Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
YANITLASİL
yuksel24 Mart 2024 15:08 İsmail Hakkı Bursevi
kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
Yani: Her ne suretle olursa olsun; söylediğim bütün sözlerle doğ-ru konuşmayı nasib etmeni isterim. Doğru konuşmayı isterim ki, ne-cat bulmama sebeb olsun.
Allahım, benim bazı günahlarım var ki, seninle aramdadır. YI-
ne bazı günahlarım var ki, onlar da halkınla benim aramdadır.
Allahım, seninle aramda olan günahları bağışla.
al. Halkınla aramda olan günahlarıma da tefekkül eyle; onu benden
Fazlınla beni ihtiyaçsız kıl.
Cümlesinin ifade ettiği mana şudur: Bir kimseye muhtaç olmak. halkın elindekine göz dikmek, tamah etmek ve benzeri hallerden kur-tulmak..
Üstteki duayı yapan şunu demek ister:
Ya Rabbi, beni üstte anlatılan kötü hallerden kurtar.
Duâya devam edelim:
Çünkü sen bol mağfiret sahibisin.
Allahım, kalbimi ilimle nurlandır.
Bu cümlede geçen ilim şunlardır: Kur'an, hadis-i şerifier, şerî hükümler ve bunların dışında kalan faydalı ilimler.
Bedenimi taatında kullan.
Sırrımı fitnelerden halas eyle..
Bu cümlede geçen:
Sır.
Ruh manasınadır. Bunun için şerhli bir mana vermek gerekince,.
şöyle olur:
- Allahım, dünya ve âhiretime zarar veren, beni doğru yoldan çıkaran, Allah zikrinden alan fitnelerden ruhumu temizle..
Ruhum ise.. ilahi tecellilere, sübhan Allah'ın sırlarını müşahedeye, rabbani ilimlere bir yerdir. Sonra orası, hak itikadın mahallidir. Gü-zel huyların kaynağıdır.
İşte anlatılanlar dolayısı ile, orayı kendisine zid şeylerden koru-mak sureti ile påk eyle..
Fikrimi, İbretli işlerle meşgul eyle..
Bu cümlenin ifade ettiği mana şudur:
Allahım, hatırıma, fikrime ve hayallme; birliğine delalet eden eserlerini müşahede edip cümle güzel san'atlarını, yarattıklarını, hay-retengiz işlerini görüp İbret aldır.
Sonra..
- Şeytanın vesveselerinden beni koru. Beni ondan kurtar.
Allahümme nevvir bil ilmi kalbi vesta'mil bitaatike bedeni ve hallis minel-fiteni sırri veşgal bil-itibari fik-ri ve kuni serre vesavis-iş-şeytani ve ecirni minhü ya Rahmanü hatta la-yekûne lehu aleyye sultan.
EL HİZB'ÜS-SANİ FİYEVM'İS-SULASA
Allahümme inni es'elüke min hayri mata'lemü ve euzü bike min şer-ri mata'lemü ve estağfirüke min kül-li mata'lemü inneke ta'lemü ve lána'-lehü ve ente allam'ül-guyub.
Allahümmerhamni min zemani haza ve ihdak'il-fiteni ve tatavüli ehl' il-cür'eti aleyye vestiz'afihim iyyaye.
Allahümmec'alni minke fiiyazin meniin ve hırzin hasinin min cernii halkıke hatta tūbelliğani eceli muafen.
Allahım, kalbimi ilimle nurlandır. Bedenimi taatında kullan. Sırrımı fitne lerden halás eyle. Fikrimi ibretli işlerle meşgul eyle. Şeytanın vesveselerinden benl keru. Beni ondan kurtar. Ya Rahman, o kadar ki, onun benim üzerimde bir gü cü kalmasım.
İKİNCİ BÖLÜM: Sah günleri başlanır.
Allalım, bildiğin şeylerin hayrından isterim; bildiğin şeylerin şerrinden de sana sığınırım. Bildiğin her şeyden bağışlanmamı talep ederim. Hakikatta bi-len sensin, biz bilemeyiz. Gaybleri tam bilen sensin.
Allahım, bana merhamet eyle şu zamanımdan, fitnelere sarılmaktan, cür'et ehli kimselerin bana sataşmalarından ve onların beni zaafa düşürmelerinden..
Allahım, beni zatından gelen bir himaye ile koru. Tüm halkının şerrinden ötürü, beal metin bir yerde sakla ki, ömrümün sonuna kadar kurtulmuş sayıla-yim.
leada bulunmadan Kendisine ihsan buyrulan ilmi ve Şeriattan bildir-diklerini inceden inceye düşünen kimse, aklının üstünlüğünde ve an-layışının keskinliğinde hiç şüphe etmez.
Vehb b. Münnebih der ki: (Ben, yetmiş bir kitap okudum ve hep-sinde de, Peygamber Aleyhisselâmı, gerek akıl, gerek görüş bakımın-dan insanların en üstünü buldum.
Okuduğum kitapların hepsinde gördüm ki Dünyanın başından sonuna kadar yüce Allah'ın, bütün insanlara vermiş olduğu akıl, Pey-gamber Aleyhisselâmın aklının yanında ancak, dünya kumlarından bir kum tånesi gibi kalmaktadır!) (111)
Akıl İlim ve marifetin kaynağıdır.
İsåbetli görüş, keskin zekâ, görüş ve düşünüşlerde isåbet, doğru tahmin, işlerin sonunu düşünme, şehvetle mücâhede, güzel siyaset ve tedbir, faziletlere tabi olma, çirkin huy ve hareketlerden uzak durma da, hep akıldan kaynaklanır. (112)
Rebi b. Hüşeym «İslâmiyetten önce, câhiliye devrinde halk, Resû-Jullâh Aleyhisselâmın Hakemliğine baş vururlardı.» der. (113)
Peygamberimizin, otuz beş yaşlarında bulundukları ve Kureyş müş-riklerince, Kâbe'nin onarımına girişildiği sırada, Hacerülesved'in, Kâbe duvarındaki yerine konulması işi, Kureyş Liderleri arasında sert bir tartışma ve çekişmeye yol açmıştı.
Her kabile, onu, yalnız başına kaldırıp yerine koymak isteyor ve buna, kendi kabilesinin, her kabileden daha lâyık olduğunu iddia edi-yordu.
En sonunda birer tarafa çekilmişler, and içmişler ve çarpışmağa hazırlanmışlardı.
Abduddar oğulları, ortaya, içi kanla dolu bir çanak getirip Müt-tefikleri olan Adiy oğullarile birlikte ellerini kanlı çanağa batırarak bu yolda ölmeyi göze aldıklarına yemin etmişlerdi.
Dört veya beş gece, böyle sinirler gerilmiş bir halde geçtikten son-
ra Peygamberimizin Hakemliğine baş vuruldu.
Peygamberimiz, Hacerülesved'i, Ridâsının üzerine koydu.
Ridanın dört köşesini, dört kabile büyüklerine tutturup Hace-rülesved'i, konulacak yerine kadar kaldırttı.
Hacerülesved'i, Ridanın içinden alıp Kendi elile yerine yerleştir-di. (114)
(111) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 53-54
(112) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 76
(113) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 100
(114)
İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 1, s. 209-210, İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 145, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 425, Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 99-100
Kabileler arasında kanlı bir savaşa dönüşerek asırlar boyunca sü-rüp gidecek olan çetin bir anlaşmazlığı, Peygamberimiz, böylece en må-kul ve en Hakimâne bir şekilde halledivermiştir.
Hicretin yedinci yılında Elçi olarak gönderilen Håtıb b. Ebl Bel-tea ile tartışan İskenderiye kıralı Mukavkıs da, bu gerçeği Sen, Ha-kim olan'ın yanından geliyorsun! diyerek teslim ve itiraf etmişti. (115)
Peygamberimizin, on dokuz yıl sonra hicretin altıncı yılında an-cak 1400-1500 mücahidle gide bildiği Hudeybiye'de Hz. Ömer gibi bazı ateşli Sahabilerin olanca itirazlarına rağmen, bazı tâvizler vere-rek Kureyş müşriklerile yapmayı başardığı Muâhede; iki yılda İs-làm mücahidlerinin sayısını on bine yükseltecek ve Kureyşilerin Mua-hede hükmünü bozucu davranışları üzerine on bin kişilik bir ordu ile gidip Mekkeyi feth edecek kadar İslâma ve Müslümanlara güç kazan-dırmıştı. (116)
Yine, Peygamberimiz, Hz. Ömer'in olanca itiraz ve çabasına rağ-men, Hazrecilerin ve munáfıkların Lideri Abdullah b. Übeyy b. Selûl'-ün ricası üzerine cesedini, Kendi gömleğine sardırmış ve cenaze na-mazını da, kıldırmıştı.
Abdullah b. Übeyy gibi kötülükleri herkesce bilinip duran bir kim-seye, gömleğini niçin verdiği ve onun cenaze namazını ne diye kıldığı sorulduğu zaman, Peygamberimiz «Benim gömleğim ve üzerine kıldı-ğım namazım, onu, Allâh'dan, Rabbımdan gelecek azabdan kurtara-cak değildir.
Fakat, ben, bu sayede, onun kavmından bin kişinin Müslüman ol-masını umuyorum!» buyurup gayesindeki yüceliği ve siyasetindeki in-celiği ortaya koymuştu. (117)
Abdullah b. Übeyy'in, böyle, Peygamberimizin gömleğinden ve üze-rine kılacağı namazdan, Ahirette yararlanmayı umduğunu gören Haz-recîlerden bin kişi tahmin buyrulduğu gibi Müslüman olmuştur. (118)
(115) İbn-i Abdulberr İstiab c. 1, s. 315, Ebülfida Elbidâye vennihâye c. 4, s. 272
(116) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 3, s. 321-337, Vakıdi Megazi c. 2, s. 571-624, İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 95-105
(117) Taberi Tefsir c. 10, s. 206, İbn-i Hacer Fethulbâri c. 8, s. 254, Diyar Bekri -Hamis c. 2, s. 140
(118) Bedrüddinül'ayni Umdetülkarî c. 8, s. 54, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 140-141
دره حالو کہ جناب حقه باسيلان مثل اوراك هدى اندان آنان، بدن جمعید یدابمه مثل معناسنه در اولور رشی هم هند هم مثل اولاواز ور شبيك هندى اول مثل اولد مان او بله احسن مثل بولونی
من الك محاليتني است الزام ايدر.
(انسان) نے صبغة جمع بله ذكرى مشر ترك جهالته اشار تدر. يعنى اى شرك الفم مهند بر بگزری او لما بانه جناب قصر، فاصل بر سور و مثل و ضد یا میور ساز؟ و كذا، بتونه انواع شرکانه شروان روینه اشارند. یعنی نه داننده و نه صفاننده و نه افعالنده شریکی و شبیهی بوفور وكذا، وتي، صدابی، اهل تثليت، اهل طبیعت کی فرقه ضاله نك تو هم ایند قاهرى شريط كرك طبقه الدين اشار تدر.
افطار ) وتنى مذهبنك منشى، بالديزلرى إله اعتقاد ايتمك، ما ولى تخيل اتمك، جسمتي تو تم ایمان کی کولونج شیار در.
وانته تعلمون ) بو جمله اله ابتدارك مو كنده ذكريد بالن انه الى جماله لي، اسلاميتات منشى علم اساس عقل اولد يغنه اشارت الدولى بناء عليه، اسلاميتك، حقيقتي قبول و سقط لی
اوها می ردانمك، شانند ندر.
(تعلمون ) کلمه نه بر مفعولك تركى موحه مفعو للمرك تقديرين سبب اولمشدر. ديمك ايجاز و اختصاري يا يعقله اطناب وتطويلي ترك ايمن فقط داها زياده اطناب و تطويله وسيله
اولمشدر
يعني اللهدن باشقه معبود يار اولما ديقي وخالفكرن بولو نغماد يغني و باشقه به قادر مطلقه او لماد يعني. ومنهم زن بولو غار يعني بداير سكن. وكذا بيلير سكر كه، او نارك او يدير د قاري الهه لي واحده امار هیچ بر شیشه قادر دگار در او ناکرده مخلوقد ولی
Cat Endad, niddin cem'idir. Nidd ise, misil ma'nasımadır Halbuki Cenab-ı Hakk'a yapılan misıl, onun zıdı olur. Bir sey hem zid, hem misil olamaz. Ve bir şeyin ziddi, ona misil olamaz. Oyle ise mislin bulunması, mislin muhäliyetini istilzám eder.
'n siga-i cem' ile zikri, müşriklerin cehaletine işarettir. Yani, "Ey müşrikler! Hiçbir cihetten bir benzeri olmayan Cenab-ı Hakk'a, nasıl bir sürü mısıl ve zid yapıyorsunuz?" Ve kezå, bütün envå'-ı şirkin reddine işarettir. Yani, "Ne zâtında ve ne sıfatında ve ne ef'ålinde şeriki ve şebihi yoktur."
Ve keză, veseni, sábii, ehl-i teslis, ehl-i tabiat gibi fırak-1 dållenin tevehhüm ettikleri şeriklerin tabakalarına işarettir.
İhtâr: Veseni mezhebinin menşei, yıldızları iläh itikad etmek, hulülü tahayyül etmek, cismiyeti tevehhüm etmek gibi gülünç şeylerdir.
وأَن تَعْلَمُونَ Bu cümle ile âyetlerin sonunda zikredilen emsåli cümleler, İslâmiyet'in mensei ilim, esası akıl olduğuna işaret ederler. Binåenaleyh, İslâmiyet'in, hakikati kabul ve safsatalı evhåmı reddetmek, şänındandır.
تعلمون kelimesine bir mefülün terki, çok mefüllerin takdirine sebeb olmuştur. Demek îcáz ve ihtisârı yapmakla, itnâb ve tatvili terk etmiş, fakat daha ziyade itnâb ve tatvile vesile olmuştur.
Yani, "Allah'dan başka ma'bůdunuz olmadığını ve hålıkınızın bulunmadığını ve başka bir kadir-i mutlak olmadığını; ve mün'iminizin bulunmadığını bilirsiniz. Ve kezá bilirsiniz ki, onların uydurdukları âliheler ve esnâmlar, hiçbir şeye kadir değillerdir.
3644. Sakal güzelleştirir, ama parlatmaz. (Brada krasi, a ne sveti. Slaveykov, s. 134.)
3645. Sanki Tanrı'yı sakalından tutmuş! (Kato çe e hvanal gaspoda za bradata!)
3646. Sarıasma kuşu küçüktür, ama yuvasını korurken, engerek yılanının hakkından gelir. (Avligata e malka, no kogato brani gnezdoto si, na usoynitsa nadviva.)
3647. Savaş birilerinden alıp ötekilere götürür. (Voynata na edni ponasâ, a drugi otnasa.)
3648. Sel gider, kum kalır. (Türkçeden geçmiş.)
3649. Semerci öldü, diye eşek oynarmış. (Razigralo se magareto, çe umryal semerciyata.)
3650. Sen yolcu, ben hancı isem, benimkine hep gelirsin. (Ti kato si yolciya, az kato sım hanciya, se şte dodeş nam oya.)
3652. Seninle, kadınım, kötü; sensiz, daha kötü. (S teb, jeno, zle; bez teb, po-zle.)
3653. Sevilen konuğa tuzla ekmek sunulur.
3654. Sıçan deliğe sığmamış, bir de kuyruğuna kabak bağlamış.
3655. Sıçanların düşündüğnü, kediler bozar.
3656. Sıkıntı (geçim darlığı) zamanında herkes kendini düşünür. (V sakıntıya seki gleda sebe si.)
3657. Sırık gibi uzun.
3658. Sıtma, borçluları yanıltmasalar, tuttuğum adamı on yıl tanırım, dermiş. (Treskala kazvala, çe kogoto hvanala vednaj deset godini go poznavala, ako ne sa borçliite da ya barkat. Türkçe karşılığı: Sıtma, ben tuttuğumu kırk yıl tanırım, dermiş.)
3659. Soğuk demir döver: Boş iş. (Yunanca benzeri var --Bie studeno jelyazo: Naprazen trud - Ger. II/15.)
3508 Olamden sonra bir ölüm daha yok. (Turkce, Romence benzerleri var Vedngj yre sa mre, dva poti ne - Slaveykov, s. 148.)
3609. Ölümün yanında, ağır hastalığa razı olunur.
3610. Ölürsem gözlerim açık gider. (Türkçe benzeri var -Tirnova'da söylene SBNU IX/189, XV/140)
3611. Padişah padişahlığını yapsın, ama yüzyıl yıllamasın.
3612. Papaz, bildiğini okur.
3613. Papazı ararsan, meyhaneye sor! (Ako tirsiş popa, popitay v krıçmατα!)
3614. Papazım dediğini dinle de ne yaptığına bakma! (Sluşay pop sto kazva, ne gleday şte virşi
3615. Papazın oğlu ya gaydacı, ya haydut, ya sığırtmaç olur. (Popski sin ya gaydarciya, ya huydutin, ya govedar)
3616. Para olmazsa, oğul babasının mezarını bile kazmaz. (Bez pari i sin na başta grob ne kopae.)
3617. Para, para kara para... Allah'ın olmadığını bilseydim sana tapardım. (Türkçeden geçmiş.)
3618. Parasız adam, kendi kendinin düşmanıdır. (Bez pari çelyak, sam na sebe si vrag. Slaveykov, s. 119.)
3619. Parasız adamı Tanrı da sevmez. (Bez pari çelyak i bogu ne e drag. Slaveykov, 5.119.)
3620. Parayla cennettesin, parasız yanından geç. (S pari -v raya, bez pari- pokraya.)
3621. Parlayan her şey, altın değildir. (Siçko, što sveti, ne e zlato.)
3622. Parmağını kes, ki herkes sana ilaç söylesin. (Povirji si prista, da ti kaje lek vseki. Fıkrası var. Türkçeden geçmiş: Kes parmağını, çık pazara, ilaç gösteren çok olur.) 3623. Pazarda koyun postundan çok, kuzu postu bulunur.
3624. Pehlivan da olsan, aşağıdan güreş. (Türkçeden geçmiş -Borets li si, iznisko bori Ako si borets, iznisko se bori -Slaveykov, s. 133 ve 104.)
3625. Piçimi tut, orospuya güleyim.
3626. Piliçler güzün sayılır.
3627. Pire için yorgan yakar. (Zaradi bılhata izgaryam yurgana.)
3628. Rahat ve huzur istersen, toy ve şölenden uzak dur. (Ako iskaş mir, nedey hodi v pir - Slaveykov, s.95.)
3629. Rahat ve huzur isteyen, manastira kapansin. (Ako iskas mir, stoy v manastir. Slaveykov, s. 95.)
3630. Rahat yerin zenci kölesi.
3631. Rum-Bulgardan, Çingene-Türkten ve yoksul çorbacıdan Tanrı bizi korusun! (Ot bilgarin-grik, ot tsiganin-turçin i ot siromah çorbaciva: da pazi Gospod.)
oğlu Cihangir Şah zamanında da manevi kar-gaşa devam etmiştir. Daha önce devletin üst kademelerini ellerinde bulunduran Şi i ve Ra-fiziler, yeni şahı da Müslümanlar aleyhinde kışkırtmaya devam etmişler ve haksız yere Imam-ı Rabbani hazretlerinin hapse atıl-masını sağlamışlardı. Bunlar aynı zamanda Şiiliği ve Rafiziliği devlet görüşü olarak hal-ka benimsetmeye çalışıyorlardı. Fikir akım-larının bir gayesi de Müslümanlar arasında kargaşa çıkarmak, dört halife aleyhinde şüp-heler uyandırmak ve Peygamber Efendimize bağlılığı azaltmaktı. İmam-ı Rabbani hazret-leri bu tehlikeli fikirleri fikir yoluyla bertaraf etmek için; "Peygamberliğin İspatı", "Rafizili-gin Reddi" adlı eserleri yazdı. İslam dünyası-nın her tarafında faaliyet gösteren bu zararlı akımlara büyük bir darbe indirdi.
Onun bu hareketi Şi i idarecileri harekete ge-çirdi. Çeşitli iftiralar atarak hükümdarı İma-mın aleyhine geçirmeye çalıştılar ve nihaye-tinde tutuklanmasını sağladılar. Güvalyar Kalesine hapsedildikten sonra burasını Med-rese-i Yusufiyeye dönüştürdü ve aralarında gayr-i müslimlerin de bulunduğu çok sayıda insanın ebedi saadetine vesile oldu. Bu geliş-meyi gören fitneciler Zerdüşt ve zalim bir ku-mandanı hücresine gönderirken Rafizi kale komutanının aracılığıyla da İmamı rahatsız etmek için her hileye başvurdukları halde, amaçlarına ulaşamadıkları gibi nihayetinde sözkonusu Zerdüşt ve Rafizinin hatalarını anlayarak Müslüman olmaları ile, idarecileri hüsrana uğratmışlardır.
Kendine yapılan bunca eziyet ve zülümle-re rağmen İmam-ı Rabbani, babasına baş-kaldırarak isyan eden şah Cihan'ı bu yanlış hareketinden vazgeçirerek baba-oğulu ba-rıştırmış saltanat kavgasının son bulması-na vesile olmuştur. Öte yandan hapiste bu-lunduğu sırada, şaha başkaldırıp kendisini kurtarma tekliflerine izin vermemiş dahilde vuku bulacak bir çarpışmada birçok masu-mun zarar görebileceğine dikkat çekerek mü-saade etmemiştir. Müsbet hareketi karşılık görmekte gecikmemiş, Şah ve oğlu yaptıkları hatanın farkına fararak Onu serbest bırak-mışlardır.
İmam-ı Rabbani ve Bediüzzaman
Kendisinden sonraki dönem hakkında gaybi işaretlerde bulunan büyük müceddidlerden bir tanesi de İmam-ı Rabbani hazretleridir.
desiyle karşılaşınca çok hayret etmiştir. Bu mektupta Üstada ısrarla "tevhid-i kable et sonra Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle bütün ta tavsiyesinde bulunur. Üstad. bu hitabdan rikatlerin başı ve menba 1 olan Kur'an-ı Azi-müşşana yönelerek tavsiyeyi yerine getirir.
Bediüzzaman Hazretleri, İmam-ı Rabbani'yi hizmetlere vesile olup harika halleri ve çök hem şahsiyet hem vazife bakımından büyük önemli irsadlarından dolayı: "Ümmetimin alimleri, İsrailoğullarının paygamberleri gi şahsiyetler alime hadisine masadak şahsiy arasında sayar. Bir başka ifadesinde; "Eğer İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki bugün Hin distan'da hayattadır diye ziyaretine bir dåvet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikele re katlanarak ziyaretine gideceğini belirtir. Eserlerinin muhtelif yerlerinde O'nu "müced-didi-i elf-i sani" olarak tavsif eder.
İmam-ı Razi إمام راضى : kelam, felsefe ve tefsir alanlarında tanınmış meşhûr bir İslâm âlimi-dir.
1149 yılında Selçuklu Devleti'nin başşehri olan Rey'de doğdu. Devrin meşhur âlimlerin-den kelâm ve felsefe tahsil etti. Üstün zekâsı, güçlü hafızası ve etkili hitabetiyle tanınan ve 12. yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri olarak kabul edilen Fahreddin er-Râzî; kelâm, fıkıh, tefsir, Arap dili, felsefe, mantık, astro-nomi, tıp, matematik gibi çağının hemen bütün ilimlerini öğrenip bu alanlarda eser vermiş çok yönlü bir âlimdir. Bundan dolayı "Allâme" ünvanıyla da anılmıştır. Hitâbeti sayesinde yaptığı münazaralarda başarı gös-terdi ve ehl-i bid'ate mensup pek çok kişinin Ehl-i Sünnete intisap etmesini sağladı. Aka-idde (imânî konularda) Eşarî, fıkıhta Şafii mezhebine bağlı kalmıştır. Dinî ilimler için-de Razînin daha çok temayüz ettiği alanlar tefsir ve kelâm ilimleridir. Tefsirde dirâyet metodunu başarıyla uygulamış ve kendisin-den sonra gelen hemen bütün müfessirlere kaynak olmuştur. Kur'ân'ı tefsir ederken döneminde mevcut bütün ilimlerden fay-dalanıp, ilmî tefsir hareketine öncülük yap-mıştır. En çok kelâm sahasında eser veren Rāzi, hayatının son dönemlerinde kelâm ve felsefenin insanı kesin bir tatmine ulaştıra mayacağı kanaatine vardığını söylemiş ve herkesi Kur'ân'ın yöntemlerine dönmeye da-
vet etmiştir. 1210 yılında Herat'ta vefat eden Fahreddin er-Rāzi, arkasında binlerce talebe ve iki yüze yakın eser bırakmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:
Mefatihul-Gayb: Tefsir-i Kebir diye de şöhret bulan bu eser Razi'nin tefsire dair en önemli eseri olup otuz iki cilt halinde yayınlanmış-tir. El-Mufassal.el-Mebahisü'l-Meşrikiyye, el-Metalibu'l-Alive, el-Mahsül, Camiu'l-Ulum
Imam-1 Sarani 1491-1566 إمام شعراني: Safii
mezhebinin ünlü alimlerindendir. Mısır'da yetişmiş ve burada hizmet etmiştir. Asıl adı Abdülvehhab'tır. Şa'rani unvanıyla tanınıp meşhur olmuştur. Sünnet-i seniyyenin ya-şanması ve yaşatılması üzerinde titizlikle durmuştur. Risale-i Nur'da, velilerle ilgili an-latılan bazı olağanüstü hallerin inkâr edilme-mesi üzerinde durulurken, yapılan izahatta ismi zikredilmektedir. Künyesi Ebül Mevahib Abdülvehhab bin Ahmed bin Ali bin Ahmed bin Muhammed bin Musa şeklindedir.
Abdülvehhab, 1491 yılında Mısır'ın Kalka-şend kasabasında doğdu. Babası eğitimine önem vererek küçük yaşlarda ilim tahsiline yolladı. Erken yaşlarda Kur'ân-ı Kerim'i ez-berledi ve hafız oldu. Sekiz yaşından itibaren de düzenli olarak namazlarını kılmaya ve iba-detinin üzerinde titizlikle durmaya başladı. Aldığı vazifenin üzerinde titizlikle duran, en ince teferruatına kadar inen ve mükemmel şekilde yapmaya çalışan birisi olarak dikkat-leri üzerine çekti. Çalışkanlığı ile hocalarının dikkat ve ilgisine mazhar oldu.
İlim meclislerine devam eden Abdülvehhab muhtelif hocalardan dersler aldı. Hocaları-nın ders olarak okuttuğu kitapları ezberledi. Hadis ve Fıkıh dalında edindiği birikim ile zamanının önemli alimleri arasında yer aldı. Daha sonraki dönemde yazdığı Tabakat adlı eserinin sonuna, ilminden istifade ettiği bü-yük şahsiyetlerin tamamının isimlerini ilave etti. Bu hareketiyle bir bakıma hocalarına karşı vefakârlığını gösterdi.
Abdülvehhab, geçimini sağlamak amacıyla dokumacılık işinde çalıştı. Kendini tam ma-nasıyla yetiştirmek için hoca ve üstadlarına tam bir inançla ve sadakatla bağlandı. Nefsiy-le mücadele ederken, bu duygunun isteme-diklerini yaparak terbiye etme yolunu seçti. Yalnız kaldığı zamanlarının büyük ekseriye-tini ibadetle geçirdi. Haramlardan kaçındı ve takva üzere yaşamaya dikkat etti. Yiyecek bir
şey bulamadığı zamanlarda bile durumunu hiç kimseye sezdirmedi ve kimseden bir şey istemedi.
İdarecilere karşı mesafeli duran Abdülveh-hab, bu konudaki görüş ve tavrını, "vali ko-naklarının, sultan ve adamlarının evlerinin gölgesinden dahi geçmem, yolumu değiştiri-rim" demek suretiyle net bir şekilde ortaya koydu. Cenab-ı Hakk'ın emir ve yasaklarına samimi bir şekilde uyduktan sonra, yaptığı ibadetlerden büyük lezzet almaya başladığını belirtti.
Peygamber Efendimizin (asm) sözleri ve sün-netine uymanın ehemmiyeti üzerinde duran Şa'ranî; sünnet ve hadis-i şeriflerin Kur'ân-ı Kerim'i açıkladığını, mezhep imamlarının sünneti, din alimlerinin de mezhep imamla-rının sözlerini açıkladıklarını belirtti. Sünne-tin ehemmiyeti üzerinde dururken; temizlik, namazın kaç rekat kılınacağı, rüku ve secde-nin nasıl olması gerektiği, bayram ve cenaze namazlarının nasıl kılınacağı, zekatın ölçüsü gibi konuların en güzel şekilde Peygamber Efendimiz tarafından icra edildiğini, aksi takdirde tüm bunları hiçbir alimin sadece Kur'ân-ı Kerim'e bakarak çıkaramayacağını belirtti. Farzların seferde kaç rekat kılınaca-ğını Kur'ân-ı Kerim'de bulamadıklarını söy-leyenlere, Hazreti Ömer'in (ra) şu cevabını hatırlattı:
"Cenâb-ı Hakk, bize Muhammed Aleyhissela-mı gönderdi. Biz, Kurân-ı Kerim'de bulama-dıklarımızı, Resulullahtan gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde dört rekat farzları iki rekat kılardı. Biz de öyle yaparız."
Şa'ranî, günümüzde yanlış bir şekilde anlaşı-lan ve icra edilen bazı uygulamalara da cevap teşkil edecek önemli açılamalara yer verdi. Vefat olayından sonra, her türlü manevi yar-dıma muhtaç olan insanlar için yapılacak ha-yır işi ve verilecek sadaka için yedinci, kırkın-cı veya elli ikinci günü-gecesini beklemenin gereksizliğini ima etti; "Denize düşen insana atılacak kurtarıcı can simidi ne kadar erken atılırsa o kadar makbule geçeceği gibi, ölen insan adına yapılacak iyilikler, hayır hasenat-lar da aynen öyledir. Ne kadar erkene alınır da acele ile gönderilirse o kadar makbul olur."
Şafii mezhebi imamlarından olan Şa'ranî, İmam-ı Şafii'nin İmam-ı Azam hakkındaki tutumunu aktarmasıyla da önemli bir vazi-fe gördü. Şa'ranî, Mısır'dan Bağdat'a gelen
Aslında zekât ve sadakayı, ona en lâyık kimselere verebilmek, onun hangi yollardan kazanıldığına da bağlıdır. Diğer bir ifadeyle zekât, sadaka ve infakların sarf yerleri, kazancın helâliyet derecesini gösteren aynalar mesâbesindedir.
Çünkü bu ibâdet, zähiren mâlî olarak gerçekleşiyor görünse de, aslın-da o da mânevî bir mâhiyet ve rûhâniyet zemininde güzellik ve faziletini inkişaf ettirmekte ve kalbi kıvam ile makbul olmaktadır. Tıpkı hac ibadeti gibi...
Hac
Bütün dünya mü'minleriyle tek yürek hâline gelinen hac ibâdeti de, giyi-len bembeyaz ihramlarla bir nevî kefen iklimine girmektir. İbrahim -aleyhis-selåm-'ın teslimiyetinden hisse alabilmektir. Hac ve umre, Hakk'a teslimiyet hâli ile rûhânî meziyet ve istîdatların tekâmül ettirilmesidir.
Hac ibâdetinde, insanların hak ve hukûkuna dikkat etmemek, mâlâyanî ile meşgul olarak rûhâniyet ve feyzi dağıtacak davranışlarda bulunmak, bu ibâdetin ecrini zâyî etmektir.
Bütün ibadetler gibi hac ve umreler de kalbi hassasiyetlerle îfâ edilme-lidir. Öyle ki bu ibadet, bembeyaz ihramlar içerisinde meleklerin letåfetinden hisse alma gayretidir. Kadın-erkek mü'minler, tavaf, sa'y ve vakfe yaparken refesten, yani lâubâlî hållerden korunmalı, devamlı ayaklarının ucuna baka-rak fisk u fücûrdan ve münakaşadan beri kalmalıdır.
Yine ihramlı iken bir av avlanmamalı, avcıya av gösterilmemeli, bir ot, hatta kasıtlı olarak bir kıl bile koparılmamalıdır. İhrâma girenler, belli bir vakit bâzı helâllerin bile yasaklanması vesilesiyle, şüpheli ve haramlardan ne kadar uzak durmak gerektiğinin bir başka telkinini gönüllerinde hissederler. Orada bilhassa Yaratan'dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, nezaket ve bilhassa gönül kırmama ve kırılmama hassasiyetinin şuur ve idrāki içinde olurlar. Böylece kalpler incelir, nezâket ve zarâfette zirveleşir, İslâm'ın güler yüzünü temsil edecek kıvâma ulaşır.
Bunun için her hâlükârda ilâhî emir ve yasaklara riâyet şarttır. Bilhassa da hac ibadetinde. Çünkü mâlî ve bedenî bir ibâdet olan hac için gereken maddi meblağ da helâlden kazanılmış olmalıdır.
Hadis-i şerîfte, haram parayla hacca giden kimse; «Lebbeyk» dediğinde kendisine; «Sana, ne lebbeyk ne de sa'deyk. Çünkü senin kazancın haram, azığın haram, bineğin haramdır. Hiçbir sevap almadan günahkâr olarak dön!
Hoşlanmayacağın şeyle karşılaşacağından dolayı üzül!» şeklinde bir karşılık verileceği beyan buyrulur. (Heysemi, III, 209-210)
Bu bakımdan hac yapacak kimselerin her şeyden önce bu mânevî itâba muhatap olmaktan sakınmaları gerekir. Tå ki, onun özüne ve rûhuna uygun bir hac nasib olsun.
Mevlânâ Hazretleri, gerek hac, gerek namaz, gerekse diğer ibadetleri rûhuna uygun bir şekilde edâ etmeye ışık tutacak bir bakış açısıyla, mese-lenin özünü, şu veciz cümleyle hulāsa eder:
"Keçinin gölgesini kurban etme!"
Çünkü işin özünü, aslını ve rûhunu unutup da gölgesiyle meşgul olmak, her hâliyle boş bir hamâkattir. İbadetleri rühâniyetinden uzak, gåfilâne edâ ediverip geçmek ve onların kalbî cihetine nüfüz edememek, onlardan umu-lan fayda ve bereketin zâyi edilmesine sebep olur. Geriye sadece boş bir yorgunluk kalır.
Bu sebeple mü'min, yaptığı ibadetleri de ihsan kıvamında, yani Allah'ı görüyormuşçasına bir gönül hassasiyetiyle, özenerek, en güzel kıvamda yapmaya gayret etmelidir.
Unutmamalı ki, içinde yaşadığımız maddî âlem, fânîdir. Hakîkî hayat olan âhirete kıyasla dünya, bir gölgeler âlemi, hayal ve rüyâ diyârıdır. Dünya hayatında yaşanacak kullukta da sırf zâhirde kalmak, işin özüne nüfüz ede-memek, taklitten tahkike intikal edememek, insanı menzil-i maksůda vâsıl olmaktan alıkoyar.
Bu tıpkı, ceviz yemek isteyen birinin, kabuğu kırarak onun içini açmaya mecbur oluşuna benzer. Hakk'ın rızasına ulaşmak için de, kulluğun sırf zâhiriyle yetinmemek, onun rûhuna da nüfüz edebilmek şarttır.
Bütün ibadetler, kalp ve beden åhengi içinde îfâ edilmesi hâlinde bir kıymet ifade eder. Çünkü o zaman kalbe de işler, rūha da işler. İnsanın bütün fiil ve davranışlarına da işler. Müthiş bir muâmelât güzelliği ve mükemmelliği meydana gelir...
MUÂMELAT
Muâmelât, İslâm'ın en mühim esaslarından biridir. Fakat ne yazık ki, çoktan beri bütün İslâm âleminde materyalist ve rasyonalist teläkkîlerin esiri olan insanların menfi telkinleri neticesinde, yüce İslâm dîninin muâmelât
Birgün İså -aleyhisselâm-, İsrailoğullarından salih zannedilen bir kim-se ile şehir dışına çıkmıştı. Halk arasında fâsıklıkla meşhûr günahkâr bir adam da büyük bir eziklikle peşlerine takılmıştı. İstirahat için mola verildi-ğinde bu günahkâr kul, samîmî bir nedâmet ve utanç hâli içinde, gönlü kı-rık olarak onlardan ayrı bir yere oturdu ve merhametlilerin en merhametli-si olan Hak Teâlâ'nın yüce affına sığınarak:
"- Rabbim! Şu yüce peygamberinin hürmetine beni affet!" diye duâ eyledi.
Salih zannedilen kişi ise, onu fark edince küçümsedi, hakîr gördü ve ellerini semâya kaldırıp:
"Allah'ım! Yarın kıyamet günü beni bu adamla birlikte haşreyleme!" di-ye ilticâda bulundu.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Îså -aleyhisselâm-'a şöyle vahyetti:
"Ya Îsā, kullarıma söyle; ikisinin de duâsını kabul ettim. Boynu bükük mücrim kulumu affedip kendisini cennetlik kıldım. Halkın sâlih zannettiği kişiye gelince, onu da, benim affettiğim kulumla beraber olmak istemediği için cennetliklerden kılmadım."
KISSADAN HİSSE:
İlâhî lânet ve gazaba uğrayanların dışında her ne sebeple olursa ol-sun Allah'ın kullarını istihkar (hor görmek), kalbin bir cinayetidir. Bu cinâ-yeti işleyenlerse, ilâhî muhabbetten uzak, taş kesilmiş nasipsiz kalblerdir. Esasen bir kimse, başkasını küçümseyip hor görmekle onu alçaltmaktan ziyâde, kendini alçaltıp perîşân etmiş olur. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurur:
"...Muhakkak ki Allah, tevbe edenleri ve tertemiz olanları sever." (el-Bakara, 222)
468
FÂNÎLER DEĞİL BAKİ OLAN BİLSİN!
İslâm târihinin ilk yıllarında Medine-i Münevvere'de bazı fakirlerin ka-pılarına meçhül bir kimse her sabah bir çuval erzak bırakmaktaydı. Bir sa-bah o fakirler uyandıklarında baktılar ki, kapılarına erzak konmamış. Se-bebini merak ederlerken o esnâda içli bir salâ sesi duyuldu ve Medîne-i Münevvere Hazret-i Alî -radıyallahu anh-'ın torunu Zeynel Abidin Hazret-leri'nin vefâtı ile çalkalandı. Herkes derin bir mâteme büründü.
Bu peygamber evlâdına karşı son vazifeler îtinâ ile yapılmaya başlan-dı. Sıra mübarek nâşının yıkanmasına geldiğinde bu şerefli vazîfeyi yapa-cak olan zât, mevtânın sırtında içi su toplamış büyükçe yaralar görünce şaşırdı. Sebebini anlayamadı. Yakınlarına sorduğunda ise, ehl-i beytten orada bulunup bu sırra âşinâ olan bir kimse, şunları söyledi:
"- Zeynel Abidin Hazretleri her sabah hazırladığı erzak çuvallarını sır-tında taşıyarak erkenden fakirlerin kapısına götürür ve kimseye görünme-den geri dönerdi. Halk da bu çuvalları kimin bıraktığını bilmezdi. Sırtında gördüğünüz yaralar, işte o çuvalları taşımaktan ötürü oluşmuş yaralardır."
KISSADAN HİSSE:
Amellerini sırf Hak Teâlâ'nın rızâsı için yapanlar, onları, ifşâsı harâm olan bir sır gibi halktan gizlemeye çalışırlar. Zîrâ Hakk'a ait olduğu hâlde halka arz edilen amellerde Allâh'a götürecek hiçbir fazilet kalmaz. Çünkü onları ucub ve gurûr başta olmak üzere binbir türlü nefsâniyet kaplar. Do-layısıyla Hak yolunda yapılan her salih amel, «Fânîler değil, Bâkî olan bil-sin!>> düşüncesiyle olursa makbüldür ve böyle fiillerin ecir ve mükâfātlarını yazmaya ne kalemler kâfî gelir, ne de mürekkep yetişir.
Samîmî ve fedakâr hizmetlerle Allâh'ın kullarını memnün etmeye gay-retli olurken nefsini değil, Hakk'ı râzı edebilen isimsiz ve gerçek kahraman-lara ne mutlu!
Sırât (a): Yol, âhirette üzerinden geçileceğine inanılan köprü.
Sızurmak: Sızdırmak, damlatıp tüketmek, eritmek.
Sidretü'l-Münteha (a): Arşın sağ tarafında altıncı veya yedinci gökte bu-lunan ağaç. Yanında cennet vardır ve cennetin nehirleri onun altın-dan akar. Bu ağaca Tûbâ diyenler de olmuştur. Muttakilerin ve şe-hidlerin ruhunun mekânıdır. Bu ağacın ötesine hiç bir mahlük geçe-mez. Ötesi Allah'ın zât âlemidir. Beşer bilgisinin ve amellerinin, yıl-dızların ve eb'âdın son hududu burasıdır.
Sikender (öl. 323): Makedonya Kralı Filib'in oğlu Büyük İskender veya Zülkarneyn iki boynuzlu» lâkabını taşıyan, ermiş veya peygamber-lerden bir zat.
Simurg (f): Yuvasının Kaf dağında olduğu söylenen efsanevi kuştur. İran destanına göre Rüstem'i yetiştirmiştir. Boynu uzun olduğundan ve çok yükseklerde uçtuğundan arablar «Anka» derler. Türkçede Si-murg'la Anka birleştirilerek «Zümrüdüanka» denilmiştir. 30 kuşun şek-li onda birleştiğinden Simurg dendiği Attar'ın Mantıku't-Tayr ında hikâye edilmektir. Devlet kuşu da denilir. Tasavvufta maddenin her şekli alma kabiliyetine ve büyük mürşidlere bu sıfat verilmiştir.
Sin: Mezar.
Sinle, sinlik: Mezarlık.
Sir (f): Tok, doymuş.
Sited (sitad) (f): Alış, satınalma.
Sitare (f): Yıldız.
Siva (a): Gayri, başka, Allah'tan başka her şey.
Siyaset (a): Ceza vermek, asmak, idam etme.
Soğulmak: Suyu, seli çekilmek; göz ferinin azalması; solmak, kurumak. Soru-hesab: Kıyamette bu dünyada yapılan işlerin sorulması.
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: "Şâbân(-ı şerîf) ayının on beşinci (yani Berât) gecesi olduğu zaman, gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun."
Şâbân-ı şerîfin on beşinci gecesi, Berât Gecesi'dir. Bu gecede hiç olmazsa bir Tesbih Namazı kılınır.
Berât Gecesi'nde kılınması tavsiye edilen "Hayır Namazı" vardır. 100 rekâtlik bu namazı kılan kimse, o sene ölürse şehitlik mertebesine nâil olur.
Namaza şöyle niyet edilir:
"Ya Rabbi! Niyet ettim senin rızâ-yı şerîfin için namaza. Beni afv-ı İlâhî'ne, feyz-i İlâhî'ne mazhar eyle. Kasvet-i kalpten, dünya ve âhiret sıkıntılarından halâs eyleyip saîdler defterine kaydeyle." Allâhü Ekber.
Her rekâtte, Fâtiha-i şerîfeden sonra 10 İhlâs-ı şerîf okunur, iki rekâtte bir selâm verilerek 100 rekâte tamamlanır.
Namazdan sonra, (Allâhü Teâlâ'nın "Hû" ism-i şerîfinin ebced hesabına göre değeri 11 ve Resûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem'in isimlerinden "Tâhâ”nın ebced hesabıyla değeri de 14 olduğu için) aşağıdaki 11 şey, 14'er adet okunur;
1. İstiğfâr-ı şerîf: 14 kere,
2. Salevât-ı şerîfe: 14 kere,
3. Fâtiha-i şerîfe (besmeleyle): 14 kere,
4. Ayetü'l-Kürsî (besmeleyle): 14 kere,
5. Tevbe Sûresi'nin son 2 âyet-i kerîmesi olan "Lekad câeküm..." (besmeleyle): 14 kere,
6. 14 kere "Yâsîn, Yâsîn..." dedikten sonra 1 Yâsîn-i şerîf. (Yâsîn-i şerîfte 7 zâhirî, 7 bâtınî “mübîn” vardır, böylece o da 14 olur.)
kırk vecihle mu'cize olduğunu ve Kainat Hâlıkının sözü bulunduğunu, kuv-olan Kur'ân-ı Azîmüşşan'ın, yedi vecihle harika olmasıdır. Ve bu Kur'an'ın, üç yüz milyondan ziyade insanların onu kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman Elinde, bu kainat Sahibinin bir fermanı bulunduğu ve o fermanı her asırda
2022 BEDIUZZAMAN TAKVIMI
TARİHTE BUGÜN
-1933-Sünusi hareketinin büyüklerinden Şeyh Ahmed eş-Şerif es-Sünusi vefat etti.
2002 - Hanımlar
Rehberin'de ismi geçen, Nur Talebelerinden Naile Özer vefat etti.
10
PERŞEMBE
THURSDAY
MART
MARCH
BİR AYET Zaman olur, kafirler arzu ederler ki keşke vaktiyle Müslüman olsaydılar!
Hicr Suresi: 2
BİR HADİS
En faziletli amellerden biri de mü'mini sevindirmektir.
Bahar dahi bir çiçektir ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir.
yuvanızı yıkmayın sakın! -2. birinin eşinden ayrılmasına yol açmak: Oğlum, o kadın cennet gibi yuvanı yıkacak, kendine gel!
YUVARLAK
yuvarlak hesap küçük tutarlar atıldıktan sonra geriye kalan hesap; toparlak hesap: Yuvarlak hesap yüz lira ödeyin, yeter.
yuvarlak konuşmak gerekeni kesin olarak söyle-memek; genel olarak konuşmak: Ben tehlike-yi başkana bildirdim, ama yuvarlak konuşarak susturdu beni.
yuvarlak sayı (/rakam) bütüne tamamlanmış sayı: Neden fiyat etiketleri yuvarlak sayılarla yazılmaz?
YUVARLANMAK
yuvarlanıp gitmek -1. yaşamını koşullara göre sürdürmek: Nasıl olalım efendim, yuvarlanıp gidiyoruz işte. -2. birden ölmek: O dağ gibi adam, birkaç gün içinde yuvarlanıp gitti yahu!
YÜK
yük olmak güç bir işi yaptırıp birini sıkıntıya sok-mak: Ona ne yük olayım, kendi işimi kendim görürüm.
1970- Nur Talebelerinden Taşköprülü Sadık Bey vefat etti.
1977- Nur Talebelerinden Selahaddin Çelebi vefat etti.
OCAK
09 CUMA
20 1447 RECEB
RUMI: 27 K. EVVEL 1441 KASIM: 63
BİR AYET
Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın.
Al-i İmran Suresi: 139
BİR HADİS
Bilmeyene yazıklar olsun. Bildiği halde uygulamayana da yazıklar olsun.
Senin işin, O'nun sofra-i ihsânından yiyip içmekle, şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilakis nimetin lezzetini arttırır. Çünkü, şükür nîmette in'amı görmek demektir.
Anlatıldığına göre, bir gün Yahya a.s. Şeytana rasladı ve sordu
Sana göre, insanların halleri nasıldır?.
Şeytan şöyle anlattı:
Insanların bir kısmı vardır ki, onlar benim vesvesernin gerrin den mahfuz ve emindirler. Bunlar, senin gibi şanlı peygamberlerdir Hak Taåla'nın salih kullarıdır.
Bunlardan başka bir sınıf vardır; ben onları dilediğim gibi çekip çeviririm. Bütün arzularımı, vesvese yollarımı onlara çalıştırırım. Bun lar, bana muhalefet edemezler. Bunların, benim elimdeki durumu, ço cukların elindeki odun çomağın durumu gibidir.
Bir başka sınıf var ki; bunlar, cümlesinden şiddetlidir. Bunlara, türlü meşakkat ve çeşitli hilelerle günah işletirim. Bunlar, günah işle dikten sonra da, nadim olup tevbe ederler; İşledikleri günahları affo lunur. Benim emeğim de boşa gider. Çektiğim zahmetten başka bir şey elimde kalmaz. Tekrar onları azdırıp zahmet çekerim; onlar gene tev be ederler. Bunun için, bunların durumu, bana cümleden zordur. Ne bunları azdırmaktan vazgeçebilirim; ne de onlardan murad ettiğim şe-ye nail olurum. Ancak, çektiğim zahmet yanıma kalır.
Allahım, şeytanın ve onun yardımcılarının şerrinden bizi koru...
Ya Rahman..
Yani: Cüz'i ve külli çeşitli nimetlerle in'am ve rahmet eyleyen şa-nı yüce Allah..
O kadar ki, onun benim üzerimde bir gücü kalmasın.
Yani: Onun vesvesesinin bende hiç bir tesiri olmasın.
*
Birinci Hizib burada tamam olmuştur.
Sehliye nüshasına göre bu kitabı vird edip okuyanlara kolaylık olması için; KEYFİYET-İ SALAT bahsinden aşağısını, sekiz hízbe, dörde, üçe ve yarıya bölmüştür.
Onun yaptığı taksime göre: Birinci Hizib burada tamam olur. Bundan sonra, İkinci Hizbe başlanmıştır.
İKİNCİ BÓLUM: Salı günleri başlanır.
Bu bölüm, şöyle bir dua ile başlar.
Allahım.
Ey nimeti her şeye şamil, kendisinden başka ilâh olmayan şanı yüce Allah..
Bildiğin şeylerin hayrından isterim.
Bunun manası şudur:
Allahım, hakkımda hayırlı olduğunu bildiğin şeylerden nasib is-terim.
Vani Benim için şerli olduğunu, dünyama ve Ahiretime zararlı ğunu bildiğin isteri işlemekten sana sığınırım. Onlardan beni ko romanı niyaz ederim.
-Bildiğin her seyden bağışlanmamı taleb ederim.
Bu cümledeki mana su demeğe gelir:
Allahım, her bildiğin ayıplardan, günahlardan, acizlik ve ku surumdan ve rana aykırı olan her çeşit fill, amel cinsi şeylerden stürü bağışlanmamı dilerim.
Hakikatta bilen sensin; biz bilemeyiz,
Demek olur ki:
Hakkımda hayırlı olanları, şerli olanları ve irtikáb ettiğim fiil terimi, amellerimi, kötü hallerimin tümünü ancak sen bilirsin. Biz bilemeyiz. Çok şey var ki, biz onları: Dünya ve ahiretimize, keza dini arh bilip şerli ve kötü olduğundan kaçarız; yapmayız. Bazı şeyler de var ki, biz onları din, dünya ve âhiretimize zararı olduğu halde hayır sanıp işlemeğe rağbet ederiz. mize zararlı
Gaybleri tam bilen sensin.
Yani: Cümle gaybleri, gizlilikleri, olacakları ancak sen bilirsin.
Durum böyle olunca: İrtikap ettiğim bütün günahları, şeriata ay-kırı amellerimi, affet; bağışla. Din, dünya ve Ahiretime zararlı olan-lardan beni koru. Din, dünya ve âhiretime hayırlı ve yararlı olanları işlemek için bana başarı ihsan eyle.
Allahım.
Ey şanı büyük, nimeti her şeye şamil, kendisinden başka ilâh ol-mayan Yüce Allah..
Bana merhamet eyle. şu zamanımdan..
Beni sakla, koru; kurtar. Bu zamanın fitnesinden, cevrinden, zul-münden, tuğyanından, zamana alt türlü türlü fesatlardan..
Fitnelere sarılmaktan.
Bu fitnelere şunlar dahildir: Herc ü mercin çoklüğu.. İnsanların birbirlerine hlyanetlerinin çokluğu.. Emanetin azlığı.. Hakimlerin cev-rü, zulmü ve cehaletleri.. Nizam ve intizamın olmaması..
Ve.. sayılanların emsali nice fitneler..
Sonra..
CÜR'ET ehli kimselerin bana sataşmalarından ve onların beni zaafa düşürmelerinden..
Bu cümlenin kısa şerhi şudur:
Zulme, cevre, gayret edip yağmaya cür'et edenlerin beni zaif gö-rüp saldırmalarından, tecavüzlerinden, bana karşı azgınlık etmele-rinden beni koru Allahım.
Allahım, beni zatından gelen bir himaye ile koru. Tüm halkı-nın şerrinden ötürü, beni metin bir yerde sakla ki, ömrümün sonuna kadar kurtulmuş sayılayın.
Hz. Ömer, «Bundan sonra (119), Resûlullah Aleyhisselama kar-şı cüretime şaştım!
Allah ve Resûlü, elbette daha iyi bilirdir!» demiştir. (120)
Hz. Ömer, Hudeybiye Muâhedesi sırasındaki itirazlarını hatırla-dıkça da, korkar ve O zaman, söylemiş olduğum sözlerimin akıbetin-den korkup hayr olmasını umarak náfile sadakalar vermekten, oruç-lar tutmaktan, namazlar kılmaktan ve köleler âzad etmekten geri dur-madım! derdi. (121)
HILM VE PEYGAMBERİMİZİN HİLM SIFATININ EN ÜSTÜNÜ İLE MÜTTASİF OLUŞU
Hilm'in Tarifleri:
Hilm: Nefsi, öfke heyecanından alıkoyuş (122),
Yavaş ve uslu oluş demektir. (123)
Hilm ve Tahammül Güç yettiği halde, af, hoşlanılmayacak şey-lere sabr etmektir.
Bu Terimler arasında farklar vardır.
Hilm: Tahrik edici sebepler karşısında sebat ve kararlılığın ço-
ğalma halidir.
Tahammül: Elem ve eză verici davranışlar karşısında kendini tutmak, nefse hâkim olmaktır.
د وان كنتم في ريب مما نزلنا على عبدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءكُم مِنْ دُونِ الله إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ، فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ والحمار
أَعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ )
بو یکی آنان غایت قیصه به مالی: یعنی، عبد غمز اوزرینه انزال ایتدی مین قرآنده به شهر گز وارس قرآن میلند ه بر سوره یا بیگی هم ده الهدن باشته، ایشار با گرده کند یا رینه مراجعت ایتد یورگنز شهد الریگزی و معین ار یاری ده چاغیر یاز سه یاردیم این سینار. اگر سوز یک زده داد ارایه کنید هیگز برابر جالبیش این قرآن مثلندن به سوره کثیریان: اگر به مثل کتیره مدیگر تقدیر ده که
ذانا كثيره من سكر او بله براند به صرافینه ای که او آتشک اوردوزاری
ان انار الله اشهر در .
كتابك اولنده بیان اید یلدیگی کی، قرآن كريمك تعقیب ایتدیگی اس اس مقصد لی در تدر برنجی مقصدی اولان توحید، او لکی اینکه بیان اید یا مشدد.
بو آید که ده، اینچی مقصدی اولان نبوت بیانه و ایضاح اید یا شد. یانگز برشی وار که بو آیت نبوت محمد به لك اثباتي حقنده در نبوت مطلقه حقنده دگلدر والبوکه مقصد، مطلقه نبوندر فقط کلی، جزؤيده داخلدر جزؤيتك اثبات ايديالمسيله كاتى ده اثبات ايديل من اولور.
بوايت، حضرت محمد عليه الصلاة والسلامك بنبوتني، ان بیون معجزه می اولان اعجاز قرآندن بحث ایله اثبات الديور. او ذاتك نبوتنه دائر دلاتلار باشقرر ال الريمز ده بيان ايد المشدد. بوراده ر قسمني ، خلاصة [ التي مسئله ) ايجنده بيان ايده جگنی. ع
(برنجی مثله ) انبیای الفينده نبوته مدار و اساس طوتولان نقط الر و او نارك امتار يله اولان معامل الرى حقنده ) بالكز زمان و مكانك تأثيريله بعض خصوصات مستلذا اولع شرطيله ) یا پیلاجمه نام به تنفسی و قونترول نتیجه سنده حضرت محمد عليه الصلاة والسلامده داها المالي، داها یوگ گی بولو عقده اولدیفی تحقق ایدر بناء عليه نبوت مرتبه سنه نائل اولا نارك هیئت مجموعه سی
ول في اني مما تولت على مبينة قالوا ان سه ساري . فإن أن تفعلوا وأن تفعلوا فاتقوا النار التي وقودها الثاني والحجارة اينة المسافرين .
Bu iki ayetin gayet kısa bir meäli: Yani, "Abdimiz üzerine inzal ettiğimiz Kur'an'da bir sübheniz varsa, Kur'an'ın mislinden bir sure yapınız. Hem de Allah'dan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şühedälarınızı ve muinlerinizi de çağırınız. Size yardım etsinler. Eğer sözünüzde sådıklar iseniz, hepiniz beraber çalışınız. Kur'ân'ın mislinden bir süre getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde -ki zaten getiremezsiniz- öyle bir ateşten sakınınız ki, o ateşin odunları, insanlar ile taşlardır."
Kitabın evvelinde beyån edildiği gibi, Kur'ân-ı Kerim'in ta'kib ettiği esas maksadlar dörttür. Birinci maksadı olan tevhid, evvelki åyetle beyan edilmiştir.
Bu âyetle de, ikinci maksadı olan nübüvvet beyån ve izah edilmiştir. Yalnız bir şey var ki, bu âyet nübüvvet-i Muhammediyenin isbatı hakkındadır, nübüvvet-i mutlaka hakkında değildir. Halbuki maksad, mutlak nübüvvettir. Fakat külli, cüz'ide dâhildir. Cüz'înin isbat edilmesiyle külli de isbat edilmiş olur.
Bu åyet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam'ın nübüvvetini, en büyük mucizesi olan i'căz-ı Kur'ândan bahis ile isbat ediyor. O zátın (m) nübüvvetine dåir deläiller
başka risalelerimizde beyân edilmiştir. Burada bir kısmını, hulasaten "Altı Mes'ele" içinde beyân edeceğiz.
Birinci Mes'ele: Enbiyâ-yı sâlifinde nübüvvete medår ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muåmeleleri hakkında yalnız zaman ve mekânın te'sîriyle bazı hususat müstesnå olmak şartıyla-yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'da daha ekmeli,
daha yükseği bulunmakta olduğu tahakkuk eder. Binâenaleyh
nübüvvet mertebesine nail olanların hey'et-i mecmûası
1580. Nezleden öleceksem, vebaya ne gerek? (Ako umra ot hrema, cuma sto e. Slaveykov, s. 108.)
1581. Nine aldatır, ama hendek aldatmaz.
1582. Nine ne isterse, düşünde de onu görürmüş. (A sto e baba çakala, ono i sinuvala.)
1583. Ninenin bilgiye gereksinmesi yoktur. (Baba ne şte nauka. Türkçe karşılığı: Arife tarif lazım değil.)
1584. Noelde ak olmayınca, Hıdrellezde yeşil olmaz. (Ako na Koleda nâma bâlo, na Gergövden nama zeleno.)
3585. O kadar kusur, kadı kızında bile bulunur. (Türkçeden geçmiş.)
1586. Ocağın eğriliğine bakma, dumanın doğru çıkışına bak! (Türkçeden geçmiş.)
3587. Oğul, evlendi mi, artık komşudur. (Sin, jenen, komşiya veke. Türkçe benzeri: Oğlum oldu, gülüm oldu; everdim, elin oldu; ayırdım, komşum oldu.)
1588. Okumuş olmak iyidir, akıllı olmak daha iyi. (Da e uçeno - dobre, da e umno po dobre.)
3589. Okuyan kazanır.
3590. Olacaksa olsun; olmayacaksa-dönüşüm. (Ako bide, da bide; ako ne povrata. Slaveykov, s. 88.)
3591. Olan olmuş, dayan kısrağım, dayan. (Bilo sto bilo, turpi kobilo. Slaveykov, s. 123.)
3592. Olursa olur, olmazsa, sağlık olsun. (Ako bi bi, ako ne bi, zdrave. Slaveykov. s. 88.)
3593. Ona iyilik yapmamışsam, o bana kötülük yapamaz. (Ştom mu ne sım napravil dobro, on ne moje da napravi zlo. Nasrdedin Hoca fıkrasından geçmiş: "İyilik yapmadım, ki kötülük yapsın.)
3594. Onur ve ün kendiliğinden gelmezse, sen ona erişemezsin. (Ako ta ne stigne sama çestta, ti ne moj'ya stigne. Slaveykov, s. 107.)
3595. Ormanda büyümüş, ot otlamış.
3596. Ormanda kurt, köyde Türk. (Ako v gora vutsi, ako v selo turtsi.)
3597. Ot yer, ipek giyer.
3598. Ödünç alınan saban, eğri sürermiş.
3599. Öfkeyle kalkan, zararla oturur.
3600. Öğrenilmezse, bilinmez. (Ako ne se uçi, ne moje da se nauçi.)
3601. Öksürükle yoksulluk gizlenemez. (Siromaşiya i kaşlitsa ne mogat da se skriyat.)
3602. Öksüz çocuk, göbeğini kendi keser. (Türkçeden geçmiş.)
3603. Öküz altında buzağı arar.
3604. Öküz boynuzundan bağlanır, insan ağzından (dilinden).
3605. Öküze boynuz ağır gelmez.
3606. Öküzler tarla sürer, atlar yemlenir. (Birileri çalışır, birileri yer, anlamında -Romence benzeri var- Volovete orat, a konete zobyat -Slaveykov, s. 159.)
olarak söylenir, fıkrası var.) 3555. Laf olsun ağalar, ver bir lüle tütün. (Laf olsun agaço, day lula tütün. Türkçe
3556. Loğusalık armağanlar nasıl, bol muydu, analık? - Boldu, ama elinde bıçak olanlar için daha boldu. (Kak byaha, babo, ponudite? -Dobri byaha, sinko, ama za tes, koyato imaşe kosturka, byaha po-dobri.)
3557. Mahallende ayı oynuyorsa, bekle, senin evine de gelir.
3558. Mal, sahibine benzemezse, haramdır.
3559. Manda gibi yer, kaplumbağa gibi işler.
3560. Mandalar çamurlanır, kurbağalar çeker. (Bivolite se kalyat, a jabite teglyat, Karavelov, s. 22.)
3561. Mandayı nalladıklanm gören kurbağa da ayağını kaldırmış.
3562. Mango, kral yapalım seni. -Maro ile ne olacak? -Maro arkadan araba ile gelecek. -Ne olur, arabayı ben süreyim de kral kim olursa olsun. (Mango, da te napravim tsar. -Ami Maro? -Maro ide izpodire s kolata. -Eh, az da karam kolata, çe koito stava tsar da stava.)
3563. Merhametten maraz çıkar. (Ot merhamet maraz ilāzva.)
3564. Meşe odunu gibi susar! (Mılçi kato dib.)
3565. Meyhaneciyle bozuşmuş, ama meyhaneyle bozuşamıyor. (Razdelil se s mehanciyata, a s mehanata ne se razdelya.)
3566. Meyvesini yerken, ağacını yetiştirenleri düşün. (Kogato yadeş plodove, spomni si za tezi, koito sa otgledali dırvoto.)
3567. Mızrak çuvala sığmaz.
3568. Mizah, dünyayı gülünç olmaktan kurtarır.
3569. Muhtar yer, varlıklı olur; yoksul yer, işi bozulur.
3570. Ne ekersen, onu biçersin. (Kakvoto poseeş, tova şte pojıneş.)
3571. Ne güvey oğul olur, ne de gelin kız.
3572. Ne imamın tası, ne Şam'ın baklavası. (Ne sultanın haracı, ne Allah'in kolacı.)
3573. Ne iyiliğini, ne de kötülüğünü isterim. (Ne mu şta nito meda, nito jiloto.)
3574. Ne iyisiz kötü, ne de kötüsüz iyi vardır. (Nâma zlo bez dobro, nito dobro bez zlo.)
3575. Ne mutlu ona, aklı yok, gailesi de yok. (Blaze temu, șto um nâma, i gayle nama. Slaveykov, s. 125.)
3576. Ne soğan yemiş, ne soğana kokmuş. (Ni luk yala, ni luk mirisala. Türkçeden geçmiş.)
3577. Ne yaparsan yap, yerim seni! (Mitiş, ne mitiş, şte te yam!)
3578. Nerede çokluk, orada bokluk. (Bulgarcada Türkçe olarak kullanılır.)
3579. Neredeydiniz? -Hiç bir yerde. -Ne yediniz? -Hiç bir şey. (De byahte? -Niyde. -Kakvo yadohte? -Nişto.)
İmam-ı Şafii'nin ilk önce İmam-ı Azam'ın kabrini ziyaret ettiğini belirtti. İmam-ı Şafii sabah namazlarında mutlaka Kunut duasının okunması içtihadında bulunmuştu. Bağdat'ta ise sabah namazını daha önce yaptığının ak-sine Kunut duasız kıldırdı. Akabinde cemaat içinde fısıldaşma ve kendi görüşünden vaz-geçti şeklindeki söylentiler üzerine; "Hayır, görüşümden vazgeçmedim. İçtihadımı da terk etmedim. Ancak şu ilerideki mezarda be-nim görüşüme zıt görüş ve içtihat sahibi Ebu Hanife yatıyor. Onun görüşüne hürmet ve saygımdan dolayı onun içtihadıyla amel ede-rek kıldırdım sabah namazını. Benim gibi dü-şünmese de o büyük insanın görüşüne olan hürmet ve saygım, beni böyle davranmaya sevk etti" mealinde karşılık verdi. (Ahmed Şahin, Zaman).
Risale-i Nur'da, evliyanın olağanüstü halle-ri ile ilgili olarak anlatılan hadiselerin inkâr edilmemesi ikazında bulunulmaktadır. İmam-ı Şa'ranî'nin Fütuhat-ı Mekkiye adlı büyük eseri bir günde 2,5 kez mütalaa etme-si örnek olarak verilmektedir. Buna benzer ve insanı tasdike yaklaştıran misallerin çok olduğu belirtilmektedir. Mesela, rüyada bir saat zarfında bir senenin geçmekte ve birçok işler görülmektedir. Şayet o saat içinde yapı-lan işler yerine Kur'ân okunmuş olsa, hatim indirilebilir. Bu durumun evliya için, uya-nıklık ve uyku hali arasında bir durum olan "yakaza"da inkişaf ettiği belirtilmektedir. Meselenin ruhi bir mahiyet aldığı, ruhun da zamanla sınırlı olmadığı ilave edilmektedir. Ayrıca, ruhu cismaniyetine üstün gelenlerin fiillerinin de sürat kazandığına işaret edil-mektedir (Mesnevi-i Nuriye, 1994, s. 166).
Abdülvehhab Şa'rani 1566 yılında Kahire'de vefat etti. Yakınına gömüldüğü cami kendi adını taşımaktadır. Bir çok talebe yetiştirdi-ği gibi çok sayıda eser yazdı. Mizanü'l-Kübra adlı eserinde dört mezhebin fıkıh ilmini bir araya topladı. Tabakatü'l-Kübra'sında dört yüzden fazla büyük alimin hayatları ve bazı özelliklerine yer verdi. Diğer eserleri şunlar-dır: Envarü'l-Kudsiye, Ecvibetü'l-Merdiyye, Ahlaku'z-Zekiyye vel Ulumü'l-Ledünniyye, İrşadü'l-Muğfelin, Bahrü'l-Mevrud, Sira-cü'l-Münir, Fethü'l-Mübin, Feraidü'l-Kalaid, Meşarikü'l-Envari'l-Kudsiyye.
İmam-ı Şuayb )?-736( إمام شعيب :Tâiflidir. Tabiindendir. Fıkıh ve hadis âlimidir. Amr
Çoğu babasından olmak üzere, pek çok hadis bin As'in (r.a.) torunu Şuayb'ın oğludur. aliminden hadis rivayet etti. Kadın Sahabi-lerden Zeyneb binti Ebû Seleme ve Rubeyyi binti Muavviz'den de hadis dinledi. Kendisi de pek çok kişiye hadis öğretti. Amr bin Su-ayb devamlı olarak oturduğu Taif'ten sık sık Mekke'ye gider, orada hadis rivayet ederdi Babası genç yaşta öldüğü için dedesinin hi-mayesinde yetişti ve ondan da hadis rivayet etti. Amr bin Şuayb Taif'te vefat etmiştir.
İmam Buhari, Amr bin Şuayb'ın naklettiği İndisleri külliyatına almazken; Ahmed bin Hanbel, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace, İbn Huzeyme, İmam Malik, İbn Hibban gibi büyük âlimler, eserlerinde Amr bin Şuayb'ın nakillerine de yer vermişlerdir. Nakilleri ka-bule değer bulmayan bazı hadis âlimleri de; Amr bin Şuayb'ın hadisleri bizzat işiterek almadığını, söz konusu hadislerin kendisine yazılı olarak intikal etmiş olduğunu gerekçe göstermişlerdir.
Amr bin Şuayb, daha çok babasından hadis nakletmekle beraber Tâvûs, Urve bin Zübeyr, İbn Şihab ez-Zühri, Said bin Müseyyeb gibi hadisçilerden nakillerde bulunmuştur. Er-kek âlimlerden hadis naklettiği gibi, Rubeyyi binti Muavviz ve Zeynep binti Seleme'den de hadis öğrenip nakletmiştir.
Şahsiyeti hakkında önemli övgülere yer ve-rilen Amr bin Şuayb için, o dönemde kendi-sinden daha değerli Kureyşli görmediklerini söyleyenler de olmuştur. Taif'li olan Amr zamanının önemli bir kısmını da Mekke'de geçirmiştir. Buraya sık sık giderek hadis na-killerinde bulunmuştur. 736 yılında Taif'te vefat etmiştir.
Imam - Taberani إمام طبرانی )bkz. Taberani(
İmam-ı Zeyd إمام زيد : Hz. Hüseyin'in (r.a.) to-runu ve Zeynelabidin'in oğludur. Künyesi Ebül-Hüseyin Zeyd bin Zeynelabidin Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebi Talib şeklindedir.
Hz. Zeyd, 698 yılında Medine'de dünyaya geldi. İlk derslerini babası Zeynelabidin'den (r.a.) aldı. Babasının dışında, aralarında ağa-beyi Muhammed Bakır'ın da bulunduğu çok sayıdaki alimden dersler aldı. Hadis ilminde önemli bir birikime sahip oldu ve öğrendiği hadisleri rivayet etti. İlim tahsil etmek mak-sadıyla Medine dışına çıktı ve birçok İslâm beldesini dolaştı. Bu arada bazı Sahabelerle
Hz. Zeyd, ilim öğrenmek maksadıyla muh-mesine rağmen, bir kısım iftiracılar, Emevi telif beldeleri ziyaret edip alimlerle görüş-halifesinin yanında kışkırtma faaliyetlerine giriştiler. Halifeyi bu mübarek insanın aleyhi-geçmek için adam toplamaya yönelik faaliyet Jar. Muhtelif beldeleri dolaşmasını, hilafete ne çevirmek maksadıyla iftiralarda bulundu-olarak yorumladılar. İddiaların etkisinde ka-lan halife de Medine dışına çıkışını yasakladı. Ancak, bir fırsatını bulan Zeyd, Medine'den ayrılarak Kûfe'ye gitti.
Hz. Zeyd, Küfe'ye geldikten sonra etrafı, Ehli Beyt taraftarı gibi gözüken kimseler tarafın-dan sarıldı. Kendisini savaş için kışkırtmaya başladılar. Emevî hanedanının Suriyeli as-kerlere dayandığını, bu gücün yüz bin Küfeli savaşçıya kafa tutamayacağını iddia ederek bir an ön önce harekete geçmesini istediler. Zeyd, on ay kadar burada kaldı. Yakalanma endişesiyle ikamet ettiği yeri sürekli değiştir-di. Basra ve Musul taraflarından da başkal-dırma telkinleri gelmekteydi. Bunun üzerine binlerce kişi kendisine bağlılığını ifade ede-rek biat ettiler. Biat edenler, Allah'ın kitabı ve Peygamber Efendimizin (a.s.m.) sünne-tine uygun hareket, haksız olarak iktidarda bulunanlarla mücadele, zayıfların himaye edileceği vb. gayeler için hareket edecekleri-ne dair yemin ettiler. Ayrıca, Kûfelilerin daha önce ataları için yaptığı ihaneti kendilerinin yapmayacağını ve Zeyd'i düşmanlarına tes-lim etmeyeceklerine dair de söz verdiler. Bu ifadeler üzerine Zeyd'in, "Ey Kûfeliler! De-dem Hüseyin'e yaptığınız gibi söz verip de sonradan caymanızdan korkarım" dediği, buna karşılık, "Allah için ancak dönmeni bek-liyoruz. Biz senin için canımızı feda ediyor ve sana güvenebileceğin tarzda yemin ediyoruz, söz veriyoruz" denildiği de nakledilmektedir.
Savaşın henüz başlamadığı, ancak, hazırlık-
ların devam ettiği sırada, Hz. Zeyd'in etra-fındakiler kendisine, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'e düşman olma tavsiyesinde ve telki-ninde bulundular. Bunun üzerine Hz. Zeyd; "Büyük dedem olan Resûlullah Aleyhisse-lam'ın sevdiği kimselere düşmanlık edemem" karşılığını verdi. Bu cevap üzerine çevresinde bulunanlardan dört yüzü hariç geriye kalan-ların tamamı kendisini terk ederek yanından ayrıldılar. Zeyd ayrılanlar için, "Gidin! Siz Ra-
fızilerdensiniz!" anlamına gelen "izhebu en-tümü'r-revafizu" ifadesini kullandı.
Küfe valisi, gizlilik içinde yürütülen faali-yetleri öğrendi. Emeviler bu gelişmeler üze rine harekete geçtiler. Önce, vali tarafından mescidin avlusunda toplanmaya çağrılan savaşçıların önemli bir kısmı tutuklandı. Bu tutuklananları kurtarma çabası neti-ce vermedi. Suriye'den gelen düzenli ordu karşısında, sayıları azalan Hz. Zeyd ve et-rafındakiler ancak iki gün dayanabildiler. Çatışmalar sırasında bir okun isabet etmesi üzerine Hz. Zeyd vefat etti (740).
Kendisine ve oğlu Yahya'ya bağlılıklarını bildirenlerce "Zeydiyye" mezheb teşkil etm iyye" olarak tanınan bir etmiştir ve bu mezheb Şia grupları içinde en mutedil ve Ehli Sünnete en yakın olanı olarak değerlendirilir. Risale-i Nur'da Hazreti Zeyd ve Zeydiyye için, "meş-hur İmam-ı Zeyd sādāt-ı azîmeden ve eim-me-i Al-i Beyttendir... Bunlar hem ehl-i insaf ve hem çabuk hakkı kabul eder bir taifedir" ifadelerine yer verilir.
Zeydiyye'nin Ehl-i Sünnete en yakın mezhep-lerden olmasının başlıca sebeplerinden birisi Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in (r. Anhūma) ha-lifeliğini kabul edip, olumsuz söz söylememe-leridir. Ayrıca halifeliğin sadece Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Fatıma'nın (r.anha) soyundan gelenle-re ait olduğunu da ileri sürmemişlerdir.
İmam-ı Zeyd'e, Hz. Ebubekir ve Hazreti Ömer (r.anhüma) ile ilgili görüşleri soruldu-ğunda, önce kendileri için Allah'tan rahmet ve mağfiret dilemiş, Ehl-i Beyte mensup olan hiç kimsenin onları sevmemezlik edip yüz çevirmediğini, onlar hakkında ancak hayır söylediklerini ifade etmiş, halifeliğe ilk önce Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in tercih edildi-ğini, kendilerinin bu haklardan uzaklaştırıl-dıklarını söylemiştir. Ancak, bunun da küfür olmadığını belirttikten sonra, söz konusu mübarek zatlar hakkında bu söylediği söz-lerden daha ağır konuşmayacağını da ifade etmiştir.(S.R.)
yönü, ekseriyetle ihmal edilmiştir. Bu sebeple, İslam'ı doğru anlayıp hayatın her safhasina intikal ettirebilmek icin, evvelå bu dinin "muamelatına dair käidelerini öğrenmek, fevkalåde önem arz etmektedir.
Zira İslâm. muharref hristiyanlıktaki gibi sadece kulun kalbi ile Allah arasina hapsedilmiş, hayatın diğer sahaları üzerinde tatbikatı olmayan bir kaldeleri manzümesi tebliğ etmiştir. Toplumları oluşturan fertlerin şahsi ve sistem değildir. O, hayatın bütününü kuşatan bir dünya görüşü ve davranıs gündelik hayatından aile hayatına, akrabalık ve komşuluk münasebetle-ictimãî huzur ve asayişi temin eden muâşeret kâidelerine kadar her sahada. rinden ticari ve iktisadi faaliyetlerine, tâlim, terbiye ve irsad hizmetlerinden insanların vazife, mes'ûliyet ve haklarını, bunların ihlali durumunda tatbik edilmesi gereken cezâï müeyyideleri tanzim etmiştir. Hayatın hiçbir saha-sını boş bırakmadan insanlar arası münasebetleri, birtakım temel kâideler ışığında bütün teferruâtıyla düzenlemiştir.
Bir müslüman, ferdi hayatını İslâm çizgisinde yaşamak mecbûriyetinde olduğu gibi, ictimai hayatını, yani diğer insanlarla muâmelelerini de Allah'ın emirlerine uygun tarzda düzenlemek zorundadır. Yani İslâm'ı hayatının her safhasına hakim kılmalıdır. Buna muvaffak olamayan bir kimse, sâlih bir mü'min kıvamına ulaşamaz.
Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Kötü muamele sahibi olan kimse, cennete giremez." (Tirmizi, Birr, 29/1946)
-Kendisine bir şey emânet edildiği zaman emânete riâyet ediyor mu,
-Dünya ile meşgul olurken helâl-haram gözetiyor mu, ona bakınız." (Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra, VI, 288; Şuab, IV, 230, 326)
Yani mü'minin mânevî seviyesi, ferdî hayatı ile birlikte ictimai muâme-lelerinin de düzgün olmasıyla kemåle ermektedir.
Muâmelât denildiğinde, âile-akrabâ ve komşulukta, ictimâî ve iktisâdî sahada, velhåsıl hayatın her safhasındaki beşerî münasebetlerde adâlet, kul hakkına riâyet, affedicilik, yardımlaşmak, kısacası mükemmel bir sürette edepli olmak gibi esaslar akla gelir.
İnsan, fıtratı îcâbı bir aile kurmaya ve o âile içinde yaşamaya muhtaçtır. Läkin aile yuvasının huzur ve saâdeti için de, âile fertlerinin, üzerlerine düşen hak ve vazifeleri bilmeleri ve bunlara uymaları zarûrîdir.
Baba, hanımını ve çocuklarını en güzel şekilde terbiye edip ihtiyaçlarını helälinden temin ederek onları iki cihan saâdetine hazırlamalıdır. Evlatlarına mal-mülk mirasından ziyåde, sağlam bir karakter ve şahsiyet mîrâsı bırak-malıdır.
Anne, efendisine karşı vazifelerinde hassas davranmalı, evine ve çocuklarına sahip çıkmalıdır. "Yuvayı kuran dişi kuştur." darb-ı meselince, kanaatkår davranarak israftan kaçınmalı ve her hususta büyük bir dirâyetle hareket etmelidir. Yuvasının muallimi olmalı, ilâhî bir emänet olan yavrularına İslâm'ın nezâket ve zarâfetini telkin etmelidir.
Anne-baba, çocuklarına karşı adaletli davranmalı, bizzat örnek olarak güzel bir terbiye vermelidir. Kusursuz bir evlât yetiştirmenin, kusursuz bir anne-baba olmaya bağlı olduğunu unutmamalıdır.
Âilede çocuklar, Kur'ân'ın bereket ve feyiz dolu ikliminden, bilhassa peygamber kıssalarından ve bu kıssalardaki ilâhî mesajlardan haberdâr olarak yetişmelidir. Anne-babaları onlara, her şeyden evvel zarûrî olan dînî bilgileri öğretmelidirler. Daha sonra da tercih edecekleri meslekle alâkalı İslâmî hükümleri öğrenmelerine yardımcı olmalıdırlar.
Yine çocuklar, anne babalarına karşı son derece hürmet ve muhab-bet hisleriyle dolu olmalı, onlara itaat ederek hizmetlerine koşmalıdır-lar.
Şüphesiz ki aile fertlerinin ebedî saâdeti kazanmaları için gayret göster-mek, en mühim mes'ûliyettir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
"Ey îmân edenler! Kendinizi ve çoluk-çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyunuz!.." (et-Tahrim, 6)
Dolayısıyla dünyada nefsâniyet ateşlerinden korunmalıyız ki, âhirette cehennem ateşine sürüklenmeyelim.
Aile içindeki dînî ve uhrevî mes'ûliyetlerden sonra dünyevî mes'ûliyetler gelir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerîflerinde şu îkazda bulunmuş-lardır:
"Kişinin, geçimini sağlamakla yükümlü olduğu kimseleri ihmal etmesi, ona günah olarak yeter." (Müslim, Zekât, 40; Ebû Dâvûd, Zekât, 45)
Ahmed er-Rifâî Hazretleri her gördüğü şahsa selam verirdi. Bir köy veya kasabada birinin hasta olduğunu duysa ilk fırsatta ziyaretine giderdi. Bu yolculuk esnasında karşılaştığı âmâların ellerinden tutar, gidecekleri yere kadar götürüverirdi. Bir ihtiyarla karşılaşacak olsa, elindeki yüke yar-dim eder ve etrafındaki dostlarına Peygamber Efendimiz -sallallahu aley-hi ve sellem-'in şu hadis-i şerîfiyle nasihatte bulunurdu:
"Kim bir ihtiyara hürmet ve yardım ederse, Allâh Teâlâ da ona, ih-tivarlığında hürmet ve hizmet edecek bir kimseyi ihsân eder." (Tirmizi, Birr, 75)
Şehir dışına yapmış olduğu seyahatlerden dönüşte, ormana gider, odun keser ve merkebine yükleyerek şehre getirir; bu odunları dullara, ça-resiz, fakir ve muhtaçlara dağıtırdı.
Mecnun ve kötürümlerin hizmetlerine koşar, elbiselerini temizler, bir-likte oturur, onlarla sohbet eder, yemeklerini kendi elleriyle getirir ve yedi-rirdi. Sonra da onlardan duâ etmelerini isterdi. Müridlerine de:
*- Bu gibi acizleri ziyaret müstehab değil, vâcip!.." derdi.
Birgün çocuklar oyun oynarken yanlarından geçmişti. Birkaç çocuk, Ahmed er-Rifâî Hazretleri'nin mânevî heybetinden korkup kaçtı. Hazret-i Pir, derhal arkalarından koştu ve büyük bir şefkat ve muhabbet içerisinde onları bağrına basıp gönüllerini fethetti ve:
*- Evladlarım! Görüyorsunuz ki, ben de âciz bir kulum! Sizi endişelen-dirdiysem hakkınızı helâl edin!" diye onlardan bir de özür diledi.
VELHÅSIL:
Hakk'ın rıza ve vuslatının tahsil edildiği mârifetullâh yolu, bembeyaz bir sayfaya benzer. Öyle ki, oraya yazılan bütün yazılar da bembeyazdır ve bunları yalnız Hak Teâlâ okur. Bu bakımdan ehlullâh, bir ömür boyu o sayfaya kara bir leke damlamaması için çırpınırlar, öyle ki bir karıncayı dahî incitmekten çekinirler ve rızâ-yı ilâhîye näiliyet için ahlâk ve hizmet-lerini dâimâ tertemiz bir hâlde Hakk'a arz ederler. Zîrâ Cenâb-ı Hak bu-yurur:
"Bu mânevi yolda terakki edenler, sırf namaz ve oruç gibi farz ibadet-lerle bu yüceliğe ulaşmış değillerdir. Aksine bunları eksiksiz ve kusursuz bir şekilde îfå etmeye ilâveten, faziletli ameller ve davranışlarla yükselmiş-lerdir. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
«Kıyamet günü bana en yakın olanınız, huy ve ahlâk olarak en güzel olanınızdır.» (Tirmizi, Birr, 71) buyurmuşlardır."
SÖZÜN ÖZÜ:
Şair ne güzel söyler:
Edeb bir tâc imiş nûr-i Hüdâ'dan Giy ol tâcı emîn ol her belâdan
Bir ârif şair de şöyle der:
Ehl-i diller arasında aradım kıldım taleb Her hüner makbûl imiş illâ edeb illâ edeb
Hakikî edeb ve ahlâk kahramanı olanlar, peygamberler ve velilerdir. Bir de, bu zevâtı takip etmesini bilenlerdir ki, onlar, yüce bir ahlâka sahip olma iradesini gösterirler. Ahlâkın esası, dînin olgunluğundan ayrı bir şey değildir. Ahlâk, hayvânî vasıflardan kurtulup insânî meziyetlerle ziynetlen-mektir. Gerçekte müslüman olmak da, İslâm ahlâkına sahip olmaktır. Ulvi güzellikleri, hâl ve davranışlara taşıyabilmektir.
Hâsılı akıl ve hikmet nazarı ile bakıldığında Kur'ân-ı Kerîm'de en büyük ve esaslı yer tutan mevzuun edeb ve ahlâk olduğu görülür. Ondaki târihî kıs-salar dahî ahlâkı, yani davranış mükemmelliğini telkin maksadıyladır.
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
"Kalbim: <- Îmân nedir?» diye aklıma sordu. Aklım da kalbimin kula-ğına: «- Îmân edebden ibarettir." diye fısıldadı."
"Onun için edebsiz kimseler, yalnız kendisine kötülük etmiş olmaz. O, belki edebsizliği yüzünden bütün dünyayı ateşe vermiş olur."
sûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular: "Muhakkak Allahü Teâlâ, Şaban şerîf) ayının on beşinci (yani Berât) gecesinde (rahmetiyle) tecelli eder de şirk koşanlar ve (müminlere) düşmanlık yapanlar hariç, bütün (mümin) kullarının günahlarını mağfiret eder."
Sevgili Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:
Şâbân(-ı şerîf) ayının on beşinci (yani Berât) gecesi olduğu zaman, gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun.
Her kim bu (Berât) gece(sinde) yüz rekât namaz kılarsa, Allâhü Teâlâ, ona, yüz melek gönderir. Bunlardan otuzu, ona Cennet'i müjdeler, otuzu Cehennem azabından emniyette olduğunu söyler, otuzu da dünya âfetlerini ondan geri çevirir. On melek de o kimseyi, şeytanın tuzaklarından muhafaza eder.
Kim şu beş geceyi ihyâ ederse o kimseye Cennet vacip olur: Terviye gecesi (Arefe'den önceki gece), Arefe gecesi, Kurban Bayramı gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Şâban(-ı şerîf) ayının on beşinci gecesi.
Berât Gecesi'nin husûsiyetlerinden bazıları:
Hikmetli her iş -kulların rızıkları, ecelleri, vesâir işleri-bu gecede ayırt edilir; yazılır.
Bu gecede ibadet etmek çok faziletlidir.
Bu gecede rahmet iner. Hadîs-i şerifte, "Şaban ayının yarısı olduğu gecede, Allâhü Teâlâ (rahmetiyle) dünya semâsına tecellî eder..." buyurulmuştur.
Müminler mağfiret olunur, günahları bağışlanır. Resûlullah (s.a.v.) Efendimize tam şefaat salâhiyeti bu
gecede verilmiştir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), Şâbân-ı şerîf ayının on üçüncü gecesinde Allâhü Teâlâ'dan, ümmeti için şefaat izni istedi. Allâhü Teâlâ, ümmetinin üçte birine şefaat izni verdi. On dördüncü gecesi, kalan ümmeti için şefaat izni istedi. Allâhü Teâlâ, ümmetinin üçte kisine şefaat izni verdi. On beşinci gecesi, kalan ümmeti çin şefaat izni istedi. Allâhü Teâlâ devenin, sahibinden kaçtığı gibi, Allâhü Teâlâ'dan kaçanlar hâriç- ümmetinin tamamına şefaat etmesine izin verdi.
Bu gecede Zemzem Suyu'nun aşikâr bir şekilde artması, Allahü Teâlâ'nın bir sünneti (adet-i İlâhiyye'si)dir. Bunda İlâhî ilimlerin, hakikat ehlinin kalbinde artacağına işaret vardır.
O zat (asm) öyle bir Şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubudiyet ve bir dua ve bir davet zuhur eden o Şeriat, on dört asri ve nev-i he daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü, ümmî bir Zatta ve bir iman ile meydana çıkmış ki, onların ne misli var ne de olur. Ve onlardan yet üzere, müdakkik rir
Risalet-i Ahmediye (as)
2022 BEDIUZZAMAN TAKVİMİ
BİR AYET
TARİHTE BUGÜN
1909 - Bediüzzaman'ın Volkan gazetesindeki ilk makalesi "Hakikat" ismiyle neşroldu.
11
Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi de Rahman'ın huzuruna birer kul olarak gelirler.
CUMA
Meryem Suresi: 93
1947 - Türkiye, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'na (IMF) katıldı.
FRIDAY
MART
MARCH
BİR HADİS Allah sizi bâtıl ehlinin hak ehline galip gelmesinden korudu.
Allah'ı tanımayanın, dünya dolusu bela başında vardır. Allah'ı tanıyanın dünyası nurla ve manevî sürurla doludur. Lem'alar
yorgunu yokuşa sürmek birinin yapacağı işi daha da zorlaştırmak: Ya, zaten bunalmışım, sen de yorgunu yokuşa sürme bari!
YORGUNLUK
yorgunluğunu almak * (yorgunluğunu atmak) -1. yorgunluğunu gidermek: Bu ayran bütün yorgunluğumu aldı. -2. bir şey, birinin yorgun-luğunu gidermek: Klasik müzik, halk türküleri dinleyerek yorgunluğumu atarım her gün.
YUFKA
yufka yürekli acıklı durumlara katlanamayan (kimse): Sen nasıl doktor olacaksın; çok yufka yüreklisin...
YUKARI
yukarıdan bakmak bir kimseyi küçümsemek; kendisini başkalarından üstün görmek; tepe-den bakmak: Üstkat komşumuz bize tepeden bakmaya başladı. Zenginleşti galiba!
YUMRUK
yumruk yumruğa gelmek yumrukla dövüşmek, yumruklaşmak: Arkadaşınla nasıl yumruk yum-ruğa gelirsin? Ayıp, çok ayıp!
yolunu bulmak -1. belirli bir çalışma düzenine girmek: Arazi yumuşak, ama inşaat yapmanın bir yolunu bulacağız. -2. bir işin yapılmasındaki kolaylığı bulmak: Kitabı iplik dikişli ve ciltli çı-karmanın da bir yolunu buluruz elbet. -3. ka-zanç sağlamak: N'apalım abi, biz de yolumuzu böyle buluyoruz! Şarkı söyleyerek...
yolunu şaşırmak * (yolunu sapıtmak) kötü yola sapmak: Allah yolunu şaşırtmasın yavrum!
1988 - Yurtdışında basılan 440 yayının ülkeye girmesi yasaklandı.
OCAK
BİR AYET Şüphesiz Allah bütün işlerinde mutlak galiptir ve
hikmet sahibidir.
10
Bakara Suresi: 220
CUMARTESİ
BİR HADİS
Allah bir kulun rezil olmasını isterse, ilim ve edepten mahrum bırakır.
21 1447
RUMI: 28 K. EVVEL 1441 KASIM: 64
Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zirâ dünya durmuyor, gidiyor; insan da beraber gidiyor. Ölüm sekerâtı seni
-Cenneti de cehennemi de Allah'tan başka bilen var mı?
-Hayal dünyasında şeytanın yılan gibi tis tis üflediği yalanların sahte gözleri, gerçek bir bakışla cenneti ve cehennemi hakikaten hiç görebilmiş mi ki konuşuyor?
Ebedî meçhulden hiçbir haberi ve Hakk'ın dediğinden başka hiçbir gerçek bilgisi olmadığı hâlde, üs-telik asla değişmez ve sonsuz olan ulvî / yüceler yücesi bir hakikatin karşısında ahmakça bir hayal ile <> şapşallığına kapılmak - sûretiyle çok süslü ama bomboş al-ternatif zanlar, tahminler ve uydur-malar oluşturup da onların peşine düşerek cennete gideceğini sanan ve öyle sandıran ham nefisler.
Şeytanın da ilk düştüğü tuzak - bu idi.
Ham nefsin çelmesiydi.
Âyetlerde beyan edilir:
"Allah:
-Ey İblis! Secde edenlerle be-raber olmayışının sebebi nedir? dedi."
(el-Hicr, 32)
"İblis dedi ki:
-Ben, kuru bir çamurdan, şekil-lenmiş balçıktan yarattığın bir insa-na secde edecek değilim." (el-Hicr, 33)
Ya Rabbi, son nefesime gelinceye kadar; cümle mahlukun serrin-afiyette daim kıl. Böylece bana mahlukun şerrinden selâmet ve necat den, titne fesadından, beni halâs bulmuş eyle. Güzel nimetlerin içinde ihsan eyle.
YİRMİ BEŞİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Ey kendisinden başka ilah olmayan, nimeti her şeye şamil şanı büyük Allah..
Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle. Hem de ona salâvat okuyanların sayısı kadar.
Mu-25. Allahümme salli alâ hammedin ve alâ al-i Muhammedin adede men salla aleyhi ve salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin adede men lem yusalli aleyhi ve salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muham-medin kema tenbağis-salâtü aleyhi ve salli alâ Muhammedin ve alâ âli Mu-hammedin kema tecibüs-salâtü aleyhi ve salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kema emarte en yusal-la aleyhi.
26. Ve salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin'illezi nuruhu minnur'il-envari ve eşraka bişuai sır-rih'il-esraru.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alå åli Muhammedin ve alå ehli beytihil-ebrari ecmain.
27. Allahümme salli alâ Mu-hammedin ve alâ âlihi bahri envarike ve ma'dini esrarike ve lisani hucceti-ke ve arusi memleketike ve imamı hazretike ve hatimi enbiyaike.
25. Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; ona salavat okuyanların sayısı kadar. Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; ona salávat okumayanların sayısı kadar.. Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; ama ona nasıl bir salåvat okunması lâyık ise.. Muhammed'e ve Muham-med'in âline salát eyle. Ona okunması vacip olan salavatın nasıl olması icap ederse.. Muhammed'e ve Muhammed'in ållne salât eyle. Ama ona nasıl bir salât okunmasımı emrettiysen öyle bir salât olsun..
26. Muhammed'e ve Muhammed'in åline salât eyle.. O öyle bir zattır ki, suru, nurların nurundandır. Onun sırrının şuası ile bütün sırlar aydınlandı.
Allahım, Muhamed'e, Muhammed'in Aline, onun ebrar olan tüm ehl-i bey-tine salât eyle.
27. Allahım, Muhammed'e ve âline salât eyle; o senin nur ummanındır. Sırların kaynağı, lisanın hücceti, memleketinin arusudur. Huzuruna imam olup pey-gamberlerinin sonuncusudur.
Fakat, Resûlullah Aleyhisselâm, bundan masûn bulunmuş, ezå ve İşkencelerin çoğalması, Kendisinin, ancak sabrını artırmıştır. (132)
Peygamberimiz, şahsına karşı işlenmiş olan suçlardan dolayı aslâ öc almazdı. (133)
Peygamberimiz, insanların en az kızanı ve en çabuk râzı olanı ve suç bağışlayanı idi. (134)
Hz. Ali: «Peygamber Aleyhisselâm, meclisine gelen yabancıların sözlerinde ve sorularındaki kabalık ve kırıcılığa Eshabı da, Kendisi gibi katlansınlar diye katlanırdı.» demiştir. (135)
Hilm haslatı, Peygamberimizin, Tevrat'ta gösterilen belirli vasıf-ları arasında da, bulunuyordu.
İmam Zühri'nin rivayetine göre: Bir Yahûdî demiştir ki «Resû-lullah Aleyhisselâmın, Tevrat'ta övülen sıfatlarından Kendisinde gör-mediğim, denemediğim, Hilm sıfatından başka hiç bir sıfatı kalma-mıştı.
Ben, Kendisini alış veriş neticesinde belli bir våde ile otuz dinar borçlandırmış, vådeye bir gün kala yanına gidip (Yâ Muhammed! Hakkımı, öde! Zâten, siz Abdulmuttalip oğulları cemâatının âdeti, borçlarını uzatıp durmaktır!) dedim.
Ömer, bana (Ey kötü Yahûdî! Vallâhi, Resûlullâhın evinde olma-saydın, gözünü patlatırdım!) dedi.
Resûlullah Aleyhisselâm (Yâ Ebå Hafs! Allâh, seni yarlığasın!
Biz, senden, bundan başka türlüsünü görmek ihtiyacında idik.
Sen, bana, onun üzerimde bulunan hakkını güzellikle ödememi söyleyecek, ona da, hakkını tahsilde yardımcı olmakla beraber, alaca-
ğını isterken, daha nâzik davranmasını tavsiye edecektin!?) buyurdu. Benim, Resûlullah'a karşı olan câhilce, kaba ve katı hareketim, Kendisinin Hilmini artırmaktan başka bir şey yapmadı.
Bana (Ey Yahûdi! Senin hakkının ödeme günü, ancak, yarın sa-
bah girecektir!) buyurduktan sonra, Ömer'e (Yâ Eba Hafs! Onu, ya-rın günün başlangıcında istediği hurma bahçesine götür.
Eğer, beğenirse, kendisine, şu kadar Sa' hurma ver ve hakkından biraz da, fazla ver. Verirken (Sana, şu kadar da, fazla veriyorum!)
de! Eğer, bu bahçedekine râzı olmazsa, kendisine filanca bahçeden şu kadar ver!) buyurdu.
(132) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 78
( 133) Malik Muvatta' c. 2, s. 903, İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 367, Ahmed b.
Hanbel Müsned c. 6, s. 232, Buhari Sahih c. 4, s. 167
(134) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 82
(135) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 424, Tirmizi Şemail s. 59-60
Ömer, beni, hurmasını beğendiğim bahçeye götürdü. Oradan, Re-sûlullah Aleyhisselâmın dediği kadar hurma verdi.
Emr ettiği fazlayı da, verdi.»
Deniliyor ki: Yahûdî, hurmayı teslim aldığı zaman «Ben, şeha-det ederim ki: Allah'dan başka ilah yoktur!
Muhammed Aleyhisselâm da, Allah'ın Resûlüdür!
Ey Ömer! Gördüğün şeyi, yapmağa beni sevk eden, Resûlullâh Aleyhisselâmın Tevrat'ta yazılı bütün sıfatlarını Hilm sıfatı hâric-Kendisinde görmüştüm.
Bu gün, Kendisinin Hilmini, denemiş, onu da, Tevrat'ta yazılı olduğu şekilde bulmuşumdur.
Seni, şahid tutarım ki: Şu hurma ile malımın yarısı, Müslüman-ların fakirlerine bağışlanmıştır!» dedi.
Hz. Ömer (Onlardan bazısına) de!» dedi.
Yahûdî de «Onlardan bazısına» dedi.
Bu Yahûdi, küfür üzere yaşayan yüz yaşlarındaki tek ihtiyarları hariç, bütün ev halkı ile birlikte Müslüman oldu. (136)
Yahûdî bilginlerinden (137) ve zenginlerinden (138) Zeyd b. Sû-ne (Såne) der ki: «Muhammed Aleyhisselâmın yüzüne bakınca, Ken-disinde Peygamberlik alâmetlerinden iki şeyden başka zuhur etme-dik bir şey kalmadığını anladım.
Kendisine karşı en ağır câhilce ve kabaca davranışlar, Hilmini artırıyor mu? Artırmayor mu?
Bu hususta henüz bir bilgi edinememiş, eğer, Kendisile düşer kal-karsam, her halde, bunu da, öğrenirim, demiştim. Resûlullah Aleyhisselâm, günlerden bir gün, yanında Ali b. Ebi
Talip bulunduğu halde, odalardan birinden dışarı çıktı. O sırada, hayvan üzerinde, Bedeviye benzeyen bir adam, çıka gel-
di. (Yâ Resûlallah! Köy halkından filan oğulları, Müslüman olup İs-lâmiyete girdiler.
dum. Onlara, Müslüman olurlarsa, geçimlik geleceğini söyler, durur-
Yağmursuzluk, kuraklık yüzünden son derecede kıtlık sıkıntısı-na uğradılar.
(136) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 361, Ebülferec İbnülcevzi Vefå c. 2, s. 427-428 (137) İbn-i Abdulberr İstiab c. 2, s. 553, İbn-i Esir Üsdülgabe c. 2, s. 288
هم معجزه لريله، هم اثر اهو الاديان، هم لسان وا للريله، هم لمان قاللريله نوع بشرك سنى كماله کمد د کنده، استاد البشر عنواني طاشقان حضرت محمد عليه الصلاة والسلامك صدقه بوته اعلام شهادت انتشار در وحضرت محمد عليه الصلاة والسلام ،ده، بنون معجزه لريله نورلی بر برهان اولارق
صانعك وجود و وحدتي عالمه اعلان ايتمشور.
(ایکنجی مسئله ) او ذاتك اول و آخر بتون احوال و حره تي نظر دقتدن ده چی در هر حرکت البر هرير حالی خارقه شماره درگاه ده اونك صدقته دلالت اید. از جمله ( غار) مسئله سنده ابو بكر الصديق ایله برا بر خلاص و قورتولوسه امیدی تمامیه که کسیه دیگی برنده ( لا تَخَفْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا) (قور فما الله بر مهم برابر در دید ابوبکر الصدیقه و بر دیگی سامی، هم طوقه بشر فوقنده بر جدیتله و به من اندام و بر شجاعته، هم خوف و ترد من کومستر دیگی وضعیت، البته صدقتك و نقطه استعدادي اولا من خالقه
اعتماد بنك كونه كى بارلاحه بي هانيد.
كذلك، سعادت دارين يجون تأسیس ایتدیگی اس سارده طبابت ایتمه او لدیفی و اظهار ابتدیگی قواعدك حقيقه له متصل و حقا عياله يا عشيق اولد يقي، بتون عالجه مظهر قبول وتصديق اولمن
و او لمقده در.
ع اخطار ) أو ذاتك احوال وحركاتي در البور بود، يعنما تك تك اونك صدقني و حقا عيني كوسترير سر هیئت مجموعه ی اونك صدحه نبتونند او یله قوتاهی به دلیل اولورکه، شیطانداری بیام تصدیقه مجبور ایدر
( او چنجی مسئله) او ذالك صدحیه نبوشنی با زعب تصدیق ایدن برای صحیفه دار در تصدیقه ای نه به فاع صحیفه دارد در شیدی او صحیفه لری
او قويا جغر.
ع قم (برنجی صحیفه ) او حضرتك ذاتيد.. فقط بو صحيفه يي مطالعه اتمدن اول [ درت نکته تا به دقت ایتمان
لازمدر.
( برنجی نکنه ) ( لَيْسَ الْكُحْل كَالتَّكَحْلِ ) یعنی، فطری قره كوزير لك، صنعی و پایه اولان قره کو زیر الا کی دوگور یعنی پایه و صنعی اولان بر شما نه قدر كوزل و نه قدر کامل اولورسه اولسون،
hem mucizeleriyle, hem säir ahvälleriyle, hem lisan-hålleriyle, hem lisan-t källeriyle nev-i beserin sınnı kemåle geldiğinde, 'Üstadü'l-Beser' ünvanım taşıyan Hazret-i Muham med Aleyhissalatu Vesselâm'ın sıdk-ı nübüvvetine i'lan-Vesselâm da, bütün mucizeleriyle nûrlu bir burhan olarak sehådet etmislerdir. Ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalati Sani'in vücûd ve yahdetini äleme i'lan etmiştir.
İkinci Mes'ele: O zatın meyvel ve ahir bütün ahväl ve harekâtı nazar-ı dikkatten geçirilirse, her bir hareketi, her bir hali harikulade değilse de, onun sıdkına delalet eder.
Ezcümle 'gar' mes'elesinde, Ebû Bekri's-Siddik ile beraber halás ve kurtuluş ümidi tamamıyla kesildiği bir anda, ألف إِنَّ الة معنا“Korkma, Allah
bizimle beraberdir" diye Ebû Bekri's-Siddik'a verdiği teselli, hem tavk-ı beşer fevkinde bir ciddiyetle ve bir metånetle ve bir şecâatle, hem havfsız ve tereddüdsüz gösterdiği vaziyet, elbette sıdkının ve nokta-i istinadı olan Hälik'ına i'timádının güneş gibi parlak bir burhânıdır.
Kezâlik, saadet-i dâreyn için te'sis ettiği esaslarda isabet etmiş olduğu; ve izhår ettiği kaväidin hakikatle muttasıl ve hakkaniyetle yapışık olduğu, bütün âlemce mazhar-ı kabül ve tasdik olmuş ve olmaktadır.
İhtâr: O zåtın (m) ahvål ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun (asm) sidkını ve hakkaniyetini gösterirse, hey'et-i mecmûası onun sıdk-ı nübüvvetine öyle kuvvetli bir delil olur ki, şeytanları bile tasdike mecbür eder.
Üçüncü Mes'ele: O zâtın sıdk-ı nübüvvetini yazıp tasdik eden birkaç sahife vardır. Şimdi o sahîfeleri okuyacağız.
Birinci Sahîfe: O Hazret'in (asm) zâtıdır. Fakat bu sahîfeyi mütálaa etmeden evvel dört nükteye dikkat etmek lâzımdır.
Birinci Nükte: لَيْسَ الْكَيْلَ كَالتَّكَتْلِ Yani
fıtri karagözlülük, sun'i ve yapma olan karagözlülük gibi değildir. Yani, yapma ve sun'î olan bir şey ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun,
Niteliksüz: Keyfiyetsiz, mahiyetsiz, ne olduğu belli olmayan.
Niyaz (f): Yalvarma, yakarma; dua, rica.
Nöker: Hizmetçi, hizmetkår.
Nuh (a): Nuh Peygamber, Tufan'dan korunmak için bir gemi yapmış ve bütün canlılardan birer çift almıştır. Kur'ân-ı Kerim'de adı geçer. İlk peygamberlerdendir.
Nukl (a): Meze, çerez.
Nûs (f): Tatlı, bal.
Nûş itmek (f.t.) İçmek.
Nûşi-revân: Eski İran'ın adâlet timsali bir hükümdarı. Hürmüz'ün baba-sı, Husrev'in dedesi.
Nüvaht (f): Okşama.
Nüvaht etmek: Çalmak (saz).
Nüzûl (a): İnme.
0
Obrılmak: Devrilmek, çökmek, sarsılmak.
Od: Ates.
Od urmak: Ateş vermek, ateşlemek.
Oğrı, oğru: Hırsız.
Okımak: Okumak; çağırmak, davet etmek.
01: 0.
Oldem: O an, o zaman.
Onarmak: Tamir etmek, düzene sokmak, iyileştirmek, ıslah etmek.
Onmak: Şifa bulmak, iyileşmek, salah bulmak, düzene girmek; geleceğin-den emin sıhhatli ve refahlı bir hâle erişmek.
Osman: Hz. Muhammed'in damadı olup III. halifedir.
Öd ağacı: Yanınca güzel koku veren bir cins ağaç.
Ög: Akıl, hâtır, zihin.
Ögin dirmek: Aklını başına toplamak, kendine gelmek.
3529. Kulağına küpe olsun! (Tova ti e obetsana uhoto: Başa gelen bir halden alınan dersi hiç unutma!)
35.30. Kumaşımı dokudum, tezgâhımı teperim.
3531. Kunduz, bataklıktan zor çıkar. (Berber miçno ot tinyata izlyazva.)
1532. Kurda, ensen neye kalın, demişler; kendi işimi kendim görürüm de ondan. karşılığını vermiş. (Na vilka vratit e debel, zastoto sam si vırşi rabotata. )
3533. Kurdu ağıla sokmak. (Dokarvam vilka v koşarata.)
3534. Kurnaz tilki, arka bacağından tutulur.
1535. Kurt çok çiğ et yer, ama ensesi de çok kalındır.
3539. Kurt, eşeği yediği yeri 40 gün dolaşır. (Sırpça benzeri var -Vılkıt, deto izyade magareto, 40 dena tatık obikalya- Slaveykov, s. 163.)
3540. Kurt, kocadıktan sonra, köpeğin maskarası olur. (Şinasi, s. 168 -Türkçeden geçmiş- Arnavutça, Romence, Yunanca benzerleri var- Vılkıt, kato ostaree, na kuçetata maskara stava - Slaveykov, s. 163.)
3541. Kurt, pastırma yapmaz. (Arnavutça, Yunanca benzerleri var -Slaveykov, s. 163.)
3542. Kurt, sayılı olandan da yer. (Vılkıt yade i ot broenite.)
3543. Kurt, tüyünü değiştirir, huyunu değiştirmez. (Türkçeden geçmiş - Arnavutça, Romence, Sırpça, Yunanca benzerleri var -Vılkıt kozinata si menyava, tırsata si ne menyava - Slaveykov, s. 163.)
3544. Kuru boktan, yağ sızdırır.
3545. Kuru g.. balık yemez. (Suha dupka riba ne yade.)
3546. Kuru sağlık, her gün ölüm.
3547. Kurunun yanında yaş da yanar. (Pokray suhoto gori i surovoto.)
3548. Kusursuz adam yoktur. (Çovek bez kusur ne biva.)
3549. Kuşlar yavrularını, ileride kendilerine bakacaklarını ummadan besler.
3550. Kuyruğuna teneke bağladılar. (Türkçeden geçmiş - Romence benzeri de var-Virzaha mu teneke na opaşkata.)
3551. Kuyruk acısı var. (Türkçeden geçmiş - Boli go neşto pod opaskata -Slaveykov, s. 133.)
3552. Küçük işler, büyük bir haylazlıktan daha iyidir. (Drebnite dela sa po-dobri ot golâmoto bezdelie.)
3497. Komşunun evi yanarsa, koş, kendi evini söndür.
3498. Komşunun tavuğu, komşuya kaz görünür.
3499. Konuk konuğu sevmez, ev sahibiyse ikisini de.
3500. Konuk, küsküyü beklememeli. (Gostit da ne çaka lostit. Türkçe benzeri: Erkence giden misafirin yanında nur yanar.)
3501. Korkak bezirgân ne kâr eder, ne zarar. (Türkçeden geçmiş.)
3502. Korku olan yerde, utanç da vardır.
3503. Koyunlarımı sattım, köpeklerimi başkasına verdim, şimdi bana kâhya gerekli değil. (Ovtsete si izprodadoh, kuçetata si izharizah, sega ne mi trebva kehaya.
3504. Köle güler, mezar gülmez.
3505. Köpeği asmak isterlerse, "kuduzdur" derler.
3506. Köpek, istediği kadar uyur, ama istediği zaman yal yiyemez.
3508. Köpek yazın istediği denli uzanır, kışın ise yumak gibi büzülür. (Kuçeto lâto protůga kolkoto şte, a zima sviva na kalbiçe. Türkçe benzerleri: İt kışı geçirir (çıkarır), ama gel derisine sor. İt yaza çıkar, ya derisi ne çeker?)
3509. Köpeksiz köy bulmuş da değneksiz geziyor. (Nameril selo bez kuçeta, ta trignal bez toyaga.)
3510. Kör boğaz, doymak bilmez.
3511. Kör, duvara dayanmış, onun dünyası da bu kadar.
3512. Kör ninenin vurduğu yerin ilacı bulunmaz.
3513. Kör, önündekini görür, ardındakini sormaz.
3514. Kör satıcının, kör alıcısı bulunur.
3515. Kör, tut, değnek hazır!
3516. Körden göz umar.
3517. Körün değnekle yürüdüğü gibi gider. (Sırpça benzeri var -Virvi kato körav po toyaga- Sofya'da söylenir -SBNU, IX/197.)
3518. Körün eline değnek ver, kafanı kırsın. (Day na slepiya toyaga, da ti stroși glavata.)
3519. Kösede sakal, avuç içinde kıl aranmaz.
3520. Kösteklenmek istemezsen, tek başına oyna.
3521. Kötü borçludan bir sepet saman almak da kârdır. (Ot loş dlıjnik i koş plyava e kâr.)
3522. Kötü insandan, iyilik beklenmez.
3523. Kötülüğe dayan, kötülük yapma. (Zlo tirpi, zlo ne struvay.)
3524. Kötünün kötüsü vardır. (Ela zlo, çe bez tebe po-golyamo zlo.)
3525. Köy çorbacısı gibi kabarır. (Perçi se kato selski çorbaciya.)
mamet امامت : imamlik cemaate namaz kıl-dırma işi ve görevi 2 halifelik, İslam'da devlet başkanlığı
imamlik إماملق : cemaate namaz kıldırma işi ve
görevi
im'an إمعان : çok dikkat etme, çok özen göster me, dikkatle inceleme ve düşünme
Imani nazar إمعان نظر : dikkatle bakıp incele me ve düşünme
iman ایمان : inanma, itikad (inanç), tasdik etme (doğruluğu kabul etme)
Iman ahiret ايمان آخرت : ahiret (obur dünya( inancı, ölümden sonraki dirilmeye ve ebedi hayata inanma
iman bilahiret ایمان بالآخرت : ahirete iman, ölümden sonra dirilmeye ve ebedi hayata inanmak
Imani bilgayb ایمان بالغيب : dinde bildirilmiş görülmez gerçeklere (Allah'a c.c. meleklere, ahirete vb.) inanmak
iman- bil hast ایمان بالخثر : hare iman, öldük ten sonra tekrar dirilme ve Allah'a (c.c.) he-sap vermek üzere toplanacağına inanma
iman- bilkader ايمان بالقدر : kadere inanma, Al-lah'ın (c.c.) önceden her şeyi takdir ettiğine, her şeyi ezelden bildiğine inanma
iman- billah ایمان بالله : Allah'a (cc) iman
iman- bilyevm-il ahir ايمان باليوم الآخر : ahiret gününe inanma, ölümden sonra kıyamette yeniden diriltilmeye ve ölümsüz sonsuz bir hayatın başlayacağına inanmak
iman-bin- Nebi إيمان بالنبي : peygambere iman
iman-ekmel ايمان أكمل : tam eksiksiz ve en sağlam iman, imanın en ileri derecesi
Imani hakiki ایمان حقیقی : gerçek ve eksiksiz
doğru iman
imani hasr)1( ايمان حشری : hare iman, öldük ten sonra kıyamette tekrar dirilmeye ve Al-lah'a (c.c.) hesap vermek üzere bir arada top-lanılacağına inanma
iman- hayret ایمان حیرت : hayret edilir derece de sarsılmaz iman
iman-i icmali ايمان إجمالي : )dinde inanılması gerekli gerçeklerin hepsinin geniş bilgisine sahip olmayı beklemeden) topluca ve özet-lenmiş bilgiye dayanarak inanmak
iman-ı İslami ایمان اسلامی : Islam dininde ina-nılması gerekli gerceklere inanma, Islam'a uygun inanç
iman-ı kamil ایمان کاملtameksiksiz sarsıl maz iman, imanın en ileri derecesi
iman- suhudi ایمان شهودی:rmis kişilerin en üstün olanlardaki gibi) manevi gerçekleri kalb gözü ile görerek inanma
Iman- tafsili ايمان تفصیلی : tafsili iman, dinde inanılacak gerçekler hakkında geniş bilgilere dayanarak inanma
Iman tahkiki ایمان تحقیقی : tahkiki iman, dinj mizde inanılması gerekli gerçeklerin delilleri-ni araştırıp, sağlam bilgiye dayanarak inanma
Iman-ı tahkiki ve taklidi ve icmali ve tafsili ایمان tahkiki, takli : تحقیقی و تقلیدی و اجمالی و تفصیلی di, icmali ve tafsili iman (bk. iman-ı tahkiki, iman-1 taklidi, iman-1 icmali, iman-ı tafsili)
imani taklidi ایمان تقلیدی : taklidi iman; dini-mizde inanılması gereken gerçeklerin delille rini araştırmadan, sağlam bilgiye dayanma-dan, sadece kulaktan duyma ve çevredekilere uyma yolu ile kazanılan, şüphelere karşı da-yanıksız kalan iman
iman - tam ایمان تام : tam iman, sağlam ve sar-sılmaz iman
iman-ün bilyevm-il ahir ایمان باليوم الآخر : ahirete iman (bk. iman-ı ahiret)
Imanci ایمانجی : imanı esas alan, en büyük ger-çeğin iman olduğunu savunan
imani (y( ايمانيه : imanla ilgili, imana ait 2.imandaki
imani ایمانی : iman sahibi, inançlı, inanan
imanperver إمان پرور : imana çok değer veren (Kur'an ve imanperverler: Kur'an'a ve imana renler( sevgiyle bağlı olan ve bunlara çok değer ve-
imdad- ruhani إمداد روحانی : manevi yardım, ruh gücü yolu ile yapılan yardım
Imdad-i sübhaniye إمداد سبحانيه : her bakımdan kusursuz olan Allah'ın (c.c.) yardımı
Imdad- vahidiyet إمداد واحدیت : Allah'ın (c.c.), her şeyin tek sahibi sıfatıyla, her bir varlığa bir bakıma bütün varlıkları yardımcı yapması
Imdadat إمدادات : imdatlar, yardımlar
Imdadat-ı hassa إمدادات خاصه : hususi özel ola-rak yapılan yardımlar, özellikle birine veya bi rilerine yahut bir kısım varlıklara gönderilen yardımlar
Imdadat-ı hassa-i Rahmaniye إمدادات خاصة رحمانية : Rahman olan (merhameti her şeyi ku-satan) Allah (c.c.) tarafından, özellikle acıdığı
için, birine veya birilerine veyahut bir kısım varlıklara gönderilen yardımlar
imdadat-ı hususiye إمدادات خصوصيه : hususi yar
dımlar
imdadat - Rahmaniye إمدادات رحمانيه : Rahman olan (merhameti her şeyi kuşatan) Allah (c.c.) tarafından gönderilen yardımlar
imdadat-i sübhaniye إمدادات سبحانيه : sübhan olan (hiçbir bakımdan kusur ve noksanı bu-lunmayan) Allah (c.c.) tarafından gönderilen yardımlar
imdadsız إمدادسز : yardımsız
imha امحاء : mahvetme, yok etme, ortadan kaldırma 2.yıkma, bozma
imha-yı fazilet إمحاى فضيلت : insana ait üstün nitelikler ve güzel ahlakı ortadan kaldırmak
imha-yı hakikat إمحاى حقيقت : gerçeği yok et-mek, ortadan kaldırmak
imha-yı hürriyet إمحاى حريت : hürriyeti yok et-mek
imhaci إمحاجي : mahvedici, yok edici, yıkıcı
imhal إمهال : verilen bir süreyi uzatma, süre verme, sonraya bırakma, erteleme
"Yirmi yıl Ebû Hanîfe Hazretleri ile birlikte bulundum. Bu zaman zar-fında dikkat ettim, ne yalnızken, ne de yanında birileri varken başı açık ola-rak oturduğunu ve istirahat maksadıyla ayaklarını uzattığını hiç görmedim. Kendisine:
- Yalnızken ayağını uzatmanda ne mahzur var?» dedim.
Bana:
- Cenâb-ı Hak karşısında edebli olmak daha efdaldir." dedi."
SÖZÜN ÖZÜ:
Sultanın veya yüksek mevkiden bir kimsenin huzûrunda olanlar dışa-rıda davrandıkları gibi davranamaz ve bulundukları yer ve makama uygun tavırlar sergileyebilmek için gayret gösterirler. Yâni birinin huzûrunda ol-mak, binbir edebe bürünmek demektir. Ehlullâh da her an Allah'ın huzû-runda oldukları idrâkiyle yaşadıklarından edebi aslå terketmezler. Bundan dolayı bu edeb häli onların bütün hayatlarına şâmildir. Zîrâ onlar her za-man ve mekânda yârin huzurunda olduklarını perdesiz olarak gören ve de-lilsiz olarak hisseden ârif gönüllerdir. Yâni onlar:
وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ
"Her nerede olursanız olun, o (Allâh) sizinle beraberdir." (el-Hadid, 4) sırrının aşinaları olarak her anlarını Allâh ile beraberliğin şuurunda yaşarlar.
Demek istiyoruz ki; bazıları, kendilerini sadece namazlarda Allah'ın huzûrunda hisseder ve bu hissediş onları hiç olmazsa namazın erkânı öl-çüsünde bir edebe sevk eder. Ehlullâh ise her an bu hissediş içinde olduk-larından onların namaz dışındaki hâlleri ve edebleri de aynen namazdaki gibidir. Nitekim böylelerini tebcîl sadedinde:
الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ
"(O namaz kılanlar) ki namazlarında devamlıdırlar." (el-Meâric, 23) (464) Yâni namazlarını ihmal etmemenin yanında devamlı namaz hâli içinde
olurlar, buyurulmuştur. Bu da namazları ihmal etmemenin yanında, namaz dışında bile devamlı o huzur halini muhafaza etmeyi ifade eder.
*
HİZMETTE EDEB
Ebû Abdullah Rugandi buyurur:
"Sakın sana verilen herhangi bir hizmeti küçük görme! Çünkü, hizmet hizmettir ve sana ehemmiyetsiz görünen bir hizmet -çeşitli sebeplerle- Al-lâh katında çok ehemmiyetli olabilir. Allah'ın rızasının hangi hizmette bu-lunduğu bizim için bir meçhuldür! Onun için murâdına, yâni Allah'ın rızası-na ulaşıncaya kadar her türlü hizmete devam et. Bu arada nail olduğun nî-metler ve mazhariyetler de, sadece şükür ve hizmetini artırsın."
SÖZÜN ÖZÜ:
Mühim olan bir hizmeti sadece yapmak değil, aynı zamanda onu ih-lâsla ve en güzel bir şekilde îfâ edebilmektir. Dolayısıyla hizmete talip olanların da maksatları hizmet etmiş olmak değil, Allah'ın rızasına erişe-cek davranışlarda bulunabilmek olmalıdır. Yoksa sırf başkasının, yâni kendisine makam, mevki ve menfaat getirecek kimselerin gözüne girme-yi temin edecek hizmetleri yapıp da bunun dışında kalan nice hizmetlere arkasını dönmek, bir ebediyyet iflâsıdır. Böyleleri zâhiren birilerinin gözü-ne girer, lâkin Cenâb-ı Hakk'ın rahmet nazarı onların üzerinden kalkar ve gazab-ı ilâhî tecellî eder. Zîrâ hizmette mühim olan husus, bu âlemde få-nîlerin nazarında göz kamaştırıcı neticeler elde etmek değil, kişiyi âhiret âleminde mâneviyat sultanı eyleyecek amel ve hizmetler ortaya koyabil-mektir.
Bu itibarla sålik, her türlü hizmeti kendisine ganîmet bilmelidir. Olabi-lir ki, herkesin küçük gördüğü bir hizmet içinde yerlere ve göklere sığma-yacak kadar büyük ecir ve ilâhî mükafatlar gizlenmiştir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, talep ettiğimiz nice deryaları, ihlâs ve samîmiyet imtihanı için bazen bir damlanın içinde gizler ve gönüllerin neye yöneldiğini mîzân eder.
Allah Rasûlü Efendimiz de, ailesinin rızkını temin için lüzûmu kadar çalışmış, bu yolda gösterilen gayretlerin, ibadet ve infak yerine geçtiğini beyân etmiştir.
Ailede huzur ve saâdet için, evin reisi, hanımından habersiz uzun yolcu-luklara çıkmamalıdır. Yine eve, habersiz ve kim olduğunu bilmediği yabanci misafirler getirmemelidir. Hanımından, meşrü ölçülerin dışında nâmahrem-lerin karşısına çıkmasını ve onlara hizmet etmesini istememelidir. Ailesini mümkün mertebe karışık ortamlardan uzak tutmalıdır.
Aile içinde hanımın takvâ ve istikâmeti de; kocasını, çocuklarını, akra-bâlarını ve hatta komşularını hayır ve hasenâta teşvik edecek mâhiyette olmalıdır. Såliha bir hanım, etrafına saådet saçan, cennet kokulu bir çiçektir. Fahr-i Käinât Efendimiz ne güzel buyurur:
"Saliha kadın, kocası yüzüne baktığı zaman onu sevindirir, kocasının meşrů isteklerini yerine getirir ve onun olmadığı yerde hem malını, hem de nâmusunu muhafaza eder." (İbn-i Mâce, Nikah, 5)
Allah Rasûlü kocalarının haklarına güzelce riâyet eden kadınlara şu müjdeyi vermiştir:
"Kocası kendisinden memnun olduğu hâlde ölen kadın cennete girer." (Tirmizi, Radā', 10/1161; İbn-i Mâce, Nikâh, 4)
Akıllı bir hanım, beyinin ahlâkını, alışkanlıklarını ve kendisinden bekle-diği davranışları kısa zamanda kavrar. Evinin ve kendisinin temiz ve düzenli olmasına dikkat eder. Beyini devamlı güler yüzle karşılar. Sabah giderken duâlarla uğurlar. "Kazancın az da olsa helâlinden olsun, helâl olarak ne getirirsen ben râzıyım!" diye îkazda bulunur. Yemeğini zamanında hazırlar. Kocasının sevip hoşlandığı şeyleri yapmaya gayret eder. Kanaatkâr ve tutumlu olur.
Mü'minler, nefse ve şeytana fırsat vermeden huzurlu âile yuvalarını ayakta tutmaya çalışmalıdırlar. Aile fertlerinin haklarını güzelce îfâ etme gayreti içinde olmalıdırlar. Bu haklar îfå edilmediğinde, kıyâmette acıklı bir azâba düçar olunacağı muhakkaktır. O günkü hesabın şiddetinden, herkes birbirinden kaçmak ister, ancak nâfile!..
Cenâb-ı Hak şöyle îkaz buyurur:
"Kıyamet günü kişi kardeşinden, anasından, babasından, hanım ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır." (Abese, 34-37)
"O gün (kıyamet günü), ne mal fayda verir ve ne de evlat, ancak Allah'a selîm (yani küfür ve nifaktan uzak olan) bir kalp ile varan kimse müstesna." (Şuarâ Sûresi, âyet 88-89)
Şuara Süresi, Mekke-i Mükerreme de nazil olmuştur. Sadece son dört âyet-i kerîmesi, Medine-i Münevvere'de indirilmiştir. 227 âyet-i celîleden müteşekkildir. Bu mübarek sûrede, Kur'ân-ı Azîm'in yücelik ve fazileti, Resûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem'in bazı müşrikler yüzünden ne kadar müteessir olduğu bildiriliyor ve ona teselli veriliyor.
Birtakım inkâr edenlerin kötü akıbetlerine işaret buyuruluyor. Cenâb-ı Hakk'ın, dilemiş olsa o dinsizleri zorla imana sevk edebileceğini anlatıyor. O dinsizlerin de bütün nasihatlerden yüz çevirdiklerini beyan ediyor ve bunun neticesinde vahim bir akıbete uğrayacaklarını ihtar buyuruyor.
Cenâb-ı Hakk'ın ne kadar ulvî sıfatlar ile muttasıf olduğunu bildiriyor ve dinsizleri hidayete davet buyuruyor.
Mûsâ aleyhisselâm'ın, Firavun ile kavmini hak dine davete memur olduğunu bildiriyor. Mûsâ aleyhisselâm'ın, Firavun ile olan münazarasını, sihirbazların mağlup olup iman şerefine nâil olduklarını bildiriyor. Firavun'un o zâtları idam ile tehdit ettiğini; o zâtların da bu tehdide boyun eğmeyip imanları sayesinde Cenâb-ı Hakk'ın mağfiretine nâil olacaklarını söylediklerini beyan ediyor. Müminlerin selâmete erdiğini, düşmanlarının ise Allah'ın kahrına uğradıklarını bildiriyor.
Bu sûre-i celîle, İbrâhîm, Nuh, Hûd, Sâlih, Lût, Şuayb aleyhimüssalâtü vesselâm'ın da kıssalarını, ümmetlerini aynı sûrette îkâz ve irşâda çalışmış olduklarını ve bu tebliğlere, tavsiyelere uymayıp karşı duranların da dehşetli åkıbetlerini bir ibret vesilesi olmak üzere beyan buyuruyor.
Hâtemü'l-Mürselîn Peygamberimiz (s.a.v.) Hazretlerine nasıl bir ulvî kitabın indirilmiş olduğunu ve Sevgili Peygamberimizin de ne kadar hayır murat ederek insanları dînî hakikatlerden haberdar ettiğini gösteriyor.
Şeytânî vesveselerin düşkünü olan bazı şairlerin de kötü hareketlerini teşhir ediyor. Kur'ân-ı Kerîm'in ise asla şiir kabîlinden olmayıp İlâhî vahye dayanan en kudsî bir kitab olduğuna işaret buyuruluyor. İman edenler, sâlih amellerde bulunanlar ve Allah'ı çokça zikredenlerin müstesna bir mevkide bulunduklarını beyan ediyor.
yolları ayrılmak aralarında farklar ortaya çıkmak, ayrılmak: Evet, demek buraya kadarmış, yolla-rımız burada ayrılıyor.
yoluna baş koymak işi için ölümüne çabalamak: Yoluna baş koydukları işleri hayatları boyunca sürdürdüler.
yoluna can vermek uğruna ölümü bile göze al-mak; baş koymak: Bu millet, vatanı uğruna, öz-gürlük yoluna can vermeyi de bilir.
yoluna girmek iş, istendiği gibi yürümek: Roma-nın basım işi de yoluna girdi; seviniyorum tabii.
yoluna koymak işi düzene koymak; belini doğ-rultmak: Çok sıkıntı çektik, ama ekonomiyi iyi-ce yoluna koyduk.
yolunda gitmek * (yolunda yürümek)-1. iş, isten-diği gibi yürümek: Köprü yapımı için meraklan-ma; yolunda gidiyor her şey. -2. birinin yaptığını yapmak: Milletçe Atatürk'ün yolunda yürüyoruz.
yol aramak çare aramak: Üretimi artırmak için yeni yollar aramalıyız.
yol görünmek gitmek gerektiği anlaşılmak: Ba-kanlığa kadar bize yol göründü kardeşim.
yol göstermek akıl vermek, örnek olmak, kılavuz-luk etmek: Bana yol göster, yardımcı ol!
yol iz bilmek gideceği yeri bilmek: Senin birlikte gitmene ne gerek var; o, yol iz bilir.
yol tepmek uzun süre yürümek: Buncacık şey için bu kadar yol tepilir mi?
yol vermek işten uzaklaştırmak, görevine son ver-mek; kapının önüne koymak; sepet havası çal-mak: Krizden dolayı birçok çalışana yol verilmiş.
yola düşmek * (yola çıkmak * yollara düşmek * yollara çıkmak) bir yere gitmek üzere yürüme-ye başlamak: Keloğlan, anasını da yanına alıp yollara düştü.
yola düzülmek * (yola dökülmek) yola çıkıp уй-rümeye başlamak: Kervan yola düzüleceği sı-rada, kar yağmaya başladı.
yola gelmek uslanmak: Oğlan, zılgıtı yiyince, he-men yola geldi.
yola getirmek birinin uslanmasını sağlamak; onun-la başa çıkmak: Polisler kısa sürede, bu çete bo-zuntusunu yola getirir bence.
Said Nursî, Ankara'ya son ziyaretini gerçekleştirdi.
1963 - TBMM'de
komünizmle mücadele amacıyla komisyon kuruldu.
22
OCAK
11
PAZAR
1447
RECEB
RUMÎ: 29 K. EVVEL 1441
KASIM: 65
Kur'ân milyonlarca Arabî kitaplarla mukayese edilirse, benzeri bulunamaz. O halde, Kur'ân, ya hepsinin altındadır; bu ise muhaldir. Öyle ise hepsinin fevkındedir; öyleyse Allah'ın kelâmıdır.
Mesnevî-i Nûriye
BİR AYET
Allah dilediğini doğru yola iletir.
Bakara Suresi: 213
BİR HADİS Alim, ilmiyle amel etmezse insanları aydınlatıp da kendini yakan lamba gibi olur.
فيهَا شَيْئًا الا اسْتَجَابَ اللهُ لَهُ قِيلَ أَى السَّاعَاتِ هِيَ يَا رَسُولَ الله قَالَ مَا بَيْنَ صلاة العصر إلى غروب الشمس" (الحاكم في الكنى عن ابي رزين العقيلي عن ابى هريرة
1662- Cumada öyle bir saat vardır ki, mü'min namaz ki. larken o saate rastlarsa ve Allah'tan bir şey niyaz ederse, Allah mutlaka dileğini verir. "Bunlar hangi saatlerdir, ey Allah'ın Rasu-lü?" diye sordular. Şu cevabı verdi: "İkindi namazı ile güneşin batışına kadar olan zaman arasındadır."
1664- Cehennemde bir vadi vardır ki, cehennem ondan
günde yetmiş kere Allah'a sığınır. Onu Allah gösteriş maksadı ile okuyan okuyucular için hazırlamıştır. Allah'ın en sevmediği kişi, hükümdara doğruyu söylemeyen din bilginidir.
١٦٦٥ - إِنَّ فِي الرَّجُل مُضْغَةٌ إِذَا صَحَّتْ صَحَّ لَهَا سَائِرُ جَسَدِهِ وَإِنْ سَقَمَتْ سَلَّمَ لَهَا سَائِرُ جَسَدِهِ قَلْبُهُ ابن السنى وابو نعيم في الطب عن النعمان)
1665- Kişide bir et parçası vardır, o doğru olursa bütün cesedi doğru, o hasta olursa tüm ceset hasta olur. İşte o et par-çası kalbidir.
1667- Âl-i Davud'un hikmetinde şu ibret dersi yer almak-
tadır:
"Akıllı olan kişi şu dört saatle meşgul olur.
a) Allah'a münacaat edeceği saat,
b) Kendini hesaba çekeceği saat,
c) Kendisine öğüt verip ayıp ve kusurlarını söyleyecek o-
lan din kardeşleri ile geçireceği saat,
d) Bir de kendi ihtiyaçlarını ve işlerini görecek olduğu
saat.
Bu saatte de diğer saatlerde yaptıkları işlere bir yardım vardır, insanlara yapacak olduğu yardım sayesinde kalplerini ka-zanır. Yine akıllı olan kişinin diline sahip olması, zamanın kadrini bilmesi, işi ile meşgul olması, dünyaya fazlaca meyil olan kardeş-lerinden uzak bulunması gerekir.
١٦٦٨ - إِنَّ قَذْفَ الْمُحْصَنَةِ لَيَهْدِمُ عَمَلَ مِائَةِ سَنَةٍ (ن طب ك وابن عساكر عن
خذيفة)
1668- Şüphesiz namuslu ve evli kadına iftira atmak, yüz senelik ameli götürür (heder eder).
١٦٦٩ - إِنَّ قُلُوبَ بَنِي آدَمَ كُلِّهَا بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ كَقَلْبٍ وَاحِدٍ يُصَرِّفُهُ حَيْثُ يَشَاءُ اللَّهُمَّ مُصَرِّفُ الْقُلُوبِ صَرِفْ قُلُوبَنَا عَلَى طَاعَتِكَ حم م قط في الصفات عن ابن عمرو)
dı. Öyle bir zattır ki, onun sırrının şuası ile bütün sırlar aydınlan-
Burada anlatılmak istenen mana şudur:
Resulüllah S.A. efendimizin latif sırralarının, mübarek kalbinin bir rabbani latifesi vardır ki, bütün kulların, nebilerin, resullerin, veli-lerin müttaki kulların, salih zatların sırları, onun mübarek sırrından ziya almıştır.
Resulüllah S.A. efendimizin sırrı güneş gibidir. Öbürlerinin sırla-rı da, kendi mertebelerine göre, ay ve yıldızlar gibidir. Yıldızlar ayın ve güneşin nurundan aydınlık aldıkları gibi; sırası ile anlatılan zat-lar da, nurlarını, Resulüllah S.A. efendimizin sırrından almışlardır.
Devam edelim:
Allahım.
Ey şanı büyük, nimeti herşeye şamil kendisinden başka ilâh olma-yan yüce Allah...
Lafzından, bir başka mana; AL-İ ABA, tabir edilenlerdir.
Şöyle anlatıldı:
-Bir gün, Resulüllah S.A. efendimiz onları, mübarek abası ile örttü; sonra şöyle buyurdu:
«Ya Rabbi, bunlar benim âlim ve ehl-i beytimdir. Bunlara be-reket ihsan eyle. Bunları benim örttüğüm gibi; sen kendilerini rah-metinle mağfiretinle setreyle..>
Resulüllah S.A. efendimiz, bu duâsını yaptığı zaman, kapının eşik tarafından:
Amin! âmin!.
Diye bir ses işitildi.
Resulüllah S.A. efendimizin aba ile örttükleri şunlardır: Hazret-i Ali, Fatımatüzzehra, oğulları Hazret-i Hasan ve Hüseyin.. Allah onlar-dan razı olsun.
Bu manaya göre, dört olur. Bazıları şöyle dedi:
Hazret-i Abbas r.a. dahi, Resulüllah S.A. efendimizin mübarek abası ve hırka-i şerifi ile örtülen ehí-i saadet zümresine dahildir.
Bu duruma göre de: EHL-I BEYT beş kişi olur.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Onlar, ebrardır. Cümlesine salât olsun.
Yani: Onlar, temiz, müttaki zatlardır. Bu cümlede, özellikle Re-sulüllah S.A. efendimizin ehl-i beyti murad edilir.
Ya Rabbi, onlara salât, teşrifat, türlü türlü sevap mükafatı ihsan eyle. Onlara bu ikramla, zat-ı şerifelerini muazzam ve mükerrem eyle.
YİRMİ YEDİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, Muhammed'e salât eyle; keza âline de.. O senin nur ummanındır.
Burada kısa bir mana şudur:
Resulüllah S.A. efendimiz, öyle bir zattır ki, senin celâl ve cemal sıfatının nurlarına bir ummandır. Resulüllah S.A. efendimizin müba-rek nurları, kesrette; dalgalanması, birbirine çarpması ile yararlı iş-ler izhar eder. Kıyamete kadar insanları küfürden, tuğyandan, iman nuruna, cehalet ve isyandan ilme ve taata irşad edip hidayet sebeple-
ri olur. Yukarıda anlatılan manadan ötürü, Resulüllah S.A. efendimiz, de-nize benzetilmiştir. Bunu anlatmak için:
Nurlarının ummanı..
Denilmiştir. Sonra:
Sırların kaynağı.
Denilmiştir. Yani: Resulüllah S.A. efendimiz, senin zat, sıfat ve ef'alinde bulunan sırların cümlesinin mahalli, madeni, kendidir. O sırlar, ancak kendisinden zahir olmuştur. Sonra:
Hüccetinin lisanıdır.
Denilmiştir; manası şudur: Öyle bir Resul'dür ki; şer'i hü-kümlerinin, üstün emirlerinin halka tebliğ işi, onun vasıtası ile olmuş--tur. Onun doğru kelâmı ile onlar halka ulaştırılmıştır. Sonra o:
Memleketinin ARU S'udur.
Bu cümlede geçen:
ARUS.
Kelimesi, geline ve damada söylenir. Ancak, burada, zinet, süs, nazenin manalarını ifade eder.
Güveği olan kimse, cemaatı arasında muazzez ve muhteremdir. Bütün sözleri dinlenir. Düğünde bulunan kimselerin bütün hizmet-leri onun içindir. Orada bulunan herkes, ona itibar eder.
Üstte anlatılan manada olduğu gibi; Resul-ü. Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem S.A. efendimiz, yerde ve semada aziz ve muhteremdir. Cüm-le yaratılmış onun emrine itaat eder. Bütün insanlar, ona tam hizmet ve itibar eder. Böyle olunca bütün âlemin ARUS'u gibi olur. Bun-dandır ki:
Eğer, onlara bir şeyler gönderip yardım etmeyi uygun görürsen, gönder!) dedi.
dü. Resûlullah, bir adama baktı ve yan tarafına bakınca, Ali'yi gör-
Ali (Yâ Resûlallah! Onlara verilecek hiç bir şey kalmadı!) dedi.
Bunun üzerine, ben, hemen Resûlullah'ın yanına sokulup (Yâ Muhammed! Sana åid filan oğullarının bahçesinden, şu kadar zaman sonra vermek üzre bana belli miktarda hurma satsan olmaz mı?) dedim.
Resûlullah (Hayır! Olmaz! Ey Yahûdî!
Fakat, sana, şu kadar zaman sonra belli miktarda hurma sata bilirim.) buyurdu.
Filan oğullarının bahçesinden diye isim açıklamadı.
Ben de (Olur!) dedim.
Bana satış yapınca, kasama gidip şu kadar müddet sonra şu ka-dar hurmaya karşılık Kendisine seksen Miskal altın verdim.
Onu, hemen o adama teslim edip (Onlara, adâlet üzere paylaş-tır ve kendilerine, bununla yardım et!) buyurdu.
Alacağımın vâdesinden iki veya üç gün önce, Resûlullah'ın yanına vardım.
Gömleğinin ve Ridasının yakasından tuttum.
Asık ve ekşi bir suratla, yüzüne dik dik baktım. (Yâ Muhammed! Hakkımı, daha ödemeyecekmisin?
Vallâhi, ey Abdulmuttalip oğulları! Sizin, borcunuzu ödemede kötü davranıcı olduğunuzu, hep uzatıp durduğunuzu bilmezdim!
Sizinle düşüp kalkmak, böyle olduğunuzu, bana öğretti!) dedim.
Ömer'in yüzüne baktığım zaman, gözleri, dönen Felek gibi dö-nüyordu!
Sonra, gözlerini, bana dikti ve (Ey Allah düşmanı! Senmisin, Re-sûlullah Aleyhisselâm'a, işittiğim sözleri söyleyen, gördüğüm şeyleri yapan?!
Onu, hak Din ve Kitabla Peygamber gönderen Allâh'a yemin ede-rim ki, eğer, Kendisinden çekinmeseydim, muhakkak, kılıcımla vurup kelleni uçururdum!) dedi.
Resûlullah Aleyhisselâm, sükûnet içinde gülümseyerek Ömer'e baktıktan sonra (Yâ Ömer! Ben ve o, senden, bu türlü davranıştan başkasını görmek ihtiyacında idik!?
Sen, borcumu güzellikle ödemeyi bana tavsiye, alacağını güzel-likle istemesini de, ona tavsiye edecektin!?
Ey Ömer! Git, ona hakkını öde! Yirmi Sa' hurma da, fazla ola-rak ver! buyurdu.
(Ey Ömer! Bu fazla, bana ne için veriliyor?) diye sordum.
Ömer (Resûlullah Aleyhisselâm, sana hiddet ve şiddet göstermiş olmamın yerine bu fazlayı vermemi, bana emr etti.) dedi.
(Ey Ömer! Beni, tanıdın mı?) diye sordum.
Ömer (Hayır! Tanıyamadım. Sen, kimsin?) dedi.
(Zeyd b. Sûne'yim!) dedim.
(Yahûdilerin bilgini mi?) dedi.
(Yahudi bilgini!) dedim.
(Öyle ise, Resûlullâh Aleyhisselâm'a yaptığın şeyi yapmağa seni sevk eden, ne idi?) diye sordu.
(Ey Ömer! Muhammed Aleyhisselâmın yüzüne bakınca, Kendi-sinde Peygamberlik alâmetlerinden, iki şeyden başka bir şey kalma-dığını anladım.
Hilm sıfatı, karşılaşacağı cahillik ve kabalığı geçiyor mu, geç-meyor mu?
En kaba ve câhilce davranışlar, Kendisinin Hilmini artırıyor mu, artırmayor mu? Bu hususta henüz bir denemede bulunamamıştım.
İşte, Ona, o söylediklerimi, ancak, bu maksadla söyledim ve Ken-disinde aradığım bu sıfatların da, bulunduğunu gördüm.
Ey Ömer! Seni şâhid tutarım ki Ben, Allah'ı Rab, İslâmiyeti Din, Muhammed Aleyhisselâmı da, Peygamber olarak kabul ettim.
Ve vine, seni şâhid tutarım ki Malımın yarısı, Muhammed Aley-hisselâmın Ümmetine Sadakadır.
Çünki, ben, servetçe, onlardan zengin bulunuyorum.) dedim.
Ömer (Onlardan bir kısmına.) de!
Çünki, sen, onların bütününe tasaddukta bulunmağa mal yetiş-tiremezsin!) dedi.
Ben de (Onlardan bir kısmınal) dedim.»
Zeyd b. Sûne, Peygamberimizin yanına dönünce «Şehådet ederim ki: Allah'dan başka ilah yoktur.
Yine şehadet ederim ki: Muhammed Aleyhisselâm, Allah'ın kulu ve Resûlüdür!» diyerek iman, ikrar ve bey'at etti. (139)
Peygamberimiz, Huneyn ganimetini halka dağıttığı sırada, Beni Temimlerden Zülhuvaysıra gelip Peygamberimizin başucuna dikildi. Yâ Muhammed! Ben, bu gün yaptığın şeyi gördüm!» dedi.
(139) Hakim Müstedrek c. 3, s. 604-605, Ebülferec İbnülcevzi Vefa c. 2, s. 425
فطرى وخلقى اولان شارك مرتبه سنة يعيشو من و اونك برين قائم ولا ماز هر حالده صنعه الملك فقالى
وجعلى وضعتهارى، اونك هو الندن واطوار ندن بالاى اولا مقدر.
(تلخی کہ) اخلاقه عالم بی و توکن خوباری حقیقته با عشريران و او اخلاق عاليه لي دائما با شا نام جديت الله صد قدر اگر صدقه فالقه ارایه کذب کر، روز بره اولو نحافه اولان با را قادر کی
او آدم ده اناناره او یو نجامه اولور.
واضحی نکته بربرين متناسب ولان اشما آراسنده میل و جذب واردر یعنی بر برینم تمایل ایدرار و يكديگرني حلب الدولى الرندة اتحاد اولور فقط ديرينه ضد اولان اشرانك الرنده نفرت واردر
چکه م مزلك اولور اتحاد لري اولماز .
در دیجی نکته ) جما عنده اولان قوت فرد ده یوقدر، مثلا، چومه ایباران هیئت مجموعه سنك تشكيل ایتدیگی اور مائدہ کی قوت، ایبار بر برند نه آیری اولدیغی زمان بولو نماز
بو نکته در کوز او کنه كتير با عطله او حضرتك صحیفه ی او قوغه ليدر. اوت، او ذاتك بتونه آثاری، سیر تاری تاریخچه حياتي و اثر حوالى ، و ذالك بك بيون و يك عالى اخلاقه صاحب او لدیفنه شهادت اپریور حتی او ذاتك دو شم اناری بیله او نه اخلاقه به بوکس کا گند نه طولایی کندیسنی محمد الامين القبيله
القبلا ندير مار د..
معلو مدرکه، به زانده اجتماع این و فیس و انجامه شیاره تنزل اینمگه مساعده التمرين اخلاق عالین امترا جندن عزت نفس، حیثیت، شرف، وقار كي يوكن حالهم حصوله كابير.
اون، ملائکه لی، علو شان ارندن شيطانارى روايد ولى قبول التمزلي كذلك، به زائده اجتماع اليدن اخلاقه عالیه کذب، چهار کی الجامه ماللری دایدر اوت، بالكن شجاعت له اشتهار ايدن برذات قوردی قوردی یالانه تنزل ايمن حالبوكر بتون اخلاقه عاليه لي شخصنده جمع بدنه به ذات عاليشان، ناصر م
اولورده یالانه و حیا یه تنزل اید؟ هیچ امکانی وار میدر؟
[ خلاصه ] حضرت محمد عليه الصلاة والسلام کندی کندینه کونه کی به برهاندر.
وكذا، او ذاتك درت باشند به قرمه باشنه قدر كبير من اولریخی گنجاندن دوره سنده به حیله ای، به خیانتی ع صم عاصم کور ولمه من و بره بالانی ایشیتیالم مشدد. اگر او ذاتك یا راد باشنده، فطر تنده بر فنالوه بر کوتورك هشی
fitri ve hulki olan şeylerin mertebesine yetişemez. Ve onun yerine käim olamaz. Her halde sun'iliğin hataları
ve ca'li vaziyetleri, onun ahvälinden ve etvårından belli olacaktır.
İkinci Nükte: Ahlâk-ı âliyeyi ve yüksek huyları
hakikate yapıştıran ve o ahlak-ı âliyeyi daima yaşatan, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalksa, araya kizb girse, rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur.
Üçüncü Nükte: Birbirine mütenåsib olan eşya arasında
meyil ve cezb vardır. Yani birbirine temâyül ederler. Ve yekdiğerini celb ederler. Aralarında ittihad olur. Fakat birbirine zid olan eşyanın aralarında nefret vardır.
Çekememezlik olur. İttihadları olmaz.
Dördüncü Nükte: Cemâatte olan kuvvet ferdde
yoktur. Mesela, çok iplerin hey'et-i mecmüasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.
Bu nükteler göz önüne getirilmekle o Hazret'in (a)
sahifesi okunmalıdır. Evet, o zátın (a) bütün åsârı, siretleri, târihçe-i hayatı ve sair ahvâli, o zâtın (m) pek büyük ve pek åli ahlâka såhib olduğuna şehådet ediyorlar.
Hatta o zâtın (am) düşmanları bile onun (am) ahlakça pek yüksekli-ğinden dolayı kendisini 'Muhammedü'l-Emina lakabıyla lakablandırmışlardır.
Ma'lûmdur ki, bir zâtta ictima eden ve hasis ve alçak şeylere tenezzül etmeye müsâade etmeyen ahlâk-ı âliyenin imtizácından izzet-i nefis, haysiyet,
derler. Kabul etmezler. Kezâlik, bir zâtta ictima eden ahlâk-ı âliye kizb, hile gibi alçak hålleri reddeder.
Evet, yalnız şecâatle iştihâr eden bir zåt, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Halbuki bütün
ahlâk-ı âliyeyi şahsında cem' eden bir zât-ı âlîşân (m), nasıl olur da yalana ve hileye tenezzül eder?
Hiç imkânı var mıdır?
Hulâsa: Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm kendi kendine güneş gibi bir burhåndır. Ve keza, o zâtın (am) dört yaşından kırk yaşına kadar
geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyåneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zâtın (m) yaradılışında, fıtratında bir fenâlık, bir kötülük hissi
Bu kitap, aşk elinden zârı zârı inleyen Yû-nus'un gerçek şiirlerini ihtiva etmektedir. Yü nus, bir ömür boyu Hak aşkıyle çağlamış, başı kesik bir mum gibi durmadan yanmıştır. Zaten aşıkların gönlü inciler dolu bir denize benzer.
Aşıkların nasibi durmadan yanmaktır. Aşık-ların feryâdı ile gül bahçelerinde kıyâmetler ko-par. Sen daha aşk gözü ile bakarsan cihanın ne olduğunu anlarsın.
Ey dünya çölünde çırpınan insan! Bil ki aşk, akıl ve hikmetin özüdür. Onun içindir ki:
Aşk nedir? diyene Hazret-i Mevlâna, <Ben ol da bil! demiştir... Ve şöyle buyurmuş-tur:
- Kimin elbisesi aşktan yırtıldı, harap ol-duysa o kimse hırslardan ve ayıplardan tama-miyle temizlenmiştir!»
- Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya başladı, çevikleşti..
Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir. Vah ona!»
Evet, kim bu sevdânın derdine düşmezse vah ona... Kim denize dalıp da inci olmadan çı-karsa yazık ona...
İşte gönül incilerinden meydana gelen bu dî-van sizlere bir başka âlemin kapısını açacaktır... Yūnus'un asırlar ötesinden çağlayan sesi kulak-larınızda bir tatlı musiki gibi çınlayacaktır:
Işkun aldı benden beni bana seni gerek seni Ben yanaram düni güni bana seni gerek seni Ne varlığa sevinürem ne yokluğa yerrinürem İşkunıla avunuram bana seni gerek seni
as Kendisini köye sokmazlar, o ise papazın evini sorar
at Kesmağım, çık pazara, ilaç gösteren çok olur. (Türkçeden geçmiş.)
Kke küpine zararda (Lat otset, bidneto si stripva.)
70 Kinlan cam, yerine konmaz.
Ksk kot põrmedikçe, ağaca taş alma
472 Kosmeti olan, mutlu olur.
M71. Ky güneşine, kadın gülüşüne inan olmaz.
Kin evin haydududur. (Momata e haydutin v kıştı. Türkçe benzerleri. Kız yükü. mac (diz) yükü Oğlan doğurdum oydu beni, kız doğurdum suydu beni)
5. Kur kundakta, çeyiz sandıkta.
46. Kirgin papazın heybesi boş olur. (Sirdit pop, prazni mu disagi.)
77. Kızım, kınalı kuzum, gelin, acı pelin.
1478 Kozom, sana söylüyorum, gelinim, sen anla.
1470 Kızın kısmeti (bahn) olsa, papazla evlenirdi.
saso Kime sağdıç olduysan, ondan kolaç (ortası delik ekmek) beklersin. (Komuto si kurival, ot nego pakay i kravay.)
48. Kimin arabasına binerse, onun türküsünü söyler (çağırır). (Na kogoto na karursata se kaçva, negotava pesen pee. -Türkçeden tam çeviri.)
42 Kimın haklı, kimin haksız olduğu ortaya çıksın! (Da se vidi, koy kum, koy svat.)
3483. Kimin iyi bir karısı varsa, ona cennet gerekmez, kimin kötü bir karısı varsa, ona da cehennem gerekli değil. (Koyto ima dobra jena, ne mu trûbva ray; koyto ima zla jena, ne mu tråbva pikil.)
3464. Kimisi merdiven iner, kimisi çıkar. (Svetlo e merdevenzedni se kaçuvat, drugi shervar.)
3485. Kimisi ziyarete, kimisi ticarete gelir.
5486. Kişi, arkadaşından sorulur.
3487. Kişi, yorganına göre ayağını uzatmalı. (Türkçeden geçmiş.)
3458. Kişiyi bilmek istersen, eline fırsat ver.
3489. Koca köpek, sürüyü korur.
3490. Kocakarı kotarır, şeytan övünür. (Baba pravi, dyavola se hvali. Slaveykov, s. 114.)
3491. Kocakarının bilgiye gereksinimi yok. (Baba ne şte nauka. Slaveykov, s. 114.)
3492. Kocasız karı, beysiz arı.
3493. Koçun nasıl olduğunu sana kim soruyor, meleyen kuzu var ya! (Koy te pita kakav e ovena, nali imaş agne da blai.)
3494. Komşuda patırtı varsa, bize de gelir. (Tropa li u komşiite, tya ște doyde i u nas.)
3495. Komşuların Türkse, senden mutlusu yok, demektir.
3496. Komşunun bağında bir ayı görürsen, bekle, seninkine de gelir. (Ako vidiş meçkata na komşiya si v lozeto, çakay ya i v tvoeto. Slaveykov, s. 88.)
3450. Karlı yıl, bereketli yıl. (Snejna godina, blagodatna godina. Türkçe benzerleri: Kar yılı, var yılıdır. Karlı yıl, nurlu yıl. Kar, toprağın mayasıdır (yorganıdır).
3451. Karşındaki böceğe ayı gibi davran.
3452. Kaş yapayım derken, göz çıkarmak. (Vmesto da izpişa vejdi, izvajdam oçi.)
imkan zihni إمكان ذهنی : bir sebeb ve belirtiye dayanarak düşünülen olabilirlik (bk imkan-1 akli)
imkanat امکانات: Limkanlar, olabilirlikler 2.varlığı da yokluğu da mümkün olan şey ler, (Allah cc. tarafından) yaratılmış veya ya ratılacak varlıklar ve olaylar
imkanat-i istikbaliye إمكانات إستقاله : gelecekte var olabilir varlıklar ve olaylar
imkani إمكاني : imkanla ilgili 2 imkanlar dünyasına ait 3 gerçekleşmiş olmayıp gerçek leşebilir durumda olan, imkan halinde 4. (Allah cc. tarafından) yaratılması da yaratıl maması da mümkün olan 5.var olması veya olmaması mümkün olan 6. var olması düşü nülebilir olan
imkaniyet إمكانيت : olabilirlik, çeşitli şekillerde olabilme, çeşitli seçeneklere sahip olabilme, farklı yollar ve olabilirliklere açık olma
imkansız إمكانسر : imkanı olmayan, gerçekleş-me durumu bulunmayan, olabilirliği bulun mayan, olabilirliği düşünülmez olan
imkansızlık إمكانسزلق : imkansız olma hali veya durumu, olabilirliği düşünülmez olma hali, olamazlık
imla 1 : إملاء doldurma 2 yazı, yazılmış, hüküm 3. yazı yazma 4.gr. kelimeleri doğru yazma ve kurallara uygun yazma
imla etmek إملا اينمك : doldurmak
imparatorluk إمبرا ترلوك : birden fazla farklı mil-letleri idaresi altında bulunduran devlet
imrar إمرار : geçirmek, sürdürmek
imrar- evkat إمرار أوقات : vakitleri geçirme
imrarı hayat إمرار حيات : hayat sürme, hayat geçirme
Imsak 1 : إمساك kendini tutma, isteklerini diz-ginleme, perhiz 2.tutumluluk, boşa harca-mama 3. oruca başlama 4.sabaha karşı oruca başlama zamanı
imtidad إمتداد : uzama 2 uzun sürme 3.müd-det, süre 4.uzay 5.uzunluk
imtihan إمتحان : deneme, sinama, tecrübe (sı-
nav)
imtihan-ı beşer إمتحان بشر : )bu dünya hayatın -da Allah'ın (c.c.) emrine uyup uymayacakları konusunda) insanın imtihanı, insanın de-
nenmesi(bk. Kur'an, 67/2(
Imtihan-ı insannامتحان إنس و ج : insan ve cinlerin denenmesi(bk, imtihan-ı beser)
İmtihan-ı Rabbani إمتحان: her varlığın sahibi ve terbiyecisi (rabbi) olan Allah (c.c.) tarafından hazırlanmış imtihan, deneme (si nav) (bk. imtihan-ı beşer)
imtihan ulviإمتحان عyüksek derecede ve zor imtihan (deneme, sınav)
inayat-ı Rabbaniye عنایات ربانيه : her varlığın sa-hibi ve terbiyecisi (rabb'i) olan Allah'ın (c.c.) yardımları, lütufları, iyilikleri
inayat - Seba عنایات سبعه : )Allah) (c.c.) tara-fından gelen) yedi yardım (Kur'an ve imana hizmet yolunda çalışan Bediüzzaman (r.a.) ve talebelerini teşvik, kalplerini tatmin etmek için ve hizmetlerinin kabul olduğuna işaret olarak Allah'tan gelen manevi çok yardımlar (bk. Mektubat: 28. Mektub, Yedi İşaret)
inayet-i amme عنایت عامه : )Allah'tan (c.c.) ge-len)kuşatıcı, geniş inayet; herkese ve her şeye ulaşan, yardım, destek, ni'met, lütuf, iyilik, fayda
inayet-i azime عنایت عظیمه : büyük inayet bü-
yük destek ve yardım
inayet-i bari عنایت باری : her şey ölçülü, uygun, tertipli ve güzel yaratan (bari) Allah'ın (c.c.) yardım ve desteği (lütf u inayet-i bari لطف و عنایت باری : Allah'ın (c.c.) bari ismiyle lütfu ve inayeti)
inayet-i daime عنایت دائمه : devamlı olan yar-dım, destek, lütuf, iyilik, ni'met
inayet-i ekremleri عنایت اکر ملری : sizden gelen( çok cömertçe yardım ve destek
عنایت : Cenab-1 Hakk'ın (Al-lah'ın c.c.) yardım ve desteği, lütfu, ihsanı
inayet-i hassa (Allah) tarafından) bazı özel kimseye veya kimselere yapılan özel yardım ve destek, lütuf, ihsan
inayet-i hususiye عنایت خصوصیه özel yardım ve destek, özel lütuf ve ihsan
inayet-i ilahi (v( دايت الهيه Allahinc.c.) yar-ilahiye: Allah'ın (c.c.) adalet ve yardımı;
inayet-i İlahiye ve hifz u himayet عنایت الهيه و حفظ و حمایت : Allah'ın (c.c.) gözetip koruma-sı ve yardımı; hifz u inayet-i ilahiye, hifz ve inayet-i ilahiye Allah'ın (c.c.) koruması ve Allah'ın yardımı; hikmet ve inayet-i ilahiyet-i ilahiye : Allah'ın (c.c.) ikram ve yardım; lütuf ve fazl ve inayet-i ilahiye: Allah'ın (c.c.) lütfu, bağışı, ikramı ve yadımı; rahmet ve inayet-i ilahiye: Allah'ın (c.c.) merhamet ve yardımı)
inayet-i merhamet-i ilahiye عنایت مرحمت الهسيه Allah'ın (c.c.) merhametinden gelen yardım ve destek
inayet-i Rabbani (y( عنایت رئانیه : herseyin sahibi ve terbiye edicisi (rabbi) olan Allah'ın (c.c.) yardım ve desteği
inayet-i Rahmani (y( عنایت رحمته sınırsız merhamet sahibi (Rahman) olan Allah'ın )c.c.) yardım ve desteği (himayet ve inayet-i Rahmani(ye): çok merhametli olan Allah'ın (c.c.) koruyup kayırması (himayet) ve yardı mi)
inayet-i Samedani عنایت صمدانی : samed olan )yani hiçbir şeye muhtaç olmayan, fakat her şey her an kendisine muhtaç olan) Allah'ın (c.c.) yardım ve desteği (lütuf ve inayet-i sa-medani: samed olan Allah'ın (c.c.) lütuf ve yardımı)
inayet-i seba عنایت سبعه : bk inayat-seb'a(
inayet-i seb'a-i İlahiye عنايت سبعة إلهيه : külli yedi inayet, çeşitli yer ve zamanlarda bir çok defa (Allah'tan gelen) yedi çeşit yardım ve destek (bk. inayet-ı seb'a)
inayet-i Sermediye عنایت سرمدیه : sonsuza dar devamlı olan (Allah'tan (c.c.) gelen) yar-dım, lütuf, nimet, ihsan, iyilik
inayet-i Sübhaniye عنایت سبحانیه : Sübhan olan (yani her balımdan kusursuz olan) Allah'ın (c.c.) yardım ve desteği (eltaf ve inayet-i sü-bhaniye sübhan olan Allah'ın lütufları ve
yardımı(
inayet-i sahsive تشخصه tek şahıslara veya varlıklara (Allah'tan (c.c.) gelen) yardım, destek, lütuf, iyilik
Inayet-i şamile عنایت شامل : )Allah'tan (c.c.) ge-len herkese ve her şeye ulaşan geniş yardım ve destek, lütuf ve nimet
inavet-i tamme ایتنامهtave eksiksiz yar-ve fayda
inayet-i zahire تظهره pak görünen yardım lütuf, nimet, destek ve fayda
inayet-ü lutf-u Rabbani عنایت لطف ربانی Rabbin inayeti ve lutfu. Allah'ın (c.c.) yardımı ve iyi-liği
inayetkar ابتکار : inayetli, yardım edici, des. tek verici, lutfe edici, iyilik edici
inayetkarane عنایتکارانه : yardım edici tarzda
inayetli عنایتلی : yardım edici, iyilik edici, lutf
edici
inayetname عنایتنامه : destekleyici ve lutf edici sözlere yer veren mektup
inayetpervarane عنایتپرورانه : yardım ve iyilik lerde koruyup gözetmeyi sevene yaraşır tarz-da
düşüncelerin) genişlik ve gelişmişliği inbisat-i efkar إنبساط أفكار : fikirlerin (bilgi ve
inbisat-ruh إنبساط روح : ruhun (iman sayesin-de) gelişmesi ve manevi gerçeklere erişip açıl kanın genişlemesi (ulviyet ve inbisat-ı ruh: ruh ması ve genişlik kazanması, ruha ait dünya-yüceliği ve genişliği)
hayvanlarından çıkarılan ve süs olarak kulla-nılan sert, sedefli, küçük ve yuvarlak tane inci اینجی : istiridye, midye gibi kabuklu deniz
Incil 1 : إنجيل.Hz. İsa'ya (a.s.) Allah (c.c.) ta-rafından vahy edilen kitap. Hz. İsa'nın (a.s.)
Incil konuştuğu dil arami dili olup O'nun zama-ninda veya On'ndan sonra bu dille yazılmış ların elindeki İnciller, Hz. İsa'dan (a.s.) yıllar-bir Incil bilinmemektedir. Bu gün hristiyan-ca sonra yani mi. 1. yy. in II. yarısından sonra, Yunanca yazılmış İncil'lerdir. Zamanımız-edilen (kanun ile) dört ayrı İncilin her biri: da papalık ve Hristiyanlarca resmen kabul İncil 2-Markos'a göre İncil 1-Matta'ya göre 3-Luka'ya göre İncil 4-Yuhanna'ya göre İncil. Bu dört İncil "yeni ahit adı altında bir kitap-ta bir araya getirilmiş ve sonuna, toplam 23 parçadan oluşan Hristiyanlığın ilk dönemine bul edilmiş (kanun ile) yazılar ve mektuplar ait, yine aslı Yunanca olan kilise'ce geçerli ka-eklenmiştir. Hristiyanlığın ilk döneminde bunların dışında çok sayıda (bazı kaynaklara göre üç yüzden fazla) İncil yazılmıştır kilisece tesbit edilmiş temel Hristiyan inancına uy-gun olmadığı gerekçesi ile kabul edilmemiş, yasaklanmış, din dışı dışı, uydurma (apokrif) İn-ciller olarak nitelenmiş, ele geçenler yok edil-miştir. Bunlardan biri olan Barnabas İncili günümüze kadar gelebilmiştir. Gizli tutulan bu İncil bulunarak kilise'nin izni ve bilgisi dışında çeşitli dillere çevrilip basılmış ve ya-yınlanmıştır. Türkçeye de çevrilmiştir. (Bar-nabas İncili, Kültür Basın Yayın Birliği, İst.) Barnabas bu günkü İncil (yeni ahit) kitabın-da birkaç yerde adı geçen Hz. İsa'ya (a.s.) za-manında yaşamış bir mü'mindi. Hz. İsa'dan (a.s.) sonra, Hristiyanlığın ilk döneminde yeni dini anlatma ve duyurma (tebliğ) çalış-malarına Pavlus ile beraber katılmıştır. İkisi de aslen Yahudi idi. Barnabas Hz. İsa'nın, Allah (c.c.) tarafından gönderilen peygamber olduğuna iman etmekle beraber, Hz. Mu-sa'nın şeriatına, emir ve yasaklarına uyma ve sünnet olma gereğini savunurken Pavlus Hz. İsa'nın gelmesi ile birlikte Hz. Musa'nın şeriatının ortadan kalktığını, yeni dine gi-renlerin bu yasaklar ve emirlerden sorumlu olmadıklarını ileri sürünce ikisinin yolları ay-rılmıştır. (İncil, Galyalılar'a mektup, 2:11-21; resullerin işleri, 15: 36-41) Barnabas, bu ko-nuda ve Hz. İsa (a.s.) konusundaki sapmalar hakkında kendi İncilinin başında şunları söy-ler: "Şeytan tarafından aldatılan pek çokları dindarlık maskesi altında en dinsiz inancı ortaya koyarak İsa'ya (a.s.) Allah'ın (c.c.) oğlu demekte, Allah'ın (c.c.) sonsuza kadar emret-tiği sünnet olmayı reddetmekte ve her türlü kirli (haram) etin yenmesine izin vermek-
tedir. Ne yazık ki bunlar arasında Pavlus'da vardır. Bu sapıklıktan kurtulasınız, şeytan tarafından aldatılmayasınız ve Allah'ın (c.c.) hükmü önünde hüsrana uğramayasınız diye İsa (a.s.) ile yaptığım görüşme ve konuşma-larda gördüğüm ve duyduğum gerçekleri ya-zıyorum." Barnabas İncili bir girişten sonra 222 bölümden oluşmaktdır. 17.bölümde Hz. İsa'nın (a.s.) kendisinden sonra en büyük peygamber'in geleceğini müjdelediği anla-tılır. Kur'an, bugünkü İncil'in ve kilise'nin iddia ettiği (haşa) Allah'ın (c.c.) "baba, oğul, kutsal ruh" şeklindeki üç ayrı varlığın birliği (trimite) inancının Allah'ın (c.c.) birliği inan-cından sapma ve inkar (küfür) olduğunu bil-dirmekte ve şiddetle reddetmektedir. Mesela : "(Mealen) Yahudiler: Üzeyr, Allah'ın oğlu-dur, dediler. Hristiyanlar da: Mesih Allah'ın oğludur, dediler. Bu, sadece onların dillerine doladıkları bir sözden ibarettir. Bu sözler daha önce inkarcıların (putlara tapanların) söyledikleri söze benzemektedir. "(Kur'an, 9 : 30)" Allah (c.c.) çocuk edindi" dediler; haşa! O, böyle şeylerden uzaktır. O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur. Bu konuda elinizde hiçbir de-lil yoktur. Allah (c.c.) hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?" (Kur'an 10: 68), "gökleri ve yeri örnek ve model almadan yok-tan yaratan O'dur. O'nu bir eşi olmadığı halde O'nun çocuğu nasıl olabilir? Her şeyi O yarat-tı ve her şeyi bilen O'dur." (Kur'an, 6:101), "göklerin ve yerin hakimiyeti yalnız o'na aittir. O'nun mülkünde hiçbir ortağı da yok-tur. O her şeyi yaratmış ve her şeyi bir ölçüye göre belirlemiştir." (Kur'an, 25: 2), "Rahman bir çocuk edindi dediler." Gerçekten siz çok çirkin bir iddia ortaya attınız. Nerede ise bu sözden dolayı gökler çatlayacak, yer parça-lanacak ve dağlar yerinden kopup göçecek. Oysa Rahman'a çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ver yerde olan herkes rahman'a kul olarak gelecektir." (Kur'an, 19: 88-93), "...Al-lah için üçtür demeyin. buna artık bir son verirseniz sizin için hayırlı olur. Allah (c.c.) ancak tek İlahdır..." (Kur'an, 4:171), "Allah (c.c.) Meryem oğlu Mesih'tir, diyenler ka-fir olmuşlardır... tek bir İlahdan başka İlah yoktur. "Allah (c.c.) üçün üçüncüsüdür" di-yenler kesinlikle kafir olmuşlardır. Eğer bu söylediklerinden vazgeçmezlerse o kafirler acıklı bir cezaya çarpılacaklardır." (Kur'an, 5:73), "ve hesap gününde Allah (c.c.) soracak
: Ey Meryem oğlu İsa! (a.s.) Sen mi insanla ra, Allah'tan başka beni ve annemi iki ilah edinin, dedin. İsa (c.c.) söyle cevap verecek : "Seni tenzih ederim, hakkım olmayan şeyi söylemek Bana yaraşmaz. Hem ben söyle-seydim sen onu şüphesiz bilirdin. Sen Be-nim içimdekini bilirsin. Ben Senin zatında rettiğini söyledim. Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. olanı bilmem. Bütün bilinmeyenleri eksiksiz bilen sensin." "Ben onlara ancak bana em-İçlerinde bulunduğum sürece onların ne yap-tıklarına tanıktım. Beni vefat ettirince, artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeye hakkıyla tanıksın. "Eğer onları cezalandırırsan şüphesiz onlar Senin kulla rındır. Eğer onları bağışlarsan, her şeye gücü yeten, her işi hikmetle yapan ancak Sensin." (Kur'an, 5: 116, 117, 118)"
Incil-i şerif إنجيل شريف : mübarek incil
Incil-i Yuhanna إنجيل يوحنا : Yuhanna Incili, Ha-vari'lerden Yuhanna tarafından Hz. İsa'dan (a.s.) sonra yazılmış olan İncil
incila 1 : إنجلاء.parlama, parlak hal alma 2.par-laklık 3.ışıma, aydınlanma 4.ışık, aydınlık 5.cilalanma 6. (mec.) sevinç, sevinme
incizab 1 : إنجذاب.birşeyin çekim gücünün altı na girme 2. (mec.) (Allah'a (c.c.) ait veya o'nun eseri olan manevi) çekim gücü ve etkisi altına girme; bu gücün etkisiyle hareket etme 3.çe-kime kapılma 4.çekim, çekim gücü
incizab-ı muhabbet-i semsi-i ezeli إنجذاب محبت
شمس أزلى : )mec.) ezeli güneş'in sevgi gücünün çekimine kapılma, (mec.) Allah'ın(c.c.) sevgi gücünün çekimine girme
incizabat 1 : إنجذابات.incizaplar, çekim gücü nün etkisine girişler, (Allah'a ait sevginin) çekim gücü ve etkisi altına girişler 2.çekimler, çekilişler 3.bağlanışlar, bağlılıklar
ind 1 : عند.kat, makam, huzur, yan, taraf 2.za-man, durum, hal; göre
ind-el bülega عند البلغاء : usta edebiyatçılar ta-rafından, usta edebiyatçılara göre
ind-i ilahi عند إلهى : Allah'ın (c.c.) manevi yüce katı, yüce makamı; Allah (c.c.) tarafından
indallah عبدالله Allahc.c.) indinde (bk. indi ilahi)
indelhace عند الحاجة ihtiyac olunca, ihtiyac ol-duğu zaman, ihtiyaç durumunda
indelmuhakeme عبد المحاكمة : argılanma sıra sında
Indi sahsi (kisisel, sübjektif), insanın kisisel duygu, düşünce ve durumundan kay. naklanan, keyfi, tarafsızlıktan ve gerçekler. indettedkik inceleme sırasında den uzak
indiras 1 : إندراس.bozulma 2.yok olma
Inebolu اینه بولی : Batı Karadeniz bölgesinde, deniz kenarında, Kastamonu'ya 90 km. kadar mesafede, bir ilçe
yapılışlar, edilişler 2.etkilenmeler 3.tepkiler, etkiye karşı gösterilen tepkiler
infiali إنفعالي : dıştan gelen etkiye karşı göste-ilim : dıştan gelen etkilerin alıcısı olan duy-rilen tepki ile ilgili, etkilenmekle ilgili (infiali gu organlarıyla edinilen, duyumlar ve algılar yolu ile edinilen bilgi, (algı, idrak)
fisal إنفصال ::Layrılma 2.bırakma, terk etme Ingiliz İngiltere halkından olan kimse
2 İngilizler 3. İngiltere Ingilizce إنكليزجه İngiliz dili, İngilizlerin ko-nuştuğu dil
443
Ingiltere اینگلتره : Avrupa lita'sının kuzey batı-bölümü. İngiltere'nin kuzeyinde İskoçya, gü sında yer alan büyük Britanya adasının güney neybatisinda Galler ülkesi vardır
inhidam انهدام : yıkılma, çökme, bozulma
inhidam- kat'iye إنهدام قطعيه : kesin ve tam bo zulma, yıkılma
inhidam-ı mutlaka إنهدام مطلقه : kesin ve tam olarak çökme ve yıkılma (izmihlal ve inhi-dam-ı mutlaka kesin ve tam bir çöküş ve yıkılış; (mail-i inhidam: yıkılmaya eğilimli ve elverişli)
inhimak إنهماك : )bir şeye) aşırı düşkünlük aşırı eğilim
inhiraf 1 : انحراف.sapma 2 ayrılma 3.bozulma
inhiraf - mizaç انحراف مزاج : mizaç bozukluğu, huy ve karakter bozukluğu
inhirafsız انحرافسز : sapması olmayan, dosdoğ-ru
inhisaf إنخاف : ay tutulması 2.(mec.) par laklığını yitirme 3.(mec.) canlılığını ve güc nü kaybetme 4. (mec.) gözden düşme
inhisar 1 : إنحصار.yalnız bir kimse veya bir şey için olma ve bununla sınırlı kalma 2.tek yet kiliye bağlanma 3.sınırlı kalma, sınırlanma
4.sınırlama, sınır koyma
tek ba : إنحصار آلتنه آلمق inhisar altina almak şına idaresi altına almak 2.tek başına sahip olmak veya sahip çıkmak, tek başına elinde bulundurmak, tekeline almak
inhisar altında olmak إنحصار آلتنده اولمق : sınır lanmak, sınırlı kalmak, sınırlı tutulmak, ka-yıt ve şartlara bağlı olmak
inhisar etmek انحصار ايتمك : ..... den ibaret ol-mak 2.sınırlı kalmak 3.bağlı kalmak
inhitat 1 : انحطاط.gerileme, alçalma 2.çökme, gücünü kaybetme 3.yaşlanma
inkar إنكار : inanmama, kabul etmeme, tanı mama 2.gizleme, saklama
Inkar-ı haşr (hasir إنكار حشر : haşri inkar, ol-dükten sonra kıyamette yeniden dirilişi ve herkesin yaptıklarından hesaba çekilmek üzere toplacağını inkar etme, kabul etmeme
inkar-ı mahz إنكار محض : tamamen inkar, kök-
ten inkar, kesinlikle inkar
لتاليkarı mutlak إنكار مطلق tam ve kesin inkar, kökten red etme, inanmama
inkar-i semavat إنكار، سماوات : göklerin çok sa-yıda olduğunu inkar etme, kabul etmeme
inkari 1 : إنكارى.inkarla ilgili 2.(gr.) olumsuz, cümlenin olumsuzluğu ile ilgili (hiss-i inkari : inkarcılık hissi, inkar etme duygu ve düşün-cesi)
inkaz إنقاذ : kurtarma
inkaz etmek إنقاذ ايتمك : kurtarmak
inkibaz 1: انقباض.tutukluluk 2.sıkıntı
inkilab 1: إنقلاب.büyük ve köklü değişiklik 2.dönüşme, dönüşüm 3.başka bir şekil veya başka bir hale dönüşme, başka bir şekil veya hal alma 4.devrim, toplum hayatında zorla-ma yolu ile yapılan büyük ve köklü değişiklik 5.reform, yeniden düzenleme
inkilab acib إنقلاب عجیب : hayret verici büyük
ve köklü değişiklik
inkilab azim إنقلاب عظيم : büyük inkılab, bü-yük ve köklü değişiklik
İnkılab-i azimidini إنقلاب عظیم دینی : dinde bü-
yük ve köklü değişiklik
İnkılab-ı azim-i ictimai إنقلاب عظيم إجتماعي : top lum hayatında büyük ve köklü değişiklik
inkılab-ı azim-i İslami إنقلاب عظيم إسلامي : lam'ın getirdiği büyük ve köklü değişiklik
İnkılab-ı azim-i medeni ve dünyevi إنقلاب عظيم مدنی و دنیوی : medeniyet ve dünya hayatında büyük ve köklü değişiklik
Inkilab-ı dini إنقلاب دینی : dinde reform, dinde yeniden düzenleme, dinde büyük değişiklik
yapma
inkılab-ı ezdad إنقلاب أضداد : zidların birbirine dönüşmesi; birbirinin tam tersi iki şeyin te-melden değişerek birbirinin yerine geçmesi
inkilab - fikri إنقلاب فکری : fikir değişikliği, dü-şüncede köklü değişiklik
çeklikleriyle ayrı kaldıkları halde kendi zıtla-zıtlarına dönüşmesi, gerçekler kendi öz ger-inkolab-ı hakaik إنقلاب حقائق : gerçeklerin tam rına dönüşmesi (ki bu imkansızdır)
inkilab hakikat إنقلاب حقیقت : gerçeğin özün-den değişerek başkalaşması, başka bir şeye dönüşmesi, olduğundan çok farklı hale gel mesi
inkilab - ilahi إنقلاب إلهى : Allah'ın (c.c.) emri ve yardımıyla gerçekleşen (insan ve toplum ha-
yatındaki) büyük ve köklü değişiklik inkilab - ruhi إنقلاب روحي : ruhi (ruhsal) değişik-lik, ruh hayatındaki büyük değişiklik
inkilab siyasi إنقلاب سیاسی : siyasi hayatta (devlet idaresinde) büyük değişiklik
inkılab-i şer'iye 1 : إنقلاب شرعيه.İslam'a uygun (siyasi) büyük değişiklik(u. meşrutiyet devri) 2. kanun düzeninde (İslam'a uygun) büyük değişiklik
inkılab-ı zaman 1: إنقلاب زمان zamanla meyda-na gelen büyük değişiklik 2.zamanın (devrin) değişmesi
inkılabat (inkılabat( إنقلابات : inkılablar, büyük ve köklü değişiklikler, büyük ve önemli olay-lar
inkilabat-i acibe إنقلابات عجیبه : hayret verici bu yük değişiklikler ve olaylar
تال kılabat-rahval إنقلابات أحوال: hal ve durum-larda meydana gelen büyük değişiklikler
inkılabat- azime إنقلابات عظيمه : büyük ve köklü değişiklikler
İnkılabat-ı berzahiye ve uhreviye إنقلابات برزاخيه و اخرويه : ölmüşlerin ruhlarının bulunduğu berzah ve ahiret alemine göç etme şeklinde kibüyük köklü değişiklikler
inkılabat-ı beşeriye إنقلابات بشريه : insan haya-tında meydana gelen büyük değişiklikler
inkılabat-ı dahiliye إنقلابات داخلیه : icte meydana gelen büyük değişiklikler ve olaylar
Inkilabat-ı madenlye إنقلابات معدنيه : )yer altın daki) madenler tabakasında meydana gelen büyük değişiklikler ve olaylar
inkilabat-ı ruhi إنقلابات روحي : ruhi (ruhsal de ğişiklikler, ruh hayatındaki büyük değişiklik ler
inkolabati uhreviye إنقلابات اخرويه : )dünya da benzeri olmayan) öbür dünyadaki büyük olaylar ve değişiklikler
inkişaf
inkılabat-ı zaman (iye( 1: إنقلابات زاماني.zamanla göre meydana gelen büyük değişiklikler 3 za-meydana gelen büyük değişiklikler 2.zamana man içinde gelişen devirlerdeki değişmeler
inkılabcı (inkılabi1 : إنج.devrimci, köklu ve hızlı değişim taraflısı 2.toplum hayatında zorla köklü değişiklikler yapan veya yapılma sını isteyen 3.reformcu, dinde değişiklik ve yenilikler yapan veya yapılması tarafları olan 4.değişken, sürekli değişen
inkilablı إنقلاباتلى : calkantılı, değişken, büyük
inkişafı fevkalade إنكشاف فوق العاده : olağanüstü gelişme; görülmemiş derecede yayılma
inkişafı feyezani إنكشف فیضانیbolluk ve be-rekete yol açan gelişme
nındaki gelişme inkişafı fikri إنكشاف فكرى : düşünce ve bilgi ala
inkişafı hakalk-i Imaniye إنكشاف حقائق إيمانيه : iman hakikatlerinin (iman esaslarının) ge-lişmesi, apaçık hale gelmesi; manevi yoldan keşifle bilinmesi
inkişafı iman إنكشاف إيمان : imanın gelişmesi, imanın olgunlaşıp sağlamlaşması
Inkişafı kalbi إنكشاف قلبی : kalbin iman ve ma-nevi gerçeklere açılması, kalbin manevi geliş-mesi
inkişafı nisvan 1 : إنكشاف نسوان.kadınların açıl-ması, açık giyinişleri 2.kadınların toplum içi-ne girip kendilerini göstermeleri
inkişaf - uhuvvet إنكشاف اخوت : kardeşliğin ge-lişmesi ve güçlenmesi
inkişafat إنكشافات : inkişaflar; 1.gelişmeler, ilerlemeler 2.açılımlar, ortaya çıkmalar, gö-rünmeler, kendini göstermeler; keşf olunuş-lar
inkişafat-i imaniye إنكشافات ايمانيه : imandage
lişmeler, imanda ilerlemeler
inkişafat-ı ruhiye إنكشافات روحيه : ruhta manevi
ve imanla ilgili gizli gerçeklerin açık hale gel-mesi ve aydınlanması, manevi gizli gerçekle-rin ruh dünyasında keşfedilmesi
inkita انقطاع : bkinkita'(
inkiyad انقياد : bkinkyad(
adalet ölçülerine uygun davranan
inna إن : )ar) şüphesiz ki biz..." manasına ge-len söz
inni إنى : "şüphesiz ki ben..." manasına gelen
inni إني : tecrübeye, gözlem ve deneye daya nan (fr. endüktif)
inorganik إن اورغانيك : cansız maddeye ait, can-sız madde ile ilgili
Insإنس : insan
ins i cann إنس و جان : insan ve cinler
insücin إنس و جن : insan ve cin
insaf إنصاف : vicdan, merhamet, hak ve adalet
be uygunluk
insafkarane إنصافكارانه : insaflı tarzda vicdana, hakka ve adalete uygun şekilde
insan-ı kebir
insafla vicdan, hak ve adalete uygun-lukla
insafli insaf sahibi: vicdan, hak ve
insafsızca انصافسرجه : insafsız tarzda, haksız ve merhametsiz şekilde, acımasızca ve gaddarca
insafsızcasına انصافسز جاسته : insafsız şekilde
insafsızlık انصافسزلق : insaf yoksunluğu, zalim-lik, acımasızlık, hak ve adalet tanımazlık
insan 1 : إنسان.akıl, irade, dil ve (doğru veya yanlış) inanç sahibi olan ve yer yüzündeki di-ğer canlılardan üstün yaratılmış canlı varlık, iyi huylu, güzel ahlaklı kimse(not: inançsızla-rın da batıl, yanlış, geçersiz de olsa kendileri-ne göre bir inançları vardır. bu bakımdan de-nebilir ki dinsizlerin dini dinsizliktir. dinsiz, kainatın sahipsiz olduğuna inanır. insanın öldükten sonra dirilmeyeceğine ve dünyada iken yaptıklarından hesaba çekilmeyeceğine inanır. her şeyin tesadüf işi olduğuna inanır vb. yani dinsizin de bir inancı vardır
insan-ı asgar إنسان أصغر : kainatın küçük modeli
gibi olan insan
insan-i asi إنسان عاصى : Allah'a (c.c.) karşı gelen insan
insan-ı boşboğaz إنسان بوش بوغاز : boşboğaz in-san, geveze insan, aklına geleni yerli yersiz söyleyen insan
insan-i dessas إنسان اس : hileci düzenci, al-
datıcı insan
insanı ekber إنسان أكبر : en büyük bir insan
modeli gibi olan kainat (evren)
insanı ekmel إنسان أكمل : en olgun insan, en mükemmel insan, en kusursuz insan
insan-1 fani إنسان فانی : ölümlü insan
insanı gafil إنسان غافل : Allah'a (c.c.) gereği gibi tanımaktan uzak veya yaradılış gayesini ve ahireti unutmuş insan
insan-ı hakir إنسان حقير : zavallı insan
insan-ı himmetperver إنسان همت برور : çalışkan
ve yardım sever insan
insan-ı kafir إنسان کافر : kafir inkarcı, inançsız( insan
insan-ı kamil إنسان كامل : tam olgun güzel huy-lu ve güzel ahlaklı insan, kusurları olmayan örnek insan
insan kebir إنسان كبير : büyük bir insan modeli gibi olan kainat
edilir. Orada kendisine meselenin keyfiyeti suâl olunduğunda Hazret, şöy-le cevap verir:
"Kulda cüz'î bir irâde elbette mevcuddur. Mes'ûliyetin kaynağı da bu-dur. Ancak herkeste ve her zaman değil. Meselâ ben elbette cüz'î bir ira-de sahibiyim. Lâkin pâdişâhın emriyle geldim. Buradan kalkıp gitmek ise benim elimde değildir. «Gel» denilir geliriz; «git» denilir gideriz. Demek ki burada irâdem -belli bir hususta- yok hükmündedir. Aynı şekilde pâdişâhın huzûrunda bulunduğumdan dolayı yapabileceğim hareketler de sınırlıdır. Bâzı kimseler de aynen bu misâlde olduğu gibi dâimî bir sürette Rab'leri-nin huzûrunda bulunduğunun idrāki içinde yaşar. Allâh her yerde hâzır ve nâzır olduğu halde pek çok kimse, kendilerini sâdece namazda huzûr-ı ilā-hide kabul ederler. Halbuki belli bir mânevî mertebeye yükselmiş olanlar, her an huzûr-ı ilâhîde bulundukları idrāki ile yaşarlar. Böyle kimselerde cüz'î irâdenin var sayılıp-sayılmayacağını varın siz takdîr edin." demiş ve bu cevap pâdişâhın hoşuna gittiğinden, Şeyh Muhammed Nûru'l-Arabî'ye ihsan ve ikrâm etmiştir.
SÖZÜN ÖZÜ:
Kul, bir irâde sahibidir. Bu iråde veya kudret, ona Cenâb-ı Hak tarafın-dan bahşedilmiştir. Allâh Teâlâ'nın her oluşta irâdesi bulunmakla birlikte, ri-zâsı sadece hayırdadır. Bir hocanın gâyesi, talebesinin bilgi ile mücehhez olup sınıf geçmesidir. Talebe çalışmaz ise hocanın yapacağı bir şey yok-tur. Yine bir doktorun vazifesi de, hastasını şifâya kavuşturmaktır. Hasta, verilen reçeteyi tatbik etmez ise, artık gelişen menfi neticeden sadece hastanın kendisi mes'üldür. Doktora herhangi bir cürüm isnâd edilemez.
Diğer taraftan irâdeyi, huzûrunda bulunduğumuz zâta teslîm etmek, teslim edilen şeyden daha fazlasının ihsân edilmesine vesîle olur. Yâni bir kul, ihlas ölçüleri içerisinde kendi bakışını, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz naza-rına, ellerini onun sonsuz yed-i kudretine, dilini onun sonsuz kelâm sıfatı-na, kulaklarını onun nâmütenâhî işitmesine teslim ederse, bakış, duyuş ve idrāk edişi bambaşka olur. Yâni verdiklerinden aslå mahrum kalmaz. Bila-kis her teslim ettiği şey, sonsuzluğun içinden kendisine nice ebedî nasip-lerle döner. Bunun içindir ki, dâimâ huzûr-i ilâhîde bulunduğunun idrāki ile yüce irâdeye teslim olabilen sålih kulları hakkında Cenâb-ı Hak, hadis-i kudside mecâzen:
"Onların gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum..." (Buhârî, Rikâk, 38) buyurmaktadır.
"Ahirette cezasını ayrıca vermekle beraber, dünyada Allah Teâlânın çabucak cezalandırmasını en fazla hak eden günahlar, zulmetmek ve akra-bâyı ihmal etmektir." (Ebû Dâvûd, Edeb, 43; Tirmizi, Kıyâme, 57)
"Her cuma gecesi insanoğlunun amelleri Allah'a arz olunur. Fakat akra-båsıyla alakasını kesen kimsenin amelleri kabul edilmez." (Ahmed, II, 484)
"Akrabâsıyla ilgisini kesen kimse cennete giremez." (Buhârî, Edeb, 11; Müslim, Birr, 18, 19)
Yine akrabaya yapılan infâkın, hem sadaka hem de akrabâyı koruyup gözetme sevabı olduğunu bildiren Efendimiz iyilikte bulunmada tâkip edilmesi gereken sırayı şöyle beyân etmiştir:
"Harcamaya kendinden başla. Artanı çoluk-çocuğuna sarf et. Ailenden bir şey artarsa, bunu da yakınlarına harca. Bunlardan arta kalanı da, önün-deki, sağındaki, solundaki (muhtaçlara) ver!" (Müslim, Zekât 41; Nesâî, Zekât 60, Büyü 84)
Hadis-i şerîfte beyan edilen, kendinden çevreye doğru yayılması gere-ken harcama tâlimatı, merhale merhale üzerimizdeki hakları da ifâde etmek-tedir. Çünkü insan hayatın alışkanlıkları arasında üzerindeki pek çok hakkın farkına bile varamamaktadır. İçlerinde de bilhassa komşuluk hakkı, neredey-se bugünün dünyasında sıfırlanmış bir vaziyete düşmüştür.
"...Anaya, babaya, akrabâya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve mâliki bulunduğunuz kimselere ihsân ile muâmele edin, iyi davranın..." (en-Nisa, 36)
Ayette bahsedilen "yakın komşuya iyilik etmek", evi yakın olan veya hem yakın komşu, hem akrabâ, hem de din kardeşi olan kimselere güzel muamelede bulunmak, yardım etmek ve hatâlarına karşı sabırla tahammül göstererek onları affetmektir.
Uzak komşuya iyilik etmek ise, evi uzak olan veya akrabalık bağı bulunmayan yahut müslüman olmayan kimselere el uzatmak ve gönlümü-zü açmaktır.
Peygamber Efendimiz üzerimizdeki hakları itibarıyla komşuları üçe ayırmıştır:
1. Sadece bir hakkı olan komşular: Gayr-i müslimler. Bunların sadece komşuluk hakkı vardır.
2. İki hakkı olan komşular: Müslümanlar. Bunların hem komşuluk, hem de din kardeşliği hakkı vardır.
3. Üç hakkı olan komşular: Akrabâ olan müslümanlar. Bunların da hem komsuluk, hem din kardeşliği, hem de akrabalık hakkı vardır. 5
İslâm, insânî muâmeleleri yakından uzağa doğru tanzim etmiştir. Bu sebeple daha yakın olanın daha fazla hakkı vardır ki, insan tabiatının icabı da budur.
Bütün insanların güzel komşularla yaşamak istediğini düşünerek evvelå kendimiz güzel bir komşu olmalı, daha sonra da sâlih komşular arasında oturmaya gayret etmeliyiz. Zira müslümanı dünyada bahtiyar eden şeylerden biri de salih komşudur. Bu sebepledir ki Fahr-i Kâinât Efendimiz :
"Devamlı ikâmet ettiğiniz yerde kötü komşudan Allah'a sığınınız! Göçebe olduğunuz yerdeki komşu nasıl olsa bir müddet sonra sizden ayrılır. "buyur-muştur. (Nesai, İstiäze, 44)
Bu hususta meşhur olan; "Ev alma komşu all" sözü, hayırlı komşular arasında yaşamanın, mânevî hayatımız açısından da ne kadar ehemmiyetli olduğunu açıkça göstermektedir.
Bunlarla birlikte, komşuların ufak tefek hatâ ve sıkıntılarına da katlan-mak gerekir. Zira Cenâb-ı Hakk'ın sevdiği kişilerden biri de, komşusunun eziyetlerine Allah rızâsı için katlanan kimsedir.
tur: Peygamber Efendimiz komşu hakları husūsunda şöyle buyurmuş-
"Cebrâîl bana, dâimâ komşu hakkını tavsiye ederdi. Öyle ki ben, komşu-ları birbirine mîrasçı kılacak zannetmiştim!" (Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140)
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: "Ey insanlar! Sizi, Cennet'e yaklaştıracak ve Cehennem'den uzaklaştıracak her ne var ise elbette size onları emrettim. Sizi, Cehennem'e yaklaştıracak ve Cennet'ten uzaklaştıracak her ne var ise elbette sizi, onlardan da nehyettim."
Hak Teâlâ Hazretleri, Şuarâ Sûresi'nin 193. ve 194. âyet-i kerîmelerinde Kur'ân-ı Mübîn'in, Resûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem'in kalbi üzerine Cibrîl-i Emîn vasıtası ile indirilmiş olduğunu bildiriyor. Bu âyet-i kerîmeler şöyle tefsir edilmiştir:
O Kur'ân-ı Azîm'i, onun bütün âyetlerini, Rûhu'l-Emîn (Cebrâîl aleyhisselâm) vakit vakit getirip Hâtemü'l-Enbiya sallallahü aleyhi ve sellem Hazretlerinin kalbi üzerine indirdi, ona tebliğ etti.
O indirilen âyetler, Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellem'in kalbinde yerleşmiş oldu. Sevgili Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de, o âyet-i kerîmeleri ümmetine tebliğ etti, iman etmeyenlere, günah işleyenlere vaktiyle isyankâr kavimlerin başlarına gelmiş olan İlâhî âzâpları bildirdi. Bu suretle, diğer Peygamberler gibi, ümmetine İlâhî azabı hatırlattı.
Cibril-i Emîn, getirmiş olduğu âyetleri Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellem'e, vicâhen husûsî bir sûrette tebliğ etmiştir. "Senin kalbine inzâl etti, tebliğ etti" denilmesindeki hikmet ise -Allâhü a'lem- şudur:
Resûlullah (s.a.v.) Efendimize, tebliğ edilen âyetler, evvela mübarek ruhuna gelmiş, bu âyetler derhå kalbine intikâl ederek oraya yerleşmiş ve kararlaşmış onu müteakip de ulvî dimâğına yükselerek hafızasın nurlandırmıştır. Hakikaten bütün rûhânî manalar, evvela rûha nâzil olur, sonra da oradan kalbe intikal eder. Çünkü ruh ile kalp arasında böyle bir alâka vardır. Bununla beraber kalp, bedenin âzâlarının en mühimidir. İnsanları mükâfatı veya cezâyı hak etmiş olmaları, kalbî hâllerini bir neticesidir. Bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştu
"Şüphesiz, cesette küçük bir et parçası vardır ki o, sâl (iyi) olunca ceset de sâlih olur, o fâsit (kötü) olunca ces de fesâda uğrar, o parça ise haberiniz olsun; kalptir."
- 1781 - Güneş sisteminin yedinci gezegeni Uranüs keşfedildi.
1840 - Resmî takvim olarak Rumî Takvim kullanılmaya başlandı.
1970 - Bediüzzaman'ın ilk talebelerinden Seyyid Mehmet Şefik Arvasî vefat etti.
HİCRÍ: 10 ŞABAN 1443 - RUMI: 28 ŞUBAT
1437
İmsak Günes
Öğle
13
PAZAR
SUNDAY
MART
MARCH
BİR AYET
Her nefis ölümü tadıcıdır. Sizi denemek için hayırla da, şerle de imtihan ederiz.
Enbiya Suresi: 35
BİR HADİS
İnek sütünü size tavsiye ederim. Çünkü inek onu çeşitli bitkilerden toplar.
Sünnet-i seniyyeyi bilen, katiyen anlar ki, edebin envaını, Cenab-ı Hak, Habibinde (asm) cem etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terk eden, edebi terk eder.
Yok devenin nalı! * (Yok deve!) "Çok abartıyor-sun.": Yok devenin nalı; hayalet gördüğüne kim inanır senin!
yok pahasına * (yok fiyatına) çok ucuza, ölü fiya-tına: Arabasını yok pahasına satmış.
yok satmak mal, çok satıldığından piyasada bu-lunmamak: Bir ara "Ulus" gazetesi yok satıyordu.
yok yere boşu boşuna; nafile yere: Yok yere kal-bini kırdım çocuğun.
Yok, yok! "Her şey var!": Dükkânımızda yok, yok-tur bayan!
yoktan var etmek olanaksızlığa karşı ortaya çı-karmak: Kuvayımilliyeciler "Biz bu memleketi yoktan var ettik, üç beş çapulcuya teslim etme-yiz," dediler.
YOL
yol açmak neden olmak: Birden başlayan sağa-nak yağmur, toprak kaymasına yol açtı.
yol ağzı birkaç yolun birleştiği yer: Yol ağzında üç ihtiyar konuşuyorlardı.
yol almak ilerlemek: Bu kadar saat geçti, bir türlü yol alamadık.
yılan hikâyesi bir türlü bitmeyen iş, sorun: Buraya fabrika yapılma işi yılan hikâyesine döndü.
YILDIRIM
yıldırım çarpmışa dönmek * (yıldırımla vurul-muşa dönmek) birden karşılaştığı kötü bir du-rumdan çok sarsılmak: Yüklü bir ceza aldığını öğrenince yıldırımla vurulmuşa döndü.
yıldırımları üstüne çekmek sert eleştiri ve tep-kilere konu olmak; şimşekleri üstüne çekmek: Skandalı açıklayan gazete, yıldırımları üstüne çekti.
YILDIZ
yıldızı barışmak * (yıldızları barışık olmak) iyi anlaşmak, iyi geçinmek: Tanıştığımdan beri onunla yıldızımız barışmadı.
yıldızı parlamak ün kazanmaya, tanınmaya baş-lamak: Daha 1950'li yıllarda başrol oynadığı filmlerle yıldızı parladı.
YİĞİTLİK
Yiğitlik sende (/bende) kalsın! "Bu çekişmeli ko-nuda anlayışlı sen ol (/ben olayım)!": Tamam yahu, yiğitlik bende kalsın, tartışmıyorum! Sen haklısın.
1669- Ademoğullarının kalplerinin hepsi Rahmân'in iki kudret parmağı arasındadır. Tek bir kalp gibi dilediği şekilde evi-rip çevirir. "Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım! Kalplerimizi taatina çevirip yönelt!"
١٦٧٠ - إِنَّ قَوْمًا اَحَبُّوا قَوْمًا حَتَّى هُلِكُوا فى حُبّهِمْ فَلاَ تَكُونُوا مِثْلَهُمْ وَإِنَّ قَوْمًا بَغَضُوا قَوْمًا حَتَّى هُلِكُوا فِي بُغْضِهِمْ فَلا تَكُونُوا مِثْلَهُمْ الديلمي عن عبد الله بن جعفر)
1670- Bir kavim bir kavmi o kadar sevdi ki, uğrunda he.
lak oldu. Sakın onlar gibi olmayın. Bir kavim bir kavimden o ka-dar nefret etti ki, bu nefretleri ölümlerine sebep oldu. Sakın onlar gibi de olmayın.
1673- Her peygambere yedi asil ve necip arkadaş veril-
miştir. Bana ise on dört kişi verilmiştir: Ali, Hasan, Hüseyin, Ca'-fer, Hamza, Ebu Bekir, Ömer, Mus'ab b. Umeyr, Bilal, Selman, Ammar, Abdullah b. Mesud, Mikdad, Huzeyfe b. Yemân. (Radı-yallâhü anhüm).
١٦٧٤ - إِنَّ لِكُلِّ أُمَّةٍ فِتْنَةً وَإِنَّ فِتْنَةَ أُمَّتِي الْمَالُ (حم ن حسن صحيح غريب وابن سعد ك طب عن كعب بن عياض)
1676- Her ümmetin bir seyahati vardır. Ümmetimin se-yahati ise Allah yolunda gazaya çıkmaktır. Her ümmetin bir ruh-baniyeti (dine düşkünlüğü) vardır. Benim ümmetimin ruhbaniyeti ise düşmanı tepelemek için Allah yolunda techizde bulunmaktır.
1677- Her âdemoğlunun ateşten bir nasibi vardır. Üm-metimin ateşten olan nasibi ise sıtma hastalığıdır. Derisini yakar, fakat içini (kalbini) yakmaz. İşte bu onun ateşten olan hazzıdır.
1678- Her peygamberin mensup olduğu yakınları vardır. Fâtıma evladı böyle değil. Ben onların velisiyim ve yakınlarıyım. Onlar benim fıtratımdır. Benim tıynetimden yaratılmışlardır. On-ların üstünlüğünü yalanlayanların vay haline. Onları seveni Allah sever, onlardan nefret edenden Allah nefret eder.
١٦٧٩ - إِنَّ لِكُلِّ بَيْتٍ بَابًا وَبَابُ الْقَبْرِ مِنْ تِلْقَاءِ رِجْلَيْهِ" (طب عن النعمان بن بشير)
Çadırın kurulması, ondan faydalanmak, ancak direğin dikilmesi ile olduğu gibi; bütün mülk ve melekûtun kıyamı, ehlinin saadete mazhar olmaları, dünya ve Ahirette yararlarını bulmaları Resulüllah S.A. efendimizin mübarek vücud-u şerifine, onun sünnet-i seniyesine göre durup amel etmekle olur. Bu manadan ötürü, mana çadır direği ne teşbih edilerek:
Memleketinin Arus'u.
Şeklinde tavsif edilmiştir. Bazılarına göre, bu mana daha uygun-dur. Sonra о:
Huzuruna imamdır.
Yanı: Yüce ve üstün zatına takarrüb edenlerin imamı ve onların muktedasıdır. Çünkü, Yüce Hazretine yaklaşmak, ancak ona tabi ol-mak sureti ile olur. Sonra o:
Peygamberlerin sonuncusudur.
Ondan sonra, hiç kimseye peygamberlik verilmez.
Resulüllah S.A. efendimizin; cümle resullerin ve nebilerin sonun-cusu olduğuna iman etmek vaciptir.
Ona öyle bir salât eyle ki; zatının devamınca devam etsin. Yü-ce zatının bekasınca, baki kalsın.
Daha açık bir mana ile şu demeğe gelir:
Resulüllah S.A. efendimize öyle bir salât eyle ki: O salât, deva-mınla devam etsin; bekanla baki kalsın. Böylece daim ve sabit olarak kalsın. Ardı arası hiç kesilmesin. Sonra:
Öyle bir salåt eyle ki, seni de razı etsin; onu da razı etsin. Bu salavat dolayısı ile de, bizden razı olasın..
Bu cümlenin biraz daha açık şerhi şudur:
Senin razı olacağın biçimde, Resulüllah S.A. efendimizin şanına uygun olsun. Böyle bir salavatı okuduğumuz için de, bizden razı ola-sın. Bu salavat sebebi ile, bizleri rıdvan-ı ekberine mazhar ve nail ey-leyesin.
Ey Merhametliler merhametlisi..
Sehliye nüshasında metin bu kadardır.
Bazı nüshalarda şu cümle eklenmiştir:
- Ey ålernlerin Rabbi..
Bazı nüshalarda ise:
Seni de razı etsin; onu da razı etsin..
Cümieşi ile, bu salavat-ı şerife tamam olmuş, ondan sonrası alın-mamıştır. (Bizim metinde, görüleceği gibi, hepsi vardır, Alemlerin Rabbı cümlesi hariç.)
Saláten tedumü bidevamike ve tebka bibekaike salåten turdike ve turdihi ve terda biha anna ya erhamerrahi min.
28. Allahümme Rabbelhilli vel-harami ve Rabb'el meg'ar'il-harami ve Rabb'el Beytil harami ve Rabb'er-rükni vel makami ebliğ liseyyidina ve mevlana Muhammedin minnes-selâm.
29. Allahümme salli alâ seyyl dina ve mevlana Muhammedin sey-yid'il evveline vel-Ahirin.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin fikülli vak-tin ve hin.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin fil-meleil-a'là îlà yevm'id-din.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin hatta teri-sel-arza ve men aleyha ve ente hayr-ül-varisin.
30. Allahümme salli alâ Mu-hammedin'in-nebi'il-ümmiyyi ve ala Ali Mullanımedin.....
Öyle bir salåt eyle ki; zatının devamınca devam etsin. Yüce zatının bekasınca baki kalsın. Öyle bir salât eyle ki, seni de razą etsin; onu da razı etsin. Bu salavat dolayısı ile de bizden razı olasın, ey merhametliler merhametlisi..
Bedevi (YA Muhammed! Allah'ın, senin yanında bulunan malın-dan (148) şu iki devemin üzerine yükle!
Çünki, sen, bana ne kendi malından, ne de, babanın malından yükleyecek değilsin!) dedi. (149)
(140) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 139, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 219, Taberi Tarih c. 3, s. 137
(141) Vakıdî Megazi c. 3, s. 948, Müslim Sahih c. 2, s. 744
(142) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 139, Vakıdi Megazi c. 3, 3. 948, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 219, Müslim Sahih c. 2, s. 744, Taberí -Tarih e. 3, s. 137
(143) Müslim Sahih c. 2, s. 744
(144) Buharl Sahih c. 4, s. 179
(145) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 139, Vakıdi Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 219, Buhari lim Sahih c. 2, 8.744 Megazi c. 3, 3. 948, Sahih c. 4, s. 179, Müs-
Sahih c, 2, s. 730-731 (146) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 210, Buhâri Sahih c. 4, s. 60, Müslim
(147) Müslim Sahih c. 2, s. 731
(148) Buhari Sahih c. 4, s. 60, Müslim Sahih c. 2, s. 731
(149) Ebû Davud Sünen c. 4, s. 247, Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 80
Peygamber Aleyhisselâm, biraz sustuktan sonra (Mal, Allah'ın malıdır. Ben de, O'nun kuluyum.
Ey Arabi! Sen, bana yaptığın şeyden dolayı misllyle mukabele olunacaksın!) buyurdu. (150)
Ebû Hüreyre'nin rivayetine göre;
Peygamberimiz Hayır! Allah'dan mağfiret dileriml
Hayır! Allah'dan mağfiret dilerimi
Hayır! Allah'dan mağfiret dilerim ki, beni, çekiştirdiğinden do
layı, seni de, çekiştirip ödeşmedikçe, senin için bir şey yüklemeyece im! buyuruyor, Arabi de, her defasında «Vallahi, ben, bundan dolayı, misliyle mu-
kabele ettirmem! diyordu. (151)
Resûlullah «Niçin ettirmeyorsun?» diye sordu.
Arábi Çünki, Sen, kötülüğü, kötülükle karşılamaz, cezalandır-mazaın da, ondants dedi. (152)
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselâm, güldü. (153)
Bonra da, bir adam çağırdı. Şu iki deveden birisine arpa, diğe rine hurma yükle! buyurdu. (154)
Enes b. Malik'in rivayetine göre Peygamber Aleyhisselâm'a her kim gelirse, ona va'dde bulunur, Istenen şey, yanında bulunursa, onu yerine getirirdi.
Namaz için ikamet getirildiği sırada, bir bedevi gelip Peygamber Aleyhisselamın elbisesinden tutarak «Görülecek İşimden az bir şey kal-dı. Namazdan sonra, onu, unuturum diye korkuyorum." dedi.
Bunun üzerine, Peygamber Aleyhisselâm, işini görüp bitirinceye
kadar bedevi ile birlikte ayakta durdu.
Sonra, dönüp namaz kıldı. (155)
Enes b. Malik der ki «Peygamber Aleyhisselâma, on yıl hizmet ettim.
Bana ne (Öfl) dedi, ne yapmadığım bir iş için (KAşki onu yap-
(150) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 80
(151) Ebû Davud Sünen c. 4, п. 247
(152) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 80
(153) Buhari Sahih c. 4, s. 60, Müslim Sahih e. 2, 8. 731, Kadı Iyaz Şifa с. 1, д. 80
(154) Ebû Davud Sünen c. 4, n. 247, Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 80
وميالى اولمن أوله ايدى، بهر حال كنجالك القديله طيشارى دره فکری مالتو که خونه باشی و عمر بنی کمال استقامتها، متانت عفتها إطراء وانتظام وزرين الحرم. دو شما ناری به میاری اشارت ايدن به حالتی کورمه مشاهر در.
وكذا يا سه فرقه بالغ ولد ينده، إلي اولون، فنا ولونه و فاصل به اخلاقه اولورسه اولسون، يسوع پیدا اید . ملکه حالنه الي داها تركى ممکن اولماز بو علی ذات تام فرحه باشنه کیر دیگی زمان اجراست باشلاد يغي او انقلاب عظیمی عالم قبول و تصدیق ایتدیرن و او انقلاب عظیم عالمی جلب و جذب ايتديرن، آنچه او ذالك اول و آخر هر كسجه معلوم اولانه صدقه و امانتي ايدى ديمك او زانك صدقه و امانتی، دعوای نیوتنه ان بيون بر برهان اولمشدر.
در دنجی مسئلہ) ایکنجی صحیفه بي او قويا مغز بو صحیفه ما فی صحیفه سید.. یعنی زمانه سعاد تد من اول کی ع حرم زماندر تو صحیفه نك حاوى اولد يغي انبياء الفينك احوال و قصه الرى او او ذالك ذاتك و صدمه بنوشته
بر برهاندر. بالگر ( درت نکته ها به دقت لازمدر.
(برنجی نکسته) انسان، بر فنك الاستريني و او قتك حياتنه تعلمه ايدن نقطه لري بلدكون و او نقطه الرى يرلى برنده قول لا غم سنه واقف اولد قدن موكره دعواني او اساسامه بنا اتمسي، او فنده ماهر
و متخصص أو لديفنه دليلدر.
ع (اینجی نکته) فطرت بشریه نك اقتضا سندندر که عادی بر انسانه ده اوله، حتی جوجهه ده اوله، حتی کوچک بر قوم ایچنده ده بولونسه، بل قيمتز به دعوا خصوصنده جمهوره مخالفت اليدوب بالان سویله و گه جسارت ايده من عجبا یك بیون به حیثیت صاحب اولان بو زانك، عالم شمول بر دعواده بك عناد لي وكثرتلى بر قوم ایچنده، امی اولدیفی حالده یعنی اوقور بازار صنفندن اولماديفي والده، عقلك تك باشنه ادرا کندن عاجز او لدیفی بعض شیار دن بحث ايد وب كمال جديته عالم نشر و اعلان اتمى، أونك صدقه دلیل اولد يغي کي، او مسئله نك الهدن اولد يفته ده بر برهان
işaret eden bir halini görmemişlerdir. ömrünü kemal istikametle, metanetle, iffetle bir ittirad ve intizam üzerine geçirnus. Düsmanları bile bileye ve meyli olmuş olsa idi, behemehål gençlik säikasıyla diyarnya verecekti. Halbuki bütün yaşını ve
Ve keza, yaş kırka bålig olduğunda, iyı olsun, fena olsun ve nasıl bir ahlak olursa olsun, rüsüh peyda eder. Meleke haline gelir. Daha terki mümkün olmaz. Bu ali zat tam kırk yaşına girdığı zaman icrasına başladığı o inkılâb-ı azımı âleme kabul ve tasdik ettiren ve o inkılâb-ı azime âlemi celb ve cezb ettiren, ancak o zâtın evvel ve ahir herkesçe ma'lum olan sidk ve emâneti idi. Demek o zátın sıdk ve emåneti, da'vâ-yı nübüvvetine en büyük bir burhân olmuştur.
Dördüncü Mes'ele: İkinci sahifeyi okuyacağız. Bu
sahife mázi sahifesidir. Yani zaman-1 saadetten evvelki zamandır. Şu sahifenin håvi olduğu Enbiya-yı sälifinin ahvål ve kıssaları, o zâtın sıdk-ı nübüvvetine bir burhåndır. Yalnız dört nükteye dikkat lazımdır.
Birinci Nükte: Insan, bir fennin esaslarını ve o
fennin hayatına taalluk eden noktaları bildikten ve o noktaları yerli yerinde kullanmasına våkıf olduktan sonra da'vâsını o esaslara bina etmesi, o fende måhir ve mütehassis olduğuna delildir.
İkinci Nükte: Fitrat-ı beşeriyenin iktizásındandır ki, âdî bir insan da olsa, hatta çocuk da olsa, hatta küçük bir kavim içinde de bulunsa, pek kıymetsiz bir da'vå hususunda cumhura muhalefet edip yalan söylemeye cesåret edemez. Acaba pek büyük bir haysiyet sahibi olan bu zâtın (mm), âlemşumûl bir da'våda, pek inådlı ve kesretli bir kavim içinde, ümmi olduğu halde, yani okur-yazar sınıfından olmadığı halde,
aklın tek başına idråkinden aciz olduğu bazı şeylerden bahsedip kemål-i ciddiyetle âleme neşir ve i'lån etmesi, onun (m) sıdkına delil olduğu gibi, o mes'elenin Allah'dan olduğuna da bir burhån olmaz mı?
3439.-Kalk, çingene, kalk da çalı-çırpı topla! -Uyuyalım, uyuyalım, çoban, şimdi kış vaktidir. -Kalk, çingene, ateş yak! -Uyuyalım, uyuyalım, çoban, şimdi kıştır. Kalk, çingene, yemek yiyelim! - Yiyelim ya, arkadaş değil miyiz, birbirimizi dinleyelim.
3440. Kalp kalbin ardından gider. (Sırtse podir sırtse virvi.)
sırlarına açılış aydınlanman 2 kalp (gönül) huzuru
447
ingirahi (ye( إنشراحيه : sevince ait, iç huzur ilgili Intac (intas( 1 : إنتاج sonuç verme 2 meydana getirme, doğurma 3.oluşturma
intak إنطاق : söyletme, konuşturma
Intake bi-l-hak إنطاق بل حل : Allah'ın (c.c.) (bir kimseye gerçeği) söyletmesi
intak hak إنطاق بلحق : Allah'ın (c.c.) söyletme si, konuşturması
intiba (intiba( إنطباع : hissettirme 2 uyandır ma 3 (duygu ve düşüncede) bırakılan iz veya etki bırakma; akıl ve ruhta kalan iz, etki 4.et-kileme, etki meydana getirme
intias إنتعاش : gelişme, canlanma, dinçleşme
intibah إنشاء : uyanma, uyanıklık, ayılmak 2 yanlışın farkına varma, gerçeği görme ve
anlama
intibah - beser إنتباه بشر : insanın insanların) uyanışı, insanların gerçekleri görmeye ve an-lamaya başlaması
intibah- Islam إنشاء إسلام : Islamın (İslam dün yasının) uyanışı
intibah- kalbi إنشاء قلبي : kalbdeki uyanış, kalb gözünün manevi gerçeklere açık ve duyarlı hale gelmesi
intibah- kavi إنتباه قوى : güçlü uyanış, gerçekleri açık olarak görmeye başlama
intibah- milli إنتباه ملى : milli uyanış, milletin kendi lehinde ve aleyhinde olan şeyleri gör meye başlaması ve harekete geçmesi
intibah- muvakkat إنتباه موقت : geçici uyanış geçici şekilde gerçekleri görme
intibah-i ruhani إنتباه روحانی : ruh hayatındaki
uyanış ve canlanış
intibah-ruhi إنتباه روحي : ruhi uyanış, ruhtaki uyanış, ruhta Kur'an ve iman hakikatlerine olan ihtiyacın duyulmaya başlaması ve bun lara uygun yaşama isteğinin canlanması
Intibahkarane إنتباه كارانه : gerçekleri görmeye başlar tarzda, uyanmaya başlar tarzda
intibak إنطباق : uyma, uyum sağlama, uyum gösterme, uyum; alışma
intifa 1 : إنطفاء.yok olma, ortadan kalkıma 2.sönme 3.(mec.) önemini kaybetme
Intifa إنتفاع : faydalanma, fayda sağlama, fay-da elde etme
intiha )1( 1 : إنما dayanma, yaslanıma 2 eğilme
intişar
intiha )2( 1: إنتهاء son 2 sona erme, son bulma, sonlarıma. 3 dayanma, sonuna kadar gitme Intihal terakkiyat إنتهاء ترقیات : gelişme basa
maklarının sonu; (ibtida ve intiha-i terakki-yat-ı hayatı Ahmediye Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberlik hayatının gelişme ba-samaklarının başlangıcı ve sonu.(
intihab (intihap( انتخاب : seçme, seçim
intihabat إنتخابات : seçimler yapma bir çok ih timaller içinde uygun olanları seçme, (tarz-ı
intihabat bir çok ihtimaller içinden en uy-gun olanlarını seçme tarzı.)
liği dolayısıyla değil, itaat ve teslimiyet noksanlığından ötürü kovulma-di mi?
Hizmet ise, bütün peygamberlerin ve evliyâullâhın sarıldıkları öyle bir fazilettir ki, o büyük şahsiyetler, hastalık hållerinde, hatta ölüm döşeklerin-de dahi hizmeti elden bırakmamışlardır. Bu durum, hizmete nasıl sarılmak gerektiğini ifade husūsunda ehl-i irlän için käfi bir misâldir. Kısaca hizmet, merhametli ve cömert gönüllerin şiârıdır.
Olgun mümin, hizmet ehlidir ve fânī varlığından sıyrılmış bir hålde kendisini hizmet kervânının en gerisinde kabul eden bir gönül neferidir. O, dertlilerin ve hastaların yanında, måtemlilerin civarında, ümitsizlerin başu cunda, muzdarip ve yalnız kalmışların dostluğundadır.
Nasihatte bulunmaya gelince, bu ancak ehline ait bir keyfiyettir. Zīrá yapılan tavsiye, yaşandığı nisbette tesir eder. Bu sebepten herkesin nasi-hatte bulunması doğru değildir. Buna liyäkatli olanların, yani bu hususta nebevi üslüp ve ahlâka bürünmüş kimselerin nasihat etmeye salähiyetleri vardır. Bununla birlikte bu salâhiyete nail olduğu hålde bundan kaçınma-nın mes'üliyet ve hesabı büyük olur. Çünkü hadis-i şerifte:
Bunun içindir ki, nasihati terk etmek, Asr Süresi'nde bir hüsrån sebe-bi olarak beyån edilmektedir. Tabi ki, nasihat dinlememek de bu mânânın içerisindedir. Yani bir hüsran sebebidir.
Hâsılı Hak yolunun sålikleri itaat, hizmet ve nasihati kendilerine vaz-geçilmez bir düstür edinmeli ve bu ebedi saâdet våsıtalarıyla Hakk'ın rıza-sını tahsile gayret göstermelidir.
MAHLÛKĀTA HİZMET
İstanbul Aksaray'daki Vâlide Câmii'ni yaptırmış olan Pertevniyal Väli-de Sultan vefat ettiğinde, kendisini sâlih bir kimse rüyasında güzel bir ma-kâmda gördü ve sordu:
"-Yaptırdığın måbed dolayısıyla mı Allâh seni bu makama yükseltti?"
"- O hålde hangi amelinle bu mertebeye ulaştın?" diye sordu.
Valide Sultan şu ibretli cevabı verdi:
"- Çok yağmurlu bir havaydı. Eyüb Sultan Câmii'ne ziyarete gidiyorduk. Yol üzerinde kaldırım kenarında oluşan su birikintisi içinde cılız bir kedi yav-rusunun çırpındığını gördüm. Faytonu durdurdum; yanımdaki bacıya:3
<- Git, şu kediciği al; yoksa zavallı boğulacak!..» dedim.
Bacı ise:
<<- Aman Sultanım! Senin de benim de üstümüz kirlenir.» deyip getir-mek istemedi.
Ben de onu kırmamak için arabadan kendim inip çamurun içine girdim ve o kedi yavrusunu kurtardım. Kedicik titriyordu. Acıdım ve onu kucağıma alıp, iyice ısıttım. Çok geçmeden zavallıcık canlanıverdi.
Allâh Teâlâ bu yüce makamı, işte o kediye olan bu küçük hizmet ve merhametimden dolayı bana ihsân eyledi."
KISSADAN HİSSE:
İnsan rûhunun ulaşacağı olgunluk semâsına çıkış yolu, merhamet ve hizmet basamaklarından geçmektedir. Bu bakımdan her müslüman hizmet ve merhameti kendisinin bir tabiat-i asliyesi haline getirmeli ve onun en få-rik vasfı bu olmalıdır.
*
HAK DOSTLARINDA NEZAKET
Mūsa Efendi -kuddise sirruh- anlatır:
"Bir hac mevsiminde idi. Muhterem Üstâz Sâmî Efendi Hazretleri ve evlådları Mekke-i Mükerreme'de Beytullah Mescidine yakın, Türkistanlı
3. Välide sultanların yanında Sudan'lı zenci kadınlar çalışırdı. Bunlara sarayda "bacı" denirdi. Sudanlılar temiz, nămuslu, iffetli oldukları İçin Osmanlılar, sarayda hizmet-kår olarak özellikle onları istihdam ederlerdi.
Hadis-i şerif muktezasınca komşu hakkını ifaya, yokluk dahi mâzeret mundadır. Zira Rasûlullah Efendimiz'den söyle bir ihtar värid olmuştur: değildir. İmkânı dar olan kisi de gücü nisbetinde komşusunu kollamak duru-
"Komşusu acken tok yatan, mü'min değildir." (Hakim, II, 15; Heysemi, VIII,
167)
Sahabe-i kiramın bu hadis-i şerîfe ittiba ederek yaşadıkları komşuluk hukükundan bir misali İbn-i Ömer şöyle anlatır:
"Yedi ev vardı, hepsi de yoksuldu. Birisi bu evlerden birine bir koyun kellesi gönderdi. Ev sahibi, komşusunun daha muhtaç olduğunu düşünerek kelleyi diğer komşuya gönderdi. İkinci komşu da aynı düşünceyle kelleyi üçüncü komşuya gönderdi. Bu şekilde kelle yedi ev arasında dolaştıktan sonra tekrar ilk hediye edildiği eve gönderildi." (Hâkim, II, 526)
Bu, faziletler medeniyetini oluşturan ne kadar hassas, derin ve mânâlı bir İslâm ahlâkıdır! Mühim olan, işte o diğergâmlık ve ahlâk ölçüleri içerisinde olabilmek...
İslâm'ın güleryüzünü temsil eden bu ve benzeri güzellikler o kadar mühimdir ki, aksi durumlara karşı hayli ikaz ve tehditler vârid olmuştur. Çünkü en küçük bir menfi davranış bile, İslâm'ın özüne sıçratılan bir lekedir. Hele komşulara huzursuzluk vermek gibi bir gaflet, büyük bir îman zaafıdır. Çünkü İslâm ahlâkı itibarıyla komşular, öncelikle birbirlerinin şerrinden emin olmalıdırlar.
Nitekim bir gün Peygamber Efendimiz:
"-Vallâhi îmân etmiş olmaz. Vallâhi îmân etmiş olmaz. Vallâhi îmân etmiş olmaz!" buyurmuşlardı.
Sahâbiler:
*-Kim îmân etmiş olmaz, yâ Rasûlâllah?" diye sordular.
Efendimiz:
"-Yapacağı fenâlıklardan komşusu emniyet içinde olmayan kimse!" buyurdular. (Buhâri, Edeb, 29; Müslim, İmân, 73; Tirmizi, Kıyamet, 60)
Yine Peygamber Efendimiz komşu haklarını şöyle açıklamışlardır:
"Bir kişi, ehline ve malına gelecek kötülükten korktuğu için kapısını kom-şusuna kapalı tutmak zorunda kalıyorsa, o komşu, gerçek mü'min değildir. Aynı şekilde şerrinden emin olunmayan komşu da gerçek mü'min değildir.
Komşu hakkının ne olduğunu biliyor musun? Senden yardım dilediğinde yardım etmen, borç istediğinde vermen, muhtaç olduğunda ihtiyacını gör-
men, hastalandığında ziyaret etmen, bir hayra kavuştuğunda tebrik etmen, musíbete uğradığında taziyede bulunman, öldüğünde cenazesine katılman, izni olmadıkça binanı onun binasından daha yüksek yapıp rüzgârına mâni olmaman, çorbandan az da olsa ona da göndermek süretiyle tencerenin kokusuyla onu rahatsız etmemendir. Bir meyve satın aldığında ona da hedi-ye et, eğer bunu yapamazsan meyveyi evine (komşuna göstermeden) gizlice getir. Onu çocuğun da dışarı götürüp, komşunun çocuğunu özendirmesin." (Beyhaki, Şuab, VII, 83; Kurtubi, V, 120-123)
Hadis-i şerîfteki tembihler, mü'minlere, hayatın gerçeklerine göre nasıl yaşayacaklarının düsturlarını ve ölçülerini vermektedir. Çünkü çevreye ve İçtimãî gerçeklere umursamaz ve âmâ davranmak, mü'minler için mümkün değildir.
Hiç kimse tamamen münferit bir hayat yaşayamaz. Herkes bir cemiyet ile az veya çok, bir şekilde münasebet kurmaya muhtaçtır. Bu sebeple de herkes, içinde bulunduğu ortamı menfî ve müsbet bütün yönleriyle dikkate alarak sosyal ve ictimâî hayatını düzenlemek mecbûriyetindedir.
Sosyal ve ictimâî hayat
Cenâb-ı Hak, kullarının toplum içinde yaşamasını irâde buyurmuş ve onları birbirlerine muhtaç bir vaziyette yaratmıştır. Namazları cemaatle kıl-mayı, fakirlere zekât vermeyi ve imkân bulanların, bütün İslâm âleminin bir nevî yıllık kongresi mâhiyetinde olan hacca giderek farklı milletlerden din kardeşleriyle tanışıp kaynaşmalarını ve böylece ictimâîleşmelerini telkin etmiştir.
Bütün bunlar, insanların Allah'a kullukta yardımlaşmaları ve birbirlerini teşvik etmeleri içindir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak ictimâî hizmetlere büyük ecirler lutfetmiştir.
Nitekim Allah Rasûlü ashâbına:
"-Bugün kim bir cenâze namazına iştirak etti?"
"-Bugün kim bir yoksulu doyurdu?"
"-Bugün bir hasta ziyaretinde bulunan var mı?" diye sorar ve:
"-Kim bu sâlih amelleri bir araya getirirse o mutlaka cennete girer."
buyururdu. (Müslim, Fedâilu's-Sahåbe, 12)
Peygamber Efendimiz bu sualleriyle bir mü'minin sırf ferdî muh-tevâda kalmayıp ictimâîleşmesinin, yani bencillikten sıyrılıp diğergâm ve cömert bir gönle sahip olmasının zarûretini ifade etmişlerdir.
Aşılama, bitkilere tatbik edilen tohumsuz bir çoğaltma şeklidir. Çoğaltılması istenilen çeşitten, bir gözün veya kalemi" adı verilen bir dal parçasının, "anaç" adı verilen diğer bir bitki üzerine yerleştirilip tutturulmasıyla yapılır.
Üretilmesi İstenilen, kaliteli, bol verimli ve hastalıklara dayanıklı meyve çeşitlerini çoğaltmak aşılama ile mümkün olmaktadır.
Bağ-bahçe ziraatinde kullanılan birçok aşı şekli vardır. Bunlardan en çok kullanılanları, göz ve kalem aşılarıdır.
Göz aşıları, meyve ağaçlarının çoğaltılmasında, kalem aşılarına nispetle daha çok uygulanmaktadır. Göz aşıları, küçük fidanlarda kullanılmaktadır.
Kalem aşıları ise göz aşısı yapılamayacak kadar kartlaşmış olan meyve ağaçlarına yapılır. Kalem aşılarında, üzerinde 2, 3 veya 4 göz bulunan bir dal parçası (kalem) kullanılır. Bu yolla ağaçlardan, istenilen cinste ve daha iyi bir mahsul elde edilir.
Ağaçlar için aşı olduğu gibi insanlar için de bir nevi manevi aşı vardır. Nasıl ki ağaçlardan aşılama ile iyi mahsul yetişirse insanlardan da manevî aşı ile Allâh'a hakîkî bir kul, kendisine ve ailesine hayırlı olan nesiller yetişir.
Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendiyye'nin 33. ve son halkasını teşkil eden Ebu'l-Faruk Süleyman Hilmi TUNAHAN (K.S.) (SİLİSTREVÎ) Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:
"Bizim vazifemiz, aşı yapmaktır. Zorla ağaç meyve vermediği gibi insan da zorla irşad olmaz. Zorla yapılan iş, semere vermez.
Aşı ise iki kısımdır: 1- Nur, 2- Zulmet.
Zulmetin aşısıyla meşgul olanlar çok. Neticesi vahîm olan bu işle başlarına belâ bulanlar, sayılara sığmıyor. Biz, nur aşısıyla meşgulüz. Ağacı, güzel meyve vermeye zorlayıp, sopa ve balta ile vurulsa, altına ateş yakarak tehdit edilse, bozuk meyvelerini iyi yap, iyi çıkar, tembih ve tehdidinde bulunulsa, hiç kâr etmez. Ancak aşılamak suretiyle, meyvesi değişip, menfaat hâsıl olur."
gelen ehl-i marifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkâr ile beraber ne fet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri Hem binler dua ve münacatlarından yalnız Cevşenü'l-Kebir ile, öyle bir mari-
Risalet-i Ahmediye (asm)
mertebe-i
2022 B
BEDIUZZAMAN TAKY TAKVIMI
TARİHTE BUGÜN
-1827-II. Mahmud döneminde, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane kuruldu.
1909- Bediüzzaman'ın "Yaşasın Şeriat-ı Garra" isimli makalesi Volkan gazetesinde yayınlandı.
1944 - Bediüzzaman'ın talebelerinden Hafız Ali Ağabey hastaneye kaldırıldı.
RUMİ YILBAŞI
14 PAZARTESİ
MONDAY
MART
MARCH
C
BİR AYET Ey inananlar! Allah'tan sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayırdedecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah büyük, bol nimet sahibidir.
Enfâl Suresi: 29
BİR HADİS
Allah'tan faydalı bir ilim isteyiniz. Faydasız ilimden de Allah'a sığınınız.
Dergâh-ı İlâhîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp, kemâl-i Rubûbiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.
Yeri yurdu belirsiz.* (Yeri yurdu belli değil!) ne-rede yatıp kalktığı belli olmayan, yersiz yurtsuz (kimse): Hikmet'i şimdi nasıl bulayım, yeri yur-du belli değil ki!
yerin dibine batmak * (yerin dibine geçmek * yerin dibine girmek) çok utandığından kim-seye görünmek istememek: Hayatımda ilk defa kopyada yakalanınca, yerin dibine geç-tim.
yerinde saymak hiçbir değişiklik, ilerleme göster-memek: Bizim takım 2. ligde yerinde sayıyor.
yerinden olmak işini, sahip olduğu yeri yitirmek: Patronun yeğeni şirkete gelince, ben yerimden oldum.
yerinde yeller esmek ortadan kalkmak, kaybol-mak: Kasayı açınca bir de ne görsün; paraların yerinde yeller esiyor.
yerine göre gerekirse; sırasına göre: Ben yerine göre, herkese yardım yaparım.
yerini doldurmak-1. görevini gereği gibi yapmak: İkinci başkanlıkta, yerimi dolduracağımı umu-yorum. -2. o işi daha önce yapan kadar başarılı olmak: Bakalım ben Ali Bey'in yerini doldurabi-lecek miyim?
1942 - II. Dünya Savaşı: Ekmek Karnesi uygulamasına başlandı.
1986 - Savunma Sanayii Müsteşarlığı kuruldu.
2010-Haiti'de 7
şiddetinde büyük bir yıkıma sebep olan deprem meydana geldi.
OCAK
13
SALI
24 1447 RECEB
KASIM: 67
RUMI: 31 K. EVVEL 1441
BİR AYET
O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
Kıyamet Suresi: 12
BİR HADİS
Allah beni yanlış konuşan kılmadı. Benim için en hayırlı kelâm olan kitabı, Kur'ân'ı verdi.
Hem hiç imkân var mı ki, bu kâinatın Sânii, mahlükatını yüz bin diller ile birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin ve kendisi konuşmasın? Hâşā!
ken, kalkarken bütün gayesi: "Lâ ilâhe illellâh" olursa, şüphesiz ki bu kelime onu devamlı olarak ahirete teşvik eder. Oradaki zah-met ve meşakkata karşı uyarır.
-٥٣١١ - مَنْ صَلَّى في مَسْجِدِ جَمَاعَةِ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً لا تَفُوتُهُ الركعة الأولى مِنْ صَلَوة الظهر كُتبَ لَهُ بمَا عِنْقَ مِنَ النَّار هب كر وابن النجار عن عمر
5311- Oğlen namazının ilk rekâtını kaçırmamak şartı ile her kim cemaat mescidinde kırk gün namaz kılarsa, cehennem. den azat olduğu yazılır.
5312- Kim cemaat mescidinde, yatsı namazının birinci rekâtını kaçırmamak şartıyla kırk gün namaz kılarsa, Allah onun cehennemden azat olduğunu kaydeder.
hayırla meşgul olsa, bu onun için İsmailoğullarından sekiz köle azat etmekten daha efdaldir.
٥٣١٦ - مَنْ صَلَّى الْفَجْرَ في جَمَاعَةٍ ثُمَّ فَعَدَ يَذْكُرُ الله حتى تطلع الشمس ثم صَلَّى رَكْعَتَيْن كَانَتْ لَهُ كاجر حجة وعمرة تامة تامة تامة (ت) حسن عن انس)
5316- Kim sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra otu-rup güneş doğuncaya kadar Allah'ı zikreder, sonra kalkıp iki re-kat namaz kılarsa gerçekten bu kendisi için tam bir hac, tam bir umre sevabı gibi olur.
5317- Yatsı namazını cemaatle kılan, gecenin yarısını ih-ya etmiş olur. Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılan, bütün ge-ceyi ibadetle geçirmiş gibi olur.
5318- Kim sabah namazını cemaatle kılıp da, mihrabın-da oturarak yüz kere "Kul hüvellâhü ehad"ı okursa, Allah kim-senin görmediği, Allah ile kendi arasında bilinen günahlarını af-feder.
5319- Kim sabah namazını kılıp, namazgâhında otura-rak En'am Suresi'nin ilk üç ayetini okursa, Allah ona yetmiş me-leği vekil eder. Onun için kıyamete kadar Allah'ı tesbih edip istiğ-farda bulunurlar.
Bismillahirrahmanirrahim
YanıtlaSilRahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
YANITLASİL
yuksel24 Mart 2024 15:08
İsmail Hakkı Bursevi
kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
İÇİNDEKİLER
YanıtlaSilSakın Unutmayın!
Tek llah'ın Allah Olduğunu Unutmayın
Tek Yol Göstericinin Kuran ve sunnet Olduğunu Unutmayın
Yaşanılan Her Anın Kaderde Olduğunu Unutmayın
Sizi Saptırmak İçin Vargücüyle çabalayan Şeytan'ın Varlığını Unutmayın
---25
33
-37
40
46
Dünyanın Geçici Bir imtihan Yeri Olduğunu Unutmayın
Her An Ölebileceğinizi Unutmayın
Kıyametin ve Hesap Gününün Mutlaka Gerçekleşeceğini Unutmayın
Inkarcıların Azap Mekanı Cehenneme Gideceğini Unutmayın
1
5
18
-21
Mükafat Yurdu Cennete, Yalnızca Salih Müminlerin Gireceklerini Unutmayın 51
Allah'a Dua Etmeyi Unutmayın
Allah'a Karşı Daima Samimi ve Dürüst Olmayı Unutmayın
Hatalarınızdan Dolayı Bir An Evvel Tevbe Edip Bağışlanma Dilemeyi Unutmayın
Sonuç: Hatırlatma Ancak Allah'tan Korkanlara Fayda Verir
--65
-72
Tüm Canlıları Allah'ın Yarattığını Sakın Unutmayın
-74
Materyalizmin Sonu
-55
60
63
508
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
Ciddi veya şaka sözümde doğruluk Istlyorum.
Yani: Her ne suretle olursa olsun; söylediğim bütün sözlerle doğ-ru konuşmayı nasib etmeni isterim. Doğru konuşmayı isterim ki, ne-cat bulmama sebeb olsun.
Allahım, benim bazı günahlarım var ki, seninle aramdadır. YI-
ne bazı günahlarım var ki, onlar da halkınla benim aramdadır.
Allahım, seninle aramda olan günahları bağışla.
al. Halkınla aramda olan günahlarıma da tefekkül eyle; onu benden
Fazlınla beni ihtiyaçsız kıl.
Cümlesinin ifade ettiği mana şudur: Bir kimseye muhtaç olmak. halkın elindekine göz dikmek, tamah etmek ve benzeri hallerden kur-tulmak..
Üstteki duayı yapan şunu demek ister:
Ya Rabbi, beni üstte anlatılan kötü hallerden kurtar.
Duâya devam edelim:
Çünkü sen bol mağfiret sahibisin.
Allahım, kalbimi ilimle nurlandır.
Bu cümlede geçen ilim şunlardır: Kur'an, hadis-i şerifier, şerî hükümler ve bunların dışında kalan faydalı ilimler.
Bedenimi taatında kullan.
Sırrımı fitnelerden halas eyle..
Bu cümlede geçen:
Sır.
Ruh manasınadır. Bunun için şerhli bir mana vermek gerekince,.
şöyle olur:
- Allahım, dünya ve âhiretime zarar veren, beni doğru yoldan çıkaran, Allah zikrinden alan fitnelerden ruhumu temizle..
Ruhum ise.. ilahi tecellilere, sübhan Allah'ın sırlarını müşahedeye, rabbani ilimlere bir yerdir. Sonra orası, hak itikadın mahallidir. Gü-zel huyların kaynağıdır.
İşte anlatılanlar dolayısı ile, orayı kendisine zid şeylerden koru-mak sureti ile påk eyle..
Fikrimi, İbretli işlerle meşgul eyle..
Bu cümlenin ifade ettiği mana şudur:
Allahım, hatırıma, fikrime ve hayallme; birliğine delalet eden eserlerini müşahede edip cümle güzel san'atlarını, yarattıklarını, hay-retengiz işlerini görüp İbret aldır.
Sonra..
- Şeytanın vesveselerinden beni koru. Beni ondan kurtar.
Burada bir rivayet var.
KARA DAVUD
YanıtlaSil509
اللهُمَّ يَوْدْ بِالعِلْمِ قَلْبِي وَاسْتَعْمِلَ بِطَاعَتِكَ بدنى وَخَلِصْ مِنَ الْفَانِ سِرَى وَاشْعَلْ بالاعتبار فكري وَفِي شَر وساوس الشيطان وَاحَ بي مِنْهُ يَا رَحْمَنُ حَمَلا يَكُونَ لَهُ عَلَى سُلْطَانُ
الحالي اني اني من الثلاثا اللهم إني اسْتَلْكَ مِنْ خَيْرِ مَا تَعْلَمُ وَاعْود بكَ مِنْ شَرَ مَا تَعْلَمُ وَاسْتَغْفِرُكَ مِنْ كُلِّ مَا تَعْلَمُ أَنَّكَ تَعْلَمُ وَلَا تَعْلَمُ وَأَنتَ عَلَامُ الْغُيُوبِ اللهُمَّ ارْحَمْنِي مِنْ زَمَانِي هَذَا وَاحِدَاقِ الفِيَّنِ وَتَطَا وَلِأَهْلِ الْجُرْأَةِ عَلَى وَاسْتِضْعَا فَهُوَ إِيَّاكَ اللَّهُمَّ اجْعَلْنِي مِنْكَ فِي عِبَادَ مَنَعَ وَحَرْ رَصَير مِنْ جَمِيعَ خَلْقِكَ حَتَّى تَبَلِّغَنَى أَجَلَى مُعَافَى
**
Allahümme nevvir bil ilmi kalbi vesta'mil bitaatike bedeni ve hallis minel-fiteni sırri veşgal bil-itibari fik-ri ve kuni serre vesavis-iş-şeytani ve ecirni minhü ya Rahmanü hatta la-yekûne lehu aleyye sultan.
EL HİZB'ÜS-SANİ FİYEVM'İS-SULASA
Allahümme inni es'elüke min hayri mata'lemü ve euzü bike min şer-ri mata'lemü ve estağfirüke min kül-li mata'lemü inneke ta'lemü ve lána'-lehü ve ente allam'ül-guyub.
Allahümmerhamni min zemani haza ve ihdak'il-fiteni ve tatavüli ehl' il-cür'eti aleyye vestiz'afihim iyyaye.
Allahümmec'alni minke fiiyazin meniin ve hırzin hasinin min cernii halkıke hatta tūbelliğani eceli muafen.
Allahım, kalbimi ilimle nurlandır. Bedenimi taatında kullan. Sırrımı fitne lerden halás eyle. Fikrimi ibretli işlerle meşgul eyle. Şeytanın vesveselerinden benl keru. Beni ondan kurtar. Ya Rahman, o kadar ki, onun benim üzerimde bir gü cü kalmasım.
İKİNCİ BÖLÜM: Sah günleri başlanır.
Allalım, bildiğin şeylerin hayrından isterim; bildiğin şeylerin şerrinden de sana sığınırım. Bildiğin her şeyden bağışlanmamı talep ederim. Hakikatta bi-len sensin, biz bilemeyiz. Gaybleri tam bilen sensin.
Allahım, bana merhamet eyle şu zamanımdan, fitnelere sarılmaktan, cür'et ehli kimselerin bana sataşmalarından ve onların beni zaafa düşürmelerinden..
Allahım, beni zatından gelen bir himaye ile koru. Tüm halkının şerrinden ötürü, beal metin bir yerde sakla ki, ömrümün sonuna kadar kurtulmuş sayıla-yim.
*
**
(Devanı: 513. Sayfada)
40
YanıtlaSilİSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
leada bulunmadan Kendisine ihsan buyrulan ilmi ve Şeriattan bildir-diklerini inceden inceye düşünen kimse, aklının üstünlüğünde ve an-layışının keskinliğinde hiç şüphe etmez.
Vehb b. Münnebih der ki: (Ben, yetmiş bir kitap okudum ve hep-sinde de, Peygamber Aleyhisselâmı, gerek akıl, gerek görüş bakımın-dan insanların en üstünü buldum.
Okuduğum kitapların hepsinde gördüm ki Dünyanın başından sonuna kadar yüce Allah'ın, bütün insanlara vermiş olduğu akıl, Pey-gamber Aleyhisselâmın aklının yanında ancak, dünya kumlarından bir kum tånesi gibi kalmaktadır!) (111)
Akıl İlim ve marifetin kaynağıdır.
İsåbetli görüş, keskin zekâ, görüş ve düşünüşlerde isåbet, doğru tahmin, işlerin sonunu düşünme, şehvetle mücâhede, güzel siyaset ve tedbir, faziletlere tabi olma, çirkin huy ve hareketlerden uzak durma da, hep akıldan kaynaklanır. (112)
Rebi b. Hüşeym «İslâmiyetten önce, câhiliye devrinde halk, Resû-Jullâh Aleyhisselâmın Hakemliğine baş vururlardı.» der. (113)
Peygamberimizin, otuz beş yaşlarında bulundukları ve Kureyş müş-riklerince, Kâbe'nin onarımına girişildiği sırada, Hacerülesved'in, Kâbe duvarındaki yerine konulması işi, Kureyş Liderleri arasında sert bir tartışma ve çekişmeye yol açmıştı.
Her kabile, onu, yalnız başına kaldırıp yerine koymak isteyor ve buna, kendi kabilesinin, her kabileden daha lâyık olduğunu iddia edi-yordu.
En sonunda birer tarafa çekilmişler, and içmişler ve çarpışmağa hazırlanmışlardı.
Abduddar oğulları, ortaya, içi kanla dolu bir çanak getirip Müt-tefikleri olan Adiy oğullarile birlikte ellerini kanlı çanağa batırarak bu yolda ölmeyi göze aldıklarına yemin etmişlerdi.
Dört veya beş gece, böyle sinirler gerilmiş bir halde geçtikten son-
ra Peygamberimizin Hakemliğine baş vuruldu.
Peygamberimiz, Hacerülesved'i, Ridâsının üzerine koydu.
Ridanın dört köşesini, dört kabile büyüklerine tutturup Hace-rülesved'i, konulacak yerine kadar kaldırttı.
Hacerülesved'i, Ridanın içinden alıp Kendi elile yerine yerleştir-di. (114)
(111) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 53-54
(112) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 76
(113) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 100
(114)
İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 1, s. 209-210, İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 145, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 425, Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 99-100
AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI
YanıtlaSil443
Kabileler arasında kanlı bir savaşa dönüşerek asırlar boyunca sü-rüp gidecek olan çetin bir anlaşmazlığı, Peygamberimiz, böylece en må-kul ve en Hakimâne bir şekilde halledivermiştir.
Hicretin yedinci yılında Elçi olarak gönderilen Håtıb b. Ebl Bel-tea ile tartışan İskenderiye kıralı Mukavkıs da, bu gerçeği Sen, Ha-kim olan'ın yanından geliyorsun! diyerek teslim ve itiraf etmişti. (115)
Peygamberimizin, on dokuz yıl sonra hicretin altıncı yılında an-cak 1400-1500 mücahidle gide bildiği Hudeybiye'de Hz. Ömer gibi bazı ateşli Sahabilerin olanca itirazlarına rağmen, bazı tâvizler vere-rek Kureyş müşriklerile yapmayı başardığı Muâhede; iki yılda İs-làm mücahidlerinin sayısını on bine yükseltecek ve Kureyşilerin Mua-hede hükmünü bozucu davranışları üzerine on bin kişilik bir ordu ile gidip Mekkeyi feth edecek kadar İslâma ve Müslümanlara güç kazan-dırmıştı. (116)
Yine, Peygamberimiz, Hz. Ömer'in olanca itiraz ve çabasına rağ-men, Hazrecilerin ve munáfıkların Lideri Abdullah b. Übeyy b. Selûl'-ün ricası üzerine cesedini, Kendi gömleğine sardırmış ve cenaze na-mazını da, kıldırmıştı.
Abdullah b. Übeyy gibi kötülükleri herkesce bilinip duran bir kim-seye, gömleğini niçin verdiği ve onun cenaze namazını ne diye kıldığı sorulduğu zaman, Peygamberimiz «Benim gömleğim ve üzerine kıldı-ğım namazım, onu, Allâh'dan, Rabbımdan gelecek azabdan kurtara-cak değildir.
Fakat, ben, bu sayede, onun kavmından bin kişinin Müslüman ol-masını umuyorum!» buyurup gayesindeki yüceliği ve siyasetindeki in-celiği ortaya koymuştu. (117)
Abdullah b. Übeyy'in, böyle, Peygamberimizin gömleğinden ve üze-rine kılacağı namazdan, Ahirette yararlanmayı umduğunu gören Haz-recîlerden bin kişi tahmin buyrulduğu gibi Müslüman olmuştur. (118)
(115) İbn-i Abdulberr İstiab c. 1, s. 315, Ebülfida Elbidâye vennihâye c. 4, s. 272
(116) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 3, s. 321-337, Vakıdi Megazi c. 2, s. 571-624, İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 95-105
(117) Taberi Tefsir c. 10, s. 206, İbn-i Hacer Fethulbâri c. 8, s. 254, Diyar Bekri -Hamis c. 2, s. 140
(118) Bedrüddinül'ayni Umdetülkarî c. 8, s. 54, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 140-141
الشارات الوالي
YanıtlaSilدره حالو کہ جناب حقه باسيلان مثل اوراك هدى اندان آنان، بدن جمعید یدابمه مثل معناسنه در اولور رشی هم هند هم مثل اولاواز ور شبيك هندى اول مثل اولد مان او بله احسن مثل بولونی
من الك محاليتني است الزام ايدر.
(انسان) نے صبغة جمع بله ذكرى مشر ترك جهالته اشار تدر. يعنى اى شرك الفم مهند بر بگزری او لما بانه جناب قصر، فاصل بر سور و مثل و ضد یا میور ساز؟ و كذا، بتونه انواع شرکانه شروان روینه اشارند. یعنی نه داننده و نه صفاننده و نه افعالنده شریکی و شبیهی بوفور وكذا، وتي، صدابی، اهل تثليت، اهل طبیعت کی فرقه ضاله نك تو هم ایند قاهرى شريط كرك طبقه الدين اشار تدر.
افطار ) وتنى مذهبنك منشى، بالديزلرى إله اعتقاد ايتمك، ما ولى تخيل اتمك، جسمتي تو تم ایمان کی کولونج شیار در.
وانته تعلمون ) بو جمله اله ابتدارك مو كنده ذكريد بالن انه الى جماله لي، اسلاميتات منشى علم اساس عقل اولد يغنه اشارت الدولى بناء عليه، اسلاميتك، حقيقتي قبول و سقط لی
اوها می ردانمك، شانند ندر.
(تعلمون ) کلمه نه بر مفعولك تركى موحه مفعو للمرك تقديرين سبب اولمشدر. ديمك ايجاز و اختصاري يا يعقله اطناب وتطويلي ترك ايمن فقط داها زياده اطناب و تطويله وسيله
اولمشدر
يعني اللهدن باشقه معبود يار اولما ديقي وخالفكرن بولو نغماد يغني و باشقه به قادر مطلقه او لماد يعني. ومنهم زن بولو غار يعني بداير سكن. وكذا بيلير سكر كه، او نارك او يدير د قاري الهه لي واحده امار هیچ بر شیشه قادر دگار در او ناکرده مخلوقد ولی
مجعولد إلى
بكة علية
YanıtlaSilBindenaleyh: Bunun üzerine
جنبیت
Cismiyet: Allah'ın cisim olduğum iddia etmek
آنتال
Efat: Füller
آهل طبیعت
Ehl-i tabiat: Yaratılışı tabiata veren dinsizler
أهل تقلية
Ehl-i testis: Allah üçtür diyen Hristiyanlar
آنتال
Emsal: Denkler, benzerler
انواع شرك
Enra - sirk: Allah'a ortak koşma çeşitleri
أزهار
Erham: Kuruntular
فرق ضاله
Firak-ı dalle: Haktan sapmış guruplar
حلول
Hulal: İçine sızma
اعتقاد
itikad: İnanç
إيجاز
Icaz: Az söyle çok şey an-latma
اختصار
İhtisar: Kisa tutma
استلزام
İstilzam: Gerektirme
المتاب
İnab: Sözü uzatma
مجعول
Mec'ûl: Yapılmış
محالية
Muhaliyet: İmkansızlık
يذ
Nid: Benzer
ماي
Sabii: Yıldıza tapan
صيغة جنع
Siga-i cem': Kelimenin çoğul şekli
شبيه
Sebih: Benzer
تقدير
Takdir: Zikredilmediği halde sözün gelişinden anlaşılan ma'na
تطويل
Tatvil: Uzatma
توفه
Tevehhum: Kuruntu yapma
وعني
Veseni: Putperest
Cat Endad, niddin cem'idir. Nidd ise, misil ma'nasımadır Halbuki Cenab-ı Hakk'a yapılan misıl, onun zıdı olur. Bir sey hem zid, hem misil olamaz. Ve bir şeyin ziddi, ona misil olamaz. Oyle ise mislin bulunması, mislin muhäliyetini istilzám eder.
YanıtlaSil'n siga-i cem' ile zikri, müşriklerin cehaletine işarettir. Yani, "Ey müşrikler! Hiçbir cihetten bir benzeri olmayan Cenab-ı Hakk'a, nasıl bir sürü mısıl ve zid yapıyorsunuz?" Ve kezå, bütün envå'-ı şirkin reddine işarettir. Yani, "Ne zâtında ve ne sıfatında ve ne ef'ålinde şeriki ve şebihi yoktur."
Ve keză, veseni, sábii, ehl-i teslis, ehl-i tabiat gibi fırak-1 dållenin tevehhüm ettikleri şeriklerin tabakalarına işarettir.
İhtâr: Veseni mezhebinin menşei, yıldızları iläh itikad etmek, hulülü tahayyül etmek, cismiyeti tevehhüm etmek gibi gülünç şeylerdir.
وأَن تَعْلَمُونَ Bu cümle ile âyetlerin sonunda zikredilen emsåli cümleler, İslâmiyet'in mensei ilim, esası akıl olduğuna işaret ederler. Binåenaleyh, İslâmiyet'in, hakikati kabul ve safsatalı evhåmı reddetmek, şänındandır.
تعلمون kelimesine bir mefülün terki, çok mefüllerin takdirine sebeb olmuştur. Demek îcáz ve ihtisârı yapmakla, itnâb ve tatvili terk etmiş, fakat daha ziyade itnâb ve tatvile vesile olmuştur.
Yani, "Allah'dan başka ma'bůdunuz olmadığını ve hålıkınızın bulunmadığını ve başka bir kadir-i mutlak olmadığını; ve mün'iminizin bulunmadığını bilirsiniz. Ve kezá bilirsiniz ki, onların uydurdukları âliheler ve esnâmlar, hiçbir şeye kadir değillerdir.
Onlar da mahlúkturlar, mec'üldürler."
121
YanıtlaSil3632. Rüzgâr yoksa, yaprak kıpırdamaz.
3633. Sabanla çapa dünyayı besler. (Oraloto i motikata hranvat tseliva svyat. )
3634. Sabrın sonu yoktur.
3635. Saçılacak paran varsa, kefil ol.
3636. Saçma sapan şey.
3637. Sadık uşak, sağlam kilittir.
3638. Sağdıcın önündeymiş gibi duruyor. (Stoi kato pred kum.) 3639. Sağdıç önünde kımıldanmaz. (Pred kum se ne şava.)
3640. Sağır duymaz, yakıştırır. (Türkçeden geçmiş.)
3641. Sağlık olmadıktan sonra, varlık olmuş, neye yarar?
3642. Sağlıklı olan, en varlıklıdır. (Zdraviyat e nay-bogat.)
3643. Sağlıksız mal-mülk, dertli yaşamdır. (Bez zdrave imot, umrazen jivot. Slaveykov, s. 119.)
3644. Sakal güzelleştirir, ama parlatmaz. (Brada krasi, a ne sveti. Slaveykov, s. 134.)
3645. Sanki Tanrı'yı sakalından tutmuş! (Kato çe e hvanal gaspoda za bradata!)
3646. Sarıasma kuşu küçüktür, ama yuvasını korurken, engerek yılanının hakkından gelir. (Avligata e malka, no kogato brani gnezdoto si, na usoynitsa nadviva.)
3647. Savaş birilerinden alıp ötekilere götürür. (Voynata na edni ponasâ, a drugi otnasa.)
3648. Sel gider, kum kalır. (Türkçeden geçmiş.)
3649. Semerci öldü, diye eşek oynarmış. (Razigralo se magareto, çe umryal semerciyata.)
3650. Sen yolcu, ben hancı isem, benimkine hep gelirsin. (Ti kato si yolciya, az kato sım hanciya, se şte dodeş nam oya.)
3651. Senin dökecek şarabın varsa, benim kıracak kafam yok.
3652. Seninle, kadınım, kötü; sensiz, daha kötü. (S teb, jeno, zle; bez teb, po-zle.)
3653. Sevilen konuğa tuzla ekmek sunulur.
3654. Sıçan deliğe sığmamış, bir de kuyruğuna kabak bağlamış.
3655. Sıçanların düşündüğnü, kediler bozar.
3656. Sıkıntı (geçim darlığı) zamanında herkes kendini düşünür. (V sakıntıya seki gleda sebe si.)
3657. Sırık gibi uzun.
3658. Sıtma, borçluları yanıltmasalar, tuttuğum adamı on yıl tanırım, dermiş. (Treskala kazvala, çe kogoto hvanala vednaj deset godini go poznavala, ako ne sa borçliite da ya barkat. Türkçe karşılığı: Sıtma, ben tuttuğumu kırk yıl tanırım, dermiş.)
3659. Soğuk demir döver: Boş iş. (Yunanca benzeri var --Bie studeno jelyazo: Naprazen trud - Ger. II/15.)
120
YanıtlaSil3607. Olme, eşeğim, ölme, yeşil ota dek.
3508 Olamden sonra bir ölüm daha yok. (Turkce, Romence benzerleri var Vedngj yre sa mre, dva poti ne - Slaveykov, s. 148.)
3609. Ölümün yanında, ağır hastalığa razı olunur.
3610. Ölürsem gözlerim açık gider. (Türkçe benzeri var -Tirnova'da söylene SBNU IX/189, XV/140)
3611. Padişah padişahlığını yapsın, ama yüzyıl yıllamasın.
3612. Papaz, bildiğini okur.
3613. Papazı ararsan, meyhaneye sor! (Ako tirsiş popa, popitay v krıçmατα!)
3614. Papazım dediğini dinle de ne yaptığına bakma! (Sluşay pop sto kazva, ne gleday şte virşi
3615. Papazın oğlu ya gaydacı, ya haydut, ya sığırtmaç olur. (Popski sin ya gaydarciya, ya huydutin, ya govedar)
3616. Para olmazsa, oğul babasının mezarını bile kazmaz. (Bez pari i sin na başta grob ne kopae.)
3617. Para, para kara para... Allah'ın olmadığını bilseydim sana tapardım. (Türkçeden geçmiş.)
3618. Parasız adam, kendi kendinin düşmanıdır. (Bez pari çelyak, sam na sebe si vrag. Slaveykov, s. 119.)
3619. Parasız adamı Tanrı da sevmez. (Bez pari çelyak i bogu ne e drag. Slaveykov, 5.119.)
3620. Parayla cennettesin, parasız yanından geç. (S pari -v raya, bez pari- pokraya.)
3621. Parlayan her şey, altın değildir. (Siçko, što sveti, ne e zlato.)
3622. Parmağını kes, ki herkes sana ilaç söylesin. (Povirji si prista, da ti kaje lek vseki. Fıkrası var. Türkçeden geçmiş: Kes parmağını, çık pazara, ilaç gösteren çok olur.) 3623. Pazarda koyun postundan çok, kuzu postu bulunur.
3624. Pehlivan da olsan, aşağıdan güreş. (Türkçeden geçmiş -Borets li si, iznisko bori Ako si borets, iznisko se bori -Slaveykov, s. 133 ve 104.)
3625. Piçimi tut, orospuya güleyim.
3626. Piliçler güzün sayılır.
3627. Pire için yorgan yakar. (Zaradi bılhata izgaryam yurgana.)
3628. Rahat ve huzur istersen, toy ve şölenden uzak dur. (Ako iskaş mir, nedey hodi v pir - Slaveykov, s.95.)
3629. Rahat ve huzur isteyen, manastira kapansin. (Ako iskas mir, stoy v manastir. Slaveykov, s. 95.)
3630. Rahat yerin zenci kölesi.
3631. Rum-Bulgardan, Çingene-Türkten ve yoksul çorbacıdan Tanrı bizi korusun! (Ot bilgarin-grik, ot tsiganin-turçin i ot siromah çorbaciva: da pazi Gospod.)
İmam-ı Razi
YanıtlaSiloğlu Cihangir Şah zamanında da manevi kar-gaşa devam etmiştir. Daha önce devletin üst kademelerini ellerinde bulunduran Şi i ve Ra-fiziler, yeni şahı da Müslümanlar aleyhinde kışkırtmaya devam etmişler ve haksız yere Imam-ı Rabbani hazretlerinin hapse atıl-masını sağlamışlardı. Bunlar aynı zamanda Şiiliği ve Rafiziliği devlet görüşü olarak hal-ka benimsetmeye çalışıyorlardı. Fikir akım-larının bir gayesi de Müslümanlar arasında kargaşa çıkarmak, dört halife aleyhinde şüp-heler uyandırmak ve Peygamber Efendimize bağlılığı azaltmaktı. İmam-ı Rabbani hazret-leri bu tehlikeli fikirleri fikir yoluyla bertaraf etmek için; "Peygamberliğin İspatı", "Rafizili-gin Reddi" adlı eserleri yazdı. İslam dünyası-nın her tarafında faaliyet gösteren bu zararlı akımlara büyük bir darbe indirdi.
Onun bu hareketi Şi i idarecileri harekete ge-çirdi. Çeşitli iftiralar atarak hükümdarı İma-mın aleyhine geçirmeye çalıştılar ve nihaye-tinde tutuklanmasını sağladılar. Güvalyar Kalesine hapsedildikten sonra burasını Med-rese-i Yusufiyeye dönüştürdü ve aralarında gayr-i müslimlerin de bulunduğu çok sayıda insanın ebedi saadetine vesile oldu. Bu geliş-meyi gören fitneciler Zerdüşt ve zalim bir ku-mandanı hücresine gönderirken Rafizi kale komutanının aracılığıyla da İmamı rahatsız etmek için her hileye başvurdukları halde, amaçlarına ulaşamadıkları gibi nihayetinde sözkonusu Zerdüşt ve Rafizinin hatalarını anlayarak Müslüman olmaları ile, idarecileri hüsrana uğratmışlardır.
Kendine yapılan bunca eziyet ve zülümle-re rağmen İmam-ı Rabbani, babasına baş-kaldırarak isyan eden şah Cihan'ı bu yanlış hareketinden vazgeçirerek baba-oğulu ba-rıştırmış saltanat kavgasının son bulması-na vesile olmuştur. Öte yandan hapiste bu-lunduğu sırada, şaha başkaldırıp kendisini kurtarma tekliflerine izin vermemiş dahilde vuku bulacak bir çarpışmada birçok masu-mun zarar görebileceğine dikkat çekerek mü-saade etmemiştir. Müsbet hareketi karşılık görmekte gecikmemiş, Şah ve oğlu yaptıkları hatanın farkına fararak Onu serbest bırak-mışlardır.
İmam-ı Rabbani ve Bediüzzaman
Kendisinden sonraki dönem hakkında gaybi işaretlerde bulunan büyük müceddidlerden bir tanesi de İmam-ı Rabbani hazretleridir.
im yapraklarını yere atma
492
İmam-ı Razi
YanıtlaSilİmam-ı Razi
432 Bediüzzaman, İmamın Mektubatını okudu. gunda "Mirza Bediüzzaman'a Mektup" ifa-
desiyle karşılaşınca çok hayret etmiştir. Bu mektupta Üstada ısrarla "tevhid-i kable et sonra Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle bütün ta tavsiyesinde bulunur. Üstad. bu hitabdan rikatlerin başı ve menba 1 olan Kur'an-ı Azi-müşşana yönelerek tavsiyeyi yerine getirir.
Bediüzzaman Hazretleri, İmam-ı Rabbani'yi hizmetlere vesile olup harika halleri ve çök hem şahsiyet hem vazife bakımından büyük önemli irsadlarından dolayı: "Ümmetimin alimleri, İsrailoğullarının paygamberleri gi şahsiyetler alime hadisine masadak şahsiy arasında sayar. Bir başka ifadesinde; "Eğer İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki bugün Hin distan'da hayattadır diye ziyaretine bir dåvet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikele re katlanarak ziyaretine gideceğini belirtir. Eserlerinin muhtelif yerlerinde O'nu "müced-didi-i elf-i sani" olarak tavsif eder.
İmam-ı Razi إمام راضى : kelam, felsefe ve tefsir alanlarında tanınmış meşhûr bir İslâm âlimi-dir.
1149 yılında Selçuklu Devleti'nin başşehri olan Rey'de doğdu. Devrin meşhur âlimlerin-den kelâm ve felsefe tahsil etti. Üstün zekâsı, güçlü hafızası ve etkili hitabetiyle tanınan ve 12. yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri olarak kabul edilen Fahreddin er-Râzî; kelâm, fıkıh, tefsir, Arap dili, felsefe, mantık, astro-nomi, tıp, matematik gibi çağının hemen bütün ilimlerini öğrenip bu alanlarda eser vermiş çok yönlü bir âlimdir. Bundan dolayı "Allâme" ünvanıyla da anılmıştır. Hitâbeti sayesinde yaptığı münazaralarda başarı gös-terdi ve ehl-i bid'ate mensup pek çok kişinin Ehl-i Sünnete intisap etmesini sağladı. Aka-idde (imânî konularda) Eşarî, fıkıhta Şafii mezhebine bağlı kalmıştır. Dinî ilimler için-de Razînin daha çok temayüz ettiği alanlar tefsir ve kelâm ilimleridir. Tefsirde dirâyet metodunu başarıyla uygulamış ve kendisin-den sonra gelen hemen bütün müfessirlere kaynak olmuştur. Kur'ân'ı tefsir ederken döneminde mevcut bütün ilimlerden fay-dalanıp, ilmî tefsir hareketine öncülük yap-mıştır. En çok kelâm sahasında eser veren Rāzi, hayatının son dönemlerinde kelâm ve felsefenin insanı kesin bir tatmine ulaştıra mayacağı kanaatine vardığını söylemiş ve herkesi Kur'ân'ın yöntemlerine dönmeye da-
433
YanıtlaSilImamicami 1401 1560
Imam- Sarani 1491-1566
vet etmiştir. 1210 yılında Herat'ta vefat eden Fahreddin er-Rāzi, arkasında binlerce talebe ve iki yüze yakın eser bırakmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:
Mefatihul-Gayb: Tefsir-i Kebir diye de şöhret bulan bu eser Razi'nin tefsire dair en önemli eseri olup otuz iki cilt halinde yayınlanmış-tir. El-Mufassal.el-Mebahisü'l-Meşrikiyye, el-Metalibu'l-Alive, el-Mahsül, Camiu'l-Ulum
Imam-1 Sarani 1491-1566 إمام شعراني: Safii
mezhebinin ünlü alimlerindendir. Mısır'da yetişmiş ve burada hizmet etmiştir. Asıl adı Abdülvehhab'tır. Şa'rani unvanıyla tanınıp meşhur olmuştur. Sünnet-i seniyyenin ya-şanması ve yaşatılması üzerinde titizlikle durmuştur. Risale-i Nur'da, velilerle ilgili an-latılan bazı olağanüstü hallerin inkâr edilme-mesi üzerinde durulurken, yapılan izahatta ismi zikredilmektedir. Künyesi Ebül Mevahib Abdülvehhab bin Ahmed bin Ali bin Ahmed bin Muhammed bin Musa şeklindedir.
Abdülvehhab, 1491 yılında Mısır'ın Kalka-şend kasabasında doğdu. Babası eğitimine önem vererek küçük yaşlarda ilim tahsiline yolladı. Erken yaşlarda Kur'ân-ı Kerim'i ez-berledi ve hafız oldu. Sekiz yaşından itibaren de düzenli olarak namazlarını kılmaya ve iba-detinin üzerinde titizlikle durmaya başladı. Aldığı vazifenin üzerinde titizlikle duran, en ince teferruatına kadar inen ve mükemmel şekilde yapmaya çalışan birisi olarak dikkat-leri üzerine çekti. Çalışkanlığı ile hocalarının dikkat ve ilgisine mazhar oldu.
İlim meclislerine devam eden Abdülvehhab muhtelif hocalardan dersler aldı. Hocaları-nın ders olarak okuttuğu kitapları ezberledi. Hadis ve Fıkıh dalında edindiği birikim ile zamanının önemli alimleri arasında yer aldı. Daha sonraki dönemde yazdığı Tabakat adlı eserinin sonuna, ilminden istifade ettiği bü-yük şahsiyetlerin tamamının isimlerini ilave etti. Bu hareketiyle bir bakıma hocalarına karşı vefakârlığını gösterdi.
Abdülvehhab, geçimini sağlamak amacıyla dokumacılık işinde çalıştı. Kendini tam ma-nasıyla yetiştirmek için hoca ve üstadlarına tam bir inançla ve sadakatla bağlandı. Nefsiy-le mücadele ederken, bu duygunun isteme-diklerini yaparak terbiye etme yolunu seçti. Yalnız kaldığı zamanlarının büyük ekseriye-tini ibadetle geçirdi. Haramlardan kaçındı ve takva üzere yaşamaya dikkat etti. Yiyecek bir
433
YanıtlaSilİmam-ı Şarani 1491-1566
şey bulamadığı zamanlarda bile durumunu hiç kimseye sezdirmedi ve kimseden bir şey istemedi.
İdarecilere karşı mesafeli duran Abdülveh-hab, bu konudaki görüş ve tavrını, "vali ko-naklarının, sultan ve adamlarının evlerinin gölgesinden dahi geçmem, yolumu değiştiri-rim" demek suretiyle net bir şekilde ortaya koydu. Cenab-ı Hakk'ın emir ve yasaklarına samimi bir şekilde uyduktan sonra, yaptığı ibadetlerden büyük lezzet almaya başladığını belirtti.
Peygamber Efendimizin (asm) sözleri ve sün-netine uymanın ehemmiyeti üzerinde duran Şa'ranî; sünnet ve hadis-i şeriflerin Kur'ân-ı Kerim'i açıkladığını, mezhep imamlarının sünneti, din alimlerinin de mezhep imamla-rının sözlerini açıkladıklarını belirtti. Sünne-tin ehemmiyeti üzerinde dururken; temizlik, namazın kaç rekat kılınacağı, rüku ve secde-nin nasıl olması gerektiği, bayram ve cenaze namazlarının nasıl kılınacağı, zekatın ölçüsü gibi konuların en güzel şekilde Peygamber Efendimiz tarafından icra edildiğini, aksi takdirde tüm bunları hiçbir alimin sadece Kur'ân-ı Kerim'e bakarak çıkaramayacağını belirtti. Farzların seferde kaç rekat kılınaca-ğını Kur'ân-ı Kerim'de bulamadıklarını söy-leyenlere, Hazreti Ömer'in (ra) şu cevabını hatırlattı:
"Cenâb-ı Hakk, bize Muhammed Aleyhissela-mı gönderdi. Biz, Kurân-ı Kerim'de bulama-dıklarımızı, Resulullahtan gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde dört rekat farzları iki rekat kılardı. Biz de öyle yaparız."
Şa'ranî, günümüzde yanlış bir şekilde anlaşı-lan ve icra edilen bazı uygulamalara da cevap teşkil edecek önemli açılamalara yer verdi. Vefat olayından sonra, her türlü manevi yar-dıma muhtaç olan insanlar için yapılacak ha-yır işi ve verilecek sadaka için yedinci, kırkın-cı veya elli ikinci günü-gecesini beklemenin gereksizliğini ima etti; "Denize düşen insana atılacak kurtarıcı can simidi ne kadar erken atılırsa o kadar makbule geçeceği gibi, ölen insan adına yapılacak iyilikler, hayır hasenat-lar da aynen öyledir. Ne kadar erkene alınır da acele ile gönderilirse o kadar makbul olur."
Şafii mezhebi imamlarından olan Şa'ranî, İmam-ı Şafii'nin İmam-ı Azam hakkındaki tutumunu aktarmasıyla da önemli bir vazi-fe gördü. Şa'ranî, Mısır'dan Bağdat'a gelen
42
YanıtlaSilEbedi Yol Haritası İSLÂM
Aslında zekât ve sadakayı, ona en lâyık kimselere verebilmek, onun hangi yollardan kazanıldığına da bağlıdır. Diğer bir ifadeyle zekât, sadaka ve infakların sarf yerleri, kazancın helâliyet derecesini gösteren aynalar mesâbesindedir.
Çünkü bu ibâdet, zähiren mâlî olarak gerçekleşiyor görünse de, aslın-da o da mânevî bir mâhiyet ve rûhâniyet zemininde güzellik ve faziletini inkişaf ettirmekte ve kalbi kıvam ile makbul olmaktadır. Tıpkı hac ibadeti gibi...
Hac
Bütün dünya mü'minleriyle tek yürek hâline gelinen hac ibâdeti de, giyi-len bembeyaz ihramlarla bir nevî kefen iklimine girmektir. İbrahim -aleyhis-selåm-'ın teslimiyetinden hisse alabilmektir. Hac ve umre, Hakk'a teslimiyet hâli ile rûhânî meziyet ve istîdatların tekâmül ettirilmesidir.
Hac ibâdetinde, insanların hak ve hukûkuna dikkat etmemek, mâlâyanî ile meşgul olarak rûhâniyet ve feyzi dağıtacak davranışlarda bulunmak, bu ibâdetin ecrini zâyî etmektir.
Bütün ibadetler gibi hac ve umreler de kalbi hassasiyetlerle îfâ edilme-lidir. Öyle ki bu ibadet, bembeyaz ihramlar içerisinde meleklerin letåfetinden hisse alma gayretidir. Kadın-erkek mü'minler, tavaf, sa'y ve vakfe yaparken refesten, yani lâubâlî hållerden korunmalı, devamlı ayaklarının ucuna baka-rak fisk u fücûrdan ve münakaşadan beri kalmalıdır.
Yine ihramlı iken bir av avlanmamalı, avcıya av gösterilmemeli, bir ot, hatta kasıtlı olarak bir kıl bile koparılmamalıdır. İhrâma girenler, belli bir vakit bâzı helâllerin bile yasaklanması vesilesiyle, şüpheli ve haramlardan ne kadar uzak durmak gerektiğinin bir başka telkinini gönüllerinde hissederler. Orada bilhassa Yaratan'dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, nezaket ve bilhassa gönül kırmama ve kırılmama hassasiyetinin şuur ve idrāki içinde olurlar. Böylece kalpler incelir, nezâket ve zarâfette zirveleşir, İslâm'ın güler yüzünü temsil edecek kıvâma ulaşır.
Bunun için her hâlükârda ilâhî emir ve yasaklara riâyet şarttır. Bilhassa da hac ibadetinde. Çünkü mâlî ve bedenî bir ibâdet olan hac için gereken maddi meblağ da helâlden kazanılmış olmalıdır.
Hadis-i şerîfte, haram parayla hacca giden kimse; «Lebbeyk» dediğinde kendisine; «Sana, ne lebbeyk ne de sa'deyk. Çünkü senin kazancın haram, azığın haram, bineğin haramdır. Hiçbir sevap almadan günahkâr olarak dön!
Takriz
YanıtlaSilHoşlanmayacağın şeyle karşılaşacağından dolayı üzül!» şeklinde bir karşılık verileceği beyan buyrulur. (Heysemi, III, 209-210)
Bu bakımdan hac yapacak kimselerin her şeyden önce bu mânevî itâba muhatap olmaktan sakınmaları gerekir. Tå ki, onun özüne ve rûhuna uygun bir hac nasib olsun.
Mevlânâ Hazretleri, gerek hac, gerek namaz, gerekse diğer ibadetleri rûhuna uygun bir şekilde edâ etmeye ışık tutacak bir bakış açısıyla, mese-lenin özünü, şu veciz cümleyle hulāsa eder:
"Keçinin gölgesini kurban etme!"
Çünkü işin özünü, aslını ve rûhunu unutup da gölgesiyle meşgul olmak, her hâliyle boş bir hamâkattir. İbadetleri rühâniyetinden uzak, gåfilâne edâ ediverip geçmek ve onların kalbî cihetine nüfüz edememek, onlardan umu-lan fayda ve bereketin zâyi edilmesine sebep olur. Geriye sadece boş bir yorgunluk kalır.
Bu sebeple mü'min, yaptığı ibadetleri de ihsan kıvamında, yani Allah'ı görüyormuşçasına bir gönül hassasiyetiyle, özenerek, en güzel kıvamda yapmaya gayret etmelidir.
Unutmamalı ki, içinde yaşadığımız maddî âlem, fânîdir. Hakîkî hayat olan âhirete kıyasla dünya, bir gölgeler âlemi, hayal ve rüyâ diyârıdır. Dünya hayatında yaşanacak kullukta da sırf zâhirde kalmak, işin özüne nüfüz ede-memek, taklitten tahkike intikal edememek, insanı menzil-i maksůda vâsıl olmaktan alıkoyar.
Bu tıpkı, ceviz yemek isteyen birinin, kabuğu kırarak onun içini açmaya mecbur oluşuna benzer. Hakk'ın rızasına ulaşmak için de, kulluğun sırf zâhiriyle yetinmemek, onun rûhuna da nüfüz edebilmek şarttır.
Bütün ibadetler, kalp ve beden åhengi içinde îfâ edilmesi hâlinde bir kıymet ifade eder. Çünkü o zaman kalbe de işler, rūha da işler. İnsanın bütün fiil ve davranışlarına da işler. Müthiş bir muâmelât güzelliği ve mükemmelliği meydana gelir...
MUÂMELAT
Muâmelât, İslâm'ın en mühim esaslarından biridir. Fakat ne yazık ki, çoktan beri bütün İslâm âleminde materyalist ve rasyonalist teläkkîlerin esiri olan insanların menfi telkinleri neticesinde, yüce İslâm dîninin muâmelât
43
Tasavvufi Kıssalar ve İbretler
YanıtlaSilKİMSEYİ HOR GÖRME!
Rivayet edilir ki:
Birgün İså -aleyhisselâm-, İsrailoğullarından salih zannedilen bir kim-se ile şehir dışına çıkmıştı. Halk arasında fâsıklıkla meşhûr günahkâr bir adam da büyük bir eziklikle peşlerine takılmıştı. İstirahat için mola verildi-ğinde bu günahkâr kul, samîmî bir nedâmet ve utanç hâli içinde, gönlü kı-rık olarak onlardan ayrı bir yere oturdu ve merhametlilerin en merhametli-si olan Hak Teâlâ'nın yüce affına sığınarak:
"- Rabbim! Şu yüce peygamberinin hürmetine beni affet!" diye duâ eyledi.
Salih zannedilen kişi ise, onu fark edince küçümsedi, hakîr gördü ve ellerini semâya kaldırıp:
"Allah'ım! Yarın kıyamet günü beni bu adamla birlikte haşreyleme!" di-ye ilticâda bulundu.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Îså -aleyhisselâm-'a şöyle vahyetti:
"Ya Îsā, kullarıma söyle; ikisinin de duâsını kabul ettim. Boynu bükük mücrim kulumu affedip kendisini cennetlik kıldım. Halkın sâlih zannettiği kişiye gelince, onu da, benim affettiğim kulumla beraber olmak istemediği için cennetliklerden kılmadım."
KISSADAN HİSSE:
İlâhî lânet ve gazaba uğrayanların dışında her ne sebeple olursa ol-sun Allah'ın kullarını istihkar (hor görmek), kalbin bir cinayetidir. Bu cinâ-yeti işleyenlerse, ilâhî muhabbetten uzak, taş kesilmiş nasipsiz kalblerdir. Esasen bir kimse, başkasını küçümseyip hor görmekle onu alçaltmaktan ziyâde, kendini alçaltıp perîşân etmiş olur. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurur:
بِحَسْبِ امْرِيءٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ
"Birinin, din kardeşini hor ve hakîr görmesi, ona günah olarak yeter." (Müslim, Birr, 32)
G
İmândan İhsana Tasavvuf
YanıtlaSilإِنَّ اللهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ
"...Muhakkak ki Allah, tevbe edenleri ve tertemiz olanları sever." (el-Bakara, 222)
468
FÂNÎLER DEĞİL BAKİ OLAN BİLSİN!
İslâm târihinin ilk yıllarında Medine-i Münevvere'de bazı fakirlerin ka-pılarına meçhül bir kimse her sabah bir çuval erzak bırakmaktaydı. Bir sa-bah o fakirler uyandıklarında baktılar ki, kapılarına erzak konmamış. Se-bebini merak ederlerken o esnâda içli bir salâ sesi duyuldu ve Medîne-i Münevvere Hazret-i Alî -radıyallahu anh-'ın torunu Zeynel Abidin Hazret-leri'nin vefâtı ile çalkalandı. Herkes derin bir mâteme büründü.
Bu peygamber evlâdına karşı son vazifeler îtinâ ile yapılmaya başlan-dı. Sıra mübarek nâşının yıkanmasına geldiğinde bu şerefli vazîfeyi yapa-cak olan zât, mevtânın sırtında içi su toplamış büyükçe yaralar görünce şaşırdı. Sebebini anlayamadı. Yakınlarına sorduğunda ise, ehl-i beytten orada bulunup bu sırra âşinâ olan bir kimse, şunları söyledi:
"- Zeynel Abidin Hazretleri her sabah hazırladığı erzak çuvallarını sır-tında taşıyarak erkenden fakirlerin kapısına götürür ve kimseye görünme-den geri dönerdi. Halk da bu çuvalları kimin bıraktığını bilmezdi. Sırtında gördüğünüz yaralar, işte o çuvalları taşımaktan ötürü oluşmuş yaralardır."
KISSADAN HİSSE:
Amellerini sırf Hak Teâlâ'nın rızâsı için yapanlar, onları, ifşâsı harâm olan bir sır gibi halktan gizlemeye çalışırlar. Zîrâ Hakk'a ait olduğu hâlde halka arz edilen amellerde Allâh'a götürecek hiçbir fazilet kalmaz. Çünkü onları ucub ve gurûr başta olmak üzere binbir türlü nefsâniyet kaplar. Do-layısıyla Hak yolunda yapılan her salih amel, «Fânîler değil, Bâkî olan bil-sin!>> düşüncesiyle olursa makbüldür ve böyle fiillerin ecir ve mükâfātlarını yazmaya ne kalemler kâfî gelir, ne de mürekkep yetişir.
Samîmî ve fedakâr hizmetlerle Allâh'ın kullarını memnün etmeye gay-retli olurken nefsini değil, Hakk'ı râzı edebilen isimsiz ve gerçek kahraman-lara ne mutlu!
LÜGATÇE Dördüncü Bölüm:
YanıtlaSil333
Sıdırmak: Kırdırmak.
Sıfat (a): Surat, yüz; sûret, şekil, varlık.
Sımak: Kırmak; bozmak; yenmek, bozguna uğratmak, mağlûp etmek.
Sınmak: Kırılmak.
Smuk: Kırık.
Sırât (a): Yol, âhirette üzerinden geçileceğine inanılan köprü.
Sızurmak: Sızdırmak, damlatıp tüketmek, eritmek.
Sidretü'l-Münteha (a): Arşın sağ tarafında altıncı veya yedinci gökte bu-lunan ağaç. Yanında cennet vardır ve cennetin nehirleri onun altın-dan akar. Bu ağaca Tûbâ diyenler de olmuştur. Muttakilerin ve şe-hidlerin ruhunun mekânıdır. Bu ağacın ötesine hiç bir mahlük geçe-mez. Ötesi Allah'ın zât âlemidir. Beşer bilgisinin ve amellerinin, yıl-dızların ve eb'âdın son hududu burasıdır.
Sikender (öl. 323): Makedonya Kralı Filib'in oğlu Büyük İskender veya Zülkarneyn iki boynuzlu» lâkabını taşıyan, ermiş veya peygamber-lerden bir zat.
Simurg (f): Yuvasının Kaf dağında olduğu söylenen efsanevi kuştur. İran destanına göre Rüstem'i yetiştirmiştir. Boynu uzun olduğundan ve çok yükseklerde uçtuğundan arablar «Anka» derler. Türkçede Si-murg'la Anka birleştirilerek «Zümrüdüanka» denilmiştir. 30 kuşun şek-li onda birleştiğinden Simurg dendiği Attar'ın Mantıku't-Tayr ında hikâye edilmektir. Devlet kuşu da denilir. Tasavvufta maddenin her şekli alma kabiliyetine ve büyük mürşidlere bu sıfat verilmiştir.
Sin: Mezar.
Sinle, sinlik: Mezarlık.
Sir (f): Tok, doymuş.
Sited (sitad) (f): Alış, satınalma.
Sitare (f): Yıldız.
Siva (a): Gayri, başka, Allah'tan başka her şey.
Siyaset (a): Ceza vermek, asmak, idam etme.
Soğulmak: Suyu, seli çekilmek; göz ferinin azalması; solmak, kurumak. Soru-hesab: Kıyamette bu dünyada yapılan işlerin sorulması.
Sorucı: Kabirde ölmüş kimselere sual soran melek, soru meleği (Münker, Nekir).
Sorındı: Şimdi sorun.
Soylamak: Araştırmak, tahkik etmek, aslını aramak.
Sökel: Hasta.
Söyünmek: Kendi kendisine sönmek. (ateşi veya parlaklığı gitmek.)
Subaşı: Komutan, subay; zabıta memuru.
Súd (f): Fayda, kazanç, menfaat.
Sudak: Sirderya'da çıkan bir cins balık.
Suffa (a): Sofa.
332
YanıtlaSilYUNUS EMRE
Sataşmak: Bir şeyle karşılaşmak, bir şeye uğramak.
Satu bazar: Alışveriş, satış, pazar.
Savulmak: Çağı, zamanı geçmek; geçiştirilmek.
Savakmak, suyakmak: Aslına ulaşmak, dönmek.
Sayru: Hasta.
Sayvan (a): Saçan, pervaz, kemer, såyebån, gölgelik; çardak.
Sayyåd (a): Avci.
Sáz-kår (f): Uygun, muvafık.
Sebük-bår (f): Yükü hafif, hafif yüklü.
Sefer kaydı görmek: Yol hazırlığına başlamak.
Seğirtdürmek: Koşturmak.
Sehel, sehl (a): Kolay.
Sekiz uçmak: Cennet'in sekiz katı, sekiz cennet.
Selman: Fars soyundan olup Hz. Muhammed zamanında Medine'ye gele-rek iman eden sahabe.
Sem (a): Dinleme, kulak verme.
Sema' (a): Mevlevî âyinlerindeki zikir, dönme; dinî raks.
Sencileyin: Senin gibi.
Seng (f): Taş.
Ser (f): Baş.
Ser-be-ser (1): Baştan başa, başbaşa.
Serâb (a): Çölde güneş ışığının aksiyle su gibi görünen hayal, aldatıcı şey.
Ser-encam (f): Başa gelen, vak'a; bir işin sonu.
Sergerdan (1): Başı dönmüş, başı dönen, şaşkın, sersem.
Serheng (f): Çavuş, kavas, yasakçı, kapı bekçisi.
Ser-mest (f): Sarhoş, çok sarhoş.
Server (f): Baş, reis, başkan, başbuğ, ulu kimse.
Serv-i revân (f): Yürüyen servi, uzun boylu karşılığında kullanılır.
Setr (a) olmak: Örtülmek.
Settâru'l-uyûb (a): Ayıbları, günahları örtüp gizleyen (Allah).
Sevgü: Sevgi.
Sevi, sevü: Sevgi, aşk, muhabbet.
Sevişgen: Çok seven.
Sev-sevü: Aşk.
Sevü, sevi: Sevgi, muhabbet.
Seydi Balum: Geyikli Baba'nın arkadaşlarındandır. Germiyan oğulların-
dan olması muhtemeldir.
Seyir (a): Gezme, dolaşma, gitme.
Seyrân (a): Gezinme, gitme, dolaşma.
Seyrân-geh: Gezme, seyir yeri.
Sıddıyk (a): Tam doğruluk sahibi: Hz. Ebu Bekir'in sıfatı.
Sıdk (a): Doğruluk, gerçeklik, sadakat.
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: "Şâbân(-ı şerîf) ayının on beşinci (yani Berât) gecesi olduğu zaman, gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun."
YanıtlaSil(Sünen-i İbn-i Mâce)
Hicrî: 13 ŞABAN 1447 - Rûmi: 19 Kânûn-i Sânî 1441 - Kasım 86
İSTANBUL
İmsak.
Sabah.
Güneş.
Öğle
İkindi
Akşam.
Yatsı.....
6.25
6.45
8.07
13.28
16.09
18.29
20.00
ŞUBAT
2026
Pazar
Kıble S......
11.32
Ay Doğuş...
17.49
Ay Batış.....
8.06
İmsak
Sabah
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Kıble S
Ankara
6.09
6.29
7.49
13.12
15.56
18.16
19.46
11.51
Bartın
6.12
6.32
7.54
13.14
15.54
18.14
19.46
11.53
Bilecik
6.20
6.40
8.00
13.24
16.07
18.27
19.57
11.35
Bolu
6.14
6.34
7.55
13.17
15.59
18.19
19.50
11.46
Çankırı
6.07
6.27
7.47 13.09
15.51
18.11
19.42
11.57
Çorum
6.01
6.21
7.42
13.04 15.46
18.06
19.36
12.05
Düzce
6.17
6.37
7.58
13.19
16.01
18.21
19.51
11.44
Eskişehir
6.18
6.38
7.58
13.22
16.06
18.26
19.55
11.36
Karabük
6.10
6.30
7.52
13.13
15.54
18.15
19.46
11.53
Kastamonu
6.06
6.26
7.48
13.08
15.49
18.10
19.41
12.00
Kırıkkale
6.06
6.26
7.46
13.09
15.53
18.13
19.42
11.55
Zonguldak
6.14
6.34
7.56
13.16
15.57
18.17
19.49
11.49
Yarın akşam Berât Gecesi
Ayasofya Câmii'nin müzeye çevrilmesi (1935)
Gün: 32 Hafta: 52. Ay: 28 Gün FAZİLET TAKVİMİ Gün. uz. 1 dk.
BERAT GECESİ'NDE İBADET
YanıtlaSilŞâbân-ı şerîfin on beşinci gecesi, Berât Gecesi'dir. Bu gecede hiç olmazsa bir Tesbih Namazı kılınır.
Berât Gecesi'nde kılınması tavsiye edilen "Hayır Namazı" vardır. 100 rekâtlik bu namazı kılan kimse, o sene ölürse şehitlik mertebesine nâil olur.
Namaza şöyle niyet edilir:
"Ya Rabbi! Niyet ettim senin rızâ-yı şerîfin için namaza. Beni afv-ı İlâhî'ne, feyz-i İlâhî'ne mazhar eyle. Kasvet-i kalpten, dünya ve âhiret sıkıntılarından halâs eyleyip saîdler defterine kaydeyle." Allâhü Ekber.
Her rekâtte, Fâtiha-i şerîfeden sonra 10 İhlâs-ı şerîf okunur, iki rekâtte bir selâm verilerek 100 rekâte tamamlanır.
Namazdan sonra, (Allâhü Teâlâ'nın "Hû" ism-i şerîfinin ebced hesabına göre değeri 11 ve Resûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem'in isimlerinden "Tâhâ”nın ebced hesabıyla değeri de 14 olduğu için) aşağıdaki 11 şey, 14'er adet okunur;
1. İstiğfâr-ı şerîf: 14 kere,
2. Salevât-ı şerîfe: 14 kere,
3. Fâtiha-i şerîfe (besmeleyle): 14 kere,
4. Ayetü'l-Kürsî (besmeleyle): 14 kere,
5. Tevbe Sûresi'nin son 2 âyet-i kerîmesi olan "Lekad câeküm..." (besmeleyle): 14 kere,
6. 14 kere "Yâsîn, Yâsîn..." dedikten sonra 1 Yâsîn-i şerîf. (Yâsîn-i şerîfte 7 zâhirî, 7 bâtınî “mübîn” vardır, böylece o da 14 olur.)
7. İhlas-ı şerîf (besmeleyle): 14 kere,
8. Felak Sûresi (besmeleyle): 14 kere,
9. Nâs Sûresi (besmeleyle): 14 kere,
10. "Sübhânellâhi ve'l-hamdü lillâhi velâ ilahe illallâhü vallâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-Aliyyi'l-Azîm": 14 kere,
11. Salevât-ı şerîfe (Salât-ı Münciye okumak daha faziletlidir): 14 kere okunur ve dua edilir. (Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)
2
ive pa inda ye
YanıtlaSilkırk vecihle mu'cize olduğunu ve Kainat Hâlıkının sözü bulunduğunu, kuv-olan Kur'ân-ı Azîmüşşan'ın, yedi vecihle harika olmasıdır. Ve bu Kur'an'ın, üç yüz milyondan ziyade insanların onu kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman Elinde, bu kainat Sahibinin bir fermanı bulunduğu ve o fermanı her asırda
2022 BEDIUZZAMAN TAKVIMI
TARİHTE BUGÜN
-1933-Sünusi hareketinin büyüklerinden Şeyh Ahmed eş-Şerif es-Sünusi vefat etti.
2002 - Hanımlar
Rehberin'de ismi geçen, Nur Talebelerinden Naile Özer vefat etti.
10
PERŞEMBE
THURSDAY
MART
MARCH
BİR AYET Zaman olur, kafirler arzu ederler ki keşke vaktiyle Müslüman olsaydılar!
Hicr Suresi: 2
BİR HADİS
En faziletli amellerden biri de mü'mini sevindirmektir.
Bahar dahi bir çiçektir ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir.
HICRÍ: 7 ŞABAN 1443 - RUMI: 25 ŞUBAT 1437
Şualar
KASIM: 123 - GÜN: 69 KALAN: 296 - GÜN UZA.: 2 DK
İmsak Güneş
İmsak Güneş
Öğle İkindi Akşam Yatsı
14 34 10 11 20 30
ISPARTA
05.50 07.10
Öğle
İkindi
Akşam Yatsı
13.13 16.31 19.06
20.21
yuvanızı yıkmayın sakın! -2. birinin eşinden ayrılmasına yol açmak: Oğlum, o kadın cennet gibi yuvanı yıkacak, kendine gel!
YanıtlaSilYUVARLAK
yuvarlak hesap küçük tutarlar atıldıktan sonra geriye kalan hesap; toparlak hesap: Yuvarlak hesap yüz lira ödeyin, yeter.
yuvarlak konuşmak gerekeni kesin olarak söyle-memek; genel olarak konuşmak: Ben tehlike-yi başkana bildirdim, ama yuvarlak konuşarak susturdu beni.
yuvarlak sayı (/rakam) bütüne tamamlanmış sayı: Neden fiyat etiketleri yuvarlak sayılarla yazılmaz?
YUVARLANMAK
yuvarlanıp gitmek -1. yaşamını koşullara göre sürdürmek: Nasıl olalım efendim, yuvarlanıp gidiyoruz işte. -2. birden ölmek: O dağ gibi adam, birkaç gün içinde yuvarlanıp gitti yahu!
YÜK
yük olmak güç bir işi yaptırıp birini sıkıntıya sok-mak: Ona ne yük olayım, kendi işimi kendim görürüm.
407
YUMURTA
YanıtlaSilyumurta kapıya gelmek * (yumurta kapıya da-yanmak) yapılacak iş için zaman çok daralmış olmak, sıkışmak: Yumurta kapıya gelmeden borçlarını ödemez.
YUMUŞAK
yumuşak başlı uslu, uysal (kimse): Öğretmenine karşı biraz yumuşak başlı ol kızım!
yumuşak yüzlü her isteneni, güceniklik olmasın diye yapan (kimse): Benim yüzüm yumuşak efendim; istekte bulunana hayır diyemem!
YURT
yurt tutmak bir yerde devamlı yaşamak; vatan tutmak: İnsanlar yalnızca doydukları yerleri mi yurt tutarlar?
YUVA
yuva kurmak evlenmek: Bırakalım gençler yuva-larını istedikleri gibi kursunlar.
yuvasını yapmak hak ettiği karşılığı vermek; hak-kından gelmek: Ben senin yuvanı yapardım, ama misafirlere dua et!
yuvasını yıkmak -1. birinin ya da kendinin aile düzenini bozmak: Küçük bir sorun yüzünden
406
-Jalso u
YanıtlaSil-nw wе
say
TARINTE BUGÜN -1773-Ikinci Varna Zaferi.
-1921-TBMM Hükümeti ile Fransa arasında "Ankara Antlaşması" imzalandı.
1958 - Bediüzzaman'ın, Emirdağ'a gelen Adnan Menderes ile uzaktan işaret yoluyla selâmlaşması.
1963 - Bediüzzaman Said Nursî'nin talebelerinden Mübarek Süleyman vefat etti.
EKİM
20 PAZARTESİ
28 1447
RUMI: 7 T.EVVEL 1441 HIZIR: 168
BİR AYET Allah, saklı tuttuk-
larınızı ve açığa vurduklarınızı bilir.
Nahl Suresi: 19
BİR HADİS
Allah bir kulunu severse, hastanıza su vermediğiniz gibi, dünyanın haram lezzetine karşı ona perhiz tutturur.
Tirmizî, Tıp: 1
Kendine gel. İnsaniyete lâyık bir surette yüksel.
Sözler
İmsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
05 40 07 14 15
Yatsı
İSTANBUL
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1922-Dörtyol (Hatay) Fransız işgalinden kurtuldu.
1970- Nur Talebelerinden Taşköprülü Sadık Bey vefat etti.
1977- Nur Talebelerinden Selahaddin Çelebi vefat etti.
OCAK
09 CUMA
20 1447 RECEB
RUMI: 27 K. EVVEL 1441 KASIM: 63
BİR AYET
Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın.
Al-i İmran Suresi: 139
BİR HADİS
Bilmeyene yazıklar olsun. Bildiği halde uygulamayana da yazıklar olsun.
Senin işin, O'nun sofra-i ihsânından yiyip içmekle, şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilakis nimetin lezzetini arttırır. Çünkü, şükür nîmette in'amı görmek demektir.
Mesnevî-i Nûriye
510
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT ŞERHI
Anlatıldığına göre, bir gün Yahya a.s. Şeytana rasladı ve sordu
Sana göre, insanların halleri nasıldır?.
Şeytan şöyle anlattı:
Insanların bir kısmı vardır ki, onlar benim vesvesernin gerrin den mahfuz ve emindirler. Bunlar, senin gibi şanlı peygamberlerdir Hak Taåla'nın salih kullarıdır.
Bunlardan başka bir sınıf vardır; ben onları dilediğim gibi çekip çeviririm. Bütün arzularımı, vesvese yollarımı onlara çalıştırırım. Bun lar, bana muhalefet edemezler. Bunların, benim elimdeki durumu, ço cukların elindeki odun çomağın durumu gibidir.
Bir başka sınıf var ki; bunlar, cümlesinden şiddetlidir. Bunlara, türlü meşakkat ve çeşitli hilelerle günah işletirim. Bunlar, günah işle dikten sonra da, nadim olup tevbe ederler; İşledikleri günahları affo lunur. Benim emeğim de boşa gider. Çektiğim zahmetten başka bir şey elimde kalmaz. Tekrar onları azdırıp zahmet çekerim; onlar gene tev be ederler. Bunun için, bunların durumu, bana cümleden zordur. Ne bunları azdırmaktan vazgeçebilirim; ne de onlardan murad ettiğim şe-ye nail olurum. Ancak, çektiğim zahmet yanıma kalır.
Allahım, şeytanın ve onun yardımcılarının şerrinden bizi koru...
Ya Rahman..
Yani: Cüz'i ve külli çeşitli nimetlerle in'am ve rahmet eyleyen şa-nı yüce Allah..
O kadar ki, onun benim üzerimde bir gücü kalmasın.
Yani: Onun vesvesesinin bende hiç bir tesiri olmasın.
*
Birinci Hizib burada tamam olmuştur.
Sehliye nüshasına göre bu kitabı vird edip okuyanlara kolaylık olması için; KEYFİYET-İ SALAT bahsinden aşağısını, sekiz hízbe, dörde, üçe ve yarıya bölmüştür.
Onun yaptığı taksime göre: Birinci Hizib burada tamam olur. Bundan sonra, İkinci Hizbe başlanmıştır.
İKİNCİ BÓLUM: Salı günleri başlanır.
Bu bölüm, şöyle bir dua ile başlar.
Allahım.
Ey nimeti her şeye şamil, kendisinden başka ilâh olmayan şanı yüce Allah..
Bildiğin şeylerin hayrından isterim.
Bunun manası şudur:
Allahım, hakkımda hayırlı olduğunu bildiğin şeylerden nasib is-terim.
KARA DAVUD
YanıtlaSil611
- Bildiğin şeylerin serrinden de sana sığmurum.
Vani Benim için şerli olduğunu, dünyama ve Ahiretime zararlı ğunu bildiğin isteri işlemekten sana sığınırım. Onlardan beni ko romanı niyaz ederim.
-Bildiğin her seyden bağışlanmamı taleb ederim.
Bu cümledeki mana su demeğe gelir:
Allahım, her bildiğin ayıplardan, günahlardan, acizlik ve ku surumdan ve rana aykırı olan her çeşit fill, amel cinsi şeylerden stürü bağışlanmamı dilerim.
Hakikatta bilen sensin; biz bilemeyiz,
Demek olur ki:
Hakkımda hayırlı olanları, şerli olanları ve irtikáb ettiğim fiil terimi, amellerimi, kötü hallerimin tümünü ancak sen bilirsin. Biz bilemeyiz. Çok şey var ki, biz onları: Dünya ve ahiretimize, keza dini arh bilip şerli ve kötü olduğundan kaçarız; yapmayız. Bazı şeyler de var ki, biz onları din, dünya ve âhiretimize zararı olduğu halde hayır sanıp işlemeğe rağbet ederiz. mize zararlı
Gaybleri tam bilen sensin.
Yani: Cümle gaybleri, gizlilikleri, olacakları ancak sen bilirsin.
Durum böyle olunca: İrtikap ettiğim bütün günahları, şeriata ay-kırı amellerimi, affet; bağışla. Din, dünya ve Ahiretime zararlı olan-lardan beni koru. Din, dünya ve âhiretime hayırlı ve yararlı olanları işlemek için bana başarı ihsan eyle.
Allahım.
Ey şanı büyük, nimeti her şeye şamil, kendisinden başka ilâh ol-mayan Yüce Allah..
Bana merhamet eyle. şu zamanımdan..
Beni sakla, koru; kurtar. Bu zamanın fitnesinden, cevrinden, zul-münden, tuğyanından, zamana alt türlü türlü fesatlardan..
Fitnelere sarılmaktan.
Bu fitnelere şunlar dahildir: Herc ü mercin çoklüğu.. İnsanların birbirlerine hlyanetlerinin çokluğu.. Emanetin azlığı.. Hakimlerin cev-rü, zulmü ve cehaletleri.. Nizam ve intizamın olmaması..
Ve.. sayılanların emsali nice fitneler..
Sonra..
CÜR'ET ehli kimselerin bana sataşmalarından ve onların beni zaafa düşürmelerinden..
Bu cümlenin kısa şerhi şudur:
Zulme, cevre, gayret edip yağmaya cür'et edenlerin beni zaif gö-rüp saldırmalarından, tecavüzlerinden, bana karşı azgınlık etmele-rinden beni koru Allahım.
Allahım, beni zatından gelen bir himaye ile koru. Tüm halkı-nın şerrinden ötürü, beni metin bir yerde sakla ki, ömrümün sonuna kadar kurtulmuş sayılayın.
444
YanıtlaSilISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Hz. Ömer, «Bundan sonra (119), Resûlullah Aleyhisselama kar-şı cüretime şaştım!
Allah ve Resûlü, elbette daha iyi bilirdir!» demiştir. (120)
Hz. Ömer, Hudeybiye Muâhedesi sırasındaki itirazlarını hatırla-dıkça da, korkar ve O zaman, söylemiş olduğum sözlerimin akıbetin-den korkup hayr olmasını umarak náfile sadakalar vermekten, oruç-lar tutmaktan, namazlar kılmaktan ve köleler âzad etmekten geri dur-madım! derdi. (121)
HILM VE PEYGAMBERİMİZİN HİLM SIFATININ EN ÜSTÜNÜ İLE MÜTTASİF OLUŞU
Hilm'in Tarifleri:
Hilm: Nefsi, öfke heyecanından alıkoyuş (122),
Yavaş ve uslu oluş demektir. (123)
Hilm ve Tahammül Güç yettiği halde, af, hoşlanılmayacak şey-lere sabr etmektir.
Bu Terimler arasında farklar vardır.
Hilm: Tahrik edici sebepler karşısında sebat ve kararlılığın ço-
ğalma halidir.
Tahammül: Elem ve eză verici davranışlar karşısında kendini tutmak, nefse hâkim olmaktır.
Sabr da, bunun gibidir.
Afv ise: Suçluyu muȧhaze etmeyi bırakmak, yâni azarlamak ve cezalandırmaktan vaz geçmektir.
Yüce Allâh, bütün bunlar hakkında Peygamberini terbiye edip
yetiştirmiştir.
«Af yolunu tut! İyiliği, emr et ve câhillerden yüz çevir! (Arâf: 199) Âyeti nâzil olduğu zaman, Peygamber Aleyhisselâm, Cebrail Aley-
hisselâmdan, tefsirini sordu.
O da «Bilen'den sorayım!» deyip gitti.
Gelince «Yâ Muhammed! Yüce Allâh; Seninle akrabalık ilişkisi-ni kesenle ilgilenmeni, Sana vermeyen'e vermeni, Sana zulm edeni afv edip bağışlamanı emr ediyor!» dedi. (124)
(119) Buhari Sahih c. 5, s. 207
(120) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 197, Buhari Sahih c. 5, s. 207, Tir-
mizi Sünen c. 5, s. 279
(121) Muhibbüțtaberi Erriyâdunnadra c. 2, 5. 58
(123) Rågıb Müfredatülkur'an s. 129
(123) Firůzábadi Kamûsulmuhit c. 4, s. 100, İbn-i Esir Nihaye c. 1, s. 434
(124) Taberi Tefsir c. 9, s. 155, Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 77-78
AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI
YanıtlaSilHilm: Öfke yenmekten daha üstündür.
Çünki, öfkeyi yenmek, Hilm'e özenmektir.
445
Peygamberimiz «Sizin en güçlünüz, öfke ânında nefsine hâkim olanınız ve en Hilmliniz de, gücü yeterken, afv edeninizdir!» buyur-muştur. (125)
Abdullah b. Mes'ud der ki «Resûlullah Aleyhisselâm (Siz, aranız-da kimi, Pehlivan sayarsınız?) diye sordu.
(Kendisini, erlerin yıkamadığı, yenemediği kimseyi!) dedik. (126)
Resûlullah (Hayır! (127) O, Pehlivan değildir! (128)
Fakat, asıl Pehlivan, öfke ânında nefsine hâkim ola bilen, kendi-tuta bilendir!) buyurdu.» (129)
ni Yine Peygamberimiz Şüphe yok ki, Allah, Ahlâki faziletleri Ev-liyâsına tahsis etmiştir.
Kendinizi, yoklayınız.
Eğer, onları, kendinizde bulursanız, Allah'a hamd ediniz.
Bulamazsanız, taleb ediniz!» buyurdu.
«Onlar, nelerdir?» diye sorulunca, Peygamberimiz:
1. Yakin,
2. Kanâat,
3. Sabr,
4. Şükr,
5. Akıl,
6. Mürüvvet (İnsaniyet),
7. Hilm,
8. Sehavet,
9. Şecâat!»
buyurmuştur. (130)
Peygamberimizin Hilm'i:
Peygamberimiz. Peygamberlikten önce de, Hilm sıfatının üstün-lüğü ile kavmının en büyüğü idi. (131)
tur. Her hilm sahibinden, muhakkak, bir Zelle (Sürçme) sâdır olmuş-
İhyâu'ulûmiddin e. 3, s. 218-219 (125) İmam Gazzâlî
(126) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 382, Müslim Sahih c. 4, s. 2014
(127) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 382
(128) Müslim Sahih c. 4, s. 2014
Sahih c. 4, s. 2014 (129) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 382, Müslim
(139) Yakubi Tarih c. 2, s. 94-95
(131) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 1, s. 194, İbn-1 Sa'd Tabakat c. 1, s. 121, Ebû Nuaym Delâilünnübüvve s. 129
سورة البقرة (٢٢-٢٤)
YanıtlaSilانتشارات الولي
100 نبوت مقنده بر مقدمه ]
د وان كنتم في ريب مما نزلنا على عبدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءكُم مِنْ دُونِ الله إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ، فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ والحمار
أَعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ )
بو یکی آنان غایت قیصه به مالی: یعنی، عبد غمز اوزرینه انزال ایتدی مین قرآنده به شهر گز وارس قرآن میلند ه بر سوره یا بیگی هم ده الهدن باشته، ایشار با گرده کند یا رینه مراجعت ایتد یورگنز شهد الریگزی و معین ار یاری ده چاغیر یاز سه یاردیم این سینار. اگر سوز یک زده داد ارایه کنید هیگز برابر جالبیش این قرآن مثلندن به سوره کثیریان: اگر به مثل کتیره مدیگر تقدیر ده که
ذانا كثيره من سكر او بله براند به صرافینه ای که او آتشک اوردوزاری
ان انار الله اشهر در .
كتابك اولنده بیان اید یلدیگی کی، قرآن كريمك تعقیب ایتدیگی اس اس مقصد لی در تدر برنجی مقصدی اولان توحید، او لکی اینکه بیان اید یا مشدد.
بو آید که ده، اینچی مقصدی اولان نبوت بیانه و ایضاح اید یا شد. یانگز برشی وار که بو آیت نبوت محمد به لك اثباتي حقنده در نبوت مطلقه حقنده دگلدر والبوکه مقصد، مطلقه نبوندر فقط کلی، جزؤيده داخلدر جزؤيتك اثبات ايديالمسيله كاتى ده اثبات ايديل من اولور.
بوايت، حضرت محمد عليه الصلاة والسلامك بنبوتني، ان بیون معجزه می اولان اعجاز قرآندن بحث ایله اثبات الديور. او ذاتك نبوتنه دائر دلاتلار باشقرر ال الريمز ده بيان ايد المشدد. بوراده ر قسمني ، خلاصة [ التي مسئله ) ايجنده بيان ايده جگنی. ع
(برنجی مثله ) انبیای الفينده نبوته مدار و اساس طوتولان نقط الر و او نارك امتار يله اولان معامل الرى حقنده ) بالكز زمان و مكانك تأثيريله بعض خصوصات مستلذا اولع شرطيله ) یا پیلاجمه نام به تنفسی و قونترول نتیجه سنده حضرت محمد عليه الصلاة والسلامده داها المالي، داها یوگ گی بولو عقده اولدیفی تحقق ایدر بناء عليه نبوت مرتبه سنه نائل اولا نارك هیئت مجموعه سی
عبد Abd: Kul
YanıtlaSilبيان
Beyan: Açıklama
جزژی
Cizi: Cuz'de (ferdde( bulunan
دليل
Delail: Deliller
اختل
Ekmel: En mükemmel
انبياي سالفين
Enbiya-yı salifin: Geçmiş peygamberler
هَيْئَتِ تَجْمُوعه
Heyet-i тестûа: Торусkün görünüş
غلامة
Hulasaten: Öz olarak
خصوصات
Husüsat: Özellikler, håller
اعجاز قرآن
İcaz-ı Kur'ân: Kur'ân'ın mucize olması, herkesi aciz bırakması
إنزال
inzal: İndirme
İzah: Açıklama
إيضاحعلى
Külli: Küllde (cemaatte( bulunan
مدار
Medar: Sebeb
مثل
Misil: Benzer denk
معاملة
Muamele: Davranış
معين
Muin: Yardıma
مطلق Mutlak: Sınırsız
مستثنا
Müstesna: Ayn tutulan
نبوت
Nübüvvet: Peygamberlik
)ع من و( نُبُوَّتِ مُحَمَّدِية
Niübüvvet-i Muhammediye (asm): Muhammed (asm)'ın peygamberliği
صادق
Sadık: Doğru olup samimi bağlı olan
شهدا
Şüheda: Şahidler
تحقق
Tahakkuk: Gerçekleşme
تأثير
Te'sir: Etki
توحيد
Tevhid: Allah's birleme
Nübüvvet hakkında bir mukaddime
YanıtlaSilول في اني مما تولت على مبينة قالوا ان سه ساري . فإن أن تفعلوا وأن تفعلوا فاتقوا النار التي وقودها الثاني والحجارة اينة المسافرين .
Bu iki ayetin gayet kısa bir meäli: Yani, "Abdimiz üzerine inzal ettiğimiz Kur'an'da bir sübheniz varsa, Kur'an'ın mislinden bir sure yapınız. Hem de Allah'dan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şühedälarınızı ve muinlerinizi de çağırınız. Size yardım etsinler. Eğer sözünüzde sådıklar iseniz, hepiniz beraber çalışınız. Kur'ân'ın mislinden bir süre getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde -ki zaten getiremezsiniz- öyle bir ateşten sakınınız ki, o ateşin odunları, insanlar ile taşlardır."
Kitabın evvelinde beyån edildiği gibi, Kur'ân-ı Kerim'in ta'kib ettiği esas maksadlar dörttür. Birinci maksadı olan tevhid, evvelki åyetle beyan edilmiştir.
Bu âyetle de, ikinci maksadı olan nübüvvet beyån ve izah edilmiştir. Yalnız bir şey var ki, bu âyet nübüvvet-i Muhammediyenin isbatı hakkındadır, nübüvvet-i mutlaka hakkında değildir. Halbuki maksad, mutlak nübüvvettir. Fakat külli, cüz'ide dâhildir. Cüz'înin isbat edilmesiyle külli de isbat edilmiş olur.
Bu åyet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam'ın nübüvvetini, en büyük mucizesi olan i'căz-ı Kur'ândan bahis ile isbat ediyor. O zátın (m) nübüvvetine dåir deläiller
başka risalelerimizde beyân edilmiştir. Burada bir kısmını, hulasaten "Altı Mes'ele" içinde beyân edeceğiz.
Birinci Mes'ele: Enbiyâ-yı sâlifinde nübüvvete medår ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muåmeleleri hakkında yalnız zaman ve mekânın te'sîriyle bazı hususat müstesnå olmak şartıyla-yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'da daha ekmeli,
daha yükseği bulunmakta olduğu tahakkuk eder. Binâenaleyh
nübüvvet mertebesine nail olanların hey'et-i mecmûası
Dördüncü Bölüm: LÚGATÇE
YanıtlaSil331
Rükü'at (a): Rükü'lar, eğilmeler.
Rüstem: İran'ın mitolojik kahramanlarından. Zål oğlu diye tanınır.
Rüzgâr, růzigár (1): Zaman, devir, dünya.
-S-
Sabak, sebak (a): Ders, mesk.
Sac: Altına ateş konarak, üzerinde ekmek pişen demir levha.
Sa'd (a): Kutlu, uğurlu; kutluluk, uğur.
Saddak (a): Gerçektir, doğrudur.
Safa (a): Saflık, arılık, temizlik; gönül şenliği, kedersizlik.
Safa-nazar: Temiz bakış, feyiz veren bakış.
Safi (a): Temiz, pak, arı.
Sağımç: Emel, arzu, istek, kazanç; mülahaza, düşünce, zan.
Sağınmak: Düşünmek, mülahaza etmek; sanmak.
Sahåvet (a): Cömertlik.
Sahha (a): Bir şey içen kimseye <âfiyet olsun mânâsında söylenen söz.
Sahib-kabûl (a.f.) Kabul eden, kabiliyetli, anlayışı.
Sahib-kıran (a.f.): Uğurlu zamanda tahta çıkan hükümdar, her zaman ba-şarı ve üstünlük kazanan hükümdar.
Said (a): Uğurlu, kutlu, mübarek.
Saki (a): Su veya içecek bir şey veren, sunan kişi.
Sål (f): Yıl, sene.
Sala (a): Çağırma, bir şey için bağırarak davet etme; namaza, yemeğe ça-ğırma; minarede okunan salâvat.
Sala (a) virmek: Minárede cenaze dolayısıyla veya Cuma ezanından önce okunan salât.
Salaca: Ölü taşınan, dört kollu düz tahta.
Salát (a): Namaz.
Salatin (a): Sultanlar.
Salavat (a): Hz. Muhammed'e edilen dualar (sallallahü aleyhi ve sellem, salavatullahi aleyh veya aleyhisselati ve's-selâm) gibi.
Salık: Doğru yolu gösterme, haber verme, târif etme.
Saltuk (Sarı Saltuk Baba): XIII. yüzyılda yaşamış bir eren, Mahmud Hay-ranî mensuplarından ve Alp erenlerdendir.
Sålûs (f): Hilekâr, düzenci, riyåkår.
Såluslanmak: Hilekârlık, düzencilik gösteriş yapmak, riyākârlık.
Sálûsluk: Hilekârlık, düzencilik.
Samed (a): Son derecede yüksek ve dâimi olan (Allah) Esmâ-i hüsnâdan-dir.
Sanem (a): Put, sevgili, güzel.
Sanu, sam: Fikir, düşünce; istek; zan, tasavvur.
330
YanıtlaSilYUNUS EMRE
R-
Rabbü'l-enam (a): Büyük yaratıkları yetiştirip besleyen Allah.
Ra'd (a): Gök gürültüsü, gök gürlemesi.
Rahim (a): Acıyan, merhamet eden, esirgeyen, koruyan, ahirette mü'min kullarına rahmet eden (Allah).
Rahman (a): Cok acıyan, esirgeyen, herkese merhamet eden (Allah). Rahmet (a): Acıma, esirgeme, koruma, yarlıgama; (t.) Yağmur.
Raht (1): At takımı, yol levâzımı; mal-mülk, eşya.
Råst (f): Doğru.
Râygân, râyegán (1): Pek çok, pek bol; ucuz, bedava.
Raz (f): Sır, gizli şey, gizlenen şey.
Ráz-daş (f): Sırdaş, sır saklayan.
Rebab (a): Bir çeşit kemançe.
Recă (a): Umma, ümit; dilek, dileme.
Refik (a): Arkadaş.
Reh-bin (f): Yol gösteren.
Renc (f): Zahmet, eziyet.
Resm (a): Adet, usul, töre; tavır, davranış.
Resûl (a): Elçi, peygamber, kendisine kitap gönderilen şeriat sahibi pey. gamber.
Revá (f): Lâyık, câiz, yerinde, yakışır.
Revân (f): Akan, giden; rûh, can.
Revân olmak: Akmak, geçmek, yürümek.
Revzen (f): Pencere.
Reyhan (f): Büyük yapraklı fesleğen çiçeği.
Rıdvan (a): Cennet'in bekçisi, kapıcısı olan melek.
Riya (a): Gösteriş, inanmadan yapılan şey; özü sözü bir olmama, iki yüz-lülük; samimi olmayan münafıkça yapılan kulluk.
Riyazet (a): Nefsi alt etme, dünya lezzetinden ve rahatından sakınma, per-hizle kanaatkâr yaşama.
Rúm: Anadolu.
Rumûz (a): Mânâsı gizli sözler.
Rûz (f): Gün.
Rûz-ı Kıyamet (f.a.): Kıyamet günü.
Růzi (f): Rızık, azık, nasip, kısmet.
Rüchân (a): Üstün olma, üstün gelme, üstünlük.
Rübhân (a): Rahibler; hıristiyan papazları.
Rükû' (a): Eğilmek, namazda el parmaklarıyla dizleri tutarak vücudun belden yukarısını yere müvazi olarak eğilme.
119
YanıtlaSil1580. Nezleden öleceksem, vebaya ne gerek? (Ako umra ot hrema, cuma sto e. Slaveykov, s. 108.)
1581. Nine aldatır, ama hendek aldatmaz.
1582. Nine ne isterse, düşünde de onu görürmüş. (A sto e baba çakala, ono i sinuvala.)
1583. Ninenin bilgiye gereksinmesi yoktur. (Baba ne şte nauka. Türkçe karşılığı: Arife tarif lazım değil.)
1584. Noelde ak olmayınca, Hıdrellezde yeşil olmaz. (Ako na Koleda nâma bâlo, na Gergövden nama zeleno.)
3585. O kadar kusur, kadı kızında bile bulunur. (Türkçeden geçmiş.)
1586. Ocağın eğriliğine bakma, dumanın doğru çıkışına bak! (Türkçeden geçmiş.)
3587. Oğul, evlendi mi, artık komşudur. (Sin, jenen, komşiya veke. Türkçe benzeri: Oğlum oldu, gülüm oldu; everdim, elin oldu; ayırdım, komşum oldu.)
1588. Okumuş olmak iyidir, akıllı olmak daha iyi. (Da e uçeno - dobre, da e umno po dobre.)
3589. Okuyan kazanır.
3590. Olacaksa olsun; olmayacaksa-dönüşüm. (Ako bide, da bide; ako ne povrata. Slaveykov, s. 88.)
3591. Olan olmuş, dayan kısrağım, dayan. (Bilo sto bilo, turpi kobilo. Slaveykov, s. 123.)
3592. Olursa olur, olmazsa, sağlık olsun. (Ako bi bi, ako ne bi, zdrave. Slaveykov. s. 88.)
3593. Ona iyilik yapmamışsam, o bana kötülük yapamaz. (Ştom mu ne sım napravil dobro, on ne moje da napravi zlo. Nasrdedin Hoca fıkrasından geçmiş: "İyilik yapmadım, ki kötülük yapsın.)
3594. Onur ve ün kendiliğinden gelmezse, sen ona erişemezsin. (Ako ta ne stigne sama çestta, ti ne moj'ya stigne. Slaveykov, s. 107.)
3595. Ormanda büyümüş, ot otlamış.
3596. Ormanda kurt, köyde Türk. (Ako v gora vutsi, ako v selo turtsi.)
3597. Ot yer, ipek giyer.
3598. Ödünç alınan saban, eğri sürermiş.
3599. Öfkeyle kalkan, zararla oturur.
3600. Öğrenilmezse, bilinmez. (Ako ne se uçi, ne moje da se nauçi.)
3601. Öksürükle yoksulluk gizlenemez. (Siromaşiya i kaşlitsa ne mogat da se skriyat.)
3602. Öksüz çocuk, göbeğini kendi keser. (Türkçeden geçmiş.)
3603. Öküz altında buzağı arar.
3604. Öküz boynuzundan bağlanır, insan ağzından (dilinden).
3605. Öküze boynuz ağır gelmez.
3606. Öküzler tarla sürer, atlar yemlenir. (Birileri çalışır, birileri yer, anlamında -Romence benzeri var- Volovete orat, a konete zobyat -Slaveykov, s. 159.)
118
YanıtlaSil3554. Küçük suda, büyük balık barınamaz.
olarak söylenir, fıkrası var.) 3555. Laf olsun ağalar, ver bir lüle tütün. (Laf olsun agaço, day lula tütün. Türkçe
3556. Loğusalık armağanlar nasıl, bol muydu, analık? - Boldu, ama elinde bıçak olanlar için daha boldu. (Kak byaha, babo, ponudite? -Dobri byaha, sinko, ama za tes, koyato imaşe kosturka, byaha po-dobri.)
3557. Mahallende ayı oynuyorsa, bekle, senin evine de gelir.
3558. Mal, sahibine benzemezse, haramdır.
3559. Manda gibi yer, kaplumbağa gibi işler.
3560. Mandalar çamurlanır, kurbağalar çeker. (Bivolite se kalyat, a jabite teglyat, Karavelov, s. 22.)
3561. Mandayı nalladıklanm gören kurbağa da ayağını kaldırmış.
3562. Mango, kral yapalım seni. -Maro ile ne olacak? -Maro arkadan araba ile gelecek. -Ne olur, arabayı ben süreyim de kral kim olursa olsun. (Mango, da te napravim tsar. -Ami Maro? -Maro ide izpodire s kolata. -Eh, az da karam kolata, çe koito stava tsar da stava.)
3563. Merhametten maraz çıkar. (Ot merhamet maraz ilāzva.)
3564. Meşe odunu gibi susar! (Mılçi kato dib.)
3565. Meyhaneciyle bozuşmuş, ama meyhaneyle bozuşamıyor. (Razdelil se s mehanciyata, a s mehanata ne se razdelya.)
3566. Meyvesini yerken, ağacını yetiştirenleri düşün. (Kogato yadeş plodove, spomni si za tezi, koito sa otgledali dırvoto.)
3567. Mızrak çuvala sığmaz.
3568. Mizah, dünyayı gülünç olmaktan kurtarır.
3569. Muhtar yer, varlıklı olur; yoksul yer, işi bozulur.
3570. Ne ekersen, onu biçersin. (Kakvoto poseeş, tova şte pojıneş.)
3571. Ne güvey oğul olur, ne de gelin kız.
3572. Ne imamın tası, ne Şam'ın baklavası. (Ne sultanın haracı, ne Allah'in kolacı.)
3573. Ne iyiliğini, ne de kötülüğünü isterim. (Ne mu şta nito meda, nito jiloto.)
3574. Ne iyisiz kötü, ne de kötüsüz iyi vardır. (Nâma zlo bez dobro, nito dobro bez zlo.)
3575. Ne mutlu ona, aklı yok, gailesi de yok. (Blaze temu, șto um nâma, i gayle nama. Slaveykov, s. 125.)
3576. Ne soğan yemiş, ne soğana kokmuş. (Ni luk yala, ni luk mirisala. Türkçeden geçmiş.)
3577. Ne yaparsan yap, yerim seni! (Mitiş, ne mitiş, şte te yam!)
3578. Nerede çokluk, orada bokluk. (Bulgarcada Türkçe olarak kullanılır.)
3579. Neredeydiniz? -Hiç bir yerde. -Ne yediniz? -Hiç bir şey. (De byahte? -Niyde. -Kakvo yadohte? -Nişto.)
43
YanıtlaSilİmam-ı Şuayb
İmam-ı Şafii'nin ilk önce İmam-ı Azam'ın kabrini ziyaret ettiğini belirtti. İmam-ı Şafii sabah namazlarında mutlaka Kunut duasının okunması içtihadında bulunmuştu. Bağdat'ta ise sabah namazını daha önce yaptığının ak-sine Kunut duasız kıldırdı. Akabinde cemaat içinde fısıldaşma ve kendi görüşünden vaz-geçti şeklindeki söylentiler üzerine; "Hayır, görüşümden vazgeçmedim. İçtihadımı da terk etmedim. Ancak şu ilerideki mezarda be-nim görüşüme zıt görüş ve içtihat sahibi Ebu Hanife yatıyor. Onun görüşüne hürmet ve saygımdan dolayı onun içtihadıyla amel ede-rek kıldırdım sabah namazını. Benim gibi dü-şünmese de o büyük insanın görüşüne olan hürmet ve saygım, beni böyle davranmaya sevk etti" mealinde karşılık verdi. (Ahmed Şahin, Zaman).
Risale-i Nur'da, evliyanın olağanüstü halle-ri ile ilgili olarak anlatılan hadiselerin inkâr edilmemesi ikazında bulunulmaktadır. İmam-ı Şa'ranî'nin Fütuhat-ı Mekkiye adlı büyük eseri bir günde 2,5 kez mütalaa etme-si örnek olarak verilmektedir. Buna benzer ve insanı tasdike yaklaştıran misallerin çok olduğu belirtilmektedir. Mesela, rüyada bir saat zarfında bir senenin geçmekte ve birçok işler görülmektedir. Şayet o saat içinde yapı-lan işler yerine Kur'ân okunmuş olsa, hatim indirilebilir. Bu durumun evliya için, uya-nıklık ve uyku hali arasında bir durum olan "yakaza"da inkişaf ettiği belirtilmektedir. Meselenin ruhi bir mahiyet aldığı, ruhun da zamanla sınırlı olmadığı ilave edilmektedir. Ayrıca, ruhu cismaniyetine üstün gelenlerin fiillerinin de sürat kazandığına işaret edil-mektedir (Mesnevi-i Nuriye, 1994, s. 166).
Abdülvehhab Şa'rani 1566 yılında Kahire'de vefat etti. Yakınına gömüldüğü cami kendi adını taşımaktadır. Bir çok talebe yetiştirdi-ği gibi çok sayıda eser yazdı. Mizanü'l-Kübra adlı eserinde dört mezhebin fıkıh ilmini bir araya topladı. Tabakatü'l-Kübra'sında dört yüzden fazla büyük alimin hayatları ve bazı özelliklerine yer verdi. Diğer eserleri şunlar-dır: Envarü'l-Kudsiye, Ecvibetü'l-Merdiyye, Ahlaku'z-Zekiyye vel Ulumü'l-Ledünniyye, İrşadü'l-Muğfelin, Bahrü'l-Mevrud, Sira-cü'l-Münir, Fethü'l-Mübin, Feraidü'l-Kalaid, Meşarikü'l-Envari'l-Kudsiyye.
İmam-ı Şuayb )?-736( إمام شعيب :Tâiflidir. Tabiindendir. Fıkıh ve hadis âlimidir. Amr
Derdesını dolaştı
434
YanıtlaSilİmam-ı Zeyd
Çoğu babasından olmak üzere, pek çok hadis bin As'in (r.a.) torunu Şuayb'ın oğludur. aliminden hadis rivayet etti. Kadın Sahabi-lerden Zeyneb binti Ebû Seleme ve Rubeyyi binti Muavviz'den de hadis dinledi. Kendisi de pek çok kişiye hadis öğretti. Amr bin Su-ayb devamlı olarak oturduğu Taif'ten sık sık Mekke'ye gider, orada hadis rivayet ederdi Babası genç yaşta öldüğü için dedesinin hi-mayesinde yetişti ve ondan da hadis rivayet etti. Amr bin Şuayb Taif'te vefat etmiştir.
İmam Buhari, Amr bin Şuayb'ın naklettiği İndisleri külliyatına almazken; Ahmed bin Hanbel, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace, İbn Huzeyme, İmam Malik, İbn Hibban gibi büyük âlimler, eserlerinde Amr bin Şuayb'ın nakillerine de yer vermişlerdir. Nakilleri ka-bule değer bulmayan bazı hadis âlimleri de; Amr bin Şuayb'ın hadisleri bizzat işiterek almadığını, söz konusu hadislerin kendisine yazılı olarak intikal etmiş olduğunu gerekçe göstermişlerdir.
Amr bin Şuayb, daha çok babasından hadis nakletmekle beraber Tâvûs, Urve bin Zübeyr, İbn Şihab ez-Zühri, Said bin Müseyyeb gibi hadisçilerden nakillerde bulunmuştur. Er-kek âlimlerden hadis naklettiği gibi, Rubeyyi binti Muavviz ve Zeynep binti Seleme'den de hadis öğrenip nakletmiştir.
Şahsiyeti hakkında önemli övgülere yer ve-rilen Amr bin Şuayb için, o dönemde kendi-sinden daha değerli Kureyşli görmediklerini söyleyenler de olmuştur. Taif'li olan Amr zamanının önemli bir kısmını da Mekke'de geçirmiştir. Buraya sık sık giderek hadis na-killerinde bulunmuştur. 736 yılında Taif'te vefat etmiştir.
Imam - Taberani إمام طبرانی )bkz. Taberani(
İmam-ı Zeyd إمام زيد : Hz. Hüseyin'in (r.a.) to-runu ve Zeynelabidin'in oğludur. Künyesi Ebül-Hüseyin Zeyd bin Zeynelabidin Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebi Talib şeklindedir.
Hz. Zeyd, 698 yılında Medine'de dünyaya geldi. İlk derslerini babası Zeynelabidin'den (r.a.) aldı. Babasının dışında, aralarında ağa-beyi Muhammed Bakır'ın da bulunduğu çok sayıdaki alimden dersler aldı. Hadis ilminde önemli bir birikime sahip oldu ve öğrendiği hadisleri rivayet etti. İlim tahsil etmek mak-sadıyla Medine dışına çıktı ve birçok İslâm beldesini dolaştı. Bu arada bazı Sahabelerle
Im.
YanıtlaSil435
Imam-ül Müttakin
görüşme imkânı buldu.
Hz. Zeyd, ilim öğrenmek maksadıyla muh-mesine rağmen, bir kısım iftiracılar, Emevi telif beldeleri ziyaret edip alimlerle görüş-halifesinin yanında kışkırtma faaliyetlerine giriştiler. Halifeyi bu mübarek insanın aleyhi-geçmek için adam toplamaya yönelik faaliyet Jar. Muhtelif beldeleri dolaşmasını, hilafete ne çevirmek maksadıyla iftiralarda bulundu-olarak yorumladılar. İddiaların etkisinde ka-lan halife de Medine dışına çıkışını yasakladı. Ancak, bir fırsatını bulan Zeyd, Medine'den ayrılarak Kûfe'ye gitti.
Hz. Zeyd, Küfe'ye geldikten sonra etrafı, Ehli Beyt taraftarı gibi gözüken kimseler tarafın-dan sarıldı. Kendisini savaş için kışkırtmaya başladılar. Emevî hanedanının Suriyeli as-kerlere dayandığını, bu gücün yüz bin Küfeli savaşçıya kafa tutamayacağını iddia ederek bir an ön önce harekete geçmesini istediler. Zeyd, on ay kadar burada kaldı. Yakalanma endişesiyle ikamet ettiği yeri sürekli değiştir-di. Basra ve Musul taraflarından da başkal-dırma telkinleri gelmekteydi. Bunun üzerine binlerce kişi kendisine bağlılığını ifade ede-rek biat ettiler. Biat edenler, Allah'ın kitabı ve Peygamber Efendimizin (a.s.m.) sünne-tine uygun hareket, haksız olarak iktidarda bulunanlarla mücadele, zayıfların himaye edileceği vb. gayeler için hareket edecekleri-ne dair yemin ettiler. Ayrıca, Kûfelilerin daha önce ataları için yaptığı ihaneti kendilerinin yapmayacağını ve Zeyd'i düşmanlarına tes-lim etmeyeceklerine dair de söz verdiler. Bu ifadeler üzerine Zeyd'in, "Ey Kûfeliler! De-dem Hüseyin'e yaptığınız gibi söz verip de sonradan caymanızdan korkarım" dediği, buna karşılık, "Allah için ancak dönmeni bek-liyoruz. Biz senin için canımızı feda ediyor ve sana güvenebileceğin tarzda yemin ediyoruz, söz veriyoruz" denildiği de nakledilmektedir.
Savaşın henüz başlamadığı, ancak, hazırlık-
ların devam ettiği sırada, Hz. Zeyd'in etra-fındakiler kendisine, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'e düşman olma tavsiyesinde ve telki-ninde bulundular. Bunun üzerine Hz. Zeyd; "Büyük dedem olan Resûlullah Aleyhisse-lam'ın sevdiği kimselere düşmanlık edemem" karşılığını verdi. Bu cevap üzerine çevresinde bulunanlardan dört yüzü hariç geriye kalan-ların tamamı kendisini terk ederek yanından ayrıldılar. Zeyd ayrılanlar için, "Gidin! Siz Ra-
35
YanıtlaSilİmam-ül Evliya vel Ülema
fızilerdensiniz!" anlamına gelen "izhebu en-tümü'r-revafizu" ifadesini kullandı.
Küfe valisi, gizlilik içinde yürütülen faali-yetleri öğrendi. Emeviler bu gelişmeler üze rine harekete geçtiler. Önce, vali tarafından mescidin avlusunda toplanmaya çağrılan savaşçıların önemli bir kısmı tutuklandı. Bu tutuklananları kurtarma çabası neti-ce vermedi. Suriye'den gelen düzenli ordu karşısında, sayıları azalan Hz. Zeyd ve et-rafındakiler ancak iki gün dayanabildiler. Çatışmalar sırasında bir okun isabet etmesi üzerine Hz. Zeyd vefat etti (740).
Kendisine ve oğlu Yahya'ya bağlılıklarını bildirenlerce "Zeydiyye" mezheb teşkil etm iyye" olarak tanınan bir etmiştir ve bu mezheb Şia grupları içinde en mutedil ve Ehli Sünnete en yakın olanı olarak değerlendirilir. Risale-i Nur'da Hazreti Zeyd ve Zeydiyye için, "meş-hur İmam-ı Zeyd sādāt-ı azîmeden ve eim-me-i Al-i Beyttendir... Bunlar hem ehl-i insaf ve hem çabuk hakkı kabul eder bir taifedir" ifadelerine yer verilir.
Zeydiyye'nin Ehl-i Sünnete en yakın mezhep-lerden olmasının başlıca sebeplerinden birisi Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in (r. Anhūma) ha-lifeliğini kabul edip, olumsuz söz söylememe-leridir. Ayrıca halifeliğin sadece Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Fatıma'nın (r.anha) soyundan gelenle-re ait olduğunu da ileri sürmemişlerdir.
İmam-ı Zeyd'e, Hz. Ebubekir ve Hazreti Ömer (r.anhüma) ile ilgili görüşleri soruldu-ğunda, önce kendileri için Allah'tan rahmet ve mağfiret dilemiş, Ehl-i Beyte mensup olan hiç kimsenin onları sevmemezlik edip yüz çevirmediğini, onlar hakkında ancak hayır söylediklerini ifade etmiş, halifeliğe ilk önce Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in tercih edildi-ğini, kendilerinin bu haklardan uzaklaştırıl-dıklarını söylemiştir. Ancak, bunun da küfür olmadığını belirttikten sonra, söz konusu mübarek zatlar hakkında bu söylediği söz-lerden daha ağır konuşmayacağını da ifade etmiştir.(S.R.)
İmam-ül Müttakin إمام المتقين : Haramdan ve
günahtan çekinen, kendisini Allah'ın (C.C.) sevmediği fena şeylerdan koruyanların ima-mı, önderi. (Peygamberimiz (a.s.m.)
: إمام الأولياء ولعلماء imam-ül Evliya vel Ulema
bütün Allah dostlarının ve alimlerin imamı, önderi. (Peygamberimiz (a.s.m.)
44
YanıtlaSilEbedi Yol Haritası ISLAM
yönü, ekseriyetle ihmal edilmiştir. Bu sebeple, İslam'ı doğru anlayıp hayatın her safhasina intikal ettirebilmek icin, evvelå bu dinin "muamelatına dair käidelerini öğrenmek, fevkalåde önem arz etmektedir.
Zira İslâm. muharref hristiyanlıktaki gibi sadece kulun kalbi ile Allah arasina hapsedilmiş, hayatın diğer sahaları üzerinde tatbikatı olmayan bir kaldeleri manzümesi tebliğ etmiştir. Toplumları oluşturan fertlerin şahsi ve sistem değildir. O, hayatın bütününü kuşatan bir dünya görüşü ve davranıs gündelik hayatından aile hayatına, akrabalık ve komşuluk münasebetle-ictimãî huzur ve asayişi temin eden muâşeret kâidelerine kadar her sahada. rinden ticari ve iktisadi faaliyetlerine, tâlim, terbiye ve irsad hizmetlerinden insanların vazife, mes'ûliyet ve haklarını, bunların ihlali durumunda tatbik edilmesi gereken cezâï müeyyideleri tanzim etmiştir. Hayatın hiçbir saha-sını boş bırakmadan insanlar arası münasebetleri, birtakım temel kâideler ışığında bütün teferruâtıyla düzenlemiştir.
Bir müslüman, ferdi hayatını İslâm çizgisinde yaşamak mecbûriyetinde olduğu gibi, ictimai hayatını, yani diğer insanlarla muâmelelerini de Allah'ın emirlerine uygun tarzda düzenlemek zorundadır. Yani İslâm'ı hayatının her safhasına hakim kılmalıdır. Buna muvaffak olamayan bir kimse, sâlih bir mü'min kıvamına ulaşamaz.
Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Kötü muamele sahibi olan kimse, cennete giremez." (Tirmizi, Birr, 29/1946)
Hazret-i Ömer ارادت da şöyle der:
"Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız;
-Konuştuğunda doğru söylüyor mu,
-Kendisine bir şey emânet edildiği zaman emânete riâyet ediyor mu,
-Dünya ile meşgul olurken helâl-haram gözetiyor mu, ona bakınız." (Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra, VI, 288; Şuab, IV, 230, 326)
Yani mü'minin mânevî seviyesi, ferdî hayatı ile birlikte ictimai muâme-lelerinin de düzgün olmasıyla kemåle ermektedir.
Muâmelât denildiğinde, âile-akrabâ ve komşulukta, ictimâî ve iktisâdî sahada, velhåsıl hayatın her safhasındaki beşerî münasebetlerde adâlet, kul hakkına riâyet, affedicilik, yardımlaşmak, kısacası mükemmel bir sürette edepli olmak gibi esaslar akla gelir.
Şimdi bunların bir kısmı üzerinde kısaca duralım:
Takriz
YanıtlaSilAile hayatı
İnsan, fıtratı îcâbı bir aile kurmaya ve o âile içinde yaşamaya muhtaçtır. Läkin aile yuvasının huzur ve saâdeti için de, âile fertlerinin, üzerlerine düşen hak ve vazifeleri bilmeleri ve bunlara uymaları zarûrîdir.
Baba, hanımını ve çocuklarını en güzel şekilde terbiye edip ihtiyaçlarını helälinden temin ederek onları iki cihan saâdetine hazırlamalıdır. Evlatlarına mal-mülk mirasından ziyåde, sağlam bir karakter ve şahsiyet mîrâsı bırak-malıdır.
Anne, efendisine karşı vazifelerinde hassas davranmalı, evine ve çocuklarına sahip çıkmalıdır. "Yuvayı kuran dişi kuştur." darb-ı meselince, kanaatkår davranarak israftan kaçınmalı ve her hususta büyük bir dirâyetle hareket etmelidir. Yuvasının muallimi olmalı, ilâhî bir emänet olan yavrularına İslâm'ın nezâket ve zarâfetini telkin etmelidir.
Anne-baba, çocuklarına karşı adaletli davranmalı, bizzat örnek olarak güzel bir terbiye vermelidir. Kusursuz bir evlât yetiştirmenin, kusursuz bir anne-baba olmaya bağlı olduğunu unutmamalıdır.
Âilede çocuklar, Kur'ân'ın bereket ve feyiz dolu ikliminden, bilhassa peygamber kıssalarından ve bu kıssalardaki ilâhî mesajlardan haberdâr olarak yetişmelidir. Anne-babaları onlara, her şeyden evvel zarûrî olan dînî bilgileri öğretmelidirler. Daha sonra da tercih edecekleri meslekle alâkalı İslâmî hükümleri öğrenmelerine yardımcı olmalıdırlar.
Yine çocuklar, anne babalarına karşı son derece hürmet ve muhab-bet hisleriyle dolu olmalı, onlara itaat ederek hizmetlerine koşmalıdır-lar.
Şüphesiz ki aile fertlerinin ebedî saâdeti kazanmaları için gayret göster-mek, en mühim mes'ûliyettir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
"Ey îmân edenler! Kendinizi ve çoluk-çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyunuz!.." (et-Tahrim, 6)
Dolayısıyla dünyada nefsâniyet ateşlerinden korunmalıyız ki, âhirette cehennem ateşine sürüklenmeyelim.
Aile içindeki dînî ve uhrevî mes'ûliyetlerden sonra dünyevî mes'ûliyetler gelir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerîflerinde şu îkazda bulunmuş-lardır:
"Kişinin, geçimini sağlamakla yükümlü olduğu kimseleri ihmal etmesi, ona günah olarak yeter." (Müslim, Zekât, 40; Ebû Dâvûd, Zekât, 45)
45
の
Tasavvufi Kissalar ve İbretler
YanıtlaSilBİR HAK DOSTUNUN AHLÂK VE HİZMETİ
Ahmed er-Rifâî Hazretleri her gördüğü şahsa selam verirdi. Bir köy veya kasabada birinin hasta olduğunu duysa ilk fırsatta ziyaretine giderdi. Bu yolculuk esnasında karşılaştığı âmâların ellerinden tutar, gidecekleri yere kadar götürüverirdi. Bir ihtiyarla karşılaşacak olsa, elindeki yüke yar-dim eder ve etrafındaki dostlarına Peygamber Efendimiz -sallallahu aley-hi ve sellem-'in şu hadis-i şerîfiyle nasihatte bulunurdu:
"Kim bir ihtiyara hürmet ve yardım ederse, Allâh Teâlâ da ona, ih-tivarlığında hürmet ve hizmet edecek bir kimseyi ihsân eder." (Tirmizi, Birr, 75)
Şehir dışına yapmış olduğu seyahatlerden dönüşte, ormana gider, odun keser ve merkebine yükleyerek şehre getirir; bu odunları dullara, ça-resiz, fakir ve muhtaçlara dağıtırdı.
Mecnun ve kötürümlerin hizmetlerine koşar, elbiselerini temizler, bir-likte oturur, onlarla sohbet eder, yemeklerini kendi elleriyle getirir ve yedi-rirdi. Sonra da onlardan duâ etmelerini isterdi. Müridlerine de:
*- Bu gibi acizleri ziyaret müstehab değil, vâcip!.." derdi.
Birgün çocuklar oyun oynarken yanlarından geçmişti. Birkaç çocuk, Ahmed er-Rifâî Hazretleri'nin mânevî heybetinden korkup kaçtı. Hazret-i Pir, derhal arkalarından koştu ve büyük bir şefkat ve muhabbet içerisinde onları bağrına basıp gönüllerini fethetti ve:
*- Evladlarım! Görüyorsunuz ki, ben de âciz bir kulum! Sizi endişelen-dirdiysem hakkınızı helâl edin!" diye onlardan bir de özür diledi.
VELHÅSIL:
Hakk'ın rıza ve vuslatının tahsil edildiği mârifetullâh yolu, bembeyaz bir sayfaya benzer. Öyle ki, oraya yazılan bütün yazılar da bembeyazdır ve bunları yalnız Hak Teâlâ okur. Bu bakımdan ehlullâh, bir ömür boyu o sayfaya kara bir leke damlamaması için çırpınırlar, öyle ki bir karıncayı dahî incitmekten çekinirler ve rızâ-yı ilâhîye näiliyet için ahlâk ve hizmet-lerini dâimâ tertemiz bir hâlde Hakk'a arz ederler. Zîrâ Cenâb-ı Hak bu-yurur:
İmândan İhsana Tasavvuf
YanıtlaSil466
İLLA EDEB
Ibn-i Ata -kuddise sirruh- şöyle der:
"Bu mânevi yolda terakki edenler, sırf namaz ve oruç gibi farz ibadet-lerle bu yüceliğe ulaşmış değillerdir. Aksine bunları eksiksiz ve kusursuz bir şekilde îfå etmeye ilâveten, faziletli ameller ve davranışlarla yükselmiş-lerdir. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
«Kıyamet günü bana en yakın olanınız, huy ve ahlâk olarak en güzel olanınızdır.» (Tirmizi, Birr, 71) buyurmuşlardır."
SÖZÜN ÖZÜ:
Şair ne güzel söyler:
Edeb bir tâc imiş nûr-i Hüdâ'dan Giy ol tâcı emîn ol her belâdan
Bir ârif şair de şöyle der:
Ehl-i diller arasında aradım kıldım taleb Her hüner makbûl imiş illâ edeb illâ edeb
Hakikî edeb ve ahlâk kahramanı olanlar, peygamberler ve velilerdir. Bir de, bu zevâtı takip etmesini bilenlerdir ki, onlar, yüce bir ahlâka sahip olma iradesini gösterirler. Ahlâkın esası, dînin olgunluğundan ayrı bir şey değildir. Ahlâk, hayvânî vasıflardan kurtulup insânî meziyetlerle ziynetlen-mektir. Gerçekte müslüman olmak da, İslâm ahlâkına sahip olmaktır. Ulvi güzellikleri, hâl ve davranışlara taşıyabilmektir.
Hâsılı akıl ve hikmet nazarı ile bakıldığında Kur'ân-ı Kerîm'de en büyük ve esaslı yer tutan mevzuun edeb ve ahlâk olduğu görülür. Ondaki târihî kıs-salar dahî ahlâkı, yani davranış mükemmelliğini telkin maksadıyladır.
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
"Kalbim: <- Îmân nedir?» diye aklıma sordu. Aklım da kalbimin kula-ğına: «- Îmân edebden ibarettir." diye fısıldadı."
"Onun için edebsiz kimseler, yalnız kendisine kötülük etmiş olmaz. O, belki edebsizliği yüzünden bütün dünyayı ateşe vermiş olur."
*
sûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular: "Muhakkak Allahü Teâlâ, Şaban şerîf) ayının on beşinci (yani Berât) gecesinde (rahmetiyle) tecelli eder de şirk koşanlar ve (müminlere) düşmanlık yapanlar hariç, bütün (mümin) kullarının günahlarını mağfiret eder."
YanıtlaSil(Süyûtî, el-Câmiu's-Sağîr)
Hicri: 14 ŞABAN 1447 - Rúmí: 20 Kânûn-1 Sânî 1441 - Kasım 87
İSTANBUL
İmsak..
6.24
Sabah
6.44
Güneş
8.06
Öğle.
13.28
İkindi
16.10
Akşam.. 18.31
Yatsı............. 20.01
Kıble S......... 11.33
2
ŞUBAT
2026
Pazartesi
Ay Doğuş... 19.05
Ay Batış.....
8.39
İmsak
Sabah
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Kıble S
Ankara
6.08
6.28
7.48
13.12
15.57
18.18
19.47
11.51
Bartın
6.11
6.31
7.53
13.14
15.55
18.16
19.47
11.53
16.08
18.28
19.58
11.35
Bilecik
6.19
6.39
7.59
13.24
Bolu
6.13
6.33
7.54
13.17
16.00
18.21
19.51
11.47
Çankırı
6.06
6.26
7.46
13.09
15.52
18.12
19.43
11.58
Çorum
6.00
6.20
7.41
13.04
15.47
18.08
19.38
12.05
Düzce
6.16
6.36 7.57
13.19
16.02
18.22
19.52
11.44
Eskişehir
6.17
6.37
7.57
13.22
16.07
18.27
19.56
11.37
Karabük
6.09
6.29
7.51
13.13
15.55
18.16
19.47
11.53
Kastamonu
6.05
6.25
7.47
13.09
15.50
18.11
19.42
12.00
Kırıkkale
6.06
6.26
7.45
13.10
15.54
18.14
19.43
11.55
Zonguldak
6.13
6.33
7.55
13.17
15.58
18.19
19.50
11.50
Bu akşam BERÂT GECESİ'dir. - Kandiliniz mübarek olsun Türk Eczacılar Birliği'nin kuruluşu (1956)
Gün: 33. Hafta: 6.2. Ay: 28 Gün FAZİLET TAKVİMİ Gün. uz. 3 dk.
BERAT GECESİ'NİN FAZİLETLERI
YanıtlaSilSevgili Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:
Şâbân(-ı şerîf) ayının on beşinci (yani Berât) gecesi olduğu zaman, gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun.
Her kim bu (Berât) gece(sinde) yüz rekât namaz kılarsa, Allâhü Teâlâ, ona, yüz melek gönderir. Bunlardan otuzu, ona Cennet'i müjdeler, otuzu Cehennem azabından emniyette olduğunu söyler, otuzu da dünya âfetlerini ondan geri çevirir. On melek de o kimseyi, şeytanın tuzaklarından muhafaza eder.
Kim şu beş geceyi ihyâ ederse o kimseye Cennet vacip olur: Terviye gecesi (Arefe'den önceki gece), Arefe gecesi, Kurban Bayramı gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Şâban(-ı şerîf) ayının on beşinci gecesi.
Berât Gecesi'nin husûsiyetlerinden bazıları:
Hikmetli her iş -kulların rızıkları, ecelleri, vesâir işleri-bu gecede ayırt edilir; yazılır.
Bu gecede ibadet etmek çok faziletlidir.
Bu gecede rahmet iner. Hadîs-i şerifte, "Şaban ayının yarısı olduğu gecede, Allâhü Teâlâ (rahmetiyle) dünya semâsına tecellî eder..." buyurulmuştur.
Müminler mağfiret olunur, günahları bağışlanır. Resûlullah (s.a.v.) Efendimize tam şefaat salâhiyeti bu
gecede verilmiştir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), Şâbân-ı şerîf ayının on üçüncü gecesinde Allâhü Teâlâ'dan, ümmeti için şefaat izni istedi. Allâhü Teâlâ, ümmetinin üçte birine şefaat izni verdi. On dördüncü gecesi, kalan ümmeti için şefaat izni istedi. Allâhü Teâlâ, ümmetinin üçte kisine şefaat izni verdi. On beşinci gecesi, kalan ümmeti çin şefaat izni istedi. Allâhü Teâlâ devenin, sahibinden kaçtığı gibi, Allâhü Teâlâ'dan kaçanlar hâriç- ümmetinin tamamına şefaat etmesine izin verdi.
Bu gecede Zemzem Suyu'nun aşikâr bir şekilde artması, Allahü Teâlâ'nın bir sünneti (adet-i İlâhiyye'si)dir. Bunda İlâhî ilimlerin, hakikat ehlinin kalbinde artacağına işaret vardır.
O zat (asm) öyle bir Şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubudiyet ve bir dua ve bir davet zuhur eden o Şeriat, on dört asri ve nev-i he daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü, ümmî bir Zatta ve bir iman ile meydana çıkmış ki, onların ne misli var ne de olur. Ve onlardan yet üzere, müdakkik rir
YanıtlaSilRisalet-i Ahmediye (as)
2022 BEDIUZZAMAN TAKVİMİ
BİR AYET
TARİHTE BUGÜN
1909 - Bediüzzaman'ın Volkan gazetesindeki ilk makalesi "Hakikat" ismiyle neşroldu.
11
Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi de Rahman'ın huzuruna birer kul olarak gelirler.
CUMA
Meryem Suresi: 93
1947 - Türkiye, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'na (IMF) katıldı.
FRIDAY
MART
MARCH
BİR HADİS Allah sizi bâtıl ehlinin hak ehline galip gelmesinden korudu.
Allah'ı tanımayanın, dünya dolusu bela başında vardır. Allah'ı tanıyanın dünyası nurla ve manevî sürurla doludur. Lem'alar
HÍCRI: 8 ŞABAN 1443 - RUMI: 26 ŞUBAT 1437
KASIM: 124 - GÜN: 70 KALAN: 295 - GÜN UZA.: 3 DK
yorgunu yokuşa sürmek birinin yapacağı işi daha da zorlaştırmak: Ya, zaten bunalmışım, sen de yorgunu yokuşa sürme bari!
YanıtlaSilYORGUNLUK
yorgunluğunu almak * (yorgunluğunu atmak) -1. yorgunluğunu gidermek: Bu ayran bütün yorgunluğumu aldı. -2. bir şey, birinin yorgun-luğunu gidermek: Klasik müzik, halk türküleri dinleyerek yorgunluğumu atarım her gün.
YUFKA
yufka yürekli acıklı durumlara katlanamayan (kimse): Sen nasıl doktor olacaksın; çok yufka yüreklisin...
YUKARI
yukarıdan bakmak bir kimseyi küçümsemek; kendisini başkalarından üstün görmek; tepe-den bakmak: Üstkat komşumuz bize tepeden bakmaya başladı. Zenginleşti galiba!
YUMRUK
yumruk yumruğa gelmek yumrukla dövüşmek, yumruklaşmak: Arkadaşınla nasıl yumruk yum-ruğa gelirsin? Ayıp, çok ayıp!
405
yolunu bulmak -1. belirli bir çalışma düzenine girmek: Arazi yumuşak, ama inşaat yapmanın bir yolunu bulacağız. -2. bir işin yapılmasındaki kolaylığı bulmak: Kitabı iplik dikişli ve ciltli çı-karmanın da bir yolunu buluruz elbet. -3. ka-zanç sağlamak: N'apalım abi, biz de yolumuzu böyle buluyoruz! Şarkı söyleyerek...
YanıtlaSilyolunu şaşırmak * (yolunu sapıtmak) kötü yola sapmak: Allah yolunu şaşırtmasın yavrum!
YOLCU
Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz! "Artık git-mem gerekiyor.": Eee, vakit geldi: Yolcudur Ab-bas, bağlasan durmaz!
YOLGEÇEN
yolgeçen hanı herkesin uğradığı yer: Yolgeçen hanı mı burası, ışığı açık gören içeri dalıyor.
YORGAN
yorgan döşek yatmak ağır hasta olmak: Dedim ya, Ali yorgan döşek yatıyormuş.
YORGUN
yorgun düşmek çok yorulmuş olmak: Çiti onar-dım, ama nasıl yorgun düştüm, anlatamam!
404
ilâhî söyleyerek yolumuzu buluruz.
1448-Kosova zaferi.
YanıtlaSil1982-Milli Güvenlik Konseyi'nin son şeklini verdiği anayasa metni açıklandı.
2003 - Boşnak devlet adamı ve bağımsız Bosna-Hersek'in ilk Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç vefat etti.
27
1447
EKİM
19
PAZAR
BİR HADİS
Allah bir kulunu severse ona musibet verir ki, dua ve niyazını işitsin.
Beyhaki
RUMI: 6 T.EVVEL 1441 HIZIR: 167
Bakara Suresi: 24M
Madem O (Allah) var, sana bakar; sana her şey var.
Lem'alar
Imsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
Imsak Güneş Öğle
İkindi
Aksam
İSTANBUL
05 48
07.13
12.54
15.55
18.25
19.45
ISPARTA
05.42
07.03
12.48
15.53
18.23
Yatsı
19.38
9 60
YanıtlaSil2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
TARİHTE BUGÜN
1988 - Yurtdışında basılan 440 yayının ülkeye girmesi yasaklandı.
OCAK
BİR AYET Şüphesiz Allah bütün işlerinde mutlak galiptir ve
hikmet sahibidir.
10
Bakara Suresi: 220
CUMARTESİ
BİR HADİS
Allah bir kulun rezil olmasını isterse, ilim ve edepten mahrum bırakır.
21 1447
RUMI: 28 K. EVVEL 1441 KASIM: 64
Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zirâ dünya durmuyor, gidiyor; insan da beraber gidiyor. Ölüm sekerâtı seni
uyandırmadan uyan! Mesnevî-i Nuriye
İmsak Günes Öğle İkindi Akşam Yatsı
İmsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Canlanınca her hâtıra, Düne doğru gidiyoruz. Karanlığın ardı sıra, Güne doğru gidiyoruz.
YanıtlaSilKem gözlerin nazarından, Sakınarak rüzgârından, Uçurumun kenarından; Yana doğru gidiyoruz.
Yedi ya da yetmiş yedi, Bu dünyadan kim göçmedi, Kalınacak son ebedî; Hana doğru gidiyoruz.
Ümit ile düştük yola, Uzak sandık bize sıla, Dönemeden sağa-sola;
Öne doğru gidiyoruz.
Yürüyoruz zengin, yoksul, Amelinden her can mes'ul, Cümlemize malûm, meçhul;
Yöne doğru gidiyoruz.
Yeryüzünün serildiği, Gökyüzünün yarıldığı, Hesapların görüldüğü;
Âna doğru gidiyoruz.
Döne döne hâlden hâle, Yaklaşıyor gün zevâle, Vuslat için gül cemâle;
Sona doğru gidiyoruz.
Ne acele ne bir telâş, Son nefesle biter savaş, Fark etmeden hızlı, yavaş;
O'na doğru gidiyoruz.
Basri DOĞAN
basridogan@hotmail.com
20
21
A
Muhteşem Biz Máziden Ihtişamlı Yauntara...
YanıtlaSilYUZAKI
YIL 21 ARALIK 2025
AYLIK EDEBİYAT, KÜLTÜR SANAT, TARİH ve TOPLUM DERGİSİ
Fecre andolsun!.. (Fecr, 1)
"Bu can bu tende oldukça;
Muhtesem Bür Mörtiden Antiyama Yaunbara...
YanıtlaSilYUZAKI
AYLIK EDEBİYAT, KÜLTÜR-SANAT, TARIH ve TOPLUM DERGİSİ
"Bu can bu tende oldukça;
Hazret-i Kur'ân'ın kölesiyim,
Hazret-i Muhammed Muhtar'ın mübarek yolunun toprağıyım."
مَنْ بَنْدَهِ قُرْآنَمْ أَكَرْ جَانْ دَارَمْ مَنْ خَاكِ رَهِ مُحَمَّدٌ مُخْتَارَمْ
“SIRÂT-I MÜSTAKÎM” ÜZERE HAKK'A RÂM OLABİLMEK
İdrâk edemez bir türlü;
YanıtlaSil-Cenneti de cehennemi de Allah'tan başka bilen var mı?
-Hayal dünyasında şeytanın yılan gibi tis tis üflediği yalanların sahte gözleri, gerçek bir bakışla cenneti ve cehennemi hakikaten hiç görebilmiş mi ki konuşuyor?
i-
YanıtlaSilfisler.
ne-
ARALIK
Ebedî meçhulden hiçbir haberi ve Hakk'ın dediğinden başka hiçbir gerçek bilgisi olmadığı hâlde, üs-telik asla değişmez ve sonsuz olan ulvî / yüceler yücesi bir hakikatin karşısında ahmakça bir hayal ile <> şapşallığına kapılmak - sûretiyle çok süslü ama bomboş al-ternatif zanlar, tahminler ve uydur-malar oluşturup da onların peşine düşerek cennete gideceğini sanan ve öyle sandıran ham nefisler.
Şeytanın da ilk düştüğü tuzak - bu idi.
Ham nefsin çelmesiydi.
Âyetlerde beyan edilir:
"Allah:
-Ey İblis! Secde edenlerle be-raber olmayışının sebebi nedir? dedi."
(el-Hicr, 32)
"İblis dedi ki:
-Ben, kuru bir çamurdan, şekil-lenmiş balçıktan yarattığın bir insa-na secde edecek değilim." (el-Hicr, 33)
6
512
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
Bu cümlenin kısa şerhi şudur:
Ya Rabbi, son nefesime gelinceye kadar; cümle mahlukun serrin-afiyette daim kıl. Böylece bana mahlukun şerrinden selâmet ve necat den, titne fesadından, beni halâs bulmuş eyle. Güzel nimetlerin içinde ihsan eyle.
YİRMİ BEŞİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Ey kendisinden başka ilah olmayan, nimeti her şeye şamil şanı büyük Allah..
Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle. Hem de ona salâvat okuyanların sayısı kadar.
Resulüllah S.A. efendimize salavat okuyan zümreye şunlar dahil-dir: Melekler, insanlar, cinlerin müminleri..
Daha önceleri de anlatıldığı gibi; Resulüllah S.A. efendimizin âli zünıresine, bütün tâbileri ve tüm ümmeti dahildir. Tekrar:
Muhammed'e ve Muhammed'in âline, salât eyle.. Hem de ona salavat okumayanların sayısı kadar..
Haliyle, Resulüllah S.A. efendimize salavat okumayanlar arasın-da kâfirler ve müşrikler vardır.
Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle. Ama ona na-sıl bir salavat lâyık ise.. öyle bir salavat olsun..
Yani: Onun yüce şanına, üstün değerine münasib bir salât ile...
Muhammed'e ve Muhammed'in âlíne salât eyle. Ona okun-ması vacib olan salâvatın nasıl olması icab ederse.. öyle olsun.
Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle. Ama ona na-sıl bir salât okunmasını emrettiysen öyle bir salât olsun.
YİRMİ ALTINCI SALAVAT-I ŞERİFE:
Bu salavat-ı şerife şöyle başlar:
Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle. O öyle bir zat-tır ki, nuru, nurların nurundandır.
Bu cümlede geçen:
Nurların nuru.
Lafzı, Celál ve İkram sahibi Yüce Allah'ın nurudur. Kaldı ki; - Nurların nuru.
Lafzı. Yüce Allah'ın güzel isimleri meyanında sayılır. Bunun da. ha açık manası şudur:
Cümle nurların nurunu halk edip veren.. nur kılan..
tafsili, onun NUR ismi anlatılırken geçmiştir. Oraya bakılabilir. Resulüllah S.A. efendimizin nuraniyet durumunun bir mikdar (Bak: İsim 53)
KARA DAVUD
YanıtlaSil513
٢٠ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَنْ صَلَّى عَلَيْهِ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى الْحَدَ عَدَدَ مَنْ لَمْ يُصَلِّ عَلَيْهِ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى الحمام كما تَنْبَغِي الصَّلَوةُ عَلَيْهِ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّد وَ عَلَى ال محمد كما تَحِب الصَّلَوةُ عَلَيْهِ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آل محمد كما أَمَرْتَ أَنْ يُصَلَّى عَلَيْهِ . وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ الَّذِي نُورُهُ مِن نُورٍ الْأَنْوَارِ وَاشْرَقَ بِمَاعِ يَرَهُ الْأَسْرَارُ اللهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ وَعَلَى هَل بَيْتِهِ الْأَبْرَارِ اجْمَعِيْنَ ٢٠ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى محمد وعلى الِهِ بَحْرَ الْوَارِكَ وَمَعْدِنِ اسْرَاتِكَ وَلِسَانِ حُجَتِكَ وَعَروسِ مَمْلَكَتِكَ وَاِمَامِ حَضَرَتِكَ وَخَاتِمِ أَنْبِيَاتِكَ
Mu-25. Allahümme salli alâ hammedin ve alâ al-i Muhammedin adede men salla aleyhi ve salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin adede men lem yusalli aleyhi ve salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muham-medin kema tenbağis-salâtü aleyhi ve salli alâ Muhammedin ve alâ âli Mu-hammedin kema tecibüs-salâtü aleyhi ve salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kema emarte en yusal-la aleyhi.
26. Ve salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin'illezi nuruhu minnur'il-envari ve eşraka bişuai sır-rih'il-esraru.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alå åli Muhammedin ve alå ehli beytihil-ebrari ecmain.
27. Allahümme salli alâ Mu-hammedin ve alâ âlihi bahri envarike ve ma'dini esrarike ve lisani hucceti-ke ve arusi memleketike ve imamı hazretike ve hatimi enbiyaike.
25. Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; ona salavat okuyanların sayısı kadar. Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; ona salávat okumayanların sayısı kadar.. Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; ama ona nasıl bir salåvat okunması lâyık ise.. Muhammed'e ve Muham-med'in âline salát eyle. Ona okunması vacip olan salavatın nasıl olması icap ederse.. Muhammed'e ve Muhammed'in ållne salât eyle. Ama ona nasıl bir salât okunmasımı emrettiysen öyle bir salât olsun..
26. Muhammed'e ve Muhammed'in åline salât eyle.. O öyle bir zattır ki, suru, nurların nurundandır. Onun sırrının şuası ile bütün sırlar aydınlandı.
Allahım, Muhamed'e, Muhammed'in Aline, onun ebrar olan tüm ehl-i bey-tine salât eyle.
27. Allahım, Muhammed'e ve âline salât eyle; o senin nur ummanındır. Sırların kaynağı, lisanın hücceti, memleketinin arusudur. Huzuruna imam olup pey-gamberlerinin sonuncusudur.
*
**
(Devamı: 517. Sayfada)
F. 33
446
YanıtlaSilİSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Fakat, Resûlullah Aleyhisselâm, bundan masûn bulunmuş, ezå ve İşkencelerin çoğalması, Kendisinin, ancak sabrını artırmıştır. (132)
Peygamberimiz, şahsına karşı işlenmiş olan suçlardan dolayı aslâ öc almazdı. (133)
Peygamberimiz, insanların en az kızanı ve en çabuk râzı olanı ve suç bağışlayanı idi. (134)
Hz. Ali: «Peygamber Aleyhisselâm, meclisine gelen yabancıların sözlerinde ve sorularındaki kabalık ve kırıcılığa Eshabı da, Kendisi gibi katlansınlar diye katlanırdı.» demiştir. (135)
Hilm haslatı, Peygamberimizin, Tevrat'ta gösterilen belirli vasıf-ları arasında da, bulunuyordu.
İmam Zühri'nin rivayetine göre: Bir Yahûdî demiştir ki «Resû-lullah Aleyhisselâmın, Tevrat'ta övülen sıfatlarından Kendisinde gör-mediğim, denemediğim, Hilm sıfatından başka hiç bir sıfatı kalma-mıştı.
Ben, Kendisini alış veriş neticesinde belli bir våde ile otuz dinar borçlandırmış, vådeye bir gün kala yanına gidip (Yâ Muhammed! Hakkımı, öde! Zâten, siz Abdulmuttalip oğulları cemâatının âdeti, borçlarını uzatıp durmaktır!) dedim.
Ömer, bana (Ey kötü Yahûdî! Vallâhi, Resûlullâhın evinde olma-saydın, gözünü patlatırdım!) dedi.
Resûlullah Aleyhisselâm (Yâ Ebå Hafs! Allâh, seni yarlığasın!
Biz, senden, bundan başka türlüsünü görmek ihtiyacında idik.
Sen, bana, onun üzerimde bulunan hakkını güzellikle ödememi söyleyecek, ona da, hakkını tahsilde yardımcı olmakla beraber, alaca-
ğını isterken, daha nâzik davranmasını tavsiye edecektin!?) buyurdu. Benim, Resûlullah'a karşı olan câhilce, kaba ve katı hareketim, Kendisinin Hilmini artırmaktan başka bir şey yapmadı.
Bana (Ey Yahûdi! Senin hakkının ödeme günü, ancak, yarın sa-
bah girecektir!) buyurduktan sonra, Ömer'e (Yâ Eba Hafs! Onu, ya-rın günün başlangıcında istediği hurma bahçesine götür.
Eğer, beğenirse, kendisine, şu kadar Sa' hurma ver ve hakkından biraz da, fazla ver. Verirken (Sana, şu kadar da, fazla veriyorum!)
de! Eğer, bu bahçedekine râzı olmazsa, kendisine filanca bahçeden şu kadar ver!) buyurdu.
(132) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 78
( 133) Malik Muvatta' c. 2, s. 903, İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 367, Ahmed b.
Hanbel Müsned c. 6, s. 232, Buhari Sahih c. 4, s. 167
(134) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 82
(135) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 424, Tirmizi Şemail s. 59-60
AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLÂKI
YanıtlaSil447
Ömer, beni, hurmasını beğendiğim bahçeye götürdü. Oradan, Re-sûlullah Aleyhisselâmın dediği kadar hurma verdi.
Emr ettiği fazlayı da, verdi.»
Deniliyor ki: Yahûdî, hurmayı teslim aldığı zaman «Ben, şeha-det ederim ki: Allah'dan başka ilah yoktur!
Muhammed Aleyhisselâm da, Allah'ın Resûlüdür!
Ey Ömer! Gördüğün şeyi, yapmağa beni sevk eden, Resûlullâh Aleyhisselâmın Tevrat'ta yazılı bütün sıfatlarını Hilm sıfatı hâric-Kendisinde görmüştüm.
Bu gün, Kendisinin Hilmini, denemiş, onu da, Tevrat'ta yazılı olduğu şekilde bulmuşumdur.
Seni, şahid tutarım ki: Şu hurma ile malımın yarısı, Müslüman-ların fakirlerine bağışlanmıştır!» dedi.
Hz. Ömer (Onlardan bazısına) de!» dedi.
Yahûdî de «Onlardan bazısına» dedi.
Bu Yahûdi, küfür üzere yaşayan yüz yaşlarındaki tek ihtiyarları hariç, bütün ev halkı ile birlikte Müslüman oldu. (136)
Yahûdî bilginlerinden (137) ve zenginlerinden (138) Zeyd b. Sû-ne (Såne) der ki: «Muhammed Aleyhisselâmın yüzüne bakınca, Ken-disinde Peygamberlik alâmetlerinden iki şeyden başka zuhur etme-dik bir şey kalmadığını anladım.
Kendisindeki Hilm sıfatı, karşılaştığı câhillik ve kabalığı geçiyor mu, geçmiyor mu?
Kendisine karşı en ağır câhilce ve kabaca davranışlar, Hilmini artırıyor mu? Artırmayor mu?
Bu hususta henüz bir bilgi edinememiş, eğer, Kendisile düşer kal-karsam, her halde, bunu da, öğrenirim, demiştim. Resûlullah Aleyhisselâm, günlerden bir gün, yanında Ali b. Ebi
Talip bulunduğu halde, odalardan birinden dışarı çıktı. O sırada, hayvan üzerinde, Bedeviye benzeyen bir adam, çıka gel-
di. (Yâ Resûlallah! Köy halkından filan oğulları, Müslüman olup İs-lâmiyete girdiler.
dum. Onlara, Müslüman olurlarsa, geçimlik geleceğini söyler, durur-
Yağmursuzluk, kuraklık yüzünden son derecede kıtlık sıkıntısı-na uğradılar.
(136) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 361, Ebülferec İbnülcevzi Vefå c. 2, s. 427-428 (137) İbn-i Abdulberr İstiab c. 2, s. 553, İbn-i Esir Üsdülgabe c. 2, s. 288
(138) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 2, s. 288
100
YanıtlaSilالشارات الايجار
سور القره (٢٢-٢٤)
هم معجزه لريله، هم اثر اهو الاديان، هم لسان وا للريله، هم لمان قاللريله نوع بشرك سنى كماله کمد د کنده، استاد البشر عنواني طاشقان حضرت محمد عليه الصلاة والسلامك صدقه بوته اعلام شهادت انتشار در وحضرت محمد عليه الصلاة والسلام ،ده، بنون معجزه لريله نورلی بر برهان اولارق
صانعك وجود و وحدتي عالمه اعلان ايتمشور.
(ایکنجی مسئله ) او ذاتك اول و آخر بتون احوال و حره تي نظر دقتدن ده چی در هر حرکت البر هرير حالی خارقه شماره درگاه ده اونك صدقته دلالت اید. از جمله ( غار) مسئله سنده ابو بكر الصديق ایله برا بر خلاص و قورتولوسه امیدی تمامیه که کسیه دیگی برنده ( لا تَخَفْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا) (قور فما الله بر مهم برابر در دید ابوبکر الصدیقه و بر دیگی سامی، هم طوقه بشر فوقنده بر جدیتله و به من اندام و بر شجاعته، هم خوف و ترد من کومستر دیگی وضعیت، البته صدقتك و نقطه استعدادي اولا من خالقه
اعتماد بنك كونه كى بارلاحه بي هانيد.
كذلك، سعادت دارين يجون تأسیس ایتدیگی اس سارده طبابت ایتمه او لدیفی و اظهار ابتدیگی قواعدك حقيقه له متصل و حقا عياله يا عشيق اولد يقي، بتون عالجه مظهر قبول وتصديق اولمن
و او لمقده در.
ع اخطار ) أو ذاتك احوال وحركاتي در البور بود، يعنما تك تك اونك صدقني و حقا عيني كوسترير سر هیئت مجموعه ی اونك صدحه نبتونند او یله قوتاهی به دلیل اولورکه، شیطانداری بیام تصدیقه مجبور ایدر
( او چنجی مسئله) او ذالك صدحیه نبوشنی با زعب تصدیق ایدن برای صحیفه دار در تصدیقه ای نه به فاع صحیفه دارد در شیدی او صحیفه لری
او قويا جغر.
ع قم (برنجی صحیفه ) او حضرتك ذاتيد.. فقط بو صحيفه يي مطالعه اتمدن اول [ درت نکته تا به دقت ایتمان
لازمدر.
( برنجی نکنه ) ( لَيْسَ الْكُحْل كَالتَّكَحْلِ ) یعنی، فطری قره كوزير لك، صنعی و پایه اولان قره کو زیر الا کی دوگور یعنی پایه و صنعی اولان بر شما نه قدر كوزل و نه قدر کامل اولورسه اولسون،
احوال Ahval: Haller
YanıtlaSilبرهان
Burhan: Delil
قطرى Fitri: Hususi yaratılış icabı
غاز Gar: Mağara
خوفى Haus: Korku
هَيْئَتِ تَجْمُوعه
Heyet-i тестӣа: Торуekün görünüş
اظهار
Izhar: Gösterme, ortaya çıkarma
كامل
Kamil: Mükemmel, olgun
قواعد
Kavaid: Kaideler
كمال
Kemal: Mükemmellik
كذلك Kezalik: Bunun gibi
لسان حال
Lisan - hal: Hål dili
لِسَانِ قال
Lisan-ı kal: Konuşma dili
مَظْهَرَ قَبُولُ وَ
Mazhar - kabül ve tasdik:
تصديق
Kabul ve tasdike nail olan
متانت
Metanet: Dayanıklılık
متصل
Muttasıl: Bitişik
مطالعه
Miitalaa: Dikkatle okuma
نَوْعٍ بَشَرْ
Nev-i beşer: İnsan nevi'
نُقْطَةِ إِسْتِنَادْ
Nokta-i istinad: Dayanak noktası
سعادَتِ دارين
Saadet-i dareyn: Dünya ve âhiret saadeti
سائر Sair: Diğer
صِدْقٍ نُبُوَّتْ
Stdk-ı nübüvvet: Peygamber-liğinin doğruluğu
بين Sinn: Yas
صنعى
Sun'i: Sonradan yapılma, yapay
شجاعت
Secaat: Cesaret
طَوْقِ بَشَرْ
Tavk-ı beşer: İnsan gücü
اسْتَادُ الْبَشَرْ
Üstadü'l-beşer: İnsanlığın hocası
155 Sri Bakant, 23-24
YanıtlaSilhem mucizeleriyle, hem säir ahvälleriyle, hem lisan-hålleriyle, hem lisan-t källeriyle nev-i beserin sınnı kemåle geldiğinde, 'Üstadü'l-Beser' ünvanım taşıyan Hazret-i Muham med Aleyhissalatu Vesselâm'ın sıdk-ı nübüvvetine i'lan-Vesselâm da, bütün mucizeleriyle nûrlu bir burhan olarak sehådet etmislerdir. Ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalati Sani'in vücûd ve yahdetini äleme i'lan etmiştir.
İkinci Mes'ele: O zatın meyvel ve ahir bütün ahväl ve harekâtı nazar-ı dikkatten geçirilirse, her bir hareketi, her bir hali harikulade değilse de, onun sıdkına delalet eder.
Ezcümle 'gar' mes'elesinde, Ebû Bekri's-Siddik ile beraber halás ve kurtuluş ümidi tamamıyla kesildiği bir anda, ألف إِنَّ الة معنا“Korkma, Allah
bizimle beraberdir" diye Ebû Bekri's-Siddik'a verdiği teselli, hem tavk-ı beşer fevkinde bir ciddiyetle ve bir metånetle ve bir şecâatle, hem havfsız ve tereddüdsüz gösterdiği vaziyet, elbette sıdkının ve nokta-i istinadı olan Hälik'ına i'timádının güneş gibi parlak bir burhânıdır.
Kezâlik, saadet-i dâreyn için te'sis ettiği esaslarda isabet etmiş olduğu; ve izhår ettiği kaväidin hakikatle muttasıl ve hakkaniyetle yapışık olduğu, bütün âlemce mazhar-ı kabül ve tasdik olmuş ve olmaktadır.
İhtâr: O zåtın (m) ahvål ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun (asm) sidkını ve hakkaniyetini gösterirse, hey'et-i mecmûası onun sıdk-ı nübüvvetine öyle kuvvetli bir delil olur ki, şeytanları bile tasdike mecbür eder.
Üçüncü Mes'ele: O zâtın sıdk-ı nübüvvetini yazıp tasdik eden birkaç sahife vardır. Şimdi o sahîfeleri okuyacağız.
Birinci Sahîfe: O Hazret'in (asm) zâtıdır. Fakat bu sahîfeyi mütálaa etmeden evvel dört nükteye dikkat etmek lâzımdır.
Birinci Nükte: لَيْسَ الْكَيْلَ كَالتَّكَتْلِ Yani
fıtri karagözlülük, sun'i ve yapma olan karagözlülük gibi değildir. Yani, yapma ve sun'î olan bir şey ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun,
Dördüncü Bölüm: LÚGATÇE
YanıtlaSil329
Öğüt almak: Verilen nasihati tutmak, nasihat kabul etmek.
Öğütlemek: Nasihat vermek.
Öküş: Çok fazla, ziyâde.
Ömer: II. Halife Hz. Ömer. Lákabı Fårûk ve İbni Hattab'dır.
Öndin: Önce, evvel, ilkin, önceden, önden.
Önürsüz: Önceliksiz, evveli olmayan.
Ötmek: Geçmek.
Öykünmek: Taklit etmek, taklide çalışmak.
Özge: Başka, ayrı.
- P
Padişă (f): Padişah.
Palås (f): Eski kilim, keçe; aba, çul, eski ve değersiz kumaştan yapılmış
elbise.
Palheng (f): Dizgin, yular; kemend.
Panbuk: Pamuk.
Pâre (f): Parça.
Pás (f): Gam, keder, iç sıkıntısı, üzüntü.
Pas olmak: Paslanmak: Kederli, üzüntülü olmak.
Pâyân (f): Son, nihayet, bitim, uç, kenar.
Pây-mal (f): Ayaklar altında kalmış, çiğnenmiş.
Perakende (f): Dağınık, darmadağın.
Perrân (f): Uçan, uçucu.
Pervâne (f): Geceleri ışık etrafında dönen küçük kelebek.
Perváz (f): Uçma, havaya ağma, uçuş.
Pes (f): O halde, öyle ise.
Peşe, beşe: Baş, reis, emir, paşa, başkan, ulu kimse.
Peşimân (f): Pişman, nâdim.
Peymâne (f): Kadeh, şarap kadehi.
Pilân: Çul, bez, çaput (f. palas'tan).
Pinhân (f): Gizli, saklı.
Pir (f): İhtiyar, yaşlı; bir meslek veya san'atın kurucusu, öncüsü, başı.
Pişe (f): San'at, iş, meslek.
Piş-kadem (f.a): Önde giden, kendisine uyulan.
Pis-rev (f): Önden giden, öncü, önder.
Piyale (f): Kadeh, şarap kadehi.
Pul (f): Para.
Pasaruk: Sis, duman.
Pür (I): Dolu, çok.
Pür-süz (f): Çok yanma, çok yanış; çok yanan, çok yanık.
328
YanıtlaSilYUNUS EMRE
Nisar (a): Döküp saçma, düğünlerde saçılan para.
Nisyân (a): Unutma.
Nişe: Nasıl, neden, niçin.
Nite: Nasıl, ne halde.
Niteki, nitekim: Nasıl ki.
Nitelik (f): Mahiyet, keyfiyet, ne olduğu, nelik.
Niteliksüz: Keyfiyetsiz, mahiyetsiz, ne olduğu belli olmayan.
Niyaz (f): Yalvarma, yakarma; dua, rica.
Nöker: Hizmetçi, hizmetkår.
Nuh (a): Nuh Peygamber, Tufan'dan korunmak için bir gemi yapmış ve bütün canlılardan birer çift almıştır. Kur'ân-ı Kerim'de adı geçer. İlk peygamberlerdendir.
Nukl (a): Meze, çerez.
Nûs (f): Tatlı, bal.
Nûş itmek (f.t.) İçmek.
Nûşi-revân: Eski İran'ın adâlet timsali bir hükümdarı. Hürmüz'ün baba-sı, Husrev'in dedesi.
Nüvaht (f): Okşama.
Nüvaht etmek: Çalmak (saz).
Nüzûl (a): İnme.
0
Obrılmak: Devrilmek, çökmek, sarsılmak.
Od: Ates.
Od urmak: Ateş vermek, ateşlemek.
Oğrı, oğru: Hırsız.
Okımak: Okumak; çağırmak, davet etmek.
01: 0.
Oldem: O an, o zaman.
Onarmak: Tamir etmek, düzene sokmak, iyileştirmek, ıslah etmek.
Onmak: Şifa bulmak, iyileşmek, salah bulmak, düzene girmek; geleceğin-den emin sıhhatli ve refahlı bir hâle erişmek.
Osman: Hz. Muhammed'in damadı olup III. halifedir.
Öd ağacı: Yanınca güzel koku veren bir cins ağaç.
Ög: Akıl, hâtır, zihin.
Ögin dirmek: Aklını başına toplamak, kendine gelmek.
Öglenmek: Kendine gelmek, aklını başına toplamak.
Ögür: Eş, arkadaş.
117
YanıtlaSil3527. Köy tafradan değil de beladan kaçar.
3528. Köyde oturuyorsak, ot yemiyoruz ya.
3529. Kulağına küpe olsun! (Tova ti e obetsana uhoto: Başa gelen bir halden alınan dersi hiç unutma!)
35.30. Kumaşımı dokudum, tezgâhımı teperim.
3531. Kunduz, bataklıktan zor çıkar. (Berber miçno ot tinyata izlyazva.)
1532. Kurda, ensen neye kalın, demişler; kendi işimi kendim görürüm de ondan. karşılığını vermiş. (Na vilka vratit e debel, zastoto sam si vırşi rabotata. )
3533. Kurdu ağıla sokmak. (Dokarvam vilka v koşarata.)
3534. Kurnaz tilki, arka bacağından tutulur.
1535. Kurt çok çiğ et yer, ama ensesi de çok kalındır.
1536. Kurt değil mi, sayılı sürüden de yer.
1537. Kurt, dumanlı havayı sever. (Vilku obiça muglivo vreme.)
3538. Kurt eniği, köpek olmaz.
3539. Kurt, eşeği yediği yeri 40 gün dolaşır. (Sırpça benzeri var -Vılkıt, deto izyade magareto, 40 dena tatık obikalya- Slaveykov, s. 163.)
3540. Kurt, kocadıktan sonra, köpeğin maskarası olur. (Şinasi, s. 168 -Türkçeden geçmiş- Arnavutça, Romence, Yunanca benzerleri var- Vılkıt, kato ostaree, na kuçetata maskara stava - Slaveykov, s. 163.)
3541. Kurt, pastırma yapmaz. (Arnavutça, Yunanca benzerleri var -Slaveykov, s. 163.)
3542. Kurt, sayılı olandan da yer. (Vılkıt yade i ot broenite.)
3543. Kurt, tüyünü değiştirir, huyunu değiştirmez. (Türkçeden geçmiş - Arnavutça, Romence, Sırpça, Yunanca benzerleri var -Vılkıt kozinata si menyava, tırsata si ne menyava - Slaveykov, s. 163.)
3544. Kuru boktan, yağ sızdırır.
3545. Kuru g.. balık yemez. (Suha dupka riba ne yade.)
3546. Kuru sağlık, her gün ölüm.
3547. Kurunun yanında yaş da yanar. (Pokray suhoto gori i surovoto.)
3548. Kusursuz adam yoktur. (Çovek bez kusur ne biva.)
3549. Kuşlar yavrularını, ileride kendilerine bakacaklarını ummadan besler.
3550. Kuyruğuna teneke bağladılar. (Türkçeden geçmiş - Romence benzeri de var-Virzaha mu teneke na opaşkata.)
3551. Kuyruk acısı var. (Türkçeden geçmiş - Boli go neşto pod opaskata -Slaveykov, s. 133.)
3552. Küçük işler, büyük bir haylazlıktan daha iyidir. (Drebnite dela sa po-dobri ot golâmoto bezdelie.)
3553. Küçük kız çapaya, büyüğü ise imeceye.
116
YanıtlaSil3497. Komşunun evi yanarsa, koş, kendi evini söndür.
3498. Komşunun tavuğu, komşuya kaz görünür.
3499. Konuk konuğu sevmez, ev sahibiyse ikisini de.
3500. Konuk, küsküyü beklememeli. (Gostit da ne çaka lostit. Türkçe benzeri: Erkence giden misafirin yanında nur yanar.)
3501. Korkak bezirgân ne kâr eder, ne zarar. (Türkçeden geçmiş.)
3502. Korku olan yerde, utanç da vardır.
3503. Koyunlarımı sattım, köpeklerimi başkasına verdim, şimdi bana kâhya gerekli değil. (Ovtsete si izprodadoh, kuçetata si izharizah, sega ne mi trebva kehaya.
3504. Köle güler, mezar gülmez.
3505. Köpeği asmak isterlerse, "kuduzdur" derler.
3506. Köpek, istediği kadar uyur, ama istediği zaman yal yiyemez.
3507. Köpek pideyi yemişse, tepsi (torba) duruyor.
3508. Köpek yazın istediği denli uzanır, kışın ise yumak gibi büzülür. (Kuçeto lâto protůga kolkoto şte, a zima sviva na kalbiçe. Türkçe benzerleri: İt kışı geçirir (çıkarır), ama gel derisine sor. İt yaza çıkar, ya derisi ne çeker?)
3509. Köpeksiz köy bulmuş da değneksiz geziyor. (Nameril selo bez kuçeta, ta trignal bez toyaga.)
3510. Kör boğaz, doymak bilmez.
3511. Kör, duvara dayanmış, onun dünyası da bu kadar.
3512. Kör ninenin vurduğu yerin ilacı bulunmaz.
3513. Kör, önündekini görür, ardındakini sormaz.
3514. Kör satıcının, kör alıcısı bulunur.
3515. Kör, tut, değnek hazır!
3516. Körden göz umar.
3517. Körün değnekle yürüdüğü gibi gider. (Sırpça benzeri var -Virvi kato körav po toyaga- Sofya'da söylenir -SBNU, IX/197.)
3518. Körün eline değnek ver, kafanı kırsın. (Day na slepiya toyaga, da ti stroși glavata.)
3519. Kösede sakal, avuç içinde kıl aranmaz.
3520. Kösteklenmek istemezsen, tek başına oyna.
3521. Kötü borçludan bir sepet saman almak da kârdır. (Ot loş dlıjnik i koş plyava e kâr.)
3522. Kötü insandan, iyilik beklenmez.
3523. Kötülüğe dayan, kötülük yapma. (Zlo tirpi, zlo ne struvay.)
3524. Kötünün kötüsü vardır. (Ela zlo, çe bez tebe po-golyamo zlo.)
3525. Köy çorbacısı gibi kabarır. (Perçi se kato selski çorbaciya.)
3526. Köy göçtü, körlerle birlikte.
imame
YanıtlaSil436
imar-ı dünya etmek
Imame عمامه : sarik
mamet امامت : imamlik cemaate namaz kıl-dırma işi ve görevi 2 halifelik, İslam'da devlet başkanlığı
imamlik إماملق : cemaate namaz kıldırma işi ve
görevi
im'an إمعان : çok dikkat etme, çok özen göster me, dikkatle inceleme ve düşünme
Imani nazar إمعان نظر : dikkatle bakıp incele me ve düşünme
iman ایمان : inanma, itikad (inanç), tasdik etme (doğruluğu kabul etme)
Iman ahiret ايمان آخرت : ahiret (obur dünya( inancı, ölümden sonraki dirilmeye ve ebedi hayata inanma
iman bilahiret ایمان بالآخرت : ahirete iman, ölümden sonra dirilmeye ve ebedi hayata inanmak
Imani bilgayb ایمان بالغيب : dinde bildirilmiş görülmez gerçeklere (Allah'a c.c. meleklere, ahirete vb.) inanmak
iman- bil hast ایمان بالخثر : hare iman, öldük ten sonra tekrar dirilme ve Allah'a (c.c.) he-sap vermek üzere toplanacağına inanma
iman- bilkader ايمان بالقدر : kadere inanma, Al-lah'ın (c.c.) önceden her şeyi takdir ettiğine, her şeyi ezelden bildiğine inanma
iman- billah ایمان بالله : Allah'a (cc) iman
iman- bilyevm-il ahir ايمان باليوم الآخر : ahiret gününe inanma, ölümden sonra kıyamette yeniden diriltilmeye ve ölümsüz sonsuz bir hayatın başlayacağına inanmak
iman-bin- Nebi إيمان بالنبي : peygambere iman
iman-ekmel ايمان أكمل : tam eksiksiz ve en sağlam iman, imanın en ileri derecesi
Imani hakiki ایمان حقیقی : gerçek ve eksiksiz
doğru iman
imani hasr)1( ايمان حشری : hare iman, öldük ten sonra kıyamette tekrar dirilmeye ve Al-lah'a (c.c.) hesap vermek üzere bir arada top-lanılacağına inanma
iman- hayret ایمان حیرت : hayret edilir derece de sarsılmaz iman
iman-i icmali ايمان إجمالي : )dinde inanılması gerekli gerçeklerin hepsinin geniş bilgisine sahip olmayı beklemeden) topluca ve özet-lenmiş bilgiye dayanarak inanmak
iman-ı İslami ایمان اسلامی : Islam dininde ina-nılması gerekli gerceklere inanma, Islam'a uygun inanç
iman-ı kamil ایمان کاملtameksiksiz sarsıl maz iman, imanın en ileri derecesi
iman- suhudi ایمان شهودی:rmis kişilerin en üstün olanlardaki gibi) manevi gerçekleri kalb gözü ile görerek inanma
Iman- tafsili ايمان تفصیلی : tafsili iman, dinde inanılacak gerçekler hakkında geniş bilgilere dayanarak inanma
Iman tahkiki ایمان تحقیقی : tahkiki iman, dinj mizde inanılması gerekli gerçeklerin delilleri-ni araştırıp, sağlam bilgiye dayanarak inanma
Iman-ı tahkiki ve taklidi ve icmali ve tafsili ایمان tahkiki, takli : تحقیقی و تقلیدی و اجمالی و تفصیلی di, icmali ve tafsili iman (bk. iman-ı tahkiki, iman-1 taklidi, iman-1 icmali, iman-ı tafsili)
imani taklidi ایمان تقلیدی : taklidi iman; dini-mizde inanılması gereken gerçeklerin delille rini araştırmadan, sağlam bilgiye dayanma-dan, sadece kulaktan duyma ve çevredekilere uyma yolu ile kazanılan, şüphelere karşı da-yanıksız kalan iman
iman - tam ایمان تام : tam iman, sağlam ve sar-sılmaz iman
iman-ün bilyevm-il ahir ایمان باليوم الآخر : ahirete iman (bk. iman-ı ahiret)
Imanci ایمانجی : imanı esas alan, en büyük ger-çeğin iman olduğunu savunan
imani (y( ايمانيه : imanla ilgili, imana ait 2.imandaki
imani ایمانی : iman sahibi, inançlı, inanan
imanperver إمان پرور : imana çok değer veren (Kur'an ve imanperverler: Kur'an'a ve imana renler( sevgiyle bağlı olan ve bunlara çok değer ve-
kafir, inkarcı, dinsiz 2.(mec.) merhametsiz, Imansız ایمانسز : imanı olmayan, inançsız, gaddar, zalim
Imansızlık 1 : ايمانسزلق.inançsızlık, inkarcılık, lik dinsizlik 2.merhametsizlik, gaddarlık, zalim-
me, bakımlı ve düzenli hale getirme, mamur imar إعمار : tamir etme, şenlendirme, yenile-(bayındır) hale getirme
imari dünya etmek إعمار دنيا ايتمك : dunyay imar etmek, dünyayı güzel, düzenli ve rahat
Imaret (1)
YanıtlaSil437
imk'an-ı zati
yaşanılabilir hale getirmek
Imaret (1) yöneticilik, amirlik, emirlik,
beylik
Imaret (2) Limar etme, bakım, senlen-dirme, geliştirme ve düzenleme, güzelleştir me
maret-i dünya عمارت دنیا : dünyanın imar edil mesi; dünyanın şenlendirilmesi, bakımlı, gü zel ve yaşanılır hale getirilmesi
Imaret-i arz عمارت أرض : dünyanın imarı (bk. imaret-i dünya)
imarkarane إعمار كارانه : yapıcı, geliştirici ve gü-zelleştirici tarzda
imate إماله : can alma, canlıların hayatına son verme
Imdad (imdat( إمداد : yardım, acele yardım
imdad - gaybi إمداد غيبي : gaybi imdat, Allah (c.c.) tarafından gönderilen ve görülmez gü cünün eseri olan yardım
Imdadi hususi إمداد خصوصی : özel yardım, özel likle birine veya birilerine yahut bir kısım varlıklara gönderilen yardım
imdad - manevi إمداد معنوی : manevi yardım
imdad - Ahmedi إمداد احمدی : Hz. Muham-med'in (a.s.m.) manevi yardımı
imdad-ı Muhammediye إمداد محمديه hammed'in (a.s.m.) manevi yardımı
imdad - Rahmani إمداد رحمانی : sonsuz merha-met sahibinin (Allah'ın c. c.) yardımı
imdad- risaletpenahi (ye( إمداد رسالت پناهيه : pey-gamberlik makamının dayanağı olan zatın (Hz. Muhammed'in asm) manevi yardımı
imdad- ruhani إمداد روحانی : manevi yardım, ruh gücü yolu ile yapılan yardım
Imdad-i sübhaniye إمداد سبحانيه : her bakımdan kusursuz olan Allah'ın (c.c.) yardımı
Imdad- vahidiyet إمداد واحدیت : Allah'ın (c.c.), her şeyin tek sahibi sıfatıyla, her bir varlığa bir bakıma bütün varlıkları yardımcı yapması
Imdadat إمدادات : imdatlar, yardımlar
Imdadat-ı hassa إمدادات خاصه : hususi özel ola-rak yapılan yardımlar, özellikle birine veya bi rilerine yahut bir kısım varlıklara gönderilen yardımlar
Imdadat-ı hassa-i Rahmaniye إمدادات خاصة رحمانية : Rahman olan (merhameti her şeyi ku-satan) Allah (c.c.) tarafından, özellikle acıdığı
için, birine veya birilerine veyahut bir kısım varlıklara gönderilen yardımlar
imdadat-ı hususiye إمدادات خصوصيه : hususi yar
dımlar
imdadat - Rahmaniye إمدادات رحمانيه : Rahman olan (merhameti her şeyi kuşatan) Allah (c.c.) tarafından gönderilen yardımlar
imdadat-i sübhaniye إمدادات سبحانيه : sübhan olan (hiçbir bakımdan kusur ve noksanı bu-lunmayan) Allah (c.c.) tarafından gönderilen yardımlar
imdadsız إمدادسز : yardımsız
imha امحاء : mahvetme, yok etme, ortadan kaldırma 2.yıkma, bozma
imha-yı fazilet إمحاى فضيلت : insana ait üstün nitelikler ve güzel ahlakı ortadan kaldırmak
imha-yı hakikat إمحاى حقيقت : gerçeği yok et-mek, ortadan kaldırmak
imha-yı hürriyet إمحاى حريت : hürriyeti yok et-mek
imhaci إمحاجي : mahvedici, yok edici, yıkıcı
imhal إمهال : verilen bir süreyi uzatma, süre verme, sonraya bırakma, erteleme
imhal-ı ikab إمهال عقاب : cezanın ertelenmesi, sonraya(ahirete) bırakılması
Himkan إمكان mümkün olma
imkan-i adi إمكان عادی : örneği çok görülen ola-bilirlik, olması beklenen olabilirlik
imkanı akli إمكان عقلى : akla uygun olabilirlik,
bir delil veya belirtiyle aklın kabul edebileceği olabilirlik
imkan-ı harabiyet إمكان خرابيت : yıkılma imka-nı, yıkılabilirlik
imkanı katl إمكان قتل : öldürme imkanı, öldü-rebilirlik
imkan-1 mevt إمكان موت :ölüm imkanı, ortadan kalkma imkanı
imkanı örfi إمكان عرفی : örneği çok az görülen imkan(olabilirlik)
imkan-ı tahrib إمكان تخريب : yıkma imkanı, yı-kabilirlik
imkan-vehmi إمكان وهمى : bir sebeb ve belirti-ye dayanmadan düşünülen olabilirlik, yanıl-tıcı düşünceye dayanan olabilirlik
imkan-i-zati إمكان ذاتي : aslında mümkün olma, aslında imkansız olmama, olabilirliği düşü-nülebilir olma
Îmândan İhsana Tasavvuf
YanıtlaSilEDEB
Dâvud-i Tâî şöyle anlatmıştır:
"Yirmi yıl Ebû Hanîfe Hazretleri ile birlikte bulundum. Bu zaman zar-fında dikkat ettim, ne yalnızken, ne de yanında birileri varken başı açık ola-rak oturduğunu ve istirahat maksadıyla ayaklarını uzattığını hiç görmedim. Kendisine:
- Yalnızken ayağını uzatmanda ne mahzur var?» dedim.
Bana:
- Cenâb-ı Hak karşısında edebli olmak daha efdaldir." dedi."
SÖZÜN ÖZÜ:
Sultanın veya yüksek mevkiden bir kimsenin huzûrunda olanlar dışa-rıda davrandıkları gibi davranamaz ve bulundukları yer ve makama uygun tavırlar sergileyebilmek için gayret gösterirler. Yâni birinin huzûrunda ol-mak, binbir edebe bürünmek demektir. Ehlullâh da her an Allah'ın huzû-runda oldukları idrâkiyle yaşadıklarından edebi aslå terketmezler. Bundan dolayı bu edeb häli onların bütün hayatlarına şâmildir. Zîrâ onlar her za-man ve mekânda yârin huzurunda olduklarını perdesiz olarak gören ve de-lilsiz olarak hisseden ârif gönüllerdir. Yâni onlar:
وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ
"Her nerede olursanız olun, o (Allâh) sizinle beraberdir." (el-Hadid, 4) sırrının aşinaları olarak her anlarını Allâh ile beraberliğin şuurunda yaşarlar.
Demek istiyoruz ki; bazıları, kendilerini sadece namazlarda Allah'ın huzûrunda hisseder ve bu hissediş onları hiç olmazsa namazın erkânı öl-çüsünde bir edebe sevk eder. Ehlullâh ise her an bu hissediş içinde olduk-larından onların namaz dışındaki hâlleri ve edebleri de aynen namazdaki gibidir. Nitekim böylelerini tebcîl sadedinde:
الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ
"(O namaz kılanlar) ki namazlarında devamlıdırlar." (el-Meâric, 23) (464) Yâni namazlarını ihmal etmemenin yanında devamlı namaz hâli içinde
Tasavvufî Kıssalar ve İbretler
YanıtlaSilolurlar, buyurulmuştur. Bu da namazları ihmal etmemenin yanında, namaz dışında bile devamlı o huzur halini muhafaza etmeyi ifade eder.
*
HİZMETTE EDEB
Ebû Abdullah Rugandi buyurur:
"Sakın sana verilen herhangi bir hizmeti küçük görme! Çünkü, hizmet hizmettir ve sana ehemmiyetsiz görünen bir hizmet -çeşitli sebeplerle- Al-lâh katında çok ehemmiyetli olabilir. Allah'ın rızasının hangi hizmette bu-lunduğu bizim için bir meçhuldür! Onun için murâdına, yâni Allah'ın rızası-na ulaşıncaya kadar her türlü hizmete devam et. Bu arada nail olduğun nî-metler ve mazhariyetler de, sadece şükür ve hizmetini artırsın."
SÖZÜN ÖZÜ:
Mühim olan bir hizmeti sadece yapmak değil, aynı zamanda onu ih-lâsla ve en güzel bir şekilde îfâ edebilmektir. Dolayısıyla hizmete talip olanların da maksatları hizmet etmiş olmak değil, Allah'ın rızasına erişe-cek davranışlarda bulunabilmek olmalıdır. Yoksa sırf başkasının, yâni kendisine makam, mevki ve menfaat getirecek kimselerin gözüne girme-yi temin edecek hizmetleri yapıp da bunun dışında kalan nice hizmetlere arkasını dönmek, bir ebediyyet iflâsıdır. Böyleleri zâhiren birilerinin gözü-ne girer, lâkin Cenâb-ı Hakk'ın rahmet nazarı onların üzerinden kalkar ve gazab-ı ilâhî tecellî eder. Zîrâ hizmette mühim olan husus, bu âlemde få-nîlerin nazarında göz kamaştırıcı neticeler elde etmek değil, kişiyi âhiret âleminde mâneviyat sultanı eyleyecek amel ve hizmetler ortaya koyabil-mektir.
Bu itibarla sålik, her türlü hizmeti kendisine ganîmet bilmelidir. Olabi-lir ki, herkesin küçük gördüğü bir hizmet içinde yerlere ve göklere sığma-yacak kadar büyük ecir ve ilâhî mükafatlar gizlenmiştir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, talep ettiğimiz nice deryaları, ihlâs ve samîmiyet imtihanı için bazen bir damlanın içinde gizler ve gönüllerin neye yöneldiğini mîzân eder.
*
465
46
YanıtlaSilEbedi Yol Haritası İSLAM
Allah Rasûlü Efendimiz de, ailesinin rızkını temin için lüzûmu kadar çalışmış, bu yolda gösterilen gayretlerin, ibadet ve infak yerine geçtiğini beyân etmiştir.
Ailede huzur ve saâdet için, evin reisi, hanımından habersiz uzun yolcu-luklara çıkmamalıdır. Yine eve, habersiz ve kim olduğunu bilmediği yabanci misafirler getirmemelidir. Hanımından, meşrü ölçülerin dışında nâmahrem-lerin karşısına çıkmasını ve onlara hizmet etmesini istememelidir. Ailesini mümkün mertebe karışık ortamlardan uzak tutmalıdır.
Aile içinde hanımın takvâ ve istikâmeti de; kocasını, çocuklarını, akra-bâlarını ve hatta komşularını hayır ve hasenâta teşvik edecek mâhiyette olmalıdır. Såliha bir hanım, etrafına saådet saçan, cennet kokulu bir çiçektir. Fahr-i Käinât Efendimiz ne güzel buyurur:
"Saliha kadın, kocası yüzüne baktığı zaman onu sevindirir, kocasının meşrů isteklerini yerine getirir ve onun olmadığı yerde hem malını, hem de nâmusunu muhafaza eder." (İbn-i Mâce, Nikah, 5)
Allah Rasûlü kocalarının haklarına güzelce riâyet eden kadınlara şu müjdeyi vermiştir:
"Kocası kendisinden memnun olduğu hâlde ölen kadın cennete girer." (Tirmizi, Radā', 10/1161; İbn-i Mâce, Nikâh, 4)
Akıllı bir hanım, beyinin ahlâkını, alışkanlıklarını ve kendisinden bekle-diği davranışları kısa zamanda kavrar. Evinin ve kendisinin temiz ve düzenli olmasına dikkat eder. Beyini devamlı güler yüzle karşılar. Sabah giderken duâlarla uğurlar. "Kazancın az da olsa helâlinden olsun, helâl olarak ne getirirsen ben râzıyım!" diye îkazda bulunur. Yemeğini zamanında hazırlar. Kocasının sevip hoşlandığı şeyleri yapmaya gayret eder. Kanaatkâr ve tutumlu olur.
Mü'minler, nefse ve şeytana fırsat vermeden huzurlu âile yuvalarını ayakta tutmaya çalışmalıdırlar. Aile fertlerinin haklarını güzelce îfâ etme gayreti içinde olmalıdırlar. Bu haklar îfå edilmediğinde, kıyâmette acıklı bir azâba düçar olunacağı muhakkaktır. O günkü hesabın şiddetinden, herkes birbirinden kaçmak ister, ancak nâfile!..
Cenâb-ı Hak şöyle îkaz buyurur:
"Kıyamet günü kişi kardeşinden, anasından, babasından, hanım ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır." (Abese, 34-37)
Allâhü Teâlâ şöyle buyurdu -meâlen-:
YanıtlaSil"O gün (kıyamet günü), ne mal fayda verir ve ne de evlat, ancak Allah'a selîm (yani küfür ve nifaktan uzak olan) bir kalp ile varan kimse müstesna." (Şuarâ Sûresi, âyet 88-89)
Hicrî: 15 ŞABAN 1447 - Rûmî: 21 Kânûn-i Sânî 1441 - Kasım 88
ŞUBAT
İSTANBUL
İmsak.....
6.23
Sabah......... 6.43
Güneş
8.05
Öğle
13.28
İkindi...
16.11
Akşam..........
18.32
Yatsı........
20.02
Kıble S.........
11.33
3
2026
Salı
Bartın
Bilecik
Bolu
Ay Doğuş... 20.17
Ay Batış..... 9.06
İmsak
Sabah
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Kıble S
Ankara
6.07
6.27
7.47
13.12 15.58 18.19
19.48
11.52
6.10
6.30
7.52
13.14
15.56
18.17 19.48
11.53
6.19 6.39 7.59
13.24
16.09
18.30 19.59
11.36
6.12
6.32
7.53
13.17
16.01
18.22 19.52
11.47
Çankırı
6.05
6.25
7.45
13.09
15.53 18.14
19.44
11.58
Çorum
5.59
6.19 7.40
13.04 15.48 18.09 19.39 12.06
Düzce
6.15
6.35 7.56
13.19
16.03
18.23 19.53
11.45
Eskişehir
6.17
6.37 7.56
13.22
16.08
18.28
19.57
11.37
Karabük
6.09
6.29
7.50
13.13
15.56 18.17
19.48
11.54
Kastamonu
6.04
6.24
7.46
13.09
15.51
18.12
19.43
12.01
Kırıkkale
6.05
6.25
7.44
13.10
15.55
18.15
19.44
11.56
Zonguldak
6.12
6.32
7.54
13.17
15.59
18.20
19.51
11.50
Sultan İkinci Murad Han'ın vefatı (1451)
İlk Feza (Uzay) Gemisinin Ay'a inişi (1966)
Gün: 34. Hafta: 6.2. Ay: 28 Gün FAZİLET TAKVİMİ Gün. uz. 2 dk.
ออนǝǝ 'ızı əzis əpəqlə นนอนุอว
YanıtlaSilŞUARA SURESİ
Şuara Süresi, Mekke-i Mükerreme de nazil olmuştur. Sadece son dört âyet-i kerîmesi, Medine-i Münevvere'de indirilmiştir. 227 âyet-i celîleden müteşekkildir. Bu mübarek sûrede, Kur'ân-ı Azîm'in yücelik ve fazileti, Resûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem'in bazı müşrikler yüzünden ne kadar müteessir olduğu bildiriliyor ve ona teselli veriliyor.
Birtakım inkâr edenlerin kötü akıbetlerine işaret buyuruluyor. Cenâb-ı Hakk'ın, dilemiş olsa o dinsizleri zorla imana sevk edebileceğini anlatıyor. O dinsizlerin de bütün nasihatlerden yüz çevirdiklerini beyan ediyor ve bunun neticesinde vahim bir akıbete uğrayacaklarını ihtar buyuruyor.
Cenâb-ı Hakk'ın ne kadar ulvî sıfatlar ile muttasıf olduğunu bildiriyor ve dinsizleri hidayete davet buyuruyor.
Mûsâ aleyhisselâm'ın, Firavun ile kavmini hak dine davete memur olduğunu bildiriyor. Mûsâ aleyhisselâm'ın, Firavun ile olan münazarasını, sihirbazların mağlup olup iman şerefine nâil olduklarını bildiriyor. Firavun'un o zâtları idam ile tehdit ettiğini; o zâtların da bu tehdide boyun eğmeyip imanları sayesinde Cenâb-ı Hakk'ın mağfiretine nâil olacaklarını söylediklerini beyan ediyor. Müminlerin selâmete erdiğini, düşmanlarının ise Allah'ın kahrına uğradıklarını bildiriyor.
Bu sûre-i celîle, İbrâhîm, Nuh, Hûd, Sâlih, Lût, Şuayb aleyhimüssalâtü vesselâm'ın da kıssalarını, ümmetlerini aynı sûrette îkâz ve irşâda çalışmış olduklarını ve bu tebliğlere, tavsiyelere uymayıp karşı duranların da dehşetli åkıbetlerini bir ibret vesilesi olmak üzere beyan buyuruyor.
Hâtemü'l-Mürselîn Peygamberimiz (s.a.v.) Hazretlerine nasıl bir ulvî kitabın indirilmiş olduğunu ve Sevgili Peygamberimizin de ne kadar hayır murat ederek insanları dînî hakikatlerden haberdar ettiğini gösteriyor.
Şeytânî vesveselerin düşkünü olan bazı şairlerin de kötü hareketlerini teşhir ediyor. Kur'ân-ı Kerîm'in ise asla şiir kabîlinden olmayıp İlâhî vahye dayanan en kudsî bir kitab olduğuna işaret buyuruluyor. İman edenler, sâlih amellerde bulunanlar ve Allah'ı çokça zikredenlerin müstesna bir mevkide bulunduklarını beyan ediyor.
epaтe зац забријелце ал деле ал је 13 (use)
YanıtlaSilTARINTE BUGÜN
-7918-Erzurum işgalden
kurtulda.
-1921-İstiklal Marşı TBMM'de kabul edildi.
-1956-Risale-i Nur'da adı geçen Alvarlı Hoca Muham-med Efendi vefat etti.
1966-Risale-i Nur'da adı geçen Haşmet Hoca (Tonus-lu) vefat etti.
- 1971-TSK 12 Mart Muhtırası'nı verdi.
TAKVIMI
12
CUMARTESİ
SATURDAY
MART
MARCH
BIR AYET
Kim mümin olduğu halde güzel işler yaparsa, emeği boşa gitmez. Biz onun her işini kaydediciyiz.
Enbiya Suresi: 94
BİR HADİS
Allah'ım, beni ilimle zengin kıl, hilimle süsle, takva ile beni şereflendir ve åfiyetle beni güzelleştir.
Hasenatı seyyiatına, sevabı hatasına tereccüh edenler, mağfiret ve affa müstehaktırlar.
Münazarat
HICRÍ: 9 SABAN 1443-RUMÍ: 27 ŞUBAT 1437
KASIM: 125-GÜN: 71 KALAN: 294 - GÜN UZA.: 4 DK
yola girmek istenen düzene girmek: İşlerim yolu-na girdi diyebilirim.
YanıtlaSilyoldan çıkarmak birini suça sürüklemek: Genç-leri para ve uyuşturucuyla yoldan çıkaran çete yakalandı.
yollara dökülmek * (yollara düşmek) yola çık-mak: Roman, mübadelede yollara dökülen hal-kı anlatıyor.
yolları ayrılmak aralarında farklar ortaya çıkmak, ayrılmak: Evet, demek buraya kadarmış, yolla-rımız burada ayrılıyor.
yoluna baş koymak işi için ölümüne çabalamak: Yoluna baş koydukları işleri hayatları boyunca sürdürdüler.
yoluna can vermek uğruna ölümü bile göze al-mak; baş koymak: Bu millet, vatanı uğruna, öz-gürlük yoluna can vermeyi de bilir.
yoluna girmek iş, istendiği gibi yürümek: Roma-nın basım işi de yoluna girdi; seviniyorum tabii.
yoluna koymak işi düzene koymak; belini doğ-rultmak: Çok sıkıntı çektik, ama ekonomiyi iyi-ce yoluna koyduk.
yolunda gitmek * (yolunda yürümek)-1. iş, isten-diği gibi yürümek: Köprü yapımı için meraklan-ma; yolunda gidiyor her şey. -2. birinin yaptığını yapmak: Milletçe Atatürk'ün yolunda yürüyoruz.
403
Mustafa Kemal Atatürk ün gizli vasiyeti üzerinde yürüyoruz.
YanıtlaSilyol aramak çare aramak: Üretimi artırmak için yeni yollar aramalıyız.
YanıtlaSilyol görünmek gitmek gerektiği anlaşılmak: Ba-kanlığa kadar bize yol göründü kardeşim.
yol göstermek akıl vermek, örnek olmak, kılavuz-luk etmek: Bana yol göster, yardımcı ol!
yol iz bilmek gideceği yeri bilmek: Senin birlikte gitmene ne gerek var; o, yol iz bilir.
yol tepmek uzun süre yürümek: Buncacık şey için bu kadar yol tepilir mi?
yol vermek işten uzaklaştırmak, görevine son ver-mek; kapının önüne koymak; sepet havası çal-mak: Krizden dolayı birçok çalışana yol verilmiş.
yola düşmek * (yola çıkmak * yollara düşmek * yollara çıkmak) bir yere gitmek üzere yürüme-ye başlamak: Keloğlan, anasını da yanına alıp yollara düştü.
yola düzülmek * (yola dökülmek) yola çıkıp уй-rümeye başlamak: Kervan yola düzüleceği sı-rada, kar yağmaya başladı.
yola gelmek uslanmak: Oğlan, zılgıtı yiyince, he-men yola geldi.
yola getirmek birinin uslanmasını sağlamak; onun-la başa çıkmak: Polisler kısa sürede, bu çete bo-zuntusunu yola getirir bence.
402
της
YanıtlaSil1892-Chicago ve New York arasında ilk uzun telefon hattı açıldı.
1920 - Türkiye Komünist Fırkası, Ankara'da resmen kuruldu.
1924 - TBMM'nin yeni binası hizmete açıldı.
1935 - Mısır Ezher
Üniversitesi hocası Şeyh Bahid Efendi vefat etti.
EKİM
18
CUMARTESİ
26 1447
RUMI: 5 T.EVVEL 1441 HIZIR: 166
BIR AYET Kim Allah'ın çizdiği sınırları aşarsa, zalimlerin tå kendisidir.
Bakara Suresi: 229
BİR HADİS
Biri sizi ziyarete geldiğinde ona ikram edin.
İbni Mâce
Bir mesele hakkında ispat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccahtır.
Sözler
Imsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
Imsak Günes Öğle İkindi Akcam Valer
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
630 - Mekke'nin Fethi.
1960 - Bediüzzaman
Said Nursî, Ankara'ya son ziyaretini gerçekleştirdi.
1963 - TBMM'de
komünizmle mücadele amacıyla komisyon kuruldu.
22
OCAK
11
PAZAR
1447
RECEB
RUMÎ: 29 K. EVVEL 1441
KASIM: 65
Kur'ân milyonlarca Arabî kitaplarla mukayese edilirse, benzeri bulunamaz. O halde, Kur'ân, ya hepsinin altındadır; bu ise muhaldir. Öyle ise hepsinin fevkındedir; öyleyse Allah'ın kelâmıdır.
Mesnevî-i Nûriye
BİR AYET
Allah dilediğini doğru yola iletir.
Bakara Suresi: 213
BİR HADİS Alim, ilmiyle amel etmezse insanları aydınlatıp da kendini yakan lamba gibi olur.
Vatsu
فيهَا شَيْئًا الا اسْتَجَابَ اللهُ لَهُ قِيلَ أَى السَّاعَاتِ هِيَ يَا رَسُولَ الله قَالَ مَا بَيْنَ صلاة العصر إلى غروب الشمس" (الحاكم في الكنى عن ابي رزين العقيلي عن ابى هريرة
YanıtlaSil1662- Cumada öyle bir saat vardır ki, mü'min namaz ki. larken o saate rastlarsa ve Allah'tan bir şey niyaz ederse, Allah mutlaka dileğini verir. "Bunlar hangi saatlerdir, ey Allah'ın Rasu-lü?" diye sordular. Şu cevabı verdi: "İkindi namazı ile güneşin batışına kadar olan zaman arasındadır."
١٦٦٣ - إِنَّ فِي السَّمَاءِ مَلَكًا يُقَالُ لَهُ إِسْمَاعِيلُ عَلَى سَبْعِينَ أَلْفَ مَلَكِ كُلُّ مَلَكِ مِنْهُمْ عَلَى سَبْعِينَ أَلْفَ مَلَكِ" (طس عن سعيد)
1663- Gökte adına İsmail denilen bir melek vardır ki, yetmiş bin meleğin üstünde ikamet eder. Onlardan her bir melek de yetmiş bin melek üstündedir.
١٦٦٤ - إِنَّ فِي جَهَنَّمَ وَادِيًا تَسْتَعِيدُ مِنْهُ كُلَّ يَوْمٍ سَبْعِينَ مَرَّةً أَعَدَّهُ لِلْقُرَّاءِ الْمُرَائِينَ بِأَعْمَالِهِمْ وَإِنَّ أَبْغَضَ الْخُلُقِ إِلَى اللهِ عَالِمُ السُّلْطَانِ (عد عن ابي هريرة)
1664- Cehennemde bir vadi vardır ki, cehennem ondan
günde yetmiş kere Allah'a sığınır. Onu Allah gösteriş maksadı ile okuyan okuyucular için hazırlamıştır. Allah'ın en sevmediği kişi, hükümdara doğruyu söylemeyen din bilginidir.
١٦٦٥ - إِنَّ فِي الرَّجُل مُضْغَةٌ إِذَا صَحَّتْ صَحَّ لَهَا سَائِرُ جَسَدِهِ وَإِنْ سَقَمَتْ سَلَّمَ لَهَا سَائِرُ جَسَدِهِ قَلْبُهُ ابن السنى وابو نعيم في الطب عن النعمان)
1665- Kişide bir et parçası vardır, o doğru olursa bütün cesedi doğru, o hasta olursa tüm ceset hasta olur. İşte o et par-çası kalbidir.
١٦٦٦ - إِنَّ فِي مَالِ الرَّجُلِ فِتْنَةٌ وَفِي زَوْجَتِهِ فِتْنَةٌ وَوَلَدِهِ" (طب عن حذيفة)
1666- Kişinin malında, hanımında ve çocuğunda kendisi için fitne (imtihan) vardır.
416
١٦٦٧ - إنَّ فى حكمة آل دَاوُدَ عِبرة يَنْبَغِي للعاقل اللبيب أن لا يُشغل نَفْسَهُ إِلَّا فِي أَرْبَعِ سَاعَاتٍ سَاعَةٌ يُنَاجِى فِيهَا رَبَّهُ وَسَاعَةٌ يُحَاسِبُ فِيهَا نَفْسَهُ وَسَاعَةٌ يُكَفَى فِيهَا إِخْوَانُهُ الَّذِينَ يَنْصَحُونَهُ فِي نَفْسِهِ وَيُخْبِرُونَهُ بِعُيُوبِهِ وَسَاعَةً يَخْلُو بَيْنَ نَفْسِهِ وَبَيْنَ رَبِّهَا فِيمَا يَحِلُّ وَيُحَلُّ فَإِنَّ فِي هَذِهِ السَّاعَةِ عَوْنًا عَلَى هَذِهِ السَّاعَاتِ وَاسْتَجْمَامَ الْقُلُوبَ بِفَضْلِ بُلْغَةٍ وَيَنْبَغِي لِلْعَاقِلِ اللَّبِيبِ أَنْ يَكُونَ مَالِكًا لِلسَانِهِ عَارِفًا بِزَمَانِهِ مُقْبِلاً عَلَى شَانِهِ مُسْتَوْحِشًا مِنْ أَوْثَقِ إِخْوَانِهِ
YanıtlaSilالديلمي عن ابن مسعود
1667- Âl-i Davud'un hikmetinde şu ibret dersi yer almak-
tadır:
"Akıllı olan kişi şu dört saatle meşgul olur.
a) Allah'a münacaat edeceği saat,
b) Kendini hesaba çekeceği saat,
c) Kendisine öğüt verip ayıp ve kusurlarını söyleyecek o-
lan din kardeşleri ile geçireceği saat,
d) Bir de kendi ihtiyaçlarını ve işlerini görecek olduğu
saat.
Bu saatte de diğer saatlerde yaptıkları işlere bir yardım vardır, insanlara yapacak olduğu yardım sayesinde kalplerini ka-zanır. Yine akıllı olan kişinin diline sahip olması, zamanın kadrini bilmesi, işi ile meşgul olması, dünyaya fazlaca meyil olan kardeş-lerinden uzak bulunması gerekir.
١٦٦٨ - إِنَّ قَذْفَ الْمُحْصَنَةِ لَيَهْدِمُ عَمَلَ مِائَةِ سَنَةٍ (ن طب ك وابن عساكر عن
خذيفة)
1668- Şüphesiz namuslu ve evli kadına iftira atmak, yüz senelik ameli götürür (heder eder).
١٦٦٩ - إِنَّ قُلُوبَ بَنِي آدَمَ كُلِّهَا بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ كَقَلْبٍ وَاحِدٍ يُصَرِّفُهُ حَيْثُ يَشَاءُ اللَّهُمَّ مُصَرِّفُ الْقُلُوبِ صَرِفْ قُلُوبَنَا عَلَى طَاعَتِكَ حم م قط في الصفات عن ابن عمرو)
417-
514
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHİ
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
dı. Öyle bir zattır ki, onun sırrının şuası ile bütün sırlar aydınlan-
Burada anlatılmak istenen mana şudur:
Resulüllah S.A. efendimizin latif sırralarının, mübarek kalbinin bir rabbani latifesi vardır ki, bütün kulların, nebilerin, resullerin, veli-lerin müttaki kulların, salih zatların sırları, onun mübarek sırrından ziya almıştır.
Resulüllah S.A. efendimizin sırrı güneş gibidir. Öbürlerinin sırla-rı da, kendi mertebelerine göre, ay ve yıldızlar gibidir. Yıldızlar ayın ve güneşin nurundan aydınlık aldıkları gibi; sırası ile anlatılan zat-lar da, nurlarını, Resulüllah S.A. efendimizin sırrından almışlardır.
Devam edelim:
Allahım.
Ey şanı büyük, nimeti herşeye şamil kendisinden başka ilâh olma-yan yüce Allah...
Muhammed'e salât eyle.. Muhammed'in âline salât eyle.. Keza onun EHL-İ BEYT'ine salât eyle..
Resulüllah S.A. efendimizin al'i şunlardır: Tabileri, akrabası, an-sarı, sevenleri, icabet ümetinin tümü..
Resulüllah S.A. efendimizin EHL-İ BEYT'i ise.. şunlardır: Oğul-ları, kızları, pâk zürriyeti, temiz zevceleri, damatları..
EHL-İ BEYT.
Lafzından, bir başka mana; AL-İ ABA, tabir edilenlerdir.
Şöyle anlatıldı:
-Bir gün, Resulüllah S.A. efendimiz onları, mübarek abası ile örttü; sonra şöyle buyurdu:
«Ya Rabbi, bunlar benim âlim ve ehl-i beytimdir. Bunlara be-reket ihsan eyle. Bunları benim örttüğüm gibi; sen kendilerini rah-metinle mağfiretinle setreyle..>
Resulüllah S.A. efendimiz, bu duâsını yaptığı zaman, kapının eşik tarafından:
Amin! âmin!.
Diye bir ses işitildi.
Resulüllah S.A. efendimizin aba ile örttükleri şunlardır: Hazret-i Ali, Fatımatüzzehra, oğulları Hazret-i Hasan ve Hüseyin.. Allah onlar-dan razı olsun.
Bu manaya göre, dört olur. Bazıları şöyle dedi:
Hazret-i Abbas r.a. dahi, Resulüllah S.A. efendimizin mübarek abası ve hırka-i şerifi ile örtülen ehí-i saadet zümresine dahildir.
Bu duruma göre de: EHL-I BEYT beş kişi olur.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Onlar, ebrardır. Cümlesine salât olsun.
Yani: Onlar, temiz, müttaki zatlardır. Bu cümlede, özellikle Re-sulüllah S.A. efendimizin ehl-i beyti murad edilir.
KARA DAVUD
YanıtlaSil515
Kisa ve öz bir mana şöyledir:
Ya Rabbi, onlara salât, teşrifat, türlü türlü sevap mükafatı ihsan eyle. Onlara bu ikramla, zat-ı şerifelerini muazzam ve mükerrem eyle.
YİRMİ YEDİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, Muhammed'e salât eyle; keza âline de.. O senin nur ummanındır.
Burada kısa bir mana şudur:
Resulüllah S.A. efendimiz, öyle bir zattır ki, senin celâl ve cemal sıfatının nurlarına bir ummandır. Resulüllah S.A. efendimizin müba-rek nurları, kesrette; dalgalanması, birbirine çarpması ile yararlı iş-ler izhar eder. Kıyamete kadar insanları küfürden, tuğyandan, iman nuruna, cehalet ve isyandan ilme ve taata irşad edip hidayet sebeple-
ri olur. Yukarıda anlatılan manadan ötürü, Resulüllah S.A. efendimiz, de-nize benzetilmiştir. Bunu anlatmak için:
Nurlarının ummanı..
Denilmiştir. Sonra:
Sırların kaynağı.
Denilmiştir. Yani: Resulüllah S.A. efendimiz, senin zat, sıfat ve ef'alinde bulunan sırların cümlesinin mahalli, madeni, kendidir. O sırlar, ancak kendisinden zahir olmuştur. Sonra:
Hüccetinin lisanıdır.
Denilmiştir; manası şudur: Öyle bir Resul'dür ki; şer'i hü-kümlerinin, üstün emirlerinin halka tebliğ işi, onun vasıtası ile olmuş--tur. Onun doğru kelâmı ile onlar halka ulaştırılmıştır. Sonra o:
Memleketinin ARU S'udur.
Bu cümlede geçen:
ARUS.
Kelimesi, geline ve damada söylenir. Ancak, burada, zinet, süs, nazenin manalarını ifade eder.
Güveği olan kimse, cemaatı arasında muazzez ve muhteremdir. Bütün sözleri dinlenir. Düğünde bulunan kimselerin bütün hizmet-leri onun içindir. Orada bulunan herkes, ona itibar eder.
Üstte anlatılan manada olduğu gibi; Resul-ü. Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem S.A. efendimiz, yerde ve semada aziz ve muhteremdir. Cüm-le yaratılmış onun emrine itaat eder. Bütün insanlar, ona tam hizmet ve itibar eder. Böyle olunca bütün âlemin ARUS'u gibi olur. Bun-dandır ki:
MEMLEKETİNİN ARUS'u.
Diye tavsif edilmiştir.
Bir başka manaya göre:
ARUS.
Çadır direğine verilen bir isimdir.
448
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Yâ Resûlallah! Ben, onların, Sizlerden bir şeyler umarak girdik-leri İslâmiyetten çıkmalarından korkuyorum!
Eğer, onlara bir şeyler gönderip yardım etmeyi uygun görürsen, gönder!) dedi.
dü. Resûlullah, bir adama baktı ve yan tarafına bakınca, Ali'yi gör-
Ali (Yâ Resûlallah! Onlara verilecek hiç bir şey kalmadı!) dedi.
Bunun üzerine, ben, hemen Resûlullah'ın yanına sokulup (Yâ Muhammed! Sana åid filan oğullarının bahçesinden, şu kadar zaman sonra vermek üzre bana belli miktarda hurma satsan olmaz mı?) dedim.
Resûlullah (Hayır! Olmaz! Ey Yahûdî!
Fakat, sana, şu kadar zaman sonra belli miktarda hurma sata bilirim.) buyurdu.
Filan oğullarının bahçesinden diye isim açıklamadı.
Ben de (Olur!) dedim.
Bana satış yapınca, kasama gidip şu kadar müddet sonra şu ka-dar hurmaya karşılık Kendisine seksen Miskal altın verdim.
Onu, hemen o adama teslim edip (Onlara, adâlet üzere paylaş-tır ve kendilerine, bununla yardım et!) buyurdu.
Alacağımın vâdesinden iki veya üç gün önce, Resûlullah'ın yanına vardım.
Gömleğinin ve Ridasının yakasından tuttum.
Asık ve ekşi bir suratla, yüzüne dik dik baktım. (Yâ Muhammed! Hakkımı, daha ödemeyecekmisin?
Vallâhi, ey Abdulmuttalip oğulları! Sizin, borcunuzu ödemede kötü davranıcı olduğunuzu, hep uzatıp durduğunuzu bilmezdim!
Sizinle düşüp kalkmak, böyle olduğunuzu, bana öğretti!) dedim.
Ömer'in yüzüne baktığım zaman, gözleri, dönen Felek gibi dö-nüyordu!
Sonra, gözlerini, bana dikti ve (Ey Allah düşmanı! Senmisin, Re-sûlullah Aleyhisselâm'a, işittiğim sözleri söyleyen, gördüğüm şeyleri yapan?!
Onu, hak Din ve Kitabla Peygamber gönderen Allâh'a yemin ede-rim ki, eğer, Kendisinden çekinmeseydim, muhakkak, kılıcımla vurup kelleni uçururdum!) dedi.
Resûlullah Aleyhisselâm, sükûnet içinde gülümseyerek Ömer'e baktıktan sonra (Yâ Ömer! Ben ve o, senden, bu türlü davranıştan başkasını görmek ihtiyacında idik!?
Sen, borcumu güzellikle ödemeyi bana tavsiye, alacağını güzel-likle istemesini de, ona tavsiye edecektin!?
AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLÂKI
YanıtlaSil449
Ey Ömer! Git, ona hakkını öde! Yirmi Sa' hurma da, fazla ola-rak ver! buyurdu.
(Ey Ömer! Bu fazla, bana ne için veriliyor?) diye sordum.
Ömer (Resûlullah Aleyhisselâm, sana hiddet ve şiddet göstermiş olmamın yerine bu fazlayı vermemi, bana emr etti.) dedi.
(Ey Ömer! Beni, tanıdın mı?) diye sordum.
Ömer (Hayır! Tanıyamadım. Sen, kimsin?) dedi.
(Zeyd b. Sûne'yim!) dedim.
(Yahûdilerin bilgini mi?) dedi.
(Yahudi bilgini!) dedim.
(Öyle ise, Resûlullâh Aleyhisselâm'a yaptığın şeyi yapmağa seni sevk eden, ne idi?) diye sordu.
(Ey Ömer! Muhammed Aleyhisselâmın yüzüne bakınca, Kendi-sinde Peygamberlik alâmetlerinden, iki şeyden başka bir şey kalma-dığını anladım.
Hilm sıfatı, karşılaşacağı cahillik ve kabalığı geçiyor mu, geç-meyor mu?
En kaba ve câhilce davranışlar, Kendisinin Hilmini artırıyor mu, artırmayor mu? Bu hususta henüz bir denemede bulunamamıştım.
İşte, Ona, o söylediklerimi, ancak, bu maksadla söyledim ve Ken-disinde aradığım bu sıfatların da, bulunduğunu gördüm.
Ey Ömer! Seni şâhid tutarım ki Ben, Allah'ı Rab, İslâmiyeti Din, Muhammed Aleyhisselâmı da, Peygamber olarak kabul ettim.
Ve vine, seni şâhid tutarım ki Malımın yarısı, Muhammed Aley-hisselâmın Ümmetine Sadakadır.
Çünki, ben, servetçe, onlardan zengin bulunuyorum.) dedim.
Ömer (Onlardan bir kısmına.) de!
Çünki, sen, onların bütününe tasaddukta bulunmağa mal yetiş-tiremezsin!) dedi.
Ben de (Onlardan bir kısmınal) dedim.»
Zeyd b. Sûne, Peygamberimizin yanına dönünce «Şehådet ederim ki: Allah'dan başka ilah yoktur.
Yine şehadet ederim ki: Muhammed Aleyhisselâm, Allah'ın kulu ve Resûlüdür!» diyerek iman, ikrar ve bey'at etti. (139)
Peygamberimiz, Huneyn ganimetini halka dağıttığı sırada, Beni Temimlerden Zülhuvaysıra gelip Peygamberimizin başucuna dikildi. Yâ Muhammed! Ben, bu gün yaptığın şeyi gördüm!» dedi.
(139) Hakim Müstedrek c. 3, s. 604-605, Ebülferec İbnülcevzi Vefa c. 2, s. 425
İ. T. Medine Devri XI/F: 29
سوره بقره (٢٢-٢٤)
YanıtlaSilاشارات کویی
فطرى وخلقى اولان شارك مرتبه سنة يعيشو من و اونك برين قائم ولا ماز هر حالده صنعه الملك فقالى
وجعلى وضعتهارى، اونك هو الندن واطوار ندن بالاى اولا مقدر.
(تلخی کہ) اخلاقه عالم بی و توکن خوباری حقیقته با عشريران و او اخلاق عاليه لي دائما با شا نام جديت الله صد قدر اگر صدقه فالقه ارایه کذب کر، روز بره اولو نحافه اولان با را قادر کی
او آدم ده اناناره او یو نجامه اولور.
واضحی نکته بربرين متناسب ولان اشما آراسنده میل و جذب واردر یعنی بر برینم تمایل ایدرار و يكديگرني حلب الدولى الرندة اتحاد اولور فقط ديرينه ضد اولان اشرانك الرنده نفرت واردر
چکه م مزلك اولور اتحاد لري اولماز .
در دیجی نکته ) جما عنده اولان قوت فرد ده یوقدر، مثلا، چومه ایباران هیئت مجموعه سنك تشكيل ایتدیگی اور مائدہ کی قوت، ایبار بر برند نه آیری اولدیغی زمان بولو نماز
بو نکته در کوز او کنه كتير با عطله او حضرتك صحیفه ی او قوغه ليدر. اوت، او ذاتك بتونه آثاری، سیر تاری تاریخچه حياتي و اثر حوالى ، و ذالك بك بيون و يك عالى اخلاقه صاحب او لدیفنه شهادت اپریور حتی او ذاتك دو شم اناری بیله او نه اخلاقه به بوکس کا گند نه طولایی کندیسنی محمد الامين القبيله
القبلا ندير مار د..
معلو مدرکه، به زانده اجتماع این و فیس و انجامه شیاره تنزل اینمگه مساعده التمرين اخلاق عالین امترا جندن عزت نفس، حیثیت، شرف، وقار كي يوكن حالهم حصوله كابير.
اون، ملائکه لی، علو شان ارندن شيطانارى روايد ولى قبول التمزلي كذلك، به زائده اجتماع اليدن اخلاقه عالیه کذب، چهار کی الجامه ماللری دایدر اوت، بالكن شجاعت له اشتهار ايدن برذات قوردی قوردی یالانه تنزل ايمن حالبوكر بتون اخلاقه عاليه لي شخصنده جمع بدنه به ذات عاليشان، ناصر م
اولورده یالانه و حیا یه تنزل اید؟ هیچ امکانی وار میدر؟
[ خلاصه ] حضرت محمد عليه الصلاة والسلام کندی کندینه کونه کی به برهاندر.
وكذا، او ذاتك درت باشند به قرمه باشنه قدر كبير من اولریخی گنجاندن دوره سنده به حیله ای، به خیانتی ع صم عاصم کور ولمه من و بره بالانی ایشیتیالم مشدد. اگر او ذاتك یا راد باشنده، فطر تنده بر فنالوه بر کوتورك هشی
İkinci Nükte: Ah
YanıtlaSilhakikate vanıstıran v
الخلاي عاليه Ahlak - aliye: Yüksek ahlak
عالي Att: Yüce
Asar: Eserler
جعلى Cali: Yapmacak
جلب Celb: Çekme
جمع Cem: Toplama
جذب Cezb: Çekme
آلمان Etvar: Tavırlar
تسبيش Hasis: Değersiz
هَيْئَتِ تَجْمُوعه Heyet-i тестûа: Торyekün
görümüş
علق
Hilki: Yaratılışa dit
خطول
Husûl: Meydana gelme
الجتماع İctima: Toplanma
امتزاج
İmtizāc: Kaynaşma
اشتعاز İstihar: Meşhur olma
اجان İttihad: Birleşme
كذب Kizb: Yalan
متتاين Mütenasib: Uygun
Nükte: İnce ma'na
سائر Sair: Diğer
صدق Sidk: Doğruluk
بيرت Siret: Ahlak
شجاعت Secaat: Cesaret
شهادت
Şehadet: Şahidlik
تايل
Temayül: Meyletme
تشكيل Teşkil : Şekillendirme, oluş-turma
عُلُوشَان Ulüvv-ü şân: Şânı yüksek
وقار Vakar: Haysiyetini koruma, ağırbaşlılık
ذَاتِ عاليشان Zat-ı âlisan: Şânı yüksek zát
56 Silee- Bakant, 23-24
YanıtlaSilİşärätü'l-İcaz
fitri ve hulki olan şeylerin mertebesine yetişemez. Ve onun yerine käim olamaz. Her halde sun'iliğin hataları
ve ca'li vaziyetleri, onun ahvälinden ve etvårından belli olacaktır.
İkinci Nükte: Ahlâk-ı âliyeyi ve yüksek huyları
hakikate yapıştıran ve o ahlak-ı âliyeyi daima yaşatan, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalksa, araya kizb girse, rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur.
Üçüncü Nükte: Birbirine mütenåsib olan eşya arasında
meyil ve cezb vardır. Yani birbirine temâyül ederler. Ve yekdiğerini celb ederler. Aralarında ittihad olur. Fakat birbirine zid olan eşyanın aralarında nefret vardır.
Çekememezlik olur. İttihadları olmaz.
Dördüncü Nükte: Cemâatte olan kuvvet ferdde
yoktur. Mesela, çok iplerin hey'et-i mecmüasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.
Bu nükteler göz önüne getirilmekle o Hazret'in (a)
sahifesi okunmalıdır. Evet, o zátın (a) bütün åsârı, siretleri, târihçe-i hayatı ve sair ahvâli, o zâtın (m) pek büyük ve pek åli ahlâka såhib olduğuna şehådet ediyorlar.
Hatta o zâtın (am) düşmanları bile onun (am) ahlakça pek yüksekli-ğinden dolayı kendisini 'Muhammedü'l-Emina lakabıyla lakablandırmışlardır.
Ma'lûmdur ki, bir zâtta ictima eden ve hasis ve alçak şeylere tenezzül etmeye müsâade etmeyen ahlâk-ı âliyenin imtizácından izzet-i nefis, haysiyet,
şeref, vakär gibi yüksek håller husûle gelir.
Evet, melâikeler, ulüvv-ü şanlarından şeytanları redde-
derler. Kabul etmezler. Kezâlik, bir zâtta ictima eden ahlâk-ı âliye kizb, hile gibi alçak hålleri reddeder.
Evet, yalnız şecâatle iştihâr eden bir zåt, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Halbuki bütün
ahlâk-ı âliyeyi şahsında cem' eden bir zât-ı âlîşân (m), nasıl olur da yalana ve hileye tenezzül eder?
Hiç imkânı var mıdır?
Hulâsa: Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm kendi kendine güneş gibi bir burhåndır. Ve keza, o zâtın (am) dört yaşından kırk yaşına kadar
geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyåneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zâtın (m) yaradılışında, fıtratında bir fenâlık, bir kötülük hissi
Dördüncü Bölüm: LÜGATÇE
YanıtlaSil327
Når (a): Ateş, od.
Na-reste (f): Ergenlik çağına gelmemiş, çocuk.
Nas (a): Kat'i, acık delil, hüccet, bürhan: delil olarak gösterilen Kur'ân'in mânâca sarih, kat'i âyetleri.
Nasuh (a): Bozulması imkânsız toybe. Bozmamak üzere tövbe etme: böyle
tövbe eden bir kimse.
Naşi: Mezhepten dışarı olan engel.
Nazar (a): Bakma, itibar etme.
Nazar-gah: Bakılan yer, seyredilecek yer.
Nazar urmak (a.t.): Bakmak.
Nâzük (f): İnce, nårin, nazik.
Nebi (a): Peygamber.
Neci: Kim.
Neem (a): Yıldız.
Nefha (a): Üfürme, üfürük, nefes.
Nehy (a): Yasak etme, yasak.
Nekir: Mezarda sorguya çekecek olan iki melekten birinin adı.
Nem (f): Islaklık, rütubet. bk. emr ü nem.
Nem: Neyim.
Nemdür: Neyimdir.
Nemrûd: Ibrahim Peygamber zamanındaki Keldāvi hükümdarı, Hz. İt rahimi putlara tapmadığı için ateşe attırmıştır. Babil'in kurucusu-dur.
Nerdüvan: Merdiven (f. nerdbân'dan).
Neşr (a): Kıyamette bütün insanların tekrar dirilmesi (haşr ü neşr), ya-yılma, dağılma.
Nester (f): Hekim bıçağı (nişder'den).
Nevåle (a): Yiyecek, rızk; bağış, bahşiş.
Nevbet (a): Nöbet, sıra, devir, sırayla yapılan hizmet, fırsat.
Nevbet (f): Padişah ve vezirlerin sarayı önünde günün muayyen vakitle-
rinden çalınan mızıka, bando (mehter).
Nevkâr (f): Yeni işe başlanış, acemi.
Neysân (f): Ney gibi, kamış gibi.
Ney-şeker (f): Şeker kamışı.
Nice: Nasıl, ne sûretle.
Niçe: Ne kadar, çok.
Niçe bir: Ne zamana kadar.
Nida (a): Çağırma, seslenme, ünleme; ün.
Nigar (f): Sevgili, güzel, resim (naks).
Níhân (f): Gizli, saklı.
Nikab (f): Yüz örtüsü, peçe.
Ni'met (a): İyilik, lütuf, bağış; azık, yiyecek içecek.
326
YanıtlaSilYUNUS EMRE
Müneccim (a): Yıldızların hareket ve durumundan hüküm çıkaran, yıldız bil. gini (astrolog).
Münevver (a): Nurlu, ışıklı, aydın, aydınlık, aydınlatılmış, nurlandırılmış.
Múnezzeh (a): Temiz, arı, noksanlardan uzak, tenzih edilmiş.
Münferid (a): Tek, yalnız, kendi başına, ayrı.
Mün'im (a): Nimet veren, yedirip içiren.
Münker Nekir (a): Kabirde soru soran iki melek.
Münkir (a): İnkár eden, kabul etmeyen; inanmayan, dinsiz.
Mürebbi (a): Terbiye eden, yetiştiren.
Mürid (a): Bir şeyhe bağlı kişi, derviş.
Mürsel (a): Gönderilmiş, yollanmış; peygamber, resûl.
Mürşid (a): Doğru yolu gösteren, irşad eden kılavuz, şeyh tarikat piri.
Mürted (a): İslâm dininden dönen.
Mürvet, mürüvvet (a): Adamlık, insâniyet; erlik, mertlik, yiğitlik; iyilik se verlik, cömertlik.
Müselsel (a): Ardı ardına giden, silsileli, zincirleme.
Müstakim (a): Doğru, düz.
Müsülman, müselman (I): Müslüman, İslam dininden olanlar.
Müşâhede (a): Görme, görüşme, şahid olma; tasavvufta ilâhî âlemi görme.
Müşk (f): Misk.
Müşrik (a): Allah'a ortak (şirk) koşan.
Müştak (a): Özleyen, özleyici, göreceği gelen, görmeğe can atan.
Müzd (f): Sevap, ecir; karşılık, mükafat.
N-
Nådân (f): Bilmeyen, câhil; kaba, anlayışsız.
Nahcir (f): Av.
Nâgâh (f): Ansızın, birdenbire; zamansız.
Nahnu kasenına: Biz taksim ettik (Zuhruf Sûresi, 43, 32. âyet).
Nå-kâm (f): Muradına, maksadına erişmemiş.
Nåkıs (a): Noksan olan, eksik olan, tam olmayan.
Naks (a): Noksanlık, eksiklik.
Nakş (a): Süs, bezek, ziynet; süslü şekil, resim, sûret.
Nākûs (a): Kiliselerde çalınan çan.
Na'lin: Ayakkabı, nalın (a. na'leyn'den).
Nålân (1): İnleyen, inleyici, feryad eden.
Nåle (f): İnleme, inilti, feryad.
Nålis (f): Feryad ediş, ağlayıp inleyiş, inleme.
Nâm (f): Ad, isim; ün, şöhret.
Nâmi (a): Yerden biten, yetişen, büyüyen; bitki, nebat.
Nân (f): Ekmek.
YUNUS EMRE
YanıtlaSilBu kitap, aşk elinden zârı zârı inleyen Yû-nus'un gerçek şiirlerini ihtiva etmektedir. Yü nus, bir ömür boyu Hak aşkıyle çağlamış, başı kesik bir mum gibi durmadan yanmıştır. Zaten aşıkların gönlü inciler dolu bir denize benzer.
Aşıkların nasibi durmadan yanmaktır. Aşık-ların feryâdı ile gül bahçelerinde kıyâmetler ko-par. Sen daha aşk gözü ile bakarsan cihanın ne olduğunu anlarsın.
Ey dünya çölünde çırpınan insan! Bil ki aşk, akıl ve hikmetin özüdür. Onun içindir ki:
Aşk nedir? diyene Hazret-i Mevlâna, <Ben ol da bil! demiştir... Ve şöyle buyurmuş-tur:
- Kimin elbisesi aşktan yırtıldı, harap ol-duysa o kimse hırslardan ve ayıplardan tama-miyle temizlenmiştir!»
- Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya başladı, çevikleşti..
Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir. Vah ona!»
Evet, kim bu sevdânın derdine düşmezse vah ona... Kim denize dalıp da inci olmadan çı-karsa yazık ona...
İşte gönül incilerinden meydana gelen bu dî-van sizlere bir başka âlemin kapısını açacaktır... Yūnus'un asırlar ötesinden çağlayan sesi kulak-larınızda bir tatlı musiki gibi çınlayacaktır:
Işkun aldı benden beni bana seni gerek seni Ben yanaram düni güni bana seni gerek seni Ne varlığa sevinürem ne yokluğa yerrinürem İşkunıla avunuram bana seni gerek seni
FI'ATI 130 TL.
115
YanıtlaSilas Kendisini köye sokmazlar, o ise papazın evini sorar
at Kesmağım, çık pazara, ilaç gösteren çok olur. (Türkçeden geçmiş.)
Kke küpine zararda (Lat otset, bidneto si stripva.)
70 Kinlan cam, yerine konmaz.
Ksk kot põrmedikçe, ağaca taş alma
472 Kosmeti olan, mutlu olur.
M71. Ky güneşine, kadın gülüşüne inan olmaz.
Kin evin haydududur. (Momata e haydutin v kıştı. Türkçe benzerleri. Kız yükü. mac (diz) yükü Oğlan doğurdum oydu beni, kız doğurdum suydu beni)
5. Kur kundakta, çeyiz sandıkta.
46. Kirgin papazın heybesi boş olur. (Sirdit pop, prazni mu disagi.)
77. Kızım, kınalı kuzum, gelin, acı pelin.
1478 Kozom, sana söylüyorum, gelinim, sen anla.
1470 Kızın kısmeti (bahn) olsa, papazla evlenirdi.
saso Kime sağdıç olduysan, ondan kolaç (ortası delik ekmek) beklersin. (Komuto si kurival, ot nego pakay i kravay.)
48. Kimin arabasına binerse, onun türküsünü söyler (çağırır). (Na kogoto na karursata se kaçva, negotava pesen pee. -Türkçeden tam çeviri.)
42 Kimın haklı, kimin haksız olduğu ortaya çıksın! (Da se vidi, koy kum, koy svat.)
3483. Kimin iyi bir karısı varsa, ona cennet gerekmez, kimin kötü bir karısı varsa, ona da cehennem gerekli değil. (Koyto ima dobra jena, ne mu trûbva ray; koyto ima zla jena, ne mu tråbva pikil.)
3464. Kimisi merdiven iner, kimisi çıkar. (Svetlo e merdevenzedni se kaçuvat, drugi shervar.)
3485. Kimisi ziyarete, kimisi ticarete gelir.
5486. Kişi, arkadaşından sorulur.
3487. Kişi, yorganına göre ayağını uzatmalı. (Türkçeden geçmiş.)
3458. Kişiyi bilmek istersen, eline fırsat ver.
3489. Koca köpek, sürüyü korur.
3490. Kocakarı kotarır, şeytan övünür. (Baba pravi, dyavola se hvali. Slaveykov, s. 114.)
3491. Kocakarının bilgiye gereksinimi yok. (Baba ne şte nauka. Slaveykov, s. 114.)
3492. Kocasız karı, beysiz arı.
3493. Koçun nasıl olduğunu sana kim soruyor, meleyen kuzu var ya! (Koy te pita kakav e ovena, nali imaş agne da blai.)
3494. Komşuda patırtı varsa, bize de gelir. (Tropa li u komşiite, tya ște doyde i u nas.)
3495. Komşuların Türkse, senden mutlusu yok, demektir.
3496. Komşunun bağında bir ayı görürsen, bekle, seninkine de gelir. (Ako vidiş meçkata na komşiya si v lozeto, çakay ya i v tvoeto. Slaveykov, s. 88.)
114
YanıtlaSil3441. Kan, su olmaz. (Sırpçada da var.)
3442. Kardeş kardeşe bakmaz, ama olmayana da acı gelir. (Brat brata ne hrani, no tejko mu koy go nyama. Slaveykov, s. 135.)
3443. Kardeş kardeşin onduğunu da istemez, öldüğünü de.
3444. Kardeş mi? Vur kafasına baltayı. (Brat-bradva glavata mu. -Slavevkov
, s. 134.) 3445. Kardeşin yoksa, hasetçin (belacın) da yok, demektir. (Ako nâmaş brat, namas zavisnik (pakostnik). Slaveykov, s. 1102.)
3446. Karga kardeş, yavruların nasıl? -Dün karaydılar, bugünse kapkara. Değişke: Yavrucakların ne yapıyor, karga kardeş? -Büyüdükçe daha kara oluyorlar. (Kak si, vrano, gardje tata li? -Vçera çerni, dnes pak dvaj.)
3447. Karga, karganın gözünü oymaz. (Garvan garvanu oko ne vadi.)
3448. Karının saçı uzun, aklı kısadır. (Türkçeden geçmiş.)
3449. Karısını döven, başını döver.
3450. Karlı yıl, bereketli yıl. (Snejna godina, blagodatna godina. Türkçe benzerleri: Kar yılı, var yılıdır. Karlı yıl, nurlu yıl. Kar, toprağın mayasıdır (yorganıdır).
3451. Karşındaki böceğe ayı gibi davran.
3452. Kaş yapayım derken, göz çıkarmak. (Vmesto da izpişa vejdi, izvajdam oçi.)
3453. Katıra "baban kim?" demişler. "At dayımdır" demiş. (Türkçede de var.)
3454. Kavga, bizim yorganın üstüne imiş. (Türkçeden geçmiş.)
3455. Kazma kuyuyu, kendin düşersin içine. (Türkçeden geçmiş.)
3456. Keçinin de sakalı var.
3457. Kedi, eremediği ete "murdar" der. (Türkçe benzeri var -Voneşto mesoto, çe go ne stiga kotkata - Slaveykov, s. 159.)
3458. Kedi, sırt üstü düşmez. (Kokta po grib ne pada. Türkçesi; Kedi, hep dört ayağı üstüne düşer. Türkçeden tam çeviri.)
3459. Kel başa, şimşir tarak.
3460. Kemiksiz, kemik kırar. (Bezkostoto kosti troşi. Slaveykov, s. 119.)
3461. Kendi düşen ağlamaz.
3462. Kendi erdemlerin için gürültü koparma , bırak, bunları, gürültüsüzce de olsa,
başkaları söylesin. (Ne vdigay şum za svoite kaçestva, neka drugi da kajat za tah, makar i tiho.)
3463. Kendi mercimeğin başkasının tavuğundan iyidir. (Po-dobre svoya leşta, otkolkoto çujda kokoşka.)
3464. Kendini başkaları gibi, başkalarını da kendin gibi bil. (Sebe si sidi kato drugite, a drugite kato sebe si.)
3465. Kendini bil! (Meri sıs svoy arşin.)
3466. Kendini öven azarlanır. (Koy sam se hvali, kori se.)
imkan zihni
YanıtlaSil438
imtizacat
imkan zihni إمكان ذهنی : bir sebeb ve belirtiye dayanarak düşünülen olabilirlik (bk imkan-1 akli)
imkanat امکانات: Limkanlar, olabilirlikler 2.varlığı da yokluğu da mümkün olan şey ler, (Allah cc. tarafından) yaratılmış veya ya ratılacak varlıklar ve olaylar
imkanat-ı akliye إمكانات عقلية :akli imkanlar; akla gelen olabilirlikler(bk. imkan-ı akli)
imkanat-i istikbaliye إمكانات إستقاله : gelecekte var olabilir varlıklar ve olaylar
imkani إمكاني : imkanla ilgili 2 imkanlar dünyasına ait 3 gerçekleşmiş olmayıp gerçek leşebilir durumda olan, imkan halinde 4. (Allah cc. tarafından) yaratılması da yaratıl maması da mümkün olan 5.var olması veya olmaması mümkün olan 6. var olması düşü nülebilir olan
imkaniyet إمكانيت : olabilirlik, çeşitli şekillerde olabilme, çeşitli seçeneklere sahip olabilme, farklı yollar ve olabilirliklere açık olma
imkansız إمكانسر : imkanı olmayan, gerçekleş-me durumu bulunmayan, olabilirliği bulun mayan, olabilirliği düşünülmez olan
imkansızlık إمكانسزلق : imkansız olma hali veya durumu, olabilirliği düşünülmez olma hali, olamazlık
imla 1 : إملاء doldurma 2 yazı, yazılmış, hüküm 3. yazı yazma 4.gr. kelimeleri doğru yazma ve kurallara uygun yazma
imla etmek إملا اينمك : doldurmak
imparatorluk إمبرا ترلوك : birden fazla farklı mil-letleri idaresi altında bulunduran devlet
imrar إمرار : geçirmek, sürdürmek
imrar- evkat إمرار أوقات : vakitleri geçirme
imrarı hayat إمرار حيات : hayat sürme, hayat geçirme
Imsak 1 : إمساك kendini tutma, isteklerini diz-ginleme, perhiz 2.tutumluluk, boşa harca-mama 3. oruca başlama 4.sabaha karşı oruca başlama zamanı
imtidad إمتداد : uzama 2 uzun sürme 3.müd-det, süre 4.uzay 5.uzunluk
imtihan إمتحان : deneme, sinama, tecrübe (sı-
nav)
imtihan-ı beşer إمتحان بشر : )bu dünya hayatın -da Allah'ın (c.c.) emrine uyup uymayacakları konusunda) insanın imtihanı, insanın de-
nenmesi(bk. Kur'an, 67/2(
Imtihan-ı insannامتحان إنس و ج : insan ve cinlerin denenmesi(bk, imtihan-ı beser)
İmtihan-ı Rabbani إمتحان: her varlığın sahibi ve terbiyecisi (rabbi) olan Allah (c.c.) tarafından hazırlanmış imtihan, deneme (si nav) (bk. imtihan-ı beşer)
imtihan ulviإمتحان عyüksek derecede ve zor imtihan (deneme, sınav)
imtihanat إمتحانات : imtihanlar, (sınavlar, de-nemeler)
imtihansız إمتحانسز : denemesiz (sınavsız(
imtina' (imtina( 1 : إمتناع.çekinme, yapmama, sakınma 2.çekimserlik, taraf olmama 3.im-kansızlık, mümkün olmayış, olamazlık
imtinan 1 : إمتنان memnun etme 2.minnet al-tında tutma;başa kakma
imtisal 1 : إمتثال uyma, itaat örnek alma 3.bir
şeyin şekline bürünme
imtisal-i iltizami إمتثال إلتزامی : isteyerek ve ge-rekli görerek itaat etme, benimseyip uyma
imtisalen 1 : إمتثالا uyarak, bağlı olarak 2.örnek
edinerek
imtisalkar إمتثالكار : itaatlı bağlı, tabi, uyumlu
imtiyaz 1 : إمتياز.farklılık, benzerlerinden ayırt edilebilirlik 2.ayrıcalık
imtiyaz etemm إمتياز أتم : tam imtiyaz tam farklılık, benzerlerinden tam olarak ayırt edilebilirlik
kesin şekilde başkalarından ayırt edilebilirlik imtiyaz-ı mutlak إمتياز مطلق : mutlak imtiyaz,
imtiyazat إمتيازات : imtiyazlar, ayrıcalıklar, ve-rilen özel haklar ve üstünlükler
özelliklere sahip 2.ayrıcalıklı, özel haklara ve imtiyazlı 1 : إمتيازلى.başkalarından ayırt edici üstünlüklere sahip olan
imtiyazsızlık إمتياز سزلق : ayrıcalık tanımazlık, ayrıcalıksızlık
imtizac 1 : امتزاج uyuşma 2.karşılıklı uyum sağ-4.(kim) maddelerin birleşmesi 5.karşılıklı iyi lama, birbirine uyma 3.kaynaşma, birleşme geçinme
İmtizaci efkar إمتزاج أفكار : düşüncelerin birbi-rine uyması
Imtizaci kimyeviye إمتزاج كيميويه : kimyasal bir leşme, farklı maddelerin birleşip kaynaşması
imtizacat امتزاجات : imtizaçlar, birleşmeler,
t
YanıtlaSilimtizacat-ı kimyeviye
kaynaşmalar, uyumluluklar
439
imtizacat-ı kimyevive إعتزاجات كيمير به : kimyasal birleşmeler, farklı maddelerin birleşmeleri
Imtizacat-ı unsuriye امتزاجات عنصرية : çeşitli maddelerdeki atom veya moleküllerin (un-surların, zerrelerin) birleşmeleri
Imtizaci إمتزاجی : birleşip kaynaşırlıkla ilgili
Intizackarane إمتزاجكارانه : uyumlu tarzda, uyuşur şekilde
imtizacsızlık إمتزاجسزلق : uyumsuzluk, uyuş
mazlık
Imtizaç إمتزاج : )bk imtizac(
imza 1 : إمضاء.yazı veya eserin sahibini göste-ren işaret 2.bir yazıyı doğrulayıcı, onaylayıcı işaret
imza-yı gaybi إمضاى غيبي : gaybi imza, Allah'ın lütfunu ve yardımını gösteren işaret
Inabe 1 : إنابة.tövbe edip Allah'a (c.c.) yönelme 2 tarikata girip mürşide bağlanma
Inad عناد : ayak direme, direnme, dikine git-
me, ısrar, karşı çıkma
inad - mecazi عناد مجازی : günah, kötülük, suç, ve zarar gibi olumsuz sonuçlara sebep olan inat
inadi عبادجی : inat eden, direnen, inat etmeyi huy edinmiş olan
inaden عنادا : inat olsun diye, tersine olarak
inadi عبادی : inat türünden, inat olarak öne sürülen
inadli عادلی : inat huylu, inatçı
inadsız عنادسز : inat etmeden, inadı bırakarak
in'am 1 : إنعام.ni'met verme, iyilik etme, yar-dım etme 2. doğru yola iletme
inam- Hak إنعام حق : Hak Teala'nın (Allah'ın (c.c.) ni'meti, lütfu, ihsanı, yardımı
in'am-i ilahi إنعام إلهى : Allah'ın (c.c.) ni'meti, lütfu, ihsanı, yardımı
in'am-ı mücessem إنعام مجسم : )Allah'tan (cc( gelen) gözle görülür şekle bürünmüş (cisim-leşmiş) ni'met, lütuf, iyilik
In'amat إنعامات : inamlar, nimetler, lütuflar,
yardımlar
in'amat- Ilahiye انعامات إلهيه : Allah'tan (c.c.) gelen nimetler, lütuflar, iyilikler, yardımlar
In'amat-ı külliye-i İlahiye انعامات كلية إلهيه : Al lah'ın (c.c.), bütün varlıkları kuşatan ni'met-
leri, lütufları, yardımları
inayet-i ezeliye
in'amat-1 Rahmanive انعامات رحمانیه rahmet ve merhameti he şeyi kuşatan Allah'ın (c.c.) ni'metleri, lütufları, yardımları
in'amperver انعام پرور: yardımsever, iyilikse-ver, ni'metler vermeyi çok seven
inas إنعاش : diriltme, ayağa kaldırma; harekete geçirme
inayat عنایات : inayetler, iyilikler, lütuflar, ih-sanlar, yardımlar, destekler, nimetler, fayda-lar
inayati galiye عنايات غاليه : çok değerli yardım-lar, ihsanlar, lütuflar, iyilikler
inayat - hassa عنایات خاصه : özel yardımlar, özel kayırmalar ve ihsanlar
inayat - ilahiye عنايات إلهيه : Allah'tan (c.c.) ge-len yardımlar, lütuflar, iyilikler
inayat-ı Rabbaniye عنایات ربانيه : her varlığın sa-hibi ve terbiyecisi (rabb'i) olan Allah'ın (c.c.) yardımları, lütufları, iyilikleri
inayat - Seba عنایات سبعه : )Allah) (c.c.) tara-fından gelen) yedi yardım (Kur'an ve imana hizmet yolunda çalışan Bediüzzaman (r.a.) ve talebelerini teşvik, kalplerini tatmin etmek için ve hizmetlerinin kabul olduğuna işaret olarak Allah'tan gelen manevi çok yardımlar (bk. Mektubat: 28. Mektub, Yedi İşaret)
inaye عنايه : )bkinayet(
inayet عنایت : iyilik, lütuf, ihsan, yardım, ka-yırma, destek, ni'met, fayda
inayet-i amme عنایت عامه : )Allah'tan (c.c.) ge-len)kuşatıcı, geniş inayet; herkese ve her şeye ulaşan, yardım, destek, ni'met, lütuf, iyilik, fayda
inayet-i azime عنایت عظیمه : büyük inayet bü-
yük destek ve yardım
inayet-i bari عنایت باری : her şey ölçülü, uygun, tertipli ve güzel yaratan (bari) Allah'ın (c.c.) yardım ve desteği (lütf u inayet-i bari لطف و عنایت باری : Allah'ın (c.c.) bari ismiyle lütfu ve inayeti)
inayet-i daime عنایت دائمه : devamlı olan yar-dım, destek, lütuf, iyilik, ni'met
inayet-i ekremleri عنایت اکر ملری : sizden gelen( çok cömertçe yardım ve destek
inayet-i ezeliye عنایت ازليه : )Allah'ın (c.c.) il-miyle ezelde takdir ettiği) yardım, destek, nimet, iyilik, fayda, lütuf
440
YanıtlaSilinayet-i hak
Incil
nayet-i hak
عنایت : Cenab-1 Hakk'ın (Al-lah'ın c.c.) yardım ve desteği, lütfu, ihsanı
inayet-i hassa (Allah) tarafından) bazı özel kimseye veya kimselere yapılan özel yardım ve destek, lütuf, ihsan
inayet-i hususiye عنایت خصوصیه özel yardım ve destek, özel lütuf ve ihsan
inayet-i ilahi (v( دايت الهيه Allahinc.c.) yar-ilahiye: Allah'ın (c.c.) adalet ve yardımı;
inayet-i İlahiye ve hifz u himayet عنایت الهيه و حفظ و حمایت : Allah'ın (c.c.) gözetip koruma-sı ve yardımı; hifz u inayet-i ilahiye, hifz ve inayet-i ilahiye Allah'ın (c.c.) koruması ve Allah'ın yardımı; hikmet ve inayet-i ilahiyet-i ilahiye : Allah'ın (c.c.) ikram ve yardım; lütuf ve fazl ve inayet-i ilahiye: Allah'ın (c.c.) lütfu, bağışı, ikramı ve yadımı; rahmet ve inayet-i ilahiye: Allah'ın (c.c.) merhamet ve yardımı)
inayet-i merhamet-i ilahiye عنایت مرحمت الهسيه Allah'ın (c.c.) merhametinden gelen yardım ve destek
inayet-i Rabbani (y( عنایت رئانیه : herseyin sahibi ve terbiye edicisi (rabbi) olan Allah'ın (c.c.) yardım ve desteği
inayet-i Rahmani (y( عنایت رحمته sınırsız merhamet sahibi (Rahman) olan Allah'ın )c.c.) yardım ve desteği (himayet ve inayet-i Rahmani(ye): çok merhametli olan Allah'ın (c.c.) koruyup kayırması (himayet) ve yardı mi)
inayet-i Samedani عنایت صمدانی : samed olan )yani hiçbir şeye muhtaç olmayan, fakat her şey her an kendisine muhtaç olan) Allah'ın (c.c.) yardım ve desteği (lütuf ve inayet-i sa-medani: samed olan Allah'ın (c.c.) lütuf ve yardımı)
inayet-i seba عنایت سبعه : bk inayat-seb'a(
inayet-i seb'a-i İlahiye عنايت سبعة إلهيه : külli yedi inayet, çeşitli yer ve zamanlarda bir çok defa (Allah'tan gelen) yedi çeşit yardım ve destek (bk. inayet-ı seb'a)
inayet-i Sermediye عنایت سرمدیه : sonsuza dar devamlı olan (Allah'tan (c.c.) gelen) yar-dım, lütuf, nimet, ihsan, iyilik
inayet-i Sübhaniye عنایت سبحانیه : Sübhan olan (yani her balımdan kusursuz olan) Allah'ın (c.c.) yardım ve desteği (eltaf ve inayet-i sü-bhaniye sübhan olan Allah'ın lütufları ve
yardımı(
inayet-i sahsive تشخصه tek şahıslara veya varlıklara (Allah'tan (c.c.) gelen) yardım, destek, lütuf, iyilik
Inayet-i şamile عنایت شامل : )Allah'tan (c.c.) ge-len herkese ve her şeye ulaşan geniş yardım ve destek, lütuf ve nimet
inavet-i tamme ایتنامهtave eksiksiz yar-ve fayda
inayet-i zahire تظهره pak görünen yardım lütuf, nimet, destek ve fayda
inayet-ü lutf-u Rabbani عنایت لطف ربانی Rabbin inayeti ve lutfu. Allah'ın (c.c.) yardımı ve iyi-liği
inayetkar ابتکار : inayetli, yardım edici, des. tek verici, lutfe edici, iyilik edici
inayetkarane عنایتکارانه : yardım edici tarzda
inayetli عنایتلی : yardım edici, iyilik edici, lutf
edici
inayetname عنایتنامه : destekleyici ve lutf edici sözlere yer veren mektup
inayetpervarane عنایتپرورانه : yardım ve iyilik lerde koruyup gözetmeyi sevene yaraşır tarz-da
inbat إنبات : )bitki hakkında) bitirme, büyüt me, üretme, yetiştirme, çıkartma
inbati (ye( إنباتيه : )bitki hakkında) üretme ve bitirme ile ilgili (kuvve-i inbatiye üretip bū-yütme ve yetiştirme gücü)
inbik إنبيق : sıvıları damıtıp arındırma aleti,
cihazı
inbisat 1 : إنبساط.genişleme 2.yayılma 3.ge-lişme 4.(fiz) genleşme, hacimce büyüme 5.(mec.) ferahlama, rahatlama (meyelan-1 inbisat veya meyli inbisat إنبساط : hacimce ge-nişleme (genleşme) eğilimi veya isteği)
düşüncelerin) genişlik ve gelişmişliği inbisat-i efkar إنبساط أفكار : fikirlerin (bilgi ve
inbisat-ruh إنبساط روح : ruhun (iman sayesin-de) gelişmesi ve manevi gerçeklere erişip açıl kanın genişlemesi (ulviyet ve inbisat-ı ruh: ruh ması ve genişlik kazanması, ruha ait dünya-yüceliği ve genişliği)
hayvanlarından çıkarılan ve süs olarak kulla-nılan sert, sedefli, küçük ve yuvarlak tane inci اینجی : istiridye, midye gibi kabuklu deniz
Incil 1 : إنجيل.Hz. İsa'ya (a.s.) Allah (c.c.) ta-rafından vahy edilen kitap. Hz. İsa'nın (a.s.)
441
YanıtlaSilIncil konuştuğu dil arami dili olup O'nun zama-ninda veya On'ndan sonra bu dille yazılmış ların elindeki İnciller, Hz. İsa'dan (a.s.) yıllar-bir Incil bilinmemektedir. Bu gün hristiyan-ca sonra yani mi. 1. yy. in II. yarısından sonra, Yunanca yazılmış İncil'lerdir. Zamanımız-edilen (kanun ile) dört ayrı İncilin her biri: da papalık ve Hristiyanlarca resmen kabul İncil 2-Markos'a göre İncil 1-Matta'ya göre 3-Luka'ya göre İncil 4-Yuhanna'ya göre İncil. Bu dört İncil "yeni ahit adı altında bir kitap-ta bir araya getirilmiş ve sonuna, toplam 23 parçadan oluşan Hristiyanlığın ilk dönemine bul edilmiş (kanun ile) yazılar ve mektuplar ait, yine aslı Yunanca olan kilise'ce geçerli ka-eklenmiştir. Hristiyanlığın ilk döneminde bunların dışında çok sayıda (bazı kaynaklara göre üç yüzden fazla) İncil yazılmıştır kilisece tesbit edilmiş temel Hristiyan inancına uy-gun olmadığı gerekçesi ile kabul edilmemiş, yasaklanmış, din dışı dışı, uydurma (apokrif) İn-ciller olarak nitelenmiş, ele geçenler yok edil-miştir. Bunlardan biri olan Barnabas İncili günümüze kadar gelebilmiştir. Gizli tutulan bu İncil bulunarak kilise'nin izni ve bilgisi dışında çeşitli dillere çevrilip basılmış ve ya-yınlanmıştır. Türkçeye de çevrilmiştir. (Bar-nabas İncili, Kültür Basın Yayın Birliği, İst.) Barnabas bu günkü İncil (yeni ahit) kitabın-da birkaç yerde adı geçen Hz. İsa'ya (a.s.) za-manında yaşamış bir mü'mindi. Hz. İsa'dan (a.s.) sonra, Hristiyanlığın ilk döneminde yeni dini anlatma ve duyurma (tebliğ) çalış-malarına Pavlus ile beraber katılmıştır. İkisi de aslen Yahudi idi. Barnabas Hz. İsa'nın, Allah (c.c.) tarafından gönderilen peygamber olduğuna iman etmekle beraber, Hz. Mu-sa'nın şeriatına, emir ve yasaklarına uyma ve sünnet olma gereğini savunurken Pavlus Hz. İsa'nın gelmesi ile birlikte Hz. Musa'nın şeriatının ortadan kalktığını, yeni dine gi-renlerin bu yasaklar ve emirlerden sorumlu olmadıklarını ileri sürünce ikisinin yolları ay-rılmıştır. (İncil, Galyalılar'a mektup, 2:11-21; resullerin işleri, 15: 36-41) Barnabas, bu ko-nuda ve Hz. İsa (a.s.) konusundaki sapmalar hakkında kendi İncilinin başında şunları söy-ler: "Şeytan tarafından aldatılan pek çokları dindarlık maskesi altında en dinsiz inancı ortaya koyarak İsa'ya (a.s.) Allah'ın (c.c.) oğlu demekte, Allah'ın (c.c.) sonsuza kadar emret-tiği sünnet olmayı reddetmekte ve her türlü kirli (haram) etin yenmesine izin vermek-
441
YanıtlaSilİncil
tedir. Ne yazık ki bunlar arasında Pavlus'da vardır. Bu sapıklıktan kurtulasınız, şeytan tarafından aldatılmayasınız ve Allah'ın (c.c.) hükmü önünde hüsrana uğramayasınız diye İsa (a.s.) ile yaptığım görüşme ve konuşma-larda gördüğüm ve duyduğum gerçekleri ya-zıyorum." Barnabas İncili bir girişten sonra 222 bölümden oluşmaktdır. 17.bölümde Hz. İsa'nın (a.s.) kendisinden sonra en büyük peygamber'in geleceğini müjdelediği anla-tılır. Kur'an, bugünkü İncil'in ve kilise'nin iddia ettiği (haşa) Allah'ın (c.c.) "baba, oğul, kutsal ruh" şeklindeki üç ayrı varlığın birliği (trimite) inancının Allah'ın (c.c.) birliği inan-cından sapma ve inkar (küfür) olduğunu bil-dirmekte ve şiddetle reddetmektedir. Mesela : "(Mealen) Yahudiler: Üzeyr, Allah'ın oğlu-dur, dediler. Hristiyanlar da: Mesih Allah'ın oğludur, dediler. Bu, sadece onların dillerine doladıkları bir sözden ibarettir. Bu sözler daha önce inkarcıların (putlara tapanların) söyledikleri söze benzemektedir. "(Kur'an, 9 : 30)" Allah (c.c.) çocuk edindi" dediler; haşa! O, böyle şeylerden uzaktır. O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur. Bu konuda elinizde hiçbir de-lil yoktur. Allah (c.c.) hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?" (Kur'an 10: 68), "gökleri ve yeri örnek ve model almadan yok-tan yaratan O'dur. O'nu bir eşi olmadığı halde O'nun çocuğu nasıl olabilir? Her şeyi O yarat-tı ve her şeyi bilen O'dur." (Kur'an, 6:101), "göklerin ve yerin hakimiyeti yalnız o'na aittir. O'nun mülkünde hiçbir ortağı da yok-tur. O her şeyi yaratmış ve her şeyi bir ölçüye göre belirlemiştir." (Kur'an, 25: 2), "Rahman bir çocuk edindi dediler." Gerçekten siz çok çirkin bir iddia ortaya attınız. Nerede ise bu sözden dolayı gökler çatlayacak, yer parça-lanacak ve dağlar yerinden kopup göçecek. Oysa Rahman'a çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ver yerde olan herkes rahman'a kul olarak gelecektir." (Kur'an, 19: 88-93), "...Al-lah için üçtür demeyin. buna artık bir son verirseniz sizin için hayırlı olur. Allah (c.c.) ancak tek İlahdır..." (Kur'an, 4:171), "Allah (c.c.) Meryem oğlu Mesih'tir, diyenler ka-fir olmuşlardır... tek bir İlahdan başka İlah yoktur. "Allah (c.c.) üçün üçüncüsüdür" di-yenler kesinlikle kafir olmuşlardır. Eğer bu söylediklerinden vazgeçmezlerse o kafirler acıklı bir cezaya çarpılacaklardır." (Kur'an, 5:73), "ve hesap gününde Allah (c.c.) soracak
Incil-i şerif
YanıtlaSilinfiradi
D
442
: Ey Meryem oğlu İsa! (a.s.) Sen mi insanla ra, Allah'tan başka beni ve annemi iki ilah edinin, dedin. İsa (c.c.) söyle cevap verecek : "Seni tenzih ederim, hakkım olmayan şeyi söylemek Bana yaraşmaz. Hem ben söyle-seydim sen onu şüphesiz bilirdin. Sen Be-nim içimdekini bilirsin. Ben Senin zatında rettiğini söyledim. Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. olanı bilmem. Bütün bilinmeyenleri eksiksiz bilen sensin." "Ben onlara ancak bana em-İçlerinde bulunduğum sürece onların ne yap-tıklarına tanıktım. Beni vefat ettirince, artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeye hakkıyla tanıksın. "Eğer onları cezalandırırsan şüphesiz onlar Senin kulla rındır. Eğer onları bağışlarsan, her şeye gücü yeten, her işi hikmetle yapan ancak Sensin." (Kur'an, 5: 116, 117, 118)"
Incil-i şerif إنجيل شريف : mübarek incil
Incil-i Yuhanna إنجيل يوحنا : Yuhanna Incili, Ha-vari'lerden Yuhanna tarafından Hz. İsa'dan (a.s.) sonra yazılmış olan İncil
incila 1 : إنجلاء.parlama, parlak hal alma 2.par-laklık 3.ışıma, aydınlanma 4.ışık, aydınlık 5.cilalanma 6. (mec.) sevinç, sevinme
incilab إنجلاب : calbedilme, çekilme, sevk edil-me, götürülme, çekime kapılma
icimad انجماد : katılaşma, sertleşme, yoğun-laşma 2.donma, buzlaşma
incizab 1 : إنجذاب.birşeyin çekim gücünün altı na girme 2. (mec.) (Allah'a (c.c.) ait veya o'nun eseri olan manevi) çekim gücü ve etkisi altına girme; bu gücün etkisiyle hareket etme 3.çe-kime kapılma 4.çekim, çekim gücü
incizab-ı muhabbet-i semsi-i ezeli إنجذاب محبت
شمس أزلى : )mec.) ezeli güneş'in sevgi gücünün çekimine kapılma, (mec.) Allah'ın(c.c.) sevgi gücünün çekimine girme
incizabat 1 : إنجذابات.incizaplar, çekim gücü nün etkisine girişler, (Allah'a ait sevginin) çekim gücü ve etkisi altına girişler 2.çekimler, çekilişler 3.bağlanışlar, bağlılıklar
ind 1 : عند.kat, makam, huzur, yan, taraf 2.za-man, durum, hal; göre
ind-el bülega عند البلغاء : usta edebiyatçılar ta-rafından, usta edebiyatçılara göre
ind-i ilahi عند إلهى : Allah'ın (c.c.) manevi yüce katı, yüce makamı; Allah (c.c.) tarafından
indallah عبدالله Allahc.c.) indinde (bk. indi ilahi)
indelhace عند الحاجة ihtiyac olunca, ihtiyac ol-duğu zaman, ihtiyaç durumunda
indelmuhakeme عبد المحاكمة : argılanma sıra sında
Indi sahsi (kisisel, sübjektif), insanın kisisel duygu, düşünce ve durumundan kay. naklanan, keyfi, tarafsızlıktan ve gerçekler. indettedkik inceleme sırasında den uzak
indiras 1 : إندراس.bozulma 2.yok olma
Inebolu اینه بولی : Batı Karadeniz bölgesinde, deniz kenarında, Kastamonu'ya 90 km. kadar mesafede, bir ilçe
infak إنفاق : geçimlik ihtiyacını verme; beslen-me ihtiyacını karşılama
Infaz إنفاذ : verilen kararı veya emri yerine ge-
tirme, uygulama
infaz-ı ahkam إنفاذ أحكام : hükümlerin infazı, emirlerin yerine getirilmesi
infaz u icra إنفاذ و إجراء : infaz ve icra, yerine ge-tirme ve uygulama
infial 1 : إنفعال.)yapıcı tarafından) yapılma, edilme 2.etkilenme, etkiyle değişme, etkiyle hareket etme 3.etkilenebilirlik, etkiyle deği-şebilirlik 4.etkiye karşı tepki gösterme 5.üzül-me, kırılma, gücenme 6. içerleme, kızma, tep-ki oluşturma, tepki gösterme(reaksiyon)
infialat إنفعالات : infialler : 1.(yapıcı tarafından(
yapılışlar, edilişler 2.etkilenmeler 3.tepkiler, etkiye karşı gösterilen tepkiler
infiali إنفعالي : dıştan gelen etkiye karşı göste-ilim : dıştan gelen etkilerin alıcısı olan duy-rilen tepki ile ilgili, etkilenmekle ilgili (infiali gu organlarıyla edinilen, duyumlar ve algılar yolu ile edinilen bilgi, (algı, idrak)
infikak إنفكاك : ayrılma, ayrı olma, ayrı kalma,
ayrılık
infilak 1 : إنفلاق.patlama 2.yarılma, açılma 3.ayrılma; ayrışma
başına olma, tek ferd olarak kalma infirad 1 : إنفراد.tek olma, bir olma, birlik 2.tek
ait infiradi 1 : انفرادی.tek başına kalan 2.tek kişiye
hareket etme düşüncesi; temayül-i infiradi: )fikr-i infiradi فکر انفرادی : tek başına ve ayrı tek başına olma istek ve eğilimi)
P
YanıtlaSilinfisal
fisal إنفصال ::Layrılma 2.bırakma, terk etme Ingiliz İngiltere halkından olan kimse
2 İngilizler 3. İngiltere Ingilizce إنكليزجه İngiliz dili, İngilizlerin ko-nuştuğu dil
443
Ingiltere اینگلتره : Avrupa lita'sının kuzey batı-bölümü. İngiltere'nin kuzeyinde İskoçya, gü sında yer alan büyük Britanya adasının güney neybatisinda Galler ülkesi vardır
inhidam انهدام : yıkılma, çökme, bozulma
inhidam- kat'iye إنهدام قطعيه : kesin ve tam bo zulma, yıkılma
inhidam-ı mutlaka إنهدام مطلقه : kesin ve tam olarak çökme ve yıkılma (izmihlal ve inhi-dam-ı mutlaka kesin ve tam bir çöküş ve yıkılış; (mail-i inhidam: yıkılmaya eğilimli ve elverişli)
inhilal 1 : إنهلال.çözülme, dağılma, bozulma, parçalanma 2.(fiz. kim.)erime, çözülme karı şımın içinden ayrılma 3. ayrışma
inhimak إنهماك : )bir şeye) aşırı düşkünlük aşırı eğilim
inhiraf 1 : انحراف.sapma 2 ayrılma 3.bozulma
inhiraf - mizaç انحراف مزاج : mizaç bozukluğu, huy ve karakter bozukluğu
inhirafsız انحرافسز : sapması olmayan, dosdoğ-ru
inhisaf إنخاف : ay tutulması 2.(mec.) par laklığını yitirme 3.(mec.) canlılığını ve güc nü kaybetme 4. (mec.) gözden düşme
inhisar 1 : إنحصار.yalnız bir kimse veya bir şey için olma ve bununla sınırlı kalma 2.tek yet kiliye bağlanma 3.sınırlı kalma, sınırlanma
4.sınırlama, sınır koyma
tek ba : إنحصار آلتنه آلمق inhisar altina almak şına idaresi altına almak 2.tek başına sahip olmak veya sahip çıkmak, tek başına elinde bulundurmak, tekeline almak
inhisar altında olmak إنحصار آلتنده اولمق : sınır lanmak, sınırlı kalmak, sınırlı tutulmak, ka-yıt ve şartlara bağlı olmak
inhisar etmek انحصار ايتمك : ..... den ibaret ol-mak 2.sınırlı kalmak 3.bağlı kalmak
inhitat 1 : انحطاط.gerileme, alçalma 2.çökme, gücünü kaybetme 3.yaşlanma
inhizam 1 : انهزام.yenilgi, hezimet, bozgun 2 bozguna uğrama, yenilme, hezimete düşme
inkılab-ı fikri
inkar إنكار : inanmama, kabul etmeme, tanı mama 2.gizleme, saklama
Inkar-ı haşr (hasir إنكار حشر : haşri inkar, ol-dükten sonra kıyamette yeniden dirilişi ve herkesin yaptıklarından hesaba çekilmek üzere toplacağını inkar etme, kabul etmeme
inkar-ı mahz إنكار محض : tamamen inkar, kök-
ten inkar, kesinlikle inkar
لتاليkarı mutlak إنكار مطلق tam ve kesin inkar, kökten red etme, inanmama
inkar-i semavat إنكار، سماوات : göklerin çok sa-yıda olduğunu inkar etme, kabul etmeme
inkar-ı uluhiyet إنكار اولوهيت : Allah'ın (c.c.) var-
lığını inkar
inkari 1 : إنكارى.inkarla ilgili 2.(gr.) olumsuz, cümlenin olumsuzluğu ile ilgili (hiss-i inkari : inkarcılık hissi, inkar etme duygu ve düşün-cesi)
inkaz إنقاذ : kurtarma
inkaz etmek إنقاذ ايتمك : kurtarmak
inkibaz 1: انقباض.tutukluluk 2.sıkıntı
inkilab 1: إنقلاب.büyük ve köklü değişiklik 2.dönüşme, dönüşüm 3.başka bir şekil veya başka bir hale dönüşme, başka bir şekil veya hal alma 4.devrim, toplum hayatında zorla-ma yolu ile yapılan büyük ve köklü değişiklik 5.reform, yeniden düzenleme
inkilab acib إنقلاب عجیب : hayret verici büyük
ve köklü değişiklik
inkilab azim إنقلاب عظيم : büyük inkılab, bü-yük ve köklü değişiklik
İnkılab-i azimidini إنقلاب عظیم دینی : dinde bü-
yük ve köklü değişiklik
İnkılab-ı azim-i ictimai إنقلاب عظيم إجتماعي : top lum hayatında büyük ve köklü değişiklik
inkılab-ı azim-i İslami إنقلاب عظيم إسلامي : lam'ın getirdiği büyük ve köklü değişiklik
İnkılab-ı azim-i medeni ve dünyevi إنقلاب عظيم مدنی و دنیوی : medeniyet ve dünya hayatında büyük ve köklü değişiklik
Inkilab-ı dini إنقلاب دینی : dinde reform, dinde yeniden düzenleme, dinde büyük değişiklik
yapma
inkılab-ı ezdad إنقلاب أضداد : zidların birbirine dönüşmesi; birbirinin tam tersi iki şeyin te-melden değişerek birbirinin yerine geçmesi
inkilab - fikri إنقلاب فکری : fikir değişikliği, dü-şüncede köklü değişiklik
D
YanıtlaSilİnkılab-ı hakaik
444
çeklikleriyle ayrı kaldıkları halde kendi zıtla-zıtlarına dönüşmesi, gerçekler kendi öz ger-inkolab-ı hakaik إنقلاب حقائق : gerçeklerin tam rına dönüşmesi (ki bu imkansızdır)
inkilab hakikat إنقلاب حقیقت : gerçeğin özün-den değişerek başkalaşması, başka bir şeye dönüşmesi, olduğundan çok farklı hale gel mesi
inkilab - ilahi إنقلاب إلهى : Allah'ın (c.c.) emri ve yardımıyla gerçekleşen (insan ve toplum ha-
yatındaki) büyük ve köklü değişiklik inkilab - ruhi إنقلاب روحي : ruhi (ruhsal) değişik-lik, ruh hayatındaki büyük değişiklik
inkilab siyasi إنقلاب سیاسی : siyasi hayatta (devlet idaresinde) büyük değişiklik
inkılab-i şer'iye 1 : إنقلاب شرعيه.İslam'a uygun (siyasi) büyük değişiklik(u. meşrutiyet devri) 2. kanun düzeninde (İslam'a uygun) büyük değişiklik
inkılab-ı zaman 1: إنقلاب زمان zamanla meyda-na gelen büyük değişiklik 2.zamanın (devrin) değişmesi
inkılabat (inkılabat( إنقلابات : inkılablar, büyük ve köklü değişiklikler, büyük ve önemli olay-lar
inkilabat-i acibe إنقلابات عجیبه : hayret verici bu yük değişiklikler ve olaylar
تال kılabat-rahval إنقلابات أحوال: hal ve durum-larda meydana gelen büyük değişiklikler
inkılabat- azime إنقلابات عظيمه : büyük ve köklü değişiklikler
İnkılabat-ı berzahiye ve uhreviye إنقلابات برزاخيه و اخرويه : ölmüşlerin ruhlarının bulunduğu berzah ve ahiret alemine göç etme şeklinde kibüyük köklü değişiklikler
inkılabat-ı beşeriye إنقلابات بشريه : insan haya-tında meydana gelen büyük değişiklikler
inkılabat-ı dahiliye إنقلابات داخلیه : icte meydana gelen büyük değişiklikler ve olaylar
Inkilabat-ı madenlye إنقلابات معدنيه : )yer altın daki) madenler tabakasında meydana gelen büyük değişiklikler ve olaylar
inkilabat-ı ruhi إنقلابات روحي : ruhi (ruhsal de ğişiklikler, ruh hayatındaki büyük değişiklik ler
inkolabati uhreviye إنقلابات اخرويه : )dünya da benzeri olmayan) öbür dünyadaki büyük olaylar ve değişiklikler
inkişaf
inkılabat-ı zaman (iye( 1: إنقلابات زاماني.zamanla göre meydana gelen büyük değişiklikler 3 za-meydana gelen büyük değişiklikler 2.zamana man içinde gelişen devirlerdeki değişmeler
inkılabcı (inkılabi1 : إنج.devrimci, köklu ve hızlı değişim taraflısı 2.toplum hayatında zorla köklü değişiklikler yapan veya yapılma sını isteyen 3.reformcu, dinde değişiklik ve yenilikler yapan veya yapılması tarafları olan 4.değişken, sürekli değişen
inkilablı إنقلاباتلى : calkantılı, değişken, büyük
değişimler geçiren
Inkilabvari إنقلابوارى : kökten ve büyük değişik.
liğe benzer tarzda
inkiraz إنقراض : yıkılma, çökme, sona erme, bit-
me, dağılma
inkisam 1 : إنقسام.bölünme 2.parçalanma, par-çalara ayrılma 3.ayrılma
inkişa انقشاع : açılma
inkıta' (inkıta, inkıta( إنقطاع : kesinti, kesinti-ye uğrama 2.kesilme 3. durma 4. devam etmeme, tükenme, bitme, sona erme, son bulma 5.ayrıl-ma 6. kopma
inkita hilafet إنقطاع خلافت : halifeliğin kesin-
tiye uğraması
ikiyad انقياد : ma 2.itaat etme; itaat 3.tes-lim olma, teslimiyet 4.boyun eğme 5.tabi olma 6. saygı ve itaatle karşılama
inkiyad - eşya انقياد اشيا : her şeyin (Allah'ın c. c emrine) boyun eğip itaat etmesi
Inkıyadı müsellem انقیاد مسلم : Allah'ın(c.c.( emrine ve kanunlarına)şüphe götürmez şe-kilde boyun eğme ve itaat etme
inkiyad انقاد : itaatlı, boyun eğici, emre
uyucu
inkiza انقضاء : süresi bitme, sona erme, vakti tamam olma
inkisaf 1 : إنكتاف.güneş tutulması 2.sönme, parlaklığı gitme
inkisar 1 : انکسار.kırılma 2.gücenme 3.(mec.(
beddua etme
inkisar-ı hayal انکسار خیال : hayal kırıklığı
inkisarat انكسارات : inkisarlar, kırılmalar, )151-ğı) kırıp yansıtmalar
inkişa" انقشاع : bk inkışa'(
inkişaf 1 : إنكشاف.gelişme 2 ilerleme 3.ortaya çıkma 4.keşf olunma, gizli iken bilinir hale gelme
inkişaf-ı fevkalade
YanıtlaSil445
inkişafı fevkalade إنكشاف فوق العاده : olağanüstü gelişme; görülmemiş derecede yayılma
inkişafı feyezani إنكشف فیضانیbolluk ve be-rekete yol açan gelişme
nındaki gelişme inkişafı fikri إنكشاف فكرى : düşünce ve bilgi ala
inkişafı hakalk-i Imaniye إنكشاف حقائق إيمانيه : iman hakikatlerinin (iman esaslarının) ge-lişmesi, apaçık hale gelmesi; manevi yoldan keşifle bilinmesi
inkişafı iman إنكشاف إيمان : imanın gelişmesi, imanın olgunlaşıp sağlamlaşması
Inkişafı kalbi إنكشاف قلبی : kalbin iman ve ma-nevi gerçeklere açılması, kalbin manevi geliş-mesi
inkişafı nisvan 1 : إنكشاف نسوان.kadınların açıl-ması, açık giyinişleri 2.kadınların toplum içi-ne girip kendilerini göstermeleri
inkişaf - uhuvvet إنكشاف اخوت : kardeşliğin ge-lişmesi ve güçlenmesi
inkişafat إنكشافات : inkişaflar; 1.gelişmeler, ilerlemeler 2.açılımlar, ortaya çıkmalar, gö-rünmeler, kendini göstermeler; keşf olunuş-lar
inkişafat-i imaniye إنكشافات ايمانيه : imandage
lişmeler, imanda ilerlemeler
inkişafat-ı ruhiye إنكشافات روحيه : ruhta manevi
ve imanla ilgili gizli gerçeklerin açık hale gel-mesi ve aydınlanması, manevi gizli gerçekle-rin ruh dünyasında keşfedilmesi
inkita انقطاع : bkinkita'(
inkiyad انقياد : bkinkyad(
adalet ölçülerine uygun davranan
inna إن : )ar) şüphesiz ki biz..." manasına ge-len söz
inni إنى : "şüphesiz ki ben..." manasına gelen
inni إني : tecrübeye, gözlem ve deneye daya nan (fr. endüktif)
inorganik إن اورغانيك : cansız maddeye ait, can-sız madde ile ilgili
Insإنس : insan
ins i cann إنس و جان : insan ve cinler
insücin إنس و جن : insan ve cin
insaf إنصاف : vicdan, merhamet, hak ve adalet
be uygunluk
insafkarane إنصافكارانه : insaflı tarzda vicdana, hakka ve adalete uygun şekilde
insan-ı kebir
insafla vicdan, hak ve adalete uygun-lukla
insafli insaf sahibi: vicdan, hak ve
insafsızca انصافسرجه : insafsız tarzda, haksız ve merhametsiz şekilde, acımasızca ve gaddarca
insafsızcasına انصافسز جاسته : insafsız şekilde
insafsızlık انصافسزلق : insaf yoksunluğu, zalim-lik, acımasızlık, hak ve adalet tanımazlık
insan 1 : إنسان.akıl, irade, dil ve (doğru veya yanlış) inanç sahibi olan ve yer yüzündeki di-ğer canlılardan üstün yaratılmış canlı varlık, iyi huylu, güzel ahlaklı kimse(not: inançsızla-rın da batıl, yanlış, geçersiz de olsa kendileri-ne göre bir inançları vardır. bu bakımdan de-nebilir ki dinsizlerin dini dinsizliktir. dinsiz, kainatın sahipsiz olduğuna inanır. insanın öldükten sonra dirilmeyeceğine ve dünyada iken yaptıklarından hesaba çekilmeyeceğine inanır. her şeyin tesadüf işi olduğuna inanır vb. yani dinsizin de bir inancı vardır
insan-ı asgar إنسان أصغر : kainatın küçük modeli
gibi olan insan
insan-i asi إنسان عاصى : Allah'a (c.c.) karşı gelen insan
insan-ı boşboğaz إنسان بوش بوغاز : boşboğaz in-san, geveze insan, aklına geleni yerli yersiz söyleyen insan
insan-i dessas إنسان اس : hileci düzenci, al-
datıcı insan
insanı ekber إنسان أكبر : en büyük bir insan
modeli gibi olan kainat (evren)
insanı ekmel إنسان أكمل : en olgun insan, en mükemmel insan, en kusursuz insan
insan-1 fani إنسان فانی : ölümlü insan
insanı gafil إنسان غافل : Allah'a (c.c.) gereği gibi tanımaktan uzak veya yaradılış gayesini ve ahireti unutmuş insan
insan-ı hakir إنسان حقير : zavallı insan
insan-ı himmetperver إنسان همت برور : çalışkan
ve yardım sever insan
insan-ı kafir إنسان کافر : kafir inkarcı, inançsız( insan
insan-ı kamil إنسان كامل : tam olgun güzel huy-lu ve güzel ahlaklı insan, kusurları olmayan örnek insan
insan kebir إنسان كبير : büyük bir insan modeli gibi olan kainat
Tasavvufî Kıssalar ve İbretler
YanıtlaSiledilir. Orada kendisine meselenin keyfiyeti suâl olunduğunda Hazret, şöy-le cevap verir:
"Kulda cüz'î bir irâde elbette mevcuddur. Mes'ûliyetin kaynağı da bu-dur. Ancak herkeste ve her zaman değil. Meselâ ben elbette cüz'î bir ira-de sahibiyim. Lâkin pâdişâhın emriyle geldim. Buradan kalkıp gitmek ise benim elimde değildir. «Gel» denilir geliriz; «git» denilir gideriz. Demek ki burada irâdem -belli bir hususta- yok hükmündedir. Aynı şekilde pâdişâhın huzûrunda bulunduğumdan dolayı yapabileceğim hareketler de sınırlıdır. Bâzı kimseler de aynen bu misâlde olduğu gibi dâimî bir sürette Rab'leri-nin huzûrunda bulunduğunun idrāki içinde yaşar. Allâh her yerde hâzır ve nâzır olduğu halde pek çok kimse, kendilerini sâdece namazda huzûr-ı ilā-hide kabul ederler. Halbuki belli bir mânevî mertebeye yükselmiş olanlar, her an huzûr-ı ilâhîde bulundukları idrāki ile yaşarlar. Böyle kimselerde cüz'î irâdenin var sayılıp-sayılmayacağını varın siz takdîr edin." demiş ve bu cevap pâdişâhın hoşuna gittiğinden, Şeyh Muhammed Nûru'l-Arabî'ye ihsan ve ikrâm etmiştir.
SÖZÜN ÖZÜ:
Kul, bir irâde sahibidir. Bu iråde veya kudret, ona Cenâb-ı Hak tarafın-dan bahşedilmiştir. Allâh Teâlâ'nın her oluşta irâdesi bulunmakla birlikte, ri-zâsı sadece hayırdadır. Bir hocanın gâyesi, talebesinin bilgi ile mücehhez olup sınıf geçmesidir. Talebe çalışmaz ise hocanın yapacağı bir şey yok-tur. Yine bir doktorun vazifesi de, hastasını şifâya kavuşturmaktır. Hasta, verilen reçeteyi tatbik etmez ise, artık gelişen menfi neticeden sadece hastanın kendisi mes'üldür. Doktora herhangi bir cürüm isnâd edilemez.
Diğer taraftan irâdeyi, huzûrunda bulunduğumuz zâta teslîm etmek, teslim edilen şeyden daha fazlasının ihsân edilmesine vesîle olur. Yâni bir kul, ihlas ölçüleri içerisinde kendi bakışını, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz naza-rına, ellerini onun sonsuz yed-i kudretine, dilini onun sonsuz kelâm sıfatı-na, kulaklarını onun nâmütenâhî işitmesine teslim ederse, bakış, duyuş ve idrāk edişi bambaşka olur. Yâni verdiklerinden aslå mahrum kalmaz. Bila-kis her teslim ettiği şey, sonsuzluğun içinden kendisine nice ebedî nasip-lerle döner. Bunun içindir ki, dâimâ huzûr-i ilâhîde bulunduğunun idrāki ile yüce irâdeye teslim olabilen sålih kulları hakkında Cenâb-ı Hak, hadis-i kudside mecâzen:
"Onların gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum..." (Buhârî, Rikâk, 38) buyurmaktadır.
(46
48
YanıtlaSilEbedi Yol Haritası İSLÂM
"Ahirette cezasını ayrıca vermekle beraber, dünyada Allah Teâlânın çabucak cezalandırmasını en fazla hak eden günahlar, zulmetmek ve akra-bâyı ihmal etmektir." (Ebû Dâvûd, Edeb, 43; Tirmizi, Kıyâme, 57)
"Her cuma gecesi insanoğlunun amelleri Allah'a arz olunur. Fakat akra-båsıyla alakasını kesen kimsenin amelleri kabul edilmez." (Ahmed, II, 484)
"Akrabâsıyla ilgisini kesen kimse cennete giremez." (Buhârî, Edeb, 11; Müslim, Birr, 18, 19)
Yine akrabaya yapılan infâkın, hem sadaka hem de akrabâyı koruyup gözetme sevabı olduğunu bildiren Efendimiz iyilikte bulunmada tâkip edilmesi gereken sırayı şöyle beyân etmiştir:
"Harcamaya kendinden başla. Artanı çoluk-çocuğuna sarf et. Ailenden bir şey artarsa, bunu da yakınlarına harca. Bunlardan arta kalanı da, önün-deki, sağındaki, solundaki (muhtaçlara) ver!" (Müslim, Zekât 41; Nesâî, Zekât 60, Büyü 84)
Hadis-i şerîfte beyan edilen, kendinden çevreye doğru yayılması gere-ken harcama tâlimatı, merhale merhale üzerimizdeki hakları da ifâde etmek-tedir. Çünkü insan hayatın alışkanlıkları arasında üzerindeki pek çok hakkın farkına bile varamamaktadır. İçlerinde de bilhassa komşuluk hakkı, neredey-se bugünün dünyasında sıfırlanmış bir vaziyete düşmüştür.
Komşuluk hakkı
Cenâb-ı Hak, komşuluk hukûkuna riâyeti ısrarla emretmiştir. Zira insan, akrabalarından çok, komşularıyla beraberdir. Ayet-i kerîmede şöyle buyrulur:
"...Anaya, babaya, akrabâya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve mâliki bulunduğunuz kimselere ihsân ile muâmele edin, iyi davranın..." (en-Nisa, 36)
Ayette bahsedilen "yakın komşuya iyilik etmek", evi yakın olan veya hem yakın komşu, hem akrabâ, hem de din kardeşi olan kimselere güzel muamelede bulunmak, yardım etmek ve hatâlarına karşı sabırla tahammül göstererek onları affetmektir.
Uzak komşuya iyilik etmek ise, evi uzak olan veya akrabalık bağı bulunmayan yahut müslüman olmayan kimselere el uzatmak ve gönlümü-zü açmaktır.
Peygamber Efendimiz üzerimizdeki hakları itibarıyla komşuları üçe ayırmıştır:
1. Sadece bir hakkı olan komşular: Gayr-i müslimler. Bunların sadece komşuluk hakkı vardır.
Takriz
YanıtlaSil2. İki hakkı olan komşular: Müslümanlar. Bunların hem komşuluk, hem de din kardeşliği hakkı vardır.
3. Üç hakkı olan komşular: Akrabâ olan müslümanlar. Bunların da hem komsuluk, hem din kardeşliği, hem de akrabalık hakkı vardır. 5
İslâm, insânî muâmeleleri yakından uzağa doğru tanzim etmiştir. Bu sebeple daha yakın olanın daha fazla hakkı vardır ki, insan tabiatının icabı da budur.
Bütün insanların güzel komşularla yaşamak istediğini düşünerek evvelå kendimiz güzel bir komşu olmalı, daha sonra da sâlih komşular arasında oturmaya gayret etmeliyiz. Zira müslümanı dünyada bahtiyar eden şeylerden biri de salih komşudur. Bu sebepledir ki Fahr-i Kâinât Efendimiz :
"Devamlı ikâmet ettiğiniz yerde kötü komşudan Allah'a sığınınız! Göçebe olduğunuz yerdeki komşu nasıl olsa bir müddet sonra sizden ayrılır. "buyur-muştur. (Nesai, İstiäze, 44)
Bu hususta meşhur olan; "Ev alma komşu all" sözü, hayırlı komşular arasında yaşamanın, mânevî hayatımız açısından da ne kadar ehemmiyetli olduğunu açıkça göstermektedir.
Bunlarla birlikte, komşuların ufak tefek hatâ ve sıkıntılarına da katlan-mak gerekir. Zira Cenâb-ı Hakk'ın sevdiği kişilerden biri de, komşusunun eziyetlerine Allah rızâsı için katlanan kimsedir.
tur: Peygamber Efendimiz komşu hakları husūsunda şöyle buyurmuş-
"Cebrâîl bana, dâimâ komşu hakkını tavsiye ederdi. Öyle ki ben, komşu-ları birbirine mîrasçı kılacak zannetmiştim!" (Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140)
"...Komşuna ihsanda bulun ki (kâmil bir) mü'min olasın..." (Tirmizi, Zühd, 2/2305; İbn-i Mâce, Zühd, 24)
Ebû Zer روان نه şöyle der:
"Dostum Rasûlullah bana şöyle vasiyet etti:
"Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy. Sonra da komşularını gözden geçir ve gerekli gördüklerine güzel bir şekilde ikram et!»" (Müslim, Birr, 143)
5 Bkz. İbn-i Hacer, Fethü'l-Bari, Dâru'l-Fikr, Fuat Abdülbâkî neşri, ts., X, 456; Süyüti,
el-Câmiu's-Sağır, 1, 146.
6 Bkz. Buhârî, Şüf'a 3, Hibe 16, Edeb 32.
7 Bkz. Ahmed, III, 407.
8 Bkz. Ahmed, V, 176.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: "Ey insanlar! Sizi, Cennet'e yaklaştıracak ve Cehennem'den uzaklaştıracak her ne var ise elbette size onları emrettim. Sizi, Cehennem'e yaklaştıracak ve Cennet'ten uzaklaştıracak her ne var ise elbette sizi, onlardan da nehyettim."
YanıtlaSil(Musannef-i İbn-i Ebî Şeybe)
Hicrî: 16 ŞABAN 1447 - Rûmí: 22 Kânûn-i Sânî 1441 - Kasım 89
İSTANBUL
Imsak........... 6.23
Sabah
6.43
Güneş.
8.03
Öğle
13.28
İkindi
16.12
Akşam..........
18.33
Yatsı
20.03
Kıble S.........
11.34
4
ŞUBAT
2026
Çarşamba
Ay Doğuş...
21.26
Ay Batış..... 9.29
İmsak
Sabah
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Kıble S
Ankara
6.06
6.26
7.46
13.13
15.59
18.20
19.49
11.52
Bartın
6.09
6.29
7.51
13.15
15.57
18.18
19.50
11.54
Bilecik
6.18
6.38
7.58
13.24
16.10
18.31
20.00
11.36
Bolu
6.11
6.31
7.52
13.17
16.02
18.23
19.53
11.48
Çankırı
6.04
6.24
7.44
13.09
15.54
18.15
19.45
11.58
Çorum
5.58
6.18
7.39
13.04
15.49
18.10
19.40
12.06
Düzce
6.14
6.34
7.55
13.19
16.04
18.24
19.54
11.45
Eskişehir
6.16
6.36
7.55
13.22
16.09
18.29
19.58 11.38
Karabük
6.08
6.28
7.49
13.13
15.57
18.18
19.49
11.54
Kastamonu
6.03
6.23
7.45
13.09
15.52
18.13
19.44
12.01
Kırıkkale
6.04
6.24
7.43
13.10
15.56
18.17
19.46
11.56
Zonguldak
6.11
6.31
7.53
13.17
16.00
18.21
19.52
11.50
Balkan Paktı'nın imzalanması (1934) - Fırtına
İskilipli Atıf Hoca idam edildi (1926) - Dünya Kanser Günü
Gün: 35. Hafta: 62. Ay: 28 Gün. FAZİLET TAKVİMİ Gün. uz. 3 dk.
KUR'ÂN-I KERİM, RESULULLAH EFENDİMİZİN KALBİNE İNDİRİLMİŞTİR
YanıtlaSilHak Teâlâ Hazretleri, Şuarâ Sûresi'nin 193. ve 194. âyet-i kerîmelerinde Kur'ân-ı Mübîn'in, Resûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem'in kalbi üzerine Cibrîl-i Emîn vasıtası ile indirilmiş olduğunu bildiriyor. Bu âyet-i kerîmeler şöyle tefsir edilmiştir:
O Kur'ân-ı Azîm'i, onun bütün âyetlerini, Rûhu'l-Emîn (Cebrâîl aleyhisselâm) vakit vakit getirip Hâtemü'l-Enbiya sallallahü aleyhi ve sellem Hazretlerinin kalbi üzerine indirdi, ona tebliğ etti.
O indirilen âyetler, Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellem'in kalbinde yerleşmiş oldu. Sevgili Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de, o âyet-i kerîmeleri ümmetine tebliğ etti, iman etmeyenlere, günah işleyenlere vaktiyle isyankâr kavimlerin başlarına gelmiş olan İlâhî âzâpları bildirdi. Bu suretle, diğer Peygamberler gibi, ümmetine İlâhî azabı hatırlattı.
Cibril-i Emîn, getirmiş olduğu âyetleri Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellem'e, vicâhen husûsî bir sûrette tebliğ etmiştir. "Senin kalbine inzâl etti, tebliğ etti" denilmesindeki hikmet ise -Allâhü a'lem- şudur:
Resûlullah (s.a.v.) Efendimize, tebliğ edilen âyetler, evvela mübarek ruhuna gelmiş, bu âyetler derhå kalbine intikâl ederek oraya yerleşmiş ve kararlaşmış onu müteakip de ulvî dimâğına yükselerek hafızasın nurlandırmıştır. Hakikaten bütün rûhânî manalar, evvela rûha nâzil olur, sonra da oradan kalbe intikal eder. Çünkü ruh ile kalp arasında böyle bir alâka vardır. Bununla beraber kalp, bedenin âzâlarının en mühimidir. İnsanları mükâfatı veya cezâyı hak etmiş olmaları, kalbî hâllerini bir neticesidir. Bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştu
"Şüphesiz, cesette küçük bir et parçası vardır ki o, sâl (iyi) olunca ceset de sâlih olur, o fâsit (kötü) olunca ces de fesâda uğrar, o parça ise haberiniz olsun; kalptir."
- ишелиә uning ицеред! uning ueuning i ән
YanıtlaSil2022 BEDIOZZAMAN TAKVİMİ
TARİHTE BUGÜN
624 - Bedir Savaşı gerçekleşti.
- 1781 - Güneş sisteminin yedinci gezegeni Uranüs keşfedildi.
1840 - Resmî takvim olarak Rumî Takvim kullanılmaya başlandı.
1970 - Bediüzzaman'ın ilk talebelerinden Seyyid Mehmet Şefik Arvasî vefat etti.
HİCRÍ: 10 ŞABAN 1443 - RUMI: 28 ŞUBAT
1437
İmsak Günes
Öğle
13
PAZAR
SUNDAY
MART
MARCH
BİR AYET
Her nefis ölümü tadıcıdır. Sizi denemek için hayırla da, şerle de imtihan ederiz.
Enbiya Suresi: 35
BİR HADİS
İnek sütünü size tavsiye ederim. Çünkü inek onu çeşitli bitkilerden toplar.
Sünnet-i seniyyeyi bilen, katiyen anlar ki, edebin envaını, Cenab-ı Hak, Habibinde (asm) cem etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terk eden, edebi terk eder.
Lem'alar
KASIM:
126 -
GÜN: 72 KALAN: 293 -
GÜN UZA.:
2 DK
İkindi Akşam Yatsı
İmsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
YOK
YanıtlaSilYok devenin nalı! * (Yok deve!) "Çok abartıyor-sun.": Yok devenin nalı; hayalet gördüğüne kim inanır senin!
yok pahasına * (yok fiyatına) çok ucuza, ölü fiya-tına: Arabasını yok pahasına satmış.
yok satmak mal, çok satıldığından piyasada bu-lunmamak: Bir ara "Ulus" gazetesi yok satıyordu.
yok yere boşu boşuna; nafile yere: Yok yere kal-bini kırdım çocuğun.
Yok, yok! "Her şey var!": Dükkânımızda yok, yok-tur bayan!
yoktan var etmek olanaksızlığa karşı ortaya çı-karmak: Kuvayımilliyeciler "Biz bu memleketi yoktan var ettik, üç beş çapulcuya teslim etme-yiz," dediler.
YOL
yol açmak neden olmak: Birden başlayan sağa-nak yağmur, toprak kaymasına yol açtı.
yol ağzı birkaç yolun birleştiği yer: Yol ağzında üç ihtiyar konuşuyorlardı.
yol almak ilerlemek: Bu kadar saat geçti, bir türlü yol alamadık.
401
YILAN
YanıtlaSilyılan hikâyesi bir türlü bitmeyen iş, sorun: Buraya fabrika yapılma işi yılan hikâyesine döndü.
YILDIRIM
yıldırım çarpmışa dönmek * (yıldırımla vurul-muşa dönmek) birden karşılaştığı kötü bir du-rumdan çok sarsılmak: Yüklü bir ceza aldığını öğrenince yıldırımla vurulmuşa döndü.
yıldırımları üstüne çekmek sert eleştiri ve tep-kilere konu olmak; şimşekleri üstüne çekmek: Skandalı açıklayan gazete, yıldırımları üstüne çekti.
YILDIZ
yıldızı barışmak * (yıldızları barışık olmak) iyi anlaşmak, iyi geçinmek: Tanıştığımdan beri onunla yıldızımız barışmadı.
yıldızı parlamak ün kazanmaya, tanınmaya baş-lamak: Daha 1950'li yıllarda başrol oynadığı filmlerle yıldızı parladı.
YİĞİTLİK
Yiğitlik sende (/bende) kalsın! "Bu çekişmeli ko-nuda anlayışlı sen ol (/ben olayım)!": Tamam yahu, yiğitlik bende kalsın, tartışmıyorum! Sen haklısın.
400
sazon
YanıtlaSil7448 Kosova Meydan Savaşı başladı.
-1921-Bediuzzaman Daru'l-Hikmet'te iken kendisi hakkında bir Terceme-i Hål Varakası düzenlendi.
1956 - Türkiye ilk şeker ihracatını gerçekleştirdi.
1972 - Bediüzzaman Said Nursî'nin talebelerinden Ahmet Feyzi Kul vefat etti.
EKİM
17
CUMA
harcadığınız her şey kendiniz içindir.
Bakara Suresi: 272
BİR HADİS
25 1447 R.AHİR
RUMI: 4 T.EVVEL 1441 HIZIR: 165
Biriniz iki Müslüman arasında hüküm verme imtihanına tabi tutulduğunda öfkeli iken karar vermesin.
Ebu Ya'lâ
Her şey gibi, elbette gençliğin dahi lezzetleri gidecek.
Lem'alar
Imsak Güneş
Ögle
İkindi
Akşam
Yatsı
ISPARTA
Imsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
05:41 07:01 12:48 15 55 18 25
05 46 07 11 12 66 16 57 18 28 19 48
ISTANDIII
19.41
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1971 - Anayasa
Mahkemesi, özel yüksek okulların anayasaya aykırı olduğuna karar verdi.
OCAK
Denizlerde fırtına 2 gün.
12 PAZARTESİ
23 1447
RECEB
RUMI: 30 K. EVVEL 1441 KASIM: 66
BİR AYET
Muhakkak ki âmenů olanlar (Allah'a ulaşmayı dileyenler) ve salih amel (nefs tezkiyesi) yapanlar için naîm Cennet-
leri vardır.
Lokmân Suresi: 8
BİR HADİS
Zenginlerle oturup kalkmaktan sakın.
Yamamadıkça bir elbiseyi eski diye bırakma.
Bu âlemde tasarruf eden Sâni'in öyle bir Kitâb-ı Mübîni vardır ki, ne küçük ne büyük, o kitapta yazılıp hıfz edilmemiş hiç bir şey yoktur.
Mesnevî-i Nûriye
İmsak Günes
Öğle
İkindi Aksam Yatsı
İmsak
Güneş
Öğle İkindi
Akşam
Yatsı
1669- Ademoğullarının kalplerinin hepsi Rahmân'in iki kudret parmağı arasındadır. Tek bir kalp gibi dilediği şekilde evi-rip çevirir. "Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım! Kalplerimizi taatina çevirip yönelt!"
YanıtlaSil١٦٧٠ - إِنَّ قَوْمًا اَحَبُّوا قَوْمًا حَتَّى هُلِكُوا فى حُبّهِمْ فَلاَ تَكُونُوا مِثْلَهُمْ وَإِنَّ قَوْمًا بَغَضُوا قَوْمًا حَتَّى هُلِكُوا فِي بُغْضِهِمْ فَلا تَكُونُوا مِثْلَهُمْ الديلمي عن عبد الله بن جعفر)
1670- Bir kavim bir kavmi o kadar sevdi ki, uğrunda he.
lak oldu. Sakın onlar gibi olmayın. Bir kavim bir kavimden o ka-dar nefret etti ki, bu nefretleri ölümlerine sebep oldu. Sakın onlar gibi de olmayın.
١٦٧١ - إِنَّ كَسْرَ عَظْمِ الْمُسْلِمِ مَيْتًا كَمِثْلِ كَسْرِهِ حَيًّا" (عب عن عائشة)
1671- Ölü bir müslümanın kemiğini kırmanın günahı diri müslümanın kemiğini kırmak gibidir.
١٦٧٢ - إِنَّ كُلَّ صَلَوةٍ تُحِطُّ مَا بَيْنَ يَدَيْهَا مِنْ خَطِيئَةٍ (حم طب وسمويه وتمام ض عن ابي ايوب)
1672- Her namaz daha önce işlenmiş günahları affettirir.
١٦٧٣ - إِنَّ كُلَّ نَبِي أُعْطِيَ سَبْعَةُ نُجَبَاءٍ رُفَقَاءٍ وَأُعْطِيتُ أَنَا أَرْبَعَةَ عَشَرَ عَلِيٌّ وَالْحَسَنُ وَالْحُسَيْنُ وَجَعْفَرُ وَحَمْزَةُ وَأَبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ وَمُصْعَبُ بْنُ عُمَيْرٍ وَبِلاَلٌ وَسَلْمَانُ وَعَمَّارُ وَعَبْدُ اللهِ بْنِ مَسْعُودٍ وَالْمِقْدَادُ وَحُذَيْفَةُ ابْنُ الْيَمَانِي (ت حسن غريب طب ك وتعقب عن على
1673- Her peygambere yedi asil ve necip arkadaş veril-
miştir. Bana ise on dört kişi verilmiştir: Ali, Hasan, Hüseyin, Ca'-fer, Hamza, Ebu Bekir, Ömer, Mus'ab b. Umeyr, Bilal, Selman, Ammar, Abdullah b. Mesud, Mikdad, Huzeyfe b. Yemân. (Radı-yallâhü anhüm).
١٦٧٤ - إِنَّ لِكُلِّ أُمَّةٍ فِتْنَةً وَإِنَّ فِتْنَةَ أُمَّتِي الْمَالُ (حم ن حسن صحيح غريب وابن سعد ك طب عن كعب بن عياض)
418
1674- Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi ise maldır.
YanıtlaSil١٦٧٥ - إِنَّ لِكُلِّ أُمَّةٍ رُهْبَانِيَّةً وَرَهْبَانِيَّةُ هَذِهِ الْأُمَّةِ الْجِهَادُ فِي سَبِيلِ اللهِ (هب عن انس)
1675- Her ümmetin bir ruhbaniyeti vardır. Bu ümmetin (Ümmet-i Muhammed'in) ruhbaniyeti ise Allah yolunda savaş yapmaktır.
١٦٧٦ - إِنَّ لِكُلِّ أُمَّةٍ سَيَاحَةً وَإِنَّ سَيَاحَةَ أُمَّتِي الْجِهَادُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَإِنَّ لِكُلِّ أُمَّةٍ رُهْبَانِيَّةً وَرَهْبَانِيَّةُ أُمَّتى الرِّبَاطُ فِي نُحُورِ الْعَدُو" (طب عن ابي امامة)
1676- Her ümmetin bir seyahati vardır. Ümmetimin se-yahati ise Allah yolunda gazaya çıkmaktır. Her ümmetin bir ruh-baniyeti (dine düşkünlüğü) vardır. Benim ümmetimin ruhbaniyeti ise düşmanı tepelemek için Allah yolunda techizde bulunmaktır.
١٦٧٧ - إِنَّ لِكُلِّ آدَمِيَ حَظًّا مِنَ النَّارِ وَحَظُ الْمُؤْمِنِ مِنْهَا الْحُمَّى تُخْرِقُ جِلْدَهُ وَلَا تُحْرِقُ جَوْفَهُ وَهِيَ حَظهُ مِنْهَا (هناد عن الحسن مرسلا)
1677- Her âdemoğlunun ateşten bir nasibi vardır. Üm-metimin ateşten olan nasibi ise sıtma hastalığıdır. Derisini yakar, fakat içini (kalbini) yakmaz. İşte bu onun ateşten olan hazzıdır.
١٦٧٨ - إِنَّ لِكُلِّ نَبِي اَبٌ عُصْبَةً يَنْتِمُونَ إِلَيْهَا إِلَّا وَلَدُ فَاطِمَةٍ فَأَنَا وَلِيُّهُمْ وَأَنَا عُصْبَتُهُمْ وَهُمْ عِتْرَتِى خُلِقُوا مِنْ طِينَتى وَيْلٌ لِلْمُكَذِّبِينَ بِفَضْلِهِمْ مَنْ أَحَبَّهُمْ أَحَبَّهُ اللهُ وَمَنْ أَبْغَضَهُمْ أَبْغَضَهُ الله (ك وابن عساكر عن جابر)
1678- Her peygamberin mensup olduğu yakınları vardır. Fâtıma evladı böyle değil. Ben onların velisiyim ve yakınlarıyım. Onlar benim fıtratımdır. Benim tıynetimden yaratılmışlardır. On-ların üstünlüğünü yalanlayanların vay haline. Onları seveni Allah sever, onlardan nefret edenden Allah nefret eder.
١٦٧٩ - إِنَّ لِكُلِّ بَيْتٍ بَابًا وَبَابُ الْقَبْرِ مِنْ تِلْقَاءِ رِجْلَيْهِ" (طب عن النعمان بن بشير)
DELAIL I HAYRAT ŞERHI
YanıtlaSil516
Çadırın kurulması, ondan faydalanmak, ancak direğin dikilmesi ile olduğu gibi; bütün mülk ve melekûtun kıyamı, ehlinin saadete mazhar olmaları, dünya ve Ahirette yararlarını bulmaları Resulüllah S.A. efendimizin mübarek vücud-u şerifine, onun sünnet-i seniyesine göre durup amel etmekle olur. Bu manadan ötürü, mana çadır direği ne teşbih edilerek:
Memleketinin Arus'u.
Şeklinde tavsif edilmiştir. Bazılarına göre, bu mana daha uygun-dur. Sonra о:
Huzuruna imamdır.
Yanı: Yüce ve üstün zatına takarrüb edenlerin imamı ve onların muktedasıdır. Çünkü, Yüce Hazretine yaklaşmak, ancak ona tabi ol-mak sureti ile olur. Sonra o:
Peygamberlerin sonuncusudur.
Ondan sonra, hiç kimseye peygamberlik verilmez.
Resulüllah S.A. efendimizin; cümle resullerin ve nebilerin sonun-cusu olduğuna iman etmek vaciptir.
Ona öyle bir salât eyle ki; zatının devamınca devam etsin. Yü-ce zatının bekasınca, baki kalsın.
Daha açık bir mana ile şu demeğe gelir:
Resulüllah S.A. efendimize öyle bir salât eyle ki: O salât, deva-mınla devam etsin; bekanla baki kalsın. Böylece daim ve sabit olarak kalsın. Ardı arası hiç kesilmesin. Sonra:
Öyle bir salåt eyle ki, seni de razı etsin; onu da razı etsin. Bu salavat dolayısı ile de, bizden razı olasın..
Bu cümlenin biraz daha açık şerhi şudur:
Senin razı olacağın biçimde, Resulüllah S.A. efendimizin şanına uygun olsun. Böyle bir salavatı okuduğumuz için de, bizden razı ola-sın. Bu salavat sebebi ile, bizleri rıdvan-ı ekberine mazhar ve nail ey-leyesin.
Ey Merhametliler merhametlisi..
Sehliye nüshasında metin bu kadardır.
Bazı nüshalarda şu cümle eklenmiştir:
- Ey ålernlerin Rabbi..
Bazı nüshalarda ise:
Seni de razı etsin; onu da razı etsin..
Cümieşi ile, bu salavat-ı şerife tamam olmuş, ondan sonrası alın-mamıştır. (Bizim metinde, görüleceği gibi, hepsi vardır, Alemlerin Rabbı cümlesi hariç.)
KARA DAVUD
YanıtlaSil517
صَلوةٌ تَدُومُ بِدَوامِكَ وَتَقَى بِقَائِكَ صلوةٌ تُرْضِيكَ وَتُرْضِيهِ وَتَرْضَى بِهَا عَنَا يا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ ٢٨ اللَّهُمَّ رَبَّ الحِل والحَرَامِ وَرَبَّ الْمَشْعَرَ الحَرَامِ وَرَبَّ البَيْتِ الحَرَامِ وَرَبَّ الرَّيِّنِ وَالْمَقَامِ ابلغ لِسَيِّدِنَا وَمَوْلَيْنَا مُحَمَّدٍ مِنَّا السَّلَامَ الله صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلَيْنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلِيَا محمد فِي كُلِّ وَقْتِ وَحِيْنِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَا وَمَوْلَيْنَا مُحَمَّدٍ فِي الْمَادَ الأَ عَلَى إِلَى يَوْمِ الدِّينِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا وَمَوْلِيْنَا حَمَّدَ حَتَّى تَرَكَ الْأَرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا وَانْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ ٢٠ اللهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّد النَّبِي الْأُمِّي وَعَلَى الِ محمد
Saláten tedumü bidevamike ve tebka bibekaike salåten turdike ve turdihi ve terda biha anna ya erhamerrahi min.
28. Allahümme Rabbelhilli vel-harami ve Rabb'el meg'ar'il-harami ve Rabb'el Beytil harami ve Rabb'er-rükni vel makami ebliğ liseyyidina ve mevlana Muhammedin minnes-selâm.
29. Allahümme salli alâ seyyl dina ve mevlana Muhammedin sey-yid'il evveline vel-Ahirin.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin fikülli vak-tin ve hin.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin fil-meleil-a'là îlà yevm'id-din.
Allahümme salli alâ seyyidina ve mevlâna Muhammedin hatta teri-sel-arza ve men aleyha ve ente hayr-ül-varisin.
30. Allahümme salli alâ Mu-hammedin'in-nebi'il-ümmiyyi ve ala Ali Mullanımedin.....
Öyle bir salåt eyle ki; zatının devamınca devam etsin. Yüce zatının bekasınca baki kalsın. Öyle bir salât eyle ki, seni de razą etsin; onu da razı etsin. Bu salavat dolayısı ile de bizden razı olasın, ey merhametliler merhametlisi..
28. Allahım, hillin ve haramın Rabbı, Meş'ar-i Haram'ın Rablı, Beyt-i Ha-ram'ın Rabbı, Rükn'ün ve Makam'ın Rabbı, seyyidimiz, mevlâmız Muhammed'e bizden selâm ulaştır.
29. Allahım, seyyidimiz, mevlânız, evvellerin ve âhirlerin seyyidi Muham-med'e salât eyle.
eyle. Allahım, seyyidimiz ve mevlâmız Muhammed'e her an ve her zaman salát
Allahını, seyyidimiz ve mevlâmız Muhammed'e mele-i alâda taa, din günü-ne kadar salát eyle.
Allahım, seyyidimiz ve mevlâmız Muhammed'e salát eyle. Taa, yeryüzüne ve yeryüzündekilere varis olduğun süre.. Çünkü sen, varislerin hayırlısısın.
Allahını, Nebi-i Ümmi Muhammed'e ve Muhammed'in åline salât eyle.
(Devamı: 523. Sayfadal
450
YanıtlaSilİSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Peygamberimla «Evet! Nasıl gördün?» diye sordu.
Zülhuvaysıra «Senin, adâlet yapmadığını gördüm! (140)
Adalet yap yå Resûlallaht dedi. (141)
Peygamberimiz «Yazıklar olsun sana! Ben, adålet yapmazsam,
kim adålet yapar?! (142) Ben, adålet yapmış olmasaydım, umduğuma eremezdim. (143)
Sen de, bana tabi olduğun için ziyan etmiş, gitmiştin!» buyur-du. (144)
Hz. Ömer Yå Resûlallah! İzin ver de, şunun boynunu vurayım?»
dedi.
Peygamberimiz «Hayır! Bırak onu!» buyurdu. (145)
Enes b. Malik der ki «Resûlullah Aleyhisselâm ile birlikte yürü-yordum.
Resûlullahın üzerinde Necran kumaşından yapılma kalın yakalı bir Cübbe vardı.
Bir Bedevi (Çöl Arabı), arkadan yetişip Resûlullahın Cübbesin-den şiddetle çekti. (146)
Kendisine doğru öyle şiddetli bir çekişle çekti ki, Peygamber
Aleyhisselâm, Bedevinin göksüne doğru döndü. Cübbe, yırtıldı da, yakası, Resûlullâhın boynunda kaldı! (147)
Resûlullahın boynuna baktım. Bedevinin çekişinin şiddetinden, Cübbenin yakası, Resûlullahın boynunda iz bırakmıştı.
Bedevi (YA Muhammed! Allah'ın, senin yanında bulunan malın-dan (148) şu iki devemin üzerine yükle!
Çünki, sen, bana ne kendi malından, ne de, babanın malından yükleyecek değilsin!) dedi. (149)
(140) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 139, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 219, Taberi Tarih c. 3, s. 137
(141) Vakıdî Megazi c. 3, s. 948, Müslim Sahih c. 2, s. 744
(142) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 139, Vakıdi Megazi c. 3, 3. 948, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 219, Müslim Sahih c. 2, s. 744, Taberí -Tarih e. 3, s. 137
(143) Müslim Sahih c. 2, s. 744
(144) Buharl Sahih c. 4, s. 179
(145) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 139, Vakıdi Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 219, Buhari lim Sahih c. 2, 8.744 Megazi c. 3, 3. 948, Sahih c. 4, s. 179, Müs-
Sahih c, 2, s. 730-731 (146) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 210, Buhâri Sahih c. 4, s. 60, Müslim
(147) Müslim Sahih c. 2, s. 731
(148) Buhari Sahih c. 4, s. 60, Müslim Sahih c. 2, s. 731
(149) Ebû Davud Sünen c. 4, s. 247, Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 80
AHLAK, PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLAKI
YanıtlaSil451
Peygamber Aleyhisselâm, biraz sustuktan sonra (Mal, Allah'ın malıdır. Ben de, O'nun kuluyum.
Ey Arabi! Sen, bana yaptığın şeyden dolayı misllyle mukabele olunacaksın!) buyurdu. (150)
Ebû Hüreyre'nin rivayetine göre;
Peygamberimiz Hayır! Allah'dan mağfiret dileriml
Hayır! Allah'dan mağfiret dilerimi
Hayır! Allah'dan mağfiret dilerim ki, beni, çekiştirdiğinden do
layı, seni de, çekiştirip ödeşmedikçe, senin için bir şey yüklemeyece im! buyuruyor, Arabi de, her defasında «Vallahi, ben, bundan dolayı, misliyle mu-
kabele ettirmem! diyordu. (151)
Resûlullah «Niçin ettirmeyorsun?» diye sordu.
Arábi Çünki, Sen, kötülüğü, kötülükle karşılamaz, cezalandır-mazaın da, ondants dedi. (152)
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselâm, güldü. (153)
Bonra da, bir adam çağırdı. Şu iki deveden birisine arpa, diğe rine hurma yükle! buyurdu. (154)
Enes b. Malik'in rivayetine göre Peygamber Aleyhisselâm'a her kim gelirse, ona va'dde bulunur, Istenen şey, yanında bulunursa, onu yerine getirirdi.
Namaz için ikamet getirildiği sırada, bir bedevi gelip Peygamber Aleyhisselamın elbisesinden tutarak «Görülecek İşimden az bir şey kal-dı. Namazdan sonra, onu, unuturum diye korkuyorum." dedi.
Bunun üzerine, Peygamber Aleyhisselâm, işini görüp bitirinceye
kadar bedevi ile birlikte ayakta durdu.
Sonra, dönüp namaz kıldı. (155)
Enes b. Malik der ki «Peygamber Aleyhisselâma, on yıl hizmet ettim.
Bana ne (Öfl) dedi, ne yapmadığım bir iş için (KAşki onu yap-
(150) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 80
(151) Ebû Davud Sünen c. 4, п. 247
(152) Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 80
(153) Buhari Sahih c. 4, s. 60, Müslim Sahih e. 2, 8. 731, Kadı Iyaz Şifa с. 1, д. 80
(154) Ebû Davud Sünen c. 4, n. 247, Kadı Iyaz Şifa c. 1, s. 80
(155) Buhari Edebülmüfred n. 70
سوره بقره (۲۲-۲۱)
YanıtlaSilاشارات الاعمار
وميالى اولمن أوله ايدى، بهر حال كنجالك القديله طيشارى دره فکری مالتو که خونه باشی و عمر بنی کمال استقامتها، متانت عفتها إطراء وانتظام وزرين الحرم. دو شما ناری به میاری اشارت ايدن به حالتی کورمه مشاهر در.
وكذا يا سه فرقه بالغ ولد ينده، إلي اولون، فنا ولونه و فاصل به اخلاقه اولورسه اولسون، يسوع پیدا اید . ملکه حالنه الي داها تركى ممکن اولماز بو علی ذات تام فرحه باشنه کیر دیگی زمان اجراست باشلاد يغي او انقلاب عظیمی عالم قبول و تصدیق ایتدیرن و او انقلاب عظیم عالمی جلب و جذب ايتديرن، آنچه او ذالك اول و آخر هر كسجه معلوم اولانه صدقه و امانتي ايدى ديمك او زانك صدقه و امانتی، دعوای نیوتنه ان بيون بر برهان اولمشدر.
در دنجی مسئلہ) ایکنجی صحیفه بي او قويا مغز بو صحیفه ما فی صحیفه سید.. یعنی زمانه سعاد تد من اول کی ع حرم زماندر تو صحیفه نك حاوى اولد يغي انبياء الفينك احوال و قصه الرى او او ذالك ذاتك و صدمه بنوشته
بر برهاندر. بالگر ( درت نکته ها به دقت لازمدر.
(برنجی نکسته) انسان، بر فنك الاستريني و او قتك حياتنه تعلمه ايدن نقطه لري بلدكون و او نقطه الرى يرلى برنده قول لا غم سنه واقف اولد قدن موكره دعواني او اساسامه بنا اتمسي، او فنده ماهر
و متخصص أو لديفنه دليلدر.
ع (اینجی نکته) فطرت بشریه نك اقتضا سندندر که عادی بر انسانه ده اوله، حتی جوجهه ده اوله، حتی کوچک بر قوم ایچنده ده بولونسه، بل قيمتز به دعوا خصوصنده جمهوره مخالفت اليدوب بالان سویله و گه جسارت ايده من عجبا یك بیون به حیثیت صاحب اولان بو زانك، عالم شمول بر دعواده بك عناد لي وكثرتلى بر قوم ایچنده، امی اولدیفی حالده یعنی اوقور بازار صنفندن اولماديفي والده، عقلك تك باشنه ادرا کندن عاجز او لدیفی بعض شیار دن بحث ايد وب كمال جديته عالم نشر و اعلان اتمى، أونك صدقه دلیل اولد يغي کي، او مسئله نك الهدن اولد يفته ده بر برهان
اولمازمی؟
عالم شمول
YanıtlaSilAlem-sumal: Alemi içine alan, umimi
بالغ Bali: Erisen
بسته كال
Behemehal: Her halde, mutlakā
جمهوز
Cumhur: Çoğunluk, toplu-luk
دعواي نيون
Davayı nübüvvet: Peygam-berlik da'vası
آمات
Emanet: Güvenme, güven
انبياي سالفين
Enbiya-yı salifin: Geçmiş peygamberler
فِطْرَتِ بَشَرِيهِ
Fitrat - beseriye: İnsanın kendine has yaratılışı
حاوی
Havi: İçine alan
المركز Itturad: Düzenli devam etme
إدراك
İdrak: İyice anlama, anlayış
عِنَّتْ
İffet: Namus
اقتضا İktiza: Gerekme
انقلاب عظيم
İnkılab-ı azîm: Büyük inkılab
انتظام
İntizam: Düzgünlük
كَمَالِ جِدِيَتُ Kemal-i ciddiyet: Tam bir ciddiyet
كمال استقامت
Kemal-i istikāmet: Tam bir dosdoğru olma
كثرت Kesret: Çokluk
ماهر
Mahir: Maharetli
ملكة Meleke: Beceri
متخصص
Mütehassis: Uzman
ذَشِرْ
Neşir: Yayma
رسوخ
Rish: İyice kökleşip yerleşme
سائقه
Saika: Sevk eden
تعلق
Taalluk: Alakalı olma
أتى
Ümmi: Okur-yazar olmayan
واقف Vakıf: Bilen, haberdar olan
157
YanıtlaSilişaret eden bir halini görmemişlerdir. ömrünü kemal istikametle, metanetle, iffetle bir ittirad ve intizam üzerine geçirnus. Düsmanları bile bileye ve meyli olmuş olsa idi, behemehål gençlik säikasıyla diyarnya verecekti. Halbuki bütün yaşını ve
Ve keza, yaş kırka bålig olduğunda, iyı olsun, fena olsun ve nasıl bir ahlak olursa olsun, rüsüh peyda eder. Meleke haline gelir. Daha terki mümkün olmaz. Bu ali zat tam kırk yaşına girdığı zaman icrasına başladığı o inkılâb-ı azımı âleme kabul ve tasdik ettiren ve o inkılâb-ı azime âlemi celb ve cezb ettiren, ancak o zâtın evvel ve ahir herkesçe ma'lum olan sidk ve emâneti idi. Demek o zátın sıdk ve emåneti, da'vâ-yı nübüvvetine en büyük bir burhân olmuştur.
Dördüncü Mes'ele: İkinci sahifeyi okuyacağız. Bu
sahife mázi sahifesidir. Yani zaman-1 saadetten evvelki zamandır. Şu sahifenin håvi olduğu Enbiya-yı sälifinin ahvål ve kıssaları, o zâtın sıdk-ı nübüvvetine bir burhåndır. Yalnız dört nükteye dikkat lazımdır.
Birinci Nükte: Insan, bir fennin esaslarını ve o
fennin hayatına taalluk eden noktaları bildikten ve o noktaları yerli yerinde kullanmasına våkıf olduktan sonra da'vâsını o esaslara bina etmesi, o fende måhir ve mütehassis olduğuna delildir.
İkinci Nükte: Fitrat-ı beşeriyenin iktizásındandır ki, âdî bir insan da olsa, hatta çocuk da olsa, hatta küçük bir kavim içinde de bulunsa, pek kıymetsiz bir da'vå hususunda cumhura muhalefet edip yalan söylemeye cesåret edemez. Acaba pek büyük bir haysiyet sahibi olan bu zâtın (mm), âlemşumûl bir da'våda, pek inådlı ve kesretli bir kavim içinde, ümmi olduğu halde, yani okur-yazar sınıfından olmadığı halde,
aklın tek başına idråkinden aciz olduğu bazı şeylerden bahsedip kemål-i ciddiyetle âleme neşir ve i'lån etmesi, onun (m) sıdkına delil olduğu gibi, o mes'elenin Allah'dan olduğuna da bir burhån olmaz mı?
Dördüncü Bölüm: LÜGATÇE
YanıtlaSil327
M-reste (1): Ergenlik çağına gelmemiş, çocuk.
När (a): Ates, od.
Nas (a): Kat'i, açık delil, hüccet, bürhan: delil olarak gösterilen Kur'ân'in mânâca sarih, kat'i âyetleri.
Nasuh (a): Bozulması imkânsız tövbe. Bozmamak üzere tövbe etme; böyle
tövbe eden bir kimse.
Nişi: Mezhepten dışarı olan engel.
Nazar (a): Bakma, itibar etme.
Nazar-gáh: Bakılan yer, seyredilecek yer.
Nazar urmak (a.t.): Bakmak.
Näzük (f): İnce, nårin, nazik.
Nebi (a): Peygamber.
Neci: Kim.
Neem (a): Yıldız.
Nefha (a): Üfürme, üfürük, nefes.
Nehy (a): Yasak etme, yasak.
Sh
Nekir: Mezarda sorguya çekecek olan iki melekten birinin adı.
Nem (1): Islaklık, rütubet. bk. emr ü nem.
Nem: Neyim.
Nemdür: Neyimdir.
Nemrûd: Ibrahim Peygamber zamanındaki Keldāvi hükümdarı, Hz. İt-rahimi putlara tapmadığı için ateşe attırmıştır. Babil'in kurucusu-dur.
Nerdüvan: Merdiven (f. nerdbân'dan).
Neşr (a): Kıyamette bütün insanların tekrar dirilmesi (haşr ü neşr), ya-yılma, dağılma.
Neşter (f): Hekim bıçağı (nişder'den).
Nevåle (a): Yiyecek, rızk; bağış, bahşiş.
Nevhet (a): Nöbet, sıra, devir, sırayla yapılan hizmet, fırsat.
Nevbet (f): Padişah ve vezirlerin sarayı önünde günün muayyen vakitle-
rinden çalınan mızıka, bando (mehter).
Nevkår (f): Yeni işe başlanış, acemi.
Neysan (I): Ney gibi, kamış gibi.
Ney-şeker (f): Şeker kamışı.
Nice: Nasıl, ne sûretle.
Niçe: Ne kadar, çok.
Niçe bir: Ne zamana kadar.
Nida (a): Çağırma, seslenme, ünleme; ün.
Nigar (f): Sevgili, güzel, resim (naks).
Nihân (f): Gizli, saklı.
Nikab (1): Yüz örtüsü, peçe.
Ni'met (a): İyilik, lütuf, bağış; azık, yiyecek içecek.
320
YanıtlaSilYONUS EMRE
Milnecclm (a) Vildalarm hareket ve durumundan hüküm çıkaran, yıldız bil.
gint (astrolog) Münevver (a) Nurlu, atlı, aydım, aydınlık, aydınlatılmış, nurlandırılmış.
Manezzeh (a): Temiz, arı , noksanlardan uzak, tenzih edilmiş,
Münferid (a): Tek, yalnız, kendi başıma, ayrı.
Miün'im (a): Nimet veren, yedirip içiren,
Müsker Nekir (a): Kabirde soru soran iki melek.
Münkdr (a): Inkår eden, kabul etmeyen, inanmayan, dinsiz.
Marebhi (a): Terbiye eden, yetiştiren.
Mürid (a): Bir şeyhe bağlı kişi, derviş.
Mürsel (a): Gönderilmiş, yollanmış; peygamber, resül.
Mürşid (a): Doğru yolu gösteren, irşad eden kılavuz, şeyh tarikat piri,
Mürted (a): İslam dininden dönen,
Mürvet, mürüvvet (a): Adamlık, insåniyet; erlik, mertlik, yiğitlik; iyilik se verlik, cömertlik.
Mäselsel (a): Ardı ardına giden, silsileli, zincirleme.
Müstakim (a): Doğru, düz.
Müsülman, müselman (f): Müslüman, İslam dininden olanlar.
Milyähede (a): Görme, görüşme, şahid olma: tasavvufta ilahi âlemi görme,
Müşk (f): Misk.
Müşrik (a): Allah'a ortak (şirk) koşan.
Müstak (a): Özleyen, özleyici, göreceği gelen, görmeğe can atan.
Müzd (f): Sevap, ecir: karşılık, mükafat.
N-
Nădân (1): Bilmeyen, câhil; kaba, anlayışsız.
Naheir (f): Av.
Nagah (f): Ansızın, birdenbire; zamansız.
Nahnu kasenna: Biz taksim ettik (Zuhruf Sûresi, 43, 32. âyet).
Na-kâm (1): Muradıma, maksadına erişmemiş.
Nåkıs (a): Noksan olan, eksik olan, tam olmayan.
Naks (a): Noksanlık, eksiklik.
Naky (a): Süs, bezek, ziynet; süslü şekil, resim, sûret.
Nákûs (a): Kiliselerde çalınan çan.
Na'lin: Ayakkabı, nalın (a. na'leyn'den).
Nålân (1): Inleyen, inleyici, feryad eden.
Nåle (f): İnleme, inilti, feryad.
Nålis (f): Feryad ediş, ağlayıp inleyiş, inleme.
Nâm (f): Ad, isim; ün, şöhret.
Nami (a): Yerden biten, yetişen, büyüyen; bitki, nebat.
Nån (f): Ekmek.
113
YanıtlaSil3412. İşsiz adam, sinek avlar. (Bez rabota Muyu muhite skopyava. Slaveykov, s. 120.)
3413. İşsiz papaz, oğlakları vaftiz eder. (Bez rabota pop yareta knştava. Mandalov, s. 30.)
3414. İşte su, işte Tanrı!
3415. It ürür, kervan yürür. (Kuçetata se lavat, kervant si virvi.)
3416. Itle dost olan, değneğini yanından eksik etmesin.
3417. Ivecen kancık, gözsüz doğurur.
3418. İyi evlåda mal-mülk gerekmez, kötü evladın nesine? (Na dobır sin imot ne trebva, na los-zašto mu e?)
3419. İyi peynir, ama köpek tulumundan. (Türkçe benzeri var - Slaveykov, s. 598.)
1420. İyiliği ardına at, önünde bulursun, (Hvırli dobro zad gırba si, şte go nameriş pred sebe si.)
3421. İyilik yap, denize at; insan bilmezse, balık bilir.
3422. İyilik yapan iyilik bulur, kötülük yapan kötülük.
3423. İyilik yapan, nankörlük görür. (İztıkah si platnoto, ta ti ritnah krosnoto.)
3424. İyilik yapmadım ki kötülük yapsın. (Nasrettin Hoca fıkrasından. Türkçeden geçmiş.)
3425, lyilikle olmazsa, zorla dene.
3426. Kabak olmuş da kuyruk büyütmüş.
3427. Kaçanın anası ağlamamış. (Türkçeden geçmiş.)
3428. Kadın cennettir, kadın sonsuza dek dert. (Jena ray, jenata veçna mıka.)
3429. Kadın erkeği dövmez, ama onu kolayca alt eder. (Bizdeki karşılığı: Kadının fendi, erkeği yendi. Jena mija ne bie, no lesno mu nadviva.)
3430. Kadın, evin süsüdür.
3431. Kadınsız ev, ateşe yansın! (Kışta bez jena, ogın da ya gori!)
3432. Kadınsız ev-kovasız kuyu. (Bez jena kışta-bez kofa kladenets. Arnaudov, s. 2.)
3433. Kadınsız evi, parasız erkeği vur ateşe yansın.
3434. Kadıyı kadı yapan, kavuk değildir. (Türkçeden geçmiş.)
3435. Kafamı kesseler, bir damla kanım akmaz.
3436. Kafası var, ama kafada bir şey yok. (Glava ima, ama v glava nama.)
3437. Kalabalıkta pilav yiyeceğine, tenhada kötek yesin, daha iyidir. (Türkçeden geçmiş.)
3438. Kalburcu bile, kocasını tüccar yapar.
3439.-Kalk, çingene, kalk da çalı-çırpı topla! -Uyuyalım, uyuyalım, çoban, şimdi kış vaktidir. -Kalk, çingene, ateş yak! -Uyuyalım, uyuyalım, çoban, şimdi kıştır. Kalk, çingene, yemek yiyelim! - Yiyelim ya, arkadaş değil miyiz, birbirimizi dinleyelim.
3440. Kalp kalbin ardından gider. (Sırtse podir sırtse virvi.)
112
YanıtlaSil3384. İçkiyi içen ben, sarhoş olan sen.
3385. İğne çalan, hazne de çalar.
3386. İğne ile kuyu kazmak. (Kopaya kladeneta s igla. Türkçeden geçen bir deyim
3387. İki elini taş altına koymak. (Türkçeden geçmiş.)
3388. İki karpuz bir koltuğa sığmaz. (Dve dini pod edna misnitsa ne se nosyat)
3389. İki kez ölç, bir kez biç. (Dva piti meri, vednaj reji.)
3390. İki kez ölüm yoktur, biri olmadan olmaz. (Dve smurti nama, bez edna ne biva
3391. İki kısrak, bir torbadan yem yemez. (Dve kobili v edna torba, ne se zobyat.
3392. İki sivri taş, un öğütmez. (Dva lüti kamika, brasno ne melyat. Türkçe benzeri İki cambaz, bir ipte oynamaz.)
3393. İlk sevgiliden üstünü yoktur. (Pırvo libe vtoro ne biva.)
3394. Inatla ev dönmez. (Türkçeden geçmiş.)
3395. Insan bir namus için yaşar. (Za edna çest jivee çovek.)
3396. İnsan gözü, denizden alınmadır.
3397. İnsan ölüme dek öğrenir, ama yine de bilgisiz kalır. (Çovek se uçi, dokato umre i pak ostava nenauçen.)
3398. Insan, sağ oldukça, öğrenir! (Çovek, dorde e jiv, uçi!)
3399. Insan, yolculukta anlaşılır.
3400. İnsanı adam yapan, güzel giysi değildir. (Hubavata dreha ne pravi çoveka.)
3401. İnsanı kılık-kıyafetine göre karşılar, zekâsına göre uğurlarlar. (Po drehite posreştat, po uma izpraştat.)
3402. Insanı tanımak istersen, eline iktidar ver. (Ako iskaş da poznaeş çoveka, day mu vlast v rika.)
3403. Insanın elleri altın keser. (Yetenekli insanlar için kullanılır.)
3404. İnsanın gözü bir avuç toprakla dolar, o kadar. (Çoveşkoto oko şepa prist go napılva, nişto drugo.)
3405. İpini sürükleyip gezer. (Asılmasına yardım eder. Türkçe benzeri var -Vlaçi si vijeto podirya si- Slaveykov, s. 155.)
3406. İsa'yı kaçırdığı için, Muhammed'in peşinden koşuyor.
3407. İstanbul'da yaşamış, padişahı görmemiş. (Sırpça benzeri var -V Tsarigrad jivyal, tsarya ne vidyal- Slaveykov, s. 145.)
3408. İşin yoksa, şahit ol; paran varsa, kefil ol. (Ako nâmaş robota, svidetel stavay; ako imaş pari, poručnik stavay. Türkçesi: Paran çoksa, kefil ol; işin yoksa, şahit ol.)
3409. İşitmek, görmek gibi değildir. (Türkçe benzeri var -Videnoto e po-arno ot çudenoto - SBNU, III/248.)
3410. İşlemeyen dişlemez.
3411. İşleri yağla bal gidiyor.
insanı makin
YanıtlaSil446
inşirah-i sadr
Insant miskin النسات مسكين / savallı ve elinden bir şey gelmez insan
Insan miskin ve fani إنسان مسکین و قانی : navalli ve ölümlü maan
Insan- miskin ve fani انسان مسکین و قانی : savalli (miskin) ve olumla(fant)
Insan mükerrem إنسان مكرم : saygıya değer ve yüksek yaradılışlı bir varlık olan insan
Insan-ma'min إنسان مؤمن : ma'min (iman sahi bi, inançh) insan
Insan mümkin إنسان ممکن : zorunlu ve ezeli bir varlığa sahip olmayıp sonradan yokken yaratılmış ve dünyada geçici olan insan
Insan-a müslim إنسان مسلم : müslüman insan
Insan - müşteki إنسان مشکی : halinden şikayet çi olan insan
Insan-i zalum ve cehul إنسان ظلوم و جهول : çok za lim (zalum) ve çok bilgisiz(cehul) olan insan (bk. Kur'an, 33: 72)
Insanca إنساني : insana yaraşır tarzda
Insancık إنسانجيل : kacük, güçsüz, her an yardı ma muhtaç bir varlık olan insan
Insani (ye( 1 : إنسانية insana ait, insanla ilgili 2 insanlık dünyası, bütün insanlar
Insaniyet إنسانيت : Linsanlık, insanca davranış 2 insanık dünyası, bütün insanlar
Insaniyet-i kübra انسانیت کبری : en buyuk in sanlık, insana en uygun ve en çok yaraşır davranış tarzı; İslamiyet
Insaniyetçe إنسانينجه : insanlıkça, insana yara şırlık bakımından
Insaniyeten إنسانية : insanlık bakımından
Insaniyetkarane إنسانيتكارانه : insanlığa ve insa na yakışır tarzda
Insaniyetli إنسانيلي : insanlığa yaraşır davra nışı; yardım sever, iyilik sever, merhametli, insanlıkı
insaniyetperver إنسانيتهرور : insanları seven, in sanlara değer veren ve iyiliklerini isteyen
Insaniyetperverlik إنسانيتهرورلك : insanları sev me, insanlara değer verme ve onların iyilikle rini isteme
insanlık إنسائلق : insana yaraşır davranış 2 insan olma hali 3.insanlık dünyası, bütün insanlar
insanlıkça إنسانللجه : insanlık bakımından Ins1 : إنسى أ insanla ilgili, insana ait 2 insan
türünden
Inslbab : birbirine katılma, katılım
insia إنما : boyanma, renklenme, renk alma 2.(mec.) duygu ve inanç paylaşımı, ken-di içine yansıtma
insicam 1: انسجام.düzgünlük, düzenlilik 2. 2 uyumluluk, uyumluluk, tutarlılık
Insicam- ahkem انسجام أحكم : en saglam uyum
luluk ve düzgünlük
insicam - ecmel إنسحام أحمل : en güzel uyumlu luk ve düzgünlük
insicam- mizan إنسجام ميزان : ölçude uyumluluk
ve uygunluk
insicam- san'at إنسجام صنعت : sanatta uyumlu-luk
Insilah إنسلاح : çıkmasıyrılıp çıkma
insilak إسلاك : yola girme, yol tutma, yürüyüp ilerleme
inşa 1 : إنشاء yapma kurma, meydana getirme 2.yaratma 3.(ed.) nesir, düz yazı 4.(ed.) yazı dersi, kompozisyon
insa-i vücud إنشاء وجود : vücudun yaratılması,
yapılması
inşallah )0( إنشا الله : Allah (c.c.) dilerse, Allah (c.c.) nasip ederse, Allah (c.c.) izin verirse
okumak insad إنشاد : )siir) okumak; uyumlu, ahenkli
inşaat إنشات : yapı işleri yapı 3 yapmak,
inşa etmek
inşikak 1 : إنشقاق yarılma bölünme 2 ikiye ay-
rılma 3.kırılma 4.çatlama 5.parçalanma 6, da-ğılma 7.(gr) türeme, çıkma
inşikakasa إنشقاق عمى : )mec.) 1.anlaşmazlık, zulması 2.değneğin kırılması ikilik, ayrılık; kargaşa, karışıklık, birliğin bo-
inşikak-kamer إنشقاق قمر : )Hz Muhammed'in
ikiye bölünmesi (bk. kamer suresi, ayet: parmakla işaretiyle bir mucize olarak) ay'ın 1,2,3)
insikaki kulub إنشقاق قلوب : kalplerin parça lanması, ayrışması; (mec.) düşmanlıklar, an
çıkması laşmazlıklar, bölünmeler, ikiliklerin ortaya
inşirah إنشراح : ferahlamai (gönül) rahat
lığı 2.sevinç
gerçeklere açılması, kalbin iman ve Kur'an inşirah-i sadr 1 : إنشراح صدر.kalbin manevi
sadr
YanıtlaSilnk
lik
η
Inşirahi(ye)
sırlarına açılış aydınlanman 2 kalp (gönül) huzuru
447
ingirahi (ye( إنشراحيه : sevince ait, iç huzur ilgili Intac (intas( 1 : إنتاج sonuç verme 2 meydana getirme, doğurma 3.oluşturma
intak إنطاق : söyletme, konuşturma
Intake bi-l-hak إنطاق بل حل : Allah'ın (c.c.) (bir kimseye gerçeği) söyletmesi
intak hak إنطاق بلحق : Allah'ın (c.c.) söyletme si, konuşturması
intiba (intiba( إنطباع : hissettirme 2 uyandır ma 3 (duygu ve düşüncede) bırakılan iz veya etki bırakma; akıl ve ruhta kalan iz, etki 4.et-kileme, etki meydana getirme
intias إنتعاش : gelişme, canlanma, dinçleşme
intibah إنشاء : uyanma, uyanıklık, ayılmak 2 yanlışın farkına varma, gerçeği görme ve
anlama
intibah - beser إنتباه بشر : insanın insanların) uyanışı, insanların gerçekleri görmeye ve an-lamaya başlaması
intibah- Islam إنشاء إسلام : Islamın (İslam dün yasının) uyanışı
intibah- kalbi إنشاء قلبي : kalbdeki uyanış, kalb gözünün manevi gerçeklere açık ve duyarlı hale gelmesi
intibah- kavi إنتباه قوى : güçlü uyanış, gerçekleri açık olarak görmeye başlama
intibah- milli إنتباه ملى : milli uyanış, milletin kendi lehinde ve aleyhinde olan şeyleri gör meye başlaması ve harekete geçmesi
intibah- muvakkat إنتباه موقت : geçici uyanış geçici şekilde gerçekleri görme
intibah-i ruhani إنتباه روحانی : ruh hayatındaki
uyanış ve canlanış
intibah-ruhi إنتباه روحي : ruhi uyanış, ruhtaki uyanış, ruhta Kur'an ve iman hakikatlerine olan ihtiyacın duyulmaya başlaması ve bun lara uygun yaşama isteğinin canlanması
Intibahkarane إنتباه كارانه : gerçekleri görmeye başlar tarzda, uyanmaya başlar tarzda
intibak إنطباق : uyma, uyum sağlama, uyum gösterme, uyum; alışma
intifa 1 : إنطفاء.yok olma, ortadan kalkıma 2.sönme 3.(mec.) önemini kaybetme
Intifa إنتفاع : faydalanma, fayda sağlama, fay-da elde etme
intiha )1( 1 : إنما dayanma, yaslanıma 2 eğilme
intişar
intiha )2( 1: إنتهاء son 2 sona erme, son bulma, sonlarıma. 3 dayanma, sonuna kadar gitme Intihal terakkiyat إنتهاء ترقیات : gelişme basa
maklarının sonu; (ibtida ve intiha-i terakki-yat-ı hayatı Ahmediye Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberlik hayatının gelişme ba-samaklarının başlangıcı ve sonu.(
intihab (intihap( انتخاب : seçme, seçim
intihabat إنتخابات : seçimler yapma bir çok ih timaller içinde uygun olanları seçme, (tarz-ı
intihabat bir çok ihtimaller içinden en uy-gun olanlarını seçme tarzı.)
intihabi (ye( إنتخابية : seçimle ilgili; (daire-i inti-
habiye seçim çevresi.)
Intihar إنتحار : kendi canına kıyma, kendini ol-
dürme
intikal إنتقال : anlama, kavrama 2.duşünme-ye ve anlamaya geçme 3.geçme; (sur'at- inti-kal: çabuk anlama; bil'intikal: geçmekle; hiss u intikal: hissedip anlama.)
Intikam إنتقام : o, öç alma
intikam - sahsi إستقام شخصی : pahsi intikam, kişi
nin kendi öcünü alması
intikam milliyet إنتقام مليت : kendi milliyeti
adına öç alma
intikami إنتقامي : intikamla (öç almakla) ilgili
Intikamkarane إنتقامكارانه : intikama bir şekil-
de, öç alırcasına
intikar إنتكار : belirsiz olma
intikas نقاش( : naksolma, kazınma, (mec.) si-
linmez şekilde yer etme
intisab 1 : إنتساب bağlanma, bağlanış 2.bağ rinin) emir ve idaresi altına girme 5 giriş, gir-kurma, bağlantı kurma 3.bağ, bağlantı 4.(bi-me, katılma
Intisab-i imani إنتساب ايماني : iman yoluyla bag-
lanma, iman ederek (inançla) bağlanma intisab-ı ubudiyet إنتساب عبوديت : kulluk yoluy-
la Allah'a (c.c.) bağlanma
intisaben إنتسابًا : girerek, katılarak, bağlana-rak
intisabi إنتسابي : bağlanmakla ilgili, bağlılıkla
ilgili
intisabsız إنتسابسز : bağlanmadan, bağlanma olmadan
intişar 1 : إنتشار.yayılmadağılma 3.yayınlan-ma 4.üreme, çoğalma 5.genelleşme
Imândan Ihsana Tasavvuf
YanıtlaSilliği dolayısıyla değil, itaat ve teslimiyet noksanlığından ötürü kovulma-di mi?
Hizmet ise, bütün peygamberlerin ve evliyâullâhın sarıldıkları öyle bir fazilettir ki, o büyük şahsiyetler, hastalık hållerinde, hatta ölüm döşeklerin-de dahi hizmeti elden bırakmamışlardır. Bu durum, hizmete nasıl sarılmak gerektiğini ifade husūsunda ehl-i irlän için käfi bir misâldir. Kısaca hizmet, merhametli ve cömert gönüllerin şiârıdır.
Olgun mümin, hizmet ehlidir ve fânī varlığından sıyrılmış bir hålde kendisini hizmet kervânının en gerisinde kabul eden bir gönül neferidir. O, dertlilerin ve hastaların yanında, måtemlilerin civarında, ümitsizlerin başu cunda, muzdarip ve yalnız kalmışların dostluğundadır.
Nasihatte bulunmaya gelince, bu ancak ehline ait bir keyfiyettir. Zīrá yapılan tavsiye, yaşandığı nisbette tesir eder. Bu sebepten herkesin nasi-hatte bulunması doğru değildir. Buna liyäkatli olanların, yani bu hususta nebevi üslüp ve ahlâka bürünmüş kimselerin nasihat etmeye salähiyetleri vardır. Bununla birlikte bu salâhiyete nail olduğu hålde bundan kaçınma-nın mes'üliyet ve hesabı büyük olur. Çünkü hadis-i şerifte:
"Din nasihattir." (Buhâri, İmân, 42) buyurulmuştur.
Bunun içindir ki, nasihati terk etmek, Asr Süresi'nde bir hüsrån sebe-bi olarak beyån edilmektedir. Tabi ki, nasihat dinlememek de bu mânânın içerisindedir. Yani bir hüsran sebebidir.
Hâsılı Hak yolunun sålikleri itaat, hizmet ve nasihati kendilerine vaz-geçilmez bir düstür edinmeli ve bu ebedi saâdet våsıtalarıyla Hakk'ın rıza-sını tahsile gayret göstermelidir.
MAHLÛKĀTA HİZMET
İstanbul Aksaray'daki Vâlide Câmii'ni yaptırmış olan Pertevniyal Väli-de Sultan vefat ettiğinde, kendisini sâlih bir kimse rüyasında güzel bir ma-kâmda gördü ve sordu:
"-Yaptırdığın måbed dolayısıyla mı Allâh seni bu makama yükseltti?"
Pertevniyål Valide Sultan:
460
Tasavvufi Kıssalar ve İbretler
YanıtlaSil"- Hayır." dedi.
O salih zât şaşırarak:
"- O hålde hangi amelinle bu mertebeye ulaştın?" diye sordu.
Valide Sultan şu ibretli cevabı verdi:
"- Çok yağmurlu bir havaydı. Eyüb Sultan Câmii'ne ziyarete gidiyorduk. Yol üzerinde kaldırım kenarında oluşan su birikintisi içinde cılız bir kedi yav-rusunun çırpındığını gördüm. Faytonu durdurdum; yanımdaki bacıya:3
<- Git, şu kediciği al; yoksa zavallı boğulacak!..» dedim.
Bacı ise:
<<- Aman Sultanım! Senin de benim de üstümüz kirlenir.» deyip getir-mek istemedi.
Ben de onu kırmamak için arabadan kendim inip çamurun içine girdim ve o kedi yavrusunu kurtardım. Kedicik titriyordu. Acıdım ve onu kucağıma alıp, iyice ısıttım. Çok geçmeden zavallıcık canlanıverdi.
Allâh Teâlâ bu yüce makamı, işte o kediye olan bu küçük hizmet ve merhametimden dolayı bana ihsân eyledi."
KISSADAN HİSSE:
İnsan rûhunun ulaşacağı olgunluk semâsına çıkış yolu, merhamet ve hizmet basamaklarından geçmektedir. Bu bakımdan her müslüman hizmet ve merhameti kendisinin bir tabiat-i asliyesi haline getirmeli ve onun en få-rik vasfı bu olmalıdır.
*
HAK DOSTLARINDA NEZAKET
Mūsa Efendi -kuddise sirruh- anlatır:
"Bir hac mevsiminde idi. Muhterem Üstâz Sâmî Efendi Hazretleri ve evlådları Mekke-i Mükerreme'de Beytullah Mescidine yakın, Türkistanlı
3. Välide sultanların yanında Sudan'lı zenci kadınlar çalışırdı. Bunlara sarayda "bacı" denirdi. Sudanlılar temiz, nămuslu, iffetli oldukları İçin Osmanlılar, sarayda hizmet-kår olarak özellikle onları istihdam ederlerdi.
Ebedi Yol Haritası İSLAM
YanıtlaSilHadis-i şerif muktezasınca komşu hakkını ifaya, yokluk dahi mâzeret mundadır. Zira Rasûlullah Efendimiz'den söyle bir ihtar värid olmuştur: değildir. İmkânı dar olan kisi de gücü nisbetinde komşusunu kollamak duru-
"Komşusu acken tok yatan, mü'min değildir." (Hakim, II, 15; Heysemi, VIII,
167)
Sahabe-i kiramın bu hadis-i şerîfe ittiba ederek yaşadıkları komşuluk hukükundan bir misali İbn-i Ömer şöyle anlatır:
"Yedi ev vardı, hepsi de yoksuldu. Birisi bu evlerden birine bir koyun kellesi gönderdi. Ev sahibi, komşusunun daha muhtaç olduğunu düşünerek kelleyi diğer komşuya gönderdi. İkinci komşu da aynı düşünceyle kelleyi üçüncü komşuya gönderdi. Bu şekilde kelle yedi ev arasında dolaştıktan sonra tekrar ilk hediye edildiği eve gönderildi." (Hâkim, II, 526)
Bu, faziletler medeniyetini oluşturan ne kadar hassas, derin ve mânâlı bir İslâm ahlâkıdır! Mühim olan, işte o diğergâmlık ve ahlâk ölçüleri içerisinde olabilmek...
İslâm'ın güleryüzünü temsil eden bu ve benzeri güzellikler o kadar mühimdir ki, aksi durumlara karşı hayli ikaz ve tehditler vârid olmuştur. Çünkü en küçük bir menfi davranış bile, İslâm'ın özüne sıçratılan bir lekedir. Hele komşulara huzursuzluk vermek gibi bir gaflet, büyük bir îman zaafıdır. Çünkü İslâm ahlâkı itibarıyla komşular, öncelikle birbirlerinin şerrinden emin olmalıdırlar.
Nitekim bir gün Peygamber Efendimiz:
"-Vallâhi îmân etmiş olmaz. Vallâhi îmân etmiş olmaz. Vallâhi îmân etmiş olmaz!" buyurmuşlardı.
Sahâbiler:
*-Kim îmân etmiş olmaz, yâ Rasûlâllah?" diye sordular.
Efendimiz:
"-Yapacağı fenâlıklardan komşusu emniyet içinde olmayan kimse!" buyurdular. (Buhâri, Edeb, 29; Müslim, İmân, 73; Tirmizi, Kıyamet, 60)
Yine Peygamber Efendimiz komşu haklarını şöyle açıklamışlardır:
"Bir kişi, ehline ve malına gelecek kötülükten korktuğu için kapısını kom-şusuna kapalı tutmak zorunda kalıyorsa, o komşu, gerçek mü'min değildir. Aynı şekilde şerrinden emin olunmayan komşu da gerçek mü'min değildir.
Komşu hakkının ne olduğunu biliyor musun? Senden yardım dilediğinde yardım etmen, borç istediğinde vermen, muhtaç olduğunda ihtiyacını gör-
50
Takriz
YanıtlaSilmen, hastalandığında ziyaret etmen, bir hayra kavuştuğunda tebrik etmen, musíbete uğradığında taziyede bulunman, öldüğünde cenazesine katılman, izni olmadıkça binanı onun binasından daha yüksek yapıp rüzgârına mâni olmaman, çorbandan az da olsa ona da göndermek süretiyle tencerenin kokusuyla onu rahatsız etmemendir. Bir meyve satın aldığında ona da hedi-ye et, eğer bunu yapamazsan meyveyi evine (komşuna göstermeden) gizlice getir. Onu çocuğun da dışarı götürüp, komşunun çocuğunu özendirmesin." (Beyhaki, Şuab, VII, 83; Kurtubi, V, 120-123)
Hadis-i şerîfteki tembihler, mü'minlere, hayatın gerçeklerine göre nasıl yaşayacaklarının düsturlarını ve ölçülerini vermektedir. Çünkü çevreye ve İçtimãî gerçeklere umursamaz ve âmâ davranmak, mü'minler için mümkün değildir.
Hiç kimse tamamen münferit bir hayat yaşayamaz. Herkes bir cemiyet ile az veya çok, bir şekilde münasebet kurmaya muhtaçtır. Bu sebeple de herkes, içinde bulunduğu ortamı menfî ve müsbet bütün yönleriyle dikkate alarak sosyal ve ictimâî hayatını düzenlemek mecbûriyetindedir.
Sosyal ve ictimâî hayat
Cenâb-ı Hak, kullarının toplum içinde yaşamasını irâde buyurmuş ve onları birbirlerine muhtaç bir vaziyette yaratmıştır. Namazları cemaatle kıl-mayı, fakirlere zekât vermeyi ve imkân bulanların, bütün İslâm âleminin bir nevî yıllık kongresi mâhiyetinde olan hacca giderek farklı milletlerden din kardeşleriyle tanışıp kaynaşmalarını ve böylece ictimâîleşmelerini telkin etmiştir.
Bütün bunlar, insanların Allah'a kullukta yardımlaşmaları ve birbirlerini teşvik etmeleri içindir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak ictimâî hizmetlere büyük ecirler lutfetmiştir.
Nitekim Allah Rasûlü ashâbına:
"-Bugün kim bir cenâze namazına iştirak etti?"
"-Bugün kim bir yoksulu doyurdu?"
"-Bugün bir hasta ziyaretinde bulunan var mı?" diye sorar ve:
"-Kim bu sâlih amelleri bir araya getirirse o mutlaka cennete girer."
buyururdu. (Müslim, Fedâilu's-Sahåbe, 12)
Peygamber Efendimiz bu sualleriyle bir mü'minin sırf ferdî muh-tevâda kalmayıp ictimâîleşmesinin, yani bencillikten sıyrılıp diğergâm ve cömert bir gönle sahip olmasının zarûretini ifade etmişlerdir.
の
Resûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem
YanıtlaSilbuyurdular: "Allâhü Teâlâ'yı zikir, kalplere
şifâdır." (Kenzü'l-Ummål)
Hicri: 17 ŞABAN 1447 - Rūmi: 23 Kânûn-i Sânî 1441 - Kasım 90
İSTANBUL
Imsak..
Sabah......
..... 6.22
6.42
Güneş
8.02
Öğle.
13.28
İkindi.
16.13
Akşam....
18.34
Yatsı.......
20.04
Kıble S......... 11.35
Çankırı
Çorum
5
ŞUBAT
2026
Perşembe
Ay Doğuş...
22.32
Ay Batış..... 9.50
İmsak
Sabah
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Kıble S
Ankara
6.05
6.25
7.45
13.13
16.00
18.21
19.50
11.53
Bartın
6.08
6.28
7.50
13.15
15.58
18.20
19.51
11.54
Bilecik
6.17
6.37
7.56
13.24
16.11
18.32 20.01
11.37
Bolu
6.11
6.31
7.51
13.17
16.03
18.24
19.54
11.48
6.03
6.23
7.43
13.09
15.55
18.16
19.46 11.59
5.58
6.18
7.38
13.04
15.50
18.11
19.41
12.06
Düzce
6.13
6.33 7.54
13.19
16.05
18.26
19.56
11.46
Eskişehir
6.15
6.35 7.54
13.22
16.10
18.30
19.59
11.38
Karabük
6.07
6.27
7.48
13.13
15.58
18.20 19.50
11.55
Kastamonu
6.02
6.22
7.44
13.09
15.53
18.15
19.45
12.01
Kırıkkale
6.03
6.23
7.42
13.10
15.57
18.18
19.47
11.56
Zonguldak
6.10
6.30
7.52
13.17
16.01
18.22
19.53
11.51
Ağaç dikme zamanı - Şiddetli soğuklar
Gün: 36. Hafta: 6. 2. Ay: 28 Gün FAZİLET TAKVİMİ Gün. uz. 2 dk.
MADDI VE MANEVI ASILAN
YanıtlaSilAşılama, bitkilere tatbik edilen tohumsuz bir çoğaltma şeklidir. Çoğaltılması istenilen çeşitten, bir gözün veya kalemi" adı verilen bir dal parçasının, "anaç" adı verilen diğer bir bitki üzerine yerleştirilip tutturulmasıyla yapılır.
Üretilmesi İstenilen, kaliteli, bol verimli ve hastalıklara dayanıklı meyve çeşitlerini çoğaltmak aşılama ile mümkün olmaktadır.
Bağ-bahçe ziraatinde kullanılan birçok aşı şekli vardır. Bunlardan en çok kullanılanları, göz ve kalem aşılarıdır.
Göz aşıları, meyve ağaçlarının çoğaltılmasında, kalem aşılarına nispetle daha çok uygulanmaktadır. Göz aşıları, küçük fidanlarda kullanılmaktadır.
Kalem aşıları ise göz aşısı yapılamayacak kadar kartlaşmış olan meyve ağaçlarına yapılır. Kalem aşılarında, üzerinde 2, 3 veya 4 göz bulunan bir dal parçası (kalem) kullanılır. Bu yolla ağaçlardan, istenilen cinste ve daha iyi bir mahsul elde edilir.
Ağaçlar için aşı olduğu gibi insanlar için de bir nevi manevi aşı vardır. Nasıl ki ağaçlardan aşılama ile iyi mahsul yetişirse insanlardan da manevî aşı ile Allâh'a hakîkî bir kul, kendisine ve ailesine hayırlı olan nesiller yetişir.
Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendiyye'nin 33. ve son halkasını teşkil eden Ebu'l-Faruk Süleyman Hilmi TUNAHAN (K.S.) (SİLİSTREVÎ) Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:
"Bizim vazifemiz, aşı yapmaktır. Zorla ağaç meyve vermediği gibi insan da zorla irşad olmaz. Zorla yapılan iş, semere vermez.
Aşı ise iki kısımdır: 1- Nur, 2- Zulmet.
Zulmetin aşısıyla meşgul olanlar çok. Neticesi vahîm olan bu işle başlarına belâ bulanlar, sayılara sığmıyor. Biz, nur aşısıyla meşgulüz. Ağacı, güzel meyve vermeye zorlayıp, sopa ve balta ile vurulsa, altına ateş yakarak tehdit edilse, bozuk meyvelerini iyi yap, iyi çıkar, tembih ve tehdidinde bulunulsa, hiç kâr etmez. Ancak aşılamak suretiyle, meyvesi değişip, menfaat hâsıl olur."
gelen ehl-i marifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkâr ile beraber ne fet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri Hem binler dua ve münacatlarından yalnız Cevşenü'l-Kebir ile, öyle bir mari-
YanıtlaSilRisalet-i Ahmediye (asm)
mertebe-i
2022 B
BEDIUZZAMAN TAKY TAKVIMI
TARİHTE BUGÜN
-1827-II. Mahmud döneminde, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane kuruldu.
1909- Bediüzzaman'ın "Yaşasın Şeriat-ı Garra" isimli makalesi Volkan gazetesinde yayınlandı.
1944 - Bediüzzaman'ın talebelerinden Hafız Ali Ağabey hastaneye kaldırıldı.
RUMİ YILBAŞI
14 PAZARTESİ
MONDAY
MART
MARCH
C
BİR AYET Ey inananlar! Allah'tan sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayırdedecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah büyük, bol nimet sahibidir.
Enfâl Suresi: 29
BİR HADİS
Allah'tan faydalı bir ilim isteyiniz. Faydasız ilimden de Allah'a sığınınız.
Dergâh-ı İlâhîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp, kemâl-i Rubûbiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.
Sözler
KASIM: 127-GÜN: 73 KALAN: 292 - GÜN UZA.: 3 DK
Imsak Güneş Öğle
HİCRİ: 11 ŞABAN 1443 - RUMI: 1 MART 1438
İkindi Akşam Yatsı
37 10 14 20 35
ISPARTA
Imsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
05.44 07.04 13.12 16.33 19.10 20.25
yerle bir etmek bir yeri yıkmak: Cengiz'in ordusu, girilen her şehri yerle bir etmiştir.
YanıtlaSilyerle bir olmak yok olmak; yıkılmak: Son dep-remde, binlerce bina yerle bir oldu.
yerlere geçmek çok utanmak: Senin bu terbiye-sizliğin yüzünden, yerlere geçtim.
YERLİ
yerli yerinde her şey gerektiği yerde: Üç gün son-ra eve geldim ki, hiçbir şey yerli yerinde değil.
yerli yersiz uygun olup olmadığına bakmadan; gelişigüzel zamanda; saçma sapan: Yerli yer-siz espri yapmak, görgüsüzlüktür.
YEŞİL
yeşil ışık yakmak izin vermek: Cumhurbaşkanı yeni vergi yasasına yeşil ışık yakmadı.
YETMİŞ
yetmiş iki millet bütün insanlar: Yetmiş iki milleti kardeş bilmezsen, sen nasıl insansın?
YIKIK
yıkık dökük bakım görmemiş, harap durumda olan: Kentin eski surları yıkık dökük duruma gelmiş!
399
Yeri yurdu belirsiz.* (Yeri yurdu belli değil!) ne-rede yatıp kalktığı belli olmayan, yersiz yurtsuz (kimse): Hikmet'i şimdi nasıl bulayım, yeri yur-du belli değil ki!
YanıtlaSilyerin dibine batmak * (yerin dibine geçmek * yerin dibine girmek) çok utandığından kim-seye görünmek istememek: Hayatımda ilk defa kopyada yakalanınca, yerin dibine geç-tim.
yerinde saymak hiçbir değişiklik, ilerleme göster-memek: Bizim takım 2. ligde yerinde sayıyor.
yerinden olmak işini, sahip olduğu yeri yitirmek: Patronun yeğeni şirkete gelince, ben yerimden oldum.
yerinde yeller esmek ortadan kalkmak, kaybol-mak: Kasayı açınca bir de ne görsün; paraların yerinde yeller esiyor.
yerine göre gerekirse; sırasına göre: Ben yerine göre, herkese yardım yaparım.
yerini doldurmak-1. görevini gereği gibi yapmak: İkinci başkanlıkta, yerimi dolduracağımı umu-yorum. -2. o işi daha önce yapan kadar başarılı olmak: Bakalım ben Ali Bey'in yerini doldurabi-lecek miyim?
398
1924 Topkapı Sarayı muze olarak ziyarete açıldı.
YanıtlaSil1981-Siyasi partilerin
kapatılması.
EKIM
16
PERŞEMBE
24 1447
R.AHİR
RUMI: 3 T.EVVEL 1441
HIZIR: 164
BIR AYET
Allah iman edenlerin dostu
ve yardımcısıdır...
Bakara Suresi: 257
BİR HADİS
Biri diğeri ile dostluk kurduğunda ismini, kimlerden olduğunu sorsun. Çünkü bu sevgiyi daha çok artırır.
Tirmizî, Zühd: 54
Evet vakit yaklaştı. Dünya kazuratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır.
Mesnevî-i Nuriye
Imak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Imsak
Günes
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
05.40
07.00
12.48
15.56
18.27
19.42
05.30
06.55
12.40
15.43
18.15
19.35
05.29
06.49
12.38
15.46
18.17
19.31
KASTAMONU
05.26
06.51
12.36
15.38
18.10
19.30
KIRIKKALE
05.27
06.50
12.37
15.42
18.13
19.31
İSTANBUL
05.45
07.10
12.55
15.58
18.30
19.49
ISPARTA
ANKARA
05.30
06.53
12.39
15.44
18.16
19.33
KARABÜK
İZMİR
ADANA
05.53
07.14
13.02
16.09
18.40
19.56
05.21
06.40
12.29
15.38
18.08
19.23
KARAMAN
AFYON
AMASYA
ANTALYA
05.40
07.01
12.48
15.55
18.26
19.42
05.18
06.42
12.27
15.31
18.03
19.22
05.39
06.59
12.48
15.56
18.27
19.41
KIRKLARELİ
KOCAELI
AYDIN
05.51
07.11
12.59
16.07
18.38
19.53
ΚΟΝYA
05.52
07.17
13.02
16.04
18.36
19.56
05.41
07.05
12.51
15.55
18.26
19.45
05:32
06 52
12:41 15:48 18 19 18 14
презешерге елешdeze nội
YanıtlaSil2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
TARİHTE BUGÜN
1942 - II. Dünya Savaşı: Ekmek Karnesi uygulamasına başlandı.
1986 - Savunma Sanayii Müsteşarlığı kuruldu.
2010-Haiti'de 7
şiddetinde büyük bir yıkıma sebep olan deprem meydana geldi.
OCAK
13
SALI
24 1447 RECEB
KASIM: 67
RUMI: 31 K. EVVEL 1441
BİR AYET
O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
Kıyamet Suresi: 12
BİR HADİS
Allah beni yanlış konuşan kılmadı. Benim için en hayırlı kelâm olan kitabı, Kur'ân'ı verdi.
Hem hiç imkân var mı ki, bu kâinatın Sânii, mahlükatını yüz bin diller ile birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin ve kendisi konuşmasın? Hâşā!
Imsak Günes
Öğle
İkindi
Aksam
Yatsı
Mesnevî-i Nûriye
Imsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam Yatsı
Madde dedikleri şey değişen süretlerdir. (Nok. İç. R.) 108.
YanıtlaSilMadde ezelf değildir, sonradan yaratılmıştır. (M.N.) 210, 214: Nokta: (1.1.) 98, 100; (Mh.) 110, 112.
Madde häkim değil, hådimdir. (S.) 469, 470:29. Söz, 1. mak, 1. esas
Maddiyyunluk manevi bir taundur. (S.) 670:Lemaat
Madde suret-i mütegayyire ve hareket-i zaile-i hadiseden tecerrüt etmez. (Mh.) 111:3. maka, 1. maksat; (M.N.) 214:Nokta
Madde yok olmuyor, ilim dairesine geçiyor. (M.) 278:24. Mek-tup, 3. remiz; (M.) 281, 283:24. Mektup, 2. mak. 1. mebhas; (M.N.) 40:Lasiyyemålar
MADDİYAT
Herşeyi maddiyatta arayanların akıllan gözlerindedir. (Mh.) 15: 1. makale, 2. mukaddime
Maddiyatta mahir olmak måneviyatta söz sahibi olmayı gerek-tirmez. (Mh.) 15:1. maka., 2. mukaddime
Maddiyatta tevaggul eden måneviyatta gabileşir. (Mh.) 15:1. maka., 2. mukaddime
Måneviyat maddiyata kıyas edilmez. (Mn.) 127.
Şu asırda maddiyat her şeye merci biliniyor. (M.) 424:29. Mek-tup, 9. kısım 5. telvih
MAHKEME
Ali (r.a.) bir Yahudi ile mahkeme oldu. (E.L) 2:179; (Ş.) 319: 14. Şua; (Mn.) 66.
Cihangir hükümdarlar ve kahraman kumandanların küçük mah-kemelerde diz çökmeleri mahkemenin şerefini gösterir. (T.H.) 225:Esk. hayatı
İmkanât vukuat yerine konamaz. (E.L.) 2:9.
İnsanlık adalet-i İlahiye nåmına İslâm hakikatları dairesinde mahkemeler açmalı. (H.Ş.) 83.
FIHRIST/424
Bir Hazinenin Anahtarı RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI
YanıtlaSilFİHRİST VE İNDEKSİ
İSMAİL MUTLU
İKİNCİ BASKI
ken, kalkarken bütün gayesi: "Lâ ilâhe illellâh" olursa, şüphesiz ki bu kelime onu devamlı olarak ahirete teşvik eder. Oradaki zah-met ve meşakkata karşı uyarır.
YanıtlaSil-٥٣١١ - مَنْ صَلَّى في مَسْجِدِ جَمَاعَةِ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً لا تَفُوتُهُ الركعة الأولى مِنْ صَلَوة الظهر كُتبَ لَهُ بمَا عِنْقَ مِنَ النَّار هب كر وابن النجار عن عمر
5311- Oğlen namazının ilk rekâtını kaçırmamak şartı ile her kim cemaat mescidinde kırk gün namaz kılarsa, cehennem. den azat olduğu yazılır.
٥٣١٢ - مَنْ صَلَّى فِي مَسْجِدِ جَمَاعَةٍ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً لَا تَفُوتُهُ الرُّكْعَةُ الْأُولَى مِنْ صَلَوةِ الْعِشَاءِ كَتَبَ اللَّهُ لَهُ بِمَا عِتْقًا مِنَ النَّارِ" (هـ والحكيم عن عمر)
5312- Kim cemaat mescidinde, yatsı namazının birinci rekâtını kaçırmamak şartıyla kırk gün namaz kılarsa, Allah onun cehennemden azat olduğunu kaydeder.
٥٣١٣ - مَنْ صَلَّى اللهَ أَرْبَعِينَ يَوْمًا فِي جَمَاعَةٍ يُدْرِكُ تَكْبِيرَةَ الأُولَى كُتِبَ لَهُ بَرَائَتَانِ بَرَانَةٌ مِنَ النَّارِ وَبَرَائَةٌ مِنَ النِّفَاقِ (ت هب عن انس وصحح ت وقفه)
5313- Kim kırk gün Allah için, birinci tekbire yetişerek cemaatle namaz kılarsa, ona iki berat yazılır: Ateşten berat, ni-faktan berat.
٥٣١٤ - مَنْ صَلَّى اَرْبَعِينَ يَوْمًا صَلَوةَ الْفَجْرِ وَالْعِشَاءِ الْآخِرَةِ فِي جَمَاعَةٍ أَعْطَاهُ اللهُ بَرَائَتَيْنِ بَرَائَةٌ مِنَ النَّارِ وَبَرَائَةٌ مِنَ النِّفَاقِ" (خط كر عن انس)
5314- Kim kırk gün sabah ve yatsı namazını cemaatle kı-larsa, eline iki ferman verilir: Ateşten berat, nifaktan berat.
٥٣١٥ - مَنْ صَلَّى الْعَصْرَ فَجَلَسَ يُمْلِي خَيْرًا حَتَّى يُمْسِيَ كَانَ أَفْضَلَ مِمَّنْ اعْتَقَ ثَمَانِيَةً مِنْ وَلَدِ اسْمَعِيلَ (حم هب عن انس)
5315- Kim ikindi namazını kılıp da oturup akşama kadar
1242
hayırla meşgul olsa, bu onun için İsmailoğullarından sekiz köle azat etmekten daha efdaldir.
YanıtlaSil٥٣١٦ - مَنْ صَلَّى الْفَجْرَ في جَمَاعَةٍ ثُمَّ فَعَدَ يَذْكُرُ الله حتى تطلع الشمس ثم صَلَّى رَكْعَتَيْن كَانَتْ لَهُ كاجر حجة وعمرة تامة تامة تامة (ت) حسن عن انس)
5316- Kim sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra otu-rup güneş doğuncaya kadar Allah'ı zikreder, sonra kalkıp iki re-kat namaz kılarsa gerçekten bu kendisi için tam bir hac, tam bir umre sevabı gibi olur.
٥٣١٧ - مَنْ صَلَّى الْعِشَاءَ فِي جَمَاعَةٍ كَانَ كَقِيَامِ نِصْفِ لَيْلَةٍ وَمَنْ صَلَّى الْعِشَاءَ وَالْفَجْرَ فِي جَمَاعَةٍ كَانَ كَقِيَامٍ لَيْلَة" (عب حب د ت عن عثمان)
5317- Yatsı namazını cemaatle kılan, gecenin yarısını ih-ya etmiş olur. Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılan, bütün ge-ceyi ibadetle geçirmiş gibi olur.
٥٣١٨ - مَنْ صَلَّى الْفَجْرَ فِي جَمَاعَةٍ وَجَلَسَ فِي مِحْرَابِهِ فَقَرَأَ مِائَةٍ مَرَّةٍ قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ غَفَرَ اللهُ لَهُ الذُّنُوبَ الَّتِي بَيْنَهُ وَبَيْنَ اللَّهِ الَّتِي لَمْ يَطَّلِعُ عَلَيْهَا إِلَّا اللَّهُ
الديلمي عن انس)
5318- Kim sabah namazını cemaatle kılıp da, mihrabın-da oturarak yüz kere "Kul hüvellâhü ehad"ı okursa, Allah kim-senin görmediği, Allah ile kendi arasında bilinen günahlarını af-feder.
٥٣١٩ - مَنْ صَلَّى الْفَجْرَ فِي جَمَاعَةٍ وَقَعَدَ فِي مُصَلاهُ وَقَرَأَ ثَلَاثَ آيَاتٍ مِنْ أَوَّلِ سُورَةِ الأَنْعَامِ وَكَلَ اللهُ بِهِ سَبْعِينَ مَلَكًا يُسَبِّحُونَ اللَّهَ وَيَسْتَغْفِرُونَ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَمَةِ" (الديلمي عن ابن مسعود)
5319- Kim sabah namazını kılıp, namazgâhında otura-rak En'am Suresi'nin ilk üç ayetini okursa, Allah ona yetmiş me-leği vekil eder. Onun için kıyamete kadar Allah'ı tesbih edip istiğ-farda bulunurlar.
-1243
BİR TANE NİTELİKLİ CASUS BİN TANE ASKERDEN DAHA ÖNEMLİDİR.
YanıtlaSil