MALIKU'L-MULK

Yorumlar

  1. Bismillahirrahmanirrahim

    Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

    Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.

    Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.

    Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:

    Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri

    YANITLASİL

    yuksel24 Mart 2024 15:08
    İsmail Hakkı Bursevi

    kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.

    Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.

    İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.

    Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.

    Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.

    YanıtlaSil
  2. 210

    YALANIN KÖTÜLÜĞÜ

    Anlaşılıyor ki, bir kişi yalan söylediğinde bu onun münafıklığını gösterir. Dolayısıyla her Müslüman'ın yapması gereken şey münafıklık alametlerinden uzak durmaktır.

    Yalan söylemeyi adet edinen kimse Allah katında münafik olarak ya-zılır. Böylece hem kendisinin hem de onu örnek alarak yalan söyleyenlerin günahını yüklenmiş olur.

    Semüre b. Cündüb anlatıyor:

    Resulullah (sav) bazen sabah namazlarını kıldırdıktan sonra asha-bına dönüp sorardı:

    "İçinizde bu gece rüya gören var mı?" Rüya gören olursa bunu anla-tır, Resulullah (sav) de yorumlardı.

    Bir gün sabah namazından sonra Resulullah (sav) âdeti olduğu üzere yine sordu:

    İçinizde bu gece rüya gören var mı?

    Biz, "hayır yok" deyince, Resulullah (sav), ben bu gece bir rüya gör-düm deyip, anlatmaya başladı:

    İki kişi gelip elimden tuttular ve yürü gidiyoruz dediler. Onlarla birlikte yürüdüm, nihayet düz bir araziye vardık. Burada yan yatmış bir adam vardı. Başucunda ise elinde büyük bir kaya parçası bulunan başka biri duruyordu. Bu adam elindeki taşı hızla yerde yatanın kafasına indirip, onun kafasını yarıyor ve taş yere düşüyordu. Taşı yerden alana kadar ada-mın kafası iyileşiyor o, elindeki taşla tekrar vurup kafasını yarıyor ve bu hal böyle sürüp gidiyordu.

    Bu manzarayı görünce ben dedim ki:

    Sübhanellah! Bu nedir?

    Onlar dediler ki:

    - Devam et! İleride anlarsın.

    Bunun üzerine yürümeye devam ettik. Biraz ileride sırt üstü yerde yatan bir adam gördük. Başka biri de elindeki demir makasla onun başın-da dikiliyordu. Ayakta dikilen adam, elindeki makasla öbürünün yüzünün bir tarafını ağzından başlayıp ensesine ve kafasına kadar lime lime doğ-ruyor, sonra da yüzünün öbür tarafına geçip aynı işlemi buraya uygu-luyordu. Bir yanağını kesme işlemini tamamlayana kadar öbürü iyileşiyor, tekrar kesmek üzere oraya yönelen adam bu işlemi böyle sürdürüp gidi-yordu.

    Ben yine sordum:

    YanıtlaSil
  3. TENBİHÜ'L GAFİLİN

    211

    - Sübhanellah bu ne hal böyle!

    Dediler ki:

    - Devam et! lleride anlarsın.

    Yolumuza devam ettik. Biraz sonra üst tarafı fırın ağzı gibi dar alt ta-igine ilişti ve şaşkına döndüm. İçerisi çıplak kadın ve erkeklerle doluydu. afi ise geniş olan bir binanın yanında durduk. Bir ara gözüm binanın Ansızın altlarından bir alev dalgası geliyor, onlar sıcaklığın etkisiyle çığlık atarak binanın tepesine doğru yükseliyorlar, tam binanın ağzından çık-mak üzere iken ateş alçalıyor ve aşağıya düşüyorlardı.

    Ben yine sordum:

    Sübhanellah bu nedir?

    Dediler ki:

    -Yürü ileride anlayacaksın.

    Yürümeye devam ettik. Sonunda suyu kan kırmızı akan bir nehrin kenarına vardık. Nehirde bir adam yüzüyor, nehrin kenarında da yanına birçok taş toplamış olan biri bulunuyordu. Yüzen adam arada bir kenar-daki adamın yanına gelip ağzını açıyor, o da ağzına bir taş koyuyordu.

    Ben tekrar sordum:

    Sübhanellah bu nedir?

    Dediler ki:

    - Yürü ileride anlayacaksın.

    Yürümeye devam ettik. Nihayet bir adamın yanına vardık. Bu ada-mın etrafında bir ateş yanıyor o ise, elindeki bir sopayla ateş karıştırıyor ve hiç durmadan ateşin etrafında dönüyordu.

    Ben her zamanki gibi sordum:

    - Sübhanellah! Bu ne hal.

    Dediler ki:

    - Devam et! Sonra anlarsın.

    Yürümeye devam ettik ve bir bahçeye vardık. Bu bahçe öylesine gü-zeldi ki, baharın bütün çiçeklerini barındırıyordu. Bahçenin ortasında uzun boylu bir adam duruyor, onun etrafında da o güne kadar gör-mediğim kadar çok çocuklar bulunuyordu.

    Bunları görünce ben yine sordum:

    - Sübhanellah! Bunlar da kim?

    YanıtlaSil
  4. 212

    YALANIN KÖTÜLÜĞÜ

    Dediler ki:

    Yürü yakında anlayacaksın.

    Yürümeye devam ettik. Nihayet bir ağaç gördük. Bu ağaç o güne ka-dar gördüklerimin en büyüğü ve en güzeliydi. Ağacın üzerinde yükselme-ye başladık ve yapıları altın ve gümüş kerpiçlerle örülmüş olan bir köşke vardık. Köşkün kapısının açılmasını istedik. Kapı açıldı ve biz içeri girdik.

    Biraz sonra beni buradan alıp başka bir saraya götürdüler. Burası bir öncekinden daha değerli ve daha güzeldi. Bir ara gözüme beyaz bulutu andıran parlak bir köşk ilişti.

    Yanımdakiler, "bu köşk sana aittir," dediler.

    Oraya girebilir miyim? diye sorunca; onalar, "girebilirsin, ama şimdi değil" diye cevap verdiler.

    Sonra ben kendilerine şu soruyu yönelttim:

    Bu gece çok ilginç şeyler gördüm. Gördüklerimin iç yüzünü bana anlatır mısınız?

    Anlatmaya başladılar:

    İlk gördüğün başı taşla yarılan kişi, Kur'an öğrenip de onu oku-mayan ve namaz vakitlerini uyku ile geçirip namazını terk eden kimse idi.

    Yüzünün iki tarafı demir makasla doğranan kişi, evinden çıkarken yalan söylemeye başlayıp, her tarafa yalan yayan kimse idi.

    Ağzı fırına benzeyen evde gördüğün çıplak erkek ve kadınlar, zina eden kişilerdi.

    Nehirde yüzerken gördüğün ise, faiz yiyen kimse idi.

    Ateşin etrafında koşarken gördüğün kimse, Cehennem bekçisi olan "Malik" adlı melek idi.

    Bahçenin ortasında gördüğün uzun boylu adam; İbrahim (as) etrafındaki çocuklar ise, Müslüman olarak ölen çocuklardır.

    İlk girdiğin saray, bütün mü'minlerin cennette kalacağı yerdir. İkinci girdiğin yer şehidlerin sarayıdır. Ben Cebrail'im bu ise Mikail."

    Sahabeden biri sordu:

    Müşriklerin çocuklarının ahiretteki durumu ne olacak?

    Resulullah (sav) şöyle buyurdu:

    Onlar da İbrahim (as)'in etrafında yer alacaklar."

    Buhari, 7047

    YanıtlaSil
  5. TENBİHÜ'L GAFİLİN

    213

    İslam âlimleri müşriklerin çocuklarının ahiretteki durumu ile ilgili farklı görüşler ileri sürmüşlerdir:

    Bazı âlimler, "cennetliklerin hizmetini göreceklerdir" görüşünü be-nimsemiş, diğer bir kısmı da cehenneme gideceklerini söylemiştir.

    Abdurrahman b. Abbas şöyle diyor:

    Abdullah b. Mesud'un ashabından bir kısmının bana anlattığına göre o şöyle demiş:

    Sözlerin en doğrusu Allah kelamıdır, en şereflisi de Allah'ı zikret-mektir.

    Körlüğün en kötüsü kalp körlüğüdür.

    Az olup sahibine yeterli olan mal çok olup da boşa harcanandan daha hayırlıdır.

    Pişmanlığın en kötüsü kıyamet günündeki pişmanlıktır.

    Zenginliğin en hayırlısı gönül zenginliğidir.

    İçki bütün kötülükleri kendisinde toplayandır.

    Kadınlar şeytanın tuzaklarıdır.

    Gençlik bir tür deliliktir.

    Kazançların en kötüsü faizden elde edilen kazançtır.

    Hataların en büyüğü de dilin yalanı alışkanlık haline getirmesidir.'

    Süfyan b. Ebi Husayn rivayet ediyor. Resulullah (sav) şöyle buyurdu:

    Yalan söylemek sadece şu üç yerde uygun görülebilir:

    1. Savaşta. Çünkü savaş hileden ibarettir.

    2. Birbirine dargın olan iki kişiyi barıştırmak için.

    3. Eşler (karı-koca) arasını düzeltmek için.²

    Anlatıldığına göre, tabiinden biri şöyle demiştir:

    dır. Bil ki, doğruluk, Allah dostlarının, yalan ise eşkıyanın sıfatlarından-

    Nitekim Allah (cc) konu ile ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

    هَذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْ

    Ebû Nuaym, Hilye, 1/138

    Tirmizi, 1939

    YanıtlaSil
  6. 214

    YALANIN KÖTÜLÜĞÜ

    "Bu, doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür." Bir başka ayet ise şöyledir:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

    lun." "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber o-

    Başka bir ayette de yüce Allah şöyle buyurur: وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

    "Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya. İşte kötülükten sakınan onlardır."3

    Allah (cc) başka bir ayette yalancıları kötüleyip, lanetleyerek şöyle buyurmuştur:

    قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ

    "Kahrolsun o koyu yalancılar. (Onlara lanet olsun)"4 Şu ayetle konuyu bitirelim:

    وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَى إِلَى الإسْلامِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

    "İslam'a çağrıldığı halde Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir! Allah zalimler topluluğunu doğru yola erdir-mez."5

    Maide 119

    Tevbe 19

    Zümer 33

    Zariyat 10

    Saff 7

    YanıtlaSil
  7. باب الغيبة

    GIYBETİN KÖTÜLÜĞÜ

    Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor; Resulullah (sav) ashab-ı kiram'a sor-

    du:

    أَتَدْرُونَ مَا الْغِيبَةُ؟ قَالُوا: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. قَالَ: ذِكْرُ أَحَدِكُمْ أَخَاهُ بِمَا يَكْرَهُ. فَقَالَ رَجُلٌ : أَرَأَيْتَ إِنْ كَانَ فِي أَخِي مَا أَقُولُ؟ قَالَ: إِنْ كَانَ فِيهِ مَا تَقُولُ، فَقَدْ اغْتَبْتَهُ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فِيهِ مَا تَقُولُ فَقَدْ بَهَنَّهُ

    Gıybet nedir? Bilir misiniz?

    Orada bulunanlar, "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" diye cevap verdi-

    ler.

    Bunun üzerine Resulullah (sav) şöyle anlattı:

    Müslüman kardeşini onun hoşlanmayacağı şekilde anman gıybet-

    tir.

    Soruldu:

    Ey Allah'ın Resûlü, söylediğimiz özellik o kardeşimizde bulunu-yorsa yine de gıybet olur mu?

    Resulullah (sav) buyurdu:

    YanıtlaSil
  8. اشارات الالي

    سوره بقره (١٤-١٥)

    وكذا روا می افاده البدن اسم فاعل صبغه سيال (مُسْتَهْرُونَ ) دیداری، مؤمله قانو باید قاری استهزاتك دائمى وصفتارى ولود، بالآخره عارض اولمن صفتارى او لما ديفه اشار تدر ) الله يستهزئ بھو ( یعنی الله او نارى استهزا ديبور. بو جمل نك اولكى حمل الره

    عطف ابدیلم به رن عطفز ذكر ايد يا منك اسبابي :

    اگر عطف المن اول ایدی با (انما نحن مستهزون ( حمله سنه عطف اولوردی نوار بو حمله نك ده أنا مَعَكُمْ ) حمله من تأكيد اولمرسى كان بدر. وبا (انا مَعَكُمْ) جملہ نہ عطف اولوردی بودخی تو جمله نك او نارك سوزلرندن دى اولد يغنى اقتضا در ویا (قالوا) عطف أو لا جقدي. او وقت، اللهك اوزاره اولان استهرامی، خلوت زماني له مقید اولا جقدي. حالبوكه اللهك استهزای دا میدر. و یا خود (و اذا لقوا) جمله سنه عطف یا پیلا جقدی بوایه هر ايکی طرف ن، یعنی معطوف و معطوف عليهدون مقصد به اول دینی است الزام اید. حالوکه برنجی جمله عمله رینی بیان اید. ایک نجی جمله جزایری حقنده در. ديمك محذور، مناسب به معطوق علیه بولو نماد يفندن، مستأنفه اولارق، يعني ما قبليله باغلى او لما يار من مقدر بر سؤال جواب

    فیلمشدر

    اوت، منافقارك فذالفی و کوتولگی اویله به در جریه بالغ اولمشدركه، هالكرينه واقف اولان هر روع. عجبا بويله فنا اولا نارك جزای نه در؟ وجزالری ویریلم به جامی؟ دیه صور صفه مجبور اولور ایشته قرآن کریم ( اللهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ ) جمله سیاه تو مقدر سؤال جواب وير مشدر. ديماك بوحمله ناك

    استينافي، عطفندن داها محمدر.

    موكره مقامك اقتضا سيله، او نارك استهز الرينة قارشو مؤمنلرك مقابله ده بولوغه لری ایجاب ایدر که جناب حقك مقابله ده بولوغه می مؤمنارك تشويقته و ترحمار ينه اشارت اول ایفی کی منا فقاري ده استهزا التمكين زجر و منع ايتمان ایجوندر. زیرا استنادلرى علام الغيو به اولا نام.

    استهزا البديله مزلي.

    موكره جذاب مقل تنكيل و تعذيبني استهزا ايام تعبير امك، شأنه الوهية باقيما ديفندن، استهزاناك

    لازمي اولان تحقير اراده ايد يا مشدد.

    44

    YanıtlaSil
  9. علام الغيوب

    Allam-guyûb: Bütün gizlilikleri bilen (Allah)

    عارض

    Anz: Sonradan olan

    بيان

    Beyan: Açıklama

    بالاخره

    Bilahire: Sonra, sonradan

    خلوت

    Halwet: Yalnız kalma

    استهزا

    İstihza: Alay etme

    استلزام

    İstilzam: Gerektinne

    استينافي

    istinaf: Sorulmadan cevab verme

    كذا

    Keza: Bunun gibi

    معطوف

    Matuf: Dayandırılan

    مَعْطُوفٌ عَلَيْة

    Matafun aleyh: Bir edátla kendisine bağlanılan kelime veya cumle

    مخذون

    Mahzür: Sakınca

    ما قبل

    Makabl: Ondeki, geçmiş

    منع

    Men : Yasaklama

    مقابلة

    Mukabele: Karşılık verme

    مُقدَّرْ

    Mukadder: Sözün gelişinden anlaşılan

    مقيد

    Mukayyed: Bağlı

    مستأنقه

    Müste'nife: Muhtemel bir suale cevab verdiği için önceki cümlelere bağlı olmayan cumle

    شَأْنِ الوهيت

    se'n-i ulahiyet: İlâhlığın gereği, håli

    تعذيب

    Tazib: Azab etme

    تنكيل

    Tenkil : İbretlik cezá

    ترخه

    Terahhum: Merhamet etme,

    زين

    Zecir: Yasaklama, zorlama

    YanıtlaSil
  10. 99, 14-17

    Ve keza, devamı ifade eden ism-1 fail sigastyla demeleri, mü'minlere karşı yaptıkları istihzanın daimi bir sıfatları olup, bilähire arız olmus sıfatları olmadığına işarettir. اللمة يشتهرى بعة Yani, "Allah onları istihzā ediyor." Bu cümlenin evvelki cumlelere atfedilmeyerek atıfsız zikredilmesinin esbabı

    Eğer atfedilmiş olsa idi, ya الما أن مستغروت cümlesine atfolurdu. Bu ise

    bu cümlenin de إلا معكة cümlesine te'kid olmasını icab eder. Veya معةcümlesine ya atfolurdu. Bu dahi bu cümlenin onların sözlerinden biri olduğunu iktizá eder. Veya atfolacaktı. O vakit, Allah'ın onlara olan istihzāsı, halvet zamanıyla mukayyed olacaktı. Halbuki Allah'ın istihzásı daimidir. Veyahud والقوا cümlesine atıf yapılacaktı. Bu ise her iki taraftan, yani ma'tûf ve ma'tüfun aleyhden maksadın bir olduğunu istilzâm eder. Halbuki birinci cümle amellerini beyân eder. İkinci cümle cezaları hakkındadır. Demek mahzûrsuz, münasib bir ma'tüfun aleyh bulunmadığından, müste'nife olarak, yani makabliyle bağlı olmayarak mukadder bir suåle cevab kılınmıştır.

    Evet, münafıkların fenâlığı ve kötülüğü öyle bir dereceye bâliğ olmuştur ki, hållerine våkıf olan her ruh, "Acaba böyle fenâ olanların cezası nedir? Ve cezaları verilmeyecek mi?" diye sormaya mecbür olur. İşte Kur'ân-ı Kerim اللهُ يَسْتَهْزِئُ بية cümlesiyle şu mukadder suale cevab vermiştir. Demek bu cümlenin istînafı, atfından daha mühimdir.

    Sonra makamın iktizâsıyla, onların istihzâlarına karşı mü'minlerin mukābelede bulunmaları icab ederken Cenâb-ı Hakk'ın mukābelede bulunması, mü-minlerin teşvikine ve terahhumlarına işaret olduğu gibi, münafıkları da istihzâ etmekten zecir ve men' etmek içindir. Zira istinadları Allâmü'l-Guyûb'a olanlar, istihză edilemezler.

    Sonra Cenâb-ı Hakk'ın tenkil ve ta'zibini istihzá ile ta'bir etmek, se'n-i ulûhiyete yakışmadığından, istihzanım lâzımı olan tahkîr iråde edilmiştir.

    YanıtlaSil
  11. 256

    İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    rak onların da, örnek tutulması gerekeceğine işaret buyurmuştur. (4)

    Fitrat Sünnetleri:

    Hüda ve Zevâid Sünnetlerinden bazılarını içine alan ve Fitrat

    Sünneti diye anılan bir takım Sünnetler de vardır. Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre: Peygamberimiz, şöyle buyurmuş-

    lardır: «On şey vardır ki, bunlar, Fıtrat'tan, Fitrat ve tabiat îcâbın-dandır:

    1. Bıyık kesmek,

    2. Sakal salmak,

    3. Misvåk tutunmak,

    4. Buruna su çekmek,

    5. Tırnakları kesmek,

    6. Parmak aralarını yıkamak,

    7. Koltuk altı kıllarını gidermek,

    8. Kasıkları tıraş etmek,

    9. Su ile tahåretlenmek,

    10. Suyu ağızda çalkalamak.» (5)

    Hadis'in, Ammâr b. Yasir tarafından rivâyet edilen şeklinde Pey-gamberimiz, şöyle buyurmuştur:

    «1. Suyu ağızda çalkalamak,

    2. Buruna su çekmek,

    3. Bıyık kesmek,

    4. Misvâk tutunmak,

    5. Tırnakları kesmek,

    6. Parmak aralarını yıkamak,

    7. Koltuk altı kıllarını gidermek,

    8. Kasıkları tıraş etmek,

    9. Sünnet olmak,

    10. Edeb yerine su serpmek.. Fıtrattan, Fitrat îcâbındandır.» (6)

    (4) Vakıdî Megazi c. 3, s. 1016, Beyhakiden naklen c. 3, s. 9, Ebülfida Sire c. 4, s. 24, İbn-i Hamza İbn-i Kayyım. Zådülmaad Elbeyan c. 1, s. 165

    (5) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 137, Müslim Sahih c. 1, s. 223, Ebû Da-vud Sünen c. 1, s. 14, Tirmizi Sünen c. 5, s. 91-92, İbn-i Mâce - Sünen c. 1, s. 107

    (6) Ahmed b. Hanbel - Müsned c. 4, s. 264, İbn-i Mace - Sünen c. 1, s. 107

    YanıtlaSil
  12. PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET

    257

    Ebû Hüreyre'nin rivayet ettiği Hadis'de de, Sünnet olmak, Fitri ve tabii beş Sünnet'ten biri olarak gösterilmiştir. (7)

    Fitrat: yaratmak mânâsına ise de, burada, Peygamberlerin, uy-mamiz emr olunan Sünnetleri demektir. (8)

    Başka bir deyişle: Fitrat, bütün Peygamberlerin benimsedikle-ri, Şeriatların üzerinde birleştikleri eski bir Sünnet'tir.

    Sanki, bu Sünnet, Cibilli ve tabîî bir şey olup insanlar, bunun üzerine yaratılmışlardır. (9)

    Fitrat Sünnetleri üzerine şöyle bir açıklama da, yapılmaktadır: «Bedende, Hadislerden alınmış on iki Sünnet vardır.

    Bu Sünnetlerden beşi, baştadır:

    1. Suyu ağızda çalkalamak,

    2. Buruna su çekmek,

    3. Misvâk tutunmak,

    4. Bıyık kesmek,

    5. Başın saçını ayırmak, Sünnetlerden, yedisi de, şunlardır:

    1. Sünnet olmak,

    2. Kasıkları tıraş etmek,

    3. Edeb yerine su serpmek,

    4. Koltuk altı kıllarını gidermek,

    5. Tırnakları kesmek,

    6. Parmak aralarını ve üstlerini yıkamak,

    7. Tırnak altı kirlerini temizlemek.

    Resûlullâh Aleyhisselâma Vahy'in gelmesi geciktiği sıralarda, Cebrail Aleyhisselâm inince (Üzerinize nasıl inelim ki sizler, ne par-mak araları, kulak kıvrıntıları gibi kir toplanan yerlerinizi yıkayor, ne tırnaklarınızın altındaki kirleri gideriyor, ne de, Misvâkle dişle-rinizi temizleyorsunuz?!

    Bunları, Ümmetine emr et!) demişti.» (10)

    Abdullah b. Ömer'in bildirdiğine göre: Peygamberimiz, Sakal ve Bıyık hakkında şöyle buyurmuştur :

    (7) Mâlik Muvatta' c. 2, s. 921, Abdurrezzak Hanbel Müsned c. 2, s. 229, 239, Buhari c. 1, s. 221, 222, Ebû Davud Sünen c. 4, Nesaî Sünenc.1,s. 14-15, c. 8, s. 181, İbn-i Mâce Musannef c. 2, s. 174, Ahmed b. Sahih c. 7, s. 56, Müslim Sahih s. 84, Tirmizî Sünen c. 5, s. 91, Sünen c. 1, s. 107

    (8) İbn-i Esîr Nihaye c. 3, s. 457

    (9) Bedrüddînülaynî Umdetülkarî c. 22, s. 45

    (10) Ebû Talibülmekki Kutülkulub c. 2, s. 290-291

    İ. T. Medine Devri XI/F: 17

    YanıtlaSil
  13. 236

    MECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE

    Meselâ, meskûkat-ı hâlisaya kefil olup da mağşûş akçe ile te'. diye etse asîlden meskûkat-ı hâlise alır ve bilâkis mağşûş sikkeye kefil olup da meskûkat-ı hâlisa ile te'diye eylese asîlden mağşüş sikke alır; kezalik şu kadar kuruşa kefil olup da sulhan bazı eşya i'tasile te'diye eylese asîlden kefil olduğu mikdar akçeyi alır, amma bin kuruşa kefil olup da sulhen beşyüz kuruş ile te'diye eylese asil-den beşyüz kuruş alır.

    Akd-ı muâvaza zimnında bir kimse birini aldatmış MADDE 658 olsa zararına zâmin olur.

    Meselâ, bir kimse bir arsa iştirâ edip de üzerine bina yapıldık-dan sonra müstehik çıkıp da zaptolunsa müşteri bâyi'den arsanın kıymetini aldıkdan başka binanın hîn-i teslimindeki kıymetini dahi alır.

    Kezalik, bir kimse ehl-i sûka işbu sağir oğluma mal satınız ana ticaret için izin verdim dese ve badehu ol çocuk başkasının olduğu meydana çıksa ehl-i sûk ol çocuğa satmış olduğu malın ak-çesini ol kimseden mutâlebe eder.

    BAB-I SALİS

    Kefâletden berâet hakkında olup üç fasıl havidir.

    FASL-I EVVEL

    Bazı zavabıt-ı umumiyye beyanındadır.

    MADDE 659 Mekfül-ün-bih gerek asîl ve gerek kefil tarafından mekfül-ün-lehe teslim ve ifa olundukda kefil kefâletden beri olur.

    MADDE 660 Mekfül-ün-leh kefili ibra ettim yahut kefil tarafın-da hakkım yokdur dese kefil beri olur.

    MADDE 661 Kefilin beraetinden asilin beraeti lâzım gelmez.

    MADDE 662 Asilin beraeti kefilin beraetini mucib olur.

    FASL-I SANI

    Kefâlet binnefs'den beraet hakkındadır.

    MADDE 663 Kefil mekfül-ün-bihi şehir ve kasaba gibi muha-sama mümkün olan yerde mekfül'ün-lehe teslim ettikde mekfül'ün-leh gerek kabul etsin ve gerek kabul etmesin kefil kefaletden beri

    YanıtlaSil
  14. KİTAB'ÜL KEFALE

    237

    olur. Fakat bir belde-i muayyenede teslimi şart edilmişse başka bel-dede teslimle kefaletden beri olmaz.

    Ve meclis-i hâkimde teslim etmek üzere kefil oldukda sokakda teslim ile kefaletden beri olmaz. Fakat zabit huzurunda teslim etse beri olur.

    Talibin talebi üzerine mekfül-ün-bihi mücerret tes-MADDE 664 lim ile kefil kefaletden beri olur. Amma talibin talebi olmaksızın teslim ettikde bihükm-il-kefale teslim etdim demedikçe beri olmaz.

    Filân gün teslim etmek üzere kefil olup da ol gün-MADDE 665 den evvel teslim ettikde mekfül-ün-leh kabul etmese bile kefil ke-faletden beri olur.

    MADDE 666 Mekfül-ün-bih fevt oldukda kefil kefaletden beri olduğu gibi kefilin kefili varsa o dahi beri olur.

    Kezalik kefil fevt olsa kendi kefaletten beri olduğu gibi kefili varsa o dahi beri olur.

    Amma mekfül-ün-lehin vefatiyle kefil kefaletden beri olmayıр vârisi mutalebe eder.

    FASL-I SALİS

    Kefalet bi'l-maldan beraet hakkındadır.

    MADDE 667 - Dâin fevt olup da medyûn ana münhasıran varis ol-sa kefil kefaletden beri olur.

    Ve eğer dâinin başka vârisi dahi varsa kefil yalnız medyûnun hissesinden beri olup diğer varisin hissesinden beri olmaz.

    MADDE 668 Kefil yahut asil borcun bir mikdarı üzerine dâyin ile musalâha ettiklerinde eğer ikisinin ya asilin beraeti şart edil-miş yahut hiç bir şart dermeyan edilmemişse ikisi dahi beri olur.

    Ve eğer yalnız kefilin beraeti şart edilmişse yalnız kefil beri olup tâlib dahi muhayyer olur. Dilerse mести-i deynini asilden ve dilerse bedeli sulhu kefilden ve bakîsini asilden alır.

    MADDE 669 Kefil mekfül-ün-lehi birinin üzerine ihale edip mek-fül-ün-leh ve muhal-ün-aleyh dahi kabul etse hem kefil ve hem de mekfül-ün-anh beri olur.

    MADDE 670 Kefil bilmalın vefatında mâl-ı mekfül-ün-bih tereke-sinden mutâlebe olunur.

    YanıtlaSil
  15. 724

    HADIS-1 ŞERİFLER

    وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : دَعْوَةُ المَرْهُ الْمُسْلِمِ لأَخِيهِ بِظَهْرِ الغَيْبِ مُسْتَجَابَةٌ ، عِنْدَ رَأْسِهِ مَلَكُ مُوَكَّلْ كلما دعا لأخيه بخير ، قال الملك الموكل : آمين ، ولك بمثل ذلك .

    ( رواه مسلم عن أبي الدرداء )

    5) Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

    «Müslüman bir kimsenin, -din- kardeşine gıyaben yaptığı dua makbuldür. Baş ucunda tevkil edilen bir melek bulunur.

    -Din- kardeşine yaptığı her duada o melek şöyle der:

    Amin.. Yaptığın duanın bir misli de sana..>>>

    Dualar, daha ziyade gıyaben yapılmalıdır.. Yüz yüze yapılan duala-ra riya karışabilir..

    Ravi: EB'UD-DERDA'dan r.a. naklen MÜSLİM.. Menkıbeleri, 5. ve 9. Hadis-i Şerifte..

    الدرس التاسع والثلاثون في السلام وآدابه

    ١-٢ قال تعالى : يا أيها الَّذِينَ آمَنُوا لا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وتُسَلَّمُوا على أهلها .

    وقال تعالى : وإذا حيتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا .

    OTUZDOKUZUNCU DERS

    SELÂM VE EDEBLERİ

    1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

    <>>

    *

    ** Bu Ayet-i Kerime bize izinsiz, önceden müsaade istemeden herhangi tanıdık birinin evine girmeyi yasak kılar.. Bilhassa orada ünsiyet yapdah olmadı için selamlaşmayı da gerekli sayar..

    NUR suresinin 27. âyetidir.

    YanıtlaSil
  16. VE VAAZ ÖRNEKLERİ

    725

    2) Ve şöyle buyurdu:

    «Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha iyisi ile ya da ay-nm ile mukabele ediniz..>>>

    ** Müslümanların birbirlerine selâm vermesi mutlaka gereklidir. Ver-mekte olduğumuz malum selamın kısaca manası budur: - Dünya ve akirette daima her türlü selâmet sizlere olsun.. NISA suresinin. 86. âyetinden..

    وروى الشيخان عن عبد الله بن عمرو رضى الله عنهما أن رجلا سأل رسول الله صلى الله عليه وسلم : أى الإسلام خير ؟ قال : تطعيم الطعام ، وتقرأ السلام على مَنْ عَرَفَتْ وَمَنْ لم تَعْرِفْ .

    ۳

    3) ABDÜLLAH b. AMR'dan r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM ri-vayet ediyor:

    Biri Resûlüllah'a S.A. şöyle sordu:

    İslamın hangi ameli- hayırlıdır?..

    Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

    <<>

    **

    Selâm verebilmek için herhangi bir kimsenin müslüman olduğunu an-lamak kâfidir. Devamlı arkadaşlık ve ahbablık şart değildir. Bir rivaye-te göre: Yalnız tanıdığa selâm vermek, kıyametin alâmetidir.

    *

    Ravi menkıbeleri, 2. 5. ve 465. Hadis-i Şerifte..

    الدرس الأربعون في الزكاة

    ۲۰۱ قال الله تعالى : وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَآتُوا الزكاة .

    وقال تعالى : خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِم صَدَقَةٌ تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِمْ بِهَا .

    YanıtlaSil
  17. 254

    F

    fa Arapçada (1) harfi

    famatf فاي مطف: Arapçada iki kelime veya cümleyi bir birine bağlayan (1) harfi fatal (faal) devamlı iş yapan, çok iş yapıcı

    çok iyi bilip sürekli iş yapıcı (Allah c.c.) fatal Hallak فعال حلاق : her geyi sürekli yaratan ve sürekli iş yapıcı olan. (Allah c.c.) fa'al-i

    fatal-i limayürid فعال لما يريد : her dilediğini ya pan (Allah c.c.)

    faalane فما لأنه : faal şekilde, sürekli iş yaparak, çok çalışarak

    fable )1( تعالت : failler, çalışanlar, işleri yapan lar

    fatalin lima yürid فعالون ليما بوريد : )bak limayûrid)

    faaliyet فعالیت : calışma, iş yapma, iş görme

    faaliyet-i daime فعالیت دائمه : devamlı faaliyet, devamlı yapılan işler

    faaliyet-i hakimane فعالیت حکیمانه : bir çok gaye ve faydalar gözeterek yapılan işler

    faaliyet-i hakimane, basirane, rahimane فعالیت حکیمانه ، بصیرانه، رحیمانه : bir çok gaye ve fayda-

    ları gözeterek (hakimane), olmuş ve olacak veya gizli ve açık her şeyi görerek (basirane), varlıklara acıyıp onları kollayarak (rahimane) yapılan işler

    faaliyet-i hakime (hakimiye( فعالیت حکیمه : bir çok gaye ve faydalar gözeterek iş görme

    faaliyet-i harika فعالیت خارقه : harika faaliyet, olağanüstü işler yapma

    faaliyet-i hayret-nümâ فعالیت حیرت نما : hayret verici faaliyet, yapılan hayret verici işler

    faaliyet-i İlahiye فعاليت إلهيه : İlahi faaliyet, Al-lah (cc) tarafından yapılan ve yürütülen is ler

    faaliyet - Kudret فعالیت قدرت : Allah'ın (cc) guc ve kuvvetiyle yapılan işler

    niteliğinde işler faaliyeti muciz-numa فعالیت معجز نما : mucize

    faaliyet-i müdhişe فعالیت مدهشه : dehşetli faali -

    yet, hayret verici işler

    faaliyet-i müstevliye فعالیت مسئولية: here kapsayıcı ve yaygın nitelikte işlerin yapılıp yürütülmesi

    faaliyet-i Rabbaniye Rab'be ait faaliyet, her şeyin sahibi ve terbiyecisi olan Allah (c.c.) tarafından yapılıp yürütülen işler aalive

    faaliyet-i Rububiyet فعالیت ربوبیت : Rububiyet faaliyeti, her şeyin sahibi ve terbiyecisi sıfa tıyla Allah (c.c.) tarafındanapılıp yürütülen işler

    falal Allam فعال علام : her şeyi her bakımdan

    faaliyet-i sermediye فعالیت سرمد به : ebedi faali yet, kesintisiz ve son bulmaz (sosuz) nitelik-teki işler

    faaliyetkarane فعالیت کارانه: faaliyet göstere-faal-irek, iş yaparak, hareketli olarak

    faaliyetsiz فعاليتز : hareketsiz, iş görmez hal-

    de, durgun

    fabrika فابريقه : sürekli mal üretimi yapan kar-maşık yapıda teknik kuruluş, endüstri kuru-luşu

    fabrika-i acibe فابريقة عجيبه : hayret verici fab-

    fabrika-i askeriye فابريقة عسكريه : askeri fabrika ordunun ihtiyacı olan silâh, mühimmet, araç ve gereçlerin üretildiği fabrika

    fabrika-i dimağiye فابريقة دماغيه : beyin fabrika-fabrika gibi çok karmaşık yapısı olan beyin

    çok karmaşık ve çok büyük yapıda bir fabri-fabrika-i kainat فابريقة كائنات : kainat fabrikası, kaya benzeyen kâinat

    fabrika-i muazzama فابريقة معظمه : büyük fabri ka

    fabrikatör فابريقاتور : fabrikacı, fabrika sahibi

    facia فاجعه : çok acıklı olay, büyük musibet, bü-yük belå, åfet

    facir 1 : فاجر.günahkâr 2.ahlaksız, kötü

    tün nitelikler, erdem. (ilim, iman, cömertlik, hikmet gibi güzel nitelikler( fadi (fadil( فضل : fazl fazilet, övgüye değer üs-iyilik, yardım, namus, hüner, adalet, cesaret,

    YanıtlaSil
  18. hikmet gibi güzel nitelikler.)

    YanıtlaSil
  19. fahir (fahr)

    255

    fahir (fahr( فخر : övünme, iftihar

    fahir(e( de, övünmeye değer 3.parlak, güzel 1: فخيره.övünen 2.övünülecek değer-

    fahirlenmek فخیر لنمك 1 فخير.vunmek 2.gururlan-mak, böbürlenmek, kendini beğenmek

    fahirli فخرلی : gururlu, övüngen, kendini be ğenmiş

    fahiş فاحش aşırı çok fazla, ölçüyü aşan 2.çir-kin, ahlâk dışı

    fahişe فاحشه : namusunu korumayan, iffetsiz kadın, ahlaksızlık yapan kadın; genelev kadı-m

    fahişehane فاحشه خانه : fahişeler evi, genelev

    fahl فحل : canlının erkek cinsi

    fahm فحم : kömür, karbon

    fahm olmak فحم اولم : kömürleşmek

    fahr فخر : övünme, iftihar (bak. fahir(

    fahr-i alem فخر عالم : )bak fahr-i alem(

    fahr-lalem فخر عالم : bütün dünyanın kendisiy-le övündüğü (iftihar ettiği) en değerli insan (Hz. Muhammed a.s.m.)

    fahr-i alemin فخر عالمين : Bütün varlıkların kendisiyle şeref duyup övündükleri zât. (Hz. Muhammed a.s.m.)

    fahr-i beşer فخر بشر : insanlığın kendisiyle övündüğü en değerli insan (Hz. Muhammed a.s.m.)

    fahr-i cihan فخر جهان : dünya ve kainatın ken-disi ile övündüğü (iftihar ettiği) en değerli insan. (Hz. Muhammed a.s.m.)

    fahr-i kainat فخر كائنات : Kainatın kendisi ile övündüğü en değerli insan. (Hz. Muhammed a.s.m.)

    fahr-i risalet فخر رسالت : Peygamberlik maka-mına şeref kazandıran zât. (Hz. Muhammed a.s.m.)

    fahr-i rusûl فخر رسل : geçmiş bütün peygam-berlerin kendisi ile övündüğü zât (Hz. Mu-hammed a.s.m.)

    fahr-ül alemin فخر العالمين : )bak. Fahr-ı âlemin(

    fahr u gurur فخر و غرور : övünme ve gururlan-ma. (kendini beğenme)

    fahr-ül islam 1 : فخر الإسلام.İslam dünyasının kendisi ile şeref duyup üvündüğü zât (Hz. Muhammed a.s.m.) 2-Mâverâünnehrde yeti-şen Hanefi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Ali bin Muhammed bin Hüseyin bin Abdülkerîm

    YanıtlaSil
  20. 55

    faide-i mânevi(ye)

    bin Mûså bin Îså bin Mücahid-en-Nesefi el-Pezdevidir. Künyesi Ebül-Hasandır. Fahr-1-İslâm lakabıyla meşhur oldu. 1009 (H.400) yılları civarında İran'ın Pezde (veya Bezde) şehrinde doğup büyüdüğü için, Pezdevi diye de tanınmıştır.

    Babası Muhammed, Semerkand ve Buhârâ kâdılığında (hâkimliğinde) bulunmuş, son-ra vazifeden ayrılarak Pezdeye yerleşmiştir. Kardeşi Muhammed bin Muhammed el-Pez-devi de, Måverâünnehrde Hanefi âlimlerinin en büyüklerindendir ve Sadr-ül-İslâm lakabı ile meşhur olup, kitapları kolay anlaşıldığın-dan, Ebül-Yüsr diye künyelenmiştir. Fahr-ül-İslâm Pezdevi de; kitaplarının zor anlaşılması sebebiyle, Ebül-Usr künyesiyle meşhûr oldu ve birçok eser yazdı. 1089 senesi Receb ayının beşinde Keşş denilen yerde vefat etti. Kabri Semerkanttadır.

    fahr-ülmürselin فخر المرسلين : peygamberlerin kendisi ile övündükleri zát (Hz. Muhammed a.s.)

    fahretmek فخر إيتمك : övünmek, iftihar etmek

    fahre girmek فخره گیرمك :ünmek, gururlan-mak, yaptıklarını beğenip övünmek

    fahr makamı فخر مقامی : övünme hali

    fahri 1 : فخری.ucretsiz, karşılıksız 2.şeref ve övünç niteliğinde

    fahırlanmak فخير لتمك : övünmek, böbürlen-mek, kendini beğenmek -fahr-ı deveran: dev-rin övüncü, devrin iftiharı

    Fahreddin-i Râzi فخر الدين راضى : h. 544-606; m.

    1149. 1209) büyük tefsir ve kelâm âlimi. Mefa-tih-ül-Gayb adlı büyük tefsiri, "Tefsir-i Kebir" adıyla 8 cilt olarak Türkçeye tercüme edilmiş kaynak bir tefsirdir. (İstanbul: 1307. 1308 Hic. Mi: 1889-1890) Gazali'nin sağlam ve sistemli bir dinî ilim haline getirdiği kelâm ilmini daha da sağlamlaştırmıştır. Bu sahada yazdığı baş-lıca eserleri: El-Erbain fi Usûl-üd Din, El-Mu-hassala, Nihayet-ül Ukul, El-Metalib-ül Aliye. Felsefe ve tabiat ilimleri alanında da önemli eserleri vardır

    Mütezile mezhebine karşı büyük mücadele-leri olmuştur. Düşmanları tarafından zehir-lenerek öldürülmüştür. (Rahmetullahi aleyh)

    faide فائده : fayda

    faide-i hilkat فائدة خلقت : yaradılıştaki fayda

    faide-i mânevî(y( فائدة معنوی : manevî fayda

    F

    YanıtlaSil
  21. целен (use) uzinəqwedsad

    TARİHTE BUGÜN

    -1945-Endonezya bağımsızlığını ilân etti.

    1967 - Bediüzzaman'ın

    talebelerinden Emin Çayırlı (Çaycı Emin Ağabey) vefat etti.

    1978 - İran'da Şah

    rejimine karşı iç savaş başlatıldı.

    1999 - Gölcük Depremi.

    17 CUMARTESİ

    SATURDAY

    AĞUSTOS

    AUGUST

    BİR AYET

    Allah size yolun doğrusunu ve kolayını göstererek yükünüzü hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf olarak yaratılmıştır.

    Nisa Suresi: 28

    BİR HADİS

    Yemeklerinizi takva sahiplerine yediriniz. İyiliklerinizi mü'minlere yapınız.

    İbni Ebi'd-Dünya

    Evet bir kavun çekirdeğini halk eden zat, bilbedahe kavunu halk edendir; ondan başkası olamaz.

    Şualar

    HICR 12 SAFER 1446 BUMI- 4 AĞUSTOS 1440

    HIZIR: 104-GÜN: 230 KALAN: 136-GÜN. KIS.: 2 DK

    YanıtlaSil
  22. 2025 BEDIUZZAMAN

    TARİHTE BUGÜN

    1920 - İkinci Düzce İsyanı

    başladı.

    - 1648-Sultan İbrahim hål edildi; IV. Mehmet (Avcı) tahta çıkarıldı.

    AĞUSTOS

    07

    PERŞEMBE

    13 1447

    RUMI: 25 TEMMUZ 1441

    HIZIR: 94

    BİR AYET

    Allah'ın kudreti her şeye galiptir ve her işi hikmet iledir.

    Bakara: 228

    BİR HADİS

    Allah bir topluluğa azap vermek istediğinde o azap bütün fertlerine isabet eder. Sonra da o amellerine göre diriltilirler.

    Buharî, Fiten: 19

    Sırr-ı imtihan ve hikmet-i teklif iktiza eder ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı elinden alınmasın. Eğer gayet bedihî bir surette olsa, o vakit aklın ihtiyarı kalmaz.

    Mektûbât

    İmsak Güner Öğle Hindi N

    YanıtlaSil
  23. MES'AD ERBILI

    HAZRETLERİNDEN HİKMETLİ SÖZLER

    HER YERİ SARAN MUHABBET ATEŞİ!

    M. Es'ad Erbili Hazretleri, Rasû-lullah Efendimiz'e mu-habbet ateşiyle öyle yanmıştı ki, her nereye baksa o ateşle kuşatılmış görüyordu. Yüksek bir hissiyâta tercüman olan bazı beyitleri şöyledir:

    Tecellâ-yı cemâlinden habîbim nev-bahâr âteş! Gül âteş, bülbül âteş, sümbül âteş, hâk ü hâr âteş!

    "Habibim, Sen'in güzelliğinin tecellî ederek ortaya çıkmasından dolayı, Sana âşık olan ilkbahar dahî ateş kesilmiş! Gül ateş, bülbül ateş, sümbül ateş, toprak ve diken bile aşk ateşi içinde..."

    Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışkı gasletmek?!. Cesed âteş, kefen âteş, hem âb-ı hoş-güvâr âteş!

    "Bu kadar ateş içinde aşk şehîdini gasletmek ne mümkün?!. Zira ceset ateş, kefen ateş, tatlı su bile ateş kesilmiş!"

    Ben el çektim safâ-yı hâtır u ârâm-1 cânımdan, Safâ âteş, cefâ âteş, firâr âteş, karâr âteş!

    "Ben gönlümün safâ bulup rahata kavuşması arzusundan vazgeç-tim. Zira safâ ateş, cefâ ateş, kaçmak ateş, kalmak ateş!"

    Ne yapsam bu dil-i mahzûnu mesrûr eylemem şâhım, Gam âteş, gam-güsâr âteş, temennâ-yı mesâr âteş!

    "Sultanım! Ne yapsam bu mahzun gönlümü sevindiremem! Zira dert ateş, dert ortağı ateş, hattâ sevinme arzusu bile ateş!"

    YanıtlaSil
  24. ENEMÜZE HIDAYETREIBERLERİ

    HER ZERRE GÜL OLMALI

    -Cenâb-ı Hak kalp gözünüzü nurlandırsın!

    Nasıl ki gül yaprağının her noktasında gülsuyu mevcut ise, aynen onun gibi sizin kıymetli vücudunuzun her zerresini de muhabbet ve dâimî zikrin hoş kokusuyla güzelleştirsin!

    (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 100, no: 69)

    HER ZERREYİ YIKAMALI

    Letâiflerin hepsi tasfiyeye muhtaç olduğundan, bir Hak yolcusunun, sırasıyla bütün latîfelerini zikre alıştırması zarûrîdir.

    Bir insana gusül gerektiğinde nasıl vücudunun her yerini, hattâ her noktasını yıkaması lâzım ise;

    ➤Gönül âlemini tasfiye etmek isteyen bir kişinin de bütün letâifleriyle, hattâ vücudunun her zerresiyle zikretmesi zarûrîdir.

    (M. Es'ad Efendi, Mektůbât, s. 140, по: 112)

    ŞERIAT VE TARIKAT

    Zâhirimizi tezyîn etmek için Efendimiz 'in hassas ve temiz şerîatine,

    Gönlümüzü temizlemek için de yine Efendimiz'in koyduğu (kalbî) esaslara, yani tarîkat-i aliyyeye ittibâ etmek lâzımdır. (M. Es'ad Efendi, Mektůbåt, s. 86, no: 55)

    320

    YanıtlaSil
  25. ADIM

    Gücünüzün yettiği kadar azimetler-le amel ediniz! Bir şeyin tamamı elde edilemiyor diye, bütünüy-le terk edilmesi gerekmez. Hak dostlarının çok kıymetli sözlerin-den biri şöyledir:

    «Allah'a giden yollar, Rasûlullah Efendimiz'in izini adım adım takip edenlerden başkasına kapalıdır.>>>

    Asıl iş; benliği yok etmek, çok gayret göstermek, ahde vefâ ve mev-cuda kanaat etmektir. (Es'ad Sahib, Buğyetü'l-Vâcid, s. 81, no: 5)

    SIRATTAN GEÇMEK

    Sırat köprüsü kıldan ince, kılıç-tan keskindir. Dünya hayatın-da İslâm'ı yaşamak da böyledir. İslâm'ı tam olarak yaşamaya gayret etmek, Sırat köprüsün-den geçmek gibidir.

    Burada nefse karşı mücadele güçlüğüne katlananlar, orada Sırat'ı kolay ve rahat geçeceklerdir.

    ➤İslâm'a uymayan, hevâ ve heveslerine düşkün olanlar ise, Sırât'ı geçerken çok büyük zorluk ve meşakkatlerle karşılaşacaklardır.

    Bunun içindir ki, Allah Teâlâ, İslâm'ın gösterdiği doğru yola «Sırât-ı Müstakîm >> ismini vermiştir. Bu isim benzerliği, İslâm yolunda bulunmanın, Sırat köprüsünü geçmek gibi olduğunu göstermek-tedir. Cehennemlikler, Sırat'tan geçemeyip cehenneme düşecek-lerdir. (Kemahlı Feyzullah, Herkese Lâzım Olan İmân, İstanbul 1997, s. 56)

    YanıtlaSil
  26. İSTİKAMET DAHA ÜSTÜN

    Halid-i Bağdadi, bir mektubunda şöy le buyurur:

    "Cenâb-ı Hak'tan bizler ve sizler için istikametin devamını dileriz. İstikamet sebeplerini tahsil etmek için bütün gayretinizle çalışınız!

    Zira istikamet, bin kerâmetten daha hayırlıdır."

    (Es'ad Sahib, Buğyetü'l-Vacid, s. 267, no: 98)

    BU YOL ASHAB YOLU

    Bu yol;

    Insanların arasında bulunurken dahi tek başına olduğun vakitlerdeki gibi Allah ile beraber olmak,

    Dînî ilimlerin tahsil ve tâlîmi ile meş-gul olmak,

    Her mü'minin giydiği sade kıyafetleri giymek,

    Zikri gizlemek, (sırrî zikre devam etmek),

    Nefesleri öyle bir muhafaza etmek ki, bir nefesi bile Allah'tan gafil olarak alıp vermemek ve en yüce ahlâk sahibi olan Efendimiz'in ahlâkıyla ahlâklanmaktır.

    Sözün özü, bu tarîkat, fazlası ve noksanı olmaksızın, tamamen sahâbe-i kirâmın şerefli yoludur. Yine o, Kitap ve Sünnet'in azîmetleri ile amel etmekten ibarettir.

    (Es'ad Sahib, Buğyetü'l-Vacid, s. 78, no: 4)

    YanıtlaSil
  27. 164 Hadislerden Seçmeler

    Bütün bunlar dünyayla ahiretten birini ter etme söz konusu olduğunda geçerlidir. Mesel bir memur amiri içki sunduğunda ahiretin düşünüp uygun bir üslupla onu reddetmesin bilmelidir ki ahiretini tercih etmiş olduğunu gös tersin. Amirinin hatırı için Rabbini gücendirme. sin.

    ***

    Dünya ve ahiret hayatı

    İbni Ömer (ra) rivayet ediyor:

    Dünya mü'minin zindanı, kâfirin Cennetidir. Müslim, Zühd: 1; Tirmizi, Zühd: 16.

    ***

    Bazı kimseler hadisin zahirî manasına baka-rak dünyanın mü'minler için bir zindan gibi kabul edilmesi, Müslümanların rahat yüzü gör memeleri, sürekli sıkıntı çekmeleri gerektiğini söylerler. Halbuki gerçek, onların düşündüğü gibi değildir. Dünyada neden kâfirler konfor ve rahat içinde yaşasınlar da Allah'ın yeryüzündeki en sadık halifeleri olan Müslümanlar cile ve ızdırap çeksinler? Zaten hadise dikkatle bakıldı ğında hiç de onların anladıkları gibi bir mana ifade etmediği görülür.

    Çünkü Mü'minin ahireti de Cennettir, dünyası da. Mü'min, imanın verdiği nur ve sürurla gerek

    YanıtlaSil
  28. i gerek ailevî ve gerekse toplum içinde urlu bir hayat yaşar. Dünyanın meşru her nimetinden gerektiğince faydalanır. Onu animetlerinden uzaklaştıracak hiçbir erekçe ve sebep yoktur. Allah, ahiret nimetle-olduğu gibi dünya nimetlerini de mü'min Jan için hazırlamıştır.

    Nuadet kaynağı olan iman içte olduktan ve unya nimetlerinden mümkün olduğunca fay-landıktan sonra dünya niçin zindana dönsün?

    Gerçek bu iken Peygamber Efendimiz (asm) Junya ve ahireti niçin böyle bir ölçüyle anlat-maştır?

    Mü'min ahirette öylesine güzel, muazzam ve muhteşem nimetlere kavuşacaktır ki, dünya hayatı böylesine güzel olmasına rağmen ahiret hayatı yanında zindan gibi kalacaktır.

    Buna karşılık kâfirin ise ahireti olduğu gibi dünyası da Cehennemdir. Görünüşte ne kadar Natafatlı, tantanalı bir hayat yaşarsa yaşasın, inançsızlığın verdiği sıkıntı ve iztirap sebebiyle daima huzursuzluk duyar. Hayatın tadını bir tür-liū alamaz. Ölümü yokluk kapısı, bütün dost ve sevdiklerini asan darağacı olarak gören bir kim-Senin dünyada huzur ve saadet bulması hiç mümkün müdür? Ama kâfir, ahirette öylesine Sıkıntı ve azaba maruz kalacaktır ki dünya haya-

    YanıtlaSil
  29. 16

    SIRR-1 INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE- MA'IDET ÜL-KUR'AN

    zahiri üzere hamlolunmaktır. Bununla beraber, Kur'an'ın Ümmü'l-Kitap olan muh kematının yanında 'hafi, müşkil, mücmel ve mütesabihatı; hakikatı, mecazı, sarihi, ki nayesi, istiaresi, temsili, tansısi, îmâsı, belägatının nükteleri, tarizleri, telmihleri, remi> leri' de vardır. Bütün bunlarda en açık olan mana maksud olmakla beraber, müstet. beat-1 terakib denilen ve tâli derecede matlup olan nice ifadeler de vardır... Herhalde zahirilikte ifrat etmek de, batınilikte ifrat etmek kadar zararlıdır."

    Eğer Kur'ân'ın tamamı muhkem olsaydı, bu sefer hem tasdik hem de amel yönü ile Kur'ân'la sınama hikmeti söz konusu olmazdı. Çünkü Kur'ân'ın an-lamı açıkça ortada olacak olsaydı fitneyi aramak ve Kur'ân'ın tevili peşinde gitmek maksadı ile onu tahrif etmeye ve müteşâbihlere sarılmaya imkân bu-lunmazdı. Şayet bütünüyle müteşâbih olsaydı, bu sefer Kur'ân'ın bütün insan-lar için apaçık ve bir hidayet olması söz konusu olmazdı. Gereğince amel et-meye de imkân bulunmazdı. Üzerine sağlam bir akîde bina edilemezdi.

    Fakat yüce Allah hikmetiyle onun bir kısım âyetlerini muhkem olarak in-dirdi. Müteşâbih görülen âyetlerin açıklanması için bu muhkem âyetlere baş-vurulur. Diğer âyetler ise kullara sınav olmak üzere müteşâbihtirler. Böyle-likle imanında samimi olanlar ile kalblerinde eğrilik bulunanlar birbirinden açık bir şekilde ayrılmış olur. İmanında doğru ve samimi olan bir kimse Kur'ân'ın bütünüyle yüce Allah tarafından geldiğini kesinlikle bilir. Allah ta-rafından gelen her şeyin hakkın ta kendisi olduğunu, onda bâtıl diye bir şeyin ya da çelişkinin bulunmasının imkânsız olduğunu kesin olarak bilir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Önünden de, arkasından da bâtıl ona erişe-mez. (Çünkü o) hikmeti sonsuz, her hamde lâyık olan tarafından indirilmedir." (Fussilet, 41/42); "Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi elbette içinde birbi-rini tutmayan birçok şeyler bulurlardı." (en-Nisâ, 4/82)

    Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler ise, müteşâbihten hareketle muh-kem buyrukları tahrif etmeye yeltenirler. Haberler hakkında şüphe uyandır-mak için hevâlarına tabi olmaya, hükümlere karşı büyüklenmeye kalkışırlar. Bundan dolayı akide ve amelleri itibariyle sapık kimselerin, çoğu zaman bu sapıklıklarına bu tür müteşâbih âyetleri delil gösterdiklerini görürüz.¹

    Muhammed b.Salih el-Useymin, Tefsir Usulü, sh. 21.

    YanıtlaSil
  30. İŞİRİ TEFSİR VE CİFİR İLMİ

    3. İSLÂM NAZARÎ HUKUKU (USUL'UL-FIKIH) İLMİNDEKİ LAFZIN MANAYA DELALETİ İLE İLGİLİ KURALLAR

    Bizim burada bütün İslâmi ilimler ve belâgat ilimlerindeki Kur'an'ın nalarının bu dört mertebesini ve de bu dört mertebenin de füruatı, işara ve budaklarını açıklama imkânımız mevcut değildir. Fakat misal olmas sından usul'ul-fıkıh ilmindeki delalet şekillerini özetleyeceğiz.

    Kur'an-ı Kerim ve hadisi şeriflerdeki şer'î naslardan hükümlerin na tinbât edildiğini anlayabilmek için Alimlerin, Arapça'nın ifade tarzlar veya şer'î hükümler ve onların illetlerinden, şerîatın esaslarından ve n dan anlaşılan küllî esaslardan istifade ederek bir takım Kur'an'dan hükü karma kurallarını bilmek gerekmektedir. Bunlar şer'î nasların anlas sında riayet edilen kaideler halindedir. Çünkü lafızlar kapalılık ve açı aynı derecede değildir. Onun için lafızların manaya delâlet yolları, âm ve müşterekin medlûlü, tevil keyfiyeti; atfın mugâyaratı gerektirmesi; vücub ifade etmesi, nehyin haram ve yasağa delâlet etmesi gibi hususlar dil kaidelerine müracaat edilir:

    3.1 BİRİNCİ KAİDE: NASSIN ŞER'Î HÜKME DELÂLE YOLLARI

    Hanefiler lafzın manaya delalet yollarını dört kısma ayırmışlardır lar: Nassın ibaresi, nassın işareti, nassın delaleti ve nassın iktizasıdır.

    dan maksad, manası anlaşılan Kur'an veya hadis lafzıdır.

    3.1.1 Nassın İbaresi

    "Nassın ibaresi" demek, sözün kendisinden kastedilen manaya dela mesi demektir. Yani ister asıl ister ikinci derecede kastedilmiş olsun k den hemen anlaşılıveren manadır. Şer'î naslardan her birinin iban delalet ettiği bir mana vardır. Bu ya kelimeden bizzat kastedilen mana asıl kastedilen budur- veya asıl olmayıp tâbi (ikinci derecede) olarak k len bir mana olur. İşte buna "tebeî mana denir¹. Bu ikisi arasındaki misallerle ortaya çıkacaktır:

    Abdülaziz el-Buhari, Keşfü'l-Esrûr. 1/67; Serahsi, Usul, 1/236.

    YanıtlaSil
  31. YIRMIDOKUZUNCU MEKTUBUN İKİNCİ MAKAMI

    çok bulunabilir, amma kasd ve irade i åliyeyi gösterecek bu derece garabet te değildir. Şimdi bu davamızı çürütmek kabil olmadığı halde, záhir nazar-larda çürümüş gibi görmekte bir-iki cihet olabilir.

    Birincisi: "Sizler düşünüp, öyle bir tevafuku rast getirmişsiniz" diyebi-lirler. "Böyle bir şey yapmak kasd ile olsa, rahat ve kolay bir şeydir." Buna karşı deriz ki: Bir davada iki şahid-i sadık kâfidir. Bu davamızdaki kasd ve irademiz taalluk etmeyerek, üç-dört sene sonra muttali olduğumuza yüz şahad i sadık bulunabilir

    Bu münasebetle bir nokta söyleyeceğim ki, bu keramet-i icăziye, Kur'an-ı Hakim belägat cihetinde derece-i ícăzda olduğu nev'inden değil dir. Çünki fcar- Kuranda, kudret-i beşer o yolda giderek o dereceye yeti şemiyor. Şu keramet-i fcaziye ise, kudret-i beşerle olamıyor; kudret ise, o işe karışamıyor. Karışsa sun'ı olur, bozulur, MAST Kendi kendine kasıdsız oluyor

    İkinci Nüktesi

    Mübarek bir zâtın kıymetdar bir tefsir-i şerifinde bazı kardeşlerim o mübarek tefsiri görmüşler, güzel teväfukâtı müşahade etmişler. Hatırlarına yu gelmiş. Öyle ise Sözlerdeki tevåfuk bir işarât-ı hassayı göstermiyor. Ma-dem tefsirierde bulunuyor, elbette såir şerh nevinden olan kitaplarda çok bulunabilir.

    Elcevap: Sözler'i ona kıyas etmek kıyas-ı maal fårıktır. Beş farkı var. O mübarek tefsirde teväfukāt, hulûs-u niyete terettüb eden bir muvaffakiyet ve ilham-1 åmm nev'inden olur. Sözlerde yani Kur'an ve lafz-ı Resûl-i Ek-rem kelimesindeki tevåfukät o neviden değildir.

    Birinci Fark: O mübarek tefsir bir sayfaya mahsús olarak bazı mebahis teváfuk ediyor. Sözlerde ise lafz-ı Kur'an ve lafz-ı Resûl-i Ekrem bütün iki kitapta hatta onaltı sayfa içinde yüz defa lafz-ı Kur'an zikredilmiş. Yalnız üç adet müstesna kalmış. Hatta onsekizinci işaretin bir yaprağında ondört Kur'an kelimesi var. Yedisi bir sayfanın ortasında bir sırada dizilmiş, diğer

    Ondokuzuncu Mektüb'un Onsekizinci işaretinde, bir nüshada, bir sahifede dokuz Kur'an teväluk süretinde bulunduğu halde birbirine hat çektik, mecmüunda Muhammed lafı çıktı. O sahifenin mukabilindeki sahifede sekiz Kur'an teváfukla beraber, mecmlunda Lafzullah çıktı teväfukätta böyle bedi şeyler çok var. Bu haplyvnin mealni gürümüzle gördük.

    Bekir, Tevfik, Süleyman, Gålib, Said

    YanıtlaSil
  32. 9

    RUMÚZÁT-I SEMÁNİYYE

    yedisi arkasında aynı mevzuda bir istikamet görünüyor. Bunun gibi garib ve kasd'ı ve irade'yi gösteren çok sahifeler var. Halbuki o mübarek tefsirde lafz-1 Resûlullah yine hassasını gösterir. Nısf-1 ekser tevåfuk ediyor. Fakat nısf-1 ekall müstesna kalıyor. Risalelerin sair tevåfukâtı ise, ekseriyeti mut-laka ile emsali biribirine bakıyor. Tefsîrde lafzullah ile lafz-ı Kur'an, lafz-1 Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) dan başka kesretli emsalde nisf-ı ekall tevåfukât ediyor.

    İkinci Fark: O mübarek tefsîrin sahibi şu zamanın hakikat-i dini hi-maye eden ricallerinden olduğunu tahminimle beraber tefsiri ile de dine büyük bir hizmeti var. Fakat mesmuatıma ve tahkikâtıma nazaran onbeş sene kemål-i dikkat ile o tefsirin te'lifine çalışmış. Hem benim gibi ümmi değil. Hattı güzel kendi yazıyor. Kur'ân-ı Hakim'in kelimâtında hususan lafz-ı Allah'da gâyet güzel ve şirin teváfukât nazarından kaçmamış. Na-zarından kaçsa da istihsan fikrinden hariç kalmamış. Madem göz gör-düğü latif bir tevåfuku ve fikren istihsan ettiği o Kur'ânî vaziyeti elbette yazdığı vakit onu bozmamış. Bozmamağa gayr-i şuuri olarak meyletmiş, bununla beraber kemål-i dikkatle tab'ı başında bulunarak gâyet güzel bir sûrette satırlarda kayıt altında olmayarak kemål-i ihtimamla tab' edilmiş. Bunda lafzullah, lafz-ı Resûl-i Ekrem (A.S.M.) hâsiyetlerine binåen ekse-riyetle tevâfukâtları güzel fakat müstesnaları da çoktur. Bazen yarısından ziyade müstesna kalır, såir tevåfukât bazen yedi sekizde bir iki bulunur. Bazen onda bir bulunur. Sekiz satırda (HAŞİYE) bir kelime on defa tekerrür

    (HAŞİYE): Evet işte Ben, Süleyman, Tevfik, Hüseyin, Abdullah Çavuş gözümüzle

    gördük ki; bir kitabın kısa sahifesinde kısa satırlarında on يَشَاءُ kelimesi bulunduğu halde hiçbirisi birine müvazi gelmemiş.

    bulundu لا اله الا الله Hem yine diğer bir kitabda kısa yedi satırlar içinde beş

    ğu halde hiçbirisi birisine Sözlerdeki müvazenet nev'inden müvazi gelmiyor. Demek Sözlerdeki tevāfukâtın tekbir sayfada dikkat edilse, bir işaret-i gaybiyeyi işmam ediyor.

    Haydi sahifeyi bıraksak bütün bir risalede o nevi tevåfukâtın vücůdu, o işareti ihsas ediyor.

    Haydi bunu da bıraksak Lafz-ı Resül-i Ekrem ve lafz-ı Kur'ân iki risalenin umů-munda nådir olarak müstensihin dikkatsizliği ile müstesna kalandan başka bütün bir-birine müvazi gelmesi, işaret-i gaybiyeyi pek záhir gösterir.

    Haydi bu da görülmezse Yirmisekizinci Mektübun Yedinci Meselesindeki yedi inâyet-i külliye öyle kat'i bir işåret-i gaybiyeyi gösterir ki, zerre kadar insafı olan kabulünde tereddüt etmez.

    YanıtlaSil
  33. 539

    16721. Kötü itin havlaması, işe yaramaz.

    16722. Kralın uşağı kraldır.

    16723. Kusurları sayılı olan, büyük adamdır.

    16724. Küpe değil, içindekine bak.

    16725. Mühür kimdeyse, Sultan Süleyman odur.

    16726. Öldürmeyeceksin! (Hz. Musa'nın 10 emrinden biri.)

    16727. Sana bir armağan verildiğinde alıp saklamalısın.

    16728. Sızlanma boş, yakınma yararsızdır.

    16729. Su içeceğin çeşmeye, çamur sıçratma.

    16730. Tanrı beni dostlarımdan korusun, ben kendimi düşmanlarımdan korumasını bilirim.

    16731. Tanrı, her yerde olamayacağı için, anneleri yarattı.

    16732. Tanrı korkusu, bilimin başlangıcıdır.

    16733. Ucuz mal alacak denli varlıklı değilim.

    16734. Yanlışlarına numara verilebilen insan büyüktür.

    16735. Yiğit düşman, kötü huylu dosttan daha iyidir.

    16736. Yoksul olmak utanılacak bir şey değildir, ama övünülecek bir şey de değildir.

    16737. Yoksul piliç yerse, ya kendi hastadır, ya da piliç.

    16738. Yumuşak cevap, gazabı yatıştırır. (Hz. Süleyman'ın "Meseller"inden. Eski Yunan'da da vardır.)

    16739. Zaman, en değerli maldır, parayla satın alınamaz.

    16740. Zamanla, ayıya dans etmek bile öğretilir.

    16741. Zeytinlik yere yağ götürmek. (Tereciye tere satmak.)

    ...

    YAKUT ATASÖZLERİ

    16742. Alabalığın çorbası olmaz.

    16743. Altın başlı kadından, cılız başlı erkek daha iyi.

    16744. Çok olup çöp olacağına, az olup öz olsun.

    16745. Demir donlu ölüp gider, deri donlu kalıp yaşar.

    16746. Dövüşen yorulur, itişen bunalır.

    16747. El eli yıkar, iki el yüzü yıkar.

    16748. Ergenin boynunu bit yer, tutup biriktirdiğini it yer.

    16749. İyi bir dost, granit bir kayadan daha güvenlidir

    . 16750. Kişi hara buol, kişi tördö buol! (İyi adam ol, insanların soybaşı ol!)

    16751. Ölüm hak, miras helâl.

    YanıtlaSil
  34. 538

    16688. Bir kişinin yaşamını kurtaran, tüm insanlığın yaşamını kurtarmış sayılır.

    16689. Bir Türk'ü öldür de rahat et!(Batıda bütün müslümanlara "Türk" denir.)

    16690. Biri sana, eşek gibi kulağın var, derse, kulak asma, ama aynı şeyi iki kişi derse, o zaman kendine bir eyer bul!

    16691. Boğulmak yazgıda varsa, bir kaşık suda da boğulursunuz.

    16692. Borç veren, hem parasını, hem de dostunu yitirir.

    16693. Boynuzunu arayan deve, kulağını yitirir.

    16694. Büyücü mırıldanır, mırıldandığını da bilir.

    16695. Cennette bile yalnızlık iyi değildir.

    16696. Denenmişi bir kez daha denemekten büyük yanlış olamaz.

    16697. Dolandırıcının biri sizi öperse, hemen dişlerinizi fırçalayın.

    16698. Eşek merdiveni tırmandığında, kadınlarda hikmet bulabiliriz.

    16699. Gençlikte yalancı, yaşlılıkta hırsız.

    16700. Gerçeği, ilkin onunla savaşmadan hakkıyla anlayan yoktur.

    16701. Göze göz, dişe diş.

    16702. Gül dikenden, diken de gülden çıkar.

    16703. Gün kısa, iş uzun.

    16704. Güneş altında yeni bir şey yoktur. (Nil novi sub sole. Süleyman peygamberin bir sözü: "Ecclésiaste", 1. 10.)

    16705. Güzel, güzel olan değil, hoşa gidendir.

    16706. Hastayı Tanrı iyi eder, parayı hekim alır.

    16707. Hekime, gereksinmen olmadan da saygı göster!

    16708. Herkes karısının yanında bir Sultan Süleyman'dır.

    16709. İnsan, çocuğuna söz verince, onu tutmalı; yoksa, çocuğu yalancı yapar.

    16710. İnsan düşünür, Tanrı güler. (Fransız yazar François Rabelais (1494-1553) tarafından zikredilmiştir.)

    16711. İnsan, kendi merakını yenmek için, yalan söylememeli!

    16712. İnsanın iştahı, başkasının sofrasında açılır.

    16713. İnsanın yüreğinin düşü, gençliğinin kötülüğüdür.

    16714. Kalbi olan, kalpten anlar.

    16715. Kendi güvenliğimiz, güvenlik ister.

    16716. Kendine saygı duy, ki başkası da duysun!

    16717. Kocanı nasıl alıştırdıysan, oğlunu nasıl yetiştirdiysen.

    16718. Koyun, koyunun ardından gider.

    16719. Köpeğe bir parmağınızı verirseniz, tüm elinizi ister.

    16720. Kötü huy, önce bir iplik gibidir; sonra araba okuna döner.

    YanıtlaSil
  35. 1077

    ZURMEND

    yade mes'uddur. Adeta mü'minin imanı, mü'mini ruhunda bir Cennet-i mäneviye hükmüne geçiyor käfirin küfrü, käfirin mahiyetinde månevi bir Ce hennemi ateşlendiriyor. L.)

    علم حد Zulm-ü mütehaccir: Taş haline

    gelmiş zulüm. (Bak: Sanemperest) طلای Zulmani: Karanlık. Karanlıkla alakalı. Karanlıklı ve karanlık gaflet uykusunda o-

    lan.

    طلبات ZULMAT (Zulümät Zule-Karanlıklar. Kara gün. Dinsiz-mát) (Zulmet. C.) lik ve zulüm devri.

    yaparak. ZULMEN: Haksızlıkla, zulüm

    حلت ZULMET: Karanlık. Mc: Si-

    kıntı.

    ظلمت سوره Zulmet-i münevvere: Efkär-ı hazırada cehl-i basiti, cehl-i mürekkebe kalbeden en mühim sebep. Meçhul bir şeye parlak bir isim takmakla anladım zannetmek ve izah olundu zan-netmektir. Manyetizma, telepati, kuvve-l mıknatı-siyye ve elektrik gibi isimleri takmakla o harika ha-diseler izah olunmuş olamazlar.

    ظلمت مرور Zulmet-i müzevver: Dedikodu, fitneden häsıl olan azab ve manevi karanlık.

    ظلمت آلود Zulmet-älud Karanlıklı. Ka-rışık ve sıkıntılı.

    Zulmet-efză (Zulmet-feză( Karanlığı artıran.

    ZULUB: (C.: Zeâlib) Bez par-çası.

    طلوب ZULUF: (Zilf. C.) Koyun, ke-çi, Inek gibi hayvanların çatal tırnakları. ZULUK: Bir ot cinsi.

    ZULUL: (Zil. C.) Gölgeler. ZULU: Gün geçirmek, İşi

    gece yapmak, طلبات ZULOMAT: (Bak: Zulmat( ZU'M (Zuum) Båtıl zan.

    Şübhe. Yanlış zan. Zumiyyat: Bâtıl, yanlış zan-larla alakalı şeyler.

    ZUMNE: Müzmin İllet, za-mania yerleşmiş olan hastalık.

    ZUMUM: Yorulmak. رون ZUN : Put, sanem.

    طنبوب ZUNBUB: Incik önünde olan

    kuru kemik. طنونZUNUN (Zann, C.) Zanlar.

    Şübheler. رور ZUR Zor) f. Kuvvet, güç. ZUR: Yalan. Asılsız. Uydur-روز

    ma. در ZUR : Korku, havf.

    ظرفاء ZURAFA: (Zarif. C.) Zarifler.

    Zarif, hos, tatlı ve näzik konuşan, kibär ve názik hareket eden kimseler.

    طرر ZURAR: Keskin bir taş. زوریاZURBA: f. Zorba. Bir işi zor-

    la yaptıran. Kuvvetli, güçlü, زور بایات Zurba-yane f. Zorbalıkia,

    روزبار ZURBAZ: (Bak: Zorbāz( zorbacasına. ZURHANE: f. Spor salonu.

    درق ZURK: Yonca Içinde biten yaban otu.

    رو رتار ZURKAR: f. Zorlıyan, رو رسد ZURMEND 1. Güçlü, kuv-

    YanıtlaSil
  36. ZUHR

    1077

    ZUHR Sahavetli zenginlik.

    Yüksek seref.

    ZUHREFE Süslemek, beze-

    mek.

    حرف ZUHRUF Yaldız. Yalancı süs. Gösteris. Zinet. Altın.

    حرف سوری Zuhruf suresi: K. Kerimin 43.

    Suresidir. Mekkidir. ZUHUR (Zahir. C.) Meydana çıkmak. Ansızın meydana gelmek. Başgöster-mek. Görünmek, Hulul. Galib olmak. All-

    kadr.

    ظهورات Zuhurát: Birden oluveren şey-ler. Hesapta olmayan umulmadık hädiseler. Sü-nuhat. (L.R.)

    ZUHUR Gåtip olmak, galebe etmek, yenmek.

    رقم ZUK : (C.: Ezkā) İki uyluk

    arası.

    رقاق ZUKAK: (C.: Ezikka) Sokak. ZUKKA: Kuşun, yavrusuna ağzından kusup yedirmesi.

    ZUKL: Harami. Küçük dar

    gemi.

    حقوق

    maz huylu kimse.

    ZU'KUK: (C.: Zeakık) Yara-

    ZULAME: Mazlumun hakkı.

    ZULEL Gölgelikler.

    ZULEM: Karanlıklar.

    ساع ZULEMAT (Zulmet. C.(

    Zulmetier, karanlıklar. طلاء ZULLAME (Zalime): Zálimin

    zulümle aldığı mal.

    YZULLAN: (Zelil. C.) Zeliller.

    علم ZULLE (C.: Zulel) Gölgelik. Gölge eden bulut. Sofa. Eziyet, işkence. bir yere koymak. علم ZULM: Zulüm) Haksızlık. Bir hakkı kendi yerinden başka

    ( الظلم لا يدوم والكفر يدوم sırrınca: Dostların hataları, hizmetimizde bir nevi zulüm hükmüne geçtiği için, çabuk çarpılıyor. Şef-katli tokat yer, aklı varsa intibaha gelir. Düşman I-se, hizmet-i Kur'änlyeye ziddiyeti, mümānaati, da-lälet hesabına geçer. Bilerek veya bilmiyerek hiz-metimize tecavüzü, zendeka hesabına geçer. Küfür devam ettiği için, onlar ekseriyetle çabuk tokat ye-miyorlar. Nasılki küçük kabahatleri İşliyenlerin, nă-hiyelerde cezaları verilir. Büyük kabahatleri de bü-yük mahkemelere gönderilir. Öyle de: Ehl-i imanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk on-ları temizlemek için kısmen dünyada ve sür'aten ve-rilir. Ehl-i dalaletin cinayetleri, o kadar büyüktür ki: Kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadı-ğından, muktezâ-yı adalet olarak Alem-i Bekadaki Mahkeme-i Kübraya havale edildiği için, ekserlyet-le burada cezaya çarpılmıyorlar. İşte Hadis-i Şerifte

    الدنيا سجن المؤمن وجنت الكافر mezkur hakikata dahi işaret ediyor. Yani: Dünyada şu mü'min, kısmen kusuratından cezasını gördüğü i-çin dünya onun hakkında bir dar-ı cezadır. Dünya, onların saadetii ähiretlerine nisbeten bir zindan ve cehennemdir. Ve kafirler, madem Cehennemden çıkmıyacaklar. Hasenatlarının mükafatlarını kıs-men dünyada gördükleri ve büyük seyylatları te'hir edildiği cihetie, onların ahiretine nisbeten dünya, Cennetieridir. Yoksa mü'min bu dünyada dahi ka-firden månen ve hakikat nokta-i nazarında çok zi-

    ZURMEN به رست

    YanıtlaSil
  37. ZİYADE

    ZİYADE Artan, fazla kalan.

    Cok bot. Fazladan. Artma, çoğalma. ZIYA-EFŞAN: f. Işık saçan,

    zi-

    ziya saçan.

    ZİYAF (Zeyf. C.) Kalp ve sl-

    lik paralar. Karışık akçeter. ZİYAFE Merdut olmak..

    hu

    Tenbel. Değişmek.

    sh

    سامان ZİYAFESAN: f. Işık saçan,

    ziya sacan.

    ساده ZİYAFET Misafire yedirip Icirme, ikram etme. Misafir kabul etme.

    (...Görünüyor ki; bu älemin sahibi yaptığı su kadar flillerin delaletiyle- härika bir sahävete sa-hib olduğu gibi nur ve ziya ile dolu güneşler ve meyve ve semereler ile hamile escar ve ağaçlar mi-sillü pek çok hazineleri vardır. Binaenaleyh bu ebe-di sahävet, tükenmez servet, ebedi bir ziyafetgahı ister ve devam ile muhtacların da devamı vücudu-

    nu iktiza eder... M.N.) ZİYAFET: Karışık ve değişik

    olma.

    مانی ZIYA (Ziyälyye) İşığa äit.

    Ziyaya dair ve mensub olan.

    دال

    YAL: Uzun kuyruklu at.

    ZİYAME: Ayıplı olmak.

    ZİYAN f. Zarar, zlyan, ka-زبان

    yıp, hasar.

    ستار ZİYANİSAR (Ziya-nisar) f.

    Işık sacan, ışık serpen.

    ZIYANKAR f. Zarar veren, ziyancı. Zarar ve ziyan edici.

    ZİYAPAŞ: f. Işık ve aydınlık veren. Ziya saçan.

    ZİYA PAŞA (MI: 1825 1880) İstanbul'da doğmuş ve Adanada väli iken ve-fat etmiştir. İslâm-Türk hürriyet-perverlerinden o-lan Ziya Paşa, "zekávette alemdar" bir şahsiyet ol-masına rağmen, käinatta cereyan eden hådiselerin gaye ve hikmeti karşısında şaşırmış, bu sebebten iztirab çekiyor. "Eyvah kimden kime şekvå ede-yim, ben dahi şaştım" diye feryad etmiştir. Yine käinattaki liähi güzellik ve zahirde çirkin olarak gözüken, fakat neticesi hayır ve hikmetler dolu olan hadiseler karşısında da; Cenâb-ı Hakk'ı tesbih ederek ruhunun feryadını dindirmeğe çalışmıştır.

    Yeni Osmanlılar Cemiyetine girmiş ve Na-mık Kemal ile 1876'da Parise hicret etmiştir. Zafer-nâme ve üç cildlik Harabât adlı -Divan edebiyatı sairlerinin seçme şiirlerini toplayan-kitabı vardır.

    ZİYAR: Yavşa denilen nesne. (Baytarlar) onunla davar ağzını kıstırıp zebun e-derler.

    باره ZİYARE: Meşhur, şöhretli. mek. Bir kimseyi görmeye varmak.

    ZİYARET Görüşmeğe git-

    بارگاه Ziyaret-gah: f. Ziyaret yeri.. Türbe. Makbul ve dine büyük hizmeti olan ve veli tanınanların kabrinin bulunduğu yer.

    ری ZİYY: (C.: Ezyā) (Zeyy) Dış görünüş. Libas. Kılık, kıyafet. Hey'et.

    روفون

    ZIZA: Ot ve su olmayan yer.

    Zİ ZEFUN: Ihlamur ağacı,

    ZORBAZ: f. Kuvvet oyunları

    gösteren sanatkår. Bu oyunlar hünerden çok güce, kuvvete dayandıkları İçin, zor oyuncusu demek o-lan bu tabir meydana gelmiştir. Eskiden cambaz-lar, kuvvetli adamlar oldukları İçin ekseriyetle vü

    YanıtlaSil
  38. YADE

    1076

    ZUHR (E)

    cutlarinin kuvvet ve metanetine delil olan görulme ge değer numaralar da gösteririerdi. Mesela baz cambazlar koca bir taşı yerden alıp havaya atarlar ve tas aşağıya Inerken, başlarının üstündeki lästin baslarıyla karsilayıp tasa vururlar, yere düşmeden topmus gibi kah göğüsleriyle, kah arkalarıyla, kah tekrar havaya çıkarırlar ve böylece oynarlardı.

    Bazan da koca su küplerini karsilarina alip, vurarak küpü parça parca ederlerdi. Bu cesit kuv koc dövüsür gibi karşıdan hızla gelip baslarıyla vet oyunları gösteren cambazlara, zorbaz denirdi. (O.T.D.S.)

    ZU: Kelimenin basına gele.

    rek "sahip, malik olan" manasını verir. (Bak: Za) ZU': (Edva'. C.) Gece ucan نوع

    kuşlardan birisi.

    Baykuşlar. ZU': (C.: Azva') Işık, aydın-

    lik.

    Zayıf olanlar.

    ضاءZUAFA: (Zayıf. C.) Zayıflar,

    زعاق

    ZUAK: Tuzlu su.

    den) Kefiller. Büyük tımar sahipleri.

    ZUAMA: (Zalm. C.) (Zeamet.

    lar, kurtlar.

    ZUBAN (Zi'b. C.) Canavar

    ler, kertenkeleler.

    صحرت

    kıntısı.

    موتور

    ZUBE: Bir ta af.

    ZUBBAN : (Zabb. C.) Keler.

    ZUCRET: Yürek darlığı, İç sı

    Zucretver: f. Sıkıntılı.

    olan, acele.

    رود

    دول

    ZUD f. Çabuk, tez, hemen

    ZUD Üçten ona kadar olan

    develer.

    رود آشنا ZUDAŞNA (Zud-asná( 1. Her gördüğü kimseyle dost olan.

    ZUDENDAZ: (Zud-endáz) f.

    Akla geldiği şekilde, düşünülmeden söylenen söz. رود خير

    رود اندار

    çabuk gören hizmetkär.

    ZUDHİZ: f. Vazifesini çok

    رودی

    ZUDI: f. Tezlik, çabukluk.

    ZUDRES: 1. Çabuk erişen.

    ن و درس

    ZUDSİR: f. Faydasız. Menfa-

    رون سير

    atsiz. Kötü huylu. Bir şeyden çabuk bıkan, usa-nan.

    زودتر

    ZUDTER: f. Daha çabuk.

    دو اشار

    ZU-ESMAR: Meyveli. Semereli.

    صباح

    ZUEU: Baykuş sesi.

    عطر

    ZUFUR: (C.: Ezfår-Ezafir-Zu-

    ZUFR: Tırnak,

    fir) Tırnak. Yay başında kiriş takılan yerden ucu-na varıncaya kadar olan miktar.

    Birşeyin bölük bölük olması.

    yesi ve bölüğü, رقلة ZUGLE: Her nesnenin bakiy-

    ZUGLUL: Yeyni, hafif. K두

    çük oğlan.

    ZUGR: Şam vilayetinde bir

    ZUHAL : (Bak: Zühal)

    yerin adı.

    خبار

    ZUHAR : Ok yeleği, Kanat ye-

    leği.

    ZU-HAZZ: Nasibi olan, nasib.

    II. Hoşlanan, zevk alan.

    ظهر

    ZUHR: Öğle vakti. öğleyin.

    دمره

    ZUHR (E): İhtiyaç zamanı -

    cin muhafaza edilen, saklanan şey. Zahire, Salih amel. Ahiret için yapılan hazırlık.

    YanıtlaSil
  39. 32 Hadislerden SEÇMELER

    Küçlük çocuğun birşeyi hafızasına alması taş üzeri ne kazılan nakış gibi kalıcıdır. Kişinin yaşlandıktan sonra birşeyi hafızasına almaya çalışması ise, su üzeri-ne yazı yazmaya benzer.

    0

    Hatib'in Tarih'inden.

    the ka ne

    Bu hadis, çocuk yaşta ilim öğrenmeye başlama-nın önemini vurgulamaktadır. Nasıl taşa kazılan ya-zı, kolay kolay silinmezse, küçük yaşlardayken öğre. nilen bilgiler de kolay kolay unutulmazlar. Onun içindir ki ebeveyn, çocuklarına daha küçük yaşlarda iken okuma şevk ve hevesi yanında zaruri ve öz bil gileri verirlerse, çocuk hem çok şey öğrenir, hem de hayatını sağlam bir temel üzerine oturtmuş olur. Yaş lılıkta öğrenilenler ise suya yazı yazmak gibidir ki, çabuk unutulur ve silinir. Adeta bu yorgunu yokuşa sürmeye benzer. Fazla başarı elde edilmez. Bu ger çekle beraber insan yaşlıyken de birşeyler öğrenebilit Bu hadis yaşlılıkta ilim öğrenmenin imkânsızlığını değil, çabuk unutulacağına dikkat çekmektedir. Yok sa mü'min ölünceye kadar öğrenmekle mükelleftit

    İLİM MÜMİNİN DOSTUDUR, MÜSLÜMAN İLME SARILMALI

    Ley ter

    İbni Abbas (ra) rivayet ediyor:

    İlme sarıl. Çünkü ilim mü'minin dostudur. Hila onun veziridir. Akıl onun yol göstericisidir. Salih amd

    YanıtlaSil
  40. İlim 33

    onun doğru yolda sabit kılıcıdır. Şefkatlilik babasıdır. Yumuşaklık kardeşidir. Sabır maddî ve manevî duygu-larının kumandanıdır.

    Hakim'den.

    İbni Abbas (ra) naklediyor:

    Allah'ın onlar sayesinde sana fayda vereceği birkaç hasleti öğreteyim mi? İlme sarıl! Çünkü o mü'minin dos-tudur. Hilm yardımcısı, akıl rehberi, amel gözeticisi, şef-kat babası, yumuşaklık kardeşi, sabır ise maddi ve ma-nevî duyguların kumandanıdır.

    Hakîm'den.

    AİLE FERTLERİ İLİM ÖĞRENMELİ

    Enes (ra) rivayet ediyor:

    Allah bir ev halkı hakkında hayır dilerse onları dinde bilgi sahibi kılar. Küçüklerini büyüklerine say-gılı yapar. Hayatlarında yumuşaklık, harcamalarında iktisat nasib eder. Tevbe etmek için kusurlarını kendi-lerine gösterir. Hayır dilemezse onları kendi haline terkeder.

    Dârekutninin Sünen inden.

    İLİM ÖĞRENMENİN DİĞER AMELLERE ÜSTÜNLÜĞÜ

    İbni Abbas (ra) rivayet ediyor:

    YanıtlaSil
  41. yerde bu. Cenab-ı Hak inşaallah rayına oturtacak. Böyle bölünmeler iyi olmuyor.

    Cenab-ı Hak müslümanlara güç kuvvet verir inşaallah. Her şey güçle kuvvetle. Bütün islâm âle mi de Türkiye'den bekliyor hep. Hep Türkiye'den, hep Türkiye'den, Türkiye'nin iç hali ise belli, idareci-leri de belli. Ona rağmen Cenab-ı Hak böyle bir gö rüş veriyor.

    Cenab-ı Hak fırsat verse, bir on sene daha geçebilse, yeni idareciler gelir inşaallah. Müslü manlar biraz daha güçlenir. O zaman Cenab-ı Hak daha başka yollar gösterir inşaallah. Bütün Arab ålemi de diğer memleketler de Türklerden bekliyor fütühatı

    -Efendim burada bir soru daha tesbit etmişiz. Müslümanların gelişme seyrini, bilhassa 1950'ler-den itibaren takip ettiniz, içinde bulundunuz. Şu an da hep 2000' ler üzerine birşeyler söyleniyor. 2000'lere doğru Müslümanların en önemli mesele lerinin neler olduğunu düşünüyorsunuz? Şu anda neler yapmalılar müslümanlar daha ileriye gidebil mek için? Lutfederseniz.

    - Bunlar kolay cevaplanacak sorular değil? Cenab-ı Hak inşaallah güzel günler gösterecek. Herkes faaliyetlerini ya-pacak Cenab-ı Hak bir halte nasib edecek inga ba-şına. Dağınık olunca ta-bii hiç bir şey olamıyor. Lokman Hekim kırk tane

    Cenab-ı Hak inşallah güzel günler gösterecek.

    çöp bağlamış, "kırın" demiş, evlatlarından kimse ki ramamış. Çözmüş hepsini, çat çat kırmışlar. "Hepi-niz birleşin ki böyle kuvvetli olasınız." demiş. Bu an cak hiläfetle olur. Hilafete tam sahip olunursa, bir kaç kötü de erir gider.

    Efendim bir de şöyle bir sorumuz var. Genç liğinizden bu yana iş hayatının içinde oldunuz. Böy le, hem manevi hayatı zengin, hem de iş hayatını bilen mürşidlerimiz hemen hemen sayılıdır Şu an da müslümanların da epeyce zenginleri oldu iş ha yatı ile manevi hayatı bir arada götürmek, o saha daki kulluk görevlerimizi yerine getirmek bir disiplini gerektiriyor. Bu noktalarda tavsiyeleriniz neler olur, müslümanlara, zenginlere, iş adamlarına. Hem ti-cari ahlak, hem infak noktal nazarından.

    - Tabi şimdi bir lokma bir hırka devri geçti. In-san kendi nefsinde yaşasa bile aile hayatı var, ce miyet hayatı var, bunu tatbik edemez. Herkes çalı şacak. Dünyaya çalışmak, zahiren dünya gibi olsa da maneviyata mani değildir. Yani para kasada olursa mani değil, gönüle girerse o zaman mani ol muş oluyor. Mutlak surette hizmet etmek ve fay-dalı olabilmek kaydıyla, hem dünyaya çalışacağız, hem de manevi dersimizi inkişaf ettireceğiz. Onunla onun hiçbir tenākuzu yok. Ba-zı insan ne onu yapabilir ne de onu. Muhakkak iş yapmak zarureti var

    Yirmibeş otuz sene önce Anadolu'dan bir hayli gelenler

    YanıtlaSil
  42. Cenab-ı Hak bir halife nasib

    edecek inşaallah müslümanların başına. Dağınık olunca tabii hiç bir şey olamıyor. Lokman Hekim kırk tane çöp bağlamış, "kırın" demiş, evlatlarından kimse kıramamış. Çözmüş hepsini, çat çat kırmışlar. "Hepiniz birleşin ki böyle kuvvetli olasınız." demiş. Bu ancak hilafetle olur.

    YanıtlaSil
  43. AHLAK

    (Fakhry, 1994: 7). Burada ben sadece metinsel, kelami ahlak gelenekleri ve dindarlık ahlakı üzerinde duracağım. Bunlardan dindarlık ahlakı günümüzün (Ortodoks) Ehl-i sünnet çizgisinin hakim ahlak anlayışı konumundadır.

    1. Metinsel Ahlak

    somut bir hal kazanmış ve İslami ahlakın birincil kaynağı şüphesiz Kur'an'dır. Kur'ani açıklığa kavuşturulmuştur. Metinse etos ve terbiye aynı zamanda Hz. Muhammed'in sünnetinde ahlak bu kaynaklara atıfla tespit edilen hadler ve değerleri ifa. de eder. Bu hadlerin ve değerlerin tespiti ve istihracı yine de insan aklının istimalini gerektirir. Islam'da ahlak anlayışların. daki çeşitliliğin arkasında "akıl" ile "vahiy" arasındaki bu sürek li muhatabiyet ve iletişim yatmaktadır. Metinsel ahlakın birin-ci derecede ele aldığı temel konular şunlardır:

    a. Emir ve nehiy, yani hayır ve şer (örnek: maruf, münker, hayır, şer)

    b. Mutlak adalet ve mutlak kudret (Hakk, Adl, Sıdk, Kud. ret isimleri gibi)

    C. Cüz-i ihtiyari (ahlaki özerklik) ve teklif (sorumluluk)

    Kur'ani ahlak temelde insanoğlu ile Allah arasındaki ilişki-nin mahiyetini açıklar. İnsanın amaç ve sorumluluklarının ne olduğu anlatılır. Kur'an ayrıca insanları hayra teşvik eder, şer-den sakındırır. (Kur'an: 3:104)

    2. Kelami Ahlak

    Genel hatlarıyla bakıldığında kelami ahlak geleneğinde üç ana akımdan söz edilebilir. Bunlar sırasıyla

    a. Akılcı, rasyonalist (Kaderiye, Mutezile kelamı)

    b. Kısmen Akılcı (Eş'ari kelamı)

    C. Akılcılık karşıtı (İbn Hazm, İbn Teymiye)

    Rasyonalizm perspektifi ile bakıldığında çok net bir ahlak anlayışı ortaya koyan Mutezili kelamdır. Mutezile hayır ve şer-rin, doğru ve yanlışın emir ve ney-i ilahiden bağımsız olarak tespitinin mümkün olduğuna inandı. Madem ki teklif ve mesu-liyet (cennet cehennem) var, insanların hür iradeleri olmadan sorumluluk olamaz. Kader de insanın elinden bu iradevi aldığı için Allah'ın Adl sıfatı ile çelişir. Kader anlayışına itiraz eden Mutezile ayrıca ahlakiliğin evrensel olduğuna ve insanların sa-hip oldukları akılla bunu tespit edebileceklerine inanır. Mute-zile'ye göre vahiy olmadan da akıl ve gözlem yoluyla bu (fitri)

    90

    πάκ 141/2006

    YanıtlaSil
  44. MORAL FELSEFE VE DEMOKRATİK YURTTAŞLIK

    ahlak ilkelerini tespit ve istihraç etmek mümkündür. Vahyin gelmesi (teklif) sadece Allah'ın bir ihsanıdır. Yoksa doğru ve yanlışın tespiti için şart değildir.

    Bazı Mutezile uleması bu fıtri aklın yine de ilahi vahiy ile desteklenmesi ve onaylanması gerektiğini söylemişlerdir. Al-lah'ın kudret sıfatının mutlaklığı (kayıt konmamışlığı, her is-tediğini yaratabilmesi) ile mutlak adalet sıfatı arasında çelişki olup olmadığı konusunda şöyle bir hükme varanlar da olmuş-tur: Allah kendi tabiatındaki (zatındaki) adil olma özelliği (şen'i) ile bağlıdır. Yani bir şeyin emredilmesi (emr) veya ya-saklanması (nehy) o şeyin zati olarak iyi veya kötü olmasına bağlıdır. Allah, bu anlayışa göre, iyi şeyleri emreder, kötü şey-leri yasaklar. Kendi kudretini kayıt altına alacak olsa bile Al-lah adaletsizliği, şerri emredemez. Mutezile için ahlak ancak iradelerin hür olmasıyla mümkündür. Mutezili yaklaşımın ö-nemli bir özelliği insana rasyonel bilgi (akıl) aracılığı ile özerk-lik (otonomi) vermesidir. Hatta al-Razi (o.925) gibileri vahyin gereksiz olduğunu bile ileri sürmüşlerdir (Fakhry, 1994: 34). Pek çok acıdan Mutezile çizgisi günümüzün modern etik anla-yışlarına benzemektedir.

    Mutezile'nin akılcı anlayışına karşı Cebriye ve Eş'ari ekolle-ri doğru ve yanlışın (helal ve haramın) ancak İlahi emirle orta-ya çıktığını ileri sürmüşlerdir. Bu yaklaşıma göre mesela içki veya domuz sağlığa zararlı olduğu için yasaklanmamıştır. Yasak olmalarının içkinin zati özelikleri ile veya domuzun sağlığa uy-gunluğu ile hiç bir ilgisi yoktur. Allah pekala aynı şeyleri helal de kılabilirdi. Burada helal haram gibi kategoriler vahyin bir sonucudur, sebebi değil. Dolayısı ile vahiy olmaksızın insanın hakikatı veya iyiyi bulması mümkün değildir. Eş'ari çizgi daha sonra Semerkantlı Ebu Hasan al-Maturidi (ö.944) tarafından gözden geçirilmiş yeniden tanımlanmıştır.

    Bu anlayışa göre ahlaki yükümlülükler vahiyden (emr-i ilahi-den) neşet eder. Ne insan aklı ne de tabiat tamamen özerktir (o-tonom) ne de ilahi emir herhangi bir kayıt altına alınabilir. Eşa-ri anlayış aklın kullanılmasına karşı değildir. Aksine aklın kulla-nımının gerekli olduğuna inanır. Ancak bu akıl vahyin önüne geçmemeli, vahyi anlamaya çalışmalı, vahyi kendi ölçülerine ta-bi kılmamalı. Başka bir ifadeyle, kavram ve kategorilerin tanım-lanması ve tasnif edilmesinde ya da ahlaki normların istihracın-da öncelik vahye aittir. Her ne kadar vahyi anlamak aklın kulla-nımını gerektirse de öncelik her zaman vahiyde olmalıdır.

    KOPRO

    YanıtlaSil
  45. 256

    fakr u acz

    faide-i şahsiye

    faide-l şahsiyeشخص sahsi (kişiye ait)

    fayda

    falde-l uhreviye فائدة أخرويةuhrevi (

    ilgili) fayda

    falde i uzma فائده عظمای : çok büyük fayda

    faidebahs فائده بخش : fayda verici, faydalı

    faideli فائده لی : faydalı

    faidemend قائدهمند : faydalı

    faikفائ : üstün, yüksek

    fikryet فائلیت : üstünlük yükseklik, kıymet

    lilik

    fall 1 : فاعل.)ii) yapan, eden, iş yapıcı 2.sonu-cun sebebi, sonucu meydana getiren 3.(dil bilgisi) özne

    fail-i asli فاعل أصلي : asli fail, esas işi yapan, işin gerçek yapıcısı

    fail-i Ferd-i Samed فاعل فرد صمد : Ferdyani, tek ve benzeri olmayan) ve Samed (yani, hiç bir şeye ihtiyaçı olmayan ve her şey her an ken-disine muhtaç bulunan) månalarında isim ve sıfatların (niteliklerin) sahibi olan fåil, iş ya-pıcı, yaratıcı. (Allah c.c.)

    fail-i Hakim فاعل حكيم : hikmet sahibi fäil, her şeyde bir çok gayeler ve faydalar gözeten iş yapıcı ve yaratıcı (Allah c.c.)

    fail-i Hakim-i Rahim فاعل حكيم رحيم : Hakim ve Rahîm olan fåil; her şeyde bir çok faydalar ve gayeler gözeten ve çok merhametli olan iş ya-pıcı, yaratıcı (Allah c.c.)

    fail-i Kadir فاعل قدير : her şeye gücü yeten iş ya pıcı, yaratıcı. (Allah c.c.)

    fail-i Kadir ve Alim فاعل قدیر و عليم : Kadir ve Alim olan fäil; her şeye gücü yeten (Kadir) ve her şeyi tam ve eksiksiz bilen (Alim) sürekli iş yapıcı (fail), yaratıcı (Allah (c.c.)

    fail-i Muhtar فاعل مختار : sonsuz irade sahibi ve her dilediğini yapıp yapmamada tamamen hür olan yapıcı ve yaratıcı (Allah c.c.)

    fail-i Muhtar ve Mürid فاعل مختار و مرید : )fail-i Muhtar ve fail-i Mürid) her dilediğini yapıp yapmamada tamamen hür (fail-i Muhtar) ve ne isterse yapan ve yaratan sonsuz irade sahi-bi (mürid) (Allah c.c.)

    fail-i mükemmel فاعل مكمل : hiç bir kusuru ve noksanı bulunmayan iş yapıcı (Allah c.c.)

    fail-i teşkil-i enva فاعل تشكيل انواع : varlık türle rini meydana getiren, yaratan. (Allah c.c.)

    fail-i Zülcelal فاعل ذو الجلال : sonsuz büyüklük,

    yücelik ve sonsuz güç sahibi iş yapıcı, yaratıcı

    (Allah c.c.)

    ahiretkih fikah ilmini bilen, fıkıh älimi, İslam

    hukukçusu

    fakihe فاكيه : yaş meyve, yemiş

    fakir 1 : فقير.yoksul muhtaç, ihtiyaçlı 2.zavallı, çaresiz 3.ihtiyaç maddelerini var edemiyen

    fakir-i mutlak فقير مطلق : tam fakir, hiç bir ihti

    yacını var edemeyen

    fakir-i müstagni فقیر مستغنی : )Allah'a cc. tevek küllünden dolayı) månen zengin fakat ser-vetçe yoksul

    fakir-i pür-kusur فقير يرقصور : bastas başa ku-

    surlu ve zavallı

    fakir-i pür-taksir فقیر پرتقصير : baştan baş ku-

    surlu ve zavallı

    fakir-ül hal فقير الحال : durumu fakir yoksul(

    fakirane 1 فقیرانه.muhtaç şekilde, muhtaç

    tarzda 2.âcizce, zavallıca

    fakirhane 1: فقیرخانه.)alçak gönüllülük ifadesi olarak) fakir evi, benim evim 2.yoksullar evi,

    yoksullar yurdu

    fakirlik 1: فقير لك.yoksulluk, muhtaçlık, yokluk içinde olma, ihtiyaçlarını karşılayamama du-rumu 2.yetersizlik

    fakr 1: فقر.fakirlik, yoksulluk, ihtiyaçlılık 2.ih-tiyaç maddelerini var edememe

    fakri beşerî فقر بشری : insanın fakirliği (bak.

    fakr-1 isanî)

    fakr-hal فقر حال : fakirlik hali (bak. fakr-ül hal(

    sulluğu; insanın maddi ve mânevî olarak her fakri insani فقر إنساني : insanın fakirliği, yok-gücü ile bunları karşılayamaz olması an muhtaç durumda olması ve yalnız kendi

    fakr-ı mutlak فقر مطلق : tam fakirlik, ihtiyaçla-rını karşılayacak güç ve imkandan tamamen yoksun (mahrum) bulunmak; (mec.) sınırsız guc ve iradeden tamamen yoksun olmak ve ve sonsuz ihtiyaçlarını karşılayacak yaratıcı bu sebeple her an Allah'a (c.c.) muhtaç bu-O'na sığınmak lunmanın şuuruna (bilincine) varma, her an

    fakr-ı şedid فقر شديد : şiddetli fakirlik, ileri de-

    recede fakirlik

    fakr- tamm فقر تام : tam manasıyle fakirlik

    far-pise فقر پیشه : fakirlikten kurtulamayan

    resizlik( fakr u acz فقر و عجز : fakirlik ve güçsüzlük (ça-

    YanıtlaSil
  46. kru faka

    257

    rufak فقر و فقه fakirlik ve muhtaçlık

    rhaat فقر و حاجات fakirlik ve ihtiyaçlar

    ihtiyacفقر و احتياج fakirlik ve ihtiyaç

    ristina فقر و استغنا fakirlik ve kimseden istememek

    pey sefalet فقر و سفالت fakirlik ve perişanlık

    zaruret فقر و ضرورت: fakirlik ve ihtiyaç or durumda olmak, yoksulluk ve çare-

    lik

    tru zaruretimaiset فقر و ضرورت معیشت fa lık ve geçimde çaresizlik

    فاعل : yapan

    004 müessir فعل مؤثرki gücü elinde olan

    yapoca

    yet فاعلیت : iş yapıcılık, etkililik

    فاعل : yapıcıSIZ

    فائل : )Islam dininde haram olan) verilen borç karşılığında istenen fazlalık veya kår

    )1( فاقت : fakirlik, yoksulluk, ihtiyaçlılık

    kat فقط : ama, lakin, ancak, yalnız

    yokluk bulunmayış, eksiklik

    dil ahbab فقد الأحباب : sevilen dostların yokluğu, dostların bulunmayışı, kimsesizlik

    faktor فاکتور : müessir, åmil, etki edici

    fakülte فاکولته : üniversitenin temel ihtisas (uzmanlık) dallarından biriyle ilgili bölüm

    1 :قال.talih, uğur 2.bazı rastlantıları uğur diye yorumlamak 3.gelecekte olacak şeylerle veya bilinmeyenlerle ilgili bilgi elde etmek için bir ümit ve ihtimal şeklinde baş vurulan yol (kötüye kullanılanı ve ümitsizlik ve evha-ma yol açanı dinimizde haramdır)

    hayır قال خبر : iyilik işareti, uğura işaret,

    uğur

    falaka فالاته : )iki ucu ipe bağlı bir sopayı dön-dürerek sıkıştırılan ayaklara sopa ile vurma yolu ile uygulanan) bir çeşit işkence âleti

    falk فائق : çatlatıp açan

    Fålsk-ul habbi ve'n-neva فالق الحب والنوى : to

    hum, çekirdek ve yumurtaları açan ve çıkar-dığı canlıları büyüten (Allah c.c.)

    falka : tohum kabuğu

    familya فامليا : aile, soy 2.eş, hanım 3.birbiri-ne benzer canlı türlerin topluluğu

    fani ة : قانيlümlu, geçici, sonlu

    fani olmak 1 : فانی اولمق.)mec.) kendini, kendi

    YanıtlaSil
  47. 157

    faraza

    duygu, istek ve menfaatlerini bir yana bırak-ma, kendini düşünmeme 2.ölümlü ve geçici olmak 3.(psk) kendini başka birinin ve ya başka bir şeyin yerine koyma (empati) 4.(Tas) Allah'ın (c.c.) zikrine ve sevgisine dalıp kendi varlığını unutmak ve varlık alanından silin-miş duruma girmek (bk. fenå)

    anila فانيلا : iccamaşırı olarak giyilen iç göm-lek

    fanilik فانيلك : ölümlülük, geçicilik

    faniyat ة : فانياتlümlü, geçici veya sonlu şeyler

    faniye فانيه : )bak. fåni(

    faniyet قانیت : fanilik, ölümlülük, geçicilik

    fantaziye 1 : فانطازيه.boş gösteriş 2.zevk ve gös-teriş için kullanılan süs ve eşya

    Farabi فارابی : Farab, Hic. 256-339; mi. 870-Şam, mi. 950) Türk ve müslüman filozof. Ana dili Türkçeden başka Arapça, Farsça ve Süryaniceyi bilirdi. Felsefe ve tabiat ilimle-riyle uğraşmış ve bu alanda eserler yazmıştır. Felsefedeki ünü, daha çok mantık alanındaki çalışmalarından ileri gelir. Eski Yunan filozo-fu Aristo'nun (mö. 384-322) mantık ilmi ile ilgili eserlerini açıklayarak bu ilmi tanıtmış-tır. Felsefi görüş olarak Aristo'nun akılcı ve icabiyeci (determinist) görüşünün etkisin-de kalmıştır. Bu sahada İslâm dünyasındaki Meşşaiye felsefesinin (Aristocu felsefenin) öncülüğünü yapmıştır. Ariston'un metafiziği, İslâm inançlarıyle uzlaştırmaya çalışmış ve Kur'an hakikatlerinin bir kısmını bu felsefeye göre tefsir etmiş, uzlaştırmaya çalışmıştır. Bu yöndeki eser ve görüşleri Kur'an ve İslâm'dan en çok sapmaya yol açmış ve kendisinden sonra gelen İslâm filozoflarını etkilemiştir. Bu sebeple Gazali ve diğer kelâm âlimleri tarafından Farabi, esaslı tenkidlere uğramış ve bu tür uzlaşmacı görüşleri kabul görme-miştir. Farabi, zamanın bütün ilim ve felsefe dallarında eserler yazmıştır. O'nu izleyenler, Aristo'yu "Muallim-i Evvel" (Baş Öğretmen) ve Farabi'yi de "Muallim-i Sani" (İkinci Öğ-retmen) olarak anar olmuşlardır

    Faraklit فارقلیط : Hz. Muhammed'in (a.s.m.( İncil'deki ismi olup hak ile batılı ayıran de-mektir

    faraz فرض: farz etme, varsayma, kabul etme ("Sırf nefy-i Sâni farazından çıkan bir ızdırar ile")

    faraza فرضا : farz edelim ki, diyelim ki, var sa-yalım ki, söz gelişi

    F

    YanıtlaSil
  48. 700

    HADIRI BERIFIER

    KIRKINCI DERA

    ZEKATA DAIR

    1) Allah-i Taßlà şöyle buyurdui -Namazı kılım ve zekâtı verin.a

    dan biridir.

    NUR suresinin 56. Ayetinden,

    2) Ve şöyle buyurdu:

    -«Mallarından sadaka olarak, bir miktar onları temizlemek ve påk etmek için al...

    Sadaka, burada zekât manäsımadır. Derler ki: Zekat, malın kridir. Bunlardandır ki, Peygamber'in B.A. soyuna zekat verilmezdi. TEVBE suresinin 103. Ayetinden..

    وروى الشيخان عن ابن عباس رضى الله عنهما أن رسول الله صلى الله عليه وسلم امت معادا إلى اليمن فقال : إنك كَانِي قَوْمًا أَهْلَ كِتَابٍ فَادْعُهُمْ إِلَى شَهَادَةِ أن لا إله إلا الله ، وأن محمدا رسول اللهِ ، فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لِذَلِكَ ، فَأَهْلِينَهُمْ أن الله قد فَرَضَ عَلَيهِم تمس صلوات في اليوم والليلة ، فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لذلك ، فَأَعْلِيهُمْ أَنَّ اللهَ قَدْ فَرَضَ عَلَيهِمْ صَدَقَةٌ تُؤْخَذُ مِنْ أَغْيَائِهِمْ فَتَرَد عَلَى فقراتهم ، فإن هُمْ أَطَاعُوا لذلك فَإِيَّاكَ وَكَرَامُ أَمْوَالِهِمْ ، وَأَنَّي دَعْوَةَ المظلوم ، فإنه ليس بينها وبين الله حجاب .

    3) İBNİ ABBAS'tan r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM rivayet edi yor:

    Resûlüllah S.A., Muaz'ı ra. Yemen'e gönderdiği zaman şöyle buyurdu:

    «Sen, ehli kitap olan bir kavme gidiyorsun.. Onları Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed Allah'ın resülü olduğuna şehadet getirmeye davet et. Onlar bunu kabul ettikleri takdirde, kendilerine: Allah'ın onlar üzerine bir gün ve bir gecede beş vakit namazı farz kıldığını öğret..

    YanıtlaSil
  49. VE VAAZ ÖRNEKLERİ

    727

    Bunu da kabul ettikleri takdirde, onlara: Allah'ın kendilerine ze-kâtı farz kıldığını bildir; ki bu, zenginlerden alınıp fakirlere ve-rilecektir.

    Bunu da kabul ederlerse, bilhassa mallarının en iyisini almaktan sakın.. Mazlumun bedduasını almaktan korun.. Çünkü onunla Al-lah arasında perde yoktur..>>>

    Verilen zekâtlar, malın orta hallisinden olmalıdır. Bir zorlama ol-madan en iyisini vermekte de bir mahzur yoktur; fakat en kötüsünü ver-mek de yakışmaz..

    Ravi: menkıbeleri 2. 5. ve 42. Hadis-i Şerifte..

    وروى البخارى عن أبي هريرة رضى الله عنه قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : مَنْ آتَاهُ اللهُ مَالاً فَلَمْ يُؤَدُّ زَكَانَهُ ، مُثَلَ مَالُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ شُجاعًا أَفَرَعَ لَهُ زَبِيبَتَانِ يُطَوقهُ يَوْمَ القِيَامَةِ ، ثمَّ يَأْخُذُ بِلَهُزَمَتَيْهِ ( يعنى شِدْقَيْهِ ) ثمَّ يَقُولُ : أَنَا مَالُكَ ، أَنَا كَنْزُكَ ، ثم تلا : ولا يَحْتَبَنَّ الَّذِينَ يَبْخَلُونَ، الآية

    4) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARÎ rivayet ediyor: Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:

    <>>

    * **

    Bir başka Ayet-i Kerimede ise: Zekâtını verıneyip, saklayanların malları öbür âlemde, kızgın pul olarak yüzleri dahil her taraflarına yapış-tırılacaktır.

    **

    Ravi menkıbeleri 2. ve 5. Hadis-i Şerifte..

    YanıtlaSil
  50. MECELLE-İ AHKÂM-I ADLİYYE

    238

    MADDE 671 - Semen-i mebi'a kefil olup da bey' fesh olunsa yahut mebi' bilistihkak zabt veya ayıbla red kılınsa kefil kefaletden be-ri olur.

    MADDE 672 Müddet-i ma'lûme tamamına dek bir mal icar olu-nup da tesmiye kılınan bedel-i icâresine bir kimse kefil oldukda müddet-i icarenin inkızasında ol kefâlet dahi müntehi olup ba'dehu ol mal üzerine müceddeden akd-i icare olundukda ol kefaletin bu-na şümûlü olmaz.

    YanıtlaSil
  51. KİTAB'ÜL-HAVALE

    KİTAB-I RABİ'

    Havale hakkında olup bir mukaddime ile iki bâbı hâvidir.

    Mukaddime

    Havaleye dair olan ıstılahat-ı fıkhıyye beyanındadır.

    MADDE 673 Havale, deyni bir zimmetden diğer zimmete naklet-mekdir.

    MADDE 674 Muhil, havale eden kimse ki medyûndur.

    MADDE 675 Muhal-ün-leh, dâin olan kimsedir.

    MADDE 676 Muhal-ün-aleyh, kendi üzerine havaleyi kabul eden kimsedir.

    MADDE 677 Muhal-ün-bih, havale olunan maldır.

    MADDE 678 Havale-i mukayyede, muhîlin muhal-ün-aleyh zim-metinde yahut yedinde olan malından vermek üzre diye mukayyed olan havaledir.

    MADDE 679 Havale-i mutlaka muhîlin muhal-ün-aleyhde olan malından vermek üzre deyu mukayyed olmayan havaledir.

    BAB-I EVVEL

    Akd-i havale beyanında olup iki fasla münkasimdir.

    FASL-I EVVEL

    Rükn-i havale beyanındadır.

    MADDE 680 - Muhil, kendi dâinine seni filânın üzerine havale et-tim deyip anlar dahi kabul etdiklerinde havale mün'akid olur.

    YanıtlaSil
  52. 258

    İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    «Müşriklere muhalefet ediniz (11): Bıyıkları, kısaltınız! Sakal-ları, uzatınız!» (12)

    Sakal, erkeğin şeklini tamamlayan Fıtrattan, Sünnetlerdendir. Görünüşte, erkekler, kadınlardan, Sakal ile ayırd edilir. (13)

    Peygamberimiz, Bıyığını kısaltmış ve Sakalını olduğu gibi sal-mış olduğu sırada gelen bir Mecûsî «Böyle yapmanı, sana kim emr et-

    ti?» diye sormuştu. Peygamberimiz «Rabb'im, emr etti!» buyurdu.

    Bunun üzerine, Mecûsî «Benim Rabbim (Kisrâ) de, Bıyığımı uza-tıp Sakalımı kesmemi, bana emr etti!» dedi. (14)

    Peygamberimiz, sakalının boyundan ve yanlarından biraz alır-dı. (15)

    Sakalını, her gün, iki kerre tarardı. (16) Peygamberimiz, Mescidde iken, saçı Sakalı, karma karışık bir adam, içeri girdi.

    Peygamberimiz, ona, hemen dışarı çıkıp saçını, sakalını düzelt-mesini elile işaret buyurdu.

    Adam, öyle yaparak dönünce, Peygamberimiz «Sizden birinizin, böyle, saçı sakalı düzgün olarak gelmesi mi, yoksa, Şeytan gibi saçı sakalı karma karışık gelmesi mi daha iyidir?» buyurdu. (17)

    Hz. Ebû Bekir'in babası Ebû Kuhâfe de, Peygamber Aleyhisselâ-mın yanına gelmişti.

    Sakalı, enine boyuna uzamış ve yayılmış bir halde idi. Peygamber Aleyhisselâm, elile sakalının enine ve boyuna işaret ederek «Onunkinin de, buralarından almış olsaydınız!>> buyurdu. (18)

    «Taberî, der ki (Sakalları, uzatınız!) emrinin vechi nedir? dersen, bilesin ki, derim, uzatmak, çoğaltmak demektir.

    İnsanlardan, öyleleri vardır ki, (Sakalları, uzatınız!) emrinin zâ-hirine uyarak, sakalının kıllarını, olduğu gibi bırakır da, sakal, boyu-na ve enine büyüyüp çirkinleşir ve hatta insanların dillerine düşer, destan olur.

    (11) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 156, Buharî Sahih c. 1, s. 222, Tirmizi Sünen c. 5, s. 95 Sahih c. 7, s. 56, Müslim

    (12) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 156, Buhari Sahih c. 7, s. 56, Müslim Sahih c. 1, s. 222, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 84, Tirmizî Sünen c. 5, s. 95, Nesal Sünen c. 1, s. 16, c. 8, s. 181-182

    (13) Ebû Talibülmekki Kutülkulub c. 2, s. 291

    (14) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 449

    (

    15) Tirmizi Sünen c. 5, s. 94, Ebülferec İbnülcevzi Elvefâ c. 2, s. 591

    (16) Ebû Talibülmekki. Kutülkulub c. 2, s. 296

    (17) Malik Muvatta' c. 2, s. 949

    (18) İmâm-ı Azam Ebû Hanife Müsned s. 42

    YanıtlaSil
  53. PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET

    259 Denildiğine göre: bu haber hususunda Resûlullah Aleyhisselam-dan delil sabit olmuştur ki, Sakalın fazla uzatılması, mahzurludur. kısaltılması, vacibdir.

    Yalnız, bunun, ne kadar kısaltılacağında Selef Âlimleri ihtilafa

    düşmüşlerdir. Bazıları (Sakalın kısaltılacak mıktarı boyundan, bir tutamdan fazlasıdır.

    Eninden, genişliğinden de, çirkin bir biçim alacak derecede ya-yılıp dağılan kısmıdır.) demişlerdir.

    Rivâyete göre: Ömer (R. Anh), sakalını, upuzun salmış bir ada-mı görünce, sakalını tutup çektikten ve (Bana, iki köle çağırınız!) dedikten ve bir adama emr ederek, adamın sakalının bir tutamın-dan fazlasını kestirdikten sonra, adama (Git, artık saçını da, düzelt, yahut berbad bir halde bırak!

    Sizden biriniz, kendisini, yırtıcı hayvanlardan bir hayvan gibi serbest bırakıyor!) demiştir.

    Ebû Hüreyre, sakalını tutar, bir tutamdan fazlasını keserdi.

    Abdullah b. Ömer'in de, onun gibi yaptığı rivayet edilir.

    Başkaları da, sakallarının çirkin bir biçim almayacak, halkın ådet ve geleneklerine aykırı düşmeyecek derecede boyundan ve eninden kısaltma yaparlar, bu hususta bir miktar belli eden bir delil bulamadıklarını söylerlerdi.

    Atâ da (Sakal büyüdüğü, uzadığı zaman, boyundan ve eninden biraz aldırmakta bir sakınca yoktur.

    Çünki, onu, olduğu gibi salmakta, kendisini teşhir etmek, baş-kalarının alaylarına uğratmak vardır.) der ve bu hususta, Tirmizi'-nin, Amr b. Şuayb'ın babasından, onun da, dedesinden rivayet etti-ği (Peygamber Aleyhisselâm, Sakalının eninden ve boyundan biraz alırdı.) Hadîs'ini delil getirirdi.» (19)

    Kadı Iyaz'a göre: Sakalın kazıtılması, yok edilmesi Mekruhdur. Sakalın büyüklüğü ve uzunluğu ile şöhretlenmek, Mekruh oldu-ğu gibi, kısalığı ile şöhretlenmek te, öylece Mekruhdur. (20)

    Denildiğine göre: Sakalda yararlı bir takım haslatlar vardır.

    Bu cümleden olarak:

    1. Sakal, erkeği ululattırır,

    2. Sahibine ilim ve vakar gözüyle baktırır,

    3. Meclislerde sahibinin kadrini yükseltir,

    4. Sahibine teveccüh ettirir,

    5. Sahibini toplulukların önüne geçirtir,

    (19) Bedrüddinülaynî Umdetülkarî c. 22, s. 46-47

    (20) İbn-i Hacer Fethülbârî c. 10, s. 296

    YanıtlaSil
  54. سورة نفره (١٦)

    اشارات الاعجار

    [ سؤال ؟ ] منا فقارك استهزای دوامی افاده الدن اسم فاعل صبغه سياه ولد يفى والده، جذاب مقاله مقابل استهزایی، تحددى افاده الدن فعل مضارع صیغہ با سلدیفنده حکمت نه در؟

    و الجواب تا تعذيب وتحقير لو تبدل و تجد است که تأثیرلر وغالي. زیرا بر طرزده دوام اين برلمان تأثری کنند کی ازالی تازه لندکی تأثرى حوق اولور بو معنایی افاده بدن ، الحق فعل مقدار عدد اسم فاعل ایسه، بالگردو می افاده ایدر.

    وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ) يعني ضلالتك اسبابنه توسل ايم الريالي، ضلالت ان طلبنده بولو نشهر در. الله ده اوزاره ضلالت وير مشدر.

    الله طرفندن يار ديمك با بدامه منی افاده ايدن (عمد ) قاعدی [ عبدك خاليه افعال اولديني ادعا ليدن تا اعتزال مذهبنتك ردينه اشار تدر. وأوزارك لسان حال ايله ايستظاري اوزريني، اللهك اوزاره یاردیم ایتدی نه دلالت ايدن (مد) نك تضمن ایتدیگی (تستمد ) جمله ی ، [ عبدك النده برشی بوم هب اللهدن اول يقني ادعا ايدن ) مذهب جرك ردينه اشار تدر. زيرا اوناس، سوء اختيار الرياله و آرز ولریله خلالتی ایسته مشهر در الله ده او نارك ايستكاريني وير مشدر.

    طغيان ) كلمه منك (هم) ضميرينه اضافی، طغيانه جنايتي، او نارك اختيا لريله حصوله قلوب جبرایله علاقه دار او لماد يفندن بذكر اللهك جبريله بوطغیانی یا بیورز ) دبیر معذر تارینان ردینه اشار تدر

    (طفیان ) عنوانی ایس او نارك ضرری طوفان کی بتون محاسن و کمالاتی تخریب ایتدیگه ایمار ( يعمهون ) یعنی طغيان و ضلالت ارنده متخير و متردد شخص اهر در. او نکرن نه مسلکاری و ار و نرده معین به مقصد لری وار در

    ولَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُ الضَّلَالَةَ بِالْهُدَى فَمَا تَحَتْ مَجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ )

    یعنی اوزار، هدايتي ويروب ضلالتي ماتين آلان به طاقیم قضا نزار در که تجار تارند نه بر فائده کوره مد فکری کی، او خوردن قورتولعه ایچون پول ده بولا میورلی

    YanıtlaSil
  55. عبدة

    Abd: Kul

    جير

    Cebir: Zorlama

    صَلالَتْ

    Dalalet: Haktan sapma

    دلالت

    Delalet: Delil olma

    اله

    Elem: Aa

    آنتان

    Esbab: Sebebler

    فعل مضارع

    Fiil-i muzari: Şimdiki ve geniş zamanı ifade eden fül

    خالق افعال

    Halık - efl: Fiillerin yara-TICISI

    حصول

    Husûl: Meydana gelme

    اعتزال

    İstizal: Kaderi inkâr eden bâtıl mu'tezile mezhebi

    إضافة

    izafe: İsim tamlaması, bağlama

    كالات

    Kemalat: Mükemmellikler

    لسان حال

    Lisan-ı hal: Hâl dili

    تحكين

    Mehasin: Güzellikler

    مَذْهَبٍ جَبْرٌ

    Mezheb-i cebr: İnsan irâdesini inkâr eden cebriye mezhebi

    متميز

    Mütehayyir: Hayrette kalan, şaşırmış

    متردد

    Mütereddid: Kararsız

    سُوءِ اخْتِيار

    Su-i ihtiyar: İradesini kötü-ye kullanma

    تَصَفْن

    Tazammun: İçine alma

    تدل

    Tebeddül: Değişme

    عدد

    Teceddüd: Yenilenme

    توكل

    Tevessül: Sarılma, vesile etme

    طغيان

    Tuğyan: Azgınlık

    YanıtlaSil
  56. Swab Manankların istiheit, devamı ifade eden mful stgasıyla okluğu halde, Cuaba Hak mukabil shada, tecoshladi trade eden tulv musin shasayla yapılığında hikmet nedir?

    Elkeval: Tazib ve tahkirler tebeddül ve receddod etikee tender coğal Zind bir tarzda devam eden by elemin rein gittike arahr. Tazelendikçe te'siri yok ohu Bu ma'nava ifade eden, ancak fil-masarudu ban-i fail ise, yaluz devamı ifade eder

    في الملائحة القمعية: Yani "Dalaletin eshabna tevessül etmeleriyle, dalaletin talebinde bukunmuşlardır. Allah da onlara dalalet vermistir"

    Allah tarafından yardımın yapılmasım ifade

    eden kelimesi, abdin hälik-ı ef al olduğuna sáchá eden f'tizál mezhebinin reddine işarettir. Ve onların lisän- hål ile istekleri üzerine, Allah'ın onlara yardım ettiğine delalet eden'nün tazammun ettiği cümlesi, abdin elinde bir şey yok, hep Allah'dan olduğunu iddia eden mezheb-1 Cebrin reddine işarettir. Zira onlar, sù'-i ihtiyarlarıyla ve arzularıyla dalaleti istemişlerdir.

    Allah da onların isteklerini vermiştir.

    kelimesinin (2) zamirine izafesi, tuğyan cinayeti, onların ihtiyårlarıyla husûle gelip, cebir ile alakadar olmadığından "Bizler Allah'ım cebriyle bu tuğyanı yapıyoruz" diye ma'zeretlerinin reddine işarettir.

    ünvanı ise, onların zararı, tufan gibi, bütün mehäsin ve kemålåtı tahrib ettiğine îmådır.

    يقمعوة Yani tugyan ve dalâletlerinde mütehayyir ve mütereddid şahıslardır. Onların ne meslekleri var ve ne de muayyen bir maksadları vardır.

    اليك الذين افترة الخلالة بالهدى لما يبحث مع اللغة وما كانوا مفتون

    Yani "Onlar, hidâyeti verip dalâleti satın alan birtakım kafasızlardır ki, ticaretlerinden bir fäide göremedikleri gibi, o zarardan kurtulmak için yol da bulamıyorlar."

    YanıtlaSil
  57. 216

    GIYBETİN KÖTÜLÜĞÜ

    "Söylediğiniz özellik kardeşinizde bulunursa grybet etmiş olursu nuz. Şayet onda bulunmayan bir özelliği söylerseniz iftira etmiş olursu nuz."

    Fakih anlatıyor:

    Bazı mütekaddimin âlimlerinin şöyle dediği anlatılır:

    Bir kişi hakkında, 'onun elbisesi uzundur veya kısadır' demek gıybet tir. Durum böyle olunca onun kişiliği hakkındaki her türlü kınama grybet olamaz mı?

    İbn Ebi Nucayh şöyle diyor:

    "Bize ulaşan bir hadise göre, bir gün kısa boylu bir kadın Resulullah (sav)'in yanına geldi.

    Dışarı çıkınca Hz. Aişe şöyle dedi:

    Boyu ne kadar kısa imiş.

    Resulullah (sav) Hz. Aişe'ye dedi ki:

    Onun gıybetini yaptın.

    Hz. Aişe şöyle dedi:

    - Ben onda bulunmayan bir şeyi söylemedim ki.

    Resulullah (sav) şöyle buyurdu:

    Ama onun anlatılmasından hiç hoşlanmayacağı şeyi söyledin."¹

    yor: Ebu Said el-Hudri'nin rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyuru-

    "Miraca çıktığım gece bir topluluğa rastladım. Vücutlarından kopar-dıkları etleri ağızlarına atıyorlar ve kendilerine şöyle deniyordu:

    Dünyada iken yediğiniz kardeşinizin etinden yiyin bakalım.

    Ben dedim ki; "bunlar kimlerdir? ey Cebrail."

    Cebrail cevap verdi:

    -"Bunlar senin ümmetinden olup, gıybet eden kimselerdir."3

    Fakih anlatıyor:

    Babamdan şunu dinlemiştim:

    Ebû Dâvud, Edeb 40, (4874); Tirmizi, Birr 23, (1935); Müslim, Birr 70 (2589)

    Ahmed, Müsned, 25093

    Beyhaki, Delailün-nübüvve, 3/390-396

    YanıtlaSil
  58. TENBİHÜ'L GAFİLİN

    217

    Resulullah (sav)'in evde bulunduğu bir sırada, Zeyd b. Sabit mescitte bulunan Suffe ashabına Resûlüllah'tan işittiği hadisleri naklediyordu. Bir ara Resulullah (sav)'ine bir et getirildi.

    Orada bulunanlar Zeyd b. Sabit'e dediler ki, Resulullah (sav)'ine git ve ona şöyle de:

    - Biz uzun zamandan beri et yemedik. Böyle dersen gelen etten bi-ze de gönderir.

    Zeyd b. Sabit oradan kalkıp Resulullah (sav)'in yanına gidince ora-dakiler aralarında şöyle konuştular:

    Zeyd bizim yanımıza geldiği kadar rahat bir şekilde Resulullah (sav)'in yanına gitti. Acaba ona bizim bu isteğimizi nasıl anlatacak! Zeyd Resulullah (sav)'in yanına varıp, kendisine söylenenleri ona söyleyince, Resulullah (sav) şöyle dedi:

    - Onlara deki: Siz şimdi et yediniz ya!

    Zeyd, geri dönüp durumu kendilerine bildirince onlar şöyle dediler:

    - Allah'a yemin ederiz ki, biz çok uzun zamandan beri et yemedik.

    Zeyd, Resulullah (sav)'in yanına dönüp durumu haber verince Resu-lullah (sav) şöyle dedi:

    Onlar az önce et yediler. Zeyd tekrar dönüp durumu kendilerine haber verdiğinde kalkıp Resulullah (sav)'in yanına gittiler. İçeri girdikle-rinde Resulullah (sav) onlara şunları söyledi:

    Siz az önce kardeşinizin etini yediniz ve dişlerinizin arasında ye-diğiniz etin kanı hala duruyor. Tükürün ağzınızdaki kanı göreceksiniz. Onlar tükürdüklerinde tükürüklerinde kırmızılığı gördüler. Bunun üzeri-ne yaptıklarından tövbe edip şöyle dediler:

    Bizim bu sözü söylerken asla kötü bir maksadımız yoktu.'

    Rivayete göre Cabir b. Abdullah (ra) şöyle demiştir:

    "Resûlüllah zamanında etrafa kötü bir koku yayılmıştı. Bunun üze-rine Resulullah (sav) şöyle buyurdu:

    "Münafıklardan bir grup insan Müslümanların gıybetini yaptı. İşte ortalığa yayılan kötü kokunun sebebi budur."2

    Hikmet ehlinden birine soruldu:

    Süyuti, ed-Dürrü'l-Mensûr, 7/571 Heysemi, Mecma', 8/91

    YanıtlaSil
  59. TARİHTE BUGÜN

    -1951-Bediüzzaman, Milli

    Eğitim Bakanı ve Bakanlar Kuruluna hitaben bir

    mektup kaleme aldı.

    1952 - İzmir, NATO'nun güneydoğu karargâh merkezi oldu.

    18

    PAZAR

    SUNDAY

    AĞUSTOS AUGUST

    BIR AYET

    Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır. Allah, ilim ve kudretiyle her şeyi kuşatıcıdır.

    Nisa Suresi: 126

    BİR HADİS

    Başkası için afiyet dile ki, sana da nasip olsun.

    Buharî, Eşribe: 22

    Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, diğer bir gün de dünyadan çıkacağım.

    Lem'alar

    HİCRÍ: 14 SAFER 1446 - RUMÎ: 5 AĞUSTOS 1440

    Vate

    HIZIR: 105 - GÜN: 231 KALAN: 135 - GÜN. KIS.: 3 DK

    عادة

    İmeak Günor

    Öğle

    İkindi Aksam Yatsı

    YanıtlaSil
  60. TARİHTE BUGÜN

    1791 - Osmanlı ile Rusya arasında Kalas Mütarekesi imzalandı.

    1951 - Bediüzzaman

    "Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirdeki şekvaya küçük bir zeyildir" başlığıyla bir lâhika mektubu neşretti.

    AĞUSTOS

    08

    CUMA

    14 1447

    RUMI: 26 TEMMUZ 1441

    HIZIR: 95

    İşârâtü'l-İ'câz

    Akşam

    İmsak

    Güneş

    BIR AYET

    Allah esenlik yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir.

    Yunus: 25

    BİR HADİS

    Allah bir beldeyi helâk etmek istediğinde, orada zinanın açıkça işlenmesine fırsat verir.

    Deylemî

    Kıyâmetle, saadet-i ebediyenin geleceğine en büyük delil, rahmettir. Evet, rahmetin rahmet olması ve nîmetin nîmet olması, ancak ve ancak haşir ve saadet-i ebediyeye bağlıdır.

    Öğle

    İkindi

    Yatsı

    Öğle

    İkindi

    Akşam

    Yatsı

    İmsak

    Güneş

    YanıtlaSil
  61. HALID I BAGDADI

    HAZRETLERİNDEN HIKMETLİ SÖZLER

    KENDİNİ BEĞENME!

    . Şeriat âlimleri ve müşâhede ehli ârif zâtlar şu hakikat üzerinde ittifak etmişlerdir ki;

    Bir kimsenin kendi nefsini beğenmesi, başkalarını hər görmesi ve diğer insanlardan daha takva sahibi olduğuna inanması, büyük günahların en büyüklerindendir. (Es'ad Sahib, Buğyetü'l-Vâcid, s. 117, no: 13)

    BANA DUÂ EDİN!

    Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, hemen he-men her mektubunda, muhata-bından son nefeste îmân ile vefât edebilmek ve İslâm'ı hayatın her alanına en güzel şekilde yansıtabil-mek için duâlar talep etmiştir. Bunlardan birkaç misal şöyledir:

    "...Sizden ricam, hüsn-i hâtime ile (son nefesi îmân ile vererek) Rab-bime kavuşabilmem ve Mahlûkātın En Hayırlısı 'in sünnetine tâbî olabilmem için duâlarınızda beni hatırlamanızdır." (Es'ad Sahib, Buğyetü'l-Vâcid, s. 128, no: 18)

    "...Güzel ahlâkınızdan ve şerefli tabiatınızdan ricam; bu fakiri Sün-net-i Seniyye'ye istikamet üzere bağlı kalabilmem ve tertemiz İslâm dîni üzere ölebilmem için duâdan unutmamanızdır." (Es'ad Sahib, Buğyetü'l-Vacid, s. 141, no: 29)

    315

    YanıtlaSil
  62. ASR

    GÜNEŞLER GÜNEŞİ!

    Hâlid-i Bağdâdî'ye genç yaşta ulaştığı ilmî derecesi sebebiyle, <<Şemsü'ş-Şümûs / Güneşler Güneşi» nâmı verilmişti.

    Mânevî bir işaretle mâneviyat yoluna girdi. Bir senelik uzun bir seyahat ile ulaştığı Delhi'de, üstâdı Abdullah Dehlevî Hazretleri; Hazret-i Hâlid ile hiç alâkadar olmadan, ona gururu ayaklar altına aldı-racak hizmetler yaptırdı. Helâ temizletti. Omuzlarında su taşıttı.

    O da nefsinin itirazlarına aldırmadan, enâniyetin tehlikesinden kurtulmak için aylarca hizmete devam etti. Benliğini hizmetle eritti. İmtihanı aşınca; üstâdı, onu mânevî eğitime aldı ve altı ayın sonunda memle-ketine irşada gönderirken, şehrin dışına kadar yaya olarak uğurladı.

    NEFİS MUHASEBESİ

    Hâlid-i Bağdâdî bir gün helâ taşlarını temizleme işinde bir hayli yorulmuştu. Nefsi, bir an onu zayıf bulup gönlüne birtakım vesveseler vermeye başladı:

    "-Ey Bağdat ve Şam diyarlarının eşsiz ilim deryâsı! Ey ağniyâ ikliminin Mevlâna Hâlid'i! Deli mi, velî mi olduğu belirsiz bir kişinin sözüyle kalktın, nice yollar aşarak tâ buralara kadar geldin. Hani aradığını buldun mu? Baksana ortada ne tâlim terbiye var, ne seyr u sülük! Aylardır gece gündüz sana helâ temizletmekten başka ne yaptılar? Bu muydu senin aradığın ledünnî ilim?.."

    Bu tehlikeli iğvâ karşısında şiddetle irkilen Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, nefsinin, önüne çekmek istediği gaflet perdesini, ihlâs, samimiyet ve teslimiyet sâikasıyla derhâl parçalayarak nefsini şöyle hesaba çekti

    "-Ey nefsim! Şayet mübarek hocamın verdiği şu şerefli vazifeyi canına minnet bilmeyip bir nefes bile ondan imtina edecek olursan, sana yerleri süpürge ile değil, sakalımla süpürtürüm!.."

    YanıtlaSil
  63. HALİD-İ BAĞDADI HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER

    "İslâm ile şereflenen bir kişi nasıl olur da geceyi tamamen uykuya verip Allah Teâlâ'nın emânetini muhafaza etmez?!.

    Cenâb-ı Hakk'ın bize en mühim emânetlerinden biri, seherlerde kalkıp kıyâma durmaktır."

    (Hâni, el-Hadaik, s. 697)

    YanıtlaSil
  64. ABDULLAN DE ALEVİ BARETLERENDAN HİKMETLİ SÖZLER

    Muhabbet yolunun nice koşan yolcuları vardır ki dostun muhab betiyle alevlenip tutuşarak can vermişlerdir. İki cihandan elleri-ni çekmişler, Mahbûb'un müşâhedesine dalmışlardır.

    Allah'ım! Beni Sen'in muhabbetinle dirilt! Muhabbetinle rühumu al! Muhabbetinle beni haşreyle! (Abdullah Dehlevi, Makámát + Mazhanyye, s. 22)

    Tasavvuf

    Allah Teâlâ ile olmak,

    Güzel ahlâk ile ahlâklanmak ve şeriate uymaktır.

    Allah Teâlâ'dan uzaklaştıran her şeyi kalpten çıkarıp, bütün uzuvların Muhammed Mustafa Efendimiz'e uymakla ziynetlenmesidir.

    (Abdullah Dehlevi, Mekâtib-i Şerife, s. 105, по: 85)

    Asr-ı saâdete uygun olmayan bir şeyin kıymeti yoktur. Hangi yol ve hangi amel olursa olsun, eğer Efendimiz'in ashâbının yoluna

    benzemiyorsa, tehlikelidir. (Abdullah Dehlevi, Mekâtib-i Şerife, s. 225, no: 111)

    ÖLÇÜLER

    Ehlullah, hangi işi ya-parlarsa yapsınlar, ezanı işittiklerinde he-men onu bırakıp na-maza koşarlar. (Raûf Ahmed, Dürrül-Meårif, s. 36)

    Benlik; ilâhlık taslamak demektir. Benliğin kökünü kazımadıkça Allah'a vâsıl olamazsın! (Raûf Ahmed, Dürrül-Meårif, s. 44)

    YanıtlaSil
  65. MUHABBET-İ RASULULLAH

    Abdullah Dehlevi, gönlü Peygamber aşkıyla dolu bir Allah dos-tu idi. Yanında ne zaman Rasûlullah Efendimiz'in ism-i şe-rifleri anılsa, hürmet ve muhabbet duygularıyla coşar, kendin-den geçecek gibi olurdu. Şöyle buyururdu:

    "Biz muhabbet şerbetini içenlerdeniz. Bizim muhabbetimizin art-masına sebep olan, kalplerimize çeşit çeşit lezzetler bahşeden hadis-i şerifler ve salevât-ı şerîfelerdir."

    (Raûf Ahmed, Dürrül-Meårif, s. 94)

    Sübhanallah! Rasûlullah Efendimiz'in hadis-i şeriflerini okuyunca, şaşılacak feyizler ve bereketler zuhûr ediyor.

    Bir defasında cehennem korkusu beni kapladı. Çok mahzun oldum. Bir de baktım ki rüyamda Rasûlullah teşrif ettiler ve; Efendimiz

    <<<-Cehennem ateşinden korkma! Her kimin bize muhabbeti varsa, o cehenneme düşmeyecek!>> buyurdular. (Raûf Ahmed, Dürrül-Meårif, s. 152)

    Elbette bu muhabbet tam bir ittibâ ile olursa fayda verir.

    YanıtlaSil
  66. 166 \ Hadislerden Seçmeler

    ti onun yanında Cennet gibi kalacaktır. Dem ki hadisi ahirete nispetle mü'minin dünya Cehennem, kâfirin dünyası da Cennettir şeklin de anlamak gerekir.

    ***

    Allah'a kavuşmayı özlemek

    Katâde bin Nu'man (ra) rivayet ediyor ki:

    Allah Cebrail'i, bana gönderdiği suretlerin en güzelinde indirdi. Cebrail şöyle dedi: "Ey Mu hammed, yüce Allah sana selâm söylüyor t şöyle buyuruyor:

    "Ben dünyaya dostlarım için acı, bulanık, dar ve sıkıntılı olmasını vahyettim. Tâ ki, Bana ku vuşmayı özlesinler. Ben dünyayı dostlarım için bir zindan, düşmanlarım için de bir Cennet ola rak yarattım.

    Beyhaki'nin Şi'bü'l-İman'ından.

    ***

    Dilimizde dolaşan güzel bir söz vardır: "Dün yada rahatlık yoktur" diye. Çünkü dünya hayatı acılarla, üzüntülerle, sıkıntılarla doludur. Bilhas sa mü'minin başından belâlar eksik olmaz. Bunun sebebi mü'minin manen olgunlaşıp Cen nete layık hale gelmesidir. Cenab-ı Hak sevgili kullarına çeşitli musibetler verir; onları sabra, tahammüle davet ederek manen yükselmelerini

    YanıtlaSil
  67. Ahiret Hayatı/167

    Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, lar. Bu konuda Lem'alar'da şöyle denilir: temal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice ver, tekemmül eder [olgunlaşır), vazife-i haya-yeyi yapar. Yeknesak [monoton] istirahat döşe-indeki hayat, hayr-ı mahz [sırf hayır] olan nicuttan ziyade, serr-i mahz olan [bütün bütün ger olan) ademe yakındır ve ona gider."

    Sabır ve tahammül gösterildiğinde mü'min kullarının günahlarını silen, onlara manevî makam ve mertebeler ihsan eden Cenab-ı Hak, şte böyle dünya hayatını belâ ve felâketlerle donatmıştır. Çile ve ıztırap eksik olmaz insanın hayatında. Bazen dünya yıkılacak olur. İnsan o kadar daralır, bunalır ki nerdeyse çıldıracak dereceye gelir. Ama mü'min bütün bu hâllerde huzurundan pek birşey kaybetmez. Çünkü o zahmette rahatı bulmuş insandır. Herşeyin Allah'ın izni ve müsaadesiyle olduğuna inanır ve Ondan gelen herşeyi sabır ve tahammülle karşılar.

    Iste musibetlerin verilmesinin hikmeti onlarla dünyanın aldatıcı cazibesini kırıp nazarları Allah'a yöneltmek içindir. Böylece Cenab-ı Hak, sevgili kullarını, dostlarını dünyadan küstürüp ebedî cemaline kavuşmayı özlettirir. Dünyanın öyle sıkıntılı hâlleri vardır ki, meselâ Bediüzza-i man'ın belirttiği gibi, "Thrilık mevsimiyle;

    YanıtlaSil
  68. 18

    SIRR-I INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE-MAIDET UL-KUR'AN

    "Allah alış-verişi helal faizi haram kıldı" ayet-i kerimesinin bir asıl kastedilen manası vardır ki bu alış verişle faizi ayırmaktır. Çünkü ayet-i ke. rime yine Kur'an-ı kerimin naklettiğine göre "alış-veriş de faiz gibidir" diyen cahiliye insanı ve Yahudilere cevap vermek için nazil olmuştur. Bu ayetin teb'an kastedilen başka bir manası daha vardır ki bununla asıl kastedilen mana anlatılmak istenmektedir. İşte o "alış-verişin helal faizin haram oldu. gunu" ifade etmektedir. Her iki mana da murad edilmiştir. Ancak birinci mana asli ikinci mana tebe'idir.

    Kur'an-ı Kerîm ve sünnet-i şerifede teşrî' için varid olan nasların ekseri. yeti "ibâratü'n-nas" yolu ile hükümlere delalet eder. Meselâ "Akidleri tam ifa ediniz" ve "Satıcı ve müşteri ayrılmadıkça muhayyerdirler" hadisi şerifi bu ka-bildendir. Nassın ibaresinin delâleti haricî mânialardan tecerrüd ettiği zaman kati hüküm ifade eder. Buna göre eğer nass tahsis edilmiş âmm ise delâlet zannî olur, kat'î olmaz.

    3.1.2. Nassın İşareti

    Bir sözün ne asaleten ne teb'an maksud olmayan lakin sözün bizzat ifade etmek için söylendiği mananın yani lafızdan ilk anlaşılan mananın lâzımı olan bir manaya delâlet etmesidir. Ve nassın, sözün siyakından maksud olmayan, doğrudan kastedilmeyen bir manaya delâleti, ibare ile değil işaretle olur. İşte bu mana iltizamî yani nassdan ilk bakışta anlaşılan aslî hüküm için lâzım olan bir manadır³.

    Meselâ "Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı"4 ayeti ibaresiyle ramazanda fecre kadar gecenin her cüz'ünde münasebette bulun-manın mubah olduğuna, işaretiyle de oruç halinde cünüp olarak sabahlama-nın caiz olduğuna delalet eder. Çünkü fecre kadar münasebetin mubah olması kişi cũnūp iken fecrin üzerine doğması demektir. İşte bu mana ayetin siya-kında maksud değildir, ancak bu, maksud olan mana için ayrılmaz bir mana-dır.

    İbarenin delâleti ile işaretin delâleti tearuz ederse, ibaresiyle sabit olan

    1 Kur'an, Bakara: 2/275.

    2 Kur'an, Maide: 5/1.

    Sa'deddin Teftezanî, Et-Telvih ale't-Tevzih: 11130; Müsellemü's-Subût, 1/338.

    4 Kur'an, Bakara: 2/187.

    YanıtlaSil
  69. İŞİRİ TEFSİR VE CİFİR İLMİ

    19

    hüküm işaretiyle sabit olan hükme tercih edilir, çünkü o daha kuvvetlidir. Me-selā "Kısas size farz kılındı" nassı ibaresiyle amden öldürene kısasın farz ol-duğuna delâlet ederken "Amden adam öldürenin cezası cehennemde ebedi kal-maktır" nassı da işaretiyle uhrevî ceza ile iktifa edilerek kısasın terkinin caiz olduğuna delâlet etmektedir. Ancak birinci hüküm takdim edilerek kısas tat-bik edilir. İşaretin delâleti de ibarenin delâleti gibi kat'î hüküm ifade eder.

    Bediüzzaman bu nassın ibaresine manay-i sarîh yani açık mana demekte ve bu kaideyi nassın işareti yani manay-i işârîsi ile birlikte şöyle kullanmak-tadır:

    "İşte o pek acib ve çok hazin halette iken, îman ve Kur'ândan gelen bir mededle

    فَإِن تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ 3

    Ayeti imdadıma yetişti ve gâyet emniyetli ve selåmetli bir gemi hükmüne geçti.

    Ruh, kemål-i emniyetle ve sürurla o Ayetin içine girdi. Evet, anladım ki: Ayetin ma'nayı sarihinden başka bir ma'nayı işârisi, beni teselli etti ki, sükünet buldum ve sekinet verdi.

    Evet, nasıl ki ma'nayı sarihi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a der: "Eğer ehl-i dalålet arka verip senin Şeriat ve Sünnetinden i'raz edip Kur'ânı dinlemeseler, merak etme! Ve de ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerle-rinize ittiba edecekleri yetiştirir. Taht-1 saltanatı her şeyi muhittir. Ne åsiler, hududun-dan kaçabilirler ve ne de istimdåd edenler mededsiz kalırlar!" Öyle de ma'nayı işărisiyle der ki:

    Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcůdát seni bırakıp fená yolunda ademe giderse, eğer zihayatlar senden müfarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terk edip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalâlet seni dinle-meyip zulümata düşerse, merak etme! De ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Mådem o var, her şey var. Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidi-yorlar. Ve onların bedeline o Arş-1 Azim sâhibi, nihayetsiz cünûd ve askerinden baş-kalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar, başka âleme gidiyorlar. On-ların bedeline başka vazifedarları gönderir. Ve dalålete düşenlere bedel, tarik-ı hakkı takib edecek muti kullarını gönderebilir. Mâdem öyledir, o her şeye bedeldir. Bütün

    1 Kur'an, Bakara: 2/178.

    2 Kur'an, Nisa: 4/93.

    3 Kur'an, Tevbe, 129.

    YanıtlaSil
  70. 537

    16662. Bütün acılar unutulur, tüm belâlar gelip geçicidir.

    16663. Erkeksiz kadın, çatısız ev gibidir.

    16664. Felaketler olmasaydı, kahramanlar da olmazdı.

    16665. Gelenekleri saymak kolay, korumak zordur.

    16666. İnsan ölür, ünü kalır.

    16667. Meyveyi yerken; ağacı, dikeni düşün!

    16668. Şaka pek sık yinelenirse, gerçekleşir.

    16669. Tek başına yaşamaktansa, herkesle birlikte ölmek yeğdir.

    16670. Üç kadın, dört dedikodu.

    16671. Üç 30.000 donga satın alınır, 3 donga satılır. (Dong: Kuzey Viet-nam'ın para birimi, kuruş.)

    16672. Yetmişlik, yetmiş birlikten öğüt alır.

    16673. Yitik sevginin geri gelmesi zordur.

    16674. Yurda düşman girerse, kadınlar bile savaşmak zorundadır.

    16675. Yüz öğüt, bir çift deneyimli elin yerini tutamaz.

    ...

    VOTİAK ATASÖZÜ. Bak: UDMURT (VOTİAK) ATASÖZÜ

    VOYVODINA ATASÖZÜ

    16676. Çingeneler (cambazlar) hangi meyhanede içerse, şarabın iyisi oradadır. (Bulgarca benzeri var. Karaciç, No. 1441, s. 94.)

    ...

    YAHUDİ ATASÖZLERİ

    16677. Ağlama da, gülme de içten gelir.

    16678. Aklı başında olan, mutlu bir baba olur.

    16679. Altın anahtar, her kapıyı açar.

    16680. Ayakkabı ayağındayken, dilediğince gez, toz!

    16681. Ayna, herkese en iyi dostunu gösterir.

    16682. Az olsun da öz olsun.

    16683. Babasız çocuk yarım öksüzdür, anasız çocuk tüm öksüz.

    16684. Balıksız Sabbath (Cumartesi yortusu) olmaz.

    16685. Bilgisizlik, bütün kötülüklerin köküdür.

    16686. Bir gün su içeceğin çeşmeye çamur sıçratma!

    16687. Bir kimseyi izlemektense, seni izlemeleri daha iyidir.

    YanıtlaSil
  71. 536

    ULAH ATASÖZLERİ. Bak: ROMEN (ULAH) ATASÖZLERİ

    ...

    UYGUR (ESKİ-YENİ) ATASÖZLERİ

    16640. Aç ne yemez, tok ne söylemez?

    16641. Başın ne ile tehlikeye girer? Dilinle. (Başin nardin katar? Tilinden.)

    16642. Beyliğe lâyık olmayan kişi, her kavşağa bir sopalı koyar.

    16643. Gelberi uzun olursa, el yanmaz.

    16644. Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur.

    16645. Kıyım yok âlemde, gönlü kaynar âdemde. (Zorluk yok âlemde, gönül koyan âdeme, anlamında.)

    16646. Kimin damarı kalın ise, onun kan aldırması kolay olur.

    16647. Kocakarı oyun bilmez de "yerim dar" der.

    16648. Kuru kaşık ağza yaramaz, kuru (boş) söz kulağa yakışmaz (yaklaşmaz).

    16649. Ne denli bön olsa da eş (arkadaş) iyi, ne denli eğri olsa da yol iyi.

    16650. Sabanda tartışma olursa, harmanda çekişme olmaz.

    16651. Sormaktan sıkılmayan insan çok şey öğrenir, sormaktan utanan bildiğini de unutur.

    16652. Yağmur yağarsa, oğul-kız başını, taş yağarsa öz (kendi) başını korumalısın!

    16653. Yiğidin değeri korku zamanında, suyun değeri derinliğinde.

    VENEZUELA ATASÖZLERİ

    16654. Kadınlar gülebildikleri zaman güler, istedikleri zaman ağlarlar.

    16655. Mutluluk, herkesin yaşamından bir kez geçer.

    ...

    VIETNAM ATASÖZLERİ

    16656. Artık saygı, korkuya dönüşür.

    16657. Bağlılık, tehlike anında belli olur.

    16658. Baykuş, kendini peri kızıyla kıyaslamak istemiş.

    16659. Bıçağın bir kesen ağzı var, dilin yüz.

    16660. Bir araya gelen küçük yeller, bir tayfun oluşturur.

    16661. Bir davranış yüzünden, on bin kişi suçlanabilir.

    YanıtlaSil
  72. 1075

    Ziya dar

    ZIN-PUS 1. Eyer örtüsü,

    ZIR f. Alt, aşağı.

    Zir-zamin: Yeraltı.

    ZIR (C. Zire) Ince kiris.

    Kadınlar sohbetini seven kişi. ZIRA f. Çünkü. Ondan ki, sundan, su sebepten ki.

    ZIRA: El, kol uzunluğu, Vir midört parmak uzunluğu. Arsın. Bir kolun dirseğinden orta parmak ucuna kadar uzunluk cüsü. (75-90 cm. kadar) Gökte ayın menzillerin den birisi. Tulum. İçine peynir veya su, yağ gibi şeyler konan deriden kab.

    راست

    ZİRAAT Çiftçilik, ekincilik,

    ZIRABE: Keskinlik.

    dair, onunla alakalı.

    ZIRA Çiftçiliğe äit. Ziraate

    را به ZİRAYE Hışım etmek, hid-

    detlenmek, kızmak.

    ZI-RAHM: Nesebi akraba,

    ZİR-BEND: f. Kayış, kuşak, kemer.

    zeyrek. زیرکی

    زيرك ZIREK f. Anlayışlı, uyanık,

    Zireki f. Uyanıklık, zeyrek-

    lik, anlayışlılık. ارمین

    ZİRFİN (C.: Zerafin) Kapı

    halkası.

    دریا

    ZIRIBA': Belá, zahmet.

    ربوين

    ZİRİN: f. Alttaki, aşağıdaki.

    ZIRNIK Zırhın, fare otu.

    tar. Zi-hayat. (Bak: Ruh)

    ZI-RUH: Ruhlu, canlı, hayat-

    ZİR O ZEBER: Altüst, karma-karışık, darmadağın.

    ZİRVE: Doruk, Bir şeyin, hu-susan dağın en yüksek noktası, tepesi.

    زروه بالا Zirve-i bālā 1. Yüksek zirve.

    Yüksek makam. Yüce kat.

    Zirve-i cebel: Dağ tepesi.

    دیشان ZI-SAN Şanlı, meşhur ve se-

    refli olan.

    های شعشعه Zİ-ŞA ŞAA Çok pariak. Şa'-

    saalı.

    رشت IST : f. Çirkin. Kötü, Kabih.

    دی شعور

    Zisti: f. Çirkinlik.

    ZI-ŞUUR: Şuurlu. Suur så-

    ZİT (Ziyat): Cağırmak.

    hibi.

    ZIVANA: (Bak: Zıvana)

    Nizā edişmek, çekişmek.

    روانه

    ZIVER: Süs. Zinet.

    ZIVER: Şiddetle yürümek.

    بیا ZIYA : Işık, aydınlık, nur. Ru-

    şenlik. (Nur, ziya'dan daha umumidir. Çünkü zlyá aydınlığın intişarı mülahazası ile ve Nur, intişarı ve sebätı mülahazaları ile ıtlak olunmuştur ve bazıları Indinde bizzat olan aydınlığa zlyā; ve vasıta ile olan aydınlığa nur itläk olunur. L.R.)

    (Ziya ile; mevcudat görünür, hayat ile; mev-cudatın varlığı bilinir; her birisi birer keşşaftır. Mek.)

    صبای قلب -yı kalb: Kalbin ziyası, nuru, ışığı, Kalbin Iman nuruyla ziyalanması, uyan-ması, gafletten halás olması.

    JULZlyā-bar: (Ziya-efşan Ziya-pāş) Işık saçan.

    خادار Ziyadar Ziyalı, ışıklı, par-lak, Aydın. Akıllı, münevver.

    YanıtlaSil
  73. 1075

    ZIMMIT

    lan bir käfirin sehadeti makbuldür. Fakat fäsık, merdudüş şehadettir, çünkü häindir. L.)

    Sen.

    dur. Hem Mezheb-1 Hanefiyyede; ehl-i zimmeden o-

    vakarlı kimse,

    ZİMMİT Ağır başlı, ciddi,

    kahraman, yiğit,

    ZIMR (C,: Ezmár) Bahadır,

    ZIMZIM: İri gövdeli deve.

    rulan eyer.

    ZİN f. Binek hayvanlarına vu-

    ZINA: Haram ve büyük günah olan ve nikahsız olarak yapılan cinsi münasebet.

    ZINAB (Zeneb. C.) Kuyruk-

    lar.

    ZINABE Her şeyin ardı, ar-

    kası,

    ZINAK: Çene altının derisi..

    ريان

    Altından veya gümüşten yapılan ve kadınların bo-yunlarına taktıkları boğmak,

    ni.

    ریاکار ZINAKAR f. Zina eden, ză-

    vap kimse. Yük götürebilen eşek. Büyük fåre.

    ربارZINBAR: Hafif, zarif, hazırce-

    Çınar ağacına benzer bir ağaç.

    زنجار ZİNCAR: Bir nevi balık.

    الجير ZİNCİR Çocukların tırnağın-da yer yer beliren beyazlık.

    hapishanesi. Sıkıntılı ve karanlık yer. ران ZINDAN f. Karanlık, yeraltı

    زندان عقالت Zindan-ı atålet: Atālet zinda-

    ni. (Bak: Himmet)

    Zindani (C.: Zindaniyan(

    Zindanlık, Zindana kapatılmış suçlu. Zindan mu-

    hafızı, Zindancí. زنده ZINDE: f. Dinç, diri, canlı.

    Güçlü, kuvvetil.

    رد میاد Zinde-båd: f. Yaşasın, çok ya-

    şa, sağ ol.

    رند فدان Zinde-dar: f. Gece uyumayan,

    uyanık kalan.

    رند دل

    Zinde-dil: f. Kalbi diri olan,

    uyanık.

    ردی Zinde-gi f. Canlılık, zindelik,

    dirilik.

    ريقZINDIK (Zındık) Dinsiz, i-

    mansız. Müşrik. (Bak: Zendeka)

    زينه ZINE: Düzgün, Libas, elbise.

    mahsus kıymetli eşya.

    ZINET: Süs. Bezek. Kadınlara

    (Her bir çiçekte, her bir meyvede bir mizan ve o mizan bir intizam İçinde. Ve o intizam, tazele-nen bir tanzim ve tevzin içinde. Ve o tevzin ve tan-zim bir zinet ve sanat içinde. Ve o zinet ve san'at. mänidår kokular ve hikmetil tadiar Içinde bu-lunduğundan; her bir çiçek o ağacın çiçekleri a-

    dedince Hakem-i Zül-Celale Işaretler ediyor. L.) ZİNFİLECE: Zenbile benzer

    bir nesne.

    زمان ZINHAR f. Sakın, aslā, ka-

    t'lyyen, olmaya, aman. Elbette.

    زنهار خوار Zinharhår: f. Sözünde durma-

    yan adam. Aman dileyen.

    غير

    ZİNKİR: Tırnak kesintisi.

    lak. Bahtiyar.

    دى النور ZIN NUR: Nurlu, ışıklı, Par-

    دی اتر رینn nureyn: "İki nur sahibi"

    meälinde cihar-ı yar-ı güzinden Hz. Osmanın (R.A.) lakabı. (Hazret-i Resul-ü Ekrem (A.S.M.) lle iki kat akrabalığı dolayısiyle) (Bak: Osman R.A.)

    YanıtlaSil
  74. 1074

    Duygulu, duygu

    Anan.

    sessiz zikir.

    دارد Zikir-arend f. Zikreden.

    ذکر جانه Zikir-håne Allahın çok çok zikrediidiği yer. Mescid, câmi. Ehl-i Tarikatın top-lanıp Allahı zikrettikleri yer. Tekke.

    ZIKRA Anma, hatırlama, Nasihat, öğüt. İbret. Örnek.

    بارق ZIKZAK: Fr. Bir sağa ve bir

    sola doğru gidiş yapma. JZILAL (Zelil. C.) Hor ve ha-kir olanlar. Zeliller.

    ZI'LEB (E): Deve kuşu. Hızlı yürüyen dişi deve.

    دى الأحمد ZI-L ECNIHA : Çok cihetii, Cok Çok hususiyeti bulunan. Kanatlar sahibi. taraflı.

    دع الحجم ZILHICCE Hacca gitmenin Içinde yapıldığı Arabi onikinci ay. Kurban bayra-mı, bu ayın onuncu gününe rastlar.

    دى القعدة ZİLKA'DE: Arabi ayların on-

    birincisi. JZİLL: Yumuşaklık. lık, asanlık. Davarın alışması. Kolay-

    له ZİLLE: Orak kuşu denilen bir böcektir, orak vaktinde öter.

    دالت hakirlik, alçaklık. ZİLLET Aşağılık, horluk,

    döşek.

    دلت نفس Zillet-i nefs: Nefis alçaklığı.

    ZILYE (C.: Zelāli) Büyük

    دى اليدZIYED: Fik: Bir malı elin-de bulunduran. Bu malın hakiki sahibi olsun veya olmasın hälen istediği şekilde kullanmakta bulunan kimse.

    ZİLZAL: Zelzele, sarsıntı.

    ولوال زلزال سوره تی Zilzál Suresi K. Kerimin 99.

    suresidir. "Zeizele, izāzülzile" sureleri de denir.

    etek.

    ZIZI: (C.: Zelázil) Uzun

    ZI 'M: Ayıp.

    ZİMAL (Bak: Zemel)

    ZIMAM: Hayvan yuları. Yu-

    lar. ريال

    tutan. de tutan. زيا مدار Zimam-dar f. Elinde yular idare eden. Idareci. İleri gelen. Bir işi elin-

    دمام ZIMAM Ahd, söz, yemin,

    eman. Hak, Hürmet.

    زيار ZIMAR: Deve kuşlarının sesi.

    شمار ZIMAR Irz, námus. Kişinin

    koruması kendi üzerine vacib olan aile efradı. ZİMEM (Zimmet. C.) Borç-

    lar, zimmetler. لساتZI MEMAT : (Zimem. C.) Borçlar.

    زيار ZIMMAR: Deve kuşu sesi. *

    "Bağırmak, savt ve sada etmek" månäsına mastar. دمت

    ZİMMET: Himâyeyi te'min

    Borç. Alākalı. Uhde. Vicdan. Üst. Üstte olan şey. Koruma zo-eden ittifak. Mes'ullyet. runda kalma.

    تدار Zimmet-där f. Hazine sáhlbi. Vergiyi alan, toplayan. Alacaklı.

    ZİMMİ: Anlaşma ile İslâm dl-

    yarında yaşaması kabul edilmiş, hayatı hıfzedlien gayr-ı müslim. Ehl-i zimmet.

    (Kafir eğer zimmi olsa veya müsälaha etse, "hakk-ı hayatı var" diye usul-ü şeriatın bir düsturu-

    YanıtlaSil
  75. ZI-HASSE

    1074

    hususiyet sähibi.

    ZI-HASSE: Duygulu, duygu

    sähibi, hisseden. ZI-HASMET Haşmet sahibi,

    hasmetil.

    وجبات ZI-HAYAT: Hayatlı, hayata

    sahip, canlı, (Bak: Hayat)

    ZIHBE (C. Zihab) Yağmur

    katresi.

    ZIHI: "Su, bu" manasına ge

    len müennes işaret zamiri.

    ZIHIf. Ne güzel. Ne iyi. Afe-

    rin.

    فلان ZIHLAF: Tehir etmek, sonra-

    ya bırakmak. Uzaklaştırmak, irak etmek,

    دهن ZİHİN: (Zihn) Anlama, bilme,

    hatırlama kuvveti. Anlama kuvvet ve istidadı. Hifz kabillyeti. (Bak: Dimağ)

    ذهن محدود ما Zihn-i mahdud: Dar zihin.

    رعلی

    Zihnen Zihin ile, düşünerek,

    akıl lie. Zihni (Zihniyye) Zihinle ala-

    kalı. Zihne ält.

    Zihniyyat: Zihne ait hususlar.

    Zihinje ilgili meseleler. دهنت Zihniyyet: Düşünce. Düşünce

    سيل

    ريق

    yolu. Anlayış. Kafa.

    ZIK: (Bak: Diyk)

    ZİK: Yaka kenarı.

    ZİKAR: (Zeker. C.) Erkekler.

    دی فرد درونی ZİKARED GAZVESİ Zika-red, Gatafan diyarı civarında oniki mil mesafede bir kuyudur. Riväyete göre Medine lle Hayber arasında ve Sam yolu üzerindedir ve Medineye iki konak mesafededir. Bu zikared kuyusu yakınında yaprian gazaya Gabe gazası da denilir, hicretin altıncı yılın da rebiül-evvel ayında vuku bulduğu rivayet edilir.

    Hayberden üç gün önce bir takım Gatafan ve Fezare capulcuları Resulullahın sağılan develerine yağmacılık etmeleri üzerine bu gaza vuku bulmuş-tur, Ibni Sa'd, bu develerin yirmi tane olduğunu ve Gabe korusunda yayılırken baskına uğradığını bil-diriyor. (S.B.Μ.)

    ZIKE: Silah. ذوات

    ZI-KIYMET: Kıymet sähibi,

    kıymetli.

    ذکر ZIKIR : Anmak, hatırlamak, Anılmak, Allahı (C.C.) çok çok anıp azametini düşünmek ve esmå-i hüsnâsını okuyup tefekkür et-mek. Kur'ân-ı Kerim'in bir ismi.

    (İ'lem eyyühel aziz! Tohum olacak bir hab-benin kalbi yani içi delindiği zaman, elbette sün-büllenip neşvü nemá bulamaz; ölür gider. Kezálik, ene ile tabir edilen enäniyetin kalbi, Allah Allah zikrinin şua ve hararetiyle yanıp delinse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Halik-ı Semåvat ve Ar-za isyan edemez. O zikr-i İlahi sayesinde (ene) mahvolur...

    Zikreden adamın, feyz-i İlahiyi celbeden muhtelif lätifeleri vardır. Bir kısmı kalb ve aklın şu-uruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuuriara täbi değildir. M.N.)

    کرمی Zikr-i aleni: Aşikär ve açıktan toplanıp Allahı zikretmek.

    ذکر خبری Zikr-i cehri pılan zikir. Yüksek sesle ya-

    گرجی Zikr-i hafi İçten ve kalb-den yapılan gizlice olan zikir. Nakşilerin zikir şekli. ذکر قلبی

    Zikr-i kalbi Kalb lle yapılan,

    YanıtlaSil
  76. İMAM KUŞEYRİ'NİN

    ΗΛΥΛΤΙ ve ESERLERİ

    YanıtlaSil
  77. İMAM KUŞEYRİ'NİN

    ΗΛΥΛΤΙ

    İsmi ve Nesebi

    İmam Kuşeyrî'nin tam ismi Abdülkerim b. Hevâzin b. Abdülmelik b. Talha b. Muhammed-i Nîşâbûrî'dir.

    Künyesi Ebü'l-Kasım'dır. Lakabı, Zeynülislâm'dır. Aslen Arap olup baba yönüyle Kuşeyr kabilesindendir. Annesi tarafından Benî Sü-leym kabilesine mensuptur.

    Doğumu

    İmam Kuşeyrî, 376 yılının Rebîülevvel ayında (Temmuz 986) doğmuştur. Doğum yeri İran'ın Türkmenistan sınırı yakınındaki Nîşâ-bur'a bağlı Üstüvâ beldesidir.

    İran müslümanlar tarafından fethedilince, İmam Kuşeyrî'nin ata-ları Nişâbur'a gelerek Üstüvâ beldesine yerleştiler.

    Eğitimi ve Hocaları

    İmam Kuşeyri, küçük yaşta babasını kaybedince bakım ve hima-yesini yakınlarından Ebü'l-Kasım-ı Yemânî üstlendi. Kuşeyrî, bu zattan

    YanıtlaSil
  78. KISSADAN HİSSEZakit GENÇ

    gmczabit@gmail.com

    KULLUĞUN HİKMETİ NE?

    Insanın yaratılış gayesini Cenâb-1 Hak şöyle beyan

    Insan nsan olarak olarak yaşı yaşıyoruz, ama çoğunlukla; Linsan olmanın kıymetini, kul olmanın hikmetini bilmeden şu älemden göçup gidiyoruz. Hakikatte ise mü'min:

    "Hakk'a inanan ve bu sayede kul oldu ğunu bilen insan demektir.

    etmiştir:

    "Ben, cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet ve kulluk etsinler diye yarattım."

    -Kulluk ise, ilim, irfan, ahlak ve amel bakı mindan derece derecedir. Avamı var, havåssı var, havåssın üstünde olanı vardır. Hak dost-ları, kulluğun zirvesinde olan kişilerdir. Kul-luğun şifrelerini çözmek isteyenler, kulluğa giden yolları bilmek isteyenler; bu Hak dost-larının hayatlarını öğrenip örnek almalıdır.

    Normal bir insan, varlıkları dış süretleri ne göre algılar ve değerlendirir. Bu görüş ve değerlendirme sığ bir görüştür. Hakikat ehli leriyle sır ve hikmetleriyle görür ve izah eder. arif kişiler ise eşyayı ve insanı iç ve dış yön Biz bir insanı fiziki olarak görüp, insan» der yapısı ile değil, månevi yapısı ile de görüp öyle geçeriz. Ama Hak dostları, insanı sadece fiziki değerlendirir. Bunun için bir Hak dostu der ki:

    "Allah'a inanan insan kul, inanmayan ise mahlüktur."

    (ez-Zariyat, 56)

    Bu hak dostları ki, kulluğun zirvesi ni hiçəlik makamına erme olarak görür.

    Bu yönden bakıp değerlendirdiğimiz-de, mü'min, kulluğunu ispat etmek için ça lışan insandır. Kul, îmân edip îmânını sälih amellerle besleyen, takva ile süsleyendir.

    Mevlână Hazretleri Allah'ın varlığını ispat

    etmeye çalışan alimler için şöyle buyurmuş "Allah'ın varlığı sabittir. Sen kulluğunu ispat etmeye bak."

    Musa Efendimiz'in dört ana madde o-larak bildirdiği şu hususlar da aslında bi-zim için iyi bir kul olabilmenin şifreleridir. "Bir mü'min; ihlás ehli, istikamet eh-li, teslimiyet ehli ve hizmet ehli olmalıdır" Hikmet ehli ärif zâtlar der ki:

    "Kul olmak köle olmak değildir. İnsan kul-luk sayesinde eşref-i mahlükat olur. Kul olan insan, Allah'ın halifesidir. Bu sebeple kulluks gerçek hürriyettir, şereftir, nurdur. Kul olma-yanlar ise, nefsin kör kuyusuna düşmüş, nefsin kölesi olmuş insan kılığındakı mahlüklardır

    Kulluk yolunda mesafe katetmek iste-yen bir insanın dikkat edeceği en önemli konulardan birisi «ihläslı olmaktır. Çün kú ibadetlerimizin, hizmetlerimizin kabul olması; bu yaptıklarımızın Allah rızası içın yapılmasına bağlıdır.

    YURAKI

    YanıtlaSil
  79. Alim desinler diye ilim öğ lerin, comert desinler dive verenlerin, kahraman de diye savaşta can verenlerin; er gunü duşeceği hazin duru Peygamber Efendimiz ümmeti dirmiştir.

    Mis ehli olmak kadar, istika-ehli olmak da bir mü'minin dir Kur'an ve Sünnet üzere lunduğumuz gibi dosdoğru hmat yaşamak, müslümanın gresi olmalıdır.

    Efendimiz:

    "Insanların en hayırlısı, insan faydalı olandır." (Beyhaki, Şuab, buyurmuş. Bu hikmetli sö en güzel şekilde hayata geçi , şüphesiz ashab-ı kiramdır. Sahäbe-i kiramın mallarıyla, a Isláma hizmetleri; Kuräna mere bağlılıkları, fedäkärlıkları, are şükürleri, velhåsıl tüm ha-dan bizler için en güzel örnektir. mahlakı Rasûlullah Efendi ahläkodır Efendimiz'in ahlakı Taran-ı Kerim ahlakıdır.

    Cami bir kul; teslimiyeti ve isti syesinde kulluğun zirvesine lim ehli bir kul da; makam, ve şöhret sahibi olmak için heva ve heveslerine kapilarak jan kıyısında kalabilir. Bu ko iki hadise ne güzel örnektir.

    Mirincisi şu:

    lam ehli bir zat vefat anında lanır. Basucunda bekleyen bu duruma havret eder: Efendim sen büyük bir bu telaş neden?» der

    Ålim de:

    --Evlådım; evet ilim sahibi biri yim, ama ukbåda bizden ilim değil selim bir kalp istenecek, o da bende yok. Telasım bundandır. der.

    İlmin zirvesinde fakat kullu ğun kıyısında geçen bir hayat. So-nu telaş ve pişmanlık."

    İkincisi ise eğitimci bir arka daşın anlattığı şu hadise:

    "Biz çocuk iken köyümüzde bir komşu kadın vefat etmişti. Aradan kırk yıl kadar zaman geçti. Bir yol açmak için bazı mezarların yerinin değişmesi gerekti. Bu çalışma esna-sında açılan mezarların, bir tanesi hariç diğerlerinin çürümüş olduğu açığa çıktı. Sadece komşu kadının cesedi çürümemişti. Anneme;

    <-Bu kadının İslâmi yaşantısı nasıldı? diye sordum. Annem şöyle anlattı:

    -Oğlum, o zaman köyde ne okul vardı ne de hoca. Okuma yaz ma bilen pek kimse yoktu. Dilden öğrendiğimiz üç-beş kısa namaz sûre ve duaları. Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz hepsi bu. Böyle sa de bir hayat yaşayıp gidiyorduk. Bu komşu kadın da namazında, oru-cunda bizim gibi yaşayıp gidiyordu Yalnız bizden farkı şuydu:

    Bunun çocukları küçük yaşta vefat etti. Onları tek tek kendi eliy le toprağa verdi. Bir gün dahi isyan ettiğini, başına gelen bu durum dan şikayet ettiğini duyan olmadı Kadere teslim olmuştu: 'Rabbim verdi. Rabbim aldı!" der, başka bir şey demezdi."

    Ümmi bir kadının bütün evlän larını kaybetmesi karşısında gö terdiği sabır ve teslimiyet her ku lun kaldırabileceği bir hål değildi Ama görüldüğü gibi, sabredenle için de mükafatı çok büyük.

    Herhålde onun bu sabri ve te limiyeti Rabbimin rahmetine nå olmasına vesile oldu.

    Biri alim biri ümmi olan i kulun hayat hikâyesinden çıkan cağımız sonuç ise şudur:

    Alim olan insan da, ümmi ol insan da kulluğun hikmetini bi ona göre bir hayat yaşamalıdır.

    Insanın yaratılış gayesini nâb-ı Hak şöyle beyan etmişti

    "Ben, cinleri ve insanları cak Bana ibadet ve kulluk etsin diye yarattım." (ez-Záriyat. 56)

    Görüldüğü gibi yaratılış yemiz Rabbimiz'e samimi bir luktur. Kulluğumuzun ispatı de imtihandan geçmemiz g tiği Mülk Süresi'nde şöyle b edilmektedir:

    "O ki; hanginizin ameli da zeldir, diye imtihan etmek için ve hayatı yaratmıştır." (el-Müll

    Dileğimiz şu ki:

    "Rabbimiz, kendisine bir kul olabilme yolunda b ibadet, ihlás, istikamet, hiz teslimiyet ehli eylesin!" Â

    Biz ne için doğmuşuz? Ne için var c Zaman bize ne söyler? Hayat niçin Kulluğun hikmeti ne? Hakk'ı nasıl Hakk'a teslim olmayan perişandır

    Zah

    YanıtlaSil
  80. İsrail Kıbrıs'ı da vurur mu

    SRAIL medyası Ku zey Kıbrıs Türk Cum-huriyeti'ni tehdit et

    mis...

    Şimdilerde "bizdeki" medya bu konuya giriyor ve "Israil KKTC'yi vura bilir mi, yoksa yaptığı blöf mü sorusuna

    cevap arıyor. Günaydın!..

    demek!.. Uyanmaya başladınız

    KITABIN ORTASIMBAN

    Ah, gafleti kopkoyu... Zavallı medyamız! Dilimizde tüy bitti tay!

    Bugünlere gelene kadar neler yazdık neler, iş işten geçmeden uyanabilmeniz, KKTC'nin karşı karşıya olduğu tehditleri görebil-meniz için neler dedik, nasıl ısrar

    ettik... "Kuzey Kıbrıs Yahudi Cumhuri

    yeti" dedik "Kıbrıs İkinci Filistin olmasın!"

    dedik.

    dedik "ABD İsrail İttifakı Kıbrıs'ı gö züne kestirdi!" dedik

    "İsrail Kıbrıs'ta acayip dümen ler çeviriyor!" dedik.

    "Kıbrıs Elden Gidiyor.. Uyan Ey Medyamız Gafletten Uyan!" dedik

    dedik "Kibrw'ta Manevival Perişan!"

    MILAT ta yazı dizilen yayınla

    Sosyal medyada nice payläum vaptik

    Yok uyanmadılar!

    Şimdi

    İsrail Terör Örgütü, silahlarının

    yönünü Kıbns'a çevirince.... Kıbrıs'ın Güney tarafi (fiilen) is rail'e kahlınca...

    Yumurta kapıya dayanınca... Uyanmaya başladılar, "bizim" çocuklar.

    Umanen en geçmemiştir.

    ***

    Umarim, KKTC toplu munun yuzde 50 arti Vinden fazlası Türkiye karşıt olmamıştır!

    Serdar ARSEVEN

    Umarım, atı alan çok tan Üsküdar'ı geçmemiş tir!

    O YAZIMIZ

    KKTC'nin, dolayısıyla Türkiye'nin karşı karşıya olduğu tehditlere dikkat çektiğimiz nice yazı var. Bunlardan birini dik arz edeyim.

    katlerinize Bundan taaa 15 sene önce... 4 Haziran 2010 tarihinde... O zamanlar yazdığımız Va kitte

    vermişler!.. Buna, "meydan okuma" da diyebilirsiniz!...

    ***

    "Kanser hücresi gibi hızla yılmayı "ibadet olarak gören b adamlardan len rahatsızım. Sadece ben mil. Ziyaret ettiğim KKTC-Tatlısu Belediye Başkanı Hayri Orcan da fevkalade rahats Onun gibi birçok gerçek vatanse ver, diken ustünde!

    ***

    "Kuzey Kıbrıs Yahudi Cumhuri yeti" başlığı altında. Hatırlatırız efendim:

    Türkiye'nin güvenliği açısından en az boğazlar kadar önemli olan Kıbrıs'ın "Türk kesimi" İsrail işgali altında.

    Sivonizmin gazaKhem Xurk tarafinda Yahodi ve merkezler oluşturulduğunu du yuruyorlar manşetlerinden!

    Hatırlarsınız, Kıbrıs'taki çalış malarımın sonucunu sizlerle payla

    şırken, bazı bölgelerdeki kıyı şeridinin "Mossad bağlantılı Ya hudilerin eline geçtiğini yazmış tım!.. İki taraflı çalışıyor adamlar. KKTC Şirketler Mukayyitliği'nden Çıkarttığım kayıtlar, Tel Aviv mer kezli Stryonist şirketlerin, iş hayatı

    nın büyuk bir bölümünü ele ge diğini göstermekte Bir de toprak alımlan var:

    Kimi "İsrail vatandaşı", kimi liz Yahudisi ama hepsi kökün kadar Siyonist! Buradaki işada larına "Haham Haim Azimov derlik ediyor!.. Ve bu durum, y Kıbrıs'a gelenlerin "din mücad lesi" verdikleri; hedeflerinin Siw

    nizm'i yaymak olduğu vine "Siyonist" gazeteleri tarafından ilan ediliyor!.. Demek oluyor k Siyonistler, alttan alta, gizliden liye yerleşme aşamasını geçmiş ler... Ve görünür olmaya karar

    "CHP'yı bırak, Kıbrıs'a bak!"

    Köylülerimiz en kıymetli top-rakları, "üç beş kuruş hatırına hudilere satınışlar...

    ***

    Aralarında Tatlısu Belediye B kanı Hayri Orcan'ın da olduğu grup vatansever, bu Siyonist yay macılığından duyduklan endişey bizdeki en hassas devlet kurumla na bildirmişler. İlgili her

    ne Yahudi yerleşiminin boy larını ortaya koyan raporlar sun-muşlar!

    ***

    Ben bu konuyu işliyorum ama... Nedense, he be yazımı öne çıkartan değişik eğil lerdeki medya kuruluşlarından biri ilgi göstermiyor!..

    ***

    Korkarım ki, gün gelecek, IHH'ya, Kıbrıs'a da "yardım ge misi" göndermek düşecekt

    YanıtlaSil
  81. UGONE

    Teşkilat-ı Mahsusa

    XVII asır başlarından beri İktidarı padişahla paylaşan Osmanlı bürokratları, otoriter Sultan Mahmud'un vefatının hemen ardından 1839 Tanzimat Fermanı ile siyasi iktidan ele ge-çirdi. 1878-1908 3-1908 arasında 30 yıl bu gücü kaybetseler de devlet aklı metotlarını kullanarak tekrar iktidara geldiler ve bir daha çekilmediler. Bunu yaparken de derin devlet denilen görünmez demir yumruğu kullandılar.

    Türkiye'de derin devletin tarihi, İttihatçıların iktidarı ele geçir-mesiyle başlar Menşei 1911'e

    İttihatçı kadro, cumhuriyet dev-rinde de tesirini devam ettirdi.

    Topal Osman gibi milis çeteleri derin devlet faaliyetlerini tali-matlar çerçevesinde yürüttüğü gibi (Ali Şükrü Bey cinayeti gibi), riyaseticumhur muhafız alayı da beri taraftan bu işi deruhte etmiştir. Maliye yolsuzluklarını ifşa eden Halit Paşa suikastı bu ekibin işidir

    Bu devirdeki idareci elite göre halk uzun vadeli menfaatlerini takip etmek ve muasır medeni-yet seviyesine çıkma kabiliyetin den mahrumdur. Bu şuuru ona icabında zor kullanarak da olsa elitler verecektir

    Ik devre Ankara meclisin-de muhalefeti sindirmek için meclis retainin emniyle 35 kişilik Selamat Umumiye Komitesi ku-Ağustos 1922 den itibaren evvelce evlarda toplanıp harekat Pas yepe srae gelince Mec kararların alınma202)

    kadar uzanan Teşkilat-ı Mahsu-sa, bu grubun "gerçek/asıl" yü-zünü ve derin devleti aksettiren mühim bir teşekküldür. Devleti merkeze alan ve bu gaye için her türlü vasıtayı kullanan gizli bir askeri istihbarat teşkilatıdır.

    İttihatçılar, fedaileri vasıtasıyla başta gazeteciler olmak üzere muhaliflerini faili meçhul cina-yetlerle ortadan kaldırmış, kanlı 'Babıali Baskını' lle iktidarı res-men ellerine almıştır. En büyük eleman kaynağı mahkûmlar olan Teşkilat hayli illegal faaliyetlerde bulunmuştur.

    Selamet-i Umumiye Komitesi

    nı icabında zor kullanarak tenin ederdi. (Emin Erkul, Milli Müca-dele Hatıraları, Vakit, Mart 1954). Meclis 2. reisi Adnan (Adivar),

    iktisat vekili Celal (Bayar), İstiklâl Mahkemesi reisi İhsan (Erya-vuz), maliye vekili Hasan Fehmi (Ataç), İzmir milletvekili Mahmut Esat (Bozkurt), İzmit mv İbrahim Süreyya (Yiğit), Bilecik mv Fikret (Onuralp), Antep my Kılıç Ali, Van mv ve meclis kätibi Hakkı (Ungan), Konya valisi ve Van mv Haydar (Vaner), Afyon mv Ali (Çetinkaya), Kayseri mv Atif (Tü-zün), Bursa mv Muhiddin Baha (Pars) ve Bursa mv Emin (Erkul).

    Nutuk'ta Meclis'teki gruplaş-malan engellemek için kurulduğu anlatılır. Bunlar elleri silahlı bir şekilde, salon kapılarını tutar, Meclis'te terör estirir, müzakere serbestini önler, milletvekillerini icabında tehdit ederdi (Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, 251-

    Gladyo yoμο Κο 11

    YanıtlaSil
  82. NATO ile derin devlet jar-gonunda yeni bir sayfa açıldı. NATO ülkelerinde komünist faa-liyetlerin engellenmesi lazımdı. Bir harp halinde halk içindeki 'altıncı kol faaliyeti'ni durdurmak ve düşman arasında 'altıncı kol faaliyeti' yürütmek (içerideki potansiyel muhalifleri sindirmek ve düşman ülkesindeki muhalif-leri ayaklandırmak) için 1952'de sivil yeraltı teşkilatı kuruldu.

    Kontrgerilla veya Beyaz Kuvvetler de denen teşkilatın Türkiye ayağı Seferberlik Tetkik Kurulu (1952-1967), Özel Harb Dairesi (1967-1991) ve Özel Kuvvetler Komutanlığı'dır. Bu teşkilatın beyni, NATO karar-gâhı, çekirdeği ise CIA ve M16 olarak görülür.

    Daha 1948'de CIA ajanları-nin Türkiye'ye geldiğini ve aşırı sağcı kesimlerden yardım aldı-ğını Daniele Ganser anlatıyor... Komünizmle Mücadele Derneği ve Milli Türk Talebe Birliği derin devletin kontrolündedir.

    Bu teşkilatların popüler ismi 'Gladyo'dur. Zira deşifre olan ilk teşkilat olan İtalya'dakinin adı buydu. Gladyo, zamanla Ülke dışında çok sayıda illegal operasyonlar yürüttüğü gibi, içeride de gündelik siyasete yön vermek istediğinde birtakım operasyonlar tertiplemekten gen durmadı 6-7 Eylül 1955 tarihinde Istanbul'daki ekalliyet-lere yapılan pogrom bunların başında gelir

    Kibris'ta Türk Mukavemet Teşkilatı'nın kurulması ve burada bazı provokasyonların Pel Deretas Fazil Küçuk yaadress dis bu teşkilatın işiydi Burman Naftargolju bu teşkilat

    1974 Kıbrıs Harekâtı sebe-biyle ABD Türkiye'ye ambargo koyunca, OHD finansmansız kaldı. Teşkilatın reisi zamanın başbakanı Bülent Ecevit'ten para isteyince, ilk defa derin devlet ifşa edilmiş oldu.

    Taksim Meydanı'nda Ameri-kan 6. Filosu'nu protesto eden solcu gençlerin üzerine polis nezaretinde sağcı gençlerin sal-dırtılması derin devletin işiydi. 'Kanlı Pazar' denen bu hadise (16/11/1969), terörün artmasına ve askerlerin hükümete muhtira vermesine yol açmıştır. MOS-SAD ile iş birliği sayesinde Asa-la'nın bitirilmesi bu meyandadır.

    12 Eylül darbesine giden safhadaki terör hadiselerinde ve 1980 sonrası güneydoğu hadiselerinin tırmanmasında kontrgerillanın iki taraflı faaliyet gösterdiği, Alevi-Sünni çatış-malanının (Maraş, Çorum gibi), Başbağlar katliamı gibi hadi-selerin, faili meçhul cinayetle-rin (Turan Dursun, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur

    Mumcu, Hırant Dink gibi), Gezi gibi ayaklanmaların ardında fail veya provokatif olarak yer aldığı sık sık dile getirilmiştir. 1996'da Susurluk

    Kazası sebebiyle derin devlet-mafya irtibatı dile düşünce, başbakan yardımcısı Tansu Çiller de-rin devlete sahip çıkarak, "Bu devlet uğruna kurşun atan da yiyen de her zaman bizim için saygıyla anılır. Onlar şereflidir-ler" sözlerini sarf ederek son noktayıl koymuştur. Avrupa Birliği'ne intibak çerçevesindeki demokratikleşme ve şeffaflık teşebbüsleri bir müddet sonra görünmeyen ellerce durdurul-muştur

    SINMAZIN SATIS İLAN

    YanıtlaSil
  83. LET TO

    Askeri ve sivil bü-rokrasi, iktidarı se-çilmişlere vermek istemez. Bunun için gizli ve illegal faali-yetler yürütür...

    vrupa'da moderni devletin teşekkül ettiği XVI, asırdan itibaren devletlerin bir A

    görünen bir de görünmeyen yüzü olmuştur. Siyası hakumi yet, görünen yüzüdür, meşru çocuğu dur Gizli teşekküller ve güç mihraklarınca yönlendirilen. resmi devlet müesseselerinin Ötesinde faaliyet gösteren bir de gayrimeşru çocuk vardır. Buna derin devlet derler ki, devlet içinde devlettir

    Derin devlet, umumiyetle ille gal yollarta faaliyet göstererek, hükümetler üzerinde tesin olan ve bazen de devletin yerine ge çen bir teşekküldür Devlet aklı veya hikmati hükümet (raison d'etat) olarak ifade edilen ma-sum görünüştü prensip, aslında sivil ve askeri bürokratik vesa-yeti ifade eder

    Bu, rejimin ve rejimden ne-malananların kendini koruma refleksinin tecellisidir "Mesele vatansa gerisi teferruattır sözü-nün manası budur. Hatta bazen zalimce faaliyetler, şeklen bir kanunilik kisvesine büründü rülebilir Tehcirin iskan kanunu-na, askeri darbelerin iç hizmet kanununun orduya cumhuriyeti koruma vazifesi yükleyen 35. maddesine bağlanması gibi

    "Devlet, benim!"

    Derin devlet, Antik Yunan ve Roma'daki fevkalade hållere mahsus diktatörlük rejimlerine bağlansa da Machiavelli'nin Prens kitabında ilk ifadesini bulur "Devlet, kendisini koru-mak için sadakat, merhamet, Insaniyet ve din gözetmeksizin hareket etmeye ekseriya mac-burdur

    Bu tabiri ilk defa 1526 da

    Itaryan flodot Guicciardini kul-lanmıştır Devletin muhafazasi mevzubanis olduğunda, ahlaki viodaron emirlerinden ziyade devet anh ve teamulenyle Serat etmeyi tavsiye eder Bu yoyiimas da Gi art1589 anh Clean State Devler

    PERNman kerisusu

    ça manipüle edilebilir Bunun için güçlü bir İstihbarata

    Ihtiyaç vardır. Gizli tutulması lazım gelen bu bilgi, devlet sırrıdır. Sonra bu istihbarat stikametindeki legal/illegal operasyonlara sira gelir.

    Modern devletin teşekkü Syle güçlenen sivil ve askeri burokratlar, ananevi güçlere Phükümdar, aristokrasi ve kaye karşı mevkilerini magtirabilmek için de en deuten indos ettiler

    Derin Devlet ve Mafya

    Kendilerini daha akill te rübeli ve vatanperver gören bürokratik elitler, devlet mefhumunu kullanarak iradesini bertaraf etmek hasina h

    Minus hautetlerde buna Kral XIV

    D

    Louis'nin "Devlet, benim?" sözü bunu ifade eder Girl kapaklı ve illegal işlere 10-zum yoktur. Bu söz, derin devlet tarafından, "Devlet benim manas ma donuşt rülmüştür.

    YanıtlaSil
  84. seçilmiş idarecileri parmağın da oynatmaya çalıştılar. Bu sebeple bürokratik vesayet çoğu zaman derin devletle iç içe girmiştir.

    Derin devlet güçleri ayakta. kalabilmek için iç ve (daha vak) dış desteğe ihtiyaç duy duğu için kırılgandır. Global siyasetin değişmesine parale olarak zamanla ya tasfiye ed lir ya da başkalaştırılır.

    Louis'nin "Devlet, benim!" sözü bunu ifade eder. Gizli kapaklı ve illegal işlere 10-zum yoktur. Bu söz, derin devlet tarafından, "Devlet benim" manasına dönüştü rülmüştür.

    Derin Devlet ve Mafya

    Kendilerini daha akilli, tec rübeli ve vatanperver gören bürokratik elitler, deviet akli mathumunu kullanarak millet Fadesini bertaraf etmek pa hasina bildikleri okumay

    ni bilsinler!

    Derin devletin çeşitli kade-meleri farklı grupların eline geçebilir. Bu sebeple derin devlet bazen de içlerinde çalışır. Ayakta kalabilmek için mafya ile iş birliği yapar veya bizzat mafyalaşır. Globa güçler arasındakilerde oldu-ğu gibi, derin devlet güçleri arasındaki bu çatışma bazen çeşitlilik meydana getirerek milletin faydasına olabilir.

    Sistemin iyi işlediği gelişmiş devletlerde derin devlet globa şirket ve teşekküllerin elinde rasyonel esaslara dayanırken diğerlerinde ayak takımının birer menfaat şebekesine dö-nüşür. Yine de derin devletin, gemiyi iyice savurmaması için akıllı ve güçlu birkaç adamın dumenin başından ayrılmadığ da görülmektedir

    Алаяли затаулы dayanmay

    YanıtlaSil
  85. Hadlerini bilsinler!

    Takrırı Sükün Kanunu (1925) ile muhalefeti tamamen sindiren tek parti, derin devlet faaliyetlerine lü-zum görmemiş, potansiyel muha-lefet açık tedbirlerle sert bir şekilde ezildi. İttihatçı menşeli askeri ve sivil bürokrasi, tek parti ile iç içe olduğu için bir problem yaşamadı Harb neticesinde kurulan yeni

    dünyada Türkiye'ye dayatılan demokrasi işleri karıştırdı. 1945'te demokrasiye geçilince, bunu gös-termelik olarak kabul eden derin devlet muhalefetin iktidar olması ni 1950'ye kadar engelledi. De-

    mokrat Parti seçimleri kazanınca, iktidarı kaybetmeyi kabulleneme-yen derin devlet, müsait kitleleri de yanına alarak bunlarla müca-deleye ginştı. DP, askeri ve sivil bürokrasiye itimat etmediği için,

    Anadolu sermayesine dayanmay çaligh Derin devlet kendisini t minat altına alabilmek için otoriter rejimin müesseselerini resmi deo-lojiye buründurüp yüksek bir moda taşıdı. Fırsatını bulunca da kanil bir darbeyle seçilmişleri idandan uzaklaştırarak daha antidemolir tik bir rajim Kardu

    YanıtlaSil
  86. Hadlerini bilsinler!

    dunyada Türkiye'ye dayatılan demokrasi işleri karıştırdı. 1945'te demokrasiye geçilince, bunu gös-termelik olarak kabul eden derin devlet muhalefetin iktidar olması ni 1950'ye kadar engelledi. De-

    mokrat Parti seçimleri kazanınca, iktidan kaybetmeyi kabulleneme yen derin devlet, müsait kitleleri de yanına alarak bunlarla müca deleye girişti DP, askerl ve sivil bürokrasiye itimat etmediği için.

    Anadolu sermayesine dayanmaya çalıştı. Derin devlet, kendisini te minat altına alabilmek için, otonter rejimin müesseselerini resmi ideo lojiye büründürüp yüksek bir moda taşıdı. Fırsatını bulunca da kanlı bir darbeyle seçilmişleri iktidardan uzaklaştırarak daha antidemokra tik bir rejim kurdu.

    YanıtlaSil
  87. >>

    tarih

    HAZIRLA

    DOND

    29 Temmuz 2024 Pazartesi

    Prof. Dr. Eko Buğra Ekinni

    DERİN DEVLET

    DEVLET İÇİNDE yahut DEVLET

    T

    Askeri ve sivil bü-

    YanıtlaSil
  88. tarih

    29 Temmuz 2024 Pazartesi

    HAZIRLAYAN:

    Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

    YanıtlaSil
  89. Abdurrahman DILIPAK

    abdurrahmandilinak@yenigkit.com

    Derin yapı

    Bu Verin devlet denen şey hälä varlığını sür dürüyor. Bu ister geri dönülmez noktaya geldi, ama is bitmiş değil. Kozmik odaya girilmediği gibi, mer kez komite de, ülke geneline yayılmış tetikçiler de dpandalar.

    pendekkur onun için susmayı tercih ediyor. ben kötü yanı, yeni bir derin yapı oluşuyor. İkti dar ve servolle tarpariar bir şekilde kendi aralann-Kazyrtulis ber bielik oluşturuyorlar. Zaten onun bir adim ötesi ya MAFIA'laşmak, ya da derin bir yapıya dnsmektir. Bu defa derin yapıda namaz kılanların szy artacak sanırım.

    Tutuklananlar arasında, sanki, derin yapının pinde karar vericiler arasında da olmayan, tetikçilik desmayan bir sürü adam var.. Birilen kurunun Jarros yasayunar hesabi onian da listeve dahil HOTS COZKuvor. Bu isler, bu adamları oraya so-unisin ciddiyetini sulandırmak isteyenlerin de isi olabilir yn da kendilerine rakip ve tehdit olarak gör-düllerini, kurunun yanında da yas da yanar hesabi wendi cehennemlerine çekmek isteyenierin işi de olabilir.

    Hatta öteki tarafta olup da, disandakiler, birile-nikendi yanlanna çekmek için de o kişilerin içeri ormesine göz yummus olabilirler. Böylece adarn Kazanacaklar..

    Adamlar kendilerinden cok eminler. "biz gide Otekiler gelir ama sonuçta bu düzen boyle de-cağını düşünüyorlar. Yasanan bazı olaylar da onları hakil çıkartır gibi aslında...

    İktidar ve servet dönüştürücü bir güce sahip, ilk dlarak da bu güç, kendine sahip olmak isteyenleri förüştürüyor..

    Bir gün bu Balyoz ve Ergenekon davası sonuç-bracak ve göreceksiniz, başka ciavalar, başka tar-rear başlayacak.. Bu dava sürecinde yaşanan thesaplaşmaların davası aynca görülecek..

    Yen swa 28 Şubat'a gelirse, iMuhsin Yazıroğ-sulkesti ile ilgili tutukiamalar da başlayınca, daha ülerce kişi hapse tıkılacak.. Inanın bunların tümü-nu mahkemeye çağırsanız yargılayacak yer ve adam bulamazsınız, bunları hapsedecek hapishane de yok. O kadar çoklar.. Onun içir, bir gün genel af-ou işlerin üzerinın örtüleneceği hesabını yapıyor-

    YanıtlaSil
  90. Sanki iktidar da bu işe dana forta dagritmamak ister gibi

    MIT ve Emniyet niye elindeki bilgileri açıklam yor? Jandarma İçişleri Bakanlığı'na bağlı değil mi nlye bu işin üzerine gidilmiyor? Jandarma İstihbara tinin bilmediği bir şey mi var?

    Yani birileri gerçekten Muhsin Yezacroğlu su-ikash ille figill bligi sahip değilies mi?

    Bana kalırsa NATO ülkeleri de biliyor ayrıca ve özellikle İsrail de, ABD ve tabii bizimkiler de

    Bana kalırsa su şike işini biraz eseleyin, bakın bakalım bu işin arkasından ne çıkar.. Sakin Ergene kon çıkmasın..

    İşe bakar mısınız, durup dururken bir sike ys-sası çıkardılar, daha yasanın mürekkebi kurumadan bir daha değiştirdiler. Önce 2 yillik cezayı beş ya artından da beş yıllık cezayı bir yıla indirdiler Paki bu nasil oldu.. Bu konuda söyleyecek sözü olan var mi? Ayıp ya hu, insaf yahu!

    Bir ülkede ne kadar cok yasa varsa o ülkede özgürlükler o kadar az ve baskı altındadır demek-tir.. Yasa ile düzenlediğiniz her alanda bürokrasinin borusu öter. Hani şu "bürokratik oligarşı" var ya o!

    Bana sorarsanız şike yasası tam bir ŞİKE oldu! Benim adalet duygulanm incindi..

    Demokrasi, böyle işlerle örselenirse, demagoji-ye dönüsür... Üzerinde yükseldiğimiz zemini chip etniş oluruz.. Yasa dediğiniz seyin saygınlıcı dıncılığı kalmaz, yaz-boz tahtasına döner

    Bana kalırsa bu vase değişikini SIKE cekur tarmaya yetmez.. Bu işi bir adım öteye göte niz, çete olayı ile birleşir..

    Yıldınım benim gözümde simdi daha çok hane-raľa benziyor.. Bu işe ecinnilerin kanstığını dusünt-yorum.. Birileri bu durumu savunmak yerine sussa-lar daha iyi ederler.. Çünki mızrak çuvale sığmıyor... Bir de bu işin Dalan bağlantısı var. Isinu Ergane kona kadar gidiyor..

    Sahi şu 28 Şubatçılara sira ne zaman gelecek?

    Ben Ergenekona da karşıyım, Balyozoukara 3 kayıtdışı ekonomiye de, kayıtdışı Siyasete de karş yım. Bunu yapan bizden ya da onlardan olabilir Halka karşı ihanet planı yapanlar, deviet ele geçinp topluma İlahlık ve Rablik taslayaniar, eğer bu işten vazgeçmeyeceklerse tümünün canı cehennemel Selâm ve dua lle..

    YanıtlaSil
  91. 1

    AHLAK

    Mutezile ve Eşari çizgilerinden farklı olarak bir de akılcılık ve sünnetin akılcı sorgulamaya tabi tutulmasına tepki olarak karşıtı olan üçüncü bir çizgi vardır. İfratkar akılcılık ile vahiy doğmuştur. Bu üç yaklaşımı günümüzün diline şu şekilde ter. cüme etmek mümkündür: Mutezile modernist yaklaşıma karşı-lık gelir. Eşari Postmodern anlayışı temsil eder. Ve akılcılık kar-şıtı çizgi ise gelenekçi akıma tekabül eder.

    3. Dindarlık Ahlakı

    ahlaki ilkelerin tespitine çalışmıştır. Pek cok Müslüman filozof Her üç kelami yaklaşım da Kur'an ve Sünnet'e dayanarak da ahlak teorileri geliştirmiştir. Fakat bunların Ortodoks çizgi üzerinde kalıcı bir etkisi olmamıştır. Ancak Ortodoks çizgi üze. rinde kalıcı iz bırakmış olan ulema ahlak anlayışlarını gelişti-rirken bu filozoflardan yararlanmıştır. Bu yeni ahlak anlayışı şu dört kanaldan da beslenmiştir: Metinsel kaynaklar, kelami kav. ramlar, felsefi kategoriler ve tasavvuf. Adına dindarlık ahlakı diyebileceğimiz bu ahlak anlayışı hem en karmaşık olanı hem de günümüzün hakim İslam ahlak anlayışıdır. Geriye gidildi-ğinde Hasan-i Basri (728), Maverdi (1058) ve İmam Şafi gibi i-simlerce temsil edilmiştir. Bu çizginin en önemli temsilcisi, hatta sembol ismi ise Gazali'dir (ö.1111).

    Gazali'nin en etkili iz bıraktığı bu çizgi hem filozofların so-rularını ve itirazlarını hem de tasavvuf ehlinin duyarlık ve ilgi-lerini birleştiren bir İslami ahlak geliştirmiştir. Gazali'nin mira-sı ve hakim ahlak anlayışı "yeniden inşacı" bir anlayış olarak ta-nımlanabilir. İslam geleneği içindeki muhtelif akım ve yakla-şımları birleştirerek yeni bir sentez sunmuştur. Nitekim, ken-disi sufi olan Gazali hem filozofları tenkit etmiştir hem de İs-lam ahlakı için vasati bir orta yolu ortaya koymuştur.

    Bediüzzaman Said Nursi bu vasatçı ortodoks ahlak anlayışı-nın en önemli temsilcilerinden biridir. Tecdid vazifesi ifa eden bir müceddid olduğuna dair güçlü deliller bulunan (Algar, 2001: 291) Bediüzzaman, Risale-i Nur isimli Kur'an tefsirinde İslam geleneğiyle öyle bir ilişki içine giriyor ki, bu tefsir, kelam ve tasavvuf gibi muhtelif disiplinlerin kazanımlarını bir araya getirmektedir.

    Bediüzzaman'ın Ahlak Anlayışı: Allah'ı Nasıl Bilebiliriz?

    Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye isimli kitabının baslarında Risale-i Nur'un Mevlana Celaleddin-i Rumi, İmam Rabbani ve

    92

    PRO-YAZ/2006

    Dil far sep sisi

    bog

    YanıtlaSil
  92. MORAL FELSE

    İmam Gazali'nin çizgisi ile aynı çizgi üzerinde olduğunu söyler. (Nursi, 1996: 1277). Ona göre Risale-i Nur, yukarıda Gazali bağlamında anlatılan yeniden inşacı, sentezci geleneğin bir de-vamıdır. Bu birleştirici gelenek bir ifadesini "kalp ve aklı birleş-tirme" (Nursi, 1996: 1277) düşüncesinde bulur. Risale-i Nur'da çok önemsenen ve vurgulanan Allah'ın iki isminin Hakim (akıl) ve Rahim (kalp) olmasının bununla yakın bir ilgisi vardır.

    Bediüzzaman'nın ahlak anlayışına ilişkin değerlendirmemin bundan sonraki kısmını ve yine Bediüzzaman'ın demokrasi ko-nusundaki görüşlerini tartışmayı iki eserine dayanarak yapaca-ğım. Bunlar Nokta Risalesi ve Münazarat'tır. İlk olarak 1918 γι-lında yayınlanan Nokta Risalesi kanaatimce Bediüzzaman'ın moral felsefesini özetler. 1911'de yayınlanan Münazarat ise, o-nun demokrasi ve siyaset konularındaki en önemli eseri olarak görülür. Bu iki eserini hareket noktası yapıp daha genel anlayı-şını ortaya koymaya çalışacağım.

    Bediüzzaman'ın kendisi Nokta Risalesinde ahlaki bilgiye u-laşmanın dört yolunun olduğunu söyler. Bunlardan ilk üçünü yetersiz bulur ve dördüncüsünü sahiplenir. (Nursi, 1996: 1370) Bu yollar şunlardır:

    1. Sufilik (tasavvuf)

    2. Kelam

    3. Felsefe

    4. Kur'ani yol

    Kur'ani yol bir anlamda diğer üç yolun bir sentezi gibidir. Ve bu Kur'ani yol daha önce bahsi geçen metinsel ahlaktan da iba-ret değildir. Kur'ani yol, Majid Fakhry'nin Gazali'yi anlatırken kullandığı "dindarlık ahlakı"nın karşılığıdır. Bu çizgi diğer yak-laşımlardan beslenerek büyük bir senteze ulaşmaya çalışır. Be-diüzzaman eserlerinde ahlak teorilerine ilişkin kimi klasik so-rulara cevaplar vermiştir. (Nursi, 1996: 1186) Ele aldığı konu-lar arasında metinsel ahlak için önemli olan üç soruya karşılık gelen konular bulunuyor. Bazı örnekler şunlardır:

    1. Cüz-i ihtiyari ve kader bağdaşır mı? Her ne kadar kla-sik bir argüman gibi gözükse de Bediüzzaman'ın kendine özgü bir kader teorisi vardır (bk. Kader Risalesi, Sözler).

    2. Hayır ve şerri (neyin doğru neyin yanlış olduğunu) na-sıl bilebiliriz? Bediüzzaman bu konuda ne Mutezile ne de Eşa-ri çizgilerini takip eder. Temsilcisi olduğu dindarlık etimi veya Kur'ani yol dinamik bir sentez üzerine kuruludur.

    KO

    YanıtlaSil
  93. 216

    GIYBETİN KÖTÜLÜĞÜ

    "Söylediğiniz özellik kardeşinizde bulunursa gıybet etmiş olursu-nuz. Şayet onda bulunmayan bir özelliği söylerseniz iftira etmiş olursu-nuz."

    Fakih anlatıyor:

    Bazı mütekaddimin âlimlerinin şöyle dediği anlatılır:

    Bir kişi hakkında, 'onun elbisesi uzundur veya kısadır' demek giybet-tir. Durum böyle olunca onun kişiliği hakkındaki her türlü kınama giybet olamaz mı?

    İbn Ebi Nucayh şöyle diyor:

    "Bize ulaşan bir hadise göre, bir gün kısa boylu bir kadın Resulullah (sav)'in yanına geldi.

    Dışarı çıkınca Hz. Aişe şöyle dedi:

    Boyu ne kadar kısa imiş.

    Resulullah (sav) Hz. Aişe'ye dedi ki:

    Onun gıybetini yaptın.

    Hz. Aişe şöyle dedi:

    Ben onda bulunmayan bir şeyi söylemedim ki.

    Resulullah (sav) şöyle buyurdu:

    Ama onun anlatılmasından hiç hoşlanmayacağı şeyi söyledin."2

    Ebu Said el-Hudri'nin rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyuru-

    yor:

    "Miraca çıktığım gece bir topluluğa rastladım. Vücutlarından kopar-dıkları etleri ağızlarına atıyorlar ve kendilerine şöyle deniyordu:

    Dünyada iken yediğiniz kardeşinizin etinden yiyin bakalım.

    Ben dedim ki; "bunlar kimlerdir? ey Cebrail."

    Cebrail cevap verdi:

    "Bunlar senin ümmetinden olup, gıybet eden kimselerdir."3

    Fakih anlatıyor:

    Babamdan şunu dinlemiştim:

    Ebû Dâvud, Edeb 40, (4874); Tirmizi, Birr 23, (1935); Müslim, Birr 70 (2589)

    Ahmed, Müsned, 25093

    Beyhaki, Delailün-nübüvve, 3/390-396

    YanıtlaSil
  94. TENBİHÜ'L GAFİLİN

    217

    Resulullah (sav)'in evde bulunduğu bir sırada, Zeyd b. Sabit mescitte ara Resulullah (sav) 'ine bir et getirildi. bulunan Suffe ashabina Resûlüllah'tan işittiği hadisleri naklediyordu. Bir

    ve ona şöyle de: Orada bulunanlar Zeyd b. Sabit'e dediler ki, Resulullah (sav)'ine git

    - Biz uzun zamandan beri et yemedik. Böyle dersen gelen etten bi-de gönderir.

    Zeyd b. Sabit oradan kalkıp Resulullah (sav)'in yanına gidince ora-dakiler aralarında şöyle konuştular: ge

    Zeyd bizim yanımıza geldiği kadar rahat bir şekilde Resulullah savin yanına gitti. Acaba ona bizim bu isteğimizi nasıl anlatacak! Zeyd Resulullah (sav)'in yanına varıp, kendisine söylenenleri ona söyleyince, Resulullah (sav) şöyle dedi:

    Onlara deki: Siz şimdi et yediniz ya!

    Zeyd, geri dönüp durumu kendilerine bildirince onlar şöyle dediler:

    - Allah'a yemin ederiz ki, biz çok uzun zamandan beri et yemedik.

    Zeyd, Resulullah (sav)'in yanına dönüp durumu haber verince Resu-Jullah (sav) şöyle dedi:

    Onlar az önce et yediler. Zeyd tekrar dönüp durumu kendilerine haber verdiğinde kalkıp Resulullah (sav)'in yanına gittiler. İçeri girdikle-rinde Resulullah (sav) onlara şunları söyledi:

    Siz az önce kardeşinizin etini yediniz ve dişlerinizin arasında ye-diğiniz etin kanı hala duruyor. Tükürün ağzınızdaki kanı göreceksiniz. Onlar tükürdüklerinde tükürüklerinde kırmızılığı gördüler. Bunun üzeri-ne yaptıklarından tövbe edip şöyle dediler:

    Bizim bu sözü söylerken asla kötü bir maksadımız yoktu.'

    Rivayete göre Cabir b. Abdullah (ra) şöyle demiştir:

    "Resûlüllah zamanında etrafa kötü bir koku yayılmıştı. Bunun üze-rine Resulullah (sav) şöyle buyurdu:

    "Münafıklardan bir grup insan Müslümanların gıybetini yaptı. İşte ortalığa yayılan kötü kokunun sebebi budur."

    Hikmet ehlinden birine soruldu:

    Siyuti, ed-Dürrü'l-Mensûr, 7/571

    Heysemi, Места', 8/91

    YanıtlaSil
  95. سورة بقره (17)

    الشارات الاخيار

    بوايتك ما قبله جهت ارتباطه کانی لوانت لحن تفصاله ، فذلكه به خلاصه در و او تقصد اداری بوكسان و مؤثر اسلوب الله تصور اتمشور. لكن مخاطباء بنك صف اولنده و طبقه اولی سنده کنار قشر من جهتند بازین ده شام جهتارين كنده ك بايد قاري تجارتك وار وضرريني، لذت

    و المني كورد كارندن، تصوير ايجون تجارت اسلوبی انتخاب اید یا مشدد. شویله که:

    نوع بشرك دندان کوندر بلمی، دائمی و توطن کون دکلدر انجن سرما ارى اولان استعداد و قابليت اريني تنميه وانكشاف التدير من اوزره تجارت اليمون المشار در فقط من افضاهر، تو تجارت دارنده سرمای گرینی

    با تروب عالمه رذيل اولد يلى.

    موکره بو آيتك جمله لری آراسنده جهت نظم و انتظام ایس: بو آيتنك جمال لری آراسنده تجارت

    اسلو بارندہ کی ترتیب الرکی غایت فطری، سلیس و منتظم به ترتیب وار در شویله که

    بر تجاره بوكك بر سرمایه و بریاليد اوده، او سرمایه ایله ضرر لي وزهر لي شياري آگير صدا تا رس او تجار، آلين وپریشنك مو کنده نه به فائده کورور و نه ده بر دار کورور. بالعكس خسارت ایچنده بوغو مقاله برابر فاجمعه ايچون پولی ده غائب ایدر ایسته منا فقارك يا بد قاری معامله ده

    عيدا بولا باكره پور.

    موکره مذکور آینده کی جمله لون هيئتاري ايسر : ( أوليك) كلمه سی، اوزاقلرده بولونان شیاری احضار ايدرك محسوس و مشهود اولادرمه کوستر من اليجون قول لا نيلان بر اشارت الفيدر.

    سؤال ؟ ] منا فقرك ( أولئك ) الله احضار لرنده نه فائده واردر ؟

    [ الجواب ] او نارك مذكور جذايته ترين ايشيته سامعك قلبنده حاصل اولان نفرت و عداوت اویله بر در جدیه بالغ اولمش که او ناری کوزیله کوره جنگی و یوزلرینه تو کوره جنگی دوکیر کی، یوزلرینه تو کور مقاله قالبی راحت اولسون. ایشته بونك ايجون او نار (أوليك) دور بینی ایله احضار اید یا شد که

    سامع يوزلرینه تو کورسون.

    [ سؤال ؟ ] منا فقرك محسوس و مشهود اولماد قاری حالده، (أوليك) ايله محسوس اولا رحم کو ستر یلمه لری به صورتله اولور ؟ و نه کبی بر فائده می وار در؟

    YanıtlaSil
  96. عداوت

    Adavet: Düşmanlık

    بالغ

    Bali: Erisen

    جهت ارتباط

    Cihet-i irtibat: Bağlantı, alaka yönü

    جِهَتِ نِظَمْ وَ

    Cihet-i nazım ve intizam:

    Harf ve kelimelerin diziliş

    cihetleri

    فَذَلَكَ

    Fezleke: Özet

    خَسَارَتْ

    Hasaret: Zarar

    هَيْئَتْ

    Heyet: Cümlenin her bir parçası

    الخضار

    ihzar: Hazırlama

    إنْكِشَان

    İnkişaf: Açılma, açığa çıkıma

    انتخاب

    İntihab: Seçme

    خوش

    Mahsus: His olunan

    ماقبل

    Makabl: Ondeki, geçmiş

    مَشْهُودُ

    Mesûd: Görülen

    مَذْكُورٌ

    Mezkûr: Bahsi geçen

    منتظر

    Muntazam: Düzenli

    مؤثر

    Müessir: Te'sirli

    منافق

    Miinafik: İki yüzlülük eden

    نَوْعٍ بَشَرْ

    Nev-i beşer: İnsan nevi'

    صَلِّ أَوَّل

    Saff - evvel: Birinci saf

    سمع

    Sami : İşiten

    سليس

    Selis: Akia

    طبقة أولى

    Tabaka-i ula: Birinci tabaka

    تفصيل

    Tafsil: Açıklama

    تصوير

    Tasvir: Resmederek ta'rif etme

    توطن

    Tavattun: Vatan edinme

    تنبيه

    Tenmiye: Çoğaltma, büyüt-me

    YanıtlaSil
  97. 01 Sar- Bakan, 16

    Bu ayetin makabliyle cihet-i irtibatına gelince: Bu âyet, geçen tafsillere bir fezleke, bir hulasadır. Ve o tafsilleri yüksek ve müessir bir üslüb ile tasvir etmiştir. Lakin muhatablarının saff-1 evvelinde ve tabaka-i üläsındakiler kışın Yemen cihetine, yazın da Şam cihetlerine giderek yaptıkları ticaretin kar ve zararını, lezzet ve elemini gördüklerinden, tasvir için ticaret üslübu intihab edilmiştir. Şöyle ki:

    والیار

    مرینی

    Nev'-i beserin dünyaya gönderilmesi, daimi bir tavattun için değildir. Ancak sermayeleri olan isti'dad ve kabiliyetlerini tenmiye ve inkisaf ettirmek üzere ticaret için gelmişlerdir. Fakat münafıklar, bu ticaretlerinde sermayelerini

    batırıp âleme rezil oldular.

    رینی

    Sonra bu ayetin cümleleri arasında cihet-i nazım ve intizăm ise: Bu âyetin cümleleri arasında ticaret üslüblarındaki tertibler gibi, gayet fitri, selis ve muntazam bir tertib vardır. Şöyle ki:

    Bir tüccara yüksek bir sermaye verilir. O da, o sermaye ile zararlı ve zehirli şeyleri alır satarsa, o tüccar, alışverişinin sonunda ne bir fäide görür ve ne de bir kår görür. Bil'akis hasåret içinde boğulmakla beraber, kaçmak için yolu da kaybeder. İşte münafıkların yaptıkları muâmele de, aynen buna benziyor.

    Sonra mezkûr âyetteki cümlelerin hey'etleri ise: أوليك kelimesi, uzaklarda bulunan şeyleri ihzår ederek mahsûs ve meşhüd olarak

    göstermek için kullanılan bir işaret åletidir.

    Sual: Münafıkların اوليك ile

    ihzárlarında ne fåide vardır?

    Elcevab: Onların mezkûr cinayetlerini işiten sâmiin kalbinde hâsıl olan nefret ve adåvet,

    öyle bir dereceye bâliğ olmuş ki, onları gözüyle göreceği ve yüzlerine tüküreceği gelir ki, yüzlerine tükürmekle kalbi rahat olsun. İşte bunun için onlar اوليك dürbünü ile ihzår edilmiştir ki,

    sâmi' yüzlerine tükürsün.

    Suâl: Münafıkların mahsûs ve meşhûd

    olmadıkları halde, اوليك ile mahsus olarak gösterilmeleri ne suretle olur? Ve ne gibi bir fäidesi vardır?

    YanıtlaSil
  98. 260

    İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    6. Sahibinin kötü söz söylemesine engel olur...

    Sakalda, bir takım gizli arzular, ince nefs åfetleri, birbirinden büyük ve hepsi de, Mekruh olan on iki Bid'at ta, vardır (21):

    1. Sakalı, Cihad niyeti dışında (22), sırf nefsin heva ve hevesine uyarak, aklığını gizlemek için siyaha boyamak,

    2. Sakalı, Salih kişilere benzemek niyetile olmaksızın kızıla ve ya sarıya boyamak,

    3-6. Sakalı, yaşlı görünmek, gençliği gizleyip Reislik elde et-mek, Hâkimler yanında ululuğuna şehadet ettirmek, görmeyenler ta-rafından ilk defa görülünce, yaşlılarla birlikte dåvet olunmak için kibrit veya başka bir şeyle ağartmak,

    7. Sakalı kazıtmak,

    8. Olgunluk çağına girildiğini örtmek için sakalın ak kıllarını yolmak,

    9. Sakalı, süslenmek için sıralanmış gibi kat kat yapmak..

    10. Sakalı, insanlara iyi görünmek için tarayıp salmak veya Za-hid görünmek için karma karışık, keçeleşmiş bir halde bırakmak,

    11. Sakalın siyahına bakınca, hoşlanıp gençliğine aldanmak ve onunla övünmek,

    12. Sakalın akına bakıp yaşının büyüklüğü ile gençlere karşı bü-yüklenmek. (23)

    ve Peygamberimiz, saç ve sakalın ak kıllarını yolmaktan men etmiş

    «O, Mü'minlerin Nûrudur..>> buyurduğu gibi (24), onları, siyaha boyayanlar hakkında da:

    «Ahir zamanda bir kavm olacaktır ki, onlar, sakallarını güvercin kursağı gibi siyahla boyayacaklar, Cennet kokusu koklayamayacak-lardır!>> buyurmuştur. (25)

    Bıyık kestirmeğe gelince, Bedrüddînülaynî, şu açıklamayı yapar: «Bu hususta Selef Bilginleri arasında ihtilaf vardır.

    Tahâvî (Medinelilerden bir Cemâat, bıyıkları kesmenin muhtar olduğu kanâatındadır.) der.

    Ben, derim ki: Tahâvî, bu Cemâatla, şunları: Sâlim'i, Saîd b. Müseyyeb'i, Urve b. Zübeyr'i, Câfer b. Zübeyr'i, Ubeydullah b. Abdul-lâh b. Utbe'yi ve Ebû Bekir b. Abdurrahman b. Hâris'i murad et-miştir.

    (21) Ebû Talibülmekki Kutülkulub c. 2, s. 291-292

    (22) İbn-i Hacer Fethulbârî c. 10, s. 296-297

    (23) Ebû Talibülmekki Kutülkulub c. 2, s. 292-293

    (24) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 207

    (25) Ebû Davud Sünen c. 4, s. 87, Nesaî. Sünen c. 8, s. 138

    YanıtlaSil
  99. PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET : SÜNNET

    bunlardır. 261 Çünki, bıyıkları kazımak değil, kısaltmak Müstahabdır diyenler,

    Humeyd b. Hilal, Hasan'ul'basri, Muhammed b. Sirin, Ata b. Ebi Rebah buna zahibdir.

    İmam Malik'in Mezhebi de, böyledir.

    Kadı Iyaz (Selef'in bir çokları, bıyığı, kökten tıraş etmenin mem-nú olduğuna kaildir ki İmam Malik'in Mezhebi de, böyledir.

    Müstahab olan, dudakların etrafını açmaktır.) der.» (26)

    Peygamberimiz, cuma namazına çıkmadan önce bıvığını kısaltır ve tırnaklarının uzayan kısmını keserdi. (27)

    Zeyd b. Erkam'ın rivayetine göre Peygamberimiz «Bıyığını al-mayan, bizden değildir!» buyurmuştur. (28)

    Abdullah b. Abbas « Resûlullah Aleyhisselâm, bıyığını kırpardı.

    Nitekim, Ondan önce Babanız İbrâhîm de, bıyığını kırpardı.» de-miştir. (29)

    Tırnakları, parmaklara zarar vermeyecek biçimde dipten kesmek, Müstahabdır. (30)

    Sağ elin tırnakları, şu sıraya göre kesilir:

    1. Serçe parmak,

    2. Orta parmak,

    3. Baş parmak,

    4. Yüzük parmağı,

    5. Şehadet parmağı,

    Sol elin tırnakları da, şu sıraya göre kesilir:

    1. Baş parmak,

    2. Orta parmak,

    3. Serçe parmağı,

    4. Şehadet parmağı,

    5. Yüzük parmağı.

    Tırnakları, Makas veya çakı ile kesmek uygun olur.

    Dişle koparmak, Mekruhdur.

    Tırnaklarını kesen kimsenin, parmaklarının boğumlarını yıka-

    ması, kestiği tırnaklarını, saçını, koltuk altı ve edep yeri kıllarını

    toprağa gömmesi Müstahabdır.

    Resûlullâh Aleyhisselâmdan böyle rivayet edilmiştir. (31)

    ( 26) Bedrüddinülayni Umdetülkarî c. 22, s. 44

    (27) Ebülferec İbnülcevzî Elvefâ c. 2, s. 591

    (28) Nesaf Sünen c. 1, s. 15

    (29) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 301

    30) Bedrüddinülayni - Umdetülkari c. 22, s. 45, İbn-i Hacer - Fethulbârî c. 10, s. 291

    ( (31) Abdulkadir'ül-gilânî - Gunye c. 1, s. 15

    YanıtlaSil
  100. 240

    MECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE

    MADDE 681 - Yalnız muhal-ün-leh ile muhal-ün-aleyh beyninde akd-ı havale olunabilir.

    Meselâ, bir kimse birine benim filânda olan şu kadar kuruş ala-cağımı havaleten sen üzerine al deyip o dahi kabul ettim dese ya-hut filânda olan şu kadar kuruş alacağı benim üzerime havaleten kabul et deyip o dahi etse havale sahih olur, hatta muhal-ün-alevh sonra nâdim olsa nedâmeti fayda vermez.

    MADDE 682 - Yalnız muhil ile muhal-ün-leh beyninde icra olunan havale muhal-ün-aleyhe led-el-ilam kabul ettikde sahih ve tamam olur.

    Meselâ, bir kimse dâinini âhar diyarda olan birinin üzerine havale edip dâin dahi kabul ettikden sonra muhal-ün-aleyhe le-d'el-ilâm o dahi kabul ettiği gibi havale tamam olur.

    MADDE 683 Yalnız muhîl ile muhal-ün-aleyh beyninde icra olu-nan havale muhal-ün-lehin kabulüne mevkufen mün'akid olur.

    Meselâ, bir kimse birine benim filâna olan deynimi havaleten sen üzerine al deyip o dahi kabul etse mevkufen mün'akid olup mu-hal-ün-leh kabul ettikde havale nâfiz olur.

    FASL-I SANİ

    Şerait-i havale beyanındadır.

    MADDE 684

    muhal-ün aleyhin âkil baliğ olması şarttır. In'ikadı havalede muhil ile muhal-ün-lehin âkil ve

    Binaenaleyh sabî-i gayri mümeyyizin birine borç havale etmesi ve birinden havale alması bâtıl olduğu gibi sabî gerek mümeyyiz olsun ve gerek gayri mümeyyiz olsun ve gerek me'zûn ve gerek mahcûr olsun birinden kendi üzerine havale kabul etmesi bâtıldır.

    MADDE 685 - Havalenin nefâzında muhîl ile muhal-ün-lehin bâliğ olması şartdır.

    Binaenaleyh sabî-i mümeyyizin havalesi ve havale alması veli-sinin icazetine mevkufen mün'akid olur ve velisi icazet verdikde nâfiz olur.

    Şu kadar ki havale aldığı suretde velisi izin verse dahi muhal-ün-aleyhin muhîlden daha melî ya'ni ğanî olması şartdır.

    MADDE 686 Muhal-ün-aleyhin muhile medyûn olması şart olma-yıp muhilin anda alacağı olmasa da havalesi sahih olur.

    MADDE 687 dahi sahih olmaz. Her deyn ki ana kefalet sahih olmaya, havalesi

    YanıtlaSil
  101. 241

    MADDE 688 - Her deyn ki ana kefalet sahih ola, havalesi dahi sa-aleyh deyn-i meçhulün havalesi sahih olmaz. hih olur. Fakat muhal-ün-bihin ma'lûm olması lazımdır . Binaen-

    Meselâ, filânda sabit olacak alacağını havaleten kabul ettim dese havale sahih olmaz.

    MADDE 689 - Asaleten zimmete müterettib olan düyûn-i sahiha-mmn havalesi sahih olduğu gibi cihet-i kefâlet ve havaleden dolayı zimmete müterettib olan deynin havalesi dahi sahih olur.

    BAB-I SANI

    Ahkâm-ı havale beyanındadır.

    Havalenin hükmü budur ki muhil borcundan ve ke-MADDE 690 fili varsa kefaletden beri olur. Ve muhal-ün aleyhden ol borcu ти-talebe etmek hakkı muhal-ün-lehe sabit olur. Ve mürtehin birini rahin üzerine havale ettikde artık rehni habs ve tevkife selâhiyyeti kalmaz.

    Muhil mutlak olarak havale ettikde eğer muhal-ün MADDE 691 aleyhde alacağı yoksa ba'd-el-edâ muhal-ün aleyh muhile rücu' eder. Ve eğer alacağı varsa ba'd-el-edâ deyni ile takas olur.

    MADDE 692 Havale-i mukayyedede muhîlin muhal-ün-bihden dolayı hakk-ı mutâlebesi münkati olur. Ve muhal-ün-aleyh artık anı muhile veremez. Ve verse zâmin olur. Ve ba'd-ez-zaman muhîle rücû eder ve kabl-el-edâ muhîl düyûnu terekesinden ezyed olduğu halde fevt olsa sair dâinleri muhal-ün-bihe müdahale edemezler.

    MADDE 693

    Bayi'in müşteri zimmetinde semen-i mebi olan ala-cağından verilmek üzre deyu mukayyed olan havalede mebi kabl-et-teslim helâk olup da semen sâkıt olsa yahut mebi hiyar-ı şart ya hiyar-ı rü'yet veya hiyarı ayb ile reddolunsa veyahut ikale-i bey' edilse havale bâtıl olmaz ve muhâl-ün aleyh ba'd-el-edâ mu-hile rücu' eder, ya'ni verdiğini muhîlden alır amma müstehlik ço kıp da mebi zabt olunmakla muhal-ün-aleyhin ol deynden beri idüği tebeyyün etse havale bâtıl olur.

    MADDE 694 - Muhilin muhal-ün aleyh yedinde emanet olan meb-lağından verilmek üzre deyu mukayyed olan havalede müstehlik çıkıp da ol mal zabt olunsa havale bâtıl olur ve borç muhile avdet eder.

    MADDE 695 Muhil muhal-ün-aleyh yedindeki meblağından ve-

    О. Н. Т. Мecelle F: 16

    YanıtlaSil
  102. 728

    HADIS-I ŞERİFLER

    وروى البخاري عن أبى هريرة رضى الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم قال : ما من رجل يكونُ لهُ إبل أَوْ بَقَر أَوْ غَنَمْ لا يُؤدِّى حَقَّهَا إِلَّا أُتِي بِهَا يَوْمَ القِيَامَةِ أعْظَمَ ما يَكُونُ وَاسْمَنَهُ ؛ تَطَوُّهُ بِأَخْفافِها ، وَتَنْطَحُهُ بِقُرُونَها كُلَّمَا جَازَتْ أُخْرَاهَا رُدَّتْ عَلَيْهِ أُولاها حَتَّى يُقْضَى بَيْنَ النَّاسِ .

    5) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARÎ rivayet ediyor:

    <>>

    Kıyamet günü bu feci akıbete uğramarnak için burada gerekli hesabı yapıp malların zekâtını vermek faydalıdır.

    ** Ravilerin menkıbleri, 2. ve 5. Hadis-i Şerifte..

    وروى الشيخان عن ابن عمر رضى الله عنه قال : فَرَضَ رسول الله صلى الله عليه وسلم زكاة الفطر - صاعاً مِنْ تَمْرٍ ، أَوْ صَاعًا مِنْ شَعِيرٍ ، عَلَى الْعَبْدِ وَالْخَرَّ ، وَالذَّكَرِ وَالأُنثى وَالصَّغير والكبيرِ مِنَ المُسْلِمِينَ . وَأَمَرَ بِها أَنْ تُؤَدِّى قَبْلَ خُرُوجِ النَّاسِ إِلى صَلَاةِ العِيدِ . ٦

    6) İBN-İ ÖMER'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet edi-yor:

    - Peygamber S.A. efendimiz fitre zekâtını şöyle tâyin etti: Hur-madan bir SA.. Yahut arpadan bir SA..

    Bu, köle, hür, erkek, kadm, büyük, küçük müslümanların hepsi-ne farzdır. Ve emretti:

    <>>

    **

    SA: 1040 dirhem kadar bir miktardır. Vakti, ramazan aylarıdır. Bu günkü hesaba göre, müftüler tayin edip halka bildirmektedirler..

    O hesaba göre vermeli..

    YanıtlaSil
  103. VE VAAZ ÖRNEKLERİ

    729

    الدرس الحادي والأربعون في فضل الغنى الشاكر

    المأمور بها وهو من أخذ المال من وجهه ؛ وصرفه في وجوهه

    قال الله تعالى : فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى وَاتَّقَى وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَى . ۱

    KIRKEİRİNCİ DERS

    ŞAKİR ZENGİNİN FAZİLETİ

    Bu zengin: Malı bir yandan alan ve memur edildiği beri yana sarf eden kimsedir.

    1 ) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

    <>

    HUSNA: Burada bizzat Kelime-i Tevhid, manâsına gelir. LEYL suresinin 5. 6. ve 7. âyetleridir.

    : ۲ وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم لا حَسَدَ إِلا فِي اثْنَتَيْنِ رَجُلٌ آتَاهُ اللهُ مالاً فَسَلْطَهُ عَلَى هَلَكَتِهِ فِي الحَقِّ

    وَرَجُلٌ آتَاهُ اللهُ حِكْمَةً فَهُوَ يَقْضِي بِهَا وَيُعَلِّمهَا النَّاسِ .

    ( رواه الشيخان )

    2) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:

    <<>>

    *

    **

    HASED: Burada gıpta, yani imrenme, - Ah ne olurdu, ben de onun gibi olsaydım?.

    Şeklinde bir manâ ifade eder..

    * **

    Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..

    YanıtlaSil
  104. farazi

    258

    farz-ül kifaye

    farazi فرضی : var sayılmış olan, tahmin edilen, ispat edilmemiş görüşle ilgili

    faraziyat araziler, isbatı yapılmamış görüşler ve düşünceler, teoriler

    faraziye فرضية : teori, isbatı yapılmamış görüş farfara فرفارة : bos laflar eden, boş yere çok ku-nuşan, şamatacı, gürültücü

    farfaralı فرفره لی : bos laflarla dolu, şamatalı, gürültülü

    farig 1 : فارغ feragat eden, vazgeçen, çekilen 2.sıkıntısız, rahat

    fari olmak فارغ اولمن : vazgeçmek, el çekmek, ilgisini bitirmek

    frika( فارق : ayrıcı, ayırt edici

    färikalı فارقه لى : benzerlerinden ayırt edici özelliğe sahip

    Fårikun beyn-el hakki vel batıl فارقن بین الحق و الباطل : hak ile batılın arasını ayıran, doğru ile yanlışı ayıran (Hz. Muhammed a.s.m.)

    Faris فارس : Iran

    Farisi فارسی : Farsca, İran dili 2.İranlı 3.İranla ilgili

    fariza 1 : فريضه.farz Allah'ın (c.c.) emri olan görev 2.borç, görev 3.ölen kimsenin malın-dan mirasçılara düşen pay

    fariza-i cihad فريضة جهاد : Allah'ın (c.c.) emri olan cihad görevi: 1.farz olan savaşa katılma görevi 2.farz olan Kur'an ve İslâma hizmet görevi

    fariza-l fitriye فريضة قطرية : fitri görev çevrenin etkisi ile bozulmamış) insanın yaradılışına uygun görev

    fariza-i hilkat فريضة خلقت : )çevrenin etkisiyle bozulmamış) insanın yaradılışına uygun rev

    fariza-i ömür فريضة عمر : veriliş gayesine uygun şekilde ömür geçirme görevi, ömür boyu yeri ne getirilmesi gereken Allah'ın (c.c.) emirleri

    fariza-i zimmet فريضة ذنت : yükümlülük gerek-tiren ve borç olan farz ve görev

    fark 1: فرق.benzemezlik, başkalık, ayrılık 2.ayırma, ayırım

    fark dakikفرق : çok ince fark

    farkı esasi فرق أساسي : temeldeki fark, esaslı fark, özdeki fark

    fark etmek 1: فرق ايتمك.ayırt etmek; 2.anlamak

    farmason فارماصون : mason, dinsiz, imansız; masonluk teşkilatına (örgütüne) bağlı kimse.

    (bak. farmasonluk(

    farmasonluk فارما صوتك masonluk; dinsizlik parlak sözlerle insanları aldatarak dinsiz bir hürriyet, eşitlik, ilericilik ve çağdaşlık gibi toplum meydana getirmeyi hedef alan, bu yolda toplumda etkili bazı çevreleri ve bir k sım basın ve yayın kuruluşlarını vasıta olarak kullanan, milletler arası, kökü dışarda, yıkıcı, bozguncu gizli akım

    Fars فارس : Iranlı, İran toplumu

    Farsça فارسجه : Iran dili

    fart فرط : ifrat, aşırılık, aşırı

    fart- merbutiyet فرط مربوطیت : aşırı bağlılık

    farti muhabbet فرط محبت : aşırı sevgi

    fart-i şefkat فرط شفقت : aşırı şefkat, aşırı acıma

    ve koruma duygusu

    farti zeka فرط ذكاء : aşırı zeka çok üstün zeka

    faruk فاروق : haklıyı ve haksızı, doğru olanla

    yanlış olanı ayıran 2.Hz. Peygamber (a.s.m.) tarafından Hz. Ömer'e (r.a.), İslâmiyeti kabu-lu vesilesiyle vermiş olduğu ad

    Faruk-u A'zam (r.a.( فاروق اعظم : haklılık ve hak-

    sızlığın, doğruluk ve yanlışlığın büyük ayırı-cısı, Hz. Ömer (r.a.)

    Faruki فاروقی Hz. Ömer'in (Ömer-ül Faruk( soyundan gelen ve onun doğruluk ile yan-lışlığı ayırt etmedeki titizlik yolunu izleyen İmam-ı Rabbanî'ye verilen diğer bir ad

    farz 1: فرص.Allah'ın (c.c.) kesin emri 2.zorunlu görev 3.var sayma, kabul etme

    farz-i adem فرض عدم : bir şeyin yokluğunu ka-bul etme, bir şeyi yok sayma

    garzayn فرض : sorumluluk taşıyan herke sin yerine getirmesi şart olan farz. (Allah'ın

    c.c. kesin emri)

    farz kifaye فرض کفایه : sorumluluk taşıyan bir kısım müslümanlarca yerine getirilmesi ha-linde diğerlerinin yapmaması günah olmayan farz. (cenaze namazı gibi)

    farz kifaye-i cihad فرض کفایة جهاد : farz-1 kifaye olan cihad, bir kısım müslümanlarca yerine getirilmesi durumunda diğerlerinin yerine had( getirmemesi günah olmayan cihad. (bak. ci-

    yan bir şeyi olabilir saymak, olabilir farzet-mek farz-muhal فرض محال : olması mümkün olma-

    farz-ül kifaye فرض الكفايه : )bak farz-ı kifaye.(

    YanıtlaSil
  105. farz etmek

    259

    Fâtır-ı Alim

    mek farz etmek فرض ايتمك var saymak, kabul et-

    farziyet فرض farz olma (bak. farz(

    edilmek farz olunmak فرض اولون varsayılmak, kabul

    Fashem Atlas Okyanusunda hem Akde-niz'de kayısı bulunan Kuzey Afrika'daki İslâm ülkesi

    sindeki farzları, haramları dinle-me-yip rastgele günahları işleyen 2.doğru yoldan sapan veya günah yolunu seçen inkâr-

    fskafiflete düşmüş inkârcı; Allah (c.c.), ahiret ve dünyaya geliş gayesin-den habersiz inkârcı

    tasik hasir zarardan başka hiç bir kazancı olmayan ve her türlü günaha giren kimse

    fasik-i mahrum فاسق محروم : günah işlemeye niyetli ve hazır olduğu halde imkan ve fırsat bulamayan günahkar kişi

    fasıkı mütecahir فاسق متجاحر : açıktan açığa utanmadan günah işleyen; yaptığı günah iş-lerle övünen günahkâr

    fasid (e( 1: فاسده.bozuk, bozulmuş; yanlış 2. fesadçı, bozguncu, bozgunculuk yapan, ara bozucu

    fash 1: فصيح.doğru düzgün, açık ve güzel ko-nuşan 2.açık, düzgün ve güzel konuşma ku-rallarına uygun

    fasihane فصیحانه : fasih şekilde, düzgün, açık ve güzel bir tarzda

    fasile : aile(biy.) familya, yani araların-da bazı benzerlikler bulunan canlı cinsler ta-kımı, cinsler grubu

    fast 1: فصل.bölüm ayırma, ayırım 2.mevsim, devre (bak. fasıl)

    fasl bahar فصل بهار : bahar mevsimi, ilkbahar

    fast nevbahar فصل نوبهار : ilkbahar mevsimi, ilkbahar

    faslı zaman فصل زمان : zamanın bölümü (geç-miş, şimdi, gelecek gibi)

    fasletmek فصل ايتمك : ayırmak

    1: فصل.bölüm; ayırma, ayırım 2. mevsim, devre

    fasıl فصل : bölen ayıran

    fasila اصلا : ara kesinti, aralık

    fasılasız فاصله سز : aralıksız, kesintisiz

    YanıtlaSil
  106. 259

    Fâtır-ı Alîm

    faş 1 : فاش.açığa vurma, ortaya getirme, herke-se yayma, ifşa etme 2.açık, ortada, meydan-da, yaygın, herkesçe bilinen hale gelmiş, ifşa olmuş

    fas etmek فاش ايتمك : gizli olanı açığa vur-mak, ortaya dökmek, herkese duyurmak

    Fatıma (Fatımat-üz Zehra( فاطمة الزهراء : H Peygamber'in (a.s.m.), ilk eşi olan mü'minle-rin annesi Hz. Hatice'den (r.a.) olan mübarek kızı. Hicretten onaltı yıl önce doğmuş, Hz. Peygamber'in (a.s.m.) amcasının oğlu ve ilk müslümanlardan olan Hz. Ali (r.a.) ile evlen-miş, bu evlilikten Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.); Ümmü Gülsüm ve Zeynep ve küçük yaşta ölen Muhsin olmak üzere beş mübarek evlâdı olmuştur. Hz. Peygamberin (a.s.m.) vefatı onu çok üzmüş ve ancak altı ay yaşa-yabilmiş ve ebedi hayatta O'na kavuşmuştur. (r.a.)

    Fatimi (yye( فاطمیه : Hz. Peygamber'in (a.s.m.( mübarek kızı Hz. Fatıma'nın (r.a.) soyundan gelen (Şiî Fatımî Devletinin kurucuları bu id-dia ile ortaya çıkmışlardı. (Şiî) (bak. Devlet-i Fatimiyye)

    Fatimî Devleti 1171-909 فاطمی دولتی yılları arasında Kuzey Afrika, Mısır ve Suriye'de hüküm süren bir Şiî devletidir. Kurucuları Peygamber Efendimiz'in kızı Hz. Fâtıma (r. anha) ve Hz. Ali'nin soyundan geldikleri için kurulan devlete bu isim verilmiştir.

    İfrîkiyye'de (Ortaçağ'da Araplar'ın Mağrib'in doğusuna, bugünkü Tunus ve civarına ver-dikleri isim) ortaya çıkan Fâtımî Devleti, Müstansır Billah'ın zamanında (1036-1094) en geniş sınırlarına ulaştı. Müstansır'ın ölü-müyle çöküşe geçen Fâtımîler, el-Adit (1160-1171) döneminde Kudüs Haçlı Krallığı ile Halep ve Şam Atabeyi Nusrettin Zengî'nin denetimine girdi. El-Adit'in ölümünden he-men sonra sona erdi.

    Fatir فاطر : hiçten Yaratan, bir şey yokken ilk defa yaratan, Yaratıcı (Allah c.c.)

    fatır(a( فاطره : yaratıcı

    Fatır-ı Akdes فاطر أقدس : hiç bir kusuru ve nok-sanı bulunmayan ve son derece kutsal olan yaratıcı (Allah c.c.)

    Fatır-ı âlem فاطر عالم : dünyanın ve kâinatın ya-ratıcısı (Allah c.c.)

    Fatir - Alim فاطر عالم : her şeyi bilen yaratıcı

    (Allah c.c.)

    F

    YanıtlaSil
  107. o kadar memnundu ki... Allah ona öyle bir ana baba bağışlamış, Evet, Zeyd serbestti ve ailesine dönmek için çabalayabilirdi. ומו nutmus gibiydi. Hz. Hatice'nin ilgisi, öyle huzurlu Fakat o hayatından

    Peygamberimizin (asm) Hayatı

    TARİHTE BUGÜN

    1630 - Evliya Çelebi, elli yıl sürecek seyahatlerine başladı.

    1919 - Afganistan bağımsızlığını kazandı.

    1935 - Eskişehir

    Mahkemesi kanaat-i vicdaniye ile Bediüzzaman'a 11 aylık hapis ve Kastamonu'ya sürgün vezası verdi.

    Dünya İnsani Yardım Günü

    A

    19

    PAZARTESİ

    MONDAY

    AĞUSTOS

    AUGUST

    C

    BİR AYET

    Kim tövbe edip güzel işler yaparsa, tövbesi makbul olarak Allah'a döner.

    Furkan Suresi: 71

    BİR HADİS

    Hayatınızın her ânında hayır elde etmeye çalışın ve Allah'ın rahmet esintilerine yönelin.

    Beyhaki

    C

    Dünyanın akibeti ne olursa olsun lezaizi terk etmek evladır.

    Mesnevî-i Nuriye

    HIZIR: 106-GÜN: 232 KALAN: 134 - GÜN. KIS.: 2 DK

    i

    HİCRİ: 15 SAFER 1446 - RUMI: 6 AĞUSTOS 1440

    Öğle

    İkindi

    Aksam

    Yatsı

    YanıtlaSil
  108. 2025 BEDIUZZAMAN TAKVİMİ

    TARİHTE BUGÜN

    -833- Abbasi Halifesi Memun'un vefatı.

    1915 - Birinci Anafartalar Zaferi.

    1945-II. Atom bombası Nagazaki'ye atıldı.

    1949 - Türkiye, Avrupa Konseyi üyesi oldu.

    AĞUSTOS

    09

    CUMARTESİ

    151447

    RUMI: 27 TEMMUZ 1441

    HIZIR: 96

    BİR AYET

    O (Allah) her şeyi işitendir, bilendir.

    En'am: 13

    BİR HADİS

    Allah bir kulunun ruhunu bir yerde almak istediğinde onun için orada bir ihtiyaç meydana getirir.

    Taberanî

    Taklidî bir imân, hususan bu zamandaki dalâlet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî imânı kazanan bir kimseyi, en dinsiz feylesoflar dahi bir vesvese veya şüpheye düşürtemez.

    Sözler

    ابرة

    ادة

    YanıtlaSil
  109. ABDULLAH DEHLEVİ

    HAZRETLERİNDEN HIKMETLİ SÖZLER

    HANGİ YÜZLE?

    -Yazıklar olsun, binlerle yazıklar olsun!

    Cihan bağına gül toplamak için geldik, ama diken ha-mallığı yapıyoruz.

    یا اغفر لنا وارحمنا

    -Eyvahlar, binlerce eyvahlar ol-sun ki, bize Kur'ân-ı Kerim ve Rasûlullah Efendimiz gibi iki muazzam nimet lutfedildiği hålde onlara da lâyıkıyla şükredemedik. Halbuki şükre şayan en büyük nimetler bunlardı.

    Allah korusun! Şaşkın vaziyetteyiz! Zira yarın kıyâmette hangi yüzle Allah ve Rasûlü'nün huzûrunda kabul göreceğiz?

    Amel-i sâlihlere sarılalım! Seher vakti kalkıp, gözlerden hasret yaşları akıtalım. (Abdullah Dehlevi, Mekâtib-i Şerife, s. 158, no: 91)

    HİZMETİN TERAKKİSİ

    İnsanı, aşağı mertebelerden en yük-sek makamlara ulaştıran, hiz-mettir.

    İnsanı toprak derekesinden gökle-rin yüksek derecelerine çıkaran da edeptir. (Raûf Ahmed, Dürrü'l-Meårif, s. 124-125)

    Müridin riyazatla olan terakkîsi, hizmet sebebiyle olan terakkisinin yüzde biri bile olamaz. Bu kadar senelik iş, hizmetle bir anda müyesser olur.

    Hizmet, mü'mini ilâhî lütuflara nâil eyler. (Raûf Ahmed, Dürrü'l-Meårif, s. 68)

    309

    YanıtlaSil
  110. NEMOZE HIDAYET NENBERLERI

    EYVAH!

    Abdullah Dehlevi Hazretleri'nin meclisinde lüzumsuz sözler sarf edilmezdi. Birisi gıybet etse ona mânî olur ve;

    "-O söylediğin söze ben daha lâ-yıkım!" derdi.

    Oruçlu olduğu bir gün, yanında gıybet ettiler. Hazret;

    "-Eyvah, orucumuz bozuldu!" buyurdu.

    Bir talebesi;

    "-Efendim, siz gıybet etmediniz ki!" dediğinde ise;

    "-Evet, biz gıybet etmedik, ama dinledik. Gıybette, söyleyen de dinleyen de aynıdır. (Oradan bize in'ikâs oldu.)" buyurdu.

    (Abdülgani bin Ebi Said, Hüvelgani Risålesi, s. 152)

    BEN KİMİM Kİ!

    Abdullah Dehlevî çok yüksek ma-kamlara sahip olmasına rağmen dâimâ tevâzu ve hiçlik hâlinde yaşardı. Bir gün karşıdan gelen bir köpeğe bakarak şöyle dedi:

    "-Ya Rabbi! Şu mahlûkun hürmetine bana merhamet eyle! Ben ki-mim ki her taraftan insanlar, Cenâb-ı Hakk'a kavuşmak için akın akın geliyor, bizi vesile ediniyorlar. Hâlbuki ben, o gelenlerin hatırı için Rabbimden istiyorum!" (Abdülganî bin Ebi Said, Hüvelgani Risalesi, s. 150)

    Dâimâ istiğfâr üzere, hep suçlu ve mahcup, sürekli kırık kalpli olmak, bu işin hiç şaşmayan, en doğru ifadesidir. (Abdullah Dehlevi, Mekâtib-i Şerife, s. 65, no: 65)

    308

    YanıtlaSil
  111. MIRZA MAZHA

    CANAN

    SOZLEN

    KİBİR ENDİŞESİ

    Bu yolda olanlar, çok amel işleseler de kibir sıfatının kendilerinde bulunmasından korkarlar. Kendilerini kusurlu görüp devamlı istiğfâr ederler.

    Küçük günahı büyük, . Az nimeti çok görür, . Devamlı şükre ve rızâya sarılırlar.

    (Abdullah Dehlevi, Makamât-ı Mazhariyye, s. 49)

    Bizden İslâmî ahkâma uygun olmayan bir iş meydana geldiğini gören, hemen îkāz etsin!

    (Abdullah Dehlevi, Makāmât-ı Mazhariyye, s. 43)

    HADİS İLMİNİN ŞEREFİ

    Hadis ilmi; tefsir, fıkıh ve tasavvufun inceliklerini ihtivâ eder. Bu ilmin bereketleriyle îman nûru artar.

    Bu sayede sâlih ameller işlemek ve güzel ahlâk hâsıl olur. (Abdullah Dehlevi, Makāmât-ı Mazhariyye, s. 52)

    Allah'ın makbul ve sevgili kullarını sevmek, Cenâb-ı Hakk'a yaklaş-manın en kuvvetli sebebidir. (Abdullah Dehlevi, Makāmât-ı Mazhariyye, s. 43)

    Fâsıklarla karşılaşmak, gönüldeki nûru bulandırır.

    (Abdullah Dehlevi, Makāmât-ı Mazhariyye, s. 24)

    305

    YanıtlaSil
  112. MİRZA MAZHAR CÂN-I CÂNÂN HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER

    "Ramazân-ı şerif, zikirle uyanık olarak geçirilirse, senenin kalan kısmında da bu güzel hâl devam eder. Eğer bu ayda bir kusur ve gevşeklik olursa, bunun izi bütün sene boyunca görülür." (Abdullah Dehlevi, Makāmât-ı Mazhariyye, s. 73-74)

    YanıtlaSil
  113. 168 \ Hadislerden Seçmeler

    dünyevî, güzel ve cazibedar şeyler üstünde ve zevalin damgasını ve acı manasını göstere o insanı dünyadan ürkütüp, o fânîye bedel bâkî matlûbu arattırıyor."

    Allah'ın bu sevgili kulları, Cennet ve cemal lah gibi o kadar büyük nimetlerle karşılaşır ki, dünya hayatı bunun yanında zindan g kalır.

    Allah'ın düşmanları için dünyanın Cenn hâline gelmesi de ahiretlerine nisbetledir. Yar ahirette öyle azap çekeceklerdir ki, dünya onu yanında bir Cennet gibi kalacaktır. Yoksa kal dünyada da bir nevi Cehennem hayatı yaşamak-tadır. Görünüşte şatafatlı, parlak bir hayat geçir mektedir, fakat içi ıztırap ve sıkıntılarla doludur. Çünkü inançsız insan, ölümü yokluk olarak görür. Her an darağacında asılacakmışcasına korku ve endişe içerisinde kalır. Lezzetleri bütün bütün kaçar. Hiçbirşeyden gerçek mana-da bir lezzet alamaz.

    İnanan insan ise, dünyayı ahiretin bir bekle sıkıntılı ve iztıraplı da olsa, gideceği yerde rahat me salonu seklinde görür. Dünyası ne kadar edeceği düşüncesiyle sabreder, şükreder. Mü'minin dünyası ahiretine nispeten zindan şeklindedir. Yoksa mü'min dünyada da bir nevi Cennet hayatı yaşamaktadır. Bedenen

    YanıtlaSil
  114. Ahiret Hayatı/169

    hile olsa ruhen bahçelerde, saraylardadır. Çün-mü'min acı tatlı herşeyin Allah'tan geldiğini Yunus'un diliyle "Narın da hos, nurun da os" der, Allah'tan gelen herşeyi hoş karşılar, ahammül eder, sabreder.

    ***

    Allah'a kavuşmayı istemek

    Ubade bin Samit (ra) rivayet ediyor:

    Kim Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah'a kavuşmayı sev-mezse, Allah da ona kavuşmayı sevmez.

    Müslim, Zikir: 14-18; Tirmizi, Cenaiz: 67; Zühd: 6.

    ***

    Allah, kullarına niyet ve davranışlarına göre muamele eder. Bir kudsî hadis-i şerifte de, "Kulum beni nasıl zannederse ben ona öyle muamele ederim" buyurulmuştur. Zat, sıfât ve isimleriyle herşeyden çok sevilmeye lâyık Allah'a kavuşmayı isteyen, bunun iştiyakı içeri-sinde yanıp kavrulan kimseye Allah da iştiyak duyar, onu bir an önce huzuruna almak ister. Kendisini seven kullarına Allah cemalini göste-recektir.

    Ama bir kimse Allah'ı tanıyamamış, beşerî Varlıkların sevgisi ve aşkına takılıp kalmış, son-Suz güzelliklerin sahibi ve bütün güzellikler

    YanıtlaSil
  115. 20

    SIRR-1 INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE- MA'IDETUL-KUR'AN

    eşya, bir tek teveccühüne bedel olamaz! der."1

    3.1.3 Nassın Delâleti

    Bir lafzin ibare veya işaret yolu ile değil de hükmün sebebi veya illeti yolu ile delalet etmesidir. Meselâ, iki hadisenin hükmün illetinde ortak olması veya nassın sükût ettiği meselenin hükmü, söylendiğinden daha açık olması ve bu nun kıyasa veya içtihada ihtiyaç duymaksızın lafızdan anlaşılması gibi. Buna hitabın fehvası yani gaye ve maksadı denir. İmâm Safiî bunu celi kıyasdan sa-yar ve Şafiflerce buna "meshûmu'l-muvafaka" denir. Bu delâlete "nassin delaleti" denir. Çünkü bununla sabit olan hüküm nassın ibaresi ve işaretinde olduğu gibi sadece lafızdan anlaşılmaz bilakis bu delâlet ancak hükmün menâtı ve illeti vasıtasıyla anlaşılır.

    Mesela: "Onlara "öf bile deme onları azarlama"2 ayet-i kerimesi ibaresi ile açıkça öf demenin haram olduğuna delâlete eder. Çünkü bu onlara eza ver-mektedir. Yine bu nass delâlet tariki ile de onlara vurma, sövüp-sayma, aç bı-rakma gibi muamelelerin haram olduğuna delâlet etmektedir, zira bunlar "öf" demekten daha ağır eza verir. Çünkü "öf demenin nehyedilmesinden, ana-ba-baya bundan daha çok eza veren şeylerin nehyedilmiş olması dil bakımından pekâlâ anlaşılmaktadır. O halde nassın sükût geçtiği meselenin hükmü, söy-lediğinden daha açıktır. Zira illet birincisinde ikincisinden daha kuvvetlidir.

    Bediüzzaman bu kuralı da Risale-i Nur Külliyatında kullanmakta ve bunu tarik-i evlå olarak tabir etmektedir:

    "Bu zıtları bir fiilinde cem etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni-i Kadire mahsus-tur. Hülåsa: Her bir fikra, tek başına hâtem-i Ehadiyeti izhara kâfı olduğu takdirde, fıkraların hey'et-i içtimâîyesi pek zâhir bir tarik-i evlå ile hâtem-i Ehadiyeti gösterir."

    3.1.4 Nassın İktizası

    Sözün şer'an muteber olabilmesi için takdir edilmesine ihtiyaç duyulan lafızdır. Bu delâlete iktiza denilmiştir, çünkü iktiza, taleb etmek ve istemek manasınadır, söz şer'an doğru ve sahih olması için o mukadder manayı taleb eder.

    Bediüzzaman Sa'id Nursî, Lemalar, Onbirinci Lema, sh. 51-52.

    2 Kur'an, Isra: 17/23.

    3 Bediüzzaman Sa'id Nursî, Mesnevî-i Nûriye, Lasiyyyemalar, sh. 36.

    YanıtlaSil
  116. 21

    IŞARİ TEFSİR VE CİFİR İLMİ

    Bunun misali "Ümmetimden hata, nisyan, unutma ve ikrah kaldırılmıştır" hadisi şerifidir. Bu nass lafzı ve ibaresiyle hata, unutma ve ikrahın bu ümmet-ten kaldırıldığına delalet eder ki bu selim bir mana değildir, çünkü fiil olduk-tan sonra kalkmaz. O halde ibareyi düzeltmek için mutlaka bir şey takdir et-mek lazımdır ki işte bu "günahın veya hükmün kalkması"dır. Yani hatanın, unutmanın ve ikrahın vebali kaldırılmıştır demektir. "Günahın kalkması" ik-tiza ile anlaşılmaktadır.

    Bediüzzaman'ın bu kaideyi tevhide dair bir meselede kullanmasına en güzel misal şudur:

    "Eğer Kadir-i Zülcelal'e verilmezse; o vakit, o kåsedeki toprakta, her bir çiçek için ma'nevi, ayrı, tabii bir makinesi bulunmazsa, bu hal vücûda gelemez. Çünkü to-humlar ise nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yâni: Müvellid'ül-Mâ, művel-lid'ül-humuza, karbon, azotun intizamsız, şekilsiz, hamur gibi halitasından ibaret ol-makla beraber, hava, su, hararet, ziya dahi, her biri basit ve şuursuz ve her şeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri ayrı ayrı ve gâyet muntazam ve san'atlı olarak o topraktan çıkması, bilbedâhe ve bizzarure iktiza ediyor ki; o kasede bulunan toprakta, ma'nen Avrupa kadar, ma'nevî ve küçük mikyasta matbaaları ve fabrikaları bulunsun. Tå ki, bu kadar hayatdar kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensucâtları dokuyabilsin."¹

    3.2 İKİNCİ KAİDE: MEFHÛMU'L-MUHALEFET

    Nassın mefhumu iki çeşittir: Mefhûmu'l-muvâfakat ve mefhumu'l-muha-

    lefet.

    Mefhûmu'l-muvâfakat: Hakkında hüküm bulunan bir şeyin hükmüne delalet eden lafzın, illette müşterek oldukları için, hakkında hüküm bulunma-yan bir şeyin hükmüne de delâlet etmesidir. Meselâ, "onlara öf bile deme" ayet-i kerimesinin onlara vurmanın da öncelikle haram olmasına delâlet et-mesi gibi. Bunun hükmü, bu mefhum ile amel etmenin vacib olmasıdır. Çünkü o, hükme mantuktan daha münasibdir. Meskûtün anh mantuka müsavi ol-duğu zaman da hüküm aynıdır. Yetimin malını haksız yere yemenin haram olmasına müsâvî olan onun malını telef etmenin de haram olması gibi. Bu çe-şit mefhum ile nassın ibaresi aynıdır.

    Mefhumu'l-muhalefet: Hükmü açık meselenin şartlarından biri bulun-

    1 Bediüzzaman Sa'id Nursî, Nur Çeşmesi, sh. 84.

    YanıtlaSil
  117. 535

    16616. Tokun açdan habari yok. (Bizde: Tok, açın halinden bilmez. )

    16617. Toprağa nem, erkeğe nam gerek.

    16618. Yağmurdan (yağıştan) kaçıp doluya tutuldum.

    16619. Yağşı ata bir kamçı, yaman ata bin kamcı

    16620. Yağşı söz, yılanı hininden (ininden) çıkarır.

    16621. Yağşılık (İyilik) et de derya(ya) at, balık bilir; balık bilmese, Halık (Halik) bilir.

    16622. Yalançı töre (başköşeye) bile çıkar.

    16623. Yatan yılanın kuyruğuna basma!

    16624. Yekelik (yalnızlık) Huda'ya yağşı (mahsus).

    16625. Yel olmasa, ağaç başı kımıldamaz.

    16626. Yer (ev) alma, komşu al!

    16627. Yere bakandan er korkar.

    16628. Yorganına göre ayak uzat!

    UDMURT (VOTİAK) ATASÖZÜ

    16629. Koyun olursan, kurtlar seni arayıp bulur.

    UGANDA ATASÖZÜ

    16630. Biri öteki kadar varlıklı olunca, kardeşler birbirini sever.

    UKRAYNA ATASÖZLERİ

    16631. Ağa kürk vaat etmiş, ama vaat ısıtmaz ki...

    16632. Başkalarının bilmesini istemediğin işi yapma!

    16633. Başkasının felaketini ekmekle de yiyebilirsin, ama kendi feläketini börekle de yutamazsın.

    16634. Bir Türk aranıp bulunmalı! (Namuslu bir insan gerektiğinde kullanılır.)

    16635. Boğazına basmış, saygı ile rica eder.

    16636. Gülen kadınla ağlayan erkeğe inanma!

    16637. Haksızlık hakkı bulamaz.

    16638. Öfke, kötü bir danışmandır.

    16639. Öğretmen ile ağaç, ürünlerinden belli olur.

    YanıtlaSil
  118. 534

    16582. Karga karganın gözünü sokmaz.

    16583. Karısı olmayanın, akrabası yoktur.

    16584. Karnı doysa da gözü doymaz.

    16585. Kartal özgürdür, kanatları varsa.

    16586. Kaşık kaşık toplananı, tasla dağıtma!

    16587. Keçi can kaygısında, kasap yağ.

    16588. Kelle bolsa, selle tapılar. (Bizde: Kelle sağ olsun, cihanda bir külâh eksil değil.)

    16589. Kısa dille yaşam daha uzar.

    16590. Kızım, sana söylüyorum; gelinim, sen anla!

    16591. Kötülükleri kum üstüne, iyilikleri mermer üstüne yazınız!

    16592. Kuru kaşık ağza yaramaz, kuru söz ağza yakışmaz.

    16593. Küçücük taş, baş yarar.

    16594. Kül üflemekten, köz üflemek yeğdir.

    16595. Misafir, ev sahibinin kuludur. (Bizde: Misafir, ev sahibinin danasıdır.)

    16596. Nadan dosttan dâna düşman yağşıdır. (Bizde: Akıllı düşman, akılsız dosttan yeğdir.)

    16597. Ne habar bar, ne hatır! (Bizde: Ne gelen var, ne giden!)

    16598. Ne şiş yansın, ne kebap.

    16599. Ne toya yarar, ne yasa. (Bizde: Ne ağlar, ne düğüne gitse oynar.)

    16600. Oğlana iş buyur, izinden özün yürür. (Bizde: Çocuğa iş buyuran, ardınca kendi gider.)

    16601. Öfke önden gider, akıl arkadan gelir.

    16602. Pişiğin (kedinin) ölümü, sıçana bayram.

    16603. Saman altından su yürütür.

    16604. Semiren eşek, sahibini teper.

    16605. Serçeden korkan, darı ekmez.

    16606. Sevdiğinden ayrılan yedi yıl ağlarsa, yurdundan ayrılan ölüme dek ağlar.

    16607. Sevgisiz yaşam, baharsız yıl gibidir.

    16608. Sınanmazsa, aldanılır; düşünülmezse, yitirilir.

    16609. Söz verdin mi, sözünde dur.

    16610. Su içene, yılan (bile) değmez.

    16611. Su olan yerde yaşam vardır; su yoksa, yaşam da yoktur.

    16612. Sürüden ayrılan koyunu, kurt yer.

    16613. Sütten ağzı bişen (yanan), suvı (suyu) üfleyip içer.

    16614. Teze küyzen, suvı sovuk. (Bizde: Yeni testi, suyu soğuk tutar.)

    16615. Tığ yarası biter, söz yarası bitmez. (Bizde: Kılıç yarası sağalır, dil yarası sağalmaz.)

    YanıtlaSil
  119. ZEYEK

    1072

    nüz onbir yaşında iken kendi isteği ile İslamiyeti kabul etmiştir, Kur'ân-ı Kerimi kemiklerde yazılı ve hafızların ezberinde iken bugünkü şekline lik o-larak yazan, bu hizmette en büyük hizmet kendisi-ne nasib olandır. Resul-ü Ekremin (A.S.M.) kätipli-ğini yapmıştır. Süryanice de öğrenmişdi. Hz. Ebu Bekir-i Siddik'in (R.A.) hlläfeti mes'elesinde Ensarı tenvir etmis, hakikati izah etmiştir. Hz. Ömer ve Hz. Osman (R.A.) devirlerinde büyük hizmetler görmüş ve beyt-ül mål te'sisinde ve tesbitinde bü-yük hizmetleri olmuştur. Hi: 45 tarihinde 56 yaşın-da irtihäl etmiştir.

    ريكZEYEK İki uyluk arasının ge-niş olup biribirine uzak olması.

    ZEYF: (C.: Ziyaf Züyuf Ezyāf) Kalp ve silik para veya akce.

    ZEYG: Sübhe, Doğruluktan Yanılma. Ka-ayrılma. Bir tarafa meyletme. masma.

    ZEYH: (Zeyhan) Zulüm et-mek. Haktan uzaklaşmak. ZEYH Mahvolmak. Git-

    mek. Uzak olmak. جان ZEYHAN: Zulüm etmek. Za-

    limlik yapmak,

    ZEYL: Ayırma. Tefrik.

    ZEYL: Ek, llave, bir şeyin al-

    ti, devamı. Etek. ديلا Zeylen: Ek olarak. İlåve ede-

    rek. لات-Zeyllyät İläve ve ek olarak

    yazılan şeyler.

    ZEYN: Zinet, süs. Süslemek. زين الدين Zeyn-üd din Dinin süsü, dinin

    zineti. تداب ZEYN-AB: (Kürdçe) Su kay-nağı, pınar.

    ریبZEYNEB: Eski fetva metinie-rinde kadını temsil eden isimlerden biri. Gül.

    (Bak: Hatice)

    زين العابدين ZEYN-ÜL ABİDİN: (Zeynel åbidin) Lugat mânası: İbadet edenlerin zineti. (HI: 50-97) Oniki İmamın dördüncüsü olan Zät (R.A.). Peygamber Aleyhissalätü Vesselämın toru-nu olan Hazret-i Hüseyinin ortanca oğlu. Asıl adı:

    Ali'dir. Tabi'inin büyüklerindendir. Medine-i Mü-nevverede vefat etmiştir. (Rahmetullahi Aleyh)

    ZEYR: Ekslimek.

    ZEYT: Zeytinyağı. Yağ.

    زيتون

    ZEYTUN: Zeytin.

    زیتونی Zeytuni : Zeytin renginde

    olan.

    ZEYY (Bak: Zlyy) زی ZEYY: Döndürmek. Topla-

    mak, cem'etmek.

    ZEYYAL: Kuyruklu. Uzun

    etekli.

    زيات را ZEZEE Cem'etmek, topla-

    ZEYYAT: Zeytin ağacı.

    mak.

    ZI: Kur'ân-ı Kerim alfabesin-

    de onyedinci harftir. Ebcedi değeri: 900'dür.

    ZIA : Işlenir toprak. Tarla.

    طار ZIAR : Devenin ağzını bağla-mak.

    ضياع ZIBA (Zabu. C.) Sırtlanlar. حباب ZIBAB (Zabb. C.) Kertenke-

    leler. Kelerler.

    ZID : Aksi, muhälif, zit.

    YanıtlaSil
  120. R

    ピンク ZIRA': (Bak: Zira' )

    حرار

    رياء ZIRBA: Maymuna benzer bir

    طربان ZIRBAN: (C.: Zarabin) Ko-denlien küçük, kediye benzer, çirkin kokulu

    1073

    ZIRAR Karşılıklı zarar ver-

    ayvan, ZIRGAM: (C.: Zaragım) As. ZIRH:

    paranfer,

    Cevsen. Muharebe el-demirden örülmüş veya dökülmüş elbise.

    روش

    Zirhpus (C.: Zirhpusan) f.

    plyinmis, zırh glyen,

    düğmesi.

    murcuk.

    ZIRR: (C.: Ezrår) Gömlek ve

    ZIRR: (C.: Zurur) Düğme.

    ZIVANA : f. İki ucu açık kü. Birbirine geçen şeylere açılan boru boru,

    Zıvanadan çıkmak: Taşkınlık mek, Haddini asmak, edepsizlik etmek. inde delik.

    رانه دان جیلی

    Mahvolma.

    kter, tarlalar.

    anbli

    صيل

    حق

    ری

    ZIYA': Kayıp, yltim. Kaybol-

    ZIYA: (Bak: Ziya)

    ZIYA : (Zay'a. C.) Küçük

    ler.

    yanlarının arası.

    Zi-hassa-l meshure

    ZIBBIR: Kuvvetli.

    ZIBE: Eyerin ve semerin iki

    süsü artıran, güzelliği çoğaltan. ZIB-EFZA 1. Güzelleştiren, ZIBENDE f. Süsiu, zinetil,

    yakışıklı.

    bir Arap kaftanı,

    ZI BER Çok kaba dikişli

    kimse. رستری ZIBE'RA Yaramaz huylu Timsahın dişisi. Boynuzuyla fili başında götüren Kaba sakallı, yüzü ve kaşı kıllı kimse," canavar.

    ve günes. Arap reislerinden bir reisin adı.

    یرقان ZIBERKAN: Ay, kamer. Ay

    difteri.

    198

    ZIBH: Boğazianan davar.

    ZIBHA: (Zubha) Kuşpalazi,

    ZI BIK: Civa.

    ZIBL: Süprüntü. Gubre.

    ZİBNİYE Zorla def'edici,

    ZIBR: Mektup, Kitap.

    ZIBRAK: Sarartmak,

    ZICAN: Meyletmek, eğilmek.

    ZIDB: (C.: Ezdáb) Nasip, kis-

    zoria kovan.

    رجاع

    ZICAC : Karanfil.

    ZIYK: (Dıyyık Dıyk) Dar.

    mek. Tatlılıkla kovmak. دای

    ZICC Yumuşaklıkla def'et-

    ZIYYIK: Pek dar.

    ZI: Kılık, kıyafet. Elbise,

    Zlf. Türkçedeki "den, dan"

    yip parlatıcı.

    ZIDA (Y): Cilalayıcı, temizie-

    دی فکر

    بتاب

    una girmiş kurt,

    لب يوسف amadığı halde suçlandırılan kimse, Zl'b-l Yusuf Kabahati ve su

    nı ifade eder.

    Zi-mısır Mısırdan,

    لی re "Za, Zu, Zi" sekiinde okunan, "sähib" må-ifade eden ve

    zi : Arabçada; kelimenin yeri.

    birleşik kelimeler yapılan bir

    Zi-fikir: Fikir sahibi, tefekkür

    ZIAB (Zi'b. C.) Kurtlar, ca-

    رمانت

    ZIAMET: (Bak: Zeämet(

    ZİB: Zinet, süs. Düzgün, iyi

    Zİ'B: Kurt. Canavar.

    ZI'b-l mütegannim: Koyun

    met.

    ZIDE (Zidet): f. "Cogalsin, artsın" anlamlarına gelir ve duž ve temennilerde bulunmak üzere kullanılır. Zidet fazluhu Bilgisi artsin,

    fazlı çok olsun!

    ZI-DER: Kapıdan,

    ZI-DERGAH: Dergåhtan.

    ZIDK: Sidk, doğruluk,

    ZIF: Kenar, nähiye, cănip,

    taraf.

    dek.

    ربات ZIFAF : Gerdeğe girmek, Ger-

    ستان

    ZIFAN (Zayf. C.) Misafirler.

    مان

    ZIFAN Öldürücü zehir.

    rinin küçüğü.

    ZIBA: f. Güzel, süslü, yakışık-

    داری ZIFRA: (C.: Zifäri) Devenin kulağı ardında terleyen yer.

    bet etmek.

    rdüğü şey.

    ZIBAC : Nedimelik etmek. *

    ZIBAK: Civa. زبال ZIBAL: Karıncanın ağzıyla

    ZIBAR (Zebr. C.) Kitaplar. * زیار yazmalar. Kağıt yaprakları.

    رباره ZIBARU (Ziba-ru) f. Güzel

    ZIB-AVER: f. Süsleyici, beze-

    Dilber.

    inde olan yarıklar. شباحZIBBAH : Ayak parmaklarının

    بیای ZIBAYI : f. Süslülük, güzellik,

    زبان ZIBBAN : (Zübáb. C.) Sinek-

    ZIFF: Deve kuşunun yelekle-

    ريل ZIFIL : Katran.

    زیر ZIFR : (C: Azfär) Kir, pas.

    Yük. Kırba. (Kırba götürentere "Zeväfir" derier.)

    ZIFONUN Çok şeyler bilen, mehåret sähibi olan, fen sähibi.

    ZİH: 1. Kiris. Vay kirişi. Kenar çizgisi, kaytan, serit.

    ZİH (C.: Züyuh-Ezyah) Cok

    kıllı erkek sırtlan. (Müe: Zeyhä) ZIHAF: Edb: İbårede uzun o-kunulması gereken bir sesli harfin, vezin zarureti ile زمان

    kısa okunuşu. (Bunun zıddı: İmäle'dir) حان

    zayıflık ile yürümek.

    دی خانه hususiyyet såhlbi.

    دی خانه مشهوره

    ZİHAF Çokluk, Süstlük ve

    ZİHAM: Kalabalık, sıkışıklık, ZIHASSA: Hassalı, özellik,

    Zi-hassa-i meşhure: Meshur

    YanıtlaSil
  121. 1072

    ZI'R

    710A(Ba

    mdi isteği ile İslamiyeti erimi kemiklerde yazılı

    Nefret edilen, kerih sey.

    دان Zidan: İki zit.

    İki sey. İki zit.

    Ziddeyn Birbirinin aksi olan

    Ziddiyet Birbirine muhalif, zıt olma háli. Zıtlık. Birbirinden nefret etme, Zit fikir veya kanaat sahibi olanların durumu.

    tarca iki kati.

    ZIF İki kat. Bir şeyin mik

    ZIFR: Tırnak, Çengel. Pence.

    ZIHAR: İki şey arasında mü

    nasebet ve mutabakat meydana getirmek. İki sey birbirine mutabık eylemek. Arka arkaya, mukabi kılmak. Karşılıklı yardımlaşmak, Fik: Bir koca nın, karısını müebbeden mahremi olan birisinin bak ması caiz olmayan bir yerine tesbih etmesi.

    Mesela, bir adam karısına, "Sen bana anam gibisin" demesi gibi. Bu halde karısı da ona haram olurdu. İslamiyetten evvel cahillyet ådetleri olar ve bir nevi boşanma usulü sayılan bu çeşit hareket İslamiyet menetmistir ve zecr için zihar eden kim

    seye keffåret vaz' olunmuştur. (O.L.) حمارة ZIHARE: Elbisenin dış yüzü

    dış tarafı.

    رحيل

    ZIHLIL: Dayanacak ve kaya

    cak dar mekân.

    زر ZIHRIT: Koyun ve dave bu runlarından akan sümük.

    طهری ZIHRI: (C.: Zıhārā) Bir iht

    yaç için hazırlanıp saklanan nesne.

    ZIKKI: Deriden yapılmış s

    tulumu.

    طلال ZILA (Zill. C.) Gölgeler.

    حلال ZILALE: Gölgelik.

    ZILF Hayvanların çatal tırn

    Sahip çıkma, koruma, himaye etme.

    ZILL: Gölge. Perde. M

    حل رائل Zill-záll: Geçen gölge.

    Zilizalil: Koyu gölgell yer.

    صل آلودZilllud: f. Gölgeli.

    على Zilli Gölge ite alakalı.

    ZILLIM: Zulmü çok ol

    kimse, Zälim insan.

    طلبت ZILLİYET: Zahiri sahiplil

    Himâye edici olma. Gölgelik.

    عل الله ZILLULLAH: Cenab-ı Hakkı namına yeryüzünde tasarrufta bulunan insan, hal fe. İlahi kanunu tatbike çalışan. Halife ve pådis hìn nămı.

    حاد ZIMAD: C.: Zamaid) llaç. Merhemie yaraya sarılan sargı, bez.

    ZIMAN Zarar ve ziyana ka

    şılık verilen bedel,

    ZIMAR : Ele geçmesi mümk

    olmayan kaybolmuş mal. Alacak veya yeri bilinm yen mal. Gizli kalmış hazine, iş veya şey.

    دمار ZIMA: Irz, namus.

    فن ZIMNIç taraf. Maksad,

    ye. Açıktan söylenmeyip dolayısiyle anlatılan.

    Zimnen: Açıktan olmayara dolayıslyle, Ima yolu ile, İçinden olarak.

    Zimni : İçinde saklı, gizli a

    rak. Kendiliğinden.

    ZINNE: Töhmet, kabahat.

    رطيق ZINDIK: (Bak: Zendeka(

    ZINNET: Cimrilik, pintilik.

    anası.

    طشر I'R :: Zıår-Zuur-Ezår( 5

    ست

    PRA

    YanıtlaSil
  122. 34/ Hadislerden SEÇMELER

    İlim ibadetten üstündür. Dinin temel direği tak vadır.

    Hatib'in Tarih'inden.

    Sad İbni Ebu Vakkas (ra) rivayet ediyor:

    İlmin fazileti, bana ibadetin faziletinden daha se-vimlidir. Dindarlığınızın en hayırlısı haramdan titiz likle sakınandır.

    Taberânî'nin Evsat'ı ve Hakim'in Müstedrek indon

    Ebu Hüreyre (ra), Peygamber Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:

    En üstün sadaka, bir Müslümanın ilim öğrenip sonra da onu başkasına öğretmesidir.

    İbni Mâce. Mukaddime: 20

    İbni Abbas (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:

    İlim öğrenmek, Allah katında nafile namazdan, oruç, hac ve aziz ve celil olan Allah yolunda cihad et-mekten daha faziletlidir.

    Deylemî'nin Müsnedü'l-Firdevs'inden.

    İbni Abbas (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:

    YanıtlaSil
  123. Іім 35

    Bir saat ilim öğrenmek bir geceyi ibadetle geçirmek-ten; bir gün ilim öğrenmek de üç ay oruç tutmaktan daha hayırlıdır.

    Deyleminin Müsnadü'l-Firdevs'inden.

    İbni Abbas (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:

    İlim öğrenmek ve öğretmek için sabah akşam gidip gelmek Allah nezdinde fisebilillah cihad etmekten da-ha faziletlidir.

    Deyleminin Müsnedü'l-Firdevs'inden.

    Hadisi şeriflerde, ilim öğrenmenin diğer ameller-den daha üstün olduğu belirtilmiştir.

    İlmin, yukarıda zikredilen namaz, oruç, hac ya da cihad gibi ibadetlerden üstünlüğü bu ibadetlerin sadece nafile olan kısmıyla ilgilidir, farz olan kıs-mıyla ilgili değildir.

    Kişi ilim öğrenmek bahanesiyle farz olan na-maz oruç, hac gibi ibadetlerini terk ya da ihmal etmemelidir.

    İlmin amelden üstünlüğünü ise şu şekilde açıkla-mak mümkündür: ilim, yapılan ameli şartlarına uygun şekilde bilmek, amel de onu uygulamaya dökmektir. Uygulamak önemlidir, ama bilmek çok

    YanıtlaSil
  124. Allah Teala'ya cihadın en sevimli olanı, zalim hükümdara söylenen hak sözdür.
    Ravi: Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    Sayfa: 16 / No: 17
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

    Yuksel4 Ağustos 2025 02:51
    Allah, Hz. İbrahim (a.s.)'ı "Halil". Hz. Musa (a.s.)'ı "Neciy" ve Beni de "Habib" ittihaz etti. Sonra buyurdu ki: "İzzetim ve Celalim hakkı için Habibimi, Halilim ve Neciyyim üzerine tercih ederim."
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 11 / No: 11
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

    Yuksel4 Ağustos 2025 02:52
    Cibril (a.s.) Bana geldi ve buyurdu ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) Rabbin Sana selam ediyor ve şöyle buyuruyor: "Kullarımdan öyle kimse vardır ki, onun imanı ancak zenginlikle salah bulur. Eğer onu fakir kılsa idim o küfranı nimet ederdi. Ve yine kullarımdan öyle kimse vardır ki, onun imanı ancak fakirlikle salah bulur. Eğer onu zengin kılsa idim o küfrederdi. Kullarımdan öylesi de vardır ki onun imanı ancak sıhhatta olması ile tamam olur. Eğer ona hastalık versem, o küfrederdi. (Diğer bir nüshada şu ilave vardır) Kullarımdan öyle kimse de vardır ki, onun imanı ancak kendisinin hastalık içinde bulunması ile tamam olur. Eğer onu sıhhatte kılsam, o küfranı nimet ederdi"
    Ravi: Hz. Ömer (r.a.)
    Sayfa: 11 / No: 1
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

    Yuksel4 Ağustos 2025 02:53
    Kendisinden çocuk peydah olacak meniyi, kayanın üstüne döksen, Allah (z.c.hz.) yaratacağını yaratır ve hiç şüphe yok ki Allah yaratacağı canı yaratır.
    Ravi: Hz. Sumame (r.a.)
    Sayfa: 354 / No: 14
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  125. 22

    KUŞEYRİ RİSALES

    Arap dili ve edebiyatı dersleri aldı. Bu arada biniciliğe ve silâh kullan maya merak saldı, bu alanda zirveye ulaştı; öyle ki kendisine has usu ve maharetler geliştirdi.

    Kuşeyrî'nin bulunduğu beldede ve çevrede iktisadî bir sıkıntı var-dı; yönetim ağır vergiler koymuş, halk çaresizlik içindeydi. Kuşeyri, ik-tisadi alanda eğitim almak, maliye işlerini öğrenmek ve maliye memu-ru olmak için genç yaşta Nîşâbur'a gitti.

    Kuşeyri, maddi işlere bir düzen vermek için yola çıkmıştı, fakat ilâhî kader ona ayrı bir yol çizmişti. Nişâbur'da yolu büyük ârif, üstat, zamanın önde gelen mürşidlerinden Şeyh Ebû Ali Dekkak'ın (rah) meclisine düştü; onun sohbetlerine katıldı, sözleri hoşuna gitti, halin-den etkilendi, kendisine mürid olmak istedi. Üstat Ebû Ali Dekkâk onu kabul etti; onda güzel bir zekâ ve üstün bir kabiliyet gördü, kendisini önce zâhirî ilimleri öğrenmeye teşvik etti.

    Bunun üzerine Kuşeyri, imam Ebû Bekir Muhammed-i Tûsî'den fi-kıh dersleri aldı, ondan Şâfiî fıkhını öğrendi ve bu alanda derinleşti. Ay-rıca onun yönlendirmesiyle büyük kelâm ve usul âlimi Ebû Bekir b. Fû-rek'in derslerine katıldı. Bu alanda da ileri bir seviyeye geldi. Hocasının en gözde talebelerinden oldu. Ondan ayrıca fıkıh usulü dersleri aldı.

    Hocası Ebû Bekir b. Fürek'in (rah) vefatından sonra Kuşeyrî, Ebû İshak-ı İsferâyînî'nin derslerine katıldı. Kuşeyrî, bütün dersleri sa-dece oturup dinleyerek takip ediyordu, hiçbir not almıyordu. Günlerce böyle devam etti. Bir gün hocası Ebû İshak, "Bu dersler sadece böyle dinlemekle olmaz, onları yazıp kayda geçirmelisin" dedi. Kuşeyrî de o âna kadar hocasından dinlediği bütün dersleri hiç atlamadan ve karış-tırmadan ezberinden tek tek anlattı. Bunu gören hocası hayret etti, onun derecesini anladı, zekâsını takdirle karşıladı ve,

    "Ben senin bu dereceye ulaştığını bilmiyordum, artık senin benim derslerime ihtiyacın yok, sana benim kitaplarımı incelemen ve usulümü takip etmen yeterlidir, bir müşkilin olunca gelir danışırsın" dedi. Kuşey-rî de öyle yaptı; kendilerinden kelâm ve usul dersleri aldığı bu iki hoca-sının metodunu birleştirdi ve kelâmda Eş'arî mezhebinde derinleşti.

    YanıtlaSil
  126. MAM KUDRYRININ HAYATIVE EBERLERI

    23

    Kuseyri daha sonra büyük kelam ve usul Alimi Ebo Bekir Mu hammed b. Tayyib Bakıllani'nin eserlerini inceledi. O, bir taraftan bu meri tahsil ederken diğer yandan şeyhi Ebü Ali Dekkakin sohbetle ime katilip kendisinden teyiz ve terbiye almaya devam ediyordu

    Kuşeyri, mürşidi Ebû Ali Dekkak'ın vefatından sonra (0. 405 1015) meşhur süfi ve muhaddis Ebû Abdurrahman Süleml'ye in sap ederek tasavvufi terbiyesini ve hadis ilmini ondan almaya devam ett. Sülemi'nin vefatı ile (412/1021) Kuşeyri, eser yazmaya, özel soh bet ve ilim halkaları kurarak irşad ve ilim faaliyetini yürütmeye hız ver Esasen ilk üstadı Ebů Ali Dekkák zamanında kendisine tahsis edil miş ders halkası bulunuyordu.

    Kuşeyri, hocası Sülemi'nin zamanında 410 (1019) yılından önce et-Tefsirül-Kebir adlı məşhur təfsirini yazmaya başlamıştır. İbn Halli-kän, bu eserin tefsirler içinde en güzeli olduğunu belirtir.

    Kuşeyri, bu ilimlerin yanında tefsir, fıkıh, kelâm, nahiv, hat, şiir, edebiyat ve binicilik alanında da meşgul olup her birinde allâme ve üs-tat derecesine yükselmiştir.

    Kuşeyri, hadis ilmiyle de meşgul olmuştur. Sülemi zamanında, Ahmed b. Hüseyin-i Beyhaki, Rüknülislâm Ebû Muhammed-i Cüveyni ve bir grup âlimle hacca gidip Hicaz ve Bağdat'ta buluştuğu âlimlerden hadis dinlemiştir.

    Hadis hocalarından bazısı şunlardır:

    1. Ebü'l-Hüseyin Haffaf.

    2. Ebû Nuaym-i İsferâyînî.

    3. Ebû Bekir Abdüs-i Müzekki.

    4. Ebû Nuaym Ahmed b. Muhammed-i Mihricânî.

    5. Ali b. Ahmed-i Ahvazi.

    6. Ebû Abdurrahman-ı Sülemi.

    7. İbn Bakûye-i Şirazi.

    8. Hâkim-i Nisâbûrî (el-Müstedrek sahibi).

    bk. İbn Hallikan, Vefeyatü'l-Ayan, 3/206.

    YanıtlaSil
  127. "Bir gün Peygamber (s.a.v.) in terkisinde (bineğinin arkasında) idim. Bana şöyle bu-yurdu:

    "Ey genç! Sana bazı kelimeler öğreteyim: Allah'ı gözet ki, O da seni gözetsin. Allah'ı gözet ki, O'nu karşında bulasın. Bir şey is-tediğinde Allah'tan iste. Yardım dilediğinde Allah'tan dile. Şunu bil ki, şayet bütün üm-met (insanlık) sana bir fayda vermek için bir araya gelse, ancak Allah'ın senin için yazdı-ğı kadarıyla fayda verebilirler. Yine şayet sana bir zarar vermek için bir araya gelseler, ancak Allah'ın senin aleyhine yazdığı kadar zarar verebilirler. Kalemler kaldırılmış, sa-hifeler kurumuş (yani her şey takdir edilmiş ve bitmiştir)." 8

    Bu tavsiyeleri ile Rasul-i Zîşân Efendi-miz, tüm fillerimizde, düşüncelerimizde ve niyetlerimizde Allah'ın rızasını, emirlerini ve yasaklarını göz önünde bulundurma-mız gerektiğini işaret buyurur. Bu, Allah bilinciyle yaşamaktır ki, hayatın merkezine O'nu koymanın ta kendisidir. Yine O (s.a.v.), insanın tüm ihtiyaçlarında ve zorlukların-da ilk ve en nihai merci olarak Allah'ı gör-mesi gerektiğini belirtir. Bu, tam bir tevek-kül ve acziyetini bilerek yalnızca Yaratıcısı-na yönelme halidir.

    i

    YanıtlaSil
  128. 3. reduce anхина (i olabilir mi? Bedi kendine göre çözer Mesela, Garalardaki bir örnek in asan mutlak kudret ve mutlak adalet arasındakt goulim bka. (Nursi, 1996 1185).

    Ahlakın Dört Kaynağı

    Bediuzaman'a göre Allah' tanımanın ve o bilgiye göre ya şamanın (ahlakın yani moral bilginin dört kaynağı vanh (Nursi 1996: 1368) Bu kaynaklar şunlardır:

    T

    1. Kuran

    2. Peygamber

    3. Kainat

    Vodan

    Hom Mesnevi-i Nuriye'de hem de Risale-i Nur'un diğer k sımlanında bu dörr kaynağın özellikleri anlatılmaktadu. Ben burada ahlak teorileri açısından daha az bilinen son iki kaynak üzerinde duracağım.

    Bediüzzamanın ahlakın metinsel kaynakları konusundaki yorumu yeniden inşacı, sentezci yaklaşımın tipik özelliklerini gösterir. Kur'an her şeyden evvel vahiydir. Hayatı ve kişiliği mucizeliğinin bir delili sayılan Hz. Muhammed'e vahyedilmiş tir "Kur'an vahiy olmakla beraber, akli deliller ile teyid ve tah kim edilmiştir. (Nursi, 1996: 444) Bu bağlamda Bediüzzaman İbni Sina ve İbni Rüşd gibi klasik filozoflara atıfta bulunmakta ve onların Kur'an'ın akliliği konusundaki fikirbirliğine dikkat çekmektedir

    Dib

    nari

    Ag

    A

    Daha sonra Kur'an'ın insan fitratu (fitrat-1 selime) ile de te yid edildiğini belirtmektedir. Zira "vicdanın tatmin olması ve kalbin rahatlaması Kur'an'ın nuruyla mümkündür" (Nursi 1996: 444) Yani Bediüzzaman'ın Kur'an tarifi (vahyin aheistol mak noktasında bulunan) Hz. Muhammed dışında fitrar (doga) ve insan vicelarına da dayanmaktadır.

    Fitrat (Doğa) ve Vicdan

    gereken iki çeşit kanun, yani şeriat vardır. Bu kanunlar tama Bediüzzaman'a göre dünyamıza şekil veren veya vermesi men ayrışmasalar da iki ayn alanı tanzim etmekte düzenle mektedirler. Bu kanunların düzenlediği alanlar (1) tabiat (doğa) ve (2) insan hayatach (toplum). (Nursi, 1996: 1369)

    Bu yasalardan ilki evrenseldir. Müslim, gayrimüslim, canh

    94

    YanıtlaSil
  129. MORAL FELSEFE VE DEMOKRATİK YURTTAŞLIK

    cansız her şeyi bağlar. İkincisi ise sadece bu yasalara kendi öz-gür iradesiyle tabi olmayı seçmiş olanları bağlar, İnsanın sahip olduğu seçme özgürlük ve kapasitesi ile birlikte teklif ve so-rumluluk da gelmektedir. Yani insanlara hem seçme iradesi ve-rilmiş hem de seçenek vahiy suretinde sunulmuştur (vahiy bu anlamda tekliftir). Ancak vahyin içeriğine ve sorumlulukların mahiyetine tabiata bakarak veya aklı kullanarak ulaşmak mümkün değildir. Başka bir ifadeyle "vahiy gelmeseydi biz yi-ne de Allah'ın bizden ne istediğini doğaya bakarak ve aklımızı kullanarak ulaşabilir miydik" sorusunun cevabı "hayır"dır.

    Seriat Tipi (Kanunlar)

    Temel özelliği

    Gundelik dildeki karşılığı

    Tezahür biçimi

    Somut ifadesi

    Tabiat şeriatı, fitrat (Doğa kanunları)

    Zorunlu evrensel

    Doğa kanunları

    Yaratma

    Sünnetullah (Allah'ın yaratış kanunları, adetullah)

    Insanlara teklif edilen şeriat (Insan kanunları)

    Özgür irade

    Islam şeriatı

    Vahiy

    Sünnet-i Muhammediye ve Kur'an

    Tablo: İki tip şeriatın mukayesesi.

    Bu yaklaşıma göre genel olarak tabiat (kainat) Allah'ın var-lığının işaretleri ve vahiy ihtiyacının delilleri ile doludur. Bedi-üzzaman kainatı "kitab-ı kebir-i kainat" (büyük kainat kitabı) olarak tasvir eder ve Kur'an kitabının somutlaşmış hali olarak değerlendirir. Bu iki kitap arasında mükemmel bir uyum vardır ve bu iki kitap maddi alemi tanzim eden ve sosyal alemi tan-zim etmesi gereken paralel yasalar içerir. Bu yüzden fıtri şeri-at ile vahiysel şeriat birbirlerini tamamlar.

    Bediüzzaman'ın evrene (kainata) ilişkin ontolojik anlayışının önemli bir özelliği şudur: Kainat, Allah'ın isimlerinin (esma-i hüsna) yansıdığı bir yüzeydir. Bu yüzey üzerindeki şeylerin iki anlamı vardır: Kendileriyle sınırlı anlamları (mana-yı ismi) ve başkasına (bu durumda Allah'a) işaret eden anlamları (mana-yı harfi). Yani bir mektubun kağıt ve üzerinde mürekkepten olu-şan anlam ve değeri ile mektubun taşıdığı mesaj ve anlam ara-sındaki fark gibi. Linguistik teorisinde mana-yı ismi referente (İşaret edilen), mana-yı harfi ise signia (işarete) karşılık gelir.

    Bediüzzaman'ın dikkat çektiği bir diğer ayırım da şudur: Şa-hit olduğumuz bu dünyadaki eşyanın (şeylerin) iki yüzü, iki bo-Yutu vardır. Bunlardan biri bu dünyaya bakar. Bu yüz geçicidir

    95

    KOPRO-YAZ/2000

    YanıtlaSil
  130. faziletli

    tylik gibi yüksek değerlere sahip olan, fazi letli

    faziletli فضيللي | idim, olgunluk, güzel ahlak, İyilik gibi yüksek değerlere sahip olan

    faziletmedb فضيلماب : faziletin sığınağı, fazi letin koruyucusu, çok faziletli (bak. fazilet)

    faziletmend مانند : fazilet sahibi, faziletli (bak. faziletli)

    faziletperver فضیلم پرور : faziletsever, iyilik, gu zel ahlak, ilim, olgunluk gibi değerlere çok önem veren

    faziletsiz فضيلدز : faziletten yoksun; iyilik, güzel ahlak, ilim, olgunluk gibi değerlerden yoksun

    faziletsizlik فضيلمرلك : faziletten yoksunluk (bak. fazilet)

    fazl 1 : فصل. iyilik, comertlik, güzel ahlak, ilim, iman, namus, cesaret, olgunluk gibi yüksek değerler 2.Allah'a (c.c.) mahsus iyilik, bağış ve yardım 3.fazlalık, artık

    fazli ihsan فضل إحسان iyilik, yardım ve des tek (ihsan) olarak verilen bağış (fazl) 2.yar dum, destek ve iyilik

    fazla ilahi فضل إلهي : Allah'ın (c.c.) bağışı, iyili ği, yardımı

    fazl- Israili kudret فضل إسرائيل قدرت : Allah'm (c.c.) güç ve kuvvet verdiği İsrail'in yani Hz. Yakub'un (a.s.) gücündeki üstünlük

    fazl kerem 1: فضل كرم.comertlik ve bağışım çokluğu (bak. fazl u kerem); 2.yardım, destek ve ikram

    fazl Rabbani فضل ربانی : Rabbin yardımı, des-teği, bağışı, iyiliği

    fazl Rahman فضل رحمن : sonsuz merhamet sa-hibi Allah'ım (c.c.) yardımı, bağışı, iyiliği

    fazl Rahmani فضل رحمتی : sonsuz merhamet sahibine ait (Allah'a c.c. ait) yardım, bağış, İyilik

    bağış ve iyilik

    fazl u ihsan فضل و إحسان : fazl ve ihsan; yardım,

    fazl u in'am فضل و إنعام : fazl ve inam yardım, bağış ve nimetler verme

    fazl u inayet فصل و عنایت : fazl ve inayet; bağış, İyilik ve yardım

    fazl u irfan فضل و عرفان : fazl ve irfan, fazilet (månevi ve ahlaki yüksek değerler) ve ilim

    fazl u kemal فضل و کمال : fazilet ve kemal, yük sek månevi vasıflar (fazl) ve manevi olgunluk (kemal)

    201

    fedai

    fazla kerem فصل و کرم fazl ve kerem, yardım,

    destek, iyilik ve lütuf, ikram

    fazl u rahmet فضل و رحمت fazl ve rahmet, yar

    dım, iyilik ve geniş merhamet

    fazi u tevfik فصل و ترقیق fazl ve tevfik iyilik,

    bağış ve yardım, başarı

    fazli فضلي fazl ile ilgili, iyilik ve üstün vasıfla

    ra sahiplikle ilgili

    fe (fa) Arapçada kelimenin başına getiri len ön ek, "şimdi", "bu durumda", "öyle ise", "hemen sonra" gibi mânalar mânalara gelir. (anen-fe-ånen bir an ve hemen sonra bir an olmak üzere sürekli, an ve an şey'en fe şey'en: bir şeyden sonra, başka bir şey olmak üzere, git gide, gittikçe(

    febiha (fe bi ha( فها : yleise, oyle olsun; çok

    iyi, bununla beraber

    febinaen ala zalik قيماء على ذالك : buna göre, buna dayanarak, bundan dolayı

    fecaat قجاعت : cok acıklı durum, çok acı verici

    hal, felaket

    fecet فحت : dert, sıkıntı

    feci فجيع : cok acıklı, çok acı verici

    fecia فجيعة : bela, feläket, åfet

    fecir فجر : tan yeri ağarması, gün ağarması, sabaha karşı ortalığın hafifçe aydınlanmaya

    başlaması

    fecr-i hasir فجر حشر : hasrin fecri, ahirette ol-müşlerin dirilme zamanına yakın, haşrin sa bahı

    fecr-i kazib فجر کاذب : sabaha karşı doğuda be liren ilk aydınlık. (sabaha yakınlığın işareti sayılır)

    fecrl sabah فجر صباح : sabahın fecri, sabahın

    başlaması

    fecral sadık فجر صادق : gerçek fecir, sabaha kar şı doğu ufkunda sabahın başladığının gerçek belirtisi olan aydınlanma

    feda 1 : فداء kiymetli bir şeyi başka bir şey uğ runa verme, bir gaye uğruna değerli bir şey-den vazgeçme 2.kurban

    feda-yi can فدای جان : canina feda etmek, canını esirgemeden vermek

    feda-yı nefs u can(nefs ve can قدای نفس و جان kendini ve canını feda etmek

    fedai فدائی : bir gaye uğruna canını vermeye hazır kimse, serdengeçti

    YanıtlaSil
  131. Fåtır Bimisal

    260

    faziletkär

    TE

    Fatir Bimisal فاطر بی مثال benzeri olmayan ya-ratıcı (Allah c.c.)

    tıcı, hiçbir şeyi tasadufe bırakmayıp her şeyi Fatiri Hakim فاطر حكيم : hikmet sahibi yara-bir çok gayeler ve faydalar gözeterek yaratan (Allah c.c.)

    Fatir - Hakim i Zülcelal فاطر حكيم ذو الجلال : son soz yücelik ve hikmet sahibi yaratıcı, hiçbir şeyi tasadüfe bırakmayıp her şeyde bir çok gayeler ve faydalar gözeten (Hakim), sonsuz yücelik ve güç sahibi (Zülcelal) olan yaratıcı (Allah c.c.)

    Fåtır-ı Hakim-i Zülcemal فاطر حكيم ذو الجمال sonsuz hikmet ve cemal sahibi yaratıcı her şeyde bir çok gayeler ve faydalar gözeten )Hakim), sonsuz güzelliklerin sahibi (Zülce-mal) olan yaratıcı (Allah c.c.)

    Fatir Kadir فاطر قدیر : her şeye gücü yeten ya-ratıcı (Allah c.c.)

    Fatir Kerim فاطر كريم : kerem sahibi yaratıcı; sonsuz bağış, iyilik ve cömertlik sahibi yara tıcı (Allah c.c.)

    Fåtır-ı Kerim-i Zülcemal فاطر كريم ذو الجمال : son suz kerem ve cemal sahibi yaratıcı, bağışı, iyiliği ve cömertliğ sınırsız olan ve sonsuz gü zelliklerin sahibi olan yaratıcı (Allah c.c.)

    Fåtır-ı Kerim ve Hakim فاطر کریم و حکیم : Fatir-1 Kerim ve Fatır-ı Hakim) kerem ve hikmet sa-hibi yaratıcı, bağışları, iyilikleri ve cömertliği çok olan yaratıcı (Fatır-ı kerim) ve her şeyde bir çok gayeler ve faydalar gözeten yaratıcı (Påtır-ı Hakim)

    Fatır - Münevvir فاطر منشور : maddi ve manevi nur (ışık) ve aydınlık veren yaratıcı (Allah c.c.)

    Fatir Rahim فاطر رحيم : iyi kullarına karşı çok acıyıcı ve merhametli olan yaratıcı (Allah c.c.)

    Fatir Rahman فاطر رحمن : merhameti her şeyi kuşatan yaratıcı (Allah c.c.)

    Fatir: Zülcelal فاطر ذو الجلال : sonsuz büyüklük, yücelik ve güç sahibi yaratıcı (Allah c.c.)

    Fatir i Zülcemal فاطر ذر الجمال : sonsuz ve kusur suz güzelliklerin sahibi yaratıcı (Allah c.c.)

    fatin قطين : zeka ve anlayışı çok üstün

    fatin-ül asr فطين العصر : çağın zeká ve anlayışça en üstünü

    Fatih فاتح : Hıristiyan - Ortadoks Bizans Imparatorluğuna son verip İstanbulu fethe den Fatih Sultan Mehmet Han 2.Fatih Sultan

    söylenişi 3. Fatih Camii'nin bulunduğu sem-Mehmed'in yaptırdığı Fatih Camii'nin kısaca tin adı 4.fetheden, açan, kapıları açan

    Fâtiha Kuranın yedi ayetli birinci suresi

    fatiha فاتحه : giriş, başlangıç

    fatiha-i hayat ilmiye فاتحة حبات علميه:ilmi-tın başlangıcı, ilk yılı yatın başlangıcı, ilimle uğraşarak geçen haya

    Fâtiha-i Şerife فاتحة شريفه : mübarek Fâtiha sú resi

    fatihane فاتحانه : fethedici tarzda (gönülleri kazanarak)

    faysal فيصل : doğru ile yanlışı haklı ile haksızı ayırıcı; hâkim

    fayton فاطر : atla çekilen yolcu arabası

    faytonculuk فانطونجيلك : faytonla yolcu taşıma-cılık

    fazil (a( فاضله : fazilet sahibi, iyi ve üstün va-sıflara (niteliklere) sahip; ilim, iman, güzel ahlâk, olgunluk gibi yüksek değerlere sahip

    fazılı muhterem فاضل محترم : saygideğer ve fa-zilet sahibi (bak. faziletli(

    fazılane فاضلانه : fazilet sahibine yaraşır tarz-da, yüksek ilim, ahlâk ve olgunluk sahibine yaraşır şekilde

    fazilet فضیلت : iyilik, cömertlik, güzel ahlak, ilim, olgunluk gibi yüksek değerlerin bütünü

    2.değer, üstünlük, üstün vasıf (nitelik)

    fazilet-i amal فضيلت أعمال : amellerin (ibadet ve iyiliklerin) değeri ve sevabı

    fazilet-i cüziye فضیلت جزئيه:cuzi husisi) fazi-let, bazı bakımlardan (özel) üstünlük

    fazilet-i imaniye فضیلت ایمانیه : mandaki fazi-let, imandaki değr ve üstünlük

    fazilet-i İslamiye فضيلت إسلاميه : İslamın kazan-

    dırdığı değerler ve üstünlükler

    olarak üstünlük, her türlü insanlık değeri ve fazilet-i külliye فضیلت كليه : külli fazilet, genel İslāma hizmet bakımından üstünlük

    fazilet-i şehadet فضیلت شهادت : sehitlikle kaza-nılan üstünlük ve sevap

    ilgili kazanç, üstünlük ve sevap fazilet-i uhreviye فضيلت أخرويه : ahiret hayatı ile

    gösterme, bazı üstün niteliklere ve değerlere sahipmiş gibi görünme, üstünlük taslama faziletfüruşluk فضیلت فروشلق : kendini faziletli

    faziletkar فضیلتکار : ilim olgunluk, güzel ahlak,

    YanıtlaSil
  132. 730

    HADIS-I ŞERİFLER

    الدرس الثاني والأربعون

    في مدح الكرم والإنفاق في طرق الخير

    قال الله تعالى : لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ ، وَمَنْ قَدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ يما آتاه الله ، لا يكافُ اللهُ نَفْسًا إلا ما آتاها ، سَيَجْمَلُ اللهُ بَعْدَ عُسْرِ يُسْرًا .

    ۱

    KIRKİKİNCİ DERS

    KEREM HALİNİ ÖĞMEK

    VE HAYIR YOLLARINA İNFAK

    1) Allah-ii Taâlâ şöyle buyurdu:

    - <>>>

    Bu Ayet-i Kerimede, geçim darlığından sonra verilecelt bolluk, bil-hassa fakirler içindir ki, âhirette olacaktır. Dilerse, dünyada da olur.. Müfessirlerin kavli budur..

    TALAK suresinin 7. âyetidir..

    وقال تعالى : وَمَا أَنفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفَهُ . ۲

    2) Ve şöyle buyurdu:

    <>>>

    Bir rivayete göre: Cimrilere beddua, cömertlere de dua okuyan bir melck vardır.

    SEBE' suresinin 39. âyetinden..

    وقال تعالى : وَعَلَى المَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ .

    3) Ve şöyle buyurdu:

    ۳

    <>>

    *

    **

    Yani: Erkekler, kadınlarını gereği gibi giydirmeye ve yedirmeye mecburdurlar..

    BAKARA suresinin 233. âyetidir.

    YanıtlaSil
  133. VE VAAZ ÖRNEKLERI

    731

    وقال تعالى : لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

    4) Ve şöyle buyurdu:

    ٤ «Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, asla iyiliğe nail ola-mazsınız.»

    Bu ayet nazil olduğu zaman, ashabdan Ebu Talha r.a. hemen gidip BIRHA namında en sevdiği hurma bahçesini sadaka vermiştir..

    Hasan-1 Basri Hz. der ki: Insan sevdiği bir tek hurmayı dahi Allah

    yolunda verse, bu iyiliğe nail olur.. ALIIMRAN suresinin 92. âyetidir.

    وقال ل رسول الله صلى الله عليه وسلم دينار أنفقته في سَبِيلِ اللهِ ، ودينار أَنفَقْتَهُ فِي رَقَبَةٍ ، وَدِينَارٌ تَصَدَّقْتَ بِهِ عَلَى مِسْكِينِ ، وَدِينَارٍ أَنفَقْتَهُ عَلَى أَهْلِكَ . أعظمُها أَجْراً الَّذِي أَنفَقْتَهُ عَلى أَهْلِكَ .

    ( رواه مسلم )

    5 ) Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

    <>>

    Geçimini temin etmek mecburiyetinde olduğun kimselere sarf etti-ğin miktar, sadakadır.

    Ravi: MÜSLİM.. Menkıbesi, 5. Hadis-i Şerifte..

    أَفْضَلُ دِينَارٍ يُنْفِقُهُ الرَّجُلُ دِينَارُ يُنْفِقَهُ عَلَى عِبَالِهِ ، وَدِينَارُ يُنْفِقُهُ عَلَى دَابَّتِهِ في سَبِيلِ اللهِ ، وَدِينَارُ يُنْفِقَهُ عَلَى أَصْحَابِهِ في سبيل الله . ٦

    ( رواه مسلم )

    6) «İnsanın infak ettiği altının en faziletlisi o altındır ki: Kendi aya-line sarf eder.. Ve o altındır ki, Allah için beslediği hayvanına sarf eder. Ve o altındır ki, Allah yolunda arkadaşlarına sarf eder.

    * **

    İyi niyet edildiği takdirde, burada anlatılan yerlere sarf edilen şey-ler de, sadaka sayılır.. **

    Ravi: MÜSLİM.. Menkıbesi, 5. Hadis-i Şerifte..

    YanıtlaSil
  134. 242

    MECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE

    suretde eğer mazmun değilse havale bâtıl olur ve bore muhile audet rilmek üzre deyû mukayyed olan havalede ol meblağ telef oldugu eder. Ve eğer mazmun ise havale bâtıl olmaz.

    Uzre dâyinini ol kimsenin üzerine havale ettikde kabl-el-ahz ol akçe Mesela, biri bir kimsenin yedindeki emanet akçesinden vermek avdet eder. Amma ol akçe mål-i magsub olsa yahut emanet olup da bila teaddin telef olsa havale bâtıl olur ve dâinin alacağı muhile ol kimsenin itlafı ile ödemesi lazım gelse havale bâtıl olmaz.

    MADDE 696 Bir kimse kendisinin bir muayyon malım satıp da MAoninden eda etmek üzre dainini birinin üzerine havale ve o dahi ol şartla havaleyi kabul etse sahih olur. Ve muhal-ün-aleyh ol mah satıp da semeninden deyni edâ etmek üzere icbar olunur.

    MADDE 697 - Havale-i mübhemede ya'ni muhal-ün-bihin ta'oil ve te'cili beyan olunmayan havalede deyn eğer muhil üzerine muaccel ise havale-i muaccele olup muhal-ün aleyhin onu hemen te'diyesi lâzım gelir ve eğer deyn müeccel ise havale-i müeccele olup vadesi hillülünde edası lazım olur.

    MADDE 698 Muhal-ün-aleyh deyni edâ etmeden muhile rücu' edemez. Ve rücu' edecek oldukda muhal-ün-bih ile rücu' eder.

    Ya'ni, ne cins akçe havale olunmuş ise muhîlden onu alır, yoksa müeddâ ile rücu' edemez.

    Meselâ, gümüş akçe havale olunup da altın verse muhilden gü-müş akçe alıp altın mutâlebe edemez. Kezalik başka emsal ve eşya ile te'diye etse havale olunan akçeyi alır.

    MADDE 699 Muhal-ün-bihin edasiyle ya diğer birinin üzerine havalesiyle yahut muhal-ün-lehin muhal-ün-aleyhi ibrasiyle muhal-ün-aleyh deynden beri olduğu gibi muhal-ün-leh muhal-ün-bihi hibe yahut tasadduk edip de muhal-ün-aleyh dahi kabul etse kezalik deynden beri olur.

    MADDE 700 Muhal-ün-leh fevt olup da muhal-ün-alcyh ona vâris olsa havalenin hükmü kalmaz.

    YanıtlaSil
  135. PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET

    Dört şey:

    1. Güzel koku sürünmek,

    2. Evlenmek,

    3. Misvâk tutunmak,

    4. Utanmak,

    Peygamberlerin Sünnetlerindendir.

    buyurduğunu bildirmiştir. (41)

    Peygamberimiz, başka Hadislerinde de, Misvak hakkında şöyle

    buyurmuşlardır:

    263

    Eğer, Ümmetime meşakkat vermeseydim, her namaz için Mis-våk tutunmalarını, onlara, muhakkak emr ederdim!» (42)

    «Misvāk tutunmakla, o kadar emr olundum ki, hatta bu husus-ta Kur'ân (Ayeti) inecek sandım!» (43)

    «Misvāk tutunmanızı size çok tavsiye ederim!» (44)

    «Misvåk, ağızın temizliği ve Rabb'ın Rızası ve hoşnudluğudur.»

    (45)

    Kuşeyri'nin, Ebüdderda'dan rivayet ettiği bir hadisde de, şöyle

    buyrulmuştur :

    «Misvâk tutunmağa devam ediniz!

    Çünki, Misvåkte yirmi dört haslet vardır.

    Bu cümleden olarak

    1. En başta Rahman olan Allah'ın râzı ve hoşnud oluşudur,

    2. Misvâk tutunan için namaz ecri yetmiş yedi derece katlanır,

    3. Genişlik ve bolluk getirir,

    4. Zenginliğe sebep olur,

    5. Ağız kokusunu temizler,

    6. Diş etlerini kuvvetlendirir,

    7. Baş ağrısını sakinleştirir,

    8. Diş ağrısını geçirir,

    9. Misvåk tutunan'ın yüzü ve dişleri parladığı için, Melekler, onunla musafaha ederler...» (46)

    Misvåk kullanılacağı sırada «Allâhım! Ağzımı temizle! Kalbimi nurlandır! Bedenimi temizle! Cesedimi Cehennem ateşine haram kıl!

    (41) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 421, Tirmizi Sünen c. 3, s. 391

    (42) Malik Muvatta' c. 1, s. 66, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 80, Buhari -Sahih c. 1, s. 214, Müslim Sahih c. 1, s. 220, Ebû Davud Sünen c. 1, s. 12, Tirmizi Sünen c. 1, s. 34, İbn-i Mâce Sünen c. 1, s. 105

    (43) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 237

    (44) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 143, Buhari Sünen c. 1, s. 11 Sahih c. 1, s. 214, Nesai

    (45) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 146, Nesal Sünen c. 1, s. 140 Sünen c. 1, s. 10, Darimi -

    (46) Bedrüddinülayni - Umdetülkarî c. 6, s. 182

    YanıtlaSil
  136. 262

    İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    Beyhaki'nin rivayetine göre: Resûlullah Aleyhisselâm, tırnakla rını cuma günü kesmeyi severdi. (32)

    Enes b. Målik Bıyık kısaltmayı, tırnak kesmeyi, koltuk altları-nın kıllarını gidermeyi ve kasıkları tıraş etmeyi, kırk geceden fazla bırakmamamız da, bize müddet olarak belirlendi.» demiştir. (33)

    Bu müddetin, misafirlere mahsus olup mukimlerin temizlik için yirmi günü geçirmeleri uygun olmayacağı bildirilmiştir. (34)

    Abdullah b. Ömer, her on beş günde tırnaklarını keserdi ve her ay kasık ve koltuk altı temizliği için Ustura kullanırdı. (35)

    Sivák, Misvåk, ağıza sürülecek ağaç çubuğuna (Ağaçtan fırçaya) denir. (36)

    İmam-ı âzam'a göre: Misvåk tutunmak, dinî Sünnetlerdendir.

    Misvåk, abdestte ağıza su verileceği sırada, dişlere uzunluğuna değil, genişliğine sürmek süretile kullanılır.

    Hem genişliğine, hem uzunluğuna yapılabileceği de, rivayet edil-miştir.

    Misvåk kullanılırken, Misvāki, sağ elle tutmak, ağıza üç kerre su almak ve dişleri, üç kerre Misvåklamak, Müstahabdır.

    Misvåk bulunmadığı zaman, dişler, Mivsåk yerine parmakla oğuşturulur.

    Ağızı, Misvāk ağacının çubuğu ile temizlemek, Müstahabdır.

    Buhâri'nin (Târihulkebir) inde bildirdiğine göre Peygamberi-miz: «Erâk ağacının çubuğu ile Misvåkleniniz!» buyurmuştur. (37)

    Eråk; dallarından Misvåk yapılan ve develerin yayılmaktan hoş-landıkları ekşi (38), dikenli, uzun bacaklı, çok dallı ve yapraklı, sı-cak ülkelerde yetişen yumuşak bir ağaçtır. (39)

    Muaz b. Cebel, Peygamberimizin «Mübarek bir ağaçtan olan zey-tin Misvâki, ne güzeldir!

    O, hem benim, hem de, benden önceki Peygamberlerin Misvâki-dir! buyurduğunu işitmiş (40), Ebû Eyyub Hâlid b. Zeydül'ensârî de, Peygamberimizin

    (32) Bedrüddinülayni Umdetülkarî c. 22, s. 46, İbn-i Hacer Fethülbârî c. 10, s. 292 (33) Müslim Sahih c. 1, s. 222, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 84, İbn-i Mâce - Sünen c. 1, s 108

    (34) Abdulkadir'ül-gilani Gunye c. 1, s. 14

    (35) Buhari Edebülmüfred s. 324

    (36) Firůzābādi Kamusülmuhit c. 3, s. 318

    (37) Bedrüddinülayni Umdetülkarî c. 6, s. 181

    (38) Firuzâbâdi Kamûsulmuhit c. 3, s. 301

    (39) Mücemülvasit c. 1, s. 14, Müncid s. 9

    (40) Bedrüddinülayni Umdetülkarî c. 6, s. 181

    YanıtlaSil
  137. سوره نقره (١٦)

    الجواب ] منا فقارك مذكور هنا يتناوله وتجيب صفتهء له انصرافاری اوناری او بله بر ابندر در که خالیہ محسوس و مشهود و حاضر تورو نمکده درولی و شو محو سينارند، اوزان استاد بدران حكمك على ده اقلا شاى اوت هدايتي ويرعب مثلاتى المحلى محكمة التي علمت وبرسبب لازقدر او علت اسد او نارك سبقت لدن جنانتارى وصفة البدر ایسته قران لر اونارى او صفتار له منصف اولارق ( أولئك ) الله احضار المشد ركى نوانده اوناره بوکانیان حكمك علت و سبی معجه معلوم اولسون.

    سوال ؟ اور اقامه جهتی ده افاده لیدنه (أوليك) لیله، منافقاری او زامہ کو ستر مکسنه مقصد ندارم [ الجواب ] اونارك طريق فقدن اوزاقلاشم الرنه وى داها موغري بولہ جو عاری ممکن اولمادیقہ اشار تدر. چونكه كيتمك او نارك النده ايه، كلمك او زارك النده دوگور.

    یگی انعقاد و تشکل ایمگه با لایان حقیقتهار حقنده قول لا نيلان (الذين) عنوانی ، هد اني ماني خلات المعه کبی تو بیس معامله نك ( بر نوع تجارت او لمقله ) زمانك انسانادى اليجون الساساني بي ملك او لمعه باشلامن أولد يغنه اثار تدر.

    (اشتروا) عنوانی ايسد، من فقرك [ هدايتي ترك ايد حب ضلالتي الديغمي، فطر تمزن اقتضا سيد اختیار یمز ایله دیگرر . تا دیده با با حقاری معذرتك ردينه اشار تدر اون حمدان که قرآن کریم اوزاره دیور کہ جناب من، رأس المال اولارق سره اوزون به عمر و پر مشدد و روحای یازده ده کمالان استعداد دینی بیرا مشدر و هدایت فطریه نک چکر دگنیاده و جدا نگره دیکشور که سعادتی آلاسان حالو که سزار سعادته بدل، لذائد فانیه و منافع دنیویه بی آلیور ساز. ديمك سوء اختیاری اگزالی، ضلالت ملوانی هدایت مل گنه اختیار و ترجیح ایحاله، هدایت فطریه گزی افساد و رأس المالگزی ده

    خدایع ایتدید گیر

    (الضَّلَالَةَ بالهدى) منافقارن ایکی خسرانه معروض قالد قارينه اشار تدر. بریسی، فنالت خورانید. اینجیسی، هدایت کی بیون ب نعمتی غائب نمکدر (قمار تحت تجار فق) یعنی تجار تاربيان کاری اولمادي .

    de

    i

    et

    YanıtlaSil
  138. حلال

    Dalalet: Haktan sapma

    فطرت

    Fitrat: Kişiye has yaratılış

    هدایت

    Hidayet: Doğru yolda olma

    ران

    Hüsran: Zarar

    الكن

    İfsad: Bozma

    امتياز

    İhtiyar: Tercih etme

    المتنا

    İktiza: Gerekme

    على İllet: Sebeb

    انعقاد

    In ikad: Kurulma

    استاذ

    Isnad: Dayandırıma

    استعداد

    İstidad: Bir işi yapabilir özelliği taşıma

    انان

    Irisaf: Vasıflanma, bir vasfi üzerinde gösterme

    عمل

    Kemalat: Mükemmellikler

    لذائذ فانيه

    Leziz-i faniye: Fáni lez-zetler

    مخلوييت

    Mahsasiyet: Hissolunma

    منافع دنيويه

    Menafi-i dünyeviye: Dün-yaya dit menfaatler

    ميذ

    Muttanf: Vasıflanmış

    رأس المال

    Re'si'l-mat: Ana sermaye

    رجوع

    Rilca: Geri dönme

    Sebkat: Geçme

    سوء امتياز

    Sa-i ihtiyår: (İrådesiyle( kötüyü tercih etme

    ريق حق طريق

    Tarik-i hak: Hak yolu

    Tecessüm: Cisimlenme

    تقل

    Teşekkül: Şekillenme, oluşma

    YanıtlaSil
  139. 102

    Sto-akte

    Elcevab: Münafıkların mezkůr cinayetlerle ve acib sifatlarla ittisafları, onlar öyle tecessum ettirmiştir ki, haválce mahsus ve meshüd ve hazır görünmektedirler. Ve su mahsüsivetlerinden, onlara isnåd edilen hükmün illeti de anlaşılır. Evet, hidiver verip dalaleti almak gibi bir hukme, elbette bir illet ve bir sebeb lazımdır. O illet ise, onlarum sebkat eden cinayetleri ve sıfatlarıdır. Iste Kur'an-ı Kerim, onlari o sifatlarla muttasıf olarak de ihzar etmiştir ki, bu ayette onlara vükletilen hükmün illet ve sebebi sâmi'ce ma'lüm olsun.

    Sual: Uzaklık cihetini de ifade eden a ile, münafıkları uzak göstermekten maksad nedir?

    Elcevab: Onların tarik-i haktan uzaklaşmalarına ve bir daha doğru yola rücü'ları mümkün olmadığına işarettir. Çünki gitmek onların elinde ise, gelmek onların elinde değildir.

    Yeni in'ikād ve teşekkül etmeye başlayan hakikatler hakkında kullanılan الذين ünvam, hidayeti satıp dalåleti almak gibi şu pis muamelenin -bir nevi ticaret olmakla- zamanın insanları için esası bır meslek olmaya başlamış olduğuna işarettir.

    الفترة ünvanı ise, münafıkların "Hidayeti terk edip daläleti aldığınız, fıtratımızın iktizásıdır.

    İhtiyarınız ile değildir." diye yapacakları ma'zeretin reddine işarettir. Evet, sanki Kur'ân-ı Kerim onlara diyor ki: "Cenâb-ı Hakk, re'sülmål olarak size uzun bir ömür vermiştir. Ve ruhlarınızda da kemälät

    isti'dadını bırakmıştır. Ve hidâyet-i fitriyenin çekirdeğını de vicdanınıza dikmiştir ki, saadeti alasınız.

    Halbuki sizler saadete bedel, lezäiz-i fäniye ve menifi dünyeviyeyi alıyorsunuz. Demek sû'-i ihtiyârınızla, dalilet mesleğini hidâyet mesleğine ihtiyår ve tercih etmekle.

    hidâyet-i fitriyenizi ifsâd ve re'sülmalınızı da zayi' ettiniz."

    الشلالة بالمدى münafıkların iki hüsrana ma'růz kaldıklarına işarettir. Birisi, dalälet

    hüsranıdır. İkincisi, hidayet gibi büyük bir m'met gaib etmektir. تما رحت جارتة Yani "Ticaretlerinin

    kârı olmadı."

    YanıtlaSil
  140. 218

    GIYBETİN KÖTÜLÜĞÜ

    Resulullah (sav)'in zamanında gıybet edildiğinde bunun kötü ko kusu her tarafa yayılıyordu. Günümüzde ise artık bu koku hissedilmiyor. Bunun hikmeti/sebebi ne olabilir?

    Bu kişi şöyle cevap verdi:

    Günümüzde gıybet aşırı derecede arttığından insanların burunları buna alıştı. Dolayısıyla pis kokuyu fark edemiyorlar.

    Bu durum şuna benziyor:

    Adamın biri tabakhaneye gider oradaki pis kokuya dayanamadığı için içeride duramaz. Halbuki tabakhanede çalışanlar yemeklerini ve diğer ihtiyaçlarını da orada giderdikleri halde pis kokudan hiç etkilenmezler. Çünkü burunları bu kokuya alışmıştır. İşte günümüzde gıybetin durumu da böyledir.

    Süddi anlatıyor:

    Bir keresinde Selman-ı Farisi, aralarında Hz. Ömer'inde bulunduğu bir grup sahabe ile sefere çıkmıştı. Uygun bir yerde konaklayıp çadırlarını kurdular ve yemeklerini hazırladılar. Bu arada Selman uyuyordu.

    İçlerinden bir kısmı şöyle söylendi:

    Bu adam (Selman) hazır çadıra ve yemeye konmak istiyor.

    Sonra Selman'a şöyle dediler:

    - Resulullah (sav)'e git de bize katık göndersin.

    Selman, Resulullah (sav)'in yanına varıp durumu haber verince o şöyle dedi:

    Onlara; yemeklerini katıkla birlikte yediklerini söyle!

    Selman, kendilerine bu sözleri iletince onlar şöyle dediler:

    - Biz henüz yemek yemedik ki.

    Bunun üzerine Selman dedi ki:

    öğrenin. Resûlüllah yalan söylemeyeceğine göre, gidin durumu kendiniz

    Resulullah (sav)'e gittiler, Resülullah onlara şöyle dedi:

    katık yapmış oldunuz. Arkadaşınız uyurken onun hakkında söylediklerinizi yemeğinize

    Sonra Resulullah (sav) şu ayeti okudu:'

    'Süyüti, ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/570

    YanıtlaSil
  141. TENBIHÜL GAFİLİN

    219

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيراً مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ

    "Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır."

    Süfyan der ki:

    Zan iki türlüdür:

    1. Günah olan zan.

    2. Günah olmayan zan.

    Günah olan zan, sözle dışa vurulan zandır. Günah olmayan zan ise, söylenmeyip, kişinin içinde kalan zandır.

    Yukarıdaki ayetin tamamı şöyledir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ

    يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ

    "Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasın-dan çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşla-nır mı? İşte bundan tiksindiniz."

    Yani ölmüş kardeşinizin etini yemekten nasıl tiksiniyorsanız, onun arkasından dedikodusunu yapmaktan da sakının. Çünkü ikisi de aynı şey-dir.

    Anlatıldığına göre İbn Abbas (ra), "Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin" ayetinin tefsirinde şu olayı anlatır ve der ki:

    "Bu ayet Resulullah (sav)'in ashabından iki kişi hakkında inmiştir.

    Olayın meydana gelişi şöyledir:

    Peygamber efendimiz bir yolculuğa çıkıldığında iki zengin sahabenin yanına fakir birini verirdi. Bu kişi hem onların yiyecek ve içeceklerinden yararlanır, hem de onlardan önce konaklayacakları yeri hazırlayıp ufak te-fek hizmetlerini görürdü. Yine böyle bir yolculukta Selman'ı iki zenginin yanına vermişti. Bunlar konaklayacakları yere geldiklerinde Selman ken-dileri için hiçbir hazırlık yapmadı. Bunun üzerine Selman'a dediler ki:

    Resulullah (sav)'ine git de bize biraz katık iste!

    Hucurat iz

    Hucurat 12

    YanıtlaSil
  142. TARİHTE BUGÜN

    - 1516-Antep,

    Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı ordusunca fethedildi.

    1951 - Bediüzzaman, Bakanlar Kuruluna ve hususan Milli Eğitim Bakanına hitaben "Şark Üniversitesi" hakkında bir mektup kaleme aldırdı.

    20

    SALI

    TUESDAY

    BİR AYET

    Mü'min olarak güzel işler yapanlar, ne zulme uğramaktan korkarlar, ne de sevaplarının eksilmesinden.

    Tâhâ Suresi: 112

    AĞUSTOS AUGUST

    BİR HADİS

    Allah'ın rahmet esintileri vardır. Onları dilediği kullarına isabet ettirir.

    Beyhaki

    Resul-i Ekrem aleyhissalatü vesselam ferman etmiş: "Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş."

    HİCRİ: 16 SAFER 1446 - RUMI: 7 AĞUSTOS 1440

    Lem'alar

    HIZIR: 107-GÜN: 233 KALAN: 133 - GÜN. KIS.: 3 DK

    Dale İkindi

    Mecam

    Yatsu

    İmsak Günes

    Onle

    İkindi

    Aksam

    Yatsı

    YanıtlaSil
  143. 2025 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ

    TARİHTE BUGÜN

    1543- Osmanlı Orduları Estergon Kalesi'ni fethetti.

    1920 - İstanbul Hükümeti ile İtilâf Devletleri arasında Türk milletinin idam hükmü anlamına gelen Sevr Antlaşması imzalandı.

    1952 - Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri Köy Enstitülerini kapattı.

    AĞUSTOS

    10

    PAZAR

    BİR AYET

    Ey Adem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin.

    A'raf: 31

    16 1447

    Allah bir şeyi yaratmak istediğinde hiçbir şey ona mani olmaz.

    Müslim, Nikâh: 132

    RUMI: 28 TEMMUZ 1441 HIZIR: 97

    Ölüm, idam değil, firak değil, belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir. Ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır.

    اية

    Sözler

    BİR HADİS

    YanıtlaSil
  144. MUHAMMED MASUM SIRHINDI RAZ

    YA HEVA YA RIZĀ

    Kişinin, nefsâni arzularını tatmin etmek istemesi, Cenâb-ı Hakk'ın rızasını terk etmesi

    demektir. (Muhammed Masum, Mektůbåt, II, 45, no: 67)

    AZ MAL, KOLAY HESAP

    İnsanoğlu malının az olmasından hoşlanmaz.

    Halbuki malın azlığı, hesabın kısa ve kolay olmasını sağlar. (Muhammed Mäsum, Mektůbåt, 1, 48, no: 42)

    GENÇLİĞİ ZİYAN ETME!

    -Yavrum!

    Ömrün en kıymetli zamanı, gençlik günleridir.

    İnsanın güçlü-kuvvetli, âzâlarının sağlam olduğu bu günler geçer ve ömrün en zayıf vakti gelip çatar.

    Ne yazıktır ki insanlar, en şerefli kazanç olan «mârifetullâh >>ı, gelip gelmeyeceği belli olmayan ihtiyarlık vaktine havale ederler. Ömrün en şerefli vakitlerini, en rezil şey olan hevâ ve hevese sarf ederler.

    Unutma ki;

    <<Yarın yaparım diyenler helâk oldu!» (Muhammed Måsum, Mektůbåt, 1, 63, no: 65)

    Ömür birkaç gündür, ama ebedî mülk onunla elde edilir. O hâlde, kıymetli kardeşlerim ömürlerini beyhûde harcamasınlar!

    (Muhammed Måsum, Mektůbåt, 1, 46, no: 38)

    301

    YanıtlaSil
  145. ASRI SAAR

    VARLIĞININ GAYESİ

    Cenâb-ı Hak seni, dünyada yiyip içmek, uyumak ve zevk u safâ içinde yaşamak için yaratmadı.

    Asıl yaşama ve nimetlerden istifade etme yeri âhirettir.

    Sen asıl; tâat, kulluk ve kendini tanıman için yaratıldın! (Muhammed Måsum, Mektübât, III, 32, no: 45)

    HAKK'IN KEREMİ

    Cenâb-ı Hak bütün âlemlerden müs-tağnî iken insanları kendisine da-vet etmiş, ilâhî vuslata rehberlik etmiş ve kereminin çokluğundan, bu yolu kullarına açmıştır.

    Davet ve rehber varken Cemâl-i İlâhî'den uzak ve perdeli kalır, nefs ve hevânın bağından kurtulamazsak ne kadar yazık, ne kadar eyvah bize! (Muhammed Måsum, Mektübât, III, 103, no: 191)

    EN BÜYÜK MÂNEVĪ LEZZET

    Hakiki sahibimiz olan Cenâb-ı Hakk'ın emirlerine boyun eğip itaat etmenin lezzeti, haram-ların lezzetinden daha fazladır.

    Bütün nimetleri lutfeden Mevla'mızın, bir kişiden ve onun amelinden râzı olması öyle büyük bir nimettir ki, ona hiçbir nimet denk olamaz.

    Aynı şekilde, Rabbimiz'in rızâsından uzak düşmenin elemine denk bir elem de yoktur. (Muhammed Måsum, Mektůbât, 1, 152, no: 211)

    300

    YanıtlaSil
  146. ANLATIR

    Attar Sibli kirk sene göz yaşı döktü ve başını kaldırıp semaya bakamadı. Niçin ağ ladığını sordular:

    Kabir korkusundan ve kıyametin heybetinden ağlıyorum!" dedi

    Semaya niçin bakamadığını sordular:

    Günahlarımdan haya ediyorum. Çok günah işledim ve meclislerde çok gülüp kahkaha attım. Bundan utanıp semaya bakamıyorum!" dedi (Muhammed Måsüm, Mektábát, 1, 19, no. 18)

    FARKINDA MIYIZ?

    Nakledildiğine göre;

    Imam Kuşeyri, üstadı Ebû Ali Dekkāk Hazretleri'ni vefâtından sonra rüyasın-da gördü. Üstadı son derece mahzun olup gözyaşı döküyordu. İmam Kuşeyri;

    "-Efendim, niçin muzdaripsiniz, yoksa tekrar dünyaya mı dönmek istiyorsunuz?" diye sordu.

    Ebû Ali Dekkak şu cevabı verdi:

    "-Evet! Tekrar dünyaya dönüp, her gün tek tek hâneleri dolaşarak kapılarını çalmak ve;

    <<-Ey insanlar! Sakın Kerîm olan Rabbinizden gafil kalmayın! Siz nasıl sonsuz bir kudretten gafil kaldığınızın farkında mısınız?!.» diye îkāz etmek istiyorum. Onlara, insanın, nereden gelip nereye gittiğini mutlaka bilmesi gerektiğini iyice tembihlemeyi arzu ediyorum!"

    O hâlde, bizim gibi gafillere mutlaka lâzım olan şey şudur ki, kıymetli ömrümüzü bu ulvî ve bediî mânâları kazanmak için sarf edelim! (Muhammed Masum, Mektůbât, 1, 87, no: 102)

    299

    YanıtlaSil
  147. ASR & SAAD

    NAMAZIN HAKİKATİ

    Namaz, kulu Cenâb-ı Hakk'a yaklaştıran en mühim iba-detlerin başında gelir.

    Namaz, sonsuz kudret sahibi Cenâb-ı Hak'tan bir nişan taşır. Namazdaki yakınlı-ğı, başka bir yerde bulmak mümkün değildir.

    [Zira âyet-i kerimede;

    <<<...Secde et ve yaklaş!» (el-Alak, 19) buyurulmaktadır.]

    Namazda, kul ile Allah Teâlâ arasındaki perdeler kalkar. Bunun için namaza <«mü'minin mîrâcı >>> buyurulmuştur. Kişi namazı ne kadar huşû ile kılarsa, mîrâcı o kadar kamil olur. Bu da, namaz kılarken Sünnet-i Seniyye'ye ne kadar riayet edildiğine bağlıdır...

    ➤Namaz, sadece bildiğimiz şekillerden ibaret değildir. Namazın gayb âleminde bir hakikati vardır ki, bütün hakikatlerin üstündedir.....

    (Muhammed Masum, Mektübåt, 1, 167, по: 230)

    NE BÜYÜK SAADET!

    Mevlâmız buyurur:

    <<<<Siz Ben'i zikredin ki Ben de sizi anayım!..» (el-Bakara, 152)

    Hakiki sahip ve Mevla'mızın de-vamlı kulunu zikretmesinden ve böylece kulun da devamlı ilâhî feyizlere nail olmasın-dan daha büyük bir saådet mi vardır?!. (Muhammed Måsum.

    Mektübåt, III, 84, no: 145)

    298

    YanıtlaSil
  148. MUHAMMED MASUM SİRHİNDİ HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER

    "Nefs-i mutmainne makamına gelinceye kadar insan İslâm'ın ancak sûretini yaşayabilir. Meselâ namaz kıldığında ve oruç tuttuğunda, ancak bunların zâhirlerini ve sûretlerini yapmış olur.

    Nefs-i mutmainne seviyesine geldiğinde ise, dinin hakikatine yükselir ve îman, namaz, oruç, hac, zekât ve diğer emirlerin hakikatini yaşamaya başlar." (Muhammed Mâsum, Mektûbât, 1, 141, no: 186)

    YanıtlaSil
  149. 22

    SIRR-I INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMÁNIYE-MA'IDETUL-KUR'AN

    madığı için Kelamın hakkında hüküm sabit olan meselenin hükmünun, hak. kında hüküm bulunmayan meseleden nefyedildiğine delâlet etmesidir.

    Mesela: "Zina eden kadın ve zina eden erkek, her birine yüzer sopa vurun" ayet-i kerimesi mehfumu'l-muhalefet'i ile bu sayının yüzden ne fazla ne eksik olmasının caiz olmadığına delalet eder. "Onlara seksen sopa vurun"2 ayet-i kerimesi mehfumu'l-muhalefeti ile seksenden az ve çok olamayacağına delalet eder.

    Bediüzzaman her iki metodu da ayetin izahında kullanarak şöyle demek.

    tedir:

    "Hem netice ve ikibetlerine işaret eden şu âyet,

    فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنظَرِينَ 3

    mefhum-u muvafik ile şöyle ferman ediyor. "Ehl-i dalaletin ölmesiyle, semåvat ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar."

    Ve mefhum-u muhalif ile delalet ediyor ki: "Ehl-i imanın dünyadan gitmesiyle, semivat ve zemin, onların üstünde ağlıyor." Yani: Ehl-i dalålet, madem semåvat ve arzın vazifelerini inkar ediyor. Månalarını bilmiyor. Onların kıymetlerini iskat ediyor. Säni'lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adävet ettiğinden elbette semávat ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrin eder, onların gebermesiyle mem-nun olurlar. Ve mefhum-u muhalif ile der: "Semávat ve arz, ehl-i îmânın ölmesiyle ağlarlar." Zira ehl-i imán ise, (çünki) semávat ve arzın vazifelerini bilir. Hakiki haki katlarını tasdik ediyor. Ve onların ifade ettikleri mânaları îmân ile anlıyor. "Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar." diyor. Ve onlara layık kıymeti ve riyor ve ihtiram ediyor. Cenab-ı Hak hesabına onlara ve onlar ayine oldukları esmāya muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki, semåvat ve zemin, ağlar gibi ehl-i îmânın ze valine mahzun oluyorlar."4

    4. RİSALE-İ NUR İTİBARİYLE NETİCE

    Bediüzzaman'a göre,

    "Kur'an-ı Mu'cizu'l-Beyân; âyetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde nazmetmiş ve

    Kur'an, Nur: 24/2.

    Kur'an, Nur: 24/4.

    Kur'an, Duhân, 29,

    * Bediüzzaman Said Nursi, İman ve Küfür Muvazeneleri, Otuzikinci Söz, sh. 174.

    YanıtlaSil
  150. GAN

    run eks yet Rina

    tek

    IŞARI TEESIR VE GİFIR ILMI

    vas'ermiştir ki, her cihetten ihtimal yolları bulunsun ki, muhtelif fehimler ve istidad lar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler. Binäenaleyh ulüm u Arabiyyenin kaidele rine muvafik ve belägatın prensiplerine uygun ve ilm i usüle mutabık olmak şartiyle, müfessirlerin birbirine muhalif olan beyanatı ve ihtimalleri, zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre murad ve cáizdir diye hükmedilebilir."

    İşte Bediüzzaman Hazretleri Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserinde, Kur'an'ın bütün bu özelliklerini göz önünde bulundurarak ve de İslâmi ilim-lerde mevcut olan yukarıdakı kurallara uyarak şöyle demektedir:

    "Kur'an hakkında nazil olan bazı ayetler, fer'i bir tabakadan ve bir mana yt işărisiyle de Kur'an ile münasebeti çok kuvvetli bir tefsirine bakmak, şe'nine bir nakise değil, belki o lisan'ül-gaybdaki i'caz-ı manevisinin muktezasıdır."

    Dikkat ederseniz Bediüzzaman Kur'an'ın işaret ettiği fer'i tabakalardan biri ve işaret manasıyla Kur'an Risale-i Nur gibi bir Kur'an tefsirine işaret edi-yor diyor.

    Buna en güzel misal Nur Ayetidir. Geliniz Bediüzzaman'ın konuyla alakalı İzahlarını dinleyelim:

    "Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur'ân'ın bahir bir bürhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem'a-i i'caz 1 månevisi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuât ve o måden-i ilm-i hakikattan mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme i måneviyesi oldu ğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmek Kur'an'ın şerefine ve hesabına ve senåsına geçtiğinden, elbette Risale-i Nur'un meziyetini beyån etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur'an izin verir. Benim gibi bir tercümanın hissesi yalnız şü kürdür. Hiçbir cihetle fahre, temeddühe, gurura hakkı yoktur ve olamaz. Gelecek áyet-lerin işărâtına bu nokta-i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni kendini düşünen biri olarak ittiham edenlere hakkımı helal etmem.

    Tevâfukla işaretler eğer münasebat-1 måneviyeye dayanmazsa ehemmiyeti azdır. Eğer münasebet-i måneviyesi kuvvetli ise, bu onun bir ferdi, bir måsadakı hükmünde olsa ve müstesna bir liyakatı bulunsa, o vakit teväfuk ehemmiyetlidir. Ve o Kelamdan bunun irådesine bir emåre olur. Ve ondan o ferdin hususi bir surette dâhil olduğuna ya remz, ya işaret, ya delålet hükmünde onu gösterir. İşte gelecek ayât-ı Kur'âniyenin Risale-i Nur'a işaretleri ve tevåfukları ekseriyet ile kuvvetli bir münasebet-i månevi-yeye istinad ederler... Evet bu gelecek âyetler onüçüncü asrın áhirine ve ondördüncü

    Bediüzzaman Sa'id Nursi, İşârâtü'l-İcaz, İmanı Bilgayb, sh. 40.

    Bediüzzaman Sa'id Nursî, Şu'âlar, sh. 711.

    Bediüzzaman Sa'id Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sh. 94-95.

    YanıtlaSil
  151. 170 Hadislerden Seçmeler

    E

    Esma-i Hüsnasının bir nevi gölgesi olan Allah kavuşmayı arzu etmişse, Allah da ona muhab betle bakmaz ve ona kavuşmayı sevmez. Boğa zına kadar günahlara dalmış, âdeta onlarla ünsi yet etmiş, hep kötü şeyleri arzulayan, kötü şe leri isteyen, iştiyak duyan, Allah'a kavuşmak için yanıp kavrulmayan, günahlardan vazgeç meyen bir kimseye Allah Cennet kapılanın açmaz, cemalini göstermek istemez.

    ***

    Cenneti istemek

    Saib Abdurrahman ibni Zeyd'den rivayetle:

    Kişinin dua ederken şöyle demesi kişiye yeler "Allah'ım, günahlarımı bağışla, bana merham et ve beni Cennetine koy."

    ...

    Taberani'nin Kebir'inden

    İbni Mes'ud (ra) rivayet ediyor:

    leri, kesin mağfiretini, her günahtan korunm Allah'ım, Senden rahmetinin gerektirdiği şey olmayı, her iyiliği kazanmayı, Cenneti elde ed Cehennemden kurtulmayı istiyoruz.

    Hakim'in Müstedrek'inda

    YanıtlaSil
  152. Ahiret Hayatı/171

    Enes (ra) rivayet ediyor:

    Kim ki üç defa Allah'tan Cenneti isterse. Cen-at şöyle der "Allah'ım onu Cennete koy." Kim tiç defa Cehennemden Allah'a sığınırsa, Ce-ennem şöyle der "Allah'ım, onu Cehennemden

    İbni Mace, Zübd: 39:

    Tirmizi, Cennet: 27; Nesei, İstiaze: 56.

    ***

    Azaptan korkmak, rahmeti ümit etmek

    Vasile bin Eskà (ra) rivayet ediyor:

    Allah'ım azabından korkmakla rahmetini limit etme duygusu kimde bir arada bulunursa o kimseye Cehennem kokusunu koklatmamaya; kimde beraber bulunmazlarsa ona da Cennet kokusunu koklatmamaya yemin etmiştir.

    Taberani'nin Kebir'inden.

    ***

    Cennetten ümidi kesmemek, Cehennemden emin olmamak

    Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:

    onu yüz parçaya bölmüştür. Doksan dokuzu Şüphesiz Allahü Teâlâ rahmeti yarattığı gün Kendi katında tutmuş, birini de bütün yaratık-ları arasına salmıştır. Eğer kafirler Allah katin-

    YanıtlaSil
  153. 10

    YİRMİDOKUZUNCU MEKTUBUN İKİNCİ MAKAMI

    ettiği halde tevåfuk etmemiştir ve håkezá.

    Şu aciz, müflis fakirin hizmet ettiği risaleler ise bütün arkadaşlarım ve kardeşlerim şahittirler ki ben kendim yazmıyorum. Hem bir cilt tefsir ka-dar tetkikata muhtaç ve ikiyüz sayfadan ibaret olan i'câz-ı Kur'än nåmında-ki Risale mühim bir sebebe binȧen günde iki üç saatte kırk sayfa yazmak süretiyle birkaç günde te'lif edildi. Demek yirmi saat zarfında yazılmıştır. Halbuki o Tefsirin bir cildi bir senede yazılmıştır. Mu'cizât-ı Ahmediye'ye dair risale ise bütün arkadaşlarımın şehadetiyle te'lif vaktinin mecmûu oni-ki saatten ibarettir. Hem te'lif vaktinde sair kitaplara nakil için müracaat edilmemiştir. Şu halde, o iki risalede ayrı ayrı sekiz müstensihin risalele-rinde lafz-1 Kur'an ile lafz-ı Resûl-i Ekrem yirmidörtten biri yalnız ya iki, nihayet üç dört müstesna kalıp sairleri kasd ve iradeyi gösterecek bir derece tevåfuk etmesi kudretimizle ve sun'umuzla ve kendi kendine tesadüfle ol-madığını insafı olan, belki şuuru bulunan kabul etmek gerekir.

    Üçüncü Fark: O mübarek tefsir şerhtir. Ayatın ma'nålarını ve terkibât-ı nahviyelerini tahlil ve tefsir eder. Bir kelimeyi bir makámda çok tekrar et-meye mecbur olur. Kesretli kelime her halde bir sayfada tevåfuk eder. Fakat tevåfuk eğer tam ise ilhami bir muvaffakiyettir. Noksan ise, yalnız müstah-sen bir muvaffakiyettir. Sözler ve Risaleler ise metindirler. Şerh ve tefsir değil ki bir makamda bir kelimeyi çok tekrara mecbur olsun.

    Hem tevåfuk geldiği vakit ekseriyet-i mutlaka ile tevåfuk ediyor. Bun-dan hissettik ki lafz-ı Kur'an ile lafz-1 Resül-i Ekrem'deki tevȧfukâtın şuai-dır. O iki risaleye ve bir kısım Sözlere inikas etmiş, (HASTYE

    Elhasıl: Nasıl ki, ince ipler birleştirilmesiyle kalın bir ip olur çabuk kopmaz. O ipler dahi çoğu birleştirilse kalın bir halat olur. Kimse eliyle koparamadığı gibi, Sözlerin sayfalarında görünen ince işåret hatları bütün risalelerdeki teväfukāta iltihak edip kuvvetleşmiş. Hususan Resül-i Ekrem kelimesinde ve lafz-1 Kur'an ibaresinde parlayan zahir işărăta istinad edip te'yid etmiş. Bilhassa o mezkür yedi inâyet-i külliyeden feveran eden işărâta iltihak ettikten sonra bütün bütün kör olmayan görür. Demek bir sayfadaki işărâtı inkar etmek istinad ettiği bütün öteki işaretleri inkar etmek lazım gelir. Çünkü bir sayfa bir tereşşuhdur, bir büyük menbaa işaret eder vesselam.

    nustv Ondokuzuncu Mektübun Onsekizinci işaretinde bir nüshada, bir sahifede dokuz "Kur'an" teváfuk süretinde bulunduğu halde biribirine hat çektik mecmûunda "Muhammed" lafzı çıktı. O sahifenin mukabilindeki sahifede sekiz "Kur'an" teváfukatla beraber mecmûunda "Lafzullah" çıktı, teváfukätta böyle bedi şeyler çok var. Bu haşiyenin mealini gözümüzle gördük.

    Bekir, Galip, Tevfik, Süleyman, Said Nursi

    YanıtlaSil
  154. RUMÜZAT I SEMÄNİYYE

    11

    Dördüncü Fark: O tefsir-i mübareğin sahifelert uzundur. Yirmi yir

    mibeş satır var. Bazen olur bir kelimeyi yirmi defa tekrar etmiş. Uzun say falarda kesretli emsalin içinde nakıs tevafuku zähir nazara göre tesadüfe havale edilebilir. Halbuki Risaleler oniki onüç satırlı olduğu halde bir ke lime kesretli değil birkaç defa tekrar ediyor. Ekseriyet-i mutlaka ile beşte dördü teväfuk eder. Yalnız bir saatte yazılan bir risalede bir sahifede "su kür" kelimesi onbeş defa mukteza-yı makam olarak yerinde tekrar etmiş. Fakat umumu bila istisna üç kısma inkısam edip beşer beşer birer sırada kemål-i teväfukla sıralanmış, diğer cihetteast yedi defa tam bir sırada müvari gelip bazı nüshada ortasında diğer nüshada satır başlarında dizil miş. İşte bu vaziyet bizde şüphe bırakmadı ki, bir işåret-i hassa var.

    Beşinci Fark: O tefsir-i şerifde lafzullah ve Resûllullah kelimesinde

    başka bir ıttırad altında değil. Bir neskle (tertiple) gitmiyor, ma'nidår gö rünmüyor. Bazı yedi, sekiz, dokuz emsal var iken biribirine bakmıyor. Hal-buki Risalelerde ma'nidår bir sürette tevåfukta bir ıttırad görünüyor. De-mek Sözlerdeki teváfukâtın başka bir hususiyeti var ki öyle oluyor.

    Üçüncü Nükte

    İşaret-i hässa, işaret-i ämme münasebetiyle bir sırr-1 dakik-i Rububiyet ve Rahmaniyete işaret edeceğiz:

    Bir kardeşimin güzel bir sözü var. O sözü, bu mes'eleye mevzu edece-ğim. Sözü de şudur ki: Bir gün güzel bir tevåfukâtı ona gösterdim, dedi: "Güzel! Zäten her hakikat güzeldir. Fakat bu Sözler'deki teváfukāt ve mu-vaffakıyet daha güzeldir." Ben de dedim: Evet herşey ya hakikaten güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibariyle güzeldir. Ve bu güzellik, rububi-yet-i âmmeye ve şümul-ü rahmete ve tecelli-i âmmeye bakar. Dediğin gibi, bu muvaffakıyetteki işaret-i gaybiye daha güzeldir. Çünki bu, rahmet-i hás saya ve Rububiyet-i hâssaya ve tecelli-i håssaya bakar bir sürettedir. Bunu bir temsil ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:

    Bir padişahın umůmi saltanatı ve kanûnu ile, merhamet-i şahanesi umüm efrad-1 millete teşmil edilebilir. Her ferd, doğrudan doğruya o pa-dişahın lütfuna, saltanatına mazhardır. O sûret-i umûmiyede, efradın çok münasebât-ı hususiyesi vardır.

    Sonra yedi beşe indi, çünkü iki kelime ayrı tevåfuk eder. Beraber bulun-sa çok şirin görünür, suni zannedilir. Baktık beş kere beş tevafuk oluyor. Beş adedi benim indimde ehemmiyetli sırrı var.

    YanıtlaSil
  155. 16553. Dikensiz gül bolmaz (olmaz), zehersiz bal.

    16554. Dil görki (güzelliği) söz, söz görki göz.

    16555. Dil kılıçtan yiti (keskindir).

    16556. Doğru adamla vuruş, alçak adamla yarışma!

    16557. Doğru geplin dostu yok. (Bizde: Doğru söz acıdır.)

    16558. Dongozdan (domuzdan) bir tüy (kıl) yolmak yolmaktır.

    16559. Dost başına iş düşende tanalar. (Bizde: Dost, kara günde belli olur.)

    533

    16560. Dostunga da sır berme, dostung ate dostu bar. (Bizde: Dostuna söyleme sırrını, dostunun da dostu var.)

    16561. Dünyayı seller bassın, ördeğe vız gelir.

    16562. Düşmanın peşeçe bolsa, pilçe gör. (Bizde: Düşman karınca ise, sen fil san.)

    16563. Düye öz boynuning eğrisini bilmen, yılana egri diyer. (Bizde: Deve kendi kamburunu görmez, karşısındakini görür.)

    16564. Eğri otur da doğru söyle.

    16565. Elden çıksan çık, ilden çıkma. (Bizde: Elden çıkan, ele girmez. Elden çıkan şeyle övünülmez.)

    16566. Emgenmedik (ağlamayan) oğlana emçek (meme) yok.

    16567. Enesini görüp gizini al, gırasını görüp bızın al. (Bizde: Anasına bak, kızını al; kenarına bak, bezini al.)

    16568. Eski mezarlıkta ev olmaz, topraklıkta av olmaz.

    16569. Eşeğin kuyruğunu kalabalıkta kesme; kimisi uzun der, kimisi kısa.

    16570. Feleğin çemberinden geçmiş.

    16571. Geniş giysi yıpranmaz, danışıklı bilgi bozulmaz.

    16572. Gülme komşuna, gelir başına.

    16573. Herkes ektiğini biçer.

    16574. Herkese kendi yurdu, güzel görünür.

    16575. İğne ile kuyu kazmaya benzer.

    16576. İki koçun kellesi, bir kazanda kaynamaz.

    16577. It ite, it de kuyruğuna buyurmuş.

    16578. İt üyrer (ürür), kervan geçer (yürür).

    16579. İtle yatan, bitle kalkar.

    16580. İyenimiz ayrı gitmeyerdi. (Bizde: Yediği, içtiği ayrı değildi.)

    16581. Karga da öz balasına "apağım" diyer, kirpi de öz çagasına "yumşaçağım" diyer. (Bizde: Karga, yavrusunu "pamuğum" diye severmiş. Karga yavrusuna bakmış da: "Ah, benim al topuklu evladım" demiş. Kirpi de yavrusunu "pamuğum" diye severmiş.)

    YanıtlaSil
  156. 532

    16522. Adam alası (alacası) içinde, hayvan (davar) alası dışında.

    16523. Ağacı uzun kes, demiri kısa.

    16524. Ağacı yaşlıkdan bük. (Bizde: Ağaç, yaş iken eğilir.)

    16525. Ağacın içinden gurt (kurt) iyer.

    16526. Ahmak dünyayı sürer, akıllı ona hayran kalır.

    16527. Akıl yaşda bolmaz (olmaz), başda bolar.

    16528. Alma biş (piş), ağzıma düş.

    16529. At alsang, yorga bilen yöriş al; ayal alsang, akıl bilen hüş al. (Bizde: At alırsan taydan, kız alırsan soydan.)

    16530. Arzan illetsiz bolmaz, baha hikmetsiz. (Bizde: Ucuzdur, illeti var; pahalıdır, hikmeti var.)

    16531. Aval gızını urmasan, song dizini urarsın. (Bizde: Kızını dövmeyen, dizini döver.)

    16532. Ayakkabı darsa, dünya geniş olmuş, ne fayda?

    16533. Ayda gelsen, ayak iyersin; günde gelsen, tayak. (Bizde: Ayda gelen doğan olur, günde gelen soğan.)

    16534. Az bolsun, saz (uz) bolsun. (Bizde: Az olsun, öz olsun.)

    16535. Az gürle (söyle), uz (öz) gürle.

    16536. "Bal" diyenin bilen, ağız süycemez. (Bizde: "Bal" demekle, ağız tatlanmaz.)

    16537. Bal tutan, parmağını yalar.

    16538. Baş bilmegen (bilmeyen) oğul-kız başa belâ getirir.

    16539. Baş bolmasa, gövre laş. (Bizde: Baş olmazsa, gövde leş.)

    16540. Bir elde iki garpız (karpuz) tutdurmaz (tutulmaz).

    16541. Bir gulagından girip beylekisinden çıkdı. (Bizde: Bir kulağından girer, bir kulağından çıkar.)

    16542. Bir şey yitiren, anasının koynunda arar.

    16543. Bolcak oğlan, bolşundan belli. (Bizde: Adam olacak "kimse", küçük yaşta belli olur.)

    16544. Boyu bir garış (karış), sakgalı (sakalı) iki garış.

    16545. Bugünkü etçeğini erta soyma! (Bizde: Bugünkü işini yanna bırakma!)

    16546. Buğday nanın bolmasa, buğday sözün yok mudı(r)? (Bizde: Buğday dilli olmak.)

    16547. Çağrılan yerinde irinme, çağırılmadık yerinde görünme.

    16548. Çocuklu ev pazar, çocuksuz ev mezardır.

    16549. Çok sözün azı yağşı (güzel), az sözün özü yağşı.

    16550. Çok yaşayan bilmez, çok gezen (gören) bilir.

    16551. Dağ dağa kavuşmaz, adam adama kavuşur.

    16552. Dama dama köl bolar, hiç danmasa çöl bolar. (Bizde: Damlaya damlaya göl olur, aka aka sel olur.)

    YanıtlaSil
  157. 1071

    evalmaenen 1. Geçici ve mu alalimvan, Zeval bulinivan, 500 emmiven

    Zevaloment. Oneiet olan

    ZEVAMIL (атпаса ке Vuk hayvanlars,

    whal yapan haidinlan

    ZEVANI (Zanive, CJ Zan

    ZEVARI Rock tuhiktar,

    ZEVAT (BAL C. Zatiar, sa

    Almuere

    Zevala kiram Serefil, temiz,

    dr. Savill kimseler,

    Zevdi ma'dule Sayih ge

    ZEVAT Orum habubu

    ZEVO WIN SABIT (LA)

    Buday kabuğu,

    ZEVATA Iki sat, Tki sahib

    ZEVAVA (Záviye, C.1 Zavi ZEVB: Erime seer, Apslar, Kögeler, Tekyeler,

    ZEVC Cin, Iki seyden mey

    dana gelen, Sumit, cins, nev, Karı ve kocanim nerbiti, коса, ев

    ZEVCAT (Zevce, C.) Zevce ar, Karilar, Kadin esler.

    ZEVCE Kadin es. Nikahis

    sadin, es.

    din ile erkek cift.

    ZEVCEYN Karı ile koca. Ka ZEVCİVYET Kocalık, kar ak. Eşlik, Karı ve koca olus.

    ZEVD Ayırmak, Uzakias brmak, irak etmek, Defetmek, menetmek, ZEVD Koyunu u yerinden

    sermek, Sevk.

    ZEVE (C. Ze'vát) Zayıf ko

    yun.

    دیان ZEVEBAN: Erime.

    Zeveban etmek Fiz: Sıcaklığı

    ni artırarak bir cismin, katı häiden sıvı haline geç mesi, Erimis olması. ZEVEL Hafif, zeyrek, zarif

    لول kimse, (Müe: Zevie)

    ZEVER: Meyl, eğrilik,

    kin atmak,

    EZEVG: Bir şeyi bir tarafa ed

    ZEVF Adımını biribirine ya

    دوج me, bir yana meylliendirme.

    ZEVH Siddetle yürümek, ZEVH Develeri dağıtıp topla

    mak.

    ZEVİ (Zu. C.) Sahipler.

    دوى دور الانحسابي Zevi-i ehsas Duygu sahibi o lanlar, duyaniar, hissedenler.

    Zevi-i erhäm Yakın akraba.

    دوي الأرحام دوبالا تروح Zeit ervah (Zevi-l hayat( Ruh sahipleri, Hayatlılar, ruhlular, Can sahibi olan lar.

    دوبالا درات Zevi-l idrak İdrak sahipleri. Anlayış ve akıl lie kavrayışlı olan.

    olanlar. renier, دورا المقول Zevli ukul Akıl sahipleri. Ak-Tas: Halkı záhiren, Hakkı batınen gö

    ذوى التدايا Zevi-s sedaya Memeliter.

    ZEVK: Lezzet alma, hoşa git-

    me, tatma. Hos, hosa giden, Manevi haz. Bos

    sakil wermes Edenmek, Alay cubindet avoima kabillveti

    (Havatin sechinenha katimes man tre hayatiandome ve for tus met endis ve mahlaridan emails edit deshi kation En temo, neatk

    veen viderecedeki teh selamette dan zesh Megtu dalredehteshe kabiliyetl Tesh Alod1. Jeshil, invh ha

    Jesh bahse lendiren, negelenditen. Mesmis hit sins thin.

    Zeche Zeskcuvant t Zevkine doskan, Zalivan

    dalt minuslar

    Zeshiyval Zevk ve eğlenceve

    Zachi Zevkle atakan, Zeve dit.

    zevklenen.

    ne, Zali onnak, geçtel olmak ZEVL (C. Ervälj Acih nes

    mabud

    ZEVLAK Taral, canib.

    ZEVH Valan, kizb. Båtid

    ZEVR Gödus altı ZEVIR: Ziyaret etmek,

    ZEVRA Bağdat. Dicle nehri, Egri ve eğilmiş nesne, Yav. Derin koyu. Uzak yer.

    ZEVRAK Kayık, sandal Mekkede yapılan ve içine zemzem koyniya mahsus olan kab, Ibrik,

    sandal.

    Zevrahçe 1. Ufak kavik. Ufak Zuvraksüvarf. Kayığa binen,

    Sandala binmis olan. ZEVRE Uzaklık, Ziyaret

    etmek.

    rik) Ölçek, Kaçuk gemi, ZEVREKA (C. Zevral Zeva ZEVT Boğmak,

    ZEVV Irak diyarında bir da Qın adı. Kadr, kıymet, Miktar.

    deneyen, Bir şeyi çok fazla ladan, ZEVVAK Bir şeyi fazlasıyla

    Cem etmek, dürülmek. Tutmak. ZEVY (Zevey) Döndürmek,

    ZEVY Solmak, Değişmek,

    mütegayyer olmak,

    ZEVZAT Doğurmak. Sor atle gitmek, Reddedip uzaklaştırmak,

    betsiz, temkinsiz. Ağzı ve eil durmayan, Hoppa, ZEY (Zeyean) Duyulma. ZEVZEKL Geveze. Münase

    Meydana çıkıp yayılima.

    ZEY Güzelce pisip erimek, ZEYB(Bak: Zib)

    ZEYBEK: Hafif silahlarla do

    nanmış ve asayişi muhafazaya memur olan eski bir sınıf asker,

    ZEYD Eski fetva metinierin-de erkeği temsil etmek için kullanılan isimlerden.

    dir. (Diğer isimier: Amr, Bekir, Beşir, Hälld)

    ZEYD (Ziyad) Men'etmek

    reddedip gidermek.

    من است ZEVD BİN SABİT (R.A.) S habe-l Güzinden ve Asere-i Mübesseredendir. He

    YanıtlaSil
  158. 1070

    Zeváll

    ZERECUN

    ZERECUN (C. Zeracin)

    zum ağacı. Özüm asması. Kızıl boya, Cukur tas icinde biriken yağmur suyu.

    ZERED Zırh, ZEREF (Zerefan-Zerafe-Ze-

    rümek.

    rif) (C. Zevărif) Gözden yaş akmak, Yavaş yü

    ZERENDUD (Zer endud) f.

    vurmak, Kırıp götürmek,

    Altın yaldızlı,

    tın isilyen, Kuyumcu.

    Zergeri: f. Kuyumculuk.

    ZER-ENDUZ: Altun kazanan. ZERGER (C. Zergeran) Al-

    renkli olan. Altın renkli.

    ZERGUN f. Altın gibi sarı

    ZERH: Yemeğe zehir katmak.

    ZER-HIRID (Zer-hiride) f

    Satın alınmış kimse; köle,

    ZERI Araya giren, sefaat e-

    dicl.

    sıkıntı, keder.

    ZER (C.: Zer'iyyat) Arşın 1-

    le ölçülen sey.

    ZERİ: Çabuk ve kolay olan,

    ZERIA (C.: Zeral) Vesile. Yol, Geçit. Avcının, arkasında gizlendiği deve. ZERİN: (Bak: Zerrin)

    ZERİR: Yanmak, Parlamak.

    ZERİR: Zeki, hafif kimse.

    ZERİRE (C. Ezirre) Göz o

    رجات ZERİYYAT: Ekim İşteri.

    terslemesi.

    ZERK Aldatmak. Kusun

    ZERK: Hile. Riya, İki yüzlü lük. Sırınga yapmak, iğne ile vücuda ilaç vermek. Zerk-alud f. Riyalı, riya ka-ریق آلود

    rişik.

    کر ZER-KEŞ f. Altın kakmalı, altın istemell. Altın tel yapan. lekár. İkiyüziű, müral. برف فروش ZERK-FÜRUS f. Hileci, hi-ZERM: Kesilmak, ZERNEB: Turunç kokusu gi-bl güzel kokan bir ot. Fercin dışarısında olan et.

    زرگر ZERNIGAR: f. Altın ile işlen در ZERR Zerre, en küçük par-

    miş. Yaldızlı.

    ZERR: Ayırmak.

    ça, Karınca yumurtası. 10. ZERR: Düğmeyl İliklemek.

    Birbirine pekitip bağlamak.

    ZERRA: Ekinci, çiftçi.

    ZERRAD: Zırh ören.

    رراقZERRAK: (Zerk, den) İkiyüz-

    درات ZERRAT (Zerre. C.) Zerre-ler, Pek ufak parçalar, Moleküller.

    دره ZERRE (C. Zerrat) Pek ufak parca, Atom. Çok küçük karınca. Güneş Işı-ğında görünen ufacık tozlar. Küçük boylu adam. ذره واری Zerrevari f. Zerre gibi çok

    küçük.

    داری Zerrevi : Zerre ile alakalı, zer-

    reye alt.

    ربي ZERRIN f. Altından yapıl-mis. Altın gibi parlak. Sarı.

    زور ZER-RIŞTE: f. Altın tel. Sir-

    ma. Sari.

    روشن ZERSEK: Pars anberi.

    زيار

    ZER-SINAS: 1. Altın tanıyan,

    sarraf.

    Günes isint.

    ZER-TAR 1. Altın tel, sırma,

    ZERUF Seri, hızlı, acateci, ZERUR Göz atu.

    ZERV: Tutup götürmek, Sa

    ZER-VER f. Altın yaldızlı o

    lan.

    ZERYAC Zerde asi, ZERZERE Sığırcık kuşunun

    Otmesi.

    ZE'T: Boğmak, ZETT: Ziynet, süs,

    ZEUM Yağlı mıdır değil mi

    dir bilinmeyen koyun.

    ZEUR Korkak kimse, ZEV Olum sebebiyle gelen

    ZE'V Sürmek. Solmak, ZEVABE (C. Zevalb) Saç

    bologu. Züluf. Kilic tasması.

    ZEVABI Musibetler, Boyuk

    belalar, (Bak: Devähi)

    واجر ZEVACİR (Zacire, C.) Yasak

    ZEVADE: Ziyadelik, cokluk.

    edenier, menedenier, öntiyenler. ZEVAD Azıklar, yiyecekler, ZEVAH: Gitmek, sürünerek yürüyen hayvanlar, sürüngenier. ظواهر رواجر ZEVAHİR (Bk: Zavahir) ZEVAHIR Dolu, taşkın, cos kun denizier. Mc: Yüksek şan ve şerefier.

    tu.

    ZEVAHİF: (Zanife, C.) Yerde

    ZEVAHİR (Zühre. C.) Çiçek ler. Parlak yıldızlar. Zinetli, parlak ve berrak واهر

    olanlar. ZEVAIB (Zalb. C.) Erimiş

    واتب seyler, eriyenter.

    ZEVAID (Zaide, C.) Fazia-lıklar, fazla şeyler. Faydasız şeyler.

    روان ZEVAIL (Zail. C.) Zeval bulanlar, Zall olan şeyler, Mc: Yıldızlar.

    روال ZEVAL: Zall olma, sona er me. Gitmek. Yerinden ayrılıp gitmek, Güneşin tam ortada gibi, baş ucunda bulunduğu zaman. Güneşin nisf-i nehar dairesinden batmaya doğru dönmesi, Seyrinin sonuna yaklaşması.

    (Gafletten kurtulan evvelki adam, o sedit sefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki, acı-dığı bütün zihayatların mevt ve zevälinde bir Zät Bakinin bäki esmasının daimi cilvelerini temsil e den ayine-i ervahları baki görür, şefkatı, bir süru ra inkilab eder. Hem zeväl ve fenāya maruz bütün güzet mahlukatın arkasında bir cemål-i münezzeh ve hüsnü mukaddes ihsas eden bir nakış ve tahsin. ve san'at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i daimlyi gö rür. O zeval ve fenáyı, tezyid-i hüsün ve tecdid-i lez-zet ve teshir-i san'at için bir tazelendirmek şeklin-de görüp lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleş tirir. M.)

    زوال الم Zeval-i elem: Elemin sona er

    mesi, (Zuval-i elem lezzet olduğu gibi, zevāli lez-zet dahi elemdir. S.)

    زوال است Zeval-i lezzet: Lezzetin bitme-si. Lezzetin sona ermesi.

    روانی Zevali : Zevåle mensub, zeväle

    YanıtlaSil
  159. 36 | Hadislenden Seçmeler

    daha önemlidir. Çünkü bilmeden faydalı hiçb yapılamaz. Mesela namaz kılan bir kimse eğer mazın şartlarını, rükünlerini bilmiyor, bunlardan risini eksik bırakıyorsa namazı geçersiz olur da kında olmaz. Resul-i ekrem (asm) bir başka had şeriflerinde de bu gerçeğe dikkatleri çekmiş, kende ne "hangi amel üstündür?" diye sorulduğunda "ilim" cevabını vermiş, biz ilmin faziletini sormadik Amellerin en faziletlisini sorduk. siz ise ilim diye vap verdiniz." Dediklerinde de şöyle buyurmuşlard "amel, ne kada az da olsa ilimle birlikte fayda verm Cahilce işlenen ameller ise insana fayda vermez

    Bu hadis de açıkça göstermektedir ki, mü 'me amelden önce onun ilmini edinmelidir. Bununla bi likte şu da unutulmamalıdır ki amelsiz, yani uygul maya konulmayan ilim de insana pek bir fayda sağla maz. Nitekim Resul-i Ekrem faydasız ilim den Allahu sığınırak böyle bir ilmin tehlikesine dikkat çekmişt

    İLİM ÖĞRENME İSTEĞİ VE ŞEVKİ

    Ibni Ömer (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:

    Insanların en açı ilim isteklisidir, en tok olam Ebu

    ona istek duymayandır.

    Nuaym ve Deylemi'nin Müsnedül-Firdevs indon

    YanıtlaSil
  160. Цім 37

    Hz. Câbir (ra), Peygamber Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:

    Bildiklerini, bilmediklerini öğrenerek arttırman, takvanın kaynaklarındandır. Bildiklerini arttırma-man, bildiklerini de azaltman demektir. Kişiyi ancak bildiklerinden faydalanmaması öğrenmeye karşı istek-siz kılar.

    Hatib'in Tarih inden.

    Hz. Enes (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm)

    şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:

    İki aç vardır ki, doymaz: ilmi arayan, dünyayı arayan.

    İbni Adiyy'in el-Kâmil'inden.

    İLİM ÖĞRENMEYE ERKEN SAATLERDE BAŞLAMAK

    Aişe (r.anha) rivayet ediyor:

    İlim öğrenmek için sabah erken çıkın. Çünkü bun-da bereket ve başarı vardır.

    Hatib'in Tarih'inden.

    Meşhur bir atasözümüzde; "Erken kalkan yol alır." denilerek önemli işlere erken başlamak gerek-tiği vurgulanır.

    İşe erkenden başlamak sadece yolculuk için değil, her türlü hayırlı iş için son derece önemlidir.

    YanıtlaSil
  161. AHLAK

    haldir. Buna eşyanın "mülk" ciheti denmektedir. Eşyanın ikinc ve eşyanın bir işaret olarak görülmemesi durumunda aldığı yüzü ise Allah'a bakan yüzdür ve ebedidir. Bu yüze eşyanın "melekut" ciheti denmektedir.

    Yine Bediüzzaman insanın fıtratı gereği özel (mükerrem) 이 duğunu ve yine fıtratı gereği hakikati aradığını söyler. (Nursi, 1996: 1369) Bununla birlikte insan fitratının hakikati bulmada tek başına yeterli olmayacağına inanır. Yine aynı sebeple akıl vahyin getirdiklerine tek başına ulaşamaz. Burada dikkat edil mesi gereken önemli nokta sudur: Akıl ahlakın kaynaklarından biri olarak görülmüyor değildir. Ahlaka kaynaklık etmesi duru-munda aklın tek başına yeterli olmayacağı söylenmektedir.

    Başka din alimleri gibi Bediüzzaman da imanı nura, inançsız-lığı ise karanlığa benzetir. Ona göre iman ile kainat (evren) aydın-lanır ve anlamlanır. Yani kainatın ontolojik ve ampirik kategorile-ri iman yoluyla tam olarak görünür hale gelir. Bu yüzden, vahiy insan fıtratı ile buluştuğunda insan vicdanında bir yankı bulur (Nursi, 1996: 1172) Vicdan vahyin insanda karşılık bulduğu bir a-lıcıdır ve hep onu (vahyi, Allah'ı) arar. (Nursi, 1996: 1184)

    Bediüzzaman vicdanı insan doğasının (fitratın) bilinci olarak tanımlar. Vicdan fıtratın bilinç sahibi olan kısmıdır ve ilahi ola-na eğilimlidir. (Nursi, 1996: 321) Bu sebeple sureyle sonsuzlu-ğu ve Allah'ı arar. (Nursi, 1996: 234)

    Bediüzzaman'ın fıtrat ve vicdana ilişkin yaklaşımını tartış-tıktan sonra onun modern Batı ahlakında göze çarpan üç ö-nemli boyuta ilişkin yaklaşımına da değinmekte fayda var.

    1. Otonomi: İnsanın özerkliği sadece cüz-i ihtiyari ile, seç-me özgürlüğü ile ilgilidir. İnsanın bu özerkliği ontolojik bir ö-zerklik değildir. Fakat inanma özgürlüğü aynı zamanda inan-maktan özgür olmayı da gerektirir.

    2. Hürriyet: Hürriyet vahye teslim olmayla ve doğaya (fit-likle ilgili neredeyse postyapısalcı ve psikanalitik teorileri çağ-rıştıran bir tartışması için bkz. "Otuzuncu Söz," Sözler. özgürlük ve

    3. Fark: Bütün yaratılmış şeyler (mevcudat) birbiriyle bağlıdır. İnsanlara yaratılmışların temsilciliği (hilafet) görevi verilmiştir. İnsanların diğer insanlara ve çevreye karsı sorum-lulukları vardır. Öteki ben'in bir parçasıdır ve onun değeri ben-lik için sahip olduğu yarar veya anlamın ötesindedir.

    96

    KOPRO YAZ/2006

    D ta ba

    YanıtlaSil
  162. MORAL FELSEFE VE DEMOKRATİK YURTTAŞLIK

    Bu noktada Bediüzzaman'ın moral felsefesinin (ahlak anla-yışının) iki noktada demokratik yurttaşlıkla bağdaştığını ileri sürüyorum:

    Birincisi, insanın yanılabilirliği ile doğru ve yanlış konusun-daki ilahi bilgi ne kadar mutlak olursa olsun bunu anlamaya ça-lışan insanın son tahlilde mutlak olmayan bir yorum yaptığı var-sayımlarıdır. Bediüzzaman'ın yaklaşımında her ne kadar öncelik insan aklının (vahiyden) bağımsız kullanımına değil, vahye ve-rilmişse de vahyi anlama yolunda girişilmiş her çabanın mutlak olmadığı, olamayacağı kabulü vardır. Bu fikir Eş'ari-Maturidi geleneğindeki önemli ancak neredeyse gizli kalmış bir çoğulcu-luğun ürünüdür. Bu çoğulculuk Bediüzzaman'ın takip ettiği Kur'ani yol (dindarlık ahlaki) geleneğinde açıkça görülmektedir.

    Kısmen akılcı Eş'ari doktrinine göre eşya zati olarak iyi ve-ya kötü değildir. İyilik ve kötülük ancak ilahi vahyin (emrin) ü-rünüdür. Ve Bediüzzaman'ın bu geleneği sahiplendiğini görüyo-ruz. Bu doktrini kabul eden Bediüzzaman'ın aynı zamanda fıt-rata vurgu yapması bir çelişki gibi görünmektedir. Ancak bir şeyin varlığı ile varolan o şeyin sınırları arasında bir ayırım ya-pılınca bu çelişki ortadan kalkmaktadır. Vahiy fıtratı tamamla-maktadır, tıpkı şeriatın vicdanı tamamlaması gibi. Her ne ka-dar vicdan ve fıtrat sezgisel olarak belli bir ahlakı teşvik etse-ler de böyle bir ahlakın "hudutları" (limitleri) tanımlanmamış o-lacaktır. Bu sınır koyma, tanımlama işlemini yapan vahiy ve şe-riattır. Bu sebeple doğru ve yanlışın varlığı vahiyden bağımsız olsa bile (ya da vahiyden önce gelse bile) doğru ve yanlışın ne olduğunun tespiti vahiyden bağımsız olamaz.

    İkinci nokta ise şudur: Yukarıda ana hatlarını ortaya koyma-ya çalıştığım haliyle Bediüzzaman'ın moral felsefesi demokra-siyle bağdaşmaktadır. Bediüzzaman siyasal sürecin meşrulaş-ma sürecine ve meşrutiyete (constitutionalism) inanmıştır. Devletin dini olarak nötr olması ve vicdan özgürlüğü anlamın-da laiklik ve demokrasinin İslam'a karşılıklarını teorik olarak ortaya koymuştur. Bu sonraki kısımda Bediüzzaman'ın demok-rasiyi bir ilke olarak kabul etmekle kalmayıp son İslam hilafe-tinin ülkesi Osmanlı İmparatorluğunun vatandaşı olan Kürt a-şiretlerine bunu ders verdiğine bakacağız.

    Münazarat:

    1911'de Geliştirilmiş Bir İslami Demokrasi Teorisi

    Günümüzde pek çok Müslüman'ın cevap aradığı bir soru şu-

    97

    KOPRO-YAZ/2006

    YanıtlaSil
  163. 220

    GIYBETİN KÖTÜLÜĞÜ

    Selman gidince onlardan biri yanındakine şöyle dedi:

    Bu adam bir kuyunun yanına gitse onu bile kurutur.

    Selman, Resulullah (sav)'in yanına varıp isteklerini söyleyince Resu-lullah (sav) şöyle buyurdu:

    Git onlara de ki: Siz katığınızı yemişsiniz ya!

    Selman gidip onlara bunu söyleyince beraberce Resulullah (sav)'e gidip şöyle dediler:

    Biz katık olarak hiçbir şey yemedik.

    Bunu duyan Resulullah (sav) onlara dedi ki:

    Ama ben ağzınızda et artıklarını görüyorum.

    Onlar:

    Hayır, bizim yanımızda katık olarak bir şey yok ve biz bu gün et yemedik dediler.

    Resulullah (sav):

    'Siz kardeşinizin grybetini yaptınız' dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti: Ölü eti yemek hoşunuza gider mi? Onların; 'hayır' demeleri üzerine şöyle buyurdu:

    Ölü eti yemekten hoşlanmıyorsanız, Müslüman kardeşinizin gıy-betini yapmayın. Çünkü bir Müslüman'ın gıybetini yapan onun etini ye-miş olur.

    İşte yukarıdaki ayet bu olay üzerine indi.'

    Rivayet edildiğine göre bir adam Hasan Basri'ye gelip şöyle dedi:

    Filan kimse senin gıybetini yaptı. Bunu duyan Hasan Basri hemen ona bir tabak yaş hurma gönderip şu mesajı yolladı:

    Duyduğuma göre, iyiliklerini bana bağışlamışsın. Ben de bunun kar-şılığını vermek istedim. Her ne kadar iyiliğinin karşılığını tam olarak vere-mediysem de beni bağışlayacağını umarım.

    Anlatıldığına göre, İbrahim b. Edhem bir grup insana ziyafet vermiş-ti. Misafirler yemeğe oturduklarında birinin gıybetini yapmaya başladılar.

    Bunun üzerine İbrahim b. Edhem şunları söyledi:

    yemeğe ekmek yerine et yiyerek başladınız. - Sizden öncekiler yemekte önce ekmek sonra et yerlerdi. Siz ise

    Ebu Ümame el- Bahili (ra)'ın şöyle dediği anlatılır:

    lhyaü ulûmid-Din, 3/228

    YanıtlaSil
  164. TENBIHÜL GAFİLİN

    271

    "Kıyamet günü amel defterini alan bir kişi onun içinde dünyada iken yapmadığı bir kısım iyilikler görür

    Bunun üzerine Allah'a sorar

    - Ya Rabbi, bu iyilikler nereden gelmiş olabilir. Ben bunları yapma mıştım ki,

    Allah Teală şöyle buyurur:

    - Dünyada iken senin haberin olmadan başkaları senin grybetini yapti. Iste bunlar onun karşılığıdır."

    Ibrahim b. Edhem şöyle dedi:

    - Ey yalancıl Dünyada dostlarına karşı cimrilik yaptın ama ahirette düşmanlarına karşı çok cömertsin. Dolayısıyla ne yaptığın cimrilik sebe biyle özrün kabul edilir, ne de comertliğin övgüye layıktır

    Hikmet ehlinden biri şöyle der:

    Gıybet kurranın meyvesi, fasıkların sofrası, kadınların eğlencesi, in sanların köpeklerinin katığı ve takva ehlinin çöplüğüdür.

    yor:

    Enes b. Malik (ra) Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet edi

    Dört şey vardır ki, bunlar orucu ve abdesti bozdukları gibi bürün amellerin sevabını yok ederler:

    1. Gıybet.

    2. Yalan.

    3. Koğuculuk (Söz gezdirme)

    4. Bir kadının bakılması helal olmayan yerlerine bakmak.

    Bu davranışlar suyun, ağacın kökünü beslediği gibi kötülüklerin kö künü beslerler. İçki içmek ise bütün günahların üstündedir.""

    Kabu'l-Ahbar şöyle diyor:

    Peygamberlere gönderilen kitaplarda okumuştum:

    Gıybet edip daha sonra bundan tövbe eden kişi cennete girenlerin sonuncusudur. Gıybete devam edip tövbe etmeden ölen ise cehenneme ilk girecek olan kimsedir.

    Anlatıldığına göre bir gün İsa (as) ashabına şöyle dedi:

    - Bana söyler misiniz? Birini uyurken görseniz ve esen rüzgâr onun avret yerlerini açmış olsa üzerini örter miydiniz?

    Lisanü'l-Mizan, 347

    YanıtlaSil
  165. سور القره (۲۱۷)

    ) سؤال ؟ ] منافقارك لو تجارت رنده رأس المالكرى ده ضايع ولديفى والده، بالار و الريان او لما مسندن بحث الديلمى نه به اشار تدر ؟

    ( الجواب ) عقالي بر تجارك، كارى او لما كان السن ورثه كر ثم من لازم اولدیفنه و ماری اولا سیاه برابر رأس المالك ده مسالم او لمرسى احتمالى اولان تحار تاره كرشهر من الزم واولى اولد يغه اشار تدر

    سوال ؟ ) ج فعلى حقيقتاً منا فقارك فعلى اولد يفى حالده، تو حمله ده تجارته استاد ید با من اولديغی نه به اشار تدر؟

    [ الجواب ) اونارك نه بو تحار نارنده، نه اجزاینده نه احوالنده و نه وسائطنده، نه جزوی و نرده کراتی به فائده بولو غم دیفه اشار تد.. اوت، بعض تجار تارده مطلوب کار او لما رده هوانند. دیا وسائطنده از چومه به فائده اولا به اید. فقط بو تجارت ایسه شر محضدر فائده کردن تماما محروم به ضرر در.

    ( وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ ) يعنى رأس الماللريني ضايع بحطه خسرانه معروض قالد قاری کی، پولارینی ده غیب انتشار در بو جمله ده سوره نك باشنده کی (هُدًى لِلْمُتَّقِينَ) جمله سنه کیزیلی به رمز وار در کوه قرآن كريم هدايتي ويرم من دیگلور. هدايتي ويرمه ده، بونکر قبول اینجه مار در.

    مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَانِ

    برق لَا يُبْصِرُونَ ، صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ ، أَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَونَ يجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي أَذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ ، تَكَادُ الرق

    يخطَفُ أَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ)

    بو اوزونه آیتاله هم ما قبهای آراسنده، هم جمله لری آراسنده، هم جمله ارینان کیفیت اینده بولنامه جهت ارتباط و انتظام ایس: قرآن کریم، اولا منا فقارك ماللريني، ثانياً جذابيتاترين مراحنا فيد ایتدیگی کی۔ معامله الميناك کو تو لگنی عقاله قبول ایتدیر د کونه وکره، خیالی و همی، مرده کوستر وب او ناره ده قبول ايتدير يا منى بو تمثيل ايله تأمين انتمشدر.

    YanıtlaSil
  166. احوال

    Ahval: Haller

    جهت ارتباط

    Cihet-i irtibat ve intizâm:

    وانتظام

    Bağlantı ve diziliş yönü

    جزوى

    Cizi: Hususi, pek az

    آخر

    Ecza: Parçalar

    الزم

    Elzem: En lüzumlu

    أولى

    Evla: Daha iyi, öncelikli

    خسران

    Hüsran: Zarar

    كيفيت

    Keyfiyet: Bir şeyin nasıl olduğu

    كلى

    Külli: Umumi

    معروض

    Ma'ruz: Bir şeyin te'sîrinde kalan

    ما قبل

    Makabl: Ondeki, geçmiş

    مطلوب

    Matlub: İstek, istenilen

    معامله

    Muamele: Davranış

    منافق

    Münafik: İki yüzlü, görü-nüşte müslüman hakikatte kâfir olan

    رمز

    Remiz: İnce işaret

    رخ

    Ribh: Kar, faide

    ثانياً

    Saniyen: İkinci olarak

    صراحتاً

    Sarahaten: Açıkça

    شَرِّ مَحَضْ

    Şerr-i mahz: Tamamen şer

    تأمين

    Te'min: Emin kılma, sağ-lama

    تَمْثِيلٌ

    Temsil: Misal getirme

    وهم

    Vehim: Kuruntu

    وَسَائِطٌ

    Vesait: Vasıtalar

    YanıtlaSil
  167. 103

    She- Bak, 17-20

    Sual: Münafıkların bu ticaretlerinde resul malları da zayı' olduğu halde, yalnız karlarımın olmamasından bahsedilmesi neye işarettir

    Elcevab: Akıllı bir tüccarın, kârı olmayan bir alisverme girişmemesi lazım olduğuna ve karı olmamasıyla beraber re'sülmalın da zavi' olması ihtimalı olan ticaretlere girişmemesi elzem ve evli olduğuna işarettir

    Sual: Ribh fuli, hakikaten münafıkların fuli olduğu halde, bu cümlede ticarete isnad edilmiş olduğu neye işarettir?

    Elcevab: Onların ne bu ticaretlerinde, ne eczasında, ne ahyalinde ve ne vesaitinde, ne cüzi ve ne de külli bir fäide bulunmadığına işarettir. Evet, bazı ticaretlerde matlûb kâr olmasa da, ahválinde veya vesâitinde az çok bir fâide olabilir. Fakat bu ticaret ise şerr-i mahzdır. Fåidelerden tamamen mahrum bir zarardır.

    وما كانوا منتدية Yani "Re'sülmallarını zayi etmekle

    hüsrana ma'růz kaldıkları gibı, yollarını da kaybetmişlerdir." Bu cümlede sûrenın başındaki هُدًى المُتَّقِينَ cümlesine gizli bir remız vardır ki, Kur'ân-ı Kerim hidâyeti vermemiş değildir. Hidâyeti vermiş de, bunlar kabul etmemişlerdır

    الستة عشر ليه المتوقد ناراً قلقاً أسانت ما سوله ذهب الله بِنُورِهِة وتركمة في المات الجرون المالكة عمر لهم لا يُرْجِعُونَ أو كتيب من السماء بيع الملمات ورعد و برق التعاون الساقعة في الرابعة من الصواعق حذر الموت والله محيط بِالْكَافِرِينَ . بكاء البرى الله أسارية علما الماء لَهُمْ مَنوا فِيه واذا الله عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَاءَ اللهُ لَذَهَبَ

    يستيعة و انصارِهِمْ إِنَّ اللهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

    Bu uzun âyetle hem makabli arasında, hem cümlelen arasında, hem cümlelerinin keyfiyetlerinde bulunan cihet-i irtibat ve intizam ise: Kur'ân-ı Kerim, evveli münafıkların hållerini, sâniyen cinayetlerini saråhaten kayd ettiği gibi; muamelelerinin kötülüğünü akla kabul ettirdikten sonra, hayåle, vehme, hisse de gösterip onlara da kabul ettirilmesini bu temsil ile te'min etmiştir.

    YanıtlaSil
  168. 264

    İSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    Beni, rahmetinle, Salih kulların içine kat!" diye düa edilir. (47) Peygamberimiz, evine girdiği zaman, ise, dişini Misvåklemekle başlardı, (48)

    Peygamberimiz, yanında Misvåk bulundurmadıkça, uyumaz, uyandığı zaman da, ağzını Misvâkla oğuştururdu. (49)

    Hz. Aise der ki «Peygamber Aleyhisselâm, hiç bir gece veya gün. düz uyumazdı ki, uyanınca, abdestten önce Misvåk tutunmamis ol. sun!» (50)

    «Peygamber Aleyhisselâm, Misvåk tutunacağı zaman, Misvåkı, bana verirdi.

    Yıkar, önce kendim yumuşatır, yıkadıktan sonra Kendisine geri verirdim.» (51)

    Bir gece, Teyzesi Hz. Meymûne'nin evinde yatan Abdullah b. Ab bas'ın bildirdiğine göre: Peygamber Aleyhisselâm, uykusundan uya-nınca, taharetlenmeğe gitti.

    Misvåkini alıp Misvåklendi. (52) Dışarı çıkıp semâya baktı. (53)

    «Hiç şüphe yok ki, göklerle yerin yaratılışında ve gece ile gün-düzün birbirini takip edişinde akıl sahipleri için ibretler vardır... (Al-i İmran: 190)» mealli Ayetlerden başlayıp sûrenin sonuna kadar okudu. (54)

    Sonra, abdest aldı, namazgâhına gitti. (55) İki rekât namaz kıl-dı. (56)

    Bu iki rekâtta Kıyamı, Rükü ve Sücûdu uzattı (57)

    Sonra, döşeğine döndü. Allâhın dilediği kadar uyudu.

    Sonra, uyandı. Önceki yaptıklarını aynen yaptı.

    Sonra, döşeğine döndü, uyudu.

    Sonra, uyandı. Önceki yaptıklarını yine aynen yaptı.

    Sonra, döşeğine dönüp uyudu.

    (47) Bedrüddinülayni Umdetülkarî c. 6, s. 181

    (48) Müslim Sahih c. 1, s. 220, Nesal Sünen c. 1, s. 13, İbn-i Mâce c. 1, s. 106 Sünen

    (49) Ahmed b. Hanbel - Müsned c. 5, s. 382, Buhari - Sahih c. 1, s. 214, c. 2, 5. 45 Müslim - Sahih c. 1, s. 220-221, Ebû Davud - Sünen c. 1, s. 15, Nesal - Sünen c. 1, s. 8, İbn-i Mâce Sünen c. 1, s 105

    (50) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 483, Ahmed b. Hanbel - Müsned c. 6, s. 121, 160, Ebû Davud Sünen c. 1,s. 15

    (51) Ebû Davud Sünen c. 1, s. 14

    (52) Ebû Davud Sünen c. 1, s. 15

    (53) Müslim Sahih c. 1, s. 221

    (54) Müslim Sahih c. 1, s. 530, Ebû Davud - Sünen c. 1, s. 15

    ( 55) Ebû Davud Sünen c. 1, s. 15

    (56) Müslim Sahih c. 1, s. 530, Ebû Davud Sünen c. 1, s. 15

    (57) Müslim Sahih c. 1, s. 530

    YanıtlaSil
  169. PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET

    Uyanınca, önceki yaptıklarını, yine aynen yaptı. (58)

    Bunların hepsinde de, Misvåk tutundu. (59)

    265

    Abdest aldı. (60) İkişer rekât namaz kıldı. (61) Ve O Ayetleri okudu. (62)

    Sonra, üç rekâtla Vitr yaptı. (63)

    Peygamberimiz, cuma hakkındaki bir Hadisinde de «Ey Müslü-manlar cemaatı! (64) Şüphesiz, bu gün, Allah'ın (65), Müslümanlar İçin (66), bayram kıldığı bir gündür!

    Gusl ediniz. Kimin yanında güzel koku varsa, ondan sürünmesi, kendisine zarar vermez. (67) Kadınlara mahsus koku da olsa, (68) Ondan sürünsün. (69)

    Misvåk te, tutununuz!» buyurmuştur. (70)

    Buruna su çekmek, ağızda suyu çalkalamak, abdestte Sünnet, gusülde Farzdır. (71)

    Sünnet olmak, erkekler için Sünnettir. (72)

    Sünnet olmak, Müslümanı, kâfirden ayırd ettiği için, Dinin şıà-rından olmakla birlikte Farz değil, Sünnettir. (73)

    Sünnetin vaktine gelince, bunun, Vâcib ve Müstahab olmak üz-re iki vakti vardır.

    Sünnetin Vacib vakti, büluğ çağıdır. Onu geçirmemek gerekir.

    Sünnetin Müstahab vakti, büluğdan öncedir.

    Doğumun yedinci veya kırkıncı günü Sünnet ettirmek, Muste-habdır.

    Müstahab vakti, özürsüz geciktirilmez. (74)

    Hz. Hüseyin, doğumunun yedinci günü Sünnet ettirilmiştir. (75)

    Sünen c. 1, s. 15-16 (58) Ebû Davud

    (59) Müslim Sahih c. 1, s. 530, Ebû Davud Sünen c. 1, s. 16

    (60) Müslim Sahih c. 1, s. 530

    (61) Ebû Davud Sünen c. 1, s. 16

    (62) Müslim Sahih c. 1, s. 530

    (63) Müslim Sahih c. 1, s. 530, Ebû Davud Sünen c. 1, s. 16

    (64) Malik Muvatta' c. 1, s. 65

    (65) Malik Muvatta' c. 1, s. 65, İbn-i Mâce Sünen c. 1, s. 349

    (66) İbn-i Mâce Sünen c. 1, s. 349

    (67) Malik Muvatta' c. 1, s. 66

    (68) Müslim Sahih c. 2, s. 581

    (69) İbn-i Mice Sünen c. 1, s. 349

    (70) Malik Muvatta' c. 1, s. 66, İbn-i Mâce Sünen c. 1, s. 349

    (71) Tahavi Muhtasar s. 18, Mülteka s. 3-4

    (72) Ahmed b. Hanbel Müsned e 5, s. 75

    (73) Bedrüddinülayni Umdetülkari c. 22, s. 45, İbn-i Hacer Fethulbari c. 10, s. 288

    (74) İbn-i Hacer Fethulbari c. 10, s. 289

    (75) Aliyyülmüttaki Müntehabu Kenzülummal c. 5, s. 108

    YanıtlaSil
  170. 244

    MECELLE-İ AHKAM-I ADLİYYE

    levip mürtchin dahi kabul ettim veyahut razı oldum demek gibi rizaya delalet eder bir söz söylemekdir. Ve rehin lafzının söylen-mesi şart değildir.

    Mesela, biri su kadar kuruşa bir şey istira ile bayi bir mal ve-rip de parayı verinceye kadar alıkoy dese o malı rehn etmiş olur.

    FASL-I SANI

    İn'ikad-ı rehnin şartları beyanındadır.

    MADDE 708 Rahin ve mürtehinin âkil olması şartdır. Amma ba liğ olması şart değildir. Hatta sabi-i mümeyyizin rehin ve irtihanı caizdir.

    MADDE 709 - Merhûnun satılmaya salih bir şey olması şartdır. Binaenaleyh vakt-i akidde mevcud ve mal-ı mutekavvim ve mak-dûr-ut-teslim olması lâzımdır.

    MADDE 710 Merhûnun mukabili mal-ı mazmûn olmak şartdır. Binaenaleyh mal-ı mağsub için rehin almak caizdir. Emanet olan mal için rehin almak sahih olmaz.

    FASL-I SALİS

    Merhûnun zevâid-i muttasılası ve akd-i rehinden sonra vaki' olan tebdil ve ziyade hakkındadır.

    MADDE 711 Bey'de bila zikr dahil olan müştemilât rehinde dahi dahil olduğu gibi bir arsa rehn edildikde üzerindeki bilcümle eş-cariyle meyvesi ve mağrusat ve mezrûat-ı sairesi sarahaten zikr olunmasa bile dahil olur.

    MADDE 712 Rehnin rehn-i âhara tebdili caizdir.

    Meselâ, bir kimse şu kadar kuruş deyni mukabilinde bir saat rehn ettikden sonra bir kılıç götürüp de saatın yerine bunu al dese ve mürtehin dahi saatı red ile kılıcı alsa ol meblâğ mukabilinde kılıç merhûn olur.

    MADDE 713 - Ba'd-el-akd rahinin merhûnu tezyidi caizdir. Ya'ni, bir şeyi rehin ettikden sonra henüz akid bakî iken ana

    bir malı dahi rehin olarak ilave etmesi sahih olur ve bu ziyade asıl akde mültehik olur, ya'ni asıl akid güya bu iki mal üzerine varid olmuş olur. Ve bu iki malın mecmûu hîn-i ziyadede kaim olan deyne merhûn olur.

    YanıtlaSil
  171. KITAB UL-REHN

    245

    MADDE 714 Bir deyn mukabilinde bir mal rehn edildikde yine ol rehine mukabil olmak üzre deynin tezyidi sahih olur.

    Meselâ, bir kimse bin kuruş deyni mukabilinde ikibin kuruşluk bir saat rehin ettikden sonra yine ol rehine mukabil olmak üzre dâinden beşyüz kuruş daha alsa ol saat bin beşyüz kuruşa rehn ol-

    muş olur.

    MADDE 715 Merhûndan mütevellid ziyade asıl merhun ile bera-ber merhun olur.

    BAB-I SANİ

    Rähin ve mürtehine müteallik bazı mesâil beyanındadır.

    MADDE 716 Mürtehin hod-behod akd-i rehni fesh edebilir.

    Mürtchinin rızası olmadıkça râhin akd-i rehni fesh MADDE 717 edemez.

    MADDE 718 Râhin ve mürtehin bil'ittifak akd-i rehni fesh ede-bilirler. Fakat ba'd-el-fesh mürtehinin ol rehin mukabilindeki ala-cağım râhinden istiyfa edinceye değin rehni habs ve imsake sela-hiyyeti vardır.

    HADDE 719 Mekfül-ün-anhın kefile rehin vermesi câizdir.

    MADDE 720 Bir medyûnun iki dâini gerek birbiriyle şerik ol-sun ve gerek olmasın kendisinden bir rehn alsalar câiz olur ve bu rehin iki deynin тестûu mukabilinde merhun olur.

    MADDE 721 Biri iki kimsede olan alacağı için bir rehin alsa câiz olur. Bu dahi iki alacağın тестûипа merhun olur.

    BAB-I SALİS

    Merhuna müteallik mesâil beyanında olup iki fasla münkasimdir.

    FASL-I EVVEL

    Merhûnun meûnet ve masarifi beyanındadır.

    MADDE 722 Rehni mürtehin bizzat hifz eder yahut vyâli ya şe-riki veyahut hizmetçisi gibi emini olan kimseye hifz ettirir.

    MADDE 723 Yer kirası ve bekçi ücreti gibi rehnin muhafazası için olan masraf mürtehine aiddir.

    YanıtlaSil
  172. 732

    HADIS-I ŞERİFLER

    V

    یا ابْنَ آدَمَ - إِنَّكَ إِنْ تَبْذُلِ الْفَضْلَ خَيْرٌ لَكَ ، وَإِنْ تُمْسِكُهُ شَرَّ لَكَ ، وَلَا تُلَامُ عَلَى كَفَافٍ ، وَابْدًا بِمَنْ تَقُولُ وَالْيَدُ المُلْيَا خَيْرٌ مِنَ اليَدِ السُّفْلَى . ( رواه مسلم )

    7) «Ey âdemoğlu, fazla -ınalı dağıtırsan, senin için hayırdır; onu tutmak ise, sana şer.. Yeteri kadarını alman, sana bir kınama olmaz.. Önce-dağıtmaya- beslediğin kimselerden başla.. Üstteki el, alttaki elden hayırlıdır..>>>

    dır. Yani: Dikkatli ol; muhtaç olma.. Zira, sadaka veren, alandan hayırlı-

    Ravi: MÜSLİM.. Menkıbesi, 5. Hadis-i Şerifte..

    الدرس الثالث والأربعون في ذم الشح والمن بالعطية والرجوع في الهبة قال الله تعالى : يا أيها الذين آمنوا لا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُم بِالمَنْ وَالأذى .

    ۱

    KIRKÜÇÜNCÜ DERS

    CİMRİLİĞİN, İYİLİĞİ BAŞA KAKMANIN VE HEDİYEDEN DÖNMENİN KÖTÜLÜĞÜ

    1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

    - «Ey müminler, sadakalarımızı minnet ve eziyetle iptal etme yiniz.>>>

    **

    Yani: Yaptığınız iyiliği başa kakmayın ki, alacağınız sevab batıl ol-masın..

    BAKARA suresinin 264. âyetinden..

    وروى الشيخان عن أبى هريرة رضى الله عنه أن النبي صلى الله عليه وسلم قال : ما مِنْ يَوْمَ يُصْبِحُ العِبَادُ فيهِ إِلَّا وَمَلَكَانِ يَنزِلَانِ فَيَقُولُ أَحَدُها : اللَّهُمَّ أَعْطِ مُنْفِقاً خلفًا ، وَيَقُولُ الْآخَرُ : اللَّهُمَّ أَعْطِ مُمسكاً تَلَفَا .

    ۲

    YanıtlaSil
  173. VE VAAZ ÖRNEKLERİ

    733

    2) EBU HUREYRE'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet

    ediyor:

    Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

    «Kulların sabahladığı her gün, iki melek iner; birl şu duayı

    yapar:

    Allalım, sadaka verenin yerini doldur..

    Öbürü de şu bedduayı yapar:

    Allahım, cimriye telef ver..>

    **

    Bedduayı değil, duayı almaya bakmalıdır..

    **

    Ravilerin menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..

    إِنَّ اللهَ تَعَالَى يَرْضَى لَكُم ثلاثا ، وَيَكْرَهُ لَكُمْ ثَلَانَا : فَيَرْضَى لَكُمْ أَنْ تَعْبُدُوهُ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا ، وَأَنْ تَعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُوا ، وَيَكْرَهُ لَكُم : قيلَ وَقَالَ ، وَكَثْرَةَ السُّؤالِ ، وَإِضَاعَةَ المال .

    ۳

    ( رواه مسلم )

    3) «Allah-ü Taâlâ sizin için üç şeyi ister; üç şeyi de istemez.. Sizin için istediği şeyler: Ona ibadet etmeniz, hiçbir şeyi ona ortak koşmamanız ve toplu halde onun bağına yapışmanız ve ayrılma-manızdır..

    Sizin için istemediği şeyler: Dedikodu, çok sual sorınak ve mal zay etmektir..>>

    Allahın bizim için istemediği şeyleri bir yana atıp istediği şeyleri yapmak cihetine gitmek icab eder..

    İman sahiblerine bu düşer..

    **

    Ravi: MÜSLİM.. Menkıbesi, 5. Hadis-i Şerifte..

    الدرس الرابع والأربعون في إيثار المرء على نفسه لمواساة البؤساء ا قال الله تعالى : وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ .

    YanıtlaSil
  174. F

    fedai-yi İslâm

    262

    felsefe-i insan(iye)

    fedai-yi Islam فدائي إسلام : Islam fedaisi, İslâm için canını vermeye hazır kimse

    fedailik فدائيلك : fedai olma hali, bir gaye uğru-na kendini fedaya hazır olma

    fedakar فداکار : gaye ve davası uğruna her türlü zahmete gögus geren ve kişisel menfaatlerini bir yana bırakan

    fedakar-ı İslam فداكار إسلام : Islam uğruna her fedakarlığı yapabilen

    fedakarane فداکارنه : fedakarca, fedakârlıkla fedakari فداکاری : fedakarlık

    fehim (fehem, fehmanlayı kavrayış

    fehm-i ayet فهم آيت : ayetin anlaşılması

    fehm-ikasır فهم قاصر : kusurlu anlayış, dar ve kusurlu anlayış

    fehm-i Uluhiyet فهم الوهيت : Allah'ın (c.c.) var-lığını anlamak

    fehm u idrak فهم و إدراك : anlama ve kavrama

    fehmetmek فهم ايتمك : anlamak ve kavramak

    fehm olunmak فهم اولو تم : anlaşılmak fehvamana, anlam, kavram

    fehvasınca فهراسنجه : uyarınca, manası gereği

    feilun: Arabe Osmanlı şiirinde bir ölçü kalıbı

    kurtuluş, mutluluk, selâmet

    felah bulmak فلاح بولمن : selamete kurtuluşa( ermek

    felahat فلاحت : fellāhlık, çiftçilik, ziraat, tarım

    felaket فلاکت : fet, bela, yıkım, büyük zarara yol açan olay veya durum

    feläket-i maneviye فلاکت معنربه : manevi fela ket, månevi büyük zarar ve yıkım

    feläket-i mâneviye-i beşeriye فلاکت معنویه بشریه : insanın manevi feläketi

    فلاکت ماضی felaket-i mazi : geçmişteki feläket, geçmişteki büyük zarar ve yıkım

    felaketli فلاکتلی : felaket getirici, yıkımlara yol açan

    felasife فلاسفه : felsefciler, filozoflar; dine da-yanmadan yalnız akıl ve düşünme yolu ile hakikati (asıl gerçeği) arayıp bulabilecekleri iddia eden ve bu yolla insan, hayat ve kâinatla ilgili görüşler ileri sürenler

    felasife-i abesiyyun فلاسفة عشيون : abesiyyun denilen felsefeciler; yani, insanın, hayatın ve kainatın var oluşunun gayesiz ve mânasız ol-

    ile mânasızlık felsefesini savunan felsefeciler (bak. felsefe)

    felasife-i Avrupaiye فلاسفه آوروپائيه : Avrupali felsefeciler

    feläsife-i tabiiye فلاسفة طبيعيه : tabiatçı felsefe ciler, her şeyin tabiatın eseri olduğunu iddia eden inkárcı felsefeciler

    felasifece فلاسفه جه : felsefecilere göre (bak. fel. sefe)

    fel 1: فلج.nüzul, inme, beyin ve sinir siste min-deki bozukluktan ileri gelen hareket edememe hâli 2.(mec.) işlemez ve işe yara maz duruma gelme

    felek 1 فلك.gök 2.yörünge 3.dünya, kainat 4.baht, talih

    feleki (ye( فلكيه : gökle ilgili

    felekiyat فلکیات : astronomi; kozmoğrafya; gök cisimlerini inceleyen ilim

    felekiyyun فلكيون : gök cisimlerini inceleyen ilim adamları, astronomlar, kozmoğrafyacı lar

    felekzede فلکزده : feleğin darbesini yemiş, bahtsız, talihsiz

    feletat (hey'atte felatat olgun insanı taklide özenenin söz ve hareketlerindeki tu-tarsızlık ve beceriksizlikleri

    felillahilhamd فى الله الحمد : "Allah'a şükürler ol-sun" månasında söylenen söz

    fels فلس : bakır para, pul

    felsefe 1: فلسفه.)dine dayanmadan) akıl ve du-şünme yolu ile hakikati (asıl gerçeği) arama ilgili problemlere çözüm bulma ve görüş or-ve bu yolla hayat, insan, varlık ve kâinatla nan görüş taya koyma 2.bu çözümler sonucu ortaya ko

    felsefe-i Avrupa فلسفه آوروپا : Avrupa felsefesi, Avrupa kıtasında ortaya çıkan felsefe

    sanın ortaya koyduğu felsefe; insanın dini bir felsefe-i beşeriye فلسفة بشربه : beseri felsefe, in-görüş kenara bırakıp akla dayanarak ileri sürdüğu

    felsefe-i beyan (beyaniye( فلسفة بيانيه : tesbih larını kullanarak bir fikri, bir maksadı, bir mecaz, istiáre, kinaye gibi söz söyleme san'at-sunda ortaya konan görüş mânâyı en iyi nasıl ifade edilebileceği konu-

    beşeriye) felsefe-i insan(iye( فلسفة إنسانية : )bak. felsefe-1

    YanıtlaSil
  175. felsefe-i maddiye

    263

    fenn-i adab

    felsefe-i maddiye فلفة ماديه : maddeci felsefe, maddeden başka varlık kabul etmeyen ve her şeyi maddenin eseri sayan inkârcı felsefe

    dünya hayatını esas alan medeniyet anlayışı felsefe-l medeniye ة مدنية:meden felsefe, ve görüşü

    felsefe-i sakime قلة سقمه : bozuk ve hasta-laklı felsefe

    felsefe-i sakime-i Avrupaiye فلسفة سقيمه أوروپائيه bozuk ve hastalıklı Avrupa felsefesi

    felsefe-i sakime-i mudille فلسفة سقيمة مضله : dog ru yoldan saptırıcı bozuk ve hastalıklı felsefe

    felsefe-i Şeriat فلسفه شریعت : Şeriat konusunda ortaya konan felsefe ve görüş: yani, emir, yasak ve hükümlerin gayeleri, faydaları, doğruluk ve üstünlüklerini gösteren ve açık-layan düşünce dindeki

    felsefe-i tabiiye فلسفه طبيعيه : tabiati felsefe, her şeyi tabiatın eseri sayan inkârcı felsefe

    felsefe-i tabiiye ve maddiye فلسفه طبیعیه و مادیه : tabiatçı ve maddeci felsefe, her şeyi tabiat ve maddenin eseri sayan inkacı felsefe

    felsefe-l Yunaniye فلسفة يونانيه : eski Yunan (Grek) felsefesi

    felsefeci فلسفه جی : felsefe ile uğraşan. (bak. felsefe)

    felsefi (ye( فلسفيه : felsefe ile ilgili. (bak. felse-fe)

    felsefiyat فلسفیات : felsefeye ait görüşler, felse-fe yolu ile ortaya konmuş düşünceler, felsefi düşünceler

    felün فعلن : şiirde kullanılan bir ölçü kalıbı (aruz şiirinde)

    fem: ağız

    fem-i mübarek في مبارك : mübarek ağız

    fen 1: فن.tabiat olaylarını gözlem, deney ve ölçme yoluyla inceleyen fizik, kimya ve biyo-loji ilimleriyle matematik ilimlerinin ortak adı 2.teknik: iş ve güç (enerji) makineleri ve åletlerinin yapımına yarayan uygulamalı bilgiler 3.ilim 4.sağlam ve isbatlanabilir bilgi 5.metot, usûl, yol ve yöntem 6.hüner, maha-ret, beceri, sanat, el sanatları (zanaat)

    fena 1: فناء.fanilik, ölümlülük, geçicilik, yok oluş 2.kötü 3.(tas.) Allah'ın (c.c.) zikrine ve halinde iken insanın kendi varlığını ve Al-sevgisine dalıp gitme ve kendinden geçme lah'tan (c.c.) başka her şeyi unutması, her şeyi varlık alanından silmesi

    fenäi dunya فاء دنيا: dünyanın geçiciliği

    fenä-i mutlak tam manasiyle yok oluş, tamamen yok olma

    ğe bağlı isteklerin son bulması, günaha götü fena-i nefis (nes: nefis denilen benli-ren duygu ve isteklerin yok olması

    fena-yi dünya فنای دنیا : bak feni dünya(

    fen-yetem قناى أتم : )tas tam fenåya er-mek, Allah'ın (c.c.) zikrine ve sevgisine dalıp gitme ve kendinden geçme halinde, insanın kendi varligini ve Allah'tan (cc.) başka her şeyi tamamen unutması ve varlık alanından silmesi

    fenâ-yı mutlak فنای مطلق : )bak fena-i mutlak(

    fen-ender فيا اندر : fänilik içinde, ölüm ve yok oluş içinde

    fena filihvan فسافلإخوان : bir müslümanın, kendi bencil duygularını unutup din kardeşlerinin ve hizmet arkadaşlarının iyi ve üstün vasıf-larını ve güzel duygularını benimseyecek bi-çimde yaşama ve davranma prensibi

    fena fillah فنا في الله : )tas.) Allah'ın (c.c.) mânevi huzurunda kulun kendi varlığını tamamen unutması ve Allah'dan (c.c.) başka hiç bir şeyi düşünmez hale gelmesi; kulun kendi varlığı-nı ve Allah'dan (c.c.) başka her şeyi varlık ala-nından silmiş gibi görünmesi

    fenalaşmak 1: لاشماق فنا.kötülemek, kötü hale gelmek 2.hastalığı ağırlaşmak; birden. rahat-sızlanmak, bayılacak gibi olmak

    fenalik فالق : kötülük

    fence فنجه : fen ilimlerine göre. (bak. fen(

    fenci نجی : fenilimleri ile uğraşan (bak. fen(

    fener 1: فنار.rüzgâr ve yağmur gibi dış etken-lerden korunmuş aydınlatma aracı 2.gemilere yol göstermek üzere belli aralıklarla ışık ya-yan ışık kulesi

    Fenike فیکه : Suriye ile Lübnan'ın kıyı kesi-mindeki bölge

    Fenikeliler فیکه لیٹر : Milattan önceki devirde Suriye ile Lübnan'ın kıyı bölgesinde yaşamış denizcilik ve ticarette ilerlemiş halk. Fenike-lilerin kendilerine mahsus yazıları ve alfabe-leri vardı. Bugün kullanılan alfabelerin çoğu bu alfabeden gelmiştir

    fenli قبلی : fen ilimlerini bilen (bak. fen(

    fenn فن : )bak. Fen(

    fenn-i adab 1 فن آداب.metot bilgisi, usûl ilmi

    YanıtlaSil
  176. "Artık, qücünüzü beni bulmak için harcamaktan, uzun yollar katetmekten vaz-

    Peygamberimizin (asm) Hayatı

    Zeyd'in anne babasına mesajı şu idi:

    TARİHTE BUGÜN

    2024 BEDIUZZAMAN TARVAM

    BİR AYET

    Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında onlara Cenneti vermek suretiyle satın almıştır...

    Tevbe Suresi: 111

    - 1944-Son Osmanlı Halifesi Abdülmecid, Paris'te vefat etti.

    1960 - Çanakkale Anıtı törenle açıldı.

    1969 - Mescid-i Aksa Yahudî fanatiklerce kundaklandı.

    21

    ÇARŞAMBA WEDNESDAY

    AĞUSTOS

    AUGUST

    Bazân bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlı olur.

    HÌCRI: 17 SAFER 1446 - RUMI: 8 AĞUSTOS 1440

    Asa-yı Musa

    Güneş

    Öğle

    İkindi Akşam

    16.58

    20.02

    21.29

    ESKİŞEHİR

    BİR HADİS

    Allah'tan kusurlarınızı örtmesini ve sizi korkularınızdan emin kılmasını isteyin.

    Beyhaki

    HIZIR: 108-GÜN: 234 KALAN: 132 - GÜN. KIS.: 2 DK

    İmsak

    Güneş

    Öğle

    İkindi

    Akşam

    Yatsı

    İmsak

    04.39

    06.13

    13.12

    Yatsı

    ISTANBUL

    04.37

    06.09

    13.06

    16.51

    19.53

    19.24 20.51

    21.19

    04.01 05 36 12 35 16.21

    YanıtlaSil
  177. 2025 BEDIUZZAMAN TAKVIMI

    TARİHTE BUGÜN

    1480 - Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, İtalya'nın Otranto limanını zapt etti.

    1945 - II. Dünya

    Savaşında Japonya kayıtsız şartsız teslim oldu.

    1999 - Hanım Nur Talebelerinden Sıddıka Kartal vefat etti.

    AĞUSTOS

    11 PAZARTESİ

    17 1447

    SAFER

    RUMÎ: 29 TEMMUZ 1441 HIZIR: 98

    BİR AYET

    Ey Rabbimiz! Bize güç yetiremeyeceğimiz şeyi yükleme!

    Bakara: 286

    BİR HADİS

    Biriniz mülkünü satmak istediğinde önce komşusuna teklif etsin.

    Ebu Ya'lâ

    Bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenab-ı Hakkın ebedî ve sermedî olan Dârüsselâm menziline dâvetlisi olan mahlûkatın içtimaları için bir han ve bir bekleme

    salonudur. Mesnevî-i Nuriye

    YanıtlaSil
  178. IMAMI RABBANI

    HAZRETLERI

    SOZLER

    GAFİLİN SON HALİ

    -Bir keresinde hasta bir şahsın ziyaretine gitmiştim. Ölüme yaklaşmıştı. Hâline teveccüh ettiğimde gördüm ki, kalbi şiddetli karanlıklar içinde.

    Her ne kadar bu karanlığın kalk-ması için teveccüh ettiysem de hiç kalkmadı.

    Çokça teveccühten sonra mâlům oldu ki;

    Bu karanlıklar, küfür ehlinden kendisine sirâyet eden menfi hâllerden kaynaklanmaktadır. Bu sıkıntıların menşei, küfür ehli ile dost geçinmiş olmasıdır.

    Bundan sonra anladım ki; bu karanlıkların def'i için teveccüh etmek, yerinde bir iş değil...

    Zira onun bu karanlıklardan temizlenmesi, cehennem azabına kalmıştır ki,

    Küfür ehliyle beraberliğin cezası budur.

    Bu arada, şu dahî mâlûm oldu ki; îmandan bir zerre, onu ebedî cehennem azabında kalmaktan kurtaracaktır. Bu da, o miktar îmânın bereketiyle olacaktır.

    Daha sonra hatırıma;

    <<-Acaba bunun cenâze namazını kılmak câiz mi, değil mi?» suâli geldi. Bu da teveccühten sonra belli oldu ki, onun namazını kılmak yerinde olur.

    O müslümanlar ki, îmânın varlığıyla beraber küfür ehlinin âdetlerini icrâ ederler ve onların günlerine hürmet ederler... Onların yine de namazını kılmak gerekir. Onları küffår arasına katmak doğru olmaz... İşin sonunda, onların ebedi azaptan kurtulmalarını ummak da yerinde olur.

    (Bkz Mektubât-ı İmam-ı Rabbâni, c. 1, 266. Mektup)

    29

    YanıtlaSil
  179. BÜYÜK BİR SAADET

    İslam'ın hakikatlerini beyan (ve tebliğ etme) sırasında karşılaşılabilecek eziyetlere de büyük bir saådet olarak bakmak gerekir.

    Peygamberler nice eziyetlerle karşılaşmışlar, nice büyük sıkıntılar çekmişlerdir.

    Hattâ peygamberlerin en fazilet-lisi Hazret-i Muhammed;

    <<> (Bkz. Tirmizi, Sıfatü'l-Kıyame, 34) buyurmuştur.

    (Mektűbåt, 193. Mektup)

    SOHBETE DENK TUTMA!

    Ne olursa olsun hiçbir şeyi sohbete denk tutma!

    Görmez misin;

    Sahâbe-i kiram, Rasûlullah

    Efendimiz ile sohbetle-ri sayesinde peygamberler dışındaki herkesten üstün oldular.

    (İmam-ı Rabbani, Mektůbât, 1, 428, no: 120)

    YanıtlaSil
  180. İRŞAD EDEBİ

    İmam-ı Rabbânî Hazretleri, irşad vazifesi verdiği talebelerinden birinin mektubuna yazdığı cevapta şu ibretli nasihatlerde bulunur:

    İrşadına çalıştığın talebelerden şikâyetçi olduğunu ve onlara kı-rıldığını yazıyorsun.

    Oysa;

    Senin onlardan değil, onlara karşı kendi tutum ve tavırlarından kırılman ve şikâyetçi olman gerekir.

    Zira onlara öyle davranıyorsun ki, sonunda bu rahatsızlıkların doğması kaçınılmaz oluyor.

    Oysa bir üstâdın, talebelerine karşı güzel davranış sergilemesi tavsiye edilmiştir. Sadece hikâye ve kıssa anlatmak sûretiyle onlarla ahbaplık yapması ve aralarına karışması iyi karşılanmamıştır... (Yani sözden ziyâde davranış güzelliği ile nümûne olabilmek mühimdir.)" (Mektůbåt, 209. Mektup)

    Edebe riayet etmeyen hiç kimse, Allah'a vuslat yolunda mesafe alamaz, yani Hak dostu olamaz.

    Din büyüklerinin yolu, baştan sona edeptir.

    YanıtlaSil
  181. UBUDİYET МАҚАМІ

    İnsanın yaratılış gayesi, kulluk vazifelerini yerine getirmektir.

    Kime yolun başında veya or-tasında aşk ve muhabbet bah-şedilirse, bundan maksat, Hak Teâlânın dışındakilerden alâka-yı kesmesini sağlamaktır. Yoksa aşk ve muhabbetin kendisi asıl maksat değildir. Bilâkis bunlar, kulluk makamını elde etmek için birer vasıtadır. Sâlik ancak, mâsivânın esåret ve kulluğundan tamamen kurtulduğu takdirde Allah Teâlâ'nın kulu olabilir.

    Velâyet mertebelerinin en üstünü de ubûdiyet (kulluk) mertebesidir.

    Velâyet mertebeleri içerisinde bundan daha üstün bir makam yoktur.

    (İmam-ı Rabbani, Mektůbåt, 1, 180, no: 30)

    Muhabbette hileye yer yoktur.

    Çünkü seven, artık sevgilisine tutkun bir kara sevdalı olup ona muhalefet edemez ve sevgilisinin muhaliflerine de asla meyledemez. Onlara hiçbir şekilde taviz veremez. (İmam-ı Rabbani, Mektûbåt, 1, 514, no: 165)

    -Bir savaş, iki ordunun ittifakıyla kazanılır.

    Biri leşker-i gazâ (serhat ordusu),

    Diğeriyse leşker-i duâ (duâ ordusu)dur.

    (Gerçek zaferlere nail olmak; sînesi îman dolu, takvâ sahibi ve ağzı duâlı bir nesil yetiştirmeye bağlıdır.)

    Ölmek felâket değildir.

    Asıl felâket, öldükten sonra başa gelecekleri bilmemektir.

    YanıtlaSil
  182. 24

    SIRR-1 INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE MA'IDET UL-KURAN

    remizlere tam mazhar ve o ona işaret asrin evveline cifirce bakıyorlar ve Kur'an ve iman hesabına bir hakikata işaret ediyor gelen şüpheleri izale edecek Kur'ani bir bürhanı müjde veriyorlar. Ve o işaretlere ve lar. Ve medar-1 teselli bir "Nur"dan haber veriyorlar. Ve o zamanın dalalet fitnesinden vazifeleri bihakkın görecek Risale-i Nur gibi bir tefsir Kur'ani olacak. Halbuki Risale-i Nur bu mezkůr noktada ileri olduğu, onu okuyanlarca şüphesiz olmasiyle delalet eder ki; o âyetler bilhassa Risale-i Nur'a bakıp ediyorlar. Mesela bunlardan biri Avet-in-Nur'dur ki, bunun manaca çok tabakaları ve çok vecihleri vardır. Ve o tabakalardan ve vecihlerden isari ve remzi bir vechi manac ve cifirce nurlu bir tefsiri olan Risale-in-Nur ve Risalet-ün-Nur'a dört-beş cümlesiyle on cihetten bakıyor. Ve o tabakalardan ve o vecihlerden bir tabaka ve bir perde dahi mu'cizane elektrikten haber veriyor."!

    5. İŞÂRÎ MANA VE İŞÂRÎ TEFSİR

    İşârî mânâ, bir Kelâmın doğrudan değil, işaret olarak ince anlamlar taşı masıdır. Mesela, katıldığı toplantıdan erken dönen birine, "Niçin erken dön-düğü" sorulduğunda "Hava soğuktu, fazla kalamadım" dese bununla hem maddi havanın soğukluğunu nazara verebilir, hem de toplantıdaki uygunsuz ortama dikkat çekebilir.

    Fıkıh âlimleri kıyas yoluyla bazı neticelere varırlar. İşari tefsir mensup-ları da istihrac ettikleri manalarla ibret alırlar. Mesela, "Ona (Kur'ana) an-cak tertemiz olanlar dokunabilir"2 ayeti için "Nasıl ki Kur'ana ancak te-miz beden dokunabilir. Onun gibi, Kur'an'ın manalarını da ancak müt-taki insanların temiz kalbleri zevk edebilir" sonucuna ulaşmak güzel bir işârî manadır. Keza, "İçinde köpek ve cünüp bulunan eve melekler gir-mez"3 hadisinden "kibir ve hasedle kirlenmiş kalbe de iman hakikatleri-nin feyzi girmez" sonucuna varmak isabetli bir yorumdur.

    Kur'ân-ı Kerim, anlaşılmak ve amel olunmak için geldiğini açıkça bildir-mektedir. "Biz, Kur'ân'ı anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?" Bu itibarla, nüzûle başlamasıyla birlikte anlaşılması için çalış-malara da başlanmış; bu yöndeki faaliyetler, ilk zamanlarda "te'vil", daha

    1 Bediüzzaman Sa'id Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybí, sh. 69-71.

    2 Kur'an, Vakıa, 79.

    3 Ebu Davud, Sunen, Taharet, 89.

    Kur'an, Kamer, 54/17, 22, 32, 40.

    YanıtlaSil
  183. IŞARI TEFSIR VE CİFİR ILMI

    25

    sonra genellikle "tefsir" adıyla anılmıştır. İlk müfessir ve semavi orijinine en uygun yorumlar getiren Hz. Peygamber'e ve vahiy atmosferini yaşamaya mazhar olan sahabeye dayanan rivayet ağırlıklı tefsire, sonraları çoğunlukla bu rivayetlere aykırı düşmeyecek şekilde akıl, tefekkür ve her sahada gelişen ilimlerin daha bariz bir tarzda devreye girmesiyle dirâyet tefsiri katılmıştır. Böylece, içtimal tefsir, lügavi tefsir, edebî, hukukî, fennî ve daha başka tefsir çeşitleri ortaya çıkmıştır. Bunun yanında, usûl bakımından daha farklı ve daha hususi bir bakış açısını yansıtan işărî tefsir adı verilen çalışmalar da ya-pılmıştır. Bu faaliyetler, kesintisiz devam etmektedir. Gazzali'nin deyişiyle bu durum, "Kur'ân'ın kıyısız bir umman" olduğunun bir göstergesidir.

    Klasik kaynaklarımızda işârî tefsir geniş bir alana şamil olarak görülmek-tedir. Sonraları bu tefsir, süfi veya tasavvufi tefsir olarak görünmeye başla-mıştır. Konu ile ilgili literatürü incelediğimizde, işâri tefsirin, tasavvufi tefsire münhasır olmayıp, tasavvufi tefsiri de içine alan daha kapsamı bir faaliyet olduğunu görüyoruz.

    İşarî tefsire delalet eden birçok âyet vardır. Yusuf (a.s.), hadiseleri ve rü-yaları tabir ilmini Allah'ın kendisine öğrettiğini ifade eder. Gözlerini kaybe-den babasının gözlerinin kendi gömleği ile açılacağını bildirmesi ve dediği gibi olması yine bu ilmin cümlesindendir. Onun içindir ki, bu ilim kesinlik bildirir.5

    Hz. Yakub'un, (a.s.) Filistin'den, Mısır'da bulunan oğlu Yusuf'un koku-sunu almasını imkânsız görenlere: "Allah'tan aldığım ilimle ben sizin bilmedi-ğinizi bilirim dediğini öğreniyoruz. Bu âyet ve özellikle Kehf Sûresi 78-82. âyetlerinde, Hızır'ın, Hz. Musa'ya verilenden başka bir bilgiye sahip olduğunu anlatan kıssa, Allah'ın bazı kullarına lütfettiği bir kavrayış ve ledünnî bir ilim olduğunu açıkça bildirmektedir. Kehf Sûresindeki bu kıssa, açık ve tatbikatlı olarak bu âlemde ve hayatta bilinen ve keşfedilen şeylerin ötesinde bilinme-yen pek çok şey olduğunu ispatlamaktadır. Ayrıca Kur'ân, işaretten anlamayı

    İmam Gazali, Cevahiru'l-Kur'an, 15.

    2 Suyuti, Itkan el-Ulum, 4/225.

    3 Kur'an, Yusuf, 12/37.

    * Kur'an, Yusuf, 12/93-96.

    5 Taberi, Camiu'l-Beyân, 7/220.

    Kur'an, Yusuf, 12/96.

    YanıtlaSil
  184. 172 \ Hadislerden Seçmeler

    daki rahmeti bilselerdi Cennetten ümitlerim mezlerdi. Eğer mü'minler de Allah nezding azabı bilselerdi, Cehennemden emin olmazlo Müslim, Teve

    ***

    Cennet ve Cehennemden emin olmamak

    Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:

    Eğer mü'min Allah katındaki azabı bilse hiç kimse Cennete girmeyi ümit etmezdi. E kâfir Allah katındaki rahmeti bilseydi, hiç kim Cennete girmekten ümidini kesmezdi.

    Tirmizi, Daavat: 99; Müsned, 2: 334, 397, 4

    ***

    Bu hadis havf ve reca, yani korkuyla üm arasında yaşamak gerektiğinin en güzel ifadele rinden biridir. İnsan ne Allah'ın azabından emi olmalı, ne de rahmetinden ümit kesmelidir Allah'ın azabından emin olmamalıdır. Çünkü insan küçük büyük demeden bir sürü günah işleyip durmaktadır. Dakika geçmez ki bilerek veya bilmeyerek hata, kusur ve günahlar işleyip durmasın. Bunlara gerektiği gibi tövbe de etme mekte, etse de yeni baştan günahlara dalmakta dır. Affedildiğine dair elinde bir senedi bulun mayan bir insan nasıl azaptan emin olabilir?

    YanıtlaSil
  185. Öte yandan sonsuz rahmeti olan Allah sami-bir tövbeyle Kendine yönelindiğinde günah-ektedir. İnanıp tövbe ettiğinde kâfiri de affe-ne kadar büyük de olsa affedeceğini bildir-Jer. Böyle olunca Ondan nasıl ümit kesilebilir? ige bu hakikatten dolayıdır ki Hz. Ömer. "Bir by Cehenneme girecek deseler, o ben olurum dye korkarım. Bir kişi de Cennetlik deseler o hen olurum ümidini taşırım” diyerek korkuyla imit arasında yaşamanın en güzel örneklerin-den birini vermektedir. Hz. Ebu Bekir de şöyle diyor: "Cenab-ı Hak, güzel amelleri sebebiyle Cennetlikleri azaplandırmayacağını bildirirken, bunlardan olamamaktan korkuyorum. Kötü amelleri sebebiyle Cehennemlikleri cezaya çarptıracağını zikrederken de bunlarla beraber olmaktan korkuyorum.

    "Rahmet ve azap ayetlerini hatırlıyorum da, Kul daima ümit ve korku arasında bulunmalı-dır' diye düşünüyorum.

    "Kul Allah'a adaletten başka birşey isnat elmemeli. Onun rahmetinden ümidini kesme-meli, kendi kendini tehlikeye atmamalıdır."

    Bu örnekler de göstermektedir ki, insan Allah'a karşı vazifelerini dikkatle yapmalı, ama sonuçta ne bütün bütün Cennete giriyormuş gibi bir rahatlık ve serbestlik içerisinde olmalı.

    YanıtlaSil
  186. 531

    16491. Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer.

    16492. Şahin ile deve avlanmaz.

    16493. Taşıma su ile değirmen dönmez.

    16494. Tath dil, yılanı deliğinden çıkarır.

    16495. Tok, açın halinden bilmez.

    16496. Toprağı işleyen, ekmeği dişler.

    16497. Ummadığın taş, baş yarar.

    16498. Ürüyen köpek ısırmaz (kapmaz).

    16499. Üzüm, üzüme baka baka kararır.

    16500. Vakit, nakittir.

    16501. Varsa hünerin, her yerde vardır yerin.

    16502. Verirsen veresiye, batarsın kara suya.

    16503. Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut? (Kerim Yund'a göre, bu atasözü, Gazneli Sultan Mahmud'a aittir.)

    16504. Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış.

    16505. Yanlış hesap, Bağdat'tan döner.

    16506. Yarası olan gocunur.

    16507. Yarım hekim candan, yarım hoca dinden eder.

    16508. Yaş kesen, baş keser.

    16509. Yazın gölge hoş, kışın çuval boş.

    5510. Yel gibi gelen, sel gibi gider.

    6511. Yiğit bin yaşar, fırsat bir düşer.

    16512. Yolu ile giden yorulmaz.

    16513. Yorgandan artık ayak uzatılsa, üşür.

    16514. Yüze bakma, erdem dile!

    16515. Zaman sana uymazsa, sen zamana uy!

    16516. Zararın neresinden dönülse kårdır.

    16517. Zora dağlar dayanmaz.

    ...

    TÜRKMEN (TÜRKİSTAN) ATASÖZLERİ

    16518. Acela (ecele) çare yok.

    16519. Acalı yeten tilki, hinine bakıp üyrer. (Bizde: Eceli gelen köpek, cami duvarına siyer.)

    16520. Aç başım, dinç gulagım (kulağım).

    16521. Aç tavuk, düyşünde darı görer.

    YanıtlaSil
  187. 600

    16455. "Ne oldum" dememes, "ne discount demell

    16456. Nerede birlik, orada dirik

    16457. Nerede hareket, orada berker

    16408. Nikkita keramet vardır.

    16459. Oglan dayıya, kız halaya çeker.

    16460. Okka, her yerde dört yuz derhem

    16461. Osmanlı tavşans araba ile alar

    16462. Otu çek, köktine bak!

    16463. Öfkeyle kalkan, zararla oturur

    16464. Okaze boynuzu ylik olmaz.

    16465. Olenle (birlikte) Glünmez.

    16466. Ottüme çare bulunmaz.

    16467. Once digtin, sonra söyle!

    16468. Opülecek el wrimaz

    16469. Papaz, her glin pilav yemez.

    16470. Para dediğin, el kiri.

    16471. Parays veren, düdügü çalar.

    16472. Pek yaş olma, siklusin, pek de kuru olma, kırılırsım

    16473. Penyembenin gelişi, çarşambadan belli olur.

    16474. Pilävdan dönen kaşığın sapı kanlun!

    16475. Rüşvet kapıdan girince, insa (imon) bacadan çıkar.

    16476. Rüzgâr eken. furtina biger.

    16477. Sabah ola, hayır olat

    16478. Sabir acıdır, meyvesi tatlıdır.

    16479. Sabrın sonu selamettir.

    16480. Sag elinin verdiğini sol elin görmesin!

    16481. Sakal, keçide de var.

    16482. Sabreden derviş, maradına ermis

    16483. Sanat, altan bileziktir.

    16484. Sanatına kim hor bakar, boynuna torba takar.

    16485. Say beni, sayayım seni.

    16486. Seyrek git dostuna, kalkın ayak üstline.

    16487. Söz glimtique, sikit altındır.

    16488. Söz var, iş bitirir, söz var, baş yitirir.

    16489. Su akarken, testays doldurmak.

    16490. Su uyur, düşman syamaz.

    YanıtlaSil
  188. Zencir-bend

    ZEND

    ZEND : (C: Zinād-Eznüd-Ez-

    1069

    nad) Kolun bliekte olan mafsalı, Çakmak taşı ve demiri,

    زيد

    رد ZENDEKA: Kafirlik, dinsiz-

    zindik, hem dinsiz, hem emval ve ezvacın iştirakine Ilk. (Zendeka sahibine zindik denir. Bazılarınca vedehrin bekasina kall olan kimsedir.)

    inde dolaşan, kadınlardan hoşlanan, zampara. ندوست ZEN-DOSTf. Kadınların pe-

    ZENEB: Kuyruk,

    ZENED: f. (Hål sigası Zeden

    زند

    masdarindan) Vuruyor, çarpıyor, tutuyor (meätin-do).

    رك

    ZENEK: 1. Küçük kadın,

    kıp durmak,

    ZENEN: Burundan sümük a

    Zil.

    ZENG: Zenci. Kir, pas,

    رکار

    Zengår : Bakır pası nev'inden

    renktedir. bir måden. Bovacılar kullanır. Öldürücüdür, Yesil

    Can.

    رگل ZENGEL (E): f. Çıngırak,

    ΖΕΝΗ: Yemeğin kokup bo-

    zulması.

    ZENIM : Soyu bozuk, soysuz.

    Aslında o kavimden olmayıp sonradan ona katılan kimse. Aşağılık.

    (Zenim, Zenemeden müştaktır. Zeneme, ke-cinin, koyunun boynunda, kulağı dibinde derisin-den küpe gibi yumrucuklara yahut kulağı delinip de ucundan mualläk bırakılan sarkıntıya denir ve bu, her tarafa sallanır durur. Lisanımızda o koyun veya keçlye küpell denlidiği gibi, Arabçada ise ze-nim denilir. Mecāzen: Dalkavuk veya kulağı kesik, kulağı küpeli täbirlerindeki månayı andırır.

    İbn-i Cerir tefsirinde tafsil olunduğu üzere, tarifinde şöyle denmiştir: Nesebi mülhak, piç, ser lle maruf, kötü damgalı, fäcir lläahir... E.T.)

    دین ZENIN: Sümük,

    ZENK: Bir täife adı.

    ZENKA: Dar sokak.

    ZENME : Keçinin kulağı u-

    ره Devenin kulağın-cunda küpe gibi sarkan kıllar. dan kesip IIIşık koydukları parça.

    ZENNA' Sümüklü kadın.

    Hayzı kesilmiş olmayan kadın.

    ZENNE: Kadın kısmı, Eski-

    den orta oyununda kadın rolü yapan erkek sanat-kärlar hakkında kullanılan bir täbirdi. Eskiden ka-dınlar, oyunda rol alamadıkları için erkekler ka-dın kıyafetine girer ve oyunda kadın rolü yaparlar-di,

    زباره

    دون ZENNON : Sümüklü.

    ZENPARE: f. Zampara.

    زبرست ZENPEREST: (C.: Zenperes-

    tegān) f. Kadına düşkün, kadın peşinde dolaşır ah-laksız kimse.

    زنشره ZENTERE: Darlık, şiddet.

    ذوب ZENUB: Sakaların su dağıt-tıkları bir kapdır ki: Kur'ânda azabdan nasib mä-nasina Istiare olunmustur. (E.T.)

    ریان ZENYAN Men'etraek, engel olmak, Kabul etmemek, reddetmek, Evmek, ace-le etmek Rüzgarın seri esmesi.

    Nöbet, Oruc. ZER: Sarı. Altın, akçe.

    tkme. Yetişmiş ekin.

    Çile. زرع ZER : Ekilmiş. Ekme. Tohum

    YanıtlaSil
  189. 1069

    ZEREB

    yaratma. ZER: Çoğaltma. Halketme, Tohum ekте. Ağzından dişlerin do-külmesi. Saç ağarması . Perde, håll.

    Kerih görmek, İğren ZE'R mek, Nefret etmek.

    hum saçmak,

    ZER: Yaratmak. Yere to-

    ZER: Ölçmek. Kederli ve tasalı olmak, Kalb. El yaymak. Kudret, kuv-vet, täkat.

    ZE'R (Zelr): Arslan kükreme-si. Çağırmak ve kükramek månäsına mastar. ZERA: İplik eğirmekte elleri

    Çabuk olan.

    ZERA: Vahşi sığırın buzağı-si. Tamá, hırs, aç gözlülük.

    دری ZERA: Gölgelik, perdelik.

    درامه at.

    ZERAA: Genişlik. Hız, sür-

    dız mürekkep.

    رراتZERAB : f. Beyaz şarap. Yal-

    ZERABI (Zürblye) (Zirbiye.

    درای C.) iftihar eden. Geniş, enii dösek, yatak.

    زراف ZERAF: 1. Zürafa.

    ران Zerafe (Zürafa) (C.: Züráfát(

    Deveye benzer, boynu uzun ve art ayakları kısa bir hayvan. Zürafa.

    درای Zerafi: (Zerafe, C.) Zürafalar.

    ZERAK: Gök renkii, Mävi.

    دراره ZERARE: Sacılan şey.

    دراری ZERARİ: (Zürriyet. C.) Zürri-

    yetier, kuşaklar, nesiller.

    Il olmak.

    زرباف ZER-BAF: Sırma dokuyan.

    ZERBE: Yüce avazlı, gür ses-

    ZERD: f. Sarı. Soluk, sol-

    gun.

    درد ZERD: (Zered) (C.: Zürud(

    Halka halka Boğmak. örülmüş savaşçı zırhı. Yutmak,

    زردآب ZERDAB : (Zerdåb) f. İrin, cerahat. Safra. Beyaz şarap.

    زردار ZERD-ALU: 1. (Zerd- sarı;

    alu-erik) Sarı erik, zerdål。

    زرد ZERDE 1. Safrania pişirilen bir çeşit pirinç tatlısı, Safran, sarı renge boyadığı için bu ad verilmiştir. Eskiden düğünlerde pişirilir-di. Safran. Yumurta sarısı.

    رواج ZERDEC: Usfur çiçeğinin ev-

    vel çıkan sarı suyu.

    زرده ZERDEME: Yutacak yer.

    زرد نام ZERDFAM: f. Sarı renkte. Sa-

    rı renkii. زردکوش ZERDGUŞ: 1. İki yüzlü, Ma-rål. Orkek, korkak.

    رودی ZERDI: f. Sarılık, Sarı renkte

    olma. زرد وست ZERDOST: f. Cimri, hasis, ta-mahkär.

    زردشت ZERDOST: Ateşe tapan, me-cusi. İlk önce nur ve zulmet diye iki İlâha Inan-

    mayı uyduran adam. ZERE: Meşelik,

    دره ZERE : Başın önünde väki o-lan beyazlık.

    زرب ZEREB : (C.: Zerālb) Koyun ağılı.

    درب ZEREB : Keskin nesne, MI-denin bozulması.

    YanıtlaSil
  190. ZEMİN

    1068

    olan, Beğenilmeyen kötü hat ve hareket.

    ZEMİN 1. Ver. Yeryuz.

    Meydan. Satıh, لمين Tarz. Eda, Mevzu.

    ین دوره

    Zemin-i sure Corak yer.

    dolayı) yeri öpme.

    Zemin-bus (Saygı ve hürmetten

    1. Hakim. Vali,

    بمدار Zemin-dar: (C.: Zemindārān(

    Zemin-kub f. İkide bir ayağı

    ni yere vuran cengi, rakkase, Yer tepici olan at, deve, katır ve benzeri hayvanlar.

    است و زیان

    زين

    Zemin u zaman: Vakit ve yer.

    Münasebet. Mevzuya veya mes'eleye olan uygun-luk, häl, vaziyet.

    ZEMİN: Kötürüm kimse.

    ZEMİR: Bahadır, kahraman,

    yiğit.

    simi.

    رستانZEMİSTAN f. Kış. Kış mav

    simine ait.

    Zemistäni f. Kışlık. Kış mev

    ZEMK: Sakal yolmak, (Yolu-nan sakala "zemika" veya "mezmuka" derier.)

    35 ZEMKA: Kusun kuyruğunun

    bittiği yer.

    ريال ZEML: Atın, davarın neşeli yürüyüsü, Yük yüklemek. Refik, Arkadas.

    ZEMM: Birisinin ayıplarını

    söylemek, çekiştirmek. Kötülemek, yermek. Ayıp-lamak.

    دام

    Zemmam: Ayıplayıcı, zeinme-

    dici, kötüleyici.

    ZEMMAR: Düdük çalan.

    ZEMN: Kötürüm olmak.

    ZEMR: Düdük çalmak.

    ZEMR Savaşmak. Bir nes-

    ne ile kandırmak,

    ZEMU (Zemi'): Accleci ve seri

    ربوع kimse. Sıçraması biribirine yakın olan tavşan. ZEMZEM Çok mübarek bir

    Su. لحمام Käbe-i Mükerremenin yanındaki maruf kuyu. (Süryanicede Zem: Dur, gitme månasınadır. Vak-tiyle Hz. Hacer, oğlu İsmail'in (A.S.) ayağı altından su çıkıp akdığını veya bu kuyunun çok çok akma-ğa başladığını görünce, "zem zem" diye söylemesi ile kuyunun akması kesilmiş ve bu vecihle kuyu bu ismi almıştır.) Kelimenin Lügat manası: Yavaş ya-vaş teganni ve terennüm eylemek, hafif ve yavaş yavaş türkü söylemek, Cok bol.

    ZEMZEME Nağme, hos ses.

    زمزمه Uzun uzadıya gürleyerek seslenmek, Geniz ve bo-ğaz ile ezgili ses çıkarmak. Yavaş yavaş geniz ve boğazdan ses çıkararak türkü veya şarkı söylemek * Cemaat.

    زیرمه دار

    Zemzeme-där: f. Ahenkli.

    زمزمه پیرا

    Zemzeme-pira f. Şarkı söyll-

    yen, terennüm eden.

    ZEN: f. Kadın, nisä.

    زن ZEN: f. Vuran, kesen, atan

    mánalarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Ze-den: Vurmak mastarından emir köküdür)

    لاف زن Laf-zen: Söz atan, läf atan.

    LZENA: Kısa boylu ve dar nes-

    ne. Sidiğini tutup işemeyen kişi.

    زنای ZENABI: Kuş kuyruğu. De-

    ve burnundan akan sümük.

    رنابیل ZENABİL: (Zenbil. C.) Zen-

    biller.

    زيار

    ZENABIR: (Zünbur C.) Eşek

    YanıtlaSil
  191. 1000

    Zencir-bend

    hareket.

    arıları

    ZENADIK (A) (Zindik, C.)

    Zındıktar. Allah'a ve ahirete inanmayan dinsizier, İçten inanmayın zähiren mümin görünen münafik lar.

    ZENAH (Zenahdan) t, Cene,

    ZENAN Kadınlar,

    ZENAN. "Vurarak" mana sına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.

    طعنه زبان

    Ta'ne zenan Söverek,

    ZENANE f. Kadınia alakalı,

    kadına mahsus. Kadın Isl.

    ZENAV (Bak: Avren)

    ZENB Suc, günah, kabahat.

    زيل ZENBAK Güzel kokulu bir

    çiçek, Zambak. Yasemin yağı.

    ZENBEREK (Zenburek) t.

    زبرا Hareket ettirmeğe yarıyan yay. Saatin zenbereği. Hayvan üzerinde taşınan ve ateşlenebilen küçük top. Mc: Faaliyet ve harekete sebep olan şey,

    bir gemi. İri vücutiu, enii erkek, زربه ZENBERİYYE Büyük cins

    رسيل ZENBİL Icine öteberi konu lup elde taşımıya mahsus, sazdan örülmüş ve üst ta

    rafında yine sazdan kulpları olan, ağzı geniş kab. زنبیللی على أبندی ZENBİLLİ ALİ EFENDİ Ya-

    vuz Sultan Selim Han ve Kanuni Süleyman devri nin meşhur Şeyh-ül İstămı ve allmidir. Asıl adı A läaddin Ali Cemal Çelebidir. Allah rızası ve Allah korkusundan başka bir sey tanımaması sayesinde, pervasız hareketleri ile bir çok insanın hayatlarını koruyabilmiş, adaleti te'min etmiştir. Sağlam din-darların Sultanlara karşı nasıl metanet ve cesaret göstereceğine nümunelik bir zat olarak yaşamış, deviet reisterine istikameti gösterebilen bir İslâm kahramanı olmuştur. Vefatı Mi: 1526 tarihine rast-lar. Karamanlı olduğu söylenir.

    ZENBUC: Yabani zeytin.

    ZENBUREK f. Zenberek,

    Tar: Hayvan ile taşınan eski küçük toplar.

    ZENC: Siyah, kara.

    ZENCEBİL Hoş kokulu bir

    baharat adı.

    زحرة ZENCERE Parmakla fiske

    vurmak.

    زنجی

    ZENCI: Siyah ırktan olan. SI-

    yahi.

    زنجير ZENCİR: f, Zincir.

    زنجیر بند Zencir-bend f. Zincire vurul muş, zincirle bağlı manasına gelir, Eskiden azılı ka tiller ve deliler zincirle bağlandıkları İçin bu tabir meydana gelmiştir. Edb: Her misranın son kell mesi, bir sonra gelen misraın ilk kelimesini teşkil etmek şekliyle meydana getirilen manzumelere ve rilen addır. Divan säirieri arasında bunun yerine "Redd-ül acz an-is sadr", halk şäirieri arasında ise "Zincirleme" veya "Ayaklı koşma" denilirdi.

    Safder-i ålemsin, senden hidayet,

    Hidayet menbai dilde begayet,

    Begayet cemalin nur-i beşaret,

    Beşåret gösterir hüsnün enveri.

    Enver-i cihansın, senden münevver.

    Münevver sıfatın zät-ı mükerrer,

    Mükerrer eyledin dehri seråser,

    Seräser okunur kenz-i ekberi

    (LA)

    YanıtlaSil
  192. 9. Ebû Bekir İbnü'l-Fürek.

    10. Ebü'l-Hüseyin b. Bişrân.

    Bunlardan başka hadis hocaları da mevcuttur.

    Talebeleri

    İmam Kuşeyri'nin oğullarından Abdullah, Abdülvahid, Abdürra-hîm ve Abdülmün'im birinci derecede talebeleridir. Bunların her biri ilimde yüksek dereceleri elde etmiş ve eser vermiş zatlardır. Özellikle dördüncü oğlu Ebû Nasr Abdürrahîm ilim ve halde babasına en çok benzeyen biri olup meşhur âlimler arasındadır.3

    Kendisinden hadis rivayet edenler arasında meşhur muhaddis ve tarihçi Hatîb-i Bağdâdî de mevcuttur.

    Diğer talebeleri arasında şu zatların ismi geçmektedir.

    Zahir-i Şehhâmî.

    Muhammed b. Fazl-ı Ferâvî.

    Abdülvehhâb b. Şah.

    Abdülcebbâr b. Muhammed-i Furâvi.

    Abdurrahman b. Abdullah Bahyeri.

    Torunu Ebü'l-Es'ad Hibetürrahmân ve diğerleri.

    Evliliği ve Çocukları

    Üstad Ebû Ali Dekkâk, Kuşeyrî'nin büyük bir cevher ve şerefli bir insan olduğunu keşfetti; onu yakınına, has dairesine aldı, kızı Fatıma ile evlendirdi. Kuşeyri'nin bu evlilikten altı oğlu ve bir kızı dünyaya gel-di. Hepsi de âlim, sâlih, fazilet ehli sûfi kimseler olup İslâm âleminde

    3 4 Abdürrahim, Imam Kuşeyri'nin dördüncü oğlu olup babasına ilim ve hal yönünden en çok benzeyeni idi. Ondan Arapça, tefsir ve hadis dersleri almış, birçok ilim da-lında üstat derecesine ulaşmıştır. Vaaz, sohbet ve hikmette asında emsali yoktu. Hemen her meclisinde pek çok gayri müslim İslâm'a girer, müslüman olurdu (bk. İbn Hallikân, Vefeyâtü'l-A'yan, 3/208; Sübki, Tabakatü'ş-Şafiiyye, 4/103-105).

    Zehebi, Siyeru A'lâmi'n-Nübela, 18/228-229.

    YanıtlaSil
  193. IMAM KUŞEYRİ'NİN HAYATI ve ESERLERİ

    25

    pek çok ilim ve irşad hizmetine katkıları olmuştur. Kuşeyrî'nin altı oğlu şunlardır:

    1. Ebû Sa'd Abdullah.

    2. Ebû Saîd Abdülvâhid.

    3. Ebû Mansûr Abdurrahman.

    4. Ebû Nasr Abdürrahîm.

    5. Ebû Feth Ubeydullah.

    6. Ebû Muzaffer Abdülmün'im.

    Kızının ismi Emetürrahîm'dir. Bu sâliha ve sûfiye kadın, meşhur tarihçi hafız Abdülgâfir b. İsmail-i Fârisî'nin annesidir. Abdülgâfir, es-Siyâk li-Târîhi Nîsâbur adlı eserin sahibidir.

    Tasavvuf Silsilesi

    İmam Kuşeyrî, kendisine nisbet edilen bir tarikatın da pîridir. O tasavvuf alanında ilmi, eserleri ve görüşleriyle önde gelen bir sûfî mür-şiddir. Onun bu alandaki yerini ve değerini anlamak için elinizdeki ese-ri okumak ve anlamak yeterlidir.

    Kuşeyrî'nin tasavvuf silsilesi, Hz. Peygamber'den (s.a.v) itibaren

    şöyledir:

    Hz. Muhammed (s.a.v)

    Enes b. Malik (r.a)

    Hasan-ı Basri (rah)

    Ferkad Sencî (rah)

    Davud-i Tâî (rah)

    Ma'rûf-i Kerhî (rah)

    Serî-i Sakatî (rah)

    Cüneyd-i Bağdâdî (rah)

    Ebû Bekir-i Şibli (rah)

    Ebü'l-Kasım-ı Nasrâbâdî (rah)

    Ebû Ali Dekkâk (rah)

    Kuşeyri (rah).

    YanıtlaSil
  194. 38 |

    Hadislerden SEÇMELER

    Ticaret ve ilim öğrenmek gibi faaliyetler için de en uygun ve bereketli vakitler sabahın erken saatle-ridir.

    Dinimiz, müntesiplerine daima dakik ve erkenci olmasını tavsiye eder.

    Bir Müslüman güneş doğmadan kalkarak ibade-tini yapmalı, sonrasında uyumayarak hemen gün-lük işlerine başlamalıdır.

    Bir hadiste "Rızkı talep etmeye erken başlayın; çünkü erken başlamak berekettir, başarıdır" buyu-rulmuştur.

    Bir diğer hadiste de: "Sabah vaktindeki uyku, rız-ka mani olur." buyurulmuştur.

    Peygamber Efendimiz ayrıca; "Allahım! Üm-metimin (sabah) erkenden başladıkları işlerini bere-ketli kıl!" diye dua etmiş ve gönderdiği seriyye ve orduları sabahın erken saatlerinde göndermiştir.'

    Sabahın erken saatleri insanın zihnen ve bedenen en zinde olduğu vakitleridir. Dinlenerek geçen ge-çen bir gecenin ardından yorgunluk, uykususuzluk gibi insanın dikkatini dağıtacak, öğrenmeyi zorlaş-tıracak engeller bulunmaz.

    1. Ebu Dâvûd, Cihad, 78.

    YanıtlaSil
  195. İlim 39

    Onun için ilim öğrenmek isteyenler de sabahın erken saatlerinde ilmi çalışmalarına başlamalı, saba-hın dinçliğinden ve bereketinden istifade etmelidir.

    İLMİ ARAMAK VE BULDUĞU YERDE ALMAK

    Hz. Ali (ra), Peygamber Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:

    Hikmetli söz mü'minin yitiğidir. Bulduğu yerde al-ması en fazla onun hakkıdır.

    Tirmizî, İlim: 19: İbni Mâce. Zühd: 15.

    Hz. Enes (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:

    Çin'de de olsa ilmi arayınız. Çünkü ilim öğrenmek her Müslümana farzdır. Melekler, yaptıkları işten hoş-landıkları ilim talebeleri için kanatlarını yere sererler.

    İbni Abdi'l-Berr'den.

    Hz. Câbir (ra), Peygamber Efendimizin (asm) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir:

    İlmi aramada birbirinizle yarışın. Doğru sözlü birinden ilmî bir mesele nakletmek, dünyadan ve dünya üzerindeki altın ve gümüşten daha hayırlıdır.

    Rafiî'nin Tarih'inden.

    İlim ile uğraşan kişi öğrendikleri ile yetinmeme-li, bilgilerini sürekli arttırmaya çalışmalıdır. Fena ve

    YanıtlaSil
  196. KALB ÂLEMİ

    Dinin temel gâyesi, ikäme ettiği ameli ve nazarí prensiplerin ferdi ve ictimai hayatta fiilen gerçekleşmesini sağlayacak zarif ve derin insan-lar yetiştirmektir. Bu maksadın hasıl olması, ancak ve ancak, Hakk'a kulluğun layıkıyla idrāk ve îfå edilmesine bağlıdır. İnsanın olgunlaşarak månen yüksek bir seviyeye ulaşması, kalbi alemindeki ulvî heyecan, là hûti ürperiş ve kudsi kıpırdanışlar nisbetinde gerçekleşir. Cenab-ı Hak âyet-i kerimede:

    إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ ... (۲)

    "Mü'minler ancak Allah anıldığı zaman kalbleri titreyen kimselerdir." (el-Enfal 8/2) buyurarak insanın ulaşmasını murad ettiği månevi kıvamın kemâlini bildirmiştir.

    İnsan, kelime olarak bile "üns" ve "nisyan" ile alakalıdır. "Nisyan" mefhūmuysa çokça unutkanlığa delalet eder. Bu hakikat halk arasında, "Hafıza-yı beşer nisyän ile måluldür." darb-ı meseliyle de ifade edilegel-miştir

    İnsanın yaratılış maksadına muvāfık yaşayabilmesi için ezelde Rab-biyle yapmış olduğu ahd ü misāka sadık kalarak Yaratıcı sını aslā hatır ve gönlünden çıkarmaması îcab eder. İşte bu sebeple, insanda fitri ola-rak mevcüd bulunan "nisyan dan doğan zararların telafisi için "Allah" ve "ona karşı kulluk" idrākınin daima canlı ve zinde tutulması maksadıy

    AVA

    YanıtlaSil
  197. 10 Kalb Alemi

    la her şeyden önce "zikr e ihtiyaç vardır. Zira her tekrar, tekrar edilen şeyin idrāk ve iz'andaki yerini pekiştirir.

    Kulluk vazifeleri içindeki bu husūsi ehemmiyeti sebebiyle, zikir keli mesi Kur'an-ı Kerîm'de iki yüz elliden ziyade yerde geçmektedir. Ce-nab-ı Hakk'a hakiki manāda kulluk yapabilmek ve bu süretle marifetul laha ulaşmak, zikrin kalbte kazandığı mevki ve hissedilisindeki derinlik nisbetinde gerçekleşir. Bu yüzdendir ki "marifetullah" yani Cenab-Hakkı tanımak, ilmin en faziletlisi sayılagelmiştir. Çünkü insana asıl la-zım olan bilgi budur.

    Lisänımızdaki tahribāt sebebiyle değeri layıkıyla bilinememiş olan son devir şäirlerinden Üsküdarlı Talat Bey merhum, Hukuk Fakültesi'ne yeni başlayan oğluna nasihat makamında şu kıt ayı nazmetmiştir:

    "Ilm-i hukuktan sana bir nebze söyleyeyim

    Takdir eder bu hükmü cümle zümre-i duhât¹ Bir zat-ı Hak bilinmelidir, bir de hakk-ı zat.

    Bakisinin neticesi yok hepsi türrehat2"

    Sevenler sevdiklerini, duydukları muhabbetin şiddeti nisbetinde yad etmek ihtiyacını hissederler. Diğer taraftan o yad ediş de sevilene karşı duyulan muhabbeti artırır. İmån halāvetinden (lezzetinden) nasib alanlar da bu istikamette merhaleler kat ettikçe Cenab-ı Hakk'a olan iştiyāklan kadar zikredişleri de artar. Nefsäni iştihālarla rūhânī iştihālar arasında tatmin yönünden de bir fark vardır: Yemek içmek gibi nefsânî iştihalar tatmin oldukça sönerken, rühânî iştihalar ise artıp çoğalır. Bu, susuzlu ğunu gidermek için -ådeta- tuzlu su içmeye benzer. Her içilen su, iştihā-yı biraz daha artırır.

    Peygamber aleyhissalatü vesselâm- buyurmuştur:

    "Allah'ı size mecnûn diyecekleri hadde kadar zikredin." (Rüdani. Cem ul-Fevaid, 9216)

    Böyleleri her hål ve fırsatta daimi bir zikir halinde bulunup semāvāt ve arzın yaratılışındaki ince ve dakik hikmetlere dalarlar da:

    1

    Duhal Dahiler 2 Türrehat Boş sevler

    YanıtlaSil
  198. Kalb Alemi 11

    ... ربنا ما حلقت هذا باطلاً ، سُبْحانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ (١٩١)

    "...Ya Rabbi! Sen bunları boşuna ve abes yaratmadın; Sen'i tesbih ederiz. Bizleri cehennem azabından koru!" (Ali Imran 3/191) diye tefekkür ve niyazda bulunurlar.

    Kalb, bedenî ve rühānī ālemimizin merkezidir. Bedeni hayatın devā-mında merkezi bir rolü vardır. Gerçekten insan vücüdundaki milyarlarca hücreden herhangi birine taze kan ulaştırılması azami dört saniyeden daha uzun bir müddetle kesintiye uğrarsa, o hücre hayātiyetini kaybe-der. Bedeni hayat için böyle ehemmiyetli olan kalb, aynı zamanda in-sandaki tahassüs (hissetme) kudret ve kabiliyetinin merkezini teşkil eden manevi bir varlıktır. Buna göre kalb, hem uzviyyet ve hem de måneviyāt cihetiyle insan varlığının sultanı mesabesindedir. O derecededir ki bir te-fekkür merkezi olan beyin bile ondan sådır olan hissiyatın tesiri altında fikir üretir. Bu demektir ki kalb, sahib olduğu tahassüs kabiliyetiyle di-måğ da dahil olmak üzere bütün uzviyyete hakim ve asli bir rol oynar. Heyecanlanan adamın eli titrer, kalp çarpıntıları artar. Herhangi bir hå-ricî tesirin tahrik ettiği merhamet, öfke, muhabbet gibi hislerin tefekkü re, irådeye ve neticede hareketlere yön verişi beşerî bütün davranışlarda müşahede edilebilen bir gerçektir.

    Kalb, manevi yönü itibariyle bir hak ve hakikat pusulasıdır. Bu vazi-fe ona, Cenab-ı Hakk'ın tâyini ile yükletilmiştir. Lakin o, aksine şartlan-dırılma ile bu fıtri yörüngeden uzaklaştırıldığı zaman tersine şartlanmış olmanın menfiliklerine sürüklenmekten kurtulamaz. Bu takdirde sahibini -dunya ahiret- ābād etmek yerine berbåd etmenin âmili olur. Bu sebep-ledir ki onu, yaratılış gâyesine göre yönlendirecek tesirlere täbi kılmak ve ilâhî gâyeye mâtuf meyillerini takviye edip geliştirmek beşerî terbiye-de pek ehemmiyetli bir meseledir.

    Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak, kalbin dünyevi lezzetlere kanarak så-hibinin ebedi alemde mahrûmiyet içinde kalmaması için biz kullarını îkaz sadedinde:

    "Ey insanlar! Allah'ın va'di elbetteki haktır. Sakın dünya ha-yatı sizi aldatmasın! Hileci şeytan, Allah'a karşı sizi kandırma-sın!" (Fatır 35/5) buyurmuştur.

    YanıtlaSil
  199. İnsanlar onu tanıyacak diye faciri anmaktan çekiniyor musunuz? Facirden, bulunduğu hal üzere bahsedin ki, insanlar ondan sakınsınlar.
    Ravi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.)
    Sayfa: 12 / No: 13
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

  200. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    186 1 Yarabbi. Ona (Hz. Ali'ye) yardım et. Ve onu yardım vesilesi et. Ona rahmet et ve onu rahmet vesilesi et. Ona nusret ver ve onu nusret vesilesi et. Yarabbi, ona dost olana dost ol ve ona düşman olana da düşman. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    186 2 Yarabbi, bunları (hz. Hasan ve Hüseyin) Ben seviyorum. Sen de sev, Ve buğz edene sen de buğz et. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    186 3 Yarabbi, Abbas'a ve Abbas'ın evladına yardım et. Yarabbi Abbas'a ve Abbas'ın evladına yardım et. Yarabbi, Abbas'a ve Abbas'ın evladına yardım et. Ey amca, Mehdi senin sülalendendir. Teyid edilmiş, Radiye ve Merdiyye olarak. Hz. Abbas (r.a.)
    186 4 Yarabbi, Ebu Bekir'e (r.a) rahmet et, Zira o, Seni de Resulünü de sever. Yarabbi, Ömer (r.a) rahmet et, Zira o, Seni de Resulünü de sever. Yarabbi, Osman'a (r.a) rahmet et, Zira o, Seni de Resulünü de sever. Yarabbi, Ebu Ubeyde İbnil Cerrah'a (r.a) rahmet et, Zira o, Seni de Resulünü de sever. Yarabbi, Amr İbni As'a (r.a) rahmet et, Zira o, Seni de Resulünü de sever. Hz. İbni Yuhamir (r.a.)
    186 5 Yarabbi, kim ki Bana inanır, Beni tasdik eder ve Senden Bana gelenin (kitabın) hak olduğuna şehadet ederse, Sen onun malını da evladını da az ver ve ruhunu da erken kabzet. Yarabbi, ona Sana kavuşmayı sevdir. Ve ölümünü de ta'cil et. Kim de Bana inanmaz ve Beni tasdik etmez ise ve getirdiğimin Hak olduğunu da bilmezse, onun malını ve evladını çoğalt ve ömrünü de uzun et. Hz. Muaz (r.a.)
    186 6 Yarabbi Kureyş'e hidayet et. Zira onların alimi, arzı ilimle dolduracaktır. Yarabbi onlara (dünyevi) azabı tattırdığın gibi nimetini de tattır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    186 7 Yarabbi, ona (Hz. Muaviye ra) kitabı ve hesabı öğret. Onu memleketlerde hükmettir ve kendisini azabtan koru. Hz. Seleme İbni Muhalled (r.a.)
    186 8 Yarabbi, ona (Hz. Muaviye r.a) ilim ihsan et. Ve onu hidayet rehberi ve Mehdi kıl. Ve onun sebebiyle de hidayet ver. Hz. Ömer (r.a.)
    186 9 Yarabbi rüzgarın şerrinden ve rüzgarla gelecek şeyin şerrinden ve bilhassa Ad kavmini helak eden şimal rüzgarından sana sığınırım. Hz. Câbir (r.a.)
    186 10 Yarabbi, Sen; ruhu, sinirlerin, kemiklerin ve parmak uçlarının arasından alırsın Sen Bana ölüm hususunda yardımcı ol. Onu Bana kolaylaştır. Hz. Tumet İbni Ğaylan (r.a.)
    186 11 Yarabbi, imanı ruhuma içirdiğin gibi, kalbime de içir. Yaratılışımda takdir ettiğin şeyden bir şeyle Bana azab etme. Zira Sen Benim üzerimde her şeyi yapmaya muktedirsin. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder