Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
YANITLASİL
yuksel24 Mart 2024 15:08 İsmail Hakkı Bursevi
kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
غفلتكرى لوزلرینی برده له من كوريك ده كوزلرنك قايا فكرين قد اتمقاله بینه نجاندن كروم والمشروب قرآن كريم لو اشارتاً (عمى) وعشور یعنی شیطاناره بر بوده انشاايد يلمك اوزره كوزلری اور تولمن، آنتی مخلوق تركي، شيطان لرن باشهرين الديران بر وضعیتی خیاله عرصه الديورلي ) ابعا) میس و هر اين وضعيت همين بالحب نادم اولارق تون اتمداری ممکن اولدیفی مالده. تفسار ينك هوا نه تابع اولارمه، هم بوزومه خطر تامرين اقتضا سنی دستگاه به رنگ، شیطان مریوان اغواسیله باید قاری او چرکین هاللری، گوزلرینه کول کو روند گنده تر ایده دیار ، ایشته قرآن کریم بود ده، فهو لا يرجعون) ديمقله، او الرك حول امي لریندن ده صویه دو شد یگانه و قوم در بانه اختیار سریاله كيرن و برداها چیقا ما يان بدبخت انساناء أولد قارين اشارت التحدر
یا خود من افقارن مسئله ی، سمادن یا غانه شد تای فیرطينه لی یا عموره طو تولان يولجيا ترك مسئله می کنید. او یا غمورن شدنی آ ترانه ظاعتهای کور والتولی شمشکار یا غمورن ایچنده دار در شیمش کارن چاقمه سیار تولمك فور قوسند نه دار ما قلريني قولا قارينه صوقارير جذاب من قدرتها و فراری احاطه ایتمشدر فرارون كفر لرينك جزاسندن قورتولان يوقدر چاقانه شدتهای مشکی، همه همه کو زاری کو رایده جا شانندند. اونای شیمشهر چا قدیمی و اطراف آیدینلاندیغی زمان یورولی قرا حکم چو کریگی وقت طور ولی اگر جناب من مراد ايه ايدى، او نارك قولا قلرينك وكوزلرينك نور لريني كوتور وردي. جذاب هم
هر شبه قادر در.
بو آینده بیان ایدیله جان اوج نقطه دار در برنجیسی بو آيتك ما قبليه وجه ارتباطی ایکنجیسی جماله لری آراسنده کی جهت انتظام او منجیسی جمله لون هيئت ارزنده، اجزا رنده، طاعه لرنده کی
gafletleri gözlerini perdelemış, körlük de gözlerinin kapaklarını kapatmakla, yine necåttan malirum kalmışlardır. Kur'ân-ı Kerim, buna işareten () demur Yani şeytanlara bir yuva inşa edilmek üzere gozlen örtülmüş, ateşi mahlüklar gibi, şeytanların başların
andıran bir vaziyetı hayale arz ediyorlar Rabian: Pis ve çirkin vaziyetlerine bakıp nadim olarak tevbe etmeleri mümkün olduğu halde.
nefislerinin hevasına tabi olarak, hem bozuk fitratlarının iktizásını destekleyerek, şeytanlarının iğvåsıyla yaptıkları o çirkin hålleri, gözlerine güzel göründüğünden terk edemediler. İste Kur'an-ı Kerim bunada آفة ترجعون demekle, onların son ümidlerinin de suya düştüğüne ve kum deryasına ihtiyarlarıyla giren ve bir daha çıkamayan bedbaht insanlar olduklarına işaret etmiştir.
İkinci bir temsil
أو كتيب من السماء فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقَ يَجْعَلُونَ أصابعة في الرابعة مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ والله محيط بالكافرين و يكاد البرق يخطفُ أَبْصَارَهُمْ كلما أساء لغة مشوا بيد و إذا الله عَلَيْهِمْ قاموا ولو شاء الله لذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
"Yahud münafıkların mes'elesi, semådan yağan şiddeth fırtınalı yağmura tutulan yolcuların mes'elesi gibidir. O yağmurun şiddetini arttıran zulmetler, gürültüler,
şimşekler yağmurun içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölmek korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenâb-ı Hakk kudretiyle käfirleri ihâta etmiştir. Käfirlerden küfürlerinin cezasından kurtulan yoktur. Çakan şiddetli şimşekler, hemen hemen gözleri kör edecek şânındandır. Onlar, şimşekler çaktığı ve etraf aydınlandığı zaman yürürler. Karanlık çöktüğü vakıt dururlar. Eğer Cenâb-ı Hakk murad etse idi, onların kulaklarının ve gözlerinin nûrlarını götürürdü. Cenab-ı Hakk her şeye kadirdir."
Bu âyette beyân edilecek üç nokta vardır. Birincisi, bu âyetin mâkabliyle vech-i irtibâtı. İkincisi, cümleleri arasındaki cihet-i intizam. Üçüncüsü, cümlelerin hey'etlerinde, eczalarında, kelimelerindeki nizâmdır.
tüleceği hakkındaki Hadisi tahkik İçin, Mısırdaki Ukbe b. Amirülen
heni'nin yanına kadar gitmişti. Çünki, bu Hadisi, Peygamberimizden ikisi birlikte işitmişlerdi
lahın yanında bulunup işitenlerden seninle benden başka kimse kal-Ukbe b. Amir'e «Ben, sana bir Hadis soracağım ki, onu, Resûlul
mamıştır. Resûlullah Aleyhisselâmdan, Mü'minin aybını örtme hakkındaki Amirülcüheni « Resûlullah Aleyhisselamın ( Hadisini, sen, nasıl işitmiştin?» diye sordu.
Ukbe b . Kim, dünya. da bir Mü'minin aybını örterse, yüce Allah da, Kıyamet günü, onun aybını örter.) buyurduğunu işittim." dedi.
Ebû Eyyüb, hayvanını çözmeden, İzi sıra Medine'ye döndu. (112)
HE. Ali «Resûlullah Aleyhisselamdan bizzat bir Hadis işittiğim zaman, ondan, yüce Allah'ın dilediği kadar yararlanırdım,
Başkası, bana bir Hadis nakl edecek olursa, ona, önce yemin et Urir, sonra da, kendisini doğrulardım.» demiştir. (113)
Amr b. Meymun der ki «Abdullah b. Mes'ud (Resûlullah Aleyhis-selam buyurdu ki) diyerek bir şey rivayet edip başını önüne eğdi.
Kendisini, ayakta dikilirken gördüm ki gömleğinin düğmeleri çözülmüş, gözleri yaşla dolmuş, boynunun damarları şişmişti!
Hadis'i rivayet edip bitirdikten sonra (Resûlullah, ya böyle, ya bunun üzerinde, ya buna yakın, ya buna benzer, ya da, bundan baş-ka bir tarzda buyurdu) dedi.>>>
Enes b. Malik te, bir Hadisi rivayet edip bitirdikten sonra, eğer, insanlık halile bir yanılma olmuşsa, bunun mânevî vebalinden kurtul-mak için Doğrusu, Resûlullah Aleyhisselâmın buyurduğu gibidir!» demeyi unutmazdı. (114)
Hadis ve Sünnetin Husûsi Olarak Yazılışı:
Peygamberimizin Hadîsleri, bir çok Eshab tarafından ezberlen-miş olmakla beraber, onlardan bir kısmı da, Peygamberimizin sağlı ğında yazı ile tesbit edilmiş bulunuyordu.
Nitekim, Abdullah b. Amr b. Ås «Yâ Resûlallah! Ben, Senden duyduğum Hadisleri kalbimle ezberlemekle beraber, ellerimin yardı-mından da, yararlanmak yani onları yazmak istiyorum. (115)
(112) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 159
(
113) İbn-i Kuteybe. Te'vilü muhtelifülhadis s. 39, Zehebi Tezkiretülhuffaz
c. 1, s. 10
(114) İbn-i Mâce Sünen c. 1, s. 11
(115) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 262, Dârimi Sünen c. 1, s. 104
PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET SÜNNET 283
Böyle yapmamı uygun görürmüsün?» demiş (116); Peygamberimiz; «Olur! (117)
Hadisini dinledikten sonra kalbinle ezberlemekle beraber, eli-nin yardımından da, yararlants buyurunca (118), Abdullah b. Amr, Peygamberimizden duyduklarını yazmağa başlamıştır. (119)
Abdullah b. Amr der ki «Ben, Resûlullah Aleyhisselâmdan duydu-guin her şeyi ezberlemek ister ve yazardım.
Kureyşilerden olan Sahabiler, beni, bundan nehy ettiler:
(Sen, Resûlullah Aleyhisselâmdan duyduğun her şeyi yazıp du-ruyorsun amma, Resûlullâh Aleyhisselâm, beşerdir. Gazap halinde de, rıza halinde de, söz söyler.) dediler.
(Yaz! Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki: buradan, hak sözden başkası çıkmaz!) buyurdu. (122) (Yå Resûlallah! Rıza halinde de, gazap halinde de, yazayım mı?)
diye sordum. (Evet! Bu hallerde de, hakdan başka söz söylemekliğim bana ya-raşmaz!) buyurdu.» (123)
Abdullah b. Amr, Peygamberimizden duyduğu Hadisleri (Sâdıka) diye anılan Mecmuasına kayd ederdi. (124)
Abdullah b. Amr, Peygamberimizin Hadislerinden bin kadarını ezberlemişti. (125)
Abdullah b. Amr, der ki «Hayatta (Sâdıka) ile (Vaht) dan başka bir şey beni, özendirmemiştir.
(Sadıka,) Resûlullâh Aleyhisselâmdan Hadîs ve Sünnetlerini yaz-dığım Sahife'dir.
(Vaht) ta, Amr b. Ås'în vakf ettiği ve üzerinde bulunduğu bir Erâ-zidir.» (126)
Vaht, Taif'de bulunuyordu ve üzüm bağı idi. (127)
(116) Dârimi Sünen c. 1, s. 104
(117) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 262
(118) Dârimi Sünen c. 1, s. 104
(119) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 262
(120) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 192, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 318
(121) Ebû Davud Sünen c. 3, s. 318
(122) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 192, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 318
bir günde gidip de ol hayvan telef olsa yahut zebun olarak kıymetine noksan gelse zamân lâmm gelir.
Kezalik bir kimse bir gerdanlık istiare ile bir sabinin boynuna takıp ve yanında gözeticisi olmadığı halde bırakıp da sirkat olun-dukda eğer sabi, üzerindeki eşyayı hıfza kaadir ise zamân lâzım gelmez; amma kaadir değil ise zamân lâzım gelir.
MADDE 815 Müstearın nafakası müsteîr üzerinedir.
Binaenaleyh müsteir ariyet hayvana alef vermeyip de telef ol-sa zâmin olur.
MADDE 816 lare-i mutlakada ya'ni muîrin iâreyi zaman ve mekân ve bir nevi intifa' ile takyid etmediği suretde âriyeti müsteir dilediği zaman ve mekânda dilediği veçhile istimal edebilir. Fakat örf ve adet ile tekayyüd eder.
Mesela, bir kimse beygirini ol veçhile mutlak olarak iâre et-tikde müsteîr ana dilediği vakit biner ve dilediği mahalle gider. Fakat adet üzre iki saatda gidilecek mahalle bir saatda gidemez.
Kezalik mutlak olarak iare olunan bir han odasında müsteir dilerse säkin olur ve dilerse emtia vaz'eder. Fakat örf ve âdetin hilafı olarak içinde demircilik edemez.
MADDE 817 lâre zaman ve mekân ile takyid olundukda kayd muteber olup müsteîr ana muhalefet edemez.
Mesela, üç saat binmek üzre istiâre olunan hayvana dört saat binilemez ve bir mahalle gitmek üzre istiare olunan hayvan ile başka mahalle gidilemez.
MADDE 818 lâre bir nevi intifa ile takyid olundukda müsteir mezun olduğu intifa'ın mafevkına tecavüz edemez. Amma ana mü-savi ya chven suretde isti'mal ile muhalefet edebilir.
Meselâ, buğday yükletmek için istiare olunan hayvana demir yahut taş yükletilemez. Amma buğdaya müsavi yahut andan ehaff bir yük tahmil olunabilir.
Ve keza binmek için istiâre olunan hayvana yük yükletilemez. Amma yük için istiäre olunan hayvana binilebilir.
MADDE 819 Muir eğer müntefi'i ta'yin etmeksizin mutlak ola-rak iåre etmiş ise müsteîrin anı ıtlakı üzre istimale selâhiyyeti var-dır. Ya'ni dilerse am kendi isti'mal eder ve dilerse başkasına iare ile isti'mal ettirir.
Åriyet gerek oda gibi müsta'milinin ihtilafiyle muhtelif olma-yan şeylerden olsun ve gerek binek atı gibi müsta'milinin ihtilafiyle muhtelif olan şeylerden olsun.
Meselâ bir kimse odamı sana iare ettim dediği suretde müs-
teûr anda dilerve kendi ikamet eder ve dilerse başkasını iskån eder. Ve kean şu ati sana fåre ettim dediği suretde müsteir dilerse of ata kendi biner ve dilerse başkasını bindirir.
MADDE 800 Müntefiin to'yini müsta'milinin ihtilafiyle muhte-bit olan şeylerde veuleberdir. Ve muhtelif olmayan şeylerde mu'te-Der deshidir. Fakat muir anı başkasına verme diye nchy etmiş ise milstvir beher hat am başkasına isti'mal ettiremez.
Mesela, senin rükübun için bu ata sana iare ettim dediği su-retde müsteir ol ata uşağım bindiremez. Amma senin ikametin igèn bu odayı iare ettim dediği suretde müsteîr kendi ikamet ede-bildiği gibi başkasını dahi iskän edebilir. Fakat başkasını iskân et-me demiş ise edemez.
MADDE 821 Bir mahall-i muayyene deyn hayvan istiáre olun-dekda yollar müteaddit olsa miüsteir adet üzre nås'ım sülük ettiği yollardan her hangisi ile dilerse gidebilir. Amma mutad olmayan yoldan gidip de hayvan telef olsa zamin olur.
Kezalik muirin ta'yin ettiği yolun gayri bir yoldan gidip de hayvan telef oldukda eğer müsteirin sülük ettiği yol daha uzak ya gayri me'min veyahut hilafs mu'tad ise milsteîre zamân lâzım gelir.
MADDE 822 - Bir kimse bir kadından zevcinin mülkil olan bir şey'i äriyet isteyip ve o dahi bila izin verip ol şey zayi olduğu suretde eğer derûn-u hanede ve ala cery'il-åde zevcenin yedinde bulunan eşyadan ise gerek ol kadına ve gerek müsteîre zamân là zam gelmez. Değilse mesela at gibi kadımlar yedinde bulunmayan bèr şey ise zeveç dilerse zevcesine ve dilerse müsteîre tazmin ettirir.
MADDE 823 Muirin izni olmaksızın müsteir ariyeti dhara icar yahut rehn edemez ve bir beldedeki borcuna rehn etmek üzre istiare ettiği mah akar beldedeki borcuna rehn edemez. Edip de âri-yet telef ya zayi olsa zamân lâzım gelir.
MADDE 824-Müsteir ariyeti dhara ida' edebilir. Ve yed-i mils-tevda'da bila teaddi vela taksir telef olsa zamân lâzım gelmez.
Mesela, bir mahalle gidip gelmek üzre istiåre ettiği beygir ile oraya vardıkda beygir yorulup kalmakla orada birine îda' ettikden sonra beygir hatfe enfihi telef olsa zamân lâzım gelmez.
MADDE 825 Muir áriyeti taleb ettikde milsteîrin hemen red ve teslimi lazım gelir. Ve bila özr tevkif ve te'hir edip de âriyet telef ya zayi olsa yahut kiymetine noksan gelse zâmin olur.
7) EBU HÜREYRE'den r.3. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyor:
Peygamber S.A. şöyle buyurdu:
«Size bıraktığım şeylerde, beni üstelemeyiniz.. Sizden önceki-lerinin helâki ancak: Çok sual sormaları, bir de peygamberleri ile ihtilaflarıdır.
Size yasak ettiğim şeyden sakımımız; size verdiğim bir emri de gü-cünüz yettiği kadar yapmaya çalışınız..»
** Verilen emirlerde, pek teferruata dalmak doğru olmaz.. Olduğu gi. bi kabul edip yapmak lazım.. En önemlisi, verilen emri başarabilmekte-dir.
* Ravi menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
وروى البخاري عن أبي هريرة رضي الله عنه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال : كلُّ أُمَّتِي يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ إِلَّا مَنْ أبي . قِيلَ وَمَن بأبي يا رسول الله ؟ قال : مَنْ أَطَاعَنِي دَخَلَ الْجَنَّةِ ، وَمَنْ عَصَانِي فَقَدْ أَبَى. بی
8) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARÎ rivayet ediyor:
Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
<<>>
Kim iba eder; ya Resûlellah?..
Diye sorulunca şöyle buyurdu:
<>>
**
Burada her nekadar kâfirler kasd edilmekte ise de, onun sünnetini terkedenlere de zimnen işaret edilmektedir.
Ravilerin menkıbesi, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
الدرس الواحد والخمسون في فضل أهل بيت رسول الله صلى الله عليه وسلم ومحبتهم قال الله تعالى : إنما يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ البَيْتِ ويطهركم تطهيراً . ۱
RESÜLÜLLAHIN EHL-İ BEYTİNİN FAZİLETİ VE ONLARA SEVGİ
1) Allah-i Taală şöyle buyurdu:
- «Ey chl-i beyt, Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi ter-temiz yapmak diler..>>>
** EHLİ-İ BEYT: Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ola-rak zikredilir.. Bazı yerde ise Peygamberimizin S.A. zevceleri olarak anla-tılır..
Said b. Cübeyr, İbn-i Abbas, Mücahid ve Katade'nin içtihadları bu yoldadır.
AHZAB suresinin 33. âyetinden..
۲
وروى مسلم عن يزيد بن حيان قال : انْطَلَقْتُ أَنَا وَحُصَيْنُ بْنُ سُبَرَةَ وَعَمْرُو ابن مسلم إلى زيد بن أرقم رضى الله عنهم فلما جَلَسْنَا إِلَيهِ ، قَالَ حُصَيْنٌ : لَقَدْ لَقِيتَ يا زيدُ خَيْراً كَثيراً - رأيت رسول الله صلى الله عليه وسلم وَسَمِعْتَ حَدِيثَهُ . وَغَزَوْنَ مَعَهُ . وَصَلَّيْتَ خَلْفَهُ - حَدَّثنا يا زَيْدُ مَا سَمِعْتَ مِنْ رسول الله صلى الله عليه وسلم قال : يا ابن أخي : وَاللهِ لَقَدْ كَبِرَتْ مِنِّي وَقَدُمَ عَهْدِي . وَنَسِيتُ بَعْضَ الَّذِي كُنْتُ أَعِي مِنْ رسول الله صلى الله عليه وسلم فما حدثتكم فاقبلوا . ومالا فلا تكلفونيه ، ثم قال : قام رسُول الله صلى الله عليه وسلم يَوْماً فينا خطيبا بماه يُدْعَى خُما : بين مكة والمدينة فحمد الله ، وَأَثْنَى عَلَيْهِ ، وَوَعَظَ وَذَكَرَ . ثُمَّ قال : أمَّا بَعْدُ : أَلا أيها النَّاسُ ، فَإِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ يُوشِكُ أَنْ يَأْتِيَ رسُولُ رَبِّي فَأَجِيبُ ، وَأَنَا تَارِكٌ فِيكُمْ تَقَلَيْنِ : أَوَّلَهُمَا كِتَابُ اللهِ ، فِيهِ الهدى والنُّورُ فَخُذُوا بكتاب الله ، واسْتَمْسِكوا به . ثم قال : وَأَهْلُ بيتي ، أذكرُكُمْ الله في أَهْلَ بَيْتي ، فقال له حُصَيْنٌ : وَمَنْ أَهْلُ بَيْتِهِ يَا زَيْدُ ؟ أَلَيْسَ نِسَاؤُهُ مِنْ أَهْلِ بَيْتِهِ ؟ ؟ قَالَ نِسَاؤُهُ لَسْنَ مِن أَهْلِ بَيْتِهِ ، وَلَكِنْ أَهْلُ بَيْتِهِ مَنْ حُرِمَ الصَّدَقَةَ بَعْدَهُ ، قَالَ وَمَنْ هُمْ ؟؟ قَالَ آلُ عَلِي ، وَآلُ عَقِيلٍ ،
fikri hodserane فکر خودسرانه dikbaşlılık ve kimseyi dinlemeden hareket etme şeklinde düşünce
fikri hürriyet فكر حریت hurriyet (özgürlük) düşüncesi, bağımsız ve hür olma istek ve dü
püncesi Pri cad فكر الحاد : icad yapma fikri, yeni bu luşlar yapma istek ve düşüncesi
fikri ihtilal فكر إحتلال ihtilal fikri, iktidarı ve hükümeti devirme ve değiştirme (devrim) düşüncesi
fikri infiradi فكر إنفرادي : fert olarak (kendi ba-şına) hareket etme düşüncesi
fikri insani فكر إنساني : insana mahsus düşün ce, insanın kendi aklı ve çabası ile elde ederek ortaya koyduğu düşünce
fikri intikam فكر إنتقام : öc alma istek ve düşün cest
fikri istibdat ve tahakküm فكر إستبداد و تحكم : istibdat ve tahakküm fikri, zorbalık ve güç kullanma yolu ile üstünlük kurma istek ve düşüncesi
fikri küfri فکر کفری : Allah'ı (c.c.) tanımazlık ve inkärla ilgili düşünce
fikri küfür فکر کفر : inkar düşüncesi
fikri marifet فکر معرفت : bilgi ve beceri kazan ma düşüncesi
fikri mefsedet فکر مفسدت : bozgunculuk çıkar-ma istek ve düşüncesi
fikri milliyet فكر ملیت : milliyetçilik düşüncesi
fikri münevver فكر منور : )Islami bilgilerle ay-dınlanmış doğru düşünce
fikri ruhbaniyet فکر رهبانیت : ruhbanlık düşün-cesi, Hıristiyan din adamlarının ayrıcalıklı bir sınıf olarak halk üzerinde sınırsız yetki ve ha-kimiyete sahip olma istek ve düşüncesi
fikri san'at فکر صنعت : san'at düşüncesi
fikri siyaset فکر سیاست : siyaset fikri, ülke ida resine dair düşünce
fikri siyasi (ye( فکر سیاسیه : siyasi düşünce, poli-tik düşünce, ülke idaresi ile ilgili düşünce
fikri tablat فکر طبیعت : tabiatçılık düşüncesi, her şeyi tabiatın eseri sayan inkacı düşünce
fikr-i tenkid ve bedbinlik فكر تنقید و بدبينلك : tenkid ve bedbinlik firi, her şeyi tenkid etme )eleştirme) ve kötü gösterme, karamsarlık yayma, düşüncesi
fikr-i Uluhlyet فكر الوهيت Uluhiyet fikri, her şeyin Allah'ın (c.c.) eseri olduğu ve O'nun emir ve idaresi altında bulunduğu düşüncesi
fikr-i unsuriyet فكر عنصریتrklı düşüncesi
fikr-i ümmetümettin fikri, butun
müslümanları temsil eden düşünce ve göruşu fikren نگرا : düşünerek, düşünme yolu ile; dü şünçe bakımından
fikret فكرت : fikir düşünce
fikret beyza فكرت بيضا : parlak (dogru) du şünce
fikretmek فكرتمك : düşünmek; gerekli tedbir ve çareyi önceden düşünmek
fikri (ye( فكر به : düşünce ile ilgili, düşünceye ait
fil قبل : Afrika ve Asya'nın sıcak bölgelerinde yaşayan, kolayca evcilleşen, kalın derili, hor tumlu, ot yiyen, çok iri, memeli hayvan
Fil-i Mahmudi قبل محمودی : Fil Süresindeki Mahmud isimli) fil cinsinden büyük fil
filan فلان falan şu kimse
filine فلانه : hanım veya kız için) falan, şu kimse
filcümle في الجمله : aynı şekilde, buna benzer şekilde, bunun gibi, kısmen
filhakika في الحقيقة : gerçekten doğrusu
Filistin فلسطين : bugünkü İsrail Devleti'nin iş-
gal ettiği bölge. (Akabe-Lût Gölü-Şeria çizgi-sinin batısında kalan ve Akdenize kadar uza-nan bölge)
filiz فیلیز : tohumdan veya tomurcuktan çıkan körpe (taze) sürgün
yansıtılıp gösterilmesi için hazırlanmış uzun, film فیلم : sinama makinası ile beyaz perdeye resimli şerit
filo فيلو : bir komuta altında bir araya gelmiş gemi veya uçak topluluğu
filozof فوز : felsefede kendine ait bir görüş ortaya koyan, felsefe ile uğraşan. (bak. felse-fe)
filvaki في الواقع : gerçekten, gerçekteki gibi
fimābad فيما بعد : bundan sonra, bundan böyle
Avru : فيتلاند - فيتلانديا (Finland (Finlandiya pa'nın kuzeyinde, Baltık Denizinde kıyıları bulunan, Finlilerin vatanı olan ülke
Finll فينلي : Finlandiya'da yaşıyan halk (bak. Finlandiya)
Batılılara benzer tarzda davranan, batılıların huy ve ahlâkını benimsemiş
firkat فرقت : ayrılık, ayrı kalma, ayrılış
firkatli فرقتلی : ayrılık acısı dolu, üzüntülü
fisebilillah في سبل الله : Allah (c.c.) yolunda, Al-
lah (c.c.) için
fistan فصطن :entari; kadın elbisesi
fişek فيشك : tabanca veya tüfek mermisi
fişenk فيشنك : fişek (bak. fişek.(
fitil فتيل : mumkandil ve lâmbada yanıcı mad-deyi emerek yanmayı sağlayan ip veya bez
fitne 1: فتنه.bozgunculuk, ara bozuculuk 2.ka-rışıklık, kargaşa 3.küfür, azgınlık, sapkınlık 4.imtihan (sınav), deneme 5.altın veya gü-müş bulunan maddeyi eritip saf altın veya gümüş elde etme
fitne-i ahirzaman فتنه آخر زمان : ahirzaman fit-nesi, dünyanın son dönemindeki inançsızlık, azgınlık, sapkınlık ve anarşi hareketleri
fitne-i azîme فتنة عظيمه : büyük fitne, büyük ka-rışıklık ve anarşi
Açıklama Gerektiren, Kapalı Sözlerinden Bir Seçme Zikredeceğimiz Bölüm 682
1. Bu olursa, dinin lideri kuyruğuyla [yere] vurur; böylece sonbahar bulutları gi-bi onun etrafında toplanırlar. 683
2. Bu, şahşah684 bir hatiptir."
3. Düşmanlığın tehlikeleri vardır.
4. Kadınlar, evlenme çağına gelmişlerse yakın akrabaları onları evlendirmede da-ha önceliklidir.***
682 Bu başlık altında zikredilen sözler, çeviriye esas aldığımız metinde, 260, sözden sonra, yeni bir numaralamayla geçmektedir. Diger sözlerin sıralamasını değiştir memek için bu dokuz sözü buraya almayı uygun gördük.
683 Ibn Ebi'l-hadid, bu sözle ileride vuku bulacak buyük savaşlara işaret edildiğini, di-nin lideri olarak zikredilen kişinin Mehdi olduğunu, kuyruğuyla vurmasından ise çarpışma ve dalgalanmadan sonra durgunlaşmanın kastedildiğini söylemektedir. Metinde geçen "yasab" (lider) kelimesi", arıbeyi anlamında olup arıbey zamanı-nın çoğunu uçarak geçirir, kuyruğuyla yere vurunca da uçmayı bırakıp durur (ΧΙΧ-ΧΧ, 61).
684 mahir
"Şahşah" kelimesiyle hitabette mahir olanı ve sürükleyici konuşanı kastediyor. Sü-rükleyici konuşana ve gidene şahşah denir. "Şahşah" kelimesi, bu mevzunun dı-şında cimri anlamındadır.
"Kuhem" kelimesiyle helâk edici şeyleri kastetmektedir. Zira husumet, çoğunlukla sa-hiplerini helâk ve yok edici durumlara sürükler. "Bedevilerin tehlikesi de bu anlam-dadır. [Kurak) yıl onlara isabet eder ve mallarını yiyip bitirir, yılın onları tehlikeye maruz bırakması böyledir. Bu hususta başka bir açıklama da yapılmıştır. O da şudur: [Kurak geçen yıl onlan çölün verimsiz olduğu zamanlarda ekili memleketlere sü-
rükler yani yerleşim bölgelerine girmeye muhtaç eder. Kadınlar, evlenme yaşına gelmişlerse, kardeşler ve amcalar gibi mahrem olan asa-beleri, -istemeleri halinde- onları evlendirmede annelerinden daha önceliklidir.
5. Iman, kalpte beyaz bir zerre olarak belirir. Iman arttıkça bu zerre de büyür.
6. Kişinin şüpheli borcu olursa onu aldığında, geçenden dolayı arıtması gerekir.
7. Savaşa gönderdiği bir orduya şöyle dedi:
Güç yetirebildiğiniz kadar kadınlardan uzak durun.
8. Fal oklarından ilk başarısını bekleyen, oklarla kumar oynayan galip kumarbaz gibi.
9. Savaş kızışınca Resûlullah (s) ile korunurduk. Bizden, düşmana ondan daha yakın kimse olmazdı.
***
Bu, Müminlerin Emirinin (a) sözlerinden seçilenlerin sona ermesi nedeniyle hedefe ulaşıldığı andır. Kenarlarından dağılanı bir araya getirmek ve bölgele-rinden uzak olanı yaklaştırmak suretiyle bizi başarılı kılarak iyilikte bulundu-ğu için Münezzeh Olan Allah'a hamd ederiz. Kaçırılandan yararlanmak, son-radan ulaşanları eklemek, bazı kapalılıkların bizim için açığa çıkabileceği ve henüz ulaşamadıklarımıza sonradan ulaşabiliriz düşüncesiyle -daha önce zik-rettiğimiz üzere- her babın sonunda bazı boş sayfalar bırakmayı kararlaştır-dık. Başarımız ancak Allah'tandır. O'na güvendik. O bize yeter! O ne güzel vekildir!
Kitabı, Receb 400'de [Şubat-Mart 1010] bitirdik. Allah, Peygamberlerin so-nuncusu, yolların en hayırlısına ileten Efendimiz Muhammed'e, temiz ailesi-ne ve yakın yıldızları olan 685 Ashabına salât etsin.
Metinde geçen "zanon" süpheli borcl kelimesi, sahibinin borçlu kişinin borcu ödeyip ödemediğini bilmemesidir.
685 Abduh [2], 5. 517'de tamlama, "nücümü'l-yakın yakın yıldızları)" şeklinde, çevi-riye esas aldığımız nüshada ise "yevmü'l-yakın yakın gününde)" şeklinde yazıl-mıştır.
Bir taraftan bunları söylerken, diğer taraftan, Peygamber Efendimizin elini uzat-
"Allah'tan başka ilâh olmadığına ve senin Onun resulü olduğuna şehadet ede-rim."
mişti. Sana selâm ve seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a da hamdol-müjdele-"Vallahi senin, vasıflarını İncil'de görmüştüm. Seni Meryem oğlu İsa sun.
Peygamberimizin (asm) Hayatı
Dünya Okuma Yaz Günü azma
- 1529-Kanunî Sultan Süleyman Budapeşte'yi fethetti.
1941-Leningrad Almanlar tarafından kuşatıldı.
1952-Risale-i Nur hakkında Afyon Mahkemesi'nde bir duruşma gerçekleşti.
8
PAZAR
SUNDAY
EYLÜL
SEPTEMBER
C
Sizi doğru yola iletmesinden dolayı Allah'i tekbir ve tazim edin.
BİR HADİS
Bakara Suresi: 185
Allah'ı büyük tanıyıp dilinizle de bunu ifade ediniz ki Allah da günahlarınızı bağışlasın.
Müsned, 5: 199
Mâsum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, mûsibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bâzı esbab ve hikmetler vardır.
Eğer lis bulunsaydı onlar kurtulurlardı. ceğim." Halbuki, bunlar harbi ve perişaniyeti ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek demiş: "Ya yanlışımı bulunuz; veyahut sizinle mahvoluncaya kadar cihad ede-ve münafık Yahudiler ve bütün âlem-i küfür, her tarafta ilân edeceklerdi. Hem gösterseydi, pek çok kesrette bulunan ve pek çok inatlı ve hasetli olan kâfirler Hiç Yahudi bir âlim veya Nasrānī bir kıssis, onun bir yanlışını gösteremedi.
Mucizat-ı Ahmediye (asm)
2025 BEDIUZ UZZAMAN TAKVİMİ
TARİHTE BUGÜN
-634-Hz. Ebubekir'in vefatı.
- 1921-Yunan ordusu taarruza geçti ve Sakarya Meydan Savaşı başladı.
1923 - Lozan Antlaşması TBMM'de onaylandı.
1953 - Bediüzzaman
kendi ihtiyarıyla Isparta'ya yerleşmek üzere Emirdağ'dan ayrıldı.
1972-Nur Talebelerinden Dr. Sadullah Nutku vefat etti.
AĞUSTOS 23
CUMARTESİ
29 1447 SAFER
RUMI: 10 AĞUSTOS 1441 HIZIR: 110
Şualar
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
BİR AYET
Yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an.
Gafillerden olma.
A'raf: 205
BİR HADİS
Kul Müslüman olup İslam'ın gereklerini yerine getirdiğinde, Allah daha önce işlediği bütün
kötülükleri affeder.
Buharî, İman: 31
Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek ve parlak bir hayat ve nihayetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhafaza edilmiş; mükafatlarını göreceksiniz.
Emr-i bi'l-mâruf ve nehy-i ani'l-münker vazifesini yerine getiriniz! Dînin yasak ettiği şeylerden, dîne uygun olmayan işlerden ve bid'atlerden sakınınız!
Fudayl bin lyâz şöyle anlatmıştır:
"Havanın çok sert ve soğuk olduğu bir gün, Şeyh Abdü'l-Allâm'ı gördüm. Üzerinde ince bir elbise vardı. Soğuk olmasına rağmen buram buram terliyordu:
<<<-Bu soğukta böyle terlemenizin sebebi nedir?>> dedim.
Şöyle dedi:
<<<-Bir gün bu mekânda bir günah işleniyordu. Ben buna mânî olmak istedim fakat mümkün olmadı. İşte bunun ızdırâbın-dan dolayı bu mekânı gördükçe terliyorum ve kıyamet günü bunun mes'ûliyetinden nasıl kurtulurum diye korkuyorum!»"
Ya siz, her gün hem kendiniz, hem de başkaları için nice emr-i bi'l-mâruf vazifesini kaçırıyorsunuz!
Hâlinize bir bakınız!
Ümmet-i Muhammed'in nur saçan kandilleri olan irfan sahibi âlimlere yakın olunuz!
Ruhsatlardan uzak durup, azîmetle amel ediniz!
Ruhsatlarla amel etmek, zayıf kişilerin işidir. (Bkz. Mevlâna Şihâbeddîn, Ägâhi-yi Seyyid Emir-i Külål, s. 56-58; Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, X, 338-342)
Dünyayı ve dünyaya düşkün olanları sevmek, Allah Teâlânın râzı olduğu yol-da yürümenize en büyük bir engeldir.
-Dâimâ Allah Teâlâ'yı hatır-layıp O'nu zikrediniz!
Böylece dîninizi dünyaya değişmemiş olursunuz.
-Dâimâ Allah Teâlâ'dan korkunuz!
Hiçbir ibadet, Allah korkusundan daha tesirli değildir.
Elbiseyi temiz su arındırır.
Dili de Allah Teâlâ'yı zikretmek temizler.
➤Bedeninizi namaz kılmak,
Malınızı zekât vermek temizler.
Yolunuzu, insanların sizden râzı olması temizler.
İhlas sahibi oluncaya kadar ihlâsı, kurtuluşa erinceye kadar da kurtuluşu arayınız!
Kalbin, dilin ve bedenin temiz olması, helâl lokma yemeye bağlıdır.
Helâl lokma yiyen insanın midesi, içinde temiz su toplanan havuz gibidir. Bu havuzdan etrafa temiz su dağılır ve bu su ile çiçekler yetişir, ağaçlar meyve verir, ondan istifade edilir.
Hiçbir işe, Cenâb-ı Hakk'ın ismini anmadan (besmelesiz) başlama-yınız ki o işten dolayı âhirette utanmayasınız.
İhlaslı olunuz! Her işinizi Allah ızası için yaparsanız kurtu-lursunuz.
İhlassız işlenen amel, üzerinde padişahın mührü olmayan para gibidir. Üzerinde padişahın mührü bulunmayan parayı kimse almaz.
. Üzerine mühür vurulanı ise herkes alır.
İhlasla yapılan az amel, Cenâb-ı Hak katında çok amel gibidir.
İhlassız yapılan çok amelin ise Hak katında kıymeti yoktur. Yap-tığınız her ibâdeti ve işi ihlâs ile yapınız! Böylece Allah Teâlâya yakın ve rızâsını kazananlardan olursunuz...
Mert o kişidir ki önce iyice düşünür sonra amel etmeye başlar. Böylece sonunda, yaptığı işten utananlardan olmaz. (Heyet, Evliyålar Ansiklopedisi, X, 338)
BİR ÇÖMLEK GİBİ
Dünya sevgisi ve bağlarının nemin-den kurtulmadığı müddetçe, vücut çömleği bir işe yaramaz.
Çömleği pişirmek için sağlam olarak fırına sürerler.
Mânevî tasarruf fırınına giren çömleklerden bazıları sağlam, bazıları da kırık çıkar. (Yani eksikliğini gideremez, nefsânî arzularından kurtulamaz.)
Biz, kırık çıkan çömlekler hakkında da ümitvâr oluruz. Çünkü onları hemen toz hâline getirir, başka bir çamurla karıştırıp çömlek yapar ve tekrar fırına veririz. Sağlam çıkana dek böyle yaparız.
➤Yani bıkıp usanmadan terbiyelerine devam ederiz. (Muhammed Pårså, Muhammed Bahâüddin Hazretleri'nin Sohbetleri, s. 36)
Onlar öyle kimselerdir ki halktan hiçbir gelirleri yoktur. Bununla beraber, onların birçoğu tam bir kalp huzuru, tevâzu ve kırgınlık içinde yaşayıp giderler. Böyle kimseleri ara bul ve onlara hizmet et!
ELİ BOŞ KALMA!
Nefsin isteklerini terk ediniz ki âhirette utanıp mahcup olmayasınız.
Eğer şükrederseniz Allah Teâlâ size her istediğinizi ihsân eder.
Bu dünyada ne yaparsak, âhirette onun karşılığını bulacağız.
-Ey dostlar!
Dikkat ediniz ve uyanık olunuz!
Bir kişi hevâ ve heveslerinden vazgeçmedikçe, tuzağına av düşme-yen ve eli boş dönen avcı gibidir.
Eğer insan Allah Teâlâ'yı unutur, gaflete dalarsa, belâ ve musibete dûçâr olur.
Ne yazık ki ömür bitmek üzere olduğu hâlde insan dünyalıklara dalmış, nefsinin esiri olmuş ve âhiret yolculuğunu unutup ihmal etmiştir.
o kadar doymazdır ki bazen tek kadınla mez, gayr-i meşru yollara saparak çok ka yaşamak ister. Mümkün olsa her çiçekter alma kabilinden hırsla, aşırı istekle daha far nı isteyecektir.
Bu duygunun dünyada bütünüyle doy ması mümkün değildir. Eğer insan meşru o yetinip sabır gösterirse karşılığını ahirette sıyla görecektir. Bir kısım ölçülere riayet takdirde ahirette ona öylesine güzel kad verilecektir ki bu mü'mine sevinç olarak cektir.
***
Büreyde'den (ra) rivayetle:
Cennete girdim, genç bir kız beni karşıl "Sen kiminsin?" diye sordum. "Zeyd ibni rise'ninim" dedi.
Ziya
***
Cennete ilk girecek kafile
Ebu Said el-Hudrî'den (ra) rivayetle:
Cennete ilk girecek kafile on dördündeki gibi, ikinci kafile de gökteki en parlak ve gu yıldız renginde olacaktır. Her birisine iki es ve lir. Bu eşlerden her birisi üzerinde yetmis gu
wardır. Bacak kemiklerinin ilikleri bu elbi-nden görünür.
Tirmizi, Kıyame: 60.
***
Cennete girecek olan insanlar hep aynı dikleri salih amellere göre bazıları ayın dürdündeki parlaklığı gibi, kimileri yıldız gibi rlayarak gireceklerdir. Bunlar Cennete gire-kilk kafilelerdir. kam ve mevkide bulunmayacaktır. Dünyada
Cennete girenlere ilk etapta ikişer eş verilir. eşlerin üzerinde yetmiş çeşit elbise olduğu lde, bacak kemiklerinin ilikleri görünür. Bu sına dünyadaki kulluklarına karşılık verilen mükâfattır. Cennet madem güzellikler diyarı-. Ve çeşit çeşit güzelliklere sahiptir. Elbetteki kan, Cennetin herşeyinden istifade etmek iste-cektir. Öyleyse Cennetteki bütün güzelliklerin çük bir nümû-nesinin, Cennetlik eş ve huri-ende bulunması kadar makul birşey olamaz.
Peki buna niçin ihtiyaç vardır ve bu kadar cbise giydikleri hâlde birbirlerini örtmemeleri ne demektir ve bu nasıl mümkün olabilir?
Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretleri bu Mususu Mektubat isimli eserinde şöyle anlatır:
Ehl-i Cennet olan bir insan, hususan bütün ygularıyla ve cihazat-ı maneviyesiyle ubudi-
SIRR-I INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE-MAIDETUL KURAS
neşredilen "Dairetü'l-Mearifi'l-İslâmiyye"de belirtildiğine göre, harflerin, ra vardı. Hemze'den, kafa kadar olan harflerin, birden yüze, son dokuz harf de kamlara delalet etmek üzere kullanılma geleneği, İbrânî ve Aramilerde de 200'den 1000'e kadar rakamlara delalet ediyordu.
görüşlerine yer veren Kadı Beydâvî, onların dayandıkları Ebcedle ilgili mes. Kur'an'da Ebced hesabının varlığını kabul eden Ebu'l-Aliye gibi alimlerin hur hadisi kabul etmektedir. Ancak Hz. Peygamber (a.s.m)'in onlara karşı gos. ğini, aksine onlara karşı gösterdiği tebessümü, onların cehaletine karşı bir terdiği davranışın, onların söylediklerini kabul ettiği anlamına gelmeyece tepki olabileceğini vurgulamaktadır. Bununla beraber, Kur'an'da Ebced hesa bının varlığını kabul edenlerin, kabul gerekçelerini şöyle özetlemiştir: "Her ne kadar ebced hesabı, yabancı kaynaklı olsa da, Araplar dahil insanlar ara miskåt, siccil, kıstas kelimeleri gibi artık arapçalaşmıştır. Onun için onun gos-sında, o kadar meşhur bir yere sahip olmuştur ki, âdetâ, yabancı kökenli olan tereceği delâletler, diğer arapça ifadeler gibi makbuldur."1
İbn-i Aşûr gibi bazı âlimlerin bildirdiğine göre, ebced hesabı, kadim za mandan beri kullanılagelen bir sistemdir. Hz. Davud (a.s)'un kitabındaki bazı neşideler bu hesabın simgelerini taşıyor. Yine Romalıların bu sistemle rakam-lar kullandıkları bilinmektedir. Bu sistemin Araplara, Romalılar veyahut Yahůdiler tarafından geçtiği tahmin edilmektedir. İbn-i Aşûr, mukattaat harf-leri ve ebcedle ilgili rivâyet edilen hadîsi anlatırken "Hz. Peygamber (a.s.m)'in onlara karşı diğer bazı harfleri zikretmesi O'nun bu harfleri gerçekten ümme-tin ömrü için birer işaret kabul ettiği anlamına gelmez" şeklinde bir değerlen-dirme yapmıştır. Ancak kendisi, hadîsin sıhhati konusunda bir şey söyleme-diği gibi, ebced hesabını inkâr ettiğini gösteren bir ifadesi de söz konusu de-ğildir.
Hâkim'in Müstedrek adlı hadis kitabının tahkikli neşrini gerçekleştiren Yusuf Abdurrahman Maraşlı, söz konusu kitap için hazırladığı fihristin mu-kaddemesinde "ebced" konusuna da değinmiştir. O'na göre, İslâm öncesi dō-nemlerde Yahudî ve Hristiyanlar tarafından kullanılan ebced sistemi, İslâm'ın zuhūrundan itibaren yaklaşık bir asır kadar eserlerin tertibinde kullanılmış daha sonra terk edilmiştir. Fakat "ebced hesabı", bir matematik sistem olarak, tarih boyunca kullanılmaya devam etmiştir. Daha önce 22 harfden oluşmuş
El-Beydavi, Envâr'ut-Tenzil, 1/37
* İbn Aşûr, Muhammed Tahir el-Cezairî, et-Tahrir ve't-Tenvîr, 1/208.
bu sisteme Müslümanların işi ele almaları ile "peltek se, hı, zel, dad, zı, ğayın *harfleri ilave edilmiş ve sayı 28'e ulaştırılmıştır.
Muhammed Hamidullah'ın görüşü de şu merkezdedir: Ay'ın 28 menzili gibi, arap alfabesi de 28 tanedir. Bunlar her biri belli bir sayıyı göstermek su-retiyle 1'den 1000'e kadar rakamları ifade eder. Sûre başlarında bulunan hece harfleri ise 14 tane olup yüksek mânâlar ifade etmektedir. Güzel bir te-vafuktur ki, Ebced sisteminin asıl adı olan "Ebû câd" kelimesinin matematik değeri, 17'dir. İslâmın ortaya çıktığı sırada, Mekke'de yazı bilenlerin sayısı da 17'dir.2
Annemarie Schimmel'in bildirdiğine göre, müselles (üç haneli kare) diye bilinen, bütün yatay ve düşey satırlarda olduğu gibi, çapraz hatlarda da ra-kamlarının toplamı 15'i veren bir maharetli karenin İslâmî gelenekte çok yay-gın bir yeri vardır. Bu karenin, diğer adıyla Vefk'ın bu değeri, semâvî kimli-ğinden kaynaklanmaktadır. Bu (sihirli/maharetli) karede yer alan harfler, "В-Ti-D-keskin Z-H-C-V- elif-noktasız Hı" harfleridir. Vefkte bazen kendileri, ba-zen de ebced değerleri yazılan bu dokuz adet ebced harfinin, ilk defa Hz. Adem (a.s)'e vahiy olarak geldiğine dair yaygın bir kanaat vardır. Karede yer aldıkları şekilde; söz konusu dokuz harfin yukarıdaki sıraya göre, üçer üçer ebced değerleri şöyledir: 2+9+4=15, 7+5+3=15, 6+1+8=15.3
Söz konusu meharetli kare, İmâm-ı Gazâlî tarafından da kabul görmüş, "bir tılsım olarak tesiri tecrübe ile sabit olduğu" ifade edilmiştir. Öyle ki, za-manla, Gazzalî'nin karesi (müsellesü'l-Gazalî) şeklinde ün yapmıştır. Aslında bu etkin fonksiyona sahip karenin harfleri, Hz. Ali tarafından da, sırlı olarak kabul gördüğünü gösteren ifadeleri vardır. Esrarlı olduğu bilinen Celcelûtiye kasidesinde, Hz. Ali "Bi sırrı buduhin echezatın /betadin zehecin bi vahi'l-vehâ.."diyerek, bu sırlı harfleri, diğer bir kaç harfle beraber, münacatta kul-lanmıştır.4
6.1.3 Ebced Hesabı ve Hurufçuluk (Hurûfilik)
Bazı kimseler, Ebced hesabı gibi Esrar-ı hurufla ilgili işârî tefsir yorumları
1 Maraşlı, Yusuf Abdurrahman, Fihrisu Ahâdîsi'l-Müstedrek, 19.
2 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2018, sh. 20, 147.
3 A. Schimmel, Sayıların Esrarı, Trc: Mehmet Temelli, İstanbul 1997, sh. 39.
* Muhammed b. Muhammed, Gazzali, el-Munkızu mine'd-delâl, sh. 46, şekil için bkz.
s. 50; Ahmed Ziyaeddin, Gümüşhanevî, Mecmuatu'l-Ahzab (Şâzelî), sh. 515.
datci, En yakın memur. Devlet büyük-yanında bulunan en yakın memur YAVER: f. Yardımcı, Meded-
, بوك Yaver-i Ekrem Cenab-ı Hak-inde calisan en makbul yäver, en kerim o-ret- Muhammed. (A.S.M.)
Yaverän (Yaver, C.) 1. Yá-
Yardımcılar.
Ja Yaveri: f. Yaverlik, yardımcı-
YAVUZ Şiddetli yanan..
kalade, Pek sert.
بار سلمان سے YAVUZ SULTAN SELIM : 475-926) Osmanlı Padisahlarından dokuzun-dr. Sultan Süleyman Han'ın babası, 2. Baye-Han'ın oğludur.
Azim ve sebat örneği olan ve memleket erinde en küçük kusurları bile afvedemiyen Selim, Çaldıran seferine çıkmıştı. Uzun et seferde olan askerleri bir gün padisahin ca-kurşun atacak kadar işi İleri götürdüler. Ya-Selim hemen çadırından dışarı fırladı, atına at-gibi toplu bir hålde duran yeriçerilerin ara-atını sürdü, öfkeli nazarlarla sert sert baktıktan
Bre asker kıyafetli korkak herifler! Aske-bat, emre muhalefetten mi ibärettir? Zahmete anmadan zafer kazanmak kande görülmüştür? edit ve erliğinden şüphe edenter, rahatını düşü-er geri dönüp karılarının yanlarına gitsinler. buraya kadar zahmetler Ihtiyar edip, kemal-i tine bir surette geri dönmek için gelmedim. msiri celådetim altında hamaset ve şecaat gös-mek isteyenler benimle beraber gelsinler. Siz mezseniz, ben yalnız da giderim..." diyerek a-Çaldıran'a doğru sürmüştür. Neticede Şah İs-e salip geldi. Şilliğin Anadolu'ya yayılmasına N oldu. Daha sonra Tebriz ve Mısır'ı aldı. Hut-rde "Haremeyn-li şerifeynin Hädimi" diye is-okuttu ve ilk Osmanlı Hälifesi oldu. Osmanlı etinin topraklarını iki misline çıkardı. Büyük İslam İttihadı Için gayret gösteriyordu. Şirpen-denilen bir. çıban vesilesi ile Rahmet-i Rahmåna rustu, Türbesi, İstanbul'da yaptırdığı Sultan Se-Camil avlusundadır. (R.Aleyh)
بارد YAZDEH: f. Onbir.
بارد Yazdehüm: f. Onbirinci.
YA'ZID: Acı marul.
يعاتب YEAKIB : (Ya'kub. C.) Erkek
wekter.
akve saf akan göller. Beyaz bulutlar. Sub-حال YEALIL : (Ya'lul. C.) Suları winde meydana gelen kabarcıklar. Cift hörgüclü
يأجوج ويا موج VECOC VE ME'COC Kisa boylu olacakları söylenen ve Kur'ân-ı Kerim'de bahsi geçen ve ortalığı fitne ve anarsiye boğacak o lan bir kavmin Ismi.
(Ye'cüc ve me'cüc hadisatının icmall Kur-anda olduğu gibi, rivayette bir kısım tafsilät var. Ve o tafsilat ise, Kur'ânın muhkemätından olan ic-máli gibi muhkem değil, belki bir derece mütesă-bih sayılır. Onlar to'vil isterier, Belki ravilerin ic-tihadları karışmasıyla täbir Isterier. Evet
لا يعلم الغيب الا الله
Bunun bir
te'vili şudur ki: Kur'an'ın lisan-ı semavisinde "Ye'-cüc ve me'cüc" nămı verilen Mançur ve Moğol ka-bileleri, eski zamanda Çin-1 Maçinden bir kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa'yı herc ü merc ettikleri gibi, gelecek za-manlarda dahi dünyayı zir ü zeber edeceklerine Işaret ve kinäyedir. Hattă şimdi de komünistlik i-
çindeki anarsistin ehemmiyetli efrådı onlardandır. Evet, Ihtiläl-i Fransavide hürriyet-perverlik tohu-miyle ve aşılamasiyle sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım mukaddesâtı tah-rip ettiğinden aşıladığı fikir, bilahare Bolşevikliğe Inkiläb etti. Ve Bolşevikilk dahl çok mukaddesat-i ahlakıye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan; el-bette, ektiklerl tohumlar hiç bir kayıd ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek. Çünkü kalb-i Insäniden hürmet ve merhamet cıksa; akıl ve
zekävet, o insanları gayet dehşetil ve gaddar cana-varlar hükmüne geçirir.. daha siyasetie Idare edii-mez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise; hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve häkimi-yette geri kalan çapulcu kablleler olacak. Ve o se-räite muvafık Insanlar ise: Çin-i Mäcin'de kırk günlük bir mesafede yapılan ve acālb-l seb'a-l ålern-den birisi bulunan sedd-i Çininin binasına sebeblyet veren Mancur ve Moğol ve bir kısım Kırgız kabile-leridir ki, Kur'ân'ın mücmel haberini tefsir eden Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalätü Vesselâm) mu'ciză-ne ve muhakkikane haber vermiş. Ş.) (Bak: Mürted)
یدYED: EI, Mc: Kuvvet, kud-
ret, güç. Yardım. Vasıta. Mülk.
بدبيضاء Yedi beyza: Musa Aleyhis-selamın mucize olarak gösterdiği beyaz ve parlak ell, Bu tâbir mecâz olarak keramet ve harikulāde håller ve meziyetler hakkında kullanılır.
ياسين Yedlemin Kanunen güveni-lir kimse olarak seçilen şahıs. Mahkemece kendi-sine bir şey emanet olunan kimse. Emniyetli, teh-Ilkesiz ve korkusuz yer. Hz. Muhammed'in (A.S. M.) bir läkabı.
(Yakin: Marifet ve diräyetin ve emsälinin fevkinde olan limin sıfatıdır. İlm-i yakin denir, ma'-rifet-i yakin, denilmez. Ayn-el yakin: (kelimenin merfu hali ayn-ul yakindir.) Göz İle görür derecede veya görerek, müsähede ederek bilmek. Meselá; u-zakta bir duman görüyoruz. Orada ateşin varlığını llmen billyoruz, demektir. Bu bilme derecesine ilm-el yakin deniyor. Ateşe yaklaşıp, gözümüzle görür-sek, ona ayn-el yakin bilmek deniyor. Daha da iler-llyerek bütün hislerimizle ateşin varlığını anladık i-se; ateşin yakması ve sair sıfatlarını da bildik ise, bu nevi'den olan ilmimizin derecesine de Hakk-al yakin deniyor. (Hakkal yakin: Abdin sıfatları, Ce-nab-ı Hakkın sıfatlarında fäni olup kendisi onunla Ilmen ve şuhuden ve hålen beka bulmaktadır. Ö. Nasuhi)
يقينا
kat'i surette.
Yakinen: Hiç şübhesiz olarak,
یقینی Yakini: Şübhe edilmeyecek II-mi hälde, hiç şeksiz bilinmeğe dair.
Yakiniyyat: Yakini bir surette
bilinenier,
يقينيات
يقطين YAKTIN Kabak, kavun ve karpuz gibi dalları yerde yayılan bir nebat adı.
يعقوب YA'KUB (A.S.): Kur'ân-ı Ke-rimde adı geçen Peygamberlerdendir. Yusuf Aley-hisselämın babası ve Ishak Aleyhisselâmın oğludur. Bir adı da İsrail olduğundan bu sülaleden gelenlere İsrail oğulları manasına, Beni İsrail denilmektedir. Büyük oğlunun adı Yehud olduğundan sonradan bunlara Yahudi denilmiştir. (Bak: Yusuf A.S.)
یاقوت
YAKUT: Çeşitli renkleri olan
kıymetli bir süs taşı.
یا فوت مذاب
Yakut-ı müzāb: Erimiş yakut.
Göz yaşı. Kan. Kırmızı şarap.
یا فوت رود
يقضه
Yakut-ı zerd Sarı yakut. *
Güneş.
YAKZA: Uyanıklık. Dikkatte
olma,
Yakzān: Uyanık.
يقة Yakzaten: Uyanık olarak. Şu-
urlu ve dikkatli surette.
YAL. Kuvvet, güç, Boyun,
gerdan.
بال وبال
al bål: Boybos düzgünlüğü.
YALAK: Hayvanların su iç-
melerine mahsus içi oyuk kütük veya taş. Çeşmele-rin musluğu altına konulan taşa da bu ad verilir.
YALAN: (Bak: Kizb(
YALDIZ: t. Cila. Parlatmağa
yarıyan şey.
YALE : 1. Sığır boynuzu.
YALEYTE: Keske, ne olurdu. YALMEND: f. Alle reisi. Alie
YANKESİCİ: Biçimine getir rek insanın üzerinden gizlice birşey çalan hırsız.
YAR: f. Dost, ahbab, tanıd Maşuk, sevgill.
Yardımcı, Aşık.
بار
یاری و ما
Yarı bivefa: Vefasız dost.
Yarı Cihâr: (Bak: Car yar)
پارچهار
Yarar: Hazret-i Peygam-
ber Aleyhissalātu Vesselâmın en sådık sahåbes Hazret-i Ebubekir Radiyallahü Anhın ünvanı. Hic-ret esnasında en tehlikeli bir zamanda mağarayagira diklerinde Peygamberimiz Aleyhissalätü Vesseläma sadakatia hizmet ettiğinden bu nam ile anılır. (Bak Siddik)
di
red, takat.
بار قدیم
Yår-ı kadim: Eski dost.
YARA f. Güç, kuvvet, kud
sol
بارا
باران
YARAN: f. Dostlar, Sadık ar
kadaşlar. Sevgililer.
باران عشق
Yârân-ı aşk Aşıklar, ask
kat Sel nen Ber zell Son term gelm tini mall mån beler mini Devi bir çe de kavu
dostları.
باران صفا
Yârân-ı safa: Zevk ve eğlen-
ce lie vakit geçiren dostlar. Safå dostları.
بارانه
باره
YARANE: f. Dostça.
YARE: f. Bilezik.
باره
باره دل
یاره هجران
YARE: Yara.
Yare-l dil: Gönül yarası.
våre-i hicrân: Ayrılık yarası.
YAREK f. Dölyatağı. Meşi-
me,
بارعاس
YARI OMMI: Yazıyı tam ya-
zamıyan. Imi daha ziyade ilhama istinad eden.
یاری
YARI: f. Yardım. Dostluk.
بارند
YARMEND f. Dost, muin,
yardımcı.
ياررس
YARRES: f. Imdada yetişen.
ياسمين YASEMİN f. Güzel kokulu, beyaz ve güzel çiçekler açan sarmaşık cinsinden bir ağaç.
lim C
يصف
YASIB: Yeşim taşı.
YASIF: Yeşim taşı.
YASİN: Ya Seyyid, yå insån
gibi muhtelif månalar rivayet edilir. Şifredir. Hz. Peygamberin (A.S.M.) fıtraten, hilkaten, edeben ve ahläken en yüksek olduğu herkesce bilindiğin-
mukattaa) den bu isim kendisine verilmiştir. (Bak: Huruf-1
Suresinin ismidir. Mekkidir. سوريس Sure-i Yasin K. Kerimin 36.
YA: Kur'an alfabesindeki son ismidir. Ebcedi değeri 10'dur. Heca harfleri. mahmuse kismindandır. Sedide ile rihve arasin-ortadadır.
4 YA: "Hey, ey!" mânasında olarak kullanılır. Arapçada basına geldiği kell. in Prabini ötre okutur. "Ya-Halimu, Ya-Rahi-da olduğu gibi. Ya, terkibli kelimelerin başına se bastaki kelimeyl "üstün" meftuh okutur.
Rabbe-l Alemin" de olduğu gibi.
"ya" oc sekilde kullanılır:
1-Müennes zamiri olur. Kübra
حى gibi.
کبری
2-Harf-i Inkår olur.
3- Harf-i tezkar olur. Bu halde elifle olursa art- nida" dir, Bazen te'kid Icin kullanılır: "YS Lah, Ya Rabbi" denildiği gibi, Bazen teessüf, is-dad ve istigase Ifade ettiğil de olur. "Ya meded shut" manasina: "Ya gelir ya gelmez" gibi, Taac-ah, Ya Allah!" gibi, Ya, terdif beyan eder, "Ve-ve istiqrab beyan eder: "Ya öyle mi?" de oldu-ibl. Tasdik bildirir: "Evet, hay hay" manasını 1. de eder. "Gider ya" gibi.
بات YAB: 1. "Yaften: Bulmak" starından emir kökü olup, birleşik kelimeler ya-
شمایات
Şifāyāb: Şifa bulan, iyileşen.
پایان
YABAN: f. Çöl, sahra.
Yabani Yabana mensub. Is-yerlerde yaşıyan, Yabancı , alışmamış.
پایانی
پاینده YABENDE: f. Bulan, bulucu.
Keşfeden, käsif.
YABIS: Kuru.
بايات
11
YABNAK: f. Bulan, bulucu.
YA'BUB: Hızla akan nehir.
uyu çok olan ark. Bulut. Hızla giden at. YAD: f. Anma. Hatırda tut-
Yahudilerin vaziyetlerine ve seciyelerine Işa-ret eden âyetler şunlardır: 2:60-66 arası. 5:62-64 arası ve 17:4.
(Yahudilere müteveccih su Iki hükm-ü Kur'ā-ni, o milletin hayat-ı içtimalye-i Insaniyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müdhiş düstur-u umu-miyi tazammun.eder ki, hayat-ı İçtimalye-l beşeri-yeyl sarsan ve sa'y ü amell, sermaye ile mübareze ettirip, fukarayı zenginlerle çarpıştıran, muzaaf ri-ba yapıp bankaları te'sise sebeblyet veren ve hile ve hud'a ile cem-i mal eden o millet olduğu gibi, mah-rum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükü-metlerden ve gäliplerden intikamlarını almak İçin her çeşit fesat komitelerine karışan ve her nevi Ihtiläle parmak karıştıran yine o millet olduğunu Ifade ediyor. S.)
يحيى YAHYA (A.S.): Zekeriyyanın (A.S.) oğludur. Beni Isräll Peygamberlerinden ve l-så Aleyhisselâmın şerlatı ile amel edenlerden ol-muştu. Hz. İsa'dan (A.S.) önce Tevrata göre hare-ket ederdi. Kudüs'ün o zamanki relsi, Hz. Yahya'-nın, Hz. Musa şerlatı üzere amel etmediğini İleri sürdüklerinden şehid ettiler.
ründü. Hem bazı kelimat-ı Kur'äniye yapraklar arasında birbirine bakması ve müvazi gelmesi gibi birkaç cüziyata işaret edildi. Halbuki o cüziyat, o meseleye hiçbir cihetle kafi gelmiyordu.
Bir zaman sonra lafz-ı Kur'an ile lafz-ı Resûl-i Ekrem Aleyhissela-tu Vesselam'de tevåfukât-ı gaybiye tabir ettiğimiz bir vaziyet-i harikul'ade gördük. İcaz-ı Kur'an'a ait risalede Kur'an lafzı o işareti verdi.
Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) mucizatında Resûl-i Ekrem (Aleyhissalatü Vesselam) kelimesi aynen o işârâtı veriyordu. İman-ı Billah'a dâir olan sair müteaddit risalelerde Lafzullah o işareti vermedi. Çünkü Lafzullah nadir zikrediliyordu. O'nun yerinde Cenab-ı Hak kelimesi Sani-i Hakim, Hålık-1 Rahim gibi sair Esmå-i Hüsnâ ile tabir edilmiş. Lafzullah o erkan-ı imani-yenin en a'zamı olan İman-ı Billah, risalelerin içinde en çoğuna en mühim-lerine sahip olduğu halde, i'câz-ı Ahmediye (A.S.M.) ile i'cáz-1 Kur'aniyenin işaretleri gibi parlak işaret vermemiş. Şimdi katiyyen gördük ki: O işaret ise; Kur'an-ı azimüşşan o kadar parlak göstermiştir ki: Hiç bir cihette ihti-yaç kalmamış ki, başka yerde tezahür için cilvesi görünsün. Evet, Kur'ân-ı azimüşşanda Lafzullah çok nûranî ve kesretle çok ma'nidår ve vüs'atle çok nükteleri var... Ve hikmetle tekrar edilmiş ki akıl anlasa "Sübhanallah", kalb derketse "Barekallah", göz görse "Maşaallah" diyecektir.
Amma lafz-ı Kur'an ve lafz-ı Resûl-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam ise Kur'an'da pek azdır. Ve o kısımda tevafuktan ziyade başka sırlara medår-dırlar. Onun için kanaatimiz geldi ki Kur'an'dan tereşşüh eden ve Kur'an'dan gelen Risalelerde lafz-ı Kur'an ve lafz-ı Resûl-i Ekrem Aleyhisselatü Ves-selam o işarete Kur'an hesabına mazhar edildi. Ve Lafzullah Kur'an merke-zinde bırakıldı.
DÖRDÜNCÜ MES'ELE
Bu Hafız Osman hattıyla yazılan aynı Kur'an'ı tetkik ettik. Başta Laf-zullah olarak gayet ma'nidår tevåfukât-ı gaybiyeyi gördük. Ben kendi Kur'an'ımda o tevâfukâta birer birer işåret koydum. Dikkat ettik ki satır-lar ve âyetler ortasındaki fasılalar intizamsız olduğu için teväfukâtı kısmen bozmuş. Onunla beraber bize kanaat geldi ki; tevåfuk matlubdur. Çünkü tekerrür eden kelimät üstünde tekerrürden gelen kusuru izale edecek bir ziynet ve bir güzelliktir. Ve anladık ki: Sahife ve satırları değiştirmemekle beraber tekellüfsüz o tevâfukât-ı matlube bir derece gösterilebilir. Ve onu göstermekle hatt-ı Kuraniye bir zevk, bir şevk uyandıracak ve göz ile gö-rünecek on emârât-ı i'câziyeden bir emåre îzhâr edilecek niyeti ile hizmet-i
Kuraniyedeki arkadaşlarımı meşveret ve muavenete davet ederek bu mese-leyi nazarlarına arzediyorum.
BEŞİNCİ MES'ELE
Kur'ân-ı Muciz-ül Beyânda tevâfukâtın (Haşlye) envai var. Tevâfukât-ı nakş-ı lafziden başka tevâfukât-ı maneviyesi var. Hem çok ma'nidâr ve çok vardır. Tevâfukât-ı lafzîyesi ise üç tarzdadır.
Biri: Tek bir sahifede.
İkincisi: Karşıki sahifede.
Üçüncüsü: Yapraklar arasında bir tevâfuktur.
BİRİNCİ TARZI: Kur'ân'ın icâz-ı manevîsinin ünvanları olan Ri-salelerde cilvesi in'ikas etmiş görünüyor.
İKİNCİ KISIM: Bir zat-ı mübarekin yazdığı bir Kur'ân'ı gördüm ki, kar-şı karşıya sahifelerin tevâfukâtı kırmızı hatla gösterilmiş. Demek o neviden bir derece beyân edilmiş.
ÜÇÜNCÜ TARZ İSE: Kur'ân Kelam-1 Ezeli olduğundan ve kelime-i va-hid hükmünde bulunduğundan ve âyâtı birbirine bakmasından ve birbirini tefsîr ve tekmil etmesinden anlaşılıyor ki: Bir sahifede kelimeler birbirine baktığı ve bir intizam-ı tevâfukkârane gösterdiği gibi Kur'ân'ın mecmûun-da aynı hâl vardır. Filcümle bazı numûneleri ve tereşşuhatı gördük ve bize kana'at-ı kat'iye verdi ki o tereşşuhatın safi bir menbaı var.
Mesela: İki gün evvel sûre-i Nahl ve sûre-i İsra'yı okudum, sûre-i İsrada ikiyüzseksenbeşinci (285) sahifede üç Kur'ân kelimesi gördüm, ikisi tam müvazi birbirine bakar. Üçüncüsü terazinin iki dili gibi üstünde ve satırın başında durmuş. Merak ettim tevâfuk matlub iken neden bu dil nizama girmemiş. Birden hatıra geldi ki: Buradaki Kur'ân kelimelerinin vazifeleri yalnız bu sahifede değil, güzellikleri ve nizamları başka sahifelere de ba-kabilir. Baktım ki: Başta ve Dördüncü satırdaki Kur'ân kelimesi üç sahife sonra وَقُرْآنَ الْفَجْرِ kelimesine bakmakla beraber o قُرْآنَ الْفَجْرِ arkasın-
(Haşlye) Tevâfukât ise, ittifaka işarettir. İttifak ise, ittihada emâredir. İttihad ise vahdete alâmettir. Vahdet ise, tevhidi gösterir. Tevhid ise, Kur'ân'ın dört esasından en büyük esasıdır.
Semâvât zemine gipta eder ki, zeminde hål lillah sohbet ve zikir ve tefekkür için, bir-iki ada bir-iki nefes, yani bir-iki dakika beraber otururi kendi Sâni-i Zülcelâlinin çok güzel âsâr-ı rahmet (rahmet eserlerini) ve çok hikmetli ve süslü á sanatını (sanat eserlerini) birbirine göstererek San lerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler der ve gaflete düşüren dünyevi meşguliyetlerin ill meclislerine katılmayı engellememesi gerektiği h susunda bizleri uyarır.
İşte ilim öğrenmek isteyenler tüm bu hususlar düşünerek, değerli ömür dakikalarını, saatlerini günlerini gelip geçici meselelerle ziyan etmemel ilim öğrenmesini engelleyen bahaneleri bertara ederek ilim meclislerine katılmak suretiyle fani öm-rünü meyvedar eylemelidir.
İLİM ÖĞRENMEK İÇİN KENDİNİ ZORLAMAK
Ebud-Derda (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
İlim ancak kendini zorlamakla öğrenilir. Hilim de ancak gayretle elde edilir. Kim hayrı araştırırsa ona verilir. Kim de şerden sakınırsa ondan korunur.
Darekutnî'nin Efrad'ı ve Hatib'in Tarihinden.
1. Bediüzzaman Said Nursi, Barla Labikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2006, s. 419.
-ise karar verdiğinde ve yola koyulduğunda insanın - insanın nefsi tembeldir. Gayret gerektiren faydalı iş-
!
Her işte olduğu gibi ilim öğrenme hususunda da bazı zorluklar vardır. İlim öğrenmek gibi hayırlı bir karşısına pek çok engel çıkar. Bu engellerin başında tembel nefis ve kıskanç şeytan gelir. Evet, hakikaten lerden hiç hoşlanmaz ve çalışmak istemez. Şeytan ise gerçekten çok kıskançtır. Kendisi Allah'ın emri-ne isyan ettiği ve bu yüzden rahmetten mahrum kaldığı için insanın hayırlı işler uğraşarak Allahın rı-zasını kazanmasını hiç istemez. Hele hele iman hu-susunda mertebe katetmesini sağlayacak ve insanı Allah'a yakınlaştıracak faydalı ilimler öğrenmesini hiç hazmedemez. O yüzden ilim öğrenmek için yo-la çıkan kişiyi bundan alıkoymak için önüne çeşitli engeller çıkarır. Bunların yanında kişinin işi, geçi-mi, ailesi, arkadaş çevresi, kişinin meşgul olduğu di-ğer dünyevi işler, hatta insanın bizzat kendisi (nef-si), insanın önüne çıkabilecek engellerden bazıları-dır. Tüm bunlara karşı insan, "hayırlı işlerin muzır manileri olur" ve "işlerin hayırlısı zahmetli olanıdır" sözlerini hatırlayarak bu engellerle mücadele etmeli ve aşmaya çalışmalıdır. Yani kendini ilim öğrenmeye zorlamalıdır.
Hazret bu sözüyle şunu demek istiyor: Kim hep taklit üzere kalır ve tevhidin delilleri üzerinde hiç düşünmezse, kurtuluş yolundan çıkar, heläk çukuruna düşer.
44
Kim süfīlerin sözlerini düşünür ve söylediklerini iyice araştırırsa, onların bütün sözlerinde ve bu sözlerin farklı yorumlarında şunu tesbit eder: Süfiler, inanç ve amelde kendilerini hedefe ulaştıracak hiçbir hu-susu araştırmaktan geri durmamışlar; bu taleplerinde asla gevşek dav-ranmamışlardır.
Biz bu bölümde, süfīlerin itikad ve tevhidle ilgili farklı açıklamaları-nı özetle zikredeceğiz. Sonra, itikad konusunda açıklanması gereken hususları inşallah sırasıyla, kısa ve öz olarak açıklamaya çalışacağız.
Ebû Bekir-i Şibli (rah) şöyle demiştir:22 "Tek olan Allah, O'nu çev-releyecek hiçbir cihet yokken ve kelâmını dile getirecek hiçbir ses mev-cut değilken, zâtı ve sıfatları ile bilinmekte idi."
Şibli (rah), açıkça şunu demektedir: Kadîm (ezeli) olan yüce Al-lah'ın zâtını çevreleyecek hiçbir sınır ve cihet mevcut değildir; O'nun kelamını ifade için hiçbir harf ve ses yoktur.
Ebû Nasr-ı Tûsî demiştir ki: Ruveym'e, Allah Teâlâ'nın halka ilk farz kıldığı şeyin ne olduğu sorulunca şöyle dedi: “O, mârifettir (yüce Allah'ı tanımaktır). Bunu yüce Allah'ın şu âyetinden anlıyoruz:
"Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarat-
tim. za
İbn Abbas (ra) âyetteki, "Bana kulluk etsinler" ifadesini, "Beni ta-nısınlar" şeklinde açıklamıştır.
Cüneyd-i Bağdadi (rah) demiştir ki: "Hikmet ve hakikat ilminden kulun ilk muhtaç olduğu şey; eşyayı yaratan yüce yaratıcıyı tanımak ve # Imam Kuşeyri
kendisine nakleden zatların isimlerini de vermektedir. Biz. tercümede bu senet zin (rah), kendisinden önceki sülilerden yaptığı bazı nakillerde, sözü crindeki bütün zatların ismini vermeyeceğiz, gerekli gördüğümüz durumlar hariç. Zariyat 51/56 sözün ilk sahibini zikretmekle yetineceğiz.
sıl olur. Yine böyle bir kalbe sahib olanlar; Allah -celle celălühů, Rasû-lullah sallallahu aleyhi ve sellem- ve Kur'ân-ı Kerim ahlakı ile ahlâklana-rak kemåle ermiş kimselerdir. Allah ve Rasûlü'nün aşk, vecd ve muhab-beti bereketiyle nefsäni temäyüllerinden sıyrılmış, nezdinde masivânın değerini kaybettiği, gaybi seadete bağlanmış kalblerdir ki, Kur'ân-ı Ke-rim'de "kalb-i selim", "kalb-i münib" ve "kalb-i mutmainn" vasıflarıyla yad olunmuştur. Cenab-ı Hak katında makbül olan bu kalbler, kısaca şu şekilde izah edilebilir:
ON
OLAY
Kalb-i selim, nefsâni temâyüllerden ve onların tasallutundan korun-muş veya arındırılmış kalbdir. Allah Teâlâ'nın, kuluna temiz fıtratıyla bir-likte ikram ettiği ve ondan muhafazasını taleb ettiği kalbdir. Kalbin bu safiyet häli ise ancak tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalb¹ denilen tasavvufî usüllerle mümkündür. Kul, bu sayede kesäfetin galebesinden (günahla-rın sıkletinden) kurtularak letäfetin hakimiyetine nail olur. İşte ilâhî nûr-lara mustağrak olan böyle bir kalbde, bir merceğin üzerine düşen ışık huzmelerinin tek bir noktaya teksîfiyle ateş husûle geldiği gibi rūhâniye-tin tekåsüfü (yoğunluğu) de bütün nefsânî heves ve māsiyetleri yakıp kül eder. Bu hål, kalb-i selime näiliyettir ve Cenâb-ı Hakk'ın huzūrunda hüsn-i kabül görecek olan da böyle bir kalbdir.
TIN
4 Tezkiye, lügat månåsıyla temizlemek dernektir. Nefs ise, insan varlığındaki menfi temayül lerin cümlesi hakkında kullanılan bir tabirdir. Bütün bu menliliklerin mutlak sürette ber-tarali ne mümkündür ve ne de matlubdur. Öyleyse, nefsin tezkiyesi dernek, nefsäni temayüllerin bir nevi meşrüiyyet çerçevesi içine oturtulması, yani ilahi emirlerle dizgin-lenip, terbiye edilmesi dernektir.
Bir hadis-i şerifte
"Nefsiniz sizin binek atınızdır" buyurulmuştur. Bir binek atı terbiye edilip. gemlen memişse, sahibini uçurumlardan yuvarlayacağı muhakkaktır. Aksi takdirde ise onu en teh likeli yollardan bile selametle taşıyıp götürür.
Beşeri amellerin kıymeti onların nels engeline rağmen düzgün bir muhteva ile gerçekleş tirilebilmesindendir. Melek, böyle bir engele maruz kalmaksızın hayra ve hakka yöneldiğin den beşerin sälih amelleri bu sebeple insanın melekten üstün bir mevkiye yükselmesini temin edebilir. Demek ki nefis, iki ağızı bir bıçak gibidir. İslah olursa hayra, terbiye olun mazsa da şerre vesile ve vasıta olmak istidädındadır.
Diğer taraftan ilk yaratılışında Adern'e meleklerin secde etmekle emrolunmaları da bir taraftan hamil bulunduğu "Nüri Muhammedi", diğer taraftan ise, sahib olduğu "nefis" sebebiyledir. Onun tezkiyesi, yani terbiye edilerek azgınlıklardan kurtarılması beşeri hayatı seviyelendiren en temel müessir olduğu gibi aksine hareket de feläketlerin menbaıdır.
mevcuddur Nelsin tezkiyesi, seriatın umümi emir ve nehiylerine ilåveten, her ferde onun şahsi temayüllerine göre bir terbiye metodu tatbik etmekle håsıl olur Bunun gibi tasavvufta fer din husüsiyetine göre ädetä numaralı gözlükler gibi təyin edilmis terbiyevi pek çok usûl
"O gün, ne mal fayda verir, ne de evlåd. Ancak Allah'a kalb-i selim (temiz bir kalb) ile gelenler (o günde fayda bulur)." (es Suara 26/88 89)
Şair bu nükteyi şöyle ifade eder:
"Sanma ey hace kim senden zer u sim isterler
"Yeume la yenfe" ) يوم لا ينفع (da kalbi selim isterler"s
Kalb-i münib ise, daima Hak'la beraber olan kalbdir. Fåni alakala-rin esåretinden kurtulup aşk ve şevk ile sermedi ålemin zevklerini müte-lezziz bir haldedir. Kalb, ilahi kudret akışlarının ulvi heyecanları ile ür perti hålindedir. Ayet-i kerîmede buyurulur:
"İşte size vaad edilen cennet! Ki o, Allah'a yönelen, emirleri-ne riayet eden, görmediği halde Rahman'dan korkan ve "kalb-i münib" (Allah'a yönelmiş bir kalb) ile gelen kimselere mahsustur." (Kaf 50/32-33)
Kalb-i mutmainn de; îmân huzuru ile güzel ahlakın kemāline doğru mesafe almış kalbdir. İbadetler, taklidden kurtulup tahkiki hale gelmiştir. Kalb, zikir ile nûrlanmış, nefse rühâniyet häkim olmuş, îmân cevheri hissiyat merkezi olan kalbde sarsılmaz bir süretle mekân bulmuştur. "Tahkiki îmân" ve "rıza" hålleriyle kalb; huzur, sükün ve itmi'nāna ka-vuşmuştur.
"Kalbler, ancak Allah'ın zikriyle itmi'nâna erer!" (er-Ra'd 13/28) âyetinde buyurulan hål tahakkuk etmiştir. Bu âyetin mefhûm-ı muhali-fince de Allah'ın zikrinden uzak kalan kalblerin tatminsizlik ızdırapların-dan hiç bir zaman azad olamayıp hakîkî huzūra kavuşamayacağı sabit olmaktadır.
Selim, münib ve mutmain vasıflarına sahib kalblerin alametleri; in-celik (rikkat-i kalbiyye), gözyaşı, gaybe vukūfiyetin ve ilāhī aşkın hazzı ile dolu olmak, håle rıza, hak ve hayra hizmet, şerden kaçma, nasihat, ir-şada koşma ve umûmi merhamettir.
5
Beytin månäsı "Ey tüccar! Yevme là yenfeu'da yäni mål ve evladın bile fayda ver meyeceği hesab gününde sanma ki senden altın ve gümüş isterler Senden ancak kalb-i selim isterler
Zübeyir Ağabey neşriyatın üzerinde çok dururu lik yayпечь durmuştu. Bunun sebebini Zubayir Ağabey söyle izah ederdi miz Mihrap Yayınevidir Mihrap Yayınevini Zubevir Ağabey kar
"Gazetede çıkan yazılar heder olmasın Çıkan güzel tefrikala ran kapatacak bir gelir kaynağı olur. Bu vesile ile o güzel yan Gazeteler geçmişte hep zarar ederek gelmiştir. Yayınevi de 20 n, makaleleri toplayıp kitap yapın. Gazeteler para kazanmaz lar da kitaplaşmış olur."
6. 1969, DIN ADINA SİYASİ HAREKETLER
27 Mayıs İhtilali, demokrasi kahramanlarını Yassıada'da da rağacına götürürken, Demokrat Partivi de tarih sahnesinden sil meye çalışmışlardı. Milli Şef İnönü, silah zoru ile ve idamın göl gesinde iktidara gelmişti.
Sindirilen geniş kitleler, çıkış yolu için bekliyordu. Demokrat Adalet Partisine doğru kaymış ve kısa zamanda bu partiyi ezici Parti'yi destekleyen halkın tabanı, 11 Şubat 1961'da kurulan çoğunlukla iktidar yapmıştı.
AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala'nın ölümü üzerine yapr lan AP Kongresinde Süleyman Demirel Genel Başkanlığa geti rilmiş ve 12 Eylül İhtiläline kadar bu partinin başında kalmıştı.
Gizli güçler, Süleyman Demirel ve Nur Talebelerinin arasında ki ilişkiyi yıllarca malzeme olarak kullanmış, bu durum, Demirel'e, "Said Nursî'nin halifesi" (1966 basın) demeye kadar götürülmüş tü. Adalet Partisi ezici çoğunlukla iktidara gelince İnönü, meydan lanı dolaşarak, "AP Nurcuların yardımı ile oy topluyor" demişti.
Gündüzalp, Said Nursi'nin hareket tarzını benimseyerek, si yasīleri ikaz etmeyi ihmal etmemişti. Gerektiğinde mektup gön dermiş, gerektiğinde ise hey'etler oluşturarak ilgili mercilerin ya nına göndermişti.
Zübeyir Gündüzalp, içinde Bekir Berk, Mehmet Kutlular ve Mehmet Fırıncı'nın sürekli olarak bulunduğu bir hey'eti, ihtiyaç
emirel in de bu kelimeyi kullanmamaya özen gösterdiğini ya-ebiliyorum.
Zubeyir Ağabey, bu tip yanlışlar olduğu zaman, sür'atle tashi-ister ya da ikaz gönderirdi.
1968'in başı idi. Müslümanları sıkıntıya sokacak bir kanun çı acaktı: Anayasa Nizamını Koruma Kanunu, Kanun ihtilal son-ası hazırlatılmıştı; ihtilalcilerin isteği doğrultusunda...
Zübeyir Ağabey bizleri çağırdı, Bekir Ağabey de vardı: "Gi-din, Süleyman Demirel'le görüşün. Bu kanun Müslümanları fev-kaläde sıkıntıya sokacak. Bu kanun çıkmasın" dedi.
Bekir Ağabeyle bir ekip gittik. Konuşmalar yapıldı. Bu kanu-nun çıkmaması lazım geldiği, eğer çıkarılıp tatbik edilirse Allah demenin bile suç olacağı, elāstikî bir durum bulunduğu ve Müs-Jümanların bundan çok zarar göreceği ifade edildi.
Süleyman Demirel de özetle, "Ben de sizinle aynı kanaatte-yim; ama Milli Güvenlik Kurulu mutlaka bu kanunun çıkarılma-sını istiyor. Bunun için de bize tazyik yapıyorlar. Şu anda yapa-cağımız bir şey yok" dedi.
Sonra zaten Demirel'le münasebetlerimiz daha fazlalaştı ve ek-seriyetle de Bekir Ağabey giderken Fırıncı Ağabeyi ve beni yanı-na alırdı. Demirel'e bir mesaj verilecekse, konuşulması gerekecek-se böyle ikili, üçlü, dörtlü Bekir Ağabey başta olarak gidiyorduk.
Milli Nizam Partisi
Zübeyir Gündüzalp'in son yılları, Nurculuk hareketini yakın-dan ilgilendiren ciddi bir problemle uğraşmakla geçmişti.
Din adına bir parti kuruluyordu. Kurulma aşamasında, Nur Talebesi bazı parlamenterler de fiili olarak çalışıyordu.
15602. Tembele iş söyle, sana akıl öğretsin. Tembele iş buyur et, o sana akıl versin. (Tembelge iş ayt, sağa akıl üyretsin. Tembelge iş buyur da o sağa akıl bersin.)
15603. Tembelin işi bitmez; yaz gelse de kışı bitmez.
sonra "helal lokma "dır. Insan olmak itibariyle günahlardan mutlak süret Kalbe aid bu seviyenin sermayesi, hälisane "dua ve istiğfar dan le beri kalmak mümkün olmadığından ve günahlar da kalbin hassasiye kalbin müsbet tecellilere mazhar olabilmesi için hâlisâne istiğfår ile du mâ ve sağır hale getirdiğinden. tini azaltıp onu hakikate karşı månen amâ
aya sanılmak şarttır. Bu hikmete mebnidir ki tasavvufi dersler istigfar ile başlar. Çünkü Mecelle'nin meşhür kaidesince:
"Def-i mefasid, celb-i menâfiden evladır." Yani kötülüklerin berta. ral edilmesi, iyiliklerin celbinden daha ehemmiyetlidir ve öncelikle te-min edilmelidir
Helal lokmaya gelince:
O da, öyle bir manevi sirra maliktir ki "Bedenine haram qida qiren bir kimsenin duasının kırk gün müddetle bärigah-ı ulühiyyete ulaşmaya cağı" yolundaki bir hüküm tevätüren zamanımıza kadar gelmiştir. Bu nun sebebi, vücüda giren bir lokmanın tamamen tasfiyesinin biyolojik olarak kırk günde gerçekleşebilmesi keyfiyetidir. Allame müfessir Elmalı
I Hamdi Efendi'nin:
"-Ism-i Azam duası helal lokmadır." tarzında bir beyânı olduğu ri vayet edilir. Yani ibadet ve duāların makbûliyeti, yenilen lokmaların mà nevi durumuyla da yakından alakalıdır.
Amel-i sälih ise kalbin kazandığı seviyeyi muhafaza ve elde tutabil-menin teminatıdır. Hak Teālā'dan gelen husūsî iltifatlar, ancak böyle kalblerin sähibleri için mevzubahistir.
Bir de bunların da üstünde Allah'ın nûruyla mücehhez diri kalbler vardır ki onlar Peygamberlerin ve evliyâullâhın büyüklerinin kalbleridir. Onların kalblerini muhabbet-i ilahiyye thyä ettiğinden dolayı her iki dün yaya da iltifat sayılabilecek bir nazarla, qöz ucuyla bile bakmazlar. Allah Teälä. Peygamberleri ve onların varisleri durumundaki ulema ve evliyâyı: kalb gözlerini örten gaflet perdelerini aralamak, güzel ahlak ve hâlisäne ibadetlerle kalbi alemleri ihyā etmek ve insanı vasılı ilallah edecek mân fetullaha sevketmek vazifeleriyle, bir "dârüsselâm"6 dâvetçisi kılmıştır.
Tasavvufta da kalbi terbiye neticesinde säliklerin yükselmesi istenen seviye; kalbin sürekli Allah ile beraber olma häline (ihsāna) erişmesi ve bu süretle "diri kalb" vasfını kazanmasıdır.
b- İkinci kısım kalbler ise; zakir ve diri kalblerin tam zıddı ola-rak îmâna dair nasib kapıları mühürlenmiş ölü kalblerdir. Böyle kalplerin cehennem çukurlarından bir çukur olan bazı mezarlardan farkı yoktur. Peygamber, veli ve sälihlerin kalblerinin tam zıddı olan kalbler-dir. Nefsäni iştihalardan başka bir talebi kalmamış olan böyle kalblere sahib olanların, dünyada yemek, içmek, gelgeç sevdalarla ömür tüket-mekten başka bir maksadları yoktur. Hayattaki gâyeleri hayvanlarınkin-den daha seviyeli değildir. Bazan onlardan bile daha aşağı derekelerde-dir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede buyurur:
"Muhakkak ki Allah, inanıp amel-i salih işleyenleri, altların-dan ırmaklar akan cennetlere koyar; inkâr edenler ise (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların (varacağı) yer ateştir." (Muhammed 47/12)
Diğer bir ayet-i kerimede de şöyle buyurur:
"Yoksa (Ey Rasûlüm!), Onların çoğunu, hakkı işitiyorlar veyâ hakkı anlıyorlar mı zannediyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibi-dirler. Hatta gidişat bakımından «belhüm edall (yani) daha sa-
pıktırlar." (el-Furkan 25/44)
Bütün hayatı faaliyetleri nefsäni emellere münhasır bulunan bu gibi kimselerin ömürleri, ebedi bir hüsran içinde geçer. Ahiretteki halleri ise tasvire sığmaz bir fāciā dehşetiyle sonsuza dek devam edip gider.
Böyleleri İnsan ve hayattaki sırlardan, käināttaki ibretli nakışlardan bihaberdirler. Kendileri dalālete (sapıklığa) düçar oldukları gibi tesiri al-tındaki kimselerin de kudretleri nisbetinde- idlåline sebeb olurlar.
Onlar, dünyada Allah'ın mülkü ve nimetleri içinde yaşadıkları halde, sahibini inkar etmek, O'nun emir ve yasaklarını çiğnemek gibi büyük kerimelerde şöyle buyurur: bir nankörlük içindedirler. Cenab-ı Hak bu tip insanlar hakkında âyet-i
le hurufilik safsatasım birbirine karıştirmiştir. Bazıları da, bir tefsite miş olması gereğinin varsayımından hareketle, bu tür Isäri tefsir metotlar nun kabul edilebilmesi için, onun Hz. Peygamber (asm) tarafından kollas bu çeşit yorumlara katılmama taraftarıdır. Onun için bu konuyu, sor şeklindeki bir diyalogla açığa kavuşturmakta fayda vardır:
In 14
kolu olan tarihdeki Hurüfilik ekolünün kurucusu sayılan, Fazlullah adind Islam inancını ortadan kaldırmak için ortaya çıkan, baul batiniligin şahsın doğum tarihi, hicri 740'dır. Halbuki İslam literatüründe "Esraru huruf olarak geçen ve harflerin sırlarına dair yapılan ilmi çalışmalar çok ceden vardı. Misal olarak harflerin esrarı konusunda meşhur olmuş Muhyis din Ibn-i Arabi'nin ölüm tarihi hicri 638'dir. Hatta ondan daha önce buk nuda oldukça fazla söhret bulmus Ibn-i Berrecan'ın ölüm tarihi, hier 536'dır.
15
Hurüfilik, 1394'de idam edilen Fazlullah Esterābādi tarafından kurs lan ve Bâtiniliğin kolu olan bir batıl mezhepdir. 14. yüzyılın İkinci yarısınd ortaya çıkmış, 15, ve 16. asırlarda Anadolu ve Rumeli'de ciddi etkiler yapm önemli batıl inançları, harflere bazı manalar yüklemenin yanında, hul ve hatta Fâtih zamanında Saray'a kadar girmeye çalışmıştır. Bunların inancı ve buna bağlı olarak mehdilik anlayışıdır. Bunlara göre, Fazlullah N dir ve kıyamet gününe yakın, Müslümanları, Hıristiyanları ve Yahudileri kur lah'ın mazharıdır; yani hasa Allah Fazlullah'ın bedeninde görüntülenmekt taracak Mehdi olduğuna inanılmaktadır. Maalesef, bu görüşleriyle, Anadol ve Rumelideki Bayrami Melâmilerini, Kalenderileri, Bektaşîleri ve Kızılbaş derinden etkilemiştir.
Hurûfiliğin Anadolu'da yayılmasına sebep Azeri şairi İmâdüddin Nesimi (ö. 1408)'dir. Nesîmî, Anadolu'da çok sayıda halife yetiştirdiği gibi, kendisi de Hacı Bayram Veli ile dahi görüşmeye çalışmıştır. Fazlullah-ı Esterābādi nin halifelerinden biri, Edirne'de iken genç Sultan Fâtih'i etkilemek İçin Saraya yerleşecek kadar ileri gitmiştir. Bundan rahatsız olan ve Fâtih'in bunları tamm mamasından korkan Veziriazam Mahmûd Paşa, hemen büyük âlim Müthi Molla Fahreddin-i Acemi'yi devreye sokmuş ve bu büyük âlim de bunların hulûl inancına sahip olduklarını bildiğinden dolayı, Padişah huzurunda bu meseleyi tartışmak üzere bir zemin hazırlamıştır. Hurûfilerin gerçekten hul
1 Ed-Dâvûdi, Şemsuddin Muhammed b. Ali, Tabakâtu'l-Müfessirin, 1/306; Abdülke dir Badıllı, Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları, sh. 956.
manera sahip olubları anlaşılınca hemen tutuklanmislar ve haklarında ve then slain edilerek valalmaları lotvän hemen lathikittimistir undan sonra 18 yuavit boyunca Anadolu ve Rumelt de Hunterin taltbatı devam etmiştir
Netice itibariyle tamamen kötü niyetlerle genç Padişah'a tokulmak iste ven bu me ve dalatet grubu Allahan da yardımıyla, en klink lite zarar ver meden Saray'dan ve Osmanh akude dairesinden silinmiştir. Fatulvin onları ko Fuman diye bir seyin olmadığı vajulan izahlaria ortaya çıkmış bulunmaktadır Hatta fervavi veren Molla Fahreddin Aceminin All Tostye olan su vasiyyetl her zaman iyin bir thret derst olarak kalimatın Avamın sırtından gertat asth etme". Sumu da ifade edelim ki, Türkiye'de helli çevreler, is parla ve kasith olarak, båtd bir mezhep olan Hurüftlik ile ilm-1 cifri birbirine karıştırmaktadırlar. Halbuki incisti bir ilimdir ve Ibni Kemal çok açık bir ge kilde bir Risalesinde bu farkı açıklamaktadır
Bütün ilim tarihçilerinin özellikle Müslüman älimlerin ilimlerin tasni finde kendisinden bahsettikleri "cifir ve câmia limi" diye bir ilim varche. Hu ilim, bazı cahiller tarafından sulistimal edilmiş olsa bile, tamamen inkârı da mümkün değildir. Cifir, kaza levhası, câmia ise kader levhası demektir. Ki saca Allah'ın kader ve kază levhlerinde olmuş yahut olacak bazı şeyleri, yine Allah'ın koyduğu işaret ve gösterdiği yollarla ortaya çıkarma ilmine cifir ilmi denir. Bu ilmin Hurüfilik, nüshacılık ve üfürükçülükle ilgisi yoktur. Çünkü İmam-ı Gazali ve İbn-i Kemål gibi bu ilmi hakkıyla bilen zatlar tarafından da kullanılmıştır. Hz. Ali'nin, bu ilmi Resûlullah'dan öğrendiği nakledilmektedir. Son asırda bu ilmi hakkıyla kullananlardan biri de, Bediüzzaman'dır. Kur'ân, "Beldetün Tayyibetün" ifadesiyle İstanbul'un fethine işaret ettiği gibi, Mu'avvizeteyn sûresiyle de 1971 hådiselerine işaret etmiştir. Birinciyi ilim, İkinciyi ilmin dışında kabul etmek, bir başka cahilliktir. İbn-i Kemål bu ilmin ehemmiyetini "Er-Risålet'ül-Münire" adlı eserinde şöyle belirtmektedir
"Büyük evliyaların kerametleri de böyledir. Müşkil ve zor meselelerin istihracı gibi. Yani evliyalar, Kur'ân âyetlerinden, hatta her kelimesinden ve harfinden ve hatta Resûlullah'ım hadislerinden bazı mühum ve müşkil hakikatları istihraç etmişlerdir. Bu onlara ilham nuruyla müyesser olur",
+ Ali, Künh'ul-Ahbar, c. V, sh. 182-183; Mecdi Efendi, Hadaik, c. 1, sh. 82, Koca Mu verrih Hüseyin, Bedayi'ul-Vakayi', Moskova 1961, 1, vrk. 153/b-154/a, Ocak, Zır diklar ve Mülhidler, sh. 131-135, Katip Çelebi, Kez-üz-Zunûn, c. 1, sh. 591-592 Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik i Gaybl, İstanbul 1960, muhtelif yerle Ahmet Akgündüz Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, c. II, İstanbul 1997, sh. 40-5
15565. Sev seni seveni, yerle yeksan olsa da; sevme seni sevmeyeni, dünyaya sultan olsa da. (Süy seni süygenni, yermen yeksan bolsa da; süyme seni stymegenni, alemge sultan bolsa da.)
15566. Sevaptan kaç, ki günaha girmeyesin. (Sawaptan kaş, ke günağa kirmeyesin.)
15567. Sırrını söyleyen, sırdaşına kul olur.
15568. Silah, sahibine bile düşmandır. (Sila saibine bile düşmandır.)
15569. Sinek küçük, ama mide bulandırır.
15570, Sofrada utanan, aç kalır.
15571. Soğan başı bile olsan, baş ol! (Baş bol da ister soğan başı bolsın.)
15572. Söz bir, Allah bir. (Söz bir, Alla bir.)
15573. Söz gümüşse, sükût altındır.
15574. Su görse susar, at görse aksar.
15575. Su içene, yılan da değmez.
15576. Su küçüğün, yol büyüğün.
15577. Su testisi, su yolunda kırılır.
15578. Su uyur, düşman uyumaz. (Suw uyur, düşman uyumaz.)
15579. Su vermeyene, süt ver. (Suw bermegenge, süt ber.)
15580. Suya gitse, susuz gelir; değirmene gitse, unsuz gelir.
15581. Sürüden ayrılan koyunu, kurt kapar. (Sürüden ayrılgan koynı, kaşkır kabar.)
yorsun ki Rabbine) apaçık düşman kesilmiş. Yani 36/77 "Insan görmez mi ki biz onu nutfeden yarattık. Bir de bok
Onlar, sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar dis mezler, Bakara 2/18)
"Elbette sen ölülere duyuramazsın! Arkalarını dönûpides ken, sağırlara o daveti işittiremezsin!.. Sen körleri sapıklıkians dan çevirip doğru yola getiremezsin! Ancak ayetlerimize inanip
da teslim olanlara duyurabilirsin." len-Neml 27/80-81)
Bunların kalblerinin kilitli ve mühürlü olduğu âyetlerle säbim Kur'an-ı Kerim'de bu hakikati beyänen:
ختم الله على قلوبهم و على سمعهم وعلى ابصارهم غشاوة
و لهم عذاب عظيم )
"Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onla ın gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir. Ve onlar için büyük bir azap vardır." (el-Bakara 2/7) buyurulur.
Bu keyfiyet. Allah'ın bütün insanlığı korku ve haşyetle ürpertecek bier ser ve hikmetidir Zira her insanda zıt esmånin tecellisi ve bu arada hem "Hadi ve hem de "Mudill" sıfatlarından bir nasib bulunduğu halde daha dünyada iken kalbin mühürlenip hidayet kapılarının ilahi irädele kapanması gerçeğini kavramak kolay değildir.
Hazret Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellemi haşa öldürmek gibi menhüs bir gâye ile yola çıkmış olan Hazret-i Ömer'e. Hame Hanza'yı şehid eden Vahşi ve ve hatta o mübarek varlığın cesedi tah rib edip ciğerini hırsla sıran Ebü Süfyan'ın karısı Hind e kapatmam olan hidayet kapısı, nasıl oluyor da bazı kimselere boule Gabi bir mah kümiyetle mutlak bir sürette seddolunuyor (kapanıyor? Bunlar kumler dir?
Muhakkak olan bir gerçek varsa o da sudur ki, bunlar sahes be hia tayin etmek mümkün değildir Tipki sahs muayven
mak caiz olmadığı gibi. Çünkü akıbet mechüldur Hidayet üzere yürü yup sonunda defterini hüsranla kapatmış olanlar mevcüd olduğu gibi dalalet üzere yaşayıp, ahir ömürlerinde hidayete erenler de mevcüddur. Burada dikkat edilecek nokta, böyle bir mahkürniyetle yad edilenlerin "zulüm", "küfür" ve "fisk" gibi cürümlerin erbabından bazıları olduğu gerçeğidir. Bu vasıflara sahib insanlara dair Kur'ân-ı Kerim'in yirmi altı yerinde " لا يهدي " yäni "Allah hidayete erdirmez" buyurulmuştur. Bu ayetlerin on ikisi zālimler, sekizi käfirler ve altısı da fåsıklar hakkında vä rid olmuştur.
Onlar, daha dünyada iken -kalplerinin mühürlenmesi süretiyle- en ağır cezaya çarptırılmış bedbaht kimselerdir " لا يهدي " hükmünün bu üç cürmün arkasından zikredilişi sebep hakkında bir karine teşkil ede-bilirse de, gerçeği Allah'a haväle etmekten başka çare yoktur. Bunun-la beraber biz buradan bu üç çeşit günahtan korunmaya çalışmakta daha büyük bir hassasiyet göstermenin lüzūmu neticesini çıkarmalı yız.
Diğer taraftan kaderin bir çok hikmete mebni- meçhül olması ve onu kurcalamanın pek de caiz olmaması sebebiyle bu noktayı derinleş-tirmekten sarf-i nazar ediyoruz.
Hikmeti ne olursa olsun inkârı kabil olmayan bir gerçek şudur ki böyle kalpleri mühürlü ve kilitli olanlar, Hakk'a ve hayra karşı kapıları kapanmış, gerçek insanlıkla ve manevi hayatla alakaları kesilmiş kimse lerdir. Kalblerindeki mühür ve kilitleri açmak ancak unuttukları Allah'a kalmıştır. Böyle bir duruma düşmekten Allah Teâlâ biz kullarını īkāz ederek:
وَ لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا الله فانسيهم انفسهم أولئك هم الْفَاسِقُونَ (١٩)
"Allah'ı unutan ve bu yüzden de Allah'ın da onlara kendisi-ni unutturduğu kimseler gibi olmayın! Onlar yoldan çıkan kim-selerdir." (el Hasr 59/19) buyurur
Sizlere sunduğumuz bu eserde, sadece salavat-ı şerifelerin ve duâların manaları, şerhi ile yetinilmemiştir. İçerisine bir tarih hazinesi sığdırılmıştır.
(Agra Vukan Kustitusu Müdürlogandes Istanbul Vuksek Isaam Enstitdad Dint Psikolo Dai Nelegji Ogretin Cyeliğinden Emekta
Memleketinizin ilim ve irfan alanında üslubunun sadeliği ile ta amous sayn Abdulkadir Akçiçek, hepimizce malum olduğu üzere Arapça dan dilimize çevirdiği bir çok eserleri vardır.
Son senelerde oldukça hacimli büyük eserler neşretmektedir. Bun-lar arasında dört ciltik TARAKATUL KOBRA, MUHTAR'UL-EHA-DIS IN NEBEVIVE, tasavvufla ilgili INSAN-I KAMIL, vaaz ve nasi-hatlarla ilgili TENBITÜL-GAFILIN namundaki beş mühim eseri çık mustre. DELAIL I HAYRAT ŞERHI KARA DAVUD ismindeki altmer mühim eseri de okuyucuların istifadesine sunulmuştur.
Böylece, sayım Abdulkadir Akçiçek, irfan sahasına yeni bir eser daha katarak, okuyucularına büyük bir hizmette bulunmuştur.
DELAILAI HAYRAT SERIHI KARA DAVUD, sayın mütercimiu de Kitabım öusözünde belirttiği gibi: mevzuu tamamı ile salavat-ı şerife ve dualara inhisar etmektedir. Bu yönü ile, bu değerli eser, bir kaynak kitab mesabesindedir. Zira, kitabın sonuna konulanu fihriste bakıldığı takdirde, eserin muhtevası hakkında ilk bakışta malumat edinmek mümkündür.
Eserin asıl metninin müellifi: zamanının kutbu, ilim ve takva dan, zühd ü salähta emsalsiz, Ebu Abdillah künyesi ile maruf Mu hammed b. Abdirrahman Cezuli'ye aittir. Bu zatım, hasep ve nesep baknundan Hazret-i Hasan'ın ra, pak soyundan geldiğini tarihler. kaydetmektedir.
İşte böyle bir neslin soyundan gelen allåmenin eserini şerh eden-ler çoktur. Bu şerhler arasında, KARA DAVUD efendinin şerhinin müstesna bir yeri vardır.
KARA DAVUD Kanuni Sultan Süleyman (15201566) devrinde yaşamış mümtaz ve müstesna âlimlerden biridir.
Kamus'ül Alam müellifi Şemseddin Sami'nin zikrettiğine göre muamelåta dair, kendi adı ile yad edilen kitabı ile şöhret bulmuş ve İslâm âleminde tanınmış bir zattır.
KAZA KITABU ŞERII-İ DELAİL-İL-HAYRAT olarak yazdığı bu eseri ile de nesir hayatıma büyük bir hizmette bulunmuştur.
Her mütercimin bir tercüme üslubu ve metodu vardır. Bunun ya-nında bir de tertib ve tanzimi bahis konusudur. İşte bu elimize geçen kitapta bu hususları görmekteyiz.
Bu eseri sadeleştiren ve Arapça kısımlarını tercüme eden sayın Abdulkadir Akçiçek, şerhi yapılan Arapça metni olduğu gibi, kitabına derç etmiş ve bu Arapça metnin okunuş tarzını da yeni harflerle gös-termiştir. Bunun alt kısana da aynen tercümesini almıştır. Bu ter-cümenin serhi diğer sayfalardadır.
Ayuca, eser içinde geeen âvet-i celilelerin sûre ve âyet nuriara-Haruı da gösterimis, böylece, eser yeni bir kıymet kazanmıştır.
Eser, sekiz bölüm olup her bölüm belli günlerde okunacak salâ-at-i şerile ve dualarla doludur.
Bilhassa, bu eserde görülen yeniliklerden biri de, mevzulara göre ir indeksin konulmuş olmasıdır. Böylece, eserin ihtiva ettiği mev-ıların neye ait olduğunu gayet güzel bir tarzda ve bir anda görmek mümkün olmuş ve okuyuculara bir kolaylık gösterilmiştir.
Zamanını çok iyi bir tarzda değerlendiren ve manalandıran sayın dulkadir Akçiçek bundan sonra da irfan hayatımıza daha bir çok erler katacağına emin bulunmaktayım.
Bu eserin de. diğer eserleri gibi, okuyucularımız nezdinde iyi ve yırlı olmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz ederim. Verimli çalışmalarını dirle karşılanm.
"Helalden olan fakirlik hali, haramdan gelen zenginlikten hayr görülmedikçe imanın bakikatine ulaşılmış olunmaz," Abdullah ibni Mesud (Radıyallahü anh)
"Müslüman o kimsedir ki; İslam'ın emirlerine uyar, fakat İslam'ı kendine uydurmaya kalkmaz. İslam'ı kendine uydurmaya çalışan kimse, hakiki Müslüman olama
Mahmut Efendi hazretleri (Kuddise sirruhu)
"Davet söz ile değil hål iledir. O hål ki kulağı sağıra da görünür, gözü köre de." Yunus Emre
"Düzenim bozulur, bayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden bilebilirsin hayatın altının, üstünden daha iyi olmayacağı
Şemsi Tebrizi
"Eğer bir insan hem çalışkan hem akıllı ise takdir et; çalışkan fakut kıllı değilse dikkat et; akıllı fakat tembel ise ikaz et: bem akılsız hem tembel ise terk et."
Hacı Bektaş-i Vell
"İslam medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatnak, batılılara anlatmaktan daha zor!" Prof. Dr. Firat Sezgin
Sizlere sunduğumuz bu büyük eser, içinde salavat-ı şerifelerin top-landığı DELAİL-İ HAYRAT ŞERHİ'dir.
Bu şerhi yapan zat, KARA DAVUD İZMİTİ'dir.
DELÄİL-İ HAYRAT için yapılan başka şerhler varsa da, en mute-beri ve itimada şayan olanı budur. Galiba, diğerlerinin pek çoğu matbu değildir.
Şerh eden zat, bu eserine şu ismi vermiştir: MUVAFFIK'UL-HAY-RAT LÌ NEYL'İL-BEREKĀT Fİ HİZMETİ MENBAİS-SAADAT.. (1)
Görüldüğü gibi, bu isim uzundur; ezberlenmesi ve söylenmesi güç. tür. Herhalde bundan olacak ki, ilim ehli ve halk arasında bu eser, şerh eden zatın adı ile anılmış ve KARA DAVUD ismi ile meş-hur olmuştur.
Bundan ötürü, esere biz de aynı ismi verdik.
Müellif merhum hakkında, şerh eden zat, eserin başında bilgi ver-miştir. Hem de, fıkralarla süslü tatlı hikâyeleri ile, menkıbeleri ile..
Burada, özet olarak, şerhi yapan bu zat hakkında, derlediğimiz bilgileri sunalım.
Esas adının Muhammed olduğu söylenir. Ancak, halk ara-sında meşhur olan sevimli adı: KARA DAVUD olarak kal-mıştır.
(1) Bu isim, Türkçe'de su demeğe gelir: SAADET MENBAI RESULÜLLAH'A S.A. HİZMET EDEREK BEREKETLERE NAİL OLMAK YOLUNDA BAŞARIYA ULAŞ TIRAN KİTAP.
İsmit'te doğduğu için, kendisine Ismiti takabı verilmiştir.
Osmanh imparatroluğunun fütuhat devri olan Kanuni zamanında yasanıştır. Mevlâna Lütfi ve Müeyyedzade başta olmak üzere, nice fazıl, kamil satlardan ilim irfan tahsil etmiştir. Böylece, kendisi de, o devrin fasıl, kamil satları arasında yer almıştır.
Doğum tarihi için, belli bir kayıt yoktur. Ancak, hieri 948 (M. 1841) yahuda vefat ettiği tesbit edilmiştir.
Hasretin bu vefat tarihi için, (Arap harfleri ile Türkçe Ebced he-sabıma göre) şöyle bir musra ile tarih düşürülmüştür:
MESKENIN PÜRNUR EDE DAVUD EFENDİNİN VEDUD
Bu sat, Bursa'da vefat etmiştir.
Yıldırım semtinde yaptırdığı camide medfundur.
Ihmine irfanına yakışır biçimde eserler vermiştir ki; başlıca eser leri şunlardır:
1. Şerhi Delail-i Hayrat. (Bu eser.)
2. Şerhi Kaside-1 Nuniye.
3. Haşiye-i Alet-tasavvurat.
4. Haşiye-i Alet-tasdikat.
5. Haşiye-i Şerh-i Metall.
6. Haşiye-i Ala Şerh-i Şemsiye.
7. Telhis-i Takrir-i Kavanin.
8. Haşiye-i Alet-tehzib.
Daha başka eserleri vardır. Bir de, akaid ve kelâm üzerine MA-LUMAT isminde bir mecmuası vardır ki, bunun bir nüshası Manas-tır kütüphanesinde mevcuttur.
Bunlardan başka, Bursa evkaf ve sicillatını kemal-i dikkatle zabt ve tahrir eylemiştir. (1)
Sizlere sunduğumuz bu eserde, sadece salavat-ı şerifelerin ve dua-ların manaları, şerhi ile yetinilmemiştir. İçerisine bir tarih hazinesi sığdırılmıştır.
İslâm tarihi, dünya tarihi, insanlık tarihi..
Eserin üstünlüğünü, faydalarını böyle bir iki satırla, birkaç say-fayla anlatmamız mümkün değildir. Bunu, okuyunca alnayacak ve çok çok istifade edeceksiniz.
(1) Osmanlı Müellifleri. Ulema Fash, 399, sayfa, (Arap harfleri ile yazılan nüsha sından alınmıştır.)
Eserin kendi özelliği dısında, azami sekilde istifade edeceğiniz se kilde sizlere sunmaya çalıştık. Şöyleki:
a) Eserin dilini sadeleştirdik; imkân nisbetinde tekrardan ve zihni dağıtacak üsluptan ayırdık.
b) Esas metni bozmadık. Sayfalar halinde klişesini yeri gel. dikçe, koyduk.
c) Bu metin klişenin hemen sağına, Arapça okunuşunu yeni harflerle aldık.
d) Ayı sayfanın alt kısmına da, bu metnin artıksız eksiksiz, azami ölçülerle metne sadık kalarak tercümesini aldık. Bu metin ter. cümenin şerhli manaları, eserin diğer kısımlarındadır. Bakıldığı zaman, kolay görülmesi için, bu metinleri siyah yazılarla yaptık. Geniş mana-sını arzu edenler, oraya bakabilirler.
e) Eserin içindeki mevzuların umumi olarak fihristi yapıl-mıştır. Bunun dışında; kelime, mevzu fihristi tek tek yapılmıştır.
1) Eserde âyet-i kerimelerin, sure numaraları ile âyet numa-raları yazılmıştır. Gerektiği zaman, yerinde açılıp okunabilir.
Bu yapılanları, bu büyük eserden azami istifadeler sağlamanızı temin için yapmış bulunuyoruz. Ancak, bunların dışında şiddetle arzu-lanan bir mana var ki, o: Eserin manevi tesiridir. Bunu da Allah-ü Taâlâ ihlás sahibi kulları için halk eder.
Rah Teală buyuruyor: "O kimseler ki onlar mallarını fisebilillah infak ederier, sonra infak etdikleri udakalanına başa kakma ve eza şeyleri tabi kılmazlar. Onlar Rabbleri indinde mahfüz selam or Binßenaleyh onlar üzerine korku yokdur ve onlar mahzün da amazlar." (Bakara sûrest, 262) ...
ly kalbli sålih bir ihtiyar vardı. Çiçikle uğraşırdı. Bağı, bahçesi, tarlası mevcud idi. Tarlasına tshum ekerken, önce iki rekät namaz kılar, sonra şöyle dua sterd
Ya Rabbi, her şeyi ve hepimizi, volkdan var eden sensin. Ben senin zayıf bir kulunum. Şimdi toprağa stacağım tohumları senin kudretin merhametine teslim ediyorum. Onları yeşert ve bütün canlılar için bereketill kill
Her ekim zamanı böyle dua derd. Cenab- Hak da onun
larlasını hep bereketli kılardı. Bağ ve bahçesindeki meyvelerden terkesin yemesini isterdi. Onun helal etdiğini bildikleri için gelip geçen herkes onun bağına bahçesine uğrar, yiyip içerlerdi. Herkesin yiyip içmesine rağmen, yine herkesden çok mahsül
Günün birinde, bu hayır sever htiyar vefat etdi. Gerive üç oğlu kaldı Bağ bozumu zamanı. konuşdular: Çocukları kendi aralarında şöyle
Biz babamız gibi yapar isek Geriye çok az mal kalır, sıkıntıya duteriz. Bunun için kimseye haber vermeden, sabah erkenden gidip, toplayalım kimse gelmeden meyveleri
Sabah erkenden kalkıp bağa vardilar. Daha ortalık yeni aarivardu. Iclerinden birisi:
G
ünümüzde namazlarını kılan, oruçlarını ve diğer İslâmî ibadetlerini ifa eden hatta nafile Ibadetleri bile terk etmeyen bir çok müslüman
kardeşlerimiz, zekât ve öşr konusu
üzerinde lakayddırlar. Halbuki bunların ifası, yerine getirilmesi Cenâb-ı Hakk'ın
emridir, farzdır.
- Etrafa dikkatle bakın, fakirler gelecek olurlarsa bağa almayalım, dedi.
Diğeri de:
Bunlar bizim kendi malimiz, onların ne hakkı olacak, tabii ki İçeriye almayacağız, dedi.
Böyle konuşurlar iken bağın içine girdiler. Fakat hayretler İçinde kaldılar. Önce kendi bağları olup olmadığında tereddüde düştüler. Etrafa iyice bakınca kendi bağları olduğunu anladılar. O gece yağan dolu sebebiyle bütün asmaların dallarinin kırıldığını, üzümlerin
toplanamıyacak şekilde harab olduğunu dehşet içinde gördüler, İşte o zaman hatalarını anladılar: Biz, Allah'ın bize verdiği
nimelden fakirleri mahrum bırakmak istersek, Allahü Teälä da bizi bundan mahrûm bırakır. dediler.
Üzüntü içinde geri dönerierken, birbirlerini suçlamağa başladılar. Yolda babalarının her zaman lyilik
yapıp ihsanda bulunduğu ihtiyar birisi ile karşılaşdılar. O şahıs onları Üzüntülü bir şekilde görünce sebebini sordu. Onlar da durumu anlatdılar.
İhtiyar gözü doymaz mirascılara dedi ki:
Ben sizin babanızın dostuyum. Onun çok iyiliklerini gördüm. Baba dostu olarak size biraz nasihat
etmek istiyorum. Kimin malını kimden kaçırıyorsunuz. Fakirleri kimsesizleri gözetmez iseniz, işte Allahü Teâlâ size böyle azab eder. Bir musibet bin nasihatden iyidir. Bundan sonra aklınızı başınıza toplayın. Tohum ekerken, ağaç dikerken, yalnız kendiniz için yapmayın! Bütün insanların hatta
hayvanların, kuşların fayda görmesine, rızıklanmasına niyet etmelidir, böyle niyet edilirse, hasat bereketli olur. Meyveler, mahsüller kaldırılınca, fakirin hakkı olan Öşrünü hemen vermelidir. Öşrü verilmeyen malın tamamı haram olur, yemesi kullanılması caiz olmaz.
Kimseye vermemek, göstermemek için hırsız gibi mahsulü gece kaldırmamalıdır. Böyle yapılırsa Allahü Teälä bereketini kaldırır. Allah için verilenler mali eksiltmez, Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri verilen sadaka, zekat, ögr sebebiyle mallarda bereket håsil eder."
Şuna hayret edilir ki, maalesef günümüzde namazlarını kılan, oruçlarını ve diğer islami
ibadetlerini ifa eden hatta nafile ibadetleri bile terk etmeyen bir çok müslüman kardeşlerimiz, zekât ve öşr konusu üzerinde lakayddırlar. Halbuki bunların ifası yerine getirilmesi Cenab-ı Hakk'n
Yüce Allah: Bizatihi, Resulüllah efendimize salât eyledi. Selamın ve salâtın en tamı Resulüllah efendimize olsun.
Ayrıca, Allah-ü Taala: Meleklerin ona, yani: Resulüllah efendi-mize salât okuduklarını da bize haber verdi. Salâtın ve selamın en faziletlisi, Resulüllah efendimize olsun.
Bundan başka, Allah-ü Taâlâ, insan ve cin neslinden mümin olanlara: Resulüllah S.A. efendimize salāt ü selåm getirmelerini em-retti.
Bize emrettiği şekilde: Efendimiz Muhammed'e salât ve selâm ol-sun. Keza: Ona salát ve selâmın her çeşidini yapan âline ve ashabına da olsun.
Sonra..
Sübhan olan Yüce Allah, insan nev'ini cümleden mükerrem; akıl. fehim, idråk, anlayış ve ilim ile cümleden müfahham (saygı gören); karada, denizde, uzak yerlere gitmede, kendini ve yüklerini götürmek için binek ihsanı ile muazzam kılıp temiz ve påk şeylerin in'amı ile nimete erdirmesinin sırrı ve hikmeti: Zatını tevhid ve ona çeşitli iba-detle kulluk olduğunu:
-«Ben, cinleri de; insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.» (51/56)
Meâline gelen âyet-i kerimesi ile anlattı.
İbadet çeşitleri arasında; dünyanın ve âhiretin beliyye ve aza-bından kurtulmaya, iki cihanda saadete ermeğe Resul-ü Ekrem'e S.A. salât ve selâm ibadetinin cümleden tam olduğuna dair:
-«Şüphesiz, Allah ve melekleri o Peygambere çok salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin; tam bir teslimiyetle selâm verin.» (33/56)
Meâline gelen âyet-i kerime ile işaret buyurduklarından ötürü; bütün ashab-ı kiram (Allah onların cümlesinden razı olsun), namlı İlim sahipleri, büyük meşayih (Allah onlara rahmet eylesin), türlü türlü salát ile Resulüllah'a S.A. intisap edip salâvatı vird edindiler.
zümre-i Nuriye زمرة نوريه : Ustad Bediüzzaman Said Nursi'nin eserlerinden Kur'an ve iman derslerini alanlar topluluğu
zümre-i safiye ve halise زمرة صافيه و خالصه : saf ve halis zümre, tertemiz ve ihlas sahibi (her yaptığını Allah (c.c.) rızası için yapan), iş lerine ve ibadetlerine dünya hayatiyle ilgili başka amaçları katmayana bu gibi beklenti-lerden arınmış olan (safiye) ve her işi yalnız Allah'(c.c.) rızasını (hoşnutluğunu gözete rek yapan, tam ihlás sahibi (halis) mü'minler topluluğu
zümre-i tagut زمرة طاغوت taguta kul olanlar zümresi, şeytana uyan ve Allah'tan (c.c.) baş-ka şeyleri kendilerine "rab" edinenler toplu-luğu
1423
zürriyetçe
zümre-i tugyan زمرة طعيان : azgın zümre, Allah lar topluluğu (c.c.) ve peygamber tanımayan azgın inkårcı
zümrüd (zümrüt( زمرد : cam parlaklığında yeşil renkte değerli süs taşı
zümrüt-misal زمرد مثال : zumrüt gibi
zümrennar : Hristiyan din adamlarının belleri-ne bağladıkları kuşak, papaz kuşağı
zünnar-i inkâr زنار إنكار : inkar zünnarı, (mec.( inkâr işareti
zunob ذنوب : günahlar, kabahatlar, suçlar, kö tülükler (pür-zünüb: çok günahkar, günahla ra batmış)
zünüb-u medeniyet ذنوب مدنیت : Bati medeni yetinin günahları, kötülükleri
zürefa ظرفاء : zarif kimseler; kibar ve nazik sözlü, ince ve kibar davranışlı insanlar (bkz. zurefa)
zürriyet ذریت : nesil, soy; bir kimsenin soyun-dan gelenler
başlangıçta "dövme" tekniği ile üretilmiştir. Bu yolla ilk üretim, m.ö.XIII.yy, da Anado-lu'da Hitit'ler zamanına rastlar. Fakat de-mir, bir maden cevheri olarak veya uzaydan gelen bir meteor taşı olarak m.0.3000-2500 yılları arasında Anadolu'da (Alacahöyuk'te), Mezopotamya'da (Tel Asmar ve Ninova'da) ve Mısır'da fir'avunlar devrinde biliniyordu. Çin'de de çok eskiden bir maden cevheri ola-rak biliniyor olmalıdır. Zülkarneyn, gittiği doğu ülkelerinden birinde, demir külçelerini set yapımında kullanmıştır; yani, Makedon-ya'lı İskender'den belki de bin veya bin beş yüz belki de binlerce yıl önce "Bana demir kütleler getirin" sözünü (bkz.Kur'an 18/96), "Bana içinde demir bulunan taş halindeki demir cevherini getirin" şeklinde de anla-mak mümkündür.Bu demir filizi blokları, ısıtılıp akkor haline gelince birbiriyle kay-naşır. Demir 723 "c-900 °c arasında uygun bir derecede iken üzerine ergimiş bakır dö-külünce demir-bakır alaşımı meydana gelir. Böyle bir alaşım, son yıllarda Japonya'da elde edilmiş olup gemi sanayiinde kullanıl-maya başlanmıştır. Aslında demir ve bakır birbiriyle uyuşamayan iki metaldir. Bakırla demir bir araya gelince bakır demiri çürütür. Fakat, yukarıda belirtilen dereceler arasında belli bir noktada, teknik deyimi ile "demirin kafes yapısında" yani moleküler yapısında değişmeler meydana gelir ve bu "kritik" sı-caklıkta bakır moleküllerinin araya girme-sine ve alaşım meydana gelmesine elverişli bir durum ortaya çıkar. Böylece son derece dayanıklı bir madde elde edilmiş olur. Zül-karneyn'in yaptığı iş de budur.
"Böyle bir set niye ortada yok?" sorusuna ge-lince, Milât'tan yaklaşık bin, bin beş yüz yıl önce yapılan bir set, zamanla rüzgâr, yağmur, sel gibi dış etkenlerle üzeri örtülerek dağ zin-cirinin bir parçası haline gelmiş olabileceği rahatlıkla söylenebilir. Buna örnek Anado-lu'daki höyüklerdir, yani yığma tepelerdir. Truva höyüğü kazıldığında üst üste tabakalar halinde tam dokuz şehir bulunmuştur. Kon-ya ovasında Çatalcahöyük'te, toprak altında binden fazla evin içinde yer aldığı ve 6000 kişiye ulaşan nüfusun barındığı bir şehir bu-lunmuştur. Kızılırmak yayı içinde yer alan. Alacahöyük, Bozhöyük (Hattuşaş), Alişar gibi benzeri örnekler varken, Zülkarneyn'in yap-tığı seddin de başlangıçta, iki dağ zinciri ara-sında kalan ve boğazı kapayan bir set iken,
amanla toprakla örtülerek, bu iki dağ zinci inin birbirinin devamı haline gelmiş olması akla çok yakın bir olaydır.
Nasıl ki ter terzilerin piri Hz.Idris, doktorların piri Hz. Lokman, demircilerin piri Hz. Davud b. kabul ediliyorsa, Zülkarneyn de set ya pımcılarının piri sayılabilir. Önemli olan Zül karneyn'in bu seddi nerede ne zaman yaptı ğı değil, önemli olan Kur'an'ın, Zülkarneyn örneği ile bize verdiği mesaj ve derstir. (bkz. Ye'cuc ve Me'cuc maddesi)
Zülkarneyn-i kudret دو القرنين قدرت güç ve kuy vetin Zülkarneyn tarafından kullanılan örne ği gibi
Zülkarneyn-misal ذوالقرنین مثال : Zulkarneyn gibi
zülkemäl (zü-l kemal ذو الكمال : kemal sahibi, sonsuz mükemmelliklerin sahibi [Allah (c.c.)]
zülkerîm (zü-l kerim( ذوالكريم : kerîm sıfatının sahibi; ikramı, iyiliği, bağışı pek çok olan [Al-lah (c.c.)]
Zülkifl ذو الكفل : Kur'an'da, peygamberlerden Hz.İsmail, İdris ve Elyesa anılırken ismi ge-çen bir zât (bkz.Kur'an, 21/85; 38/48). Kur'an onu, sabırlı ve en iyi kullardan olduğunu bil-dirmektedir. Onun hakkında daha fazla bilgi-ye sahip değiliz
Zülkifl-i ibadet ذوالکفل عبادت : Allah'a (c.c.) kul-luğun güzel bir örneğini veren Zülkifl'in iba-detinin örneği gibi (bkz.Kur'an, 38/48)
NP) Zulkarneyn, buradaki işini bitirince do 14 doğuya doğru en fazla Çin Denizi Ruya yonelmiş ve Güneş'in doğduğu yere ka-dar gitmiştir (bkz. Kur'an, 18/90). Buna göre, enizi veya Sarı-deniz'e kadar gidebilirdi. Buradaki işi bitince de başka bir yöne (muhtemelen kuzeybatıya) Burada yaşayan halk. "Ye'cüc ve Me'cur" de-yonelmiş ve iki dağ arasındaki geçide varmış dikleri saldırgan, yağmacı, bozguncu bir top Juluktan şikâyetle Zülkarneyn'den yardım is temis, bu geçidi kapayacak bir set yapmasını istemiş ve bu iş için para ödeme teklifinde bulunmuştur. O, para teklifini kabul etme-mis, "Rabbimin bana verdiği imkan ve ni'met daha iyidir" demiş ve onlardan set yapımında kullanılmak üzere demir kütleleri ile erimiş bakır getirmelerini ve güçleriyle de yardım etmelerini istemiştir. (bkz. Kur'an, 18/93, 96). "Rabbimin bana verdiği imkân ve ni'met" ifadesinde geçen "Rabbim" sözünün mânâsı göz önüne alındığında, "benim sahibim ve terbiye edicim var demek olur ki, kendisinin Allah'ın (c.c.) terbiyesi altında O'nun emir ve kurallarına bağlı olduğunu, O'nun verdi-gi terbiye doğrultusunda hareket ettiğini, gâyesinin, Makedonya'lı İskender gibi Dun-ya'yı ele geçirmek, bir Dünya İmparatorluğu kurmak veya kuvvet yahut zorbalığı hak elde etmenin yolu olarak kullanmak değil, ter-sine, hakkı esas alıp barış ve huzuru bozan bozguncuları, saldırganları, yağmacıları, kan dokucüleri durdurmak, önlerini kesmek, sağ-lam bir setle durdurmak, insanların barış ve huzur içinde yaşamalarına katkıda bulunmak olduğunu anlatmış olmaktadır. Tarihte bu görevi üstlenen büyük şahsiyetler, bir çeşit Zülkarneyn sayılabilir. Bozguncu, yağmacı, saldırgan, kan dökücü, dünyada barış ve hu-zuru bozucu kişiler ve toplumlar ise bir çeşit Ye'cüc ve Me'cüc'dür. Kur'an, bunların hep-sini genel olarak ifade eden tipik bir örneği öne çıkarır ve tarih boyunca ortaya çıkmış ve çıkacak Ye'cüc ve Me'cüc'lere karşı, onları durdurmaya çalışan Zülkarneyn'lerin yanın-da yer almamızı, ona destek vermemizi telkin eder. Gerçekten de Kur'an, belli bir zaman ve yerde yaşayan insanlara değil, her devirde ve her yerde yaşayan insanlara bir bütün olarak hitab eder ve bütün insanlık için geçerli kur-tuluş reçetesini ortaya koyar.
Tarih boyunca bozguncu, soyguncu, kan dökücü, şer güçleri durduracak yalnız mad-di setler yapılması söz konusu değildir. Din
ve ahlak ve insani değerleri yıkmaya çalışan bozguncu ve inkära Ye'cuc ve Me'cuc'ler her devirde var olduğu gibi, bunları durdurmaya çalışan peygamberler ve onların manevi mi-rasçıları olan erenler, mücahidler, älimler, müceddidler ve mänen görevli şahsiyetler de her devirde var olagelmiştir. Kıyamete kadar da inkâr ve kötülük, iman ve iyilik arasında ki mücadele devam edip gidecektir. Kişiler ve toplumlar da, bu mücadelenin bir tarafında yerlerini almaktadır. Bu yer, ya kuvveti esas alıp ezen ve sömürenler tarafıdır veya hakkı esas alıp hakkı ve haklıyı koruyan, zulme kar-şı duran ve barıştan yana olanların tarafıdır.
Zülkarneyn ve yaptığı set ile ilgili karanlık noktalar üzerinde çeşitli sorular, yorumlar ve tartışmalar olmuştur. Zülkarneyn, iki dağ zinciri arasındaki geçiti kapatmak üzere de-mir ve bakır kullanarak bir set yapmışsa, bu set niye ortada ada yok? Oysa Kur'an'da, kıyamet günü gelince bu seddin yerle bir edileceği bil-dirilmiştir. (bkz.Kur'an, 18/98). Bu soruya cevap verebilmek için bazı bilgilere ihtiyaç vardır:
Bilindiği gibi, tarih öncesindeki zaman, dev-relere ayrılırken "Taş Devri" ile başlanır. Yontma Taş Devri, Ara Taş Devri ve Cilalı Taş Devri şeklinde birbirini izleyen bu devir-lerde insanlar, vurma, kırma, kesme, delme gibi işler için gittikçe geliştirdikleri taştan yapılmış aletler (araçlar) kullanmışlardır. Taş Devri'ni Maden Devri izlemiştir. Maden Devri de, Bakır Devri, Tunç Devri ve Demir Devri şeklinde ard arda gelen üç devire ay-rılır. İlk kullanılan metal bakır olmuştur. Sonra kalayla bakırın alaşımı olan tunç kul-lanılmaya başlanmıştır. Bakır ve kalay, eri-tilmesi (ergitilmesi), eğilip bükülmesi kolay metallerdir. İkisinin kaynaştırılmasından (alaşımından) elde edilen tunç ise daha sert bir maddedir. Altın ve gümüş de bu devirde işlenmeye başlamıştır. En son demir kulla-nılmaya başlanmıştır. Demir, 1530 c"nin, üstünde, yani çok yüksek sıcaklık derecesin-de ergir ve bu ergimiş demiri bir yerde tu-tacak kalıpların bu sıcaklığa karşı dayanıklı olması, yani ergime derecesinin demirden daha yüksek olması gerekir. Bu sebeplerle demir daha geç bulunmuş ve bu buluştan sonra demirden yapılmış eşya ve araçlar kul-lanılmaya başlanmıştır. Demirden yapılmış eşya, eserler, araç ve gereçler, silahlar vs.
bırakılmıştır. Envar Neşriyat yayınları ara sında, hem Osmanlıca, hem de yeni yazı ile yayınlanmaktadır.
Zülfikar-ı mucizat ذوالفقار معجزات : mucizeleri anlatan Züfikar, Kur'an'ın Allah (c.c.) tarafın-dan gönderilen eşsiz ve mucize bir İlahi kitap olduğunun delillerini ve Hz. Muhammed'in (a.s.m.) mucizelerini anlatan Züfikar adlı ki tap.
Zülfikar-ı rahmet-i alem ذو الفقار رحمت عالم :-fikar adlı kılıcı gibi, inkârcıların inkar ve şüp helerini sağlam ve kesin delillerle kesip atan ve onları ger gerçek karşısında susturan eser. (bkz.Zulfikar)
Zülfikar-misal ذو الفقار مثال : Zufikar gibi (bkz. Zülfikar)
Zülkarneyn ذوالقرنين : Kur'an'da Kehf Süre-si'nde kendisinden bahsedilen bir zåt (bkz. Kur'an, 18/83-98). Kur'an müfessirleri (yo-rumcuları) bu zâtın kim olduğu, nerede, ne zaman yaşadığı, hangi topluma mensub ol-duğu konusunda farklı düşünceler ileri sür-müşlerdir. Fakat Allah'ın (c.c.) birliğine ina-nan, O'nun emirlerine uygun hareket eden biri olduğu konusunda birleşmektedirler. "Zülkarneyn" sözü, bir anlamıyla "iki boy-nuzlu" demektir. "Karn" sözünün nesil, devir, çağ gibi başka mânâları da vardır. Yorumcu-lara göre bu söz, onun iki boynuz şeklinde çıkıntısı olan bir miğfer veya başlık taşıdığı-na veya hem Batı'da, hem Doğu'da hükmünü yürüten büyük bir hükümdar olduğuna, ya-hut hem maddi hükümdarlık gücüne, hem de Allah'ın (c.c.) bağışı olan mânevi güce sahip olduğuna işarettir. Kur'an ona Allah'ın (c.c.) büyük imkânlar verdiğini, onun bozguncu ve yağmacı toplumların zulmünü durdurmak ve insanların barış ve huzûr içinde yaşamalarını sağlamak gibi bir görevi üstlendiğini bildirir. (bkz.Kur'an: 18/84, 85, 86). (Meälen): "Biz, ey Zülkarneyn, onları istersen cezalandır, ister-sen onlar hakkında iyilik yolunu tut, dedik" cümlesinde "Biz dedik" sözü, "ona vahyettik" mânâsına alınabileceği gibi, "dolaylı olarak ona bu emrimizi bildirdik" mânâsına da alı-nabilir. Bu ikinci mânâsiyle alınırsa, Kehf Sûresi'nde bildirildiği gibi, Hz.Mûsa'nın Hz. Hızır'dan ders alması gibi Zülkarneyn'in de Hz.Hızır'dan ders aldığı anlaşılabilir. Onun için İslâmî kaynaklarda Zülkarneyn'in pey-gamber olduğuna dair kesin bir kanaat yok-tur. İsminin başındaki "zü" (sahip) takısı bu-
lunan isimler eski Yemen hükümdarlarında da, "Züyezen" örneğinde olduğu, görülmek tedir. Kur'an'da da, "Zülkifl" ve "Zünnun" gibi "zu" (sahip) takısı almış bazı zatların İsimleri geçmektedir. (bkz. Kur'an, 21/85, 87; 38/48). Bazı İslâmi kaynaklar, Zülkarneyn'ın esas adının "İskender" olduğunu ileri sür mekte iseler de, milattan önce 356-323 yılları arasında yaşamış olan Makedonya Kralı Bu yük İskender (Aleksandros) ile bir ilgisi yok tur. Makedonya Kralı Büyük İskender, çok ilahlı (politeist) dine bağlı bir toplumda ya-şamıştır. Onun, tek ilaha inanmaları için halkına çağrıda bulunduğu, düşünceler ileri sürdüğü veya kendisinin tek ilaha inandığı yolunda açık bir belge ve bilgi yoktur. Büyük İskender'in gâyesi bir dünya imparatorluğu-nu kurmaktı. İlk gençlik devrinde eski Yunan filozofu Aristoteles'ten öğrenim görmüştür. (bkz.Aristo). İskender'in babası Makedonya Kralı II.Filip, ölünce yerine oğlu İskender, yirmi iki yaşlarında kral olmuş ve Anadolu'ya geçerek, Persler'e (eski İranlılara) karşı Asya seferine çıkmış (m.ö.334), Persleri yendikten sonra "Asya Kralı" ilan edilmiş, Doğu seferine devam ederek İran üzerinden Hindistan'a ka-dar gitmiş ve dönüşte hastalanarak Babil'de 33 yaşında ölmüştür. Onun hiçbir yerde Zül-karneyn gibi bir set yaptığına dair tarihe geç-miş bir kayıt da yoktur.
Kur'an, Zülkarneyn'in önce batıya gittiğini, Güneş'in battığı yere kadar ilerlediğini ve orada Güneş'i, kaynar balçıktan bir gözde batar bulduğunu bildirmektedir (bkz.Kur'an, 18/86). Bu ifadeye göre Zülkarneyn, batı-ya doğru en fazla Atlas Okyanusu'na kadar gidebilirdi. Güneş'in, batarken aldığı kızıl renginin veya bakır renginin, dalgalı deniz üzerindeki yansıması, denizi kaynayan bir kızıl balçık görünümüne çevirdiği için, "kay-nar haldeki balçık bir gözde battığını gördü" sözü; bu güzel manzarayı ifade etmektedir. Şair Ahmed Haşim, böyle bir bir manzarayı şöyle tasvir eder:
"Sular sarardı... kızıl havaları seyret ki akşam olmakta./Sular mı yandı? neden tunca benzi-yor mermer?"
Zülkarneyn, burada zalimlik yapan bir top-lum bulmuş, duruma göre onları cezalandır-mak veya ıslah etmek yolundan birini seç-mekte serbest olduğu kendisine Allah (c.c.) tarafından bildirilmiştir. (bkz.Kur'an, 18/86,
Zamanının kutbu, vaktinin eşsiz ferdi, ilim ve takvada yekta, zühd ve salahta kendisine uyulan bir kimse idi. Bu zatın, kısaca şerefli künyesi şudur: EBU ABDILLAH,
İsm-i şerifi şudur: Muhammed b. Abdirrahman b. Ebi Bekir b. Süleyman Cezuli..
Hasep nesep sahibi olup, Hz. Hasan'ın ra. påk soyundandır. Onun påk ırkından gelmiş olup, şerif, asil, zeki, edip bir zattır.
Zikri geçen müellif Şeyh Hazretleri, önceleri Cezul'da, sonraları Semlal da flim, iyi hal sahibi, tedrise devam eden, duası makbul bir zat olup, kerameti zahir idi.
Bundan sonra, Fas diyarına göç etti. Orada da tedris yapıp, kul ların İrşadı ile meşgul oldu.
Bir gün, şöyle bir hadise oldu:
Şeyh Hazretleri bir kuyu başına vardı. Orada abdest almak isti yordu. Kuyunun su çekecek Aleti olmadığından, ne yapacağını bile-medi; durdu.
Bu sırada, bir kız, yüksekçe bir yerden, Şeyh'ın bu şaşkın halint gördükte; ona hitab ederek şöyle sordu:
Sen kimsin?. Neden öyle şaşıp kaldın?.
Şeyh, kova getireceği ümidi ile kendisini kıza tanıttı ve halini bildirdi. Kız, onun bu halini şöyle cevaplandırdı:
İnsanlar, sizi hayır ve kerametle överler. Sana gelince: Ku-yudan bir su çıkarmaktan aciz kaldın; şaşırdın.
Böyle dedikten sonra; gelip kuyuya üfürdü. Allah'ın izni ile, ku-yunun içinden su dışarı taşıp akmaya başladı.
Şeyh abdest aldıktan sonra, kıza sordu:
Celâl ve ikram sahibi Allah adına sana and içiriyorum; sen bu keramete hangi amel sebebi ile nail oldun?. Bana haber ver.
Kız, cevabında şöyle diyerek durumunu anlatıp haber verdi:
Cenab-ı Resulüllah S.A. hazretlerine, salavat-ı şerifeyi çok getirip ve bu getirdiğim salavat-ı şerifeye devamla nail oldum.
**
Bazı meşayihten şöyle anlatılmıştır:
Adı geçen Şeyh, bu kızın kerametinden hayrete düştü. Sala-vat-ı şerifeye tam rağbet gösterdi ve:
Acaba hangi salavat-ı şerifeye devam etsem?.
Diye düşünüp endişeye daldı. Hatta o gece, bu düşünce sebebi ile, uykusu gelmedi.
O gece, mehtaplı bir gece idi. Öyle düşünüp yatarken, hanımı yatağından kalktı, en güzel elbisesini giydi. Örtüsünü örttü; evden dışarı çıktı.
Bunu gören Şeyh'ı kıskançlık tuttu:
Acaba, bu vakitte nereye gidiyor?.
Diye, İçinden söylendi. Öfke ile kalktı; ardından dışarı çıkınca gördü ki: Deniz sahiline doğru ilerliyor. Önünde bir arslan, ardında bir arslan; ona gece bekçiliği ediyor.
O denizin ortasında; ıssız, küçük bir ada vardı. Arslanlar, deni-zın kenarına yattılar. Hatun da, su üstünden yürüyerek o adaya çık-ti. Sonra, abdest aldı; teheccüd namazına durdu.
Ålemlerin Rabbı Hazretlerine ibadetini, tazarru ve niyazını ta-mamladıktan sonra, yine su üzerinden yürüyerek kenara geldi. Ars-lanlar da kalktı; önceki gibi, biri önde: biri ardında yürümeye baş-ladı.
Şeyh, durumu gördükten sonra; ondan önce eve gelip yatağına yattı. Uyku sureti gösterdi.
Hatunu da geldi; önceki elbisesini giydi, yattı.
Bu hatun, bunu her gece mi yapıyor?.
Diye düşündü; üç gece, onu gözetledi. Gördü ki: Her gece bu minval üzere, adı geçen adaya gidiyor; ibadetini, tazarruunu yapıp dönüyor.
Üçüncü gecenin sabahı oldukta; bu sırrı hatununa sual etti. Ha-tunu şöyle dedi:
Siz, bu işe şimdi mi vakıf oldunuz?. Çok senelerdir ki, bu benim âdetimdir.
Bunun üzerine Şeyh sordu:
Acaba, siz bu keramete ne sebeple vâsıl oldunuz?.
Hatunu anlattı:
- İkrama nail olan, faziletli kılınan Resul ü Nebi Hazretlerine salavat-ı şerife okumayı hiç bırakmadan devam edip durduğumdan nail oldum. Salavatların en tamı ve en kemallisi onun üzerine olsun.
Şeyh:
Devam ettiğiniz bu salāvat-ı şerife hangisidir?.
Diye sorunca, kadın durdu; cevap vermedi. Şeyh, ısrarla üzerinde durup sorunca, şöyle dedi:
- Bu gece istihare edeyim; izin olursa cevap vereyim.
Sabah oldu; hatun şöyle dedi:
- Açıkça söyleyeyim, haber vermeğe izin yoktur. Ancak, sala-vat-ı şerifeleri topla; onların içinde varsa:
Bunun üzerine Şeyh, Ise girişti. Muteber kitaplardan, asrinda Osten aldığı Cenab-ı Resulüllah'in S.A. pak dillen alavat-i şerifeleri; ashab-ı kiramin r.a. tazim okuduğu salavat-i şerifeleri; ulema-i kiramin. k seçtikleri salavat-i şerifeleri toplad şayan büyük meşayihten fle talim lim buyurduğu salāvat-1 tekrimi ile birleştirip okuduğ meşayih i izamın vird olarak Böylece, güzel bir kitap telif etti. Telif ettiği bu kitabı hatununa oku duğu zaman:
-İçinde birkaç yerde vardır.
Diye anlattıktan sonra, şöyle dedi:
- Bu kitabı okumaya devam edenin, Allah'ın rahmetine väl Yüce Hazretin makbulü olacağına şüphe yoktur.
Şeyh, bu kitabın ismine:
DELAIL'ÜL - HAYRAT VE ŞEVARIK'UL - ENVAR..
Dedi. Şu demeğe gelir:
HAYIRLARA DELILLER VE PARLAYAN NURLAR..
Bu isim, gerçekten verildiği esere uygundur.
Hak Taală, bu zatın çalışmasını şükrana layık, makbul; günah larını bağışlanmış; kendisini umumi rahmetine vâsıl eylesin. Amin!.
Sonra..
ŞEYH (1) Fas'tan çıkıp deniz sahilindeki Esfa diyarına gitti flim, amel ve müridlerin terbiyesi ile meşgul oldu. Orada, on dört sene ikamet etti. Bundan sonra, çıkıp Fuğal diyarına gitti. Orada dahi, bu: DELAIL'ÜL-HAYRAT kitabını talim ve heşre başlayınca, yakın ve uzak bölgelerden, çevresine çok insan toplandı.
Şöyleki: Kendisinden feyz alarak kemale eren ve irşada kadir olanlardan 12.165 (on iki bin yüz altmış beş) kadar müridi, kendi sinden sonra, halkı irşada devam etti.
Ve.. kendisi, o diyarda: Hicri tarihe göre; 16 rebiülevvel 870 (M. 1465) günü sabah namazının ilk rikâtının, yahut ikinci rikâtının ikinci secdesinde ebedi âleme tesrif ettiler. Vefat sebebi: Zehirlenme idi.
Biz, Allah İçiniz; ona döneceğiz; Allah o zata rahmet eylesin Kabrini nurla doldursun. Ahiret åleminde, şefaatlerini bize nasib eylesin. Amin!.
O diyarda, yaptırdığı cami-i şerifin içine, öğle namazından sonra defnolundu.
(1) ŞEYH: Burada şerhi yapılan, DELAİL'OL HAYRAT müellifidir. Bu He, kısaca adı öyle geçecektir.
Hakikate åmå olan bu tip kalbler, enbiya ve evliyânın kendilerine sundukları kurtuluş reçetelerini ve hidayet mes alelerini, nefsani ve behi mi arzularına ters düştüğü için itiraz ile karşılar yahut bigåne kalmak olmayan bir hayal dünyası îmâr ederek onda avunmaya çalışırlar bahtsızlığına düşerler. Nefislerinin aldatıcı telkinleriyle ölüm ve ahiret
bi bunlar da şahsiyetlerinde meknüz olan menfiliklerin sultası altına gire Yarasalar -fitri temayülleri icabı olarak- kararılıklardan hoşlandığı gi rek sefaletlerini seädet sanmanın bedbahtlığı içinde yaşarlar. Böyleleri Üstad Necip Fazil'ın tabiriyle "hayat süren leşler" olarak, cesetlerinin hamallığı içinde yaşarlar. Yine onların bu hali şair Mehmed Akif'in:
"İmândır o cevher ki İlâhî ne büyüktür!
Imansız olan paslı yürek sinede yüktür!" beytini hatırlatmaktadır.
Neſsäniyet ve îmânsızlık batağına saplanmış olanlar, ölüm anının korkunç zelzeleleri ve ölüm meleğinin ateşli darbeleri ile hakikat alemi-ne uyanırlarsa da artık bu teyakkuzdan hiç bir fayda elde edemezler. Çünkü mükellefiyet, Ademoğlu için ölüm meleğini karşısında göreceği ana kadardır. O andan sonra fırsat bir daha ele geçmemek üzere zayi olmuş demektir O zamandaki rücü ve nedâmet, tıpkı Firavun'un ölüm ânında geç kalmış tasdiki ve secdeye kapanışı gibi faidesizdir. Artık böy lelerinin bundan sonraki akıbeti, Cehennem'in cesetleri yuttukça iştihāsı kabaran alevden kucağı olacaktır.
Üçüncü nevi kalbler de; hastalıklı olanlardır. Böyleleri sıhhatli
ve ölü olan kalbler arasında mutavassıt bir mevkîdedirler. Bunların hali: bedenen hasta insanların muzdarip hayatına benzer. Ne dünyevi hayat-lanında bir ahenk, ne de içlerinde bir huzur vardır. Ic âlemlerindeki belir-sizlik dış âlemlerini; dış älemlerindeki düzensizlik de iç âlemlerini menti tesir altında bırakır. Dimağlarındaki karmaşa, tüm hâl ve hareketlerine sirayet eder. Bu tip hasta ve qafil kalbler: şüphe, kararsızlık ve tutarsız-lik girdaplarında bocalayan; cehâlet, sehevât ve ihtirasları sebebiyle bi-Jurmum ahlaksızlıklara düsme ihtimaliyle her an karşı karsiva bulunmak gibi månevi illetlere måruzdurlar.
"Onların kalblerinde hastalık vardır, Allah da onların hasta-lıklarını artırmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle on-lar için elim bir azap vardır." (el-Bakara 2/10) buyurmuştur.
Şüphe; bir hakikat dalına konamamak süretiyle feyizli bir rühânī hayattan mahrüm kalma hastalığıdır ki, kalblere månen ölüm sarılığı ge-tirir. Yine kalbi tatmin edecek îmâni istikrardan mahrūmiyet, onları da-imi bir huzursuzluk hastalığına mübtelä kılar.
Cehâlet; hakikat mahrûmiyetinin ızdırabını dahi bilemeyecek dere-cede bir körlük ve zavallılık ile acı ve karanlık bir mahrûmiyet yoludur. Bu hål kendilerini istilā ederek onları sonu mutlak hüsrån ve feläket olan bir yolda yürütür.
Şehevät ve ihtiraslar; kalbin rikkatini kaybederek duyarsızlaşması neticesinde doymak bilmeyen arzuların muhāsarası altında bulunması hastalığıdır. Bir nevi emel çılgınlığıdır ki, sükünet bulacağı ve karar kıla-cağı yegane yer, selvilerin koyu gölgeleri altındaki kabristanların kara toprağıdır.
Kalbin korkunç bir hastalığı da katılıktır ki, zarif ve latif neş'elerin, insānī duyguların, rühânī akislerin, närin temaslarını duymamak mahrů-miyetidir. Böyle kalbler itaat tanımaz, irşad sesi dinlemez, inilti-feryād duymaz, merhamet ve şefkat nedir bilmezler. Taşlar bu kalblere nazaran daha yumuşak ve sevimli kalır. Cenab-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de bilvesile bu hakikati şöyle ifāde buyurmuştur:
"(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalbleriniz katılaştı. Artık kalbleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öyle-
Bunun üzerine Şeyh, işe girişti. Muteber kitaplardan, asrında ya-şayan büyük meşayihten aldığı Cenab-ı Resulüllah'ın S.A. påk dilleri ile talim buyurduğu salāvat-ı şerifeleri; ashab-ı kiramın r.a. tazim ve tekrimi ile birleştirip okuduğu salavat-ı şerifeleri; ulema-i kiramın, meşayih-i izamın vird olarak seçtikleri salavat-ı şerifeleri topladı. Böylece, güzel bir kitap telif etti. Telif ettiği bu kitabı hatununa oku--duğu zaman:
İçinde birkaç yerde vardır.
Diye anlattıktan sonra, şöyle dedi:
Bu kitabı okumaya devam edenin, Allah'ın rahmetine vâsıl, Yüce Hazretin makbulü olacağına şüphe yoktur.
** **
Şeyh, bu kitabın ismine:
- DELAİL'ÜL - HAYRAT VE ŞEVARIK'UL - ENVAR..
Dedi. Şu demeğe gelir:
HAYIRLARA DELİLLER VE PARLAYAN NURLAR..
Bu isim, gerçekten verildiği esere uygundur.
Hak. Taâlâ, bu zatın çalışmasını şükrana layık, makbul; günah-larını bağışlanmış; kendisini umumi rahmetine vâsıl eylesin.
Amin!.
* **
Sonra..
ŞEYH (1) Fas'tan çıkıp deniz sahilindeki Esfa diyarına gitti.
İlim, amel ve müridlerin terbiyesi ile meşgul oldu. Orada, on dört sene ikamet etti. Bundan sonra, çıkıp Fuğal diyarına gitti. Orada dahi, bu: DELAİL'ÜL - HAYRAT kitabını talim ve heşre başlayınca; yakın ve uzak bölgelerden, çevresine çok insan toplandı.
Şöyleki: Kendisinden feyz alarak kemale eren ve irşada kadir olanlardan 12.165 (on iki bin yüz altmış beş) kadar müridi; kendi-sinden sonra, halkı irşada devam etti.
Ve.. kendisi, o diyarda: Hicrî tarihe göre; 16 rebiülevvel 870 (M. 1465) günü sabah namazının ilk rikâtının, yahut ikinci rikâtının ikinci secdesinde ebedî âleme tesrif ettiler. Vefat sebebi: Zehirlenme idi.
Biz, Allah içiniz; ona döneceğiz; Allah o zata rahmet eylesin. Kabrini nurla doldursun. Åhiret âleminde, şefaatlerini bize nasib eylesin. Amin!.
O diyarda, yaptırdığı cami-i şerifin içine, öğle namazından sonra defnolundu.
**
de, kısaca adı öyle geçecektir. (1) ŞEYH: Burada şerhi yapılari, DELAİL'ÜL-HAYRAT müellifidir. Bu gerh
Aradan, yetmiş yedi sene geçtikten sonra; o diyarı küffar muha-sara etti Oranın ahalisi, ümidini kesti. Bunun üzerine, Şeyh'in mü-ridlerinin müridi olan bir zat:
Niyetleri, onu alıp Marakeş'e götürmekti. Cesedi çıkarıp bakınca gördüler ki: Vücud-u şeriflerine hiç bir değişme gelmemiş; nasıl defnolunmuş ise.. öyle duruyor. Koydukları gibi buldular.
Hatta sevenlerden biri: Alnına parmağı ile basınca, kan dağıldı; kaldırınca yine toplandı. Hayattaki insan gibi oldu. Orada bulunan avam ve havas tabakasından herkes bunu gördü.
Oradan getirip Marakeş diyarına defnettiler. Üzerine de bina (türbe) yaptılar.
Yakın ve uzak yerlerden, her zaman insanlar gelip vücud-u şe-rifinin rayihasını misk rayihası gibi alarak, çevresinde oturur; evrad okurlar. Şu anda dahi, o güzel koku: Türbe-i şerifelerinde mevcud ve bakidir; ki bu, ziyaret edenlerce malum bir durumdur.
Şerhi yapılacak olan, bu: DELAİL'ÜL - HAYRAT, kitabının çok üstün faydaları olduğundan; bu faydaları da, avam ve havas bildiği için pek çok kimseler vird edinmişlerdir.
Gerçi, mezhebimizin sahibi: İmam-ı Azam Hümam-ı Akdem Ebu Hanife Numan b. Sabit Küfi Hazretlerinin mezheb-i şeriflerinde; vird-ler, zikirler ve duâlar okunduğu zaman, manalarını bilmek şart olma-yıp, ancak lafzı doğru, yanlış okumaktan yana temiz olursa, ecre ve sevaba, okunanların üstün faydalarına nail olmakta şüphe yoktur.
Ne var ki: Okunanların latif manalarını düşünerek okunmasında ecir ziyade olup, faydalarının tez görüleceği belli ve açıktır.
Yukarıda anlatılan sebepten ötürü: Bu kusur dolu aciz fakir, ye-teneği kıt, alil darir (1) dahi; adı geçen kitabı, Türk dili ile kısaca şerh ederek Resulüllah S.A. efendimize bağlılık ve ona hizmeti murad eyledi.
Lâkin, bu hizmete; bu aciz kulun liyakatı olmayıp ancak Mevlâ'-nın yardım ve inayeti, o Yüceler Yücesi Rabbın başarı ihsanı ve hi-dayeti nasib olmasından ötürü oldu ve şu isim verildi: MUVAFFIK'-UL-HAYRAT Lİ NEYL'İL-BEREKAT Fİ HİZMETİ MENBAIS-SA-ADAT.. (2)
(1) Şerhi yapan zat, tavazu kabilinden kendini böyle vasfediyor; küçük göster mek istiyor. Halbuki büyük bir zattır.
(2) Bu ismin mânası şudur: SAADET MENBAI RESULÜLLAH'A S.A. HİZME EDEREK BEREKETLERE NAİL OLMAK YOLUNDA BAŞARIYA ULAŞTIRAN KİTA
lerden rica olunur: Hatasına vakıf olurlarsa.. silip düzelteler. Böyle Bunu okuyan kerem sahibi, hürmete lâyık, temiz kalbli kardes-ce: Hakkı ve doğruyu beyan edip eseri kuvvetlendirmiş olurlar. Bul-dukları noksanı tam yaptıkları için de, bol ecre nail olurlar. Cenab-Hak cümleye başarı ihsan eyleye..
Müellif merhum, Kur'an-ı Kerim'e iktida ederek, Resulüllah'ın S.A. emrine göre hareket edip, BESMELE ile başladı.
BESMELE'nin manası:
Allah'ın adı ile.. (Bismillah)
Demek şu manayadır: Bu kitabı, Allah'ın adı ile okumaya başlı-yorum.
Rahman..
Şu manaya gelir: Öyle şanı yüce Allah ki, dünya âleminde; mü-min, kâfir ve cümle mahlukuna türlü nimetleri ile in'am edendir.
Rahim..
Şu manaya gelir: Öyle şanı yüce Allah ki, àihret evinde; ancak mümin kullarına af ve mağfiret, türlü türlü rahmet ile muamele edendir.
**
BESMELF'nin özellikleri:
BESMELE'nin özellikleri çoktur; ancak birkaçını aşağıya alaca-
ğız.
Şöyleki:
RESMELE'nin harfleri on dokuz tanedir. Cehennem zebanileri de on dokuz tanedir. Bu mana icabı: Besmele'ye devam edenleri, Yü-ce Hak, cehennem zebanilerinden emin kılar.
Gece ve gündüz yirmi dört saattir. Beş vakit namaz, onun beş saatine muadii olup, kalan on dokuz saatına da, bu on dokuz harf muadil olur. Bunun için: Bir kimse, beş vakit namazı eda ettikten sonra; her iyi, mubah işin haşında besmele okumaya devam ederse.. bütün vaktini ibadetle geçirme sevabına nail olur.
1879 - Edison, ilk elektrik lambasının kullanımını gündelik hayata soktu.
1959 - Bediüzzaman'ın Ankara ziyareti.
31
SALI
TUESDAY
ARALIK DECEMBER
BİR AYET
Nerede olursanız olun, Allah hepinizi huzurunda toplayacaktır.
Bakara Suresi: 148
BİR HADİS
Düşün, sen ne kırmızı tenli, ne de siyah tenliden daha üstün değilsin. Ancak takvan ile üstün gelebilirsin.
C.Sağir
Cevv-i semâdaki bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu faideler ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, katreler adedince yine o Sâni-i Hakîmin vücubunu ve vahdetini ve kemâl-i rububiyetini gösterir. Sözler
Alemde bulunan intizamdaki güzellik ve kemal o derece nak-şolunmuş ki, bütün hayalperestlerin ve mübalağacıların hül-yalarından geçmiş olan harikulade hüsün ve kemale nisbet edilse, o harikulade kemaller gayet âdi ve âdetullah gayet ha-rikulade bir hüsün ve haşmet gösterecektir. (Mh.) 43:1. maka. 12. mukaddime
1523 - Rodos Adası, Kanunî Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı orduları tarafından fethedildi.
1960 - Bediüzzaman Said Nursî'nin İstanbul'dan son ayrılışı.
1991 - Gönenli Mehmed Efendi vefat etti.
2
PAZAR
SUNDAY
OCAK
JANUARY
BİR AYET
Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır.
Taha Suresi: 8
BİR HADİS
Doğru söylediğine inanan adama yalan söylemen, hiyanettir.
C
Hayatın da iki vechi vardır. Biri siyah dünyaya bakar, diğeri şeffaf âhirete nâzırdır. Nefis, siyah vechin altına girer, şeffaf veche terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister.
Biz, sana bu Kur'ân-ı Kerim'i vahyetmekle, Geçmiş milletlerin ibret ve öğüt alınacak haberlerini, Kıssaların en güzelini anlatıyoruz.
Yûsuf, 12/3.
Yûsuf Sûresi Bize Neler Öğretti?
Bazı rüyalar gerçek olacak!
Sıkıntı elbette bir gün bitecek!
Üzülen elbette bir gün mutlu olacak!
Allah'a tevekkül eden elbette kazanır!
Sabr-ı cemîl'e sarılan her zaman kazanır!
Kaybolan ve özlenen elbette bir gün geri dönecek!
Sabredersen, belki tez değil ama tek olur ödülün, mey-vesi çok olur ve zamanlı değil sonsuz olur. Yeter ki sabret!
Her imtihanın sonunda mutlaka bir mükafat, bir ödül vardır; bütün mesele, imtihan yolculuğunda gösterilen sa-bır ve tahammüldedir!
Bütün kapılar kilitlense, duvar da olsa ve yüzüne de ka-pansa, Allah için azimle koştuğun, her zaman açık olan ve açık olduğuna inandığın Allah'ın kapısı olduğu müddetçe, hiçbir zaman darda, zorda ve yolda kalmazsın!
Ukbe bin Amiri'l Cüheni diyor ki: "Biz Tebük Seferi'ne çıktık. Bir madı. Peygamberimiz (asm) dedi ki: "Ya Bilal, bizi sabah namazına gece Resulullah (asm) uyuyordu. Güneş yükselinceye kadar uyan-kaldır demedim mi?" Hz. Bilal: "Ya Resulullah, sizin başınıza gelen sonra namaz kıldı. Sonra Allah'a hamd ü sena etti. Ve daha sonra bizim de başımıza geldi." Peygamberimiz azıcık yerinden ayrıldıktan aşağıdaki hadisi anlattı:
1- "Sözlerin en doğrusu Allah'ın kitabıdır"
(Zira o sözlerin üzerinden bin dört yüz sene geçtiği halde 6666 ayetten bir tanesi dahi geçerliliğini kaybetmemiştir.)
2- "En sağlam ip yani tutunulacak dal, takva yani kelime-i şehadettir."
(Zira kelime-i şehadet takvanın sebebi ve esasıdır. Takva ise ilahi bütün emirleri yerine getirmek ve yasaklardan sakınmaktır.)
3- "Milletlerin en hayırlısı, Hz. İbrahim (as)'in milleti olan Müslü-manlıktır."
(Buna binaendir ki Peygamberimiz (asm) o milletten olmayı em-
retmiştir.)
4- "Sünnetlerin en hayırlısı, Hz. Muhammed (asm)'in sünnetidir."
(öyleyse o sünnet, nur isteyenlere kâfidir.)
5- "Konuşmaların en şereflisi, Allah'ı zikretmektir."129
(Zira ona ait olmayan sözler malayani sayılabilir.)
6- "Kissaların en güzeli, bu Kur'an'dır."
(Zira Kur'an, bütün kıssalarında ümit ve korku dengesini muha-faza eder.)
129 Tezkire-i Kurtubi kitabında şu hadis rivayet edilmektedir: "Kim Allah'ın emirlerine uyarsa Allah'ı zikretmiş olur. Velev ki, kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve yaptığı hayırlar az olsun. Allah'a isyan eden, Allah'ı unutmuş olur. Velev ki, kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve yaptığı hayırlar çok olsun."
17- "Mazeretlerin en şerlisi ölüm anındaki mazerettir."
(Zira firavun gibi öleceği anda yapılan tevbe makbul değildir)
18- "Pişmanlıkların en şerlisi kıyamet günündeki pişmanlıktır
19- "İnsanlardan bir kısmı vardır ki, (büyük bir fenalık olarak) ancak vakit geçtikten sonra namaz kılarlar."
(Zira namazın kazaya kalması büyük günahlardandır.)
20- "İnsanlardan bir kısmı riyakârlıkla Allah'ı zikrederler."
(Yani, az olarak ancak başkasının gördüğü yerde ibadet eder. Halbuki riyakârlık gizli şirk olarak kabul edilmiştir)
21- "Hataların en büyüğü yalan söylemektir."
(Zira yalan küfrün temeli ve münafıklığın birinci alametidir.)
22- "En hayırlı zenginlik gönül zenginliğidir."
23- "En hayırlı azık takvadır."
(Takva günahlardan sakınmaktır. Takvanın en büyüğü ise kalbi Allah'tan başka her şeyden arındırmaktır.)
24- "Hikmetin başı Allah korkusudur."
(Zira Allah'tan korkan O'nun emir ve yasaklarına uymayı esas yapar.)
25- "Kalbe yerleşenlerin en hayırlısı yakîndir."
(Yakîn, dinimizin emrettiği şeyleri, şeksiz ve şüphesiz kabul et-mektir. Bu ise kişiye tahkiki imanı kazandırır ve iman ile Rabb'ine kavuşmasına vesile olur.)
26- "İman hakikatlerinin herhangi birisi hakkındaki şüphe küfür-dendir."
Evet, inanmamız lazım gelen İlahi emirlerden birisi hakkında süpheye düşen kişi: "Ben bu hakikate Allah ve Resulü nasıl isti-yorsa öyle inanıyorum" demeli ve acilen bilen bir âlime gidip o şüphesini gidermelidir.)
27- "Ölü üzerine bağırmak, feryat etmek cahiliye işidir."
29. "Zekâtı verilmeyen para sahibini yakan ateşten bir dağdır."
(Yani insanların toplumsal hayatında intizam ve asayişi temin eden köprü zekâttır.)
30- "(Haram olan) şiir şeytanın çalgılarındandır."
31- "İçki, bütün günahları içinde barındırır."
32- "Kadın şeytanın tuzağıdır."
(Zira Cennet annelerin ayakları altında olduğu gibi şeytanın ve bütün dünyayı ifsat etmeye çalışanların da en çok kullandıkları tuzak ise iffetini kaybeden kadınlardır.)
33- "Gençlik delilikten bir şubedir."
(Zira gençlerdeki hissiyatın kuvvetli olması nefsanî arzulara şiddetli meyletmeleri bazen aklın devre dışı kalmasına sebep olur.)
34- "Kazançların en şerlisi, faiz yoluyla kazanılandır."
(Evet, faiz Cenab-ı Hakk'a karşı savaşmak olduğu gibi kişinin ser-mayesini de bitirir.)
35- "En şerli yiyecek, (zulüm ile alınan) yetim malıdır."
36- "En bahtiyar adam, başkasından ders alan (istikamet yolunu bulan) dır."
37- "En şaki ve bedbaht adam daha annesinin karnında iken bed. baht olandır.
(Evet, takvim hazırlayan bir adamın tecrübeleriyle gelecek se-nenin nasıl geçeceğini bilip henüz sene gelmeden takvimi ha-zırladığı gibi aynen öyle de dünyaya gelecek bir insanın iyilik veya kötülükten hangisini tercih edip yapacağını Allah ilm-i ezelisi ile bilir. Ve bunu bildiği için annesinin karnındayken o kişinin iyi veya kötü olacağını, kaderinde yazar.)
38- "Şüphesiz hepinizin gideceği yer iki metrelik bir kabirdir."
(Evet, dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.)
39- "Her iş neticesine göredir."
(Evet, iman ve amel-i salihin neticesi ise bir saati dünyanın bin sene hayatından üstün olan Cennet ve Cennetin de bin senesi bir saatine mukabil gelmeyen Cemalullah'ı görmektir.)
40- "Rivayetlerin en şerlisi yalan olan bir şeyi rivayet etmektir."
(Zira yalan lanetlenen bir günahtır. Ve hikmet-i İlahiye'ye zıddır.)
41- "Her gelen yakındır."
(Öyleyse ölüm de yakındır. Her an hazırlıklı olmamız gerekir.)
42- "Mü'mine sövmek fasıklıktır."
43- "(Haksız yere ve helaldir diyerek) bir mü'mini öldürmek küfürdür."
44- "Mü'minin etini yemek yani gıybetini yapmak Allah'a karşı isyandır."
(Evet, nasıl ateş odunu yer bitirir, gıybet dahi salih amelleri yer bitirir.)
45- "Mü'minin kanını dökmek haram olduğu gibi (haksız yere) malını almak da haramdır."
46- "Kim Allah'a yemin ederek 'Allah şu işi yapar' diyorsa Allah'a iftara eder."
(Zira Cenab-ı Hak hikmetiyle iş yapar, hiç kimsenin istedigine uymak mecburiyetinde değildir.)
47- "Kim başkasının kusurunu örterse Allah da onun kusurunu örter."
48- "Kim başkasını affederse Allah da onu affeder."
49. "Kim (karşılığını yerine getirebileceği halde) öfkesini yenerse Allah da ona mükafat verir."
50- "Kim musibete sabrederse Allah o musibetin götürdüğünün yerini (daha hayırlısı) ile doldurur."
51- "Kim desinler için ibadet ederse Allah da onun ayıbını ifşa eder."
52- "Kim sabrederse Allah mükafatını kat kat verir."
53- "Kim Allah'a karşı isyan ederse Allah ona azab verir."
(Zira ne iyilik ne de fenalık karşılıksız kalmayacaktır.)
Dedikten sonra üç defa "Ya Rabb'i beni ve ümmetimi mağfiret eyle sizler ve kendim için Allah'tan mağfiret diliyorum, "130 buyurdu.
Elli üç maddeden ibaret olan bu hadis-i şerif, bütün kemalat-ı insaniyeyi, dünya ve ahiret saadeti için gereken bütün düsturları barındırdığından elimizden geldiği kadar tercüme etmeye gayret ettik. İmam Münavî'nin, Camiü's-Sağir'in şerhi olan Feyzu'l Ka-dir'inden ve Risale-i Nurlardan istifade ederek Ehl-i Sünnet aki-desine göre bir kısım izahlar yaptık. Cenab-ı Hak hatalarımızı affetsin. Bu hadis-i şeriften bütün ehl-i imanla birlikte bizleri de istifade edenlerden eylesin. Âmin. 131
130 Feyzu'l-Kadir, Şerhü'l-Camiüs-Sağir El-Munavi c. 2, s. 175 hadis no:1619 et-Tab'atus-Saniye, Daru'l Marife, Beyrut, 1972.
131 (Risale-i Nur'un muhtelif yerlerinden paragraflar aldık. Bu yazıyı okuyan kardeşlerden ricamız, bizzat o kaynakları okumalarıdır.)
Abdurrahman bin Ebu Bekre (ra) babasından, o da Peygamberimiz tasmi'den şöyle rivayet etmiştir. "Ya alim ol, ya talebe ol, ya dinteyenlerden ol yahut bunları sevenlerden ol, beşincisi olma helak olursun." Bu hadis-i şerif, âlim ol demek ile insan için en mühim hedefin ilim olduğunu göstermekte dir. Eğer âlim değilsem ne yapayım sualine: alim olabilmek için talebe olmayı, ya talebe değilsem ne yapayım sualine, talebe olabilmek için âlimleri dinlemeyi, ya âlimleri dinleye)miyorsam ne yapa-yım sualine ise, o âlimleri sev! diye cevap vermiştir.
Zira "Kişi sevdiğiyle beraberdir." Demek ki alimleri sevmek onlarla beraber olup onları dinlemeyi, onları dinlemek ise talebe olmayı, onlara talebe olmak ise âlim olmayı netice verir. Dikkat edilirse Allah Resulü (sav) aklımıza gelecek her suale ilmi hedef göstererek her Müslümanın ilim öğrenmesi gerekli olduğunu vurgulayarak cevap verir. Cenab-ı Hakk'a sığınırız ki, bu dört sınıftan birine girmez-sek beşincisi, yani helâke sebep olan cehalet yolunda gitmiş oluruz.
Aradan, yetmiş yedi sene geçtikten sonra; o diyarı küffar muha-sara etti Oranın ahalisi, ümidini kesti. Bunun üzerine, Şeyh'in mü-ridlerinin müridi olan bir zat:
Niyetleri, onu alıp Marakeş'e götürmekti. Cesedi çıkarıp bakınca gördüler ki: Vücud-u şeriflerine hiç bir değişme gelmemiş; nasıl defnolunmuş ise.. öyle duruyor. Koydukları gibi buldular.
Hatta sevenlerden biri: Alnına parmağı ile basınca, kan dağıldı; kaldırınca yine toplandı. Hayattaki insan gibi oldu. Orada bulunan avam ve havas tabakasından herkes bunu gördü.
Oradan getirip Marakeş diyarına defnettiler. Üzerine de bina (türbe) yaptılar.
Yakın ve uzak yerlerden, her zaman insanlar gelip vücud-u şe-rifinin rayihasını misk rayihası gibi alarak, çevresinde oturur; evrad okurlar. Şu anda dahi, o güzel koku: Türbe-i şerifelerinde mevcud ve bakidir; ki bu, ziyaret edenlerce malum bir durumdur.
Şerhi yapılacak olan, bu: DELAİL'ÜL-HAYRAT, kitabının çok üstün faydaları olduğundan; bu faydaları da, avam ve havas bildiği için pek çok kimseler vird edinmişlerdir.
Gerçi, mezhebimizin sahibi: İmam-ı Azam Hümam-ı Akdem Ebu Hanife Numan b. Sabit Kûfi Hazretlerinin mezheb-i şeriflerinde; vird-ler, zikirler ve duâlar okunduğu zaman, manalarını bilmek şart olma-yıp, ancak lafzı doğru, yanlış okumaktan yana temiz olursa, ecre ve sevaba, okunanların üstün faydalarına nail olmakta şüphe yoktur.
Ne var ki: Okunanların latif manalarını düşünerek okunmasında ecir ziyade olup, faydalarının tez görüleceği belli ve açıktır.
**
Yukarıda anlatılan sebepten ötürü: Bu kusur dolu aciz fakir, ye-teneği kıt, alil darir (1) dahi; adı geçen kitabı, Türk dili ile kısaca şerh ederek Resulüllah S.A. efendimize bağlılık ve ona hizmeti murad eyledi.
Lâkin, bu hizmete; bu aciz kulun liyakatı olmayıp ancak Mevlâ'-nın yardım ve inayeti, o Yüceler Yücesi Rabbın başarı ihsanı ve hi-dayeti nasib olmasından ötürü oldu ve şu isim verildi: MUVAFFIK'-UL-HAYRAT Lİ NEYL'İL-BEREKAT Fİ HİZMETİ MENBAİS - SA-ADAT.. (2)
(1) Şerhi yapan zat, tavazu kabilinden kendini böyle vasfediyor; küçük göster-mek istiyor. Halbuki büyük bir zattır.
(2) Bu ismin mânası şudur: SAADET MENBAI RESULÜLLAH'A S.A. HİZMET EDEREK BEREKETLERE NAİL OLMAK YOLUNDA BAŞARIYA ULAŞTIRAN KİTAP.
Bunu okuyan kerem sahibi, hürmete lâyık, temiz kalbli kardes-lerden rica olunur: Hatasına vakıf olurlarsa.. silip düzelteler. Böyle ce: Hakkı ve doğruyu beyan edip eseri kuvvetlendirmiş olurlar. Bul Hak cümleye başarı ihsan eyleye.. dukları noksanı tam yaptıkları için de, bol ecre nail olurlar. Cenab-ı
Besmele dahi, dört kelimedir. Dolayısı ile bir mümin, ihlåsla ina. narak onu telaffuz ederse.. Hak Taâlâ, o kulun günahlarının hepsini affeder.
Ve.. işlerden hangisine besmele ile başlanırsa.. onda hayır, bere-ket ve sühulet muyesser olur; o işten zarar görülmez.
tıldı: * ** Besmele-i şerifenin özelliğini beyan eden bir hikâye şöyle anla
Daima ibadetinde bir hanım vardı; ama onun kocası müna fıktı. Hanım âdet edinmişti; her yapacağı işte:
Rahman Rahim Allah'ın adı ile.. (Bismillahirrahmanirrahim..)
Derdi. Ancak, kocası ona darılır; şöyle derdi:
Sen bu sözü nekadar da çok söylüyorsun!.
Ama, hanımı onun sözünü şöyle cevaplardı:
Bu söylediğim bir besmele-i şerifedir. Bu, hangi işin başında okunsa.. o işten zarar gelmez
Kocası ona tekrar sordu:
- Peki ama, sen bunu ne zamana kadar söyleyeceksin?.
Hanımı, onun bu sorusuna da su cevabı verdi:
Ölunceye kadar bu besmeleyi her işimde okumaya devam ede-
ceğim.
Bunun üzerine, kocası içinden şöyle dedi:
Şunu, öyle bir mahcup edeyim ki; bir daha söylemeye utansın.. Ve.. koynundan para kesesini çıkarıp hanımına uzattı; şöyle dedi:
Şunu al; sakla.
Hanımı o keseyi aldı:
- Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
Diyerek, sandığına koydu.
Aradan aż bir süre geçti. Kocası, verdiği o keseyi; hanımı gör-meden alıp bir su kuyusuna attı. Sonra hanımına gelip:
Verdiğim keseyi bana getir.
Diyerek istedi. Hanımı sandığın başına gitti:
Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
Diyerek açtı. Sübhan olan Yüce Hak, o mübarek kelâm hürme-tine, o keseyi sandıktaki yerine gönderdi. O hanım keseyi almak için elini sandığa soktu. Eline yaş değince kocasına sordu:
Benim sandığıma su nereden girmiş ki; kesen yaş olmuş!?.
Kocası hayret etti ve:
- Çıkar göreyim.
Dedi. Bunun üzerine hanım:
Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
Diyerek çıkarınca gördü ki; keseden su damlıyor..
Kocası hanımında bu kerameti görünce; kalbindeki nifaktan döndü. İhlaslı
Ve sallallahü alâ seyyidina Mu-hammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem.
El-hamdü lillāhillezi hedana lil-imani vel-İslâm.
Ves-salátů alá nebiyyihillezi's-tenkazena bihi min ibadet'il-evsani vel-asnam.
Ve ala Alth'in nücebail-bereret'-il-kiram.
Ve ba'de haza fel-garazu fi ha zel-kitabi zikr'üs-salāti alen-nebiyyi sallallahü aleyhi ve sellem ve fezailü ha. Nezkürüha mahzufet'el-esanidi li-yeshüle hifzuha alel-karii ve hiye min ehemm il-mühimmati limen yürid'ül-kurbe min rabb'il-erbab.
Ve semmeytühu bikitabi Dela-Il'il-Hayrati ve Şevarik'el-Envari fi zikr'is-salāti alen-nebiyy'il-muhtar. İb-tiğâen limerdatillâhi...
Delâil-i Hayrat
Mukaddimesi
(Müellifin Önsözü)
Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
Allah-ü Taâlâ, Muhammed efendimize; onun âline ve ashabına salât ey-
lesin.. Ve.. selâm eylesin.
Allah'a hamd olsun.
Öyle tek Allah ki, bize iman ve Islâm yolunda hidayet nasib eyledi.
Salât, Allah-ü Taala'nın Peygamberi Muhammed'e..
Öyle şanlı Muhammed ki, Allah-ü Taâlâ, onun vasıtası ile bizi; evsana ve asnama tapmaktan korudu.
Bu salát, onun åline de olsun. Onlar nüceba, berere, kiram vasfına layıktır. Sonra..
Bu kitabı yazmaktaki gaye: Resulüllah S.A. efendimize okunacak salavat-ı şerifeleri ve o salavat-ı şerifelerin faziletlerini anlatmaktır.
Salavat-ı şerifeleri ve faziletlerini beyan ederken, senedlerini kapalı geçe-ceğiz. Sebebl: Onları okuyana ezberlemenin kolay olmasını temindir.
Türk, Ermeni çeteciler tarafından camiyle birlikte yakıldı.
3
PAZARTESİ
MONDAY
OCAK
JANUARY
BİR AYET
Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır.
Nahl Suresi: 53
BİR HADİS
Dua başa gelen ve gelmeyen (belâya) faydalı olur.
Mâdem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimâl etmeyenler, dâr-ı bekàda ve Cennet-i bâkiyede hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır.
Ancak amele güvenmeyip sanki onu hiç yapmamış gibi düşünmek gerek... Bu şekilde kusur ve acziyeti itiraf ederek amel-i sâlih-lere devam etmek gerek! (Reşahåt, s. 92)
[Zira dualarımız gibi amelle-rimiz de kabule muhtaç-tır. Bu sebeple kul dâimâ Cenâb-ı Hakk'a ilticâ hâ-linde olmalıdır.]
ÜÇ KALP BİR ARADA
Üç kalbin birleştiği yer-de, mü'min mânen mesafe almış olur:
1- Kur'ân'ın kalbi (Yâsîn),
2- Mü'min kulun ihlâslı kalbi,
3- Gecenin kalbi seher vakti.
(Muhammed Pårså, Muhammed Bahâüddin Hazretleri'nin Sohbetleri, s. 60)
- Kabul olması için, günah işlemediğiniz bir dille duâ edin! (Reşahat, s. 94)
(Yani, Hak dostlarının huzů-runda tevăzu sahibi olun ve onların gönüllerinde yer edinin ki onlar da sizin için dua etsinler. Onların size duası, günah işlemediğiniz bir dildir.
Aynca mü'minin bir diğer mü'mine duâsı da böyledir. Hadis-i şeriflerde buyurulur:
"Bir mü'minin bir mü'mine, gıyâbında yaptığı duâdan daha çabuk kabul edilen hiçbir dua yoktur." (Tirmizi, Birr, 50)
"Müslüman bir kul, yanında olmayan kardeşi için dua ederse, melek; <<-Onun için istediğinin aynısı sana da verilsin!» der." (Müslim, Zikir, 86)]
Salih arkadaş, salih amelden daha da mühimdir. (Erzengi, Şerh-i Risale-i Azizán, s. 12)
MİNNETSİZ HİZMET
Minnetle hizmet eden çoktur.
Hizmeti minnet bilenlerse azdır.
Siz hizmette bulunma fırsatını elde etmiş olmayı minnet bilir ve hizmet ettiklerinize minnet-tar kalırsanız, herkes sizden memnun olur, şikâyetçiniz azalır. (Reşahát, s. 90)
Ebû Kabil de, der ki «Abdullah b. Amr b. Asinin yanında bulu-nuyorduk.
(İki şehirden hangisi daha önce feth olunacak, Kostantınıyye mi, yoksa Rūmiyye mi?) diye soruldu.
Abdullah, kendisine aid bir sandık getirtip içinden bir Kitap çı-kardı. (128)
(Biz, Resûlullah Aleyhisselâmın çevresinde bulunduğumuz sıra-da, Hadislerini yazardık.
Resûlullah Aleyhisselâma «İki şehirden hangisi, Kostantınıyye mi, yoksa, Rûmiyye mi daha önce feth olunacaktır?» diye sorulmuştu.
Resûlullâh Aleyhisselâm «Hirakl'in şehri Kostantınıyye, önce feth olunacak!» buyurdu.) dedi.» (129)
Kostantınıyye, İstanbul'dur. (130)
Peygamberimiz, bu husustaki Hadislerinde şöyle buyurmuşlar-
dır:
«Kostantınıyye, elbette feth olunacaktır!
Onu, feth edecek olan Kumandan, ne iyi Kumandandır!
Onu, feth edecek o'an bu Ordu, ne iyi Ordudur!» (131)
Hâkim (Vefatı: 405) ve Zehebî (Vefatı: 748) gibi, zamanları-nın iki büyük Hadîs Otoritesi, Buhari ve Müslimin Sıhhat ölçülerine göre bu Hadis'in Sahih olduğunu açıklamışlardır. (132)
Rivâyete göre Ensardan bir zat ta, Peygamberimizin meclisinde bulunur, Peygamberimizden Hadis dinler, hoşuna gider, fakat, ez-berleyemezdi.
Peygamberimize «Yâ Resûlallah! Senden bir Hadîs işitiyorum, ho-şuma gidiyor, fakat ezberleyemeyorum?» diyerek halinden şikâyet-lendi.
Peygamberimiz, elile, yazmak işareti vererek (Sağ elinin yardı-mından yararlan!» buyurdu. (133)
Hz. Ebû Bekir'in, içinde beş yüz Hadis bulunan bir Mecmuası vardı. (134)
Sa'd b. Uba'denin de, duyduğu Hadisleri kayd ettiği bir Mecти-ası bulunuyordu. (135)
Câbir b. Abdullah'ın, hacc ibâdetine aid Hadisleri içinde topla-
(128) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 176
(129) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 176, Dârimi Sünen c. 1, s. 104
(130) Yakut Mücemülbüldan c. 4, s. 347
(131) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 335, Hâkim Müstedrek c. 4, s. 422
PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET
285 yan Mecmuasını, Ahmed b. Hanbel (Vefatı: 241) Katâde'ye (Vefa-1: 118) okumuş, o da hemen ezberlemişti. (136)
İbn-i Sirin, en çok Hadis ezberleyen Sahabilerden Semüre b. Cün-düp hakkında «Onun, oğluna bıraktığı Risale'de çok ilim vardır.» de-miştir. (137)
Enes b. Malik'in, çevresinde toplanarak Hadis dinlemek isteyen-lere, yanındaki Defter'i çıkarıp «Bunlar, Resûlullah Alcvhisselâmdan isitip yazdığım ve Kendilerine arz ettiğim, dinlettiğim Hadislerdir!>>> dediği bildirilir. (138)
Abdullah b. Abbas da, Peygamberimizin Sünnetine dair Ebû RA-fi'den dinlediklerini, yanında bulundurduğu Levhalara kayd etmiş-ti. (139)
Muaviye b. Ebi Süfyan da, Mugire b. Şûbe'ye gönderdiği bir ya-zida: «Resûlullah'dan işittiklerini, bana yaz!» demiş, o da, yazmış-tır. (140)
Gençlerin Eshab Tarafından Yetiştirilişi ve Sünnetin Yayılışı:
Peygamberimizin vefatını tâkib eden Enshab devri, Sünneti öğren-me ve öğretme ihtiyacının şumülü nisbetinde inkişaflı oldu.
Tâbiîn devrine girilince, Sünneti öğrenmek ve ona sarılmak ihti-yacı daha çok duyuldu.
Übey b. Ka'b'ın vefatına kadar ilim talipleri Mescidde, onun çev-resinde toplanmaktan ve ondan yararlanmaktan geri kalmadılar.
Hatta, son günlerini yaşadığı sıralarda (Vefatı: 30), Iraklı bir ilim talibinin, onun, ilim öğretmekten kaçındığını sanarak sitemlen-mesine dayanamayıp ağlamış, sonra da:
«Ya Rab! Sana söz veriyorum: Eğer, beni, cuma gününe kadar bırakır, yaşatırsan, Resûlullâh Aleyhisselâmdan işittiklerimi, hiç bir kınayıcının kınamasından çekinmeksizin, onlara söyleyeceğim!» de-miş, cuma günü de, Hakkın rahmetine kavuşmuştur. (141)
İbn-i Abbas, Peygamberimizden helâl ve haramları sorar durur-du. (142)
(135) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 123
(137) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 2, s. 454
(133) Hâkim Müstedrek c. 3, s. 573-574
(133) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 371
(140) Buharî Edebülmüfred s. 122, Sahih c. 7, s. 184-185, Müslim Sahih c. 1, s. 414-415
اون، یو این جمله لری آراسنده کی نظام و ارتباط عندا ،ثانیه دقیقه ساختاری صدایان میلاد
آرا سندہ کی ارتباط کبیدر.
اولا ہو اتنی اول کی آنتاله ربط بدن جهت قران كريم، منا فقدك وضعيتي تصوير يكون المنار وتطويل الله ( یعنی اوزون عباره لری حاوی ) مثال و تمثد الهدى تكرار اتمشدر بوده منافقاره وضعيته ترتب بدن دهشت و حيرتك انكى قسماء بلد يفنون الكرى كلم شور زیرا مرحمی تحت الله خلاصه سنه توره، منافق اولان کمر، کندیسنی وجود صحراسنده آر قد ا شلندن أو لمن تك باند فالديفنى ومكنات جمعيتندن فرد الديلمن صاحبن والديغنى بلد علی کی هر شما در
من افقك شو با فيشيله مؤمنك با قیشی آراسنده طاغلی قدر فرمه وار در زیرا مؤمن اولان ذان نور ایمان ایله بتونه موجوداتی کندیسنه دوست و آشنا بیاید و کائنات ایله تو حسن ایمان دگل
نام بر انیستی و مهار فرسی وار در.
ایک نجی تمیزداران خلاصه من کوره: منافقه اولان آدم عالمى مصيبتها يله تولد يريجي، بلا لريله بوغوجي دهشتهای حادثاتی له تهدید ایجی، شدائد یله صیفیجی بر شکلده کورور بتون دنیایی انواعی له برابر کندیسنه عداوت ایتمکده اتفاقه ابتد کرینی ظن ایدر ایشته او منافقك بوظنته کوره، عالمده او منفعت ویره جاك . هیم برشی بوقدر بتونه اشيا و موجودات اونك عليهنده در لی
حالبوكمه مؤمن اولان ذات، نور ايمانك اقتضا سيله، كائناتك يا بريفى تسبیجاری و تشير لری
معنا ايشيتير فرهناك اولور.
وكذا، قرآن كريمك تمثيل خصوصنده با پدیغی تکرار، منا فقدك ايکی قسم ابريل من اولديد اشار ندر بریسی سفلی و عامی اولان طبقه در بو طبقه نك حالنه او يغون برنجی نمیده اند. ایکنجیسی کرلی، غرور لی، کویا پوکه طبقه در بود مناسب ایک نجی تحمید الد.
ديمك تمثيد المحرك تكراري، فسمارك تعد دينه اشار تدر.
Evet, bu ayetin cümleleri arasındakı izin ve irtibat, aynen saniye, dakika, saatleri sayan miller arasındaki irtibåt gibidir.
Evvela, bu ayeti evvelki âyetle rabt eden aset Kur'ân-ı Kerim, münafıkların vaziyetini tasvir için itnah ve tarvil ile, yanı uzun ibareleri havi misal ve temsilleri tekrar etmiştir. Bu da münafıkların vaziyetine terettüb eden dehset ve hayretin iki kısma ayrıldığından ileri gelmiştir. Zira, birinci temsilin hulasasına göre, münafık olan kimse, kendisini vücüd sahrâsında arkadaslarından ayrılmıs tek basına kaldığını ve kainât cem'iyetinden tard edilm sahibsiz kaldığını bildiği gibi, her şeyi de ma'dûm bilir. Ve vahsetle ihata edilmiş sükün ve sükûnet içinde bütün mahlükäta ecnebi nazarıyla bakar.
Münafıkın şu bakışıyla mü'minin bakışı arasında dağlar kadar fark vardır. Zirá mü'min olan zit, nür-u îmân ile bütün mevcûdâtı kendisine dost ve âşinâ bilir. Ve kâinât ile tevahhuş etmek değil, tam bir ünsiyeti ve muårefesi vardır.
İkinci temsilin hulasasına göre: Münafık olan adam, ålemi musibetleriyle öldürücü, belälarıyla boğucu, dehşetli hâdisâtıyla tehdid edici, şedäidiyle sıkıcı bir şekilde görür. Bütün dünyayı envâıyla beraber kendisine adâvet etmekte ittifak ettiklerini zanneder İşte o münafıkın bu zannına göre, ålemde ona menfaat verecek hiçbir şey yoktur. Bütün eşyâ ve mevcûdât onun aleyhindedirler. Halbuki mü'min olan zât, nûr-u îmânın iktizâsıyla, kâinâtın yaptığı tesbihleri ve tebşîrlern ma'nen işitir. Ferahnâk olur.
Ve keza, Kur'ân-ı Kerîm'in temsil hususunda yaptığı tekrar, münafıkların iki kısma ayrılmış olduğuna işarettir. Birisi: Süfli ve âmi olan tabakadır. Bu tabakanın hâline uygun birinci temsildir. İkincisi: Kibirli, gururlu, güya yüksek tabakadır. Buna münasib ikinci temsildir. Demek temsîllerin tekrarı, kısımların taaddüdüne işarettir.
rak, sosyoloji biliminin de ilgi alanını oluşturmaktadır. Isto ah lakı toplumsal ilişkiler, gelenekler, töreler bakımından sosyolo lakın bu yönüyle de günümüzde sosyoloji ilgilenmektedir. Ah ji kendisine konu edinmektedir.
Bir başka açıdan yaklaşıldığında ise dini kurallar ile ahlak dır. Bu açıdan ahlak kuralları toplumlarda değişik dinlerin ve kuralları arasındaki ilişki de sosyoloji tarafından ele alınmakta sinden yaklaşanlara göre de ahlak kuralları, dinin normatif o ya dini kuralların ortaya çıkmasına neden olur. Veya buna ter larak etkinliğini yitirdiği dönemlerde, bunu kültüre dönüşmus gelenek ve töreler biçimindeki ahlak kuralları üstlenir. Mesela, "yalan söylemek toplumsal statüyü zayıflatır, güvenilirliği azal. dinin "yalan söylemeyeceksin" emri, kültüre dönüştüğünde tır" biçimindeki sosyal bir anlama bürünür. Demek ki siyasi ve hukuki bazı kuralların temelinde yatan bazı ilkeler aslında din-lerin getirmiş olduğu prensiplerdir.
Bu yaklaşıma bir örnek olmak üzere; Bediüzzaman'a göre in-sanoğlunun doğrudan dine bağlı kalmaksızın ve dine dayanma-dan oluşturdukları bazı toplumsal kurumların, adalet ve düze nin de kaynağının aslında peygamberlerin getirdiği din olduğu savunulmaktadır. Bu düşüncesini şu ifadelerle belirtmektedir: "...O adalet ve intizam, ehl-i dinin ikazat ve irşadatıyladır. Ve o adalet ve faziletin esasları, enbiyanın tesisleriyledir. Demek enbiya, esas ve maddeyi vaz etmişlerdir. Onlar da o esas ve fa-zileti tutup, onda işlediklerini işlediler." (Nursi, 1977, 125)
D ta
ba
Günümüz toplum hayatında "bir etik problem olarak" tartı-şılan, "bazı dine mensup olanların ahlaklı olmadığı gibi, bazı dinsiz veya dini referans kabul etmeyen insanların ahlaklı ola-bilmesi" olgusu hakkında da aynı paralelde bir yorum yapmak-tadır. Ona göre, bir dini kabul etmeyen insanların da dolaylı o-larak dinin getirdiği güzel ahlak ile beslendiği bu nedenle inan-mayan bazı insanlardaki güzel ahlakın kaynağının da yine din olduğu şu ifadelerle dile getirilmektedir: "...Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve teklif-i ilahiyeyi reddetmişlerse de, teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevi, ahlaki vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nev'ilerini zımnen ve iztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, ka-firin her sıfatı ve her hali kafir değildir." (Nursi, 1978, 186)
Diğer yandan 19. asırdan itibaren sosyologlar toplum haya-tında geçerli olan ahlak kurallarını pozitivist bir yaklaşım doğ-rultusunda ele almaktadırlar. Mesela, A. Comte, E. Durkheim.
kış açısı doğrultusunda kurulan, sosyolojinin bir alt disiplini o-L. Bruhl bu yaklaşımın örnek isimleri olarak verilebilir. Bu ba-larak ahlak sosyolojisi (moral sociolgy) sosyal ve kültürel bir kurum olarak ahlaki değer yargılarının kaynağını, ortaya çıkı-şını, bu kuralları belirleyen faktörleri, ahlak kurallarının top-lumdan topluma nasıl farklılıklar gösterdiğini ve zaman içinde nasıl değişim geçirdiğini incelemektedir. Ahlakın bu yönü qi-rişte değinildiği gibi, Aristo'nun pratik ahlak olarak nitelendir-diği alanı kapsamaktadır. Aynı yaklaşımı Aristo geleneğindeki bazı İslam filozofları da sürdürmüşlerdir. Yeniçağ filozofu Kant ise bunu, felsefenin ilgi alanı dışına çıkararak, antropolojinin konusu olarak belirlemiştir. Nitekim Ahlak sosyolojisini bir ko-nu olarak ayrıntılı biçimde inceleyen Lévy Bruhl (1857-1939) ve Emile Durkheim (1858-1917) antropologların incelemele-rinden faydalanmışlardır.
Durkheim'e göre, ahlaki davranış toplumun bir ürünüdür. Ahlak önce toplumda doğar, fakat bireysel davranış biçiminde gerçekleşir. Durkheim'e göre insan ahlaki bir varlıktır; ahlakı ol-mayan bir toplum düşünülemez. İnsan ne kadar sosyalleşirse, o kadar da ahlakileşir. Ahlaklılık önce bir sosyal guruba üye ol-makla başlar. Bu nedenle ancak bir toplumun olduğu yerde ah-laktan söz edilebilir. Durkheim bu fikirlerinin üzerine "sosyolo-jik bir ahlak teorisi" geliştirmiştir. Bu teoriye göre, iyilik ahlakın objektifleşmiş halidir, yoksa soyut bir şey değildir, toplumsaldır. İyilik toplum için iyi olandır; bireyin iyiliğinin kendi başına bir değeri yoktur. Bu nedenle ahlaklılık gayrı şahsi ve geneldir. Şahsi menfaatlerden uzaktır. Özgürlük olgusuna gelince: Durk-heim'e göre insan özgür doğamaz; ne kadar ahlaki bir varlık ha-line gelirse, o kadar özgürlük kazanabilir. İrade özgürlüğü de ancak eğitim yolu ile ve toplum içinde kazanılabilir.
Durkheim için ahlak toplumsal bir olgu olduğu gibi bunun sonucu olarak, ahlaki olmayan veya bizi ahlaka karşı kışkırtan şeyler de toplumsal birer olgudurlar. Ahlak varlıkların içinde yatan bir davranış değildir; fakat toplumsal eylemin bir özelli-ğidir. Bu nedenle bir zihni durum değil, bir eylemdir. Toplum-sal düzen kavramının temelinde yatan şey de bireyler arası davranışın ahlaki veya normatif olarak düzenlenişidir. Bu ne-denle ahlak ve ahlaki olmayan şeyler toplumsal olguysa, bu du-rumda değişik toplumlarda farklı "ahlakilik" ve ahlaki olmayan" tanımları da olabilir. Ayrıca bir toplumdaki normatif sistemler ve cezaya dair yaptırımlar statik değildirler. Toplumsal örgüt-
fizari Istimdatkārane فيزار استمداد کارانه : yardım ister tarzda ağlama
fizik فيزيك : maddenin kimyasal yapısı dışın da kalan özelliklerini ve değişmelerini, mad dede değişikliğe sebep olan enerji olaylarını gözlem ve deneye dayanarak inceleyen tabiat ilmi
Ford فورد : Henry Ford (mi. 1863-1947) Ame-rikan otomobil sanayinin (endüstrisinin) öncüsu. Ford, otomobil üretim ve satışından büyük servete sahip olmuştu
forma 1: فورما.basılan bir kitabın, katlanmış käğıt tabakasından oluşan bir bölümü 2.tek tip elbise
formalite 1: فورمالیته.bazı hukuki ve idari bel-gelerin düzenlenmesinde gerekli işlemler 2.(mec.) önem taşımadığı halde yapılan, şekli ve görünüşten ibaret iş ve davranışlar 3.usûl; merasim
formül 1: فورمل.rakamlar ve işaretlerle kısaltıl-mış özlü ifade şekli 2.yol-yöntem, usûl, metot
fotoğraf فوطو غراف : ışığın bazı kimyasal madde üzerindeki etkisi esas alınarak yapılmış fo-toğraf makinası ile elde edilmiş resim
foya 1: فريا.kıymetli taş ve altından yapılmış eşyanın parıltısını artırmak için alta konan metal levha 2.(mec) sahtelik, göz boyamacılık
Fransa فرانسه : bir Batı Avrupa ülkesi
Fransız فرانسز : Fransa halkından kimse
Fransızca فرانسزجه : Fransızların konuştuğu dil
frenk 1: فرنك.Avrupalı 2. Fransız
frenkce 1: فرنکجه.Avrupalıların dili 2. Fransız-ca
fuhs فحش : )bak fuhuş(
fuhsiyat 1: فحشیات.çok çirkin ve günah işler 2.nikâhsız kadın-erkek ilişkileri; zina
fuhul فحول : ileri gelenler, üstün olanlar
fuhul-i müfessirin فحول مفسرین : müfessirlerin ileri gelenleri, Kur'an ayetlerinin mânalarını açıklayan ålimlerin ileri gelenleri
fuhul-i ülema فحول علماء : din alimlerinin ileri gelenleri
fuhul-ü ülema فحولو علماء : )bak, fuhul-i ülema) fuhuş 1: فحش.çok çirkin ve günah iş 2.nikâhsız
kadın-erkek ilişkisi; zina
280
Fuzuli-i Bağdadi
fuhuşhane فحشخانه : fuhuş yeri, genelev
fukahaفقهاءfakiler fıkıh (İslam Hukuku(
alimleri fukara فقراء : fakirler, yoksullar
fukara-i muhacirin فقراء مهاريجن : Hz. Peygam ber (a.s.m.) zamanında Medineye göçmen olarak gelenlerin (muhacirlerin) fakirl eri
fukdan فقدان : )bak. fıkdan.(
Furkan فرقان : doğru ile yanlışı, iyi ile kötü yü, haklı ile haksızı birbirinden ayırt edici; Kur'an
Furkan - Ahkem فرقان أحكم : en sağlam, en gu venilir ve en adaletli şekilde doğruyu yanlış tan, ayırt edici (Kur'an). (bak. Furkan)
Bağdatlı manásında Bağdadi olarak belirtilir. Divan edebiyatının en büyük şairlerinden bi-ridir. Kanuni Sultan Süleyman Bağdat'ı alın-ca (1534) Fuzuli. Kanuni ve askerlerini öven kasideler yazıp padişaha sundu. Kanuni ona geçimini sağlayacak bir aylık bağladı. Bir ara aylığını alamadı. O da şiir şeklinde yazdığı di-lekçe ile şikayetini padişaha duyurdu.
zacak kadar bu dilleri iyi biliyordu. Türkçe şiirlerini Azeri Türkçesi ile yazdı. Duygulu ve güçlü şiirleriyle Türk divan şairlerini, tek-ke ve saz şairlerini derinden etkiledi. En çok bilinen eseri, mesnevî şeklinde yazdığı Leylā ile Mecnunm adlı eseridir. Kanuni ye yazdı-ğı şikâyetnamesi de ünlüdür. Hz. Peygamber (a.s.m.) için yazdığı şiirleri de vardır.
Leyla ile Mecnun'un konusu bir aşk hikâye sidir. Fakat o, bu hikâyeye derin ve tasavvufi bir månå vererek dünyevi aşktan ilâhî aşka geçer. Fuzuli için olay veya efsane sadece bir vesiledir. Aynı konuda Arabça, Farsça ve Türkçe şiirler yazılmış, fakat Fuzuli'nin ba-şarısına kimse yetişememiştir.
fuzûli فضولي : gereksiz, boşuna
fuzûliyane فضولیانه : gereksizce, boşuna
füreten لجنة : ansızın, birdenbire
füccar فجار : facirler, günahkarlar, açıktan ve utanmadan günah işleyenler
fücur 1: فجور.günah 2.zina 3.alçakca ahlaksız lık
fülüs فلوس : füller, bakır paralar; pullar
fülüs-u felsefe فلوس فلسفه : felsefenin bakır araları, (mec.) felsefenin değersiz görüşleri, felsefenin beş para etmez görüş ve iddiaları
fünun فنون : fenler: ilimler; uygulaması olan bilgiler
fünun-u acibe فنون عجيبه : hayret verici ilimler ve teknik bilgiler
fünun-u akliye فنون عقليه : akla dayanan ilimler, temeli akıl ve mantık olan ilimler
fünun-u beşeriye فنون بشريه : insan eseri olan
ilimler ve teknik buluşlar
fünun-u cedide فنون جديده : yeni çağımızdaki) ilimler, tabiat ilimleri
fünûn-u cedide-i medeniye فنون جديدة مدنيه : medeniyetin eseri olan yeni ilimler
fünun-u hazıra فنون حاضره : simdiki (zamanı-mızdaki) ilimler ve teknik bilgiler (teknoloji)
fünun-u hikmet فنون حکمت : felsefiilimler; fel-
sefedeki görüşler (bak. fünun-u felsefiye)
fünun-u İslamiye فنون إسلامية : İslami ilimler, s
lām dini ile ilgili ilimler
fünun-u kainat فترن کائنات : kainat (tabiat) ilim leri, kâinattaki(tabiattaki) olayları ve varlık-ları inceleyen ilimler
fünunu kenviye فنون كونيه : tabiat ilimleri
fünun-u medeniye فنون مدنيه medeniyetin
eseri olan ilimler
fünun-u müsbete فنون مثبته : isbata dayanan ilimler, müsbet ilimler, deneye ve gözleme dayanan ilimler
fünun-u nafia فنون نافعه : faydali ilimler, insan hayatını kolaylaştıran ve ihtiyaçlarını karşıla-yan ilimler ve teknik bilgiler
fünun-u tabiiye فنون طبيعيه : tabiat ilimleri
fürce فرجه : delik, çatlak, aralık
füru 1: فروع.dallar kollar, şubeler 2.çok önemli olmayan ve ikinci derecede kalan şey-ler, ayrıntı niteliğinde olanlar 3.bir kimsenin soyundan gelenler, çocukları ve torunları
füruat 1: فروعات.dallar, kollar 2 ayrıntıda ka-
lan ve çok önemli olmayan şeyler
füruat-ı İslamiye فروعات إسلامية : İslam'ın tefer-ruat kısmı; İslâm ve imanın şartları ve temel-leri arasında bulunmayan ve ikinci derecede kalan kuralları ve konuları
füruat-i şer'iye فروعات شرعيه : dine ait esaslar ve temel kurallar arasında bulunmayan, ikin-ci derecede kalan kuralları ve konuları
füruat-ı Şeriat فروعات شرعيه : dinin temel kural-ları arasında bulunmayan ve ikinci derecede
kalan kurallar ve konular
tasla-fürus 1: فروش.döşekler 2.bir kelimenin sonuna ek olarak geldiği zaman ". ... satan, yan, ... öne süren" gibi mânalarra gelen keli-me, ek
وَآلُ جَعْفَرٍ ، وَآلُ عَبَّاس قال : كل هؤلاء حُرِمَ الصَّدَقَةَ ؟ ؟ قال : نعم .
2) YEZİD b. HAYYAN'dan r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor:
Ben, Husayn b. Sebüre, Amr b. Müslim ile birlikte Zevd b. oturduktan sonra
şöyle sordu: - Ya Zeyd, sen pek çok hayırla karşılaştın.. Resûlüllahı S.A. gördün, ondan hadis dinledin, onunla gazaya katıldın ve arkasın-da namaz kıldım..
Ya Zeyd, bize Resûlüllah'tan S.A. dinlediğin şeyleri anlat.. Zeyd şöyle konuşmaya başladı:
Ey kardeşim oğlu.. Vallahi, yaşım ilerledi, zamanım yaklaştı.. Resûlüllah'tan S.A. dinlediğim bazı hadisleri unuttum.. Size an-latacağımı kabul edin ve anlatamadığım için de beni zorlamayın.. Sonra şöyle devam etti:
Resûlüllah S.A. bir gün, Mekke' ile Medine arasında Huma nam mevkiinde bize kalktı hutbe okudu.. Allah'a hamd etti ve sena etti. Vaaz etti; nasihat etti.. Sonra şöyle buyurdu:
«Şimdi iyi dinleyiniz; ey insanlar!.. Ben ancak bir beşerim; yakında Rabbımın elçisi gelir, ona icabet ederim.. Bu arada ben size, iki ağır vazife bırakacağım:
a) Bir tanesi Allah'ın kitabı.. Onda hidayet var; nur var.. Allah'ın kitabına yapışınız; bırakmayınız..>>
Sonra devam etti:
<b) Öbürü de ehl-i beytim.. Ehl-i beytim için, size Allah'ın adı-nı anıyorum..»
Bir ara Husayn sordu:
Onun ehl-i beyti kim, ya Zeyd?.. Kadınları ehl-i beytinden de. ğil mi?..
Hayır.. Kadımları onun ehl-i beytinden değildir. Onun ehl-i beyti odur ki, kendisinden sonra onlara zekât almak haram ola.. Bunlar kimdir?..
Bir bagta rivayette Peygamberimiz'e, ehl-i beyti manasına gelen All corulunca şöyle buyurdu:
Kıyamet'e kadar, gelecek olan muttakiler benim âl'imdir.>
Ravi: MÜSLİM.. Menkıbesi, 5. Hadis-i şerifte ve YEZİD b. HAYYAN.
**
YEZID b. HAYYAN: Müfessir ve muhaddis.. Daha ziyade Medine'de yaşadı ve orada vefat etti.. Mukatil b. Hayyan'ın kardeşi.. Allah rahmet cylcsin..
الدرس الثاني والخمسون في فضل ذكر الصحابة رضى الله عنهم
قال الله تعالى : مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكُمَا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثر السُّجُودِ .
۱
ELLİİKİNCİ DERS
SAHABEYİ ANLATMANIN FAZİLETİ HAKKINDA ALLAH ONLARDAN RAZI OLSUN
1)
Allah-ii Taâlâ şöyle buyurdu:
<>>
Gerçekten sahabe kendi aralarında o kadar merhametli ve şefkatli idi ki, tarifi imkânız.. Geniş malumat için siyer kitaplarını okumalıdır. FETİH suresinin 29. âyetinden..
وروى الشيخان عن البراء بن عازب رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال في الأبصار : لا يُحِبُّهُمْ إِلا مُؤْمِنٌ . وَلَا يُبْغِضُهُمْ إِلَّا مُنَافِقٌ فَمَنْ أَحَبِّهِمْ أحَبَّهُ اللَّهُ ، وَمَنْ أَبْغَضَهُمْ أَبْغَضَهُ اللَّهُ .
۲
2) BERA b. AZİB'den r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM rivayet ediyor:
Peygamber S.A. efendimiz ansar için şöyle buyurdu:
<<Onları yalnız mümin olan sever.. Ancak, münafık olan on-Iara buğz eder..
MADDE 826 Nassan ya delâleten muvakkat olan ariyetin hi tam-ı müddetde muire reddi lâzımdır. Fakat meks-i mu'tad ma'-
füvdür. Meselâ,filân gün vakt-i asra kadar isti'mal olunmak üzre isti-åre olunan huliyyatı ol vaktin hulûlünde red ve iade lâzımdır.
Kezalik filânın düğününde kullanmak üzre istiåre olunan hu-liyyatı ol düğünün hitamında red ve iade lâzımdır. Fakat bunu red ve iade için mu'tad olan mertebe vaktin müruru ma'fûvdür.
MADDE 827 Bir iş için bir şey istiâre olundukda ol işin hita-mında âriyet müsteîr yedinde vedia gibi olur. Artık anı istimal edemez ve meks-i mu'taddan ziyade tevkif edemez, edip de telef olsa zamin olur.
MADDE 828 Ariyeti müsteir binefsihi yahut emîni ile muire red eder. Emini olmayan kimse ile reddedip de kabl-el vusûl telef ya zayi olsa zâmin olur.
MADDE 829 Mücevherat gibi eşya-yı nefiseden olan âriyeti muîrin kendisine teslim etmek lazımdır.
Amma sair ariyeti örf ve âdetde teslim addolunan mahalle gö-türmek veya muîrin hizmetkârına vermek red ve teslimdir.
Meselâ, âriyet hayvanı muîrin ahırına götürmek yahut seyisine vermek teslimdir.
MADDE 830 Müsteîr yedinde olan âriyeti reddedecek oldukda meûneti ya'ni külfet ve masarif-i nakliyyesi kendi üzerinedir.
MADDE 831 Ebniye yapmak ve ağaç dikmek için yer istiâre et-mek sahihdir.
Lakin muir dilediği vakit iâreden rücû ile bunları kal ettirebi-lir. Şu kadar ki iâre muvakkat ise ebniye ve eşcarın kaľ olunduğu zamandaki maklûen kıymeti ile inkiza-i müddete kadar durmak üzre kıymeti beyninde tefavüt ne ise muîr anı zâmin olur.
Meselâ, ebniye ve eşçar derhal kal' olunduğu takdirde maklûen kıymeti oniki altun ve inkıza-i müddete kadar durmak üzre kıymeti yirmi altun olduğu halde muîr derhal kal'ettirecek olursa sekiz al-tun vermesi lazım gelir.
MADDE 832
Gerek muvakkat ve gerek gayri muvakkat olarak zer için iâre olunan arâziyi muîr vakt-i hasaddan mukaddem iâreden rücû edip de müsteîrden istirdat edemez.
Hibe hakkında olup bir mukaddime ile iki babı müştemildir.
Mukaddime
Hibeya dair olan ıstılahat-ı fıkhıyye beyanındadır.
MADDE 833 Hibe, bila ivaz bir malı âhara temlik etmekdir ki eden kimseye vâhib ve ol mala mevhûb ve anı kabul edene mevhûb-un-leh denilir.
İttihab dahi hibeyi kabul demektir.
MADDE 834 rilen maldır. Hediyye bir kimseye ikramen götürülen ya gönde-
MADDE 835 Sadaka, sevab için hibe olunan maldır.
MADDE 836 İbâha, bir şeyi bila ivaz ekl ve tenâvül etmek üzre âhara izin ve ruhsat vermekdir.
BAB-I EVVEL
Akd-i hibeye müteallik mesâil beyanında olup iki faslı şâmildir.
FASL-I EVVEL
Rükn ve kabz-1 hibeye dair olan mesâil beyanındadır.
MADDE 837 olur. Hibe, icab ve kabul ile mün'akid ve kabz ile tamam
MADDE 838 Hibede icab bağışladım ve hibe ettim ve ihdâ eyle-dim gibi meccanen bir malı temlik mânasında müstaʼmel olan söz-lerdir. Ve zevcin zevcesine bir çift küpe yahut huliyyatdan diğer bir
"Şüphesiz kin ve haset tıpkı ateşin odunu yakıp kül ettiği gibi, iyi-likleri yer bitirir."
Abdurrahman b. Muaviye'nin rivayetine göre, Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
Üç şey vardır ki, hiç kimse bunlardan kolay kurtulamaz:
1. Zan
2. Haset
3. Uğursuz sayma
"Ey Allah'ın Resûlü! Bunlardan kurtulmanın yolu nedir? Diye sorul-ması üzerine Resulullah (sav)'in şöyle cevap verdi:
Kalbindeki kıskançlığı açığa vurmazsın, zannın/kötü düşüncenin peşine düşüp doğruluğunu araştırmazsın, uğursuzluk saydığın bir şey ol-duğunda ona itibar etmezsin."2
"Haset ettiğinde bunu açığa vurma" sözünün anlamı şudur:
Kalbinde olan kıskançlığı söz veya davranışla dışa vurma! Çünkü Al-lah içinden geçen şeyleri söylemedikçe veya eyleme dönüştürmedikçe ce-zalandırmaz.
"Zannın peşine düşme" sözünün anlamı şudur:
Bir kişi hakkında kötü zanda bulunduğunda gözlerinle görmedikçe bunun doğruluğuna inanma.
*Uğursuzluğa aldırma! (Yoluna devam et) sözünün anlamı şudur:
Bir yere gideceğin zaman baykuş sesi duyarsan veya gözün seğirmesi gibi uğursuzluk sayılan bir şey hissedersen bunları önemseme ve yoluna devam et, gideceğin yere git.
Rivayet edildiğine göre Resulullah (sav), "olayları hayra yorumlamayı sever, uğursuzluğa yorumlamayı ise sevmezdi."
Nitekim bu konuda şöyle buyurmuştur:
Uğursuzluğa inanma (Bir olayı uğursuzluk olarak yorumlamak) cahi-liye adetlerindendir.
Konu ile ilgili olarak Allah (cc) Semud kavminin Peygamberleri Salih (as)'a söyledikleri şu sözü bize naklediyor:
قَالُوا اطَيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ
"Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık."2
Bir başka ayette ise inanmamakta diretenlerin kendilerine gönderi-len elçilere şöyle dedikleri anlatılır:
قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ
"Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz."3
Rivayet edildiğine göre İbn Abbas (ra) şöyle demiştir:
Uğursuzluk sayılan bir ses duyduğunda Allah'a şöyle dua et:
"Allah'ım! İyilik de senden, kötülük (uğursuzluk) de sendendir. Senden başka ilah yoktur. Güç ve kuvvet sadece sana aittir." Sonra yoluna devam et. Böyle yaparsan Allah'ın izniyle hiçbir şey sana zarar veremez. 4
ile, hurufilik safsatasını birbirine karıştırmıştır. Bazıları da, bir tefsir metody mış olması gereğinin varsayımından hareketle, bu tür işârî tefsir metotlarima nun kabul edilebilmesi için, onun Hz. Peygamber (a.s.m) tarafından kullanı bu çeşit yorumlara katılmama taraftarıdır. Onun için bu konuyu, soru-cevap şeklindeki bir diyalogla açığa kavuşturmakta fayda vardır:
İslâm inancını ortadan kaldırmak için ortaya çıkan, bâtil båtiniliğin bie kolu olan tarihdeki Hurûfilik ekolünün kurucusu sayılan, Fazlullah adındak şahsın doğum tarihi, hicri 740'dır. Halbuki İslâm literatüründe "Esraru ilmi huruf olarak geçen ve harflerin sırlarına dair yapılan ilmî çalışmalar çok on-din İbn-i Arabi'nin ölüm tarihi hicri 638'dir. Hatta ondan daha önce bu ko-ceden vardı. Misal olarak harflerin esrarı konusunda meşhur olmuş Muhvid. nuda oldukça fazla şöhret bulmuş İbn-i Berrecan'ın ölüm tarihi, hicri
536'dır. Hurûfilik, 1394'de idam edilen Fazlullah Esterâbâdî tarafından kuru lan ve Bâtıníliğin kolu olan bir båtıl mezhepdir. 14. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış, 15. ve 16. asırlarda Anadolu ve Rumeli'de ciddi etkiler yapmış ve hatta Fâtih zamanında Saray'a kadar girmeye çalışmıştır. Bunların en önemli bâtıl inançları, harflere bazı manalar yüklemenin yanında, hulül inancı ve buna bağlı olarak mehdilik anlayışıdır. Bunlara göre, Fazlullah Al-lah'ın mazharıdır; yani hâşă Allah Fazlullah'ın bedeninde görüntülenmekte dir ve kıyamet gününe yakın, Müslümanları, Hıristiyanları ve Yahudileri kur-taracak Mehdi olduğuna inanılmaktadır. Maalesef, bu görüşleriyle, Anadolu ve Rumelideki Bayrâmî Melâmîlerini, Kalenderileri, Bektaşileri ve Kızılbaşlığı derinden etkilemiştir.
Hurüfiliğin Anadolu'da yayılmasına sebep Azerî şairi İmâdüddin Nesimi (ö. 1408)'dir. Nesîmî, Anadolu'da çok sayıda halife yetiştirdiği gibi, kendisi de Hacı Bayram Veli ile dahi görüşmeye çalışmıştır. Fazlullah-ı Esterâbâdî'nin halifelerinden biri, Edirne'de iken genç Sultân Fâtih'i etkilemek için Saraya yerleşecek kadar ileri gitmiştir. Bundan rahatsız olan ve Fâtih'in bunları tanı mamasından korkan Veziriazam Mahmûd Paşa, hemen büyük âlim Müftü Molla Fahreddin-i Acemî'yi devreye sokmuş ve bu büyük âlim de bunların hulül inancına sahip olduklarını bildiğinden dolayı, Padişah huzurunda bu meseleyi tartışmak üzere bir zemin hazırlamıştır. Hurûfilerin gerçekten hulûl
Ed-Dâvûdi, Şemsuddin Muhammed b. Ali, Tabakâtu'l-Müfessirin, 1/306; Abdulka-dir Badıllı, Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları, sh. 956.
inancına sahip oldukları anlaşılınca, hemen tutuklanmışlar ve haklarında ve-rilen idam edilerek yakılmaları fetvåsı hemen tatbik edilmiştir. Bundan sonra 16. yüzyıl boyunca Anadolu ve Rumeli'de Hurûfilerin takibatı devam etmiştir.
Netice itibariyle tamamen kötü niyetlerle genç Padişah'a sokulmak iste-yen bu fitne ve dalålet grubu, Allah'ın da yardımıyla, en küçük bir zarar ver-meden Saray'dan ve Osmanlı akide dairesinden silinmiştir. Fâtih'in onları ko-ruması diye bir şeyin olmadığı yapılan izahlarla ortaya çıkmış bulunmaktadır. Hatta fetvâyı veren Molla Fahreddin-i Acemî'nin Ali Tûsî'ye olan şu vasiyyeti her zaman için bir ibret dersi olarak kalmıştır: "Avâmın sırtından şerî'at asasını eksik etme". Şunu da ifade edelim ki, Türkiye'de belli çevreler, is-rarla ve kasıtlı olarak, bâtıl bir mezhep olan Hurůfilik ile ilm-i cifri birbirine karıştırmaktadırlar. Halbuki ikincisi bir ilimdir ve İbn-i Kemâl çok açık bir şe-kilde bir Risâlesinde bu farkı açıklamaktadır.
Bütün ilim tarihçilerinin özellikle Müslüman âlimlerin ilimlerin tasni-finde kendisinden bahsettikleri "cifir ve câmia ilmi" diye bir ilim vardır. Bu ilim, bazı câhiller tarafından suiistimal edilmiş olsa bile, tamamen inkârı da mümkün değildir. Cifir, kaza levhası; câmia ise kader levhası demektir. Kı-saca Allah'ın kader ve kazå levhlerinde olmuş yahut olacak bazı şeyleri, yine Allah'ın koyduğu işaret ve gösterdiği yollarla ortaya çıkarma ilmine cifir ilmi denir. Bu ilmin Hurûfilik, nüshacılık ve üfürükçülükle ilgisi yoktur. Çünkü İmâm-ı Gazâlî ve İbn-i Kemâl gibi bu ilmi hakkıyla bilen zatlar tarafından da kullanılmıştır. Hz. Ali'nin, bu ilmi Resûlullah'dan öğrendiği nakledilmektedir. Son asırda bu ilmi hakkıyla kullananlardan biri de, Bedîüzzaman'dır. Kur'ân, "Beldetün Tayyibetün" ifadesiyle İstanbul'un fethine işaret ettiği gibi, Mu'avvizeteyn sûresiyle de 1971 hâdiselerine işaret etmiştir. Birinciyi ilim, ikinciyi ilmin dışında kabul etmek, bir başka câhilliktir. İbn-i Kemâl bu ilmin ehemmiyetini "Er-Risâlet'ül-Münîre" adlı eserinde şöyle belirtmektedir:
"Büyük evliyâların kerametleri de böyledir. Müşkil ve zor meselelerin istihracı gibi. Yani evliyâlar, Kur'ân âyetlerinden, hatta her kelimesinden ve harfinden ve hatta Resûlullah'ın hadislerinden bazı mühim ve müşkil hakikatları istihraç etmişlerdir. Bu onlara ilham nuruyla müyesser olur"¹
1 Alî, Künh'ül-Ahbâr, c. V, sh. 182-183; Mecdî Efendi, Hadâık, c. 1, sh. 82; Kocа Мü-verrih Hüseyin, Bedâyi'ul-Vakayi', Moskova 1961, 1, vrk. 153/b-154/a; Ocak, Zın-dıklar ve Mülhidler, sh. 131-135; Kâtip Çelebi, Keşf-üz-Zunûn, c. 1, sh. 591-592-Bediüzzaman Sa'id Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, İstanbul 1960, muhtelif yerler Ahmet Akgündüz Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, c. II, İstanbul 1997, sh. 40-53
rufat ve tahavvülát yapabilirlerdi. Demek vücud ro suh pevda ettikçe, kuvvet ziyadeleşir, az bir sey. cok hükmüne geçer. Hususan vücud rusuh-u tam kazandıktan sonra, maddeden mücerred ise, kayıt altına girmezse, o vakit cüzi bir cilvesi, säir hafif tabakatı vücudun cok âlemlerini çevirebilir. Iste
ولله المثل الأمنى Sani' zülcelali, Vacın-ül-Vücuddur. Vanis O'nun vücudus zätidir, ezelidir, ebedidir, ademi münte-ni'dir, zeväli muhaldir ve tabakat-i vücudun en rå su kainatın sihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Så ir tabakatı vücud, O'nun vücuduna nisbeten gayet zaif bir gölge hükmündedir, Ve o derece Vücud-u Väcib, räsih ve hakikatlı ve vücud-u mümkinat o derece hafif ve zalftir ki, Muhyiddin-i Arabi gibi çok ehl-i tahkik, säir tabakat-ı vücudu, evham ve
hayat derecesine indirmişter: الا موجود الأهو demişler, Yani: Vücud-u Vacib'e nisbeten başka seylere vücud denilmemeli; onlar, vücud ünvanına layık değillerdir diye hükmetmisler. M.)
(...Vücudun en kuvvetli mertebesi olan "Vü cub" un: ve vücudun en sebatlı derecesi olan maddeden tecerrüdün; ve vücudun zevalden en u-zak tavrı olan "mekândan münezzehiyet" in; ve vücudun en sağlam ve tegayyürden ve ademden en mukaddes sıfatı olan "vahdet" in sähibi "Zat- Va-cib-ül Vücudun en has hassası ve lazımi zátisi o-lan ezeliyyeti ve sermediyyeti, vücudun en zayıf mertebesi ve en incecik derecesi ve en mütegayyir. mütehavvil tavrı ve en ziyade mekäna yayılmış o lan hadsiz kesretli bir maddi madde olan esir ve zer-rat gibi şeylere vermek ve onlara ezeliyyet isnad et-mek ve onları ezeli tasavvur etmek ve kısmen åsår-ı İlâhıyyenin onlardan neş'et ettiğini tevehhüm et-mek, ne kadar hitäf-ı hakikat ve vakı'a muhalif ve akıldan uzak ve bâtıl bir fikir olduğu, Risale-i Nur'-un müteaddid cüzlerinde kat'i bürhanlarla gösteril-miştir. L.)
(Vücud ise; birincisi mümeyyi-ze, ikincisi muhassısa, üçüncüsü müreccihe olmak üzere İlim, irade, kudret sıfatlarını istiizam eder. 1.1.)
وجود خارجی Vücud-u harici Zahir, adem-den çıkmış olan. İlmi vücuddan ålem-i şehadete gelmiş olan. Maddi varlık, cismáni eşya.
وجود حسن Vücud-u hissi: His ile bilinen vücud. Hisse ålt vücud, varlık. Duygulu cesed. وجود على
Vücud-u limi: limi varlık,
(Vücud-u ilmi, hayat-ı umumiyenin ma'nevi bir cilvesine mazhardır ki, mukadderåt-ı hayatiye o ma'nidar ve o canlı elväh-ı kaderiyeden alınır. S.)
وجودی
Vücudi: Varlığa dair. Var olan
şey ile alakalı.
وجود VÜCUH: (Vech. C.) Çehreler, Sebepler. İmkan-yüzler, suretler. * Tarzlar. lar. Münasebetler, Kur'ân-ı Kerim okunuşun-daki farklar. Bir memleketin ileri gelenteri.
وجوه اعجاز Vücuh-ul'caz: Mu'ciz olmanın yolları. I'caz nevileri ve vecihleri.
Bulunmak, . (Vücud mertebeleri muhteliftir. Ve vücud å-
mleri ayrı ayrıdır. Ayrı ayrı oldukları için, vücud-
da rüsuhu bulunan bir tabaka-i vücudun bir zerresi, tabakadan daha hafif bir tabaka-i vücudun bir da-
kadardır ve o dağı Istlab eder. Meselă: Alem-l Sehadetten olan kafadakı hardal kadar kuvve-i hä-
Miza âlem-1 månadan bir kütübhane kadar vücudu cine alır. Ve âlem-l hariciden olan tırnak kadar brayine-i vücudun, âlem-i misal tabakasından ko-ta bir sehri icine alır. Ve o alem-i hariciden olan o Eyine ve o hafızanın suurları ve kuvve-i Icâdiye-er olsaydı, bir zerrecik vücud-u haricileri kuvve-byla, o vücud-u månevide ve misalide hadsiz tasar-
(Kur'an Hakimde ve meåll sudur ki: Mü'minlerin kabt-el-büluğ vefat
eden evládları, Cennette ebedi, sevimil, Cennete lå-yık bir surette daimi çocuk kalacaklarını... ve Cen-nete giden peder ve välldelerinin kucaklarında ebe-di medar-ı sürurları olacaklarını... ve çocuk sevmek ve evlåd okşamak gibi en lätif bir zevki, ebeveyni ne te'mine medar olacaklarını... ve herbir lezzetli sey'in Cennette bulunduğunu., "Cennet tenasül yeri olmadığından, evlåd muhabbeti ve okşaması olma dığı nı diyenlerin hükümleri hakikat olmadığını.. hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellü matia karışık evlåd sevmesine ve okşamasına bedel safi, elemsiz milyonlar sene ebedi evlåd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i Imanın en büyük bir medár- saädeti olduğunu su âyet-i kerime
ولدان مخلدون
cümlesiyle işaret ediyor ve müjde veriyor. M.)
VILDE: (Veled. C.) Erkek
eviädlar, cocuklar, oğullar.
VILE f. Yüksek ses.
VIN: f. Siyah üzüm. Boya,
renk.
وی
وراد
وراد
ویران
VIRAD: (Verd. C.) Güller.
VIRAD: Yol.
Mc: Kederli, üzgün, gamlı.
VIRAN: 1. Yıkık, hårab.
Virane f. Harabe. Yıkılmağa
yüz tutmuş eski yapı.
ورائه
وراط
Virani: f. Viranlık, harablık.
VIRASE: Mirashorluk.
VIRAT: Zekat vermek korku-
sundan hile edip bir yere toplanmış koyunlarını ayırıp dağıtmak veya peräkende koyunlarını bir
yere toplamak VIRD: Sık sık ve devamlı okunan dua. Kur'ân-ı Kerimden her gün okunma-sı vazife bilinen kısım, bir cüz, Hizb ve ahzab da aynı månadadır.
وردزمان Vird-i zeban: Dilde tesbih. Sık
sık tekrar edilen dua, söz, zikir.
ورد VIRD: f. Suya ve sair şeye ya-kın gelme. Su Hissesi, Suya müteveccih cemaat.
(Fani mevcudatın visāli, madem fanidir, ne kadar uzun da olsa yine kısa hükmündedir. Senesi bir saniye gibi geçer. Hasretil bir hayal ve esefil bir rüya olur. L.) öyle ise Bäkinin yolunda çalışmak lazım gelir.
وسام VISAM : Nişanlı, İşaretii, dam-
galı.
وسام VISAM (Vesim. C.) Damgalı-
lar, dağlanmış olanlar. Güzel yüzlü olanlar. Rastıklılar.
رسانه VISATA : Kavim arasında şe-refil ve aziz olmak,
وشاحVISAH (Vüsah) Eskiden ka tukları altından bağladıkları entice bez veya mesin dınların, mücevherlerle süsleyip boynundan ve ko parçası. VISAM (Vesm. C.) Dövme
viSAYE: Koğuculuk, deti
lar. ammazlık. koduculuk, gamm وتابه VISN-AB f. Vişne serbetl
vişne surubu.
وطان VITAM: Culhalarin beze
dükleri nesne.
ویتاس VITAMIN: Fr. Vücudda yok. de ve bazı mevvalarda bulunan organik madde. A luğu bazı hastalıklara yol açan ve taze yiyecekler. B. C, D, E gibi remizierle gösterilen cesitleri var.
وطاب
dır. وتر mayan. Tenha. üc rekat namaz. gün. (Bak: Vetr) VITAS: Kazmak. Kırmak, VITR : Tek olan sey. Cift of Yatsı namazından sonra kilinan Kurban bayramından bir önceki
ولام VIZAM: Her nesnenin ağırlı 01. Baska bir seyle karışmış olan nesne, (Buğday-la karışmış toprak gibl.)
VIZARE: Yardım etmek.
Kuvvet vermek. VİZİTE: Ing. Ziyaret, Dok.
torun bir hastayı ziyareti. Hekim ücreti, VIZR Günah. Yük. Ağır Sirta vurulan ağır yük Yük
Insan, sesinin müzikte kullanılması. Gr: A, E, I, 1, O, 6, U, O gibi sesil harfler. و ولقان
VOLKAN: Fr. Yanardağ.
الرودا VOYVODA: Reis, subaşı, ağa gibi çeşitii mănalara gelen bir tåbirdir.
Voyvodalık Osmanlılarda Miladi onyedinci asırda başlamıştır. Eyalet valileri ve sancak muta-sarrıfları uhdelerine tevcih olunan eyalet ve sancak. ların mülhak kazalarına halkın İsteğiyle yerlilerin | leri gelenlerinden birini voyvoda tayin ederlerdi. (O.T.D.S.)
وعاط VU'AZ: (Vaiz. C.) Välzier.
ونور
Va'z edenler,
VUFUD: Gelme, geliş.
kesret.
VUFUR Bolluk, çokluk,
وجودت çok siyah olması, Çok fazla kıllı oluş, çok kıllı
Hakikate ama olan bu tip kalbler, enbiya ve evliyanın kendilerine sundukları kurtuluş reçetelerini ve hidayet meş alelerini, nefsani ve behi mil arzularına ters düştüğü için itiraz ile karşılar yahut bigåne kalmak bahtezlığıma düşerler. Nefislerinin aldatıcı telkinleriyle ölüm ve âhireti olmayan bir hayal dünyası İmår ederek onda avunmaya çalışırlar.
Varasalar hitri termâyülleri icabı olarak karanlıklardan hoşlandığı gi bi bunlar da şahsiyetlerinde meknüz olan menfiliklerin sultası altına gire-rek sešbletlerini seådet sanmanın bedbahtlığı içinde yaşarlar. Böyleleri Ustad Necip Fanl in tabiriyle "hayat süren leşler" olarak, cesetlerinin hamallığı içinde yaşarlar. Yine onların bu hali şair Mehmed Akif'in:
"Imandır o cevher ki llahi ne büyüktür!
İmansız olan paslı yürek sinede yüktür!" beytini hatırlatmaktadır.
Nefsäniyet ve îmansızlık batağına saplanmış olanlar, ölüm anının korkunç zelzeleleri ve ölüm meleğinin ateşli darbeleri ile hakikat âlemi-ne uyanırlarsa da artık bu teyakkuzdan hiç bir fayda elde edemezler. Çünkü mükellefiyet, Ådemoğlu için ölüm meleğini karşısında göreceği Ana kadardır. O andan sonra fırsat bir daha ele geçmemek üzere zâyî olmuş demektir. O zamandaki rücü ve nedâmet, tıpkı Firavun'un ölüm anında geç kalmış tasdiki ve secdeye kapanışı gibi fâidesizdir. Artık böy-lelerinin bundan sonraki akıbeti, Cehennem'in cesetleri yuttukça iştihāsı kabaran alevden kucağı olacaktır.
c Üçüncü nevi kalbler de; hastalıklı olanlardır. Böyleleri sıhhatli ve ölü olan kalbler arasında mutavassıt bir mevkidedirler. Bunların hâli; bedenen hasta insanların muzdarip hayatına benzer. Ne dünyevî hayat-larında bir aherik, ne de içlerinde bir huzur vardır. İç âlemlerindeki belir-sizlik dış alemlerini, dış älemlerindeki düzensizlik de iç âlemlerini menfi tesir altında bırakır. Dimağlarındaki karmaşa, tüm hâl ve hareketlerine sirayet eder Bu tip hasta ve gåfil kalbler; şüphe, kararsızlık ve tutarsız-bak girdaplarında bocalayan, cehalet, şehevât ve ihtirasları sebebiyle bi-Jurmurn ahlaksızıklara düşme ihtimaliyle her an karşı karşıya bulunmak gihi manevi iletlere maruzdurlar
si var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da on-dan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allâh korkusuyla yukarı-dan aşağı yuvarlanır. Allâh yapmakta olduklarınızdan gafil de-ğildir." (el-Bakara 2/74)
Âyet-i kerimeden anlaşılacağı üzere; kalbin katılığı, Allah'ı hatırla-mamak ve uzun bir zaman ilâhî hakikatlerle ünsiyetten mahrūm kalmak neticesini hasıl eder. Diğer bir âyet-i kerimede de Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
"Allah'ı zikretmek hususunda kalbleri katılaşmış kimselere yazıklar olsun. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler." (ez-Zü-mer 39/22)
Hasta ve gâfil kalblerle yapılan ameller Hak katında kıymetini kay-beder. Kalbler, Hak nûruyla aydınlanmadıkça körleşir ve hissizleşir. Ka-ināttaki ilâhî esrarı faş eden binbir nakışı, kevnî âyetleri göremez hâle gelir. Ayet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:
"Ey Habibim! Sana karşı gelenler) hiç yeryüzünde dolaşmadı-lar mı ki, düşünebilecekleri (hissedebilecekleri) kalbleri, işitecekle-ri kulakları olsun!? Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalbler kör olur." (el-Hac 22/46) buyurmakla ibret nazarlarının kalbler için ihyā edici bir uyarıcı mevkiinde bulunduğunu beyan etmektedir. Kalbin nûruyla bakmadıkça göz penceresi bir işe ya-ramaz. Zīrā buğulu bir camın arkasından manzara seyretmek mümkün değildir.
Kalbin ihmal olunan küçük hastalıkları dahî, telafîsi mümkün olma-yan büyük kayıplara ve hatta kalbin mânen ölümüne sebebiyet verebilir. Bu cihetle kalblerin büyük bir îmân titizliği içinde muhafaza edilerek, Al-lah'ın iradesine teslim olunması zarûrîdir. Cenâb-ı Hakk'a tam mânâsıy-la teslim olmuş bir insanı, Yaratan'ından başka idare ve sevk edecek hiç bir güç yoktur. Şu hadis-i şerîf kalbin hüsn-i muhafazasının zarûretini ne güzel ifade eder:
"Haberiniz olsun ki, insanda bir lokmacık et parçası vardır. O, sâlih olursa bütün vücûd iyi olur. O, kötü olursa bütün vücûd kötü olur. O et parçası nedir bilir misiniz? Dikkat edin ki o, kalbdir."
si var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da on dan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarı dan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil de ğildir." (el-Bakara 2/74)
Âyet-i kerîmeden anlaşılacağı üzere; kalbin katılığı, Allah'ı hatırla mamak ve uzun bir zaman ilahi hakikatlerle ünsiyetten mahrüm kalmak neticesini hâsıl eder. Diğer bir âyet-i kerimede de Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
"Allah'ı zikretmek husûsunda kalbleri katılaşmış kimselere yazıklar olsun. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler." (ez-Zü mer 39/22)
Hasta ve gåfil kalblerle yapılan ameller Hak katında kıymetini kay beder. Kalbler, Hak nûruyla aydınlanmadıkça körleşir ve hissizleşir. Ka-ináttaki ilâhî esrarı faş eden binbir nakışı, kevnî âyetleri göremez håle gelir. Ayet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:
"(Ey Habibim! Sana karşı gelenler) hiç yeryüzünde dolaşmadı-lar mı ki, düşünebilecekleri (hissedebilecekleri) kalbleri, işitecekle-ri kulakları olsun!? Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lakin göğüsler içindeki kalbler kör olur." (el-Hac 22/46) buyurmakla ibret nazarlarının kalbler için ihyâ edici bir uyarıcı mevkiinde bulunduğunu beyân etmektedir. Kalbin nûruyla bakmadıkça göz penceresi bir işe ya-ramaz. Zira buğulu bir camın arkasından manzara seyretmek mümkün değildir.
Kalbin ihmål olunan küçük hastalıkları dahî, telafisi mümkün olma yan büyük kayıplara ve hatta kalbin månen ölümüne sebebiyet verebilir. Bu cihetle kalblerin büyük bir îmân titizliği içinde muhafaza edilerek, Al-lah'ın iradesine teslim olunması zarûrîdir. Cenâb-ı Hakk'a tam mânâsıy la teslim olmuş bir insanı, Yaratan'ından başka idare ve sevk edecek hiç bir güç yoktur. Şu hadis-i şerîf kalbin hüsn-i muhafazasının zarūretini ne güzel ifade eder:
"Haberiniz olsun ki, insanda bir lokmacık et parçası vardır. O. salih olursa bütün vücûd iyi olur. O, kötü olursa bütün vücشق مش olur. O et parçası nedir bilir misiniz? Dikh
Bu dünya, Cenâb-ı Hakk'ın teklif sahrâsıdır. Üzerinde türlü imtihan rüzgarları esmekte ve insan kalbini hariçten çeşitli tesirler altında bulun-durmaktadır.
İlâhî irâdeyle dünyanın bir imtihan mekânı olarak takdîr edilmiş ol-masının tabiî bir neticesi olarak cereyân eden zıt vukûât fırtınalarının, kalbi, bir kuru yaprak gibi önüne katıp sürüklememesi için onun bu te-sirlerden muhafaza edilmesi, buna mukabil de; Cenâb-ı Hakk'ın ilâhî nusret ve muâveneti cihetinden esen tatlı meltemlere kendini teslim et-mesi îcâb eder. Bu da ancak Allah'a ilticâ etmek, O'nun emir ve nehiy-lerine itaat ve teslîmiyet göstermekle mümkündür.
"Onların kalblerinde hastalık vardır, Allah da onların hasta-lıklarını artırmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle on-lar için elim bir azap vardır." (el-Bakara 2/10) buyurmuştur.
Şüphe; bir hakikat dalına konamamak sûretiyle feyizli bir rühānī hayattan mahrūm kalma hastalığıdır ki, kalblere månen ölüm sarılığı ge-tirir. Yine kalbi tatmin edecek îmânî istikrardan mahrūmiyet, onları da-imî bir huzursuzluk hastalığına mübtelâ kılar.
Cehâlet; hakikat mahrûmiyetinin ızdırabını dahî bilemeyecek dere-cede bir körlük ve zavallılık ile acı ve karanlık bir mahrûmiyet yoludur. Bu hal kendilerini istilā ederek onları sonu mutlak hüsrân ve felaket olan bir yolda yürütür.
Şehevât ve ihtiraslar; kalbin rikkatini kaybederek duyarsızlaşması neticesinde doymak bilmeyen arzuların muhāsarası altında bulunması hastalığıdır. Bir nevî emel çılgınlığıdır ki, sükûnet bulacağı ve karar kıla-cağı yegâne yer, selvilerin koyu gölgeleri altındaki kabristanların kara toprağıdır.
Kalbin korkunç bir hastalığı da katılıktır ki, zarîf ve latîf neş'elerin, insânî duyguların, rûhânî akislerin, nârin temaslarını duymamak mahrû-miyetidir. Böyle kalbler itaat tanımaz, irşad sesi dinlemez, inilti-feryad duymaz, merhamet ve şefkat nedir bilmezler. Taşlar bu kalblere nazaran daha yumuşak ve sevimli kalır. Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de bilvesile bu hakikati şöyle ifâde buyurmuştur:
"(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalbleriniz katılaştı. Artık kalbleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öyle-
Selîm, münîb ve mutmain kalblerin bu meziyetlerini muhafaza ede-bilmek, hasta kalbleri tedavi eylemek ve ebedî mahrûmiyetle mühürlen-miş kalblerin akıbetine uğramamak için riayet edilmesi gereken belli başlı şartlar şunlardır:
1- İstiğfår ve duâ
2- Helâl gıda
3- Kur'ân okumak ve ahkâmına tâbî olmak
4- İbadetleri huşû ile edâ etmek
5- Geceleri ihyâ etmek
6- Salih ve sadıklarla beraber olmak
7- Güzel ahlâk sahibi olmak
8- Zikrullaha devam etmek
9- Tefekkür-i Mevt
middnnammi Üzerinde ciddiyetle durup gayretle tatbiki gereken bu şartları, önce-likle doğru bir şekilde anlamak ve ehemmiyetlerini idrak etmek îcâb eder. Bu sebeple bunları biraz açmakta fâide mülahaza ediyoruz:
tur: Cisim olarak mevcut olup görülmesi mümkündür. Cevherlerden (temel maddeden) meydana gelmiştir. Varlığı, sebeplerle oluşmuştur. Birtakım maddi ve mânevî kuvvetler onu ayakta tutmaktadır. Belli bir zaman içinde vücut bulmuştur, fakat zaman içinde dağılıp yok olur. Onu ayakta tutan kendisi değil, bir başkasıdır. Bu durumda o, sürekli ihtiyaç ve zaruret içindedir. Onları hayal etmek ve şekillendirmek müm kündür. Görülen her şey bir mahaldedir; bir mahalde olan şeyler için 'nerede sorusu sorulabilir ve cevabı verilebilir. Kısaca, cisim olan var-lıklar için 'nasıl' sorusu sorulup cevap alınabilir.
Yüce yaratıcıya gelince, O'nu bir üst gölgelemez (O'nun üzerin-de hiçbir şey yoktur). O'nu bir alt taşımaz (O'nun üzerinde bulunduğu herhangi bir şey mevcut değildir). O'nun bir ciheti ve yönü yoktur. O'nu herhangi bir yer çevrelemez. Onu saran bir arka düşünülmez. O'nun için bir ön söz konusu değildir. O'nun varlığı için, önceden geçen bir zaman düşünülmez (O, zaman ve mekân yok iken mevcut idi). O'nun varlığı sonraki gelecek bir zaman içinde yok olmaz. O'nun varlığı hiç kimseye bağlı değildir. O'nun için 'önce yoktu, sonra var oldu' denmez ve O'nun zatı hiçbir zaman yok olmaz."
O'nun sıfatlarının nasıl olduğunu hakikatiyle kimse bilemez. O'nun işleri kendi iradesi dışında herhangi bir sebebe bağlı değildir. O'nun varlığının bir bitiş noktası yoktur. Yarattığı bütün varlıkların hal-lerinden uzak ve yücedir. O, yarattığı hiçbir varlık ile birleşip kaynaş-mış değildir. O, hiçbir işinde bir alete ve yardımcıya muhtaç değildir. O, ezeli sıfatları ile bütün yaratıklardan ayrıdır; sonradan yaratılan bütün varlıklar da sahip oldukları sıfatlarıyla O'ndan ayrıdır (O hiçbir varlığa benzemez).
Eğer O'nun zâtı için, "Ne zaman vücut buldu?"dersen, bil ki O, bütün vakitlerden önce mevcut idi. O'na işaret için "hüve" desen, bu la-fız O değildir; çünkü senin ağzından çıkan bu harfler, O'nun yaratma-sıyla var olmuştur. Eğer, "O nerdedir?" diye soracak olsan, bil ki O bü-tün mekânlardan önce mevcut idi.
Harfler O'nun âyetleridir. O'nun vücudu (varlığı) kendisinin ispa-tidir. O'nun marifeti (zâtını ve sıfatlarını tanımak) O'nu birlemektir.
O'nu birlemek, yüce zâtı bütün yaratılmış varlıklardan ayrı tut-maktır. Akıl ve hayallere her ne gelse, Allah onun dışındadır. O, varlı-ğı kendisinden olan bir şeye nasıl hulül eder (girer) yahut O'nun yok-tan var ettiği bir şey, O'nunla nasıl birleşir, bütünleşir?
Gözler O'nu bu dünyada göremez. Akıl ve hayaller O'nu idrak edip tarif edemez.
O'nun kuluna yakınlığı, lutuf ve ihsanlarıdır; uzaklığı ise, onu nef-si ile baş başa bırakıp zelil bir hale düşürmesidir. O'nun yüceliği, bir mekânla değildir. O'nun (lutuf ve ihsanı ile kuluna) gelmesi de, bir ha-reket ve yer değiştirme ile değildir.
O, evveldir, bir başlangıç olmadan her şeyden öncedir.
O, âhirdir, her şey O'nda son bulur; O'nun varlığı ebediyen de-vam eder.
O, zâhirdir, varlığının delil ve alâmetleri güneş gibi ortadadır.
O, bâtındır, gözlerden gizli olup ancak gönüllerde bilinip tanınır.
O, lutfu ile kullarına çok yakındır; zâtı ile hayal edilmekten çok uzaktır. O'nun misli (benzeri ve dengi) hiç kimse yoktur; O, her şeyi işi-ten ve görendir.
Yusuf b. Hüseyin şöyle anlatır: Bir adam, Zünnûn-i Mısrî'nin önünde durarak, "Bana tevhidin ne olduğunu söyler misin?" diye sor-duğunda hazret şu cevabı verdi:
"Tevhid, şunları bilmendir: Allah Teâlâ'nın kudreti, eşyada onun-la karışmaksızın bulunur. O'nun varlıkları yaratması bir alet ve sanatla olmaz. Her şeyin var olma sebebi, O'nun yaratmasıdır. O'nun yaratma-sı, iradesi dışında hariçteki bir sebeple değildir. Şu muazzam göklerde ve ayaklarımızın altına serilmiş yerlerde Allah'tan başka sevk ve idare eden yoktur. Hayaline her ne gelirse Allah onun dışındadır."
Ebu Yusuf'un "İlim öyle bir şeydir ki sen ona tüm gücünü vermedikçe o sana yarısını bile ver. mez." deyişini hatırlamalı ve kendisini ilim öğren meye adamalıdır.
Büyük âlimler ve bilim adamları karşılaştığı zor luklar ve engellerle mücadele eden ve bunların üste sinden gelen kimseler arasından çıkmıştır.
Tarihin ibret dolu sayfalarına baktığımızda, Do-ğudan ve Batıdan, bunun pekçok örneği olduğunu görürüz.
Bunlardan birisi Şafii mezhebinin önde gelen imamlarından olan fıkıh âlimi İbni Hacer diğeri ise ta-rihteki en büyük hatiplerden kabul edilen Çiçero dur.
Bir köylü çocuğu olan İbni Hacer ilim öğrenmek için gittiği medresede okuduğu derslerin ezberinde kalmamasından dolayı kendisinin ilim öğrenmeye kabiliyeti olmadığını düşünür. Bir süre sonra ümit-sizliğe kapılarak medreseden ayrılır. Köyüne döner-ken dinlenmek için konakladığı bir mağarada tavan-dan damlayan suyun yerdeki kayayı deldiğini görür. Yumuşak damlaların sert kayayı delişini hayretle te-fekkür ederken kendi durumu aklına gelir. Kendi kendine: "Kayayı delen suyun sertliği ya da gücü değil, sürekli aynı yere damlamasıdır. Benim kafam
bu kayadan daha sert değil ya! Bende öğrendikleri-der. Bu hadisenin üzerine medreseye dönüp kaldığı mi tekrar ederek bilgileri kafama yerleştirebilirim" yerden devam etmeye karar verir. Bir süre sonra Ib-ni Hacer büyük bir âlim olur ve eser telif eder. birçok kıymetli
Hitabet ilminin önde gelen isimlerinden olan Romalı Çiçero ise yine karşılaştığı güçlükler karşı-sında kendisini zorlayarak tarihin en büyük hatiple-rinden birisi olmuştur.
Önceleri, konuştuğu zaman insanların kendisi-ne güldüğü bir kekeme olan Cicero, ağzına aldığı çakıl taşlarıyla denize karşı konuşma egzersizleri yaparak kekemeliğini yenmiş ve tüm zamanların en iyi hatiplerinden birisi olmayı başarmıştır.
Bu iki misal bize göstermektedir ki, zorluklar karşısında yılmayıp mücadele edenler, ciddi ve azimli bir şekilde çalıştıklarında hedeflerine ulaş-maktadırlar.
âyetten ibaret büyük bir kitaptır. Sûrelerin 93'ü Mekke'de 21'i de Medine'de nâzil olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm, lūzum hasıl oldukça ve parça parça geldiği için, içinde tekrarlar kasten tekrar edilmişlerdir. Kur'ân-ı Mübin'de insana dün-vardır. Bu tekrarların bir kısmı işin ehemmiyetine binaen ya ve âhirette lâzım olacak her şey vardır. Altı bin küsur vetin bini, yapacağımız işlere aittir. Bini, yasak olan şey-Jeri ihtiva eder. Bin tanesi vadedilen hususlardır. Geri ka-lan bini de, insanların hisse alması icab eden vak'alardır. Nihayet az bir kısmı da dua ve şükür öğretmektedir. Bi. raz daha açık söylemek icab ederse, Kur'ân'da başlıca şu bahisler vardır:
1. İtikad: Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerlerinde, Al-lah'ın varlığından ve birliğinden bahsedilmek suretiyle in-sanlara iman ve itikad telkin edilmektedir.
2. İbadet: İslâmiyette yalnız itikadın kâfi gelmedi-ğini, ibadet etmenin de lûzum ve ehemmiyetinden bahset-mektedir. İbadet, itikadı kuvvetlendirir, itikad edenin de ibadet etmemesi mümkün değildir.
3. Ahlâk: İnsanların dünyevî ve uhrevî işlerinin düzgün gitmesi için ahlâklı olmalarının ehemiyeti anla-tılmıştır. Ahlâkın en yükseği Kur'ân'dadır.
4. Adalet: Hak ve hukuk işlerine son derece kıymet verilmiştir. Hâkimin âdil olmasını ve hiç kimsenin bile bile başkasının hakkına tecavüz etmemesi lâzım geldiğini emreder.
5. Hukuk: Cemiyet halinde yaşayan insanların bir-birine nasıl muamele yapması lâzım geldiğini anlatır. Aile hukuku, karı-koca münasebetleri, miras v.s. gibi hukuki işlerden uzun uzun bahseder.
6. Nasihat: Kıssalar anlatılmak suretiyle onlardan hisse alınmasını emreder ve öğüt verir.
7. Tarih: Hazreti Adem'den beri dünya üzerinde vu-den bahseder. Bu tarihi olaylarda ibret alınacak yerler kua gelen mühim hadiseleri anlatır. Eski peygamberier-vardır.
8. Allah: Bizzat kendinden bahseder, kendini insan-Jara tanıtır. Bununla beraber, insanların tam manasiyle Allah'ı kavrayamayacağını bildirir.
9. Ahiret: Adaletin tevziî ve kendi beka vasfının muktezası olarak âhiretin ve tekrar dirilmenin elzem oldu-ğunu anlatır.
10. flim: Kur'ân-ı Kerîm, akla hitap eder ve ilme çok ehemmiyet verir. Kur'ân'ın bahsetmediği ilim dalı yoktur. Şüphesiz bir kısmında geniş izahat verilmiş, bir kısmı da sadece işaret edilip geçilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de tarih, coğrafya, sosyoloji, hukuk, iktisat, tabiat ilimleri, fizik, kimya, mineroloji, zooloji, matematik, astronomi v.s. gibi birçok ilim dallarından bah-sedilir. İlmin kanunlarını yapan Allah, onları araştırıp meydana çıkaran da insanlardır. Meselâ, Arşimet, Paskal, Newton, Galile, Edison v.s. gibi ne kadar âlim ve kaşif varsa, bunlar kanun yapmış değillerdir. Allah'ın yaratmış olduğu kanunları araştırıp meydana koymuşlardır. Kur'-ân'daki âyetlerden başka; tabiatta ve kâinatta da birçok âyet ve beyyineler vardır. Bunlara da bakmalı, görmeli ve hisse almalıyız. İyice bakacak olursak atomu ve atom patlamasını da görürüz.
Kur'ân-ı Kerîm, ilme çok ehemmiyet vermiştir dedik. Bunu bizzat Allah'ın sözleriyle isbat edelim:
Allah'ın elçisine ve dolayısıyle insanlara ilk emri, oku ile başlar.
Alâk sûresinin ilk beş âyetinin meâli şudur:
(Yaradan Rabbinin adı ile oku, O, insanı bir kan pıh-tısından yarattı, oku, Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir,
Ahahaneyat yasayı öğretendir, O, Insana bilmediğاما gretendie) diye buyurulmuştur.
Araf adresinin D. Ayetinde (And olsun, biz onlara ayle bir kitap getirmelad, Iman edecek herhangi bir kay me hlavet vo rahmet olması lein, onu tam bir ilim Uzere taball etmistedir.)
Avar süresinin 100, Ayetinde (Habibim, sen kolay yohi göster, tylliği emret, cahillerden yüz çevir.)
Ankebut adresinin 43. Ayetinde (Biz insanlara mesel söyleria, lakin bu mesellerimisi ancak Alimler anlar.)
Essariyat süresinin 20. Ayetinde: (Dünyada kamil bil gi sahipleri için, nico Ayetler vardır.)
Hüd süresinin 46. Ayetinde: (Seni cahillerden olmak tan men ederim.)
Easumer süresinin 9. Ayetinde: (Onlara de ki, bilen-ler ile bilmeyenler müsavi olur mu?)
Ta Ha süresinin 114. âyetinde: (Dua ederken, Rabbim benim ilmimi artır, de.)
El Ala sûresinin 6. âyetinde: (Habibim, seni okuta-cağız da asla unutmayacaksın.)
dir Kur'ân'ın ilimden bahseden Ayetleri 217'yi bulmakta-
Kur'ân'ın daha birçok yerlerinde ilimden, ilim öğren-mekten ve âlimlerin faziletinden bahsedilmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm'den başka sevgili peygamberimiz Haz-reti Muhammed (S.A.) de ilim hakkında Hadisler söyle-miştir. Bunların bir kısmını burada zikretmeyi faideli bu-luyorun:
Kur'ân-ı Kerîm, öyle muazzam ve öyle kıymetli bir kitaptır ki, ona uzaktan bakmakla kıymeti anlaşılamaz. O'nu anlamak isteyen O'nu açacak, okuyacak, tekrar tek-
rar okuyacak, anlamadıklarını soracak, ondan sonra kıy metini anlıyarak sulh ve sükûna kavuşacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.
Kur'ân'ın mucizevi kıymetini anlıyan Yunuz Sultan Selim Han, 1517 de Mısır'dan Hazreti Osman'a ait ilk Kur'an nüshasını alarak Topkapı Müzesine bizzat yerleş tirmiş ve orada devamı olarak Kur'ân okunmasını em-retmişti. Kırk Hafız, hiç bir dakika ara vermeden gece ve gündüz nöbetleşmek suretiyle tam dört yüz sene Kur'ân okumuşlardır. Bu ne muazzam bir düşünüştü. Bu, meç-hül asker abidelerine yakılan, putperestlik devrinden kal-ma ateşlere benzemiyordu.
Büyük Yavuz'un dedesi Büyük Fatih Sultan Mehmed Han da, 1453'de İstanbul'u aldığı zaman, Ayasofya'da cu-ma namazını kılmış ve kıyamete kadar orada Ezanı Mu-hammed'i okunacağını vasiyet etmişti. Bu güzel vasiyette beş yüz sene müddetle yerine getirildi.
Kitabın başından beri Allah'ı arıyoruz. Allah var mm-dır? sorusuna cevap vermeye çalışıyoruz. Akli, felsefi il-mi, nakli ve dinî deliller bunun için etüd edildi. Hazreti Adem'den beri hiçbir fikir adamı, Allah yoktur diyemedi. Allah'ın varlığından şüphe edenler, bunu isbat edemedi. Buna mukabil Allah'ın varlığı birçok delillerle ortaya ko-nuldu. Artık çok şükür, var olan Allah'ın varlığından şüp-he etmiyoruz. Bütün mevcudiyetimiz ile tekrar edelim, biz nasıl varsak, bizim varlığımız nasıl hakikî ise, Allah'ın varlığı daha da hakiki'dir. Hazreti Muhammed hak bir peygamberdir. Kur'ân-ı Kerîm Allah sözüdür. Allah'dan suphe edenlere Kur'ân-ı Kerîm en açık bir isbattır. Her aevirde, şüpheci ve hasta gönüllere şifa verecek isbatla-cın en büyüğü olarak kalacaktır.
Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
لا تَبَاغَضُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلا تَنَاجَشُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا
"Birbirinize kin tutmayın, birbirinize haset etmeyin, iddia ile malın değerini artırmayın. Ey Allah'ın kulları kardeş olun.""
Rivayete göre Muaviye b. Ebi Süfyan oğluna şöyle öğüt verdi:
"Yavrucuğum! Kıskançlıktan uzak dur. Çünkü kıskançlık, düşmanın-dan önce sana zarar verir."
Fakih anlatıyor:
Hasetten daha zararlı bir şey yoktur. Çünkü haset, kıskanılan kimse-ye ulaşmadan önce sahibine (haset edene) beş türlü zarar verir:
1. Ardı arkası kesilmeyen, keder, üzüntü.
2. Bir musibet ki, ondan dolayı kişiye sevap da verilmez.
3. Övgüsü olmayan bir kınanma, hor görülme.
4. Allah'ın hasetçiye kızması.
5. Başarı kapılarının kapanması.
Bir rivayete göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Dikkat edin! Allah'ın nimetlerine düşmanlık besleyenler vardır.
Ey Allah'ın Resûlü bunlar kimlerdir? Diye sorulması üzerine o, şöyle buyurdu:
Allah'ın diğer kullarına vermiş olduğu nimetlerden dolayı onları kıskananlardır."
Malik b. Dinar şöyle diyor:
Kıraatle uğraşanların bütün insanlarla ilgili olarak yaptıkları şahitliği kabul ederim ama birbiri hakkında yaptıkları şahitliği kabul edemem. Çünkü onların birbirini kıskandığını görüyorum. Demek istiyor ki, birbi-rini en çok kıskananlar, kurralardır.
Ebu Hūreyre (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Altı grup insan vardır ki, bunlar yaptıkları altı kötülük sebebiyle kıyamet günü sorgusuz olarak cehenneme atılacaklardır.
"Ey Allah'ın Resûlü onlar kimlerdir ve hangi sebeple cehenneme gi-receklerdir? diye sorulunca Resulullah (sav) bunları şöyle sıraladı:
1. Halka zulmetmeleri sebebiyle benden sonraki yöneticiler.
2. Irkçılık yapmaları sebebiyle Araplar.
3. Kibirli olmaları yüzünden köyün ileri gelen zengin ve yöneticileri.
4. Halkı kandırmaları sebebiyle tüccarlar.
5. Cahillikleri sebebiyle köylüler.
6. Kıskançlıkları yüzünden ilim adamları."
O halde ilim adamına yakışan, ilmiyle ahireti amaç edinmesidir. Çünkü âlim ilmiyle ahireti kazanmayı amaçlarsa hiç kimseyi kıskanmaya-cağı gibi, başkaları da ona haset etmez. Ama ilmi ahiret için değil de dün-yalik elde etmek için öğrenen kimse kıskanç olur.
Nitekim Allah Teâlâ ilmi dünya için ilim öğrenen Yahudi âlimleri hakkında şöyle buyurur:
"Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar?"
Zira Yahudiler, Resûlüllah ve onun ashabına haset ediyorlar ve şöyle diyorlardı:
Şayet o Allah'ın Peygamberi olsaydı birden çok kadınla evlenmezdi.
Bu sözlerine karşılık Allah şöyle buyurdu: "Yoksa onlar, Allah'ın lütfun-dan verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar?"3 Ayette geçen "Allah'ın ona verdiği şeyler" den maksat; Peygamberlik ve çok kadınla ev-liliktir.
Hikmet ehli kişilerden biri şöyle demiştir:
Hasetten sakının. Çünkü haset gökyüzünde Allah'a karşı işlenen ilk isyandır. Yeryüzünde de Allah'a karşı işlenen ilk günah, hasettir.
"Gökyüzünde Allah'a karşı işlenen ilk günah, hasettir" sözünden maksat şudur:
İblis (şeytan), Hz. Adem'e haset ettiği için ona secde etmekten yüz çevirdi ve Allah'a şöyle dedi:
Bismillahirrahmanirrahim
YanıtlaSilRahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
YANITLASİL
yuksel24 Mart 2024 15:08
İsmail Hakkı Bursevi
kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
اشارات الاحجار
YanıtlaSilسوره بقره (۲۰۱۷)
111
غفلتكرى لوزلرینی برده له من كوريك ده كوزلرنك قايا فكرين قد اتمقاله بینه نجاندن كروم والمشروب قرآن كريم لو اشارتاً (عمى) وعشور یعنی شیطاناره بر بوده انشاايد يلمك اوزره كوزلری اور تولمن، آنتی مخلوق تركي، شيطان لرن باشهرين الديران بر وضعیتی خیاله عرصه الديورلي ) ابعا) میس و هر اين وضعيت همين بالحب نادم اولارق تون اتمداری ممکن اولدیفی مالده. تفسار ينك هوا نه تابع اولارمه، هم بوزومه خطر تامرين اقتضا سنی دستگاه به رنگ، شیطان مریوان اغواسیله باید قاری او چرکین هاللری، گوزلرینه کول کو روند گنده تر ایده دیار ، ایشته قرآن کریم بود ده، فهو لا يرجعون) ديمقله، او الرك حول امي لریندن ده صویه دو شد یگانه و قوم در بانه اختیار سریاله كيرن و برداها چیقا ما يان بدبخت انساناء أولد قارين اشارت التحدر
120 ایکنجی بر تمثیل ] .
أَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَدَ الْمَوْنِ وَالله محيط بِالْكَافِرِينَ يَكَادُالْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُمْ مَشَوافِيهِ وَإِنَّ الْعَلَمَ عَلَا قَامُوا وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ )
یا خود من افقارن مسئله ی، سمادن یا غانه شد تای فیرطينه لی یا عموره طو تولان يولجيا ترك مسئله می کنید. او یا غمورن شدنی آ ترانه ظاعتهای کور والتولی شمشکار یا غمورن ایچنده دار در شیمش کارن چاقمه سیار تولمك فور قوسند نه دار ما قلريني قولا قارينه صوقارير جذاب من قدرتها و فراری احاطه ایتمشدر فرارون كفر لرينك جزاسندن قورتولان يوقدر چاقانه شدتهای مشکی، همه همه کو زاری کو رایده جا شانندند. اونای شیمشهر چا قدیمی و اطراف آیدینلاندیغی زمان یورولی قرا حکم چو کریگی وقت طور ولی اگر جناب من مراد ايه ايدى، او نارك قولا قلرينك وكوزلرينك نور لريني كوتور وردي. جذاب هم
هر شبه قادر در.
بو آینده بیان ایدیله جان اوج نقطه دار در برنجیسی بو آيتك ما قبليه وجه ارتباطی ایکنجیسی جماله لری آراسنده کی جهت انتظام او منجیسی جمله لون هيئت ارزنده، اجزا رنده، طاعه لرنده کی
نظامدر.
عزل
YanıtlaSilAre: Summa, bildirme
جنك حتى
Beyan: Açıklama
Centh-Hakk: Hak olan yüce Allah
بعد العطاء
Cihet-i intizam: Diziliş yonu
Deryd: Deniz
Ecza: Parçalar
قطرة
Fitrat: Kişiye hås yaratılış
غَفْلَتْ
Gaflet: Olup bitenden haber-siz olma
هيئت
Heyet: Cumlenin her bir parçast
انوا
İğva: Azdırma
العامة
İhata: Kuşatma
اختيار
İhtiyar: Tercih etme
اقتضا
İktiza: Gerekme
اشار
İşareten: İşaret olarak
مخلوق
Mahluk: Yaratılmış
ماقبل
Makabl: Öndeki, geçmiş
منافق
Münafik: İki yüzlü, görü-nüşte müslüman hakikatte käfır olan
تادم
Nadim: Pişman olan
Necât: Kurtuluş
Nizam: Düzen
رابعاً
Rabian: Dörduncü olarak
Sema: Gök
وَجْهِ إِرْيال
Vech-i irtibat: İrtibat yönü
ظلت
Zulmet: Karanlık
111
YanıtlaSilgafletleri gözlerini perdelemış, körlük de gözlerinin kapaklarını kapatmakla, yine necåttan malirum kalmışlardır. Kur'ân-ı Kerim, buna işareten () demur Yani şeytanlara bir yuva inşa edilmek üzere gozlen örtülmüş, ateşi mahlüklar gibi, şeytanların başların
andıran bir vaziyetı hayale arz ediyorlar Rabian: Pis ve çirkin vaziyetlerine bakıp nadim olarak tevbe etmeleri mümkün olduğu halde.
nefislerinin hevasına tabi olarak, hem bozuk fitratlarının iktizásını destekleyerek, şeytanlarının iğvåsıyla yaptıkları o çirkin hålleri, gözlerine güzel göründüğünden terk edemediler. İste Kur'an-ı Kerim bunada آفة ترجعون demekle, onların son ümidlerinin de suya düştüğüne ve kum deryasına ihtiyarlarıyla giren ve bir daha çıkamayan bedbaht insanlar olduklarına işaret etmiştir.
İkinci bir temsil
أو كتيب من السماء فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقَ يَجْعَلُونَ أصابعة في الرابعة مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ والله محيط بالكافرين و يكاد البرق يخطفُ أَبْصَارَهُمْ كلما أساء لغة مشوا بيد و إذا الله عَلَيْهِمْ قاموا ولو شاء الله لذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
"Yahud münafıkların mes'elesi, semådan yağan şiddeth fırtınalı yağmura tutulan yolcuların mes'elesi gibidir. O yağmurun şiddetini arttıran zulmetler, gürültüler,
şimşekler yağmurun içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölmek korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenâb-ı Hakk kudretiyle käfirleri ihâta etmiştir. Käfirlerden küfürlerinin cezasından kurtulan yoktur. Çakan şiddetli şimşekler, hemen hemen gözleri kör edecek şânındandır. Onlar, şimşekler çaktığı ve etraf aydınlandığı zaman yürürler. Karanlık çöktüğü vakıt dururlar. Eğer Cenâb-ı Hakk murad etse idi, onların kulaklarının ve gözlerinin nûrlarını götürürdü. Cenab-ı Hakk her şeye kadirdir."
Bu âyette beyân edilecek üç nokta vardır. Birincisi, bu âyetin mâkabliyle vech-i irtibâtı. İkincisi, cümleleri arasındaki cihet-i intizam. Üçüncüsü, cümlelerin hey'etlerinde, eczalarında, kelimelerindeki nizâmdır.
İSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
YanıtlaSiltüleceği hakkındaki Hadisi tahkik İçin, Mısırdaki Ukbe b. Amirülen
heni'nin yanına kadar gitmişti. Çünki, bu Hadisi, Peygamberimizden ikisi birlikte işitmişlerdi
lahın yanında bulunup işitenlerden seninle benden başka kimse kal-Ukbe b. Amir'e «Ben, sana bir Hadis soracağım ki, onu, Resûlul
mamıştır. Resûlullah Aleyhisselâmdan, Mü'minin aybını örtme hakkındaki Amirülcüheni « Resûlullah Aleyhisselamın ( Hadisini, sen, nasıl işitmiştin?» diye sordu.
Ukbe b . Kim, dünya. da bir Mü'minin aybını örterse, yüce Allah da, Kıyamet günü, onun aybını örter.) buyurduğunu işittim." dedi.
Ebû Eyyüb, hayvanını çözmeden, İzi sıra Medine'ye döndu. (112)
HE. Ali «Resûlullah Aleyhisselamdan bizzat bir Hadis işittiğim zaman, ondan, yüce Allah'ın dilediği kadar yararlanırdım,
Başkası, bana bir Hadis nakl edecek olursa, ona, önce yemin et Urir, sonra da, kendisini doğrulardım.» demiştir. (113)
Amr b. Meymun der ki «Abdullah b. Mes'ud (Resûlullah Aleyhis-selam buyurdu ki) diyerek bir şey rivayet edip başını önüne eğdi.
Kendisini, ayakta dikilirken gördüm ki gömleğinin düğmeleri çözülmüş, gözleri yaşla dolmuş, boynunun damarları şişmişti!
Hadis'i rivayet edip bitirdikten sonra (Resûlullah, ya böyle, ya bunun üzerinde, ya buna yakın, ya buna benzer, ya da, bundan baş-ka bir tarzda buyurdu) dedi.>>>
Enes b. Malik te, bir Hadisi rivayet edip bitirdikten sonra, eğer, insanlık halile bir yanılma olmuşsa, bunun mânevî vebalinden kurtul-mak için Doğrusu, Resûlullah Aleyhisselâmın buyurduğu gibidir!» demeyi unutmazdı. (114)
Hadis ve Sünnetin Husûsi Olarak Yazılışı:
Peygamberimizin Hadîsleri, bir çok Eshab tarafından ezberlen-miş olmakla beraber, onlardan bir kısmı da, Peygamberimizin sağlı ğında yazı ile tesbit edilmiş bulunuyordu.
Nitekim, Abdullah b. Amr b. Ås «Yâ Resûlallah! Ben, Senden duyduğum Hadisleri kalbimle ezberlemekle beraber, ellerimin yardı-mından da, yararlanmak yani onları yazmak istiyorum. (115)
(112) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 159
(
113) İbn-i Kuteybe. Te'vilü muhtelifülhadis s. 39, Zehebi Tezkiretülhuffaz
c. 1, s. 10
(114) İbn-i Mâce Sünen c. 1, s. 11
(115) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 262, Dârimi Sünen c. 1, s. 104
PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET SÜNNET 283
YanıtlaSilBöyle yapmamı uygun görürmüsün?» demiş (116); Peygamberimiz; «Olur! (117)
Hadisini dinledikten sonra kalbinle ezberlemekle beraber, eli-nin yardımından da, yararlants buyurunca (118), Abdullah b. Amr, Peygamberimizden duyduklarını yazmağa başlamıştır. (119)
Abdullah b. Amr der ki «Ben, Resûlullah Aleyhisselâmdan duydu-guin her şeyi ezberlemek ister ve yazardım.
Kureyşilerden olan Sahabiler, beni, bundan nehy ettiler:
(Sen, Resûlullah Aleyhisselâmdan duyduğun her şeyi yazıp du-ruyorsun amma, Resûlullâh Aleyhisselâm, beşerdir. Gazap halinde de, rıza halinde de, söz söyler.) dediler.
Bunun üzerine, bir müddet, yazmaktan vaz geçtim.
Nihayet, durumu, Resûlullah Aleyhisselâma arz ettim (120)
Ağzına parmağıyla işaret ederek (121):
(Yaz! Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki: buradan, hak sözden başkası çıkmaz!) buyurdu. (122) (Yå Resûlallah! Rıza halinde de, gazap halinde de, yazayım mı?)
diye sordum. (Evet! Bu hallerde de, hakdan başka söz söylemekliğim bana ya-raşmaz!) buyurdu.» (123)
Abdullah b. Amr, Peygamberimizden duyduğu Hadisleri (Sâdıka) diye anılan Mecmuasına kayd ederdi. (124)
Abdullah b. Amr, Peygamberimizin Hadislerinden bin kadarını ezberlemişti. (125)
Abdullah b. Amr, der ki «Hayatta (Sâdıka) ile (Vaht) dan başka bir şey beni, özendirmemiştir.
(Sadıka,) Resûlullâh Aleyhisselâmdan Hadîs ve Sünnetlerini yaz-dığım Sahife'dir.
(Vaht) ta, Amr b. Ås'în vakf ettiği ve üzerinde bulunduğu bir Erâ-zidir.» (126)
Vaht, Taif'de bulunuyordu ve üzüm bağı idi. (127)
(116) Dârimi Sünen c. 1, s. 104
(117) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 262
(118) Dârimi Sünen c. 1, s. 104
(119) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 262
(120) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 192, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 318
(121) Ebû Davud Sünen c. 3, s. 318
(122) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 192, Ebû Davud Sünen c. 3, s. 318
(123) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 207, 215
(124) İbn-i Sa'd Tabakat c. 4, s. 262
(125) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 3, s. 349
(126) Dârimi Sünen c. 1, s. 105
(127) İbn-i Esîr Nihâye c, 5, s. 232
260
YanıtlaSilMECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE
bir günde gidip de ol hayvan telef olsa yahut zebun olarak kıymetine noksan gelse zamân lâmm gelir.
Kezalik bir kimse bir gerdanlık istiare ile bir sabinin boynuna takıp ve yanında gözeticisi olmadığı halde bırakıp da sirkat olun-dukda eğer sabi, üzerindeki eşyayı hıfza kaadir ise zamân lâzım gelmez; amma kaadir değil ise zamân lâzım gelir.
MADDE 815 Müstearın nafakası müsteîr üzerinedir.
Binaenaleyh müsteir ariyet hayvana alef vermeyip de telef ol-sa zâmin olur.
MADDE 816 lare-i mutlakada ya'ni muîrin iâreyi zaman ve mekân ve bir nevi intifa' ile takyid etmediği suretde âriyeti müsteir dilediği zaman ve mekânda dilediği veçhile istimal edebilir. Fakat örf ve adet ile tekayyüd eder.
Mesela, bir kimse beygirini ol veçhile mutlak olarak iâre et-tikde müsteîr ana dilediği vakit biner ve dilediği mahalle gider. Fakat adet üzre iki saatda gidilecek mahalle bir saatda gidemez.
Kezalik mutlak olarak iare olunan bir han odasında müsteir dilerse säkin olur ve dilerse emtia vaz'eder. Fakat örf ve âdetin hilafı olarak içinde demircilik edemez.
MADDE 817 lâre zaman ve mekân ile takyid olundukda kayd muteber olup müsteîr ana muhalefet edemez.
Mesela, üç saat binmek üzre istiâre olunan hayvana dört saat binilemez ve bir mahalle gitmek üzre istiare olunan hayvan ile başka mahalle gidilemez.
MADDE 818 lâre bir nevi intifa ile takyid olundukda müsteir mezun olduğu intifa'ın mafevkına tecavüz edemez. Amma ana mü-savi ya chven suretde isti'mal ile muhalefet edebilir.
Meselâ, buğday yükletmek için istiare olunan hayvana demir yahut taş yükletilemez. Amma buğdaya müsavi yahut andan ehaff bir yük tahmil olunabilir.
Ve keza binmek için istiâre olunan hayvana yük yükletilemez. Amma yük için istiäre olunan hayvana binilebilir.
MADDE 819 Muir eğer müntefi'i ta'yin etmeksizin mutlak ola-rak iåre etmiş ise müsteîrin anı ıtlakı üzre istimale selâhiyyeti var-dır. Ya'ni dilerse am kendi isti'mal eder ve dilerse başkasına iare ile isti'mal ettirir.
Åriyet gerek oda gibi müsta'milinin ihtilafiyle muhtelif olma-yan şeylerden olsun ve gerek binek atı gibi müsta'milinin ihtilafiyle muhtelif olan şeylerden olsun.
Meselâ bir kimse odamı sana iare ettim dediği suretde müs-
KITARUL EMANAT
YanıtlaSil261
teûr anda dilerve kendi ikamet eder ve dilerse başkasını iskån eder. Ve kean şu ati sana fåre ettim dediği suretde müsteir dilerse of ata kendi biner ve dilerse başkasını bindirir.
MADDE 800 Müntefiin to'yini müsta'milinin ihtilafiyle muhte-bit olan şeylerde veuleberdir. Ve muhtelif olmayan şeylerde mu'te-Der deshidir. Fakat muir anı başkasına verme diye nchy etmiş ise milstvir beher hat am başkasına isti'mal ettiremez.
Mesela, senin rükübun için bu ata sana iare ettim dediği su-retde müsteir ol ata uşağım bindiremez. Amma senin ikametin igèn bu odayı iare ettim dediği suretde müsteîr kendi ikamet ede-bildiği gibi başkasını dahi iskän edebilir. Fakat başkasını iskân et-me demiş ise edemez.
MADDE 821 Bir mahall-i muayyene deyn hayvan istiáre olun-dekda yollar müteaddit olsa miüsteir adet üzre nås'ım sülük ettiği yollardan her hangisi ile dilerse gidebilir. Amma mutad olmayan yoldan gidip de hayvan telef olsa zamin olur.
Kezalik muirin ta'yin ettiği yolun gayri bir yoldan gidip de hayvan telef oldukda eğer müsteirin sülük ettiği yol daha uzak ya gayri me'min veyahut hilafs mu'tad ise milsteîre zamân lâzım gelir.
MADDE 822 - Bir kimse bir kadından zevcinin mülkil olan bir şey'i äriyet isteyip ve o dahi bila izin verip ol şey zayi olduğu suretde eğer derûn-u hanede ve ala cery'il-åde zevcenin yedinde bulunan eşyadan ise gerek ol kadına ve gerek müsteîre zamân là zam gelmez. Değilse mesela at gibi kadımlar yedinde bulunmayan bèr şey ise zeveç dilerse zevcesine ve dilerse müsteîre tazmin ettirir.
MADDE 823 Muirin izni olmaksızın müsteir ariyeti dhara icar yahut rehn edemez ve bir beldedeki borcuna rehn etmek üzre istiare ettiği mah akar beldedeki borcuna rehn edemez. Edip de âri-yet telef ya zayi olsa zamân lâzım gelir.
MADDE 824-Müsteir ariyeti dhara ida' edebilir. Ve yed-i mils-tevda'da bila teaddi vela taksir telef olsa zamân lâzım gelmez.
Mesela, bir mahalle gidip gelmek üzre istiåre ettiği beygir ile oraya vardıkda beygir yorulup kalmakla orada birine îda' ettikden sonra beygir hatfe enfihi telef olsa zamân lâzım gelmez.
MADDE 825 Muir áriyeti taleb ettikde milsteîrin hemen red ve teslimi lazım gelir. Ve bila özr tevkif ve te'hir edip de âriyet telef ya zayi olsa yahut kiymetine noksan gelse zâmin olur.
748
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
7) EBU HÜREYRE'den r.3. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyor:
Peygamber S.A. şöyle buyurdu:
«Size bıraktığım şeylerde, beni üstelemeyiniz.. Sizden önceki-lerinin helâki ancak: Çok sual sormaları, bir de peygamberleri ile ihtilaflarıdır.
Size yasak ettiğim şeyden sakımımız; size verdiğim bir emri de gü-cünüz yettiği kadar yapmaya çalışınız..»
** Verilen emirlerde, pek teferruata dalmak doğru olmaz.. Olduğu gi. bi kabul edip yapmak lazım.. En önemlisi, verilen emri başarabilmekte-dir.
* Ravi menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
وروى البخاري عن أبي هريرة رضي الله عنه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال : كلُّ أُمَّتِي يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ إِلَّا مَنْ أبي . قِيلَ وَمَن بأبي يا رسول الله ؟ قال : مَنْ أَطَاعَنِي دَخَلَ الْجَنَّةِ ، وَمَنْ عَصَانِي فَقَدْ أَبَى. بی
8) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARÎ rivayet ediyor:
Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
<<>>
Kim iba eder; ya Resûlellah?..
Diye sorulunca şöyle buyurdu:
<>>
**
Burada her nekadar kâfirler kasd edilmekte ise de, onun sünnetini terkedenlere de zimnen işaret edilmektedir.
Ravilerin menkıbesi, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
الدرس الواحد والخمسون في فضل أهل بيت رسول الله صلى الله عليه وسلم ومحبتهم قال الله تعالى : إنما يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ البَيْتِ ويطهركم تطهيراً . ۱
VE VAAZ ÖRNEKLERI
YanıtlaSil749
ELLİBİRİNCİ DERS
RESÜLÜLLAHIN EHL-İ BEYTİNİN FAZİLETİ VE ONLARA SEVGİ
1) Allah-i Taală şöyle buyurdu:
- «Ey chl-i beyt, Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi ter-temiz yapmak diler..>>>
** EHLİ-İ BEYT: Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ola-rak zikredilir.. Bazı yerde ise Peygamberimizin S.A. zevceleri olarak anla-tılır..
Said b. Cübeyr, İbn-i Abbas, Mücahid ve Katade'nin içtihadları bu yoldadır.
AHZAB suresinin 33. âyetinden..
۲
وروى مسلم عن يزيد بن حيان قال : انْطَلَقْتُ أَنَا وَحُصَيْنُ بْنُ سُبَرَةَ وَعَمْرُو ابن مسلم إلى زيد بن أرقم رضى الله عنهم فلما جَلَسْنَا إِلَيهِ ، قَالَ حُصَيْنٌ : لَقَدْ لَقِيتَ يا زيدُ خَيْراً كَثيراً - رأيت رسول الله صلى الله عليه وسلم وَسَمِعْتَ حَدِيثَهُ . وَغَزَوْنَ مَعَهُ . وَصَلَّيْتَ خَلْفَهُ - حَدَّثنا يا زَيْدُ مَا سَمِعْتَ مِنْ رسول الله صلى الله عليه وسلم قال : يا ابن أخي : وَاللهِ لَقَدْ كَبِرَتْ مِنِّي وَقَدُمَ عَهْدِي . وَنَسِيتُ بَعْضَ الَّذِي كُنْتُ أَعِي مِنْ رسول الله صلى الله عليه وسلم فما حدثتكم فاقبلوا . ومالا فلا تكلفونيه ، ثم قال : قام رسُول الله صلى الله عليه وسلم يَوْماً فينا خطيبا بماه يُدْعَى خُما : بين مكة والمدينة فحمد الله ، وَأَثْنَى عَلَيْهِ ، وَوَعَظَ وَذَكَرَ . ثُمَّ قال : أمَّا بَعْدُ : أَلا أيها النَّاسُ ، فَإِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ يُوشِكُ أَنْ يَأْتِيَ رسُولُ رَبِّي فَأَجِيبُ ، وَأَنَا تَارِكٌ فِيكُمْ تَقَلَيْنِ : أَوَّلَهُمَا كِتَابُ اللهِ ، فِيهِ الهدى والنُّورُ فَخُذُوا بكتاب الله ، واسْتَمْسِكوا به . ثم قال : وَأَهْلُ بيتي ، أذكرُكُمْ الله في أَهْلَ بَيْتي ، فقال له حُصَيْنٌ : وَمَنْ أَهْلُ بَيْتِهِ يَا زَيْدُ ؟ أَلَيْسَ نِسَاؤُهُ مِنْ أَهْلِ بَيْتِهِ ؟ ؟ قَالَ نِسَاؤُهُ لَسْنَ مِن أَهْلِ بَيْتِهِ ، وَلَكِنْ أَهْلُ بَيْتِهِ مَنْ حُرِمَ الصَّدَقَةَ بَعْدَهُ ، قَالَ وَمَنْ هُمْ ؟؟ قَالَ آلُ عَلِي ، وَآلُ عَقِيلٍ ،
fikri hodserane
YanıtlaSil278
Finli
fikri hodserane فکر خودسرانه dikbaşlılık ve kimseyi dinlemeden hareket etme şeklinde düşünce
fikri hürriyet فكر حریت hurriyet (özgürlük) düşüncesi, bağımsız ve hür olma istek ve dü
püncesi Pri cad فكر الحاد : icad yapma fikri, yeni bu luşlar yapma istek ve düşüncesi
fikri ihtilal فكر إحتلال ihtilal fikri, iktidarı ve hükümeti devirme ve değiştirme (devrim) düşüncesi
fikri infiradi فكر إنفرادي : fert olarak (kendi ba-şına) hareket etme düşüncesi
fikri insani فكر إنساني : insana mahsus düşün ce, insanın kendi aklı ve çabası ile elde ederek ortaya koyduğu düşünce
fikri intikam فكر إنتقام : öc alma istek ve düşün cest
fikri istibdat ve tahakküm فكر إستبداد و تحكم : istibdat ve tahakküm fikri, zorbalık ve güç kullanma yolu ile üstünlük kurma istek ve düşüncesi
fikri küfri فکر کفری : Allah'ı (c.c.) tanımazlık ve inkärla ilgili düşünce
fikri küfür فکر کفر : inkar düşüncesi
fikri marifet فکر معرفت : bilgi ve beceri kazan ma düşüncesi
fikri mefsedet فکر مفسدت : bozgunculuk çıkar-ma istek ve düşüncesi
fikri milliyet فكر ملیت : milliyetçilik düşüncesi
fikri münevver فكر منور : )Islami bilgilerle ay-dınlanmış doğru düşünce
fikri ruhbaniyet فکر رهبانیت : ruhbanlık düşün-cesi, Hıristiyan din adamlarının ayrıcalıklı bir sınıf olarak halk üzerinde sınırsız yetki ve ha-kimiyete sahip olma istek ve düşüncesi
fikri san'at فکر صنعت : san'at düşüncesi
fikri siyaset فکر سیاست : siyaset fikri, ülke ida resine dair düşünce
fikri siyasi (ye( فکر سیاسیه : siyasi düşünce, poli-tik düşünce, ülke idaresi ile ilgili düşünce
fikri tablat فکر طبیعت : tabiatçılık düşüncesi, her şeyi tabiatın eseri sayan inkacı düşünce
fikr-i tenkid ve bedbinlik فكر تنقید و بدبينلك : tenkid ve bedbinlik firi, her şeyi tenkid etme )eleştirme) ve kötü gösterme, karamsarlık yayma, düşüncesi
fikr-i Uluhlyet فكر الوهيت Uluhiyet fikri, her şeyin Allah'ın (c.c.) eseri olduğu ve O'nun emir ve idaresi altında bulunduğu düşüncesi
fikr-i unsuriyet فكر عنصریتrklı düşüncesi
fikr-i ümmetümettin fikri, butun
müslümanları temsil eden düşünce ve göruşu fikren نگرا : düşünerek, düşünme yolu ile; dü şünçe bakımından
fikret فكرت : fikir düşünce
fikret beyza فكرت بيضا : parlak (dogru) du şünce
fikretmek فكرتمك : düşünmek; gerekli tedbir ve çareyi önceden düşünmek
fikri (ye( فكر به : düşünce ile ilgili, düşünceye ait
fil قبل : Afrika ve Asya'nın sıcak bölgelerinde yaşayan, kolayca evcilleşen, kalın derili, hor tumlu, ot yiyen, çok iri, memeli hayvan
Fil-i Mahmudi قبل محمودی : Fil Süresindeki Mahmud isimli) fil cinsinden büyük fil
filan فلان falan şu kimse
filine فلانه : hanım veya kız için) falan, şu kimse
filcümle في الجمله : aynı şekilde, buna benzer şekilde, bunun gibi, kısmen
filhakika في الحقيقة : gerçekten doğrusu
Filistin فلسطين : bugünkü İsrail Devleti'nin iş-
gal ettiği bölge. (Akabe-Lût Gölü-Şeria çizgi-sinin batısında kalan ve Akdenize kadar uza-nan bölge)
filiz فیلیز : tohumdan veya tomurcuktan çıkan körpe (taze) sürgün
yansıtılıp gösterilmesi için hazırlanmış uzun, film فیلم : sinama makinası ile beyaz perdeye resimli şerit
filo فيلو : bir komuta altında bir araya gelmiş gemi veya uçak topluluğu
filozof فوز : felsefede kendine ait bir görüş ortaya koyan, felsefe ile uğraşan. (bak. felse-fe)
filvaki في الواقع : gerçekten, gerçekteki gibi
fimābad فيما بعد : bundan sonra, bundan böyle
Avru : فيتلاند - فيتلانديا (Finland (Finlandiya pa'nın kuzeyinde, Baltık Denizinde kıyıları bulunan, Finlilerin vatanı olan ülke
Finll فينلي : Finlandiya'da yaşıyan halk (bak. Finlandiya)
firak
YanıtlaSil279
fizar
rak فراق : ayrılık, ayrılış ayrı kalma
firaki Ahmedi فراق أحمد Hz. Muhammed'in (as.m.) ayrılığı
frak dalle firak-1 dâlle.)
frak- ebedi (ye فراق أبدية ebedi (sonsuz) ayrı-lık, ölümle başlayan ayrılık
frakt elim فراق اليم : acıklı ayrılık
firaki elimane فراق اليمانه : acıklı şekilde ayrılık
firaki layezali فراق لا يزالي : sonu gelmez ayrılık, sonsuz ayrılık
firak-ul ahbab فراق الأحباب : dostların ve sevi lenlerin ayrılığı
firak u fena فراق و فناء : ayrılık ve ölüm
firak ve zeval فراق و زوال : ayrılma ve olup gitme
firaki فراقلی : üzüntü verici, üzüntülü, doku-naklı; ayrılık acısı ile dolu
firaksız فرافسز : ayrılık acısı bulunmayan, üzüntüsüz
firar فرار : kaçma
firari 1 : فراری.kaçışla ilgili 2.kaçak
firas فراش : döşek
Firavun فرعون : eski Mısırda tanrılık iddiası gü-den, zorba ve zalim krallara verilen ad
firavunuzelilفرعون ذ: aşağılık ve alçak fi-ravun
firavun-meşreb فرعون مشرب firavun gibi dav-ranan, firavun huyunu taşıyan
firavunane فرعون آنه : firavun gibi; inkârcı, za-lim ve zorba bir şekilde
firavuncuk فرعونجق : küçük firavun, inkâra za-limliğe ve zorbalığa özenen küçük (seviyesiz) kimse
firavuniyet فرعونیت : firavunluk (bak. firavun luk.)
firavunlaşmak فرعونلاشمق inansız zorba ve zalim hale gelmek
firavunluk فرعونلق : inançsız, zorba ve zalim olma; inançsızlık, zalimlik ve zorbalık
Firdevs فردوس : .cennetlerden birinin adı 2.cennet
firdevs-i manevi فردوس معنوی : manevi cennet, ruhen ve kalben yaşanan güzellik ve huzur
firdevs-i nimet فردوس نعمت : nimet cenneti her istenen ni'metin bulunduğu cennet
firdevsi فردوسی : cennete ait; çok güzel ve hu-zur verici
firdevsnümaفردوس نما : cennet benzeri, cennet gibi
firengi فرنگی : Frenk'lere yani Fransızlara ve Avrupalılara ait 2 Avrupalılardan doğuya ya-yılan ve cinsi temasla geçen kötü bir hastalık
firengilik فرنگيلك : batılılaşma, batılıların ya-şayış tarzını benimseme
Firengistan فرنگستان : Frenkler ülkesi Fransa
2.Avrupa, Batı
firenk فرنك : Firenk, Fransız, Avrupalı
firenk-meşreb فرنك مشرب : Fransızlara veya
Batılılara benzer tarzda davranan, batılıların huy ve ahlâkını benimsemiş
firkat فرقت : ayrılık, ayrı kalma, ayrılış
firkatli فرقتلی : ayrılık acısı dolu, üzüntülü
fisebilillah في سبل الله : Allah (c.c.) yolunda, Al-
lah (c.c.) için
fistan فصطن :entari; kadın elbisesi
fişek فيشك : tabanca veya tüfek mermisi
fişenk فيشنك : fişek (bak. fişek.(
fitil فتيل : mumkandil ve lâmbada yanıcı mad-deyi emerek yanmayı sağlayan ip veya bez
fitne 1: فتنه.bozgunculuk, ara bozuculuk 2.ka-rışıklık, kargaşa 3.küfür, azgınlık, sapkınlık 4.imtihan (sınav), deneme 5.altın veya gü-müş bulunan maddeyi eritip saf altın veya gümüş elde etme
fitne-i ahirzaman فتنه آخر زمان : ahirzaman fit-nesi, dünyanın son dönemindeki inançsızlık, azgınlık, sapkınlık ve anarşi hareketleri
fitne-i azîme فتنة عظيمه : büyük fitne, büyük ka-rışıklık ve anarşi
fitne-i diniye فتنه دينيه : dindeki fitne, dinde çı-karılan ayrılık ve karışıklıklar
fitne-i mühimme فتنه مهمه : önemli fitne; önem-li ayrılık, karışıklık ve inaçsızlık hareketi
fitne-engiz فتنه انگیز : fitne koparan, karışıklık maydana getiren
fitnekar فتنه کار : fitneci, bozguncu, ayrılıkcı
fitnekarlık فتنه کارلق : fitnecilik bozgunculuk, ayrılıkcılık
fitneli فتنه لي : kargaşalı, bozuk, karışık
fiyat فيات : )bakfit(
fizar فزار: ağlayıp inleme
Nehcu'l Belaga
YanıtlaSil393
478. Allah, ilim ehlini öğretmekle sorumlu tutmadan, cahilleri öğrenmekle so-rumlu tutmamıştır.
479. Kardeşlerin en kötüsü, [işi) zorlamayla yapandır.
480. Mümin, kardeşinden mahcup olursa ondan ayrılır.
394
YanıtlaSilHz. Ali
Açıklama Gerektiren, Kapalı Sözlerinden Bir Seçme Zikredeceğimiz Bölüm 682
1. Bu olursa, dinin lideri kuyruğuyla [yere] vurur; böylece sonbahar bulutları gi-bi onun etrafında toplanırlar. 683
2. Bu, şahşah684 bir hatiptir."
3. Düşmanlığın tehlikeleri vardır.
4. Kadınlar, evlenme çağına gelmişlerse yakın akrabaları onları evlendirmede da-ha önceliklidir.***
682 Bu başlık altında zikredilen sözler, çeviriye esas aldığımız metinde, 260, sözden sonra, yeni bir numaralamayla geçmektedir. Diger sözlerin sıralamasını değiştir memek için bu dokuz sözü buraya almayı uygun gördük.
683 Ibn Ebi'l-hadid, bu sözle ileride vuku bulacak buyük savaşlara işaret edildiğini, di-nin lideri olarak zikredilen kişinin Mehdi olduğunu, kuyruğuyla vurmasından ise çarpışma ve dalgalanmadan sonra durgunlaşmanın kastedildiğini söylemektedir. Metinde geçen "yasab" (lider) kelimesi", arıbeyi anlamında olup arıbey zamanı-nın çoğunu uçarak geçirir, kuyruğuyla yere vurunca da uçmayı bırakıp durur (ΧΙΧ-ΧΧ, 61).
684 mahir
"Şahşah" kelimesiyle hitabette mahir olanı ve sürükleyici konuşanı kastediyor. Sü-rükleyici konuşana ve gidene şahşah denir. "Şahşah" kelimesi, bu mevzunun dı-şında cimri anlamındadır.
"Kuhem" kelimesiyle helâk edici şeyleri kastetmektedir. Zira husumet, çoğunlukla sa-hiplerini helâk ve yok edici durumlara sürükler. "Bedevilerin tehlikesi de bu anlam-dadır. [Kurak) yıl onlara isabet eder ve mallarını yiyip bitirir, yılın onları tehlikeye maruz bırakması böyledir. Bu hususta başka bir açıklama da yapılmıştır. O da şudur: [Kurak geçen yıl onlan çölün verimsiz olduğu zamanlarda ekili memleketlere sü-
rükler yani yerleşim bölgelerine girmeye muhtaç eder. Kadınlar, evlenme yaşına gelmişlerse, kardeşler ve amcalar gibi mahrem olan asa-beleri, -istemeleri halinde- onları evlendirmede annelerinden daha önceliklidir.
Nehca'l Belaga
YanıtlaSil395
5. Iman, kalpte beyaz bir zerre olarak belirir. Iman arttıkça bu zerre de büyür.
6. Kişinin şüpheli borcu olursa onu aldığında, geçenden dolayı arıtması gerekir.
7. Savaşa gönderdiği bir orduya şöyle dedi:
Güç yetirebildiğiniz kadar kadınlardan uzak durun.
8. Fal oklarından ilk başarısını bekleyen, oklarla kumar oynayan galip kumarbaz gibi.
9. Savaş kızışınca Resûlullah (s) ile korunurduk. Bizden, düşmana ondan daha yakın kimse olmazdı.
***
Bu, Müminlerin Emirinin (a) sözlerinden seçilenlerin sona ermesi nedeniyle hedefe ulaşıldığı andır. Kenarlarından dağılanı bir araya getirmek ve bölgele-rinden uzak olanı yaklaştırmak suretiyle bizi başarılı kılarak iyilikte bulundu-ğu için Münezzeh Olan Allah'a hamd ederiz. Kaçırılandan yararlanmak, son-radan ulaşanları eklemek, bazı kapalılıkların bizim için açığa çıkabileceği ve henüz ulaşamadıklarımıza sonradan ulaşabiliriz düşüncesiyle -daha önce zik-rettiğimiz üzere- her babın sonunda bazı boş sayfalar bırakmayı kararlaştır-dık. Başarımız ancak Allah'tandır. O'na güvendik. O bize yeter! O ne güzel vekildir!
Kitabı, Receb 400'de [Şubat-Mart 1010] bitirdik. Allah, Peygamberlerin so-nuncusu, yolların en hayırlısına ileten Efendimiz Muhammed'e, temiz ailesi-ne ve yakın yıldızları olan 685 Ashabına salât etsin.
Metinde geçen "zanon" süpheli borcl kelimesi, sahibinin borçlu kişinin borcu ödeyip ödemediğini bilmemesidir.
685 Abduh [2], 5. 517'de tamlama, "nücümü'l-yakın yakın yıldızları)" şeklinde, çevi-riye esas aldığımız nüshada ise "yevmü'l-yakın yakın gününde)" şeklinde yazıl-mıştır.
507
YanıtlaSil15695, Yüz elli, yaz belli.
15696. Yüz geldi, yaz geldi.
15697. Yüz güzelliğine doyulur, huy güzelliğine doyulmaz.
15698. Yüz on, tarla başına kon!
15699. Yüz versen, arsız olur; az versen, hırsız olur.
15700. Zahmet çekmeden bal yenmez.
15701. "Zahmet'in noktası alınsa, "rahmet" olur. (Eski harflerde. )
15702. Zahmetsiz iş olmaz.
15703. Zalimin ömrü az olur.
15704. Zaman kadar, hiçbir şey insanı eğitemez.
15705. Zaman sana uyma(z)sa, sen zamana uy!
15706. Zanaat altın bileziktir, sahibini hiç aç bırakmaz. (Zenaat altın bileziktir, saibin eş aç kaldırmaz.)
15707. Zararın neresinden dönsen kårdır.
15708. Zararsız yılan çok yaşar.
15709. Zelzeleyi gören, yangına razı olur.
15710. Zengin, arabasını dağdan aşınr.
15711. Zenginin keyfi gelinceye kadar, fukaranın canı çıkar. (Baynın kiypi kelgeşi, carlının canı şıgar.)
15712. Zor kapıdan gir(er)se, şeriat pencereden çıkar.
15713. Zor, oyunu bozar.
15714. Zorla güzellik olmaz.
15715. Zulümle memleket yıkılır, kazma-kürekle yıkılmaz.
KAZAN TATAR ATASÖZLERİ
15716. Acele eden kız, kocaya varsa da doyuma ulaşmış olmaz.
15717. Acele eden varmaz, buyurulmuş (alınyazısı olan) varır (amaca).
15718. Acele işe, şeytan karışır.
15719. Aç karnına sarımsak!
15720. Aç kişinin öfkesi yaman(dır).
15721. Aça kazan astırma, üşümüş olana ateş yaktırma!
15722. Açın gözü ekmekte, tokun gözü hikmette.
15723. Açın halini tok bilmez.
15724. Adam melek olmaz, erkmen (dulkadinotu) lahana olmaz.
15725. Adı ulu, kaburgası kuru.
506
YanıtlaSil15661. Yarınla öbür gün bitmez.
15662. Yatan yılanın kuyruğuna basma! (Yatkan cilannın kuyrığına basma!)
15663. Yavaş akan sudan, yere bakan adamdan korun! (Suwnın yawaş akkanından, kişinin cerge bakkanından sakın!)
15664. Yavaş atın tekmesi, katı (sert) olur.
15665. Yaz günü atın üç ayağı suda, bir ayağı unda.
15666. Yaz var, kış var, ne acele iş var?
15667. Yaz yağmuru, tez geçer.
15668. Yazda ayransız, kışta yorgansız olma!
15669. Yazda azıksız, kışta donsuz (giysisiz) çıkma!
15670. Yazda başın piş(er)se, kışta aşın pişer.
15671. Yazda çalan, kışta oynar.
15672. Yazda terlemeyen, kışta donar.
15673. Yedisinde ne olsa, yetmişinde de odur.
15674. Yele karşı tükürme, yüzüne tükürürsün.
15675. Yemin etsem, başım ağrımaz.
15676. Yer demir, gök bakır.
15677. Yerin kulağı vardır, işitir.
15678. Yerine göre yuvası, mollasına (hocasına) göre duası.
15679. Yetim hakkı, yerde kalmaz.
15680. Yetim malı, ateşten gömlek.
15681. Yıkılana bir tepme (tekme).
15682. Yiğit, savaşta doğar.
15683. Yiğit yarasına, yiğit katlanır.
15684. Yiğit yetişir, bay beğenir; gözden düşer, el beğenir.
15685. Yolcudur Appaz, kimseye bakmaz.
15686. Yoldaki bal içer, evdeki zehir içer.
15687. Yoldan kal, yoldaştan kalma!
15688. Yolunu bilen, kervana katılmaz.
15689. Yolunu şaşırana, it sesi, bülbül sesinden daha hoş gelir.
15690. Yüklenen eşek anırmaz.
15691. Yüreğinde var olanın, bileğinde de vardır.
15692. Yürük at, yemini artırır.
15693. Yürüyen ayak, bok basar. (Curgen ayak, bok basar.)
15694. Yürüyen yol alır, yürümeyen yolda kalır.
Bir taraftan bunları söylerken, diğer taraftan, Peygamber Efendimizin elini uzat-
YanıtlaSil"Allah'tan başka ilâh olmadığına ve senin Onun resulü olduğuna şehadet ede-rim."
mişti. Sana selâm ve seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a da hamdol-müjdele-"Vallahi senin, vasıflarını İncil'de görmüştüm. Seni Meryem oğlu İsa sun.
Peygamberimizin (asm) Hayatı
Dünya Okuma Yaz Günü azma
- 1529-Kanunî Sultan Süleyman Budapeşte'yi fethetti.
1941-Leningrad Almanlar tarafından kuşatıldı.
1952-Risale-i Nur hakkında Afyon Mahkemesi'nde bir duruşma gerçekleşti.
8
PAZAR
SUNDAY
EYLÜL
SEPTEMBER
C
Sizi doğru yola iletmesinden dolayı Allah'i tekbir ve tazim edin.
BİR HADİS
Bakara Suresi: 185
Allah'ı büyük tanıyıp dilinizle de bunu ifade ediniz ki Allah da günahlarınızı bağışlasın.
Müsned, 5: 199
Mâsum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, mûsibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bâzı esbab ve hikmetler vardır.
HİCRİ: 5 R.EVVEL 1446 - RUMI: 26 AĞUSTOS 1440
Mesnevî-i Nûriye
İmsak
Öğle
Akcam
Yatri
HIZIR: 126-GÜN: 252 KALAN: 114 - GÜN. KIS.: 3 DK
Imeak Güne Öğle İkindi lecam Yatı
LLAM NIN
Güner
İkindi
Eğer lis bulunsaydı onlar kurtulurlardı. ceğim." Halbuki, bunlar harbi ve perişaniyeti ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek demiş: "Ya yanlışımı bulunuz; veyahut sizinle mahvoluncaya kadar cihad ede-ve münafık Yahudiler ve bütün âlem-i küfür, her tarafta ilân edeceklerdi. Hem gösterseydi, pek çok kesrette bulunan ve pek çok inatlı ve hasetli olan kâfirler Hiç Yahudi bir âlim veya Nasrānī bir kıssis, onun bir yanlışını gösteremedi.
YanıtlaSilMucizat-ı Ahmediye (asm)
2025 BEDIUZ UZZAMAN TAKVİMİ
TARİHTE BUGÜN
-634-Hz. Ebubekir'in vefatı.
- 1921-Yunan ordusu taarruza geçti ve Sakarya Meydan Savaşı başladı.
1923 - Lozan Antlaşması TBMM'de onaylandı.
1953 - Bediüzzaman
kendi ihtiyarıyla Isparta'ya yerleşmek üzere Emirdağ'dan ayrıldı.
1972-Nur Talebelerinden Dr. Sadullah Nutku vefat etti.
AĞUSTOS 23
CUMARTESİ
29 1447 SAFER
RUMI: 10 AĞUSTOS 1441 HIZIR: 110
Şualar
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
BİR AYET
Yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an.
Gafillerden olma.
A'raf: 205
BİR HADİS
Kul Müslüman olup İslam'ın gereklerini yerine getirdiğinde, Allah daha önce işlediği bütün
kötülükleri affeder.
Buharî, İman: 31
Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek ve parlak bir hayat ve nihayetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhafaza edilmiş; mükafatlarını göreceksiniz.
Imsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
SEYYİD EMİR KÜLAL
YanıtlaSilHAZRETLERİNDEN HİKMETLİ SÖZE
Emr-i bi'l-mâruf ve nehy-i ani'l-münker vazifesini yerine getiriniz! Dînin yasak ettiği şeylerden, dîne uygun olmayan işlerden ve bid'atlerden sakınınız!
Fudayl bin lyâz şöyle anlatmıştır:
"Havanın çok sert ve soğuk olduğu bir gün, Şeyh Abdü'l-Allâm'ı gördüm. Üzerinde ince bir elbise vardı. Soğuk olmasına rağmen buram buram terliyordu:
<<<-Bu soğukta böyle terlemenizin sebebi nedir?>> dedim.
Şöyle dedi:
<<<-Bir gün bu mekânda bir günah işleniyordu. Ben buna mânî olmak istedim fakat mümkün olmadı. İşte bunun ızdırâbın-dan dolayı bu mekânı gördükçe terliyorum ve kıyamet günü bunun mes'ûliyetinden nasıl kurtulurum diye korkuyorum!»"
Ya siz, her gün hem kendiniz, hem de başkaları için nice emr-i bi'l-mâruf vazifesini kaçırıyorsunuz!
Hâlinize bir bakınız!
Ümmet-i Muhammed'in nur saçan kandilleri olan irfan sahibi âlimlere yakın olunuz!
Ruhsatlardan uzak durup, azîmetle amel ediniz!
Ruhsatlarla amel etmek, zayıf kişilerin işidir. (Bkz. Mevlâna Şihâbeddîn, Ägâhi-yi Seyyid Emir-i Külål, s. 56-58; Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, X, 338-342)
25
ASRI SAADETTEN GÜNÜMÜZE HİDAYET BERRENLERI
YanıtlaSilVASİYETLERİ
-İyi biliniz ki;
Dünyayı ve dünyaya düşkün olanları sevmek, Allah Teâlânın râzı olduğu yol-da yürümenize en büyük bir engeldir.
-Dâimâ Allah Teâlâ'yı hatır-layıp O'nu zikrediniz!
Böylece dîninizi dünyaya değişmemiş olursunuz.
-Dâimâ Allah Teâlâ'dan korkunuz!
Hiçbir ibadet, Allah korkusundan daha tesirli değildir.
Elbiseyi temiz su arındırır.
Dili de Allah Teâlâ'yı zikretmek temizler.
➤Bedeninizi namaz kılmak,
Malınızı zekât vermek temizler.
Yolunuzu, insanların sizden râzı olması temizler.
İhlas sahibi oluncaya kadar ihlâsı, kurtuluşa erinceye kadar da kurtuluşu arayınız!
Kalbin, dilin ve bedenin temiz olması, helâl lokma yemeye bağlıdır.
Helâl lokma yiyen insanın midesi, içinde temiz su toplanan havuz gibidir. Bu havuzdan etrafa temiz su dağılır ve bu su ile çiçekler yetişir, ağaçlar meyve verir, ondan istifade edilir.
Hiçbir işe, Cenâb-ı Hakk'ın ismini anmadan (besmelesiz) başlama-yınız ki o işten dolayı âhirette utanmayasınız.
250
>>>
SETVID EMİR KULAL
YanıtlaSilRAZRETLENE NDEN RIAMETLİ SHELEN
INLAS İHLAS
-Ey dostlar!
İhlaslı olunuz! Her işinizi Allah ızası için yaparsanız kurtu-lursunuz.
İhlassız işlenen amel, üzerinde padişahın mührü olmayan para gibidir. Üzerinde padişahın mührü bulunmayan parayı kimse almaz.
. Üzerine mühür vurulanı ise herkes alır.
İhlasla yapılan az amel, Cenâb-ı Hak katında çok amel gibidir.
İhlassız yapılan çok amelin ise Hak katında kıymeti yoktur. Yap-tığınız her ibâdeti ve işi ihlâs ile yapınız! Böylece Allah Teâlâya yakın ve rızâsını kazananlardan olursunuz...
Mert o kişidir ki önce iyice düşünür sonra amel etmeye başlar. Böylece sonunda, yaptığı işten utananlardan olmaz. (Heyet, Evliyålar Ansiklopedisi, X, 338)
BİR ÇÖMLEK GİBİ
Dünya sevgisi ve bağlarının nemin-den kurtulmadığı müddetçe, vücut çömleği bir işe yaramaz.
Çömleği pişirmek için sağlam olarak fırına sürerler.
Mânevî tasarruf fırınına giren çömleklerden bazıları sağlam, bazıları da kırık çıkar. (Yani eksikliğini gideremez, nefsânî arzularından kurtulamaz.)
Biz, kırık çıkan çömlekler hakkında da ümitvâr oluruz. Çünkü onları hemen toz hâline getirir, başka bir çamurla karıştırıp çömlek yapar ve tekrar fırına veririz. Sağlam çıkana dek böyle yaparız.
➤Yani bıkıp usanmadan terbiyelerine devam ederiz. (Muhammed Pårså, Muhammed Bahâüddin Hazretleri'nin Sohbetleri, s. 36)
ENUMEZE BIDAYET
YanıtlaSilMÂTEMLERİN CİVARINDA OL!
Gönül almaya bak;
Güçsüzlere hizmet et!
Zayıfları, gönlü kırıkları koru!
Onlar öyle kimselerdir ki halktan hiçbir gelirleri yoktur. Bununla beraber, onların birçoğu tam bir kalp huzuru, tevâzu ve kırgınlık içinde yaşayıp giderler. Böyle kimseleri ara bul ve onlara hizmet et!
ELİ BOŞ KALMA!
Nefsin isteklerini terk ediniz ki âhirette utanıp mahcup olmayasınız.
Eğer şükrederseniz Allah Teâlâ size her istediğinizi ihsân eder.
Bu dünyada ne yaparsak, âhirette onun karşılığını bulacağız.
-Ey dostlar!
Dikkat ediniz ve uyanık olunuz!
Bir kişi hevâ ve heveslerinden vazgeçmedikçe, tuzağına av düşme-yen ve eli boş dönen avcı gibidir.
Eğer insan Allah Teâlâ'yı unutur, gaflete dalarsa, belâ ve musibete dûçâr olur.
Ne yazık ki ömür bitmek üzere olduğu hâlde insan dünyalıklara dalmış, nefsinin esiri olmuş ve âhiret yolculuğunu unutup ihmal etmiştir.
(Heyet, Evliyålar Ansiklopedisi, X, 334)
SEYYİD EMİR KÜLAL HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
YanıtlaSil"Geceleri ibâdetle geçirseniz ve açlıktan beliniz keman teli gibi incelse bile, lokma ve hırkanız helâl olmadığı müddetçe maksada ulaşamazsınız!"
(Mevlână Şihåbeddin, Agâhi-yi Seyyid Emir-i Külal, s. 27)
188 \ Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilo kadar doymazdır ki bazen tek kadınla mez, gayr-i meşru yollara saparak çok ka yaşamak ister. Mümkün olsa her çiçekter alma kabilinden hırsla, aşırı istekle daha far nı isteyecektir.
Bu duygunun dünyada bütünüyle doy ması mümkün değildir. Eğer insan meşru o yetinip sabır gösterirse karşılığını ahirette sıyla görecektir. Bir kısım ölçülere riayet takdirde ahirette ona öylesine güzel kad verilecektir ki bu mü'mine sevinç olarak cektir.
***
Büreyde'den (ra) rivayetle:
Cennete girdim, genç bir kız beni karşıl "Sen kiminsin?" diye sordum. "Zeyd ibni rise'ninim" dedi.
Ziya
***
Cennete ilk girecek kafile
Ebu Said el-Hudrî'den (ra) rivayetle:
Cennete ilk girecek kafile on dördündeki gibi, ikinci kafile de gökteki en parlak ve gu yıldız renginde olacaktır. Her birisine iki es ve lir. Bu eşlerden her birisi üzerinde yetmis gu
Ahiret Hayatı/189
YanıtlaSilwardır. Bacak kemiklerinin ilikleri bu elbi-nden görünür.
Tirmizi, Kıyame: 60.
***
Cennete girecek olan insanlar hep aynı dikleri salih amellere göre bazıları ayın dürdündeki parlaklığı gibi, kimileri yıldız gibi rlayarak gireceklerdir. Bunlar Cennete gire-kilk kafilelerdir. kam ve mevkide bulunmayacaktır. Dünyada
Cennete girenlere ilk etapta ikişer eş verilir. eşlerin üzerinde yetmiş çeşit elbise olduğu lde, bacak kemiklerinin ilikleri görünür. Bu sına dünyadaki kulluklarına karşılık verilen mükâfattır. Cennet madem güzellikler diyarı-. Ve çeşit çeşit güzelliklere sahiptir. Elbetteki kan, Cennetin herşeyinden istifade etmek iste-cektir. Öyleyse Cennetteki bütün güzelliklerin çük bir nümû-nesinin, Cennetlik eş ve huri-ende bulunması kadar makul birşey olamaz.
Peki buna niçin ihtiyaç vardır ve bu kadar cbise giydikleri hâlde birbirlerini örtmemeleri ne demektir ve bu nasıl mümkün olabilir?
Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretleri bu Mususu Mektubat isimli eserinde şöyle anlatır:
Ehl-i Cennet olan bir insan, hususan bütün ygularıyla ve cihazat-ı maneviyesiyle ubudi-
40
YanıtlaSilSIRR-I INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE-MAIDETUL KURAS
neşredilen "Dairetü'l-Mearifi'l-İslâmiyye"de belirtildiğine göre, harflerin, ra vardı. Hemze'den, kafa kadar olan harflerin, birden yüze, son dokuz harf de kamlara delalet etmek üzere kullanılma geleneği, İbrânî ve Aramilerde de 200'den 1000'e kadar rakamlara delalet ediyordu.
görüşlerine yer veren Kadı Beydâvî, onların dayandıkları Ebcedle ilgili mes. Kur'an'da Ebced hesabının varlığını kabul eden Ebu'l-Aliye gibi alimlerin hur hadisi kabul etmektedir. Ancak Hz. Peygamber (a.s.m)'in onlara karşı gos. ğini, aksine onlara karşı gösterdiği tebessümü, onların cehaletine karşı bir terdiği davranışın, onların söylediklerini kabul ettiği anlamına gelmeyece tepki olabileceğini vurgulamaktadır. Bununla beraber, Kur'an'da Ebced hesa bının varlığını kabul edenlerin, kabul gerekçelerini şöyle özetlemiştir: "Her ne kadar ebced hesabı, yabancı kaynaklı olsa da, Araplar dahil insanlar ara miskåt, siccil, kıstas kelimeleri gibi artık arapçalaşmıştır. Onun için onun gos-sında, o kadar meşhur bir yere sahip olmuştur ki, âdetâ, yabancı kökenli olan tereceği delâletler, diğer arapça ifadeler gibi makbuldur."1
İbn-i Aşûr gibi bazı âlimlerin bildirdiğine göre, ebced hesabı, kadim za mandan beri kullanılagelen bir sistemdir. Hz. Davud (a.s)'un kitabındaki bazı neşideler bu hesabın simgelerini taşıyor. Yine Romalıların bu sistemle rakam-lar kullandıkları bilinmektedir. Bu sistemin Araplara, Romalılar veyahut Yahůdiler tarafından geçtiği tahmin edilmektedir. İbn-i Aşûr, mukattaat harf-leri ve ebcedle ilgili rivâyet edilen hadîsi anlatırken "Hz. Peygamber (a.s.m)'in onlara karşı diğer bazı harfleri zikretmesi O'nun bu harfleri gerçekten ümme-tin ömrü için birer işaret kabul ettiği anlamına gelmez" şeklinde bir değerlen-dirme yapmıştır. Ancak kendisi, hadîsin sıhhati konusunda bir şey söyleme-diği gibi, ebced hesabını inkâr ettiğini gösteren bir ifadesi de söz konusu de-ğildir.
Hâkim'in Müstedrek adlı hadis kitabının tahkikli neşrini gerçekleştiren Yusuf Abdurrahman Maraşlı, söz konusu kitap için hazırladığı fihristin mu-kaddemesinde "ebced" konusuna da değinmiştir. O'na göre, İslâm öncesi dō-nemlerde Yahudî ve Hristiyanlar tarafından kullanılan ebced sistemi, İslâm'ın zuhūrundan itibaren yaklaşık bir asır kadar eserlerin tertibinde kullanılmış daha sonra terk edilmiştir. Fakat "ebced hesabı", bir matematik sistem olarak, tarih boyunca kullanılmaya devam etmiştir. Daha önce 22 harfden oluşmuş
El-Beydavi, Envâr'ut-Tenzil, 1/37
* İbn Aşûr, Muhammed Tahir el-Cezairî, et-Tahrir ve't-Tenvîr, 1/208.
ISARİ TEFSİR VE CİFİR İLMI
YanıtlaSil41
bu sisteme Müslümanların işi ele almaları ile "peltek se, hı, zel, dad, zı, ğayın *harfleri ilave edilmiş ve sayı 28'e ulaştırılmıştır.
Muhammed Hamidullah'ın görüşü de şu merkezdedir: Ay'ın 28 menzili gibi, arap alfabesi de 28 tanedir. Bunlar her biri belli bir sayıyı göstermek su-retiyle 1'den 1000'e kadar rakamları ifade eder. Sûre başlarında bulunan hece harfleri ise 14 tane olup yüksek mânâlar ifade etmektedir. Güzel bir te-vafuktur ki, Ebced sisteminin asıl adı olan "Ebû câd" kelimesinin matematik değeri, 17'dir. İslâmın ortaya çıktığı sırada, Mekke'de yazı bilenlerin sayısı da 17'dir.2
Annemarie Schimmel'in bildirdiğine göre, müselles (üç haneli kare) diye bilinen, bütün yatay ve düşey satırlarda olduğu gibi, çapraz hatlarda da ra-kamlarının toplamı 15'i veren bir maharetli karenin İslâmî gelenekte çok yay-gın bir yeri vardır. Bu karenin, diğer adıyla Vefk'ın bu değeri, semâvî kimli-ğinden kaynaklanmaktadır. Bu (sihirli/maharetli) karede yer alan harfler, "В-Ti-D-keskin Z-H-C-V- elif-noktasız Hı" harfleridir. Vefkte bazen kendileri, ba-zen de ebced değerleri yazılan bu dokuz adet ebced harfinin, ilk defa Hz. Adem (a.s)'e vahiy olarak geldiğine dair yaygın bir kanaat vardır. Karede yer aldıkları şekilde; söz konusu dokuz harfin yukarıdaki sıraya göre, üçer üçer ebced değerleri şöyledir: 2+9+4=15, 7+5+3=15, 6+1+8=15.3
Söz konusu meharetli kare, İmâm-ı Gazâlî tarafından da kabul görmüş, "bir tılsım olarak tesiri tecrübe ile sabit olduğu" ifade edilmiştir. Öyle ki, za-manla, Gazzalî'nin karesi (müsellesü'l-Gazalî) şeklinde ün yapmıştır. Aslında bu etkin fonksiyona sahip karenin harfleri, Hz. Ali tarafından da, sırlı olarak kabul gördüğünü gösteren ifadeleri vardır. Esrarlı olduğu bilinen Celcelûtiye kasidesinde, Hz. Ali "Bi sırrı buduhin echezatın /betadin zehecin bi vahi'l-vehâ.."diyerek, bu sırlı harfleri, diğer bir kaç harfle beraber, münacatta kul-lanmıştır.4
6.1.3 Ebced Hesabı ve Hurufçuluk (Hurûfilik)
Bazı kimseler, Ebced hesabı gibi Esrar-ı hurufla ilgili işârî tefsir yorumları
1 Maraşlı, Yusuf Abdurrahman, Fihrisu Ahâdîsi'l-Müstedrek, 19.
2 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2018, sh. 20, 147.
3 A. Schimmel, Sayıların Esrarı, Trc: Mehmet Temelli, İstanbul 1997, sh. 39.
* Muhammed b. Muhammed, Gazzali, el-Munkızu mine'd-delâl, sh. 46, şekil için bkz.
s. 50; Ahmed Ziyaeddin, Gümüşhanevî, Mecmuatu'l-Ahzab (Şâzelî), sh. 515.
YASİR
YanıtlaSil1053
YA'SUB: Ari beyl Emir, Peygamberimiz Aleyhissalatu Vessela-alının ismi Atın alnındaki beyazlık, Bir
Kanncayr emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakma-Ezeliye; elbette beseri nebisiz birak-
YAVE f. Hezeyan. Yalan. Sacma sapan söz, Sahipsiz hayvan
. ۷ بازave-gu: (C.: Yave-guyan( 1. pen konusan, saçmalıyan,
datci, En yakın memur. Devlet büyük-yanında bulunan en yakın memur YAVER: f. Yardımcı, Meded-
, بوك Yaver-i Ekrem Cenab-ı Hak-inde calisan en makbul yäver, en kerim o-ret- Muhammed. (A.S.M.)
Yaverän (Yaver, C.) 1. Yá-
Yardımcılar.
Ja Yaveri: f. Yaverlik, yardımcı-
YAVUZ Şiddetli yanan..
kalade, Pek sert.
بار سلمان سے YAVUZ SULTAN SELIM : 475-926) Osmanlı Padisahlarından dokuzun-dr. Sultan Süleyman Han'ın babası, 2. Baye-Han'ın oğludur.
Azim ve sebat örneği olan ve memleket erinde en küçük kusurları bile afvedemiyen Selim, Çaldıran seferine çıkmıştı. Uzun et seferde olan askerleri bir gün padisahin ca-kurşun atacak kadar işi İleri götürdüler. Ya-Selim hemen çadırından dışarı fırladı, atına at-gibi toplu bir hålde duran yeriçerilerin ara-atını sürdü, öfkeli nazarlarla sert sert baktıktan
Bre asker kıyafetli korkak herifler! Aske-bat, emre muhalefetten mi ibärettir? Zahmete anmadan zafer kazanmak kande görülmüştür? edit ve erliğinden şüphe edenter, rahatını düşü-er geri dönüp karılarının yanlarına gitsinler. buraya kadar zahmetler Ihtiyar edip, kemal-i tine bir surette geri dönmek için gelmedim. msiri celådetim altında hamaset ve şecaat gös-mek isteyenler benimle beraber gelsinler. Siz mezseniz, ben yalnız da giderim..." diyerek a-Çaldıran'a doğru sürmüştür. Neticede Şah İs-e salip geldi. Şilliğin Anadolu'ya yayılmasına N oldu. Daha sonra Tebriz ve Mısır'ı aldı. Hut-rde "Haremeyn-li şerifeynin Hädimi" diye is-okuttu ve ilk Osmanlı Hälifesi oldu. Osmanlı etinin topraklarını iki misline çıkardı. Büyük İslam İttihadı Için gayret gösteriyordu. Şirpen-denilen bir. çıban vesilesi ile Rahmet-i Rahmåna rustu, Türbesi, İstanbul'da yaptırdığı Sultan Se-Camil avlusundadır. (R.Aleyh)
بارد YAZDEH: f. Onbir.
بارد Yazdehüm: f. Onbirinci.
YA'ZID: Acı marul.
يعاتب YEAKIB : (Ya'kub. C.) Erkek
wekter.
akve saf akan göller. Beyaz bulutlar. Sub-حال YEALIL : (Ya'lul. C.) Suları winde meydana gelen kabarcıklar. Cift hörgüclü
یناب YEASİB: (Ya'sub, C.) Reisier,
wanlar, başlar, Aribeyleri
.
یاب YEBAB 1. Yıkık, bozuk, ha-
1053
YanıtlaSilYed-i emin
rap, virane,
YEBAN 1, Sahra, col, Istiz
T
ve tenha yer.
Yabani, kırlarda biten, Sikilgan, ürkek. (Bak: Yabanij YEBANI 1. Görgüsüz, kaba.
YEBES Sonradan kuruyan
yas mevzi.
YEBREM bilinen bir cins demir kürek,
"Getberi" ismiyle
yin kuruması. YEBSIs. Kurum, Islak se-
lik, rutubetsizlik,
YEBUSET Kuruluk, nemsiz-
يأجوج ويا موج VECOC VE ME'COC Kisa boylu olacakları söylenen ve Kur'ân-ı Kerim'de bahsi geçen ve ortalığı fitne ve anarsiye boğacak o lan bir kavmin Ismi.
(Ye'cüc ve me'cüc hadisatının icmall Kur-anda olduğu gibi, rivayette bir kısım tafsilät var. Ve o tafsilat ise, Kur'ânın muhkemätından olan ic-máli gibi muhkem değil, belki bir derece mütesă-bih sayılır. Onlar to'vil isterier, Belki ravilerin ic-tihadları karışmasıyla täbir Isterier. Evet
لا يعلم الغيب الا الله
Bunun bir
te'vili şudur ki: Kur'an'ın lisan-ı semavisinde "Ye'-cüc ve me'cüc" nămı verilen Mançur ve Moğol ka-bileleri, eski zamanda Çin-1 Maçinden bir kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa'yı herc ü merc ettikleri gibi, gelecek za-manlarda dahi dünyayı zir ü zeber edeceklerine Işaret ve kinäyedir. Hattă şimdi de komünistlik i-
çindeki anarsistin ehemmiyetli efrådı onlardandır. Evet, Ihtiläl-i Fransavide hürriyet-perverlik tohu-miyle ve aşılamasiyle sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım mukaddesâtı tah-rip ettiğinden aşıladığı fikir, bilahare Bolşevikliğe Inkiläb etti. Ve Bolşevikilk dahl çok mukaddesat-i ahlakıye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan; el-bette, ektiklerl tohumlar hiç bir kayıd ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek. Çünkü kalb-i Insäniden hürmet ve merhamet cıksa; akıl ve
zekävet, o insanları gayet dehşetil ve gaddar cana-varlar hükmüne geçirir.. daha siyasetie Idare edii-mez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise; hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve häkimi-yette geri kalan çapulcu kablleler olacak. Ve o se-räite muvafık Insanlar ise: Çin-i Mäcin'de kırk günlük bir mesafede yapılan ve acālb-l seb'a-l ålern-den birisi bulunan sedd-i Çininin binasına sebeblyet veren Mancur ve Moğol ve bir kısım Kırgız kabile-leridir ki, Kur'ân'ın mücmel haberini tefsir eden Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalätü Vesselâm) mu'ciză-ne ve muhakkikane haber vermiş. Ş.) (Bak: Mürted)
یدYED: EI, Mc: Kuvvet, kud-
ret, güç. Yardım. Vasıta. Mülk.
بدبيضاء Yedi beyza: Musa Aleyhis-selamın mucize olarak gösterdiği beyaz ve parlak ell, Bu tâbir mecâz olarak keramet ve harikulāde håller ve meziyetler hakkında kullanılır.
ياسين Yedlemin Kanunen güveni-lir kimse olarak seçilen şahıs. Mahkemece kendi-sine bir şey emanet olunan kimse. Emniyetli, teh-Ilkesiz ve korkusuz yer. Hz. Muhammed'in (A.S. M.) bir läkabı.
YAHYAH
YanıtlaSiltir.
1052
kederll, me'yus,
YAHYAH: "Beri gel" demek-
بقطه
YAIS : (Ye's, den) ümitsiz,
بلتان
بلق
YAKAZA: (Bak: Yakza)
Tozu yükselen toprak.
YAKAZAN: Uyanık kimse.
YAKIK: Katı nesne.
züm.
YAKIT (Yakuti): Kırmızı ü
YAKIZ : (C.: Eykáz) Uyanık.
kat'i olarak bilmek. YAKİN Şübhesiz, sağlam ve
(Yakin: Marifet ve diräyetin ve emsälinin fevkinde olan limin sıfatıdır. İlm-i yakin denir, ma'-rifet-i yakin, denilmez. Ayn-el yakin: (kelimenin merfu hali ayn-ul yakindir.) Göz İle görür derecede veya görerek, müsähede ederek bilmek. Meselá; u-zakta bir duman görüyoruz. Orada ateşin varlığını llmen billyoruz, demektir. Bu bilme derecesine ilm-el yakin deniyor. Ateşe yaklaşıp, gözümüzle görür-sek, ona ayn-el yakin bilmek deniyor. Daha da iler-llyerek bütün hislerimizle ateşin varlığını anladık i-se; ateşin yakması ve sair sıfatlarını da bildik ise, bu nevi'den olan ilmimizin derecesine de Hakk-al yakin deniyor. (Hakkal yakin: Abdin sıfatları, Ce-nab-ı Hakkın sıfatlarında fäni olup kendisi onunla Ilmen ve şuhuden ve hålen beka bulmaktadır. Ö. Nasuhi)
يقينا
kat'i surette.
Yakinen: Hiç şübhesiz olarak,
یقینی Yakini: Şübhe edilmeyecek II-mi hälde, hiç şeksiz bilinmeğe dair.
Yakiniyyat: Yakini bir surette
bilinenier,
يقينيات
يقطين YAKTIN Kabak, kavun ve karpuz gibi dalları yerde yayılan bir nebat adı.
يعقوب YA'KUB (A.S.): Kur'ân-ı Ke-rimde adı geçen Peygamberlerdendir. Yusuf Aley-hisselämın babası ve Ishak Aleyhisselâmın oğludur. Bir adı da İsrail olduğundan bu sülaleden gelenlere İsrail oğulları manasına, Beni İsrail denilmektedir. Büyük oğlunun adı Yehud olduğundan sonradan bunlara Yahudi denilmiştir. (Bak: Yusuf A.S.)
یاقوت
YAKUT: Çeşitli renkleri olan
kıymetli bir süs taşı.
یا فوت مذاب
Yakut-ı müzāb: Erimiş yakut.
Göz yaşı. Kan. Kırmızı şarap.
یا فوت رود
يقضه
Yakut-ı zerd Sarı yakut. *
Güneş.
YAKZA: Uyanıklık. Dikkatte
olma,
Yakzān: Uyanık.
يقة Yakzaten: Uyanık olarak. Şu-
urlu ve dikkatli surette.
YAL. Kuvvet, güç, Boyun,
gerdan.
بال وبال
al bål: Boybos düzgünlüğü.
YALAK: Hayvanların su iç-
melerine mahsus içi oyuk kütük veya taş. Çeşmele-rin musluğu altına konulan taşa da bu ad verilir.
YALAN: (Bak: Kizb(
YALDIZ: t. Cila. Parlatmağa
yarıyan şey.
YALE : 1. Sığır boynuzu.
YALEYTE: Keske, ne olurdu. YALMEND: f. Alle reisi. Alie
بالند
1052
YanıtlaSilbaşkanı.
محلول
YAS
bulut. Su üzerinde peyda olan kabarcık.
hörgüçlü deve.
بالوانه
بار
muavin.
باباف ساق
dişi deve.
بعمور
YA'LUL (C. Yeatil) Be
YALVANE: f. Kırlangıç ki
YAM: f. Posta beygiri,
YAMAK Yardımcı, yaro
يحمله
YA'MELE: Iso dayanıklı
YA'MUR (C.: Yeamir)
nevi ağaç. Oğlak,
Kuzu. YAMUR: Başının ortasında
sürü boynuzları olan
bir cins geyiğin erkeğ
YANESUN: Anason otu,
muş. Pişkin.
بان
باح
YANI: Kıvama gelmis,
يعني YA'NI: (Yani) Bundan ma
YAN: f. Hastanın sayıklam
sat, demek, demek isteniyor ki.
بانکیجی
YANKESİCİ: Biçimine getir rek insanın üzerinden gizlice birşey çalan hırsız.
YAR: f. Dost, ahbab, tanıd Maşuk, sevgill.
Yardımcı, Aşık.
بار
یاری و ما
Yarı bivefa: Vefasız dost.
Yarı Cihâr: (Bak: Car yar)
پارچهار
Yarar: Hazret-i Peygam-
ber Aleyhissalātu Vesselâmın en sådık sahåbes Hazret-i Ebubekir Radiyallahü Anhın ünvanı. Hic-ret esnasında en tehlikeli bir zamanda mağarayagira diklerinde Peygamberimiz Aleyhissalätü Vesseläma sadakatia hizmet ettiğinden bu nam ile anılır. (Bak Siddik)
di
red, takat.
بار قدیم
Yår-ı kadim: Eski dost.
YARA f. Güç, kuvvet, kud
sol
بارا
باران
YARAN: f. Dostlar, Sadık ar
kadaşlar. Sevgililer.
باران عشق
Yârân-ı aşk Aşıklar, ask
kat Sel nen Ber zell Son term gelm tini mall mån beler mini Devi bir çe de kavu
dostları.
باران صفا
Yârân-ı safa: Zevk ve eğlen-
ce lie vakit geçiren dostlar. Safå dostları.
بارانه
باره
YARANE: f. Dostça.
YARE: f. Bilezik.
باره
باره دل
یاره هجران
YARE: Yara.
Yare-l dil: Gönül yarası.
våre-i hicrân: Ayrılık yarası.
YAREK f. Dölyatağı. Meşi-
me,
بارعاس
YARI OMMI: Yazıyı tam ya-
zamıyan. Imi daha ziyade ilhama istinad eden.
یاری
YARI: f. Yardım. Dostluk.
بارند
YARMEND f. Dost, muin,
yardımcı.
ياررس
YARRES: f. Imdada yetişen.
ياسمين YASEMİN f. Güzel kokulu, beyaz ve güzel çiçekler açan sarmaşık cinsinden bir ağaç.
lim C
يصف
YASIB: Yeşim taşı.
YASIF: Yeşim taşı.
YASİN: Ya Seyyid, yå insån
gibi muhtelif månalar rivayet edilir. Şifredir. Hz. Peygamberin (A.S.M.) fıtraten, hilkaten, edeben ve ahläken en yüksek olduğu herkesce bilindiğin-
mukattaa) den bu isim kendisine verilmiştir. (Bak: Huruf-1
Suresinin ismidir. Mekkidir. سوريس Sure-i Yasin K. Kerimin 36.
ياسر
YASİR: Sol tarafa giden.
keklik
berrak
zerind
devele
baska
SUB
Y
YanıtlaSilYA: Kur'an alfabesindeki son ismidir. Ebcedi değeri 10'dur. Heca harfleri. mahmuse kismindandır. Sedide ile rihve arasin-ortadadır.
4 YA: "Hey, ey!" mânasında olarak kullanılır. Arapçada basına geldiği kell. in Prabini ötre okutur. "Ya-Halimu, Ya-Rahi-da olduğu gibi. Ya, terkibli kelimelerin başına se bastaki kelimeyl "üstün" meftuh okutur.
Rabbe-l Alemin" de olduğu gibi.
"ya" oc sekilde kullanılır:
1-Müennes zamiri olur. Kübra
حى gibi.
کبری
2-Harf-i Inkår olur.
3- Harf-i tezkar olur. Bu halde elifle olursa art- nida" dir, Bazen te'kid Icin kullanılır: "YS Lah, Ya Rabbi" denildiği gibi, Bazen teessüf, is-dad ve istigase Ifade ettiğil de olur. "Ya meded shut" manasina: "Ya gelir ya gelmez" gibi, Taac-ah, Ya Allah!" gibi, Ya, terdif beyan eder, "Ve-ve istiqrab beyan eder: "Ya öyle mi?" de oldu-ibl. Tasdik bildirir: "Evet, hay hay" manasını 1. de eder. "Gider ya" gibi.
بات YAB: 1. "Yaften: Bulmak" starından emir kökü olup, birleşik kelimeler ya-
شمایات
Şifāyāb: Şifa bulan, iyileşen.
پایان
YABAN: f. Çöl, sahra.
Yabani Yabana mensub. Is-yerlerde yaşıyan, Yabancı , alışmamış.
پایانی
پاینده YABENDE: f. Bulan, bulucu.
Keşfeden, käsif.
YABIS: Kuru.
بايات
11
YABNAK: f. Bulan, bulucu.
YA'BUB: Hızla akan nehir.
uyu çok olan ark. Bulut. Hızla giden at. YAD: f. Anma. Hatırda tut-
یاد Zikretme. Hediye. Hatıra. Hatır, gönül, Uyanıklık.
یاد حرین
251.
Yad-i hazin Hüzünlü hatıra,
Yadi sebåbet: Genclik hati-
går.
یادبود
YAD-BUD: f. Armağan, ya-
یادید
YADBÜD: f. Hafıza kuvveti,
یاددار
یادداشت
یاده
یادگار
YADDAR: f. Hatırda tutan,
utmiyan.
YADDAŞT f. Hatırda tutu-
an şey. Hatıra.
YADE: f. Hatıra.
YADİGAR: Hatıra, Bir kim-
eyl veya bir şeyi hatırlatan.
یاد کرد با
YADKERD: f. Hazırlama.
ايها الخطر
ahşi, kaba dağ adamı.
YEYYÜHEL HOTO: Ey
z. یاده YAFE: f. Saçma ve manasız
YAFES: Hz. Nuh'un (A.S.)
بافت çüncü oğlu, Tufandan sonra Hazar Denizinin ku-yinde yerleşmiştir.
بامت YAFTE: f. "Bulunmus, bul-hus, bulunan" manalarına gelir ve birlesik kelime-ar yapılır.
شرفیات
Seref-yafte: f. Şeref bulmuş.
Y
YanıtlaSilrusu. يانوف YAFUF Turaç kuşunun yay-
ğan çocukların baş kemiklerinin arasındaki yumu باسع YAFUH Bingildak, Yeni do saklık.
يعفو toprak renginde olan ceylan, Ceylan yavrusu. YA'FUR (C. Yaäfir) Tüyleri Gecenin beste veya altıda bir bölümü Peygambe-
rimizin merkebinin adı.
يغفر الله firet eyler, eylesin, günahlarını örtsün (meälinde söylenir). YAĞFİRULLAH: Allah mağ
يعا capul, Bir Türk boyu. YAĞMA 1. Zorla mal alma,
f. Çapulcu, yağmacı, zorba. Yağmager (C.: Yağmageran)
بعد اكري yağmacılık. Yağmageri f. Capulculuk,
YAH: f. Buz, Kara dumanlar. YAHAMİM (Yahmum. C.)
ه اور YAH-AVER f. Buzlu şerbet, buzlu su.
YAHBESTE Buz tutmus, donmuş, buz bağlamış.
YAHÇE: 1, Donmuş yağmur tâneleri, dolu täneleri.
يحموم YAHMUM (C.: Yahamim) Kara duman. Tütün. Kara nesne.
يحور YAHNİ: f. Et yemeği, yahni.
YAHMUR: Yaban eşeği.
Azık, zahire. Pişmiş şey.
بخيار
YAHPARE f. Buz parçası.
یاخته YAHTE: f. Benzer, misli, es,
nazir. Oda. Küçük küp.
YAHTEMİL: İhtimal.
yisl.
با خود YAHUD: f, Isterseniz, veyä. 1-
YAHUDİ Hz.Yakub'un (A.
یهودی S.) oğullarından Yehuda'ya mensub olan. Beni Is-rall, musevi. (Bak: Israll)
Yahudilerin vaziyetlerine ve seciyelerine Işa-ret eden âyetler şunlardır: 2:60-66 arası. 5:62-64 arası ve 17:4.
(Yahudilere müteveccih su Iki hükm-ü Kur'ā-ni, o milletin hayat-ı içtimalye-i Insaniyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müdhiş düstur-u umu-miyi tazammun.eder ki, hayat-ı İçtimalye-l beşeri-yeyl sarsan ve sa'y ü amell, sermaye ile mübareze ettirip, fukarayı zenginlerle çarpıştıran, muzaaf ri-ba yapıp bankaları te'sise sebeblyet veren ve hile ve hud'a ile cem-i mal eden o millet olduğu gibi, mah-rum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükü-metlerden ve gäliplerden intikamlarını almak İçin her çeşit fesat komitelerine karışan ve her nevi Ihtiläle parmak karıştıran yine o millet olduğunu Ifade ediyor. S.)
يحيى YAHYA (A.S.): Zekeriyyanın (A.S.) oğludur. Beni Isräll Peygamberlerinden ve l-så Aleyhisselâmın şerlatı ile amel edenlerden ol-muştu. Hz. İsa'dan (A.S.) önce Tevrata göre hare-ket ederdi. Kudüs'ün o zamanki relsi, Hz. Yahya'-nın, Hz. Musa şerlatı üzere amel etmediğini İleri sürdüklerinden şehid ettiler.
VOFUD
YanıtlaSil1050
VOZUR
temsliciler.
VOFUD Erişme, geime.
VOFUD (Varid. C.) Exciter,
ret. Tamam olma.
VOFUR Cokluk, bolluk, kes
VOHUB Cok fazla badista bulunan, cok bağışlayan.
VOKELA (Vekil. C.) Vekil ler. Bakantar, Nazırlar, Kendilerine is havale edilen ler.
ri. Avukatlar.
Väkelä-yı deāvi: Dává vekille
VOKNE Kuş yuvası.
VOKUB Yavas yürume.
VOKUL Bir kimseyle birlik
te bir ise girişme, İşbirliği.
lam olan,
ولون
VOKUN (Vekn. C.) Kuş yu
vaları.
VOKUR (Vekr, C.) Kuş yu
vaları.
VOLAT (Vali, C.) Väliler,
Sahib çıkanlar, Koruyan, muhafaza edenier.
Vülat-s emr Vallier. İşin ba
وليد sındakiler, idareciter VOLEYD (Veled, den) Ka
, İdareye me'mur zabitier,
cok cocuk,
もう VOLU Bir seye aşırı derece-
de düşküntük.
ولوج VOLUC Girme, sokulma, du-
hul etme,
النوع VOLUG : Köpeğin su icmasi,
ورقم
VOREYD: Cok küçük damar,
VORKA Siyahı galip olan
bozluk,
VORU: Korkaklık,
VORUD Geris, Gelma, Väris Suya gitme,
olma, Geilp yetisme.
VORUD (Verid. C. Toplar
damarlar. Siyah kan damarları
VORUK Yan yatma
اراضي
VORUS Yemek yemek,
Ziyafet vermek.
VOS Ivasati Genistik, flos.
luk, Firsat. Dos meydan. Kuvvet, pic, 13 kat, Varlik, zenginlik, Fis Bir seyin, boslukta dos durduğu yer.
VOSEMA (Vesim. C. Dam.
وله
gahlar, dağlanmış olanlar. Gürel yüziler, tiklilar.
VOSKA Cok kuvvetli ve
VOSUB (VIIB-Vesih) Sicra ma, atlama, Oturma
VOSUK Sağlam inanma. 1.
mad etme, güvenme Muhkemlik, sağlamlık,
وف VOSUK Bağlar, rabıtalar,
Anlaşma ve sözleşmeler.
VOSOD (Visade. C. Yastik
Lar
VOSUL Mal artığı Zayıf
ler. (Bak: Vezir
VOZERA (Vezir, C.) Vezir.
VOZUB Su gibi akma.
nama
Vätub-i dem Kan akma, ka
VOZUB: Lüzumsutuk, Icab et
me, gerekillik.
wpeti,
VOZUR Tuzak, Supranta
20
YanıtlaSilYİRMİDOKUZUNCU MEKTUBUN İKİNCİ MAKAMI
ründü. Hem bazı kelimat-ı Kur'äniye yapraklar arasında birbirine bakması ve müvazi gelmesi gibi birkaç cüziyata işaret edildi. Halbuki o cüziyat, o meseleye hiçbir cihetle kafi gelmiyordu.
Bir zaman sonra lafz-ı Kur'an ile lafz-ı Resûl-i Ekrem Aleyhissela-tu Vesselam'de tevåfukât-ı gaybiye tabir ettiğimiz bir vaziyet-i harikul'ade gördük. İcaz-ı Kur'an'a ait risalede Kur'an lafzı o işareti verdi.
Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) mucizatında Resûl-i Ekrem (Aleyhissalatü Vesselam) kelimesi aynen o işârâtı veriyordu. İman-ı Billah'a dâir olan sair müteaddit risalelerde Lafzullah o işareti vermedi. Çünkü Lafzullah nadir zikrediliyordu. O'nun yerinde Cenab-ı Hak kelimesi Sani-i Hakim, Hålık-1 Rahim gibi sair Esmå-i Hüsnâ ile tabir edilmiş. Lafzullah o erkan-ı imani-yenin en a'zamı olan İman-ı Billah, risalelerin içinde en çoğuna en mühim-lerine sahip olduğu halde, i'câz-ı Ahmediye (A.S.M.) ile i'cáz-1 Kur'aniyenin işaretleri gibi parlak işaret vermemiş. Şimdi katiyyen gördük ki: O işaret ise; Kur'an-ı azimüşşan o kadar parlak göstermiştir ki: Hiç bir cihette ihti-yaç kalmamış ki, başka yerde tezahür için cilvesi görünsün. Evet, Kur'ân-ı azimüşşanda Lafzullah çok nûranî ve kesretle çok ma'nidår ve vüs'atle çok nükteleri var... Ve hikmetle tekrar edilmiş ki akıl anlasa "Sübhanallah", kalb derketse "Barekallah", göz görse "Maşaallah" diyecektir.
Amma lafz-ı Kur'an ve lafz-ı Resûl-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam ise Kur'an'da pek azdır. Ve o kısımda tevafuktan ziyade başka sırlara medår-dırlar. Onun için kanaatimiz geldi ki Kur'an'dan tereşşüh eden ve Kur'an'dan gelen Risalelerde lafz-ı Kur'an ve lafz-ı Resûl-i Ekrem Aleyhisselatü Ves-selam o işarete Kur'an hesabına mazhar edildi. Ve Lafzullah Kur'an merke-zinde bırakıldı.
DÖRDÜNCÜ MES'ELE
Bu Hafız Osman hattıyla yazılan aynı Kur'an'ı tetkik ettik. Başta Laf-zullah olarak gayet ma'nidår tevåfukât-ı gaybiyeyi gördük. Ben kendi Kur'an'ımda o tevâfukâta birer birer işåret koydum. Dikkat ettik ki satır-lar ve âyetler ortasındaki fasılalar intizamsız olduğu için teväfukâtı kısmen bozmuş. Onunla beraber bize kanaat geldi ki; tevåfuk matlubdur. Çünkü tekerrür eden kelimät üstünde tekerrürden gelen kusuru izale edecek bir ziynet ve bir güzelliktir. Ve anladık ki: Sahife ve satırları değiştirmemekle beraber tekellüfsüz o tevâfukât-ı matlube bir derece gösterilebilir. Ve onu göstermekle hatt-ı Kuraniye bir zevk, bir şevk uyandıracak ve göz ile gö-rünecek on emârât-ı i'câziyeden bir emåre îzhâr edilecek niyeti ile hizmet-i
RUMÜZAT-I SEMĀNİYYE
YanıtlaSil21
Kuraniyedeki arkadaşlarımı meşveret ve muavenete davet ederek bu mese-leyi nazarlarına arzediyorum.
BEŞİNCİ MES'ELE
Kur'ân-ı Muciz-ül Beyânda tevâfukâtın (Haşlye) envai var. Tevâfukât-ı nakş-ı lafziden başka tevâfukât-ı maneviyesi var. Hem çok ma'nidâr ve çok vardır. Tevâfukât-ı lafzîyesi ise üç tarzdadır.
Biri: Tek bir sahifede.
İkincisi: Karşıki sahifede.
Üçüncüsü: Yapraklar arasında bir tevâfuktur.
BİRİNCİ TARZI: Kur'ân'ın icâz-ı manevîsinin ünvanları olan Ri-salelerde cilvesi in'ikas etmiş görünüyor.
İKİNCİ KISIM: Bir zat-ı mübarekin yazdığı bir Kur'ân'ı gördüm ki, kar-şı karşıya sahifelerin tevâfukâtı kırmızı hatla gösterilmiş. Demek o neviden bir derece beyân edilmiş.
ÜÇÜNCÜ TARZ İSE: Kur'ân Kelam-1 Ezeli olduğundan ve kelime-i va-hid hükmünde bulunduğundan ve âyâtı birbirine bakmasından ve birbirini tefsîr ve tekmil etmesinden anlaşılıyor ki: Bir sahifede kelimeler birbirine baktığı ve bir intizam-ı tevâfukkârane gösterdiği gibi Kur'ân'ın mecmûun-da aynı hâl vardır. Filcümle bazı numûneleri ve tereşşuhatı gördük ve bize kana'at-ı kat'iye verdi ki o tereşşuhatın safi bir menbaı var.
Mesela: İki gün evvel sûre-i Nahl ve sûre-i İsra'yı okudum, sûre-i İsrada ikiyüzseksenbeşinci (285) sahifede üç Kur'ân kelimesi gördüm, ikisi tam müvazi birbirine bakar. Üçüncüsü terazinin iki dili gibi üstünde ve satırın başında durmuş. Merak ettim tevâfuk matlub iken neden bu dil nizama girmemiş. Birden hatıra geldi ki: Buradaki Kur'ân kelimelerinin vazifeleri yalnız bu sahifede değil, güzellikleri ve nizamları başka sahifelere de ba-kabilir. Baktım ki: Başta ve Dördüncü satırdaki Kur'ân kelimesi üç sahife sonra وَقُرْآنَ الْفَجْرِ kelimesine bakmakla beraber o قُرْآنَ الْفَجْرِ arkasın-
(Haşlye) Tevâfukât ise, ittifaka işarettir. İttifak ise, ittihada emâredir. İttihad ise vahdete alâmettir. Vahdet ise, tevhidi gösterir. Tevhid ise, Kur'ân'ın dört esasından en büyük esasıdır.
48 |
YanıtlaSilHadislerden SEÇMELER
Semâvât zemine gipta eder ki, zeminde hål lillah sohbet ve zikir ve tefekkür için, bir-iki ada bir-iki nefes, yani bir-iki dakika beraber otururi kendi Sâni-i Zülcelâlinin çok güzel âsâr-ı rahmet (rahmet eserlerini) ve çok hikmetli ve süslü á sanatını (sanat eserlerini) birbirine göstererek San lerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler der ve gaflete düşüren dünyevi meşguliyetlerin ill meclislerine katılmayı engellememesi gerektiği h susunda bizleri uyarır.
İşte ilim öğrenmek isteyenler tüm bu hususlar düşünerek, değerli ömür dakikalarını, saatlerini günlerini gelip geçici meselelerle ziyan etmemel ilim öğrenmesini engelleyen bahaneleri bertara ederek ilim meclislerine katılmak suretiyle fani öm-rünü meyvedar eylemelidir.
İLİM ÖĞRENMEK İÇİN KENDİNİ ZORLAMAK
Ebud-Derda (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
İlim ancak kendini zorlamakla öğrenilir. Hilim de ancak gayretle elde edilir. Kim hayrı araştırırsa ona verilir. Kim de şerden sakınırsa ondan korunur.
Darekutnî'nin Efrad'ı ve Hatib'in Tarihinden.
1. Bediüzzaman Said Nursi, Barla Labikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2006, s. 419.
İlim | 49
YanıtlaSil-ise karar verdiğinde ve yola koyulduğunda insanın - insanın nefsi tembeldir. Gayret gerektiren faydalı iş-
!
Her işte olduğu gibi ilim öğrenme hususunda da bazı zorluklar vardır. İlim öğrenmek gibi hayırlı bir karşısına pek çok engel çıkar. Bu engellerin başında tembel nefis ve kıskanç şeytan gelir. Evet, hakikaten lerden hiç hoşlanmaz ve çalışmak istemez. Şeytan ise gerçekten çok kıskançtır. Kendisi Allah'ın emri-ne isyan ettiği ve bu yüzden rahmetten mahrum kaldığı için insanın hayırlı işler uğraşarak Allahın rı-zasını kazanmasını hiç istemez. Hele hele iman hu-susunda mertebe katetmesini sağlayacak ve insanı Allah'a yakınlaştıracak faydalı ilimler öğrenmesini hiç hazmedemez. O yüzden ilim öğrenmek için yo-la çıkan kişiyi bundan alıkoymak için önüne çeşitli engeller çıkarır. Bunların yanında kişinin işi, geçi-mi, ailesi, arkadaş çevresi, kişinin meşgul olduğu di-ğer dünyevi işler, hatta insanın bizzat kendisi (nef-si), insanın önüne çıkabilecek engellerden bazıları-dır. Tüm bunlara karşı insan, "hayırlı işlerin muzır manileri olur" ve "işlerin hayırlısı zahmetli olanıdır" sözlerini hatırlayarak bu engellerle mücadele etmeli ve aşmaya çalışmalıdır. Yani kendini ilim öğrenmeye zorlamalıdır.
KUŞEYRİ RİSALES
YanıtlaSilHazret bu sözüyle şunu demek istiyor: Kim hep taklit üzere kalır ve tevhidin delilleri üzerinde hiç düşünmezse, kurtuluş yolundan çıkar, heläk çukuruna düşer.
44
Kim süfīlerin sözlerini düşünür ve söylediklerini iyice araştırırsa, onların bütün sözlerinde ve bu sözlerin farklı yorumlarında şunu tesbit eder: Süfiler, inanç ve amelde kendilerini hedefe ulaştıracak hiçbir hu-susu araştırmaktan geri durmamışlar; bu taleplerinde asla gevşek dav-ranmamışlardır.
Biz bu bölümde, süfīlerin itikad ve tevhidle ilgili farklı açıklamaları-nı özetle zikredeceğiz. Sonra, itikad konusunda açıklanması gereken hususları inşallah sırasıyla, kısa ve öz olarak açıklamaya çalışacağız.
Ebû Bekir-i Şibli (rah) şöyle demiştir:22 "Tek olan Allah, O'nu çev-releyecek hiçbir cihet yokken ve kelâmını dile getirecek hiçbir ses mev-cut değilken, zâtı ve sıfatları ile bilinmekte idi."
Şibli (rah), açıkça şunu demektedir: Kadîm (ezeli) olan yüce Al-lah'ın zâtını çevreleyecek hiçbir sınır ve cihet mevcut değildir; O'nun kelamını ifade için hiçbir harf ve ses yoktur.
Ebû Nasr-ı Tûsî demiştir ki: Ruveym'e, Allah Teâlâ'nın halka ilk farz kıldığı şeyin ne olduğu sorulunca şöyle dedi: “O, mârifettir (yüce Allah'ı tanımaktır). Bunu yüce Allah'ın şu âyetinden anlıyoruz:
"Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarat-
tim. za
İbn Abbas (ra) âyetteki, "Bana kulluk etsinler" ifadesini, "Beni ta-nısınlar" şeklinde açıklamıştır.
Cüneyd-i Bağdadi (rah) demiştir ki: "Hikmet ve hakikat ilminden kulun ilk muhtaç olduğu şey; eşyayı yaratan yüce yaratıcıyı tanımak ve # Imam Kuşeyri
kendisine nakleden zatların isimlerini de vermektedir. Biz. tercümede bu senet zin (rah), kendisinden önceki sülilerden yaptığı bazı nakillerde, sözü crindeki bütün zatların ismini vermeyeceğiz, gerekli gördüğümüz durumlar hariç. Zariyat 51/56 sözün ilk sahibini zikretmekle yetineceğiz.
18 Kalb Alemi
YanıtlaSilsıl olur. Yine böyle bir kalbe sahib olanlar; Allah -celle celălühů, Rasû-lullah sallallahu aleyhi ve sellem- ve Kur'ân-ı Kerim ahlakı ile ahlâklana-rak kemåle ermiş kimselerdir. Allah ve Rasûlü'nün aşk, vecd ve muhab-beti bereketiyle nefsäni temäyüllerinden sıyrılmış, nezdinde masivânın değerini kaybettiği, gaybi seadete bağlanmış kalblerdir ki, Kur'ân-ı Ke-rim'de "kalb-i selim", "kalb-i münib" ve "kalb-i mutmainn" vasıflarıyla yad olunmuştur. Cenab-ı Hak katında makbül olan bu kalbler, kısaca şu şekilde izah edilebilir:
ON
OLAY
Kalb-i selim, nefsâni temâyüllerden ve onların tasallutundan korun-muş veya arındırılmış kalbdir. Allah Teâlâ'nın, kuluna temiz fıtratıyla bir-likte ikram ettiği ve ondan muhafazasını taleb ettiği kalbdir. Kalbin bu safiyet häli ise ancak tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalb¹ denilen tasavvufî usüllerle mümkündür. Kul, bu sayede kesäfetin galebesinden (günahla-rın sıkletinden) kurtularak letäfetin hakimiyetine nail olur. İşte ilâhî nûr-lara mustağrak olan böyle bir kalbde, bir merceğin üzerine düşen ışık huzmelerinin tek bir noktaya teksîfiyle ateş husûle geldiği gibi rūhâniye-tin tekåsüfü (yoğunluğu) de bütün nefsânî heves ve māsiyetleri yakıp kül eder. Bu hål, kalb-i selime näiliyettir ve Cenâb-ı Hakk'ın huzūrunda hüsn-i kabül görecek olan da böyle bir kalbdir.
TIN
4 Tezkiye, lügat månåsıyla temizlemek dernektir. Nefs ise, insan varlığındaki menfi temayül lerin cümlesi hakkında kullanılan bir tabirdir. Bütün bu menliliklerin mutlak sürette ber-tarali ne mümkündür ve ne de matlubdur. Öyleyse, nefsin tezkiyesi dernek, nefsäni temayüllerin bir nevi meşrüiyyet çerçevesi içine oturtulması, yani ilahi emirlerle dizgin-lenip, terbiye edilmesi dernektir.
Bir hadis-i şerifte
"Nefsiniz sizin binek atınızdır" buyurulmuştur. Bir binek atı terbiye edilip. gemlen memişse, sahibini uçurumlardan yuvarlayacağı muhakkaktır. Aksi takdirde ise onu en teh likeli yollardan bile selametle taşıyıp götürür.
Beşeri amellerin kıymeti onların nels engeline rağmen düzgün bir muhteva ile gerçekleş tirilebilmesindendir. Melek, böyle bir engele maruz kalmaksızın hayra ve hakka yöneldiğin den beşerin sälih amelleri bu sebeple insanın melekten üstün bir mevkiye yükselmesini temin edebilir. Demek ki nefis, iki ağızı bir bıçak gibidir. İslah olursa hayra, terbiye olun mazsa da şerre vesile ve vasıta olmak istidädındadır.
Diğer taraftan ilk yaratılışında Adern'e meleklerin secde etmekle emrolunmaları da bir taraftan hamil bulunduğu "Nüri Muhammedi", diğer taraftan ise, sahib olduğu "nefis" sebebiyledir. Onun tezkiyesi, yani terbiye edilerek azgınlıklardan kurtarılması beşeri hayatı seviyelendiren en temel müessir olduğu gibi aksine hareket de feläketlerin menbaıdır.
mevcuddur Nelsin tezkiyesi, seriatın umümi emir ve nehiylerine ilåveten, her ferde onun şahsi temayüllerine göre bir terbiye metodu tatbik etmekle håsıl olur Bunun gibi tasavvufta fer din husüsiyetine göre ädetä numaralı gözlükler gibi təyin edilmis terbiyevi pek çok usûl
NO
Kalb Alemi 19
YanıtlaSilAyet-i kerimede buyurulur
"O gün, ne mal fayda verir, ne de evlåd. Ancak Allah'a kalb-i selim (temiz bir kalb) ile gelenler (o günde fayda bulur)." (es Suara 26/88 89)
Şair bu nükteyi şöyle ifade eder:
"Sanma ey hace kim senden zer u sim isterler
"Yeume la yenfe" ) يوم لا ينفع (da kalbi selim isterler"s
Kalb-i münib ise, daima Hak'la beraber olan kalbdir. Fåni alakala-rin esåretinden kurtulup aşk ve şevk ile sermedi ålemin zevklerini müte-lezziz bir haldedir. Kalb, ilahi kudret akışlarının ulvi heyecanları ile ür perti hålindedir. Ayet-i kerîmede buyurulur:
"İşte size vaad edilen cennet! Ki o, Allah'a yönelen, emirleri-ne riayet eden, görmediği halde Rahman'dan korkan ve "kalb-i münib" (Allah'a yönelmiş bir kalb) ile gelen kimselere mahsustur." (Kaf 50/32-33)
Kalb-i mutmainn de; îmân huzuru ile güzel ahlakın kemāline doğru mesafe almış kalbdir. İbadetler, taklidden kurtulup tahkiki hale gelmiştir. Kalb, zikir ile nûrlanmış, nefse rühâniyet häkim olmuş, îmân cevheri hissiyat merkezi olan kalbde sarsılmaz bir süretle mekân bulmuştur. "Tahkiki îmân" ve "rıza" hålleriyle kalb; huzur, sükün ve itmi'nāna ka-vuşmuştur.
"Kalbler, ancak Allah'ın zikriyle itmi'nâna erer!" (er-Ra'd 13/28) âyetinde buyurulan hål tahakkuk etmiştir. Bu âyetin mefhûm-ı muhali-fince de Allah'ın zikrinden uzak kalan kalblerin tatminsizlik ızdırapların-dan hiç bir zaman azad olamayıp hakîkî huzūra kavuşamayacağı sabit olmaktadır.
Selim, münib ve mutmain vasıflarına sahib kalblerin alametleri; in-celik (rikkat-i kalbiyye), gözyaşı, gaybe vukūfiyetin ve ilāhī aşkın hazzı ile dolu olmak, håle rıza, hak ve hayra hizmet, şerden kaçma, nasihat, ir-şada koşma ve umûmi merhamettir.
5
Beytin månäsı "Ey tüccar! Yevme là yenfeu'da yäni mål ve evladın bile fayda ver meyeceği hesab gününde sanma ki senden altın ve gümüş isterler Senden ancak kalb-i selim isterler
440/Zübeyin Göndersto
YanıtlaSilZübeyir Ağabey neşriyatın üzerinde çok dururu lik yayпечь durmuştu. Bunun sebebini Zubayir Ağabey söyle izah ederdi miz Mihrap Yayınevidir Mihrap Yayınevini Zubevir Ağabey kar
"Gazetede çıkan yazılar heder olmasın Çıkan güzel tefrikala ran kapatacak bir gelir kaynağı olur. Bu vesile ile o güzel yan Gazeteler geçmişte hep zarar ederek gelmiştir. Yayınevi de 20 n, makaleleri toplayıp kitap yapın. Gazeteler para kazanmaz lar da kitaplaşmış olur."
6. 1969, DIN ADINA SİYASİ HAREKETLER
27 Mayıs İhtilali, demokrasi kahramanlarını Yassıada'da da rağacına götürürken, Demokrat Partivi de tarih sahnesinden sil meye çalışmışlardı. Milli Şef İnönü, silah zoru ile ve idamın göl gesinde iktidara gelmişti.
Sindirilen geniş kitleler, çıkış yolu için bekliyordu. Demokrat Adalet Partisine doğru kaymış ve kısa zamanda bu partiyi ezici Parti'yi destekleyen halkın tabanı, 11 Şubat 1961'da kurulan çoğunlukla iktidar yapmıştı.
AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala'nın ölümü üzerine yapr lan AP Kongresinde Süleyman Demirel Genel Başkanlığa geti rilmiş ve 12 Eylül İhtiläline kadar bu partinin başında kalmıştı.
Gizli güçler, Süleyman Demirel ve Nur Talebelerinin arasında ki ilişkiyi yıllarca malzeme olarak kullanmış, bu durum, Demirel'e, "Said Nursî'nin halifesi" (1966 basın) demeye kadar götürülmüş tü. Adalet Partisi ezici çoğunlukla iktidara gelince İnönü, meydan lanı dolaşarak, "AP Nurcuların yardımı ile oy topluyor" demişti.
Gündüzalp, Said Nursi'nin hareket tarzını benimseyerek, si yasīleri ikaz etmeyi ihmal etmemişti. Gerektiğinde mektup gön dermiş, gerektiğinde ise hey'etler oluşturarak ilgili mercilerin ya nına göndermişti.
Zübeyir Gündüzalp, içinde Bekir Berk, Mehmet Kutlular ve Mehmet Fırıncı'nın sürekli olarak bulunduğu bir hey'eti, ihtiyaç
Nurculuk HAREKETinde YENİ DÖNEM |
YanıtlaSil443
emirel in de bu kelimeyi kullanmamaya özen gösterdiğini ya-ebiliyorum.
Zubeyir Ağabey, bu tip yanlışlar olduğu zaman, sür'atle tashi-ister ya da ikaz gönderirdi.
1968'in başı idi. Müslümanları sıkıntıya sokacak bir kanun çı acaktı: Anayasa Nizamını Koruma Kanunu, Kanun ihtilal son-ası hazırlatılmıştı; ihtilalcilerin isteği doğrultusunda...
Zübeyir Ağabey bizleri çağırdı, Bekir Ağabey de vardı: "Gi-din, Süleyman Demirel'le görüşün. Bu kanun Müslümanları fev-kaläde sıkıntıya sokacak. Bu kanun çıkmasın" dedi.
Bekir Ağabeyle bir ekip gittik. Konuşmalar yapıldı. Bu kanu-nun çıkmaması lazım geldiği, eğer çıkarılıp tatbik edilirse Allah demenin bile suç olacağı, elāstikî bir durum bulunduğu ve Müs-Jümanların bundan çok zarar göreceği ifade edildi.
Süleyman Demirel de özetle, "Ben de sizinle aynı kanaatte-yim; ama Milli Güvenlik Kurulu mutlaka bu kanunun çıkarılma-sını istiyor. Bunun için de bize tazyik yapıyorlar. Şu anda yapa-cağımız bir şey yok" dedi.
Sonra zaten Demirel'le münasebetlerimiz daha fazlalaştı ve ek-seriyetle de Bekir Ağabey giderken Fırıncı Ağabeyi ve beni yanı-na alırdı. Demirel'e bir mesaj verilecekse, konuşulması gerekecek-se böyle ikili, üçlü, dörtlü Bekir Ağabey başta olarak gidiyorduk.
Milli Nizam Partisi
Zübeyir Gündüzalp'in son yılları, Nurculuk hareketini yakın-dan ilgilendiren ciddi bir problemle uğraşmakla geçmişti.
Din adına bir parti kuruluyordu. Kurulma aşamasında, Nur Talebesi bazı parlamenterler de fiili olarak çalışıyordu.
Hadise şöyle gelişmişti:
505
YanıtlaSil15627. Uyuklayan kişinin üstüne kar yağar.
15628. Umitle geçinen, açlıktan ölür. (Ümitmen geşingenş aşlıktan ölir. )
15629. Ürmesini bilmeyen it, sürüye kurt getirir.
15630. Vakit nakittir.
15631, Vakitsiz açılan gül, tez solar.
15632. Var barıştırır, yok söğüştürür.
15633. Var olsa aşın, rahattır başın.
15634. Var olup veren merdane, yok olup veren divane.
15635. Varda kıymet, yokta arık bellenmez.
15636. Varlığım, sağlığım.
15637. Varlıkta darlık olmaz.
15638. Varlının ağzı oynar, yoksulun gözü.
15639. Varlının evi kerem evi, yoksulun evi verem evi.
15640. Varlının katında barınan, yoksulun katında çalışmaz.
15641. Varlının keyfi gelinceye (dek), yoksulun canı çıkar.
15642. Ver elindekini ele, aç ağzını yele!
15643. Ver kırkı, al börkü.
15644. Veren eli herkes öper.
15645. Verene beş çok, alana altı az.
15646. Verme elindekini ele, (v)urarsın başını yere.
15647. Verme kötüye, gider yabana. (Berme camaga, keter yabanga.)
15648. Ya bu deveyi gütmeli, ya bu diyardan gitmeli.
15649. Ya oku, ya doku, boş oturma!
15650. Yaban ildeki yaşamın ne denli tatlı olsa da, her zaman, seni ana yurduna çeker.
15651. Yağmurdan korkan, yola çıkmasın. (Cawundan korkkan, colga şıkmasın.)
15652. Yalan-dolanla iş olmaz.
15653. Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış.
15654, Yalancının mumu, yatsıya kadar yanar.
15655. Yalancının şahidi, yanında olur.
15656. Yan yatar, çamura batar, is becerir.
15657. Yangına körükle gidilmez.
15658. Yarım alma, gönül alma.
15659. Yarının kazından, bugünün tavuğu makbuldür.
15660. Yarınki tavuktan, bugünkü yumurta hayır(lıdır).
504
YanıtlaSil15595. Taş, yerinde ağırdır.
15596. Taşı sıksa, suyunu çıkarır.
15597. Taşıma suyla değirmen dönmez.
15598. Tath dil, güler yüz, düşmanın kolunu büker. (Tatlı til, küler yüz, düşmannın kolin büker.)
15599. Tatlı dil, yılanı ininden çıkarır.
15600. Tatsız aşa tuz katsan? Akılsız başa söz katsan?
15601. Tavşana "kaç", tazıya "tut" diyenlerden olma!
15602. Tembele iş söyle, sana akıl öğretsin. Tembele iş buyur et, o sana akıl versin. (Tembelge iş ayt, sağa akıl üyretsin. Tembelge iş buyur da o sağa akıl bersin.)
15603. Tembelin işi bitmez; yaz gelse de kışı bitmez.
15604. Temelsiz bina, tez yıkılır.
15605. Tepinen attan, toz çıkar.
15606. Testi taşa (v)urulsa, "vay testinin haline"; taş testiye (v)urulsa, gene "vay testinin haline", demişler.
55607. Tez alınan, tez yatışır.
15608. Tez yanan, tez söner.
15609. Tilki, tuzağa iki kere düşmez.
15610. Tilkinin dönüp-dolaşıp geleceği yer, gene kürkçü dükkânıdır.
15611. Tok iken yemek yiyen, mezarını kendi dişleriyle kazıyor, demektir.
15612. Topal eşekle, kervana katılma!
15613. Torgaydan (serçe) korkan, darı ekmez.
15614. Toy (düğün) aşıyla, dost kazanılmaz.
15615. Toysuz (düğünsüz) ev olur, ölümsüz ev olmaz.
15616. Tükürdüğünü yalamak, yiğide yakışmaz. (Tükürgenin calamak, ciğitke yakışmaz.)
15617. Ucuz alınan, pahalı satılır.
15618. Ucuz etin çorbası, tatsız olur.
15619. Ucuzdur, illeti var, pahalıdır, hikmeti var. (Ucuzdur, illeti bar; palıdır, ikmeti bar.
15620. Uğursuz eti, it bile yiyemez.
15621. Uğursuz komşu olma!
15622. Umulmayan çotuk, araba devirir.
15623. Umulmayan taş, baş yarar.
15624. Unsuz yerin suyu haram, susuz yerin unu haram.
15625. Utanç, ölümden güçlüdür.
15626. Uyuklayan arslanı uyandırma!
20 Kolb Alemi
YanıtlaSilsonra "helal lokma "dır. Insan olmak itibariyle günahlardan mutlak süret Kalbe aid bu seviyenin sermayesi, hälisane "dua ve istiğfar dan le beri kalmak mümkün olmadığından ve günahlar da kalbin hassasiye kalbin müsbet tecellilere mazhar olabilmesi için hâlisâne istiğfår ile du mâ ve sağır hale getirdiğinden. tini azaltıp onu hakikate karşı månen amâ
aya sanılmak şarttır. Bu hikmete mebnidir ki tasavvufi dersler istigfar ile başlar. Çünkü Mecelle'nin meşhür kaidesince:
"Def-i mefasid, celb-i menâfiden evladır." Yani kötülüklerin berta. ral edilmesi, iyiliklerin celbinden daha ehemmiyetlidir ve öncelikle te-min edilmelidir
Helal lokmaya gelince:
O da, öyle bir manevi sirra maliktir ki "Bedenine haram qida qiren bir kimsenin duasının kırk gün müddetle bärigah-ı ulühiyyete ulaşmaya cağı" yolundaki bir hüküm tevätüren zamanımıza kadar gelmiştir. Bu nun sebebi, vücüda giren bir lokmanın tamamen tasfiyesinin biyolojik olarak kırk günde gerçekleşebilmesi keyfiyetidir. Allame müfessir Elmalı
I Hamdi Efendi'nin:
"-Ism-i Azam duası helal lokmadır." tarzında bir beyânı olduğu ri vayet edilir. Yani ibadet ve duāların makbûliyeti, yenilen lokmaların mà nevi durumuyla da yakından alakalıdır.
Amel-i sälih ise kalbin kazandığı seviyeyi muhafaza ve elde tutabil-menin teminatıdır. Hak Teālā'dan gelen husūsî iltifatlar, ancak böyle kalblerin sähibleri için mevzubahistir.
Bir de bunların da üstünde Allah'ın nûruyla mücehhez diri kalbler vardır ki onlar Peygamberlerin ve evliyâullâhın büyüklerinin kalbleridir. Onların kalblerini muhabbet-i ilahiyye thyä ettiğinden dolayı her iki dün yaya da iltifat sayılabilecek bir nazarla, qöz ucuyla bile bakmazlar. Allah Teälä. Peygamberleri ve onların varisleri durumundaki ulema ve evliyâyı: kalb gözlerini örten gaflet perdelerini aralamak, güzel ahlak ve hâlisäne ibadetlerle kalbi alemleri ihyā etmek ve insanı vasılı ilallah edecek mân fetullaha sevketmek vazifeleriyle, bir "dârüsselâm"6 dâvetçisi kılmıştır.
Däninselam Cennet
Kalb Alemi 21
YanıtlaSilTasavvufta da kalbi terbiye neticesinde säliklerin yükselmesi istenen seviye; kalbin sürekli Allah ile beraber olma häline (ihsāna) erişmesi ve bu süretle "diri kalb" vasfını kazanmasıdır.
b- İkinci kısım kalbler ise; zakir ve diri kalblerin tam zıddı ola-rak îmâna dair nasib kapıları mühürlenmiş ölü kalblerdir. Böyle kalplerin cehennem çukurlarından bir çukur olan bazı mezarlardan farkı yoktur. Peygamber, veli ve sälihlerin kalblerinin tam zıddı olan kalbler-dir. Nefsäni iştihalardan başka bir talebi kalmamış olan böyle kalblere sahib olanların, dünyada yemek, içmek, gelgeç sevdalarla ömür tüket-mekten başka bir maksadları yoktur. Hayattaki gâyeleri hayvanlarınkin-den daha seviyeli değildir. Bazan onlardan bile daha aşağı derekelerde-dir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede buyurur:
"Muhakkak ki Allah, inanıp amel-i salih işleyenleri, altların-dan ırmaklar akan cennetlere koyar; inkâr edenler ise (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların (varacağı) yer ateştir." (Muhammed 47/12)
Diğer bir ayet-i kerimede de şöyle buyurur:
"Yoksa (Ey Rasûlüm!), Onların çoğunu, hakkı işitiyorlar veyâ hakkı anlıyorlar mı zannediyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibi-dirler. Hatta gidişat bakımından «belhüm edall (yani) daha sa-
pıktırlar." (el-Furkan 25/44)
Bütün hayatı faaliyetleri nefsäni emellere münhasır bulunan bu gibi kimselerin ömürleri, ebedi bir hüsran içinde geçer. Ahiretteki halleri ise tasvire sığmaz bir fāciā dehşetiyle sonsuza dek devam edip gider.
Böyleleri İnsan ve hayattaki sırlardan, käināttaki ibretli nakışlardan bihaberdirler. Kendileri dalālete (sapıklığa) düçar oldukları gibi tesiri al-tındaki kimselerin de kudretleri nisbetinde- idlåline sebeb olurlar.
Onlar, dünyada Allah'ın mülkü ve nimetleri içinde yaşadıkları halde, sahibini inkar etmek, O'nun emir ve yasaklarını çiğnemek gibi büyük kerimelerde şöyle buyurur: bir nankörlük içindedirler. Cenab-ı Hak bu tip insanlar hakkında âyet-i
SHURA INNA ATAYNA HUMUZALISEMANIYE MATDETELKIN
YanıtlaSille hurufilik safsatasım birbirine karıştirmiştir. Bazıları da, bir tefsite miş olması gereğinin varsayımından hareketle, bu tür Isäri tefsir metotlar nun kabul edilebilmesi için, onun Hz. Peygamber (asm) tarafından kollas bu çeşit yorumlara katılmama taraftarıdır. Onun için bu konuyu, sor şeklindeki bir diyalogla açığa kavuşturmakta fayda vardır:
In 14
kolu olan tarihdeki Hurüfilik ekolünün kurucusu sayılan, Fazlullah adind Islam inancını ortadan kaldırmak için ortaya çıkan, baul batiniligin şahsın doğum tarihi, hicri 740'dır. Halbuki İslam literatüründe "Esraru huruf olarak geçen ve harflerin sırlarına dair yapılan ilmi çalışmalar çok ceden vardı. Misal olarak harflerin esrarı konusunda meşhur olmuş Muhyis din Ibn-i Arabi'nin ölüm tarihi hicri 638'dir. Hatta ondan daha önce buk nuda oldukça fazla söhret bulmus Ibn-i Berrecan'ın ölüm tarihi, hier 536'dır.
15
Hurüfilik, 1394'de idam edilen Fazlullah Esterābādi tarafından kurs lan ve Bâtiniliğin kolu olan bir batıl mezhepdir. 14. yüzyılın İkinci yarısınd ortaya çıkmış, 15, ve 16. asırlarda Anadolu ve Rumeli'de ciddi etkiler yapm önemli batıl inançları, harflere bazı manalar yüklemenin yanında, hul ve hatta Fâtih zamanında Saray'a kadar girmeye çalışmıştır. Bunların inancı ve buna bağlı olarak mehdilik anlayışıdır. Bunlara göre, Fazlullah N dir ve kıyamet gününe yakın, Müslümanları, Hıristiyanları ve Yahudileri kur lah'ın mazharıdır; yani hasa Allah Fazlullah'ın bedeninde görüntülenmekt taracak Mehdi olduğuna inanılmaktadır. Maalesef, bu görüşleriyle, Anadol ve Rumelideki Bayrami Melâmilerini, Kalenderileri, Bektaşîleri ve Kızılbaş derinden etkilemiştir.
Hurûfiliğin Anadolu'da yayılmasına sebep Azeri şairi İmâdüddin Nesimi (ö. 1408)'dir. Nesîmî, Anadolu'da çok sayıda halife yetiştirdiği gibi, kendisi de Hacı Bayram Veli ile dahi görüşmeye çalışmıştır. Fazlullah-ı Esterābādi nin halifelerinden biri, Edirne'de iken genç Sultan Fâtih'i etkilemek İçin Saraya yerleşecek kadar ileri gitmiştir. Bundan rahatsız olan ve Fâtih'in bunları tamm mamasından korkan Veziriazam Mahmûd Paşa, hemen büyük âlim Müthi Molla Fahreddin-i Acemi'yi devreye sokmuş ve bu büyük âlim de bunların hulûl inancına sahip olduklarını bildiğinden dolayı, Padişah huzurunda bu meseleyi tartışmak üzere bir zemin hazırlamıştır. Hurûfilerin gerçekten hul
1 Ed-Dâvûdi, Şemsuddin Muhammed b. Ali, Tabakâtu'l-Müfessirin, 1/306; Abdülke dir Badıllı, Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları, sh. 956.
manera sahip olubları anlaşılınca hemen tutuklanmislar ve haklarında ve then slain edilerek valalmaları lotvän hemen lathikittimistir undan sonra 18 yuavit boyunca Anadolu ve Rumelt de Hunterin taltbatı devam etmiştir
YanıtlaSilNetice itibariyle tamamen kötü niyetlerle genç Padişah'a tokulmak iste ven bu me ve dalatet grubu Allahan da yardımıyla, en klink lite zarar ver meden Saray'dan ve Osmanh akude dairesinden silinmiştir. Fatulvin onları ko Fuman diye bir seyin olmadığı vajulan izahlaria ortaya çıkmış bulunmaktadır Hatta fervavi veren Molla Fahreddin Aceminin All Tostye olan su vasiyyetl her zaman iyin bir thret derst olarak kalimatın Avamın sırtından gertat asth etme". Sumu da ifade edelim ki, Türkiye'de helli çevreler, is parla ve kasith olarak, båtd bir mezhep olan Hurüftlik ile ilm-1 cifri birbirine karıştırmaktadırlar. Halbuki incisti bir ilimdir ve Ibni Kemal çok açık bir ge kilde bir Risalesinde bu farkı açıklamaktadır
Bütün ilim tarihçilerinin özellikle Müslüman älimlerin ilimlerin tasni finde kendisinden bahsettikleri "cifir ve câmia limi" diye bir ilim varche. Hu ilim, bazı cahiller tarafından sulistimal edilmiş olsa bile, tamamen inkârı da mümkün değildir. Cifir, kaza levhası, câmia ise kader levhası demektir. Ki saca Allah'ın kader ve kază levhlerinde olmuş yahut olacak bazı şeyleri, yine Allah'ın koyduğu işaret ve gösterdiği yollarla ortaya çıkarma ilmine cifir ilmi denir. Bu ilmin Hurüfilik, nüshacılık ve üfürükçülükle ilgisi yoktur. Çünkü İmam-ı Gazali ve İbn-i Kemål gibi bu ilmi hakkıyla bilen zatlar tarafından da kullanılmıştır. Hz. Ali'nin, bu ilmi Resûlullah'dan öğrendiği nakledilmektedir. Son asırda bu ilmi hakkıyla kullananlardan biri de, Bediüzzaman'dır. Kur'ân, "Beldetün Tayyibetün" ifadesiyle İstanbul'un fethine işaret ettiği gibi, Mu'avvizeteyn sûresiyle de 1971 hådiselerine işaret etmiştir. Birinciyi ilim, İkinciyi ilmin dışında kabul etmek, bir başka cahilliktir. İbn-i Kemål bu ilmin ehemmiyetini "Er-Risålet'ül-Münire" adlı eserinde şöyle belirtmektedir
"Büyük evliyaların kerametleri de böyledir. Müşkil ve zor meselelerin istihracı gibi. Yani evliyalar, Kur'ân âyetlerinden, hatta her kelimesinden ve harfinden ve hatta Resûlullah'ım hadislerinden bazı mühum ve müşkil hakikatları istihraç etmişlerdir. Bu onlara ilham nuruyla müyesser olur",
+ Ali, Künh'ul-Ahbar, c. V, sh. 182-183; Mecdi Efendi, Hadaik, c. 1, sh. 82, Koca Mu verrih Hüseyin, Bedayi'ul-Vakayi', Moskova 1961, 1, vrk. 153/b-154/a, Ocak, Zır diklar ve Mülhidler, sh. 131-135, Katip Çelebi, Kez-üz-Zunûn, c. 1, sh. 591-592 Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik i Gaybl, İstanbul 1960, muhtelif yerle Ahmet Akgündüz Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, c. II, İstanbul 1997, sh. 40-5
İLAHİ ADALET ve AHMET PENCERESİNDEN
YanıtlaSilKÖTÜLÜK ve MUSİBETLER
PROF. DR. METIN ÖZDEMİR
İLAHİ ADALET ve RAHMET PENCERESİNDEN
YanıtlaSilKÖTÜLÜK ve MUSİBETLER
PROE DR. METİN ÖZDEMİR
503
YanıtlaSil15565. Sev seni seveni, yerle yeksan olsa da; sevme seni sevmeyeni, dünyaya sultan olsa da. (Süy seni süygenni, yermen yeksan bolsa da; süyme seni stymegenni, alemge sultan bolsa da.)
15566. Sevaptan kaç, ki günaha girmeyesin. (Sawaptan kaş, ke günağa kirmeyesin.)
15567. Sırrını söyleyen, sırdaşına kul olur.
15568. Silah, sahibine bile düşmandır. (Sila saibine bile düşmandır.)
15569. Sinek küçük, ama mide bulandırır.
15570, Sofrada utanan, aç kalır.
15571. Soğan başı bile olsan, baş ol! (Baş bol da ister soğan başı bolsın.)
15572. Söz bir, Allah bir. (Söz bir, Alla bir.)
15573. Söz gümüşse, sükût altındır.
15574. Su görse susar, at görse aksar.
15575. Su içene, yılan da değmez.
15576. Su küçüğün, yol büyüğün.
15577. Su testisi, su yolunda kırılır.
15578. Su uyur, düşman uyumaz. (Suw uyur, düşman uyumaz.)
15579. Su vermeyene, süt ver. (Suw bermegenge, süt ber.)
15580. Suya gitse, susuz gelir; değirmene gitse, unsuz gelir.
15581. Sürüden ayrılan koyunu, kurt kapar. (Sürüden ayrılgan koynı, kaşkır kabar.)
15582. Sütten ağzı yanan, katığa da üfürür.
15583. Şaka, kaka olur.
15584. Şaşkın avcı, geyik dururken, tavşana nişan alır. (Şaşkın awcı, keyik turganda, koyanga atar.)
15585. Şaşkın köpek, kuyruğunu ısırır.
15586. Şeker başka, şap başka.
15587. Şeref-şan afettir, kendini koru! (Şeref-şan afettir, özinni sakın!)
15588. Şeriatın kestiği parmak kanamaz.
15589. Şeytanın dostluğu, cehenneme kadar.
15590. Şu feleğin işine bak: ayıya kaval çaldırıyor. (Su feleknin işine bak: ayuwga kawal şaldıra.)
15591. Tam takır, kuru bakır.
15592. Tanrı kardeşi kardeş yaratmış, keselerini ayrı yaratmış. (Tanrı kardaşı kardaş yaratkan, kisesin ayrı yaratkan.)
15593. Tarla çayırda, bağ bayırda olmalı.
15594. Taş atıp beli ağrımaz.
15331 Pek dadamı in barta, pene geldi bu yurta
YanıtlaSil15333 Pek eğilme, basarlar, pek yükselme, asarlar
133.34 Pehekle burunsuz, birbirinden uyguпону
15335 Perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir
15136. Ra/Ajat yaşamak istersen, baş ağır, kulak sağır olması gerek
15537. Rathjathk ararsan, mezarda bulursun
15538. Rajkjatik isteyen kör, dilatz, saga ohmah
15539. Rozgarı (sağanakh) yağmur tez geçer (Celli cowun galt geger, Bagna cawan tez gejer
15540 Sabahın hayı, akşamın şerri
15541. Saban, illä saban, başkası yalan.
15542. Sabanda anlaşmayan, ortakia kavga eder
15543. Sabanın kuyruğunu tutan, aç kalmaz.
15544 Sabrın sonu sarı altın,
15545. Sabrın sonu selamet.
15546. Sadık dost, akrabadan hayır(/)dır.
15547 Sağ elin, sol göstine muhtaç olmasın!
15548. Sağ elinin verdiğini, sol elin görmesin!
15549. Sağ kişiye her gün bayram.
15550. Sağır işitmese de uydurur.
15551. Sahibini görüp atını al, anasını görüp kızını all
15552. Sahibini sayarsan, itine ekmek ver!
15553. Sahipsiz eve it de girer, hırsız da.
15554. Sakın April'in (Nisanın) beşinden, ayırır öküzü eşinden.
15555. Sakmılan göze, çöp batar.
15556. Sapsız balta kesmez.
15557. Sarhoştan deli bile kaçar.
15558. Say beni, sayayım seni.
15559. Sekseninde saz çalmayı öğrenen, öbür dünyada çalar. (Sekseninde sat üy ebir dünyada şalar.)
15560. Sel gider, kum kalır.
15561. Selamet istersen, diline sahip ol!
15562. Semizin ayağı, sekiz olur.
15563. Sen ölmekle, yer dolmaz.
15554. Seninki can, benimki patlıcan mi?
yorsun ki Rabbine) apaçık düşman kesilmiş. Yani 36/77 "Insan görmez mi ki biz onu nutfeden yarattık. Bir de bok
YanıtlaSilOnlar, sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar dis mezler, Bakara 2/18)
"Elbette sen ölülere duyuramazsın! Arkalarını dönûpides ken, sağırlara o daveti işittiremezsin!.. Sen körleri sapıklıkians dan çevirip doğru yola getiremezsin! Ancak ayetlerimize inanip
da teslim olanlara duyurabilirsin." len-Neml 27/80-81)
Bunların kalblerinin kilitli ve mühürlü olduğu âyetlerle säbim Kur'an-ı Kerim'de bu hakikati beyänen:
ختم الله على قلوبهم و على سمعهم وعلى ابصارهم غشاوة
و لهم عذاب عظيم )
"Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onla ın gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir. Ve onlar için büyük bir azap vardır." (el-Bakara 2/7) buyurulur.
Bu keyfiyet. Allah'ın bütün insanlığı korku ve haşyetle ürpertecek bier ser ve hikmetidir Zira her insanda zıt esmånin tecellisi ve bu arada hem "Hadi ve hem de "Mudill" sıfatlarından bir nasib bulunduğu halde daha dünyada iken kalbin mühürlenip hidayet kapılarının ilahi irädele kapanması gerçeğini kavramak kolay değildir.
Hazret Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellemi haşa öldürmek gibi menhüs bir gâye ile yola çıkmış olan Hazret-i Ömer'e. Hame Hanza'yı şehid eden Vahşi ve ve hatta o mübarek varlığın cesedi tah rib edip ciğerini hırsla sıran Ebü Süfyan'ın karısı Hind e kapatmam olan hidayet kapısı, nasıl oluyor da bazı kimselere boule Gabi bir mah kümiyetle mutlak bir sürette seddolunuyor (kapanıyor? Bunlar kumler dir?
Muhakkak olan bir gerçek varsa o da sudur ki, bunlar sahes be hia tayin etmek mümkün değildir Tipki sahs muayven
Kalb Alemi 23
YanıtlaSilmak caiz olmadığı gibi. Çünkü akıbet mechüldur Hidayet üzere yürü yup sonunda defterini hüsranla kapatmış olanlar mevcüd olduğu gibi dalalet üzere yaşayıp, ahir ömürlerinde hidayete erenler de mevcüddur. Burada dikkat edilecek nokta, böyle bir mahkürniyetle yad edilenlerin "zulüm", "küfür" ve "fisk" gibi cürümlerin erbabından bazıları olduğu gerçeğidir. Bu vasıflara sahib insanlara dair Kur'ân-ı Kerim'in yirmi altı yerinde " لا يهدي " yäni "Allah hidayete erdirmez" buyurulmuştur. Bu ayetlerin on ikisi zālimler, sekizi käfirler ve altısı da fåsıklar hakkında vä rid olmuştur.
Onlar, daha dünyada iken -kalplerinin mühürlenmesi süretiyle- en ağır cezaya çarptırılmış bedbaht kimselerdir " لا يهدي " hükmünün bu üç cürmün arkasından zikredilişi sebep hakkında bir karine teşkil ede-bilirse de, gerçeği Allah'a haväle etmekten başka çare yoktur. Bunun-la beraber biz buradan bu üç çeşit günahtan korunmaya çalışmakta daha büyük bir hassasiyet göstermenin lüzūmu neticesini çıkarmalı yız.
Diğer taraftan kaderin bir çok hikmete mebni- meçhül olması ve onu kurcalamanın pek de caiz olmaması sebebiyle bu noktayı derinleş-tirmekten sarf-i nazar ediyoruz.
Hikmeti ne olursa olsun inkârı kabil olmayan bir gerçek şudur ki böyle kalpleri mühürlü ve kilitli olanlar, Hakk'a ve hayra karşı kapıları kapanmış, gerçek insanlıkla ve manevi hayatla alakaları kesilmiş kimse lerdir. Kalblerindeki mühür ve kilitleri açmak ancak unuttukları Allah'a kalmıştır. Böyle bir duruma düşmekten Allah Teâlâ biz kullarını īkāz ederek:
وَ لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا الله فانسيهم انفسهم أولئك هم الْفَاسِقُونَ (١٩)
"Allah'ı unutan ve bu yüzden de Allah'ın da onlara kendisi-ni unutturduğu kimseler gibi olmayın! Onlar yoldan çıkan kim-selerdir." (el Hasr 59/19) buyurur
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş 'Beyaz Toroslar'ın sembolize ettiği faili meçhuller Türkiye'nin tarihinde kalmalı vurgusu yaptı.
YanıtlaSil>>HABERI SAYFA 4'TE
TE
YanıtlaSilSEZGİN TANRIKULU:
Toros yakma olayının derin bağlantıları araştırılsın
>>> HABERİ SAYFA 4 TE
KÖTÜ HATIRALARI CANLANDIRDI
Beyaz Toros, faili mechulleri simgeliyor
>>4'TE
ابن عابدين
YanıtlaSilİBNİ ABİDİN
Terceme ve Serhi AHMED DAVUDOĞLU
ISTANBUL
YanıtlaSil25 SAFER 1447
EZANI (MAHALLI)
Hicri Şemsî: 1403 Hızır: 106
AĞUSTOS
İmsak 4:18
Sabah
2025
Imsak
8:11
Güneş
4:36
Sabah
8:29
İşrak
6:10
SALI
Güneş
10:03
Oğle
7:01
Işrak
10:54
231. gün 34. hafta
13:19
Öğle
5:12
Ikindi
17:07
Rümi: 6 Ağustos 1441
Ikindi
9:00
Akşam
20:05
Akşam 12:00
Yatsı
21:43
19
Gündüzün kısalması 3 dakika Ezāni saat 2 dakika ileri alınır.
Yatsı
1:38
Kible sa. 12:09
Kıble sa.
4:02
★ Amellerin en hayırlısı; mümini sevindirmek, borcunu Ödemek ve ona yemek yedirmektir. Hadis-i şerif
...duanız olmasa
YanıtlaSilRabbim size ne diye değer versin?...
Furkan Süresi, 77
DELAİL İ HAYRAT ŞERHİ
YanıtlaSilKARA DAVUD
TAM METİN
Sizlere sunduğumuz bu eserde, sadece salavat-ı şerifelerin ve duâların manaları, şerhi ile yetinilmemiştir. İçerisine bir tarih hazinesi sığdırılmıştır.
İslâm tarihi.. Dünya tarihi.. İnsanlık tarihi..
RAUMET
Yayım Cah
20. ESERİNİ TAKDİM EDER
Ebu Abdillah
YanıtlaSilMuhammed b. Abdirrahman
(Rahmetullahi aleyh)
DELAİL-İ HAYRAT ŞERHİ
KARA DAVUD
Şerheden
KARA DAVUD
(Iamiti)
Sadeleştiren
ABDULKADİR AKÇİÇEK
Eseri Tetkik ve Takdim
VELİ ERTAN
(Konya Yüksek İslâm Enstitüsü Müdürlüğünden. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü Öğretim Üyeliğinden Emekli)
Yusüf DUNY
RAHMET YAYINLARI
(Vükela Cad. Nu. 11) Bostancı Istanbul (Tel: 58 58 99)
g. 1938
MÜNİM BİR ESER DAHA
YanıtlaSilVeli ERTAN
(Agra Vukan Kustitusu Müdürlogandes Istanbul Vuksek Isaam Enstitdad Dint Psikolo Dai Nelegji Ogretin Cyeliğinden Emekta
Memleketinizin ilim ve irfan alanında üslubunun sadeliği ile ta amous sayn Abdulkadir Akçiçek, hepimizce malum olduğu üzere Arapça dan dilimize çevirdiği bir çok eserleri vardır.
Son senelerde oldukça hacimli büyük eserler neşretmektedir. Bun-lar arasında dört ciltik TARAKATUL KOBRA, MUHTAR'UL-EHA-DIS IN NEBEVIVE, tasavvufla ilgili INSAN-I KAMIL, vaaz ve nasi-hatlarla ilgili TENBITÜL-GAFILIN namundaki beş mühim eseri çık mustre. DELAIL I HAYRAT ŞERHI KARA DAVUD ismindeki altmer mühim eseri de okuyucuların istifadesine sunulmuştur.
Böylece, sayım Abdulkadir Akçiçek, irfan sahasına yeni bir eser daha katarak, okuyucularına büyük bir hizmette bulunmuştur.
DELAILAI HAYRAT SERIHI KARA DAVUD, sayın mütercimiu de Kitabım öusözünde belirttiği gibi: mevzuu tamamı ile salavat-ı şerife ve dualara inhisar etmektedir. Bu yönü ile, bu değerli eser, bir kaynak kitab mesabesindedir. Zira, kitabın sonuna konulanu fihriste bakıldığı takdirde, eserin muhtevası hakkında ilk bakışta malumat edinmek mümkündür.
Eserin asıl metninin müellifi: zamanının kutbu, ilim ve takva dan, zühd ü salähta emsalsiz, Ebu Abdillah künyesi ile maruf Mu hammed b. Abdirrahman Cezuli'ye aittir. Bu zatım, hasep ve nesep baknundan Hazret-i Hasan'ın ra, pak soyundan geldiğini tarihler. kaydetmektedir.
İşte böyle bir neslin soyundan gelen allåmenin eserini şerh eden-ler çoktur. Bu şerhler arasında, KARA DAVUD efendinin şerhinin müstesna bir yeri vardır.
YanıtlaSilKARA DAVUD Kanuni Sultan Süleyman (15201566) devrinde yaşamış mümtaz ve müstesna âlimlerden biridir.
Kamus'ül Alam müellifi Şemseddin Sami'nin zikrettiğine göre muamelåta dair, kendi adı ile yad edilen kitabı ile şöhret bulmuş ve İslâm âleminde tanınmış bir zattır.
KAZA KITABU ŞERII-İ DELAİL-İL-HAYRAT olarak yazdığı bu eseri ile de nesir hayatıma büyük bir hizmette bulunmuştur.
Her mütercimin bir tercüme üslubu ve metodu vardır. Bunun ya-nında bir de tertib ve tanzimi bahis konusudur. İşte bu elimize geçen kitapta bu hususları görmekteyiz.
Bu eseri sadeleştiren ve Arapça kısımlarını tercüme eden sayın Abdulkadir Akçiçek, şerhi yapılan Arapça metni olduğu gibi, kitabına derç etmiş ve bu Arapça metnin okunuş tarzını da yeni harflerle gös-termiştir. Bunun alt kısana da aynen tercümesini almıştır. Bu ter-cümenin serhi diğer sayfalardadır.
Ayuca, eser içinde geeen âvet-i celilelerin sûre ve âyet nuriara-Haruı da gösterimis, böylece, eser yeni bir kıymet kazanmıştır.
Eser, sekiz bölüm olup her bölüm belli günlerde okunacak salâ-at-i şerile ve dualarla doludur.
Bilhassa, bu eserde görülen yeniliklerden biri de, mevzulara göre ir indeksin konulmuş olmasıdır. Böylece, eserin ihtiva ettiği mev-ıların neye ait olduğunu gayet güzel bir tarzda ve bir anda görmek mümkün olmuş ve okuyuculara bir kolaylık gösterilmiştir.
Zamanını çok iyi bir tarzda değerlendiren ve manalandıran sayın dulkadir Akçiçek bundan sonra da irfan hayatımıza daha bir çok erler katacağına emin bulunmaktayım.
Bu eserin de. diğer eserleri gibi, okuyucularımız nezdinde iyi ve yırlı olmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz ederim. Verimli çalışmalarını dirle karşılanm.
Hikmetlt Soyles
YanıtlaSil"Helalden olan fakirlik hali, haramdan gelen zenginlikten hayr görülmedikçe imanın bakikatine ulaşılmış olunmaz," Abdullah ibni Mesud (Radıyallahü anh)
"Belalar kula Cenab-ı Hakk'ın kapısını çalmayı öğretir." Abdülkadir Geylani (Kuddise sirruhu)
"Müslüman o kimsedir ki; İslam'ın emirlerine uyar, fakat İslam'ı kendine uydurmaya kalkmaz. İslam'ı kendine uydurmaya çalışan kimse, hakiki Müslüman olama
Mahmut Efendi hazretleri (Kuddise sirruhu)
"Davet söz ile değil hål iledir. O hål ki kulağı sağıra da görünür, gözü köre de." Yunus Emre
"Düzenim bozulur, bayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden bilebilirsin hayatın altının, üstünden daha iyi olmayacağı
Şemsi Tebrizi
"Eğer bir insan hem çalışkan hem akıllı ise takdir et; çalışkan fakut kıllı değilse dikkat et; akıllı fakat tembel ise ikaz et: bem akılsız hem tembel ise terk et."
Hacı Bektaş-i Vell
"İslam medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatnak, batılılara anlatmaktan daha zor!" Prof. Dr. Firat Sezgin
A
YanıtlaSilÖNSÖZ
Sizlere sunduğumuz bu büyük eser, içinde salavat-ı şerifelerin top-landığı DELAİL-İ HAYRAT ŞERHİ'dir.
Bu şerhi yapan zat, KARA DAVUD İZMİTİ'dir.
DELÄİL-İ HAYRAT için yapılan başka şerhler varsa da, en mute-beri ve itimada şayan olanı budur. Galiba, diğerlerinin pek çoğu matbu değildir.
Şerh eden zat, bu eserine şu ismi vermiştir: MUVAFFIK'UL-HAY-RAT LÌ NEYL'İL-BEREKĀT Fİ HİZMETİ MENBAİS-SAADAT.. (1)
Görüldüğü gibi, bu isim uzundur; ezberlenmesi ve söylenmesi güç. tür. Herhalde bundan olacak ki, ilim ehli ve halk arasında bu eser, şerh eden zatın adı ile anılmış ve KARA DAVUD ismi ile meş-hur olmuştur.
Bundan ötürü, esere biz de aynı ismi verdik.
Müellif merhum hakkında, şerh eden zat, eserin başında bilgi ver-miştir. Hem de, fıkralarla süslü tatlı hikâyeleri ile, menkıbeleri ile..
Burada, özet olarak, şerhi yapan bu zat hakkında, derlediğimiz bilgileri sunalım.
Esas adının Muhammed olduğu söylenir. Ancak, halk ara-sında meşhur olan sevimli adı: KARA DAVUD olarak kal-mıştır.
(1) Bu isim, Türkçe'de su demeğe gelir: SAADET MENBAI RESULÜLLAH'A S.A. HİZMET EDEREK BEREKETLERE NAİL OLMAK YOLUNDA BAŞARIYA ULAŞ TIRAN KİTAP.
VI
İsmit'te doğduğu için, kendisine Ismiti takabı verilmiştir.
YanıtlaSilOsmanh imparatroluğunun fütuhat devri olan Kanuni zamanında yasanıştır. Mevlâna Lütfi ve Müeyyedzade başta olmak üzere, nice fazıl, kamil satlardan ilim irfan tahsil etmiştir. Böylece, kendisi de, o devrin fasıl, kamil satları arasında yer almıştır.
Doğum tarihi için, belli bir kayıt yoktur. Ancak, hieri 948 (M. 1841) yahuda vefat ettiği tesbit edilmiştir.
Hasretin bu vefat tarihi için, (Arap harfleri ile Türkçe Ebced he-sabıma göre) şöyle bir musra ile tarih düşürülmüştür:
MESKENIN PÜRNUR EDE DAVUD EFENDİNİN VEDUD
Bu sat, Bursa'da vefat etmiştir.
Yıldırım semtinde yaptırdığı camide medfundur.
Ihmine irfanına yakışır biçimde eserler vermiştir ki; başlıca eser leri şunlardır:
1. Şerhi Delail-i Hayrat. (Bu eser.)
2. Şerhi Kaside-1 Nuniye.
3. Haşiye-i Alet-tasavvurat.
4. Haşiye-i Alet-tasdikat.
5. Haşiye-i Şerh-i Metall.
6. Haşiye-i Ala Şerh-i Şemsiye.
7. Telhis-i Takrir-i Kavanin.
8. Haşiye-i Alet-tehzib.
Daha başka eserleri vardır. Bir de, akaid ve kelâm üzerine MA-LUMAT isminde bir mecmuası vardır ki, bunun bir nüshası Manas-tır kütüphanesinde mevcuttur.
Bunlardan başka, Bursa evkaf ve sicillatını kemal-i dikkatle zabt ve tahrir eylemiştir. (1)
Sizlere sunduğumuz bu eserde, sadece salavat-ı şerifelerin ve dua-ların manaları, şerhi ile yetinilmemiştir. İçerisine bir tarih hazinesi sığdırılmıştır.
İslâm tarihi, dünya tarihi, insanlık tarihi..
Eserin üstünlüğünü, faydalarını böyle bir iki satırla, birkaç say-fayla anlatmamız mümkün değildir. Bunu, okuyunca alnayacak ve çok çok istifade edeceksiniz.
(1) Osmanlı Müellifleri. Ulema Fash, 399, sayfa, (Arap harfleri ile yazılan nüsha sından alınmıştır.)
Eserin kendi özelliği dısında, azami sekilde istifade edeceğiniz se kilde sizlere sunmaya çalıştık. Şöyleki:
YanıtlaSila) Eserin dilini sadeleştirdik; imkân nisbetinde tekrardan ve zihni dağıtacak üsluptan ayırdık.
b) Esas metni bozmadık. Sayfalar halinde klişesini yeri gel. dikçe, koyduk.
c) Bu metin klişenin hemen sağına, Arapça okunuşunu yeni harflerle aldık.
d) Ayı sayfanın alt kısmına da, bu metnin artıksız eksiksiz, azami ölçülerle metne sadık kalarak tercümesini aldık. Bu metin ter. cümenin şerhli manaları, eserin diğer kısımlarındadır. Bakıldığı zaman, kolay görülmesi için, bu metinleri siyah yazılarla yaptık. Geniş mana-sını arzu edenler, oraya bakabilirler.
e) Eserin içindeki mevzuların umumi olarak fihristi yapıl-mıştır. Bunun dışında; kelime, mevzu fihristi tek tek yapılmıştır.
1) Eserde âyet-i kerimelerin, sure numaraları ile âyet numa-raları yazılmıştır. Gerektiği zaman, yerinde açılıp okunabilir.
Bu yapılanları, bu büyük eserden azami istifadeler sağlamanızı temin için yapmış bulunuyoruz. Ancak, bunların dışında şiddetle arzu-lanan bir mana var ki, o: Eserin manevi tesiridir. Bunu da Allah-ü Taâlâ ihlás sahibi kulları için halk eder.
Allah'a ve Resulüne emanet olunuz.
Abdulkadir AKÇİÇEK
7 Şaban 4395 15 Ağustos 1975
BOSTANCI İSTANBUL
DELAIL-I HAYRAT ŞERHI
YanıtlaSilKARA DAVUD
Bereketin Kaynağı
YanıtlaSilA
Rah Teală buyuruyor: "O kimseler ki onlar mallarını fisebilillah infak ederier, sonra infak etdikleri udakalanına başa kakma ve eza şeyleri tabi kılmazlar. Onlar Rabbleri indinde mahfüz selam or Binßenaleyh onlar üzerine korku yokdur ve onlar mahzün da amazlar." (Bakara sûrest, 262) ...
ly kalbli sålih bir ihtiyar vardı. Çiçikle uğraşırdı. Bağı, bahçesi, tarlası mevcud idi. Tarlasına tshum ekerken, önce iki rekät namaz kılar, sonra şöyle dua sterd
Ya Rabbi, her şeyi ve hepimizi, volkdan var eden sensin. Ben senin zayıf bir kulunum. Şimdi toprağa stacağım tohumları senin kudretin merhametine teslim ediyorum. Onları yeşert ve bütün canlılar için bereketill kill
Her ekim zamanı böyle dua derd. Cenab- Hak da onun
larlasını hep bereketli kılardı. Bağ ve bahçesindeki meyvelerden terkesin yemesini isterdi. Onun helal etdiğini bildikleri için gelip geçen herkes onun bağına bahçesine uğrar, yiyip içerlerdi. Herkesin yiyip içmesine rağmen, yine herkesden çok mahsül
Günün birinde, bu hayır sever htiyar vefat etdi. Gerive üç oğlu kaldı Bağ bozumu zamanı. konuşdular: Çocukları kendi aralarında şöyle
Biz babamız gibi yapar isek Geriye çok az mal kalır, sıkıntıya duteriz. Bunun için kimseye haber vermeden, sabah erkenden gidip, toplayalım kimse gelmeden meyveleri
Sabah erkenden kalkıp bağa vardilar. Daha ortalık yeni aarivardu. Iclerinden birisi:
G
ünümüzde namazlarını kılan, oruçlarını ve diğer İslâmî ibadetlerini ifa eden hatta nafile Ibadetleri bile terk etmeyen bir çok müslüman
kardeşlerimiz, zekât ve öşr konusu
üzerinde lakayddırlar. Halbuki bunların ifası, yerine getirilmesi Cenâb-ı Hakk'ın
emridir, farzdır.
- Etrafa dikkatle bakın, fakirler gelecek olurlarsa bağa almayalım, dedi.
Diğeri de:
Bunlar bizim kendi malimiz, onların ne hakkı olacak, tabii ki İçeriye almayacağız, dedi.
Böyle konuşurlar iken bağın içine girdiler. Fakat hayretler İçinde kaldılar. Önce kendi bağları olup olmadığında tereddüde düştüler. Etrafa iyice bakınca kendi bağları olduğunu anladılar. O gece yağan dolu sebebiyle bütün asmaların dallarinin kırıldığını, üzümlerin
toplanamıyacak şekilde harab olduğunu dehşet içinde gördüler, İşte o zaman hatalarını anladılar: Biz, Allah'ın bize verdiği
nimelden fakirleri mahrum bırakmak istersek, Allahü Teälä da bizi bundan mahrûm bırakır. dediler.
Üzüntü içinde geri dönerierken, birbirlerini suçlamağa başladılar. Yolda babalarının her zaman lyilik
yapıp ihsanda bulunduğu ihtiyar birisi ile karşılaşdılar. O şahıs onları Üzüntülü bir şekilde görünce sebebini sordu. Onlar da durumu anlatdılar.
İhtiyar gözü doymaz mirascılara dedi ki:
Ben sizin babanızın dostuyum. Onun çok iyiliklerini gördüm. Baba dostu olarak size biraz nasihat
etmek istiyorum. Kimin malını kimden kaçırıyorsunuz. Fakirleri kimsesizleri gözetmez iseniz, işte Allahü Teâlâ size böyle azab eder. Bir musibet bin nasihatden iyidir. Bundan sonra aklınızı başınıza toplayın. Tohum ekerken, ağaç dikerken, yalnız kendiniz için yapmayın! Bütün insanların hatta
hayvanların, kuşların fayda görmesine, rızıklanmasına niyet etmelidir, böyle niyet edilirse, hasat bereketli olur. Meyveler, mahsüller kaldırılınca, fakirin hakkı olan Öşrünü hemen vermelidir. Öşrü verilmeyen malın tamamı haram olur, yemesi kullanılması caiz olmaz.
Kimseye vermemek, göstermemek için hırsız gibi mahsulü gece kaldırmamalıdır. Böyle yapılırsa Allahü Teälä bereketini kaldırır. Allah için verilenler mali eksiltmez, Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri verilen sadaka, zekat, ögr sebebiyle mallarda bereket håsil eder."
Şuna hayret edilir ki, maalesef günümüzde namazlarını kılan, oruçlarını ve diğer islami
ibadetlerini ifa eden hatta nafile ibadetleri bile terk etmeyen bir çok müslüman kardeşlerimiz, zekât ve öşr konusu üzerinde lakayddırlar. Halbuki bunların ifası yerine getirilmesi Cenab-ı Hakk'n
emridir, farzdır. Altnahut Sohbetler-3af, 70-71
ALTINOLUK MAYIS 20
الله الرحمن الرحيم
YanıtlaSilKARA DAVUD
(Delâil-i Hayrat Şerhi)
Şerh Edenin Önsözü
Rahman Rahim Allah'ın adı ile...
Allah'a hamd olsun.
Yüce Allah: Bizatihi, Resulüllah efendimize salât eyledi. Selamın ve salâtın en tamı Resulüllah efendimize olsun.
Ayrıca, Allah-ü Taala: Meleklerin ona, yani: Resulüllah efendi-mize salât okuduklarını da bize haber verdi. Salâtın ve selamın en faziletlisi, Resulüllah efendimize olsun.
Bundan başka, Allah-ü Taâlâ, insan ve cin neslinden mümin olanlara: Resulüllah S.A. efendimize salāt ü selåm getirmelerini em-retti.
Bize emrettiği şekilde: Efendimiz Muhammed'e salât ve selâm ol-sun. Keza: Ona salát ve selâmın her çeşidini yapan âline ve ashabına da olsun.
Sonra..
Sübhan olan Yüce Allah, insan nev'ini cümleden mükerrem; akıl. fehim, idråk, anlayış ve ilim ile cümleden müfahham (saygı gören); karada, denizde, uzak yerlere gitmede, kendini ve yüklerini götürmek için binek ihsanı ile muazzam kılıp temiz ve påk şeylerin in'amı ile nimete erdirmesinin sırrı ve hikmeti: Zatını tevhid ve ona çeşitli iba-detle kulluk olduğunu:
-«Ben, cinleri de; insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.» (51/56)
Meâline gelen âyet-i kerimesi ile anlattı.
İbadet çeşitleri arasında; dünyanın ve âhiretin beliyye ve aza-bından kurtulmaya, iki cihanda saadete ermeğe Resul-ü Ekrem'e S.A. salât ve selâm ibadetinin cümleden tam olduğuna dair:
-«Şüphesiz, Allah ve melekleri o Peygambere çok salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin; tam bir teslimiyetle selâm verin.» (33/56)
Meâline gelen âyet-i kerime ile işaret buyurduklarından ötürü; bütün ashab-ı kiram (Allah onların cümlesinden razı olsun), namlı İlim sahipleri, büyük meşayih (Allah onlara rahmet eylesin), türlü türlü salát ile Resulüllah'a S.A. intisap edip salâvatı vird edindiler.
**
<<Şüphesiz, Allah ve melekleri
YanıtlaSilo peygambere çok salât (ve tekrim)
ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin; tam bir teslimi-
YanıtlaSil
Yuksel23 Ağustos 2025 19:39
yetle selam verin
YanıtlaSil
Yuksel23 Ağustos 2025 19:40
Ahzab Suresi 56 ayet
ALTINOLUK
YanıtlaSilEVDE
OKULDA
DÜĞÜNDE
CAMIDE
MİSAFİRLİKTE
ISTE
HİZMETTE
TRAFİKTE
SAVAŞTA
BARIŞTA
Din Muameledir
Hayata Dair Her Şeyde İslâm Ölçüleri
zümre
YanıtlaSillinde (zümera) gireceği belirtildiği için bu ad verilmiştir]
zümre 1 : زهره grup, topluluk, takım, kısım 2.cemaat, camia 3.tür, cins
zümre-i muvahhidin زمرة موحدين : muvahhidler zümresi, Allah'ın (c.c.) birliğine inananlar topluluğu
zümre-i mübareke زمره مبارکه mübarek mübarek topluluk
zümre-i Nuriye زمرة نوريه : Ustad Bediüzzaman Said Nursi'nin eserlerinden Kur'an ve iman derslerini alanlar topluluğu
zümre-i safiye ve halise زمرة صافيه و خالصه : saf ve halis zümre, tertemiz ve ihlas sahibi (her yaptığını Allah (c.c.) rızası için yapan), iş lerine ve ibadetlerine dünya hayatiyle ilgili başka amaçları katmayana bu gibi beklenti-lerden arınmış olan (safiye) ve her işi yalnız Allah'(c.c.) rızasını (hoşnutluğunu gözete rek yapan, tam ihlás sahibi (halis) mü'minler topluluğu
zümre-i tagut زمرة طاغوت taguta kul olanlar zümresi, şeytana uyan ve Allah'tan (c.c.) baş-ka şeyleri kendilerine "rab" edinenler toplu-luğu
1423
zürriyetçe
zümre-i tugyan زمرة طعيان : azgın zümre, Allah lar topluluğu (c.c.) ve peygamber tanımayan azgın inkårcı
zümrüd (zümrüt( زمرد : cam parlaklığında yeşil renkte değerli süs taşı
zümrüt-misal زمرد مثال : zumrüt gibi
zümrennar : Hristiyan din adamlarının belleri-ne bağladıkları kuşak, papaz kuşağı
zünnar-i inkâr زنار إنكار : inkar zünnarı, (mec.( inkâr işareti
zunob ذنوب : günahlar, kabahatlar, suçlar, kö tülükler (pür-zünüb: çok günahkar, günahla ra batmış)
zünüb-u medeniyet ذنوب مدنیت : Bati medeni yetinin günahları, kötülükleri
zürefa ظرفاء : zarif kimseler; kibar ve nazik sözlü, ince ve kibar davranışlı insanlar (bkz. zurefa)
zürriyet ذریت : nesil, soy; bir kimsenin soyun-dan gelenler
zürriyetçe ذريتجه : nesilce, soyca
...
14
YanıtlaSilZ
Zülkarneyn-i kudret
başlangıçta "dövme" tekniği ile üretilmiştir. Bu yolla ilk üretim, m.ö.XIII.yy, da Anado-lu'da Hitit'ler zamanına rastlar. Fakat de-mir, bir maden cevheri olarak veya uzaydan gelen bir meteor taşı olarak m.0.3000-2500 yılları arasında Anadolu'da (Alacahöyuk'te), Mezopotamya'da (Tel Asmar ve Ninova'da) ve Mısır'da fir'avunlar devrinde biliniyordu. Çin'de de çok eskiden bir maden cevheri ola-rak biliniyor olmalıdır. Zülkarneyn, gittiği doğu ülkelerinden birinde, demir külçelerini set yapımında kullanmıştır; yani, Makedon-ya'lı İskender'den belki de bin veya bin beş yüz belki de binlerce yıl önce "Bana demir kütleler getirin" sözünü (bkz.Kur'an 18/96), "Bana içinde demir bulunan taş halindeki demir cevherini getirin" şeklinde de anla-mak mümkündür.Bu demir filizi blokları, ısıtılıp akkor haline gelince birbiriyle kay-naşır. Demir 723 "c-900 °c arasında uygun bir derecede iken üzerine ergimiş bakır dö-külünce demir-bakır alaşımı meydana gelir. Böyle bir alaşım, son yıllarda Japonya'da elde edilmiş olup gemi sanayiinde kullanıl-maya başlanmıştır. Aslında demir ve bakır birbiriyle uyuşamayan iki metaldir. Bakırla demir bir araya gelince bakır demiri çürütür. Fakat, yukarıda belirtilen dereceler arasında belli bir noktada, teknik deyimi ile "demirin kafes yapısında" yani moleküler yapısında değişmeler meydana gelir ve bu "kritik" sı-caklıkta bakır moleküllerinin araya girme-sine ve alaşım meydana gelmesine elverişli bir durum ortaya çıkar. Böylece son derece dayanıklı bir madde elde edilmiş olur. Zül-karneyn'in yaptığı iş de budur.
"Böyle bir set niye ortada yok?" sorusuna ge-lince, Milât'tan yaklaşık bin, bin beş yüz yıl önce yapılan bir set, zamanla rüzgâr, yağmur, sel gibi dış etkenlerle üzeri örtülerek dağ zin-cirinin bir parçası haline gelmiş olabileceği rahatlıkla söylenebilir. Buna örnek Anado-lu'daki höyüklerdir, yani yığma tepelerdir. Truva höyüğü kazıldığında üst üste tabakalar halinde tam dokuz şehir bulunmuştur. Kon-ya ovasında Çatalcahöyük'te, toprak altında binden fazla evin içinde yer aldığı ve 6000 kişiye ulaşan nüfusun barındığı bir şehir bu-lunmuştur. Kızılırmak yayı içinde yer alan. Alacahöyük, Bozhöyük (Hattuşaş), Alişar gibi benzeri örnekler varken, Zülkarneyn'in yap-tığı seddin de başlangıçta, iki dağ zinciri ara-sında kalan ve boğazı kapayan bir set iken,
Zümer
YanıtlaSilamanla toprakla örtülerek, bu iki dağ zinci inin birbirinin devamı haline gelmiş olması akla çok yakın bir olaydır.
Nasıl ki ter terzilerin piri Hz.Idris, doktorların piri Hz. Lokman, demircilerin piri Hz. Davud b. kabul ediliyorsa, Zülkarneyn de set ya pımcılarının piri sayılabilir. Önemli olan Zül karneyn'in bu seddi nerede ne zaman yaptı ğı değil, önemli olan Kur'an'ın, Zülkarneyn örneği ile bize verdiği mesaj ve derstir. (bkz. Ye'cuc ve Me'cuc maddesi)
Zülkarneyn-i kudret دو القرنين قدرت güç ve kuy vetin Zülkarneyn tarafından kullanılan örne ği gibi
Zülkarneyn-misal ذوالقرنین مثال : Zulkarneyn gibi
zülkemäl (zü-l kemal ذو الكمال : kemal sahibi, sonsuz mükemmelliklerin sahibi [Allah (c.c.)]
zülkerîm (zü-l kerim( ذوالكريم : kerîm sıfatının sahibi; ikramı, iyiliği, bağışı pek çok olan [Al-lah (c.c.)]
Zülkifl ذو الكفل : Kur'an'da, peygamberlerden Hz.İsmail, İdris ve Elyesa anılırken ismi ge-çen bir zât (bkz.Kur'an, 21/85; 38/48). Kur'an onu, sabırlı ve en iyi kullardan olduğunu bil-dirmektedir. Onun hakkında daha fazla bilgi-ye sahip değiliz
Zülkifl-i ibadet ذوالکفل عبادت : Allah'a (c.c.) kul-luğun güzel bir örneğini veren Zülkifl'in iba-detinin örneği gibi (bkz.Kur'an, 38/48)
züll ذل : alçaklık, aşağılık, aşağılanmışlık, kü-çük düşmüşlük, horluk
zulminen ذو المنن : minnetler sahibi; sınırsız İyilik ve lütuf sahibi [Allah (c.c.)]
zülüf زلف : iki yanağa doğru sarkan kıvrımlı saç, saç lülesi (bkz.zülf)
zülüfvari زلف وارى : zülüf gibi
Zülyezen ذوالزن: Eski Çağ Yemen hükümdar-arından birinin ismi
ülzilet-il ardu زلزلت الارض : )kuyamette) Dün-ya'yı yıkan sarsıntı Süre-i iza zülziletilardu: Kur'an'ın 99.süresi olan Zilzal (Zelzele) Sû-resi)
umer زمر : zümreler, gruplar, insan topluluk-arı
umer زمز : Kur'an'ın 39.sûresi olan Zümer Süresi [Bu sürenin 71.ve 73.âyetlerinde, in-anların cehenneme ve cennete gruplar ha-
Zülkarneyn
YanıtlaSiln
NP) Zulkarneyn, buradaki işini bitirince do 14 doğuya doğru en fazla Çin Denizi Ruya yonelmiş ve Güneş'in doğduğu yere ka-dar gitmiştir (bkz. Kur'an, 18/90). Buna göre, enizi veya Sarı-deniz'e kadar gidebilirdi. Buradaki işi bitince de başka bir yöne (muhtemelen kuzeybatıya) Burada yaşayan halk. "Ye'cüc ve Me'cur" de-yonelmiş ve iki dağ arasındaki geçide varmış dikleri saldırgan, yağmacı, bozguncu bir top Juluktan şikâyetle Zülkarneyn'den yardım is temis, bu geçidi kapayacak bir set yapmasını istemiş ve bu iş için para ödeme teklifinde bulunmuştur. O, para teklifini kabul etme-mis, "Rabbimin bana verdiği imkan ve ni'met daha iyidir" demiş ve onlardan set yapımında kullanılmak üzere demir kütleleri ile erimiş bakır getirmelerini ve güçleriyle de yardım etmelerini istemiştir. (bkz. Kur'an, 18/93, 96). "Rabbimin bana verdiği imkân ve ni'met" ifadesinde geçen "Rabbim" sözünün mânâsı göz önüne alındığında, "benim sahibim ve terbiye edicim var demek olur ki, kendisinin Allah'ın (c.c.) terbiyesi altında O'nun emir ve kurallarına bağlı olduğunu, O'nun verdi-gi terbiye doğrultusunda hareket ettiğini, gâyesinin, Makedonya'lı İskender gibi Dun-ya'yı ele geçirmek, bir Dünya İmparatorluğu kurmak veya kuvvet yahut zorbalığı hak elde etmenin yolu olarak kullanmak değil, ter-sine, hakkı esas alıp barış ve huzuru bozan bozguncuları, saldırganları, yağmacıları, kan dokucüleri durdurmak, önlerini kesmek, sağ-lam bir setle durdurmak, insanların barış ve huzur içinde yaşamalarına katkıda bulunmak olduğunu anlatmış olmaktadır. Tarihte bu görevi üstlenen büyük şahsiyetler, bir çeşit Zülkarneyn sayılabilir. Bozguncu, yağmacı, saldırgan, kan dökücü, dünyada barış ve hu-zuru bozucu kişiler ve toplumlar ise bir çeşit Ye'cüc ve Me'cüc'dür. Kur'an, bunların hep-sini genel olarak ifade eden tipik bir örneği öne çıkarır ve tarih boyunca ortaya çıkmış ve çıkacak Ye'cüc ve Me'cüc'lere karşı, onları durdurmaya çalışan Zülkarneyn'lerin yanın-da yer almamızı, ona destek vermemizi telkin eder. Gerçekten de Kur'an, belli bir zaman ve yerde yaşayan insanlara değil, her devirde ve her yerde yaşayan insanlara bir bütün olarak hitab eder ve bütün insanlık için geçerli kur-tuluş reçetesini ortaya koyar.
Tarih boyunca bozguncu, soyguncu, kan dökücü, şer güçleri durduracak yalnız mad-di setler yapılması söz konusu değildir. Din
nevn
YanıtlaSil1421
Zülkarneyn
ve ahlak ve insani değerleri yıkmaya çalışan bozguncu ve inkära Ye'cuc ve Me'cuc'ler her devirde var olduğu gibi, bunları durdurmaya çalışan peygamberler ve onların manevi mi-rasçıları olan erenler, mücahidler, älimler, müceddidler ve mänen görevli şahsiyetler de her devirde var olagelmiştir. Kıyamete kadar da inkâr ve kötülük, iman ve iyilik arasında ki mücadele devam edip gidecektir. Kişiler ve toplumlar da, bu mücadelenin bir tarafında yerlerini almaktadır. Bu yer, ya kuvveti esas alıp ezen ve sömürenler tarafıdır veya hakkı esas alıp hakkı ve haklıyı koruyan, zulme kar-şı duran ve barıştan yana olanların tarafıdır.
Zülkarneyn ve yaptığı set ile ilgili karanlık noktalar üzerinde çeşitli sorular, yorumlar ve tartışmalar olmuştur. Zülkarneyn, iki dağ zinciri arasındaki geçiti kapatmak üzere de-mir ve bakır kullanarak bir set yapmışsa, bu set niye ortada ada yok? Oysa Kur'an'da, kıyamet günü gelince bu seddin yerle bir edileceği bil-dirilmiştir. (bkz.Kur'an, 18/98). Bu soruya cevap verebilmek için bazı bilgilere ihtiyaç vardır:
Bilindiği gibi, tarih öncesindeki zaman, dev-relere ayrılırken "Taş Devri" ile başlanır. Yontma Taş Devri, Ara Taş Devri ve Cilalı Taş Devri şeklinde birbirini izleyen bu devir-lerde insanlar, vurma, kırma, kesme, delme gibi işler için gittikçe geliştirdikleri taştan yapılmış aletler (araçlar) kullanmışlardır. Taş Devri'ni Maden Devri izlemiştir. Maden Devri de, Bakır Devri, Tunç Devri ve Demir Devri şeklinde ard arda gelen üç devire ay-rılır. İlk kullanılan metal bakır olmuştur. Sonra kalayla bakırın alaşımı olan tunç kul-lanılmaya başlanmıştır. Bakır ve kalay, eri-tilmesi (ergitilmesi), eğilip bükülmesi kolay metallerdir. İkisinin kaynaştırılmasından (alaşımından) elde edilen tunç ise daha sert bir maddedir. Altın ve gümüş de bu devirde işlenmeye başlamıştır. En son demir kulla-nılmaya başlanmıştır. Demir, 1530 c"nin, üstünde, yani çok yüksek sıcaklık derecesin-de ergir ve bu ergimiş demiri bir yerde tu-tacak kalıpların bu sıcaklığa karşı dayanıklı olması, yani ergime derecesinin demirden daha yüksek olması gerekir. Bu sebeplerle demir daha geç bulunmuş ve bu buluştan sonra demirden yapılmış eşya ve araçlar kul-lanılmaya başlanmıştır. Demirden yapılmış eşya, eserler, araç ve gereçler, silahlar vs.
2
Z
YanıtlaSilZülfikar-ı mucizat
14
bırakılmıştır. Envar Neşriyat yayınları ara sında, hem Osmanlıca, hem de yeni yazı ile yayınlanmaktadır.
Zülfikar-ı mucizat ذوالفقار معجزات : mucizeleri anlatan Züfikar, Kur'an'ın Allah (c.c.) tarafın-dan gönderilen eşsiz ve mucize bir İlahi kitap olduğunun delillerini ve Hz. Muhammed'in (a.s.m.) mucizelerini anlatan Züfikar adlı ki tap.
Zülfikar-ı rahmet-i alem ذو الفقار رحمت عالم :-fikar adlı kılıcı gibi, inkârcıların inkar ve şüp helerini sağlam ve kesin delillerle kesip atan ve onları ger gerçek karşısında susturan eser. (bkz.Zulfikar)
Zülfikar-misal ذو الفقار مثال : Zufikar gibi (bkz. Zülfikar)
Zülkarneyn ذوالقرنين : Kur'an'da Kehf Süre-si'nde kendisinden bahsedilen bir zåt (bkz. Kur'an, 18/83-98). Kur'an müfessirleri (yo-rumcuları) bu zâtın kim olduğu, nerede, ne zaman yaşadığı, hangi topluma mensub ol-duğu konusunda farklı düşünceler ileri sür-müşlerdir. Fakat Allah'ın (c.c.) birliğine ina-nan, O'nun emirlerine uygun hareket eden biri olduğu konusunda birleşmektedirler. "Zülkarneyn" sözü, bir anlamıyla "iki boy-nuzlu" demektir. "Karn" sözünün nesil, devir, çağ gibi başka mânâları da vardır. Yorumcu-lara göre bu söz, onun iki boynuz şeklinde çıkıntısı olan bir miğfer veya başlık taşıdığı-na veya hem Batı'da, hem Doğu'da hükmünü yürüten büyük bir hükümdar olduğuna, ya-hut hem maddi hükümdarlık gücüne, hem de Allah'ın (c.c.) bağışı olan mânevi güce sahip olduğuna işarettir. Kur'an ona Allah'ın (c.c.) büyük imkânlar verdiğini, onun bozguncu ve yağmacı toplumların zulmünü durdurmak ve insanların barış ve huzûr içinde yaşamalarını sağlamak gibi bir görevi üstlendiğini bildirir. (bkz.Kur'an: 18/84, 85, 86). (Meälen): "Biz, ey Zülkarneyn, onları istersen cezalandır, ister-sen onlar hakkında iyilik yolunu tut, dedik" cümlesinde "Biz dedik" sözü, "ona vahyettik" mânâsına alınabileceği gibi, "dolaylı olarak ona bu emrimizi bildirdik" mânâsına da alı-nabilir. Bu ikinci mânâsiyle alınırsa, Kehf Sûresi'nde bildirildiği gibi, Hz.Mûsa'nın Hz. Hızır'dan ders alması gibi Zülkarneyn'in de Hz.Hızır'dan ders aldığı anlaşılabilir. Onun için İslâmî kaynaklarda Zülkarneyn'in pey-gamber olduğuna dair kesin bir kanaat yok-tur. İsminin başındaki "zü" (sahip) takısı bu-
alfikar mucizát
YanıtlaSil1420
Zülkarneyn
lunan isimler eski Yemen hükümdarlarında da, "Züyezen" örneğinde olduğu, görülmek tedir. Kur'an'da da, "Zülkifl" ve "Zünnun" gibi "zu" (sahip) takısı almış bazı zatların İsimleri geçmektedir. (bkz. Kur'an, 21/85, 87; 38/48). Bazı İslâmi kaynaklar, Zülkarneyn'ın esas adının "İskender" olduğunu ileri sür mekte iseler de, milattan önce 356-323 yılları arasında yaşamış olan Makedonya Kralı Bu yük İskender (Aleksandros) ile bir ilgisi yok tur. Makedonya Kralı Büyük İskender, çok ilahlı (politeist) dine bağlı bir toplumda ya-şamıştır. Onun, tek ilaha inanmaları için halkına çağrıda bulunduğu, düşünceler ileri sürdüğü veya kendisinin tek ilaha inandığı yolunda açık bir belge ve bilgi yoktur. Büyük İskender'in gâyesi bir dünya imparatorluğu-nu kurmaktı. İlk gençlik devrinde eski Yunan filozofu Aristoteles'ten öğrenim görmüştür. (bkz.Aristo). İskender'in babası Makedonya Kralı II.Filip, ölünce yerine oğlu İskender, yirmi iki yaşlarında kral olmuş ve Anadolu'ya geçerek, Persler'e (eski İranlılara) karşı Asya seferine çıkmış (m.ö.334), Persleri yendikten sonra "Asya Kralı" ilan edilmiş, Doğu seferine devam ederek İran üzerinden Hindistan'a ka-dar gitmiş ve dönüşte hastalanarak Babil'de 33 yaşında ölmüştür. Onun hiçbir yerde Zül-karneyn gibi bir set yaptığına dair tarihe geç-miş bir kayıt da yoktur.
Kur'an, Zülkarneyn'in önce batıya gittiğini, Güneş'in battığı yere kadar ilerlediğini ve orada Güneş'i, kaynar balçıktan bir gözde batar bulduğunu bildirmektedir (bkz.Kur'an, 18/86). Bu ifadeye göre Zülkarneyn, batı-ya doğru en fazla Atlas Okyanusu'na kadar gidebilirdi. Güneş'in, batarken aldığı kızıl renginin veya bakır renginin, dalgalı deniz üzerindeki yansıması, denizi kaynayan bir kızıl balçık görünümüne çevirdiği için, "kay-nar haldeki balçık bir gözde battığını gördü" sözü; bu güzel manzarayı ifade etmektedir. Şair Ahmed Haşim, böyle bir bir manzarayı şöyle tasvir eder:
"Sular sarardı... kızıl havaları seyret ki akşam olmakta./Sular mı yandı? neden tunca benzi-yor mermer?"
Zülkarneyn, burada zalimlik yapan bir top-lum bulmuş, duruma göre onları cezalandır-mak veya ıslah etmek yolundan birini seç-mekte serbest olduğu kendisine Allah (c.c.) tarafından bildirilmiştir. (bkz.Kur'an, 18/86,
4
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT SERHI
Müellif Merhum Ebu Abdillah
Şimdi, müellif merhumu anlatalım.
Zamanının kutbu, vaktinin eşsiz ferdi, ilim ve takvada yekta, zühd ve salahta kendisine uyulan bir kimse idi. Bu zatın, kısaca şerefli künyesi şudur: EBU ABDILLAH,
İsm-i şerifi şudur: Muhammed b. Abdirrahman b. Ebi Bekir b. Süleyman Cezuli..
Hasep nesep sahibi olup, Hz. Hasan'ın ra. påk soyundandır. Onun påk ırkından gelmiş olup, şerif, asil, zeki, edip bir zattır.
Zikri geçen müellif Şeyh Hazretleri, önceleri Cezul'da, sonraları Semlal da flim, iyi hal sahibi, tedrise devam eden, duası makbul bir zat olup, kerameti zahir idi.
Bundan sonra, Fas diyarına göç etti. Orada da tedris yapıp, kul ların İrşadı ile meşgul oldu.
Bir gün, şöyle bir hadise oldu:
Şeyh Hazretleri bir kuyu başına vardı. Orada abdest almak isti yordu. Kuyunun su çekecek Aleti olmadığından, ne yapacağını bile-medi; durdu.
Bu sırada, bir kız, yüksekçe bir yerden, Şeyh'ın bu şaşkın halint gördükte; ona hitab ederek şöyle sordu:
Sen kimsin?. Neden öyle şaşıp kaldın?.
Şeyh, kova getireceği ümidi ile kendisini kıza tanıttı ve halini bildirdi. Kız, onun bu halini şöyle cevaplandırdı:
İnsanlar, sizi hayır ve kerametle överler. Sana gelince: Ku-yudan bir su çıkarmaktan aciz kaldın; şaşırdın.
Böyle dedikten sonra; gelip kuyuya üfürdü. Allah'ın izni ile, ku-yunun içinden su dışarı taşıp akmaya başladı.
Şeyh abdest aldıktan sonra, kıza sordu:
Celâl ve ikram sahibi Allah adına sana and içiriyorum; sen bu keramete hangi amel sebebi ile nail oldun?. Bana haber ver.
Kız, cevabında şöyle diyerek durumunu anlatıp haber verdi:
Cenab-ı Resulüllah S.A. hazretlerine, salavat-ı şerifeyi çok getirip ve bu getirdiğim salavat-ı şerifeye devamla nail oldum.
**
Bazı meşayihten şöyle anlatılmıştır:
Adı geçen Şeyh, bu kızın kerametinden hayrete düştü. Sala-vat-ı şerifeye tam rağbet gösterdi ve:
Acaba hangi salavat-ı şerifeye devam etsem?.
Diye düşünüp endişeye daldı. Hatta o gece, bu düşünce sebebi ile, uykusu gelmedi.
KARA DAVUD
YanıtlaSil5
O gece, mehtaplı bir gece idi. Öyle düşünüp yatarken, hanımı yatağından kalktı, en güzel elbisesini giydi. Örtüsünü örttü; evden dışarı çıktı.
Bunu gören Şeyh'ı kıskançlık tuttu:
Acaba, bu vakitte nereye gidiyor?.
Diye, İçinden söylendi. Öfke ile kalktı; ardından dışarı çıkınca gördü ki: Deniz sahiline doğru ilerliyor. Önünde bir arslan, ardında bir arslan; ona gece bekçiliği ediyor.
Şeyh'in hayreti arttı. Uzaktan gözeterek, peşine düştü. Hatunun, deniz kenarına gittiğini gördu.
O denizin ortasında; ıssız, küçük bir ada vardı. Arslanlar, deni-zın kenarına yattılar. Hatun da, su üstünden yürüyerek o adaya çık-ti. Sonra, abdest aldı; teheccüd namazına durdu.
Ålemlerin Rabbı Hazretlerine ibadetini, tazarru ve niyazını ta-mamladıktan sonra, yine su üzerinden yürüyerek kenara geldi. Ars-lanlar da kalktı; önceki gibi, biri önde: biri ardında yürümeye baş-ladı.
Şeyh, durumu gördükten sonra; ondan önce eve gelip yatağına yattı. Uyku sureti gösterdi.
Hatunu da geldi; önceki elbisesini giydi, yattı.
Bu hatun, bunu her gece mi yapıyor?.
Diye düşündü; üç gece, onu gözetledi. Gördü ki: Her gece bu minval üzere, adı geçen adaya gidiyor; ibadetini, tazarruunu yapıp dönüyor.
Üçüncü gecenin sabahı oldukta; bu sırrı hatununa sual etti. Ha-tunu şöyle dedi:
Siz, bu işe şimdi mi vakıf oldunuz?. Çok senelerdir ki, bu benim âdetimdir.
Bunun üzerine Şeyh sordu:
Acaba, siz bu keramete ne sebeple vâsıl oldunuz?.
Hatunu anlattı:
- İkrama nail olan, faziletli kılınan Resul ü Nebi Hazretlerine salavat-ı şerife okumayı hiç bırakmadan devam edip durduğumdan nail oldum. Salavatların en tamı ve en kemallisi onun üzerine olsun.
Şeyh:
Devam ettiğiniz bu salāvat-ı şerife hangisidir?.
Diye sorunca, kadın durdu; cevap vermedi. Şeyh, ısrarla üzerinde durup sorunca, şöyle dedi:
- Bu gece istihare edeyim; izin olursa cevap vereyim.
Sabah oldu; hatun şöyle dedi:
- Açıkça söyleyeyim, haber vermeğe izin yoktur. Ancak, sala-vat-ı şerifeleri topla; onların içinde varsa:
- Vardır.
Diye haber veririm.
**
6
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT SERHI
Bunun üzerine Şeyh, Ise girişti. Muteber kitaplardan, asrinda Osten aldığı Cenab-ı Resulüllah'in S.A. pak dillen alavat-i şerifeleri; ashab-ı kiramin r.a. tazim okuduğu salavat-i şerifeleri; ulema-i kiramin. k seçtikleri salavat-i şerifeleri toplad şayan büyük meşayihten fle talim lim buyurduğu salāvat-1 tekrimi ile birleştirip okuduğ meşayih i izamın vird olarak Böylece, güzel bir kitap telif etti. Telif ettiği bu kitabı hatununa oku duğu zaman:
-İçinde birkaç yerde vardır.
Diye anlattıktan sonra, şöyle dedi:
- Bu kitabı okumaya devam edenin, Allah'ın rahmetine väl Yüce Hazretin makbulü olacağına şüphe yoktur.
Şeyh, bu kitabın ismine:
DELAIL'ÜL - HAYRAT VE ŞEVARIK'UL - ENVAR..
Dedi. Şu demeğe gelir:
HAYIRLARA DELILLER VE PARLAYAN NURLAR..
Bu isim, gerçekten verildiği esere uygundur.
Hak Taală, bu zatın çalışmasını şükrana layık, makbul; günah larını bağışlanmış; kendisini umumi rahmetine vâsıl eylesin. Amin!.
Sonra..
ŞEYH (1) Fas'tan çıkıp deniz sahilindeki Esfa diyarına gitti flim, amel ve müridlerin terbiyesi ile meşgul oldu. Orada, on dört sene ikamet etti. Bundan sonra, çıkıp Fuğal diyarına gitti. Orada dahi, bu: DELAIL'ÜL-HAYRAT kitabını talim ve heşre başlayınca, yakın ve uzak bölgelerden, çevresine çok insan toplandı.
Şöyleki: Kendisinden feyz alarak kemale eren ve irşada kadir olanlardan 12.165 (on iki bin yüz altmış beş) kadar müridi, kendi sinden sonra, halkı irşada devam etti.
Ve.. kendisi, o diyarda: Hicri tarihe göre; 16 rebiülevvel 870 (M. 1465) günü sabah namazının ilk rikâtının, yahut ikinci rikâtının ikinci secdesinde ebedi âleme tesrif ettiler. Vefat sebebi: Zehirlenme idi.
Biz, Allah İçiniz; ona döneceğiz; Allah o zata rahmet eylesin Kabrini nurla doldursun. Ahiret åleminde, şefaatlerini bize nasib eylesin. Amin!.
O diyarda, yaptırdığı cami-i şerifin içine, öğle namazından sonra defnolundu.
(1) ŞEYH: Burada şerhi yapılan, DELAİL'OL HAYRAT müellifidir. Bu He, kısaca adı öyle geçecektir.
nin sonu; (M.N.) 142:Zühre, 12. nota; (1.1.) 28, 34, 277; (Ş.) 36:3. Şua, Münacât; (S.) 213:18. Söz; (S.) 242:20. Söz, 2. mak
YanıtlaSilBediüzzaman'ın dünyaya bakışı. (T.H. Iç. R.) 1:24; ($.) 360: 14. Şua
Bediüzzaman, dünya verilse birtek iman hakikatini fedå etmi-yor. (M.) 38:9. Mektup
Bediüzzaman dünyevî bütün menfaatleri hizmetine feda etmiş (E.L.) 2:115.
Bediüzzaman düşmanın ifratını kırdığı gibi, câhil dostların tef-ritine de karşı çıktı. (Mh.) 45:1. maka., 12. muk.
Bediüzzaman'ın edebî cephesi. (T.Н.) 19.
Bediüzzaman Ehl-i Beyttendi. (S.T.Ten.) 168:28. Lem'a; (Ş.) 374:14. Şua; (E.L.) 1:261.
Bediüzzaman ehl-i dalâlete karşı vakar ve izzetini muhafaza et-miştir. (L.) 176-178:22. Lem'a, 3. işaret; (Ş.) 386:14. Şua
Bediüzzaman ehl-i dünyayı ve dünyalarını sevmiyor. (Ş.) 396:14. Şua
Bediüzzaman'ın ehl-i imana karşı takındığı tavır. (K.L.) 186.
Bediüzzaman ehl-i siyasete karşı kullandığı şiddetli kelimeleri niçin hafifletti? (E.L.) 2:84
Bediüzzaman'ın elinde siyaset topuzu yoktur. (E.L.) 1:156.
Bediüzzaman'ın Emirdağ hayatı. (T.Η.) 395-470.
Bediüzzaman'ı Emirdağ'da kurşunladılar. (T.H.) 400:Emir. hay
Bediüzzaman Emirdağı bir dershane olarak görüyor. (T.H.) 400: Emir. hayatı
Bediüzzaman'ın en son aldığı ders. (T.H.) 44.
Bediüzzaman en büyük hileyi hîlesizlikte görüyor. (Ş.) 390 395:14. Şua
Bediüzzaman ene ile yola çıkmamış. (M.) 412:29. Mektup, 6. kısım, 5. desise
Bediüzzaman'ın esâreti. (E.L.) 1:152; (S.T.) 123, 125:8. Lem'a; (L.N.) 57; (T.H. İç. R.) 1:28; (L.) 234:26. Lem'a, 9. ricâ
Bediüzzaman esarette Çarın dayısı için ayağa kalkmadı. (Ş.) 441-443.
FIHRIST/82
Bediüzzaman'ın esåret dönüşü Vardaki haleti ndiyesi (L.) 247:26. Lem'a, 13. rică
YanıtlaSilBediüzzaman'ın esåretten kurtulması. (L.) 234:26. Lema, 9. rich
Bediüzzaman'ın eserlerinde siyasete yer vermesinin sebebi (T.H. İç. R.) 1:32.
Bediüzzaman eserlerini para karşılığında satın alıyordu. (EL.) 2:37, 38, 44; (E.L.) 1:252, 253.
Bediüzzamanı'ın en mukaddes maksadı, şeriatın hükümlerini icra ve tatbik etmekti. (D.H.Ö.) 32; (T.H.) 64.
Bediüzzaman esirken Rusya'daki tehlikenin Türkiye'ye gelme sinden endişe etmişti. (E.L.) 2:149.
Bediüzzaman'ın eserlerinin edebiyatın bazı kaidelerine muhalif olmasının sebepleri. (Mn.) 15.
Bediüzzaman'ın eserleri sünuhat-ı kalbiyedir. (S.) 709:Konf.
Bediüzzaman'ın eski eserleri Arap abasını, Türk pantolonunu giymiş külahlı bir Kürtür. (Mn.) 13.
Bediüzzaman'ın eşkiyalarca tutulması. (T.H. İç. R.) 1:18.
Bediüzzaman, eşitlik ve kardeşliği Abdülhamid devrinde tumar-hânede, Meşrûtiyet döneminde de hapishanede gördüğünü söylüyor. (D.H.Ö. İç, Reç.) 1:62.
Bediüzzaman en zor şartlarda dahi namazını kıldı. (T.H.) 401: Emirdağ hayatı
Bediüzzaman eserlerinde tefekkürü ders veriyor. (T.H.) 400: Emir. hayatı
Bediüzzaman'ın Eskişehir'e gitmesi. (T.H.) 569:Afyon hayatı
Bediüzzaman Eskişehir hapsinden çıktıktan sonra Kastamonu'-ya sürüldü. (T.H.) 249: Kastamonu hayatı
Bediüzzaman'ın Eskişehir hayatı. (T.H.) 191-246.
Bediüzzaman Eskişehir hapsinde insanlarla bir arada bulunmak-tan ve konuşmaktan men edildi. (S.T. Ten) 149:28. Lem'a
Bediüzzaman eski hükümetleri tenkit etti. (T.H.) 578:Afyon hay.
FIHRIST/83
Od rares) yanmay(mca), çıkarak (baca) tütemez. Oğlan olsun, kız olsun, ayağı-kolu düz olsun! bog oglan çocuk bağ alması, kız çocuk dağ alması
YanıtlaSil501
StaOful okusa, kadı olur; kız okusa, cadı olur. Oglun var mi, pazar aşı tattırma: kızın var mi, el evinde yattırma! huop
Ke
Ok yayından çıktı.
On parmağın hüneri, gözün nuru
, Onmaz, bitmez, kapıdan gitmez.
Ortak malt, it yiyemez.
Oynak at, culunu yırtar.
Ofkevle kalkan, zararla oturur. (Opkemen kalkkan, zararman oirir.)
Öksüzün karnı dokuzdur.
Öküz altında buzağı arama!
Öküz öldü, ortak ayrıldı.
Öküz tuz yalayanda, buzağı da tuz yalar.
12. Öküze boynuz, ağırlık etmez.
513. Ölen koyun, kurttan korkmaz. (Ölgen koy, kurttan korkmaz.)
5514. Ölen sığır (inek), sütlü olur.
14515. Ölenin ardından ölünmez.
4516. Ölüleri anarsan, dirinin hazzı (zevki) kaçar.
15517. Ölümden başka her şeyin çaresi bulunur.
15518. Ölümle pazarlık olmaz.
15519. Ölümü gören, sıtmaya razı olur.
15520. Ölüsü olan, bir gün ağlar, delisi olan, her gün ağlaı
15521. Özün, sözün bir olsun!
15522. Padişahın emri, üç gün sürer.
15523. Pamukçu, ak köpekten hoşlanmaz.
15524 Para ile imanın kimde olduğu bilinmez.
15525. Paran olsa, kefil ol; işin yoksa, şahit ol! (Paran bolsa, kefil ol; işin bolmasa.
sait ol!)
15526. Parasıyla değil, sırasıyla.
15527. Parasız pazar, kefensiz mezar.
15528. Parayı para kazanır.
15529, Parsa toplamak, davulcuya yaraşır
15530. Pehlivan da olsan, aşağıdan al!
25
ve
da
le
n
k
500
YanıtlaSil15463 Malı gider, maymunu kalır.
15464. Malm fazlası göz çıkarmaz.
15465 Mart ayı, dert ayı
15466. Mart kapıdan baktırır, kazma-kürek yaktırır.
15467. Mart kurak. Nisan sulak
15469. Mecliste dilini, sofrada elini kısa tut. (Mecliste tilinni, sofrada elinni kiska na
15468. Maymun, gözünü açtı.
15470. Memleketin kör olsa, bır gözünü yum!
15471 Merhametten maraz hasıl olur. (Merhametten maraz asıl bolır.)
15472. Meyvalı ağacın başı eğik olur.
15473. Meyvanın iyisini kurt yer.
15474. Miri çeşmesinden su içme. (Miri şeşmesinden suw işme.)
15475. Misafir gelse, et pişer, et pişmese, bet (yüz) pişer.
15477. Misafir misafirden hoşlanmaz, ev sahibi ikisinden de.
15476. Misafir, kısmetiyle gelir.
15478. Misafir üstüne misafir olur, ev üstüne ev olmaz.
15479. Misafirin günü uza(r)sa, itibarı kısalır.
15480. Mollanın karnı beştir, biri her vakit boştur.
15481 Mürekkep yalamakla älim olunmaz.
15482. Namazda gözü olmayanın, ezanda kulağı olmaz.
15483. Namus gitse, gelmez geri; yoktur onun, belli yeri.
15484. Nankör, yediği tabağına tükürür. (Nankör, aşağan şanağına tükirir.)
15485. Ne ek(er/sen, onu biçersin.
15486. "Ne oldum" deme, "ne olacağım" de!
15487. Ne olsa gelir felekten, deve geçer elekten.
15488. Ne ölüsüne ağlar, ne dirisine güler.
15489. Nerede akşam, o yerde sabah.
15490. Nerede birlik, o yerde dirlik.
15491. Nisanda altı arık, altı arığa koyun çarığı. (Abirlide altı arık, altı arıkka koy şarık
lokmasın berir.)
15492. O kadar iyidir, ki ağzındaki lokmasını verir. (O kadar iygidir, awuzından
15493. O kadar kusur, kadı kızında da var.
15494. Od (ateş) ile bar(ujt bir arada durmaz.
15495. Od (ateş) ile oynamanın şakası olmaz
15496. Od (ateş) olmayan yerde, duman olmaz.
24 Kalb Alemi
YanıtlaSilHakikate åmå olan bu tip kalbler, enbiya ve evliyânın kendilerine sundukları kurtuluş reçetelerini ve hidayet mes alelerini, nefsani ve behi mi arzularına ters düştüğü için itiraz ile karşılar yahut bigåne kalmak olmayan bir hayal dünyası îmâr ederek onda avunmaya çalışırlar bahtsızlığına düşerler. Nefislerinin aldatıcı telkinleriyle ölüm ve ahiret
bi bunlar da şahsiyetlerinde meknüz olan menfiliklerin sultası altına gire Yarasalar -fitri temayülleri icabı olarak- kararılıklardan hoşlandığı gi rek sefaletlerini seädet sanmanın bedbahtlığı içinde yaşarlar. Böyleleri Üstad Necip Fazil'ın tabiriyle "hayat süren leşler" olarak, cesetlerinin hamallığı içinde yaşarlar. Yine onların bu hali şair Mehmed Akif'in:
"İmândır o cevher ki İlâhî ne büyüktür!
Imansız olan paslı yürek sinede yüktür!" beytini hatırlatmaktadır.
Neſsäniyet ve îmânsızlık batağına saplanmış olanlar, ölüm anının korkunç zelzeleleri ve ölüm meleğinin ateşli darbeleri ile hakikat alemi-ne uyanırlarsa da artık bu teyakkuzdan hiç bir fayda elde edemezler. Çünkü mükellefiyet, Ademoğlu için ölüm meleğini karşısında göreceği ana kadardır. O andan sonra fırsat bir daha ele geçmemek üzere zayi olmuş demektir O zamandaki rücü ve nedâmet, tıpkı Firavun'un ölüm ânında geç kalmış tasdiki ve secdeye kapanışı gibi faidesizdir. Artık böy lelerinin bundan sonraki akıbeti, Cehennem'in cesetleri yuttukça iştihāsı kabaran alevden kucağı olacaktır.
Üçüncü nevi kalbler de; hastalıklı olanlardır. Böyleleri sıhhatli
ve ölü olan kalbler arasında mutavassıt bir mevkîdedirler. Bunların hali: bedenen hasta insanların muzdarip hayatına benzer. Ne dünyevi hayat-lanında bir ahenk, ne de içlerinde bir huzur vardır. Ic âlemlerindeki belir-sizlik dış âlemlerini; dış älemlerindeki düzensizlik de iç âlemlerini menti tesir altında bırakır. Dimağlarındaki karmaşa, tüm hâl ve hareketlerine sirayet eder. Bu tip hasta ve qafil kalbler: şüphe, kararsızlık ve tutarsız-lik girdaplarında bocalayan; cehâlet, sehevât ve ihtirasları sebebiyle bi-Jurmum ahlaksızlıklara düsme ihtimaliyle her an karşı karsiva bulunmak gibi månevi illetlere måruzdurlar.
Kalb Alemi 25
YanıtlaSilAyet-i kerimede bu zümre hakkında Cenab-ı Hak:
فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا ۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا
يكذبون (١٠)
"Onların kalblerinde hastalık vardır, Allah da onların hasta-lıklarını artırmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle on-lar için elim bir azap vardır." (el-Bakara 2/10) buyurmuştur.
Şüphe; bir hakikat dalına konamamak süretiyle feyizli bir rühânī hayattan mahrüm kalma hastalığıdır ki, kalblere månen ölüm sarılığı ge-tirir. Yine kalbi tatmin edecek îmâni istikrardan mahrūmiyet, onları da-imi bir huzursuzluk hastalığına mübtelä kılar.
Cehâlet; hakikat mahrûmiyetinin ızdırabını dahi bilemeyecek dere-cede bir körlük ve zavallılık ile acı ve karanlık bir mahrûmiyet yoludur. Bu hål kendilerini istilā ederek onları sonu mutlak hüsrån ve feläket olan bir yolda yürütür.
Şehevät ve ihtiraslar; kalbin rikkatini kaybederek duyarsızlaşması neticesinde doymak bilmeyen arzuların muhāsarası altında bulunması hastalığıdır. Bir nevi emel çılgınlığıdır ki, sükünet bulacağı ve karar kıla-cağı yegane yer, selvilerin koyu gölgeleri altındaki kabristanların kara toprağıdır.
Ahlaksızlık: kalbin mânevi kanseridir. Vaktinde tedavi görülürse Al-lah'ın izniyle şifa bulunabilir.
Kalbin korkunç bir hastalığı da katılıktır ki, zarif ve latif neş'elerin, insānī duyguların, rühânī akislerin, närin temaslarını duymamak mahrů-miyetidir. Böyle kalbler itaat tanımaz, irşad sesi dinlemez, inilti-feryād duymaz, merhamet ve şefkat nedir bilmezler. Taşlar bu kalblere nazaran daha yumuşak ve sevimli kalır. Cenab-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de bilvesile bu hakikati şöyle ifāde buyurmuştur:
"(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalbleriniz katılaştı. Artık kalbleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öyle-
6
YanıtlaSilDELÅILI HAYRAT ŞERHİ
Bunun üzerine Şeyh, işe girişti. Muteber kitaplardan, asrında ya-şayan büyük meşayihten aldığı Cenab-ı Resulüllah'ın S.A. påk dilleri ile talim buyurduğu salāvat-ı şerifeleri; ashab-ı kiramın r.a. tazim ve tekrimi ile birleştirip okuduğu salavat-ı şerifeleri; ulema-i kiramın, meşayih-i izamın vird olarak seçtikleri salavat-ı şerifeleri topladı. Böylece, güzel bir kitap telif etti. Telif ettiği bu kitabı hatununa oku--duğu zaman:
İçinde birkaç yerde vardır.
Diye anlattıktan sonra, şöyle dedi:
Bu kitabı okumaya devam edenin, Allah'ın rahmetine vâsıl, Yüce Hazretin makbulü olacağına şüphe yoktur.
** **
Şeyh, bu kitabın ismine:
- DELAİL'ÜL - HAYRAT VE ŞEVARIK'UL - ENVAR..
Dedi. Şu demeğe gelir:
HAYIRLARA DELİLLER VE PARLAYAN NURLAR..
Bu isim, gerçekten verildiği esere uygundur.
Hak. Taâlâ, bu zatın çalışmasını şükrana layık, makbul; günah-larını bağışlanmış; kendisini umumi rahmetine vâsıl eylesin.
Amin!.
* **
Sonra..
ŞEYH (1) Fas'tan çıkıp deniz sahilindeki Esfa diyarına gitti.
İlim, amel ve müridlerin terbiyesi ile meşgul oldu. Orada, on dört sene ikamet etti. Bundan sonra, çıkıp Fuğal diyarına gitti. Orada dahi, bu: DELAİL'ÜL - HAYRAT kitabını talim ve heşre başlayınca; yakın ve uzak bölgelerden, çevresine çok insan toplandı.
Şöyleki: Kendisinden feyz alarak kemale eren ve irşada kadir olanlardan 12.165 (on iki bin yüz altmış beş) kadar müridi; kendi-sinden sonra, halkı irşada devam etti.
Ve.. kendisi, o diyarda: Hicrî tarihe göre; 16 rebiülevvel 870 (M. 1465) günü sabah namazının ilk rikâtının, yahut ikinci rikâtının ikinci secdesinde ebedî âleme tesrif ettiler. Vefat sebebi: Zehirlenme idi.
Biz, Allah içiniz; ona döneceğiz; Allah o zata rahmet eylesin. Kabrini nurla doldursun. Åhiret âleminde, şefaatlerini bize nasib eylesin. Amin!.
O diyarda, yaptırdığı cami-i şerifin içine, öğle namazından sonra defnolundu.
**
de, kısaca adı öyle geçecektir. (1) ŞEYH: Burada şerhi yapılari, DELAİL'ÜL-HAYRAT müellifidir. Bu gerh
KARA DAVUD
YanıtlaSil7
Aradan, yetmiş yedi sene geçtikten sonra; o diyarı küffar muha-sara etti Oranın ahalisi, ümidini kesti. Bunun üzerine, Şeyh'in mü-ridlerinin müridi olan bir zat:
-Biz, şeyhimizin cesedini burada bırakamayız. Kemiklerini ol-sun; beraberimizde İslâm diyarına götürürüz.
Diyerek, kabri açtı.
Niyetleri, onu alıp Marakeş'e götürmekti. Cesedi çıkarıp bakınca gördüler ki: Vücud-u şeriflerine hiç bir değişme gelmemiş; nasıl defnolunmuş ise.. öyle duruyor. Koydukları gibi buldular.
Hatta sevenlerden biri: Alnına parmağı ile basınca, kan dağıldı; kaldırınca yine toplandı. Hayattaki insan gibi oldu. Orada bulunan avam ve havas tabakasından herkes bunu gördü.
Oradan getirip Marakeş diyarına defnettiler. Üzerine de bina (türbe) yaptılar.
Yakın ve uzak yerlerden, her zaman insanlar gelip vücud-u şe-rifinin rayihasını misk rayihası gibi alarak, çevresinde oturur; evrad okurlar. Şu anda dahi, o güzel koku: Türbe-i şerifelerinde mevcud ve bakidir; ki bu, ziyaret edenlerce malum bir durumdur.
Şerhi yapılacak olan, bu: DELAİL'ÜL - HAYRAT, kitabının çok üstün faydaları olduğundan; bu faydaları da, avam ve havas bildiği için pek çok kimseler vird edinmişlerdir.
Gerçi, mezhebimizin sahibi: İmam-ı Azam Hümam-ı Akdem Ebu Hanife Numan b. Sabit Küfi Hazretlerinin mezheb-i şeriflerinde; vird-ler, zikirler ve duâlar okunduğu zaman, manalarını bilmek şart olma-yıp, ancak lafzı doğru, yanlış okumaktan yana temiz olursa, ecre ve sevaba, okunanların üstün faydalarına nail olmakta şüphe yoktur.
Ne var ki: Okunanların latif manalarını düşünerek okunmasında ecir ziyade olup, faydalarının tez görüleceği belli ve açıktır.
Yukarıda anlatılan sebepten ötürü: Bu kusur dolu aciz fakir, ye-teneği kıt, alil darir (1) dahi; adı geçen kitabı, Türk dili ile kısaca şerh ederek Resulüllah S.A. efendimize bağlılık ve ona hizmeti murad eyledi.
Lâkin, bu hizmete; bu aciz kulun liyakatı olmayıp ancak Mevlâ'-nın yardım ve inayeti, o Yüceler Yücesi Rabbın başarı ihsanı ve hi-dayeti nasib olmasından ötürü oldu ve şu isim verildi: MUVAFFIK'-UL-HAYRAT Lİ NEYL'İL-BEREKAT Fİ HİZMETİ MENBAIS-SA-ADAT.. (2)
(1) Şerhi yapan zat, tavazu kabilinden kendini böyle vasfediyor; küçük göster mek istiyor. Halbuki büyük bir zattır.
(2) Bu ismin mânası şudur: SAADET MENBAI RESULÜLLAH'A S.A. HİZME EDEREK BEREKETLERE NAİL OLMAK YOLUNDA BAŞARIYA ULAŞTIRAN KİTA
DELAİL-İ HAYRAT ŞERHİ
YanıtlaSil8
lerden rica olunur: Hatasına vakıf olurlarsa.. silip düzelteler. Böyle Bunu okuyan kerem sahibi, hürmete lâyık, temiz kalbli kardes-ce: Hakkı ve doğruyu beyan edip eseri kuvvetlendirmiş olurlar. Bul-dukları noksanı tam yaptıkları için de, bol ecre nail olurlar. Cenab-Hak cümleye başarı ihsan eyleye..
Amin! Ya Muin!.
ان الرحم الرحيم
YanıtlaSilŞERH
MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ ŞERHI
Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
Müellif merhum, Kur'an-ı Kerim'e iktida ederek, Resulüllah'ın S.A. emrine göre hareket edip, BESMELE ile başladı.
BESMELE'nin manası:
Allah'ın adı ile.. (Bismillah)
Demek şu manayadır: Bu kitabı, Allah'ın adı ile okumaya başlı-yorum.
Rahman..
Şu manaya gelir: Öyle şanı yüce Allah ki, dünya âleminde; mü-min, kâfir ve cümle mahlukuna türlü nimetleri ile in'am edendir.
Rahim..
Şu manaya gelir: Öyle şanı yüce Allah ki, àihret evinde; ancak mümin kullarına af ve mağfiret, türlü türlü rahmet ile muamele edendir.
**
BESMELF'nin özellikleri:
BESMELE'nin özellikleri çoktur; ancak birkaçını aşağıya alaca-
ğız.
Şöyleki:
RESMELE'nin harfleri on dokuz tanedir. Cehennem zebanileri de on dokuz tanedir. Bu mana icabı: Besmele'ye devam edenleri, Yü-ce Hak, cehennem zebanilerinden emin kılar.
Gece ve gündüz yirmi dört saattir. Beş vakit namaz, onun beş saatine muadii olup, kalan on dokuz saatına da, bu on dokuz harf muadil olur. Bunun için: Bir kimse, beş vakit namazı eda ettikten sonra; her iyi, mubah işin haşında besmele okumaya devam ederse.. bütün vaktini ibadetle geçirme sevabına nail olur.
Bazıları şöyle anlattı:
Günahlar dört çeşittir:
a) Gece günahı..
b) Gündüz günahı..
DOÇ.DR. SAİT YILMAZ
YanıtlaSilABD İSTİHBARATI
1947-2014
499
YanıtlaSil15429. Kötü kişiye dokunma, belası sürülür: kazana dokunma, karası sürülür. (Camanga tiyme, belası cugar; kazanga tiyme, küyesi cugar.)
15430. Kötülere yâr olma, iyilerden ibret al!
15431. Kul borcu, hak borcu.
15432. Kul, kusursuz olmaz.
15433. Kul sıkılmayınca), Hıdır yetişmez.
15434. Kurbanın gözü, yaşlı olur.
15435. Kurdu dağdan açlık çıkarır.
15436. Kurdun ağzı yese de kan, yemese de.
15437. Kurdun gücü dişte, adamın gücü işte. (Borının küşi tişte, kişinin küşi işte.)
15438. Kurdun kartı (kocası) ulur.
15439. Kurt, dumanlı havayı sever.
15440. Kurt kartlayınca (kocayınca), itlere maskara olur.
15441. Kurt kocaldığını belli etmez, ite dişini gösterir.
15442. Kurt tüyünü değiştirir, huyunu değiştirmez.
15443. Kurt yavrusundan, it olmaz.
15444. Kurttan dost olmaz, domuzdan post.
15445. Kurunun yanında, yaş da yanar.
15446. Kusursuz dost ararsan, dostsuz kalırsın.
15447. Kuyruksuz tavuk, her gün piliç.
15448. Kürk görmemiş adam kürk görse, silke silke yıpratır. (Ton kõrmegen ton körse, kağa kağa tozdınr.)
15449. Laf lafı açar, lakırdı sözü.
15450. Laf lastiktir; ne yana çekersen, o yana gider.
15451 . Laf torbaya girmez.
15452. Lafla anlamayan, dayakla anlamaz. (Lafman annamağan, tayakman annamaz.)
15453. Lafla pilav pişse, deniz kadar yağ benden.
15454. Lakırdıyla borç ödenmez (iş bitmez).
15455. Laklaka karın doyurmaz.
15456. "Leb" demeden, leblebiyi anlamalı!
15457. Leyleğin günü laklakla geçer.
15458. Lokma karın doyurmaz.
15459. Mahkeme, kadıya mülk olmaz.
15460. Mal benim, tasası elin.
15461. Mal canın yongasıdır.
15462. Mal kazanmakla şan kazanılmaz.
498
YanıtlaSil15401. Kızım sana söylüyorum, gelinim sen dinle!
15402. Kızın kimi severse, güveyin o olur; oğlun kimi severse, gelinin o olur.
15403. Kızın var mı, el evinde yattırma; oğlum var mı, pazar aşı tattırma!
15404. Kızını köteklemeyen (dövmeyen), dizini kötekler.
15405. Kimin arabasına binse, onun türküsünü yırlar (söyler).
15406. Kimin için para ucuzsa, onun kendisi pahalıdır.
15407. Kişi ikrarından, hayvan yularından tutulur. (Kişi ikrarından, aywan yularından tutılır.)
15408. Kişi konuşa konuşa, hayvan koklaşa koklaşa tanışır. (Kişi konışa konışa, aywan koklaşa koklaşa tanışır.)
15409. Kişinin aynası işidir.
15410. Kişinin çektiği dilindendir. (Kişinin şekkeni tilindendir.)
15411. Kişinin kötü adı çıkacağına, canı çıksın. (Kişinin yaman adı şıgacağına, canı şıksın.)
15412. Kişinin özü de, sözü de bir olmalı.
15413. Koca ekmeği ortada, oğul ekmeği tartmada.
15414. Kol sınca cen (kırılsa yen) içinde, baş carılsa börk (yarılsa kalpak) içinde. (Yabancılar duymasın, demektir.)
15415. Komşuda pişer, bize de düşer.
15416. Komşunun tavuğu kaz görünür, gelini kız görünür.
15417. Konuşmayan ağızda, sır var. (Ayıtmagan awuzda, sır bar.)
15418. Korkağı kovala(r)san, bahadır (yiğit) olur.
15419. Korku, koru bekletir.
15420. Korkulu düş görmekten(se), uyanık yatmak hayırlıdır.
15421. Korkunun ölüme (ecele) faydası yok.
15422. Koyun görmemiş adam koyun görse, kovalaya kovalaya otlatır. (Koy körmegen koy körse, kuwa kuwa otlatır.)
15423. Köpeksiz sürüye kurt dalar (girer).
15424. Köprüyü geçerken, ayıya "dayım" de!
15425. Kör olsun, kambur felek; kimine kavun yedirir, kimine kelek; kimine daire çaldırır, kimine dümbelek.
15426. Körün gözü görmez, kalbi sezer.
15427. Kötü çocuk, babasının başını ayağa düşürür. (Caman bala, alasın başın töbe tüşürür.)
15428. Kötü it, yarasız olmaz.
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil2024 BEDIUZZAMAN TAKVIMI
- 1661-Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa'nın vefatı.
1879 - Edison, ilk elektrik lambasının kullanımını gündelik hayata soktu.
1959 - Bediüzzaman'ın Ankara ziyareti.
31
SALI
TUESDAY
ARALIK DECEMBER
BİR AYET
Nerede olursanız olun, Allah hepinizi huzurunda toplayacaktır.
Bakara Suresi: 148
BİR HADİS
Düşün, sen ne kırmızı tenli, ne de siyah tenliden daha üstün değilsin. Ancak takvan ile üstün gelebilirsin.
C.Sağir
Cevv-i semâdaki bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu faideler ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, katreler adedince yine o Sâni-i Hakîmin vücubunu ve vahdetini ve kemâl-i rububiyetini gösterir. Sözler
HİCRỈ: 30 C.AHİR 1446 - RUMI: 18 K. EVVEL 1440
Imsak Günes
Ogle
İkindi Aksam Yatsı
KASIM: 54 - GÜN: 366 KALAN: 0 - GÜN. KIS.: 0 DK
045000.00 1
ISTANBUL
Imsak Gunes Ogle Ikindi Aksam Yatsı
2025 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1661 - Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa'nın vefatı.
1879 - Edison, ilk elektrik lambasının kullanımını gündelik hayata soktu.
1959 - Bediüzzaman'ın Ankara ziyareti.
ARALIK
31
ÇARŞAMBA
BİR AYET
Siz ne yerde, ne de gökte Allah'ı âciz bırakıp da sizi cezalandırmaktan alıkoyamazsınız.
Ankebut Suresi: 22
BİR HADİS
11 1447
RECEB
İki şey vardır ki, Allah cezasını dünyada verir: Biri zulüm, diğeri anne babaya karşı gelmek.
Buharî
RUMI: 18 K. EVVEL 1441 KASIM: 54
Baki bir hakikat, fânî şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikate zulümdür.
Emirdağ Lahikası
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
04 50 08 22 12 12 15 21 17 52 10 10
İSTANBULL
ISPARTA
İmsak Günes Öğle İkindi Aksam
Yatsı
06 39 08.06 13:06 15:35 17 55 19.17
mübalağa zemmi zimmidir.
YanıtlaSilMübalağa ihtilalcidir. (Mh.) 27:1. maka. 7. muk.
YanıtlaSilMübalağa, lisandan lisana geçerken her lisandan mübalağa meyli ile çok hayalâtı kendinde toplar, büyür. (Mh.) 44:1.
maka. 12. mukaddime
Mübalağa zemm-i zımnîdir. (S.) 657:Lemaat
Ülfet, mübalağacıların gözlerini kapatmış. (Mh.) 43:1. maka. 12. muk.
Yaratılışta olan güzellik, azamet ve ulviyete kanaat etmemek mübalağayı netice verir. (Mh.) 43:1. makale 12. mukaddime
MÜBAREK GÜNLER
Bediügge
Mu'tezile kaderi inkar eder. (S.) 431:26 Söz, 2. mebhas
YanıtlaSilMu'tezile'nin kâtil ve maktül hakkındaki görüşü. (1.1.) 75
Mu'tezile mezhebindeki dâne-i hakikat. (S.) 650:Lemaat
Mu'tezile sebeplere tesir verir. (1.1.) 26.
Mutezileye göre amel imandan bir cüzdür. (1.1.) 199, 200; (L.) 80:13. Lem'a 7. işaret
Taklidin temeli atılıp ihtilaf çıkarmak Mûtezile, Cebriye, Mür-cie, Mücessime gibi dalålet fırkalarını netice vermiştir. (Mn.) 31.
Zemahşerî'nin "Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır" demesi. (M.) 437:29. Mektup, 7. telvih, 4. nükte
Zemahşerî Mu'tezilidir. (M.) 437:29. Mektup, 9. kıs. 7. tel. 4. nükte
MÜBALAĞA
Alemde bulunan intizamdaki güzellik ve kemal o derece nak-şolunmuş ki, bütün hayalperestlerin ve mübalağacıların hül-yalarından geçmiş olan harikulade hüsün ve kemale nisbet edilse, o harikulade kemaller gayet âdi ve âdetullah gayet ha-rikulade bir hüsün ve haşmet gösterecektir. (Mh.) 43:1. maka. 12. mukaddime
Ayın yarılması mucizesine mübalağa karışmış. (Mh.) 28:1. ma-kale 7. mukaddime
Bazan şiddetli belagat mübalağa görünür. (Sn.) 27
Gazeteler Meşrûtiyette belagat yerine mübalağayı ve yalanı esas aldılar. (D.H.Ö.) 44; (Т.Н.) 68.
Hak mübalağaya muhtaç değil. (Mh.) 28:1. makale 7. muka.
Herşeyin kıymetine kanaat edilmelidir. (Mh.) 28:1. maka. 7. muk.
İnsanda harikulâdeye olan meyil ile; teceddüt veya revaç vermek için mübalağa meyli doğar. (Mh.) 43:1, maka. 12. muk.
İnsanın kendi meylini kuvveden fiile çıkarmaya olan meyli mübalağayı doğurur. (Mh.) 44:1. makale, 12. mukaddime
İnsan mübalağa meyli ile hayali hakikat gösterir. (Mh.) 27:1. makale 7. mukaddime
FİHRİST/485
Bir Hazinenin Anahtarı
YanıtlaSilRİSALE-İ NUR KÜLLİYATI
FİHRİST VE İNDEKSİ
İSMAİL MUTLU
ZATO DE İKİNCİ BASKI
2022 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
-630-Hz. Muhammed (asm), hazırladığı ordu ile Mekke'ye girdi.
1960- Bediüzzaman Said Nursî İstanbul'daki Nur Talebelerinin isteği üzerine İstanbul'a gitti.
- 2006 - Nur Talebelerinden, son şahit Saniye Çolakgil vefat etti.
1
CUMARTESİ
SATURDAY
OCAK
JANUARY
BİR AYET
Namazı dosdoğru kılın ve
zekâtı verin.
Bakara Suresi: 110
BİR HADİS
Şefaatim, büyük günah sahipleri içindir.
Sen, eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i safiline düşersin.
Eğer Hak ve Kur'ân'ı dinlersen, ålå-yı illiyyine çıkar, kainatın bir güzel takvimi olursun.
Sözler
HICRÍ: 28 CEVVEL 1443 - RUMI: 19 K. EVVEL 1437
KASIM: 55-GÜN: 1 KALAN: 364 - GUN UZA 1 DK
Peygamber efendimiz sav
YanıtlaSilehl-i beytimi
ashabimi
sevmek için
salatu selam çok getirmek
sünnetine uymak
sırat ta ayağı kaymaz.
2025 BEDIUZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARINTE BUGÜN
-1517-Osmanlı Orduları, Kadusle girdi.
- 1944 - Denizli Ağır Ceza Mahkemesi'nin
Bediuzzaman ve Nur Talebeleri hakkında verdiği beraat karan Temyiz Mahkemesince onaylandı.
ARALIK
30
SALI
BIR AYET Müslüman topluluklardan her birinin kibleye yönelecekleri bir cihet vardır, oraya dönerek Käbe'ye yönelmiş olurlar.
Bakara Suresi: 148
BİR HADİS
10 1447
Cemaate sarılınız.
Çünkü Allah ümmetimi ancak hidayet üzere bir araya toplar.
Müsned, 5: 145
RECEB
RUMI: 17 K. EVVEL 1441
KASIM: 53
Her sabah bir melaike çağırıyor: "Ölmek için tevellüd edip dünyaya gelirsiniz; harap olmak için binalar yapıyorsunuz" diyor. Lem'alar
317
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil1517-Osmanlı Ordulan,
Kudüs'e girdi.
- 1944 - Denizli Ağır
Ceza Mahkemesi'nin
Bediüzzaman ve Nur Talebeleri hakkında verdiği
beraat kararı Temyiz Mahkemesince onaylandı.
30
PAZARTESİ
MONDAY
BIR AYET
Göklerin ve yerin gizliliklerini bilmek Allah'a mahsustur.
Nahl Suresi: 77
BİR HADİS
Allah bir topluluk hakkında hayır dilerse, âlimlerini çoğaltır, cahillerini azaltır.
Deylemi
ARALIK
DECEMBER
İnsan eğer Kadîr-i Zülcelâle dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır.
HİCRİ: 29 C.AHİR 1446 - RUMI: 17 K. EVVEL 1440
Sözler
Imsak
Günes
Öğle
İkindi Aksam Yatsı
KASIM: 53 - GÜN: 365 KALAN: 1 - GÜN. KIS.: 0 DK
Imsak
Güneş
Öğle
İkindi
Aksam
ISTANBUL
06 50 09 12 13 10 1001
Yatsı
«Şüphesiz, Allah ve melekleri
YanıtlaSilo peygambere çok salât (ve tekrim) ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin; tam bir teslimi-
yetle selâm verin
497
YanıtlaSil15367. Kazana değme, karası çıkar, yamana (kötüye) değme, belası çıkar.
15368. Kazana ne sal(ar)san, kaşığına o gelir.
15369. Kazanç, zararın kardaşıdır.
15370. Kazanda duracağına, karında dursun!
15371. Kazanın içiyle dışı bir değildir.
15372. Kazanmay(inca), kazan kaynamaz.
15373. Keçi can derdinde, kasap yağ derdinde.
15374. Kedi, ağzı yetmeyen ciğere "haram" der.
15375. Kedi, dört ayak üstüne düşer.
15376. Kedinin boynuna ciğer asılmaz.
15377. Kel başa şimşir tarak.
15378. Kendin öl, sözün ölmesin!
15379. Kendine hayrı olmayanın, başkasına da hayrı olmaz.
15380. Kendini beğenmeyen, çatlayıp ölür.
15381. Kendini bilen, lafını da bilir.
15382. Kendini dev aynasında görme!
15383. Kendininki "özek", âleminki tezek.
15384. Kendisi doymayanın sofrasına oturma!
15385. Kendisi işlemek bilmeyen, başkasını işletmeyi de bilmez.
15386. Kesene danış da son pazarlıkta uyuş!
15387. Keskin sirke, kabına zarar getirir. (Keskin sirke, kabına zarar ketirir.)
15388. Keskin sirke kap patlatır, çok arpa at çatlatır.
15389. Kırağıdan korkan, bağ dikmesin! (Kırawdan korkkan, bağ otırtmasın!)
15390. Kırk deveye bir eşek.
5391. Kırk yılda bir, avrat sözünü dinlemeli!
15392. Kırkından son(ra) azanı, teneşir temizler.
15393. Kısmet, gökten zembille düşmez,
15394. Kısmetinde ol(ur)sa, kaşığına düşer.
15395. Kısmetse kaşığına gelir; kısmet değilse, ağzından düşer.
15396. Kış kıyamet, yaz cennet (selâmet).
15397. Kız beşikte, çeyizi sandıkta.
15398. Kız evi, naz evi.
15399. Kız görmeyen kız alsa, başına kına çalıp hoplatır. (Kız körmegen kız alsa, başına kına salıp oplatır.)
15400. Kızı kendi bildiğine bıraksın, ya zurnacıya varır, ya davulcuya varır.
496
YanıtlaSil15333. Kan çıktı, can çıktı.
15334. Kan kusar, "kızılcık yedim" der.
15335. Kanatsız kuş uçamaz.
15336. Kanı suyla yuvarlar.
15337. Kanı var (olanın) canı var.
15338. Kapaksız kazan kaynamaz.
15339. Kapıdaki itin baklavada gözü var.
15340. Kapıdan kovsan, bacadan girer.
15341. Kår da tatlı, ama yår da tatlı.
15342. Kara gün, kararıp kalmaz.
15343. Kara haber, tez yayılır.
15344. Kara kıza sıra gelende, tan atar (tanyeri ağarır).
15345. Kara, yıkamakla ağarmaz. (Kara, cuwmakman ağarmaz.)
15346. Kararlılık, gerçek bir erkeğin yoldaşıdır.
15347. Karda yürür, izini belli etmez.
15348. Kardaş kardaşın onmasını da istemez, ölmesini de.
15349. Karga karganın gözünü çıkarmaz.
15350. Karganın konacağı yer, çöplük obasıdır.
15351. Karıncadan örnek al, yazdan yaza hazırlan!
15352. Karnının doymayacağı yerde, açlığını belli etme!
15353. Karpuz kesmekle, susuzluk kanmaz.
15354. Kartlar (yaşlılar) sözü, kitap sözü.
15355. Kasım yüz, arkası düz.
15356. Kasvete de gayret gerek.
15357. "Kaş yapayım" derken, göz çıkarır.
15358. Kaşıkla aş verir, sapıyla göz çıkarır.
15359. Kavga, "sen", "ben" demekle başlar.
15360. Kavgada yumruk sayılmaz.
15361. Kavganın iyisi olmaz.
15362. Kavgasız ev, çalgısız toy (düğün) olmaz.
15363. Kaynana yılan, her dediği yalan.
15364. Kaz gelecek yerden, tavuk kıskanılmaz. (Kaz kelecek çerden, tawuk kızganılmaz)
15365. Kazan dibi kalaylı, komşu kızı kolaylı.
15366. Kazan kaynıyor: et mi kaynıyor, dert mi kaynıyor?
2022 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1523 - Rodos Adası, Kanunî Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı orduları tarafından fethedildi.
1960 - Bediüzzaman Said Nursî'nin İstanbul'dan son ayrılışı.
1991 - Gönenli Mehmed Efendi vefat etti.
2
PAZAR
SUNDAY
OCAK
JANUARY
BİR AYET
Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır.
Taha Suresi: 8
BİR HADİS
Doğru söylediğine inanan adama yalan söylemen, hiyanettir.
C
Hayatın da iki vechi vardır. Biri siyah dünyaya bakar, diğeri şeffaf âhirete nâzırdır. Nefis, siyah vechin altına girer, şeffaf veche terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister.
HİCRİ: 29 C.EVVEL 1443 - RUMI: 20 K. EVVEL 1437
Mesnevî-i Nûriye
KASIM: 56 - GÜN: 2 KALAN: 363 - GÜN UZA, 1 DK
İmsak Güneş
İkindi
Akşam Yatsı
İmsak
Öğle
İkindi Akşam Yatsı
İSTANBUL
Öğle
Güneş
Yūsuf Sûresinden Çıkarılabilecek Önemli İlke ve Değerler
YanıtlaSilAffedici olmak!
İffetli ve edepli olmak!
Allah'a tevekkül etmek!
Sıkıntılara karşı sabretmek!
İnsanlara sevgiyle yaklaşmak!
İnsanlara karşı bağışlayıcı olmak!
Zorluklar karşısında sabırlı olmak!
Her türlü şeyden Allah'a sığınmak!
Kin ve düşmanlıktan uzak durmak!
Bize kötü davrananlara iyilik yapmak!
Haset nöbetlerinden Allah'a sığınmak!
Kardeşlerimize karşı iyi duygular beslemek!
Allah'ın emir ve yasaklarına uygun yaşamak!
Başkalarına iftira atmamalı ve yalan söylememek!
HZ. YÛSUF KISSASI 111 ÂYET & 111 MESAJ
YanıtlaSilİBRAHİM ORUÇ
Ey Peygamber!
Biz, sana bu Kur'ân-ı Kerim'i vahyetmekle, Geçmiş milletlerin ibret ve öğüt alınacak haberlerini, Kıssaların en güzelini anlatıyoruz.
Yûsuf, 12/3.
Yûsuf Sûresi Bize Neler Öğretti?
Bazı rüyalar gerçek olacak!
Sıkıntı elbette bir gün bitecek!
Üzülen elbette bir gün mutlu olacak!
Allah'a tevekkül eden elbette kazanır!
Sabr-ı cemîl'e sarılan her zaman kazanır!
Kaybolan ve özlenen elbette bir gün geri dönecek!
Sabredersen, belki tez değil ama tek olur ödülün, mey-vesi çok olur ve zamanlı değil sonsuz olur. Yeter ki sabret!
Her imtihanın sonunda mutlaka bir mükafat, bir ödül vardır; bütün mesele, imtihan yolculuğunda gösterilen sa-bır ve tahammüldedir!
Bütün kapılar kilitlense, duvar da olsa ve yüzüne de ka-pansa, Allah için azimle koştuğun, her zaman açık olan ve açık olduğuna inandığın Allah'ın kapısı olduğu müddetçe, hiçbir zaman darda, zorda ve yolda kalmazsın!
Saadet Düsturları
YanıtlaSilUkbe bin Amiri'l Cüheni diyor ki: "Biz Tebük Seferi'ne çıktık. Bir madı. Peygamberimiz (asm) dedi ki: "Ya Bilal, bizi sabah namazına gece Resulullah (asm) uyuyordu. Güneş yükselinceye kadar uyan-kaldır demedim mi?" Hz. Bilal: "Ya Resulullah, sizin başınıza gelen sonra namaz kıldı. Sonra Allah'a hamd ü sena etti. Ve daha sonra bizim de başımıza geldi." Peygamberimiz azıcık yerinden ayrıldıktan aşağıdaki hadisi anlattı:
1- "Sözlerin en doğrusu Allah'ın kitabıdır"
(Zira o sözlerin üzerinden bin dört yüz sene geçtiği halde 6666 ayetten bir tanesi dahi geçerliliğini kaybetmemiştir.)
2- "En sağlam ip yani tutunulacak dal, takva yani kelime-i şehadettir."
(Zira kelime-i şehadet takvanın sebebi ve esasıdır. Takva ise ilahi bütün emirleri yerine getirmek ve yasaklardan sakınmaktır.)
3- "Milletlerin en hayırlısı, Hz. İbrahim (as)'in milleti olan Müslü-manlıktır."
(Buna binaendir ki Peygamberimiz (asm) o milletten olmayı em-
retmiştir.)
4- "Sünnetlerin en hayırlısı, Hz. Muhammed (asm)'in sünnetidir."
(öyleyse o sünnet, nur isteyenlere kâfidir.)
5- "Konuşmaların en şereflisi, Allah'ı zikretmektir."129
(Zira ona ait olmayan sözler malayani sayılabilir.)
6- "Kissaların en güzeli, bu Kur'an'dır."
(Zira Kur'an, bütün kıssalarında ümit ve korku dengesini muha-faza eder.)
129 Tezkire-i Kurtubi kitabında şu hadis rivayet edilmektedir: "Kim Allah'ın emirlerine uyarsa Allah'ı zikretmiş olur. Velev ki, kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve yaptığı hayırlar az olsun. Allah'a isyan eden, Allah'ı unutmuş olur. Velev ki, kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve yaptığı hayırlar çok olsun."
88
7- "İşlerin en hayırlısı farzlardır."
YanıtlaSil(Evet, bu zamanda farzları işleyen kebairi terk eden ehl-i necat olur.)
8- "İşlerin en şerlisi ise sonradan icad edilendir yani bid'alardır."
(Bid'a duanın kabulüne engeldir ve insanı helakete sevk eden en büyük yedi günahtan birisi de bid'alara taraftar olmaktır.)
9. "En güzel yol peygamberlerin yoludur."
(Zira hak ve hakikat nübüvvet içindedir ve nebilerin elindedir. Şer ve dalalet onlara muhalefet edenlerdedir.)
10- "Ölümlerin en şereflisi şehidlerin ölümüdür."
(Evet, bu zamanda imanı kurtarmanın en rahat yolu, şehid veya gazi olmaktır.)
11- "En büyük körlük hidayetten sonra dalalete gitmektir."
(Zira dalalete gitmek imanın kazandırdığı dünya ve ahiret dolusu daimi vücut nurlarını kaybettirir. Öyleyse bundan daha büyük bir körlük olamaz.)
12- "İlmin en hayırlısı faydalı olandır."
(Zira faydası olamayan ilim, sahibine vebal getirir. Ve ahirette aleyhinde şahitlik eder.)
13- "Hidayetin en hayırlısı ona uyulandır."
14- "En şerli körlük kalbin körlüğüdür."
(Yani basiretin kapanmasıdır. Zira onun kapalı olması dünya ve ahiret saadetinin ve nurlarının kaybolmasına sebeptir.)
15- "Veren el alan elden hayırlıdır."
16- "Az olup da yeten, çok olup da gaflete düşürenden hayırlıdır."
(Zira malın kıymeti ve değeri ahireti ve Rabb'imizin rızasını kazandırmaya vesile olması nisbetindedir.)
89
17- "Mazeretlerin en şerlisi ölüm anındaki mazerettir."
YanıtlaSil(Zira firavun gibi öleceği anda yapılan tevbe makbul değildir)
18- "Pişmanlıkların en şerlisi kıyamet günündeki pişmanlıktır
19- "İnsanlardan bir kısmı vardır ki, (büyük bir fenalık olarak) ancak vakit geçtikten sonra namaz kılarlar."
(Zira namazın kazaya kalması büyük günahlardandır.)
20- "İnsanlardan bir kısmı riyakârlıkla Allah'ı zikrederler."
(Yani, az olarak ancak başkasının gördüğü yerde ibadet eder. Halbuki riyakârlık gizli şirk olarak kabul edilmiştir)
21- "Hataların en büyüğü yalan söylemektir."
(Zira yalan küfrün temeli ve münafıklığın birinci alametidir.)
22- "En hayırlı zenginlik gönül zenginliğidir."
23- "En hayırlı azık takvadır."
(Takva günahlardan sakınmaktır. Takvanın en büyüğü ise kalbi Allah'tan başka her şeyden arındırmaktır.)
24- "Hikmetin başı Allah korkusudur."
(Zira Allah'tan korkan O'nun emir ve yasaklarına uymayı esas yapar.)
25- "Kalbe yerleşenlerin en hayırlısı yakîndir."
(Yakîn, dinimizin emrettiği şeyleri, şeksiz ve şüphesiz kabul et-mektir. Bu ise kişiye tahkiki imanı kazandırır ve iman ile Rabb'ine kavuşmasına vesile olur.)
26- "İman hakikatlerinin herhangi birisi hakkındaki şüphe küfür-dendir."
Evet, inanmamız lazım gelen İlahi emirlerden birisi hakkında süpheye düşen kişi: "Ben bu hakikate Allah ve Resulü nasıl isti-yorsa öyle inanıyorum" demeli ve acilen bilen bir âlime gidip o şüphesini gidermelidir.)
YanıtlaSil27- "Ölü üzerine bağırmak, feryat etmek cahiliye işidir."
28- "(Mü'minlere) Gizlice hainlik planlayan Cehennemliklerdendir."
29. "Zekâtı verilmeyen para sahibini yakan ateşten bir dağdır."
(Yani insanların toplumsal hayatında intizam ve asayişi temin eden köprü zekâttır.)
30- "(Haram olan) şiir şeytanın çalgılarındandır."
31- "İçki, bütün günahları içinde barındırır."
32- "Kadın şeytanın tuzağıdır."
(Zira Cennet annelerin ayakları altında olduğu gibi şeytanın ve bütün dünyayı ifsat etmeye çalışanların da en çok kullandıkları tuzak ise iffetini kaybeden kadınlardır.)
33- "Gençlik delilikten bir şubedir."
(Zira gençlerdeki hissiyatın kuvvetli olması nefsanî arzulara şiddetli meyletmeleri bazen aklın devre dışı kalmasına sebep olur.)
34- "Kazançların en şerlisi, faiz yoluyla kazanılandır."
(Evet, faiz Cenab-ı Hakk'a karşı savaşmak olduğu gibi kişinin ser-mayesini de bitirir.)
35- "En şerli yiyecek, (zulüm ile alınan) yetim malıdır."
36- "En bahtiyar adam, başkasından ders alan (istikamet yolunu bulan) dır."
37- "En şaki ve bedbaht adam daha annesinin karnında iken bed. baht olandır.
YanıtlaSil(Evet, takvim hazırlayan bir adamın tecrübeleriyle gelecek se-nenin nasıl geçeceğini bilip henüz sene gelmeden takvimi ha-zırladığı gibi aynen öyle de dünyaya gelecek bir insanın iyilik veya kötülükten hangisini tercih edip yapacağını Allah ilm-i ezelisi ile bilir. Ve bunu bildiği için annesinin karnındayken o kişinin iyi veya kötü olacağını, kaderinde yazar.)
38- "Şüphesiz hepinizin gideceği yer iki metrelik bir kabirdir."
(Evet, dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.)
39- "Her iş neticesine göredir."
(Evet, iman ve amel-i salihin neticesi ise bir saati dünyanın bin sene hayatından üstün olan Cennet ve Cennetin de bin senesi bir saatine mukabil gelmeyen Cemalullah'ı görmektir.)
40- "Rivayetlerin en şerlisi yalan olan bir şeyi rivayet etmektir."
(Zira yalan lanetlenen bir günahtır. Ve hikmet-i İlahiye'ye zıddır.)
41- "Her gelen yakındır."
(Öyleyse ölüm de yakındır. Her an hazırlıklı olmamız gerekir.)
42- "Mü'mine sövmek fasıklıktır."
43- "(Haksız yere ve helaldir diyerek) bir mü'mini öldürmek küfürdür."
44- "Mü'minin etini yemek yani gıybetini yapmak Allah'a karşı isyandır."
(Evet, nasıl ateş odunu yer bitirir, gıybet dahi salih amelleri yer bitirir.)
45- "Mü'minin kanını dökmek haram olduğu gibi (haksız yere) malını almak da haramdır."
46- "Kim Allah'a yemin ederek 'Allah şu işi yapar' diyorsa Allah'a iftara eder."
92
(Zira Cenab-ı Hak hikmetiyle iş yapar, hiç kimsenin istedigine uymak mecburiyetinde değildir.)
YanıtlaSil47- "Kim başkasının kusurunu örterse Allah da onun kusurunu örter."
48- "Kim başkasını affederse Allah da onu affeder."
49. "Kim (karşılığını yerine getirebileceği halde) öfkesini yenerse Allah da ona mükafat verir."
50- "Kim musibete sabrederse Allah o musibetin götürdüğünün yerini (daha hayırlısı) ile doldurur."
51- "Kim desinler için ibadet ederse Allah da onun ayıbını ifşa eder."
52- "Kim sabrederse Allah mükafatını kat kat verir."
53- "Kim Allah'a karşı isyan ederse Allah ona azab verir."
(Zira ne iyilik ne de fenalık karşılıksız kalmayacaktır.)
Dedikten sonra üç defa "Ya Rabb'i beni ve ümmetimi mağfiret eyle sizler ve kendim için Allah'tan mağfiret diliyorum, "130 buyurdu.
Elli üç maddeden ibaret olan bu hadis-i şerif, bütün kemalat-ı insaniyeyi, dünya ve ahiret saadeti için gereken bütün düsturları barındırdığından elimizden geldiği kadar tercüme etmeye gayret ettik. İmam Münavî'nin, Camiü's-Sağir'in şerhi olan Feyzu'l Ka-dir'inden ve Risale-i Nurlardan istifade ederek Ehl-i Sünnet aki-desine göre bir kısım izahlar yaptık. Cenab-ı Hak hatalarımızı affetsin. Bu hadis-i şeriften bütün ehl-i imanla birlikte bizleri de istifade edenlerden eylesin. Âmin. 131
130 Feyzu'l-Kadir, Şerhü'l-Camiüs-Sağir El-Munavi c. 2, s. 175 hadis no:1619 et-Tab'atus-Saniye, Daru'l Marife, Beyrut, 1972.
131 (Risale-i Nur'un muhtelif yerlerinden paragraflar aldık. Bu yazıyı okuyan kardeşlerden ricamız, bizzat o kaynakları okumalarıdır.)
iLiM ve KUR'AN HARFLERİ
YanıtlaSilAbdurrahman bin Ebu Bekre (ra) babasından, o da Peygamberimiz tasmi'den şöyle rivayet etmiştir. "Ya alim ol, ya talebe ol, ya dinteyenlerden ol yahut bunları sevenlerden ol, beşincisi olma helak olursun." Bu hadis-i şerif, âlim ol demek ile insan için en mühim hedefin ilim olduğunu göstermekte dir. Eğer âlim değilsem ne yapayım sualine: alim olabilmek için talebe olmayı, ya talebe değilsem ne yapayım sualine, talebe olabilmek için âlimleri dinlemeyi, ya âlimleri dinleye)miyorsam ne yapa-yım sualine ise, o âlimleri sev! diye cevap vermiştir.
Zira "Kişi sevdiğiyle beraberdir." Demek ki alimleri sevmek onlarla beraber olup onları dinlemeyi, onları dinlemek ise talebe olmayı, onlara talebe olmak ise âlim olmayı netice verir. Dikkat edilirse Allah Resulü (sav) aklımıza gelecek her suale ilmi hedef göstererek her Müslümanın ilim öğrenmesi gerekli olduğunu vurgulayarak cevap verir. Cenab-ı Hakk'a sığınırız ki, bu dört sınıftan birine girmez-sek beşincisi, yani helâke sebep olan cehalet yolunda gitmiş oluruz.
05116
SÜEDA
iLiM ve KUR'AN HARFLERİ
YanıtlaSilMuhammed Zakır ÇETİN
SÜEDA
بسم الله الرحم الرحيم
YanıtlaSilİÇİNDEKİLER
YanıtlaSilÖnsöz
Birinci Bölüm: İlim
En Yüce Hedef İlimdir
1. Kur'an'a Göre İlim En Âlî Maksattır..
12
2. Hadis-i Şeriflere Göre İlim En Yüce Gayedir
17
Üstad Bediüzzaman (r.a)'ın Not Defterindeki "33 Hadis-i Şerif"
34
3. Alimlere Göre İlim En Büyük Mürşittir
46
4. Fıtrata Göre İlim En Ehemmiyetli Vazifedir
51
İkinci Bölüm:
Kur'an'ın Temel Taşı Harfleridir ve Şeairin Tağyiri
55
Neden İslam Harfleri?.
7
9
11
56
1. Müslümanların Yazısı Kur'an Harfleridir
56
2. Kur'ân Başka Harflerle Yazılmaz
57
3. Kur'ân Harfleriyle Yazmanın İbadet Olması
60
4. Kur'ân Harflerinin Beş Türlü İbadet Olması
61
a) Manevi Cihat
YanıtlaSil61
b) Üstadına Yardım Etmek
61
c) İmana Hizmet Etmek
62
d) Kalemle İlmi Tahsil Etmek.
63
e) Tefekkürî Olan İbadeti Yapmak
63
5. Kur'ân Harflerinin Beş Türlü Dünyevî Faidesi
65
a) Rızıkta Bereket.
65
b) Kalpte Rahat ve Sürur..
65
c) Maişette Sühulet..
65
d) İşlerinde Muvaffakiyet.
66
e) Talebelik Faziletini Almak.
67
6. Bediüzzaman Hazretlerinin Kur'an Yazısına
Verdiği Ehemmiyet...
69
7. Şeair-i İslamiye Noktasında Yazının Ehemmiyeti.
75
8. Şahs-ı Mânevî..
80
Saadet Düsturları..
88
7
YanıtlaSilKARA DAVUD
Aradan, yetmiş yedi sene geçtikten sonra; o diyarı küffar muha-sara etti Oranın ahalisi, ümidini kesti. Bunun üzerine, Şeyh'in mü-ridlerinin müridi olan bir zat:
Biz, şeyhimizin cesedini burada bırakamayız. Kemiklerini ol-sun; beraberimizde İslâm diyarına götürürüz.
Diyerek, kabri açtı.
Niyetleri, onu alıp Marakeş'e götürmekti. Cesedi çıkarıp bakınca gördüler ki: Vücud-u şeriflerine hiç bir değişme gelmemiş; nasıl defnolunmuş ise.. öyle duruyor. Koydukları gibi buldular.
Hatta sevenlerden biri: Alnına parmağı ile basınca, kan dağıldı; kaldırınca yine toplandı. Hayattaki insan gibi oldu. Orada bulunan avam ve havas tabakasından herkes bunu gördü.
Oradan getirip Marakeş diyarına defnettiler. Üzerine de bina (türbe) yaptılar.
Yakın ve uzak yerlerden, her zaman insanlar gelip vücud-u şe-rifinin rayihasını misk rayihası gibi alarak, çevresinde oturur; evrad okurlar. Şu anda dahi, o güzel koku: Türbe-i şerifelerinde mevcud ve bakidir; ki bu, ziyaret edenlerce malum bir durumdur.
Şerhi yapılacak olan, bu: DELAİL'ÜL-HAYRAT, kitabının çok üstün faydaları olduğundan; bu faydaları da, avam ve havas bildiği için pek çok kimseler vird edinmişlerdir.
Gerçi, mezhebimizin sahibi: İmam-ı Azam Hümam-ı Akdem Ebu Hanife Numan b. Sabit Kûfi Hazretlerinin mezheb-i şeriflerinde; vird-ler, zikirler ve duâlar okunduğu zaman, manalarını bilmek şart olma-yıp, ancak lafzı doğru, yanlış okumaktan yana temiz olursa, ecre ve sevaba, okunanların üstün faydalarına nail olmakta şüphe yoktur.
Ne var ki: Okunanların latif manalarını düşünerek okunmasında ecir ziyade olup, faydalarının tez görüleceği belli ve açıktır.
**
Yukarıda anlatılan sebepten ötürü: Bu kusur dolu aciz fakir, ye-teneği kıt, alil darir (1) dahi; adı geçen kitabı, Türk dili ile kısaca şerh ederek Resulüllah S.A. efendimize bağlılık ve ona hizmeti murad eyledi.
Lâkin, bu hizmete; bu aciz kulun liyakatı olmayıp ancak Mevlâ'-nın yardım ve inayeti, o Yüceler Yücesi Rabbın başarı ihsanı ve hi-dayeti nasib olmasından ötürü oldu ve şu isim verildi: MUVAFFIK'-UL-HAYRAT Lİ NEYL'İL-BEREKAT Fİ HİZMETİ MENBAİS - SA-ADAT.. (2)
(1) Şerhi yapan zat, tavazu kabilinden kendini böyle vasfediyor; küçük göster-mek istiyor. Halbuki büyük bir zattır.
(2) Bu ismin mânası şudur: SAADET MENBAI RESULÜLLAH'A S.A. HİZMET EDEREK BEREKETLERE NAİL OLMAK YOLUNDA BAŞARIYA ULAŞTIRAN KİTAP.
8
YanıtlaSilDELAİL-İ HAYRAT ŞERHİ
Bunu okuyan kerem sahibi, hürmete lâyık, temiz kalbli kardes-lerden rica olunur: Hatasına vakıf olurlarsa.. silip düzelteler. Böyle ce: Hakkı ve doğruyu beyan edip eseri kuvvetlendirmiş olurlar. Bul Hak cümleye başarı ihsan eyleye.. dukları noksanı tam yaptıkları için de, bol ecre nail olurlar. Cenab-ı
Amin! Ya Muin!.
*
10
YanıtlaSilDELAIL-I HAYRAT ŞERHİ
c) Gizli günah..
d) Aşikâre günah..
Besmele dahi, dört kelimedir. Dolayısı ile bir mümin, ihlåsla ina. narak onu telaffuz ederse.. Hak Taâlâ, o kulun günahlarının hepsini affeder.
Ve.. işlerden hangisine besmele ile başlanırsa.. onda hayır, bere-ket ve sühulet muyesser olur; o işten zarar görülmez.
tıldı: * ** Besmele-i şerifenin özelliğini beyan eden bir hikâye şöyle anla
Daima ibadetinde bir hanım vardı; ama onun kocası müna fıktı. Hanım âdet edinmişti; her yapacağı işte:
Rahman Rahim Allah'ın adı ile.. (Bismillahirrahmanirrahim..)
Derdi. Ancak, kocası ona darılır; şöyle derdi:
Sen bu sözü nekadar da çok söylüyorsun!.
Ama, hanımı onun sözünü şöyle cevaplardı:
Bu söylediğim bir besmele-i şerifedir. Bu, hangi işin başında okunsa.. o işten zarar gelmez
Kocası ona tekrar sordu:
- Peki ama, sen bunu ne zamana kadar söyleyeceksin?.
Hanımı, onun bu sorusuna da su cevabı verdi:
Ölunceye kadar bu besmeleyi her işimde okumaya devam ede-
ceğim.
Bunun üzerine, kocası içinden şöyle dedi:
Şunu, öyle bir mahcup edeyim ki; bir daha söylemeye utansın.. Ve.. koynundan para kesesini çıkarıp hanımına uzattı; şöyle dedi:
Şunu al; sakla.
Hanımı o keseyi aldı:
- Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
Diyerek, sandığına koydu.
Aradan aż bir süre geçti. Kocası, verdiği o keseyi; hanımı gör-meden alıp bir su kuyusuna attı. Sonra hanımına gelip:
Verdiğim keseyi bana getir.
Diyerek istedi. Hanımı sandığın başına gitti:
Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
Diyerek açtı. Sübhan olan Yüce Hak, o mübarek kelâm hürme-tine, o keseyi sandıktaki yerine gönderdi. O hanım keseyi almak için elini sandığa soktu. Eline yaş değince kocasına sordu:
Benim sandığıma su nereden girmiş ki; kesen yaş olmuş!?.
Kocası hayret etti ve:
- Çıkar göreyim.
Dedi. Bunun üzerine hanım:
Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
Diyerek çıkarınca gördü ki; keseden su damlıyor..
Kocası hanımında bu kerameti görünce; kalbindeki nifaktan döndü. İhlaslı
DELAIL-I HAYRAT
YanıtlaSilMetni ve Tercümesi
الله الرحمن الرحيم
وَصَلَّى اللَّهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبْهُ وَسَلَّم الحمدُ لِلَّهِ الَّذِي هَذَا نَا لِلإِيمَانِ وَالإِسْلامِ وَالصَّلوة عَلَى نَبِيِّهِ الذِي اسْتَقَدَنَا مِنْ عِبَادَةِ الأَوْثَانِ والأَصْنَامِ وَعَلَى اللَّهِ النجباء البررة الكرام . وَبَعْدَهُنَا فَالْعَرَضُ فِي هَذَا الكِتَابِ ذِكْر الصَّلوةَ عَلَى النبي صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَفَضَا لَهَا تَذكرها محذوفة الايَا بِندِ لِيَنْهُلَ حِفْظُهَا عَلَى الْقَادِي وهي من اهم المُمَاتِ لِمَنْ يُرِيدُ القُرب مِن تَرَبِّ الْأَرْبَابِ وَسَمَمتُهُ بكِتابَ لَا ئِلِ الْخَيْرَاتِ وَشَوَادِ فَالْأَنْوَارِ في ذكر السادة عَلَى البَنَى الْمُختَارِ ابْتِغَاءَ لِرَضَاتِ اللهِ
Mukaddime-ü Delail'il - Hayrat
Bismillahirrahmanirrahim.
Ve sallallahü alâ seyyidina Mu-hammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem.
El-hamdü lillāhillezi hedana lil-imani vel-İslâm.
Ves-salátů alá nebiyyihillezi's-tenkazena bihi min ibadet'il-evsani vel-asnam.
Ve ala Alth'in nücebail-bereret'-il-kiram.
Ve ba'de haza fel-garazu fi ha zel-kitabi zikr'üs-salāti alen-nebiyyi sallallahü aleyhi ve sellem ve fezailü ha. Nezkürüha mahzufet'el-esanidi li-yeshüle hifzuha alel-karii ve hiye min ehemm il-mühimmati limen yürid'ül-kurbe min rabb'il-erbab.
Ve semmeytühu bikitabi Dela-Il'il-Hayrati ve Şevarik'el-Envari fi zikr'is-salāti alen-nebiyy'il-muhtar. İb-tiğâen limerdatillâhi...
Delâil-i Hayrat
Mukaddimesi
(Müellifin Önsözü)
Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
Allah-ü Taâlâ, Muhammed efendimize; onun âline ve ashabına salât ey-
lesin.. Ve.. selâm eylesin.
Allah'a hamd olsun.
Öyle tek Allah ki, bize iman ve Islâm yolunda hidayet nasib eyledi.
Salât, Allah-ü Taala'nın Peygamberi Muhammed'e..
Öyle şanlı Muhammed ki, Allah-ü Taâlâ, onun vasıtası ile bizi; evsana ve asnama tapmaktan korudu.
Bu salát, onun åline de olsun. Onlar nüceba, berere, kiram vasfına layıktır. Sonra..
Bu kitabı yazmaktaki gaye: Resulüllah S.A. efendimize okunacak salavat-ı şerifeleri ve o salavat-ı şerifelerin faziletlerini anlatmaktır.
Salavat-ı şerifeleri ve faziletlerini beyan ederken, senedlerini kapalı geçe-ceğiz. Sebebl: Onları okuyana ezberlemenin kolay olmasını temindir.
(Devamı: 21. Sayfada)
0 20
YanıtlaSil2022 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
TARİHTE BUGÜN
- 1521 - Martin Luther'i Kilise aforoz etti.
1917 - Ardahan Arap Camii'nde 373 Müslüman-
Türk, Ermeni çeteciler tarafından camiyle birlikte yakıldı.
3
PAZARTESİ
MONDAY
OCAK
JANUARY
BİR AYET
Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır.
Nahl Suresi: 53
BİR HADİS
Dua başa gelen ve gelmeyen (belâya) faydalı olur.
Mâdem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimâl etmeyenler, dâr-ı bekàda ve Cennet-i bâkiyede hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır.
Sözler
HİCRI: 30 C.EVVEL 1443 - RUMI: 21 K. EVVEL 1437
Dala Hindi Neam Vatri
KASIM: 57 - GÜN: 3 KALAN: 362 - GÜN UZA. 1
DK
İmsak Günes Öğle İkindi Aksom Yatsı
2025 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1517 - Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'ü fethi.
1526 - Mohaç Zaferi.
1703 - Osmanlı'nın 22.
Padişahı II. Mustafa'nın vefatı.
ARALIK
29
PAZARTESİ
BİR AYET
"Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur."
Tevbe Suresi: 129
BİR HADİS
Kıyamet günü boynu en uzun olanlar, müezzinlerdir.
Buharî, Salât: 1
1447
RECEB
RUMI: 16 K. EVVEL 1441 KASIM: 52
İşaratül-İcaz
Ölüm, muzır hayvanlarla dolu bir hapisten geniş bir sahraya çıkmak gibidir.
Imsak Günes Öğle İkindi Akşam
22
08
1311
17.51
Yatsı
19.17
ISPARTA
Imsak Güneş Öğle İkindi Aksam Yatsı
10 16
İSTANBUL
06
49
15.30
06:38 08.06 13:05 15 33 17 54
2024 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1517 - Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'ü fethi.
1526 - Mohaç Zaferi.
1703 - Osmanlı'nın 22.
Padişahı II. Mustafa'nın vefatı.
29
PAZAR
SUNDAY
ARALIK
DECEMBER
BİR AYET
Her nerede kibleye yönelirseniz Allah'ın rızası oradadır.
Bakara Suresi: 115
BİR HADİS
Allah bir kulu hakkında hayır dilerse, kalbinin kilitlerini açar ve ona kuvvetli imanla
doğruluk kor.
C
Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıtları birbirinden tevlid eder ve aleyhte olan herbir şeyi lehte zanneder.
Ebu'ş-Şeyh
HİCRỈ: 28 C.AHİR 1446 - RUMI: 16 K. EVVEL 1440
Mesnevî-i Nûriye
Imsak Güneş Öğle İkindi Akşam
Yatsı
İmsak Güneş
KASIM: 52-GÜN: 364 KALAN: 2 - GÜN. KIS.: 0 DK
06.49
13.11
15.30
19.17
ESKİŞEHİR
06.42
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
İSTANBUL
08.22
17.51
08.12
13.05
15.28
17.48
19.13
epuise reci atl ешеубед
YanıtlaSil495
15301. It ürür, kervan geçer (yürür).
15302. It ürür, yolcu yürür.
15303. Ite et versen, kuyruğunu sallar.
15304. Itin duası kabul olsa, gökten pastırma yağardı.
15305. Itin hatırı olmasa da sahibinin hatırı var.
15306. Itle çuvala girilmez.
15307. Itten doğan, kurban olmaz.
15308. İyi balın müşterisi çok olur.
15309. İyi dost yakından (akrabadan) iyidir. (Yakşı dos, yakından iygidir.)
15310. İyi günle iyi dosta doyum olmaz.
15311. İyi kızdan iyi gelin olur.
15312. İyi komşu, akrabadan yakındır. (İygi komşı, akrabadan yakındır.)
15313. İyi söz, demir kapıları açar. (lygi söz, temir kapıların aşar.)
15314. İyilik cömertlikle, bahadırlık vurmakla olur. (lygılık bermekmen, batırlık urmakman bolır.)
15315. İyilik yap, denize at, balık bilir; balık bilmezse, Halik (Tanrı) bilir. (lygilik yap, denizge at, balık bilir; balık bilmese, Halik bilir.)
15316. Kabahati ölene atıp rahmet okurlar.
15317. Kabahatin sahibi çıkmaz.
15318. Kabahatli kan yutar.
15319. Kabul olmayacak duaya "amin" deme!
15320. Kadere boyun eğilir.
15321. Kadın malı, harman tokmağı.
15322. Kadının saçı uzun, aklı kısa.
15323. Kalabalık insan olmadan, soy-sop olmaz.
5324. Kalabalıkta yemek yemek, yalnız dayak yemekten beterdir. (Kalabalıkta yemek aşamak, cangız tayak asamaktan beterdir.)
15325. Kalan işe, kar yağar.
15326. Kalaylı bakır, küf (pas) tutmaz.
15327. Kalbi doğru kişi, lafın üstüne gelir.
15328. Kale, içerden alınır.
15329. Kalem, kılıçtan keskindir.
15330. Kama, kınını kesmez.
15331. Kamber'siz toy (düğün) olmaz.
15332, Kamçı başı kalaylı, komşu kızı kolaylı.
494
YanıtlaSil15267. İkindi güneşine güvenip çamaşır yuvma (yıkama)!
15268. İlim kazanı, boş kalmaz.
15269. İlim sahibine dost, mal sahibine düşmandır.
15270. İlk atılan taş, uzak düşer.
15271. İlmek ucu tutulduktan son(ra), iş kolaydır.
15272. İlmin kadrini âlim bilir, âlimin gayretine cahil güler.
15273. İmam evinden aş, ölü gözünden yaş çıkmaz.
15274. İnat mı inat, iki koluna iki kanat.
15275. İnsaf, imanın yarısıdır. (Insaf, imannın yarısıdır.)
15276. İnsan iki kere genç olmaz.
15277. İnsan, insanın şeytanıdır.
15278. İnsan, kendini beğenmezse, patlayıp ölür.
15279. İnsan sözünden, öküz boynuzundan tutulur.
15280. İnsan, yana yana cehenneme konar.
15281. İnsanı kahır yıkar, duvarı nem.
15282. İnsanın alacası içinde, hayvanın dışında.
15283. İp, ince yerinden kopar.
15284. İp, kopan yerinden bağlanır.
15285. İsteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara.
15286. İş başaranın, aş kotaranın(dır).
15287. İş, kişinin aynasıdır.
15288. İş olan yerde, aş olur.
15289. İş, varacağına varır.
15290. İşe kör bakma, boynuna torba takar. (İşke kör bakma, moynına torba tagar.)
15291. İşi erbabına yaptırmalı. (İşni erbabına işletmeli.)
15292. İşi yok, it suvarır.
15293. İşi yok (olanın) aşı (da) yok.
15294. İşini, eşini, aşını bilen, aç kalmaz. (İşin, eşin, aşın bilgen, aş kalmaz.)
15295. İşlemeyen dişlemez.
15296. İşleyen demir, pas tutmaz.
15297. İşsiz adam, meyvesiz ağaca benzer. (İşsiz kişi meywasız terekke benzer.)
15298. İşten artmaz, dişten artar.
15299. İt avlamakla deniz bulanmaz.
15300. İt leş başında, insan iş başında.
KABULE MUHTAÇ
YanıtlaSilAmel etmek gerek...
Ancak amele güvenmeyip sanki onu hiç yapmamış gibi düşünmek gerek... Bu şekilde kusur ve acziyeti itiraf ederek amel-i sâlih-lere devam etmek gerek! (Reşahåt, s. 92)
[Zira dualarımız gibi amelle-rimiz de kabule muhtaç-tır. Bu sebeple kul dâimâ Cenâb-ı Hakk'a ilticâ hâ-linde olmalıdır.]
ÜÇ KALP BİR ARADA
Üç kalbin birleştiği yer-de, mü'min mânen mesafe almış olur:
1- Kur'ân'ın kalbi (Yâsîn),
2- Mü'min kulun ihlâslı kalbi,
3- Gecenin kalbi seher vakti.
(Muhammed Pårså, Muhammed Bahâüddin Hazretleri'nin Sohbetleri, s. 60)
507
GÜNAHSIZ DİL
YanıtlaSil- Kabul olması için, günah işlemediğiniz bir dille duâ edin! (Reşahat, s. 94)
(Yani, Hak dostlarının huzů-runda tevăzu sahibi olun ve onların gönüllerinde yer edinin ki onlar da sizin için dua etsinler. Onların size duası, günah işlemediğiniz bir dildir.
Aynca mü'minin bir diğer mü'mine duâsı da böyledir. Hadis-i şeriflerde buyurulur:
"Bir mü'minin bir mü'mine, gıyâbında yaptığı duâdan daha çabuk kabul edilen hiçbir dua yoktur." (Tirmizi, Birr, 50)
"Müslüman bir kul, yanında olmayan kardeşi için dua ederse, melek; <<-Onun için istediğinin aynısı sana da verilsin!» der." (Müslim, Zikir, 86)]
Salih arkadaş, salih amelden daha da mühimdir. (Erzengi, Şerh-i Risale-i Azizán, s. 12)
MİNNETSİZ HİZMET
Minnetle hizmet eden çoktur.
Hizmeti minnet bilenlerse azdır.
Siz hizmette bulunma fırsatını elde etmiş olmayı minnet bilir ve hizmet ettiklerinize minnet-tar kalırsanız, herkes sizden memnun olur, şikâyetçiniz azalır. (Reşahát, s. 90)
ALİ RAMİTENĪ HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
YanıtlaSilİki şeye çok dikkat ediniz:
Konuşurken ağzınızdan çıkana, Yemek yerken ağzınıza girene!
(Reşahåt, s. 92)
KALB-İ SELIM
YanıtlaSilMUHAMMED ARİF RİVCERİ HE LAZRETLERİNDEN BİAMETLİ SÜRLER
Påk, doğru ve sağlam itikad sahibi ol!
Zira gaflete dûçâr olmuş bir kalp ve çirkin bir gönül, bütün uzuvları ve bedeni kirletir.
Zaten; Allah Teâlâ'nın bizi huzuruna kabul etmesi veya etmemesi de şu gönül sebebiyle değil midir?! (Arif Rivgeri, Arifname, s. 4)
İRFANIN ŞARTI
-Marifeti elde etmenin ilk şartı;
Nefsâni arzuları bertaraf etmek, Kerâhetlerden ve şüpheli lokma-lardan uzak durmak ve
Helâllerle gıdalanmaktır. (Arif Rivgeri, Arifnames.7)
EMİR VERME!
Herkese canınla, malınla hizmet et, Kimseye (kibirle) emir verme!
(Arif Rivgeri, Arifname, s. 4)
ÎMÂNIN ANAHTARI
Allah Teâlâ'nın sanatını temâşâ ve tefekkür ile meşgul olmak, îmânın anahtarlarındandır.
Allah Teâlâ'yı görmek istiyorsan, O'nun sanatını (ibret ve hikmet nazarıyla)
müşâhede et! (Arif Rivgeri, Ärifname, s. 9)
TEVBE ve İLTİCA
YanıtlaSilTarikatin başlangıcı, saadeti, anahtan ve dinin emri, tevbe ve huşü içinde Allah'a ilticà
edebilmektir!
Tevbe, bir mü'minin en mühim virdidir. (Arif Rivgeri, Arifnáme, s. 5)
HER AN
Dünyayı, yani nefsâni arzuları terk etmek demek, kalbin her an Allah ile beraber olması demektir.
Bu iş, senin yüksek derecelere ulaştığının delilidir. (Arit Rivgeri, Arifname, s. 3)
MELEKLERE BENZE!
Insan saadete ulaşmak istiyorsa kendisini melekler derecesine çıkarsın!
Yani nefsâni arzularına meyletmeyip bilakis nefsini kendisine itaat ettirsin!
Böylece;
İç âlemi temizlensin.
Her zaman Allah'ı zikreder olsun.
2
Söz verdiği kulluğu hakkıyla îfå edebilmek için bütün gayretiyle çalışsın!
Allah'tan başkasını kendisine mahbûb edinmesin!
Allah'tan gayrısından ümitvâr olmasın!
Her zaman «ebrår ve ahyârın hizmetinde bulunsun!
Keskin kılıç gibi olan vakte karşı dikkatli olsun!
Hiçbir dakikayı gaflet ile beyhûde geçirmesin!
Allah'ın ismini her zaman zikretsin!
Gönlü, cemâli sıfatların mazharı olsun! (Arif Rivgeri, Arifname, s. 3)
24
MUHAMMED ARİF RIVGERI
YanıtlaSilHAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
"Boynuna ağır yük yüklenmiş bir kuş düşün;
bu kuş hiç uçabilir mi?!.
Bunun gibi;
Sâlikte de dünyaya bağlılık çoksa, o da Allah'a doğru kanat açamaz ve talep vâdisine adım atamaz!"
(Arif Rivgeri, Arifnâme, s. 6)
284
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Ebû Kabil de, der ki «Abdullah b. Amr b. Asinin yanında bulu-nuyorduk.
(İki şehirden hangisi daha önce feth olunacak, Kostantınıyye mi, yoksa Rūmiyye mi?) diye soruldu.
Abdullah, kendisine aid bir sandık getirtip içinden bir Kitap çı-kardı. (128)
(Biz, Resûlullah Aleyhisselâmın çevresinde bulunduğumuz sıra-da, Hadislerini yazardık.
Resûlullah Aleyhisselâma «İki şehirden hangisi, Kostantınıyye mi, yoksa, Rûmiyye mi daha önce feth olunacaktır?» diye sorulmuştu.
Resûlullâh Aleyhisselâm «Hirakl'in şehri Kostantınıyye, önce feth olunacak!» buyurdu.) dedi.» (129)
Kostantınıyye, İstanbul'dur. (130)
Peygamberimiz, bu husustaki Hadislerinde şöyle buyurmuşlar-
dır:
«Kostantınıyye, elbette feth olunacaktır!
Onu, feth edecek olan Kumandan, ne iyi Kumandandır!
Onu, feth edecek o'an bu Ordu, ne iyi Ordudur!» (131)
Hâkim (Vefatı: 405) ve Zehebî (Vefatı: 748) gibi, zamanları-nın iki büyük Hadîs Otoritesi, Buhari ve Müslimin Sıhhat ölçülerine göre bu Hadis'in Sahih olduğunu açıklamışlardır. (132)
Rivâyete göre Ensardan bir zat ta, Peygamberimizin meclisinde bulunur, Peygamberimizden Hadis dinler, hoşuna gider, fakat, ez-berleyemezdi.
Peygamberimize «Yâ Resûlallah! Senden bir Hadîs işitiyorum, ho-şuma gidiyor, fakat ezberleyemeyorum?» diyerek halinden şikâyet-lendi.
Peygamberimiz, elile, yazmak işareti vererek (Sağ elinin yardı-mından yararlan!» buyurdu. (133)
Hz. Ebû Bekir'in, içinde beş yüz Hadis bulunan bir Mecmuası vardı. (134)
Sa'd b. Uba'denin de, duyduğu Hadisleri kayd ettiği bir Mecти-ası bulunuyordu. (135)
Câbir b. Abdullah'ın, hacc ibâdetine aid Hadisleri içinde topla-
(128) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 176
(129) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 176, Dârimi Sünen c. 1, s. 104
(130) Yakut Mücemülbüldan c. 4, s. 347
(131) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 335, Hâkim Müstedrek c. 4, s. 422
(132) Hakim Müstedrek c. 4, s. 422
(133) Tirmiş Sünen c. 5, s. 39
(134) Zehebi Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 5
(135) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 285
PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET
YanıtlaSil285 yan Mecmuasını, Ahmed b. Hanbel (Vefatı: 241) Katâde'ye (Vefa-1: 118) okumuş, o da hemen ezberlemişti. (136)
İbn-i Sirin, en çok Hadis ezberleyen Sahabilerden Semüre b. Cün-düp hakkında «Onun, oğluna bıraktığı Risale'de çok ilim vardır.» de-miştir. (137)
Enes b. Malik'in, çevresinde toplanarak Hadis dinlemek isteyen-lere, yanındaki Defter'i çıkarıp «Bunlar, Resûlullah Alcvhisselâmdan isitip yazdığım ve Kendilerine arz ettiğim, dinlettiğim Hadislerdir!>>> dediği bildirilir. (138)
Abdullah b. Abbas da, Peygamberimizin Sünnetine dair Ebû RA-fi'den dinlediklerini, yanında bulundurduğu Levhalara kayd etmiş-ti. (139)
Muaviye b. Ebi Süfyan da, Mugire b. Şûbe'ye gönderdiği bir ya-zida: «Resûlullah'dan işittiklerini, bana yaz!» demiş, o da, yazmış-tır. (140)
Gençlerin Eshab Tarafından Yetiştirilişi ve Sünnetin Yayılışı:
Peygamberimizin vefatını tâkib eden Enshab devri, Sünneti öğren-me ve öğretme ihtiyacının şumülü nisbetinde inkişaflı oldu.
Tâbiîn devrine girilince, Sünneti öğrenmek ve ona sarılmak ihti-yacı daha çok duyuldu.
Übey b. Ka'b'ın vefatına kadar ilim talipleri Mescidde, onun çev-resinde toplanmaktan ve ondan yararlanmaktan geri kalmadılar.
Hatta, son günlerini yaşadığı sıralarda (Vefatı: 30), Iraklı bir ilim talibinin, onun, ilim öğretmekten kaçındığını sanarak sitemlen-mesine dayanamayıp ağlamış, sonra da:
«Ya Rab! Sana söz veriyorum: Eğer, beni, cuma gününe kadar bırakır, yaşatırsan, Resûlullâh Aleyhisselâmdan işittiklerimi, hiç bir kınayıcının kınamasından çekinmeksizin, onlara söyleyeceğim!» de-miş, cuma günü de, Hakkın rahmetine kavuşmuştur. (141)
İbn-i Abbas, Peygamberimizden helâl ve haramları sorar durur-du. (142)
(135) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 123
(137) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 2, s. 454
(133) Hâkim Müstedrek c. 3, s. 573-574
(133) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 371
(140) Buharî Edebülmüfred s. 122, Sahih c. 7, s. 184-185, Müslim Sahih c. 1, s. 414-415
(141) İbn-i Sa'd Tabakat c. 3, s. 500, 501, 502
(142) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 371, 372
A
YanıtlaSilسوره بقره (۲۰۱۷)
اون، یو این جمله لری آراسنده کی نظام و ارتباط عندا ،ثانیه دقیقه ساختاری صدایان میلاد
آرا سندہ کی ارتباط کبیدر.
اولا ہو اتنی اول کی آنتاله ربط بدن جهت قران كريم، منا فقدك وضعيتي تصوير يكون المنار وتطويل الله ( یعنی اوزون عباره لری حاوی ) مثال و تمثد الهدى تكرار اتمشدر بوده منافقاره وضعيته ترتب بدن دهشت و حيرتك انكى قسماء بلد يفنون الكرى كلم شور زیرا مرحمی تحت الله خلاصه سنه توره، منافق اولان کمر، کندیسنی وجود صحراسنده آر قد ا شلندن أو لمن تك باند فالديفنى ومكنات جمعيتندن فرد الديلمن صاحبن والديغنى بلد علی کی هر شما در
معدوم بیاید و دهشته احاطه الديلمن سكون وسكونت خنده بتون مخلوقاته اجنبى
نظريله باقار.
من افقك شو با فيشيله مؤمنك با قیشی آراسنده طاغلی قدر فرمه وار در زیرا مؤمن اولان ذان نور ایمان ایله بتونه موجوداتی کندیسنه دوست و آشنا بیاید و کائنات ایله تو حسن ایمان دگل
نام بر انیستی و مهار فرسی وار در.
ایک نجی تمیزداران خلاصه من کوره: منافقه اولان آدم عالمى مصيبتها يله تولد يريجي، بلا لريله بوغوجي دهشتهای حادثاتی له تهدید ایجی، شدائد یله صیفیجی بر شکلده کورور بتون دنیایی انواعی له برابر کندیسنه عداوت ایتمکده اتفاقه ابتد کرینی ظن ایدر ایشته او منافقك بوظنته کوره، عالمده او منفعت ویره جاك . هیم برشی بوقدر بتونه اشيا و موجودات اونك عليهنده در لی
حالبوكمه مؤمن اولان ذات، نور ايمانك اقتضا سيله، كائناتك يا بريفى تسبیجاری و تشير لری
معنا ايشيتير فرهناك اولور.
وكذا، قرآن كريمك تمثيل خصوصنده با پدیغی تکرار، منا فقدك ايکی قسم ابريل من اولديد اشار ندر بریسی سفلی و عامی اولان طبقه در بو طبقه نك حالنه او يغون برنجی نمیده اند. ایکنجیسی کرلی، غرور لی، کویا پوکه طبقه در بود مناسب ایک نجی تحمید الد.
ديمك تمثيد المحرك تكراري، فسمارك تعد دينه اشار تدر.
عداوت
YanıtlaSilAdavet: Düşmanlık
عامي
Ami: Sıradan halktan biri
جمعیت
Cemiyet: Topluluk
جِهَتُ
Cihet: Yön
آنراغ
Enva: Türler, çeşitler
فرختاك
Ferahnak: İç açıcı
حادثات
Hadisat: Hadiseler
حاوى
Havi: İçine alan
خلاصه
Hulasa: Öz
المناب
Itnab: Sözü uzatma
ارتبال
İrtibat: Bağlantı, aláka
اتفاق
İttifak: Birleşme
معدوم
Madum: Yok olan
معارفه
Muarefe: Tanışma
ربط
Rabt: Bağlama
سفلى
Süfli: Alçak
شدائد
Şedaid: Şiddetler
تعدد
Taaddid: Sayıca artma
طون
Tard: Kovma
تصوير
Tasvir: Resmederek ta'rif etme
تطويل
Tatvil: Uzatma
تبشير
Tebsir: Müjdeleme
تمثيل
Temsil: Misal getirme
ترف
Terettüb: Netice olarak gelme
Tesbih: Allah'ı noksån sıfat-lardan tenzih etme
توش
Tevahhus: Korku ve yalnız-lık duyma
وَحْشَتْ
Vahşet: Ürküntü, yalnızlık
112k 17-20
YanıtlaSilEvet, bu ayetin cümleleri arasındakı izin ve irtibat, aynen saniye, dakika, saatleri sayan miller arasındaki irtibåt gibidir.
Evvela, bu ayeti evvelki âyetle rabt eden aset Kur'ân-ı Kerim, münafıkların vaziyetini tasvir için itnah ve tarvil ile, yanı uzun ibareleri havi misal ve temsilleri tekrar etmiştir. Bu da münafıkların vaziyetine terettüb eden dehset ve hayretin iki kısma ayrıldığından ileri gelmiştir. Zira, birinci temsilin hulasasına göre, münafık olan kimse, kendisini vücüd sahrâsında arkadaslarından ayrılmıs tek basına kaldığını ve kainât cem'iyetinden tard edilm sahibsiz kaldığını bildiği gibi, her şeyi de ma'dûm bilir. Ve vahsetle ihata edilmiş sükün ve sükûnet içinde bütün mahlükäta ecnebi nazarıyla bakar.
Münafıkın şu bakışıyla mü'minin bakışı arasında dağlar kadar fark vardır. Zirá mü'min olan zit, nür-u îmân ile bütün mevcûdâtı kendisine dost ve âşinâ bilir. Ve kâinât ile tevahhuş etmek değil, tam bir ünsiyeti ve muårefesi vardır.
İkinci temsilin hulasasına göre: Münafık olan adam, ålemi musibetleriyle öldürücü, belälarıyla boğucu, dehşetli hâdisâtıyla tehdid edici, şedäidiyle sıkıcı bir şekilde görür. Bütün dünyayı envâıyla beraber kendisine adâvet etmekte ittifak ettiklerini zanneder İşte o münafıkın bu zannına göre, ålemde ona menfaat verecek hiçbir şey yoktur. Bütün eşyâ ve mevcûdât onun aleyhindedirler. Halbuki mü'min olan zât, nûr-u îmânın iktizâsıyla, kâinâtın yaptığı tesbihleri ve tebşîrlern ma'nen işitir. Ferahnâk olur.
Ve keza, Kur'ân-ı Kerîm'in temsil hususunda yaptığı tekrar, münafıkların iki kısma ayrılmış olduğuna işarettir. Birisi: Süfli ve âmi olan tabakadır. Bu tabakanın hâline uygun birinci temsildir. İkincisi: Kibirli, gururlu, güya yüksek tabakadır. Buna münasib ikinci temsildir. Demek temsîllerin tekrarı, kısımların taaddüdüne işarettir.
AHLAK
YanıtlaSilrak, sosyoloji biliminin de ilgi alanını oluşturmaktadır. Isto ah lakı toplumsal ilişkiler, gelenekler, töreler bakımından sosyolo lakın bu yönüyle de günümüzde sosyoloji ilgilenmektedir. Ah ji kendisine konu edinmektedir.
Bir başka açıdan yaklaşıldığında ise dini kurallar ile ahlak dır. Bu açıdan ahlak kuralları toplumlarda değişik dinlerin ve kuralları arasındaki ilişki de sosyoloji tarafından ele alınmakta sinden yaklaşanlara göre de ahlak kuralları, dinin normatif o ya dini kuralların ortaya çıkmasına neden olur. Veya buna ter larak etkinliğini yitirdiği dönemlerde, bunu kültüre dönüşmus gelenek ve töreler biçimindeki ahlak kuralları üstlenir. Mesela, "yalan söylemek toplumsal statüyü zayıflatır, güvenilirliği azal. dinin "yalan söylemeyeceksin" emri, kültüre dönüştüğünde tır" biçimindeki sosyal bir anlama bürünür. Demek ki siyasi ve hukuki bazı kuralların temelinde yatan bazı ilkeler aslında din-lerin getirmiş olduğu prensiplerdir.
Bu yaklaşıma bir örnek olmak üzere; Bediüzzaman'a göre in-sanoğlunun doğrudan dine bağlı kalmaksızın ve dine dayanma-dan oluşturdukları bazı toplumsal kurumların, adalet ve düze nin de kaynağının aslında peygamberlerin getirdiği din olduğu savunulmaktadır. Bu düşüncesini şu ifadelerle belirtmektedir: "...O adalet ve intizam, ehl-i dinin ikazat ve irşadatıyladır. Ve o adalet ve faziletin esasları, enbiyanın tesisleriyledir. Demek enbiya, esas ve maddeyi vaz etmişlerdir. Onlar da o esas ve fa-zileti tutup, onda işlediklerini işlediler." (Nursi, 1977, 125)
D ta
ba
Günümüz toplum hayatında "bir etik problem olarak" tartı-şılan, "bazı dine mensup olanların ahlaklı olmadığı gibi, bazı dinsiz veya dini referans kabul etmeyen insanların ahlaklı ola-bilmesi" olgusu hakkında da aynı paralelde bir yorum yapmak-tadır. Ona göre, bir dini kabul etmeyen insanların da dolaylı o-larak dinin getirdiği güzel ahlak ile beslendiği bu nedenle inan-mayan bazı insanlardaki güzel ahlakın kaynağının da yine din olduğu şu ifadelerle dile getirilmektedir: "...Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve teklif-i ilahiyeyi reddetmişlerse de, teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevi, ahlaki vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nev'ilerini zımnen ve iztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, ka-firin her sıfatı ve her hali kafir değildir." (Nursi, 1978, 186)
Diğer yandan 19. asırdan itibaren sosyologlar toplum haya-tında geçerli olan ahlak kurallarını pozitivist bir yaklaşım doğ-rultusunda ele almaktadırlar. Mesela, A. Comte, E. Durkheim.
114
KÖPRÜ YAZ/2005
AHLAK OLGUSUNUN KAYNAĞI NEDİR?
YanıtlaSilkış açısı doğrultusunda kurulan, sosyolojinin bir alt disiplini o-L. Bruhl bu yaklaşımın örnek isimleri olarak verilebilir. Bu ba-larak ahlak sosyolojisi (moral sociolgy) sosyal ve kültürel bir kurum olarak ahlaki değer yargılarının kaynağını, ortaya çıkı-şını, bu kuralları belirleyen faktörleri, ahlak kurallarının top-lumdan topluma nasıl farklılıklar gösterdiğini ve zaman içinde nasıl değişim geçirdiğini incelemektedir. Ahlakın bu yönü qi-rişte değinildiği gibi, Aristo'nun pratik ahlak olarak nitelendir-diği alanı kapsamaktadır. Aynı yaklaşımı Aristo geleneğindeki bazı İslam filozofları da sürdürmüşlerdir. Yeniçağ filozofu Kant ise bunu, felsefenin ilgi alanı dışına çıkararak, antropolojinin konusu olarak belirlemiştir. Nitekim Ahlak sosyolojisini bir ko-nu olarak ayrıntılı biçimde inceleyen Lévy Bruhl (1857-1939) ve Emile Durkheim (1858-1917) antropologların incelemele-rinden faydalanmışlardır.
Durkheim'e göre, ahlaki davranış toplumun bir ürünüdür. Ahlak önce toplumda doğar, fakat bireysel davranış biçiminde gerçekleşir. Durkheim'e göre insan ahlaki bir varlıktır; ahlakı ol-mayan bir toplum düşünülemez. İnsan ne kadar sosyalleşirse, o kadar da ahlakileşir. Ahlaklılık önce bir sosyal guruba üye ol-makla başlar. Bu nedenle ancak bir toplumun olduğu yerde ah-laktan söz edilebilir. Durkheim bu fikirlerinin üzerine "sosyolo-jik bir ahlak teorisi" geliştirmiştir. Bu teoriye göre, iyilik ahlakın objektifleşmiş halidir, yoksa soyut bir şey değildir, toplumsaldır. İyilik toplum için iyi olandır; bireyin iyiliğinin kendi başına bir değeri yoktur. Bu nedenle ahlaklılık gayrı şahsi ve geneldir. Şahsi menfaatlerden uzaktır. Özgürlük olgusuna gelince: Durk-heim'e göre insan özgür doğamaz; ne kadar ahlaki bir varlık ha-line gelirse, o kadar özgürlük kazanabilir. İrade özgürlüğü de ancak eğitim yolu ile ve toplum içinde kazanılabilir.
Durkheim için ahlak toplumsal bir olgu olduğu gibi bunun sonucu olarak, ahlaki olmayan veya bizi ahlaka karşı kışkırtan şeyler de toplumsal birer olgudurlar. Ahlak varlıkların içinde yatan bir davranış değildir; fakat toplumsal eylemin bir özelli-ğidir. Bu nedenle bir zihni durum değil, bir eylemdir. Toplum-sal düzen kavramının temelinde yatan şey de bireyler arası davranışın ahlaki veya normatif olarak düzenlenişidir. Bu ne-denle ahlak ve ahlaki olmayan şeyler toplumsal olguysa, bu du-rumda değişik toplumlarda farklı "ahlakilik" ve ahlaki olmayan" tanımları da olabilir. Ayrıca bir toplumdaki normatif sistemler ve cezaya dair yaptırımlar statik değildirler. Toplumsal örgüt-
KOPRE
fizar-ı istimdatkärane
YanıtlaSilfizari Istimdatkārane فيزار استمداد کارانه : yardım ister tarzda ağlama
fizik فيزيك : maddenin kimyasal yapısı dışın da kalan özelliklerini ve değişmelerini, mad dede değişikliğe sebep olan enerji olaylarını gözlem ve deneye dayanarak inceleyen tabiat ilmi
fonoğraf فوتوغراف : plaklara kaydedilmiş sesle ri, duyulur şekilde tekrarlayan ålet
Ford فورد : Henry Ford (mi. 1863-1947) Ame-rikan otomobil sanayinin (endüstrisinin) öncüsu. Ford, otomobil üretim ve satışından büyük servete sahip olmuştu
forma 1: فورما.basılan bir kitabın, katlanmış käğıt tabakasından oluşan bir bölümü 2.tek tip elbise
formalite 1: فورمالیته.bazı hukuki ve idari bel-gelerin düzenlenmesinde gerekli işlemler 2.(mec.) önem taşımadığı halde yapılan, şekli ve görünüşten ibaret iş ve davranışlar 3.usûl; merasim
formül 1: فورمل.rakamlar ve işaretlerle kısaltıl-mış özlü ifade şekli 2.yol-yöntem, usûl, metot
fotoğraf فوطو غراف : ışığın bazı kimyasal madde üzerindeki etkisi esas alınarak yapılmış fo-toğraf makinası ile elde edilmiş resim
foya 1: فريا.kıymetli taş ve altından yapılmış eşyanın parıltısını artırmak için alta konan metal levha 2.(mec) sahtelik, göz boyamacılık
Fransa فرانسه : bir Batı Avrupa ülkesi
Fransız فرانسز : Fransa halkından kimse
Fransızca فرانسزجه : Fransızların konuştuğu dil
frenk 1: فرنك.Avrupalı 2. Fransız
frenkce 1: فرنکجه.Avrupalıların dili 2. Fransız-ca
fuhs فحش : )bak fuhuş(
fuhsiyat 1: فحشیات.çok çirkin ve günah işler 2.nikâhsız kadın-erkek ilişkileri; zina
fuhul فحول : ileri gelenler, üstün olanlar
fuhul-i müfessirin فحول مفسرین : müfessirlerin ileri gelenleri, Kur'an ayetlerinin mânalarını açıklayan ålimlerin ileri gelenleri
fuhul-i ülema فحول علماء : din alimlerinin ileri gelenleri
fuhul-ü ülema فحولو علماء : )bak, fuhul-i ülema) fuhuş 1: فحش.çok çirkin ve günah iş 2.nikâhsız
kadın-erkek ilişkisi; zina
280
Fuzuli-i Bağdadi
fuhuşhane فحشخانه : fuhuş yeri, genelev
fukahaفقهاءfakiler fıkıh (İslam Hukuku(
alimleri fukara فقراء : fakirler, yoksullar
fukara-i muhacirin فقراء مهاريجن : Hz. Peygam ber (a.s.m.) zamanında Medineye göçmen olarak gelenlerin (muhacirlerin) fakirl eri
fukdan فقدان : )bak. fıkdan.(
Furkan فرقان : doğru ile yanlışı, iyi ile kötü yü, haklı ile haksızı birbirinden ayırt edici; Kur'an
Furkan - Ahkem فرقان أحكم : en sağlam, en gu venilir ve en adaletli şekilde doğruyu yanlış tan, ayırt edici (Kur'an). (bak. Furkan)
Furkan-ı azam فرقان أعظم : en büyük Furkan.
(bak. Furkan)
Furkan-i celilüssan فرقان جليل الشان : sanı yüce furkan. (Kur'an) (bak. Furkan)
Furkan-ı cismani فرقان جسمانی cisimleşmiş Furkan, gözle görülür cisim şekline girmiş Furkan (Kur'an), (mec.) Allah'ı (c.c.) Kur'an gibi tanıtan kâinat, Allah'ın (c.c.) san'atına, yaratıcılığını, sıfatlarını tanıtan, gözle görü-len bütün varlıklar dünyası
Furkan-1 Ezeli فرقان أزلي : Allah'ın (c.c.) ezeli sözü olan Kur'an
Furkan-ı Hakim فرقان حکیم : hikmeti çok olan Kur'an
Furkan lähi فرقان إلهى : Allah'ın (c.c.) kitabı olan, gerçekle yanlışı ayırıp gösteren Kur'an
Furkan-ı Mübin فرقان مبين : gerçekleri açıklayan Kur'an
furkani (ye( فرقانیه : doğru ile yanlışı, iyi ile kö-tüyü, haklı ile haksızı ayırıcı olan Kur'an ile ilgili, Kur'an'a ait
fustat فسطاط : göçebe çadırı, büyük çadır
fusul simler 1: فصول.fasıllar, bölüler, kısımlar 2.mev-
har, yaz, sonbahar, kış( fusul-i erbaa فصول أربعة: dört mevsim. (ilkba-
fusus فصوص : çatlaklar, yarıklar; kusurlar, bo-zukluklar
fuzla فضلی : en faziletli, en üstün vasıflara (ni-
teliklere) sahip
Fuzuli-i Bağdadi فضولی بغدادی : Bağdath şair Fu-zuli (1495-1556). Asıl adı Mehmed'dir. Bağdat yakınlarında bir kasaba olan Hilla'da doğdu.
fuzüli
YanıtlaSil281
Bağdatlı manásında Bağdadi olarak belirtilir. Divan edebiyatının en büyük şairlerinden bi-ridir. Kanuni Sultan Süleyman Bağdat'ı alın-ca (1534) Fuzuli. Kanuni ve askerlerini öven kasideler yazıp padişaha sundu. Kanuni ona geçimini sağlayacak bir aylık bağladı. Bir ara aylığını alamadı. O da şiir şeklinde yazdığı di-lekçe ile şikayetini padişaha duyurdu.
zacak kadar bu dilleri iyi biliyordu. Türkçe şiirlerini Azeri Türkçesi ile yazdı. Duygulu ve güçlü şiirleriyle Türk divan şairlerini, tek-ke ve saz şairlerini derinden etkiledi. En çok bilinen eseri, mesnevî şeklinde yazdığı Leylā ile Mecnunm adlı eseridir. Kanuni ye yazdı-ğı şikâyetnamesi de ünlüdür. Hz. Peygamber (a.s.m.) için yazdığı şiirleri de vardır.
Leyla ile Mecnun'un konusu bir aşk hikâye sidir. Fakat o, bu hikâyeye derin ve tasavvufi bir månå vererek dünyevi aşktan ilâhî aşka geçer. Fuzuli için olay veya efsane sadece bir vesiledir. Aynı konuda Arabça, Farsça ve Türkçe şiirler yazılmış, fakat Fuzuli'nin ba-şarısına kimse yetişememiştir.
fuzûli فضولي : gereksiz, boşuna
fuzûliyane فضولیانه : gereksizce, boşuna
füreten لجنة : ansızın, birdenbire
füccar فجار : facirler, günahkarlar, açıktan ve utanmadan günah işleyenler
fücur 1: فجور.günah 2.zina 3.alçakca ahlaksız lık
fülüs فلوس : füller, bakır paralar; pullar
fülüs-u felsefe فلوس فلسفه : felsefenin bakır araları, (mec.) felsefenin değersiz görüşleri, felsefenin beş para etmez görüş ve iddiaları
fünun فنون : fenler: ilimler; uygulaması olan bilgiler
fünun-u acibe فنون عجيبه : hayret verici ilimler ve teknik bilgiler
fünun-u akliye فنون عقليه : akla dayanan ilimler, temeli akıl ve mantık olan ilimler
fünun-u beşeriye فنون بشريه : insan eseri olan
ilimler ve teknik buluşlar
fünun-u cedide فنون جديده : yeni çağımızdaki) ilimler, tabiat ilimleri
fünûn-u cedide-i medeniye فنون جديدة مدنيه : medeniyetin eseri olan yeni ilimler
fünun-u ekvan فنون أكوان tabiat ilimleri
füruş
felsefe dalları; felsefenin görüşleri
fünun-u felsefiye فنون فلسفه : felsefi ilimler,
fünun-u hafiye فنون خفيه : gizli ilimler
ilimler fünun-u hakikiye فنون حقيقيه : hakiki (gerçek(
fünun-u hazıra فنون حاضره : simdiki (zamanı-mızdaki) ilimler ve teknik bilgiler (teknoloji)
fünun-u hikmet فنون حکمت : felsefiilimler; fel-
sefedeki görüşler (bak. fünun-u felsefiye)
fünun-u İslamiye فنون إسلامية : İslami ilimler, s
lām dini ile ilgili ilimler
fünun-u kainat فترن کائنات : kainat (tabiat) ilim leri, kâinattaki(tabiattaki) olayları ve varlık-ları inceleyen ilimler
fünunu kenviye فنون كونيه : tabiat ilimleri
fünun-u medeniye فنون مدنيه medeniyetin
eseri olan ilimler
fünun-u müsbete فنون مثبته : isbata dayanan ilimler, müsbet ilimler, deneye ve gözleme dayanan ilimler
fünun-u nafia فنون نافعه : faydali ilimler, insan hayatını kolaylaştıran ve ihtiyaçlarını karşıla-yan ilimler ve teknik bilgiler
fünun-u tabiiye فنون طبيعيه : tabiat ilimleri
fürce فرجه : delik, çatlak, aralık
füru 1: فروع.dallar kollar, şubeler 2.çok önemli olmayan ve ikinci derecede kalan şey-ler, ayrıntı niteliğinde olanlar 3.bir kimsenin soyundan gelenler, çocukları ve torunları
füruat 1: فروعات.dallar, kollar 2 ayrıntıda ka-
lan ve çok önemli olmayan şeyler
füruat-ı İslamiye فروعات إسلامية : İslam'ın tefer-ruat kısmı; İslâm ve imanın şartları ve temel-leri arasında bulunmayan ve ikinci derecede kalan kuralları ve konuları
füruat-i şer'iye فروعات شرعيه : dine ait esaslar ve temel kurallar arasında bulunmayan, ikin-ci derecede kalan kuralları ve konuları
füruat-ı Şeriat فروعات شرعيه : dinin temel kural-ları arasında bulunmayan ve ikinci derecede
kalan kurallar ve konular
tasla-fürus 1: فروش.döşekler 2.bir kelimenin sonuna ek olarak geldiği zaman ". ... satan, yan, ... öne süren" gibi mânalarra gelen keli-me, ek
750
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
وَآلُ جَعْفَرٍ ، وَآلُ عَبَّاس قال : كل هؤلاء حُرِمَ الصَّدَقَةَ ؟ ؟ قال : نعم .
2) YEZİD b. HAYYAN'dan r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor:
Ben, Husayn b. Sebüre, Amr b. Müslim ile birlikte Zevd b. oturduktan sonra
şöyle sordu: - Ya Zeyd, sen pek çok hayırla karşılaştın.. Resûlüllahı S.A. gördün, ondan hadis dinledin, onunla gazaya katıldın ve arkasın-da namaz kıldım..
Ya Zeyd, bize Resûlüllah'tan S.A. dinlediğin şeyleri anlat.. Zeyd şöyle konuşmaya başladı:
Ey kardeşim oğlu.. Vallahi, yaşım ilerledi, zamanım yaklaştı.. Resûlüllah'tan S.A. dinlediğim bazı hadisleri unuttum.. Size an-latacağımı kabul edin ve anlatamadığım için de beni zorlamayın.. Sonra şöyle devam etti:
Resûlüllah S.A. bir gün, Mekke' ile Medine arasında Huma nam mevkiinde bize kalktı hutbe okudu.. Allah'a hamd etti ve sena etti. Vaaz etti; nasihat etti.. Sonra şöyle buyurdu:
«Şimdi iyi dinleyiniz; ey insanlar!.. Ben ancak bir beşerim; yakında Rabbımın elçisi gelir, ona icabet ederim.. Bu arada ben size, iki ağır vazife bırakacağım:
a) Bir tanesi Allah'ın kitabı.. Onda hidayet var; nur var.. Allah'ın kitabına yapışınız; bırakmayınız..>>
Sonra devam etti:
<b) Öbürü de ehl-i beytim.. Ehl-i beytim için, size Allah'ın adı-nı anıyorum..»
Bir ara Husayn sordu:
Onun ehl-i beyti kim, ya Zeyd?.. Kadınları ehl-i beytinden de. ğil mi?..
Hayır.. Kadımları onun ehl-i beytinden değildir. Onun ehl-i beyti odur ki, kendisinden sonra onlara zekât almak haram ola.. Bunlar kimdir?..
Diye sorunca da şöyle anlattı:
soyu.. - Hz. Ali'nin r.a. soyu.. Akil'in soyu.. Caferin soyu.. Abbas'ın
Bunların hepsine zekât almak haram mıydı?..
Diye sorunca da, şu cevabı aldı:
Evet..
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil751
Bir bagta rivayette Peygamberimiz'e, ehl-i beyti manasına gelen All corulunca şöyle buyurdu:
Kıyamet'e kadar, gelecek olan muttakiler benim âl'imdir.>
Ravi: MÜSLİM.. Menkıbesi, 5. Hadis-i şerifte ve YEZİD b. HAYYAN.
**
YEZID b. HAYYAN: Müfessir ve muhaddis.. Daha ziyade Medine'de yaşadı ve orada vefat etti.. Mukatil b. Hayyan'ın kardeşi.. Allah rahmet cylcsin..
الدرس الثاني والخمسون في فضل ذكر الصحابة رضى الله عنهم
قال الله تعالى : مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكُمَا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثر السُّجُودِ .
۱
ELLİİKİNCİ DERS
SAHABEYİ ANLATMANIN FAZİLETİ HAKKINDA ALLAH ONLARDAN RAZI OLSUN
1)
Allah-ii Taâlâ şöyle buyurdu:
<>>
Gerçekten sahabe kendi aralarında o kadar merhametli ve şefkatli idi ki, tarifi imkânız.. Geniş malumat için siyer kitaplarını okumalıdır. FETİH suresinin 29. âyetinden..
وروى الشيخان عن البراء بن عازب رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال في الأبصار : لا يُحِبُّهُمْ إِلا مُؤْمِنٌ . وَلَا يُبْغِضُهُمْ إِلَّا مُنَافِقٌ فَمَنْ أَحَبِّهِمْ أحَبَّهُ اللَّهُ ، وَمَنْ أَبْغَضَهُمْ أَبْغَضَهُ اللَّهُ .
۲
2) BERA b. AZİB'den r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM rivayet ediyor:
Peygamber S.A. efendimiz ansar için şöyle buyurdu:
<<Onları yalnız mümin olan sever.. Ancak, münafık olan on-Iara buğz eder..
262
YanıtlaSilMECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE
MADDE 826 Nassan ya delâleten muvakkat olan ariyetin hi tam-ı müddetde muire reddi lâzımdır. Fakat meks-i mu'tad ma'-
füvdür. Meselâ,filân gün vakt-i asra kadar isti'mal olunmak üzre isti-åre olunan huliyyatı ol vaktin hulûlünde red ve iade lâzımdır.
Kezalik filânın düğününde kullanmak üzre istiåre olunan hu-liyyatı ol düğünün hitamında red ve iade lâzımdır. Fakat bunu red ve iade için mu'tad olan mertebe vaktin müruru ma'fûvdür.
MADDE 827 Bir iş için bir şey istiâre olundukda ol işin hita-mında âriyet müsteîr yedinde vedia gibi olur. Artık anı istimal edemez ve meks-i mu'taddan ziyade tevkif edemez, edip de telef olsa zamin olur.
MADDE 828 Ariyeti müsteir binefsihi yahut emîni ile muire red eder. Emini olmayan kimse ile reddedip de kabl-el vusûl telef ya zayi olsa zâmin olur.
MADDE 829 Mücevherat gibi eşya-yı nefiseden olan âriyeti muîrin kendisine teslim etmek lazımdır.
Amma sair ariyeti örf ve âdetde teslim addolunan mahalle gö-türmek veya muîrin hizmetkârına vermek red ve teslimdir.
Meselâ, âriyet hayvanı muîrin ahırına götürmek yahut seyisine vermek teslimdir.
MADDE 830 Müsteîr yedinde olan âriyeti reddedecek oldukda meûneti ya'ni külfet ve masarif-i nakliyyesi kendi üzerinedir.
MADDE 831 Ebniye yapmak ve ağaç dikmek için yer istiâre et-mek sahihdir.
Lakin muir dilediği vakit iâreden rücû ile bunları kal ettirebi-lir. Şu kadar ki iâre muvakkat ise ebniye ve eşcarın kaľ olunduğu zamandaki maklûen kıymeti ile inkiza-i müddete kadar durmak üzre kıymeti beyninde tefavüt ne ise muîr anı zâmin olur.
Meselâ, ebniye ve eşçar derhal kal' olunduğu takdirde maklûen kıymeti oniki altun ve inkıza-i müddete kadar durmak üzre kıymeti yirmi altun olduğu halde muîr derhal kal'ettirecek olursa sekiz al-tun vermesi lazım gelir.
MADDE 832
Gerek muvakkat ve gerek gayri muvakkat olarak zer için iâre olunan arâziyi muîr vakt-i hasaddan mukaddem iâreden rücû edip de müsteîrden istirdat edemez.
KİTAB'ÜL-HİBE
YanıtlaSilKİTAB-I SABİ'
Hibe hakkında olup bir mukaddime ile iki babı müştemildir.
Mukaddime
Hibeya dair olan ıstılahat-ı fıkhıyye beyanındadır.
MADDE 833 Hibe, bila ivaz bir malı âhara temlik etmekdir ki eden kimseye vâhib ve ol mala mevhûb ve anı kabul edene mevhûb-un-leh denilir.
İttihab dahi hibeyi kabul demektir.
MADDE 834 rilen maldır. Hediyye bir kimseye ikramen götürülen ya gönde-
MADDE 835 Sadaka, sevab için hibe olunan maldır.
MADDE 836 İbâha, bir şeyi bila ivaz ekl ve tenâvül etmek üzre âhara izin ve ruhsat vermekdir.
BAB-I EVVEL
Akd-i hibeye müteallik mesâil beyanında olup iki faslı şâmildir.
FASL-I EVVEL
Rükn ve kabz-1 hibeye dair olan mesâil beyanındadır.
MADDE 837 olur. Hibe, icab ve kabul ile mün'akid ve kabz ile tamam
MADDE 838 Hibede icab bağışladım ve hibe ettim ve ihdâ eyle-dim gibi meccanen bir malı temlik mânasında müstaʼmel olan söz-lerdir. Ve zevcin zevcesine bir çift küpe yahut huliyyatdan diğer bir
باب الحسد
YanıtlaSilKISKANÇLIK
Hz. Hasan (ra) tarafından rivayet edilen bir hadiste Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
إِنَّ الْغِلَّ وَالْحَسَدَ يَأْكُلاَنِ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارَ الْحَطَبَ
"Şüphesiz kin ve haset tıpkı ateşin odunu yakıp kül ettiği gibi, iyi-likleri yer bitirir."
Abdurrahman b. Muaviye'nin rivayetine göre, Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
Üç şey vardır ki, hiç kimse bunlardan kolay kurtulamaz:
1. Zan
2. Haset
3. Uğursuz sayma
"Ey Allah'ın Resûlü! Bunlardan kurtulmanın yolu nedir? Diye sorul-ması üzerine Resulullah (sav)'in şöyle cevap verdi:
Kalbindeki kıskançlığı açığa vurmazsın, zannın/kötü düşüncenin peşine düşüp doğruluğunu araştırmazsın, uğursuzluk saydığın bir şey ol-duğunda ona itibar etmezsin."2
Hennåd, Zühd, 27641
Taberani, Kebir, 3/228
TENBİHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil239
"Haset ettiğinde bunu açığa vurma" sözünün anlamı şudur:
Kalbinde olan kıskançlığı söz veya davranışla dışa vurma! Çünkü Al-lah içinden geçen şeyleri söylemedikçe veya eyleme dönüştürmedikçe ce-zalandırmaz.
"Zannın peşine düşme" sözünün anlamı şudur:
Bir kişi hakkında kötü zanda bulunduğunda gözlerinle görmedikçe bunun doğruluğuna inanma.
*Uğursuzluğa aldırma! (Yoluna devam et) sözünün anlamı şudur:
Bir yere gideceğin zaman baykuş sesi duyarsan veya gözün seğirmesi gibi uğursuzluk sayılan bir şey hissedersen bunları önemseme ve yoluna devam et, gideceğin yere git.
Rivayet edildiğine göre Resulullah (sav), "olayları hayra yorumlamayı sever, uğursuzluğa yorumlamayı ise sevmezdi."
Nitekim bu konuda şöyle buyurmuştur:
Uğursuzluğa inanma (Bir olayı uğursuzluk olarak yorumlamak) cahi-liye adetlerindendir.
Konu ile ilgili olarak Allah (cc) Semud kavminin Peygamberleri Salih (as)'a söyledikleri şu sözü bize naklediyor:
قَالُوا اطَيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ
"Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık."2
Bir başka ayette ise inanmamakta diretenlerin kendilerine gönderi-len elçilere şöyle dedikleri anlatılır:
قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ
"Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz."3
Rivayet edildiğine göre İbn Abbas (ra) şöyle demiştir:
Uğursuzluk sayılan bir ses duyduğunda Allah'a şöyle dua et:
"Allah'ım! İyilik de senden, kötülük (uğursuzluk) de sendendir. Senden başka ilah yoktur. Güç ve kuvvet sadece sana aittir." Sonra yoluna devam et. Böyle yaparsan Allah'ın izniyle hiçbir şey sana zarar veremez. 4
Ibn Mace, 3536
Neml 47
Yasin 18
'Ibn Ebi Şeybe, Musannef, 29872
12
YanıtlaSilSIRR-1 INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE MAIDET ULKURAS
ile, hurufilik safsatasını birbirine karıştırmıştır. Bazıları da, bir tefsir metody mış olması gereğinin varsayımından hareketle, bu tür işârî tefsir metotlarima nun kabul edilebilmesi için, onun Hz. Peygamber (a.s.m) tarafından kullanı bu çeşit yorumlara katılmama taraftarıdır. Onun için bu konuyu, soru-cevap şeklindeki bir diyalogla açığa kavuşturmakta fayda vardır:
İslâm inancını ortadan kaldırmak için ortaya çıkan, bâtil båtiniliğin bie kolu olan tarihdeki Hurûfilik ekolünün kurucusu sayılan, Fazlullah adındak şahsın doğum tarihi, hicri 740'dır. Halbuki İslâm literatüründe "Esraru ilmi huruf olarak geçen ve harflerin sırlarına dair yapılan ilmî çalışmalar çok on-din İbn-i Arabi'nin ölüm tarihi hicri 638'dir. Hatta ondan daha önce bu ko-ceden vardı. Misal olarak harflerin esrarı konusunda meşhur olmuş Muhvid. nuda oldukça fazla şöhret bulmuş İbn-i Berrecan'ın ölüm tarihi, hicri
536'dır. Hurûfilik, 1394'de idam edilen Fazlullah Esterâbâdî tarafından kuru lan ve Bâtıníliğin kolu olan bir båtıl mezhepdir. 14. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış, 15. ve 16. asırlarda Anadolu ve Rumeli'de ciddi etkiler yapmış ve hatta Fâtih zamanında Saray'a kadar girmeye çalışmıştır. Bunların en önemli bâtıl inançları, harflere bazı manalar yüklemenin yanında, hulül inancı ve buna bağlı olarak mehdilik anlayışıdır. Bunlara göre, Fazlullah Al-lah'ın mazharıdır; yani hâşă Allah Fazlullah'ın bedeninde görüntülenmekte dir ve kıyamet gününe yakın, Müslümanları, Hıristiyanları ve Yahudileri kur-taracak Mehdi olduğuna inanılmaktadır. Maalesef, bu görüşleriyle, Anadolu ve Rumelideki Bayrâmî Melâmîlerini, Kalenderileri, Bektaşileri ve Kızılbaşlığı derinden etkilemiştir.
Hurüfiliğin Anadolu'da yayılmasına sebep Azerî şairi İmâdüddin Nesimi (ö. 1408)'dir. Nesîmî, Anadolu'da çok sayıda halife yetiştirdiği gibi, kendisi de Hacı Bayram Veli ile dahi görüşmeye çalışmıştır. Fazlullah-ı Esterâbâdî'nin halifelerinden biri, Edirne'de iken genç Sultân Fâtih'i etkilemek için Saraya yerleşecek kadar ileri gitmiştir. Bundan rahatsız olan ve Fâtih'in bunları tanı mamasından korkan Veziriazam Mahmûd Paşa, hemen büyük âlim Müftü Molla Fahreddin-i Acemî'yi devreye sokmuş ve bu büyük âlim de bunların hulül inancına sahip olduklarını bildiğinden dolayı, Padişah huzurunda bu meseleyi tartışmak üzere bir zemin hazırlamıştır. Hurûfilerin gerçekten hulûl
Ed-Dâvûdi, Şemsuddin Muhammed b. Ali, Tabakâtu'l-Müfessirin, 1/306; Abdulka-dir Badıllı, Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları, sh. 956.
43
YanıtlaSilCURUAN
etod ullanı Jarina cevas
ndak kön hyid ko
da en 10
IŞARİ TEFSİR VE CİFİR İLMİ
inancına sahip oldukları anlaşılınca, hemen tutuklanmışlar ve haklarında ve-rilen idam edilerek yakılmaları fetvåsı hemen tatbik edilmiştir. Bundan sonra 16. yüzyıl boyunca Anadolu ve Rumeli'de Hurûfilerin takibatı devam etmiştir.
Netice itibariyle tamamen kötü niyetlerle genç Padişah'a sokulmak iste-yen bu fitne ve dalålet grubu, Allah'ın da yardımıyla, en küçük bir zarar ver-meden Saray'dan ve Osmanlı akide dairesinden silinmiştir. Fâtih'in onları ko-ruması diye bir şeyin olmadığı yapılan izahlarla ortaya çıkmış bulunmaktadır. Hatta fetvâyı veren Molla Fahreddin-i Acemî'nin Ali Tûsî'ye olan şu vasiyyeti her zaman için bir ibret dersi olarak kalmıştır: "Avâmın sırtından şerî'at asasını eksik etme". Şunu da ifade edelim ki, Türkiye'de belli çevreler, is-rarla ve kasıtlı olarak, bâtıl bir mezhep olan Hurůfilik ile ilm-i cifri birbirine karıştırmaktadırlar. Halbuki ikincisi bir ilimdir ve İbn-i Kemâl çok açık bir şe-kilde bir Risâlesinde bu farkı açıklamaktadır.
Bütün ilim tarihçilerinin özellikle Müslüman âlimlerin ilimlerin tasni-finde kendisinden bahsettikleri "cifir ve câmia ilmi" diye bir ilim vardır. Bu ilim, bazı câhiller tarafından suiistimal edilmiş olsa bile, tamamen inkârı da mümkün değildir. Cifir, kaza levhası; câmia ise kader levhası demektir. Kı-saca Allah'ın kader ve kazå levhlerinde olmuş yahut olacak bazı şeyleri, yine Allah'ın koyduğu işaret ve gösterdiği yollarla ortaya çıkarma ilmine cifir ilmi denir. Bu ilmin Hurûfilik, nüshacılık ve üfürükçülükle ilgisi yoktur. Çünkü İmâm-ı Gazâlî ve İbn-i Kemâl gibi bu ilmi hakkıyla bilen zatlar tarafından da kullanılmıştır. Hz. Ali'nin, bu ilmi Resûlullah'dan öğrendiği nakledilmektedir. Son asırda bu ilmi hakkıyla kullananlardan biri de, Bedîüzzaman'dır. Kur'ân, "Beldetün Tayyibetün" ifadesiyle İstanbul'un fethine işaret ettiği gibi, Mu'avvizeteyn sûresiyle de 1971 hâdiselerine işaret etmiştir. Birinciyi ilim, ikinciyi ilmin dışında kabul etmek, bir başka câhilliktir. İbn-i Kemâl bu ilmin ehemmiyetini "Er-Risâlet'ül-Münîre" adlı eserinde şöyle belirtmektedir:
"Büyük evliyâların kerametleri de böyledir. Müşkil ve zor meselelerin istihracı gibi. Yani evliyâlar, Kur'ân âyetlerinden, hatta her kelimesinden ve harfinden ve hatta Resûlullah'ın hadislerinden bazı mühim ve müşkil hakikatları istihraç etmişlerdir. Bu onlara ilham nuruyla müyesser olur"¹
1 Alî, Künh'ül-Ahbâr, c. V, sh. 182-183; Mecdî Efendi, Hadâık, c. 1, sh. 82; Kocа Мü-verrih Hüseyin, Bedâyi'ul-Vakayi', Moskova 1961, 1, vrk. 153/b-154/a; Ocak, Zın-dıklar ve Mülhidler, sh. 131-135; Kâtip Çelebi, Keşf-üz-Zunûn, c. 1, sh. 591-592-Bediüzzaman Sa'id Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, İstanbul 1960, muhtelif yerler Ahmet Akgündüz Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, c. II, İstanbul 1997, sh. 40-53
t, verlime
YanıtlaSil1049
t
a
VOFFED
rufat ve tahavvülát yapabilirlerdi. Demek vücud ro suh pevda ettikçe, kuvvet ziyadeleşir, az bir sey. cok hükmüne geçer. Hususan vücud rusuh-u tam kazandıktan sonra, maddeden mücerred ise, kayıt altına girmezse, o vakit cüzi bir cilvesi, säir hafif tabakatı vücudun cok âlemlerini çevirebilir. Iste
ولله المثل الأمنى Sani' zülcelali, Vacın-ül-Vücuddur. Vanis O'nun vücudus zätidir, ezelidir, ebedidir, ademi münte-ni'dir, zeväli muhaldir ve tabakat-i vücudun en rå su kainatın sihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Så ir tabakatı vücud, O'nun vücuduna nisbeten gayet zaif bir gölge hükmündedir, Ve o derece Vücud-u Väcib, räsih ve hakikatlı ve vücud-u mümkinat o derece hafif ve zalftir ki, Muhyiddin-i Arabi gibi çok ehl-i tahkik, säir tabakat-ı vücudu, evham ve
hayat derecesine indirmişter: الا موجود الأهو demişler, Yani: Vücud-u Vacib'e nisbeten başka seylere vücud denilmemeli; onlar, vücud ünvanına layık değillerdir diye hükmetmisler. M.)
(...Vücudun en kuvvetli mertebesi olan "Vü cub" un: ve vücudun en sebatlı derecesi olan maddeden tecerrüdün; ve vücudun zevalden en u-zak tavrı olan "mekândan münezzehiyet" in; ve vücudun en sağlam ve tegayyürden ve ademden en mukaddes sıfatı olan "vahdet" in sähibi "Zat- Va-cib-ül Vücudun en has hassası ve lazımi zátisi o-lan ezeliyyeti ve sermediyyeti, vücudun en zayıf mertebesi ve en incecik derecesi ve en mütegayyir. mütehavvil tavrı ve en ziyade mekäna yayılmış o lan hadsiz kesretli bir maddi madde olan esir ve zer-rat gibi şeylere vermek ve onlara ezeliyyet isnad et-mek ve onları ezeli tasavvur etmek ve kısmen åsår-ı İlâhıyyenin onlardan neş'et ettiğini tevehhüm et-mek, ne kadar hitäf-ı hakikat ve vakı'a muhalif ve akıldan uzak ve bâtıl bir fikir olduğu, Risale-i Nur'-un müteaddid cüzlerinde kat'i bürhanlarla gösteril-miştir. L.)
(Vücud ise; birincisi mümeyyi-ze, ikincisi muhassısa, üçüncüsü müreccihe olmak üzere İlim, irade, kudret sıfatlarını istiizam eder. 1.1.)
وجود خارجی Vücud-u harici Zahir, adem-den çıkmış olan. İlmi vücuddan ålem-i şehadete gelmiş olan. Maddi varlık, cismáni eşya.
وجود حسن Vücud-u hissi: His ile bilinen vücud. Hisse ålt vücud, varlık. Duygulu cesed. وجود على
Vücud-u limi: limi varlık,
(Vücud-u ilmi, hayat-ı umumiyenin ma'nevi bir cilvesine mazhardır ki, mukadderåt-ı hayatiye o ma'nidar ve o canlı elväh-ı kaderiyeden alınır. S.)
وجودی
Vücudi: Varlığa dair. Var olan
şey ile alakalı.
وجود VÜCUH: (Vech. C.) Çehreler, Sebepler. İmkan-yüzler, suretler. * Tarzlar. lar. Münasebetler, Kur'ân-ı Kerim okunuşun-daki farklar. Bir memleketin ileri gelenteri.
وجوه اعجاز Vücuh-ul'caz: Mu'ciz olmanın yolları. I'caz nevileri ve vecihleri.
وجود سبعه
Vücuh-u seb'a Yedi vecih.
Kur'ânın yedi tarzda okunuşu.
1-1-1, --ar 0-e-e-
وجوم VOCUM Tiksinme, Iğrenme. * Darılma, küsüp susma. Göğüse vurma. Kederli olma.
وجو VOCOR (Vicar. C.) Arslan, ayı, kurt gibi vahşi hayvanların interi. Sel suları-nın oyduğu
ciler, elçiler.
dår
ki, In 1.
yerler.
وقت VOFFED: (Vafid. C.) Temsil-
r-
Vuku
YanıtlaSilL (C. Evsal) Benz-
VUKUD
1049
anattir. birer Illet ister. Fakat, verilmeyen mertebeler: Ardir. Ademler ise; illet istemezler, nihayetsize illet maz. Mesela: mådenier diyemezler: "niçin ne Imkanat ise; ademdir, hem nihävet وقود
olmadik sekvä edemezler. M.) VUKUD Ates alip yanina.
rumama. رقوب
VUKUF: Bir seyl bilme. 05.
renmis olma.
Bir halde kalma, Durma, durus. Vukufdar f. Haberi olan, Bil
وقوقه
VUKUKA: Tavuk gidaklama-
Köpek havlaması.
VUSAFA (Vasif. C.) Hizmet-
cer, usaklar.
والي
VUSKA: (Bak: Vüska)
ekliyen, bitiştiren sey. وسالة
VUSLA: Bir şeyi başka bir se-
VUSLAT: Visal. Sevdiğine avusma, ulaşma, bitisme. Bitiştiren.
وسعى
Orta parmak,
VUSTA: (Müe.) Orta. Ortası,
survet.
وسع وصوب VUSUB
VUSU' Kudret, täkat, güç,
: Daim ve sürekli ol.
mak, Väcip olmak. وئل
VUSUK: (Visāk ve Vesak, C.)
Bağlar, rabıtalar.
Andiasma-Sözleşme yerleri,
ma, yetişme.
وصول
VUSUL: Ulaşma, erişme, var-
وجود ولون
وضو
VUUD: Vaidler. Vådeler.
VUU: Tilki,
VUUL Şerefliler. Kuvvet-
iner. وضع VUZ': Kadının temizliğinin sonunda hayızdan evvel hamile olması.
VUZU: Abdest alma. Abdest
وضوع yu. Abdest.
VUZU: Hakir etme. Kendini,
sefsini tezlil ve tahkir etme, küçümseme.
وضوح
VUZUH: Açıklık. Açık ve an-
Aydınlık. Edb: aşılır şekilde olmak. Netlik.
rädede açıklık.
وجوب
VOCUB: Vacib ve lazım ol-
mak, Sabit olmak. Sukut ve vuku. Sübut ve
mekkün cihetiyle lazım olmak. Bırakılması müm-kün olmamak. Güneşin batması. Muztarib ol-
mak. وجوب زكات
Vücub-u zekât: Zekâtın vacib,
şart oluşu, Verilmesi Allah tarafından emredilmiş
olan zekât.
وجويي
Vücubl: Vücuba alt ve onunla
alakalı. Müsbet.
وجود
VÜCUD: Varlık, Var olmak.
Cesed, cisim, ten, gövde
Bulunmak, . (Vücud mertebeleri muhteliftir. Ve vücud å-
mleri ayrı ayrıdır. Ayrı ayrı oldukları için, vücud-
da rüsuhu bulunan bir tabaka-i vücudun bir zerresi, tabakadan daha hafif bir tabaka-i vücudun bir da-
kadardır ve o dağı Istlab eder. Meselă: Alem-l Sehadetten olan kafadakı hardal kadar kuvve-i hä-
Miza âlem-1 månadan bir kütübhane kadar vücudu cine alır. Ve âlem-l hariciden olan tırnak kadar brayine-i vücudun, âlem-i misal tabakasından ko-ta bir sehri icine alır. Ve o alem-i hariciden olan o Eyine ve o hafızanın suurları ve kuvve-i Icâdiye-er olsaydı, bir zerrecik vücud-u haricileri kuvve-byla, o vücud-u månevide ve misalide hadsiz tasar-
VILDE
YanıtlaSil1048
رن ولدان مخلدون
sirri
(Kur'an Hakimde ve meåll sudur ki: Mü'minlerin kabt-el-büluğ vefat
eden evládları, Cennette ebedi, sevimil, Cennete lå-yık bir surette daimi çocuk kalacaklarını... ve Cen-nete giden peder ve välldelerinin kucaklarında ebe-di medar-ı sürurları olacaklarını... ve çocuk sevmek ve evlåd okşamak gibi en lätif bir zevki, ebeveyni ne te'mine medar olacaklarını... ve herbir lezzetli sey'in Cennette bulunduğunu., "Cennet tenasül yeri olmadığından, evlåd muhabbeti ve okşaması olma dığı nı diyenlerin hükümleri hakikat olmadığını.. hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellü matia karışık evlåd sevmesine ve okşamasına bedel safi, elemsiz milyonlar sene ebedi evlåd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i Imanın en büyük bir medár- saädeti olduğunu su âyet-i kerime
ولدان مخلدون
cümlesiyle işaret ediyor ve müjde veriyor. M.)
VILDE: (Veled. C.) Erkek
eviädlar, cocuklar, oğullar.
VILE f. Yüksek ses.
VIN: f. Siyah üzüm. Boya,
renk.
وی
وراد
وراد
ویران
VIRAD: (Verd. C.) Güller.
VIRAD: Yol.
Mc: Kederli, üzgün, gamlı.
VIRAN: 1. Yıkık, hårab.
Virane f. Harabe. Yıkılmağa
yüz tutmuş eski yapı.
ورائه
وراط
Virani: f. Viranlık, harablık.
VIRASE: Mirashorluk.
VIRAT: Zekat vermek korku-
sundan hile edip bir yere toplanmış koyunlarını ayırıp dağıtmak veya peräkende koyunlarını bir
yere toplamak VIRD: Sık sık ve devamlı okunan dua. Kur'ân-ı Kerimden her gün okunma-sı vazife bilinen kısım, bir cüz, Hizb ve ahzab da aynı månadadır.
وردزمان Vird-i zeban: Dilde tesbih. Sık
sık tekrar edilen dua, söz, zikir.
ورد VIRD: f. Suya ve sair şeye ya-kın gelme. Su Hissesi, Suya müteveccih cemaat.
Talebe, şakird, mürid. وارك VIRK (Verk): (C.: Evråk) Uy-
luk üstü. lama, sıçrama. وتاب VISAB: Yatak, döşek. At-
وساده VISAD (E): Dayanıp rahat e-dilecek yastık veya şiite.
ومان شين Visādenişin f. Yastığa yasla-
nip oturan. وفاق VISAK Kuvvetli, kalın bağ.
Yeminle söz vermeler. Muahedeler. Peyman. وصال VISAL : (Vasıl. dan) Väsıl
olma. Sevdiğine ulaşma. Kavuşma. Ayrılıktan kur-tulma.
(Fani mevcudatın visāli, madem fanidir, ne kadar uzun da olsa yine kısa hükmündedir. Senesi bir saniye gibi geçer. Hasretil bir hayal ve esefil bir rüya olur. L.) öyle ise Bäkinin yolunda çalışmak lazım gelir.
وسام VISAM : Nişanlı, İşaretii, dam-
galı.
وسام VISAM (Vesim. C.) Damgalı-
lar, dağlanmış olanlar. Güzel yüzlü olanlar. Rastıklılar.
رسانه VISATA : Kavim arasında şe-refil ve aziz olmak,
VISAYE: Vasiyet etmek.
VILDE
YanıtlaSil1048
Vuk
VUKUD
コズゥユ
50
E
وصل VISL: (C.: Evsal) Benzer MC organ.
sil. Uzuv, aza, ore VISME Bir boya otu. C
yaprağı.
وشاحVISAH (Vüsah) Eskiden ka tukları altından bağladıkları entice bez veya mesin dınların, mücevherlerle süsleyip boynundan ve ko parçası. VISAM (Vesm. C.) Dövme
viSAYE: Koğuculuk, deti
lar. ammazlık. koduculuk, gamm وتابه VISN-AB f. Vişne serbetl
vişne surubu.
وطان VITAM: Culhalarin beze
dükleri nesne.
ویتاس VITAMIN: Fr. Vücudda yok. de ve bazı mevvalarda bulunan organik madde. A luğu bazı hastalıklara yol açan ve taze yiyecekler. B. C, D, E gibi remizierle gösterilen cesitleri var.
وطاب
dır. وتر mayan. Tenha. üc rekat namaz. gün. (Bak: Vetr) VITAS: Kazmak. Kırmak, VITR : Tek olan sey. Cift of Yatsı namazından sonra kilinan Kurban bayramından bir önceki
ولام VIZAM: Her nesnenin ağırlı 01. Baska bir seyle karışmış olan nesne, (Buğday-la karışmış toprak gibl.)
VIZARE: Yardım etmek.
Kuvvet vermek. VİZİTE: Ing. Ziyaret, Dok.
torun bir hastayı ziyareti. Hekim ücreti, VIZR Günah. Yük. Ağır Sirta vurulan ağır yük Yük
mek.
lik. silah. götür. ووقال VOKAL : Iti. Sesie anlatma,.
Insan, sesinin müzikte kullanılması. Gr: A, E, I, 1, O, 6, U, O gibi sesil harfler. و ولقان
VOLKAN: Fr. Yanardağ.
الرودا VOYVODA: Reis, subaşı, ağa gibi çeşitii mănalara gelen bir tåbirdir.
Voyvodalık Osmanlılarda Miladi onyedinci asırda başlamıştır. Eyalet valileri ve sancak muta-sarrıfları uhdelerine tevcih olunan eyalet ve sancak. ların mülhak kazalarına halkın İsteğiyle yerlilerin | leri gelenlerinden birini voyvoda tayin ederlerdi. (O.T.D.S.)
وعاط VU'AZ: (Vaiz. C.) Välzier.
ونور
Va'z edenler,
VUFUD: Gelme, geliş.
kesret.
VUFUR Bolluk, çokluk,
وجودت çok siyah olması, Çok fazla kıllı oluş, çok kıllı
VUHUFET: Kılın yumuşak ve
lik. وحول VUHUL (Vahal. C.) Çamur-
lu yerler. Bataklıklar,
وحيش VUHUŞ: (Vahş. C.) Vahşiler, yabaniler, ehilleşmemiş olanlar.
وقوع Olma, oluş. Gidip çatma. Bir hadisenin çıkış VUKU' Düşme, rastlama. sekli, cereyanı,
وقوع حال Vuku-i hål: Bir hadisenin
Çıkış ve oluş şekli. وقوعات
hadiseler, Kavga. Yaralama gibi polisi alakalandı Vuku'ät: (Vak'a. C.) Vak'alar, ran hadise. Normalin
VISAYE: Vasiyet etmek.
dışında olan hadiseler. (...Verilen bütün vücud mertebeleri vuku'at
f رة
24 Ka A
YanıtlaSilHakikate ama olan bu tip kalbler, enbiya ve evliyanın kendilerine sundukları kurtuluş reçetelerini ve hidayet meş alelerini, nefsani ve behi mil arzularına ters düştüğü için itiraz ile karşılar yahut bigåne kalmak bahtezlığıma düşerler. Nefislerinin aldatıcı telkinleriyle ölüm ve âhireti olmayan bir hayal dünyası İmår ederek onda avunmaya çalışırlar.
Varasalar hitri termâyülleri icabı olarak karanlıklardan hoşlandığı gi bi bunlar da şahsiyetlerinde meknüz olan menfiliklerin sultası altına gire-rek sešbletlerini seådet sanmanın bedbahtlığı içinde yaşarlar. Böyleleri Ustad Necip Fanl in tabiriyle "hayat süren leşler" olarak, cesetlerinin hamallığı içinde yaşarlar. Yine onların bu hali şair Mehmed Akif'in:
"Imandır o cevher ki llahi ne büyüktür!
İmansız olan paslı yürek sinede yüktür!" beytini hatırlatmaktadır.
Nefsäniyet ve îmansızlık batağına saplanmış olanlar, ölüm anının korkunç zelzeleleri ve ölüm meleğinin ateşli darbeleri ile hakikat âlemi-ne uyanırlarsa da artık bu teyakkuzdan hiç bir fayda elde edemezler. Çünkü mükellefiyet, Ådemoğlu için ölüm meleğini karşısında göreceği Ana kadardır. O andan sonra fırsat bir daha ele geçmemek üzere zâyî olmuş demektir. O zamandaki rücü ve nedâmet, tıpkı Firavun'un ölüm anında geç kalmış tasdiki ve secdeye kapanışı gibi fâidesizdir. Artık böy-lelerinin bundan sonraki akıbeti, Cehennem'in cesetleri yuttukça iştihāsı kabaran alevden kucağı olacaktır.
c Üçüncü nevi kalbler de; hastalıklı olanlardır. Böyleleri sıhhatli ve ölü olan kalbler arasında mutavassıt bir mevkidedirler. Bunların hâli; bedenen hasta insanların muzdarip hayatına benzer. Ne dünyevî hayat-larında bir aherik, ne de içlerinde bir huzur vardır. İç âlemlerindeki belir-sizlik dış alemlerini, dış älemlerindeki düzensizlik de iç âlemlerini menfi tesir altında bırakır. Dimağlarındaki karmaşa, tüm hâl ve hareketlerine sirayet eder Bu tip hasta ve gåfil kalbler; şüphe, kararsızlık ve tutarsız-bak girdaplarında bocalayan, cehalet, şehevât ve ihtirasları sebebiyle bi-Jurmurn ahlaksızıklara düşme ihtimaliyle her an karşı karşıya bulunmak gihi manevi iletlere maruzdurlar
26 Kalb Ålemi
YanıtlaSilsi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da on-dan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allâh korkusuyla yukarı-dan aşağı yuvarlanır. Allâh yapmakta olduklarınızdan gafil de-ğildir." (el-Bakara 2/74)
Âyet-i kerimeden anlaşılacağı üzere; kalbin katılığı, Allah'ı hatırla-mamak ve uzun bir zaman ilâhî hakikatlerle ünsiyetten mahrūm kalmak neticesini hasıl eder. Diğer bir âyet-i kerimede de Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
"Allah'ı zikretmek hususunda kalbleri katılaşmış kimselere yazıklar olsun. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler." (ez-Zü-mer 39/22)
Hasta ve gâfil kalblerle yapılan ameller Hak katında kıymetini kay-beder. Kalbler, Hak nûruyla aydınlanmadıkça körleşir ve hissizleşir. Ka-ināttaki ilâhî esrarı faş eden binbir nakışı, kevnî âyetleri göremez hâle gelir. Ayet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:
"Ey Habibim! Sana karşı gelenler) hiç yeryüzünde dolaşmadı-lar mı ki, düşünebilecekleri (hissedebilecekleri) kalbleri, işitecekle-ri kulakları olsun!? Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalbler kör olur." (el-Hac 22/46) buyurmakla ibret nazarlarının kalbler için ihyā edici bir uyarıcı mevkiinde bulunduğunu beyan etmektedir. Kalbin nûruyla bakmadıkça göz penceresi bir işe ya-ramaz. Zīrā buğulu bir camın arkasından manzara seyretmek mümkün değildir.
Kalbin ihmal olunan küçük hastalıkları dahî, telafîsi mümkün olma-yan büyük kayıplara ve hatta kalbin mânen ölümüne sebebiyet verebilir. Bu cihetle kalblerin büyük bir îmân titizliği içinde muhafaza edilerek, Al-lah'ın iradesine teslim olunması zarûrîdir. Cenâb-ı Hakk'a tam mânâsıy-la teslim olmuş bir insanı, Yaratan'ından başka idare ve sevk edecek hiç bir güç yoktur. Şu hadis-i şerîf kalbin hüsn-i muhafazasının zarûretini ne güzel ifade eder:
"Haberiniz olsun ki, insanda bir lokmacık et parçası vardır. O, sâlih olursa bütün vücûd iyi olur. O, kötü olursa bütün vücûd kötü olur. O et parçası nedir bilir misiniz? Dikkat edin ki o, kalbdir."
26 Kalb Alemi
YanıtlaSilsi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da on dan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarı dan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil de ğildir." (el-Bakara 2/74)
Âyet-i kerîmeden anlaşılacağı üzere; kalbin katılığı, Allah'ı hatırla mamak ve uzun bir zaman ilahi hakikatlerle ünsiyetten mahrüm kalmak neticesini hâsıl eder. Diğer bir âyet-i kerimede de Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
"Allah'ı zikretmek husûsunda kalbleri katılaşmış kimselere yazıklar olsun. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler." (ez-Zü mer 39/22)
Hasta ve gåfil kalblerle yapılan ameller Hak katında kıymetini kay beder. Kalbler, Hak nûruyla aydınlanmadıkça körleşir ve hissizleşir. Ka-ináttaki ilâhî esrarı faş eden binbir nakışı, kevnî âyetleri göremez håle gelir. Ayet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:
"(Ey Habibim! Sana karşı gelenler) hiç yeryüzünde dolaşmadı-lar mı ki, düşünebilecekleri (hissedebilecekleri) kalbleri, işitecekle-ri kulakları olsun!? Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lakin göğüsler içindeki kalbler kör olur." (el-Hac 22/46) buyurmakla ibret nazarlarının kalbler için ihyâ edici bir uyarıcı mevkiinde bulunduğunu beyân etmektedir. Kalbin nûruyla bakmadıkça göz penceresi bir işe ya-ramaz. Zira buğulu bir camın arkasından manzara seyretmek mümkün değildir.
Kalbin ihmål olunan küçük hastalıkları dahî, telafisi mümkün olma yan büyük kayıplara ve hatta kalbin månen ölümüne sebebiyet verebilir. Bu cihetle kalblerin büyük bir îmân titizliği içinde muhafaza edilerek, Al-lah'ın iradesine teslim olunması zarûrîdir. Cenâb-ı Hakk'a tam mânâsıy la teslim olmuş bir insanı, Yaratan'ından başka idare ve sevk edecek hiç bir güç yoktur. Şu hadis-i şerîf kalbin hüsn-i muhafazasının zarūretini ne güzel ifade eder:
"Haberiniz olsun ki, insanda bir lokmacık et parçası vardır. O. salih olursa bütün vücûd iyi olur. O, kötü olursa bütün vücشق مش olur. O et parçası nedir bilir misiniz? Dikh
Kalb Alemi 27
YanıtlaSilBu dünya, Cenâb-ı Hakk'ın teklif sahrâsıdır. Üzerinde türlü imtihan rüzgarları esmekte ve insan kalbini hariçten çeşitli tesirler altında bulun-durmaktadır.
İlâhî irâdeyle dünyanın bir imtihan mekânı olarak takdîr edilmiş ol-masının tabiî bir neticesi olarak cereyân eden zıt vukûât fırtınalarının, kalbi, bir kuru yaprak gibi önüne katıp sürüklememesi için onun bu te-sirlerden muhafaza edilmesi, buna mukabil de; Cenâb-ı Hakk'ın ilâhî nusret ve muâveneti cihetinden esen tatlı meltemlere kendini teslim et-mesi îcâb eder. Bu da ancak Allah'a ilticâ etmek, O'nun emir ve nehiy-lerine itaat ve teslîmiyet göstermekle mümkündür.
Kalb Alemi 25
YanıtlaSilAyet-i kerimede bu zümre hakkında Cenâb-ı Hak:
فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللهُ مرضًا ۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ (١٠)
"Onların kalblerinde hastalık vardır, Allah da onların hasta-lıklarını artırmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle on-lar için elim bir azap vardır." (el-Bakara 2/10) buyurmuştur.
Şüphe; bir hakikat dalına konamamak sûretiyle feyizli bir rühānī hayattan mahrūm kalma hastalığıdır ki, kalblere månen ölüm sarılığı ge-tirir. Yine kalbi tatmin edecek îmânî istikrardan mahrūmiyet, onları da-imî bir huzursuzluk hastalığına mübtelâ kılar.
Cehâlet; hakikat mahrûmiyetinin ızdırabını dahî bilemeyecek dere-cede bir körlük ve zavallılık ile acı ve karanlık bir mahrûmiyet yoludur. Bu hal kendilerini istilā ederek onları sonu mutlak hüsrân ve felaket olan bir yolda yürütür.
Şehevât ve ihtiraslar; kalbin rikkatini kaybederek duyarsızlaşması neticesinde doymak bilmeyen arzuların muhāsarası altında bulunması hastalığıdır. Bir nevî emel çılgınlığıdır ki, sükûnet bulacağı ve karar kıla-cağı yegâne yer, selvilerin koyu gölgeleri altındaki kabristanların kara toprağıdır.
Ahlâksızlık; kalbin mânevî kanseridir. Vaktinde tedavi görülürse Al-lah'ın izniyle şifa bulunabilir.
Kalbin korkunç bir hastalığı da katılıktır ki, zarîf ve latîf neş'elerin, insânî duyguların, rûhânî akislerin, nârin temaslarını duymamak mahrû-miyetidir. Böyle kalbler itaat tanımaz, irşad sesi dinlemez, inilti-feryad duymaz, merhamet ve şefkat nedir bilmezler. Taşlar bu kalblere nazaran daha yumuşak ve sevimli kalır. Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de bilvesile bu hakikati şöyle ifâde buyurmuştur:
"(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalbleriniz katılaştı. Artık kalbleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öyle-
KALB TEDAVİSİ ve KALB-İ SELÎM'E ULAŞMAK
YanıtlaSilSelîm, münîb ve mutmain kalblerin bu meziyetlerini muhafaza ede-bilmek, hasta kalbleri tedavi eylemek ve ebedî mahrûmiyetle mühürlen-miş kalblerin akıbetine uğramamak için riayet edilmesi gereken belli başlı şartlar şunlardır:
1- İstiğfår ve duâ
2- Helâl gıda
3- Kur'ân okumak ve ahkâmına tâbî olmak
4- İbadetleri huşû ile edâ etmek
5- Geceleri ihyâ etmek
6- Salih ve sadıklarla beraber olmak
7- Güzel ahlâk sahibi olmak
8- Zikrullaha devam etmek
9- Tefekkür-i Mevt
middnnammi Üzerinde ciddiyetle durup gayretle tatbiki gereken bu şartları, önce-likle doğru bir şekilde anlamak ve ehemmiyetlerini idrak etmek îcâb eder. Bu sebeple bunları biraz açmakta fâide mülahaza ediyoruz:
46
YanıtlaSilKUŞEYRİ RİSALESI
tur: Cisim olarak mevcut olup görülmesi mümkündür. Cevherlerden (temel maddeden) meydana gelmiştir. Varlığı, sebeplerle oluşmuştur. Birtakım maddi ve mânevî kuvvetler onu ayakta tutmaktadır. Belli bir zaman içinde vücut bulmuştur, fakat zaman içinde dağılıp yok olur. Onu ayakta tutan kendisi değil, bir başkasıdır. Bu durumda o, sürekli ihtiyaç ve zaruret içindedir. Onları hayal etmek ve şekillendirmek müm kündür. Görülen her şey bir mahaldedir; bir mahalde olan şeyler için 'nerede sorusu sorulabilir ve cevabı verilebilir. Kısaca, cisim olan var-lıklar için 'nasıl' sorusu sorulup cevap alınabilir.
Yüce yaratıcıya gelince, O'nu bir üst gölgelemez (O'nun üzerin-de hiçbir şey yoktur). O'nu bir alt taşımaz (O'nun üzerinde bulunduğu herhangi bir şey mevcut değildir). O'nun bir ciheti ve yönü yoktur. O'nu herhangi bir yer çevrelemez. Onu saran bir arka düşünülmez. O'nun için bir ön söz konusu değildir. O'nun varlığı için, önceden geçen bir zaman düşünülmez (O, zaman ve mekân yok iken mevcut idi). O'nun varlığı sonraki gelecek bir zaman içinde yok olmaz. O'nun varlığı hiç kimseye bağlı değildir. O'nun için 'önce yoktu, sonra var oldu' denmez ve O'nun zatı hiçbir zaman yok olmaz."
O'nun sıfatlarının nasıl olduğunu hakikatiyle kimse bilemez. O'nun işleri kendi iradesi dışında herhangi bir sebebe bağlı değildir. O'nun varlığının bir bitiş noktası yoktur. Yarattığı bütün varlıkların hal-lerinden uzak ve yücedir. O, yarattığı hiçbir varlık ile birleşip kaynaş-mış değildir. O, hiçbir işinde bir alete ve yardımcıya muhtaç değildir. O, ezeli sıfatları ile bütün yaratıklardan ayrıdır; sonradan yaratılan bütün varlıklar da sahip oldukları sıfatlarıyla O'ndan ayrıdır (O hiçbir varlığa benzemez).
Eğer O'nun zâtı için, "Ne zaman vücut buldu?"dersen, bil ki O, bütün vakitlerden önce mevcut idi. O'na işaret için "hüve" desen, bu la-fız O değildir; çünkü senin ağzından çıkan bu harfler, O'nun yaratma-sıyla var olmuştur. Eğer, "O nerdedir?" diye soracak olsan, bil ki O bü-tün mekânlardan önce mevcut idi.
SÜFİLERİN İTİKAD ve TEVHID ANLAYIŞLARI
YanıtlaSil47
Harfler O'nun âyetleridir. O'nun vücudu (varlığı) kendisinin ispa-tidir. O'nun marifeti (zâtını ve sıfatlarını tanımak) O'nu birlemektir.
O'nu birlemek, yüce zâtı bütün yaratılmış varlıklardan ayrı tut-maktır. Akıl ve hayallere her ne gelse, Allah onun dışındadır. O, varlı-ğı kendisinden olan bir şeye nasıl hulül eder (girer) yahut O'nun yok-tan var ettiği bir şey, O'nunla nasıl birleşir, bütünleşir?
Gözler O'nu bu dünyada göremez. Akıl ve hayaller O'nu idrak edip tarif edemez.
O'nun kuluna yakınlığı, lutuf ve ihsanlarıdır; uzaklığı ise, onu nef-si ile baş başa bırakıp zelil bir hale düşürmesidir. O'nun yüceliği, bir mekânla değildir. O'nun (lutuf ve ihsanı ile kuluna) gelmesi de, bir ha-reket ve yer değiştirme ile değildir.
O, evveldir, bir başlangıç olmadan her şeyden öncedir.
O, âhirdir, her şey O'nda son bulur; O'nun varlığı ebediyen de-vam eder.
O, zâhirdir, varlığının delil ve alâmetleri güneş gibi ortadadır.
O, bâtındır, gözlerden gizli olup ancak gönüllerde bilinip tanınır.
O, lutfu ile kullarına çok yakındır; zâtı ile hayal edilmekten çok uzaktır. O'nun misli (benzeri ve dengi) hiç kimse yoktur; O, her şeyi işi-ten ve görendir.
Yusuf b. Hüseyin şöyle anlatır: Bir adam, Zünnûn-i Mısrî'nin önünde durarak, "Bana tevhidin ne olduğunu söyler misin?" diye sor-duğunda hazret şu cevabı verdi:
"Tevhid, şunları bilmendir: Allah Teâlâ'nın kudreti, eşyada onun-la karışmaksızın bulunur. O'nun varlıkları yaratması bir alet ve sanatla olmaz. Her şeyin var olma sebebi, O'nun yaratmasıdır. O'nun yaratma-sı, iradesi dışında hariçteki bir sebeple değildir. Şu muazzam göklerde ve ayaklarımızın altına serilmiş yerlerde Allah'tan başka sevk ve idare eden yoktur. Hayaline her ne gelirse Allah onun dışındadır."
50 |
YanıtlaSilHadislerden SEÇMELER
Ebu Yusuf'un "İlim öyle bir şeydir ki sen ona tüm gücünü vermedikçe o sana yarısını bile ver. mez." deyişini hatırlamalı ve kendisini ilim öğren meye adamalıdır.
Büyük âlimler ve bilim adamları karşılaştığı zor luklar ve engellerle mücadele eden ve bunların üste sinden gelen kimseler arasından çıkmıştır.
Tarihin ibret dolu sayfalarına baktığımızda, Do-ğudan ve Batıdan, bunun pekçok örneği olduğunu görürüz.
Bunlardan birisi Şafii mezhebinin önde gelen imamlarından olan fıkıh âlimi İbni Hacer diğeri ise ta-rihteki en büyük hatiplerden kabul edilen Çiçero dur.
Bir köylü çocuğu olan İbni Hacer ilim öğrenmek için gittiği medresede okuduğu derslerin ezberinde kalmamasından dolayı kendisinin ilim öğrenmeye kabiliyeti olmadığını düşünür. Bir süre sonra ümit-sizliğe kapılarak medreseden ayrılır. Köyüne döner-ken dinlenmek için konakladığı bir mağarada tavan-dan damlayan suyun yerdeki kayayı deldiğini görür. Yumuşak damlaların sert kayayı delişini hayretle te-fekkür ederken kendi durumu aklına gelir. Kendi kendine: "Kayayı delen suyun sertliği ya da gücü değil, sürekli aynı yere damlamasıdır. Benim kafam
b d y
İlim | 51
YanıtlaSilna
r-
bu kayadan daha sert değil ya! Bende öğrendikleri-der. Bu hadisenin üzerine medreseye dönüp kaldığı mi tekrar ederek bilgileri kafama yerleştirebilirim" yerden devam etmeye karar verir. Bir süre sonra Ib-ni Hacer büyük bir âlim olur ve eser telif eder. birçok kıymetli
Hitabet ilminin önde gelen isimlerinden olan Romalı Çiçero ise yine karşılaştığı güçlükler karşı-sında kendisini zorlayarak tarihin en büyük hatiple-rinden birisi olmuştur.
Önceleri, konuştuğu zaman insanların kendisi-ne güldüğü bir kekeme olan Cicero, ağzına aldığı çakıl taşlarıyla denize karşı konuşma egzersizleri yaparak kekemeliğini yenmiş ve tüm zamanların en iyi hatiplerinden birisi olmayı başarmıştır.
Bu iki misal bize göstermektedir ki, zorluklar karşısında yılmayıp mücadele edenler, ciddi ve azimli bir şekilde çalıştıklarında hedeflerine ulaş-maktadırlar.
NOT TUTMAK
İbni Abbas (ra) rivayet ediyor:
Not tutarak sağ elinle hafızana yardım et.
Tirmizî, ilim: 12.
âyetten ibaret büyük bir kitaptır. Sûrelerin 93'ü Mekke'de 21'i de Medine'de nâzil olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm, lūzum hasıl oldukça ve parça parça geldiği için, içinde tekrarlar kasten tekrar edilmişlerdir. Kur'ân-ı Mübin'de insana dün-vardır. Bu tekrarların bir kısmı işin ehemmiyetine binaen ya ve âhirette lâzım olacak her şey vardır. Altı bin küsur vetin bini, yapacağımız işlere aittir. Bini, yasak olan şey-Jeri ihtiva eder. Bin tanesi vadedilen hususlardır. Geri ka-lan bini de, insanların hisse alması icab eden vak'alardır. Nihayet az bir kısmı da dua ve şükür öğretmektedir. Bi. raz daha açık söylemek icab ederse, Kur'ân'da başlıca şu bahisler vardır:
YanıtlaSil1. İtikad: Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerlerinde, Al-lah'ın varlığından ve birliğinden bahsedilmek suretiyle in-sanlara iman ve itikad telkin edilmektedir.
2. İbadet: İslâmiyette yalnız itikadın kâfi gelmedi-ğini, ibadet etmenin de lûzum ve ehemmiyetinden bahset-mektedir. İbadet, itikadı kuvvetlendirir, itikad edenin de ibadet etmemesi mümkün değildir.
3. Ahlâk: İnsanların dünyevî ve uhrevî işlerinin düzgün gitmesi için ahlâklı olmalarının ehemiyeti anla-tılmıştır. Ahlâkın en yükseği Kur'ân'dadır.
4. Adalet: Hak ve hukuk işlerine son derece kıymet verilmiştir. Hâkimin âdil olmasını ve hiç kimsenin bile bile başkasının hakkına tecavüz etmemesi lâzım geldiğini emreder.
5. Hukuk: Cemiyet halinde yaşayan insanların bir-birine nasıl muamele yapması lâzım geldiğini anlatır. Aile hukuku, karı-koca münasebetleri, miras v.s. gibi hukuki işlerden uzun uzun bahseder.
6. Nasihat: Kıssalar anlatılmak suretiyle onlardan hisse alınmasını emreder ve öğüt verir.
120
7. Tarih: Hazreti Adem'den beri dünya üzerinde vu-den bahseder. Bu tarihi olaylarda ibret alınacak yerler kua gelen mühim hadiseleri anlatır. Eski peygamberier-vardır.
YanıtlaSil8. Allah: Bizzat kendinden bahseder, kendini insan-Jara tanıtır. Bununla beraber, insanların tam manasiyle Allah'ı kavrayamayacağını bildirir.
9. Ahiret: Adaletin tevziî ve kendi beka vasfının muktezası olarak âhiretin ve tekrar dirilmenin elzem oldu-ğunu anlatır.
10. flim: Kur'ân-ı Kerîm, akla hitap eder ve ilme çok ehemmiyet verir. Kur'ân'ın bahsetmediği ilim dalı yoktur. Şüphesiz bir kısmında geniş izahat verilmiş, bir kısmı da sadece işaret edilip geçilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de tarih, coğrafya, sosyoloji, hukuk, iktisat, tabiat ilimleri, fizik, kimya, mineroloji, zooloji, matematik, astronomi v.s. gibi birçok ilim dallarından bah-sedilir. İlmin kanunlarını yapan Allah, onları araştırıp meydana çıkaran da insanlardır. Meselâ, Arşimet, Paskal, Newton, Galile, Edison v.s. gibi ne kadar âlim ve kaşif varsa, bunlar kanun yapmış değillerdir. Allah'ın yaratmış olduğu kanunları araştırıp meydana koymuşlardır. Kur'-ân'daki âyetlerden başka; tabiatta ve kâinatta da birçok âyet ve beyyineler vardır. Bunlara da bakmalı, görmeli ve hisse almalıyız. İyice bakacak olursak atomu ve atom patlamasını da görürüz.
Kur'ân-ı Kerîm, ilme çok ehemmiyet vermiştir dedik. Bunu bizzat Allah'ın sözleriyle isbat edelim:
Allah'ın elçisine ve dolayısıyle insanlara ilk emri, oku ile başlar.
Alâk sûresinin ilk beş âyetinin meâli şudur:
(Yaradan Rabbinin adı ile oku, O, insanı bir kan pıh-tısından yarattı, oku, Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir,
121
Ahahaneyat yasayı öğretendir, O, Insana bilmediğاما gretendie) diye buyurulmuştur.
YanıtlaSilAraf adresinin D. Ayetinde (And olsun, biz onlara ayle bir kitap getirmelad, Iman edecek herhangi bir kay me hlavet vo rahmet olması lein, onu tam bir ilim Uzere taball etmistedir.)
Avar süresinin 100, Ayetinde (Habibim, sen kolay yohi göster, tylliği emret, cahillerden yüz çevir.)
Ankebut adresinin 43. Ayetinde (Biz insanlara mesel söyleria, lakin bu mesellerimisi ancak Alimler anlar.)
Essariyat süresinin 20. Ayetinde: (Dünyada kamil bil gi sahipleri için, nico Ayetler vardır.)
Hüd süresinin 46. Ayetinde: (Seni cahillerden olmak tan men ederim.)
En'am süresinin 30. Ayetinde: (Sakın bilmiyenlerden olma.)
Easumer süresinin 9. Ayetinde: (Onlara de ki, bilen-ler ile bilmeyenler müsavi olur mu?)
Ta Ha süresinin 114. âyetinde: (Dua ederken, Rabbim benim ilmimi artır, de.)
El Ala sûresinin 6. âyetinde: (Habibim, seni okuta-cağız da asla unutmayacaksın.)
dir Kur'ân'ın ilimden bahseden Ayetleri 217'yi bulmakta-
Kur'ân'ın daha birçok yerlerinde ilimden, ilim öğren-mekten ve âlimlerin faziletinden bahsedilmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm'den başka sevgili peygamberimiz Haz-reti Muhammed (S.A.) de ilim hakkında Hadisler söyle-miştir. Bunların bir kısmını burada zikretmeyi faideli bu-luyorun:
122
1. flim tahsil etmek, kadın erkek her müslün ana farzdır.
YanıtlaSil2. flim Çin'de bile olsa gidip alınız.
3. fimi dünyaya yaymaktan daha değerli bir tesad-duk yoktur.
4. Dünyayı isteyen ilme sarılsın, Ahireti isteyen ilme sarılsın, her ikisini istiyen yine ilme sarılsın.
5. Bilgi elde etmeğe çalışmak, Allah katında nafile ibadetten daha üstündür.
6. Kur'ân-ı Kerîm'den bir âyet öğrenmek, yüz rekât namazdan hayırlıdır.
cıdır. 7. Cehalet küfürden, fakirlik de ateşten daha yakı-
8. İlim ve hikmeti nerede bulursanız oradan alınız.
9. Allah uğrunda ilim öğrenmek bir ibadettir.
10. İlmi aramak bir cihaddır.
11. İlim hakkında konuşmak Allah'ı tesbih etmektir.
12. Başkalarına bilmediklerini öğretmek, Allah'a yak-laşmaktır.
13. İlim helali haramdan ayırmaya hizmet eder.
14. İlim Allah yolunu aydınlatır.
15. İlim çöllerde yoldaş, yalnızlık da dosttur.
16. Yarabbi, faidesiz ilimden ve Allah korkusu yerleş-memiş kalbden sana sığınırım.
17. İlim sefaletten korur ve saadete ulaştırır.
18. Bir kimse başka bir kavmin lisanını öğrenirse, o kavmin şerrinden emin olur.
123
19. flim hem zinet, hem de düşmanlara karşı bir al lâhtır.
YanıtlaSil20. İnsanların fenası şerir âlimlerdir.
21 Bilgi öğrenmek için yurdundan seyahat eden kim-seye Allah, cennet yolunu gösterir.
22. flim sahipleri peygamberlerin varisidir.
23. Alimin kalemlerinin mürekkebi, şehidlerin kaula-rından mübecceldir.
24. Bilgi müminin kaybolmuş malıdır, onu nerede bu-lursa alır.
25. İlme ve âlimlere hürmet eden, bana hürmet etmiş
olur.
26. flmin bir sonu vardır diyen, ona karşı haksızlık etmiş olur.
27. Bilgiyi yazın da yitirmeyin.
dür. 28. Bilgin, ibâdet edenden tam yetmiş derece üstün-
29. Bilgi ve mal bütün ayıpları örter.
30. Ümmetimin helâki kötülük eden bilginler yüzün-dendir.
31. Oğluna yazıyı, yüzmeyi ve ok atmayı öğretmek ve onu helâl gıda ile büyütmek her babanın vazifesidir.
32. Dininin hükümlerini bilmeden ibadet eden kişi, değirmen döndüren eşeğe benzer.
33. İsimlerin en kötüsü Ebu Cehil'dir.
Kur'ân-ı Kerîm, öyle muazzam ve öyle kıymetli bir kitaptır ki, ona uzaktan bakmakla kıymeti anlaşılamaz. O'nu anlamak isteyen O'nu açacak, okuyacak, tekrar tek-
124
rar okuyacak, anlamadıklarını soracak, ondan sonra kıy metini anlıyarak sulh ve sükûna kavuşacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.
YanıtlaSilKur'ân'ın mucizevi kıymetini anlıyan Yunuz Sultan Selim Han, 1517 de Mısır'dan Hazreti Osman'a ait ilk Kur'an nüshasını alarak Topkapı Müzesine bizzat yerleş tirmiş ve orada devamı olarak Kur'ân okunmasını em-retmişti. Kırk Hafız, hiç bir dakika ara vermeden gece ve gündüz nöbetleşmek suretiyle tam dört yüz sene Kur'ân okumuşlardır. Bu ne muazzam bir düşünüştü. Bu, meç-hül asker abidelerine yakılan, putperestlik devrinden kal-ma ateşlere benzemiyordu.
Büyük Yavuz'un dedesi Büyük Fatih Sultan Mehmed Han da, 1453'de İstanbul'u aldığı zaman, Ayasofya'da cu-ma namazını kılmış ve kıyamete kadar orada Ezanı Mu-hammed'i okunacağını vasiyet etmişti. Bu güzel vasiyette beş yüz sene müddetle yerine getirildi.
Kitabın başından beri Allah'ı arıyoruz. Allah var mm-dır? sorusuna cevap vermeye çalışıyoruz. Akli, felsefi il-mi, nakli ve dinî deliller bunun için etüd edildi. Hazreti Adem'den beri hiçbir fikir adamı, Allah yoktur diyemedi. Allah'ın varlığından şüphe edenler, bunu isbat edemedi. Buna mukabil Allah'ın varlığı birçok delillerle ortaya ko-nuldu. Artık çok şükür, var olan Allah'ın varlığından şüp-he etmiyoruz. Bütün mevcudiyetimiz ile tekrar edelim, biz nasıl varsak, bizim varlığımız nasıl hakikî ise, Allah'ın varlığı daha da hakiki'dir. Hazreti Muhammed hak bir peygamberdir. Kur'ân-ı Kerîm Allah sözüdür. Allah'dan suphe edenlere Kur'ân-ı Kerîm en açık bir isbattır. Her aevirde, şüpheci ve hasta gönüllere şifa verecek isbatla-cın en büyüğü olarak kalacaktır.
125
ALLAH VARDIR
YanıtlaSilİläveli 4. baskı
YAĞMUR TAYINIARI
Dr. Halim Hilmi BİLSEL
240
YanıtlaSilKISKANÇLIK
Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
لا تَبَاغَضُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلا تَنَاجَشُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا
"Birbirinize kin tutmayın, birbirinize haset etmeyin, iddia ile malın değerini artırmayın. Ey Allah'ın kulları kardeş olun.""
Rivayete göre Muaviye b. Ebi Süfyan oğluna şöyle öğüt verdi:
"Yavrucuğum! Kıskançlıktan uzak dur. Çünkü kıskançlık, düşmanın-dan önce sana zarar verir."
Fakih anlatıyor:
Hasetten daha zararlı bir şey yoktur. Çünkü haset, kıskanılan kimse-ye ulaşmadan önce sahibine (haset edene) beş türlü zarar verir:
1. Ardı arkası kesilmeyen, keder, üzüntü.
2. Bir musibet ki, ondan dolayı kişiye sevap da verilmez.
3. Övgüsü olmayan bir kınanma, hor görülme.
4. Allah'ın hasetçiye kızması.
5. Başarı kapılarının kapanması.
Bir rivayete göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Dikkat edin! Allah'ın nimetlerine düşmanlık besleyenler vardır.
Ey Allah'ın Resûlü bunlar kimlerdir? Diye sorulması üzerine o, şöyle buyurdu:
Allah'ın diğer kullarına vermiş olduğu nimetlerden dolayı onları kıskananlardır."
Malik b. Dinar şöyle diyor:
Kıraatle uğraşanların bütün insanlarla ilgili olarak yaptıkları şahitliği kabul ederim ama birbiri hakkında yaptıkları şahitliği kabul edemem. Çünkü onların birbirini kıskandığını görüyorum. Demek istiyor ki, birbi-rini en çok kıskananlar, kurralardır.
Ebu Hūreyre (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Altı grup insan vardır ki, bunlar yaptıkları altı kötülük sebebiyle kıyamet günü sorgusuz olarak cehenneme atılacaklardır.
"Ey Allah'ın Resûlü onlar kimlerdir ve hangi sebeple cehenneme gi-receklerdir? diye sorulunca Resulullah (sav) bunları şöyle sıraladı:
Buhari, 6064; Müslim, 2563
Heysemi, Mecmau'z-zevaid, 8/195
TENBİHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil241
1. Halka zulmetmeleri sebebiyle benden sonraki yöneticiler.
2. Irkçılık yapmaları sebebiyle Araplar.
3. Kibirli olmaları yüzünden köyün ileri gelen zengin ve yöneticileri.
4. Halkı kandırmaları sebebiyle tüccarlar.
5. Cahillikleri sebebiyle köylüler.
6. Kıskançlıkları yüzünden ilim adamları."
O halde ilim adamına yakışan, ilmiyle ahireti amaç edinmesidir. Çünkü âlim ilmiyle ahireti kazanmayı amaçlarsa hiç kimseyi kıskanmaya-cağı gibi, başkaları da ona haset etmez. Ama ilmi ahiret için değil de dün-yalik elde etmek için öğrenen kimse kıskanç olur.
Nitekim Allah Teâlâ ilmi dünya için ilim öğrenen Yahudi âlimleri hakkında şöyle buyurur:
أَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلَى مَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِن فَضْلِهِ
"Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar?"
Zira Yahudiler, Resûlüllah ve onun ashabına haset ediyorlar ve şöyle diyorlardı:
Şayet o Allah'ın Peygamberi olsaydı birden çok kadınla evlenmezdi.
Bu sözlerine karşılık Allah şöyle buyurdu: "Yoksa onlar, Allah'ın lütfun-dan verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar?"3 Ayette geçen "Allah'ın ona verdiği şeyler" den maksat; Peygamberlik ve çok kadınla ev-liliktir.
Hikmet ehli kişilerden biri şöyle demiştir:
Hasetten sakının. Çünkü haset gökyüzünde Allah'a karşı işlenen ilk isyandır. Yeryüzünde de Allah'a karşı işlenen ilk günah, hasettir.
"Gökyüzünde Allah'a karşı işlenen ilk günah, hasettir" sözünden maksat şudur:
İblis (şeytan), Hz. Adem'e haset ettiği için ona secde etmekten yüz çevirdi ve Allah'a şöyle dedi:
خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ
Ibnü'l-Cevzi, el-llelü'l-mütenahiye, 1565
Nisa 54
Nisa 54