Bu eser, birinci defa, 1950 yılında müellifi tarafından, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları arasında da, 1957 yılında, ikinci defa, 5.000 adet, 1963 yılında, üçüncü defa, 10.000 adet bastırılmıştır.
Hamd ü senålar, minnet ve şükranlar, takdisler, ta'zimler, teb- ciller ancak Sana'dır. Sayısız ni'metlerinin içinde bulunuyoruz. Bu ni'metlerinin en büyüklerinden olmak üzere gönüllerimize hår nur verdin ki, biz o nur ile Sen'i biliyor ve Sen'den başka asla bir mäbud tanımıyoruz.
Kalbimizi bu nurdan ayırma!
*
Sevdiğin ve her hareketinden hoşnut olduğun ve insanlık için mutlak bir haláskár olarak yarattığın Fahr-i Käinat aleyhi ekme- lừ's-saláváti vet-teslimat Muhammed b. Abdullah b. Abdal- Muttalib b. Hâşim Hazretlerinin da'vetini kabül edip emrinle açtığı cadde üzerinde yürüyenlerden ettin. Bu en büyük şerefle iftihar ediyoruz.
Ayağımızı bu caddeden kaydırma!
*
*
*
Ya Rab!
Alemler durdukça her türlü salát ü selâm, rıza yollarının kılavu- zu, maddi ma'nevi kazançlarımızın kaynağı, dileklerimizin kapısı, dertlerimizin tabibi olan o mübeccel, muazzam, mükerrem Resû- lünün.. Al ü Ashâbının üzerine olsun.
KİTABIMIZIN MEVZUU VE YAZILIŞ TARZI :
Kitabımızın mevzuu Ebû Hüreyre - Allah ondan razı olsun rivâyetiyle gelen ve sonunda Tanrı'nın Esmai'l-Hüsna dan doksan
dokuz ismi bildirilen sahih hadistir. Yazılış tarzı: Rov dolini ve mânası yazılacak, dokaan dokaz isminden her birinin mu mu kuaca kaydedilecektir. Sonra bu ma'nå ben mertebete edilerek bu tebtre göre bir Tanrı kulu için gereken şey bildvellime Çalıplacaktır. Güttüğüm gäyeye ulaşmamı yalnız Allah dan dimin
ESMAU'L-HÜSNA NE DEMEKTİR?
Eamă, iamin cem'idir. Hüsna kelimesi de en glizei ma nämna tafdil sigasıdır. Terkibin ma'nâu: En güzel isimler demek olur. En güzel isimler Allah'a mahsustur. Çünkü bütün kemällerin wh O'dur. O'nun isimleri en ileri ve mutlak bir kemal ifade eden mukad des kelimelerdir.
ESMAU'L-HUSNA'YI ÖĞRENMENİN FAYDALARI:
Allahu Teâlâ Hazretlerini bilmek, sevmek, kulluğuna bağlanmak Q'nun sevmediği kötü huyları atmak, hoşmud olduğu temiz huylarla varlığını güzelleştirmek, bu süretle rızasına ermektir.
ALLAHU TEALA'YI BİLMEK:
O'nun isimlerini ve sıfatlarını öğrenmekle olur.
ALLAHU TEALA'YI SEVMEK:
Bu da bütün kemâlâtın ancak Allah'ta bulunduğunu ve Ondan olduğunu bilmekle kazanılır. Ruh kemâle âşıktır. Bir şeyin kemälini öğrenince hemen oraya akıverir ve gördüğü kemâlin kuvvetine gire bir zevk duyar. Bütün kemâlâtın ancak Allah'ta bulunduğuna kati bilgi edinen ruh bu bilgiden sonsuz bir zevke dalar ki, kendisinden bu zevkin aslā kesilmemesini ister.
ALLAHU TEALA'NIN KULLUĞUNA BAĞLANMAK:
Bu zevkin, bu intisap şerefinin hiç kesilmeden devamı için biricik yol da, Allah'ın buyruklarına sımsıkı yapışmak, yasak ettiği şeylerden son derece sakınmaktır. Seven için en büyük zevk: sevdiğini kendisin den memnun etmeğe çalışmaktır. Bunu temin için her şeyi ve hatta icabında canını fedâ etmeği göze alır. En ziyâde korktuğu şey de sevdiğinin hışmına uğramaktır. Sevdiğinin nazarından düşürerek olan en chemmiyetsiz şeylerden bile titrer, ... ürperir.
Hayatın gayesi Allah'ın rızasına ermektir. Bütün ibadetler, bütün güzel huylar insanı Allah'ın rızasına ulaştıran yollar, vâsıta- lardır. Bütün kabahatler, bütün kötü huylar, insanı Allah'ın hışmına uğratacak çirkinliklerdir. Velhasıl Esmåü'l-Hüsnâ'yı öğrenmekle Allah bilgisi kazanılır. Allah bilgisi, Allah sevgisinin tohumudur. Bir gönüle bu tohumdan düşerse filizlenir. O gönülden şevk ve mu- habbet ağacı biter, bu ağacın meyveleri vardır ki; kalbde, ruhta, elde, ayakta, gözde, kulakta insanın bütün maddi ve ruhi varlığında belirir ve olgunlaşır. Bu meyveler başlıca Yaradana hürmet, yara- dılmışlara merhamet etmek, kötü huyları atmak, güzel huy kazanmak, hak uğrunda her türlü fedakârlığa katlanmak... gibi samimî mezi- yetlerdir. Hakiki insan olmak, o meziyetleri kendinde toplamak- tır. Allah'ın rızâsı, dünyâ ve âhiretin saådeti de bu meziyetlerin arkasındadır.
(Hadisi, Tirmizi, Ibn-i Hibban ve Hakim rivayet etmişlerdir.
HADİS'İN MA'NASI:
Ebû Hüreyre radiyallahü anh'den, dedi ki: Allah'ın Resûlu sallallah aleyhi ve sellem buyurdu:
Muhakkak ki, Allahu Teâlâya mahsus olarak doksan dokuz isim varde Her kim bu doksan dokuz ismi ihsa ederse Cennete girer, sonsuz saâdete ula mış olur.
İHSA NE DEMEKTİR :
Bu kelimeye üç türlü ma'nâ verilmiştir: saymak, ezberleme
ma'nâlarını şuurla anlamak. Şu halde ihsâ tahakkuk etmek için L
doksan dokuz ismi hem ezberlemek, hem ma'nålarını öğrenmek, he
de saymak gerektir. Yoksa bir papağan gibi sadece ezber etmek ve saymak kâfi değildir. İnsan gibi şuurlu bir mahlûka yaraşan da budu Bu doksan dokuz isme "Ihsa İsimleri" denir. Burada doksa dokuz adedinin söylenmesi hasr için değildir. Yani Allahu Teâla'm ancak doksan dokuz ismi vardır. Bunlardan başka yoktur ma'm sına değildir. Belki yalnız ihsâ isimlerini bildirmek içindir. Yok Kur'an'da Allahu Teâlâ'nın bunlardan başka isimleri de gelmişt
Allah, nice has kullarına nice adlarını bildirmiştir. Sonra h
mahlakuna bildirmediği adları da vardır. Mesela denir ki: yani, "Filancanin bie و ان لفلان الف دينار أعدها للصداق vardır ki, hayır için hazırlamıştır." demektir. Acaba bu sözden lamın bin liradan başka parası olmadığı mı anlaşılıyor? Tabii ki, r. İşte bu da öyle...
İSİMLERİ SAYMAK NASIL YAPILMALI?
Kur'an'da "Haşı" süresinin sonundaki Esmâü'l-Hüsna'yı okudu- muz gibi bütün isimleri birbirine ulaştırarak okumak caizdir. un aksine olarak her ismi diğerinden bölerek teker teker ve her nin sonunda vakfederek okumak da câizdir. Hatta ihsa'nın, say- ma'nâsına olduğuna göre, bu şekilde okunması daha muvafiktır. larında ulaştırmak, bazılarında ayırmak sûretiyle okumak da lir.
Bazıları Esmaü'l-Hüsna'yı harf-i tarif dediğimiz elif-lâm ile muştur. Nitekim âyette ve hadisde de böyle gelmiştir. Bazıları da elif-lâm'a bedel olarak (ya) harf nidâsiyle okumuş- T
Ya Allah, ya Rahmân, yâ Rahîm... gibi. Demek ki, Esmâu'l-Hüsnayı okuma şekli geniş ve müsaittir. mühim olan şey okurken kalbin şuurlu ve uyanık bulunmasıdır. de her Ism-i Şerîf'i okudukça (Celle Celâlühu) taʼzîm cümlesini lamak edep ve saygı iktizâsındandır.
HADİS'İN MA'NASINA DEVAM EDELİM:
Hüvallahüllezî lâ ilahe illâ Hú. Er-Rahmân Er-Rahim El-Melik." u büyük hakikat.. evet, onu bilmiş olunuz ki; Allah Celle Celâlühu Dir Allah'tır ki, hakikatte Ondan başka ibâdet edilecek mâbud . Çünkü O, Rahman'dır, Rahîm'dir, Melik'tir...
Hadisin bu kısmı, acaba o isimler nelerdir? gibi hatıra gelen male cevap yerindedir.
LAH KELİMESİNİN MA'NASI:
lezt lå ilahe illa Hú fıkrasındaki ilâh kelimesi ülühiyet demek unun ma'nası mabudluk demektir ki, en büyük sevgi ve taʼzîm det olunmağa istihkak sahibi ma'nâsınadır.
Ulahiyet yalnız ve yahus Allah'ım hakkıdır. Çünkü ibadete istih kak, kainatı yaratmakta ve her yaradınışı istidadına ve kabiliyetine göre terbiye ve idare etmek de tam ve mutlak bir istiklal ile olur. Bu istiklal de bütün kemal sıfatlarına sahip bulunmakla olur. Bunlar ise eşsiz ve ortaksız olarak yalnız Allah'a mahsustur. O halde ülühi- yet de yahuuz Allah'ın hakkıdır. Allah'dan başka måbud tanınmış olanların hiç biri de mabutluğa layık değildir. Çünku hepsi de mah- hiktur. Mademki mahlüktur, muhakkak ki acizdir, muhtaçtır. Bu sebepten mahlük olan her hangi bir şey mabud değil åbid olmalıdır. Bindenaleyh Allah'dan maada mabud sanılan şeyler, kendilerine bile sahip olamayan bir sürü zavallı ve boş şeylerdir, ibådet olunmağa asla istihkakları yoktur.
DİKKATE DEĞER BİR NOKTA:
Hadis-i şerifte mühim bir fikra ile beşeriyyetin derin bir yarası üzerine el konmuştur. İzah edelim: yukarıda söylediğimiz gibi hadtsin bu kısmı, acaba o doksan dokuz isim nelerdir? gibi hatıra doğan bir suăle cevap olarak geldiği için sözün akışına göre Allah, Er-Rahman, Er-Rahim, El-Melik, El-Kuddûs... diye doğrudan doğruya isimlerin sayılması gerekirdi. Fakat böyle yapılmamış, doksan dokuz isimden birincisi olan Allah ismi ile ikincisi olan Er-Rahmân ismi arasına "Ellezi la ilahe illa Hi" kelime-i tevhid['ji katılmıştır.
Acaba bunun hikmeti ne olabilir? Kanaatimizce bunun hikmeti her şeyden evvel Allah'ın birliğini tesbit etmek ve sonra müteakip her ismin mefhumiyle bu hakikatı her bakımdan müdellel bir håle getirmektir. Önce Allah adiyle başlayıp Ellezí là ilahe illa Hil fikrasiyle Allah'ın birliği ilan edilmiştir. Hem de bu i'lânın mevsullü ve sılalı bir cümle hålinde ifade buyurulması bu hakikatın üzerinde chemmi- yetle durulmasını, şâyet bu hususta yanış fikirlere sapılmışsa her şey- den evvel bu yanlışığın düzeltilmesine önem verilmesini bildirmek
[Tevhid: Allah'ın birliğine inanmaktır. Kalbin bu inancım başkalarına
bildirmek istendiğinde La ilahe illd Hi yahut La ilahe illallah denildiği için buna
kelimesi tevhid denmiştir. Bu tahlil: Hwahället lå ilahe illa Ha bir cümle-i ismiy-
yedir. Baştaki Hüve şan zamiridir. Bu gibi zamirler okuyucu veya dinleyicilerin
dikkatlerini uyandırmak için bản mühim cumle başlarına getirilir, Allah mübteda,
Ezt id ilde lid Hii haberdir. Haberdeki Ellazí ism-i mevsalu Zatu'llah'tan ibåret-
içindir. Kelime-i tevhidden sonra gelen doksan sekir isimden her biri baştaki Lafza-i Celâle'ye birer sıfat olmuştur.
Bu isimler, bir ism-i cami [1] Lafza-i Celaledeki icmali taliel etmekle beraber Allah'ın varlığına ve birliğine herbiri başka başka birer delil, birer bürhandır. Bu kadar delil ve bürbanlarla bu yice hakikatın zihinlerde kuvvetlenmesi ve muhkemleşmesi istenmiştir.
Ey maddiyatın ağır ve üzücü ındıraplariyle bumalan rublaاج İşte size, yaranızın merhemini sunuyoruz. Bu büyük isimlere gönüllerinizi veriniz. Samimiyetiniz nispetinde faydalar gürecek, şimdiye kadar söylenmemiş, işitilmemiş, kitaplara yazılmamay nice hakikatlere creceksiniz. Kazancınız hulüsunuza göre olacaktır. Allah- in tevfika refik olursa bu isimlerin bereketiyle zalimler hakka boyun eğer, münkirler ikråra döner, câhiller ärif olur, ariflerin irfanı artar, cimriler cömert kesilir, hasetçilerin içindeki ateş söner, hele şirkin her çeşidi yüreklerden silinir. Evet, bu isimler insanlara sanki ye bir ihtar yapıyor: Allah'ı bilmeli, birliğine inanmah, emrini tan rızasına ermeyi en ileri gâye tutmalı, hele hiçbir mahlüku hähke cesine çıkarmamalı. Bakınız o şânı büyük Allah nasıl bir Allah "Hüva'llähüllezi la ilahe illa Hú. Er-Rehman, Er-Rahim, El-
El-Kuddûs...
Ey münkirler, ey müşrikler! Allahu Teala'yı bırakarak tapak tą olduğunuz şeylerde bu sıfatlardan bir tanesi olsun var moths? Ey zálimler! Biliniz ki, Allah Alim'dir, Habir'dir, Kahhär'dır,
Aziz'dir, Cebbar'dır.
Ey cimriler! Biliniz ki, Allah Ganldir, Muğul'dir.
Ey hasetçiler! Allah Mani'dir, Mu'tidir..
Velhasıl ruhları öldüren ma'nevi birer hastalıktan başka bir şey olmayan küfrün, inkârın, şirkin ve bunlardan doğan bütün kötü huyların tedavisi için bu mübarek isimlerden herbiri birer iksir, birer
inustahzar tertiptir. Salah ve felah isteyenler onlara sıkı yapışın...
Şimdi artık isimlerin tefsirine başıyoruz. İlim ve takva yollarında hayüklerimizin bu mübarek isimlerden duyduğu rühi zevklerden bir parçasına olsun tercüman olabilirsem ne mutlu bana!..
(Lam-i cami ne demek olduğu Allah im-i şerifimin tehirinde gelecekrit).
Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
kalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
1 Birkaç sene boyunca Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı günleri kaldırıldı. Lakin İsmet İnönü hükümeti zamanında halkın isteği göz önünde bulundurularak bunlar geri getirildi.
2 Birkaç sene geçtikten sonra bu yasayı kaldırdı ve yeni kanunla artık Türk müziğinin yayınlanmasına izin verildi. Bu emrini de içki meclisinde çıkardı! Şöyle ki bir gün "Park" otelinde içki meclisinde eski Türk müziğini özlediğini hissetti ve ünlü Türk müzisyeni olan Nurettin Selçuk'u çağırttı ve o da gayet içten bir şarkı söyledi, -deniliyor ki bu sırada Mustafa Kemal ağlıyordu ve böylece içki meclisindeyken Türk müziğinin yayınlanması için emir verdi.
1880'de ismi Zübeyde olan bir kadından doğdu. (Kimision doğum tarihinin 1881 yılı olduğunu söyler, fakat nüfus defterin deki tescil kaydına dayanılarak, Mustafa Kemal'in doğum tarihi Hicri 1296'dır ve Miladi 1880 tarihine denk gelir.).
Babasının adını doğrudan veremediğimiz için üzgünüz. Be nun nedeni açıklandığında, belki... Baba ismini hangi nedendes nun nedeemediğimizi söyleyemediğimiz için de özür dileriz. Bu durumla ilgili anlatılan hikâyelere göre o zamanlar Zübeyde Ha nım, yirmi yaşlarında, güzel bir hanımdı. İhtiyarlık fotolarını ilmi araştırma yaparak gözden geçirenler derler ki Zübeyde Hanım is taşımış olduğu yüz çizgileri ve dış görünüşü, aynı oğlununki biymiş. Oğlundan farklı olarak sadece Zübeyde Hanım'ın ten rengi kumral değilmiş. Bilakis Zübeyde Hanım -kuvvetli olma- yan ve kesin bilgi içermeyen rivayetlere dayanılarak denilmiştir ki- önceleri Konya'dan veya Aydın'dan Rumeli'ye göç etmiş Yörük Türklerinden olan Türkmenlerdendir.
Mustafa Kemal'in babası olduğu veya ona babalık yaptığı id- dia edilen (bu konuda kesin bilgiye hâlâ ulaşılamamıştır), Züü- beyde Hanım'ın kocası Ali Rıza Efendi'ye gelirsek... O, Kanun-i Esasi'nin ilan edildiği dönemde, Selanik'te 1876 senesinde kurul muş, "Asakir-i Mülkiye" saflarında üsteğmen rütbesiyle yer alı yordu. Ondan kalma, mensup olduğu taburdan alınmış olan yega ne fotoğraf tetkik edildiğinde, bu şahsın da kumral tenli olmadığı fark edilecektir. Bundan daha önemlisi, Ali Rıza Efendi olarak gösterilen bu adamın daha önemlisi, Aciale gösterildiğinde. o da bu şahsın babası olduğunu bizzat
inkâr etmiştir. Mustafa Kemal'in yanından ayrılmayan ve kendi ağzından Mustafa Kemal'in hatıralarını yazıya geçiren Falih Rıfkı, bu ko- nuyla ilgili "Çankaya" isimli kitabında şöyle yazmıştır.
Şark'ta büyümüş kimselere çok defa hanedanımsı bir kütük uy- durmak isteyenler çıkar. Mustafa Kemal kendinden öncesine meraklı ve pek bağlı değildi. Gerçi 1876'da, ilk Kanun-ı Esasi'nin ilan edildiği gune raslıyan 23 Aralıkta Selánik'te kurulmuş Asakir'i Milliye Ta- burundaki gönüllü subaylardan biri babası olarak öne sürülmüştür. Resmi ötekilerden ayrılarak büyütülmüştür. İstanbul hürriyetçile- rine yardım etmek için toplanan bir milli kuruluşta babasının da bulunmuş olması Mustafa Kemal'in hoşuna gidecek bir şeydi ama inanmış mıdır, sanmıyorum. Hatta bir gün alaylı bir dille:
- Bu bizim peder değildir, dediği kulağıma gelir."
Yazar sadece "Mülki Askerler" ibaresi yerine "Milli Askerler" ibaresini kullanırken hata yapmış olabilir. Fakat oğlu için de, tüm insanların nazarında da, Mustafa Kemal'in babasının meçhul bir şahıs olduğunu açıklamasında asla hata etmemiştir. Muhtemelen yazar, yapmış olduğu bu açıklamadan sonra, ortaya çıkan neti- cenin böyle bir cihete varacağını tahmin bile edememiştir. Belki de Mustafa Kemal, küçüklüğünde annesinin ona çizmiş olduğu baba resmini, hayallerinde sakladığı baba suretini bu fotoğraf- ta bulamamıştır. Ali Rıza isimli, babası olduğu iddia edilen bu adam, maddi ve manevi sıkıntılar sonucu feci bir şekilde öldüğün- de, Mustafa Kemal 6-7 yaşlarındaydı. Dahası, babası öldüğünde onlara kendisini hatırlatacak hiçbir şey bırakmamıştı. Muhteme- len Mustafa Kemal'in gerçek babası o zamanlar hayattaydı. Fakat nerede olduğu bilinmiyordu. Falih Rıfkı'nın Mustafa Kemal'in kendisinden duymuş olduğu bu hikâyeyi ve Mustafa Kemal'in "Bu adam kesinlikle benim babam değil" sözünü aktardıktan sonra, Şevket Süreyya'nın "Tek Adam Mustafa Kemal" isimli ki- tabının birinci kısmındaki bu meseleyle ilgili yerleri okuyalım:
"Şimdi biz yine Ali Rıza Efendi'ye dönelim. Zübeyde ile evlen- dikten sonra Ali Rıza Efendi'nin hayatında olağanüstü bir olaydan bahsedilir. Bu da 1876 Türk-Rus harbinde onun bir gönüllü olarak,
dbde-/ bürhan زبده برهان ispatın dayanağı plan delilin (bürhanın) özü
übde-i hakiki(ve(( زبده حقيقيه( : gerçek z
ibdelpak زيده يك : tertemiz öz, katışıksız öz
زبدة : bkz.zübde( übdet
abdet-ül meani زبدة المعاني : )Kur'an âyetlerini çıklayan) tefsirlerin özü
bdet-ül meani-i tefsir-i Furkan زبدة المعاني تفسير فرنان : Kur'an ayetlerini tefsir eden eser lerin özü
Zübdet-ür Resail, Ümdetül Vesail زبدة الرسائل عمدة الرسائل : ]Risalelerin Özü ve Vesilelerin (gâyeye eriştiren şeylerin) En Başta Geleni) mânâsında Ziyaeddin Mevlâna Hâlid'in (k.s.) iki eserinin özetini yapan kitap. Hz.Mevlânâ Halid'in özeti yapılan iki eseri ise "Mektubat" ve "Risaleler" adlarını taşır
Zübeyir Bin Avvam (r.a.( زبیر بن عوام : Cennetle müjdelenen on Sahabeden biridir. Resul-i Bkremin (a.s.m.) halası olan Hz. Safiyye'nin oğludur.
Hz. Zübeyir (r.a.) küçük yaşta yetim kaldı ve onu annesi yetiştirdi. On bes yaşınday- ken Müslüman oldu. Mekke'de müşriklerin Müslümanlara işkence ettikleri bir dönemde
Müslüman ke de müşriklerin üslümanlara işkence ettikleri bir dönemde 12. Resululahın öldürüldüğünü duydu. Kılı- mu alarak müşriklere ders vermek üzere yola aktı. Böylece İslâm tarihinde ilk kılıç çeken Sahabe oldu. Habeşistan'a hicret eden kafile e Zübeyir bin Avvam (r.a.) da vardı; daha sonra Medine'ye hicret etti. Resul-i Ekre- min (a.s.m.) katıldığı tüm savaşlarda bulun- du. Geçimini ticaretle sağlayan Zübeyir bin Avam (r.a.), çok cömert bir insandı. Resul-i Ekrem (a.s.m.) onun için: "Her peygambe- rin bir havarisi (yardımcısı) vardır. Benim de havarim Zübeyir'dir.” buyurmuştur.
beyir Gündüzalp
1920-1971 : زبیر گوندوز آلپ
Konya'nın Ermenek kazasında dünyaya gel- di Babasının adı Mehmet, annesinin ise Seyyide'dir. Asıl ismi Zeyver idi. Ancak daha sonra Üstâd Bediüzzaman Hazretleri bu ismi Zübeyir şeklinde değiştirdi.
Ukokulu Ermenek'te bitirdi. İlkokuldan son ra, Ermenek Postahanesinde bir kaç sene memur olarak çalıştı. Daha sonra Ermenek'te ortaokul bulunmadığı için Silifke'ye gitti. 1939 senesinde ortaokulu bitirerek memleke- tine döndü. Ermenek'te postahane memur- luğuna tekrar baslayan Zübeyir Gündüzalp,
bir süre sonra askere gitti. Ardından Konya Postahanesinde telgraf muhabere memuru olarak çalışmaya devam etti.
Risale-i Nur'u, bu memurluk yıllarında tanı- dı. Üstad Bediüzzaman'ı ilk defa 1946 yılında Emirdağ'da ziyaret etti.
Bu ziyaretin ardından Risale-i Nur'a dört elle sarılarak hizmete başlayan Zübeyir Gündüzalp, 1948 senesinde Afyon'da Be- diüzzaman'la birlikte altı ay tutuklu kaldı. Yanlışlıkla tahliye edildiği zaman, sırf Be- diüzzaman'dan ayrılmamak için, tahliyesinin yanlış olduğunu bildirdi ve bunun üzerine tekrar tutuklandı.
Zübeyir Gündüzalp, 2 Nisan 1971'de vefat etti. Cenaze namazı Fatih Camiinde kılına- rak, Eyüp Sultan Kabristanına defnedildi.
Zübeyr Abi hakkında bir tahlil yazısı:
Vazifesini tamamlayıp mübarek emaneti Rahmana teslim eden Zübeyir Abimiz: "İman insanı insan eder belki insanı sultan eder. Hakiki imanı elde eden kainata meydan oku- yabilir" vecizesine masadak oldu. Ruhunda hissettiği büyük boşluğu, Kur'an-ı
Risale-i Nurla doldurdu. O, artık hakiki imanı elde etmiş ve kainata meydan okuyordu. Gizli din düşmanlarının en faal ve en etkili oldukları, güvenlik görevlilerini, mahkemeleri yanılt- tıkları, dine hizmet etmekten başka hiçbir gayeleri olmayan insanların tahammül sı- nırlarını aşan baskılara maruz kaldıkları bir dönemde hizmet etti. Afyon Ağır Ceza Haki- minin;
-Evet, Risale-i Nur talebesi olduğumu mem- nuniyetle ve ilan edercesine söyleyebilirim. İnkar etmek, Risale-i Nur'un bana verdiği fa- zilet dersleriyle zıt olduğu için, bu cürmü işle- mem. Risale-i Nur okuyucusu olan bir kimse okuduğunu gizleyemez; bilakis, iftiharla bila- perva söylemekten çekinmez... diyerek karşı- lık verecektir.
Kafkas asıllı, Konya'nın Ermenek ilçesine yerleşmiş bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi(1920). Asıl adı Ziver olup Üstad, Zübeyir bin Avvam Hazretlerine atfen ismini Zübeyir olarak değiştirmiş ve bu isimle tanınmıştır. İlköğretimini Ermenek'te yaptıktan sonra
ortaokulu Silifke'de okuyup bitirdi (1939). Bu tarihten itibaren önce Ermenek'te sonra Konya'da Posta telgraf muhabere memuru olarak çalıştı. Konya'da bulunduğu sıralarda Nurlarla tanıştı ve ömrünün sonuna kadar iman hizmetini en güzel şekilde ifa etti.
Emirdağ'da Üstad'ı ziyaret edip (1946) ya- nında kalmak istediğini bildirdi ancak, me- muriyetine devam etmesi, daha sonra yanı- na alınacağı cevabını aldı. 1948'de Afyon'da tutuklanarak Bediüzzaman'la birlikte altı ay hapis yattı. Bu tarihten itibaren Üstadın ve- fatına kadar hep yanında kaldı.
Üstad'la hapis yatarken yanlışlıkla serbest bı- rakıldığında bu fırsattan yararlanıp özgürlü- ğüne kavuşma şansına sahipti ancak, o, yapı- lan yanlışlığa itiraz ederek tahliyeyi engelledi, ve böylece Üstadından ayrılmadı. Nurcuların takibata uğradığı, kanunsuz bir şekilde tu- tuklandıkları, eziyet gördükleri hengamda, Risale-i Nurları okuduğunu söyleyerek kendi kendini ihbar etti. Her halükarda iman ha- kikatlerini mahkumlara, savcılara, hakimle- re izah ediyordu. Çünkü, O'nun tespitlerine göre Risale-i Nurları okuyan hakimler, yanlış hüküm vermezlerdi. Nitekim Risale-i Nurlar ve Nurcular hakkında açılan yüzlerce dava, beraatla neticelendi.
"Eğer komünistler mürekkep ve kağıdı yok etmek imkanını da bulsalar, benim gibi bir- çok gençler ve büyükler fedai olup hakikat hazinesi olan Risale-i Nurun neşri için, müm- kün olsa derimizi kağıt, kanımızı mürekkep yapacağız" der.
O'nun için Risale-i Nura, Bediüzzaman'a tale- be olmak, en büyük bir şereftir. Oysa, bu yüz- den tutuklanıp yargılanmaktadır. Suç olarak görülen bu fiili kendisinden sorulduğunda:
"Bediüzzaman Said Nursi gibi bir dahinin şakirdi olmak liyakatini kendimde göremi- yorum. Eğer kabul buyururlarsa, iftiharla, Evet, Risale-i Nurun şakirdiyim..." diye hay- kırırken, orada hazır bulunan Üstad da "ka- bul ediyorum" diyecektir.
uğurlandığı sırada yanlarına gelen Zübeyir Gündüzalp için Üstad:
"Biz bir veziri uğurlamaya geldik, başka genç bir veziri de karşılamaya gelmişiz." ve bilaha- re:
"Hayır hayır, ben Zübeyir'i karşılamaya gel- dim" demiştir.
Zübeyir Gündüzalp'ın hizmetteki yerini Be- diüzzaman Hazretlerinin:
"Zübeyir bana merhum biraderzadem Abdur- rahman yerine verilmiştir diye manevi ihtar aldım. Hakiki fedakar Zübeyir, en lüzumlu ve hizmete şiddetli ihtiyacın zamanında buraya imdada geldi..." ifadelerinde görmekteyiz.
27 Mayıs 1960 İhtilalinden sonra memleketi olan Ermenek'te mecburi ikamete tabi tutul- du. Burada bir süre kaldıktan sonra, gizlice Ermenek'ten ayrılarak Ankara'ya gitti. Altı ay kadar Ankara'da kaldı ve 1961'de İstanbul'a geldi. 2 Nisan 1971 tarihinde İstanbul'da ve- fat etti.
Üstad Hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra Meşveret sistemini tesis etti. Hizmeti meslek ve meşrep açısından şekillendirdi. Ri- sale-i Nur Külliyatının neşri, gibi yayın faali- yetlerini başlattı. (r.a)
Senedinin gaye ve hedefleri tesbit eden ikinci maddesinde açık ça belirtildiği gibi; «İslâmi ilimlerin her dalında araştırma yapmak ve yaptırmak, araştırıcı âlimler yetiştirmek, Islâmı, tarih boyunca hulûl etmiş yabancı adetlerden arınmış bir halde tanıtmak için Kur'ân ve Hadis sahasında tetkikler yapmak, yazılmış olan tetkik ve çalışmaları... kıymetlendirmek, lüzum görülenleri... neşretmek gibi konularda faaliyet gösteren Vakfımız, Istanbul Yüksek Islám Enstitüsünde İslâm-Türk Medeniyeti Tarihi kürsüsü öğretim üyesi Dr. Osman Öztürk'ün, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesinde muvaffakiyetle müdafaa ettiği doktora tezinin basılıp yayınları- mız arasında neşredilmesini temin etmekle, gâyesine giren bir işte mứtena bir adım attığı kanaatindedir. Konunun «Mecelles ile il- gili olması bizi şaşırtmamalıdır. Çünkü, evvelá Islâm Hukuk ilmi, gerek Ayet ve gerekse Hadislerden çıkarılan ilk ilimlerden biridir. Saniyen, İslâm hukuku ondört asır boyunca Müslümanların yaşa- dığı her yerde ve her cemiyette esasen iyice işlenmiş olmakla be- raber «Mecelle» bu gidişatta en modern ve en sistematik bir ilmi mesaidir. Salisen bu ilmi mesâi Osmanlı İmparatorluğu içinde Türk- lerin eliyle gerçekleştirilmiş ve Türk hukuk tarihinde önemli bir
mevkiye sahip olmuştur.
Dr. Osman Öztürk'ün bu ilmi çalışmasını neşr etmek súretiyle Vakfımızın başlattığı ve birbiri arkasına devam ettireceğini um- duğumuz neşriyat faaliyetinin ilmi hayatımız için hayırlı ve fay- dalı olacağı ümidini taşımaktayız.
BİLMEN, Ömer Nasuhi, Hukuk-u İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kaamûsu (Istilahat), I-VIII, İstanbul, 1967-1971.
BROCKELMANN, C., Geschichte der Arabischen Literatür Erster Supplementband, (Brock. Supplementband), I-III, Leiden, 1937.
Geschichte der Arabischen Litetratür Erster Band (GAL.) I-II, Leiden, 1943.
BUHARI, Muhammed b. İsmail, Sahih'ul-Buhârî (Buhârî), I-VIII, İstanbul, 1315.
BURSALI, Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, I-III, İst. 1333-1342.
CERIDE-İ Adliyye, İstanbul, 1325 -
CEVDET (A. Cevdet) Paşa, Tezâkir, I-IV, nşr. C. Baysun, Ankara, 1953-1967.
COULSON, N. J., Islamic Surveys, I-V, Edinburgh, 1964.
Der Grosse BROCKHAUS, (Der Gros. Brock.), I-XIV, München, 1953-1963.
DÜSTÜR, İstanbul, 1279.
EBU DAVÛD, el-Sicistânî, Sünen Ebi Dâvûd, I-II, basıldığı yer yok, 1280.
ERCİYEŞ, Rıdvan Bülent, Türk Hukuk Bibliyografyası, Ank. 1959. ERK, H. Basri, Meşhur Türk Hukukçuları, basıldığı yer yok, basıl- dığı sene yok.
ERNUR, Lütfü, İstanbul Kütüphanelerinde Bulunan Kanunnameler, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Tez No. 413.
GÖVSA, İbrahim Alâeddin, Meşhur Adamlar, İstanbul, 1933-1935. GÜR, Refik, Hukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakımından Mecelle (Hu- kuk Tarihi ve Mecelle), İstanbul, basıldığı sene yok.
el-HADİMİ, Ebu Saîd, Haşiyeli Mecâmi'ul-Hakaaik, İstanbul, 1318.
> Menâfi'ud-Dekaaik fi Şerh Mecami'il-Hakaaik, İstanbul, 1308. HALLAF, Abd'ul-Vahhab, Masâdir'ut-Teşri'il-İslâmî fîma lâ Nassa fihi, Kuweyt, 1970.
el-HAMAVI, Ahmed b. Muhammed, el-Eşbah ve'l-Nezâir ma'a Şer- hihî Gamz 'Uyûn'il-Basâir (el-Hamavi), I-II, İstanbul, 1290. HANBEL, Ahmed, el-Müsned, I-VI, Mısır, 1313.
HAYDAR, Ali, Dürer'ul-Hukkâm Şerh Mecellet'il-Ahkâm (Dürer'ul- Hukkâm), I-IV, İstanbul, 1330.
HIRSCH, E., Türk Hukuk Neşriyatı Bibliyografyası (1934-1940), İstanbul, 1941. İLMİYYE Sâlnâmesi, İstanbul, 1334.
IA: İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1944-
ISRAİL'de Hukuk Sistemi (Israil'de Hukuk), basıldığı yer yok, ba- sıldığı sene yok, bugünkü İsrail yayınları No. 8.
IBN MACE, Ebu Abdullah, Sünen Ibn Mâce (Ibn Mace), I-II, Ka- hire, 1372-1373.
IBN NÜCEYM, el-Esbah ve'l-Nezair (el-Esbah), İstanbul, 1298. IBNU'L-EMİN, Mahmud Kemal, Son Asır Türk Şairleri, I-XII, L tanbul, 1969-1971.
IHFM: İstanbul Hukuk Fakültesi Mecmuası.
İSMAİL Paşa, Hediyyet'ul-Arifin, I-II, İstanbul, 1951.
KATİB Çelebi, Keşf'ul-Zünun, I-IV, İstanbul, 1941-1955.
KANUNNAME-i Al-i Osman, İstanbul, 1330. KANUNNAME-i Sultânî Bermûceb-i Örf-i Osmani (Kanunnâme-i Sultanî) neşr. Halil İnalcık - Robert Anhegger, Ankara, 1956.
KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, I-VII, Ankara, 1947-1956. KREMER Von, Culturgeschichte des Orients unter den Chalifen (Culturgeschichte des Orients), Wien, 1875.
LEWIS, Bernard, The Emergence Of Modern Turkey (Emergence Of Turkey), London, 1968.
MES'UD Efendi, Mir'ât-ı Mecelle, İstanbul, 1299.
MEDKÜR, Muhammed Sellâm, Medhâl'ul-Fıkh'il-İslâmi (Medhal'ul- Fıkh), Kahire, 1384 (1964).
MUMCU, Ahmed, Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl (Siyaseten Katl), Ankara, 1963.
el-NESÃÎ, Ebu Abdurrahman, Sünen'ün-Nesâî (Nesâî), I-VIII, Ka- hire, basıldığı sene yok.
ORPELYAN, Serkis, Miftah'ul-Mecelle, İstanbul, 1299.
OSTROROG, Lèôn, The Angora Reform (Angora Reform), Lon- don, 1927.
PAKALIN, Mehmed Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimler
Sözlüğü (Tarih Deyimleri), I-III, İstanbul, 1946-1954. PEARSON, J. D., Index Islamicus (1906-1955), Cambridge, 1958 > Index Islamicus (1956-1960), Cambridge, 1962.
> Index Islamicus (1961-1965), Cambridge, 1967.
RESID Paşa, Ruh'ul-Mecelle, I-VIII, İstanbul, 1326-1328. SAID Paşa, Said Paşa'nın Hatıratı, I-III, İstanbul, 1328. SAYMEN, Ferid H., Türk Hukuk Kroniği (1943-1950). SBFD: Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi.
Tadil komisyonlarının lağvından sonra hükümet, İsviçre Me- deni Kanununun iktibasına karar verdi. Böylece Mecelle-i Ahkâm-1 Adliyye, ilk kitabının kanunlaştığı 8 Muharrem 1286 (20 Nisan 1869) tarihinden itibaren elli yedi senelik bir mer'iyetten sonra ta- rihe mal oluyordu. İsviçre Medeni Kanununun tercemesi kısa bir esbab-1 mucibe lâyihası ile birlikte 17 Şubat 1926 da küll hâlinde kabûl edilerek 4 Ekim 1926 da mer'iyyete girdi. Bunu takiben aynı şekilde İsviçre Borçlar Kanunu terceme edilerek 22 Nisan 1926 da olduğu gibi kabul edilip; Medeni Kanunla birlikte 4 Ekim 1926 da yürürlüğe girdi". 864 no.lu kanunun 43. maddesi ile Türkiye'de sadece Mecelle'nin değil İslâm Hukukunun tamamen ilğa edildiği îlân edilmiş oldu".
<Mecelle'nin ilga olunması tarihi kaderimizin bizden mahrum ettiği tarihi devamlılık (continutè historique) in hukuk sahasında da yok oluşunu göstermektedir.» "
2. Türk Medeni Huk., s. 79-86.
3. Düstur (3. Tertib), VII, 2250.
1. Intro. To Isl. Law, s. 93.
Önsöz Fındıkoğlu, Hukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakınından Mecelle, s. 3.
Schüfftan işlemi [Fr. procédé Schüfftan, plan truque par le procédé du miroir || İng. Schüfftan process (shot), mirror shot (effect) || Al. Spiegeltrickverfahren, Schüftanverfahren || İta. procedimento Schüfftan] S. Görüntü yönetmeni Eugen Schüfftan'ın geliştirdiği bir film hilesi. Belli bir bezemin yalnız bir parçası do- ğal büyüklükte yapılıp, geri kalan par- çası minyatür olarak hazırlanır ve bu minyatürün bir aynadan yansıyan gö- rüntüsü, yarım bezemle birlikte alındı- ğında bütünlenmiş bezem görüntüsü ve- rir bezem, cam çekimi, film, görüntü, hile, yönetmeni
casus(luk) filmi [Fr. film d'espionnage, film d'espion || Ing. spy film, espionage film, cloak and dagger film || Al. Spion(in)film, Spionagefilm || İta. film di spionaggio, film di spione] S. Haberal- ma örgütlerinin, bu örgütlerde çalışanla- rın etkinliklerini öykülü film çerçe- vesinde ele alıp işleyen film. Bu filmler genellikle ideolojik savaşın, soğuk sa- vaşın bir uzantısı, aracı olarak kullanı- lır; serüven filmlerinin bilinen çerçevesi içinde ele alındığında bile içine bu çeşit öğeler serpiştirilmiştir öykülü film, serüven filmi
kammer, Dunkelraum || İta. camera obscura] S. Fotoğrafçılıkta ve sinema- cılıkta, üzerinde gizli görüntü bulunan
duyarkatın bozulmadan işlenmesi için ya da boş filmlerin alıcıya takılması sı- rasında kullanılan, ışık sızmaz oda duyarkat, gizli görüntü, görüntü, ışık, işleme, karanlık kutu
yanılsama [E.t. galat-i his, illüzyon, vehm-i havas || Fr. illusion || İng. illu- sion || Al. Illusion || İta. illusione] S/ TV/V. Duyu bilgisinin yanlış, eksik, çarpıtılmış, biçim değiştirmiş olarak al- gılanması ya da yorumlanması. Örneğin sinema, televizyon ve videoda en ö- nemli yanılsama, bunların gerçekleşti- rilebilmesini sağlayan görme sürerliği- dir. Görme sürerliği yüzünden belirli bir hızla art arda geçen tek tek resimleri birleştirip aralıksız bir devinim olarak algılarız devinim, görme sürerliği, re- sim, sinema, televizyon, video
yankı [E.t. aksiseda, eko || Fr. écho, réverbération || İng. echo, reverberation || Al. Echo, Hall, Nachhall, Halligkeit || İta. eco] S/TV. Ses dalgalarının, çeperle- ri pek soğurucu olmayan bir yere çarpıp geri dönmesi; bu dönme sonunda sesin geride bıraktığı iz. Yankı, yankı etkisi yaratmak üzere bir yankı odasında ya da
elektronik olarak da oluşturulabilir ses dalgası, yankı etkisi, yankı odası
yankı etkisi [Fr. effet d'écho || Ing. echo effect || Al. Halleffekt || İta. effetto dell'eco] S/TV. Herhangi bir görüntüye eşlik eden seslerde doğal kaynaklar dı- şında istenilerek gerçekleştirilen yankı - görüntü, ses, yankı
yankı odası [Fr. chambre d'écho, salle réverbérante || İng. echo room (cham- ber) || Al. Echoraum, Hallraum, Nach- hallraum] S/TV. Seslendirme işliklerin- de yankı etkisi elde etmek için kullanı- lan, güçlü yankılanma özelliği olan özel yapıda oda. Bu oda özel bir olukla ses- lendirme masasına bağlıdır. Eski radyo işliklerinden kalma olan yankı odası günümüzde yerini doğrudan doğruya seslendirme masasında yer alan elektro- nik aygıtlara bırakmıştır oluk, seslen- dirme işliği, seslendirme masası, yankı, yankı etkisi
"X" belgesi [Fr. certificat "X" || İng. "X" certificate, "X"-rated || Al. "X"-Certi- fikat || İta. “X”-certificate] S. 1. İngiliz Film Sıralama Kurulu'nun 16 yaşından küçüklerin görmesini yasakladığı film- lere verilen belge. Günümüzde kulla- nılmamaktadır. 2. Amerika Sinema Bir- liği'nin sıralamasında eskiden yalnızca büyüklerin yani 17 yaş ya da yukarısın- dakilerin görebileceği filmlere verilen belge. Kimi eyaletlerde bu yaş 18 ve üstü hatta 21 ve üstüne de çıkmaktaydı. Bu belge aşırı şiddeti ya da cinsel sö- mürüyü içeren filmlere verilmekteydi. Günümüzde bunun yerini "NC-17" al- mıştır "A" belgesi, "H" belgesi, "12", "15", "18", "NC-17", "PG", "U", "U"belgesi
bağlantılı metinler, bağlantılı çok araç- lılık yardımıyla bir kaynaktan öbürüne kolayca geçebilirler bağlantılı çok a- raçlılık, bağlantılı metin, çapraz bağ- lantı, Internet
Web alıcısı [E.t. masaüstü kamera, Web kamerası || Fr. caméra Web || İng. Web camera Il Al. Web-Kamera || İta. camera Web] S/V/TV/V/BS. Bir bilgisa- yara bağlı olarak bilgisayar ya da masa üstünde çalışmaya hazır, ufak video alı- Cısı. Devinimli ya da devinimsiz gö- rüntüleri saptayıp bilgisayara, onun ara- cılığıyla da Internet'e aktaran alıcı çeşi- didir. Bu bakımdan kullanımları gö- rüntülü toplantı ya da Internet'te canlı yayınla sınırlıdır alıcı, bilgisayar, görüntü, görüntülü toplantı, Internet, video alıcısı
Wenhelt yuvağı [Fr. cylindre de Wenhelt || İng. Wenhelt cylinder || Al. Steuer- elektrode || İta. cilindro Wenhelt] TV. Alıcı ya da almaç ışıtacının boyun bö- lümünde eksiuç ile artıuç arasında yer alan, elektron topunun bir parçasını o- luşturan, az ya da çok pozitif gerilim verilince, triyottaki düzenleyici ızgara- nın işini gören yani eksiuçtan artıuca giden elektronların niceliğini bir musluk gibi düzenleyen yuvak biçimindeki ek elektrikucu alıcı, alıcı ışıtacı, almaç, almaç ışıtacı, artıuç, boyun, eksiuç, elektrikucu, elektron, elektron topu, ge- rilim, negatif, pozitif, triyot
Sebebi bu bölgede daha önce müstakil veya İran'a bağlı beylerin fetih esnasında Os- manlı Devleti'ne sadakat göstermeleri ve en önemlisi de, hem itikadi açıdan ve hem de bulunmamasidir. Kisaca özetlediğimiz bu sistem, daha ziyade Doğu Anadolu'da uygulana gelmiştir. ameli açıdan, Osmanlı Devleti ile aralarında herhangi bir farkın langıçta hizmet ve sadakat karşılığı verilen bu sancakların durumu, daha sonra allelerin tasarrufuna bırakılmış ve Tanzîmât dönemine yani 1840'lara kadar bu hal aynen devam Baş- etmiştir.
bu mahlyette
sadece icranın başı olan
lerle donatılmışlardır. Zaten toprak itibariyle de,
77. Osmanlı Padişahları, Yavuz'un Mısır'ı fethetmesinden itibaren halife ünvanını kazanmışlar mıdır? Dinen bu mümkün müdür? Şayet müm- Künse, Osmanlı Padişahları halife ünvanını kullanmışlar mıdırat
İslâm hukukunda icranın başı olan şahıs için üç ünvan zikredilmektedir; Halife, emir'ül-müktır. Müslümanların lideri olan saharu unvantarasinda Hz. Pey etmek de halef olduğu için kendisine hair. Bunlardan amme mües Sesesi yani hilåfet ise, değişik şekillerde tarif edilmiştir. Bunlardan ikisini zikredelits: Hz. Peygamberin halefi olarak dinî ve dünyevi meselelerde bütün Müslüman: Hz. emsil etmek"; "Müslümanlar üzerinde umumi tasarruf hakkına sahip ol- laak yetkisi". Yani kısaca Müslümanların devlet reisliği demektir. Hilafete îmâmet de denir ve namazdaki imamlık görevinden ayırmak için buna "imâmet-i kübra" adı verilir. İmâmet, aslında öne geçmek ve lider olmak demektir. Halifeye "imam" veya "imam'ül-müslimin" denmesi de bundan kaynaklanmaktadır. Emir'ül-mü'minin Ünvanını ise ilk kullanan Hz. Ömer olmuş ve daha sonraki devlet reisleri bu ünvanı
"mü'minlerin emiri" manasında halifenin eş anlamlısı olarak kullanmışlardır. Halife olmanın bazı şartları vardır. Osmanlı tatbikatında kendisine uyulmayan ve en çok tartışmalı olan bir şartı da, halifenin Kureyş kabilesinden olması şartıdır. Bir kısım İslâm hukukçuları halifenin Kureyş'den olmasının şart olmadığını ve hilåfet gibi âmmeye alt bir meselede nesebin tesiri olamayacağını ileri sürerken, çoğunluğun bu şartı kabul etmesi uygulamada zorluk çıkarmıştır. Çoğunluk "imamlar
76 Koca Műverrih, Bedâyi', c. II, vrk. 452/a-b; All, Künh'ül-Ahbår, Es'ad Efendi, nr. 2162, vrk. 249/a-251/a; Solakzåde, sh. 378-383; Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, nr. 11634/26; E. 1019; Anonim Tarih, Süleymaniye Kütp. Esad Efendi, nr. 2362, vrk. 112/a-113/a; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.II, sh. 273 vd; Bediüzzaman Sald Nursi, Nutuk (Osm.), sh. 20; Kodaman, Sultan II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, sh. 12 vd: Akgündüz, Güney- doğu Meselesi ve Çözüm Yolları, sh. 40 vd; Osmanlı Kanunnâmeleri, c. III (Diyarbekir Eyåleti Kanunnåmeleri), sh.
Kureyş'tendir" hadisine dayanmaktadırlar. Türkistan'ın yetiştirdiği büyük Hanefi hu- kukçusu Buhara'lı Sadr'üş-Şeri'a (öl. 747/1346), bu meseleyi şöylece vuzuha kavuştu- 143 Maak Osmanli Padişahlamayacaster Yolunu açmıştır: "zikredilen şartlar duzuha kavuştu tadan kalkan 23/1517 tarihinde Yavuz Suitda Kureyşilik şartı da ortadan kalluret gereği sebepleri Mütevekkil Alella Sultan Selim, Mısır'dan beraberinde gir son Abbasi Halife Allaha Ayasofya Camiinde hilfe einde getirdiği rettirdiği zaman, mevcut âlimler bunu câiz görmüştü.
Şunu da bilmekte fayda vardır: Her konuda Hz. Peygamber'ın izinden yürüyecek ve onu temsil edecek makam demek olan hilafet makamı, maalesef bu mana virüyecek yonunu her zaman devam ettirememiştir. Bu sebeple bazı araştırmacılar hilfeksi kisma ayırmaktadırlar: Birincisi; gerçek hilåfet (hilåfet-i kâmile veya hilåfet-i ha- kikiye)'dir ki, yukarıda zikredilen şartlara haiz ve Müslümanların rızası ile yapılan se- çim ve bi'at sonucu elde edilen hiläfettir. Büyük Türk Hukukçusu Sadrüşşeria, buna hilåfet-i nübüvvet de demektedir. İkincisi; şekli hilåfet (hiläfet-i sûriye)'dir ki, gerekli şartları haiz olmayan veya milletin seçim ve bi'atıyla değil de, cebir ve istila suretiyle elde edilen Imâmettir. Bunda saltanat ve hükümdarlık manası ağır basmakta- dır. Hz. Peygamber'in "Benden sonra hilåfet otuz senedir; ondan sonra saltanata İnkılab eder" hadisinin İşareti ve bütün İslâm hukukçularının İttifakıyla gerçek manada halife hülefă-i răşidin'dir. Halife Ömer bin Abdülaziz bir tarafa bırakılırsa, Emevi ve Abbasi halifeleri hep ikinci grupta kalmışlar, bir başka ifadeyle şeklen ve hükmi halifeler olarak kabul edilmişlerdir. Hz. Peygamber'in bahsettiği 30 sene, Hz. Ebubekir'den iti- baren Hz. Hasan'ın altı aydan ibaret bulunan hilåfet süresiyle sona ermektedir. Osmanlı Padişahlarının en az ikinci manada halife olduklarında şüphe yoktur. Ayrıca, hak ve yetkileri bulunmayan şekli halifelik değil, bütün hak ve yetkilere hâiz olan halifelik ma- nasında halifedirler.
Osmanlı Padişahları, Yavuz Sultan Selim'den itibaren, halife ve İmâm'ül-
Müslimin ünvanlarını son halife Abdülmecid Efendi'ye kadar kullanmışlardır. 1924 yılın- da hilåfetin kaldırılmasıyla ilgili kanun bunun en son delilidir. Ayrıca Yavuz'dan itibaren bütün Osmanlı Padişahları, halife ünvanını kullanmışlardır. Mesela, Yavuz Sultan Selim, Haleb'in fethinden itibaren halife ünvanını kullandığına delil, 1516 yılında tahrir edilen Semendire Sancağı Kanunnâmesinin başında yer alan Halifetüllah tabiridir. Daha sonra da 1519 tarihli Trablusşam Kanunnâmesinin başında ise, en az on defa halife ve hilafet ünvanları kullanılmıştır. Oğlu Kanuni ise, Ebüssuud gibi bir İslâm Hukukçusunun kaleme
aldığı Budin Kanunnâmesinin başında, "Halife-i Resûl-i Rabb'il-Âlemin, mümehhidü kavā'id'ş-şer'il-mübin ve Zillulah'iz-zalili alå käffet'il- Ümem, Haiz'ül-İmâmet'il-Uzma ve's-Sultan'ül-Bahir, Väris'ül-Hiläfet'll-Kübrå käbiren an käbir, Naşir'ül- Kavaninis-Sultaniye, aşir'ül-Haväkin'll-Osmaniyye, Sultan'ül-Arabi ve'l-Acem ve'r-Rům, Hâmi himel- Haremeyn'il-Muhteremeyni ve'l-makāmeyn'il-mu'azzameynil-mufahhameyn es-Sultan ibn'üs-Sultan Es- Sultan
Süleyman Hân Ibn'üs-Sultan Selim Hân" Ünvanlarını kullanmaktadır ki, bu konuda fazla bir şey söylemeye ihtiyaç bırakma-
yacak kadar açıktır.
Zaten Yavuz'un Kahire ve Mekke'de bulunan Mukaddes Emânetleri İstanbul'daki Topkapı Sarayı'na taşıması ve bunlar İçin Hırka-i Şerif Dairesinin yapılması ve nihayet Kudüs, Marayı'na taşıması ve bunlar islev Heti'nin eline geçerek padişahların Hadim'ül- Haremeyn olarak Mekke'nin osmamalife sıfatı perçinlenmiştir. Kanuni Sultan Süley manin Sadodarak ilan edilmesi ile halifa sifadişahlarının halifeliği konusunda şüphesi
Bilindiği gibi, Hz. Peygamber, "Şüphesiz ki, Allah, her yüz yılın başında kendi mini tecdid edecek birisini gönderir" buyurmaktadır. İslâm âlimleri, İslâmaendi edecek olan bu müceddidlerin maneviyât alanında ve ilim sahasında olduğu kadar dset alanında da olabileceğini ifade etmektedirler. Asafnâme müellifi ve Kanuni'nin sadazamı olan Lütfi Paşa'nın naklettiğine göre, İslâm âlimleri siyaset alanındaki müceddidleri şöyle sıralamaktadırlar:
Hicri tarih esas alınmak üzere, II. Yüzyılın başında Ömer bin Abdülaziz; III. Yüzyı- n başında Abbasi Halifesi Mu'tasım; IV. Yüzyılın başında Abbasî Halifesi Kadir billah ahmed bin Emir İshak; V. yüzyılın başında Selçuklu Sultânı Sultan Muhammed bin Mellişah; VI. Yüzyılın başında İlhanlı Sultânı Gazan Hân; VII. Yüzyılın başında Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Gâzi; VIII. Yüzyılın başında Çelebi Mehmed ve IX. Yüzyılın
Bilindiği gibi, Hz. Peygamber, "Şüphesiz ki, Allah, her yüz yılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir" buyurmaktadır. İslâm âlimleri, İslankendi met edecek olan bu müceddidlerin maneviyât alanında ve ilim sahasında olduğu kadir, siyaset alanında da olabileceğini ifade etmektedirler. Asafnâme müellifi ve Kanuniain sadrazamı olan Lütfi Paşa'nın naklettiğine göre, İslâm âlimleri siyaset alanındaki müceddidleri şöyle sıralamaktadırlar:
Hicri tarih esas alınmak üzere, II. Yüzyılın başında Ömer bin Abdülaziz; III. Yüzyı-
lın başında Abbasî Halifesi Mu'tasım; IV. Yüzyılın başında Abbasî Halifesi Kadir billah Ahmed bin Emir İshak; V. yüzyılın başında Selçuklu Sultânı Sultan Muhammed bin Melikşah; VI. Yüzyılın başında İlhanlı Sultânı Gazan Hân; VII. Yüzyılın başında Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Gâzi; VIII. Yüzyılın başında Çelebi Mehmed ve IX. Yüzyılın başındaki müceddid ise Yavuz Sultan Selim'dir.
Peygamberlerin hatibi (hatibü'l-enbiya) lakabıyla meşhur olan Hz. Şuayb (as) Medyen halkına o beliğ ve veciz sözleriyle hak ve hakikatı anlatmasına rağmen onlar kabul etmeyip isyanda devam ettiler, üstelik kendisine inananlan da ülkele rinden çıkarmakla tehdit ederek şöyle dediler:
"Ya bizim yolumuza dönersin ya da sizi bu ülkeden çıkarırız".
Bu durum karşısında Hz. Şuayb (as) şöyle dua etti:
Hz. Ali’nin hikmetli sözlerinden bazıları şunlardır: “İnsanlara anlayacakları şeyleri (veya hadisleri) söyleyiniz. Aksi halde Allah ve resulünün yalanlanmasına gönlünüz razı olur mu?” “İnsanlar uykudadır; öldükleri zaman uyanacaklardır.” “Kişi bilmediğinin düşmanıdır.” “Her şey azaldıkça, ilim ise arttıkça kıymetlenir.” “Size en büyük âlimin kim olduğunu haber vereyim mi? Allah’ın kullarına O’nun yasaklarını cazip göstermeyen, Allah’ın verdiği mühlete aldanıp da onlara ilâhî azaptan kurtulduklarını telkin etmeyen ve O’nun rahmetinden ümit kesilmesine sebep olmayan kimsedir.”
mektum, mektume, A. s. [Ketm'den] 1. Saklı, gizli. 2. Hükümete bildirilme- yen. Emval-i mektume, vergi dairesine haber verilmemiş mallar; mal-i mek- tum, gizli, saklı mal; nüfus-i mektume, kütüğe kaydolunmamış kimseler; va- ridat-i mektume, deftere geçirilmeyip şahıs elinde kalmış devlet geliri. «O vakte kadar mektum kalmış olan e
Elhamdülillahirabbilâlemîn. ala Seyyidina Muhammedin ecmain. Vessalatü vesselamü ve ala âlihi ve sahbihî
Sürei Bakara'da Allahu teâlâ hazretleri: "Haki- kat küfredip de kendileri kafirler olarak ölenler aki Kou? İşte onlar: Allahın, meleklerin ve bütün insanla- in laneti (onların) üstündedir.
Onlar o lânetin, cehennemin içinde ebedi kalıcı- dırlar. Onlardan azap da hafifletilmez. Kendilerinin yüzlerine de bakılmaz." buyuruyor.
Allah'ın lâneti, bütün meleklerin lâneti; bütün in- sanların da lâneti, o kâfir olarak ölenlerin üzerine ol- sun, diyor hazreti Allah, ama biz bugün o kâfirlerin eteklerine yapışmışız, moda diyerekten onların adat ü an'anelerini benimsiyoruz. Adât ü an'aneyi, gele-
=nek ve göreneklerini aldınmıydı da gittin o tarafa!... Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u zapdetmeden ev- -vel, bizim İslâm adeti buraya girmiş. Fatih onu nasıl sokmuşsa sokmuş. Binaenaleyh İslâm ordusu girdik- ten sonra sıkıntı çekmemiş. Diğer memleketlerde de öyle. İslâm'ın zapdettiği memleketlere, evvela İslâm'- in şan ü şöhreti, adaleti, istikameti giriyor içlerine... O zaman ordular zaptettikleri yerlerde hiç sıkıntı çek- miyorlar.
Meselâ: Bir belde muhasara edilmiş. Bağı var, bahçesi var. Askerin canı da üzüm istiyor. Üzümler de olmuş. O zamanki şeyhülislam fetva veriyor. Bir bakım üzümşu kadar kuruş diyor. Herkes kaç salkım Üzüm yediyse, o kadar parayı alıp oraya bağlıyor
züm yediyse, o kadar parayı alıp oraya bağlıyo Geliyor gâvur, bakıyor ki, "Hayret bunlar bizi mu- hasara ettiler ama, bak üzümleri yemişler, parasını da koymuşlar, hem de fazlasıyla. Ne iyi adam bun- lor. Hadi bunlara teslim olalım. Bunlarla boğuşma- ya ne lüzum var. Bizimkiler olsaydı, bunları altüst ederlerdi!..." diyor.
miyorlar.
Geçen gün, Bosnalı iki tane kardaş geldi. Bun- lar ibret dersleridir -O Bosnalı kardaşlar türkçe bil- miyorlar. Türkçe bilmedikleri halde, tercüman vasıtasıyla kendileri ile konuşurken dediler ki, "İslâ- miyet ordan çekilirken 360 tane camimiz vardı Bos-
na'da. Ne zaman ki Tito geldi, Bir tane cami kaldı, Husrev Paşa Camii. Ötekilerin hepsini yok etti. Şimdi yine 80 tane kadar yaptık..." Ama bizim girdiğimiz memleketlerde, onların ne kiliselerine dokunduk, ne papazlarına. İşte halâ memleketimizde bir sürü kile- seleri yaşamakta... Ama onlar bir anda imha ediyor- lar. Hristiyanlıkla İslâm'lığın arasında dağlar kadar fark var. Sûre-i Bakara'da kâfir olarak ölenler için "Onlar cehennem içinde ebedi kalıcıdırlar. Onlardan azab da hafifletilmez. Kendilerinin yüzlerine de ba- kılmaz." buyurulmaktadır.
E, şimdi, böyle bir kavmin adât ü an'anesini mo- dadır diyerekten takib eden Müslümana, ağlamak lâ- zım mı, değil mi?... Şimdi kızlarımızda da bir pantolon giyme adeti çıktı. Çeşitli adetler... Hep bunlar ora- dan gelen adetlerdir. Sonra da artık sökülüp atması da mümkün olmuyor. Düşmanı atmak kolaydır. Fa- kat adât ü an'aneyi atmak, düşmanı atmaktan daha
zor!... Allah kusurlarımızı affetsin... Onun için Müslümanlık demek; hemen namazı kı- lip, orucu tutup, tesbihi çekmekte değil!... Düşman - nını bilip, düşmanın yolunu yol edinmemek lâzım! Düşmanının yolunu yol edinen Müslüman olamaz ki!?...Müslümansan peygamberin var senin önünde... O peygamberin yolunu tutacaksın. Allah affetsin cüm-
Gâvur yalnız Fransa'da olsa, İngiltere'de d Amerika'da olsa kolay iş. Fakat bugün ihtilât olr içimizde kimin Müslüman, kimin gâvur olduğunu anlamayacak derecede basiretsiz olmuşuz. Hani, siretten bahsederiz bazen. Basiret demek, iç gör duvarın arkasını görebilmek demektir. İstikbali g bilecek bir göz olmak. O göze nur gözü derler nur gözü olmayınca, insan göremez arka tarafı Onun için Cenabı Peygamber çok dualarında, o ru istiyor: "Sağımdan ver, solumdan ver. Önüm ver, ardımdan ver. İçimdeki etimi, kemiğimi, de nûr eyle ya Rabbî ki onlar görülebilsin." Binaenale o evradlar okunmadıkca, o zikrullahlar yapılma ça o nur içerde hasıl olmaz.
Allah kusurlarımızı affetsin. Cümlemizi sevdiğ razı olduğu kullarının arasına dahil etsin. AMIN
ihraz a. Ar: (.-) esk. elde etme, erişme, ulaşma, ka- zanma.
ihsan a. Ar. (.-) esk. 1 iyi davranma, iyilik etme. 2 bağışta bulunma, bağışlama. 3 bağış olarak veri- len şey. 4 karşılık beklemeksizin yapılan iyilik, yardım. ihsan etmek (ya da buyurmak) bağış olarak vermek, bağışta bulunmak, karşılıksız ola- rak vermek, bağışlamak.
ihsas a. Ar. (.-) esk. 1 üstü örtülü olarak anlatma, sezdirme. 2 duyum². ihsas etmek üstü örtülü olarak anlatmak, anımsatmak, duyurmak, sezdir- mek.
ihtar a. Ar: (. -) esk. 1 uyarı', uyarma'. 2 bir şe- yi birine anımsatma. ihtar etmek anımsatmak, uyarmak¹.2.
ihtarname b. a. Ar. Far. (..-.) resmi uyarı yazısı. ihtarname çekmek noter aracılığıyla resmi uyarı yazısı göndermek. ihtida a. Ar. (..-) esk. dininden dönerek Müslüman
olma.
ihtifal, -li a. Ar. (..-) esk. anma töreni.
ihtikâr a. Ar. (..-) esk. vurgun², vurgunculuk.
ihtilaç a. Ar. (..-) esk. çırpınma, titreme.
ihtilaf a. Ar. (..-) esk. anlaşmazlık, aykırılık, uyuş- mazlık, ayrılık. ihtilafa düşmek aralarında anlaş- mazlık çıkmak, anlaşamamak, uyuşamamak, bo- zuşmak.
ihtilal, -li a. Ar. (..-) esk. 1 bir devletin siyasal, top- lumsal ve ekonomik yapısını kökünden değiştir- mek ereğiyle girişilen silahlı halk hareketi. eş.
ihtilaflı إختلافى : anlaşma sağlanmamış, farklı- lığı bulunan, tartışmalı
ihtilal 1 : إختلال.silahlı ayaklanma ile devlet idaresini ele geçirme ve toplum düzenini te- melden değiştirme. 2.hükümeti silah zoruyla değiştirme, darbe. 3.isyan, ayaklanma. 4.dev- rim, büyük ve köklü değişiklik. 5.bozguncu- luk, karışıklık
ihtilal -ı beşer إختلال بشر : insanlık dünyasında- ki karışıklıklar ve ayaklanmalar
ihtilaliye( إختلاليه : ihtilalle ilgili, devrim veya ayaklanma hareketiyle ilgili
H
ihtilalkarane إختلالكارانه : ihtilal ayaklanma( çıkarır tarzda, bozgunculuk çıkarma şeklinde
ihtilalsiz إختلالسز : karışıklık olmadan, karışık- lığa yol açmadan
ihtilat 1 : إختلاط.)birbirine) karışma 2.(fark- lı kişilerle) karışık halde buluşup görüşme 3.(tıb) hastanın esas hastalığının yanısıra başka hastalıkların da ortaya girmesi (komp- likasyon)
ihtilālāt) 1. Bir devletin siyasî, sosyal ve iktisadî yapısını veya yönetim düzenini değiş- tirmek amacıyla hukuk kurallarını çiğneyerek, cebir ve kuvvet kullanarak yapılan geniş halk hareketi, devrim: Fransız ihtilāli. 2. Kargaşa- lık, düzensizlik, karışıklık. 3. Köklü değişim.
§ tam. ihtilāl-i dimaga )اختلال (دماغ Bellek yitimi, beyin bozukluğu.
ihtilal-i nizam bozukluğu. اختلال) نظام Düzen
ihtilāl-i nutuka)اختلال نطق Ко- nuşma bozukluğu.
ihtilal-i umür a.)اختلال امور İşlerin bozukluğu.
ihtilalat ça. )اختلالات( ] Ar ihtilal'in ç. b.[ İhtilaller.
ihtilalci a ve s.)اختلالجی(( İhtilal yanlısı ve ihtilâl yapan kimse, devrimci.
(... Fakat dinî olmayan musibetler hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmanîdir. Nasıl ki, çoban gay- rın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır.L.)
etmek. Birbirine husumet etmek. Hapseyle- mek. *fık. İki taraftan her birinin haklı oldu- ğunu iddia etmesi.
İHTİKAN احتقان : Kan toplanması. Bir uzva kan birikmesi sebebi ile oranın şişip kabarması. *Şırınga kullanma.
İHTİKAR احتكار Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak. *ist. Insanların veya ehli hayvanların yiyeceklerine ait şeylerin satış kıymetleri yükselsin dive kırk gün kadar
إختلاف امتی Hadiste : رحمة denilmiş. İhtilaf ise, tarafgirliği iktiza ediyor. Hem tarafgirlik marazı; mazlum avâmı, zâlim havassın şerrinden kurtar yor. Çünki: Bir kasabanın ve bir köyün ha- vassı ittifak etseler, mazlum avâmı ezerler. Tarafgirlik olsa, mazlum bir tarafa iltica eder, kendisini kurtarır. Hem, tesadümü
akârdan ve tehälüf-ü ukulden efkård mamiyle tezahür eder?
Elcevab: Birinci suale deriz ki: Ha- disteki ihtilaf ise, müsbet ihtilaftır. Yâni: Herbiri kendi mesleğinin tamir ve reva- cina sa'yeder. Başkasının tahrip ve ibta- line değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfi ihtilaf ise ki; garazkârane, adavetkârane birbirinin tahribine çalış- maktır. Hadisin nazarında merduttur. Çün- ki birbiriyle boğuşanlar, müsbet hareket edemezler...
İkinci suale deriz ki : Tarafgirlik
eğer Hak namına olsa, haklılara melce' olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârâne, nefis hesabına olan tarafgirlik, haksız- lara melce'dir ki, onlara nokta-i istinad eskil eder. Çünki garazkârane tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o adam Veytana rahmet okuyacak. Eğer muka- bil tarafa melek gibi bir adam gelse, ona hāsā lânet okuyacak derecede bir haksızlık
Üçüncü suale deriz ki: Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr ise; meksatta ve esasta ittifak ile beraber, vesailde ihtilaf eder. Hakikatın her köşe- sini izhar edip, hakka ve hakikata hizmet eder. Fakat, tarafgirane ve garazkârane firavunlaşmış nefs-i emmare hesabına hodfuruşluk, şöhretperverane bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan bârika-i hakikat değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünki maksatta ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının Küre-i Arz'da dahi nokta-i telâkisi bulun- maz. Hak namına olmadığı için, nihayet- siz müfritane gider. Kabil-i iltiyam olma- yan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl-i âlem buna şahittir... M.) ung
ihtilaf dar اختلاف دار : huk. Mirası bı- rakan ile vâristen her birinin başka başka ülkeler ahâlisinden olması.
ihtilaf din اختلاف دین : Biri müslim, diğeri gayr-ı müslim olmak gibi ayrı din-
de bulunmak. Din ayrılığı miras almağa mânidir. Binaenaleyh gayr-i müslim, müs- limin; müslim de gayr-i müslimin mirasına nâil olamaz. Fakat müslim olmayan mil- letler arasında din ayrılığı miras almağa mani değildir.
ihtilaf - metali اختلاف مطالع : Günes,
ay gibi gök cisimlerinin ufukta doğdukları yerin farklı oluşu. Ayrı yerlerde veya ayrı ayrı zamanlarda olan doğuşlar.
ihtilaf rey اختلاف رأى : Fikir ihtilafı, fi- kirlerin başka başka olması.
İhtilaf-ı re'y-i ümmet اختلاف رأى أمت
: Ümmetin re'y ayrılığı. Halkın fikirlerinin başka başka olması.
İhtilal-i nizam اختلال نظام : Nizamın bo- zukluğu.
ihtilal-i umur اختلال امور : İşlerin karışık- lığı, işlerin bozukluğu.
İHTİLALAT اختلالات : )ihtilal) C.) Ayaklan- malar, isyan etmeler, ihtilaller.
(Bütün ihtilalât ve fesadın aslı ve mâdeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin muharrik ve menbaı tek iki kelimedir. O iki kelimenin imtizacından bomba gibi küre-i arz pat- ladı. Ve izdivacından medeni insanlardan canavarlar doğdu.
Birinci kelime : "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!."
İkinci kelime: "İstirahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim."
Merhametsiz nefis-perest olan birinci kelime-i gaddâredir ki, âlem-i insanı zel- zeleye getirip kıyameti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki; o da zekâttır ve zekâtın mükemmili olan sadakadır. Ve onun mütemmimi olan
Haris, hodgâm, zalim olan ikinci kelime- dir ki, beşerin terakkiyatını öyle sarsıyor ki, herc ü merc ateşine atmak üzeredir. Şu dâhiye-i dehyânın tek bir devası var. O da hürmet-i ribadır ve faizin bütün vesailini hayat-ı içtimaiyeden ref' etmektir...
Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup ribaya: "Yasaktır, girmeğe hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi, daha müthişini yemeden dinle- meli!.. M.)
olma, belki. Olması mümkün görünmek. *Kabul eylemek. *Yükselip götürmek. *İhsana mukabil şükretmek. *Kızma ve hiddetlenmekten dolayı yüzünün rengi de- ğişmek.
ihtimal-i helâket احتمال هلاکت : Tehlike ihtimali, musibetin gelmesi imkanı.
ihtirazî احترازی )as) : sakınma, çekinme ile ilgili, çekinmeye âit. Kayd-i ihtirâzî : bâzı hakları kullanabilme şartı, ilerisi için hesâba katılan bir kayıt.
ihtisab احتساب )a.i. hisabdan): 1. hesap sor- ma. 2. mes'ûliyet, *sorumluluk. 3. [eskiden] belediye me'mûrunun işi ve dâiresi. 4. ihti- sap dâiresinin aldığı vergi.
ihtisabiyye احتسابیه )as) : 1. eskiden] ihtisap- la, narh, tartı ve ölçü işleriyle ilgili. 2. i. be- lediyece alınan vergi.
IHTIKAN احتقان : Kan toplanması. Bir uzva kan birikmesi sebebi ile oranın şişip kabarması. * Şırınga kullanma.
ihtikan-i dem احتقان دم : Vücudun bir tarafına kanın hücum etmesi.
IHTIKAR احتقار : Hor ve hakir görmek. Hakarete katlanmak.
İHTİKAR احتكار : Bir şeyi kıymetlensin diye sak- lamak. * Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine ait şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böy- le yapan kimseye muhtekir denir. * Vurgun- culuk, bozgunculuk. (Bak: Muhtekir)
ihtilafdar اختلاف دار : Huk: Mirası bırakan ile väristen her birinin başka başka ülkeler ahâ- lisinden olması.
tilaf din اختلاف دین : Biri müslim, diğeri gayr-1 müslim olmak gibi ayrı dinde bulunmak. Din ayrılığı miras almağa mânidir. Binaenaleyh gayr-i müslim, müslimin; müslim de gayr-i müslimin mirasına nail olamaz. Fakat müs- lim olmayan milletler arasında din ayrılığı miras almağa mani değildir.
la metali اختلاف مطالع : Güneş, ay gibi gök cisimlerinin ufukta doğdukları yerin farklı oluşu.
Thtilar
a
in
*
hilatrey اختلاف رأى : Fikir ihtilafı, fikirlerin başka başka olması
İHTİMAL احتمال : )Haml. den) Mümkün olma, belki. Olması mümkün görünmek. * Kabul eylemek. * Yükselip götürmek. * İhsana mu- kabil şükretmek. * Kızma ve hiddetlenmek- ten dolayı yüzünün rengi değişmek.
ihtimali zatî احتمال ذاتی : )Bak: İmkan-ı zatî(
İHTİMALAT احتمالات : ihtimal C.) İhtimaller. Olması mümkün olan şeyler.
ihtimalat-1 baide احتمالات بعيده : Uzak ihtimaller.
belki. Olması mümkün görünmek. * Kabul eylemek. * Yükselip götürmek. * İhsana mu- kabil şükretmek. * Kızma ve hiddetlenmek- ten dolayı yüzünün rengi değişmek.
ihtimali zatî احتمال ذاتی : )Bakimkân-ı zatî(
İHTİMALAT احتمالات : ihtimal Cihtimaller Olması mümkün olan şeyler.
İhtimalat-ı baide احتمالات بعيده : Uzak ihtimaller.
ihtimalatı karibe احتمالات قريبه : Yakın ihtimaller
İhtimalat-ı kesire احتمالات کثیره : Pek çok ihtimal- ler.
İHTİMAM اهتمام : Özenmek, fazla dikkat et- mek. Gayret ve dikkat etmek.
İHTİMAM احتمام : Elem ve kederden uyuyama- mak. * Perhizkârlık etmek, riyazette bulun- mak.
İHTİMAM اختمام : Süpürmek süpürülmek.
İhtimam-ı beyt اختمام بیت : Evi süpürme, temiz- leme.
(Eğer denlise: Hadisde اختلاف امتی رحمة denilmiş. İhtilaf ise, tarafgirliği İktiza ediyor. Hem tarafgirlik marazı; mazlum avâmı, zâlim havassın şerrinden kurtarıyor. Çünki: Bir kasabanın ve bir köyün havassı İttifak etseler, mazlum âvâmı ezer- ler. Tarafgirlik olsa, mazlum bir tarafa Iltica eder, kendisini kurtarır. Hem, tesadüm-ü efkârdan ve te- hålüf-ü ukulden hakikat tamamiyle tezahür eder?..
Elcevab: Birinci suale deriz ki: Hadisteki ih- tilaf ise, müsbet ihtlläftır. Yâni: Herbiri kendi mes- leğinin tâmir ve revâcına sa'yeder. Başkasının tah- rip ve ibtaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfi ihtilaf ise kl: garazkârâne, adâvetka- râne birbirinin tahribine çalışmaktır. Hadisin naza- rında merduttur. Çünki birbiriyle boğuşanlar, müs-
bet hareket edemezler...
İkinci suale deriz kl: Tarafgirlik eğer Hak na- mına olsa, haklılara melce' olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârâne, nefis hesabına olan tarafgirlik, haksızlara melce'dir ki; onlara nokta-l Istinat teşkil eder. Çünki: garazkârâne tarafgirlik eden bir adama şeytan geise, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukabll tarafa melek gibi bir adam gelse, ona hå- şa! lânet okuyacak derecede bir haksızlık göstere- cek.
Üçüncü suale deriz kl: Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr Ise; maksatta ve esas- ta Ittifak lle beraber, vesällde Ihtilaf eder. Hakika-
اختلالات IHTILALAT: (İhtillâl. C.) A- yaklanmalar, isyan etmeler, ihtilaller.
(Bütün İhtilälât ve fesadın aslı ve madeni ve bütün ahlâk-ı rezllenin muharrik ve menbai tek Ikl kelimedir. O Iki kelimenin imtizacından bomba gibi küre-l arz patladı. Ve izdivacından medeni Insanlar- dan canavarlar doğdu.
Birinci kelime: "Ben tok olsam, başkası aç-
lıktan ölse bana ne!"
İkinci kelime: "İstirahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim."
Merhametsiz nefis-perest olan birinci kell- me-l gaddâredir ki, âlem-i Insanı zelzeleye getirip kıyameti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını ke- secek tek bir devası var ki; o da zekâttır ve zekâtın mükemmill olan sadakadır. Ve onun mütemmiml olan karz-ı hasendir.
Haris, hodgâm, zalim olan ikinci kellmedir ki, beserin terakkiyat zalım olan ikinci e herc
merc ateşine atmak üzeredir. Şu dahiye-i dehyanın tek bir devası var. O da: hürmet-I ribadır ve faizin bütün vesallini hayat-ı içtimaiyeden ref' etmektir... Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup. ri- baya: "yasaktır, girmeğe hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi, daha müt- hişini yemeden dinlemell!.. M.)
احتمال IHTIMAL: (Haml. den) Müm- kün olma, belki. Olması mümkün görünmek. Kabul eylemek. * Yükselip götürmek. * Ihsana mukabil şükretmek. * Kızma ve hiddetlenmekten dolayı yüzünün rengi değişmek. *
احتمال ذاتی Ihtimal-i zâti: (Bak: Imkân-ı
zāti)
احتمالات IHTIMALAT: (Ihtimal. C.) In- timåller. Olması mümkün olan şeyler.
çin büyük cemaat ile yapılan merâsim. Cenaze alayı.
احتفاق IHTIKAK: Hakkını istemek. Niza' etmek. Birbirine husûmet etmek. Hapseylemek. Fık: İki taraftan her biri- nin haklı olduğunu iddia etmesi.
احتقان IHTIKAN: Kan toplanması. Bir uzva kan birikmesi sebebi ile oranın işip kabarması.
احتكار IHTIKAR: Bir şeyi kıymet- Lensin diye saklamak Ist. İnsanların veya ehlt hayvanların yiyeceklerine ait şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye, kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir (Bak: Muhtekim).
احتقار HTIKAR: Hor ve hakir gör- mek. Hakarete katlanmak.
complication : Bir hastalığın seyir veya tedavisi sırasında diğer bir hastalık veya bozukluk belirmesi; mevr hastalığa diğer bir hastalık veya bozukluğun eklemmer ihtilât; karışma; komplikasyon. iatrogenic comp- lication: Hekim tarafından uygulanan tedavi veya
müdahale sonucu olaşan ters durum; iyatrojenil komplikasyon. unforeseen complication: Bir hastalığın seyri esnasında aniden beliren beklenmedik komp likasyon.
adınlar ve immetin sonunda gelenler evvel gelenleri lânetlediği zaman; immeti zaman kızıl bir rüzgâr, zelzele, yere batma, şeki eğiştirme, taşlanma ve ipi kopan bir kolyenin tanelerinin birbi ardı sıra gitmesi gibi birbirini takip eden alametler beklesinlerini (Tirmizi: 2308)
Hadis-i şerifin açıklaması:
"Devlet malı belirli çevrelerin menfaati yapıldığı."
Devlet malı birkaç şahsın elinde olacak ve bunu istedikleri gibi kullanacaklar. Kim fazla çalarsa o çok rağbet görecek.
Devleti idare edenler, halka äit malları kendi üzerlerinde toplamaya çalışacaklar, halkın kazancını vergiler vasıtası ile ellerinden alacaklar ve bunu rahatça hem yiyecekler hem de yığacaklar. Kendileri büyük refah içinde yaşayıp halk sıkıntı çekecek.
Zālimin zulmü artacak, mazlum ise inleyecek.
Çünkü onlar Hakk'a yönelmeyecek, halka yönelecek. Her yöneldiği kimse başına kaynar su dökecek. "Yandım!" diyecek, yine ona sokulacak. Niçin? Şaşkın olduğu için.
Fakat hakikat ehli yine kanaat sebebiyle huzurludur. Onlar halka hiçbir zaman rağbet etmezler, Hazret-i Allah'a ve Resul'üne rağbet ederler. Fakat bunlar da pek azdır.
"Emanet kelepir ve zekât angarya sayıldığı."
Bu kötülük zamanında emanet ganimet bilinecek, onu vermemeye gayret edilecek.
Binaenaleyh böyle bir zamanda çok tedbirli olmak gerekiyor. Çünkü
itimat kalkmıştır. Bunun da sebebi kalpte imanın olmayışıdır.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şeriflerinde buyururlar ki:
"Münafığın alâmeti üçtür: Söylerse yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edilirse hıyanet eder." (Buhâri Tecrîd-i sarîh: 31)
Bundan ötürü bu haller husule gelecek.
"İlim dinden başka gaye için tahsil edildiği."
allim Allah için değil, memuriyet için, geçim için tahsil edilecek Casinoste ilim tahsil ediyor denilecek icin geçim için tahsilöhret için tahsil edilecek, onların Allah-u Teâlâ ile ilgileri olmayacak.
İşte böyle bir zamanda amellerinin karşılığı olarak Allah-u Teâlâ onların başına kadın idareciler getirir. Bu kötü icraat onların amelidir.
"Dostunu kendisine yaklaştırıp babasını uzaklaştırdığı."
Dinden imandan uzaklaşan bir millet, Allah-u Teâlâ'nın her emrini bıraktığı gibi;
ووصينا الإنسان بوالديه احسانًا.
"Biz insana anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye
etmişizdir." (Ahkaf: 15) Emr-i şerifini de bırakmıştır. Kalbi tamamen ters döndüğü için, ana- babasına yapmadığını başkalarına yapıyor.
"Mescidlerde gürültüler başgösterdiği."
Gerçek mānāda tāzim ve saygı kalkacak, herkes aklına geleni söyleyecek. Tabii ki bu söylenenlerin hepsi ahkâma mugayir olacak.
"Fâsık kimsenin kabilenin başına geçtiği."
Bu seyyiat zamanı öyle bir devirdir ki, baştakiler hep fâsık ve münafık olacak.
"Aşağılık adamın milletin lideri olduğu."
Halkın içinden asaletsiz, şerefsiz, haysiyetsiz insanlar milletin başına geçecekler. Yani ayak takımı başa, baştakiler ayak altına alınacak.
"Şerrinden korkulduğu için kişiye ikramda bulunulduğu."
O zalimler başa geldiğinde şerleri çok olacak. Halk korkup menfaatlerinden onlara boyun eğmek zorunda kalacak.
"Şarkıcı kadınlar ve çalgı âletleri türediği."
O zamanda bunlara itibar edilecek. Bütün fuhuş, fenalık, rezalet alenen meydanda olacak ve bunlara rağbet edilecek. Allah-u Teâlâ onlara lånet eder ve hiçbir surette onlara rahmet nazarı ile bakmaz.
"Ve bu milletin sonunda gelenler, evvel gelenleri lânetlediği."
Öyle bozuk bir nesil gelecek ki, o kadar asaletsiz türemeler türeyecek ki, öyle piçler zuhur edecek ki, ecdadı ile övünmeyecek de içindeki kötülüğü onlara hamledecek, bu aseletsiz ayak takımı onlara hakaret nazarı ile
bakacak. Oysa geçen devirler, değil müslümanları, dünyayı hayrete düşüren en güzel hasletlerle dolu idi. Onlar iman, şecaat, cesaret, adalet, fazilet sahibi idiler.
"İşte o zaman kızıl bir rüzgâr, zelzele, yere batma, şekil değiştirme, taşlanma ve ipi kopan bir kolyenin tanelerinin birbiri ardı sıra gitmesi gibi birbirini takip eden alâmetler beklesinler."
Kızıl rüzgâr, yani insanlar bu hale geldikten sonra harp felaketini beklevin. Allah-u Teâla bu vesile ile intikamını alır ve o milletin heläkina vesile olur. Bu azgınlığın cezası böyle olur.
olur. Bu bin göre Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
من أشراتِ السَّاعَةِ أنْ يمر الرَّجُلُ فِي الْمَسْجِدِ لَا يُصَلَّى فِيهِ رَكعتين، وَإِنْ لا يُسلم الرَّجُلُ إِلَّا عَلَى مَنْ يَعْرِفُ، وَأَنْ يَبْردُ الصَّبِيُّ الشيخ .
"Kişinin camiye girip de iki rekât namaz kılmaması, tanıdığı kimselerden başkasına selâm vermemesi ve küçüklerin yaşlılara iş buyurması kıyamet alâmetlerindendir." (Câmiu's-sağîr: 8228)
Bunlar küçük alametlerdir ve bunlar sıra ile geliyor. Bunlardan sonra büyük alametler zuhur etmeye başlar.
Bir Hadis-i şeriflerinde Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
إذا اقترب الزمان كثر لبس الطيالسة وكثرت التجارة وكثرَ الْمَالُ وَعَظمَ رَبُّ المال وكثرَتِ الْفَاحِشَةِ وَكَانَتْ إمرة الصبيان وكثرَ النِّسَاءُ وَجَارَ السُّلْطَانُ وَطُفْفَ فِي المكيال والميزان . يُربِّى الرَّجُلُ جَروَ كَلب خير له من أن يربى ولدًا، ولا يوفر كبير ولا يرحم صغير. ويكثر أولاد الذنا حَتَّى أنَّ الرَّجل ليغشى المرأة على قارعة الطريق فَيَقُولُ أَمْثَلُهُمْ فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ : لَوِ اعْتَزَلْتُمْ عَنِ الطَّرِيقِ، يَلْبَسُونَ جُلُودَ الضَّأْنِ عَلَى
Büyüğe karşı saygı, küçüğe merhamet gösterilmeyecektir. Zina mahsulü çocuklar çoğalır; öyle ki yolun ortasında adam kadının üzerine abanır (zina eder).
O vakitte bulunanların en iyisi: 'Keşke yoldar ayrılsaydınız!' derler.
Kurt (gibi) kalpler üzerine koyun postları giyerler.
O vakitte bulunanların en iyisi dalkavuk kimse olacaktır.'
(Hakim, Müstedrek; 3/343 - Kenzü'l-Ummål: 38501) Bu Hadis-i şeriften işin artık iyice çığırından çıktığı anlaşılıyor. Fakir der ki: "Öyle bir zamandayız ki doğana sevinmeyin, ölene üzülmeyin." İşte o gün bugün.
Karşılıksız Kalmayan İsyanlar:
Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
Bir topluluk ölçü ve tartıyı eksik tuttuklarında, kıtlık, geçim sıkıntısı ve zâlim idareci ile cezalandırılırlar.
Amirleri Allah'ın indirdiğinden başka şeylerle hükmettikle. rinde Allah, onların üzerlerine düşmanları musallat kılar ve ellerinde bulunan şeylerin bir kısmını tüketir.
Allah'ın kitabını ve Resulullah'ın sünnetlerini bir kenara bıraktıklarında, Allah birbirine düşürür." (İbn-i Mace: 4019)
Hadis-i şerif'in açıklaması:
"Bir toplulukta kötülükler ortaya çıktığı, fuhuş açıktan yapıldığı zaman, orada tâun ve geçmiş nesillerde görülmeyen hastalıklar ortaya çıkar."
Şimdiki zaman tarif ediliyor. Öyle hastalıklar var ki, ismi bile belli değil. Bir ahlaksızlık başgösterdiği zaman Allah-u Teâlâ bir hastalık musallat ediyor.
"Bir topluluk zekât vermeye mâni olduğunda, gökyüzünden gelen yağmur onlardan kesilir. Hayvanlar olmasaydı hiç yağmur yüzü görmezlerdi."
Zamanımızdaki bütün bölücüler fakirin kapısını kapatıp hakkını gasbediyorlar. Zekâtı kendileri toplayıp, aralarında bölüyorlar. Zekât paralan ile bina kuruyorlar, lüks ve refah içinde yaşıyorlar. Bu ise büyük bir hıyanettir, gadab-ı ilâhî'ye vesiledir.
Bunun içindir ki kuraklık, harp, zelzele gibi çeşitli ibtilālara, âfatlara bu millet maruz kalabilir.
Ve nihayetinde de Allah-u Teâlâ bunları yapanların kökünü keser. Şimdilik onlara ruhsat veriyor.
Halk hâlâ bunları müslüman zannediyor. Çünkü halk da balık otu
yutmuş.
"Bir topluluk ölçü ve tartıyı eksik tuttuklarında, kıtlık, geçim sıkıntısı ve zâlim idareci ile cezalandırılırlar." İşte
bugün olduğu gibi. "Amirleri Allah'ın indirdiğinden başka şeylerle hükmettikle rinde Allah, onların üzerlerine düşmanları musallat kılar ve ellerinde bulunan şeylerin bir kısmını tüketir."
Aynı bugün olduğu gibi.
kthallah'ın kitabını ve Resulullah'ın sünnetlerini bir kenara bıraktıklarında, Allah onları birbulan sunnetlerini bice: 4019
nikein olduğu gibi müslümanlar paradisun herkes kend dinini kendi partisini kuvvetlendirmer paramparça olmuşlarışıyor. İslam dini umurunda bile değil, İslâm dini ile onun hiçbir ilgisi yok.
"Size çullanmak üzere yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi birbirini çağıracakları zaman yakındır."
buyurdu. Orada bulunanlardan biri:
مِنْ قِلَّة نَحْنُ يومئذ .
"O gün sayıca azlığımızdan mı?" diye sordu.
لا ، بل انتم يومئذ كثير ، ولَكِنَّكُمْ غُثاء كَعْثَاءِ السَّيْلِ، وَلَيتَزعَنَّ اللَّهُ مِنْ صُدُورِ عدوكم المهابة مِنْكُمْ، وَلَيَقْذِفَنَّ فِي قُلُوبِكُمُ الْوَهْنِ.
"Hayır! Bilakis siz o gün çoksunuz. Fakat sizler bir selin getirdiği çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çer-çöp durumunda olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!" cevabını verdi.
"Zaaf nedir yâ Resulellah?" denildiğinde:
حبُّ الدُّنْيا وكراهة الموت .
"Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!" buyurdu. (Ebu Dâvud: 4297)
Ebu Malik el-Eş'arî radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde öyle buyurmuştur:
تَعْلَمُونَ أَنَّهُ لَنْ يَرَى أَحَدٌ مِنْكُمْ رَبَّهُ حَتَّى يَمُوتَ وَإِنَّ الدجال مكتوب بَيْنَ عَيْنَيْهِ كَافِرُ يَقْرَأَهُ مَنْ كَرِهَ عَمَلَهُ Yani: Bilirsiniz ki, sizden hiç bir kimse ölünceye kadar Rabbini
görmeyecektir. Şu muhakkaktır ki, Deccal'ın iki gözü arasında "kâfir" yazılıdır; onun işi ve okur. (192) (Bak: 650. p.başı) icraatını beğenmiyen herkes bu yazıyı
2049- Diğer bir rivayet de mealen şöyledir:
Ümmetim on beş şeyi yaptığı vakit bela başlarına iner, buyurdu. -Ey Allah'ın Resulü! Bunlar nedir? denildi. Peygamber (A.S.M.):
1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine) verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı;
2-Emanetin (Bak: 801. p.) kendisine bırakılan kişi tarafından ganimet sayıldığı;
3-Zekatın ödenmesi gereken bir zarar telakki edildiği; 4-Kocanın her hususta karısının emrinde bulunduğu;
5-Kişinin anasına isyan ettiği (aile yapısında manevi bağların koptuğu);
6-Kişinin (enaniyetine çok hoş gelen aşırı tarafgir) dostunu, (hakka bağlı olanlara tercih edip) çok iltifatkâr karşıladığı;
7-Babasına cefa ettiği (aile müessesesinin manevi nizamı bozulduğu);
8-Mescidlerde yüksek sesle konuşulduğu (Bu ihbar-ı Nebevide; siyasi tarafgirlik, cemaati taassub ve halkın hissiyatına hitaben heyecanlandırıp cemaatın teveccühünü toplamak ve kendine bağlamak gibi ihlasa münafi olan hissi temayüllerle yapılan heyecanlı vaazların zuhur edeceğine de işaret vardır);
9-Bir kavmin (milletin) en alçağı, o halkın ilk adamı (reisi) olduğu;
10-Bu kişinin, şerrinden korkulduğu için ikram edildiği (tarafgirlik gösterildiği);
11-İçkinin bol bol içildiği;
12-İpek elbiselerin giyildiği (aşırı lüks hayata girildiği);
13-Şarkıcı kadınların
14-Çalgı âletlerinin yaygın hale geldiği;
15-Ve bu ümmetin sonundakilerin, ilkte bulunanları (geçmiş muhterem ecdadı) lânetlediği vakit, bu onbeş şey gerçekleşmiş demektir. İşte bu saydıklarım meydana geldiği vakit, kızıl rüzgârı veya hasfı ya da mesh'i (Bak: Mesh) bekleyin.(193)
Bu hadiste onbeş kıyamet alametinin bildirilmesi, ahirzaman fitnesine
karşı ümmeti ikaz etmek içindir. Bu sebeble her müslüman kişi, böyle hadislerden gereken ibret dersini almalı, yalnız malumat kazanmak niyetiyle bakmamalıdır. Bildirildiği gibi ahirzaman fitnesinin dehşetli hususiyetlerini görüp, gereken tedbirleri de almalıdır.
(192): T.T. ci:5 hadis:1040
(193): T.T. ci:5 hadis:1009 (Tirinizi fiten/38'den naklen)
Büyük Doğu'nun yirmi dokuzuncu sayısında, "Lozan'ın İçyüzü" diye yazılan makaleden:
"Ingiliz Murahhas Heyeti Reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyle- di, dedi ki: 'Türkiye İslâmi alakasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minne- nini kazanır. Biz de kendisine dilediğini veririz.'
"Lozan'da Türk Murahhas Heyeti Başkanı bulunan ve henüz hakiki kasıtları anlamayan İsmet Paşa, bir aralık, bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye'yi māzisindeki ruh ve mukaddesâtı kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve terminâtı veriyor ve diyor ki: 'Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engel- lerden, yani an'ane-i İslamiyetten kurtulmak husûsunda besledikleri-yani İs- met'in beslediği-azmin, inkâr edilmez delilidir."
Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, Türk Başmaruhhasının, yani İsmet'- in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak husūsunda Türk milletine beslediği kati azimle ne kast ettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmi- yet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lazımdır.
Konferansın birinci defasında Türk Başmurahhası, bizzat karar vermek vazi- yetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafa Kemal'e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor, kendisini Haydarpaşa'dan Ankara'ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir'den Ankara'ya götüren trenle Eskişehir'de buluşuyor. Bir arada ve başbaşa seyahat... Sonra, Ankara gizli Meclis toplantıla- n... Fakat esas meselelerde dâimâ başbaşa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içti- måları ve karar: "Din öldürülecektir!"
Lozan Konferansının ikinci sahifesi: "... Artık herşey Türkiye hesabına çan- tada hazırdır. Yani dîni terk ile herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemâlizm ve İsmet hükümeti) bundan böyle, bu millette, İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket et- mekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i sâlip kumandanla- rından dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut daşı değil de, hudut içi ve milli irade yaftası altında çalışacağı şüpheden vâreste- dir."
Nihâî Vesîka
Lozan Muähedesinden sonra, İngiltere Avâm Kamarasında, "Türklerin istiklâ- lini ne için tanıdınız?" diye yükselen îtirazlara, Lord Gürzon'un verdiği cevap:
"İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşa- mayacaklardır. Zīrā, biz onları mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunu-
278 yoruz. Yani Mustafa Kemal ve İsmet'in verdikleri karar, Türk milletini Islamiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır."
Artık bunun üzerine herşey ap açık anlaşılıyor, değil mi?..
Gizli Anlaşmanın Entrikası
Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun'î istiklal işinde Blueli anlaşmanın müessiri tek kelime ile Yahudiliktir. Buna memur-um sinde kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum'dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika'da Türkler lehinde bir serî konferans Vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil rühunu tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek süretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle, Kur'an'ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak.
Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika'da hazırladıktan sonra İngil- tere'ye geçmiş ve hâlis Yahudî olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bu- lunmuştur:
"Siz Türkiye'nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İs- lâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum."
Aynı Hayim Naum Türk Murahhaslar Heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş; yani Mustafa Kemal ve İsmet'i kendine dost bulmuş. Onun için, üçü birleşmiş ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mânî kal- mamıştır.
Hayim Naum o sırada Ankara'ya kadar da uzanarak plânın muvaffakıyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde yani Mustafa Kemal yanında- emîn bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki, bu tesir, mâhud mevzûda Hayim Naum'dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına te- sadüf etmekle murâdına ermiş. Ve artık Türkü içinden vurmanın plânını gerçek- leştirmek için her unsur tamamlanmıştır.
İşte bu ehemmiyetli vesîka, tam tamina Risale-i Nur tercümanının kırk küsur riate evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyân ettiği hâdiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şe- Fat-y Ahmediyeye ihanet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudî oldu ğu, Yahudi olan Lord Gürzonile mühim bir kkatini gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfi kanunlarla dehşetli zulümle rin hikmetini tam gösteriyor.
Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymettarı olan imân-ı tahkikîyi neşir ve ehl-i îmânı dalâletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitamâmiha Risale-i Nur'- da görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-1 Azam ve Osman-ı Hâlidî gibi zâtlar, bu nok- ta içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler. Bâzan da o şahs-ı mânevîyi bir hadimine vermişler, ohådime mültefitâne bakmışlar. Bu hakikatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek barek zât, Risale-i Nur'u bir programı olarak neşir ve tatbik edecek. o mü-
O zâtın ikinci vazifesi, şeriatı icrâ ve tatbik etmektedir. Birinci vazife, maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlâs ve sadâkatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin.
O zâtın üçüncü vazifesi, hilâfet-i İslâmiyeyi ittihad-1 İslâma bina ederek, İsevî ruhânîleriyle ittifak edip din-i İslâma hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakârlarla tatbik edilebilir. Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade kıymettardır. Fakat o ikinci, üçüncü vazife- ler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şâşaalı bir tarzda olduğundan, umumun ve avâmın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar.
İşte o has Nurcular ve bir kısmı evliyâ olan o kardeşlerimizin tâbire ve tevile muhtaç fikirlerini ortaya atmak, ehl-i dünyayı ve ehl-i siyaseti telâşa verir ve ver- miş; hücumlarına vesîle olur. Çünkü, birinci vazifenin hakikatini ve kıymetini gö- remiyorlar, öteki cihetlere hamlederler.
Kardeslerimin ikinci iltibası: Fâni ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bâzı cihetlerle birinci vazifede pîşdarlık eden Nur Şakirdlerinin şahs-1 mânevîsini temsil eden o âciz kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas da Risale-i Nur'un hakiki ihlâsına ve hiçbir şeye, hattâ mânevî ve uhrevî makamâta dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti de evhama düşürüp Risale-i Nur'un neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikat- ler, fânî ve âciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez.
Elhäsd: O gelecek zâtın ismini vermek üç vazifesi birden hatıra geliyor-yan- lış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan Nurdaki ihlās zedelenir, avâm-ı mü'minîn na- zarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır. Yakîniyet-i bürhaniye dahi, ka- zâyâ-i makbuledeki zann-ı galibe inkılâp eder; daha muannid dalâlete ve mütener- rid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i imânda görünmemeye başlar. Ehl-i si- yaset evhâma ve bir kısım hocalar itiraza başlar. Onun için, Nurlara o ismi vermek münasip görülmüyor. Belki "Müceddiddir, onun pîşdarıdır" denilebilir. Umum kardeşlerimize binler selâm.
ansızın, oldu-bittiye getirildi, diyor diye nakletmiş. Bunun üzerine Hz. Ömer:
-Allah'ın izni ile akşamleyin, herkesin içinde bunların hakkını yi- yen bu cemaate hesap soracağım. dedi. Ben ise,
-Ey mü'minlerin emiri! Bundan vazgeç. Çünkü bu mevsimde bu- raya her türlü insan gelir, kavga gürültü çıkabilir. Sen kalkıp konuşur- ken üzerine yürüyenler olur. Onları kızdıracak bir söz söylemenden kor- kuyorum. Onlar, senin sözlerini anlayıp değerlendirebilecek durumda de- ğildirler. Fakat, Resûlüllah'ın şehri ve hicret yurdumuz olan Medine'ye varalım. Ulemâ ve eşraf ile başbaşa kalarak rahatlıkla istediğini konuşa- bilirsin. Hem sözlerine itibar edilir, hem de dediğin anlaşılır. dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer:
<<- Sağ salim, Medine'ye varırsam, ilk toplantıda bunları anlataca-
ğım. dedi. Zilhicce ayının sonlarına doğru, bir cuma günü Medine'ye ha- reket ettik. Ben gece gündüz, soğuk sıcak demeden yoluma devam ettim. Medine'ye vardım. Benden önce gelen, Mescidde Minberin sağ direğinin dibinde oturan Said b. Zeyd'i buldum. Onunla diz dize gelecek şekilde oturdum. Hz. Ömer'den önce gelmiştim. Zeyd'e:
<-Hz. Ömer, bu akşam, bu minberde, şimdiye kadar kimsenin söy- lemediği sözler söyliyecek.» dedim. Saîd buna inanmıyarak:
-Kimsenin söylemediği sözler söyliyeceğini sanmıyorum.» diye karşılık verdi. Biraz sonra Hz. Ömer gelerek Minbere oturdu. Müezzin ezanı bitirince, ayağa kalktı. Allah'a hamd ve sena ettikten sonra:
-Ey insanlar, bundan sonra fazla yaşayıp, yaşamıyacağımı bilmi- yorum. Size hatırınızdan çıkmaması gereken bazı şeyler söyliyeceğim. Bu sözlerin mânasını kavrayanlar, bunları hatırlarında tutanlar her gittikle- ri yerde söylesinler, anlatsınlar. Bunları hatırlarında tutamıyanların be- nim adıma bazı şeyler uydurarak anlatmalarına müsaade etmiyorum. Allah, Muhammed (s.a.v) i hak, din ile göndermiştir. Ona kitab indirmiş. tir. Allah'ın indirdiği şeyler arasında recm³ âyeti vardı. Bu âyeti okuduk, ezberledik ve üzerinde düşündük. Resûlüllah suçluları recm etti. Ondan sonra biz de recmettik. Zamanla, bazılarının, biz Kur'an'da recm âyetini bulamıyoruz, diyerek, Allah'ın indirdiği emri terkedip, dalâlete düşmele- rinden korkuyorum. Evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi hâlinde, delil ikáme edilir, veya zinadan mütevellit kadının çocuğa kaldığı tesbit edilir, yahut zina edenlerin itirafı halinde, zina edenlere Kur'andaki recm âye- tinin tatbiki farzdır. Ve yine biz, Kur'an da: Öz babalarınızın dışında- kileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi
21 Recm: Zina suçu işleyen evli erkek ve kadına, verilen cezadır. Suçlu beline ka- dar toprağa gömüldükten song, herkes tarafından taşlanarak öldürülür.
Inkar etmiş olursunuz.” âyetini okuyorduk. Ve yine biz Resûlüllah'ın : «Meryem'in oğlu İsa (a.s) nın ilâhlık derecesine çıkarıldığı gibi, beni de medihte fazla ileri gitmeyin. Ben sadece bir kulum. Bana, Allah'ın kulu ve Resûlü deyin.» buyurduğunu biliyoruz. Sizden birinizin şöyle dediği kulağıma geldi: Ömer ölürse falan'a biat edeceğim. Kimse, Ebû Bekr'e (r.a) yapılan biat, ansızın, oldu bittiye getirildi, diyerek, ileri geri konu- şup fitne çıkarmasın. Evet, Ebû Bekre (r.a) yapılan biat ansızın oldu. Ama Allah, bu sebeple doğacak bir çok fitneye fırsat verdirmedi. Ayrıca da, bu gün dahî içinizde herkesin itaat edeceği Ebû Bekr (r.a) gibisi var mı? Resûlüllah'ın Rabbime kavuştuğu gün Ali (r.a), Zübeyr (r.a) ve bera- berindekiler, Resûlüllah'ın kızı Fatıma'nın evinde bulunuyorlardı. Ensa- rın hepsi de, Beni Sâide sakifesinde toplanmışlardı, Muhacirler de, Ebû Bekr'in yanına geldiler. Ben kendisine :
<- Ya Ebå Bekr! Haydi, kardeşlerimiz Ensarın yanına gidelim.» dedim. Onların bulunduğu yere müteveccihen yola çıktık. Yolda bize, sözlerine itimat edilir, iki kişi rastgeldi. Bize:
<-Böyle nereye, ey Muhacirler?» dediler. Ben:
<- Kardeşlerimiz Ensarın bulunduğu yere. dedim.
- Onların yanlarına varılacak zaman değil. Kendi işinize bakın
ey muhacirler!» dediler. Ben:
<<-Vallahi onların yanına gideceğiz. dedim. Yolumuza devam ede- rek, Beni Sâide sakîfesinde Ensarın yanına vardık. Bir de baktık ki, on- lar toplanmışlar, aralarında da her tarafı örtülü yatan biri var.
<-Bu kim?» diye sordum.
<<-Sa'd b. Ubade.» dediler.
<<<-Nesi var?» dedim.
<<<-Hasta. dediler.
Oturduğumuz zaman içlerinden biri kalkarak, Allah'a hamd ve sena ettikten sonra :
<-Biz, Allah'ın, yardımcılar» ismini verdiği kimseleriz. İslâmın ordusuyuz. Sizse ey muhacirler! Peygamberimizin yakınlarısınız. İçiniz- den bir gurup gelip bizim devletimizi ellerine geçirip gaspetmek istedi. ler.» dedi. Ebû Bekr (r.a) sesini çıkarmayınca, ben cevap vermek istedim. Kafamda güzel bir cevap hazırladım. Hiddetimi gizleyerek, Ebû Bekr'in
yanında tam söze başlıyacaktım ki, Ebû Bekr: <-Hele dur, ya Ömer.» dedi. Ben de onu kızdırmak istemedim.
Ebû Bekr (r.a) konuştu. Ebû Bekr daha soğukkanlı ve daha veciz konu- şurdu. Benim düşündüklerimin hepsini büyük bir bedâhetle konuştu. Ve şöyle devam etti:
Bilindiği gibi, Hz. Peygamber, "Şüphesiz ki, Allah, her yüz yılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir" buyurmaktadır. İslâm âlimleri, İslâma hiz- met edecek olan bu müceddidlerin maneviyât alanında ve ilim sahasında olduğu kadar, siyaset alanında da olabileceğini ifade etmektedirler. Asafnâme müellifi ve Kanuni'nin sadrazamı olan Lütfi Paşa'nın naklettiğine göre, İslâm âlimleri siyaset alanındaki müceddidleri şöyle sıralamaktadırlar:
Hicri tarih esas alınmak üzere, II. Yüzyılın başında Ömer bin Abdülaziz; III. Yüzyı-
lın başında Abbasî Halifesi Mu'tasım; IV. Yüzyılın başında Abbasî Halifesi Kadir billah
Ahmed bin Emir İshak; V. yüzyılın başında Selçuklu Sultânı Sultân Muhammed bin
Melikşah; VI. Yüzyılın başında İlhanlı Sultânı Gazan Hân; VII. Yüzyılın başında Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Gâzi; VIII. Yüzyılın başında Çelebi Mehmed ve IX. Yüzyılın Daşındaki müceddid ise Yavuz Sultan Selim'dir.
Osmanlı tarihçileri, Osmanlı padişahlarından iki kişinin müeyyed min indillah wani Allah katından teyid edilmiş Padişahlar olduklarını ifade etmektedirler. Bunlardan irincisi, İstanbul'u fethederek Hz. Peygamber'in övgüsüne mazhar olan Fâtih'tir. İkin- isi Ise, Yavuz Sultan Selim'dir. Bazı mana adamları, Yavuz'un Hz. Ali tarafından müj- Melendiğini dahi ifade etmektedirler. Hz. Ali'ye ait bir kasidede "Mutlaka Âl-i Osman'dan Feli isimli
biri, fade etmektedirler. Hz.mleketlerine hakim olacaktır" ifadesinin geçtiğini olunmaktadır. Hatta
Gazi Paşa'nın emri ile kurulan çok özel bir cemiyete ait orijinal belgeler.
Atatürk'ün özel evrakına ait kasaların açılma süreci.
Atatürk'ün özel evrakını sakladığı kasalarına dair bilinmeyenler,
Gizlenen Vasiyet neden 50 ve neden GİZLİ ibareleri ile kayda geçti?
Atatürk'ün Gizlenen Vasiyeti için açılan mahkeme davalarına dair belgeler.
Gazi Paşa'nın gizli belgeleri için kullandığı özel mührü ve bu mühürle ilişkili bir kuruma ait bilgiler.
Gazi Paşa ve ona gönülden bağlı ekibi, İstiklal Savaşı'nın temelinin atılmaya başlandığı ilk andan itibaren, mücadelenin belgelerini gün gün arşivledi. Arşivleme süreci, Atatürk'ün vefatı olan 10 Kasım'a kadar sürdü. Arşivlenen çok gizli ve tarihe ışık tutacak çok önemli belgeler 105 adet sarı dosya halinde fihristlendi.
Atatürk'ün vefatından bir süre sonra Çankaya Köşkü'nde bulunan 105 adet sarı dosya Ziraat Bankası'nın zemin katındaki özel kasalara konuldu ve 50 yıl boyunca açıklanmaması koşuluyla saklandı. Devle yetkilileri ise 2005 yılına kadar 105 adet dosyanın varlığı hakkında sessiz kalmayı tercih etti.
Bu kitapta, Atatürk'ün en yakınında bulunmuş dönemin yetkililerinin anılarında, röportajlarında, meclis tutanaklarında; Atatürk'ün hususi evrakı olan 105 adet dosyanın varlığını doğruladıklarını ile belgeleriyle göreceksiniz.
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın..." lerken aslında bir nevi serzenişte bulunup, "Ağzım kuru- sun, nerdesin ey adl-i İlâhî!" diyerek bu heyecanlı bekle işini bir nevi feryat, niyaz ve naz makamı ile ifade etme- e çalışmış. Zira fikirler kuvvetini heyecanlardan alır ve heyecanlar bir nevi doping gibidir. Eğer his ve heyecan yoksa...
Yine şairin ifadesiyle:
"His yok, heyecan yok; leş mi kesildin! Hayret veriyorsun bana, sen böyle değildin..." denilmiştir.
Ve Bediüzzaman "Kimin himmeti milleti ise o başlı ba- şına bir millettir."(326) diyerek, halk arasında "Kul bunalınca Hızır yetişir." ifadesini te'yit etmiş olur.
Bilhassa felâket zamanları Mehdî'yi bekleme zamanla- rıdır. Meselâ Birinci Dünya Savaşı şartları tam bir Mehdî bekleme zaman ve şartlarıdır. O zamanlarda gelmiş ve bir- çok insan savaş heyecanı, can korkusu ve dünya meşga- leleri ile fark edememiş olabilir. İmtihan mes'elesi olduğu için zaten öyle durumlarda gelir ve ancak ehl-i dikkat ve gayret anlar...
Yine Hz. Ali'nin rivayetinde de "Mehdî, Besmele'nin hi- tamında çıkar." denmiştir.
Beyazıd-1 Bistamî de "Besmele'nin harflerini sayınız, sonunda Mehdî'yi bekleyiniz.” demiştir. Besmele'nin harf sayısı 19 olup, Mehdî'nin zamanının 19. milâdî asır oldu- ğunu beyan etmiştir... (327)
326. "Millet"in bir anlamda "din" mânâsına da geldiğini düşünürsek, "Kimin him- meti dini ise..." de denebilir.
327. Bu gibi hususların izahı Bayezid-i Bistami'nin "Dürretü'n-Nasiha" isimli kita- binda vardır, oraya bakılması gerekir... Bayezid-i Bistami, "Besmele'nin harf- lerini sayınız, Mehdi'yi bekleyiniz!" demiştir.
Bediüzzaman'ın en büyük mücadelesi zaten "Besmele" tefsiri olmuştur. Risale-i Nur Külliyatının güneşi olan en baş kitabı "Sözler"in Birinci Söz'ü de Besmele'nin tefsiri- dir. "Bismillah her hayrın başıdır, biz dahi başta ona başla- nz." diye başlanan Birinci Söz öyle harika bir Besmele tef- andir ki değil sadece insanların, bütün mahlukaunele tef. hal ve kalleri ile Besmele çektiğini ispat ve ilan eder. Yan-1 On Dördüncü Lem'anın İkinci Makamında Besmelerine alı sırrından bahis ile, “kâinat simasında, arz simasında ve insan simasında birbiri içindeki sikke-i Rububiyet ve İlâhî mühürler" anlatılır. Bediüzzaman başka birçok yerde de bu mes'eleyi bîhakkın işlemiştir.
Bediüzzaman ayrıca vahidiyet ve ehadiyeti de ifade ile, celalî ve cemalî sıfatlara da işaret etmektedir.
Hulusi Ağabey, "Birinci Söz"deki temsilde Mehdî ve Deccal'e işaret edildiğini söylemiştir...
Bediüzzaman 1910 yılında, doğuda aşiretlerle yaptığı konuşmalarında bir temsilcinin "Mehdî gelmek lazımdır, zira dünya yaşlılık itibarıyla müşevveştir. İslâmiyet kötü maksatların hâkim olmasıyla sarsılmaktadır..." ifadesi üze- rine, "Eğer Mehdî acele edip gelse baş göz üstüne, hemen gelmeli!" demiş ve yine "Mehdî seni vazife başında bul- sun!" diye de talebelerini îkaz etmiştir.
Mehdî, Süfyan'ı öldürecek
Bediüzzaman, hadis-i şerîflerden aldığı derse binaen kup inkâr-ı ulûhiyetle iş gören Büyük Harbî Deccal'i, Hz. yaptığı izahlarda “Hz. İsa'nın (as) kâfirlerin içinden z Mehdî'nin ise İslâmlar içinden çıkıp inkâr-ı nübüvvet- le tahribata başlayan İslâm dünyasının münafık Süfyan-1 Deccal'ini öldüreceğini" haber vermektedir. Şöyle ki:
Mekke döneminde nâzil olmuştur. Üç âyettir. Adını ilk âyetteki aynı kelimeden almıştır.
Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla
12. Asra* yemin olsun ki muhakkak insan kesin bir ziyan içindedir. Yüksek faziletleri dolayısıyla ikindi namazına yahut Peygamberimiz'in asrı olan saa- det çağına veyahut da dehre (sürekli zaman).¹ 1
3. Ancak iman edip de salih (sevaplı) amel (ve hareket)lerde bulunanlar hem de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariçtir (onlar ziyandan kur- tulmuşlardır).
Ashab-ı kirâm bu sûreyi okumadan birbirlerinden ayılmazlardı. Hakkı tavsiyede iyiyi, doğ- ruyu ve tevhidi; sabrı tavsiyede ise ibadetlere devamı, nefse uymamayı ve ilâhî imtihanlara katlanmayı tavsiye vardır. İmam Şâfî şöyle der: “Kur'an'da başka hiçbir sûre nazil olmasaydı, su kasacik süre bile insanlanın dünya ve âhiret saadetini temine yeterdi."
Devletin, kısacası her mesleğin sırrı vardır Sırlara yemin olsun ki. esir maddesine yemin olsun ki. kürt cede Asr esir olarak yazılmaktadır esir. uzay boşluğunu dolduran madde
Aranızda "Nübüvvet", Allah'ın istediği kadar sürer. Sonra onu, (Peygamberliği) kaldırmayı istediği zaman da kaldırır. Sonra, Allah'ın sürmesini murad ettiği kadar (otuz sene) "Nübüvvet yolunda halifelik" gelir. Sonra kaldırmayı istediği zaman onu kaldırır. Ve Allah'ın murad ettiği kadar devam eden "Şiddetli bir meliklik" idaresi gelir. Sonra, onu da kaldırmayı istediği zaman kaldırır. Sonra, "zorba bir idare" gelir. Sonra da "Nübüvvet yolu üzere bir hilafet" gelir. (Mehdi (a.s)ın zuhuru) Ravi: Hz. Huzeyfe (r.a.) Sayfa: 257 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
Nasıl helak olur bir ümmet ki, evvelinde Ben, sonunda Meryem oğlu İsa (a.s.) ve ortasında da Ehli beytimden Mehdi (a.s.) vardır. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 344 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
çin bir mesağ-ı şer'i vardır. Fakat hakikate bakılır- sa, maslahat dedikleri şey bâtıl bir özürdür. Zira u- sul-ü şeriatta tekarrur ettiği vechile, mazbut ve miktarı muayyen olmıyan bir şey hükümlere illet ve medar olamaz; çünki, mikdarı bir had altına alın- madığından su-i istimale uğrar. Maahaza, bir şeyin zararı menfaatına galebe ederse, o şey mensuh ve gayr-i muteber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur. Evet, âlemde görünen bu kadar inkılâblar ve karışıklıklar, zararın özür telâkki edilen maslahata galebe etmesine bir şâhiddir. Fakat kinaye veya ta'riz suretiyie yani gayr-i sarih bir kelime ile söyle- nilen yalan, kizbden sayılmaz.i.i.
Sözümüzün muhatabı, akl-ı selim sahibi mantıklı insanlardır. Batılı/Doğulu emperyalist güçlerin ajandaları için canını verecek olanlara ise Cehennemin kapıları her zaman açık olacaktır…
Eğer iblisin bir devleti olsaydı diploma rütbe ve maaş vermek şartıyla Alimler ve Hatipler bulundururdu. Bunlar iblisin iktidarına dokunmamak şartıyla konuşur- lardı. Aynı günümüzdeki devletin alimleri gibi.
Temmuz başarılı olsaydı, ne olacaktı! Darbe saat 03.00 gibi olacaktı ve sabah uyandığımızda zaten bu iş bitmiş olacaktı. Gün doğmadan birçok eve baskın yapılıp, on binlerce kişi gözaltına alınacaktı.
Sahi o tutuklanacaklar kimlerdi. Ergenekon ve Balyoz kumpasını hazırlayanlar, kendileri için de benzer bir plan yapmışlardı. Toplama kampları stadyumlar olacaktı. Avrupa yakasındakiler Silivri’ye, Asya yakasındakilerse Formula 1pistine taşınacaktı. Ellerinde politikacı, gazeteci, iş adamı, bürokrat, STK yöneticisi uzun bir liste vardı.
Darbe sabahı hemen darbeye karşı kurmaca bir halk hareketi, protestolar, direniş örgütlenecek ve hemen ardından darbeciler, bu kişilerin temsilcilerini görüşmek için davet edecekler. Onlar ikna edilecek ve darbeciler, yol haritaları ile ilgili uzun bir açıklama yapacaklardı. Hemen bir sivil geçiş hükümeti kurulurken, dünyadan destek mesajları gelecekti. Askerler geri çekilmek için suçluların cezalandırılması, darbe yapanların yargılanmaması ve en kısa zamanda seçimlere gidilerek yeni hükümetin kurulması taleplerini yineleyecekler, demokrasiye bağlılıkları, barış istediklerini açıklayacaklardı. Darbeden hemen sonra da alâ-yı vala ile “The Hodja efendi” Humeyni’nin Tahran’a gelişi gibi İstanbul’a gelecekti.
Erdoğan Marmaris’teki otelde yakalansaydı, İzmir’deki askeri üsse götürülecek ilk sorgusu orada yapılacak ve orada zihinsel bulanıklık yapacak ilaç verildikten sonra psikolojik travma yaşadığı gerekçesi ile psikolojik açıdan müşahede altına alınacaktı. Zaten direniş olursa yaralanması ve öldürülmesi de söz konusu idi. Hemen gizli kasaları, yurt dışına kaçmak için uçağa yüklenmiş altın külçelerin ele geçirildiği haberleri ki, aynısını 60 darbecileri Menderes’e de yapmıştı. Sonra tedavi ettiklerini söyleyip, burada Yassıada benzeri düzmece bir yargılamadan sonra 5000 sayfayı aşan suç dosyası ile Suriye’de gizli bir terör örgütü kurduğu, silah kaçakçılığı ile suçlanıp Lahey’e gönderilecek ve tabi mahkûm edilmesi sağlanacaktı.
Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir. Soruldu: "Kimin için Ya Resulallah?" Buyurdu ki: "Allah için, Kitabı için, Resulü için, ümera için ve bütün müslümanlar için. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 97 / No: 11 Ramuz El-Ehadis Nasihat samimiyet demektir
Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir. Soruldu: "Kimin için Ya Resulallah?" Buyurdu ki: "Allah için, Kitabı için, Resulü için, ümera için ve bütün müslümanlar için. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 97 / No: 11 Ramuz El-Ehadis Nasihat samimiyet demektir İslamın Tasavvufun ana unsuru ana temel direği budur. Samimiyet olmazsa Allah c. c. yardımı gelmez.
Allah (z.c.hz)'leri Beni hidayet ve alemlere Rahmet olarak gönderdi. Ve Beni; çalgıları, eğlenceleri, cahiliyet işlerini ve putları mahvetmek için gönderdi. Rabbim, izzeti üzerine yemin etti ki, kullarından bir kul dünyada içki içerse, ona kıyamet gününde muhakkak (Cennet) şarabını haram kılacak, kullarından bir kul da içkiyi terkederse Allah da ona muhakkak (Hazire-i Kudsünde) kendi yüce makamı yanında, Cennet şarabından içirecektir. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 245 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
Nakşibendi ayrılık Soner Yalçın Yayınlanma: 19 Nisan 2024 2019 yılıydı:
Cübbeli (Ahmet Mahmut Ünlü) Hoca telefon etti:
-Soner Bey, bizim cenahta Mustafa Kemal’e haksızlık yapılıyor, Atatürk’e nasıl düşmanlık edilebilir, bu gadre son vermek lazım.”
Odatv, Cübbeli Hoca ile röportaj yaptı. Hayli yankı buldu...
Bunu niçin anımsadım?
“Bizim Mahalle” tasavvuf tarihine pek meraksızdır, bazı hatırlatmalar yapayım:
Nakşibendilik, Buharalı Muhammet b. Bahattin Nakşibent (1318-1389) tarafından kuruldu.
Türkiye’nin bugün en etkili tarikatı Nakşibendiliğin Anadolu’ya girişi geç oldu! Bunun temel sebebi, Bahattin Nakşibent’in Timur’un hocası olması idi. Timur-Yıldırım rekabeti ve ardından Moğolların Anadolu’ya girmesiyle, Osmanlı yönetimi/ beylikler bu tarikata mesafeli durdu. Ki Anadolu’ya ilk gelen Nakşibendilerin Timur’un ordusunda görevli olduğunu iddia edenler var...
Sonuçta, Sultan Beyazıt 1481-1512 döneminde İstanbul Aksaray ve Fatih’te ilk Nakşibendi tekkesini Molla İlahi ve öğrencisi Ahmet Buhari açtı. Ancak, Hindistan’da hayli güçlü Nakşibendilerin gölgesi altındaydı.
Osmanlı’da zamanla Nakşiler dinsel itikattan çok, siyasi nüfuz üzerinden güç topladı. Mesela:
Şii Safevi ile mücadelesinde Osmanlı yönetimine Sünni Nakşiler destek verdi.
Sadece bu değil -örneğin- Yeniçerilerin lağvedilmesine fetva verip, Hacıbektaş dahil bazı Bektaşi tekkelerine el koydular!
Nakşiler Osmanlı’nın en güçlü dini ideolojik gücüne dönüştü. Fakat, Tanzimat karşıtlığı ve 1859 Kuleli Vakası gibi Osmanlı idaresine dönük eylemlerde de bulundular.
★★★
Cumhuriyet, kapatmadan önce sadece İstanbul’da 95 Nakşi tekkesi vardı.
Neredeyse tüm tekkeler gibi Nakşilerde de gizlenme, korunma ve azla yetinme dönemi başladı. Nakşi Gümüşhanevi Şeyhi Mustafa Fevzi’nin sözü “yolu” gösterdi:
-“Kapatılan bir binanın kapısıdır, kapatılmayan gönül kapısıdır.”
Tekkelerin yerini camiler aldı...
Yeni rejimin imkanlarından uzaklaştırıldıkları, dışlandıkları için kimileri Atatürk’ü hedef yaptı. Başta eski Şeyhülislam Mustafa Sabri olmak üzere demediklerini bırakmadılar...
Menemen, Bursa, İskilip, Siirt olaylarına ve İçişleri Bakanlığı’nın 1937 genelgesinde “Nakşilere dikkat” uyarısına rağmen, Abdülaziz Bekkine gibi Nakşi şeyhler camilerde ve okullarda görev almayı sürdürdü. Ancak, Abdülhâkim Arvasi gibi bazı şeyhler Menemen olayı nedeniyle kamu görevlerinden alındı. (İslamcılar, İkinci Abdülhamit karşıtı, İttihatçı dostu, Menemen kışkırtıcı Esat Erbilli gibi kimi Nakşi şeyhleri güttükleri siyaset üzerinden hiç değerlendirmiyor!)
Öte yandan Cumhuriyet, 1925 yargılamalarından beraat eden Ahmet Hamdi Akseki gibi alimlere, “Türkçe hutbe” gibi din alanındaki çalışmalarda görev verdi.
Onca hınca, hakarete, bin yalana rağmen Cumhuriyet kan davası gütmedi...
Toparlayayım:
★★★
Şeyh, Arapçada yaşlı kimse anlamına gelir...
Keramet sahibi “seyittir”, rehberdir, alimdir, vaizdir. İslam’ın nasıl anlaşılacağına ve yaşanılacağına dair kendilerinde büyük yetki ve salahiyet görür. Dini otoriteleri güçlüdür, hakikatin temsilcisi olduğuna inanılır...
Nakşilerde de şeyh kutsiyet taşır; Hz. Ebubekir üzerinden Hz. Muhammet’e bağlandıklarını iddia ederler.
Her tarikatta olduğu gibi tevekkül, rıza, sadakat, kardeşlik ve fedakarlık elzemdir...
Şeyhin dini otoritesine bağlılığın güçlü olduğu Nakşilerde bugünlerde büyük ayrılık yaşanıyor...
Cumhuriyet ve Atatürk ile barışık Cübbeli Ahmet Hoca, Suudi Vehhabi-Selefi etkisine girdiğini belirttiği Nakşi İsmailağa şeyhine başkaldırıp rabıtayı kırdı.
Cübbeli Hoca’nın muhalefetinde, kumpasına maruz kaldığı FETÖ’nün cemaatin köşe başlarına oturtulmasının da etkisi var...
Kısa kesintiler hariç beş asırdır, iktidar siyasi merkezlerinde yer alan Nakşilerdeki bu ayrılığın yeteri kadar tartışılmadığını düşünüyorum
Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebu Nuaym Hilyetü'l-evliya'da, Ömer (ra)'den nakletmiştir. el-Alâî bu hadisi Ömer (r.a)'e dayanan bir senedle ve başka lafızla nakletmiştir. Bu hadis "Rasülullah (s.a.v)'a 'Islamı ne yıkar?' diye soruldu. O da (s.a.v) 'alimin yanlışı, münafığın Allah'ın kitabı nedeniyle çekişmeye girmesi ve saptıran önderlerin insanlara hükmü buyurdu." şeklindedir.
5098.seytan, ayrıntı da gizlidir. (yatar) sy. 167. 1164.Yalan öyle bir zehirli oktur ki, hedefini değil, atanı yaralar. sy. 44. Dünya Atasözleri M. Türker Acaroglu Referans Yayıncılık
Zira hadis-i şerifte: "Kıyamet gününde en şiddetli azap gören ilminden menfaat görmeyen âlimdir." buyrulmuştur. İmam Ali (ra) da On Sekizinci Lem'a'da bid'a olan Latin harflerin- den bahsederken: "Ahirzamanın fena insanları bir kısım üle- maü's-sûdur ki hırs sebebiyle karınlarını haramla doldurmak için bid'alara fetva veren ve onların yayılmasına yardım eden- lerdir." demiştir.
Dâru'l-emân: İslâm ordusu tarafından feth olunup, içinde zimmet eh- ikamet ettirilen bejde olup, bu, İslâm Devleti'nin up, icinde zimmet eh- yati altında bulunacağından Dâru'l-Islama Boleti
Dâru'l-harb : Müslümanlarla aralarında sulh sözleşmesi bulunmayan gayri müslimlerin ülkesidir.
Dâru'l-İslâm: Müslümanların eli altında, hâkimiyeti dairesinde bulu-
nan yerler olup, müslümanlar orada emniyet içinde yaşarlar. Dâru'r-ridde: Mürtedlerden mütəşəkkil bir zümrenin istila ederek,
hâkimiyetleri altına aldıkları yerlerdir. Buna «mürtedler ülkesi» de denir.
Dâru'z-zimmet: Müslümanların ahd ve emânını, himayesini kabul et- miş olan gayri müslimlere mahsus yerlerdir. Daha önce idarî muhtariyeti nâil olan bir kısım eyâletler, bu kabilden sayılmıştır.
Davalarda murur-ı zaman: Bir hakkın istenebileceği en uzun süre demektir. Davalarda zaman aşımı ikiye ayrılır. Birisi ictihada dayanır ve süresi otuz altı yıldır. Bu kadar süre terk edilen bir dava artık dinlene- mez. Bir davayı açmaya güç yettiği hâlde, bu kadar süre özürsüz terk etmek hakkın bulunmadığına delalet eder. İkincisi, Devletin tayin ettiği
YANITLASİL
yuksel27 Nisan 2024 04:03 ¡BN-İ ABİDÎN TERCÜMESİ FİHRİSTİ VE TERİMLER SÖZLÜĞÜ
Hazırlayan Dr. Hamdi DÖNDÜREN Uludağ Üniv. İlâhiyat Fak.
SAMIL YAYINEVİ
ŞAMİL YAYINEVİ
Küçükayasofya Cad. Şamil han No: 80 Tel: 528 40 51 Sultanahmed - İST.
• ŞERİAT: Aslında şerî, şir'a, meşrea kelimeleri, insanı bir ırmağa, bir su kaynağına götüren yol an lamına gelir.
Daha sonra bu kelime ahkam-ı dîniyye (= dînî hü- kümler) anlamında kullanılmıştır. Çünkü, dînî hü- kümler de, insanları ictimâî ve mânevî hayatın devâmına sebep olan bir feyze ve yükselmeye kavuş- turacak olan ilâhî bir yoldur.
ŞER' lafzı, bir şeyi ortaya koyma ortaya çıkarma; açıklama anlamlarını ifade ettiği gibi, şeriat vaz et- mek anlamında da kullanılır. ŞER' kelimesi, ŞERİ- AT kelimesi ile eş anlamlıdır ve bu iki kelime birbirlerinin yerine de kullanılmaktadır.
Istılâhta ŞERİAT: Allahu Teâlâ'nın, kulları için vaz etmiş olduğu dini ve dünyevî hükümlerin hey'et-i mecmuasıdır(= toplamıdır; tamamıdır).
Bu itibarla şeriat kelimesi, din kelimesi ile eşanlam- lıdır. Ve şeriat hem inanç esaslarını, hem de ibadet, ahlâk ve muâmelâtı ihtiva etmektedir.
Bununla beraber şeriat kelimesinin, yalnız ahkâm-ı fer'iyye (yani ibâdet, ahlâk ve muâmelât) için kulla- nılması daha yaygındır.
Genel anlamına göre ŞERİAT: “Bir Peygamber ta rafından tebliğ edilmiş olan ilâhî kanun" demektir.
ŞERÂÎ: Şeriatler demektir.
ŞARİCİ MÜBIN: İlâhî kanunu yani şerîatı asıl vaz eden yüce zât yani Cenâb-ı Hakk anlamında kul- lanılır.
İnsan ibâdet ve tefekkürle emânete layık bir halife olur. (S.)
298:23. Söz 2. mebhas, 5. nükte
İnsandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri mütefavittir. (L.) 22:3.
Lem'a 3. nükte
İnsan cüz'i ile külli ortasındadır. (M.N.) 182:Şemme, 10. risale İnsanın cüz'i iradesi âcizdir, kısadır. (S.) 192:17. Söz, Får. mün. İnsan cüz'i iradesinin bir elini duâya vermelidir. (S.) 432:26.
Söz, 2. mebhas
İnsan çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde de
cez'a kapılmamalıdır. (S.) 651:Lemaat İnsana çeşitli mideler verilmiştir. (L.) 345:30. Lem'a 6. nük. 5. şua, 2. mesele
İnsanın çeşitli mertebeleri vardır. (M.N.) 178:Şemme, 10. risale İnsanın çeşitli şahsiyetleri olabilir. (M.) 307:26. Mektup, 2. meb. İnsanların çoğu âvamdır. (Mh.) 142:3. mak. 4. meslek hâtime
İnsan çok sıfatlara sahip olduğundan, bir sıfatı adaveti celbetse, o insana değil, o sıfata düşman olunmalıdır. (Sn) 40.
İnsan çok zâlim ve çok câhildir. (Sn.) 39.
Insanı dalâlete sürükleyen sebeplerden biri. (M.N.) 69:Katre, zeyl
FİHRİST/321
YANITLASİL
yuksel28 Nisan 2024 06:15 İnsanları değerlendirirken ölçü ne olmalı? (L.) 91:13. Lem'a 13.
işâret, 3. nokta
İnsan diğer mevcudatla alakadardır. (M.) 278: 24. Mektup, 2.
İnsan dünyada az duracak vazifesi çok bir misafirdir. (S.) 241:20. Söz 2. mak. 2. suâl; (M.N.) 101:Habbe
İnsan dünyada bir ameledir. (M.N.) 97:Zeylü'l-Hubab İnsanların dünyada hayvanlar gibi fıtrî elbise ile yaratılmaması-
nın hikmeti. (M.) 373:28. Mektup 8. mes. 4. nük. İnsanlığı dünyevî ve uhrevî saadete mazhar edecek yalnız İslâ- miyettir. (H.Ş.) 38.
İnsanı dünyaya çağıran sebepler. (L.) 125, 126:17. Lem'a 7 nota; (M.N.) 136: Zühre, 7. nota
İnsan dünya hayatı lezzetinde hayvandan yüz derece aşağı düşer. (S.) 292:23. Söz 2. meb. 3. nük. İnsan dünyaya imtihan için gönderilmiştir. (İ.İ.) 110. İnsanın dünyası dar bir kabir hükmünde. (L.) 140:17. Lem'a 14.
nota, 4. remiz
İnsanın dünyaya küstürülmesi. (S.)186:17. Söz. İnsan düşmeye ve yükselmeye müsaittir. (M.N.) 104:Habbe İnsan ebed için yaratılmıştır. (İ.İ.) 197; (Mh.) 36:1. maka. 9. muk.; (Mh.) 123:3. mak.; (S.) 68:10. Söz, 3. hak.; (S.) 84:10. Söz, 11. hakikat
İnsan ebediyete razı olur. (L.) 13:1. Lem'a; (L.) 23:3. Lem'a 3. nükte; (L.) 118:17. Lem'a 1. nota; (L.) 253:26. Lem'a 14. ricâ; (Ş.) 187:11. Şuâ 8. mes.; (H.Ş.) 32.
İnsanın ebede uzanmış emelleri vardır. (S.) 84:10. Söz, 11. hak. İnsanın edebin ta kendisi olan şeyleri edepsizlik olarak telakki etmesi. (S.) 211:18. Söz, 2. nok.
FİHRİST/322
YANITLASİL
yuksel28 Nisan 2024 06:16 İnsan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana dönüşür. (L.) 124:17. Lem'a 6. not; (M.N.) 134; Zühre 6. nota İnsanın elinin karıştığı şey çirkinleşir. (L.) 304:30. Lem'a 2.
nüktenin sonu
İnsanın emânet-i kübra gibi mühim vazifeleri vardır. (S.) 76:10.
İnsanlığın emelleri sınırsızdır. (Nk. İç. R.) 261
İnsan enâniyeti bırakmalı. (S.) 194:17. S.
Söz, 7. hak. İnsanın en büyük düşmanı şeytandır. (L.) 74:13. Lem'a İnsan en güzel surette yaratılmıştır. (Ş.) 141:7. Şuâ İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır. (Mn.) 78, 137. İnsanın en parlak saadeti muhabbetullahtır. (M.) 218: 20. Mek- tup, muk.
İnsanların en şereflileri doğru Müslümanlardır. (Mh.) 35
Sultan ve maiyetindekilerin kapılarından sakının. Çünkü insanlardan onlara en yakın olanı, Allah'tan en uzak olanıdır. Her kim Sultanı, Allah Teala üzerine tercih ederse, Allah o kimsenin kalbinde gizli ve açık fitne yaratır. Ondan Vera'ğı giderir. Ve o kimseyi şaşkınlık içinde terkeder. (Verağ, takvanın ileri derecesidir.) Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 14 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
550 Allah zinayı fahiş bir suç saydığı gibi zinanın sözle yayılmasını da toplum düzeninin bozulmamas İçin suç saymıştır. Çünkü bazı şeylerin şüyuu (yayılması) vukuundan (işlenmesinden) beterdir.Alan (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de Nur Süresi 19. âyet-i kerimede "Kötü şeylerin, iman edenlerin içinde yayılp duyulmasını arzu edenler (yok mu) dünyada da ahirette de onlar için pek acıklı bir azap vardry"
buyurmuştur. Zinanın cezası Evli (muhsan) için recm, yani taşlanarak öldürmedir. Recm gibi ağır bir cezay gerektiren zina suçunun ispatı imkanı, Islam Ceza Hukukunda ileri derecede sınırlandırılmış, dön Müslüman erkek, adil şahsın ilişki durumunu aynı pozisyonda görmelerine ve zina yapanın ayn meclislerde hakim önünde dört defa ikrar etmesine bağlanmıştır. Bu ağır cezanın verilmesi için suçun ispatında hassasiyet gösterilmesi, ince bir ihtiyatın belirgin ifadesidir. Islam'da, kamu suçlarının cezaları (hadler) ağır olduğu için hudûd suçlarının ispatında olağanüstü dikkat ve özen gösterilmiştir. Kesinliğe ulaşılmadıkça cezaya hükmolunmaz. Genel huzur için kişinin gizlediğ kimseye duyurmadığı bir suçu, işlediği kabul edilerek cezalandırılmaz. Gizli işlenmiş, kimsey rahatsız etmeyen suçların alenîleştirilmesi, sosyal hayatı çekilmez hale koyar. Onun için Kur'an- Kerim'de Hucurât Sûresi 12 ayeti kerimede ولا تَسْسُوا "Biririnizin kusurunu araştırmayın buyurulmuştur. Sırf kamu cezalarını gerektiren suçlarda, tanık bu nedenle örtme cihetine gidebili Suç açıkta işlenmediğinde, zararı toplumu doğrudan ilgilendirmediğinde suç işleyeni casuslukyapp teşhir etmemelidir. Ancak hakime intikal etmiş bir olayda suçluyu korumak ya da korumak çon aracı olmak haramdır, lanet sebebidir. Yanlış bir anlama olmasın diye bu not eklendi. Genis big İçin bkz. Akşit, M.Cevat, Islâm Ceza Hukuku ve insani Esaslaasil diy976, 5.47, 70, 71, 133-139
Akşit, M.Cevat, İslâmda Lânetliler, s. 219. Dârekutnî, Sünen, II, 87; Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, III, 90. 551
Kitabın yazarının önce Hazret-i Muhammed (S.A.V.) fezailine, âyet-i kerimeye teberrüken başlaması ve salâtın en önemlilerinden biri olduğunu ispat eder. Çünkü Hak Celle ve Ala Hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de nebi üzerine salât emrini, kendisine yakınlaşma ve mükâ- fattan olduğunu beyan ve bildirmek için Resûlüne salât ile mü'min- lere emir ve ferman buyurur. Böylece önce bizzat mukaddes zatları salât eder, ikinci olarak bütün melekler salât eder diye haber verdik- ten sonra bütün mü'minlere salât ve selâm ile ferman buyururlar. Tâ ki mü'minler, Resûl (S.A.V.) e salât ve selâmın ehemmiyetli ve en ge- rekli iş olduğunu bu ünvanla anlayıp Muhammed (S.A.V.) e gece, gündüz salât vermelerini bildirir. O salât ile de dünya ve âhiret aza- bından kurtuluş ve selâmet bularak Hak Celle ve Alânın yüce lütuf- larına ve geniş rahmetine cümle hayra nail olarak fevz ve felâha ka- vuşsunlar.
İlimden istediğiniz kadar öğrenin. Vallahi onunla amel etmedikçe, ilim toplamakla ecir kazanamazsınız. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 254 / No: 2 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel1 Mayıs 2024 01:10 Hicretten itibaren 60 senesinin başındaki büyük hadiseden ve sübyanın başa geçmesinden Allah'a sığının. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 254 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel1 Mayıs 2024 01:11 İlim öğrenin. Zira Allah için öğrenmek insana haşyet verir. Onu taleb etmek ibadettir. Onu müzakere tesbihtir. Ve ondan bahsetmek te cihaddır.(Deylemi'de ilaveten: Bilmiyene onu öğretmek sadakadır. Ehline bezletmek yakınlıktır. Zira o helalin ve haramın alamet yeridir. Cennet yolunun nurlanmış işaretleridir. Yalnızlık arkadaşı, vahşette enisi, halvetle konuşanı, darda ve genişlikte delili, düşmanlara karşı silahı, dostlar yanında zineti, gariplikte yakınıdır. Allah, onunla bir kısım kavmi yükseltir de Cennette önder kılar.) Ravi: Hz. Muaz (r.a.) Sayfa: 254 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
M ü'minler, kendi günahlarından tevbe et- menin yanında, diğer kardeşlerinin af- fedilmesi için istiğfar etmekle de em- redilmişlerdir. Kur'ân'da meleklerin ve Allah Ra- sülü'nün mü'minler için af dilediği haber verilmek- tedir. 45 Son devir İslâm âlimlerinden Ali Ulvi Ku- rucu Hoca Mescid-i Nebevî'de yaşadığı şu sevin- dirici hatırayı nakleder:
1991 senesinde Medine-i Münevvere'de terâ- vih namazı kılıyorduk. İmâm Şeyh Eyyüb idi. Ür- dün'lü yaşlı bir baba ile iki oğlu önümde namaz kılıyorlardı. İmam, bayatî makamında çok hazin bir sesle Şûrâ sûresinin başından okumaya baş- ladı:
"Hã. Mîm. Ayn. Sîn. Kaf. Azîz ve hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böy- le vahyeder. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi
O'nundur. O yücedir, uludur. Neredeyse yuka- Bundan gökler çatlayacak! Melekler de Rab- urini hamd ile tesbih ediyorlar ve yeryüzün deld (mü'min)ler için mağfiret diliyorlar. İyi bi- In ki Allah çok mağfiret eden, çok merhamet edendir." (Şüră, 1-5)
İmâm 5. âyeti okuyunca önümdeki ihtiyar bir- den yere düştü... İki oğlu selâm verip yandaki bidondan zemzem getirdiler. Saftaki insanlar da "Acaba öldü mü?" diye endişelendiler. İhtiyar zât oğullarına; "Namazınıza devam edin!" diye eliyle İşaret etti. Onu sağ tarafına yatırdılar. Birisi abası- mı çıkarıp başının altına koydu. İhtiyar durmadan ağlıyordu. Namaz bitince herkes:
*-Geçmiş olsun, geçmiş olsun!" deyip gittiler. Ben kaldım. İhtiyar, için için ağlamaya devam edi- yordu. Yaklaştım:
*-Geçmiş olsun amca, hayırdır inşallah" dedik- ten sonra yavaşça ve nezaketle sordum:
"-Amca, âyet-i kerîmeden mi müteessir oldu- nuz? Hz. Ömer efendimize de böyle olmuştu. Bi- risi «Ve't-tûr» sûresini okuyormuş, Hz. Ömer de böyle düşüp bayılmış." Ben böyle deyince ihtiyar amca ağlayarak şu cevabı verdi:
*-Şeyh Eyyüb, "Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yeryüzündeki (mü'min)ler için mağfiret diliyorlar» âyet-i kerîmesini okur-
YANITLASİL
yuksel1 Mayıs 2024 08:45 230/Mescid- Nebeviden
ken baktım mihrapta Peygamber-i Zişân Efendi- miz (s.a.v) duruyor:
-Melekler ümmetime dua ve istiğfar eder- ler de ben etmez miyim?» diyerek dua ediyor- du... Gözümün önünde öylece tecellî edince da- yanamadım, ayaklarım vücûdumu taşıyamadı ve yere yığıldım. "46
46. M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ului Kurucu, Hatıralar, İstanbul 2007, III, 377-378.
YANITLASİL
yuksel1 Mayıs 2024 08:46 Mescid-i Nebevîden 111. Hatıra
"Benim Rabbim'e gitmem sizin için çok hayırlı olacaktır, çünkü ben gitmezsem Fâraklît size gelemez! Ben gittiğim zaman onu size göndere- ceğim. O geldiği zaman bilerek yanlış yapanı hatâsından sebep kınaya- caktır. Benim çok söyleyeceklerim var ama siz onları kaldıramazsınız. Lâkin Rûhul-Hakk size gelince bütün hakîkatlere sizi o irşad edecektir.
Çünkü o kendi katından konuşmayacaktır, bilakis vahiy olarak işit- tiklerini anlatacaktır, tüm gelecekleri size bildirecektir ve Rabbime âit olan tüm vasıfları size anlatacaktır. Eğer beni seviyorsanız bu vasiyetle- rimi iyi tutun. Gerçi ben de sizi yetimler olarak bırakacak değilim, zîrâ pek yakında tekrar size geleceğim." (el-Alfisi, Rûhu'l-meʻânî:28/87; el-Mâverdi, nübüvve, sh:210; el-Fahrurrâzî, et-Tefsirül-kebîr:3/40) E'lâmü'n-
Îsâ (Aleyhisselâm)ın bu sözlerinde geçen "Fâraklît", ilim ve ihtisas sahibi olan bâzı Hristiyanlar tarafından: "Hamdedici" mânâsıyla tefsir edilmiştir ki bu, "Ahmed" isminin karşılığıdır. Artık Allâh her kimin gözlerinden taassup perdesini açarsa, bu "Fâraklît" tâbirinden Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellemjin kastedilmiş olduğunu kolayca anlar. Îsâ (Aleyhisselâm)ın, "Kendisinin yakın- da gelecek olduğu"nu müjdelemesi ise, Deccâl'i öldürmek ve İslâm dînini dünyaya hâkim kılmak üzere, Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in ümme- ti olarak âhir zamanda gökten ineceğinin bir ifâdesidir! (Alûsî, Rûhul-me'ânî:28/87)
İşte geride zikrettiğimiz bunca rivâyetin delâleti vechile; semâvî kitapla- rın tümü Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in geleceğini bildirmiştir. Kur'ân-ı Kerîm de, geçmiş kitaplarda bulunan bu müjdeleri:
"O kimseler ki, yanlarındaki Tevrât ve İncîl'de kendisini (n açık târifini) yazılı olarak buldukları o Rasûl'e, o (okuma-yazma bilmeyen, ancak İlâhî tâlimle eğitilmiş olan Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve sellem) nâmındaki) Ümmî Nebî'ye hakkıyla uymaktadırlar..." (el-A'raf Süresi:157) âyet-i kerîmesi ile;
"(Îsâ (Aleyhisselâm) 'İsmi Ahmed olup benden sonra gelecek olan pek kıy metli bir Rasûlü müjdeleyiciyim' (demiştir)" (es-Saff Süresi:6) âyet-i celîlesinde açıklayınca elbette Kur'ân-ı Kerîm, bu âyet-i kerîmede geçen : )وَلَكِنْ تَصْدِيق الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ( “Velâkin (o Kur'ân-ı Kerîm) öncesinde bulunan şeylerin doğ rulayıcısıdır" vasfını açığa çıkarmış ve bu da onun bir beşer sözü olmadı- ğını isbât etmiştir.
Üçüncü Huccet ki bu da Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in Kur'ân-ı Kerîm'de haber verdiği gaybî konularla alâkalıdır. Nitekim Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
"Elif! Lâm! Mîm! (Ehl-i Kitap olan) Rumlar(, kitapsız Farslar tarafın- dan) mağlup edildi! (Rum diyârına göre) o (Mekke) toprağ(ın)a en yakın yerde! Ama onlar mağlubiyetlerinin ardından yakında (Farslara) gâlip geleceklerdir! (Üçle on arası) birkaç sene içerisinde!" (er-Ram Sûresi:1-4) âyet-i kerîmesiyle, Rumların Acemlere on sene geçmeden mutlaka gâlip gelece- ğini bildirmiş ve geleceğe âit bu haber aynen gerçekleşmiştir. Yine böylece:
"Andolsun ki; elbette Allâh gerçekten (Hudeybiye'ye çıkışlarından evvel, Mekke'ye güvenli bir şekilde gireceklerine dâir) Rasûlüne (göster- miş olduğu) o rüyâda(, müminle münafığın durumunu belli etme gibi bir) hak (ve hikmet) ile sâdık olmuş (ve onun kesinkes çıkacağına dair hü- küm buyurmuş)tur. Yemin olsun ki; elbette siz(, Rasûlümün size anlattığı şekilde) -Allâh dilerse- güvenli kimseler hâlinde ve (hiçbir düşmandan) korkmadığınız halde (yapacağınız umreden sonra, kiminiz) başlarınızı tıraş edenler ve (kiminiz de) kısaltıcılar olarak Mescid-i Harâm'a mutla-
ka gireceksiniz!
Böylece O, sizin bilmediğiniz şeyleri bilmiş ve işte sana! Bu sebeple o (rüyânın tahakkuku)ndan önce (Hayber fethi gibi) pek yakın bir fetih tâyin etmiştir." (el-Feth Sûresi:27) âyet-i kerîmesinde Allâh-u Teâlâ hicretin al- tıncı yılında Hudeybiye senesi umre yapamayıp geri dönerlerken Mescid-i Harâm'a mutlaka gireceklerini ve ondan evvel de Hayber'i fethedecekleri- ni bildirmiştir. Bu müjdeler de aynen tahakkuk etmiştir. Nitekim yedinci sene Hayber, sekizinci sene de Mekke fethedilmiştir.
Yine bunun gibi Allâh-u Teâlâ Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in üm- metinin dünyaya hâkim olacağını:
Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ise ancak derin kavrayış sahibi olanlar düşünüp anlarlar. (Bakara 2/269)
MÜMİNİN YİTİĞİ: HİKMET
Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde yer alan hikmet kavramı çok geniş bir anlama sahiptir. Söz ve fiilde isabet etmek, işleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak, eşyada gizli ilahi sırlar ve gayeler, faydalı ilim ve salih amel gibi birçok anlamı içerir. Bir anlamıyla da hikmet, insanı iyi ve güzel olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan sakındıran sözdür. Bu anlamda en büyük hikmet yüce kitabımız Kur'an'dır. "Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi..." (Nisa, 4/113) ayetinde Hz. Peygamber'e verilen hikmet, vahyi anlama ve uygulama kabiliyeti olan sünnettir. Hikmet kelimesi, günlük hayatta ise olayların hikmet gözüyle de- ğerlendirilmesi şeklinde kullanılır. Bununla kastedilen mana, zahirin yanı sıra bâtına bakmak, görünenin ardındaki görünmeyen tarafa dikkat çekmektir. Hikmet evrenseldir. Nerede ve ne zaman, hangi kaynaktan bulunursa hemen alınmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber; "Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır." (Ibn Môce, Zühd, 15) buyurarak buna işaret etmiştir.
Okumuşların öğünmesinden Allah'a sığının. Onlarınki zalimlerin övünmesinden daha fenadır. Ve, öğünen alimden, Allah'a daha sevimsiz bir kimse yoktur. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 255 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2024 00:30 Her şey hakkında tefekkür edin. Fakat Allah (z.c.hz)'nin Zatı hususunda tefekkür etmeyin. Zira, kürsi ile yedinci kat gök arasında yedi bin perde vardır. Ve Allah'ın şanı (manevi makamı) bunların üstündedir. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 255 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2024 00:31 Cibril (a.s.) Bana geldi ve buyurdu ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) Rabbin Sana selam ediyor ve şöyle buyuruyor: "Kullarımdan öyle kimse vardır ki, onun imanı ancak zenginlikle salah bulur. Eğer onu fakir kılsa idim o küfranı nimet ederdi. Ve yine kullarımdan öyle kimse vardır ki, onun imanı ancak fakirlikle salah bulur. Eğer onu zengin kılsa idim o küfrederdi. Kullarımdan öylesi de vardır ki onun imanı ancak sıhhatta olması ile tamam olur. Eğer ona hastalık versem, o küfrederdi. (Diğer bir nüshada şu ilave vardır) Kullarımdan öyle kimse de vardır ki, onun imanı ancak kendisinin hastalık içinde bulunması ile tamam olur. Eğer onu sıhhatte kılsam, o küfranı nimet ederdi" Ravi: Hz. Ömer (r.a.) Sayfa: 11 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
yuksel3 Mayıs 2024 00:41 Allah, Hz. İbrahim (a.s.)'ı "Halil". Hz. Musa (a.s.)'ı "Neciy" ve Beni de "Habib" ittihaz etti. Sonra buyurdu ki: "İzzetim ve Celalim hakkı için Habibimi, Halilim ve Neciyyim üzerine tercih ederim." Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 11 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2024 00:43 61
buluyor mus avaklarına kadar misk ola
Hz. Enes r.a.
* * Alimlere tabi olunuz. Zira onlar dunyanın çerağı ve ahiretin kandileri- dir.
** Ey Cubeyr! Bir sefere çıktığında, arkadaşlarının hal itibarile en iyisi ve En itibarile de en çoğa sahip olanı olmaktan hoşlanır mısın? Su bes sureyi oku: Kül Ya eyyühel kâfirûn, Izacae nasrullahü vel fethu
Külbüvallahü ehad, Küleuzübirabbil Felâk ve Küleuzü birabbinnas. Her sureye Bismillahirrahmanirrahim ile başla ve Bismillahirrahma nirrahim ile bitir.
Hz. Cübeyr ibni Mudim r.a.
9. Kalbinin yumuşamasını ve hacetinin görülmesini sever misin? Yetime merhamet et. onun başını okşa ve ona yediğinden yedir. Kalbin yumuşar ve hacetine erişirsin.
Hz. Ebud Derda r.a.
10 + Ey insanlar! Duada cehd etmeyi sever misiniz? Öyle ise, “Allahümme einna alá şükrike ve zikrike ve hüsnü ibadetike." (Allahım verdiğin nimete şükretmemiz, Seni zikretmemiz ve Sana güzelce ibadet edebil- memiz için bize yardım et) deyiniz.
Hz. Ebu Hüreyre г.а.
11 * Allah. Hz. İbrahim (a.s.)1"Halil", Hz. Musa (a.s.)'yı "Neciy" ve Beni de "Habib" ittihaz etti. Sonra buyurdu ki: "İzzetim ve Celâlim hakkı için Habibimi, Halilim ve Neciyyim üzerine tercih ederim." Hz. Ebu Hüreyre r.a. (Halil dost. Neciy sırd 15. Habib sevgili demektir.)
ederler. "66 Denir ya, İslamın şartı beş! Alıncısı haddini bilmektir. Haddini bilmek müminligin şartıdır. Bu âyetle sabittir.
Resûlullah Efendimizi kendimize örnek alırken dahi haddimi- zi bileceğiz. Efendimizi kuru kuruya taklit, örnek almak değildir. Onu kendimize misal alırken günün şartlarını göz ardı edemeyiz, etmemeliyiz. Dolayısıyla Efendimizin günün şartları içerisinde kullandığı vasıtalar O'nun sünnetine uymanın birebir ifadesi sayı- lamazlar. Deveye binmenin sünnet olmaması gibi... Mesela namazlarda başı örtmek sünnettir, ama bu örtme sarık şeklinde olmak zorunda değildir. (Zaten Efendimiz mübarek başlarını bir örtü ile kapatır, nadiren sarık sarardı.) Efendimizi şeklen taklit sünnet-i seniyyeye ittiba şeklinde anlaşılıyor, bu doğru değil. Bu konuda esas ve öz temel alınmalı. Zanlarımızı îmân hâline getir- mememiz lazımdır.
Efendimizi tanımadan kendimizce bir Hz. Peygamber portresi çizmek fevkalāde yanlışır. Alim bir zât bir başsağlığı ziyareti vesilesiyle Karadeniz'in bir beldesine gidiyor. Orada söz Hz. Peygamber'e geliyor. Alim zât Efendimizin zevceleriyle münasebetini anlatıyor, bu konudaki hassasiyet ve inceliğine dik- kat çekiyor. Tam o sırada biri kızarak yerinden kalkıp gidiyor. "Niçin bu kadar kızdın?" diye soruyorlar. "Efendim" diyor, "Ne hakla Efendimizi kılıbık biri şeklinde tarif edersiniz?" Adam kadınlara karşı kabalığını din zannediyor. Efendimizin bu husus- taki inceliğinden rahatsız oluyor. Çünkü bilmiyor. Kainatın Efendisi Hazret-i Resûlullah'ı bilmeden tanıyamayız. Tanımadan O'ndan örnek alma seviyesine yükselemeyiz.
66 9/Tevbe Süresi 112. âyet: Ettaibunel 'abidune'l hamidûne's saihûne'r rakiûne's sacidûne'l amirûne bi'l ma'rufi ve'n nahune ani'l munkeri vel hafizune li hudûdillah, ve beşşiri'l mu'minîn.
tir. Farz namazlarını mescidde, sünnet namazlarını ise evinde kılmıştır. Burada da bir hikmet var. Sünnet namazlarını evde kılıyor, dolayısıyla ev namazsız kalmıyordu. Ancak, Efendimizin hane-i saâdetlerinin Mescid-i Nebevî'ye hemen bitişik ve yalnızca bir perde ile ayrılmış olduğunu da gözden ırak tutmamak gerekir.
Zaman içinde insanlar her bir fiil için bir yer tahsis etmiştir. Düğün, nikâh, cenaze yerleri vardır. Bunun gibi namaz için de mescid veya camiler inşa edilmiştir. Özellikle namaz cemaatle eda edilen bir ibadet olduğu için belli bir yerin tahsisi anlaşılır bir durumdur. Anlaşılır ama farz bir şey değildir. Zīrā bütün bir yer- yüzü müminlere mescid kılınmıştır. Tek şart, namazın kılındığı yerin temiz olmasıdır. Yoksa, Allah'ın necis görmediği her yer secdegahtır. Necāsetin ölçüsü de bizim hijyenik ölçülerimiz değildir.
Namaz için mescidler ve camiler yapılmıştır. Ancak Efendimizin hayatından biliyoruz ki mescid ve camiler sadece namaz kılınan yerler, namaza tahsis edilen mekânlar olmamıştır. Hayatın bütün hälleri mescid ve camilerde kendilerine yer bulmuştur, insana ve topluma dâir bütün meseleler oralarda konuşulmuştur. Nikah merasimleri orada yapılmış, cenazeler oradan kaldırılmıştır. Doğum ve ölüm arasında yaşanabilen her bir şey, bir şekilde cami- de yer bulmuştur.
Hedefe Götüren Her Yol Mübah Değildir
Hak ve bâtıl mücadelesi hep olmuş, olmaya da devam edecek- tir. Burada haktan yana olanların göz ardı etmemesi gereken temel bir düstur var: Hak yolcusunun kullandığı vasıtalar da hak olma lıdır. Bâtıl vasıtalarla hakikate gidilemez. Bizim için ölçü Hz Peygamber'dir. Ve Peygamberimizin bütün ölçüleri de Cenab- Allah'ın rızasını esas almaktadır.
Mesela Efendimiz savaşta bile haktan vazgeçmemiş, savaşın bütün unsurlarını hakka göre belirlemiştir. "Harp hiledir." düstu runun işaret ettiği durumdan bahsetmiyoruz, bu başka bir şey..
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2024 09:31 Dern Hz. Muhammed(sav)
151
Mesela Efendimizin harpte koyduğu kâidelere göre, insanların uplu olarak bulunduğu yerlere bomba atamazsınız. Sizinle savaş- mayan, sizi öldürmek üzere karşınıza çıkmayan tek bir insanı dahi düremezsiniz. Çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar, aman dileyenler, leler, hizmetciler ve din adamlarına silah çekemezsiniz. Geçtiğiniz yol üzerinde karşınıza çıkan tarlalara, ekinlere, ağaçla- ormanlara zarar veremezsiniz. Maksadınız hak ise, sizi maksa- amıza ulaştıracak vasıtalarınız da hak üzere olmalıdır.
Zulmün haklılığı olmaz! Müslüman adalet üzere yaşamak mecburiyetindedir. Zalimlik Müslüman'ın vasfı olamaz. Elendimizin savaşları, Mekke'nin fethinde ve hemen akabinde Huneyn Gazvesi'nde yaşananlar ortadadır. Hz. Ömer'in Kudüs'ü lethetmesinden sonra orada kurduğu sistem adâlet ve hakkaniyet zereydi. Durum bu kadar nettir. Mücadelenin istikameti İslâm ansından doğru olduğu gibi mücadelenin yöntemi de İslâm tara- Indan doğru bulunmalıdır. İslâm'a, Allah ve Resûlünün rızasına ygun olmayan bir vasıta kullanılamaz. Düşman olarak karşımıza pikanın durumu ne olursa olsun bizim ölçümüz değişmez, onlar yaparsa yapsın bizim hocamız olamazlar. Müminler sadece Alahin Hz. Peygamber aracılığıyla kendilerine bildirdiği hakikat icere yaşamak
mecburiyetindedirler. Efendimizin kendisiyle, hayatıyla, sünnet-i seniyyesiyle irtibat- r şeyimizi, Efendimizin ortaya koyduğu ölçüler belirlemeli. Hz. Peygamber'i hayatımızdan çıkardığımızda, O'nun prensiplerini zulmetmis oluruz. Zīrā nefsine zulmetmis insan başkasına da kendimize ölçü yapmadığımızda hem nefsimize hem de başkasına zulmeder. Ve neſse en büyük zulüm Allah'ın emirlerine isyan etmektir.
Haddini Bilmek
Kur'an-ı Kerîm'de müminin bir tarifi var: "Onlar kıyam ederler. rük ederler, sözlerinde dururlar, iffetlerini muhafaza ederler.
BENİM KANAATİMCE BOZULMALAR GÜÇ ZEHİRLENMESİYLE BAŞLIYOR. SAYISAL VE EKONOMİK OLARAK BİR GÜCE ERDİĞİNİZDE VE BU GÜÇLE PEK ÇOK ŞEYİ YAPABİLMEYE KÂNİ OLDUĞUNUZ ZAMAN GÜÇ ZEHİRLENMESİ BAŞLIYOR. GÜCE ERİNCE CEMAATLER, ULUSLARARASI GÜÇLERİN VE İSTİHBÂRÂT ÖRGÜTLERİNİN DE İLGİ ALANINA GİRMEYE BAŞLIYOR HERHALDE.
tan Vahdeddin'i takip hususunda ma- zur görülmesini istediğini Ankara'ya bildirdi. Mustafa Kemal Paşa ise Ab- dülmecid Efendi'nin Fatihin sarığı yeri- ne redingot giyebileceğini bildirdi. Fa- kat "halife-i müslimin yerine "halife-i Resûlullah tâbirini kullanması, imza- sını da Abdülmecid bin Abdülaziz Han tarzında yazması uzun tartışmalara se- bep oldu. Bununla saltanat fikrinin or- tadan kalkmadığı ileri sürüldü.
Bu sırada 21-27 Aralık 1922 tarihin- de toplanan Hint Hilafet Konferansı Abdülmecid'in halifeliğini tasdik ve ka- bul etti. Yine Hint müslümanları 3 Ocak 1923'te Mustafa Kemal Paşa'ya "mün- cî-i hilafet" (hilafetin kurtarıcısı) unvanı- nı verdi. Ankara'da 15 Ocak 1923'te Af- yon Mebusu Şükrü Hoca (Çelikalay) ta- rafından yazılan "Hilafet-i İslamiyye ve Büyük Millet Meclisi" adlı bir broşür da- ğıtıldı. Burada Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hilafeti saltanattan ayırarak onu siyasî iktidardan mahrum ve sırf lafzi bir müessese haline getiremeye- ceği ileri sürülüyordu. Nihayet 15 Ni- san 1923'te çıkarılan 334 sayılı "Salta- nata Ait Propagandaların Men'ine Dair Kanun'la bu tartışmalara son verilmek istendi.
Devlet, belli bir ülke üzerinde yaşayan, akide ve hukuk alanında ilâhî ilke ve kanunlara tam olarak uyan ve bu alanın öngördüğü işleri yerine getiren örnek bir otoriteye boyun eğen insanlar topluluğudur. 366
2. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Kurduğu Devletin Özellikleri:
a. Kendisine vahyedilen ilâhî kanunlarla düzenlenen hayat sistemi- nin ayrılmaz bir parçasını oluşturan ilkelerden meydana gelmesi,
b. Haram-helal hükmünü koymanın Allah'a ait olması,
c. Allah'ın koyduğu haram ve helal karşısında herkesin eşit olması,
d. İnsan hayatının her yönünü kapsamına alması,
e. Gayrimüslimlerin, devletin temel politikasını formüle etmede ka- tılım haklarının olmayıp icra/yürütme fonksiyonuna katılabilmesi ve yük- sek görevler alabilmesi,
366 Yaman, Ahmet, İslâm Hukukunda Uluslararası İlişkiler, s. 63.
1 Gayrimüslimlerin, ülkenin kanunlarını ihlal etmedikçe ve diğerle rinin haklarına el uzatmadıkça istedikleri yerde yaşayabilmeleri ve dine girme zorunluluğunda olmamaları,
g. Hakkında nass olmayan her konuda istişare edilmesi.
3. Devlete İtaat Konusu:
İslâm Hukukunda devlete itaatin derecesini, sadakat ve bağlılığın merkezinde sadece Allah'ın ve Allah'ın izniyle Rasûlullah'ın bulunduğu- nu açıkça ortaya koyan hükümranlık anlayışını şu âyet belirlemiştir:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Rasûl'e ve sizden olan ulu'l-emre itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa dü- şerseniz, Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, onu (anlaş- mazlığı) Allah'a ve Rasûl'e götürün. Bu daha hayırlı ve netice bakımından daha güzeldir." 367
İtaat önce Allah'a, sonra Allah'ın emriyle Rasûl'edir. Ulu'l- emre itaat ise mutlak değildir. Öncelikle mü'min olması, sonra Allah'a ve Rasûl'e itaat eden olmasıdır.
Ulu'l-emr iki kısımdır:
a. Dünyevi olan ulu'l-emr: Âmirlerdir.
b. Uhrevi olan ulu'l-emr: Müctehidlerdir.
Avamın, helalı ve haramı tesbitte müracaatı müctehidlere, mücte- hidlerin müracaatı da Allah'a ve Rasûl'e yani Kitap ve Sünnet'edir. Uy- gulamadaki itaat ise Kitap ve Sünnet'e göre hareket eden âmirleredit.
4. İslâm Hukukunda Devlet Başkanının Konumu:
Devlet başkanının fonksiyonu vekålettir. İki vekâleti vardır:
a. Allah'ın kanunlanını Allah adına uygulama vekâleti,
b. Onama yetkisine sahip üyeler tarafından başkanlığı onaylandık tan sonra onlar adına uygulama vekâleti.
Allah'ın vekilliği belli bir şahsa, sınıfa veya kavme değil, bütünüy- le topluma aittir. Bu, Allah'ı kendilerinin hükümranı kabul eden, O'nun ilâhî kanunlarını kendilerine hayat şekli olarak benimseyen ve uygulayan müslüman toplumun yönetici olmasıdır.
5. Devlet Başkanının Seçimi:
İslâm devlet başkanı olmanın tek bir yolu yoktur. Ne Kur'ân'da ne de Sünnet'te bunu belirleyen bir nass yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s.), vefat ederken yerine dînî konuda vekâlet edecek imam olarak ehil gördüğü, îmâ olarak dünya hakkında da imam yani devlet başkanı olarak belir- lediği Hz. Ebû Bekir'i seçti. Sahabe bunu kendilerine sarahaten/açıkça değil, îmâ ile kabul edip Ebû Bekir (r.a.)'i icma olacak tarzda seçmiş ol- dular. Sahabeler Kur'ân ve Sünnet'i iyi kavradıklarından dolayı devlet başkanlığı için tek bir yol olmadığını, değişik yöntemlerle devlet başkanı- nı iş başına getirmekle göstermişlerdir. Önemli olan hakkın herkese, her zaman, her yerde hakça uygulanması, ilâhî otoritenin hükümran olması, insanların da bu hükümranlığı icra etmeleridir.
Devlet başkanı ve devletin diğer yönetim birimlerinde yer alan bütün âmirlerde gerekli olan ehliyet, adâlet ve itaattir. Takva bunların artısıdır, arzu edilendir. Hulefâ-i Râşidîn'de hem ehliyet hem adâlet hem de takva birleşmiştir. Seçilen veya iş başına getirilen kimselerde görülen en önemli bir husus, halkın biatine/onayına sunulmuş olmalarıdır.
Devlet başkanı, idarede, her biri başkan olabilecek kimselerle istişare edecektir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Peygamber (s.a.s.)'e bizzat Allah Teâlâ tarafından ashabıyla istişare etmesi emredilmiş, 368 Sahabe de "Rablerinin çağrısına icabet ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işleri kendi aralarında şûrâ iledir.”369 şeklinde övülmüştür. Öyle ki, devlet başkanı şûrâ prensibini/istişâreyi terk edecek olsa azledilir.
6. Devlet Organlarının Yapıları ve Yetkileri:
İslâm Hukukundaki hükümranlık anlayışı, çeşitli devlet organlarının yetkisini sınırlandırmıştır.
İslam hukukuna göre devletin üç ana organı vardır:
a. Yasama Organı:
Kur'ân ve Sünnet'e aykırı herhangi bir yasa koyamazlar. Allah' in ve Rasi Kur'an verdiği hükümlerin dokunulmazlığı kesindir. Herkes Allah'ın hükümranlığı önünde ancak birer kuldur. Bu kulluk sınırını aşmak müs- lümanlara ve insanlara bir zulümdür.
Yasama organı Kur'ân ve Sünnet'in koyduğu açık hükümleri kural- lar, düzenlemeler, şartlar ve kısımlar şeklinde kanun olarak bir araya top- layabilirler.
Yasama organında bulunması gereken, müctehidler yoksa tercih ehli âlimler, Kur'ân ve Sünnet üzerinde yapılan doğru yorumlardan birisini tercih edebilirler, Kur'ân ve Sünnet'te açık emirlerin olmadığı konularda Kur'ân'a ve Sünnet'e, Sahabenin icmaına, sonra kendi asırlarında bulu- nan âlimlerin icmaına muhalif olmayan kanun çıkarabilirler
b. İcra Organı
İcranın esas görevi, fonksiyonu, Kur'ân ve Sünnet'i ihtiva eden ka- nunları yürürlükte tutmak, ilâhî emirlerin ışığında maruf, takva ve adâlet prensipleri üzerine kurulu bir toplumu oluşturmaktır. Halka da gerekli olan, önce ehil olanı tesbit, sonra biat, sonra da itaat etmektir. İtaat da maruftadır. İtaat edilmemesi gereken konularda da hemen isyan edilecek değildir.
Allah'a ve Rasûl'e itaat ettikleri müddetçe icradaki yöneti- ciye uyarlar. Bu da, kanun koyucu Allah'ın ve Allah'ın vahiy ile öğret- tiği Peygamberinin emridir. 370
c. Yargı Organı:
İslam hukukuna göre en büyük hâkim Allah Teâlâ'dır. O'nun koydu- ğu hükümleri aşarak hüküm konamaz 371 Sonra hâkim, Allah'ın elçisi olan Hz. Peygamber (s.a.s.)'dir. Sonra da Allah'ın ve Rasûl'ün koyduğu hükümlerin ışığında hüküm çıkaran yani ictihat yapan hâkimlerdir. Bun-
lar. Allah ve Rasül'ün belirttiği esas ve prensiplere göre hareket ederek hukmederler. Hiç kimsenin -devlet başkanı da olsa-dokunulmazlığı yok- tur
Kanun önünde, hâkim önünde herkes eşittir. Hâkimin bu esa- sa ve prensiplere göre verdiği hükme boyun eğmek esastır. Hiçbir kim- senin uygulayıp uygulamama muhayyerliği yoktur. 372 Yargı, daima hük- münde âdil olacaktır. Zira bu da ilâhî emirlerin en önemlilerindendir. 373
7. İktidar Süresi:
Örnek devlet olan Peygamberler döneminde hiçbir peygamberin görevden alındığına dair hiçbir nas yoktur. Halifeler döneminde de ha- yatları müddetince iktidar süreleri devam etmiştir. Görev yapmalarını en- gelleyecek bir acizlik olursa başka ehil bir kişinin başkanlığa geçirilmesi gerekir. Belli bir sürede değiştirileceğine dair bir nas olmadığı gibi iktidarda kalma sürenin tesbitine engel olan bir nas da yoktur.
İdare: Lûgatte döndürmek, döndürülmek, çekip çevirmek, yönel- mek gibi manalara gelir. 374
İdaredeki odak nokta insandır. Bütün alem de insan için dön- dürülmektedir. İdarede yörünge, insanın fıtratı ve Fâtırı/Yaratıcısı göz önünde bulundurularak dünya ve âhiret mutluluğunu kazandırmaktır.
Yönetim ve yönetici, insan için ve insanın mutluluğu için vardır.
2. Yönetim Esasları, Yönetici ve Yönetilen Halk:
a. Yönetim Esasları: İnsanın mutluluğu için bütün kâinatı insa nın emrine veren, dünyada huzur âhirette de ebedî huzuru kazandırmak isteyen Allah'ın Kitabı Kur'ân-ı Kerîm, Allah'ın ilim ve hikmet verdiği Rasûlullah'ın Hadîs-i Şerîfleri, müçtehitlerin özellikle Sahabenin icması ve müçtehitlerin âyet ve hadislerden çıkardıkları içtihatlardır.
b. Yönetici: Hem Allah'a hem de insanlara hesap verecek olan hiz metçi yönetici, herkesin huzurla arkasından gittiği, inandığı ve güvendiği, gerektiğinde hesaba çektiği âdil ve dürüst insandır.
c. Yönetilen Halk: Dünya ve âhirette ebedi mutlu kılınmak iste
nen, varlıkların en kıymetlisi ve kapsamlısı olan insanlar topluluğudur.
374 Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, s. 488.
3. Hz. Peygamber'in Belirttiği Yönetici ve Görevleri:
a. Adâletli Olmak:
İdarecinin en önemli özelliği adalettir. Çünkü mülkün yani idarenin, idareciliğin ve hâkimiyetin temeli adâlettir.
Adaleti uygulayacak olanlar hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.):
"Şüphesiz ki, adâletle iş görenler, Allah katında nûrdan minberler üzerinde Rahman'ın sağında olacaklardır. Gerçi O'nun her iki eli sağdır. Bunlar hükümlerinde, ailelerinde ve idaresi altındakiler hakkında adâlet gösteren kimselerdir." buyurmuştur. 375
Demek ki, idareciden istenen önce ehliyet, sonra adâlet, sonra da hakkı gözetip hakka uymaktır. 376
b. Sorumluluk Bilincinde Olmak:
Yönetici, Allah'a ve insanlara karşı sorumlu olduğunun bilincinde olmalıdır. Allah Teâla'nın, yöneticinin yapmasını istediği öncelikleri:
"Onlar, kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı dosdoğru (dâimî) kılarlar, zekatı verirler, ma'rûfu emre- derler ve münkeri yasak ederler. İşlerin sonu Allah'a (döner). "377
Yöneticinin sorumluluk bilincinde olmasının gerekliliği:
İbn-i Ömer (r.anhümâ)'den rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsü (idaresi altındakile ri)nden sorumludur. İnsanlar üzerinde olan (idareci) bir çoban- dır; o sürüsünden (halkından) sorumludur. Kişi alle fertlerine çobandır. O da onlardan sorumludur. Kadın kocasının evine ve çocuklarına çobandır. O da onlardan sorumludur. Köle, sahibi. nin malına çobandır, o da ondan sorumludur. Dikkat! Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsünden sorumludur.'
c. İstişare Etmek:
Yöneticinin en önemli görevlerinden birisi de, ilim, basiret, tecrübe, ehliyet, adâlet, insaf, güvenirlik ve takva gibi özelliklere sahip olanlarla istişare etmesidir. Zira istişare Allah. Teâlâ'nın emri, 379 Hz. Peygamber (s.a.s.)'in sünneti ve övülen mü'minlerin özelliklerindendir. 380 Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) de işlerinin çoğunda istişare etmiştir.
Hz. Peygamber'in istişare neticesindeki uygulaması:
1) İstişare neticesi çoğunluğun fikrine göre hareket etmiş,
2) İstişare neticesi azınlığın görüşüne göre hareket etmiş,
3) İstişare neticesi kendi görüşü doğrultusunda hareket etmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, çoğunluğa göre hareket etmesine rağ men isabet edemediği de olmuştur. Bedir esirleri ve Uhud savaşıyla il- gili yapılan istişare gibi. Buna karşılık azınlığın fikrine göre hareket edip
de isabetli olduğu da bir gerçektir. Bedir savaşının yerini tesbitte olduğu gibi. Hudeybiye anlaşmasının maddelerin kabulü konusbitte olduğu gibi kendi görüşü doğrultusunda hareket ettiği de olmuştur. Yöneti Peygamber'i izleyerek yerine göre her üç yöntemi de uygulamalıdır.
değilmiş, fakat müsluman görnintürmüş Peygamber, herkesin bilmesi ve haline aldanmaması için onu ashabina tanıtmak istemişt Bu adam FHz. Peygamber'in sağlığında olsun, vefatından sonra olsun Ima Bu adam hetet edenler yapma Bekir da dinden dönmüş ve esir edilerek Hz. Ebû Bekir (ra.)'e getirilmişur
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in onu, "Bu aşiretin kardeşi ne fenadır" diye belirthest onun mucizelerindendir. Çünku sonradan hali onun belirtigi gibi ortaya çıkmıştır.
Rasûlullah'ın ona yumuşak davranması ve huzuruna geldiği vakit konuşmakta olduğu Abdullah b. Ümmi Mektům'u bırakarak onunla yu muşak konuşması kavminin müslüman olmasını ümit etmesindendi. Bu nun üzerine Allah Teâlâ, Abese süresinin ilk âyetlerini indirmişti.
Hadis-i şerif, kötülüğünden korkulan bir kimseye karşı yumuşak day. ranmanın ve fiskını ilan eden fåsıkı kınamanın, kötülemenin câiz olduğu na delildir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu adamı methetmemiş, yalnız kalbini İslâm'a yatıştırmak için dünyaya ait bazı konularda kendisiyle yumuşak konuşmuştur. 382
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu sözünde gıybet yoktur. Peygamber'e
yaraşan, bunu açıklaması, açıkça ortaya koyması, insanlara onu tanıt
masıdır. Bu durum, ümmete olan şefkat ve nasihati ifade eder. Fakat Peygamber'de yaratılan erdemlilik ve ihsan edilen üstün ahlâk, o kına- nan kimseye karşı güler yüzlü olmaya itiyor ve ona kötü muamelede bu- lunmuyor. Bu tavırda, gidişatı böyle olan bir kimsenin şerrinden korunmada ümmeti için bir örneklik vardır. Gerçekten bu hadis-i şerîf, ilim ve edebi kendisinde toplamıştır.
Kim böyle bir şahsın iç yüzünü gösteren hallerini bilirse, başkalan da onun dış yüzüne bakıp aldanır ve sıkıntıya düşecek olurlarsa, işte o kimseye gerekli olan onun durumunu bildirmek ve ortaya çıkarmaktır. Bildirmez ve ortaya çıkarmazsa sorumlu olur.
Burada müdârâ ile müdaheneyi ayırmak gerekir. Hz. Peygamber' in yaptığı hiç şüphesiz müdârâdır. Müdârâdan maksat, onun şerrinden emin olmak ve başkasına da şerrini anlatmak ve bildirmektir. Şerli olan
382 Davudoğlu, Ahmed, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, X, 544; İbn Hacer el Askalani, Fethu'l-Bâri Şerhu Sahihi'l-Buhâri, X, 453.
kimseyle alaka kurmak, aferin sana, yoluna devam et, güzel yapıyorsun elenimini vermek değil, iyi aláka kurarak kötülüğünden korunmak, belki de nasihatlerle o kimseyi kötülüklerden kurtarmaktır. Käfire, fâsıka, făcire dost olmak da değil, belki dostluğunu kazanmak. Dostluğunu kazanmak da ilgilenmekle ve onu insan yerine koymakla olur.
Müdârâ, dünyanın veya dinin salâhı veyahut da hem dünya hem de dinin salâhı için dünyayı sarf etmektir ki bu mübahtır, bazen müste- hap bile olur. Müdâhene ise, dünya menfaati için dini terk etmektir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), birisiyle güzel geçinmede, konuşmada rifk ile hareket etmek sûretiyle dünyasını o kimseye sarf ediyordu. Bunun yanında hiçbir sözle övgüde de bulunmuyordu. Sözü fiiline zıt düşmüyor, o konudaki sözü hak olanı, sözün yanında fiiliyatı da güzel geçinmeyi ifade ediyordu. 383
Ahmed b. Hanbel'in, Müsned'de, başka bir kimsenin de aynı şekilde Rasûlullah'ın yanına girmek için izin istediği, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu adam için, "Bu aşiretin kardeşi ne güzeldir" buyurduğu, diğerine yap- tığı yumuşaklığı, gösterdiği ilgiyi bu zata da yapınca Hz. Aişe (r.anha) annemiz'in o sorusunu sorduğu anlatılmaktadır.
İslâm'da idarecinin görevi İslâm toplumunun huzur ve refahını temin etmektir. Bunun da yolu halka karşı nefret ettirmemek ve müjdelemek ve İşlerini zorlaştırmayıp kolaylaştırmaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.) işte bun- dan dolayı idareci olacak kişilere bu emri vermiştir.
"Allah'ım! Bir kimse ümmetimin isinde postazie alır da onlara zorluk gösterirse sen de ona zorluk göster! Bir kimse ümmetimin işinde bir vazife alır da onlara hoş muamele ederse sen de ona hoş muamele eyle!" buyurmuştur. 385
İdarede zorluk görenler, halka zorluk gösterenlerdir; kolaylık görenler ve Allah'tan yardım alanlar da halka hoş muamele edenlerdir.
4. Hz. Peygamber'in Ashabına Göre Halkın Görevleri:
a. Yöneticiyi Tesbit Etmek:
Yöneticiyi tesbit etmek, ehil ve âdil olanı seçmek veya iş başına
getirmektir. Bunun yolu Asrı Saadet'teki uygulamalardır.
Sahâbenin uygulamasındaki devlet başkanlığına geliş
yolları:
1) İdareciliğe ehil olanın seçim işini bilen, binleri arkasında taşıyan birlerin ehil olanı seçimi ile (Hz. Ebu Bekir'in seçilmesi gibi).
2) Önceki idarecinin tensîbi/tayini ile (Hz. Ömer'in Hz. Ebu Bekir tarafından tayin edilmesi gibi).
3) Her birisi emîr olabileceklerin arasından birisinin tesbiti ile (Hz. Osman ve Hz. Ali'nin tesbitleri gibi).
Bütün bunlar, halkın biati/onayı ile olur. Biatin arkasından itaat gelir. Halk, Hakka göre ve adâletle maddî-manevî ihtiyaçları gözeti- lerek hizmetçi anlayışıyla yönetilirse huzurlu olur.
İslâm'da idareci olma isteği, zarûret yoksa ve ehil olan başka ki- şiler var ise câiz değildir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), Ebû Zer'e valilik görevi vermemiş ve şöyle buyurmuştur:
"Ey Ebû Zer! Sen zayıfsın. Bu valilik bir emanettir. Ger- çekten kıyamet gününde o (idarecilik) kepazelik ve pişmanlık-
ve İslâmi özellikler kazanmış toplumda gerçekleşir. Bu konuda Hz. Pey gamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Senin malın üzerine onu haksızlıkla yemek için yemin ederse, mutlaka Allah'ı kendisinden yüz çevirmiş olarak bula caktır. "396
Bir başka hadis-i şerîfte Hz Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir şeye yemin eder de o yeminde yalancı olduğu halde bir mal kazanırsa, Allah'a, kendisine öfkelenmiş olarak kavuşur. "397
3. Yargıdaki Hükmün Esasının Adâlet Olarak Emredilmesi:
"Şüphesiz Allah size emaneti ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve görendir. "398
İslâm Hukukuna göre mahkemede adâletin tecellîsi şunlara bağlı:
a. Adâletin gerçekleşeceği mutlak âdil olan Allah'ın kanunlarının ve prensiplerinin kânûn-i esâsî olması,
b. Adâleti uygulayacak olan hankimin İslâm'ı ve İslâm'daki muhakeme usûlünü iyi bilmesi ve müttakî olması,
c. İki tarafı iyice dinlemeden hüküm vermemesidir.
Ha. Peygamber, Hz. Ali'yi Yemen'e kadi olarak tayin edince:
"İki kişi sana hüküm İçin müracaat ettiklerinde diğerinin konuşmasını dinlemeden birincisinin lehine hüküm verme ki, nasıl hüküm vereceğini (öbürünü dinledikten sonra) anlayacak- am" buyurdu, 300
Bu hadis-i şerif iki kişi arasında hüküm verecek herkes için bir ölçü- dür. Herhangi birisi hakkında bir şey iddia edene karşı diğer tarafı din- lemeden sana, sen haklısın diyemem deyip mutlaka iki tarafı dinleme yoluna gitmelidir.
Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.), hüküm verirken iki tarafın ifadelerine gore hüküm verirdi. Zahire bakardı, işin iç yüzüne göre hüküm vermezdi. Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Ben, insanların ne kalplerini açmaya memurum ne de ka- rımlarını yarmaya!"400
Bu hadis-i şerifin şerhinde İmam Nevevî şöyle demiştir:
"Bunun manası yani ben zahirle hükmetmekle emrolundum, sırları ancak Allah gözetir. "401
Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra hâkimler bu nübüvvet nû- runa sahip olamadıklarından meselelerin hakikatini göremezler diye iki tarafın ifadelerine, isbat ve yeminlerine göre hüküm vermeleri gereke- cek olduğundan Hz. Peygamber (s.a.s.) de zâhire göre hüküm veriyordu. Şüphesiz Hz. Peygamber (s.a.s.) de kendisine gösterilmeyince göremiyor ve bildirilmeyince bilemiyordu.
Hz. Peygamber işte bu gerçekler ışığında şöyle söylemiştir:
"Ben ancak bir beşerim, bana gerçekten davacılar geliyor. Olabilir ki bazıları bazılarından daha güzel konuşur da ben onu (doğru söyleyen) zannederim ve lehine hüküm vermiş olabilirim. Her kime bir müslüma-
Hz. Peygamber (s.a.s.), kendisine dava geldiği zaman taraflardan şâhit getirmelerini istiyordu. Zira âyet-i kerîmede şöyle emredilmiştir:
"İffetli kadınlara zina iftirasında bulunup da sonra dört şahit getirmeyen olursa, bunlara seksen değnek vurun! Şâhitliklerini de ebediyen kabul etmeyin. Bunlar fâsıkların tâ kendileridir."404
Hz. Peygamber yalancı şahitlik hakkında şöyle buyurmuştur:
1. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Devletlerarası İlişkileri:
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, dinin anlaşılması için elçiler göndermesini ve devletlerarası ilişkilerini; bazı kitaplar "siyer", bazıları "cihâd", diğer bazıları da "megâzî" bölümlerinde anlatmışlardır. Burada konunun ay- rıntılarına girmeden, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in devletlerarası ilişkileriyle ilgili bazı esaslar hakkında bilgi vereceğiz.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Allah Teâlâ tarafından insanlığın dünya ve âhiret mutluluğunu temin için gönderilmiş bir elçidir. Hz. Peygamber, bu elçiliğin gereği olarak küfrün ve şirkin, zulmün ve fıskın ne olduğunu or- taya koymuş, küfrün yerine îmânı, şirkin yerine tevhîdi, zulmün yerine adâleti, fıskın yerine hakka tabi iyi bir insan olmayı yerleştirmeye çalış mıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s.), sadece Arabistan'a değil, bütün insanlığa gönderilmişti. Elbette bütün insanlığa duyurulması için elçiler vasıtasıyla dinin esaslarının ve prensiplerinin kaynağı Kur'ân âyetlerinin kırallara, meliklere ve şahlara tebliğ edilmesi gerekiyordu. Sömürü düzenlerinin ve otoritelerinin yıkılmasını istemeyenler, Hz. Peygamber'in, İslam'ın anla
şılması ve gerçeğin egemen olması davasına karşı çıktılar. İnsan nasıl ki yalnız başına yaşayamazsa devletlerin de birer insan gibi yalnız başına diğer devletlerle, milletlerle alakasız yaşayabilmesi mümkün değildir. Allah Teâlâ'nın, insanları böylece kabile kabile, millet
millet yaratması; birbirleriyle tanışmaları, hakta ve adâlette, ilim ve irfan- da fazilet ve hizmette yarışmaları içindir.
İslâm, bütün insanlığa marufu yani herkesçe iyi kabul edilen evren- sel güzellikleri, vahyin ve aklın kabul ettiği iyilikleri gâlip ve hâkim kılmak, münkeri yani vahyin ve aklın kötü gördüğü, herkesçe kötü görülen, fit- ratça kötü kabul edilen şeyleri suç sayıp mahkum kılmak için gelmiştir. İşte bunları temin etmek için Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O'nu takip eden Hulefa-i Râşidîn, devletler hukukunu evrensel hale getirmiş ve çeşitli il- keler ortaya koymuşlardır.
a. İslâm devletler hukukuna hakim olan temel ilkeler:
1) Hukûkîlik ilkesi,
2) Ahlâkîlik ilkesi,
3) Adâlet ilkesi,
4) Eşitlik ilkesi,
5) Ahde vefa ilkesi,
6) Dini tebliğ ilkesi. 409
b. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in dış ilişkileri üç kategoride sınıflandırılabilir:
ba. Müslüman Ülkeler:
Müslüman ülkeler bir aileyi oluştururlar. Aralarında barış münasebeti
vardır. Bu da Allah'ı tasdik edip kanunlarını uygulamalarının sonucudur.
Birbirlerine saldırmadıkları ve mürtet olmadıkları sürece aralarında barış esastır. Aile fertleri arasında anlaşmazlık veya savaş çıkarsa Allah'ın em- rine döndürülüp savaşı bıraktıracak güç oluşturulması Allah'ın emrinin bir gereğidir. 410
Mü'minlerin bütünü kardeş olduklarından aralarında kardeşlik hu-
409 Daha geniş bilgi için bkz. Yaman, Ahmet, İslâm Hukukunda Uluslararası İlişkiler (Fecr. Yay. Ankara 1998), s. 44-58. 410 Hucurât sûresi (49), 9-10.
kuku geçerlidir. Kardeş devletler arasındaki anlaşmazlıklanı, İslâm Ülke leri arasında kurulan İslâm Birleşmiş Milletleri Yüksek Organı çözüme bağlar. Bu karar kardeş ülkeleri bağlayıcı özelliğe sahiptir.
bb. Antlaşmalı Gayrimüslim Ülkeler:
Antlaşma, hem devlet, hem de devlet içinde yaşayan mü'minler için bağlayıcıdır. Devletin dışında yaşayan mü'minler antlaşmayıla bağlı değildirler. Hz. Peygamber (s.a.s.), Hudeybiye antlaşması sırasında yar dım için kendisine zincirler içerisinde gelen Ebû Cendel'i Kureyşlilere geri vermek zorunda kalmıştı.
bc. Antlaşmasız Gayrimüslim Ülkeler:
Ortak menfaatleri ilgilendiren meselelerde tüm gayrimüslim ülkeler- le olan ilişkiler; daha fazla barış, iyilik ve adâlete yol açacak dostluk ve yardımlaşma esasları üzerine kuruludur. Ülkeler arasında hem iyiliği hem de adâleti hakim kılma mü'minler için bir prensip kılınmıştır. Şu âyetler bunu ifade etmektedir:
"Ey mü'minler! Allah için duran hâkimler, adalet nümune- si şahitler olunuz! Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil davranın. O (adâlet), takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır." 41
"Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insan- lar arasında hükmettiğiniz zaman da adâletle hükmetmenizi emrediyor."412
İslâm, insanları kardeş bilir; sınıf, inanç, ırk ve renklerini gözetmeden tüm insanlara eşit statü verir. Bütün bu evrensel insan haklan anlayışını Kur'ân-ı Kerîm'de görmekteyiz. 413
İslâm, etnik yahut dini farklılıklarına bakmaksızın her üyesinin eşit
haklardan faydalandığı tek bir topluluk oluşturulduğu gerçeğini açıklar İslâm, Kur'ân-ı Kerîm vasıtasıyla, insanların yaratıcısı olan Allah
Teâlâ tarafından elçi olarak gönderilen Hz. Peygamber'in cihanşümul ırk ve dil farklarını yok 415 sevgi, hoşgörü ve kardeşlik sağlayan çağrısına davet ederasin
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bütün hayatını cihad olarak kabul ettiğimiz için hem müslüman hem gayrimüslim, hem kendi devleti hem de diğer devletlerle olan alakalarında nasıl davrandığını iyi anlayabilmek için ci- had konusunu işlemek istiyoruz. Cihad konusunu işlemekle Hz. Peygam- ber (s.a.s.)'in gönderiliş maksadını ortaya koymuş oluruz.
2. Cihadın Tarifi:
a. Lûgat Manası: Cihad, cehd kökünden gelir. Bir konuda ciddi olmak, mübalağa etmek, takatın sonunu harcamak manasınadır. 416
b. Istılah Manası: Cihad; gücü kâfirlere karşı savaşta sarf etmek, hak dine davet etmek, daveti kabul etmeyenlerle savaşmak, nefse, şeyta- na, kâfir ve fâsıklara karşı mücâhede etmektir. 417
Nefse, şeytana, kâfir ve fasıklara karşı mücâhede:
Nefse karşı mücahede; önce din işlerini öğrenmek, sonra onunla amel etmek, sonra da onu öğretmeye gayret etmektir. İşte hadîs-i şerîf:
الْمُجَاهِدُ مَنْ جَاهَدَ نَفْسَهُ».
"Mücahid nefsiyle cihad edendir. "418
Şeytana karşı mücâhede; şeytanın verdiği şüpheleri ve süslediği şehevî şeyleri defetmeye gayret etmektir. Delil şu âyet-i kerîmedir:
Kâfirlere ve fasıklara karşı mücahede vasıtaları; el, mal, lisan, silah ve kalptir. Bunlann her birinin hükmü kendi şartlarına göredir. Çünkü hükümleri şartlar belirler. Sadece kalp ile olan yerde dil ile cihada, sadece dil ile olabilecek yerde de el ile cihada cevaz verilmez.
3. Cihadın Dindeki Yeri:
Hz. Peygamber (s.a.s.), cihadın dindeki yeri hakkında:
Cihad, bütün insanlığın müşterek haklarını kullanabilmesi, hakkın hâkim olması ve dünya barışı için gayret etmektir. Bu manada cihad hem barış hem de savaş döneminde devamlı olarak yapılır. Bu sebeple cihad her zaman gereklidir ve savaştan daha kapsamlıdır. Bu ümmetin seçiliş sebebi de aslında cihaddır. Delili de şu âyet-i kerîmedir:
"Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin. Sizi (cihad için) O (Allah) seçti. Üzerinize dinde bir güçlük de yüklemedi, ba İbrahim'in dini gibi. Bundan önce de, bu kitab (Kur'an)'da da size müslüman adını O (Allah) taktı ki, Peygamber, size karşı şahit olsun. Siz de bütün insanlara karşı şahitler olasiz. At namazı dosdoğru kıl(maya devam ed)in, zekatı verin, Allah'a şarılın ki, Mevlanız ancak O'dur. Ne güzel Mevla Ol.. Ve ne gü zel yardımcıdır O!.."422
Cihad denilince sadece savaş anlayan yanlış anlamıştır. Delili de şu dur: rivayet olunur ki Hz. Hasan (r.a.) Hacc suresinin 78. âyetini okumuş ve:
"Adam, Allah uğrunda cihad eder, halbuki bir kılıç vurma- mıştır." demiştir. 423
Cihadda savaş yoktur diyen de yanlış anlamıştır. Çünkü cihad hem kalp, hem dil, hem de el ile yapılır. İlimle, gerekirse silahla da cihad yapılır. Dille cihadın yapıldığı yerde el ile cihada müsaade edilmez. Küfrün hakimiyeti yok olur veya savaştan vazgeçerlerse el ile cihad ya- pılmaz, dil ile cihad devreye girer. İşte âyet-i kerîme:
"Fitne (küfür ve şirkin hakimiyeti) yok oluncaya, din tümüy le Allah'ın oluncaya kadar savaşın. Eğer vazgeçerlerse herhalde Allah, onların yaptıklarını görücüdür. "424
Ayetin manası; kâfirler ve müşrikler yok oluncaya kadar değil, İslam'ın anlaşılmasına ve yaşanmasına engel olmaları, küfrün ve şirkin hakimiyeti ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın, şeklinde anlaşılma lıdır. Ayrıca küfürden vazgeçerseler artık savaş ortadan kalkacağına da delil teşkil eder. Yine bu konuda Rasûlullah (s.a.s.):
422 Hacc sûresi (22), 78.
423 Yazır, M. Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dill, V, 3423.
"Aşın gitmeyin" demek, kadınlarla çocukları öldürmeyin, 29 müsle
vapmayın, yani ölülerin burnunu, kulağını kesmeyin 430 demektir. b. Bazen ihtiyaç olur. Mazlumları savunmak gibi: Allah (c.c.):
"Size ne oluyor ki Allah yolunda ve 'ey Rabbimiz bizi halkı zalim olan şu şehirden çıkar, katından bize bir sahip gönder, nezdinden bize bir yardımcı yolla' diyen mustaz'af (mazlum ve çaresiz) erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda (düşmanla) savaşmıyorsunuz. "demiştir. 431
Zulme rıza göstermek zulümdür. Zulmü ortadan kaldırmaya gücü ye- ten müslümanlara savaştan başka çare kalmayınca savaşmak farz olur.
c. Bazen görev gereği olur. Din ve vicdan hürriyetini sağlamak amacıyla İslâm dininin tebliğinin, herkesin, hakikat güneşine, ilim ve iman nuruna ulaşmasının önündeki engelleri ortadan kaldırmak için ya- pılan savaşlar gibi. Bununla ilgili Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmesinde:
"Fitne (küfrün ve şirkin hakimiyeti) yok oluncaya, din Allah'ın oluncaya kadar savaşın. Onlar savaşa son verir (vazgeçer) iseler (siz de vazgeçin, son verin), artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur." buyurmuştur. 432
5. Cihadın Kısımları:
a. Kalp İle Cihad: Kalp ile küfrü ve şirki reddetmektir.
b. Dil İle Cihad: Bâtılın iptaline, hakkın isbat ve tesbitine dil ile gayret etmektir.
c. El İle Cihad: El ile düşmanlarla savaşmaktır.
Kalp, dil ve el ile cihada şu hadis-i şerîf delil teşkil eder:
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Benden önce Allah'ın gönderdiği hiçbir peygamber yoktur ki o
Peygamberin ümmetinden havarileri (yardım ardından emrine tabi olan ashabı olmasın. Sonra onların ardından, yapmadan emrine leven ve emrolunmadıkları şeyleri yapan bir takım kötü nesiler mına şa çıkar. İşte kim bunlara karşı eliyle cihad ederse o mü'mindir. Kim onlara karşı dil ile cihad ederse, o mü'mindir. Kim onlara karşı kalbiyle cihad ederse o da mü'mindir. Fakat bunun ötesinde imandan bir hardal tanesi (kadar bile) yoktur. "433
Cihadın en azı kalp ile yapılan cihaddır. Eğer kalbiyle cihad etmez yani kalbi ile küfür ve şirki reddetmezse, haramların haram oluşunu, farz ların farz oluşunu kabul etmezse o kimse mü'min değildir. Demek ki kal- bin cihadı imandır.
Dil ile cihad, el ile cihaddan daha üstündür. Zira Mekkî bir sûre olan Furkan sûresinde Allah Teâlâ:
"Kâfirlere itâat etme! Onlara karşı o (Kur'ân) ile büyük bir cihad yap!" buyurmuştur. 434
Dil ile cihad eden mü'min, dilin cihadı ile hidayete vesile olabiliyor, elin cihadı (savaş) ile insanları öldürüyor. Elbette hidayete vesîle olmak ölüme vesile olmaktan üstündür. İşte bundan dolayı dil ile; ilimle, tebliğ ve salih amel ile hidayete vesile olmaya çalışmak gerekir.
6. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Cihad Dönemleri:
Hz. Peygamber (s.a.s.), bütün hayatı cihad olarak değerlendirmiştir. Cihad, Hakkı hakim kılma gayreti olduğuna göre, elbette bütün hayatın- da da Hakkı hâkim kılma ile meşgul olmuştur.
Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de dünya hayatını ticaret hayatına benzetmiş, 435 alış-verişte cennet karşılığında mal ve can istemiştir. 436 Bu canı ve malı Allah yolunda cihadda sarf ederse hem bu dünya hem ahi- ret cennet olacak demektir.
Bedir, Uhud ve Hendek savaşları savunma amaçlıdır.
bb. El ile cihad (taarruz harbi) 440
Mekke Fethi ve sonraki savaşlar taarruz amaçlıdır. Mekke fethi birkaç çatışma hariç tutulursa silahsız fethedildi denebilir.
7. Savaş Esnasındaki Prensipleri:
Hz. Peygamber (s.a.s.), bir orduya veya bir müfrezeye komutan ta- yin ettiğinde Allah'tan korkmayı tavsiye eder sonra şöyle buyururdu:
"Allah yolunda besmele ile gaza edin. Allah'a küfredenlere karşı çar- pışın, gaza edin! Ama ganimete hıyanette bulunmayın, zulüm etmeyin! Ölülerin burnunu kulağını kesmeyin, çocukları öldürmeyin! Müşrikler- den olan düşmanınla karşılaştığın zaman onları üç haslete (veya güzel huya) davet et. Bunların hangisinde sana icâbet ederlerse onu kabul et ve kendilerini bırak. Sonra, onları İslâm'a davet et! Şayet sana icabet ederlerse onu kabul et ve kendilerini (serbest) bırak! Sonra kendilerini yurtlarından muhacirler diyarına göçmeye davet et. Onlara bildir ki, bun- ları yaparlarsa muhacirlerin lehine olan onların da lehine, aleyhine olan onların da aleyhine olacaktır. Yurtlarından göçmeyi kabul etmezlerse on- lara haber ver ki, müslümanların bedevileri gibi olacaklardır, kendilerine Allah'ın, mü'minler üzerine cereyan eden hükmü uygulanacak, ganimet ve haraçta hiçbir hakları olmayacaktır. Meğer ki, müslümanlarla birlik- te mücâhede edeler. Eğer bunu kabul etmezlerse onlardan cizyeyi iste.
437 Hicr süresi (15), 85; En'âm sûresi (6), 106. 438 Nahl süresi (16), 125; Furkân sûresi (25), 52.
Şayet sana icabet ederlerse onu kabul et. Ve kendilerini (serbest bırak Kabul etmezlerse artık Allah'tan yardım dileyerek onlarla savas!" 441
Kafirlerin yardım etme isteği ve kâfirlerden yardım
isteme:
Hz. Peygamber (s.a.s.), Bedir savaşına giderken cüret ve cesare. tiyle espur olmuş bir müşrikin, İslâm ordusuna yardım etme isteğini teddetmiş, o müşrik müslüman olunca onun yardım etme isteğini kabul etmiştir. 442
İslam'ın ve müslümanların lehine ve zaruret olursa bir kâfirden yar- dım istemek caizdir. İslâm'ın ve müslümanların maslahatına uygun olur sa bir kâfire karşı başka bir kâfire yardım etmek de câizdir.
8. Savaşı Temennî Etmemesi:
Hz. Peygamber (s.a.s.) savaşı temennî etmemiş ve Ashabına şöyle buyurmuştur:
"Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin; ama onlarla kar- şılaştığınız zaman da sabredin!" 443
Bir başka rivâyet de şöyledir:
"Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin. Allah'tan âfiyet isteyin. Onlarla karşılaştığınız zaman da sabredin. Bilin ki, cennet kılıçla- rın gölgeleri altındadır. "444
9. Savaşın Sona Ermesi:
İslâm'da barış isteyene karşı çıkılmaz.
Bu konuda şu âyetlerde Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
. Artık onlar bir tarafa çekilirler de sizinle vuruşmazlar ve barışı size
İÇİNDEKİLER
YanıtlaSilSayfa
3
El-Kahhår
Sayfa
49
Önsöz
Allah'a Hamd ü senå ve yal- varma
El-Vehhab
50
7
Er-Rezzák
51
Kitabımızın mevzúu ve yazılış
El-Fettah
52
7
El-Alim
53
tarzı
Esma-i Hüsnå ne demektir..
8
El-Kabıd
55
Esmâ-i Hüsna'yı öğrenmenin
El-Bâsıt
55
faydaları
8
El-Hafid
56
Hayatın gâyesi
9
Er-Rafi'
56
Hadisin metni
9-10-11
El-Muizz
57
Hadisin ma'nâsı
El-Müzill
57
Ihså ne demektir
II
Es-Semî'
59
İsimleri saymak nasıl yapılmalı
12
El-Basîr
60
llah kelimesinin ma'nâsı
12
El-Hakem
61
Ülühiyyet kimin hakkıdır..
13
El-Adl
62
Dikkate değer bir nokta
13
El-Latif
65
Allah
15
El-Habîr
66
Ülühiyyete mahsûs sıfatlar
15
El-Halim
67
Er-Rahmân
22
El-Azîm
68
Er-Rahim
24
El-Gafür
70
*El-Melik
El-Kuddús
29
Eş-Şekûr
71
31
El-Aliyy
73
Es-Selâm
34
El-Kebir
74
El-Mü'min
37
El-Hafiz
76
El-Müheymin.
39
El-Mukit
78
El-Aziz
40
El-Hasib
79
El-Cebbår
41
El-Celil
82
El-Mütekebbir
42
El-Kerîm
83
El-Halik
El-Bari
44
Er-Rakib
84
El-Musavvir
45
El-Mücib
85
El-Gaffär
45
El-Vasi'
87
48
El-Hakim
88
ESMÄÜ'L-HÜSNA ŞERHİ
YanıtlaSilSayfa
Sayfa
Ez-Zahir
go
126
El-Vedúd
El-Bâtın
92
128
El-Mecid
El-Vali
93
130
El-Bais
El-Müteâlî
95
Eş-Şehid
132
El-Berr
97
134
El-Hakk
98
Et-Tevvâb
134
El-Vekil
El-Müntekım
102
136
El-Kaviyy
El-Afüvv
El-Metin
103
138
Er-Rauf
El-Veliyy
104
140
El-Hamid
104
*Mâlikü'l-mülk
142
Zü'l-Celâl-i ve'l-İkram
El-Muhsi
107
143
El-Mübdi'
108
El-Muksıt
145
El-Muid
110
El-Câmi'
147
El-Muhyi
111
El-Ganiyy
150
El-Mümît
112
El-Muğnî
152
El-Hayy
113
El-Mâni'
155
El-Kayyûm
115
Ed-Dârr
157
El-Vâcid
116
En-Nafi'
157
El-Mâcid
118
En-Nûr
162
El-Vahid
118
El-Hadî
165
Es-Samed
120
El-Bedî'
177
El-Kadir
122
El-Baki
169
El-Muktedir
122
El-Vâris
171
El-Mukaddim
123
Er-Reşîd
172
El-Muahhir
124
Es-Sabûr
174
El-Evvel
125
El-Ahir
125
Son söz ve muztarip beşeriyet için biricik kurtuluş yolu.. 177
ALLAH'IN KİTABDA ZIKREDİLEN DOKSAN DOKUZ
YanıtlaSilAllah
El-Adl
El-Afuve
A
ADININ ALFABETIK FIHRISTI
Sayfa
El-Habir
66
El-Hadi
El-Hafid
165
56
El-Ahir
125
El-Hafiz
76
El-Alim
53
El-Hakem
61
El-Aliyy
73
El-Hakim
88
El-Asim
68
El-Hakk
97
El-Aziz
40
El-Halik
44
El-Halim
B
67
El-Hamid
104
El-Bais
93
El-Hasib
79
El-Baki
169
El-Hayy
113
El-Bari'
45
K
El-Basir
60
El-Kabıd
El-Basit
55
El-Batın
128
El-Kädir
55
122
El-Bedi'
167
El-Kahhar
49
El-Berr
134
El-Kaviyy
El-Kayyüm
102
115
C
El-Kebir
74
El-Kerîm
El-Cami'
147
83
El-Kuddús
El-Cebbar
31
41
El-Celil
82
L
El-Latif
65
D
M
Ed-Dârr
157
El-Mâcid
118
E
Malikü'l-Mülk
142
El-Evvel
125
El-Mâni'
155
El-Mecid
92
F
El-Melik
29
El-Fettah
52
El-Metin
103
El-Muahhir
124
Ğ
El-Muğnî
152
El-Gaffär
El-Gafür
48
El-Muhsi
107
El-Ganiyy
70
El-Muhyî
111
150
El-Muîd
110
ESMAU'L-HÜSNA ŞERHİ
YanıtlaSilSayfa
S
57
El-Muizz
123
Es-Sabür
El-Mukaddim
78
Es-Samed
El-Mukit
122
Es-Seläm
El-Muktedir
145
Es-Semi
34
El-Mukat
El-Musavvir
45
20
108
El-Mübdi
El-Mücib
85
Eş-Şehid
El-Muheymin
39
Eş-Şekür
95
El-Mu'min
37
7
El-Mümit
112
T
El-Müntekım
136
El-Müteâli
El-Mütekebbir
132
Et-Tevvåb
42
El-Müzill
57
V
El-Vacid
126
N
El-Vahid
En-Nafi
157
El-Vali
230
En-Nür
162
El-Varis
El-Vasi'
R
El-Vedüd 90
Er-Rafi
El-Vehhab 30
56
Er-Rahîm
El-Vekil هو
24
Er-Rahman
Er-Rakib
22
El-Veliyy
104
84
Er-Rauf
Er-Reşid
140
Z
172
Ez-Zahir
126
Er-Rezzák
51
Zü'l-Celal-i ve'l-İkram 143
Bu eser, birinci defa, 1950 yılında müellifi tarafından, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları arasında da, 1957 yılında, ikinci defa, 5.000 adet, 1963 yılında, üçüncü defa, 10.000 adet bastırılmıştır.
DIYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI YAYINLARI-SAYI:60
YanıtlaSilNiyazi Vilmaz
ESMAÜ'L-HÜSNA ŞERHİ
ALLAH'IN
RIN GÖNÜLLERİ AÇAN, FİKİRLERİ NURLANDIRAN DOKSANDOKUZ ADI
Yazan
Ali Osman TATLISU (Merhum)
Fâtih Dersiamlarından Beyoğlu Müftusü
Üçüncü Baskı
TÜRK TARİH KURUMU BASIMEVİ ANKARA 1963
الرحيم
YanıtlaSilALLAH'A HAMD U SENA VE YALVARMA:
İlahi!
Hamd ü senålar, minnet ve şükranlar, takdisler, ta'zimler, teb- ciller ancak Sana'dır. Sayısız ni'metlerinin içinde bulunuyoruz. Bu ni'metlerinin en büyüklerinden olmak üzere gönüllerimize hår nur verdin ki, biz o nur ile Sen'i biliyor ve Sen'den başka asla bir mäbud tanımıyoruz.
Kalbimizi bu nurdan ayırma!
*
Sevdiğin ve her hareketinden hoşnut olduğun ve insanlık için mutlak bir haláskár olarak yarattığın Fahr-i Käinat aleyhi ekme- lừ's-saláváti vet-teslimat Muhammed b. Abdullah b. Abdal- Muttalib b. Hâşim Hazretlerinin da'vetini kabül edip emrinle açtığı cadde üzerinde yürüyenlerden ettin. Bu en büyük şerefle iftihar ediyoruz.
Ayağımızı bu caddeden kaydırma!
*
*
*
Ya Rab!
Alemler durdukça her türlü salát ü selâm, rıza yollarının kılavu- zu, maddi ma'nevi kazançlarımızın kaynağı, dileklerimizin kapısı, dertlerimizin tabibi olan o mübeccel, muazzam, mükerrem Resû- lünün.. Al ü Ashâbının üzerine olsun.
KİTABIMIZIN MEVZUU VE YAZILIŞ TARZI :
Kitabımızın mevzuu Ebû Hüreyre - Allah ondan razı olsun rivâyetiyle gelen ve sonunda Tanrı'nın Esmai'l-Hüsna dan doksan
ESMAOL HOSNA SERHI
YanıtlaSildokuz ismi bildirilen sahih hadistir. Yazılış tarzı: Rov dolini ve mânası yazılacak, dokaan dokaz isminden her birinin mu mu kuaca kaydedilecektir. Sonra bu ma'nå ben mertebete edilerek bu tebtre göre bir Tanrı kulu için gereken şey bildvellime Çalıplacaktır. Güttüğüm gäyeye ulaşmamı yalnız Allah dan dimin
ESMAU'L-HÜSNA NE DEMEKTİR?
Eamă, iamin cem'idir. Hüsna kelimesi de en glizei ma nämna tafdil sigasıdır. Terkibin ma'nâu: En güzel isimler demek olur. En güzel isimler Allah'a mahsustur. Çünkü bütün kemällerin wh O'dur. O'nun isimleri en ileri ve mutlak bir kemal ifade eden mukad des kelimelerdir.
ESMAU'L-HUSNA'YI ÖĞRENMENİN FAYDALARI:
Allahu Teâlâ Hazretlerini bilmek, sevmek, kulluğuna bağlanmak Q'nun sevmediği kötü huyları atmak, hoşmud olduğu temiz huylarla varlığını güzelleştirmek, bu süretle rızasına ermektir.
ALLAHU TEALA'YI BİLMEK:
O'nun isimlerini ve sıfatlarını öğrenmekle olur.
ALLAHU TEALA'YI SEVMEK:
Bu da bütün kemâlâtın ancak Allah'ta bulunduğunu ve Ondan olduğunu bilmekle kazanılır. Ruh kemâle âşıktır. Bir şeyin kemälini öğrenince hemen oraya akıverir ve gördüğü kemâlin kuvvetine gire bir zevk duyar. Bütün kemâlâtın ancak Allah'ta bulunduğuna kati bilgi edinen ruh bu bilgiden sonsuz bir zevke dalar ki, kendisinden bu zevkin aslā kesilmemesini ister.
ALLAHU TEALA'NIN KULLUĞUNA BAĞLANMAK:
Bu zevkin, bu intisap şerefinin hiç kesilmeden devamı için biricik yol da, Allah'ın buyruklarına sımsıkı yapışmak, yasak ettiği şeylerden son derece sakınmaktır. Seven için en büyük zevk: sevdiğini kendisin den memnun etmeğe çalışmaktır. Bunu temin için her şeyi ve hatta icabında canını fedâ etmeği göze alır. En ziyâde korktuğu şey de sevdiğinin hışmına uğramaktır. Sevdiğinin nazarından düşürerek olan en chemmiyetsiz şeylerden bile titrer, ... ürperir.
ALLAHA YALVARIŞ
YanıtlaSilHAYATIN GAYESİ:
Hayatın gayesi Allah'ın rızasına ermektir. Bütün ibadetler, bütün güzel huylar insanı Allah'ın rızasına ulaştıran yollar, vâsıta- lardır. Bütün kabahatler, bütün kötü huylar, insanı Allah'ın hışmına uğratacak çirkinliklerdir. Velhasıl Esmåü'l-Hüsnâ'yı öğrenmekle Allah bilgisi kazanılır. Allah bilgisi, Allah sevgisinin tohumudur. Bir gönüle bu tohumdan düşerse filizlenir. O gönülden şevk ve mu- habbet ağacı biter, bu ağacın meyveleri vardır ki; kalbde, ruhta, elde, ayakta, gözde, kulakta insanın bütün maddi ve ruhi varlığında belirir ve olgunlaşır. Bu meyveler başlıca Yaradana hürmet, yara- dılmışlara merhamet etmek, kötü huyları atmak, güzel huy kazanmak, hak uğrunda her türlü fedakârlığa katlanmak... gibi samimî mezi- yetlerdir. Hakiki insan olmak, o meziyetleri kendinde toplamak- tır. Allah'ın rızâsı, dünyâ ve âhiretin saådeti de bu meziyetlerin arkasındadır.
HADİS'İN METNÍ:
قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَنْ أَبِي هُرَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ لِلَّهِ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ اسْماً مَنْ 1 أَحْصَاهَا دخل الْجَنَّةَ .
هُوَ اللهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ
"Allahu Teâlâ'nın 99 ismi vardır. Kim ki bunları beller ve ezber- lerse cennete girer."
(Hadis)
كم الْمُتَكَبِّرُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ الْغَفَّارُ الْقَهَّارُ الْوَهَّابُ الرَّزَّاقُ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ الْقَابِضُ الْبَاسِطُ الْخَافِضُ الرَّافِعُ الْمُعِزُّ الْمُذِلُّ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ الْحَكَمُ الْعَدْلُ اللطِيفُ الْخَبِيرُ الْحَلِيمُ الْعَظِيمُ الْغَفُورُ الشَّكُورُ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ الْحَفِيظُ الْمُقَبِيتُ الْحَسِيبُ الْجَلِيلُ الْكَرِيمُ الرَّقِيبُ الْمُجِيبُ الْوَاسِعُ الْحَكِيمُ الْوَدُودُ الْمَجِيدُ الْبَاعِثُ الشَّهِيدُ الْحَقُّ الْوَكِيلُ الْقَوِيُّ الْمَتِينُ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ الْمُحْصِ الْمُبْدِئُ الْمُعِيدُ الْمُحْيِي الْمُمِيتُ الْحَيُّ الْقَيُّومُ الْوَاجِدُ الْمَاجِدُ الْوَاحِدُ الصَّمَدُ الْقَادِرُ الْمُقْتَدِرُ الْمُقَدِّمُ الْمُؤَخِّرُ الْأَوَّلُ الْآخِرُ الظَّاهِرُ الْبَاطِنُ الْوَالِي الْمُتَعَالِي الْبَرُّ التَّوَّابُ الْمُنْتَقِمُ الْعَفُرُّ الرَّؤُفُ مَالِكُ الْمُلْكِ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ الْمُقْسِطُ الْجَامِعُ الْغَنِيُّ الْمُغْنِي الْمَانِعُ الضَّارُّ النَّافِعُ النُّورُ الْهَادِي الْبَدِيعُ الْبَاقِي الْوَارِثُ الرَّشِيدُ الصَّبُورُ ( جَلَّ جَلالُهُ ) . : رواه الترمذى و ابن حبان و الحاكم
YanıtlaSilESMAU'L-HÜSNA ŞERHI
Bir rivayette Vahid İsm-i Şerîfinden sonra احد )had) ism-i Şerifi de vârid olmuştur.
YanıtlaSilESMAÜL-HÜSNA NE DEMEKTİR?
YanıtlaSil11
Huva'llāhü'llezî lá ilahe illa Hû. Er-Rahmân Er-Rahim El-Melik El-Kuddûs Es-Selâm El-Mü'min El-Müheymin El-Aziz El-Cebbår El-Mütekebbir El-Halik El-Bâri El-Musavvir El-Gaffär El-Kahhar El-Vehhab Er-Razzák El-Fettah El-Alim El-Kabid El-Basit El- Hafid Er-Rafi El-Muizz El-Müzill Es-Semi El-Basir El-Hakem El-Adl El-Latif El-Habîr El-Halim El-Azim El-Gafür Eş-Şekür El-Aliyy El-Kebîr El-Hafiz El-Mukit El-Hasib El-Celil El-Kerim Er-Rakib El-Mücib El-Vâsi El-Hakim El-Veded El-Mecid El- Bâıs Eş-Şehîd El-Hakk El-Vekil El-Kaviyy El-Metin El-Veliyy El-Hamid El-Muhsi El-Mübdi El-Muld El-Muhyi El-Mümit El- Hayy El-Kayyûm El-Vâcid El-Mâcid El-Vahid (El-Ahad) Es-Samec El-Kadir El-Muktedir El-Mukaddim El-Muahhir El-Evvel El-Ahi Ez-Zahir El-Bâtın El-Vâli El-Müteāli El-Berr Et-Tevvåb El-Mün tekım El-Afüvv Er-Rauf Malikü'l-Mülk Zü'l-Celali ve'l-Ikram EL Muksit El-Câmi El-Ganiyy El-Muğnî El-Mâni Ed-Darr En-Naf En-Nûr El-Hadi El-Bedi El-Baki El-Vâris Er-Reşid Es-Sabů (Celle Celâluh).
(Hadisi, Tirmizi, Ibn-i Hibban ve Hakim rivayet etmişlerdir.
HADİS'İN MA'NASI:
Ebû Hüreyre radiyallahü anh'den, dedi ki: Allah'ın Resûlu sallallah aleyhi ve sellem buyurdu:
Muhakkak ki, Allahu Teâlâya mahsus olarak doksan dokuz isim varde Her kim bu doksan dokuz ismi ihsa ederse Cennete girer, sonsuz saâdete ula mış olur.
İHSA NE DEMEKTİR :
Bu kelimeye üç türlü ma'nâ verilmiştir: saymak, ezberleme
ma'nâlarını şuurla anlamak. Şu halde ihsâ tahakkuk etmek için L
doksan dokuz ismi hem ezberlemek, hem ma'nålarını öğrenmek, he
de saymak gerektir. Yoksa bir papağan gibi sadece ezber etmek ve saymak kâfi değildir. İnsan gibi şuurlu bir mahlûka yaraşan da budu Bu doksan dokuz isme "Ihsa İsimleri" denir. Burada doksa dokuz adedinin söylenmesi hasr için değildir. Yani Allahu Teâla'm ancak doksan dokuz ismi vardır. Bunlardan başka yoktur ma'm sına değildir. Belki yalnız ihsâ isimlerini bildirmek içindir. Yok Kur'an'da Allahu Teâlâ'nın bunlardan başka isimleri de gelmişt
Allah, nice has kullarına nice adlarını bildirmiştir. Sonra h
ESMAU'L-HUSNA ŞERHI
YanıtlaSilmahlakuna bildirmediği adları da vardır. Mesela denir ki: yani, "Filancanin bie و ان لفلان الف دينار أعدها للصداق vardır ki, hayır için hazırlamıştır." demektir. Acaba bu sözden lamın bin liradan başka parası olmadığı mı anlaşılıyor? Tabii ki, r. İşte bu da öyle...
İSİMLERİ SAYMAK NASIL YAPILMALI?
Kur'an'da "Haşı" süresinin sonundaki Esmâü'l-Hüsna'yı okudu- muz gibi bütün isimleri birbirine ulaştırarak okumak caizdir. un aksine olarak her ismi diğerinden bölerek teker teker ve her nin sonunda vakfederek okumak da câizdir. Hatta ihsa'nın, say- ma'nâsına olduğuna göre, bu şekilde okunması daha muvafiktır. larında ulaştırmak, bazılarında ayırmak sûretiyle okumak da lir.
Bazıları Esmaü'l-Hüsna'yı harf-i tarif dediğimiz elif-lâm ile muştur. Nitekim âyette ve hadisde de böyle gelmiştir. Bazıları da elif-lâm'a bedel olarak (ya) harf nidâsiyle okumuş- T
Ya Allah, ya Rahmân, yâ Rahîm... gibi. Demek ki, Esmâu'l-Hüsnayı okuma şekli geniş ve müsaittir. mühim olan şey okurken kalbin şuurlu ve uyanık bulunmasıdır. de her Ism-i Şerîf'i okudukça (Celle Celâlühu) taʼzîm cümlesini lamak edep ve saygı iktizâsındandır.
HADİS'İN MA'NASINA DEVAM EDELİM:
Hüvallahüllezî lâ ilahe illâ Hú. Er-Rahmân Er-Rahim El-Melik." u büyük hakikat.. evet, onu bilmiş olunuz ki; Allah Celle Celâlühu Dir Allah'tır ki, hakikatte Ondan başka ibâdet edilecek mâbud . Çünkü O, Rahman'dır, Rahîm'dir, Melik'tir...
Hadisin bu kısmı, acaba o isimler nelerdir? gibi hatıra gelen male cevap yerindedir.
LAH KELİMESİNİN MA'NASI:
lezt lå ilahe illa Hú fıkrasındaki ilâh kelimesi ülühiyet demek unun ma'nası mabudluk demektir ki, en büyük sevgi ve taʼzîm det olunmağa istihkak sahibi ma'nâsınadır.
ESMACE HUSNA NE DEMEKTİR
YanıtlaSilULCHINVET KIMIN HAKKIDIR?
Ulahiyet yalnız ve yahus Allah'ım hakkıdır. Çünkü ibadete istih kak, kainatı yaratmakta ve her yaradınışı istidadına ve kabiliyetine göre terbiye ve idare etmek de tam ve mutlak bir istiklal ile olur. Bu istiklal de bütün kemal sıfatlarına sahip bulunmakla olur. Bunlar ise eşsiz ve ortaksız olarak yalnız Allah'a mahsustur. O halde ülühi- yet de yahuuz Allah'ın hakkıdır. Allah'dan başka måbud tanınmış olanların hiç biri de mabutluğa layık değildir. Çünku hepsi de mah- hiktur. Mademki mahlüktur, muhakkak ki acizdir, muhtaçtır. Bu sebepten mahlük olan her hangi bir şey mabud değil åbid olmalıdır. Bindenaleyh Allah'dan maada mabud sanılan şeyler, kendilerine bile sahip olamayan bir sürü zavallı ve boş şeylerdir, ibådet olunmağa asla istihkakları yoktur.
DİKKATE DEĞER BİR NOKTA:
Hadis-i şerifte mühim bir fikra ile beşeriyyetin derin bir yarası üzerine el konmuştur. İzah edelim: yukarıda söylediğimiz gibi hadtsin bu kısmı, acaba o doksan dokuz isim nelerdir? gibi hatıra doğan bir suăle cevap olarak geldiği için sözün akışına göre Allah, Er-Rahman, Er-Rahim, El-Melik, El-Kuddûs... diye doğrudan doğruya isimlerin sayılması gerekirdi. Fakat böyle yapılmamış, doksan dokuz isimden birincisi olan Allah ismi ile ikincisi olan Er-Rahmân ismi arasına "Ellezi la ilahe illa Hi" kelime-i tevhid['ji katılmıştır.
Acaba bunun hikmeti ne olabilir? Kanaatimizce bunun hikmeti her şeyden evvel Allah'ın birliğini tesbit etmek ve sonra müteakip her ismin mefhumiyle bu hakikatı her bakımdan müdellel bir håle getirmektir. Önce Allah adiyle başlayıp Ellezí là ilahe illa Hil fikrasiyle Allah'ın birliği ilan edilmiştir. Hem de bu i'lânın mevsullü ve sılalı bir cümle hålinde ifade buyurulması bu hakikatın üzerinde chemmi- yetle durulmasını, şâyet bu hususta yanış fikirlere sapılmışsa her şey- den evvel bu yanlışığın düzeltilmesine önem verilmesini bildirmek
[Tevhid: Allah'ın birliğine inanmaktır. Kalbin bu inancım başkalarına
bildirmek istendiğinde La ilahe illd Hi yahut La ilahe illallah denildiği için buna
kelimesi tevhid denmiştir. Bu tahlil: Hwahället lå ilahe illa Ha bir cümle-i ismiy-
yedir. Baştaki Hüve şan zamiridir. Bu gibi zamirler okuyucu veya dinleyicilerin
dikkatlerini uyandırmak için bản mühim cumle başlarına getirilir, Allah mübteda,
Ezt id ilde lid Hii haberdir. Haberdeki Ellazí ism-i mevsalu Zatu'llah'tan ibåret-
tie. Silası da kelimesi tevhiddir.
ESMAU'L-HUSNA ŞERHI
YanıtlaSil14
içindir. Kelime-i tevhidden sonra gelen doksan sekir isimden her biri baştaki Lafza-i Celâle'ye birer sıfat olmuştur.
Bu isimler, bir ism-i cami [1] Lafza-i Celaledeki icmali taliel etmekle beraber Allah'ın varlığına ve birliğine herbiri başka başka birer delil, birer bürhandır. Bu kadar delil ve bürbanlarla bu yice hakikatın zihinlerde kuvvetlenmesi ve muhkemleşmesi istenmiştir.
Ey maddiyatın ağır ve üzücü ındıraplariyle bumalan rublaاج İşte size, yaranızın merhemini sunuyoruz. Bu büyük isimlere gönüllerinizi veriniz. Samimiyetiniz nispetinde faydalar gürecek, şimdiye kadar söylenmemiş, işitilmemiş, kitaplara yazılmamay nice hakikatlere creceksiniz. Kazancınız hulüsunuza göre olacaktır. Allah- in tevfika refik olursa bu isimlerin bereketiyle zalimler hakka boyun eğer, münkirler ikråra döner, câhiller ärif olur, ariflerin irfanı artar, cimriler cömert kesilir, hasetçilerin içindeki ateş söner, hele şirkin her çeşidi yüreklerden silinir. Evet, bu isimler insanlara sanki ye bir ihtar yapıyor: Allah'ı bilmeli, birliğine inanmah, emrini tan rızasına ermeyi en ileri gâye tutmalı, hele hiçbir mahlüku hähke cesine çıkarmamalı. Bakınız o şânı büyük Allah nasıl bir Allah "Hüva'llähüllezi la ilahe illa Hú. Er-Rehman, Er-Rahim, El-
El-Kuddûs...
Ey münkirler, ey müşrikler! Allahu Teala'yı bırakarak tapak tą olduğunuz şeylerde bu sıfatlardan bir tanesi olsun var moths? Ey zálimler! Biliniz ki, Allah Alim'dir, Habir'dir, Kahhär'dır,
Aziz'dir, Cebbar'dır.
Ey cimriler! Biliniz ki, Allah Ganldir, Muğul'dir.
Ey hasetçiler! Allah Mani'dir, Mu'tidir..
Velhasıl ruhları öldüren ma'nevi birer hastalıktan başka bir şey olmayan küfrün, inkârın, şirkin ve bunlardan doğan bütün kötü huyların tedavisi için bu mübarek isimlerden herbiri birer iksir, birer
inustahzar tertiptir. Salah ve felah isteyenler onlara sıkı yapışın...
Şimdi artık isimlerin tefsirine başıyoruz. İlim ve takva yollarında hayüklerimizin bu mübarek isimlerden duyduğu rühi zevklerden bir parçasına olsun tercüman olabilirsem ne mutlu bana!..
(Lam-i cami ne demek olduğu Allah im-i şerifimin tehirinde gelecekrit).
MÜELLİFİN MUKADDİMESİ
YanıtlaSilBismillahirrahmanirrahim
Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, Allah'a mahsustur ki záti kemâlî hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını ızhar etti. Zâti cem “nûn”un- dan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem' ve tenzih maka- mından, eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman burhanları ve delilleri parlayan ebedi bir mucize kıldı.
Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakinde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam- berdi. O'nun Kur'an ahlâkıyla ahlâklanan ailesine, ashâbına ve ahir zamâna kadar ihsân üzere/güzelce onlara tabi olanlara da selam olsun.
Fakir kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasihatçi, muhacir, Şeyh İsmail Hakki - Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
Vaktinin sultanı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irfânıyla halk üze- rinde Allah'ın hucceti, ilahi inâyet ve tevfik nurlarının ufku, kesin olarak hilafet sırlarının varisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicri asrın başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbâni ilhamın ma'deni seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affan'ır adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım - Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide v âşikarda onunla imdad buyursun-, (hicri) ikinci bin yılın birinci onluğunu onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velileri
İsmail Hakkı Bursevi
YanıtlaSilkalesi (burcü'l-evliya) olan Bursa sehrine - Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerlesince, meshur nurlu ma'bed Cami-i Kebir (Ulucami) de vaaz ve öğütten uzak duramadım.
Bazı Rumeli (Balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tefsir sayfalarından 1 ve muhtelif ilimlerden derlenmis, Kur'an sürelerinden Lait-Oman'dan daha sonrasına kadar ulasan bazı notlarım vardı. Fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüzgarı, bir kısmını da saba rüzgarı bir tarafa atmıştı.
İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayıp özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlü- me doğan maʼrifetlerden ilave edeyim. Nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onları da dizeyim.
Her ne kadar sermayem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan süreleri Nazm-ı Kerim'in sonuna kadar mahåretle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bil- gileri insanların istifadesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği ahiret günü için hazırlık olsun. "Såd" ve "Nün" dan başkasının fayda vermediği zaman bana sefaatçi olsun.
Allah Tesla'dan bunu sálih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin Sonuna kadar båki kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murid ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Rasa göre göz mesibesinde olan hayırlı işlere chil kılar. O, Feyyazdır, ihsanı boldur.
Huva'llahü'llezi la ilahe illa Hú.
YanıtlaSilBesmele i hayat ı dunyeviyesi
YanıtlaSilDunyadaki hayatin baslangici.
Besmele i hayat .
Hayatin baslangici.
Ozel Lugat
Omer Sevincgul
»نِيَّتُكَ مَطِيَّتُكَ« “Niyetin senin merkebin- dir" buyrulur. Yani her zaman iyi niyet üzere ol ki, nurâdın hâsıl olsun.
YanıtlaSilAz nimeti az sanma,
YanıtlaSilkimden geldi ona bak/ Az gunahi az sanma
Kime karşı ona bak!
»نِيَّتُكَ مَطِيَّتُكَ« “Niyetin senin merkebin- dir" buyrulur. Yani her zaman iyi niyet üzere ol ki, murâdın hâsıl olsun.
YanıtlaSil1) Türk alfabesini Latin alfabesine çevirmesi,
YanıtlaSil2) Müslümanların kıyafetini Batılı kıyafetlerle değiştirmesi,
3) Dînî bayramları değiştirmesi¹, haftanın tatil günü olan Cuma gününü değiştirmesi,
4) İnsanların Hac görevini yapmasına engel olması,
5) Türk Müziği'ni ve Doğu Müziği'ni radyolardan kaldırtması ve sadece Batı Müziği'nin radyolarda yayınlanacağı konusunda kanunlar çıkarması.
1 Birkaç sene boyunca Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı günleri kaldırıldı. Lakin İsmet İnönü hükümeti zamanında halkın isteği göz önünde bulundurularak bunlar geri getirildi.
YanıtlaSil2 Birkaç sene geçtikten sonra bu yasayı kaldırdı ve yeni kanunla artık Türk müziğinin yayınlanmasına izin verildi. Bu emrini de içki meclisinde çıkardı! Şöyle ki bir gün "Park" otelinde içki meclisinde eski Türk müziğini özlediğini hissetti ve ünlü Türk müzisyeni olan Nurettin Selçuk'u çağırttı ve o da gayet içten bir şarkı söyledi, -deniliyor ki bu sırada Mustafa Kemal ağlıyordu ve böylece içki meclisindeyken Türk müziğinin yayınlanması için emir verdi.
1880'de ismi Zübeyde olan bir kadından doğdu. (Kimision doğum tarihinin 1881 yılı olduğunu söyler, fakat nüfus defterin deki tescil kaydına dayanılarak, Mustafa Kemal'in doğum tarihi Hicri 1296'dır ve Miladi 1880 tarihine denk gelir.).
YanıtlaSilBabasının adını doğrudan veremediğimiz için üzgünüz. Be nun nedeni açıklandığında, belki... Baba ismini hangi nedendes nun nedeemediğimizi söyleyemediğimiz için de özür dileriz. Bu durumla ilgili anlatılan hikâyelere göre o zamanlar Zübeyde Ha nım, yirmi yaşlarında, güzel bir hanımdı. İhtiyarlık fotolarını ilmi araştırma yaparak gözden geçirenler derler ki Zübeyde Hanım is taşımış olduğu yüz çizgileri ve dış görünüşü, aynı oğlununki biymiş. Oğlundan farklı olarak sadece Zübeyde Hanım'ın ten rengi kumral değilmiş. Bilakis Zübeyde Hanım -kuvvetli olma- yan ve kesin bilgi içermeyen rivayetlere dayanılarak denilmiştir ki- önceleri Konya'dan veya Aydın'dan Rumeli'ye göç etmiş Yörük Türklerinden olan Türkmenlerdendir.
Mustafa Kemal'in babası olduğu veya ona babalık yaptığı id- dia edilen (bu konuda kesin bilgiye hâlâ ulaşılamamıştır), Züü- beyde Hanım'ın kocası Ali Rıza Efendi'ye gelirsek... O, Kanun-i Esasi'nin ilan edildiği dönemde, Selanik'te 1876 senesinde kurul muş, "Asakir-i Mülkiye" saflarında üsteğmen rütbesiyle yer alı yordu. Ondan kalma, mensup olduğu taburdan alınmış olan yega ne fotoğraf tetkik edildiğinde, bu şahsın da kumral tenli olmadığı fark edilecektir. Bundan daha önemlisi, Ali Rıza Efendi olarak gösterilen bu adamın daha önemlisi, Aciale gösterildiğinde. o da bu şahsın babası olduğunu bizzat
inkâr etmiştir. Mustafa Kemal'in yanından ayrılmayan ve kendi ağzından Mustafa Kemal'in hatıralarını yazıya geçiren Falih Rıfkı, bu ko- nuyla ilgili "Çankaya" isimli kitabında şöyle yazmıştır.
Şark'ta büyümüş kimselere çok defa hanedanımsı bir kütük uy- durmak isteyenler çıkar. Mustafa Kemal kendinden öncesine meraklı ve pek bağlı değildi. Gerçi 1876'da, ilk Kanun-ı Esasi'nin ilan edildiği gune raslıyan 23 Aralıkta Selánik'te kurulmuş Asakir'i Milliye Ta- burundaki gönüllü subaylardan biri babası olarak öne sürülmüştür. Resmi ötekilerden ayrılarak büyütülmüştür. İstanbul hürriyetçile- rine yardım etmek için toplanan bir milli kuruluşta babasının da bulunmuş olması Mustafa Kemal'in hoşuna gidecek bir şeydi ama inanmış mıdır, sanmıyorum. Hatta bir gün alaylı bir dille:
YanıtlaSil- Bu bizim peder değildir, dediği kulağıma gelir."
Yazar sadece "Mülki Askerler" ibaresi yerine "Milli Askerler" ibaresini kullanırken hata yapmış olabilir. Fakat oğlu için de, tüm insanların nazarında da, Mustafa Kemal'in babasının meçhul bir şahıs olduğunu açıklamasında asla hata etmemiştir. Muhtemelen yazar, yapmış olduğu bu açıklamadan sonra, ortaya çıkan neti- cenin böyle bir cihete varacağını tahmin bile edememiştir. Belki de Mustafa Kemal, küçüklüğünde annesinin ona çizmiş olduğu baba resmini, hayallerinde sakladığı baba suretini bu fotoğraf- ta bulamamıştır. Ali Rıza isimli, babası olduğu iddia edilen bu adam, maddi ve manevi sıkıntılar sonucu feci bir şekilde öldüğün- de, Mustafa Kemal 6-7 yaşlarındaydı. Dahası, babası öldüğünde onlara kendisini hatırlatacak hiçbir şey bırakmamıştı. Muhteme- len Mustafa Kemal'in gerçek babası o zamanlar hayattaydı. Fakat nerede olduğu bilinmiyordu. Falih Rıfkı'nın Mustafa Kemal'in kendisinden duymuş olduğu bu hikâyeyi ve Mustafa Kemal'in "Bu adam kesinlikle benim babam değil" sözünü aktardıktan sonra, Şevket Süreyya'nın "Tek Adam Mustafa Kemal" isimli ki- tabının birinci kısmındaki bu meseleyle ilgili yerleri okuyalım:
"Şimdi biz yine Ali Rıza Efendi'ye dönelim. Zübeyde ile evlen- dikten sonra Ali Rıza Efendi'nin hayatında olağanüstü bir olaydan bahsedilir. Bu da 1876 Türk-Rus harbinde onun bir gönüllü olarak,
31
zulümsüz ظلمسز : haksızlığa yer vermeyen, her şeye ve herkese hak ettiğini vermekte kusur etmeyen
YanıtlaSilzum 1 : زعم.yersiz zan, boş kanaat, yersiz inanç, zan, sanma (sanı) 2.şüphe
zum-u batıl زعم باطل : yersiz bosan, boş ka- naat
zu'metmek زعم ايتمك : sanmak kanaatına var- mak, boş düşünceye kapılmak
zumlarınca زعملرنجه : boş ve yersiz kanaatları- na göre, boş ve yersiz zanlarına göre; yanlışa saplanan akıllarınca
zu'munca زعمنجه : boş ve yersiz zannına göre, boş ve yersiz kanaatine göre, yanılgı içindeki aklına göre, aklı sıra
zunun ظنون : zanlar, sanmalar (sanılar); şüp- heler
zunûn-u faside ظنون فاسده : bozuk ve çürük ka- naatler, zanlar (sanışlar)
zurefa ظرفاء : zarif kimseler; iyi giyinişli, kibar ve zarif sözlü ve zarif davranışlı kimseler
zurna زورنا : keskin sesli, çok defa davul ve dümbelek eşliğinde çalınan nefesli saz
zuruf ظروف : zarflar, kablar; (mec.) ciltler; cilt- ler içinde bulunanlar
Zutt bj : Sudan'da yaşayan, uzun boylu insan- ları olan bir zenci kabilesi
zü ذو : sahip (bak zî(
zübde 1 : زبده.öz hülsa, bir şeyin aslı, temeli; Özet 2.sonuç
dbde-/ bürhan زبده برهان ispatın dayanağı plan delilin (bürhanın) özü
YanıtlaSilübde-i hakiki(ve(( زبده حقيقيه( : gerçek z
ibdelpak زيده يك : tertemiz öz, katışıksız öz
زبدة : bkz.zübde( übdet
abdet-ül meani زبدة المعاني : )Kur'an âyetlerini çıklayan) tefsirlerin özü
bdet-ül meani-i tefsir-i Furkan زبدة المعاني تفسير فرنان : Kur'an ayetlerini tefsir eden eser lerin özü
Zübdet-ür Resail, Ümdetül Vesail زبدة الرسائل عمدة الرسائل : ]Risalelerin Özü ve Vesilelerin (gâyeye eriştiren şeylerin) En Başta Geleni) mânâsında Ziyaeddin Mevlâna Hâlid'in (k.s.) iki eserinin özetini yapan kitap. Hz.Mevlânâ Halid'in özeti yapılan iki eseri ise "Mektubat" ve "Risaleler" adlarını taşır
Zübeyir Bin Avvam (r.a.( زبیر بن عوام : Cennetle müjdelenen on Sahabeden biridir. Resul-i Bkremin (a.s.m.) halası olan Hz. Safiyye'nin oğludur.
Hz. Zübeyir (r.a.) küçük yaşta yetim kaldı ve onu annesi yetiştirdi. On bes yaşınday- ken Müslüman oldu. Mekke'de müşriklerin Müslümanlara işkence ettikleri bir dönemde
Müslüman ke de müşriklerin üslümanlara işkence ettikleri bir dönemde 12. Resululahın öldürüldüğünü duydu. Kılı- mu alarak müşriklere ders vermek üzere yola aktı. Böylece İslâm tarihinde ilk kılıç çeken Sahabe oldu. Habeşistan'a hicret eden kafile e Zübeyir bin Avvam (r.a.) da vardı; daha sonra Medine'ye hicret etti. Resul-i Ekre- min (a.s.m.) katıldığı tüm savaşlarda bulun- du. Geçimini ticaretle sağlayan Zübeyir bin Avam (r.a.), çok cömert bir insandı. Resul-i Ekrem (a.s.m.) onun için: "Her peygambe- rin bir havarisi (yardımcısı) vardır. Benim de havarim Zübeyir'dir.” buyurmuştur.
YanıtlaSilbeyir Gündüzalp
1920-1971 : زبیر گوندوز آلپ
Konya'nın Ermenek kazasında dünyaya gel- di Babasının adı Mehmet, annesinin ise Seyyide'dir. Asıl ismi Zeyver idi. Ancak daha sonra Üstâd Bediüzzaman Hazretleri bu ismi Zübeyir şeklinde değiştirdi.
Ukokulu Ermenek'te bitirdi. İlkokuldan son ra, Ermenek Postahanesinde bir kaç sene memur olarak çalıştı. Daha sonra Ermenek'te ortaokul bulunmadığı için Silifke'ye gitti. 1939 senesinde ortaokulu bitirerek memleke- tine döndü. Ermenek'te postahane memur- luğuna tekrar baslayan Zübeyir Gündüzalp,
Zübeyir Gündüzalp
YanıtlaSilbir süre sonra askere gitti. Ardından Konya Postahanesinde telgraf muhabere memuru olarak çalışmaya devam etti.
Risale-i Nur'u, bu memurluk yıllarında tanı- dı. Üstad Bediüzzaman'ı ilk defa 1946 yılında Emirdağ'da ziyaret etti.
Bu ziyaretin ardından Risale-i Nur'a dört elle sarılarak hizmete başlayan Zübeyir Gündüzalp, 1948 senesinde Afyon'da Be- diüzzaman'la birlikte altı ay tutuklu kaldı. Yanlışlıkla tahliye edildiği zaman, sırf Be- diüzzaman'dan ayrılmamak için, tahliyesinin yanlış olduğunu bildirdi ve bunun üzerine tekrar tutuklandı.
Zübeyir Gündüzalp, 2 Nisan 1971'de vefat etti. Cenaze namazı Fatih Camiinde kılına- rak, Eyüp Sultan Kabristanına defnedildi.
Zübeyr Abi hakkında bir tahlil yazısı:
Vazifesini tamamlayıp mübarek emaneti Rahmana teslim eden Zübeyir Abimiz: "İman insanı insan eder belki insanı sultan eder. Hakiki imanı elde eden kainata meydan oku- yabilir" vecizesine masadak oldu. Ruhunda hissettiği büyük boşluğu, Kur'an-ı
Azimüşşan'ın mükemmel tefsiri olan Risale-i
Risale-i Nurla doldurdu. O, artık hakiki imanı elde etmiş ve kainata meydan okuyordu. Gizli din düşmanlarının en faal ve en etkili oldukları, güvenlik görevlilerini, mahkemeleri yanılt- tıkları, dine hizmet etmekten başka hiçbir gayeleri olmayan insanların tahammül sı- nırlarını aşan baskılara maruz kaldıkları bir dönemde hizmet etti. Afyon Ağır Ceza Haki- minin;
YanıtlaSil-Risale-i Nur'un talebesi imişsin? Sözlerine karşılık;
-Evet, Risale-i Nur talebesi olduğumu mem- nuniyetle ve ilan edercesine söyleyebilirim. İnkar etmek, Risale-i Nur'un bana verdiği fa- zilet dersleriyle zıt olduğu için, bu cürmü işle- mem. Risale-i Nur okuyucusu olan bir kimse okuduğunu gizleyemez; bilakis, iftiharla bila- perva söylemekten çekinmez... diyerek karşı- lık verecektir.
Kafkas asıllı, Konya'nın Ermenek ilçesine yerleşmiş bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi(1920). Asıl adı Ziver olup Üstad, Zübeyir bin Avvam Hazretlerine atfen ismini Zübeyir olarak değiştirmiş ve bu isimle tanınmıştır. İlköğretimini Ermenek'te yaptıktan sonra
ortaokulu Silifke'de okuyup bitirdi (1939). Bu tarihten itibaren önce Ermenek'te sonra Konya'da Posta telgraf muhabere memuru olarak çalıştı. Konya'da bulunduğu sıralarda Nurlarla tanıştı ve ömrünün sonuna kadar iman hizmetini en güzel şekilde ifa etti.
YanıtlaSilEmirdağ'da Üstad'ı ziyaret edip (1946) ya- nında kalmak istediğini bildirdi ancak, me- muriyetine devam etmesi, daha sonra yanı- na alınacağı cevabını aldı. 1948'de Afyon'da tutuklanarak Bediüzzaman'la birlikte altı ay hapis yattı. Bu tarihten itibaren Üstadın ve- fatına kadar hep yanında kaldı.
Üstad'la hapis yatarken yanlışlıkla serbest bı- rakıldığında bu fırsattan yararlanıp özgürlü- ğüne kavuşma şansına sahipti ancak, o, yapı- lan yanlışlığa itiraz ederek tahliyeyi engelledi, ve böylece Üstadından ayrılmadı. Nurcuların takibata uğradığı, kanunsuz bir şekilde tu- tuklandıkları, eziyet gördükleri hengamda, Risale-i Nurları okuduğunu söyleyerek kendi kendini ihbar etti. Her halükarda iman ha- kikatlerini mahkumlara, savcılara, hakimle- re izah ediyordu. Çünkü, O'nun tespitlerine göre Risale-i Nurları okuyan hakimler, yanlış hüküm vermezlerdi. Nitekim Risale-i Nurlar ve Nurcular hakkında açılan yüzlerce dava, beraatla neticelendi.
Zübeyir Gündüzalp, Nurların "Kara Sevda-lı"- sıdır. İnsanların imanını kurtarmaya vesile ol- mak için gecesini gündüzüne katmıştır. İman aşkıyla yanıp tutuşurken Hakime:
YanıtlaSil"Eğer komünistler mürekkep ve kağıdı yok etmek imkanını da bulsalar, benim gibi bir- çok gençler ve büyükler fedai olup hakikat hazinesi olan Risale-i Nurun neşri için, müm- kün olsa derimizi kağıt, kanımızı mürekkep yapacağız" der.
O'nun için Risale-i Nura, Bediüzzaman'a tale- be olmak, en büyük bir şereftir. Oysa, bu yüz- den tutuklanıp yargılanmaktadır. Suç olarak görülen bu fiili kendisinden sorulduğunda:
"Bediüzzaman Said Nursi gibi bir dahinin şakirdi olmak liyakatini kendimde göremi- yorum. Eğer kabul buyururlarsa, iftiharla, Evet, Risale-i Nurun şakirdiyim..." diye hay- kırırken, orada hazır bulunan Üstad da "ka- bul ediyorum" diyecektir.
Bediüzzaman Hazretleri de O'nunla özel ola-
rak ilgilenmiştir. Pakistan'ın önemli simala-
rından olan Ali Ekber Şah'ın, Emirdağ'dan
uğurlandığı sırada yanlarına gelen Zübeyir Gündüzalp için Üstad:
YanıtlaSil"Biz bir veziri uğurlamaya geldik, başka genç bir veziri de karşılamaya gelmişiz." ve bilaha- re:
"Hayır hayır, ben Zübeyir'i karşılamaya gel- dim" demiştir.
Zübeyir Gündüzalp'ın hizmetteki yerini Be- diüzzaman Hazretlerinin:
"Zübeyir bana merhum biraderzadem Abdur- rahman yerine verilmiştir diye manevi ihtar aldım. Hakiki fedakar Zübeyir, en lüzumlu ve hizmete şiddetli ihtiyacın zamanında buraya imdada geldi..." ifadelerinde görmekteyiz.
27 Mayıs 1960 İhtilalinden sonra memleketi olan Ermenek'te mecburi ikamete tabi tutul- du. Burada bir süre kaldıktan sonra, gizlice Ermenek'ten ayrılarak Ankara'ya gitti. Altı ay kadar Ankara'da kaldı ve 1961'de İstanbul'a geldi. 2 Nisan 1971 tarihinde İstanbul'da ve- fat etti.
Üstad Hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra Meşveret sistemini tesis etti. Hizmeti meslek ve meşrep açısından şekillendirdi. Ri- sale-i Nur Külliyatının neşri, gibi yayın faali- yetlerini başlattı. (r.a)
TAKDIM
YanıtlaSilSenedinin gaye ve hedefleri tesbit eden ikinci maddesinde açık ça belirtildiği gibi; «İslâmi ilimlerin her dalında araştırma yapmak ve yaptırmak, araştırıcı âlimler yetiştirmek, Islâmı, tarih boyunca hulûl etmiş yabancı adetlerden arınmış bir halde tanıtmak için Kur'ân ve Hadis sahasında tetkikler yapmak, yazılmış olan tetkik ve çalışmaları... kıymetlendirmek, lüzum görülenleri... neşretmek gibi konularda faaliyet gösteren Vakfımız, Istanbul Yüksek Islám Enstitüsünde İslâm-Türk Medeniyeti Tarihi kürsüsü öğretim üyesi Dr. Osman Öztürk'ün, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesinde muvaffakiyetle müdafaa ettiği doktora tezinin basılıp yayınları- mız arasında neşredilmesini temin etmekle, gâyesine giren bir işte mứtena bir adım attığı kanaatindedir. Konunun «Mecelles ile il- gili olması bizi şaşırtmamalıdır. Çünkü, evvelá Islâm Hukuk ilmi, gerek Ayet ve gerekse Hadislerden çıkarılan ilk ilimlerden biridir. Saniyen, İslâm hukuku ondört asır boyunca Müslümanların yaşa- dığı her yerde ve her cemiyette esasen iyice işlenmiş olmakla be- raber «Mecelle» bu gidişatta en modern ve en sistematik bir ilmi mesaidir. Salisen bu ilmi mesâi Osmanlı İmparatorluğu içinde Türk- lerin eliyle gerçekleştirilmiş ve Türk hukuk tarihinde önemli bir
mevkiye sahip olmuştur.
Dr. Osman Öztürk'ün bu ilmi çalışmasını neşr etmek súretiyle Vakfımızın başlattığı ve birbiri arkasına devam ettireceğini um- duğumuz neşriyat faaliyetinin ilmi hayatımız için hayırlı ve fay- dalı olacağı ümidini taşımaktayız.
İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Mütevelli Heyeti
428
YanıtlaSilMECELLE-1 AHKAM-I ADLİYYE
BİLMEN, Ömer Nasuhi, Hukuk-u İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kaamûsu (Istilahat), I-VIII, İstanbul, 1967-1971.
BROCKELMANN, C., Geschichte der Arabischen Literatür Erster Supplementband, (Brock. Supplementband), I-III, Leiden, 1937.
Geschichte der Arabischen Litetratür Erster Band (GAL.) I-II, Leiden, 1943.
BUHARI, Muhammed b. İsmail, Sahih'ul-Buhârî (Buhârî), I-VIII, İstanbul, 1315.
BURSALI, Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, I-III, İst. 1333-1342.
CERIDE-İ Adliyye, İstanbul, 1325 -
CEVDET (A. Cevdet) Paşa, Tezâkir, I-IV, nşr. C. Baysun, Ankara, 1953-1967.
COULSON, N. J., Islamic Surveys, I-V, Edinburgh, 1964.
Der Grosse BROCKHAUS, (Der Gros. Brock.), I-XIV, München, 1953-1963.
DÜSTÜR, İstanbul, 1279.
EBU DAVÛD, el-Sicistânî, Sünen Ebi Dâvûd, I-II, basıldığı yer yok, 1280.
ERCİYEŞ, Rıdvan Bülent, Türk Hukuk Bibliyografyası, Ank. 1959. ERK, H. Basri, Meşhur Türk Hukukçuları, basıldığı yer yok, basıl- dığı sene yok.
ERNUR, Lütfü, İstanbul Kütüphanelerinde Bulunan Kanunnameler, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Tez No. 413.
GÖVSA, İbrahim Alâeddin, Meşhur Adamlar, İstanbul, 1933-1935. GÜR, Refik, Hukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakımından Mecelle (Hu- kuk Tarihi ve Mecelle), İstanbul, basıldığı sene yok.
el-HADİMİ, Ebu Saîd, Haşiyeli Mecâmi'ul-Hakaaik, İstanbul, 1318.
> Menâfi'ud-Dekaaik fi Şerh Mecami'il-Hakaaik, İstanbul, 1308. HALLAF, Abd'ul-Vahhab, Masâdir'ut-Teşri'il-İslâmî fîma lâ Nassa fihi, Kuweyt, 1970.
el-HAMAVI, Ahmed b. Muhammed, el-Eşbah ve'l-Nezâir ma'a Şer- hihî Gamz 'Uyûn'il-Basâir (el-Hamavi), I-II, İstanbul, 1290. HANBEL, Ahmed, el-Müsned, I-VI, Mısır, 1313.
HAYDAR, Ali, Dürer'ul-Hukkâm Şerh Mecellet'il-Ahkâm (Dürer'ul- Hukkâm), I-IV, İstanbul, 1330.
HIRSCH, E., Türk Hukuk Neşriyatı Bibliyografyası (1934-1940), İstanbul, 1941. İLMİYYE Sâlnâmesi, İstanbul, 1334.
IA: İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1944-
ISRAİL'de Hukuk Sistemi (Israil'de Hukuk), basıldığı yer yok, ba- sıldığı sene yok, bugünkü İsrail yayınları No. 8.
BIBLIYOGRAFYA
YanıtlaSil429
IBN MACE, Ebu Abdullah, Sünen Ibn Mâce (Ibn Mace), I-II, Ka- hire, 1372-1373.
IBN NÜCEYM, el-Esbah ve'l-Nezair (el-Esbah), İstanbul, 1298. IBNU'L-EMİN, Mahmud Kemal, Son Asır Türk Şairleri, I-XII, L tanbul, 1969-1971.
IHFM: İstanbul Hukuk Fakültesi Mecmuası.
İSMAİL Paşa, Hediyyet'ul-Arifin, I-II, İstanbul, 1951.
KATİB Çelebi, Keşf'ul-Zünun, I-IV, İstanbul, 1941-1955.
KANUNNAME-i Al-i Osman, İstanbul, 1330. KANUNNAME-i Sultânî Bermûceb-i Örf-i Osmani (Kanunnâme-i Sultanî) neşr. Halil İnalcık - Robert Anhegger, Ankara, 1956.
KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, I-VII, Ankara, 1947-1956. KREMER Von, Culturgeschichte des Orients unter den Chalifen (Culturgeschichte des Orients), Wien, 1875.
LEWIS, Bernard, The Emergence Of Modern Turkey (Emergence Of Turkey), London, 1968.
MES'UD Efendi, Mir'ât-ı Mecelle, İstanbul, 1299.
MEDKÜR, Muhammed Sellâm, Medhâl'ul-Fıkh'il-İslâmi (Medhal'ul- Fıkh), Kahire, 1384 (1964).
MAHMASANI Subhi, Felsefet'ul-Teşrî' fi'l-İslâm (Felsefet'ut-Tes-
ri'), Beyrut, 1371 (1952). MARDİN, Ebululâ, Medenî Hukuk Cephesinden Ahmed Cevdet Paşa (A. Cevdet Paşa), İstanbul, 1946.
> Huzur Dersleri, I-III, nşr. İsmet Sungurbey, İstanbul, 1966.
el-MERĞİNANİ, Burhan'ud-Din, el-Hidâye Şerh Bidayet'il-Mübtedî (el-Hidâye) I-IV, Kahire, 1355 (1936).
MUMCU, Ahmed, Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl (Siyaseten Katl), Ankara, 1963.
el-NESÃÎ, Ebu Abdurrahman, Sünen'ün-Nesâî (Nesâî), I-VIII, Ka- hire, basıldığı sene yok.
ORPELYAN, Serkis, Miftah'ul-Mecelle, İstanbul, 1299.
OSTROROG, Lèôn, The Angora Reform (Angora Reform), Lon- don, 1927.
PAKALIN, Mehmed Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimler
Sözlüğü (Tarih Deyimleri), I-III, İstanbul, 1946-1954. PEARSON, J. D., Index Islamicus (1906-1955), Cambridge, 1958 > Index Islamicus (1956-1960), Cambridge, 1962.
> Index Islamicus (1961-1965), Cambridge, 1967.
RESID Paşa, Ruh'ul-Mecelle, I-VIII, İstanbul, 1326-1328. SAID Paşa, Said Paşa'nın Hatıratı, I-III, İstanbul, 1328. SAYMEN, Ferid H., Türk Hukuk Kroniği (1943-1950). SBFD: Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi.
430
YanıtlaSilMECELLE-I AHKAM- ADLITTE
SCHACHT, Joseph, An Introduction to Islamic Law (Intro to Isl
Lew), Oxford, 1964.
el-SENHURI, Abdurrezzak, Masadir'ul-Hakk fil-Fikh'l-Islami (Ma-
sadir'ul-Hakk), I-VI, Kahire, 1955-1950.
SERVICEN, Vitchen, Code Civil Ottoman (Vitchen Servicen Code Civil), I-III, İstanbul, 1872.
SINAPIAN, G., Code Civil Ottoman, nar. Demetrius Nicolaides, is- tanbul, 1888.
SUYUTI Celal'ud-Din, el-Cami'ul-Sağir fi Ehidis'il-Begir'il-Nenir (el-Cami'us-Sağir), I-II, Kahire, 1321.
SÜREYYA, Mehmed, Sicill-i Osmani yahut Terkire-i Megahir-i Os- maniyye (Sicill-i Osmani), I-IV, İstanbul, 1313-1315 TİRMİZİ, Ebu İsa, Sunen-ul-Tirmizi (Tirmizi), I-VI, Kahire, 1056
(1937).
TANZİMAT (Müşterek te'lif), İstanbul, 1940.
TOEM: Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası.
VELDET, Hıfzı, Türk Medeni Hukuku Umumi Esasları (Türk Me- deni Huk.), İstanbul, 1950.
ZERKA, Mustafa Ahmed, el-Fikh'ul-Islami fi Sevbih'il-Cedid (el- Fıkh'ul- İslâmi), I-III, Dımışk (Sam), 1967-1968.
III. Makaleler:
BARKAN, Ömer Lütfi: Kanunnâme, IA.
> Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat ve Müesseselerinin Şerliği Meselesi (Osmanlı Müesseselerinin Şer'iliği), IHFM, XI, say 3-4, s. 203-224.
BELGESAY, Mustafa Reşid: Tanzimat ve Adliyye Teşkilatı (Tan- zimat Kitabı içinde), sayfa 211-220.
› Mecelle'nin Külli Kaideleri ve Yeni Hukuk (Mec. Külli Kaide.), 1HFM, XII, sayı 2-3, s. 561-608.
BERKİ, Ali Himmet: Fatih Kanunnamesi Denilen Mecmus, Bugin Gazetesi, 19.Eylül.1970. Mecelle, İslâm Medeniyeti mecmuası, sene 1967, sayı 4, s. 27-29.
FINDIKOĞLU, Ziyaeddin Fahri: Medeni Kanunumurun 20. yıldö nümü, (Medeni Kanunumuz), Cumhuriyet Gazetesi, 17 Şubat 1946.
. 1128-1154. в HAMIDULLAH, Muhammed: İslâm Hukukun
FITZGERALD,: İslâm Hukukunun Roma Hukukundan Iktibasta Bulunduğu İddiası, Tere. Bilge Umar, IHFM, XXIX, says 4.
ISLAMİ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI NEŞRİYATI
YanıtlaSil1
١٩٧٤
Osmanlı Hukuk Tarihinde MECELLE
Dr. Osman ÖZTÜRK İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü Öğretim Üyesi
İstanbul 1973
3. MECELLE'NİN MERİYETTEN KALDIRILMASI
YanıtlaSilTadil komisyonlarının lağvından sonra hükümet, İsviçre Me- deni Kanununun iktibasına karar verdi. Böylece Mecelle-i Ahkâm-1 Adliyye, ilk kitabının kanunlaştığı 8 Muharrem 1286 (20 Nisan 1869) tarihinden itibaren elli yedi senelik bir mer'iyetten sonra ta- rihe mal oluyordu. İsviçre Medeni Kanununun tercemesi kısa bir esbab-1 mucibe lâyihası ile birlikte 17 Şubat 1926 da küll hâlinde kabûl edilerek 4 Ekim 1926 da mer'iyyete girdi. Bunu takiben aynı şekilde İsviçre Borçlar Kanunu terceme edilerek 22 Nisan 1926 da olduğu gibi kabul edilip; Medeni Kanunla birlikte 4 Ekim 1926 da yürürlüğe girdi". 864 no.lu kanunun 43. maddesi ile Türkiye'de sadece Mecelle'nin değil İslâm Hukukunun tamamen ilğa edildiği îlân edilmiş oldu".
<Mecelle'nin ilga olunması tarihi kaderimizin bizden mahrum ettiği tarihi devamlılık (continutè historique) in hukuk sahasında da yok oluşunu göstermektedir.» "
2. Türk Medeni Huk., s. 79-86.
3. Düstur (3. Tertib), VII, 2250.
1. Intro. To Isl. Law, s. 93.
Önsöz Fındıkoğlu, Hukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakınından Mecelle, s. 3.
Schüfftan işlemi [Fr. procédé Schüfftan, plan truque par le procédé du miroir || İng. Schüfftan process (shot), mirror shot (effect) || Al. Spiegeltrickverfahren, Schüftanverfahren || İta. procedimento Schüfftan] S. Görüntü yönetmeni Eugen Schüfftan'ın geliştirdiği bir film hilesi. Belli bir bezemin yalnız bir parçası do- ğal büyüklükte yapılıp, geri kalan par- çası minyatür olarak hazırlanır ve bu minyatürün bir aynadan yansıyan gö- rüntüsü, yarım bezemle birlikte alındı- ğında bütünlenmiş bezem görüntüsü ve- rir bezem, cam çekimi, film, görüntü, hile, yönetmeni
YanıtlaSilsd
saniyede dönüş
NİJAT ÖZÖN
YanıtlaSilSİNEMA, TELEVİZYON, VİDEO, BİLGİSAYARLI SİNEMA SÖZLÜĞÜ
(Eski Terimler, Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca karşılıklar ve dizinlerle)
casus(luk) filmi [Fr. film d'espionnage, film d'espion || Ing. spy film, espionage film, cloak and dagger film || Al. Spion(in)film, Spionagefilm || İta. film di spionaggio, film di spione] S. Haberal- ma örgütlerinin, bu örgütlerde çalışanla- rın etkinliklerini öykülü film çerçe- vesinde ele alıp işleyen film. Bu filmler genellikle ideolojik savaşın, soğuk sa- vaşın bir uzantısı, aracı olarak kullanı- lır; serüven filmlerinin bilinen çerçevesi içinde ele alındığında bile içine bu çeşit öğeler serpiştirilmiştir öykülü film, serüven filmi
YanıtlaSilkaranlık oda [Fr. chambre noire, cabinet
YanıtlaSilnoire || İng. dark room || Al. Dunkel-
kammer, Dunkelraum || İta. camera obscura] S. Fotoğrafçılıkta ve sinema- cılıkta, üzerinde gizli görüntü bulunan
duyarkatın bozulmadan işlenmesi için ya da boş filmlerin alıcıya takılması sı- rasında kullanılan, ışık sızmaz oda duyarkat, gizli görüntü, görüntü, ışık, işleme, karanlık kutu
yanılsama [E.t. galat-i his, illüzyon, vehm-i havas || Fr. illusion || İng. illu- sion || Al. Illusion || İta. illusione] S/ TV/V. Duyu bilgisinin yanlış, eksik, çarpıtılmış, biçim değiştirmiş olarak al- gılanması ya da yorumlanması. Örneğin sinema, televizyon ve videoda en ö- nemli yanılsama, bunların gerçekleşti- rilebilmesini sağlayan görme sürerliği- dir. Görme sürerliği yüzünden belirli bir hızla art arda geçen tek tek resimleri birleştirip aralıksız bir devinim olarak algılarız devinim, görme sürerliği, re- sim, sinema, televizyon, video
YanıtlaSilyankı [E.t. aksiseda, eko || Fr. écho, réverbération || İng. echo, reverberation || Al. Echo, Hall, Nachhall, Halligkeit || İta. eco] S/TV. Ses dalgalarının, çeperle- ri pek soğurucu olmayan bir yere çarpıp geri dönmesi; bu dönme sonunda sesin geride bıraktığı iz. Yankı, yankı etkisi yaratmak üzere bir yankı odasında ya da
elektronik olarak da oluşturulabilir ses dalgası, yankı etkisi, yankı odası
YanıtlaSilyankı etkisi [Fr. effet d'écho || Ing. echo effect || Al. Halleffekt || İta. effetto dell'eco] S/TV. Herhangi bir görüntüye eşlik eden seslerde doğal kaynaklar dı- şında istenilerek gerçekleştirilen yankı - görüntü, ses, yankı
yankı odası [Fr. chambre d'écho, salle réverbérante || İng. echo room (cham- ber) || Al. Echoraum, Hallraum, Nach- hallraum] S/TV. Seslendirme işliklerin- de yankı etkisi elde etmek için kullanı- lan, güçlü yankılanma özelliği olan özel yapıda oda. Bu oda özel bir olukla ses- lendirme masasına bağlıdır. Eski radyo işliklerinden kalma olan yankı odası günümüzde yerini doğrudan doğruya seslendirme masasında yer alan elektro- nik aygıtlara bırakmıştır oluk, seslen- dirme işliği, seslendirme masası, yankı, yankı etkisi
yankı önleme [İng. damping] S/TV/V. Sestoplar ya da sesyayarın çevresini yankıönler gereçlerle çevreleyerek yan- kının oluşmasını engelleme sestoplar, sesyayar, yankı, yankıönler
"X" belgesi [Fr. certificat "X" || İng. "X" certificate, "X"-rated || Al. "X"-Certi- fikat || İta. “X”-certificate] S. 1. İngiliz Film Sıralama Kurulu'nun 16 yaşından küçüklerin görmesini yasakladığı film- lere verilen belge. Günümüzde kulla- nılmamaktadır. 2. Amerika Sinema Bir- liği'nin sıralamasında eskiden yalnızca büyüklerin yani 17 yaş ya da yukarısın- dakilerin görebileceği filmlere verilen belge. Kimi eyaletlerde bu yaş 18 ve üstü hatta 21 ve üstüne de çıkmaktaydı. Bu belge aşırı şiddeti ya da cinsel sö- mürüyü içeren filmlere verilmekteydi. Günümüzde bunun yerini "NC-17" al- mıştır "A" belgesi, "H" belgesi, "12", "15", "18", "NC-17", "PG", "U", "U"belgesi
YanıtlaSilWeb, World Web, World Wide Web, WWW || Ing.
YanıtlaSilWeb, World Wide Web, WWW || Al.
Web, World Wide Web, WWW || İta.
Web, World Wide Web, WWW || "World
Wide Web", "Dünya Çapında Ağ" an-
lamına gelir] BS. Bilgisayar kullanıcıla-
rının Internet aracılığıyla ulaşıp yararla-
nabildiği bilgi kaynaklarını bulunduran
dünya çapındaki ağ. Bu ağ ilk kez
1989'da İngiliz bilgisayar bilgini T.
Berners-Lee tarafından, dünya fizikçile-
ri arasındaki bilgi alışverişini geliştir-
mek ereğiyle kurulmuştu. Daha sonra
hızla genişleyerek özel ve kamu kitap-
lıklarından belgeliklere, gazete ve der-
gilerden radyo ve televizyonlara, en de-
ğişik konuları içeren sayısız web sitele-
rine dek akla gelebilecek her çeşit bilgi
kaynağından oluşan dev bir bilgi banka-
sına dönüştü. Bir bilgi okyanusu olan
Web'de herhangi bir bilgiyi aramak için
arama kılavuzları (browser)
rama uygulayım ve yöntemlerine daya-
ile çeşitli
a-
nan arama araçları (search engine
bağlantılı metinler, bağlantılı çok araç- lılık yardımıyla bir kaynaktan öbürüne kolayca geçebilirler bağlantılı çok a- raçlılık, bağlantılı metin, çapraz bağ- lantı, Internet
YanıtlaSilWeb alıcısı [E.t. masaüstü kamera, Web kamerası || Fr. caméra Web || İng. Web camera Il Al. Web-Kamera || İta. camera Web] S/V/TV/V/BS. Bir bilgisa- yara bağlı olarak bilgisayar ya da masa üstünde çalışmaya hazır, ufak video alı- Cısı. Devinimli ya da devinimsiz gö- rüntüleri saptayıp bilgisayara, onun ara- cılığıyla da Internet'e aktaran alıcı çeşi- didir. Bu bakımdan kullanımları gö- rüntülü toplantı ya da Internet'te canlı yayınla sınırlıdır alıcı, bilgisayar, görüntü, görüntülü toplantı, Internet, video alıcısı
Wenhelt yuvağı [Fr. cylindre de Wenhelt || İng. Wenhelt cylinder || Al. Steuer- elektrode || İta. cilindro Wenhelt] TV. Alıcı ya da almaç ışıtacının boyun bö- lümünde eksiuç ile artıuç arasında yer alan, elektron topunun bir parçasını o- luşturan, az ya da çok pozitif gerilim verilince, triyottaki düzenleyici ızgara- nın işini gören yani eksiuçtan artıuca giden elektronların niceliğini bir musluk gibi düzenleyen yuvak biçimindeki ek elektrikucu alıcı, alıcı ışıtacı, almaç, almaç ışıtacı, artıuç, boyun, eksiuç, elektrikucu, elektron, elektron topu, ge- rilim, negatif, pozitif, triyot
Sebebi bu bölgede daha önce müstakil veya İran'a bağlı beylerin fetih esnasında Os- manlı Devleti'ne sadakat göstermeleri ve en önemlisi de, hem itikadi açıdan ve hem de bulunmamasidir. Kisaca özetlediğimiz bu sistem, daha ziyade Doğu Anadolu'da uygulana gelmiştir. ameli açıdan, Osmanlı Devleti ile aralarında herhangi bir farkın langıçta hizmet ve sadakat karşılığı verilen bu sancakların durumu, daha sonra allelerin tasarrufuna bırakılmış ve Tanzîmât dönemine yani 1840'lara kadar bu hal aynen devam Baş- etmiştir.
YanıtlaSilbu mahlyette
sadece icranın başı olan
lerle donatılmışlardır. Zaten toprak itibariyle de,
77. Osmanlı Padişahları, Yavuz'un Mısır'ı fethetmesinden itibaren halife ünvanını kazanmışlar mıdır? Dinen bu mümkün müdür? Şayet müm- Künse, Osmanlı Padişahları halife ünvanını kullanmışlar mıdırat
İslâm hukukunda icranın başı olan şahıs için üç ünvan zikredilmektedir; Halife, emir'ül-müktır. Müslümanların lideri olan saharu unvantarasinda Hz. Pey etmek de halef olduğu için kendisine hair. Bunlardan amme mües Sesesi yani hilåfet ise, değişik şekillerde tarif edilmiştir. Bunlardan ikisini zikredelits: Hz. Peygamberin halefi olarak dinî ve dünyevi meselelerde bütün Müslüman: Hz. emsil etmek"; "Müslümanlar üzerinde umumi tasarruf hakkına sahip ol- laak yetkisi". Yani kısaca Müslümanların devlet reisliği demektir. Hilafete îmâmet de denir ve namazdaki imamlık görevinden ayırmak için buna "imâmet-i kübra" adı verilir. İmâmet, aslında öne geçmek ve lider olmak demektir. Halifeye "imam" veya "imam'ül-müslimin" denmesi de bundan kaynaklanmaktadır. Emir'ül-mü'minin Ünvanını ise ilk kullanan Hz. Ömer olmuş ve daha sonraki devlet reisleri bu ünvanı
"mü'minlerin emiri" manasında halifenin eş anlamlısı olarak kullanmışlardır. Halife olmanın bazı şartları vardır. Osmanlı tatbikatında kendisine uyulmayan ve en çok tartışmalı olan bir şartı da, halifenin Kureyş kabilesinden olması şartıdır. Bir kısım İslâm hukukçuları halifenin Kureyş'den olmasının şart olmadığını ve hilåfet gibi âmmeye alt bir meselede nesebin tesiri olamayacağını ileri sürerken, çoğunluğun bu şartı kabul etmesi uygulamada zorluk çıkarmıştır. Çoğunluk "imamlar
76 Koca Műverrih, Bedâyi', c. II, vrk. 452/a-b; All, Künh'ül-Ahbår, Es'ad Efendi, nr. 2162, vrk. 249/a-251/a; Solakzåde, sh. 378-383; Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, nr. 11634/26; E. 1019; Anonim Tarih, Süleymaniye Kütp. Esad Efendi, nr. 2362, vrk. 112/a-113/a; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.II, sh. 273 vd; Bediüzzaman Sald Nursi, Nutuk (Osm.), sh. 20; Kodaman, Sultan II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, sh. 12 vd: Akgündüz, Güney- doğu Meselesi ve Çözüm Yolları, sh. 40 vd; Osmanlı Kanunnâmeleri, c. III (Diyarbekir Eyåleti Kanunnåmeleri), sh.
213 vd.
Kureyş'tendir" hadisine dayanmaktadırlar. Türkistan'ın yetiştirdiği büyük Hanefi hu- kukçusu Buhara'lı Sadr'üş-Şeri'a (öl. 747/1346), bu meseleyi şöylece vuzuha kavuştu- 143 Maak Osmanli Padişahlamayacaster Yolunu açmıştır: "zikredilen şartlar duzuha kavuştu tadan kalkan 23/1517 tarihinde Yavuz Suitda Kureyşilik şartı da ortadan kalluret gereği sebepleri Mütevekkil Alella Sultan Selim, Mısır'dan beraberinde gir son Abbasi Halife Allaha Ayasofya Camiinde hilfe einde getirdiği rettirdiği zaman, mevcut âlimler bunu câiz görmüştü.
YanıtlaSilŞunu da bilmekte fayda vardır: Her konuda Hz. Peygamber'ın izinden yürüyecek ve onu temsil edecek makam demek olan hilafet makamı, maalesef bu mana virüyecek yonunu her zaman devam ettirememiştir. Bu sebeple bazı araştırmacılar hilfeksi kisma ayırmaktadırlar: Birincisi; gerçek hilåfet (hilåfet-i kâmile veya hilåfet-i ha- kikiye)'dir ki, yukarıda zikredilen şartlara haiz ve Müslümanların rızası ile yapılan se- çim ve bi'at sonucu elde edilen hiläfettir. Büyük Türk Hukukçusu Sadrüşşeria, buna hilåfet-i nübüvvet de demektedir. İkincisi; şekli hilåfet (hiläfet-i sûriye)'dir ki, gerekli şartları haiz olmayan veya milletin seçim ve bi'atıyla değil de, cebir ve istila suretiyle elde edilen Imâmettir. Bunda saltanat ve hükümdarlık manası ağır basmakta- dır. Hz. Peygamber'in "Benden sonra hilåfet otuz senedir; ondan sonra saltanata İnkılab eder" hadisinin İşareti ve bütün İslâm hukukçularının İttifakıyla gerçek manada halife hülefă-i răşidin'dir. Halife Ömer bin Abdülaziz bir tarafa bırakılırsa, Emevi ve Abbasi halifeleri hep ikinci grupta kalmışlar, bir başka ifadeyle şeklen ve hükmi halifeler olarak kabul edilmişlerdir. Hz. Peygamber'in bahsettiği 30 sene, Hz. Ebubekir'den iti- baren Hz. Hasan'ın altı aydan ibaret bulunan hilåfet süresiyle sona ermektedir. Osmanlı Padişahlarının en az ikinci manada halife olduklarında şüphe yoktur. Ayrıca, hak ve yetkileri bulunmayan şekli halifelik değil, bütün hak ve yetkilere hâiz olan halifelik ma- nasında halifedirler.
Osmanlı Padişahları, Yavuz Sultan Selim'den itibaren, halife ve İmâm'ül-
Müslimin ünvanlarını son halife Abdülmecid Efendi'ye kadar kullanmışlardır. 1924 yılın- da hilåfetin kaldırılmasıyla ilgili kanun bunun en son delilidir. Ayrıca Yavuz'dan itibaren bütün Osmanlı Padişahları, halife ünvanını kullanmışlardır. Mesela, Yavuz Sultan Selim, Haleb'in fethinden itibaren halife ünvanını kullandığına delil, 1516 yılında tahrir edilen Semendire Sancağı Kanunnâmesinin başında yer alan Halifetüllah tabiridir. Daha sonra da 1519 tarihli Trablusşam Kanunnâmesinin başında ise, en az on defa halife ve hilafet ünvanları kullanılmıştır. Oğlu Kanuni ise, Ebüssuud gibi bir İslâm Hukukçusunun kaleme
aldığı Budin Kanunnâmesinin başında, "Halife-i Resûl-i Rabb'il-Âlemin, mümehhidü kavā'id'ş-şer'il-mübin ve Zillulah'iz-zalili alå käffet'il- Ümem, Haiz'ül-İmâmet'il-Uzma ve's-Sultan'ül-Bahir, Väris'ül-Hiläfet'll-Kübrå käbiren an käbir, Naşir'ül- Kavaninis-Sultaniye, aşir'ül-Haväkin'll-Osmaniyye, Sultan'ül-Arabi ve'l-Acem ve'r-Rům, Hâmi himel- Haremeyn'il-Muhteremeyni ve'l-makāmeyn'il-mu'azzameynil-mufahhameyn es-Sultan ibn'üs-Sultan Es- Sultan
Süleyman Hân Ibn'üs-Sultan Selim Hân" Ünvanlarını kullanmaktadır ki, bu konuda fazla bir şey söylemeye ihtiyaç bırakma-
yacak kadar açıktır.
Zaten Yavuz'un Kahire ve Mekke'de bulunan Mukaddes Emânetleri İstanbul'daki Topkapı Sarayı'na taşıması ve bunlar İçin Hırka-i Şerif Dairesinin yapılması ve nihayet Kudüs, Marayı'na taşıması ve bunlar islev Heti'nin eline geçerek padişahların Hadim'ül- Haremeyn olarak Mekke'nin osmamalife sıfatı perçinlenmiştir. Kanuni Sultan Süley manin Sadodarak ilan edilmesi ile halifa sifadişahlarının halifeliği konusunda şüphesi
Bilindiği gibi, Hz. Peygamber, "Şüphesiz ki, Allah, her yüz yılın başında kendi mini tecdid edecek birisini gönderir" buyurmaktadır. İslâm âlimleri, İslâmaendi edecek olan bu müceddidlerin maneviyât alanında ve ilim sahasında olduğu kadar dset alanında da olabileceğini ifade etmektedirler. Asafnâme müellifi ve Kanuni'nin sadazamı olan Lütfi Paşa'nın naklettiğine göre, İslâm âlimleri siyaset alanındaki müceddidleri şöyle sıralamaktadırlar:
YanıtlaSilHicri tarih esas alınmak üzere, II. Yüzyılın başında Ömer bin Abdülaziz; III. Yüzyı- n başında Abbasi Halifesi Mu'tasım; IV. Yüzyılın başında Abbasî Halifesi Kadir billah ahmed bin Emir İshak; V. yüzyılın başında Selçuklu Sultânı Sultan Muhammed bin Mellişah; VI. Yüzyılın başında İlhanlı Sultânı Gazan Hân; VII. Yüzyılın başında Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Gâzi; VIII. Yüzyılın başında Çelebi Mehmed ve IX. Yüzyılın
maşındaki müceddid ise Yavuz Sultan Selim'dir.
Bilindiği gibi, Hz. Peygamber, "Şüphesiz ki, Allah, her yüz yılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir" buyurmaktadır. İslâm âlimleri, İslankendi met edecek olan bu müceddidlerin maneviyât alanında ve ilim sahasında olduğu kadir, siyaset alanında da olabileceğini ifade etmektedirler. Asafnâme müellifi ve Kanuniain sadrazamı olan Lütfi Paşa'nın naklettiğine göre, İslâm âlimleri siyaset alanındaki müceddidleri şöyle sıralamaktadırlar:
YanıtlaSilHicri tarih esas alınmak üzere, II. Yüzyılın başında Ömer bin Abdülaziz; III. Yüzyı-
lın başında Abbasî Halifesi Mu'tasım; IV. Yüzyılın başında Abbasî Halifesi Kadir billah Ahmed bin Emir İshak; V. yüzyılın başında Selçuklu Sultânı Sultan Muhammed bin Melikşah; VI. Yüzyılın başında İlhanlı Sultânı Gazan Hân; VII. Yüzyılın başında Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Gâzi; VIII. Yüzyılın başında Çelebi Mehmed ve IX. Yüzyılın başındaki müceddid ise Yavuz Sultan Selim'dir.
Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
YanıtlaSilDoç. Dr. Said Öztürk
700. YILINDA
BİLİNMEYEN OSMANLI
İSTANBUL - 2000
GERÇEĞİ AÇIĞA ÇIKARMA / FETİH DUASI
YanıtlaSilPeygamberlerin hatibi (hatibü'l-enbiya) lakabıyla meşhur olan Hz. Şuayb (as) Medyen halkına o beliğ ve veciz sözleriyle hak ve hakikatı anlatmasına rağmen onlar kabul etmeyip isyanda devam ettiler, üstelik kendisine inananlan da ülkele rinden çıkarmakla tehdit ederek şöyle dediler:
"Ya bizim yolumuza dönersin ya da sizi bu ülkeden çıkarırız".
Bu durum karşısında Hz. Şuayb (as) şöyle dua etti:
ربَّنَا افتح بيننا و بينَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَ أَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ
"Rabbenä'ftah beynenâ ve beyne kavminā bi'l-hakki. Ve ente hay- ru'l-fatihin." (Arof, 7/89)
ANLAMI: "Ya Rabbi, kavmimiz ile aramızda artık hakkı (gerçeği) aç (göster). Sen herşeyi en iyi şekilde hall u fasl edersin."
1.Bu dua, haklı ile haksızı birbirinden ayırma, örtülü ve kilitli gerçekleri açma ve ortaya çıkarma niyetiyle okunur.
Hz. Enes'den:
"Her peygamberin ümmetine ettiği bir duası vardır. Ben ise, duamı, kıyamet gü nünde ümmetime şefaat etmek için sakladım."
(Buhari/Da'vet 1; Müslim/İman 341)
جهت Cihet: Yön
YanıtlaSilΛ
مَوْنْ Mevt: Ölüm
مُوَقَّتْ Muvakkat: Geçici
Müfarakat: Ayrılık
Sekerat: Ölüm sarhoşluğu
Şefaat: Af için
vesîle olma
Tasavvur: Zihinde şekillendirme
Tevehhüm-ü ebe- diyet: Ebedî yaşaya cağını zannetme
وسيلة Vesile-i saadet-i
تَعَادَتِ
دارين
dâreyn: Dünya ve
ahiret saadetinin
sebebi
n
مُفَارَقَتْ
سكران
شَفَاءَتْ
تصور
تَوَهُمْ أَبَدِيَنْ | آته
| Halik-1 Rahîm: Çokça rahmet sâhibi olan yaratıcı
(Allah)
مأيوسانه Me'yûsane: Ümidsizce
از Erhamürrâhi-
آلية Elim: Acı veren
الراحمين min: Merhamet edenlerin en merhametlisi
فردوس Firdevs: Cennetin
yüksek bir katı غَفْلَتْ Gaflet: Olup
bitenden habersiz
olma
عالي رجية
Hz. Ali’nin hikmetli sözlerinden bazıları şunlardır: “İnsanlara anlayacakları şeyleri (veya hadisleri) söyleyiniz. Aksi halde Allah ve resulünün yalanlanmasına gönlünüz razı olur mu?” “İnsanlar uykudadır; öldükleri zaman uyanacaklardır.” “Kişi bilmediğinin düşmanıdır.” “Her şey azaldıkça, ilim ise arttıkça kıymetlenir.” “Size en büyük âlimin kim olduğunu haber vereyim mi? Allah’ın kullarına O’nun yasaklarını cazip göstermeyen, Allah’ın verdiği mühlete aldanıp da onlara ilâhî azaptan kurtulduklarını telkin etmeyen ve O’nun rahmetinden ümit kesilmesine sebep olmayan kimsedir.”
YanıtlaSilmektum, mektume, A. s. [Ketm'den] 1. Saklı, gizli. 2. Hükümete bildirilme- yen. Emval-i mektume, vergi dairesine haber verilmemiş mallar; mal-i mek- tum, gizli, saklı mal; nüfus-i mektume, kütüğe kaydolunmamış kimseler; va- ridat-i mektume, deftere geçirilmeyip şahıs elinde kalmış devlet geliri. «O vakte kadar mektum kalmış olan e
YanıtlaSilmelleri uyandırmış.- Uşkalıgil».
MUSTAFA NIHAT ÖZÖN
YanıtlaSilOSMANLICA - TÜRKÇE
SÖZLÜK
INKILAP ve AKA KİTABEVİ
Bismillahirrahmanirrahim
YanıtlaSilElhamdülillahirabbilâlemîn. ala Seyyidina Muhammedin ecmain. Vessalatü vesselamü ve ala âlihi ve sahbihî
Sürei Bakara'da Allahu teâlâ hazretleri: "Haki- kat küfredip de kendileri kafirler olarak ölenler aki Kou? İşte onlar: Allahın, meleklerin ve bütün insanla- in laneti (onların) üstündedir.
Onlar o lânetin, cehennemin içinde ebedi kalıcı- dırlar. Onlardan azap da hafifletilmez. Kendilerinin yüzlerine de bakılmaz." buyuruyor.
Allah'ın lâneti, bütün meleklerin lâneti; bütün in- sanların da lâneti, o kâfir olarak ölenlerin üzerine ol- sun, diyor hazreti Allah, ama biz bugün o kâfirlerin eteklerine yapışmışız, moda diyerekten onların adat ü an'anelerini benimsiyoruz. Adât ü an'aneyi, gele-
=nek ve göreneklerini aldınmıydı da gittin o tarafa!... Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u zapdetmeden ev- -vel, bizim İslâm adeti buraya girmiş. Fatih onu nasıl sokmuşsa sokmuş. Binaenaleyh İslâm ordusu girdik- ten sonra sıkıntı çekmemiş. Diğer memleketlerde de öyle. İslâm'ın zapdettiği memleketlere, evvela İslâm'- in şan ü şöhreti, adaleti, istikameti giriyor içlerine... O zaman ordular zaptettikleri yerlerde hiç sıkıntı çek- miyorlar.
Meselâ: Bir belde muhasara edilmiş. Bağı var, bahçesi var. Askerin canı da üzüm istiyor. Üzümler de olmuş. O zamanki şeyhülislam fetva veriyor. Bir bakım üzümşu kadar kuruş diyor. Herkes kaç salkım Üzüm yediyse, o kadar parayı alıp oraya bağlıyor
züm yediyse, o kadar parayı alıp oraya bağlıyo Geliyor gâvur, bakıyor ki, "Hayret bunlar bizi mu- hasara ettiler ama, bak üzümleri yemişler, parasını da koymuşlar, hem de fazlasıyla. Ne iyi adam bun- lor. Hadi bunlara teslim olalım. Bunlarla boğuşma- ya ne lüzum var. Bizimkiler olsaydı, bunları altüst ederlerdi!..." diyor.
YanıtlaSilmiyorlar.
Geçen gün, Bosnalı iki tane kardaş geldi. Bun- lar ibret dersleridir -O Bosnalı kardaşlar türkçe bil- miyorlar. Türkçe bilmedikleri halde, tercüman vasıtasıyla kendileri ile konuşurken dediler ki, "İslâ- miyet ordan çekilirken 360 tane camimiz vardı Bos-
RAMUZ'DAN SOHBETLER
YanıtlaSilM. Zahid KOTKU Rh.a.
bancı Adetler
na'da. Ne zaman ki Tito geldi, Bir tane cami kaldı, Husrev Paşa Camii. Ötekilerin hepsini yok etti. Şimdi yine 80 tane kadar yaptık..." Ama bizim girdiğimiz memleketlerde, onların ne kiliselerine dokunduk, ne papazlarına. İşte halâ memleketimizde bir sürü kile- seleri yaşamakta... Ama onlar bir anda imha ediyor- lar. Hristiyanlıkla İslâm'lığın arasında dağlar kadar fark var. Sûre-i Bakara'da kâfir olarak ölenler için "Onlar cehennem içinde ebedi kalıcıdırlar. Onlardan azab da hafifletilmez. Kendilerinin yüzlerine de ba- kılmaz." buyurulmaktadır.
E, şimdi, böyle bir kavmin adât ü an'anesini mo- dadır diyerekten takib eden Müslümana, ağlamak lâ- zım mı, değil mi?... Şimdi kızlarımızda da bir pantolon giyme adeti çıktı. Çeşitli adetler... Hep bunlar ora- dan gelen adetlerdir. Sonra da artık sökülüp atması da mümkün olmuyor. Düşmanı atmak kolaydır. Fa- kat adât ü an'aneyi atmak, düşmanı atmaktan daha
zor!... Allah kusurlarımızı affetsin... Onun için Müslümanlık demek; hemen namazı kı- lip, orucu tutup, tesbihi çekmekte değil!... Düşman - nını bilip, düşmanın yolunu yol edinmemek lâzım! Düşmanının yolunu yol edinen Müslüman olamaz ki!?...Müslümansan peygamberin var senin önünde... O peygamberin yolunu tutacaksın. Allah affetsin cüm-
Gâvur yalnız Fransa'da olsa, İngiltere'de d Amerika'da olsa kolay iş. Fakat bugün ihtilât olr içimizde kimin Müslüman, kimin gâvur olduğunu anlamayacak derecede basiretsiz olmuşuz. Hani, siretten bahsederiz bazen. Basiret demek, iç gör duvarın arkasını görebilmek demektir. İstikbali g bilecek bir göz olmak. O göze nur gözü derler nur gözü olmayınca, insan göremez arka tarafı Onun için Cenabı Peygamber çok dualarında, o ru istiyor: "Sağımdan ver, solumdan ver. Önüm ver, ardımdan ver. İçimdeki etimi, kemiğimi, de nûr eyle ya Rabbî ki onlar görülebilsin." Binaenale o evradlar okunmadıkca, o zikrullahlar yapılma ça o nur içerde hasıl olmaz.
YanıtlaSilAllah kusurlarımızı affetsin. Cümlemizi sevdiğ razı olduğu kullarının arasına dahil etsin. AMIN
İslam Aylık Mecmua slam
YanıtlaSilYıl 3, Sayı 27, Kasım 1985, Safer-R.Evvel 140
Mithatpaşa Caddesi 49/7 Kızılay-Ankara Tel: 33 13 75
ak renkli, dikişsiz bürgü. 3 yün yaygı. ihrama
YanıtlaSilgirmek hac sırasında ihram giymek. ihramdan
çıkmak hac görevini yerine getirdikten sonra,
giymiş olduğu ihramı çıkarımak.
ihraz a. Ar: (.-) esk. elde etme, erişme, ulaşma, ka- zanma.
ihsan a. Ar. (.-) esk. 1 iyi davranma, iyilik etme. 2 bağışta bulunma, bağışlama. 3 bağış olarak veri- len şey. 4 karşılık beklemeksizin yapılan iyilik, yardım. ihsan etmek (ya da buyurmak) bağış olarak vermek, bağışta bulunmak, karşılıksız ola- rak vermek, bağışlamak.
ihsas a. Ar. (.-) esk. 1 üstü örtülü olarak anlatma, sezdirme. 2 duyum². ihsas etmek üstü örtülü olarak anlatmak, anımsatmak, duyurmak, sezdir- mek.
ihtar a. Ar: (. -) esk. 1 uyarı', uyarma'. 2 bir şe- yi birine anımsatma. ihtar etmek anımsatmak, uyarmak¹.2.
ihtarname b. a. Ar. Far. (..-.) resmi uyarı yazısı. ihtarname çekmek noter aracılığıyla resmi uyarı yazısı göndermek. ihtida a. Ar. (..-) esk. dininden dönerek Müslüman
olma.
ihtifal, -li a. Ar. (..-) esk. anma töreni.
ihtikâr a. Ar. (..-) esk. vurgun², vurgunculuk.
ihtilaç a. Ar. (..-) esk. çırpınma, titreme.
ihtilaf a. Ar. (..-) esk. anlaşmazlık, aykırılık, uyuş- mazlık, ayrılık. ihtilafa düşmek aralarında anlaş- mazlık çıkmak, anlaşamamak, uyuşamamak, bo- zuşmak.
ihtilal, -li a. Ar. (..-) esk. 1 bir devletin siyasal, top- lumsal ve ekonomik yapısını kökünden değiştir- mek ereğiyle girişilen silahlı halk hareketi. eş.
ihtilaf-i ibadet إختلاف عبادت : ibadetlerin fark- lılığı
YanıtlaSilihtilaf - mekan إختلاف مكان :yer farklılığı
ihtilaf-ı meslek ve meşreb إختلاف مسلك ومشرب : izlenen yol (meslek) ve hareket tarzı (meş- reb) bakımından farklılıklar ve uyuşmazlıklar
ihtilaf metali إختلاف مطلع : )ay'ın için) doğuş yer ve zamanlarının farklılığı
ihtilaf-ı mezahib إختلاف مذاهب : mezheplerin veya görüşlerin farklılığı
ihtilaf - turuk إختلاف طرق : tarikatların ve tutu- lan yolların farklılığı
ihtilaf - suret إختلاف صورت : sekil, tarz veya gö- rünüşteki farklılık
ihtilaf-ı zaman ve mekan اختلاف زامان وا ماکان : za- man ve yer farklılığı, farklı zaman ve yer
ihtilafat إختلافات : ihtilaflar, anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar, farklılıklar
ihtilafiye( إختلافيه : anlaşmazlıkla ilgili
ihtilaflı إختلافى : anlaşma sağlanmamış, farklı- lığı bulunan, tartışmalı
ihtilal 1 : إختلال.silahlı ayaklanma ile devlet idaresini ele geçirme ve toplum düzenini te- melden değiştirme. 2.hükümeti silah zoruyla değiştirme, darbe. 3.isyan, ayaklanma. 4.dev- rim, büyük ve köklü değişiklik. 5.bozguncu- luk, karışıklık
ihtilal -ı beşer إختلال بشر : insanlık dünyasında- ki karışıklıklar ve ayaklanmalar
ihtilal-i dimağiye إختلال دماغيه : zihin bozuklu- ğu, akıl sağlığının bozulması
ihtilal-i Fransavi إختلال فرانساوى : Fransız ihtilali, (1789) Fransız devrimi
İhtilal-i Kebir إختلال كبير : büyük ihtilal (Fransız büyük ihtilali, 1789 Fransız devrimi)
ihtilal-i ruhiye إختلال روحيه : ruhsal bozukluk,
ihtilalat
YanıtlaSilruh sağlığının bozulması
ihtilalat إختلالات : ihtilaller, isyanlar, ayaklan- malar, karışıklıklar, devrim hareketleri
ihtilalat-ı beşeriye إختلالات بشريه : insanlık dün- yasındaki ihtilaller, isyanlar, ayaklanmalar, karışıklıklar, devrim hareketleri
ihtilalat-ı dahiliye إختلالات داخليه : ic ayıklanma- lar, iç karışıklıklar, iç isyanlar
ihtilalci 1 : إختلالجي.mevcut düzeni (rejimi( ayaklanarak değiştirme taraflısı. 2.ihtilale (devrim) ayaklanma hareketine katılan, is- yancı. 3.karışıklık ve bozgunculuk çıkartan
ihtilaliye( إختلاليه : ihtilalle ilgili, devrim veya ayaklanma hareketiyle ilgili
H
ihtilalkarane إختلالكارانه : ihtilal ayaklanma( çıkarır tarzda, bozgunculuk çıkarma şeklinde
ihtilalsiz إختلالسز : karışıklık olmadan, karışık- lığa yol açmadan
ihtilat 1 : إختلاط.)birbirine) karışma 2.(fark- lı kişilerle) karışık halde buluşup görüşme 3.(tıb) hastanın esas hastalığının yanısıra başka hastalıkların da ortaya girmesi (komp- likasyon)
ihtilat- a'cam إختلاط اعجام : )arabça'ya yabancı- ların karışması
ihtilat-ı mutlak إختلاط مطلاق : birbirine iyice ka-
rışmak
ihtilatat إختلاطات : ihtilatlar, birbirine karışma- lar
tılmadan
ihtilatsız إختلاطسز : karışmadan, araya girip ka
ihtimal إحتمال : olabilirlik, mümkün olma 2.belki
ihtimal-i adem احتمال عدم :
ki yok sekli
1
ihtilaf aاختلاف( ]Ar] Ayrılık, anlaşmaz- aykırılık, uyuşmazlık, ittifāk karşıtı.
YanıtlaSilOnusun
§ tam. ihtilaf-i dar a.)اختلاف دار Miras bırakan ile vâristen her biri- nin farklı ülke halkından olması.
ihtilaf-ı kānūn a.)اختلاف قانون huk. Kanun uyuşmazlığı.
ihtilāf-ı manzara )اختلاف (منظر astr. Iraklık açısı.
ihtilaf-ı re'y-i ümmeta)رأى امت اختلاف Halkın düşünce ve görüşle- rinin farklı olması.
ihtilafat ça. )اختلافات Ar.ihtilaf'ın ç. b.[ htilaflar, aykırılıklar.
ihtilak)1( )احتلاق( ]Ar.] Tıraş etme, tıraş edilme.
ihtilak(II( )اختلاق( ]Ar] Yalan çıkarma weya uydurma. >
ihtilās-kār
YanıtlaSilihtilakan 2) اختلاقًا( ] > Arihtilak + -an[ İhtilâk yoluyla, yalan uydurarak.
ihtilākıyyat ça. )اختلاقيات( ]Arihtilākī'nin
ç. b.] Yalanlar, uydurma sözler.
ihtilakis.)اختلاقی( ] < Ar.ihtilak + - 1] (ç. b ihtilākıyyāt) Yalanla ilgili.
ihtilal اختلال( ] < Arhall (ç. b.
ihtilālāt) 1. Bir devletin siyasî, sosyal ve iktisadî yapısını veya yönetim düzenini değiş- tirmek amacıyla hukuk kurallarını çiğneyerek, cebir ve kuvvet kullanarak yapılan geniş halk hareketi, devrim: Fransız ihtilāli. 2. Kargaşa- lık, düzensizlik, karışıklık. 3. Köklü değişim.
§ tam. ihtilāl-i dimaga )اختلال (دماغ Bellek yitimi, beyin bozukluğu.
ihtilal-i nizam bozukluğu. اختلال) نظام Düzen
ihtilāl-i nutuka)اختلال نطق Ко- nuşma bozukluğu.
ihtilal-i umür a.)اختلال امور İşlerin bozukluğu.
ihtilalat ça. )اختلالات( ] Ar ihtilal'in ç. b.[ İhtilaller.
ihtilalci a ve s.)اختلالجی(( İhtilal yanlısı ve ihtilâl yapan kimse, devrimci.
ihtilal-i nutukaاختلال) نطق Κο- nuşma bozukluğu.
YanıtlaSilihtilal-i umür a)اختلال امور işlerin bozukluğu.
ihtilalat ca.)اختلالات( ] Ar ihtilal'in ç. b.[ İhtilaller.
ihtilalci a ve s.)اختلالجی(( İhtilal yanlısı ve ihtilal yapan kimse, devrimci.
ihtilalcilik a.)اختلاجيلك İhtilalci olma du- rumu, devrimcilik.
ihtilam a.)احتلام( ] > Arhum Düş az- ma, gece rüyada cünup olma: "Tigāsī eydür saru yākūtı bilesinde götürenler ihtilām az olur veyahud hiç olmaz" (Tuhfe-i Murâdî) 2. Ergenlik çağına gelme, baliğ olma, ergen olma.
ihtilas a.)اختلاس Arcbihtilāsāt) Para çalma, hırsızlık yapma, aşırma.
§ tam. ihtilās- vakta اختلاس وقت Yoğun işler arasında vakit bula- bilme.
ihtilasat ca.)اختلاسات( ]Arihtilās'ın ç. b.[ Hırsızlıklar, para çalmalar, aşırmalar.
ihtilas-kar s.)اختلاسكار( ] < Ar.ihtilās + F.kār] (ç. b. ihtilas-kārān) Para çalan, hırsız.
ihtilās-kārān
YanıtlaSilihtilas-karan ça.)اختلاسكاران( ] > Ar.ihtilās + F.kār'ın ç. b.] Para çalanlar, hırsızlar.
ihtilas-kārāne z.)اختلاسكارانه( ] > Ar.ihtilās + F.kār + -äne] Hırsızcasına.
ihtilat )اختلاط( ]Ar.] 1. hek. İki hastalığın birlikte oluşması, iki hastalığa birden yaka- lanma. 2. Karşılaşıp görüşme.
ihtilat-gah a.)اختلاطگاه > Arihtilāt + F.gāh] hek. İki hastalığın bir arada olduğu yer.
ihtima a.)احتماء( ] > Ar.himye] 1. Perhiz yapma. 2. Bir yere sığınma, iltica. 3. Çekin- me, kaçınma.
ihtimal )احتمال( ]Ar] (c. b. ihtimālāt( 1.
Bir şeyin olabilmesi durumu, olabilirlik, olası- lık. 2. zf. Belki, ola ki.
§ tam. ihtimāl-i baidaاحتمال بعيد Uzak ihtimal.
ihtimal-i galib aاحتمال غالب Kuv-
vetli bir ihtimal.
ihtimālāt ça. )احتمالات( ]Arihtimal'in ç. b.[ İhtimaller, mümkün olan şeyler.
§ tam. ihtimālāt-1 baide a احتمالات Uzak ihtimaller.
ihtimālāt-ı karībe احتمالات قريبه Yakın ihtimaller.
ihtimali s.)احتمالی( ] > Ar.ihtimal + 1] Ola bilen, olasılı, belkili.
ihtimaliyye a.)احتماليه( ]Ar] Olabilirlik. ihtimam (1) a.)احتمام( ]Ar] Üzüntüden uy kusuzluk çekme, uyku uyuyamama.
ihtimam (II) a. )اختمام
siyyun ve maddiyyUl
YanıtlaSilİmansızlık. Dinsizlik.
HTAR اخطار : Hatırlatmak. Dikkati çek- mek. Tenbih. Uyarma. Kalbe gelen doğuş, ilham.
D
(... Fakat dinî olmayan musibetler hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmanîdir. Nasıl ki, çoban gay- rın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır.L.)
E
IHTARAT اخطارات : ihtar C.) İhtarlar, ha- tırlatmalar. *Dikkati çekmeler, tenbihler.
F
İHTARDARANE إخطاردارانه : Hatırlatırca-
G
sına. Dikkati çekercesine, tenbihlercesine. İhtar etmeye, dikkat çekmeye ve tenbihle- meye uygun, yakışır biçimde.
H
İHTİBAR اختبار : Yoklama. Deneme. Sına- ma. Tecrübe.
İHTİCAB احتجاب : Örtünme. Saklanma. Gizlenme. Perdelenme. *Doğumun belirli zamanından fazla uzaması.
i
IHTICAC احتجاج : )C. İhticâcât) Delil, vesika, şahit göstermek. Münâzaa ve mürâfaada hüccet ve delil göstermek. Bir mes'elenin şüphesizliğini delillerle isbat etmek.
ihticacat احتجاجات : )hticâc C.) Delil, şahit göstermeler.
IHTICACEN احتجاجاً : Delil, şahit ve vesika gösterme yoluyla.
IHTIDA اختراع : Aldatmak. Hile yapmak. Oyun etmek.
IHTIDA اهتداء : Hidayete ermek. Delâlet ve irşadı kabul edip doğru yola gir- mek. Allah'a (C.C.) ve Resül-ü Ekrem
İHTİLAF
YanıtlaSilAleyhissalâtü Vesselâm Efendimize iman etmek. *Başkasına tekaddüm etmek.
IHTIDAD احتداد : Keskinleşmek. *Hızlan- mak. *Azmak. *Hiddetlenmek
İHTİFA اختفاء : Gizlenme. Saklanma.
İHTİFAL احتفال : Hürmet ve saygı için bü- yük cemaat ile yapılan merasim. Cenaze alayı.
İHTİFALAT احتفالات : )ihtifal C.) Törenler, merasimler. *Cenaze alayları.
İHTİKAK احتقاق : Hakkını istemek. Niza
etmek. Birbirine husumet etmek. Hapseyle- mek. *fık. İki taraftan her birinin haklı oldu- ğunu iddia etmesi.
İHTİKAN احتقان : Kan toplanması. Bir uzva kan birikmesi sebebi ile oranın şişip kabarması. *Şırınga kullanma.
İHTİKAR احتكار Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak. *ist. Insanların veya ehli hayvanların yiyeceklerine ait şeylerin satış kıymetleri yükselsin dive kırk gün kadar
IHTILAF اختلاف : )Hulf. den) Anlaşmazlık, ayrılık, uyuşmazlık, karışıklık, ikilik. *Birisi- nin halifesi olmak.
YanıtlaSil(Eğer denilse
إختلاف امتی Hadiste : رحمة denilmiş. İhtilaf ise, tarafgirliği iktiza ediyor. Hem tarafgirlik marazı; mazlum avâmı, zâlim havassın şerrinden kurtar yor. Çünki: Bir kasabanın ve bir köyün ha- vassı ittifak etseler, mazlum avâmı ezerler. Tarafgirlik olsa, mazlum bir tarafa iltica eder, kendisini kurtarır. Hem, tesadümü
akârdan ve tehälüf-ü ukulden efkård mamiyle tezahür eder?
YanıtlaSilElcevab: Birinci suale deriz ki: Ha- disteki ihtilaf ise, müsbet ihtilaftır. Yâni: Herbiri kendi mesleğinin tamir ve reva- cina sa'yeder. Başkasının tahrip ve ibta- line değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfi ihtilaf ise ki; garazkârane, adavetkârane birbirinin tahribine çalış- maktır. Hadisin nazarında merduttur. Çün- ki birbiriyle boğuşanlar, müsbet hareket edemezler...
İkinci suale deriz ki : Tarafgirlik
eğer Hak namına olsa, haklılara melce' olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârâne, nefis hesabına olan tarafgirlik, haksız- lara melce'dir ki, onlara nokta-i istinad eskil eder. Çünki garazkârane tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o adam Veytana rahmet okuyacak. Eğer muka- bil tarafa melek gibi bir adam gelse, ona hāsā lânet okuyacak derecede bir haksızlık
Üçüncü suale deriz ki: Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr ise; meksatta ve esasta ittifak ile beraber, vesailde ihtilaf eder. Hakikatın her köşe- sini izhar edip, hakka ve hakikata hizmet eder. Fakat, tarafgirane ve garazkârane firavunlaşmış nefs-i emmare hesabına hodfuruşluk, şöhretperverane bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan bârika-i hakikat değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünki maksatta ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının Küre-i Arz'da dahi nokta-i telâkisi bulun- maz. Hak namına olmadığı için, nihayet- siz müfritane gider. Kabil-i iltiyam olma- yan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl-i âlem buna şahittir... M.) ung
YanıtlaSilihtilaf dar اختلاف دار : huk. Mirası bı- rakan ile vâristen her birinin başka başka ülkeler ahâlisinden olması.
ihtilaf din اختلاف دین : Biri müslim, diğeri gayr-ı müslim olmak gibi ayrı din-
463
YanıtlaSilİHTİLÂLÂT
de bulunmak. Din ayrılığı miras almağa mânidir. Binaenaleyh gayr-i müslim, müs- limin; müslim de gayr-i müslimin mirasına nâil olamaz. Fakat müslim olmayan mil- letler arasında din ayrılığı miras almağa mani değildir.
ihtilaf - metali اختلاف مطالع : Günes,
ay gibi gök cisimlerinin ufukta doğdukları yerin farklı oluşu. Ayrı yerlerde veya ayrı ayrı zamanlarda olan doğuşlar.
ihtilaf rey اختلاف رأى : Fikir ihtilafı, fi- kirlerin başka başka olması.
İhtilaf-ı re'y-i ümmet اختلاف رأى أمت
: Ümmetin re'y ayrılığı. Halkın fikirlerinin başka başka olması.
İHTİLAFAT اختلافات : Anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar. İhtilaflar.
İHTİLAL اختلال : )C. İhtilalât) Ayaklanma, devlete isyan. Bozukluk, karışıklık. *Şerre çalışmak, düzensizlik.
İhtilal-i nizam اختلال نظام : Nizamın bo zukluğu.
Ümmetin re'y ayrılığı. Halkın fikirlerinin başka başka olması.
YanıtlaSilIHTILAFAT اختلافات : Anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar, İhtilaflar.
İHTİLAL اختلال : )C. İhtilalât) Ayaklanma, devlete isyan. Bozukluk, karışıklık. *Şerre çalışmak, düzensizlik.
İhtilal-i nizam اختلال نظام : Nizamın bo- zukluğu.
ihtilal-i umur اختلال امور : İşlerin karışık- lığı, işlerin bozukluğu.
İHTİLALAT اختلالات : )ihtilal) C.) Ayaklan- malar, isyan etmeler, ihtilaller.
(Bütün ihtilalât ve fesadın aslı ve mâdeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin muharrik ve menbaı tek iki kelimedir. O iki kelimenin imtizacından bomba gibi küre-i arz pat- ladı. Ve izdivacından medeni insanlardan canavarlar doğdu.
Birinci kelime : "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!."
İkinci kelime: "İstirahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim."
Merhametsiz nefis-perest olan birinci kelime-i gaddâredir ki, âlem-i insanı zel- zeleye getirip kıyameti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki; o da zekâttır ve zekâtın mükemmili olan sadakadır. Ve onun mütemmimi olan
karz-ı hasendir.
YanıtlaSilHaris, hodgâm, zalim olan ikinci kelime- dir ki, beşerin terakkiyatını öyle sarsıyor ki, herc ü merc ateşine atmak üzeredir. Şu dâhiye-i dehyânın tek bir devası var. O da hürmet-i ribadır ve faizin bütün vesailini hayat-ı içtimaiyeden ref' etmektir...
Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup ribaya: "Yasaktır, girmeğe hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi, daha müthişini yemeden dinle- meli!.. M.)
İHTİLAM احتلام : Uyurken cenabet olmak, düş azmak. Ergenlik.
İHTİLAT اختلاط : Karışmak, karışıp görüş- mek.
İHTİMAL احتمال : )Haml. den) Mümkün
olma, belki. Olması mümkün görünmek. *Kabul eylemek. *Yükselip götürmek. *İhsana mukabil şükretmek. *Kızma ve hiddetlenmekten dolayı yüzünün rengi de- ğişmek.
ihtimal-i helâket احتمال هلاکت : Tehlike ihtimali, musibetin gelmesi imkanı.
ihtimal-i imanî احتمال إيمانى : imanin
kin ettiği var olmak iml
ihtila اختلاء )ai): tâze ot biçme.
YanıtlaSilihtilab اختلاب )a.i.): aldatma, aldatılma.
ihtilab احتلاب a.i.): süt sağma.
ihtilac اختلاج )a.i.c.: ihtilâcât) : 1. çarpıntı, çarpınma. 2. seğirme. 3. etler gevşeyip bü- zülme. 4. havâle nöbeti tutma.
ihtilác-ı ayn : göz seğirmesi.
ihtilac-ı kalb: hek. yürek çarpıntısı.
ihtilacat احتلاجات )a.i. ihtilacin c.): ihtilaçlar,
çarpınmalar, çarpıntılar, seğirmeler.
ihtilâcât-ı asabiyye : asabî çarpıntılar.
ihtilac-name اختلاجنامه )af.b.i.): ed. yüzün ve gözün seyirmesi hakkında yazılan bir çeşit mensur falnâme, fal kitabı.
ihtilaf اختلاف)a.i. hilafet'den. c. : ihtilafât( : ayrılık, uymayış, uymama, anlaşmazlık, aykırılık.
ihtilaf-i dâr: mûris ile vâristen her birinin başka başka ülkeler ehâlîsinden olması.
ihtilaf-ı kanun : huk. *türedışı.
ihtilaf-ı manâzır: astr. paralaks.
ihtilaf-ı manzar: astr. ıraklık açısı.
ihtilaf-ı re'y-i ümmet: halkın fikirlerinin başka başka olması.
ihtilafat اختلافات )a.i. ihtilaf inc.): ayrılıklar, uymayışlar, uymamalar, anlaşmazlıklar, aykırılıklar.
482
ihtilaf-dar اختلافدار a.f.b.s.): huk. mirasçı ile miras bırakanın, başka başka memleketler halkından olması.
YanıtlaSilihtilak اتلاق )ai): traş etme, tıraş edilme.
ihtilak اختلاق )..( : yalan uydurma.
ihtilaken اختلافاً )..( : ihtilak yoluyla, uydu- rarak.
ihtilakiyyat اختلاقيات )a.i.c.) : yalanlar, uydur ma olarak söylenilen sözler.
ihtilal اختلال ai. halel'den. c.: ihtilâlât) : bo- zukluk, bozulma, karışıklık, düzensizlik.
ihtilâl-i dimâğ : beyin bozukluğu.
ihtilâl-i nizâm : nizam bozukluğu.
ihtilâl-i nutuk : konuşma bozukluğu.
ihtilal-i umûr : işlerin bozukluğu.
ihtilam احتلام a.i. hulm'den): 1. düş azma. 2. bâliğ olma, ergen olma.
ihtilas اختلاس a.i.c. : ihtilâsât) : 1. kapma, ka- pılma. 2. çalma [sirkat], para çalma, aşır- ma.
ihtilas-1 vakt: işler arasında vakit bulabil- me.
ihtilasat اختلاسات aiihtilas'ın c.) : sirkatler, çalmalar, kapmalar asırmalar.
ihtilasat اختلاسات aiihtilas'ın c.): sirkatler, me. çalmalar, kapmalar, aşırmalar.
YanıtlaSilihtilas-kar اختلاسکار .... : ihtilas-kârân) : C.: ihtilas eden, çalan, kapan, aşıran.
ihtilas-karan اختلاسكاران a.f.b.s. ihtilas-karin c.) : ihtilas edenler, çalanlar, kapanlar, aşı- ranlar.
ihtilas-kar-ane اختلاسكارانه a.f.zf. ihtilaskara, çalana, kapana, aşırana yakışacak sûrette.
ihtilat اختلاط oi halt'dan) : 1. karışma, katış- ma. 2. karşılaşıp görüşme.
ihtilat-gah اختلاطگاه a.f.b.i.) : ihtilat yeri.
ihtima احتماء )a.i.himye'den) : 1. perhiz. 2. s1- ğınma. 3. kaçınma.
ihtimal احتمال )a.i. haml'den. c. ihtimâlât( : 1. yüklenme, çekme. (bkz: tahammül). 2. mümkün olma, mümkünlük, bir şeyin olabilmesi. 3. zf. belki.
ihtimâl-i baîd : uzak bir ihtimal.
ihtimal-i galib: kuvvetli bir ihtimal.
ihtimalât احتمالات aiihtimal'in c.): olabile- cek, olması mümkün olan şeyler.
ihtimalât-ı koul
ihtimâlât-ı baîde : uzak ihtimaller.
ihtimali احتمالی )as) : fels *belkili, *olasılı, fr. problématique.
YanıtlaSilihtimaliyye احتماليه )..( : fels. *olasıcılık, fr. probabilisme.
ihtimam اختمام )..( : süpürme, süprülme.
ihtimâm-ı beyt : evi süpürme.
ihtimam احتمام )a.i.) : elemden, kederden dola- yı uyuyamama.
ihtimam اهتمام )a.i. hemm'den. c. : ihtimâmât( : dikkatle, gayretle çalışma, özenle iş görme.
ihtimar احتمار )a.i. hamr'den): mayalanma, kendiliğinden köpürüp kabarma, ekşiyip mayalanma.
ihtimâr-ı küûlî : kim. alkol mayalanması.
ihtinac احتاج )...( : meyletme, bir şeye dön- me.
ihtinak اتاق )a.i. hank'dan) : boğulma, nefes alamayarak ölme.
ihtinâk-ı rahm : hek. isteri, fr. hystérie.
ihtinan اختان )a.i.) : sünnet olma.
ihtira اختراع )a.i.c. : ihtirâât) : benzeri görül memiş bir şey îcâdetme, vücuda getirme getirilme.
getirilme.
YanıtlaSilihtiraat اختراعات )a.i. ihtira in c.) : ihtira olu- nan, yoktan meydana getirilen şeyler.
ihtirab احتراب )a.i. harden) : cenkleşme, kav- ga etme.
ihtira اختراعی asc.: ihtiraiyyat) : ihtirâ ile ilgili, ihtirâ sûretiyle vücûda getirilmiş.
ihtiraiyyat اختراعيات )a.i. ihtirâî'nin c.) : ihtirâî, ihtirâ sûretiyle vücûda getirilmiş olan şey- ler.
ihtirak احتراق ai hark'dan) : 1. tutuşup yan- ma. 2. astr. bir *gezegenin Güneş'e yaklaş- ması.
ihtirâk-ı batî: kim. yavaş yanma.
ihtirâk-ı teneffüs: nefes alırken ciğerlere giren oksijenin te'sîriyle vücuttaki yağların yanması.
ihtira-kar-ane اختراعكارانه )af.zf.) : 1. ihtira edene yakışır sûrette. 2. s. ihtirâ ve îcâd ile ilgili veya buna muktedir.
ihtiram احترام )a.i. hürmet'den. c.: ihtirâmât( saygı, hürmet. Vâcibü'l-ihtiram : saygıde ğer.
ihtiramat احترامات )a.i. ihtiram'ın c.): hürme
ler, saygılar
ihtisâsî, ihtisasıyye
YanıtlaSilihtirâmât-ı fâika: üstün saygılar.
ihtiramen احتراماً )a.zf.) : saygı göstererek, say- gı göstermek üzere.
ihtiram-kar احترامکار a.f.bs.): ihtiram, hür- met gösteren, saygılı.
ihtiras احتراس )a.i. hiraset'den): çekinme, sa- kınma, korunma. (bkz: ihtirâz).
ihtiras احتراص )a.i. hirs'dan. c.: ihtirâsât( : 1. şiddetli arzu, istek. 2. aşırı heves.
ihtirasat احتراصات )a.i. ihtirasin c.) : aşırı is- tekler, aşırı *tutkular.
ihtiraz احتراز )a.i. hır'dan) : 1. sakınma, çe- kinme. (bkz: ictinâb). 2. korkma.
ihtirazen احترازا )a.i.) : sakınmak sûretiyle, sa- kınarak.
ihtirazî احترازی )as) : sakınma, çekinme ile ilgili, çekinmeye âit. Kayd-i ihtirâzî : bâzı hakları kullanabilme şartı, ilerisi için hesâba katılan bir kayıt.
ihtisab احتساب )a.i. hisabdan): 1. hesap sor- ma. 2. mes'ûliyet, *sorumluluk. 3. [eskiden] belediye me'mûrunun işi ve dâiresi. 4. ihti- sap dâiresinin aldığı vergi.
ihtisabiyye احتسابیه )as) : 1. eskiden] ihtisap- la, narh, tartı ve ölçü işleriyle ilgili. 2. i. be- lediyece alınan vergi.
ihtisad احتصاد a.i.): biçme, biçilme.
ihtisâd-ı mezrûât: ekinlerin biçilmesi.
ihtisam اختصام )...( : husumet düşmanlık etme. (bkz: muhâsame).
- ihtisar اختصار ai hasrdan. c. : ihtisârât( : 1. kısaltma; sözü, yazıyı kısaltma. 2. mat.
sâdelestirme, basitlestirme fr simplifica
HTIKAK احتقاق
YanıtlaSilBirbirine husumet etmek. Hapseylemeke
Fik: İki taraftan her birinin haklı olduğunu
iddia etmesi.
IHTIKAK احتكاك : )Hikke den) Sürtünüp kaşın- ma.
IHTIKAN احتقان : Kan toplanması. Bir uzva kan birikmesi sebebi ile oranın şişip kabarması. * Şırınga kullanma.
ihtikan-i dem احتقان دم : Vücudun bir tarafına kanın hücum etmesi.
IHTIKAR احتقار : Hor ve hakir görmek. Hakarete katlanmak.
İHTİKAR احتكار : Bir şeyi kıymetlensin diye sak- lamak. * Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine ait şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böy- le yapan kimseye muhtekir denir. * Vurgun- culuk, bozgunculuk. (Bak: Muhtekir)
İhtikaren احتكارا : İhtikâr suretiyle, vurguncu- lukla.
HTILA اختلاء : Tenha yere veya halvete çekilme. * Taze ot koparma, biçme.
)HTILA اختلاع : )Kadın) Nikâhı bozdurma. Ka- den mehrinden vazgeçip veya çok para vere- rek kocasından boşanması.
HTiLAB اختلاب : Aldatma, kandırma. * Aldatıl- ma, kandırılma. Hile yapılma.
İHTİLAB
YanıtlaSil487
ITILAB احتلاب : Süt sagma.
* TILAC Segirtime. Çarpıntı, çarpma. Etler gevşeyip büzülme. * Havale nöbeti.
* MILACAT اختلاجات : )İhtilac..) İhtilaclar, çar- pıntılar, seğirtmeler.
Intilacat-i asabiye اختلاجات عصبيه : Asabi çarpın tılar.
HTILAF اختلاف : )Hulf. den) Anlaşmazlık, uyuş- mazlık, karışıklık, ikilik. * Birisinin halifesi olmak.
ihtilafdar اختلاف دار : Huk: Mirası bırakan ile väristen her birinin başka başka ülkeler ahâ- lisinden olması.
tilaf din اختلاف دین : Biri müslim, diğeri gayr-1 müslim olmak gibi ayrı dinde bulunmak. Din ayrılığı miras almağa mânidir. Binaenaleyh gayr-i müslim, müslimin; müslim de gayr-i müslimin mirasına nail olamaz. Fakat müs- lim olmayan milletler arasında din ayrılığı miras almağa mani değildir.
la metali اختلاف مطالع : Güneş, ay gibi gök cisimlerinin ufukta doğdukları yerin farklı oluşu.
Thtilar
a
in
*
hilatrey اختلاف رأى : Fikir ihtilafı, fikirlerin başka başka olması
oluşu. Tihtilaf rey اختلاف رأى : Fikir ihtilafı, fikirlerin başka başka olması.
YanıtlaSilUntilaf re'yi ümmet اختلاف رأى أمت : Ümmetin rey ayrılığı. Halkın fikirlerinin başka başka olması.
IHTILAFAT اختلافات : Anlaşmazlıklar, uyuşmaz-
liklar. İhtilaflar.
HTILAF-DAR اختلاف دار : f. Huk: Mirasçı ile miras bırakanın ayrı ayrı memleketler halkından olması.
HTILAK احتلاق : Tıraş etme veya edilme.
HTILAK اختلاق : Huy ve tabiat edinme. * Yalan uydurma.
HTILAKEN اختلافا : İhtilak suretiyle, yalan uydu-
rarak.
IHTILAKIYYAT اختلاقيات : Yalanlar, aslı olmayan sözler. Uydurma sözler.
TILAL اختلال : )C: İhtilalât) Ayaklanma, dev- lete isyan. Bozukluk, karışıklık. * Şerre çalış- mak, düzensizlik.
tilali nizam اختلال نظام : Nizamın bozukluğu.
tilali umur اختلال امور : İşlerin karışıklığı, işle-
rin bozukluğu.
HTILALAT اختلالات : isyan etmeler, ihtilaller. (İhtilal. C.) Ayaklanmalar,
İHTİNAK
YanıtlaSilHTILAM احتلام : Uyurken cenabet olmak, düş azmak. Ergenlik.
HTILAS اختلاس : )C.: İhtilasât) Çalma, sirkat, hırsızlık. * Usulca ve elçabukluğu ile aşırma. *Bir çeşit ok atma tavrı.
htilasi vakt اختلاس وقت : İşlerin arasında vakit bulabilme.
HTILASAT اختلاسات : )İhtilas. C. Hırsızlıklar, çalmalar, sirkatler.
HTİLASKAR اختلاسکار : f. Calan aşıran, hırsızlık
yapan.
İhtilaskaran اختلاسكاران : )İhtilaskar. C.) Çalan- lar, aşıranlar, ihtilas edenler.
İhtilaskarane اختلاسكارانه : f. Calipaşıranlara ya-
kışacak şekilde, hırsızlar gibi. İHTİLAT اختلاط : Karışmak, karışıp görüşmek.
ihtilatgah اختلاطگاه : f. İhtilat yeri
IHTIMA' احتماء : )Himye. den) Perhiz. * Kaçın- ma, ictinâb etme. * Sığınma, himâyesine gir- me.
İHTİMAL احتمال : )Haml. den) Mümkün olma, belki. Olması mümkün görünmek. * Kabul eylemek. * Yükselip götürmek. * İhsana mu- kabil şükretmek. * Kızma ve hiddetlenmek- ten dolayı yüzünün rengi değişmek.
ihtimali zatî احتمال ذاتی : )Bak: İmkan-ı zatî(
İHTİMALAT احتمالات : ihtimal C.) İhtimaller. Olması mümkün olan şeyler.
ihtimalat-1 baide احتمالات بعيده : Uzak ihtimaller.
İhtimalatı karibo الشيعة
belki. Olması mümkün görünmek. * Kabul eylemek. * Yükselip götürmek. * İhsana mu- kabil şükretmek. * Kızma ve hiddetlenmek- ten dolayı yüzünün rengi değişmek.
YanıtlaSilihtimali zatî احتمال ذاتی : )Bakimkân-ı zatî(
İHTİMALAT احتمالات : ihtimal Cihtimaller Olması mümkün olan şeyler.
İhtimalat-ı baide احتمالات بعيده : Uzak ihtimaller.
ihtimalatı karibe احتمالات قريبه : Yakın ihtimaller
İhtimalat-ı kesire احتمالات کثیره : Pek çok ihtimal- ler.
İHTİMAM اهتمام : Özenmek, fazla dikkat et- mek. Gayret ve dikkat etmek.
İHTİMAM احتمام : Elem ve kederden uyuyama- mak. * Perhizkârlık etmek, riyazette bulun- mak.
İHTİMAM اختمام : Süpürmek süpürülmek.
İhtimam-ı beyt اختمام بیت : Evi süpürme, temiz- leme.
IHTIMAR اختمار : )Hamr. dan) Mayalanma, ekşi- yip mayalanma.
IHTINAC احتاج : Meyletme, bir tarafa yönelme, dönme.
IHTINAK اختناق : )Hank. dan) Boğazın sıkılıp tıkanmasından dolayı nefes alamama. Boğul- ma.
halvete çek
YanıtlaSilاختلاع
bozdurma. Kadın mehrinden para vererek kocasından boşanması.
اختلاب HTLAB: Aldatma, ma. * Aldatılma, kandırılma. Hile yapılma.
HTI LAB: Süt sağma.
احتلاب
IHTILAC : Seğirtme.
Car- pıntı, çarpma. * Etler gevşeyip büzülme. * Havale nöbetl.
اختلاج
اختلاجات IHTILACAT: (İhtilāc. C.) Ihti- lâclar, çarpıntılar, seğirtmeler.
اختلاجات عصبيه Intilācât-ı asablye: Asabi çar- pıntılar.
اختلاف IHTILAF: (Hulf.den) Anlaş- mazlık, uyuşmazlık, karışıklık, ikilik.
(Eğer denlise: Hadisde اختلاف امتی رحمة denilmiş. İhtilaf ise, tarafgirliği İktiza ediyor. Hem tarafgirlik marazı; mazlum avâmı, zâlim havassın şerrinden kurtarıyor. Çünki: Bir kasabanın ve bir köyün havassı İttifak etseler, mazlum âvâmı ezer- ler. Tarafgirlik olsa, mazlum bir tarafa Iltica eder, kendisini kurtarır. Hem, tesadüm-ü efkârdan ve te- hålüf-ü ukulden hakikat tamamiyle tezahür eder?..
Elcevab: Birinci suale deriz ki: Hadisteki ih- tilaf ise, müsbet ihtlläftır. Yâni: Herbiri kendi mes- leğinin tâmir ve revâcına sa'yeder. Başkasının tah- rip ve ibtaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfi ihtilaf ise kl: garazkârâne, adâvetka- râne birbirinin tahribine çalışmaktır. Hadisin naza- rında merduttur. Çünki birbiriyle boğuşanlar, müs-
bet hareket edemezler...
İkinci suale deriz kl: Tarafgirlik eğer Hak na- mına olsa, haklılara melce' olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârâne, nefis hesabına olan tarafgirlik, haksızlara melce'dir ki; onlara nokta-l Istinat teşkil eder. Çünki: garazkârâne tarafgirlik eden bir adama şeytan geise, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukabll tarafa melek gibi bir adam gelse, ona hå- şa! lânet okuyacak derecede bir haksızlık göstere- cek.
Üçüncü suale deriz kl: Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr Ise; maksatta ve esas- ta Ittifak lle beraber, vesällde Ihtilaf eder. Hakika-
اختلافات IHTILAFAT : Anlaşmazlıklar,
YanıtlaSilاختلا فدار IHTILAF-DAR f. Huk: MI- uyuşmazlıklar. İhtilaflar. rasçı ile miras bırakanın ayrı ayrı memleketler Mi kından olması.
احتلا
ITILAK : Taş etme veya e-
dlime.
اختلاق
IHTILAK : Huy ve tablat e-
dinme. Yalan uydurma. اختلاقا IHTI LAKEN : İhtilak suretly- le, yalan uydurarak.
اختلاقيات IHTILAKIYYAT : Yalanlar, aslı olmayan sözler. Uydurma sözler.
اختلال IHTILAL : (C.: Ihtllalat) A- yaklanma, devlete įsyan. Bozukluk, karışıklık. * Şerre çalışmak, düzensizlik.
اختلال نظام ihtilal-l nizâm: Nizamın bo- zukluğu.
اختلال امور Ihtilal-i umur: İşlerin karışık- lığı, işlerin bozukluğu.
اختلالات IHTILALAT: (İhtillâl. C.) A- yaklanmalar, isyan etmeler, ihtilaller.
(Bütün İhtilälât ve fesadın aslı ve madeni ve bütün ahlâk-ı rezllenin muharrik ve menbai tek Ikl kelimedir. O Iki kelimenin imtizacından bomba gibi küre-l arz patladı. Ve izdivacından medeni Insanlar- dan canavarlar doğdu.
Birinci kelime: "Ben tok olsam, başkası aç-
lıktan ölse bana ne!"
İkinci kelime: "İstirahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim."
Merhametsiz nefis-perest olan birinci kell- me-l gaddâredir ki, âlem-i Insanı zelzeleye getirip kıyameti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını ke- secek tek bir devası var ki; o da zekâttır ve zekâtın mükemmill olan sadakadır. Ve onun mütemmiml olan karz-ı hasendir.
Haris, hodgâm, zalim olan ikinci kellmedir ki, beserin terakkiyat zalım olan ikinci e herc
IHTILAM
YanıtlaSil435
merc ateşine atmak üzeredir. Şu dahiye-i dehyanın tek bir devası var. O da: hürmet-I ribadır ve faizin bütün vesallini hayat-ı içtimaiyeden ref' etmektir... Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup. ri- baya: "yasaktır, girmeğe hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi, daha müt- hişini yemeden dinlemell!.. M.)
احتلام IHTI LAM: Uyurken cenåbet olmak, düş azmak. Ergenlik.
اختلاس IHTILAS: (C.:lhtilasat) Çal-
ma, sirkat, hırsızlık. * Usulca ve elçabukluğu ile a- şırma. Bir çesit ok atma tavrı. اختلاس وقت Ihtiläs-l vakt: İşlerin arasında
vakit bulabilme. اختلاسات IHTILASAT: (İhtilās. C.) Hır- sızlıklar, çalmalar, sirkatler.
اختلاسكار HTİLASKAR: f. Çalan, aşı- ran, hırsızlık yapan.
اختلاسكاران Ihtiläskârân: (İhtilaskar. C.( Çalanlar, aşıranlar, İhtilas edenler.
اختلاسكارانه Ihtiläskârâne: f. Çalıp aşı- ranlara yakışacak şeklide, hırsızlar gibi.
اختلاط ITILAT: Karışmak, karışıp görüşmek.
اختلا علماء
Ihtilatgâh: f. İhtilât yeri.
احتما IHTIMA': (Himye.den) Perhiz.
* Kaçınma, ictinâb etme. * Sığınma, himâyesine girme.
احتمال IHTIMAL: (Haml. den) Müm- kün olma, belki. Olması mümkün görünmek. Kabul eylemek. * Yükselip götürmek. * Ihsana mukabil şükretmek. * Kızma ve hiddetlenmekten dolayı yüzünün rengi değişmek. *
احتمال ذاتی Ihtimal-i zâti: (Bak: Imkân-ı
zāti)
احتمالات IHTIMALAT: (Ihtimal. C.) In- timåller. Olması mümkün olan şeyler.
måller
احتمالات بعيدة Intimalat balde uzak ihti-
İhtilal-i umûr
YanıtlaSilçin büyük cemaat ile yapılan merâsim. Cenaze alayı.
احتفاق IHTIKAK: Hakkını istemek. Niza' etmek. Birbirine husûmet etmek. Hapseylemek. Fık: İki taraftan her biri- nin haklı olduğunu iddia etmesi.
احتقان IHTIKAN: Kan toplanması. Bir uzva kan birikmesi sebebi ile oranın işip kabarması.
احتكار IHTIKAR: Bir şeyi kıymet- Lensin diye saklamak Ist. İnsanların veya ehlt hayvanların yiyeceklerine ait şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye, kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir (Bak: Muhtekim).
احتقار HTIKAR: Hor ve hakir gör- mek. Hakarete katlanmak.
اختلاج IHTILAC: Seğirtme⚫ Çar- pıntı, çarpma Etler gevşeyip büzülme Havale nöbeti.
اختلاف IHTILAF: (Hulf. den( An- laşmazlık, uyuşmazlık, karışıklık, ikilik. (Bizim düşmanımız, cehalet, zarûret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı san'at, ma'- rifet, ittifak silahiyle cihad edeceğiz.) (S.)
اختلاف رأى ihtilafre'y: Fikir ihtilafı, fikirlerin başka başka olması,
اختلاف دين ihtilaf-ı din: Birisi başka, di- ğeri de bir başka dinde olmak.
اختلافات ihtilafat: Anlaşmazlıklar, yuşmazlıklar. u-
اختلاف IHTILAF: Birisinin halifesi olmak.
اختلال ITILAL: (C: İhtilalat)
Ayaklanma, devlete isyan, bozukluk, ka- rışıklık Şerre çalışmak, düzensizlik.
اختلال امور ihtilali umûr: İşlerin karı- şıklığı, işlerin bozukluğu.
complication : Bir hastalığın seyir veya tedavisi sırasında diğer bir hastalık veya bozukluk belirmesi; mevr hastalığa diğer bir hastalık veya bozukluğun eklemmer ihtilât; karışma; komplikasyon. iatrogenic comp- lication: Hekim tarafından uygulanan tedavi veya
YanıtlaSilmüdahale sonucu olaşan ters durum; iyatrojenil komplikasyon. unforeseen complication: Bir hastalığın seyri esnasında aniden beliren beklenmedik komp likasyon.
Prof. Dr. UTKAN KOCATÜRK
YanıtlaSilAÇIKLAMALI TIP TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ
İNGİLİZCE, LATİNCE, GREKÇE TIP TERİMLERİNİN DİLİMİZDEKİ AÇIKLAMALI KARŞILIKLARI
adınlar ve immetin sonunda gelenler evvel gelenleri lânetlediği zaman; immeti zaman kızıl bir rüzgâr, zelzele, yere batma, şeki eğiştirme, taşlanma ve ipi kopan bir kolyenin tanelerinin birbi ardı sıra gitmesi gibi birbirini takip eden alametler beklesinlerini (Tirmizi: 2308)
YanıtlaSilHadis-i şerifin açıklaması:
"Devlet malı belirli çevrelerin menfaati yapıldığı."
Devlet malı birkaç şahsın elinde olacak ve bunu istedikleri gibi kullanacaklar. Kim fazla çalarsa o çok rağbet görecek.
Devleti idare edenler, halka äit malları kendi üzerlerinde toplamaya çalışacaklar, halkın kazancını vergiler vasıtası ile ellerinden alacaklar ve bunu rahatça hem yiyecekler hem de yığacaklar. Kendileri büyük refah içinde yaşayıp halk sıkıntı çekecek.
Zālimin zulmü artacak, mazlum ise inleyecek.
Çünkü onlar Hakk'a yönelmeyecek, halka yönelecek. Her yöneldiği kimse başına kaynar su dökecek. "Yandım!" diyecek, yine ona sokulacak. Niçin? Şaşkın olduğu için.
Fakat hakikat ehli yine kanaat sebebiyle huzurludur. Onlar halka hiçbir zaman rağbet etmezler, Hazret-i Allah'a ve Resul'üne rağbet ederler. Fakat bunlar da pek azdır.
"Emanet kelepir ve zekât angarya sayıldığı."
Bu kötülük zamanında emanet ganimet bilinecek, onu vermemeye gayret edilecek.
Binaenaleyh böyle bir zamanda çok tedbirli olmak gerekiyor. Çünkü
itimat kalkmıştır. Bunun da sebebi kalpte imanın olmayışıdır.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şeriflerinde buyururlar ki:
آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثُ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا اوْتُمِنَ خَانَ.
"Münafığın alâmeti üçtür: Söylerse yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edilirse hıyanet eder." (Buhâri Tecrîd-i sarîh: 31)
Bundan ötürü bu haller husule gelecek.
"İlim dinden başka gaye için tahsil edildiği."
allim Allah için değil, memuriyet için, geçim için tahsil edilecek Casinoste ilim tahsil ediyor denilecek icin geçim için tahsilöhret için tahsil edilecek, onların Allah-u Teâlâ ile ilgileri olmayacak.
56
Kişi karısına itaat edip annesine âsi olduğu."
YanıtlaSilİşte böyle bir zamanda amellerinin karşılığı olarak Allah-u Teâlâ onların başına kadın idareciler getirir. Bu kötü icraat onların amelidir.
"Dostunu kendisine yaklaştırıp babasını uzaklaştırdığı."
Dinden imandan uzaklaşan bir millet, Allah-u Teâlâ'nın her emrini bıraktığı gibi;
ووصينا الإنسان بوالديه احسانًا.
"Biz insana anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye
etmişizdir." (Ahkaf: 15) Emr-i şerifini de bırakmıştır. Kalbi tamamen ters döndüğü için, ana- babasına yapmadığını başkalarına yapıyor.
"Mescidlerde gürültüler başgösterdiği."
Gerçek mānāda tāzim ve saygı kalkacak, herkes aklına geleni söyleyecek. Tabii ki bu söylenenlerin hepsi ahkâma mugayir olacak.
"Fâsık kimsenin kabilenin başına geçtiği."
Bu seyyiat zamanı öyle bir devirdir ki, baştakiler hep fâsık ve münafık olacak.
"Aşağılık adamın milletin lideri olduğu."
Halkın içinden asaletsiz, şerefsiz, haysiyetsiz insanlar milletin başına geçecekler. Yani ayak takımı başa, baştakiler ayak altına alınacak.
"Şerrinden korkulduğu için kişiye ikramda bulunulduğu."
O zalimler başa geldiğinde şerleri çok olacak. Halk korkup menfaatlerinden onlara boyun eğmek zorunda kalacak.
"Şarkıcı kadınlar ve çalgı âletleri türediği."
O zamanda bunlara itibar edilecek. Bütün fuhuş, fenalık, rezalet alenen meydanda olacak ve bunlara rağbet edilecek. Allah-u Teâlâ onlara lånet eder ve hiçbir surette onlara rahmet nazarı ile bakmaz.
"Ve bu milletin sonunda gelenler, evvel gelenleri lânetlediği."
Öyle bozuk bir nesil gelecek ki, o kadar asaletsiz türemeler türeyecek ki, öyle piçler zuhur edecek ki, ecdadı ile övünmeyecek de içindeki kötülüğü onlara hamledecek, bu aseletsiz ayak takımı onlara hakaret nazarı ile
bakacak. Oysa geçen devirler, değil müslümanları, dünyayı hayrete düşüren en güzel hasletlerle dolu idi. Onlar iman, şecaat, cesaret, adalet, fazilet sahibi idiler.
"İşte o zaman kızıl bir rüzgâr, zelzele, yere batma, şekil değiştirme, taşlanma ve ipi kopan bir kolyenin tanelerinin birbiri ardı sıra gitmesi gibi birbirini takip eden alâmetler beklesinler."
57
Kızıl rüzgâr, yani insanlar bu hale geldikten sonra harp felaketini beklevin. Allah-u Teâla bu vesile ile intikamını alır ve o milletin heläkina vesile olur. Bu azgınlığın cezası böyle olur.
YanıtlaSilolur. Bu bin göre Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
من أشراتِ السَّاعَةِ أنْ يمر الرَّجُلُ فِي الْمَسْجِدِ لَا يُصَلَّى فِيهِ رَكعتين، وَإِنْ لا يُسلم الرَّجُلُ إِلَّا عَلَى مَنْ يَعْرِفُ، وَأَنْ يَبْردُ الصَّبِيُّ الشيخ .
"Kişinin camiye girip de iki rekât namaz kılmaması, tanıdığı kimselerden başkasına selâm vermemesi ve küçüklerin yaşlılara iş buyurması kıyamet alâmetlerindendir." (Câmiu's-sağîr: 8228)
Bunlar küçük alametlerdir ve bunlar sıra ile geliyor. Bunlardan sonra büyük alametler zuhur etmeye başlar.
Bir Hadis-i şeriflerinde Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
إذا اقترب الزمان كثر لبس الطيالسة وكثرت التجارة وكثرَ الْمَالُ وَعَظمَ رَبُّ المال وكثرَتِ الْفَاحِشَةِ وَكَانَتْ إمرة الصبيان وكثرَ النِّسَاءُ وَجَارَ السُّلْطَانُ وَطُفْفَ فِي المكيال والميزان . يُربِّى الرَّجُلُ جَروَ كَلب خير له من أن يربى ولدًا، ولا يوفر كبير ولا يرحم صغير. ويكثر أولاد الذنا حَتَّى أنَّ الرَّجل ليغشى المرأة على قارعة الطريق فَيَقُولُ أَمْثَلُهُمْ فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ : لَوِ اعْتَزَلْتُمْ عَنِ الطَّرِيقِ، يَلْبَسُونَ جُلُودَ الضَّأْنِ عَلَى
قُلُوبِ الذِّتَابِ فِي ذَلِكَ الدَّمَانِ الْمُدَاهِنُ.
"Kıyamet yaklaştığı zaman taylesan giymek çoğalır. Ticaret kotaro mal çoğalır, servet sahibi yüceltilir, fuhuş (her türlü kötülük) çoğalır.
Çocuklar yönetici olur. Kadınlar çoğalır. Hükümdar zâlim olur. Ölçü ve tartıda hile yapılır.
O zaman bir adamın köpek yavrusu beslemesi, kendisi için bir evlåt büyütmesinden daha hayırlı olacaktır.
58
Büyüğe karşı saygı, küçüğe merhamet gösterilmeyecektir. Zina mahsulü çocuklar çoğalır; öyle ki yolun ortasında adam kadının üzerine abanır (zina eder).
YanıtlaSilO vakitte bulunanların en iyisi: 'Keşke yoldar ayrılsaydınız!' derler.
Kurt (gibi) kalpler üzerine koyun postları giyerler.
O vakitte bulunanların en iyisi dalkavuk kimse olacaktır.'
(Hakim, Müstedrek; 3/343 - Kenzü'l-Ummål: 38501) Bu Hadis-i şeriften işin artık iyice çığırından çıktığı anlaşılıyor. Fakir der ki: "Öyle bir zamandayız ki doğana sevinmeyin, ölene üzülmeyin." İşte o gün bugün.
Karşılıksız Kalmayan İsyanlar:
Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
كَيْفَ أَنْتُمْ إِذَا وَقَعَتْ فِيكُمْ خَمْسٌ وَاعُوذُ بِاللَّهِ أَنْ تَكُونَ فِيكُمْ أَوْ تُدْرِكُوهُنَّ مَا ظَهَرَتِ الْفَاحِشَةُ فِي قَوْمٍ قَطُّ يُعْمَلُ بِهَا فِيهِمْ عَلَانِيَةً إِلَّا ظَهَرَ فِيهِمُ الطَّاعُونُ وَالْأَوْجَاعُ الَّتِي لَمْ تَكُنْ فِي أَسْلَافِهِمْ وَمَا مَنَعَ قَوْمُ الزَّكَاةَ إِلَّا مُنِعُوا مِنَ السَّمَاءِ وَلَوْلَا الْبَهَائِم لَمْ يُمْطَرُوا وَمَا بَخَسَ قَوْم الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِلا أُخِذُوا بِالسِّنِينَ وَشِدَّةِ الْمُؤنَةِ وَجَوْرِ السُّلْطَان وَلَا حَكَمَ أمْرَاؤُهُمْ بِغَيْرِ مَا أَنْزَلَ اللهُ إِلا سَلَّطَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ عَدُوَّهُمْ فَاستنفد الله بأسهم بينهم . وَسُنَّةَ نَبِيِّهِمْ الأَجَعَلَ ا عَلُوا كِتَابَ الله وَسُنَّةَ : أَيْدِيهِمْ وَمَا .
"Şu beş şey sizin aranızda vuku bulsa nasıl olursunuz? Onların aranızda vuku bulmasından veya onlara ulaşmanızdan Allah'a sığınırım.
Bir toplulukta kötülükler ortaya çıktığı, fuhuş açıktan yapıldığı zaman, orada tâun ve geçmiş nesillerde görülmeyen hastalıklar ortaya çıkar.
Bir topluluk zekât vermeye mâni olduğunda, gökyüzünden gelen yağmur onlardan kesilir. Hayvanlar olmasaydı hiç yağmur yüzü görmezlerdi.
59
Bir topluluk ölçü ve tartıyı eksik tuttuklarında, kıtlık, geçim sıkıntısı ve zâlim idareci ile cezalandırılırlar.
YanıtlaSilAmirleri Allah'ın indirdiğinden başka şeylerle hükmettikle. rinde Allah, onların üzerlerine düşmanları musallat kılar ve ellerinde bulunan şeylerin bir kısmını tüketir.
Allah'ın kitabını ve Resulullah'ın sünnetlerini bir kenara bıraktıklarında, Allah birbirine düşürür." (İbn-i Mace: 4019)
Hadis-i şerif'in açıklaması:
"Bir toplulukta kötülükler ortaya çıktığı, fuhuş açıktan yapıldığı zaman, orada tâun ve geçmiş nesillerde görülmeyen hastalıklar ortaya çıkar."
Şimdiki zaman tarif ediliyor. Öyle hastalıklar var ki, ismi bile belli değil. Bir ahlaksızlık başgösterdiği zaman Allah-u Teâlâ bir hastalık musallat ediyor.
"Bir topluluk zekât vermeye mâni olduğunda, gökyüzünden gelen yağmur onlardan kesilir. Hayvanlar olmasaydı hiç yağmur yüzü görmezlerdi."
Zamanımızdaki bütün bölücüler fakirin kapısını kapatıp hakkını gasbediyorlar. Zekâtı kendileri toplayıp, aralarında bölüyorlar. Zekât paralan ile bina kuruyorlar, lüks ve refah içinde yaşıyorlar. Bu ise büyük bir hıyanettir, gadab-ı ilâhî'ye vesiledir.
Bunun içindir ki kuraklık, harp, zelzele gibi çeşitli ibtilālara, âfatlara bu millet maruz kalabilir.
Ve nihayetinde de Allah-u Teâlâ bunları yapanların kökünü keser. Şimdilik onlara ruhsat veriyor.
Halk hâlâ bunları müslüman zannediyor. Çünkü halk da balık otu
yutmuş.
"Bir topluluk ölçü ve tartıyı eksik tuttuklarında, kıtlık, geçim sıkıntısı ve zâlim idareci ile cezalandırılırlar." İşte
bugün olduğu gibi. "Amirleri Allah'ın indirdiğinden başka şeylerle hükmettikle rinde Allah, onların üzerlerine düşmanları musallat kılar ve ellerinde bulunan şeylerin bir kısmını tüketir."
Aynı bugün olduğu gibi.
kthallah'ın kitabını ve Resulullah'ın sünnetlerini bir kenara bıraktıklarında, Allah onları birbulan sunnetlerini bice: 4019
nikein olduğu gibi müslümanlar paradisun herkes kend dinini kendi partisini kuvvetlendirmer paramparça olmuşlarışıyor. İslam dini umurunda bile değil, İslâm dini ile onun hiçbir ilgisi yok.
60
Sevban -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
YanıtlaSilيُوشِكُ الْأُمَمُ أَنْ تَدَاعِي عَلَيْكُمْ كَمَا تَتَدَاعَى الأَكلَهُ إِلَى قَصْعتها .
"Size çullanmak üzere yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi birbirini çağıracakları zaman yakındır."
buyurdu. Orada bulunanlardan biri:
مِنْ قِلَّة نَحْنُ يومئذ .
"O gün sayıca azlığımızdan mı?" diye sordu.
لا ، بل انتم يومئذ كثير ، ولَكِنَّكُمْ غُثاء كَعْثَاءِ السَّيْلِ، وَلَيتَزعَنَّ اللَّهُ مِنْ صُدُورِ عدوكم المهابة مِنْكُمْ، وَلَيَقْذِفَنَّ فِي قُلُوبِكُمُ الْوَهْنِ.
"Hayır! Bilakis siz o gün çoksunuz. Fakat sizler bir selin getirdiği çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çer-çöp durumunda olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!" cevabını verdi.
"Zaaf nedir yâ Resulellah?" denildiğinde:
حبُّ الدُّنْيا وكراهة الموت .
"Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!" buyurdu. (Ebu Dâvud: 4297)
Ebu Malik el-Eş'arî radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde öyle buyurmuştur:
ليشربَنَّ نَاسٌ مِنْ أُمَّتِي الْخَمْر يُسمونها بنيرِ اسْمِهَا . يُعرَفُ عَلَى رؤسهم
بِالْمَمَازِفِ وَالْمُغَنِّيَاتِ ، يَخْسِفُ اللَّهُ بِهِمُ الأَرض ويجعل منهم القردة والخنازير.
61
Kalblerin Anahtarı
YanıtlaSilAllah-u Teâlâ'nın Buyurduğu, _ Resulullah Aleyhisselâm'ın Duyurduğu
KIYAMET ve ALÂMETLERİ
Hazret-i Ali anlatıyor:
YanıtlaSilRasûlullah bir gün:
"-Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belânın gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı.
Yanındakiler:
"-Ey Allah'ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?" diye sordular.
Rasûlullah Efendimiz şöyle sıraladı:
"1. Ganimet (yani millî servet, fakir-fukaraya uğramadan sade- ce zengin ve mevkî sahibi kimseler arasında) tedâvül eden bir metâ haline geldiği,
2. Emanet, ganimet gibi görülüp hıyânet edildiği,
مولباقي
YanıtlaSilEBEDİYET YOLCULUĞU
Ölüm/Kabir/Kıyamet ve Ötesi
Osman Nûri TOPBAŞ
ALTINOLUK
KIYAMET ALAMETLERİ
YanıtlaSil996
تَعْلَمُونَ أَنَّهُ لَنْ يَرَى أَحَدٌ مِنْكُمْ رَبَّهُ حَتَّى يَمُوتَ وَإِنَّ الدجال مكتوب بَيْنَ عَيْنَيْهِ كَافِرُ يَقْرَأَهُ مَنْ كَرِهَ عَمَلَهُ Yani: Bilirsiniz ki, sizden hiç bir kimse ölünceye kadar Rabbini
görmeyecektir. Şu muhakkaktır ki, Deccal'ın iki gözü arasında "kâfir" yazılıdır; onun işi ve okur. (192) (Bak: 650. p.başı) icraatını beğenmiyen herkes bu yazıyı
2049- Diğer bir rivayet de mealen şöyledir:
Ümmetim on beş şeyi yaptığı vakit bela başlarına iner, buyurdu. -Ey Allah'ın Resulü! Bunlar nedir? denildi. Peygamber (A.S.M.):
1-Devlet malı yalnız bir kısım insanlara (makam sahiblerine) verilip, ötekilerin mahrum bırakıldığı;
2-Emanetin (Bak: 801. p.) kendisine bırakılan kişi tarafından ganimet sayıldığı;
3-Zekatın ödenmesi gereken bir zarar telakki edildiği; 4-Kocanın her hususta karısının emrinde bulunduğu;
5-Kişinin anasına isyan ettiği (aile yapısında manevi bağların koptuğu);
6-Kişinin (enaniyetine çok hoş gelen aşırı tarafgir) dostunu, (hakka bağlı olanlara tercih edip) çok iltifatkâr karşıladığı;
7-Babasına cefa ettiği (aile müessesesinin manevi nizamı bozulduğu);
8-Mescidlerde yüksek sesle konuşulduğu (Bu ihbar-ı Nebevide; siyasi tarafgirlik, cemaati taassub ve halkın hissiyatına hitaben heyecanlandırıp cemaatın teveccühünü toplamak ve kendine bağlamak gibi ihlasa münafi olan hissi temayüllerle yapılan heyecanlı vaazların zuhur edeceğine de işaret vardır);
9-Bir kavmin (milletin) en alçağı, o halkın ilk adamı (reisi) olduğu;
10-Bu kişinin, şerrinden korkulduğu için ikram edildiği (tarafgirlik gösterildiği);
11-İçkinin bol bol içildiği;
12-İpek elbiselerin giyildiği (aşırı lüks hayata girildiği);
13-Şarkıcı kadınların
14-Çalgı âletlerinin yaygın hale geldiği;
15-Ve bu ümmetin sonundakilerin, ilkte bulunanları (geçmiş muhterem ecdadı) lânetlediği vakit, bu onbeş şey gerçekleşmiş demektir. İşte bu saydıklarım meydana geldiği vakit, kızıl rüzgârı veya hasfı ya da mesh'i (Bak: Mesh) bekleyin.(193)
Bu hadiste onbeş kıyamet alametinin bildirilmesi, ahirzaman fitnesine
karşı ümmeti ikaz etmek içindir. Bu sebeble her müslüman kişi, böyle hadislerden gereken ibret dersini almalı, yalnız malumat kazanmak niyetiyle bakmamalıdır. Bildirildiği gibi ahirzaman fitnesinin dehşetli hususiyetlerini görüp, gereken tedbirleri de almalıdır.
(192): T.T. ci:5 hadis:1040
(193): T.T. ci:5 hadis:1009 (Tirinizi fiten/38'den naklen)
DİNİ, İLMÎ, FELSEFÎ
YanıtlaSilYENİ
ANSİKLOPEDİ
2. Cilt
(Gaye - Kur'an)
G
Berâ-i mâlûmât size gönderildi
YanıtlaSilBüyük Doğu'nun yirmi dokuzuncu sayısında, "Lozan'ın İçyüzü" diye yazılan makaleden:
"Ingiliz Murahhas Heyeti Reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyle- di, dedi ki: 'Türkiye İslâmi alakasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minne- nini kazanır. Biz de kendisine dilediğini veririz.'
"Lozan'da Türk Murahhas Heyeti Başkanı bulunan ve henüz hakiki kasıtları anlamayan İsmet Paşa, bir aralık, bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye'yi māzisindeki ruh ve mukaddesâtı kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve terminâtı veriyor ve diyor ki: 'Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engel- lerden, yani an'ane-i İslamiyetten kurtulmak husûsunda besledikleri-yani İs- met'in beslediği-azmin, inkâr edilmez delilidir."
Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, Türk Başmaruhhasının, yani İsmet'- in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak husūsunda Türk milletine beslediği kati azimle ne kast ettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmi- yet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lazımdır.
Konferansın birinci defasında Türk Başmurahhası, bizzat karar vermek vazi- yetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafa Kemal'e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor, kendisini Haydarpaşa'dan Ankara'ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir'den Ankara'ya götüren trenle Eskişehir'de buluşuyor. Bir arada ve başbaşa seyahat... Sonra, Ankara gizli Meclis toplantıla- n... Fakat esas meselelerde dâimâ başbaşa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içti- måları ve karar: "Din öldürülecektir!"
Lozan Konferansının ikinci sahifesi: "... Artık herşey Türkiye hesabına çan- tada hazırdır. Yani dîni terk ile herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemâlizm ve İsmet hükümeti) bundan böyle, bu millette, İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket et- mekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i sâlip kumandanla- rından dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut daşı değil de, hudut içi ve milli irade yaftası altında çalışacağı şüpheden vâreste- dir."
Nihâî Vesîka
Lozan Muähedesinden sonra, İngiltere Avâm Kamarasında, "Türklerin istiklâ- lini ne için tanıdınız?" diye yükselen îtirazlara, Lord Gürzon'un verdiği cevap:
"İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşa- mayacaklardır. Zīrā, biz onları mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunu-
EMİRDAĞ LÂHİKASI - II
YanıtlaSil278 yoruz. Yani Mustafa Kemal ve İsmet'in verdikleri karar, Türk milletini Islamiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır."
Artık bunun üzerine herşey ap açık anlaşılıyor, değil mi?..
Gizli Anlaşmanın Entrikası
Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun'î istiklal işinde Blueli anlaşmanın müessiri tek kelime ile Yahudiliktir. Buna memur-um sinde kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum'dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika'da Türkler lehinde bir serî konferans Vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil rühunu tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek süretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle, Kur'an'ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak.
Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika'da hazırladıktan sonra İngil- tere'ye geçmiş ve hâlis Yahudî olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bu- lunmuştur:
"Siz Türkiye'nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İs- lâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum."
Aynı Hayim Naum Türk Murahhaslar Heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş; yani Mustafa Kemal ve İsmet'i kendine dost bulmuş. Onun için, üçü birleşmiş ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mânî kal- mamıştır.
Hayim Naum o sırada Ankara'ya kadar da uzanarak plânın muvaffakıyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde yani Mustafa Kemal yanında- emîn bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki, bu tesir, mâhud mevzûda Hayim Naum'dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına te- sadüf etmekle murâdına ermiş. Ve artık Türkü içinden vurmanın plânını gerçek- leştirmek için her unsur tamamlanmıştır.
İşte bu ehemmiyetli vesîka, tam tamina Risale-i Nur tercümanının kırk küsur riate evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyân ettiği hâdiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şe- Fat-y Ahmediyeye ihanet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudî oldu ğu, Yahudi olan Lord Gürzonile mühim bir kkatini gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfi kanunlarla dehşetli zulümle rin hikmetini tam gösteriyor.
***
PARLAK FIKRALAR ve GUZEL MEKTUPLAR
YanıtlaSilÜmmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymettarı olan imân-ı tahkikîyi neşir ve ehl-i îmânı dalâletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitamâmiha Risale-i Nur'- da görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-1 Azam ve Osman-ı Hâlidî gibi zâtlar, bu nok- ta içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler. Bâzan da o şahs-ı mânevîyi bir hadimine vermişler, ohådime mültefitâne bakmışlar. Bu hakikatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek barek zât, Risale-i Nur'u bir programı olarak neşir ve tatbik edecek. o mü-
O zâtın ikinci vazifesi, şeriatı icrâ ve tatbik etmektedir. Birinci vazife, maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlâs ve sadâkatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin.
O zâtın üçüncü vazifesi, hilâfet-i İslâmiyeyi ittihad-1 İslâma bina ederek, İsevî ruhânîleriyle ittifak edip din-i İslâma hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakârlarla tatbik edilebilir. Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade kıymettardır. Fakat o ikinci, üçüncü vazife- ler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şâşaalı bir tarzda olduğundan, umumun ve avâmın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar.
İşte o has Nurcular ve bir kısmı evliyâ olan o kardeşlerimizin tâbire ve tevile muhtaç fikirlerini ortaya atmak, ehl-i dünyayı ve ehl-i siyaseti telâşa verir ve ver- miş; hücumlarına vesîle olur. Çünkü, birinci vazifenin hakikatini ve kıymetini gö- remiyorlar, öteki cihetlere hamlederler.
Kardeslerimin ikinci iltibası: Fâni ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bâzı cihetlerle birinci vazifede pîşdarlık eden Nur Şakirdlerinin şahs-1 mânevîsini temsil eden o âciz kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas da Risale-i Nur'un hakiki ihlâsına ve hiçbir şeye, hattâ mânevî ve uhrevî makamâta dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti de evhama düşürüp Risale-i Nur'un neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikat- ler, fânî ve âciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez.
Elhäsd: O gelecek zâtın ismini vermek üç vazifesi birden hatıra geliyor-yan- lış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan Nurdaki ihlās zedelenir, avâm-ı mü'minîn na- zarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır. Yakîniyet-i bürhaniye dahi, ka- zâyâ-i makbuledeki zann-ı galibe inkılâp eder; daha muannid dalâlete ve mütener- rid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i imânda görünmemeye başlar. Ehl-i si- yaset evhâma ve bir kısım hocalar itiraza başlar. Onun için, Nurlara o ismi vermek münasip görülmüyor. Belki "Müceddiddir, onun pîşdarıdır" denilebilir. Umum kardeşlerimize binler selâm.
10 الْبَاقِي هُوَ الْبَاقِي
Kardeşiniz
Said. Nursi
10. Bäki olan ancak Allah'tır.
Risale-i Nur Külliyatından
YanıtlaSilSikke-i Tasdik-1 Gaybi
ASYA NES ASTANIN
BAHTININ
Müellifi
Bediüzzaman
SAİD NURSI
Devlet İdaresi 609
YanıtlaSilansızın, oldu-bittiye getirildi, diyor diye nakletmiş. Bunun üzerine Hz. Ömer:
-Allah'ın izni ile akşamleyin, herkesin içinde bunların hakkını yi- yen bu cemaate hesap soracağım. dedi. Ben ise,
-Ey mü'minlerin emiri! Bundan vazgeç. Çünkü bu mevsimde bu- raya her türlü insan gelir, kavga gürültü çıkabilir. Sen kalkıp konuşur- ken üzerine yürüyenler olur. Onları kızdıracak bir söz söylemenden kor- kuyorum. Onlar, senin sözlerini anlayıp değerlendirebilecek durumda de- ğildirler. Fakat, Resûlüllah'ın şehri ve hicret yurdumuz olan Medine'ye varalım. Ulemâ ve eşraf ile başbaşa kalarak rahatlıkla istediğini konuşa- bilirsin. Hem sözlerine itibar edilir, hem de dediğin anlaşılır. dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer:
<<- Sağ salim, Medine'ye varırsam, ilk toplantıda bunları anlataca-
ğım. dedi. Zilhicce ayının sonlarına doğru, bir cuma günü Medine'ye ha- reket ettik. Ben gece gündüz, soğuk sıcak demeden yoluma devam ettim. Medine'ye vardım. Benden önce gelen, Mescidde Minberin sağ direğinin dibinde oturan Said b. Zeyd'i buldum. Onunla diz dize gelecek şekilde oturdum. Hz. Ömer'den önce gelmiştim. Zeyd'e:
<-Hz. Ömer, bu akşam, bu minberde, şimdiye kadar kimsenin söy- lemediği sözler söyliyecek.» dedim. Saîd buna inanmıyarak:
-Kimsenin söylemediği sözler söyliyeceğini sanmıyorum.» diye karşılık verdi. Biraz sonra Hz. Ömer gelerek Minbere oturdu. Müezzin ezanı bitirince, ayağa kalktı. Allah'a hamd ve sena ettikten sonra:
-Ey insanlar, bundan sonra fazla yaşayıp, yaşamıyacağımı bilmi- yorum. Size hatırınızdan çıkmaması gereken bazı şeyler söyliyeceğim. Bu sözlerin mânasını kavrayanlar, bunları hatırlarında tutanlar her gittikle- ri yerde söylesinler, anlatsınlar. Bunları hatırlarında tutamıyanların be- nim adıma bazı şeyler uydurarak anlatmalarına müsaade etmiyorum. Allah, Muhammed (s.a.v) i hak, din ile göndermiştir. Ona kitab indirmiş. tir. Allah'ın indirdiği şeyler arasında recm³ âyeti vardı. Bu âyeti okuduk, ezberledik ve üzerinde düşündük. Resûlüllah suçluları recm etti. Ondan sonra biz de recmettik. Zamanla, bazılarının, biz Kur'an'da recm âyetini bulamıyoruz, diyerek, Allah'ın indirdiği emri terkedip, dalâlete düşmele- rinden korkuyorum. Evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi hâlinde, delil ikáme edilir, veya zinadan mütevellit kadının çocuğa kaldığı tesbit edilir, yahut zina edenlerin itirafı halinde, zina edenlere Kur'andaki recm âye- tinin tatbiki farzdır. Ve yine biz, Kur'an da: Öz babalarınızın dışında- kileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi
21 Recm: Zina suçu işleyen evli erkek ve kadına, verilen cezadır. Suçlu beline ka- dar toprağa gömüldükten song, herkes tarafından taşlanarak öldürülür.
F: 39
610 Müslümanlık
YanıtlaSilInkar etmiş olursunuz.” âyetini okuyorduk. Ve yine biz Resûlüllah'ın : «Meryem'in oğlu İsa (a.s) nın ilâhlık derecesine çıkarıldığı gibi, beni de medihte fazla ileri gitmeyin. Ben sadece bir kulum. Bana, Allah'ın kulu ve Resûlü deyin.» buyurduğunu biliyoruz. Sizden birinizin şöyle dediği kulağıma geldi: Ömer ölürse falan'a biat edeceğim. Kimse, Ebû Bekr'e (r.a) yapılan biat, ansızın, oldu bittiye getirildi, diyerek, ileri geri konu- şup fitne çıkarmasın. Evet, Ebû Bekre (r.a) yapılan biat ansızın oldu. Ama Allah, bu sebeple doğacak bir çok fitneye fırsat verdirmedi. Ayrıca da, bu gün dahî içinizde herkesin itaat edeceği Ebû Bekr (r.a) gibisi var mı? Resûlüllah'ın Rabbime kavuştuğu gün Ali (r.a), Zübeyr (r.a) ve bera- berindekiler, Resûlüllah'ın kızı Fatıma'nın evinde bulunuyorlardı. Ensa- rın hepsi de, Beni Sâide sakifesinde toplanmışlardı, Muhacirler de, Ebû Bekr'in yanına geldiler. Ben kendisine :
<- Ya Ebå Bekr! Haydi, kardeşlerimiz Ensarın yanına gidelim.» dedim. Onların bulunduğu yere müteveccihen yola çıktık. Yolda bize, sözlerine itimat edilir, iki kişi rastgeldi. Bize:
<-Böyle nereye, ey Muhacirler?» dediler. Ben:
<- Kardeşlerimiz Ensarın bulunduğu yere. dedim.
- Onların yanlarına varılacak zaman değil. Kendi işinize bakın
ey muhacirler!» dediler. Ben:
<<-Vallahi onların yanına gideceğiz. dedim. Yolumuza devam ede- rek, Beni Sâide sakîfesinde Ensarın yanına vardık. Bir de baktık ki, on- lar toplanmışlar, aralarında da her tarafı örtülü yatan biri var.
<-Bu kim?» diye sordum.
<<-Sa'd b. Ubade.» dediler.
<<<-Nesi var?» dedim.
<<<-Hasta. dediler.
Oturduğumuz zaman içlerinden biri kalkarak, Allah'a hamd ve sena ettikten sonra :
<-Biz, Allah'ın, yardımcılar» ismini verdiği kimseleriz. İslâmın ordusuyuz. Sizse ey muhacirler! Peygamberimizin yakınlarısınız. İçiniz- den bir gurup gelip bizim devletimizi ellerine geçirip gaspetmek istedi. ler.» dedi. Ebû Bekr (r.a) sesini çıkarmayınca, ben cevap vermek istedim. Kafamda güzel bir cevap hazırladım. Hiddetimi gizleyerek, Ebû Bekr'in
yanında tam söze başlıyacaktım ki, Ebû Bekr: <-Hele dur, ya Ömer.» dedi. Ben de onu kızdırmak istemedim.
Ebû Bekr (r.a) konuştu. Ebû Bekr daha soğukkanlı ve daha veciz konu- şurdu. Benim düşündüklerimin hepsini büyük bir bedâhetle konuştu. Ve şöyle devam etti:
Bu âyet mensuhtur.
M.Yusuf KANDEHLEVİ
YanıtlaSilHadislerle Hz. Peygamber ve Ashabının Yaşadığı Müslümanlık
Cilt: 2
Mütercimler
Yaşar EROL
A.Ömer TEKİN Ahmet M.BÜYÜKÇINAR
GENEL DAĞITIM
Cümle
Yayıncılık Tic. Ltd. Şti.
Bilindiği gibi, Hz. Peygamber, "Şüphesiz ki, Allah, her yüz yılın başında kendi dinini tecdid edecek birisini gönderir" buyurmaktadır. İslâm âlimleri, İslâma hiz- met edecek olan bu müceddidlerin maneviyât alanında ve ilim sahasında olduğu kadar, siyaset alanında da olabileceğini ifade etmektedirler. Asafnâme müellifi ve Kanuni'nin sadrazamı olan Lütfi Paşa'nın naklettiğine göre, İslâm âlimleri siyaset alanındaki müceddidleri şöyle sıralamaktadırlar:
YanıtlaSilHicri tarih esas alınmak üzere, II. Yüzyılın başında Ömer bin Abdülaziz; III. Yüzyı-
lın başında Abbasî Halifesi Mu'tasım; IV. Yüzyılın başında Abbasî Halifesi Kadir billah
Ahmed bin Emir İshak; V. yüzyılın başında Selçuklu Sultânı Sultân Muhammed bin
Melikşah; VI. Yüzyılın başında İlhanlı Sultânı Gazan Hân; VII. Yüzyılın başında Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Gâzi; VIII. Yüzyılın başında Çelebi Mehmed ve IX. Yüzyılın Daşındaki müceddid ise Yavuz Sultan Selim'dir.
Osmanlı tarihçileri, Osmanlı padişahlarından iki kişinin müeyyed min indillah wani Allah katından teyid edilmiş Padişahlar olduklarını ifade etmektedirler. Bunlardan irincisi, İstanbul'u fethederek Hz. Peygamber'in övgüsüne mazhar olan Fâtih'tir. İkin- isi Ise, Yavuz Sultan Selim'dir. Bazı mana adamları, Yavuz'un Hz. Ali tarafından müj- Melendiğini dahi ifade etmektedirler. Hz. Ali'ye ait bir kasidede "Mutlaka Âl-i Osman'dan Feli isimli
biri, fade etmektedirler. Hz.mleketlerine hakim olacaktır" ifadesinin geçtiğini olunmaktadır. Hatta
BİLİNMEYEN OSMANLI
YanıtlaSilPROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ
DOÇ. DR. SAID ÖZTÜRK
ATATÜRK'ÜN GİZLENEN VASİYETİ
YanıtlaSilİLK KEZ BU KİTAPTA;
17. Yıldız vizyonuna ait belgeler
Gazi Paşa'nın emri ile kurulan çok özel bir cemiyete ait orijinal belgeler.
Atatürk'ün özel evrakına ait kasaların açılma süreci.
Atatürk'ün özel evrakını sakladığı kasalarına dair bilinmeyenler,
Gizlenen Vasiyet neden 50 ve neden GİZLİ ibareleri ile kayda geçti?
Atatürk'ün Gizlenen Vasiyeti için açılan mahkeme davalarına dair belgeler.
Gazi Paşa'nın gizli belgeleri için kullandığı özel mührü ve bu mühürle ilişkili bir kuruma ait bilgiler.
Gazi Paşa ve ona gönülden bağlı ekibi, İstiklal Savaşı'nın temelinin atılmaya başlandığı ilk andan itibaren, mücadelenin belgelerini gün gün arşivledi. Arşivleme süreci, Atatürk'ün vefatı olan 10 Kasım'a kadar sürdü. Arşivlenen çok gizli ve tarihe ışık tutacak çok önemli belgeler 105 adet sarı dosya halinde fihristlendi.
Atatürk'ün vefatından bir süre sonra Çankaya Köşkü'nde bulunan 105 adet sarı dosya Ziraat Bankası'nın zemin katındaki özel kasalara konuldu ve 50 yıl boyunca açıklanmaması koşuluyla saklandı. Devle yetkilileri ise 2005 yılına kadar 105 adet dosyanın varlığı hakkında sessiz kalmayı tercih etti.
Bu kitapta, Atatürk'ün en yakınında bulunmuş dönemin yetkililerinin anılarında, röportajlarında, meclis tutanaklarında; Atatürk'ün hususi evrakı olan 105 adet dosyanın varlığını doğruladıklarını ile belgeleriyle göreceksiniz.
BARAN AYDIN
YanıtlaSilATATÜRK'ÜN GİZLENEN VASİYETİ
A
DESTEN
akasya akasya kitap
YanıtlaSilANKARA'DA GİZLİ İSRAİL DEVLETİ Mİ VAR?
Hasan DEMİR
48 | Kudsî RİVAYETLER Işığında
YanıtlaSilKim bilir belki yarın, belki yarından da yakın..." lerken aslında bir nevi serzenişte bulunup, "Ağzım kuru- sun, nerdesin ey adl-i İlâhî!" diyerek bu heyecanlı bekle işini bir nevi feryat, niyaz ve naz makamı ile ifade etme- e çalışmış. Zira fikirler kuvvetini heyecanlardan alır ve heyecanlar bir nevi doping gibidir. Eğer his ve heyecan yoksa...
Yine şairin ifadesiyle:
"His yok, heyecan yok; leş mi kesildin! Hayret veriyorsun bana, sen böyle değildin..." denilmiştir.
Ve Bediüzzaman "Kimin himmeti milleti ise o başlı ba- şına bir millettir."(326) diyerek, halk arasında "Kul bunalınca Hızır yetişir." ifadesini te'yit etmiş olur.
Bilhassa felâket zamanları Mehdî'yi bekleme zamanla- rıdır. Meselâ Birinci Dünya Savaşı şartları tam bir Mehdî bekleme zaman ve şartlarıdır. O zamanlarda gelmiş ve bir- çok insan savaş heyecanı, can korkusu ve dünya meşga- leleri ile fark edememiş olabilir. İmtihan mes'elesi olduğu için zaten öyle durumlarda gelir ve ancak ehl-i dikkat ve gayret anlar...
Yine Hz. Ali'nin rivayetinde de "Mehdî, Besmele'nin hi- tamında çıkar." denmiştir.
Beyazıd-1 Bistamî de "Besmele'nin harflerini sayınız, sonunda Mehdî'yi bekleyiniz.” demiştir. Besmele'nin harf sayısı 19 olup, Mehdî'nin zamanının 19. milâdî asır oldu- ğunu beyan etmiştir... (327)
326. "Millet"in bir anlamda "din" mânâsına da geldiğini düşünürsek, "Kimin him- meti dini ise..." de denebilir.
327. Bu gibi hususların izahı Bayezid-i Bistami'nin "Dürretü'n-Nasiha" isimli kita- binda vardır, oraya bakılması gerekir... Bayezid-i Bistami, "Besmele'nin harf- lerini sayınız, Mehdi'yi bekleyiniz!" demiştir.
Bediüzzaman'ın en büyük mücadelesi zaten "Besmele" tefsiri olmuştur. Risale-i Nur Külliyatının güneşi olan en baş kitabı "Sözler"in Birinci Söz'ü de Besmele'nin tefsiri- dir. "Bismillah her hayrın başıdır, biz dahi başta ona başla- nz." diye başlanan Birinci Söz öyle harika bir Besmele tef- andir ki değil sadece insanların, bütün mahlukaunele tef. hal ve kalleri ile Besmele çektiğini ispat ve ilan eder. Yan-1 On Dördüncü Lem'anın İkinci Makamında Besmelerine alı sırrından bahis ile, “kâinat simasında, arz simasında ve insan simasında birbiri içindeki sikke-i Rububiyet ve İlâhî mühürler" anlatılır. Bediüzzaman başka birçok yerde de bu mes'eleyi bîhakkın işlemiştir.
YanıtlaSilBediüzzaman ayrıca vahidiyet ve ehadiyeti de ifade ile, celalî ve cemalî sıfatlara da işaret etmektedir.
Hulusi Ağabey, "Birinci Söz"deki temsilde Mehdî ve Deccal'e işaret edildiğini söylemiştir...
Bediüzzaman 1910 yılında, doğuda aşiretlerle yaptığı konuşmalarında bir temsilcinin "Mehdî gelmek lazımdır, zira dünya yaşlılık itibarıyla müşevveştir. İslâmiyet kötü maksatların hâkim olmasıyla sarsılmaktadır..." ifadesi üze- rine, "Eğer Mehdî acele edip gelse baş göz üstüne, hemen gelmeli!" demiş ve yine "Mehdî seni vazife başında bul- sun!" diye de talebelerini îkaz etmiştir.
Mehdî, Süfyan'ı öldürecek
Bediüzzaman, hadis-i şerîflerden aldığı derse binaen kup inkâr-ı ulûhiyetle iş gören Büyük Harbî Deccal'i, Hz. yaptığı izahlarda “Hz. İsa'nın (as) kâfirlerin içinden z Mehdî'nin ise İslâmlar içinden çıkıp inkâr-ı nübüvvet- le tahribata başlayan İslâm dünyasının münafık Süfyan-1 Deccal'ini öldüreceğini" haber vermektedir. Şöyle ki:
103. ASR SÛRESİ
YanıtlaSilMekke döneminde nâzil olmuştur. Üç âyettir. Adını ilk âyetteki aynı kelimeden almıştır.
Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla
12. Asra* yemin olsun ki muhakkak insan kesin bir ziyan içindedir. Yüksek faziletleri dolayısıyla ikindi namazına yahut Peygamberimiz'in asrı olan saa- det çağına veyahut da dehre (sürekli zaman).¹ 1
3. Ancak iman edip de salih (sevaplı) amel (ve hareket)lerde bulunanlar hem de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariçtir (onlar ziyandan kur- tulmuşlardır).
Ashab-ı kirâm bu sûreyi okumadan birbirlerinden ayılmazlardı. Hakkı tavsiyede iyiyi, doğ- ruyu ve tevhidi; sabrı tavsiyede ise ibadetlere devamı, nefse uymamayı ve ilâhî imtihanlara katlanmayı tavsiye vardır. İmam Şâfî şöyle der: “Kur'an'da başka hiçbir sûre nazil olmasaydı, su kasacik süre bile insanlanın dünya ve âhiret saadetini temine yeterdi."
Devletin,
YanıtlaSilkısacası her mesleğin sırrı vardır
Sırlara yemin olsun ki.
esir maddesine yemin olsun ki.
kürt cede Asr esir olarak yazılmaktadır
esir. uzay boşluğunu dolduran madde
mektum, mektume مكتومه .a.s) مكتوم ketm'den): 1. ketmolunmuş, gizli, sak- 11. 2. hükümetten gizli tutulan. Emval-i mektûme: vergiden kaçırılan mallar. Mål-i mektûm: gizli, saklı mal. Nüfûs-i mektûme: kütüğe kaydolunmamış kimse- ler. Vâridât-ı mektûme : deftere geçirilme- yerek şahıs elinde kalan devlet geliri.
YanıtlaSilmektûm mühimme : tar. Osmanlı Devleti'nde Bâbıâlî'den gizli olarak yazılan ferman ve hükümlerin kopyaları.
OSMANLICA - TÜRKÇE ANSİKLOPEDİK
YanıtlaSilLŪGAT
ESKİ VE YENİ HARFLERLE
HAZIRLAYAN
FERİT DEVELLİOĞLU
Yeniden Düzenlenmiş ve Genişletilmiştir. (1993)
Yayına Hazırlayan :
AYDIN SAMİ GÜNEYÇAL
Genişletilmiş, Düzeltilmiş (2009-2010) (Arapça-Türkçe Okunuşlu Dizinle Birlikte) Yeni Basım
İnceleyen: PROF.DR. MUSTAFA ÇİÇEKLER
32. Baskı (2016)
*
AK
AYDIN KİTABEVİ YAYINLARI - ANKARA
Kötülüğü kötülük yapmak için değil, ondan korunmak için tanıdım.
YanıtlaSilKim insanlardaki kötülüğü tanımazsa tuzağına düşer.
BÂTINÎLİĞİN İÇYÜZÜ
YanıtlaSilFEDAİHU'L-BÂTINİYYE / EL-MUSTAZHIRÎ
İmam Gazâlî
Çeviren Prof. Dr. Avni İlhan
FİTNELER, HELVALAR VE İHTİLAFLAR BOLÜMÜ: 13, 165, 17,
YanıtlaSilFitne bir kere çıktı mı sonu gelmez: 13, 258-59.
Fitnede gençler rol oynar: 13, 270-71.
Fitnede herkese ferdi olarak terettüp edecek vazifeler: 13, 186
Fitnede müdafa- nefis: 13, 197-98.
N
in
mesel
için y
rekli ç
anhür
7
Fitnede sabır: 13, 186.
Fitnede sahabenin tutumu: 13, 328.
Fitneden kimler salim olabilir: 17, 549.
Fitne, fikrî gruplaşmadır: 13, 260.
Fitne hadislerini sahabeler çıkarmadı: 13, 328-29-30.
Fitne hususunda İslâm'ın fetvası: 13, 250.
Fitne-irşad münasebeti: 1, 237.
CILT
YanıtlaSilMEFHUMLAR FİHRİSTİ
81
Fitne-isyan: 5, 147.
Fitnenin çeşitleri: 13, 205-206
Fitne Hz. Osman (r.a.)'ın hilafetiyle başladı: 17, 152.
Fitne patlak verince yapılacak tavsiye: 13, 177-178.
Fitne sebebiyle zaman fenalaşması: 17, 562.
Fitnenin geldiği cihet ve fitnelerin çıktığı kimseler: 13, 281-82-83
Fitnenin girmediği ev kalmaz: 13, 274-75.
Fitnenin vasıfları: 13, 255-56.
Fitne sırasında Müslümanların takip edeceği siyaset: 13, 184.
Fitne yavaş gelişir: 13, 256-57.
Fitne zamanında cimrilik artar, asiller öldürülür, meydan adillere kalır. 13, 269.
Fitneye karışmanın yasak olması: 13, 181-82.
Fitneye karışan sahåbeler: 13, 335-36.
Fitneyi ihbar: 13, 172.
Fitne zamanında dilini tutmak: 13, 201-202.
Fitne zamanında din lafta kalır: 13, 264-65.
Fitne zamanında eve çekilmek, dağa çekilmek: 13, 189-90-91.
Fitne zamanında herkes kendi görüşünü beğenir, cehalet artar ve şaşkınlık olur: 13, 262-63.
Fitne zamanında irtidat artar: 13, 267-68.
Fitne zamanında kerahet: 13, 202.
Fitne zamanı katl vak'aları artar: 13, 271-72.
Fitne zamanında kişinin kendiyle meşgul olması, başkasının sapıklığı ona zarar vermemesi: 13, 178.
Fitne zamanında öldürmektense ölmeyi tercih etmek: 13, 194-95.
Fitne zamanında ölüm aranır, ganimet (devlet malı) helal addedilir: 13, 274.
Fitne zamanında silah edinmemek: 13, 203-204.
Fitne zamanında terk-i diyâr etmek: 13, 191-92.
Fitne zamanında yalan artar: 13, 260.
Fitne zamanında zenginlik artar: 13, 268-69.
Fitnecileri yalnız bırakmak: 13, 188-89.
Demirbaş fitne: 13, 206.
Dört büyük fitne: 13, 230.
İctimai kargaşa olarak fitne: 13, 168-69.
Ismen zikredilen fitneler: 13, 209-210.
Ismen zikredilmeyen fitneler: 13, 229.
HADİS ANSİKLOPEDİSİ
YanıtlaSilKÜTÜB-İ SİTTE
18. CİLT
Sidk içinde olana fitne zarar vermez.
Virdi olmayan Allah C. C. gelen ilham feyz olmaz.
YanıtlaSilTASAVVUF TERİMLERİ & DEYİMLERİ SÖZLÜĞÜ
YanıtlaSilProf Dr. Ethem Cebecioglu
Meclisler emanettir. Sırrı ifşa edilmez. Üç meclis müstesna: Haram kan akıtılması konuşulan meclis, Haram fercin helal sayıldığı meclis ve helal olmıyan malın helal sayıldığı meclis.
YanıtlaSilRavi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 232 / No: 14
Ramuz El-Ehadis
Aranızda "Nübüvvet", Allah'ın istediği kadar sürer. Sonra onu, (Peygamberliği) kaldırmayı istediği zaman da kaldırır. Sonra, Allah'ın sürmesini murad ettiği kadar (otuz sene) "Nübüvvet yolunda halifelik" gelir. Sonra kaldırmayı istediği zaman onu kaldırır. Ve Allah'ın murad ettiği kadar devam eden "Şiddetli bir meliklik" idaresi gelir. Sonra, onu da kaldırmayı istediği zaman kaldırır. Sonra, "zorba bir idare" gelir. Sonra da "Nübüvvet yolu üzere bir hilafet" gelir. (Mehdi (a.s)ın zuhuru)
YanıtlaSilRavi: Hz. Huzeyfe (r.a.)
Sayfa: 257 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
Nasıl helak olur bir ümmet ki, evvelinde Ben, sonunda Meryem oğlu İsa (a.s.) ve ortasında da Ehli beytimden Mehdi (a.s.) vardır.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 344 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Gazve-i Hudeybiyeغزوة ح : seferi (hic. 6, mi. 628) [Hudeybiye, Medine
YanıtlaSilile Mekke arasında, Mekke'ye 15 km uzak-
likta su kuyusu bulunan bir yerin adıdır.
Hz. Peygamber (a.s.m.) Ahzab Gazvesinden
sonra (bak. Gazve-i Garra-i Ahzab) 1500 kişi
ile umre için Mekke'ye doğru yola çıktı. Muşi
Jumanların yanlarında sadece kılıçları vardı.
Hudeybiye'ye gelip konakladıkları zaman
Mekkeliler telaşa kapılıp niyetlerinin sadece
umre olduğuna inanmak istemediler ve Hz.
Peygamber (a.s.m.) ve beraberindeki müslü-
manların Mekke'ye girmelerine razı olmadı-
lar. Hz. Peygamber'in (a.s.m.) iyi niyet elçisi
Hz. Osman'ın (r.a.) tutuklandığı ve sonra
öldürüldüğü haberi gelince müslümanlar Hz.
Peygambe'in yanında O'nu korumak üzere
ölünceye kadar savaşacaklarına yemin ederek
Hz. Peygamber'e (a.s.m.) biat ettiler. Bu biat'a
katılanları Kur'an övgü ile bahseder ve onlar-
dan Allah'ın (c.c.) razı (hoşnut) olduğunu bil-
dirir. Bu sebeple bu bîata (bak. bîat) "Allah'ın
hoşnut olduğu bîať" mânasında "Bîat-ür Rıd-
van" veya “ağacın altında yapılmış bîať" mâ-
nasında "Biat Taht-eş Şecer" adı verilmiştir.
(Fetih Sûresi, âyet 18.19) nihayet Mekkeli el-
çilerle yapılan uzun görüşmelerden sonra oğ
yil devam etmesi şartıyla bir barış antlaşması
imzalandı ve umre gelecek seneve ertelendi.
Tabiratlı, Terkibli, Ansiklopedik
YanıtlaSilRisale-i Nur'un
Büyük Lügatı
داداشیان
Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik
YanıtlaSilBüyük
LÛGAT
TOR DAV
كذب : Yalan. Yalan söyleme.
YanıtlaSil(Sıdkın zıddı) (Kizb, küfrün esasıdır. Kizb, nifakın birinci alâmetidir. Kizb, Kudret-i İlâhiyyeye bir iftiradır. Kizb, Hikmet-i Rabbaniyyeye zıddır. Ahlâk-ı âli- yeyi tahrib eden kizbtir. Alem-i İslâmı zehirlendi- ren, ancak kizbtir. Älem-i beşerin ahvalini fesada veren, kizbtir. Nev-i beşeri kemalâttan geri bi- rakan, kizbtir. Müseylime-i kezzab ile emsalini a- lemde rezil ve rüsva eden, kizbdir. İşte bu sebebler- den dolayıdır ki; bütün cinayetler içinde tel'ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir...
Cevab: Evet, kat'i ve zaruri bir maslahat i-
YanıtlaSilçin bir mesağ-ı şer'i vardır. Fakat hakikate bakılır- sa, maslahat dedikleri şey bâtıl bir özürdür. Zira u- sul-ü şeriatta tekarrur ettiği vechile, mazbut ve miktarı muayyen olmıyan bir şey hükümlere illet ve medar olamaz; çünki, mikdarı bir had altına alın- madığından su-i istimale uğrar. Maahaza, bir şeyin zararı menfaatına galebe ederse, o şey mensuh ve gayr-i muteber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur. Evet, âlemde görünen bu kadar inkılâblar ve karışıklıklar, zararın özür telâkki edilen maslahata galebe etmesine bir şâhiddir. Fakat kinaye veya ta'riz suretiyie yani gayr-i sarih bir kelime ile söyle- nilen yalan, kizbden sayılmaz.i.i.
kinaye
YanıtlaSil124
kinaye: bir şeyi benzetme yo- lu ile anlatma, üstü örtülü ve mecaz anlamda anlatma.
kinâyeten: kinaye olarak, ki- naye bakımından.
kindâr: kinci.
kinedâr: gizli düşmanlık bes- leyen.
kirâm: ulular, cömertler, ke- rimler.
kirâmenkâtibîn: günahları ve sevabları yazan melekler.
kisb: (bak. kesb)
kisbî: yoktan var edemeyen ve var olanı elde etmeye yö- nelmekle ilgili.
Kisra: eskiden İran hüküm- dârlarına verilen lakab.
kisve: kılık, elbise.
kitab-ı kâinat: kâinat kitabı.
bütün varlık dünyası. Allah'ı tanıtan Allah'ın eserleri oldu- ğu için kitaba benzetilmiştir.
kitâb-ı mübîn: apaçık kitab, kaderin bir türü, Kur'an.
kitâbe: yazılı levha
kitâbet: yazma işi.
kitābeten: yazmakla
kitabi: kitaba uygun, kitabla ilgili, ilahi kitablardan birine
Kur'an
kitle: yığı, kime
kiyaset: akilblik
kizh: yalan, yalan ye
klasik: zamanla değer
memiş, adet haline gel
usûl
klinik: hastaya bakılan yeu
kof: içi boş
kolordu: ordunun bir k
komisyon: özel bir makad için kurulan heyet.
komita: siyasi bir maksu için
bir araya gelenlerin kurduğ gizli cemiyet.
komite: gizli dernekler ve gütler.
komplo: bir kimse aleyhoe
alınan gizli karar
komprime: hap
Konstantiniyye: Istanbel eski adı.
kordon: zincir, nihtum, kaln
ip.
kozmografya: gök bilimi ronomi.
köle: esir kimse, ahap sani
insan
kubbe: yarım küre şeklind
bina danu
kubh: çirkinlik,
kiyaset: akıllılık.
YanıtlaSilkizb: yalan, yalan söylemek.
klasik: zamanla değerini yitir memiş, adet haline gelmiş usûl.
klinik: hastaya bakılan yer.
kof: içi boş.
kolordu: ordunun bir bölümü.
komisyon: özel bir maksad için kurulan heyet.
komita: siyasi bir maksat için bir araya gelenlerin kurduğu gizli cemiyet.
komite: gizli dernekler ve ör- gütler.
komplo: bir kimse aleyhine
alınan gizli karar.
komprime: hap.
Konstantiniyye: İstanbul'un eski adı.
kordon: zincir, rıhtım, kalın
“İnsanoğlu tarihin hiçbir döneminde manevi yaşamı gözardı ederek mutluluğa ulaşamamıştır.”
YanıtlaSilHayat ve Maneviyat Serisi 5
YanıtlaSilbana arkadaşını söyle
imam gazali
"Inlamak ve yaşamak irin"
“Gerçek, yalanın ölümcül düşmanıdır.”
YanıtlaSilSözümüzün muhatabı, akl-ı selim sahibi mantıklı insanlardır. Batılı/Doğulu emperyalist güçlerin ajandaları için canını verecek olanlara ise Cehennemin kapıları her zaman açık olacaktır…
Eğer iblisin bir devleti olsaydı diploma rütbe ve maaş vermek şartıyla Alimler ve Hatipler bulundururdu. Bunlar iblisin iktidarına dokunmamak şartıyla konuşur- lardı. Aynı günümüzdeki devletin alimleri gibi.
YanıtlaSilŞehid Cuheyman El-Uteybi
Temmuz başarılı olsaydı, ne olacaktı! Darbe saat 03.00 gibi olacaktı ve sabah uyandığımızda zaten bu iş bitmiş olacaktı. Gün doğmadan birçok eve baskın yapılıp, on binlerce kişi gözaltına alınacaktı.
YanıtlaSilSahi o tutuklanacaklar kimlerdi. Ergenekon ve Balyoz kumpasını hazırlayanlar, kendileri için de benzer bir plan yapmışlardı. Toplama kampları stadyumlar olacaktı. Avrupa yakasındakiler Silivri’ye, Asya yakasındakilerse Formula 1pistine taşınacaktı. Ellerinde politikacı, gazeteci, iş adamı, bürokrat, STK yöneticisi uzun bir liste vardı.
Darbe sabahı hemen darbeye karşı kurmaca bir halk hareketi, protestolar, direniş örgütlenecek ve hemen ardından darbeciler, bu kişilerin temsilcilerini görüşmek için davet edecekler. Onlar ikna edilecek ve darbeciler, yol haritaları ile ilgili uzun bir açıklama yapacaklardı. Hemen bir sivil geçiş hükümeti kurulurken, dünyadan destek mesajları gelecekti. Askerler geri çekilmek için suçluların cezalandırılması, darbe yapanların yargılanmaması ve en kısa zamanda seçimlere gidilerek yeni hükümetin kurulması taleplerini yineleyecekler, demokrasiye bağlılıkları, barış istediklerini açıklayacaklardı. Darbeden hemen sonra da alâ-yı vala ile “The Hodja efendi” Humeyni’nin Tahran’a gelişi gibi İstanbul’a gelecekti.
Erdoğan Marmaris’teki otelde yakalansaydı, İzmir’deki askeri üsse götürülecek ilk sorgusu orada yapılacak ve orada zihinsel bulanıklık yapacak ilaç verildikten sonra psikolojik travma yaşadığı gerekçesi ile psikolojik açıdan müşahede altına alınacaktı. Zaten direniş olursa yaralanması ve öldürülmesi de söz konusu idi. Hemen gizli kasaları, yurt dışına kaçmak için uçağa yüklenmiş altın külçelerin ele geçirildiği haberleri ki, aynısını 60 darbecileri Menderes’e de yapmıştı. Sonra tedavi ettiklerini söyleyip, burada Yassıada benzeri düzmece bir yargılamadan sonra 5000 sayfayı aşan suç dosyası ile Suriye’de gizli bir terör örgütü kurduğu, silah kaçakçılığı ile suçlanıp Lahey’e gönderilecek ve tabi mahkûm edilmesi sağlanacaktı.
Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir. Soruldu: "Kimin için Ya Resulallah?" Buyurdu ki: "Allah için, Kitabı için, Resulü için, ümera için ve bütün müslümanlar için.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 97 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
Nasihat samimiyet demektir
Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir. Soruldu: "Kimin için Ya Resulallah?" Buyurdu ki: "Allah için, Kitabı için, Resulü için, ümera için ve bütün müslümanlar için.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 97 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
Nasihat samimiyet demektir
İslamın Tasavvufun ana unsuru
ana temel direği budur.
Samimiyet olmazsa Allah c. c.
yardımı gelmez.
Allah (z.c.hz)'leri Beni hidayet ve alemlere Rahmet olarak gönderdi. Ve Beni; çalgıları, eğlenceleri, cahiliyet işlerini ve putları mahvetmek için gönderdi. Rabbim, izzeti üzerine yemin etti ki, kullarından bir kul dünyada içki içerse, ona kıyamet gününde muhakkak (Cennet) şarabını haram kılacak, kullarından bir kul da içkiyi terkederse Allah da ona muhakkak (Hazire-i Kudsünde) kendi yüce makamı yanında, Cennet şarabından içirecektir.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 245 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
YanıtlaSilNakşibendi ayrılık
Soner Yalçın
Yayınlanma: 19 Nisan 2024
2019 yılıydı:
Cübbeli (Ahmet Mahmut Ünlü) Hoca telefon etti:
-Soner Bey, bizim cenahta Mustafa Kemal’e haksızlık yapılıyor, Atatürk’e nasıl düşmanlık edilebilir, bu gadre son vermek lazım.”
Odatv, Cübbeli Hoca ile röportaj yaptı. Hayli yankı buldu...
Bunu niçin anımsadım?
“Bizim Mahalle” tasavvuf tarihine pek meraksızdır, bazı hatırlatmalar yapayım:
Nakşibendilik, Buharalı Muhammet b. Bahattin Nakşibent (1318-1389) tarafından kuruldu.
Türkiye’nin bugün en etkili tarikatı Nakşibendiliğin Anadolu’ya girişi geç oldu! Bunun temel sebebi, Bahattin Nakşibent’in Timur’un hocası olması idi. Timur-Yıldırım rekabeti ve ardından Moğolların Anadolu’ya girmesiyle, Osmanlı yönetimi/ beylikler bu tarikata mesafeli durdu. Ki Anadolu’ya ilk gelen Nakşibendilerin Timur’un ordusunda görevli olduğunu iddia edenler var...
Sonuçta, Sultan Beyazıt 1481-1512 döneminde İstanbul Aksaray ve Fatih’te ilk Nakşibendi tekkesini Molla İlahi ve öğrencisi Ahmet Buhari açtı. Ancak, Hindistan’da hayli güçlü Nakşibendilerin gölgesi altındaydı.
Osmanlı’da zamanla Nakşiler dinsel itikattan çok, siyasi nüfuz üzerinden güç topladı. Mesela:
Şii Safevi ile mücadelesinde Osmanlı yönetimine Sünni Nakşiler destek verdi.
Sadece bu değil -örneğin- Yeniçerilerin lağvedilmesine fetva verip, Hacıbektaş dahil bazı Bektaşi tekkelerine el koydular!
Nakşiler Osmanlı’nın en güçlü dini ideolojik gücüne dönüştü. Fakat, Tanzimat karşıtlığı ve 1859 Kuleli Vakası gibi Osmanlı idaresine dönük eylemlerde de bulundular.
★★★
Cumhuriyet, kapatmadan önce sadece İstanbul’da 95 Nakşi tekkesi vardı.
Neredeyse tüm tekkeler gibi Nakşilerde de gizlenme, korunma ve azla yetinme dönemi başladı. Nakşi Gümüşhanevi Şeyhi Mustafa Fevzi’nin sözü “yolu” gösterdi:
-“Kapatılan bir binanın kapısıdır, kapatılmayan gönül kapısıdır.”
Tekkelerin yerini camiler aldı...
Yeni rejimin imkanlarından uzaklaştırıldıkları, dışlandıkları için kimileri Atatürk’ü hedef yaptı. Başta eski Şeyhülislam Mustafa Sabri olmak üzere demediklerini bırakmadılar...
Menemen, Bursa, İskilip, Siirt olaylarına ve İçişleri Bakanlığı’nın 1937 genelgesinde “Nakşilere dikkat” uyarısına rağmen, Abdülaziz Bekkine gibi Nakşi şeyhler camilerde ve okullarda görev almayı sürdürdü. Ancak, Abdülhâkim Arvasi gibi bazı şeyhler Menemen olayı nedeniyle kamu görevlerinden alındı. (İslamcılar, İkinci Abdülhamit karşıtı, İttihatçı dostu, Menemen kışkırtıcı Esat Erbilli gibi kimi Nakşi şeyhleri güttükleri siyaset üzerinden hiç değerlendirmiyor!)
Öte yandan Cumhuriyet, 1925 yargılamalarından beraat eden Ahmet Hamdi Akseki gibi alimlere, “Türkçe hutbe” gibi din alanındaki çalışmalarda görev verdi.
Onca hınca, hakarete, bin yalana rağmen Cumhuriyet kan davası gütmedi...
Toparlayayım:
★★★
Şeyh, Arapçada yaşlı kimse anlamına gelir...
Keramet sahibi “seyittir”, rehberdir, alimdir, vaizdir. İslam’ın nasıl anlaşılacağına ve yaşanılacağına dair kendilerinde büyük yetki ve salahiyet görür. Dini otoriteleri güçlüdür, hakikatin temsilcisi olduğuna inanılır...
Nakşilerde de şeyh kutsiyet taşır; Hz. Ebubekir üzerinden Hz. Muhammet’e bağlandıklarını iddia ederler.
Her tarikatta olduğu gibi tevekkül, rıza, sadakat, kardeşlik ve fedakarlık elzemdir...
“Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözüne bağlıdırlar.
Şeyhin dini otoritesine bağlılığın güçlü olduğu Nakşilerde bugünlerde büyük ayrılık yaşanıyor...
Cumhuriyet ve Atatürk ile barışık Cübbeli Ahmet Hoca, Suudi Vehhabi-Selefi etkisine girdiğini belirttiği Nakşi İsmailağa şeyhine başkaldırıp rabıtayı kırdı.
Cübbeli Hoca’nın muhalefetinde, kumpasına maruz kaldığı FETÖ’nün cemaatin köşe başlarına oturtulmasının da etkisi var...
Kısa kesintiler hariç beş asırdır, iktidar siyasi merkezlerinde yer alan Nakşilerdeki bu ayrılığın yeteri kadar tartışılmadığını düşünüyorum
Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebu Nuaym Hilyetü'l-evliya'da, Ömer (ra)'den nakletmiştir. el-Alâî bu hadisi Ömer (r.a)'e dayanan bir senedle ve başka lafızla nakletmiştir. Bu hadis "Rasülullah (s.a.v)'a 'Islamı ne yıkar?' diye soruldu. O da (s.a.v) 'alimin yanlışı, münafığın Allah'ın kitabı nedeniyle çekişmeye girmesi ve saptıran önderlerin insanlara hükmü buyurdu." şeklindedir.
YanıtlaSil5098.seytan, ayrıntı da gizlidir. (yatar)
YanıtlaSilsy. 167.
1164.Yalan öyle bir zehirli oktur ki, hedefini değil, atanı yaralar.
sy. 44.
Dünya Atasözleri
M. Türker Acaroglu
Referans Yayıncılık
Zira hadis-i şerifte: "Kıyamet gününde en şiddetli azap gören ilminden menfaat görmeyen âlimdir." buyrulmuştur. İmam Ali (ra) da On Sekizinci Lem'a'da bid'a olan Latin harflerin- den bahsederken: "Ahirzamanın fena insanları bir kısım üle- maü's-sûdur ki hırs sebebiyle karınlarını haramla doldurmak için bid'alara fetva veren ve onların yayılmasına yardım eden- lerdir." demiştir.
YanıtlaSilDâru'l-emân: İslâm ordusu tarafından feth olunup, içinde zimmet eh- ikamet ettirilen bejde olup, bu, İslâm Devleti'nin up, icinde zimmet eh- yati altında bulunacağından Dâru'l-Islama Boleti
YanıtlaSilDâru'l-harb : Müslümanlarla aralarında sulh sözleşmesi bulunmayan gayri müslimlerin ülkesidir.
Dâru'l-İslâm: Müslümanların eli altında, hâkimiyeti dairesinde bulu-
nan yerler olup, müslümanlar orada emniyet içinde yaşarlar. Dâru'r-ridde: Mürtedlerden mütəşəkkil bir zümrenin istila ederek,
hâkimiyetleri altına aldıkları yerlerdir. Buna «mürtedler ülkesi» de denir.
Dâru'z-zimmet: Müslümanların ahd ve emânını, himayesini kabul et- miş olan gayri müslimlere mahsus yerlerdir. Daha önce idarî muhtariyeti nâil olan bir kısım eyâletler, bu kabilden sayılmıştır.
Davalarda murur-ı zaman: Bir hakkın istenebileceği en uzun süre demektir. Davalarda zaman aşımı ikiye ayrılır. Birisi ictihada dayanır ve süresi otuz altı yıldır. Bu kadar süre terk edilen bir dava artık dinlene- mez. Bir davayı açmaya güç yettiği hâlde, bu kadar süre özürsüz terk etmek hakkın bulunmadığına delalet eder. İkincisi, Devletin tayin ettiği
YANITLASİL
yuksel27 Nisan 2024 04:03
¡BN-İ ABİDÎN TERCÜMESİ FİHRİSTİ VE TERİMLER SÖZLÜĞÜ
Hazırlayan Dr. Hamdi DÖNDÜREN Uludağ Üniv. İlâhiyat Fak.
SAMIL YAYINEVİ
ŞAMİL YAYINEVİ
Küçükayasofya Cad. Şamil han No: 80 Tel: 528 40 51 Sultanahmed - İST.
İstanbul - 1988
ŞERİAT
YanıtlaSil• ŞERİAT: Aslında şerî, şir'a, meşrea kelimeleri, insanı bir ırmağa, bir su kaynağına götüren yol an lamına gelir.
Daha sonra bu kelime ahkam-ı dîniyye (= dînî hü- kümler) anlamında kullanılmıştır. Çünkü, dînî hü- kümler de, insanları ictimâî ve mânevî hayatın devâmına sebep olan bir feyze ve yükselmeye kavuş- turacak olan ilâhî bir yoldur.
ŞER' lafzı, bir şeyi ortaya koyma ortaya çıkarma; açıklama anlamlarını ifade ettiği gibi, şeriat vaz et- mek anlamında da kullanılır. ŞER' kelimesi, ŞERİ- AT kelimesi ile eş anlamlıdır ve bu iki kelime birbirlerinin yerine de kullanılmaktadır.
Istılâhta ŞERİAT: Allahu Teâlâ'nın, kulları için vaz etmiş olduğu dini ve dünyevî hükümlerin hey'et-i mecmuasıdır(= toplamıdır; tamamıdır).
Bu itibarla şeriat kelimesi, din kelimesi ile eşanlam- lıdır. Ve şeriat hem inanç esaslarını, hem de ibadet, ahlâk ve muâmelâtı ihtiva etmektedir.
Bununla beraber şeriat kelimesinin, yalnız ahkâm-ı fer'iyye (yani ibâdet, ahlâk ve muâmelât) için kulla- nılması daha yaygındır.
Genel anlamına göre ŞERİAT: “Bir Peygamber ta rafından tebliğ edilmiş olan ilâhî kanun" demektir.
ŞERÂÎ: Şeriatler demektir.
ŞARİCİ MÜBIN: İlâhî kanunu yani şerîatı asıl vaz eden yüce zât yani Cenâb-ı Hakk anlamında kul- lanılır.
37
YanıtlaSilFETÁVÁYİ HİNDİYYE
AKAS
FETÂVÂYİ HİNDİYYE (FETÂVÂYİ ALEMGİRİYYE)
YanıtlaSil16. CİLD
Yayına Hazırlayan:
İsmail KARAKAYA
AKÇAĞ
Basım Yayım Pazarlama A.Ş. Hükümet Cad. No. 8/C Tel: 312 13 94 Ulus-ANKARA
Insan Cenâb-ı Hakkın antika bir sanatıdır. (S.) 282:23. Söz, 1.
YanıtlaSilmebhas 2 nokta
Insanın cevheri büyük, mâhiyeti yüksektir. (Mh.) 36:1. maka. 9. muk. Insan cibilliyeti gereği nefsini sever. (M.) 433:29. M. 9. kıs. zeyl İnsanın cihazat ve hissiyatlan tevhidle kıymetlenir. ($) 14:2. Şuâ, 1. mak.
İnsandaki cihazat esmâ-i hüsnâyı keşfetmek içindir. (M.N.) 177: Şemme, 10. risâle İnsanın cihazatca zengin olmasının hikmeti. (S.) 589:32. Söz 3.
mev. 2. mebhas mukaddime
İnsanın cinayeti büyüktür. (Mh.) 36:1. maka. 9. mukaddime İnsanın cinlere halife olması. (İ.İ.) 250.
İnsan ibâdet ve tefekkürle emânete layık bir halife olur. (S.)
298:23. Söz 2. mebhas, 5. nükte
İnsandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri mütefavittir. (L.) 22:3.
Lem'a 3. nükte
İnsan cüz'i ile külli ortasındadır. (M.N.) 182:Şemme, 10. risale İnsanın cüz'i iradesi âcizdir, kısadır. (S.) 192:17. Söz, Får. mün. İnsan cüz'i iradesinin bir elini duâya vermelidir. (S.) 432:26.
Söz, 2. mebhas
İnsan çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde de
cez'a kapılmamalıdır. (S.) 651:Lemaat İnsana çeşitli mideler verilmiştir. (L.) 345:30. Lem'a 6. nük. 5. şua, 2. mesele
İnsanın çeşitli mertebeleri vardır. (M.N.) 178:Şemme, 10. risale İnsanın çeşitli şahsiyetleri olabilir. (M.) 307:26. Mektup, 2. meb. İnsanların çoğu âvamdır. (Mh.) 142:3. mak. 4. meslek hâtime
İnsan çok sıfatlara sahip olduğundan, bir sıfatı adaveti celbetse, o insana değil, o sıfata düşman olunmalıdır. (Sn) 40.
İnsan çok zâlim ve çok câhildir. (Sn.) 39.
Insanı dalâlete sürükleyen sebeplerden biri. (M.N.) 69:Katre, zeyl
FİHRİST/321
YANITLASİL
yuksel28 Nisan 2024 06:15
İnsanları değerlendirirken ölçü ne olmalı? (L.) 91:13. Lem'a 13.
işâret, 3. nokta
İnsan diğer mevcudatla alakadardır. (M.) 278: 24. Mektup, 2.
makam, 3. remiz
İnsanlık dinsiz yaşayamaz. (H.Ş.) 31; (Tl. İç. R.) 1:189; (Mn.) 86. İnsanın dönüşü Allah'adır. (İ.İ.) 230, 234; (Μ.) 222, 243:20.
Mektup, 1. ve 2. makam, 11. kelimeler
İnsan dünyada az duracak vazifesi çok bir misafirdir. (S.) 241:20. Söz 2. mak. 2. suâl; (M.N.) 101:Habbe
İnsan dünyada bir ameledir. (M.N.) 97:Zeylü'l-Hubab İnsanların dünyada hayvanlar gibi fıtrî elbise ile yaratılmaması-
nın hikmeti. (M.) 373:28. Mektup 8. mes. 4. nük. İnsanlığı dünyevî ve uhrevî saadete mazhar edecek yalnız İslâ- miyettir. (H.Ş.) 38.
İnsanı dünyaya çağıran sebepler. (L.) 125, 126:17. Lem'a 7 nota; (M.N.) 136: Zühre, 7. nota
İnsan dünya hayatı lezzetinde hayvandan yüz derece aşağı düşer. (S.) 292:23. Söz 2. meb. 3. nük. İnsan dünyaya imtihan için gönderilmiştir. (İ.İ.) 110. İnsanın dünyası dar bir kabir hükmünde. (L.) 140:17. Lem'a 14.
nota, 4. remiz
İnsanın dünyaya küstürülmesi. (S.)186:17. Söz. İnsan düşmeye ve yükselmeye müsaittir. (M.N.) 104:Habbe İnsan ebed için yaratılmıştır. (İ.İ.) 197; (Mh.) 36:1. maka. 9. muk.; (Mh.) 123:3. mak.; (S.) 68:10. Söz, 3. hak.; (S.) 84:10. Söz, 11. hakikat
İnsan ebediyete razı olur. (L.) 13:1. Lem'a; (L.) 23:3. Lem'a 3. nükte; (L.) 118:17. Lem'a 1. nota; (L.) 253:26. Lem'a 14. ricâ; (Ş.) 187:11. Şuâ 8. mes.; (H.Ş.) 32.
İnsanın ebede uzanmış emelleri vardır. (S.) 84:10. Söz, 11. hak. İnsanın edebin ta kendisi olan şeyleri edepsizlik olarak telakki etmesi. (S.) 211:18. Söz, 2. nok.
FİHRİST/322
YANITLASİL
yuksel28 Nisan 2024 06:16
İnsan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana dönüşür. (L.) 124:17. Lem'a 6. not; (M.N.) 134; Zühre 6. nota İnsanın elinin karıştığı şey çirkinleşir. (L.) 304:30. Lem'a 2.
nüktenin sonu
İnsanın emânet-i kübra gibi mühim vazifeleri vardır. (S.) 76:10.
İnsanlığın emelleri sınırsızdır. (Nk. İç. R.) 261
İnsan enâniyeti bırakmalı. (S.) 194:17. S.
Söz, 7. hak. İnsanın en büyük düşmanı şeytandır. (L.) 74:13. Lem'a İnsan en güzel surette yaratılmıştır. (Ş.) 141:7. Şuâ İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır. (Mn.) 78, 137. İnsanın en parlak saadeti muhabbetullahtır. (M.) 218: 20. Mek- tup, muk.
İnsanların en şereflileri doğru Müslümanlardır. (Mh.) 35
Sultan ve maiyetindekilerin kapılarından sakının. Çünkü insanlardan onlara en yakın olanı, Allah'tan en uzak olanıdır. Her kim Sultanı, Allah Teala üzerine tercih ederse, Allah o kimsenin kalbinde gizli ve açık fitne yaratır. Ondan Vera'ğı giderir. Ve o kimseyi şaşkınlık içinde terkeder. (Verağ, takvanın ileri derecesidir.)
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 14 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
550 Allah zinayı fahiş bir suç saydığı gibi zinanın sözle yayılmasını da toplum düzeninin bozulmamas İçin suç saymıştır. Çünkü bazı şeylerin şüyuu (yayılması) vukuundan (işlenmesinden) beterdir.Alan (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de Nur Süresi 19. âyet-i kerimede "Kötü şeylerin, iman edenlerin içinde yayılp duyulmasını arzu edenler (yok mu) dünyada da ahirette de onlar için pek acıklı bir azap vardry"
YanıtlaSilbuyurmuştur. Zinanın cezası Evli (muhsan) için recm, yani taşlanarak öldürmedir. Recm gibi ağır bir cezay gerektiren zina suçunun ispatı imkanı, Islam Ceza Hukukunda ileri derecede sınırlandırılmış, dön Müslüman erkek, adil şahsın ilişki durumunu aynı pozisyonda görmelerine ve zina yapanın ayn meclislerde hakim önünde dört defa ikrar etmesine bağlanmıştır. Bu ağır cezanın verilmesi için suçun ispatında hassasiyet gösterilmesi, ince bir ihtiyatın belirgin ifadesidir. Islam'da, kamu suçlarının cezaları (hadler) ağır olduğu için hudûd suçlarının ispatında olağanüstü dikkat ve özen gösterilmiştir. Kesinliğe ulaşılmadıkça cezaya hükmolunmaz. Genel huzur için kişinin gizlediğ kimseye duyurmadığı bir suçu, işlediği kabul edilerek cezalandırılmaz. Gizli işlenmiş, kimsey rahatsız etmeyen suçların alenîleştirilmesi, sosyal hayatı çekilmez hale koyar. Onun için Kur'an- Kerim'de Hucurât Sûresi 12 ayeti kerimede ولا تَسْسُوا "Biririnizin kusurunu araştırmayın buyurulmuştur. Sırf kamu cezalarını gerektiren suçlarda, tanık bu nedenle örtme cihetine gidebili Suç açıkta işlenmediğinde, zararı toplumu doğrudan ilgilendirmediğinde suç işleyeni casuslukyapp teşhir etmemelidir. Ancak hakime intikal etmiş bir olayda suçluyu korumak ya da korumak çon aracı olmak haramdır, lanet sebebidir. Yanlış bir anlama olmasın diye bu not eklendi. Genis big İçin bkz. Akşit, M.Cevat, Islâm Ceza Hukuku ve insani Esaslaasil diy976, 5.47, 70, 71, 133-139
Akşit, M.Cevat, İslâmda Lânetliler, s. 219. Dârekutnî, Sünen, II, 87; Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, III, 90. 551
Kitabın yazarının önce Hazret-i Muhammed (S.A.V.) fezailine, âyet-i kerimeye teberrüken başlaması ve salâtın en önemlilerinden biri olduğunu ispat eder. Çünkü Hak Celle ve Ala Hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de nebi üzerine salât emrini, kendisine yakınlaşma ve mükâ- fattan olduğunu beyan ve bildirmek için Resûlüne salât ile mü'min- lere emir ve ferman buyurur. Böylece önce bizzat mukaddes zatları salât eder, ikinci olarak bütün melekler salât eder diye haber verdik- ten sonra bütün mü'minlere salât ve selâm ile ferman buyururlar. Tâ ki mü'minler, Resûl (S.A.V.) e salât ve selâmın ehemmiyetli ve en ge- rekli iş olduğunu bu ünvanla anlayıp Muhammed (S.A.V.) e gece, gündüz salât vermelerini bildirir. O salât ile de dünya ve âhiret aza- bından kurtuluş ve selâmet bularak Hak Celle ve Alânın yüce lütuf- larına ve geniş rahmetine cümle hayra nail olarak fevz ve felâha ka- vuşsunlar.
YanıtlaSil«Allahümmer züknâ ve cemial mü'minin
biyyil Emin)
İlimden istediğiniz kadar öğrenin. Vallahi onunla amel etmedikçe, ilim toplamakla ecir kazanamazsınız.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 254 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel1 Mayıs 2024 01:10
Hicretten itibaren 60 senesinin başındaki büyük hadiseden ve sübyanın başa geçmesinden Allah'a sığının.
Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 254 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel1 Mayıs 2024 01:11
İlim öğrenin. Zira Allah için öğrenmek insana haşyet verir. Onu taleb etmek ibadettir. Onu müzakere tesbihtir. Ve ondan bahsetmek te cihaddır.(Deylemi'de ilaveten: Bilmiyene onu öğretmek sadakadır. Ehline bezletmek yakınlıktır. Zira o helalin ve haramın alamet yeridir. Cennet yolunun nurlanmış işaretleridir. Yalnızlık arkadaşı, vahşette enisi, halvetle konuşanı, darda ve genişlikte delili, düşmanlara karşı silahı, dostlar yanında zineti, gariplikte yakınıdır. Allah, onunla bir kısım kavmi yükseltir de Cennette önder kılar.)
Ravi: Hz. Muaz (r.a.)
Sayfa: 254 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
ÜMMETİM İÇİN İSTİĞFÂR ETMEYEYİM Mİ? / 111
YanıtlaSilM ü'minler, kendi günahlarından tevbe et- menin yanında, diğer kardeşlerinin af- fedilmesi için istiğfar etmekle de em- redilmişlerdir. Kur'ân'da meleklerin ve Allah Ra- sülü'nün mü'minler için af dilediği haber verilmek- tedir. 45 Son devir İslâm âlimlerinden Ali Ulvi Ku- rucu Hoca Mescid-i Nebevî'de yaşadığı şu sevin- dirici hatırayı nakleder:
1991 senesinde Medine-i Münevvere'de terâ- vih namazı kılıyorduk. İmâm Şeyh Eyyüb idi. Ür- dün'lü yaşlı bir baba ile iki oğlu önümde namaz kılıyorlardı. İmam, bayatî makamında çok hazin bir sesle Şûrâ sûresinin başından okumaya baş- ladı:
"Hã. Mîm. Ayn. Sîn. Kaf. Azîz ve hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böy- le vahyeder. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi
45. Mü'min, 7-9; Şûră, 5; Al-i İmrân, 159, Nisa, 64; Muhammed. 19; Münafikün, 5.
YANITLASİL
yuksel1 Mayıs 2024 08:43
111 Hatıra/229
O'nundur. O yücedir, uludur. Neredeyse yuka- Bundan gökler çatlayacak! Melekler de Rab- urini hamd ile tesbih ediyorlar ve yeryüzün deld (mü'min)ler için mağfiret diliyorlar. İyi bi- In ki Allah çok mağfiret eden, çok merhamet edendir." (Şüră, 1-5)
İmâm 5. âyeti okuyunca önümdeki ihtiyar bir- den yere düştü... İki oğlu selâm verip yandaki bidondan zemzem getirdiler. Saftaki insanlar da "Acaba öldü mü?" diye endişelendiler. İhtiyar zât oğullarına; "Namazınıza devam edin!" diye eliyle İşaret etti. Onu sağ tarafına yatırdılar. Birisi abası- mı çıkarıp başının altına koydu. İhtiyar durmadan ağlıyordu. Namaz bitince herkes:
*-Geçmiş olsun, geçmiş olsun!" deyip gittiler. Ben kaldım. İhtiyar, için için ağlamaya devam edi- yordu. Yaklaştım:
*-Geçmiş olsun amca, hayırdır inşallah" dedik- ten sonra yavaşça ve nezaketle sordum:
"-Amca, âyet-i kerîmeden mi müteessir oldu- nuz? Hz. Ömer efendimize de böyle olmuştu. Bi- risi «Ve't-tûr» sûresini okuyormuş, Hz. Ömer de böyle düşüp bayılmış." Ben böyle deyince ihtiyar amca ağlayarak şu cevabı verdi:
*-Şeyh Eyyüb, "Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yeryüzündeki (mü'min)ler için mağfiret diliyorlar» âyet-i kerîmesini okur-
YANITLASİL
yuksel1 Mayıs 2024 08:45
230/Mescid- Nebeviden
ken baktım mihrapta Peygamber-i Zişân Efendi- miz (s.a.v) duruyor:
-Melekler ümmetime dua ve istiğfar eder- ler de ben etmez miyim?» diyerek dua ediyor- du... Gözümün önünde öylece tecellî edince da- yanamadım, ayaklarım vücûdumu taşıyamadı ve yere yığıldım. "46
46. M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ului Kurucu, Hatıralar, İstanbul 2007, III, 377-378.
YANITLASİL
yuksel1 Mayıs 2024 08:46
Mescid-i Nebevîden 111. Hatıra
Dr. Murat Kaya
Cüz: 11 Sûre: 10
YanıtlaSilRÜHU'L - FURKĀN
Yûnus Sûresi
Âyet: 37
"Benim Rabbim'e gitmem sizin için çok hayırlı olacaktır, çünkü ben gitmezsem Fâraklît size gelemez! Ben gittiğim zaman onu size göndere- ceğim. O geldiği zaman bilerek yanlış yapanı hatâsından sebep kınaya- caktır. Benim çok söyleyeceklerim var ama siz onları kaldıramazsınız. Lâkin Rûhul-Hakk size gelince bütün hakîkatlere sizi o irşad edecektir.
Çünkü o kendi katından konuşmayacaktır, bilakis vahiy olarak işit- tiklerini anlatacaktır, tüm gelecekleri size bildirecektir ve Rabbime âit olan tüm vasıfları size anlatacaktır. Eğer beni seviyorsanız bu vasiyetle- rimi iyi tutun. Gerçi ben de sizi yetimler olarak bırakacak değilim, zîrâ pek yakında tekrar size geleceğim." (el-Alfisi, Rûhu'l-meʻânî:28/87; el-Mâverdi, nübüvve, sh:210; el-Fahrurrâzî, et-Tefsirül-kebîr:3/40) E'lâmü'n-
Îsâ (Aleyhisselâm)ın bu sözlerinde geçen "Fâraklît", ilim ve ihtisas sahibi olan bâzı Hristiyanlar tarafından: "Hamdedici" mânâsıyla tefsir edilmiştir ki bu, "Ahmed" isminin karşılığıdır. Artık Allâh her kimin gözlerinden taassup perdesini açarsa, bu "Fâraklît" tâbirinden Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellemjin kastedilmiş olduğunu kolayca anlar. Îsâ (Aleyhisselâm)ın, "Kendisinin yakın- da gelecek olduğu"nu müjdelemesi ise, Deccâl'i öldürmek ve İslâm dînini dünyaya hâkim kılmak üzere, Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in ümme- ti olarak âhir zamanda gökten ineceğinin bir ifâdesidir! (Alûsî, Rûhul-me'ânî:28/87)
İşte geride zikrettiğimiz bunca rivâyetin delâleti vechile; semâvî kitapla- rın tümü Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in geleceğini bildirmiştir. Kur'ân-ı Kerîm de, geçmiş kitaplarda bulunan bu müjdeleri:
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرَيَةِ وَالْإِنْجِيلِ)
"O kimseler ki, yanlarındaki Tevrât ve İncîl'de kendisini (n açık târifini) yazılı olarak buldukları o Rasûl'e, o (okuma-yazma bilmeyen, ancak İlâhî tâlimle eğitilmiş olan Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve sellem) nâmındaki) Ümmî Nebî'ye hakkıyla uymaktadırlar..." (el-A'raf Süresi:157) âyet-i kerîmesi ile;
وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ
"(Îsâ (Aleyhisselâm) 'İsmi Ahmed olup benden sonra gelecek olan pek kıy metli bir Rasûlü müjdeleyiciyim' (demiştir)" (es-Saff Süresi:6) âyet-i celîlesinde açıklayınca elbette Kur'ân-ı Kerîm, bu âyet-i kerîmede geçen : )وَلَكِنْ تَصْدِيق الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ( “Velâkin (o Kur'ân-ı Kerîm) öncesinde bulunan şeylerin doğ rulayıcısıdır" vasfını açığa çıkarmış ve bu da onun bir beşer sözü olmadı- ğını isbât etmiştir.
212
Cüz: 11 Sûre: 10
YanıtlaSilRÜHU'L - FURKĀN
Yūnus Sûresi
Ayet: 37
Üçüncü Huccet ki bu da Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in Kur'ân-ı Kerîm'de haber verdiği gaybî konularla alâkalıdır. Nitekim Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
الم غُلِبَتِ الرُّومُ فِي أَدْنَى الْأَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ فِي بِضْعِ سِنِينَ
"Elif! Lâm! Mîm! (Ehl-i Kitap olan) Rumlar(, kitapsız Farslar tarafın- dan) mağlup edildi! (Rum diyârına göre) o (Mekke) toprağ(ın)a en yakın yerde! Ama onlar mağlubiyetlerinin ardından yakında (Farslara) gâlip geleceklerdir! (Üçle on arası) birkaç sene içerisinde!" (er-Ram Sûresi:1-4) âyet-i kerîmesiyle, Rumların Acemlere on sene geçmeden mutlaka gâlip gelece- ğini bildirmiş ve geleceğe âit bu haber aynen gerçekleşmiştir. Yine böylece:
لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ أَمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُءُوسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لَا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذَلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا
"Andolsun ki; elbette Allâh gerçekten (Hudeybiye'ye çıkışlarından evvel, Mekke'ye güvenli bir şekilde gireceklerine dâir) Rasûlüne (göster- miş olduğu) o rüyâda(, müminle münafığın durumunu belli etme gibi bir) hak (ve hikmet) ile sâdık olmuş (ve onun kesinkes çıkacağına dair hü- küm buyurmuş)tur. Yemin olsun ki; elbette siz(, Rasûlümün size anlattığı şekilde) -Allâh dilerse- güvenli kimseler hâlinde ve (hiçbir düşmandan) korkmadığınız halde (yapacağınız umreden sonra, kiminiz) başlarınızı tıraş edenler ve (kiminiz de) kısaltıcılar olarak Mescid-i Harâm'a mutla-
ka gireceksiniz!
Böylece O, sizin bilmediğiniz şeyleri bilmiş ve işte sana! Bu sebeple o (rüyânın tahakkuku)ndan önce (Hayber fethi gibi) pek yakın bir fetih tâyin etmiştir." (el-Feth Sûresi:27) âyet-i kerîmesinde Allâh-u Teâlâ hicretin al- tıncı yılında Hudeybiye senesi umre yapamayıp geri dönerlerken Mescid-i Harâm'a mutlaka gireceklerini ve ondan evvel de Hayber'i fethedecekleri- ni bildirmiştir. Bu müjdeler de aynen tahakkuk etmiştir. Nitekim yedinci sene Hayber, sekizinci sene de Mekke fethedilmiştir.
Yine bunun gibi Allâh-u Teâlâ Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve sellem)in üm- metinin dünyaya hâkim olacağını:
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا)
213
1
YanıtlaSilya inkâr. inanmama, bilmeme, tanımama. inkâr-ı haşir. ölümden sonra dirilip top- lanma hakikatini inkâr etme, tanımama. inkâr-ı haşr. ölümden sonra dirilip top- lanma hakikatini inkâr etme.
- inkâr-ı mutlak. tam bir inkâr, hiçbir şeyi kabul etmeme durumu.
inkâr-ı semavât. şu görünen maddi gök- lerden başka göklerin de bulunduğunu in- kâr etme, kabul etmeme.
inkâr-ı ulûhiyet. Allahın varlığını inkâr, Allahı tanımama.
inkârî. inkârla ilgili, inanmamaya ilişkin. inkıbaz. büzülme, tutukluk, gam hâli, gö- nülde tasa olması, sıkıntılı durum.
-
inkılâb softaları. devrim yobazları, fanatik bir biçimde devrimi savunanlar, eleştiriye - bile tahammül edemeyenler, dogmatik davrananlar.
-
-
inkılâb. inkılâp, devrim, dönme, dönüş- me, dönüşüm, bir hâlden tamamen başka bir hâle geçme.
inkılâbât. dönüşmeler, dönmeler. inkılâbât-ı acibe. görülmedik dönüşüm- ler.
inkılâbât-ı ahval. hållerdeki dönüşümler. inkılâbât-ı azîme. büyük dönüşümler.
- inkılâbât h
BİR AYE
YanıtlaSilAllah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ise ancak derin kavrayış sahibi olanlar düşünüp anlarlar. (Bakara 2/269)
MÜMİNİN YİTİĞİ: HİKMET
Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde yer alan hikmet kavramı çok geniş bir anlama sahiptir. Söz ve fiilde isabet etmek, işleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak, eşyada gizli ilahi sırlar ve gayeler, faydalı ilim ve salih amel gibi birçok anlamı içerir. Bir anlamıyla da hikmet, insanı iyi ve güzel olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan sakındıran sözdür. Bu anlamda en büyük hikmet yüce kitabımız Kur'an'dır. "Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi..." (Nisa, 4/113) ayetinde Hz. Peygamber'e verilen hikmet, vahyi anlama ve uygulama kabiliyeti olan sünnettir. Hikmet kelimesi, günlük hayatta ise olayların hikmet gözüyle de- ğerlendirilmesi şeklinde kullanılır. Bununla kastedilen mana, zahirin yanı sıra bâtına bakmak, görünenin ardındaki görünmeyen tarafa dikkat çekmektir. Hikmet evrenseldir. Nerede ve ne zaman, hangi kaynaktan bulunursa hemen alınmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber; "Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır." (Ibn Môce, Zühd, 15) buyurarak buna işaret etmiştir.
Okumuşların öğünmesinden Allah'a sığının. Onlarınki zalimlerin övünmesinden daha fenadır. Ve, öğünen alimden, Allah'a daha sevimsiz bir kimse yoktur.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 255 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2024 00:30
Her şey hakkında tefekkür edin. Fakat Allah (z.c.hz)'nin Zatı hususunda tefekkür etmeyin. Zira, kürsi ile yedinci kat gök arasında yedi bin perde vardır. Ve Allah'ın şanı (manevi makamı) bunların üstündedir.
Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 255 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2024 00:31
Cibril (a.s.) Bana geldi ve buyurdu ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) Rabbin Sana selam ediyor ve şöyle buyuruyor: "Kullarımdan öyle kimse vardır ki, onun imanı ancak zenginlikle salah bulur. Eğer onu fakir kılsa idim o küfranı nimet ederdi. Ve yine kullarımdan öyle kimse vardır ki, onun imanı ancak fakirlikle salah bulur. Eğer onu zengin kılsa idim o küfrederdi. Kullarımdan öylesi de vardır ki onun imanı ancak sıhhatta olması ile tamam olur. Eğer ona hastalık versem, o küfrederdi. (Diğer bir nüshada şu ilave vardır) Kullarımdan öyle kimse de vardır ki, onun imanı ancak kendisinin hastalık içinde bulunması ile tamam olur. Eğer onu sıhhatte kılsam, o küfranı nimet ederdi"
Ravi: Hz. Ömer (r.a.)
Sayfa: 11 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
YanıtlaSilyuksel3 Mayıs 2024 00:41
Allah, Hz. İbrahim (a.s.)'ı "Halil". Hz. Musa (a.s.)'ı "Neciy" ve Beni de "Habib" ittihaz etti. Sonra buyurdu ki: "İzzetim ve Celalim hakkı için Habibimi, Halilim ve Neciyyim üzerine tercih ederim."
Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 11 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2024 00:43
61
buluyor mus avaklarına kadar misk ola
Hz. Enes r.a.
* * Alimlere tabi olunuz. Zira onlar dunyanın çerağı ve ahiretin kandileri- dir.
** Ey Cubeyr! Bir sefere çıktığında, arkadaşlarının hal itibarile en iyisi ve En itibarile de en çoğa sahip olanı olmaktan hoşlanır mısın? Su bes sureyi oku: Kül Ya eyyühel kâfirûn, Izacae nasrullahü vel fethu
Külbüvallahü ehad, Küleuzübirabbil Felâk ve Küleuzü birabbinnas. Her sureye Bismillahirrahmanirrahim ile başla ve Bismillahirrahma nirrahim ile bitir.
Hz. Cübeyr ibni Mudim r.a.
9. Kalbinin yumuşamasını ve hacetinin görülmesini sever misin? Yetime merhamet et. onun başını okşa ve ona yediğinden yedir. Kalbin yumuşar ve hacetine erişirsin.
Hz. Ebud Derda r.a.
10 + Ey insanlar! Duada cehd etmeyi sever misiniz? Öyle ise, “Allahümme einna alá şükrike ve zikrike ve hüsnü ibadetike." (Allahım verdiğin nimete şükretmemiz, Seni zikretmemiz ve Sana güzelce ibadet edebil- memiz için bize yardım et) deyiniz.
Hz. Ebu Hüreyre г.а.
11 * Allah. Hz. İbrahim (a.s.)1"Halil", Hz. Musa (a.s.)'yı "Neciy" ve Beni de "Habib" ittihaz etti. Sonra buyurdu ki: "İzzetim ve Celâlim hakkı için Habibimi, Halilim ve Neciyyim üzerine tercih ederim." Hz. Ebu Hüreyre r.a. (Halil dost. Neciy sırd 15. Habib sevgili demektir.)
12 Beyaz horoz edininiz. Zira kondigin 1
ederler. "66 Denir ya, İslamın şartı beş! Alıncısı haddini bilmektir. Haddini bilmek müminligin şartıdır. Bu âyetle sabittir.
YanıtlaSilResûlullah Efendimizi kendimize örnek alırken dahi haddimi- zi bileceğiz. Efendimizi kuru kuruya taklit, örnek almak değildir. Onu kendimize misal alırken günün şartlarını göz ardı edemeyiz, etmemeliyiz. Dolayısıyla Efendimizin günün şartları içerisinde kullandığı vasıtalar O'nun sünnetine uymanın birebir ifadesi sayı- lamazlar. Deveye binmenin sünnet olmaması gibi... Mesela namazlarda başı örtmek sünnettir, ama bu örtme sarık şeklinde olmak zorunda değildir. (Zaten Efendimiz mübarek başlarını bir örtü ile kapatır, nadiren sarık sarardı.) Efendimizi şeklen taklit sünnet-i seniyyeye ittiba şeklinde anlaşılıyor, bu doğru değil. Bu konuda esas ve öz temel alınmalı. Zanlarımızı îmân hâline getir- mememiz lazımdır.
Efendimizi tanımadan kendimizce bir Hz. Peygamber portresi çizmek fevkalāde yanlışır. Alim bir zât bir başsağlığı ziyareti vesilesiyle Karadeniz'in bir beldesine gidiyor. Orada söz Hz. Peygamber'e geliyor. Alim zât Efendimizin zevceleriyle münasebetini anlatıyor, bu konudaki hassasiyet ve inceliğine dik- kat çekiyor. Tam o sırada biri kızarak yerinden kalkıp gidiyor. "Niçin bu kadar kızdın?" diye soruyorlar. "Efendim" diyor, "Ne hakla Efendimizi kılıbık biri şeklinde tarif edersiniz?" Adam kadınlara karşı kabalığını din zannediyor. Efendimizin bu husus- taki inceliğinden rahatsız oluyor. Çünkü bilmiyor. Kainatın Efendisi Hazret-i Resûlullah'ı bilmeden tanıyamayız. Tanımadan O'ndan örnek alma seviyesine yükselemeyiz.
66 9/Tevbe Süresi 112. âyet: Ettaibunel 'abidune'l hamidûne's saihûne'r rakiûne's sacidûne'l amirûne bi'l ma'rufi ve'n nahune ani'l munkeri vel hafizune li hudûdillah, ve beşşiri'l mu'minîn.
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2024 09:33
MUHABBET PEYGAMBERİ
HZ. MUHAMMED (SAV)
Ö. Tuğrul İnançer
150
YanıtlaSil0. Tuğrul İnançer
tir. Farz namazlarını mescidde, sünnet namazlarını ise evinde kılmıştır. Burada da bir hikmet var. Sünnet namazlarını evde kılıyor, dolayısıyla ev namazsız kalmıyordu. Ancak, Efendimizin hane-i saâdetlerinin Mescid-i Nebevî'ye hemen bitişik ve yalnızca bir perde ile ayrılmış olduğunu da gözden ırak tutmamak gerekir.
Zaman içinde insanlar her bir fiil için bir yer tahsis etmiştir. Düğün, nikâh, cenaze yerleri vardır. Bunun gibi namaz için de mescid veya camiler inşa edilmiştir. Özellikle namaz cemaatle eda edilen bir ibadet olduğu için belli bir yerin tahsisi anlaşılır bir durumdur. Anlaşılır ama farz bir şey değildir. Zīrā bütün bir yer- yüzü müminlere mescid kılınmıştır. Tek şart, namazın kılındığı yerin temiz olmasıdır. Yoksa, Allah'ın necis görmediği her yer secdegahtır. Necāsetin ölçüsü de bizim hijyenik ölçülerimiz değildir.
Namaz için mescidler ve camiler yapılmıştır. Ancak Efendimizin hayatından biliyoruz ki mescid ve camiler sadece namaz kılınan yerler, namaza tahsis edilen mekânlar olmamıştır. Hayatın bütün hälleri mescid ve camilerde kendilerine yer bulmuştur, insana ve topluma dâir bütün meseleler oralarda konuşulmuştur. Nikah merasimleri orada yapılmış, cenazeler oradan kaldırılmıştır. Doğum ve ölüm arasında yaşanabilen her bir şey, bir şekilde cami- de yer bulmuştur.
Hedefe Götüren Her Yol Mübah Değildir
Hak ve bâtıl mücadelesi hep olmuş, olmaya da devam edecek- tir. Burada haktan yana olanların göz ardı etmemesi gereken temel bir düstur var: Hak yolcusunun kullandığı vasıtalar da hak olma lıdır. Bâtıl vasıtalarla hakikate gidilemez. Bizim için ölçü Hz Peygamber'dir. Ve Peygamberimizin bütün ölçüleri de Cenab- Allah'ın rızasını esas almaktadır.
Mesela Efendimiz savaşta bile haktan vazgeçmemiş, savaşın bütün unsurlarını hakka göre belirlemiştir. "Harp hiledir." düstu runun işaret ettiği durumdan bahsetmiyoruz, bu başka bir şey..
YANITLASİL
yuksel3 Mayıs 2024 09:31
Dern Hz. Muhammed(sav)
151
Mesela Efendimizin harpte koyduğu kâidelere göre, insanların uplu olarak bulunduğu yerlere bomba atamazsınız. Sizinle savaş- mayan, sizi öldürmek üzere karşınıza çıkmayan tek bir insanı dahi düremezsiniz. Çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar, aman dileyenler, leler, hizmetciler ve din adamlarına silah çekemezsiniz. Geçtiğiniz yol üzerinde karşınıza çıkan tarlalara, ekinlere, ağaçla- ormanlara zarar veremezsiniz. Maksadınız hak ise, sizi maksa- amıza ulaştıracak vasıtalarınız da hak üzere olmalıdır.
Zulmün haklılığı olmaz! Müslüman adalet üzere yaşamak mecburiyetindedir. Zalimlik Müslüman'ın vasfı olamaz. Elendimizin savaşları, Mekke'nin fethinde ve hemen akabinde Huneyn Gazvesi'nde yaşananlar ortadadır. Hz. Ömer'in Kudüs'ü lethetmesinden sonra orada kurduğu sistem adâlet ve hakkaniyet zereydi. Durum bu kadar nettir. Mücadelenin istikameti İslâm ansından doğru olduğu gibi mücadelenin yöntemi de İslâm tara- Indan doğru bulunmalıdır. İslâm'a, Allah ve Resûlünün rızasına ygun olmayan bir vasıta kullanılamaz. Düşman olarak karşımıza pikanın durumu ne olursa olsun bizim ölçümüz değişmez, onlar yaparsa yapsın bizim hocamız olamazlar. Müminler sadece Alahin Hz. Peygamber aracılığıyla kendilerine bildirdiği hakikat icere yaşamak
mecburiyetindedirler. Efendimizin kendisiyle, hayatıyla, sünnet-i seniyyesiyle irtibat- r şeyimizi, Efendimizin ortaya koyduğu ölçüler belirlemeli. Hz. Peygamber'i hayatımızdan çıkardığımızda, O'nun prensiplerini zulmetmis oluruz. Zīrā nefsine zulmetmis insan başkasına da kendimize ölçü yapmadığımızda hem nefsimize hem de başkasına zulmeder. Ve neſse en büyük zulüm Allah'ın emirlerine isyan etmektir.
Haddini Bilmek
Kur'an-ı Kerîm'de müminin bir tarifi var: "Onlar kıyam ederler. rük ederler, sözlerinde dururlar, iffetlerini muhafaza ederler.
Recep Tayyip Erdogan derin devlet var dedi.
YanıtlaSilA haber
Recep Tayyip Erdoğan derin devlet var dedi.
YanıtlaSilA. Haber
BENİM KANAATİMCE BOZULMALAR GÜÇ ZEHİRLENMESİYLE BAŞLIYOR. SAYISAL VE EKONOMİK OLARAK BİR GÜCE ERDİĞİNİZDE VE BU GÜÇLE PEK ÇOK ŞEYİ YAPABİLMEYE KÂNİ OLDUĞUNUZ ZAMAN GÜÇ ZEHİRLENMESİ BAŞLIYOR. GÜCE ERİNCE CEMAATLER, ULUSLARARASI GÜÇLERİN VE İSTİHBÂRÂT ÖRGÜTLERİNİN DE İLGİ ALANINA GİRMEYE BAŞLIYOR HERHALDE.
YanıtlaSiltan Vahdeddin'i takip hususunda ma- zur görülmesini istediğini Ankara'ya bildirdi. Mustafa Kemal Paşa ise Ab- dülmecid Efendi'nin Fatihin sarığı yeri- ne redingot giyebileceğini bildirdi. Fa- kat "halife-i müslimin yerine "halife-i Resûlullah tâbirini kullanması, imza- sını da Abdülmecid bin Abdülaziz Han tarzında yazması uzun tartışmalara se- bep oldu. Bununla saltanat fikrinin or- tadan kalkmadığı ileri sürüldü.
YanıtlaSilBu sırada 21-27 Aralık 1922 tarihin- de toplanan Hint Hilafet Konferansı Abdülmecid'in halifeliğini tasdik ve ka- bul etti. Yine Hint müslümanları 3 Ocak 1923'te Mustafa Kemal Paşa'ya "mün- cî-i hilafet" (hilafetin kurtarıcısı) unvanı- nı verdi. Ankara'da 15 Ocak 1923'te Af- yon Mebusu Şükrü Hoca (Çelikalay) ta- rafından yazılan "Hilafet-i İslamiyye ve Büyük Millet Meclisi" adlı bir broşür da- ğıtıldı. Burada Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hilafeti saltanattan ayırarak onu siyasî iktidardan mahrum ve sırf lafzi bir müessese haline getiremeye- ceği ileri sürülüyordu. Nihayet 15 Ni- san 1923'te çıkarılan 334 sayılı "Salta- nata Ait Propagandaların Men'ine Dair Kanun'la bu tartışmalara son verilmek istendi.
V. DEVLET YÖNETİMİYLE İLGİLİ PRENSİPLERİ
YanıtlaSilA. DEVLET YÖNETİMİ İLE İLGİLİ GENEL BİLGİLER:
1. İslâm Hukukunda Devletin Tarifi:
Devlet, belli bir ülke üzerinde yaşayan, akide ve hukuk alanında ilâhî ilke ve kanunlara tam olarak uyan ve bu alanın öngördüğü işleri yerine getiren örnek bir otoriteye boyun eğen insanlar topluluğudur. 366
2. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Kurduğu Devletin Özellikleri:
a. Kendisine vahyedilen ilâhî kanunlarla düzenlenen hayat sistemi- nin ayrılmaz bir parçasını oluşturan ilkelerden meydana gelmesi,
b. Haram-helal hükmünü koymanın Allah'a ait olması,
c. Allah'ın koyduğu haram ve helal karşısında herkesin eşit olması,
d. İnsan hayatının her yönünü kapsamına alması,
e. Gayrimüslimlerin, devletin temel politikasını formüle etmede ka- tılım haklarının olmayıp icra/yürütme fonksiyonuna katılabilmesi ve yük- sek görevler alabilmesi,
366 Yaman, Ahmet, İslâm Hukukunda Uluslararası İlişkiler, s. 63.
571
Åyet ve Hadislerie Peygamberimiz
YanıtlaSil1 Gayrimüslimlerin, ülkenin kanunlarını ihlal etmedikçe ve diğerle rinin haklarına el uzatmadıkça istedikleri yerde yaşayabilmeleri ve dine girme zorunluluğunda olmamaları,
g. Hakkında nass olmayan her konuda istişare edilmesi.
3. Devlete İtaat Konusu:
İslâm Hukukunda devlete itaatin derecesini, sadakat ve bağlılığın merkezinde sadece Allah'ın ve Allah'ın izniyle Rasûlullah'ın bulunduğu- nu açıkça ortaya koyan hükümranlık anlayışını şu âyet belirlemiştir:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Rasûl'e ve sizden olan ulu'l-emre itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa dü- şerseniz, Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, onu (anlaş- mazlığı) Allah'a ve Rasûl'e götürün. Bu daha hayırlı ve netice bakımından daha güzeldir." 367
İtaat önce Allah'a, sonra Allah'ın emriyle Rasûl'edir. Ulu'l- emre itaat ise mutlak değildir. Öncelikle mü'min olması, sonra Allah'a ve Rasûl'e itaat eden olmasıdır.
Ulu'l-emr iki kısımdır:
a. Dünyevi olan ulu'l-emr: Âmirlerdir.
b. Uhrevi olan ulu'l-emr: Müctehidlerdir.
Avamın, helalı ve haramı tesbitte müracaatı müctehidlere, mücte- hidlerin müracaatı da Allah'a ve Rasûl'e yani Kitap ve Sünnet'edir. Uy- gulamadaki itaat ise Kitap ve Sünnet'e göre hareket eden âmirleredit.
4. İslâm Hukukunda Devlet Başkanının Konumu:
Devlet başkanının fonksiyonu vekålettir. İki vekâleti vardır:
a. Allah'ın kanunlanını Allah adına uygulama vekâleti,
b. Onama yetkisine sahip üyeler tarafından başkanlığı onaylandık tan sonra onlar adına uygulama vekâleti.
367 Nisă süresi (4) 50
Yaşayışı, Ahlakı, Prensipleri
YanıtlaSilAllah'ın vekilliği belli bir şahsa, sınıfa veya kavme değil, bütünüy- le topluma aittir. Bu, Allah'ı kendilerinin hükümranı kabul eden, O'nun ilâhî kanunlarını kendilerine hayat şekli olarak benimseyen ve uygulayan müslüman toplumun yönetici olmasıdır.
5. Devlet Başkanının Seçimi:
İslâm devlet başkanı olmanın tek bir yolu yoktur. Ne Kur'ân'da ne de Sünnet'te bunu belirleyen bir nass yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s.), vefat ederken yerine dînî konuda vekâlet edecek imam olarak ehil gördüğü, îmâ olarak dünya hakkında da imam yani devlet başkanı olarak belir- lediği Hz. Ebû Bekir'i seçti. Sahabe bunu kendilerine sarahaten/açıkça değil, îmâ ile kabul edip Ebû Bekir (r.a.)'i icma olacak tarzda seçmiş ol- dular. Sahabeler Kur'ân ve Sünnet'i iyi kavradıklarından dolayı devlet başkanlığı için tek bir yol olmadığını, değişik yöntemlerle devlet başkanı- nı iş başına getirmekle göstermişlerdir. Önemli olan hakkın herkese, her zaman, her yerde hakça uygulanması, ilâhî otoritenin hükümran olması, insanların da bu hükümranlığı icra etmeleridir.
Devlet başkanı ve devletin diğer yönetim birimlerinde yer alan bütün âmirlerde gerekli olan ehliyet, adâlet ve itaattir. Takva bunların artısıdır, arzu edilendir. Hulefâ-i Râşidîn'de hem ehliyet hem adâlet hem de takva birleşmiştir. Seçilen veya iş başına getirilen kimselerde görülen en önemli bir husus, halkın biatine/onayına sunulmuş olmalarıdır.
Devlet başkanı, idarede, her biri başkan olabilecek kimselerle istişare edecektir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Peygamber (s.a.s.)'e bizzat Allah Teâlâ tarafından ashabıyla istişare etmesi emredilmiş, 368 Sahabe de "Rablerinin çağrısına icabet ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işleri kendi aralarında şûrâ iledir.”369 şeklinde övülmüştür. Öyle ki, devlet başkanı şûrâ prensibini/istişâreyi terk edecek olsa azledilir.
6. Devlet Organlarının Yapıları ve Yetkileri:
İslâm Hukukundaki hükümranlık anlayışı, çeşitli devlet organlarının yetkisini sınırlandırmıştır.
368 Al-i Imrân sûresi (3), 159. 369 Şürâ sûresi (42), 38.
Âyet ve Hadislerle Peygamberimiz
YanıtlaSilİslam hukukuna göre devletin üç ana organı vardır:
a. Yasama Organı:
Kur'ân ve Sünnet'e aykırı herhangi bir yasa koyamazlar. Allah' in ve Rasi Kur'an verdiği hükümlerin dokunulmazlığı kesindir. Herkes Allah'ın hükümranlığı önünde ancak birer kuldur. Bu kulluk sınırını aşmak müs- lümanlara ve insanlara bir zulümdür.
Yasama organı Kur'ân ve Sünnet'in koyduğu açık hükümleri kural- lar, düzenlemeler, şartlar ve kısımlar şeklinde kanun olarak bir araya top- layabilirler.
Yasama organında bulunması gereken, müctehidler yoksa tercih ehli âlimler, Kur'ân ve Sünnet üzerinde yapılan doğru yorumlardan birisini tercih edebilirler, Kur'ân ve Sünnet'te açık emirlerin olmadığı konularda Kur'ân'a ve Sünnet'e, Sahabenin icmaına, sonra kendi asırlarında bulu- nan âlimlerin icmaına muhalif olmayan kanun çıkarabilirler
b. İcra Organı
İcranın esas görevi, fonksiyonu, Kur'ân ve Sünnet'i ihtiva eden ka- nunları yürürlükte tutmak, ilâhî emirlerin ışığında maruf, takva ve adâlet prensipleri üzerine kurulu bir toplumu oluşturmaktır. Halka da gerekli olan, önce ehil olanı tesbit, sonra biat, sonra da itaat etmektir. İtaat da maruftadır. İtaat edilmemesi gereken konularda da hemen isyan edilecek değildir.
Allah'a ve Rasûl'e itaat ettikleri müddetçe icradaki yöneti- ciye uyarlar. Bu da, kanun koyucu Allah'ın ve Allah'ın vahiy ile öğret- tiği Peygamberinin emridir. 370
c. Yargı Organı:
İslam hukukuna göre en büyük hâkim Allah Teâlâ'dır. O'nun koydu- ğu hükümleri aşarak hüküm konamaz 371 Sonra hâkim, Allah'ın elçisi olan Hz. Peygamber (s.a.s.)'dir. Sonra da Allah'ın ve Rasûl'ün koyduğu hükümlerin ışığında hüküm çıkaran yani ictihat yapan hâkimlerdir. Bun-
370 Kehf sûresi (18), 28; Şuarâ sûresi (26), 151-152; Müslim, İmâre, 32, 33. 371 Mäide sûresi (5), 49-50.
Yaşayışı, Ahlakı. Prensipleri
YanıtlaSillar. Allah ve Rasül'ün belirttiği esas ve prensiplere göre hareket ederek hukmederler. Hiç kimsenin -devlet başkanı da olsa-dokunulmazlığı yok- tur
Kanun önünde, hâkim önünde herkes eşittir. Hâkimin bu esa- sa ve prensiplere göre verdiği hükme boyun eğmek esastır. Hiçbir kim- senin uygulayıp uygulamama muhayyerliği yoktur. 372 Yargı, daima hük- münde âdil olacaktır. Zira bu da ilâhî emirlerin en önemlilerindendir. 373
7. İktidar Süresi:
Örnek devlet olan Peygamberler döneminde hiçbir peygamberin görevden alındığına dair hiçbir nas yoktur. Halifeler döneminde de ha- yatları müddetince iktidar süreleri devam etmiştir. Görev yapmalarını en- gelleyecek bir acizlik olursa başka ehil bir kişinin başkanlığa geçirilmesi gerekir. Belli bir sürede değiştirileceğine dair bir nas olmadığı gibi iktidarda kalma sürenin tesbitine engel olan bir nas da yoktur.
رسول الله
372 Ahzab süresi (33), 36.
373 Nisă sûresi (4), 58.
575
B. İDARE VE YÖNETİMLE İLGİLİ PRENSİPLERİ
YanıtlaSil1. Tarifi:
İdare: Lûgatte döndürmek, döndürülmek, çekip çevirmek, yönel- mek gibi manalara gelir. 374
İdaredeki odak nokta insandır. Bütün alem de insan için dön- dürülmektedir. İdarede yörünge, insanın fıtratı ve Fâtırı/Yaratıcısı göz önünde bulundurularak dünya ve âhiret mutluluğunu kazandırmaktır.
Yönetim ve yönetici, insan için ve insanın mutluluğu için vardır.
2. Yönetim Esasları, Yönetici ve Yönetilen Halk:
a. Yönetim Esasları: İnsanın mutluluğu için bütün kâinatı insa nın emrine veren, dünyada huzur âhirette de ebedî huzuru kazandırmak isteyen Allah'ın Kitabı Kur'ân-ı Kerîm, Allah'ın ilim ve hikmet verdiği Rasûlullah'ın Hadîs-i Şerîfleri, müçtehitlerin özellikle Sahabenin icması ve müçtehitlerin âyet ve hadislerden çıkardıkları içtihatlardır.
b. Yönetici: Hem Allah'a hem de insanlara hesap verecek olan hiz metçi yönetici, herkesin huzurla arkasından gittiği, inandığı ve güvendiği, gerektiğinde hesaba çektiği âdil ve dürüst insandır.
c. Yönetilen Halk: Dünya ve âhirette ebedi mutlu kılınmak iste
nen, varlıkların en kıymetlisi ve kapsamlısı olan insanlar topluluğudur.
374 Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, s. 488.
576
Yaşayışı, Ahlakı, Prensipleri
YanıtlaSil3. Hz. Peygamber'in Belirttiği Yönetici ve Görevleri:
a. Adâletli Olmak:
İdarecinin en önemli özelliği adalettir. Çünkü mülkün yani idarenin, idareciliğin ve hâkimiyetin temeli adâlettir.
Adaleti uygulayacak olanlar hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.):
"Şüphesiz ki, adâletle iş görenler, Allah katında nûrdan minberler üzerinde Rahman'ın sağında olacaklardır. Gerçi O'nun her iki eli sağdır. Bunlar hükümlerinde, ailelerinde ve idaresi altındakiler hakkında adâlet gösteren kimselerdir." buyurmuştur. 375
Demek ki, idareciden istenen önce ehliyet, sonra adâlet, sonra da hakkı gözetip hakka uymaktır. 376
b. Sorumluluk Bilincinde Olmak:
Yönetici, Allah'a ve insanlara karşı sorumlu olduğunun bilincinde olmalıdır. Allah Teâla'nın, yöneticinin yapmasını istediği öncelikleri:
الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُوا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ
"Onlar, kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı dosdoğru (dâimî) kılarlar, zekatı verirler, ma'rûfu emre- derler ve münkeri yasak ederler. İşlerin sonu Allah'a (döner). "377
Yöneticinin sorumluluk bilincinde olmasının gerekliliği:
عَنِ ابْنِ عُمَرَ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ قَالَ: «أَلَا كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤُلٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. فَالْأَمِرُ الَّذِي عَلَى النَّاسِ رَاعٍ وَهُوَ مَسْؤُولٌ
375 Müslim, İmâre, 18; Nesai, Adabu'l-Kudat, 1; Ahmed, II, 160.
376 Nisa süresi (4), 58, 59.
377 Hacc sûresi (22), 40.
577
Ayet ve Hadislerle Peygamberimiz
YanıtlaSilعَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالرَّجُلُ رَاعٍ عَلَى أَهْلِ بَيْتِهِ وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْهُمْ وَالْمَرْأَةُ رَاعِيَةٌ عَلَى بَيْتِ بَعْلِهَا وَوَلَدِهِ وَ هِيَ مَسْئُولَةٌ عَنْهُمُ الْعَبْدُ رَاعٍ عَلَى مَالِ سَيِّدِهِ وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْهُ، أَلَا فَكُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ».
İbn-i Ömer (r.anhümâ)'den rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsü (idaresi altındakile ri)nden sorumludur. İnsanlar üzerinde olan (idareci) bir çoban- dır; o sürüsünden (halkından) sorumludur. Kişi alle fertlerine çobandır. O da onlardan sorumludur. Kadın kocasının evine ve çocuklarına çobandır. O da onlardan sorumludur. Köle, sahibi. nin malına çobandır, o da ondan sorumludur. Dikkat! Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsünden sorumludur.'
c. İstişare Etmek:
Yöneticinin en önemli görevlerinden birisi de, ilim, basiret, tecrübe, ehliyet, adâlet, insaf, güvenirlik ve takva gibi özelliklere sahip olanlarla istişare etmesidir. Zira istişare Allah. Teâlâ'nın emri, 379 Hz. Peygamber (s.a.s.)'in sünneti ve övülen mü'minlerin özelliklerindendir. 380 Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) de işlerinin çoğunda istişare etmiştir.
Hz. Peygamber'in istişare neticesindeki uygulaması:
1) İstişare neticesi çoğunluğun fikrine göre hareket etmiş,
2) İstişare neticesi azınlığın görüşüne göre hareket etmiş,
3) İstişare neticesi kendi görüşü doğrultusunda hareket etmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, çoğunluğa göre hareket etmesine rağ men isabet edemediği de olmuştur. Bedir esirleri ve Uhud savaşıyla il- gili yapılan istişare gibi. Buna karşılık azınlığın fikrine göre hareket edip
378 Müslim, İmâre, 20; Buhârî, Cum'a, 11, Cenâiz, 32, Nikâh, 81; Ahkâm, 1; Ebû Dâvûd, İmâre, 1, 13; Tirmizi, Cihâd, 27; Ahmed, II, 5, 54, 55, 108. 379 Al-i Imrân sûresi (3), 159. 380 Şûra süresi (42), 38.
578
Yaşayışı, Ahlakı, Prensipleri
YanıtlaSilde isabetli olduğu da bir gerçektir. Bedir savaşının yerini tesbitte olduğu gibi. Hudeybiye anlaşmasının maddelerin kabulü konusbitte olduğu gibi kendi görüşü doğrultusunda hareket ettiği de olmuştur. Yöneti Peygamber'i izleyerek yerine göre her üç yöntemi de uygulamalıdır.
d. Halka Değer Vermek:
عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: إِسْتَأْذَنَ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَجُلٌ فَقَالَ: إِنْذَنُوا لَهُ فَبِئْسَ ابْنُ الْعَشِيرَةِ - أَوْ بِئْسَ أَخُو الْعَشِيَرَةِ – فَلَمَّا دَخَلَ أَلَآنَ لَهُ الْكَلَامَ، فَقُلْتُ لَهُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ ! قُلْتَ مَا قُلْتَ ثُمَّ أَلَنْتَ لَهُ فِي الْقَوْلِ فَقَالَ: «إِنَّ شَرَّ النَّاسِ مَنْزِلَةً عِنْدَ اللَّهِ مَنْ تَرَكَهُ أَوْ وَدَعَهُ النَّاسُ إِبْقَاءَ
فحْشِهِ».
Hz. Aişe (r.anha) şöyle demiştir:
Bir adam Peygamber (s.a.s.)'in yanına girmek için izin iste- di, Rasûlullah (s.a.s.) da:
"Ona izin verin. Bu aşiretin oğlu ne fenadır. Yahut, bu aşire- tin adamı ne fenadır!" buyurdu.
Adam yanına girince Rasûlullah onunla yumuşak konuştu. Ben:
- Ya Rasûlullah! Onun hakkında söylediğini söyledin, son- ra kendisiyle yumuşak konuştun, diyerek bunun sebebini sor- dum.
Rasûlullah (s.a.s.) ise:
Ey Aişe! Şüphesiz ki Allah nezdinde insanların en kötü
mertebelisi, insanların çirkin hareketlerinden korkarak kendisi-
ne veda ettiği yahut kendisini terk ettiği kimsedir." buyurdu. 381
"Bu aşiretin kardeşi ne fenadır" diye belirttiği adamın ismi Uyeyne b. Hisn el-Fezârî'dir. Kendisine ahmak denilirmiş. O gün henüz müslüman
381 Buhârî, Edeb, 48, 38; Müslim, Birr, 73; Ebû Dâvûd, Edeb, 5.
Ayet ve Hadislerie
YanıtlaSildeğilmiş, fakat müsluman görnintürmüş Peygamber, herkesin bilmesi ve haline aldanmaması için onu ashabina tanıtmak istemişt Bu adam FHz. Peygamber'in sağlığında olsun, vefatından sonra olsun Ima Bu adam hetet edenler yapma Bekir da dinden dönmüş ve esir edilerek Hz. Ebû Bekir (ra.)'e getirilmişur
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in onu, "Bu aşiretin kardeşi ne fenadır" diye belirthest onun mucizelerindendir. Çünku sonradan hali onun belirtigi gibi ortaya çıkmıştır.
Rasûlullah'ın ona yumuşak davranması ve huzuruna geldiği vakit konuşmakta olduğu Abdullah b. Ümmi Mektům'u bırakarak onunla yu muşak konuşması kavminin müslüman olmasını ümit etmesindendi. Bu nun üzerine Allah Teâlâ, Abese süresinin ilk âyetlerini indirmişti.
Hadis-i şerif, kötülüğünden korkulan bir kimseye karşı yumuşak day. ranmanın ve fiskını ilan eden fåsıkı kınamanın, kötülemenin câiz olduğu na delildir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu adamı methetmemiş, yalnız kalbini İslâm'a yatıştırmak için dünyaya ait bazı konularda kendisiyle yumuşak konuşmuştur. 382
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu sözünde gıybet yoktur. Peygamber'e
yaraşan, bunu açıklaması, açıkça ortaya koyması, insanlara onu tanıt
masıdır. Bu durum, ümmete olan şefkat ve nasihati ifade eder. Fakat Peygamber'de yaratılan erdemlilik ve ihsan edilen üstün ahlâk, o kına- nan kimseye karşı güler yüzlü olmaya itiyor ve ona kötü muamelede bu- lunmuyor. Bu tavırda, gidişatı böyle olan bir kimsenin şerrinden korunmada ümmeti için bir örneklik vardır. Gerçekten bu hadis-i şerîf, ilim ve edebi kendisinde toplamıştır.
Kim böyle bir şahsın iç yüzünü gösteren hallerini bilirse, başkalan da onun dış yüzüne bakıp aldanır ve sıkıntıya düşecek olurlarsa, işte o kimseye gerekli olan onun durumunu bildirmek ve ortaya çıkarmaktır. Bildirmez ve ortaya çıkarmazsa sorumlu olur.
Burada müdârâ ile müdaheneyi ayırmak gerekir. Hz. Peygamber' in yaptığı hiç şüphesiz müdârâdır. Müdârâdan maksat, onun şerrinden emin olmak ve başkasına da şerrini anlatmak ve bildirmektir. Şerli olan
382 Davudoğlu, Ahmed, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, X, 544; İbn Hacer el Askalani, Fethu'l-Bâri Şerhu Sahihi'l-Buhâri, X, 453.
580
Yaşayışı. Ahlakı, Prensipleri
YanıtlaSilkimseyle alaka kurmak, aferin sana, yoluna devam et, güzel yapıyorsun elenimini vermek değil, iyi aláka kurarak kötülüğünden korunmak, belki de nasihatlerle o kimseyi kötülüklerden kurtarmaktır. Käfire, fâsıka, făcire dost olmak da değil, belki dostluğunu kazanmak. Dostluğunu kazanmak da ilgilenmekle ve onu insan yerine koymakla olur.
Müdârâ, dünyanın veya dinin salâhı veyahut da hem dünya hem de dinin salâhı için dünyayı sarf etmektir ki bu mübahtır, bazen müste- hap bile olur. Müdâhene ise, dünya menfaati için dini terk etmektir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), birisiyle güzel geçinmede, konuşmada rifk ile hareket etmek sûretiyle dünyasını o kimseye sarf ediyordu. Bunun yanında hiçbir sözle övgüde de bulunmuyordu. Sözü fiiline zıt düşmüyor, o konudaki sözü hak olanı, sözün yanında fiiliyatı da güzel geçinmeyi ifade ediyordu. 383
Ahmed b. Hanbel'in, Müsned'de, başka bir kimsenin de aynı şekilde Rasûlullah'ın yanına girmek için izin istediği, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu adam için, "Bu aşiretin kardeşi ne güzeldir" buyurduğu, diğerine yap- tığı yumuşaklığı, gösterdiği ilgiyi bu zata da yapınca Hz. Aişe (r.anha) annemiz'in o sorusunu sorduğu anlatılmaktadır.
كَانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا بَعَثَ أَحَدًا مِنْ أَصْحَابِهِ فِي بَعْضٍ
أَمْرِهِ قَالَ: «بَشِّرُوا وَ لَا تُنَفِّرُوا، وَيَسِّرُوا وَلَا تُعَبِّرُوا».
Hz. Rasûlüllah (s.a.s.) ashabından herhangi birisini herhan- gi bir işine gönderdiği zaman:
"Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz! Kolaylaştırınız, zor- laştırmayınız !"buyurmuştur. 384
İslâm'da idarecinin görevi İslâm toplumunun huzur ve refahını temin etmektir. Bunun da yolu halka karşı nefret ettirmemek ve müjdelemek ve İşlerini zorlaştırmayıp kolaylaştırmaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.) işte bun- dan dolayı idareci olacak kişilere bu emri vermiştir.
Bir başka hadis-i şerîfte Hz. Peygamber (s.a.s.):
383 Ibn Hacer, a.g.e., X, 454. 384 Müslim, Cihâd, 6; Ebû Dâvûd, Edeb, 20; Buhari, İlim, 11.
581
Âyet ve Hadislerle Peygamberimiz
YanıtlaSil"Allah'ım! Bir kimse ümmetimin isinde postazie alır da onlara zorluk gösterirse sen de ona zorluk göster! Bir kimse ümmetimin işinde bir vazife alır da onlara hoş muamele ederse sen de ona hoş muamele eyle!" buyurmuştur. 385
İdarede zorluk görenler, halka zorluk gösterenlerdir; kolaylık görenler ve Allah'tan yardım alanlar da halka hoş muamele edenlerdir.
4. Hz. Peygamber'in Ashabına Göre Halkın Görevleri:
a. Yöneticiyi Tesbit Etmek:
Yöneticiyi tesbit etmek, ehil ve âdil olanı seçmek veya iş başına
getirmektir. Bunun yolu Asrı Saadet'teki uygulamalardır.
Sahâbenin uygulamasındaki devlet başkanlığına geliş
yolları:
1) İdareciliğe ehil olanın seçim işini bilen, binleri arkasında taşıyan birlerin ehil olanı seçimi ile (Hz. Ebu Bekir'in seçilmesi gibi).
2) Önceki idarecinin tensîbi/tayini ile (Hz. Ömer'in Hz. Ebu Bekir tarafından tayin edilmesi gibi).
3) Her birisi emîr olabileceklerin arasından birisinin tesbiti ile (Hz. Osman ve Hz. Ali'nin tesbitleri gibi).
Bütün bunlar, halkın biati/onayı ile olur. Biatin arkasından itaat gelir. Halk, Hakka göre ve adâletle maddî-manevî ihtiyaçları gözeti- lerek hizmetçi anlayışıyla yönetilirse huzurlu olur.
İslâm'da idareci olma isteği, zarûret yoksa ve ehil olan başka ki- şiler var ise câiz değildir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), Ebû Zer'e valilik görevi vermemiş ve şöyle buyurmuştur:
"Ey Ebû Zer! Sen zayıfsın. Bu valilik bir emanettir. Ger- çekten kıyamet gününde o (idarecilik) kepazelik ve pişmanlık-
385 Müslim, İmâre, 19; Buhân, Cum'a, 29, Menâkıb, 25.
582
Âyet ve Hadislerle Peygamberimiz
YanıtlaSilve İslâmi özellikler kazanmış toplumda gerçekleşir. Bu konuda Hz. Pey gamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Senin malın üzerine onu haksızlıkla yemek için yemin ederse, mutlaka Allah'ı kendisinden yüz çevirmiş olarak bula caktır. "396
Bir başka hadis-i şerîfte Hz Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir şeye yemin eder de o yeminde yalancı olduğu halde bir mal kazanırsa, Allah'a, kendisine öfkelenmiş olarak kavuşur. "397
3. Yargıdaki Hükmün Esasının Adâlet Olarak Emredilmesi:
Hükümde esas, adâletin sağlanmasıdır. Delil şu âyet-i kerîmedir: إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إِنَّ اللَّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا﴾
"Şüphesiz Allah size emaneti ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve görendir. "398
İslâm Hukukuna göre mahkemede adâletin tecellîsi şunlara bağlı:
a. Adâletin gerçekleşeceği mutlak âdil olan Allah'ın kanunlarının ve prensiplerinin kânûn-i esâsî olması,
b. Adâleti uygulayacak olan hankimin İslâm'ı ve İslâm'daki muhakeme usûlünü iyi bilmesi ve müttakî olması,
c. İki tarafı iyice dinlemeden hüküm vermemesidir.
396 Tirmizi, Ahkâm, 12.
397 Müslim, İmân, 221-224; Buhârî, Eymân, 11, Şehådât, 24. 398 Nisă sûresi (4), 58.
Yaşayışı, Ahlakı, Prensipleri
YanıtlaSil4. Hükümde İki Tarafı Dinlemeyi Emretmesi:
Ha. Peygamber, Hz. Ali'yi Yemen'e kadi olarak tayin edince:
"İki kişi sana hüküm İçin müracaat ettiklerinde diğerinin konuşmasını dinlemeden birincisinin lehine hüküm verme ki, nasıl hüküm vereceğini (öbürünü dinledikten sonra) anlayacak- am" buyurdu, 300
Bu hadis-i şerif iki kişi arasında hüküm verecek herkes için bir ölçü- dür. Herhangi birisi hakkında bir şey iddia edene karşı diğer tarafı din- lemeden sana, sen haklısın diyemem deyip mutlaka iki tarafı dinleme yoluna gitmelidir.
Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.), hüküm verirken iki tarafın ifadelerine gore hüküm verirdi. Zahire bakardı, işin iç yüzüne göre hüküm vermezdi. Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Ben, insanların ne kalplerini açmaya memurum ne de ka- rımlarını yarmaya!"400
Bu hadis-i şerifin şerhinde İmam Nevevî şöyle demiştir:
"Bunun manası yani ben zahirle hükmetmekle emrolundum, sırları ancak Allah gözetir. "401
Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra hâkimler bu nübüvvet nû- runa sahip olamadıklarından meselelerin hakikatini göremezler diye iki tarafın ifadelerine, isbat ve yeminlerine göre hüküm vermeleri gereke- cek olduğundan Hz. Peygamber (s.a.s.) de zâhire göre hüküm veriyordu. Şüphesiz Hz. Peygamber (s.a.s.) de kendisine gösterilmeyince göremiyor ve bildirilmeyince bilemiyordu.
Hz. Peygamber işte bu gerçekler ışığında şöyle söylemiştir:
"Ben ancak bir beşerim, bana gerçekten davacılar geliyor. Olabilir ki bazıları bazılarından daha güzel konuşur da ben onu (doğru söyleyen) zannederim ve lehine hüküm vermiş olabilirim. Her kime bir müslüma-
399 Tirmizi, Ahkâm, 5; Ahmed, 1, 143, 150. 400 Müslim, Zekár, 144; Buhâri, Meğårt, 61; Ahmed, II, 4.
401 Nevevi, Şerhu Sahthi Müslim, VII, 169.
587
Åyet ve Hadislerle Peygamberimiz
YanıtlaSilnın hakkını hükmetmişsem bu ancak ateşten bir parçadır. Onu (isterse) üzerine alsın yahut (dilerse) terk etsin. "402
5. Davaların Bazısında Sulhu Tavsiye Etmesi:
Hz. Peygamber kendisine müracaat edilen davaların bazısında taraf lara sulh ile uyuşmalarını salık verir ve şöyle buyururdu:
"Müslümanlar arasında sulh câizdir. Ancak bir haramı he. lål, bir helâli haram kılacak şekilde sulh yoktur. "403
6. Taraflardan Şahit İstemesi, Yalancı Şahitliği Yasaklaması:
Hz. Peygamber (s.a.s.), kendisine dava geldiği zaman taraflardan şâhit getirmelerini istiyordu. Zira âyet-i kerîmede şöyle emredilmiştir:
"İffetli kadınlara zina iftirasında bulunup da sonra dört şahit getirmeyen olursa, bunlara seksen değnek vurun! Şâhitliklerini de ebediyen kabul etmeyin. Bunlar fâsıkların tâ kendileridir."404
Hz. Peygamber yalancı şahitlik hakkında şöyle buyurmuştur:
قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «أَلَا أُنَبِّئُكُمْ بِأَكْبَرِ الْكَبَائِرِ (ثَلَاثًا)؟» قَالُوا بَلَى يَا رَسُولَ اللهِ قَالَ: «اَلْإِشْرَاكُ بِاللهِ وَعُقُوقُ الْوَالِدَيْنِ وَجَلَسَ وَكَانَ مُتَّكِنًا فَقَالَ: «أَلَا وَقَوْلُ الرُّو».
Hz. Peygamber (s.a.s.) üç kere:
- "Büyük günahların en büyüğünü size haber vereyim mi?"
buyurdular. Sahâbîler:
- Evet! Haber ver yâ Rasûlallah! dediler. Rasûlullah(s.a.s.):
- "Allah'a şirk koşmak, ana-babaya eziyet etmektir." buyur-
402 Müslim, Akdıye, 4, 5; Buhâri, Hıyel, 10, Ahkâm, 20. Ebû Dâvûd, Akdıye, 12; Tirmizi, Ahkâm, 17; İbn Mâce, Ahkâm, 23.
403 404 Nür süresi (24), 4. Aynca şahitlikle ilgili bizia Mese (4) Bakara sû-resi (2), 282, 283; Maide sûresi (5), 8, 106; Talāk süresi (65), 2.
588
D. DEVLETLERARASI İLİŞKİLERDEKİ PRENSİPLERİ
YanıtlaSil1. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Devletlerarası İlişkileri:
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, dinin anlaşılması için elçiler göndermesini ve devletlerarası ilişkilerini; bazı kitaplar "siyer", bazıları "cihâd", diğer bazıları da "megâzî" bölümlerinde anlatmışlardır. Burada konunun ay- rıntılarına girmeden, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in devletlerarası ilişkileriyle ilgili bazı esaslar hakkında bilgi vereceğiz.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Allah Teâlâ tarafından insanlığın dünya ve âhiret mutluluğunu temin için gönderilmiş bir elçidir. Hz. Peygamber, bu elçiliğin gereği olarak küfrün ve şirkin, zulmün ve fıskın ne olduğunu or- taya koymuş, küfrün yerine îmânı, şirkin yerine tevhîdi, zulmün yerine adâleti, fıskın yerine hakka tabi iyi bir insan olmayı yerleştirmeye çalış mıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s.), sadece Arabistan'a değil, bütün insanlığa gönderilmişti. Elbette bütün insanlığa duyurulması için elçiler vasıtasıyla dinin esaslarının ve prensiplerinin kaynağı Kur'ân âyetlerinin kırallara, meliklere ve şahlara tebliğ edilmesi gerekiyordu. Sömürü düzenlerinin ve otoritelerinin yıkılmasını istemeyenler, Hz. Peygamber'in, İslam'ın anla
şılması ve gerçeğin egemen olması davasına karşı çıktılar. İnsan nasıl ki yalnız başına yaşayamazsa devletlerin de birer insan gibi yalnız başına diğer devletlerle, milletlerle alakasız yaşayabilmesi mümkün değildir. Allah Teâlâ'nın, insanları böylece kabile kabile, millet
590
Yaşayışı, Ahlakı, Prensipleri
YanıtlaSilmillet yaratması; birbirleriyle tanışmaları, hakta ve adâlette, ilim ve irfan- da fazilet ve hizmette yarışmaları içindir.
İslâm, bütün insanlığa marufu yani herkesçe iyi kabul edilen evren- sel güzellikleri, vahyin ve aklın kabul ettiği iyilikleri gâlip ve hâkim kılmak, münkeri yani vahyin ve aklın kötü gördüğü, herkesçe kötü görülen, fit- ratça kötü kabul edilen şeyleri suç sayıp mahkum kılmak için gelmiştir. İşte bunları temin etmek için Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O'nu takip eden Hulefa-i Râşidîn, devletler hukukunu evrensel hale getirmiş ve çeşitli il- keler ortaya koymuşlardır.
a. İslâm devletler hukukuna hakim olan temel ilkeler:
1) Hukûkîlik ilkesi,
2) Ahlâkîlik ilkesi,
3) Adâlet ilkesi,
4) Eşitlik ilkesi,
5) Ahde vefa ilkesi,
6) Dini tebliğ ilkesi. 409
b. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in dış ilişkileri üç kategoride sınıflandırılabilir:
ba. Müslüman Ülkeler:
Müslüman ülkeler bir aileyi oluştururlar. Aralarında barış münasebeti
vardır. Bu da Allah'ı tasdik edip kanunlarını uygulamalarının sonucudur.
Birbirlerine saldırmadıkları ve mürtet olmadıkları sürece aralarında barış esastır. Aile fertleri arasında anlaşmazlık veya savaş çıkarsa Allah'ın em- rine döndürülüp savaşı bıraktıracak güç oluşturulması Allah'ın emrinin bir gereğidir. 410
Mü'minlerin bütünü kardeş olduklarından aralarında kardeşlik hu-
409 Daha geniş bilgi için bkz. Yaman, Ahmet, İslâm Hukukunda Uluslararası İlişkiler (Fecr. Yay. Ankara 1998), s. 44-58. 410 Hucurât sûresi (49), 9-10.
591
Ayet ve Hadislerle Peygamberimiz
YanıtlaSilkuku geçerlidir. Kardeş devletler arasındaki anlaşmazlıklanı, İslâm Ülke leri arasında kurulan İslâm Birleşmiş Milletleri Yüksek Organı çözüme bağlar. Bu karar kardeş ülkeleri bağlayıcı özelliğe sahiptir.
bb. Antlaşmalı Gayrimüslim Ülkeler:
Antlaşma, hem devlet, hem de devlet içinde yaşayan mü'minler için bağlayıcıdır. Devletin dışında yaşayan mü'minler antlaşmayıla bağlı değildirler. Hz. Peygamber (s.a.s.), Hudeybiye antlaşması sırasında yar dım için kendisine zincirler içerisinde gelen Ebû Cendel'i Kureyşlilere geri vermek zorunda kalmıştı.
bc. Antlaşmasız Gayrimüslim Ülkeler:
Ortak menfaatleri ilgilendiren meselelerde tüm gayrimüslim ülkeler- le olan ilişkiler; daha fazla barış, iyilik ve adâlete yol açacak dostluk ve yardımlaşma esasları üzerine kuruludur. Ülkeler arasında hem iyiliği hem de adâleti hakim kılma mü'minler için bir prensip kılınmıştır. Şu âyetler bunu ifade etmektedir:
"Ey mü'minler! Allah için duran hâkimler, adalet nümune- si şahitler olunuz! Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil davranın. O (adâlet), takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır." 41
"Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insan- lar arasında hükmettiğiniz zaman da adâletle hükmetmenizi emrediyor."412
İslâm, insanları kardeş bilir; sınıf, inanç, ırk ve renklerini gözetmeden tüm insanlara eşit statü verir. Bütün bu evrensel insan haklan anlayışını Kur'ân-ı Kerîm'de görmekteyiz. 413
İslâm, etnik yahut dini farklılıklarına bakmaksızın her üyesinin eşit
haklardan faydalandığı tek bir topluluk oluşturulduğu gerçeğini açıklar İslâm, Kur'ân-ı Kerîm vasıtasıyla, insanların yaratıcısı olan Allah
411 Mäide sûresi (5), 8.
412 Nisă sûresi (4), 58.
413 Bkz. Niså sûresi (4), 1; En'âm süresi (6), 98; Hucurât sûresi (49), 13. 414 Bakara süresi (2), 213; Yūnus sûresi (10), 19.
592
Yaşayışı, Ahlakı, Prensipleri
YanıtlaSilTeâlâ tarafından elçi olarak gönderilen Hz. Peygamber'in cihanşümul ırk ve dil farklarını yok 415 sevgi, hoşgörü ve kardeşlik sağlayan çağrısına davet ederasin
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bütün hayatını cihad olarak kabul ettiğimiz için hem müslüman hem gayrimüslim, hem kendi devleti hem de diğer devletlerle olan alakalarında nasıl davrandığını iyi anlayabilmek için ci- had konusunu işlemek istiyoruz. Cihad konusunu işlemekle Hz. Peygam- ber (s.a.s.)'in gönderiliş maksadını ortaya koymuş oluruz.
2. Cihadın Tarifi:
a. Lûgat Manası: Cihad, cehd kökünden gelir. Bir konuda ciddi olmak, mübalağa etmek, takatın sonunu harcamak manasınadır. 416
b. Istılah Manası: Cihad; gücü kâfirlere karşı savaşta sarf etmek, hak dine davet etmek, daveti kabul etmeyenlerle savaşmak, nefse, şeyta- na, kâfir ve fâsıklara karşı mücâhede etmektir. 417
Nefse, şeytana, kâfir ve fasıklara karşı mücâhede:
Nefse karşı mücahede; önce din işlerini öğrenmek, sonra onunla amel etmek, sonra da onu öğretmeye gayret etmektir. İşte hadîs-i şerîf:
الْمُجَاهِدُ مَنْ جَاهَدَ نَفْسَهُ».
"Mücahid nefsiyle cihad edendir. "418
Şeytana karşı mücâhede; şeytanın verdiği şüpheleri ve süslediği şehevî şeyleri defetmeye gayret etmektir. Delil şu âyet-i kerîmedir:
إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلإِنْسَانِ عَدُوًّا مُبِينًا
"Şüphesiz şeytan, insana apaçık bir düşmandır. "419
415 Bakara sûresi (2), 62; Nisa süresi (4), 90, 135; Mäide sûresi (5), 69; Enfål süresi (8), 61-62; Enbiyâ sûresi (21), 107; Rûm sûresi (30), 2; Sebe' sûresi (34), 28.
416 Sa'di Ebû Ceyb, el-Kâmûsu'l-Fikhi, s. 70-71. 417 Sa'di Ebû Ceyb, a.g.e., s. 70-71.
418 Tirmizi, Fedailü'l-Cihad, 2; Ahmed, VI, 20-22.
419 İsra süresi (17), 53.
593
G
Åyet ve Hadislerle Peygamberimiz
YanıtlaSilKafirlere ve fasıklara karşı mücahede: Delili şu âyet-i kerime.
dir
إِنَّ الْكَافِرِينَ كَانُوا لَكُمْ عَدُوًّا مُبِينًا
"Şüphesiz kâfirler size apaçık düşmandırlar. "420
Kâfirlere ve fasıklara karşı mücahede vasıtaları; el, mal, lisan, silah ve kalptir. Bunlann her birinin hükmü kendi şartlarına göredir. Çünkü hükümleri şartlar belirler. Sadece kalp ile olan yerde dil ile cihada, sadece dil ile olabilecek yerde de el ile cihada cevaz verilmez.
3. Cihadın Dindeki Yeri:
Hz. Peygamber (s.a.s.), cihadın dindeki yeri hakkında:
رَأْسُ الْأَمْرِ الإِسْلَامُ وَعَمُودُهُ الصَّلَاةُ وَذِرْوَةُ سَنَامِهِ الْجِهَادُ».
"İş (din)in başı islâm (teslimiyet), direği namaz, zirvesi ci- haddır." buyurmuştur. 421
Cihad, bütün insanlığın müşterek haklarını kullanabilmesi, hakkın hâkim olması ve dünya barışı için gayret etmektir. Bu manada cihad hem barış hem de savaş döneminde devamlı olarak yapılır. Bu sebeple cihad her zaman gereklidir ve savaştan daha kapsamlıdır. Bu ümmetin seçiliş sebebi de aslında cihaddır. Delili de şu âyet-i kerîmedir:
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَجَاهِدُوا فِي اللهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمِينَ مِنْ قَبْلُ وَفِي هَذَالِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَىالنَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ)
420 Niså sûresi (4), 101.
421 Tirmizi, İmân, 8; Ahmed, V, 231, 237.
594
Yaşayışı, Ahlakı, Prensipleri
YanıtlaSil"Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin. Sizi (cihad için) O (Allah) seçti. Üzerinize dinde bir güçlük de yüklemedi, ba İbrahim'in dini gibi. Bundan önce de, bu kitab (Kur'an)'da da size müslüman adını O (Allah) taktı ki, Peygamber, size karşı şahit olsun. Siz de bütün insanlara karşı şahitler olasiz. At namazı dosdoğru kıl(maya devam ed)in, zekatı verin, Allah'a şarılın ki, Mevlanız ancak O'dur. Ne güzel Mevla Ol.. Ve ne gü zel yardımcıdır O!.."422
Cihad denilince sadece savaş anlayan yanlış anlamıştır. Delili de şu dur: rivayet olunur ki Hz. Hasan (r.a.) Hacc suresinin 78. âyetini okumuş ve:
"Adam, Allah uğrunda cihad eder, halbuki bir kılıç vurma- mıştır." demiştir. 423
Cihadda savaş yoktur diyen de yanlış anlamıştır. Çünkü cihad hem kalp, hem dil, hem de el ile yapılır. İlimle, gerekirse silahla da cihad yapılır. Dille cihadın yapıldığı yerde el ile cihada müsaade edilmez. Küfrün hakimiyeti yok olur veya savaştan vazgeçerlerse el ile cihad ya- pılmaz, dil ile cihad devreye girer. İşte âyet-i kerîme:
وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلَّهِ فَإِنِ انْتَهَوْا فَإِنَّ اللَّهَ
بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
"Fitne (küfür ve şirkin hakimiyeti) yok oluncaya, din tümüy le Allah'ın oluncaya kadar savaşın. Eğer vazgeçerlerse herhalde Allah, onların yaptıklarını görücüdür. "424
Ayetin manası; kâfirler ve müşrikler yok oluncaya kadar değil, İslam'ın anlaşılmasına ve yaşanmasına engel olmaları, küfrün ve şirkin hakimiyeti ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın, şeklinde anlaşılma lıdır. Ayrıca küfürden vazgeçerseler artık savaş ortadan kalkacağına da delil teşkil eder. Yine bu konuda Rasûlullah (s.a.s.):
422 Hacc sûresi (22), 78.
423 Yazır, M. Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dill, V, 3423.
424 Enfål sûresi (8), 39.
595
Yaşayışı. Ahlakı. Prensipleri
YanıtlaSil"Aşın gitmeyin" demek, kadınlarla çocukları öldürmeyin, 29 müsle
vapmayın, yani ölülerin burnunu, kulağını kesmeyin 430 demektir. b. Bazen ihtiyaç olur. Mazlumları savunmak gibi: Allah (c.c.):
"Size ne oluyor ki Allah yolunda ve 'ey Rabbimiz bizi halkı zalim olan şu şehirden çıkar, katından bize bir sahip gönder, nezdinden bize bir yardımcı yolla' diyen mustaz'af (mazlum ve çaresiz) erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda (düşmanla) savaşmıyorsunuz. "demiştir. 431
Zulme rıza göstermek zulümdür. Zulmü ortadan kaldırmaya gücü ye- ten müslümanlara savaştan başka çare kalmayınca savaşmak farz olur.
c. Bazen görev gereği olur. Din ve vicdan hürriyetini sağlamak amacıyla İslâm dininin tebliğinin, herkesin, hakikat güneşine, ilim ve iman nuruna ulaşmasının önündeki engelleri ortadan kaldırmak için ya- pılan savaşlar gibi. Bununla ilgili Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmesinde:
"Fitne (küfrün ve şirkin hakimiyeti) yok oluncaya, din Allah'ın oluncaya kadar savaşın. Onlar savaşa son verir (vazgeçer) iseler (siz de vazgeçin, son verin), artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur." buyurmuştur. 432
5. Cihadın Kısımları:
a. Kalp İle Cihad: Kalp ile küfrü ve şirki reddetmektir.
b. Dil İle Cihad: Bâtılın iptaline, hakkın isbat ve tesbitine dil ile gayret etmektir.
c. El İle Cihad: El ile düşmanlarla savaşmaktır.
Kalp, dil ve el ile cihada şu hadis-i şerîf delil teşkil eder:
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Benden önce Allah'ın gönderdiği hiçbir peygamber yoktur ki o
429 Müslim, Cihâd, 24, 25; Ebû Dâvûd, Cihâd, 121; İbn Mâce, Cihâd, 30. 430 Müslim, Cihâd, 3; Ebû Dâvûd, Cihâd, 120, Tirmizi, Cihâd, 14.
431 Niså sûresi (4), 75.
432 Bakara süresi (2), 193; Enfål süresi (8), 39.
597
Âyet ve Hadislerle Peygamberimiz
YanıtlaSilPeygamberin ümmetinden havarileri (yardım ardından emrine tabi olan ashabı olmasın. Sonra onların ardından, yapmadan emrine leven ve emrolunmadıkları şeyleri yapan bir takım kötü nesiler mına şa çıkar. İşte kim bunlara karşı eliyle cihad ederse o mü'mindir. Kim onlara karşı dil ile cihad ederse, o mü'mindir. Kim onlara karşı kalbiyle cihad ederse o da mü'mindir. Fakat bunun ötesinde imandan bir hardal tanesi (kadar bile) yoktur. "433
Cihadın en azı kalp ile yapılan cihaddır. Eğer kalbiyle cihad etmez yani kalbi ile küfür ve şirki reddetmezse, haramların haram oluşunu, farz ların farz oluşunu kabul etmezse o kimse mü'min değildir. Demek ki kal- bin cihadı imandır.
Dil ile cihad, el ile cihaddan daha üstündür. Zira Mekkî bir sûre olan Furkan sûresinde Allah Teâlâ:
"Kâfirlere itâat etme! Onlara karşı o (Kur'ân) ile büyük bir cihad yap!" buyurmuştur. 434
Dil ile cihad eden mü'min, dilin cihadı ile hidayete vesile olabiliyor, elin cihadı (savaş) ile insanları öldürüyor. Elbette hidayete vesîle olmak ölüme vesile olmaktan üstündür. İşte bundan dolayı dil ile; ilimle, tebliğ ve salih amel ile hidayete vesile olmaya çalışmak gerekir.
6. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Cihad Dönemleri:
Hz. Peygamber (s.a.s.), bütün hayatı cihad olarak değerlendirmiştir. Cihad, Hakkı hakim kılma gayreti olduğuna göre, elbette bütün hayatın- da da Hakkı hâkim kılma ile meşgul olmuştur.
Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de dünya hayatını ticaret hayatına benzetmiş, 435 alış-verişte cennet karşılığında mal ve can istemiştir. 436 Bu canı ve malı Allah yolunda cihadda sarf ederse hem bu dünya hem ahi- ret cennet olacak demektir.
433 Müslim, İmân, 80; Buhâri, İmân, 15, Rikák, 35, 51, Fiten, 13, Tevhid, 36. 434 Furkan sûresi (25), 52.
435 Saff sûresi (61), 10-14.
436 Tevbe sûresi (9), 111.
Yaşayışı, Ahlakı, Prensipleri
YanıtlaSila. Mekke dönemi:
aa. Kalple cihad (gizli davet) 437
ab. Dil ile cihad (açık davet) 438
b. Medine dönemi:
ba. El ile cihad (müdafaa harbi) 439
Bedir, Uhud ve Hendek savaşları savunma amaçlıdır.
bb. El ile cihad (taarruz harbi) 440
Mekke Fethi ve sonraki savaşlar taarruz amaçlıdır. Mekke fethi birkaç çatışma hariç tutulursa silahsız fethedildi denebilir.
7. Savaş Esnasındaki Prensipleri:
Hz. Peygamber (s.a.s.), bir orduya veya bir müfrezeye komutan ta- yin ettiğinde Allah'tan korkmayı tavsiye eder sonra şöyle buyururdu:
"Allah yolunda besmele ile gaza edin. Allah'a küfredenlere karşı çar- pışın, gaza edin! Ama ganimete hıyanette bulunmayın, zulüm etmeyin! Ölülerin burnunu kulağını kesmeyin, çocukları öldürmeyin! Müşrikler- den olan düşmanınla karşılaştığın zaman onları üç haslete (veya güzel huya) davet et. Bunların hangisinde sana icâbet ederlerse onu kabul et ve kendilerini bırak. Sonra, onları İslâm'a davet et! Şayet sana icabet ederlerse onu kabul et ve kendilerini (serbest) bırak! Sonra kendilerini yurtlarından muhacirler diyarına göçmeye davet et. Onlara bildir ki, bun- ları yaparlarsa muhacirlerin lehine olan onların da lehine, aleyhine olan onların da aleyhine olacaktır. Yurtlarından göçmeyi kabul etmezlerse on- lara haber ver ki, müslümanların bedevileri gibi olacaklardır, kendilerine Allah'ın, mü'minler üzerine cereyan eden hükmü uygulanacak, ganimet ve haraçta hiçbir hakları olmayacaktır. Meğer ki, müslümanlarla birlik- te mücâhede edeler. Eğer bunu kabul etmezlerse onlardan cizyeyi iste.
437 Hicr süresi (15), 85; En'âm sûresi (6), 106. 438 Nahl süresi (16), 125; Furkân sûresi (25), 52.
439 Hacc sûresi (22), 39.
440 Bakara süresi (2), 193; Tevbe sûresi (9), 14, 15, 29.
Ayet ve Hadislerle Peygamberimiz
YanıtlaSilŞayet sana icabet ederlerse onu kabul et. Ve kendilerini (serbest bırak Kabul etmezlerse artık Allah'tan yardım dileyerek onlarla savas!" 441
Kafirlerin yardım etme isteği ve kâfirlerden yardım
isteme:
Hz. Peygamber (s.a.s.), Bedir savaşına giderken cüret ve cesare. tiyle espur olmuş bir müşrikin, İslâm ordusuna yardım etme isteğini teddetmiş, o müşrik müslüman olunca onun yardım etme isteğini kabul etmiştir. 442
İslam'ın ve müslümanların lehine ve zaruret olursa bir kâfirden yar- dım istemek caizdir. İslâm'ın ve müslümanların maslahatına uygun olur sa bir kâfire karşı başka bir kâfire yardım etmek de câizdir.
8. Savaşı Temennî Etmemesi:
Hz. Peygamber (s.a.s.) savaşı temennî etmemiş ve Ashabına şöyle buyurmuştur:
«لَا تَمَنَّوْا لِقَاءَ الْعَدُوِّ فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا».
"Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin; ama onlarla kar- şılaştığınız zaman da sabredin!" 443
Bir başka rivâyet de şöyledir:
"Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin. Allah'tan âfiyet isteyin. Onlarla karşılaştığınız zaman da sabredin. Bilin ki, cennet kılıçla- rın gölgeleri altındadır. "444
9. Savaşın Sona Ermesi:
İslâm'da barış isteyene karşı çıkılmaz.
Bu konuda şu âyetlerde Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
. Artık onlar bir tarafa çekilirler de sizinle vuruşmazlar ve barışı size
441 Müslim, Cihâd, 3; Ebû Dâvûd, Cihâd, 120; Tirmizî, Cihâd, 14.
442 Müslim, Cihâd, 150; Ebû Dâvûd, Cihâd, 153; Dârimî, Siyer, 53. 443 Müslim, Cihâd, 19, 20, Buhân, Cihâd, 112, 156; Ebû Dâvûd, Cihâd, 98.
444 Müslim, Cihâd, 20; Ebû Dâvûd, Cihâd, 98; Ahmed, II, 323.
600