Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
Peygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-
YANITLASİL
yuksel22 Mayıs 2024 13:52 ratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,
ar olacağını, hesaba gelmeyen üstün nimetler verileceğini Resulüllah
S.A. efendimiz müjdelediği için, bir ismine de:
- BEŞİR.
Denildi. Allah-ü Taâlá ona salât ve selâm eylesin.
***
50. İsim: MÜBEŞŞİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
MÜBEŞŞİR
Lafzı Arap dili kaidesine göre FEF'İL babından olup, çoğunluğu İfade eder. Manası şöyledir:
Çok çok müjdeler veren zat...
Allah-ü Taâlà ona salât ve selâm eylesin.
**
51. İsim: NEZIR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selam eyle.
Resulüllah S.A. efendimizin bu ismi Kur'an-ı Kerim'de şöyle an-latılır:
«Gerçekten biz seni bir şâhid, bir mübeşşir ve bir NEZİR Resul olarak gönderdik.» (33/45)
Resulüllah S.A. efendimizin:
- NEZİR.
İsmi, bu âyet-i kerimede geçtiği gibi, Kur'an-ı Kerim'in mütead-did yerlerinde geçer.
NEZİR.
Lafzı, Arap diline göre: Ism-i faildir; manası da şudur: KOR-
KUTUCU..
Resulüllah S.A. efendimiz; ümmetinden Yüce Hakkın emirleri-ni terk edenleri, yasak sak ettiği tiği fiilleri işleyenleri ve masiyette israr edip tevbe ve istiğfarda bulunmayanları azap ve ilâhî ceza ile kor-kuttuğu için påk isimlerinden birine de:
NEZİR.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
**
52. İsim: MÜNZİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim, Arap dili kaidesine göre: İf'al babından olup ism-i fa manası ifade eder; şu demeğe gelir:
- Resulüllah S.A. efendimiz, ümmetinden asi ve fasık olanları
53. İsim: NUR. (Sallallahü Taálá aleyhi ve sellem.)
117
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selàm eyle.
Resul-ü Mübeccel ve Nebiyy-i Mufaddal (çokça ağırlanan Resul, çok çok değerli kılınan Nebi) S.A. efendimizin mübarek vücudları sirf nurdur. Cümle halkın nuru, onun nurundan olduğu için påk isim-lerine:
NUR.
Denildi.
Nitekim, Yüce Hak Kelåm-ı Kadim'inde şöyle buyurdu:
Allah tarafından size gerçekten bir nur geldi.» (5/15)
Bilinmesi gereken bir husus var ki, şudur: Her şeyden önce, Re-sulüllah S.A. efendimizin nuraniyet durumunu ve geliş şeklini bil-mek icab eder. Bunu bilmekle, yüce şanının nasıl olduğu, mertebesi-nin nekadar yüksek olduğu, makamının üstünlüğü bilinmiş olur.
Resulüllah S.A. efendimizin anlatılan durumunu bilenin, ona in-tisap için içinde şevk hâsıl olur. Böyle bir şevk hâsıl olduktan sonra, onun sünnet-i seniyesine ve getirdiği şer'i emirlere tam manası ile bağlanmış olur. Bu, büyük bir nailiyettir. Bu nailiyete Resulüllah S.A. efendimizin vasıtası ile erdiği için;, ona bolca salát ü selâm okur. Böylece ona tazim ve tekrimde bulunur.
Anlatıldığı gibi yapanlar, iki cihanın saadetini bulup üstün ma-kamlara vâsıl olurlar.
Resulüllah S.A. efendimizin gelişini bilmek, yaratılışını anlamak için: Ruhani ve cismanî yaratılış şeklini tam manası ile bilmek ge-rekir.
Resulullah S.A. efendimizin, ruhani yaratılış yönünün tafsili bu-rada anlatılacaktır.
Bu durumu, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle anlattı: «Allah-ü Taâlâ, önce nurumu yarattı.»
Yani: Bütün mahlukattan önce benim nurumu yarattı; manası-na gelir. Bunu böylece ümmetine haber verdi.
Ashab-ı kiramın ileri gelenlerinden, Cabir b. Abdillah Ansari'nin r.a. şöyle dediği rivayet edildi:
Resulüllah S.A. efendimize şöyle sordum:
Ya Resulellah, anamı babamı sana feda ederim. Bana haber ver: Sübhan olan Yüce Hak, cümle mahlukatı yaratmadan evvel neyi yarattı?.
Bunun üzerine Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Sübhan olan Yüce Allah cümle mahlukundan evvel peygam-berinin nurunu kendi nurundan yarattı.
O nur, Allah'ın dilediği kadar o hali ile kalaı.
O nurun yaratıldığı zaman, mahluktan hiç bir şey mevcut değil-di. Levh-ü mahfuz, kalem, cennet, cehennem, melekler, sema, yer, güneş, ay, insan, cin yaratılmış değildi.
Hak Taala, mahlukunu yaratmayı murad ettiği zaman, o nurun dört bölüme ayırdı.
Birinci bölümünden kalemi yarattı.
İkinci bölümünden levhü yarattı.
Üçüncü bölümünden arşı azimi yarattı.
Bu üç bölüm, Resulüllah S.A. efendimizin nurundan ayrılan kı-sımlardır.
Bir haberde şöyle anlatıldı:
Allah-ü Taálá kalemi yüz boğumlu yarattı. Bir boğumla di Fer boğum arası, elli yıllık yoldu. Allah-ü Taâlâ o kaleme şöyle bu yurdu:
Levhe yazmaya başla.
Kalem:
Ne yazayım ya Rabbi?
Diye sorunca, Yüce Hak şöyle buyurdu:
LA ILAHE ILLALLAH MUHAMMEDÜN RESULÜLLAH, (Al-lah'tan başka ilah yoktur: Muhammed Allah'ın Resulüdür,) cümle-
sini yaz
Bunun üzerine kalem şöyle dedi:
Bu MUHAMMED ismi nekadar güzel ve nekadar ulu bir isim-dir ki: mübarek isminle beraber geldi. Bu, hangi zat-ı şerifin ismidir?.
Allah-ü Taålå kaleme şöyle hitap etti:
Ey kalem, edeple yaz. O isim, benim habibimin ismidir. Arşı, levhi, ey kalem seni de onun nurundan yarattım. O olmasaydı; hiç bir mahluku yaratmazdım.
Bu hitap karşısında, kalem Yüce Allah'ın heybetinden ikiye ay-rıldı. Kalemin o sözü söyleyen kısmı kesildi.
İşbu sırra işaret için; kalem ortadan yarılıp kesilmedikçe yazı yazılmaz.
Bunda bir başka mana daha var ki, şudur:
Resulüllah S.A. efendimizin ümmetinden hiç kimse; kendisine tazim ve tekrimde kusur etmeyeler. Onun sünnet-i seniyesini yerine getirirken, edeplerine aykırı hareketten sakınalar.
Bundan sonra, kaleme tekrar bir ferman geldi:
- Yaz.
Emri verildi. Kalem:
Ne yazayım ya Rabbi?.
Dive sordu; Hak Taâlâ şöyle buyurdu:
-Kıyamete kadar olacakları yaz.
Kalem:
- Ne ile başlayayım?.
Diye sorunca, Allah-ü Taâlá söyle buyurdu:
adı ile,) cümlesi ile başla. BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM, (Rahman Rahim Allah'ın
Bundan sonra kalem, BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM cümle-sini tam tazim ve tekrim ile yedi yüz yılda yazıp tamamladı.
Besmele tamam olduktan sonra, Yüce Hak kaleme söyle buyurdu: Ey kalem, sen benim bu üç ismimi kenal-i tazim ve tekrimle
biri de rahimivetimdir. Ben, bunları habibim Muhammed'in ümme yedi yüz yılda vazdın. Ki onların biri ism-i celălim, biri rahmaniyetim, tine ihsan edeceğim. Celâlime yemin ederim ki; o ümmetten erkek
veya kadın bir ku-Jum hülus ile. adi ile.) BISMILLAHİRRAHMANİRRAHİM (Rahman Rahim Allah'ın
Dese, onu diyen erkek ve kadın kulumun iyilik defterine yedi yüz sevap yazdırırım. Seyyiat defterinden yedi yüz günahını affederim.
Sonra.. Resulüllah S.A. efendimize ait nurun dördüncü kısmını da yine derde böldü.
İKİNCİSİ: Azamet hicabı idi. Resulüllah S.A. efendimizin latir ruhu orada on bir bin sene:
Sübhan'el - Alim'il-Hakim. (Alim Hakim Rabbim sübhandır. noksan sıfatlardan műnezzehtir.)
Diyerek, Yüce Hakkı tesbih eyledi.
ÜÇÜNCÜSÜ: Minnet, yani: İhsan hicabı idi. Resulüllah S.A. efen-dimizin ruhu orada, on bin yıl:
Sübhane men hüve daimün lâyefna. (Fena bulmadan daim olan zat sübhandır; noksan sıfatlardan münezzehtir.)
Diyerek tesbih eyledi.
DÖRDÜNCÜSÜ: Rahmet hicabı idi. Resulüllah S.A. efendimizin påk ruhu, orada dokuz bin sene:
Sübhan'er-Refiül-Álâ. (Pek yüce üstün Rabbım sübhandır: noksan sıfatlardan münezzehtir.)
Diyerek tesbih okudu.
BEŞİNCISİ: Saadet hicabı idi. O mukaddes ruh, o saadet hica-bı içinde, Yüce Hakkı:
Sübhane men hüve kaimün lå yenam. (Hiç uyumadan duran Yüce Zat sübhandır; cümle noksan sıfatlardan münezzehtir.)
Diyerek sekiz bin yıl tesbih eyledi.
ALTINCISI: Keramet hicabı idi. Yüce Yaratıcıyı o münevver ruh, orada:
Sübhane men hüve ganiyyün lå yeftekir. (Muhtaç olmadan gani duran Yüze Zat sübhandır.)
Diyerek, yedi bin yıl tesbih eyledi.
YEDİNCİSİ: Menzilet hicabıdır. O yüce ruh Hüda-i Müteal Haz-retlerini orada:
- Sübhane men hüve halikun-nur. (Nuru yaratan Yüce Zat sübhandır; noksan sıfatlardan münezzehtir.)
Diyerek altı bin yıl tesbih eyledi.
lah'ı orada: SEKİZİNCİSİ: Hidayet hicabı idi O muazzam ruh, şanı yüce Al-
velinde bir boşluk, âhirinde bir boşluk olmayan, hiç bir şekilde zevali Sübhane men lem yezel velâ yezal. (Evveli âhiri olmayan, ev-düşünülmeyen Yüce Zat sübhandır.)
Diyerek, beş bin yıl tesbih eyledi.
benzeri olmayan Yüce Allah'a; o nübüvvet hicabında: DOKUZUNCUSU: Nübüvvet hicabı idi. O musavver ruh orada.
121 Säbhane men teferrede bil-kudreti vel beka (Kudrette ve b ke makamında estis, tek olan Yüce Zat sübhandir, noksan sifatlar-dan münezæhtir)
Diyerek, dört bin yıl tesbih okudu
ONUNCUSU. Rifat hicabı idi. Vacib'ül-Vücud Hazretlerini, o ma-kerrem ruh bu makamda
Sübhane zil arşi amma yaarfun. (Arşın sahibi Yüce Zat, bil revenlerin yaptığı cümle yersiz vasıflardan yana münezzehtir Diyerek üç bin yıl tesbih eyledi.
ON BİRİNCİSİ. Nur hicalt idi. Cenab-ı Kibriyayı orada bu şerefli
Sübhane zil-mülki ve melekût. (Mülkün ve melekût åleminin rahibi Yüce Zat sübhandır, cümle noksan sıfatlardan münezzehtir Diyerek iki bin yıl tesbih eyledi.
ON İKİNCİSİ: Şefaat hicabı idi. Bu sevgili ruh orada, Yüce Hak
b Sübhane Rabbiyel-azim. (Azim, yani büyük Rabbım sübhan dir; noksan sıfatlardan münezzehtir.)
Diyerek bin yıl tesbih evledi.
Sonra..
Yüce Hak bir ağaç yarattı. Onun ismine:
Yakin ağacı.
Derler; dört dalı vardır.
O mübarek ruh-u şerifi o ağacın üzerine yerleştirdi. Bundan son ra, o latif ruh kırk bin yıl, celâl ve ikram sahibi Yüce Allah'ı her ce-şit tesbih eyleyip andı. 12860
Bundan sonra, o sevgili ruhun karşısına Yüce Hak bir ayna ya-
rattı. Kendisine:
O aynaya bak.
Diye emretti. O latif ruh; aynaya baktığı zaman; kendisini, sure-
ti pek güzel, cemall pek yerinde gördü. Kendisini böyle hoş yarattı-ğından Allah-ü Taala'ya şükür babında beş kere secde eyledi. Her secdesinde yüz yıl durdu ve şu tesbihi okudu: 128500
Sübhan'el-alim'illezi lâyechel, sübhan'el-halim'illezi lâya'cel. sübhan'el-cevvad'illezi layebhal. (Öyle bir bilgin zattır ki, bilmediği yoktur; öyle halim bir zattır ki, hiç acelesi yoktur; öyle cömert bir rattır ki, hiç cimriliği yoktur; bütün bu sıfatlarda noksan vasıflar-dan tamamen uzaktır.)
Resulüllah S.A. efendimiz, bu vücud Alemine teşrif ettikten son-ra; orada yaptığı her secdesine karşılık, bir vakit namaz emri geldi. Böylece, bir gün ve bir gecede beş vakit namaz ile, ümmet-1 merhu-mesini şerefyab eyledi.
Sonra..
Hak Taklá, nurdan bir zincirle, o ağaçta kırmızı yakuttan oir kandil yarattı; o nuru, Resulüllah S.A. efendimizin nurunu o
13984. Baştan çomakla deneyen körler, sonra ayakla yere basarlar.
13985. Bekleyen adama, her şey gelir.
13986. Bir gözü ekmekte, öteki gözü domuz pastırmasında. (Şaşılar için kullanılır.)
13987. Bir kimseden zorla bir şey alınabilir, ama zorla bir şey verilemez
13988. Bir sepet bilgi edinmek için, bir araba akıl gerek.
13989. Biri sizi bir kez aldatırsa, suç onundur; iki kez aldatırsa, suç sizindir.
13990. Burnu havada olmak. (Kibirlenmek. Türkçe, Bulgarca benzerleri var. Duc, iau pe sus: Romence-Bulgarca sözlük, s. 1070.)
13991. Bükemediğin bileği öp!
13992. Damlaya damlaya göl olur.
14993. Dert dediğin, tek başına gelmez. (Dert, derdi çeker.)
14994. Dümene Nuh geçerse, deniz dalgalarından niçin korkarsın?
14995. Ele düşmüş tavşan gibi kaçar. (Bulgarca benzeri var. A fugi iepureşte. Adica foarte repede: Zanne, 1959, s. 98.)
14996. En derin ırmaklar, en az gürültüyle akar.
14997. Eşeğe sezdirmek için, semerini döv! (Bulgarca benzeri var. Bat samarul sa priceapa magarul: Romence-Bulgarca sözlük, s. 991.)
14998. Ey, birader, neden böyle kan-ter içindesin? -Bir budala ile konuştum. (De ce te-ai naduşit, prietene? -Am vorbit cu un nerod.)
14999. Ey, yoksulluk, neden hep bana geliyorsun? -Babanla geçimimiz iyi idi, işte sıra sende şimdi. (Saracie, ce-ai cu mine? -M-am avut cu tat-tu bine, si nu ma indur nici de tine.)
Ehl-i dünyanın yakınlığı. sağlam adamı hasta eder.
Bir adam görünüşte ne ka-dar güzel ahlâklı olursa olsun; bile bile vicdansız ve kötü huylu adamları dost edinirse, ahlâksızlık-ta onlarla müşterek sayılır.
11- Allah'ın izni olmayınca hiç bir musibet isabet etmez. Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.
12- Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir duyurmadır.
13- Allah ki O'ndan başka tanrı yoktur. Müminler Allah'a dayan-sınlar.
14- Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayan çok esir-geyendir.
15- Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük
16- O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun, dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden koru-nursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
17- Eğer Allah'a güzel borç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat ya-par ve sizi bağışlar. Allah çok mükafat verendir, halimdir.
18- Görünmeyeni ve görüneni bilendir. Üstündür, hikmet sahibidir.
ما أصاب من مصيبة Bir musibet isabet etmez ki الأباذن الله Allah'ın izniyle ol-masın. Yani gerek käfir, gerek mümin. ferd yahut topluluk her kim olursa olsun başına can, mal veya başka şeylerle ilgili herhangi bir musibet, maddi, manevi, kavli veya fiili hoşa gitmeyecek acı bir hadise gelirse o, her halde Allah'ın izniy-Jedir. Allah'ın izni olmayınca hiç kimsenin istemesiyle, çalışmasıyla kimseye bir musibet erişmez. Allah'ın izni olmayınca bir yaprak bile yerinden oynamaz. ما أصاب من مصيبة في الأَرْضِ وَلَا فِي أَنْفُسِكُمْ إِلا في كتاب من قبل أن تراها Hadid Siresinde geçen) )57/22( âyetinin tefsirine bkz) Gerçi وما أصابك من سنة فمن نفسك "Başına gelen kötülük ise nefsindendir." (Nisa/79( إِنَّ اللَّهَ لا يُغَيْرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيْرُوا مَا بِالهم "Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez." (Ra'd, 13/11) âyetlerinde geçtiği üzere bazı musibetlerin kaynağı, insanın veya kavmin kendisi olduğu muhakkak ise de böylesi musibetler bile, yine de Allah'ın takdiri, iradesi ve izni olmadıkça meydana gelmez. Onun için ثل كل من عند الله "De ki hepsi Allah'tandır.." (Nisâ, 4/78) buyurulmuştur. Bu ancak Allah'ın iztyle olduğu gibi وَمَنْ يُؤْمن بالله بهد قلبه her kim de Allah'a iman ederse Allah onun kalbine hidayet verir, yardım eder, doğruyu düşündürür, gelen musibetin ancak Allah'ın izniyle olabileceğini ve kendisinin de Allah'ın olup yine O'na döneceğini hatırlatarak انا لله وانا اليه راجعون "Biz Allah için varız ve biz sonunda O'na döneceğiz." (Bakara, 2/156) tesellisiyle gönlünü rahatlatır. لكيلا تنسوا علَى مَا فَاتْكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا أَتَاكُمْ "Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız.." (Hadid, 57/23) irşadıyla sabır, metanet ve إِنَّمَا يُوقَى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ "Yalnız sabredenlere, mükafatları he-sapsız ödenecektir." (Zümer, 39/10) müjdesiyle ferahlık verir. وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْ عَلِيمٌ
Ve Allah her şeyi bilicidir. Binaenaleyh ona izin vermesindeki hikmetini, ne gibi hayırlar ve faydalar gerektireceğini, bu yüzden mümin kulunu ne gibi se-
vaplara ulaştıracağını, böyle iman eden bir kulun ne şekilde hareket etmesi gere-
وَمَنْ يُؤْمن بالله . ayeti يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ . keceğini bilir ve kalbine o suretle hidayet vererek muvaffak kılar. O halde ya-rarlı islerin neler olduğunu bilmek için de Allah'a ve Resulü'ne ve o nura )Kur'ân'a) iman edin. ...وأطيعوا الله وأطيعوا الرسل "Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin." Bu emir, yukarıda geçenmesine yahut ن بالله بهم عليه والله بكل شئ عليمٌ âyetinin mânâsıyla ilgili olarak takdir edilen ya bağlıdır. أبها الذين آمنوا أن من أزواجكم وأولادكم"Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınız dan." Toplumda iç huzurun en önemli prensiplerinden biri de aile düzenidir. Böylesine mühim bir mesele olmasından dolayı burada müminlere yararlı işlerin beyanı sırasında aile problemleriyle ilgili bazı talimatları içeren bir hitap ile süreye son verilecektir ki bu husus, hem önceki iki sûrenin sonunda yer alan يا أيها الذين أمثراء hitabelerine bir nazire, hem de bundan sonra gelecek olan iki süreye bir mukaddimedir. Tirmizi, Hakim, İbnü Cerir ve daha başkaları İbnü Abbas'tan şöyle rivayet etmişlerdir ki: "Bu bazı Mekkeliler hakkında nazil olmuştur ki, onlar müslüman olmuşlar ve Me-dine'ye Peygamber (s.a.v)'in yanına gitmek istemişlerdi. Hanımları ve çocukları da onları bırakmaya razı olmadılar. Sonra kalkıp Resulullah'a geldiklerinde in-sanların dinî bilgileri kavramış olduklarını görünce zevcelerine ve çocuklarına ceza vermeyi düşündüler. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirdi." Diğer bir rivayette de şöyle denilmiştir. "Bir adam hicret etmek istemişti, ancak karısı ve çocuğu ona mâni olmuştu, o da "Eğer Allah Teâlâ sizinle beni Daru'l-hicre (Medine)'de bir araya getirirse vallahi şöyle şöyle yapacağım." diye yemin etmişti. Böylece bu âyet nazil oldu." Ata b. ebi Rabah'tan rivayet edildiğine göre: "Avf. b Mâlik el-Eşcei Peygamber'le beraber gazaya gitmek istemişti. Çoluk çocuğu toplanıp engel olmaya uğraştılar ve biz senin ayrılığına dayana-mayız diye sızlandılar. O da merhamet gösterip gazaya katılmamış, sonra da pişmanlık duymuştu. Bunun üzerine söz konusu âyet indi."(1) Bu da gösteriyor ki âyetin nüzul sebebiyle ilgili birden çok rivayet vardır. Ancak bu rivayetleri birleştirmek mümkündür. Ayetin söz gelimi ve mânâsı bu ve benzeri rivayetlere uygun olduğu gibi daha da kapsamlıdır.
Ezvac, zevc kelimesinin çoğuludur. Erkeğe de dişiye de denir. Burada hitab, âyetin dış anlamı itibarıyla erkeğe olduğuna göre murad da, onların eşleri olan hanımlar demektir. Ancak با أَيُّهَا الذين آمنوا "Ey iman edenler!" gibi erkeklere yapılan hitab'ın tağlib yoluyla kadınları da kapsaması kaidesine bakarak, ez-vacın da erkek ve kadın eşleri içine aldığı söylenebilir. Önceki ifadeden bu
44- Allah kimi saptırırsa artık bundan sonra onun için hiçbir dost yok-tur. Sen, azabı gördüklerinde zalimlerin: "Acaba dönecek bir yol var mıdır?" dediklerini görürsün.
45- Sen, onların aşağılıktan dolayı başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarlarken ateşe sunulduklarını görürsün, iman edenler de: "Gerçekten zarara uğrayanlar hem kendilerine hem de ailelerine kıyamet günü yazık etmiş olan kimselerdir." diyeceklerdir. İyi bilin ki zalimler de-vamlı bir azap içerisindedirler.
46- Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onun için çıkar bir yol yoktur.
47- Allah tarafından, geri çevrilemeyecek kıyamet günü gelmeden önce, Rabbinizin davetine uyun, çünkü o gün, sizin için sığınacak bir yer yoktur ve siz inkâr da edemezsiniz.
48- Ey Muhammed! Eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, biz seni on-ların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Gerçekten biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırırsak ona sevinir, ama elleriyle yaptıkları yüzünden kendilerine bir kötülük isabet ederse, o za-man görürsün ki insan çok nankördür. 49- Göklerin
ve yerin hükümranlığı yalnız Allah'a aittir. O dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk bahşeder.
50- Yahut Allah onları erkek ve kız olmak üzere çift verir, dilediğini de kısır yapar. Şüphesiz ki O her şeyi bilir. O'nun her şeye gücü yeter.
51- Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından
konuşur. Yahut ta bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O çok yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.
52- İşte biz böylece sana da emrimizden Kur'ân'ı vahyettik. Yoksa sen kitap nedir? İman nedir? bilmiyordun. Fakat biz onu bir nur kıldık. Onun-la kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiyoruz. Şüphesiz ki sen de in-sanları doğru bir yola götürüyorsun.
53- Göklerde ve yerde bulunanların sahibi olan Allah'ın yoluna götürüyorsun. İyi bilin ki bütün işler sonunda yalnız Allah'a dönecektir.
إِنَّهُ عَلِيمٌ قدير Çünki, her şeyi bilir ve O'nun her şeye gücü yeter. Onun için her ne yaparsa hikmet ile (yerli yerinde) isteyerek, bile bile yapar ve her ne isterse yapar. Bununla birlikte ما كان لبشر hiçbir beşer için mümkün değildir ki أن يُكَلِّمُهُ اللهُ Allah ona şu üç şekilden- başka türlü söz söylesin. الأزي Ancak vahy halinde, doğrudan doğruya vahyederek, gayet hızlı ve gizli bir işaret halinde anlatarak ve birden bire kalbe bırakıp ilham suretiyle ki sözün sırf ruhanî olarak vasıtasız içe doğması ve alınmasıdır. Şiddet ve zayıflık ile çeşitli mertebelerde gelebilir. Hem peygamberlere hem de Hz. Musa'nın anne-sine olduğu gibi diğer insanlara dahi gerek yakaza (uyanıklık) halinde ve gerek uykuda olur. Gıyabdan da olur, rü'yet (görme) halinde de nitekim İsra gecesi Resulullah'a öyle olmuştu, onun için bunun karşılığında buyuruluyor ki: از من ورا، حجاب Veya perde arkasından söylemekle ki bazı cisimlerde ve kulaklarda kelam, söz yaratıp işittirir de, işiten kimin söylediğini görmez. Nitekim Hz. Musa'ya böyle olmuştu. Bu doğrudan doğruya kalbe değil, kulaktaki işitme gücüne söylenmiş olduğundan perde arkasından olmuş oluyor. Resulullah )sav.( : احبانًا يأتيني مثل صلصلة الجرس "Bazan bana çan sesi gibi gelir."(1) dediği kısmın da bu kabilden sayılması gerekir. أن يُرْسِلَ رَسُولاً veya bir resul yani tebliğ aracı bir melek gönderip, mübelliğ (tebliğci) olduğunu tanıttırıp da فيوحى باذنه ما بناء izniyle, başarılı kılması ve yardımı ile dilediğini vahyettirmek suretiyle ki peygamberlere çoğu zamanlarda vaki olan böyle vahyetmedir. مَا يَشَاء "dilediğini" buyurulmasından da anlaşılacağı üzere vahyetme ile meleğin vahyi gerek kalbe doğdurulma ve gerek sesle veya sessiz söz ile olabileceği gibi meleğin gelişi dahi cismanî bir biçimde şekillenip şekillenmemekten daha ge-neldir ve daha geniştir. Meleğin kuvvet ve mertebesinin de ayrıca özel bir önemi vardır. Mesela Cebrail ile olan vahyin ifade ettiği zorunlu bilgi hepsinden
yüksek olur. Sonra peygamberler vasıtasıyla diğer insanlara olan tebliğler ve tel-
kinler de bu kısma dahildir, resul göndermektir. Bu kısımda Resul tebliğe vasıta olurken aynı zamanda gönderen ile kendilerine gönderilenler arasında bir şahit fazla bir pekiştiricilik var demektir. Peygamberlere çoğunlukla bu şekilde vahiy demek olması bakımından bu çeşit vahyin, bilgi ifade etmesinde diğerlerinden gelmesi de bundan olsa gerektir. Vahiy hakkında yukarılarda bazı sözler geçmişti. Bu âyet, mümkün olan bütün çeşitlerini özetlediği için, vahiy kelime. sinin sözlükteki mānāsına bir daha göz atalım: Alûsî'nin kaydettiği üzere İmam Ebu Abdullah Teymî el-Isbahânî demiştir ki: "Vahyin aslı anlatmaktır. Kendi-siyle bir şey anlatılabilen, mesela ilham, işaret yazı hep birer vahiydir. "(1) Ragıb da Müfredat'ında der ki: Vahyin aslı hızlı işarettir. (2) Vahiy, sürati de kapsadığı için أمر رضى denilir. Çok çabuk emir demektir, bu bazen işaret, simge ve sözle dokundurma yollu konuşmakla olur. Bazen kelime ve cümle olmaksızın ses ile de olur. Nitekim قارمى اليهم أن سبحوا "Onlara sabah akşam teshihte bulunun' diye işaret etti." (Meryem, 19/11) âyeti o mânâya yorumlanmıştır. Remiz denilmiştir, itibar denilmiş, yazı denilmiştir. وأن الشياطين ليُوحُونَ إلى أولياتِهِمْ "Şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına mutlaka telkinlerde bulunurlar." )Enam 6/121( يوجي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ القول غرور "Onlardan kimi kimine, aldat-mak için yaldızla birtakım söz telkin eder." (En'am, 6/112) âyetinde bu çeşitler üzere من شر الوسواس الخناس "O sinsi şeytanın şerrinden." (Nâs, 114/4) ifadesi ile işaret olunan "vesvese" tarzındadır. Bir de özellikle Allah Teâlâ'nın peygamber ve velilerine verilen ilâhî kelimeye رحى "vahy" denilir, bu da وَمَا كَانَ لِبَشَرِ أَنْ يُكَلِمَهُ اللهُ الأرحبا "Hiçbir beşer için mümkün değildir ki Allah ona başka suretle kelam söylesin, ancak vahiy ile..." (Şūra, 42/51) âyetiyle beyan buyurulduğu üzere bir-kaç türlüdür. Ya müşahede olunan bir elçi ile olur ki zatı görülür, kelamı işitilir, Cebrail (a.s.)'in belirli bir suretle peygambere tebliği gibi, veya görülmeksizin kelamını işitmekle olur. Musa (a.s.)'nın Allah'ın kelamını işitmesi gibi. Yahut da kalbe doğdurulmak suretiyle olur. Resulullah (sav.) in إِنْ رُوحَ الْقُدُسِ نَفَتْ في روعى "Ruhu'l-Kudüs, kalbime üfledi. "(3) buyurduğu gibi, veya ilham ile olur. وأوحينا الى أم موسى "Musa'nın anasına 'onu emzir' diye vahyettik." (Kasas, 28/7) gibi veya teshir (emre âmade kılma) ile olur. dağlardan, ağaçlardan ve çardaklardan evler edin, sonra meyvelerin herbirin-وأوحى ربك إلى النحل "Rabbin bal arısına, den ye de... diye ilham etti." (Nahl, 16/68) âyetinde olduğu gibi, veya rüyada olur. Nitekim Resulullah buyurmuştur ki انْقَطَعَ الوَحْى وبَقِيَّتِ المُبَشِّرَاتُ رُزْيًا المُؤْمِنِ "Vahiy
kesildi, mübeşşirat (müjdeleyen ilhamlar) kaldı, o da müminin rüyasıdır. (1) Ilham, teshir, rüya bu üçüne الأرض ancak vahiy halinde" ifadesi işaret ediyor. Sözü işitmeye أو من وراء حجاب "Yahut perde arkasından" sözü delalet ediyor. Cebrail'in tebliğine de او ترسیل رسولاً "Yahut da teblig vasıtası melek gönderip" ifa-desi işaret ediyor.
Lügate göre vahiy, sülasi (üç harfli) fiilden gelir ise de, Kur'ân'da hep "ifal" ölçüsünde (dört harfli) gelmiştir. İfal babından "iyha" kelimesi, sūlasisi (üç harflisi) gibi vahyetmek, vahiy vermek mânâsına gelmekle birlikte müteaddi (geçişli) olarak vahyettirmek göndermek mânâsına dahi gelir. Burada vahyin çeşitlerini birbirinden ayırmak için doğrudan doğruya olan öncekine "vahiy", elçi aracılığı ile olan üçüncüye "iyha" denilmiştir. Kısacası yüce Allah hiçbir peygambere, ne Musa'ya ne de diğerlerine bu üç çeşitten başka bir şekilde ke-lam söylememiştir ve hiçbir insanoğluna başka türlü söylemez. İnsanın insanla konuşması gibi karşı karşıya ve apaçık belirli bir şekilde konuşmaz انه على Çünkü O çok ulu, çok yücedir. Onun için insanoğlu O'nun yüksekliğine yetişip de kadim (ezeli) olan kelamını olduğu gibi almaya dayanamaz. Fakat hüküm ve hikmet sahibidir. Onun için hikmetine göre "vahiy" veya "iyha" ile söyler. Bu âyetin tefsirinde Şeyh Abdulvehhab Şa'ranî'nin kayda değer bazı ifadeleri vardır; Alûsi, bunları şöyle nakleder: "Şunu bil ki, Hakk'ın kelamını işitmekten men eden (buna engel olan) ancak insanlıktır. Kul ondan (insanlık seviyesinden) yükseldiği zaman ona yüce Allah vücudsuz ruhlara söylediği gibi söyler. İnsanlığa "Beşer" denilmesi de ruhun derecesine ermekten alıkoyan işlere bulaşması dolayısıyladır. Eremeyince de yüce Allah ona eşyada söyler ve onlarda tecelli eder. Peygamberler gibi ona erenler ise öyle değildir.
Onun için onların dışındakilere Hak Teâlâ perde olan vücutları içinde tecelli eyler. Eğer yüce Allah'ın kuluna hidayeti (yol göstermesi) olmasa idi onun Rab-bi olduğunu tanıyamazdı. Şunu da bil ki yüce Allah'ın kendisinin başkasına söylemesine yahut kendisinin başkasına işittirmesine insan gerçekten dayana-maz, o halde kuluna işittirmek üzere seslendiği zaman onun bütün güçlerinin ol-ması gerekir. (2) Çünkü münacat sırasında yüce Allah onun bütün kuvvetleri ol-
maksızın hadisin (sonradan olan ezeli olmayan) bir varlığın Kelam-ı kadimi
(ezeli kelamı) işitmeye güç yetirebilmesi mümkün değildir. Onun için Musa
(1) Buhári, Tabir, 5; Müslim, Salat, 207, 208; Ebu Davud, Salat, 143; Tirmizi, Rüya, 2: Nesai, Tat-bik, 90, 62; Ibn Mâce, Rüya, I; Muvatta, Rūya, 3; Dârimi, Salat, 77, Rüya, 3; Ahmed b. Han-
yoktu. Fakat Peygamberimiz (s.a.v.) sebat etti. Hakk'ın kuluna kulağı, gözü ve (a.s.) düştü, bayıldı, çünkü o makama layık olan tecelliyi kabul edecek yeteneğ (dağ) dahi hitabı işitmeye dayanamadı da hurdahaş oluverdi. Sunu da bil ki yüce bütün kuvveti olduğu o muhabbet derecesi dağda bulunmadığı için "Cebel" Allah'ın yaratıklarla konuşması ebediyyen devam etmektedir. Su kadar ki insan lardan kimisi onun hadis (konuşma) olduğunu bilir. Hz. Ömer (r.a.) ve ona varis olan evliya gibi, kimisi de onu tanımaz da bana şöyle zuhur etti der durur ve onun kendisine Hak Teâlâ'nın bir sözü olduğunu bilemez. "(1)
Şeyhimiz der ki: Hz. Ömer mutlak olarak duyanlardan idi ki Allah Teâla onlara her şeyde söyler, fakat söylemenin lakabları vardır: Eğer onunla yüce Allah'a cevap veriyorlarsa ona "Hadis" denir ve eğer birbirlerine cevap veriyor-larsa buna "muhadese", "muhavere" (karşılıklı konuşma) denilir ve eğer yüce Allah'ın sözünü dinliyorlarsa o kendileri hakkında "Hadis" değil, bir "hitab" veya "kelam"dır. Teheccüd namazını kılanlar hakkında أنَّهُمْ أهْلُ المُسَامَرَةِ Onlar müsamere (2) ehlidir, diye bir rivayet etmiştir. Demek oldu ki vahiy, yüce Allah'ın özel kullarının kalplerine "hadis" tarzında vermiş olduğudur ki ondan onlar için herhangi bir durum hakkında bilgi meydana gelir. Eğer böyle olmazsa ne vahiy ne hitap olmaz. Çünkü insanların katındaki zorunlu bilgiler gibi bazı insanlar kalplerinde bir işe dair bir bilgi duyabilirler ve bu sahih bir bilgidir. Fa-kat hitapdan doğmuş bir bilgi değildir. Sözümüz ise vahiy denilen ilâhî hitap hakkındadır. Çünkü yüce Allah vahyin bu çeşidini kendisine gelen kimsenin bir bilgi elde edebileceği bir kelam yapmıştır. Şunu da bilmeli ki evliyanın kalple-rine ilham vahyinden inebilen ancak meleklere mahsus ruhlardan uzanan bazı ince sırlardır, yoksa bizzat melekler değildir. Çünkü melek peygamberlerden başkasına asla vahiy ile inmez ve kesinlikle ilâhî bir emir ile emretmez. Çünkü şeriat tebliğ edilmiş yerine oturmuş, yalnız mübeşşirat (birtakım müjdeler) vah-yi kalmıştır ki bu, vahyin en genelidir. Yüce Allah'tan kula olur, vasıtasız da olur vasıta ile de olur, vasıta peygamberliğe aittir. Vasıtalı vahiyde meleğin aracılık etmesi kaçınılmaz, gerekli olur. Fakat melek vahiy indirme halinde görünmez. Halbuki peygamberlerde öyle değildir. Çünkü onlar meleği söylerken görürler. Veli ise meleği ancak vahiy indirme halinin dışında müşa-
hede edebilir ve görebilirler. Kelamını işitirse göremez, görürse melek söyle-mez. Demek ki arifler kendilerinden önce geçmiş olan peygamberlik payelerine eremezler, bununla birlikte haklarında "mübaşşirat" bakidir. Ancak onda da
insanlar bir değil, birbirlerinden farklı farklıdır. Kimisi vasıta beşaretinden ileri geçemez, kimisi de yükselir. Fertler gibi onlar için vasıtaların yükselmesi ile mübeşşirat vardır. Bununla birlikte peygamberlik yine yoktur. Onun için ah-kämda inkâr olunurlar. Çünkü Hakk'ın kendilerine tanıtımlarından gördükleri ile dış dünyada başlı başına bir şeriat imiş gibi amel etmeleri bakımından peygam-berlere benzemek isterler. Fakat o bir şeriat değil, onu beyandır. Dolayısıyla ke-silmiş olan vahiy ancak teşri (hukuki düzenlemeler getiren) vahiydir. Sünnette mücmel olan şeylerin tarifine gelince, bu ümmet için o bakidir ki insanları davet ettikleri konularda basiret üzere bulunsunlar, çünkü o ilähi bir haberdir. Yüce Allah'ın ilham eylediği kuluna görünmeyen bir melek aracılığı ile ihbardır, ha-ber vermedir. İlham ancak hayır hususunda olur والهنها تجورها "Sonra da ona kötülüğü ilham etti." (Şems, 91/8) âyetinde kötülüğün ilhamı, sakınılması mânâsınadır. İlhamın en mükemmeli şeriata uymak ve ilähi kitaplara bakmak ve onun sınırları içinde durmak ve emirlerini tutmak hususlarının ilham olun-masıdır, ta ki tabiatın pası silinsin de onda ålemin suretleri nakşolunsun, kazınsın. Fakat من وراً، حجاب "Perde gerisinden" ifadesi kalbe değil, kulağa veri-len ilâhî hitaptır ki verilen kimse onu kavrar da işittirenin gayesinin ne olduğunu anlar. Bu bazen tecelli biçiminde hasıl olur da o şekilde ona hitap eder. Halbuki o bizzat perdenin kendisidir. Fakat o hitaptan delalet ettiği bilgi anlaşılır ve bi-linir ki o bir "hicabdır", konuşan onun gerisindedir. از يرسل رسولاً "Veya bir resul, yani tebliğ aracı bir melek gönderir." âyetine gelince: Bu da meleğe indirilen veya insan olan peygamber ile bize getirilen. İkisi de yüce Allah'ın kelamını okuyanlar gibi özellikle naklettikleri zamandır, yoksa kendi nefislerinde bulduk-ları bir bilgiyi nakil ve açıklarlarsa o ilâhî kelam değildir. Velilerden kimisi her insana özel olan vahiy ve vahiy verme halinde yüce Allah'tan terceme verir. Bunda söylenen veya yazılan harflerin biçimleri, terceme edenin; o biçimlerin ruhu ise Allah'ın kelamı olur. Bazı kere de veli: "Kalbim bana Rabbimden şöyle konuştu." der ki özel biçimde demek ister. Bunları öğren ve iyi düşün.
Şa'rani (k.s.) bu son hatırlatma ile "Peygamberlerden başkasının ilhamı umum için bilgi sebeplerinden değildir." diye akaid ve usulde bilginler arasında bilinen esasa uyarı yapmış oluyor. Şundan da gaflet edilmemek gerekiyor ki va-hiy sırf sübjektif olan mücerred bir duygu (vicdan) olayı olarak da kalmıyor, haktan haber alan bir deneme, nefsin ötesinde meydana gelen, duyuran bir ilm-i yakîn ve hatta ayn-ı yakın olma özelliği taşıyor. Bunda göze, kulağa, kalbe ait üç özellik vardır. İhtimal ki ayn sîn kâf" buna işarettir. Bu şekilde sürenin
de." (Şûra, 42/3) buyurulduğu gibi burada da buyuruluyor ki: كذلك Veiste başında كذلك برجى اليك والى الذين من قبلك" "Iste vahiy veriyor sana, senden öncekilere böyle, bu zikrolunan üç çeşit vahiy ile veya sürenin başında geçtiği üzere önceki peygamberlere vahyedildiği gibi bu üç tarz ile أوحينا اليك روحا من أمرنا Sana emri. mizden bir ruh vahyettik. Yani ilim, irade prensibi gibi bir manevi hayat pren-sibi olan Kur'ân'ı vahyettik, diğer bir mânâ ile ruh-u emîn olan Cebrail'i vahiy ile gönderdik. Yoksa ما كُنْتَ تَدْرِى ما الكتاب ولا الانيان Sen ne kitap nedir bilirdin, ne de iman. Kitap sahibi olmak şöyle dursun, kitabın nasıl bir şey olduğunu bile bilmezdin ve sırf kendi dirayetinle iman etmenin gerekliliğini, rükünlerini ve şartlarını kitapta olduğu gibi bilemezdin. Çünkü imanın şartları arasında yalnız akıl yeterli olmayıp vahiy ile alınması gerekli olan noktalar vardır. Hatta şeriat gelmeden Tevhid bilinse de imanın vacip oluşu yani mükellef tutulma ve görev, aklın değil, şeriatın gereğine tabi olduğundan vahiysiz bilinemezdi. Kitabın ne olduğunu bilmeyen bir kimsenin diğer bir şeriat ile ibadeti olabilirse de bilgisi ve taklitsiz kesin bilgisi olamaz.
Onların içinde ummiler de var" وَمِنْهُمْ أميون لا يَعْلَمُونَ الكتاب الا أماني وَأَنْ هُم إِلا يَظُنُّونَ ki Kitab'ı bilemezler. Bildikleri bir sürü kuruntu ve yalandan başkası değildir. Onlar başka değil yalnız zanda kalmış bulunuyorlar." (Bakara, 2/78) ifadesince
bir zan ve taklidden ibaret olur. ولكن جَعَلْنَاهُ نُوراً Fakat biz onu, -o sana vahy ettiğimiz ruhu- bir nur kıldık. Bir nur ki نَهْدِى بِهِ مَنْ نَشَاءُ من عبادناً onunla kul-larımızdan dilediğimiz kimselere doğru yolu göstereceğiz, onları murada erdireceğiz وأنك لتهدى إلى صراط مستقيم Veemin ol ki sen herhalde bir doğru yola kılavuzluk ediyorsun صراط الله Yani Allah'ın yoluna, eğri ve dolambaçlı yolla-ra değil, doğrudan doğruya Allah'tan gelen ve Allah'a götüren yola. Bu yolun, bu gayenin şanındaki büyüklüğü tescil ve her murada ermek için istiklal ve is-tikametinin yönünü anlatmak ve onu görmenin gerekliliğini pekiştirme nok-tasında son söz olarak şu vasıf getirilmiştir: الذى O Allah ki لَهُ مَا فِي السَّمواتِ وَمَا في الأرض Göklerde ne var, yerde ne varsa hep O'nundur. Her yönü ile O'nundur, O'nun mülküdür. Bütün tasarruf hakkı O'nun, hüküm O'nundur. Onun için her ne istenecekse O'ndan istenilmesi ve O'nun iradesi, şeriatı ve kanunu dairesinde istenilmesi en doğru yoldur. Bazı şeylerin O'ndan beride bazı kimselerin, kişilerin veya toplumların emir ve iradeleri altında olmasına gelince, ال إلى الله نصير الأمور iyi bil ki bütün işler döne dolaşa nihayet yalnız Allah'a varır. O geçici tasarruflar ortadan kalkar ve bütün hüküm Allah'a ait olur. Onun için başka yola giden, başkalarına tapanlar sonunda şaşkın ve perişan olurlar. Allah yolunu tutanlar ise sonunda her murada erer, bağışlanmaya ve yüce Allah'ın
Şûra Sûresi burada son buldu. 30 Receb 1354. Şimdi aynı ruhu Zuhruf Suresi takip edecektir. اللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِمَّنْ هَدَيْتَ إِلَى صِرَاطِكَ المُسْتَقِيمِ "Allah'ım! Bizi doğru yoluna ulaştırdığın kimselerden kıl."
Hadid Sûresi adı verilen bu sûrenin medine döneminde indirilmiş olduğunu söyleyenler olmuş ise de, âlimlerin çoğunun görüşü, onun Mekkî olduğu yolun-dadır. Mamafih İbnü Atiyye'nin de belirttiği gibi bu sûre içerisinde medeni âyetlerin bulunduğu hususunda ihtilaf söz konusu değildir.
Ayet sayısı: Yirmi dokuzdur.
Kelime sayısı: Beşyüz kırk dörttür.
Harf sayısı: Bin dört yüz yetmiş dörttür.
Fasılası : من بزرد harfleridir.
ki Bu sûre, önceki sûrenin sonunu açıklayıcı mahiyette başlamaktadır. Şöyle
1. Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih etmektedirler. O, azizdir, hakimdir.
2. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O, diriltir, öldürür, O, her şeye kadirdir.
3. O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır. O herşeyi bilendir.
4. O'dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istivā etti. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede ol-sanız O sizinle beraberdir.
5. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Bütün işler O'na döndürüle cektir.
417 6. Geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü gecenin içine sokar. O, göğüslerin özünü bilir.
gitti." الله Allah'ı yahut Allah için tesbih etmektedir. Tesbih, Allah Teâla'yı, kutsal yüceliğine layık olmayan kusurlardan gerek itikad gerek söz ve gerek Bunlar esasen uzak gitmek ve uzaklaştırmak mânâsını ifade etmektedirler. Nite-kalb ile tenzih etmek ve uzak tutmaktır. Takdis kavramının anlamı da böyledir. kimسبح في الماء sözü, "Suda uzağa gitti." قدس في الأرض sözü de "Arzda uzağa mânâsına gelmektedir. (Bu konuda bilgi için Bakara, 2/32 ve İsra Süresi'nin baş tarafına bkz.( للهdeki "lam ya شكرت له وتصحت له Ona teşekkür kılınmış sıladır veya "Allah için" anlamında sebeb ifade etmektedir. ما فى ve nasihat ettim." cümlesinde olduğu gibi te'kid (kuvvetlendirmek) için ziyade السموات والأرض Göklerde ve yerde ne varsa hepsi esas itibariyle akıl sahip-Jerinin dışındakilere mahsus ise deما في السموات وا tabiri göklerde ve yerde bulunan, ister görünmeyecek derecede ehemmiyetsiz olsun, ister görünen varlıklar olsun hepsine şâmildir. Binaenaleyh, gerek meläike ve müminler gibi sözle, gerek diğer varlıklar gibi ilham yoluyla konuşanların hepsi dahil olmak üzere mecazî bir anlam da kasdedilmiş olabilir. Çünkü yaratılan her varlık, im-kân (olabilirlik) ve hudûsu (sonradan olmayı) ve arzettiği sanat nizamı ile Allah Teâlâ'nın noksanlıklardan münezzeh (berî) ve yüceliğin son derecesindeki sıfatlarla vasıflanmış olan varlığına delalet etmektedir. (Bu hususta bilgi için )İsrâ, 17/44) âyetine bkz( وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ "O çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir." Bu cümle, tesbihin şekline işaret etmektedir. له ملك السموات والأرض "Göklerin ve yerin mülkü O'nundur." Yani âlemdeki bütün külli tasarruf; var etme, yok etme ve diğer bilinen ve bilinmeyen tasarrufların hepsi O'nun içindir. يحبى رئيت "O yaşatır ve öldürür." Bu cümle mülke dair hükümlerden bir kısmını beyan etmektedir. وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ "O her şeye kadirdir." Bu da, hep-sini bütün şartlarıyla özetlemektedir. من O'dur الأول Evvel, her şeyden önce, başlangıcı yoktur ve her şeyin ilkidir. Çünkü varlıkların hepsinin başlangıcı ve hepsini ortaya çıkarandır. والأخر Ve son hepsinin yok olmasından sonra O, bakidir كُلُّ شَنْ هَالِكَ إِلا وَجْهَهُ "O'nun zâtından başka her şey helak olacaktır..." Yer yüzünde bulunan her" كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الجلال والاكرام (28/88 ,Kasas) canı yok olacak, ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zûtı baki kalacak." lak ve fenâya gider ve gidebilir, ancak O, kalır. Bütün yaratıkların, varlık sebep-(Rahmân, 55/26,27) âyetlerinin ifade ettikleri mânâya göre varlıkların hepsi he-leri ortadan kalkınca esasen helak edilirler ve yok olurlar. Sonra bütün işler ona
döndürülür. Binaenaleyh O, hepsinden evvel olduğu gibi, hepsinin gayesi v varlığın sonudur الظاهر والباطن Hemd Zahir ve Bâtın. Zahir, varlığı her şeyde açıkça görülen demektir. Çünkü her şey O'nun varlığına delildir. Hiçbir şey yoktur ki varlıkta ortaya çıkarken daha evvel O'nun varlığını isbat etmiş ol masın. Mamafih her görüneni de O zannetmemelidir. Çünkü O, äşikâr olmakla beraber gizlidir de. Duygularla hissedilemeyip hayal ile algılanamayacağı gibi, varlığının hakikatı da, akılların idrak ve kavrayışına sığmaktan münezzehtir. Bi naenaleyh O'nun için ne yalnız Zähir ne de yalnız Bâtın diye hükmetmemeli, hükmü, atıftan sonraya bırakarak "Zahir ve Bâtın" demelidir. Evvel ve Ahir sıfatları da böyledir. Ebu's-Suud'un da ifade ettiği gibi »والظاهر ،deki vâv", bu iki vasfın tamamını önceki ilk vasfa bağlamaktadır. (1) Buna göre hüküm, atıf yap-madan (vav ile bağlamadan) önce olabilirse de "ve'l-Ahir" ile "ve'l-Bâtın" sıfatlarında hüküm, atıf yapıldıktan sonradır. Ancak hepsinde de hükmü atıftan sonraya bırakmak daha doğrudur. Çünkü "hüve" zamiri "Allah" ismine aittir. Allah ismi ise, bütün isim ve sıfatların derecelerinin mertebesidir. Halbuki bir çok ları bu konuda gaflete düşerek vahdet-i vücûd (varlığın birliği) adına hatalara düşmektedirler. رَهُرٌ بِكُلِّ شَيْ عَلِيمٌ Ve O herşeyi bilicidir. Şu halde kendini de bilir. Bâtın ismine bakarak Allah'ın, kendine de gizli olduğu zannedilmemelidir. Zira bu ifade yani "O, her şeyi bilicidir." sözü, söz konusu şüpheyi ortadan kaldırmaktadır. ...هو الذي خلق "Odur yaratan..." Bu da mülk hükümlerinden bir kısmını beyan etmektir. في سنة أيام "altı gunde." (Bu hususla ilgili olarak A'raf, 7/54. ve Fussilet, 41/10-12. âyetlerin tefsirine (bkz.( ثم استوى على العرش Sonra arş üzerine istivä etti. Yani yaratıp öylece bırakıvermedi, işi idare edip düzenlemektedir. (İstivâ hakkında A'râf Süresi'ndeki, 7/54. âyette tafsilat geçti. Oraya (bkz.( يُعلم ما يلج في الأرض )Allah) yere gireni de bilir, tohumlar gibi وما يخرج ها ondan çıkanı da, ekinler gibi. وما ينزل من السماء Gökten ineni de, yağmurlar gibi وَمَا يَعْرُجُ فيها ona çıkanı da, buharlar gibi. رَهُرٌ مَّعَكُمْ ابْنَمَا كُنتُمْ ve her nerede olur-sanız o sizinle beraberdir. Onun ilmi ve kudreti yanınızdan ayrılmaz. والله بنا تعْمَلُونَ بَصير Ve Allah her ne yaparsanız görücüdür. Görür ve ona göre karşılığını verir. له ملك السموات والأرض "Göklerin ve yerin mülkü O'nundur." Bu cümle, sürenin başında zikredildiği gibi burada da te'kit için tekrar edilmiştir. Yani hem ibtidada (yaratmada) hem iâdede (diriltmede) zikredilmiştir. Çünkü her ikisinin de mukaddimesi gibidir. Bir de istihläftan (vekil bırakmadan) bah-sedileceği için bu hatırlatmanın te'kid edilmesinde başka bir önemli fayda vardır. وإلى الله تُرْجَعُ الأمور Ve bütün işler, Allah'a döndürülür. Çünkü ilk ve son
O'dur. Binaenaleyh gerek mal ve mülkünüzde ve gerek diğer hususlardaki tasar-ruflarınızın bile evveli ve sonrası ona döndürülecektir. Bu yüzden bütün her şeyin kulluk adına O'nun için icra edilmesi gerekmektedirيولج الليل فى النهار ويج النهار فى الليل "Geceyi gündüze sokar, gündüzü geceye sokar." Yani zamanın acı tatlı bütün değişiklikleri O'nun hükmü altındadır. Gamları, sevince, gama, kedere tebdil eden ve zulmet içinde nur, nur içinde zulmet yaratan O'dur. وَهُ عليم بذات الصدور Hem, bütün göğüslerin künhünü (hakikatini) bilir. En gizli fikirleri, niyetleri, acı ve kederleri ve her türlü duyguyu O bilir. nce, sevinçleri
40 ihlal edilmiş olduğu, eksikli bulunduğunuz üç gedik vaktinizdir. Herkes için ol. unulduğu zamandır ثلاثغرات لكم sizin için üç avret vaktidir. Örtünmenizin masa bile genel olarak böyledir. Bu ihtar, izin istemenin sebebini açıklar. Bun dan dolayı izin istemelidir. Peki amma, niçin her zaman izin istemesinler, çünkü طائلةrinize çok dolaşırlar بعضكم على بعض birbirinizin üstündesiniz dir, bu yüzden her zaman izin istemede zorluk olur كذلكتب الله لكم الآيات "Allah size ayetlerini böylece açıklarواذا بلغ الأطفال منكم الحلم تذ sizden olan çocuklar da erginlik çağına girdiklerinde -ki asıl delili ihtilam olmalarıdır. onbes en sonu ise onyedi, onsekiz yaşlardır- izin istesinler كما استأذن الذين من قبلهم Yaşının da en azı kızda dokuz, oğlanda on iki, normali ve görüleni ondört, nitekim kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi, yani kendilerinden önde bulunan siz büyüklerinin onların odalarına girmek için geçen لا تدل غير بيوتكم حتى تستأنسا وتلموا على أهلها "Ey iman edenler! Kendi evinizden başka ev. lere, geldiğinizi farkettirip ev halkına selam vermeden girmeyin" (Nur, 24/27) aveti gereğince her zaman geldiğini farkettirip selam vererek izin istemeniz ge-rekli olduğu gibi onlar da yalnız üç vakitte değil, her zaman yanınıza girecekle. rinde izin istesinler.....كذلك بين الله "Allah size ayetlerini böyle açıklıyor." Bu iki âyette bu hatırlatmanın tekrar edilmesi, izin isteme emrini tam bir açıklıkla tekiddir. Zira yabancı büyüklerde çekinme hissi, bunlarda da müsamaha şüphesi galip olduğundan burada o şüpheyi kesmek için emir, açıklanmış ve tekrar edil. miştir. Esefle görülmekte ve bilinmektedir ki, bu noktada yanlışlık ve gaflet çoktur.
والقواعد من النساء Ve oturmuş, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınlar اللأني لا يرجون فليس عليهن جناح أن يضعن ثيابهن غير متبرجات بزينة ki bir nikah umidi beslemezler نگاها zinetlerini göstermeksizin üst örtülerini bırakmalarında kendilerine bir ve-bal yoktur. (1) Yani hayız ve nifastan kesilmiş kadınlar yukarıda geçen والبضرين بخمرهن على جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ "Baş örtülerini yakalarının üzerine (kadar( örtsünler, zinetlerini.teşhir etmesinler" (Nûr, 24/31) emri gereğince gizlemeleri gereken zinetlerden hiçbirini göstermemek şartıyla üzerlerindeki çarşaf, ferâce gibi dış elbiselerini bırakıp yalnız baş örtüsüyle çıksalar bir sakınca yoktur, günah olmaz. Fakat kadının kendisini süsleyip sokağa çıkması gençler için
günah olduğu gibi ihtiyarlar için de günahtır. Süslenmeleri günah değil, süsle yabancı erkeklere çıkmaları günahtır. İhtiyar kadınlar süslenir mi, dememeli. Ne yaşlı kadınlar vardır ki, gençlerden daha çok güzel görünmeye özenirler.
(1) Ayetle geçen teherrüc, kadının kendisini süsleyip çıkarak boyunu posunu, zinetini ve güzelliklerini erkeklere göstermesidir ki, cahiliyet kadınlarının âdeti budur (Müellif)
41 أن يستعففن خير لين Bununla beraber iffetli olmaları kendileri için daha hayırlıdır. Yani süslü olmadıkları halde de iffet ölçülerine uymaları ve gençler gibi sakınmaları, üst örtülerini bırakmamaları haklarında daha hayırlıdır. Çünkü tohmetten daha uzaktır. والله سميع Ve Allah igitendir, gizlide, açıkta ne söylediklerini istir Bilendir. Maksatlarını da bilir, sonunda ona göre cez-alarını verir. Bundan dolayı müslümanız diyen zamane kadınları bu ayetleri din-lesinler de düşünsünler,
لا تأكلُوا أموالكم بينكم بالباطل "Mallarınızı aranızda haksız sebeblerle yemeyin" (Bakara, 2/188) âyeti indirildikten sonra kör, topal, hasta, özürlü, fakir müslü-manlar, sağlam kimseler tiksinirler ve rızaları olmaz diye beraber yemek ye-mekten sakınır veya bir kimse bunları kendi evinden başka akraba ve sevdikle-rinden birinin evine yemeğe götürecek olsa, belki hoşlanmazlar diye çekinir olmuşlardı. Bir de muharebeye gidenler, öyle savaş gazisi yaralıları ve zayıf fa-kir kimseleri evlerine bırakırlar ve anahtarlarını teslim edip içlerindeki yiyecek-lerden yemelerine izin verir giderlerdi. Fakat onlar bulunmadıkları için izinleri gönül rızası ile olmaz diye korkarlar, gereğinden fazla sakınırlardı. Bir de bazı kimseler, kendi evlerinden başkasında yemek yemekten çekinir, bazı müminler de ayrı yemekten sakınır, ne olursa olsun misafirle beraber yemek isterdi; hatta misafir bulunmazsa bütün gün bekleyen kimseler olurdu. .. ليس على الأعمى حرج "A'maya zorluk yoktur..." âyeti de bu sebeple ve bu durumlara açıklık getir-mek üzere indirilmiştir...
gönderdi. Bunun için Ress halkı şu iki dağın altında kaldı, deniliyor. Bu Ress'in kaynağı Kalikalā'dan başlar, Erran'a, Versan'a ve Mecma'a uğrar; orada "Kürr" ile birleşir ve ikisinin arasında Beylekan şehri vardır. Kürr ve Ress ikisi birleşir ve Cürcan denizine dökülürler. Bu Ress vadisi acayip bir vadidir. Balığın her türlüsü bulunur. Şurimahi denilen balık oraya mahsustur, derler. Miş'âr b. Mühelhil "Bezzbabik" şehrini anlatırken demiştir ki: bir tarafında Ress nehri vardır, Ress nehri Belascan ovasına doğru çıkar, bu ovada deniz sahilince Ber-zend'den Berzaa'ya, oradan Versan ve Beylekan'a doğru uzanır. Bu ovada beşbin köy vardır ve çoğu yıkıntı halindedir. Ancak toprağı iyi ve sağlam olduğu için duvarları ve binaları kalmıştır. İşte bu köyler, Kur'ân'da adı geçen Ress halkınındı, deniliyor. Bunlar Davud (a.s)un öldürdüğü Calut'un kavmi idi-ler de denilmektedir."
القرية التي انطرت Ofenalık yağmuru yağdırılan belde. Lût kavmine ait şehirlerin en büyüğü olan Sedum kasabası ki, oraya taş yağdırılmıştı. Ku-reyşliler, Şam'a ticarete giderken, buraya uğruyorlardı.
أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ الهَهُ هَوَاهُ Kötü duygularını kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü? HEVA: Nefsin kendiliğinden yöneldiği istek ve arzusu, soyut isteğidir. Kötü duygularını tanrı edinen denilmeyip de ikinci mefulün önce anılması, kısaltma içindir ki, canının istediğinden başkasını tanrı tanımayan, de-mektir. Böyle kimselerde hiç hak severlilik yok, sadece bir bencillik vardır. İsteği de gerçek bir fayda değil, sadece canının istediği kuru kuruntudan ibaret-tir. Bunlar, delil, tanık, hak, hukuk tanımaz, yalnız kendi istek ve zevkine tapar-lar, zevkleri kendilerinin felaketine sebep olduğunu bilseler de yine hakkı zevk-lerine kurban ederler. Dini de insanın soyut duygularından, yani sadece istek, arzu ve zevklerinden ibaret sayarlar; gönülleri neye çekerse ona taparlar, gerçe-ğin zevkini aramaz, hakkın hoşnutluğunu düşünmez, düşünmek istemezler, bil-seler bile yine tanımazlar. Taberânî ve Hılye isimli eserinde Ebu Nuaym, Ebu Ümame (r.a) den şöylece rivayet etmişlerdir: O, demiş ki; Peygamber (s.a.v)
ما تحت ظل السَّمَاء من اله يُعبُدُ مِنْ دُونِ اللهِ تَعَالَى أعظمُ عِنْدَ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ هَوَى يُتَّبَعُ :soyle buyurdu "Yüce Allah'ın yanında sema gölgesi altında Allah'tan başka tapılan tanrılar içinde, uyulan heva (nefsin kendiliğinden yöneldiği istek ve arzu)dan daha büyüğü yoktur" )1( افانت تكون عليه وكيلاً Artık sen mi ona vekil olacaksın? Önceki soru takrirî, bu soru ise inkarîdir. Yani gördün ya, ona vekil olamazsın, üzerine vekil olup da kurtaramazsın. أمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ Yoksa sen onların
çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini, yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Hayır ne getirilen bir delili tanır, söz dinlerler, ne de akli delili tanır, akıl ile ha-
reket ederler. ان هم الأكالألعام Gerçekten onlar hayvanlar gibidir. Aklına ve isittiğine göre hareket etmez, soyut isteklerine uyarlar بل هم اضل سبيل Hatta gidişce daha sapkındırlar Çünkü, evcil hayvanlar kendilerine bakanlara bağ-lanırlar, kendilerine iyilik edenlerle kötülük edenleri seçerler, faydalarına olan şeyleri arar, zarar veren şeylerden kaçarlar, yediği içtiği yeri tanır, öğrendiği yolu şaşırmazlar. Kendilerine verilen güçlerde tembellik etmez, yaratıldıkları yönde sarfederler. Hak ve hayır inancı olmayan da haksızlık ve kötülük inancı da yoktur. Bu kimseler Rabblarını tanımazlar. O'nun nimetlerine karşı nankör-dürler. Ebedî fayda olan sevabı istemez, en büyük zarar olan azabdan korun-mazlar. Yurtlarına bile hainlik ederler. Yaratılışı bozmaya, fitneler çıkarmaya çalışır, haksızlık ve fitne ile yalan dolan ve aldatma ile dünyayı karıştırırlar.
Bu şekilde, kendi istek ve arzularına tapan kimselerin sapıklıkları an-latıldıktan sonra yüce Allah'ın Rab oluşuna ait delillerden, O'na ait güzellikler-den, O'nun ezelî ve ebedî kudretinden bazı işlere dikkatler çekilerek buyurulu-yor ki:
332 INA, bir şeyin zamanı gelip çatmak, yahut bir şey kemaline erip yetmek kay "Girmeyiniz" fiilinin failinden haldir. Yani zamanı gözetmemeniz, manalarına gelir. Burada ikisiyle de tefsir edilmiştir. Bu "bakmaksas beklememeniz üzere, size yemeğe izin verilmedikçe girmeyin ولكن (1) وعيتم قال Fakat çağrıldığınız zaman da girin. Zamanından önce de olsa girin. طعام Fakat yemeği yediğiniz zaman da hemen dağılın. Hiç durmayın. Y مستانسين الحديث Söz dinlemek veya sohbet etmek üzere izin verilmedikçe gir. meyin. Bu da uzerine atfedilmiştir. Bizim anlayışımıza göre, bu kaydın yararı, yemekten başka maksatlar için de izinsiz girmenin yasaklığını genelle. mektirگان پژى الىunku o izinsiz, zamansız giriş ve duruş Peygambere eziyet veriyordu. Evini daraltıyor, ev halkını sıkıyordu; fakat sizden utaniyor, çekinmez, sıkılmaz. Yani Nûr Süresi âyeti gereği, başkasının evine izinsiz gi girmeyin çıkın demekten sıkılıyordu. Halbuki Allah gerçeği söylemekten renlerin ve ihtiyaçtan fazla duranları çıkarılması bir haktır. O halde Allah'in söylediği gibi söylemekten sıkılmamak gerekir. Şayet size وأن قيل لكم ارجعوا فارجعوا فرازكى الله "Geri dönün" denilirse dönüp gidin. Bu sizin için daha temizdir." (Nút, )24/28( وَإِذَا سَالْتُمُوهُنَّ مَنَاعًا Izin ile girdiğinizde de kadınlara bir meta, gerekli bir şey soracağınız veya isteyeceğiniz zaman فاستلوهن من وراء حجاب artık onlara bir "hicab", yani görülmelerine engel bir perde, bir siper arkasından sorun. Bundan böyle "harem", farz kılınmışıtır ki, o zamana kadar Araplar da adel değildi. ذلك Öyle yapmanız, izinsiz girmemek, çabuk dağılmak, hareme sora-cağınızı perde arkasından sormak اطهر لتلويكُمْ رَتُرين hem sizin kalbleriniz, hem onların kalbleri için daha fazla temizliktir. Şeytani düşüncelerden, vesvese-lerden uzaklaşırsanız, hem kadınların, hem erkeklerin iffet ve ismet hisleri daha fazla yükselir, edeb, nezihlik, takva, hürmet gösterme artar. وما كان لكم أن تُؤْذُوا رَسُولَ الله Hem Resulullah'ı üzmeniz, incitmeniz sizin için doğru ve caiz olamaz. Ona hak ve yetkiniz olmadığı gibi, size yaraşmaz ve hakkınızda iyi olmaz. Onun için onu incitmesi düşünülen durumların ve hareketlerin hepsinden sakın-.Onun arkasin ولا أن تنكحوا أزواجه من بعده أبدا mali hişbirini caiz görmemelisiniz dan, yani vefatından sonra hanımlarını nikahlamanız asla olamaz. İşte on-ların müminlerin anneleri olmalarının asıl mânâsı budur. Öz anneler gibi nikah-larının ebediyen caiz olmamasıdır. ان ذلكم Çünkü o günah, Peygamberi üzmek, buna dahil olmak üzere o vefat ettikten sonra hanımları ile nikahlanmak günahı كان عند الله عظيمًاً Allah katında çok büyük bulunuyor. Peygambere kasten eziyet etmek inkâr olduğu gibi, hanımları ile nikahlanmayı, helal saymak da öyledir. Resulullah, vefatında da Allah katında öyle muazzam ve öyle saygı gösterilmesi
vacip olander ان تبدوا فينا أن تحقر Siz bir şeyi açıklasanız da gizleseniz de gerek eziyet kabilinden olsun, gerek saygı gösterme, gerek iyilik, gerek kötülük her-hangi bir şey, Allah onu bilir. Çunka فان الله كَانَ بِكُلِّ شَيْ عَلِيمًا Şüphesiz Allah her şeyi biliyor. Onun için ne yapacağını da bilir. Rivayet olunuyor ki bu hicab iveti nazil olunca babalar, oğullar, akrabalar, "ya Resulullah bizler de mi onlara perde arkasından konuşacağız?" demişler. Onun üzerine de bu ayet nazil olmuş. لا جناح عليهن Onlara, yani hanımlar üzerine şunlarda günah yok من أبائهن ne atalarında ki, babalar ve bütün dedeler, amca ile dayı da bu hükümdedir. Bu-nunla birlikte bu ikisi açıkça belirtilmediği için, bazı bilginler amca ve dayı yanında başörtüsüz oturmayı mekruh görmüşlerdir. Nur Süresi'ne de bakınız. Y امن Ve kendi kadınlarında, kadınların kadınları, genel olarak akrabalarından olan kadınlarla tanıdıkları müslüman kadınlar وأتقين الله bununla birlikte Al-lah'tan korkun, iyi korunun, takvalı, ihtiyatlı bulunun ey Peygamberin eşleri إنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْ شَهِيدًا Çünkü Allah her şeye karşı şahit bulunuyor. Buharî şerhi Aynî'de Kadı İyaz'ın beyanına göre denilir ki: Peygamberin hanımlarına özel olan hicab, yüz ve ellerde dahi ihtilafsız olarak kendilerine farzdı. Onun için ne şahitlik, ne diğer sebeble yüzlerini ve ellerini açmaları kendilerine caiz olmadığı gibi, çıktıkları zaman şahıslarını ortaya koymak da caiz değildi. Nite-kim Hz. Hafsa babası vefat ettiği gün, çıktığında şahsını örtmüştü. Vefatında da üzerine bir kubbe bina edilmişti. (1)
أن الله وَمَلَكَتْهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ Çünkü Allah ve melekleri Peygamberi hep sa-lat eder dururlar. Allah Teâlâ rahmet ve nimet vermesi ile, melekler istiğfarları ile ve hizmetleriyle Peygambere daima ikram etmektedirler. Bu sayede yukarda Sizi karanlıklardan aydiniga" هو الذي يُصَلِّى عَلَيْكُمْ وَمَلتَكتُهُ لِيُخْرِجَكُم من الظلمات إلى النور çıkarmak için, üzerinize melekleriyle beraber rahmetini gönderen Allah'tır." )Ahzab, 33/43) buyurulduğu üzere müminlere ilâhî feyz inmektedir. يا أيها الذين أنتوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلَمُوا تَسْلِيمًا Ey iman edenler! Sizler ona salat ve selam getirin, اللهمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّد ، السلامُ عَلَيْكَ يَا أَيُّهَا النَّبيُّ ، صلى الله عليه selamlayarak teslim olun وسلم ، الصلاة والسلام عليك gibi dualarla onun üzerine Allah'ın salavatını, rahmetini ve bereketlerini niyaz edin. (2) Ve selam vererek ona hürmet edin. Ve bir mânâya göre, hiç incitmeyerek teslim olun, boyun eğin. Bu âyet gösterir ki Peygamber'e salavat getirmek farzdır. Ancak tekrarına değinilmemiştir. Sahih olan budur ki, ismi zikrolundukça vacip olur. Bu hususta birçok hadisler rivayet olunmuştur. Bu cümleden omak üzere Resulullah (s.av.) buyurmuştur ki: رغم أنْفُ رَجُلٍ ذكرْتُ عِنْدَه
sahibine vermeye kesin bilgisi bulunmadığını bilmişler ve Allah'ın teklif ile maksadının akh teraziye vurmak olduğunu anlamışlardı. Demek ki yeryüzünün, dağların, gökyüzünün aklı insanın aklından çok idi. Onlar kendilerini Allah'ın üzerlerine vacip kılmadığı şeye sokmadılar, çünkü o bir teklif idi, bir emir değildi ki, Allah'ın emrine ta'zim, saygı gereğine göre ister istemez uymak ge-reksin. Halbuki البيا طوقا الكرفا "Ikiniz de ister istemez gelin." (Fussilet, 41/11( Yani size bırakılacak şeyleri ister istemez kabule amade, hazır olun dediği za man الينا طالعين "Isteye isteye geldik" (Fussilet, 41/11) dediler. Hakk'ın kendile rine yapmak istediği her şeyi kabule hazır olduklarını söylediler.
Şeyh Muhyiddin-i Arabinin bu sözü insanı büyük bir nüsha ve toplayıcı bir
nüsha sayan sözlerine aykırı görünür. Çünkü göklerin ve yerkürenin cismanî yönden bilinen büyüklüğünden başka akli yönden de büyüklükleri tesbit edi-lince însan için hiç büyüklük yönü kalmamış demektir, bunu ونظر لكم ما في السموات وما في الأرض جميعًا مِنْهُ "O göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini kendi yanından sizin hizmetinize verdi." (Casiye, 45/13) âyeti ile bağdaştırmak lazım gelir ki, birinde maddiyat, birinde maneviyat yönü açıktır. Bununla birlikte Şeyh'in bu ifadesi bize fizyolojik açıdan bir karşılaştırma hatırlatmaktadır, garîzî, yani fiz-yoloji açısından bakıldığı zaman da gökler ve yerküre, Hakk'ın emrine aykırı hiçbir şey yapmaz. Teklif ile seçmeli emanet görevini kabul etmemiş, fakat emir ile verilen emaneti hakkı ile saklar. Halbuki insan hem hata eder, hem isyan eder emanetlerine zulüm de eder, yanılır da; bunun için gökler ve yerküre Hakk'ın emrine itaat açısından insandan büyüktür, demek ki kibirlenenler cahil-liklerinden kibirlenirler. وما يستوى الأعلى والبصير Körde gören ile bir olmaz, yani başında ve sonunda Hakk'ı tanımaz olan kör kalpli ile Hakk'ı bilen ilim sahibi ve basiret sahibi eşit olmaz. İlmi olup da gereğiyle amel etmeyenler, görüp de görmezlikten gelenler de görmez hükmündedir. Onun için misalden gerçeğe Iman edip salih ameller والذين أمنوا وعملو الصالحات ولا المسى : geçilerek buyuruluyor ki işleyenlerle de kötülük yapan. Bunlar da eşit olmaz. O halde insan, "ahsen-i takvim" (en güzel yaratılış) de olur, vücud açısından küçüklüğe karşılık وسخر لكم ما في السموات وما في الأَرْضِ جميعاً مِنْهُ "O göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini kendi yanından size ram etti, emrinize verdi. "(Casiye, 45/13) âyetinin mânâsınca hep-sini toplayıcı olur. قليلاً ما تذكرون Siz pek az düşünüyorsunuz. Ey insanlar veya ey mücadele edenler إن الساعة أبه herhalde o saat, o ceza saati olan kıyamet, mu-hakkak gelecek. لا ريب نبها Onda şüphe yok, şüpheye yer yok. ولكن أكثر الناس لا
يُؤْمِنُونَ Fakat insanların çoğunluğu iman etmezler وقال رَبَّكُمُ ادْعُونَى استجب لكم hal buki Rabbiniz buyurdu ki; yalvarın bana ki size karşılık vereyim. Hem dua,
"Sizden biriniz karınca ısırdığı zaman ne kadar acı duyarsa, şehit olan kimse de ölüm acısını ancak o kadar duyar." (Hadis-i şerif)
DUÂ İBADETİN ÖZÜ
"D ua, ibâdettir. İbâdetin iliği ve özüdür. Allah katında O'na duâ etmekten daha kıymetli bir şey olamaz. Allah, kendisinden bir şey istemeyeni (gaflet sebebiyle kendini duâ etmekten müstağni görenleri ve duâyı ihmal edenleri) azaba uğratır. Sıkıntı ve darlık zamanında duâsının kabul olmasını isteyen kimse, bolluk ve rahatlık zamanın-da da duâyı bol yapsın. Rabbiniz Hayy ü kerimdir; bir kul elini açınca onu boş bırakmaz. Kime ki duâ kapıları açılmıştır, ona hikmet kapıları açılmış de-mektir. Duâ, rahmet kapılarının anahtarı, müminin silâhı, dînin direği, göklerin ve yeryüzünün nûru-dur." (Rûdânî, Cem'u'l-Feväid, 9219-20-21-22-25)
Çocuklarınıza İsim
Erkek: Hüseyin
Kız: Nergis
Bir gün Mârûf-i Kerhî Hazretleri, çarşıda bir sakaya, yani su satıcı-sına rastlar.
Saka;
"Allah rızâsı için benim suyum-dan içiniz." diye seslenmektedir.
Mârûf-i Kerhî Hazretleri; sırf <> diyen sakanın bu duâsını almak niyetiyle, nâfi-le oruçlu olduğu hâlde o sudan alır ve içer.
-Sakanın Allah rızâsını talep ederek ettiği duâ ile." der.
535 hem ibadet zikredilmiş olduğu için, ya duanın ibadet ile yahut da ibadetin dua rincisi, Kur'ân'ın birçok yerlerinde olduğu üzere dua, ibadet mânâsına olarak; le tefsir edilmesi gerektiği için, tefsir bilginleri iki şekilde açıklamışlardır. Bi-bana ibadet ve kulluk edin ki size sevap ve mükafat vereyim demek olur. İbnü Abbas, Dahhak ve Mücahid'den rivayet edilen bu tefsire göre "isteme" dil ile değil, bunun yanında "fiilen talep" sart edilmiş demektir. Bu şekilde şu açıklama bu manaya uygun olurأن الذين يستكبرون عن عب Cünkü ibadet etmekten yüz cevirenler, yani kibirlerinden bana ibadet etmek istemeyenler سيدخلون جهنم آخرین muhakkak yarın hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir. İkincisi, أدعونى أستجب لكم "Yalvarın bana ki size karşılık vereyim." demek, isteyin ben-den vereyim size demektir ki, Süddi'den rivayet olunan ve ilk bakışta anlaşılan da budur. Fakat buna göre de ibadetin dua ile tefsir edilmesi gerekir. Bunu böyle iki şekilli olarak ifade etmedeki incelik, ibadetin duayı, duanın da ibadeti gerek-tirdiğini ifade içindir; bir taraftan dua ibadetin iliği mesabesinde olduğu gibi, jbadet de duanın kabulünün şartlarındandır.
* Bu dua emri çok önemli ve dikkate değerdir. Burada önce insanın cüzi ira-desinin bir ifadesi ile cebr'in reddi vardır. Gerek ibadet mânâsına olsun, gerek sadece dua, ikisinde de istemek emredilmiş ve Allah'ın karşılık vermesi için ku-lun istemesi şart kılınmıştır. Hem öyle şart kılınmıştır ki şartın yokluğundan, şarta bağlanan şeyin yokluğu gerekeceğinden terkine سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ "cehenneme girecekler" diye tehdit getirilmiştir. Şu halde emir vücub içindir ki, her duanın kabul edilip edilmemesi konusuna gelince, بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاءَ "Hayır ancak O'nu, çağırırsınız, O da kendisine çağırdığınız herhangi bir şeyi dilerse açar." (En'am, 6/41) âyetinden anlaşıldığına göre, dileme ile kayıtlıdır. Yani buradan anlaşılan kazıyye-i şartıyye (şart önermesi) külliye (tümel) değil, mühmeledir. إليه يَصْعَدُ الكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ "Güzel kelimeler ancak O'na yükselir, onu da iyi amel yükseltir." (Fâtır, 35/10) âyetin mânâsınca bazı kabul şartları ile de şartlıdır. Onun için burada ibadet ile birlikte zikredilmiştir. Keşşafta Ka'b'dan şöyle nakledilir: "Yüce Allah bu ümmete üç özellik vermiştir ki onları geçmişte kendi katından göndermiş olduğu peygamberlerden başkasına vermemiştir. Her peygambere "Sen benim halk üzerine şahidimsin" demişti, bu Ümmete de لتكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ "İnsanlara karşı şahitler olasınız." (Bakara, 2/1433( buyurdu ماكان على النبي من حرج Peygamberin üstüne Allah'ın farz ettiği he-rhangi bir şeyde hiçbir vebal yoktur." (Ahzab, 33/38) âyetinin mânâsınca "sana meşakkat yok" demişti, bu ümmete de ما يُريدُ اللهُ ليَجْعَلَ عليكم من حرج Allah sizin üzerinize bir güçlük yapmayı dilemez." (Maide, 5/6) buyurdu. ادعونی استجب لك
"Bana dua et, sana karşılık vereyim" demişti. Bu ümmete de ادْعُونِي استجب لكم "Bana yalvarın ki size karşılık vereyim." (Mümin, 40/60) buyurdu, "(1)"
ادعوني استجب لكم "Bana yalvarın size karşılık vereyim" şöyle demek de olur: Çağırın bana ki size cevap vereyim. Bu şöyle demek olur: Benden beni talep edin size icabet ederim, beni bulursunuz, beni bulan da her şeyi bulmuş olur. Çünkü أنما أمره إذا أراد شيئًا أنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ "O'nun emri bir şeyi dilediği zaman ona ancak 'Ol' demesinden ibarettir. O da oluverir." (Yasin, 36/82) denilmiştir ki işte hiç reddolunmayan dua budur. Nitekim bazı haberlerde من طلبني وجدني Beni talep eden, beni bulur" diye varid olmuştur. Bana ibadetten, yani bana dua ile beni talepden kibirlenenler benden uzak kalarak mahrumiyet cehenneminde ze-lil ve hakir olacaklardır.
kandilin içine koyup kendisini güzel isimleri ile zikretmek emrini verdi.
Bundan sonra o ruh-u şerif, o kandilde Yüce Hakkı güzel isimleri ne zikre başladı. Her güzel ismi bın yıl zikretti. 227500
Onun güzel isimlerinden RAHMAN İsminin zikri ile moeren. ğu sırada; sübhan olan Yüce Hak, kendisine rahmet nazarı ile nazar evledi. Bunun üzerine o mübarek ruh, Allah-ü Taála'dan utanıp ter. ledi. Nebilerin ve resullerin sayısı kadar, kendisinden ter damladı Her ter damlasından bir nebinin ruhu yaratıldı; hepsi de, kandilin icine toplandı.
Bundan sonra, Yüce Hak, Nebiyy-i Ekrem S.A. efendimize şöyle hitap etti:
bak. İnci misali terinden yaratılan nebilerin ruhlarına nazar eyle;
Resulullah S.A. efendimiz bu emir gereğince, nazar eylediği za-man; gözünün ziyası eşyayı derhal bürüdüğü gibi, nebilerin ruhları-a da o Muhammedî nur birden sardı. Bunu gören nebilerin ruhları soyle demeye başladılar:
Rabbımız, bizi böyle gaşyedip nura boğan kim?.
Allah-ü Taală şöyle buyurdu:
Bu, Habibim Muhammed'in nurudur. Şayet siz, onun pey-gamberliğine inanıp tasdik ederseniz; sizi nübüvvet ve risaletle şe-refyab ederim.
Bunun üzerine o peygamberlerin ruhları şöyle dediler:
Biz, Muhammed'in S.A. nübüvvet ve risaletine iman ettik
Allah-ü Taâlâ buyurdu:
-Sizin bu ikrarınıza şahid olayım mı?.
Onlar da şu cevabı verdiler:
- Evet..
Nitekim, bu manayı Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şu âyet-i ke-rime ile haber verdi:
«Allah, peygamberlerden (söz) ahdi aldığı zaman...» (3/81)
Bundan sonra, o pek temiz ruh, Yani: Resulüllah S.A. efendimi-zin ruhu, yine Yüce Allah'ın güzel isimlerini zikirle meşgul oldu.
KAHHAR ismine geldiği zaman, Hak Taâlâ'nın celâl ve heybetin-den terledi. Mübarek başının terinden meleklerin ruhları yaratıldı.
Resulüllah S.A. efendimiz, mahluk kendisinden yaratıldıktan iti-baren; ruhlar âleminden bu cisimler âlemine gelinceye kadar arada geçen zamanın mikdarını Allah-ü Taâla'dan başkası bilmez.
Ve..
Şöyle rivayet edildi:
Resulüllah S.A. efendimiz Cebrail'e sordu:
Sen yaratılalı kaç yıl oldu?»
Cebrail şcyle dedi:
Hesabını bilmem ya Resulellah. Ancak şu kadarını bilirim:
Yetmiş bin senede bir kere, arşın perdeleri arkasından büyük bir nur zuhur deer. Ben yaratılalı beri, on iki bin kere; o nurun zuhurunu ve batışını gördüm.
Resulüllah S.A. efendimiz sordu:
«O nur, neyin nurudur; bilir misin?.»
Cebrail:
Bilmem..
Deyince, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«O, ruhlar âleminde benim ruhumun nurudur.>>>
Bu rivayete göre; on iki binle yetmiş bin çarpılınca, nekadar sa-yı çıkacağı düşünülmelidir.
Bir rivayet..
Kåab Hazretleri Yahudi bilginlerindendi. Yemen'de sakin idi. Re-sulüllah S.A, efendimizin zamanına yetişti; ama o zaman müşerref olamadı. imanla
Kaab'ın r.a. imana gelmesı Hz. Ebu Bekir'in r.a, hilafeti zamanın-da oldu. Bazı rivayetlere göre de, Hz. Ömer'in r.a. hilafeti zamanında İslâm şerefi ile şerefyab oldu.
Kendisi ashab-ı kiramdan hadis-i şerif rivayet etti. Ashab-ı kiram dahi ondan hadis-i şerif rivayet etti.
125 Ashab-ı kiramdan Said b. Amr'el-Ansari, babası Amr'den naklen şöyle rivayet etti:
Resulüllah S.A. efendimizin zamanında, Kaab lle yolda görü-şup arkadaş olduk. Resulüllah S.A. efendimizin meclise gelmek isterdi
. Ayrıca, Re-sulüllah S.A. efendimizin nebilerin sonuncusu olduğunu ve onun gü zel vasıflarını, görmediği halde bizden daha iyi anlatırdı. Bu sene, Resulüllah S.A. efendimizin son senesidir; keşke gi-dip
görüşebilseydim. Diyerek acele ile hazırlandı.
Ancak, gece olunca, içeri girip dışarı çıktı. Bu giriş çıkışını tez tez tekrarladı. Semaya bakıp ağladı. Sabah olunca sordum:
Ya Eba İshak, bu gece semaya bakıp çokça ağladın; bunun sırrı, hikmeti nedir?..
Ağlaya ağlaya bana şöyle dedi.
Bu gece Medine-1 Münevvere'de, Resul-ü Ekrem S.A. efendi miz, dar-ı bekaya teşrif buyurdu. Gök kapılarını ve cennet kapılarını açılmış gördüm. Bütün melekler onun teşirifi için, tazim ve tekrimle istikbale çıktılar. Yeryüzünde, onun defnolunduğu yerden daha påk bir yer yoktur. Cümle yerlerin ve toprakların en faziletliisi o yerdir.
Bu anlattıkları için yemin etti.
Onun bu anlattıklarını hayretle dinledim ve tarihini tuttum. Medine-i Münevvere'ye geldiğim zaman, âlemlerin efendisi Resulül-lah'ı S.A. onun anlattığı gibi, dar-ı bekaya teşrif etmiş buldum.
Kaab'i, Hz. Ebu Bekir r.a. vefat edinceye kadar hiç görmedim. Sonradan, Hz. Ömer'in r.a. hilafeti zamanında Medine-i Münevvere'-ye geldiğini işittim. Yanına varıp selâm verince beni tanıdı. Yakını-na aldı; bana ikram eyledi.
Bu arada, daha önce kendisi ile karşılaştığım zaman; ondan gö-rüp işittiklerimi orada bulunanlara anlatttım. Şaşırdılar:
Bu, ya sihirbazdır; ya kâhindir.
Dediler. Onların bu sözüne karşılık Kâab şöyle dedi:
- Büyük Allah şahiddir. Haşa, ben sihirbaz değilim.
Koynundan bir kutu çıkardı. Beyaz incili bir kutu idi. Üzerinde altından bir kilidi vardı. O kilidin üstündeki mührü bozup kutuyu açtı. İçinden yeşilli sarılı bir ipekli çıkardı; şöyle dedi:
Bu nedir, bilir misiniz?.
Hayır, bilmeyiz.
Dediler şöyle anlattı:
Bunun içinde, Resulüllah S.A. efendimizin güzel vasıfları, la-tif huyları vardır. Yüce Hakkın inzal eylediği Tevrat ve İncil kitap-larında beyan buyurduğu şeyler bundadır.
Bunun üzerine biz ona şöyle dedik:
- Ya Eba İshak, Hak Taâlâ seni rahmetine nail eylesin. Lütfey-le; Resulüllah S.A. efendimizin ilk yaratılışını bize anlat.
Allah-ü Taâlâ, âdemoğlu soyunun efendisi Muhammed'i S.A. yaratmayı murad ettiği zaman; Cibril-1 Emin'e:
Yerin en alå påk yerinden bir avuç toprak getir.
Diye emretti. Bu emir üzerine Cibril mele-i alå melekleri ile yer-yüzüne indi. Resulüllah S.A. efendimizin şimdiki merkad-i muatta-rından daha temiz bir yer olmadığı için, o yerden bir avuç toprak al dı. Yüce cennetin ırmaklarından nesim suyu ile yuğurdu; beyaz inci gibi yaptı. Bundan sonra, vüce cennetin ırmaklarına bir bir daldır. dı.
Yedi kat gökleri ve yerleri gezdirip üstün vasıflarını överek sena etti. Allah katında makbul olduğunu ve keremli bir zat olduğunu, cümleden faziletli bulunduğunu semanın ve yerin sakinlerine bildir di.
Ådem a.s. yaratıldıktan sonra, o nur onun alnına kondu.
O nur, Adem'in a.s. alnında bir ırmak sedası verir gibi çağlayıp durdu. O seda zahir olduğu zaman Adem a.s. sordu:
Ya Rabbi, sübhansın; şanını tesbih ederim; bu alnımdaki se-da nedir?.
Yüce Hak şöyle buyurdu:
O seda, nebilerin sonuncusu resullerîn efendisi olan muham-med'in nurunun tesbih sesidir. Ziyadesiyle bu nura tazim eyle ve onu koru. Bu nur, senden çocuğuna geçtiği zaman, ona da tenbih et. Cüm-le evladlar, birbirine tenbih etsin. Taa, nurun sahibi Muhammed vü-cuda gelinceye kadar.. Kadınlardan temizlerini nikâh etsinler. Kötü-lükten korusunlar. Himaye, tazim ve ona ihtimam göstermeleri için, onlardan ahd al.
O mübarek nur, Ådem'in a.s. alnında kaldı; ziya verdi.
Bir başka rivayet..
O nur, Adem a.s. yaratıldığı zaman, arka tarafından omuzu üze-rine kondu. Adem a.s. ne yana dönse, melekler ardından saf saf be-raberce giderlerdi. Durunca, onlar da ardında durup o nuru ziyaret ederlerdi. O nura tazim, tekrim ederlerdi.
127 Ya Rabbi, bu kadar meläike-i kiram habibin nuruna tazim ve tekrim ederler. Bana da, o nuru görüp tazim etmek şerefini ihsan eyle
Hacetleri bitiren Yüce Hak, onun duasını kabul buyurdu. O en saadetli nuru, Adem'in a.s. alnından aldı; sağ elinin şehadet parma-ğına kondurdu. Ve.. o nur. Adem'in a.s. parmağında tesbih eylemeğe
başladı. Adem ve diğer melekler, o tesbihi işittikleri zaman, o parmağın adina:
Müsebbihe.
Dediler. Melekler de o nurun sahibi Habib-i Ekrem'e salavat-1 serife ile tazim ve tebcil ettiler; hürmet gösterdiler. Yalnız melekler değil; cümle mahlukat o şanı yüce nura tazim ve hürmet ederdi.
Yukarıda anlatılan manada bir rivayet..
OD AĞACI
Adem a.s. ve zevcesi Havva cennette vuku bulan hatalı işten son-ra; mübarek vücutlarından elbiseleri sıyrıldı:
Dünyaya çıkın.
Diye ilahi ferman geldi. O halleri ile meleklerden utandılar; han-zi ağacın altına gittilerse, hiç biri kabul etmedi. Yalnız od ağacı ka-bul etti; aldı. Yüce Hak, od ağacına hitab edip sordu:
tin?..
- Ey ağaç, sair ağaçlar kabul etmediler; sen neden kabul et-
Od ağacı şöyle dedi:
-Ey Rahim Rabbım, Ådem'in a.s. alnına Habib-i Ekrem'in nu-runu kondurdun. Cümle mahluka da, o nura tazim etmeleri için fer-man eyledin. Ådem a.s. o şanlı nuru ile bana sığındığı zaman, o şanlı nurdan utanarak kabul etmemezlik edemedim; kabul ettim.
Bunun üzerine, Yüce Hak şöyle buyurdu:
Ey od, sen ki Habibim Muhammed'in nuruna tazim ettin; onun
hürmetine seni kullarım arasında, cümle ağaçlardan daha muteber kıldım. Sana pek güzel bir koku ihsan eyledim. Ancak, izinsiz kabul ettiğin için; seni ateşte yakmakla faydalanacaklardır. Onlar seni yak-
madıkça, senden o güzel koku çıkmayacaktır. Bu manada gelen bir başka rivayet ise şöyledir:
Ådem'in a.s. ve Havva'nın libasları sıyrılıp, dünyaya çıkma emri-ni aldıkları zaman; cennetin süruruna ve süsüne güzel nimetlerine baktılar; onlardan ayrılacakları için ağladılar. Onların ağlamalarına acıyıp bütün ağaçlar onlarla beraber ağladılar. Yalnız od ağacı ağla-madı. Bunun için Yüce Hak ona sordu:
Sair ağaçlar ağladığı halde, sen neden ağlamadın?.
Od ağacı şöyle dedi:
Ya Rabbi, şanı yüce zatın onlara çıkma emrini verdin. Ben
de emrine tazim ederek, ağlamadım.
Bunun üzerine, Yüce Hak şöyle buyurdu:
Sen ki, benim emrime tazim eyledin. Seni, dünyada cümle
13900. Mutluluk insanı değil, insan mutluluğu yaratır.
13901. Müzik, dansın kızkardeşidir.
13902. Param varsa, herkes beni "kardeşim" diye çağırır.
13903. Polonya'da ye, Macaristan'da iç, Almanya'da uyu, İtalya'da sev!
13904. Sevgi, erkeğin gönlüne gözünden, kadının gönlüne kulağından girer.
13905. Soylu Polonyalının ruhu düğünlerinde, bir de ulusal giysilerinde yaşar.
13906. Tutsaklık insana özgürlüğü öğretir.
13907. Türk atlıları Vistül ırmağından su içtiklerinde, Polonya bağımsızlığına kavuşacaktır. (Nasıl ki, Birinci Dünya Savaşında bir Türk tümeni Galiçya cephesinde savaşırken atlılarımız Vistül ırmağından su içmişti.)
Zamanımızda bazı kişiler, hac ve umre-ye birden fazla gitmeyi tenkit ederler. Oraya gitmek için sarf edilecek pa-rayı infâk etmenin daha iyi olacağını söylerler.
Halbuki;
İmam-ı Azam'ın hayatında da gördüğümüz gibi; birçok sâlih insan, mübarek topraklara çokça gitmişlerdir.
Demek ki;
İnsanın o mübarek topraklara sık sık giderek, rühen yıkanmaya ihtiyacı vardır.
Hac ve umreye gidenler, orada ibâdete çok daha fazla yoğunlaşa-bilmekte, bol bol Kur'ân okumakta, bir müddet dünya meşgale-sinden, menfi vitrinlerden tamamıyla uzak, mânevî bir iklimde yaşamaktadır.
Böylece rûhâniyet ve mâneviyatla dolan kalplerinde Allah korkusu-nun ve muhabbetinin arttığını, infak ve cömertlik hususunda da, hac ve umreye gitmeyenlerden daha ileri vaziyette olduklarını görmekteyiz.
Ancak;
Hacc-ı mebrûr mühimdir. Hacda büyük titizlik gerekir ve bilhassa helâl para zarûrîdir. Aksi hâlde kul;
<<<-Lebbeyk!..» dedikçe ona;
<<<-Lâ-lebbeyk!>> diye reddediliş sedâsı yankılanır.
Kalbin gibi elbisen de temiz olsun ve bir de yeni olsun. Binek atin iyi olsun. Güzel kokular kullan...
. Yemek yedirmekte çok cömert ol, herkesi doyur.
Bil ki;
Bahîl ve cimri kimse asla başa geçip efendi olamaz.
Seni ziyaret edenleri de, etmeyenleri de sen ziyaret et. Sana ister iyilik yapsınlar ister kötülük, sen herkese, daima iyilik yap! Her vakit iyilikte bulun.
Affet, bazı şeylere göz yum!
Sana eziyet veren şeyi terk et, hakkı yerine getirmeye çalış!
Hoş geçinmek gereken yerde müdârât / idare edici muamele yapmayan akıllı sayılmaz.
Insanlara, onların yapmaya alışık olmadıkları bir şeyi teklif etme! Onların beğendikleri şeyi sen de beğen. Onlara dâimâ iyi niyet göster.
Doğruluk üzere ol! Kibri bir yana bırak!
Sana gadretseler de sen gadretme!
Sana hıyânet etseler de sen emâneti yerine getir.
Vefâdan ayrılma.
Takvâya sarıl.
DÜNYA ÇAPINDA DEHA
İslâm'la şereflenen meşhur mütefekkir Roger Garaudy, Yıldız Sarayı'nda bir konferans vermişti. Oradaki şu ibretli tespitleri, hâlâ canlı bir hakikattir:
"Asıl hasta olan, batının kendisidir. Sizler hak üzere olduğunuz için, aslında sapasağlamsınız. Maalesef bu sağlamlığın farkında olmadığınız için, batıyı taklit ediyorsunuz.
Yine maalesef ki sizler İmâm-ı Azam gibi dünya çapında devâsâ bir İslâm hukukçusunu hakkıyla tanımıyorsunuz.
Ne yazık ki, onun dehâsını müslümanlara ben anlatmak mecburiyetinde kalıyorum. Hâlbuki ben, yakın bir zaman önce müslüman oldum..."
Imâm-ı Azam'ın genç bir komşusu vardı. Gaflete düşmüş bu genç, sabahtan akşama kadar içer; ge-celeri de yerinde duramaz nâralar atıp, küfürler savurarak etrafı da-yanılmaz derecede rahatsız ederdi.
Bir gece gencin attığı naralar kesildi. İmam, emsalsiz bir merhametle: << Acaba gencin başına bir hâl mi geldi?>> diyerek arkasını sordu Arkadaşları, içki yüzünden kavgaya karışıp hapse atıldığını söyle-
diler. Ebu Hanife Hazretleri bu duruma çok üzüldü. Hapishaneye giderek yetkililerden onu serbest bırakmalarını rica etti. Memurlar, ancak kefâlet ile serbest bırakabileceklerini söyleyince; İmâm-1 Azam Hazretleri kefil oldu ve sarhoş komşusunu hapisten kurtardı
Hådiseyi öğrenen genç; derhâl İmâm'ın yanına koştu, nedâmet göz-yaşları döktü. Artık içkiye tevbe ettiğini söyledi. Bundan sonra ona lâyık bir komşu ve talebe olacağına söz verdi. Büyük İmam gence şefkatle baktı ve hüzünlü bir sesle;
"-Delikanlı; görüyorsun ya, seni gerçekten biz ziyân ettik! Sana ulaş ma gayretini gösteremedik. Asıl sen bize hakkını helâl et!" dedi
Günaha karşı beslenmesi gereken nefreti, günahkâra duyulması gereke kurtarıcı şefkat ve merhamete karıştırmamanın ne güzel bir miså
DEHA ÇAPINDA ZEKA
İmâm-ı Azam reddettikçe Halife
Ebû Câfer Mansur, ısrar ediyordu. Bütün ısrarlara rağmen Ebû Hanife;
Bir defasında elbisesindeki çok ufak bir kiri temizlemeye çalışırken İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri'ni gö-renler sorarlar:
Ya İmam! Verdiğiniz fetvâya göre şu ufacık leke namaza mani bir kir değil, ne diye bu kadar zahmet çekip onu gidermeye çalışıyorsunuz?"
İmam-ı Azam Hazretleri buyurur:
*-0 fetvådır, bu ise takvå!.."
KUL HAKKI
İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri'nin bir mecûside malı vardı. Onu istemek üzere mecûsînin evine gitti. Evin ka-pısına geldiği sırada, ayakkabısına bir pislik bulaştı, onu gidermek için, ayakkabısını silkeledi. Fakat pislik, gidip mecûsînin duvarına yapıştı. İmam, ne yapacağını bilemedi. Çünkü eğer kiri gidermek için kazısa, duvarın sıvasına zarar gele-cekti. Bıraksa, duvarını kirlettiği için kul hakkına girmiş olacaktı. Ne yapacağını, duvarın sahibi olan mecûsîye sormaya karar verdi, ka-pıyı çaldı. Kapıyı açan hizmetçiye;
"-Efendine, Ebû Hanife kapıda bekliyor, diye haber ver!" dedi.
Adam kapıya çıktı ve malını isteyeceğini zannederek Ebû Hanife Hazretleri'nden özür dilemeye başladı.
İmam-ı Azam ise;
"-Şu anda bu önemli değil" dedi ve duvarın durumunu anlatarak sordu:
"-Söyle, bu duvarı nasıl temizleyebilirim?"
Bu ulvi hassasiyet ve âlicenaplık karşısında duygulanan mecûsî;
"-Ben önce nefsimi temizleyerek işe başlayayım!" dedi ve o anda müslüman oldu.
Ömrü boyunca rivayetlere göre kırk veya elli beş sefer hacca giden İmâm-1 Azam, gecelerini neredeyse tama-men ibadetle ihyå ediyordu. Kur'ân-ı Kerim okumak husûsunda da büyük bir iştiyakı vardı. Bazı geceler iki rekåtte bir hatim indirdiği, Ramazan-ı şerifte defalarca Kur'ân-ı Kerîm'i hatmettiği rivâyet olunmuştur. Kur'an okurken yüksek sesle ağlardı. Bir gece, namazda;
"Allah bize lutfetti de bizi vücudun içine işleyen azaptan korudu." (et-Túc 27) âyetine gelince, rikkate gelmiş ve müezzin sabah ezanını okuyana kadar, ağlaya ağlaya bu âyeti tekrarlamıştı.
"Bilakis kıyamet onlara va'dedilen asıl saattir ve o saat daha belâlı ve daha acıdır." (el-Kamer, 46) âyetiyle aynı şekilde gözyaşlarıyla sabahlamıştı.
DAHA BİR TİTİZ
Älim; kendisini, halka söylediğinden daha fazlasıyla mes'ul tutmaya muhtaçtır.
İmâm-ı Azam'ın, bu sözüyle amel edişine misaller:
Şiddetli güneş altında olduğu hâlde, kendisine borcu olan bir şahsın duvarının gölgesi altına girmemiş, alacaklısının evinin duvarından istifade etmeyi bir nevî fâiz olarak telâkkî etmişti. Hâlbuki, böyle yapmayı fıkhen vacib görmüyordu.
Yine Kûfe'nin koyunları arasına gasp edilmiş bir koyunun karıştığını öğrenince, bir koyunun ömrü olan yedi yıl boyunca koyun eti yemedi.
➤O, bu titizliğini vasiyetiyle bile sürdürdü. Gasp edilerek mezarlık yapılan Hayzuran Kabristanına değil; helâl toprağa defnedilmesini vasiyet etti.
ğa çıkmadan önce, kalbi märifetullah ile ölüme hazırlamak, ölümün en-dişe ve kaygılarından kurtularak kalbi sıhhat ve selameti temin edebil-mek aslä ihmål edilmemesi gereken bir keyfiyettir. Böylece, "Ölmeden önce ölünüz." emr-i peygamberîsindeki incelik gerçekleşir ve insan ådeta- yok edilmiş nefis hakimiyeti yerine Allah'a muhabbet ve itaati, kamil mânâsıyla gerçekleştirmiş olur.
Cüneyd-i Bağdadi -kuddise sirruh-, ölüm ålemine diri bir kalb ile gi-rebilmek maksadıyla "tasavvuf"u:
"Hakk'ın seni senliğinden öldürmesi ve kendisiyle ihya etmesidir." şeklinde tarif etmiştir.
Hakiki mānāda insanlık vasfıyla yaşayabilmenin yegâne şartı, dîn ve ahlakın ulvi hedeflerine ulaşabilmektir. İnsanlığın kemâli ve güzel ahlâ-kın zirve noktadaki misali de Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesse-lâm-'dır. Cenâb-ı Hak ondaki bu vasfı te'yîd ve tasdik sadedinde:
وَ إِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (1)
"-Şüphesiz Sen yüce bir ahlâk üzeresin." (el-Kalem 68/4) buyur-muştur.
"-Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi de pek güzel kıldı." (Su-yûtí, el-Câmiu's-Sağır, 1. 14) buyurmuşlardır.
Tarihte, hâyâtının tamâmı en ince teferruâtına kadar tesbit edilebi-len tek peygamber ve tek insan, Hazret-i Muhammed Mustafa -sallalla-hu aleyhi ve sellem-'dir. Onun bütün söz, fiil ve duyguları an-be-an kay-dedilerek tarihe bir şeref levhası hâlinde geçmiştir. Hazret-i Peygamber-deki "üsve-i hasene" yâni örnek şahsiyet, bütün bir beşeriyyet için zirve teşkil etmiştir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede bunu ifâde sadedinde şöyle buyurmuştur:
و اليومَ الآخِرِ وَ ذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا - (۲۱)
"Andolsun Rasûlullah'ta sizin için, (yani) Allâh'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için, bir «üsve-i hasene» (güzel örnek) vardır." (el-Ahzab 33/21)
Cenâb-ı Hak, O mübarek varlık nûrunu bütün insanlığa mükem-mel bir örnek olarak göndermiştir. Bundan dolayıdır ki O'nu, insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan "yetim çocuk-luktan" başlatarak hayatın bütün kademelerinden geçirmiş, kudret ve selâhiyet bakımından en üst nokta olan peygamberlik ve devlet re-isliğine kadar yükseltmiştir. Tā ki, beşeriyyet kademelerinin her hangi bir yerinde bulunanlar, O'nun hayatındaki fiilî misallerden kendileri için en mükemmel davranış örneği çıkarıp, iktidar ve istîdatları nisbe-tinde onu gerçekleştirebilme imkânı bulsunlar. Bu da O'na duyulan muhabbet ve O'nun rûhâniyetine bürünebilme nisbetinde gerçekleşir. Bu in'ikās ve insibāğ (boyanma) neticesinde mü'minde merhamet, şefkat, ikrām, sehävet, afv edebilme, kendi imkânlarını bir din karde-şiyle paylaşabilme hasletleri bir sürür ve lezzet hâline gelir. Ashâb-ı kirâm, evliyâullâh, sâlihler ve sadıklar, bu hâlin en güzel nümüneleri-dir.
Bu ince ruhlu zarif mü'minler, Rasûlullah'ın hakikatine yaklaşabil-mek için O'nun rūhâniyeti etrafında ädetä pervâne olarak, O'nda fânî olmayı dünyanın en büyük nîmeti saymış ve bu süretle ilâhî lezzetlere gark olmuşlardır. Tarih boyunca Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in üsve-i hasenesinden nasib alan mü'minler, îmâna aid teka-mül çıkışlarını zirveleştirmişler, fıtrattaki ilâhî neş'eleri olgunlaştırarak in-sanlığa kudsî meş'aleler olmuşlardır. Hasta ve gâfil kalblerin en müessir dermanı, O'na olan muhabbettir.
Hazreti Peygamberin -sallallahü aleyhi ve sellem- yüksek ahlâk ve davranışlarından bazı misaller:
Mobarek yüzü, yüzlerin en güzel ve temizi idi. Yahüdi alimlerinden Abdullah Ini Selam, hicrette merakla Allah Rasülü'nü sormuş, vechi mobarelklerine bakunca da
Bu yüz yalan söylemez diyerek müslüman olmuştu.
Ebo Remse'nin oğlu da şöyle demektedir
Hazreti Peygamber bana gösterildi. Ben, O Nor i Mübarek'i gör düğüm anda, Bu yüce zat, Allah'ın Nebi'si ve Hakk Peygamber'dir. dedim
Çünkü O'ndaki güzellik, heybet, nürăniyet ve letåfet o derecede idi ki. Allah'ın peygamberi olduğuna dair, ayrıca bir mücize, delil ve burhá na ihtiyaç yoktu.
Allah Rasülü sallallahü aleyhi ve sellem, bir şeyi arzu etmediği za man, derhal simålarından farkedilir, bir şeyi beğenince de memnüniyeti hissedilirdi.
Ilk yaradılan nür, O'nun nürudur. Cism-i nazifanelerinde zindelik, kuvvetli hayă ve müthiş bir azim, bir arada idi. Örtüsüne bürünmüş ba kire bir genç kızdan daha edebli idi.
Rikkat i kalbiyyesinin derinliğini izah etmek mümkün değildir.
Fuzûli söz söylemeyip her kelânı hikmet ve nasihat idi. Lügatinde asla dedikodu ve måläyäni yoktu. Herkesin akıl ve idråkine göre söz söylerdi
Mülayim ve mütevazi idi. Gülmesinde kahkaha gibi aşırılık olmazdı. Däima mütebessindi.
O'nu ansızın gören kimseyi haşyet sarardı. O'nunla ülfet ve sohbet eden kimse, O'na cân u gönülden âşık ve muhib olurdu.
Derecelerine göre fazilet erbabına ihtiram eylerdi. Akrabasına da zi-yåde ikram ederdi. Ehl-i beytine ve ashabına hüsn-i muamele ettiği gibi, sair nåsa dahi rifk ve lutí ile muamele ederdi.
Hizmetkārlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyer ise, on lara da onu yedirir ve onu giydirirdi. Cömert, ikram sahibi, şefkatli ve merhametli, gerektiğinde cesûr ve gerektiğinde de halim idi.
Ahd u va'dinde såbit ve kavlinde sadık idi. Hüsn-i ahlakça, akıl ve zekâca cümle nâsa fäik ve her türlü medh u senāya layık idi.
mübarek idi. Elhasıl süreti güzel, sireti mükemmel, misli yaradılmarnış bir vücûd-i
Rasûlullah -sallallahü aleyhi ve sellem'in hüznü daimi, tefekkürü aralıksız idi. Zarûret olmaksızın konuşmazdı. Sükünet hali uzun sürerdi. Bir söze başlayınca, yarım bırakmadan tamamlayarak bitirirdi. Birçok mānāları birkaç kelimede toplar öyle söylerdi. Sözleri tane tane idi. Ne lüzümundan fazla ne de az idi. Yaratılış olarak yumuşak olmasına rağ men gâyet salåbetli ve heybetli idi.
Öfkelendiği zaman yerinden kalkmazdı. Hakk'a itiraz edilmesinin. hakkın çiğnenmesinin haricinde öfkelenmezdi. Kimsenin farkına varma-dığı bir hak çiğnendiği zaman öfkelenir, hak yerini buluncaya kadar öf-kesi devam ederdi. Ancak hakkı tevzi ettikten sonra sükünete bürünür-dü. Aslå kendisi için öfkelenmezdi. Kendisini de müdafaa etmez, kim-seyle münakaşaya girişmezdi.
O, kimsenin hânesine izin almadıkça girmezdi. Evine geldiği zaman da evde kalacağı müddeti üçe bölerdi; birini Allah'a ibadete, diğer vakti-ni ailesine, üçüncüsünü de şahsına ayırırdı. Kendisine ayırdığı zamanını avâm-havās insanların hepsine tahsis eder, onlardan kimseyi mahrûm bırakmazdı. Hepsinin gönlünü fethederdi.
Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem-'in her hål ve harekâtı, zikir ile idi. Belli bir yerinde oturmanın ådet edinilmesini önlemek için mes-cidlerin her yerinde oturduğu olurdu. Yerlere ve makamlara kudsiyet izāfe edilmesini ve meclislerde tekebbüre medår olacak bir tavır takınıl-masını önlemek için:
"Bir mekânın şerefi, orada oturanın şerefiyle käimdir!" buyurul-muştur.
Bir meclise girince. neresi boş kalmışsa, oraya oturur, herkesin de öyle yapmasını arzû ederlerdi.
Kim O'ndan herhangi bir ihtiyacını gidermek için bir şey isterse, o ister ehemmiyetli, ister ehemmiyetsiz olsun onu yerine getirmeden hu-zür bulamaz, ihtiyacı halletmesi mümkün olmadığı takdirde hiç olmaz-sa güzel bir söz ile muhätabının gönlünü almaktan geri kalmazdı. O, herkese derd ortağı idi. İnsanlar, hangi makām ve mevkide olursa ol-sun, zengin-fakir, alim-cahil O'nun yanında insan olmak haysiyetiyle müsəvi bir muameleye nail olurlardı. Bütün meclisleri hilim, ilim, haya, sabır, tevekkül ve emânet gibi faziletlerin cârî ve hakim olduğu bir ma-haldi.
Ayıp ve kusurlarından dolayı kimseyi kınamaz, îkāz ihtiyacı belirdi-ğinde bunu, karşısındakini rencide etmeyecek bir şekilde zarif bir îmâ ile yaparlardı. Hiç kimsenin zahire çıkmamış ayıp ve kusuruyla meşgül ol-madığı gibi, bu tür hållerin araştırılmasını da şiddetle menederlerdi. Eså-sen başkalarının hakkında zan ve tecessüs, ilahi emirlerle men' olun-muştu.
Sevabını umduğu mes'eleler håricinde konuşmazdı. Sohbet meclis-leri vecd içinde idi. O konuşurken etrafı öyle büyülenir ve can kulağıyla dinlerdi ki, Hazret-i Ömer'in ifadesi vechile, başlarına bir kuş konmuş olsa, uçmadan saatlerce durabilirdi. O'ndan ashâbına akseden edeb ve hayă o derecede idi ki, kendisine suål sormayı bile çoğu kere- cür'et te-lakki eder ve çölden bir bedevi gelerek Hazret-i Peygamber'le sohbete vesile olsa da, O'nun feyz ve rühāniyetinden istifade etsek diye bekler-lerdi.
Hülāsa O Nebiyy-i zīşân -aleyhisselâm- her haliyle tüm mahlükat ve âlemlere ilahi bir rahmetti. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede "Seni an-cak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya 21/107) buyurmak-tadır.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh- diyor ki: Biz bir gazada ağır meşak-kat karşısında kalmıştık da kafirlerin helāki için Rasûlullahdan duâ talep etmiştik. Bizim bu talebimiz üzerine O şu karşılığı verdi: "Ben lânet, beddua ve insanların azap çekmesi için gönderilmedim. Aksine bütün álemlere rahmet olarak gönderildim".
Allah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem- buyururlar:
"Allah'ı sevmenin alâmeti, Allah'ı zikretmeyi sevmektir." Ni-tekim zikirden uzak kimseler, Allah sevgisinden de uzak oldukları için ilähi tehdid altındadır. Ayet-i kerimede buyurulur:
Zikrullah, kulun masivaya râm olmaktan kurtularak Hakk'a vuslatın yegâne âmili olan muhabbetullah ile gönlünü nurlandırması demektir. Zikirle dolu gönüllerin her biri, ayrı tecelliler içerisinde zikre devām et-tikçe böyle kalb sahiblerinde gayb âlemine doğru birtakım vuslat pence-releri açılır.
O zaman kalb, ilâhî esrår âlemine doğru merhale almağa başlar. İlā-hî âlemin esrârı, eşyanın hakikati, insan ve käinâttaki sır ortaya çıkar. Böylece, kalb-i selîm tecellilerine mazhar olunur.
Zikir; kulun Bezm-i Elest'te Rabbine "Evet! Sen bizim Rabbimiz-sin!" şeklinde vermiş olduğu söze sadık kalıp o sadakatle Rabbini aslâ unutmaması, Cenâb-ı Hakk'ı gönlünden çıkarmayıp dilinden düşürme-mesidir. "Zikr" kelimesinin ikiyüz elliden ziyāde tekrar olunduğu Kur'ân-1 Kerîm'de Cenâb-ı Hak, kullarının, zikrin rühāniyetinden gâfil bulunma-maları için bu husustaki âyetlerin bir kısmında şöyle buyurmaktadır:
"Allah'ı zikretmek; elbette en büyük (ibadet) 'tir." (el-Ankebût 29/45)
"Öyleyse siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Bir de ba-na zikr ile şükredin, (sakın ola ki) bana küfrân-ı nîmet (nankörlük) etmeyin!" (el-Bakara 2/152)
"Îmân edenlere, daha vakit gelmedi mi ki, kalbleri zikrullah ve nâzil olan Kur'ân ile huşû (korku, yakınlık ve huzûr) bulsun!" (el-Hadid 57/16)
Cenâb-ı Hak, Mûsâ ve Hârûn aleyhimüsselâm-'ı Firavun'a tebliğe gönderirken dahî zikirden gåfil kalmamalarını âyet-i kerîmede şöyle em-retmiştir:
"Sen ve kardeşin birlikte âyetlerimi götürün. Beni anmayı ihmal etmeyin." (Tâhà 20/42)
Allah'ı zikretmek, hiç şüphesiz ki "Allâh" lafzının sadece kelime olarak tekrarlanması değil, onun tehassüs istîdâdının merkezi olan kalb-de mekân bulmasıdır.
"Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur... Ne var ki siz, onların tesbihini anlayamazsınız! O, Halim'dir, bağışlayıcıdır." (el-Isra 17/44)
Feyz, muhabbetle käimdir. Muhabbet ise ancak tekrar tekrår väki olacak zikirle kalbde yerleşip kökleşebilir. Zira sevilene äid muhabbetin kalbde ve idråkde yerleşip gelişmesi, yadının tekrarı sayesinde mümkün-dür. Bu bir psikolojik kanun ve käidedir. Yåd ediş ne kadar çoksa mu-habbet de o derece fazla olacak demektir. Yani zikir ne kadar çoksa ve vasıf itibariyle de ne ölçüde derinden hissedilerek ifå ediliyorsa, o nis-bette bir feyiz ve netice hasıl olur.
Her mü'min, muhakkak ki farz ibadetlerin îfâsı esnasında Cenab-ı Hakkı belli ölçüde yad eder. O'nun emrettiği ibadetlerle rühundaki müsbet temayülleri takviye eder. Bu emirler umûmi olduğundan mer-hamet-i ilahiye icabı en zayıf fertlerin takatleri dikkate alınarak asgari-de tutulmuştur. Halbuki bunlardan daha fazlasına istidät, iktidar ve işti-hası mevcüd olan kimseler de az değildir. İşte bu gibi kimselere farz olan ibadetlere ilåveten evråd ü ezkâr denilen zikir türleriyle daha faz-la terakki yolunun açık tutulması gerekir. Tasavvufî temrinlerin hikmet-i vücüdu bu keyfiyettir. Ancak, bu yola girenlerin mizāç ve istīdatlan çok farklı olduğundan evråd ü ezkâr da buna paralel olarak farklılık arze der. Tasavvufi terbiyede zikre belli nisbetlerdeki aded ilâveleri ve onun belli periyodlarla (zaman parçasında) eda edilmesi işte bu maksada bi-nåendir.
Hazret-i Ali -radıyallahu anh, zikir meclislerini över, zikredenleri teşvik ederek şöyle derdi:
"Zikir ve Allah'ın nîmetlerini hatırlatmak için toplanılan meclis-lerden daha faziletli hangi şey olabilir? Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem-, ashâb-ı kiramı halka hålinde toplar ve Allah'ı zikrederler-di."
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kalbi eğitim husů-sunda talibin istîdâdına göre zikir tāliminde bulunurdu. Ümm-i Hânî ile arasında geçen şu konuşma bunu ne güzel misallendirir:
Ebů Talib'in kızı Ümm-i Hani-radıyallahu anha, Allah Rasûlü -sal-lallahu aleyhi ve sellem-'e müracaat ederek:
"Ya Rasülälläh! Ben ihtiyarladım ve zayıfladım. Bana oturduğum yerde yapabileceğim bir ibadet tavsiye eder misin?" diye sordular.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem- de:
"Yüz defå Subhanallah,
Yüz defå el-Hamdulillah,
Ve yüz defå Lå ilahe illallah, de!" buyurdular. (Müsned)
Görüldüğü üzere, bizzat Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem-tarafından zikrullah pek çok vesileyle talim, teşvik ve telkin edilmiştir. Bu denli tervîc edilen bir ibadetin feyzinden uzak kalmak ne büyük bir mahrûmiyet, hakkıyla eda edildiğinde nail olunacak ahiret nimetlerine mukābil ne acı bir kayıptır.
Bu dünya hayatında Rabbimizi kaç kerre ve ne ölçüde derinden hissederek anarsak, yarın âhirette ilâhî vuslata o nisbette nâil olaca-ğımız muhakkaktır. Bu sebeple dînimizdeki zikr u tesbihin ehemmiyeti-ne dikkat etmek mecbūriyetindeyiz.
İmânla ölmenin, ilāhī neşveler ve safalara kavuşmanın yolu daimi zikirden geçmektedir. Zīrā bir hadis-i şerîfte de buyurulduğu üzere; insan nasıl yaşarsa öyle ölecek ve öldüğü hal üzere haşrolunacaktır.
9- Tefekkür-i Mevt
İnsan, hayatın akışı içinde yaşama sevinci ile ölümden ürperiş gibi iki müthiş zıdlığın içinde çalkalanır durur. Dâimî bir akış halinde olan hayāt ve ölümün hakiki manāları idrak edilmeden, yaradılış sır ve hik-meti ile insanın gerçek mahiyeti de kavranamaz.
Şüphesiz ki, istisnāsız her hayat seyyahının başına gelecek olan ölüm, idrāk sahibi olan bütün varlıkların çözmeye mecbûr bulunduğu bir muammâdır.
"Her canlı ölümü tadar. Bir imtihan olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz...." buyu-rulur.
Mülk Süresinin 2. âyetinde de:
"O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölüm ve hayatı yaratmıştır." buyurulmaktadır.
Dünya, ilāhī bir îmân dershanesi, ölüm ise, zarûrî bir intikal kanu-nudur. Hazret-i Mevlânâ:
"Dirilmek için ölünüz!" buyurur.
Kalbin dirilişi, ancak nefsâniyetten vazgeçebilmekle mümkündür. Hazret-i Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem-:
"Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokca hatırlayı-nız!" (Tirmizi, Kıyāme, 26) buyurur.
Tefekkür-i mevt, gayr-i iradi olarak ölüm gelmeden ölümü hatırla-maktır. Böylece nefsâniyetten uzaklaşarak irâdî bir şekilde Rabbin huzû-runa hazırlanmaktır. Bu, îmâna dayanan bir tefekkür ve şuûrdur.
Dünyâ emelleri, fânî ümid ve teselliler, kabir toprağına dökülen ne müthiş bir yaprak dökümüdür.
Kabristanlar, fânî hayatlarını tüketen ana-baba, çoluk-çocuk, sevgili, hısım, akrabâ, dost ve arkadaş adresleri ile doludur. Dünya hayatı, ister sarayda isterse samanlıkta yaşansın, bütün yolların ve kıvrımların mec-bûrî çıkış noktası kabirdir. Ondan kaçıp kurtulunacak ne bir zaman ne de bir mekân vardır.
Her mezar taşı, ölüm dili ve sükûtu ile konuşan ateşli bir öğütçüdür. Kabristanların şehir içlerinde, yol kenarlarında ve câmî avlularında me-kân teşkil etmesi, bir nevî fiili tefekkür-i mevt yani ölümü düşünüp dün-yayı ona göre tanzim etmek içindir. Ölümün ürkütücü ağırlığını kelime-lerin zayıf omuzları taşıyamaz! Ölüm karşısında bütün iktidarlar sona erer ve erir.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 212 1 Dünyada Zühd, helali haram etmek ve malı ziyan etmekte değildir. Zühd odur ki, Allah'ın elindekine kendi elindekinden fazla bağlanmaktır. Musibetin sevabına talib olmaklığın, musibeti çekmekte iken de varsa, zahidsin. Hz. Ebû Zerr (r.a.) 212 2 Benim bu zamanımda, Zühd, altın ve gümüşten kaçmaktır. Fakat insanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, altın ve gümüşü terketmekteki zühdden, insanlardan kaçmak zühdü, kendileri için daha hayırlı olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 212 3 Zühd, Allah'ın sevdiğini sevmen, Allah'ın sevmediğini de sevmemen ve dünyanın helalinin de haramı gibi sana ağır gelmesidir. (Hacetinden fazla helali). Zira, dünyanın helali hesab, haramı ise azabdır. Zühd, kendi nefsine merhametin gibi, bütün müslümanlara da merhamet etmen, haram sözden kaçındığın gibi faydasız sözden de kaçınman, çok kokmuş bir ölüden kaçtığın gibi, çok yemekten de kaçman, dünyanın servet ve zinetinden ateşten kaçar gibi kaçman ve dünyada emelini kısa tutmandır. İşte Zühd dediğin de budur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 212 4 Dul ve miskinlerin hizmetine koşan kimse, fisebilillah cihad eden, yahud gece kaim, gündüz saim olan gibidir. Hz Ebu Hureyre (r.a.) 212 5 Annesinin- babasının ihtiyacını karşılamak veya onları insanlardan müstağni kılmak için çalışan kimse, fisebilillah çalışıyor demektir. Ailesinin veya çocuklarının ihtiyacını karşılamak veya onları insanlardan müstağni kılmak için çalışan kimse de gene fisebilillah çalışıyor demektir. Kendi nefsinin ihtiyacını gidermek ve insanlara muhtaç olmamak için çalışan da yine fisebilillah çalışıyor gibidir. Hilede, hud'ada olan ise şeytan çalışıyor demektir. Hz. Enes (r.a.) 212 6 Hayra koşanlarla, itidal üzerine gidenler Cennete hesabsız giderler. Nefsine zulmedenler ise, kolay bir hesab gördükten sonra Cennete girer. Hz. Ebud Derda (r.a.) 212 7 Peygamberlerin icabetine önden uyan şu üç kişidir: Musa (a.s)'a, Yuşa bin Nun, İsa (a.s)'a Sahibi Yasin (Habibi Neccar) ve Hz. Muhammed (a.s)'a Ali İbni Ebi Talib. Hz. İbni Abbas (r.a.) 212 8 Yırtıcı hayvan haramdır. Hz. Ebû Said (r.a.) 212 9 İslamiyete önden icabet eden dört kişi vardır; Ben arabların ilkiyim, Suheyb Rumun, Selman Farsın ve Bilal de Habeşin ilkidir. Hz. Enes (r.a.) 212 10 Secde yedi aza üzerindedir: İki el, iki ayak, bir alın ve iki diz. Beytullahı gördüğünde, Safa ve Merve'de, Arafat'ta, Müzdelife'de, şeytan taşlamada ve namaza başlandığında eller kaldırılır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma
«Medine'den çıktığım zaman, benden daha bilgili bir kimse yoktu.
Şam'a gelince, hepsini unuttum!? demiştir. (208)
Ömer b. Abdulaziz, Medine Vâlisi ve Kadısı Ebû Bekir b. Muham-med b. Amr b. Hazm'ül'Ensåri (Vefatı: 120) ye, şöyle yazdı:
«Bak, araştır! Resûlullâh Aleyhisselâmın Hadislerinden ne var-sa yaz, yazdır!
Çünki, ben, ilmin yok olmağa yüz tutmasından, ilim adamlarının tükenmesinden korkuyorum. (209)
Resûlullahın Hadislerinden başkası kabul edilmesin.
İlim adamları da, ilmi açıklasınlar, Ders vermek için hususi ma-halde otursunlar. Tâ ki, bilmeyenlere öğretilmiş olsun.
Çünki, ilim, gizli tutulmadıkça, yok olmaz.» (210)
Ebû Nuaym'ın (336-403) Isbahan Tarihi'nde bildirdiğine göre : Halife, bu hususta diğer mahallardaki ilim adamlarına da, emirler vermiştir. (211)
Ömer b. Abdulaziz, aynı zamanda, Hz. Aişe'nin yetiştirdiği kadın Muhaddis ve bilginlerden Amre bint-i Abdurrahman'ın, Hz. Aişe'den rivayet ettiği bütün Hadisleri yazıp göndermesi için de, Ebû Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm'e yazı yazmıştı.
Ömer b. Abdulaziz, Amre hakkında «Aişe'den rivayet edilen Ha-disleri ondan daha iyi bilen bir kimse kalmamıştır. derdi. (212)
**
Mekhul'e (Vefatı: 113) göre Sünnetleri, Zühri'den (50-124) da-ha iyi bilen bir kimse yoktu.
Ömer b. Abdulaziz de «Sünneti, Zühri'den daha iyi bilen, kalma-mıştır. derdi. (213)
Ebüzzinad (Vefatı: 132) der ki «Yanında Levhalar, Sahifeler bu-lunduğu halde Zühri ile birlikte ilim adamlarını dolaşır dururduk.
O, bütün dinlediklerini yazardı.» (214)
(208) Zehebi Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 118-119
(209) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 387, Buhari Sahih c. 1, s. 33
(210) Buhari Sahih c. 1, s. 33, Bedrüddinül'ayni Umdetülkari c. 2, s. 129
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
YanıtlaSilPeygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-
YANITLASİL
yuksel22 Mayıs 2024 13:52
ratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,
.Κ.)
BESİR
116
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHİ
ar olacağını, hesaba gelmeyen üstün nimetler verileceğini Resulüllah
S.A. efendimiz müjdelediği için, bir ismine de:
- BEŞİR.
Denildi. Allah-ü Taâlá ona salât ve selâm eylesin.
***
50. İsim: MÜBEŞŞİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
MÜBEŞŞİR
Lafzı Arap dili kaidesine göre FEF'İL babından olup, çoğunluğu İfade eder. Manası şöyledir:
Çok çok müjdeler veren zat...
Allah-ü Taâlà ona salât ve selâm eylesin.
**
51. İsim: NEZIR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selam eyle.
Resulüllah S.A. efendimizin bu ismi Kur'an-ı Kerim'de şöyle an-latılır:
«Gerçekten biz seni bir şâhid, bir mübeşşir ve bir NEZİR Resul olarak gönderdik.» (33/45)
Resulüllah S.A. efendimizin:
- NEZİR.
İsmi, bu âyet-i kerimede geçtiği gibi, Kur'an-ı Kerim'in mütead-did yerlerinde geçer.
NEZİR.
Lafzı, Arap diline göre: Ism-i faildir; manası da şudur: KOR-
KUTUCU..
Resulüllah S.A. efendimiz; ümmetinden Yüce Hakkın emirleri-ni terk edenleri, yasak sak ettiği tiği fiilleri işleyenleri ve masiyette israr edip tevbe ve istiğfarda bulunmayanları azap ve ilâhî ceza ile kor-kuttuğu için påk isimlerinden birine de:
NEZİR.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
**
52. İsim: MÜNZİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim, Arap dili kaidesine göre: İf'al babından olup ism-i fa manası ifade eder; şu demeğe gelir:
- Resulüllah S.A. efendimiz, ümmetinden asi ve fasık olanları
kalblerine korku düşürendir.
Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
** *
KARA DAVUD
YanıtlaSil53. İsim: NUR. (Sallallahü Taálá aleyhi ve sellem.)
117
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selàm eyle.
Resul-ü Mübeccel ve Nebiyy-i Mufaddal (çokça ağırlanan Resul, çok çok değerli kılınan Nebi) S.A. efendimizin mübarek vücudları sirf nurdur. Cümle halkın nuru, onun nurundan olduğu için påk isim-lerine:
NUR.
Denildi.
Nitekim, Yüce Hak Kelåm-ı Kadim'inde şöyle buyurdu:
Allah tarafından size gerçekten bir nur geldi.» (5/15)
Bilinmesi gereken bir husus var ki, şudur: Her şeyden önce, Re-sulüllah S.A. efendimizin nuraniyet durumunu ve geliş şeklini bil-mek icab eder. Bunu bilmekle, yüce şanının nasıl olduğu, mertebesi-nin nekadar yüksek olduğu, makamının üstünlüğü bilinmiş olur.
Resulüllah S.A. efendimizin anlatılan durumunu bilenin, ona in-tisap için içinde şevk hâsıl olur. Böyle bir şevk hâsıl olduktan sonra, onun sünnet-i seniyesine ve getirdiği şer'i emirlere tam manası ile bağlanmış olur. Bu, büyük bir nailiyettir. Bu nailiyete Resulüllah S.A. efendimizin vasıtası ile erdiği için;, ona bolca salát ü selâm okur. Böylece ona tazim ve tekrimde bulunur.
Anlatıldığı gibi yapanlar, iki cihanın saadetini bulup üstün ma-kamlara vâsıl olurlar.
Resulüllah S.A. efendimizin gelişini bilmek, yaratılışını anlamak için: Ruhani ve cismanî yaratılış şeklini tam manası ile bilmek ge-rekir.
Resulullah S.A. efendimizin, ruhani yaratılış yönünün tafsili bu-rada anlatılacaktır.
Bu durumu, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle anlattı: «Allah-ü Taâlâ, önce nurumu yarattı.»
Yani: Bütün mahlukattan önce benim nurumu yarattı; manası-na gelir. Bunu böylece ümmetine haber verdi.
Ashab-ı kiramın ileri gelenlerinden, Cabir b. Abdillah Ansari'nin r.a. şöyle dediği rivayet edildi:
Resulüllah S.A. efendimize şöyle sordum:
Ya Resulellah, anamı babamı sana feda ederim. Bana haber ver: Sübhan olan Yüce Hak, cümle mahlukatı yaratmadan evvel neyi yarattı?.
Bunun üzerine Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Sübhan olan Yüce Allah cümle mahlukundan evvel peygam-berinin nurunu kendi nurundan yarattı.
O nur, Allah'ın dilediği kadar o hali ile kalaı.
O nurun yaratıldığı zaman, mahluktan hiç bir şey mevcut değil-di. Levh-ü mahfuz, kalem, cennet, cehennem, melekler, sema, yer, güneş, ay, insan, cin yaratılmış değildi.
118
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT ŞERHİ
Hak Taala, mahlukunu yaratmayı murad ettiği zaman, o nurun dört bölüme ayırdı.
Birinci bölümünden kalemi yarattı.
İkinci bölümünden levhü yarattı.
Üçüncü bölümünden arşı azimi yarattı.
Bu üç bölüm, Resulüllah S.A. efendimizin nurundan ayrılan kı-sımlardır.
Bir haberde şöyle anlatıldı:
Allah-ü Taálá kalemi yüz boğumlu yarattı. Bir boğumla di Fer boğum arası, elli yıllık yoldu. Allah-ü Taâlâ o kaleme şöyle bu yurdu:
Levhe yazmaya başla.
Kalem:
Ne yazayım ya Rabbi?
Diye sorunca, Yüce Hak şöyle buyurdu:
LA ILAHE ILLALLAH MUHAMMEDÜN RESULÜLLAH, (Al-lah'tan başka ilah yoktur: Muhammed Allah'ın Resulüdür,) cümle-
sini yaz
Bunun üzerine kalem şöyle dedi:
Bu MUHAMMED ismi nekadar güzel ve nekadar ulu bir isim-dir ki: mübarek isminle beraber geldi. Bu, hangi zat-ı şerifin ismidir?.
Allah-ü Taålå kaleme şöyle hitap etti:
Ey kalem, edeple yaz. O isim, benim habibimin ismidir. Arşı, levhi, ey kalem seni de onun nurundan yarattım. O olmasaydı; hiç bir mahluku yaratmazdım.
Bu hitap karşısında, kalem Yüce Allah'ın heybetinden ikiye ay-rıldı. Kalemin o sözü söyleyen kısmı kesildi.
İşbu sırra işaret için; kalem ortadan yarılıp kesilmedikçe yazı yazılmaz.
Bunda bir başka mana daha var ki, şudur:
Resulüllah S.A. efendimizin ümmetinden hiç kimse; kendisine tazim ve tekrimde kusur etmeyeler. Onun sünnet-i seniyesini yerine getirirken, edeplerine aykırı hareketten sakınalar.
Bundan sonra, kaleme tekrar bir ferman geldi:
- Yaz.
Emri verildi. Kalem:
Ne yazayım ya Rabbi?.
Dive sordu; Hak Taâlâ şöyle buyurdu:
-Kıyamete kadar olacakları yaz.
Kalem:
- Ne ile başlayayım?.
Diye sorunca, Allah-ü Taâlá söyle buyurdu:
adı ile,) cümlesi ile başla. BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM, (Rahman Rahim Allah'ın
Bundan sonra kalem, BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM cümle-sini tam tazim ve tekrim ile yedi yüz yılda yazıp tamamladı.
un
YanıtlaSilKARA DAVUD
119
Besmele tamam olduktan sonra, Yüce Hak kaleme söyle buyurdu: Ey kalem, sen benim bu üç ismimi kenal-i tazim ve tekrimle
biri de rahimivetimdir. Ben, bunları habibim Muhammed'in ümme yedi yüz yılda vazdın. Ki onların biri ism-i celălim, biri rahmaniyetim, tine ihsan edeceğim. Celâlime yemin ederim ki; o ümmetten erkek
veya kadın bir ku-Jum hülus ile. adi ile.) BISMILLAHİRRAHMANİRRAHİM (Rahman Rahim Allah'ın
Dese, onu diyen erkek ve kadın kulumun iyilik defterine yedi yüz sevap yazdırırım. Seyyiat defterinden yedi yüz günahını affederim.
Sonra.. Resulüllah S.A. efendimize ait nurun dördüncü kısmını da yine derde böldü.
Birinci bölüğünden arşın hamillerini yarattı.
İkinci bölüğünden kürsiyi yarattı.
Üçüncü bölüğünden de diğer melekleri yarattı.
Sonra..
Dördüncu bölüğünü de yine dört kısma ayırdı.
Birincisinden gökleri yarattı.
İkincisinden yerleri yarattı.
Üçüncüsünden cenneti ve cehermemi yarattı.
Sonra..
Bunun da dördüncüsünü dörde ayırdı.
Birincisinden müminlerin gözlerinin nurlarını yarattı.
İkincisinden, müminlerin kalblerinin nurlarını yarattı. Ki bu: Yüce Allah'a karşı marifet sahibi olmaktır.
Üçüncüsünden dillerindeki nuru yarattı. Bu da tevhid nurudur. Dördüncüsünden, Resulüllah S.A. efendimizin pek nurlu ruhunu yarattı.
O latif ruh, bütün mahlukattan üç yüz altmış bin sene evvel yaratıldı. Yüce Hak ona dünyadaki latif durumu ve mübarek sureti-nin şeklinde suret verdi.
O mübarek ruhun başını hidayetten, boynunu tavazudan, gözle-rini hayadan, alnını yakinden, ağzını sabırdan, dilini sadakattan, ya-naklarını mahabbetten ve nasihatten, karnını zühdden ve vera'dan, ayaklarını ve dizlerini istikametten yarattı.
Mübarek kalbini rahmetle doldurdu.
O mübarek ruhu rahmet ile terbiye etti; türlü türlü kerametle ik-ramda bulundu.
Risalet ve nübüvvetle cümleden ayırıp, kendisine habib kıldı; sa-ir mahlukattan ayrı bir makam verdi.
Mübarek başına yakin tacı giydirdi.
Hidayet nuru ile rida altına aldıktan sonra, pâk ismine:
Allah'ın Habibi. (Habibullah.)
İsmini verdi.
120
YanıtlaSilLIA
DELAIL 1 HAYRAT ŞERHİ
Sübhan olan Yüce Hak, on iki hicap yarattı. Sonra..
BİRİNCİSİ: Kudret hicabı idi. Resulüllah S.A. efendimizin ruh-u şerifi orada on iki bir yıl:
Subhane Rabbivel-ala. (Yüce Rabbım sübhandır; noksan S1-fatlardan münezzehtir.)
Diyerek tesbih eyledi.
İKİNCİSİ: Azamet hicabı idi. Resulüllah S.A. efendimizin latir ruhu orada on bir bin sene:
Sübhan'el - Alim'il-Hakim. (Alim Hakim Rabbim sübhandır. noksan sıfatlardan műnezzehtir.)
Diyerek, Yüce Hakkı tesbih eyledi.
ÜÇÜNCÜSÜ: Minnet, yani: İhsan hicabı idi. Resulüllah S.A. efen-dimizin ruhu orada, on bin yıl:
Sübhane men hüve daimün lâyefna. (Fena bulmadan daim olan zat sübhandır; noksan sıfatlardan münezzehtir.)
Diyerek tesbih eyledi.
DÖRDÜNCÜSÜ: Rahmet hicabı idi. Resulüllah S.A. efendimizin påk ruhu, orada dokuz bin sene:
Sübhan'er-Refiül-Álâ. (Pek yüce üstün Rabbım sübhandır: noksan sıfatlardan münezzehtir.)
Diyerek tesbih okudu.
BEŞİNCISİ: Saadet hicabı idi. O mukaddes ruh, o saadet hica-bı içinde, Yüce Hakkı:
Sübhane men hüve kaimün lå yenam. (Hiç uyumadan duran Yüce Zat sübhandır; cümle noksan sıfatlardan münezzehtir.)
Diyerek sekiz bin yıl tesbih eyledi.
ALTINCISI: Keramet hicabı idi. Yüce Yaratıcıyı o münevver ruh, orada:
Sübhane men hüve ganiyyün lå yeftekir. (Muhtaç olmadan gani duran Yüze Zat sübhandır.)
Diyerek, yedi bin yıl tesbih eyledi.
YEDİNCİSİ: Menzilet hicabıdır. O yüce ruh Hüda-i Müteal Haz-retlerini orada:
- Sübhane men hüve halikun-nur. (Nuru yaratan Yüce Zat sübhandır; noksan sıfatlardan münezzehtir.)
Diyerek altı bin yıl tesbih eyledi.
lah'ı orada: SEKİZİNCİSİ: Hidayet hicabı idi O muazzam ruh, şanı yüce Al-
velinde bir boşluk, âhirinde bir boşluk olmayan, hiç bir şekilde zevali Sübhane men lem yezel velâ yezal. (Evveli âhiri olmayan, ev-düşünülmeyen Yüce Zat sübhandır.)
Diyerek, beş bin yıl tesbih eyledi.
benzeri olmayan Yüce Allah'a; o nübüvvet hicabında: DOKUZUNCUSU: Nübüvvet hicabı idi. O musavver ruh orada.
KARA DAVUD
YanıtlaSil121 Säbhane men teferrede bil-kudreti vel beka (Kudrette ve b ke makamında estis, tek olan Yüce Zat sübhandir, noksan sifatlar-dan münezæhtir)
Diyerek, dört bin yıl tesbih okudu
ONUNCUSU. Rifat hicabı idi. Vacib'ül-Vücud Hazretlerini, o ma-kerrem ruh bu makamda
Sübhane zil arşi amma yaarfun. (Arşın sahibi Yüce Zat, bil revenlerin yaptığı cümle yersiz vasıflardan yana münezzehtir Diyerek üç bin yıl tesbih eyledi.
ON BİRİNCİSİ. Nur hicalt idi. Cenab-ı Kibriyayı orada bu şerefli
Sübhane zil-mülki ve melekût. (Mülkün ve melekût åleminin rahibi Yüce Zat sübhandır, cümle noksan sıfatlardan münezzehtir Diyerek iki bin yıl tesbih eyledi.
ON İKİNCİSİ: Şefaat hicabı idi. Bu sevgili ruh orada, Yüce Hak
b Sübhane Rabbiyel-azim. (Azim, yani büyük Rabbım sübhan dir; noksan sıfatlardan münezzehtir.)
Diyerek bin yıl tesbih evledi.
Sonra..
Yüce Hak bir ağaç yarattı. Onun ismine:
Yakin ağacı.
Derler; dört dalı vardır.
O mübarek ruh-u şerifi o ağacın üzerine yerleştirdi. Bundan son ra, o latif ruh kırk bin yıl, celâl ve ikram sahibi Yüce Allah'ı her ce-şit tesbih eyleyip andı. 12860
Bundan sonra, o sevgili ruhun karşısına Yüce Hak bir ayna ya-
rattı. Kendisine:
O aynaya bak.
Diye emretti. O latif ruh; aynaya baktığı zaman; kendisini, sure-
ti pek güzel, cemall pek yerinde gördü. Kendisini böyle hoş yarattı-ğından Allah-ü Taala'ya şükür babında beş kere secde eyledi. Her secdesinde yüz yıl durdu ve şu tesbihi okudu: 128500
Sübhan'el-alim'illezi lâyechel, sübhan'el-halim'illezi lâya'cel. sübhan'el-cevvad'illezi layebhal. (Öyle bir bilgin zattır ki, bilmediği yoktur; öyle halim bir zattır ki, hiç acelesi yoktur; öyle cömert bir rattır ki, hiç cimriliği yoktur; bütün bu sıfatlarda noksan vasıflar-dan tamamen uzaktır.)
Resulüllah S.A. efendimiz, bu vücud Alemine teşrif ettikten son-ra; orada yaptığı her secdesine karşılık, bir vakit namaz emri geldi. Böylece, bir gün ve bir gecede beş vakit namaz ile, ümmet-1 merhu-mesini şerefyab eyledi.
Sonra..
Hak Taklá, nurdan bir zincirle, o ağaçta kırmızı yakuttan oir kandil yarattı; o nuru, Resulüllah S.A. efendimizin nurunu o
449
YanıtlaSil13975. Zaman değiştikçe, düşünce de değişir.
13976. Zaman, her şeyi yok eder.
ROMEN (ULAH) ATASÖZLERİ
13977. Acele kancık, gözsüz doğrur. (Türkçe, Arnavutça, Bulgarca, Yunanca benzerleri var: Romence-Bulgarca sözlük, s. 468.)
13978. Akıllı adam yazın kızak, kışın araba satın alır.
13979. Aşırı uçlar, bir noktada birleşir.
13980. Avazı çıktığı kadar bağırmak. (Bulgarca benzerı var. Strig cît ma tine gûra: Romence-Bulgarca sözlük, s. 1055.)
13981. Ayağını yorganına göre uzat!
13982. Baban öldü, Çingene. -Vay başıma gelenler, lülem onda kaldı. (Mai tigane, ti-a murit tat-tu. -Aoleu, şi luleaua mea la el.)
13983. Bacı, başın dazlak mı? -Ne yapayım, moda bu. (Ce porti leleo, chelbea-n cap? -Daca-i moda, ce-am sa fac?)
13984. Baştan çomakla deneyen körler, sonra ayakla yere basarlar.
13985. Bekleyen adama, her şey gelir.
13986. Bir gözü ekmekte, öteki gözü domuz pastırmasında. (Şaşılar için kullanılır.)
13987. Bir kimseden zorla bir şey alınabilir, ama zorla bir şey verilemez
13988. Bir sepet bilgi edinmek için, bir araba akıl gerek.
13989. Biri sizi bir kez aldatırsa, suç onundur; iki kez aldatırsa, suç sizindir.
13990. Burnu havada olmak. (Kibirlenmek. Türkçe, Bulgarca benzerleri var. Duc, iau pe sus: Romence-Bulgarca sözlük, s. 1070.)
13991. Bükemediğin bileği öp!
13992. Damlaya damlaya göl olur.
14993. Dert dediğin, tek başına gelmez. (Dert, derdi çeker.)
14994. Dümene Nuh geçerse, deniz dalgalarından niçin korkarsın?
14995. Ele düşmüş tavşan gibi kaçar. (Bulgarca benzeri var. A fugi iepureşte. Adica foarte repede: Zanne, 1959, s. 98.)
14996. En derin ırmaklar, en az gürültüyle akar.
14997. Eşeğe sezdirmek için, semerini döv! (Bulgarca benzeri var. Bat samarul sa priceapa magarul: Romence-Bulgarca sözlük, s. 991.)
14998. Ey, birader, neden böyle kan-ter içindesin? -Bir budala ile konuştum. (De ce te-ai naduşit, prietene? -Am vorbit cu un nerod.)
14999. Ey, yoksulluk, neden hep bana geliyorsun? -Babanla geçimimiz iyi idi, işte sıra sende şimdi. (Saracie, ce-ai cu mine? -M-am avut cu tat-tu bine, si nu ma indur nici de tine.)
448
YanıtlaSil13941. İyilik, çok uzaklara dek ulaşır.
13942. İyilikle çok şey yapılır.
13943. Kim savaşırsa savaşır, kim savaşmazsa sıkıntıyla tanışır.
13944. Kim tavuğunu yalnız yerse, yükünü de tek başına taşır.
13945. Kimi konuk kapıdan girerken sevindirir, kimi konuk kapıdan çıkarken
13946. Kömürcü karadır, ama parası ak.
13947. Köpeğin ne denli evcil olursa olsun, dudağından ısırma!
13948. Köpek, kimin kemiğini yediğini çok iyi bilir.
13949. Kötü bir dile çare: makas.
13950. Kurttan söz et, postunu gör.
13951. Küçük yongalar ateşi tutuşturur, büyük kütükler sürdürür.
13952. Lâfla hepimiz çok çalışırız.
13953. O, tek hecelerden başka yanıt vermiyor; kirazı da üç lokantada yer, sanırım.
13954. Papaz, türkü söylediği yerde karnını doyurur.
13955. Papazlar, kullanılmamakla tüm ayrıcalıklar yitip gider, derler.
13956. Para, her şeyin ölçüsüdür.
13957. Sen cüzdanını açarsan, ben de ağzımı açarım.
13958. Sevgi ve duaya kimse zorlanamaz.
13959. Söz vermek, vermek değildir, ama aptalları memnun eder.
13960. Su, her şeyi yıkar, geçer.
13961. Şeytan, tasarlandığı denli kara değildir.
13962. Tanrı, insanların birbirlerini sevdikleri yere yakındır.
13963. Tanrı, insanların ona güvenmelerinden hoşlanır, ancak ona dayanmalarından hoşlanmaz.
13964. Tavuğun arkasında yumurta bekleyen adamın işi, uz gitmez.
13965. Topun yıkamadığı kaleyi, kuşku yıkar.
13966. Tüm toplumlarda, budalalar akıllılardan çoktur.
13967. Uzun yolculuk, yol arkadaşını tanıtır.
13968. Ya duvarlar seni duyarsa?
13969. Yalanın vergisi olmaz.
13970. Yargıç ve makam, insanı ortaya çıkarır.
13971. Yaşam oldukça, umut vardır.
13972. Yargıya direniriz.
13973. Yılanın zehrinden kurtulmak olanaklıdır.
13974. Yırtıcı kuşlar, bir araya gelmez.
HAZRETLERINDEN HIKMETLI SZ
YanıtlaSilTAKVA
Insanın şeref ve haysiyeti takvâ iledir. Takvāya ulaşmayanın hiçbir izzeti yoktur.
Nefsâni arzuları kuvvetli olanlar, kendilerini ibâdete vererek fücûru bertaraf etsinler.
İffetli olmayan kişi, insanlık haysiyetini zaafa uğratmıştır.
Kimin tek arzusu, midesine girecek şeyler ise; o kimsenin kıymeti de midesinden çıkanlar mesâbesindedir!
Alimlerin;
Ziyneti, takvâ,
Süsü, güzel ahlâk,
➤Güzelliği, gönülden cömertliktir.
Amellerin en zoru şu üçüdür:
İmkânı az iken de cömert olabilmek.
Dâimâ doğru söylemek.
Yalnızken de takvâ üzere olmak.
49
REND
YanıtlaSilMAHCUP ETMEDEN!
Eğer kardeşine gizlice, ihlâsla ve tatlı bir lisanla nasihat edersen, hakikaten nasihat etmiş olursun.
Eğer herkesin içinde dikkatsizce konuşursan, onu gücendirmiş olursun veya arsız edersin.
ÖĞRETME TERAZİSİ
Kendini bilmeyene ilim öğreten, ilmin hakkını zâyî etmiş olur.
Lâyık olandan ilmi esirgeyen de ona zulmetmiş olur.
HİÇLİK İLE ZİRVEYE
İnsanların kıymetçe en yükseği,
Kendinde bir kıymet görmeyenlerdir.
İnsanların en faziletlisi de,
Mahviyet içinde yaşayanlardır.
Tevâzu, cömert ve asil kişilerin ahlâkındandır.
Kibir ise, zavallı kimselerin huyudur.
Tevâzu muhabbeti doğurur,
Kanaat ise rahatlığı ve gönül huzurunu...
148
MAMA
YanıtlaSilHAZRETI
[TLİ SÖZLE
DOSTLUK SAMIMI OLMALI
Sende olmayan bir iyilikle seni methedenin, kızdığı zaman sende bulunmayan bir Jenalıkla seni kötüleyeceğinden şüphen olmasın!
Müdarátta bulunmak / idare etmek için iyi davranmak zorunda kaldığın kimse dostun değildir.
Bütün insanları hoşnut edemezsin.
Sen Allah ile aranı düzeltmeye bak!
Bu olduktan sonra gafillere aldırma!
KİN HUZUR SUZLUKTUR
Dünyada en huzursuz kimse, kalbinde kin ve haset tutandır.
Kullara düşmanlık beslemek, âhiret için ne kötü azıktır!
DOSTLUKLARA
YanıtlaSilDİKKAT
Ehl-i dünyanın yakınlığı. sağlam adamı hasta eder.
Bir adam görünüşte ne ka-dar güzel ahlâklı olursa olsun; bile bile vicdansız ve kötü huylu adamları dost edinirse, ahlâksızlık-ta onlarla müşterek sayılır.
Allah'tan korkmayan sefil ruhlu insanlarla beraberlik, utanç sebebidir.
Doğru davranışlı vicdan sahipleri, kötü ahlâklı, bayağı kimselerle imtizâc edemezler.
En zâlim kimse;
Yükselince akrabasına kabalık eden,
Dostunu tanımaz olan,
Fazilet sahiplerine kibirlenendir.
Kardeşlerle sohbete denk bir sürur;
Onlardan ayrılığa eş bir gam yoktur.
Sâdık dost, arkadaşının üzüntüsüne ve sevincine ortak olandır.
46
IMAM SAFII
YanıtlaSilHAZRETLERİNDEN
HIKMETLİ SOZLER
BAKI OLANI BİRİKTİR!
-Ey dünya ve dünyanın sü-süyle şeref bulduğunu zanneden!
Ölüm binaya da gelecek, binâ edene de...
. Kimin izzeti dünya ve süsüy-se, bilsin ki izzeti pek az, zevâle mahkûm ve fâni...
Bil ki;
Dünyanın hazineleri altın-dandır. Sen; îman, amel-i sâlih ve hayır-hasenat-tan hazineler biriktirme-ye bak!..
Dünya sevgisi ile Allah sevgisini bir arada toplarım diyen yalan söyler.
Serâbın kendisini göreni kandırdığı ve kendisine bel bağlayanların umudunu boşa çıkardığı gibi;
Nefsânî emel ve ihtiraslar, dünyevî arzu ve hevesler de nicelerini perişan etmiştir.
Kervanların, yolculuk esnasında ev inşa etmeleri akıl kârı mıdır?
Gideceği yere ulaşmak isteyen, istasyonda uyumaz (istasyonda gaflete dalmaz).
145
CANLANDIRICI HİKMET
YanıtlaSilToprağın canlılığı, sükûnet içinde ya-ğan bereketli yağmurlar iledir.
Tezkiye olmuş nefislerin canlılığı da, rûhânî arzu ve iştiyaklarladır.
Kalplerin feyiz ve rûhâniyet canlılığı ise, hikmetli sözler ile kıvam bulur.
Konuşmanın seni cezbettiği yerde, sükûta sarıl.
-Unutma ki;
Sustuğuna pişman olan pek azdır da,
Konuştuğuna pişman olan çok kimse vardır.
Dilini muhafaza et ey insan.
O bir yılandır, seni sokmasın!
AKILLI KULLAR
Allah'ın akıllı kulları şunlardır ki;
Dünyanın boş hevâ ve heveslerine aldanmazlar.
Diğer taraftan da dünyanın ve âhiretin belâ ve imtihanlarından korkarlar.
Dünyaya ibretle nazar ederler ve bilirler ki, o asla bir fânîye vatan olamaz!
O Hak dostları; dünyayı bir deniz, sâlih amelleri de onun üzerinde (âhirete intikal edecekleri) gemiler sayarlar.
Kimin aklı; kendisini her türlü zemmedilmiş, kötü ve ayıplanacak şeyden alıkoyuyorsa, asıl akıllı kimse odur.
144
İMAM ŞAFIT HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
YanıtlaSil"Sen kendini hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgal eder."
2022 BED
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1915 - Sarıkamış Harekâtı bitti.
1919 - Darü'l-Hikmeti'l-
toplantısında Bediüzzaman İslâmiye âzâlarının da hazır bulundu.
1949 - İmam Hatip Liseleri açıldı.
15
CUMARTESİ
SATURDAY
OCAK
JANUARY
C
BİR AYET
Gökleri ve yeri tasarrufu altında tutmak Onun kudretine ağır gelmez.
Bakara Suresi: 255
BİR HADİS
Dünyaya rağbet edip mülk edinmeyin!
Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğna etmek cihetinde, teveccühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır, riyâ kapısı kapanır.
Lem'alar
KASIM: 69 - GÜN: 15 KALAN: 350 - GÜN UZA. 1 DK
HİCRÍ: 12 C.AHİR 1443 - RUMI: 2 K. SANİ 1437
İkindi Mecam Yatsı
20 024 BEDIO
YanıtlaSilBİR AYET
TARİHTE BUGÜN
1273 - Mevlâna Celâleddin-i Rumî Hazretleri'nin vefatı.
17
Sizin hayır olarak harcadığınız her şey kendiniz içindir.
1903 - Wright Kardeşler ilk uçuşu gerçekleştirdiler.
SALI
Bakara Suresi: 272
TUESDAY
BİR HADİS
1908 - II. Meşrutiyet'in ilanından sonraki seçilen yeni Osmanlı Meclis-i Mebusanı ilk toplantısını yaptı.
ARALIK
Biriniz iki Müslüman arasında hüküm verme imtihanına tabi tutulduğunda öfkeli iken karar vermesin.
Ebu Ya'lâ
DECEMBER
Mü'min olan bir insanın, dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan manevî bir ömrü vardır.
Şualar
HİCRİ: 16 C.AHİR 1446 - RUMI: 4 K. EVVEL 1440
KASIM: 40-GÜN: 352 KALAN: 14 - GÜN. KIS.: 1 DK
cay Ginge Önle İkindi Neam Vater
Imeak Güne Ööla Ikindi Akram Yatsı
2025 BEDIO
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1256- İran'da bulunan
Haşhaşîler'in Alamut Kalesi, Hülagû Han ordusu tarafından yok edildi.
ARALIK 15 PAZARTESİ
1925 - Medresetüzzehra
kanun teklifi layihalar komisyonunda iki buçuk sene kadar bekletildikten sonra reddine karar verilerek Meclis'e iade edildi.
25 1447
RUMI: 2 K. EVVEL 1441 KASIM: 38
Allah'ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır.
BIR AYET
Kim bu dünyada hakka karşı körlük ederse, işte o ahirette de kördür ve yolca daha
şaşkındır.
İsra Suresi: 72
BİR HADİS
Namusunuzu koruyun. Gözlerinizi haramdan sakının. Haramın her türlüsünden çekinin.
Müsned, 5: 323
Lem'alar
64- TEĞABÜN SÜRESİ: 11
YanıtlaSilCüz: 28
92
الْمُؤْمِنُونَ ( يَاءَ يُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ وَأَوْلَادِكُمْ عَدُوَّالَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ وَإِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (0) إِنَّمَا أَمْوَالَكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِينَةٌ وَاللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٍ ( فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَأَنفِقُوا خَيرَ الأَنفُسِكُمْ ومن يوق شح نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمَظْلِمُونَ (0) إِن تُفْرِضُوا اللَّهَ فَرْضًا حَسَنًا يُضَاعِفَهُ لَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ شَكُورٌ حلِيمٌ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمُ ()
Meâl-i Şerifi
11- Allah'ın izni olmayınca hiç bir musibet isabet etmez. Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.
12- Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir duyurmadır.
13- Allah ki O'ndan başka tanrı yoktur. Müminler Allah'a dayan-sınlar.
14- Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayan çok esir-geyendir.
15- Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük
Cüz: 28
YanıtlaSil64- TEĞABÜN SÜRESİ: 11
mükafat ise Allah'ın yanındadır.
93
16- O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun, dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden koru-nursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
17- Eğer Allah'a güzel borç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat ya-par ve sizi bağışlar. Allah çok mükafat verendir, halimdir.
18- Görünmeyeni ve görüneni bilendir. Üstündür, hikmet sahibidir.
ما أصاب من مصيبة Bir musibet isabet etmez ki الأباذن الله Allah'ın izniyle ol-masın. Yani gerek käfir, gerek mümin. ferd yahut topluluk her kim olursa olsun başına can, mal veya başka şeylerle ilgili herhangi bir musibet, maddi, manevi, kavli veya fiili hoşa gitmeyecek acı bir hadise gelirse o, her halde Allah'ın izniy-Jedir. Allah'ın izni olmayınca hiç kimsenin istemesiyle, çalışmasıyla kimseye bir musibet erişmez. Allah'ın izni olmayınca bir yaprak bile yerinden oynamaz. ما أصاب من مصيبة في الأَرْضِ وَلَا فِي أَنْفُسِكُمْ إِلا في كتاب من قبل أن تراها Hadid Siresinde geçen) )57/22( âyetinin tefsirine bkz) Gerçi وما أصابك من سنة فمن نفسك "Başına gelen kötülük ise nefsindendir." (Nisa/79( إِنَّ اللَّهَ لا يُغَيْرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيْرُوا مَا بِالهم "Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez." (Ra'd, 13/11) âyetlerinde geçtiği üzere bazı musibetlerin kaynağı, insanın veya kavmin kendisi olduğu muhakkak ise de böylesi musibetler bile, yine de Allah'ın takdiri, iradesi ve izni olmadıkça meydana gelmez. Onun için ثل كل من عند الله "De ki hepsi Allah'tandır.." (Nisâ, 4/78) buyurulmuştur. Bu ancak Allah'ın iztyle olduğu gibi وَمَنْ يُؤْمن بالله بهد قلبه her kim de Allah'a iman ederse Allah onun kalbine hidayet verir, yardım eder, doğruyu düşündürür, gelen musibetin ancak Allah'ın izniyle olabileceğini ve kendisinin de Allah'ın olup yine O'na döneceğini hatırlatarak انا لله وانا اليه راجعون "Biz Allah için varız ve biz sonunda O'na döneceğiz." (Bakara, 2/156) tesellisiyle gönlünü rahatlatır. لكيلا تنسوا علَى مَا فَاتْكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا أَتَاكُمْ "Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız.." (Hadid, 57/23) irşadıyla sabır, metanet ve إِنَّمَا يُوقَى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ "Yalnız sabredenlere, mükafatları he-sapsız ödenecektir." (Zümer, 39/10) müjdesiyle ferahlık verir. وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْ عَلِيمٌ
Ve Allah her şeyi bilicidir. Binaenaleyh ona izin vermesindeki hikmetini, ne gibi hayırlar ve faydalar gerektireceğini, bu yüzden mümin kulunu ne gibi se-
vaplara ulaştıracağını, böyle iman eden bir kulun ne şekilde hareket etmesi gere-
2
YanıtlaSil2
94
64- TEĞÂBÜN SÜRESİ: 11-14
Cüz: 28
وَمَنْ يُؤْمن بالله . ayeti يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ . keceğini bilir ve kalbine o suretle hidayet vererek muvaffak kılar. O halde ya-rarlı islerin neler olduğunu bilmek için de Allah'a ve Resulü'ne ve o nura )Kur'ân'a) iman edin. ...وأطيعوا الله وأطيعوا الرسل "Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin." Bu emir, yukarıda geçenmesine yahut ن بالله بهم عليه والله بكل شئ عليمٌ âyetinin mânâsıyla ilgili olarak takdir edilen ya bağlıdır. أبها الذين آمنوا أن من أزواجكم وأولادكم"Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınız dan." Toplumda iç huzurun en önemli prensiplerinden biri de aile düzenidir. Böylesine mühim bir mesele olmasından dolayı burada müminlere yararlı işlerin beyanı sırasında aile problemleriyle ilgili bazı talimatları içeren bir hitap ile süreye son verilecektir ki bu husus, hem önceki iki sûrenin sonunda yer alan يا أيها الذين أمثراء hitabelerine bir nazire, hem de bundan sonra gelecek olan iki süreye bir mukaddimedir. Tirmizi, Hakim, İbnü Cerir ve daha başkaları İbnü Abbas'tan şöyle rivayet etmişlerdir ki: "Bu bazı Mekkeliler hakkında nazil olmuştur ki, onlar müslüman olmuşlar ve Me-dine'ye Peygamber (s.a.v)'in yanına gitmek istemişlerdi. Hanımları ve çocukları da onları bırakmaya razı olmadılar. Sonra kalkıp Resulullah'a geldiklerinde in-sanların dinî bilgileri kavramış olduklarını görünce zevcelerine ve çocuklarına ceza vermeyi düşündüler. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirdi." Diğer bir rivayette de şöyle denilmiştir. "Bir adam hicret etmek istemişti, ancak karısı ve çocuğu ona mâni olmuştu, o da "Eğer Allah Teâlâ sizinle beni Daru'l-hicre (Medine)'de bir araya getirirse vallahi şöyle şöyle yapacağım." diye yemin etmişti. Böylece bu âyet nazil oldu." Ata b. ebi Rabah'tan rivayet edildiğine göre: "Avf. b Mâlik el-Eşcei Peygamber'le beraber gazaya gitmek istemişti. Çoluk çocuğu toplanıp engel olmaya uğraştılar ve biz senin ayrılığına dayana-mayız diye sızlandılar. O da merhamet gösterip gazaya katılmamış, sonra da pişmanlık duymuştu. Bunun üzerine söz konusu âyet indi."(1) Bu da gösteriyor ki âyetin nüzul sebebiyle ilgili birden çok rivayet vardır. Ancak bu rivayetleri birleştirmek mümkündür. Ayetin söz gelimi ve mânâsı bu ve benzeri rivayetlere uygun olduğu gibi daha da kapsamlıdır.
Ezvac, zevc kelimesinin çoğuludur. Erkeğe de dişiye de denir. Burada hitab, âyetin dış anlamı itibarıyla erkeğe olduğuna göre murad da, onların eşleri olan hanımlar demektir. Ancak با أَيُّهَا الذين آمنوا "Ey iman edenler!" gibi erkeklere yapılan hitab'ın tağlib yoluyla kadınları da kapsaması kaidesine bakarak, ez-vacın da erkek ve kadın eşleri içine aldığı söylenebilir. Önceki ifadeden bu
(1) Suyūti, a.g.c., VIII, 184.
25
YanıtlaSilbir
راه
Cr: 25
42- ŞURA SÜRESİ: 44
33
وَمَنْ يُصْلِلِ اللَّهُ فَقَا لَهُ مِنْ وَلِيَ مِنْ عَدِهِ وَتَرَى الظَّالِمِينَ لمَا رَأَوُا العَذَابَ يَقُولُونَ هَلْ إِلَى مَرَدَ مِنْ سَبِيلِ () وَتَرَبِّهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا خَاشِعِينَ مِنَ الدِّلِ يَنْظُرُونَ مِنْ طَرْفِ حَي وَقَالَ الَّذِينَ امَنُوا إِن الخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسُهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيةِ الا إِنَّ الظَّالِمِينَ فِي عَذَابٍ مُقِيمٍ ( وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ أَوْلِيَاءَ يَنْصُرُونَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَمَنْ يُضْلِ اللَّهُ مَا لَهُ مِنْ سَبِيلِ (0) اسْتَجِيبُوا الرَبِّكُم مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِي يَوْمُ لَا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللَّهِ مَا لَكُمْ مِنْ لا يَوْمَئِذٍ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَكِيرِ فَإِذَا عَرَضُوا مَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا إِنْ عَلَيْكَ إِلَّا الْبَلَاغُ وَإِنَّا إِذَا أَذَقْنَا الْإِنسَانَ مِنَا رَحْمَةً فَرَجَ بِهَا وَإِنْ نَصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَإِنَّ الْإِنْسَانَ كَفُورٌ لِلَّهِ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ يَهَبُ من يَشَاءُ إِنَانًا وَيَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ الذُّكُورَ أَوْيُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَانَانَا وَيَجْعَلُ مَنْ يَشَاءُ عَقِيمًا إِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ وَمَا كَانَ لبشر أن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيَا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فِيو
34
YanıtlaSil42- ŞURA SÜRESİ: 44
Cuz: 25
بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ عَلَى حَكَ وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ يَا مِنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَالكِنْ جَعَلْنَاهُ نُوراً نهْدي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهُدى الى مالي مستقيم ( صِرَاطِ اللَّهُ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ إِلَّا إِلَى اللَّهِ بِضَيْر الْأُمُورُ )
Meal-i Şerifi
44- Allah kimi saptırırsa artık bundan sonra onun için hiçbir dost yok-tur. Sen, azabı gördüklerinde zalimlerin: "Acaba dönecek bir yol var mıdır?" dediklerini görürsün.
45- Sen, onların aşağılıktan dolayı başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarlarken ateşe sunulduklarını görürsün, iman edenler de: "Gerçekten zarara uğrayanlar hem kendilerine hem de ailelerine kıyamet günü yazık etmiş olan kimselerdir." diyeceklerdir. İyi bilin ki zalimler de-vamlı bir azap içerisindedirler.
46- Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onun için çıkar bir yol yoktur.
47- Allah tarafından, geri çevrilemeyecek kıyamet günü gelmeden önce, Rabbinizin davetine uyun, çünkü o gün, sizin için sığınacak bir yer yoktur ve siz inkâr da edemezsiniz.
48- Ey Muhammed! Eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, biz seni on-ların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Gerçekten biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırırsak ona sevinir, ama elleriyle yaptıkları yüzünden kendilerine bir kötülük isabet ederse, o za-man görürsün ki insan çok nankördür. 49- Göklerin
ve yerin hükümranlığı yalnız Allah'a aittir. O dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk bahşeder.
50- Yahut Allah onları erkek ve kız olmak üzere çift verir, dilediğini de kısır yapar. Şüphesiz ki O her şeyi bilir. O'nun her şeye gücü yeter.
51- Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından
Cüz: 25
YanıtlaSil42- ŞÜRA SÜRESİ: 50-51
35
konuşur. Yahut ta bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O çok yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.
52- İşte biz böylece sana da emrimizden Kur'ân'ı vahyettik. Yoksa sen kitap nedir? İman nedir? bilmiyordun. Fakat biz onu bir nur kıldık. Onun-la kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiyoruz. Şüphesiz ki sen de in-sanları doğru bir yola götürüyorsun.
53- Göklerde ve yerde bulunanların sahibi olan Allah'ın yoluna götürüyorsun. İyi bilin ki bütün işler sonunda yalnız Allah'a dönecektir.
إِنَّهُ عَلِيمٌ قدير Çünki, her şeyi bilir ve O'nun her şeye gücü yeter. Onun için her ne yaparsa hikmet ile (yerli yerinde) isteyerek, bile bile yapar ve her ne isterse yapar. Bununla birlikte ما كان لبشر hiçbir beşer için mümkün değildir ki أن يُكَلِّمُهُ اللهُ Allah ona şu üç şekilden- başka türlü söz söylesin. الأزي Ancak vahy halinde, doğrudan doğruya vahyederek, gayet hızlı ve gizli bir işaret halinde anlatarak ve birden bire kalbe bırakıp ilham suretiyle ki sözün sırf ruhanî olarak vasıtasız içe doğması ve alınmasıdır. Şiddet ve zayıflık ile çeşitli mertebelerde gelebilir. Hem peygamberlere hem de Hz. Musa'nın anne-sine olduğu gibi diğer insanlara dahi gerek yakaza (uyanıklık) halinde ve gerek uykuda olur. Gıyabdan da olur, rü'yet (görme) halinde de nitekim İsra gecesi Resulullah'a öyle olmuştu, onun için bunun karşılığında buyuruluyor ki: از من ورا، حجاب Veya perde arkasından söylemekle ki bazı cisimlerde ve kulaklarda kelam, söz yaratıp işittirir de, işiten kimin söylediğini görmez. Nitekim Hz. Musa'ya böyle olmuştu. Bu doğrudan doğruya kalbe değil, kulaktaki işitme gücüne söylenmiş olduğundan perde arkasından olmuş oluyor. Resulullah )sav.( : احبانًا يأتيني مثل صلصلة الجرس "Bazan bana çan sesi gibi gelir."(1) dediği kısmın da bu kabilden sayılması gerekir. أن يُرْسِلَ رَسُولاً veya bir resul yani tebliğ aracı bir melek gönderip, mübelliğ (tebliğci) olduğunu tanıttırıp da فيوحى باذنه ما بناء izniyle, başarılı kılması ve yardımı ile dilediğini vahyettirmek suretiyle ki peygamberlere çoğu zamanlarda vaki olan böyle vahyetmedir. مَا يَشَاء "dilediğini" buyurulmasından da anlaşılacağı üzere vahyetme ile meleğin vahyi gerek kalbe doğdurulma ve gerek sesle veya sessiz söz ile olabileceği gibi meleğin gelişi dahi cismanî bir biçimde şekillenip şekillenmemekten daha ge-neldir ve daha geniştir. Meleğin kuvvet ve mertebesinin de ayrıca özel bir önemi vardır. Mesela Cebrail ile olan vahyin ifade ettiği zorunlu bilgi hepsinden
yüksek olur. Sonra peygamberler vasıtasıyla diğer insanlara olan tebliğler ve tel-
(1 ) Buhâri, Bedü'l-vahy, 2, Bedü'l-halk, 6; Müslim, Fezail, 87; Tirmizî, Menakib, 7; Nesai, Iftitah,
37; Muvatta, Kur'ân, 7; Ahmed b. Hanbel, VI, 158, 163, 257.
36
YanıtlaSil42- ŞÜRA SÜRESİ: 51
Cüz: 25
kinler de bu kısma dahildir, resul göndermektir. Bu kısımda Resul tebliğe vasıta olurken aynı zamanda gönderen ile kendilerine gönderilenler arasında bir şahit fazla bir pekiştiricilik var demektir. Peygamberlere çoğunlukla bu şekilde vahiy demek olması bakımından bu çeşit vahyin, bilgi ifade etmesinde diğerlerinden gelmesi de bundan olsa gerektir. Vahiy hakkında yukarılarda bazı sözler geçmişti. Bu âyet, mümkün olan bütün çeşitlerini özetlediği için, vahiy kelime. sinin sözlükteki mānāsına bir daha göz atalım: Alûsî'nin kaydettiği üzere İmam Ebu Abdullah Teymî el-Isbahânî demiştir ki: "Vahyin aslı anlatmaktır. Kendi-siyle bir şey anlatılabilen, mesela ilham, işaret yazı hep birer vahiydir. "(1) Ragıb da Müfredat'ında der ki: Vahyin aslı hızlı işarettir. (2) Vahiy, sürati de kapsadığı için أمر رضى denilir. Çok çabuk emir demektir, bu bazen işaret, simge ve sözle dokundurma yollu konuşmakla olur. Bazen kelime ve cümle olmaksızın ses ile de olur. Nitekim قارمى اليهم أن سبحوا "Onlara sabah akşam teshihte bulunun' diye işaret etti." (Meryem, 19/11) âyeti o mânâya yorumlanmıştır. Remiz denilmiştir, itibar denilmiş, yazı denilmiştir. وأن الشياطين ليُوحُونَ إلى أولياتِهِمْ "Şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına mutlaka telkinlerde bulunurlar." )Enam 6/121( يوجي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ القول غرور "Onlardan kimi kimine, aldat-mak için yaldızla birtakım söz telkin eder." (En'am, 6/112) âyetinde bu çeşitler üzere من شر الوسواس الخناس "O sinsi şeytanın şerrinden." (Nâs, 114/4) ifadesi ile işaret olunan "vesvese" tarzındadır. Bir de özellikle Allah Teâlâ'nın peygamber ve velilerine verilen ilâhî kelimeye رحى "vahy" denilir, bu da وَمَا كَانَ لِبَشَرِ أَنْ يُكَلِمَهُ اللهُ الأرحبا "Hiçbir beşer için mümkün değildir ki Allah ona başka suretle kelam söylesin, ancak vahiy ile..." (Şūra, 42/51) âyetiyle beyan buyurulduğu üzere bir-kaç türlüdür. Ya müşahede olunan bir elçi ile olur ki zatı görülür, kelamı işitilir, Cebrail (a.s.)'in belirli bir suretle peygambere tebliği gibi, veya görülmeksizin kelamını işitmekle olur. Musa (a.s.)'nın Allah'ın kelamını işitmesi gibi. Yahut da kalbe doğdurulmak suretiyle olur. Resulullah (sav.) in إِنْ رُوحَ الْقُدُسِ نَفَتْ في روعى "Ruhu'l-Kudüs, kalbime üfledi. "(3) buyurduğu gibi, veya ilham ile olur. وأوحينا الى أم موسى "Musa'nın anasına 'onu emzir' diye vahyettik." (Kasas, 28/7) gibi veya teshir (emre âmade kılma) ile olur. dağlardan, ağaçlardan ve çardaklardan evler edin, sonra meyvelerin herbirin-وأوحى ربك إلى النحل "Rabbin bal arısına, den ye de... diye ilham etti." (Nahl, 16/68) âyetinde olduğu gibi, veya rüyada olur. Nitekim Resulullah buyurmuştur ki انْقَطَعَ الوَحْى وبَقِيَّتِ المُبَشِّرَاتُ رُزْيًا المُؤْمِنِ "Vahiy
(1) Alūsi, a.g.e., XXV, 56.
(2) Ragıb el-lsfehani, a.g.c., 515.
(3) Aclûnî, Keşfü'l-hafa, 1, 268 (707); el-Hindi, Kenzü'l-Ummal, IV, 9290, 9312.
z: 25
YanıtlaSilasıla ahit den hiy zler ne-am di-ib Je e
Cüz: 25
42- ŞÜRA SÜRESİ: 51
37
kesildi, mübeşşirat (müjdeleyen ilhamlar) kaldı, o da müminin rüyasıdır. (1) Ilham, teshir, rüya bu üçüne الأرض ancak vahiy halinde" ifadesi işaret ediyor. Sözü işitmeye أو من وراء حجاب "Yahut perde arkasından" sözü delalet ediyor. Cebrail'in tebliğine de او ترسیل رسولاً "Yahut da teblig vasıtası melek gönderip" ifa-desi işaret ediyor.
Lügate göre vahiy, sülasi (üç harfli) fiilden gelir ise de, Kur'ân'da hep "ifal" ölçüsünde (dört harfli) gelmiştir. İfal babından "iyha" kelimesi, sūlasisi (üç harflisi) gibi vahyetmek, vahiy vermek mânâsına gelmekle birlikte müteaddi (geçişli) olarak vahyettirmek göndermek mânâsına dahi gelir. Burada vahyin çeşitlerini birbirinden ayırmak için doğrudan doğruya olan öncekine "vahiy", elçi aracılığı ile olan üçüncüye "iyha" denilmiştir. Kısacası yüce Allah hiçbir peygambere, ne Musa'ya ne de diğerlerine bu üç çeşitten başka bir şekilde ke-lam söylememiştir ve hiçbir insanoğluna başka türlü söylemez. İnsanın insanla konuşması gibi karşı karşıya ve apaçık belirli bir şekilde konuşmaz انه على Çünkü O çok ulu, çok yücedir. Onun için insanoğlu O'nun yüksekliğine yetişip de kadim (ezeli) olan kelamını olduğu gibi almaya dayanamaz. Fakat hüküm ve hikmet sahibidir. Onun için hikmetine göre "vahiy" veya "iyha" ile söyler. Bu âyetin tefsirinde Şeyh Abdulvehhab Şa'ranî'nin kayda değer bazı ifadeleri vardır; Alûsi, bunları şöyle nakleder: "Şunu bil ki, Hakk'ın kelamını işitmekten men eden (buna engel olan) ancak insanlıktır. Kul ondan (insanlık seviyesinden) yükseldiği zaman ona yüce Allah vücudsuz ruhlara söylediği gibi söyler. İnsanlığa "Beşer" denilmesi de ruhun derecesine ermekten alıkoyan işlere bulaşması dolayısıyladır. Eremeyince de yüce Allah ona eşyada söyler ve onlarda tecelli eder. Peygamberler gibi ona erenler ise öyle değildir.
Onun için onların dışındakilere Hak Teâlâ perde olan vücutları içinde tecelli eyler. Eğer yüce Allah'ın kuluna hidayeti (yol göstermesi) olmasa idi onun Rab-bi olduğunu tanıyamazdı. Şunu da bil ki yüce Allah'ın kendisinin başkasına söylemesine yahut kendisinin başkasına işittirmesine insan gerçekten dayana-maz, o halde kuluna işittirmek üzere seslendiği zaman onun bütün güçlerinin ol-ması gerekir. (2) Çünkü münacat sırasında yüce Allah onun bütün kuvvetleri ol-
maksızın hadisin (sonradan olan ezeli olmayan) bir varlığın Kelam-ı kadimi
(ezeli kelamı) işitmeye güç yetirebilmesi mümkün değildir. Onun için Musa
(1) Buhári, Tabir, 5; Müslim, Salat, 207, 208; Ebu Davud, Salat, 143; Tirmizi, Rüya, 2: Nesai, Tat-bik, 90, 62; Ibn Mâce, Rüya, I; Muvatta, Rūya, 3; Dârimi, Salat, 77, Rüya, 3; Ahmed b. Han-
bel, 1, 219; III, 267; V, 454; VI, 129, 381.
لا حول ولا قوة الا بالله وما توفيقي إلا بالله (2)
38
YanıtlaSil42- ŞÜRA SÜRESİ: 51
Cüz: 25
yoktu. Fakat Peygamberimiz (s.a.v.) sebat etti. Hakk'ın kuluna kulağı, gözü ve (a.s.) düştü, bayıldı, çünkü o makama layık olan tecelliyi kabul edecek yeteneğ (dağ) dahi hitabı işitmeye dayanamadı da hurdahaş oluverdi. Sunu da bil ki yüce bütün kuvveti olduğu o muhabbet derecesi dağda bulunmadığı için "Cebel" Allah'ın yaratıklarla konuşması ebediyyen devam etmektedir. Su kadar ki insan lardan kimisi onun hadis (konuşma) olduğunu bilir. Hz. Ömer (r.a.) ve ona varis olan evliya gibi, kimisi de onu tanımaz da bana şöyle zuhur etti der durur ve onun kendisine Hak Teâlâ'nın bir sözü olduğunu bilemez. "(1)
Şeyhimiz der ki: Hz. Ömer mutlak olarak duyanlardan idi ki Allah Teâla onlara her şeyde söyler, fakat söylemenin lakabları vardır: Eğer onunla yüce Allah'a cevap veriyorlarsa ona "Hadis" denir ve eğer birbirlerine cevap veriyor-larsa buna "muhadese", "muhavere" (karşılıklı konuşma) denilir ve eğer yüce Allah'ın sözünü dinliyorlarsa o kendileri hakkında "Hadis" değil, bir "hitab" veya "kelam"dır. Teheccüd namazını kılanlar hakkında أنَّهُمْ أهْلُ المُسَامَرَةِ Onlar müsamere (2) ehlidir, diye bir rivayet etmiştir. Demek oldu ki vahiy, yüce Allah'ın özel kullarının kalplerine "hadis" tarzında vermiş olduğudur ki ondan onlar için herhangi bir durum hakkında bilgi meydana gelir. Eğer böyle olmazsa ne vahiy ne hitap olmaz. Çünkü insanların katındaki zorunlu bilgiler gibi bazı insanlar kalplerinde bir işe dair bir bilgi duyabilirler ve bu sahih bir bilgidir. Fa-kat hitapdan doğmuş bir bilgi değildir. Sözümüz ise vahiy denilen ilâhî hitap hakkındadır. Çünkü yüce Allah vahyin bu çeşidini kendisine gelen kimsenin bir bilgi elde edebileceği bir kelam yapmıştır. Şunu da bilmeli ki evliyanın kalple-rine ilham vahyinden inebilen ancak meleklere mahsus ruhlardan uzanan bazı ince sırlardır, yoksa bizzat melekler değildir. Çünkü melek peygamberlerden başkasına asla vahiy ile inmez ve kesinlikle ilâhî bir emir ile emretmez. Çünkü şeriat tebliğ edilmiş yerine oturmuş, yalnız mübeşşirat (birtakım müjdeler) vah-yi kalmıştır ki bu, vahyin en genelidir. Yüce Allah'tan kula olur, vasıtasız da olur vasıta ile de olur, vasıta peygamberliğe aittir. Vasıtalı vahiyde meleğin aracılık etmesi kaçınılmaz, gerekli olur. Fakat melek vahiy indirme halinde görünmez. Halbuki peygamberlerde öyle değildir. Çünkü onlar meleği söylerken görürler. Veli ise meleği ancak vahiy indirme halinin dışında müşa-
hede edebilir ve görebilirler. Kelamını işitirse göremez, görürse melek söyle-mez. Demek ki arifler kendilerinden önce geçmiş olan peygamberlik payelerine eremezler, bununla birlikte haklarında "mübaşşirat" bakidir. Ancak onda da
(1) Alūsi, a.g.e., XXV, 62.
(1) Müsamere Gere sohbeti demektir. (Müellif)
Cüz: 25
YanıtlaSil42- ŞURA SÜRESİ: 51
39
insanlar bir değil, birbirlerinden farklı farklıdır. Kimisi vasıta beşaretinden ileri geçemez, kimisi de yükselir. Fertler gibi onlar için vasıtaların yükselmesi ile mübeşşirat vardır. Bununla birlikte peygamberlik yine yoktur. Onun için ah-kämda inkâr olunurlar. Çünkü Hakk'ın kendilerine tanıtımlarından gördükleri ile dış dünyada başlı başına bir şeriat imiş gibi amel etmeleri bakımından peygam-berlere benzemek isterler. Fakat o bir şeriat değil, onu beyandır. Dolayısıyla ke-silmiş olan vahiy ancak teşri (hukuki düzenlemeler getiren) vahiydir. Sünnette mücmel olan şeylerin tarifine gelince, bu ümmet için o bakidir ki insanları davet ettikleri konularda basiret üzere bulunsunlar, çünkü o ilähi bir haberdir. Yüce Allah'ın ilham eylediği kuluna görünmeyen bir melek aracılığı ile ihbardır, ha-ber vermedir. İlham ancak hayır hususunda olur والهنها تجورها "Sonra da ona kötülüğü ilham etti." (Şems, 91/8) âyetinde kötülüğün ilhamı, sakınılması mânâsınadır. İlhamın en mükemmeli şeriata uymak ve ilähi kitaplara bakmak ve onun sınırları içinde durmak ve emirlerini tutmak hususlarının ilham olun-masıdır, ta ki tabiatın pası silinsin de onda ålemin suretleri nakşolunsun, kazınsın. Fakat من وراً، حجاب "Perde gerisinden" ifadesi kalbe değil, kulağa veri-len ilâhî hitaptır ki verilen kimse onu kavrar da işittirenin gayesinin ne olduğunu anlar. Bu bazen tecelli biçiminde hasıl olur da o şekilde ona hitap eder. Halbuki o bizzat perdenin kendisidir. Fakat o hitaptan delalet ettiği bilgi anlaşılır ve bi-linir ki o bir "hicabdır", konuşan onun gerisindedir. از يرسل رسولاً "Veya bir resul, yani tebliğ aracı bir melek gönderir." âyetine gelince: Bu da meleğe indirilen veya insan olan peygamber ile bize getirilen. İkisi de yüce Allah'ın kelamını okuyanlar gibi özellikle naklettikleri zamandır, yoksa kendi nefislerinde bulduk-ları bir bilgiyi nakil ve açıklarlarsa o ilâhî kelam değildir. Velilerden kimisi her insana özel olan vahiy ve vahiy verme halinde yüce Allah'tan terceme verir. Bunda söylenen veya yazılan harflerin biçimleri, terceme edenin; o biçimlerin ruhu ise Allah'ın kelamı olur. Bazı kere de veli: "Kalbim bana Rabbimden şöyle konuştu." der ki özel biçimde demek ister. Bunları öğren ve iyi düşün.
Şa'rani (k.s.) bu son hatırlatma ile "Peygamberlerden başkasının ilhamı umum için bilgi sebeplerinden değildir." diye akaid ve usulde bilginler arasında bilinen esasa uyarı yapmış oluyor. Şundan da gaflet edilmemek gerekiyor ki va-hiy sırf sübjektif olan mücerred bir duygu (vicdan) olayı olarak da kalmıyor, haktan haber alan bir deneme, nefsin ötesinde meydana gelen, duyuran bir ilm-i yakîn ve hatta ayn-ı yakın olma özelliği taşıyor. Bunda göze, kulağa, kalbe ait üç özellik vardır. İhtimal ki ayn sîn kâf" buna işarettir. Bu şekilde sürenin
40
YanıtlaSil42- ŞÜRA SÜRESİ: 52-53
Cüz. 25
de." (Şûra, 42/3) buyurulduğu gibi burada da buyuruluyor ki: كذلك Veiste başında كذلك برجى اليك والى الذين من قبلك" "Iste vahiy veriyor sana, senden öncekilere böyle, bu zikrolunan üç çeşit vahiy ile veya sürenin başında geçtiği üzere önceki peygamberlere vahyedildiği gibi bu üç tarz ile أوحينا اليك روحا من أمرنا Sana emri. mizden bir ruh vahyettik. Yani ilim, irade prensibi gibi bir manevi hayat pren-sibi olan Kur'ân'ı vahyettik, diğer bir mânâ ile ruh-u emîn olan Cebrail'i vahiy ile gönderdik. Yoksa ما كُنْتَ تَدْرِى ما الكتاب ولا الانيان Sen ne kitap nedir bilirdin, ne de iman. Kitap sahibi olmak şöyle dursun, kitabın nasıl bir şey olduğunu bile bilmezdin ve sırf kendi dirayetinle iman etmenin gerekliliğini, rükünlerini ve şartlarını kitapta olduğu gibi bilemezdin. Çünkü imanın şartları arasında yalnız akıl yeterli olmayıp vahiy ile alınması gerekli olan noktalar vardır. Hatta şeriat gelmeden Tevhid bilinse de imanın vacip oluşu yani mükellef tutulma ve görev, aklın değil, şeriatın gereğine tabi olduğundan vahiysiz bilinemezdi. Kitabın ne olduğunu bilmeyen bir kimsenin diğer bir şeriat ile ibadeti olabilirse de bilgisi ve taklitsiz kesin bilgisi olamaz.
Onların içinde ummiler de var" وَمِنْهُمْ أميون لا يَعْلَمُونَ الكتاب الا أماني وَأَنْ هُم إِلا يَظُنُّونَ ki Kitab'ı bilemezler. Bildikleri bir sürü kuruntu ve yalandan başkası değildir. Onlar başka değil yalnız zanda kalmış bulunuyorlar." (Bakara, 2/78) ifadesince
bir zan ve taklidden ibaret olur. ولكن جَعَلْنَاهُ نُوراً Fakat biz onu, -o sana vahy ettiğimiz ruhu- bir nur kıldık. Bir nur ki نَهْدِى بِهِ مَنْ نَشَاءُ من عبادناً onunla kul-larımızdan dilediğimiz kimselere doğru yolu göstereceğiz, onları murada erdireceğiz وأنك لتهدى إلى صراط مستقيم Veemin ol ki sen herhalde bir doğru yola kılavuzluk ediyorsun صراط الله Yani Allah'ın yoluna, eğri ve dolambaçlı yolla-ra değil, doğrudan doğruya Allah'tan gelen ve Allah'a götüren yola. Bu yolun, bu gayenin şanındaki büyüklüğü tescil ve her murada ermek için istiklal ve is-tikametinin yönünü anlatmak ve onu görmenin gerekliliğini pekiştirme nok-tasında son söz olarak şu vasıf getirilmiştir: الذى O Allah ki لَهُ مَا فِي السَّمواتِ وَمَا في الأرض Göklerde ne var, yerde ne varsa hep O'nundur. Her yönü ile O'nundur, O'nun mülküdür. Bütün tasarruf hakkı O'nun, hüküm O'nundur. Onun için her ne istenecekse O'ndan istenilmesi ve O'nun iradesi, şeriatı ve kanunu dairesinde istenilmesi en doğru yoldur. Bazı şeylerin O'ndan beride bazı kimselerin, kişilerin veya toplumların emir ve iradeleri altında olmasına gelince, ال إلى الله نصير الأمور iyi bil ki bütün işler döne dolaşa nihayet yalnız Allah'a varır. O geçici tasarruflar ortadan kalkar ve bütün hüküm Allah'a ait olur. Onun için başka yola giden, başkalarına tapanlar sonunda şaşkın ve perişan olurlar. Allah yolunu tutanlar ise sonunda her murada erer, bağışlanmaya ve yüce Allah'ın
: 25
YanıtlaSilCüz: 25
42- ŞÛRÂ SÛRESİ: 53
41
lere
hoşnutluğuna kavuşurlar.
işte
ari-
Şûra Sûresi burada son buldu. 30 Receb 1354. Şimdi aynı ruhu Zuhruf Suresi takip edecektir. اللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِمَّنْ هَدَيْتَ إِلَى صِرَاطِكَ المُسْتَقِيمِ "Allah'ım! Bizi doğru yoluna ulaştırdığın kimselerden kıl."
en-
iy
ne
ceki
57- HADID SÜRESİ
YanıtlaSil415
Cr: 27
27
Ir. a. r
Hadîd Sûresi
Mekke Döneminde İndi
Âyet Sayısı: 29
Hadid Sûresi adı verilen bu sûrenin medine döneminde indirilmiş olduğunu söyleyenler olmuş ise de, âlimlerin çoğunun görüşü, onun Mekkî olduğu yolun-dadır. Mamafih İbnü Atiyye'nin de belirttiği gibi bu sûre içerisinde medeni âyetlerin bulunduğu hususunda ihtilaf söz konusu değildir.
Ayet sayısı: Yirmi dokuzdur.
Kelime sayısı: Beşyüz kırk dörttür.
Harf sayısı: Bin dört yüz yetmiş dörttür.
Fasılası : من بزرد harfleridir.
ki Bu sûre, önceki sûrenin sonunu açıklayıcı mahiyette başlamaktadır. Şöyle
416
YanıtlaSil57- HADİD SÜRESİ: 1
Cüz: 27
الله الرحمن الرحيم
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيز الحكيم () لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْ عَلَيهِ )
هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِكُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُحُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ ابْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصير ( لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ رجعُ الْأُمُورُ ) يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي لَيْلَ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ )
Meâl-i Şerifi
1. Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih etmektedirler. O, azizdir, hakimdir.
2. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O, diriltir, öldürür, O, her şeye kadirdir.
3. O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır. O herşeyi bilendir.
4. O'dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istivā etti. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede ol-sanız O sizinle beraberdir.
5. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Bütün işler O'na döndürüle cektir.
27
YanıtlaSil57- HADİD SÜRESİ: 1-3
Clz: 27
417 6. Geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü gecenin içine sokar. O, göğüslerin özünü bilir.
gitti." الله Allah'ı yahut Allah için tesbih etmektedir. Tesbih, Allah Teâla'yı, kutsal yüceliğine layık olmayan kusurlardan gerek itikad gerek söz ve gerek Bunlar esasen uzak gitmek ve uzaklaştırmak mânâsını ifade etmektedirler. Nite-kalb ile tenzih etmek ve uzak tutmaktır. Takdis kavramının anlamı da böyledir. kimسبح في الماء sözü, "Suda uzağa gitti." قدس في الأرض sözü de "Arzda uzağa mânâsına gelmektedir. (Bu konuda bilgi için Bakara, 2/32 ve İsra Süresi'nin baş tarafına bkz.( للهdeki "lam ya شكرت له وتصحت له Ona teşekkür kılınmış sıladır veya "Allah için" anlamında sebeb ifade etmektedir. ما فى ve nasihat ettim." cümlesinde olduğu gibi te'kid (kuvvetlendirmek) için ziyade السموات والأرض Göklerde ve yerde ne varsa hepsi esas itibariyle akıl sahip-Jerinin dışındakilere mahsus ise deما في السموات وا tabiri göklerde ve yerde bulunan, ister görünmeyecek derecede ehemmiyetsiz olsun, ister görünen varlıklar olsun hepsine şâmildir. Binaenaleyh, gerek meläike ve müminler gibi sözle, gerek diğer varlıklar gibi ilham yoluyla konuşanların hepsi dahil olmak üzere mecazî bir anlam da kasdedilmiş olabilir. Çünkü yaratılan her varlık, im-kân (olabilirlik) ve hudûsu (sonradan olmayı) ve arzettiği sanat nizamı ile Allah Teâlâ'nın noksanlıklardan münezzeh (berî) ve yüceliğin son derecesindeki sıfatlarla vasıflanmış olan varlığına delalet etmektedir. (Bu hususta bilgi için )İsrâ, 17/44) âyetine bkz( وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ "O çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir." Bu cümle, tesbihin şekline işaret etmektedir. له ملك السموات والأرض "Göklerin ve yerin mülkü O'nundur." Yani âlemdeki bütün külli tasarruf; var etme, yok etme ve diğer bilinen ve bilinmeyen tasarrufların hepsi O'nun içindir. يحبى رئيت "O yaşatır ve öldürür." Bu cümle mülke dair hükümlerden bir kısmını beyan etmektedir. وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ "O her şeye kadirdir." Bu da, hep-sini bütün şartlarıyla özetlemektedir. من O'dur الأول Evvel, her şeyden önce, başlangıcı yoktur ve her şeyin ilkidir. Çünkü varlıkların hepsinin başlangıcı ve hepsini ortaya çıkarandır. والأخر Ve son hepsinin yok olmasından sonra O, bakidir كُلُّ شَنْ هَالِكَ إِلا وَجْهَهُ "O'nun zâtından başka her şey helak olacaktır..." Yer yüzünde bulunan her" كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الجلال والاكرام (28/88 ,Kasas) canı yok olacak, ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zûtı baki kalacak." lak ve fenâya gider ve gidebilir, ancak O, kalır. Bütün yaratıkların, varlık sebep-(Rahmân, 55/26,27) âyetlerinin ifade ettikleri mânâya göre varlıkların hepsi he-leri ortadan kalkınca esasen helak edilirler ve yok olurlar. Sonra bütün işler ona
418
YanıtlaSil57- HADID SÜRESİ: 3-5
Cüz
döndürülür. Binaenaleyh O, hepsinden evvel olduğu gibi, hepsinin gayesi v varlığın sonudur الظاهر والباطن Hemd Zahir ve Bâtın. Zahir, varlığı her şeyde açıkça görülen demektir. Çünkü her şey O'nun varlığına delildir. Hiçbir şey yoktur ki varlıkta ortaya çıkarken daha evvel O'nun varlığını isbat etmiş ol masın. Mamafih her görüneni de O zannetmemelidir. Çünkü O, äşikâr olmakla beraber gizlidir de. Duygularla hissedilemeyip hayal ile algılanamayacağı gibi, varlığının hakikatı da, akılların idrak ve kavrayışına sığmaktan münezzehtir. Bi naenaleyh O'nun için ne yalnız Zähir ne de yalnız Bâtın diye hükmetmemeli, hükmü, atıftan sonraya bırakarak "Zahir ve Bâtın" demelidir. Evvel ve Ahir sıfatları da böyledir. Ebu's-Suud'un da ifade ettiği gibi »والظاهر ،deki vâv", bu iki vasfın tamamını önceki ilk vasfa bağlamaktadır. (1) Buna göre hüküm, atıf yap-madan (vav ile bağlamadan) önce olabilirse de "ve'l-Ahir" ile "ve'l-Bâtın" sıfatlarında hüküm, atıf yapıldıktan sonradır. Ancak hepsinde de hükmü atıftan sonraya bırakmak daha doğrudur. Çünkü "hüve" zamiri "Allah" ismine aittir. Allah ismi ise, bütün isim ve sıfatların derecelerinin mertebesidir. Halbuki bir çok ları bu konuda gaflete düşerek vahdet-i vücûd (varlığın birliği) adına hatalara düşmektedirler. رَهُرٌ بِكُلِّ شَيْ عَلِيمٌ Ve O herşeyi bilicidir. Şu halde kendini de bilir. Bâtın ismine bakarak Allah'ın, kendine de gizli olduğu zannedilmemelidir. Zira bu ifade yani "O, her şeyi bilicidir." sözü, söz konusu şüpheyi ortadan kaldırmaktadır. ...هو الذي خلق "Odur yaratan..." Bu da mülk hükümlerinden bir kısmını beyan etmektir. في سنة أيام "altı gunde." (Bu hususla ilgili olarak A'raf, 7/54. ve Fussilet, 41/10-12. âyetlerin tefsirine (bkz.( ثم استوى على العرش Sonra arş üzerine istivä etti. Yani yaratıp öylece bırakıvermedi, işi idare edip düzenlemektedir. (İstivâ hakkında A'râf Süresi'ndeki, 7/54. âyette tafsilat geçti. Oraya (bkz.( يُعلم ما يلج في الأرض )Allah) yere gireni de bilir, tohumlar gibi وما يخرج ها ondan çıkanı da, ekinler gibi. وما ينزل من السماء Gökten ineni de, yağmurlar gibi وَمَا يَعْرُجُ فيها ona çıkanı da, buharlar gibi. رَهُرٌ مَّعَكُمْ ابْنَمَا كُنتُمْ ve her nerede olur-sanız o sizinle beraberdir. Onun ilmi ve kudreti yanınızdan ayrılmaz. والله بنا تعْمَلُونَ بَصير Ve Allah her ne yaparsanız görücüdür. Görür ve ona göre karşılığını verir. له ملك السموات والأرض "Göklerin ve yerin mülkü O'nundur." Bu cümle, sürenin başında zikredildiği gibi burada da te'kit için tekrar edilmiştir. Yani hem ibtidada (yaratmada) hem iâdede (diriltmede) zikredilmiştir. Çünkü her ikisinin de mukaddimesi gibidir. Bir de istihläftan (vekil bırakmadan) bah-sedileceği için bu hatırlatmanın te'kid edilmesinde başka bir önemli fayda vardır. وإلى الله تُرْجَعُ الأمور Ve bütün işler, Allah'a döndürülür. Çünkü ilk ve son
(1) Ebu's-Suud, a.g.c., VIII, 204.
Cüz: 27
YanıtlaSil57- HADİD SÜRESİ: 6
419
O'dur. Binaenaleyh gerek mal ve mülkünüzde ve gerek diğer hususlardaki tasar-ruflarınızın bile evveli ve sonrası ona döndürülecektir. Bu yüzden bütün her şeyin kulluk adına O'nun için icra edilmesi gerekmektedirيولج الليل فى النهار ويج النهار فى الليل "Geceyi gündüze sokar, gündüzü geceye sokar." Yani zamanın acı tatlı bütün değişiklikleri O'nun hükmü altındadır. Gamları, sevince, gama, kedere tebdil eden ve zulmet içinde nur, nur içinde zulmet yaratan O'dur. وَهُ عليم بذات الصدور Hem, bütün göğüslerin künhünü (hakikatini) bilir. En gizli fikirleri, niyetleri, acı ve kederleri ve her türlü duyguyu O bilir. nce, sevinçleri
Onun için:
امِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَأَنفِقُوا
ما جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَأَنْفَقُوا لَهُمْ أجْرُ كَيْرُ وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِيُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ أَخَذَ مِينَا فَكُمْ إِن كُنتُمْ مُؤْمِنِينَ (0) هُوَ الَّذِي يُنزِلُ عَلَى عَبْدِهِ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلْما إِلَى النُّورُ وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَؤُفٌ رَحِيمٍ ( وَمَا لَكُمْ لَا تنفقوا في سبيلِ اللَّهِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا يَسْتَوَى مِنْكُمْ مَنَ انْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلُ وَلَيْكَ اعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلًّا وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنَى حسنى وَاللَّهُ والله بِمَا بما ا تعملون خَبَر خبير
))
Z
YanıtlaSilZ
24- NUR SÜRESİ: 58-60
Cuz: 18
40 ihlal edilmiş olduğu, eksikli bulunduğunuz üç gedik vaktinizdir. Herkes için ol. unulduğu zamandır ثلاثغرات لكم sizin için üç avret vaktidir. Örtünmenizin masa bile genel olarak böyledir. Bu ihtar, izin istemenin sebebini açıklar. Bun dan dolayı izin istemelidir. Peki amma, niçin her zaman izin istemesinler, çünkü طائلةrinize çok dolaşırlar بعضكم على بعض birbirinizin üstündesiniz dir, bu yüzden her zaman izin istemede zorluk olur كذلكتب الله لكم الآيات "Allah size ayetlerini böylece açıklarواذا بلغ الأطفال منكم الحلم تذ sizden olan çocuklar da erginlik çağına girdiklerinde -ki asıl delili ihtilam olmalarıdır. onbes en sonu ise onyedi, onsekiz yaşlardır- izin istesinler كما استأذن الذين من قبلهم Yaşının da en azı kızda dokuz, oğlanda on iki, normali ve görüleni ondört, nitekim kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi, yani kendilerinden önde bulunan siz büyüklerinin onların odalarına girmek için geçen لا تدل غير بيوتكم حتى تستأنسا وتلموا على أهلها "Ey iman edenler! Kendi evinizden başka ev. lere, geldiğinizi farkettirip ev halkına selam vermeden girmeyin" (Nur, 24/27) aveti gereğince her zaman geldiğini farkettirip selam vererek izin istemeniz ge-rekli olduğu gibi onlar da yalnız üç vakitte değil, her zaman yanınıza girecekle. rinde izin istesinler.....كذلك بين الله "Allah size ayetlerini böyle açıklıyor." Bu iki âyette bu hatırlatmanın tekrar edilmesi, izin isteme emrini tam bir açıklıkla tekiddir. Zira yabancı büyüklerde çekinme hissi, bunlarda da müsamaha şüphesi galip olduğundan burada o şüpheyi kesmek için emir, açıklanmış ve tekrar edil. miştir. Esefle görülmekte ve bilinmektedir ki, bu noktada yanlışlık ve gaflet çoktur.
والقواعد من النساء Ve oturmuş, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınlar اللأني لا يرجون فليس عليهن جناح أن يضعن ثيابهن غير متبرجات بزينة ki bir nikah umidi beslemezler نگاها zinetlerini göstermeksizin üst örtülerini bırakmalarında kendilerine bir ve-bal yoktur. (1) Yani hayız ve nifastan kesilmiş kadınlar yukarıda geçen والبضرين بخمرهن على جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ "Baş örtülerini yakalarının üzerine (kadar( örtsünler, zinetlerini.teşhir etmesinler" (Nûr, 24/31) emri gereğince gizlemeleri gereken zinetlerden hiçbirini göstermemek şartıyla üzerlerindeki çarşaf, ferâce gibi dış elbiselerini bırakıp yalnız baş örtüsüyle çıksalar bir sakınca yoktur, günah olmaz. Fakat kadının kendisini süsleyip sokağa çıkması gençler için
günah olduğu gibi ihtiyarlar için de günahtır. Süslenmeleri günah değil, süsle yabancı erkeklere çıkmaları günahtır. İhtiyar kadınlar süslenir mi, dememeli. Ne yaşlı kadınlar vardır ki, gençlerden daha çok güzel görünmeye özenirler.
(1) Ayetle geçen teherrüc, kadının kendisini süsleyip çıkarak boyunu posunu, zinetini ve güzelliklerini erkeklere göstermesidir ki, cahiliyet kadınlarının âdeti budur (Müellif)
Của: 18
YanıtlaSil24-NUR SÜRESİ: 60-61
41 أن يستعففن خير لين Bununla beraber iffetli olmaları kendileri için daha hayırlıdır. Yani süslü olmadıkları halde de iffet ölçülerine uymaları ve gençler gibi sakınmaları, üst örtülerini bırakmamaları haklarında daha hayırlıdır. Çünkü tohmetten daha uzaktır. والله سميع Ve Allah igitendir, gizlide, açıkta ne söylediklerini istir Bilendir. Maksatlarını da bilir, sonunda ona göre cez-alarını verir. Bundan dolayı müslümanız diyen zamane kadınları bu ayetleri din-lesinler de düşünsünler,
لا تأكلُوا أموالكم بينكم بالباطل "Mallarınızı aranızda haksız sebeblerle yemeyin" (Bakara, 2/188) âyeti indirildikten sonra kör, topal, hasta, özürlü, fakir müslü-manlar, sağlam kimseler tiksinirler ve rızaları olmaz diye beraber yemek ye-mekten sakınır veya bir kimse bunları kendi evinden başka akraba ve sevdikle-rinden birinin evine yemeğe götürecek olsa, belki hoşlanmazlar diye çekinir olmuşlardı. Bir de muharebeye gidenler, öyle savaş gazisi yaralıları ve zayıf fa-kir kimseleri evlerine bırakırlar ve anahtarlarını teslim edip içlerindeki yiyecek-lerden yemelerine izin verir giderlerdi. Fakat onlar bulunmadıkları için izinleri gönül rızası ile olmaz diye korkarlar, gereğinden fazla sakınırlardı. Bir de bazı kimseler, kendi evlerinden başkasında yemek yemekten çekinir, bazı müminler de ayrı yemekten sakınır, ne olursa olsun misafirle beraber yemek isterdi; hatta misafir bulunmazsa bütün gün bekleyen kimseler olurdu. .. ليس على الأعمى حرج "A'maya zorluk yoktur..." âyeti de bu sebeple ve bu durumlara açıklık getir-mek üzere indirilmiştir...
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ
امَنوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَإِذَا كَانُوا مَعَهُ عَلَى أَمْرِ جَامِعَ لَمْ يَذْهَبُوا حَتَّى يَسْتَأْذِنُوهُ إِنَّ الَّذِينَ بَيْسَنَا ذِنُونَكَ أُولَئِكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَإِذَا اسْتَا ذَنُوكَ لِبَعْضٍ شَأْنِهِمْ فَأَذَنْ لِمَنْ شِئْتَ مِنْهُمْ لا تَجْعَلُوا دُعَاء الرسو وَاسْتَغْفِرْ لَهُمُ اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيم )
70
YanıtlaSil25-FURKAN SÛRESİ: 38-44
Cüz: 19
gönderdi. Bunun için Ress halkı şu iki dağın altında kaldı, deniliyor. Bu Ress'in kaynağı Kalikalā'dan başlar, Erran'a, Versan'a ve Mecma'a uğrar; orada "Kürr" ile birleşir ve ikisinin arasında Beylekan şehri vardır. Kürr ve Ress ikisi birleşir ve Cürcan denizine dökülürler. Bu Ress vadisi acayip bir vadidir. Balığın her türlüsü bulunur. Şurimahi denilen balık oraya mahsustur, derler. Miş'âr b. Mühelhil "Bezzbabik" şehrini anlatırken demiştir ki: bir tarafında Ress nehri vardır, Ress nehri Belascan ovasına doğru çıkar, bu ovada deniz sahilince Ber-zend'den Berzaa'ya, oradan Versan ve Beylekan'a doğru uzanır. Bu ovada beşbin köy vardır ve çoğu yıkıntı halindedir. Ancak toprağı iyi ve sağlam olduğu için duvarları ve binaları kalmıştır. İşte bu köyler, Kur'ân'da adı geçen Ress halkınındı, deniliyor. Bunlar Davud (a.s)un öldürdüğü Calut'un kavmi idi-ler de denilmektedir."
القرية التي انطرت Ofenalık yağmuru yağdırılan belde. Lût kavmine ait şehirlerin en büyüğü olan Sedum kasabası ki, oraya taş yağdırılmıştı. Ku-reyşliler, Şam'a ticarete giderken, buraya uğruyorlardı.
أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ الهَهُ هَوَاهُ Kötü duygularını kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü? HEVA: Nefsin kendiliğinden yöneldiği istek ve arzusu, soyut isteğidir. Kötü duygularını tanrı edinen denilmeyip de ikinci mefulün önce anılması, kısaltma içindir ki, canının istediğinden başkasını tanrı tanımayan, de-mektir. Böyle kimselerde hiç hak severlilik yok, sadece bir bencillik vardır. İsteği de gerçek bir fayda değil, sadece canının istediği kuru kuruntudan ibaret-tir. Bunlar, delil, tanık, hak, hukuk tanımaz, yalnız kendi istek ve zevkine tapar-lar, zevkleri kendilerinin felaketine sebep olduğunu bilseler de yine hakkı zevk-lerine kurban ederler. Dini de insanın soyut duygularından, yani sadece istek, arzu ve zevklerinden ibaret sayarlar; gönülleri neye çekerse ona taparlar, gerçe-ğin zevkini aramaz, hakkın hoşnutluğunu düşünmez, düşünmek istemezler, bil-seler bile yine tanımazlar. Taberânî ve Hılye isimli eserinde Ebu Nuaym, Ebu Ümame (r.a) den şöylece rivayet etmişlerdir: O, demiş ki; Peygamber (s.a.v)
ما تحت ظل السَّمَاء من اله يُعبُدُ مِنْ دُونِ اللهِ تَعَالَى أعظمُ عِنْدَ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ هَوَى يُتَّبَعُ :soyle buyurdu "Yüce Allah'ın yanında sema gölgesi altında Allah'tan başka tapılan tanrılar içinde, uyulan heva (nefsin kendiliğinden yöneldiği istek ve arzu)dan daha büyüğü yoktur" )1( افانت تكون عليه وكيلاً Artık sen mi ona vekil olacaksın? Önceki soru takrirî, bu soru ise inkarîdir. Yani gördün ya, ona vekil olamazsın, üzerine vekil olup da kurtaramazsın. أمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ Yoksa sen onların
(1) Süyüti, ed-Dürrü'l-Mensûr, VI, 261; Râmuzu'l-Ehadis, 4616.
25- FURKAN SÜRESİ: 44
YanıtlaSil71
Cüz: 19
çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini, yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Hayır ne getirilen bir delili tanır, söz dinlerler, ne de akli delili tanır, akıl ile ha-
reket ederler. ان هم الأكالألعام Gerçekten onlar hayvanlar gibidir. Aklına ve isittiğine göre hareket etmez, soyut isteklerine uyarlar بل هم اضل سبيل Hatta gidişce daha sapkındırlar Çünkü, evcil hayvanlar kendilerine bakanlara bağ-lanırlar, kendilerine iyilik edenlerle kötülük edenleri seçerler, faydalarına olan şeyleri arar, zarar veren şeylerden kaçarlar, yediği içtiği yeri tanır, öğrendiği yolu şaşırmazlar. Kendilerine verilen güçlerde tembellik etmez, yaratıldıkları yönde sarfederler. Hak ve hayır inancı olmayan da haksızlık ve kötülük inancı da yoktur. Bu kimseler Rabblarını tanımazlar. O'nun nimetlerine karşı nankör-dürler. Ebedî fayda olan sevabı istemez, en büyük zarar olan azabdan korun-mazlar. Yurtlarına bile hainlik ederler. Yaratılışı bozmaya, fitneler çıkarmaya çalışır, haksızlık ve fitne ile yalan dolan ve aldatma ile dünyayı karıştırırlar.
Bu şekilde, kendi istek ve arzularına tapan kimselerin sapıklıkları an-latıldıktan sonra yüce Allah'ın Rab oluşuna ait delillerden, O'na ait güzellikler-den, O'nun ezelî ve ebedî kudretinden bazı işlere dikkatler çekilerek buyurulu-yor ki:
الم تر الي رَبِّكَ كَيْفَ مَنَ الظَّلَّ وَلَوْ شَاءَ جَعَلَهُ سَاكِنَا وَجَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا تَرَ فَضْنَاهُ إِلَيْنَا قَبْضَا يَسِيرًا وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْيْلَ لِبَاسًا وَالنَّوْمَ سُبَانًا وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُورًا وَهُوَ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ بَشَرًا بين يدى رحمهِ وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً طَهُورًا لِي بِهِ یدی بَلْدَةً مَيْتًا وَنُسْقِيَهُ بِمَا خَلَقْنَا أَنْعَامًا وَأَنَا سِى كَثِيرًا ) وَلَقَدْ صَرَفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذْكَرُوا فَأَبِي أَكْثَرُ النَّاسِ إِلا كَفُوراً
33- AHZAB SÜRESİ: 53
YanıtlaSilCur 22
332 INA, bir şeyin zamanı gelip çatmak, yahut bir şey kemaline erip yetmek kay "Girmeyiniz" fiilinin failinden haldir. Yani zamanı gözetmemeniz, manalarına gelir. Burada ikisiyle de tefsir edilmiştir. Bu "bakmaksas beklememeniz üzere, size yemeğe izin verilmedikçe girmeyin ولكن (1) وعيتم قال Fakat çağrıldığınız zaman da girin. Zamanından önce de olsa girin. طعام Fakat yemeği yediğiniz zaman da hemen dağılın. Hiç durmayın. Y مستانسين الحديث Söz dinlemek veya sohbet etmek üzere izin verilmedikçe gir. meyin. Bu da uzerine atfedilmiştir. Bizim anlayışımıza göre, bu kaydın yararı, yemekten başka maksatlar için de izinsiz girmenin yasaklığını genelle. mektirگان پژى الىunku o izinsiz, zamansız giriş ve duruş Peygambere eziyet veriyordu. Evini daraltıyor, ev halkını sıkıyordu; fakat sizden utaniyor, çekinmez, sıkılmaz. Yani Nûr Süresi âyeti gereği, başkasının evine izinsiz gi girmeyin çıkın demekten sıkılıyordu. Halbuki Allah gerçeği söylemekten renlerin ve ihtiyaçtan fazla duranları çıkarılması bir haktır. O halde Allah'in söylediği gibi söylemekten sıkılmamak gerekir. Şayet size وأن قيل لكم ارجعوا فارجعوا فرازكى الله "Geri dönün" denilirse dönüp gidin. Bu sizin için daha temizdir." (Nút, )24/28( وَإِذَا سَالْتُمُوهُنَّ مَنَاعًا Izin ile girdiğinizde de kadınlara bir meta, gerekli bir şey soracağınız veya isteyeceğiniz zaman فاستلوهن من وراء حجاب artık onlara bir "hicab", yani görülmelerine engel bir perde, bir siper arkasından sorun. Bundan böyle "harem", farz kılınmışıtır ki, o zamana kadar Araplar da adel değildi. ذلك Öyle yapmanız, izinsiz girmemek, çabuk dağılmak, hareme sora-cağınızı perde arkasından sormak اطهر لتلويكُمْ رَتُرين hem sizin kalbleriniz, hem onların kalbleri için daha fazla temizliktir. Şeytani düşüncelerden, vesvese-lerden uzaklaşırsanız, hem kadınların, hem erkeklerin iffet ve ismet hisleri daha fazla yükselir, edeb, nezihlik, takva, hürmet gösterme artar. وما كان لكم أن تُؤْذُوا رَسُولَ الله Hem Resulullah'ı üzmeniz, incitmeniz sizin için doğru ve caiz olamaz. Ona hak ve yetkiniz olmadığı gibi, size yaraşmaz ve hakkınızda iyi olmaz. Onun için onu incitmesi düşünülen durumların ve hareketlerin hepsinden sakın-.Onun arkasin ولا أن تنكحوا أزواجه من بعده أبدا mali hişbirini caiz görmemelisiniz dan, yani vefatından sonra hanımlarını nikahlamanız asla olamaz. İşte on-ların müminlerin anneleri olmalarının asıl mânâsı budur. Öz anneler gibi nikah-larının ebediyen caiz olmamasıdır. ان ذلكم Çünkü o günah, Peygamberi üzmek, buna dahil olmak üzere o vefat ettikten sonra hanımları ile nikahlanmak günahı كان عند الله عظيمًاً Allah katında çok büyük bulunuyor. Peygambere kasten eziyet etmek inkâr olduğu gibi, hanımları ile nikahlanmayı, helal saymak da öyledir. Resulullah, vefatında da Allah katında öyle muazzam ve öyle saygı gösterilmesi
33- AHZAB SÜRESİ: 53-56
YanıtlaSil333
Cua: 22
vacip olander ان تبدوا فينا أن تحقر Siz bir şeyi açıklasanız da gizleseniz de gerek eziyet kabilinden olsun, gerek saygı gösterme, gerek iyilik, gerek kötülük her-hangi bir şey, Allah onu bilir. Çunka فان الله كَانَ بِكُلِّ شَيْ عَلِيمًا Şüphesiz Allah her şeyi biliyor. Onun için ne yapacağını da bilir. Rivayet olunuyor ki bu hicab iveti nazil olunca babalar, oğullar, akrabalar, "ya Resulullah bizler de mi onlara perde arkasından konuşacağız?" demişler. Onun üzerine de bu ayet nazil olmuş. لا جناح عليهن Onlara, yani hanımlar üzerine şunlarda günah yok من أبائهن ne atalarında ki, babalar ve bütün dedeler, amca ile dayı da bu hükümdedir. Bu-nunla birlikte bu ikisi açıkça belirtilmediği için, bazı bilginler amca ve dayı yanında başörtüsüz oturmayı mekruh görmüşlerdir. Nur Süresi'ne de bakınız. Y امن Ve kendi kadınlarında, kadınların kadınları, genel olarak akrabalarından olan kadınlarla tanıdıkları müslüman kadınlar وأتقين الله bununla birlikte Al-lah'tan korkun, iyi korunun, takvalı, ihtiyatlı bulunun ey Peygamberin eşleri إنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْ شَهِيدًا Çünkü Allah her şeye karşı şahit bulunuyor. Buharî şerhi Aynî'de Kadı İyaz'ın beyanına göre denilir ki: Peygamberin hanımlarına özel olan hicab, yüz ve ellerde dahi ihtilafsız olarak kendilerine farzdı. Onun için ne şahitlik, ne diğer sebeble yüzlerini ve ellerini açmaları kendilerine caiz olmadığı gibi, çıktıkları zaman şahıslarını ortaya koymak da caiz değildi. Nite-kim Hz. Hafsa babası vefat ettiği gün, çıktığında şahsını örtmüştü. Vefatında da üzerine bir kubbe bina edilmişti. (1)
أن الله وَمَلَكَتْهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ Çünkü Allah ve melekleri Peygamberi hep sa-lat eder dururlar. Allah Teâlâ rahmet ve nimet vermesi ile, melekler istiğfarları ile ve hizmetleriyle Peygambere daima ikram etmektedirler. Bu sayede yukarda Sizi karanlıklardan aydiniga" هو الذي يُصَلِّى عَلَيْكُمْ وَمَلتَكتُهُ لِيُخْرِجَكُم من الظلمات إلى النور çıkarmak için, üzerinize melekleriyle beraber rahmetini gönderen Allah'tır." )Ahzab, 33/43) buyurulduğu üzere müminlere ilâhî feyz inmektedir. يا أيها الذين أنتوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلَمُوا تَسْلِيمًا Ey iman edenler! Sizler ona salat ve selam getirin, اللهمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّد ، السلامُ عَلَيْكَ يَا أَيُّهَا النَّبيُّ ، صلى الله عليه selamlayarak teslim olun وسلم ، الصلاة والسلام عليك gibi dualarla onun üzerine Allah'ın salavatını, rahmetini ve bereketlerini niyaz edin. (2) Ve selam vererek ona hürmet edin. Ve bir mânâya göre, hiç incitmeyerek teslim olun, boyun eğin. Bu âyet gösterir ki Peygamber'e salavat getirmek farzdır. Ancak tekrarına değinilmemiştir. Sahih olan budur ki, ismi zikrolundukça vacip olur. Bu hususta birçok hadisler rivayet olunmuştur. Bu cümleden omak üzere Resulullah (s.av.) buyurmuştur ki: رغم أنْفُ رَجُلٍ ذكرْتُ عِنْدَه
(1) Ayni, Umdetü'l-Kari, XIX, 124.
Alûsi, a.g.e., XI, 2/83.
534
YanıtlaSil40- MÜMİN SÜRESİ 57-60
Cüz: 24
sahibine vermeye kesin bilgisi bulunmadığını bilmişler ve Allah'ın teklif ile maksadının akh teraziye vurmak olduğunu anlamışlardı. Demek ki yeryüzünün, dağların, gökyüzünün aklı insanın aklından çok idi. Onlar kendilerini Allah'ın üzerlerine vacip kılmadığı şeye sokmadılar, çünkü o bir teklif idi, bir emir değildi ki, Allah'ın emrine ta'zim, saygı gereğine göre ister istemez uymak ge-reksin. Halbuki البيا طوقا الكرفا "Ikiniz de ister istemez gelin." (Fussilet, 41/11( Yani size bırakılacak şeyleri ister istemez kabule amade, hazır olun dediği za man الينا طالعين "Isteye isteye geldik" (Fussilet, 41/11) dediler. Hakk'ın kendile rine yapmak istediği her şeyi kabule hazır olduklarını söylediler.
Şeyh Muhyiddin-i Arabinin bu sözü insanı büyük bir nüsha ve toplayıcı bir
nüsha sayan sözlerine aykırı görünür. Çünkü göklerin ve yerkürenin cismanî yönden bilinen büyüklüğünden başka akli yönden de büyüklükleri tesbit edi-lince însan için hiç büyüklük yönü kalmamış demektir, bunu ونظر لكم ما في السموات وما في الأرض جميعًا مِنْهُ "O göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini kendi yanından sizin hizmetinize verdi." (Casiye, 45/13) âyeti ile bağdaştırmak lazım gelir ki, birinde maddiyat, birinde maneviyat yönü açıktır. Bununla birlikte Şeyh'in bu ifadesi bize fizyolojik açıdan bir karşılaştırma hatırlatmaktadır, garîzî, yani fiz-yoloji açısından bakıldığı zaman da gökler ve yerküre, Hakk'ın emrine aykırı hiçbir şey yapmaz. Teklif ile seçmeli emanet görevini kabul etmemiş, fakat emir ile verilen emaneti hakkı ile saklar. Halbuki insan hem hata eder, hem isyan eder emanetlerine zulüm de eder, yanılır da; bunun için gökler ve yerküre Hakk'ın emrine itaat açısından insandan büyüktür, demek ki kibirlenenler cahil-liklerinden kibirlenirler. وما يستوى الأعلى والبصير Körde gören ile bir olmaz, yani başında ve sonunda Hakk'ı tanımaz olan kör kalpli ile Hakk'ı bilen ilim sahibi ve basiret sahibi eşit olmaz. İlmi olup da gereğiyle amel etmeyenler, görüp de görmezlikten gelenler de görmez hükmündedir. Onun için misalden gerçeğe Iman edip salih ameller والذين أمنوا وعملو الصالحات ولا المسى : geçilerek buyuruluyor ki işleyenlerle de kötülük yapan. Bunlar da eşit olmaz. O halde insan, "ahsen-i takvim" (en güzel yaratılış) de olur, vücud açısından küçüklüğe karşılık وسخر لكم ما في السموات وما في الأَرْضِ جميعاً مِنْهُ "O göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini kendi yanından size ram etti, emrinize verdi. "(Casiye, 45/13) âyetinin mânâsınca hep-sini toplayıcı olur. قليلاً ما تذكرون Siz pek az düşünüyorsunuz. Ey insanlar veya ey mücadele edenler إن الساعة أبه herhalde o saat, o ceza saati olan kıyamet, mu-hakkak gelecek. لا ريب نبها Onda şüphe yok, şüpheye yer yok. ولكن أكثر الناس لا
يُؤْمِنُونَ Fakat insanların çoğunluğu iman etmezler وقال رَبَّكُمُ ادْعُونَى استجب لكم hal buki Rabbiniz buyurdu ki; yalvarın bana ki size karşılık vereyim. Hem dua,
"Sizden biriniz karınca ısırdığı zaman ne kadar acı duyarsa, şehit olan kimse de ölüm acısını ancak o kadar duyar." (Hadis-i şerif)
YanıtlaSilDUÂ İBADETİN ÖZÜ
"D ua, ibâdettir. İbâdetin iliği ve özüdür. Allah katında O'na duâ etmekten daha kıymetli bir şey olamaz. Allah, kendisinden bir şey istemeyeni (gaflet sebebiyle kendini duâ etmekten müstağni görenleri ve duâyı ihmal edenleri) azaba uğratır. Sıkıntı ve darlık zamanında duâsının kabul olmasını isteyen kimse, bolluk ve rahatlık zamanın-da da duâyı bol yapsın. Rabbiniz Hayy ü kerimdir; bir kul elini açınca onu boş bırakmaz. Kime ki duâ kapıları açılmıştır, ona hikmet kapıları açılmış de-mektir. Duâ, rahmet kapılarının anahtarı, müminin silâhı, dînin direği, göklerin ve yeryüzünün nûru-dur." (Rûdânî, Cem'u'l-Feväid, 9219-20-21-22-25)
Çocuklarınıza İsim
Erkek: Hüseyin
Kız: Nergis
Bir gün Mârûf-i Kerhî Hazretleri, çarşıda bir sakaya, yani su satıcı-sına rastlar.
Saka;
"Allah rızâsı için benim suyum-dan içiniz." diye seslenmektedir.
Mârûf-i Kerhî Hazretleri; sırf <> diyen sakanın bu duâsını almak niyetiyle, nâfi-le oruçlu olduğu hâlde o sudan alır ve içer.
-Sakanın Allah rızâsını talep ederek ettiği duâ ile." der.
Takvim Yapraklarını Yere Atmayınız
40- MÜMİN SÜRESİ: 60
YanıtlaSilCur: 24
535 hem ibadet zikredilmiş olduğu için, ya duanın ibadet ile yahut da ibadetin dua rincisi, Kur'ân'ın birçok yerlerinde olduğu üzere dua, ibadet mânâsına olarak; le tefsir edilmesi gerektiği için, tefsir bilginleri iki şekilde açıklamışlardır. Bi-bana ibadet ve kulluk edin ki size sevap ve mükafat vereyim demek olur. İbnü Abbas, Dahhak ve Mücahid'den rivayet edilen bu tefsire göre "isteme" dil ile değil, bunun yanında "fiilen talep" sart edilmiş demektir. Bu şekilde şu açıklama bu manaya uygun olurأن الذين يستكبرون عن عب Cünkü ibadet etmekten yüz cevirenler, yani kibirlerinden bana ibadet etmek istemeyenler سيدخلون جهنم آخرین muhakkak yarın hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir. İkincisi, أدعونى أستجب لكم "Yalvarın bana ki size karşılık vereyim." demek, isteyin ben-den vereyim size demektir ki, Süddi'den rivayet olunan ve ilk bakışta anlaşılan da budur. Fakat buna göre de ibadetin dua ile tefsir edilmesi gerekir. Bunu böyle iki şekilli olarak ifade etmedeki incelik, ibadetin duayı, duanın da ibadeti gerek-tirdiğini ifade içindir; bir taraftan dua ibadetin iliği mesabesinde olduğu gibi, jbadet de duanın kabulünün şartlarındandır.
* Bu dua emri çok önemli ve dikkate değerdir. Burada önce insanın cüzi ira-desinin bir ifadesi ile cebr'in reddi vardır. Gerek ibadet mânâsına olsun, gerek sadece dua, ikisinde de istemek emredilmiş ve Allah'ın karşılık vermesi için ku-lun istemesi şart kılınmıştır. Hem öyle şart kılınmıştır ki şartın yokluğundan, şarta bağlanan şeyin yokluğu gerekeceğinden terkine سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ "cehenneme girecekler" diye tehdit getirilmiştir. Şu halde emir vücub içindir ki, her duanın kabul edilip edilmemesi konusuna gelince, بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاءَ "Hayır ancak O'nu, çağırırsınız, O da kendisine çağırdığınız herhangi bir şeyi dilerse açar." (En'am, 6/41) âyetinden anlaşıldığına göre, dileme ile kayıtlıdır. Yani buradan anlaşılan kazıyye-i şartıyye (şart önermesi) külliye (tümel) değil, mühmeledir. إليه يَصْعَدُ الكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ "Güzel kelimeler ancak O'na yükselir, onu da iyi amel yükseltir." (Fâtır, 35/10) âyetin mânâsınca bazı kabul şartları ile de şartlıdır. Onun için burada ibadet ile birlikte zikredilmiştir. Keşşafta Ka'b'dan şöyle nakledilir: "Yüce Allah bu ümmete üç özellik vermiştir ki onları geçmişte kendi katından göndermiş olduğu peygamberlerden başkasına vermemiştir. Her peygambere "Sen benim halk üzerine şahidimsin" demişti, bu Ümmete de لتكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ "İnsanlara karşı şahitler olasınız." (Bakara, 2/1433( buyurdu ماكان على النبي من حرج Peygamberin üstüne Allah'ın farz ettiği he-rhangi bir şeyde hiçbir vebal yoktur." (Ahzab, 33/38) âyetinin mânâsınca "sana meşakkat yok" demişti, bu ümmete de ما يُريدُ اللهُ ليَجْعَلَ عليكم من حرج Allah sizin üzerinize bir güçlük yapmayı dilemez." (Maide, 5/6) buyurdu. ادعونی استجب لك
536
YanıtlaSil40- MÜMİN SÜRESİ: 60
Ciz: 24
"Bana dua et, sana karşılık vereyim" demişti. Bu ümmete de ادْعُونِي استجب لكم "Bana yalvarın ki size karşılık vereyim." (Mümin, 40/60) buyurdu, "(1)"
ادعوني استجب لكم "Bana yalvarın size karşılık vereyim" şöyle demek de olur: Çağırın bana ki size cevap vereyim. Bu şöyle demek olur: Benden beni talep edin size icabet ederim, beni bulursunuz, beni bulan da her şeyi bulmuş olur. Çünkü أنما أمره إذا أراد شيئًا أنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ "O'nun emri bir şeyi dilediği zaman ona ancak 'Ol' demesinden ibarettir. O da oluverir." (Yasin, 36/82) denilmiştir ki işte hiç reddolunmayan dua budur. Nitekim bazı haberlerde من طلبني وجدني Beni talep eden, beni bulur" diye varid olmuştur. Bana ibadetten, yani bana dua ile beni talepden kibirlenenler benden uzak kalarak mahrumiyet cehenneminde ze-lil ve hakir olacaklardır.
الله الذي جَعَلَ لَكُمُ اليَّلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا إِنَّ اللَّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ (0) ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَيْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَانِي تُؤْفَكُونَ ) كَذلِكَ يُؤْفَكُ الَّذِينَ كَانُوا بِآيَاتِ اللَّهِ يَحْمَدُونَ اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فَرَارًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُورَكُمْ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبَّكُمْ فَتَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ العالمينَ هُوَ الحَقِّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينُ الحَمدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ( قُلْ إِنِّي نَهبِيتُ أَنَا عَبْدَ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَمَا جَاءَ فِي الْبَيِّنَاتُ مِنْ رَبِّي وَأُمِرْتُ أَنْ أَسْلَمَ
122
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHI
kandilin içine koyup kendisini güzel isimleri ile zikretmek emrini verdi.
Bundan sonra o ruh-u şerif, o kandilde Yüce Hakkı güzel isimleri ne zikre başladı. Her güzel ismi bın yıl zikretti. 227500
Onun güzel isimlerinden RAHMAN İsminin zikri ile moeren. ğu sırada; sübhan olan Yüce Hak, kendisine rahmet nazarı ile nazar evledi. Bunun üzerine o mübarek ruh, Allah-ü Taála'dan utanıp ter. ledi. Nebilerin ve resullerin sayısı kadar, kendisinden ter damladı Her ter damlasından bir nebinin ruhu yaratıldı; hepsi de, kandilin icine toplandı.
Bundan sonra, Yüce Hak, Nebiyy-i Ekrem S.A. efendimize şöyle hitap etti:
bak. İnci misali terinden yaratılan nebilerin ruhlarına nazar eyle;
Resulullah S.A. efendimiz bu emir gereğince, nazar eylediği za-man; gözünün ziyası eşyayı derhal bürüdüğü gibi, nebilerin ruhları-a da o Muhammedî nur birden sardı. Bunu gören nebilerin ruhları soyle demeye başladılar:
Rabbımız, bizi böyle gaşyedip nura boğan kim?.
Allah-ü Taală şöyle buyurdu:
Bu, Habibim Muhammed'in nurudur. Şayet siz, onun pey-gamberliğine inanıp tasdik ederseniz; sizi nübüvvet ve risaletle şe-refyab ederim.
Bunun üzerine o peygamberlerin ruhları şöyle dediler:
Biz, Muhammed'in S.A. nübüvvet ve risaletine iman ettik
Allah-ü Taâlâ buyurdu:
-Sizin bu ikrarınıza şahid olayım mı?.
Onlar da şu cevabı verdiler:
- Evet..
Nitekim, bu manayı Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şu âyet-i ke-rime ile haber verdi:
«Allah, peygamberlerden (söz) ahdi aldığı zaman...» (3/81)
Bundan sonra, o pek temiz ruh, Yani: Resulüllah S.A. efendimi-zin ruhu, yine Yüce Allah'ın güzel isimlerini zikirle meşgul oldu.
KAHHAR ismine geldiği zaman, Hak Taâlâ'nın celâl ve heybetin-den terledi. Mübarek başının terinden meleklerin ruhları yaratıldı.
Yüzünün terinden; arş, kürsî, levh, kalem, şems, kamer, yıldızla-ın taşıyıcıları yaratıldı.
1. Göğsünün terinden; âlimler, şehidler, salihlerin ruhları yaratıl-
Arkasının terinden; Beyt'ül-mamur, Kâbetüllah, Beyt'ül-mukad-des, Ravza-i mutahhara ve bütün mescidlerin yerleri yaratıldı.
1atıldı. Kaşlarının terinden; kadın erkek, bütün müminlerin ruhları ya-
Kuyruk sokumu terinden; Yahudî ve Nasara, müşrikler ve Mecu-siler.. hâsılı: Bütün küffarın ruhları yaratıldı.
KARA DAVUD
YanıtlaSil123
Ayaklarının terinden; mağribden maşrıka kadar bütün yerler ve İçindekiler yaratıldı...
Ve.. kendisinden: mümin ve kafir sayısı kadar ter damladı. Her ter damlasından bir ruh yaratıldı. Bu mana icabıdır ki: Resulüllah SA. efendimize:
Eb'ül-ervah (ruhlar babası).
Künyesi verildi.
Bu yaratılan ruhlar. RUH-Ü MUHAMMEDİ'nin etrafını tesbih ve tehlil ederek bin yıl kadar tavaf eylediler. Bundan sonra, Hak Taȧlà o ruhlara:
228 TOS
RUH-U MUHAMMEDİ'ye nazar eyleyin.
Emrini verdi; onlar da nazar eylediler. Onların bu bakışları sıra-
sinda: O latif ruhun başını görenler dünya åleminde yaratılmışların arasında halife, padişah oldular.
Onun alnını görenler, âdil beğlerden oldular.
Mübarek gözlerini görenler, hafız-ı Kur'an oldular.
Mübarek kaşlarını görenler, nakkaş oldular.
Mübarek kulaklarını görenler vaaz ü nasihat kabul eder kimse-ler oldular.
Mübarek yanaklarını görenler, akıllı ve iyi amel işleyen kimse-lerden oldular.
Mübarek yüzünü görenler, hakîm ve attar oldular.
Mübarek dudaklarını görenler, vezir oldular.
Mübarek ağzını görenler, çokça oruç tutanlardan oldular.
Mübarek dişlerini görenler, oğlan veya kız güzel suretli oldular.
Mübarek dilini görenler, padişahlar arasında, elçilik yapanlardan
oldular. Mübarek boğazını görenler, vâiz, nasihatçı ve müezzin oldular.
Mübarek sakalını görenler, Allah yolunda mücahid oldular.
Mübarek pazularını görenler, ok atıcı ve denizde dalgıç oldular.
Mübarek boynunu görenler, tacir ve bazirgân oldular.
Mübarek sağ alnını görenler, sarraf oldular; sol alnını görenler
ise.. terazi tutan ve kile ölçen oldular.
Mübarek ellerinin içini görenler, sahi cömera oldular.
Mübarek ellerinin arkasını görenler cimri oldular.
Mübarek sağ ellerinin içini görenler, boyacı oldular.
Mübarek parmaklarının ucunu görenler, kâtip oldular.
Mübarek sol parmaklarını görenler, demirci oldular.
Mübarek göğsünü görenler, âlim, zahid ve müştehid oldular.
Mübarek arkasını görenler, şeriatın emrine itaatkâr ve mütevazi
oldular.
Mübarek yanlarını görenler, gazilerden oldular.
Mübarek karnını görenler, kanaatkâr oldular.
Mübarek dizini görenler, secde ve rükû ehli oldular.
Mübarek ayaklarını görenler, avcı oldular.
124
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHI
Mübarek ayağının altını görenler, bol yürüyücü oldular.
Gölgesini görenler, şarkıcı ve sazcı oldular.
Bakıp da görmeyenler; Yahudi, Nasara, Mecusi ve şirk ehli ol dular.
Hiç bakmayanlar ise.. Nemrud, Firavun ve emsali gibi üluhiyet davası gütmeye başladılar.
Sonra..
Bütün ruhlar, dört saf oldular.
BİRİNCİ saf: Nebilerin, resullerin safı oldu.
İKİNCİ saf: Allah'ın veli kullarının safı oldu.
ÜÇÜNCÜ saf: Erkek ve kadın müminlerin safları oldu.
DÖRDÜNCÜ saf: Küffar safı oldu.
Anlatılan ruhlar, anlatılan makamlarda Allah'ın dilediği kadaı durdular. Sonra.. sıraları geldikçe bu cesedler âlemine geldiler.
Sonra..
Resulüllah S.A. efendimiz, mahluk kendisinden yaratıldıktan iti-baren; ruhlar âleminden bu cisimler âlemine gelinceye kadar arada geçen zamanın mikdarını Allah-ü Taâla'dan başkası bilmez.
Ve..
Şöyle rivayet edildi:
Resulüllah S.A. efendimiz Cebrail'e sordu:
Sen yaratılalı kaç yıl oldu?»
Cebrail şcyle dedi:
Hesabını bilmem ya Resulellah. Ancak şu kadarını bilirim:
Yetmiş bin senede bir kere, arşın perdeleri arkasından büyük bir nur zuhur deer. Ben yaratılalı beri, on iki bin kere; o nurun zuhurunu ve batışını gördüm.
Resulüllah S.A. efendimiz sordu:
«O nur, neyin nurudur; bilir misin?.»
Cebrail:
Bilmem..
Deyince, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«O, ruhlar âleminde benim ruhumun nurudur.>>>
Bu rivayete göre; on iki binle yetmiş bin çarpılınca, nekadar sa-yı çıkacağı düşünülmelidir.
Bir rivayet..
Kåab Hazretleri Yahudi bilginlerindendi. Yemen'de sakin idi. Re-sulüllah S.A, efendimizin zamanına yetişti; ama o zaman müşerref olamadı. imanla
Kaab'ın r.a. imana gelmesı Hz. Ebu Bekir'in r.a, hilafeti zamanın-da oldu. Bazı rivayetlere göre de, Hz. Ömer'in r.a. hilafeti zamanında İslâm şerefi ile şerefyab oldu.
Kendisi ashab-ı kiramdan hadis-i şerif rivayet etti. Ashab-ı kiram dahi ondan hadis-i şerif rivayet etti.
KARA DAVUD
YanıtlaSil125 Ashab-ı kiramdan Said b. Amr'el-Ansari, babası Amr'den naklen şöyle rivayet etti:
Resulüllah S.A. efendimizin zamanında, Kaab lle yolda görü-şup arkadaş olduk. Resulüllah S.A. efendimizin meclise gelmek isterdi
. Ayrıca, Re-sulüllah S.A. efendimizin nebilerin sonuncusu olduğunu ve onun gü zel vasıflarını, görmediği halde bizden daha iyi anlatırdı. Bu sene, Resulüllah S.A. efendimizin son senesidir; keşke gi-dip
görüşebilseydim. Diyerek acele ile hazırlandı.
Ancak, gece olunca, içeri girip dışarı çıktı. Bu giriş çıkışını tez tez tekrarladı. Semaya bakıp ağladı. Sabah olunca sordum:
Ya Eba İshak, bu gece semaya bakıp çokça ağladın; bunun sırrı, hikmeti nedir?..
Ağlaya ağlaya bana şöyle dedi.
Bu gece Medine-1 Münevvere'de, Resul-ü Ekrem S.A. efendi miz, dar-ı bekaya teşrif buyurdu. Gök kapılarını ve cennet kapılarını açılmış gördüm. Bütün melekler onun teşirifi için, tazim ve tekrimle istikbale çıktılar. Yeryüzünde, onun defnolunduğu yerden daha påk bir yer yoktur. Cümle yerlerin ve toprakların en faziletliisi o yerdir.
Bu anlattıkları için yemin etti.
Onun bu anlattıklarını hayretle dinledim ve tarihini tuttum. Medine-i Münevvere'ye geldiğim zaman, âlemlerin efendisi Resulül-lah'ı S.A. onun anlattığı gibi, dar-ı bekaya teşrif etmiş buldum.
Kaab'i, Hz. Ebu Bekir r.a. vefat edinceye kadar hiç görmedim. Sonradan, Hz. Ömer'in r.a. hilafeti zamanında Medine-i Münevvere'-ye geldiğini işittim. Yanına varıp selâm verince beni tanıdı. Yakını-na aldı; bana ikram eyledi.
Bu arada, daha önce kendisi ile karşılaştığım zaman; ondan gö-rüp işittiklerimi orada bulunanlara anlatttım. Şaşırdılar:
Bu, ya sihirbazdır; ya kâhindir.
Dediler. Onların bu sözüne karşılık Kâab şöyle dedi:
- Büyük Allah şahiddir. Haşa, ben sihirbaz değilim.
Koynundan bir kutu çıkardı. Beyaz incili bir kutu idi. Üzerinde altından bir kilidi vardı. O kilidin üstündeki mührü bozup kutuyu açtı. İçinden yeşilli sarılı bir ipekli çıkardı; şöyle dedi:
Bu nedir, bilir misiniz?.
Hayır, bilmeyiz.
Dediler şöyle anlattı:
Bunun içinde, Resulüllah S.A. efendimizin güzel vasıfları, la-tif huyları vardır. Yüce Hakkın inzal eylediği Tevrat ve İncil kitap-larında beyan buyurduğu şeyler bundadır.
Bunun üzerine biz ona şöyle dedik:
- Ya Eba İshak, Hak Taâlâ seni rahmetine nail eylesin. Lütfey-le; Resulüllah S.A. efendimizin ilk yaratılışını bize anlat.
126
YanıtlaSilLELAIL-1 HAYRAT ŞERHI
Şöyle anlattı:
Allah-ü Taâlâ, âdemoğlu soyunun efendisi Muhammed'i S.A. yaratmayı murad ettiği zaman; Cibril-1 Emin'e:
Yerin en alå påk yerinden bir avuç toprak getir.
Diye emretti. Bu emir üzerine Cibril mele-i alå melekleri ile yer-yüzüne indi. Resulüllah S.A. efendimizin şimdiki merkad-i muatta-rından daha temiz bir yer olmadığı için, o yerden bir avuç toprak al dı. Yüce cennetin ırmaklarından nesim suyu ile yuğurdu; beyaz inci gibi yaptı. Bundan sonra, vüce cennetin ırmaklarına bir bir daldır. dı.
Yedi kat gökleri ve yerleri gezdirip üstün vasıflarını överek sena etti. Allah katında makbul olduğunu ve keremli bir zat olduğunu, cümleden faziletli bulunduğunu semanın ve yerin sakinlerine bildir di.
Ådem a.s. yaratıldıktan sonra, o nur onun alnına kondu.
O nur, Adem'in a.s. alnında bir ırmak sedası verir gibi çağlayıp durdu. O seda zahir olduğu zaman Adem a.s. sordu:
Ya Rabbi, sübhansın; şanını tesbih ederim; bu alnımdaki se-da nedir?.
Yüce Hak şöyle buyurdu:
O seda, nebilerin sonuncusu resullerîn efendisi olan muham-med'in nurunun tesbih sesidir. Ziyadesiyle bu nura tazim eyle ve onu koru. Bu nur, senden çocuğuna geçtiği zaman, ona da tenbih et. Cüm-le evladlar, birbirine tenbih etsin. Taa, nurun sahibi Muhammed vü-cuda gelinceye kadar.. Kadınlardan temizlerini nikâh etsinler. Kötü-lükten korusunlar. Himaye, tazim ve ona ihtimam göstermeleri için, onlardan ahd al.
O mübarek nur, Ådem'in a.s. alnında kaldı; ziya verdi.
Bir başka rivayet..
O nur, Adem a.s. yaratıldığı zaman, arka tarafından omuzu üze-rine kondu. Adem a.s. ne yana dönse, melekler ardından saf saf be-raberce giderlerdi. Durunca, onlar da ardında durup o nuru ziyaret ederlerdi. O nura tazim, tekrim ederlerdi.
Ådem a.s. melâike-i kiram ardında durdukları için; Yüce Hakka tazarru edip sordu:
Ya Rabbi, bu kadar melâike neden arkamda durmaktadır?.
Hak Taâlâ şöyle buyurdu:
Ya Adem, senin arkanda, habibim Muhammed'in nuru var-dır. Onu ziyaret etmek için dururlar.
Bunun üzerine Adem a.s. şöyle niyaz etti:
- Ya Rabbi, o nur-u şerifi önümde durdur. Böyle olunca, me-lekler arkamda kalmazlar.
Bundan sonra, Yüce Hak o nuru, Adem'in a.s. alnına kondurdu.
Melâike devamlı olarak, Adem'in a.s. karşısında saf saf durup o mübarek nura tazim ve izzetle sevgilerini gösterirlerdi.
Bunu gören Ådem a.s. şöyle duâ etti:
KARA DAVUD
YanıtlaSil127 Ya Rabbi, bu kadar meläike-i kiram habibin nuruna tazim ve tekrim ederler. Bana da, o nuru görüp tazim etmek şerefini ihsan eyle
Hacetleri bitiren Yüce Hak, onun duasını kabul buyurdu. O en saadetli nuru, Adem'in a.s. alnından aldı; sağ elinin şehadet parma-ğına kondurdu. Ve.. o nur. Adem'in a.s. parmağında tesbih eylemeğe
başladı. Adem ve diğer melekler, o tesbihi işittikleri zaman, o parmağın adina:
Müsebbihe.
Dediler. Melekler de o nurun sahibi Habib-i Ekrem'e salavat-1 serife ile tazim ve tebcil ettiler; hürmet gösterdiler. Yalnız melekler değil; cümle mahlukat o şanı yüce nura tazim ve hürmet ederdi.
Yukarıda anlatılan manada bir rivayet..
OD AĞACI
Adem a.s. ve zevcesi Havva cennette vuku bulan hatalı işten son-ra; mübarek vücutlarından elbiseleri sıyrıldı:
Dünyaya çıkın.
Diye ilahi ferman geldi. O halleri ile meleklerden utandılar; han-zi ağacın altına gittilerse, hiç biri kabul etmedi. Yalnız od ağacı ka-bul etti; aldı. Yüce Hak, od ağacına hitab edip sordu:
tin?..
- Ey ağaç, sair ağaçlar kabul etmediler; sen neden kabul et-
Od ağacı şöyle dedi:
-Ey Rahim Rabbım, Ådem'in a.s. alnına Habib-i Ekrem'in nu-runu kondurdun. Cümle mahluka da, o nura tazim etmeleri için fer-man eyledin. Ådem a.s. o şanlı nuru ile bana sığındığı zaman, o şanlı nurdan utanarak kabul etmemezlik edemedim; kabul ettim.
Bunun üzerine, Yüce Hak şöyle buyurdu:
Ey od, sen ki Habibim Muhammed'in nuruna tazim ettin; onun
hürmetine seni kullarım arasında, cümle ağaçlardan daha muteber kıldım. Sana pek güzel bir koku ihsan eyledim. Ancak, izinsiz kabul ettiğin için; seni ateşte yakmakla faydalanacaklardır. Onlar seni yak-
madıkça, senden o güzel koku çıkmayacaktır. Bu manada gelen bir başka rivayet ise şöyledir:
Ådem'in a.s. ve Havva'nın libasları sıyrılıp, dünyaya çıkma emri-ni aldıkları zaman; cennetin süruruna ve süsüne güzel nimetlerine baktılar; onlardan ayrılacakları için ağladılar. Onların ağlamalarına acıyıp bütün ağaçlar onlarla beraber ağladılar. Yalnız od ağacı ağla-madı. Bunun için Yüce Hak ona sordu:
Sair ağaçlar ağladığı halde, sen neden ağlamadın?.
Od ağacı şöyle dedi:
Ya Rabbi, şanı yüce zatın onlara çıkma emrini verdin. Ben
de emrine tazim ederek, ağlamadım.
Bunun üzerine, Yüce Hak şöyle buyurdu:
Sen ki, benim emrime tazim eyledin. Seni, dünyada cümle
13908. Yasak, istek getirir.
YanıtlaSil13909. Yitirilen zaman, asla bulunmaz
PORTEKİZ ATASÖZLERİ
13910. Aç karının kulağı yoktur.
13911. Ağrıyan gözü, dirsek iyileştirir.
13912. Ağzı bal, yüreği safra dolu.
13913. Akıl, güçten üstündür.
13914. Altının konuştuğu yerde, her şey susar.
13915. Aşık olanlara dikkat et, çünkü onlar kördür.
13916. Az ve öz konuş, adam yerine konulursun.
13917. Bekleyen, her şeye erişir.
13918. Bir kapı kapandığında, bir başkası açılır.
13919. Bitirilmeyecek olduktan sonra, işe hiç başlamamalı.
13920. Cehennem iyi niyetlerle döşeli, çatısı da yitik fırsatlarla örtülüdür.
13921. Çalışarak milyoner olunmaz.
13922. Çocuklar evlenince, dertler artar.
13923. Çok havlayan köpek, avda işe yaramaz.
13924. Çok şey düşün, bir tek şey yap!
13925. Duyuncu (vicdanı) olmayan adamın hiçbir şeyi yoktur.
13926. Dünya, iyi ve kötü insanlardan oluşur.
13927. Düşmanını küçümsersen, kısa sürede yenilirsin.
13928. Düşünmek, bilmek değildir.
13929. Ecel, hastalığın sonunda çağrılan hekimdir.
13930. Elinde sopa ile barış, savaş demektir.
13931. Erkek ateştir, kadın çalı-çırpı, şeytan da gelip onları üfler.
13932. Erken kalkarsan, görürsün, çaba gösterirsen, varlıklı olursun.
447
13933. Evlenmeden önce gözlerinizi dört açın; evlendikten sonra yan yarıya kapayın!
13934. Geçen yılın yuvasında, bu yılın kuşu bulunmaz.
13935. Gençlere sor, çünkü onlar her şeyi bilir.
13936. Güzel doğan, evli doğar.
13937. Her şeyin ölçüsü paradır.
13938. Hiçbir şeyi görmeden içme, hiçbir şeyi okumadan imzalama!
13939. İnsan, mahmuzlarla silahlanmaya başlar, deriz.
13940. İnsanın yüreği kararacağına, yüzü kızarsın, daha iyi.
446
YanıtlaSilPOLONYA (LEH) ATASÖZLERİ
13876. Adem Tann'ya ne yaptı, ki Havva'yı başına sardı?
13877. Altın savaşlardan, demir barış yeğdir.
13878. Aptal doğan, parstan bile akıl satın alamaz.
13879. Aptallar ekilmez, kendiliğinden ortaya çıkıverirler.
13880. Bilmeden işlenen günaha ceza gerekmez.
13881. Bu çağda melek bulmak için cennete gitmelisin!
13882. Büyük ruhlarda her şey büyüktür.
13883. Çan niçin mi çok ses çıkarır? İçi boş olduğu için.
13884. En büyük sevgi anamınkidir, sonra köpeğinki, sonra da sevgilininki.
13885. Gizlenen akıllılık deliliktir.
13886. Günahı öven, iki kez yanılır.
13887. Güneş ışığı, gübre (balçık) ile sıvanmaz.
13888. Güneşin yüzündeki içtenliğe aldanma, gün gelir, düş kırıklığına uğrarsın.
13889. Hekim yoklar (muayene eder), Tanrı iyileştirir.
13890. Hekimlerin yanlışları, toprakla örtülür.
13891. Her ülkenin kendi geleneği var.
13892. İlkyaz genç kızdır, yaz ana, güz dul, kış ise üvey anadır, üvey ana...
13893. İstemin (irade) girdiği yerde güçlük yoktur.
13894. İstemsiz (irade) insana her şey ağrı verir.
13895. Kadın evlenmeden önce, erkek evlendikten sonra ağlar.
13896. Keçi pazara gitmek istemez, ama götürürler.
13897. Komşudaki yangını söndürmeyenin duvarı pek çabuk tutuşur.
13898. Kötülük için usta gerekmez.
13899. Mutluluk aklı başından alır, mutsuzluk akla akıl katar.
13900. Mutluluk insanı değil, insan mutluluğu yaratır.
13901. Müzik, dansın kızkardeşidir.
13902. Param varsa, herkes beni "kardeşim" diye çağırır.
13903. Polonya'da ye, Macaristan'da iç, Almanya'da uyu, İtalya'da sev!
13904. Sevgi, erkeğin gönlüne gözünden, kadının gönlüne kulağından girer.
13905. Soylu Polonyalının ruhu düğünlerinde, bir de ulusal giysilerinde yaşar.
13906. Tutsaklık insana özgürlüğü öğretir.
13907. Türk atlıları Vistül ırmağından su içtiklerinde, Polonya bağımsızlığına kavuşacaktır. (Nasıl ki, Birinci Dünya Savaşında bir Türk tümeni Galiçya cephesinde savaşırken atlılarımız Vistül ırmağından su içmişti.)
IMAM I AZAM EBU HANIFE RAZRETLER
YanıtlaSilMÜBAREK TOPRAKLARA BOLCA GİTMEK
Zamanımızda bazı kişiler, hac ve umre-ye birden fazla gitmeyi tenkit ederler. Oraya gitmek için sarf edilecek pa-rayı infâk etmenin daha iyi olacağını söylerler.
Halbuki;
İmam-ı Azam'ın hayatında da gördüğümüz gibi; birçok sâlih insan, mübarek topraklara çokça gitmişlerdir.
Demek ki;
İnsanın o mübarek topraklara sık sık giderek, rühen yıkanmaya ihtiyacı vardır.
Hac ve umreye gidenler, orada ibâdete çok daha fazla yoğunlaşa-bilmekte, bol bol Kur'ân okumakta, bir müddet dünya meşgale-sinden, menfi vitrinlerden tamamıyla uzak, mânevî bir iklimde yaşamaktadır.
Böylece rûhâniyet ve mâneviyatla dolan kalplerinde Allah korkusu-nun ve muhabbetinin arttığını, infak ve cömertlik hususunda da, hac ve umreye gitmeyenlerden daha ileri vaziyette olduklarını görmekteyiz.
Ancak;
Hacc-ı mebrûr mühimdir. Hacda büyük titizlik gerekir ve bilhassa helâl para zarûrîdir. Aksi hâlde kul;
<<<-Lebbeyk!..» dedikçe ona;
<<<-Lâ-lebbeyk!>> diye reddediliş sedâsı yankılanır.
Aslolan;
Mebrûr ve makbul bir haccı yaşayabilmektir.
141
ASE
YanıtlaSilGONGMUZE RIDAYET RENDERLE
Kalbin gibi elbisen de temiz olsun ve bir de yeni olsun. Binek atin iyi olsun. Güzel kokular kullan...
. Yemek yedirmekte çok cömert ol, herkesi doyur.
Bil ki;
Bahîl ve cimri kimse asla başa geçip efendi olamaz.
Seni ziyaret edenleri de, etmeyenleri de sen ziyaret et. Sana ister iyilik yapsınlar ister kötülük, sen herkese, daima iyilik yap! Her vakit iyilikte bulun.
Affet, bazı şeylere göz yum!
Sana eziyet veren şeyi terk et, hakkı yerine getirmeye çalış!
Hoş geçinmek gereken yerde müdârât / idare edici muamele yapmayan akıllı sayılmaz.
Insanlara, onların yapmaya alışık olmadıkları bir şeyi teklif etme! Onların beğendikleri şeyi sen de beğen. Onlara dâimâ iyi niyet göster.
Doğruluk üzere ol! Kibri bir yana bırak!
Sana gadretseler de sen gadretme!
Sana hıyânet etseler de sen emâneti yerine getir.
Vefâdan ayrılma.
Takvâya sarıl.
DÜNYA ÇAPINDA DEHA
İslâm'la şereflenen meşhur mütefekkir Roger Garaudy, Yıldız Sarayı'nda bir konferans vermişti. Oradaki şu ibretli tespitleri, hâlâ canlı bir hakikattir:
"Asıl hasta olan, batının kendisidir. Sizler hak üzere olduğunuz için, aslında sapasağlamsınız. Maalesef bu sağlamlığın farkında olmadığınız için, batıyı taklit ediyorsunuz.
Yine maalesef ki sizler İmâm-ı Azam gibi dünya çapında devâsâ bir İslâm hukukçusunu hakkıyla tanımıyorsunuz.
Ne yazık ki, onun dehâsını müslümanlara ben anlatmak mecburiyetinde kalıyorum. Hâlbuki ben, yakın bir zaman önce müslüman oldum..."
IMAM I AZAM EBU HANIFE
YanıtlaSilRAZRETLERİ
HIKMETLİ SOZLER
Ebu Hanife Hazretleri yine;
-Yapamam!" dedi.
Ebû Cafer Mansur, bu defa;
Yalan söylüyorsun!" diye ithamda bulundu.
O zaman Ebû Hanife su cevabı verdi:
-Ben, yapamam dediğimde eğer bana itimat ediyorsan bil ki; yapamam.
Yok eğer bana itimat etmiyorsan, yani ben yalan söylüyorsam; bu durumda zaten yalan söyleyen bir kimseden kadı olmaz.
Hasılı; her iki durumda da kadılık yapaтат. . Üçüncü bir ihtimal ise zaten yok."
TALEBELERİNE TAVSİYELERİ
Herkese mertebesine göre itibar et. Şeref ehline ikramda bulun.
İlim ehlini büyük tanı. Üstadlara hürmet göster.
Gençlerle gönül alıcı latîfe yap.
Avamla yakından görüş.
Fâcirlere müdârât / idare edici muâmele göster.
Hayırlı kimselerle arkadaşlık yap.
İdarecilere lâkaytlık gösterme.
Kimseyi hakir görme!
Mürüvvette kusur etme, sırrını kimseye açma.
Denemedikçe kimsenin dostluğuna güvenme.
Alçak ve hasis kimselerle dost olma.
Hoşa gitmeyen bir şeye alışma! Sefihlerle düşüp kalkma!
Hoş geçin. Sabırlı ve mütehammil ol. Güzel ahlâklı, geniş yürekli, deryâ gönüllü ol.
ISAADETT
YanıtlaSilKOMŞU HAKKI
Imâm-ı Azam'ın genç bir komşusu vardı. Gaflete düşmüş bu genç, sabahtan akşama kadar içer; ge-celeri de yerinde duramaz nâralar atıp, küfürler savurarak etrafı da-yanılmaz derecede rahatsız ederdi.
Bir gece gencin attığı naralar kesildi. İmam, emsalsiz bir merhametle: << Acaba gencin başına bir hâl mi geldi?>> diyerek arkasını sordu Arkadaşları, içki yüzünden kavgaya karışıp hapse atıldığını söyle-
diler. Ebu Hanife Hazretleri bu duruma çok üzüldü. Hapishaneye giderek yetkililerden onu serbest bırakmalarını rica etti. Memurlar, ancak kefâlet ile serbest bırakabileceklerini söyleyince; İmâm-1 Azam Hazretleri kefil oldu ve sarhoş komşusunu hapisten kurtardı
Hådiseyi öğrenen genç; derhâl İmâm'ın yanına koştu, nedâmet göz-yaşları döktü. Artık içkiye tevbe ettiğini söyledi. Bundan sonra ona lâyık bir komşu ve talebe olacağına söz verdi. Büyük İmam gence şefkatle baktı ve hüzünlü bir sesle;
"-Delikanlı; görüyorsun ya, seni gerçekten biz ziyân ettik! Sana ulaş ma gayretini gösteremedik. Asıl sen bize hakkını helâl et!" dedi
Günaha karşı beslenmesi gereken nefreti, günahkâra duyulması gereke kurtarıcı şefkat ve merhamete karıştırmamanın ne güzel bir miså
DEHA ÇAPINDA ZEKA
İmâm-ı Azam reddettikçe Halife
Ebû Câfer Mansur, ısrar ediyordu. Bütün ısrarlara rağmen Ebû Hanife;
"-Ben, sana kadılık yapamam." dedi.
Ebû Câfer Mansur;
"-Yaparsın..." dedi.
38
FETVA MI TAKVA MI?
YanıtlaSilBir defasında elbisesindeki çok ufak bir kiri temizlemeye çalışırken İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri'ni gö-renler sorarlar:
Ya İmam! Verdiğiniz fetvâya göre şu ufacık leke namaza mani bir kir değil, ne diye bu kadar zahmet çekip onu gidermeye çalışıyorsunuz?"
İmam-ı Azam Hazretleri buyurur:
*-0 fetvådır, bu ise takvå!.."
KUL HAKKI
İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri'nin bir mecûside malı vardı. Onu istemek üzere mecûsînin evine gitti. Evin ka-pısına geldiği sırada, ayakkabısına bir pislik bulaştı, onu gidermek için, ayakkabısını silkeledi. Fakat pislik, gidip mecûsînin duvarına yapıştı. İmam, ne yapacağını bilemedi. Çünkü eğer kiri gidermek için kazısa, duvarın sıvasına zarar gele-cekti. Bıraksa, duvarını kirlettiği için kul hakkına girmiş olacaktı. Ne yapacağını, duvarın sahibi olan mecûsîye sormaya karar verdi, ka-pıyı çaldı. Kapıyı açan hizmetçiye;
"-Efendine, Ebû Hanife kapıda bekliyor, diye haber ver!" dedi.
Adam kapıya çıktı ve malını isteyeceğini zannederek Ebû Hanife Hazretleri'nden özür dilemeye başladı.
İmam-ı Azam ise;
"-Şu anda bu önemli değil" dedi ve duvarın durumunu anlatarak sordu:
"-Söyle, bu duvarı nasıl temizleyebilirim?"
Bu ulvi hassasiyet ve âlicenaplık karşısında duygulanan mecûsî;
"-Ben önce nefsimi temizleyerek işe başlayayım!" dedi ve o anda müslüman oldu.
ABİD ALLAME
YanıtlaSilسفرة الجمع ويولون التبرة بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُ
Ömrü boyunca rivayetlere göre kırk veya elli beş sefer hacca giden İmâm-1 Azam, gecelerini neredeyse tama-men ibadetle ihyå ediyordu. Kur'ân-ı Kerim okumak husûsunda da büyük bir iştiyakı vardı. Bazı geceler iki rekåtte bir hatim indirdiği, Ramazan-ı şerifte defalarca Kur'ân-ı Kerîm'i hatmettiği rivâyet olunmuştur. Kur'an okurken yüksek sesle ağlardı. Bir gece, namazda;
فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقِينَا عَذَابَ السَّمُومِ
"Allah bize lutfetti de bizi vücudun içine işleyen azaptan korudu." (et-Túc 27) âyetine gelince, rikkate gelmiş ve müezzin sabah ezanını okuyana kadar, ağlaya ağlaya bu âyeti tekrarlamıştı.
Yine bir gece, namazda;
بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَآمَرُ
"Bilakis kıyamet onlara va'dedilen asıl saattir ve o saat daha belâlı ve daha acıdır." (el-Kamer, 46) âyetiyle aynı şekilde gözyaşlarıyla sabahlamıştı.
DAHA BİR TİTİZ
Älim; kendisini, halka söylediğinden daha fazlasıyla mes'ul tutmaya muhtaçtır.
İmâm-ı Azam'ın, bu sözüyle amel edişine misaller:
Şiddetli güneş altında olduğu hâlde, kendisine borcu olan bir şahsın duvarının gölgesi altına girmemiş, alacaklısının evinin duvarından istifade etmeyi bir nevî fâiz olarak telâkkî etmişti. Hâlbuki, böyle yapmayı fıkhen vacib görmüyordu.
Yine Kûfe'nin koyunları arasına gasp edilmiş bir koyunun karıştığını öğrenince, bir koyunun ömrü olan yedi yıl boyunca koyun eti yemedi.
➤O, bu titizliğini vasiyetiyle bile sürdürdü. Gasp edilerek mezarlık yapılan Hayzuran Kabristanına değil; helâl toprağa defnedilmesini vasiyet etti.
36
2022 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1846 - Ziraat Bakanlığı (Nazırlığı) kuruldu.
16
PAZAR
SUNDAY
OCAK
JANUARY
BİR AYET
Rızkı kısan da, bollaştıran da Allah'tır. Dönüşünüz Onadır.
Bakara Suresi: 245
BİR HADİS
Allah bir kulu sevdi mi onu dünyadan korur.
Allah'ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır.
HİCRÍ: 13 C.AHİR 1443 - RUMI: 3 K. SANÍ 1437
Lem'alar
KASIM: 70 - GÜN: 16 KALAN: 349 - GÜN UZA. 1 DK
2025 BEDIUZZAMAN
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1503 - Fransız astrolog ve fizikçi Nostradamus (Michel de Nostredame) doğdu.
1799 - ABD Başkanı George Washington öldü.
1900 - Bilim adamı Max Planck, kuantum teorisini Berlin Fizik Birliği'ne sundu.
ARALIK
14
PAZAR
BİR AYET
Mü'min erkeklere ve kadınlara Allah ebedi olarak kalmak üzere, altından ırmaklar akan Cennetler ve ...güzel meskenler vaad
etmiştir.
Tevbe Suresi: 72
BİR HADİS
Aleyhinizde de olsa insanlara karşı adaletli davranın.
Taberanî
24 1447
C.AHİR
RUMI: 1 K. EVVEL 1441 KASIM: 37
Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğna etmek cihetinde, teveccühlerini aramaz.
Imsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
14 1304 15 22 17 42 19.10
İhlâs kapısı açılır, riyâ kapısı kapanır. Lem'alar
Imsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
06 31
07 58
12.57
15.26
19.08
ISPARTA
17.47
Yatsı
2024 BEDİÜZZAMAN TAKVIMI
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1724 - Osmanlı'da ilk kitap basıldı.
1925 - Musul'un BM tarafından Irak'a verilmesi.
1947 - Emirdağ'da
mecburî ikamete devam eden Bediüzzaman'ın evine Afyon Valisi ve Emniyet Müdürü bir baskın düzenledi.
16
PAZARTESİ
MONDAY
ARALIK
DECEMBER
BİR AYET Allah iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır...
Bakara Suresi: 257
BİR HADİS Biri diğeri ile dostluk kurduğunda ismini, kimlerden olduğunu sorsun. Çünkü bu sevgiyi daha çok artırır.
Tirmizî, Zühd: 54
Dünyanın yüz bahçesi, fânî olmak haysiyetiyle, ahiretin bâkî olan bir ağacına mukabil gelemez.
Emirdağ Lahikası
HİCRÍ: 15 C.AHİR 1446 - RUMI: 3 K. EVVEL 1440
KASIM: 39-GÜN: 351 KALAN: 15 - GÜN. KIS.: 0 DK
60 Kalb Alemi
YanıtlaSilğa çıkmadan önce, kalbi märifetullah ile ölüme hazırlamak, ölümün en-dişe ve kaygılarından kurtularak kalbi sıhhat ve selameti temin edebil-mek aslä ihmål edilmemesi gereken bir keyfiyettir. Böylece, "Ölmeden önce ölünüz." emr-i peygamberîsindeki incelik gerçekleşir ve insan ådeta- yok edilmiş nefis hakimiyeti yerine Allah'a muhabbet ve itaati, kamil mânâsıyla gerçekleştirmiş olur.
Cüneyd-i Bağdadi -kuddise sirruh-, ölüm ålemine diri bir kalb ile gi-rebilmek maksadıyla "tasavvuf"u:
"Hakk'ın seni senliğinden öldürmesi ve kendisiyle ihya etmesidir." şeklinde tarif etmiştir.
Hakiki mānāda insanlık vasfıyla yaşayabilmenin yegâne şartı, dîn ve ahlakın ulvi hedeflerine ulaşabilmektir. İnsanlığın kemâli ve güzel ahlâ-kın zirve noktadaki misali de Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesse-lâm-'dır. Cenâb-ı Hak ondaki bu vasfı te'yîd ve tasdik sadedinde:
وَ إِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (1)
"-Şüphesiz Sen yüce bir ahlâk üzeresin." (el-Kalem 68/4) buyur-muştur.
Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz, hadîs-i şe-riflerinde:
"-Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi de pek güzel kıldı." (Su-yûtí, el-Câmiu's-Sağır, 1. 14) buyurmuşlardır.
Tarihte, hâyâtının tamâmı en ince teferruâtına kadar tesbit edilebi-len tek peygamber ve tek insan, Hazret-i Muhammed Mustafa -sallalla-hu aleyhi ve sellem-'dir. Onun bütün söz, fiil ve duyguları an-be-an kay-dedilerek tarihe bir şeref levhası hâlinde geçmiştir. Hazret-i Peygamber-deki "üsve-i hasene" yâni örnek şahsiyet, bütün bir beşeriyyet için zirve teşkil etmiştir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede bunu ifâde sadedinde şöyle buyurmuştur:
Kalb Tedavisi ve Kalb-i Selim'e Ulaşmak 61
YanıtlaSilلَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللهِ أسْوَةٌ حَسَنَةٌ لَمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللَّهَ
و اليومَ الآخِرِ وَ ذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا - (۲۱)
"Andolsun Rasûlullah'ta sizin için, (yani) Allâh'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için, bir «üsve-i hasene» (güzel örnek) vardır." (el-Ahzab 33/21)
Cenâb-ı Hak, O mübarek varlık nûrunu bütün insanlığa mükem-mel bir örnek olarak göndermiştir. Bundan dolayıdır ki O'nu, insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan "yetim çocuk-luktan" başlatarak hayatın bütün kademelerinden geçirmiş, kudret ve selâhiyet bakımından en üst nokta olan peygamberlik ve devlet re-isliğine kadar yükseltmiştir. Tā ki, beşeriyyet kademelerinin her hangi bir yerinde bulunanlar, O'nun hayatındaki fiilî misallerden kendileri için en mükemmel davranış örneği çıkarıp, iktidar ve istîdatları nisbe-tinde onu gerçekleştirebilme imkânı bulsunlar. Bu da O'na duyulan muhabbet ve O'nun rûhâniyetine bürünebilme nisbetinde gerçekleşir. Bu in'ikās ve insibāğ (boyanma) neticesinde mü'minde merhamet, şefkat, ikrām, sehävet, afv edebilme, kendi imkânlarını bir din karde-şiyle paylaşabilme hasletleri bir sürür ve lezzet hâline gelir. Ashâb-ı kirâm, evliyâullâh, sâlihler ve sadıklar, bu hâlin en güzel nümüneleri-dir.
Bu ince ruhlu zarif mü'minler, Rasûlullah'ın hakikatine yaklaşabil-mek için O'nun rūhâniyeti etrafında ädetä pervâne olarak, O'nda fânî olmayı dünyanın en büyük nîmeti saymış ve bu süretle ilâhî lezzetlere gark olmuşlardır. Tarih boyunca Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in üsve-i hasenesinden nasib alan mü'minler, îmâna aid teka-mül çıkışlarını zirveleştirmişler, fıtrattaki ilâhî neş'eleri olgunlaştırarak in-sanlığa kudsî meş'aleler olmuşlardır. Hasta ve gâfil kalblerin en müessir dermanı, O'na olan muhabbettir.
Hazreti Peygamberin -sallallahü aleyhi ve sellem- yüksek ahlâk ve davranışlarından bazı misaller:
ne hath Alam
YanıtlaSilMobarek yüzü, yüzlerin en güzel ve temizi idi. Yahüdi alimlerinden Abdullah Ini Selam, hicrette merakla Allah Rasülü'nü sormuş, vechi mobarelklerine bakunca da
Bu yüz yalan söylemez diyerek müslüman olmuştu.
Ebo Remse'nin oğlu da şöyle demektedir
Hazreti Peygamber bana gösterildi. Ben, O Nor i Mübarek'i gör düğüm anda, Bu yüce zat, Allah'ın Nebi'si ve Hakk Peygamber'dir. dedim
Çünkü O'ndaki güzellik, heybet, nürăniyet ve letåfet o derecede idi ki. Allah'ın peygamberi olduğuna dair, ayrıca bir mücize, delil ve burhá na ihtiyaç yoktu.
Allah Rasülü sallallahü aleyhi ve sellem, bir şeyi arzu etmediği za man, derhal simålarından farkedilir, bir şeyi beğenince de memnüniyeti hissedilirdi.
Ilk yaradılan nür, O'nun nürudur. Cism-i nazifanelerinde zindelik, kuvvetli hayă ve müthiş bir azim, bir arada idi. Örtüsüne bürünmüş ba kire bir genç kızdan daha edebli idi.
Rikkat i kalbiyyesinin derinliğini izah etmek mümkün değildir.
Yüzünde nüri melahat, sözlerinde seläset, hareketlerinde letåfet, lisä-nında talakat, kelimelerinde fesähat, beyanında fevkalåde belåğat vardı.
Fuzûli söz söylemeyip her kelânı hikmet ve nasihat idi. Lügatinde asla dedikodu ve måläyäni yoktu. Herkesin akıl ve idråkine göre söz söylerdi
Mülayim ve mütevazi idi. Gülmesinde kahkaha gibi aşırılık olmazdı. Däima mütebessindi.
O'nu ansızın gören kimseyi haşyet sarardı. O'nunla ülfet ve sohbet eden kimse, O'na cân u gönülden âşık ve muhib olurdu.
Derecelerine göre fazilet erbabına ihtiram eylerdi. Akrabasına da zi-yåde ikram ederdi. Ehl-i beytine ve ashabına hüsn-i muamele ettiği gibi, sair nåsa dahi rifk ve lutí ile muamele ederdi.
Kalb Tedavisi ve Kalba Selim'e Ulaşmak 63
YanıtlaSilHizmetkārlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyer ise, on lara da onu yedirir ve onu giydirirdi. Cömert, ikram sahibi, şefkatli ve merhametli, gerektiğinde cesûr ve gerektiğinde de halim idi.
Ahd u va'dinde såbit ve kavlinde sadık idi. Hüsn-i ahlakça, akıl ve zekâca cümle nâsa fäik ve her türlü medh u senāya layık idi.
mübarek idi. Elhasıl süreti güzel, sireti mükemmel, misli yaradılmarnış bir vücûd-i
Rasûlullah -sallallahü aleyhi ve sellem'in hüznü daimi, tefekkürü aralıksız idi. Zarûret olmaksızın konuşmazdı. Sükünet hali uzun sürerdi. Bir söze başlayınca, yarım bırakmadan tamamlayarak bitirirdi. Birçok mānāları birkaç kelimede toplar öyle söylerdi. Sözleri tane tane idi. Ne lüzümundan fazla ne de az idi. Yaratılış olarak yumuşak olmasına rağ men gâyet salåbetli ve heybetli idi.
Öfkelendiği zaman yerinden kalkmazdı. Hakk'a itiraz edilmesinin. hakkın çiğnenmesinin haricinde öfkelenmezdi. Kimsenin farkına varma-dığı bir hak çiğnendiği zaman öfkelenir, hak yerini buluncaya kadar öf-kesi devam ederdi. Ancak hakkı tevzi ettikten sonra sükünete bürünür-dü. Aslå kendisi için öfkelenmezdi. Kendisini de müdafaa etmez, kim-seyle münakaşaya girişmezdi.
O, kimsenin hânesine izin almadıkça girmezdi. Evine geldiği zaman da evde kalacağı müddeti üçe bölerdi; birini Allah'a ibadete, diğer vakti-ni ailesine, üçüncüsünü de şahsına ayırırdı. Kendisine ayırdığı zamanını avâm-havās insanların hepsine tahsis eder, onlardan kimseyi mahrûm bırakmazdı. Hepsinin gönlünü fethederdi.
Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem-'in her hål ve harekâtı, zikir ile idi. Belli bir yerinde oturmanın ådet edinilmesini önlemek için mes-cidlerin her yerinde oturduğu olurdu. Yerlere ve makamlara kudsiyet izāfe edilmesini ve meclislerde tekebbüre medår olacak bir tavır takınıl-masını önlemek için:
"Bir mekânın şerefi, orada oturanın şerefiyle käimdir!" buyurul-muştur.
Bir meclise girince. neresi boş kalmışsa, oraya oturur, herkesin de öyle yapmasını arzû ederlerdi.
64 Kalb Alemi
YanıtlaSilKim O'ndan herhangi bir ihtiyacını gidermek için bir şey isterse, o ister ehemmiyetli, ister ehemmiyetsiz olsun onu yerine getirmeden hu-zür bulamaz, ihtiyacı halletmesi mümkün olmadığı takdirde hiç olmaz-sa güzel bir söz ile muhätabının gönlünü almaktan geri kalmazdı. O, herkese derd ortağı idi. İnsanlar, hangi makām ve mevkide olursa ol-sun, zengin-fakir, alim-cahil O'nun yanında insan olmak haysiyetiyle müsəvi bir muameleye nail olurlardı. Bütün meclisleri hilim, ilim, haya, sabır, tevekkül ve emânet gibi faziletlerin cârî ve hakim olduğu bir ma-haldi.
Ayıp ve kusurlarından dolayı kimseyi kınamaz, îkāz ihtiyacı belirdi-ğinde bunu, karşısındakini rencide etmeyecek bir şekilde zarif bir îmâ ile yaparlardı. Hiç kimsenin zahire çıkmamış ayıp ve kusuruyla meşgül ol-madığı gibi, bu tür hållerin araştırılmasını da şiddetle menederlerdi. Eså-sen başkalarının hakkında zan ve tecessüs, ilahi emirlerle men' olun-muştu.
Sevabını umduğu mes'eleler håricinde konuşmazdı. Sohbet meclis-leri vecd içinde idi. O konuşurken etrafı öyle büyülenir ve can kulağıyla dinlerdi ki, Hazret-i Ömer'in ifadesi vechile, başlarına bir kuş konmuş olsa, uçmadan saatlerce durabilirdi. O'ndan ashâbına akseden edeb ve hayă o derecede idi ki, kendisine suål sormayı bile çoğu kere- cür'et te-lakki eder ve çölden bir bedevi gelerek Hazret-i Peygamber'le sohbete vesile olsa da, O'nun feyz ve rühāniyetinden istifade etsek diye bekler-lerdi.
Hülāsa O Nebiyy-i zīşân -aleyhisselâm- her haliyle tüm mahlükat ve âlemlere ilahi bir rahmetti. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede "Seni an-cak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya 21/107) buyurmak-tadır.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh- diyor ki: Biz bir gazada ağır meşak-kat karşısında kalmıştık da kafirlerin helāki için Rasûlullahdan duâ talep etmiştik. Bizim bu talebimiz üzerine O şu karşılığı verdi: "Ben lânet, beddua ve insanların azap çekmesi için gönderilmedim. Aksine bütün álemlere rahmet olarak gönderildim".
66 Kalb Alemi
YanıtlaSilAllah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem- buyururlar:
"Allah'ı sevmenin alâmeti, Allah'ı zikretmeyi sevmektir." Ni-tekim zikirden uzak kimseler, Allah sevgisinden de uzak oldukları için ilähi tehdid altındadır. Ayet-i kerimede buyurulur:
"Allah'ı zikretmek husúsunda kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun!..." (ez-Zümer 39/22)
Bu tehdidden sålim olabilmek içinse daimî bir süretle zikir halinde bulunmanın lüzūmu Cenâb-ı Hak tarafından şu şekilde beyân buyurul-
muştur:
وَ اذْكُرْ رَبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالأَصالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِلِينَ ﴿٢٠٥)
"Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam Rabbini zikret! Gâfillerden olma!" (el-A'raf 7/205)
Yine ayet-i kerîmede zikirden uzaklaşmanın tehlikesini ifade maksa-dıyla şöyle buyurulmuştur:
"Kim Rahmân (olan Allah)'ı zikretmekten gâfil olursa, yanın-dan ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.
Şüphesiz bu şeytanlar, onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
O şeytana dost olan kimse, en sonunda bize (huzūrumuza he-sab vermeye) gelince arkadaşına:
«-Keşke, benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı! Sen, ne kötü bir arkadaşmışsın!...» der." (ez-Zuhrüf 43/36-38)
Güzel ahlâk ve hasletler, ancak Cenâb-ı Hak'dan korkan, O'nu çok seven ve çok zikredenlere mahsûstur. Allâh Teâlâ buyurur:
Kalb Tedavisi ve Kalb-i Selim'e Ulaşmak
YanıtlaSil65
8- Zikrullâha Devâm Etmek
Zikrullah, kulun masivaya râm olmaktan kurtularak Hakk'a vuslatın yegâne âmili olan muhabbetullah ile gönlünü nurlandırması demektir. Zikirle dolu gönüllerin her biri, ayrı tecelliler içerisinde zikre devām et-tikçe böyle kalb sahiblerinde gayb âlemine doğru birtakım vuslat pence-releri açılır.
O zaman kalb, ilâhî esrår âlemine doğru merhale almağa başlar. İlā-hî âlemin esrârı, eşyanın hakikati, insan ve käinâttaki sır ortaya çıkar. Böylece, kalb-i selîm tecellilerine mazhar olunur.
Zikir; kulun Bezm-i Elest'te Rabbine "Evet! Sen bizim Rabbimiz-sin!" şeklinde vermiş olduğu söze sadık kalıp o sadakatle Rabbini aslâ unutmaması, Cenâb-ı Hakk'ı gönlünden çıkarmayıp dilinden düşürme-mesidir. "Zikr" kelimesinin ikiyüz elliden ziyāde tekrar olunduğu Kur'ân-1 Kerîm'de Cenâb-ı Hak, kullarının, zikrin rühāniyetinden gâfil bulunma-maları için bu husustaki âyetlerin bir kısmında şöyle buyurmaktadır:
"Allah'ı zikretmek; elbette en büyük (ibadet) 'tir." (el-Ankebût 29/45)
"Öyleyse siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Bir de ba-na zikr ile şükredin, (sakın ola ki) bana küfrân-ı nîmet (nankörlük) etmeyin!" (el-Bakara 2/152)
"Îmân edenlere, daha vakit gelmedi mi ki, kalbleri zikrullah ve nâzil olan Kur'ân ile huşû (korku, yakınlık ve huzûr) bulsun!" (el-Hadid 57/16)
Cenâb-ı Hak, Mûsâ ve Hârûn aleyhimüsselâm-'ı Firavun'a tebliğe gönderirken dahî zikirden gåfil kalmamalarını âyet-i kerîmede şöyle em-retmiştir:
"Sen ve kardeşin birlikte âyetlerimi götürün. Beni anmayı ihmal etmeyin." (Tâhà 20/42)
Allah'ı zikretmek, hiç şüphesiz ki "Allâh" lafzının sadece kelime olarak tekrarlanması değil, onun tehassüs istîdâdının merkezi olan kalb-de mekân bulmasıdır.
Kolb Tedavisi ve Kalbi Selim'e Ulaşmak 67
YanıtlaSil"Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur... Ne var ki siz, onların tesbihini anlayamazsınız! O, Halim'dir, bağışlayıcıdır." (el-Isra 17/44)
Feyz, muhabbetle käimdir. Muhabbet ise ancak tekrar tekrår väki olacak zikirle kalbde yerleşip kökleşebilir. Zira sevilene äid muhabbetin kalbde ve idråkde yerleşip gelişmesi, yadının tekrarı sayesinde mümkün-dür. Bu bir psikolojik kanun ve käidedir. Yåd ediş ne kadar çoksa mu-habbet de o derece fazla olacak demektir. Yani zikir ne kadar çoksa ve vasıf itibariyle de ne ölçüde derinden hissedilerek ifå ediliyorsa, o nis-bette bir feyiz ve netice hasıl olur.
Her mü'min, muhakkak ki farz ibadetlerin îfâsı esnasında Cenab-ı Hakkı belli ölçüde yad eder. O'nun emrettiği ibadetlerle rühundaki müsbet temayülleri takviye eder. Bu emirler umûmi olduğundan mer-hamet-i ilahiye icabı en zayıf fertlerin takatleri dikkate alınarak asgari-de tutulmuştur. Halbuki bunlardan daha fazlasına istidät, iktidar ve işti-hası mevcüd olan kimseler de az değildir. İşte bu gibi kimselere farz olan ibadetlere ilåveten evråd ü ezkâr denilen zikir türleriyle daha faz-la terakki yolunun açık tutulması gerekir. Tasavvufî temrinlerin hikmet-i vücüdu bu keyfiyettir. Ancak, bu yola girenlerin mizāç ve istīdatlan çok farklı olduğundan evråd ü ezkâr da buna paralel olarak farklılık arze der. Tasavvufi terbiyede zikre belli nisbetlerdeki aded ilâveleri ve onun belli periyodlarla (zaman parçasında) eda edilmesi işte bu maksada bi-nåendir.
Hazret-i Ali -radıyallahu anh, zikir meclislerini över, zikredenleri teşvik ederek şöyle derdi:
"Zikir ve Allah'ın nîmetlerini hatırlatmak için toplanılan meclis-lerden daha faziletli hangi şey olabilir? Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem-, ashâb-ı kiramı halka hålinde toplar ve Allah'ı zikrederler-di."
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kalbi eğitim husů-sunda talibin istîdâdına göre zikir tāliminde bulunurdu. Ümm-i Hânî ile arasında geçen şu konuşma bunu ne güzel misallendirir:
68 Kalb Alemi
YanıtlaSilEbů Talib'in kızı Ümm-i Hani-radıyallahu anha, Allah Rasûlü -sal-lallahu aleyhi ve sellem-'e müracaat ederek:
"Ya Rasülälläh! Ben ihtiyarladım ve zayıfladım. Bana oturduğum yerde yapabileceğim bir ibadet tavsiye eder misin?" diye sordular.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem- de:
"Yüz defå Subhanallah,
Yüz defå el-Hamdulillah,
Ve yüz defå Lå ilahe illallah, de!" buyurdular. (Müsned)
Görüldüğü üzere, bizzat Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem-tarafından zikrullah pek çok vesileyle talim, teşvik ve telkin edilmiştir. Bu denli tervîc edilen bir ibadetin feyzinden uzak kalmak ne büyük bir mahrûmiyet, hakkıyla eda edildiğinde nail olunacak ahiret nimetlerine mukābil ne acı bir kayıptır.
Bu dünya hayatında Rabbimizi kaç kerre ve ne ölçüde derinden hissederek anarsak, yarın âhirette ilâhî vuslata o nisbette nâil olaca-ğımız muhakkaktır. Bu sebeple dînimizdeki zikr u tesbihin ehemmiyeti-ne dikkat etmek mecbūriyetindeyiz.
İmânla ölmenin, ilāhī neşveler ve safalara kavuşmanın yolu daimi zikirden geçmektedir. Zīrā bir hadis-i şerîfte de buyurulduğu üzere; insan nasıl yaşarsa öyle ölecek ve öldüğü hal üzere haşrolunacaktır.
9- Tefekkür-i Mevt
İnsan, hayatın akışı içinde yaşama sevinci ile ölümden ürperiş gibi iki müthiş zıdlığın içinde çalkalanır durur. Dâimî bir akış halinde olan hayāt ve ölümün hakiki manāları idrak edilmeden, yaradılış sır ve hik-meti ile insanın gerçek mahiyeti de kavranamaz.
Şüphesiz ki, istisnāsız her hayat seyyahının başına gelecek olan ölüm, idrāk sahibi olan bütün varlıkların çözmeye mecbûr bulunduğu bir muammâdır.
Kalb Tedavisi ve Kalb-i Selim'e Ulaşmak 69
YanıtlaSilEnbiya Sûresinin 35. âyetinde:
"Her canlı ölümü tadar. Bir imtihan olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz...." buyu-rulur.
Mülk Süresinin 2. âyetinde de:
"O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölüm ve hayatı yaratmıştır." buyurulmaktadır.
Dünya, ilāhī bir îmân dershanesi, ölüm ise, zarûrî bir intikal kanu-nudur. Hazret-i Mevlânâ:
"Dirilmek için ölünüz!" buyurur.
Kalbin dirilişi, ancak nefsâniyetten vazgeçebilmekle mümkündür. Hazret-i Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem-:
"Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokca hatırlayı-nız!" (Tirmizi, Kıyāme, 26) buyurur.
Tefekkür-i mevt, gayr-i iradi olarak ölüm gelmeden ölümü hatırla-maktır. Böylece nefsâniyetten uzaklaşarak irâdî bir şekilde Rabbin huzû-runa hazırlanmaktır. Bu, îmâna dayanan bir tefekkür ve şuûrdur.
Dünyâ emelleri, fânî ümid ve teselliler, kabir toprağına dökülen ne müthiş bir yaprak dökümüdür.
Kabristanlar, fânî hayatlarını tüketen ana-baba, çoluk-çocuk, sevgili, hısım, akrabâ, dost ve arkadaş adresleri ile doludur. Dünya hayatı, ister sarayda isterse samanlıkta yaşansın, bütün yolların ve kıvrımların mec-bûrî çıkış noktası kabirdir. Ondan kaçıp kurtulunacak ne bir zaman ne de bir mekân vardır.
Her mezar taşı, ölüm dili ve sükûtu ile konuşan ateşli bir öğütçüdür. Kabristanların şehir içlerinde, yol kenarlarında ve câmî avlularında me-kân teşkil etmesi, bir nevî fiili tefekkür-i mevt yani ölümü düşünüp dün-yayı ona göre tanzim etmek içindir. Ölümün ürkütücü ağırlığını kelime-lerin zayıf omuzları taşıyamaz! Ölüm karşısında bütün iktidarlar sona erer ve erir.
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
212 1 Dünyada Zühd, helali haram etmek ve malı ziyan etmekte değildir. Zühd odur ki, Allah'ın elindekine kendi elindekinden fazla bağlanmaktır. Musibetin sevabına talib olmaklığın, musibeti çekmekte iken de varsa, zahidsin. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
212 2 Benim bu zamanımda, Zühd, altın ve gümüşten kaçmaktır. Fakat insanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, altın ve gümüşü terketmekteki zühdden, insanlardan kaçmak zühdü, kendileri için daha hayırlı olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
212 3 Zühd, Allah'ın sevdiğini sevmen, Allah'ın sevmediğini de sevmemen ve dünyanın helalinin de haramı gibi sana ağır gelmesidir. (Hacetinden fazla helali). Zira, dünyanın helali hesab, haramı ise azabdır. Zühd, kendi nefsine merhametin gibi, bütün müslümanlara da merhamet etmen, haram sözden kaçındığın gibi faydasız sözden de kaçınman, çok kokmuş bir ölüden kaçtığın gibi, çok yemekten de kaçman, dünyanın servet ve zinetinden ateşten kaçar gibi kaçman ve dünyada emelini kısa tutmandır. İşte Zühd dediğin de budur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
212 4 Dul ve miskinlerin hizmetine koşan kimse, fisebilillah cihad eden, yahud gece kaim, gündüz saim olan gibidir. Hz Ebu Hureyre (r.a.)
212 5 Annesinin- babasının ihtiyacını karşılamak veya onları insanlardan müstağni kılmak için çalışan kimse, fisebilillah çalışıyor demektir. Ailesinin veya çocuklarının ihtiyacını karşılamak veya onları insanlardan müstağni kılmak için çalışan kimse de gene fisebilillah çalışıyor demektir. Kendi nefsinin ihtiyacını gidermek ve insanlara muhtaç olmamak için çalışan da yine fisebilillah çalışıyor gibidir. Hilede, hud'ada olan ise şeytan çalışıyor demektir. Hz. Enes (r.a.)
212 6 Hayra koşanlarla, itidal üzerine gidenler Cennete hesabsız giderler. Nefsine zulmedenler ise, kolay bir hesab gördükten sonra Cennete girer. Hz. Ebud Derda (r.a.)
212 7 Peygamberlerin icabetine önden uyan şu üç kişidir: Musa (a.s)'a, Yuşa bin Nun, İsa (a.s)'a Sahibi Yasin (Habibi Neccar) ve Hz. Muhammed (a.s)'a Ali İbni Ebi Talib. Hz. İbni Abbas (r.a.)
212 8 Yırtıcı hayvan haramdır. Hz. Ebû Said (r.a.)
212 9 İslamiyete önden icabet eden dört kişi vardır; Ben arabların ilkiyim, Suheyb Rumun, Selman Farsın ve Bilal de Habeşin ilkidir. Hz. Enes (r.a.)
212 10 Secde yedi aza üzerindedir: İki el, iki ayak, bir alın ve iki diz. Beytullahı gördüğünde, Safa ve Merve'de, Arafat'ta, Müzdelife'de, şeytan taşlamada ve namaza başlandığında eller kaldırılır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma
300
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Ömer b. Abdulaziz, adâlette, Hz. Ömer'in,
Zühd'ü takvåda, Hasan'ul'basri'nin,
İlimde, İmam Zühri'nin hal ve gidişatında idi.
«Medine'den çıktığım zaman, benden daha bilgili bir kimse yoktu.
Şam'a gelince, hepsini unuttum!? demiştir. (208)
Ömer b. Abdulaziz, Medine Vâlisi ve Kadısı Ebû Bekir b. Muham-med b. Amr b. Hazm'ül'Ensåri (Vefatı: 120) ye, şöyle yazdı:
«Bak, araştır! Resûlullâh Aleyhisselâmın Hadislerinden ne var-sa yaz, yazdır!
Çünki, ben, ilmin yok olmağa yüz tutmasından, ilim adamlarının tükenmesinden korkuyorum. (209)
Resûlullahın Hadislerinden başkası kabul edilmesin.
İlim adamları da, ilmi açıklasınlar, Ders vermek için hususi ma-halde otursunlar. Tâ ki, bilmeyenlere öğretilmiş olsun.
Çünki, ilim, gizli tutulmadıkça, yok olmaz.» (210)
Ebû Nuaym'ın (336-403) Isbahan Tarihi'nde bildirdiğine göre : Halife, bu hususta diğer mahallardaki ilim adamlarına da, emirler vermiştir. (211)
Ömer b. Abdulaziz, aynı zamanda, Hz. Aişe'nin yetiştirdiği kadın Muhaddis ve bilginlerden Amre bint-i Abdurrahman'ın, Hz. Aişe'den rivayet ettiği bütün Hadisleri yazıp göndermesi için de, Ebû Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm'e yazı yazmıştı.
Ömer b. Abdulaziz, Amre hakkında «Aişe'den rivayet edilen Ha-disleri ondan daha iyi bilen bir kimse kalmamıştır. derdi. (212)
**
Mekhul'e (Vefatı: 113) göre Sünnetleri, Zühri'den (50-124) da-ha iyi bilen bir kimse yoktu.
Ömer b. Abdulaziz de «Sünneti, Zühri'den daha iyi bilen, kalma-mıştır. derdi. (213)
Ebüzzinad (Vefatı: 132) der ki «Yanında Levhalar, Sahifeler bu-lunduğu halde Zühri ile birlikte ilim adamlarını dolaşır dururduk.
O, bütün dinlediklerini yazardı.» (214)
(208) Zehebi Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 118-119
(209) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 387, Buhari Sahih c. 1, s. 33
(210) Buhari Sahih c. 1, s. 33, Bedrüddinül'ayni Umdetülkari c. 2, s. 129
(211) İbn-i Hacer Fethulbari c. 1, s. 174
(212) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 387
(213) Zehebi Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 109
(214) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 109