygamberler vasıtasıyla gelen Allah'ın c.c. emirleri.)
evamir-i tekviniye أوامر تكوينيه : )Allah'ın (cc( koyduğu ve onun sürekli emirleri demek olan )yaradılış kanunları, canlı ve cansız varlıkla rın yaradılışları gereği olan hareketlerinde bağlı oldukları kanunlar. (Bu kanunlara aynı månada şeriat-ı fitriye, kavanin-i âdetullah, kavanin-i itibariye de denir. Fakat Allah'ın (c.c.) kanunlarına tabiat kanunu denilme si yanlıştır. Çünkü tabiatı yaratan da, onun bağlı olduğu kanunlara koyan da Allah'tır
(c.c.). Adı geçen deyimlere de bakılabilir.( evamir-i tekviniye-i İlahiye أوامر تكوينية إلهية
evamir-i umumiyei külliye أوامر عمومية كليه herkes ve her topluluk için bağlayıcı (umumi, genel) ve her yer ve zaman için geçerli (kulli( emirler, kurallar, kanunlar
evamirini imtisal etmek أوامريني إمتثال ايتمك emirlerini benimsemek ve onlara tam olarak uymak
ev: zirve, bir şeyin en yüksek noktası, en yüksek derecesi
en yüksek noktası evci ala از اعلى : en yüksek zirve, yükseklerin
evci hilafet از خلافت Allah (cc) tarafından emanet olarak verilen) en üstün halifelik makamı; yani insan yaradılışça sahip oldu-dünyadaki varlıkları, Allah'ın (c.c.) emir ve ğu üstün yetenekleri sebebiyle dünyayı ve kanunlarına uygun şekilde yönetmesi için Al-lah'ın (c.c.) insana emanet olarak verdiği ve onları sorumlu olarak tuttuğu en yüksek bir görev olan dünya halifeliği
ların ve mükemmellik vasıflarının en üstün evc-i kemalat اوج کمالات : manevi olgunluk-
evham-ı zamaniye اوهام زمانيه : zamanın leri, içinde yaşanılan devrin boş kuruntuları
evham-alud أوهام آلود : vehimlere (kuruntulara) bulaşmış, yanlış ve gerçek dışı düşüncelerin içine düşmüş
evhamli أوهاملي : kuruntulu, yersiz ve gerçek dışı düşünce taşıyan
evham u sübehat أوهام و شبهات : vehimler (ku-runtular) ve şüpheler
evham-saz أوها مساز : evham veren, kuruntula ra düşüren
evkaf أرقاف : vakıflar, Allah (c.c.) rızası için insanların yararına devamlı kalmak üzere bı rakılan mal veya mülk 2. vakıflar idaresi.
Sultan Fatih'in Ayasofya Vakfiyesi "İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya'yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tadile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasof ya Camisi'nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kal-
karlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kay-dederler veya yalandan kendi hesaplarına ge-çirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.
Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse; Allah'ın, Peygamber'in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanla-rin ebediyen LANETİ ONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin on-ların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.
Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştir-me işine devam ederse, günahı onu değiştire-ne ait olacaktır.
vehimevkat-nüzul أرقات نزول : geliş ve iniş zamanları
ev-kema kal او كما قال : "yahut ne demişse öyle"
mânasında, hadisi okuyan kimse bu sözü söylemekle, okunan hadisin aslındaki keli-melerde bir değişiklik olmuşsa, ben Peygam-ber (a.s.m.) ne demişse onu esas alıyorum, demek istemiş olur
evla أولى : daha iyi, daha uygun
vladelat, çocuklar; çocuk
evlad isnad etmek أولاد إسناد ايتمك : "çocuk sahi
bidir, çocuğu var" demek
evladı beşer أولاد بشر : insanoğlu
evladı manevi (ye( أولاد معنويه : manevi evlât, dini bağlar sebebiyle evlat gibi kabul edilen kimse
evladı nameşru أولاد نامشروع : nameşru evlât, dinin haram dediği yoldan sahip olunan ço-cuk, evlilik dışı doğan çocuklar
evladı vatan أولاد وطن : vatan evladı bu vatan-da doğup büyüyen ve ona sevgiyle bağlı olan insan
evladı zükür أولاد ذكور : erkek çocuklar
evlad üival أولاد و عیال :çoluk çocuk çocuklar ve eşler; çocuklar ve geçimleri sağlanan kim-
إذا أوى أحدكم إلى فراشه يقول : بِاسْمِكَ رَبِّي وَضَعْتُ جَنْبي وبَكَ أَرْفَعُهُ، إنْ أَمْسَكَتَ نَفْسي فارحمها ، وإِنْ أَرْسَلْتَهَا فَاحْفَظها بما تحفظ بِهِ عِبَادَكَ الصالحين
( رواه الشيخان )
۲
2) «Herhangi biriniz, yatağına girdiği zaman şu duayı yapmalıdır: Rabbun, isminle yanımı yatağa koydum; seninle kaldıracağım.. Ruhumu tutarsan, ona rahmetini eksik etme.. Şayet bırakırsan, sa-lih kullarını koruduğun gibi, onu da koru..>>
Yapılması gereken bir başka dua da budur..
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri 2. ve 5. Hadis-i Şerifte. الدرس الرابع والثلاثون في الرؤيا وأذكارها
روى البخاري عن أبي هريرة رضى الله عنه قال : سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول : لم يَبْقَ مِنَ النُّبُوَّةِ إلا المُبَشِّرَاتُ ، قالوا : وما المُبَشِّرَاتُ ؟ قال : الرؤيا الصالحة ، إِذا اقْتَرَبَ الزَّمَانُ لَم تَكَدْ رُؤْيَا الْمُؤْمِنِ تَكْذِبُ ، ورُؤْيَا المؤمِن جُزْءًا مِنْ سِتَّةٍ وَأَرْبَعِينَ جُزْءًا مِنْ النُّبُوَّةِ ، وفي رواية : أَصْدَقُكُمْ رُؤْيَا أصْدَقُكُم حَدِيثاً . ( رواه أبو هريرة )
۱
OTUZDÖRDÜNCÜ DERS
RÜYA VE ONU ANLATMAK
1) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARİ rivayet ediyor:
Resûlüllahın şöyle buyurduğunu duydum:
<>>
Dediler ki:
Müjdeciler nedir?..
Şöyle buyurdu:
«İyi rüya.. Kıyamet yaklaştığı zaman, mümin rüyasının yala-na çıktığı az olur..
Müminin rüyası, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür..>> Bir başka rivayette ise şöyle buyurulmuştur:
Rüya hayli önem taşır. Peygamber S.A. efendimize de ilk zamanlar-da gelen vahiy rüya ile olurdu..
* **
Ravilerin menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
من رآني في المنام فسيراني في اليقظة ( أو كأنما رآني في اليقظة ) لا يتمثل ۲
( رواه الشيخان )
الشيطان بي .
2) «Her kim, beni rüyada görürse; ayık olarak da görecektir (yahut, beni ayık halinde görmüş gibidir..) zira şeytan şeklime giremez..»
**
Ashabın ve diğer büyük zatların da şekline, şeytanına giremiyeceği çeşitli rivayetlerle sabittir..
**
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbesi, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
۳ إذا رَأَى أَحَدُكُمْ رُؤْيَا يُحبها ، فإِنما هِيَ مِنَ اللهِ تعالى ، فَلْيَحْمَدُ اللهَ عَلَيْهَا ولا يحدث بها إلا مَنْ يُحِبُّ ، وإذا رأى غير ذلِكَ بِمَا يَكْرَهُ فَإِنما هِيَ مِنَ الشَّيْطَانِ ، فَلْيَسْتَعِذْ مِنْ شَرِّها ، ولا يَذْكُرْهَا لأَحَدٍ فَإِنَّهَا لَا تَضُرُّهُ .
( رواه الشيخان )
3) «Herhangi biriniz seveceği bir rüya görürse; ki o rüya, ancak Al-lah-ü Taâlâ dandır. Onun için Allah'a hamd etsin ve onu ancak sevdiği kimseye anlatsın.. Bunun dışında sevmeyeceği bir rüya görürse; ki o rüya, ancak şeytandandır. Şerrinden -Allah'a sığınsın.. Ve onu hiç kimse ye anlatmasın.. Böylelikle onun zararı kendisine dokunamaz..>>
**
Rüyaları mümkün olduğu kadar halden anlayan kimseye anlatmalı-dır. Çünkü rüyalar yorulduğu gibi çıkar..
* **
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
الدرس الخامس والثلاثون
في فضل الاجتماع على ذكر الله تعالى
قال الله تعالى : واصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالعشى يُرِيدُونَ وَجْهَهُ . ۱
«Sabah akşam Rablarına dua eden ve onun cemalini isteyen-lerle beraber candan sabret..>>>
Bu Ayet-i Kerime, kafirlerin müminleri, zahiren fakir oldukları için hor görmeleri üzerine nazil olmuştur..
KEHF suresinin 28. âyetinden..
۲
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : إن الله تعالى ملائكة يَطُوفُونَ فِي الطرق يَلْتَمِسُونَ أَهْلَ الذِّكْرِ ، فَإِذَا وَجَدُوا قَوْمًا يَذْكُرُونَ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ تَنَادَوْا : هَلَمُوا إلى حَاجَتِكُمْ ، فَيَحْفُونَهُمْ بِأَجْنِحَتِهِمْ إلى السماء الدنيا ، فيسألهم ربهم ، وهو أعلم : ما يقول عبادى ؟ ؟ قال : يقولون يسبحونك ويكبرونك ، ويحمدونك ويمجدونك ، فيقول : هل رَأَوْنى ؟ فيقولون : لا والله ما رَأَوْكَ ، فيقول : كيف لَوْ رَأَوْنِي ؟ قال : يقولون لو رأوك كانوا أَشَدَّ لك عبادة ، وأشد لك تمجيداً ، وأكثر لك تسبيحاً ، فيقول : فماذا يَسْأَلُونَ ؟ قال : يقولون يسألونك الجنة ، قال : يقول وهل رَأَوْها ؟ قال : يقولون لا ، والله يا رب ما رأوها ، قال : يقول فكيف لو رأوها ؟ قال : يقولون لو أَنَّهُمْ رَأوها ، كانوا أشَدَّ عليها حرصاً ، وأشدَّ لها طلباً ، وأعظم فيها رَغْبَةً ، قال : قيمٌ يَتَعَوَّذُونَ ؟؟ قال : يَتَمَوَّذُونَ مِنَ النَّارِ ، قال : فيقول وهَلْ رَأَوْها ؟ ؟ قال : يقولون لا ، والله ما رأوها ، فيقول : كيف لو رأوها ؟؟ قال : يقولون لو رأوها كانوا أشَدَّ منها فراراً ، وأشد لها مخافة ، قال فيقول : فأشهد كم أني قد غفرت لهم ، قال : يقول ملك مِنَ الملائكة فيهم فلان ليس مِنْهُمْ ، إنما جاء الحاجة ، قال : فيقول : هُمُ الْجَلَسَاء لَا يَشْقَى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ .
- «Allah-i Taalanım birtakun melekleri vardır; yollarda dolayır, zikir chlini ararlar.. Aziz ve Celil olan Allah'ı zikreden bir top luluk buldular mı hemen çağrışırlars
Aradığınıza geliniz!.
Hemen onları dünya semasına kadar kanatları ile kuşatırlar..
Rabları daha iyi bildiği halde zikir chlini onlara sorars
Kullarım ne diyor?..
Melekler su cevabı verir:
Seni tesbih ediyor, şanını büyültüyor, hamd ediyor ve sana tazim ediyorlar..
Sonra Allah-ü Taâlâ şöyle buyurur:
-Beni görmüşler mi?..
Melekler:
-Hayır. Vallahi seni görmemişler..
Dedikten sonra aralarındaki konuşma şöyle devam eder:
Beni görselerdi nasıl olurdu?..
Eğer seni görselerdi, sana daha çok ibadet eder, sana daha çok tazim eder ve seni daha fazla tesbih ederlerdi..
Ne istiyorlar?..
Senden cenneti istiyorlar..
Onu görmüşler mi?..
Hayır. Vallahi, ya Rabbi onu hiç görmemişler..
Onu görselerdi ne olurdu?..
Eğer onlar cenneti görselerdi, onu daha çok ister, daha fazla taleb eder ve daha fazla rağbet gösterirlerdi..
Neden bana sığınıyorlar?..
Cehenneinden sığınıyorlar..
Onu hiç görmüşler mi?..
Hayır. Vallahi onu görmemişler..
Onu görselerdi ne olurdu?..
Eğer onu görselerdi, dalıa çok kaçar ve daha çok korkarlardı.. Bundan sonra Allah-ü Taâlâ şöyle buyurur:
Sizi şahit tutuyorum; gerçekten ben onları bağışladım..
Aralarından bir melek:
Onların içinde bir kimse var ki, kendilerinden değil.. Ancak bir iş için onlara- gelmiş..
Deyince Allah-ü Taâlâ şöyle buyurur:
Onlar, öyle meclis arkadaşlarıdır ki, onlarla oturan nasipsi kalmaz..
MADDE 621 Yalnız kefilin icâbiyle kefâlet mün'akid ve náfiz olur. Fakat mekfül-ün-leh dilerse reddedebilir. Ve mekfül-ün-leh reddetmedikçe kefalet bâki kalır.
Bu suretde mekfûl-ün-lehin gıyabında birinden alacağına bir kimse kefil olup da haber-i kefalet kendüye vâsıl olmadan vefat etse kefil bu kefaletiyle mutâlebe ve muâheze olunur.
MADDE 622 Kefilin icabı ya'ni elfaz-ı kefâlet örf ve âdetde teah-hüd ve iltizama delalet eden sözlerdir.
Meselâ, kefil oldum, yahut kefilim veya zâminim dese kefâlet mün'akid olur.
MADDE 623 Va'd-i muallak ile dahi kefâlet olur. (84.) maddeye bak.
Meselâ, filân adam senin alacağını vermezse ben veririm dese kefalet olur ve dâyin alacağını isteyip de medyûn vermesze kefil-den mutâlebe eder.
MADDE 624 Bugünden filân vakte kadar kefilim dedikde kefa-let-i muvakkate olarak müneccezen münʼakid olur.
MADDE 625 Kefâlet, mutlak olarak mün'akid olduğu gibi ta'cil veya tecil kaydiyle ya'ni hemen yahut filân vakitde ifa olunmak üzre deyu mukayyed olarak dahi mün'akid olur.
MADDE 626 Kefile kefil olmak sahihdir.
MADDE 627 Kefilin teaddüdü câizdir.
FASL-I SANI
Şerâit-i kefâlet beyanındadır.
MADDE 628 Kefaletin in'ikadında kefilin âkil ve bâliğ olması şartdır.
Binaenaleyh mecnûn ve ma'tuh ve sabînin kefaleti sahih ol-maz. Ve sabî iken kefil olup da ba'd-el-bülüğ bu kefaleti mukırr olsa dahi anınla muâheze olunamaz.
MADDE 629 Mekfûl-ün-anhin âkil ve bâliğ olması şart değildir.
Binaenaleyh mecnun ve sabînin borcuna kefâlet sahih olur.
Mekful-ün-bih nefs ise ma'lûm olması şartdır. Ve MADDE 630 mal ise ma'lum olması şart değildir.
Binaenaleyh filân adamın filân adama olan borcuna kefilim dedikde borcun mikdarı ma'lûm olmasa dahi kefalet sahih olur.
MADDE 631 Kefalet bilmalda mekfûl-ün-bih asil üzerine mazmun olmak ya'ni asil üzerine ifası lazım olmak şartdır.
Binaenaleyh semen-i mebî'e ve bedel-i icâreye vesair düyûn-i sahihaya kefalet sahih olur.
Kezalik mâl-i mağsûbe kefalet sahih olup led-el-mutâlebe kefil bunu aynen ya bedelen ifâya mecbur olur.
Ve keza sevm-i şirâ tarikiyle makbuz olan mala semen tesmiye olunmuşsa kefalet sahihdir. Amma kabl-el-kabz mebi'in aynına ke-falet sahih olmaz; zira ayn-i mebi' bayi' yedinde telef olsa bey' münfesih olacağından bayi' üzerine mazmun olmayıp yalnız seme-nini kabzetmişse reddi lâzım gelir.
Kezalik merhûn ve müste'ar ve me'cûr ve emanât-ı sâire asîl üzerine mazmun olmadığından bunların ayınlarına kefalet sahih olmaz. Fakat mekfûl-ün-anh bunları izâ'a ve istihlâk ederse kefilim dese sahih olur. Ve bir de gerek mebî'in ve gerek bunların teslimine kefâlet sahih olur. Ve led-el-mutâlebe bir cihetle hakk-1 habsleri yok ise kefil bunları teslime mecbur olur. Ancak kefâlet binnefsde mekfûl-ün-bihin vefatiyle kefil beri olduğu gibi bunlar telef olduğu takdirde dahi kefile bir şey lâzım gelmez.
MADDE 632 Ukûbatda niyâbet câri olmaz.
Binaenaleyh kısasa vesâir ukûbât ve mücazât-ı şahsiyyeye kefalet sahih değildir. Amma cârih ve kaatil üzerine lâzım gelen erş ve diyete kefâlet sahihdir.
MADDE 633 kefalet sahih olur. Mekfül-ün-anhin yesârı şart olmayıp müflise dahi
Hicretin dokuzuncu yılında Peygamberimizle görüşmek için Ta-If'ten Medine'ye gelen Sakif Temsilcilerinden Evs b. Huzeyfe der ki «Peygamber Aleyhisselâm, bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanı-mıza gelmedi.
(Ya Resûlallah! Ne için yanımıza gelmekte geç kaldın?) diye sorduk.
Bunu, yerine getirmedikçe, çıkmamak istedim.) buyurdu.
Sabaha çıktığımız zaman Resûlullâh Aleyhisselâmın Eshabına (Siz, Kur'ân-ı nasıl Hızbleyip okursunuz?) diye sorduk.
(Biz, her üç sûreyi, her beş sûreyi, her yedi sûreyi, her dokuz sûreyi, her on bir sûreyi, her on üç sûreyi ve Kaf sûresine kadar da (yüz den az Ayetli olan Mesâni sûrelerini takip eden ve araları Besmele ile ayırılıp Uzun, Orta ve Kısa Mufassallar diye üçe ayırılan) Mufas-sal sûreleri ayrıca Hızblemek üzre hatm edinceye dek Hızbler, oku-ruz.) dediler.» (246)
Cebrail Aleyhisselâm, ramazan ayında her gece iner, Kur'ân-ı Kerimi başından sonuna kadar Peygamberimizle mukabele ederdi. (247)
Peygamberimizin vefatından önceki ramazan ayında ise, bu mu-kabele, iki kerre yapılmıştı. (248)
Peygamberimizin Sahabîleri arasında, Kur'ân-ı Kerimi 7-8 gece-de ve hattå her gece hatm edenler vardı.
Übeyy b. Ka'b, Kur'ân-ı Kerimi, sekiz gecede, Temîm-i Dârî, ye-di gecede hatm ederdi. (249)
Temîm-i Dârî'nin bir tek gecede üç rekâtta ve hatta bir rekâtta hatm ettiği de, olurdu. (250)
Hz. Osman'ın, Kur'ân-ı Kerimi, gece namazının bir rekâtında hatm etmeyi âdet edindiği ve şehid edildiği geceyi de, böyle, bir re-kâtta hatm etmek sûretile ihyâ eylemiş olduğu rivayet edilir. (251)
Abdullah b. Selâm, Kur'ân-ı Kerimi okuyup bitirdiğini haber ver-
Mâce Sünen c. 1, s. 427-428 (246) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 9, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 55-56, İbn-i
(247) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 194-195, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 288, Müslim Sahih c. 4, s. 1803
Sünen c. 1, s. 562 (248) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 194-195, Buharî Sahih c. 6, s. 102, İbn-i Mâce
(249) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 355, c. 3, s. 500
249 diği zaman, Peygamberimiz, ona «Bunu, her gece, böylece oku! bu-yurmuştur. (252)
Peygamberimiz, Kur'ân-ı Kerimi, her gece hatm eden Abdullah b. Amr b. As'a "Sen, Kur'ân'ı, her ay okuyup hatm et!» buyurmush Abdullah b. Amr «Ben, kendimi, bundan daha fazlasını yapmağa güçlü buluyorum!» dedi. (253)
(254) Peygamberimiz «Yirmi beş günde okuyup hatm et!» buyurdu.
Abdullah b. Amr «Ben, kendimi, bundan daha fazlasını yapmağa güçlü buluyorum!» dedi.
Peygamberimiz «Yirmi günde okuyup hatm et!» buyurdu.
Abdullah b. Amr «Ben, kendimi, bundan daha fazlasını yapma-ğa güclü buluyorum!» dedi.
Peygamberimiz «On beş günde okuyup hatm et!» buyurdu.
Abdullah b. Amr «Ben, kendimi, bundan daha fazlasını yapma-ğa güçlü buluyorum!» dedi. (255)
Peygamberimiz «On günde okuyup hatm et!» buyurdu.
Abdullah b. Amr «Ben, kendimi, bundan daha fazlasını yapmağa güçlü buluyorum!» dedi. (256)
Peygamberimiz «Her yedi günde okuyup hatm et ve bunu, artır-ma!>> buyurdu. (257)
Abdullah b. Amr «Ben, bundan daha fazlasını yapacak güçte-yim!» dedi.
Peygamberimiz «Öyle ise, üç günde okuyup hatm et. (258)
Kur'ân'ı, üç günden az müddet içinde okuyup hatm eden kişi, ondan bir şey anlamazdır!» (259)
«Kur'ân'ı, üç günden az müddette okuyup hatm etmeyiniz!» bu-yurdu.
Saîd b. Münzir der ki (Yâ Resûlallah! Kur'ân'ı, üç gün içinde okuyup hatm edeyim mi?) diye sordum.
Resûlullah (Buna gücün yeterse, evet!
(252) Zehebî Siyerü Älâmünnübelâ c. 2, s. 300
(253) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 165, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 54, Tir-mizi Sünen c. 5, s. 196
(254) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 165
(255) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 165, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 54, Tirmizi Sünen c. 5, s. 196
(256) Ebû Davud Sünen c. 2, s. 54, Tirmizi Sünen c. 5, s. 196
(257) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 165, Buhari Sahih c. 6, s. 114, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 54
(258) Ebû Davud Sünen c. 2, s. 54-55
(259) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 165, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 54, Tir-mizi Sünen c. 5, s. 198, İbn Mace Sünen c. 1, s. 428
اند ماركه كند يلدين عطف يدين انها مارى دفع بسينار. ايشته قرآن کریم بوط ( قالوا الجماعة مستهرون الله اشارت التمشور یعنی بزم مؤمنار الله اولان اختلا ممن او قليل استهذا الجوندر آرا مرده صحیحیت یوقدر. آنجه یوزلرینه کولو یورز ]
موكره منا فقلك شو كندي وسويا عشرينى ديكرين سامعك، مؤمنلرك ده مقابله ده بولوغه لرینی انتظار اتمكده لولوند یفی، سياق كلا من كلا شالدى. بونك تكون قرآن كريمرده مؤمناره بدل الله تَسْتَهرَى هم) معادله ده لولو غشور یعنی جناب حق او نارك استهزر الرى و مقابله ی موفه ارن اوزرینه، اشد جزا ایله دنیا و آخرنده تجزیه ایدر و ایده جکدر جناب حقك شو مقا بلاری شرفته. و من فظهرك بايد قاری استهزانك (جناب حقك تجزيه سنه قارشو) عدم حکمنده قالد يفته
و او نارك حماقتار ينه اشار تدر.
موكره قرآن کريم ( وَبَدَّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعمرون ) جمله مسایله، جز الريني استهزا صورته له تصوير ایندر یعنی اونار، ضلالت و طغیانی انتاج ايدن اسبا به سوء اختیار لريله و آرز و ریاله توشل ایتد فكرى ايجون، صدانکه لسان حالكريات خلالتك طلبنده بولوغشهر در جناب هو ده او نارك طلبهاری اوزرینه، ایسته دکارینه یاردیم ایم شده.
بو آیین تضمن ایتدیگی جمله لون هیشتاری آراسنده انتظام جهتی ایمر: داخل اولد في حكمك قطعيتني افاده ليدن ( وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا ) ده كى (إِذَا) او نارك مؤمناره اولان ملاقات كريني عمداً و قصداً جزم ايتد كرينه اشار تدر. على الاكثر يو للمرده راست كلمك معناسی افاده ابدن (لقوا) او نارك بول مرده خلاصه ایچنده مؤمناره ملات ترین تعمد است دارينه اشار تدر. (المؤمنين ) كلم من ترجيحاً (الذين امنوا) قلم سنك ذكرى، او نارك مؤمنهر ايله جهت ارتباطارى، بالكزايمان صفتي حسبيده اولديفنه. و بتون
صفتلر ایچنده ده ان ممتاز و مدار نظر بالكزايمان صفتی اولد يفنه ايجاده.
(قالوا) بو عنوان، او نامرن سوزلریله قلباری بر او ما دیفته و سویله دیواری سوزلر محمد آریا و مداهنه پرده ی آکنده کند یا رینه یا پیلانه اتهامهاري دفع ايتمان و مؤنه کردن جلب منافع ایاله سرلرینه واقف اوطق عزمنده بولوند قارينه اشار تدر.
ettiler ki, kendilerine atfedilen ithamları def etsinler. Iste Kur'an-ı Kerim buna 12 قال ile işaret etmiştir. Yani "Bizim mu'minler ile olan ihtilâtımız, onlarla istihza ıçındır.
Aramızda samimiyet yoktur. Ancak yüzlerine gülüyoruz."
Sonra münafıkların şu gidiş ve söyleyişlerini dinleyen samiin, mü'minlerin de mukābelede bulunmalarını intizar etmekte bulunduğu, siyäk kelâmdan anlaşıldı. Bunun için Kur'an-ı Kerim de mü'minlere bedelالله تع diye mukabelede bulunmuştur. Yani "Cenâb-ı Hakk onların istihzaları üzerine, esedd-i ceza ile dünya ve ahirette tecziye eder ve edecektir." Cenâb-ı Hakk'ın şu mukābelesi, mu'minlerin serefine; ve münafıkların yaptıkları istihzanın, Cenab-Hakk'in tecziyesine karşı, adem hükmünde kaldıjına ve onların hamâkatlerine işarettir.
ويعلمه في القياتِهِمْ يَعْمَهُونَ Sonra Kur'an-1 Kerim
cümlesi ile, cezalarını istihză suretiyle tasvir etmiştir. Yani "Onlar, dalålet ve tuğyanı intac eden esbaba sü'-i ihtiyârlarıyla ve arzularıyla tevessül ettikleri için, sanki lisân-ı hålleriyle dalåletin talebinde bulunmuşlardır." Cenâb-ı Hakk da onların talebleri üzerine, istediklerine yardım etmiştir.
Bu âyetin tazammun ettiği cümlelerin hey'etleri arasında intizam ciheti ise: Dâhil olduğu hükmün kat'iyetini ifade eden وَإِذَا لَقُوا الذين آمنوا 'deki إذا onların mü'minlere olan müläkätlarını amden ve kasden cezmettiklerine işarettir. Alelekser yollarda rast gelmek ma'nasını ifade eden لقوا onların yollarda halk içinde mü'minlere mülakatlarını taammüd ettiklerine işarettir. المؤيدين kelimesine tercihen تو kelimesinin zikri, onların mü'minler ile cihet-i irtibatlan, yalnız îmân sıfatı hasebiyle olduğuna; ve bütün sıfatlar içinde de en mümtaz ve medár-ı nazar yalnız îmân sıfatı olduğuna îmâdır.
قالوا Bu ünvan, onların sözleriyle kalbleri bir olmadığına; ve söyledikleri sözler mahza riyă ve müdâhene perdesi altında kendilerine yapılan ithamlan def etmek; ve mü'minlerden celb-i menâfi' ile sırlarına vâkıf olmak azminde bulunduklarına işarettir.
Allah beni bir hidayet rehberi olarak ve âlemlere rahmet olarak gön-derdi. Ayrıca çalgı aletlerini cahiliye adetlerini ve putları ortadan kal-dırmam için gönderdi.
"Rabbim Allah şan ve şerefine yemin ederek buyurdu ki:
"Dünyada iken içki içen bir kulumu ben kıyamet gününde cennet içeceklerinden mahrum bırakırım. Dünyada haram olduğu için içkiden uzak duran kulumu da cennetin içkilerinden kanasıya içiririm.""
Evs b. Sem'an bir gün Resulullah (sav)'ine şöyle dedi:
"Seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben Tevrat'ta tam yirmi beş yerde içkinin yasaklandığını gördüm. İçki içene yazıklar olsun. Dünyada onu içene ahirette cehennemliklerin içeceği olan kan ve irin içirmesi Allah'a bir borç olmuştur."
Malik Muhammed b. Münkedir'in şöyle dediğini anlattı:
Allah kıyamet gününde şöyle diyecek:
"Kendi nefislerini eğlencelerden, kulaklarını da şeytanın çalgıların-dan koruyan kullarım nerede? Onları misk kokan cennet bahçelerine yer-leştirin ve onlara benim övgü ve hamdimi dinletin. Onlar için burada bir korku ve üzüntü olmadığını da kendilerine söyleyin."2
Ebu Vail'in anlattığına göre, Şakik b. Seleme bir düğün yemeğine çağrılmış orada şarkı türkü eşliğinde eğlenenleri görünce geri dönmüştü.
İbn Mesud (ra) diyor ki:
"Suyun ot bitirmesi gibi, şarkı türkü ile uğraşmak kalpte münafıklık meydana getirir."3
Abdurrahman b. Selemi anlatıyor:
Şam halkından bir grup insan içki içmişti.
dediler: Bunlar o dönemde Şam valisi olan Muaviye b. Ebi Süfyan'a şöyle
- İçki bize helaldir. Çünkü Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:
Muaviye'nin bu durumu halife Hz. Ömer'e bildirmesi üzerine Hz. Ömer ona şu cevabı yazdı:
gönder. Bunlar senin bölgende bozgunculuğa sebep olmadan onları bana
Hz. Ömer'in yanına vardıklarında, o sahabeyi toplayıp konuyu on-Jara danıştı.
Orada bulunanlar şöyle dediler:
Bunlar Allah'a iftira etmişler ve dinde O'nun izin vermediği bir kural koymuşlardır. Dolayısıyla öldürülmeleri gerekir.
Bu arada Hz. Ali (ra) bir köşede oturmuş, sessizce söylenenleri din-liyordu.
Hz. Ömer ona sordu:
Bu konuda senin görüşün nedir?
Hz. Ali şöyle cevap verdi:
Onlara tövbe teklif edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer tövbe etmezlerse boyunlarını vurursun. Tövbe etmeyi kabul ederlerse de seksen sopa vurman gerekir.
Hz. Ömer bu görüş doğrultusunda onlara tövbe teklif etti, tövbe etmeleri üzerine kendilerine seksen sopa vurdu."2
İkrime'nin anlattığına göre, İbn Abbas şöyle dedi:
"İçkiyi yasaklayan ayet indiğinde sahabei kiram şöyle dediler:
Bu ayet inmeden önce ölen kardeşlerimizden içki içenlerin duru-mu ne olacak?
1918-Bediüzzaman'ın Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye'ye aza tayin edilmesi.
1922 - Enver Paşa'nın şehit edilmesi.
1924 - Lozan Antlaşması yürürlüğe girdi.
1984 - Bediüzzaman'ın talebelerinden Mehmet Çalışkan'ın vefatı.
AĞUSTOS
04
PAZARTESİ
10 1447 SAFER
BIR AYET
Allah'ın lütfu geniştir ve ilmi her şeyi kaplar.
Bakara: 261
BİR HADİS
Allah, ümmetimden biri için hayır dilerse, kalbine Ashabımın sevgisini koyar.
Deylemî
RUMI: 22 TEMMUZ 1441
HIZIR: 91
Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiç bir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevî yaralarına tiryaklar hükmündedir.
Bir gün, M. Sami Efendi Hazretleri'nin ziyaretine gelenlerden biri, hem Hazret'in duâsını almak hem de yeğenlerini tanıştırmak istemişti. Huzûruna girip el öperken;
*-Efendim! Bu delikanlılar Amerika'da okuyup mühendis oldular. Duâ-larınızı istirham ederiz!" diye takdim etmişti.
Sâmi Efendi ise tebessüm ederek onlara;
"-Fakir de Dâru'l-Fünûn mezunuyum.
Asıl tahsil, <>ın tahsilidir!" buyurdu.
(Mustafa ERİŞ, Mahmud Sami Efendi'den Hatıralar, 1, 20-21)
TEBLİĞ ÜSLÜBUNUN GÜZELLİĞİ
Sâmi Efendi bir defasında bir ni-şan merasimine davet edilmiş-ti. Damadın yüzüğünün Hazret tarafından takılması talep edi-liyordu. Sâmi Efendi Hazretleri tepsideki yüzüğün altın olduğu-nu görünce, hiç kimseye bir şey demeden kendi yüzüğünü çıkarıp damadın parmağına taktı ve;
"-Bunu bugünün hâtırası olarak kabul edin, altın yüzüğü de hanı-mınıza hediye edersiniz!" buyurdu. (Mustafa ERİŞ, Mahmud Sami Efendi'den Hâtıralar, 1, 24)
Böylece İslâm'ın, altından yapılan süs eşyalarını erkeklere yasak-ladığını gayet nâzik bir üslûpla ve fiili olarak tâlim etmiş oldu.
M. Sâmi Efendi Hazretleri, Dârul-fünûn'da hukuk tahsilini ikmâl etmiş bir genç idi. Memleketine dönmeye hazırlandığı günlerde, Bâyezid Meydanı'nda bir Allah dostuyla tanıştı. Bu zât, tahsilini öğrenince kendisine şu telkinde bulundu:
"-Sizi yeni bir tahsile başlatmama müsaade eder misiniz?"
Bu tavsiyeyi kabul eden Sâmi Hazretleri, M. Es'ad Erbili Hazretleri'nin dergâhına intisâb etti.
İlk dersi kimseyi <«incitmemek», son dersi de «asla incinme-mek» olan bu mâneviyat tahsiline başlayan Sâmi Hazretleri; dergâhın genç bir hizmet eri oldu. Dergâhta bulunan kadîm müridler bile ona hayran oldu.
Dergâhtaki umûmî hizmetlerin yanında, daha husûsî hizmetler gerektiğinde de yine genç Sâmi Efendi ilk koşanlardan olurdu.
Es'ad Efendi'nin müridleri arasında, mânevî derecesi çok ilerilerde olan Cide Müftüsü Hüseyin Efendi de bulunmakta idi. Hayli yaşlanmış olan müftü efendi hastalanmış, bakımı da çok güç hâle gelmişti. Dergâhta bu yaşlı zâtın memleketine, evlâtlarının yanına gönderilmesi istenince Sâmi Efendi;
"-Müsaade edilirse bu mübarek zâtın bakım ve hizmetini yapmak isterim!" dedi ve bu hizmeti de büyük bir edep ve hassasiyetle îfâ etti.
Bu hâlis niyet ve nâzik hizmetin karşılığı olarak da müftü efendinin şu duâsına mazhar oldu:
"Allâh'ım! Bu yaşıma kadar bu kuluna ikrâm ettiğin mânevî lütuf ve ikramların hepsini aynen bu genç evlâdımıza da ikrâm eyle!.."
Mürid, muhabbetinin coştuğu anlarda ve üstadının sohbeti esnasında nefsinin ıslah olmuş gibi görünmesine ve kendisinde müşahede ettiği güzel hållere pek itimat etmemelidir. Zira bu gibi ıslah hålleri, akisleşme sûretiyle meydana gelmiş gölge hållerdir, hakiki değildir.
Bugüzel hållerin asli olabilmesi ve kendisinde tam olarak tecelli edebilmesi, yani Cenâb-ı Hakk'ın bütün emir ve nehiylerine uyması için daha birtakım sa'y u gayretler lazımdır. (M. Es'ad Efendi, Mektübát, s 84 85, no 54)
ÖFKEYİ YUTMAK
Öfke (gayz) ateşinin kıvılcımları, huzur harmanını yakıp kül eder ve bütün mahsûlü mahveder.
Bu sebeple;
Hiçbir akıllı insan, kendini öfke iptilâsına dûçar kılmaz...
Derûnî hastalıklardan kurtulmak için öfkeyi yutmak lazımdır! Her ne kadar yılanın zehrinden daha acı olsa da... (M. Es'ad Efendi, Divân, s. 72)
[Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
"O (takva sahipleri) ki bollukta da darlıkta da Allah için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da (bu şekilde bütün hâl ve ibâdetlerinde) ihsan sahibi olanları sever." (Al-i Imran, 134)
Hak uğrunda seni ayıplayan olursa buna aldırma!
Zira bal toplayan için arı iğnesi nedir ki? (M. Es'ad Efendi, Diván, s. 95)
Mâlûm olduğu üzere feyz alıp terakkiye medâr olabilecek hasletlerin başında ihlâs ve muhabbet gelir. Ebedi saâdet ve selâmet, ihlâs ve muhabbet ağacının meyvesidir. (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 59, no: 31)
Cenâb-ı Hakk'ın cemâl-i bâ-kemâline aşk ve muhabbet iddiasında bulunmayan bir insan hemen hemen yok gibiyse de bunu fiilen ispat etmek zordur.
Birçok kimse bu hususta kendisini aldatıyor.
Bir insan, muhabbetin mânâsını öğrenmek isterse onu, mal ve evlâda karşı olan muâmelesinden öğrenmelidir. İnsan nasıl vakitlerinin çoğunu onları düşünmeye sarf ediyor, hiç hatırından çıkaramıyor, onlar için her türlü fedakârlıkta bulunuyor, her sebebe tevessül ediyor ve bunları elde etme uğruna rahatını, huzurunu terk ediyor!
İşte muhabbet de böyle olmalıdır, lâkin büyük bir kısmı Cenâb-ı Hakk'a olmalıdır. (M. Es'ad Efendi, Mektůbât, s. 67-68, no: 38)
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
<<<Allah Teâlâ bir kişinin sadrına iki kalp koymamıştır!..» (el-Ahzab, 4)
Yani;
Cenâb-ı Hak insana, biri Allah muhabbetine, diğeri mâsivâ sevgisine mahsus olmak üzere iki kalp vermemiştir.
Muhabbet yuvası olan kalp evi tektir. Kalp bunların hangisine bağlanırsa diğeri ehemmiyetini kaybeder. Bu sebeple tasavvufu yaşayan kâmil bir mü'minin, işlerinin çok olduğu zamanlarda bile kalben Cenâb-ı Hakk'ı zikretmesi îcâb eder. (M. Es'ad Efendi, Mektůbât, s. 71, no: 41)
16885. Sıkıntılar, en aptal insanları bile akıllı yapar.
16886. Son gününü görmeden, hiç kimseye, "mutlu olmuş" denemez.
16887. Suda (denizde) delik açıyor. (Büyük bir iş yapıyormuş gibi görünüp gerçekte hiçbir iş yapmayanlar için kullanılır. Arnavutça, Bulgarca, Romence benzerleri var. Duyçev, s. 356.)
16888. Susma, kadınların süsüdür.
16889. Şarap getir, su iç! (Zarar eden tecimen için kullanılır. Bulgarca benzeri var.)
16890. Talihsizliklere dayanamayan, gerçekten talihsizdir.
16891. Tanrı geciktirir, ama unutmaz. (Bulgarca benzeri vardır. Zenobius, Arthaber. No. 402, s. 203.)
16892. Tanrı'lar, yok edeceklerini, ilkönce deli ederler.
16893. Tanrıların bize verdiği tüm nimetlerin hiçbiri katıksız, kusursuz değildir. onları bir dert pahasına
Allah'ım, fayda vermeyen ilimden, korku duymayan kalpten, kabul edilmeyen duadan, doymayan nefisten, insanı maddi ve manevî huzursuzluğa düşüren açlık-tan, en kötü sırdaş olan hıyanetten, tembellikten, cim-rilikten, korkaklıktan, düşkün ihtiyarlıktan, sıkıntılı yaşlılıktan, Deccalin fitnesinden, kabir azabından, dirilerin ve ölülerin fitnesinden Sana sığınırım. Al-lah'ım, Sana yakarıp dua eden, yolunda mütevazi, itaatkâr ve sana yönelmiş bir kalp istiyoruz. Allah'ım, herkesi kaplayan bağışlamanı, kurtarıcı emirlerini, her günahtan selâmeti, her iyiliği kazanmayı, Cenne-ti elde etmeyi ve Cehennemden kurtulmayı istiyorum.
Hâkim'in Müstedrek'inden.
Ebu Hüreyre (ra), Peygamber Efendimizin (asm)
şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:
Allah'ım, bana öğrettiğinden beni faydalandır. Ve fayda verecek şeyi bana öğret. Ve ilmimi arttır. Her hål ü kârda Allah'a hamd olsun. Cehennem ehlinin halin-den Allah'a sığınıyorum.
Tirmizî, Daavat: 128
Yukarıdaki hadislerden anlaşıldığı kadarıyla faydal ilimlerin öğrenilmesi teşvik edilmiş, faydasız ilimler den ise Allaha sığınılması gerektiği belirtilmiştir.
Faydalı ilimler kişiyi doğru yola götüren, haram-lardan ve kötülüklerden uzaklaştıran, insanı mad-den ve manen terakkiye sevk eden, güzel ahlak ve kemal sahibi olmasına yardım eden ilimlerdir.
Fayda vermeyen ilimler ise insana Allah'ı ve ahi-reti unutturan, dünya geliş maksadından uzaklaştı-ran, dini ve dünyevi açıdan insanın gelişimine hiç bir katkısı bulunmayan ilimlerdir.
Bunun yanında, kişinin amel etmediği ya da kul-lanmadığı ilimler de -çok faydalı bir ilim dahi olsa-faydasız ilimler sınıfına girmektedir.
Kur'anda Cuma Suresinin 5. ayetinde bu hususa dikkat çekilmekte: "Kendilerine Tevrat verildiği halde onun hükümlerini yerine getirmeyenlerin ha-li, ciltlerle kitap yüklenmiş eşeğe benzer." denilerek sahip oldukları ilimle amel etmeyen, yani bildikle-rini uygulamayan Yahudi âlimleri kınanmaktadır.
Bu hadislerden ayrıca, ilim öğrenmek isteyenle-rin, birer fiili dua olan ilmi çalışmalarının yanında Allah'a kavli (dil ile, sözlü) olarak da dua etmeleri gerektiği anlaşılmaktadır.
İLİM ÖĞRENMEYE ERKEN YAŞTA BAŞLAMALI
İbni Abbas (ra), Peygamber Efendimizin (asm) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Birinci Nokta: Hadiste värid olduğu gibi, "Herbir ayetin mana mertebelerinde bir zahiri, bir baunı, bir haddi, bir mittalai vardır. Ve bu
dört tabakadan herbirisinin (hadisçe şücün ve gusün" tabir edilen) füruatı. İşaratı, dal ve budakları vardır." mealindeki hadisin hükmüyle, Kur'an hakkında nazil olan bu ayet i kudsiye, fer'i bir tabakadan ve bir mana yı işarisiyle de Kur'an ile münasebeti çok kuvvetli bir tefsirine bakmak, şe'nine bir nakise değil, belki o lisan ül gaybdaki icaz-ı manevisinin muktezasıdır.
İkinci Nokta: Bir tabakanın mana yı işarisinin külliyetindeki efradının bu asırda tezahür eden ve münasebeti pek kuvvetli bir ferdi Risalet ün Nur olduğunu, onu okuyan herkes tasdik eder. (Sikke i Tasdik i Gaybi, 91) "Kur'ân-ı Mucizül Beyân; Ayetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde nazmetmiş ve vaz'etmiştir ki, her cihetten ihtimal yolları bulunsun ki, muhtelif fehimler ve isti'dādlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler.
Binäenaleyh ulüm u Arabiyyenin kaidelerine muvafik ve belägatın prensiplerine uygun ve ilm i usüle mutabık olmak şartiyle, müfessirlerin birbirine muhalif olan beyanatı ve ihtimalleri; zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre murad ve câizdir diye hükmedilebilir," (Bediüzzaman Sa'id Nursi, İşürütül leáz, İmanı Bilgayb, sh. 40).
CİFİRİLMİ:
"lim i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakiklyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hatta kaç defadır esrar- 1 Kur'an'iyeye karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu. Kemål i iştiyak ve zevk ile
müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum: Birisi: لا يعلمُ الْغَيِّبَ إِلَّا اللهُ Gaybı ancak Allah bilir (Neml, 27/65( yasağına karşı hilaf edebde bulunmak ihtimali var.
İkincisi: Hakaik-ı esasiye i imaniye ve Kur'an'iyenin berahin i kat'iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifr gibi ulum u hafiyenin yüz derece fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife i kudsiyede kat'i hüccetler ve muhkem deliller, su-i istimale meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulum u haflyede su-i istimal girip, şarlatanların istifade etmeleri ihtimalidir." (Bediüzzaman
Sa'id Nurst, Sikke i Tasdik i Gaybi, sh. 63, 101, 125).
Sizlere içi ilim, irfan, edep, hikmet, ahlâk ve güzel nasihat incile-riyle dolu bir hazine daha sunuyoruz. Bunun için gerçekten mutluyuz ve yüce rabbimize sonsuz hamdediyoruz.
Kıymetli okuyucularımız, elinizdeki eser, Kuşeyri Risalesi adıyla meşhur olup büyük İslâm âlimi, ârif, sûfi, muhaddis, müfessir, fakih, kelâmcı, şair, edip, vaiz, şeyh İmam Kuşeyrî'ye (rah) aittir.
Eser, tasavvufun temel bir eseridir; sûfilerin inanç, ilim, ahlâk, hal, makam, usul ve yollarını işlemektedir. Baştan sona Allah dostu kā-mil müminlerin yaşadığı, tattığı ve kâinata yaydığı ilâhî aşkı ve güzel ahlakı konu etmektedir. İnsan terbiyesinde varılabilecek en yüksek se-viyeyi ve Allah dostlarının bunu nasıl gerçekleştirdiğini gözler önüne sermekte, her seviyedeki insana bunun yolunu göstermektedir.
Bu eser yazıldığı günden bu yana bütün İslâm âleminde kabul görmüş, âlim-cahil, erkek-kadın herkese alanında faydalı bir kaynak eser olmuştur.
Risâle, kısaca takvâ ahlâkı ve ilâhî aşk olarak tanıtabileceğimiz tasavvufu, Kur'an ve Sünnet esasları üzere anlatan eşsiz eserlerden biridir. Onda mânevi sarhoşluk hali içinde söylenmiş "şatahat" türü sözler ve sünnete uymayıp bir sürü yorum icap eden haller yoktur. Ri-såle, gayet temkinli bir dille yazılmış ve bunun için kendisinden sonra gelen -sûfi olsun olmasın- bütün âlimlerin takdirini kazanmıştır.
Bu eser için Şafiî mezhebinin büyük âlimlerinden İbn Hacer-i Heytemî (rah) şöyle der:
lakidir, çünkü herkes için istenebilecek bir şeydir. Fakat başka. sını öldürmek veya başkasından çalmak ahlaki değildir, çunk bunu yapan başkalarının aynı şeyi kendisine yapmasını isteye. meyeceği için bir ilke olarak bu arzu evrenselleştirilemez. Ric. hard Norman'ın belirttiği gibi Kant'ın moral felsefesi bir içerik. ten ziyade forma ilişkindir. Yani ahlakın prosedürel bir kavram. merkezinde yatan talep şudur: "Evrensel bir kanun olmasını is sallaştırılmasıdır: (Norman, 1983: 102) Kant'ın etik anlayışının teyebileceğin prensiplere göre hareket et." (O'Neill, 1993: 177)
Kant'a göre tek meşru Allah'a inanç bizim kendi rızamızla kendimizi tabi kıldığımız ahlaki kanunlarla, ilkelerle ulaştığı mız Allah inancıdır. Kant için "ahlaki kanun, akıl sahibi birey. lerin kendi kendilerini tabi kıldıkları değerlerdir" (Schneewind 1992: 93). Pek çok açıdan bakıldığında Kant'ın yaklaşımı insa na (Allah'tan bağımsızlık anlamında) özerkliği en mutlak şekil. de veren yaklaşımların sembolü hükmündedir. Kant gibi düşü nürlerin katkısıyla ahlak anlayışı gittikçe daha rasyonel (akılcı) ve demokratik (tabandan tavana) bir mahiyet kazandı.
On dokuzuncu yüzyıla baktığımızda Kant'ın fikirlerinin Fich-te tarafından daha radikal bir noktaya taşındığını ve yine aynı fikirleri o yüzyılın sonlarına doğru Nietzsche'nin nihai olarak reddettiğini görüyoruz. Aydınlanma her ne kadar her şeyin ön-cüsü ve birimi olarak insanı yücelttiyse de on dokuzuncu yüz-yıl bireyden cemaate, ferdi şahıstan sahs-ı maneviye yönelişin yüzyılı oldu. Alman düşünürler Fichte ve Feuerbach (1804-1872) bireyciliği reddettiler. Feuerbach hümanist bir cemaat ahlakını gündeme getirdi. İnsanın "nev'i bir mahluk" yani ne-viyle var olan, cemaat halinde yaşayabilen bir varlık olduğunu söyledi. (Marx daha sonra bu fikri sınıf kavramı etrafinda ge-liştirmiştir). Feuerbach insanın (fitraten) medeni (sosyal) oldu-ğunu ve bu yüzden ancak cemaat halindeyken kendi kendisini gerçekleştirebildiğini ileri sürmüştür.
Bireyin reddedilişinin en bariz ve güçlü ifadesini Hegel'de (1770-1831) buluyoruz. Hegel için ahlak ferdi değil, ictimai (sosyal) bir şeydir. Hegel ondokuzuncu yüzyılın ilerlemeci ve ev-rimci (Spencer ve Darwin) düşüncesinin yaygın halet-i ruhiye-sini yansıtan devasa ve tekamülcü kavramlarla tarihe ve toplu-lerleyen bir çekirdeğin büyümesi gibidir. Tarihin bir telos'u (ma-ma yaklaşmıştır. Mesela, Hegel için tarih ağaç olma yolunda i-hall-i maksudu, hedefi) vardır ve tarihin aktörü de sahs-1 mane-vi (Spirit) veya külli akıl (Reason) yahut bilinc (consciousness)
gibi meta-kavramlardır. Bu soyut cemaatçi (idealist şahs-ı ma-nevici) anlayışı Hegel'den devralan Marx onu materyalist bir ik-tisadi cemaatçiliğe (sınıf bilinci) ve (tarihin yapıcısı, İcracısı ola-rak) sınıf şahs-ı manevisine dönüştürmüştür.
Ondokuzuncu yüzyıl düşüncesi bireyi berhava edip cemaat ve şahs-ı manevi kavramlarını yücelterek ahlakın, doğru ve yanlışın tespitinin birey mertebesinde değil, cemaat mertebe-sinde yapılması lüzumuna inandı. Ancak Hıristiyan ahlak dahil bütün ahlak putlarını kırdığını düşünen radikal filozof Fried-rich Nietzsche bu yüzyılın sonunda hayır ve şerrin, doğru ve yanlışın ötesine gidilmesi gerektiğini söyledi. Nietzsche, efen-di ve köle ahlak anlayışlarını karşılaştırmak suretiyle ahlakın "tarihsel" olduğunu göstermeye çalıştı. Nietzsche mevcut ahlak teorilerinin toplumsal bir kurgunun ürünü olduğunu ve muk-tedirlerin hakimiyetini meşrulaştırma vazifesi gören araçlar ol-duğunu söyledi. (Schacht, 1992: 115)
Hakim ahlak anlayışı açısından kendisini "immoralist" (ah-lak-sız) olarak tanımlayan Nietzsche bir "üst ahlak"tan söz eder. Nietzsche'ye göre ne bu dünyanın ötesinde bir şey ne de insan-ların kendilerinden başka bir şey evrensel ahlak ilkelerinin kay-nağı olamaz. Evrensel ahlak yoktur. Herkes kendi şartlarına gö-re bir bireysel ahlak geliştirmelidir. Nietzsche için ahlak, şartla-ra bağlıdır ve çoğuldur. Önemli olan insanın başkalarının koy-duğu ahlak ilkelerine kendisini tabi kılması değil, kendi güç ve iktidarı için çalışmasıdır. Yaratıcılık, hayatın zenginleştirilmesi, acziyetten uzaklaşma gibi şeyler hayatın ve ahlakın amacı olma-lıdır. Nietszche ahlakı tamamen reddetmiş değildir. Ancak onun için ahlak "hayat"a hizmet etmelidir ve böyle olduğu sürece de tek bir ahlak olarak kalamayacak, kişiye göre değişecektir.
2. Hürriyet: Toplumdan Kurtuluş ve Toplu(m) Olarak Kurtuluş
Yirminci yüzyıla gelindiğinde ahlaka ilişkin Batı düşüncesi ya-vaş yavaş ondokuzuncu yüzyılın rasyonalizminden uzaklaşmaya başladı. Zira akılcılığın (rasyonalizm) mutlaka daha fazla hürri-yet anlamına gelmediği ortaya çıktı. İki dünya savaşı ile Nazi Al-manyası ve Sovyet Rusya gibi totaliter rejimlerin yükselişi gibi modernliğin felaketleri gittikçe hürriyet ve kurtuluş kavramları-nı ahlaki düşüncenin merkezine taşıdı. Bir süredir toplumdan öz-gürleşme fikriyle meşgul olan entelektüeller bu sefer ancak top-lum olarak özgür olunabileceğini düşünmeye başladılar.
Tevehhüm, sadece kalbe ârız olan hakikatten uzak bir ve-himdir.. Şüphe derecesinden bile zayıftır. O halde mücerred te-vehhümle hüküm sâbit olmaz.
Meselâ:
a) Elinde kanlı bıçak ile heyecanlı bir vaziyette bir evden çıkan (A) dan hemen sonra o eve girilir ve içeride bir adamın bıçakla öldürüldüğü görülürse kaatilin (A) olduğuna hükme-dilir; öldürülen adamın intihar ettiğine itibar edilmez. Çünkü bu olayda intihar bir vehimden ibaret kalır.
b) (A) ile (B) nin evleri arasında fâsil olarak bulunan (A) ya ait duvarda (A) hava almak için bir insan boyu yük-sekliğinde bir delik açar, delik de insan boyunu aştığı için ora-dan (B) nin evinin veya avlusunun içini görmek mümkün ol-maz, (fakat (B) bu vehme kapılırsa, (A) bu deliği açmaktan men'edilir mi, hayır, edilmez.
73. BÜRHAN İLE SABİT OLAN ŞEY AYNEN SABİT GİBİDİR.
Kesinlik ifade eden mukaddemelerden meydana gelen ve-ya beyyine-i âdile ile sabit olan şey'e «bürhan» denilir. Buna kuvvetli ve kesin delil de denilebilir.
Bürhan ile sabit olan şey, ilm-i istidlâlîdir; gerçeğe dayan-makta ilm-i zarûriye benzer. Bu itibarla bürhan ile sabit olan şey, muayene ve müşâhede ile sabit olan şey gibi kesinlik ifâ-de eder.
Meselâ:
Dâvalı olan (A) hâkim huzurunda aleyhinde iddia edilen dâvayı ikrar edecek olursa, hâkim beyyine araştırmadan dâva-yı hükme bağlar. Çünkü kişinin kendi aleyhindeki iddiayı ik-rar etmesi, muayene ve müşâhede derecesinde sayılır.
74. BEYYİNE MÜDDEİ İÇİN YEMİN İNKAR EDEN ÜZERİNEDİR.
425
Hazret-i Peygamber (S.A.V.): «Beyyine müddeî üzerine, yemin de inkâr eden üzerine düşer» buyurmuştur. Hukukta bu hadis esas olarak kabúl edilmiştir.
Çünkü Beyyine hiláf-ı zahiri isbat için, yemin ise aslı ibka İçindir.
Beyyine, müddeanın doğruluğunu, gizli ve kapalı olan şey'-in isbâtını meydana koyacak kuvvetli delil demektir. Şehadet, ikrar, sened gibi...
Meselâ:
(A), (B)'den alacak dâvâ eder, (B) borçlu olduğunu in-kâr ederse, burada borçlu olmamak asıldır ve açıktır. Borçlu olmak ise, ârızî olacağından gizli ve kapalıdır. O hale (A) dan beyyine taleb edilir. (A) beyyine getirmezse (B)'ye yemin ge-rekir.
Hanefîlere göre beyyine getirmeyen dâvacıya yemin veril-mez. Şâfiîlere göre dâvacıya iki yerde yemin teklif edilir:
1. Dâvasını isbata yalnız bir şâhid getirdiğinde...
2. Dâvasını isbat edemediği için önce dâvalıya yemin tek-lif edilir; dâvalı bundan imtina ettiğinde...
Yâni beyyine, herkes hakkında bir hüccet sayılır; sadece onu ikame eden için değil.. İkrar ise sadece mukirre (ikrar eden) için bir hüccettir; başkasına geçişli değildir. Çünkü ik-rar, mukirrin şüpheli iddiası üzerine kurulan bir hüccettir; başkasına hüccet olamaz. Hem mukirrin başkası üzerine velâ-yeti de yoktur. Beyyineyi hüccet olarak kabûl eden hâkimin ise umumî velâyet hakkı vardır.
İbn Mesud (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Doğruluktan ayrılmayın! Çünkü doğruluk iyiliğe, iyilikse cennete götürür. Bir kimse doğruluk üzere oldukça ve doğru kalmanın yollarını araştırdıkça Allah katında doğrulardan (sıddik) yazılır.
Yalandan sakının! Çünkü yalan kötülüğe kötülükse cehenneme götü-rür. Kişi yalan söylemeye devam ettikçe ve yalan söylemenin yollarını ara-dıkça Allah katında yalancılardan yazılır."
Bir rivayete göre İbn Mesud şöyle demiştir:
"Münafık üç özelliği ile tanınır:
1. Konuştuğunda yalan söyler.
2. Verdiği sözde durmaz.
3. Anlaşma yaptığında hile yapar."2
Abdullah diyor ki, Kur'an-ı Kerim'deki şu ayetler bunun böyle ol-duğunu doğruluyor:
"Onlardan kimi de eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz salihlerden olacağız diye Allah'a and içti. Fakat Allah lütfundan onlara (zenginlik) verince, onda cimrilik edip, (Allah'ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler. Nihayet Allah'a verdikleri sözden döndüklerinden ve ya-lan söylediklerinden dolayı Allah, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar onların kalbine nifak (iki yüzlülük) soktu."
Lokman Hekim'e soruldu:
"Seni bu dereceye ulaştıran şey nedir?
O şöyle cevap verdi:
"Doğru sözlü olmak, emanete riayet etmek, gereksiz söz ve davranış-lardan uzak durmak."
(أمثا) مقامك انتهناسيا بو قلم نكن تالمولى الله فول اولار من ذكرا ياعى لازم يكن، تأليون ذکری، قالب ارنده مهربان بدهی به شوقه و به عشقه بولونا مسیله سوزلرینی شدن و تأکیدنی سر سريانه سوداء من اول فاسين الشارني وكذا اونامك تأكيد لرى عدم ما عنده اولود، مؤفداری این اندیر اماد قارينه اشار نده.
وكذا (افتا) كل مرمى الله و کامرسی ایله، نفاق کرینہ اور ترکاری پرده یک ضعیف اولدیفند نه، تأکید و تشدید اید بادیگی تقدیر ده بر تاکسی احتمالی اولدیفنه اشار تدر. چونکه تأکید و تشدید، شبه یی د عبدر شبهه اين تحقيقاته باعثد. تحقیقات با بیلدینی تقدیر ده بویه لری میدانه چیقار
(اتنا) نك جمله فعالیه ایله ذکری ایس، ایما ناربن ثابت و دواهای اولدینی مهار ایران مهر امل اني بولا مد فالرينه و بالاز منطقه هارى جلب واسراره مطلع اولمعه مقصد يله مؤمن اكره مداهنه و تصنع يا يقام احداث ايمان ايتد كارينه اشار تدر.
(وَإِذَا خَلَوْا إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ) أولى آينده بو ایتان بر برینه اولان عطف هری، او نارك مساكن و ثباتی اولد قارين اثار تدر. (إذا ) نك افاده ایتدیگی جزعیت، اعتداد ایتد کاری فراد و افراد اقتضا اسیله شيطانارینه کیم الدینی ضروری بر وظیفه بیلد كاترينه اشار تور.
(حلوا) تعبیری، جذابيت الرندن فور قد قام ندن نشتر وكيز لنمان ایسته د كارينه اشار تدر. (إلى) قلعه سندن
(خوا) قلمه سيله دها او يفون اولان (تخ) قلعه سنه ترجیحاً ذکر اید یاسی، ایکی می آیچوند. بریسی عجز و ضعفاری یوزنده التجا ایمگه مجبور اولمه ليدر. اینجیبی، فتنه و افراد اقتضا سیاه مؤمن اورك الريني ما فراره ايصال ایتمکدر بوايكي معنايي (فتح) افاده ايده من
( شياطينهم) بوعنوان، ريكرينك شيطانالي كي كيز لتوب وسوسه لرى القا ايت كارين و شيطانا قدر مضر اولد قارين و شيطانمركي شردن ما عدا برش تصور احمد كارينه اشار تدر.
(قَالُوا انا معكم ) یعنی مرحله بر ابرز بو جمله ایله نفسام بنان تركيه سن، عهد لربین تجدید دیده مسلط رنده ثابت قالد قارينه اشارت انتشار در بالكز بو جمله نك مخاطب ارنده منا فقالون منكر لري بولو نماد يفي والده، جمله تأكيد الشدر بالمشدر.
Emakamın iktizásıyla, bu kelimenin te'kidler ile mückked olarak zikredilmesi lazım iken, te kidsiz zikri, kalblerinde tabrik edici bir sevkin ve bir askın bulunmamasıyla, sözlerini şiddetsiz ve te'kidsiz, serseriyane söylemiş olduklarına işarettir. Ve keză, onların te'kidleri adem hükmünde olup, mu'minleri inandıramadıklarına işarettir.
Ve kezi kelimesi ile, nifaklarına örttükleri perde pek zayıf olduğundan, te'kid ve tesdid edildiği takdirde yırtılması ihtimali olduğuna işarettir. Çünki te'kid ve teşdid, şübheyı däidir, Şübhe ise tahkikāta bäistir. Tahkikät yapıldığı takdirde boyaları meydana çıkar.
'nın cümle-i fi'liye ile zikri ise, îmânlarının såbit ve devamlı olduğunu mü'minlere inandırmak imkânını bulamadıklarına; ve yalnız menfaatleri celb ve esråra muttali olmak maksadıyla mü'minlere müdähene ve tasannu' yapmakla ihdås-1 îmân ettiklerine işarettir.
bu âyetin birbirine olan atıfları, onların 'nın mesleksiz ve sebatsız olduklarına işarettir. ifade ettiği cezmiyet, i'tiyåd ettikleri fesåd ve
ifsâd iktizásıyla şeytanlarına gitmelerini zarûrî bir vazife bildiklerine işarettir.
تکوا ta'biri, cinayetlerinden korktuklarından tesettür ve gizlenmek istediklerine işarettir. ( ) kelimesinin تلوا kelimesiyle daha uygun olan ) مع ( kelimesine tercihen zikredilmesi, iki şey içindir. Birisi,
acz ve zaafları yüzünden ilticâ etmeye mecbür olmalarıdır. İkincisi, fitne ve ifsâd iktizásıyla mü'minlerin sırlarını kâfirlere îsål etmektir. Bu iki ma'nayı () ifade edemez.
شيكلمينية Bu ünvan, reislerinin şeytanlar gibi gizlenip vesveseleri ilkä ettiklerine ve şeytanlar kadar muzır olduklarına; ve şeytanlar gibi şerden mâadâ bir şey tasavvur etmediklerine işarettir. قالوا إنا معك Yani "Sizinle beraberiz." Bu cümle ile nefislerinin tezkiyesine, ahidlerinin tecdidine, mesleklerinde sabit kaldıklarına işaret etmişlerdir. Yalnız bu cümlenin muhâtablarında münafıkların münkirleri bulunmadığı halde, cümle te'kidleştirilmiştir.
251 rini, Durak yerleri gözetmeğe, Kırâatta sesi kısmağa ve hazinleştir-meğe denir. (272)
ki hakkıdır. (273) Tertil ile okunması, Kur'ân-ı Kerim'in her Müslüman üzerinde-
tehdidkar ses tonu ile okunur. 11. Ayetler okunurken (Arapca bilenlerce) Tehdid lafızları,
Tazim lafızları da, tâzimkâr ses tonu ile okunur. (274)
Rahmet ve tebsir Avetleri geldikçe, durulup Allâhın va'dlerin-den sevinilir, Allahdan rahmet ve Cennet istenilir.
Azap Ayetleri geldikçe, düşünülür, Cehennem azabından Allâha sığınılır. Tesbih ve tenzih Âyetleri geldikçe, yüce Allah tesbih ve tenzih
edilir. Düa Ayetleri geldikçe de, Allâha düa edilir.
Ayet, kâfirler hakkında ise (Âmennâ billâhi vahdehû = Biz, bir olan Allaha imân ettik!) diyerek ıkrarda bulunulur. (275)
(Ve kaletülyehüdü Uzeyrünübnullâhi ve kaletinnasârâlmesîhub-nullâhi ve kaletilyahûdü yedullâhi mağlûletin...) ve benzeri Ayetler okunurken de, ses, kısılır. (276)
(Yâ eyyühellezîne âmenû!) diye başlayan Âyetlere geldikçe, du-rup arkasından neler emr veya nelerden nehy edileceğine dikkat edilir.
Meselâ (Yâ eyyühellezîne âmenû ku enfüseküm ve ehlikûm nâ-rå) (277) Âyetini okuyanlar, ev halklarının namazları, oruçları, ab-dest ve gusüllerile ilgilenip ilgilenmediklerini, bu husustaki kusur ve sorumluluklarını düşünmeleri gerekirdir. (278)
Peygamberimiz, Âlâ sûresini (Sebbıhısme Rabbikel'ålå) diye oku-mağa başladığı zaman (Sübhâne Rabbiyel'âlâ) derdi.
Peygamberimiz, Eshabına Rahman sûresini okuyup bitirince «Ben, sizi ne diye susmuş görüyorum?!
Halbuki, ben, bunu Cin'lere okuduğum zaman, onlar, sizden da-ha güzel mukabelede bulundular:
(Fe bieyyi âlâi Rabbikümâ tükezzibân) Âyetine geldikçe (Rabbi-mız! Senin nimetlerinden hiç bir şeyi tekzib etmeyiz. Hamd, Sana mahsustur!) dediler.» (279)
(272) Seyyid Şerîf Tarifat s. 37-38
(273) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 449
(274) Bedürddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 450
(275) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 450, Süyutî İtkan c. 1, s. 106
(276) Süyûtî İtkan c. 1, s. 107
(277) Tahrim: 6
(278) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 450
(279) Tirmizî Sünen c, 5, s. 399, Hâkim Müstedrek c. 2, s. 473
Kefalet-i münecceze ve muallâka ve muzâfenin hükmü beyanındadır.
MADDE 634 Kefâletin hükmü mutâlebedir.
Ya'ni mekfûl-ün-lehin kefilden mekfül-ün-bihi mutâlebeye hak-kı olmakdır.
MADDE 635-Kefalet-i müneccezede deyn eğer asil hakkında mu-accel ise derhal ve müeccel ise müddet-i muayyenesinin tamamında kefil mutâleb olur.
Meselâ, bir kimse birinin borcuna kefil oldum dedikde borç eğer muaccel ise derhal ve müeccel ise müddet-i hitamında dain olaca-ğını kefilden mutâlebe edebilir.
MADDE 636
Amma bir şarta muallâk ve zaman-ı müstakbele muzaf olarak münakid olan kefaletde şart tahakkuk ve zaman hu-lül etmedikçe kefil mutâleb olmaz.
Meselâ, filân adam senin alacağını vermez ise edasına kefilim dedikde kefâlet meşrûtan mün'akid olup led-el-mutâlebe ol adam borcunu vermezse kefilden mutâlebe olunur; yoksa asîlden kabl-el-mutâlebe kefil mutâleb olmaz.
Keza filân adam senin malını sirkat ederse ben zâminim dese kefâlet sahih ve ol adamın sirkatı sabit oldukda kefil mutâleb olur.
Ve keza mekfûl-ün-leh ne vakit mutâlebe ederse şu kadar gün mühlet verilmek üzre kefil olsa mekfûl-ün-lehin mutâlebe etdiği vakitden i'tibaren ol kadar gün mühlet verilip eyyam-ı mezkûrenin mürûrundan sonra mekfûl-ün-leh her ne vakit isterse mutâlebe eder. Ve kefilin tekrar o kadar gün istid'asına selâhiyeti olmaz.
Kezalik filânda sabit olacak alacağına veya filâna ikraz ede-ceğin meblağa yahut filânın senden gasb edeceği şey'e veyahut fi-lâna satacağın malın semenine kefilim dedikde kefil ancak bu ah-valin tahakkukunda ya'ni borcun sübûtu ve akçenin ikrazı ve ğas-bın tahakkuku ve malın bey' ve teslimi vukûunda mutâleb olur.
Ve keza filân gün ihzar etmek üzre filânın nefsine kefilim de-dikde kefil ol günden mukaddem mekfül-ün-bihin ihzariyle mutâ-leb olmaz.
MADDE 637 dahi lazımdır. Bartın tahakkukunda vast ve kaydının tahakkuku
Mesela, filân kimsenin üzerine ne hükm olunursa edamna kefi-lim dediği suretde ol kimse su kadar kuruş borc ikrar etae hükm-i häkim lâhık olmadıkça kefilin anı eda etmesi lazım
gelmez. MADDE 638 - Kefalet bidderekde metre müstchik çıktıkda bil muhakeme bayi'in semeni reddetmesine hukm olunmadıkça kefil muaheze olunmaz.
MADDE 639
Kefálet-i muvakkatede kefil ancak müddeti kefalet zarfında mutaleb olur.
Meselâ, bugünden bir aya kadar kefilim dedikde kefil ancak bu bir ay zarfında mutaleb olup ayın mürúrunda kefaletden beri olur.
MADDE 640- Kefaletin in'ikadından sonra kefil kendisini kefalet-den ihraç edemez; fakat kefalet-i mualláka ve muzáfede deynin zim-meti medyúna terettübünden mukaddem kefil kendisini kefaletden ihraç edebilir.
Meselâ, bir kimse bir adamın nefsine ya deynine müneccezen kefil oldukdan sonra kendisini kefaletden ihraç edemediği gibi fi-lända ne kadar alacağın sabit olursa záminim dedikde dahi kefalet-den dönemez; zira deynin sübûtu her ne kadar akd-i kefäletden muahhar ise de zimmet-i medyúna terttübü akd-i kefåletden mu-kaddemdir. Amma filân adama ne satarsan yahut satacağın malın semenine kefilim dediği suretde mekfül-ün-lehin ol adama satacağı malın semenine zâmin olur; fakat kabl-el-bey kendisini kefaletden ihraç edebilir. Şöyle ki, ben kefaletden vazgeçdim, sen ol adama mal satma dedikden sonra mekfül-ün-leh ol adama bir şey satarsa kefil anın semenine zâmin olmaz.
MADDE 641 Маğsub ya müsteár olan malın red ve teslimine ke-fil olan kimse malı sahibine teslim ettikde ücret-i nakliyyesiyle ğa-aib ve müsteire rücu' eder, ya'ni ücret-i nakliyyesini anlardan alır.
FASL-I SANI
Kefâlet binnefs'in hükmü beyanındadır.
MADDE 642 - Kefalet binnefs'in hükmü mekfülün-bihi ihzardan ibaretdir.
Böyle ki hangi vakit mekfül-ün-bihin teslimini şart etmişse ol vakit mekfül-ün-leh taleb ettiği gibi kefilin anı ihzar etmesi lazım
Bir başka rivayette zikir meclislerinin, cennet bahçeleri olduğu an-latılır.
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i Şerifte..
الدرس السادس والثلاثون
في الاستغفار
قال الله تعالى : وَمَنْ يَعْمَلْ سُوءا أو يَظْلِم نَفْسَهُ ، ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ الله يجيد الله غفوراً رحيماً
۱
OTUZALTINCI DERS
İSTİĞFARA DAİR
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
<>>
GAFUR, RAHIM: Pek bağışlayan ve bol rahmet eden.. NISA suresinin 110. âyetidir.
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : والذي نفسي بيده لو لم تذنبوا الذهب اللهُ تَعَالَى بِكُم وَجَاءَ بقوم يذنبون فَيَسْتَغْفِرُونَ الله تعالى فيغفرُ لَهُمْ .
۲
( رواه مسلم )
2) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Nefsimi kudretiyle elinde tutana yemin ederim ki, eğer günah işlemeyecek olsanız, Allah-ü Taâlâ sizi götürür ve günah işleyen, Allah-ü Taâlâya istiğfar eden bir kavim getirir.. Sonra onları ba-ğışlar..>>>
** Beşeriyetimiz icabı hatadan salim olmamız mümkün değildir. Bize düşen: Hatalarımızı anlayıp istiğfar etmektir..
سيد الاستغفار أن يقول العبد : ( اللهم أنت ربي لا إله إلا أنت خلقتنى وأنا عَبْدُكَ ، وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ ما استطعت أعوذ بك من شر ما صنعت، أبُوه لَكَ بِنِعْمَتَكَ عَلَى ، وَأَبُوهُ بِذَنبِي فَاغْفِرْ لِي فَإِنَّهُ لا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ ،
۳
( رواه البخاري )
3) «Seyyid'ül-istiğfar duası, kulun şöyle demesidir:
Allalım sen Rabbımsın.. Senden başka ilah yoktur.. Beni kalk ettin; ben kulunum.. Gücümün yettiği kadar ahdin ve vaadin üze-rindeyim..
Yaptığım işin şerrinden sana sığınırın.. Üzerimdeki nimetini sa-na itiraf ediyorum.. Günahını itiraf ediyorum.. Çünkü senden başka günahları bağışlayacak yoktur..>>>
***
Harf sırasıyla tertib edilen bölümde geçen 676 numaralı Hadis-i Şe-rifin aynıdır..
Ravi: BUHARI.. Menkihesi, 2. Hadis-i Şerifte.. الدرس السابع والثلاثون في الاستعاذات
روى الشيخان عن أبي هريرة رضى الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم قال : تَعَوَّذُوا بِاللَّهِ مِنْ جَهْد البلاء ، وَدَرْكِ الشقاء ، وسوء القضاء ، وشماتة الأعداء .
۱
OTUZY EDİNCİ DERS
İSTİAZELERE DAİR
İSTIAZE: Herhangi uygunsuz bir şeyden Allah'a sığınmak, mana-sına gelir..
1) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyor:
Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
<>>
* **
Bunlar gerçekten Allah'a sığınılacak şeylerdir. Allah bizleri korusun..
evladisk أولاد لك: başkasından alınıp evlat ola rak yetiştirilen kimse
evlevyet daha öncelikli 2 daha
uygun
evliyaveliler, Allah'ın (c.c.) sevgi ve n-zasına, özel yakınlık ve ikramına ermiş seç kin kulları
evilya-i arifin أولياء عارفين ilim ve irfan sahi bi veliler (ermiş zatlar) Kur'an'ın bildirdiği Kur'an gerçeklerine uygun şekilde kulluk yaparak ri-zasına eren zatlar
evliya-i azime اولياء عظيمه: büyük evliyalar er mişler)
evliya-i ebdaliye اولياء ابداليه : Allah'in (cc( evliya kullarından "ebdal" denilen gruba gi ren ermişler [ebdal denilen evliya, dünya ile ilgili (zaman, mekân, maddi sebebler gibi) bağlardan bir ölçüde kurtulmuş ve bir anda birden çok yerde bulunmak ve mevcut zama-nı aşmak ve ayrı ayrı çok işleri görmek gibi kerametlere mazhar, Allah'ın c.c rızasını ve yakınlığını kazanmış kullarıdır.)
evliyaullah الماء الله Allah'ın (c.c.) evliya de len seçkin kulları
evra virdler, devamlı Cher gun) ve sık okunan dualar
evrad- Bahaiyeأوراد به Naksi tarikatıns Şeyh Bahäüddin virdleri (duaları)
evrad- kudsiye أوراد قدسیه : kutsal virdler (du
alar(
evrad kudsiye-i Şah-ı Nakşibend )1( أوراد قدسية شاه نقشبند : Nakşibendi Tarikatının sahibi ve en büyüğünün (Hz. Bahâüddin'in) kutsal virdle.
ri (duaları)
evrad - Kuraniye اوراد قرآنیه : Kuran'dan derlenmiş dualar 2.Hz. Osman tarafından Kur'an'ın 114 süresinden derlenmiş mübarek bir dua ve Allah'a (c.c.) yakarış
eva celal اوصاف جلال Allah'a (c.c.) ait) son-suz yücelik ve sonsuz güçlülük sıfatları (va-sıfları, özellikleri)
evsaf-1 Nebe
k
اذا
evsaf- celaliye أوصاف جلاليه : )Allah'a (c.c.) ait( sonsuz yücelik ve sonsuz güçlülükle ilgili 51-fatlar (vasıflar, özellikler)
evsaft celal ve cemal1) أوصاف جلال و جما( lah'a (c.c.) ait) celal ve cemål sıfatları (vasıf-ları, özellikleri); sonsuz yücelik ve güçlülük sahibi olma (Celal) ve sonsuz güzelliklerin sahibi olma (Cemâl) sıfatları (vasıfları, özel-likleri)
evsaf-i celaliye ve cemalive أوصاف جلاليه وجماله (Allah'a (c.c.) ait) sonsuz yücelik ve güçlü-jakle ilgili (celâliye) ve sonsuz güzelliklerle ilgili sıfatlar (vasıflar, özellikler)
evsaf-i celâliye ve cemaliye ve kemaliye جلالیه و جمالیه و کماله : )Allah'a (c.c.) ait) Celal. cemål ve kemål sıfatları (vasıfları, özellikleri)
evsaf-r celal ve cemal ve kemal : أوصاف جلال جمال و کمال : )Allah'a (c.c.) ait) celâl, cemål ve kemal sıfatları (vasıfları, özellikleri); sonsuz yücelik ve güçlülük (celâl); sonsuz güzellik (cemal) ve sonsuz mükemmellik, son derece kusursuzluk ve noksansızlık (kemal) sıfatları (vasıfları, özellikleri)
evsaf-i celâliye ve cemaliye ve kemaliye جلالیه و جمالیه و کمالیه : )Allah'a (c.c.) ait) sonsuz yücelik ve güçlülükle ilgili (celâliye), sonsuz güzelliklerle ilgili (cemaliye) ve sonsuz mü-kemmelliklerle, son derece kusursuzluk ve noksansızlıkla ilgili (kemaliye) sıfatlar (vasıf-lar, özellikler)
eva cemal أوصاف جمال : )Allah'a (c.c.) ait( sonsuz güzellik sıfatları (vasıfları, özellikleri)
evsaf-i cemal ve kemal أوصاف جمال و کمال : )Al lah'a (c.c.) ait) cemal ve kemal sıfatları (vasıf-ları, özellikleri); sonsuz güzellik (cemal) ve sonsuz mükemmellik, son derece kusursuz-luk ve noksansızlık (kemal) sıfatları (vasıfla-n, özellikleri)
evsaf-i cemaliye ve kemaliye أوصاف جماليه و کمال : )Allah'a (c.c.) ait) sonsuz güzelliklerle ilgili (cemaliye) ve sonsuz mükemmelliklerle, son derece kusursuzluk ve noksansızlıklarla ilgili (kemaliye) sıfatlar (vasıflar, özellikler)
جلال و کمال : )Allah'a (c.c.) ait) cemal, celal ve kemal sıfatları (vasıfları, özellikleri); sonsuz güzellik (cemal), sonsuz yücelik ve güçlülük (celâl) ve sonsuz mükemmellik, son derece kusursuzluk ve noksansızlık (kernal) sıfatları (vasıfları, özellikleri)
evsafi hakikiye اوصاف حقيقية : gerçek sıfatlar (nitelikler)
evsaf - ilahiye اوصاف إلهيه : Allah'a ait sifatlar, nitelikler
evsaf - Islamiye أوصاف إسلاميه : Islama ait vasıf-lar (nitelikler)
evsafi kemal أوصاف كمال : )Allah'a (c.c.) ait( sonsuz mükemmellik, son derece kusursuz-luk ve noksansızlık sıfatları (vasıfları, özel-likleri) 2.(İnsan hakkında) månevî olgunluk vasıfları (özellikleri)
evsafi kemaliye أوصاف كماليه : )Allah'a (c.c.( ait) sonsuz mükemmellik, son derece kusur-suzluk ve noksansızlıkla ilgili sıfatlar (vasıf-lar, özellikler)
evsaf-i kemal ve cemal أوصاف کمال و جمال : )Al
lah'a (c.c.) ait) kemal ve cemal sıfatları (vasıf-ları, özellikleri); sonsuz mükemmellik, son derece kusursuzluk ve noksansızlık sıfatları (vasıfları, özellikleri) ve sonsuz güzellik (ce-mal) sıfatları (vasıfları, özellikleri)
evsaf-ı kemâliye ve cemâliye ve celâliye كمالیه و جمالیه و جلالیه : )Allah'a (cc.) ait) kemal, cemal ve celâl ile ilgili sıfatlar (vasıflar, özel-likler); sonsuz mükemmellikle, son derece kusursuzluk ve noksansızlıkla ilgili (kema-liye), sonsuz güzelliklerle ilgili (cemaliye) ve sonsuz yücelik ve güçlülükle ilgili (celâliye) sıfatlar (vasıflar, özellikler)
evsaf-i kudsiye أوصاف قدسيه : kutsal sıfatlar (ni-telikler)
evsaf-i masume أوصاف معصومه : masum sıfatlar; suç, günah ve kötülükle ilgisi olmayan iyi ve güzel sıfatlar (vasıflar, özellikler)
Hz. Hatic tice'nin yeğeni Hakim bin Hizam "Biliyorsun k köle pazarlarında bu Insan-
Peygamberimizin (asm) Hayat
TARINTE BUGÜN
1461-Fatih Sultan
Mehmet Trabzon'u aldı. Böylece Trabzon Rum İmparatorluğu'na son verildi.
1869 - Süveyş Kanalı'nın açılması.
15
PERŞEMBE
THURSDAY
Kim bu dunyada hakka karşı körlük ederse, işte o ahirette de kördür ve yolca daha şaşkındır.
BIR AYET
İsra Suresi: 72
AĞUSTOS AUGUST
BİR HADİS
Namusunuzu koruyun. Gözlerinizi haramdan sakının. Haramın her türlüsünden çekinin.
Müsned, 5: 323
Dergâh-ı İlâhîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp, kemål-i Rubûbiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.
1634-IV. Murad, içki yasağı ilân ederek meyhaneleri yıktırdı.
1858 - ABD ile Avrupa arasında ilk transatlantik kablo çekildi.
1965 - Bediüzzaman Said Nursî'nin talebelerinden Şamlı Hafız Tevfik vefat etti.
AĞUSTOS
05
SALI
11 1447 SAFER
RUMI: 23 TEMMUZ 1441 HIZIR: 92
BİR AYET
Allah dilediğine hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak gösterir.
Bakara: 269
BİR HADİS
Allah bir idareci için hayır dilerse ona dürüst bir yardımcı verir. Bir şey unuttuğunda kendisine hatırlatır.
Ebu Davud, İmare: 4
Ölüm, ehl-i iman için bir terhistir. Ecel terhis tezkeresidir, bir tebdil-i mekândır, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesi ve kapısıdır. Zindan-ı dünyadan çıkmak ve bağıstan-ı cinâna bir uçmaktır.
. Kulların fiilleri içinde en çok kabule lâyık olan şey mahviyettir.
Yani bir insanın, zayıf, hakir ve âciz bir varlık olduğunu ve her nesi varsa Cenâb-ı Hakk'in lutfu ve mülkü olduğunu bilmesidir.
Secdeye varmak, yerlere kapanmak, toprakla bir olmak da bu mahviyetin fiili temsilidir. Bunun yanında insan dil ile de; » سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلَى « der, yani kuvvet, beden, kudret, mal ve mülk bakımından herkesten üstün olan Allah'ı bütün noksan vasıflardan tenzih eyler. (M. Es'ad Efendi, Mektübåt, s. 31, no: 10)
Bir kul, amel ve ibâdetleri sayesinde ancak nefsini isyandan kurtarmış olur, bundan fazla bir fazilet iddiasında bulunamaz!
(M. Es'ad Efendi, Mektûbât, s. 118-119, no: 89)
Allah katında kulların mahrumiyetine sebep olan günahların birisi hattâ birincisi, kendinde bir varlık görmek ve enâniyettir. (M.
Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 138, no: 110)
MİDE ve KALP MUKAYESESİ
İnsan vücudunda mide ve safrayla alâkalı hastalıklar varken en lezzetli yiyeceklerin bile tadının kalmayacağı, onlardan bir fayda hâsıl olmayacağı mâlûmdur.
Aynı şekilde;
Riya, kibir, haset, tamah ve cimrilik gibi kalbî hastalıklardan biri, bilhassa da birkaçı varken Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazanmak ve ridvân bahçelerinin nimetlerine kavuşmak için yalnız zâhirî
Herhangi bir istirhâm için büyüklerden birinin huzûruna varan kişi, selâm verdikten sonra onu medh ü senâ eder, kendisine mensup olduğu için dâimâ iftihar ettiğini söyler. En sonunda da ihtiyacını arz ederek istirhamda bulunur.
Namaz kılan kişi de böyle bir şeyi tasavvur eder, mücerred bir hâli kendi müşahhas hâline teşbih ederse, şüphesiz bu, namazın hak-
kıyla îfâsına yardımcı olur. (M. Es'ad Efendi, Fâtiha-i Şerife Tercümesi, s. 2-3)
(Yani kişi, namazda kimin huzûrunda durduğunun farkında olmalı ve namazı huşû, niyaz ve ilticâ hâlinde kılabilmeye gayret etmelidir.)
Âyet-i kerîmede buyurulur:
<>>
(el-Fatiha, 5)
Kulun, yardım istemeye hak kazanmasının, kulluk vazifesini îfâdan sonra olacağına açık bir işaret olan bu âyet-i kerîmeyi görmez-den gelmeyelim! (M. Es'ad Efendi, Fâtiha-i Şerife Tercümesi, s. 6)
"Rasûlullah Efendimiz'in Cenâb-ı Hak Hazretleri'ne arz ve takdim etmiş olduğu «tahiyyât >>ı, namaz kılan kişi kendi adına takdim eylemelidir. Efendimiz'in sözünü naklediyor gibi okuma-malıdır. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın buyurmuş olduğu selâmı, Pey-gamber Efendimiz'in ilâhî selâma verdiği cevabı ve Cebrail'in kelime-i şahâdetini de hep kendi söylüyormuş gibi okumalıdır."
Nutfeden alakayı, alakadan kemikleri yaratan, kemiklere et giydiren, beşerî âzâları ikmål edip insana en güzel sûreti veren ve ona ruh üfleyerek hayat veren Cenâb-ı Hak ne yücedir!
Cenâb-ı Hak; ağlamaktan başka bir şeye kadir olmayan mini mini bir yavruya, anne-baba gibi iki merhametli hizmetçiyi tayin eder. Suya, ateşe, yağa, tuza ve zamana muhtaç olmayan, tatlı ve hoş bir gıda olan anne sütünü ona ikram eder. Ve her an hususi bir hål ve yeni bir tecelli ile o yavruyu olgunlaştırır. Bütün bunları en mükemmel bir şekilde yapan Cenâb-ı Hak, ne Kerîm bir sanatkârdır!
(Bkz. M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 45-46, no: 19)
YAŞLILIK TEFEKKÜRÜ
"İhtiyarlık zamanının sadece bir hâlini seviyorum. O da şudur:
Çoğu vakit hatıra geliyor ki vakit bitti, nhlet (bu dünyadan gitme) zamanı yaklaştı. Şimdiye kadar dünya için çalışsaydın belki makul görülebilirdi, lâkin bundan sonra ne olacaksın? Genç mi olacaksın? Uyanık olmalı! <> emr-i ilâhîsine icâbet edeceğin gün için hazırlık yapmalısın! İşte bu gibi şeyleri düşündükçe nefs kendini müdafaadan âciz kalıyor ve mâkul bir cevap bulamıyor. Cenâb-ı Hak cümlemizi muvaffak buyursun! Gaflette bırakmasın! Amin!" (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 128, no: 99)
Tefekkür-i mevt, insanın başına gelen musibetlerin üzüntüsünü hafifleteceği gibi, kişinin kendi ölümünü de kolaylaştırır. İnsanı huzursuz eden ve azâba sürükleyen dünya muhabbetini azaltır. (M. Es'ad Efendi, Mektůbât, s. 141, no: 113)
Bediüzzaman, üç devir yaşamış bir büyük şahsiyet: Mutlakıyet, Meşrûti-yet ve Cumhuriyet. Ona muhalefet Şark Medreselerinde kendisini ne güreşte ve ne de ilimde yenemeyen emsâli talebeler tarafından başlatılmış; ama o hep gâlib gelmiş. Daha sonra muhalefet, bir kısım âlimlere kadar uzanmış ve hatta yenemedikleri bu insanı, yok etmeye yahut bulunduğu ilden başka bir ile sür-gün etmeye kadar varmış. Daha sonra mesele İstanbul Şekerci Han'a kadar ulaşmış. "Her su'âle cevab verilir; fakat su'âl sorulmaz." Şeklindeki meydan okuması İstanbul âlimlerini ve hatta Ezher Ulemâsını da hayrete düşürmüş.
Ömer Nasuhi'ler "Onun kulağına üfleyen var" derken Mustafa Sabriler "Asrı-mızın en büyük Hadis âlimi olduğu için Dür'ül-Hikmet'e aldık" demiş.
Ahir zamanda böylesine bir büyük manevî vazife üstlenecek olan zata ve muhaliflerine dâir, başta Kur'an olmak üzere, bazı Hadislerde, Hz. Ali ve Ab-dülkadir-i Geylânî gibi ehl-i kerâmet olan zatların eserlerinde, sarahaten de-ğil, ama işaret yoluyla müjdeler verilmesi akıl ve şerî'attan uzak değildir. Bu işaretleri elbetteki herkes anlayamaz. Bunun için işin ehli olunmalı ve işâret istihracının yolları bilinmelidir
Maalesef, Türkiye'de İsmet İnönü zamanından beri, bazı ilahiyatçılar ve özellikle de din muhâlifi bazı kesimler, bu işaretlere itiraz etmiş ve hala da etmektedirler. Neticede bunların hazırladıkları aleyhteki raporlar yahut uy-duruk lahikalar Türk adliyesini etkilemediği gibi, mezkur işaretlere işârî ma-nalar ve şevk kaynağı olarak bakan ihlâslı Müslümanları da etkilememiştir.
Bu kitaptaki MAHREM RİSÂLELER YAHUD ESERLER olarak bilinen Risâleler, başta Afyon Ağır Ceza Mahkemesi olmak üzere, Bediüzzaman ve ta-lebelerinin mahkûmiyeti için Savcılar tarafından suç olarak ileri sürülmüşse de, neticede en son Yargıtay tarafından suç âleti olarak görülmemiştir.
İşte bir asra yakındır dillere dolanan ve çeşitli iftiralarla boyanan ve ma-alesef hala Kemalistlerin ve bazı saf ehl-i imanın dillerinde dolaşan BU YALAN
VE İFTİRALARA KARŞI ilmî olarak bu meseleyi ele alıp, Bediüzzaman'ın tas. dikinden geçmiş üç Risâleyi neşretmeyi zarurî olarak gördük.
İKİ MESELEYİ BİLMEDEN BU ESERİ OKUMAMAK LAZIMDIR:
Bu münasebetle iki konuyu dile getirmek istiyorum:
Birincisi, Kâtip Çelebi'nin Keşfu'z-Zünûn'adlı eserinde, cifir ve ebced il-minin, konunun uzmanları olan ve mânevî ilimlerde derinleşen simalar için birçok esrarın anahtarı hükmünde bulunduğu ve Hz. Ali tarikiyle özellikle Ehl-i Beyť'e tevârüs eden bir ilim olduğu belirtilmiştir. Bu ilmin eski peygam-berlerin kitaplarında da yer aldığına dair rivâyetlere işaret eden Çelebi, "Bu ilme, ancak âhirzamanda gelecek olan Hz. Mehdî, hakkıyla vakıf olur" diyen bazı âlimlerin görüşlerine de yer vermiştir.¹
lidir: İkincisi, Bediüzzaman'ın ilm-i cifir hakkındaki şu ifadeleri de çok önem-
"İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakikiyeden alıko-yup meşgul ediyor. Hatta kaç defadır esrar-ı Kur'an'iyeye karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu. Kemål-i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum:
Bini: لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ إِلَّا اللهُ Gaybı ancak Allah bilir' (Neml, 27/65) yasağına
karşı hilaf-1 edebde bulunmak ihtimali var.
İkincisi. Hakaik-ı esasiye-i imaniye ve Kur'an'iyenin berahin-i kat'iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulum-u hafiyenin yüz derece fevkinde bir me-ziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede katı hüccetler ve muhkem deliller, su-i istimale meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulum-u hafiyede su-i istimal girip, şarlatanların istifade etmeleri ihtimalidir."2
Görüldüğü gibi, cifir ilmi gizli ilimlerdendir. Az kişiye hitab etmektedir. İman ve Kur'an hakikatleri ise, herkese seslenmektedir. Hem herkesin onlara ihtiyacı vardır. Bu gibi noktalardan dolayı ve "Gaybı ancak Allah bilir" yasa-ğına karşı edebe aykırı harekette bulunmamak için Bedîüzzaman, bu ilmin ayrıntılarını eserlerine yansıtmamıştır. Yansıttığı miktar, altı bin küsûr say-falık tefsirinin içinde az bir bölüm teşkil etmektedir. Bunda da asıl maksadı,
o günün ağır şartları altında hizmet eden talebelerine bir şevk kaynağı olma-sıdır.
Türkiye'de belli çevreler, ısrarla ve kasıtı olarak, bâtıl bir mezhep olan Hurüfilik ile ilm-i cifiri birbirine karıştırmaktadırlar. Halbuki ikincisi bir ilim-dir ve Şeyhülislam İbn-i Kemål bir Risålesinde [Er-Risâlet'ül-Münîreçok açık bir şekilde bu farkı açıklamaktadır.
için kle m-Bu en
a
KİTABIMIZIN MUHTEVASI BİR GİRİŞ İLE DÖRT BÖLÜMDEN OLUŞMAKTADIR:
BİRİNCİ BÖLÜMDE, "CİFİR VE BATINİLİK VE İŞARİ TEFSİR PROBLEMİ VE CEVABI anlatılacaktır. Bu mes'ele bilen ve bilmeyen çok kimse tara-findan dillere dolandığından konuyu ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.
Kur'an'ın en önemli mu'cizelerinden biri lafzındaki câmiiyyettir.
Bilindiği gibi Kur'an-ı Kerim'in bütün ayetleri bize naklediliş itibariyle mütevätirdir ve kesindir (lafzan kat'î); ancak manaya delaletleri açısından Kur'an bir okyanus gibidir. Kur'an, bütün asırlara ve bütün insan tabakalarına hitap ettiğinden kullandığı kelimelerin bütün bu muhataplara yönelik mana-ları ve kâinatla alakalı bütün ilimlere dair işaretleri kendisinde toplaması ge-rekir (lafzındaki camiiyyet).
Cifir ilmine gelince, Bedîüzzaman, cifri kullandığı yerlerde hiçbir zaman "Âyetin açık mânâsı budur." dememiştir. Söylediği şudur: "Ayetin sarîh manasının altında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da, işârî ve remzi manadır. İşârî mana da bir küllidir; her asırda cüz'iyatları bulu-nur."1
Tekrar da olsa şu üç hakikatı buraya almak istiyoruz:
Evvelâ; Resûlullah'ın da beyânına göre, Kur'an âyetlerinin zahirî, bâtınî, işârî, sarih ve remzî çok mânâları ve her asra hitab eden hakikatları vardır.
"Her âyetin dalı var, budağı var; her dalın da başı var, sonu var, çetikleri var" şeklindeki hadis, bu mânâya işaret etmektedir. Zira Kur'ân'ın muhatabı bütün insanlardır. Kur'ân, kâinat kitabının tercümesidir. Kâinatın rengini de-ğiştiren her meseleyi vuzuha kavuşturmuştur. Hådiselerin satırları altında gizlenen hakikatları ortaya çıkaracak olan da yine Kur'ân'dır. Dolayısıyla İs-lâm ittihadını yakından ilgilendiren Risale-i Nur'a da, İstanbul'un fethine de
SIRR-1 INNA ATAVNA-RUMUZAT-I SEMANİYE MÄIDETUL KURAN
ve Mısır fethine de herhalde işaret edecektir. Ancak sarahat demiyoruz, İşaret diyoruz. Bu ifadeye dikkat etmek gerekir.
İkincisi: Bütün ilim tarihçilerinin özellikle Müslüman älimlerin ilimle rin tasnifinde kendisinden bahsettikleri "cifir ve câmia ilmi" diye bir ilim vardır. Bu ilim, bazı câhiller tarafından sulistimal edilmiş olsa bile, tamamen inkârı da mümkün değildir. Cifir, kaza levhası; câmia ise kader levhası demek tir. Kısaca Allah'ın kader ve kazå levhlerinde olmuş yahut olacak bazı şeyleri, yine Allah'ın koyduğu işaret ve gösterdiği yollarla ortaya çıkarma ilmine cifir ilmi denir. Bu ilmin nüshacılık ve üfürükçülükle ilgisi yoktur. Çünkü İmâm Gazâlî ve İbn-i Kemål gibi bu ilmi hakkıyla bilen zatlar tarafından da kullanıl mıştır. Hz. Ali'nin, bu ilmi Resûlullah'dan öğrendiği nakledilmektedir. Son asırda bu ilmi hakkıyla kullananlardan biri de, Bediüzzaman'dır. Kur'ân, "Bel-detün Tayyibetün" ifadesiyle İstanbul'un fethine işaret ettiği gibi, Mu'avvize-teyn sûresiyle de 1971 hadiselerine işaret etmiştir. Birinciyi ilim, ikinciyi il-min dışında kabul etmek, bir başka câhilliktir. Konuyu fazla uzatmak istemi-yoruz.
Üçüncüsü: Şeyhülislam İbn-i Kemål bu ilmin ehemmiyetini "Er-Risålet'ül-Münire" adlı eserinde şöyle belirtmektedir:
"Büyük evliyaların kerametleri de böyledir. Müşkil ve zor meselelerin istihracı gibi. Yani evliyalar, Kur'ân ayetlerinden, hatta her kelimesinden ve harfinden ve hatta Resûlullah'ın hadislerinden bazı mühim ve müşkil hakikatları istihraç etmişlerdir. Bu onlara ilham nuruyla müyesser olur." 2
Bazı kimseler, "Bu Risâleler mahremdir; neşredilmemelidir" demek-tedirler. Asrımızda bu sözün kıymet-i harbiyesi kalmamıştır:
Birincisi, Bediüzzaman bunları "Mahremdir" diyerek saklamasına rağmen devletin güvenlik kuvvetleri bunları ortaya çıkarmış ve defalarca yargılana-rak beraat etmiştir.
İkincisi, Bediüzzaman'ın
"Hem şimdilik bu müşevveş vaziyetlerde çok zararlı hem hocaları, hem chl-i si yaseti Risale-i Nur'a karşı cephe almağa ve tecavüz etmeye sebebiyet veren şapka ve ezan mes'eleleri ve deccal ve süfyan ünvanları, Risale-i Nur şakirdleri yabanilere karşı lüzumsuz medar-ı bahs ve münazaa edilmemek lazımdır ve ihtiyat etmek elzemdir ve
itidal-i demmi muhafaza etmek vacibdir. Hatta sizde cüzi bir ihtiyatsızlık, buraya ka dar bize tesir ediyor."
Tesbiti "hem şimdilik bu müşevveş vaziyetlerde" kaydı ile kayıtlıdır. Merhum Abdullah Yeğin Ağabey, Sırr-ı İnnâ A'tayna'yı ilk Facebook'da neşrettiği-mizde, bu "hem şimdilik bu müşevveş vaziyetlerde" kaydı kalktı diye bizi müdafaa eylemiştir.
Üçüncüsü, Bu dindar hükümetin eski bir İçişleri Bakanı, Milletvekillerinin tesbit komisyonunda aday adayı olan bir kardeşimize "Sikke-i Tasdîk-i Gaybi hakkında ne düşünüyorsunuz?" diyecek kadar mesele yayılmış ve itirazlara sebebp olmuştur. Artık bu işin mahremiyeti kalmamıştır.
İKİNCİ BÖLÜM, SIRR-I İNNĀ A'TAYNA RİSĀLESİ hakkındadır. Bu eser, Şamlı Tevfik'le Çam dağında, 1929 yılında bir çam ağacı altında şimâlî nesi-min hemhemesiyle, çam yapraklarının neşeli zemzemesi tahtında şanlı bir tarzda yazılmış bir sırr-ı Kur'anîdir.
Sırr-ı İnna A'tayna'da Mustafa Kemal ile alakalı işaret edilen bazı meseleler bulunmaktadır. Mustafa Kemal'in saltanat süresine işaretler; hilâfetin kaldırılması ve Bediüzzaman'ın tepkisi; zındıka şebekesi kim-lerden oluşuyordu? Nur talebeleri, Mustafa Kemal'e verilen "Atatürk" ünvanını kabul etmemektedir; Bediüzzaman, Mustafa Kemal ismine de itiraz etmektedir ve Bedîüzzaman laik cumhuriyete şiddetle karşı çık-mıştır gibi önemli meselelere dair Kur'ânî işaretler ele alınmıştır.
ESERİN ORİJİNALİ DE KİTABA EKLENMİŞTİR.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, Bediüzzaman'ın Rumuzat-ı Semaniye'si, Yirmi Doku-zuncu Mektubun Sekizinci Meselesi olarak telif ettiği eseridir. Bu eser Mektu-bat'ta henüz yer almamaktadır. Ancak Bediüzzaman'ın telifidir.
"Rumuzat-1 Semaniye: Sekiz Remizdir, yani sekiz küçük risaledir. Şu remizlerin esası, ilm-i cifrin mühim bir düsturu ve ulûm-u hafiyenin mühim bir anahtarı ve bir kısım esrar-ı gaybiye-i Kur'aniyenin mühim bir miftahı olan tevafuktur. İleride başka bir mecmuada neşredileceğinden buraya derc edilmedi."2
ESERİN ORİJİNALİ DE KİTABA EKLENMİŞTİR.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM İSE, Üstad Bediüzzaman tarafından "Nurun ma-nevi Avukatı" diye lakaplandırılan edîp, âlim ve fâzıl bir Nur talebesi olan merhum Ahmed Feyzi Kul Efendi, Bediüzzaman Hazretlerinin, âhirzamanda
1 Bediüzzaman Sa'id Nursî, Kastamonu Lahikası sh. 248.
2 Bedîüzzaman Sa'id Nursî, Mektubat, (Yeni Tanzim), s. 749.
geleceği ehadiste müjdelenen Ål-i Beytin büyük şahsiyeti olduğunu dehşetli mahkemeler karşısında dahi dava etmiş ve aynı mevzuda bu "Maidet'ul Kur'an" namındaki ve cifir ilmine müstenid eseri yazmıştır. Bediüzzaman Hazretleri bu eserin muhteva ve davasını, şahsına ait kısmını Risale-i Nur'un şahsı manevisine çevirerek tasdik eder.
Tam adı Mâideť'ül-Kur'an ve Hazînet'ül-Burhan şeklindedir. Bu eseri, Bediüzzaman Hazretleri de görmüş, okumuş ve tasdik etmiştir. Hatta Üstad tarafından bu risale bazı ta'dil ve tashihlerden sonra, 1946-1948 lerde tek-
sir makinesiyle ve İslâm harfleriyle neşredilen Tılsımlar Mecmuası adlı
kitabın âhirine ilhak edilerek neşrettirilmiştir. 1
Lakin 1948'de vukua gelen Afyon Mahkemesinin savcı ve hâkimleri veya onun ehl-i vukufu Mâidet'ül-Kur'an eserini, rapor ve iddianamelerinde çok fazla mevzu ettikleri için, Hazret-i Üstad Afyon Hapsinden sonra onu Tılsım-lar Mecmuası'nın arkasından ayırmış ve umumi neşirden kaldırmıştır.2 Ah-med Feyzi Ağabey, bu eserdeki iddialarını, bütün açıklığıyla Afyon Ağır Ceza'daki Müdafatında bütün delilleriyle isbat etmiştir. 3
ESERİN ORİJİNALİ DE KİTABA EKLENMİŞTİR.
Bu konuda bize rehberlik edecek ikazlarda bulunan herkese şimdiden te-şekkür ediyoruz. Eserin tashihi için müsveddeyi gönderdiğim kıymetli arka-daşlardan, hem imlâ ve hem de bilgi yanlışlarını tashih edenlerden biri olan değerli tarihçi Sa'id Nohut Bey'e ve dualarını beklediğim meraklı kardeşle-rime teşekkür etmeyi bir vazife addediyorum.
Ahmet Akgündüz, İstanbul, 08.08.2020
Tılsımlar Mecmuası, Hizmet Vakfı Arşivi, Küçük Ali Hattı Teksir, No: 404, sh. 173-202; Sadece Mâ'idet'ül-Kur'an Kısmı.
2 Abdülkadir, Badıllı, Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları, s.
3 Ahmed Akgündüz, Arşiv Belegeleri İşığında Bediüzzaman Said Nursî, c. IV, s.
“CİFİR VE BATINÎLİK VE İŞÂRÎ TEFSÎR" PROBLEMİ VE CEVABI
BU MES'ELE BİLEN VE BİLMEYEN ÇOK KİMSE TARAFINDAN DİLLERE DOLANDIĞINDAN AYRINTILI OLARAK İNCELEYECEĞİZ.
1. KUR'AN'IN EN ÖNEMLİ MU'CİZELERİNDEN BİRİ LAFZINDAKİ CAMİİYYETTİR
Bilindiği gibi Kur'an-ı Kerim'i bütün ayetleri bize naklediliş itibariyle mü-revâtirdir ve kesindir ("kat'iiyül-metin ve kat'iyyül delalet"); ancak manaya delaletleri açısından Kur'an bir okyanus gibidir. Kur'an, bütün asırlara ve bü-tün insan tabakalarına hitap ettiğinden kullandığı kelimelerin bütün bu mu-hataplara yönelik manaları ve kâinatla alakalı bütün ilimlere dair işaretleri kendisinde toplaması gerekir (lafzındaki camiiyyet). Nitekim Kur'an'ın keli-melerinin birden fazla manalarını Arapça âlimleri Arap Gramerinin temel bi-imleri olan Sarf ve Nahiv ilimlerine göre; belâgat¹ âlimleri ise bu ilmin temel Halları olan ma'âni², beyân³ ve bedi ilimlerinin kanunlarıyla açıklamışlardır.
1 Belâgat: Bu ilme retorik de denmektedir. Retorik kelime anlamı olarak güzel söz söyleme, hitabet sanatı belagat anlamına gelmektedir. Dili ikna etmek için kulla-nılan sanatlardan biridir. Üç ana dalı vardır: Maani, Beyân ve Bedi'. 1- Kelâmın belagatı: Bir sözün hem fasih (kusursuz) olması, hem de durumun gereğine (muk-tezâ-yı hâle) uygun olmasıdır (Yâni yerine ve adamına göre söz söylemektir). 2-Mütekellim (konuşan kimse)'in belagatı: «Hangi gaye ile olursa olsun» mütekelli-min meramını (mukteza-i hâle uygun) beliğ bir kelâmla (açık-seçik bir sözle) açıklayabildiği bir kabiliyettir.
2 Maʻânî: Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunlu-ğuna mahsus bir ilim adıdır. Bu ilim belâgatın temelidir.
3 Beyân: Düşüncelerin, duyguların, hayallerin doğuş ve değerlerini, bunların anla-tımında tutulacak yolları konu edinen bir edebiyat bilgisi dalıdır ki, ana konuları teşbih, mecaz (istiare de eklenebilir) ve kinaye olan bir ilimdir.
4 Bedî': Müktezâyı hale (yerine ve adamına) uygun Sözlerin süsleme tarzlarıyla il-gili bilgileri öğreten ilme «Bedî' ilmi» denilir. Bu süsleme tarzlarının bir kısmı,
mü'minlere verilecek yanında bir zerre kadar, bir kadar değer ifade etmez. İste "dum indindeki kıymetsizliği" üçüncü yüzü itibarıy
dır. Hadisin izahıyla ilgili söylenmesi gereken diğer husus da Allah'ın uçsuz bucaksız kâina içindekilerin, meleklerin, Cennet ve Cehen min yaratıcısı ve Rabbi olmasıdır. Bütün bu rın yanında tek başına dünya elbetteki fazla değer ifade etmez. Trilyonlara sahip olan insanın yanında bir liranın bir diğer ifade e diği gibi.
Dünyanın Allah indinde saydığımız hus ışığında fazla bir kıymeti olmadığı içind kâfire yediriyor, giydiriyor, içiriyor. Eğer d Allah indinde bir kıymet ifade etseydi, c kâfire bir yudum su dahi içirmezdi. Çünkü Allah'ın düşmanıdır. Düşmana kıymetli şe verilmeyeceği ise açıktır.
Dünyanın ahirete nispeti, birinizin denize gidip parmağını batırdığında, parmağına bula-san ıslaklığın denize nispeti gibidir.
Hakim'in Müstedrek'inden.
***
Devamlı yanan, parlayan, hiç sönmeyen bir güneşle bir anda parlayıp sönen şimşeğin bir olduğu söylenebilir mi? İşte dünya bütün güzel-liği, mutluluğu ve nimetlerine rağmen ahiretin yanında böyledir. Çünkü dünya fânî, ahiret ise ebedîdir. Mümkün olsa da dünyada insan her arzusuna kavuşmuş bir hâlde bin sene mutlu bir hayat sürebilse, bu hayat Cennetin bir saatine denk gelmez. Böyle bir Cennette de bin sene yaşamak bir saat Allah'ın cemalini görmeye mukabil değildir.
Yukardaki hadiste dünyanın ahirete göre denize batırılıp da ıslanan parmağa benzetilme-sini de böyle anlamak gerekir. Ne kadar güzel olursa olsun geçici bir hayat, herşeyiyle güzel ve canlı olan ebedî bir hayatla nasıl kıyaslanabi-lir? Ancak onun nispeti hadiste belirtildiği gibi Islak bir parmağın denize nispeti gibi olabilir.
Hippokrates (1.Ö. 460-377) ile Galien (131-210) gibi iki büyük hekimin dizgeleri arasındaki rekabeti belirtmez; ancak, genellikle tıbbi düşüncelerin çelişkisi konusunda bir alaydır.)
16825. Her çömleğe (çorbaya, yemeğe) baharattır. (Bulgarca, Romence, Sırpça benzerleri var. Yunanca-Bulgarca sözlük, s. 454.)
16826. Her insan, kendi varlığının mimarıdır.
16827. Her kötülük, ardından başka bir kötülük getirir. (Bulgarca benzeri var. Arthaber, No. 742, s. 378.)
16828. Her köyün bir âdeti (töresi), her evin bir tabiatı vardır. (Türkçe, Arnavutça, Bulgarca, Romence benzerleri var. Arthaber, No. 967, s. 488.)
16829. Her şey gelip geçicidir. (Panta rhei.)
16830. Her şeyde aşırılık, bir kusurdur.
16831. Herkes kendine, Tanrı ise herkese. (Bulgarca benzeri var.)
16832. Herkesin Korent'e gitmesine izin yoktur. (Latince çevirisi: Non licet omnibus adire Corinthum. Korent'te eğlence o denli pahalıymış, ki herkesin oraya gitmesine izin verilmezmiş.)
Dört temel eser vardır ki, kendisine kamil mürşid bulamayan bir kimse, bu eserleri okuyup içindekilerle usulünce amel etse, mursid ih-16 tiyacını görmüş, kemale ermiş olur. Bu eserler şunlardır:
bl
in
K
1. Ebû Talib-/ Mekkinin Kütü'l-Kulüb adlı eseri.
2. İmam Kuşeyri'nin Risale'si.
3. Imam Gazālīnin Ihya'sı.
4. Sühreverdi'nin Avarifü'l-Maarifi."
Allame Münavi ve İmam Sübki, Kuşeyri'nin risalesini tanıtırken. onun bulunduğu ve okunduğu evde büyük bir bereket sebebi olacağı-ni nakletmişlerdir.
Bu eser üzerinde şerh, haşiye ve Arapça'dan başka dillere tercü-me şeklinde pek çok çalışma yapılmıştır. Biz de bu kıymetli eserin ye-ni bir usul ve üslüp içinde Türkçe'mize kazandırılmasını gerekli gördük ve yüce Allah'tan yardım isteyerek bu çalışmanın içine girdik.
Tercümede, Kuşeyri Risalesi'nin Beyrut baskısını esas aldık (Dârı İhyāūt-Türasil-Arabî, 1998). Ayrıca Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye tara-fından yayımlanan (Beyrut 2000) ve içinde Şeyhülislâm Zekeriyya-i Ensärīnin (rah) Risåle üzerine yaptığı güzel bir şerh ile allâme Musta-fa Arüsi'nin (rah) bu şerhe yazdığı haşiyenin bulunduğu Netâicü'l-Et-kän'l-Kudsiyye adlı eserden bolca istifade ettik.
Eserde geçen âyetlerin sûre ve numaralarını tesbit yanında, bü-tün hadislerini tahriş edip hadis kaynaklarındaki yerlerini gösterdik.
b Eser üzerinde yer yer dipnot çalışmamız oldu. Özellikle "İlk Dö-nem Süfilerinin Hayatı ve Hal Tercümeleri" bölümünde, velilerin haya-tı anlatılırken, yukarıda ismi geçen şerh ve hâşiyeden istifadeyle veli-lerin güzel ve hikmetli sözlerinden seçmeler yapılıp dipnotta verildi. Bu sözlerin dikkatle okunmasını tavsiye ediyoruz.
Kıymetli okuyucularımız, bir yazının, kitabın veya sözün bir dil-den başka bir dile tercümesi yapılırken bunun ne kadar zor ve hassas
bir iş oldugunu tercüme işinin içinde olanlar ve bunu bir emanet gören-ler iyi bilirler. Biz elden geldiği kadar, hem manayı korumaya hem de bu mânayı anlaşılır bir Türkçe ile sunmaya çalıştık. Kitabın konusu din, insanin manevi yönü, nefis terbiyesi ve kalple yaşanan yüksek haller olunca, bu iş ayrı bir önem kazanmaktadır.
Eserin, daha rahat okunması ve takip edilebilmesi için yer yer konuya uygun ara başlıklar eklendi, bazı uzun bölümler bölünüp birkaç bölüm halinde sunuldu, sayfa düzeni rahat tutuldu ve böylece istifade kolaylaştırıldı.
Eserin sonunda tercümede istifade edilen kaynaklar verildi, ayrı-ca şahıs ve konu içerikli iki indeks eklendi.
Bir eserde pek çok kimsenin emeği vardır. Melekler ve veliler yeryüzünde yapılan bütün hayır işlerinde herkesin yardımcısıdır. Ön-ceki alimlerin, sonra gelen ve onların ilim mirasından istifade eden bū-tün talebelerin üzerinde hakkı vardır; biz hepsini şükran, minnet ve rahmetle anıyoruz.
Ayrıca kendilerinden ders aldığımız ve bu çalışmaları yaparken eserlerinden bir şekilde istifade ettiğimiz bütün üstatlarımıza hürmet ve saygılarımızı sunuyoruz, Allah kendilerinden razı olsun.
Kıymetli okuyucularımız, bizleri dua, sevgi ve uyarılarınız ile des-teklemeye devam ediniz.
Bu eserin hazırlanmasını ve okuyucuya sunulmasını bir hizmet gören Semerkand yetkililerine özellikle teşekkür ediyor, kendilerine ilim yolundaki hizmetlerinde başarılar diliyoruz.
Mektůbat Mecmuasından Yirmidokuzuncu Mektubun İkinci Maka-mı olarak derlenen bu Rumúzat-ı Semaniyye risalesi, şimdiye kadar bu haliyle yayınlanmamıştır. Sebebi ise, müteferrik olması cihetiyle bütün parçaların birarada bulunamaması idi. Şimdi ise, uzun çalışmalar ve te-dkikler neticesinde Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin tertip ettiği tarzda derlendi ve neşre hazır hale geldi.
Daha önceki senelerde merhum Tahiri Mutlu ağabey bu derlemeyi yayınlamak istemiş fakat bütün parçaları tertibiyle elde edemediğinden veya emin olamadığından yayınlamamıştır. Rüşdü ağabey bize bizzat böyle anlatmıştı.
Bu eserdeki konuları, Üstad Hazretleri farklı zamanlarda te'lif etmiş-tir. Çoğu kısımları 1932 de te'lif edilmişken mesela Dördüncü Remiz Barlaya ilk geldiği 1926-27 senelerinde yazılmıştır.
Daha çok ümmetin istikbalinden haber veren hadis ve âyetlerin te'villerinden ve sırlarından bahseden bu risale, biraraya getirilip diğer risalelerle beraber basılmamıştır. Herkesin elinde bir paçası dolaşıp gel-miştir.
Said Nursi Hazretleri bu risalesinden, muhtelif eserlerinde "Rumû-zat-1 Semaniye" veya "mahrem bir Sırr-ı İnna A'tayna" adıyla sıkça bah-seder.
Bediüzzaman Hazretleri ve Risale-i Nura ait her şeyin çok kıymetli ve değerli olduğuna inanan bizler Üstadın öz malı olan "Asar-1 Bediy-ye", "Maidet-ül Kur'an" eseri gibi bunu da insanların istifadesine takdim ediyoruz.
"Onun için biz o Yirmidokuzuncu Mektůb'u iki makâm yaptık. Birinci makâm: Birinci, İkinci, Beşinci, Dokuzuncu Kısımları ve Altıncı kısmı ve Zeyli ve Yedinci Kısmı beraber bir makâm yaptık. İkinci Makâm: Müte-bâki kısmı, Rûmuzáta ve teváfukâta ait bütün kısımları beraber, hatta Yir-misekizinci Mektûb'un İnâyât-ı Sebadan sonra teváfukâta Gelen Bir Suale Cevap olarak bir mübarek tefsîr ile Risale-i Nûr'un tevâfukât muvâzeneleri ve farklarına dair parçayı dahî Yirmisekizinci Mektůb'tan çıkarıp onu da bu İkinci Makâma Rumûzât içine dercettik. Siz de öyle yapınız. Ta o iki ehemniyetli mektuplar güzelliğini göstersinler.
Said Nursî"
(Elyazma, Yeni
Yazı Emirdağ Lahikası-1 sh: 222)
Sual: En mühim hakâik-i Kur'âniye ve îmâniye ile meşgul olduğun hål-de neden onu muvakkaten bırakıp en ziyade ma'nâdan uzak olan hurûf-i hecaîyenin adedlerinden tevåfuklarından bahsediyorsun?
Elcevap: Çünkü bu meş'um zamanda Kur'ân'ın bir temel taşı olan hurûfuna hücum ediliyor ve onların tebdiline çalışıyorlar.
nsan hakları konusunda dikkat edilecek olan Rabbimizin kurallarına uymaktır. O'nun söylediklerine herkes uyarsa dünya bir kardeşlik,
sulh, selâmet yurdu olur. Eğer O'nun söylediklerine uymazsanız ne olur? Ya başkalarının aklına uyarsınız eninde sonunda zulme uğrarsınız ya kendi aklınıza uyarsınız, heva ve hevesinizin peşinde koşacağım diye kendi kendinizi helâk edersiniz. O 6 milyar insanı yaratan, hep-sine akıl veren Allah, bütün akılları tatmin edecek hukuku da belirler. uymasıdır. İnsan haklarına riayetin en güzeli Rabbimizin hududlarına herkesin
slâm'da şahıs kendi gayreti için de, Allah için de adam öldüremez. Zarar vermedikçe kafiri öldürme selâhiyetimiz yokdur bizim. Kafirin İslam'ın insanlara ulaşmasına engel olmaması gerekir. O zaman dinin engelini kaldırır müslü-man. Yani "bu insanları imansız olarak dünyada yaşatacağım, ebediyen cehenneme gitmelerini sağlayacağım" diyen adamı engeller, benim dinim. Biz ahirete iman etmiş insanlarız ve insanların ahirete ebedi felaketle gitmesi müslümanın yüreğini yakar.
1- İslâm'da insan hakları konusu, kul hak-kı, çerçevesinde ele alınmalıdır. Kul hakkı ise, ancak kulun affetmesiyle ortadan kalkan haktır. Kulların en eşrefi olan insanın haklarını şöylece özetlemek mümkündür. İnsanın dininin korunması, aklının korunması; neslinin korunması, canın korunması, malın korunması, namusun ko-runması, insanın ibadet hürriyetine, ifâde hürriyetine, teşebbüs hürriye-tine ve okuma hürriyetine sahip olması. Hülâsa islâmî sistem, insanın, insan olması hasebiyle sahip olduğu maddi ve manevî değerleri koru-makla mükelleftir. İnsan hakları deyince de insanın bu değerlere sahip olması anlaşılır.
2- İslâmî sistemde müeyyide, islâmî kuralları çiğneyen müslüman-larla müslümanların hukukunu çiğneyen gayr-i müslimlere uygulanması gereken yaptırımlar anlaşılmalıdır. Bu yaptırımlardan, özellikle toplum huzuru için elzem olanlar dünyada uygulanır ve ferdî olanların bir kısmı da âhirete tecîl edilirler.
3- Devlet, millet iradesinin teşkilatlanmış şeklidir. Binaenaleyh bu teşkilat, asıl irade sahibi olan halka hizmet üretmekle mükelleftir. Yani devlet, irade sahiplerinė zulmeden, Ceberrut bir teşkilat değil, o iradeye hizmet eden teşkilattır.
1- Sorunuzdaki sistem sözünden siyasal bir sistem algıladığımı belirtmekte fayda görüyorum.
Bir din olan İslâm'ı mah-za bir siyasal rejim gibi dü-şünmek kanaatımca yanlış olur. Bu türlü bir zorlama, neti-cede dinin özüne ve mahiyeti-ne yabancılaşmayı davet eder. Meseleye devlet ve top-lumun esas teşkilatı veya si-yasal sistem açısından baktı-ğımızda bu gün mecburen karşımı za sınır (hakimiyet alanı) ve bayrak gibi olgular çıkar. Bu da İslâm'ın evrensel mesajına ve öğretisine ters düşer. Bu bakımdan meseleye müslümanların inancına, birikimine en uygun siyasal rejim nasıl olabilir (olmalıdır) şeklinde yaklaşmak ge-rekir. Kur'an-ı Kerim'de ve Allah Re-sülü'nün Tebliğinde, kanaatımca, devlete dair bir nassdan sözetmek mümkün değildir. Bir başka ifade ile siyasal rejimi oluşturmak zamanın icaplarına uyum sağlayacak şekilde müslümanların serbest iradelerine terkedilmiştir. Bu hususta nassia sabit üç hususa dikkat çekmek iste-rim: Cami, cuma namazı ve istişa-re. Hiç şüphesiz her toplum için ör-gütlenme ve siyasal rejim bir zaru-rettir. Müslümanlar veya bir başka ifade ile müslüman bir toplum dev-letleşme sürecinde bu üç unsur üzerinde yoğunlaşmalıdır diye dü-şünüyorum.
Zaruri gördüğüm bu kısa açık lamadan sonra sorunuzu şöyle ya nıtlayabilirim:
İslâm Dininin öncelikli amacı; insanın aklını, iradesini, vicdanını, nesebini (ırz ve namusunu), canını, malını korumaktır.
Şöyle de ifade edebiliriz:
Aklın, İslâm'da yeri çok önemlidir. İnsanı eşref-i mahlülat yapan, Allah'ın Halifesi kılan aklı dır. Allah'ın teklifi akıl sahiplerinedir.
"İslâm Siyas Rejim Değil Din"
Bu bakımdan aklı selbedici şeyler alkol, uyuşturucu haram kılınmıştır.
- İnsan seçimini yaparken serbest iradesi ile yapmalıdır. İs-lâm'ı seçerken bile asla bir dayatma olmamalıdır. "Dinde zor yoktur", "Senin dinin sana benim dinim ba-na".
Vicdan, sınav dünyası ve ebedi olan öte dünya bilinciyle tah-kim edilmiştir. Suç asla cezasız kal-mayacaktır. "Zerre kadar iyilik ve zerre kadar kötülük" mutlaka karşılı-ğını bulacaktır.
İnsanın ırzı, namusu, canı ve malı kutsal sayılmıştır. Dokunula-maz.
- Teşebbüs hürriyeti
- Seyahat hürriyeti
gibi insanın diğer hakları husu-sunda da aslolan serbestliktir. Teş-vik edilmiştir.
2) Dini müeyyide, "bir suç iş-lenmişse bunun cezasından kaçış yoktur" anlamına gelir. Müslümanlar örgütlü bir toplumu gerçekleştirebil-mişlerse suç bu dünyada cezasını bulacaktır. Her hangi bir sebeple suçlu yakalanamamışsa veya ceza uygulanmamışsa Allah katında bu-nun hesabı mutlaka görülecektir. Kamu Hukuku ve Özel Hukuk'a dair incelikler bir soruşturmaya veri-lecek cevabın hacmini aşar.
3) Dünyanın içinde bulunduğu süreçte, literatürde yer alan devlet telâkkileri ve siyasal rejim anlayışla-
ri arasında; müslümanların inançla-rına, yükümlülüklerine, birikimlerine ters düşmeyecek siyasal örgütlen-menin şu unsurları bulundurması gerektiğini düşünüyorum.
- Herhangi bir ideolojiye istinat etme gayreti ile değil insanın tek başına göremeyeceği hizmetleri tedvir etmek niyetinin ön plana çıktı-ğı bir devlet anlayışı ile tarif ve tabir caizse dizayn edilmiş bir devlet. Ir-kına, dinine, anadiline bakmadan her vatandaşına aynı mesafede du-ran bir devlet. Herhangi bir ideolojiyi ve dini dayatmayan bir devlet. Yani Laik bir devlet.
e
-
Bir hukuk devleti.
devlet. Kuvvetler ayrılığına dayalı bir
Demokratik usullerle yöneti-- len bir devlet.
Toplumun hür iradesinin par-tiler yanında, diğer sivil toplum ör-gütleri marifetiyle oluşturulacağı bir devlet.
-
e
Örgütlenmenin serbest oldu-ğu bir devlet.
Yasakçı değil serbestçi bir devlet. Yalnız terör ve şiddetin ya-saklandığı bir devlet.
Vatandaşının inandığı gibi yaşamasını, özel hukukta muâme-latın buna göre ayarlanmasını mümkün kılan bir devlet.
Bir süredir ülkemizde ve dünyada, İslam'ın sistem olarak alternatif değeri üzerine tartışmalar yapılıyor. Özellikle ülkemizde, hemen her laiklik tartışmasının arka planında bir islâmi sistem de-ğerlendirmesi bulunduğu bəllidir. Çünkü Türkiye ölçeğindeki tarihi gelişimde biri diğerinin alternatifi konumuna oturmuştur. Hadise, dünya ölçeğinde de "İslâm-Batı" karşılaşması biçiminde arzı endam ediyor.
Sorular şöyle:
Acaba İslâm kendi iç bütünlüğü ile bir sistem kurabilir mi? İslâm, bu çağın meselelerini kavraya-cak bir sistem inşa edebilir mi? İslâm 14 asır evve-linde kalmış, en azından çağın başından itibaren misyonunu bitirmiş bir değerler bütünü müdür? İs-làm bir din midir, ideoloji midir? İnsan haklarının geldiği çağdaş boyut İslâm içinde nasıl görülüyor? İslam ülkelerinin az gelişmiş konumu ile İslam'ın konumu, birbirinden ayrı mı düşünülmeli, yoksa birbirinin uzantısı olarak mı ele alınmalı?
Bu soruların cevapları da veriliyor. Elbette, her cevabın bir sözcüsü var ve o sözcünün durdu-ğu bir yer var. Cevap da, o yerle bağlantılı olarak ortaya çıkıyor.
Mesela Türkiye'de, konumunu hakim sisteme göre ayarlayanlar, İslam'ın mevcut sisteme alter-natif bir sistem kurma iddiasının olmamasını tercih ediyorlar. Onun için "İslâm bir dindir, din ise kul ile Allah arasındaki ilişkileri düzenleyen bir manevi di-siplinden ibarettir" görüşü, onlar için en geniş "İs-lâm yorumunu oluşturuyor. Bir başka grup, "İslâm bir sistem kurmaya talip olsa bile o, bu zamanı kavrayan bir sistem olamaz. 14 asır önce gelen il-kelerle 21'inci yüzyılın insanını kavramak mümkün olabilir mi? Osmanlı bile 100 yıl öncenin dünyası-na hitab etmişti" gibi söylem geliştiriyor. Bir başka grup, daha karşıt bir konumdan sesleniyor: "İnsan ve kadın haklarındaki gelişmeler, İslâm'ın bu alan-daki kısıtlamalarının çok ötesine geçmiştir. Toplum yeniden İslâm'ın insan hakları çerçevesine sokula-maz."
İslam'ın sistem kurmaya talip olmasıyla, İs-
låm dünyasının global yapı içindeki sömürge ko-numunu aşma çabası arasında paralellikler gören Batı dünyası ise, "siyasal İslâm"dan bir terör çizgi-si üretmeye yöneliyor. Ya islâmî yapılanma, İslâm toplumlarında Batı karşıtı bir kimlik dirilişine yola-çar, bu da Batı'nın tüm İslâm dünyasındaki örtülü sömürge düzenini sorgulamaya yönelirse...Öyley-se İslam'ın alternatif sistem iddiası, bir savaş söy-lemi olarak algılanmalı ve bütün dünyada hem fikri planda, hem de zabıta tedbirleriyle yokedilmeli... Ondan sonra gelsin "İslâm-terör" denklemi istika-metinde dünya çapında propaganda savaşı...
Bu tartışmaların, geniş kitlelerin derin islâmi bilgisizliği üzerinde seyrettiği düşünülürse, ortaya
Islam-insan ilişkisi açısından nasıl ürkütücü bir manzaranın çıkacağı tahmin edilebilir.
Insanın yaratılış kanunlan üzerinde düşün memiş, din üzerinde düşünmemiş, evren üzerinde düşünmemiş, bir toplum sisteminin olmazsa ol mazlan üzerinde düşünmemiş ve dini bilgileri-ilgi len, gelenek kırıntılarına indirgenmiş bir toplumsal zeminde bu dezenformasyonun (bilgilendirme sap-kinliğının etkileri küçümsenemez. Kaldı ki, yalnız kültür düzeyi sınırlı halk kesimlerinde değil, bir hayli okumuş kesimlerde bile, din ve insanın temel değerlen konusunda ürkütücü bir cehalet söz ko nusudur
Ne yapmalı?
Doğru bir şekilde bilgilendirmeli Cehaleti yenmenin ve doğruya ulaşmanın başka çaresi yoktur.
Bu sayımızda yapmaya çalıştığımız da bu alandaki bilgi boşluğunu gidermeye yöneliktir.
"Insan haklan" konusuyla sınırlı olmak üzere "İslam'ın nasıl bir sistem kuracağı sorusunun ce-vabını aradık. Konu üzerinde çalışmaları bulunan ilim adamlanmıza ulaştık ve "İslam'ın inşa ettiği bir sistem bünyesinde insan haklan hangi çerçeve içi-ne oturur? İslami bir sistemde dini müeyyide ne anlama gelir?" gibi sorular sorduk, cevaplar aldık. Bu arada bazı ilim adamlarımız "Şeriat" üzerine sorularımızı da cevaplandırdılar. Ortaya çıkan "Dosya'nın oldukça doyurucu bir bilgilenme sağla-yacağını ümid ediyoruz? Ancak yine bu çalışma-nın, "İslam nasıl bir sistem kurar?" sorusunun ara-dığı çok geniş cevap alanı için bir anahtar mahiye-tinde olduğunu da belirtmeliyiz.
Altınoluk'un adımı, bir yandan, çağdaş İslâm araştırmacılarının önünde nasıl geniş ve bakir bir alan bulunduğunu, diğer yandan da, kendisini İs-lâm aidiyeti içinde gören insanlarımızın nasıl bir "bilgi açlığı"na maruz bırakıldığını göstermesi ba-kımından önemlidir. Çağdaş insanın İslâm'ı arayışı kadar, İslam'ın ona doyurucu biçimde sunulması gerçekliğinin de farkına varılması gereken zaman-dayız. Bu sayımız böyle bir ihtiyacın vurgusudur.
Bu sayımız ayrıca, Hacc mevsimi ile buluşu-yor. Hacc'ın kutlu iklimini, Nesrin Zerey Hanıme-fendi'nin inceleme doluluğunda bilgiler ve umre duygularını ihtiva eden geniş yazısı ile karşılıyo-ruz. Bu sayımız Hacı adaylarımızın eline ulaşabi-lirse, Hacc'ın, yaşayacakları her menasikinden ay-rı bir tad alacaklarını söyleyebiliriz. Bu kutlu yolcu-luğa çıkan mü'minlere mebrür haclar niyaz eder, ayrıca tüm okuyucularımızın ve İslâm âleminin Kurban Bayramını kalbi muhabbetlerle tebrik ede-riz. Altınoluk, bir muhabbet iklimidir. Orada sizlerle buluşmak, bize hep saadet bahşetmiştir. Sizleri Al-tınoluk'la başbaşa bırakıyor, saygılar sunuyoruz. Allah'a emanet olunuz.
Türkiye'nin son iki ayı MGK'nın 28 Şubat'ta aldığı kararları konuşmakla geçti. Gerçi bu toplantı yapılma-dan bir ay önce, medyanın gayretiyle MGK zaten çok önemli misyonlar üstlenmiş-ti. Bir ay öncesinden "pom-palı tüfekler, sayıları çok fazla olan Kur'an Kursları, Taksim'e Camii, İmam Hatip tehlikesi, başörtüsü..." MGK'nın öncelikli gündem maddeleri olmuştu. Oysa yılbaşından sonra hükümet İcraatlarında yaşanan aktivi-te, ekonomik göstergelerin İyiye doğru gitmesi gelecek döneme ilişkin olumlu bek-lentiler oluşturmuştu. MGK kararlarıyla değişik kesim-lerde yaşanan kısmi bahar havası, yerini birdenbire ge-rilimli günlere bıraktı. Türki-ye gündemi sanki kendi İçinde boğulup kaldı.
Halbuki MGK'da gün-deme gelen konuların hepsi yıllardır gündemdeydi. Bun-ların hiç birisi Refahyol hü-kümeti işbaşına geldikten sonra ortaya çıkmış geliş-meler değildi. Peki neden birdenbire MGK gündemine geldi ve muhtira niteliğinde kararlar alınmasına yol aç-ti?
Olayın özünde hükü-met ortaklarından birinin Refah Partisi olmasının önemli bir yeri var. Bilindiği gibi seçimlerden önce ve koalisyon arayışlarının hız-Jandığı dönemlerde RP'nin İktidara gelmemesi için yo-ğun bir kampanya başlatıl-mıştı. Hatta ANAP lideri Me-sut Yılmaz "RP Ile hükü-met kurmamam için bazı kesimlerden telkinler gel-di" demişti. Diğer siyasi li-derlere de muhtemelen böy-le telkinler gelmişti. Ancak RP diğer alternatiflerin ger-çekleşmemesiyle hükümet
ertadi oldu. Bu dönemden sonra ise RP'nin hükümet or-tadi iken boğulması yönünde bir görüş ortaya çıktı. "RP'nin hükümette asimile edilmesi, sistem partisi haline dönüs-mesi bu dönemin yumuşak söylemleriydi. MGK'nın karar-lan ise RP'nin hükümette bo-dulması için gündeme gelen kararlardır Yoksa RP'nin yer almadığı bir hükümetin önüne bu kararlan getirmek bu kadar kolay olmazdı
MGK kararları ile ilgili ola-rak toplum zemininde değisik tesbitler oluşmaya başladı. Bu tesbitlerden bazıları şu satır başlarıyla özetlenebilir.
Bu kararları siyasi gele ceğini düşünen hiç bir parti uygulayamaz. Günümüz Tür-kive'sinde CHP bile bunu uy-gulamak için iki kere düşün-mek zorundadır.
Başka hükümetlere uy-gulatılması mümkün olmayan bu kararları RP'ye uygulatarak halk nezdinde RP'yi rencide etme tavrı sezilmektedir.
Son dönemde medya-nin, MGK'nın basın bürosu konumuna düşdüğünü söyle-mek çok abartılı olmayacaktır.
MGK kararları ile hükü-met vesayet altına alınmış bir görüntü arzetmektedir. Bu ha-liyle Türkiye daha önce ben-zeri görülmemiş bir ara dō-nemden geçmektedir.
Muhalefet partileri, MGK'nın vesayeti altında ezil-mektedir.
İktidar ortaklarından RP, kararlara imza atmakla geri dönüşü kolay olmayan bir yola girmiştir. Bu kararların al-tında imzası olan RP'nin aşı-nan imajını yerine getirmek güçleşmiştir.
Bu tesbitler çoğaltılabilir ve bazıları tartışılabir. Ancak yeni dönem herşeyden evvel toplumun haketmediği bir tab-lo ortaya koymaktadır. Görü-nüşte RP karşıtlığı için alınmış gibi görünen bu kararlar, özünde toplumla mücadeleyi öngören mahiyet içermektedir. Toplumla mücadele etmek ise kimseye birşey kazandırmaz.
Milli Güvenlik Kurulu'nun 28 Şubat'ta ki toplantısında kabul edilen ve gizli tutula rak kamuoyuna açıklanmayan il madde nin 17'si basına sizh 18 maddelik kararla rin bir maddesi hariç tam metni 19 Mart 1997 tarihil Sabah gazetesinde yayımlandi Söz konusu metin şöyle
1. Anayasamızda cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anaya sanın 4'üncü maddesi ile teminat altına ali nan läiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasi yetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayırım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler ya-pılmalıdır.
2. Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, va kif ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Milli Eğitim Bakanlığı'na devri sağlanmalıdır
3. Genç nesillerin körpe dimağlarının Öncelikle cumhuriyet, Atatürk, vatan ve mil let sevgisi, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultu sunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakla rin etkisinden korunması bakımından:
a. 8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı.
b. Temel eğitimi almış çocukların, ai-lelerinin isteğine bğlı olarak, devam edebi leceği Kur'an kurslarının Milli Eğitim Bakan lığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal dü zenlemeler yapılmalıdır.
4. Cumhuriyet rejimine ve Atatürk İlke ve inkılaplarına sadik, aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, milli eğitim kuruluş-larımız, Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun özü-ne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.
5. Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan di-hi tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istis-mar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihti yaç varsa, bunlar Diyanet İşleri Başkanlı-ği'nca incelenerek mahalli yönetimler ve il-gili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.
6. Mevcudiyetleri 677 sayılı yasa ile nen edilmiş tarikatların ve bu kanunda be-rtilen tüm unsurların faaliyetlerine son ve-Imeli, toplumun demokratik, siyası ve sos-al hukuk düzeninin zedelenmesi önlenme-dir.
7. İrtical faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askeri Şura kararları ile Türk Silahlı Kuv-vetleri'nden (TSK) ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK'yı dine kar-ymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalı-Jir.
8. İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri eya yasadışı örgütlerle irtibatları nedeniyle
TSK dan işkileri kesilen personalin diger kamu kurm ve kuruluşlandethidam le
9. TSK ya aşın din kesimden sam tan önlemek için mevcut mevzuat garg sinde alınan tedbirler, diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer o tim kurumlar lie bürokrasinin her kademe sinde ve yargı kuruluşlarında da uygulan malıdır
10. Bu maddenin tam metnini Türk ye'nin uluslararası ilişkilerini ilgilendirdiği için yayınlayamıyoruz
11. Arışı dinci kesimin Türkiye'de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikali fa yetler yasal ve idari yollarla mutiska Orien melidir
12. T.C. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasası ve bilhassa Be lediyeler Yasası'na aykın olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçland rilmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmalı dir
13. Kıyafetle ilgili kanuna aykını olarak ortaya çıkan ve Türkiye'yi çağdışı bir görü nüme yöneltecek uygulamalara mani olun malı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mah kemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında Itizlikle uygulanmalıdır.
14. Çeşitli nedenlerle verilen, kisa ve uzun namlulu silahlara ait ruhsat işlemleri polis ve jandarma bölgeleri esas alınarak yeniden düzenlenmeli, bu konuda kısıtla-malar getirilmeli, özellikle pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmelidir.
15. Kurban derilerinin, mali kaynak sağlamayı amaçlayan ve denetimden uzak rejim aleyhtarı örgüt ve kuruluşlar tarafın dan toplanmasına mani olunmalı, kanunla verilmiş yetki dışında kurban derisi toplam nılmamalıdır.
16. Özel Üniforma giydirilmiş koruma-lar ve buna neden olan sorumlular hakkın da yasal işlemler ivedilikle sonuçlandırılma li ve bu tür yasa dışı uygulamaların ulaşabi leceği vahim boyutlar dikkate alınarak, ya-sa ile öngörülmemiş bütün özel korumalar kaldırılmalıdır.
17. Ülke sorunlarının çözümünü "Mil-let kavramı yerine ümmet kavramı bazında ele alarak sonuçlandırmayı amaçlayan ve bölücü terör örgütüne de aynı bazda yakla şarak onları cesaretlendiren girişimler yasal ve idari yollardan önlenmelidir.
18. Büyük Kurtarıcı Atatürk'e karşı ya pılan saygısızlıklar ve Atatürk aleyhine işle-nen suçlar hakkındaki 5816 sayılı kanunun İstismar edilmesine firsat verilmemelidir.
Türkiye Avrupa Birliği İlişkileri, "Hıristi-yan Demokratlar Grubu'ndan çıkan kararla geçen ay tekrar gündeme geldi. Aralarında Almanya Başbakanı Helmut Kohl'ün de bu-lunduğu Avrupa Hıristiyan Demokrat Parti li-derlerinin, AB'nın bir medeniyet projesi oldu. ğunu ve Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin kuru-luş gayesinin kapsamında yer almasının söz konusunu olmadığını ifade etmeleri Anka-ra'da büyük yankı uyandırdı.
AB-Türkiye İlişkilerinde kültür ve mede-niyet farklılığını bir kez daha gündeme geti-ren ve Kohl'ün yanı sıra İspanya Başbakanı Jose Maria Aznar, İtalya Başbakanı Roma-no Prodi, Belçika Başbakanı John Luck Dehaene, İrlanda Başbakanı John Bruton gibi AB'daki etkili isimlerin de "Türkiye'nin Avrupa'da yeri yoktur. Çünkü, Avrupa'nın Hi-ristiyan, kültürel ve insani değerlerine sahip değildir" sözlerine imza atmaları, Türkiye-AB İlişkilerinin geleceği açısından önemli bir sin-yal olarak değerlendirildi.
Yakın zaman önce de Lüksemburg Başbakanı Jean Claud Juncher'in "Türkiye AB'ye tam üye olamaz, çünkü kültür ve me-deniyeti müsait değil şeklindeki açıklaması-nın ardından Hıristiyan Demokratlar Gru-bu'ndan da aynı yönde bir kararın çıkması Türkiye'nin "Avrupa aile fotoğrafı"nda yer al-masını bekleyenleri önemli ölçüde şok etti.
Bu şok tavrın tartışıldığı bir ortamda Hollanda'nın Apeldoorm kentinde gerçek-leştirilen Avrupa Birliği Konseyi Zirvesi'nden, "Türkiye'nin Avrupa'nın bir parçası olduğu şeklindeki açıklamatı. Bu açıklama önceki şoku bir nebz dağıtmış olsa da her şeyi tam netleştirmedi
İstanbul Üniversitesi Avrupa ve Ortado-ğu Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Dr. Erol Manisalı "Türkiye Avrupa'nın bir parçasıdır" türünden açıklamaları birer oyalama taktiği olarak yorumladı. Manisalı AB'nin Türkiye ile bağları tamamen koparmamasının gerekçe-lerini şöyle açıkladı: AB Türkiye'nin imzaladı-ğı ve yalnızca kendilerine avantaj sağlayan Gümrük Birliği belgesinin değiştirilmesini is-temesinden korkuyor. Bütün bu nedenlerle, Türkiye'ye karşı oyalama taktiği güdüyor ki istediklerini elde edebilsin."
AB'nin oyalayıcı bir politika izlediği ve Türkiye'ye karşı ikiyüzlü davrandığı bizzat
bati medyasında da vurgulanmakta. Hollan-da'nın Volskrant gazetesinde Jos Krassen imzasıyla yayınlanan bir makalede Batı'nın bu ikiyüzlülüğü şöyle dile getirildi: "Hıristiyan Demokratların Brüksel'de aldıkları karar, bir-den bire AB'nin Türklere karşı öne sürdüğü, Insan hakları ihlalleri, Kıbrıs'ın işgali ve Tür-kiye'nin sosyal ve ekonomik bakımdan geri kalmışlığı gibi bütün argümanların bahane-den ve ikiyüzlülükten başka bir şey olmadığı nı ortaya çıkardı. Esas engel, Türkleri Avru-pa uygarlığının bir parçası olarak kabul ede-memekten kaynaklanıyordu. Ancak, bu gö-rüş NATO'nun ileri karakolu olarak Avrupa savunmasına katılır ve komünizme karşı Ba-tı değerlerini korurken Türklere hiç hissettiril medi. Oyalayıcı taktiklerle Türkiye AB'ye alınmadı, ama Birlik'ten kopması da önlen di."
ti-
10 yıldır hazırlıklarını yaptığı 3'üncü ge nişleme planını uygulama noktasına geler AB, en geç Aralık 1997'ye kadar tam üyelik süreçlerini başlatmayı planlıyor. AB'nin bu tarihten sonra da tam üyelik için kapılarını er az 2010 yılına kadar kapatacağı ifade edili yor. 1997 sonuna kadar üyeliği kabul edile cek ülkeler listesinde 11 Doğu ve Orta Avru pa ülkesi ile birlikte Kıbrıs Rum Kesimi ye alırken Türkiye'nin bu listeye dahil edilip edil memesi Hollanda'daki toplantıda da karara bağlanamadı. Toplantıdan Türkiye'ye yine "bekle" tafsiyesinden başka bir şey çıkmadı Türkiye, daha önce Rusya ve Ukranya ile aynı statüde değerlendirilmiş ve aday listesi ne alınmamıştı. Henüz kesinleşmemekle bir-likte, AB'nin yeni staratejisi haziran ayındaki Madrid Zirvesi'nde ortaya çıkacak.
Türkiye'nin ümidlerini tamamen ortadan kaldırmak istemeyen AB'nin Türkiye için "özel bir formül" arayışında olduğu da gelen haberler arasında. AB çevrelerinde ifade edi-len formüle göre Türkiye Batı Avrupa Birli-ği'ne (BAB) tam üye yapılacak ve Türkiye ile dış politika ve savunmada birlik sağlanacak. Ancak, Türkiye ekonomik fonlar ve serbest dolaşım konularında birlik dışında kalacak.
AB yetkililerine göre böyle bir formülün ortaya atılmasının gerekçesi ise, Türkiye'de-ki ekonomik şartlar ve Türk nüfusunun fazla-lığı. Bu formüle Türkiye'nin tepkisi nedeniyle "özel statü" adı verilmeyecek.
Allah'ın insanlardan en nefret ettiği kişi, sığırın diliyle ağzını karıştırdığı gibi (yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermek için) konuşurken dilini dolaştırıp duran belağat sahibi kimsedir. Ravi: Hz. Abdullah İbni Amr (r.a.) Sayfa: 8 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Hacetini arz edemeyen kimsenin hacetini siz tebliğ ediniz. Her kim ki, ihtiyacını arza muktedir olamayan bir kimsenin hacetini Sultana bildirirse, Allah, onun ayaklarını kıyamet gününde sırat üzerinde sabit kılar. Ravi: Hz. Ebud Derda (r.a.) Sayfa: 8 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
(A, ölmüş olan (B) nin vârisi olduğunu iddia eder; (B) nin asıl vârislerinden (C) de (A)nın bu iddiasını kabul edip ik-rarda bulunursa, (C) nin bu ikrarı ancak kendi hakkında mu-teber sayılır. Ama (A) bu iddiasını beyyine ikame ederek is-bat edecek olursa, hüküm bütün vârisler hakkında muteber-dir. Çünkü hâkimin velâyet-i âmme hakkı vardır.
76. KİŞİ İKRARİYLE İLZÂM OLUNUR.
İkrar, lûgat olarak: bir şey'i dil veya kalb ile veyahut her ikisiyle isbåt etmektir; inkârın zıddı olmuş oluyor. Şeriat li-sanında: kendi üzerinde bulunan başkasına ait hakkı haber vermektir. Bu bakımdan ikrar mukırri ikrar ettiği şeyle ilzâm eder... Ama (B) kendi lehinde (A) nın yapmış olduğu ikrarı reddederse artık (A) ikrariyle ilzâm olunmaz.
Meselâ:
a) (A), (B) ye 1000 lira borçlu olduğunu ikrar eder, (B) de bunu reddetmezse, (A) üzerine 1000 lira borç gerekli olur. b) (A) nın evinden çalınan bir malı, (B) «Ben çaldım>> di-ye ikrar ederse, tazmin ve tecziyesi gerekli olur.
77. TENAKUZ İLE HÜCCET KALMAZ.
Dâvacı, getirdiği hüccet hilâfına bir ikrarda bulunmuşsa, artık o hüccetin bir değeri kalmaz. Şâhitler şehadette bulun-duktan sonra, bundan dönecek olurlarsa, şehadetleri hüccet olmaz.
Meselâ:
a) (B), (C) de olan alacağımın hepsini aldım diye ik-rarda bulunduktan sonra, (C)'de şu kadar daha alacağım kal-dı diye dâva ederse, dâvası dinlenmez..
b) (A), (B) ye ödünç para verdiğini iddia eder (B) de bunu reddeder, bunun üzerine (A) dâvasını hüccetle isbat et-tikten sonra (B) «Ben ona olan borcumu ödemiştim» derse dâvası dinlenmez.
78. ASIL SABİT OLMADIĞI HALDE FER'İN SABİT OLDUĞU VARDIR.
Meselâ:
a) Bir kimse «falanın falâna şu kadar lira borcu vardır: ben ona kefilim>> dese, ve aslın inkârı üzerine alacaklı alacağı-ni iddia etse, mezkûr borcu kefilin vermesi lazım gelir.
«Asıl sakit oldukta fer' dahi sakit olur>> kaidesi, muttarid olmakla beraber, bâzan asıl sabit olmadığı halde fer sabit olu-yor. Yukarıdaki misâlde olduğu gibi.
79. ŞARTIN SÜBUTU HALİNDE ONA BAĞLI OLAN ŞEY'İN DE SÜBUTU LÁZIM GELİR.
Şart ve cezâ ile birbirine bağlı olan iki cümlenin taşıdığı mâna arasındaki bağlantı gibi. Buna «Talik» denilir. Yâni ikin-ci cümlenin, mazmumunun (ki buna «cezâ cümlesi» denilir) meydana gelmesi, birinci cümlenin mazmumunun meydana gelmesine bağlıdır.
Meselâ:
a) (B) kendi karısına «Eğer falan adamın evine gidersen benden boş ol!>> derse burada bir şart vardır; «falanın evine gitmek. Şartın sübutuyla, ona bağlı olan «kadının boş düş-mesi de sübut bulur.
b) (A), «falan kimse şu malımın fuzulen sana satışını yapmışsa, ben de icâzet veriyorum>> derse o takdirde mal o adam tarafından satılmışsa (A) nın icâzeti muteber tutularak hüküm ifade eder.
80. İMKÂN NİSBETİNDE ŞARTA RİAYET OLUNUR.
Buradaki şartla 79. maddede geçen şart arasında fark var-dır: 79. maddedeki şart belirtildiği gibi tâlik mânasına olup şartla cezâ cümleleri arasındaki bağlantıyı ifade eder. Burada ise, akidlerde ileri sürülen bir takım kayıt ve şartlardır.
a) Vakfedilen bir gayri menkulün gallesinin o semtteki câmie veya medreseye sarfedilmesi şart kılınmışsa, buna müm-kün olduğu müddetçe riayet olunur.
b) (A), (B) den satın alacağı bir malı, 24 saate kadar ge-ri verebilir şartiyle alacak olursa, o takdirde bu müddet için-de (B) malı geri verebilir; (A) da bu şarta riâyet eder.
81. VA'DLER, SURET-İ TÂLİKI İKTİBAS İLE LAZIM OLUR.
Yâni va'd bir şey'e tâlik edilirse, gerekli olur.
Meselâ:
a) (B), (C) ye, «Sen bu malı (D) ye sat, eğer parasını ver-mezse ben veririm derse, o malı satın alan (D) de parayı ver-mezse, vaidde bulunan (B) nin malın karşılığı olan parayı öde-mesi gerekir.
b) (A), (B)'ye şu işimi yaparsan, (C) ye olan borcunu ben öderim der; (B) de o işi yapacak olursa, (A) nın o borcu ödemesi lâzımdır..
82. BİR ŞEY'İN NEF'İ, DAMAN'I MUKABELESİNDEDİR
Yâni bir şey telef olduğu takdirde zararı kime ait ise, onun zimmetinde demek olup o kimsenin bu vechile kefilliği o şey ile intifaa mukabil olur..
Meselâ:
Hiyar-ı ayb ile reddolunan bir hayvanı, alıcının kullanmış olmasından dolayı satıcı ücret alamaz. Zira reddetmeden önce telef olsaydı zararı alıcıya ait olurdu.
83. ÜCRET İLE DAMAN ضَمَانُ (1) CEM'OLMAZ.
alınmaz. Yâni bir şey tazmin edilince, o şey'in kullanılma ücreti
(1) Bir şey'in mislini veya değerini vermek üzere zarara karşı kefil olma. Tazmin köküyle İlgilidir; «dâd» harfiyle yazılır.
(A), (B) nin atını veya evini gasbedip kullandıktan sonra, (A) nın bu malı ondan tazmin edilince, artık kullandığı gün-lerin ücreti kendisinden alınmaz.
84. MAZARRAT, MENFAAT KARŞILIĞINDADIR.
Yâni bir şey'in menfaatine nâil olan kimse, o şey'in mazar-ratına da katlanır.
Meselâ:
a) Müşterek bir arabanın sağladığı menfaat ortaklara ait olduğu gibi bu arabanın tamirine sarfedilen de yine onlara ait-tir.
b) Müşterek bir mülkün hâsılat ve menfaati ortaklarının hisselerine göre olacağı gibi, onarım ve ıslahı için yapılan mas-raf da yine onların iştirâk hisseleri nisbetine göre olur.
85. KÜLFET NÎMETE, NÎMET DE KÜLFETE GÖREDİR
Bu kaide, yukarıdaki kaideyi açıklar mâhiyettedir..
86. BİR FİİLİN HÜKMÜ FÂİLİNE MUZAF KILINIR; VE MÜCBİR SEBEP OLMADIKÇA ÂMİRİNE MUZAF KILINMAZ
Çünkü bir şey'i işlemeye dair verilen emir, zorlayıcı ve il-zâm edici değildir. Çünkü âmirin verdiği emir, o işin yapılma-sını veya fiilin işlenmesini talebden ibârettir. Fiilin işlenmesi ise, me'murun ihtiyar ve isteğiyle oluyor. O halde, mücbir bir sebeb olmadıkça işlenen fiilin hükmü fâiline izâfe edilir; âmi-rine değil...
Ancak birkaç yerde müstesnâ, yâni o yerlerde hüküm âmi-re izâfe edilir; me'mure değil. Meselâ:
87. BİZZAT FİİLİ İŞLEYEN FAİL İLE FİİLE SEBEB OLAN (MÜTESEBBİB) BİRLEŞTİĞİNDE, HÜKÜM O FAİLE İZÂFE EDİLİR.
Meselâ: Birinin umuma ait yolda kazmış olduğu kuyuya, başkası, birinin hayvanını atıp itláf etse, o zâmin (mislini ve-ya bedelini ödemekle yükümlü) olur. Kuyuyu kazan kimseye tazmîn gerekmez.
88. ŞER'İ CEVAZ TAZMÎNE AYKIRIDIR.
Yâni bir şey'e şer'an (hukukan) cevâz verilmişse, o şey sebebiyle vuku bulacak bir zarar, o şey'in sahibine tazmin edil-mez.
Meselâ:
Bir adama kendi mülkünde kazmış olduğu kuyuya birinin hayvanı düşüp telef olsa tazmîn gerekmez. Çünkü şahsın ken-di mülkünde tasarruf hakkı vardır..
89. BİR FİİLİ BİZZAT İŞLİYEN, BUNU KASDEN YAPMASA BİLE YİNE DE TAZMİN GEREKİR.
Çünkü o fiile bizzat başlaması, isim, mâna ve hüküm yö-nünden illet sayılır.
90. MÜTESEBBİB (BİR FİİLE SEBEB OLAN KİMSE) KASDEN O FİİLİ İŞLEMEDİKÇE KENDİSİNE TAZMİN GEREKMEZ.
Meselâ:
Kasden olmaksızın hırsızlığa yol gösteren, adam öldürme-ye delâlet eden kimseye tazmîn gerekmez; ancak muahaza edi-lir (kınanır.) Çünkü ara yerde fail-i Muhtar mevcuttur.
CİNAYET VE ZARARI HEDERDİR.
91. HAYVANIN KENDİLİĞİNDEN OLARAK YAPTIĞI
Yâni sahibinin ihmal ve kasdı olmaksızın bir hayvan bu-lunduğu mer'ada bir zarar yapacak olursa, o zarar hederdir; hayvanın sahibinden tazmîn edilmez.
and Nothingness (1943 [Olmak ve Hiçlik)) isimli eserinde hür. hürriyetin bütün insani amaçların temeli olduğunu söyler. Being
riyet ve insani sorumluluk konuları üzerinde duran Sartre, bir insanın hareket ve davranışlarının başkaları için örnek olduğu-nu, olması gerektiğini hatırlatarak insanlığın/insaniyetin birey-sel olarak ve topluca üretilen bir şey olduğuna dikkat çeker Sartre'a göre, eğer hürriyet tüm insani amaç ve değerlerin te-meli ise herkesin hürriyeti en önemli amaç ve değer olmalıdır. Çünkü, herkes hür olmadan hiç kimse tek başına hür olamaz.
Nietzsche'nin modern toplum ve ahlak eleştirisini uç nokta-ya götürenlerden biri de Michel Foucault'dur (1926-1984). İk.
tidarın işleyişi ve iktidarın bilgi ile ilişkisini çalışan Foucault, insan hayatlarının mazrufu olduğu ve iktidarın ürettiği formla rın, zarfların hudutlarının tarihsel olarak nasıl değiştiğini gös terir. Foucault, bireyin özgürlüğünden ziyade bireyin esasen ik-tidarın ağlarındaki konumundan bahseder. İnsan içinden geçti-gi terbiyenin (ki bu iktidarın terbiyesidir) ürünüdür. Weber'in ortaya attığı "demir kafes" fikrini hatırlatırcasına, Foucault ha-pishane, hastahane ve okul gibi talimhaneleri ele alarak iktida-rın muti vatandaşlar üretme süreçlerini inceler. Toplumun ras-yonelleşmesi ve bürokratikleşmesi (kuvvetin şahıstan kanun-lara, devlete geçmesi ile) iktidarın bireyi terbiye edip yoğurma-sı sonucu bireyin hürriyeti kaybolmuştur. Hatta bireyin hürri-yeti kendi elinden alınmıştır demek bile yanlıştır. Çünkü birey iktidarın ürettiği bir üründür. Bireyin elinde kalan şey "kişisel gelişim" teknikleri gibi rahatlatıcı şeylerdir.
Temelleri Nietzsche tarafından atılan bu yeni ahlak, yirmin-ci yüzyılın ikinci yarısında gelişti. Adına post modern ahlak da denen bu yeni ahlak, klasik moral felsefeyi tamamen tahrip et-memişse de büyük ölçüde parçalanmaya uğratmıştır. (bu konu-da bk. Zygmunt Bauman, Postmodern Ahlak)
3. Fark: Ben ve Öteki
Modern toplumlar daha bir mekanikleşip klasik ahlak anla-yışından uzaklaştıkça menfaat ve ötekine hakimiyet gibi yeni ilkeler yaygınlaşmaya başladı. Hannah Arendt'in gözlemlediği gibi Avrupalılar soykırımı ilkin sömürgelerinde denediler. Öte-kinin insan seviyesinden eşya derekesine düşürüldüğü bu ah-laki ilkeler sömürgelerden Avrupa'ya getirildiğinde ortaya Ya-hudi soykırımı (Holocaust) gibi felaketler çıktı. Batı modernli-ğinin entelektüel veletleri olan milliyetçilik, akılcılık (rasyonel-leşme) ve evrimcilik elele vererek daha önce eşi görülmemiş
felaket ve vahşetlere zemin hazırladılar. Ötekinin insan olmak-tan çıkarılarak yok edilmesi karşısında çeşitli filozoflar yeni ah-laki konumlar aldılar. Bu yeni ahlaki konumlar çoğunlukla ben ve öteki arasındaki ilişkiye bakan intersubjektif teorilerdir.
Ben ve öteki üzerine yazan Yahudi düşünür Martin Buber, mesela, iki tür ilişkiden söz eder. Bunlar "ben-eşya" ve "ben-sen" ilişkileridir. Bunlardan ilki tek yönlü ve araçsal iken, ikin-cisi iki yönlü ve dönüştürücüdür. Martin Buber, modern dünya-nın, bütün ilişkileri "ben-eşya" ilişkisine indirgediğini ileri sü-rerek modernliği eleştirmiştir. Ötekinin meta ve menfaat aracı seviyesine düşürülmesi insaniyeti tahrip etmiştir. İnsani top-lum ancak insanlar arasındaki ilişkiler "ben-sen" ilişkisi olunca mümkündür. Taraflar tamamen birbirleriyle bütünleşmeseler de birbirleriyle simetrik bir diyalog içerisinde olurlar (Schroe-der, 1992: 138).
Ben ve ötekiyi eşit ama farklı olarak gören Buber'in aksine Levinas ben ve öteki arasında hiçbir zaman kapanamaz bir asi-metrik fark olduğunu düşünür. İnsanlar yekdiğerlerini ya eşya ya öteki egolar ya da aynı türün mensupları olarak görürler. Sa-hici bir diyalog içine girmek için insanların yekdiğerleriyle mu-hatap olma, konuşma ve düşünmeyi öğrenmeleri gerekir. Levi-nas'ın önerdiği yeni bir ahlak ve yeni bir nazardır (optics). Sor-duğu soru "günümüzün ahlak anlayışı neyin üzerine bina edil-melidir?" şeklindedir. Alman idealist felsefesinin mahsulü olan şahs-ı manevi (spirit), akıl (Reason) ve bilinç (consciousness) gibi anlayışları eleştiren Levinas ben ve öteki arasında karsı-laşma anında ortaya çıkan bir yükümlülükten bahseder. Ben'in ahlaki yükümlülüğü öteki'ni kendisinden farklı biri olarak tanı-ması ve kabul etmesidir.
Ben ve öteki arasındaki fark meselesi günümüzün demokra-si, çoğulculuk ve etik konulu zihni mesaisinin önemli bir kıs-mını teşkil ediyor. Jurgen Habermas (The Inclusion of the Ot-her, 1998) ve Seyla Benhabib gibi düşünürler Kantçı seküler, evrensel ahlak anlayışından hareketle evrensel bir çoğulculuk (kosmopolitanism) teorisi geliştirmeye çalışıyorlar.
Bugün Neredeyiz?
Modern Batı etiği bir dizi perspektif ve gelenek ortaya koy-muştur. Bu perspektifleri çeşitli açılardan karşılaştırmak müm-kündür. Böylesi bir tasnif ve mukayesede sorulabilecek bazı so-rular şunlardır: Bir ahlak anlayışı bireyi mi yoksa toplumu mu
evsafi nisbiye ارسال نسبیه : nisbi vasıflar, sey lerin (durum, ilişki, olay ve nesnelerin) birbi-rine göre var olan ve birbirine göre değer alan vasıflar (nitelikler)
evsaf- Rubublyet أوصاف ربوبیت : )Allah'a ait Rab'lik sıfatları, Rab'be ait sıfatlar (nitelik-ler), herşeyin sahibi (Rabbi) olan Allah'ın sı-fatları
eyadi-i kesire أيادئ کثیره : çok eller bir çok eller
eyadi-i maneviye آبادئ معنویه : manevi eller
eylemek أبله مك : yapmak, etmek, işlemek
eyman 1 : أيمان.yeminler 2.sağ eller 3.uğurlar
eymen 1 : أيمن.daha uğurlu, çok uğurlu 2.sağ taraf, sağ taraftaki
eyne ابن : nerede? nereye?
eyne-sserä min-es-süreyya أين الثرى من الثريا : Yer nerede gök (gökteki süreyya takım yıldızları) nerede, böyle şey olmaz mánasında bir söz
eyniye (t(انت : Gr. Zaman veya yer zarfı olma durumu
eytam أيتام : yetimler, babaları ölmüş çocuklar
eyvan 1 : أيران.saray 2.büyük salon 3.eski İran
krallık sarayı
eyyam : günler 2.devirler, zamanlar
eyyam - bahar آيام بهار : bahar gunleri
eyyam-ı İlahiye أيام إليه : )Sure uzunlukları, Dünya'dakinden çok farklı olduğu iki örnek-le Kur'an'da bildirilen başka dünyalardaki( Allah'ın (c.c.) günleri (Astronomik ve fizik sistemleri ve şartları farklı olan yerlerde bir günlük süre uzunluğu da farklı olur. Bu da za-manın rölätif (yani nisbi, göreceli) olduğunu gösterir) bk. Kur'an, 22: 47; 32: 5 ve 70: 4 no.
su bk. bast-ı zaman ve tayy-ı zaman
diği türden günler Kur'an'da "gün" olarak bil-eyyam-ı Kur'aniye آیا قرآنی :)sure uzunlukla-rı Dünyamızdakinden çok farklı olan başka dünyalardaki günlerden) Kur'an'ın haber ver-dirilen farklı zaman süreleri (bak. Kur'an, 22:
47; 32: 5 ve 70: 4) (bk. eyyam-ı İlâhiye)
lerinin kendi etrafında bir defa dönmekle eyyam-ı mahsusa أيام مخصوصه : )değişik astro-nomik sistemlerde ve galaksilerde gök cisim-meydana gelen o gök cisimlerine ait) özel günler
eyyam- malūme-i Arziye أيام معلومة أرضية Yer kürenin (Dünyamızın) süresi belli günleri
ayyam meşhure herkese bilinen
mübarek (kutsal) günler(ve geceler) günler) yam meyyite أيام منه : )mec.) ölü gunler
jani geçmiş yyam-ı mübareke با مبارکهmübarek (kutsal( günler
eyyam Rabbaniye أيام ربانيه Rabbimizin Kur'an'da işaret ettiği günler. Kur'an'da işa-findaki dönüslerine göre farklı süreleri olan ret edilen ve yıldızların kendi eksenleri etra-yam-ı İlâhiye) günler (bak. eyyam-1
yamsaireأيام سا : )bilinen) diğer günler
etrafinda bir kere dönmesinden meydana ge-eyyam-i Şemsiye (Gunesin kendi len) Güneşe ait günler
eyyam-i şer'iye 1 أيام شرعيه.dinde ve Kur'an'da belirtilen günler. Dünya'mızdaki süresi belli günler 2.(Bak. eyyam-ı Kur'aniye)
@yyetühennefs-ül cahile ايتها النفس الجاهله : ey cahil nefis
eyyetühenefs-ülemmare ايتها النفى الأمارة günaha sürükleyici istekleri yolunda zorlayı a olan nefis
eyyetülhennefs-ül meş'ume ايتها النفس المشؤمه : ey uğursuz nefis
Eyyub (Eyyub) (a.s.( أيوب : eski peygamber-
lerden olup, Allah (c.c.) onu hastalıklarla denedi. mal ve mülkünü kaybetti. Sabır ve ihläsıyle imtihanı kazandı. Böylece ece o, mü-minlere örnek sabır kahramanlarından oldu. Cenab-ı Hak O'nu sabır ve şükrünün dün-yadaki mükafatı olarak tekrar sağlığına ve servetine kavuşturdu (Bak. Kur'an, 21/83,84; 38:41,42,43,44)
Eyyubvari أيوبوارى : Hz. Eyyub (a.s.) gibi
Eyyub-il Ensari (r.a.( ايوب الانصارى : Hpeygam-ber (a.s.m.) Medine'ye göç ettiği zaman mi-safir olarak kaldığı evin sahibi olan Medineli büyük sahabi. Adı Hâlid olup künyesi şöyle-dir: Ebû Eyyüb Halid bin Zeyd el-Ensarî (En-sardan, yani Medineli sahabeden, Eyyüb'un babası (Ebû Eyyüb), (Zeyd'in oğlu Halid)
Hz. peygamber (a.s.m.) Ebû Eyûb el-En-sari'nin evinde yedi ay misafir kaldı. Bu süre içinde Medine'deki Hz. peygamber'in (a.s.m.) iki odalı bir ev yapıldı. İnşaat bitince kendi tmescidi yapıldı. Bitişiğinde de kendi kalacağı
Evine taşındı. Hz. peygamber (a.s.m.) Ebû Eyyüb'un (r.a.) misafirperverliğinden, hiz-metlerinden çok memnun kalmış ve Ona dua etmiştir. Hz. Ebû Eyyüb El-Ensari, Nec-car Oğulları kabilesine esine mensuptu. Neccar Oğulları kabilesi, Hz. peygamber'in (a.s.m.) dedesi Abdülmuttalib'in annesinin mensup olduğu kabileydi. Bu sebeple Hz. Ebû Eyyüb ile Hz. peygamber (a.s.m.) uzaktan akraba sayılmıştır
Hz. Ebû Eyyüb, Hz. peygamberle (a.s.m.) beraber savaşlara katıldı. Hendek Savaşında (Mi. 627) Hz. peygamberin (a.s.m.) çadırının gece nöbetini de tutmuştur. Bu vesile ile de Hz. peygamber O'na dua etmiştir. Hz. pey-gamber'den (a.s.m.) sonra dört halife döne-minde de savaşlara katılmıştır. Hz. Ali'nin Haricilerle ilk savaşında (mi. 658) o da Hz. Ali'nin yanında idi. Ömrünün yaşlılık yıl-larında Emevi Halifesi Muaviye'nin İstan-bul'un fethi için düzenlediği sefere de katıldı. Ordu İstanbul'a varınca kış gelmişti. Ordu komutanı, Emevi halifesinden yardım istedi. Muaviye, oğlu Yezid komutasında M. 669 yılı-nın ilk baharında yardımcı kuvveti gönderdi. Yardım İstanbul'a gelince ordu şehri kuşatma hareketine başladı. Bu sıralarda Hz. Ebû Ey-yub hastalandı. Hastalığı ağırlaşınca vasiyet olarak mümkün olduğu ölçüde surlara yakın bir yerde defnedilmesini istedi. Öldüğü za-man 80 veya 90 yaşında idi (mi. 669)
Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u fethedin-ce hocası Akşemseddin'in gördüğü bir rüya üzerine Hz. Ebû Eyyub'un mezarı araştırıldı. Mezar bulundu. Mezardaki yazılı levhadan, mezarın Hz. Ebû Eyyûb'e (r.a.) ait olduğu anlaşıldı. Mezarın üzerine bir türbe ve yanın-da da bir mescid yapıldı. O günden sonra bu türbe müslümanların ziyaret yeri olmuştur. (Rahmetullahi aleyh)
Eyyubi (yye( ايوبيه : Eyyuba (s.) ait
eyyuhe... (eyyûhe انها
eyyühe-l insan! أيها الإنسان : ey insan
eyyühe-l münafık! أيها المنافق : ey münafık, ey inancında samimi (içtenlikli) olmayan iki yüzlü!
eyyühe-l Üstad! أيها الاستاد : Ey Üstad
eyyühe-l Üstad-ı A'zam! أيها الاستاد اعظم : ey en büyük Üstad!
eyyühe-I Üstad-ül Aziz! أيها الاستاد العزيز : ey aziz (sevgili) Üstad!
ezel ebed أزل أبد : Ezelden ebede kadar, öncesiz sonsuz bir şekilde
ezeli (ye( أزلبه : ezeldeki; öncesiz, her zaman var olan, başlangıcı olmadan sonsuz olarak var olan
ezeli irade أزلى إراده : ezelilikAllah'ın (c.c.) son-suz iradesi zamana bağlı olmayan, hep var
olan iradesi
: zeliyet: ezelilik başlangıcsızlık, önce-olarak
ezeliyet-i madde maddenin ezelj. yeti, maddenin yaratılmamış olarak ezelden beri varlığı (iddiası)
ezeliyet-i madde ve hareket ازثبت ماده و حرکت madde ve hareketin ezeliyeti, madde ve hare ketin ezelden beri hep var ola geldiği, sonra dan yaratılmadığı iddiası
ezeliyet-i ruh ازلیت روح : ruhun ezeliyeti, ruhun yaratılmamış olarak ezelden beri varlığı (id-diası.)
ezhan أذهان : zihinler, anlama yetenekleri
ezhan- avam أذهان عوام : halkın anlayış yete nekleri
ezhan-nas اذهان ناس : insanların anlayış yete-nekleri
ezhar- tevafuk أزهار توافق : )mec.) tevafuk çiçek leri, tesadüfle açıklanamaz tarzda (Allah'ın c. c. teşvik ve ikramı olarak) ortaya çıkan uy-gunluk işaretleri
ezher 1 : أزهر.parlak, ışıklı, çok beyaz 2.Cuma günü 3.(gökteki)ay
Ezher أزهر : Cami-ül Ezher, Fatımîler Devleti zamanında bir cami olarak yapılmış (mi. 972) ve daha sonra medrese haline gelmiştir. Os-manlılar Mısır'ı alınca dinî ilimler merkezi olmuştur. 1936 yılında eğitim proğramında değişiklikler yapılarak İslâmi ilimlerle birlik-versite şekli verilmiştir. Hem İslâmi ilimlerin, te modern ilimlerin de okutulduğu bir uni-hem modern ilimlerin okutulduğu bu üniver sitenin çeşitli fakülteleri ve bağlı ensitüleri (eğitim ve araştırma kuruluşları) vardır
ezheri أزهرى : Cami-ül Ezhere (Ezher Univer-sitesine) ait
وروى مسلم عن زيد بن أرقم رضى الله عنه قال : كان رسول الله صلى الله عليه
وسلم يقول : « اللهم إلى أعُوذُ بكَ مِنَ العَجْزِ وَالكَسَلِ والبُخْلِ والهرم وعذاب القبر ، اللهم آت نفسي تقواها ، وزكها أنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَاهَا ، أَنْتَ وَلِيُّهَا ومَوْلاها ، اللهُمَّ إِلى أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ ، وَمِنْ قَلْبِ لَا يَخْشَعُ وَمِنْ نفس لا تشبع ، ومن دَعْوَةٍ لا يُسْتَجَابَ لها ) .
2) ZEYD b. ERKAM'dan r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor:
Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu: <>>>
**
Gerçekten biz aciz ve günahkâr kulların Allah'a sığınması gereken, en önemli şeyler bunlardır.
** Ravi menkıbeleri, 5. ve 86. Hadis-i Şerifte..
الدرس الثامن والثلاثون في الدعاء
١ - ٤ قال الله تعالى : وقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُم . وقال تعالى : ادْعُوا رَبَّكُمُ تَضُرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ . وقال تعالى : وإذا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّى فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذا
دعان . وقال تعالى : والذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلإِخْوَانِنَا الذين سبقونا بالإيمان ، ولا تجعل في قُلُوبِنَا غِلا لِلَّذِينَ آمَنُوا ، رَبِّنَا إِنَّكَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ .
«Rabbınız emretti: Bana dua ediniz ki, sizin için kabul ede-yin..>>
**
Bizden dua.. Kabul ondan.. MÜMİN suresinin 60. âyetidir.
2) Ve şöyle buyurdu:
<>>>
İşte bundandır ki, duaların daima içli ve sessizce yapılması emredili-
yor..
**
BAKARA suresinin 186. âyetidir..
4) Ve şöyle buyurdu: <<Bunların arkasından gelenler (şöyle) derler: Ey Rabbimiz, bizi ve iman ile bizi daha önden geçmiş olan (din) kardeşlerimizi yarlığa. İman etmiş olanlar için kalblerimiz-de bir kin bırakma. Ey Rabbimiz, şüphesiz ki sen çok esirgeyici-sin, çok merhametlisin..)
**
Bu Ayet-i Kerimede dua ettikleri beyan edilen kimseler, bilhassa as-habdır..
Bize anlatılmak istenen manâ odur ki, geçmişte, iman yoluna hizmet etmiş kimselere daima dua edelim..
gelir; ihzar ederse febiha ve eğer etmezse ant ihzar etmek üzere cebrolunur.
FASLI SALIS
Kefalet bil-mâlın ahkâmı beyanındadır.
MADDE 643 Kefil zâmindir.
Talib mutâlebede muhayyerdir; alacağını dilerse MADDE 644 kefilden ve dilerse asilden mutâlebe eder ve birinden mutâlebesi diğerinden mutalebe hakkını ıskat etmeyip birinden mutâlebe et-tikden sonra diğerinden veyahut ma'an ikisinden dahi mutâlebe edebilir.
MADDE 645 Kefil bil-mål olan kimsenin kefâleti hasebiyle zim-metine lazım gelen meblağa diğer biri kefil olsa dâyin alacağını kefillerin hangisinden isterse mutâlebe eder.
MADDE 646 Bir cihetden dolayı müştereken medyûn olan kim-seler yekdiğere kefil olsalar her biri deynin mecmûu ile mutâleb olur.
MADDE 647 Bir deynin müteaddit kefilleri olduğu suretde eğer başka başka kefil olmuşlar ise her biri тестû-u deyn ile mutâleb olur.
Ve eğer ma'an kefil olmuşlar ise herbiri deynden hissesi mik-dariyle mutaleb olur; fakat bunlar yekdiğerin zimmetine lâzım ge-len meblağ'a dahi kefil olmuşlar ise ol halde herbiri mecmu-i deyn ile mutaleb olur.
Meselâ, bir kimsenin bin kuruş borcuna biri kefil oldukdan son-ra diğer biri dahi kezalik bin kuruşa kefil olsa dâyin bu meblâğı kefillerin her hangisinden isterse mutâlebe eder. Amma ol iki kimse bu bin kuruşa ma'an kefil olsalar her biri bin kuruşun nısfı ile mutâleb olur, meğer ki yekdiğerin zimmetine lâzım gelen meblağa dahi kefil olmuşlarsa ol halde herbiri bin kuruş ile mutâleb olur.
MADDE 648 Kefaletde asilin beri olması şart kılınrsa havaleye münkalib olur.
MADDE 649 Muhilin adem-i berâeti şartıyle havale kefâletdir. Binaenaleyh bir kimse medyûna sendeki alacağımı sen dahi zāmin olmak üzre filânın üzerine havale et dese o dahi ol veçhile havale etse tâlib, alacağını her hangisinden isterse alır.
MADDE 650 Biri nezdinde bir kimsenin emanet malı olduğu
halde ol maldan eda etmek üzre ol kimsenin borcuna kefil olsa caiz olur. Ve ol maldan ifa etmek üzre kefil icbar olunur. Ve eğer mal telef olsa kefile bir şey lâzım gelmez. Fakat kefil oldukdan sonra ol malı sahibine reddetse ol halde kendi zâmin olur.
MADDE 651 Bir kimse birini filân vakitde ihzar etmek üzre nef-sine ve ol vakit ihzar etmediği takdirde borcunun edasına kefil oldukda vakt-i muayyende ihzar etmez ise kefilin ol deyni vermesi lâzım gelir.
Ve kefil fevt oldukda veresesi vakt-i muayyene kadar mekfül-ün-bihi teslim ederler; yahut mekfûl-ün-bih cihet-i kefaletden do-layı nefsini teslim eylerse kefil tarafına malca bir şey terettüb et-mez ve eğer anlar mekfül-ün-bihi yahut mekfûl-ün-bih nefsini tes-lim etmezse kefilin terekesinden malın edası lâzım gelir ve mekfûl-ün-leh fevt olsa varisi mutâlebe eder.
Ve kefil vakt-i muayyende mekfül-ün-bihi ihzar edip de mek-fûl-ün-leh teğayyub ve ihtifâ eylese anın tarafından bir vekil nasb ile ana teslim olunmak üzre kefil hâkime müracaat eyler.
MADDE 652 Kefalet-i mutlakada deyn eğer asîl üzerine muaccel ise kefil hakkında dahi muaccel ve asil üzerine müeccel ise kefil hakkında dahi müeccel olarak sabit olur.
MADDE 653
Kefalet-i mukayyedede ta'cil ve tecil vasıflarının her hangisi ile kaydolunmuş ise kefil ana göre mutâleb olur.
MADDE 654 Bir müddet-i ma'lûme ile müeccel olan deyne ol müddet ile müeccel olarak kefalet sahih olduğu gibi andan ziyade müddet ile müeccel olarak kefalet dahi sahih olur.
MADDE 655 Dâin alacağını asıl hakkında tecil ederse gerek kefil ve gerek kefil-ül-kefil hakkında dahi tecil etmiş olur.
Ve kefil-i evvel hakkında tecili kefil-i sâni hakkında dahi te'-cil olur.
Amma kefil hakkında te'cili asil hakkında tecil değildir. MADDE 656 Müeccelen medyun olan kimse kable hulûl-il-ecel âhar diyara gidecek olup da dâini hâkime müracaatla andan kefil istedikde kefil vermeğe mecbur olur.
MADDE 657
Bir kimse birine benim filân kimseye olan borcuma kefil ol deyip ve o dahi kefil olup da kefalet hasebiyle borcu eda ettikden sonra asile rücu' edecek oldukda kefil olduğu şeyle rücu eder; müeddâya itibar olunmaz; amma borcun bir mikdarı üzerine dâin ile musalâha ettiği takdirde verdiği bedeli sulh ile rücu' eder; yoksa mecmu-u deyn ile rücu edemez.
«(Velmürselâti Urfen) sûresini okuyan (Fe bieyyi hadisin både. hû yü'minûn.)e gelip erişince (Âmennå billâhi = Biz imán ettik!) desin!
(Vettini vezzeytûní) sûresini sonuna kadar okuyan kimse (Evet! Ben de, buna şâhidlerden'im!) desin!
(Lâuksimü bi yevmilkıyâme) sûresini, sonuncu Âyeti olan (Eley-se bi kadirin alâ en yuhyiyelmevtâ) Âyetine kadar okuyup bitiren kimse (Evet! Kadirdir!) desin!» buyurmuştur. (280)
12. Kur'ân-ı Kerim okunurken, bazı Ayetlerin tekrar tekrar okunmasında bir sakınca yoktur. (281)
Peygamberimiz, bir gece, sabaha kadar (İn tüazzibhüm fe inne-hüm ibâdük. Ve in tağfir lehüm fe inneke entel'Azîzül'Hakim) (282) Âyetini tekrarlamış durmuştur. (283)
13. Kur'ân-ı Kerim okunurken, ağlana bilir. Ağlamaklı ve hü-zünlü bulunulur. (284)
Peygamberimiz, bir gün, Abdullah b. Mes'ud'a «Bana, Kur'ân oku!» buyurdu.
Abdullah b. Mes'ud «Yâ Resûlallah! Sana indirilen Kur'ân'ı, Sa-na nasıl okuya bilirim?!» dedi.
Peygamberimiz «Ben, onu, kendimden başkasından dinlemeyi daha çok severim.» buyurdu.
Bunun üzerine, Abdullah b. Mes'ud, Nisâ sûresinden okumağa başlayıp (Fe keyfe izâ ci'nâ min külli ümmetin bi şehîdin ve ci'nâ bi-ke alâ ha ülâi şehîdâ = Her ümmetten birer şâhid ve onların üzerine de, Seni şâhid olarak getirdiğimiz zaman, onların halleri nice olur?) (285)
18. Kur'ân-ı Kerim okunurken, secde Âyetlerine gelindikçe, sec-de edilir.
Secde Ayetleri, Kur'ân-ı Kerimin on dört yerinde vardır:
1. Ârâf sûresinin 206 ıncı,
2. Ra'd sûresinin 15 inci,
3. Nahl sûresinin 49 uncu,
4. İsrâ sûresinin 107 inci,
5. Meryem sûresinin 58 inci,
6. Hacc sûresinin 18 inci,
7. Furkan sûresinin 60 ıncı,
8. Neml sûresinin 25 inci,
9. Secde sûresinin 15 inci,
10. Sad sûresinin 24 inci,
11. Fussilet sûresinin 37 inci,
12. Necm sûresinin 62 inci,
13. İnşıkak sûresinin 21 inci,
14. Alak sûresinin 19 uncu Ayetidir. (290)
Kur'ân-ı Kerim okumak için efdal olan vakitler, namaz için ef-dal olan vakitlerdir.
Geceleyin, akşamla yatsı arasıdır.
Gündüzün, efdal olan, sabahtan sonradır..
Hatmin efdal vakti, gündüzün başlangıcı veya gecenin başlan-gıcıdır.
Hatmi, kışın gecenin başlangıcında, yazın da, gündüzün başlan-gıcında yapmak efdaldır. (291)
20. Hatim yapacak olan, o gün, oruçlu bulunur. Ev halkını top-layıp düa eder. Allâha hamd ve istiğfarda bulunur, Peygamberimize salevât getirir. Hayrlar talep eder. (292)
21. Hatmde, Duhâ sûresinden Kur'ân-ı Kerimin sonuna kadar olan sûreler okunup aralarında (Allâhü ekber! Lâ ilahe illallahü val-lâhü ekber!) diyerek Tekbir getirilir.
(Kul eûzü bi Rabbinnâs) sûresinden sonra Fâtiha sûresile Baka-
(288) Süyutî İtkan c. 1, s. 110
(289) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 461, Süyutî İtkan c. 1, s. 108
(290) Tahâvî - Muhtasar s. 29, Süyuti İtkan c. 1, s. 110
(291) Bedürddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 472, Süyutî İtkan c. 1, s. 110
re sûresinin başından (ve ülike hümül müflihûn) Ayetine kadar bes Åyet okunur. (293)
Peygamberimiz (Kul eûzü bi Rabbinnâs) sûresini okuyunca, Få-tiha'dan başlar ve Bakare sûresinin başından (Ve üläike hümülmüfi. hûn) Ayetine kadar okuduktan sonra hatm düasını yapar, kalkardı
(294) 22. Peygamberimiz, Kur'ân-ı Kerimi hatm ettiği zaman şöyle düa ederdi:
Allâhümmerhamni bilkur'an.
Vec'alhü li emânen ve Nûran ve Hüden ve Rahmeten.
Allâhümme zekkirnî minhü mâ nesîtü.
Ve allimni minhü mâ cehiltü.
Verzukni tilavete ânâelleyli
Vec'alhü li hucceten yâ Rabbel'âlemin!» (295)
23. Adamın biri «Ya Resûlallah! Hangi amel, Allâha daha sey-gilidir?» diye sormuştu.
Peygamberimiz «Konup göçenin ameli!» buyurdu.
Adam «Konup göçen, ne demektir?» diye sordu.
Peygamberimiz «Ehl-i Kur'ân ki, onu, başından sonuna kadar okur. (296)
Sonundan da, hemen baş tarafına geçer. (297)
Ne zaman, Kur'ân'ı sonuna kadar okuyup gelse, hemen baş ta-rafına geçip yeniden okumağa başlar.>> buyurdu. (298)
Nitekim, Mekke Kari'leri, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup hatm edince, baş tarafa geçer, Fâtiha ile Bakare sûresinin başından (Ve ülâike hü-mülmüflihün)a kadar beş âyet okuduktan sonra okumayı keserler ve böyle yapana da «Konup göçen'in, yâni Kur'ân-ı Kerîm'i hatm edip arasını zamanla ayırmadan tekrar evvelinden başlayanın ameli» is-mini verirler. (299)
(293) Bedrüddinülzerkeşi Burhan c. 1, s. 473-474, Süyuti İtkan c. 1, s. 111
(294) Süyuti İtkan c. 1, s. 111
(295) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 475
( 296) Tirmizi Sünen c. 5, s. 197-198, Dâremî Sünen c. 2, s. 337
(297) Dârimi Sünen c. 2, s. 337
(298) Tirmizi Sünen c. 5, s. 198, Dârimi Sünen c. 2, s. 337
PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET
Sünnetin Başvurulacak ve Yararlanılacak İkinci Hidayet Kaynağı Oluşu:
Peygamberimizin, Vedâ Haccı Hutbesinde, Ümmetine bıraktığını açıkladığı ve sımsıkı sarıldıkları takdirde, hiç bir zaman yollarını şa-şırmayacaklarını haber verdiği iki şeyden ikincisi Sünnet'i idi. (1)
Sünnet'in Mânâları ve Çeşidleri:
Sünnet, lügatta yol demektir.
(Sünnetullah) terkibi, yüce Allah'ın hüküm, emir ve nehiylerini ifade eder. (2)
Şeriat dilinde Sünnet: Peygamberimizden sâdır olan Sözler, (Hadisler), İşler ve Takrir (Tasvipler) demektir.
Peygamberimizin ibâdet maksadile, Farz ve Vâcib olmayarak, iş-lemeğe devam ve nâdiren terk ettiği şeylere Sünnetülhüdâ, Sünnet-i müekkede denir ki, Ezan, Kamet, beş vakit namazın sünnetleri, Maz-maza, İstinşak.. gibi, dini tamamlayıcı nitelikte olan sünnetler olup onları terk etmek mekruh ve günahdır.
Münferid'in Ezan okuması, Misvåk tutunmak, namaz içinde ve dışında bazı Müstehab fiillerle, Peygamberimizin yeme, içme, oturup kalkma, giyinip kuşanma.. gibi âdet ve itiyad niteliğindeki Sünnetle-rine de, Sünnetüzzevâid denir.
Bunları işlemekte sevab bulunmakla beraber, terk etmekte kerâ-het ve günah yoktur. (3)
Peygamberimiz, bir Hutbesinde «Sünnetlerin hayırlısı, Muham-medin Sünnetleridir.» buyurduğu gibi,
Ådet niteliğindeki Sünnetlerinin de, Rabbânîliğini «Beni, Rabbim terbiye edip yetiştirdi ve güzel terbiye edip yetiştirdi.» diye açıklaya-
(1) Mâlik Muvatta' c. 2, s. 899, İbn-i İshak, İbn-i Higam Taberf Tarih c. 3, s. 169 Sire c. 4, s. 251,
(وَاذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا منا ) جمله سنك مخاطرى هو منكر اولد قارى الده، جمله تاکیدی براقي المدر بونك سبی، برنجی جمله ی شوفي غفر اللی حمله بی ایسر عشق و شوقه الله سويله وحكمين اشار تدر. شيطانكر من سورله دكرى جمله بی من شکنده، مؤمناره فارس سويله دكترين جمله فعلم صورتنده ذكر ا تمولرى، مقصد لرنك بوراده عهد لرینه ثابت و دواملی خالد قاريني اثبات ایتد ترین اوراده اي بالازعان قلد حربى احداث ابتكرين الشارند.
(انما نحن مستهزون) یعنی ابزار مؤمناره قاشو انجو استهزا المدعى انانلرز، بوجمله نك او لکي جمله به عطف ابد يا محمد يكنك اسبابي :
ایکی کلمہ و یا ایکی جمله آراسنده یا کمال اتصال و اتحاد واردر و یا کمال انقطاع و انفصال واردر بوایکی صورته بر برین عطفهری جائز دیلدر آنجه آرا لرنده اور نه در جوده بر انقطاع و بر اتصال اولان بر لرده عطفلری جائز در بوجمله ایسه (إِنَّا مَعَكُمْ) جمله سنه بر جهند نه تأکید در بر چهند نه ده بدلور. بو ایکی صورنده هر یکی جمله نا آراسنده کمال اتصال وار در دیگر به جهتدند دخی، مقدر بر سؤاله جوابدر بوصورنده ده آرا رنده کمال انقطاع وارد چونکه على الاكثر سؤال انشاء جواب، اخبار اولور ایشته بونك ايجون را گرنده عطف يا بيلما مشدد.
[ سؤال ؟ ] بو جمله نك ( إِنَّا مَعَكُمْ ) جمله منه تأكيد و يا بدل اولد يفتك توجيهي ؟
جهوده [ الجواب ) (إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِوْنَ ) جمله ی كرن حق و حقيقته وكرن اهل حق واهل هداية اهانته دائر در. چونکه بوند نه ضلالت و اهل ضلالته تعظيم ميغيور. بوايه ( انا معكم) جمله سنك مأكيد.. ديمك هر يكي جمله نك مالگری بر در و یا بر برینی تأکید ایدر.
مقدر بر سؤاله جواب اولد يفتك توجیهی ،ایس صدانکه او نارك شيطانلری طرفند نه شویله بر سئوال وارد اولمشدر که: [ يا هو، اگر سر بر ماه برابر و بزم مسل گمنده او لمسه اول ایدیان، مؤمناره موافقت ایتمز دیگرز پاسز اونارك مذهبا رینز کچدیگر و یا خود مزن ایچون معین به مذهب يوقدر ..
بو سؤاله فارسو (إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِوْنَ ) دبيه مسلمانام دن اولاد قارینی صراحتا سو او د کاری کیا۔ حصرى افاده ليدن (انما) ايله، معين بر مذهبي او لما يا ناردن او لماد قادرين اشارت انتشار در.
cümlesinin muhatabları hep münkir oldukları halde, cümle te'kidsiz bırakılmıştır. Bunun sebebi, birinci cümleyi şevksiz, asksız: ikinci cümleyi ise ask ve sevk ile söylediklerine işarettir. Şeytanlarına söyledikleri cümleyi, ismiye şeklinde, mü'minlere karşı söylediklerini cümle-i fi'liye suretinde zikretmeleri, maksadlarının burada ahidlerine såbit ve devamlı kaldıklarını isbat ettiklerine, orada ise yalnız imána geldiklerini ihdås ettiklerine işarettir.
الماكول مشتهرون Yani "Bizler mü'minlere karşı, ancak istihzá edici insanlarız." Bu cümlenin evvelki cümleye atfedilmediğinin esbabı:
İki kelime veya iki cümle arasında ya kemål-i ittisäl ve ittihåd vardır. Veya kemål-i inkıta ve infisål vardır. Bu iki surette birbirine atıfları câiz değildir. Ancak aralarında orta derecede bir inkıtå' ve bir ittisäl olan yerlerde atıfları câizdir. Bu cümle ise, cümlesine bir cihetten te'kiddir, bir cihetten de bedeldir. Bu iki surette her iki cümlenin arasında kemål-i ittisál vardır. Diğer bir cihetten dahi, mukadder bir suâle cevabdır. Bu surette de aralarında kemål-i inkıta' vardır. Çünki alelekser suål, inşă, cevab, ihbâr olur. İşte bunun için aralarında atıf yapılmamıştır.
Suâl: Bu cümlenin إلا معك cümlesine
te'kid veya bedel olduğunun tevcihi? Elcevab: إنما عن مستهووة cümlesi gerek hak ve hakikate ve gerek ehl-i hak ve ehl-i hidâyete ihanete dâirdir. Çünki bundan dalålet ve ehl-i dalâlete ta'zim çıkıyor. Bu ise
cümlesinin meâlidir. Demek her iki cümlenin meâlleri birdir veya birbirini te'kid eder. Mukadder bir suâle cevab olduğunun tevcihi ise, sanki onların şeytanları tarafından şöyle bir sual
vârid olmuştur ki: "Yahu, eğer siz bizimle beraber ve bizim mesleğimizde olmuş olsa idiniz, mü'minlere muvafakat etmezdiniz. Ya siz onların mezheblerine geçtinız. Veyahud sizin için muayyen bir mezheb yoktur."
Bu suale karşı المَا نَحْنُ مُسْتَهْرُونَ diye, müslümanlardan olmadıklarını sarahaten söyledikleri gibi; hasrı ifade eden ile, muayyen bir mezhebi olmayanlardan olmadıklarına işaret etmişlerdir.
Ubade b. Samit (ra) Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu anlatıyor:
"Bana altı şeyi garanti ederseniz ben de size cenneti garanti ederim.
Bunlar:
1. Konuştuğunuzda doğru söyleyin.
2. Söz verdiğinizde yerine getirin.
3. Size bir emanet bırakıldığında onu koruyun.
4. Irz ve namusunuzu koruyun.
5. Gözlerinizi harama bakmaktan muhafaza edin.
6. Harama ve başkasının malına el uzatmaktan sakının."2
Fakih diyor ki, Resulullah (sav)'in bu altı şeyin içinde bütün iyilik ve güzellikleri toplamıştır.
İlk olarak şöyle buyurdu: Konuştuğunuz zaman doğru söyleyin.
Kelimei tevhid başta olmak üzere bütün doğru ve güzel sözler bunun kapsamına girerler.
Yani, kişi Allah'tan başka ilah bulunmadığına şehadet ettiği zaman onun bu sözü doğru olduğu gibi, başkalarıyla konuşmalarında da doğru sözlü olur.
İkinci olarak şöyle buyurdu: Söz verdiğinizde yerine getirin.
Yani, Allah'a verdiğiniz sözü de insanlara verdiğiniz sözleri de yerine getirin.
Kişinin Allah'a verdiği sözü yerine getirmesi ölene dek mü'min ola-rak yaşamasıyla gerçekleşir. İnsanlara verdiği sözü yerine getirtmesi ise, onlara verdiği sözlerin tamamını tutmasıyla gerçekleşir.
Üçüncü olarak şöyle buyurdu: Size bir emanet bırakıldığında onu mu-hafaza edin.
Emanet iki türlüdür.
1. Allah ile kulu arasındaki emanet
2. İnsanların birbirine bıraktığı emanetler.
Allah'ın kullarına bıraktığı emanetler, Allah'ın onlara farz kıldığı iba-
detlerdir. Bu ibadetler onların yanında emanet olduğuna göre, kulların bunları vaktinde eda etmeleri gerekir.
Insanların kendi aralarındaki emanetler ise, birinin diğerine bıraktığı bir mal veya bir söz ya da bir başka şey olabilir. Kendisine emanet bırakı lan şey ne olursa olsun kişinin bu emaneti gözetmesi gerekir.
Dördüncü olarak şöyle buyurdu: Irz ve namusunuzu koruyun.
Namusu muhafaza etmek iki şekilde olur:
1. Cinsel organını haram ve şüpheli olan şeylerden korumak.
2. Başkasının görmemesi için avret yerlerini (başkalarının görmesi haram olan yerler) örtmek. Çünkü Resulullah (sav)'in bu konuda şöyle bu-yurmuştur: "Allah (bakılması yasak olan organlara) bakana da bakılmasına sebep olana da lanet etmiştir."
O halde Müslüman'ın yapması gereken, avret yerlerini başkalarının göremeyeceği tarzda kapatmasıdır.
yun. Beşinci olarak şöyle buyurdu: Gözlerinizi harama bakmaktan koru-
Yani, gözlerinizi kadınların avret yerlerine ve bakılması helal olma-yan yerlerine bakmaktan sakının. Ayrıca dünyanın güzelliklerine bakıp, aldanmaktan da sakının.
"Sakın kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalan-dırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı hem de daha süreklidir."2
Altıncı olarak şöyle buyurdu: Harama el uzatmaktan ve her türlü haramdan sakının.
Huzeyfe b. Yeman (ra) diyor ki:
"Resulullah (sav)'in zamanında biri yalan söylediğinde bu onun mü-nafıklığına delil sayılıyordu. Şimdilerde ben içinizden birilerinin günde on kez yalan söylediğini işitiyorum."3
1908 - Bediüzzaman'ın ilk yazısı "Ve Şâvirhüm Fi'l-Emr" başlığıyla Rehber-i Vatan gazetesinin ilk sayısında yayınlandı.
orduları, Anafartalar'da karaya çıktı. 1915 - İtilaf Devletleri'nin
AĞUSTOS
06 ÇARŞAMBA
12 1447
RUMI: 24 TEMMUZ 1441
HIZIR: 93
BİR AYET
İçinizdekini açıklasanız da, saklasanız da, Allah onu bilir.
Bakara: 284
BİR HADİS
Allah bir millet hakkında kötülük dilerse, idarelerini israfçı ve zevkine düşkün kimselere havale eder.
Deylemî
Dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlâtlarına karşı şefkatleridir. Ve en âli hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır.
Cenâb-ı Hak, şiddetli kış gel-meden önce kömürün lü-zumunu hisseden dünya aklını vermiş olduğu gibi;
Kabrin karanlığını görmeden evvel onu nurlandırmanın lüzumunu anlayıp idrak edecek bir âhiret aklını da cümlemize ihsan buyursun! (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 6-7, no: 2)
Hayat sermayemizden kaybettiğimiz zamanlar içinde teessüf edilecek bir saniye varsa, o da (uhrevî) istikbal teminine medár olan zikir ve tefekkürden uzak geçen demlerdir. (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 55, no: 27)
ÖNCEDEN GÖNDERMEК GEREK
Kiracıların bir evden diğerine taşınırken bütün eşyalarını beraberlerinde götü-rüp, sevdikleri mallardan hiçbir şeyi bırakmadıkları mâlûmdur.
Hål böyle iken;
İnsanların, her şeye muhtaç oldukları kabir evine giderken sevdikleri eşyalarından kısmen olsun bir şeyi beraberlerinde götürmemeleri (infâk edip kendilerinden önce âhirete göndermemeleri), gerçekten hayret verici bir durumdur. (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 16, no: 5)
Şükür, sadece; «Yâ Rabbi Sana şükürler olsun!» demek değildir.
Bilâkis Allah'ın kendisine lutfettiği nimetlerin hepsini yaratılış maksadına uygun olarak kullanmaktır.
Şükrün en makbulü ise sârî olan, yani din kardeşlerine fayda veren (içtimâî) ibâdetlerden (ve hizmetlerden) ibarettir. (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 67, по: 38)
-Acaba bu mükerrem Ademoğlu kimdir? Toprak ve sudan yaratılmış bulunan maddi varlık, yani beden mi yoksa tefekkür ve konuşma kabiliyetiyle diğer canlılardan ayrılan insan cinsi midir?
-Elbette bunların hiçbiri değildir.
Zira azgın nefsinin süfli arzularını yerine getirmek süretiyle gayr-i meşrů taşkınlıklar yapan, hassas şerîati ve rûhâniyet tevzi eden tarikati ayaklar altına alan ve nefsânî duygularına esir olan kimseler, asla mükerrem olamazlar. Irfan ve vicdan sahibi kimseler nazarında bu tip insana; <>> demekten başka bir sıfat yakışmaz.
Mükerrem denilmeye lâyık Âdemoğlu ise, nefs tezkiyesiyle güzel ahlâka sahip olarak dışını ve içini süsleyen, şerîate hizmet eden ve
tarikate vakıf olan bahtiyar kimselerdir." (M. Es'ad Efendi, Mektůbât, s. 3, no: 1)
Adem olamaz ahsen-i takvim ile ekrem,
Takvâdır eden ehlini insân-ı mükerrem.
Ilm ü amel etmezse eğer kalbini tenvîr,
Şeytan kesilir nefs-i habîsi ile âdem! (M. Es'ad Efendi, Divân, s. 232)
Altın ve gümüş muhabbetine esir olursan, ayarın bakırdan daha aşağı olur.
Demir parçası gibi cevhersiz de olsan, kara bir taş veya mermer de olsan, bir gönül ehline erişirsen mücevher olursun!
.»الله« ism-i şerifi «esmâ-i hüsnâ »nın hepsini kendinde toplayan ve Cenâb-ı Hak için alem olan, yüce zâtına has bir isimdir.
O hâlde;
demek « لَا إِلَهَ إِلَّا الله»
<<-Allah'tan başka lutfeden, O'ndan başka himâye eden, O'ndan başka rızık veren... bir ilâh yoktur. >>> demektir.
Buna göre insan, kâmil bir mü'min olmak için bu zikr-i şerif ile kalbini ihyâ etmeli ve bu yüce kelimeyi kalp âlemine nakşetmeye îtinâ göstermelidir. (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s.146, no: 118)
-Bu aciz kardeşiniz hâlâ îmânın aslını ikmâle çalışıyorum. Kelime-i tevhîdi dil ve hâl ile zikretmeye gayret ediyorum.
Çünkü;
Cenâb-ı Hakk'ın dışında bir matlûb, -sûfi lisânıyla bir put, kalpte mevcut oldukça »لا إِلَهَ إِلَّا اللهُ « demek zordur. Söylense bile mânen kabule şâyan ve vuslata vesile olacağı şüphelidir. (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, 5. 63, no: 35)
»لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ « diyen cennete girer. >> buyurulmuş ise de diğer bir hadis-i şerifte; "مخلصا : ihlasla (kelime-i tevhîdi söyleyen)" kelimesi de zikredilmiştir. (Taberânî, Kebir, V, 197)
"-Onun ihlâsı nedir?" suâline Efendimiz;
*-Onu Allah'ın haram kıldığı şeylerden muhafaza etmesidir." cevabını vermişlerdir. (Taberâni, Evsat, II, 56)
Gönül nûr-i cemâlinden habîbim bir ziyâ ister, Gözüm hâk-i rehinden ey tabîbim tûtiyâ ister!
"Ey Habibim! (Şu karanlık gurbet diyârına düşen) gönlüm, cemâlinin nûrundan bir ziyâ, (parıltı, aydınlanacak bir ışık) ister! Ey Tabîbim! (Sen'den ayrı kaldığım şu gurbette) gözüm, Sen'in yolunun toprağından bir sürme ister!"
Ne âb-ı dîdeden râhat, ne âh-1 sîneden imdâd, Benim bâr-ı günâhım lutf-i şâh-ı enbiyâ ister!
"Ne gözyaşından rahatlık, ne de gönlün feryâdından bir imdat var! (Ey Sevgili!) Benim (taşımaktan âciz olduğum şu) günah yüküm, peygamberlerin şâhının lutfunu, yani Sen'in şefaatini ister!"
Gül-i ruhsârına meftûn olanlar şüphesiz Sen'siz, Ne mülk ü mâl ü câh ister, ne de zevk u safâ ister!
"Sen'in gül yüzüne âşık olanlar, hiç şüphesiz ki, (sadece Sen'i arzu-larlar. Dolayısıyla) Sen'siz, ne mal-mülk, mevki, ne de zevkve safâ isterler!"
Dünyasını seven ahiretine zarar verir. A tini seven dünyasına zarar verir. Siz ebedi fânî olana tercih edin.
Müsned, 4.
***
Burada söz konusu edilen dünya sev dünyanın fânî, günahlarla dolu, Allah'tan ve retten alıkoyucu ve ahiretin kuması olarak lendirilen dünyadır.
Bu yönüyle dünyayı seven insan bu sevg nin derecesi ölçüsünde ahiretine zarar ve Bazıları vardır ki bu sevgi sebebiyle dünya öylesine dalarlar ki farzları dahi terked boğazlarına kadar haram bataklığına gömül ler.
Bazıları vardır ki dünyaya düşkünlükle sebebiyle haram helâl demeden bir hayat yaşa haramlardan kaçınmada, helâllere yönelme bir titizlik içerisine girmezler.
Bazıları da vardır ki ibadetlerini yarım yama lak yapar, daha çok kazanma hırs ve heyecan içerisinde dinî vazifelerinde ihmalkârlıklara girer, Kur'ân ve faydalı kitapları okumada gev-şek davranır, iman ve Kur'ân hizmetinde reha-
vete dalar, maddeten ve manen beklenen feda-kârlığı göstermezler.
İşte böyle insanlar dereceleri ölçüsünde ahi-retlerine zarar vermiş olurlar. Belki dünyadan azıcık birşey kazanmış olurlar, ama ahiretlerin-den çok şey kaybederler. Ama ister meşru, ister gayr-i meşru tarzda kazanmış olsunlar kaybet-tikleri yanında kazandıkları çok çok küçük kalır.
Bir de ahiret sevgisiyle hareket etme vardır. Ebedî saadeti, Cenneti, cemalullahı düşünüp aşkla şevkle ahirete yönelmek; ibadet, taat ve kullukta bulunmak, manevî konularda titiz dav-ranmak ahiret noktasında insana çok şeyler kazandırır. Ama bu arada dünyadan bazı şeyleri de kaybedebilir insan. Zamanının büyük bir kıs-mını ahirete yönelik işlere ayırdığı için belki dünyevî noktadan zarara uğrayabilir, daha az kazanc elde edebilir. Bütün himmet ve gayretini dünyaya sarfetmiş olsaydı, belki daha çok şeyler kazanmış olacaktı, işte o bütün bunlardan mah-rum kalır. Veya helâl haram demeden dünyaya dalsaydı paradan, makamdan, şandan, şöhretten çok şeyler kazanmış olabilecekti. Ahirete yönel-diği için bunlardan da mahrum kalır. Fakat kay-bettikleri kazandıkları yanında çok çok küçük-tür. Çünkü haram ahiret için bir ateş olduğu gibi dünyada da ateştir. İnsan onun hayrını görmez.
Bununla birlikte yukarıda sayılan Arapça ilimleri açısından doğru ve belagat ilimleri kurallarına uygun olmak ve de İslâm dininin temel esasları ile muhalif düşmemek şartıyla, Kur'an'dan alınan bütün mana ve vecihler makbuldür.
Bunun en büyük delili, içtihad derecesine yükselen İmâm-ı Azamların ve İmam Safiilerin; Kur'an'ı tefsir eden binlerce Fahreddin-i Râzî ve Kurtubi gibi műfessirlerin; İmâm Gazali, İmâm Mâtüridî ve İmâm Eş'ari gibi usul'uddin ta bir edilen Kelâm âlimlerinin ve de Kur'an'ı nasıl anlayacağımıza dair tefsir, tevil ve delalet kaidelerini inceleyen Pezdevi, İmâm'ül-Haremeyn ve Molla Husrev gibi usul'ul-fıkıh allamelerinin Kur'an'dan çıkardıkları manalar bu-nun en büyük delilleridirler.¹
Şimdi Kur'an'ın lafzındaki camiiyyeti açıklaması bakımından iki noktayı açıklamak durumundayız.
2. RESULULLAH'IN KONUYLA İLGİLİ HADİSİ
Peygamber Efendimiz
أنزل القرآن على سبعة أحرف لكل آية منها ظهر وبطن ولكل حد مطلع
=Kur'an yedi harf üzerine indirilmiştir. Kur'an'ın zahiri, batını, haddi, muttalaı vardır." hadisiyle Kur'an'ın mana zenginliğine işaret eder. Bunu di-ğer hadis ile de birleştirirsek mana "Her bir âyetin mana mertebelerinde bir zahiri, bir bâtını, bir haddi, bir muttalaı vardır. Bu dört tabakadan her birisinin (hadisçe "şücûn ve gusûn" tabir edilen) füruatı, işaratı, dal ve budakları var-dır" şeklini alır. Hadiste belirtilen "zahir, batın, had, muttala"" ifadeleri hak-kında başka yorumlar da vardır. Bedîüzzaman'a göre "Kur'an'ın lafızları öyle bir tarzda vaz'edilmiş ki, her bir kelâmın, hattâ her bir kelimenin, hattâ her bir harfin, hatta bazan bir sükûtun çok vücuhu bulunuyor. Her bir muhata-bına ayrı ayrı bir kapıdan kissesini verir"3
mânâ ile ilgili güzelleştirmeler olup bunlara manevî güzelleştirici san'atlar deni-lir. Bir kısmı da lafızla ilgili süsleme san'atlarıdır. Bunlara da lafza ait süsleyici san'atlar denilir.
2 İbn-i Hibban, El-Sahih, c. 1, sh. 276; Taberani, Mu'cem, c. X, sh. 105 vd.; ikinci kısım ise İbn-i Abbas tarikiyle İbn-i Ebi Hatım tarafından nakledilmiştir.
Zahir: Ehl-i ilme göre açık olan manadır. Nitekim çoğu fıkıh ve tefsir ki-taplarındaki manalar buna dahildir. Elbette ki Kur'an'ın muhkemat tabir edi-len ve tevile ihtiyaç duymayan ayetleri de böyledir. Bunu tilavet ve lafız ile ve hatta Kur'anda zikredilen kıssaların zahirini önceki ümmetlerin helakini ha-ber vermek ile tevil edenler de vardır.
Batın: Erbab-ı hakikatın muttali olduğu sırlar manasınadır. Ancak bunu da Kur'anı anlama ve hatta Kur'an kıssalarının başkalarına ibreti ifade etmesi olarak da değerlendirmişlerdir.
Hadd: Bunu helal ve haram yahut Kur'an'ın ulaşılabilecek nihai manaları ve sırları olarak açıklayanlar olmuştur. Bazıları ise hadd-i ve muttala'i bera-ber kullanarak Kur'an'ın en derin ve zor manalarının bile mutlaka bir izah vechi ve yolu olduğuna işaret eder demişlerdir.
Muttala': Vaad ve vaid gibi sırlara işaret eder diyenler olduğu gibi, Ce-nab-ı Hakkın yüce kitabında tenezzülat-ı İlahiye kabilinden kullarına olan te-cellisi şeklinde açıklayanlar da olmuştur. Bazıları da nüzul-ü İsa gibi ancak Allah'ın bildiği sırlar şeklinde açıklamışlardır.¹
Şücûn ve gusûn: Bu kelimeleri en güzel açıklayan ise yine Bedîüzzaman olmuştur: Bunlar hadîsçe "şücün ve gusûn" tabir edilen füruatı, işaratı, dal ve budakları manasınadır.2
Kur'an zahiri ve batınıyla bir bütündür. Nasıl ki lafız ve mana bir ve bera-ber mütalaa edilir; insan ceset ve ruhuyla mükemmel bir sistem oluşturur. Onun gibi, Kur'an'ın zahir ve batın manaları da muazzam bir bütünlük içinde-dir. Sadece zahire veya batına bakmakla Kur'anı hakkıyla anlayamayız. Zer-keşî'nin ifadesiyle "Zahiri iyi bilmeden batına ulaşılamaz. Ulaştığını söy-leyen, kapıyı geçmeden evin ortasına ulaştığını iddia edene benzer."
Kur'an'ın sadece zahirine göre hüküm vermek Zahirilik mezhebini, sa-dece batınına dikkat etmek Batınilik ekolünü, zahiri kabulle beraber ince ba-tınî manaları görmeye çalışmak da İşârî Tefsir mektebini netice vermiştir.
Büyük Müfessir Hamdi Yazır şöyle der: "Şüphe yok ki Kur'an apaçık bir Arapça ile inmiştir. Kur'an'ın dili, bilmece ve muamma gibi remizden ibaret sembolik bir ifade değildir. Ve şüphe yok ki nasslarda asıl olan, bir karine-i mânia olmadıkça,
Mahmud Alusi, Ruh'ul-Ma'ânî, c. 1, sh. 7; Zerkeşi, El-Burhan fi Ulum el-Kur'an, c. II, sh. 169; Suyuti, el-İtkan fi Ulum el-Kur'an, 4/225-226.
2 Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sh. 94-95.
Yazı istilahlarındandır, sülüs yazısındaki elifierin. ucundaki cengete verilen addır, Eliflerin ucundaki çengel, ufak saçağa benzediği için bu ad verilmis-tir.
A ZOLFET: Yakınlık.
دور العقار ZOLFIKAR (Zülfekar) Re-sül-ü Ekrem (A.S.M.) zamanında bir käfire äit kı-lıç iken Hz. Peygamber (A.S.M.) Bedir Muharebe-sinde Hz. Allye (R.A.) verdiği ve ucu iki kısma ay-rılan meşhur kılıç.
(Mecăzen, simdiki devirde Hz. Peygamber (A.S.M.) ve Kur'ân-ı Kerim hakkında Inkara ve süpheye düşenleri İlmen, aklen ikna edip, månen küfrü kesen Risale-i Nur Külliyatından çok mühim bir eserin ismidir. Bu kitapta üç yüzden ziyade, rá-vileri ile birlikte Hadis-i şerifier nakledilerek Kur'-ån-ı Kerimin mucizeliği ve Resül-ü Ekremin (A.S. M.) hak Peygamber olduğu isbät ve beyan edilmiş-tir.)
الحرقة ZOLHUKA: Çocukların üze-rine çıkıp kaydıkları nesne.
الله ZÜLKA: Kaypak, düz yer.
دو الفريس ZO KARNEYN: Kur'ân-ı Kerimde adı geçen büyük bir hükümdar Ismi. (İkl boynuzlu veya iki zülüfiü yahut da şark ve garbin hakimi olduğu için böyle rivayet edilir.) (Bak: Karn)
سدد والقرنين Sedd-I Zülkarneyn: Zülkarney-nin yaptırdığı büyük sed.
(İkinci Sualiniz: Sedd-i Zülkarneyn nerede-
dir? Ye'cüc, Me'cüc kimlerdir?
Elcevap: Eskiden bu mes'eleye dair bir risa-le yazmıştım. O vaktin mülhidleri onunla mülzem olmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yoktur, hem kuvve-l hafızam tätil-i eşgal etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmi Dördüncü Sözün Üçüncü Da-lında bir nebze bu mes'eleden bahsedilmiş. Onun I-çin bu mes'elenin yalnız iki üç nüktesine gayet muhtasar bir işaret edeceğiz. Şöyleki:
Ehl-i tahkikin beyanına göre, hem Zülkar-neyn ünvanının İşaretiyle, Yemen padişahlarından Zülyezen gibi "zü" kelimesiyle başlıyan isimleri bu-lunduğundan bu Zülkarneyn, İskender-i Rumi de-ğlıdır. Belki Yemen Padişahlarından birisidir ki, Hazret-i İbrahimin zamanında bulunmuş ve Hazre-t-i Hızırdan ders almış. İskender-i Rumi ise, milad-dad takriben üçyüz sene evvel gelmiş, Aristodan ders almış. Tarih-i beşeri, muntazam surette üçbin seneye kadar gidiyor. Bu nåkıs ve kısa tarih nazarı, Hazret-i İbrahimin zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurafe-väri, ya münkirāne, ya gayet muhtasar gidiyor. Bu Yemeni Zülkarneyn, tefsirlerde eskidenberi İskender namlyle iştiharının sebebi, ya o Zülkarneynin bir ismi İskenderdir ki, İskender-i Kebir ve Eski İskenderdir. Veyahut; Ayat-ı Kur'âniyenin zikrettiği hadisat-ı cüz'-lyeler; külli hadisatın uçları olduğu cihetle...
Zülkarneyn olan İskender-i Kebirin Nübüv-vetkärane irşadatiyle akvam-ı zalime ile milel-i mazlume ortasında håll ve gaddarların garetlerine mani olacak meşhur Sedd-i Çinin binasını kurduğu gibi; İskender-i Rumi misillü müteaddit cihangir-ler ve kuvvetil padişahlar, maddi cihetinde ve må-nevi ålem-i insanlyetin padişahları olan bir kısım Enblya ve bazı aktab dahi manevi ve İrşadı cihetin-de o Zülkarneynin arkasında gidip iktida edip, maz-lumları zālimlerden kurtaracak çarelerin mühimle-
sonuç, hülāsa. Bir şeyin en mühim kısmı. Kay-mak. Her nesnenin İyisi ve hälisi.
ZÜBDE: (C.: Zübüd) Netice,
رید کالZabde-l kemål: Kemälin en 1-
leri derecesi.
يد المقال
Zübde-i makal: Sözün özü.
زیدی
ZOBDI: Tereyağıyla ligili, te-
reyağına alt. Tereyağlı cisimler.
ZÜBED (Zebed. C.) Köpük-
ler.
ZOBED: (Zübde, C.) Özler, ö-
zetler, zübdeler, neticeler.
ZÜBEH: Bir ot.
şey.
ZÜBEYR: (Zübür, den) Yazılı
ZOBEYR BİN AVVAM (R. A.): Sahabe-l Kiramdan ve Aşere-l Mübeşşereden-dir. Erkeklerin beşincisi olarak onbeş yaşında iken İstämiyeti kabul etti. Resül-ü Ekrem Aleyhissalātü Vesselämı muhafaza İçin ilk kılıç çekenlerdendir. Bütün gazalarda bulunup çok yara aldı. Mısırın Fet-hinde bulundu. Çok zengin olduğu hålde bütün va-rını İslamiyete fedä etti. Namaz kılarken şehid e-dildi (Hi: 67). Namazını Hz. All (Radıyallahü anh) kıldırdı.
Küçük çocuğun birşeyi hafızasına alması taş üzeri. ne kazılan nakış gibi kalıcıdır. Kişinin yaşlandıktan sonra birşeyi hafızasına almaya çalışması ise, su üzeri-ne yazı yazmaya benzer.
Hatib'in Tarih'inden.
Bu hadis, çocuk yaşta ilim öğrenmeye başlama-nın önemini vurgulamaktadır. Nasıl taşa kazılan ya-zı, kolay kolay silinmezse, küçük yaşlardayken öğre-nilen bilgiler de kolay kolay unutulmazlar. Onun içindir ki ebeveyn, çocuklarına daha küçük yaşlarda iken okuma şevk ve hevesi yanında zaruri ve öz bil-gileri verirlerse, çocuk hem çok şey öğrenir, hem de hayatını sağlam bir temel üzerine oturtmuş olur. Yaş-lılıkta öğrenilenler ise suya yazı yazmak gibidir ki, çabuk unutulur ve silinir. Adeta bu yorgunu yokuşa sürmeye benzer. Fazla başarı elde edilmez. Bu ger-çekle beraber insan yaşlıyken de birşeyler öğrenebilir. Bu hadis yaşlılıkta ilim öğrenmenin imkânsızlığına değil, çabuk unutulacağına dikkat çekmektedir. Yok-sa mü'min ölünceye kadar öğrenmekle mükelleftir.
İLİM MÜMİNİN DOSTUDUR, MÜSLÜMAN İLME SARILMALI
İbni Abbas (ra) rivayet ediyor:
İlme sarıl. Çünkü ilim mü'minin dostudur. Hilm onun veziridir. Akıl onun yol göstericisidir. Salih amel
onun doğru yolda sabit kılıcıdır. Şefkatlilik babasıdır. Yumuşaklık kardeşidir. Sabır maddi ve manevî duygu-larının kumandanıdır.
Hakîm'den.
İbni Abbas (ra) naklediyor:
Allah'ın onlar sayesinde sana fayda vereceği birkaç hasleti öğreteyim mi? İlme sarıl! Çünkü o mü'minin dos-tudur. Hilm yardımcısı, akıl rehberi, amel gözeticisi, şef-kat babası, yumuşaklık kardeşi, sabır ise maddî ve ma-nevî duyguların kumandanıdır.
Hakîm'den.
AİLE FERTLERİ İLİM ÖĞRENMELİ
Enes (ra) rivayet ediyor:
Allah bir ev halkı hakkında hayır dilerse onları dinde bilgi sahibi kılar. Küçüklerini büyüklerine say-gılı yapar. Hayatlarında yumuşaklık, harcamalarında iktisat nasib eder. Tevbe etmek için kusurlarını kendi-lerine gösterir. Hayır dilemezse onları kendi haline terkeder.
Kalb, nefs, gönül, zikir, tezkiye, huşü gibi kavramları genellikle tasavvufun alanına tahsis edip, tasavvufu da, özel insanların özel meşgalesi halinde görmek, adeta umumi bir temayül haline gelmiştir. Sanki başka insanların, ta savvuf dünyası ile buluşmamış olanların, diyelim İslam'ı "Şeriat" çerçevesinde anlayıp yaşayanların kalbe dair bir derdi olmaması gerektiği düşünülmüştür.
Derin bir yanılgıdır bu.
Tasavvuf erbabının "kalb ehli", "gönül insanları gibi telakki edilmekten bir rahatsızlık duymalan beklenemez. Aksine onlar, zaten öyle olmak için "yola çıkmışlar veya "yol"a girmişlerdir. Onlar, öyle olamamaktan endişe ederler. Öyle olamamak, ham gelip ham gitmektir bir bakıma onlar için. Oysa onlar, gönülde bir yangın ararlar, aşk ateşi ile yanmayı isterler... Kalb yangını dır aradıkları ömür boyunca.
Derin yanılgı, herhangi bir müslümanı kalbi derinlikten uzak düşünebil-mekten doğuyor. Müslümanın her amelinde-eyleminde kalbin vuruşları yansı malı oysa...
Neden böyle?
İşte bu kitap, bu "nedeni açıklıyor.
Müslümanın, emanet edilen ömrü, "kalbi hayat" diye özetlenebilecek bir derinlikte yaşamaktan başka yolu olmadığını açıklıyor. Hayatın yaşanmış kabul edilmesi için bu derinliğin elzem olduğunu açıklıyor.
Kur'an ve sünnet ışığında...
Her Müslümanın bağlayıcılığı konusunda tereddüt gösteremeyeceği iki ana
kaynağın rehberliğinde...
Bir Kitap ki, "iman" bağlılarından, "Allah'ın huzuruna hastalıksız, selim bir kalb götürmesi"ni istiyor... "Onunla gel" diyor. Başkasıyla gelme. Sadece
bedenle gelme, özen gösterilmemiş bir kalble gelme, hastalıklı olanla gelme...
Bir Peygamber ki, "insanın içindeki o nüve ye işaret ediyor, insanın kıy metü mahiyyetini ona bağlıyor...
Onu ihmal etmek, onu sam yellerinin önüne atmak, onu madenine yaban cı unsurların tahribine izin vermek yakışık alır mı?
Ya dokusu bozulursa.
Allah'a yakınlıkla mutmain olacak bir varlık iken, ya, bünyeye pompalaya-cağı kan değişmişse. Damarlar, tahrib edici hücreler taşımaya başlamışsa...
Değerli araştırmacı dostumuz Dr. Adem Ergül, insanın bu en hayati dava-sını inceledi Kur'an'a, Allah Rasülü (s a.)nün sünnetine hayatına baktı. Bu bir bakıma, Allah kelämının, Rasülünün kalbi hayatına nasıl yansıdığının okunma ya çalışılması demekti. "Kalbine danış" buyurduğunda Allah Rasûlü, hangi kal-bi kastediyordu acaba? "İtminana ulaşmış kalb" nasıl olurdu?
Bu kitap, asıl itibariyle, Dr. Adem Ergül'ün Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Ana Bilim dalı'nda hazırladığı doktora tezidir. Bunu özellikle belirtiyoruz, çünkü bunun, bu eserin ilmi hüviyetinin bir belgesi olduğunu düşü nüyoruz. Tam da bu alanda, böylesine ilmi muhtevada bir çalışmaya ihtiyaç ol duğunu bildiğimiz için...
Ama bu konuda söyleyeceğimiz bir husus daha var: Akademik çalışmalar, doktora tezleri genellikle, okunması zor eserlerdir. Adım başı kaynak ve alabil-diğine detay. Insan, ilerlemekte zorlanır akademik eserlerde... Ama özel bir çalışma ile, elinizdeki kitabın o tür zorlukları giderildi Değerli araştırmacımız eserin yayına hazırlandığı süreçte, bütün kitabı gözden geçirerek, ilmi muhteva-ya halel gelmeden, kitabın üslübunu, sohbet ortamında okunabilecek bir kıva-
ma getirdi
Şimdi elinizde, hem Kur'an ve Sünnet'in ölçülerini belirlediği "kalbî ha-yat" konusunda sağlam bir müracaat kitabı, hem de dost ortamlarında gönül huzuru içinde paylaşılacak bir sohbet kitabı vardır.
Kitabı değerli kılan bir başka hususiyeti ise, muhterem Osman Nuri Top-baş Beyefendi'nin "Kalb Alemi" başlığıyla yazdıkları, gerçekten mevzuu ihata eden ve daha sonra genişletilerek kitap halinde yayınlanacak olan, özün özü bölümdür. Bir bakıma, Dr Adem Ergül'ün ilmi çalışması, Osman Nuri Topbaş Beyefendi'nin kalb ve kalem himmeti ile taçlanmıştır.
Altınoluk, her hediye kitabının, Müslümanın hayatına bir artı değer taşı-masını öngörüyor. Hep bir şahsiyet inşasından söz ediyoruz. Kalbinizi yokladı-ğınızda, tam da bu zamanda, oraya bir Kur'an ve Sünnet ışığının düşmesi ge-rektiğini hissedeceksiniz. İşte bu kitap tam sizin içindir. Okudukça yüreğiniz bü-yüyecek, buna inanıyoruz. Son sözümüz bir dua:
"Rabbımız! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lutfu en bol olan Sensin" (Al-i İmran 8)
munu mu sağlıyorlar yoksa toplumun ürettiği bir dizi son hareket noktası olarak alıyor? Ahlaki ilkeler toplumun olu mudurlar? Ahlak teorileri aynılık mı yoksa farklılık üzerine kurulular?
T
Dil
tar
tep
sis
Bu çalışmanın şimdiye kadarki bölümünde Batı'da mode zamanlarda ortaya çıkan ahlak anlayışını ilgili üç ana boyut kan otonomidir. İkincisi hürriyettir (insan özgürlüğü). Son o le ele aldım. Bunların ilki ladini bir ahlak anlayışıyla ortaya rak, qünümüzün küreselleşme ve artan içiçe geçme süreçle nin daha da açığa çıkardığı bir farklılıkların bir arada yaşam si meselesi, vani ben ve öteki arasındaki "fark" sorunudur. B ve öteki arasındaki farkı hem muhafaza edecek hem de bir radalığı sağlayacak ahlaki ilkeler ne olmalıdır? İnsan olar muhtelif moral felsefeleri, ahlak anlayışlarını birbirleriyle na telif edeceğiz? Ötekine karsı yükümlülüklerimiz nelerdir? K mopolit, içinde farklılıklar barındıran bir insanlık cemaa mümkün müdür?
Ahlak, Din ve İslam
Ahlak ve din arasındaki yakın ilişki dikkate alındığında çok sorulan soru şudur: Ahlak için din ne kadar gereklidir? A laki normlar (neyin doğru, neyin yanlış olduğunu tarif ve tali eden ilkeler) dini bilginin önemli bir kısmını oluşturuyor. Pe çok seküler ahlaki ilke dini vecibelerle büyük benzerlik göste mektedir. Ahlak teorileri arasındaki önemli ayırımlardan bi de bu teorilerin dini mi yoksa seküler mi olduklarıdır. Genelo din, özelde ise İslam bir dizi ahlaki prensip sunmaktadır. Di sel ahlak genellikle ahlaki olanı Allah'ın emrettikleriyle özde görür. Çoğu kez bu örtüşme fıtrat (insan doğası) gibi kavram larla açıklanır. Fakat fitratın mahiyeti konusunda ciddi tartı malar vardır.
Allah bir şeyi o şey iyi oluduğu için mi emretmiştir yoksa şey Allah emrettiği için mi iyidir? Eğer Allah bir şeyi, o şey i olduğu için emretmişse, iyi Allah'ın emrine takaddüm eder. E ğer Allah emrettiği için bir şey iyi veya kötü oluyorsa o zama da Allah'ın emri iyiye takaddüm eder. Yani Allah emrettiği içi bir şey İyi, yasakladığı için de o şey kötü olmuş olur. Eğer Al lah eşyanın zati iyilik veya kötülüğüne bağlı olsa o zaman onu kudret sıfatı kayıt altına alınacağı için Allah'ın Kadir-i Mutlal sıfatı ile çatışır. Çünkü o zaman Allah kendinden bağımsız bi ahlaki norma tabi durumuna düşer. Yani Allah'ın tercihleri ah laki olanla sınırlanır, kayıt altına alınmış olurdu.
Kimilerine göre bir şeyin iyi olması (hayır olması, helal ol-ması) Allah emrettiği içindir. Hayır Allah'ın emrinden neşet e-der. Bu anlamda ilke olarak her şey hayır/helal (ve aynı sebep-le şer/haram) olabilir(di). Bir şeyin emredilmesi veya yasaklan-ması o şeyin sahip olduğu düşünülen zati özelliklerinden (ör-nek: sağlığa faydalı olmak vs) kaynaklanmaz. Allah'ın emri (emr-i İlahi, vahiy) hayır ve şerrin, doğru ve yanlışın sonucu değil, onların varlık sebebidir. Yani bir yanda Allah'ın adalet sı-fatı, diğer yandan da kudret sıfatı riske girdiği için neyin mer-keze alındığına bağlı olarak vurgular değişmiştir.
Kimisi de şöyle yaklaşmıştır: Evet Allah'ın tasarrufu, irade-si iyilik ve kötülükten bağımsızdır, fakat aynı zamanda da Al-lah adalet ve sevgi ile hareket eder. Kadir-i Mutlak'tır ve hiç-bir kanuna tabi değildir, ama aynı zamanda Adil'dir.
Bu konuda gündeme gelmesi gereken önemli bir husus da şudur: Bir davranışın veya şeyin iyi olması başka bir şeydir, bi-zim onun iyi olduğunu bilmemiz bambaşka bir şeydir. Bu açı-dan bakıldığında, eğer bir şeyin iyiliği (hayır oluşu) Allah'a bağ-lı değilse bile bizim onun iyiliğine ilişkin bilgimiz Allah'a bağlı olabilir. Yani ontolojik olarak ahlak dine ihtiyaç duymayacak ol-sa bile epistemolojik olarak ahlak dine dayanabilir.
Allah'ın varlığını kesin veri olarak kabul etmeyenler için ah-lak dine dayanmak zorunda değildir. Fakat eğer Allah varsa, ahlak o zaman ya kısmen ya da tamamen dine bağlı hale gelir. Ahlakın dine ne kadar bağlı olacağı söz konusu dinin ontolojik anlayışına göre değişecektir. İslam düşünce tarihi boyunca bu konuda etraflı tartışmalar olmuştur. Bu sadece Mutezile, Ceb-riye ve Ehl-i Sünnet (ortodoksi) gibi ekoller arasındaki tartış-malarla sınırlı değildir. Mesela, ahlaklı olmanın gerekçesi ne-dir? Cennet ve cehennem olmasaydı yine de ahlaklı olmak ge-rekir miydi?
İslam'da Ahlak
Bir din olarak İslam'ın ahlaki sonuçları vardır ve İslam gele-neği farklı dönemlerde değişik ahlak anlayışlarına kaynaklık etmiştir. Tefsir, fıkıh ve kelam gibi ilimlerin her biri ahlaki ilke-ler sunmuşlardır. Müslüman filozoflar ve tasavvuf geleneği de aynı şekilde İslam ahlak anlayışının oluşumunda önemli katkı-larda bulunmuşlar. İslam'da ahlak üzerine yazan Majid Fakhry en az dört ahlak geleneğinden bahsedebileceğini belirtir. Bun-lar metinsel, kelami, felsefi ve dindarlık ahlakı gelenekleridir
Ubade b. Samit (ra) Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu anlatıyor:
"Bana altı şeyi garanti ederseniz ben de size cenneti garanti ederim.
Bunlar:
1. Konuştuğunuzda doğru söyleyin.
2. Söz verdiğinizde yerine getirin.
3. Size bir emanet bırakıldığında onu koruyun.
4. Irz ve namusunuzu koruyun.
5. Gözlerinizi harama bakmaktan muhafaza edin.
6. Harama ve başkasının malına el uzatmaktan sakının."
Fakih diyor ki, Resulullah (sav)'in bu altı şeyin içinde bütün iyilik ve güzellikleri toplamıştır.
İlk olarak şöyle buyurdu: Konuştuğunuz zaman doğru söyleyin.
Kelimei tevhid başta olmak üzere bütün doğru ve güzel sözler bunun kapsamına girerler.
Yani, kişi Allah'tan başka ilah bulunmadığına şehadet ettiği zaman onun bu sözü doğru olduğu gibi, başkalarıyla konuşmalarında da doğru sözlü olur.
İkinci olarak şöyle buyurdu: Söz verdiğinizde yerine getirin.
Yani, Allah'a verdiğiniz sözü de insanlara verdiğiniz sözleri de yerine getirin.
Kişinin Allah'a verdiği sözü yerine getirmesi ölene dek mü'min ola-rak yaşamasıyla gerçekleşir. İnsanlara verdiği sözü yerine getirtmesi ise, onlara verdiği sözlerin tamamını tutmasıyla gerçekleşir.
Üçüncü olarak şöyle buyurdu: Size bir emanet bırakıldığında onu mu-hafaza edin.
Emanet iki türlüdür.
1. Allah ile kulu arasındaki emanet
2. İnsanların birbirine bıraktığı emanetler.
Allah'ın kullarına bıraktığı emanetler, Allah'ın onlara farz kıldığı iba-detlerdir. Bu ibadetler onların yanında emanet olduğuna göre, kulların bunları vaktinde eda etmeleri gerekir.
Insanların kendi aralarındaki emanetler ise, birinin diğerine bıraktığı bir mal veya bir söz ya da bir başka şey olabilir. Kendisine emanet bırakı lan şey ne olursa olsun kişinin bu emaneti gözetmesi gerekir.
Dördüncü olarak şöyle buyurdu: Irz ve namusunuzu koruyun.
Namusu muhafaza etmek iki şekilde olur:
1. Cinsel organını haram ve şüpheli olan şeylerden korumak.
2. Başkasının görmemesi için avret yerlerini (başkalarının görmesi haram olan yerler) örtmek. Çünkü Resulullah (sav)'in bu konuda şöyle bu-yurmuştur: "Allah (bakılması yasak olan organlara) bakana da bakılmasına sebep olana da lanet etmiştir."
O halde Müslüman'ın yapması gereken, avret yerlerini başkalarının göremeyeceği tarzda kapatmasıdır.
yun. Beşinci olarak şöyle buyurdu: Gözlerinizi harama bakmaktan koru-
Yani, gözlerinizi kadınların avret yerlerine ve bakılması helal olma-yan yerlerine bakmaktan sakının. Ayrıca dünyanın güzelliklerine bakıp, aldanmaktan da sakının.
"Sakın kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalan-dırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı hem de daha süreklidir."2
Altıncı olarak şöyle buyurdu: Harama el uzatmaktan ve her türlü haramdan sakının.
Huzeyfe b. Yeman (ra) diyor ki:
"Resulullah (sav)'in zamanında biri yalan söylediğinde bu onun mü-nafıklığına delil sayılıyordu. Şimdilerde ben içinizden birilerinin günde on kez yalan söylediğini işitiyorum."3
Bismillahirrahmanirrahim
YanıtlaSilRahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
YANITLASİL
yuksel24 Mart 2024 15:08
İsmail Hakkı Bursevi
kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
AHLAK
YanıtlaSiltabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı behemehal gençlik saikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir itti rad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir halini görmemişlerdir. Ve keza, yaş kırka baliğ oldu. ğunda, iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlak olursa olsun, rü. suh peyda eder, meleke haline gelir, daha terki mümkün olmaz Bu Zat'ın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılab-ı azi-mi aleme kabul ve tasdik ettiren ve alemi celp ve cezb ettiren o Zat'ın (asm) evvel ve ahir herkesce malum olan sidk ve ema-neti idi. Demek o Zatın (asm) sıdk ve emaneti, dava-yı nübüy. vetine en büyük bir bürhan olmuştur. "25
Bediüzzaman'a göre ahlakın kaynağı imandır.
Güzel ahlak, kamil insanın niteliğidir.
İman, bağlanmadır; kamil insan, bağlanmış ve teslim ol-muştur. Bağlandığı yer, İlahi Hakikat'tir. İlahi Hakikat'in inişi i-se, 'güzel ahlakı tamamlamak'tır.
Sahip olmak
Ariflerin ortak kanaatine göre, Kur'an'ın yedi anlam katı mevcuttur. Yedinci anlam düzeyi sadece Allah'ın ilmindedir, a-ma diğer katlara, insan ulaşabilir. Bunun yolu ise, yine Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in emrettiği nefisle mücahade, ri-yazet ve tezkiye ile açılır.
Kamil insan, Allah'ın yeryüzündeki halifesidir, O'nun mahlu-katına merhamet ve şefkatle muamele eder; Allah'tan rahmet alır, varlıklara merhamet verir, yeryüzünü korur, Allah'ın ger-çek bir halifesidir. İnsanın, bu mertebeye ulaşabilmesi için ma-nevi bir seyahat, bir miraç yaşaması gerekir.
zaman Said Nursi'yi görürüz. Bediüzzaman'ın ahlaki formasyo-Çağımızda 'kamil insan'ın mükemmel örneği olarak Bediüz-nunu ve ahlaka ilişkin düşüncelerini doğru kavrayabilmemiz-de, insan-ı kamil ve insan-ı kadim doktrinlerinin önemli bir is-levi olacaktır.
Bu çalışma, özellikle Ayetü'l-Kübra risalesinden yola çıkıla-
25. Nursi, İşaratül-fcaz, s. 167.
İNSAN-I KAMİL AHLAKI VE BEDİÜZZAMAN
YanıtlaSilrak Bediüzzaman'ın ahlaki formasyonunu ve ahlaka ilişkin dü-şüncelerini "insan-ı kamil" çerçevesinde anlamaya yönelik bir incelemedir.
Anahtar Kelimeler: Ahlak, insan-ı kamil, sufi
R
Soyut
Bilgelerin ortak kanaatine göre, Kur'an yedi anlam alanına sahiptir. Allah sadece yedinci alanı bilir, ancak diğer alanların bilgisi insanlar tarafından tanınabilir. Bunu başarmanın yöntemi, nefsle mücadele, tefekkür ve arınma gibi görünmektedir.
Kâmil insan, Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Yarattıklarına şefkat ve merhametle davranır; Allah'ın rahmetini ve lütfunu alır, onu varlıklara dağıtır, yeryüzünü korur, Allah'ın gerçek halifesidir. İnsanın bu mertebeye ulaşabilmesi için manevi bir yolculuk, bir yükseliş yaşaması gerekir.
Çağımızda Bediüzzaman Said Nursi'yi kamil insanın mükemmel bir örneği olarak görüyoruz. Bediüzzaman'ın ahlaki formasyonunu ve ahlak anlayışını doğru bir şekilde kavramamızda, kamil insan ve kadim insan öğretileri önemli bir işlev görecektir.
Bu eser, Bediüzzaman'ın ahlâkî formasyonunu ve ahlâkî düşüncelerini 'kâmil insan' anlayışı çerçevesinde anlamaya yönelik bir incelemedir. Bu çabanın çıkış noktası ise onun Ayetü'l-Kübra (En Büyük Delil) adlı risalesidir.
Anahtar Kelimeler: Ahlak, kamil insan, sufi
P
KUR'AN AHKAMI
YanıtlaSil420
Takyid: Herhangi bir sebeble şuyü'dan çıkan lafızdır.
Meselá:
a) (A) kendisine ait tarlayı (B) ye hiç bir kayıt koymak-
sızın icare verse, (B) bu tarlayı istediği şekilde kullanabilir;
isterse buğday eker, isterse sebze...
b) (A) kendisine ait hanı (B) ye åriyet olarak verse ve hiç
bir takyidde bulunmazsa, (B) bu hanı isterse depo olarak, is-terse oturmak için kullanabilir.
Ancak bu hususlarda örf ve âdete uymayan şeyleri yapa-maz. Yani örf ve âdete uymayan işi o handa yapamaz.
Delâleten bir takyid bulursa,
Meselá: (A), Kurban bayramına takaddüm eden günlerde (B) yi, kendisine bir koyun almak üzere vekîl etse, her ne ka-dar buradaki lafız mutlaksa da delâleten bir kayıt mevcuttur; o da kurban bayramının yaklaştığı, bu itibarla (B) nin koyu-nu istediği vakit değil de Kurban günlerinden önce satın alıp getirmesi gerekir.
63. HAZIRDAKİ VASIF LAĞV, GÂİBDEKİ VASIF MUTEBERDİR.
Yani alım-satım esnasında meydanda olan bir malı vasfet-mek boştur; bir değer taşımaz. Çünkü görmek, tariften de tav-siften de kuvvetli sayılır. Meydanda gözle görülmeyen bir ma-lın vasıflarına itibar edilir. Çünkü görüp muayene imkânı mev-cut değildir.
Meselâ :
a) (A) Kendisine ait hazır bir kır atı (B) ye, «Bu yağız atı şu kadar liraya sana sattım derse, (B) atı gördüğü halde alırsa (A) nın «Yağız» diye vasfetmesi boştur, bir mânâ taşı-maz ve (B) de satın aldıktan sonra «Sen yağız dedin, halbuki at kırdır, ben kabûl etmem,» diyemez.
b) (A) Bağdaki üzümü görüp beğendikten sonra bağ sa-hibine bana şu bağın üzümünden şu kadar sat derse, bağ sâhi-
FIKHÍ KAIDELER
YanıtlaSil421
bi de, üzüm siyah olduğu halde, şu beyaz üzümden sana şu ka-dar sattum derse: akit bittikten sonra (A) #Sen bevaz üzüm dedin, halbuki bana verdiğin siyah çıktı, bu bakımdan iade edip akdi bozacağım,» diyemez..
64. SUAL, CEVAPTA İADE OLUNMUŞ SAYILIR.
Yani bir soruda sorulan ne ise, ona verilen cevapta aynı söz tekrar etmiş sayılır, «Şu atını bana şu kadar liraya sattın mi?» diye sorsa, at sahibi de «evet» dese, bundan «şu atımı sana şu kadar liraya sattım» mânası çıkar; böylece sual-cevap-ta iade olunmuş olur.
Bir iki misal:
a) (A) «(B) nin karısı boştur ve (B) şu eve girecek olur-sa Kâbe-i Muazzama'ya gitmesi vacib olur» derse, (B) de «evet>>> diye tasdikde bulunursa, suâl cevapta tekrar ettiğinden her iki hususta da (B) yemin etmiş sayılır.
b) (A)'nın karısı (C), kocasına hitaben «Ben boşum!>>> derse, (A) da «evet» diye cevap verirse (C) boşanmış olur..
65. SAKİTE BİR SÖZ İSNAD EDİLEMEZ. (1).
Yâni (A) nın söylemediği bir sözü «söyledi veya söyle-miştir denilemez. Ancak söz söylenmesi ihtiyaç hissedilen yer-de susmak beyân sayılır.
Meselâ :
a) (A) pazara çıktığında başka bir yabancının kendisine (yani (A)'ya) ait malı satmakla meşgul olduğunu görür ve fa-kat onu men'etmez ve susarsa, buradaki susmak yabancıyı ve-kil tâyin ettiğine delâlet etmez.
b) Bunun gibi mürtehin râhinin rehîn olarak bırakılan şey'i sattığını görür ve susarsa, rehînin hükmü bâtıl olmıyaca-ğı gibi, bu bir rıza da sayılmaz.
Yalnız 37 mes'ele bu kaidenin dışında kalır. Bu mes'ele-lerde sükût izin mânasına kullanılmaz. (2).
(1) Sakit, susup konuşmayan kimse demektir.
(2) El-Esbah
200
YanıtlaSilİÇKİNİN KÖTÜLÜKLERİ
Cehennemlikler ise oraya şu şekilde götürülürler:
Cehenneme yaklaştıkları zaman melekler ellerinde demir tokmaklar bulunduğu halde onları karşılar. Cehenneme girdiklerinde ise azaptan na-sibini almayan hiçbir organları kalmaz. Vücutlarını ya yılanlar ısırmış veya ateş yakmış yahut ta meleklerin kamçılarına maruz kalmışlardır. Meleğin bir vuruşu ile kırk yıl süreyle ateşin içine dalar gider yine de dibini bu-lamaz. Sonra Allah onu tekrar yukarı çıkarır ama meleğin ikinci kez vu-ruşuyla tekrar ateşe dalıp gider..
Her kafasını kaldırdığında melek bir kere daha vurur.
Nitekim şu ayette Allah bunu anlatmaktadır:
كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُوداً غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَزِيزاً حَكِيماً
"Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe derilerini başka derilerle değiştiririz ki, acıyı duysunlar! Allah daima üstün ve hâkimdir."
Mukatil b. Süleyman diyor ki:
Bize ulaşan bir hadise göre, derileri günde yetmiş defa değiştirilir. Onlar susayıp ta su istediklerinde kendilerine kaynar su verilir. Onu ağız-larına yaklaştırdıklarında suyun sıcaklığından dolayı yüzlerinin etleri dö-külür. Ağızlarına aldıklarında ise sıcaklığının etkisiyle dişleri ve diş etleri dökülür. Su midelerine indiğinde iç organlarını parçalar ve bütün beden-lerini kavurur.
Nitekim Allah şu ayette bunu belirmektedir:
يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ
"Bununla karınlarının içindeki (organlar) ve derileri eritilecek-tir. Bir de onlar için demir kamçılar vardır."2
Allah'ın kendilerine dilediği kadar bir süre azap etmesinden sonra cehennem bekçilerine şöyle yalvarırlar:
ادْعُوا رَبَّكُمْ يُخَفِّفْ عَنَّا يَوْماً مِنَ الْعَذَابِ
Nisa 56
Насс 20-21
TENBİHÜ'L GÂFİLİN
YanıtlaSil201
"Rabbinize dua edin, bizden bir gün olsun azabı hafifletsin." Fakat bu isteklerine cevap alamazlar. Sonra kırk yıl Malik'e seslenirler fakat bundan da cevap alamazlar.
Bunun üzerine birbirlerine şöyle derler :
Cehennem bekçisi olan melekleri çağırdık hatta bekçi başı Malik'i de çağırdık bir cevap alamadık. Gelin hep beraber halimize ağlayalım. Bera-berce ağlarlar ama bunun da bir faydasını göremezler. Sonunda bari sab-redelim derler ve sabrederler fakat bundan da bir sonuç alamazlar ve şöyle derler:
سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ
"Şimdi sızlansak da sabretsek de birdir. Çünkü bizim için sığınacak bir yer yoktur."
Tabiî ki bu cezalar kâfirler için geçerlidir. Fakat bir Müslüman şarap içince ağzından küfür sözü çıkabilir. Böyle olunca da ölürken imansız gidip kâfirlerden olmasından korkulur.
Öyleyse Müslüman'a yakışan, içki içmekten sakınması ve içenlerden uzak durmasıdır. Çünkü içki içenle aynı ortamları paylaşan kimseye de bu huyun bulaşması ihtimali vardır. Ayrıca her Müslüman'ın kıyametin dehşetini düşünüp ona göre hareket etmesi gerekir. Ancak böyle yaptığı zaman içkiye yaklaşmaz ve içki içenlerden uzak durabilir.
Hasan Basri'nin şöyle dediği rivayet edilir:
Bize ulaşan bir hadise göre, bir Müslüman her içki içtiğinde başına farklı bir bela gelir:
Birinci defa içtiğinde; kalbi kararır.
İkinci defa içtiğinde, koruyucu melekler ondan uzaklaşır.
Üçüncü kez içtiğinde, ölüm meleği kendisinden uzaklaşır.
Dördüncü kez içtiğinde, Resulullah (sav)'in (sav) ondan uzaklaşır.
Beşinci kez içtiğinde, ashabı kiram ondan uzaklaşır.
Altıncı kez içtiğinde, Cebrail (as) ondan uzaklaşır.
Yedinci defa içtiğinde, İsrafil (as) ondan uzaklaşır.
Sekizinci defa içtiğinde, Mikail (as) ondan uzaklaşır.
Dokuzuncu kez içtiğinde, gökler onun şerrinden uzak durur.
Gafir 49 Ibrahim 21
202
YanıtlaSilİÇKİNİN KÖTÜLÜKLERİ
Onuncu defa içtiğinde, yeryüzü onun şerrinden uzaklaşır.
On birinci kez içtiğinde, denizdeki balıklar ondan Allah'a sığınır.
On ikincide, güneş ve ay onun şerrinden uzak durur.
On üçüncüde, gökteki yıldızlar ondan uzaklaşır.
On dördüncüde, bütün mahlükat ondan uzaklaşır.
On beşincide, ona cennet kapıları kapanır.
On altıncıda, Cehennemin kapıları ona açılır.
yedincide, hamelei arş melekleri ondan uzaklaşır.
On sekizincide, kürsü ondan uzaklaşır.
On dokuzuncuda, Arş ondan uzaklaşır.
Yirminci kez içtiğinde ise, Cebbar olan yüce Allah onu terk eder.
Fakih anlatıyor:
Esma binti Yezid (ra) diyor ki:
Resülüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu işittim:
"Sarhoş olmayacak kadar içki içenin namazı yedi gün süreyle kabul edilmez. İçki içip de sarhoş olanın namazı ise, kırk gün kabul olmaz. Bu kişi ölürse käfir olarak ölür. Şayet tövbe edecek olursa Allah tövbesini kabul eder. Bundan sonra tekrar içmeye devam ederse, cehennemliklerin içeceği olan kan ve irinden ona da içirmek Allah'a borç olur."¹
Başka bir hadiste şöyle anlatılır:
Bir kere içki içenin kırk gün süreyle kıldığı namaz tuttuğu oruç ve yaptığı diğer ibadetler kabul edilmez.
bul edilmez. İkinci kez içtiğinde, seksen gün namazı, orucu ve diğer ibadetleri ka-
Üçüncüsünde, yüz yirmi gün süreyle hiçbir ibadeti kabul edilmez.
Dördüncü kez içerse, onu öldürün, çünkü o kâfır olmuştur. Allah o-na cehennemliklerin içeceği olan kan ve irin içirmeyi üzerine borç olarak almıştır.
Bir başka hadiste şu ifadeler vardır:
"Bütün günahlar ve kötülükler bir odaya kapatılmıştır. Bu odanın mekle bütün kötülüklerin kapısını kendisine açmış olur. anahtarı da içki içmektir. Hadisten anlaşıldığına göre, bir kimse içki iç
Ahmed, Müsned, 27644
Ahmed, Mümed, 6659
TENBİHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil203
Sahabelerden birinin şöyle dediği rivayet edilir:
olur. Kızını içki içen biri ile evlendiren kişi sanki onu zinaya sürüklemiş
Bunun manası şudur:
İçki içen bir kimse çok kere boş sözler söyleyeceği için farkında ol-madan hanımını boşamış olur. Böyle olunca da hanımı kendisine yasak hale gelir.
Denildi ki:
İçki içen bir kimse puta tapıcılara benzemektedir. Çünkü Allah Teâlâ içkiyi pislik diye nitelemiş ve bundan sakınılmasını emretmiştir.
Şu ayet bunu anlatmaktadır:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصَابُ وَالْأَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ
"Ey iman edenler! İçki kumar putlar fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan sakının."2
Şu ayette ise Allah Teâlâ putlara pislik adını vermiştir:
فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ
"O halde pislikten, putlardan sakının."3
Abdullah b. Mesud şöyle dedi:
"Gündüzleyin içki içen kimse, akşama kadar Allah'a şirk koşmuş o-lur, geceleyin içki içen bir kimse de sabaha kadar Allah'a şirk koşmuş demektir."
Yine Abdullah b. Mesud'un şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"İçki içen bir kimse öldüğünde onu defnedin ve mezarını koruma al-tında tutun. Bir süre geçtikten sonra mezarını açıp bakın, eğer onu kıb-leden yüzünü çevirmiş olarak bulmazsanız beni öldürün."
Enes b. Malik'in rivayet ettiği bir hadiste Resûlüllah şöyle buyurdu:
Ibn Mace, 4034
*Maide 90
Hacc 30
سورة القرية (1011)
YanıtlaSilاشارات الاعمار
كذلك، ايمانك ضدی اولان نفاقك ده ) دج خاصه ی وارد كسى ) دلندر [ اللحم افادانہ میل انملور. [ و محی] باشقر لربنى تحضر التحكم غرور لانوب ذوق المقدر
بناء عليه، ايمان، عزت نفى انتاج تبدیلی کی نفاق ده اونك عكنه ذلتى انتاج بدر ذلت اولان هرک قاشو کند سی ذليل كوستری بوانہ زیادر ریا ایسه مداهنه در مداهنهرخی کذبیدر قرآن کریم، توسل اهالی کذبه (وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا) إله اشارت المد.
یعنی مؤمناره راست کلد قارى زمانه، بزده ایمانه كلوك - ديبورلی
موكره نظامه، ایمانه خلافته قلباری افساد ایدد. قلبك فادی ایسه، یتیملهای انتاج ایور یعنی بوزونه اولان به قلب، کندیسنی ،صاحبز، ما لكن، يتيم بيلير بوحا التدن فورفو نشئت ایدر او قورقو اونی قاچوب گیز نمگه اجبار ايدر. قرآن شو اللدين (وَإِذَا خَاوا) بله اشارت التمشور یعنی قاجوب خلوتاره كنند كاری زمان ...
موكره نظامه، ايمانك عكنه، اقربا و سائرہ پر آرا سندہ کی صلہ رحمی قطع ایدر کی بوایسه شفقتی از الرايدر شفقتك زوالى ايد افاداته سبب اولور. افاد د نه فتنه چیقار فتنه در خیانت طوغار. خيانت وفى ضعفيتي موجيد. ضعفیت ده حمایه ایده جان بر ظهیره، به آن قریه التجا ایمگه اجبار ایدر قرآن كريم بولا ( إلى شياطينهم ) ايله اشارت التمر
یعنی شیطا نارينه قاچوب، شيطا نارينك حمايه لرين كيريبيورلر.
موكره، ايمانك خلافته، نفاقده تردد دارد. یعنی منافعه اولانه کیم، قطعی به حکم صراحی دیگور بوایسه با تزلفی انتاج ایدر بوده مسلکرنگی بودخی امنیت زنگی تولید ایدر. بوایه، ( قانوناً مظنون ارك هر كون اثبات وجود اتم الرى لزومی کبی)، دائما شيط انارینه کیدوب، تفرلرینی
عهد لرینی تازه له مولرینی ایجاب ایتدیر. قرآن کریم، بو سلسله يه ( قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ ) ايله الشارن
ایت شود. یعنی بزار منظم برابرز دیده عهد لرين تجديد ايد بيورلي.
موكره مؤمناره کنید وب کنده کارند، حاصل اولان شبهاي ازاله الملك ايجون، آن دیده مگه مجبور اولديار . وإيمانك خلافته، حقيقتهاره عدم حرمت و استخفافده بولونارم، قیمت ای شیاده اهانت
عدمِ حُرْمَتْ
YanıtlaSilAdem-i hürmet: Hürmet-sizlik
عهد
Ahid: Söz verme
حالت
Halet: Hususi hál
خَلُوتْ
Halvet: Yalnız kalma
حماية
Himaye: Koruma
اخبار
İcbar: Zorlama
إفسادات
ifsadat: Bozmalar
التجا
İltica: Sığınma
إزاله
İzale: Giderme
عِزَّتِ نَفْسٌ
İzzet-i nefis: Haysiyetini koruma
قطع
Kat: Kesme
كذب
Kizb: Yalan
مظنون
Maznûn: Zanlı
موجب
Mucib: Gerektiren
مداهنه
Midahene: Dalkavukluk
نَشْتَتْ
Neş'et: Ortaya çıkma
ريا
Riya: Gösteriş
تَبَاتْ
Sebat: Yılmama, sağlam durma
مِلَّةَ رَحِمْ
Sıla-i rahim: Akraba ile alákayı sürdürme
سلسله
Silsile: Zincir
تجديد
Tecdid: Yenileme
توليد
Tevlid: Doğurma
ضَعْفِيتْ
Zafiyet: Zayıflık
ظهير
Zahir: Arka çıkan, yardımcı
زوال
Zeval: Son bulma
Kezalik, Imanın zıdı olan nifakın da
YanıtlaSilüç hassası vardır. Birincisit Zillertir İkincisis
Ifsādāta meyletmektir. Üçüncüsü: Başkalarım tahkir etmekle gururlamp zevk almaktır.
Binaenaleyh, iman, izzet-i nefsi intac ettiği gibi, nifak da onun aksine zilleti intac eder. Zilleti olan, herkese karşı kendisini zelil gösterir.
Bu ise rivadır. Riva ise müdähenedir. Müdähene dahi kizbdır. Kur'ân-ı Kerim, şu silsileli kızbe والقوة الذرية الملوا قال الله ile işaret etmiştir. Yani mü'minlere rast geldikleri zaman, "Biz de îmâna geldik" diyorlar.
Sonra nifak, îmânın hilafına kalblerı ifsåd eder. Kalbin fesådı ise, yetimliğı intác eder.
Yani bozuk olan bir kalb, kendisini sålubsız, målıksız, yetim bilir. Bu håletten korku neş'et eder. O korku, onu kaçıp gizlenmeye ichår eder. Kur'ân şu hållerine ile işaret etmiştir. Yani "Kaçıp halvetlere gittikleri zaman..."
Sonra nifåk, îmánın aksine, akraba ve saireler arasındaki sıla-i rahimi kat eder, keser. Bu ise şefkati izåle eder. Şefkatin zevåli ise, ifsådåta sebeb olur. İfsåddan fitne çıkar.
Fitneden luyånet doğar. Hıyånet dahi za'fiyeti múcibdir. Za'fiyet de himaye edecek bir zahire, bir arkaya iltică etmeye icbår eder. Kur'ân-ı Kerim buna إلى عالمية ile işaret etmiştir. Yani "Şeytanlarına kaçıp, şeytanlarının himâyelerine giriyorlar."
Sonra, imanın hilåfına, nifäkta tereddüd vardır. Yani münafık olan kimse, kat'i bir hüküm sahibi değildir. Bu ise sebatsızlığı intac eder. Bu da mesleksizliği. bu dahi emniyetsizliği tevlid eder. Bu ise,
kanunen maznůnların hergün isbåt-ı vücüd etmeleri lüzümu gibi, dâimă şeytanlarına gidip, küfürlerini, ahidlerini tazelemelerini îcâb ettirir. Kur'ân-ı Kerim, bu silsileye قالوا لنقطة ile işaret etmiştir. Yani "Bizler sizinle beraberiz" diye ahidlerini tecdid ediyorlar.
Sonra mü'minlere gidip geldiklerinden, häsıl olan şübheyi izåle etmek için, and dilemeye mecbúr oldular. Ve îmânın hilafına, hakikatlere adem-i hürmet ve istihfäfta bulunarak, kıymetli şeylere ihanet
240
YanıtlaSilISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Resûlullah Aleyhisselâm «Onun kulaklarına ne okudun dive sordu.
Ibn-i Mes'ud da (Efehasibtüm ennema halaknaküm abesen ve en-neküm ileyna IA türcaûn. Feteâlallâhülmelikülhakku IA IIahe illA HO-ve Rabbül'arşılkerim,
Vemen yed'u maallahi ilAhen Ahare JA bürhane lehû bihi fe inne-mâ hisabuhů inde Rabbihi innehů IA yüflihulkâfirûn.
Ve kul Rabbiğfir verham ve ente hayrurrahımin.) (Mü'minûn: 115-118) Ayetlerini okudum.» dedi.
Resûlullah Aleyhisselâm «Eğer, bir kimse, bunu yakını bir inanç la dağ üzerine de okusa, muhakkak, o dağ, yerinden silinir, giderdir!s buyurdu.
Ebû Hüreyre'den rivayet edilen Hadis-i şerife göre bir kimse sonuna kadar Duhan sûresini (1-59),
Mü'min süresinin başından başlayıp (... La ilahe illa Hüve lley-hilmasir.) a kadar üç Ayetini,
ve Åyetülkürsi'yi akşamlayın okursa, sabaha kadar korunur, sa-bahlayın okursa, akşama kadar korunur.
Ibn-i Mes'ud'dan rivayet edilen Hadise göre de: Vâkıa sûresini her gece okuyan kimse, hiç bir zaman yoksulluğa uğramaz.
«Kalbinde bir vesvese bulduğun, evhâma düştüğün zaman (Hü-vel Evvelü vel'Åhirü vezzâhirü vel bâtınu ve Hüve bikülli şey'ın Alim.) (Hadid: 3) Ayetini okul» Hadisini de, Ebû Davud, İbn-i Abbas'tan rivayet etmiştir. (239)
(230) Süyûti İtkan c. 2, s. 165
İKİ BÜYÜK EMANET KUR'AN-I KERİM VE SÜNNET
YanıtlaSilPeygamberimizle Eshabı Kur'ân-ı Kerim'l Nasıl Okurlar ve Hatm Ederlerdi?
247
Peygamberimizin zevcelerinden Hz. Ümmü Seleme'ye, Resûlullah Aleyhisselamin, Kur'ân-ı Kerimi nasıl okuduğu sorulmuştu.
O da «Resûlullah Aleyhisselâm, bir Ayet okur, durur, bir Ayet okur, dururdu:
(Bismillahirrahmanirrahim.)
(Elhamdü IIIIahi Rabbil'alemin.)
(Errahmanirrahim.)'
(Maliki Yevmiddin.)
diye kese, kese, dura dura okurdu.» dedi, (240)
Enes b. Malik'e de «Resûlullah Aleyhisselâmın Kur'ân okuyuşu nasıldı?» diye soruldu.
O da «Resûlullah Aleyhisselâm, Kur'ân okurken çekilmesi gere-ken Harfleri çekerdi.» dedikten sonra «Resûlullah, (Bismillahi) yi çe-kerdi.
(Errahman)ı çekerdi.
(Errahîm) i de, çekerdi.» dedi. (241)
Eshabdan Irbaz b. Sûriye der ki «Resûlullah Aleyhisselâm, yat-madan önce Müsebbihât sûrelerini okur ve (Onların içinde bir Ayet var ki, bin Åyetten efdal ve hayırlıdır.) buyururdu.» (242)
Müsebbihât:
1. İsrâ,
2. Hadid,
3. Haşr,
4. Saf,
5. Cumua,
6. Tegabün,
7. Ala
sûreleridir. (243)
Sanıldığına göre: bin Ayetten hayırlı olan Âyet te, Hadid sûresi-nin üçüncü Ayetidir. (244)
Bu Ayette şöyle buyrulur:
«Evvel de, Ahir de, Zahir de, Bâtın da, O'dur.
O, her şeyi hakkıyle Bilendir.» (245)
(240) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 302, 323, Tirmizî Sünen c. 5, s. 185
(241) Buhari Sahih c. 6, s. 112 (242) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 128, Tirmizi Sünen c. 5, s. 181
(243) Süyûtî İtkan c. 2, s. 105-106
(244) Ebülfida, İbn-i Kesir Tefsir c. 4, s. 303
(245) Hadid: 3
228
YanıtlaSilMECELLE-1 AHKAM-I ADLİYYE
FASL-I SALIS
Ecir'in zamanı hakkındadır.
MADDE 607 Ecir'in teaddisi yahut taksiri ile müste'cer-un-fih telef olsa zamin olur.
Ecir'in teaddisi müste'cirin sarahaten ya delâleten MADDE 608 emrine muhalif amel ve hareket etmesidir.
Meselâ, bir kimse ecir-i hass olan çobana şu hayvanları filân mahalde ra'y et, âhar yere götürme demişken çoban ol mahalde ra'y etmiyerek başka mahalle götürüp ra'y etse teaddi etmiş olur ve orada ra'y ederken hayvanlar telef olsa çobana zamân lâzım gelir.
Kezalik bir kimse terziye bir kumaş verip ve bana bir uzun entari çıkarsa kes deyip terzi dahi çıkar diyerek kesdikde uzun entari çıkmasa ol kimse kumaşı terziye tazmin ettirebilir.
MADDE 609 Ecir'in taksiri müste'cer-un-fihin muhafazasında bila özr kusur etmesidir.
Meselâ, sürüden bir hayvan firar ettikde çoban mücerred tekâ-sül ve ihmalinden nâşi varıp tutmadığı cihetle hayvan zâyi' olsa çoban taksir etmiş olacağından zâmin olur; amma anın arkası sıra gittiği takdirde diğer hayvanların zâyi' olmak ihtimali galib olduğu cihetle varıp tutmamışsa ma'zur olmakla zamân lâzım gelmez.
MADDE 610 Ecir-i hass emindir.
Hatta yedinde bigayri sun'ihi telef olan malı zâmin olmaz ve keza bilāteaddin kendi ameliyle telef olan malı dahi zâmin olmaz.
MADDE 611 Ecir-i müşterekin gerek teaddisi ya taksiri olsun ve gerek olmasın kendisinin fiil ve sun'undan tevellüd eden zarar ve hasarı zamin olur.
KİTAB'ÜL-KEFALE
YanıtlaSilKİTAB-I SALİS
Kefalet hakkında olup bir mukaddime ile üç bâbı hâvidir.
Mukaddime
Kefâlete dair olan ıstılahat-ı fıkhıyye beyanındadır.
MADDE 612 Kefâlet, bir şey'in mutâlebesi hakkında zimmeti zimmete zammetmekdir.
Ya'ni bir kimse zâtını diğerin zâtına zammedip ve anın hak-kında lâzım gelen mutâlebeyi kendi dahi iltizam eylemekdir.
MADDE 613 Kefalet binnefs, bir adamın şahsına kefil olmakdır.
MADDE 614 Kefalet bil-mal, bir malın edâsına kefil olmakdır.
MADDE 615 Kefalet bitteslim, bir malın teslimine kefil ol-makdır.
MADDE 616 Kefalet bidderek, mebi bil-istihkak zabt olunduğu takdirde akçesini edâ ve teslime yahut bayi'in nefsine kefil ol-makdır.
MADDE 617 Kefalet-i münecceze, şarta muallâk ve zaman-ı müs-takbele muzaf olmayan kefaletdir.
MADDE 618 Kefil, kendi zimmetini âharın zimmetine zammeden ya'ni aharın müteahhid olduğu şey'e kendi dahi müteahhid olan kimsedir ki ol ahâra asil ve mekful-ün-anh denilir.
MADDE 619 Mekfül-ün-leh, kefâlet hususunda tâlib ve dâyin olan kimsedir.
MADDE 620 Mekfül-ün-bih, kefilin teslimine ya edasına müte-ahhid olduğu şeydir ki kefalet binnefsde mekfül-ün-anh ile mekfül-ün-bih bir şeydir.
714
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
5) Ve şöyle buyurdu:
«Ο evlerde ki, Allah, onların vüselmeleri ve içinde zikri yapıl-ması için izin verdi.. Orada kendisi akşam sabah tesbih edilir..> «Ο erler ki.. Onları, ticaret ve alış veriş Allah'ın zikrinden ala-maz..»
Bu Ayet-i Kerimede zikri geçen evler rivayete göre mescidler; di-ğer bir rivayete göre de, ehl-i tevhidin kalbidir.
Erlere gelince, bizzat ehl-i tevhidin kendileridir.
NUR suresinin 36. ve 37. âyetlerinden..
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : مَنْ قَالَ حِينَ يُصْبِحُ وحين مسِي سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ مَائَةَ مَرَّةٍ ، لَمْ يَأْتِ أَحَدٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِأَفْضَلِ لَمَّا جاء به إلا واحد ، قال مثل ما قال أَوْ زَادَ . ٦
6) Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
<>>>
**
Tercümemize esas aldığımız eserde bu Hadis-i Şerifin ravisi zikredil-memiştir.. Bu ve benzeri hadisler, Buharî ve Müslim-i Şerifte pek çoktur..
V
وروى مسلم عن ابن مسعود رضى الله عنه كان نبي الله صلى الله عليه وسلم إذا أمسى قال : أَمْسَيْنَا وَأَمْسَى المُلكُ لِلَّهِ ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لا شَرِيكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ ولهُ الحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ، رَبِّ أَسْأَلُكَ خَيْرَ ما في هذهِ اللَّيْلَةِ ، وَخَيرَ ما بَعْدَهَا ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ ما في هذه اللَّيْلَةِ وَشَرِّ ما بَعْدَهَا ، رَبِّ : أَعُوذُ بِكَ مِنَ الكَسَلِ وَسُوءِ الكِبَرِ وَأَعُوذُ بكَ مِنْ عَذَابٍ في النَّارِ ، وَعَذَابٍ في القَبْرِ ، وإذا أصبح قال ذلك أيضاً ، أَصْبَحْنَا وأصبح المُلْكِ الله .
VE VAAZ ÖRNEKLERI
YanıtlaSil715
IBN-1 MESUD'dan r.a. naklen MÜSLIM rivayet ediyor:
Peygamber S.A. akşama erdiği zaman şu duayı yapardı: «Akşamladık; mülk de Allah için akşamladı.. Hamd, Allah'a
mahsustur ki, o Allah'tan başka ilah yoktur.. Birdir, şeriki yok-tur.. Mülk onundur; hamd ona mahsustur.. Ve o, herşeye kadirdir. Rabbim, senden bu gecenin hayrını istiyorum; sonrasının hayrunt gecenin şerrinden sana Rıbbın, tembellikten sana sığınırın; kibrin kötülüğünden de.. Sonra cehennemdeki azabtan da sana sığınırım; kabirdeki azab-tan da..>>
Sabahladığı zaman da aynı duayı okurdu.. Yalnız, akşam kelime lerini sabaha çevirir, şöyle okurdu: «Sabahladık; mülk de Allah için sabahladı..>>
Peygamber S.A. efendimizin bu duaları, aynı zamanda bizlere talim-dir.. Ezberleyip okumalıyız..
*
Ravi Menkıbeleri, 5. ve 47. Hadis-i Şerifte..
الدرس الثالث والثلاثون في أذكار وأدعية نبوية تقال عند النوم
ا كان رسول الله صلى الله عليه وسلم إذا أوى إلى فراشه قال : باسمك اللهم أحياء وأموت . ( رواه البخاري)
OTUZÜÇÜNCÜ DERS
UYKU ZAMANINDA OKUNAN PEYGAMBER S.A. EFENDİMİZE AIT DUA VE ZİKİRLER
1) Peygamber S.A. efendimiz yatağına girdiği zaman, şu duayı ya-pardı:
<>
**
Yani: Ölmem de, kalmam da ismin bereketiyledir. Kısa ve öz bir dua olduğu için ezberleyip okumalıdır.
**
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i Şerifte..
E
YanıtlaSilE
eşrar-ı arzîn
esrar-ı arzin أشرار أرضين : dünyanın çeşitli yerle-rinde yaşayan canlıların en kötüleri
esrat 1 : أشراط.alametler, işaretler, belirtiler 2.şartlar
esrat-ı kıyamet أشراط قیامت : kıyamet belirtileri, dünyanın yıkılış anına yaklaşıldığının işaret-leri
esrat-i saat أشراط الساعت : )bak) esrat-ı kıyamet(
esrat-üs-saat اساعت أشراط : )bak. eşrat-ı kıyamet) 2.(bk. Risale-i Nurdaki 24.Sözün 3.dalı)
eşref أشرف : en şerefli; en çok şeref, saygı ve sevgiye layık
eşref-i mahlükat أشرف مخلوقات : yaratılmışların en şereflisi (saygı ve sevgiye en çok lâyık ola-n1)
eşref-ül insan أشرف الإنسان : insanların en şeref-lisi, en çok saygı ve sevgiye lâyık olanı
Eşref Edip (Ferganأشرف أديب: Eşref Edip 1882'de Serez'de doğdu. Babası İslâm Ağa, an-nesi Nefise Hanım'dır. Sıbyan mektebini ve Rüşdiyeyi Serez'de okudu, aynı zamanda ha-fızlığını tamamladı. Serez Müftüsü İmâdüd-din Efendi'den din bilgisi ve Arapça dersleri aldı. Daha sonra İstanbul'a gitti ve Mekteb-i Hukuk'a kaydoldu. Aynı zamanda Çember-litaş'taki Atik Ali Paşa Camii'nde medrese derslerine devam etti.
Eşref Edip, kamuoyunda gazeteci kimliğiyle, daha çok Sırat-ı Müstakim ve sonraki adıyla Sebilürreşad'ın sahibi olarak bilinir.
1. Dünya Savaşı yıllarında İttihat ve Terakki yönetimiyle fikrî bir mücadeleye girdi. Bu se-beple, 1916'dan 1918 yılının ortalarına kadar bir buçuk yıl süreyle Sebilürreşâd'ın yayımına ara vermek zorunda kaldı. Savaşın bitimin-den sonra Sebilürreşâd'ı tekrar yayınlamaya başlayan Fergan, başta Abdullah Cevdet ol-mak üzere "asrilik" ve "Garpçılık" taraftarları ile mücadeleye devam etti. Ancak, İstanbul'da işgal kuvvetlerinin ve azınlıkların baskısı ar-tınca Anadolu'ya geçti. Sebilürreşâd'ı Kasım 1920'de bir süre kaldığı Kastamonu'da çıkardı.
Eşref Edip, Mehmed Akif'in Anadolu'da yaptığı vaazları yayımlayarak milli şuurun uyanmasına ve yayılmasına yardımcı oldu. Dergi vasıtasıyla Kuvâ-yı Milliye'yi doğrudan destekledi. 3 Şubat 1921'den itibaren Sebi-lürreşâd'ı Ankara'da çıkarmaya başladı. Eşref
2
244
YanıtlaSilEşref Edip (Fergan
Edip, Milli Mücadele'nin kazanılmasında sonra tekrar İstanbul'a döndü ve yayın faali yetine burada devam etti.
zete ve II. Meşrutiyet'in ilanını gören ve Milli Muca dele'ye katılan Eşref Edip, Cumhuriyetin ili kurumlarına yapılan saldırılara karşı çıkmaya nina da tanıklık etti. İslâm'a ve Islam'in teme devam etti. Seyh Said olayı üzerine birçok ga dergiyle birlikte Sebilürreşåd da kapa tıldı. 1925 yılında yayınlanan 641. sayı, dergi Sark İstiklal Mahkemesi'ne gönderildi. Once nin son sayısı oldu. Esref Edip tutuklanarak Ankara'ya, sonra da Diyarbakır'a göturulup muhakeme edildi. Sebilürresad'ın yayımını durdurmak şartıyla 13 Eylül 1925'te serbest bırakıldı. Ancak o, yayın faaliyetlerine Asar İlmiyye Kütüphanesi adı altında eserler ya-yımlayarak devam etti. Bu dönemde daha çok Doğu ve Batı'nın tanınmış müelliflerinin eserlerini yayınladı.
Eşref Edip, Ekim 1940'da İzmirli İsmail Hakkı, Kâmil Miras ve Ömer Rıza Doğrul'la birlikte İslâm-Türk Ansiklopedisi ve İslâm-Türk An-siklopedisi Mecmuası'nı çıkarmaya başladı.
Mayıs 1948'de Sebilürreşâd'ın yayımı yeniden başladı. Bu yıllarda dergide Ömer Rıza Doğ-rul, Kâzım Nami Duru, Cevat Rifat Atilhan, Tahir Olgun, Ali Fuat Başgil ve Hasan Basri Çantay'ın yazıları yer aldı. Sebilürreşad'ın yayımını Şubat 1966'ya kadar 362 sayı devam ettirdi. Hayatı boyunca İslâm birliği fikri doğ-rultusundaki basını destekledi.
Eşref Edip Aralık 1971'de vefat etti ve Edirne-kapı Şehitliği'ne defnedildi.
Eşref Edip'in Üstad Bediüzzaman'la alakalı olarak neşredilmiş üç tane kitabı vardır: Risa-le-i Nur Müellifi Said Nur ve Nurculuk (1952), Bediüzzaman Said Nur ve Nurculuk, Tenkid, Tahlil (1963), Risale-i Nur Muarızı Yazarla rın İsnatları Hakkında İlmi Bir Tahlil (1965). Bunların dışında Sebilürreşad, Yeni İstiklâl, Bugün, Sabah ve İttihad gazetelerinde Üstad Bediüzzaman'la alakalı araştırma ve yazıları neşredildi.
Nur Risalelerinde ve Bediüzzaman'ın mek-tuplarında Eşref Edip'ten övgü ile bahseden kısımlar vardır. 1958 senesinde Sebilürre-şad'ın 50. yıldönümü vesilesiyle Üstad Be-diüzzaman Eşref Edip'e şu tebriği gönder-mişti:
"Aziz, muhterem, sıddık, envår-ı İslâmiyeyi
eşşükrü lillahi teälä
YanıtlaSilelli seneden beri nesreden, hakaikei Islami yeyi ehl-i dalalete karşı müdafaa eden ve elli seneden beri benim maddi manevi bir hakiki kardeşim ve meslektaşım, Eşref Edip!
"Sebilürreşad'ın ellinci sene-i devriyesi mü nasebetiyle gayet samimi ve uzun bir mektup yazacaktım. Fakat pek şiddetli hasta oldu-Pumdan, hatta konuşmaya da iktidarım ol madığından, Risale-i Nur'a havale ediyorum. gösteren mektuplar vardır. Zaten Sebilürre-bir. Tarihçe-i Hayat, Sebilürreşad'ın ellinci sad, Nur'ların mühim parçalarını neşretmiş sene-i devriyesine tam bir tebrikname hük mündedir.
"Duanıza muhtaç gayet hasta Said Nursi." (Sorularla Risale)
eşşükrü lillahi teâlâ الشكر الله تعالى : sükür yu celer yücesi Allah'a (c.c.) mahsustur, yüceler
yücesi Allah'a (c.c.) şükür
essehir الشهير : sehir, meşhur, ünlü, tanınmış
esya أشياء : şeyler, varlıklar
eşyayı aher اشیای آخر : başka şeyler
esya-yi camide اشیای جامده : cansız şeyler
eşyayı dünyeviye اشیای دنیویه : bu dunyaya ait şeyler
esya-yi gaibe اشياى غائبه : gaib şeyler görülme yen ve bilinmeyen şeyler
eşyayı gayblye أشياى غيبيه : duyu organlariyle bilinmeyen şeyler
eşyayı harika اشیای خارقه : harika (olağanüstü şeyler
eşyayı kesire أشبای کثیره : çok şeyler, bir çok şeyler
eşyayı kevniye اشیای کونیه : kainattaki yaratıl-mış şeyler
eşyayı mevcudat أشياى موجودات : var olan şey-ler, var olan her şey
eşyayı muhtelife اشیای مختلفه : esitli şeyler
eşya-yı muntazama أشياى منتظمه : düzgün ve düzenli şeyler
eşya-yı seyyale-i zâile أشياي سباله زائله : gelip ge-çici ve sonu gelen şeyler
esyayı seyyale أشياى سياله : akıp giden gelip geçen şeyler
egya-yi şeffafe اشیای شفافه : seffaf şeyler 11 yansıtan parlak şeyler
245
etvar
eşyayı zahiriye اشیای ظاهر به goronür şeyler, görünen dünyadaki şeyler
etba اتباع : tabi olanlar, bağlı olanlar
etba-i Ehl-i Sünnet اتباع اهل سنت Ehl-i Sünnet mezhebine bağlı olanlar
etemmam, hiç noksansız, tam mü
kemmel
etemmütteslimat اثم التسليمات : selamların en iyisi (aleyhi efdalussalavat ve tettes mat; rahmet dualarının en üstünü (efdalüs saltanat) ve selamların en iyisi O'na olsun)
etfal اطفال :tifillar, çocuklar
etibba (etibba(اطبا : tabipler, doktorlar
etiket اتیکت : bazı mal ve eşyanın niteliği veya kime ait olduğuna dair bilgiler yazılıp yapıştırılan kâğıt 2 ünvan 3 karşılama, uğur lama, tören gibi durumlarda uyulan usûl, yol-yöntem; teşrifat
etime الطعيمه : yiyecekler
etime-i lezize العيمة لذيذه : leziz lezzetli) ye-mekler
etkiya أنقياء : takva sahiplerinin en üstünleri, günahlardan sakınmada en titiz davrananlar
etkiya-i ümmet أتقياء أنت : ümmetin etkıyası,
Peygamber'e (a.s.m.) bağlı müminler top-luluğunun günahlardan en çok uzak kalmış olanları
etraf اطراف : çevre, civar 2.taraflar, her taraf, yönler, yanlar
etrafalem اطراف عالم : dünyanın her tarafı
etraf- Arz أطراف أرض : yerin (Dunyanın) her tarafı
etrafi erbaa اطراف أربعة : dört taraf dört yön (sağ, sol, ön, arka(
etraf- feza أطراف فضاء : uzayın göklerin) her tarafı
etraf-1 sema اطراف سماء : gögün her tarafı
Ettahiyyatü lillah التحيات الله : hayat sahipleri-nin kulluk ve ibadetleri sadece Allah'a (c.c.) mahsustur, Allah (c.c.) içindir." mealindeki bir ifade
Etrak أتراك : Türkler
ettahribü eshel التخريب أسهل : yıkmak çok ko-laydır
tvar 1 : أطوار.tavırlar, tutumlar, davranışlar 2.haller, durumlar, gidişat
Quát (use) ur
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
- 1956-Türkiye'de ortaokullara din dersi konuldu.
1966 - Çin'de Mao "Kültür Devrimi"ni ilân etti.
1999 - Uluslararası tahkim yolunu açan Anayasa değişikliği kabul edildi.
13
SALI
TUESDAY
AĞUSTOS
AUGUST
BİR AYET
Adem'e secde edin" dedik.
Onlar da secde ettiler İblis müstesna. O secde edenlerden olmadı.
A'raf Suresi: 11
BİR HADİS
Miraslarınızı paylaşırken birbirinize haksızlık yapmayın.
Taberanî
Hasenatı seyyiatına, sevabı hatasına tereccüh edenler, mağfiret ve affa müstehaktırlar.
Münazarat
HİCRİ: 9 SAFER 1446-RUMI: 31 TEMMUZ 1440
HIZIR: 100 - GÜN: 226 KALAN: 140 - GÜN. KIS.: 3 DK
2025 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
- 1924 - Üzerinde "Türkiye Cumhuriyeti" yazılı madeni 10 kuruşluk madenî paralar tedavüle çıktı.
1948 - Serbest Güreş
Milli Takımı Londra Olimpiyatları'nda birinci oldu.
çerçevesinde kabul edilen yasayla idam cezası kaldırıldı.
AĞUSTOS
03
PAZAR
2002 - AB'ye uyum
9 1447 SAFER
RUMI: 21 TEMMUZ 1441
HIZIR: 90
BİR AYET
Gökleri ve yeri tasarrufu altında tutmak Onun kudretine ağır gelmez.
Bakara: 255
BİR HADİS
Allah kulları hakkında hayır dilerse yaşayışlarında onlara yumuşak huyluluk nasip eder.
Beyhaki
Mesnevî-i Nuriye
Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halk eden, her şeyi halk etmiştir. Öyleyse, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zaruridir.
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
26
Yatsı
22 02
04 21
05
Güneş
13.09
Öğle
İkindi
Akşam
04 12
55
13
17
20
ISPARTA
İmsak
56
16.58
20.12
21.41
Yatsı
İSTANBUL
05
15
09
Fakir de kürsüye yakın bir yerde oturmuş, dinliyordum. Biraz sonra bir kabz hali geldi. Sıkıldım, bunaldım, daraldım... Halbuki Aya-sofya gibi bir camide, cemaat-i müslimin içinde, Kur'ân ve mevlid okunurken böyle bir kabz ve sıkılma hâli olmaması gerekirdi.
YanıtlaSilMerakla sebebini araştırdım. Bir de ne göreyim, karşımda kasvet-i kalbe müptelå olmuş bir adam var! Göğsü göğsüme karşı gelmiş... Oradan akis alarak sıkıldığımı anladım ve yerimi de-ğiştirdim. Biraz ferahladım. Fakat bunun tesirini bir hafta kadar üzerimden atamadım...>>>
Böyle håller birçok mü'minin başından geçmiştir. Binâenaleyh insan, yanında veya karşısında oturanların; sâlih, sâdık ve kalbi saf kimseler olmasına dikkat etmelidir."
(Bkz. M. Sami Efendi, Mükerrem Insan, s. 62-63; Bayram Sohbetleri, s. 39)
Adana'da bukalemun denilen bir hayvan yaşardı. Çocukluğumuzda onu merakla seyrederdik. Hayvan hangi cismin üzerinde gezerse onun rengini alırdı.
İşte kalp de böyledir. Yanındakilerden renk alma kabiliyeti vardır. Huzurlunun yanında huzur alır, gafilin yanında gaflet alır. Bu-nun için de gafillerin yanında fazla oturmamalıdır, zarûrî iş ve ihtiyaç görülünce hemen ayrılmalıdır.
(M. Såmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 39-40)
339
KASVETİN TESİRĮ
YanıtlaSil"Beylerbeyi'nde oturan Adil Bey isminde, mânevî hâl sahibi ve keşfi açık bir zât vardı. Zaman zaman ziyaret ederdim. Bir gün bana şu tavsiyelerde bulundu:
<>>>
Daha sonra başından geçen bir hâdiseyi nakletti:
<<Hicrî 1340 senesinde İstanbul'da Ayasofya Camii'nde mevlid okun-du. Cami, mahfillerine kadar doluydu. Alimler ve talebeler hep sarıklı olarak camide yerlerini almışlardı. O zamanki cemaatin ekserîsi ilim ehli olduğundan, muhtelif hâlleri topluluğa başka bir heybet verirdi. Zamanın güzîde hâfızları Kur'ân-ı Kerim ve mevlid-i şerif okumaya başladılar.
338
<<<
MAHMED SAMI RAMAZANOGLU
YanıtlaSilAZERİNDEN
HAFIZLIĞIN КҮМЕТІ
Efendi Hazretleri, Kur'ân-ı Kerim'i hâliyle, kāliyle ve muhabbetle yaşa-yan bir hafız efendi geldiğinde ona iltifat eder, yanına alır ve şöyle bir hadise anlatırdı:
-Adana'da bulunduğumuz günlerde bir nakl-i kubür zarureti ol-muştu. Bu kabirlerden biri de ilmiyle âmil bir hafız efendiye aitti. (Takrîben 60 sene evvel vefât eden) bu hafız efendinin kabri açıldığında, kefeni dahî bembeyaz durmakta idi. Şüphesiz bu hål, yüce Allah'ın gerçek hâfızlara husûsî bir ikramı idi."
ÖNCE TEMİZLİK
Bir yaradan önce cerahat te-mizlenir. Cerahati temiz-lenmedikçe yaranın üze-rine merhem sürülmez. Sürülse de fayda vermez.
(Dolayısıyla haram ve günah-lardan el çekmek, sevap ve hayırlara gayret etmekten daha öncelikli bir vazifedir. Bir Mecelle kaidesinde de-nildiği gibi; "Def'-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır."
Yani zarar verecek şeyleri defetmek, fayda verecek şeyleri kazanmaya çalışmaktan daha önce gelir. Bunun içindir ki mânevi hayatta da önce iç temizlik, nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi zarûridir.)
547
YanıtlaSil16953. Utanç denli insanı yaralayan hiçbir şey yoktur
16954. Uzağa giden şaka, kavga getirir.
16955. Yaban domuzu pes de etmez, geri de çekilmez.
16956. Yabanıl hayvanların tüzerine koşulmaz
16957. Yoksulun düşmanı olmaz, çünkü zarar görecek malı yoktur
16958. Yürek çok dolunca, ağızdan taşar,
...
ZULU (GÜNEY AFRİKA) ATASÖZLERİ
16959. Başbuğ olmak isteyene yardım eden, onunla birlikte yönetmez
16960. Gözler, asla doymaz,
16961. Yılan bile kendi deliğini unutmaz,,
...
HZ. SÜLEYMAN'DAN "MESELLER"
16962. Acıması olan adam, kendi canına iyilik eder; ama acımasız adam, kendi etine işkence eder.
16963. Aç gözlü, kavga çıkarır.
16964. Açık azarlama, örtülü övgüden iyidir.
16965. Adalet yollarını saptırmak için, kötü adam rüşvet alır.
16966. Adam var, ki hiçbir şeyi yokken, kendini varlıklı gösterir; adam var, ki çok malı varken, kendini yoksul gösterir.
16967. Adamın yolları Tanrı'ca beğenilince, düşmanlarını bile kendisiyle bangınır.
16968. Ağarmış saçlar, güzellik tacıdır.
16969. Ağzını, dilini tutan, canını sıkıntılardan korur; ancak ağzı gevşek olana bitkinlik vardır.
16970. Ağzını dilsiz için, tüm kimsesizlerin davası için aç!
16971. Ahmakların sayısı sonsuzdur. (Stultorum infinitus est numerus.)
16972. Akıl kazanmak, halis altından daha iyidir.
16973. Akılla ev yapılır, anlayışla pekiştirilir.
16974. Akıllı adam korkar, kötülükten ayrılır, ama akılsız adam kibirlenir, kendine güvenir.
16975. Akıllı davranan kul, utanç getiren oğula egemen olur.
16976. Akıllı oğul babasını sevindirir, ama akılsız oğul anasına derttir.
16977. Akıllılar onuru miras alacak, ama akılsızlar utancı alacaktır.
16978. Akıllılarla yürüyen adam akıllı olur, ama akılsızların arkadaşı zarar görür,
546
YanıtlaSilZENCİ (NEGROID) ATASÖZLERİ
16923. Akıllı yolcu, gönlünü evinde bırakır.
16924. Amacın varsa, yolunu bulursun.
16925. Aslanlar keni tarihçilerine kavuşuncaya dek, av tarihleri, avcıyı Övecektir.
16926. Bedenle ruhun birlikte dinlenmesi, müzik ve dansla olur.
16927. Bir erkek yetiştir, bir kişi yetiştirmiş olursun; bir kadın yetiştir, bir aile yetiştirmiş olursun.
16928. Biz ölüme değil, yaşama inanırız.
16929. Dayançlı insanın öfkesinden sakın.
16930. Deliliğin kırk çeşidi vardır, sağduyunun bir.
16931. Dilenciye kapalı kalan kapıyı, hekime açarsın.
16932. Dokuz aptala bir iş buyurursan, onuncusu da sen olursun.
16933. Dünya bize atalarımızdan miras kalmadı, onu çocuklarımızdan ödünç aldık.
16934. Düşünmek, yaşamın kamçısıdır.
16935. Filden büyük bir şey varsa, o da ormandır.
16936. Genç kızları, baş parmaklarına bakarak satın almazlar.
16937. Gülemeyen güldüğünü sanır, gülemediğini anlayınca da güleni kıskanır.
16938. Hakkın olan şeyi dilenmeyeceksin, gıyabında verilen yargıyı kabul etme!
16939. İki ata birden binenin bacakları ayrılır.
16940. İnsan köle doğmaz, köle yapılır.
16941. İyi yemek, ağızda çok durmaz.
16942. Kadının istediğini, şeytan da ister.
16943. Kirişsiz atılan ok, uzağa gitmez..
16944. Kobraya yılan da deseniz, sayın Lord da deseniz. gene sizi sokar.
16945. Komşunun arkasını görmek için çok eğilme, çünkü öbür komşu da senin arkanı görür.
16946. Konuşmak iyidir, konuşmamak daha iyi.
16947. Köyden uzak tarla açan, fillerin çıkarına çalışır.
16948. Pek güçlü bir istek, önceden anlaşılmaz.
16949. Savaşçı, başka savaşçıya saygı duyar.
16950. Seni bir kez aldatandan, en az bin kez sakın.
16951. Süt döküldükten sonra ağlamak işe yaramaz.
16952. Tanrı gökyüzüyle toprağı yarattı, sonra dinlendi. Daha sonra denizle balıkları yarattı, gene dinlendi. Sonra sırasıyla erkeği, atı, iti, öteki hayvanları yarattı. bütün dünya dinlendi. En sonunda kadını yarattı, herkesin rahatı kaçtı.
dinlendiği yanlıştır.
YanıtlaSilEZELİ EBEDİ OLAN NOKSAN SIFATLARDAN BERİ OLAN ALLAH C. C. YORULMAZ Kİ DİNLENSİN.
ZORKUM
YanıtlaSil1081
ZOYUT
ZURKUM Cenresi göngok
ZORMANIKA Sol zieh
nenin atası, İyisi. Ağaç basında olan incesik bu dak.
Ziraat cilor.
ZORNUK Kücük nehir.
lana yürüyen kisi.
ZOVAF Tez, hizi, sen, ZOVAL Yab yali, sultana sal
ZORRA (Zari, C.) Ekinci
olan ve gökçek adı ZOVAN Buğday içinde çok verilen kara tohum.
yaz tuylu doğan.
ZORRAK (C. Zerärik) По
ZORRE: Dari
ZÜRRİYAT (Zürriyet, C.)
(Dak: Zevy)
ZOVİYET Toplandı, durgidi
ZOVENN Kisa boylu, ZOVEVZA': Kina boylu,
Zurriyetier, kusaklar, nesilier, ZORRİYET Soy, nesil, dol,
susak.
ZORU Ekili tartalar. ZORUD (Zerd, ve Zered, C.)
ZOVVAR (Zair, C.) Ziyaret ciler, Häl hatır sormağa gidenter.
Savascrların halka halka örülmüs zırhları, ZORUR Ay, güneş ve yıldı
ZUYUF (Zeyt. C.) Kalp ak ca, sahte para. Magsus olmak, magsus ak catar. ZUYUL (Zeyi, C.) 11äveler,
zın doğması.
ekler. Kuyrukiar, Etekler, Bir kitaba yaoilan Have
inr.
ZORZOR: Sığırcık kusu.
ZOYUR: (Bak: Ziver)
ZOUBE: (C. Zevalb) Her nes
ZUYUT (Zeyt. C.) Yağlar.
ZO-L KAVAFI
YanıtlaSilrinden olan dağlar ortalarında sedieri (Hasiye), son-ra dağlar başlarında kal'aları kurmuşlar. Ya bizzat maddi kuvvetleriyle veyahud irsad ve tedbirleriyle le'sis etmister, Sonra şehirlerin etrafında surları ve ortalarında kal'aları, ta son care olan kırk İkilik topları ve kal'a-i seyyar gibi diritnavtları yapmışlar. Hatta ruy-i zeminin en meşhur seddi ve kaç günlük uzak bir mesafe tutan Sedd- Cini Kur'an lisaniyle Ye'cüc ve Me'cücün ve tabiri diğerle tarih lisanında Mancur ve Moğal denilen ve alemi beseriyeti kac defa zir ü zeber eden ve Himalaya dağlarının arka-sından çıkan ve sarkdan garba kadar harab eden ak-väm vahşiye ve garetkår milletlerin Hind ve Çin-deki akvami mazlumeye tecavüzlerini durdurmak için o Himalaya siisilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı ve o akvām-ı vahşiyenin kes-retie hücumlarına çok zaman mani olduğu gibi, Kafkas dağlarında Derbent cihetinde yine çapulcu garetgir akväm Tatariyenin hücumunu durdurmak için Zürkarneyn-misal eski İran Padişahlarının him-metiyle sedier yapılmıştır. Bu neviden çok sedler var. Kur'ân-ı Hakim umum nev-l beser ile konus-tuğu İçin, zähiren bir hadise-i cüziyyeyi zikredip. umum o hadiseye benzer hadisatı ihtar ederek ko-
nusuyor.
İşte bu noktai nazardandır ki, Sedde ve Ye'-cúc ve Me'cüce dair rivayetler ve akväl-i müfessirin,
ayrı ayrı gidiyor. Hem Kur'ân-ı Hakim, münasebåt- kelämiye cihetinde bir hadiseden uzak bir hadiseye intikal
eder. Bu münasebatı düşünmiyen zanneder ki, iki hadisenin zamanları birbirine yakındır. İşte Seddin haråbiyetinden Kıyametin kopmasını Kur'anın ha-ber vermesi, kurbiyet-i zaman cihetiyle değil, belki münasebat kelamiye cihetinde iki nükte içindir. Yani, bu sed nasıl harab olacak öyle de: Dünya ha-rab olacaktır, Hem nasılki fitri ve liähi sedler olan dağlar metindir, ancak Kıyametin kopmasiyle ha-rab olurlar; öyle de, Bu sed dahi dağ gibi metindir, ancak dünyanın harab olmasiyle håk ile yeksan o-labilir. İnkılabāt zaman tahribat yapsa da, çoğu sağlam kalır demektir. Evet sedd-i Zülkarneynin külliyetinden bir ferdi olan Sedd Cini binler sene yaşadığı halde daha meydanda duruyor, Insanın e-llyte zemin sahifesinde yazılan, mücessem, müte-haccir, mânidar tarih-i kadimden uzun bir satır ola-rak okunuyor. L.)
(Håşiye): Ruy-i zeminde mürur-u zamania dağ şeklini almış, tanınmıyacak bir surete gelmiş cok sun'l sedler vardır.
ذو القوامي ZOLAVAFİ: İkiden fazia kafiyeti nazım şekli. Eski Yemen Padişahlarından birisidir, Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm zamanında bulunup Hazret-i Hızırdan ders almıştır. Bazıları yanlış olarak bunu İskender- Rumi ile karıştırır. Is-kender- Rumi Miläddan 300 sene evvel Aristo'dan de denir. ders almıştır. Yemenii İskendere İskender-i Kebir
ZOLKUM: Boğaz,
دل ZOLL: Hakir olma, alçalma,
Ziliette olus, Horluk, دل علم Zülli teslim: Teslim olma al-
çaklığı.
ZOLLAHA: Arka ağrısı,
mak,
رول ZOLUL : Vezinde eksik ol-
لف
ZOLOF: (Bak: Zülf) ZOLOL (Zelul. C.) Yavaş ve başı yumuşak olanlar.
AFI
YanıtlaSil1080
ZORK
kimse,
2O-L YEDEYN LIki ellller, in.
anlar.
ZOLZAL Zeizele, deprem
jer. Zira
sarsilma.
CU.
, ZOLZİL: (C. Zelazil) Etek u.
ZOMER: (Zümre, C.) Grupis.
yaz tüy
zümreler.
ZORKAT
سورد Sure-/ Zümer: Kur'ân-ı
Zürriy
min 39, suresi, Mekkidir, Ker ZOMH: Yüce ve büyük olmak, ZOMBRE: Halk. Hasen
kusak
ZOMMAH: Bahil, yaramaz ki. yahut bedii eserler,
JW ZOMMEL (Zümmal): Zayit,
ZOMRE: Bölük, cemaat, grup
Savas
korkak kişi.
Zümre-i muvahhidin Bir Al. lah'a inanmis ve O'nun emirlerinden ayrılmak iste. meyenler. Bir Allah'a inanip baska fikre aldanma.
takım, sınıf, Cins.
yanlar. د مرت ZOMROT: Cam parlaklığında,
zin d
güzel, yeşil renkde seffaf bir süs tası. ربوع ZOMUH: Uzak olmak, Katı
olmak.
malar, Kınamalar. ZOMORROD Zümrüt, Mc
ZOMUM: (Zemm. C.) Ayıpla
Çok yeşil olan renk. UZONABE Herşeyin ardı, ar-
kasi.
LU ZONANE: Borcun ve iddetin
bakiyyesi.
LZONBA: Akıllı, zeyrek kim-
ربور
ZONBUR (Zünbar): (C.: Ze-
nåbir) Eşek arısı, Ufak taş parçası. ZONEYB: Küçük kuyruk,
kuyrukçuk, Küçük tap, sapçık, زار ZONNAR: Ip. Hıristiyan ra-
mistir.)
hiplerinin veya puta tapanların, papazların bellerine bağladıkları örme kuşak, (Rükua mani olduğu İçin kuşanılması İslamiyette küfür alämeti sayıl-
دراون ZON-NUN: (Sahib-i nun) Yu-
nus Peygamberin (A.S.) bir namı. Mısırlı Ebul Gayıd: Tasavvufun büyük müessislerindendir. H. 860' da vefat etmiştir.
ZONUB: (Zenb. C.) Günah-lar, Kabahatier, suciar, (Zeneb. C.) Kuyruklar.
cinsi,
دوانون ZO'NUN (C.: Zanin) Bir ot
Gömlek eteği.
ZONZON
ZORA: Bir miktar ekilmiş
yor.
(C.: Zenāzin)
ZOREFA (Zarif. C.) Zarit kimseler. (Bak: Zurafa)
ريفاء
دار
ZORARE: Saçılan şey.
در ZORE : Aklık, beyazlık.
sın üstüne gelir)
ZOREYKA':
Enii ve İyi döşek,
ZORIBE (Ziribe) :
As cervisi. (A-
renk
زرقة ZORKA : Göklük.
(C.: Zerabi)
ZORKAT: Mavi, māvimtirak
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
22 1 Kardeşlerinizi isimleri ile çağırınız. Onları lakapları ile çağırmayınız. Hz. Abdullah İbni Cerad (r.a.)
22 2 Abdestinizdeki şüpheyi, yakın bilginizle def edin. Namazda ise zannınıza göre hareket edin. (Abdestten şüphelendiğinde zanna göre değil, kat'i bilgiye dayanılır. Halbuki namazda ise tereddüde düşüldüğünde galip zanna göre hareket edilir.) Hz. Âişe (r.anha)
22 3 Ölülerinizi salih insanların arasına defnediniz. Zira ölü, kötü komşudan eza görür. Nasıl ki hayattaki bir kimse de kötü komşudan eza duyar. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
22 4 Siz, kan, saç ve tırnaklarınızı toprağa gömünüz ki, büyücüler onlarla sihir yapmasınlar. Hz. Câbir (r.a.)
22 5 Süt ile yağlanınız. Zira bu sizin için hanımlarınızın nezdinde daha haz vericidir. Menekşe yağı da sürünüz. Zira o yazın serinlik ve kışında hararet verici vasıftadır. Hz. Ali (r.a.)
22 6 Hac ve Umreye devam ediniz. Zira demirci ocağının, demirin pasını temizlemesi gibi, hac ile umre de fakirliği ve günahları yok eder. Hz. Câbir (r.a.)
22 7 Yetimi kendine yakın tut. Başını elinle okşa ve onu sofrana oturt. Böyle yaparsan, kalbin yumuşar ve hacetin görülür. Hz. Ebû İmran (r.a.)
22 8 Cennet ehlinden derecesi en az olan kimse için, seksen bin hadim ve yetmiş iki zevce vardır. Onun için, büyüklüğü Cabiye (Şam) ile San'a (Yemen) arası kadar olan inci, zebercet ve yakuttan bir kubbe kurulur. Hz. Ebû Said (r.a.)
22 9 Her hak sahibine hakkını veriniz. Çocuk yatağındır(yatak sahibinin). Zani için de recm vardır. Kim ki, efendisinden başkasını veli edinirse, yahud başkasına nisbet iddia ederse Allah'ın meleklerinin ve insanların hepsinin laneti onun üzerine olsun. Böylesinin ne nafile, ne de farz ibadeti kabul olunur. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
22 10 Allah'ı çok zikretmekle meclislerin hakkını verin. Doğru yolu gösterin ve gözlerinizi indirin. (Haramdan sakının). Hz. Sebi İbni Huneyf (r.a.)
22 11 Azimetleri yerine getirin ve ruhsatları da kabul edin. (Din kolaylıktır icabında faydalanın.) İnsanları bırakın (gizli hallerini ve ayıblarını araştırmayın). Onlara böyle yapmanız sizin için yeterlidir (şerlerinden emin olursunuz.) Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
22 12 Şu maldan (dünyadan) istemeksizin ve tamah etmeksizin Allah Teala sana verdiğinde onu al ve ye, Onu mal edin. Hz. Ebud Derda (r.a.)
22 13 Allah sana bir mal verdiği zaman, Allah'ın bu nimet ve ikramının eseri senin üzerinde görülsün. Hz. Ebud Derda (r.a.)
22 14 Bir kimse ile kardeşlik kurduğunda onun adını ve babasının adını sor. Onun gaybutinde aile efradını korursun, hasta olursa ziyaret edersin, vefat ederse cenazesinde hazır olursun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
22 15 Sizden biriniz bir hadim (köle) satın aldığında ona ilk yedireceği şey helva (tatlı) olsun. Onun alışması için bu daha iyidir. Hz. Muaz ibni Cebel (r.a.)
22 16 Marufu (iyilik) istediğiniz zaman onu güzel yüzlülerden taleb ediniz. Hz. Abdullah İbni Cerad (r.a.)
22 17 Sizlerden biri, müslümanlar hakkında hüküm vermek durumunda kaldığı zaman öfkeli iken hüküm vermesin. Onlara (davacı ve davalıya) bakışta, oturtma yerinde ve işaret etmede kendilerine eşit davranılmasını temin etsin. Hz. Ümmü Seleme (r.anha
Her hak sahibine hakkını veriniz. Çocuk yatağındır(yatak sahibinin). Zani için de recm vardır. Kim ki, efendisinden başkasını veli edinirse, yahud başkasına nisbet iddia ederse Allah'ın meleklerinin ve insanların hepsinin laneti onun üzerine olsun. Böylesinin ne nafile, ne de farz ibadeti kabul olunur.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
Sayfa: 22 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
422
YanıtlaSilKUR'AN AUKAMI
66. BİR ŞEYİN UMUR-İ BÅTINEDE DELİLİ, O ŞEY'IN YERİNE GEÇER.
Yani hakikatına ittila güç olan kapalı hususlarda záhiri deliliyle hükmolunur.
Meselá:
a) Hataen (A), karısına «Sen hoşsun diyecek yerde «Sen boşsun derse, karısı boş düşer. Burada bâtını bilinmediği için zahiri deliliyle hükmedilir. İmam-ı Şafii buna muhalefet et-miştir.
b) Uykuda olan birinin ağzından «Sen boşsun!» veya «Ka-rım boştur şeklinde çıkan söz irâde dışı vuku bulduğu ve kas den söylenmediği yani bâtınî durumu bilindiği için, záhiri se-bebe de burada itibar edilmiyeceğinden bir hüküm ifade et-mez.
67. YAZI İLE BEYAN, SÖZLE BEYAN GİBİDİR..
(Mükâtebe muhatebe gibidir.)
Mesela:
a) Borçlu, alacaklının kendi el yazısıyla «falân kimsede bulunan şu kadar alacağımı aldım.» Veya «borçlum adı geçen borcunu tamamen kapatmıştır.» yazılı olduğunu iddia eder ve yazılı kağıdı çıkarıp isbat ederse, iddiası kabul edilir. Çünkü yazı ile beyân sözle beyân gibidir.
b) (A) ölmeden önce hazırladığı vasıyetnâmesine «falan adama şu kadar borcum var» diye yazarsa bu, sözle beyan ye-rine geçeceğinden muteber sayılır.
68. DİLSİZİN BİLİNEN İŞARETİ, DİL İLE BEYAN GİBİDİR.
Konuşma melekesi yerinde olan veya bir an için dili tutu-lan kimsenin işaretine itibar edilmez.
Dilsizin işareti alım-satımda, icâre ve hibede rehin ve nikâh-
FIKHİ KAİDELER
YanıtlaSil423
... Bu hususlarda yazı yazma kudreti de olsa yine işaretine talak ve ibrâda, ikrar ve kısasta muteberdir; hududda de-jibar edilir.
69. TERCÜMANIN SÖZÜ HER HUSUSTA KABUL OLUNUR.
Tercüman, bir dili başka bir dile çeviren kimseye denilir.
Mütercimin ibâresi, sâhibinin ibâresi gibidir. İmam Ebû Hanî je ve İmâm Ebû Yûsuf'a göre mütercimin bir kişi olması da ye-ter.
70. HATASI ZAHİR OLAN ZANNE İTİBAR YOKTUR.
Bir şey'in vukuu zannedilir; sonra da öyle olmadığı tesbit edilirse, o zanna itibar edilmez. Meselâ: (A), (B) ye borçlu ol-duğunu zannederek bir miktar para ona verdikten sonra borçlu olmadığı anlaşılırsa, zanna itibar edilmiyeceğinden verdiği parayı geri alır.
b) Kendisine ait olduğunu zannederek bir koyun kesip yer veya satar, sonra başkasına ait olduğu anlaşılırsa onu ödemesi gerekir.
71. DELİLDEN MEYDANA GELEN İHTİMAL KARŞISINDA HÜCCET KALMAZ.
Yâni delil ve emareden neş'et eden ihtimal muteber tutu-lur ve buna mukabil hüccet olan şey'e itibar edilmez.
Meselâ:
dar a)Ölüm hastalığı içinde iken varislerinden birine şu ka-borçlu olduğunu ikrar eder; fakat diğer vârisler bunu tasdik etmezse, bu ikrar muteber değildir. Çünkü diğer vâris-lerden mal kaçırma ihtimali daha kuvvetlidir.
b) (C) 70 yaşında olduğunu iddia edip bunu şahitlerle isbat eder ve fakat görünüşü bunun doğru olmadığını gösteri-yorsa iddiası ve şâhitlerin sehâdeti kabûl olunmaz...
Moral Felsefe ve Demokratik Yurttaşlık: Bediüzzaman Nerede Duruyordu?
YanıtlaSilMücahit BİLİCİ
Giriş
Günümüzde İslam ve demokrasi tartışmalarında neredeyse veri olarak alınan bir varsayım vardır. İslam'ın kaçınılmaz bir şekilde otoriter bir kamusal alan tanımı yaptığı ve bu nedenle de çoğulcu olamayacağı varsayımı. Bu varsayım, modernleş-menin demokratikleşmeye göre öncelendiği Türkiye gibi otori-ter devletlerde yerini sorgulanmayan bir mutlak hükme terk e-diyor. Dindarlığın ne tür bir kamusallık ürettiği veya öngördü-ğü sorusunun önemi bu varsayımı test etme imkanı sunması-dır. Gerçekten de dindar olmak otoriter olmayı gerektiriyor mu? Başka bir ifadeyle, dini bir moral felsefe demokratik kül-türle ne kadar bağdaşır? Bu sorulara Bediüzzaman Said Nur-si'nin yurttaşlık anlayışına ve meşrutiyet/demokrasi gibi konu-lardaki görüşlerine bakarak cevap verebiliriz. Bu cevap Said Nursi'nin ne tür bir moral felsefeye yaslandığını ortaya koyma-yı gerektirmektedir.
Bu çalışmanın ilk bölümü Batı dünyasında ön plana çıkan modern etiği, modern moral felsefeyi (ahlak teorilerini) tartış-maktadır. İkinci bölüm İslam geleneği içinde ahlakın kaynağı konusundaki klasik tartışmaları ele alarak Bediüzzaman'ın İs-lam geleneği içinde nereye oturduğunu ortaya koymaktadır.
University of Michigan, ABD
AHLAK
YanıtlaSilSon bölüm Bediüzzaman'da ahlakın kaynaklarının neler olduğ sorusu üzerinde durmakta ve yaslandığı moral felsefenin d mokrasi anlayışı ile ilişkisini tartışmaktadır.
Batıda Modern Ahlak (Etik) Teorileri
Ahlak teorilerinin tarihi insanlığın tarihi kadar eskiye gider cevaplar bu sebeple ortaya kondukları zaman ve mekanın ço Ahlak konusundaki sorular ve bu sorulara mukabil geliştiriles cuklarıdır. Bu anlamda bütün ahlak teorileri tarihseldir. Her do. nemde ilgilenilen meseleler ve bunlar için geliştirilen cevapla. rın çeşitliliği her çağda insanların neyin doğru, neyin yanlış ol duğunu açıklama noktasında muhtelif ahlak teorileri geliştir. diklerinin şahididir. Her ne kadar, bu muhtelif ahlak teorilen aynı ölçüde sistematize ve kodifiye edilmemişse de her done. min ahlak teorileri ürettiği muhakkaktır. Mesela, Avrupa'da Yunan, Roma, Ortaçağ Hıristiyan ve nihayet modern dönemin sunduğu çeşitli etik geleneklerden söz ediyoruz. İslam veya Budizm gibi Batı-dışı medeniyetler ve kültürler de kendi ahlak geleneklerini ortaya koymuşlardır.
Batı dünyasında modernliğin ahlak anlayışının (moral felse-fe) temelleri onyedinci yüzyılın ilk yarısında atılmıştır. Ahlak teorilerine değişik şekillerde yaklaşmak ve tasnif etmek müm-kündür. Bu çalışmada modern moral felsefenin birkaç veçhesi üzerinde duracağım. Modern ahlak teorilerinde dikkat çeken üç temel unsur veya boyut vardır. Bu boyutlar şunlardır:
1. Otonomi (özerklik, muhtariyet)
2. Hürriyet (özgürlük)
3. Fark (aheriyet, ötekilik)
1. Otonomi: Allah'tan Bağımsızlık
Hukuk alanında tabii hukuk teorisine katkıda bulunmuş bir düşünür olan Hugo Grotius (1583-1645) aynı zamanda modern ahlak anlayışının öncülerinden sayılır. Her ferdin bir ferd ola-rak sahip olduğu hakların bulunduğunu ve bu ferdin dahil ol-duğu her toplulukça bu haklara saygı gösterilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu haklar, Grotius'a göre, "Allah'ı bile-shari (kural koyucu) olma noktasında bağlar. Bu haklar Allah'tan gelen yu-kümlülüklere (teklife) takaddüm eder ve eğer Allah olmasaydı bu haklar yine bu yükümlülüklere kaynaklık edecekti. Zira, Al-lah dünyayı öyle tanzim etmiştir ki, bu haklara riayet ve saygi umumi bir fayda getirmektedir." (Schneewind, 1992:83)
AL/2006
82
MORAL FELSEFE VE DEMOKRATİK YURTTAŞLIK
YanıtlaSilHobbes ve Pufendorf gibi düsünürler ise ahlak meselesine şahsi menfaatlerin temini noktasında yaklaşmışlardır. Groti-dir. Ahlaklı olmanın bizzat iyi olduğunu ve bunun Allah'tan ba-us'un insana kısmen atfettiği özerkliğin alanını genişletmişler-ğımsız olduğunu ileri sürmüşlerdir. Toplum rasyonelleşme ve sekülerleşme yoluna girdikçe Allah'tan bağımsız bir ahlak an-şünürlerinden Helvetius ve meşhur faydacılık fikrinin öncüle-layışı gittikçe kabul görmeye başladı. Aydınlanma dönemi dü-rinden Jeremy Bentham daha da ileri giderek şahsi menfaatin ahlaki davranış önünde bir engel olmadığını, aksine ahlaklı davranışın bir gereği ve aracı olduğunu söylemiştir.
Moral felsefe noktasında onsekizinci yüzyılın ayırt edici vasfı bireye belli bir özerklik vermesidir. Yani insanların kendi başla-rına doğru ve yanlışı birbirinden ayırt edecek zati kapasiteye sa-hip olduklarına dair fikir yaygınlaşmıştır. Kimisi bu kapasitenin Allah tarafından verildiğine yahut bunun insanı Allah'a götüre-ceğine inanıyordu. Kimileri de bunu ahlak noktasında Allah'a ih-tiyaç olmadığını söylemek için bir zemin olarak görüyordu.
Schneewind'in söylediği gibi on yedinci yüzyılın ilk yarısına kadar yaygın olan kanaat şuydu: "İnsanların ahlak noktasında irsal, hidayet ve terbiyeye ihtiyacı vardır ve bunun için de ha-rici bir yol göstericiye ihtiyaç vardır." Ancak on sekizinci yüzyı-lın sonunda hakim eğilim insanların harici bir yol gösterici ol-maksızın kendileri için ahlaklı davranış ilkeleri belirleyebile-cekleri yönündeydi (Schneewind, 1992: 82). Ahlak konusunda-ki sorular da buna bağlı olarak şekil değiştirdi. Mesela, eskiden "faziletli bir toplum yaratmak için insanları nasıl terbiye ve i-dare etmeliyiz?" sorusu sorulurken, on sekizinci yüzyılda bu so-ru farklı bir hal almıştı. Yeni soru şuydu: "Madem ki kendi ken-dimizi idare etmek suretiyle faziletli bir toplum yaratabiliriz, biz ve bizim ahlak anlayışımız nasıl olmalıdır?"
Bu dönemle birlikte insanın ahlaki özerkliği, yani Allah'tan bağımsız bir ahlak anlayışı genel kabul görmüştür. Günümüz-de demokrasi ve kozmopolitanizm (bir arada yaşama, çoğulcu-luk) gibi konularla uğraşan felsefeci ve düşünürlerin büyük ö-nem verdiği filozof olan Immanuel Kant (1724-1804), insanın özerkliği fikri konusunda herkesten daha ileriye gitmiştir.
Kant'a göre sadece ve sadece evrensel olabilecek prensipler ahlaki prensip olabilir. Yani evrenselleştirilemeyen ahlaki de-ğildir. Kendin için istediklerinden sadece başkası için de iste-yebildiklerin ahlaki olabilir. Mesela, mutlu olmayı istemek ah-
KOPRU-YA
etvar ålem
YanıtlaSil246
evc-i kemalat
etvaralem اطوار عالم : dunyanın gidişatı, dun-yanın türlu türlü halleri
etvar gaflet gaflet halleri: Allah'ı maktan ileri gelen davranış ve haller (cc.), ahireti ve dünyaya geliş gayesini unut-
halleri etvar hayat (ive(اطوار حيات hayatın değişik
etvart muhtelife اطوار مختلفة : değişik ve çeşitli durumlar, tavırlar
etvarı müdekkikane اطوار مدققانه : gerçeğin en ince noktasına kadar inceleyici tutumlar
etvar u ahval اطوار و احوال : tavırlar ve haller eüzü اعرد : "eûzü billahi mineşşeytanirracim" sözünün adı, kısaltılmışı
mealinde bir ifade eüzü billahi اعوذ بالله : "Allah'a (c.c.) sığınırım"
evail اوائل : evveller, ilk zamanlar, başlangıçlar evamir 1 : أوامر.emirler 2 işler;3.yaradılış ka nunları
evamir-i ahlakiye أوامر اخلاقيه : ahlakla ilgili emirler
evamir-i hakimane أوامر حاکمانه : hukumdar, häkimiyet sahibi ünvanına yaraşır işler
evamir-i hassa 1 : أوامر خاصه.hususi (özel) emir ler,2.özel işler
evamir-i icadiye أوامر ا بجاديه : )Allah'a ait)yarat-ma ile ilgili emirler
evamir-i İlahi (ye( أوامر الهيه : Allah'ın (c.c.) emirleri 2.Allah'ın (c.c.) kainattaki veya tab-biattaki (sürekli emirleri demek olan) kanun-ları
evamir-ikat'l (y( أوامرقات : kesin emirler
evamir-i kudsiye أوامر قدسيه : kutsal emirler
evamir-l Kur'an'iye أوامر قرآنيه : Kur'an'daki emirler
evamir-i Kur'aniye'ye imtisal أوامر قرآنیه به امتثال : Kur'an'daki emirlere tam uyma, Kur'an emir-lerini benimseme ve bunlara uygun hareket etme
evamir-i mutlaka أوامر مطلقه : kesin emirler
evamir-i Rabbani (ye( أوامر رباني : Rab'den gelen emirler, her şeyin sahibi ve yaradılış gayesine uygun terbiye edicisi sıfatına sahip Allah'ın (c.c.) emirleri ve kanunları, yahut Allah'ın (c.c.) sürekli emirleri demek olan tabiattaki) kanunları
evamir-i sübhaniye أوامر سبحانيه : her bakımdan
kusursuz (subhan) olan Allah'ım (c.c.) emirle ri ve kanunları
evamiri seriye أوامر شرع: dinin emirleri
evamir-i tanzifiye أوامر تنظيف : )Allah'tan (cc( gelen) temizliğe ait emirler ve kanunlar, can-lıların zararlılardan ve kirlilikten korunmas ve çevre temizliği ile ilgili Allah'ın (c.c.) so rekli emirleri demek olan tabiattaki kanunlar
evamir-i teklifive أوامر yapıp yapmama konusunda akıl sahiplerine serbestlik ver mekle beraber sorumluluk yükleyen (Allah'a ait) emirler (peygamberler vasıtasıyla gelen Allah'ın c.c. emirleri.)
evamir-i tekviniye أوامر تكوينيه : )Allah'ın (cc( koyduğu ve onun sürekli emirleri demek olan )yaradılış kanunları, canlı ve cansız varlıkla rın yaradılışları gereği olan hareketlerinde bağlı oldukları kanunlar. (Bu kanunlara aynı månada şeriat-ı fitriye, kavanin-i âdetullah, kavanin-i itibariye de denir. Fakat Allah'ın (c.c.) kanunlarına tabiat kanunu denilme si yanlıştır. Çünkü tabiatı yaratan da, onun bağlı olduğu kanunlara koyan da Allah'tır
(c.c.). Adı geçen deyimlere de bakılabilir.( evamir-i tekviniye-i İlahiye أوامر تكوينية إلهية
Allah'ın(c.c.) koyduğu yaradılış kanunları(bk. Evamir-i tekviniye)
evamir-i umumiyei külliye أوامر عمومية كليه herkes ve her topluluk için bağlayıcı (umumi, genel) ve her yer ve zaman için geçerli (kulli( emirler, kurallar, kanunlar
evamirini imtisal etmek أوامريني إمتثال ايتمك emirlerini benimsemek ve onlara tam olarak uymak
ev: zirve, bir şeyin en yüksek noktası, en yüksek derecesi
en yüksek noktası evci ala از اعلى : en yüksek zirve, yükseklerin
evci hilafet از خلافت Allah (cc) tarafından emanet olarak verilen) en üstün halifelik makamı; yani insan yaradılışça sahip oldu-dünyadaki varlıkları, Allah'ın (c.c.) emir ve ğu üstün yetenekleri sebebiyle dünyayı ve kanunlarına uygun şekilde yönetmesi için Al-lah'ın (c.c.) insana emanet olarak verdiği ve onları sorumlu olarak tuttuğu en yüksek bir görev olan dünya halifeliği
ların ve mükemmellik vasıflarının en üstün evc-i kemalat اوج کمالات : manevi olgunluk-
evci medeniyet
YanıtlaSilderecesi
247
evlåd ü iyal
evc-l medeniyetmedeniyet zirvesi, medeniyetin en üstün zirvesi
evcedethül-esbab وجدته الأسباب : onu sebepler yaratıyor, sebepler yapıyor" månasında tabi-atcıların inkârcı düşüncesi
evak: daha uygun; en uygun
ham أوهام: vehimler, kuruntular, yersiz kor-kular, yersiz kaygılar
evham- batila أوهام باطلا : boş ve gerçek dışı ku-runtular
evham- faside أوهام فاسده : bozuk ve bozucu kuruntular
evham- küfri أوهام کفری : inkarcılığa ait bos kuruntular
evham-i muzlime اوهام مظلمه : karanlık vehim-ler, gerçeği görmeye karanlıklar gibi engel olan boş kuruntular
evham- seyyle أوهام سينه : kötü vehimler, haki-kat dışı düşünceler ve kuruntular
evham-ı şeytaniye أوهام شيطانيه : seytandan ge-len boş kuruntular, şüpheler
evham- vähiye أوهام واهيه: vahi vehimler, mănăsız, akıl dışı (vähi) kuruntular
evham-ı zamaniye اوهام زمانيه : zamanın leri, içinde yaşanılan devrin boş kuruntuları
evham-alud أوهام آلود : vehimlere (kuruntulara) bulaşmış, yanlış ve gerçek dışı düşüncelerin içine düşmüş
evhamli أوهاملي : kuruntulu, yersiz ve gerçek dışı düşünce taşıyan
evham u sübehat أوهام و شبهات : vehimler (ku-runtular) ve şüpheler
evham-saz أوها مساز : evham veren, kuruntula ra düşüren
evkaf أرقاف : vakıflar, Allah (c.c.) rızası için insanların yararına devamlı kalmak üzere bı rakılan mal veya mülk 2. vakıflar idaresi.
Sultan Fatih'in Ayasofya Vakfiyesi "İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya'yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tadile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasof ya Camisi'nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kal-
karlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kay-dederler veya yalandan kendi hesaplarına ge-çirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.
Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse; Allah'ın, Peygamber'in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanla-rin ebediyen LANETİ ONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin on-ların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.
Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştir-me işine devam ederse, günahı onu değiştire-ne ait olacaktır.
Allah'ın azabı onlaradır.
Allah işitendir, bilendir.
(Fatih Sultan Mehmed Han/1 Haziran 1453)"
evkat أوقات : vakitler, zamanlar
evkat- hamse أوقات خمسه :bes vakit
evkat-ı mahsusa أوقات مخصوص : hususi (özel( vakitler
evkat-ı münasib أوقات مناسب : uygun zamanlar
vehimevkat-nüzul أرقات نزول : geliş ve iniş zamanları
ev-kema kal او كما قال : "yahut ne demişse öyle"
mânasında, hadisi okuyan kimse bu sözü söylemekle, okunan hadisin aslındaki keli-melerde bir değişiklik olmuşsa, ben Peygam-ber (a.s.m.) ne demişse onu esas alıyorum, demek istemiş olur
evla أولى : daha iyi, daha uygun
vladelat, çocuklar; çocuk
evlad isnad etmek أولاد إسناد ايتمك : "çocuk sahi
bidir, çocuğu var" demek
evladı beşer أولاد بشر : insanoğlu
evladı manevi (ye( أولاد معنويه : manevi evlât, dini bağlar sebebiyle evlat gibi kabul edilen kimse
evladı nameşru أولاد نامشروع : nameşru evlât, dinin haram dediği yoldan sahip olunan ço-cuk, evlilik dışı doğan çocuklar
evladı vatan أولاد وطن : vatan evladı bu vatan-da doğup büyüyen ve ona sevgiyle bağlı olan insan
evladı zükür أولاد ذكور : erkek çocuklar
evlad üival أولاد و عیال :çoluk çocuk çocuklar ve eşler; çocuklar ve geçimleri sağlanan kim-
716
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
إذا أوى أحدكم إلى فراشه يقول : بِاسْمِكَ رَبِّي وَضَعْتُ جَنْبي وبَكَ أَرْفَعُهُ، إنْ أَمْسَكَتَ نَفْسي فارحمها ، وإِنْ أَرْسَلْتَهَا فَاحْفَظها بما تحفظ بِهِ عِبَادَكَ الصالحين
( رواه الشيخان )
۲
2) «Herhangi biriniz, yatağına girdiği zaman şu duayı yapmalıdır: Rabbun, isminle yanımı yatağa koydum; seninle kaldıracağım.. Ruhumu tutarsan, ona rahmetini eksik etme.. Şayet bırakırsan, sa-lih kullarını koruduğun gibi, onu da koru..>>
Yapılması gereken bir başka dua da budur..
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri 2. ve 5. Hadis-i Şerifte. الدرس الرابع والثلاثون في الرؤيا وأذكارها
روى البخاري عن أبي هريرة رضى الله عنه قال : سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول : لم يَبْقَ مِنَ النُّبُوَّةِ إلا المُبَشِّرَاتُ ، قالوا : وما المُبَشِّرَاتُ ؟ قال : الرؤيا الصالحة ، إِذا اقْتَرَبَ الزَّمَانُ لَم تَكَدْ رُؤْيَا الْمُؤْمِنِ تَكْذِبُ ، ورُؤْيَا المؤمِن جُزْءًا مِنْ سِتَّةٍ وَأَرْبَعِينَ جُزْءًا مِنْ النُّبُوَّةِ ، وفي رواية : أَصْدَقُكُمْ رُؤْيَا أصْدَقُكُم حَدِيثاً . ( رواه أبو هريرة )
۱
OTUZDÖRDÜNCÜ DERS
RÜYA VE ONU ANLATMAK
1) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARİ rivayet ediyor:
Resûlüllahın şöyle buyurduğunu duydum:
<>>
Dediler ki:
Müjdeciler nedir?..
Şöyle buyurdu:
«İyi rüya.. Kıyamet yaklaştığı zaman, mümin rüyasının yala-na çıktığı az olur..
Müminin rüyası, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür..>> Bir başka rivayette ise şöyle buyurulmuştur:
<>
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil717
Rüya hayli önem taşır. Peygamber S.A. efendimize de ilk zamanlar-da gelen vahiy rüya ile olurdu..
* **
Ravilerin menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
من رآني في المنام فسيراني في اليقظة ( أو كأنما رآني في اليقظة ) لا يتمثل ۲
( رواه الشيخان )
الشيطان بي .
2) «Her kim, beni rüyada görürse; ayık olarak da görecektir (yahut, beni ayık halinde görmüş gibidir..) zira şeytan şeklime giremez..»
**
Ashabın ve diğer büyük zatların da şekline, şeytanına giremiyeceği çeşitli rivayetlerle sabittir..
**
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbesi, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
۳ إذا رَأَى أَحَدُكُمْ رُؤْيَا يُحبها ، فإِنما هِيَ مِنَ اللهِ تعالى ، فَلْيَحْمَدُ اللهَ عَلَيْهَا ولا يحدث بها إلا مَنْ يُحِبُّ ، وإذا رأى غير ذلِكَ بِمَا يَكْرَهُ فَإِنما هِيَ مِنَ الشَّيْطَانِ ، فَلْيَسْتَعِذْ مِنْ شَرِّها ، ولا يَذْكُرْهَا لأَحَدٍ فَإِنَّهَا لَا تَضُرُّهُ .
( رواه الشيخان )
3) «Herhangi biriniz seveceği bir rüya görürse; ki o rüya, ancak Al-lah-ü Taâlâ dandır. Onun için Allah'a hamd etsin ve onu ancak sevdiği kimseye anlatsın.. Bunun dışında sevmeyeceği bir rüya görürse; ki o rüya, ancak şeytandandır. Şerrinden -Allah'a sığınsın.. Ve onu hiç kimse ye anlatmasın.. Böylelikle onun zararı kendisine dokunamaz..>>
**
Rüyaları mümkün olduğu kadar halden anlayan kimseye anlatmalı-dır. Çünkü rüyalar yorulduğu gibi çıkar..
* **
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
الدرس الخامس والثلاثون
في فضل الاجتماع على ذكر الله تعالى
قال الله تعالى : واصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالعشى يُرِيدُونَ وَجْهَهُ . ۱
718
YanıtlaSilHADIS-1 SERİFLER
OTUZBEŞİNCİ DERS
ALLAH'I ZİKİR İÇİN TOPLANMANIN FAZİLETİ
1) Allah-ü Taála şöyle buyurdu:
«Sabah akşam Rablarına dua eden ve onun cemalini isteyen-lerle beraber candan sabret..>>>
Bu Ayet-i Kerime, kafirlerin müminleri, zahiren fakir oldukları için hor görmeleri üzerine nazil olmuştur..
KEHF suresinin 28. âyetinden..
۲
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : إن الله تعالى ملائكة يَطُوفُونَ فِي الطرق يَلْتَمِسُونَ أَهْلَ الذِّكْرِ ، فَإِذَا وَجَدُوا قَوْمًا يَذْكُرُونَ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ تَنَادَوْا : هَلَمُوا إلى حَاجَتِكُمْ ، فَيَحْفُونَهُمْ بِأَجْنِحَتِهِمْ إلى السماء الدنيا ، فيسألهم ربهم ، وهو أعلم : ما يقول عبادى ؟ ؟ قال : يقولون يسبحونك ويكبرونك ، ويحمدونك ويمجدونك ، فيقول : هل رَأَوْنى ؟ فيقولون : لا والله ما رَأَوْكَ ، فيقول : كيف لَوْ رَأَوْنِي ؟ قال : يقولون لو رأوك كانوا أَشَدَّ لك عبادة ، وأشد لك تمجيداً ، وأكثر لك تسبيحاً ، فيقول : فماذا يَسْأَلُونَ ؟ قال : يقولون يسألونك الجنة ، قال : يقول وهل رَأَوْها ؟ قال : يقولون لا ، والله يا رب ما رأوها ، قال : يقول فكيف لو رأوها ؟ قال : يقولون لو أَنَّهُمْ رَأوها ، كانوا أشَدَّ عليها حرصاً ، وأشدَّ لها طلباً ، وأعظم فيها رَغْبَةً ، قال : قيمٌ يَتَعَوَّذُونَ ؟؟ قال : يَتَمَوَّذُونَ مِنَ النَّارِ ، قال : فيقول وهَلْ رَأَوْها ؟ ؟ قال : يقولون لا ، والله ما رأوها ، فيقول : كيف لو رأوها ؟؟ قال : يقولون لو رأوها كانوا أشَدَّ منها فراراً ، وأشد لها مخافة ، قال فيقول : فأشهد كم أني قد غفرت لهم ، قال : يقول ملك مِنَ الملائكة فيهم فلان ليس مِنْهُمْ ، إنما جاء الحاجة ، قال : فيقول : هُمُ الْجَلَسَاء لَا يَشْقَى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ .
( رواه الشيخان )
VE VAAZ ÖRNEKLERI
YanıtlaSil719
2) Resûlüllah S.A. söyle buyurdu:
- «Allah-i Taalanım birtakun melekleri vardır; yollarda dolayır, zikir chlini ararlar.. Aziz ve Celil olan Allah'ı zikreden bir top luluk buldular mı hemen çağrışırlars
Aradığınıza geliniz!.
Hemen onları dünya semasına kadar kanatları ile kuşatırlar..
Rabları daha iyi bildiği halde zikir chlini onlara sorars
Kullarım ne diyor?..
Melekler su cevabı verir:
Seni tesbih ediyor, şanını büyültüyor, hamd ediyor ve sana tazim ediyorlar..
Sonra Allah-ü Taâlâ şöyle buyurur:
-Beni görmüşler mi?..
Melekler:
-Hayır. Vallahi seni görmemişler..
Dedikten sonra aralarındaki konuşma şöyle devam eder:
Beni görselerdi nasıl olurdu?..
Eğer seni görselerdi, sana daha çok ibadet eder, sana daha çok tazim eder ve seni daha fazla tesbih ederlerdi..
Ne istiyorlar?..
Senden cenneti istiyorlar..
Onu görmüşler mi?..
Hayır. Vallahi, ya Rabbi onu hiç görmemişler..
Onu görselerdi ne olurdu?..
Eğer onlar cenneti görselerdi, onu daha çok ister, daha fazla taleb eder ve daha fazla rağbet gösterirlerdi..
Neden bana sığınıyorlar?..
Cehenneinden sığınıyorlar..
Onu hiç görmüşler mi?..
Hayır. Vallahi onu görmemişler..
Onu görselerdi ne olurdu?..
Eğer onu görselerdi, dalıa çok kaçar ve daha çok korkarlardı.. Bundan sonra Allah-ü Taâlâ şöyle buyurur:
Sizi şahit tutuyorum; gerçekten ben onları bağışladım..
Aralarından bir melek:
Onların içinde bir kimse var ki, kendilerinden değil.. Ancak bir iş için onlara- gelmiş..
Deyince Allah-ü Taâlâ şöyle buyurur:
Onlar, öyle meclis arkadaşlarıdır ki, onlarla oturan nasipsi kalmaz..
230
YanıtlaSilMECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE
BAB-I EVVEL
Akd-i kefalet hakkında olup iki faslı havidir.
FASL-I EVVEL
Rükn-ü kefalet hakkındadır.
MADDE 621 Yalnız kefilin icâbiyle kefâlet mün'akid ve náfiz olur. Fakat mekfül-ün-leh dilerse reddedebilir. Ve mekfül-ün-leh reddetmedikçe kefalet bâki kalır.
Bu suretde mekfûl-ün-lehin gıyabında birinden alacağına bir kimse kefil olup da haber-i kefalet kendüye vâsıl olmadan vefat etse kefil bu kefaletiyle mutâlebe ve muâheze olunur.
MADDE 622 Kefilin icabı ya'ni elfaz-ı kefâlet örf ve âdetde teah-hüd ve iltizama delalet eden sözlerdir.
Meselâ, kefil oldum, yahut kefilim veya zâminim dese kefâlet mün'akid olur.
MADDE 623 Va'd-i muallak ile dahi kefâlet olur. (84.) maddeye bak.
Meselâ, filân adam senin alacağını vermezse ben veririm dese kefalet olur ve dâyin alacağını isteyip de medyûn vermesze kefil-den mutâlebe eder.
MADDE 624 Bugünden filân vakte kadar kefilim dedikde kefa-let-i muvakkate olarak müneccezen münʼakid olur.
MADDE 625 Kefâlet, mutlak olarak mün'akid olduğu gibi ta'cil veya tecil kaydiyle ya'ni hemen yahut filân vakitde ifa olunmak üzre deyu mukayyed olarak dahi mün'akid olur.
MADDE 626 Kefile kefil olmak sahihdir.
MADDE 627 Kefilin teaddüdü câizdir.
FASL-I SANI
Şerâit-i kefâlet beyanındadır.
MADDE 628 Kefaletin in'ikadında kefilin âkil ve bâliğ olması şartdır.
Binaenaleyh mecnûn ve ma'tuh ve sabînin kefaleti sahih ol-maz. Ve sabî iken kefil olup da ba'd-el-bülüğ bu kefaleti mukırr olsa dahi anınla muâheze olunamaz.
KİTAB'ÜL KEFALE
YanıtlaSil231
MADDE 629 Mekfûl-ün-anhin âkil ve bâliğ olması şart değildir.
Binaenaleyh mecnun ve sabînin borcuna kefâlet sahih olur.
Mekful-ün-bih nefs ise ma'lûm olması şartdır. Ve MADDE 630 mal ise ma'lum olması şart değildir.
Binaenaleyh filân adamın filân adama olan borcuna kefilim dedikde borcun mikdarı ma'lûm olmasa dahi kefalet sahih olur.
MADDE 631 Kefalet bilmalda mekfûl-ün-bih asil üzerine mazmun olmak ya'ni asil üzerine ifası lazım olmak şartdır.
Binaenaleyh semen-i mebî'e ve bedel-i icâreye vesair düyûn-i sahihaya kefalet sahih olur.
Kezalik mâl-i mağsûbe kefalet sahih olup led-el-mutâlebe kefil bunu aynen ya bedelen ifâya mecbur olur.
Ve keza sevm-i şirâ tarikiyle makbuz olan mala semen tesmiye olunmuşsa kefalet sahihdir. Amma kabl-el-kabz mebi'in aynına ke-falet sahih olmaz; zira ayn-i mebi' bayi' yedinde telef olsa bey' münfesih olacağından bayi' üzerine mazmun olmayıp yalnız seme-nini kabzetmişse reddi lâzım gelir.
Kezalik merhûn ve müste'ar ve me'cûr ve emanât-ı sâire asîl üzerine mazmun olmadığından bunların ayınlarına kefalet sahih olmaz. Fakat mekfûl-ün-anh bunları izâ'a ve istihlâk ederse kefilim dese sahih olur. Ve bir de gerek mebî'in ve gerek bunların teslimine kefâlet sahih olur. Ve led-el-mutâlebe bir cihetle hakk-1 habsleri yok ise kefil bunları teslime mecbur olur. Ancak kefâlet binnefsde mekfûl-ün-bihin vefatiyle kefil beri olduğu gibi bunlar telef olduğu takdirde dahi kefile bir şey lâzım gelmez.
MADDE 632 Ukûbatda niyâbet câri olmaz.
Binaenaleyh kısasa vesâir ukûbât ve mücazât-ı şahsiyyeye kefalet sahih değildir. Amma cârih ve kaatil üzerine lâzım gelen erş ve diyete kefâlet sahihdir.
MADDE 633 kefalet sahih olur. Mekfül-ün-anhin yesârı şart olmayıp müflise dahi
248
YanıtlaSilİSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Hicretin dokuzuncu yılında Peygamberimizle görüşmek için Ta-If'ten Medine'ye gelen Sakif Temsilcilerinden Evs b. Huzeyfe der ki «Peygamber Aleyhisselâm, bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanı-mıza gelmedi.
(Ya Resûlallah! Ne için yanımıza gelmekte geç kaldın?) diye sorduk.
Peygamber Aleyhisselâm (Her gün, Kur'ân'dan bir Hizb okuyup geçmeyi kendime vazife edinmişimdir.
Bunu, yerine getirmedikçe, çıkmamak istedim.) buyurdu.
Sabaha çıktığımız zaman Resûlullâh Aleyhisselâmın Eshabına (Siz, Kur'ân-ı nasıl Hızbleyip okursunuz?) diye sorduk.
(Biz, her üç sûreyi, her beş sûreyi, her yedi sûreyi, her dokuz sûreyi, her on bir sûreyi, her on üç sûreyi ve Kaf sûresine kadar da (yüz den az Ayetli olan Mesâni sûrelerini takip eden ve araları Besmele ile ayırılıp Uzun, Orta ve Kısa Mufassallar diye üçe ayırılan) Mufas-sal sûreleri ayrıca Hızblemek üzre hatm edinceye dek Hızbler, oku-ruz.) dediler.» (246)
Cebrail Aleyhisselâm, ramazan ayında her gece iner, Kur'ân-ı Kerimi başından sonuna kadar Peygamberimizle mukabele ederdi. (247)
Peygamberimizin vefatından önceki ramazan ayında ise, bu mu-kabele, iki kerre yapılmıştı. (248)
Peygamberimizin Sahabîleri arasında, Kur'ân-ı Kerimi 7-8 gece-de ve hattå her gece hatm edenler vardı.
Übeyy b. Ka'b, Kur'ân-ı Kerimi, sekiz gecede, Temîm-i Dârî, ye-di gecede hatm ederdi. (249)
Temîm-i Dârî'nin bir tek gecede üç rekâtta ve hatta bir rekâtta hatm ettiği de, olurdu. (250)
Hz. Osman'ın, Kur'ân-ı Kerimi, gece namazının bir rekâtında hatm etmeyi âdet edindiği ve şehid edildiği geceyi de, böyle, bir re-kâtta hatm etmek sûretile ihyâ eylemiş olduğu rivayet edilir. (251)
Abdullah b. Selâm, Kur'ân-ı Kerimi okuyup bitirdiğini haber ver-
Mâce Sünen c. 1, s. 427-428 (246) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 9, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 55-56, İbn-i
(247) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 194-195, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 288, Müslim Sahih c. 4, s. 1803
Sünen c. 1, s. 562 (248) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 194-195, Buharî Sahih c. 6, s. 102, İbn-i Mâce
(249) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 355, c. 3, s. 500
(250) Zehebi Siyerü Âlâmünnübela c. 2, s. 318-319
(251) Ibn-1 Sa'd Tabakat c. 3, s. 75-76
İKİ BÜYÜK EMANET: KUR'AN-I KERİM VE SÜNNET
YanıtlaSil249 diği zaman, Peygamberimiz, ona «Bunu, her gece, böylece oku! bu-yurmuştur. (252)
Peygamberimiz, Kur'ân-ı Kerimi, her gece hatm eden Abdullah b. Amr b. As'a "Sen, Kur'ân'ı, her ay okuyup hatm et!» buyurmush Abdullah b. Amr «Ben, kendimi, bundan daha fazlasını yapmağa güçlü buluyorum!» dedi. (253)
(254) Peygamberimiz «Yirmi beş günde okuyup hatm et!» buyurdu.
Abdullah b. Amr «Ben, kendimi, bundan daha fazlasını yapmağa güçlü buluyorum!» dedi.
Peygamberimiz «Yirmi günde okuyup hatm et!» buyurdu.
Abdullah b. Amr «Ben, kendimi, bundan daha fazlasını yapma-ğa güclü buluyorum!» dedi.
Peygamberimiz «On beş günde okuyup hatm et!» buyurdu.
Abdullah b. Amr «Ben, kendimi, bundan daha fazlasını yapma-ğa güçlü buluyorum!» dedi. (255)
Peygamberimiz «On günde okuyup hatm et!» buyurdu.
Abdullah b. Amr «Ben, kendimi, bundan daha fazlasını yapmağa güçlü buluyorum!» dedi. (256)
Peygamberimiz «Her yedi günde okuyup hatm et ve bunu, artır-ma!>> buyurdu. (257)
Abdullah b. Amr «Ben, bundan daha fazlasını yapacak güçte-yim!» dedi.
Peygamberimiz «Öyle ise, üç günde okuyup hatm et. (258)
Kur'ân'ı, üç günden az müddet içinde okuyup hatm eden kişi, ondan bir şey anlamazdır!» (259)
«Kur'ân'ı, üç günden az müddette okuyup hatm etmeyiniz!» bu-yurdu.
Saîd b. Münzir der ki (Yâ Resûlallah! Kur'ân'ı, üç gün içinde okuyup hatm edeyim mi?) diye sordum.
Resûlullah (Buna gücün yeterse, evet!
(252) Zehebî Siyerü Älâmünnübelâ c. 2, s. 300
(253) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 165, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 54, Tir-mizi Sünen c. 5, s. 196
(254) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 165
(255) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 165, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 54, Tirmizi Sünen c. 5, s. 196
(256) Ebû Davud Sünen c. 2, s. 54, Tirmizi Sünen c. 5, s. 196
(257) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 165, Buhari Sahih c. 6, s. 114, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 54
(258) Ebû Davud Sünen c. 2, s. 54-55
(259) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 165, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 54, Tir-mizi Sünen c. 5, s. 198, İbn Mace Sünen c. 1, s. 428
سورة بقره (١٤-١٥)
YanıtlaSilالشارات الاعجان
47
اند ماركه كند يلدين عطف يدين انها مارى دفع بسينار. ايشته قرآن کریم بوط ( قالوا الجماعة مستهرون الله اشارت التمشور یعنی بزم مؤمنار الله اولان اختلا ممن او قليل استهذا الجوندر آرا مرده صحیحیت یوقدر. آنجه یوزلرینه کولو یورز ]
موكره منا فقلك شو كندي وسويا عشرينى ديكرين سامعك، مؤمنلرك ده مقابله ده بولوغه لرینی انتظار اتمكده لولوند یفی، سياق كلا من كلا شالدى. بونك تكون قرآن كريمرده مؤمناره بدل الله تَسْتَهرَى هم) معادله ده لولو غشور یعنی جناب حق او نارك استهزر الرى و مقابله ی موفه ارن اوزرینه، اشد جزا ایله دنیا و آخرنده تجزیه ایدر و ایده جکدر جناب حقك شو مقا بلاری شرفته. و من فظهرك بايد قاری استهزانك (جناب حقك تجزيه سنه قارشو) عدم حکمنده قالد يفته
و او نارك حماقتار ينه اشار تدر.
موكره قرآن کريم ( وَبَدَّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعمرون ) جمله مسایله، جز الريني استهزا صورته له تصوير ایندر یعنی اونار، ضلالت و طغیانی انتاج ايدن اسبا به سوء اختیار لريله و آرز و ریاله توشل ایتد فكرى ايجون، صدانکه لسان حالكريات خلالتك طلبنده بولوغشهر در جناب هو ده او نارك طلبهاری اوزرینه، ایسته دکارینه یاردیم ایم شده.
بو آیین تضمن ایتدیگی جمله لون هیشتاری آراسنده انتظام جهتی ایمر: داخل اولد في حكمك قطعيتني افاده ليدن ( وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا ) ده كى (إِذَا) او نارك مؤمناره اولان ملاقات كريني عمداً و قصداً جزم ايتد كرينه اشار تدر. على الاكثر يو للمرده راست كلمك معناسی افاده ابدن (لقوا) او نارك بول مرده خلاصه ایچنده مؤمناره ملات ترین تعمد است دارينه اشار تدر. (المؤمنين ) كلم من ترجيحاً (الذين امنوا) قلم سنك ذكرى، او نارك مؤمنهر ايله جهت ارتباطارى، بالكزايمان صفتي حسبيده اولديفنه. و بتون
صفتلر ایچنده ده ان ممتاز و مدار نظر بالكزايمان صفتی اولد يفنه ايجاده.
(قالوا) بو عنوان، او نامرن سوزلریله قلباری بر او ما دیفته و سویله دیواری سوزلر محمد آریا و مداهنه پرده ی آکنده کند یا رینه یا پیلانه اتهامهاري دفع ايتمان و مؤنه کردن جلب منافع ایاله سرلرینه واقف اوطق عزمنده بولوند قارينه اشار تدر.
Adem: Yokluk
YanıtlaSilعلى الأمة
Alel-ekser: Çoğunlukla
Amden: Kasden
جلب منافع
Celhi menafi': Menfaatlen çekme
جو
Cezm: Kesin karar
حلال Dalalet: Haktan sapma
آشیان
Esbab: Sebebler
آمد جوا
Esedd-i ceza: En şiddetli cezá
حماقة
Hamakat: Ahmaklık
Haseb: Gore, binden
الخلاط
İhtilat: Kaynaşma, karışma
انحطان
İntizar: Bekleme
اشتهرة
İstihza: Alay etme
إثمان
thâm: Suçlama
CMahza: Sådece, tamamen
مداد نظر
Medar- nazar: Bakma sebebi
مدامته
Müdahene: Dalkavukluk
Mülakāt: Kavuşma, buluşma
منت
Mümtaz: Seçkin
سايغ
Sami: İşiten
سياق كلام
Siyak - kelâm: Sözün gidişi, sonrast
سوء اختيار
Si-i ihtiyår: İrådesini kötü-ye kullanma
تعقد
Taammüd: Kasid etme
تصفن
Tazammun: İçine alma
تجزيه
Tecziye: Cezalandırma
توشل
Tevessül: Sarılma, vesile etme
طغيان
Tuğyan: Azgınlık
واقف
Vakıf : Bilen haberdar olan
ettiler ki, kendilerine atfedilen ithamları def etsinler. Iste Kur'an-ı Kerim buna 12 قال ile işaret etmiştir. Yani "Bizim mu'minler ile olan ihtilâtımız, onlarla istihza ıçındır.
YanıtlaSilAramızda samimiyet yoktur. Ancak yüzlerine gülüyoruz."
Sonra münafıkların şu gidiş ve söyleyişlerini dinleyen samiin, mü'minlerin de mukābelede bulunmalarını intizar etmekte bulunduğu, siyäk kelâmdan anlaşıldı. Bunun için Kur'an-ı Kerim de mü'minlere bedelالله تع diye mukabelede bulunmuştur. Yani "Cenâb-ı Hakk onların istihzaları üzerine, esedd-i ceza ile dünya ve ahirette tecziye eder ve edecektir." Cenâb-ı Hakk'ın şu mukābelesi, mu'minlerin serefine; ve münafıkların yaptıkları istihzanın, Cenab-Hakk'in tecziyesine karşı, adem hükmünde kaldıjına ve onların hamâkatlerine işarettir.
ويعلمه في القياتِهِمْ يَعْمَهُونَ Sonra Kur'an-1 Kerim
cümlesi ile, cezalarını istihză suretiyle tasvir etmiştir. Yani "Onlar, dalålet ve tuğyanı intac eden esbaba sü'-i ihtiyârlarıyla ve arzularıyla tevessül ettikleri için, sanki lisân-ı hålleriyle dalåletin talebinde bulunmuşlardır." Cenâb-ı Hakk da onların talebleri üzerine, istediklerine yardım etmiştir.
Bu âyetin tazammun ettiği cümlelerin hey'etleri arasında intizam ciheti ise: Dâhil olduğu hükmün kat'iyetini ifade eden وَإِذَا لَقُوا الذين آمنوا 'deki إذا onların mü'minlere olan müläkätlarını amden ve kasden cezmettiklerine işarettir. Alelekser yollarda rast gelmek ma'nasını ifade eden لقوا onların yollarda halk içinde mü'minlere mülakatlarını taammüd ettiklerine işarettir. المؤيدين kelimesine tercihen تو kelimesinin zikri, onların mü'minler ile cihet-i irtibatlan, yalnız îmân sıfatı hasebiyle olduğuna; ve bütün sıfatlar içinde de en mümtaz ve medár-ı nazar yalnız îmân sıfatı olduğuna îmâdır.
قالوا Bu ünvan, onların sözleriyle kalbleri bir olmadığına; ve söyledikleri sözler mahza riyă ve müdâhene perdesi altında kendilerine yapılan ithamlan def etmek; ve mü'minlerden celb-i menâfi' ile sırlarına vâkıf olmak azminde bulunduklarına işarettir.
204
YanıtlaSilİÇKİNİN KÖTÜLÜKLERİ
Allah beni bir hidayet rehberi olarak ve âlemlere rahmet olarak gön-derdi. Ayrıca çalgı aletlerini cahiliye adetlerini ve putları ortadan kal-dırmam için gönderdi.
"Rabbim Allah şan ve şerefine yemin ederek buyurdu ki:
"Dünyada iken içki içen bir kulumu ben kıyamet gününde cennet içeceklerinden mahrum bırakırım. Dünyada haram olduğu için içkiden uzak duran kulumu da cennetin içkilerinden kanasıya içiririm.""
Evs b. Sem'an bir gün Resulullah (sav)'ine şöyle dedi:
"Seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben Tevrat'ta tam yirmi beş yerde içkinin yasaklandığını gördüm. İçki içene yazıklar olsun. Dünyada onu içene ahirette cehennemliklerin içeceği olan kan ve irin içirmesi Allah'a bir borç olmuştur."
Malik Muhammed b. Münkedir'in şöyle dediğini anlattı:
Allah kıyamet gününde şöyle diyecek:
"Kendi nefislerini eğlencelerden, kulaklarını da şeytanın çalgıların-dan koruyan kullarım nerede? Onları misk kokan cennet bahçelerine yer-leştirin ve onlara benim övgü ve hamdimi dinletin. Onlar için burada bir korku ve üzüntü olmadığını da kendilerine söyleyin."2
Ebu Vail'in anlattığına göre, Şakik b. Seleme bir düğün yemeğine çağrılmış orada şarkı türkü eşliğinde eğlenenleri görünce geri dönmüştü.
İbn Mesud (ra) diyor ki:
"Suyun ot bitirmesi gibi, şarkı türkü ile uğraşmak kalpte münafıklık meydana getirir."3
Abdurrahman b. Selemi anlatıyor:
Şam halkından bir grup insan içki içmişti.
dediler: Bunlar o dönemde Şam valisi olan Muaviye b. Ebi Süfyan'a şöyle
- İçki bize helaldir. Çünkü Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:
لَيْسَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ فِيمَا طَعِمُوا
"İman eden ve iyi işler yapanlara tattıklarından dolayı günah yoktur."
Ahmed, 5/257
Ebû Nuaym, Hilye, 3/151
Ebû Davud, 4927
TENBİHÜ'L GÂFİLİN
YanıtlaSil205
Muaviye'nin bu durumu halife Hz. Ömer'e bildirmesi üzerine Hz. Ömer ona şu cevabı yazdı:
gönder. Bunlar senin bölgende bozgunculuğa sebep olmadan onları bana
Hz. Ömer'in yanına vardıklarında, o sahabeyi toplayıp konuyu on-Jara danıştı.
Orada bulunanlar şöyle dediler:
Bunlar Allah'a iftira etmişler ve dinde O'nun izin vermediği bir kural koymuşlardır. Dolayısıyla öldürülmeleri gerekir.
Bu arada Hz. Ali (ra) bir köşede oturmuş, sessizce söylenenleri din-liyordu.
Hz. Ömer ona sordu:
Bu konuda senin görüşün nedir?
Hz. Ali şöyle cevap verdi:
Onlara tövbe teklif edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer tövbe etmezlerse boyunlarını vurursun. Tövbe etmeyi kabul ederlerse de seksen sopa vurman gerekir.
Hz. Ömer bu görüş doğrultusunda onlara tövbe teklif etti, tövbe etmeleri üzerine kendilerine seksen sopa vurdu."2
İkrime'nin anlattığına göre, İbn Abbas şöyle dedi:
"İçkiyi yasaklayan ayet indiğinde sahabei kiram şöyle dediler:
Bu ayet inmeden önce ölen kardeşlerimizden içki içenlerin duru-mu ne olacak?
Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi:
لَيْسَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ فِيمَا طَعِمُوا
"İman eden ve iyi işler yapanlara tattıklarından dolayı günah yoktur." Yani içki yasağı gelmeden önce içki içenlere günah yoktur.
'Maide 93
Ed-Dürrü'l-Mensûr, 3/174
Maide 93
Hakim, Müstedrek, 7225
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil1914-I. Dünya Savaşı Avrupa genelinde başladı.
1918-Bediüzzaman'ın Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye'ye aza tayin edilmesi.
1922 - Enver Paşa'nın şehit edilmesi.
1924 - Lozan Antlaşması yürürlüğe girdi.
1984 - Bediüzzaman'ın talebelerinden Mehmet Çalışkan'ın vefatı.
AĞUSTOS
04
PAZARTESİ
10 1447 SAFER
BIR AYET
Allah'ın lütfu geniştir ve ilmi her şeyi kaplar.
Bakara: 261
BİR HADİS
Allah, ümmetimden biri için hayır dilerse, kalbine Ashabımın sevgisini koyar.
Deylemî
RUMI: 22 TEMMUZ 1441
HIZIR: 91
Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiç bir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevî yaralarına tiryaklar hükmündedir.
Lem'alar
MAHMUD SAMI RAMAZANIA BAZKETLERENDEN HIKMETLİ MAT
YanıtlaSilESAS TAHSİL
Bir gün, M. Sami Efendi Hazretleri'nin ziyaretine gelenlerden biri, hem Hazret'in duâsını almak hem de yeğenlerini tanıştırmak istemişti. Huzûruna girip el öperken;
*-Efendim! Bu delikanlılar Amerika'da okuyup mühendis oldular. Duâ-larınızı istirham ederiz!" diye takdim etmişti.
Sâmi Efendi ise tebessüm ederek onlara;
"-Fakir de Dâru'l-Fünûn mezunuyum.
Asıl tahsil, <>ın tahsilidir!" buyurdu.
(Mustafa ERİŞ, Mahmud Sami Efendi'den Hatıralar, 1, 20-21)
TEBLİĞ ÜSLÜBUNUN GÜZELLİĞİ
Sâmi Efendi bir defasında bir ni-şan merasimine davet edilmiş-ti. Damadın yüzüğünün Hazret tarafından takılması talep edi-liyordu. Sâmi Efendi Hazretleri tepsideki yüzüğün altın olduğu-nu görünce, hiç kimseye bir şey demeden kendi yüzüğünü çıkarıp damadın parmağına taktı ve;
"-Bunu bugünün hâtırası olarak kabul edin, altın yüzüğü de hanı-mınıza hediye edersiniz!" buyurdu. (Mustafa ERİŞ, Mahmud Sami Efendi'den Hâtıralar, 1, 24)
Böylece İslâm'ın, altından yapılan süs eşyalarını erkeklere yasak-ladığını gayet nâzik bir üslûpla ve fiili olarak tâlim etmiş oldu.
335 ZA
ASRI SAADETTEN GÜNÜMÜZE HİDAYET REHBERLE
YanıtlaSilİNCİTMEMEK ve İNCİNMЕMЕK
M. Sâmi Efendi Hazretleri, Dârul-fünûn'da hukuk tahsilini ikmâl etmiş bir genç idi. Memleketine dönmeye hazırlandığı günlerde, Bâyezid Meydanı'nda bir Allah dostuyla tanıştı. Bu zât, tahsilini öğrenince kendisine şu telkinde bulundu:
"-Sizi yeni bir tahsile başlatmama müsaade eder misiniz?"
Bu tavsiyeyi kabul eden Sâmi Hazretleri, M. Es'ad Erbili Hazretleri'nin dergâhına intisâb etti.
İlk dersi kimseyi <«incitmemek», son dersi de «asla incinme-mek» olan bu mâneviyat tahsiline başlayan Sâmi Hazretleri; dergâhın genç bir hizmet eri oldu. Dergâhta bulunan kadîm müridler bile ona hayran oldu.
Dergâhtaki umûmî hizmetlerin yanında, daha husûsî hizmetler gerektiğinde de yine genç Sâmi Efendi ilk koşanlardan olurdu.
Es'ad Efendi'nin müridleri arasında, mânevî derecesi çok ilerilerde olan Cide Müftüsü Hüseyin Efendi de bulunmakta idi. Hayli yaşlanmış olan müftü efendi hastalanmış, bakımı da çok güç hâle gelmişti. Dergâhta bu yaşlı zâtın memleketine, evlâtlarının yanına gönderilmesi istenince Sâmi Efendi;
"-Müsaade edilirse bu mübarek zâtın bakım ve hizmetini yapmak isterim!" dedi ve bu hizmeti de büyük bir edep ve hassasiyetle îfâ etti.
Bu hâlis niyet ve nâzik hizmetin karşılığı olarak da müftü efendinin şu duâsına mazhar oldu:
"Allâh'ım! Bu yaşıma kadar bu kuluna ikrâm ettiğin mânevî lütuf ve ikramların hepsini aynen bu genç evlâdımıza da ikrâm eyle!.."
334
KALICI OLMALI
YanıtlaSilMürid, muhabbetinin coştuğu anlarda ve üstadının sohbeti esnasında nefsinin ıslah olmuş gibi görünmesine ve kendisinde müşahede ettiği güzel hållere pek itimat etmemelidir. Zira bu gibi ıslah hålleri, akisleşme sûretiyle meydana gelmiş gölge hållerdir, hakiki değildir.
Bugüzel hållerin asli olabilmesi ve kendisinde tam olarak tecelli edebilmesi, yani Cenâb-ı Hakk'ın bütün emir ve nehiylerine uyması için daha birtakım sa'y u gayretler lazımdır. (M. Es'ad Efendi, Mektübát, s 84 85, no 54)
ÖFKEYİ YUTMAK
Öfke (gayz) ateşinin kıvılcımları, huzur harmanını yakıp kül eder ve bütün mahsûlü mahveder.
Bu sebeple;
Hiçbir akıllı insan, kendini öfke iptilâsına dûçar kılmaz...
Derûnî hastalıklardan kurtulmak için öfkeyi yutmak lazımdır! Her ne kadar yılanın zehrinden daha acı olsa da... (M. Es'ad Efendi, Divân, s. 72)
[Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
"O (takva sahipleri) ki bollukta da darlıkta da Allah için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da (bu şekilde bütün hâl ve ibâdetlerinde) ihsan sahibi olanları sever." (Al-i Imran, 134)
Hak uğrunda seni ayıplayan olursa buna aldırma!
Zira bal toplayan için arı iğnesi nedir ki? (M. Es'ad Efendi, Diván, s. 95)
331
ASR
YanıtlaSilMUHABBET İDDİASI
Mâlûm olduğu üzere feyz alıp terakkiye medâr olabilecek hasletlerin başında ihlâs ve muhabbet gelir. Ebedi saâdet ve selâmet, ihlâs ve muhabbet ağacının meyvesidir. (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 59, no: 31)
Cenâb-ı Hakk'ın cemâl-i bâ-kemâline aşk ve muhabbet iddiasında bulunmayan bir insan hemen hemen yok gibiyse de bunu fiilen ispat etmek zordur.
Birçok kimse bu hususta kendisini aldatıyor.
Bir insan, muhabbetin mânâsını öğrenmek isterse onu, mal ve evlâda karşı olan muâmelesinden öğrenmelidir. İnsan nasıl vakitlerinin çoğunu onları düşünmeye sarf ediyor, hiç hatırından çıkaramıyor, onlar için her türlü fedakârlıkta bulunuyor, her sebebe tevessül ediyor ve bunları elde etme uğruna rahatını, huzurunu terk ediyor!
İşte muhabbet de böyle olmalıdır, lâkin büyük bir kısmı Cenâb-ı Hakk'a olmalıdır. (M. Es'ad Efendi, Mektůbât, s. 67-68, no: 38)
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
<<<Allah Teâlâ bir kişinin sadrına iki kalp koymamıştır!..» (el-Ahzab, 4)
Yani;
Cenâb-ı Hak insana, biri Allah muhabbetine, diğeri mâsivâ sevgisine mahsus olmak üzere iki kalp vermemiştir.
Muhabbet yuvası olan kalp evi tektir. Kalp bunların hangisine bağlanırsa diğeri ehemmiyetini kaybeder. Bu sebeple tasavvufu yaşayan kâmil bir mü'minin, işlerinin çok olduğu zamanlarda bile kalben Cenâb-ı Hakk'ı zikretmesi îcâb eder. (M. Es'ad Efendi, Mektůbât, s. 71, no: 41)
330
545
YanıtlaSil16894. Tavuk başka yerde gıdaklar, başka yere yumurtlar.
16895. Tok ekmek der, aç ekmekçik.
16896. Umut olmadan, umulan ele geçirilemez.
16897. Uyku, insanı gönül esenliğine kavuşturan tek ilaçtır.
16898. Vakit nakittir. (Türkçe, Bulgarca benzerleri var. Arthaber, No. 1344, s. 675.
16899. Varsıl kadınla evlenen yoksul erkek, bir karıya değil, bir efendiye kavuşur.
16900. Yağla bal gibi gider. (Bir işin başarılı olduğu anlamında. Bulgarca benzeri vardır.
16901. Yağmurdan kaçarken, doluya tutulduk. (Türkçe, Arnavutça, Bulgarca benzerleri vardır.)
16902. Yakın komşu, uzak kardeşten iyidir.
16903. Yalancı doğru bir söz söylemiş, kimse inanmamış.
16904. Yanlış yapmayanın yasaya geresinmesi yok.
16905. Yanlışlık yapmak, insana özgüdür.
16906. Yardım et bana, yoksul kardeş, yardım et, ki sana benzemeyeyim.
16907. Yaşam kısa, sanat sonsuzdur.
16908. Yaşam, talihliler için kısa, talihsizler için uzundur.
16909. Yaşamak için sanat öğren, varlıklı olmak için dolap!
16910. Yaşlılar, iki kez çocuktur.
16911. Yeni ağza eski taam. (Türkçe, Bulgarca benzerleri var. Yunanca-Bulgarca sözlük, s. 515.)
6912. Yoksul, giysisinin zevkini üç kez sürer: bir yeni aldığında, bir eskidiğinde, bir de yamalı iken.
16913. Yoksul, hakkını alabilmek için, önce haklı olmalı, sonra söylemesini bilme daha sonra da kendisini dinleyecek birini bulmalı.
16914. Yoksullar acıkmadan, varsıllar doymaz.
16915. Yoksulluk, kavgayı getirir.
16916. Yumuşak cevap, gazabı yatıştırır. (Hz. Süleyman'ın "Meselleri"nden.)
16917. Yunanistan, Yunanistan'da değil; kaç Yunanlı barbar olmuşsa, o kadar barbar da Yunanlı olmuştur.
16918. Yurdun dumanı, yabanın ateşinden iyidir.
16919. Yurt, egemenlik değil, hizmet ister.
16920. Yüreğim ağrıyor. (Midem ağrıyor, yerine. Türkçe, Bulgarca benzerleri var Duyçev, s. 356.)
16921. Zaman, dünyanın ruhudur.
16922. Zurnanın son deliği. (En az hesaba katılması gereken, en az önem verilen şe
544
YanıtlaSil16865. Korku, mantıktan daha güçlüdür.
16866. Kör samanlıkta iğne ararmış, sağır da "sesini duydum", dermiş.
16867. Körler ülkesinde tek gözlü kraldır.
16868. Kötü dilek, en çok dileyene kötülük getirir.
16869. Kurdun tüylerini kesmişler, koyunları sormuş. (Bulgarca benzeri vardır.)
16870. Kurtlardan kaçarken, ayıların saldırısına uğradık. (Bulgarca, Romence benzerleri var.)
16871. Kuzguna kara bacaklı yavrusu dünya güzeli görünür. (Türkçeden geçmiş: Kuzguna yavrusu güzel görünür.)
16872. Lakedaimon'lular kendi yurtlarında aslan. Efesos'ta ise maymundur
16873. Mantığın her şeyi dize getirmesi gerekmez. (2000 yıl önce söylenmiş.)
16874. Mart içeri, pire dışarı.
16875. Nato kafa, nato mermeri. (İşte kafa, işte mermer.)
16876. Olanaksızlık, yalnız aptalların sözlüğünde bulunan bir sözcüktür.
16877. Öfkenin, kızdığımız şeyden daha büyük zarar verdiğini unutmayınız.
16878. Ölene dek kimse mutlu değildir.
16879. Özgürlüğe, onu her gün elde edebilen lâyıktır.
16880. Para, her kapıyı açar, ama kilitleyemez.
16881. Pirinç, yenildikten sonra, tozu getirir.
16882. Rüşvet yemek, hırsızlık gibi kötüdür.
16883. Rüzgâr toplar, şeytan saçar. (Bulgarca benzeri vardır.)
16884. Sarhoşlar aynaya bakıp suratlarının kötülüğünden ruhlarının kötülüğünü anlasınlar.
16885. Sıkıntılar, en aptal insanları bile akıllı yapar.
16886. Son gününü görmeden, hiç kimseye, "mutlu olmuş" denemez.
16887. Suda (denizde) delik açıyor. (Büyük bir iş yapıyormuş gibi görünüp gerçekte hiçbir iş yapmayanlar için kullanılır. Arnavutça, Bulgarca, Romence benzerleri var. Duyçev, s. 356.)
16888. Susma, kadınların süsüdür.
16889. Şarap getir, su iç! (Zarar eden tecimen için kullanılır. Bulgarca benzeri var.)
16890. Talihsizliklere dayanamayan, gerçekten talihsizdir.
16891. Tanrı geciktirir, ama unutmaz. (Bulgarca benzeri vardır. Zenobius, Arthaber. No. 402, s. 203.)
16892. Tanrı'lar, yok edeceklerini, ilkönce deli ederler.
16893. Tanrıların bize verdiği tüm nimetlerin hiçbiri katıksız, kusursuz değildir. onları bir dert pahasına
30 | Hadislerden SEÇMelen
YanıtlaSilAllah'ım, fayda vermeyen ilimden, korku duymayan kalpten, kabul edilmeyen duadan, doymayan nefisten, insanı maddi ve manevî huzursuzluğa düşüren açlık-tan, en kötü sırdaş olan hıyanetten, tembellikten, cim-rilikten, korkaklıktan, düşkün ihtiyarlıktan, sıkıntılı yaşlılıktan, Deccalin fitnesinden, kabir azabından, dirilerin ve ölülerin fitnesinden Sana sığınırım. Al-lah'ım, Sana yakarıp dua eden, yolunda mütevazi, itaatkâr ve sana yönelmiş bir kalp istiyoruz. Allah'ım, herkesi kaplayan bağışlamanı, kurtarıcı emirlerini, her günahtan selâmeti, her iyiliği kazanmayı, Cenne-ti elde etmeyi ve Cehennemden kurtulmayı istiyorum.
Hâkim'in Müstedrek'inden.
Ebu Hüreyre (ra), Peygamber Efendimizin (asm)
şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:
Allah'ım, bana öğrettiğinden beni faydalandır. Ve fayda verecek şeyi bana öğret. Ve ilmimi arttır. Her hål ü kârda Allah'a hamd olsun. Cehennem ehlinin halin-den Allah'a sığınıyorum.
Tirmizî, Daavat: 128
Yukarıdaki hadislerden anlaşıldığı kadarıyla faydal ilimlerin öğrenilmesi teşvik edilmiş, faydasız ilimler den ise Allaha sığınılması gerektiği belirtilmiştir.
İlім |
YanıtlaSil31
Faydalı ilimler kişiyi doğru yola götüren, haram-lardan ve kötülüklerden uzaklaştıran, insanı mad-den ve manen terakkiye sevk eden, güzel ahlak ve kemal sahibi olmasına yardım eden ilimlerdir.
Fayda vermeyen ilimler ise insana Allah'ı ve ahi-reti unutturan, dünya geliş maksadından uzaklaştı-ran, dini ve dünyevi açıdan insanın gelişimine hiç bir katkısı bulunmayan ilimlerdir.
Bunun yanında, kişinin amel etmediği ya da kul-lanmadığı ilimler de -çok faydalı bir ilim dahi olsa-faydasız ilimler sınıfına girmektedir.
Kur'anda Cuma Suresinin 5. ayetinde bu hususa dikkat çekilmekte: "Kendilerine Tevrat verildiği halde onun hükümlerini yerine getirmeyenlerin ha-li, ciltlerle kitap yüklenmiş eşeğe benzer." denilerek sahip oldukları ilimle amel etmeyen, yani bildikle-rini uygulamayan Yahudi âlimleri kınanmaktadır.
Bu hadislerden ayrıca, ilim öğrenmek isteyenle-rin, birer fiili dua olan ilmi çalışmalarının yanında Allah'a kavli (dil ile, sözlü) olarak da dua etmeleri gerektiği anlaşılmaktadır.
İLİM ÖĞRENMEYE ERKEN YAŞTA BAŞLAMALI
İbni Abbas (ra), Peygamber Efendimizin (asm) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
محمدی)
YanıtlaSilبرتر انا اعطیات
سلام ہوگه کانی سه دهند که الله و بالله يا ايها اللمعت أعلى النفاق والحي المرقم جدي الانكلم الله كات والايب ركلة من الاستجيه وليه الاعلام صيد
خالف وما بنتي واسمكم تحالب السمات بين الأمة العشرين بر عالمنا اليه بين ابن العلم العالمية.
İŞARİ TEFSİR:
YanıtlaSil"Birinci Nokta: Hadiste värid olduğu gibi, "Herbir ayetin mana mertebelerinde bir zahiri, bir baunı, bir haddi, bir mittalai vardır. Ve bu
dört tabakadan herbirisinin (hadisçe şücün ve gusün" tabir edilen) füruatı. İşaratı, dal ve budakları vardır." mealindeki hadisin hükmüyle, Kur'an hakkında nazil olan bu ayet i kudsiye, fer'i bir tabakadan ve bir mana yı işarisiyle de Kur'an ile münasebeti çok kuvvetli bir tefsirine bakmak, şe'nine bir nakise değil, belki o lisan ül gaybdaki icaz-ı manevisinin muktezasıdır.
İkinci Nokta: Bir tabakanın mana yı işarisinin külliyetindeki efradının bu asırda tezahür eden ve münasebeti pek kuvvetli bir ferdi Risalet ün Nur olduğunu, onu okuyan herkes tasdik eder. (Sikke i Tasdik i Gaybi, 91) "Kur'ân-ı Mucizül Beyân; Ayetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde nazmetmiş ve vaz'etmiştir ki, her cihetten ihtimal yolları bulunsun ki, muhtelif fehimler ve isti'dādlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler.
Binäenaleyh ulüm u Arabiyyenin kaidelerine muvafik ve belägatın prensiplerine uygun ve ilm i usüle mutabık olmak şartiyle, müfessirlerin birbirine muhalif olan beyanatı ve ihtimalleri; zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre murad ve câizdir diye hükmedilebilir," (Bediüzzaman Sa'id Nursi, İşürütül leáz, İmanı Bilgayb, sh. 40).
CİFİRİLMİ:
"lim i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakiklyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hatta kaç defadır esrar- 1 Kur'an'iyeye karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu. Kemål i iştiyak ve zevk ile
müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum: Birisi: لا يعلمُ الْغَيِّبَ إِلَّا اللهُ Gaybı ancak Allah bilir (Neml, 27/65( yasağına karşı hilaf edebde bulunmak ihtimali var.
İkincisi: Hakaik-ı esasiye i imaniye ve Kur'an'iyenin berahin i kat'iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifr gibi ulum u hafiyenin yüz derece fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife i kudsiyede kat'i hüccetler ve muhkem deliller, su-i istimale meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulum u haflyede su-i istimal girip, şarlatanların istifade etmeleri ihtimalidir." (Bediüzzaman
Sa'id Nurst, Sikke i Tasdik i Gaybi, sh. 63, 101, 125).
ABDÜLKERİM KUŞEYRİ
YanıtlaSilKUŞEYRİ RİSALESİ
[SOFİLERİN İNANÇ VE AHLÂKI]
TERCÜME
DR. DİLAVER SELVİ
KİTAP HAKKINDA
YanıtlaSilKıymetli okuyucularımız,
Sizlere içi ilim, irfan, edep, hikmet, ahlâk ve güzel nasihat incile-riyle dolu bir hazine daha sunuyoruz. Bunun için gerçekten mutluyuz ve yüce rabbimize sonsuz hamdediyoruz.
Kıymetli okuyucularımız, elinizdeki eser, Kuşeyri Risalesi adıyla meşhur olup büyük İslâm âlimi, ârif, sûfi, muhaddis, müfessir, fakih, kelâmcı, şair, edip, vaiz, şeyh İmam Kuşeyrî'ye (rah) aittir.
Eser, tasavvufun temel bir eseridir; sûfilerin inanç, ilim, ahlâk, hal, makam, usul ve yollarını işlemektedir. Baştan sona Allah dostu kā-mil müminlerin yaşadığı, tattığı ve kâinata yaydığı ilâhî aşkı ve güzel ahlakı konu etmektedir. İnsan terbiyesinde varılabilecek en yüksek se-viyeyi ve Allah dostlarının bunu nasıl gerçekleştirdiğini gözler önüne sermekte, her seviyedeki insana bunun yolunu göstermektedir.
Bu eser yazıldığı günden bu yana bütün İslâm âleminde kabul görmüş, âlim-cahil, erkek-kadın herkese alanında faydalı bir kaynak eser olmuştur.
Risâle, kısaca takvâ ahlâkı ve ilâhî aşk olarak tanıtabileceğimiz tasavvufu, Kur'an ve Sünnet esasları üzere anlatan eşsiz eserlerden biridir. Onda mânevi sarhoşluk hali içinde söylenmiş "şatahat" türü sözler ve sünnete uymayıp bir sürü yorum icap eden haller yoktur. Ri-såle, gayet temkinli bir dille yazılmış ve bunun için kendisinden sonra gelen -sûfi olsun olmasın- bütün âlimlerin takdirini kazanmıştır.
Bu eser için Şafiî mezhebinin büyük âlimlerinden İbn Hacer-i Heytemî (rah) şöyle der:
AHLAK
YanıtlaSillakidir, çünkü herkes için istenebilecek bir şeydir. Fakat başka. sını öldürmek veya başkasından çalmak ahlaki değildir, çunk bunu yapan başkalarının aynı şeyi kendisine yapmasını isteye. meyeceği için bir ilke olarak bu arzu evrenselleştirilemez. Ric. hard Norman'ın belirttiği gibi Kant'ın moral felsefesi bir içerik. ten ziyade forma ilişkindir. Yani ahlakın prosedürel bir kavram. merkezinde yatan talep şudur: "Evrensel bir kanun olmasını is sallaştırılmasıdır: (Norman, 1983: 102) Kant'ın etik anlayışının teyebileceğin prensiplere göre hareket et." (O'Neill, 1993: 177)
Kant'a göre tek meşru Allah'a inanç bizim kendi rızamızla kendimizi tabi kıldığımız ahlaki kanunlarla, ilkelerle ulaştığı mız Allah inancıdır. Kant için "ahlaki kanun, akıl sahibi birey. lerin kendi kendilerini tabi kıldıkları değerlerdir" (Schneewind 1992: 93). Pek çok açıdan bakıldığında Kant'ın yaklaşımı insa na (Allah'tan bağımsızlık anlamında) özerkliği en mutlak şekil. de veren yaklaşımların sembolü hükmündedir. Kant gibi düşü nürlerin katkısıyla ahlak anlayışı gittikçe daha rasyonel (akılcı) ve demokratik (tabandan tavana) bir mahiyet kazandı.
On dokuzuncu yüzyıla baktığımızda Kant'ın fikirlerinin Fich-te tarafından daha radikal bir noktaya taşındığını ve yine aynı fikirleri o yüzyılın sonlarına doğru Nietzsche'nin nihai olarak reddettiğini görüyoruz. Aydınlanma her ne kadar her şeyin ön-cüsü ve birimi olarak insanı yücelttiyse de on dokuzuncu yüz-yıl bireyden cemaate, ferdi şahıstan sahs-ı maneviye yönelişin yüzyılı oldu. Alman düşünürler Fichte ve Feuerbach (1804-1872) bireyciliği reddettiler. Feuerbach hümanist bir cemaat ahlakını gündeme getirdi. İnsanın "nev'i bir mahluk" yani ne-viyle var olan, cemaat halinde yaşayabilen bir varlık olduğunu söyledi. (Marx daha sonra bu fikri sınıf kavramı etrafinda ge-liştirmiştir). Feuerbach insanın (fitraten) medeni (sosyal) oldu-ğunu ve bu yüzden ancak cemaat halindeyken kendi kendisini gerçekleştirebildiğini ileri sürmüştür.
Bireyin reddedilişinin en bariz ve güçlü ifadesini Hegel'de (1770-1831) buluyoruz. Hegel için ahlak ferdi değil, ictimai (sosyal) bir şeydir. Hegel ondokuzuncu yüzyılın ilerlemeci ve ev-rimci (Spencer ve Darwin) düşüncesinin yaygın halet-i ruhiye-sini yansıtan devasa ve tekamülcü kavramlarla tarihe ve toplu-lerleyen bir çekirdeğin büyümesi gibidir. Tarihin bir telos'u (ma-ma yaklaşmıştır. Mesela, Hegel için tarih ağaç olma yolunda i-hall-i maksudu, hedefi) vardır ve tarihin aktörü de sahs-1 mane-vi (Spirit) veya külli akıl (Reason) yahut bilinc (consciousness)
84
ROPRO YAZ/2006
MORAL FELSEFE VE DEMOKRATİK YURTTAŞLIK
YanıtlaSilgibi meta-kavramlardır. Bu soyut cemaatçi (idealist şahs-ı ma-nevici) anlayışı Hegel'den devralan Marx onu materyalist bir ik-tisadi cemaatçiliğe (sınıf bilinci) ve (tarihin yapıcısı, İcracısı ola-rak) sınıf şahs-ı manevisine dönüştürmüştür.
Ondokuzuncu yüzyıl düşüncesi bireyi berhava edip cemaat ve şahs-ı manevi kavramlarını yücelterek ahlakın, doğru ve yanlışın tespitinin birey mertebesinde değil, cemaat mertebe-sinde yapılması lüzumuna inandı. Ancak Hıristiyan ahlak dahil bütün ahlak putlarını kırdığını düşünen radikal filozof Fried-rich Nietzsche bu yüzyılın sonunda hayır ve şerrin, doğru ve yanlışın ötesine gidilmesi gerektiğini söyledi. Nietzsche, efen-di ve köle ahlak anlayışlarını karşılaştırmak suretiyle ahlakın "tarihsel" olduğunu göstermeye çalıştı. Nietzsche mevcut ahlak teorilerinin toplumsal bir kurgunun ürünü olduğunu ve muk-tedirlerin hakimiyetini meşrulaştırma vazifesi gören araçlar ol-duğunu söyledi. (Schacht, 1992: 115)
Hakim ahlak anlayışı açısından kendisini "immoralist" (ah-lak-sız) olarak tanımlayan Nietzsche bir "üst ahlak"tan söz eder. Nietzsche'ye göre ne bu dünyanın ötesinde bir şey ne de insan-ların kendilerinden başka bir şey evrensel ahlak ilkelerinin kay-nağı olamaz. Evrensel ahlak yoktur. Herkes kendi şartlarına gö-re bir bireysel ahlak geliştirmelidir. Nietzsche için ahlak, şartla-ra bağlıdır ve çoğuldur. Önemli olan insanın başkalarının koy-duğu ahlak ilkelerine kendisini tabi kılması değil, kendi güç ve iktidarı için çalışmasıdır. Yaratıcılık, hayatın zenginleştirilmesi, acziyetten uzaklaşma gibi şeyler hayatın ve ahlakın amacı olma-lıdır. Nietszche ahlakı tamamen reddetmiş değildir. Ancak onun için ahlak "hayat"a hizmet etmelidir ve böyle olduğu sürece de tek bir ahlak olarak kalamayacak, kişiye göre değişecektir.
2. Hürriyet: Toplumdan Kurtuluş ve Toplu(m) Olarak Kurtuluş
Yirminci yüzyıla gelindiğinde ahlaka ilişkin Batı düşüncesi ya-vaş yavaş ondokuzuncu yüzyılın rasyonalizminden uzaklaşmaya başladı. Zira akılcılığın (rasyonalizm) mutlaka daha fazla hürri-yet anlamına gelmediği ortaya çıktı. İki dünya savaşı ile Nazi Al-manyası ve Sovyet Rusya gibi totaliter rejimlerin yükselişi gibi modernliğin felaketleri gittikçe hürriyet ve kurtuluş kavramları-nı ahlaki düşüncenin merkezine taşıdı. Bir süredir toplumdan öz-gürleşme fikriyle meşgul olan entelektüeller bu sefer ancak top-lum olarak özgür olunabileceğini düşünmeye başladılar.
Mesela, varoluşçu düşünür Jean-Paul Sartre (1905-1980)
424
YanıtlaSilKUR'AN AHKAMI
72. TEVEHHÜME İTİBAR YOKTUR.
Tevehhüm, sadece kalbe ârız olan hakikatten uzak bir ve-himdir.. Şüphe derecesinden bile zayıftır. O halde mücerred te-vehhümle hüküm sâbit olmaz.
Meselâ:
a) Elinde kanlı bıçak ile heyecanlı bir vaziyette bir evden çıkan (A) dan hemen sonra o eve girilir ve içeride bir adamın bıçakla öldürüldüğü görülürse kaatilin (A) olduğuna hükme-dilir; öldürülen adamın intihar ettiğine itibar edilmez. Çünkü bu olayda intihar bir vehimden ibaret kalır.
b) (A) ile (B) nin evleri arasında fâsil olarak bulunan (A) ya ait duvarda (A) hava almak için bir insan boyu yük-sekliğinde bir delik açar, delik de insan boyunu aştığı için ora-dan (B) nin evinin veya avlusunun içini görmek mümkün ol-maz, (fakat (B) bu vehme kapılırsa, (A) bu deliği açmaktan men'edilir mi, hayır, edilmez.
73. BÜRHAN İLE SABİT OLAN ŞEY AYNEN SABİT GİBİDİR.
Kesinlik ifade eden mukaddemelerden meydana gelen ve-ya beyyine-i âdile ile sabit olan şey'e «bürhan» denilir. Buna kuvvetli ve kesin delil de denilebilir.
Bürhan ile sabit olan şey, ilm-i istidlâlîdir; gerçeğe dayan-makta ilm-i zarûriye benzer. Bu itibarla bürhan ile sabit olan şey, muayene ve müşâhede ile sabit olan şey gibi kesinlik ifâ-de eder.
Meselâ:
Dâvalı olan (A) hâkim huzurunda aleyhinde iddia edilen dâvayı ikrar edecek olursa, hâkim beyyine araştırmadan dâva-yı hükme bağlar. Çünkü kişinin kendi aleyhindeki iddiayı ik-rar etmesi, muayene ve müşâhede derecesinde sayılır.
VIKUI KAIDELER
YanıtlaSil74. BEYYİNE MÜDDEİ İÇİN YEMİN İNKAR EDEN ÜZERİNEDİR.
425
Hazret-i Peygamber (S.A.V.): «Beyyine müddeî üzerine, yemin de inkâr eden üzerine düşer» buyurmuştur. Hukukta bu hadis esas olarak kabúl edilmiştir.
Çünkü Beyyine hiláf-ı zahiri isbat için, yemin ise aslı ibka İçindir.
Beyyine, müddeanın doğruluğunu, gizli ve kapalı olan şey'-in isbâtını meydana koyacak kuvvetli delil demektir. Şehadet, ikrar, sened gibi...
Meselâ:
(A), (B)'den alacak dâvâ eder, (B) borçlu olduğunu in-kâr ederse, burada borçlu olmamak asıldır ve açıktır. Borçlu olmak ise, ârızî olacağından gizli ve kapalıdır. O hale (A) dan beyyine taleb edilir. (A) beyyine getirmezse (B)'ye yemin ge-rekir.
Hanefîlere göre beyyine getirmeyen dâvacıya yemin veril-mez. Şâfiîlere göre dâvacıya iki yerde yemin teklif edilir:
1. Dâvasını isbata yalnız bir şâhid getirdiğinde...
2. Dâvasını isbat edemediği için önce dâvalıya yemin tek-lif edilir; dâvalı bundan imtina ettiğinde...
75. BEYYİNE HUCCET-İ MÜTEADDİYE; İKRAR İSE HÜCCET-İ KASIRADIR.
Yâni beyyine, herkes hakkında bir hüccet sayılır; sadece onu ikame eden için değil.. İkrar ise sadece mukirre (ikrar eden) için bir hüccettir; başkasına geçişli değildir. Çünkü ik-rar, mukirrin şüpheli iddiası üzerine kurulan bir hüccettir; başkasına hüccet olamaz. Hem mukirrin başkası üzerine velâ-yeti de yoktur. Beyyineyi hüccet olarak kabûl eden hâkimin ise umumî velâyet hakkı vardır.
باب الزجر عن الكذب
YanıtlaSilYALANIN KÖTÜLÜĞÜ
İbn Mesud (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Doğruluktan ayrılmayın! Çünkü doğruluk iyiliğe, iyilikse cennete götürür. Bir kimse doğruluk üzere oldukça ve doğru kalmanın yollarını araştırdıkça Allah katında doğrulardan (sıddik) yazılır.
Yalandan sakının! Çünkü yalan kötülüğe kötülükse cehenneme götü-rür. Kişi yalan söylemeye devam ettikçe ve yalan söylemenin yollarını ara-dıkça Allah katında yalancılardan yazılır."
Bir rivayete göre İbn Mesud şöyle demiştir:
"Münafık üç özelliği ile tanınır:
1. Konuştuğunda yalan söyler.
2. Verdiği sözde durmaz.
3. Anlaşma yaptığında hile yapar."2
Abdullah diyor ki, Kur'an-ı Kerim'deki şu ayetler bunun böyle ol-duğunu doğruluyor:
Buhari, 6094; Müslim, 2607
Ibn ebi Şeybe, Musannef, 25611
TENBIHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil207
وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللَّهَ لَئِنْ آتَانَا مِنْ فَضْلِهِ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ فَلَمَّا آتَاهُمْ مِنْ فَضْلِهِ بَخِلُوا بِهِ وَتَوَلَّوا وَهُمْ الصالحين مُعْرِضُونَ * فَأَعْقَبَهُمْ نِفَاقاً فِي قُلُوبِهِمْ إِلَى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَا أَخْلَفُوا اللَّهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
"Onlardan kimi de eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz salihlerden olacağız diye Allah'a and içti. Fakat Allah lütfundan onlara (zenginlik) verince, onda cimrilik edip, (Allah'ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler. Nihayet Allah'a verdikleri sözden döndüklerinden ve ya-lan söylediklerinden dolayı Allah, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar onların kalbine nifak (iki yüzlülük) soktu."
Lokman Hekim'e soruldu:
"Seni bu dereceye ulaştıran şey nedir?
O şöyle cevap verdi:
"Doğru sözlü olmak, emanete riayet etmek, gereksiz söz ve davranış-lardan uzak durmak."
Safvan b. Selim anlatıyor:
قُلْنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ : أَيَكُونُ الْمُؤْمِنُ جَبَاناً قَالَ: نَعَمْ قُلْنَا: أَفَيَكُونُ بَخِيلاً ؟ قَالَ : نَعَمْ . قُلْنَا : أَفَيَكُونُ كَذَّاباً؟ قَالَ : لا
Resulullah (sav)'ine sordular:
- Mümin korkak olur mu?
Resulullah (sav)'in, "evet olabilir" buyurdu.
Tekrar sordular:
Mümin cimri olur mu?
Resulullah (sav)'in bu soruya da "evet olabilir" cevabını verdi.
Peki, mü'min yalancı olur mu? Diye sorduklarında şöyle buyurdu:
Tevbe 75-77
Malik, Muvatta', 1793
التالت الوفيان
YanıtlaSilAV
(أمثا) مقامك انتهناسيا بو قلم نكن تالمولى الله فول اولار من ذكرا ياعى لازم يكن، تأليون ذکری، قالب ارنده مهربان بدهی به شوقه و به عشقه بولونا مسیله سوزلرینی شدن و تأکیدنی سر سريانه سوداء من اول فاسين الشارني وكذا اونامك تأكيد لرى عدم ما عنده اولود، مؤفداری این اندیر اماد قارينه اشار نده.
وكذا (افتا) كل مرمى الله و کامرسی ایله، نفاق کرینہ اور ترکاری پرده یک ضعیف اولدیفند نه، تأکید و تشدید اید بادیگی تقدیر ده بر تاکسی احتمالی اولدیفنه اشار تدر. چونکه تأکید و تشدید، شبه یی د عبدر شبهه اين تحقيقاته باعثد. تحقیقات با بیلدینی تقدیر ده بویه لری میدانه چیقار
(اتنا) نك جمله فعالیه ایله ذکری ایس، ایما ناربن ثابت و دواهای اولدینی مهار ایران مهر امل اني بولا مد فالرينه و بالاز منطقه هارى جلب واسراره مطلع اولمعه مقصد يله مؤمن اكره مداهنه و تصنع يا يقام احداث ايمان ايتد كارينه اشار تدر.
(وَإِذَا خَلَوْا إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ) أولى آينده بو ایتان بر برینه اولان عطف هری، او نارك مساكن و ثباتی اولد قارين اثار تدر. (إذا ) نك افاده ایتدیگی جزعیت، اعتداد ایتد کاری فراد و افراد اقتضا اسیله شيطانارینه کیم الدینی ضروری بر وظیفه بیلد كاترينه اشار تور.
(حلوا) تعبیری، جذابيت الرندن فور قد قام ندن نشتر وكيز لنمان ایسته د كارينه اشار تدر. (إلى) قلعه سندن
(خوا) قلمه سيله دها او يفون اولان (تخ) قلعه سنه ترجیحاً ذکر اید یاسی، ایکی می آیچوند. بریسی عجز و ضعفاری یوزنده التجا ایمگه مجبور اولمه ليدر. اینجیبی، فتنه و افراد اقتضا سیاه مؤمن اورك الريني ما فراره ايصال ایتمکدر بوايكي معنايي (فتح) افاده ايده من
( شياطينهم) بوعنوان، ريكرينك شيطانالي كي كيز لتوب وسوسه لرى القا ايت كارين و شيطانا قدر مضر اولد قارين و شيطانمركي شردن ما عدا برش تصور احمد كارينه اشار تدر.
(قَالُوا انا معكم ) یعنی مرحله بر ابرز بو جمله ایله نفسام بنان تركيه سن، عهد لربین تجدید دیده مسلط رنده ثابت قالد قارينه اشارت انتشار در بالكز بو جمله نك مخاطب ارنده منا فقالون منكر لري بولو نماد يفي والده، جمله تأكيد الشدر بالمشدر.
عطف
YanıtlaSilAnf: Dayandırma, yükleme
باعث
Bais: Sebeb olan, sebeb
جزميت
Cezmiyet: Kararlılık
داچی
Dai: Davet eden, sebeb
آنتراز
Esrar: Sırlar
فتنه
Fitne: Karışıklık, azgınlık
اعتيان
İtiyad: Adet edinme, alışma
انسان
ifsad: Bozma
إِحْدَاثِ إيمان
İndası iman: Îmânı ortaya koyma
القا
İlka: Koyma, bırakma, yerleştirme
التيجا
İltica: Sığınma
إيصال
isal: Ulaştırma
ماعدا
Maada: Başka
مطلع
Muttali: Haberdar
مصير
Muzır: Zararlı
مؤكد
Miekked: Desteklenmiş
منير
Münkir: İnkâr eden
سَرْسَرِيانه
Serseriyane: Serserice
تحقيقات
Tahkikat: Etraflica araştır-malar
تصنع
Tasannu : Yapmacık hareket etme
تصور
Tasavvur: Zihinde şekillen-dirme
تأكيد
Te'kid: Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma
تستر
Tesettür: Gizlenme
تَشْدِيدٌ
Tesdid: Şiddetlendirme
تزييه
Tezkiye: Temizleme
ضروری
Zaruri: Zorunlu
47 Surakar, 14-17
YanıtlaSilEmakamın iktizásıyla, bu kelimenin te'kidler ile mückked olarak zikredilmesi lazım iken, te kidsiz zikri, kalblerinde tabrik edici bir sevkin ve bir askın bulunmamasıyla, sözlerini şiddetsiz ve te'kidsiz, serseriyane söylemiş olduklarına işarettir. Ve keză, onların te'kidleri adem hükmünde olup, mu'minleri inandıramadıklarına işarettir.
Ve kezi kelimesi ile, nifaklarına örttükleri perde pek zayıf olduğundan, te'kid ve tesdid edildiği takdirde yırtılması ihtimali olduğuna işarettir. Çünki te'kid ve teşdid, şübheyı däidir, Şübhe ise tahkikāta bäistir. Tahkikät yapıldığı takdirde boyaları meydana çıkar.
'nın cümle-i fi'liye ile zikri ise, îmânlarının såbit ve devamlı olduğunu mü'minlere inandırmak imkânını bulamadıklarına; ve yalnız menfaatleri celb ve esråra muttali olmak maksadıyla mü'minlere müdähene ve tasannu' yapmakla ihdås-1 îmân ettiklerine işarettir.
Evvelki ayetle وَإِذَا عَلوْا إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ
bu âyetin birbirine olan atıfları, onların 'nın mesleksiz ve sebatsız olduklarına işarettir. ifade ettiği cezmiyet, i'tiyåd ettikleri fesåd ve
ifsâd iktizásıyla şeytanlarına gitmelerini zarûrî bir vazife bildiklerine işarettir.
تکوا ta'biri, cinayetlerinden korktuklarından tesettür ve gizlenmek istediklerine işarettir. ( ) kelimesinin تلوا kelimesiyle daha uygun olan ) مع ( kelimesine tercihen zikredilmesi, iki şey içindir. Birisi,
acz ve zaafları yüzünden ilticâ etmeye mecbür olmalarıdır. İkincisi, fitne ve ifsâd iktizásıyla mü'minlerin sırlarını kâfirlere îsål etmektir. Bu iki ma'nayı () ifade edemez.
شيكلمينية Bu ünvan, reislerinin şeytanlar gibi gizlenip vesveseleri ilkä ettiklerine ve şeytanlar kadar muzır olduklarına; ve şeytanlar gibi şerden mâadâ bir şey tasavvur etmediklerine işarettir. قالوا إنا معك Yani "Sizinle beraberiz." Bu cümle ile nefislerinin tezkiyesine, ahidlerinin tecdidine, mesleklerinde sabit kaldıklarına işaret etmişlerdir. Yalnız bu cümlenin muhâtablarında münafıkların münkirleri bulunmadığı halde, cümle te'kidleştirilmiştir.
250
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Onu takiben dört günde bir hatm et!
Sonra, beş günde bir, sonra, altı günde bir, sonra, yedi günde bir hatm et ki, bu, işlerin ortalaması ve güzelldir.) buyurdu.n
Eshâb-ı kiramın güçlü olanları, yedi günde bir hatm ederlerdi.
Bazıları ayda bir, bazıları iki ayda bir, bazıları da, bundan daha
çok müddette hatm ederlerdi. (260) İmam-ı Azam, «Her yıl, iki kerre hatm eden, Kur'ân-ı Kerimin
hakkını ödemiş olur. Çünki, Peygamber Aleyhisselâm, Rûhu kabz olunduğu yılda Kur. ân-ı Kerimi, Cebrail Aleyhisselama iki kerre arz etmişti.» demiştir.
(261) Abdullah b. Ömer. Kur'ân-ı Kerimin, kaç günde bir hatm edil-mesi gerektiğini Peygamberimize sormuştu.
Peygamberimiz «Kırk günde bir!» buyurmuşlardır.
Okuyanın ilim ve iş durumuna göre, bunun, değişe bileceği de, açıklanmıştır. (262)
Kur'ân-ı Kerim'i Okuma ve Hatm Etme Usûlü:
Kur'ân-ı Kerimi okumak için:
1. Abdestli bulunulur. (263)
2. Temiz bir yerde oturulur. (264)
3. Kıbleye karşı dönülür. (265)
4. Huşů ve sükûnet üzere bulunulur. Baş, öne eğilir. (266)
5. Misvåk, kullanılır. (267) Ağız, temizlenir.
6. Koku, sürünülür.
7. İnsanlar arasında giyilen elbise giyilir. (268)
8. Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm diye Eûzü çekilir.
9. Berâe (Tevbe) sûresinden başka, her sûreye başlarken Bis-millâhirrahmanirrahîm diye Besmele çekilir. (269)
10. Ayetler, Tertil'e riâyet edilerek okunur. (270)
Retl: bir şeyin sıralı ve düzenli oluşuna, ağızdan kolayca ve düzgünce çıkarmağa (271), Harflerin Mahrecle-Tertîl de: kelimeyi,
(260) Süyûtî İtkan c. 1, s. 104
(261) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 471, Süyûtî İtkan c. 1, s. 104
(262) Süyûtî İtkan c. 1, s. 105
263) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 459, Süyuti İtkan c. 1, s. 105
( (264) Süyuti İtkan c. 1, s. 105
(265) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 459
(266) Süyuti İtkan c. 1, s. 105
( 267) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 459, Süyutî İtkan c. 1, 8. 105
(268) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 460 (
269) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 460, Süyuti ( İtkan c. 1, s. 105-106
270) Bedrüddinülzerkesi Bürhan c. 1, s. 449-450, Süvuti İtkan c. 1, s. 104-106
(271) Ragıb Müfredâdülkur'an s. 187
İKİ BÜYÜK EMANET: KUR'AN-I KERİM VE SÜNNET
YanıtlaSil251 rini, Durak yerleri gözetmeğe, Kırâatta sesi kısmağa ve hazinleştir-meğe denir. (272)
ki hakkıdır. (273) Tertil ile okunması, Kur'ân-ı Kerim'in her Müslüman üzerinde-
tehdidkar ses tonu ile okunur. 11. Ayetler okunurken (Arapca bilenlerce) Tehdid lafızları,
Tazim lafızları da, tâzimkâr ses tonu ile okunur. (274)
Rahmet ve tebsir Avetleri geldikçe, durulup Allâhın va'dlerin-den sevinilir, Allahdan rahmet ve Cennet istenilir.
Azap Ayetleri geldikçe, düşünülür, Cehennem azabından Allâha sığınılır. Tesbih ve tenzih Âyetleri geldikçe, yüce Allah tesbih ve tenzih
edilir. Düa Ayetleri geldikçe de, Allâha düa edilir.
Ayet, kâfirler hakkında ise (Âmennâ billâhi vahdehû = Biz, bir olan Allaha imân ettik!) diyerek ıkrarda bulunulur. (275)
(Ve kaletülyehüdü Uzeyrünübnullâhi ve kaletinnasârâlmesîhub-nullâhi ve kaletilyahûdü yedullâhi mağlûletin...) ve benzeri Ayetler okunurken de, ses, kısılır. (276)
(Yâ eyyühellezîne âmenû!) diye başlayan Âyetlere geldikçe, du-rup arkasından neler emr veya nelerden nehy edileceğine dikkat edilir.
Meselâ (Yâ eyyühellezîne âmenû ku enfüseküm ve ehlikûm nâ-rå) (277) Âyetini okuyanlar, ev halklarının namazları, oruçları, ab-dest ve gusüllerile ilgilenip ilgilenmediklerini, bu husustaki kusur ve sorumluluklarını düşünmeleri gerekirdir. (278)
Peygamberimiz, Âlâ sûresini (Sebbıhısme Rabbikel'ålå) diye oku-mağa başladığı zaman (Sübhâne Rabbiyel'âlâ) derdi.
Peygamberimiz, Eshabına Rahman sûresini okuyup bitirince «Ben, sizi ne diye susmuş görüyorum?!
Halbuki, ben, bunu Cin'lere okuduğum zaman, onlar, sizden da-ha güzel mukabelede bulundular:
(Fe bieyyi âlâi Rabbikümâ tükezzibân) Âyetine geldikçe (Rabbi-mız! Senin nimetlerinden hiç bir şeyi tekzib etmeyiz. Hamd, Sana mahsustur!) dediler.» (279)
(272) Seyyid Şerîf Tarifat s. 37-38
(273) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 449
(274) Bedürddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 450
(275) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 450, Süyutî İtkan c. 1, s. 106
(276) Süyûtî İtkan c. 1, s. 107
(277) Tahrim: 6
(278) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 450
(279) Tirmizî Sünen c, 5, s. 399, Hâkim Müstedrek c. 2, s. 473
232
YanıtlaSilMECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE
BAB-I SANİ
Kefaletin ahkâmı beyanında olup üç fası havidir.
FASL-I EVVEL
Kefalet-i münecceze ve muallâka ve muzâfenin hükmü beyanındadır.
MADDE 634 Kefâletin hükmü mutâlebedir.
Ya'ni mekfûl-ün-lehin kefilden mekfül-ün-bihi mutâlebeye hak-kı olmakdır.
MADDE 635-Kefalet-i müneccezede deyn eğer asil hakkında mu-accel ise derhal ve müeccel ise müddet-i muayyenesinin tamamında kefil mutâleb olur.
Meselâ, bir kimse birinin borcuna kefil oldum dedikde borç eğer muaccel ise derhal ve müeccel ise müddet-i hitamında dain olaca-ğını kefilden mutâlebe edebilir.
MADDE 636
Amma bir şarta muallâk ve zaman-ı müstakbele muzaf olarak münakid olan kefaletde şart tahakkuk ve zaman hu-lül etmedikçe kefil mutâleb olmaz.
Meselâ, filân adam senin alacağını vermez ise edasına kefilim dedikde kefâlet meşrûtan mün'akid olup led-el-mutâlebe ol adam borcunu vermezse kefilden mutâlebe olunur; yoksa asîlden kabl-el-mutâlebe kefil mutâleb olmaz.
Keza filân adam senin malını sirkat ederse ben zâminim dese kefâlet sahih ve ol adamın sirkatı sabit oldukda kefil mutâleb olur.
Ve keza mekfûl-ün-leh ne vakit mutâlebe ederse şu kadar gün mühlet verilmek üzre kefil olsa mekfûl-ün-lehin mutâlebe etdiği vakitden i'tibaren ol kadar gün mühlet verilip eyyam-ı mezkûrenin mürûrundan sonra mekfûl-ün-leh her ne vakit isterse mutâlebe eder. Ve kefilin tekrar o kadar gün istid'asına selâhiyeti olmaz.
Kezalik filânda sabit olacak alacağına veya filâna ikraz ede-ceğin meblağa yahut filânın senden gasb edeceği şey'e veyahut fi-lâna satacağın malın semenine kefilim dedikde kefil ancak bu ah-valin tahakkukunda ya'ni borcun sübûtu ve akçenin ikrazı ve ğas-bın tahakkuku ve malın bey' ve teslimi vukûunda mutâleb olur.
Ve keza filân gün ihzar etmek üzre filânın nefsine kefilim de-dikde kefil ol günden mukaddem mekfül-ün-bihin ihzariyle mutâ-leb olmaz.
KITABOL KEFALE
YanıtlaSilMADDE 637 dahi lazımdır. Bartın tahakkukunda vast ve kaydının tahakkuku
Mesela, filân kimsenin üzerine ne hükm olunursa edamna kefi-lim dediği suretde ol kimse su kadar kuruş borc ikrar etae hükm-i häkim lâhık olmadıkça kefilin anı eda etmesi lazım
gelmez. MADDE 638 - Kefalet bidderekde metre müstchik çıktıkda bil muhakeme bayi'in semeni reddetmesine hukm olunmadıkça kefil muaheze olunmaz.
MADDE 639
Kefálet-i muvakkatede kefil ancak müddeti kefalet zarfında mutaleb olur.
Meselâ, bugünden bir aya kadar kefilim dedikde kefil ancak bu bir ay zarfında mutaleb olup ayın mürúrunda kefaletden beri olur.
MADDE 640- Kefaletin in'ikadından sonra kefil kendisini kefalet-den ihraç edemez; fakat kefalet-i mualláka ve muzáfede deynin zim-meti medyúna terettübünden mukaddem kefil kendisini kefaletden ihraç edebilir.
Meselâ, bir kimse bir adamın nefsine ya deynine müneccezen kefil oldukdan sonra kendisini kefaletden ihraç edemediği gibi fi-lända ne kadar alacağın sabit olursa záminim dedikde dahi kefalet-den dönemez; zira deynin sübûtu her ne kadar akd-i kefäletden muahhar ise de zimmet-i medyúna terttübü akd-i kefåletden mu-kaddemdir. Amma filân adama ne satarsan yahut satacağın malın semenine kefilim dediği suretde mekfül-ün-lehin ol adama satacağı malın semenine zâmin olur; fakat kabl-el-bey kendisini kefaletden ihraç edebilir. Şöyle ki, ben kefaletden vazgeçdim, sen ol adama mal satma dedikden sonra mekfül-ün-leh ol adama bir şey satarsa kefil anın semenine zâmin olmaz.
MADDE 641 Маğsub ya müsteár olan malın red ve teslimine ke-fil olan kimse malı sahibine teslim ettikde ücret-i nakliyyesiyle ğa-aib ve müsteire rücu' eder, ya'ni ücret-i nakliyyesini anlardan alır.
FASL-I SANI
Kefâlet binnefs'in hükmü beyanındadır.
MADDE 642 - Kefalet binnefs'in hükmü mekfülün-bihi ihzardan ibaretdir.
Böyle ki hangi vakit mekfül-ün-bihin teslimini şart etmişse ol vakit mekfül-ün-leh taleb ettiği gibi kefilin anı ihzar etmesi lazım
720
YanıtlaSilHADIS-I BERİFLER
Bir başka rivayette zikir meclislerinin, cennet bahçeleri olduğu an-latılır.
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i Şerifte..
الدرس السادس والثلاثون
في الاستغفار
قال الله تعالى : وَمَنْ يَعْمَلْ سُوءا أو يَظْلِم نَفْسَهُ ، ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ الله يجيد الله غفوراً رحيماً
۱
OTUZALTINCI DERS
İSTİĞFARA DAİR
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
<>>
GAFUR, RAHIM: Pek bağışlayan ve bol rahmet eden.. NISA suresinin 110. âyetidir.
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : والذي نفسي بيده لو لم تذنبوا الذهب اللهُ تَعَالَى بِكُم وَجَاءَ بقوم يذنبون فَيَسْتَغْفِرُونَ الله تعالى فيغفرُ لَهُمْ .
۲
( رواه مسلم )
2) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Nefsimi kudretiyle elinde tutana yemin ederim ki, eğer günah işlemeyecek olsanız, Allah-ü Taâlâ sizi götürür ve günah işleyen, Allah-ü Taâlâya istiğfar eden bir kavim getirir.. Sonra onları ba-ğışlar..>>>
** Beşeriyetimiz icabı hatadan salim olmamız mümkün değildir. Bize düşen: Hatalarımızı anlayıp istiğfar etmektir..
** Ravi: MUSLIM.. Menkıbesi, 5. Hadis-i şerifte..
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil721
سيد الاستغفار أن يقول العبد : ( اللهم أنت ربي لا إله إلا أنت خلقتنى وأنا عَبْدُكَ ، وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ ما استطعت أعوذ بك من شر ما صنعت، أبُوه لَكَ بِنِعْمَتَكَ عَلَى ، وَأَبُوهُ بِذَنبِي فَاغْفِرْ لِي فَإِنَّهُ لا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ ،
۳
( رواه البخاري )
3) «Seyyid'ül-istiğfar duası, kulun şöyle demesidir:
Allalım sen Rabbımsın.. Senden başka ilah yoktur.. Beni kalk ettin; ben kulunum.. Gücümün yettiği kadar ahdin ve vaadin üze-rindeyim..
Yaptığım işin şerrinden sana sığınırın.. Üzerimdeki nimetini sa-na itiraf ediyorum.. Günahını itiraf ediyorum.. Çünkü senden başka günahları bağışlayacak yoktur..>>>
***
Harf sırasıyla tertib edilen bölümde geçen 676 numaralı Hadis-i Şe-rifin aynıdır..
Ravi: BUHARI.. Menkihesi, 2. Hadis-i Şerifte.. الدرس السابع والثلاثون في الاستعاذات
روى الشيخان عن أبي هريرة رضى الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم قال : تَعَوَّذُوا بِاللَّهِ مِنْ جَهْد البلاء ، وَدَرْكِ الشقاء ، وسوء القضاء ، وشماتة الأعداء .
۱
OTUZY EDİNCİ DERS
İSTİAZELERE DAİR
İSTIAZE: Herhangi uygunsuz bir şeyden Allah'a sığınmak, mana-sına gelir..
1) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyor:
Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
<>>
* **
Bunlar gerçekten Allah'a sığınılacak şeylerdir. Allah bizleri korusun..
**
Ravi menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i Şerifte..
Hadis-1 Şerifier, F: 46
E
YanıtlaSilevladlık
248
evsafazamet ver
seler
evladisk أولاد لك: başkasından alınıp evlat ola rak yetiştirilen kimse
evlevyet daha öncelikli 2 daha
uygun
evliyaveliler, Allah'ın (c.c.) sevgi ve n-zasına, özel yakınlık ve ikramına ermiş seç kin kulları
evilya-i arifin أولياء عارفين ilim ve irfan sahi bi veliler (ermiş zatlar) Kur'an'ın bildirdiği Kur'an gerçeklerine uygun şekilde kulluk yaparak ri-zasına eren zatlar
evliya-i azime اولياء عظيمه: büyük evliyalar er mişler)
evliya-i ebdaliye اولياء ابداليه : Allah'in (cc( evliya kullarından "ebdal" denilen gruba gi ren ermişler [ebdal denilen evliya, dünya ile ilgili (zaman, mekân, maddi sebebler gibi) bağlardan bir ölçüde kurtulmuş ve bir anda birden çok yerde bulunmak ve mevcut zama-nı aşmak ve ayrı ayrı çok işleri görmek gibi kerametlere mazhar, Allah'ın c.c rızasını ve yakınlığını kazanmış kullarıdır.)
evliya-i kamilin أولياء كاملين : kamil evliya, må-nen olgunluğa ermiş Allah'ın (c.c.) seçkin kulları
evliya-i kiram أولياء كرام : Allahin (cc.) ikramlarına ermiş (keramet sahibi olmuş) evliya, Allah'ın (c.c.) rızasına ve yakınlığına ermiş makbul kullar
evliya-i meşhure اولياء مشهوره : meşhur evliya herkesçe tanınmış olan ermiş zâtlar
evliya-i muhaddisin أولياء محدثين : hadis ilmini çok iyi bilen, månevi ilham ve keşif sahibi liya
evliya-i umûr أولياء امور : milletin ve devletin iş lerini yürütmekle görevli yöneticiler, milletin işlerini milletin vekili olarak yürütenler
evliya ummet أولياء انت : Hz. Peygamber'e )a.s.m.) bağlı müslümanlardan evliya derece sine ermiş Allah'ın (c.c.) seçkin kulları
evliya-yi azime اولیای عظیمه : bak evliya-i azi me)
evliya-yi kamilin اولیای کاملین : bak evliya-milin)
evliya-yı meşhure اولیای مشهوره : )bak evliya-i meşhure)
evliya-yı muhaddisin اولیای محدثین :bak. evli-
evliya-rommet أولىak evliyas met)
ya-i muhaddisin)
evliya ilhamat أولي الهامات : )Allah'tanic liyaya, ermiş kişilere gelen ilhamlar
evliyaullah الماء الله Allah'ın (c.c.) evliya de len seçkin kulları
evra virdler, devamlı Cher gun) ve sık okunan dualar
evrad- Bahaiyeأوراد به Naksi tarikatıns Şeyh Bahäüddin virdleri (duaları)
evrad- kudsiye أوراد قدسیه : kutsal virdler (du
alar(
evrad kudsiye-i Şah-ı Nakşibend )1( أوراد قدسية شاه نقشبند : Nakşibendi Tarikatının sahibi ve en büyüğünün (Hz. Bahâüddin'in) kutsal virdle.
ri (duaları)
evrad - Kuraniye اوراد قرآنیه : Kuran'dan derlenmiş dualar 2.Hz. Osman tarafından Kur'an'ın 114 süresinden derlenmiş mübarek bir dua ve Allah'a (c.c.) yakarış
evrad- tarikat أوراد طریقت : tarikat virdleri (du aları)
evrad tasavvuf أوراد تصرف : tasavvuf virdleri (duaları), tarikat duaları
ozelerak sahifeler, yapraklar 2 yazılı bel geler ve sayfalar
evrak-muzirra أوراق مصرة: zararlı belgeler, za-rarlı yayınlar
evrak tahkikiye أوراق تحقيقيه : )mahkemede( araştırma dosyasındaki yazılı belgeler
evgili belgeler evrak tevkifiye أوراق توقيفيه : tutuklama ile il-
getiren damarlar evride آورده : toplar damarlar, kirli kanı kalbe
esa: daha geniş, çok geniş
evsavasıflar, sıfatlar, nitelikler
evsafadiye أوصاف عاديه : her zaman görülebi-len türden vasıflar, önemsiz nitelikler
esa aliye nitelikler yüksek vasıflar, üstün
ievsaf-ı azamet ve celal أوصاف عظمت و جلال : lah'a (c.c.) ait) azamet ve celâl sıfatları (vasıf-ları, özellikleri); sonsuz büyüklük (azamet), sonsuz yücelik ve güçlülük (celâl) sıfatları (vasıfları, özellikleri)
evsaf- celal
YanıtlaSil249
eva celal اوصاف جلال Allah'a (c.c.) ait) son-suz yücelik ve sonsuz güçlülük sıfatları (va-sıfları, özellikleri)
evsaf-1 Nebe
k
اذا
evsaf- celaliye أوصاف جلاليه : )Allah'a (c.c.) ait( sonsuz yücelik ve sonsuz güçlülükle ilgili 51-fatlar (vasıflar, özellikler)
evsaft celal ve cemal1) أوصاف جلال و جما( lah'a (c.c.) ait) celal ve cemål sıfatları (vasıf-ları, özellikleri); sonsuz yücelik ve güçlülük sahibi olma (Celal) ve sonsuz güzelliklerin sahibi olma (Cemâl) sıfatları (vasıfları, özel-likleri)
evsaf-i celaliye ve cemalive أوصاف جلاليه وجماله (Allah'a (c.c.) ait) sonsuz yücelik ve güçlü-jakle ilgili (celâliye) ve sonsuz güzelliklerle ilgili sıfatlar (vasıflar, özellikler)
evsaf-i celâliye ve cemaliye ve kemaliye جلالیه و جمالیه و کماله : )Allah'a (c.c.) ait) Celal. cemål ve kemål sıfatları (vasıfları, özellikleri)
evsaf-r celal ve cemal ve kemal : أوصاف جلال جمال و کمال : )Allah'a (c.c.) ait) celâl, cemål ve kemal sıfatları (vasıfları, özellikleri); sonsuz yücelik ve güçlülük (celâl); sonsuz güzellik (cemal) ve sonsuz mükemmellik, son derece kusursuzluk ve noksansızlık (kemal) sıfatları (vasıfları, özellikleri)
evsaf-i celâliye ve cemaliye ve kemaliye جلالیه و جمالیه و کمالیه : )Allah'a (c.c.) ait) sonsuz yücelik ve güçlülükle ilgili (celâliye), sonsuz güzelliklerle ilgili (cemaliye) ve sonsuz mü-kemmelliklerle, son derece kusursuzluk ve noksansızlıkla ilgili (kemaliye) sıfatlar (vasıf-lar, özellikler)
eva cemal أوصاف جمال : )Allah'a (c.c.) ait( sonsuz güzellik sıfatları (vasıfları, özellikleri)
evsaf - cemaliye أوصاف جماليه : )Allah'a (c.c.( ait) sonsuz güzelliklerle ilgili sıfatlar (vasıf-lar, özellikler)
evsaf-i cemal ve kemal أوصاف جمال و کمال : )Al lah'a (c.c.) ait) cemal ve kemal sıfatları (vasıf-ları, özellikleri); sonsuz güzellik (cemal) ve sonsuz mükemmellik, son derece kusursuz-luk ve noksansızlık (kemal) sıfatları (vasıfla-n, özellikleri)
evsaf-i cemaliye ve kemaliye أوصاف جماليه و کمال : )Allah'a (c.c.) ait) sonsuz güzelliklerle ilgili (cemaliye) ve sonsuz mükemmelliklerle, son derece kusursuzluk ve noksansızlıklarla ilgili (kemaliye) sıfatlar (vasıflar, özellikler)
evsaf-i cemal ve celâl ve kemal أوصاف جمال و
evsal-
YanıtlaSilجلال و کمال : )Allah'a (c.c.) ait) cemal, celal ve kemal sıfatları (vasıfları, özellikleri); sonsuz güzellik (cemal), sonsuz yücelik ve güçlülük (celâl) ve sonsuz mükemmellik, son derece kusursuzluk ve noksansızlık (kernal) sıfatları (vasıfları, özellikleri)
evsafi hakikiye اوصاف حقيقية : gerçek sıfatlar (nitelikler)
evsaf - ilahiye اوصاف إلهيه : Allah'a ait sifatlar, nitelikler
evsaf - Islamiye أوصاف إسلاميه : Islama ait vasıf-lar (nitelikler)
evsafi kemal أوصاف كمال : )Allah'a (c.c.) ait( sonsuz mükemmellik, son derece kusursuz-luk ve noksansızlık sıfatları (vasıfları, özel-likleri) 2.(İnsan hakkında) månevî olgunluk vasıfları (özellikleri)
evsafi kemaliye أوصاف كماليه : )Allah'a (c.c.( ait) sonsuz mükemmellik, son derece kusur-suzluk ve noksansızlıkla ilgili sıfatlar (vasıf-lar, özellikler)
evsaf-i kemal ve cemal أوصاف کمال و جمال : )Al
lah'a (c.c.) ait) kemal ve cemal sıfatları (vasıf-ları, özellikleri); sonsuz mükemmellik, son derece kusursuzluk ve noksansızlık sıfatları (vasıfları, özellikleri) ve sonsuz güzellik (ce-mal) sıfatları (vasıfları, özellikleri)
evsaf-ı kemâliye ve cemâliye ve celâliye كمالیه و جمالیه و جلالیه : )Allah'a (cc.) ait) kemal, cemal ve celâl ile ilgili sıfatlar (vasıflar, özel-likler); sonsuz mükemmellikle, son derece kusursuzluk ve noksansızlıkla ilgili (kema-liye), sonsuz güzelliklerle ilgili (cemaliye) ve sonsuz yücelik ve güçlülükle ilgili (celâliye) sıfatlar (vasıflar, özellikler)
evsaf-i kudsiye أوصاف قدسيه : kutsal sıfatlar (ni-telikler)
evsaf-i masume أوصاف معصومه : masum sıfatlar; suç, günah ve kötülükle ilgisi olmayan iyi ve güzel sıfatlar (vasıflar, özellikler)
evsaf-i mebhuse اوصاف مبحوثه : bahsi sözü) ge-çen sıfatlar (nitelikler)
evsaf-ı Muhammediye (as.m.( أوصاف محمديه Hz. Muhammed'e (a.s.m.) ait vasıflar (nite-likler)
evsaf-i mümtaze أوصاف ممتازه : seckin vasıflar (nitelikler)
evsaf - Nebeviye أوصاف نبويه : Hz. Peygamber'e (a.s.m.) ait vasıflar (nitelikler)
E
F
Hz. Hatic tice'nin yeğeni Hakim bin Hizam "Biliyorsun k köle pazarlarında bu Insan-
YanıtlaSilPeygamberimizin (asm) Hayat
TARINTE BUGÜN
1461-Fatih Sultan
Mehmet Trabzon'u aldı. Böylece Trabzon Rum İmparatorluğu'na son verildi.
1869 - Süveyş Kanalı'nın açılması.
15
PERŞEMBE
THURSDAY
Kim bu dunyada hakka karşı körlük ederse, işte o ahirette de kördür ve yolca daha şaşkındır.
BIR AYET
İsra Suresi: 72
AĞUSTOS AUGUST
BİR HADİS
Namusunuzu koruyun. Gözlerinizi haramdan sakının. Haramın her türlüsünden çekinin.
Müsned, 5: 323
Dergâh-ı İlâhîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp, kemål-i Rubûbiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.
Sözler
Imsak
HİCRİ: 11 SAFER 1446-RUMI: 2 AĞUSTOS 1440
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
HIZIR: 102-GÜN: 228 KALAN: 138 -
İmsak
Güneş
Öğle
GÜN. KIS.: 3 DK
ISTANBILI
04 30 06:07
17.03
20.10
ESKİŞEHİR
04.29
13.07
İkindi
Aksam
Yatsı
13:14
21.41
06.03
16.55
20.02
21.30
DE 10:00 31.03
2025 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1552 - Turgut Reis'in
Ponza Zaferi.
1634-IV. Murad, içki yasağı ilân ederek meyhaneleri yıktırdı.
1858 - ABD ile Avrupa arasında ilk transatlantik kablo çekildi.
1965 - Bediüzzaman Said Nursî'nin talebelerinden Şamlı Hafız Tevfik vefat etti.
AĞUSTOS
05
SALI
11 1447 SAFER
RUMI: 23 TEMMUZ 1441 HIZIR: 92
BİR AYET
Allah dilediğine hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak gösterir.
Bakara: 269
BİR HADİS
Allah bir idareci için hayır dilerse ona dürüst bir yardımcı verir. Bir şey unuttuğunda kendisine hatırlatır.
Ebu Davud, İmare: 4
Ölüm, ehl-i iman için bir terhistir. Ecel terhis tezkeresidir, bir tebdil-i mekândır, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesi ve kapısıdır. Zindan-ı dünyadan çıkmak ve bağıstan-ı cinâna bir uçmaktır.
Şualar
MES AD ERBILI HAIRETLERENDEN BIANETLUNMU
YanıtlaSilMAHVİYET
. Kulların fiilleri içinde en çok kabule lâyık olan şey mahviyettir.
Yani bir insanın, zayıf, hakir ve âciz bir varlık olduğunu ve her nesi varsa Cenâb-ı Hakk'in lutfu ve mülkü olduğunu bilmesidir.
Secdeye varmak, yerlere kapanmak, toprakla bir olmak da bu mahviyetin fiili temsilidir. Bunun yanında insan dil ile de; » سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلَى « der, yani kuvvet, beden, kudret, mal ve mülk bakımından herkesten üstün olan Allah'ı bütün noksan vasıflardan tenzih eyler. (M. Es'ad Efendi, Mektübåt, s. 31, no: 10)
Bir kul, amel ve ibâdetleri sayesinde ancak nefsini isyandan kurtarmış olur, bundan fazla bir fazilet iddiasında bulunamaz!
(M. Es'ad Efendi, Mektûbât, s. 118-119, no: 89)
Allah katında kulların mahrumiyetine sebep olan günahların birisi hattâ birincisi, kendinde bir varlık görmek ve enâniyettir. (M.
Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 138, no: 110)
MİDE ve KALP MUKAYESESİ
İnsan vücudunda mide ve safrayla alâkalı hastalıklar varken en lezzetli yiyeceklerin bile tadının kalmayacağı, onlardan bir fayda hâsıl olmayacağı mâlûmdur.
Aynı şekilde;
Riya, kibir, haset, tamah ve cimrilik gibi kalbî hastalıklardan biri, bilhassa da birkaçı varken Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazanmak ve ridvân bahçelerinin nimetlerine kavuşmak için yalnız zâhirî
ibâdetler kâfî gelmez. (M. Es'ad Efendi, Mektůbât, s. 150, no: 122)
ایاک نعب را یاک نستعین
YanıtlaSilNAMAZDA ARZ-I HÂL
Herhangi bir istirhâm için büyüklerden birinin huzûruna varan kişi, selâm verdikten sonra onu medh ü senâ eder, kendisine mensup olduğu için dâimâ iftihar ettiğini söyler. En sonunda da ihtiyacını arz ederek istirhamda bulunur.
Namaz kılan kişi de böyle bir şeyi tasavvur eder, mücerred bir hâli kendi müşahhas hâline teşbih ederse, şüphesiz bu, namazın hak-
kıyla îfâsına yardımcı olur. (M. Es'ad Efendi, Fâtiha-i Şerife Tercümesi, s. 2-3)
(Yani kişi, namazda kimin huzûrunda durduğunun farkında olmalı ve namazı huşû, niyaz ve ilticâ hâlinde kılabilmeye gayret etmelidir.)
Âyet-i kerîmede buyurulur:
<>>
(el-Fatiha, 5)
Kulun, yardım istemeye hak kazanmasının, kulluk vazifesini îfâdan sonra olacağına açık bir işaret olan bu âyet-i kerîmeyi görmez-den gelmeyelim! (M. Es'ad Efendi, Fâtiha-i Şerife Tercümesi, s. 6)
"Rasûlullah Efendimiz'in Cenâb-ı Hak Hazretleri'ne arz ve takdim etmiş olduğu «tahiyyât >>ı, namaz kılan kişi kendi adına takdim eylemelidir. Efendimiz'in sözünü naklediyor gibi okuma-malıdır. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın buyurmuş olduğu selâmı, Pey-gamber Efendimiz'in ilâhî selâma verdiği cevabı ve Cebrail'in kelime-i şahâdetini de hep kendi söylüyormuş gibi okumalıdır."
(M. Es'ad Efendi, Mektübåt, s. 33, no: 10)
328
TEDAVİ NİÇİN FAYDA VERMİYOR?
YanıtlaSil(Tasavvufi derslerde veri-len zikir, tefekkür, soh-bet gibi şeyler, kişinin mâneviyâtını yükselt-mek için yazılan reçe-teler mesâbesindedir.)
Bu ilacın tesirine mânî bir şey varsa, o da (mânevî) perhize, yani kaçınılması îcâb eden hususlara riâyet etmemektir.
كن
CA C
Bunları da şöyle sıralaya-biliriz:
Şeriate muhalif davranışlar,
İsraf kabilinden olan birtakım süs ve ziynete muhabbet,
Gaflet ve kasvet ehli ile ülfet ve beraberlik.
(M. Es'ad Efendi, Mektûbåt, s. 70, no: 40)
Tarikatlerin hangisi olursa olsun, hepsinin de esâsı ve temeli şeriat-i mutahharadır.
Bir insan söz ve davranışlarını şer'-i şerif ile te'lif edemezse, onun tari katten feyz alması mümkün değildir.
Zira o, doktorun verdiği ilaçları kullanmayan ve yasakladığı şeylere riavet o
TEFEKKÜR
YanıtlaSilNutfeden alakayı, alakadan kemikleri yaratan, kemiklere et giydiren, beşerî âzâları ikmål edip insana en güzel sûreti veren ve ona ruh üfleyerek hayat veren Cenâb-ı Hak ne yücedir!
Cenâb-ı Hak; ağlamaktan başka bir şeye kadir olmayan mini mini bir yavruya, anne-baba gibi iki merhametli hizmetçiyi tayin eder. Suya, ateşe, yağa, tuza ve zamana muhtaç olmayan, tatlı ve hoş bir gıda olan anne sütünü ona ikram eder. Ve her an hususi bir hål ve yeni bir tecelli ile o yavruyu olgunlaştırır. Bütün bunları en mükemmel bir şekilde yapan Cenâb-ı Hak, ne Kerîm bir sanatkârdır!
(Bkz. M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 45-46, no: 19)
YAŞLILIK TEFEKKÜRÜ
"İhtiyarlık zamanının sadece bir hâlini seviyorum. O da şudur:
Çoğu vakit hatıra geliyor ki vakit bitti, nhlet (bu dünyadan gitme) zamanı yaklaştı. Şimdiye kadar dünya için çalışsaydın belki makul görülebilirdi, lâkin bundan sonra ne olacaksın? Genç mi olacaksın? Uyanık olmalı! <> emr-i ilâhîsine icâbet edeceğin gün için hazırlık yapmalısın! İşte bu gibi şeyleri düşündükçe nefs kendini müdafaadan âciz kalıyor ve mâkul bir cevap bulamıyor. Cenâb-ı Hak cümlemizi muvaffak buyursun! Gaflette bırakmasın! Amin!" (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 128, no: 99)
Tefekkür-i mevt, insanın başına gelen musibetlerin üzüntüsünü hafifleteceği gibi, kişinin kendi ölümünü de kolaylaştırır. İnsanı huzursuz eden ve azâba sürükleyen dünya muhabbetini azaltır. (M. Es'ad Efendi, Mektůbât, s. 141, no: 113)
326
İŞÂRÎ TEFSÎR VE CİFİR İLMİ IŞIĞINDA
YanıtlaSilSIRR-I İNNA A'TAYNA-RUMUZÂT-I SEMANİYE - MÂ'İDET'ÜL-KUR'AN
Bediüzzaman, üç devir yaşamış bir büyük şahsiyet: Mutlakıyet, Meşrûti-yet ve Cumhuriyet. Ona muhalefet Şark Medreselerinde kendisini ne güreşte ve ne de ilimde yenemeyen emsâli talebeler tarafından başlatılmış; ama o hep gâlib gelmiş. Daha sonra muhalefet, bir kısım âlimlere kadar uzanmış ve hatta yenemedikleri bu insanı, yok etmeye yahut bulunduğu ilden başka bir ile sür-gün etmeye kadar varmış. Daha sonra mesele İstanbul Şekerci Han'a kadar ulaşmış. "Her su'âle cevab verilir; fakat su'âl sorulmaz." Şeklindeki meydan okuması İstanbul âlimlerini ve hatta Ezher Ulemâsını da hayrete düşürmüş.
Ömer Nasuhi'ler "Onun kulağına üfleyen var" derken Mustafa Sabriler "Asrı-mızın en büyük Hadis âlimi olduğu için Dür'ül-Hikmet'e aldık" demiş.
Ahir zamanda böylesine bir büyük manevî vazife üstlenecek olan zata ve muhaliflerine dâir, başta Kur'an olmak üzere, bazı Hadislerde, Hz. Ali ve Ab-dülkadir-i Geylânî gibi ehl-i kerâmet olan zatların eserlerinde, sarahaten de-ğil, ama işaret yoluyla müjdeler verilmesi akıl ve şerî'attan uzak değildir. Bu işaretleri elbetteki herkes anlayamaz. Bunun için işin ehli olunmalı ve işâret istihracının yolları bilinmelidir
Maalesef, Türkiye'de İsmet İnönü zamanından beri, bazı ilahiyatçılar ve özellikle de din muhâlifi bazı kesimler, bu işaretlere itiraz etmiş ve hala da etmektedirler. Neticede bunların hazırladıkları aleyhteki raporlar yahut uy-duruk lahikalar Türk adliyesini etkilemediği gibi, mezkur işaretlere işârî ma-nalar ve şevk kaynağı olarak bakan ihlâslı Müslümanları da etkilememiştir.
Bu kitaptaki MAHREM RİSÂLELER YAHUD ESERLER olarak bilinen Risâleler, başta Afyon Ağır Ceza Mahkemesi olmak üzere, Bediüzzaman ve ta-lebelerinin mahkûmiyeti için Savcılar tarafından suç olarak ileri sürülmüşse de, neticede en son Yargıtay tarafından suç âleti olarak görülmemiştir.
İşte bir asra yakındır dillere dolanan ve çeşitli iftiralarla boyanan ve ma-alesef hala Kemalistlerin ve bazı saf ehl-i imanın dillerinde dolaşan BU YALAN
4
YanıtlaSilSIRR-I INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE-MA'IDET UL-KUR'AN
VE İFTİRALARA KARŞI ilmî olarak bu meseleyi ele alıp, Bediüzzaman'ın tas. dikinden geçmiş üç Risâleyi neşretmeyi zarurî olarak gördük.
İKİ MESELEYİ BİLMEDEN BU ESERİ OKUMAMAK LAZIMDIR:
Bu münasebetle iki konuyu dile getirmek istiyorum:
Birincisi, Kâtip Çelebi'nin Keşfu'z-Zünûn'adlı eserinde, cifir ve ebced il-minin, konunun uzmanları olan ve mânevî ilimlerde derinleşen simalar için birçok esrarın anahtarı hükmünde bulunduğu ve Hz. Ali tarikiyle özellikle Ehl-i Beyť'e tevârüs eden bir ilim olduğu belirtilmiştir. Bu ilmin eski peygam-berlerin kitaplarında da yer aldığına dair rivâyetlere işaret eden Çelebi, "Bu ilme, ancak âhirzamanda gelecek olan Hz. Mehdî, hakkıyla vakıf olur" diyen bazı âlimlerin görüşlerine de yer vermiştir.¹
lidir: İkincisi, Bediüzzaman'ın ilm-i cifir hakkındaki şu ifadeleri de çok önem-
"İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakikiyeden alıko-yup meşgul ediyor. Hatta kaç defadır esrar-ı Kur'an'iyeye karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu. Kemål-i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum:
Bini: لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ إِلَّا اللهُ Gaybı ancak Allah bilir' (Neml, 27/65) yasağına
karşı hilaf-1 edebde bulunmak ihtimali var.
İkincisi. Hakaik-ı esasiye-i imaniye ve Kur'an'iyenin berahin-i kat'iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulum-u hafiyenin yüz derece fevkinde bir me-ziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede katı hüccetler ve muhkem deliller, su-i istimale meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulum-u hafiyede su-i istimal girip, şarlatanların istifade etmeleri ihtimalidir."2
Görüldüğü gibi, cifir ilmi gizli ilimlerdendir. Az kişiye hitab etmektedir. İman ve Kur'an hakikatleri ise, herkese seslenmektedir. Hem herkesin onlara ihtiyacı vardır. Bu gibi noktalardan dolayı ve "Gaybı ancak Allah bilir" yasa-ğına karşı edebe aykırı harekette bulunmamak için Bedîüzzaman, bu ilmin ayrıntılarını eserlerine yansıtmamıştır. Yansıttığı miktar, altı bin küsûr say-falık tefsirinin içinde az bir bölüm teşkil etmektedir. Bunda da asıl maksadı,
Katib Çelebi, Keşfuz-Zünün, 1/592.
2 Bediüzzaman Sa'id Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, sh. 63, 101, 125; Bediüzzaman Sa'id Nursî, Şuâlar, sh. 613.
5
YanıtlaSilRAN
tas
GİRİŞ VE İÇİNDEKİLER
o günün ağır şartları altında hizmet eden talebelerine bir şevk kaynağı olma-sıdır.
Türkiye'de belli çevreler, ısrarla ve kasıtı olarak, bâtıl bir mezhep olan Hurüfilik ile ilm-i cifiri birbirine karıştırmaktadırlar. Halbuki ikincisi bir ilim-dir ve Şeyhülislam İbn-i Kemål bir Risålesinde [Er-Risâlet'ül-Münîreçok açık bir şekilde bu farkı açıklamaktadır.
için kle m-Bu en
a
KİTABIMIZIN MUHTEVASI BİR GİRİŞ İLE DÖRT BÖLÜMDEN OLUŞMAKTADIR:
BİRİNCİ BÖLÜMDE, "CİFİR VE BATINİLİK VE İŞARİ TEFSİR PROBLEMİ VE CEVABI anlatılacaktır. Bu mes'ele bilen ve bilmeyen çok kimse tara-findan dillere dolandığından konuyu ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.
Kur'an'ın en önemli mu'cizelerinden biri lafzındaki câmiiyyettir.
Bilindiği gibi Kur'an-ı Kerim'in bütün ayetleri bize naklediliş itibariyle mütevätirdir ve kesindir (lafzan kat'î); ancak manaya delaletleri açısından Kur'an bir okyanus gibidir. Kur'an, bütün asırlara ve bütün insan tabakalarına hitap ettiğinden kullandığı kelimelerin bütün bu muhataplara yönelik mana-ları ve kâinatla alakalı bütün ilimlere dair işaretleri kendisinde toplaması ge-rekir (lafzındaki camiiyyet).
Cifir ilmine gelince, Bedîüzzaman, cifri kullandığı yerlerde hiçbir zaman "Âyetin açık mânâsı budur." dememiştir. Söylediği şudur: "Ayetin sarîh manasının altında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da, işârî ve remzi manadır. İşârî mana da bir küllidir; her asırda cüz'iyatları bulu-nur."1
Tekrar da olsa şu üç hakikatı buraya almak istiyoruz:
Evvelâ; Resûlullah'ın da beyânına göre, Kur'an âyetlerinin zahirî, bâtınî, işârî, sarih ve remzî çok mânâları ve her asra hitab eden hakikatları vardır.
"Her âyetin dalı var, budağı var; her dalın da başı var, sonu var, çetikleri var" şeklindeki hadis, bu mânâya işaret etmektedir. Zira Kur'ân'ın muhatabı bütün insanlardır. Kur'ân, kâinat kitabının tercümesidir. Kâinatın rengini de-ğiştiren her meseleyi vuzuha kavuşturmuştur. Hådiselerin satırları altında gizlenen hakikatları ortaya çıkaracak olan da yine Kur'ân'dır. Dolayısıyla İs-lâm ittihadını yakından ilgilendiren Risale-i Nur'a da, İstanbul'un fethine de
Bediüzzaman Sa'id Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, sh. 95 vd.
2 Ebû Ya'lâ, Müsned, (9/80) 5149.
SIRR-1 INNA ATAVNA-RUMUZAT-I SEMANİYE MÄIDETUL KURAN
YanıtlaSilve Mısır fethine de herhalde işaret edecektir. Ancak sarahat demiyoruz, İşaret diyoruz. Bu ifadeye dikkat etmek gerekir.
İkincisi: Bütün ilim tarihçilerinin özellikle Müslüman älimlerin ilimle rin tasnifinde kendisinden bahsettikleri "cifir ve câmia ilmi" diye bir ilim vardır. Bu ilim, bazı câhiller tarafından sulistimal edilmiş olsa bile, tamamen inkârı da mümkün değildir. Cifir, kaza levhası; câmia ise kader levhası demek tir. Kısaca Allah'ın kader ve kazå levhlerinde olmuş yahut olacak bazı şeyleri, yine Allah'ın koyduğu işaret ve gösterdiği yollarla ortaya çıkarma ilmine cifir ilmi denir. Bu ilmin nüshacılık ve üfürükçülükle ilgisi yoktur. Çünkü İmâm Gazâlî ve İbn-i Kemål gibi bu ilmi hakkıyla bilen zatlar tarafından da kullanıl mıştır. Hz. Ali'nin, bu ilmi Resûlullah'dan öğrendiği nakledilmektedir. Son asırda bu ilmi hakkıyla kullananlardan biri de, Bediüzzaman'dır. Kur'ân, "Bel-detün Tayyibetün" ifadesiyle İstanbul'un fethine işaret ettiği gibi, Mu'avvize-teyn sûresiyle de 1971 hadiselerine işaret etmiştir. Birinciyi ilim, ikinciyi il-min dışında kabul etmek, bir başka câhilliktir. Konuyu fazla uzatmak istemi-yoruz.
Üçüncüsü: Şeyhülislam İbn-i Kemål bu ilmin ehemmiyetini "Er-Risålet'ül-Münire" adlı eserinde şöyle belirtmektedir:
"Büyük evliyaların kerametleri de böyledir. Müşkil ve zor meselelerin istihracı gibi. Yani evliyalar, Kur'ân ayetlerinden, hatta her kelimesinden ve harfinden ve hatta Resûlullah'ın hadislerinden bazı mühim ve müşkil hakikatları istihraç etmişlerdir. Bu onlara ilham nuruyla müyesser olur." 2
Bazı kimseler, "Bu Risâleler mahremdir; neşredilmemelidir" demek-tedirler. Asrımızda bu sözün kıymet-i harbiyesi kalmamıştır:
Birincisi, Bediüzzaman bunları "Mahremdir" diyerek saklamasına rağmen devletin güvenlik kuvvetleri bunları ortaya çıkarmış ve defalarca yargılana-rak beraat etmiştir.
İkincisi, Bediüzzaman'ın
"Hem şimdilik bu müşevveş vaziyetlerde çok zararlı hem hocaları, hem chl-i si yaseti Risale-i Nur'a karşı cephe almağa ve tecavüz etmeye sebebiyet veren şapka ve ezan mes'eleleri ve deccal ve süfyan ünvanları, Risale-i Nur şakirdleri yabanilere karşı lüzumsuz medar-ı bahs ve münazaa edilmemek lazımdır ve ihtiyat etmek elzemdir ve
Katip Çelebi, Keşf-üz-Zunûn, c. 1, sh. 591-592; Bedîüzzaman Sa'id Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybí, sh. 95 vd.
2 İbn-i Kemål, Er-Risûlet'ül-Münire, sh. 8.
7
YanıtlaSilGİRİŞ VE İÇİNDEKİLER
itidal-i demmi muhafaza etmek vacibdir. Hatta sizde cüzi bir ihtiyatsızlık, buraya ka dar bize tesir ediyor."
Tesbiti "hem şimdilik bu müşevveş vaziyetlerde" kaydı ile kayıtlıdır. Merhum Abdullah Yeğin Ağabey, Sırr-ı İnnâ A'tayna'yı ilk Facebook'da neşrettiği-mizde, bu "hem şimdilik bu müşevveş vaziyetlerde" kaydı kalktı diye bizi müdafaa eylemiştir.
Üçüncüsü, Bu dindar hükümetin eski bir İçişleri Bakanı, Milletvekillerinin tesbit komisyonunda aday adayı olan bir kardeşimize "Sikke-i Tasdîk-i Gaybi hakkında ne düşünüyorsunuz?" diyecek kadar mesele yayılmış ve itirazlara sebebp olmuştur. Artık bu işin mahremiyeti kalmamıştır.
İKİNCİ BÖLÜM, SIRR-I İNNĀ A'TAYNA RİSĀLESİ hakkındadır. Bu eser, Şamlı Tevfik'le Çam dağında, 1929 yılında bir çam ağacı altında şimâlî nesi-min hemhemesiyle, çam yapraklarının neşeli zemzemesi tahtında şanlı bir tarzda yazılmış bir sırr-ı Kur'anîdir.
Sırr-ı İnna A'tayna'da Mustafa Kemal ile alakalı işaret edilen bazı meseleler bulunmaktadır. Mustafa Kemal'in saltanat süresine işaretler; hilâfetin kaldırılması ve Bediüzzaman'ın tepkisi; zındıka şebekesi kim-lerden oluşuyordu? Nur talebeleri, Mustafa Kemal'e verilen "Atatürk" ünvanını kabul etmemektedir; Bediüzzaman, Mustafa Kemal ismine de itiraz etmektedir ve Bedîüzzaman laik cumhuriyete şiddetle karşı çık-mıştır gibi önemli meselelere dair Kur'ânî işaretler ele alınmıştır.
ESERİN ORİJİNALİ DE KİTABA EKLENMİŞTİR.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, Bediüzzaman'ın Rumuzat-ı Semaniye'si, Yirmi Doku-zuncu Mektubun Sekizinci Meselesi olarak telif ettiği eseridir. Bu eser Mektu-bat'ta henüz yer almamaktadır. Ancak Bediüzzaman'ın telifidir.
"Rumuzat-1 Semaniye: Sekiz Remizdir, yani sekiz küçük risaledir. Şu remizlerin esası, ilm-i cifrin mühim bir düsturu ve ulûm-u hafiyenin mühim bir anahtarı ve bir kısım esrar-ı gaybiye-i Kur'aniyenin mühim bir miftahı olan tevafuktur. İleride başka bir mecmuada neşredileceğinden buraya derc edilmedi."2
ESERİN ORİJİNALİ DE KİTABA EKLENMİŞTİR.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM İSE, Üstad Bediüzzaman tarafından "Nurun ma-nevi Avukatı" diye lakaplandırılan edîp, âlim ve fâzıl bir Nur talebesi olan merhum Ahmed Feyzi Kul Efendi, Bediüzzaman Hazretlerinin, âhirzamanda
1 Bediüzzaman Sa'id Nursî, Kastamonu Lahikası sh. 248.
2 Bedîüzzaman Sa'id Nursî, Mektubat, (Yeni Tanzim), s. 749.
8
YanıtlaSilSIRR-I INNÁ ATAYNA-RUMUZAT-I SEMÁNIYE MÄIDETUL-KUR'AN
geleceği ehadiste müjdelenen Ål-i Beytin büyük şahsiyeti olduğunu dehşetli mahkemeler karşısında dahi dava etmiş ve aynı mevzuda bu "Maidet'ul Kur'an" namındaki ve cifir ilmine müstenid eseri yazmıştır. Bediüzzaman Hazretleri bu eserin muhteva ve davasını, şahsına ait kısmını Risale-i Nur'un şahsı manevisine çevirerek tasdik eder.
Tam adı Mâideť'ül-Kur'an ve Hazînet'ül-Burhan şeklindedir. Bu eseri, Bediüzzaman Hazretleri de görmüş, okumuş ve tasdik etmiştir. Hatta Üstad tarafından bu risale bazı ta'dil ve tashihlerden sonra, 1946-1948 lerde tek-
sir makinesiyle ve İslâm harfleriyle neşredilen Tılsımlar Mecmuası adlı
kitabın âhirine ilhak edilerek neşrettirilmiştir. 1
Lakin 1948'de vukua gelen Afyon Mahkemesinin savcı ve hâkimleri veya onun ehl-i vukufu Mâidet'ül-Kur'an eserini, rapor ve iddianamelerinde çok fazla mevzu ettikleri için, Hazret-i Üstad Afyon Hapsinden sonra onu Tılsım-lar Mecmuası'nın arkasından ayırmış ve umumi neşirden kaldırmıştır.2 Ah-med Feyzi Ağabey, bu eserdeki iddialarını, bütün açıklığıyla Afyon Ağır Ceza'daki Müdafatında bütün delilleriyle isbat etmiştir. 3
ESERİN ORİJİNALİ DE KİTABA EKLENMİŞTİR.
Bu konuda bize rehberlik edecek ikazlarda bulunan herkese şimdiden te-şekkür ediyoruz. Eserin tashihi için müsveddeyi gönderdiğim kıymetli arka-daşlardan, hem imlâ ve hem de bilgi yanlışlarını tashih edenlerden biri olan değerli tarihçi Sa'id Nohut Bey'e ve dualarını beklediğim meraklı kardeşle-rime teşekkür etmeyi bir vazife addediyorum.
Ahmet Akgündüz, İstanbul, 08.08.2020
Tılsımlar Mecmuası, Hizmet Vakfı Arşivi, Küçük Ali Hattı Teksir, No: 404, sh. 173-202; Sadece Mâ'idet'ül-Kur'an Kısmı.
2 Abdülkadir, Badıllı, Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları, s.
3 Ahmed Akgündüz, Arşiv Belegeleri İşığında Bediüzzaman Said Nursî, c. IV, s.
UR'AN
YanıtlaSilehşetl let'ül. aman ur'un
seri, Stad ek. dli
ya k コー
İÇİNDEKİLER
İŞÂRÎ TEFSİR VE CİFİR İLMİ IŞIĞINDA SIRR-I İNNA A'TAYNA-RUMUZĀT-I SEMANİYE- MÄ'İDET'ÜL-KUR'AN
3
9
İÇİNDEKİLER.
BİRİNCİ BÖLÜM
"CİFİR VE BATINÎLİK VE İŞÂRÎ TEFSÎR" PROBLEMİ VE CEVABI
1. KUR'AN'IN EN ÖNEMLİ MU'CİZELERİNDEN BİRİ LAFZINDAKİ CAMİİYYETTİR
13
2. RESULULLAH'IN KONUYLA İLGİLİ HADİSİ...
14
3. İSLÂM NAZARÎ HUKUKU (USUL'UL-FIKIH) İLMİNDEKİ LAFZIN MANAYA DELALETİ İLE İLGİLİ KURALLAR.....
17
17
17
3.1 BİRİNCİ KAİDE: NASSIN ŞER'İ HÜKME DELALET YOLLARI.
3.1.1 Nassın İbaresi.
18
3.1.2. Nassın İşareti.
20
3.1.3 Nassın Delâleti.
20
3.1.4 Nassın İktizası...
21
3.2 İKİNCİ KAİDE: MEFHŪMU'L-MUHALEFET.
4. RİSÂLE-İ NUR İTİBARİYLE NETİCE.
22
5. İŞÂRÎ MANA VE İŞÂRÎ TEFSİR
6. CİFİR İLMİ VE EBCED HESABI
30
30
24
6.1 CİFİR İLMİ NEDİR?
6.1.1 Lehinde ve Aleyhindeki Görüşler.
31
6.1.2 Ebced Hesabı ne Demektir?.
37
6.1.3 Ebced Hesabı ve Hurufçuluk (Hurüfilik).
42
6.2. EBCED HESABI VE CİFİR İLMİ İLE ALAKALI BAZI MÜŞAHHAS DELİLLER
44
6.2.1 Hurûf-u Mukatta'a.
44
6.2.2. Hz. Ali'nin Kaside-i Celcelûtiyesi ve Diğer Eserler
45
10
YanıtlaSilSIRR-I INNÁ ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE- MA'IDET'ÜL-KUR'AN
6.3. EBCED HESABINI VE CİFİR İLMİNİ KULLANAN BAZI İSLÂM BÜYÜKLERİ..
6.3.2. İmâm Ca'fer-i Sadık ve Cifre Dair Eserleri.
6.3.3. İmâm Muhyiddin Arabi ve Cifre Dair Eserleri.
6.3.4. Osmanlı Şeyhüllslâmı İbn-i Kemal'in Konuyla İlgili Risalesi.
6.3.5. Diğer Alimlerin İstihraçları..
7. EDEBİYATÇILARIN EBCED HESABINI KULLANMALARI.
8. BEDÜZZAMAN'IN EBCED VE CİFİR İLMİNİ KULLANMASI
56
58
9. NETİCE
4
4
4
5
5
5
İKİNCİ BÖLÜM
SIRR-I İNNA A'TAYNA RİSÂLESİ
1. SIRR-I İNNA A'TAYNA RİSÂLESİ NEDİR?.
61
2. SIRR-I İNNA A'TAYNA'DA MUSTAFA KEMAL İLE ALAKALI İŞARET EDİLEN BAZI MESELELER
65
2.1 MUSTAFA KEMAL'İN SALTANAT SÜRESİNE İŞARETLER.
65
2.2 HİLAFETİN KALDIRILMASI VE BEDİÜZZAMAN'IN TEPKİSİ: 3 MART 1924
70
2.3 ZINDIKA ŞEBEKESİ KİMLERDEN OLUŞUYORDU?...
78
2.4 NUR TALEBELERİ, MUSTAFA KEMAL'E VERİLEN ATATÜRK ÜNVANINI KABUL ETMEMEKTEDİR, BEDÎÜZZAMAN MUSTAFA KEMAL İSMİNE DE İTİRAZ ETMEKTEDİR
94
2.5 BEDİÜZZAMAN LAİK CUMHURİYETE ŞİDDETLE KARŞI ÇIKMIŞTIR.
96
3. SIRR-I İNNA A'TAYNA RİSÂLESİNİN MAHREMİYET SIRRI İLE ALAKALI MEKTUPLAR VE EN SON AFYON AĞIR CEZADA AKLANMASI..
104
4. SIRR-I ÎNNA A'TAYNA/BİRİNCİ KISIM.
113
4.1 BİR SIRR-I İNNA A'TAYNA..
114
4.2 SABIK MES'ELENİN HÜLĀSASINI İZAH İLE GÖSTEREN BİR HAŞİYE..
118
5. SIRR-I İNNA A'TAYNĀ/İKİNCİ KISIM
121
5.1 BİR HATİME.
122
5.2 MÜHIM BIR SUAL...
123
GİRİŞ VE İÇİNDEKİLER
YanıtlaSilÜÇÜNCÜ BÖLÜM
11
RUMUZÂT-I SEMÂNİYE
KUR'AN VE RİSALE-İ NURDAKİ TEVĀFUKLAR.
143
YİRMİDOKUZUNCU MEKTUBUN.
150
SEKİZİNCİ KISMI....
150
1. BİRİNCİ REMİZ: ALTI REMİZDİR
150
1.1 BİRİNCİ REMİZ.
150
1.2 İKİNCİ REMİZ.
152
1.3 ÜÇÜNCÜ REMİZ
153
1.4 DÖRDÜNCÜ REMİZ
155
1.5 BEŞİNCİ REMİZ..
159
1.6 ALTINCI REMİZ.
161
2. İKİNCİ REMİZ: KENZ'ÜL-ARŞ'IN BİRİNCİ NÜKTE-İ KUR'ANİYESİ.
164
3. ÜÇÜNCÜ REMİZ..
171
3.1 BİRİNCİ KISIM
171
3.1.1 Birinci Letafet.
171
3.1.2 İkinci Letafet
173
3.2 İKİNCİ KISIM..
181
3.2.1 Birinci Misal.
181
3.2.2 İkinci Misal
181
3.2.3 Üçüncü Misal
182
4. DÖRDÜNCÜ REMİZ..
185
5. BEŞİNCİ REMİZ
188
5.1 BİRİNCİ MESELE.
190
5.2 İKİNCİ MESELE
192
5.3 ÜÇÜNCÜ MESELE.
193
6. ALTINCI REMİZ
194
6.1 BİRİNCİ LETAFET.
195
6.2 İKİNCİ LETAFET
196
12
YanıtlaSilSIRR-JINNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMÄNIYE-MAIDETUL-KUR'AN
6.3 ÜÇÜNCÜ LETAFET....
196
7. YEDİNCİ REMİZ.
201
7.1 BİRİNCİ PARÇASI.
202
7.2 İKİNCİ PARÇASI
206
7.3 YEDİNCİ REMZİN ÜÇÜNCÜ PARÇASI
217
7.3.1 Birinci Kısım ..........
218
7.3.2 İkinci Kısım Buraua Kadar
221
8. SEKİZİNCİ REMİZ
224
8.1 SÜRE-İ İHLAS
224
8.2 SÜRE-İ FELAK...
226
8.3 SÜRE-I NAS
226
8.4 FATİHA-İ ŞERİFE.
227
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
TILSIMLAR MECMUASININ ZEYLİ MÂİDET'ÜL-KUR'AN VE
HAZİNET'ÜL-BÜRHAN
1. AHMED FEYZİ KUL VE ESERLERİ.
267
1.1 MÄ'İDET'ÜL-KUR'AN.
269
271
1.2 HAZĪNET'ÜL-BURHAN
1.3 MÄİDET'ÜL-KUR'AN HAKKINDA BEDİÜZZAMAN'IN BİR MEKTUBU
277
2. MÂİDET'ÜL-KUR'AN VE HAZİNET'ÜL-BÜRHAN.
279
2.1 MEDHAL.
279
2.2 KISM-I EVVEL: HİTĀBĀT VE İŞĀRĀT-I BAZI ÂYẬT
280
2.3 KISM-I SÂNI: DELĀLĀT VE İŞÂRÂT-I BAZI EHADÎS
285
3. METN-Ü MÂİDET'ÜL-KUR'AN...
289
4. TILSIMLAR MECMU'ASININ ZEYLİNİN ZEYLİ
310
NÜSHASI 5. MÄİDET'ÜL-KUR'AN VE HAZÎNET'ÜL-BURHÂN KİTABININ ORİJİNAL
324
KAYNAKLAR..
359
KAVRAM FİHRİSTİ.
367
Birinci Bölüm
YanıtlaSil“CİFİR VE BATINÎLİK VE İŞÂRÎ TEFSÎR" PROBLEMİ VE CEVABI
BU MES'ELE BİLEN VE BİLMEYEN ÇOK KİMSE TARAFINDAN DİLLERE DOLANDIĞINDAN AYRINTILI OLARAK İNCELEYECEĞİZ.
1. KUR'AN'IN EN ÖNEMLİ MU'CİZELERİNDEN BİRİ LAFZINDAKİ CAMİİYYETTİR
Bilindiği gibi Kur'an-ı Kerim'i bütün ayetleri bize naklediliş itibariyle mü-revâtirdir ve kesindir ("kat'iiyül-metin ve kat'iyyül delalet"); ancak manaya delaletleri açısından Kur'an bir okyanus gibidir. Kur'an, bütün asırlara ve bü-tün insan tabakalarına hitap ettiğinden kullandığı kelimelerin bütün bu mu-hataplara yönelik manaları ve kâinatla alakalı bütün ilimlere dair işaretleri kendisinde toplaması gerekir (lafzındaki camiiyyet). Nitekim Kur'an'ın keli-melerinin birden fazla manalarını Arapça âlimleri Arap Gramerinin temel bi-imleri olan Sarf ve Nahiv ilimlerine göre; belâgat¹ âlimleri ise bu ilmin temel Halları olan ma'âni², beyân³ ve bedi ilimlerinin kanunlarıyla açıklamışlardır.
1 Belâgat: Bu ilme retorik de denmektedir. Retorik kelime anlamı olarak güzel söz söyleme, hitabet sanatı belagat anlamına gelmektedir. Dili ikna etmek için kulla-nılan sanatlardan biridir. Üç ana dalı vardır: Maani, Beyân ve Bedi'. 1- Kelâmın belagatı: Bir sözün hem fasih (kusursuz) olması, hem de durumun gereğine (muk-tezâ-yı hâle) uygun olmasıdır (Yâni yerine ve adamına göre söz söylemektir). 2-Mütekellim (konuşan kimse)'in belagatı: «Hangi gaye ile olursa olsun» mütekelli-min meramını (mukteza-i hâle uygun) beliğ bir kelâmla (açık-seçik bir sözle) açıklayabildiği bir kabiliyettir.
2 Maʻânî: Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunlu-ğuna mahsus bir ilim adıdır. Bu ilim belâgatın temelidir.
3 Beyân: Düşüncelerin, duyguların, hayallerin doğuş ve değerlerini, bunların anla-tımında tutulacak yolları konu edinen bir edebiyat bilgisi dalıdır ki, ana konuları teşbih, mecaz (istiare de eklenebilir) ve kinaye olan bir ilimdir.
4 Bedî': Müktezâyı hale (yerine ve adamına) uygun Sözlerin süsleme tarzlarıyla il-gili bilgileri öğreten ilme «Bedî' ilmi» denilir. Bu süsleme tarzlarının bir kısmı,
160 Hadislerden
YanıtlaSilmü'minlere verilecek yanında bir zerre kadar, bir kadar değer ifade etmez. İste "dum indindeki kıymetsizliği" üçüncü yüzü itibarıy
dır. Hadisin izahıyla ilgili söylenmesi gereken diğer husus da Allah'ın uçsuz bucaksız kâina içindekilerin, meleklerin, Cennet ve Cehen min yaratıcısı ve Rabbi olmasıdır. Bütün bu rın yanında tek başına dünya elbetteki fazla değer ifade etmez. Trilyonlara sahip olan insanın yanında bir liranın bir diğer ifade e diği gibi.
Dünyanın Allah indinde saydığımız hus ışığında fazla bir kıymeti olmadığı içind kâfire yediriyor, giydiriyor, içiriyor. Eğer d Allah indinde bir kıymet ifade etseydi, c kâfire bir yudum su dahi içirmezdi. Çünkü Allah'ın düşmanıdır. Düşmana kıymetli şe verilmeyeceği ise açıktır.
***
Ebu Said'den (ra) rivayetle:
Cennetten bir karış yer, dünya ve düny
lerden daha hayırlıdır.
İbni Mâce, Z
***
Ahiret Hayatı/161
YanıtlaSilMüstevrid rivayet ediyor:
Dünyanın ahirete nispeti, birinizin denize gidip parmağını batırdığında, parmağına bula-san ıslaklığın denize nispeti gibidir.
Hakim'in Müstedrek'inden.
***
Devamlı yanan, parlayan, hiç sönmeyen bir güneşle bir anda parlayıp sönen şimşeğin bir olduğu söylenebilir mi? İşte dünya bütün güzel-liği, mutluluğu ve nimetlerine rağmen ahiretin yanında böyledir. Çünkü dünya fânî, ahiret ise ebedîdir. Mümkün olsa da dünyada insan her arzusuna kavuşmuş bir hâlde bin sene mutlu bir hayat sürebilse, bu hayat Cennetin bir saatine denk gelmez. Böyle bir Cennette de bin sene yaşamak bir saat Allah'ın cemalini görmeye mukabil değildir.
Yukardaki hadiste dünyanın ahirete göre denize batırılıp da ıslanan parmağa benzetilme-sini de böyle anlamak gerekir. Ne kadar güzel olursa olsun geçici bir hayat, herşeyiyle güzel ve canlı olan ebedî bir hayatla nasıl kıyaslanabi-lir? Ancak onun nispeti hadiste belirtildiği gibi Islak bir parmağın denize nispeti gibi olabilir.
**
543
YanıtlaSilHippokrates (1.Ö. 460-377) ile Galien (131-210) gibi iki büyük hekimin dizgeleri arasındaki rekabeti belirtmez; ancak, genellikle tıbbi düşüncelerin çelişkisi konusunda bir alaydır.)
16838. Işık söndürülünce, tüm kadınlar birdir.
16839. İktidar, iktidara düşkün olmayanlara verilmeli.
16840. İlençler, tavuklar gibidir; tünemek için, geri gelirler.
16841. Insan, bir cesedi sürükleyen küçük bir ruhtur.
16842. İster evlenin, ister evlenmeyin, sonunda pişman olursunuz.
16843. Ite ot, ata et verilmez.
16844. İyi değilse, pahalı da değil ya! (Bulgarca benzeri var: Slaveykov, s. 99.)
16845. İyi dostluklar, ancak açık tavırlar üzerine kurulabilir.
16846. İyi ev kadını, iki kişilik yemeği üçe bölendir.
16847. İyi kaptan, fırtınada belli olur.
16848. İyi olmak isteyen, ilkin kötü olduğuna inanmalı.
16849. İyi Türk, ölü Türk'tür.
16850. İyi yazar olmak isteyen, durmadan okuyup yazmalı.
16851. Kafası piskoposun düşünceleriyle dolu, ancak gönlü bir değirmencininkinin aynı.
16852. Kafasına bir sinek girmiş. (Bir fikre saplanmış. Bulgarca benzeri var.)
16853. Kardeş kardeşe yardım edince, daha güçlü olur. (Bulgarca benzeri var.)
16854. Kardeş olmasına kardeşiz, ama keselerimiz kardeş değil. (Türkçesi: Allah kardeşi kardeş, kesesini ayrı yaratmış. Bulgarca benzeri var.)
16855. Karılarla karpuzları seçmek, talih işidir.
16856. Karşısına duvar çıkan kör, dünyanın sonu geldi, sanır.
16857. Kendi gözündeki sütunu görmeyip de başkasının gözündeki çöpü görmek, insanlığa sığmaz. (Türkçe benzeri vardır.)
16858. Kendi işini kendisi yaptığı için, kurdun ensesi kalındır. (Türkçe, Bulgarca benzerleri var.)
16859. Kendi kendini tanı! (Gnôthi seauton. Delphoi tapınağının cephesindeki Yunanca yazıt. Latincesi: Nosce te ipsim.)
16860. Kendine saygılı ol, ki saygı göresin.
16861. Kısa konuşma, çok hikmet içerir.
16862. Kim dayançlıysa, dünya onundur.
16863. Kim kıskanırsa kördür, kim iğrenirse sağırdır, kim kızarsa topaldır, yalnız k severse, onun her şeyi tamdır.
16864. Konuşalım dersen, sen söyle, ben de söyleyeyim.
542
YanıtlaSil16810. En büyük özveri, zamandan yapılan özveridir.
16811. En iyi akıl hocası zamandır.
16812. Ermişler de mucize ister, korku yaratmak için.
16813. Eski köye yeni adet olmaz. (Arnavutça, Bulgarca benzerleri vardır)
16814. Eşeği sahibinin dediği yere bağla da isterse kurt kapsın (Turkçe, Arnavutça, Bulgarca benzerleri vardır.)
16815. Eşek horoza, koca kafalı, demiş.
16816. Ey hekim, kendini iyi et! (Hz. İsa'nın deyişidir.)
16817. Gecenin en karanlık anı tan'dır.
16818. Geç öğrenmek, hiç öğrenmemekten daha iyidir.
16819. Görür müsün kalın kalpaklı Bulgarı, kalpağı pösteki, uçkuru kayıştan, evine uğratma! (Türkçe benzeri var. Slaveykov, s. 149.)
16820. Göze göz, dişe diş.
16821. Hak yenir, ama hezmedilmez.
16822. Halkın sesi, Hakkın sesidir.
16823. Hamur yoğurmak istemeyen, beş gün un elermiş.
16824 Hediye atın ağzına bakılmaz. (Türkçesi: Bahşiş atın dişine bakılmaz.)
16825. Her çömleğe (çorbaya, yemeğe) baharattır. (Bulgarca, Romence, Sırpça benzerleri var. Yunanca-Bulgarca sözlük, s. 454.)
16826. Her insan, kendi varlığının mimarıdır.
16827. Her kötülük, ardından başka bir kötülük getirir. (Bulgarca benzeri var. Arthaber, No. 742, s. 378.)
16828. Her köyün bir âdeti (töresi), her evin bir tabiatı vardır. (Türkçe, Arnavutça, Bulgarca, Romence benzerleri var. Arthaber, No. 967, s. 488.)
16829. Her şey gelip geçicidir. (Panta rhei.)
16830. Her şeyde aşırılık, bir kusurdur.
16831. Herkes kendine, Tanrı ise herkese. (Bulgarca benzeri var.)
16832. Herkesin Korent'e gitmesine izin yoktur. (Latince çevirisi: Non licet omnibus adire Corinthum. Korent'te eğlence o denli pahalıymış, ki herkesin oraya gitmesine izin verilmezmiş.)
16833. Herkeslerden korunabilirsin, uşaklardan asla!
16834. Hırsın sonu, yerinmenin başlangıcıdır.
16835. Hiçbir şeyden haberi yok. (Bulgarca benzeri var. Yunanca-Bulgarca sözlük, s. 141.)
16836. Hiçbir şeye şaşmamalı!
16837. Hippokrates evet derken, Galien hayır der. (Bu ünlü Yunan atasözü,
KUŞEYRİ AISALESI
YanıtlaSilbir
le
Dört temel eser vardır ki, kendisine kamil mürşid bulamayan bir kimse, bu eserleri okuyup içindekilerle usulünce amel etse, mursid ih-16 tiyacını görmüş, kemale ermiş olur. Bu eserler şunlardır:
bl
in
K
1. Ebû Talib-/ Mekkinin Kütü'l-Kulüb adlı eseri.
2. İmam Kuşeyri'nin Risale'si.
3. Imam Gazālīnin Ihya'sı.
4. Sühreverdi'nin Avarifü'l-Maarifi."
Allame Münavi ve İmam Sübki, Kuşeyri'nin risalesini tanıtırken. onun bulunduğu ve okunduğu evde büyük bir bereket sebebi olacağı-ni nakletmişlerdir.
Bu eser üzerinde şerh, haşiye ve Arapça'dan başka dillere tercü-me şeklinde pek çok çalışma yapılmıştır. Biz de bu kıymetli eserin ye-ni bir usul ve üslüp içinde Türkçe'mize kazandırılmasını gerekli gördük ve yüce Allah'tan yardım isteyerek bu çalışmanın içine girdik.
Tercümede, Kuşeyri Risalesi'nin Beyrut baskısını esas aldık (Dârı İhyāūt-Türasil-Arabî, 1998). Ayrıca Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye tara-fından yayımlanan (Beyrut 2000) ve içinde Şeyhülislâm Zekeriyya-i Ensärīnin (rah) Risåle üzerine yaptığı güzel bir şerh ile allâme Musta-fa Arüsi'nin (rah) bu şerhe yazdığı haşiyenin bulunduğu Netâicü'l-Et-kän'l-Kudsiyye adlı eserden bolca istifade ettik.
Eserde geçen âyetlerin sûre ve numaralarını tesbit yanında, bü-tün hadislerini tahriş edip hadis kaynaklarındaki yerlerini gösterdik.
b Eser üzerinde yer yer dipnot çalışmamız oldu. Özellikle "İlk Dö-nem Süfilerinin Hayatı ve Hal Tercümeleri" bölümünde, velilerin haya-tı anlatılırken, yukarıda ismi geçen şerh ve hâşiyeden istifadeyle veli-lerin güzel ve hikmetli sözlerinden seçmeler yapılıp dipnotta verildi. Bu sözlerin dikkatle okunmasını tavsiye ediyoruz.
Kıymetli okuyucularımız, bir yazının, kitabın veya sözün bir dil-den başka bir dile tercümesi yapılırken bunun ne kadar zor ve hassas
Münavi, el-Keväkibü'd-Dürriyye, 2/18B; Sübki, Tabakatü'ş-Şâfiiyye, 5/159.
KITAP HAKKINDA
YanıtlaSil17
bir iş oldugunu tercüme işinin içinde olanlar ve bunu bir emanet gören-ler iyi bilirler. Biz elden geldiği kadar, hem manayı korumaya hem de bu mânayı anlaşılır bir Türkçe ile sunmaya çalıştık. Kitabın konusu din, insanin manevi yönü, nefis terbiyesi ve kalple yaşanan yüksek haller olunca, bu iş ayrı bir önem kazanmaktadır.
Eserin, daha rahat okunması ve takip edilebilmesi için yer yer konuya uygun ara başlıklar eklendi, bazı uzun bölümler bölünüp birkaç bölüm halinde sunuldu, sayfa düzeni rahat tutuldu ve böylece istifade kolaylaştırıldı.
Eserin sonunda tercümede istifade edilen kaynaklar verildi, ayrı-ca şahıs ve konu içerikli iki indeks eklendi.
Bir eserde pek çok kimsenin emeği vardır. Melekler ve veliler yeryüzünde yapılan bütün hayır işlerinde herkesin yardımcısıdır. Ön-ceki alimlerin, sonra gelen ve onların ilim mirasından istifade eden bū-tün talebelerin üzerinde hakkı vardır; biz hepsini şükran, minnet ve rahmetle anıyoruz.
Ayrıca kendilerinden ders aldığımız ve bu çalışmaları yaparken eserlerinden bir şekilde istifade ettiğimiz bütün üstatlarımıza hürmet ve saygılarımızı sunuyoruz, Allah kendilerinden razı olsun.
Kıymetli okuyucularımız, bizleri dua, sevgi ve uyarılarınız ile des-teklemeye devam ediniz.
Bu eserin hazırlanmasını ve okuyucuya sunulmasını bir hizmet gören Semerkand yetkililerine özellikle teşekkür ediyor, kendilerine ilim yolundaki hizmetlerinde başarılar diliyoruz.
Hamdolsun âlemlerin rabbi yüce Allah'a.
Dr. Dilaver Selvi
Takdim
YanıtlaSilMektůbat Mecmuasından Yirmidokuzuncu Mektubun İkinci Maka-mı olarak derlenen bu Rumúzat-ı Semaniyye risalesi, şimdiye kadar bu haliyle yayınlanmamıştır. Sebebi ise, müteferrik olması cihetiyle bütün parçaların birarada bulunamaması idi. Şimdi ise, uzun çalışmalar ve te-dkikler neticesinde Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin tertip ettiği tarzda derlendi ve neşre hazır hale geldi.
Daha önceki senelerde merhum Tahiri Mutlu ağabey bu derlemeyi yayınlamak istemiş fakat bütün parçaları tertibiyle elde edemediğinden veya emin olamadığından yayınlamamıştır. Rüşdü ağabey bize bizzat böyle anlatmıştı.
Bu eserdeki konuları, Üstad Hazretleri farklı zamanlarda te'lif etmiş-tir. Çoğu kısımları 1932 de te'lif edilmişken mesela Dördüncü Remiz Barlaya ilk geldiği 1926-27 senelerinde yazılmıştır.
Daha çok ümmetin istikbalinden haber veren hadis ve âyetlerin te'villerinden ve sırlarından bahseden bu risale, biraraya getirilip diğer risalelerle beraber basılmamıştır. Herkesin elinde bir paçası dolaşıp gel-miştir.
Said Nursi Hazretleri bu risalesinden, muhtelif eserlerinde "Rumû-zat-1 Semaniye" veya "mahrem bir Sırr-ı İnna A'tayna" adıyla sıkça bah-seder.
Bediüzzaman Hazretleri ve Risale-i Nura ait her şeyin çok kıymetli ve değerli olduğuna inanan bizler Üstadın öz malı olan "Asar-1 Bediy-ye", "Maidet-ül Kur'an" eseri gibi bunu da insanların istifadesine takdim ediyoruz.
Tevfik Allahtandır
İttihad Yayıncılık
رُمُوزَاتِ ثَمَانِيَّه
YanıtlaSilRumuzał-Semâniyye
[Yirmidokuzuncu Mektûbun İkinci Makâmı]
Müellifi
Bediüzzaman Saîd Nursî
Yirmidokuzuncu Mekłübun İkinci Makamı
YanıtlaSilNüket-i İcaziyeye Me'haz Olacak Bir Fihriste-i
Kur'âniyedir
"Onun için biz o Yirmidokuzuncu Mektůb'u iki makâm yaptık. Birinci makâm: Birinci, İkinci, Beşinci, Dokuzuncu Kısımları ve Altıncı kısmı ve Zeyli ve Yedinci Kısmı beraber bir makâm yaptık. İkinci Makâm: Müte-bâki kısmı, Rûmuzáta ve teváfukâta ait bütün kısımları beraber, hatta Yir-misekizinci Mektûb'un İnâyât-ı Sebadan sonra teváfukâta Gelen Bir Suale Cevap olarak bir mübarek tefsîr ile Risale-i Nûr'un tevâfukât muvâzeneleri ve farklarına dair parçayı dahî Yirmisekizinci Mektůb'tan çıkarıp onu da bu İkinci Makâma Rumûzât içine dercettik. Siz de öyle yapınız. Ta o iki ehemniyetli mektuplar güzelliğini göstersinler.
Said Nursî"
(Elyazma, Yeni
Yazı Emirdağ Lahikası-1 sh: 222)
Sual: En mühim hakâik-i Kur'âniye ve îmâniye ile meşgul olduğun hål-de neden onu muvakkaten bırakıp en ziyade ma'nâdan uzak olan hurûf-i hecaîyenin adedlerinden tevåfuklarından bahsediyorsun?
Elcevap: Çünkü bu meş'um zamanda Kur'ân'ın bir temel taşı olan hurûfuna hücum ediliyor ve onların tebdiline çalışıyorlar.
(Elyazma Emirdağ Lahikası-1 sh: 41,169)
Mahmut TOPTAŞ
YanıtlaSilEğer İslâm Olsaydı...
nsan hakları konusunda dikkat edilecek olan Rabbimizin kurallarına uymaktır. O'nun söylediklerine herkes uyarsa dünya bir kardeşlik,
sulh, selâmet yurdu olur. Eğer O'nun söylediklerine uymazsanız ne olur? Ya başkalarının aklına uyarsınız eninde sonunda zulme uğrarsınız ya kendi aklınıza uyarsınız, heva ve hevesinizin peşinde koşacağım diye kendi kendinizi helâk edersiniz. O 6 milyar insanı yaratan, hep-sine akıl veren Allah, bütün akılları tatmin edecek hukuku da belirler. uymasıdır. İnsan haklarına riayetin en güzeli Rabbimizin hududlarına herkesin
slâm'da şahıs kendi gayreti için de, Allah için de adam öldüremez. Zarar vermedikçe kafiri öldürme selâhiyetimiz yokdur bizim. Kafirin İslam'ın insanlara ulaşmasına engel olmaması gerekir. O zaman dinin engelini kaldırır müslü-man. Yani "bu insanları imansız olarak dünyada yaşatacağım, ebediyen cehenneme gitmelerini sağlayacağım" diyen adamı engeller, benim dinim. Biz ahirete iman etmiş insanlarız ve insanların ahirete ebedi felaketle gitmesi müslümanın yüreğini yakar.
YanıtlaSilProf. Dr. Cahid BALTACI
YanıtlaSilKul Hakkı Duyarlığı
JIVA
1- İslâm'da insan hakları konusu, kul hak-kı, çerçevesinde ele alınmalıdır. Kul hakkı ise, ancak kulun affetmesiyle ortadan kalkan haktır. Kulların en eşrefi olan insanın haklarını şöylece özetlemek mümkündür. İnsanın dininin korunması, aklının korunması; neslinin korunması, canın korunması, malın korunması, namusun ko-runması, insanın ibadet hürriyetine, ifâde hürriyetine, teşebbüs hürriye-tine ve okuma hürriyetine sahip olması. Hülâsa islâmî sistem, insanın, insan olması hasebiyle sahip olduğu maddi ve manevî değerleri koru-makla mükelleftir. İnsan hakları deyince de insanın bu değerlere sahip olması anlaşılır.
2- İslâmî sistemde müeyyide, islâmî kuralları çiğneyen müslüman-larla müslümanların hukukunu çiğneyen gayr-i müslimlere uygulanması gereken yaptırımlar anlaşılmalıdır. Bu yaptırımlardan, özellikle toplum huzuru için elzem olanlar dünyada uygulanır ve ferdî olanların bir kısmı da âhirete tecîl edilirler.
3- Devlet, millet iradesinin teşkilatlanmış şeklidir. Binaenaleyh bu teşkilat, asıl irade sahibi olan halka hizmet üretmekle mükelleftir. Yani devlet, irade sahiplerinė zulmeden, Ceberrut bir teşkilat değil, o iradeye hizmet eden teşkilattır.
Erdem BAYAZIT'ın görüşleri
YanıtlaSil1- Sorunuzdaki sistem sözünden siyasal bir sistem algıladığımı belirtmekte fayda görüyorum.
Bir din olan İslâm'ı mah-za bir siyasal rejim gibi dü-şünmek kanaatımca yanlış olur. Bu türlü bir zorlama, neti-cede dinin özüne ve mahiyeti-ne yabancılaşmayı davet eder. Meseleye devlet ve top-lumun esas teşkilatı veya si-yasal sistem açısından baktı-ğımızda bu gün mecburen karşımı za sınır (hakimiyet alanı) ve bayrak gibi olgular çıkar. Bu da İslâm'ın evrensel mesajına ve öğretisine ters düşer. Bu bakımdan meseleye müslümanların inancına, birikimine en uygun siyasal rejim nasıl olabilir (olmalıdır) şeklinde yaklaşmak ge-rekir. Kur'an-ı Kerim'de ve Allah Re-sülü'nün Tebliğinde, kanaatımca, devlete dair bir nassdan sözetmek mümkün değildir. Bir başka ifade ile siyasal rejimi oluşturmak zamanın icaplarına uyum sağlayacak şekilde müslümanların serbest iradelerine terkedilmiştir. Bu hususta nassia sabit üç hususa dikkat çekmek iste-rim: Cami, cuma namazı ve istişa-re. Hiç şüphesiz her toplum için ör-gütlenme ve siyasal rejim bir zaru-rettir. Müslümanlar veya bir başka ifade ile müslüman bir toplum dev-letleşme sürecinde bu üç unsur üzerinde yoğunlaşmalıdır diye dü-şünüyorum.
Zaruri gördüğüm bu kısa açık lamadan sonra sorunuzu şöyle ya nıtlayabilirim:
İslâm Dininin öncelikli amacı; insanın aklını, iradesini, vicdanını, nesebini (ırz ve namusunu), canını, malını korumaktır.
Şöyle de ifade edebiliriz:
Aklın, İslâm'da yeri çok önemlidir. İnsanı eşref-i mahlülat yapan, Allah'ın Halifesi kılan aklı dır. Allah'ın teklifi akıl sahiplerinedir.
"İslâm Siyas Rejim Değil Din"
Bu bakımdan aklı selbedici şeyler alkol, uyuşturucu haram kılınmıştır.
- İnsan seçimini yaparken serbest iradesi ile yapmalıdır. İs-lâm'ı seçerken bile asla bir dayatma olmamalıdır. "Dinde zor yoktur", "Senin dinin sana benim dinim ba-na".
Vicdan, sınav dünyası ve ebedi olan öte dünya bilinciyle tah-kim edilmiştir. Suç asla cezasız kal-mayacaktır. "Zerre kadar iyilik ve zerre kadar kötülük" mutlaka karşılı-ğını bulacaktır.
İnsanın ırzı, namusu, canı ve malı kutsal sayılmıştır. Dokunula-maz.
- Teşebbüs hürriyeti
- Seyahat hürriyeti
gibi insanın diğer hakları husu-sunda da aslolan serbestliktir. Teş-vik edilmiştir.
2) Dini müeyyide, "bir suç iş-lenmişse bunun cezasından kaçış yoktur" anlamına gelir. Müslümanlar örgütlü bir toplumu gerçekleştirebil-mişlerse suç bu dünyada cezasını bulacaktır. Her hangi bir sebeple suçlu yakalanamamışsa veya ceza uygulanmamışsa Allah katında bu-nun hesabı mutlaka görülecektir. Kamu Hukuku ve Özel Hukuk'a dair incelikler bir soruşturmaya veri-lecek cevabın hacmini aşar.
3) Dünyanın içinde bulunduğu süreçte, literatürde yer alan devlet telâkkileri ve siyasal rejim anlayışla-
ri arasında; müslümanların inançla-rına, yükümlülüklerine, birikimlerine ters düşmeyecek siyasal örgütlen-menin şu unsurları bulundurması gerektiğini düşünüyorum.
YanıtlaSil- Herhangi bir ideolojiye istinat etme gayreti ile değil insanın tek başına göremeyeceği hizmetleri tedvir etmek niyetinin ön plana çıktı-ğı bir devlet anlayışı ile tarif ve tabir caizse dizayn edilmiş bir devlet. Ir-kına, dinine, anadiline bakmadan her vatandaşına aynı mesafede du-ran bir devlet. Herhangi bir ideolojiyi ve dini dayatmayan bir devlet. Yani Laik bir devlet.
e
-
Bir hukuk devleti.
devlet. Kuvvetler ayrılığına dayalı bir
Demokratik usullerle yöneti-- len bir devlet.
Toplumun hür iradesinin par-tiler yanında, diğer sivil toplum ör-gütleri marifetiyle oluşturulacağı bir devlet.
-
e
Örgütlenmenin serbest oldu-ğu bir devlet.
Yasakçı değil serbestçi bir devlet. Yalnız terör ve şiddetin ya-saklandığı bir devlet.
Vatandaşının inandığı gibi yaşamasını, özel hukukta muâme-latın buna göre ayarlanmasını mümkün kılan bir devlet.
Cumhurî bir devlet.
ALTINOLUK 'tan
YanıtlaSilAziz Okuyucu,
Bir süredir ülkemizde ve dünyada, İslam'ın sistem olarak alternatif değeri üzerine tartışmalar yapılıyor. Özellikle ülkemizde, hemen her laiklik tartışmasının arka planında bir islâmi sistem de-ğerlendirmesi bulunduğu bəllidir. Çünkü Türkiye ölçeğindeki tarihi gelişimde biri diğerinin alternatifi konumuna oturmuştur. Hadise, dünya ölçeğinde de "İslâm-Batı" karşılaşması biçiminde arzı endam ediyor.
Sorular şöyle:
Acaba İslâm kendi iç bütünlüğü ile bir sistem kurabilir mi? İslâm, bu çağın meselelerini kavraya-cak bir sistem inşa edebilir mi? İslâm 14 asır evve-linde kalmış, en azından çağın başından itibaren misyonunu bitirmiş bir değerler bütünü müdür? İs-làm bir din midir, ideoloji midir? İnsan haklarının geldiği çağdaş boyut İslâm içinde nasıl görülüyor? İslam ülkelerinin az gelişmiş konumu ile İslam'ın konumu, birbirinden ayrı mı düşünülmeli, yoksa birbirinin uzantısı olarak mı ele alınmalı?
Bu soruların cevapları da veriliyor. Elbette, her cevabın bir sözcüsü var ve o sözcünün durdu-ğu bir yer var. Cevap da, o yerle bağlantılı olarak ortaya çıkıyor.
Mesela Türkiye'de, konumunu hakim sisteme göre ayarlayanlar, İslam'ın mevcut sisteme alter-natif bir sistem kurma iddiasının olmamasını tercih ediyorlar. Onun için "İslâm bir dindir, din ise kul ile Allah arasındaki ilişkileri düzenleyen bir manevi di-siplinden ibarettir" görüşü, onlar için en geniş "İs-lâm yorumunu oluşturuyor. Bir başka grup, "İslâm bir sistem kurmaya talip olsa bile o, bu zamanı kavrayan bir sistem olamaz. 14 asır önce gelen il-kelerle 21'inci yüzyılın insanını kavramak mümkün olabilir mi? Osmanlı bile 100 yıl öncenin dünyası-na hitab etmişti" gibi söylem geliştiriyor. Bir başka grup, daha karşıt bir konumdan sesleniyor: "İnsan ve kadın haklarındaki gelişmeler, İslâm'ın bu alan-daki kısıtlamalarının çok ötesine geçmiştir. Toplum yeniden İslâm'ın insan hakları çerçevesine sokula-maz."
İslam'ın sistem kurmaya talip olmasıyla, İs-
låm dünyasının global yapı içindeki sömürge ko-numunu aşma çabası arasında paralellikler gören Batı dünyası ise, "siyasal İslâm"dan bir terör çizgi-si üretmeye yöneliyor. Ya islâmî yapılanma, İslâm toplumlarında Batı karşıtı bir kimlik dirilişine yola-çar, bu da Batı'nın tüm İslâm dünyasındaki örtülü sömürge düzenini sorgulamaya yönelirse...Öyley-se İslam'ın alternatif sistem iddiası, bir savaş söy-lemi olarak algılanmalı ve bütün dünyada hem fikri planda, hem de zabıta tedbirleriyle yokedilmeli... Ondan sonra gelsin "İslâm-terör" denklemi istika-metinde dünya çapında propaganda savaşı...
Bu tartışmaların, geniş kitlelerin derin islâmi bilgisizliği üzerinde seyrettiği düşünülürse, ortaya
ed
Islam-insan ilişkisi açısından nasıl ürkütücü bir manzaranın çıkacağı tahmin edilebilir.
YanıtlaSilInsanın yaratılış kanunlan üzerinde düşün memiş, din üzerinde düşünmemiş, evren üzerinde düşünmemiş, bir toplum sisteminin olmazsa ol mazlan üzerinde düşünmemiş ve dini bilgileri-ilgi len, gelenek kırıntılarına indirgenmiş bir toplumsal zeminde bu dezenformasyonun (bilgilendirme sap-kinliğının etkileri küçümsenemez. Kaldı ki, yalnız kültür düzeyi sınırlı halk kesimlerinde değil, bir hayli okumuş kesimlerde bile, din ve insanın temel değerlen konusunda ürkütücü bir cehalet söz ko nusudur
Ne yapmalı?
Doğru bir şekilde bilgilendirmeli Cehaleti yenmenin ve doğruya ulaşmanın başka çaresi yoktur.
Bu sayımızda yapmaya çalıştığımız da bu alandaki bilgi boşluğunu gidermeye yöneliktir.
"Insan haklan" konusuyla sınırlı olmak üzere "İslam'ın nasıl bir sistem kuracağı sorusunun ce-vabını aradık. Konu üzerinde çalışmaları bulunan ilim adamlanmıza ulaştık ve "İslam'ın inşa ettiği bir sistem bünyesinde insan haklan hangi çerçeve içi-ne oturur? İslami bir sistemde dini müeyyide ne anlama gelir?" gibi sorular sorduk, cevaplar aldık. Bu arada bazı ilim adamlarımız "Şeriat" üzerine sorularımızı da cevaplandırdılar. Ortaya çıkan "Dosya'nın oldukça doyurucu bir bilgilenme sağla-yacağını ümid ediyoruz? Ancak yine bu çalışma-nın, "İslam nasıl bir sistem kurar?" sorusunun ara-dığı çok geniş cevap alanı için bir anahtar mahiye-tinde olduğunu da belirtmeliyiz.
Altınoluk'un adımı, bir yandan, çağdaş İslâm araştırmacılarının önünde nasıl geniş ve bakir bir alan bulunduğunu, diğer yandan da, kendisini İs-lâm aidiyeti içinde gören insanlarımızın nasıl bir "bilgi açlığı"na maruz bırakıldığını göstermesi ba-kımından önemlidir. Çağdaş insanın İslâm'ı arayışı kadar, İslam'ın ona doyurucu biçimde sunulması gerçekliğinin de farkına varılması gereken zaman-dayız. Bu sayımız böyle bir ihtiyacın vurgusudur.
Bu sayımız ayrıca, Hacc mevsimi ile buluşu-yor. Hacc'ın kutlu iklimini, Nesrin Zerey Hanıme-fendi'nin inceleme doluluğunda bilgiler ve umre duygularını ihtiva eden geniş yazısı ile karşılıyo-ruz. Bu sayımız Hacı adaylarımızın eline ulaşabi-lirse, Hacc'ın, yaşayacakları her menasikinden ay-rı bir tad alacaklarını söyleyebiliriz. Bu kutlu yolcu-luğa çıkan mü'minlere mebrür haclar niyaz eder, ayrıca tüm okuyucularımızın ve İslâm âleminin Kurban Bayramını kalbi muhabbetlerle tebrik ede-riz. Altınoluk, bir muhabbet iklimidir. Orada sizlerle buluşmak, bize hep saadet bahşetmiştir. Sizleri Al-tınoluk'la başbaşa bırakıyor, saygılar sunuyoruz. Allah'a emanet olunuz.
Sayı: 134
YanıtlaSilNisan 1997
Zilhicce 1417
ırlığı
YanıtlaSilTürkiye'nin son iki ayı MGK'nın 28 Şubat'ta aldığı kararları konuşmakla geçti. Gerçi bu toplantı yapılma-dan bir ay önce, medyanın gayretiyle MGK zaten çok önemli misyonlar üstlenmiş-ti. Bir ay öncesinden "pom-palı tüfekler, sayıları çok fazla olan Kur'an Kursları, Taksim'e Camii, İmam Hatip tehlikesi, başörtüsü..." MGK'nın öncelikli gündem maddeleri olmuştu. Oysa yılbaşından sonra hükümet İcraatlarında yaşanan aktivi-te, ekonomik göstergelerin İyiye doğru gitmesi gelecek döneme ilişkin olumlu bek-lentiler oluşturmuştu. MGK kararlarıyla değişik kesim-lerde yaşanan kısmi bahar havası, yerini birdenbire ge-rilimli günlere bıraktı. Türki-ye gündemi sanki kendi İçinde boğulup kaldı.
Halbuki MGK'da gün-deme gelen konuların hepsi yıllardır gündemdeydi. Bun-ların hiç birisi Refahyol hü-kümeti işbaşına geldikten sonra ortaya çıkmış geliş-meler değildi. Peki neden birdenbire MGK gündemine geldi ve muhtira niteliğinde kararlar alınmasına yol aç-ti?
Olayın özünde hükü-met ortaklarından birinin Refah Partisi olmasının önemli bir yeri var. Bilindiği gibi seçimlerden önce ve koalisyon arayışlarının hız-Jandığı dönemlerde RP'nin İktidara gelmemesi için yo-ğun bir kampanya başlatıl-mıştı. Hatta ANAP lideri Me-sut Yılmaz "RP Ile hükü-met kurmamam için bazı kesimlerden telkinler gel-di" demişti. Diğer siyasi li-derlere de muhtemelen böy-le telkinler gelmişti. Ancak RP diğer alternatiflerin ger-çekleşmemesiyle hükümet
ALTINOLUK - NİSAN/97
ertadi oldu. Bu dönemden sonra ise RP'nin hükümet or-tadi iken boğulması yönünde bir görüş ortaya çıktı. "RP'nin hükümette asimile edilmesi, sistem partisi haline dönüs-mesi bu dönemin yumuşak söylemleriydi. MGK'nın karar-lan ise RP'nin hükümette bo-dulması için gündeme gelen kararlardır Yoksa RP'nin yer almadığı bir hükümetin önüne bu kararlan getirmek bu kadar kolay olmazdı
YanıtlaSilMGK kararları ile ilgili ola-rak toplum zemininde değisik tesbitler oluşmaya başladı. Bu tesbitlerden bazıları şu satır başlarıyla özetlenebilir.
Bu kararları siyasi gele ceğini düşünen hiç bir parti uygulayamaz. Günümüz Tür-kive'sinde CHP bile bunu uy-gulamak için iki kere düşün-mek zorundadır.
Başka hükümetlere uy-gulatılması mümkün olmayan bu kararları RP'ye uygulatarak halk nezdinde RP'yi rencide etme tavrı sezilmektedir.
Son dönemde medya-nin, MGK'nın basın bürosu konumuna düşdüğünü söyle-mek çok abartılı olmayacaktır.
MGK kararları ile hükü-met vesayet altına alınmış bir görüntü arzetmektedir. Bu ha-liyle Türkiye daha önce ben-zeri görülmemiş bir ara dō-nemden geçmektedir.
Muhalefet partileri, MGK'nın vesayeti altında ezil-mektedir.
İktidar ortaklarından RP, kararlara imza atmakla geri dönüşü kolay olmayan bir yola girmiştir. Bu kararların al-tında imzası olan RP'nin aşı-nan imajını yerine getirmek güçleşmiştir.
Bu tesbitler çoğaltılabilir ve bazıları tartışılabir. Ancak yeni dönem herşeyden evvel toplumun haketmediği bir tab-lo ortaya koymaktadır. Görü-nüşte RP karşıtlığı için alınmış gibi görünen bu kararlar, özünde toplumla mücadeleyi öngören mahiyet içermektedir. Toplumla mücadele etmek ise kimseye birşey kazandırmaz.
ALTINOLUK - NİSAN/97
MGK'dan Çı
YanıtlaSilMilli Güvenlik Kurulu'nun 28 Şubat'ta ki toplantısında kabul edilen ve gizli tutula rak kamuoyuna açıklanmayan il madde nin 17'si basına sizh 18 maddelik kararla rin bir maddesi hariç tam metni 19 Mart 1997 tarihil Sabah gazetesinde yayımlandi Söz konusu metin şöyle
1. Anayasamızda cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anaya sanın 4'üncü maddesi ile teminat altına ali nan läiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasi yetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayırım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler ya-pılmalıdır.
2. Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, va kif ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Milli Eğitim Bakanlığı'na devri sağlanmalıdır
3. Genç nesillerin körpe dimağlarının Öncelikle cumhuriyet, Atatürk, vatan ve mil let sevgisi, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultu sunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakla rin etkisinden korunması bakımından:
a. 8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı.
b. Temel eğitimi almış çocukların, ai-lelerinin isteğine bğlı olarak, devam edebi leceği Kur'an kurslarının Milli Eğitim Bakan lığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal dü zenlemeler yapılmalıdır.
4. Cumhuriyet rejimine ve Atatürk İlke ve inkılaplarına sadik, aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, milli eğitim kuruluş-larımız, Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun özü-ne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.
5. Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan di-hi tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istis-mar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihti yaç varsa, bunlar Diyanet İşleri Başkanlı-ği'nca incelenerek mahalli yönetimler ve il-gili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.
6. Mevcudiyetleri 677 sayılı yasa ile nen edilmiş tarikatların ve bu kanunda be-rtilen tüm unsurların faaliyetlerine son ve-Imeli, toplumun demokratik, siyası ve sos-al hukuk düzeninin zedelenmesi önlenme-dir.
7. İrtical faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askeri Şura kararları ile Türk Silahlı Kuv-vetleri'nden (TSK) ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK'yı dine kar-ymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalı-Jir.
8. İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri eya yasadışı örgütlerle irtibatları nedeniyle
Çıkan Paket
YanıtlaSilTSK dan işkileri kesilen personalin diger kamu kurm ve kuruluşlandethidam le
9. TSK ya aşın din kesimden sam tan önlemek için mevcut mevzuat garg sinde alınan tedbirler, diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer o tim kurumlar lie bürokrasinin her kademe sinde ve yargı kuruluşlarında da uygulan malıdır
10. Bu maddenin tam metnini Türk ye'nin uluslararası ilişkilerini ilgilendirdiği için yayınlayamıyoruz
11. Arışı dinci kesimin Türkiye'de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikali fa yetler yasal ve idari yollarla mutiska Orien melidir
12. T.C. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasası ve bilhassa Be lediyeler Yasası'na aykın olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçland rilmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmalı dir
13. Kıyafetle ilgili kanuna aykını olarak ortaya çıkan ve Türkiye'yi çağdışı bir görü nüme yöneltecek uygulamalara mani olun malı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mah kemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında Itizlikle uygulanmalıdır.
14. Çeşitli nedenlerle verilen, kisa ve uzun namlulu silahlara ait ruhsat işlemleri polis ve jandarma bölgeleri esas alınarak yeniden düzenlenmeli, bu konuda kısıtla-malar getirilmeli, özellikle pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmelidir.
15. Kurban derilerinin, mali kaynak sağlamayı amaçlayan ve denetimden uzak rejim aleyhtarı örgüt ve kuruluşlar tarafın dan toplanmasına mani olunmalı, kanunla verilmiş yetki dışında kurban derisi toplam nılmamalıdır.
16. Özel Üniforma giydirilmiş koruma-lar ve buna neden olan sorumlular hakkın da yasal işlemler ivedilikle sonuçlandırılma li ve bu tür yasa dışı uygulamaların ulaşabi leceği vahim boyutlar dikkate alınarak, ya-sa ile öngörülmemiş bütün özel korumalar kaldırılmalıdır.
17. Ülke sorunlarının çözümünü "Mil-let kavramı yerine ümmet kavramı bazında ele alarak sonuçlandırmayı amaçlayan ve bölücü terör örgütüne de aynı bazda yakla şarak onları cesaretlendiren girişimler yasal ve idari yollardan önlenmelidir.
18. Büyük Kurtarıcı Atatürk'e karşı ya pılan saygısızlıklar ve Atatürk aleyhine işle-nen suçlar hakkındaki 5816 sayılı kanunun İstismar edilmesine firsat verilmemelidir.
55
Avrupa Türkiy
YanıtlaSilTürkiye Avrupa Birliği İlişkileri, "Hıristi-yan Demokratlar Grubu'ndan çıkan kararla geçen ay tekrar gündeme geldi. Aralarında Almanya Başbakanı Helmut Kohl'ün de bu-lunduğu Avrupa Hıristiyan Demokrat Parti li-derlerinin, AB'nın bir medeniyet projesi oldu. ğunu ve Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin kuru-luş gayesinin kapsamında yer almasının söz konusunu olmadığını ifade etmeleri Anka-ra'da büyük yankı uyandırdı.
AB-Türkiye İlişkilerinde kültür ve mede-niyet farklılığını bir kez daha gündeme geti-ren ve Kohl'ün yanı sıra İspanya Başbakanı Jose Maria Aznar, İtalya Başbakanı Roma-no Prodi, Belçika Başbakanı John Luck Dehaene, İrlanda Başbakanı John Bruton gibi AB'daki etkili isimlerin de "Türkiye'nin Avrupa'da yeri yoktur. Çünkü, Avrupa'nın Hi-ristiyan, kültürel ve insani değerlerine sahip değildir" sözlerine imza atmaları, Türkiye-AB İlişkilerinin geleceği açısından önemli bir sin-yal olarak değerlendirildi.
Yakın zaman önce de Lüksemburg Başbakanı Jean Claud Juncher'in "Türkiye AB'ye tam üye olamaz, çünkü kültür ve me-deniyeti müsait değil şeklindeki açıklaması-nın ardından Hıristiyan Demokratlar Gru-bu'ndan da aynı yönde bir kararın çıkması Türkiye'nin "Avrupa aile fotoğrafı"nda yer al-masını bekleyenleri önemli ölçüde şok etti.
Bu şok tavrın tartışıldığı bir ortamda Hollanda'nın Apeldoorm kentinde gerçek-leştirilen Avrupa Birliği Konseyi Zirvesi'nden, "Türkiye'nin Avrupa'nın bir parçası olduğu şeklindeki açıklamatı. Bu açıklama önceki şoku bir nebz dağıtmış olsa da her şeyi tam netleştirmedi
İstanbul Üniversitesi Avrupa ve Ortado-ğu Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Dr. Erol Manisalı "Türkiye Avrupa'nın bir parçasıdır" türünden açıklamaları birer oyalama taktiği olarak yorumladı. Manisalı AB'nin Türkiye ile bağları tamamen koparmamasının gerekçe-lerini şöyle açıkladı: AB Türkiye'nin imzaladı-ğı ve yalnızca kendilerine avantaj sağlayan Gümrük Birliği belgesinin değiştirilmesini is-temesinden korkuyor. Bütün bu nedenlerle, Türkiye'ye karşı oyalama taktiği güdüyor ki istediklerini elde edebilsin."
AB'nin oyalayıcı bir politika izlediği ve Türkiye'ye karşı ikiyüzlü davrandığı bizzat
54
00000 Ayın Notları
YanıtlaSilSistemde MGK Ağı
re ile Oynuyor
bati medyasında da vurgulanmakta. Hollan-da'nın Volskrant gazetesinde Jos Krassen imzasıyla yayınlanan bir makalede Batı'nın bu ikiyüzlülüğü şöyle dile getirildi: "Hıristiyan Demokratların Brüksel'de aldıkları karar, bir-den bire AB'nin Türklere karşı öne sürdüğü, Insan hakları ihlalleri, Kıbrıs'ın işgali ve Tür-kiye'nin sosyal ve ekonomik bakımdan geri kalmışlığı gibi bütün argümanların bahane-den ve ikiyüzlülükten başka bir şey olmadığı nı ortaya çıkardı. Esas engel, Türkleri Avru-pa uygarlığının bir parçası olarak kabul ede-memekten kaynaklanıyordu. Ancak, bu gö-rüş NATO'nun ileri karakolu olarak Avrupa savunmasına katılır ve komünizme karşı Ba-tı değerlerini korurken Türklere hiç hissettiril medi. Oyalayıcı taktiklerle Türkiye AB'ye alınmadı, ama Birlik'ten kopması da önlen di."
ti-
10 yıldır hazırlıklarını yaptığı 3'üncü ge nişleme planını uygulama noktasına geler AB, en geç Aralık 1997'ye kadar tam üyelik süreçlerini başlatmayı planlıyor. AB'nin bu tarihten sonra da tam üyelik için kapılarını er az 2010 yılına kadar kapatacağı ifade edili yor. 1997 sonuna kadar üyeliği kabul edile cek ülkeler listesinde 11 Doğu ve Orta Avru pa ülkesi ile birlikte Kıbrıs Rum Kesimi ye alırken Türkiye'nin bu listeye dahil edilip edil memesi Hollanda'daki toplantıda da karara bağlanamadı. Toplantıdan Türkiye'ye yine "bekle" tafsiyesinden başka bir şey çıkmadı Türkiye, daha önce Rusya ve Ukranya ile aynı statüde değerlendirilmiş ve aday listesi ne alınmamıştı. Henüz kesinleşmemekle bir-likte, AB'nin yeni staratejisi haziran ayındaki Madrid Zirvesi'nde ortaya çıkacak.
Türkiye'nin ümidlerini tamamen ortadan kaldırmak istemeyen AB'nin Türkiye için "özel bir formül" arayışında olduğu da gelen haberler arasında. AB çevrelerinde ifade edi-len formüle göre Türkiye Batı Avrupa Birli-ği'ne (BAB) tam üye yapılacak ve Türkiye ile dış politika ve savunmada birlik sağlanacak. Ancak, Türkiye ekonomik fonlar ve serbest dolaşım konularında birlik dışında kalacak.
AB yetkililerine göre böyle bir formülün ortaya atılmasının gerekçesi ise, Türkiye'de-ki ekonomik şartlar ve Türk nüfusunun fazla-lığı. Bu formüle Türkiye'nin tepkisi nedeniyle "özel statü" adı verilmeyecek.
Allah'ın insanlardan en nefret ettiği kişi, sığırın diliyle ağzını karıştırdığı gibi (yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermek için) konuşurken dilini dolaştırıp duran belağat sahibi kimsedir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Abdullah İbni Amr (r.a.)
Sayfa: 8 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Hacetini arz edemeyen kimsenin hacetini siz tebliğ ediniz. Her kim ki, ihtiyacını arza muktedir olamayan bir kimsenin hacetini Sultana bildirirse, Allah, onun ayaklarını kıyamet gününde sırat üzerinde sabit kılar.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebud Derda (r.a.)
Sayfa: 8 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
426
YanıtlaSilKUR'AN AHKAMI
Meselâ:
(A, ölmüş olan (B) nin vârisi olduğunu iddia eder; (B) nin asıl vârislerinden (C) de (A)nın bu iddiasını kabul edip ik-rarda bulunursa, (C) nin bu ikrarı ancak kendi hakkında mu-teber sayılır. Ama (A) bu iddiasını beyyine ikame ederek is-bat edecek olursa, hüküm bütün vârisler hakkında muteber-dir. Çünkü hâkimin velâyet-i âmme hakkı vardır.
76. KİŞİ İKRARİYLE İLZÂM OLUNUR.
İkrar, lûgat olarak: bir şey'i dil veya kalb ile veyahut her ikisiyle isbåt etmektir; inkârın zıddı olmuş oluyor. Şeriat li-sanında: kendi üzerinde bulunan başkasına ait hakkı haber vermektir. Bu bakımdan ikrar mukırri ikrar ettiği şeyle ilzâm eder... Ama (B) kendi lehinde (A) nın yapmış olduğu ikrarı reddederse artık (A) ikrariyle ilzâm olunmaz.
Meselâ:
a) (A), (B) ye 1000 lira borçlu olduğunu ikrar eder, (B) de bunu reddetmezse, (A) üzerine 1000 lira borç gerekli olur. b) (A) nın evinden çalınan bir malı, (B) «Ben çaldım>> di-ye ikrar ederse, tazmin ve tecziyesi gerekli olur.
77. TENAKUZ İLE HÜCCET KALMAZ.
Dâvacı, getirdiği hüccet hilâfına bir ikrarda bulunmuşsa, artık o hüccetin bir değeri kalmaz. Şâhitler şehadette bulun-duktan sonra, bundan dönecek olurlarsa, şehadetleri hüccet olmaz.
Meselâ:
a) (B), (C) de olan alacağımın hepsini aldım diye ik-rarda bulunduktan sonra, (C)'de şu kadar daha alacağım kal-dı diye dâva ederse, dâvası dinlenmez..
b) (A), (B) ye ödünç para verdiğini iddia eder (B) de bunu reddeder, bunun üzerine (A) dâvasını hüccetle isbat et-tikten sonra (B) «Ben ona olan borcumu ödemiştim» derse dâvası dinlenmez.
DELER
YanıtlaSil427
78. ASIL SABİT OLMADIĞI HALDE FER'İN SABİT OLDUĞU VARDIR.
Meselâ:
a) Bir kimse «falanın falâna şu kadar lira borcu vardır: ben ona kefilim>> dese, ve aslın inkârı üzerine alacaklı alacağı-ni iddia etse, mezkûr borcu kefilin vermesi lazım gelir.
«Asıl sakit oldukta fer' dahi sakit olur>> kaidesi, muttarid olmakla beraber, bâzan asıl sabit olmadığı halde fer sabit olu-yor. Yukarıdaki misâlde olduğu gibi.
79. ŞARTIN SÜBUTU HALİNDE ONA BAĞLI OLAN ŞEY'İN DE SÜBUTU LÁZIM GELİR.
Şart ve cezâ ile birbirine bağlı olan iki cümlenin taşıdığı mâna arasındaki bağlantı gibi. Buna «Talik» denilir. Yâni ikin-ci cümlenin, mazmumunun (ki buna «cezâ cümlesi» denilir) meydana gelmesi, birinci cümlenin mazmumunun meydana gelmesine bağlıdır.
Meselâ:
a) (B) kendi karısına «Eğer falan adamın evine gidersen benden boş ol!>> derse burada bir şart vardır; «falanın evine gitmek. Şartın sübutuyla, ona bağlı olan «kadının boş düş-mesi de sübut bulur.
b) (A), «falan kimse şu malımın fuzulen sana satışını yapmışsa, ben de icâzet veriyorum>> derse o takdirde mal o adam tarafından satılmışsa (A) nın icâzeti muteber tutularak hüküm ifade eder.
80. İMKÂN NİSBETİNDE ŞARTA RİAYET OLUNUR.
Buradaki şartla 79. maddede geçen şart arasında fark var-dır: 79. maddedeki şart belirtildiği gibi tâlik mânasına olup şartla cezâ cümleleri arasındaki bağlantıyı ifade eder. Burada ise, akidlerde ileri sürülen bir takım kayıt ve şartlardır.
428
YanıtlaSilKUR'AN AHKAMI
Meselâ :
a) Vakfedilen bir gayri menkulün gallesinin o semtteki câmie veya medreseye sarfedilmesi şart kılınmışsa, buna müm-kün olduğu müddetçe riayet olunur.
b) (A), (B) den satın alacağı bir malı, 24 saate kadar ge-ri verebilir şartiyle alacak olursa, o takdirde bu müddet için-de (B) malı geri verebilir; (A) da bu şarta riâyet eder.
81. VA'DLER, SURET-İ TÂLİKI İKTİBAS İLE LAZIM OLUR.
Yâni va'd bir şey'e tâlik edilirse, gerekli olur.
Meselâ:
a) (B), (C) ye, «Sen bu malı (D) ye sat, eğer parasını ver-mezse ben veririm derse, o malı satın alan (D) de parayı ver-mezse, vaidde bulunan (B) nin malın karşılığı olan parayı öde-mesi gerekir.
b) (A), (B)'ye şu işimi yaparsan, (C) ye olan borcunu ben öderim der; (B) de o işi yapacak olursa, (A) nın o borcu ödemesi lâzımdır..
82. BİR ŞEY'İN NEF'İ, DAMAN'I MUKABELESİNDEDİR
Yâni bir şey telef olduğu takdirde zararı kime ait ise, onun zimmetinde demek olup o kimsenin bu vechile kefilliği o şey ile intifaa mukabil olur..
Meselâ:
Hiyar-ı ayb ile reddolunan bir hayvanı, alıcının kullanmış olmasından dolayı satıcı ücret alamaz. Zira reddetmeden önce telef olsaydı zararı alıcıya ait olurdu.
83. ÜCRET İLE DAMAN ضَمَانُ (1) CEM'OLMAZ.
alınmaz. Yâni bir şey tazmin edilince, o şey'in kullanılma ücreti
(1) Bir şey'in mislini veya değerini vermek üzere zarara karşı kefil olma. Tazmin köküyle İlgilidir; «dâd» harfiyle yazılır.
FIKHÍ KAIDELER
YanıtlaSil429
Meselâ:
(A), (B) nin atını veya evini gasbedip kullandıktan sonra, (A) nın bu malı ondan tazmin edilince, artık kullandığı gün-lerin ücreti kendisinden alınmaz.
84. MAZARRAT, MENFAAT KARŞILIĞINDADIR.
Yâni bir şey'in menfaatine nâil olan kimse, o şey'in mazar-ratına da katlanır.
Meselâ:
a) Müşterek bir arabanın sağladığı menfaat ortaklara ait olduğu gibi bu arabanın tamirine sarfedilen de yine onlara ait-tir.
b) Müşterek bir mülkün hâsılat ve menfaati ortaklarının hisselerine göre olacağı gibi, onarım ve ıslahı için yapılan mas-raf da yine onların iştirâk hisseleri nisbetine göre olur.
85. KÜLFET NÎMETE, NÎMET DE KÜLFETE GÖREDİR
Bu kaide, yukarıdaki kaideyi açıklar mâhiyettedir..
86. BİR FİİLİN HÜKMÜ FÂİLİNE MUZAF KILINIR; VE MÜCBİR SEBEP OLMADIKÇA ÂMİRİNE MUZAF KILINMAZ
Çünkü bir şey'i işlemeye dair verilen emir, zorlayıcı ve il-zâm edici değildir. Çünkü âmirin verdiği emir, o işin yapılma-sını veya fiilin işlenmesini talebden ibârettir. Fiilin işlenmesi ise, me'murun ihtiyar ve isteğiyle oluyor. O halde, mücbir bir sebeb olmadıkça işlenen fiilin hükmü fâiline izâfe edilir; âmi-rine değil...
Ancak birkaç yerde müstesnâ, yâni o yerlerde hüküm âmi-re izâfe edilir; me'mure değil. Meselâ:
1. Amir Sultan (hükümdar) olursa,
2. Âmir; me'murun efendisi, yâni me'mur köle olursa,
3. Me'mur sabiy (çocuk olursa).
430
YanıtlaSilKUR'AN AHKAMI
87. BİZZAT FİİLİ İŞLEYEN FAİL İLE FİİLE SEBEB OLAN (MÜTESEBBİB) BİRLEŞTİĞİNDE, HÜKÜM O FAİLE İZÂFE EDİLİR.
Meselâ: Birinin umuma ait yolda kazmış olduğu kuyuya, başkası, birinin hayvanını atıp itláf etse, o zâmin (mislini ve-ya bedelini ödemekle yükümlü) olur. Kuyuyu kazan kimseye tazmîn gerekmez.
88. ŞER'İ CEVAZ TAZMÎNE AYKIRIDIR.
Yâni bir şey'e şer'an (hukukan) cevâz verilmişse, o şey sebebiyle vuku bulacak bir zarar, o şey'in sahibine tazmin edil-mez.
Meselâ:
Bir adama kendi mülkünde kazmış olduğu kuyuya birinin hayvanı düşüp telef olsa tazmîn gerekmez. Çünkü şahsın ken-di mülkünde tasarruf hakkı vardır..
89. BİR FİİLİ BİZZAT İŞLİYEN, BUNU KASDEN YAPMASA BİLE YİNE DE TAZMİN GEREKİR.
Çünkü o fiile bizzat başlaması, isim, mâna ve hüküm yö-nünden illet sayılır.
90. MÜTESEBBİB (BİR FİİLE SEBEB OLAN KİMSE) KASDEN O FİİLİ İŞLEMEDİKÇE KENDİSİNE TAZMİN GEREKMEZ.
Meselâ:
Kasden olmaksızın hırsızlığa yol gösteren, adam öldürme-ye delâlet eden kimseye tazmîn gerekmez; ancak muahaza edi-lir (kınanır.) Çünkü ara yerde fail-i Muhtar mevcuttur.
CİNAYET VE ZARARI HEDERDİR.
91. HAYVANIN KENDİLİĞİNDEN OLARAK YAPTIĞI
Yâni sahibinin ihmal ve kasdı olmaksızın bir hayvan bu-lunduğu mer'ada bir zarar yapacak olursa, o zarar hederdir; hayvanın sahibinden tazmîn edilmez.
FIKHÍ KAIDELER
YanıtlaSil92. BAŞKASININ MÜLKÜNDE TASARRUFLA EMRETMEK BATILDIR.
431
Çünkü başkasının mülkünde izni olmadıkça tasarrufa kimsenin hakkı yoktur.
93. MEŞRÜ BİR SEBEB OLMAKSIZIN BAŞKASININ MALINI ALMAK CAİZ DEĞİLDİR.
94 BİR ŞEYDE TEMELLÜK SEBEBİNİN DEĞİŞMESİ, O ŞEY'İN DEĞİŞMESİ YERİNE GEÇER.
Yâni bir şey aslında (nefsülemirde) değişmediği halde te-mellük sebebi değişince, o şey de değişmiş sayılır.
Meselâ:
Zekât, zengine verilmez. Fakat zekât alan fakir ona sahip olduktan sonra onu bir zengine hibe edebilir.
95. KİM Kİ BİR ŞEY'İ VAKTİNDEN EVVEL İSTİ'CAL EYLER İSE MAHRUMİYETLE MUÂTAB OLUNUR.
Meselâ:
Bir şahıs erken mirasa konmak için mûrisini öldürecek olursa, irsten mahrum olur; çünkü mirâsa, vaktinden evvel så-hip olmak istemiştir.
Ancak 8 mes'ele bu kaidenin dışında kalır ki el-Eşbah ven-Nezâir'de belirtilmiştir.
96. HER KİM Kİ KENDİ TARAFINDAN TAMAM OLAN ŞEY'İ NAKZA SA'Y EDERSE SA'Yİ MERDUTTUR.
Yâni bir kimse kendi rızası ve fiiliyle, tamam olan hukuki bir muameleyi bozmağa çalışırsa, bu kabûl olunmaz.
432
YanıtlaSilKUR'AN AHKAMI
97. HAK MUHTEREMDİR VE KORUNMASI VACİBDİR.
98. MUBAH İLE HERKES İNTİFA EDEBİLİR.
Meselâ:
Denizlerden, göllerden, ırmaklardan herkes yararlanabilir.
99. HERKES KENDİ MÜLKÜNDE İSTEDİĞİ GİBİ TASARRUF EDER.
100. ZAHİR OLAN SÖZLERİN TE'VİL VE TEFSİRE İHTİYACI YOKTUR.
Zâhir, söylenince ne kasdedildiği anlaşılan sözdür. Mâna açık olduğundan te'vil ve tefsire ihtiyaç olmaz.
101. VEFATLA ZİMMET ZAİL OLUR.
Ancak başkasının, vefât eden üzerindeki ve onun da baş-kası üzerindeki hakları zimmet olarak kabûl edilir.
102. BİR ÖZÜR İÇİN CAİZ OLAN ŞEY O ÖZRÜN ORTADAN KALKMASIYLA HÜKÜMSÜZ OLUR.
Meselâ:
Cinnet, hacri gerektirir. Cinnet ârızî bir özürdür, kalkın-ca, hacr de hükümsüz kalır.
SON
LİTERATÜR / FIKHÍ KAİDELER:
YanıtlaSil1. el-Eşbah ve'n-Nezâir / İbni Nüceym. Mısır baskı: 1322.
2. Mir'ât-ı Mecelle / Müfti Mes'ud Efendi. İstanbul baskı: 1299.
3. Mecelle-i Ahkâm-1 Adliyye / İstanbul baskı: 1314
4. Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu / Ömer Nasuhi Bilmen. İstanbul baskı: 1949
5. Reddü'l-Muhtar Alâ Dürri'l-Muhtar / Şeyh Muhammed Emin. baskı: 1286.
6. Menâfiu'd-Dakayik Fi-Şerhi Mecmai'l-Hakayik / Muhammed Hå-dimî. İstanbul baskı: 1288.
7. Haşiyetü Nesemâti'l-Eshar Ala Şerhi İfadeti'l- Envâr / İbni Abidin. İstanbul baskı: 1300.
8. Islâm Hukuk Naziriyatı Hakkında Bir Etüd / Sava Paşa. Yeni Mat-baa, Ankara: 1955.
9. Hukuk Tarihinde İslâm Hukuku / Ali Himmet Berki. Örnek Mat-baası Ankara: 1955.
F.: 28
احكام القرآن وَاخْتِلافُ الْأَئِمَّةِ
YanıtlaSilKUR'ÂN AHKÂMI VE MEZHEP İMAMLARININ
GÖRÜŞ FARKLARI
Yazan:
CELÅL YILDIRIM
Afyon Müftüsü
BAHAR YAYINEVİ
Beyazsaray Kitapçılar Çarşısı Nu: 25
Telefon: 27 60 03
BEYAZIT İSTANBUL
AHLAK
YanıtlaSiland Nothingness (1943 [Olmak ve Hiçlik)) isimli eserinde hür. hürriyetin bütün insani amaçların temeli olduğunu söyler. Being
riyet ve insani sorumluluk konuları üzerinde duran Sartre, bir insanın hareket ve davranışlarının başkaları için örnek olduğu-nu, olması gerektiğini hatırlatarak insanlığın/insaniyetin birey-sel olarak ve topluca üretilen bir şey olduğuna dikkat çeker Sartre'a göre, eğer hürriyet tüm insani amaç ve değerlerin te-meli ise herkesin hürriyeti en önemli amaç ve değer olmalıdır. Çünkü, herkes hür olmadan hiç kimse tek başına hür olamaz.
Nietzsche'nin modern toplum ve ahlak eleştirisini uç nokta-ya götürenlerden biri de Michel Foucault'dur (1926-1984). İk.
tidarın işleyişi ve iktidarın bilgi ile ilişkisini çalışan Foucault, insan hayatlarının mazrufu olduğu ve iktidarın ürettiği formla rın, zarfların hudutlarının tarihsel olarak nasıl değiştiğini gös terir. Foucault, bireyin özgürlüğünden ziyade bireyin esasen ik-tidarın ağlarındaki konumundan bahseder. İnsan içinden geçti-gi terbiyenin (ki bu iktidarın terbiyesidir) ürünüdür. Weber'in ortaya attığı "demir kafes" fikrini hatırlatırcasına, Foucault ha-pishane, hastahane ve okul gibi talimhaneleri ele alarak iktida-rın muti vatandaşlar üretme süreçlerini inceler. Toplumun ras-yonelleşmesi ve bürokratikleşmesi (kuvvetin şahıstan kanun-lara, devlete geçmesi ile) iktidarın bireyi terbiye edip yoğurma-sı sonucu bireyin hürriyeti kaybolmuştur. Hatta bireyin hürri-yeti kendi elinden alınmıştır demek bile yanlıştır. Çünkü birey iktidarın ürettiği bir üründür. Bireyin elinde kalan şey "kişisel gelişim" teknikleri gibi rahatlatıcı şeylerdir.
Temelleri Nietzsche tarafından atılan bu yeni ahlak, yirmin-ci yüzyılın ikinci yarısında gelişti. Adına post modern ahlak da denen bu yeni ahlak, klasik moral felsefeyi tamamen tahrip et-memişse de büyük ölçüde parçalanmaya uğratmıştır. (bu konu-da bk. Zygmunt Bauman, Postmodern Ahlak)
3. Fark: Ben ve Öteki
Modern toplumlar daha bir mekanikleşip klasik ahlak anla-yışından uzaklaştıkça menfaat ve ötekine hakimiyet gibi yeni ilkeler yaygınlaşmaya başladı. Hannah Arendt'in gözlemlediği gibi Avrupalılar soykırımı ilkin sömürgelerinde denediler. Öte-kinin insan seviyesinden eşya derekesine düşürüldüğü bu ah-laki ilkeler sömürgelerden Avrupa'ya getirildiğinde ortaya Ya-hudi soykırımı (Holocaust) gibi felaketler çıktı. Batı modernli-ğinin entelektüel veletleri olan milliyetçilik, akılcılık (rasyonel-leşme) ve evrimcilik elele vererek daha önce eşi görülmemiş
86
KÖPRÜ-YAZ/2006
MORAL FELSEFE VE DEMOKRATİK YURTTAŞLIK
YanıtlaSilfelaket ve vahşetlere zemin hazırladılar. Ötekinin insan olmak-tan çıkarılarak yok edilmesi karşısında çeşitli filozoflar yeni ah-laki konumlar aldılar. Bu yeni ahlaki konumlar çoğunlukla ben ve öteki arasındaki ilişkiye bakan intersubjektif teorilerdir.
Ben ve öteki üzerine yazan Yahudi düşünür Martin Buber, mesela, iki tür ilişkiden söz eder. Bunlar "ben-eşya" ve "ben-sen" ilişkileridir. Bunlardan ilki tek yönlü ve araçsal iken, ikin-cisi iki yönlü ve dönüştürücüdür. Martin Buber, modern dünya-nın, bütün ilişkileri "ben-eşya" ilişkisine indirgediğini ileri sü-rerek modernliği eleştirmiştir. Ötekinin meta ve menfaat aracı seviyesine düşürülmesi insaniyeti tahrip etmiştir. İnsani top-lum ancak insanlar arasındaki ilişkiler "ben-sen" ilişkisi olunca mümkündür. Taraflar tamamen birbirleriyle bütünleşmeseler de birbirleriyle simetrik bir diyalog içerisinde olurlar (Schroe-der, 1992: 138).
Ben ve ötekiyi eşit ama farklı olarak gören Buber'in aksine Levinas ben ve öteki arasında hiçbir zaman kapanamaz bir asi-metrik fark olduğunu düşünür. İnsanlar yekdiğerlerini ya eşya ya öteki egolar ya da aynı türün mensupları olarak görürler. Sa-hici bir diyalog içine girmek için insanların yekdiğerleriyle mu-hatap olma, konuşma ve düşünmeyi öğrenmeleri gerekir. Levi-nas'ın önerdiği yeni bir ahlak ve yeni bir nazardır (optics). Sor-duğu soru "günümüzün ahlak anlayışı neyin üzerine bina edil-melidir?" şeklindedir. Alman idealist felsefesinin mahsulü olan şahs-ı manevi (spirit), akıl (Reason) ve bilinç (consciousness) gibi anlayışları eleştiren Levinas ben ve öteki arasında karsı-laşma anında ortaya çıkan bir yükümlülükten bahseder. Ben'in ahlaki yükümlülüğü öteki'ni kendisinden farklı biri olarak tanı-ması ve kabul etmesidir.
Ben ve öteki arasındaki fark meselesi günümüzün demokra-si, çoğulculuk ve etik konulu zihni mesaisinin önemli bir kıs-mını teşkil ediyor. Jurgen Habermas (The Inclusion of the Ot-her, 1998) ve Seyla Benhabib gibi düşünürler Kantçı seküler, evrensel ahlak anlayışından hareketle evrensel bir çoğulculuk (kosmopolitanism) teorisi geliştirmeye çalışıyorlar.
Bugün Neredeyiz?
Modern Batı etiği bir dizi perspektif ve gelenek ortaya koy-muştur. Bu perspektifleri çeşitli açılardan karşılaştırmak müm-kündür. Böylesi bir tasnif ve mukayesede sorulabilecek bazı so-rular şunlardır: Bir ahlak anlayışı bireyi mi yoksa toplumu mu
KÖPR
evsaf-i nisblye
YanıtlaSil250
evsafi nisbiye ارسال نسبیه : nisbi vasıflar, sey lerin (durum, ilişki, olay ve nesnelerin) birbi-rine göre var olan ve birbirine göre değer alan vasıflar (nitelikler)
evsaf- Rubublyet أوصاف ربوبیت : )Allah'a ait Rab'lik sıfatları, Rab'be ait sıfatlar (nitelik-ler), herşeyin sahibi (Rabbi) olan Allah'ın sı-fatları
evsaf- sahabe أرصاف صحابه : sahabenin vasıfla rn (nitelikleri) (bak. sahabe)
evsat ازسط : ortada olma, orta; ortadaki 2.vasatlar, ortalar
evsatuhu mağfireh از سطه مغفرت : ramazan ayı nın) ortası mağfirettir (aftır)
evtad: direkler
evtadiyet أوتاديت : direk olma, direk görevini görme
evtar 1 : أوتار.çifti (eşi) olmayan (harf) 2.teller, kirişler 3.ihtiyaçlar
once, ilk, birinci
evvel-i bahar اول بهار : ilk bahar
evvel-i dünya اول دنیا : dünyanın başlangıcı
evvel-l emir أول أمر : işin başlangıcı, işin başı
evvel-i esasat أول أساسات : ilk temeller
evvel-i fitrat أول فطرت : yaradılışın başlangıcı ilk yaratılış
evvel-i hilkat أزل خلقت : yaradılışın başlangıcı, ilk yaratılış
evvel-i menazil أول منازل : )kitaptaki bölümle-rin ilki, ilk bölüm
evvel-baba أول بابا : )canlılar dünyasında her tür için) ilk baba, sonrakilerin kendisinden türediği ilk canlı
evvela : once
evvelce ازجه : daha önce
evvelemirde أول أمرده : işin başlangıcında, en
başta
evvelenالا : ilk olarak
evveli أولى : öncesi
evvelin أزلين : öncekiler, önceki devirlerde ya-şayanlar
evvelin ve ahirin اولین و آخرین : öncekiler ve son-rakiler
evveliyat أزليات : başlangıçlar, başlangıçta olanlar, ilk öncekiler
evveli(ye( اوليه : oncye ait
evvellyet أوليت : önce gelme, önce olma, on-
eyyam-ı mahsusa
celik evvelki از لکی : önceki, ilki, birincisi
evvelkisi اولکیسی : )bk evvelki
evvelsi ازلی : evvelki, önceki
evvelühu rahme (t( أوله رحمة : )Ramazan Ay nın) "başlangıcı rahmettir. "
ezah اوضح : en vazihen açık, daha açık
eya 1 : أيادى.acaba 2.ey, hey!
yadi اباد : eyler, eller
eyadi-i kesire أيادئ کثیره : çok eller bir çok eller
eyadi-i maneviye آبادئ معنویه : manevi eller
eylemek أبله مك : yapmak, etmek, işlemek
eyman 1 : أيمان.yeminler 2.sağ eller 3.uğurlar
eymen 1 : أيمن.daha uğurlu, çok uğurlu 2.sağ taraf, sağ taraftaki
eyne ابن : nerede? nereye?
eyne-sserä min-es-süreyya أين الثرى من الثريا : Yer nerede gök (gökteki süreyya takım yıldızları) nerede, böyle şey olmaz mánasında bir söz
eyniye (t(انت : Gr. Zaman veya yer zarfı olma durumu
eytam أيتام : yetimler, babaları ölmüş çocuklar
eyvan 1 : أيران.saray 2.büyük salon 3.eski İran
krallık sarayı
eyyam : günler 2.devirler, zamanlar
eyyam - bahar آيام بهار : bahar gunleri
eyyam-ı İlahiye أيام إليه : )Sure uzunlukları, Dünya'dakinden çok farklı olduğu iki örnek-le Kur'an'da bildirilen başka dünyalardaki( Allah'ın (c.c.) günleri (Astronomik ve fizik sistemleri ve şartları farklı olan yerlerde bir günlük süre uzunluğu da farklı olur. Bu da za-manın rölätif (yani nisbi, göreceli) olduğunu gösterir) bk. Kur'an, 22: 47; 32: 5 ve 70: 4 no.
su bk. bast-ı zaman ve tayy-ı zaman
diği türden günler Kur'an'da "gün" olarak bil-eyyam-ı Kur'aniye آیا قرآنی :)sure uzunlukla-rı Dünyamızdakinden çok farklı olan başka dünyalardaki günlerden) Kur'an'ın haber ver-dirilen farklı zaman süreleri (bak. Kur'an, 22:
47; 32: 5 ve 70: 4) (bk. eyyam-ı İlâhiye)
lerinin kendi etrafında bir defa dönmekle eyyam-ı mahsusa أيام مخصوصه : )değişik astro-nomik sistemlerde ve galaksilerde gök cisim-meydana gelen o gök cisimlerine ait) özel günler
eyyühe-I Üstad-ül Aziz!
YanıtlaSileyyam- malūme-i Arziye
251
eyyam- malūme-i Arziye أيام معلومة أرضية Yer kürenin (Dünyamızın) süresi belli günleri
ayyam meşhure herkese bilinen
mübarek (kutsal) günler(ve geceler) günler) yam meyyite أيام منه : )mec.) ölü gunler
jani geçmiş yyam-ı mübareke با مبارکهmübarek (kutsal( günler
eyyam Rabbaniye أيام ربانيه Rabbimizin Kur'an'da işaret ettiği günler. Kur'an'da işa-findaki dönüslerine göre farklı süreleri olan ret edilen ve yıldızların kendi eksenleri etra-yam-ı İlâhiye) günler (bak. eyyam-1
yamsaireأيام سا : )bilinen) diğer günler
etrafinda bir kere dönmesinden meydana ge-eyyam-i Şemsiye (Gunesin kendi len) Güneşe ait günler
eyyam-i şer'iye 1 أيام شرعيه.dinde ve Kur'an'da belirtilen günler. Dünya'mızdaki süresi belli günler 2.(Bak. eyyam-ı Kur'aniye)
@yyetühennefs-ül cahile ايتها النفس الجاهله : ey cahil nefis
eyyetühenefs-ülemmare ايتها النفى الأمارة günaha sürükleyici istekleri yolunda zorlayı a olan nefis
eyyetülhennefs-ül meş'ume ايتها النفس المشؤمه : ey uğursuz nefis
Eyyub (Eyyub) (a.s.( أيوب : eski peygamber-
lerden olup, Allah (c.c.) onu hastalıklarla denedi. mal ve mülkünü kaybetti. Sabır ve ihläsıyle imtihanı kazandı. Böylece ece o, mü-minlere örnek sabır kahramanlarından oldu. Cenab-ı Hak O'nu sabır ve şükrünün dün-yadaki mükafatı olarak tekrar sağlığına ve servetine kavuşturdu (Bak. Kur'an, 21/83,84; 38:41,42,43,44)
Eyyubvari أيوبوارى : Hz. Eyyub (a.s.) gibi
Eyyub-il Ensari (r.a.( ايوب الانصارى : Hpeygam-ber (a.s.m.) Medine'ye göç ettiği zaman mi-safir olarak kaldığı evin sahibi olan Medineli büyük sahabi. Adı Hâlid olup künyesi şöyle-dir: Ebû Eyyüb Halid bin Zeyd el-Ensarî (En-sardan, yani Medineli sahabeden, Eyyüb'un babası (Ebû Eyyüb), (Zeyd'in oğlu Halid)
Hz. peygamber (a.s.m.) Ebû Eyûb el-En-sari'nin evinde yedi ay misafir kaldı. Bu süre içinde Medine'deki Hz. peygamber'in (a.s.m.) iki odalı bir ev yapıldı. İnşaat bitince kendi tmescidi yapıldı. Bitişiğinde de kendi kalacağı
Arsha
YanıtlaSil51
eyyühe-l Üstad-ül Aziz!
Evine taşındı. Hz. peygamber (a.s.m.) Ebû Eyyüb'un (r.a.) misafirperverliğinden, hiz-metlerinden çok memnun kalmış ve Ona dua etmiştir. Hz. Ebû Eyyüb El-Ensari, Nec-car Oğulları kabilesine esine mensuptu. Neccar Oğulları kabilesi, Hz. peygamber'in (a.s.m.) dedesi Abdülmuttalib'in annesinin mensup olduğu kabileydi. Bu sebeple Hz. Ebû Eyyüb ile Hz. peygamber (a.s.m.) uzaktan akraba sayılmıştır
Hz. Ebû Eyyüb, Hz. peygamberle (a.s.m.) beraber savaşlara katıldı. Hendek Savaşında (Mi. 627) Hz. peygamberin (a.s.m.) çadırının gece nöbetini de tutmuştur. Bu vesile ile de Hz. peygamber O'na dua etmiştir. Hz. pey-gamber'den (a.s.m.) sonra dört halife döne-minde de savaşlara katılmıştır. Hz. Ali'nin Haricilerle ilk savaşında (mi. 658) o da Hz. Ali'nin yanında idi. Ömrünün yaşlılık yıl-larında Emevi Halifesi Muaviye'nin İstan-bul'un fethi için düzenlediği sefere de katıldı. Ordu İstanbul'a varınca kış gelmişti. Ordu komutanı, Emevi halifesinden yardım istedi. Muaviye, oğlu Yezid komutasında M. 669 yılı-nın ilk baharında yardımcı kuvveti gönderdi. Yardım İstanbul'a gelince ordu şehri kuşatma hareketine başladı. Bu sıralarda Hz. Ebû Ey-yub hastalandı. Hastalığı ağırlaşınca vasiyet olarak mümkün olduğu ölçüde surlara yakın bir yerde defnedilmesini istedi. Öldüğü za-man 80 veya 90 yaşında idi (mi. 669)
Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u fethedin-ce hocası Akşemseddin'in gördüğü bir rüya üzerine Hz. Ebû Eyyub'un mezarı araştırıldı. Mezar bulundu. Mezardaki yazılı levhadan, mezarın Hz. Ebû Eyyûb'e (r.a.) ait olduğu anlaşıldı. Mezarın üzerine bir türbe ve yanın-da da bir mescid yapıldı. O günden sonra bu türbe müslümanların ziyaret yeri olmuştur. (Rahmetullahi aleyh)
Eyyubi (yye( ايوبيه : Eyyuba (s.) ait
eyyuhe... (eyyûhe انها
eyyühe-l insan! أيها الإنسان : ey insan
eyyühe-l münafık! أيها المنافق : ey münafık, ey inancında samimi (içtenlikli) olmayan iki yüzlü!
eyyühe-l Üstad! أيها الاستاد : Ey Üstad
eyyühe-l Üstad-ı A'zam! أيها الاستاد اعظم : ey en büyük Üstad!
eyyühe-I Üstad-ül Aziz! أيها الاستاد العزيز : ey aziz (sevgili) Üstad!
E
F
E
YanıtlaSileyyühe-I Üstad-ül muhterem!
252
ezkiya-i alem
eyyühe-I Üstad-ül muhterem آنها الاستاد المحترم
: ey saygıdeğer Üstad! eyyuhei Ustad-us-Sald آنها الاستاد السعيد : ey Us -tad Said!
eyyühes Said! آيه السعيد : Ey Saidi
eyzan böylece; yine, bunun gibi ez ... أز : den ... dan manasında. başına gelen takı farsça kelime
ez-can ü dil از جان و دیل : candan ve gönülden
eza al: eziyet, sıkıntı, cefa, zulüm
ezaf ضعف : cok zayıf, en zayıf, en güçsüz
ezaf-ül ibad أضعف العباد : kulların en zayıfı
ezahir أزاهير : çiçekler
ezahir-i efkar أزاهير افکار : fikir (düşünce) çiçek leri
ezan 1 : أذان.ilan, cağrı, davet 2.namaza davet için okunan mübarek sözler
ezan-ı haşr اذان حشر : haşir ezanı, ölülerin diri liş zamanında İsrafil (a.s.) adlı meleğin sûru üflemesi
ezan-ı Muhammedi(y( : أذان محمديه hammed'in (a.s.m.) sünneti olan ezan
ezani (ye( أذانيه : ezanla ilgili
ezarr أضر : en zararlı
ezarri muzirrat أضر مضرات : zararlıların en za-ralısı
ezberأزبر : akılda tutma
ezberden از بردن : akılda tutarak, bir yere bakıp okumadan
ezberlemek أزبر لمك : akılda tutacak şekilde öğ-renmek
ezcümle از جمله : bu cümleden, meselä, bunun gibi; başlıca
ezdad أضداد : zidlar, birbirine ters olan şeyler
ezel أزل : başlangıcı olmayan, öncesiz, baş langıcı olmadan her zaman var olan, sonsuz öncesi
ezel canibinden أزل جانبند :Allah (cc.) tarafın-dan
ezel ebed أزل أبد : Ezelden ebede kadar, öncesiz sonsuz bir şekilde
ezeli (ye( أزلبه : ezeldeki; öncesiz, her zaman var olan, başlangıcı olmadan sonsuz olarak var olan
ezeli irade أزلى إراده : ezelilikAllah'ın (c.c.) son-suz iradesi zamana bağlı olmayan, hep var
olan iradesi
: zeliyet: ezelilik başlangıcsızlık, önce-olarak
ezeliyet-i madde maddenin ezelj. yeti, maddenin yaratılmamış olarak ezelden beri varlığı (iddiası)
ezeliyet-i madde ve hareket ازثبت ماده و حرکت madde ve hareketin ezeliyeti, madde ve hare ketin ezelden beri hep var ola geldiği, sonra dan yaratılmadığı iddiası
ezeliyet-i ruh ازلیت روح : ruhun ezeliyeti, ruhun yaratılmamış olarak ezelden beri varlığı (id-diası.)
ezhan أذهان : zihinler, anlama yetenekleri
ezhan- avam أذهان عوام : halkın anlayış yete nekleri
ezhan-nas اذهان ناس : insanların anlayış yete-nekleri
ezhar أزهار : çiçekler
ezhar-ı lâtife أزهان لطيفه : güzel çiçekler
روضة صفائيه : huzur bahçesinin süslü çiçekleri ezhar-ı müzeyyene-i ravza-i safaiyye ازهار مزينة
ezhar- tevafuk أزهار توافق : )mec.) tevafuk çiçek leri, tesadüfle açıklanamaz tarzda (Allah'ın c. c. teşvik ve ikramı olarak) ortaya çıkan uy-gunluk işaretleri
ezher 1 : أزهر.parlak, ışıklı, çok beyaz 2.Cuma günü 3.(gökteki)ay
Ezher أزهر : Cami-ül Ezher, Fatımîler Devleti zamanında bir cami olarak yapılmış (mi. 972) ve daha sonra medrese haline gelmiştir. Os-manlılar Mısır'ı alınca dinî ilimler merkezi olmuştur. 1936 yılında eğitim proğramında değişiklikler yapılarak İslâmi ilimlerle birlik-versite şekli verilmiştir. Hem İslâmi ilimlerin, te modern ilimlerin de okutulduğu bir uni-hem modern ilimlerin okutulduğu bu üniver sitenin çeşitli fakülteleri ve bağlı ensitüleri (eğitim ve araştırma kuruluşları) vardır
ezheri أزهرى : Cami-ül Ezhere (Ezher Univer-sitesine) ait
eziyet أذيت : büyük sıkıntı, zahmet, acı
ezkar 1 : أذكار.zikirler; Allah'ı (c.c.) isimleriyle anmak 2.hatırlamalar, anmalar
ezkiya أذكياء : zeki insanlar, zekiler
ezkiya-i alem أذكياء عالم : dünyanın zeki insan ları
eclem (azlem)
YanıtlaSilez-zalimîn
elem (azlem 1: ألم.lim, çok acımasız 2çok karanlık
aman ازمان : zamanlar
mine ازمنه : zamanlar
east از اوست : )heme ez ost(ust): her şey (heme) Ondandır (ez ost)
heme ost(ust( همه اوست : her şey O'dur
vac أزراح : zevceler, eşler, evli çiftler
ervaci tahirat ازواج طاهرات : günahlara bulaş mamış tertemiz eşler; Hz. Muhammed'in (as.m.), müminlerin anneleri olan mübarek eşleri
vachi ازواجه : O'nun eşleri (Hz. Muham-med'in (a.s.m.) eşleri)
vakker, lezzetler
evak arifin أذواق عارفين : Allah (cc) tanıyan ve Kur'an'ın derin mânalarını ve gerçeklerini anlıyan evliyanın (ermişlerin) manevi zevk-leri
evak dünyeviye اذواق دنيويه : dünya zevkleri
ezvak-i fevkalade أذواق فوق العاده : olağanüstü (månevi) zevkler
svaki i'caziye أذواق اعجازيه : Kur'an'ın mucize ler gösteren zevkli durumları, zevkli mucize leri
253
...
ezvak-i imaniye أذواق إيمانيه : imanın kazandır-dığı månevi zevkler
ezvak-i keramat اذواق كرامات : kerametlerin ver-diği zevkler (bak. Keramet.)
ezvak-ı letáif-i ulya أذواق لطائف عليا : manevi yüksek güzelliklerin verdiği zevkler
ezvak-i mahsusa أذواق مخصوصه : özel lezzetler
ve zevkler
ezvak-ı maneviye أذواق معنويه : manevi zevkler
ezvak-i mecazi أذواق مجازی : mecazi zevkler, ge-çici ve ölümlü şeylere bağlı zevkler
ezvak-ı medeniye أذواق مدنيه : medeniyetin ge-tirdiği aldatıcı zevkler
ezvak-ı mütenevvia أذواق متنوعه : çeşitli zevkler
ezvak-ı nâmütenahiye( أذواق نامتناهی : sınırsız (månevî) zevkler
ezvak-i ruhani (ye( أذواق روحانی : ruha ait månevi zevkler
ezvak u envar أذواق و أنوار : zevkler ve nurlar
eazyal : zeyiller, ilåveler, ekler
ezyen oksusu süslü
ez-zaman الزمان : zaman
ez-zalimin الظالمين : zalimler zulmedenler, bü-yük haksızlık yapanlar
722
YanıtlaSilHADİS-İ ŞERİFLER
۲
وروى مسلم عن زيد بن أرقم رضى الله عنه قال : كان رسول الله صلى الله عليه
وسلم يقول : « اللهم إلى أعُوذُ بكَ مِنَ العَجْزِ وَالكَسَلِ والبُخْلِ والهرم وعذاب القبر ، اللهم آت نفسي تقواها ، وزكها أنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَاهَا ، أَنْتَ وَلِيُّهَا ومَوْلاها ، اللهُمَّ إِلى أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ ، وَمِنْ قَلْبِ لَا يَخْشَعُ وَمِنْ نفس لا تشبع ، ومن دَعْوَةٍ لا يُسْتَجَابَ لها ) .
2) ZEYD b. ERKAM'dan r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor:
Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu: <>>>
**
Gerçekten biz aciz ve günahkâr kulların Allah'a sığınması gereken, en önemli şeyler bunlardır.
** Ravi menkıbeleri, 5. ve 86. Hadis-i Şerifte..
الدرس الثامن والثلاثون في الدعاء
١ - ٤ قال الله تعالى : وقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُم . وقال تعالى : ادْعُوا رَبَّكُمُ تَضُرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ . وقال تعالى : وإذا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّى فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذا
دعان . وقال تعالى : والذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلإِخْوَانِنَا الذين سبقونا بالإيمان ، ولا تجعل في قُلُوبِنَا غِلا لِلَّذِينَ آمَنُوا ، رَبِّنَا إِنَّكَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ .
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil723
OTUZSEKİZİNCİ DERS
DUA ÜZERİNE
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
«Rabbınız emretti: Bana dua ediniz ki, sizin için kabul ede-yin..>>
**
Bizden dua.. Kabul ondan.. MÜMİN suresinin 60. âyetidir.
2) Ve şöyle buyurdu:
<>>>
İşte bundandır ki, duaların daima içli ve sessizce yapılması emredili-
yor..
**
BAKARA suresinin 186. âyetidir..
4) Ve şöyle buyurdu: <<Bunların arkasından gelenler (şöyle) derler: Ey Rabbimiz, bizi ve iman ile bizi daha önden geçmiş olan (din) kardeşlerimizi yarlığa. İman etmiş olanlar için kalblerimiz-de bir kin bırakma. Ey Rabbimiz, şüphesiz ki sen çok esirgeyici-sin, çok merhametlisin..)
**
Bu Ayet-i Kerimede dua ettikleri beyan edilen kimseler, bilhassa as-habdır..
Bize anlatılmak istenen manâ odur ki, geçmişte, iman yoluna hizmet etmiş kimselere daima dua edelim..
HAŞR suresinin 10. âyetidir.
234
YanıtlaSilMECELLE-1 AHKAM-I ADLİYYE
gelir; ihzar ederse febiha ve eğer etmezse ant ihzar etmek üzere cebrolunur.
FASLI SALIS
Kefalet bil-mâlın ahkâmı beyanındadır.
MADDE 643 Kefil zâmindir.
Talib mutâlebede muhayyerdir; alacağını dilerse MADDE 644 kefilden ve dilerse asilden mutâlebe eder ve birinden mutâlebesi diğerinden mutalebe hakkını ıskat etmeyip birinden mutâlebe et-tikden sonra diğerinden veyahut ma'an ikisinden dahi mutâlebe edebilir.
MADDE 645 Kefil bil-mål olan kimsenin kefâleti hasebiyle zim-metine lazım gelen meblağa diğer biri kefil olsa dâyin alacağını kefillerin hangisinden isterse mutâlebe eder.
MADDE 646 Bir cihetden dolayı müştereken medyûn olan kim-seler yekdiğere kefil olsalar her biri deynin mecmûu ile mutâleb olur.
MADDE 647 Bir deynin müteaddit kefilleri olduğu suretde eğer başka başka kefil olmuşlar ise her biri тестû-u deyn ile mutâleb olur.
Ve eğer ma'an kefil olmuşlar ise herbiri deynden hissesi mik-dariyle mutaleb olur; fakat bunlar yekdiğerin zimmetine lâzım ge-len meblağ'a dahi kefil olmuşlar ise ol halde herbiri mecmu-i deyn ile mutaleb olur.
Meselâ, bir kimsenin bin kuruş borcuna biri kefil oldukdan son-ra diğer biri dahi kezalik bin kuruşa kefil olsa dâyin bu meblâğı kefillerin her hangisinden isterse mutâlebe eder. Amma ol iki kimse bu bin kuruşa ma'an kefil olsalar her biri bin kuruşun nısfı ile mutâleb olur, meğer ki yekdiğerin zimmetine lâzım gelen meblağa dahi kefil olmuşlarsa ol halde herbiri bin kuruş ile mutâleb olur.
MADDE 648 Kefaletde asilin beri olması şart kılınrsa havaleye münkalib olur.
MADDE 649 Muhilin adem-i berâeti şartıyle havale kefâletdir. Binaenaleyh bir kimse medyûna sendeki alacağımı sen dahi zāmin olmak üzre filânın üzerine havale et dese o dahi ol veçhile havale etse tâlib, alacağını her hangisinden isterse alır.
MADDE 650 Biri nezdinde bir kimsenin emanet malı olduğu
KİTAB'ÜL KEFALE
YanıtlaSil235
halde ol maldan eda etmek üzre ol kimsenin borcuna kefil olsa caiz olur. Ve ol maldan ifa etmek üzre kefil icbar olunur. Ve eğer mal telef olsa kefile bir şey lâzım gelmez. Fakat kefil oldukdan sonra ol malı sahibine reddetse ol halde kendi zâmin olur.
MADDE 651 Bir kimse birini filân vakitde ihzar etmek üzre nef-sine ve ol vakit ihzar etmediği takdirde borcunun edasına kefil oldukda vakt-i muayyende ihzar etmez ise kefilin ol deyni vermesi lâzım gelir.
Ve kefil fevt oldukda veresesi vakt-i muayyene kadar mekfül-ün-bihi teslim ederler; yahut mekfûl-ün-bih cihet-i kefaletden do-layı nefsini teslim eylerse kefil tarafına malca bir şey terettüb et-mez ve eğer anlar mekfül-ün-bihi yahut mekfûl-ün-bih nefsini tes-lim etmezse kefilin terekesinden malın edası lâzım gelir ve mekfûl-ün-leh fevt olsa varisi mutâlebe eder.
Ve kefil vakt-i muayyende mekfül-ün-bihi ihzar edip de mek-fûl-ün-leh teğayyub ve ihtifâ eylese anın tarafından bir vekil nasb ile ana teslim olunmak üzre kefil hâkime müracaat eyler.
MADDE 652 Kefalet-i mutlakada deyn eğer asîl üzerine muaccel ise kefil hakkında dahi muaccel ve asil üzerine müeccel ise kefil hakkında dahi müeccel olarak sabit olur.
MADDE 653
Kefalet-i mukayyedede ta'cil ve tecil vasıflarının her hangisi ile kaydolunmuş ise kefil ana göre mutâleb olur.
MADDE 654 Bir müddet-i ma'lûme ile müeccel olan deyne ol müddet ile müeccel olarak kefalet sahih olduğu gibi andan ziyade müddet ile müeccel olarak kefalet dahi sahih olur.
MADDE 655 Dâin alacağını asıl hakkında tecil ederse gerek kefil ve gerek kefil-ül-kefil hakkında dahi tecil etmiş olur.
Ve kefil-i evvel hakkında tecili kefil-i sâni hakkında dahi te'-cil olur.
Amma kefil hakkında te'cili asil hakkında tecil değildir. MADDE 656 Müeccelen medyun olan kimse kable hulûl-il-ecel âhar diyara gidecek olup da dâini hâkime müracaatla andan kefil istedikde kefil vermeğe mecbur olur.
MADDE 657
Bir kimse birine benim filân kimseye olan borcuma kefil ol deyip ve o dahi kefil olup da kefalet hasebiyle borcu eda ettikden sonra asile rücu' edecek oldukda kefil olduğu şeyle rücu eder; müeddâya itibar olunmaz; amma borcun bir mikdarı üzerine dâin ile musalâha ettiği takdirde verdiği bedeli sulh ile rücu' eder; yoksa mecmu-u deyn ile rücu edemez.
252
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
«(Velmürselâti Urfen) sûresini okuyan (Fe bieyyi hadisin både. hû yü'minûn.)e gelip erişince (Âmennå billâhi = Biz imán ettik!) desin!
(Vettini vezzeytûní) sûresini sonuna kadar okuyan kimse (Evet! Ben de, buna şâhidlerden'im!) desin!
(Lâuksimü bi yevmilkıyâme) sûresini, sonuncu Âyeti olan (Eley-se bi kadirin alâ en yuhyiyelmevtâ) Âyetine kadar okuyup bitiren kimse (Evet! Kadirdir!) desin!» buyurmuştur. (280)
12. Kur'ân-ı Kerim okunurken, bazı Ayetlerin tekrar tekrar okunmasında bir sakınca yoktur. (281)
Peygamberimiz, bir gece, sabaha kadar (İn tüazzibhüm fe inne-hüm ibâdük. Ve in tağfir lehüm fe inneke entel'Azîzül'Hakim) (282) Âyetini tekrarlamış durmuştur. (283)
13. Kur'ân-ı Kerim okunurken, ağlana bilir. Ağlamaklı ve hü-zünlü bulunulur. (284)
Peygamberimiz, bir gün, Abdullah b. Mes'ud'a «Bana, Kur'ân oku!» buyurdu.
Abdullah b. Mes'ud «Yâ Resûlallah! Sana indirilen Kur'ân'ı, Sa-na nasıl okuya bilirim?!» dedi.
Peygamberimiz «Ben, onu, kendimden başkasından dinlemeyi daha çok severim.» buyurdu.
Bunun üzerine, Abdullah b. Mes'ud, Nisâ sûresinden okumağa başlayıp (Fe keyfe izâ ci'nâ min külli ümmetin bi şehîdin ve ci'nâ bi-ke alâ ha ülâi şehîdâ = Her ümmetten birer şâhid ve onların üzerine de, Seni şâhid olarak getirdiğimiz zaman, onların halleri nice olur?) (285)
Âyetine eriştiği zaman, Peygamberimiz «Yeter!» buyurdu.
Abdullah b. Mes'ud, Peygamberimizin gözlerinin yaşla dolduğunu gördü. (286)
14. Kur'ân Kerim hatm için okunurken Mushaftaki sırasına gö-re okunur.
15. Kur'ân-ı Kerim okunurken kesilip konuşulmaz. (287)
(280) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 249
(281) Süyuti İtkan c. 1, s. 107
(282) Mâide: 118
(283) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 156, Nesal Sünen c. 2, s. 177
(284) Süyuti İtkan c. 1, s. 107
(285) Nisa: 41
(286) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 342, Ahmed b. Hanbel Buhari Sahih c. 5, s. 180, c. 6, s. 113-114, Tirmizi Müsned c. 1, s. 433, Sünen c. 5, s. 238
(287) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 464, Süyuti İtkan c. 1, s. 109
İKİ BÜYÜK EMANET: KUR'AN-I KERİM VE SÜNNET
YanıtlaSil253
16. Kur'ân-ı Kerim açıktan okunurken görültü edilmez, susu-lup dinlenir. (288)
17. Kur'ân-ı Kerimi, Mushaftan okumak, ezbere okumaktan ef-daldir. (289)
18. Kur'ân-ı Kerim okunurken, secde Âyetlerine gelindikçe, sec-de edilir.
Secde Ayetleri, Kur'ân-ı Kerimin on dört yerinde vardır:
1. Ârâf sûresinin 206 ıncı,
2. Ra'd sûresinin 15 inci,
3. Nahl sûresinin 49 uncu,
4. İsrâ sûresinin 107 inci,
5. Meryem sûresinin 58 inci,
6. Hacc sûresinin 18 inci,
7. Furkan sûresinin 60 ıncı,
8. Neml sûresinin 25 inci,
9. Secde sûresinin 15 inci,
10. Sad sûresinin 24 inci,
11. Fussilet sûresinin 37 inci,
12. Necm sûresinin 62 inci,
13. İnşıkak sûresinin 21 inci,
14. Alak sûresinin 19 uncu Ayetidir. (290)
Kur'ân-ı Kerim okumak için efdal olan vakitler, namaz için ef-dal olan vakitlerdir.
Geceleyin, akşamla yatsı arasıdır.
Gündüzün, efdal olan, sabahtan sonradır..
Hatmin efdal vakti, gündüzün başlangıcı veya gecenin başlan-gıcıdır.
Hatmi, kışın gecenin başlangıcında, yazın da, gündüzün başlan-gıcında yapmak efdaldır. (291)
20. Hatim yapacak olan, o gün, oruçlu bulunur. Ev halkını top-layıp düa eder. Allâha hamd ve istiğfarda bulunur, Peygamberimize salevât getirir. Hayrlar talep eder. (292)
21. Hatmde, Duhâ sûresinden Kur'ân-ı Kerimin sonuna kadar olan sûreler okunup aralarında (Allâhü ekber! Lâ ilahe illallahü val-lâhü ekber!) diyerek Tekbir getirilir.
(Kul eûzü bi Rabbinnâs) sûresinden sonra Fâtiha sûresile Baka-
(288) Süyutî İtkan c. 1, s. 110
(289) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 461, Süyutî İtkan c. 1, s. 108
(290) Tahâvî - Muhtasar s. 29, Süyuti İtkan c. 1, s. 110
(291) Bedürddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 472, Süyutî İtkan c. 1, s. 110
(292) Süyuti İtkan c. 1, s. 110
254
YanıtlaSilİSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
re sûresinin başından (ve ülike hümül müflihûn) Ayetine kadar bes Åyet okunur. (293)
Peygamberimiz (Kul eûzü bi Rabbinnâs) sûresini okuyunca, Få-tiha'dan başlar ve Bakare sûresinin başından (Ve üläike hümülmüfi. hûn) Ayetine kadar okuduktan sonra hatm düasını yapar, kalkardı
(294) 22. Peygamberimiz, Kur'ân-ı Kerimi hatm ettiği zaman şöyle düa ederdi:
Allâhümmerhamni bilkur'an.
Vec'alhü li emânen ve Nûran ve Hüden ve Rahmeten.
Allâhümme zekkirnî minhü mâ nesîtü.
Ve allimni minhü mâ cehiltü.
Verzukni tilavete ânâelleyli
Vec'alhü li hucceten yâ Rabbel'âlemin!» (295)
23. Adamın biri «Ya Resûlallah! Hangi amel, Allâha daha sey-gilidir?» diye sormuştu.
Peygamberimiz «Konup göçenin ameli!» buyurdu.
Adam «Konup göçen, ne demektir?» diye sordu.
Peygamberimiz «Ehl-i Kur'ân ki, onu, başından sonuna kadar okur. (296)
Sonundan da, hemen baş tarafına geçer. (297)
Ne zaman, Kur'ân'ı sonuna kadar okuyup gelse, hemen baş ta-rafına geçip yeniden okumağa başlar.>> buyurdu. (298)
Nitekim, Mekke Kari'leri, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup hatm edince, baş tarafa geçer, Fâtiha ile Bakare sûresinin başından (Ve ülâike hü-mülmüflihün)a kadar beş âyet okuduktan sonra okumayı keserler ve böyle yapana da «Konup göçen'in, yâni Kur'ân-ı Kerîm'i hatm edip arasını zamanla ayırmadan tekrar evvelinden başlayanın ameli» is-mini verirler. (299)
(293) Bedrüddinülzerkeşi Burhan c. 1, s. 473-474, Süyuti İtkan c. 1, s. 111
(294) Süyuti İtkan c. 1, s. 111
(295) Bedrüddinülzerkeşî Bürhan c. 1, s. 475
( 296) Tirmizi Sünen c. 5, s. 197-198, Dâremî Sünen c. 2, s. 337
(297) Dârimi Sünen c. 2, s. 337
(298) Tirmizi Sünen c. 5, s. 198, Dârimi Sünen c. 2, s. 337
(299) İbn-i Esir Nihâye c. 1, s. 430-431
PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET
YanıtlaSilSünnetin Başvurulacak ve Yararlanılacak İkinci Hidayet Kaynağı Oluşu:
Peygamberimizin, Vedâ Haccı Hutbesinde, Ümmetine bıraktığını açıkladığı ve sımsıkı sarıldıkları takdirde, hiç bir zaman yollarını şa-şırmayacaklarını haber verdiği iki şeyden ikincisi Sünnet'i idi. (1)
Sünnet'in Mânâları ve Çeşidleri:
Sünnet, lügatta yol demektir.
(Sünnetullah) terkibi, yüce Allah'ın hüküm, emir ve nehiylerini ifade eder. (2)
Şeriat dilinde Sünnet: Peygamberimizden sâdır olan Sözler, (Hadisler), İşler ve Takrir (Tasvipler) demektir.
Peygamberimizin ibâdet maksadile, Farz ve Vâcib olmayarak, iş-lemeğe devam ve nâdiren terk ettiği şeylere Sünnetülhüdâ, Sünnet-i müekkede denir ki, Ezan, Kamet, beş vakit namazın sünnetleri, Maz-maza, İstinşak.. gibi, dini tamamlayıcı nitelikte olan sünnetler olup onları terk etmek mekruh ve günahdır.
Münferid'in Ezan okuması, Misvåk tutunmak, namaz içinde ve dışında bazı Müstehab fiillerle, Peygamberimizin yeme, içme, oturup kalkma, giyinip kuşanma.. gibi âdet ve itiyad niteliğindeki Sünnetle-rine de, Sünnetüzzevâid denir.
Bunları işlemekte sevab bulunmakla beraber, terk etmekte kerâ-het ve günah yoktur. (3)
Peygamberimiz, bir Hutbesinde «Sünnetlerin hayırlısı, Muham-medin Sünnetleridir.» buyurduğu gibi,
Ådet niteliğindeki Sünnetlerinin de, Rabbânîliğini «Beni, Rabbim terbiye edip yetiştirdi ve güzel terbiye edip yetiştirdi.» diye açıklaya-
(1) Mâlik Muvatta' c. 2, s. 899, İbn-i İshak, İbn-i Higam Taberf Tarih c. 3, s. 169 Sire c. 4, s. 251,
( 2) Firůzabadi Kamûsulmuhit c. 4, s. 239
(3) Seyyid Şerif Târîfat s. 82-83
سوره نقره (۱۷-۱۰)
YanıtlaSilاشارات الاخيار
(وَاذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا منا ) جمله سنك مخاطرى هو منكر اولد قارى الده، جمله تاکیدی براقي المدر بونك سبی، برنجی جمله ی شوفي غفر اللی حمله بی ایسر عشق و شوقه الله سويله وحكمين اشار تدر. شيطانكر من سورله دكرى جمله بی من شکنده، مؤمناره فارس سويله دكترين جمله فعلم صورتنده ذكر ا تمولرى، مقصد لرنك بوراده عهد لرینه ثابت و دواملی خالد قاريني اثبات ایتد ترین اوراده اي بالازعان قلد حربى احداث ابتكرين الشارند.
(انما نحن مستهزون) یعنی ابزار مؤمناره قاشو انجو استهزا المدعى انانلرز، بوجمله نك او لکي جمله به عطف ابد يا محمد يكنك اسبابي :
ایکی کلمہ و یا ایکی جمله آراسنده یا کمال اتصال و اتحاد واردر و یا کمال انقطاع و انفصال واردر بوایکی صورته بر برین عطفهری جائز دیلدر آنجه آرا لرنده اور نه در جوده بر انقطاع و بر اتصال اولان بر لرده عطفلری جائز در بوجمله ایسه (إِنَّا مَعَكُمْ) جمله سنه بر جهند نه تأکید در بر چهند نه ده بدلور. بو ایکی صورنده هر یکی جمله نا آراسنده کمال اتصال وار در دیگر به جهتدند دخی، مقدر بر سؤاله جوابدر بوصورنده ده آرا رنده کمال انقطاع وارد چونکه على الاكثر سؤال انشاء جواب، اخبار اولور ایشته بونك ايجون را گرنده عطف يا بيلما مشدد.
[ سؤال ؟ ] بو جمله نك ( إِنَّا مَعَكُمْ ) جمله منه تأكيد و يا بدل اولد يفتك توجيهي ؟
جهوده [ الجواب ) (إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِوْنَ ) جمله ی كرن حق و حقيقته وكرن اهل حق واهل هداية اهانته دائر در. چونکه بوند نه ضلالت و اهل ضلالته تعظيم ميغيور. بوايه ( انا معكم) جمله سنك مأكيد.. ديمك هر يكي جمله نك مالگری بر در و یا بر برینی تأکید ایدر.
مقدر بر سؤاله جواب اولد يفتك توجیهی ،ایس صدانکه او نارك شيطانلری طرفند نه شویله بر سئوال وارد اولمشدر که: [ يا هو، اگر سر بر ماه برابر و بزم مسل گمنده او لمسه اول ایدیان، مؤمناره موافقت ایتمز دیگرز پاسز اونارك مذهبا رینز کچدیگر و یا خود مزن ایچون معین به مذهب يوقدر ..
بو سؤاله فارسو (إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِوْنَ ) دبيه مسلمانام دن اولاد قارینی صراحتا سو او د کاری کیا۔ حصرى افاده ليدن (انما) ايله، معين بر مذهبي او لما يا ناردن او لماد قادرين اشارت انتشار در.
AA
عهد
YanıtlaSilAhid: Söz verme
على الأكثر
Alel-ckser: Çoğunlukla
جُمْلَة فِعْليه
Cümle i fi'liye: Fiil ile başla-yan cümle
أَهْلِ صَلالَتْ
Ehl-i dalalet: Haktan sa-panlar
أهل حق
Ehl-i hak: Hak üzere olanlar
آهل هدايت
Ehl-i hidayet: Hak üzere olanlar
اسباب
Esbab: Sebebler
حضر
Hasr: Mahsüs kılma
اخبار
İhbar: Haber verme
احداث
İhdas: Ortaya koyma
انقطاع
İnkita: Kesilme
انشا
İnsa: Yapma ortaya çıkarıma
انسبية
İsmiye: İsim ile başlayan cümle
اتصال
İttisal: Bitişme
كمال انقطاع
Kemal-i inkıta' ve infisal:
وَانْفِصَالُ
Tam bir kesilme ve ayrılma
كَمَالِ إِبْصَال
Kemal-i ittisal ve ittihad:
وامان
Tam bir bitişme ve birleşme
معين
Muayyen: Belirli
مُقَدَّرْ
Mukadder: Sözün gelişinden anlaşılan
موافقت
Muvafakat: Uygunluk
صراحتاً
Sarahaten: Açıkça
تعظيم
Ta'zim: Büyükleme, yüceltme
توجية
Tevcih: Yöneltme
وارد
Varid: Gelen
cümlesinin muhatabları hep münkir oldukları halde, cümle te'kidsiz bırakılmıştır. Bunun sebebi, birinci cümleyi şevksiz, asksız: ikinci cümleyi ise ask ve sevk ile söylediklerine işarettir. Şeytanlarına söyledikleri cümleyi, ismiye şeklinde, mü'minlere karşı söylediklerini cümle-i fi'liye suretinde zikretmeleri, maksadlarının burada ahidlerine såbit ve devamlı kaldıklarını isbat ettiklerine, orada ise yalnız imána geldiklerini ihdås ettiklerine işarettir.
YanıtlaSilالماكول مشتهرون Yani "Bizler mü'minlere karşı, ancak istihzá edici insanlarız." Bu cümlenin evvelki cümleye atfedilmediğinin esbabı:
İki kelime veya iki cümle arasında ya kemål-i ittisäl ve ittihåd vardır. Veya kemål-i inkıta ve infisål vardır. Bu iki surette birbirine atıfları câiz değildir. Ancak aralarında orta derecede bir inkıtå' ve bir ittisäl olan yerlerde atıfları câizdir. Bu cümle ise, cümlesine bir cihetten te'kiddir, bir cihetten de bedeldir. Bu iki surette her iki cümlenin arasında kemål-i ittisál vardır. Diğer bir cihetten dahi, mukadder bir suâle cevabdır. Bu surette de aralarında kemål-i inkıta' vardır. Çünki alelekser suål, inşă, cevab, ihbâr olur. İşte bunun için aralarında atıf yapılmamıştır.
Suâl: Bu cümlenin إلا معك cümlesine
te'kid veya bedel olduğunun tevcihi? Elcevab: إنما عن مستهووة cümlesi gerek hak ve hakikate ve gerek ehl-i hak ve ehl-i hidâyete ihanete dâirdir. Çünki bundan dalålet ve ehl-i dalâlete ta'zim çıkıyor. Bu ise
cümlesinin meâlidir. Demek her iki cümlenin meâlleri birdir veya birbirini te'kid eder. Mukadder bir suâle cevab olduğunun tevcihi ise, sanki onların şeytanları tarafından şöyle bir sual
vârid olmuştur ki: "Yahu, eğer siz bizimle beraber ve bizim mesleğimizde olmuş olsa idiniz, mü'minlere muvafakat etmezdiniz. Ya siz onların mezheblerine geçtinız. Veyahud sizin için muayyen bir mezheb yoktur."
Bu suale karşı المَا نَحْنُ مُسْتَهْرُونَ diye, müslümanlardan olmadıklarını sarahaten söyledikleri gibi; hasrı ifade eden ile, muayyen bir mezhebi olmayanlardan olmadıklarına işaret etmişlerdir.
ہو
ای
C
208
YanıtlaSilYALANIN KÖTÜLÜĞÜ
"Hayır, mü'min yalancı olamaz."
Ubade b. Samit (ra) Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu anlatıyor:
"Bana altı şeyi garanti ederseniz ben de size cenneti garanti ederim.
Bunlar:
1. Konuştuğunuzda doğru söyleyin.
2. Söz verdiğinizde yerine getirin.
3. Size bir emanet bırakıldığında onu koruyun.
4. Irz ve namusunuzu koruyun.
5. Gözlerinizi harama bakmaktan muhafaza edin.
6. Harama ve başkasının malına el uzatmaktan sakının."2
Fakih diyor ki, Resulullah (sav)'in bu altı şeyin içinde bütün iyilik ve güzellikleri toplamıştır.
İlk olarak şöyle buyurdu: Konuştuğunuz zaman doğru söyleyin.
Kelimei tevhid başta olmak üzere bütün doğru ve güzel sözler bunun kapsamına girerler.
Yani, kişi Allah'tan başka ilah bulunmadığına şehadet ettiği zaman onun bu sözü doğru olduğu gibi, başkalarıyla konuşmalarında da doğru sözlü olur.
İkinci olarak şöyle buyurdu: Söz verdiğinizde yerine getirin.
Yani, Allah'a verdiğiniz sözü de insanlara verdiğiniz sözleri de yerine getirin.
Kişinin Allah'a verdiği sözü yerine getirmesi ölene dek mü'min ola-rak yaşamasıyla gerçekleşir. İnsanlara verdiği sözü yerine getirtmesi ise, onlara verdiği sözlerin tamamını tutmasıyla gerçekleşir.
Üçüncü olarak şöyle buyurdu: Size bir emanet bırakıldığında onu mu-hafaza edin.
Emanet iki türlüdür.
1. Allah ile kulu arasındaki emanet
2. İnsanların birbirine bıraktığı emanetler.
Allah'ın kullarına bıraktığı emanetler, Allah'ın onlara farz kıldığı iba-
detlerdir. Bu ibadetler onların yanında emanet olduğuna göre, kulların bunları vaktinde eda etmeleri gerekir.
Muvatta, Kelam 19, (2, 990)
Hakim, Müstedrek, 8066
TENBİHÜ'L GÂFİLİN
YanıtlaSil209
Insanların kendi aralarındaki emanetler ise, birinin diğerine bıraktığı bir mal veya bir söz ya da bir başka şey olabilir. Kendisine emanet bırakı lan şey ne olursa olsun kişinin bu emaneti gözetmesi gerekir.
Dördüncü olarak şöyle buyurdu: Irz ve namusunuzu koruyun.
Namusu muhafaza etmek iki şekilde olur:
1. Cinsel organını haram ve şüpheli olan şeylerden korumak.
2. Başkasının görmemesi için avret yerlerini (başkalarının görmesi haram olan yerler) örtmek. Çünkü Resulullah (sav)'in bu konuda şöyle bu-yurmuştur: "Allah (bakılması yasak olan organlara) bakana da bakılmasına sebep olana da lanet etmiştir."
O halde Müslüman'ın yapması gereken, avret yerlerini başkalarının göremeyeceği tarzda kapatmasıdır.
yun. Beşinci olarak şöyle buyurdu: Gözlerinizi harama bakmaktan koru-
Yani, gözlerinizi kadınların avret yerlerine ve bakılması helal olma-yan yerlerine bakmaktan sakının. Ayrıca dünyanın güzelliklerine bakıp, aldanmaktan da sakının.
Allah (cc) bu konuda şöyle buyuruyor:
وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَأَبْقَى
"Sakın kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalan-dırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı hem de daha süreklidir."2
Altıncı olarak şöyle buyurdu: Harama el uzatmaktan ve her türlü haramdan sakının.
Huzeyfe b. Yeman (ra) diyor ki:
"Resulullah (sav)'in zamanında biri yalan söylediğinde bu onun mü-nafıklığına delil sayılıyordu. Şimdilerde ben içinizden birilerinin günde on kez yalan söylediğini işitiyorum."3
Deylemi, Müsnedü'l-Firdevs, 5441
Taha 131
Ahmed, Müsned, 23326
TARINTE BUGÜN
YanıtlaSil1543-Barbaros Hayreddin Paşa, Tunus'u fethetti.
1556 - Süleymaniye Camii törenle açıldı.
1948 - Millî Kütüphane Ankara'da hizmete açıldı.
1960 - Kıbrıs'a bağımsızlık tanıyan Zürih ve Londra anlaşmaları 15 Ağustos gece yarısı yürürlüğe girdi ve Kıbrıs bağımsız cumhuriyet oldu.
16
CUMA
FRIDAY
AĞUSTOS
AUGUST
BIR AYET
Yeryüzünde hareket eden
hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a ait
olmasın...
Hûd Suresi: 6
BİR HADİS
Hoş söz söyle, selâmı yay, akrabanla iyi münasebet içerisinde ol, insanlar uykuda iken gece namaz kıl.
İbni Hibban
Sultan-ı ezeli, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir.
İşârâtü'l-İcaz
HIZIR: 103 - GÜN: 229 KALAN: 137 - GÜN. KIS.: 2 DK
HİCRỈ: 12 SAFER 1446 - RUMI: 3 AĞUSTOS 1440
Öğle İkindi Aksam
Yatsı
İmsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
2025
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1825 - Bolivya
bağımsızlığını ilan etti.
1908 - Bediüzzaman'ın ilk yazısı "Ve Şâvirhüm Fi'l-Emr" başlığıyla Rehber-i Vatan gazetesinin ilk sayısında yayınlandı.
orduları, Anafartalar'da karaya çıktı. 1915 - İtilaf Devletleri'nin
AĞUSTOS
06 ÇARŞAMBA
12 1447
RUMI: 24 TEMMUZ 1441
HIZIR: 93
BİR AYET
İçinizdekini açıklasanız da, saklasanız da, Allah onu bilir.
Bakara: 284
BİR HADİS
Allah bir millet hakkında kötülük dilerse, idarelerini israfçı ve zevkine düşkün kimselere havale eder.
Deylemî
Dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlâtlarına karşı şefkatleridir. Ve en âli hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır.
İmsak
Öğle
İkindi Aksam Yatsı
İmsak
Öğle
İkindi Aksam
Günes
Mektubat
Günes
Yatsı
MISAD ERDİLİ HAZRETLERİNDEN HIKMETLİ SOZLER
YanıtlaSilKIŞ GELMEDEN!
Cenâb-ı Hak, şiddetli kış gel-meden önce kömürün lü-zumunu hisseden dünya aklını vermiş olduğu gibi;
Kabrin karanlığını görmeden evvel onu nurlandırmanın lüzumunu anlayıp idrak edecek bir âhiret aklını da cümlemize ihsan buyursun! (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 6-7, no: 2)
Hayat sermayemizden kaybettiğimiz zamanlar içinde teessüf edilecek bir saniye varsa, o da (uhrevî) istikbal teminine medár olan zikir ve tefekkürden uzak geçen demlerdir. (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 55, no: 27)
ÖNCEDEN GÖNDERMEК GEREK
Kiracıların bir evden diğerine taşınırken bütün eşyalarını beraberlerinde götü-rüp, sevdikleri mallardan hiçbir şeyi bırakmadıkları mâlûmdur.
Hål böyle iken;
İnsanların, her şeye muhtaç oldukları kabir evine giderken sevdikleri eşyalarından kısmen olsun bir şeyi beraberlerinde götürmemeleri (infâk edip kendilerinden önce âhirete göndermemeleri), gerçekten hayret verici bir durumdur. (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 16, no: 5)
Şükür, sadece; «Yâ Rabbi Sana şükürler olsun!» demek değildir.
Bilâkis Allah'ın kendisine lutfettiği nimetlerin hepsini yaratılış maksadına uygun olarak kullanmaktır.
Şükrün en makbulü ise sârî olan, yani din kardeşlerine fayda veren (içtimâî) ibâdetlerden (ve hizmetlerden) ibarettir. (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 67, по: 38)
HANGİ İNSAN MÜKERREMDİR?
YanıtlaSil"Cenâb-ı Hak buyurur:
<<< Biz insanı mükerrem kıldık...>>>
(el-Isrå, 70)
-Acaba bu mükerrem Ademoğlu kimdir? Toprak ve sudan yaratılmış bulunan maddi varlık, yani beden mi yoksa tefekkür ve konuşma kabiliyetiyle diğer canlılardan ayrılan insan cinsi midir?
-Elbette bunların hiçbiri değildir.
Zira azgın nefsinin süfli arzularını yerine getirmek süretiyle gayr-i meşrů taşkınlıklar yapan, hassas şerîati ve rûhâniyet tevzi eden tarikati ayaklar altına alan ve nefsânî duygularına esir olan kimseler, asla mükerrem olamazlar. Irfan ve vicdan sahibi kimseler nazarında bu tip insana; <>> demekten başka bir sıfat yakışmaz.
Mükerrem denilmeye lâyık Âdemoğlu ise, nefs tezkiyesiyle güzel ahlâka sahip olarak dışını ve içini süsleyen, şerîate hizmet eden ve
tarikate vakıf olan bahtiyar kimselerdir." (M. Es'ad Efendi, Mektůbât, s. 3, no: 1)
Adem olamaz ahsen-i takvim ile ekrem,
Takvâdır eden ehlini insân-ı mükerrem.
Ilm ü amel etmezse eğer kalbini tenvîr,
Şeytan kesilir nefs-i habîsi ile âdem! (M. Es'ad Efendi, Divân, s. 232)
Altın ve gümüş muhabbetine esir olursan, ayarın bakırdan daha aşağı olur.
Demir parçası gibi cevhersiz de olsan, kara bir taş veya mermer de olsan, bir gönül ehline erişirsen mücevher olursun!
(M. Es'ad Efendi, Divân, s. 109)
MES AD ERBIL
YanıtlaSilHAZRETL
LI SÖZLER
KELİME-İ TEVHIDE DAİR
.»الله« ism-i şerifi «esmâ-i hüsnâ »nın hepsini kendinde toplayan ve Cenâb-ı Hak için alem olan, yüce zâtına has bir isimdir.
O hâlde;
demek « لَا إِلَهَ إِلَّا الله»
<<-Allah'tan başka lutfeden, O'ndan başka himâye eden, O'ndan başka rızık veren... bir ilâh yoktur. >>> demektir.
Buna göre insan, kâmil bir mü'min olmak için bu zikr-i şerif ile kalbini ihyâ etmeli ve bu yüce kelimeyi kalp âlemine nakşetmeye îtinâ göstermelidir. (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s.146, no: 118)
-Bu aciz kardeşiniz hâlâ îmânın aslını ikmâle çalışıyorum. Kelime-i tevhîdi dil ve hâl ile zikretmeye gayret ediyorum.
Çünkü;
Cenâb-ı Hakk'ın dışında bir matlûb, -sûfi lisânıyla bir put, kalpte mevcut oldukça »لا إِلَهَ إِلَّا اللهُ « demek zordur. Söylense bile mânen kabule şâyan ve vuslata vesile olacağı şüphelidir. (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, 5. 63, no: 35)
»لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ « diyen cennete girer. >> buyurulmuş ise de diğer bir hadis-i şerifte; "مخلصا : ihlasla (kelime-i tevhîdi söyleyen)" kelimesi de zikredilmiştir. (Taberânî, Kebir, V, 197)
"-Onun ihlâsı nedir?" suâline Efendimiz;
*-Onu Allah'ın haram kıldığı şeylerden muhafaza etmesidir." cevabını vermişlerdir. (Taberâni, Evsat, II, 56)
323
کو کل نور جمالندن میم بر ضیا ابر
YanıtlaSilمحمد
HABİBİM...
Gönül nûr-i cemâlinden habîbim bir ziyâ ister, Gözüm hâk-i rehinden ey tabîbim tûtiyâ ister!
"Ey Habibim! (Şu karanlık gurbet diyârına düşen) gönlüm, cemâlinin nûrundan bir ziyâ, (parıltı, aydınlanacak bir ışık) ister! Ey Tabîbim! (Sen'den ayrı kaldığım şu gurbette) gözüm, Sen'in yolunun toprağından bir sürme ister!"
Ne âb-ı dîdeden râhat, ne âh-1 sîneden imdâd, Benim bâr-ı günâhım lutf-i şâh-ı enbiyâ ister!
"Ne gözyaşından rahatlık, ne de gönlün feryâdından bir imdat var! (Ey Sevgili!) Benim (taşımaktan âciz olduğum şu) günah yüküm, peygamberlerin şâhının lutfunu, yani Sen'in şefaatini ister!"
Gül-i ruhsârına meftûn olanlar şüphesiz Sen'siz, Ne mülk ü mâl ü câh ister, ne de zevk u safâ ister!
"Sen'in gül yüzüne âşık olanlar, hiç şüphesiz ki, (sadece Sen'i arzu-larlar. Dolayısıyla) Sen'siz, ne mal-mülk, mevki, ne de zevkve safâ isterler!"
lerden Seçmeler
YanıtlaSilEbu Mûsa'dan (ra) rivayetle:
Dünyasını seven ahiretine zarar verir. A tini seven dünyasına zarar verir. Siz ebedi fânî olana tercih edin.
Müsned, 4.
***
Burada söz konusu edilen dünya sev dünyanın fânî, günahlarla dolu, Allah'tan ve retten alıkoyucu ve ahiretin kuması olarak lendirilen dünyadır.
Bu yönüyle dünyayı seven insan bu sevg nin derecesi ölçüsünde ahiretine zarar ve Bazıları vardır ki bu sevgi sebebiyle dünya öylesine dalarlar ki farzları dahi terked boğazlarına kadar haram bataklığına gömül ler.
Bazıları vardır ki dünyaya düşkünlükle sebebiyle haram helâl demeden bir hayat yaşa haramlardan kaçınmada, helâllere yönelme bir titizlik içerisine girmezler.
Bazıları da vardır ki ibadetlerini yarım yama lak yapar, daha çok kazanma hırs ve heyecan içerisinde dinî vazifelerinde ihmalkârlıklara girer, Kur'ân ve faydalı kitapları okumada gev-şek davranır, iman ve Kur'ân hizmetinde reha-
vete dalar, maddeten ve manen beklenen feda-kârlığı göstermezler.
YanıtlaSilİşte böyle insanlar dereceleri ölçüsünde ahi-retlerine zarar vermiş olurlar. Belki dünyadan azıcık birşey kazanmış olurlar, ama ahiretlerin-den çok şey kaybederler. Ama ister meşru, ister gayr-i meşru tarzda kazanmış olsunlar kaybet-tikleri yanında kazandıkları çok çok küçük kalır.
Bir de ahiret sevgisiyle hareket etme vardır. Ebedî saadeti, Cenneti, cemalullahı düşünüp aşkla şevkle ahirete yönelmek; ibadet, taat ve kullukta bulunmak, manevî konularda titiz dav-ranmak ahiret noktasında insana çok şeyler kazandırır. Ama bu arada dünyadan bazı şeyleri de kaybedebilir insan. Zamanının büyük bir kıs-mını ahirete yönelik işlere ayırdığı için belki dünyevî noktadan zarara uğrayabilir, daha az kazanc elde edebilir. Bütün himmet ve gayretini dünyaya sarfetmiş olsaydı, belki daha çok şeyler kazanmış olacaktı, işte o bütün bunlardan mah-rum kalır. Veya helâl haram demeden dünyaya dalsaydı paradan, makamdan, şandan, şöhretten çok şeyler kazanmış olabilecekti. Ahirete yönel-diği için bunlardan da mahrum kalır. Fakat kay-bettikleri kazandıkları yanında çok çok küçük-tür. Çünkü haram ahiret için bir ateş olduğu gibi dünyada da ateştir. İnsan onun hayrını görmez.
14
YanıtlaSilSIRR-I INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE- MA'IDETUL-KUR'AN
Bununla birlikte yukarıda sayılan Arapça ilimleri açısından doğru ve belagat ilimleri kurallarına uygun olmak ve de İslâm dininin temel esasları ile muhalif düşmemek şartıyla, Kur'an'dan alınan bütün mana ve vecihler makbuldür.
Bunun en büyük delili, içtihad derecesine yükselen İmâm-ı Azamların ve İmam Safiilerin; Kur'an'ı tefsir eden binlerce Fahreddin-i Râzî ve Kurtubi gibi műfessirlerin; İmâm Gazali, İmâm Mâtüridî ve İmâm Eş'ari gibi usul'uddin ta bir edilen Kelâm âlimlerinin ve de Kur'an'ı nasıl anlayacağımıza dair tefsir, tevil ve delalet kaidelerini inceleyen Pezdevi, İmâm'ül-Haremeyn ve Molla Husrev gibi usul'ul-fıkıh allamelerinin Kur'an'dan çıkardıkları manalar bu-nun en büyük delilleridirler.¹
Şimdi Kur'an'ın lafzındaki camiiyyeti açıklaması bakımından iki noktayı açıklamak durumundayız.
2. RESULULLAH'IN KONUYLA İLGİLİ HADİSİ
Peygamber Efendimiz
أنزل القرآن على سبعة أحرف لكل آية منها ظهر وبطن ولكل حد مطلع
=Kur'an yedi harf üzerine indirilmiştir. Kur'an'ın zahiri, batını, haddi, muttalaı vardır." hadisiyle Kur'an'ın mana zenginliğine işaret eder. Bunu di-ğer hadis ile de birleştirirsek mana "Her bir âyetin mana mertebelerinde bir zahiri, bir bâtını, bir haddi, bir muttalaı vardır. Bu dört tabakadan her birisinin (hadisçe "şücûn ve gusûn" tabir edilen) füruatı, işaratı, dal ve budakları var-dır" şeklini alır. Hadiste belirtilen "zahir, batın, had, muttala"" ifadeleri hak-kında başka yorumlar da vardır. Bedîüzzaman'a göre "Kur'an'ın lafızları öyle bir tarzda vaz'edilmiş ki, her bir kelâmın, hattâ her bir kelimenin, hattâ her bir harfin, hatta bazan bir sükûtun çok vücuhu bulunuyor. Her bir muhata-bına ayrı ayrı bir kapıdan kissesini verir"3
mânâ ile ilgili güzelleştirmeler olup bunlara manevî güzelleştirici san'atlar deni-lir. Bir kısmı da lafızla ilgili süsleme san'atlarıdır. Bunlara da lafza ait süsleyici san'atlar denilir.
1 Bedüzzaman Sa'id Nursî, Sözler, 25. Söz, 2. Şua, 1. Lem'a.
2 İbn-i Hibban, El-Sahih, c. 1, sh. 276; Taberani, Mu'cem, c. X, sh. 105 vd.; ikinci kısım ise İbn-i Abbas tarikiyle İbn-i Ebi Hatım tarafından nakledilmiştir.
3 Bediüzzaman Sa'id Nursî, Sözler, 25. Söz, 2. Şua, 1. Lem'a.
IŞARİ TEFSİR VE CIFIR ILMI
YanıtlaSilŞimdi bu kelimeleri teker teker açıklayalım:
15
Zahir: Ehl-i ilme göre açık olan manadır. Nitekim çoğu fıkıh ve tefsir ki-taplarındaki manalar buna dahildir. Elbette ki Kur'an'ın muhkemat tabir edi-len ve tevile ihtiyaç duymayan ayetleri de böyledir. Bunu tilavet ve lafız ile ve hatta Kur'anda zikredilen kıssaların zahirini önceki ümmetlerin helakini ha-ber vermek ile tevil edenler de vardır.
Batın: Erbab-ı hakikatın muttali olduğu sırlar manasınadır. Ancak bunu da Kur'anı anlama ve hatta Kur'an kıssalarının başkalarına ibreti ifade etmesi olarak da değerlendirmişlerdir.
Hadd: Bunu helal ve haram yahut Kur'an'ın ulaşılabilecek nihai manaları ve sırları olarak açıklayanlar olmuştur. Bazıları ise hadd-i ve muttala'i bera-ber kullanarak Kur'an'ın en derin ve zor manalarının bile mutlaka bir izah vechi ve yolu olduğuna işaret eder demişlerdir.
Muttala': Vaad ve vaid gibi sırlara işaret eder diyenler olduğu gibi, Ce-nab-ı Hakkın yüce kitabında tenezzülat-ı İlahiye kabilinden kullarına olan te-cellisi şeklinde açıklayanlar da olmuştur. Bazıları da nüzul-ü İsa gibi ancak Allah'ın bildiği sırlar şeklinde açıklamışlardır.¹
Şücûn ve gusûn: Bu kelimeleri en güzel açıklayan ise yine Bedîüzzaman olmuştur: Bunlar hadîsçe "şücün ve gusûn" tabir edilen füruatı, işaratı, dal ve budakları manasınadır.2
Kur'an zahiri ve batınıyla bir bütündür. Nasıl ki lafız ve mana bir ve bera-ber mütalaa edilir; insan ceset ve ruhuyla mükemmel bir sistem oluşturur. Onun gibi, Kur'an'ın zahir ve batın manaları da muazzam bir bütünlük içinde-dir. Sadece zahire veya batına bakmakla Kur'anı hakkıyla anlayamayız. Zer-keşî'nin ifadesiyle "Zahiri iyi bilmeden batına ulaşılamaz. Ulaştığını söy-leyen, kapıyı geçmeden evin ortasına ulaştığını iddia edene benzer."
Kur'an'ın sadece zahirine göre hüküm vermek Zahirilik mezhebini, sa-dece batınına dikkat etmek Batınilik ekolünü, zahiri kabulle beraber ince ba-tınî manaları görmeye çalışmak da İşârî Tefsir mektebini netice vermiştir.
Büyük Müfessir Hamdi Yazır şöyle der: "Şüphe yok ki Kur'an apaçık bir Arapça ile inmiştir. Kur'an'ın dili, bilmece ve muamma gibi remizden ibaret sembolik bir ifade değildir. Ve şüphe yok ki nasslarda asıl olan, bir karine-i mânia olmadıkça,
Mahmud Alusi, Ruh'ul-Ma'ânî, c. 1, sh. 7; Zerkeşi, El-Burhan fi Ulum el-Kur'an, c. II, sh. 169; Suyuti, el-İtkan fi Ulum el-Kur'an, 4/225-226.
2 Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sh. 94-95.
541
YanıtlaSil16778. Aşk gözlerden girer, gözlerden çıkar.
16779. Atı şişmanlat, ki ayağı toprağı şişmanlatsın.
16780. Aynı ırmakta iki kez yıkanamazsın. (Efesli filozof Herakleitos'un sözü, atasözü haline gelmiştir.)
16781. Az şey için çoğu kaybetme. (Yani: Az tamah, çok ziyan getirir, anlamında)
16782. Balık, baştan kokar.
16783. Başa gelen çekilir.
16784. Başaranın arkadaşı çok olur.
16785. Başı iyi, sonu kötü olursa, her şey kötü olur. Ama başı kötü, sonu iyi olursa, her şey iyi olur.
16786. Başkasını susturmak için, ilkin kendiniz susunuz!
16787. Başlangıç, tümün yarısıdır.
16788. Beni şeytan almazsa, ben onun ensesine binerim.
16789. Beyinleri duvarlarla çevrili olmayan ve gözlerinin önünde perde bulunmayanlar, yaşamda başarılı olabilir.
16790. Bezgin halk, azgın deniz gibidir.
16791. Bir el, ötekini yıkar.
16792. Bir hadımınız varsa öldürün, yoksa öldürmek üzere bir tane satın alın.
16793. Bir halkın türkülerini yakanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür.
16794. Bir işin geç olması, hiç olmamasından iyidir.
16795. Bir tek insan, her şeyi göremez.
16796. Bugün iyi yaşayayım, çünkü yarın ne olacağımı kimse bilmez.
16797. Cehenneme giden yolda yürümek çok kolaydır.
16798. Cezasız eğitim olmaz.
16799. Çabuk ol, acele etmeden!
16800. Çile çekiniz, bütün zevklerden kaçınınız. (Anekhou kai apekhou.)
16801. Çingeneler arasına gir de en beyazını seç. (Bulgarca benzeri vardır.)
16802. Çivi çiviyi söker.
16803. Deliyi yola getirmektense, parça parça etmek daha kolaydır.
16804. Deve dize gelmezse, üstüne yük vurulmaz.
16805. Dil, kılıçtan daha etkili bir silâhtır.
16806. Dilin kemiği yoktur, ama kemik kırar.
16807. Dirlik-düzenlik içinde kuru ekmek yemek, kavga ederek balık yemekten iyidir.
16808. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur.
16809. Eğitim, aklın asma yaprağıdır.
540
YanıtlaSil16752. Süreh biler, süsüöh bilbet. (İyiliği yürek bilir, ayaklar bilmez.)
16753. Yaşlının sözünü torbaya sok, büyüğün sözünü heybeye at!
16754. Yolcu için yol mu yok, kurnaz için söz mü yok?
16755. Yürüme bilmeyen yolu bozar, söyleme bilmeyen sözü,
YENİ-ZELANDA ATASÖZÜ. Bak: MAORİ (YENİ-ZELANDA) ATASÖZÜ
YUGOSLAV ATASÖZLERİ. Bak: BOŞNAK, KARADAĞ, KOSOVA, MAKEDON, SIRP-HIRVAT, SLOVEN, VOYVODİNA ATASÖZLERİ
..
YUNAN (ESKİ-YENİ) ATASÖZLERİ
16756. Acıkmayan insan, ekmeğin ne olduğunu bilmez.
16757. Aç mısın, su ara! (Bizans siyaseti.)
16758. Adaletsiz krala boyun eğilmez.
16759. Ağa ile şeytan, ikiz kardeştir.
16760. Ağa kömür (kor) gibidir, yakamazsa karalar.
16761. Ağaç, her zaman yemiş vermez.
16762. Ağam, beni kes de cennete gideyim!
16763. Ağanın kurşunu, yağ gibi üste çıkar.
16764. Ağır giden, tez varır. (Speude bradeôs.)
16765. Aile ocağı sevgili, aile ocağı en iyidir.'
16766. Ak köpek, kara köpek, hep köpek. (Arnavutça, Bulgarca benzerleri var.)
16767. Ak saçlar, akıl ve deneyimden çok, yaşı gösterir.
16768. Akıllı adam, kabına uyan su gibi, duruma uymasmı bilmelidir.
16769. Akıllı bir kimsenin yurdu, bütün dünyadır.
16770. Akıllıların en akıllısı bile yanılabilir.
16771. Alınyazısı, kendisine boyun eğenlere, hep yol gösterir.
16772. Alışkanlık, ikinci doğadır.
16773. Anne ve babanın günahını çocuklar çeker.
16774. Arayan bulur.
16775. Armağan, kimi kez, Tanrıları bile kandırır.
16776. Aşırılığa kaçma! (Delphoi'deki Apollon tapınağında yazılıdır.)
16777. Aşk, gece dolaşır.
19
YanıtlaSilZülkarneyn
ZOLFA: Yakınlık, yaklaşma.
ZOLFE: Küçük saçak, püskül.
Yazı istilahlarındandır, sülüs yazısındaki elifierin. ucundaki cengete verilen addır, Eliflerin ucundaki çengel, ufak saçağa benzediği için bu ad verilmis-tir.
A ZOLFET: Yakınlık.
دور العقار ZOLFIKAR (Zülfekar) Re-sül-ü Ekrem (A.S.M.) zamanında bir käfire äit kı-lıç iken Hz. Peygamber (A.S.M.) Bedir Muharebe-sinde Hz. Allye (R.A.) verdiği ve ucu iki kısma ay-rılan meşhur kılıç.
(Mecăzen, simdiki devirde Hz. Peygamber (A.S.M.) ve Kur'ân-ı Kerim hakkında Inkara ve süpheye düşenleri İlmen, aklen ikna edip, månen küfrü kesen Risale-i Nur Külliyatından çok mühim bir eserin ismidir. Bu kitapta üç yüzden ziyade, rá-vileri ile birlikte Hadis-i şerifier nakledilerek Kur'-ån-ı Kerimin mucizeliği ve Resül-ü Ekremin (A.S. M.) hak Peygamber olduğu isbät ve beyan edilmiş-tir.)
الحرقة ZOLHUKA: Çocukların üze-rine çıkıp kaydıkları nesne.
الله ZÜLKA: Kaypak, düz yer.
دو الفريس ZO KARNEYN: Kur'ân-ı Kerimde adı geçen büyük bir hükümdar Ismi. (İkl boynuzlu veya iki zülüfiü yahut da şark ve garbin hakimi olduğu için böyle rivayet edilir.) (Bak: Karn)
سدد والقرنين Sedd-I Zülkarneyn: Zülkarney-nin yaptırdığı büyük sed.
(İkinci Sualiniz: Sedd-i Zülkarneyn nerede-
dir? Ye'cüc, Me'cüc kimlerdir?
Elcevap: Eskiden bu mes'eleye dair bir risa-le yazmıştım. O vaktin mülhidleri onunla mülzem olmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yoktur, hem kuvve-l hafızam tätil-i eşgal etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmi Dördüncü Sözün Üçüncü Da-lında bir nebze bu mes'eleden bahsedilmiş. Onun I-çin bu mes'elenin yalnız iki üç nüktesine gayet muhtasar bir işaret edeceğiz. Şöyleki:
Ehl-i tahkikin beyanına göre, hem Zülkar-neyn ünvanının İşaretiyle, Yemen padişahlarından Zülyezen gibi "zü" kelimesiyle başlıyan isimleri bu-lunduğundan bu Zülkarneyn, İskender-i Rumi de-ğlıdır. Belki Yemen Padişahlarından birisidir ki, Hazret-i İbrahimin zamanında bulunmuş ve Hazre-t-i Hızırdan ders almış. İskender-i Rumi ise, milad-dad takriben üçyüz sene evvel gelmiş, Aristodan ders almış. Tarih-i beşeri, muntazam surette üçbin seneye kadar gidiyor. Bu nåkıs ve kısa tarih nazarı, Hazret-i İbrahimin zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurafe-väri, ya münkirāne, ya gayet muhtasar gidiyor. Bu Yemeni Zülkarneyn, tefsirlerde eskidenberi İskender namlyle iştiharının sebebi, ya o Zülkarneynin bir ismi İskenderdir ki, İskender-i Kebir ve Eski İskenderdir. Veyahut; Ayat-ı Kur'âniyenin zikrettiği hadisat-ı cüz'-lyeler; külli hadisatın uçları olduğu cihetle...
Zülkarneyn olan İskender-i Kebirin Nübüv-vetkärane irşadatiyle akvam-ı zalime ile milel-i mazlume ortasında håll ve gaddarların garetlerine mani olacak meşhur Sedd-i Çinin binasını kurduğu gibi; İskender-i Rumi misillü müteaddit cihangir-ler ve kuvvetil padişahlar, maddi cihetinde ve må-nevi ålem-i insanlyetin padişahları olan bir kısım Enblya ve bazı aktab dahi manevi ve İrşadı cihetin-de o Zülkarneynin arkasında gidip iktida edip, maz-lumları zālimlerden kurtaracak çarelerin mühimle-
ZOHUR
YanıtlaSil1079
ZOHUR (Su) çok olmak.
(Irmak) su ile dolu olmak, Büyük ve uzun olmak,
ZÜHURET: Parlaklık, parılda-
ma.
ZÜKA: Nakit.
ZOKA: Oveyik kuşunun sesi.
ZOKA': Günes.
ZUKAE: Malı çok olan, zen-
gin.
ZOKAK (C.: Zekāk-Ezikka)
فاف Sokak. Üveyik kuşunun sesi. Ses, avaz, sada.
ZÜKAM: Nezle.
ZÜKE: Hışım, gadap, hiddet,
öfke. Özüntü, gam, tasa.
ZÜKK: Oveyik kuşunun yav-
rusu.
رکZOKME Kişinin son çocuğu.
Çocuk doğarken çıkan ses. Ağır ve can sıkıcı kimse.
شکر ZOKR : Kalbdeki fikir, düşün-
ce.
دگران ZÜKRAN: (Zeker, C.) Erkek-
ler.
çük tuluk.
ZÜKRE Şarap konulan ku-
ذكره ZOKRE: Peklik. Keskinlik.
دقون ZOKUN (Zekan. C.) (Ku, u-
zun okunur) Yüzün alt uçları. Çeneler.
الكور ZOKUR: (Zeker. C.) Erkek-
ler.
دکورت
Zokuret: Erkeklik.
ZOLAKA: (Bak: Zelāka)
ZOLAL: Saf, berrak, tatlı, ha-
f.f, güzel, soğuk su. Yumurta akı.
Zulali vasi Sevdiğine, mu-
زلال وصل
habbet ettiğine kavuşmanın neticesi häsıl olan tat-lılık ve sürur.
دلی Zulall (Zülallyye) Yumurta akı özelliğinde olan maddeler. Yumurta akına ben-zlyen.
ZOLAM: Parasız, züğürt.
والحلال ZOL CELAL: Celal sahibi, Allah (C.C.). Azamet, kibriyā, Izzet ve heybet sahi-bi Cenab-ı Hak. (С.С.)
دو الجمال ZOCEMAL: Cemâl, lütuf, rahmet ve güzellik sahibi Allah. (C.C.)
والجام - CENAH Çok cihetil,
çok taraflı, her yana gidebilir.
ذوالجناحين ZO-L CENAHEYN: İki taraf-
II. Çift kanatlı. Hem dünya hem ähirete ält. Za-hiri ve bâtıni bilgisi geniş olan kimse, İki månevi you takibeden, İki ayrı meharet sahibi.
دو الاحمد ZOL ECNIHA: Kısım kısım, Çok taraflı, çok kanatlı.
ولف ZOLEF (Zülfe, C.) Gecenin gündüze yakın saatleri. Yakınlık. Rütbe. Menzi-le.
القطة ZÜLENKATA: Zeker. Kısa
boylu kişi.
زلف ZOLF (Zülüf) f. Yüzün iki ya-nından sarkan saç lülesi.
زلف پریشان Zolfi perişan f. Zülfün dağı-nik, perişan oluşu. Sevgilinin saçının darma dağın oluşu. Mc: Sevilen şeylerin, Işlerin karma karışık oluşu.
زلف یار Zolf-dyår: f. Sevgilinin zülfü. * Mc: Menfaat, fayda, çıkar. Hatır, onur, şeref.
ZURU
YanıtlaSil1078
vetli.
benzeri hayvanların memeleri.
ZURU: (Zar'. C.) İnek ve
zl-+
ve etil kimse.
ZURUB: Kısa boylu, şişman
Kablar.
ZURUF (Zarf. C.) Zarflar.
nus ha så K 1
si. Kızılcık yemişi.
ZU'RUR: Yaramaz huylu ki-
ZUTT: Zencilerden bir kabile.
mek, eğilmek.
ZUYUC: Meyletmek, yönel-
Geçici olarak durantar.
ZUYUF: (Zayf. C.) Misafirier.
ruğu olan.
ZU-ZENEB: Kuyruklu. Kuy-
na gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
ZO: "Sahip, málik" mänası-
1-20 والأحداث-ehdäb: Kirpikliler.
مان
لعاف
دیات
ZUAF: Tez, acele, hızlı, seri.
CLJ
ZÜAF: Ağu. Zehir.
ZOBAB (E): Sinek.
زبان
ZOBAB: Şom. Şer, kötülük.
ZOBAD: Bir ot cinsi.
ZOBALE: Mum. Kandil fitili.
ZOBANA: Yılan boynuzu.
Aktebin kuyruğu ucundaki dikeni.
ZOBBAD: Değersiz şey.
Kaymak.
ZÜBD: Tereyağı, kaymak.
sonuç, hülāsa. Bir şeyin en mühim kısmı. Kay-mak. Her nesnenin İyisi ve hälisi.
ZÜBDE: (C.: Zübüd) Netice,
رید کالZabde-l kemål: Kemälin en 1-
leri derecesi.
يد المقال
Zübde-i makal: Sözün özü.
زیدی
ZOBDI: Tereyağıyla ligili, te-
reyağına alt. Tereyağlı cisimler.
ZÜBED (Zebed. C.) Köpük-
ler.
ZOBED: (Zübde, C.) Özler, ö-
zetler, zübdeler, neticeler.
ZÜBEH: Bir ot.
şey.
ZÜBEYR: (Zübür, den) Yazılı
ZOBEYR BİN AVVAM (R. A.): Sahabe-l Kiramdan ve Aşere-l Mübeşşereden-dir. Erkeklerin beşincisi olarak onbeş yaşında iken İstämiyeti kabul etti. Resül-ü Ekrem Aleyhissalātü Vesselämı muhafaza İçin ilk kılıç çekenlerdendir. Bütün gazalarda bulunup çok yara aldı. Mısırın Fet-hinde bulundu. Çok zengin olduğu hålde bütün va-rını İslamiyete fedä etti. Namaz kılarken şehid e-dildi (Hi: 67). Namazını Hz. All (Radıyallahü anh) kıldırdı.
ریر ZOBRE (C.: Züber) Büyük
demir parçası. (Örs mānasına da gelir.)
دول ZOBUL Sararıp solma. Bu-
ruşma. Pejmürdelik.
زيول بامت ZOBUL-YAFTE:f.Gübrelenip
kuvvetlenmiş olan.
lar. Kitaplar, زیور ZOBUR (Zibr. C.) Mektup-
زیر
ZOBOR: (Zebur. C.) Kitablar.
Mektuplar.
ZOBYE: (C.: Zübā) Tepe.
رجاح ZOCAC (E): Cam, şişe, sırça.
Zücăci Camcı, şişeci, sırçacı.
ZURU
YanıtlaSil1078
ZUHUR
yapılı kablar.
حاجة Zücciyye: Cam veya sif Catan
ZOCAL: Oyuncu guvercin
ZOCC: (C.: Zicce-Zicaci Sin kenarı,
ü arkasının demiri.
Dirsek Ok demin. ZOCLE: (C.: Zúcul) Insantar
dan bir tälfe,
ZOCUR (Zecr. C.) Yasak -
meier, mani olmalar, önlemeler, Zorlamalar. Ezi yetier. Kovmalar.
ZOFF (Züfat): Az, kalli,
ZOFFE: Bölük, zümre.
ZOFR: Ulu kişi, seyyid.
ZOFRE: (C.: Zeferät) Kükre.
mek. Gürlemek.
Nefesi içeri çekip göğsunu ött.
mek. Gam, tasa, Atin orta yeri.
ما
esip sürüp gidermesi.
ZOFYAN: Rüzgarın şiddetle
ZOHA': Miktar.
جار ZOHAR (Zahir): Zorla ici geçmek, Siddetle teneffüs etmek.
تمان
ZOHAL: Satürn gezegeni,
C.) Altınlar.
ZOHBAN: (Zühub) (Zeheb.
هد ZOHD: Dünyaya rağbet et-memek. Nefsini zevk ve arzudan kendini cekerek ibådete vermek.
هد قلب
Zühd-ü kalb: Kalben dünyaya değil. Allah rizasına müteveccih olmak, Kalbin din. ya alákalarından kesilmesi.
Zünde dair.
زهدی Zühdi: Zühde ait ve müteallik,
Zühdiyye: Fis: Cilecilik. Ezi.
yet ve sıkıntılara katlanarak månevi terakki sahibi olmağa çalışmak.
ZOHEYR Küçük çiçek, Ci
cekcik.
ZOHLUK (C.: Zehälik) Se.
miz, besili, şişman.
ZOHM: İçyağı.
ZÜHME: (C.: Zühem) Çirkin
koku. Kedinin kuyruğu altında toplanan misk.
ZOHRE: Çoban yıldızı, Sabah
yıldızı. Tarık. Venüs. Kervan kıran, Culpan. Güneş ten ikinci derecede uzak olan ve sair seyyarelerden daha parlak olan yıldızdır. Berraklık, safilik.
زهروی حرف
ZOHREVİ Frengi ve bel so-
ğukluğu gibi hastalıklar.
ZOHRUF: (Bak: Zuhruf) Yal-
dızlı zinet.
ZOHUB: (Zeheb. C.) Altınlar.
دهوب
ZOHUK: Bitip tükenme, mah-
volma, yok olma, Hükümsüz kalma.
ZOHUL: (Zahl. C.) Düşman-ve intikamlar.
lıklar. Adåvetier, öç
ZOHUL: Unutmak veya bir l-
قول şi geciktirmek, Elde olmayan bir sebeble bir işi ge-ciktirmek. Yanılmak, Kasden unutur gibi olmak.
ZOHUL Uzak olmak, yerin. den gitmek, Uzaklaşmak,
قول ZOHUL: Gafil olmak, gaflet-
te bulunmak, Meşgul olmak.
ZOHUR : Çiçekler. Ezhär.
هوية ZOHUMET: Yağlılık.
زهور
ZOHUR: Parlaklık, Parildama.
Zühuret.
zamanı için saklanıp biriktirilen şey. ZOHUR (C.: Ezhar) Darlik
Çirkin Kedinin kuyruğu altında toplanan misk. ZOHRE: Çoban yıldızı, Sabah
YanıtlaSilkoku. yıldızı, Tarik. Venus. Kervan kıran, Culpan. Günes-ten ikinci derecede uzak olan ve sair seyyarelerden
daha parlak olan yıldızdır. Berraklık, safilik. ğukluğu gibi hastalıklar. شرق ZOHREVI : Frengi ve bel 50-
シン
ZOHRUF: (Bak: Zuhruf) Yal-
dızlı zinet.
ب هوب
ZOHUB: (Zeheb. C. ) Altınlar.
ZÜHUK: Bitip tükenme, mah. volma, yok olma. Hükümsüz kalma.
ZOHUL : (Zahl, C.) Düşman-luklar. Adavetler, öç ve intikamlar.
ZOHUL : Unutmak veya bir i si geciktirmek, Elde olmayan bir sebeble bir işi ge-Ciktirmek, Yanılmak, Kasden unutur gibi olmak,
رول ZOHUL : Uzak olmak, yerin-den gitmek, Uzaklaşmak.
زهول ZOHOL : Gâfil olmak, gaflet-te bulunmak. Meşgul olmak.
زهرة
ZOHUMET: Yağlılık,
زهور
ZOHUR: Çiçekler. Ezhar.
زهور
ZOHUR : Parlaklık. Parıldama,
Zühuret.
دخر ZOHUR : (C.: Ezhar) Darlık zamanı için saklanıp biriktirilen şey.
32
YanıtlaSilHadislerden SEÇMELER
Küçük çocuğun birşeyi hafızasına alması taş üzeri. ne kazılan nakış gibi kalıcıdır. Kişinin yaşlandıktan sonra birşeyi hafızasına almaya çalışması ise, su üzeri-ne yazı yazmaya benzer.
Hatib'in Tarih'inden.
Bu hadis, çocuk yaşta ilim öğrenmeye başlama-nın önemini vurgulamaktadır. Nasıl taşa kazılan ya-zı, kolay kolay silinmezse, küçük yaşlardayken öğre-nilen bilgiler de kolay kolay unutulmazlar. Onun içindir ki ebeveyn, çocuklarına daha küçük yaşlarda iken okuma şevk ve hevesi yanında zaruri ve öz bil-gileri verirlerse, çocuk hem çok şey öğrenir, hem de hayatını sağlam bir temel üzerine oturtmuş olur. Yaş-lılıkta öğrenilenler ise suya yazı yazmak gibidir ki, çabuk unutulur ve silinir. Adeta bu yorgunu yokuşa sürmeye benzer. Fazla başarı elde edilmez. Bu ger-çekle beraber insan yaşlıyken de birşeyler öğrenebilir. Bu hadis yaşlılıkta ilim öğrenmenin imkânsızlığına değil, çabuk unutulacağına dikkat çekmektedir. Yok-sa mü'min ölünceye kadar öğrenmekle mükelleftir.
İLİM MÜMİNİN DOSTUDUR, MÜSLÜMAN İLME SARILMALI
İbni Abbas (ra) rivayet ediyor:
İlme sarıl. Çünkü ilim mü'minin dostudur. Hilm onun veziridir. Akıl onun yol göstericisidir. Salih amel
İlim
YanıtlaSil33
onun doğru yolda sabit kılıcıdır. Şefkatlilik babasıdır. Yumuşaklık kardeşidir. Sabır maddi ve manevî duygu-larının kumandanıdır.
Hakîm'den.
İbni Abbas (ra) naklediyor:
Allah'ın onlar sayesinde sana fayda vereceği birkaç hasleti öğreteyim mi? İlme sarıl! Çünkü o mü'minin dos-tudur. Hilm yardımcısı, akıl rehberi, amel gözeticisi, şef-kat babası, yumuşaklık kardeşi, sabır ise maddî ve ma-nevî duyguların kumandanıdır.
Hakîm'den.
AİLE FERTLERİ İLİM ÖĞRENMELİ
Enes (ra) rivayet ediyor:
Allah bir ev halkı hakkında hayır dilerse onları dinde bilgi sahibi kılar. Küçüklerini büyüklerine say-gılı yapar. Hayatlarında yumuşaklık, harcamalarında iktisat nasib eder. Tevbe etmek için kusurlarını kendi-lerine gösterir. Hayır dilemezse onları kendi haline terkeder.
Dârekutnî'nin Sünen inden.
İLİM ÖĞRENMENİN DİĞER AMELLERE ÜSTÜNLÜĞÜ
İbni Abbas (ra) rivayet ediyor:
Kur'an ve Sünnet Işığında
YanıtlaSilKALBI HAYAT
Dr. Adem ERGÜL
ALTINOLUK
SUNUŞ
YanıtlaSilKalb, nefs, gönül, zikir, tezkiye, huşü gibi kavramları genellikle tasavvufun alanına tahsis edip, tasavvufu da, özel insanların özel meşgalesi halinde görmek, adeta umumi bir temayül haline gelmiştir. Sanki başka insanların, ta savvuf dünyası ile buluşmamış olanların, diyelim İslam'ı "Şeriat" çerçevesinde anlayıp yaşayanların kalbe dair bir derdi olmaması gerektiği düşünülmüştür.
Derin bir yanılgıdır bu.
Tasavvuf erbabının "kalb ehli", "gönül insanları gibi telakki edilmekten bir rahatsızlık duymalan beklenemez. Aksine onlar, zaten öyle olmak için "yola çıkmışlar veya "yol"a girmişlerdir. Onlar, öyle olamamaktan endişe ederler. Öyle olamamak, ham gelip ham gitmektir bir bakıma onlar için. Oysa onlar, gönülde bir yangın ararlar, aşk ateşi ile yanmayı isterler... Kalb yangını dır aradıkları ömür boyunca.
Derin yanılgı, herhangi bir müslümanı kalbi derinlikten uzak düşünebil-mekten doğuyor. Müslümanın her amelinde-eyleminde kalbin vuruşları yansı malı oysa...
Neden böyle?
İşte bu kitap, bu "nedeni açıklıyor.
Müslümanın, emanet edilen ömrü, "kalbi hayat" diye özetlenebilecek bir derinlikte yaşamaktan başka yolu olmadığını açıklıyor. Hayatın yaşanmış kabul edilmesi için bu derinliğin elzem olduğunu açıklıyor.
Kur'an ve sünnet ışığında...
Her Müslümanın bağlayıcılığı konusunda tereddüt gösteremeyeceği iki ana
kaynağın rehberliğinde...
Bir Kitap ki, "iman" bağlılarından, "Allah'ın huzuruna hastalıksız, selim bir kalb götürmesi"ni istiyor... "Onunla gel" diyor. Başkasıyla gelme. Sadece
bedenle gelme, özen gösterilmemiş bir kalble gelme, hastalıklı olanla gelme...
Bir Peygamber ki, "insanın içindeki o nüve ye işaret ediyor, insanın kıy metü mahiyyetini ona bağlıyor...
Onun farkında olmamak reva mi?
Onu ihmal etmek, onu sam yellerinin önüne atmak, onu madenine yaban cı unsurların tahribine izin vermek yakışık alır mı?
YanıtlaSilYa dokusu bozulursa.
Allah'a yakınlıkla mutmain olacak bir varlık iken, ya, bünyeye pompalaya-cağı kan değişmişse. Damarlar, tahrib edici hücreler taşımaya başlamışsa...
Değerli araştırmacı dostumuz Dr. Adem Ergül, insanın bu en hayati dava-sını inceledi Kur'an'a, Allah Rasülü (s a.)nün sünnetine hayatına baktı. Bu bir bakıma, Allah kelämının, Rasülünün kalbi hayatına nasıl yansıdığının okunma ya çalışılması demekti. "Kalbine danış" buyurduğunda Allah Rasûlü, hangi kal-bi kastediyordu acaba? "İtminana ulaşmış kalb" nasıl olurdu?
Bu kitap, asıl itibariyle, Dr. Adem Ergül'ün Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Ana Bilim dalı'nda hazırladığı doktora tezidir. Bunu özellikle belirtiyoruz, çünkü bunun, bu eserin ilmi hüviyetinin bir belgesi olduğunu düşü nüyoruz. Tam da bu alanda, böylesine ilmi muhtevada bir çalışmaya ihtiyaç ol duğunu bildiğimiz için...
Ama bu konuda söyleyeceğimiz bir husus daha var: Akademik çalışmalar, doktora tezleri genellikle, okunması zor eserlerdir. Adım başı kaynak ve alabil-diğine detay. Insan, ilerlemekte zorlanır akademik eserlerde... Ama özel bir çalışma ile, elinizdeki kitabın o tür zorlukları giderildi Değerli araştırmacımız eserin yayına hazırlandığı süreçte, bütün kitabı gözden geçirerek, ilmi muhteva-ya halel gelmeden, kitabın üslübunu, sohbet ortamında okunabilecek bir kıva-
ma getirdi
Şimdi elinizde, hem Kur'an ve Sünnet'in ölçülerini belirlediği "kalbî ha-yat" konusunda sağlam bir müracaat kitabı, hem de dost ortamlarında gönül huzuru içinde paylaşılacak bir sohbet kitabı vardır.
Kitabı değerli kılan bir başka hususiyeti ise, muhterem Osman Nuri Top-baş Beyefendi'nin "Kalb Alemi" başlığıyla yazdıkları, gerçekten mevzuu ihata eden ve daha sonra genişletilerek kitap halinde yayınlanacak olan, özün özü bölümdür. Bir bakıma, Dr Adem Ergül'ün ilmi çalışması, Osman Nuri Topbaş Beyefendi'nin kalb ve kalem himmeti ile taçlanmıştır.
Altınoluk, her hediye kitabının, Müslümanın hayatına bir artı değer taşı-masını öngörüyor. Hep bir şahsiyet inşasından söz ediyoruz. Kalbinizi yokladı-ğınızda, tam da bu zamanda, oraya bir Kur'an ve Sünnet ışığının düşmesi ge-rektiğini hissedeceksiniz. İşte bu kitap tam sizin içindir. Okudukça yüreğiniz bü-yüyecek, buna inanıyoruz. Son sözümüz bir dua:
"Rabbımız! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lutfu en bol olan Sensin" (Al-i İmran 8)
ALTINOLUK
KALB ÂLEMİ
YanıtlaSilOsman Nûri TOPBAŞ
AHLAK
YanıtlaSilmunu mu sağlıyorlar yoksa toplumun ürettiği bir dizi son hareket noktası olarak alıyor? Ahlaki ilkeler toplumun olu mudurlar? Ahlak teorileri aynılık mı yoksa farklılık üzerine kurulular?
T
Dil
tar
tep
sis
Bu çalışmanın şimdiye kadarki bölümünde Batı'da mode zamanlarda ortaya çıkan ahlak anlayışını ilgili üç ana boyut kan otonomidir. İkincisi hürriyettir (insan özgürlüğü). Son o le ele aldım. Bunların ilki ladini bir ahlak anlayışıyla ortaya rak, qünümüzün küreselleşme ve artan içiçe geçme süreçle nin daha da açığa çıkardığı bir farklılıkların bir arada yaşam si meselesi, vani ben ve öteki arasındaki "fark" sorunudur. B ve öteki arasındaki farkı hem muhafaza edecek hem de bir radalığı sağlayacak ahlaki ilkeler ne olmalıdır? İnsan olar muhtelif moral felsefeleri, ahlak anlayışlarını birbirleriyle na telif edeceğiz? Ötekine karsı yükümlülüklerimiz nelerdir? K mopolit, içinde farklılıklar barındıran bir insanlık cemaa mümkün müdür?
Ahlak, Din ve İslam
Ahlak ve din arasındaki yakın ilişki dikkate alındığında çok sorulan soru şudur: Ahlak için din ne kadar gereklidir? A laki normlar (neyin doğru, neyin yanlış olduğunu tarif ve tali eden ilkeler) dini bilginin önemli bir kısmını oluşturuyor. Pe çok seküler ahlaki ilke dini vecibelerle büyük benzerlik göste mektedir. Ahlak teorileri arasındaki önemli ayırımlardan bi de bu teorilerin dini mi yoksa seküler mi olduklarıdır. Genelo din, özelde ise İslam bir dizi ahlaki prensip sunmaktadır. Di sel ahlak genellikle ahlaki olanı Allah'ın emrettikleriyle özde görür. Çoğu kez bu örtüşme fıtrat (insan doğası) gibi kavram larla açıklanır. Fakat fitratın mahiyeti konusunda ciddi tartı malar vardır.
Allah bir şeyi o şey iyi oluduğu için mi emretmiştir yoksa şey Allah emrettiği için mi iyidir? Eğer Allah bir şeyi, o şey i olduğu için emretmişse, iyi Allah'ın emrine takaddüm eder. E ğer Allah emrettiği için bir şey iyi veya kötü oluyorsa o zama da Allah'ın emri iyiye takaddüm eder. Yani Allah emrettiği içi bir şey İyi, yasakladığı için de o şey kötü olmuş olur. Eğer Al lah eşyanın zati iyilik veya kötülüğüne bağlı olsa o zaman onu kudret sıfatı kayıt altına alınacağı için Allah'ın Kadir-i Mutlal sıfatı ile çatışır. Çünkü o zaman Allah kendinden bağımsız bi ahlaki norma tabi durumuna düşer. Yani Allah'ın tercihleri ah laki olanla sınırlanır, kayıt altına alınmış olurdu.
88
KOPNO YAZ/2006
MORAL FELSEFE VE DEMOKRATİK YURTTAŞLIK
YanıtlaSilKimilerine göre bir şeyin iyi olması (hayır olması, helal ol-ması) Allah emrettiği içindir. Hayır Allah'ın emrinden neşet e-der. Bu anlamda ilke olarak her şey hayır/helal (ve aynı sebep-le şer/haram) olabilir(di). Bir şeyin emredilmesi veya yasaklan-ması o şeyin sahip olduğu düşünülen zati özelliklerinden (ör-nek: sağlığa faydalı olmak vs) kaynaklanmaz. Allah'ın emri (emr-i İlahi, vahiy) hayır ve şerrin, doğru ve yanlışın sonucu değil, onların varlık sebebidir. Yani bir yanda Allah'ın adalet sı-fatı, diğer yandan da kudret sıfatı riske girdiği için neyin mer-keze alındığına bağlı olarak vurgular değişmiştir.
Kimisi de şöyle yaklaşmıştır: Evet Allah'ın tasarrufu, irade-si iyilik ve kötülükten bağımsızdır, fakat aynı zamanda da Al-lah adalet ve sevgi ile hareket eder. Kadir-i Mutlak'tır ve hiç-bir kanuna tabi değildir, ama aynı zamanda Adil'dir.
Bu konuda gündeme gelmesi gereken önemli bir husus da şudur: Bir davranışın veya şeyin iyi olması başka bir şeydir, bi-zim onun iyi olduğunu bilmemiz bambaşka bir şeydir. Bu açı-dan bakıldığında, eğer bir şeyin iyiliği (hayır oluşu) Allah'a bağ-lı değilse bile bizim onun iyiliğine ilişkin bilgimiz Allah'a bağlı olabilir. Yani ontolojik olarak ahlak dine ihtiyaç duymayacak ol-sa bile epistemolojik olarak ahlak dine dayanabilir.
Allah'ın varlığını kesin veri olarak kabul etmeyenler için ah-lak dine dayanmak zorunda değildir. Fakat eğer Allah varsa, ahlak o zaman ya kısmen ya da tamamen dine bağlı hale gelir. Ahlakın dine ne kadar bağlı olacağı söz konusu dinin ontolojik anlayışına göre değişecektir. İslam düşünce tarihi boyunca bu konuda etraflı tartışmalar olmuştur. Bu sadece Mutezile, Ceb-riye ve Ehl-i Sünnet (ortodoksi) gibi ekoller arasındaki tartış-malarla sınırlı değildir. Mesela, ahlaklı olmanın gerekçesi ne-dir? Cennet ve cehennem olmasaydı yine de ahlaklı olmak ge-rekir miydi?
İslam'da Ahlak
Bir din olarak İslam'ın ahlaki sonuçları vardır ve İslam gele-neği farklı dönemlerde değişik ahlak anlayışlarına kaynaklık etmiştir. Tefsir, fıkıh ve kelam gibi ilimlerin her biri ahlaki ilke-ler sunmuşlardır. Müslüman filozoflar ve tasavvuf geleneği de aynı şekilde İslam ahlak anlayışının oluşumunda önemli katkı-larda bulunmuşlar. İslam'da ahlak üzerine yazan Majid Fakhry en az dört ahlak geleneğinden bahsedebileceğini belirtir. Bun-lar metinsel, kelami, felsefi ve dindarlık ahlakı gelenekleridir
89
KÖPRÜ-YAZ/2006
208
YanıtlaSilYALANIN KÖTÜLÜĞÜ
"Hayır, mü'min yalancı olamaz.""
Ubade b. Samit (ra) Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu anlatıyor:
"Bana altı şeyi garanti ederseniz ben de size cenneti garanti ederim.
Bunlar:
1. Konuştuğunuzda doğru söyleyin.
2. Söz verdiğinizde yerine getirin.
3. Size bir emanet bırakıldığında onu koruyun.
4. Irz ve namusunuzu koruyun.
5. Gözlerinizi harama bakmaktan muhafaza edin.
6. Harama ve başkasının malına el uzatmaktan sakının."
Fakih diyor ki, Resulullah (sav)'in bu altı şeyin içinde bütün iyilik ve güzellikleri toplamıştır.
İlk olarak şöyle buyurdu: Konuştuğunuz zaman doğru söyleyin.
Kelimei tevhid başta olmak üzere bütün doğru ve güzel sözler bunun kapsamına girerler.
Yani, kişi Allah'tan başka ilah bulunmadığına şehadet ettiği zaman onun bu sözü doğru olduğu gibi, başkalarıyla konuşmalarında da doğru sözlü olur.
İkinci olarak şöyle buyurdu: Söz verdiğinizde yerine getirin.
Yani, Allah'a verdiğiniz sözü de insanlara verdiğiniz sözleri de yerine getirin.
Kişinin Allah'a verdiği sözü yerine getirmesi ölene dek mü'min ola-rak yaşamasıyla gerçekleşir. İnsanlara verdiği sözü yerine getirtmesi ise, onlara verdiği sözlerin tamamını tutmasıyla gerçekleşir.
Üçüncü olarak şöyle buyurdu: Size bir emanet bırakıldığında onu mu-hafaza edin.
Emanet iki türlüdür.
1. Allah ile kulu arasındaki emanet
2. İnsanların birbirine bıraktığı emanetler.
Allah'ın kullarına bıraktığı emanetler, Allah'ın onlara farz kıldığı iba-detlerdir. Bu ibadetler onların yanında emanet olduğuna göre, kulların bunları vaktinde eda etmeleri gerekir.
Muvatta, Kelam 19, (2, 990) Hakim, Müstedrek, 8066
TENBİHÜ'L GÂFİLİN
YanıtlaSil209
Insanların kendi aralarındaki emanetler ise, birinin diğerine bıraktığı bir mal veya bir söz ya da bir başka şey olabilir. Kendisine emanet bırakı lan şey ne olursa olsun kişinin bu emaneti gözetmesi gerekir.
Dördüncü olarak şöyle buyurdu: Irz ve namusunuzu koruyun.
Namusu muhafaza etmek iki şekilde olur:
1. Cinsel organını haram ve şüpheli olan şeylerden korumak.
2. Başkasının görmemesi için avret yerlerini (başkalarının görmesi haram olan yerler) örtmek. Çünkü Resulullah (sav)'in bu konuda şöyle bu-yurmuştur: "Allah (bakılması yasak olan organlara) bakana da bakılmasına sebep olana da lanet etmiştir."
O halde Müslüman'ın yapması gereken, avret yerlerini başkalarının göremeyeceği tarzda kapatmasıdır.
yun. Beşinci olarak şöyle buyurdu: Gözlerinizi harama bakmaktan koru-
Yani, gözlerinizi kadınların avret yerlerine ve bakılması helal olma-yan yerlerine bakmaktan sakının. Ayrıca dünyanın güzelliklerine bakıp, aldanmaktan da sakının.
Allah (cc) bu konuda şöyle buyuruyor:
وَلا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَأَبْقَى
"Sakın kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalan-dırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı hem de daha süreklidir."2
Altıncı olarak şöyle buyurdu: Harama el uzatmaktan ve her türlü haramdan sakının.
Huzeyfe b. Yeman (ra) diyor ki:
"Resulullah (sav)'in zamanında biri yalan söylediğinde bu onun mü-nafıklığına delil sayılıyordu. Şimdilerde ben içinizden birilerinin günde on kez yalan söylediğini işitiyorum."3
Deylemi, Müsnedül-Firdevs, 5441
Taha 131
Ahmed, Müsned, 23326