Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
YANITLASİL
yuksel24 Mart 2024 15:08 İsmail Hakkı Bursevi
kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir. Soruldu: "Kimin için Ya Resulallah?" Buyurdu ki: "Allah için, Kitabı için, Resulü için, ümera için ve bütün müslümanlar için. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 97 / No: 11 Ramuz El-Ehadis Nasihat samimiyet demektir
Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir. Soruldu: "Kimin için Ya Resulallah?" Buyurdu ki: "Allah için, Kitabı için, Resulü için, ümera için ve bütün müslümanlar için. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 97 / No: 11 Ramuz El-Ehadis Nasihat samimiyet demektir İslamın Tasavvufun ana unsuru ana temel direği budur. Samimiyet olmazsa Allah c. c. yardımı gelmez.
Her hak sahibine hakkını veriniz. Çocuk yatağındır(yatak sahibinin). Zani için de recm vardır. Kim ki, efendisinden başkasını veli edinirse, yahud başkasına nisbet iddia ederse Allah'ın meleklerinin ve insanların hepsinin laneti onun üzerine olsun. Böylesinin ne nafile, ne de farz ibadeti kabul olunur. Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) Sayfa: 22 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
Bir kimse ile kardeşlik kurduğunda onun adını ve babasının adını sor. Onun gaybutinde aile efradını korursun, hasta olursa ziyaret edersin, vefat ederse cenazesinde hazır olursun. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 22 / No: 14 Ramuz El-Ehadis
Allah (z.c.hz)'leri Beni hidayet ve alemlere Rahmet olarak gönderdi. Ve Beni; çalgıları, eğlenceleri, cahiliyet işlerini ve putları mahvetmek için gönderdi. Rabbim, izzeti üzerine yemin etti ki, kullarından bir kul dünyada içki içerse, ona kıyamet gününde muhakkak (Cennet) şarabını haram kılacak, kullarından bir kul da içkiyi terkederse Allah da ona muhakkak (Hazire-i Kudsünde) kendi yüce makamı yanında, Cennet şarabından içirecektir. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 245 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
Nakşibendi ayrılık Soner Yalçın Yayınlanma: 19 Nisan 2024 2019 yılıydı:
Cübbeli (Ahmet Mahmut Ünlü) Hoca telefon etti:
-Soner Bey, bizim cenahta Mustafa Kemal’e haksızlık yapılıyor, Atatürk’e nasıl düşmanlık edilebilir, bu gadre son vermek lazım.”
Odatv, Cübbeli Hoca ile röportaj yaptı. Hayli yankı buldu...
Bunu niçin anımsadım?
“Bizim Mahalle” tasavvuf tarihine pek meraksızdır, bazı hatırlatmalar yapayım:
Nakşibendilik, Buharalı Muhammet b. Bahattin Nakşibent (1318-1389) tarafından kuruldu.
Türkiye’nin bugün en etkili tarikatı Nakşibendiliğin Anadolu’ya girişi geç oldu! Bunun temel sebebi, Bahattin Nakşibent’in Timur’un hocası olması idi. Timur-Yıldırım rekabeti ve ardından Moğolların Anadolu’ya girmesiyle, Osmanlı yönetimi/ beylikler bu tarikata mesafeli durdu. Ki Anadolu’ya ilk gelen Nakşibendilerin Timur’un ordusunda görevli olduğunu iddia edenler var...
Sonuçta, Sultan Beyazıt 1481-1512 döneminde İstanbul Aksaray ve Fatih’te ilk Nakşibendi tekkesini Molla İlahi ve öğrencisi Ahmet Buhari açtı. Ancak, Hindistan’da hayli güçlü Nakşibendilerin gölgesi altındaydı.
Osmanlı’da zamanla Nakşiler dinsel itikattan çok, siyasi nüfuz üzerinden güç topladı. Mesela:
Şii Safevi ile mücadelesinde Osmanlı yönetimine Sünni Nakşiler destek verdi.
Sadece bu değil -örneğin- Yeniçerilerin lağvedilmesine fetva verip, Hacıbektaş dahil bazı Bektaşi tekkelerine el koydular!
Nakşiler Osmanlı’nın en güçlü dini ideolojik gücüne dönüştü. Fakat, Tanzimat karşıtlığı ve 1859 Kuleli Vakası gibi Osmanlı idaresine dönük eylemlerde de bulundular.
★★★
Cumhuriyet, kapatmadan önce sadece İstanbul’da 95 Nakşi tekkesi vardı.
Neredeyse tüm tekkeler gibi Nakşilerde de gizlenme, korunma ve azla yetinme dönemi başladı. Nakşi Gümüşhanevi Şeyhi Mustafa Fevzi’nin sözü “yolu” gösterdi:
-“Kapatılan bir binanın kapısıdır, kapatılmayan gönül kapısıdır.”
Tekkelerin yerini camiler aldı...
Yeni rejimin imkanlarından uzaklaştırıldıkları, dışlandıkları için kimileri Atatürk’ü hedef yaptı. Başta eski Şeyhülislam Mustafa Sabri olmak üzere demediklerini bırakmadılar...
Menemen, Bursa, İskilip, Siirt olaylarına ve İçişleri Bakanlığı’nın 1937 genelgesinde “Nakşilere dikkat” uyarısına rağmen, Abdülaziz Bekkine gibi Nakşi şeyhler camilerde ve okullarda görev almayı sürdürdü. Ancak, Abdülhâkim Arvasi gibi bazı şeyhler Menemen olayı nedeniyle kamu görevlerinden alındı. (İslamcılar, İkinci Abdülhamit karşıtı, İttihatçı dostu, Menemen kışkırtıcı Esat Erbilli gibi kimi Nakşi şeyhleri güttükleri siyaset üzerinden hiç değerlendirmiyor!)
Öte yandan Cumhuriyet, 1925 yargılamalarından beraat eden Ahmet Hamdi Akseki gibi alimlere, “Türkçe hutbe” gibi din alanındaki çalışmalarda görev verdi.
Onca hınca, hakarete, bin yalana rağmen Cumhuriyet kan davası gütmedi...
Toparlayayım:
★★★
Şeyh, Arapçada yaşlı kimse anlamına gelir...
Keramet sahibi “seyittir”, rehberdir, alimdir, vaizdir. İslam’ın nasıl anlaşılacağına ve yaşanılacağına dair kendilerinde büyük yetki ve salahiyet görür. Dini otoriteleri güçlüdür, hakikatin temsilcisi olduğuna inanılır...
Nakşilerde de şeyh kutsiyet taşır; Hz. Ebubekir üzerinden Hz. Muhammet’e bağlandıklarını iddia ederler.
Her tarikatta olduğu gibi tevekkül, rıza, sadakat, kardeşlik ve fedakarlık elzemdir...
Şeyhin dini otoritesine bağlılığın güçlü olduğu Nakşilerde bugünlerde büyük ayrılık yaşanıyor...
Cumhuriyet ve Atatürk ile barışık Cübbeli Ahmet Hoca, Suudi Vehhabi-Selefi etkisine girdiğini belirttiği Nakşi İsmailağa şeyhine başkaldırıp rabıtayı kırdı.
Cübbeli Hoca’nın muhalefetinde, kumpasına maruz kaldığı FETÖ’nün cemaatin köşe başlarına oturtulmasının da etkisi var...
Kısa kesintiler hariç beş asırdır, iktidar siyasi merkezlerinde yer alan Nakşilerdeki bu ayrılığın yeteri kadar tartışılmadığını düşünüyoru
Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebu Nuaym Hilyetü'l-evliya'da, Ömer (ra)'den nakletmiştir. el-Alâî bu hadisi Ömer (r.a)'e dayanan bir senedle ve başka lafızla nakletmiştir. Bu hadis "Rasülullah (s.a.v)'a 'Islamı ne yıkar?' diye soruldu. O da (s.a.v) 'alimin yanlışı, münafığın Allah'ın kitabı nedeniyle çekişmeye girmesi ve saptıran önderlerin insanlara hükmü buyurdu." şeklindedir.
5098.seytan, ayrıntı da gizlidir. (yatar) sy. 167. 1164.Yalan öyle bir zehirli oktur ki, hedefini değil, atanı yaralar. sy. 44. Dünya Atasözleri M. Türker Acaroglu Referans Yayıncılık
Türkiye'de mevcut cumhuriyet rejimini yıkarak yerine dinî hukuka dayalı bir devlet. kurma çabaları (irtica) var mıydı, bunlar gerçek bir tehdit miydi, yoksa askerlerin "toplum mühendisliği" adına uydurduğu "hayali" bir düşman mıydı?
28 Şubat gerçekten bir askerî darbe miydi?
Batı Çalışma Grubu (BCG) bir "cunta yapılanması" mıydı? Bunlar kimdi ve ne iş yaparlardı?
Aczmendiler, Fadime Şahin - Ali Kalkancı olayları askerlerin bir "tezgâhı" mıydı?
28 Şubat'ta MGK'da ne oldu? Kararlar Erbakan'a zorla mı imzalatıldı?
Erbakan Bakanlar Kurulu'nda MGK Kararları hakkında ne dedi?
Kamuda ya da üniversitelerde türban yasağı 28 Şubat'ta mı getirildi?
28 Şubat'ta TSK'dan kaç personel ihraç edildi? Bunlar "dindar" oldukları için mi atıldılar?
28 Şubat'ta imam hatipler ve Kur'an kursları kapatıldı mı?
8 Yıllık Kesintisiz Eğitim Yasası askerlerin zorlamasıyla mı çıkarıldı?
O süreçte bir kısım milletvekilinin partilerinden istifa nedeni asker korkusu muydu?
Sincan'da tanklar neden yürüdü? Erbakan tanklar nedeniyle mi istifa etti?
Genelkurmay'da CB Demirel'e ve ayrıca yargı ve medya mensuplarına verilen brifinglerde askerler neler söyledi? Silah kullanmaktan söz ettiler mi?
Çevik BİR ABD'ye darbe icazeti almaya mı gitmişti? "Balans ayarı" sözü nereden çıkmıştır?
. İflas eden bankaların içini askerler mi boşaltmıştır?
28 Şubat'ta FETÖ korunup kollanmış mıdır?
Refah Partisi askerlerin baskısıyla mı kapatılmıştır?
AKP'nin doğuşu ile 28 Şubat arasında bir ilişki var mıdır?
28 Şubat Davası'nda neler oldu? Bu dava ile FETÖ kumpası diğer davalar arasındaki benzerlikler nelerdir?
Ve daha onlarca soru...
İDDİA EDİYORUZ: Bu ve benzeri daha pek çok soruya İLK KEZ bu kitapta verilen yanıtlarla bütün EZBERLERİNİZ BOZULACAKI
Okurken şaşıracak ve "puzzle"ın bütün parçalarını bir araya getirerek büyük resmi - Türkiye'nin bugününü göreceksiniz.
Bu kitaptan herkesin, ama özellikle de o günleri bilmeyen "Z kuşağı"nın öğreneceği çok şey var!
Davanın 16 Şubat 2015 tarihli 73'ncü celsesinde o dönemin İçişleri Bakanı Meral AKŞENER, 18 Şubat 2015 tarihli 75'nci cel- sesinde Adalet Bakanı Şevket KAZAN ve 18 Temmuz 2017 tarihli 89'uncu celsesinde de dönemin Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu ÇİLLER "tanık" sıfatıyla ifade verdiler.
İlk tanık Meral Hanım ifadesini bitirdiğinde bu satırların yazarı olarak tarafımızdan kendisine Aczmendilerle ilgili şu soru yöneltilmiştir:
Sayın Bakanım, siz o dönemde ülkenin iç güvenli- ğinden sorumlu en üst yetkili idiniz. Bakanlığı- nız döneminde Müslüm GÜNDÜZ ve Aczmendiler grubu arasında askerlerin bulunduğu, bunların irtica tehdidi varmış algısı yaratmak amacıyla askerler tarafından maniple edildiği, psikolojik harekât amacıyla kullanıldıkları hususlarında size bağlı resmî ya da gayrı resmî makamlardan (Emniyet, MİT, Jandarma, Valilikler, Savcılıklar gibi) somut bir bilgi, belge ya da herhangi bir duyum geldi mi, aldınız mı?
Meral Hanım, kendisine bu konuda ulaşan bir bilgi olmadı- ğını söyledi.
Aynı soru Meral Hanım'dan iki gün sonra tanık kürsüsüne çı- kan dönemin Adalet Bakanı Şevket KAZAN'a da - yine tarafımızdan soruldu. (Hatta Şevket Bey'in Mehmet Ali BİRAND'ın hazırladığı "Son Darbe: 28 Şubat" belgeselinde söylediği sözler de soruya eklendi ki Şevket Bey belgeselde "o günlerde birden Aczmendiler denen grubun, Fadime Şahinlerin, Müslüm Gündüzlerin çıktığını, yakalamalar vs. olduğunu ve çeşitli fotoğrafların yayımlandığını, bunları da JİTEM'in düzenlediğini, JİTEM'in bu iş için İstanbul'da Asi adında bir transeksüeli kullandığını, bütün bunları daha son- to Zaman gazetesinden öğrendiklerini" söylüyordu. İşte Bakan Kazan'a bu sözleri de hatırlatılarak soruldu.) Şevket Bey bunları Gazetelerden öğrendiklerini tekrarlayınca, "gazete kupürlerinin Saricinde Bakan olarak kendisine ulaşan bir bilgi olup olmadığı" krar soruldu. Şevket Bey, "Hayır, başka gelen bir bilgi olmadı." ye yanıtladı.
Bediüzzaman Hazretleri, cinnî ve insi şeytanların Kur'an'a ve îmâna hizmet edenlere, altı hile ile hücum ettiklerini söyler. Bu altı hileden beşincisi şudur:
Biz bu Beşinci Hile'nin içinde geçen ifadelerin bir kısmını ay- nen alarak bir kısmını da îzâh ederek yazmaya çalışacağız.
"Dine düşmanlık edenlere taraftar olanlar, insanda bulunan gurur damarından istifade ederek kardeşlerimi benden çek- mek istiyorlar. Gerçekten insanda en tehlikeli damar, benlik- tir. Aynı zamanda en zayıf damar da odur. Onu okşamakla, çok fena şeyleri yaptırabilirler."
O gurur. ırmak da insanın çok tehlikeli şeyler yapmasına se-
Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz; sizi enaniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki: Şu asırda doğru yol- dan ayrılanlar gurura binmiş, sapıklığın her alanında koşuyor. Doğru yolda olanlar mecbur olarak gururu terketmekle hakka hizmet edebilirler. Benliklerini kullanmakta haklı dahi olsalar; mademki ötekilere benzer ve onlar da haklı olanları kendileri gibi nefisperest zannederler; bu hareket hakkın hizmetine kar- şı bir haksızlıktır. Bununla beraber etrafına toplandığımız hiz- met-i Kur'aniye, ene'yi kabul etmiyor. "Nahnü" istiyor. "Ben demeyiniz, biz deyiniz." diyor.
Elbette kanaatiniz gelmiş ki, bu fakir kardeşiniz gururla mey- dana çıkmamış. Sizi benliğine hizmetçi yapmıyor. Belki, gu- rursuz bir Kur'an hizmetkârı olarak kendini size göstermiş. Ve kendini beğenmemeyi ve benliğine taraftar olmamayı meslek olarak seçmiş. Bununla beraber, kat'î deliller ile sizlere ispat et- miştir ki, meydan-ı istifadeye konulan Risâleler, mîrî malıdır; yani Kur'an-ı Hakîm'den sızan bir tefsirdir. Hiç kimse, benliği ile onları kendine mülk edinemez! Haydi, farz-ı muhâl olarak ben benliğimle o eserlere sahip çıkıyorum, benim bir karde- şimin dediği gibi: "Madem bu Kur'anî hakikat kapısı açıldı, benim noksaniyetime ve ehemmiyetsizliğime bakılmayarak, ehl-i ilim ve kemal arkamda bulunmaktan çekinmemeli ve is- tiğna etmemelidirler."
Selef-i Sâlihîn'in ve hakikati araştıran âlimlerin eserleri, gerçi her derde kâfı ve vâfı büyük bir hazinedir; fakat bazı zaman olur ki, bir anahtar bir hazineden daha ehemmiyetli olur. Çün- kü hazine kapalıdır; fakat bir anahtar, çok hazineleri açabilir. Zannederim ki, o ilimden gelen benliği fazla taşıyan zâtlar da anladılar ki, Neşrolunan Risaleler, Kur'an hakikatlerinin birer anahtarı ve o hakikatleri inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılıçtır.
O kuvvetli ilmi benlik taşıyan fazilet ve kemalat sahibi zâtlar bilsinler ki; Risale-i Nür'lardan istifade etmekle bana değil Kur'an-ı Hakim'e talebe ve şakird oluyorlar. Ben de onların bir ders arkadaşıyım.
Haydi, farz-ı muhâl olarak ben üstadlık dâvâ etsem, madem Hard, hii inanın tabakalarını, avandat alime kadar, maruz kaldıkları evham ve şüphelerden kurtar- mak çaresini bulduk; o âlimler ya daha kolay bir çaresini bul- sunlar veyahut bu çareyi lüzumlu görüp ders versinler, taraftar olsunlar. Ülemaü's-sû yani kötü âlimler tâbirine lâyık olanla- rın hakkında bir büyük tehdit vardır.
Zira hadis-i şerifte: "Kıyamet gününde en şiddetli azap gören ilminden menfaat görmeyen âlimdir." buyrulmuştur. İmam Ali (ra) da On Sekizinci Lem'a'da bid'a olan Latin harflerin- den bahsederken: "Ahirzamanın fena insanları bir kısım üle- maü's-sûdur ki hırs sebebiyle karınlarını haramla doldurmak için bid'alara fetva veren ve onların yayılmasına yardım eden- lerdir." demiştir.
Bu zamanda ilim ehli daha ziyade dikkat etmeli. Haydi, farz etseniz ki, düşmanlarımızın zannı gibi ben, benlik hesabına böyle bir hizmette bulunuyorum. Madem dünyevî ve millî bir maksad için çok zâtlar benliği terkedip firavun gibi bir adamın kemal-i sadakatle etrafına toplanıp kuvvetli bir dayanışmayla iş görüyorlar. Acaba o dünyevî komitenin onbaşılarının etra- fında o adamların toplandıkları gibi, bu kardeşiniz de ken- di benliğini örtmekle beraber sizlerden de enaniyetinizi terl ederek hakikat-ı Kur'aniye ve îmâniye etrafında toplanmay istemeye hakkı yok mudur?
Sizin en büyük âlimleriniz de ona "lebbeyk" yani "buyurun dememesinde haksız değil midirler?
Kardeşlerim; benliğin içimizde en tehlikeli ciheti, kıskançlık. tur. Eğer sırf Allah için hizmet edilmezse, kıskançlık müdaılık eder, bozar. Nasıl ki, bir insanın bir eli, bir elini kıskanmaz ve gözü, kulağına hased etmez ve kalbi aklına rekabet etmez Öyle de: bu cemaatimizin ve heyetimizin şahs-ı manevîsinde her biriniz bir duygu, bir âza hükmündesiniz. Birbirinize kar şı rekabet değil, bilakis birbirinizin üstün özellikleriyle iftihar etmek, lezzet almak vicdanî bir vazifenizdir.
Bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınız- da bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında ilimden kaynaklanan bir benlik bulunur. Kendi mütevazı da olsa, o cihette enaniyetlidir. Çabuk enaniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar o Risâlelere yapışsa da nefsi, o ilmî enaniyeti cihetinde imtiyaz ister kendini satmak ister hattâ yazılan Risâlelere karşı çıkıp muaraza etmek ister.
Kalbi Risâleleri sevdiği ve aklı güzel gördüğü ve yüksek buldu- ğu hâlde; nefsi ise, ilmî benlikten gelen kıskançlık cihetinde içinden bir düşmanlık besler gibi Risale-i Nûr'un kıymetinin düşmesini arzu eder tâ ki kendi fikrinin ürünü olan kitapları onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki bil-mecburiye yani mecbur kaldığımdan bunu haber veriyorum ki:
"Bu Kur'an derslerinin dairesi içinde olanlar, allâme denilen zamanın en büyük âlimleri ve mezhep kurabilecek derecede müctehid de olsalar; vazifeleri -îmân ilimleri cihetinde- yalnız yazılan şu Risâlelerin şerhleri ve îzâhlarıdır veya tanzimleridir.
Çünkü çok delillerle anlamışız ki: Bu îmâna dair ilimlerde fetva vazifesiyle vazifelendirilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsinin ilmî benlikten aldığı bir his ile şerh ve îzah haricin de bir şey yazsa; Risale-i Nûr'a karşı soğuk bir muaraza veya eksik bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nûr eczaları, Kur'an'ın
büyük denizinden sızmaları ve manalarıdır. Bizler, taksim-ül a'mal kaidesiyle, her birimiz bir vazife üzerimize alıp o âb-ı ha- yat hükmündeki hakikatleri muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!.."116
Bu îzâhlardan anlaşıldığı üzere, Bediüzzaman Hazretleri, ken- disinden sonra da Risale-i Nûr dairesindeki talebelerin asıl va- zifelerinin ne olduğunu yorum götürmeyecek derecede açıkça ifade etmiştir.
O vazife de Risale-i Nûr'lara şerhler yazmak veya onları okur- ken maksadın dışına çıkmadan îzâhlar yapmak veyahut in- sanların seviyelerine göre, o Risâleleri tanzim ederek düzen- lemektir. Daire içinde görünüp bir kısım kitaplar yazıp Risâ- le-i Nûr'ların yerine koymak veyahut o Risâleleri şerh ve îzâh yerinde "bu Risâleler anlaşılmıyor" bahanesiyle sadeleştirme adı altında bir kısım cümleleri hatta bazı satırları bile çıkara- rak geniş mana ifade eden kelimeleri, kısır manalı kelimelerle değiştirmek, tahriften başka bir şey değildir. Asr-ı Saadet'ten Osmanlı'nın sonuna kadar hiçbir İslamî eser böyle bir tahrif görmemiştir.
Zira hadis-i şerifte: "Kıyamet gününde en şiddetli azap gören ilminden menfaat görmeyen âlimdir." buyrulmuştur. İmam Ali (ra) da On Sekizinci Lem'a'da bid'a olan Latin harflerin- den bahsederken: "Ahirzamanın fena insanları bir kısım üle- maü's-sûdur ki hırs sebebiyle karınlarını haramla doldurmak için bid'alara fetva veren ve onların yayılmasına yardım eden- lerdir." demiştir.
Dâru'l-emân: İslâm ordusu tarafından feth olunup, içinde zimmet eh- ikamet ettirilen bejde olup, bu, İslâm Devleti'nin up, icinde zimmet eh- yati altında bulunacağından Dâru'l-Islama Boleti
Dâru'l-harb : Müslümanlarla aralarında sulh sözleşmesi bulunmayan gayri müslimlerin ülkesidir.
Dâru'l-İslâm: Müslümanların eli altında, hâkimiyeti dairesinde bulu-
nan yerler olup, müslümanlar orada emniyet içinde yaşarlar. Dâru'r-ridde: Mürtedlerden mütəşəkkil bir zümrenin istila ederek,
hâkimiyetleri altına aldıkları yerlerdir. Buna «mürtedler ülkesi» de denir.
Dâru'z-zimmet: Müslümanların ahd ve emânını, himayesini kabul et- miş olan gayri müslimlere mahsus yerlerdir. Daha önce idarî muhtariyeti nâil olan bir kısım eyâletler, bu kabilden sayılmıştır.
Davalarda murur-ı zaman: Bir hakkın istenebileceği en uzun süre demektir. Davalarda zaman aşımı ikiye ayrılır. Birisi ictihada dayanır ve süresi otuz altı yıldır. Bu kadar süre terk edilen bir dava artık dinlene- mez. Bir davayı açmaya güç yettiği hâlde, bu kadar süre özürsüz terk etmek hakkın bulunmadığına delalet eder. İkincisi, Devletin tayin ettiği
• ŞERİAT: Aslında şerî, şir'a, meşrea kelimeleri, insanı bir ırmağa, bir su kaynağına götüren yol an lamına gelir.
Daha sonra bu kelime ahkam-ı dîniyye (= dînî hü- kümler) anlamında kullanılmıştır. Çünkü, dînî hü- kümler de, insanları ictimâî ve mânevî hayatın devâmına sebep olan bir feyze ve yükselmeye kavuş- turacak olan ilâhî bir yoldur.
ŞER' lafzı, bir şeyi ortaya koyma ortaya çıkarma; açıklama anlamlarını ifade ettiği gibi, şeriat vaz et- mek anlamında da kullanılır. ŞER' kelimesi, ŞERİ- AT kelimesi ile eş anlamlıdır ve bu iki kelime birbirlerinin yerine de kullanılmaktadır.
Istılâhta ŞERİAT: Allahu Teâlâ'nın, kulları için vaz etmiş olduğu dini ve dünyevî hükümlerin hey'et-i mecmuasıdır(= toplamıdır; tamamıdır).
Bu itibarla şeriat kelimesi, din kelimesi ile eşanlam- lıdır. Ve şeriat hem inanç esaslarını, hem de ibadet, ahlâk ve muâmelâtı ihtiva etmektedir.
Bununla beraber şeriat kelimesinin, yalnız ahkâm-ı fer'iyye (yani ibâdet, ahlâk ve muâmelât) için kulla- nılması daha yaygındır.
Genel anlamına göre ŞERİAT: “Bir Peygamber ta rafından tebliğ edilmiş olan ilâhî kanun" demektir.
ŞERÂÎ: Şeriatler demektir.
ŞARİCİ MÜBIN: İlâhî kanunu yani şerîatı asıl vaz eden yüce zât yani Cenâb-ı Hakk anlamında kul- lanılır.
YANITLASİL
yuksel27 Nisan 2024 04:33 ŞARİ İ MÜBÎN: İlâhî kanunu yani şerîatı asıl vaz eden yüce zât yani Cenâb-ı Hakk anlamında kul lanılır.
ŞÂRİ: İlâhî kanunu insanlara tebliğ etmiş bulunan peygamber demektir.
AHKÂM-İ ŞER'İYYE: İlâhî kanunun hükümleri de- mektir ve bu tâbirle Kur'ân'a, hadîse ve icmâa da- yanan hükümler kasdedilir.
İslâm müctehidlerinin kıyâs ve ictihad yoluyla çıkar- dıkları hükümlere ise AHKÂM-I FIKHIYYE ve MESAİL-İ FER'İYYE-İ AMELİYYE denir. An- cak, bunlar da -şer'î esaslara dayandığı için- ahkâm-ı şer'iyye ıtlâk olunmaktadır.
Dolayısiyle ahkâm-ı fıkhiyye, mesâil-i fıkhiyye tâ- birleri de -aslında fürûata ait ve ictihada dayanan hüküm ve mes'elelerden ibaret olduğu hâlde, - hem
YANITLASİL
yuksel27 Nisan 2024 04:35 nass ve icmâa dayanan şer'î ahkâm ve meselelere, hem de ictihad ve kıyâsa dayanan mes'elelere ve hü- kümlere şâmil, umûmî bir ünvan olarak kullanıl- maktadır.
İnsan dünyada az duracak vazifesi çok bir misafirdir. (S.) 241:20. Söz 2. mak. 2. suâl; (M.N.) 101:Habbe
İnsan dünyada bir ameledir. (M.N.) 97:Zeylü'l-Hubab İnsanların dünyada hayvanlar gibi fıtrî elbise ile yaratılmaması-
nın hikmeti. (M.) 373:28. Mektup 8. mes. 4. nük. İnsanlığı dünyevî ve uhrevî saadete mazhar edecek yalnız İslâ- miyettir. (H.Ş.) 38.
İnsanı dünyaya çağıran sebepler. (L.) 125, 126:17. Lem'a 7 nota; (M.N.) 136: Zühre, 7. nota
İnsan dünya hayatı lezzetinde hayvandan yüz derece aşağı düşer. (S.) 292:23. Söz 2. meb. 3. nük. İnsan dünyaya imtihan için gönderilmiştir. (İ.İ.) 110. İnsanın dünyası dar bir kabir hükmünde. (L.) 140:17. Lem'a 14.
nota, 4. remiz
İnsanın dünyaya küstürülmesi. (S.)186:17. Söz. İnsan düşmeye ve yükselmeye müsaittir. (M.N.) 104:Habbe İnsan ebed için yaratılmıştır. (İ.İ.) 197; (Mh.) 36:1. maka. 9. muk.; (Mh.) 123:3. mak.; (S.) 68:10. Söz, 3. hak.; (S.) 84:10. Söz, 11. hakikat
İnsan ebediyete razı olur. (L.) 13:1. Lem'a; (L.) 23:3. Lem'a 3. nükte; (L.) 118:17. Lem'a 1. nota; (L.) 253:26. Lem'a 14. ricâ; (Ş.) 187:11. Şuâ 8. mes.; (H.Ş.) 32.
İnsanın ebede uzanmış emelleri vardır. (S.) 84:10. Söz, 11. hak. İnsanın edebin ta kendisi olan şeyleri edepsizlik olarak telakki etmesi. (S.) 211:18. Söz, 2. nok.
İnsan ibâdet ve tefekkürle emânete layık bir halife olur. (S.)
298:23. Söz 2. mebhas, 5. nükte
İnsandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri mütefavittir. (L.) 22:3.
Lem'a 3. nükte
İnsan cüz'i ile külli ortasındadır. (M.N.) 182:Şemme, 10. risale İnsanın cüz'i iradesi âcizdir, kısadır. (S.) 192:17. Söz, Får. mün. İnsan cüz'i iradesinin bir elini duâya vermelidir. (S.) 432:26.
Söz, 2. mebhas
İnsan çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde de
cez'a kapılmamalıdır. (S.) 651:Lemaat İnsana çeşitli mideler verilmiştir. (L.) 345:30. Lem'a 6. nük. 5. şua, 2. mesele
İnsanın çeşitli mertebeleri vardır. (M.N.) 178:Şemme, 10. risale İnsanın çeşitli şahsiyetleri olabilir. (M.) 307:26. Mektup, 2. meb. İnsanların çoğu âvamdır. (Mh.) 142:3. mak. 4. meslek hâtime
İnsan çok sıfatlara sahip olduğundan, bir sıfatı adaveti celbetse, o insana değil, o sıfata düşman olunmalıdır. (Sn) 40.
İnsan çok zâlim ve çok câhildir. (Sn.) 39.
Insanı dalâlete sürükleyen sebeplerden biri. (M.N.) 69:Katre, zeyl
FİHRİST/321
YANITLASİL
yuksel28 Nisan 2024 06:15 İnsanları değerlendirirken ölçü ne olmalı? (L.) 91:13. Lem'a 13.
işâret, 3. nokta
İnsan diğer mevcudatla alakadardır. (M.) 278: 24. Mektup, 2.
İnsan dünyada az duracak vazifesi çok bir misafirdir. (S.) 241:20. Söz 2. mak. 2. suâl; (M.N.) 101:Habbe
İnsan dünyada bir ameledir. (M.N.) 97:Zeylü'l-Hubab İnsanların dünyada hayvanlar gibi fıtrî elbise ile yaratılmaması-
nın hikmeti. (M.) 373:28. Mektup 8. mes. 4. nük. İnsanlığı dünyevî ve uhrevî saadete mazhar edecek yalnız İslâ- miyettir. (H.Ş.) 38.
İnsanı dünyaya çağıran sebepler. (L.) 125, 126:17. Lem'a 7 nota; (M.N.) 136: Zühre, 7. nota
İnsan dünya hayatı lezzetinde hayvandan yüz derece aşağı düşer. (S.) 292:23. Söz 2. meb. 3. nük. İnsan dünyaya imtihan için gönderilmiştir. (İ.İ.) 110. İnsanın dünyası dar bir kabir hükmünde. (L.) 140:17. Lem'a 14.
nota, 4. remiz
İnsanın dünyaya küstürülmesi. (S.)186:17. Söz. İnsan düşmeye ve yükselmeye müsaittir. (M.N.) 104:Habbe İnsan ebed için yaratılmıştır. (İ.İ.) 197; (Mh.) 36:1. maka. 9. muk.; (Mh.) 123:3. mak.; (S.) 68:10. Söz, 3. hak.; (S.) 84:10. Söz, 11. hakikat
İnsan ebediyete razı olur. (L.) 13:1. Lem'a; (L.) 23:3. Lem'a 3. nükte; (L.) 118:17. Lem'a 1. nota; (L.) 253:26. Lem'a 14. ricâ; (Ş.) 187:11. Şuâ 8. mes.; (H.Ş.) 32.
İnsanın ebede uzanmış emelleri vardır. (S.) 84:10. Söz, 11. hak. İnsanın edebin ta kendisi olan şeyleri edepsizlik olarak telakki etmesi. (S.) 211:18. Söz, 2. nok.
FİHRİST/322
YANITLASİL
yuksel28 Nisan 2024 06:16 İnsan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana dönüşür. (L.) 124:17. Lem'a 6. not; (M.N.) 134; Zühre 6. nota İnsanın elinin karıştığı şey çirkinleşir. (L.) 304:30. Lem'a 2.
nüktenin sonu
İnsanın emânet-i kübra gibi mühim vazifeleri vardır. (S.) 76:10.
İnsanlığın emelleri sınırsızdır. (Nk. İç. R.) 261
İnsan enâniyeti bırakmalı. (S.) 194:17. S.
Söz, 7. hak. İnsanın en büyük düşmanı şeytandır. (L.) 74:13. Lem'a İnsan en güzel surette
Sultan ve maiyetindekilerin kapılarından sakının. Çünkü insanlardan onlara en yakın olanı, Allah'tan en uzak olanıdır. Her kim Sultanı, Allah Teala üzerine tercih ederse, Allah o kimsenin kalbinde gizli ve açık fitne yaratır. Ondan Vera'ğı giderir. Ve o kimseyi şaşkınlık içinde terkeder. (Verağ, takvanın ileri derecesidir.) Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 14 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
Sultan ve maiyetindekilerin kapılarından sakının. Çünkü insanlardan onlara en yakın olanı, Allah'tan en uzak olanıdır. Her kim Sultanı, Allah Teala üzerine tercih ederse, Allah o kimsenin kalbinde gizli ve açık fitne yaratır. Ondan Vera'ğı giderir. Ve o kimseyi şaşkınlık içinde terkeder. (Verağ, takvanın ileri derecesidir.) Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 14 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
550 Allah zinayı fahiş bir suç saydığı gibi zinanın sözle yayılmasını da toplum düzeninin bozulmamas İçin suç saymıştır. Çünkü bazı şeylerin şüyuu (yayılması) vukuundan (işlenmesinden) beterdir.Alan (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de Nur Süresi 19. âyet-i kerimede "Kötü şeylerin, iman edenlerin içinde yayılp duyulmasını arzu edenler (yok mu) dünyada da ahirette de onlar için pek acıklı bir azap vardry"
buyurmuştur. Zinanın cezası Evli (muhsan) için recm, yani taşlanarak öldürmedir. Recm gibi ağır bir cezay gerektiren zina suçunun ispatı imkanı, Islam Ceza Hukukunda ileri derecede sınırlandırılmış, dön Müslüman erkek, adil şahsın ilişki durumunu aynı pozisyonda görmelerine ve zina yapanın ayn meclislerde hakim önünde dört defa ikrar etmesine bağlanmıştır. Bu ağır cezanın verilmesi için suçun ispatında hassasiyet gösterilmesi, ince bir ihtiyatın belirgin ifadesidir. Islam'da, kamu suçlarının cezaları (hadler) ağır olduğu için hudûd suçlarının ispatında olağanüstü dikkat ve özen gösterilmiştir. Kesinliğe ulaşılmadıkça cezaya hükmolunmaz. Genel huzur için kişinin gizlediğ kimseye duyurmadığı bir suçu, işlediği kabul edilerek cezalandırılmaz. Gizli işlenmiş, kimsey rahatsız etmeyen suçların alenîleştirilmesi, sosyal hayatı çekilmez hale koyar. Onun için Kur'an- Kerim'de Hucurât Sûresi 12 ayeti kerimede ولا تَسْسُوا "Biririnizin kusurunu araştırmayın buyurulmuştur. Sırf kamu cezalarını gerektiren suçlarda, tanık bu nedenle örtme cihetine gidebili Suç açıkta işlenmediğinde, zararı toplumu doğrudan ilgilendirmediğinde suç işleyeni casuslukyapp teşhir etmemelidir. Ancak hakime intikal etmiş bir olayda suçluyu korumak ya da korumak çon aracı olmak haramdır, lanet sebebidir. Yanlış bir anlama olmasın diye bu not eklendi. Genis big İçin bkz. Akşit, M.Cevat, Islâm Ceza Hukuku ve insani Esaslaasil diy976, 5.47, 70, 71, 133-139
Akşit, M.Cevat, İslâmda Lânetliler, s. 219. Dârekutnî, Sünen, II, 87; Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, III, 90. 551
Kitabın yazarının önce Hazret-i Muhammed (S.A.V.) fezailine, âyet-i kerimeye teberrüken başlaması ve salâtın en önemlilerinden biri olduğunu ispat eder. Çünkü Hak Celle ve Ala Hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de nebi üzerine salât emrini, kendisine yakınlaşma ve mükâ- fattan olduğunu beyan ve bildirmek için Resûlüne salât ile mü'min- lere emir ve ferman buyurur. Böylece önce bizzat mukaddes zatları salât eder, ikinci olarak bütün melekler salât eder diye haber verdik- ten sonra bütün mü'minlere salât ve selâm ile ferman buyururlar. Tâ ki mü'minler, Resûl (S.A.V.) e salât ve selâmın ehemmiyetli ve en ge- rekli iş olduğunu bu ünvanla anlayıp Muhammed (S.A.V.) e gece, gündüz salât vermelerini bildirir. O salât ile de dünya ve âhiret aza- bından kurtuluş ve selâmet bularak Hak Celle ve Alânın yüce lütuf- larına ve geniş rahmetine cümle hayra nail olarak fevz ve felâha ka- vuşsunlar.
«Allahümmer züknâ ve cemial mü'minin
biyyil Emin)
YANITLASİL
yuksel30 Nisan 2024 01:36 ŞERHİ DELAİLÜ'L-HAYRAT VE ŞEVARİKI'L-ENVÅR
Hicretten itibaren 60 senesinin başındaki büyük hadiseden ve sübyanın başa geçmesinden Allah'a sığının. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 254 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
İlim öğrenin. Zira Allah için öğrenmek insana haşyet verir. Onu taleb etmek ibadettir. Onu müzakere tesbihtir. Ve ondan bahsetmek te cihaddır.(Deylemi'de ilaveten: Bilmiyene onu öğretmek sadakadır. Ehline bezletmek yakınlıktır. Zira o helalin ve haramın alamet yeridir. Cennet yolunun nurlanmış işaretleridir. Yalnızlık arkadaşı, vahşette enisi, halvetle konuşanı, darda ve genişlikte delili, düşmanlara karşı silahı, dostlar yanında zineti, gariplikte yakınıdır. Allah, onunla bir kısım kavmi yükseltir de Cennette önder kılar.) Ravi: Hz. Muaz (r.a.) Sayfa: 254 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
O'nundur. O yücedir, uludur. Neredeyse yuka- Bundan gökler çatlayacak! Melekler de Rab- urini hamd ile tesbih ediyorlar ve yeryüzün deld (mü'min)ler için mağfiret diliyorlar. İyi bi- In ki Allah çok mağfiret eden, çok merhamet edendir." (Şüră, 1-5)
İmâm 5. âyeti okuyunca önümdeki ihtiyar bir- den yere düştü... İki oğlu selâm verip yandaki bidondan zemzem getirdiler. Saftaki insanlar da "Acaba öldü mü?" diye endişelendiler. İhtiyar zât oğullarına; "Namazınıza devam edin!" diye eliyle İşaret etti. Onu sağ tarafına yatırdılar. Birisi abası- mı çıkarıp başının altına koydu. İhtiyar durmadan ağlıyordu. Namaz bitince herkes:
*-Geçmiş olsun, geçmiş olsun!" deyip gittiler. Ben kaldım. İhtiyar, için için ağlamaya devam edi- yordu. Yaklaştım:
*-Geçmiş olsun amca, hayırdır inşallah" dedik- ten sonra yavaşça ve nezaketle sordum:
"-Amca, âyet-i kerîmeden mi müteessir oldu- nuz? Hz. Ömer efendimize de böyle olmuştu. Bi- risi «Ve't-tûr» sûresini okuyormuş, Hz. Ömer de böyle düşüp bayılmış." Ben böyle deyince ihtiyar amca ağlayarak şu cevabı verdi:
*-Şeyh Eyyüb, "Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yeryüzündeki (mü'min)ler için mağfiret diliyorlar» âyet-i kerîmesini okur-
ken baktım mihrapta Peygamber-i Zişân Efendi- miz (s.a.v) duruyor:
-Melekler ümmetime dua ve istiğfar eder- ler de ben etmez miyim?» diyerek dua ediyor- du... Gözümün önünde öylece tecellî edince da- yanamadım, ayaklarım vücûdumu taşıyamadı ve yere yığıldım. "46
46. M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ului Kurucu, Hatıralar, İstanbul 2007, III, 377-378.
"Benim Rabbim'e gitmem sizin için çok hayırlı olacaktır, çünkü ben gitmezsem Fâraklît size gelemez! Ben gittiğim zaman onu size göndere- ceğim. O geldiği zaman bilerek yanlış yapanı hatâsından sebep kınaya- caktır. Benim çok söyleyeceklerim var ama siz onları kaldıramazsınız. Lâkin Rûhul-Hakk size gelince bütün hakîkatlere sizi o irşad edecektir.
Çünkü o kendi katından konuşmayacaktır, bilakis vahiy olarak işit- tiklerini anlatacaktır, tüm gelecekleri size bildirecektir ve Rabbime âit olan tüm vasıfları size anlatacaktır. Eğer beni seviyorsanız bu vasiyetle- rimi iyi tutun. Gerçi ben de sizi yetimler olarak bırakacak değilim, zîrâ pek yakında tekrar size geleceğim." (el-Alfisi, Rûhu'l-meʻânî:28/87; el-Mâverdi, nübüvve, sh:210; el-Fahrurrâzî, et-Tefsirül-kebîr:3/40) E'lâmü'n-
Îsâ (Aleyhisselâm)ın bu sözlerinde geçen "Fâraklît", ilim ve ihtisas sahibi olan bâzı Hristiyanlar tarafından: "Hamdedici" mânâsıyla tefsir edilmiştir ki bu, "Ahmed" isminin karşılığıdır. Artık Allâh her kimin gözlerinden taassup perdesini açarsa, bu "Fâraklît" tâbirinden Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellemjin kastedilmiş olduğunu kolayca anlar. Îsâ (Aleyhisselâm)ın, "Kendisinin yakın- da gelecek olduğu"nu müjdelemesi ise, Deccâl'i öldürmek ve İslâm dînini dünyaya hâkim kılmak üzere, Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in ümme- ti olarak âhir zamanda gökten ineceğinin bir ifâdesidir! (Alûsî, Rûhul-me'ânî:28/87)
İşte geride zikrettiğimiz bunca rivâyetin delâleti vechile; semâvî kitapla- rın tümü Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in geleceğini bildirmiştir. Kur'ân-ı Kerîm de, geçmiş kitaplarda bulunan bu müjdeleri:
"O kimseler ki, yanlarındaki Tevrât ve İncîl'de kendisini (n açık târifini) yazılı olarak buldukları o Rasûl'e, o (okuma-yazma bilmeyen, ancak İlâhî tâlimle eğitilmiş olan Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve sellem) nâmındaki) Ümmî Nebî'ye hakkıyla uymaktadırlar..." (el-A'raf Süresi:157) âyet-i kerîmesi ile;
"(Îsâ (Aleyhisselâm) 'İsmi Ahmed olup benden sonra gelecek olan pek kıy metli bir Rasûlü müjdeleyiciyim' (demiştir)" (es-Saff Süresi:6) âyet-i celîlesinde açıklayınca elbette Kur'ân-ı Kerîm, bu âyet-i kerîmede geçen : )وَلَكِنْ تَصْدِيق الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ( “Velâkin (o Kur'ân-ı Kerîm) öncesinde bulunan şeylerin doğ rulayıcısıdır" vasfını açığa çıkarmış ve bu da onun bir beşer sözü olmadı- ğını isbât etmiştir.
Üçüncü Huccet ki bu da Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in Kur'ân-ı Kerîm'de haber verdiği gaybî konularla alâkalıdır. Nitekim Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
"Elif! Lâm! Mîm! (Ehl-i Kitap olan) Rumlar(, kitapsız Farslar tarafın- dan) mağlup edildi! (Rum diyârına göre) o (Mekke) toprağ(ın)a en yakın yerde! Ama onlar mağlubiyetlerinin ardından yakında (Farslara) gâlip geleceklerdir! (Üçle on arası) birkaç sene içerisinde!" (er-Ram Sûresi:1-4) âyet-i kerîmesiyle, Rumların Acemlere on sene geçmeden mutlaka gâlip gelece- ğini bildirmiş ve geleceğe âit bu haber aynen gerçekleşmiştir. Yine böylece:
"Andolsun ki; elbette Allâh gerçekten (Hudeybiye'ye çıkışlarından evvel, Mekke'ye güvenli bir şekilde gireceklerine dâir) Rasûlüne (göster- miş olduğu) o rüyâda(, müminle münafığın durumunu belli etme gibi bir) hak (ve hikmet) ile sâdık olmuş (ve onun kesinkes çıkacağına dair hü- küm buyurmuş)tur. Yemin olsun ki; elbette siz(, Rasûlümün size anlattığı şekilde) -Allâh dilerse- güvenli kimseler hâlinde ve (hiçbir düşmandan) korkmadığınız halde (yapacağınız umreden sonra, kiminiz) başlarınızı tıraş edenler ve (kiminiz de) kısaltıcılar olarak Mescid-i Harâm'a mutla-
ka gireceksiniz!
Böylece O, sizin bilmediğiniz şeyleri bilmiş ve işte sana! Bu sebeple o (rüyânın tahakkuku)ndan önce (Hayber fethi gibi) pek yakın bir fetih tâyin etmiştir." (el-Feth Sûresi:27) âyet-i kerîmesinde Allâh-u Teâlâ hicretin al- tıncı yılında Hudeybiye senesi umre yapamayıp geri dönerlerken Mescid-i Harâm'a mutlaka gireceklerini ve ondan evvel de Hayber'i fethedecekleri- ni bildirmiştir. Bu müjdeler de aynen tahakkuk etmiştir. Nitekim yedinci sene Hayber, sekizinci sene de Mekke fethedilmiştir.
Yine bunun gibi Allâh-u Teâlâ Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in üm- metinin dünyaya hâkim olacağını:
Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ise ancak derin kavrayış sahibi olanlar düşünüp anlarlar. (Bakara 2/269)
MÜMİNİN YİTİĞİ: HİKMET
Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde yer alan hikmet kavramı çok geniş bir anlama sahiptir. Söz ve fiilde isabet etmek, işleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak, eşyada gizli ilahi sırlar ve gayeler, faydalı ilim ve salih amel gibi birçok anlamı içerir. Bir anlamıyla da hikmet, insanı iyi ve güzel olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan sakındıran sözdür. Bu anlamda en büyük hikmet yüce kitabımız Kur'an'dır. "Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi..." (Nisa, 4/113) ayetinde Hz. Peygamber'e verilen hikmet, vahyi anlama ve uygulama kabiliyeti olan sünnettir. Hikmet kelimesi, günlük hayatta ise olayların hikmet gözüyle de- ğerlendirilmesi şeklinde kullanılır. Bununla kastedilen mana, zahirin yanı sıra bâtına bakmak, görünenin ardındaki görünmeyen tarafa dikkat çekmektir. Hikmet evrenseldir. Nerede ve ne zaman, hangi kaynaktan bulunursa hemen alınmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber; "Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır." (Ibn Môce, Zühd, 15) buyurarak buna işaret etmiştir.
Okumuşların öğünmesinden Allah'a sığının. Onlarınki zalimlerin övünmesinden daha fenadır. Ve, öğünen alimden, Allah'a daha sevimsiz bir kimse yoktur. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 255 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Her şey hakkında tefekkür edin. Fakat Allah (z.c.hz)'nin Zatı hususunda tefekkür etmeyin. Zira, kürsi ile yedinci kat gök arasında yedi bin perde vardır. Ve Allah'ın şanı (manevi makamı) bunların üstündedir. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 255 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
Cibril (a.s.) Bana geldi ve buyurdu ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) Rabbin Sana selam ediyor ve şöyle buyuruyor: "Kullarımdan öyle kimse vardır ki, onun imanı ancak zenginlikle salah bulur. Eğer onu fakir kılsa idim o küfranı nimet ederdi. Ve yine kullarımdan öyle kimse vardır ki, onun imanı ancak fakirlikle salah bulur. Eğer onu zengin kılsa idim o küfrederdi. Kullarımdan öylesi de vardır ki onun imanı ancak sıhhatta olması ile tamam olur. Eğer ona hastalık versem, o küfrederdi. (Diğer bir nüshada şu ilave vardır) Kullarımdan öyle kimse de vardır ki, onun imanı ancak kendisinin hastalık içinde bulunması ile tamam olur. Eğer onu sıhhatte kılsam, o küfranı nimet ederdi" Ravi: Hz. Ömer (r.a.) Sayfa: 11 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
Allah, Hz. İbrahim (a.s.)'ı "Halil". Hz. Musa (a.s.)'ı "Neciy" ve Beni de "Habib" ittihaz etti. Sonra buyurdu ki: "İzzetim ve Celalim hakkı için Habibimi, Halilim ve Neciyyim üzerine tercih ederim." Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 11 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
* * Alimlere tabi olunuz. Zira onlar dunyanın çerağı ve ahiretin kandileri- dir.
** Ey Cubeyr! Bir sefere çıktığında, arkadaşlarının hal itibarile en iyisi ve En itibarile de en çoğa sahip olanı olmaktan hoşlanır mısın? Su bes sureyi oku: Kül Ya eyyühel kâfirûn, Izacae nasrullahü vel fethu
Külbüvallahü ehad, Küleuzübirabbil Felâk ve Küleuzü birabbinnas. Her sureye Bismillahirrahmanirrahim ile başla ve Bismillahirrahma nirrahim ile bitir.
Hz. Cübeyr ibni Mudim r.a.
9. Kalbinin yumuşamasını ve hacetinin görülmesini sever misin? Yetime merhamet et. onun başını okşa ve ona yediğinden yedir. Kalbin yumuşar ve hacetine erişirsin.
Hz. Ebud Derda r.a.
10 + Ey insanlar! Duada cehd etmeyi sever misiniz? Öyle ise, “Allahümme einna alá şükrike ve zikrike ve hüsnü ibadetike." (Allahım verdiğin nimete şükretmemiz, Seni zikretmemiz ve Sana güzelce ibadet edebil- memiz için bize yardım et) deyiniz.
Hz. Ebu Hüreyre г.а.
11 * Allah. Hz. İbrahim (a.s.)1"Halil", Hz. Musa (a.s.)'yı "Neciy" ve Beni de "Habib" ittihaz etti. Sonra buyurdu ki: "İzzetim ve Celâlim hakkı için Habibimi, Halilim ve Neciyyim üzerine tercih ederim." Hz. Ebu Hüreyre r.a. (Halil dost. Neciy sırd 15. Habib sevgili demektir.)
tir. Farz namazlarını mescidde, sünnet namazlarını ise evinde kılmıştır. Burada da bir hikmet var. Sünnet namazlarını evde kılıyor, dolayısıyla ev namazsız kalmıyordu. Ancak, Efendimizin hane-i saâdetlerinin Mescid-i Nebevî'ye hemen bitişik ve yalnızca bir perde ile ayrılmış olduğunu da gözden ırak tutmamak gerekir.
Zaman içinde insanlar her bir fiil için bir yer tahsis etmiştir. Düğün, nikâh, cenaze yerleri vardır. Bunun gibi namaz için de mescid veya camiler inşa edilmiştir. Özellikle namaz cemaatle eda edilen bir ibadet olduğu için belli bir yerin tahsisi anlaşılır bir durumdur. Anlaşılır ama farz bir şey değildir. Zīrā bütün bir yer- yüzü müminlere mescid kılınmıştır. Tek şart, namazın kılındığı yerin temiz olmasıdır. Yoksa, Allah'ın necis görmediği her yer secdegahtır. Necāsetin ölçüsü de bizim hijyenik ölçülerimiz değildir.
Namaz için mescidler ve camiler yapılmıştır. Ancak Efendimizin hayatından biliyoruz ki mescid ve camiler sadece namaz kılınan yerler, namaza tahsis edilen mekânlar olmamıştır. Hayatın bütün hälleri mescid ve camilerde kendilerine yer bulmuştur, insana ve topluma dâir bütün meseleler oralarda konuşulmuştur. Nikah merasimleri orada yapılmış, cenazeler oradan kaldırılmıştır. Doğum ve ölüm arasında yaşanabilen her bir şey, bir şekilde cami- de yer bulmuştur.
Hedefe Götüren Her Yol Mübah Değildir
Hak ve bâtıl mücadelesi hep olmuş, olmaya da devam edecek- tir. Burada haktan yana olanların göz ardı etmemesi gereken temel bir düstur var: Hak yolcusunun kullandığı vasıtalar da hak olma lıdır. Bâtıl vasıtalarla hakikate gidilemez. Bizim için ölçü Hz Peygamber'dir. Ve Peygamberimizin bütün ölçüleri de Cenab- Allah'ın rızasını esas almaktadır.
Mesela Efendimiz savaşta bile haktan vazgeçmemiş, savaşın bütün unsurlarını hakka göre belirlemiştir. "Harp hiledir." düstu runun işaret ettiği durumdan bahsetmiyoruz, bu başka bir şey..
Mesela Efendimizin harpte koyduğu kâidelere göre, insanların uplu olarak bulunduğu yerlere bomba atamazsınız. Sizinle savaş- mayan, sizi öldürmek üzere karşınıza çıkmayan tek bir insanı dahi düremezsiniz. Çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar, aman dileyenler, leler, hizmetciler ve din adamlarına silah çekemezsiniz. Geçtiğiniz yol üzerinde karşınıza çıkan tarlalara, ekinlere, ağaçla- ormanlara zarar veremezsiniz. Maksadınız hak ise, sizi maksa- amıza ulaştıracak vasıtalarınız da hak üzere olmalıdır.
Zulmün haklılığı olmaz! Müslüman adalet üzere yaşamak mecburiyetindedir. Zalimlik Müslüman'ın vasfı olamaz. Elendimizin savaşları, Mekke'nin fethinde ve hemen akabinde Huneyn Gazvesi'nde yaşananlar ortadadır. Hz. Ömer'in Kudüs'ü lethetmesinden sonra orada kurduğu sistem adâlet ve hakkaniyet zereydi. Durum bu kadar nettir. Mücadelenin istikameti İslâm ansından doğru olduğu gibi mücadelenin yöntemi de İslâm tara- Indan doğru bulunmalıdır. İslâm'a, Allah ve Resûlünün rızasına ygun olmayan bir vasıta kullanılamaz. Düşman olarak karşımıza pikanın durumu ne olursa olsun bizim ölçümüz değişmez, onlar yaparsa yapsın bizim hocamız olamazlar. Müminler sadece Alahin Hz. Peygamber aracılığıyla kendilerine bildirdiği hakikat icere yaşamak
mecburiyetindedirler. Efendimizin kendisiyle, hayatıyla, sünnet-i seniyyesiyle irtibat- r şeyimizi, Efendimizin ortaya koyduğu ölçüler belirlemeli. Hz. Peygamber'i hayatımızdan çıkardığımızda, O'nun prensiplerini zulmetmis oluruz. Zīrā nefsine zulmetmis insan başkasına da kendimize ölçü yapmadığımızda hem nefsimize hem de başkasına zulmeder. Ve neſse en büyük zulüm Allah'ın emirlerine isyan etmektir.
Haddini Bilmek
Kur'an-ı Kerîm'de müminin bir tarifi var: "Onlar kıyam ederler. rük ederler, sözlerinde dururlar, iffetlerini muhafaza ederler.
Onlar Allah'ın hudutlarına riayet ederler. "66 Denir ya, İslamın şartı beş! Alıncısı haddini bilmektir. Haddini bilmek müminligin şartıdır. Bu âyetle sabittir.
Resûlullah Efendimizi kendimize örnek alırken dahi haddimi- zi bileceğiz. Efendimizi kuru kuruya taklit, örnek almak değildir. Onu kendimize misal alırken günün şartlarını göz ardı edemeyiz, etmemeliyiz. Dolayısıyla Efendimizin günün şartları içerisinde kullandığı vasıtalar O'nun sünnetine uymanın birebir ifadesi sayı- lamazlar. Deveye binmenin sünnet olmaması gibi... Mesela namazlarda başı örtmek sünnettir, ama bu örtme sarık şeklinde olmak zorunda değildir. (Zaten Efendimiz mübarek başlarını bir örtü ile kapatır, nadiren sarık sarardı.) Efendimizi şeklen taklit sünnet-i seniyyeye ittiba şeklinde anlaşılıyor, bu doğru değil. Bu konuda esas ve öz temel alınmalı. Zanlarımızı îmân hâline getir- mememiz lazımdır.
Efendimizi tanımadan kendimizce bir Hz. Peygamber portresi çizmek fevkalāde yanlışır. Alim bir zât bir başsağlığı ziyareti vesilesiyle Karadeniz'in bir beldesine gidiyor. Orada söz Hz. Peygamber'e geliyor. Alim zât Efendimizin zevceleriyle münasebetini anlatıyor, bu konudaki hassasiyet ve inceliğine dik- kat çekiyor. Tam o sırada biri kızarak yerinden kalkıp gidiyor. "Niçin bu kadar kızdın?" diye soruyorlar. "Efendim" diyor, "Ne hakla Efendimizi kılıbık biri şeklinde tarif edersiniz?" Adam kadınlara karşı kabalığını din zannediyor. Efendimizin bu husus- taki inceliğinden rahatsız oluyor. Çünkü bilmiyor. Kainatın Efendisi Hazret-i Resûlullah'ı bilmeden tanıyamayız. Tanımadan O'ndan örnek alma seviyesine yükselemeyiz.
66 9/Tevbe Süresi 112. âyet: Ettaibunel 'abidune'l hamidûne's saihûne'r rakiûne's sacidûne'l amirûne bi'l ma'rufi ve'n nahune ani'l munkeri vel hafizune li hudûdillah, ve beşşiri'l mu'minîn.
BENİM KANAATİMCE BOZULMALAR GÜÇ ZEHİRLENMESİYLE BAŞLIYOR. SAYISAL VE EKONOMİK OLARAK BİR GÜCE ERDİĞİNİZDE VE BU GÜÇLE PEK ÇOK ŞEYİ YAPABİLMEYE KÂNİ OLDUĞUNUZ ZAMAN GÜÇ ZEHİRLENMESİ BAŞLIYOR. GÜCE ERİNCE CEMAATLER, ULUSLARARASI GÜÇLERİN VE İSTİHBÂRÂT ÖRGÜTLERİNİN DE İLGİ ALANINA GİRMEYE BAŞLIYOR HERHALDE.
Allah'ın insanlardan en nefret ettiği kişi, sığırın diliyle ağzını karıştırdığı gibi (yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermek için) konuşurken dilini dolaştırıp duran belağat sahibi kimsedir. Ravi: Hz. Abdullah İbni Amr (r.a.) Sayfa: 8 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel9 Mayıs 2024 04:34 Deccalin önü sıra hud'alı seneler olur ki; yağmur çok yağar, fakat nebat az our. Sadıkler tekzib olunur, yalancılar ise tasdik olunur. Haine itimad edilir, emin ise hain addedilir. Ve "Rüveybiza" söz sahibi olur. Denildi ki: "Ya Resulallah, Rüveybiza nedir?" Buyurdu ki, Kendisine itimad olunmayan ve kıymet verilmeyen kimselerdir. Ravi: Hz. Avf İbni Malik (r.a.) Sayfa: 258 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Allah (z.c.hz.) Adem'in Hamurunu kırk gün, kırk gece yoğurdu. Aldı, ikiye kesti. Sağ tarafa iyiler, sol tarafa habisler ayrıldı. Sonra tekrar yoğurdu. Onun içindir ki iyilerden kötü, kötülerden iyiler çıkabilir. Ravi: Hz. İbni Me'sud (r.a.) Sayfa: 88 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Bil ki Allahü Teâlâ'nın üç bin ismi vardır. Bin ismini sa- dece meleklere öğretmiştir, başkasına değil. Bin ismini de yal- nız peygamberlere öğretmiştir. Üçyüz ismi Tevrat'ta, üçyüz is- mi İncil'de, üçyüz ismi Zebur'da, doksan dokuz ismi de Kur ân-ı Kerîm'de mevcuttur. Bir ismini de Cenâb-ı Hak kendine seçip ayırmıştır. Bahsedilen üç bin isminin mânası şu üç isim de toplanmıştır: Bismillahi'r-rahmani'r-rahîm. Kim bunu öğre nir ve söylerse, Allah'ın bütün isimlerini anmış gibi olur.
BESMELE'NİN ÖZELLİKLERİ VE ESRARI
YANITLASİL
yuksel11 Mayıs 2024 03:58 NAZİLLİLİ SEYYİD MUHAMMED HAKKI HAZRETLERİ
Akıllı kişi, nefsine hakim olan ve ölümden sonrası için çalışandır.
İLK YARATILIŞI TEFEKKÜR ETMEK
Tefekkür, gerçeği anlamak ve doğru davranmak için emek verip düşünmektir. Tetekkür, aklın duasıdır. Geliniz, Cenab-ı Hakk'ın bizlere ihsan ettiği sayısız nimetlerinden bazılarını tefekkür edelim: Yüce Rabbimiz, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, güneşi ve ayı, bütün yıldızları, geceyi ve gündüzü insanın hizmetine vermiştir. Yağmuru ve yağmurun müjdecisi olan rüzgarları gönder- mış, yağmurla hayat verdiği ölü topraktan nice bitkilerı, bağları ve bahçeleri cıkarmıştır. Denizleri ve okyanusları insanın emrine vermiş, ona susuzluğunu giderecek ab-ı havat çeşmeleri ikram etmiştir. Geçiminde birçok fayda sağlayan hayvanları insana boyun eğdirmiştir. Evini ve ailesini, insanoğlu için huzur ve dinlenme yeri kılmıştır. Ona, iyiyi kötüden ayırt edebilecek akıl, hissedebilecek gönül ve nimetlerinden istifade edebilecek duyu organları lütfetmiştir. Hak ve hakikat kılavuzu diniyle, hidayet rehberi kitaplarıyla, ahlak ve fazilet örneği rahmet elçileriyle insanları karanlıktan aydınlığa çıkarmıştır.
Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız ya- pacağınız ilk iş ne olurdu?
Büyük filozof şöyle cevap vermiş:
- Hiç kuşkusuz, dili gözden geçirmekle işe başlardım.
Çünkü dil kusurlu olursa, kelimeler dü- şünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamaz- sa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içi- ne düşen halk, ne yapacağını, işin nereye vara- cağını bilmez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir.
4847- "Benden sonra ümmetimin refah ve mutluluk zamanı yüz senedir." "Ey Allah'ın elçisi! Bunun bir alameti var mıdır?" diye sordular. "Evet. Yere batma olayı, kazf, insanların hayvan kılığına girmesi, dizginli şeytanların insanlara salıverilmesi."
4848- İlim tahsil edene merhaba. İlim tahsil edeni mutlaka melekler ziyaret eder, üzerlerine kanatlarını gererler. Sonra onun bu durumundan memnun oldukları için birbirinin üstünde durarak dünya semasına kadar büyük bir yığın meydana getirirler.
YANITLASİL
yuksel20 Mayıs 2024 01:09 1035- Beş şeyi bes şeyden önce fırsat ve ganimet bil: Ölmeden önce hayatını, hastalanmadan önce shhatini, meşguliyebil önce bos vaktini, ihtiyarlıktan önce gençliğini, fakr ü zarurele düşmeden önce zenginliğini (ganimet ve fırsat bil).
1039- (Harbe giderken) bismillâh ile yola çıkıp savaşın. Aşırı davranmayın, zulmetmeyin, temsil etmeyin (yani azalarını bir bir keserek öldürmeyin), çocukları da öldürmeyin. Misafir için mestlere mesh etmek süresi üç gündür, mukim içinse bir gün bir gecedir.
Ve Mehmet Akif, Taceddin Dergahı'na (Ankara'da) kapanıp İstiklal Marşı'mızın ilk mısraının ilk kelimesini "besmele" eşli- ğinde döşedi: "Korkma!.."
Peygamberiyle bir bütün olan Mehmed Åkif, Peygamber-i Alişan Efendimiz'in (a.s.m.) Mekke'den Medine'ye hicreti sıra- sında sığındığı mağarada, muhteşem yol arkadaşı Hz. Ebube- kir'in endişelenmesi üzerine söylediği "Korkma ey Ebu Bekir, Al- lah bizimledir!" cümlesinin ilk kelimesini İstiklâl Marşı'mızın ilk kelimesi yapmıştır: "Korkma!.."
Yüreğini ilhamının kaynağına kilitleyen Âkif, marşın gerisini de hızla getirmiştir:
"Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak/Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak/O benim milletimin yıldı- zıdır parlayacak/O benimdir, o benim milletimindir ancak."
Eserini 17 Şubat 1921'de tamamlayıp Maarif Vekâleti'ne gön- derdi. Akifin şiiri Büyük Millet Meclisi'nin 1 Mart 1921 tarihli oturumunda söz alan Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından okundu ve her kıtası milletvekilleri tarafından coşkulu bir şekil- de alkışlandı.
Ve 12 Mart 1921... Büyük Millet Meclisi, o gün Mehmet Âkifin şiirinin "Millî Marş" güftesi olmasını kararlaştırıp kanun- laştırdı. Akifin şiiri kanunlaşıp resmiyet kazandıktan sonra, Hamdullah Suphi tarafından Büyük Millet Meclisi kürsüsünden okundu ve bütün mebuslarca ayakta alkışlandı.
3. BEDİÜZZAMAN
Niçin Bediüzzaman?
• Sürekli savaşlardan, acımasız terörden, açlıktan, yokluktan, vurgundan, soygundan iyice bunaldığımız ve daha âdil daha paylaşımcı bir dünya özlediğimiz için Bediüzzaman...
• Daha insanî, daha vicdanî, daha ahlâkî, daha dürüst, daha sevgi dolu, daha kıble istikametli bir hayatı arzuladığımız için Bediüzzaman...
• Maddiyat öncelikli hayat anlayışının ürettiği sorunlardan yıldığımız ve artık maneviyat öncelikli bir hayata geçmek istedi ğimiz için Bediüzzaman...
İnsanî değerlere değer vermek istediğimiz için Bedi üzzaman...
• İnsanlık âlemini zulümden, baskıdan, şiddetten ve bunların getirdiği sorunlardan kurtaracak insan hakları eksenli bir yapı- lanmaya ilişkin yeni fikirlere sahip bulunduğu için Bediüzza- man...
• Her türlü özgürlüğe en az ekmek kadar ihtiyaç duyduğu- muz şu asırda, "Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam" di- yebilecek kadar özgürlükçü olduğunu bildiğimiz için Bediüzza-
man...
• "Dalalette elem, imanda lezzet var" anlayışı içinde ömrünü iman hizmetine adadığı için Bediüzzaman...
• "Benim mesleğim haktır ve doğrudur demeye hakkımız var, ancak yalnız benim mesleğim haktır, doğrudur demeye hakkımız yok" anlayışı içinde hakikatler üstü hakikate erdiği için Bediüz- zaman...
• "Siyasette aşırı taraftarlık kendi partindeki şeytanı melek,
öteki partideki meleği şeytan gibi gösterir... Ayrıca siyaset dine
dayandırılmamalıdır, çünkü dine dayalı siyaset anlayışında dini
siyasete âlet etmek tehlikesi vardır. Din hiçbir şeye âlet edilme-
melidir... Bu yüzden "Eüzübillahi mineşşeytani vessiyase" dediğ
için ve ebediyet dengesini böylece kurduğu için, Bediüzzaman...
• Herkesin kendisi gibi inanmayanı, kendisi gibi giyinmeyeni kendisi gibi yaşamayanı "düşman” ilân ettiği bir dünyada, "Düş- manımız cehalet, zaruret ve ihtiláftır. Bu üç düşmana karşı sa nat, marifet ve ittifak silâhıyla cihad edeceğiz" tespitini zamanın vicdanına çaktığı için Bediüzzaman.
2. Aleyhteki şartlara rağmen fikri istikametinden ayrılmayan şartlara asla teslim olmayan bir ebedi abidedir. 3. Peygamberî ölçekte israfsız, sade hayatın çağımızda da ya
şanabilirliğini yaşantısıyla ispatlayan, kısacası sünneti çağa yar sıtan bir fikir ve aksiyon adamıdır.
Bediüzzaman, bir "fetret dönemi insanı" olmakla birlikte fetrete teslim olmamış, olumsuzluklar karşısında umutsuzluğa düşmemiştir.
Üç Devirde Bir Adam: Bediüzzaman
Bediüzzaman Said Nursi, hayatın tereddüde bulandığı "inkı- raz" döneminin insanıdır...
Her alanda şaşkınlık kol gezerken şaşırmaması, Kur'an-ı Azimüşşan'a yüreğiyle ve mantığıyla bağlı oluşundandır. Bu bağ- lamda, üç devrin (Mutlakiyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet) hem fikir adamıdır, hem bilim adamıdır, hem de aksiyon adamı...
Kısacası üç devrin münevveridir... Ne "çöküşün (İmparator- Juğun çöküşü) eşiğinde, ne de "yeni oluşlara (Meşrutiyete ve Cumhuriyete) geçiş sürecinde şaşırmış ve şaşırtmıştır.
Üç devirde de, ideolojik dogmaların, ya da tarihsel kinlerin penceresinden hayata bakıp nefret saçanlara daha huzurlu bir dünyanın yolunu göstermiş, ancak iman eksenli paylaşımcı bir anlayış içinde barışa, huzura ve saadete ulaşılabileceğini söyle- miştir.
Bediüzzaman, 52 yaşını sürerken muhtemelen okuduğu aşa- ğıdaki haber karşısında bile "pes" etmemiştir:
"Müessesat-1 Diniyye Müdürlüğü'nce, cemaatsiz kalan cami- lerden 90 tanesi seddedilecektir." Ekserisi İstanbul cihetinde bu- lunup kapatılacağı ilân olunan camilerin kayyumları [imam ve müezzinler] başka camilerde vuku bulan münhallere [açık kad- rolara] tayin edilecek, böylece kayyumsuz kalacak camiler sed- dedilerek satılığa çıkarılacaktır." (30 Kânunuevvel 1928 tarihli Vakit gazetesi).
Garipliğe bakın ki, başta cami görevlileri başka yerlere alını- yor, sonra personelsiz kaldığı için cami kapatılıyor, kapalı oldu- ğu için de "ihtiyaç fazlası" sayılıp satışa çıkarılıyor.
Edirne'de, tarihî değeri yüksek camilerden Balaban Paşa Ca- mii 30 liraya, Esmahan Sultan Camii 70 liraya, İbrahim Paşa Camii 1938'de 450 liraya keresteci Mişon'a, Eskici Hamza Mes- cidi 1939'da metrekaresi 25 kuruştan Bohor Efendi'ye ve Nişancı Paşa Camii 1940'ta 260 liraya satılmıştır.
İstanbul bu konuda daha talihsiz. 1954'te yayımlanan "Abide- lerimiz" isimli esere göre, başta Ahmed Kethüda, Ebe Kadın, Ca- fer Ağa, Baba Hasan Âlemi, Hidayet Camii'nin zemin kısmı (Türk Ticaret Bankası ardiyesi), Küçüksu Camii (Anadoluhisarı, CHP Ocak Merkezi), Simkeşhane Dershanesi (Bayezid, CHP Ocak Merkezi), Darülkurra (Süleymaniye Kütüphanesi içi, CHP Ocak Merkezi), Hidayet Camii-zemin kısmı (Türk Ticaret Bankası ar- diyesi yapıldı), Çamaşırcı ve Çatalçeşme Camileri olmak üzere, pek çok cami ve mescit ya satılmış ya da kiraya verilmiştir...
u'ne ve halkına bir takım yansımaları olacaktı. Sadece "küffar" olarak tanımladıkları, tarihi, sosyolojik, psikolojik, siyasî ve dini değerlerini pek de iyi bilmedikleri Batı dünyasındaki köklü deği- şimle zihinler bulandı...
Bir taraftan da, devlet, yoğun savaş baskısı altındaydı. Bal- kanlar ve Kafkasya'da, Rusya ile savaşıyordu... Rusya'nın Sırpları kışkırtması ile Bosna-Hersek ve Karadağ'da başlayan isyanlar, Avrupa'nın yarısını ve Osmanlı Devleti'nin tamamını etkileyecek kadar büyük bir savaşı başlatmıştı.
Osmanlı tarihçilerinin Rumi Takvim'e göre "93 Harbi" dediği 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının, Osmanlı Devleti'ne yeni başlan- gıçlar yaptıracak kadar önemli sonuçları oldu.
Osmanlı Devleti, Meşrutiyet ilan ederek siyasi, sosyal ve eko- nomik alanlarda büyük değişikliklere yol açacak olan anayasal parlamenter sistemi yürürlüğe koydu. Nisan 1877'de, Rusya'nın savaş ilanıyla Kafkas ve Balkan cephelerinde başlayan çarpışma- lar, Osmanlı kuvvetlerinin sürekli olarak geri çekilmesi ile sonuç- landı. Ruslar, batıda Plevne'yi düşürdükten sonra Balkanlar'ı boydan boya istila ederek, Yeşilköy'e kadar geldiler...
Doğuda ise Ardahan, Oltu ve Kars'ı alarak Erzurum'a girdi- ler... Bu esnada, Osmanlı Devleti'nde ekonomik kriz had safhada idi.
Salgın hastalıkların yayılması parasızlık yüzünden engelle- nemiyordu. Halk, fakirlik ve salgın hastalıklardan bizardı.
Ayastefanos Antlaşması
Savaşın sonunda Yeşilköy'de imzalanan Ayastefanos Antlaş- ması ile Osmanlı, Balkanlar'la Avrupa'daki topraklarının nere- deyse tamamına yakınını kaybetti.
Tuna cephesinde Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsızlı- ğına kavuştu ve Bulgaristan Prensliği kuruldu. Kafkas cephesin- de ise Batum, Kars, Ardahan ve Doğubeyazıt Ruslara bırakıldı.
Olup bitenlerin, dünyaya hükmetmeye alışmış Osmanlı insa- nının üzerinde derin izler bırakması doğaldı. Bir taraftan da,
Osmanlı Devleti'nin ödemesi gereken ağır savaş tazminatı, ağır ekonomik şartlarla bütünleşince korkunç bir çöküntü baş göster- di. Yavuz ve Kanuni dönemlerinde ağzına kadar altın dolu olan Osmanlı Hazinesi, artık namerde muhtaç haldeydi. Devlet, azın- lıklara mensup Galata bankerlerine boyun eğip onlardan borç alıyordu. Her anlamda karışık hatta kaotik bir dönemdi... İnsan- ların onuru zedelenmişti... Haliyle aydınlar da şaşırmış, "Batıcı- lık", "Türkçülük", "İslâmcılık" gibi arayışlar arasında bölünmüş- lerdi... Şaşkınlık kol geziyordu...
Yenileşme ile Statüko Arasında Şaşkınlaşan Osmanlı Aydını
Bediüzzaman Said Nursi, yenileşme ile statüko arasında ka- lan aydının, kararsızlık içinde bocaladığı bir dönemin ortasında yaşadı gençliğini...
Modernitenin kendini dayattığının farkındaydı. Kimse bunun etkilerinden masun kalamazdı.
Bir yandan da insanın tüketildiğini, yaradılış hikmetinden git gide uzaklaştırıldığını görüyordu...
Önce insanı, başarı+para=güç (kapitalizm) dayatmasından yahut bu formüle tepki olarak gelişen ideolojik travmalardan (faşizm ve komünizm) kurtarıp tekrar maneviyatla buluşturup Yaratıcısını yeniden keşfetmesini ve böylece bu anlamda kendini fark etmesini sağlamak gerekiyordu. Bu ise ancak eğitimle ger- çekleşebilirdi...
Ne var ki bu eğitim, değişen şartlara göre kendini yenileye- mediği için ihtiyacı karşılayamaz duruma düşen medrese siste miyle olacak gibi değildi...
Değişimi kavrayamayan medrese iki farklı dünyayı (Doğu ve Batı'yı) tümüyle kavrayacak "insan"ı yetiştiremezdi. Eğitimde yeni bir model lâzımdı.
YAKIN TARİHİMİZDEN OÇ PORTRE "Medresetü'z-Zehra" Projesi
Bu aşamada, Bediüzzaman, "Medreset'üz-Zehra" adını verdi- ği bir "Eğitimde Islahat Projesi" geliştirdi. Bu modelde, din ilim- leriyle fen ilimleri birlikte okutulacak, her alan için kalbi sevgiyle dolu uzmanlar yetiştirilecekti. Doğu ve Güneydoğu öncelikli ola- rak okullar inşa edilmeli, sonra bu okullarla tüm vatan sathi do- natılmalıydı.
Mutlakiyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde, eğitim projesini gerçekleştirmek için büyük çabalar gösterdiyse de ol- madı. Çünkü siyasiler böyle uzun vadeli zor projelere değil, he- men sonuç veren popüler çıkışlara yatırım yapmak istiyorlardı.
Her dönemin isimleri farklı, ancak tutumları aynı devletlüleri, "Medresetü'z-Zehra" projesi için ona yardım etmek yerine, onu maaşa bağlayarak susturmak istediler. Hepsine de çok sert tepki gösterip başkentlerden (önce İstanbul, sonra Ankara) ayrıldı. Erek Dağı (Van) yalnızlığında varlık aradı.
Devletten ve başkalarından umudunu kesmiş, sebeplerden tü- müyle sıyrılarak "Fail-i Hakiki"ye yönelmişti. Bu yöneliş, önünde yeni ufuklar açacak, hayat telâkkisi çerçevesinde hem okullaşıp, hem de kitaplaşacaktı.
Risale-i Nur Yeni Bir Donanımdır
Yıl 1915... Pasinler cephesindeyiz... Karşımızda, Moskof sürü- leriyle birlikte saldıran Ermeni Taşnak çeteleri. Bu süreçte Bedi- üzzaman Said Nursi, gönüllü talebeleriyle kurduğu milis alayının (keçekülâhlıların) başında genç bir milis albayıdır.
Sübhandağı "Sübhanallah" derken Bediüzzaman derin, şuur- lu bir vatan sevgisiyle ölüme atlıyor: "Korkmayın” diyor, “Ölüm birdir, değişmez!"
Ve 1919 Şubat'ı... Kahramanımız yaralı olarak Ruslara esir. Kosturma'da esirken, günlerden bir gün, Rus Çarı'nın dayısı, Rus Orduları Başkomutanı Nikola Nikolaviç kampa gelip esir subay-
lar koğuşuna giriyor... Herkes çakı gibi ayakta...
Bir o umursamaz bir tavırda oturuyor. İstifini hiç bozmuyor. Komutanın girdiğini sanki fark etmemiş. Sanki başka dünyalar- da... Bu ne cüret! Başkomutan burnundan soluyor. Kendisini fark ettirmek için, birkaç kere Bediüzzaman'ın önünden geçiyor. Ama o aldırışsız tavrında ısrarlı. Bu umursamazlığı içine sindi- remeyen Başkomutan Nikola Nikolaviç öfkeyle tercümanına dö- nüyor:
"Beni herhalde tanımadılar?"
"Tanıyorum," diyor Bediüzzaman, "Başkumandan Nikola Ni- kolaviç'siniz."
"Şu halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarı'na hakaret edi- yorlar."
"Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman din âlimiyim... Sana
kıyam etmem" (ayağa kalkmam). Başkomutan mosmor bir öfke bulutu. Bas bas bağırıyor: "Bu esiri asınız!"
Sehpanın gölgesinde namaza duruyor. Başkomutan kim bilir hangi düşüncenin yahut hesabın etkisiyle yeniden bir durum de- ğerlenmesi yapma gereği duyuyor. Subaylarına danışıyor. Niha- yet o davranışının hakaret kastı taşımayan inanç kaynaklı bir davranış olduğuna inandığını söyleyerek idam hükmünü kaldırı- yor. Sonrası esaretten firar ve İstanbul'a dönüş... Sürgün, zin- dan... Kendi ülkesinde idam talebiyle yargılanmalar...
Nihayet ölümsüzlük: Yüreklerde açan güller ölümsüzdür!
Fikir, İman, Aksiyon ve İlim Adamı
Bediüzzaman hem fikir adamıdır, hem bilim adamı, hem de aksiyon adamı... Ve tabii ki derin bir mütefekkirdir... İdeolojik dogmaların, ya da tarihsel kinlerin penceresinden hayata bakıp
nefret saçanlara daha huzurlu bir dünyanın yolunu göstermiş, ancak iman eksenli paylaşımcı bir anlayış içinde barışa, huzura ve saadete ulaşılabileceğini söylemiştir.
Bunun için de, öncelikle Batı felsefesinin ayrıştırdığı ilimle dini yeniden uzlaştırmaya ihtiyaç vardı. Çünkü din ilimleri aklın nuru, fen ilimleri kalbin ışığıydı; bunların bütünleşmesinden ha- kikat ortaya çıkacaktı.
Özetle, Bediüzzaman tüm insanlığa sevginin, barışın, dostlu- ğun ve karşılıklı hoşgörü ile çerçevelenmiş bir diyalog atmosfe- rinde olgunlaşacak zihinlerle hayatı paylaşmanın tadını sunuyor.
Vatan-millet sevdalısı olduğu ve bölücülüğün hiçbir türüne asla müsamaha göstermediği, asla cevaz vermediği halde, zaman zaman "vatan-millet düşmanı bir bölücü" muamelesi gördü. Ki- tapları yıllar boyu yasaklandı. Buna rağmen devletine küsmedi, kendisine en ağır zulümleri reva gören resmî görevlilere bile hakkını helâl ettiğini söyledi.
Soru Bir gazetede Bediüzzaman Said Nursi'nin naaşının Kıb-
ncha denize ankhığı yazılmıştı, bu doğru mu?
Tabi ki boyle bu şey yok) Ama olabilirdi de...
27 Mayıs 1000 darbesini yapan cunta, Bediüzzaman'a, daha doğrusu iman ve aksiyon planının öncü isimleriyle birlikte ceset- levine bile böyle bir şey yapabilecek kadar düşmandı.
Nitekim 27 Mayıs 1960 darbesini müteakip Bediüzzaman'ın naaşı Urfa Halilürrahman'daki türbesinden alınıp Isparta civarı- na kaçınkh ve oralarda bir yere defnedildi.
Bir görgü şahidiyle bizzat konuştum. O tarihte askermiş. Bir- kaç askerle birlikte Urfa'ya götürülmüşler. Önce tüm Urfa askerî
kuşatmaya ahnmış.
Sokağa çıkma yasağı konmuş (Çünkü halk yerine silaha da- yanan diktatörler, silah açısından ne kadar güçlü olurlarsa ol- sunlar, halktan korkarlar), Gece vakti Bediüzzaman'ın kabrinin mermerleri balyozlarla kırılıp mezardan çıkarılmış (bunu yazar- ken bile, insan olarak, acı duyuyorum).
Bediüzzaman Hazretlerinin rahmetli kardeşi Abdülmecid Ünlukul, olayı şu şekilde anlatıyor:
"Temmuz ayının başlarında ve ağabeyimin vefatının dördün- cü ayı idi. Konya'da Mevlâna Türbesi civarında kira ile oturduğu- muz eve, öğle namazı vaktinde ismini sonradan öğrendiğim Bi- rinci Şube Şefi İbrahim Yüksel geldi:
'Sizi Vali Bey çağırıyor' dedi.
Kendisiyle beraber vilayete gittik. İçeri girdiğimizde üç gene-
ral vardı. Biri Cemal Tural, diğeri Refik Tulga idi. Refik Tulga o esnada İkinci Ordu Kumandanı ve geçici Konya Valisi'ydi. "Cemal Tural bana 'Ağabeyinizin kabrini şark ahalisi ve gü-
ney sınırımızdan kaçak gelip ziyaret edenler var. Nazik bir za- mandayız. Sizin de iştirakiniz ile kabrini İç Anadolu'ya naklede- ceğiz. Şu kâğıdı lütfen imzalayın' diye benim ağzımdan yazılmış
bir dilekçe uzattı. Bunu okudum. 'Benim böyle bir isteğim yok. Ne olur hiç olmazsa kabrinde rahat etsin' dedim. İmzalamaya mecbursun. Bizi zor durumda bırakma' dediler (Bu olayın 12 Temmuz 1960 gecesi yaşandığını başka bir hatıradan öğreniyo- ruz).
"Dilekçeyi imzaladıktan sonra, bizi havaalanına götürecek va- sıtaya bindik... Aynı uçakla Urfa'ya gittik... Akşam olduktan son- ra bir ciple beni bir yüzbaşı refakatinde ve bazı erlerle beraber Halilürrahman Dergâhı'na götürdüler. Caminin avlusunda iki ta- ne tabut vardı. Bazı askerler dolaşıyordu. Yanıma bir doktor gel- di. 'Fazla merak edip üzülmeyin. Üstad'ı Anadolu'ya naklediyo- ruz. Onun için sizi buraya getirdiler' dedi. Doktorun bu sözleri üzerine sinirlerim tamamen bozulmuştu ve ağlıyordum.
"Doktor askerlere, 'Bu tabutu açıp Üstad'ı öbür tabuta alaca- ğız' dedi. Fakat erler çekiniyor ve korkuyorlardı. 'Biz yapamayız, çarpılırız' dediler. Fakat doktor, 'Kardeşlerim biz emir kuluyuz. Ne yapalım mecburuz' dedi. Hep beraber tabutu açtık. İçimden Seyda'nın kemikleri birbirine karışmıştır diyordum. Fakat elimi kefene sürünce sanki yeni vefat etmiş gibi bir hål vardı. Yalnız kefenin ağız kısmı biraz sararmıştı, dışında da bir su damlası şeklinde bir leke vardı. Doktor kefenin ağzını açtı; yüzüne bak- tım, âdeta tebessüm ediyordu (Aynı ifadeleri o gece görevli ola- rak orada bulunan bir askerin ağzından ben de duydum)... Bü- tün işler bittikten sonra, bir askerî cemseye bindik. Doğru uçağın yanına... Caddelerde hep süngülü askerler geziyordu. İlk uçak tabutu almadı. Saatler sonra ikinci uçak geldi, tabutu bunun içi- ne uzattık. Ben de yanına oturdum. İçimi hüzün, gözlerimi yaş kaplamıştı."
Kısacası, gerçekler tüm ayrıntısıyla ortada. Buna rağmen ma- gazin tutkunlarının spekülasyonunu engellemek mümkün değil.
SMANLI DEVLETİ, kuruluş aşamasından itibaren adalet ve hukuka sarıldı; bu kavramları baş çirdi... tacı edip hayata ge-
Bu yüzden de gelişti, zenginleşti, güçlendi... Adaletle dengelenmeyen güç hızla zulme kayar.
Osmanlı, gücünü adaletle dengelediği için hiçbir döneminde sistematik zulme kaymadı.
Zaman zaman elbette hukuk dışına çıkan yöneticiler de ol- muştur; ancak bu çok nadirdir. Genel olarak Osmanlı yönetimi, hukukun üstünlüğü prensibine sadık, adalete içtenlikle bağlı bir yönetimdi.
Tüm asırlara hakim olan ruh, bir hadis-i şerifte buyrulan ruh- tur: "Bir saat adaletle hükmetmek, altmış sene nafile ibadetten daha hayırlıdır."
Hz. Ömer (r.a.) işte buna dayanarak "Adalet mülkün temeli- dir" demiş, bunlara dayanan Şeyh Edebali (Osman Gazi'nin ma- neviyat önderi) ise "Her şey insan için" idrakını öne çıkaran ve- ciz prensibini devletin temel taşı yapmıştır:
Kayıtdışı Cald Cont. In John Corner, T.Ed. That Pybar, Cali, G Caland Co. -M Tarihimiz bith Biye and cargos hand Cox, Ching-Cro Mette Hoars, Fleet Rrort Faller and Vang Co. Fomole Wee and of the
The: 14
he-nen to Willem Mio, q
Sragais alt of Portland, sod
tortos, wind is the NLP
YAVUZ BAHADIROĞLU
ST DEV
Further subitup Wm. Leighton,
Jin Walter, F JP.C
30 10 1910 MM
be giron to William Devaynes, El hour la proming the bjes of William Deraynes, Efq, for his SAMUEL
THE Pablic are moit retecifully informed, that Mr. Hizael, with Dr. WAITE's WOAM MEDIстава, the Ginger Na
HAZARD, LIBRARY, BATH.
Trealur Easter New
That the Rebely published by load Me, and alfo in t dus ewigayon. the Exiter, Sherborne, and two of the Lam
JOHN PINHEY, M, Chза N. B. The Pacropetelierve, that once the
JAMES WHITE
CADLERGII DE VOM
pikts, for the alliance of such this may be in need,
bir kere salåt eylerse Hak Celle Şanehu onun üzerine on kere salát eyler, yani on rahmetle ikram eder.
Ve men salla aleyye aşre merrâtin sallallahü aleyhi miete merre- tin. Yani, kim ki benim üzerime on kere salåt eylese Allahü Azimüş şan onun üzerine yüz kere salât eder.
Ve men sallå aleyye miete merretin sallallahü aleyhi elfe merre tin. Yâni, her kim ki benim üzerime yüz kere salât ederse, Allahü Tebareke ve Teâlâ o kimseye bin kere salât eder. Yani, ona bin rah- met ihsan buyurur, ve bin günahını affeder.>>>
Ve men sallâ aleyye elfe merretin harremallahü cesedehu alen nâri. Yâni, her kim ki benim üzerine bin kere salât eylerse Hak Celle vệ Alâ, o, benim üzerime bin kere salât eden adamın cesedini nårdan, yani ateşten kurtarır. Yani gerek kabirde ve gerek Mahşerde, gerek Sırat köprüsünden geçerken Cehennem ateşinin zahmetinden ona ha- lås ve necat verir.
Ve sebbetehü bil havlis sâbiti fil hayatiddünya ve fil âhireti. Yani Allahü Zülcelâli Velikram o kulu kavl-i sabitle, yâni bu iki şe- hadetle Dünya ve Ahirette sabit kılar. Kavl-1 sabit:
Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Re- sûlullah'tır. Hem de o kulun bütün a'zasını hayatı boyunca iman nu- ru ile parıldatır. İslâm şerefi ile ziynetlendirir. Nefsâni kederlerden ve şeytan vesveselerinden insanı kurtarıp doğru şeriatın uygunlu- ğunda doğru yolun gereği üzere ona hayırlı işlerde başarı kazandırır. İyi bir son ihsan eder. Onu âhiret'te de sâbit, ebedi kılar ki herkesin
Ahireti ölümüdür.
Indelmes'eleti ve edhalehul Cennete. Yani:
Kabirde Hak Teâlâ'nın Birliğinden (vahdâniyetinden) ve pey- gamberden ve dinden sorulduğu zaman Hak Celle ve Ålâ bana bin kere salåt eden kulu o soru katında, cevabını kolaylaştırmakla sabit kı- lar.
Kabirde suale inanmak ve ona iman etmek vacip olan şeylerden- dir. İsbatı gerçekliği hadis-i şerif iledir. Resûlü Ekrem, Nebi-yi Azam (S.A.V.) Hazretleri saadetle şöyle buyurmuşlardır:
Ölü gömüldüğü vakitte o ölüye iki melek gelir. Bu meleklerin yüzleri karadır ve cevap vermek için düşünmeğe vakit bırakmaya- rak:
Çabuk söyle! diye sıkıştırırlar. Ulu heybetleri vardır ve her bi- rinin iki elinde demirden çomaklar bulunur. Böyle bir hal ile iki me- lek gelip o ölüyü kabri içinde oturturlar. Üç şeyden soruda bulunur- lar.
Eğer ölü bu sorulara cevap verirse kabrini bu iki melek, yetmiş arşın bollaştırır. Ona Cennet müjdesi verirler:
-Hak Teâlâ seni bu cevapla sabit eylesin! diyerek ölüyü çok çok sevindirirler. Eğer ölü kâfir asıllı ise, küfür ehli ise haybetlerinden şa- şırır, kalır.
Ha?... ha?... diye doruya «bilmem dediği zaman o melekler ona ellerindeki çomaklarla vururlar. O zaman ölü feryada başlar. Se- sini insan ile cinden başka bütün hayvanlar işitir.
Böylece Hazret-i Peygamber Efendimizin bu hadisinden bilindi ki mü'minlerin kabirde Cennet nimetleri ile nimęte kavuşacakları ve kâfirlerin ise azap ile kahredilecekleri haktır ve gerçektir.
Ve edhelehul Cennete. Yani, hem de Hak Tebareke Hazretleri bin kere salåt getiren kulu Ahirette kor. Azap vermeden Cennet'e yollar. Yani getirdiği salavat-ı şerife hürmetine bütün günah ve suçlarından onu bağışlar ve mağfiret eyler. Hiç zahmet ve utançlık çekmeyip bel- ki Nebiler ve mürselin ve sadıklar, şehitler ve salihler (yâni doğru yolda yürüyenler) zümresine katar ve onlarla birlikte o da Cennet- lere girer. (Allah bütün mü'minlere bu yolu kolaylaştırsın, amin.)
Vecâet salavatühü aleyye nûrün lehű. Yâni:
- Peygamberimiz (S.A.V.) buyurmuştur ki: «- Bana o kulun getirdiği salavat, büyük bir nur kütlesi halinde gelir.
Yevmel kıyameti ales sırâti mesirete hamse mieti. Yâni: O nur beş yüz yıllık yola ışık verir. (Bu mübarek sözden anlaşılmıştır ki Sırat köprüsü gayet uzun bir köprüdür. En az üçbin yıllık yoldur. Kimi rivayetlere göre de on beş bin yıllık yoldur. Nitekim İbni Asakir Fudeyl ibni İyaz'dan şöyle rivayet eder: Bize rivayet ile geldi ki Sırat köprüsü on beş bin yıllık yoldur. Beş bin yıllık yolu yokuştur. Beş bin yıllık yolu da iniştir. Daha ziyade uzunluğuna da rivâyetler vardır. Doğrusunu Allah bilir. (Vallahü a'lem. Allahümme sellimnâ âmine bi Nebiyyikel emin.)
Ve a'tâhüllahü bikülli salâtin sallâhâ kasren fil cenneti kalle zâ- like evkesüre. Yâni:
Resûl (S.A.V.) Hazretleri buyurdu ki: «Hak Celle ve Alâ, bana bin kere salavat getiren kula, her salavat karşılığında ikram ve ihsanlarda bulunur. Bunları bana getirdiği salavatın karşılığı olarak o kulun kendisine yüce Cennetler içinde ister salāti az olsun, ister
4156- Cebrail'e dedim ki: "Rabbini görebiliyor musun?" Şu cevabı verdi: "Aramızda nurdan veya ateşten yetmiş bin perde var. O perdelerin en küçük olanını görseydim bile baştan ayağa yanardım."
تُؤْذِي الْمُؤْمِنَ وَلَا تُجَاوِرُ الْجَاهِل (طب وابن عبد البر في العلم وابو نصر غريب عن ابن عمرو)
4158- Az fıkıh, anlamadan yapılan çok ibadetten ha- yırlıdır. Kişiye anlayarak ibadet ettiği zaman, fıkıh kâfi gelir. Yalnız kendi görüşünü beğendiği zaman o kişinin cehaleti kendisine ye-
Yavuz Sultan Selim, Piri Mehmed Paşa ile sohbet ederken, soh- betle ilgisiz bir sual sordu:
"Allah'ın izni ile büyük fetihler yaptık. Hâdimül-Haremeyni'ş- Şerîfeyn unvanına kavuştuk. Allah bize her zaman ve her mekânda zafer lütfetti. Hazinelerimiz tepeleme altın ile doldu. Buna rağmen bu devlet yıkılır mı?"
Piri Paşa şöyle cevap verdi:
"Hünkârım! Bu sendeki hal, sendeki ruh, sendeki kararlılık, sebat ve faziler sürdükçe bir şey olma ihtimali yoktur. Velâkin to- runlarınızın zamanında Rabbin ihsân ettiği mükâfatların, nimetle- rin şükrü eda edilmez, emanetlere sahip olunmaz ve hak tevzi edilmez ise, yıkılır!"
"Nasıl?" diye tekrar sordu Yavuz Padişah.
"En çok şu üç şeyden endişe ederim" diye cevap verdi Piri Paşa...
217
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 04:32 Yavuz Bahadıroğlu
Ve devletleri yıkan sırrı tek tek saymaya başladı:
"Bir: Sadrazamlık makamı, liyakate göre değil de, menfaat kar- şılığı olarak cahil ve ahmakların eline geçerse...
"İki: Dünya malı, kalpleri işgal eder, rüşvet kapısı açılır, altın her kapıyı açar ve bu yüzden makamlar ehliyetsizlere verilirse...
"Üç: Devlet adamları, hanımlarının tesirine girer ve onların arzularına göre devleti yönetmeye başlarlarsa, bu devlet yavaş yavaş inkıraza (yıkılmaya) yüz tutar."
Piri Paşa'nın bu sözleri karşısında Yavuz bir süre suskun kaldı. Derin derin düşündü. Sonra tasalı tasalı vezirinin yű- züne baktı:
"Rabbim bizleri böyle bir akıbete dûçâr olmaktan korusun!" diye duâ etti.
Haram yemeyen ordu
Şanlı ordu Mısır'a day
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 04:34 Yavuz Sultan Selim ve Kutsal Emanetler
Yavuz Bahadıroğlu
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 04:35 oscar Yayınları sy. 217.
Bismillahirrahmanirrahim
YanıtlaSilRahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
YANITLASİL
yuksel24 Mart 2024 15:08
İsmail Hakkı Bursevi
kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir. Soruldu: "Kimin için Ya Resulallah?" Buyurdu ki: "Allah için, Kitabı için, Resulü için, ümera için ve bütün müslümanlar için.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 97 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
Nasihat samimiyet demektir
Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir. Soruldu: "Kimin için Ya Resulallah?" Buyurdu ki: "Allah için, Kitabı için, Resulü için, ümera için ve bütün müslümanlar için.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 97 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
Nasihat samimiyet demektir
İslamın Tasavvufun ana unsuru
ana temel direği budur.
Samimiyet olmazsa Allah c. c.
yardımı gelmez.
Her hak sahibine hakkını veriniz. Çocuk yatağındır(yatak sahibinin). Zani için de recm vardır. Kim ki, efendisinden başkasını veli edinirse, yahud başkasına nisbet iddia ederse Allah'ın meleklerinin ve insanların hepsinin laneti onun üzerine olsun. Böylesinin ne nafile, ne de farz ibadeti kabul olunur.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
Sayfa: 22 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
Bir kimse ile kardeşlik kurduğunda onun adını ve babasının adını sor. Onun gaybutinde aile efradını korursun, hasta olursa ziyaret edersin, vefat ederse cenazesinde hazır olursun.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 22 / No: 14
Ramuz El-Ehadis
Allah (z.c.hz)'leri Beni hidayet ve alemlere Rahmet olarak gönderdi. Ve Beni; çalgıları, eğlenceleri, cahiliyet işlerini ve putları mahvetmek için gönderdi. Rabbim, izzeti üzerine yemin etti ki, kullarından bir kul dünyada içki içerse, ona kıyamet gününde muhakkak (Cennet) şarabını haram kılacak, kullarından bir kul da içkiyi terkederse Allah da ona muhakkak (Hazire-i Kudsünde) kendi yüce makamı yanında, Cennet şarabından içirecektir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 245 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
YanıtlaSilNakşibendi ayrılık
Soner Yalçın
Yayınlanma: 19 Nisan 2024
2019 yılıydı:
Cübbeli (Ahmet Mahmut Ünlü) Hoca telefon etti:
-Soner Bey, bizim cenahta Mustafa Kemal’e haksızlık yapılıyor, Atatürk’e nasıl düşmanlık edilebilir, bu gadre son vermek lazım.”
Odatv, Cübbeli Hoca ile röportaj yaptı. Hayli yankı buldu...
Bunu niçin anımsadım?
“Bizim Mahalle” tasavvuf tarihine pek meraksızdır, bazı hatırlatmalar yapayım:
Nakşibendilik, Buharalı Muhammet b. Bahattin Nakşibent (1318-1389) tarafından kuruldu.
Türkiye’nin bugün en etkili tarikatı Nakşibendiliğin Anadolu’ya girişi geç oldu! Bunun temel sebebi, Bahattin Nakşibent’in Timur’un hocası olması idi. Timur-Yıldırım rekabeti ve ardından Moğolların Anadolu’ya girmesiyle, Osmanlı yönetimi/ beylikler bu tarikata mesafeli durdu. Ki Anadolu’ya ilk gelen Nakşibendilerin Timur’un ordusunda görevli olduğunu iddia edenler var...
Sonuçta, Sultan Beyazıt 1481-1512 döneminde İstanbul Aksaray ve Fatih’te ilk Nakşibendi tekkesini Molla İlahi ve öğrencisi Ahmet Buhari açtı. Ancak, Hindistan’da hayli güçlü Nakşibendilerin gölgesi altındaydı.
Osmanlı’da zamanla Nakşiler dinsel itikattan çok, siyasi nüfuz üzerinden güç topladı. Mesela:
Şii Safevi ile mücadelesinde Osmanlı yönetimine Sünni Nakşiler destek verdi.
Sadece bu değil -örneğin- Yeniçerilerin lağvedilmesine fetva verip, Hacıbektaş dahil bazı Bektaşi tekkelerine el koydular!
Nakşiler Osmanlı’nın en güçlü dini ideolojik gücüne dönüştü. Fakat, Tanzimat karşıtlığı ve 1859 Kuleli Vakası gibi Osmanlı idaresine dönük eylemlerde de bulundular.
★★★
Cumhuriyet, kapatmadan önce sadece İstanbul’da 95 Nakşi tekkesi vardı.
Neredeyse tüm tekkeler gibi Nakşilerde de gizlenme, korunma ve azla yetinme dönemi başladı. Nakşi Gümüşhanevi Şeyhi Mustafa Fevzi’nin sözü “yolu” gösterdi:
-“Kapatılan bir binanın kapısıdır, kapatılmayan gönül kapısıdır.”
Tekkelerin yerini camiler aldı...
Yeni rejimin imkanlarından uzaklaştırıldıkları, dışlandıkları için kimileri Atatürk’ü hedef yaptı. Başta eski Şeyhülislam Mustafa Sabri olmak üzere demediklerini bırakmadılar...
Menemen, Bursa, İskilip, Siirt olaylarına ve İçişleri Bakanlığı’nın 1937 genelgesinde “Nakşilere dikkat” uyarısına rağmen, Abdülaziz Bekkine gibi Nakşi şeyhler camilerde ve okullarda görev almayı sürdürdü. Ancak, Abdülhâkim Arvasi gibi bazı şeyhler Menemen olayı nedeniyle kamu görevlerinden alındı. (İslamcılar, İkinci Abdülhamit karşıtı, İttihatçı dostu, Menemen kışkırtıcı Esat Erbilli gibi kimi Nakşi şeyhleri güttükleri siyaset üzerinden hiç değerlendirmiyor!)
Öte yandan Cumhuriyet, 1925 yargılamalarından beraat eden Ahmet Hamdi Akseki gibi alimlere, “Türkçe hutbe” gibi din alanındaki çalışmalarda görev verdi.
Onca hınca, hakarete, bin yalana rağmen Cumhuriyet kan davası gütmedi...
Toparlayayım:
★★★
Şeyh, Arapçada yaşlı kimse anlamına gelir...
Keramet sahibi “seyittir”, rehberdir, alimdir, vaizdir. İslam’ın nasıl anlaşılacağına ve yaşanılacağına dair kendilerinde büyük yetki ve salahiyet görür. Dini otoriteleri güçlüdür, hakikatin temsilcisi olduğuna inanılır...
Nakşilerde de şeyh kutsiyet taşır; Hz. Ebubekir üzerinden Hz. Muhammet’e bağlandıklarını iddia ederler.
Her tarikatta olduğu gibi tevekkül, rıza, sadakat, kardeşlik ve fedakarlık elzemdir...
“Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözüne bağlıdırlar.
Şeyhin dini otoritesine bağlılığın güçlü olduğu Nakşilerde bugünlerde büyük ayrılık yaşanıyor...
Cumhuriyet ve Atatürk ile barışık Cübbeli Ahmet Hoca, Suudi Vehhabi-Selefi etkisine girdiğini belirttiği Nakşi İsmailağa şeyhine başkaldırıp rabıtayı kırdı.
Cübbeli Hoca’nın muhalefetinde, kumpasına maruz kaldığı FETÖ’nün cemaatin köşe başlarına oturtulmasının da etkisi var...
Kısa kesintiler hariç beş asırdır, iktidar siyasi merkezlerinde yer alan Nakşilerdeki bu ayrılığın yeteri kadar tartışılmadığını düşünüyoru
Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebu Nuaym Hilyetü'l-evliya'da, Ömer (ra)'den nakletmiştir. el-Alâî bu hadisi Ömer (r.a)'e dayanan bir senedle ve başka lafızla nakletmiştir. Bu hadis "Rasülullah (s.a.v)'a 'Islamı ne yıkar?' diye soruldu. O da (s.a.v) 'alimin yanlışı, münafığın Allah'ın kitabı nedeniyle çekişmeye girmesi ve saptıran önderlerin insanlara hükmü buyurdu." şeklindedir.
YanıtlaSil5098.seytan, ayrıntı da gizlidir. (yatar)
YanıtlaSilsy. 167.
1164.Yalan öyle bir zehirli oktur ki, hedefini değil, atanı yaralar.
sy. 44.
Dünya Atasözleri
M. Türker Acaroglu
Referans Yayıncılık
Alican TÜRK
YanıtlaSilBİTMEYEN SÖMÜRÜ 28 ŞUBAT
YALANLAR GERÇEKLER - BELGELER
SORULAR, SORULAR, SORULAR...
Türkiye'de mevcut cumhuriyet rejimini yıkarak yerine dinî hukuka dayalı bir devlet. kurma çabaları (irtica) var mıydı, bunlar gerçek bir tehdit miydi, yoksa askerlerin "toplum mühendisliği" adına uydurduğu "hayali" bir düşman mıydı?
28 Şubat gerçekten bir askerî darbe miydi?
Batı Çalışma Grubu (BCG) bir "cunta yapılanması" mıydı? Bunlar kimdi ve ne iş yaparlardı?
Aczmendiler, Fadime Şahin - Ali Kalkancı olayları askerlerin bir "tezgâhı" mıydı?
28 Şubat'ta MGK'da ne oldu? Kararlar Erbakan'a zorla mı imzalatıldı?
Erbakan Bakanlar Kurulu'nda MGK Kararları hakkında ne dedi?
Kamuda ya da üniversitelerde türban yasağı 28 Şubat'ta mı getirildi?
28 Şubat'ta TSK'dan kaç personel ihraç edildi? Bunlar "dindar" oldukları için mi atıldılar?
28 Şubat'ta imam hatipler ve Kur'an kursları kapatıldı mı?
8 Yıllık Kesintisiz Eğitim Yasası askerlerin zorlamasıyla mı çıkarıldı?
O süreçte bir kısım milletvekilinin partilerinden istifa nedeni asker korkusu muydu?
Sincan'da tanklar neden yürüdü? Erbakan tanklar nedeniyle mi istifa etti?
Genelkurmay'da CB Demirel'e ve ayrıca yargı ve medya mensuplarına verilen brifinglerde askerler neler söyledi? Silah kullanmaktan söz ettiler mi?
Çevik BİR ABD'ye darbe icazeti almaya mı gitmişti? "Balans ayarı" sözü nereden çıkmıştır?
. İflas eden bankaların içini askerler mi boşaltmıştır?
28 Şubat'ta FETÖ korunup kollanmış mıdır?
Refah Partisi askerlerin baskısıyla mı kapatılmıştır?
AKP'nin doğuşu ile 28 Şubat arasında bir ilişki var mıdır?
28 Şubat Davası'nda neler oldu? Bu dava ile FETÖ kumpası diğer davalar arasındaki benzerlikler nelerdir?
Ve daha onlarca soru...
İDDİA EDİYORUZ: Bu ve benzeri daha pek çok soruya İLK KEZ bu kitapta verilen yanıtlarla bütün EZBERLERİNİZ BOZULACAKI
Okurken şaşıracak ve "puzzle"ın bütün parçalarını bir araya getirerek büyük resmi - Türkiye'nin bugününü göreceksiniz.
Bu kitaptan herkesin, ama özellikle de o günleri bilmeyen "Z kuşağı"nın öğreneceği çok şey var!
Davanın 16 Şubat 2015 tarihli 73'ncü celsesinde o dönemin İçişleri Bakanı Meral AKŞENER, 18 Şubat 2015 tarihli 75'nci cel- sesinde Adalet Bakanı Şevket KAZAN ve 18 Temmuz 2017 tarihli 89'uncu celsesinde de dönemin Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu ÇİLLER "tanık" sıfatıyla ifade verdiler.
YanıtlaSilİlk tanık Meral Hanım ifadesini bitirdiğinde bu satırların yazarı olarak tarafımızdan kendisine Aczmendilerle ilgili şu soru yöneltilmiştir:
Sayın Bakanım, siz o dönemde ülkenin iç güvenli- ğinden sorumlu en üst yetkili idiniz. Bakanlığı- nız döneminde Müslüm GÜNDÜZ ve Aczmendiler grubu arasında askerlerin bulunduğu, bunların irtica tehdidi varmış algısı yaratmak amacıyla askerler tarafından maniple edildiği, psikolojik harekât amacıyla kullanıldıkları hususlarında size bağlı resmî ya da gayrı resmî makamlardan (Emniyet, MİT, Jandarma, Valilikler, Savcılıklar gibi) somut bir bilgi, belge ya da herhangi bir duyum geldi mi, aldınız mı?
Meral Hanım, kendisine bu konuda ulaşan bir bilgi olmadı- ğını söyledi.
Aynı soru Meral Hanım'dan iki gün sonra tanık kürsüsüne çı- kan dönemin Adalet Bakanı Şevket KAZAN'a da - yine tarafımızdan soruldu. (Hatta Şevket Bey'in Mehmet Ali BİRAND'ın hazırladığı "Son Darbe: 28 Şubat" belgeselinde söylediği sözler de soruya eklendi ki Şevket Bey belgeselde "o günlerde birden Aczmendiler denen grubun, Fadime Şahinlerin, Müslüm Gündüzlerin çıktığını, yakalamalar vs. olduğunu ve çeşitli fotoğrafların yayımlandığını, bunları da JİTEM'in düzenlediğini, JİTEM'in bu iş için İstanbul'da Asi adında bir transeksüeli kullandığını, bütün bunları daha son- to Zaman gazetesinden öğrendiklerini" söylüyordu. İşte Bakan Kazan'a bu sözleri de hatırlatılarak soruldu.) Şevket Bey bunları Gazetelerden öğrendiklerini tekrarlayınca, "gazete kupürlerinin Saricinde Bakan olarak kendisine ulaşan bir bilgi olup olmadığı" krar soruldu. Şevket Bey, "Hayır, başka gelen bir bilgi olmadı." ye yanıtladı.
385
Şeytanın Beşinci Desisesi
YanıtlaSilBediüzzaman Hazretleri, cinnî ve insi şeytanların Kur'an'a ve îmâna hizmet edenlere, altı hile ile hücum ettiklerini söyler. Bu altı hileden beşincisi şudur:
Biz bu Beşinci Hile'nin içinde geçen ifadelerin bir kısmını ay- nen alarak bir kısmını da îzâh ederek yazmaya çalışacağız.
"Dine düşmanlık edenlere taraftar olanlar, insanda bulunan gurur damarından istifade ederek kardeşlerimi benden çek- mek istiyorlar. Gerçekten insanda en tehlikeli damar, benlik- tir. Aynı zamanda en zayıf damar da odur. Onu okşamakla, çok fena şeyleri yaptırabilirler."
O gurur. ırmak da insanın çok tehlikeli şeyler yapmasına se-
bepti
Şö
S
hizmet edenler için de bunda iyi bir ders vardır.
dünyanın yaptıklarından farklı olarak, bir kim-
au okşayarak, onun doğru yola gelmesine vesile
175
NUR DERYASINDAN PIRILTILAH
YanıtlaSilEy kardeşlerim! Dikkat ediniz; sizi enaniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki: Şu asırda doğru yol- dan ayrılanlar gurura binmiş, sapıklığın her alanında koşuyor. Doğru yolda olanlar mecbur olarak gururu terketmekle hakka hizmet edebilirler. Benliklerini kullanmakta haklı dahi olsalar; mademki ötekilere benzer ve onlar da haklı olanları kendileri gibi nefisperest zannederler; bu hareket hakkın hizmetine kar- şı bir haksızlıktır. Bununla beraber etrafına toplandığımız hiz- met-i Kur'aniye, ene'yi kabul etmiyor. "Nahnü" istiyor. "Ben demeyiniz, biz deyiniz." diyor.
Elbette kanaatiniz gelmiş ki, bu fakir kardeşiniz gururla mey- dana çıkmamış. Sizi benliğine hizmetçi yapmıyor. Belki, gu- rursuz bir Kur'an hizmetkârı olarak kendini size göstermiş. Ve kendini beğenmemeyi ve benliğine taraftar olmamayı meslek olarak seçmiş. Bununla beraber, kat'î deliller ile sizlere ispat et- miştir ki, meydan-ı istifadeye konulan Risâleler, mîrî malıdır; yani Kur'an-ı Hakîm'den sızan bir tefsirdir. Hiç kimse, benliği ile onları kendine mülk edinemez! Haydi, farz-ı muhâl olarak ben benliğimle o eserlere sahip çıkıyorum, benim bir karde- şimin dediği gibi: "Madem bu Kur'anî hakikat kapısı açıldı, benim noksaniyetime ve ehemmiyetsizliğime bakılmayarak, ehl-i ilim ve kemal arkamda bulunmaktan çekinmemeli ve is- tiğna etmemelidirler."
Selef-i Sâlihîn'in ve hakikati araştıran âlimlerin eserleri, gerçi her derde kâfı ve vâfı büyük bir hazinedir; fakat bazı zaman olur ki, bir anahtar bir hazineden daha ehemmiyetli olur. Çün- kü hazine kapalıdır; fakat bir anahtar, çok hazineleri açabilir. Zannederim ki, o ilimden gelen benliği fazla taşıyan zâtlar da anladılar ki, Neşrolunan Risaleler, Kur'an hakikatlerinin birer anahtarı ve o hakikatleri inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılıçtır.
M. Zakir ÇETİN
YanıtlaSilO kuvvetli ilmi benlik taşıyan fazilet ve kemalat sahibi zâtlar bilsinler ki; Risale-i Nür'lardan istifade etmekle bana değil Kur'an-ı Hakim'e talebe ve şakird oluyorlar. Ben de onların bir ders arkadaşıyım.
Haydi, farz-ı muhâl olarak ben üstadlık dâvâ etsem, madem Hard, hii inanın tabakalarını, avandat alime kadar, maruz kaldıkları evham ve şüphelerden kurtar- mak çaresini bulduk; o âlimler ya daha kolay bir çaresini bul- sunlar veyahut bu çareyi lüzumlu görüp ders versinler, taraftar olsunlar. Ülemaü's-sû yani kötü âlimler tâbirine lâyık olanla- rın hakkında bir büyük tehdit vardır.
Zira hadis-i şerifte: "Kıyamet gününde en şiddetli azap gören ilminden menfaat görmeyen âlimdir." buyrulmuştur. İmam Ali (ra) da On Sekizinci Lem'a'da bid'a olan Latin harflerin- den bahsederken: "Ahirzamanın fena insanları bir kısım üle- maü's-sûdur ki hırs sebebiyle karınlarını haramla doldurmak için bid'alara fetva veren ve onların yayılmasına yardım eden- lerdir." demiştir.
Bu zamanda ilim ehli daha ziyade dikkat etmeli. Haydi, farz etseniz ki, düşmanlarımızın zannı gibi ben, benlik hesabına böyle bir hizmette bulunuyorum. Madem dünyevî ve millî bir maksad için çok zâtlar benliği terkedip firavun gibi bir adamın kemal-i sadakatle etrafına toplanıp kuvvetli bir dayanışmayla iş görüyorlar. Acaba o dünyevî komitenin onbaşılarının etra- fında o adamların toplandıkları gibi, bu kardeşiniz de ken- di benliğini örtmekle beraber sizlerden de enaniyetinizi terl ederek hakikat-ı Kur'aniye ve îmâniye etrafında toplanmay istemeye hakkı yok mudur?
Sizin en büyük âlimleriniz de ona "lebbeyk" yani "buyurun dememesinde haksız değil midirler?
NUR DERYASINDAN PIRILTILAR
YanıtlaSilKardeşlerim; benliğin içimizde en tehlikeli ciheti, kıskançlık. tur. Eğer sırf Allah için hizmet edilmezse, kıskançlık müdaılık eder, bozar. Nasıl ki, bir insanın bir eli, bir elini kıskanmaz ve gözü, kulağına hased etmez ve kalbi aklına rekabet etmez Öyle de: bu cemaatimizin ve heyetimizin şahs-ı manevîsinde her biriniz bir duygu, bir âza hükmündesiniz. Birbirinize kar şı rekabet değil, bilakis birbirinizin üstün özellikleriyle iftihar etmek, lezzet almak vicdanî bir vazifenizdir.
Bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınız- da bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında ilimden kaynaklanan bir benlik bulunur. Kendi mütevazı da olsa, o cihette enaniyetlidir. Çabuk enaniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar o Risâlelere yapışsa da nefsi, o ilmî enaniyeti cihetinde imtiyaz ister kendini satmak ister hattâ yazılan Risâlelere karşı çıkıp muaraza etmek ister.
Kalbi Risâleleri sevdiği ve aklı güzel gördüğü ve yüksek buldu- ğu hâlde; nefsi ise, ilmî benlikten gelen kıskançlık cihetinde içinden bir düşmanlık besler gibi Risale-i Nûr'un kıymetinin düşmesini arzu eder tâ ki kendi fikrinin ürünü olan kitapları onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki bil-mecburiye yani mecbur kaldığımdan bunu haber veriyorum ki:
"Bu Kur'an derslerinin dairesi içinde olanlar, allâme denilen zamanın en büyük âlimleri ve mezhep kurabilecek derecede müctehid de olsalar; vazifeleri -îmân ilimleri cihetinde- yalnız yazılan şu Risâlelerin şerhleri ve îzâhlarıdır veya tanzimleridir.
Çünkü çok delillerle anlamışız ki: Bu îmâna dair ilimlerde fetva vazifesiyle vazifelendirilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsinin ilmî benlikten aldığı bir his ile şerh ve îzah haricin de bir şey yazsa; Risale-i Nûr'a karşı soğuk bir muaraza veya eksik bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nûr eczaları, Kur'an'ın
178
M. Zakır ÇETİN
YanıtlaSilbüyük denizinden sızmaları ve manalarıdır. Bizler, taksim-ül a'mal kaidesiyle, her birimiz bir vazife üzerimize alıp o âb-ı ha- yat hükmündeki hakikatleri muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!.."116
Bu îzâhlardan anlaşıldığı üzere, Bediüzzaman Hazretleri, ken- disinden sonra da Risale-i Nûr dairesindeki talebelerin asıl va- zifelerinin ne olduğunu yorum götürmeyecek derecede açıkça ifade etmiştir.
O vazife de Risale-i Nûr'lara şerhler yazmak veya onları okur- ken maksadın dışına çıkmadan îzâhlar yapmak veyahut in- sanların seviyelerine göre, o Risâleleri tanzim ederek düzen- lemektir. Daire içinde görünüp bir kısım kitaplar yazıp Risâ- le-i Nûr'ların yerine koymak veyahut o Risâleleri şerh ve îzâh yerinde "bu Risâleler anlaşılmıyor" bahanesiyle sadeleştirme adı altında bir kısım cümleleri hatta bazı satırları bile çıkara- rak geniş mana ifade eden kelimeleri, kısır manalı kelimelerle değiştirmek, tahriften başka bir şey değildir. Asr-ı Saadet'ten Osmanlı'nın sonuna kadar hiçbir İslamî eser böyle bir tahrif görmemiştir.
حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
NUR DERYASINDAN PIRILTILAR
YanıtlaSilMUHAMMED ZAKİR ÇETİN
SÜEDA
Zira hadis-i şerifte: "Kıyamet gününde en şiddetli azap gören ilminden menfaat görmeyen âlimdir." buyrulmuştur. İmam Ali (ra) da On Sekizinci Lem'a'da bid'a olan Latin harflerin- den bahsederken: "Ahirzamanın fena insanları bir kısım üle- maü's-sûdur ki hırs sebebiyle karınlarını haramla doldurmak için bid'alara fetva veren ve onların yayılmasına yardım eden- lerdir." demiştir.
YanıtlaSilDâru'l-emân: İslâm ordusu tarafından feth olunup, içinde zimmet eh- ikamet ettirilen bejde olup, bu, İslâm Devleti'nin up, icinde zimmet eh- yati altında bulunacağından Dâru'l-Islama Boleti
YanıtlaSilDâru'l-harb : Müslümanlarla aralarında sulh sözleşmesi bulunmayan gayri müslimlerin ülkesidir.
Dâru'l-İslâm: Müslümanların eli altında, hâkimiyeti dairesinde bulu-
nan yerler olup, müslümanlar orada emniyet içinde yaşarlar. Dâru'r-ridde: Mürtedlerden mütəşəkkil bir zümrenin istila ederek,
hâkimiyetleri altına aldıkları yerlerdir. Buna «mürtedler ülkesi» de denir.
Dâru'z-zimmet: Müslümanların ahd ve emânını, himayesini kabul et- miş olan gayri müslimlere mahsus yerlerdir. Daha önce idarî muhtariyeti nâil olan bir kısım eyâletler, bu kabilden sayılmıştır.
Davalarda murur-ı zaman: Bir hakkın istenebileceği en uzun süre demektir. Davalarda zaman aşımı ikiye ayrılır. Birisi ictihada dayanır ve süresi otuz altı yıldır. Bu kadar süre terk edilen bir dava artık dinlene- mez. Bir davayı açmaya güç yettiği hâlde, bu kadar süre özürsüz terk etmek hakkın bulunmadığına delalet eder. İkincisi, Devletin tayin ettiği
¡BN-İ ABİDÎN TERCÜMESİ FİHRİSTİ VE TERİMLER SÖZLÜĞÜ
YanıtlaSilHazırlayan Dr. Hamdi DÖNDÜREN Uludağ Üniv. İlâhiyat Fak.
SAMIL YAYINEVİ
ŞAMİL YAYINEVİ
Küçükayasofya Cad. Şamil han No: 80 Tel: 528 40 51 Sultanahmed - İST.
İstanbul - 1988
*
ŞERİAT
YanıtlaSil• ŞERİAT: Aslında şerî, şir'a, meşrea kelimeleri, insanı bir ırmağa, bir su kaynağına götüren yol an lamına gelir.
Daha sonra bu kelime ahkam-ı dîniyye (= dînî hü- kümler) anlamında kullanılmıştır. Çünkü, dînî hü- kümler de, insanları ictimâî ve mânevî hayatın devâmına sebep olan bir feyze ve yükselmeye kavuş- turacak olan ilâhî bir yoldur.
ŞER' lafzı, bir şeyi ortaya koyma ortaya çıkarma; açıklama anlamlarını ifade ettiği gibi, şeriat vaz et- mek anlamında da kullanılır. ŞER' kelimesi, ŞERİ- AT kelimesi ile eş anlamlıdır ve bu iki kelime birbirlerinin yerine de kullanılmaktadır.
Istılâhta ŞERİAT: Allahu Teâlâ'nın, kulları için vaz etmiş olduğu dini ve dünyevî hükümlerin hey'et-i mecmuasıdır(= toplamıdır; tamamıdır).
Bu itibarla şeriat kelimesi, din kelimesi ile eşanlam- lıdır. Ve şeriat hem inanç esaslarını, hem de ibadet, ahlâk ve muâmelâtı ihtiva etmektedir.
Bununla beraber şeriat kelimesinin, yalnız ahkâm-ı fer'iyye (yani ibâdet, ahlâk ve muâmelât) için kulla- nılması daha yaygındır.
Genel anlamına göre ŞERİAT: “Bir Peygamber ta rafından tebliğ edilmiş olan ilâhî kanun" demektir.
ŞERÂÎ: Şeriatler demektir.
ŞARİCİ MÜBIN: İlâhî kanunu yani şerîatı asıl vaz eden yüce zât yani Cenâb-ı Hakk anlamında kul- lanılır.
YANITLASİL
yuksel27 Nisan 2024 04:33
ŞARİ İ MÜBÎN: İlâhî kanunu yani şerîatı asıl vaz eden yüce zât yani Cenâb-ı Hakk anlamında kul lanılır.
ŞÂRİ: İlâhî kanunu insanlara tebliğ etmiş bulunan peygamber demektir.
AHKÂM-İ ŞER'İYYE: İlâhî kanunun hükümleri de- mektir ve bu tâbirle Kur'ân'a, hadîse ve icmâa da- yanan hükümler kasdedilir.
İslâm müctehidlerinin kıyâs ve ictihad yoluyla çıkar- dıkları hükümlere ise AHKÂM-I FIKHIYYE ve MESAİL-İ FER'İYYE-İ AMELİYYE denir. An- cak, bunlar da -şer'î esaslara dayandığı için- ahkâm-ı şer'iyye ıtlâk olunmaktadır.
Dolayısiyle ahkâm-ı fıkhiyye, mesâil-i fıkhiyye tâ- birleri de -aslında fürûata ait ve ictihada dayanan hüküm ve mes'elelerden ibaret olduğu hâlde, - hem
YANITLASİL
yuksel27 Nisan 2024 04:35
nass ve icmâa dayanan şer'î ahkâm ve meselelere, hem de ictihad ve kıyâsa dayanan mes'elelere ve hü- kümlere şâmil, umûmî bir ünvan olarak kullanıl- maktadır.
• ŞERİAT-I GARRA İslâm Dini.
• ŞERİAT-I MUHAMMEDİYYE: İslâm Dini.
• ŞERİAT-I ÎSEVİFYE: Hz. Îsa'nın şeriatı.
• ŞERİAT-I SÂLİFE: Önceki Peygamberlerin şeriatı.
• ŞER'İ: Şeriate ait; şeriatle ilgili; şeriate uygun.
• HÜKM-İ ŞER'Î: Şeriate uygun hüküm.
• MAHKEME-İ ŞER'İYYE: Şer'i mahkeme. Da'- vâlara, şeriat hükümlerine göre bakan mahkeme.
ŞEYH
• Şeyh: 1-) Büyük ve Ulu kişi; Yaşlı adam, ihtiyar.
2-) Alim.
3-) Bir tekke veya zâviyede reislik eden ve müritleri
bulunan kimse. 4) Kabîle ve aşiret reisi.
Şeyh'in çoğulu meşâyih, şüyûh ve eşyah gelir. Şeyhayn (= iki şeyh): (Fıkıhta) İmâm-1 A'zam Ebû Hanîfe ile İmâm Ebû Yûsuf Hz. Ebû
• Şeyhayn:
(Tarih ve Sinan Kitonlarında)
YANITLASİL
yuksel27 Nisan 2024 04:36
37
FETÁVÁYİ HİNDİYYE
AKAS
YANITLASİL
yuksel27 Nisan 2024 04:37
FETÂVÂYİ HİNDİYYE (FETÂVÂYİ ALEMGİRİYYE)
16. CİLD
Yayına Hazırlayan:
İsmail KARAKAYA
AKÇAĞ
Basım Yayım Pazarlama A.Ş. Hükümet Cad. No. 8/C Tel: 312 13 94 Ulus-ANKARA
İnsanları değerlendirirken ölçü ne olmalı? (L.) 91:13. Lem'a 13.
YanıtlaSilişâret, 3. nokta
İnsan diğer mevcudatla alakadardır. (M.) 278: 24. Mektup, 2.
makam, 3. remiz
İnsanlık dinsiz yaşayamaz. (H.Ş.) 31; (Tl. İç. R.) 1:189; (Mn.) 86. İnsanın dönüşü Allah'adır. (İ.İ.) 230, 234; (Μ.) 222, 243:20.
Mektup, 1. ve 2. makam, 11. kelimeler
İnsan dünyada az duracak vazifesi çok bir misafirdir. (S.) 241:20. Söz 2. mak. 2. suâl; (M.N.) 101:Habbe
İnsan dünyada bir ameledir. (M.N.) 97:Zeylü'l-Hubab İnsanların dünyada hayvanlar gibi fıtrî elbise ile yaratılmaması-
nın hikmeti. (M.) 373:28. Mektup 8. mes. 4. nük. İnsanlığı dünyevî ve uhrevî saadete mazhar edecek yalnız İslâ- miyettir. (H.Ş.) 38.
İnsanı dünyaya çağıran sebepler. (L.) 125, 126:17. Lem'a 7 nota; (M.N.) 136: Zühre, 7. nota
İnsan dünya hayatı lezzetinde hayvandan yüz derece aşağı düşer. (S.) 292:23. Söz 2. meb. 3. nük. İnsan dünyaya imtihan için gönderilmiştir. (İ.İ.) 110. İnsanın dünyası dar bir kabir hükmünde. (L.) 140:17. Lem'a 14.
nota, 4. remiz
İnsanın dünyaya küstürülmesi. (S.)186:17. Söz. İnsan düşmeye ve yükselmeye müsaittir. (M.N.) 104:Habbe İnsan ebed için yaratılmıştır. (İ.İ.) 197; (Mh.) 36:1. maka. 9. muk.; (Mh.) 123:3. mak.; (S.) 68:10. Söz, 3. hak.; (S.) 84:10. Söz, 11. hakikat
İnsan ebediyete razı olur. (L.) 13:1. Lem'a; (L.) 23:3. Lem'a 3. nükte; (L.) 118:17. Lem'a 1. nota; (L.) 253:26. Lem'a 14. ricâ; (Ş.) 187:11. Şuâ 8. mes.; (H.Ş.) 32.
İnsanın ebede uzanmış emelleri vardır. (S.) 84:10. Söz, 11. hak. İnsanın edebin ta kendisi olan şeyleri edepsizlik olarak telakki etmesi. (S.) 211:18. Söz, 2. nok.
FİHRİST/322
Bir Hazinenin Anahtarı
YanıtlaSilRisale-i Nur Kulliyati Fihrist ve İndeksi
İsmail Mutlu
Insan Cenâb-ı Hakkın antika bir sanatıdır. (S.) 282:23. Söz, 1.
YanıtlaSilmebhas 2 nokta
Insanın cevheri büyük, mâhiyeti yüksektir. (Mh.) 36:1. maka. 9. muk. Insan cibilliyeti gereği nefsini sever. (M.) 433:29. M. 9. kıs. zeyl İnsanın cihazat ve hissiyatlan tevhidle kıymetlenir. ($) 14:2. Şuâ, 1. mak.
İnsandaki cihazat esmâ-i hüsnâyı keşfetmek içindir. (M.N.) 177: Şemme, 10. risâle İnsanın cihazatca zengin olmasının hikmeti. (S.) 589:32. Söz 3.
mev. 2. mebhas mukaddime
İnsanın cinayeti büyüktür. (Mh.) 36:1. maka. 9. mukaddime İnsanın cinlere halife olması. (İ.İ.) 250.
İnsan ibâdet ve tefekkürle emânete layık bir halife olur. (S.)
298:23. Söz 2. mebhas, 5. nükte
İnsandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri mütefavittir. (L.) 22:3.
Lem'a 3. nükte
İnsan cüz'i ile külli ortasındadır. (M.N.) 182:Şemme, 10. risale İnsanın cüz'i iradesi âcizdir, kısadır. (S.) 192:17. Söz, Får. mün. İnsan cüz'i iradesinin bir elini duâya vermelidir. (S.) 432:26.
Söz, 2. mebhas
İnsan çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde de
cez'a kapılmamalıdır. (S.) 651:Lemaat İnsana çeşitli mideler verilmiştir. (L.) 345:30. Lem'a 6. nük. 5. şua, 2. mesele
İnsanın çeşitli mertebeleri vardır. (M.N.) 178:Şemme, 10. risale İnsanın çeşitli şahsiyetleri olabilir. (M.) 307:26. Mektup, 2. meb. İnsanların çoğu âvamdır. (Mh.) 142:3. mak. 4. meslek hâtime
İnsan çok sıfatlara sahip olduğundan, bir sıfatı adaveti celbetse, o insana değil, o sıfata düşman olunmalıdır. (Sn) 40.
İnsan çok zâlim ve çok câhildir. (Sn.) 39.
Insanı dalâlete sürükleyen sebeplerden biri. (M.N.) 69:Katre, zeyl
FİHRİST/321
YANITLASİL
yuksel28 Nisan 2024 06:15
İnsanları değerlendirirken ölçü ne olmalı? (L.) 91:13. Lem'a 13.
işâret, 3. nokta
İnsan diğer mevcudatla alakadardır. (M.) 278: 24. Mektup, 2.
makam, 3. remiz
İnsanlık dinsiz yaşayamaz. (H.Ş.) 31; (Tl. İç. R.) 1:189; (Mn.) 86. İnsanın dönüşü Allah'adır. (İ.İ.) 230, 234; (Μ.) 222, 243:20.
Mektup, 1. ve 2. makam, 11. kelimeler
İnsan dünyada az duracak vazifesi çok bir misafirdir. (S.) 241:20. Söz 2. mak. 2. suâl; (M.N.) 101:Habbe
İnsan dünyada bir ameledir. (M.N.) 97:Zeylü'l-Hubab İnsanların dünyada hayvanlar gibi fıtrî elbise ile yaratılmaması-
nın hikmeti. (M.) 373:28. Mektup 8. mes. 4. nük. İnsanlığı dünyevî ve uhrevî saadete mazhar edecek yalnız İslâ- miyettir. (H.Ş.) 38.
İnsanı dünyaya çağıran sebepler. (L.) 125, 126:17. Lem'a 7 nota; (M.N.) 136: Zühre, 7. nota
İnsan dünya hayatı lezzetinde hayvandan yüz derece aşağı düşer. (S.) 292:23. Söz 2. meb. 3. nük. İnsan dünyaya imtihan için gönderilmiştir. (İ.İ.) 110. İnsanın dünyası dar bir kabir hükmünde. (L.) 140:17. Lem'a 14.
nota, 4. remiz
İnsanın dünyaya küstürülmesi. (S.)186:17. Söz. İnsan düşmeye ve yükselmeye müsaittir. (M.N.) 104:Habbe İnsan ebed için yaratılmıştır. (İ.İ.) 197; (Mh.) 36:1. maka. 9. muk.; (Mh.) 123:3. mak.; (S.) 68:10. Söz, 3. hak.; (S.) 84:10. Söz, 11. hakikat
İnsan ebediyete razı olur. (L.) 13:1. Lem'a; (L.) 23:3. Lem'a 3. nükte; (L.) 118:17. Lem'a 1. nota; (L.) 253:26. Lem'a 14. ricâ; (Ş.) 187:11. Şuâ 8. mes.; (H.Ş.) 32.
İnsanın ebede uzanmış emelleri vardır. (S.) 84:10. Söz, 11. hak. İnsanın edebin ta kendisi olan şeyleri edepsizlik olarak telakki etmesi. (S.) 211:18. Söz, 2. nok.
FİHRİST/322
YANITLASİL
yuksel28 Nisan 2024 06:16
İnsan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana dönüşür. (L.) 124:17. Lem'a 6. not; (M.N.) 134; Zühre 6. nota İnsanın elinin karıştığı şey çirkinleşir. (L.) 304:30. Lem'a 2.
nüktenin sonu
İnsanın emânet-i kübra gibi mühim vazifeleri vardır. (S.) 76:10.
İnsanlığın emelleri sınırsızdır. (Nk. İç. R.) 261
İnsan enâniyeti bırakmalı. (S.) 194:17. S.
Söz, 7. hak. İnsanın en büyük düşmanı şeytandır. (L.) 74:13. Lem'a İnsan en güzel surette
Sultan ve maiyetindekilerin kapılarından sakının. Çünkü insanlardan onlara en yakın olanı, Allah'tan en uzak olanıdır. Her kim Sultanı, Allah Teala üzerine tercih ederse, Allah o kimsenin kalbinde gizli ve açık fitne yaratır. Ondan Vera'ğı giderir. Ve o kimseyi şaşkınlık içinde terkeder. (Verağ, takvanın ileri derecesidir.)
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 14 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
Sultan ve maiyetindekilerin kapılarından sakının. Çünkü insanlardan onlara en yakın olanı, Allah'tan en uzak olanıdır. Her kim Sultanı, Allah Teala üzerine tercih ederse, Allah o kimsenin kalbinde gizli ve açık fitne yaratır. Ondan Vera'ğı giderir. Ve o kimseyi şaşkınlık içinde terkeder. (Verağ, takvanın ileri derecesidir.)
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 14 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
550 Allah zinayı fahiş bir suç saydığı gibi zinanın sözle yayılmasını da toplum düzeninin bozulmamas İçin suç saymıştır. Çünkü bazı şeylerin şüyuu (yayılması) vukuundan (işlenmesinden) beterdir.Alan (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de Nur Süresi 19. âyet-i kerimede "Kötü şeylerin, iman edenlerin içinde yayılp duyulmasını arzu edenler (yok mu) dünyada da ahirette de onlar için pek acıklı bir azap vardry"
YanıtlaSilbuyurmuştur. Zinanın cezası Evli (muhsan) için recm, yani taşlanarak öldürmedir. Recm gibi ağır bir cezay gerektiren zina suçunun ispatı imkanı, Islam Ceza Hukukunda ileri derecede sınırlandırılmış, dön Müslüman erkek, adil şahsın ilişki durumunu aynı pozisyonda görmelerine ve zina yapanın ayn meclislerde hakim önünde dört defa ikrar etmesine bağlanmıştır. Bu ağır cezanın verilmesi için suçun ispatında hassasiyet gösterilmesi, ince bir ihtiyatın belirgin ifadesidir. Islam'da, kamu suçlarının cezaları (hadler) ağır olduğu için hudûd suçlarının ispatında olağanüstü dikkat ve özen gösterilmiştir. Kesinliğe ulaşılmadıkça cezaya hükmolunmaz. Genel huzur için kişinin gizlediğ kimseye duyurmadığı bir suçu, işlediği kabul edilerek cezalandırılmaz. Gizli işlenmiş, kimsey rahatsız etmeyen suçların alenîleştirilmesi, sosyal hayatı çekilmez hale koyar. Onun için Kur'an- Kerim'de Hucurât Sûresi 12 ayeti kerimede ولا تَسْسُوا "Biririnizin kusurunu araştırmayın buyurulmuştur. Sırf kamu cezalarını gerektiren suçlarda, tanık bu nedenle örtme cihetine gidebili Suç açıkta işlenmediğinde, zararı toplumu doğrudan ilgilendirmediğinde suç işleyeni casuslukyapp teşhir etmemelidir. Ancak hakime intikal etmiş bir olayda suçluyu korumak ya da korumak çon aracı olmak haramdır, lanet sebebidir. Yanlış bir anlama olmasın diye bu not eklendi. Genis big İçin bkz. Akşit, M.Cevat, Islâm Ceza Hukuku ve insani Esaslaasil diy976, 5.47, 70, 71, 133-139
Akşit, M.Cevat, İslâmda Lânetliler, s. 219. Dârekutnî, Sünen, II, 87; Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, III, 90. 551
Kitabın yazarının önce Hazret-i Muhammed (S.A.V.) fezailine, âyet-i kerimeye teberrüken başlaması ve salâtın en önemlilerinden biri olduğunu ispat eder. Çünkü Hak Celle ve Ala Hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de nebi üzerine salât emrini, kendisine yakınlaşma ve mükâ- fattan olduğunu beyan ve bildirmek için Resûlüne salât ile mü'min- lere emir ve ferman buyurur. Böylece önce bizzat mukaddes zatları salât eder, ikinci olarak bütün melekler salât eder diye haber verdik- ten sonra bütün mü'minlere salât ve selâm ile ferman buyururlar. Tâ ki mü'minler, Resûl (S.A.V.) e salât ve selâmın ehemmiyetli ve en ge- rekli iş olduğunu bu ünvanla anlayıp Muhammed (S.A.V.) e gece, gündüz salât vermelerini bildirir. O salât ile de dünya ve âhiret aza- bından kurtuluş ve selâmet bularak Hak Celle ve Alânın yüce lütuf- larına ve geniş rahmetine cümle hayra nail olarak fevz ve felâha ka- vuşsunlar.
YanıtlaSil«Allahümmer züknâ ve cemial mü'minin
biyyil Emin)
YANITLASİL
yuksel30 Nisan 2024 01:36
ŞERHİ DELAİLÜ'L-HAYRAT VE ŞEVARİKI'L-ENVÅR
قَرَادَاوُد
KARA DAVUD
Delâil-i Hayrât Şerhi
Delâil-i Hayrât Yazarı:
ABDULLAH MUHAMMED BİN SÜLEYMAN CEZÜLİ
Şerheden:
MUHAMMED KARA DAVUD EFENDİ (İzmitî)
Bugünkü Dile Çeviren:
M. FARUK GÜRTUNCA
HUZUR YAYIN-DAĞITIM
PAZARLAMA TİCARET LTD. ŞTİ.
Çatalçeşme Sok. Yücer Han. No: 38/1-2
Tel & Fax: (0212) 513 50 57-513 01 71
Cağaloğlu-İSTANBUL
sy. 30.
İlimden istediğiniz kadar öğrenin. Vallahi onunla amel etmedikçe, ilim toplamakla ecir kazanamazsınız.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 254 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
Hicretten itibaren 60 senesinin başındaki büyük hadiseden ve sübyanın başa geçmesinden Allah'a sığının.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 254 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
İlim öğrenin. Zira Allah için öğrenmek insana haşyet verir. Onu taleb etmek ibadettir. Onu müzakere tesbihtir. Ve ondan bahsetmek te cihaddır.(Deylemi'de ilaveten: Bilmiyene onu öğretmek sadakadır. Ehline bezletmek yakınlıktır. Zira o helalin ve haramın alamet yeridir. Cennet yolunun nurlanmış işaretleridir. Yalnızlık arkadaşı, vahşette enisi, halvetle konuşanı, darda ve genişlikte delili, düşmanlara karşı silahı, dostlar yanında zineti, gariplikte yakınıdır. Allah, onunla bir kısım kavmi yükseltir de Cennette önder kılar.)
YanıtlaSilRavi: Hz. Muaz (r.a.)
Sayfa: 254 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
111 Hatıra/229
YanıtlaSilO'nundur. O yücedir, uludur. Neredeyse yuka- Bundan gökler çatlayacak! Melekler de Rab- urini hamd ile tesbih ediyorlar ve yeryüzün deld (mü'min)ler için mağfiret diliyorlar. İyi bi- In ki Allah çok mağfiret eden, çok merhamet edendir." (Şüră, 1-5)
İmâm 5. âyeti okuyunca önümdeki ihtiyar bir- den yere düştü... İki oğlu selâm verip yandaki bidondan zemzem getirdiler. Saftaki insanlar da "Acaba öldü mü?" diye endişelendiler. İhtiyar zât oğullarına; "Namazınıza devam edin!" diye eliyle İşaret etti. Onu sağ tarafına yatırdılar. Birisi abası- mı çıkarıp başının altına koydu. İhtiyar durmadan ağlıyordu. Namaz bitince herkes:
*-Geçmiş olsun, geçmiş olsun!" deyip gittiler. Ben kaldım. İhtiyar, için için ağlamaya devam edi- yordu. Yaklaştım:
*-Geçmiş olsun amca, hayırdır inşallah" dedik- ten sonra yavaşça ve nezaketle sordum:
"-Amca, âyet-i kerîmeden mi müteessir oldu- nuz? Hz. Ömer efendimize de böyle olmuştu. Bi- risi «Ve't-tûr» sûresini okuyormuş, Hz. Ömer de böyle düşüp bayılmış." Ben böyle deyince ihtiyar amca ağlayarak şu cevabı verdi:
*-Şeyh Eyyüb, "Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yeryüzündeki (mü'min)ler için mağfiret diliyorlar» âyet-i kerîmesini okur-
230/Mescid- Nebeviden
YanıtlaSilken baktım mihrapta Peygamber-i Zişân Efendi- miz (s.a.v) duruyor:
-Melekler ümmetime dua ve istiğfar eder- ler de ben etmez miyim?» diyerek dua ediyor- du... Gözümün önünde öylece tecellî edince da- yanamadım, ayaklarım vücûdumu taşıyamadı ve yere yığıldım. "46
46. M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ului Kurucu, Hatıralar, İstanbul 2007, III, 377-378.
Mescid-i Nebevîden 111. Hatıra
YanıtlaSilDr. Murat Kaya
Cüz: 11 Sûre: 10
YanıtlaSilRÜHU'L - FURKĀN
Yûnus Sûresi
Âyet: 37
"Benim Rabbim'e gitmem sizin için çok hayırlı olacaktır, çünkü ben gitmezsem Fâraklît size gelemez! Ben gittiğim zaman onu size göndere- ceğim. O geldiği zaman bilerek yanlış yapanı hatâsından sebep kınaya- caktır. Benim çok söyleyeceklerim var ama siz onları kaldıramazsınız. Lâkin Rûhul-Hakk size gelince bütün hakîkatlere sizi o irşad edecektir.
Çünkü o kendi katından konuşmayacaktır, bilakis vahiy olarak işit- tiklerini anlatacaktır, tüm gelecekleri size bildirecektir ve Rabbime âit olan tüm vasıfları size anlatacaktır. Eğer beni seviyorsanız bu vasiyetle- rimi iyi tutun. Gerçi ben de sizi yetimler olarak bırakacak değilim, zîrâ pek yakında tekrar size geleceğim." (el-Alfisi, Rûhu'l-meʻânî:28/87; el-Mâverdi, nübüvve, sh:210; el-Fahrurrâzî, et-Tefsirül-kebîr:3/40) E'lâmü'n-
Îsâ (Aleyhisselâm)ın bu sözlerinde geçen "Fâraklît", ilim ve ihtisas sahibi olan bâzı Hristiyanlar tarafından: "Hamdedici" mânâsıyla tefsir edilmiştir ki bu, "Ahmed" isminin karşılığıdır. Artık Allâh her kimin gözlerinden taassup perdesini açarsa, bu "Fâraklît" tâbirinden Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellemjin kastedilmiş olduğunu kolayca anlar. Îsâ (Aleyhisselâm)ın, "Kendisinin yakın- da gelecek olduğu"nu müjdelemesi ise, Deccâl'i öldürmek ve İslâm dînini dünyaya hâkim kılmak üzere, Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in ümme- ti olarak âhir zamanda gökten ineceğinin bir ifâdesidir! (Alûsî, Rûhul-me'ânî:28/87)
İşte geride zikrettiğimiz bunca rivâyetin delâleti vechile; semâvî kitapla- rın tümü Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in geleceğini bildirmiştir. Kur'ân-ı Kerîm de, geçmiş kitaplarda bulunan bu müjdeleri:
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرَيَةِ وَالْإِنْجِيلِ)
"O kimseler ki, yanlarındaki Tevrât ve İncîl'de kendisini (n açık târifini) yazılı olarak buldukları o Rasûl'e, o (okuma-yazma bilmeyen, ancak İlâhî tâlimle eğitilmiş olan Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve sellem) nâmındaki) Ümmî Nebî'ye hakkıyla uymaktadırlar..." (el-A'raf Süresi:157) âyet-i kerîmesi ile;
وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ
"(Îsâ (Aleyhisselâm) 'İsmi Ahmed olup benden sonra gelecek olan pek kıy metli bir Rasûlü müjdeleyiciyim' (demiştir)" (es-Saff Süresi:6) âyet-i celîlesinde açıklayınca elbette Kur'ân-ı Kerîm, bu âyet-i kerîmede geçen : )وَلَكِنْ تَصْدِيق الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ( “Velâkin (o Kur'ân-ı Kerîm) öncesinde bulunan şeylerin doğ rulayıcısıdır" vasfını açığa çıkarmış ve bu da onun bir beşer sözü olmadı- ğını isbât etmiştir.
212
Cüz: 11 Sûre: 10
YanıtlaSilRÜHU'L - FURKĀN
Yūnus Sûresi
Ayet: 37
Üçüncü Huccet ki bu da Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in Kur'ân-ı Kerîm'de haber verdiği gaybî konularla alâkalıdır. Nitekim Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
الم غُلِبَتِ الرُّومُ فِي أَدْنَى الْأَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ فِي بِضْعِ سِنِينَ
"Elif! Lâm! Mîm! (Ehl-i Kitap olan) Rumlar(, kitapsız Farslar tarafın- dan) mağlup edildi! (Rum diyârına göre) o (Mekke) toprağ(ın)a en yakın yerde! Ama onlar mağlubiyetlerinin ardından yakında (Farslara) gâlip geleceklerdir! (Üçle on arası) birkaç sene içerisinde!" (er-Ram Sûresi:1-4) âyet-i kerîmesiyle, Rumların Acemlere on sene geçmeden mutlaka gâlip gelece- ğini bildirmiş ve geleceğe âit bu haber aynen gerçekleşmiştir. Yine böylece:
لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ أَمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُءُوسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لَا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذَلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا
"Andolsun ki; elbette Allâh gerçekten (Hudeybiye'ye çıkışlarından evvel, Mekke'ye güvenli bir şekilde gireceklerine dâir) Rasûlüne (göster- miş olduğu) o rüyâda(, müminle münafığın durumunu belli etme gibi bir) hak (ve hikmet) ile sâdık olmuş (ve onun kesinkes çıkacağına dair hü- küm buyurmuş)tur. Yemin olsun ki; elbette siz(, Rasûlümün size anlattığı şekilde) -Allâh dilerse- güvenli kimseler hâlinde ve (hiçbir düşmandan) korkmadığınız halde (yapacağınız umreden sonra, kiminiz) başlarınızı tıraş edenler ve (kiminiz de) kısaltıcılar olarak Mescid-i Harâm'a mutla-
ka gireceksiniz!
Böylece O, sizin bilmediğiniz şeyleri bilmiş ve işte sana! Bu sebeple o (rüyânın tahakkuku)ndan önce (Hayber fethi gibi) pek yakın bir fetih tâyin etmiştir." (el-Feth Sûresi:27) âyet-i kerîmesinde Allâh-u Teâlâ hicretin al- tıncı yılında Hudeybiye senesi umre yapamayıp geri dönerlerken Mescid-i Harâm'a mutlaka gireceklerini ve ondan evvel de Hayber'i fethedecekleri- ni bildirmiştir. Bu müjdeler de aynen tahakkuk etmiştir. Nitekim yedinci sene Hayber, sekizinci sene de Mekke fethedilmiştir.
Yine bunun gibi Allâh-u Teâlâ Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in üm- metinin dünyaya hâkim olacağını:
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا)
213
cilt. 19.
1
YanıtlaSilya inkâr. inanmama, bilmeme, tanımama. inkâr-ı haşir. ölümden sonra dirilip top- lanma hakikatini inkâr etme, tanımama. inkâr-ı haşr. ölümden sonra dirilip top- lanma hakikatini inkâr etme.
- inkâr-ı mutlak. tam bir inkâr, hiçbir şeyi kabul etmeme durumu.
inkâr-ı semavât. şu görünen maddi gök- lerden başka göklerin de bulunduğunu in- kâr etme, kabul etmeme.
inkâr-ı ulûhiyet. Allahın varlığını inkâr, Allahı tanımama.
inkârî. inkârla ilgili, inanmamaya ilişkin. inkıbaz. büzülme, tutukluk, gam hâli, gö- nülde tasa olması, sıkıntılı durum.
-
inkılâb softaları. devrim yobazları, fanatik bir biçimde devrimi savunanlar, eleştiriye - bile tahammül edemeyenler, dogmatik davrananlar.
-
-
inkılâb. inkılâp, devrim, dönme, dönüş- me, dönüşüm, bir hâlden tamamen başka bir hâle geçme.
inkılâbât. dönüşmeler, dönmeler. inkılâbât-ı acibe. görülmedik dönüşüm- ler.
inkılâbât-ı ahval. hållerdeki dönüşümler. inkılâbât-ı azîme. büyük dönüşümler.
- inkılâbât h
BİR AYE
YanıtlaSilAllah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ise ancak derin kavrayış sahibi olanlar düşünüp anlarlar. (Bakara 2/269)
MÜMİNİN YİTİĞİ: HİKMET
Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde yer alan hikmet kavramı çok geniş bir anlama sahiptir. Söz ve fiilde isabet etmek, işleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak, eşyada gizli ilahi sırlar ve gayeler, faydalı ilim ve salih amel gibi birçok anlamı içerir. Bir anlamıyla da hikmet, insanı iyi ve güzel olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan sakındıran sözdür. Bu anlamda en büyük hikmet yüce kitabımız Kur'an'dır. "Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi..." (Nisa, 4/113) ayetinde Hz. Peygamber'e verilen hikmet, vahyi anlama ve uygulama kabiliyeti olan sünnettir. Hikmet kelimesi, günlük hayatta ise olayların hikmet gözüyle de- ğerlendirilmesi şeklinde kullanılır. Bununla kastedilen mana, zahirin yanı sıra bâtına bakmak, görünenin ardındaki görünmeyen tarafa dikkat çekmektir. Hikmet evrenseldir. Nerede ve ne zaman, hangi kaynaktan bulunursa hemen alınmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber; "Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır." (Ibn Môce, Zühd, 15) buyurarak buna işaret etmiştir.
Okumuşların öğünmesinden Allah'a sığının. Onlarınki zalimlerin övünmesinden daha fenadır. Ve, öğünen alimden, Allah'a daha sevimsiz bir kimse yoktur.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 255 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Her şey hakkında tefekkür edin. Fakat Allah (z.c.hz)'nin Zatı hususunda tefekkür etmeyin. Zira, kürsi ile yedinci kat gök arasında yedi bin perde vardır. Ve Allah'ın şanı (manevi makamı) bunların üstündedir.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 255 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
Cibril (a.s.) Bana geldi ve buyurdu ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) Rabbin Sana selam ediyor ve şöyle buyuruyor: "Kullarımdan öyle kimse vardır ki, onun imanı ancak zenginlikle salah bulur. Eğer onu fakir kılsa idim o küfranı nimet ederdi. Ve yine kullarımdan öyle kimse vardır ki, onun imanı ancak fakirlikle salah bulur. Eğer onu zengin kılsa idim o küfrederdi. Kullarımdan öylesi de vardır ki onun imanı ancak sıhhatta olması ile tamam olur. Eğer ona hastalık versem, o küfrederdi. (Diğer bir nüshada şu ilave vardır) Kullarımdan öyle kimse de vardır ki, onun imanı ancak kendisinin hastalık içinde bulunması ile tamam olur. Eğer onu sıhhatte kılsam, o küfranı nimet ederdi"
YanıtlaSilRavi: Hz. Ömer (r.a.)
Sayfa: 11 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
Allah, Hz. İbrahim (a.s.)'ı "Halil". Hz. Musa (a.s.)'ı "Neciy" ve Beni de "Habib" ittihaz etti. Sonra buyurdu ki: "İzzetim ve Celalim hakkı için Habibimi, Halilim ve Neciyyim üzerine tercih ederim."
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 11 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
61
YanıtlaSilbuluyor mus avaklarına kadar misk ola
Hz. Enes r.a.
* * Alimlere tabi olunuz. Zira onlar dunyanın çerağı ve ahiretin kandileri- dir.
** Ey Cubeyr! Bir sefere çıktığında, arkadaşlarının hal itibarile en iyisi ve En itibarile de en çoğa sahip olanı olmaktan hoşlanır mısın? Su bes sureyi oku: Kül Ya eyyühel kâfirûn, Izacae nasrullahü vel fethu
Külbüvallahü ehad, Küleuzübirabbil Felâk ve Küleuzü birabbinnas. Her sureye Bismillahirrahmanirrahim ile başla ve Bismillahirrahma nirrahim ile bitir.
Hz. Cübeyr ibni Mudim r.a.
9. Kalbinin yumuşamasını ve hacetinin görülmesini sever misin? Yetime merhamet et. onun başını okşa ve ona yediğinden yedir. Kalbin yumuşar ve hacetine erişirsin.
Hz. Ebud Derda r.a.
10 + Ey insanlar! Duada cehd etmeyi sever misiniz? Öyle ise, “Allahümme einna alá şükrike ve zikrike ve hüsnü ibadetike." (Allahım verdiğin nimete şükretmemiz, Seni zikretmemiz ve Sana güzelce ibadet edebil- memiz için bize yardım et) deyiniz.
Hz. Ebu Hüreyre г.а.
11 * Allah. Hz. İbrahim (a.s.)1"Halil", Hz. Musa (a.s.)'yı "Neciy" ve Beni de "Habib" ittihaz etti. Sonra buyurdu ki: "İzzetim ve Celâlim hakkı için Habibimi, Halilim ve Neciyyim üzerine tercih ederim." Hz. Ebu Hüreyre r.a. (Halil dost. Neciy sırd 15. Habib sevgili demektir.)
12 Beyaz horoz edininiz. Zira kondigin 1
150
YanıtlaSil0. Tuğrul İnançer
tir. Farz namazlarını mescidde, sünnet namazlarını ise evinde kılmıştır. Burada da bir hikmet var. Sünnet namazlarını evde kılıyor, dolayısıyla ev namazsız kalmıyordu. Ancak, Efendimizin hane-i saâdetlerinin Mescid-i Nebevî'ye hemen bitişik ve yalnızca bir perde ile ayrılmış olduğunu da gözden ırak tutmamak gerekir.
Zaman içinde insanlar her bir fiil için bir yer tahsis etmiştir. Düğün, nikâh, cenaze yerleri vardır. Bunun gibi namaz için de mescid veya camiler inşa edilmiştir. Özellikle namaz cemaatle eda edilen bir ibadet olduğu için belli bir yerin tahsisi anlaşılır bir durumdur. Anlaşılır ama farz bir şey değildir. Zīrā bütün bir yer- yüzü müminlere mescid kılınmıştır. Tek şart, namazın kılındığı yerin temiz olmasıdır. Yoksa, Allah'ın necis görmediği her yer secdegahtır. Necāsetin ölçüsü de bizim hijyenik ölçülerimiz değildir.
Namaz için mescidler ve camiler yapılmıştır. Ancak Efendimizin hayatından biliyoruz ki mescid ve camiler sadece namaz kılınan yerler, namaza tahsis edilen mekânlar olmamıştır. Hayatın bütün hälleri mescid ve camilerde kendilerine yer bulmuştur, insana ve topluma dâir bütün meseleler oralarda konuşulmuştur. Nikah merasimleri orada yapılmış, cenazeler oradan kaldırılmıştır. Doğum ve ölüm arasında yaşanabilen her bir şey, bir şekilde cami- de yer bulmuştur.
Hedefe Götüren Her Yol Mübah Değildir
Hak ve bâtıl mücadelesi hep olmuş, olmaya da devam edecek- tir. Burada haktan yana olanların göz ardı etmemesi gereken temel bir düstur var: Hak yolcusunun kullandığı vasıtalar da hak olma lıdır. Bâtıl vasıtalarla hakikate gidilemez. Bizim için ölçü Hz Peygamber'dir. Ve Peygamberimizin bütün ölçüleri de Cenab- Allah'ın rızasını esas almaktadır.
Mesela Efendimiz savaşta bile haktan vazgeçmemiş, savaşın bütün unsurlarını hakka göre belirlemiştir. "Harp hiledir." düstu runun işaret ettiği durumdan bahsetmiyoruz, bu başka bir şey..
Dern Hz. Muhammed(sav)
YanıtlaSil151
Mesela Efendimizin harpte koyduğu kâidelere göre, insanların uplu olarak bulunduğu yerlere bomba atamazsınız. Sizinle savaş- mayan, sizi öldürmek üzere karşınıza çıkmayan tek bir insanı dahi düremezsiniz. Çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar, aman dileyenler, leler, hizmetciler ve din adamlarına silah çekemezsiniz. Geçtiğiniz yol üzerinde karşınıza çıkan tarlalara, ekinlere, ağaçla- ormanlara zarar veremezsiniz. Maksadınız hak ise, sizi maksa- amıza ulaştıracak vasıtalarınız da hak üzere olmalıdır.
Zulmün haklılığı olmaz! Müslüman adalet üzere yaşamak mecburiyetindedir. Zalimlik Müslüman'ın vasfı olamaz. Elendimizin savaşları, Mekke'nin fethinde ve hemen akabinde Huneyn Gazvesi'nde yaşananlar ortadadır. Hz. Ömer'in Kudüs'ü lethetmesinden sonra orada kurduğu sistem adâlet ve hakkaniyet zereydi. Durum bu kadar nettir. Mücadelenin istikameti İslâm ansından doğru olduğu gibi mücadelenin yöntemi de İslâm tara- Indan doğru bulunmalıdır. İslâm'a, Allah ve Resûlünün rızasına ygun olmayan bir vasıta kullanılamaz. Düşman olarak karşımıza pikanın durumu ne olursa olsun bizim ölçümüz değişmez, onlar yaparsa yapsın bizim hocamız olamazlar. Müminler sadece Alahin Hz. Peygamber aracılığıyla kendilerine bildirdiği hakikat icere yaşamak
mecburiyetindedirler. Efendimizin kendisiyle, hayatıyla, sünnet-i seniyyesiyle irtibat- r şeyimizi, Efendimizin ortaya koyduğu ölçüler belirlemeli. Hz. Peygamber'i hayatımızdan çıkardığımızda, O'nun prensiplerini zulmetmis oluruz. Zīrā nefsine zulmetmis insan başkasına da kendimize ölçü yapmadığımızda hem nefsimize hem de başkasına zulmeder. Ve neſse en büyük zulüm Allah'ın emirlerine isyan etmektir.
Haddini Bilmek
Kur'an-ı Kerîm'de müminin bir tarifi var: "Onlar kıyam ederler. rük ederler, sözlerinde dururlar, iffetlerini muhafaza ederler.
152
YanıtlaSil0. Tugrul
Onlar Allah'ın hudutlarına riayet ederler. "66 Denir ya, İslamın şartı beş! Alıncısı haddini bilmektir. Haddini bilmek müminligin şartıdır. Bu âyetle sabittir.
Resûlullah Efendimizi kendimize örnek alırken dahi haddimi- zi bileceğiz. Efendimizi kuru kuruya taklit, örnek almak değildir. Onu kendimize misal alırken günün şartlarını göz ardı edemeyiz, etmemeliyiz. Dolayısıyla Efendimizin günün şartları içerisinde kullandığı vasıtalar O'nun sünnetine uymanın birebir ifadesi sayı- lamazlar. Deveye binmenin sünnet olmaması gibi... Mesela namazlarda başı örtmek sünnettir, ama bu örtme sarık şeklinde olmak zorunda değildir. (Zaten Efendimiz mübarek başlarını bir örtü ile kapatır, nadiren sarık sarardı.) Efendimizi şeklen taklit sünnet-i seniyyeye ittiba şeklinde anlaşılıyor, bu doğru değil. Bu konuda esas ve öz temel alınmalı. Zanlarımızı îmân hâline getir- mememiz lazımdır.
Efendimizi tanımadan kendimizce bir Hz. Peygamber portresi çizmek fevkalāde yanlışır. Alim bir zât bir başsağlığı ziyareti vesilesiyle Karadeniz'in bir beldesine gidiyor. Orada söz Hz. Peygamber'e geliyor. Alim zât Efendimizin zevceleriyle münasebetini anlatıyor, bu konudaki hassasiyet ve inceliğine dik- kat çekiyor. Tam o sırada biri kızarak yerinden kalkıp gidiyor. "Niçin bu kadar kızdın?" diye soruyorlar. "Efendim" diyor, "Ne hakla Efendimizi kılıbık biri şeklinde tarif edersiniz?" Adam kadınlara karşı kabalığını din zannediyor. Efendimizin bu husus- taki inceliğinden rahatsız oluyor. Çünkü bilmiyor. Kainatın Efendisi Hazret-i Resûlullah'ı bilmeden tanıyamayız. Tanımadan O'ndan örnek alma seviyesine yükselemeyiz.
66 9/Tevbe Süresi 112. âyet: Ettaibunel 'abidune'l hamidûne's saihûne'r rakiûne's sacidûne'l amirûne bi'l ma'rufi ve'n nahune ani'l munkeri vel hafizune li hudûdillah, ve beşşiri'l mu'minîn.
MUHABBET PEYGAMBERİ
YanıtlaSilHZ. MUHAMMED (SAV)
Ö. Tuğrul İnançer
Recep Tayyip Erdogan derin devlet var dedi.
YanıtlaSilA haber
BENİM KANAATİMCE BOZULMALAR GÜÇ ZEHİRLENMESİYLE BAŞLIYOR. SAYISAL VE EKONOMİK OLARAK BİR GÜCE ERDİĞİNİZDE VE BU GÜÇLE PEK ÇOK ŞEYİ YAPABİLMEYE KÂNİ OLDUĞUNUZ ZAMAN GÜÇ ZEHİRLENMESİ BAŞLIYOR. GÜCE ERİNCE CEMAATLER, ULUSLARARASI GÜÇLERİN VE İSTİHBÂRÂT ÖRGÜTLERİNİN DE İLGİ ALANINA GİRMEYE BAŞLIYOR HERHALDE.
YanıtlaSilAllah'ın insanlardan en nefret ettiği kişi, sığırın diliyle ağzını karıştırdığı gibi (yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermek için) konuşurken dilini dolaştırıp duran belağat sahibi kimsedir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Abdullah İbni Amr (r.a.)
Sayfa: 8 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel9 Mayıs 2024 04:34
Deccalin önü sıra hud'alı seneler olur ki; yağmur çok yağar, fakat nebat az our. Sadıkler tekzib olunur, yalancılar ise tasdik olunur. Haine itimad edilir, emin ise hain addedilir. Ve "Rüveybiza" söz sahibi olur. Denildi ki: "Ya Resulallah, Rüveybiza nedir?" Buyurdu ki, Kendisine itimad olunmayan ve kıymet verilmeyen kimselerdir.
Ravi: Hz. Avf İbni Malik (r.a.)
Sayfa: 258 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Allah (z.c.hz.) Adem'in Hamurunu kırk gün, kırk gece yoğurdu. Aldı, ikiye kesti. Sağ tarafa iyiler, sol tarafa habisler ayrıldı. Sonra tekrar yoğurdu. Onun içindir ki iyilerden kötü, kötülerden iyiler çıkabilir.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Me'sud (r.a.)
Sayfa: 88 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Ne kadar fenâlık varsa İstibdadın zulmetindendir. (Mn.) 31.
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel10 Mayıs 2024 05:44
Bir Hazinenin Anahtarı RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYATI FİHRİST VE İNDEKSİ
İsmail Mutlu
sy. 353.
Ne kadar fenâlık varsa İstibdadın zulmetindendir. (Mn.) 31.
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel10 Mayıs 2024 05:44
Bir Hazinenin Anahtarı RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYATI FİHRİST VE İNDEKSİ
İsmail Mutlu
sy. 353.
DÜNYADA SEVDİRİLEN ÜÇ ŞEY
YanıtlaSilPEYGAMBERİMİZ (S.A.V.) buyurdular :
Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, Halal nisa, Gözüm nûru olan namaz.
Hz. EBUBEKİR (R.A.):
Ya Rasulallah!.. Senin yüzüne bakmak, Kızımın Resûlullah'ın zevcesi olması, Senin yolunda mal harcetmek,
YANITLASİL
yuksel10 Mayıs 2024 13:47
HOMER (RA.)
-lyilikle emretmek, Kötülükten nehyetmek, Eski kaftan giymek.
Hz. OSMAN (R.A.):
- Aç doyurmak, Kur'ân okumak, Çıplak giydirmek.
Hz. ALI (R.A.):
Misafire hizmet etmek, Yaz gününde oruç tutmak. Düşmana kılınç vurmak,
IBN-I ABBAS (R.A.):
Mahlükattan uzlet, Allah ile ünsiyet, Allah'a tevbekâr olmak.
Hz. HASAN (R.A.):
- Geceleri namaz kılmak, Sözün doğrusunu söylemek, Hastaları ziyaret etmek.
86
YANITLASİL
yuksel10 Mayıs 2024 13:47
Hz. HÜSEYİN (R.A.):
Allah'a mahabbet, Allah için fukaraya şefkat, Allah yolunda şehadet.
Hz. HAMZA (R.A.):
Ahd'e vefâ, Emâneti edâ, Cemâate devâm.
Hz. AİŞE (R.A.):
Ana babaya ikram, Halal kazanç, Haramdan ictinab (sakınmak)
Hz. FATIMA (R.A.):
Yetimlere şefkat, Komşuya ihsan, Fakir ve zayıflara merhamet.
YANITLASİL
yuksel10 Mayıs 2024 13:48
MIKAIL (A.S.):
- Ağlayan göz, Zikreden lisân, Titreyen kalb.
ISRAFIL (A.S.):
İlmiyle âmil âlim, Sabırlı zâhid, Acize yardım.
AZRAIL (A.S.):
Allah'a tevekkül, Allah'ın kaderine rızâ, Allah'ın emrine itâat.
CEBRAÎL (A.S.):
Dalalette olanları, Allah'a itaatkâr olan gariplerle ünsiyet etmeyi, Darlık içinde olan ailelere yardım etmeyi. dediler.
VE CENAB-I RABB-ÜL-ALEMİYN:
Ben de Dünyânızdan üç şey sevdim: Sıkıntıları kaldırmak, Günahları mağfiret etmek, Ayıpları setretmek. buyurdular.
88
YANITLASİL
yuksel10 Mayıs 2024 13:49
رضي
८
HAZRETİ
EBÛBEKİR
SIDDIK
(R.A)
Mahmud Hakkı
CENAB-I HAKKIN ÜÇ BİN İSMİ
YanıtlaSilBil ki Allahü Teâlâ'nın üç bin ismi vardır. Bin ismini sa- dece meleklere öğretmiştir, başkasına değil. Bin ismini de yal- nız peygamberlere öğretmiştir. Üçyüz ismi Tevrat'ta, üçyüz is- mi İncil'de, üçyüz ismi Zebur'da, doksan dokuz ismi de Kur ân-ı Kerîm'de mevcuttur. Bir ismini de Cenâb-ı Hak kendine seçip ayırmıştır. Bahsedilen üç bin isminin mânası şu üç isim de toplanmıştır: Bismillahi'r-rahmani'r-rahîm. Kim bunu öğre nir ve söylerse, Allah'ın bütün isimlerini anmış gibi olur.
BESMELE'NİN ÖZELLİKLERİ VE ESRARI
YANITLASİL
yuksel11 Mayıs 2024 03:58
NAZİLLİLİ SEYYİD MUHAMMED HAKKI HAZRETLERİ
A
احسان
۱۳۹۷
Hazînetü'l - Esrâr
Tercemesi
ÜÇÜNCÜ BASKI
Arapça aslından çeviren: Celâl Yıldırım
sy.. 318.
HALİFE İNSAN
YanıtlaSilEn saygın varlık, arzın halifesi insan insanın en çok muhtaç olduğu şey iman İman hayata tam hakim olduğu zaman Dünya ve ahiritte mutlu olur insan
İsmail Karagöz
BİR HADİS
YanıtlaSilAkıllı kişi, nefsine hakim olan ve ölümden sonrası için çalışandır.
İLK YARATILIŞI TEFEKKÜR ETMEK
Tefekkür, gerçeği anlamak ve doğru davranmak için emek verip düşünmektir. Tetekkür, aklın duasıdır. Geliniz, Cenab-ı Hakk'ın bizlere ihsan ettiği sayısız nimetlerinden bazılarını tefekkür edelim: Yüce Rabbimiz, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, güneşi ve ayı, bütün yıldızları, geceyi ve gündüzü insanın hizmetine vermiştir. Yağmuru ve yağmurun müjdecisi olan rüzgarları gönder- mış, yağmurla hayat verdiği ölü topraktan nice bitkilerı, bağları ve bahçeleri cıkarmıştır. Denizleri ve okyanusları insanın emrine vermiş, ona susuzluğunu giderecek ab-ı havat çeşmeleri ikram etmiştir. Geçiminde birçok fayda sağlayan hayvanları insana boyun eğdirmiştir. Evini ve ailesini, insanoğlu için huzur ve dinlenme yeri kılmıştır. Ona, iyiyi kötüden ayırt edebilecek akıl, hissedebilecek gönül ve nimetlerinden istifade edebilecek duyu organları lütfetmiştir. Hak ve hakikat kılavuzu diniyle, hidayet rehberi kitaplarıyla, ahlak ve fazilet örneği rahmet elçileriyle insanları karanlıktan aydınlığa çıkarmıştır.
DİLİN ÖNEMİ
YanıtlaSilKonfüçyüs'e sormuşlar:
Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız ya- pacağınız ilk iş ne olurdu?
Büyük filozof şöyle cevap vermiş:
- Hiç kuşkusuz, dili gözden geçirmekle işe başlardım.
Çünkü dil kusurlu olursa, kelimeler dü- şünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamaz- sa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içi- ne düşen halk, ne yapacağını, işin nereye vara- cağını bilmez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir.
Buna; Resulüllah'ın (S.A.) bir hadis-i şerifi şahittir. Şöyle bu-
YanıtlaSil«Üç şey kurtarıcıdır. Üç şey de helâk edicidir.
Kurtarıcı üç şey şudur:
a) Gizlide, açıkta Allah için takva sahibi olmak.
b) Rıza ve öfke halinde hakkı söylemek.
c) Varlıkta, yoklukta iktisada riayet etmek.
Helâke götüren üç şey de şudur:
a) Tâbi olunup peşine düşülen hevaî arzular.
>
151
yurdu:
YANITLASİL
yuksel16 Mayıs 2024 05:46
b) Buyruğundan çıkılmayan kötü cimrilik.
c) İnsanın kendini beğenmesi.>>
Mescidlerin tesis edilebileliden beri Yaptıkları başlıca işleri sıralayalım:
YanıtlaSil1. Hak îmânını telkîn etmek,
2. Tahâret-i kâmileyi sağlamak.
3. Cemâatle ibâdet etmek.
4. Cemâatleşmek.
5. İlim öğretmek.
6. Ahlâkî terbiye vermek.
7. Adâb-ı muâşeret öğretmek.
8. Hutbe makarrı olmak.
9. Mahkeme vazifesi görmek.
10. Fetvâ mahalli olmak.
11. San'at eseri olmak
12. Cihâda hazırlamak.
52
YANITLASİL
yuksel16 Mayıs 2024 08:38
İKİNCİ İSTİŞARE
Ömer KİRAZLI
ERKAM YAYINLARI
i
YanıtlaSilTakdim..
13
ΝΟΚΤΑ.
17
Ç
RİSALET'ÜL-MESCİD.
51
N
1. Hak Îmanını Telkîn Etmek
53
2. Tahâret-i kâmileyi sağlamak:.
58
D
3. Cemâatle ibâdet etmek:.
60
E
4. Cemâatleşmek:
61
K
5. İlim öğretmek:
64
i
6. Ahlak ve terbiye yeri olmak:
66
L
7. Adâb-ı muaşeret öğretmek:.
67
E
8. Hutbe makarrı olmak:
68
R
9. Mahkeme vazifesi görmek:
70
10. Fetva mahalli olmak:
71
11. San'at eseri olmak:
72
12. Cihada Hazırlamak:
74
İNSAN DERECELERİ
92
İNSANIN YETİŞMESİ
98
120
Istihbarat artık teknoloji üzerinden
YanıtlaSilYapay zeka
uzay teknolojisi
siber güvenlik
öncelikli konulardır.
٤٨٤٣ - مُجَالَسَةُ الْعُلَمَاءِ عِبَادَةٌ (الديلمي عن ابن عباس)
YanıtlaSil4843- Alimlerle oturmak ibadettir.
٤٨٤٤ - مُحِبُّكَ مُحِبّى وَمُبْغِضُكَ مُبْغِضِي قَالَهُ لِعَلِي (طب عن سلمان)
4844- Seni seven beni sevmiştir. Senden nefret eden benden nefret etmiştir. (Hazreti Ali için buyurdular.)
٤٨٤٥ - مَدَارَاةُ النَّاسِ صَدَقَةٌ (حب) قط طب هب ض وابن السنى عن جابر ابـــن
النجار عن انس وتمام عن المقداد 4845- İnsanları idare etmek bir nevi sadakadır.
٤٨٤٦ - مُدْمِنُ الْخَمْرِ كَعَابِدِ وَثَن هب) خ فى تاريخه عن ابي هريرة وعن محمد بن
عبيد الله عن ابيه )
4846- Devamlı içki içen, puta tapan gidir.
٤٨٤٧ - مُدَّةُ رَخَاءِ أُمَّتِي مِنْ بَعْدِى مِائَةُ سَنَةً قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهُ فَهَلْ لِذَلِكَ مِنْ آيَةٍ قَالَ نَعَمْ الْخَسْفُ وَالْقَدْفُ وَالْمَسْحُ وَارْسَالُ الشَّيَاطِينِ الْمُلْجَمَةِ
عَلَى النَّاس (طب ك وتعقب عن عبادة)
4847- "Benden sonra ümmetimin refah ve mutluluk zamanı yüz senedir." "Ey Allah'ın elçisi! Bunun bir alameti var mıdır?" diye sordular. "Evet. Yere batma olayı, kazf, insanların hayvan kılığına girmesi, dizginli şeytanların insanlara salıverilmesi."
٤٨٤٨ - مَرْحَبًا بِطَالِبِ الْعِلْمِ إِنَّ طَالِبَ الْعِلْمِ لَتَحْفُهُ الْمَلَئِكَةُ وَتُظِلُّهُ بِأَجْنِحَتِهَا ثُمَّ يَرْكَبُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا حَتَّى يَبْلُغُوا السَّمَاءَ الدُّنْيَا مِنْ مَحَبَّتِهِمْ لِمَا
يَطْلُبُ (طب عن صفوان)
4848- İlim tahsil edene merhaba. İlim tahsil edeni mutlaka melekler ziyaret eder, üzerlerine kanatlarını gererler. Sonra onun bu durumundan memnun oldukları için birbirinin üstünde durarak dünya semasına kadar büyük bir yığın meydana getirirler.
YANITLASİL
yuksel20 Mayıs 2024 01:09
1035- Beş şeyi bes şeyden önce fırsat ve ganimet bil: Ölmeden önce hayatını, hastalanmadan önce shhatini, meşguliyebil önce bos vaktini, ihtiyarlıktan önce gençliğini, fakr ü zarurele düşmeden önce zenginliğini (ganimet ve fırsat bil).
١٠٣٦ - اغْتَنِمُوا الدُّعَاءَ عِنْدَ الرِقَةِ فَإِنَّهَا رَحْمَةٌ (ابن شاهين في الافراد
والديلمي عن ابي بن كعب) 1036- Hüzünlü anlarınızda duayı ganimet bilin, çünkü bu bir rahmettir.
عن أبي الدرداء) ابو الشيخ في الثواب . الْمُؤْمِنِ الْمُبْتَلَى ۱۰۳۷ - اغْتَنمُوا دَعْوَةَ
1037- Musibete uğramış mü'minin duasını ganimet bilin.
۱۰۳۸ - اغْدُ عَالِمًا أَوْ مُتَعَلَّمًا أَوْ مُسْتَمِعًا أَوْ مُحِيًّا وَلَا تَكُنِ الْخَامِسَةَ
فَتَهْلِكُ (عد طس هب عن ابي بكرة)
1038- Alim ol, yahut müteallim (öğrenci), ya da dinleyici yahut da (bunları) seven bir kimse ol. Beşinci olma ki helak olursun.
١٠٣٩ - اغْرُوا بِسْمِ اللهِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ لَا تَغُلُّوا وَلَا تَعْدِرُوا وَلَا تُمَثَّلُوا
وَلَا تَقْتُلُوا وَلِيدًا لِلْمُسَافِرِ ثَلَاثُ مَسْحٍ عَلَى الْخَفَّيْنِ وَلِلْمُقِيمِ يَوْمٌ وَلَيْلَةٌ (حم
عن صفوان بن عسال
1039- (Harbe giderken) bismillâh ile yola çıkıp savaşın. Aşırı davranmayın, zulmetmeyin, temsil etmeyin (yani azalarını bir bir keserek öldürmeyin), çocukları da öldürmeyin. Misafir için mestlere mesh etmek süresi üç gündür, mukim içinse bir gün bir gecedir.
١٠٤٠ - اغْسَلْنَهَا وثرًا ثَلاَثًا اَوْ خَمْسًا أَوْ سَبْعًا أَوْ أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ إِنْ رَأَيْتُنَّ ذَلِكَ بِمَاءٍ وَسِدْرٍ وَاجْعَلْنَ فِي الْآخِيرَةِ كَافُورًا أَوْ شَيْئًا مِنْ كَافُورٍ" (خ م د ت
1040- (Ey kadınlar cemaati! Sizler) onu (cenazeyi) birer, üçer,
254
ن ه عن ام عطية)
KAYITDIŞI TARİHİMİZ
YanıtlaSilVe Mehmet Akif, Taceddin Dergahı'na (Ankara'da) kapanıp İstiklal Marşı'mızın ilk mısraının ilk kelimesini "besmele" eşli- ğinde döşedi: "Korkma!.."
Peygamberiyle bir bütün olan Mehmed Åkif, Peygamber-i Alişan Efendimiz'in (a.s.m.) Mekke'den Medine'ye hicreti sıra- sında sığındığı mağarada, muhteşem yol arkadaşı Hz. Ebube- kir'in endişelenmesi üzerine söylediği "Korkma ey Ebu Bekir, Al- lah bizimledir!" cümlesinin ilk kelimesini İstiklâl Marşı'mızın ilk kelimesi yapmıştır: "Korkma!.."
Yüreğini ilhamının kaynağına kilitleyen Âkif, marşın gerisini de hızla getirmiştir:
"Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak/Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak/O benim milletimin yıldı- zıdır parlayacak/O benimdir, o benim milletimindir ancak."
Eserini 17 Şubat 1921'de tamamlayıp Maarif Vekâleti'ne gön- derdi. Akifin şiiri Büyük Millet Meclisi'nin 1 Mart 1921 tarihli oturumunda söz alan Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından okundu ve her kıtası milletvekilleri tarafından coşkulu bir şekil- de alkışlandı.
Ve 12 Mart 1921... Büyük Millet Meclisi, o gün Mehmet Âkifin şiirinin "Millî Marş" güftesi olmasını kararlaştırıp kanun- laştırdı. Akifin şiiri kanunlaşıp resmiyet kazandıktan sonra, Hamdullah Suphi tarafından Büyük Millet Meclisi kürsüsünden okundu ve bütün mebuslarca ayakta alkışlandı.
3. BEDİÜZZAMAN
Niçin Bediüzzaman?
• Sürekli savaşlardan, acımasız terörden, açlıktan, yokluktan, vurgundan, soygundan iyice bunaldığımız ve daha âdil daha paylaşımcı bir dünya özlediğimiz için Bediüzzaman...
• Daha insanî, daha vicdanî, daha ahlâkî, daha dürüst, daha sevgi dolu, daha kıble istikametli bir hayatı arzuladığımız için Bediüzzaman...
272
YAKIN TARİHİMİZDEN OÇ PORTRE
YanıtlaSil• Maddiyat öncelikli hayat anlayışının ürettiği sorunlardan yıldığımız ve artık maneviyat öncelikli bir hayata geçmek istedi ğimiz için Bediüzzaman...
İnsanî değerlere değer vermek istediğimiz için Bedi üzzaman...
• İnsanlık âlemini zulümden, baskıdan, şiddetten ve bunların getirdiği sorunlardan kurtaracak insan hakları eksenli bir yapı- lanmaya ilişkin yeni fikirlere sahip bulunduğu için Bediüzza- man...
• Her türlü özgürlüğe en az ekmek kadar ihtiyaç duyduğu- muz şu asırda, "Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam" di- yebilecek kadar özgürlükçü olduğunu bildiğimiz için Bediüzza-
man...
• "Dalalette elem, imanda lezzet var" anlayışı içinde ömrünü iman hizmetine adadığı için Bediüzzaman...
• "Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u me- deniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder" gerçeğini as- rın idraksiz ve imansız filozoflarının suratına çarptığı için Bedi- üzzaman...
• "Benim mesleğim haktır ve doğrudur demeye hakkımız var, ancak yalnız benim mesleğim haktır, doğrudur demeye hakkımız yok" anlayışı içinde hakikatler üstü hakikate erdiği için Bediüz- zaman...
• "Siyasette aşırı taraftarlık kendi partindeki şeytanı melek,
öteki partideki meleği şeytan gibi gösterir... Ayrıca siyaset dine
dayandırılmamalıdır, çünkü dine dayalı siyaset anlayışında dini
siyasete âlet etmek tehlikesi vardır. Din hiçbir şeye âlet edilme-
melidir... Bu yüzden "Eüzübillahi mineşşeytani vessiyase" dediğ
için ve ebediyet dengesini böylece kurduğu için, Bediüzzaman...
• Herkesin kendisi gibi inanmayanı, kendisi gibi giyinmeyeni kendisi gibi yaşamayanı "düşman” ilân ettiği bir dünyada, "Düş- manımız cehalet, zaruret ve ihtiláftır. Bu üç düşmana karşı sa nat, marifet ve ittifak silâhıyla cihad edeceğiz" tespitini zamanın vicdanına çaktığı için Bediüzzaman.
273
Üç Madde ile Bediüzzaman
YanıtlaSilÜç madde içinde onu özetle deseler, şöyle özetlerim:
1. Bediüzzaman, sünnetin çağımıza yansıyan yüzüdür.
2. Aleyhteki şartlara rağmen fikri istikametinden ayrılmayan şartlara asla teslim olmayan bir ebedi abidedir. 3. Peygamberî ölçekte israfsız, sade hayatın çağımızda da ya
şanabilirliğini yaşantısıyla ispatlayan, kısacası sünneti çağa yar sıtan bir fikir ve aksiyon adamıdır.
Bediüzzaman, bir "fetret dönemi insanı" olmakla birlikte fetrete teslim olmamış, olumsuzluklar karşısında umutsuzluğa düşmemiştir.
Üç Devirde Bir Adam: Bediüzzaman
Bediüzzaman Said Nursi, hayatın tereddüde bulandığı "inkı- raz" döneminin insanıdır...
Her alanda şaşkınlık kol gezerken şaşırmaması, Kur'an-ı Azimüşşan'a yüreğiyle ve mantığıyla bağlı oluşundandır. Bu bağ- lamda, üç devrin (Mutlakiyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet) hem fikir adamıdır, hem bilim adamıdır, hem de aksiyon adamı...
274
YAKIN TARİHİMİZDEN OÇ PORTRE
YanıtlaSilKısacası üç devrin münevveridir... Ne "çöküşün (İmparator- Juğun çöküşü) eşiğinde, ne de "yeni oluşlara (Meşrutiyete ve Cumhuriyete) geçiş sürecinde şaşırmış ve şaşırtmıştır.
Üç devirde de, ideolojik dogmaların, ya da tarihsel kinlerin penceresinden hayata bakıp nefret saçanlara daha huzurlu bir dünyanın yolunu göstermiş, ancak iman eksenli paylaşımcı bir anlayış içinde barışa, huzura ve saadete ulaşılabileceğini söyle- miştir.
Bediüzzaman, 52 yaşını sürerken muhtemelen okuduğu aşa- ğıdaki haber karşısında bile "pes" etmemiştir:
"Müessesat-1 Diniyye Müdürlüğü'nce, cemaatsiz kalan cami- lerden 90 tanesi seddedilecektir." Ekserisi İstanbul cihetinde bu- lunup kapatılacağı ilân olunan camilerin kayyumları [imam ve müezzinler] başka camilerde vuku bulan münhallere [açık kad- rolara] tayin edilecek, böylece kayyumsuz kalacak camiler sed- dedilerek satılığa çıkarılacaktır." (30 Kânunuevvel 1928 tarihli Vakit gazetesi).
Garipliğe bakın ki, başta cami görevlileri başka yerlere alını- yor, sonra personelsiz kaldığı için cami kapatılıyor, kapalı oldu- ğu için de "ihtiyaç fazlası" sayılıp satışa çıkarılıyor.
Edirne'de, tarihî değeri yüksek camilerden Balaban Paşa Ca- mii 30 liraya, Esmahan Sultan Camii 70 liraya, İbrahim Paşa Camii 1938'de 450 liraya keresteci Mişon'a, Eskici Hamza Mes- cidi 1939'da metrekaresi 25 kuruştan Bohor Efendi'ye ve Nişancı Paşa Camii 1940'ta 260 liraya satılmıştır.
İstanbul bu konuda daha talihsiz. 1954'te yayımlanan "Abide- lerimiz" isimli esere göre, başta Ahmed Kethüda, Ebe Kadın, Ca- fer Ağa, Baba Hasan Âlemi, Hidayet Camii'nin zemin kısmı (Türk Ticaret Bankası ardiyesi), Küçüksu Camii (Anadoluhisarı, CHP Ocak Merkezi), Simkeşhane Dershanesi (Bayezid, CHP Ocak Merkezi), Darülkurra (Süleymaniye Kütüphanesi içi, CHP Ocak Merkezi), Hidayet Camii-zemin kısmı (Türk Ticaret Bankası ar- diyesi yapıldı), Çamaşırcı ve Çatalçeşme Camileri olmak üzere, pek çok cami ve mescit ya satılmış ya da kiraya verilmiştir...
275
TARİHİMİZDEN UÇ PORTRE
YanıtlaSilu'ne ve halkına bir takım yansımaları olacaktı. Sadece "küffar" olarak tanımladıkları, tarihi, sosyolojik, psikolojik, siyasî ve dini değerlerini pek de iyi bilmedikleri Batı dünyasındaki köklü deği- şimle zihinler bulandı...
Bir taraftan da, devlet, yoğun savaş baskısı altındaydı. Bal- kanlar ve Kafkasya'da, Rusya ile savaşıyordu... Rusya'nın Sırpları kışkırtması ile Bosna-Hersek ve Karadağ'da başlayan isyanlar, Avrupa'nın yarısını ve Osmanlı Devleti'nin tamamını etkileyecek kadar büyük bir savaşı başlatmıştı.
Osmanlı tarihçilerinin Rumi Takvim'e göre "93 Harbi" dediği 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının, Osmanlı Devleti'ne yeni başlan- gıçlar yaptıracak kadar önemli sonuçları oldu.
Osmanlı Devleti, Meşrutiyet ilan ederek siyasi, sosyal ve eko- nomik alanlarda büyük değişikliklere yol açacak olan anayasal parlamenter sistemi yürürlüğe koydu. Nisan 1877'de, Rusya'nın savaş ilanıyla Kafkas ve Balkan cephelerinde başlayan çarpışma- lar, Osmanlı kuvvetlerinin sürekli olarak geri çekilmesi ile sonuç- landı. Ruslar, batıda Plevne'yi düşürdükten sonra Balkanlar'ı boydan boya istila ederek, Yeşilköy'e kadar geldiler...
Doğuda ise Ardahan, Oltu ve Kars'ı alarak Erzurum'a girdi- ler... Bu esnada, Osmanlı Devleti'nde ekonomik kriz had safhada idi.
Salgın hastalıkların yayılması parasızlık yüzünden engelle- nemiyordu. Halk, fakirlik ve salgın hastalıklardan bizardı.
Ayastefanos Antlaşması
Savaşın sonunda Yeşilköy'de imzalanan Ayastefanos Antlaş- ması ile Osmanlı, Balkanlar'la Avrupa'daki topraklarının nere- deyse tamamına yakınını kaybetti.
Tuna cephesinde Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsızlı- ğına kavuştu ve Bulgaristan Prensliği kuruldu. Kafkas cephesin- de ise Batum, Kars, Ardahan ve Doğubeyazıt Ruslara bırakıldı.
Olup bitenlerin, dünyaya hükmetmeye alışmış Osmanlı insa- nının üzerinde derin izler bırakması doğaldı. Bir taraftan da,
277
KAYITDIŞI TARİHİMİZ
YanıtlaSilOsmanlı Devleti'nin ödemesi gereken ağır savaş tazminatı, ağır ekonomik şartlarla bütünleşince korkunç bir çöküntü baş göster- di. Yavuz ve Kanuni dönemlerinde ağzına kadar altın dolu olan Osmanlı Hazinesi, artık namerde muhtaç haldeydi. Devlet, azın- lıklara mensup Galata bankerlerine boyun eğip onlardan borç alıyordu. Her anlamda karışık hatta kaotik bir dönemdi... İnsan- ların onuru zedelenmişti... Haliyle aydınlar da şaşırmış, "Batıcı- lık", "Türkçülük", "İslâmcılık" gibi arayışlar arasında bölünmüş- lerdi... Şaşkınlık kol geziyordu...
Yenileşme ile Statüko Arasında Şaşkınlaşan Osmanlı Aydını
Bediüzzaman Said Nursi, yenileşme ile statüko arasında ka- lan aydının, kararsızlık içinde bocaladığı bir dönemin ortasında yaşadı gençliğini...
Modernitenin kendini dayattığının farkındaydı. Kimse bunun etkilerinden masun kalamazdı.
Bir yandan da insanın tüketildiğini, yaradılış hikmetinden git gide uzaklaştırıldığını görüyordu...
Önce insanı, başarı+para=güç (kapitalizm) dayatmasından yahut bu formüle tepki olarak gelişen ideolojik travmalardan (faşizm ve komünizm) kurtarıp tekrar maneviyatla buluşturup Yaratıcısını yeniden keşfetmesini ve böylece bu anlamda kendini fark etmesini sağlamak gerekiyordu. Bu ise ancak eğitimle ger- çekleşebilirdi...
Ne var ki bu eğitim, değişen şartlara göre kendini yenileye- mediği için ihtiyacı karşılayamaz duruma düşen medrese siste miyle olacak gibi değildi...
Değişimi kavrayamayan medrese iki farklı dünyayı (Doğu ve Batı'yı) tümüyle kavrayacak "insan"ı yetiştiremezdi. Eğitimde yeni bir model lâzımdı.
YAKIN TARİHİMİZDEN OÇ PORTRE "Medresetü'z-Zehra" Projesi
YanıtlaSilBu aşamada, Bediüzzaman, "Medreset'üz-Zehra" adını verdi- ği bir "Eğitimde Islahat Projesi" geliştirdi. Bu modelde, din ilim- leriyle fen ilimleri birlikte okutulacak, her alan için kalbi sevgiyle dolu uzmanlar yetiştirilecekti. Doğu ve Güneydoğu öncelikli ola- rak okullar inşa edilmeli, sonra bu okullarla tüm vatan sathi do- natılmalıydı.
Mutlakiyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde, eğitim projesini gerçekleştirmek için büyük çabalar gösterdiyse de ol- madı. Çünkü siyasiler böyle uzun vadeli zor projelere değil, he- men sonuç veren popüler çıkışlara yatırım yapmak istiyorlardı.
Her dönemin isimleri farklı, ancak tutumları aynı devletlüleri, "Medresetü'z-Zehra" projesi için ona yardım etmek yerine, onu maaşa bağlayarak susturmak istediler. Hepsine de çok sert tepki gösterip başkentlerden (önce İstanbul, sonra Ankara) ayrıldı. Erek Dağı (Van) yalnızlığında varlık aradı.
Devletten ve başkalarından umudunu kesmiş, sebeplerden tü- müyle sıyrılarak "Fail-i Hakiki"ye yönelmişti. Bu yöneliş, önünde yeni ufuklar açacak, hayat telâkkisi çerçevesinde hem okullaşıp, hem de kitaplaşacaktı.
Risale-i Nur Yeni Bir Donanımdır
Yıl 1915... Pasinler cephesindeyiz... Karşımızda, Moskof sürü- leriyle birlikte saldıran Ermeni Taşnak çeteleri. Bu süreçte Bedi- üzzaman Said Nursi, gönüllü talebeleriyle kurduğu milis alayının (keçekülâhlıların) başında genç bir milis albayıdır.
Sübhandağı "Sübhanallah" derken Bediüzzaman derin, şuur- lu bir vatan sevgisiyle ölüme atlıyor: "Korkmayın” diyor, “Ölüm birdir, değişmez!"
Ve 1919 Şubat'ı... Kahramanımız yaralı olarak Ruslara esir. Kosturma'da esirken, günlerden bir gün, Rus Çarı'nın dayısı, Rus Orduları Başkomutanı Nikola Nikolaviç kampa gelip esir subay-
279
KAYITDIŞI TARİHİMİZ
YanıtlaSillar koğuşuna giriyor... Herkes çakı gibi ayakta...
Bir o umursamaz bir tavırda oturuyor. İstifini hiç bozmuyor. Komutanın girdiğini sanki fark etmemiş. Sanki başka dünyalar- da... Bu ne cüret! Başkomutan burnundan soluyor. Kendisini fark ettirmek için, birkaç kere Bediüzzaman'ın önünden geçiyor. Ama o aldırışsız tavrında ısrarlı. Bu umursamazlığı içine sindi- remeyen Başkomutan Nikola Nikolaviç öfkeyle tercümanına dö- nüyor:
"Beni herhalde tanımadılar?"
"Tanıyorum," diyor Bediüzzaman, "Başkumandan Nikola Ni- kolaviç'siniz."
"Şu halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarı'na hakaret edi- yorlar."
"Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman din âlimiyim... Sana
kıyam etmem" (ayağa kalkmam). Başkomutan mosmor bir öfke bulutu. Bas bas bağırıyor: "Bu esiri asınız!"
Bediüzzaman ise hâlâ pervasız ve minnetsiz:
"Tamam," diyor, "Yalnız müsaade edin dinî vecibelerimi ye- rine getireyim."
Sehpanın gölgesinde namaza duruyor. Başkomutan kim bilir hangi düşüncenin yahut hesabın etkisiyle yeniden bir durum de- ğerlenmesi yapma gereği duyuyor. Subaylarına danışıyor. Niha- yet o davranışının hakaret kastı taşımayan inanç kaynaklı bir davranış olduğuna inandığını söyleyerek idam hükmünü kaldırı- yor. Sonrası esaretten firar ve İstanbul'a dönüş... Sürgün, zin- dan... Kendi ülkesinde idam talebiyle yargılanmalar...
Nihayet ölümsüzlük: Yüreklerde açan güller ölümsüzdür!
Fikir, İman, Aksiyon ve İlim Adamı
Bediüzzaman hem fikir adamıdır, hem bilim adamı, hem de aksiyon adamı... Ve tabii ki derin bir mütefekkirdir... İdeolojik dogmaların, ya da tarihsel kinlerin penceresinden hayata bakıp
280
YAKIN TARİHİMİZDEN OÇ PORTRE
YanıtlaSilnefret saçanlara daha huzurlu bir dünyanın yolunu göstermiş, ancak iman eksenli paylaşımcı bir anlayış içinde barışa, huzura ve saadete ulaşılabileceğini söylemiştir.
Bunun için de, öncelikle Batı felsefesinin ayrıştırdığı ilimle dini yeniden uzlaştırmaya ihtiyaç vardı. Çünkü din ilimleri aklın nuru, fen ilimleri kalbin ışığıydı; bunların bütünleşmesinden ha- kikat ortaya çıkacaktı.
Özetle, Bediüzzaman tüm insanlığa sevginin, barışın, dostlu- ğun ve karşılıklı hoşgörü ile çerçevelenmiş bir diyalog atmosfe- rinde olgunlaşacak zihinlerle hayatı paylaşmanın tadını sunuyor.
Vatan-millet sevdalısı olduğu ve bölücülüğün hiçbir türüne asla müsamaha göstermediği, asla cevaz vermediği halde, zaman zaman "vatan-millet düşmanı bir bölücü" muamelesi gördü. Ki- tapları yıllar boyu yasaklandı. Buna rağmen devletine küsmedi, kendisine en ağır zulümleri reva gören resmî görevlilere bile hakkını helâl ettiğini söyledi.
281
KAVITRIDI TABIHIMIZ
YanıtlaSilBediüzzaman'ın Naaşı
Soru Bir gazetede Bediüzzaman Said Nursi'nin naaşının Kıb-
ncha denize ankhığı yazılmıştı, bu doğru mu?
Tabi ki boyle bu şey yok) Ama olabilirdi de...
27 Mayıs 1000 darbesini yapan cunta, Bediüzzaman'a, daha doğrusu iman ve aksiyon planının öncü isimleriyle birlikte ceset- levine bile böyle bir şey yapabilecek kadar düşmandı.
Nitekim 27 Mayıs 1960 darbesini müteakip Bediüzzaman'ın naaşı Urfa Halilürrahman'daki türbesinden alınıp Isparta civarı- na kaçınkh ve oralarda bir yere defnedildi.
Bir görgü şahidiyle bizzat konuştum. O tarihte askermiş. Bir- kaç askerle birlikte Urfa'ya götürülmüşler. Önce tüm Urfa askerî
kuşatmaya ahnmış.
Sokağa çıkma yasağı konmuş (Çünkü halk yerine silaha da- yanan diktatörler, silah açısından ne kadar güçlü olurlarsa ol- sunlar, halktan korkarlar), Gece vakti Bediüzzaman'ın kabrinin mermerleri balyozlarla kırılıp mezardan çıkarılmış (bunu yazar- ken bile, insan olarak, acı duyuyorum).
Bediüzzaman Hazretlerinin rahmetli kardeşi Abdülmecid Ünlukul, olayı şu şekilde anlatıyor:
"Temmuz ayının başlarında ve ağabeyimin vefatının dördün- cü ayı idi. Konya'da Mevlâna Türbesi civarında kira ile oturduğu- muz eve, öğle namazı vaktinde ismini sonradan öğrendiğim Bi- rinci Şube Şefi İbrahim Yüksel geldi:
'Sizi Vali Bey çağırıyor' dedi.
Kendisiyle beraber vilayete gittik. İçeri girdiğimizde üç gene-
ral vardı. Biri Cemal Tural, diğeri Refik Tulga idi. Refik Tulga o esnada İkinci Ordu Kumandanı ve geçici Konya Valisi'ydi. "Cemal Tural bana 'Ağabeyinizin kabrini şark ahalisi ve gü-
ney sınırımızdan kaçak gelip ziyaret edenler var. Nazik bir za- mandayız. Sizin de iştirakiniz ile kabrini İç Anadolu'ya naklede- ceğiz. Şu kâğıdı lütfen imzalayın' diye benim ağzımdan yazılmış
282
YAKIN TARİHİMİZDEN OÇ PORTRE
YanıtlaSilbir dilekçe uzattı. Bunu okudum. 'Benim böyle bir isteğim yok. Ne olur hiç olmazsa kabrinde rahat etsin' dedim. İmzalamaya mecbursun. Bizi zor durumda bırakma' dediler (Bu olayın 12 Temmuz 1960 gecesi yaşandığını başka bir hatıradan öğreniyo- ruz).
"Dilekçeyi imzaladıktan sonra, bizi havaalanına götürecek va- sıtaya bindik... Aynı uçakla Urfa'ya gittik... Akşam olduktan son- ra bir ciple beni bir yüzbaşı refakatinde ve bazı erlerle beraber Halilürrahman Dergâhı'na götürdüler. Caminin avlusunda iki ta- ne tabut vardı. Bazı askerler dolaşıyordu. Yanıma bir doktor gel- di. 'Fazla merak edip üzülmeyin. Üstad'ı Anadolu'ya naklediyo- ruz. Onun için sizi buraya getirdiler' dedi. Doktorun bu sözleri üzerine sinirlerim tamamen bozulmuştu ve ağlıyordum.
"Doktor askerlere, 'Bu tabutu açıp Üstad'ı öbür tabuta alaca- ğız' dedi. Fakat erler çekiniyor ve korkuyorlardı. 'Biz yapamayız, çarpılırız' dediler. Fakat doktor, 'Kardeşlerim biz emir kuluyuz. Ne yapalım mecburuz' dedi. Hep beraber tabutu açtık. İçimden Seyda'nın kemikleri birbirine karışmıştır diyordum. Fakat elimi kefene sürünce sanki yeni vefat etmiş gibi bir hål vardı. Yalnız kefenin ağız kısmı biraz sararmıştı, dışında da bir su damlası şeklinde bir leke vardı. Doktor kefenin ağzını açtı; yüzüne bak- tım, âdeta tebessüm ediyordu (Aynı ifadeleri o gece görevli ola- rak orada bulunan bir askerin ağzından ben de duydum)... Bü- tün işler bittikten sonra, bir askerî cemseye bindik. Doğru uçağın yanına... Caddelerde hep süngülü askerler geziyordu. İlk uçak tabutu almadı. Saatler sonra ikinci uçak geldi, tabutu bunun içi- ne uzattık. Ben de yanına oturdum. İçimi hüzün, gözlerimi yaş kaplamıştı."
Kısacası, gerçekler tüm ayrıntısıyla ortada. Buna rağmen ma- gazin tutkunlarının spekülasyonunu engellemek mümkün değil.
BU KİTABIN ÖZÜ VE ÖZETİ
YanıtlaSilSMANLI DEVLETİ, kuruluş aşamasından itibaren adalet ve hukuka sarıldı; bu kavramları baş çirdi... tacı edip hayata ge-
Bu yüzden de gelişti, zenginleşti, güçlendi... Adaletle dengelenmeyen güç hızla zulme kayar.
Osmanlı, gücünü adaletle dengelediği için hiçbir döneminde sistematik zulme kaymadı.
Zaman zaman elbette hukuk dışına çıkan yöneticiler de ol- muştur; ancak bu çok nadirdir. Genel olarak Osmanlı yönetimi, hukukun üstünlüğü prensibine sadık, adalete içtenlikle bağlı bir yönetimdi.
Tüm asırlara hakim olan ruh, bir hadis-i şerifte buyrulan ruh- tur: "Bir saat adaletle hükmetmek, altmış sene nafile ibadetten daha hayırlıdır."
Hz. Ömer (r.a.) işte buna dayanarak "Adalet mülkün temeli- dir" demiş, bunlara dayanan Şeyh Edebali (Osman Gazi'nin ma- neviyat önderi) ise "Her şey insan için" idrakını öne çıkaran ve- ciz prensibini devletin temel taşı yapmıştır:
285
KAYITDIŞI TARİHİMİZ
YanıtlaSil"Oğul Osman, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!"
Osmanlı Devleti'nin başarı kaynağı, bu temeller üzerine inşa edilmesidir.
286
Kayıtdışı Cald Cont. In John Corner, T.Ed. That Pybar, Cali, G Caland Co. -M Tarihimiz bith Biye and cargos hand Cox, Ching-Cro Mette Hoars, Fleet Rrort Faller and Vang Co. Fomole Wee and of the
YanıtlaSilThe: 14
he-nen to Willem Mio, q
Sragais alt of Portland, sod
tortos, wind is the NLP
YAVUZ BAHADIROĞLU
ST DEV
Further subitup Wm. Leighton,
Jin Walter, F JP.C
30 10 1910 MM
be giron to William Devaynes, El hour la proming the bjes of William Deraynes, Efq, for his SAMUEL
THE Pablic are moit retecifully informed, that Mr. Hizael, with Dr. WAITE's WOAM MEDIстава, the Ginger Na
HAZARD, LIBRARY, BATH.
Trealur Easter New
That the Rebely published by load Me, and alfo in t dus ewigayon. the Exiter, Sherborne, and two of the Lam
JOHN PINHEY, M, Chза N. B. The Pacropetelierve, that once the
JAMES WHITE
CADLERGII DE VOM
pikts, for the alliance of such this may be in need,
the late Crifp Ma
venced to fen
and for hisends as chirgan.
50
YanıtlaSilSERH - I DELAILÜ'L - HAYRAT VE ŞEVARİKIL - ENVAR
bir kere salåt eylerse Hak Celle Şanehu onun üzerine on kere salát eyler, yani on rahmetle ikram eder.
Ve men salla aleyye aşre merrâtin sallallahü aleyhi miete merre- tin. Yani, kim ki benim üzerime on kere salåt eylese Allahü Azimüş şan onun üzerine yüz kere salât eder.
Ve men sallå aleyye miete merretin sallallahü aleyhi elfe merre tin. Yâni, her kim ki benim üzerime yüz kere salât ederse, Allahü Tebareke ve Teâlâ o kimseye bin kere salât eder. Yani, ona bin rah- met ihsan buyurur, ve bin günahını affeder.>>>
Ve men sallâ aleyye elfe merretin harremallahü cesedehu alen nâri. Yâni, her kim ki benim üzerine bin kere salât eylerse Hak Celle vệ Alâ, o, benim üzerime bin kere salât eden adamın cesedini nårdan, yani ateşten kurtarır. Yani gerek kabirde ve gerek Mahşerde, gerek Sırat köprüsünden geçerken Cehennem ateşinin zahmetinden ona ha- lås ve necat verir.
Ve sebbetehü bil havlis sâbiti fil hayatiddünya ve fil âhireti. Yani Allahü Zülcelâli Velikram o kulu kavl-i sabitle, yâni bu iki şe- hadetle Dünya ve Ahirette sabit kılar. Kavl-1 sabit:
Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Re- sûlullah'tır. Hem de o kulun bütün a'zasını hayatı boyunca iman nu- ru ile parıldatır. İslâm şerefi ile ziynetlendirir. Nefsâni kederlerden ve şeytan vesveselerinden insanı kurtarıp doğru şeriatın uygunlu- ğunda doğru yolun gereği üzere ona hayırlı işlerde başarı kazandırır. İyi bir son ihsan eder. Onu âhiret'te de sâbit, ebedi kılar ki herkesin
Ahireti ölümüdür.
Indelmes'eleti ve edhalehul Cennete. Yani:
Kabirde Hak Teâlâ'nın Birliğinden (vahdâniyetinden) ve pey- gamberden ve dinden sorulduğu zaman Hak Celle ve Ålâ bana bin kere salåt eden kulu o soru katında, cevabını kolaylaştırmakla sabit kı- lar.
Kabirde suale inanmak ve ona iman etmek vacip olan şeylerden- dir. İsbatı gerçekliği hadis-i şerif iledir. Resûlü Ekrem, Nebi-yi Azam (S.A.V.) Hazretleri saadetle şöyle buyurmuşlardır:
Ölü gömüldüğü vakitte o ölüye iki melek gelir. Bu meleklerin yüzleri karadır ve cevap vermek için düşünmeğe vakit bırakmaya- rak:
Çabuk söyle! diye sıkıştırırlar. Ulu heybetleri vardır ve her bi- rinin iki elinde demirden çomaklar bulunur. Böyle bir hal ile iki me- lek gelip o ölüyü kabri içinde oturturlar. Üç şeyden soruda bulunur- lar.
KARA DAVUD EFENDİ ŞERHİ
YanıtlaSil1 Rabbin kimdir?..
2 Dinin ne dindir?...
3 İman getirdiğin Peygamberin kimdir?..
Eğer ölü bu sorulara cevap verirse kabrini bu iki melek, yetmiş arşın bollaştırır. Ona Cennet müjdesi verirler:
-Hak Teâlâ seni bu cevapla sabit eylesin! diyerek ölüyü çok çok sevindirirler. Eğer ölü kâfir asıllı ise, küfür ehli ise haybetlerinden şa- şırır, kalır.
Ha?... ha?... diye doruya «bilmem dediği zaman o melekler ona ellerindeki çomaklarla vururlar. O zaman ölü feryada başlar. Se- sini insan ile cinden başka bütün hayvanlar işitir.
Böylece Hazret-i Peygamber Efendimizin bu hadisinden bilindi ki mü'minlerin kabirde Cennet nimetleri ile nimęte kavuşacakları ve kâfirlerin ise azap ile kahredilecekleri haktır ve gerçektir.
Ve edhelehul Cennete. Yani, hem de Hak Tebareke Hazretleri bin kere salåt getiren kulu Ahirette kor. Azap vermeden Cennet'e yollar. Yani getirdiği salavat-ı şerife hürmetine bütün günah ve suçlarından onu bağışlar ve mağfiret eyler. Hiç zahmet ve utançlık çekmeyip bel- ki Nebiler ve mürselin ve sadıklar, şehitler ve salihler (yâni doğru yolda yürüyenler) zümresine katar ve onlarla birlikte o da Cennet- lere girer. (Allah bütün mü'minlere bu yolu kolaylaştırsın, amin.)
Vecâet salavatühü aleyye nûrün lehű. Yâni:
- Peygamberimiz (S.A.V.) buyurmuştur ki: «- Bana o kulun getirdiği salavat, büyük bir nur kütlesi halinde gelir.
Yevmel kıyameti ales sırâti mesirete hamse mieti. Yâni: O nur beş yüz yıllık yola ışık verir. (Bu mübarek sözden anlaşılmıştır ki Sırat köprüsü gayet uzun bir köprüdür. En az üçbin yıllık yoldur. Kimi rivayetlere göre de on beş bin yıllık yoldur. Nitekim İbni Asakir Fudeyl ibni İyaz'dan şöyle rivayet eder: Bize rivayet ile geldi ki Sırat köprüsü on beş bin yıllık yoldur. Beş bin yıllık yolu yokuştur. Beş bin yıllık yolu da iniştir. Daha ziyade uzunluğuna da rivâyetler vardır. Doğrusunu Allah bilir. (Vallahü a'lem. Allahümme sellimnâ âmine bi Nebiyyikel emin.)
Ve a'tâhüllahü bikülli salâtin sallâhâ kasren fil cenneti kalle zâ- like evkesüre. Yâni:
Resûl (S.A.V.) Hazretleri buyurdu ki: «Hak Celle ve Alâ, bana bin kere salavat getiren kula, her salavat karşılığında ikram ve ihsanlarda bulunur. Bunları bana getirdiği salavatın karşılığı olarak o kulun kendisine yüce Cennetler içinde ister salāti az olsun, ister
51
52
YanıtlaSilŞERH-1 DELAİLÜ'L-HAYRAT VE ŞEVARİKİ'L-ENVAR
çok olsun bir köşk verir. Çünkü Cennetin köşk ve kasırlarına son yok- tur.
٤١٥٤ - قَلْبُ الْمُؤْمِن مِنْ خَلْوِ يُحِبُّ الحلاوة" (هب عن ابي امامة وقال منكر
YanıtlaSilخط عن أبي موسى وقال موضوع
4154- Mü'minin kalbi tatlıdır (imanın zevkine ermiştir), tatlıyı (imani esaslan) sever.
٤١٥٥- قلب ليس فيه شَيْئ من الحكمة كبَيْتِ حَرب فَتَعَلَّمُوا وَعَلَمُوا
تَفَقَّهُوا ولا تموتُوا جهالاً فَإِنَّ الله لا يُعْذِرُ عَلَى الجهل (ابن السني عن ابن عمر)
4155- İçinde hikmet bulunmayan kalp harabe ev gibidir.
Öğrenin, öğretin, fıkıh ilmini iyice öğrenin, cahiller olarak ölme- yin. Çünkü Allah cehalet özürünü katiyyen kabul etmez.
٤١٥٦ - قُلْتُ يَا جِبْرِيلُ هَلْ تَرَى رَبَّكَ قَالَ إِنَّ بَيْنِي وَبَيْنَهُ سَبْعِينَ أَلْفَ
حجاب مِنْ نُورٍ أَوْ نَارِ وَلَوْ رَأَيْتُ أَدْنَاهَا لاحْتَرَقْتُ (سمويه عن انس)
4156- Cebrail'e dedim ki: "Rabbini görebiliyor musun?" Şu cevabı verdi: "Aramızda nurdan veya ateşten yetmiş bin perde var. O perdelerin en küçük olanını görseydim bile baştan ayağa yanardım."
٤١٥٧ - قَلِيلُ التَّوْفِيقِ خَيْرٌ مِنْ كَثِيرِ الْعَقْلِ وَالْعَقْلُ فِي أَمْرِ الدُّنْيَا مَضَرَّةٌ
وَالْعَقْلُ فِي أَمْرِ الدِّينِ مَسَرَّةٌ (كر عن أبي الدرداء)
4157- Tevfikin azı aklın çoğundan hayırlıdır. Akıl (yalnız) dünya işine sarf edilirse zarar vericidir, din işinde ise mutluluk ge-
tirir.
٤١٥٨ - قَلِيلُ الْفِقْهِ خَيْرٌ مِنْ كَثِيرِ الْعِبَادَةِ وَكَفَى بِالْمَرْءِ فِقْهَا إِذَا عَبَدَ اللَّهَ
وَكَفَى بِالْمَرْءِ جَهْلاً إِذَا أَعْجَبَ بِرَأْيِهِ وَإِنَّمَا النَّاسُ رَجُلانِ مُؤْمِنٌ وَجَاهِلٌ فَلَا
تُؤْذِي الْمُؤْمِنَ وَلَا تُجَاوِرُ الْجَاهِل (طب وابن عبد البر في العلم وابو نصر غريب عن ابن عمرو)
4158- Az fıkıh, anlamadan yapılan çok ibadetten ha- yırlıdır. Kişiye anlayarak ibadet ettiği zaman, fıkıh kâfi gelir. Yalnız kendi görüşünü beğendiği zaman o kişinin cehaleti kendisine ye-
RÂMÜZÜL EHADÎS
YanıtlaSil(HADİS ANSİKLOPEDİSİ)
AHMED ZİYAÜDDİN GÜMÜŞHANEVİ
(2.CİLT)
Baskıya Hazırlayan: ARİF PAMUK
KISSALAR VE HİSSELER
YanıtlaSil"Devletim yıkılır mı?"
Yavuz Sultan Selim, Piri Mehmed Paşa ile sohbet ederken, soh- betle ilgisiz bir sual sordu:
"Allah'ın izni ile büyük fetihler yaptık. Hâdimül-Haremeyni'ş- Şerîfeyn unvanına kavuştuk. Allah bize her zaman ve her mekânda zafer lütfetti. Hazinelerimiz tepeleme altın ile doldu. Buna rağmen bu devlet yıkılır mı?"
Piri Paşa şöyle cevap verdi:
"Hünkârım! Bu sendeki hal, sendeki ruh, sendeki kararlılık, sebat ve faziler sürdükçe bir şey olma ihtimali yoktur. Velâkin to- runlarınızın zamanında Rabbin ihsân ettiği mükâfatların, nimetle- rin şükrü eda edilmez, emanetlere sahip olunmaz ve hak tevzi edilmez ise, yıkılır!"
"Nasıl?" diye tekrar sordu Yavuz Padişah.
"En çok şu üç şeyden endişe ederim" diye cevap verdi Piri Paşa...
217
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 04:32
Yavuz Bahadıroğlu
Ve devletleri yıkan sırrı tek tek saymaya başladı:
"Bir: Sadrazamlık makamı, liyakate göre değil de, menfaat kar- şılığı olarak cahil ve ahmakların eline geçerse...
"İki: Dünya malı, kalpleri işgal eder, rüşvet kapısı açılır, altın her kapıyı açar ve bu yüzden makamlar ehliyetsizlere verilirse...
"Üç: Devlet adamları, hanımlarının tesirine girer ve onların arzularına göre devleti yönetmeye başlarlarsa, bu devlet yavaş yavaş inkıraza (yıkılmaya) yüz tutar."
Piri Paşa'nın bu sözleri karşısında Yavuz bir süre suskun kaldı. Derin derin düşündü. Sonra tasalı tasalı vezirinin yű- züne baktı:
"Rabbim bizleri böyle bir akıbete dûçâr olmaktan korusun!" diye duâ etti.
Haram yemeyen ordu
Şanlı ordu Mısır'a day
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 04:34
Yavuz Sultan Selim ve Kutsal Emanetler
Yavuz Bahadıroğlu
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 04:35
oscar Yayınları
sy. 217.