للتجارة وقُرَّاؤُهُمْ لِلرِّيَاءِ وَالسُّمْعَةِ وَفُقَرَاؤُهُمْ لِلْمَسْئَلَةِ" (خط والديلمي عن
انس) 6248. İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, ümmetimin zenginleri seyahat için, orta hallileri ticaret için, okuyucuları gösteriş yapmak ve fakirleri de dilenmek için hac yapacaklar.
عَلَى بَعْضٍ كَتَغَايُرِ التُيُوسِ بَعْضِهَا عَلَى بَعْضٍ (ك خط عن ابن عمر)
6249. Ümmetime bir zaman gelecek, fukaha (alimler) birbirlerini kıskanacak, tekelerin birbirlerine hücum ettikleri gibi hücum edecekler (birbirlerini kıskanacaklar.)
أَدْرَكَ ذَلِكَ الزَّمَانَ فَلْيَخْتَرْ الْعَجْزَ عَلَى الْفُجُور (حم ونعيم عن أبي هريرة)
6250- Üzerinize öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda kişi acizlik ile günah işleme arasında muhayyer olacak. Kim bu zamana erişirse aczi, masiyet üzerine tercih etsin.
لَيْتَ الْعُلَمَاءَ فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ تُجَامِعُوا الديلمي عن ابن عباس)
6252- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda alimler, köpekler gibi öldürülecekler. Keşke o zamanın alimleri (ihtilafta değil) birlik halinde olsalardı.
zaman 6253. İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, bir mü'min o da (açık olarak ibadet yapamayacak ve içini dışa vuramayacak, tıpkı bugünkü münafık gibi.
الْمُنَافِقُ فِيكُمْ الْيَوْمَ (ابن السنى عن جابر)
مَخَافَةَ أَنْ يَقْعُوا فِيه الديلمي عن ابي هريرة)
6254- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, kişi bir güruh insanın yanında oturacak, (o meclisten) kalkmasını, ancak aleyhinde konuşmaları korkusu önleyecektir.
الإِسْمَعِيلي" والديلمي عن ابن مسعود قال في اللسان هذا اخبر منكر)
6255- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, avam (halk) Kur'an okuyacak, ibadete kendini verecek, fakat bidat ehlinin işleri ile meşgul olacaklar. Hissetmedikleri yerden şirke sapacaklar. Söz ve ilimleri vasıtasıyla rızık elde edecekler. Dini alet ederek dünyalık edinecekler. İşte bir gözü kör Deccal'ın avanesi bunlardır.
6257- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, uleması da hükeması da fitne olacak. Mescitler ve ilim öğrenenler çoğalacak Fakat gerçek alim parmakla gösterilecek kadar az olacak.
6258- "İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, hayat artık masiyetle kazanılacak. Ticaretlerinde yalan ve yemin öylesine yaygın hal alacak ki, böyle bir zamana rastlarsanız kaçın."
"Nereye kaçalım ey Allah'ın Rasulü?"
"Allah'a, Kitabı'na ve Peygamberin sünnetine" buyurdu.
6259- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, bütün gayeleri mideleri olacak. Şerefleri malları, kıbleleri kadınları, dinleri de dirhem ve dinarları (yani servetleri) olacaktır. İşte mahlukatın en kötüleri bunlardır ki, Allah katında hiçbir nasipleri yoktur.
يَفْضُلُ هَذَا عَلَى هَذَا وَلَا هَذَا عَلَى هَذَا (الرافعي عن عقبة بن عامر)
6260- Kıyamet gününde, talebenin mürekkebi ile şehitlerin kanları getirilecek ve her ikisi tartılacak. Ne bu onun üzerine, ne de o bunun üzerine ağır basmayacak.
سَبْعِينَ خَرِيفًا عبد بن حميد وابن منيع. عن بشر بن عاصم
6261- Vali getirilip sırat üzerinde durduralacak. Her uzvu birbirinden ayrılıncaya kadar sallanacak. Eğer adil ise köprüyü geçecek. Zalim ise yetmiş mevsim kadar bir süre için cehenneme yuvarlanacak.
6262- Kıyamet günü adalet sahibi olan kadı huzura çıkarılacak ve öyle çetin bir hesap görecek ki, keşki tek hurma davasında bile iki kişi arasında hükmetmeseydim temennisinde bulunacak.
أُخْرَى فَتَرَبَّحُ بِخَطَايَاهُ وَذُنُوبُهُ (عبد بن حميد عن ابن عمرو)
6263- Kıyamet günü kişi huzura çıkarılacak. Mizan da getirilecek. Sonra her biri, gözün görebildiği kadar günah ve hata ile dolu olan doksan dokuz defter getirilecek ve terazinin bir kefesine konacak. Sonra ona bir kağıt çıkarıldığında içinde:
"Eşhedü en la ilahe illellâh, ve enne muhammeden abdühü ve rasûlüh" kelimesi bulunacak. Onu iki parmakla tutup terazinin öbür kefesine koyacak ve bütün hata ve günahlarına o şehadet kelimesi ağır basacak.
Bu nedenle, varılan bu dönüm noktasında, Türk toplumunun kriz-
lerden kurtulması için ahlak güneşinin doğması gerekmektedir. Yok- sa alınabilecek diğer tedbirler kısa vadeli olmaktan öteye geçemeye- cektir. Ahlaki yozlaşmanın önüne geçildiğinde mevcut krizler toplu- mun şoklanması ve yeniden ayağa kalkarak yarınlara emin adımlarla
yürüyebilmesi mümkün olacaktır. Köprü Sayı 86.Bahar 2004.
Benden sonra ümmetim üzerine şu üç şeyden korkarım. Devlet reisi ve vekillerinin zulmünden korku duyulması (Hükümde tesir altında kalmak), yıldızların (tesirine) itikad ve kaderi tekzib etme. Ravi: Hz. İbni Muhaccir (r.a.) Sayfa: 19 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:06 Sizin üzerinize şu altı şeyden korkarım. Sefihlerin amirliğinden, kan dökmekten, hükmü satmaktan, sıla-i rahmi kesmekten, Kur'an'ı musiki eğlencesine vesile yapmaktan ve askerlerin çoğalmasından. Ravi: Hz. Avf ibni Malik (r.a.) Sayfa: 19 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:08 Benden sonra ümmetim üzerine şu üç dalaletten korkarım. Hevalara uymak, karın ve şehvetlere uymak ve marifetten sonra gaflete düşmek. Ravi: Hz. Eflah (r.a.) Sayfa: 19 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:09 Cuma namazında hazır olun ve imama da yakın bulunun. Zira insan Cuma'dan geri kalmakla, Cennet ehli olduğu halde, Cennetten geri kalmış olur. Ravi: Hz. Semure (r.a.) Sayfa: 19 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:10 Sekerat (ölüme yaklaşma) halindekilerin yanında hazır olun. Ve onlara "Lâ ilahe İllallah'ı" telkin edin. Ve onları Cennetle de müjdeleyin. Zira erkeklerden ve kadınlardan halim olanlar bile böyle bir durumda şaşkınlık içinde kalır. Ve şeytanın da, Adem oğluna en yakın olduğu zaman bu vakittir. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ölüm meleğinin görülmesi bin kılıç darbesinden daha müthiştir. Gene nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, mü'min bir kulun, her bir damarının dolaştığı yerde acı duymadıkça, nefesi çıkmaz. Ravi: Hz. Vasile (r.a.) Sayfa: 19 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:12 Ashabıma, sonra arkadan gelenlere, sonra da onları takib edenlere hürmet ederek, Bana olan hürmetinizi muhafaza ediniz. Daha sonra yalan yayılır. Öyle ki, kişi kendisinden istenilmeden şahidlik yapar ve yemin teklif edilmeden yemin eder. Ravi: Hz. Ömer (r.a.) Sayfa: 19 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:13 Ashabım ve akrabalarıma hürmet ederek Bana hürmetinizi muhafaza ediniz. Kim ki, onlara hürmetle Bana olan hürmetini teyid ederse, Allah da onu dünya ve ahirette korur. Her kim de onlara hürmet etmeyerek, Bana olan hürmetini muhafaza etmezse, Allah ondan yüz çevirir. Ve bir kimseden de Allah yüz çevrir ise onun (azab için) yakalanması yakındır. Ravi: Hz. Ömer (r.a.) Sayfa: 19 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:14 Avret mahallini, hanımın ve cariyen müstesna, ( herkesten) koru. Ravi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.) Sayfa: 19 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:15 Kefeni güzelleştiriniz. Ölülerinize, arkalarından feryad etmekle, fena tezkiye ile, vasiyetlerini tehirle ve yakanlarını ve kabirlerini ziyareti terk ile eza vermeyiniz. Onlaran borçlarını ödemede acele ediniz. (Kabirde) kötü komşudan uzak tutunuz. Kabir kazdığınızda, onu derinleştirip güzelleştiriniz. Ravi: Hz. Ümmü Seleme (r.a.) Sayfa: 19 / No: 2 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:16 Ölülerinizin kefenlerini güzelleştiriniz. Zira onlar kabirlerinde kefenleri ile övünürler ve birbirlerine ziyarette bulunurlar. Ravi: Hz. Câbir (r.a.) Sayfa: 19 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
Yorum Gönder Bu blogdaki popüler yayınlar Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti Mayıs 04, 2023 DEVAMI Meric Tumluer Said Nursi Mayıs 04, 2023 DEVAMI Müslüman Temmuz 30, 2023 DEVAMI Blogger tarafından desteklenmektedir Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL Vasiyet ve mustafa PROFİLİ ZİYARET EDİN Arşivleme Kötüye Kullanım Bildir
Ateş yakmak, ateş tutuşup büyü mek, gözün kırmızılığı artmak ve gözünü açmak anlamlarındaki "e-h-m" kökünden türeyen ve sözlükte alevli ateş, çok şiddetli yanan ateş, çok sıcak yer ve derin kuyu-vadi demek olan cahim, yedi cehennemin, azabı en şid- detli olan tabakalarından birinin adıdır.
Kur'an'da 26 âyette geçen cahîm bir yerde Hz İbrahim'in atıldığı ateş (sar- 37.97), 25 yerde cehennem ve şiddetli ateş anlamında kullanılmıştır. Cahîmin tutuşturulmuş ateş olduğu Tekvîr sûre- sinin 12. âyetinde açıkça bildirilmiş- tir. Cahîmin dibinden zakkum ağacı çıkar (safnat, 37/64), buraya atılanlar bu ağaçtan yeyip karınlarını doldururlar, irinden içerler, zakkum karınlarında sıcak suyun kaynaması gibi kaynar. Sonra yanar sudan susuzluk hastalığı- na tutulmuş develer gibi içerler. Ayrıca tepelerinden kaynar su dökülür (Saffat, 37/66-67; Duhân, 44/43-48; Vakı'a, 56/52-55; Håkka,
69/35-37). Kur'ân'da Cahîm'in azgınlar için hazırladığı (Şû'ară, 26/91) ve kâfirlerin, Allah'ın âyetlerini yalanlayan (Mâide, 5/10,86), âyetleri red ve iptal etmek için yarışanların (Hac, 22/51), müşrikle- rin (Tevbe, 9/113), hak yoldan sapanların (Vakı'a, 56/92), zalimlerin (saffät 37/63-68), günahkarların (Duhân, 44/44), Allah'a inanmayanların, yoksulu doyurmayan- ların (Hakka, 69/25-37), azgınların, dünya hayatını ahirete tercih edenlerin (Nazi'at, 79/26-29), facirlerin (Infitâr, 82/14) ve günah- ları kalplerini bütünüyle kaplamış olanların (Mutaffifin, 83/14-16) cahîme atı- lacakları bildirilmiştir. Bu kimselerin, amel defterleri sol elinden verilecek ve bunlar yetmiş arşın zincire bağlanarak cahime atılacaklardır (Hakka, 69/25-32).
Melekler, muttakî mü'minle cahîmden korunması için Allah'a dua ederler (Mu'min, 40/7). (İ.Κ.)
CÂIFE
Karına ulaşan yaraya câ'ife, dimaga ulaşan yaraya da âmme denir.
Hanefi fikhinda, câife ve âmmeye sürülen ilaçların orucu bozup bozma. yacağı konusu tartışılmıştır. İmam- Azam Ebû Hanîfe'ye göre, herhangi bir yaraya konan kuru ilaç orucu boz- maz. Fakat, karına veya dimağa kadar derin olan yaraya sürülen yaş ilaç, içine nüfuz ederse orucu bozar; kaza edilme si gerekir. Çünkü İmam-ı Azam'a göre, vücuda yararlı herhangi bir şeyin, vücu dun herhangi bir yerinden içeriye girip kaybolması halinde oruç bozulur. İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, orucun bozulması için, vücuda giren şeyin normal yollarla karına veya dimağa ulaşması esas kabul edildiğin- den, ister yaş, isterse kuru olsun yaraya sürülen ilaç orucu bozmaz. Buna göre, iğneyle vücuda bir şey zerk edilmesi durumunda, İmam-ı Azam'a göre oruç bozulmakta, diğer iki imama göre ise oruç bozulmamaktadır.
Dinimiz, hasta olan ve tedavi süre- cinde bulunan kişilerin oruç tutmama- larına ruhsat vermektedir. Bu nedenle, tedavisi devam eden kimseler, sağlık- larına kavuşup, tedavileri tamamlanın- caya kadar oruçlarını erteleyebilirler. Bununla birlikte, Ramazan ayında her- kesle birlikte oruca devam etmeyi arzu ediyorlar ve oruç tutmalarına başka bir engelleri de bulunmuyorsa, iğneleri- ni iftardan sonra yaptırmaları yerin de olur. Bu imkâna sahip olmayanlar, tedavi ve aşı amaçlı iğne yaptırabilirler. oruçları bozulmaz. Ancak, oruçlu iken
gıda ve vitamin iğneleri yaptırılması uygun değildir. (1.P.)
CÂIHA
Sözlükte "afet ve musibet" anlamı- na gelen câiha, bir fıkıh terimi olarak dalında veya tarlada iken satılan, fakat müşteri tarafından henüz kaldırılma- dan, meyve ve sebzelerin afete maruz kalması halinde zararın kime ait ola- cağı; bedelin zarar oranınca indirilip indirilmeyeceği fakihler arasında tar- tışılmıştır. Hanefî ve Şafiî hukukçula- rı, böyle bir alışverişte kabzın gerçek- leştiği ve akdin tamamlandığını kabul ederek, zararın müşteriye ait olduğu- nu, bedel indirimi yapılmasının doğru olmadığını söylemişlerdir.
Buna karşılık, Malikî ve Hanbelîler, ziraî hastalıkları, dolu, kuraklık ve su baskını gibi afetleri câiha kabul etmişler ve bu durumda, müşterinin ödeyeceği bedelden indirim yapabile- ceğini prensip olarak benimsemişler- dir. Malikilere göre bedelde indirimi gerektiren zarar, genelde üçte birden az olmamalıdır. Bundan az olan zarar caîha olarak kabul edilmeyip, indirim yapılmaz. Hanbelîlere göre ise, zara- rın makul bir sınırı aşması ölçü olarak kabul edilmiştir. (İ.P.)
CÂIZ
Sözlükte "mümkün olmak, serbest olmak, geçip gitmek ve geçerli olmak" anlamlarına gelen caiz, fıkıh terimi ola- rak, bir söz veya davranışın dinî veya hukukî esaslara uygunluğunu, yapılma- sının serbest ve geçerli olduğunu ifade eder.
Caiz kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de geçmemekle birlikte, hadislerde az da olsa ıstılah manasında kullanılmıştır.
Bu tabir, daha sonraki devirlerde İslâm âlimlerince, geliştirilen bir ıstılahtır.
Fıkıh usulünde caiz teriminin, mubah kavramı ile yakından ilişkisi bulunmaktadır; her ikisi de mükellefin yapıp, yapmamakta serbest bırakıldığı fiilleri ifade etmektedir. Ancak câiz, mubahtan daha kapsamlı bir kavram olup, haram ve tahrimen mekruh dışında kalan teklifi hükümlerin hepsi- ni kapsamaktadır. Buna göre caiz kav- ramı, farz, vacip, mendub, mubah ve tenzihen mekruhu içine almaktadır.
Fıkıh literatüründe ise, işlenmesinde günah bulunmayan fiilleri ifade etmek için, başka bir deyişle fiilin dine uygun- luğunu belirtmek için caiz tabiri kulla- nılmaktadır. Bu anlamda caiz ile helal ve meşru kavramları arasında yakın ilişki bulunmaktadır. Buna göre caiz, işlenmesinde dinî, dünyevî, hukukî ve cezâî sorumluluk bulunmayan fiilleri ifade etmektedir.
Kelam ilminde caiz, aklî hüküm- lerden olup zatına nispetle varlığı ve yokluğu eşit olan, varlığı da yokluğu da vacip olmayan şeyi ifade eder. (İ.P.)
CÂLİYET
Sözlükte "vatanlarından çıkan veya çıkarılan bir grup insan" anlamına gelen câliyet, bir fıkıh terimi olarak, cizye mükellefi veya cizye tahsildâ- rı demektir. Bu deyim, ilk defa Hz. Ömer'in halifeliği döneminde Arap yarımadasından çıkarılan ehl-i zim- metten bir grup için kullanılmıştır. Bu terim daha sonra, ülkenin her yerinde bulunan ve cizye (vergisi) ödemekle - görevli olan kişi ve topluluklar için kullanılmıştır. (İ.U.)
Dağınık şeyi toplamak, biriktirmek, birleştirmek, elbise giymek anlamında- ki "c-m-'a" kökünden türeyen câmi', toplayan, bir araya getiren, birleştiren, müellif, mürettip demektir.
Dinî terim olarak, toplu ibâdet edi- len yerlere denir. Kur'ân ve sünnette câmi, mescid kavramı ile ifade edilmiş- tir. Mescid; secde edilen yer demektir.
Yeryüzünde ilk yapılan mescid, Mekke'deki Mescid-i Haram'dır (Müslim, Mesacid, 1). Hz. Muhammed (a.s.)'in ilk yaptığı mescid ise Medine yakınındaki Kuba Mescidi, daha sonra da Mescid-i Nebevî'dir.
Mescidler; beldelerin Allah'a en sevimli mekânları (Müslim, Mesâcid, 288) ve Allah'ın evleridir (Münāvi, II, 445).
Kur'ân ve sünnette camilerin yapı- mı, bakımı, temizliği ve cemaatine çok önem verilmiştir. Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman eden, namaz kılıp zekat veren ve sade- ce Allah'tan korkan kimselerin imar edeceği (Tevbe, 9/18), Allah için bir mes- cid bina edene Allah'ın da o kimse için cennette bir köşk bina edeceği (Münziri, Tergib, 1/193), buna mukabil Allah'ın mes- cidlerinde Allah'ın adının anılmasına ve mescidlerin harap olmasına çalışan- ların en zalim kimseler olduğu (Bakara, 2/114) bildirilmiştir.
Camilerde sadece Allah'a ibadet edilmesi (Cin, 72/18), camilere güzel- temiz elbiselerle gidilmesi (A'raf, 7/31), camilerin temizlenmesi (Bakara, 2/125; Hac, 22/26) Allah'ın emridir. Namazlarını camide cemaatle kılan müslüman 27 kat daha fazla sevap kazanır (Müslim, Mesacid, 249, 1, 450).
Diya valinda Ekim ayının ilk haftasını camiler haftası ilan etmiştir. Camiler Haftasında, camilerin ve cemaatin anemi, yarn, va'z, konferans ve hutbe- Dende anlatılmakta, camiler ve çevresi gözden geçirilmekte, yıllık bakım, ona- rim ve temizliği yapılmaktadır. 1986
Allah'ın sıfatı olarak câmi, bütün erdemleri, iyilikleri ve nimetleri ken- disinde toplayan, yeryüzünde hava, su, hayvan ve bitki gibi çeşitli varlık ları, soğuk-sıcak, yaş-kuru gibi zıdları bir arada tutan, kalpleri bir inanç ve düşüncede birleştiren; kıyamet günün- de insanları hesap için diriltip çürümüş uzuvları bir araya getiren ve mahşer yerinde toplayan demektir.
Kur'ân'da Allah'ın sıfatı olarak iki âyette geçmiştir: "Rabbimiz, Sen insan- ları, asla şüphe olmayan bir günde toplayacaksın. (câmiu'n-nās) Şüphesiz Allah sözünden dönmez." (Al-i Imran, 39, "Allah, munafikların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayıcıdır." (Nisi, 4/140)
Allah'ın bu vasfı, Kur'ân'da, "ceme'a-yecme'u" fiiliyle de ifade edilmiştir: "De ki: Allah sizi yaşatıyor, sonra öldürecek, sonra sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamette toplayacak- thr..." (Cisiye, 45/26). Allah bütün insanla- rı kıyamet günü bir araya toplayacağı için bugüne "yevmü'l-cem" (toplanma günü) denilmiştir (Şüră, 42/7), "İnsan, biz kendisinin kemiklerini bir araya topla- yamayacağımızı mı sanıyor? Evet biz onların parmak uçlarını (izlerini) yapıp düzeltmeye kadiriz." (Kıyäme, 75/3-4)
Hadis ilminde câmi, konularına göre hadisleri toplayan eserlere denir. Buhârî ve Müslim'in el-Camiu's-Sahih
adlı eserleri camilerin en meşhur iki örneğidir. (l.K.)
CARİYE
Köle ve cariye, tarihte hukuki, ikti- sadi ve sosyal bakımdan hür insanlara göre daha aşağı bir statüde bulunan bir sınıfın adıdır. Bu sınıfın kadın ları için cariye, eme, memlûke tabiri kullanılmaktadır.
Tarihin eski çağlarından beri yeryü- zünde mevcut ve yaygın bir olgu olar kölelik, İslâm'ın öngördüğü ve teşvik ettiği bir durum değildir. Bilakis, indiğ dönemde sosyal bir gerçeklik olan bu olguyu tedricen tasfiye etmeyi plan- lamış, bu arada, kölelerin durumların iyileştirmeyi sağlayacak ön tedbirler almış ve altyapıyı kurmaya öncelik vermiştir.
Köleliğin ıslah ve zamanla tasfiyes amacıyla İslâm'da, kölelerin eğitilme si, hürriyete hazırlanarak faydalı bi kimse haline getirilmesi ve hür kılın ması konusunda teşvik ve tedbirle getirilmiştir; sürekli olarak ve değişil vesilelerle köle azat edilmesi tavsiy edilmiş, hatta keffaretlerde olduğu gibi bazı durumlarda bunu dini bir zorunlu luk haline getirmiştir. (İ.P.)
CEBBAR
Kırığı yerine getirip sıkıca sarmak eksiği giderip tamamlamak, telaf etmek, birini bir işe zorlamak, bir şey zorla yaptırmak anlamlarındaki "c-b r" kökünden türeyen cebbâr sözlükte zalim, kibirli, gaddar, azgın, zorba kahredici, insanları hükmü altına ala istediği şeyi yaptırmaya zorlayan, men hametsiz ve baskıcı demektir.
Allah'ın sıfatı olarak cebbâr; âs ve azgınları kahredici, emir ve yasak lardan istediğini kullarına yaptırmay
gucu yeten, kahhar; dertlere derman veren, kırılanları onaran, yoksullara rızık veren, perişanlıkları yoluna koyup düzelten anlamındadır.
Kur'ân'da "cebbâr" kelimesi; anîd (inatkâr) (Hüd, 11/59; İbrahim, 14/15), müte- kebbir (Mü'min, 40/35), asiyy (isyânkâr) (Meryem, 19/14) ve şakîyy (azgın) (Meryem, 19/32) kelimeleri ile birlikte 10 âyet- te insanın, sadece 1 âyette (Haşr, 59/23) Allah'ın sıfatı olarak kullanılmıştır. Azgın, zâlim ve insanları küfre ve isyâna çağıran, insan ve toplumları niteleyen cebbâr kavramı Allah'ın sıfatı olarak hem O'nun gücünü, kuvvetini, dilediğini kullarına yaptırabileceği- ni, âsileri cezalandırabileceğini hem de insanların dertlerine derman olan, yaraları saran ve yoksulları zengin eden olduğunu ifade eder. (İ.K.)
CEBEL-İ NÜR
Nûr dağı demektir. Mekke yakı- nında yüksek bir dağın adıdır. Hz. Muhammed (a.s.), Peygamberlikle görevlendirilmeden önce dağın adı Hira idi. Peygamberimiz bu dağda inzivaya çekilirdi. M. 610 yılı Ramazan ayında Pazartesi günü bu dağda Alak sûresinin ilk beş âyeti inmiş ve Hz. Muhammed (a.s.) Peygamberlikle görevlendirilmiştir. Hira / Nûr dağı, hacıların ziyaret ettiği mekânlardan biridir. (İ.K.)
CEBEL-İ SEVR
Sevr dağı demektir. Sevr, Mekke'de bir dağın adıdır. Medine cihetin- de Mekke'den 1.5 saat uzaklıktadır. Peygamberimiz (a.s.) ve Ebû Bekir (r.a.) M. 622 yılında Medine'ye hic- ret ederken Mekke müşriklerinin - takibinden kurtulmak için bu dağda bir mağaraya saklanmışlardır. Hz.
Muhammed (a.s.) ve Ebû Bekir (r.a.) mağarada iken, mağaranın girişine örümcek ağ örmüş, bir ağaç bitmiş ve ağacın dallarına yabani güvercinler yuva yapmıştır. Burada üç gün üç gece kalmışlardır. Peygamberimizi takip edip arayan müşrikler, bu mağaraya gelmişler, içlerinden biri içeri girip aramak istemiş, Ümeyye ibn Halef, "orada ne gezsinler baksana örümcek ağ germiş, kuşlar yuva yapmış" diye- rek fikrinden vazgeçirmiştir. Böylece Allah, Peygamberimizi ve yol arkada- şını korumuştur. Kur'ân'da bu mağa- ra olayı, Tevbe süresinin 40. Ayetinde anılmakta ve Allah'ın Peygamberimizi ve arkadaşını görünmeyen askerler- le koruduğu, onlara yardım ettiği ve güven verdiği bildirilmektedir. (Ι.Κ.)
CEBERÛT
Kahr, zorlama, hâkimiyet anlamın- daki cebr kökünden gelen ceberût, hadislerde azamet, kibriya, zorbalık, cebbarlık anlamlarında kullanılmış- tır. Tasavvuf kavramı olarak ise mülk ile melekût âlemleri arasında veya melekût âleminin üstünde zaruretin hüküm sürdüğü âlem, Allah'ın zâtı, azamet ve celâl sıfatı anlamında kulla- nılmaktadır. (M.C.)
CEBÎRE
Sözlükte "kırık kemiğe bağlanan tahta, sargı," alçı manasına gelmektedir.
Vücudun herhangi bir yerinde kırık, çıkık veya yaradan dolayı sargı bulun- duğunda, abdest alırken veya gusleder- ken bu sargı çözülerek altı yıkanır ve yaranın üstü meshedilir. Ancak sargı- nın çözülmesinin zararlı olması halin- de çözülmeyip üzerine meshedilebi- lir. Sargının çoğunluğunun sadece bir defa meshedilmesi yeterlidir. Yapılan
bu mesh, o uzvun hükmen yıkanması sayılır. Hatta meshetmenin de zararlı olması halinde, bundan da vazgeçilebi. lir. Sargının abdestsiz veya cünüp iken sarılmış olması meshe engel olmadığ gibi belirli bir süresi de yoktur; yara veya kırık iyileşinceye kadar devam eder.
Sargiya meshettikten sonra bu sargi değiştirilirse veya sargı düşerse, mesh bozulmaz: iade edilmesi de gerekmez. Ancak, yaranın iyileşip sargının çıka- rılması halinde, mesh bozulur. Yara İyileştiği halde, sargı olsa bile mesh bozulur. Bu durumda, yaraya zarar ver- meden sargı çözülerek altının yıkanma- sı gerekir. (İ.P.)
CEBR
Cebr sözlükte "zorlama, düzeltme, tamir etme" anlamlarına gelmektedir. Fıkıhta cebr ise, hukukun tanıdığı bir yetki kullanılarak kişinin yapması gere- ken işe zorlanmasını ifade eder.
Mükelleflerin hukuk kuralları- na uymalarını temin etmek amacıy- la hukukun aslî kaideleri yanı sıra, insanları hukukun emir ve yasaklarına uymaya zorlayan birtakım tedbirler de tesis edilmiştir ki, bunlara müeyyi- de denilmektedir. Hukukta müeyyide, cebir ve zorlamadır.
Hukuk kaidelerinin en önemli özel- liklerinden biri, ihlal edilmesi halinde, ihlal edene fiilî bir karşılığın gösteril- mesidir. İhlal eden, sadece ayıplanmak- la, hor görülmekle kalmaz, fiilî bir kar- şılığa da maruz kalır. Hukuk kuralları- na riâyet edilmesini temin ve hukuku teyit için çeşitli icbar vasıtaları ihdas edilmiştir. Bazı gayri kanunî hareketler için doğrudan doğruya ceza tayin edil- miş, bazıları için kaideye uygun hare-
ket etmesini sağlamak amacıyla cebri jera usulü seçilmiş, bazen de zarar gören kişiye tazminat ödetme yoluna gidilmiştir.
Hukuk kurallarına uygun hareket edilmesini sağlamak amacıyla, hukuka aykırı davranıştan sonra, böyle bir dav- ranışta bulunan kişinin canına, malına, hürriyetine veya itibarına yönelik tatbik edilen cezalar; hukuki yükümlülükleri ni yerine getirmeyenlerin, kamu gücü harekete geçirilerek cebrî icra vasıtala- nyla bu yükümlülüklerini zorla yerine getirmelerinin sağlanması veya başka- sına verdiği zararın giderimi hukukun maddi müeyyidelerini oluşturmaktadır. L.P.)
( Kelam ilminde ise kulun irade hür- riyetini yok sayan ve onun bütün fiil- lerini ilâhî iradenin zorlaması altında işlediğini iddia eden görüş anlamına gelmektedir. Bu düşünce akımının taraftarlarına göre insan, Allah'ın emir- leri karşısında hiçbir hareket kabiliyeti olmayan adeta kumanda ile çalışan bir robot konumundadır. Nitekim kalp atış- ları, solunum ve midenin sindirimi de zorunlu olup refleks hareketi gibi kud- ret ve irademiz dışında meydana gel- mektedir. Cebr fikrini benimseyenlerin oluşturduğu akıma Cebriyye denmiştir. (bk. Cebriye) (F.K.)
CEBRAİL
Dört büyük melekten birinin ismi olup, peygamberlere vahiy getirmekle görevlidir. Kur'ân'da bu meleğin ismi Cibril, Rûhu'l-Kudüs, Ruhu'l-Emîn, Ruh ve Rasûl şeklinde geçmektedir. Bütün peygamberlere vahyi getiren Cebrail'dir. Kur'ân'a göre o, karşı konulmayacak bir güce, üstün ve kesin bilgilere sahip, Allah nezdinde çok itibarı olan ve diğer meleklerin ken-
yönüyle Cebrail kuvvet manasına gelen Cebra ile, Allah anlamına gelen Îl'den meydana gelmiş bir isimdir. Allah'ın kuvveti demektir. Yenilmez bir kuvvet ve Allah nezdinde büyük bir makam sahibi olduğu ifade edilmiştir: "O (Kur'ân), şüphesiz değerli, güçlü ve arşın sahibi (Allah'ın) katında itibarlı bir elçinin (Cebrail'in) getirdiği söz- dür:" (Tekvir, 81/19-20)
Cebrail, Hz. Muhammed'e aslî şekliyle iki kere görünmüştür. Biri Hira mağarasında ilk vahyi getirdiği zaman, diğeri de Miraç'ta "sidretü'l- münteha"da gerçekleşmiştir. Bazen de Rasûlullah'a insan şeklinde asha- btan yüzü nurlu olan Dihye el-Kelbî sûretinde görünmüştür. İlgili hadislere göre Cebrail dünyada ve ahirette Allah ile kul arasında elçidir. Hem meleklere hem peygamberlere ilâhî emirleri tebliğ eder, bu sebeple de Allah ile vasıtasız konuşur. Allah tarafından Cebrail'e yüklenen misyonu inkâr etmek veya onun görevini tam anlamıyla yeri- ne getirmediğini iddia etmek, kişiyi küfre götürür. Müşrikler ve Yahudiler Cebrail'e verilen görevi inkâr ettikle- rinden dolayı Kur'ân'ın şu âyetinde kınanmışlardır: "Kim, Allah'a, melek- lerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır." (Bakara, 2/98) (F.K.)
CEBRİYYE
Sözlükte "bir şeyi ıslah etmek, düzeltmek ve birine zor kullanarak iş yaptırmak" anlamlarındaki c-b-r kökünden türeyen cebriyye itikadî bir ekolün adıdır. İnsanların kendilerine has bir iradeye sahip olmadıklarını, zihnî ve amelî bütün fiillerinin ilâhî
gücün zorlayıcı tesiriyle meydana gel- diğini savunan grupların ortak adıdır. İnsanın bütün davranışlarını Allah'ın iradesine bağlayan ve beşerî irade- yi inkâr eden bu ekolün ilk kurucusu Cehm ibn Safvân'dır. Kurucusuna nispetle bu fırkaya Cehmiyye de denilmiştir.
Bu ekole göre, Kaderiyye taraftar- larının aksine, insan iradesinin mev- cut olmadığı, kulun Allah tarafından önceden takdir edilmiş fiilleri yapmak zorunda bulunduğu ileri sürülmektedir. Allah'ın ezelî ilmi, kulların fiillerine, o fiiller meydana gelmeden önce taal- luk etmiştir. Dolayısıyla o fiilin aynen yapılması gerekir. Aksi halde, Allah'ın ilminde değişiklik olması söz konusu olur ki bu muhaldir. Başka bir ifadeyle insan, Allah'ın iradesi karşısında rüz- gârın önündeki bir yaprak gibidir. Bu yönüyle cebriyye determinist ve fatalist bir görüşe meyletmiştir. Ayrıca bunlara göre, Allah'dan başka failin olmasını kabul etmek tevhid inancına da aykırı- dır. Bu ekol sahipleri, Allah'a ait sıfat- ları da nefyetmişler ve Kur'ân'ın mah- luk olduğunu, Allah'ın ahirette görü- lemeyeceğini, cennet ve cehennemin içindekilerle birlikte yok olacaklarını ileri sürmüşlerdir. (F.K.)
CEFA
İşkence, azap anlamına gelen cefâ tasavvufta, sâlikin gönlünü marifet ve temâşaya kapatması; sevgilinin vefâsız- lığı gibi anlamlarda kullanılmaktadır. (M.C.)
CEHALET
Cehl ve cehalet kelimeleri söz- lükte "bilmemek, tanımamak, haberi olmamak; ahmak, akılsız, kaba, katı ve sert davranışlı olmak; bir şey şid-
detli olmak, sakhemak, tecavde etmel anlamlarina gelie im ve hilmin
Cehalet kavrani Kur'an'da, (ki vende akan di bilmeme ve ranimama anlamında, bunun dışın da fert ve toplumların taht tradeve uymayan vanha ve hatali mang, söz fil ve davranışlarını ifade etmek için kullanılmıştır.
Kur'an'da "cehalet" olarak ifade edilen inanç ve davranışlar şunlar dir: Suke ve küfte dalmak (Avat, 7/138 günah filter işlemek (Nisa, 4/17), zina etmek (vasat 12/31), homoseksüellik yapmak (Nest, 22.33), alay etmek (Bakara, 267), sabredilecek yerde sızlanmak (Ba'am, 6:33), fakirleri küçük görmek (H, 11-29), emånetlere ihånet etmek ve dini görevleri yapmamak (Ahaab, 31/72), Allah hakkında kötü zanda bulunmak (A1-4 lamăn, 3/134) ve Allah'ın hükümle rinden başka hükümlerle hükmetmek (Maide, 5/50). Görüldüğü üzere "cehalet" kavramı Kur'ân'da bilgisizlikten ziya- de Allah'a ve insanlara karşı olumsuz tutum ve davranışları ifade etmektedir.
Kur'ân'a göre cehalet; insanın görünen eşya ve olayların arkasındaki ilâhî îrâdeyi anlayamaması, Allah'ın âyetleri olan kâinatı Allah'ın âyetle ri olarak görememesi, dinî gerçekleri anlayamaması, iradesini ve hakimiye tini yitirmesi, şirk, küfür, nifak, isyân ve zulme dalması, Allah'a ve yaratık larına karşı kötü, kaba ve çirkin dav ranmasıdır. Cehâlet; 1- a) İnsanı kâfir. müşrik ve münafık yapan cehalet; b) Ási, fäsık ve zâlim yapan cehalet; 2-a) Allah'a ve dinine karşı yapılan cehalet, b) İnsanlara ve diğer varlıklara karşı yapılan cehalet. 3- a) Basit cehalet (bil- -gisizlik) b) Mürekkeb cehalet (yanlış
inanç, hatalı söz, fiil ve davranışlarda bulunmak ve bunları idrak edememek) şeklinde kısımlara ayrılır.
Hadis usulünde cehalet kavramı; hadis rivâyet eden råvinin halinin bilin- memesini ifade eder. (İ.K.)
Fıkıh terimi olarak, genellikle cehalet, varlık ve olaylar hakkındaki belirsizlik, bilinmezlik; cehl ise, kişi- nin kendisinin bilgisizliği anlamlarında kullanılmaktadır.
1. Belirsizlik - Bilinmezlik (ceha- let); İslâm fikhında, hukukî işlemlerde ve özellikle de iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde, akdin konusunun bili- niyor ve belirli olması gerekir. Akdin konusu ile ilgili belirsizlik garar, bilin- mezlik ise cehalet kavramıyla ifade edildiği gibi, her iki kavramın birbirinin yerine kullanıldığı da görülmektedir.
Taraflar arasında çekişmeye yol açması kuvvetle muhtemel olan akdin konusundaki cehaletin, akdin sıhhatine engel olduğu konusunda âlimler ittifak etmişlerdir. Çekişmeye yol açmayaca- ğı kuvvetle muhtemel olan durumlarda cehaletin, akdin sıhhatine engel teşkil etmeyeceğini ittifakla kabul etmişler- dir. Çekişmeye neden olması muhtemel durumlarda ise, akdin sıhhatine mani teşkil edip etmeyeceği hususunda ihti- laf etmişlerdir.
Hukukî tasarruflarda belli olması gereken hususlar şöyle sıralanabilir: Satım akdinde, akdin konusu mal, bedeli, vade ve taksit durumu; kira akdinde, kiralanan şey, kira bede- li; kefalette, kefil olunan; havalede, havale edilen miktar; ariyette, ariye- tin konusu; hibede, bağışlanan mal; ortaklıkta, kârın ortaklar arasında ne şekilde bölüşüleceği; vekalette, veka- letin konusu; sulhta, sulhun konusu ve
bedeli, ibråda, ibra edilen; şüf'ada, şüf'a bedeli, ikrarda, lehine ikrarda bulunulan; davada, davalı ve dava konusu belli olmalıdır.
Bununla birlikte, başta Malikiler olmak üzere bazı İslâm hukukçuları, belirsizliğin ivazsız akitleri etkileme- yeceğini kabul etmişlerdir.
2. Bilgisizlik (cehl); İslâm'da kişinin sorumlu tutulması için yükümlülüğün kendisine bildirilmiş olması, ön şart ola- rak kabul edilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de, peygamber gönderilmedikçe kimseye azap edilmeyeceği belirtilmektedir (Isra, 17/15). Sorumluluğun temel şartı olan bilme, bilfiil bilgi sahibi olma anlamına gelmeyip, bilme imkânına sahip olma demektir. Bu nedenle fakihler, İslâm toplumunda bilgisizliği mazeret ola- rak kabul etmemişlerdir. Buna karşılık, yabancı bir ülkede Müslüman olup da dini hükümler konusunda bilgisi bulun- mayan kişi, dinî emirleri yerine getirme ve yasaklardan kaçınma konusunda mazur görülmüştür.
Bilgisizliğin mazeret olarak kabul edilmesi için, davranışın yasak oldu- ğunun bilinmemesi gerekir; davranışın yasaklığı bilindiği halde, buna bağla- nan hukukî sonucun bilinmemesi özür olarak kabul edilmez. Ayrıca, bilgisiz- lik Allah hakları konusunda geçerli mazeret olmakla birlikte, kul hakların- da verilen zararın tazmîni konusunda ■ geçerli sayılmaz. (İ.P.)
CEHENNEM
Sözlükte "derin kuyu" anlamı- na gelen cehennem, dinî literatürde e dünya hayatında îmân etmeyenlerin sürekli olarak, îmân ettiği halde sâlih amel işlemeyen kimselerin de günah-
ları ölçüsünde, cezalandırılmak üzere kalacakları ceza ve azap yeridir.
Kur'ân-ı Kerim'de Cehennem için yedi isim kullanılmıştır: Cehennem (derin kuyu), nâr (ateş), cahîm, (alevle- ri kat kat yükselen ateş), hâviye (düşen- lerin çoğunun bir daha geri döneme- diği uçurum, yer), saîr (çılgın ateş), leză (dumansız ve katıksız alev), sakar (ates), hutame (obur ve kızgın ateş). Bunlardan Kur'ân'da en çok geçeni cehennem kavramıdır.
Alimlere göre, Kur'ân-ı Kerim'de birçok âyette cehennem hayatıyla ala- kalı olarak geçen acı, ıstırap, azap, ateş vb. şeyler bu dünyadakilere benzetile- mez. Bunların içyüzünü insanların bil- mesi mümkün değildir.
Ehl-i Sünnet inancına göre Kur'ân-ı Kerim'de geçmiş zaman kipiyle ifade edilen "cehennem kâfirler için hazır- landı" (Bakara, 2/24; Al-i İmrân, 3/131) cüm- lesi, cehennemin şu anda var ve yara- tılmış olduğunu gösterir. Haşrin ve cehennemdeki azabın cismanî değil de ruhanî olacağını iddia eden İslâm filo- zoflarına karşı, Ehl-i Sünnet âlimleri, bazı Kur'ân âyetlerine dayanarak (Nisa, 4/56) Cehennem azabının hem ruhanî hem de cismanî olacağını ifade etmiş- lerdir. Ayrıca Ehl-i Sünnet kelâmcıları "...Orada ebedi kalıcıdırlar." (Nisă, 4/169; Ahzab, 33/65) mealindeki âyetlere dayana- rak, cehennem hayatının sonsuz olduğu fikrini benimsemiş, bunun aksini savu- nan Cehmiyyeyi bid'atçı olarak nite- lendirmişlerdir. (F.K.)
CEHMİYYE
İslâm toplumunda ilk ortaya çıkan itikâdî ekollerden biridir. (bk. Cebriyye) (F.K.)
Açıktan, yüksek sesle, alenen söy lemek, okumak, yapmak anlamlarına gelmektedir.
Cemaatle kılınan akşam ve yats namazlarının ilk iki rekatı ile sabal namazı, bayram ve Cuma namazları terávíh namazı ve Ramazan ayında terávíh namazından sonra kılınan vitin namazının her rekatında imamın fati ha ve zammu süreyi açıktan, yüksel sesle okuması vaciptir. Öğle ve ikind namazlarında ise, imamın kıraati haf yapması gerekir.
Tek başına kılınan namazlarda ise öğle ve ikindi namazları ile gündüz kılınan nafile namazlarda, kıraatin gizl (hafi) olarak yapılması gerekir. Sabah akşam ve yatsı ile gece kılınan nafile namazlarda kişi serbesttir; dilerse sest (cehri), isterse gizli (hafi) okuyabilir (L.P.)
CEHRİ ZİKİR
Açıktan ve yüksek sesle yapılan zikir. Kadiriye ve Mevlevîye gibi baz tarikatlar açıktan zikri benimsemişler dir. Nakşibendiye gibi bazı tarikatla ise müridin ancak kendisinin işitebi leceği bir sesle zikir yapmasını uygun görürler. Buna hafi zikir denilir ki cehr zikrin mukabilidir. (M.C.)
CELABIB
Gömlek, elbise ve baş örtüsü anla mına gelen cilbab kelimesinin çoğulu dur. (bk. Tesettür) (1.P.)
CELDE
Sözlükte "derisine dokunmak, vur mak, kırbaç ve benzeri şeylerle vur mak" anlamına gelen "celd" kökün den türetilen celde kelimesi, bir fıkıl terimi olarak kırbaç veya değnekle
uygulan bir tür cezayı ifade etmek için kullanılmıştır.
Kur'ân'da celde kelimesi iki yerde geçmektedir: "Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun..."; "Namuslu kadınlara zina isnat edip sonra da dört şahit getire- meyenlere seksen değnek vurun. Artık onların şahitliğini asla kabul etme- yin. İşte bunlar fasık kimselerdir" (Nisi, 24/2, 4). (İ.P.)
CELÎL
Büyük, ulu, kuvvetli ve münezzeh olmak anlamındaki "c-l-l" kökünden türeyen celîl; ulu, kudretli, yüce olan demek olup Allah'ın sıfatlarından biri- dir. Tirmizî'nin el-esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde geçmiştir (Deavat, 83).
Allah'ın sıfatı olarak celîl; zengin, mâlik, alîm, kadîr gibi yüce sıfatlarla muttasıf olan, azamet ve kibriya sahibi demektir. Peygamberimiz; "Allah'ım! Selam sensin, selamet sendendir. Ey celâl ve ikram sahibi (Rabbim!) Ser yücesin" diye duasında bu ismini zik- retmiştir (Müslim, Mesavid, 135-136).
Allah'ın bu vasfı, Kur'ân'da "zü'l- celal-i ve'l-ikram" şeklinde geçmiş- tir. "Zü'l-celâli ve'l-ikram"; celal ve ikram sahibi demektir. Bu terkip, ik âyette geçmiştir (Rahmân, 55/27, 78). "zü'l celâl" sıfatı, Allah'ın azamet ve ulu luğunu, kadrinin ve şanının yüceliğin ve her şeyden üstün olduğunu, "zül ikram" sıfatı ise, yaratıklarına karşılı beklemeksizin nimet veren, fazlı v ihsanı tam, şerefli ve değerli olduğun ifade eder.
"Zü'l-Celâli ve'l-İkram" sıfat Yüce Allah'a mahsus olup, diğer var lıklar için kullanılmaz.
Kur'ân'da bu iki sıfatın geçtiği Ayetlerin mealleri şöyledir; "Yalnız celâl ve ikram sahibi Rabb'inin yüzü (zatı) baki kalacaktır." (Rahman, 55/27); "Azamet ve ikram sahibi Rabb'inin adı ne yücedir." (Rahman, 55/78) (I.K.)
CELLE CELALUH
Allah'ın adı anıldığında kullanı- lan bir saygı ifadesidir. Celâl, büyük- lük, ululuk ve yücelik manasına gelen Allah'ın isimlerinden biridir. Celle ise büyük ve yüce oldu anlamına gelmek- tedir. Celle celâluh tabiri ise, "azameti yüce ve ulu oldu" demektir. Bu tabirin yerine "Celle şânuhû" ya da "Celle ve ald" ifadeleri de kullanılmaktadır. Bu tabir, İslâm sanat, tezhib ve hat kül- türünde Allâh lafzından sonra uygun bir biçimde yazılmakta ve zikir mec- lislerinde Allah'ın kudretine dikkat çekmek için zikrin başında, ortasın- da veya sonlarında söylenmektedir. Böylece "Allah" lafzının geçtiği yerde tefekkür, zikir, saygı ve teslimiyet hatırlatılmaktadır. (F.K.)
CELLE ŞÂNUH
Allah lafzının geçtiği yerde "O'nun şanı yüce olsun" anlamında söylenen bir ibaredir. (bk. Celle Celâluh) (F.K.)
CELSE
Sözlükte "oturma, oturum, oturuş şekli" anlamına gelen celse, dini terim olarak namazda iki secde arasındaki oturuş anlamına gelmektedir.
Namazda birinci secdeden sonra uzuvlar sakin oluncaya kadar oturmak Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezhepleri- ne göre farz, Hanefilere göre vacip- tir. Hz. Peygamber, iki secde arasında böyle oturmayan bir sahabîye namazını yeniden kılmasını ve secdeler arasın-
da bu şekilde oturmasını enreintatie (Eba David, Salát 14 Ayrica, ikinet sees deden sonra ayağa kalkmadan yapılan bir oturuş daha vardu ki, buna stirahat colsosi denilmektedir İstirahat celse st, Hanofi ve Maliki mezheplerine göre mekruh, Safii mezhebinde sahih kabul edilen görüş ile Ahmed ibn Hanbel den nakledilen bir görüşe göre ise sünnet tir. Yapıldığı takdirde bu celsenin kısa olması gerekir (LP)
CELVET
Ortaya çıkma, açığa çıkma anlas mina gelen celver tasavvufta, salikin benliğinden arınmış ve ilahi niteliklerle bezenmiş olarak halvetten çıkıp insan lara karışması anlamında kullanılmak- tadır. Celvet halindeki kulda benlikten eser kalmadığı için fiilleri Hakk'a nis pet olunur ve buna da "Anğunda sen atmadın, ancak Allah atti" (Enfal, 8/17) âyeti delil gösterilir. Halk ile ilişkile ri geliştirmek isteyen bir süfi Hak ile sağlam bir halvete sahip bulunmalıdır Böylece o görünürde halk, gerçekte ise Hak ile beraber olur. (M.C.)
CELVETİLİK
Celvetiyye, Aziz Mahmud Hüdäyt (8.1038/1628) tarafından kurulan Bayramiyye tarikatının bir kolu nun adıdır. Aziz Mahmud Hüdâyt, Şereflikoçhisar'da doğdu. İstanbul'da Küçükayasofya medresesinde tahsilini tamamladı. Bu arada Halvetiyye tari- katına mensup Küçükayasofya camii şeyhi Nureddinzâde Muslihiddin Efendinin sohbetlerine devam etti. Mısır'da hocası Nâzırzâde ile bera- ber bulunduğu sıralarda Halvetiyye tarikatının Demirtaşiyye kolundan Kerîmüddin el-Halveti'den "usul i esma" terbiyesi gördü. Mısır'dan
döndükten sonra, Bursa Ferhadiye doedresesine müderris ve Cami-i Atik Mahkemesine nâib tayin edil- üzerinde bıraktığı derin tesir dola- yısıyla resmi görevlerden ayrılarak Muhyiddin Üftâde'ye intisap etti. Şeyh Üftâde, kendisini memleketi Sivrihisar'a halife tayin etti. Şeyhinin vefatı üzerine Rumeli'ye gitti. Trakya ve Balkanlar'da bir süre kaldıktan sonra İstanbul'a geldi. Küçükayasofya Tekkesinde sekiz yıl şeyhlik maka- mında bulundu. İstanbul'un çeşitli camilerinde vaaz edip ders okutan Aziz Mahmud Hüdâyî, Anadolu ve Balkanlardaki dini hayat üzerinde derin tesirler bırakmıştı. 1628 yılında vefat etti. Türbesi İstanbul'dadır. Kurucusu olduğu Celvetiyye tarikatı Selâmiyye, Hakkıyye, Fenâiyye, Hâşimiyye adlı dört kola ayrılmıştır. Aziz Mahmud Hüdâyî'nin Arapça ve Türkçe otuz kadar eseri bulunmaktadır. Başlıcaları şunlardır: "Nefâisü'l-mecâlis", "Miftahu's-salât ve Mirkâtü'n-Necât", "Habbetü'l-Mahabbe" ve "Câmiu'l- Fezailve Kâmiu'r-Rezâil"
Bu tarikatta zikir sesli yapılır. Zikrin temelini "kelime-i tevhid" (lâilâhe illal- lah) zikri teşkil eder.
Bu tarikat, nefis tezkiyesine önem verir. Yapılan ibadet ve zikirlerden amaç, insanın gerçek kulluğa erişme- sidir. Halk ile ilişkiler geliştirmek iste- yen bir sûfi, Hak ile sağlam bir halvete sahip olması gerekir. Böylece o, görü- nürde halk, gerçekte ise Hak ile beraber olur. (M.C.)
CEM'
Sözlükte "toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek" anlamına gelen cem' tasavvufta "sâlikin her
şeyi Allah'tan bilerek yaratıkları yok, yaratıcıyı var görmesi" anlamında kul- lanılır. Cem'in karşıtı farktır. Cem, dağınık bir durumda bulunan dikkat ve ilgiyi tek noktada toplamak anlamına da gelir. Buna göre dikkat ve ilgisini Allah'ta yoğunlaştıran sûfi, zikreder- ken yalnız "Allah" der, başka bir şey söylemez ve görmez. Dikkat ve ilgisini Hakk'ın dışındaki varlıklara yönelten kişi ise yaratıklardan başka bir şey gör- mez. (M.C.)
CEM'U'L-KUR'ÂN
Kur'ân'ın toplanması, mushaf hâli- ne getirilmesi demektir. Hz. Peygamber (a.s.)'e inen âyetler; ince ve yassı taşla- ra, kaburga kemiklerine, derilere, kağıt- lara, hurma dallarına vb. şeylere yazı- lıyor ve muhafaza ediliyordu. Ayetler, inmeye devam ettiği için Peygamberin sağlığında Kur'ân, mushaf haline geti- rilmemişti. Hz Peygamber (a.s.)'in vefatından altı ay sonra, Yemâme savaşında birçok hafızın şehit olması üzerine Hz. Ömer'in teşvikiyle Halife Hz. Ebû Bekir, Kur'ân-ı mushaf hali- ne getirme kararı aldı ve bu görevi, Peygamberin Kur'ân'ı vahiy meleği Cebrail'e son okuyuşunda hazır bulu- nan, vahiy kâtibi ve hâfız olan Zeyd ibn Sabit'e verdi. Zeyd, titiz bir çalışma ile Kur'ân'ı mushaf haline getirdi ve hali- feye teslim etti. Bu mushaf, Hz. Osman zamanında yine Zeyd ibn Sabit'in baş- kanlığında Abdullah ibn Zübeyr, Said ibn As ve Abdurrahman ibn Hâris'den oluşan bir komisyon tarafından çoğal- tıldı. Yeryüzündeki bütün mushaflar, bu ilk mushafların aynıdır. (İ.K.)
CEM'U'S-SALATEYN
Fıkıh dilinde "iki namazı birleştir- mek" anlamına gelen bu tâbir; öğle ile ikindi namazlarının öğle veya ikinde
vaktinde; akşam ile yatsı namazları- nın akşam veya yatsı vaktinde birlikte kılınmasını ifade eder.
İslâm bilginleri hacca gidenlerin Arafat'ta öğle ile ikindi namazlarını öğle vaktinde Müzdelife'de ise akşam ile yatsı namazlarını yatsı vaktinde bir- leştirerek kılmaları konusunda ittifak etmelerine karşın yolcu ve mukim iken mazeretli ve mazeretsiz cem yapılması konusunda ihtilaf etmişlerdir. Hanefi bilginler, Arafat ve Müzdelife dışında cem'i câiz görmezlerken diğer bil- ginler yolculukta cem yapmanın câiz olduğunda ittifak, mukim iken ihtilaf etmişlerdir.
Pek çok sahih hadis; özellikle seferî iken öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarının birleştirilerek kılı- nabileceğini öngörmektedir. İbn Abbâs (ö. 68/687), "Rasulüllah (a.s.) Tebûk Savaşı için yaptığı seferde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını bir- leştirerek kıldı" demiştir. Hadis râvîle- rinden Sa'd ibn Cübeyr (ö. 95/713), İbn Abbas'a, Rasulüllah'ı namazları bir- leştirerek kılmaya sevk eden şey nedir, diye sormuş, İbn Abbas da ümmetine zorluk olmamasını istedi cevabını ver-
miştir. (Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn, 51, 53) Yine İbn Abbas "Rasulüllah (a.s.) Medine'de (yolcu olmadığı), korku ve yağmur bulunmadığı halde öğle ile ikindi akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kıldı" demiştir. Veki' ibn Cerrah (ö. 97/812) İbn Abbas'a, "bunu niçin yaptı" diye sormuş, İbn Abbas da "ümmetine zorluk çıkarmamak için yaptı" cevabını vermiştir. (Müslim, Salâtü'l- Musafirîn, 54)
Örnek olarak verdiğimiz bu iki hadis, seferîlikte ve mukîm iken - Peygamber (a.s.)'in namazları birleşti-
rerek kıldığını ortaya koymaktadır. Her namazı vaktinde kılma ile ilgili pek çok hadisin varlığı da dikkate alındığında şunu söylemek mümkündür: Mukim iken her namaz vaktinde kılınmalıdır. Ancak zarûret ve ihtiyaç hallerinde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namaz- ları, cem-i takdim veya cem-i te'hir ile kılınabilir. Bu bir ruhsattır. Aralarında bazı görüş farklılıkları bulunmakla birlikte Mâlikî, Şâfiî ve Hanbeli bil- ginler yağmur, çamur, şiddetli rüzgar ve karanlık gibi bir mazeret sebebiyle mükîm iken camide cemâatle namaz kılacak kimseler için cem'i câiz gör- müşlerdir. Mukîm iken cem konusunda en musâmahalı görüş sahipleri, Hanbeli bilginlerdir. Onlara göre; emzikli kadın, hasta olan, idrarını tutmakta zorluk çeken, zayıf ve halsiz ihtiyar, kör ve sağır, canına, malına, işine ve ırzına zarar gelmesinden korkan kimse cem yapabilir. Herhangi bir sebeple namaz vaktinde kılınamayacaksa cem yapılmalıdır.
Yolculukta, mazeret olsun olmasın cem yapmak câizdir. Hanefi bilginler, hadislerde geçen cem'i şeklî cem ola- rak yorumlamışlardır. Şekli cem; öğle ve akşam namazlarını son, ikindi ve yatsı namazlarını ilk vaktinde kılmak- tır. Ancak bu, gerçekte cem değil, her namazı vaktinde kılmaktır.
Caferîler, öğle ile ikindi namazla- rını öğle; akşam ile yatsı namazlarını akşam vaktinde kılmayı sürekli hâle getirmişlerdir. Bu uygulama, beş vakit namazın üç vakitte kılınması gibi bir sonuç doğurmuştur. Bu durum, her namazı vaktinde kılmayı öngören hadislere ters düşmektedir.
Cem'e cevaz veren bilginler, cem-i terk edip her namazı vaktinde kılmanın
daha faziletli olduğunu söylemişlerdir. Mazeretsiz olarak cem'i câiz görenler de "alışkanlık haline getirmeme" sar- ihtiyaç tını koşmuşlardır. Bu sebeple seferde hazarda cem'i mazeret ve håline hasretmek daha isabetli ola- haktır. Uygulaması şöyledir: Öğle ile ikindi, akşam ile yatsının farzları, öğle veya ikindi akşam veya yatsı vaktinde peş peşe, ara vermeden kılınır, iki farz arasındaki sünnet kılınmaz, başka bir şeyle meşgul olunmaz. (İ.K.)
CEMAAT
Sözlükte "insan topluluğu" anla- mına gelen cemaat, dinî bir terim olarak, ashap, müçtehit imamlar veya her devirdeki Müslümanların büyük çoğunluğu anlamlarına gelen ve Ehl-i sünnet için kullanılan bir tabirdir. Ayrıca, Müslümanların din kardeşliği esasına dayalı olarak gerçekleştirdikle- ri ve katılmak zorunda oldukları birlik, beraberlik anlamında da kullanılmakta- dır. (bk. Tefrika)
Fıkıh terimi olarak ise, namaz- da imama uyanlar; namazı imamla birlikte kılan topluluk manasına gel- mektedir. Cemaatle namaz kılma, Hz. Peygamber devrinden itibaren teşvik edilmiş ve İslâm'ın şiarından sayılmış- tır. Hatta bazı ibadetler için cemaat şart koşulmuştur. Hz. Peygamber cemaat- le namazı teşvik etmek maksadıyla, cemaatle kılınan namazın, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletli olduğunu belirtmiştir (Buhari, Sahih, Ezan, 30; Müslim, Mesâcid, 42).
Cemaatle kılınan namazlar esas iti- bariyle farz namazlardır. Günlük beş vakit kılınan farz namazların cema- atle kılınması sünnet-i müekkededir. - Ancak, tek başına da kılınabilir. Cuma ■ve bayram namazları cemaatle kılınır,
tek başına kılınamaz. Teravih namazı dışındaki sünnet ve nafile namazlar cemaatle kılınmaz. Teravih namazı ise, tek başına kılınabileceği gibi cemaatle de kılınabilir. Vacip olan vitir nama- 1. sadece Ramazan ayında cemaatle kılınabilir.
Hz. Peygamber, müezzin kāmet getirmeye başlayınca veya farz namaza durulunca başka namaz kılınmayacağı- bildirmektedir (Buhari, Ezan, 38; Müslim, Müsafirin, 63-64). Buna göre, camiye gelen kimse, farz namazın kılınmaya başlan- mış olması halinde, vaktin sünneti de olsa nafile namaza durmaması gere- kir. Sünnete başladıktan sonra cema- atin farza durması halinde, iki rekat tamamlanınca selam vererek imama uyar. (1.P.)
CEM-İ TAKDİM
Seferî iken veya ihtiyaç ve maze- ret halinde mukim iken öğle ile ikin- di namazlarını öğle vaktinde; akşam ile yatsı namazlarını akşam vaktinde birleştirerek kılmaktır. (bk. Cem'u Salâteyn) (İ.K.)
CEM-İ TE'HÎR
Seferî iken veya ihtiyaç ve maze- ret halinde mukim iken öğle ile ikin- di namazlarını ikindi; akşam ile yatsı namazlarını yatsı vaktinde kılmaktır. (bk. Cem'û Salâteyn) (İ.K.)
CEMÎL
Şekli, yaratılışı ve ahlâkı güzel olmak anlamındaki "c-m-l" kökünden türeyen cemîl; iyilik ve güzellik sahibi, güzel, ihsan ve iyilik demektir.
Allah'ın sıfatı olarak İbn Mâce'nin el-esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde geçmiştir (Dua, 10, 11, 1270). "Allah güzel- dir, güzeli sever." (Müslim, Birr, 57). Bu
sıfatı Allah'ın söz, fiil ve işlerinin iyi ve güzel, O'nun iyilik ve ihsan sahibi olduğunu ifade eder. Allah'ın her eseri, her yaptığı ve her davranışı güzeldir.
O'nun kazası, kaderi, emir ve yasakları, helal ve haramları, hüküm ve tavsiyeleri kısaca her şeyi güzeldir, lütfu da hoştur, kahrı da... (İ.K.)
CEMRE
Sözlükte "çakıl taşı, kor parçası" gibi anlamlara gelen cemre, bir fıkıh terimi olarak, haccedenlerin kurban bayramı günleri Mina'da, halk ara- sında şeytan diye isimlendirilen yer- lere attıkları küçük taşların her birini ifade etmektedir. Ayrıca taşların atıldı- ğı üç ayrı yere de cemre denmektedir. Cemrelerden Mekke yönündeki ilkine büyük cemre (Cemre-i Akabe), ikin- cisine orta cemre (Cemre-i Vustâ) ve üçüncüsüne de küçük cemre (Cemre-i Ülâ) adı verilir. Bu yerlere taş atmaya da remy-i cimar denir. Halk arasında şeytan taşlama olarak da isimlendirilen bu fiil, haccın vaciplerindendir.
Bayramın birinci günü, sadece Akabe cemresine yedi taş atılır. Bu taş atmanın zamanı, tan yerinin ağarmasın- dan başlar, ertesi günün tan yeri ağar- masına kadar devam eder. Bayramın ikinci ve üçüncü günleri, her üç cem- reye yedişer taş atılır. Bu iki günde taş atma zamanı, zeval vaktinden başlayıp ertesi gün tan yerinin ağarmasına kadar devam eder. Bayramın ikinci ve üçüncü günü Mina'da kalınması halinde, dör- düncü günü de, her üç cemreye yedişer taş atılır. Güneşin batmasıyla taş atma zamanı sona erer.
Atılacak taşların nohuttan büyük, cevizden küçük olması tavsiye edilmiş- tir. Taşların Müzdelife'den toplanması
müstehaptır. Temiz olmayan yerlerden taş alınmamalıdır. Taşlamanın sahih olması için, taşların cemreye el ile atıl- ması; atılan şeyin yeryüzü cinsinden olması; taşların teker teker atılması; atı- lan taşların taş yığınının üzerine veya yakınına düşmüş olması; gücü yetenle- rin taşları kendilerinin atması ve vakti içinde atılması gerekir. Atılan taş yeri ne ulaşmaz veya uzağa düşerse, yerine başkası atılır. Taşlar vaktinde atılmazsa ceza kurbanı gerekir.
Taşları bizzat atamayacak kadar hasta, yaşlı ve sakat olanlar, uygun kişileri vekil tayin ederek taşlarını attırırlar.
Hacılar birinci gün Akabe cemresi- ni attıktan sonra, kurbanlarını kesebilir, tıraş olup ihramdan çıkabilir, Kabe'yi tavaf ve sa'y etmeye gidebilirler. (I.P.)
CENABET
Bazı temel ibadetlerin yerine geti- rilmesine engel olan manevî kirlilik hali, gusül etmeyi gerektiren durum, cünüplük anlamına gelmektedir. (bk. Cünüplük) (İ.P.)
CENAZE
Cenâze, ölü, anlamına gelmektedir. Her canlı ölümü tadacaktır (Al-i Imran, 3/185; Enbiyā, 21/35). Doğum gibi ölüm de, Allâh'ın değişmez sünneti, tabiî bir olaydır. Fakat İslâm inancı bakımın- dan ölüm bir son değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Dinimizde insan, dünya hayatında da, ölümünden sonra da say- gıya layıktır. Ölüye gösterilen bu saygı, ölünün yakınlarına bir tesellî mahiyeti taşıdığı gibi, ölümün hiçlik olmadığını da anlatma amacına yöneliktir.
İslâm dini, sosyal dayanışma, ada- let ve yardımlaşmaya büyük önem vermiştir. Bu çerçeveden olarak, has-
taları ziyaret ederek onlara Allah'tan şifa, sıhhat ve afiyet dilemek, sabır ve tahammül tavsiye etmek, dünya hayatı- ni terk etmek üzere olan hastaları kible- ye çevirip, onlara şahadet telkin etmek lavsiye edilmiş, vefat hadisesi gerçek leşince ölüyü yıkamak, kefenlemek, namazını kılmak, kabre kadar taşımak, defnetmek ve ölü için dua etmek de sosyal görev olarak kabul edilmiştir Ayrıca ölen bir Müslüman'ın ardın dan Allah'tan rahmet dilemek, hayırla yad etmek ve iyiliklerinden bahsetmek dinimizin tavsiye ettiği davranış biçi- midir. Ölü için kötü sözler sarf etmek veya arkasından varsa kötülüklerini açıklamak ise, İslâm'ın hoş görme- diği bir hareket tarzıdır. Nitekim Hz. Peygamber, ölülerimizi hayırla anma- mızı bizlere tavsiye etmiştir.
Son nefesine yaklaşmış ve ölmek üzere olan kişiye muhtazar; ölen kişi- ye meyyit; ölü için genel olarak yapıl- ması gereken hazırlıklara techiz; ölü- nün yıkanmasına gasil; kefenlenmesine tekfin; musallâya ve namazdan sonra kabristana taşınmasına teşyî ve kabre konulmasına da defin denir.
Ölen bir Müslüman'ı yıkamak, kefenlemek, onun için namaz kılıp dua etmek ve kabre gömmek Müslümanlar için farz-ı kifayedir. (İ.P.)
CENAZE NAMAZI
Cenâze için dua olan cenâze nama- zı, farz-ı kifayedir; yalnız bir erkeğin veya bir kadının bu namazı kılma- sıyla farz yerine getirilmiş olur. Ebû Hanife'ye göre, cenâze namazı, Allah'a övgü, Rasulullah'a salavât ve ölüye duadan ibarettir.
Cenâze namazı rükû ve secdesi olmayan bir namazdır; rükünleri kıyam
ve tekbirdir. Cenaze namazında iftitah tekbirinden başka, üç tekbir bulunmak- tadır. Selam vermek vaciptir. Sünnetleri ise, Allah'a hamd ve senâ etmek, Rasulullah'a salât ve selam getirmek, hem ölüye hem de Müslümanlara dua etmekten ibarettir.
Cenaze namazında taharet, kible- ye yönelmek, setr-i avret ve niyet gibi şartlara riayet edilir. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre, kerahet vakitleri de dahil günün her saatinde cenâze namazı kılınabilir.
Namazı kılınacak cenâzenin Müslüman olması, yıkanıp kefenlen- miş olması, cemaatin önünde sabit bir yere konmuş olması, bedeninin tamamı veya yarıdan fazlası, yahut başı ile bir- likte en az yarısının bulunması gerekir. Canlı olarak doğan çocuk yıkanır ve cenâze namazı kılınır. Birkaç cenâ- ze bir araya gelmiş olursa, bunların namazlarının ayrı ayrı kılınması daha iyidir. Bununla birlikte, hepsine birden bir namaz kılmak da yeterli olur.
Cenâzeye karşı ve kıbleye yöne- lik olarak saf bağlanır ve niyet edilir. İmam tekbir alarak ellerini bağlar; cemaat da tekbir alarak ellerini bağlar. Tekbirden sonra imam ve cemaat içle- rinden, "ve celle senâüke" cümlesiyle birlikte "Sübhaneke" duasını okurlar. Ardından imam ellerini kaldırmadar tekbir alır, cemaat da içinden tekbir alı ve hepsi içlerinden "Salli" ve "Barik' dualarını okur. Tekrar aynı şekilde tek- bir alırlar ve bilenler cenâze duasını bilmeyenler de, dua niyetiyle "Fatiha sûresini veya başka bir dua okur. Dah sonra yine aynı şekilde tekbir alınır v arkasından sağa ve sola selam verili Böylece namaz tamamlanmış olur.
dışındaki fakihlere göre ise, cenin için bir vasî veya veli tayin edilir.
Ceninin söz konusu haklardan isti- fade edebilmesi için, miras bırakan öldüğünde veya lehine vasiyet ve vakıf yapıldığında anne karnında mevcut olması ve sağ olarak doğması gerekir. Ceninin sağ doğması gerçek anlamda olabileceği gibi, bir haksız fiil sonucu ölü doğması şeklinde takdiri de ola- bilir; bu şekilde ölü doğan çocuk sağ doğmuş gibi kabul edilir. Miras ve vasiyet yoluyla intikal eden mallar ile haksız fiili yapan kimsenin ödeyeceği tazminat (gurre) da çocuğun mirasçı- larına intikal eder. (İ.P.)
CENNET
Sözlükte "bitki ve ağaçlarla örtü- lü yer ve bahçe" anlamına gelen cen- net, din literatüründe, îmân edip sâlih amel işleyenlere, ahirette vaad edilen nimet ve mükafât yurdu demektir. Kur'ân-ı Kerim'de cennet için çeşitli isimler kullanılmıştır: adn cenneti, fir- devs cenneti, naim cenneti, dâru'l-huld (ebedilik yurdu), dâru's-selâm (esenlik yurdu), dâru'l-mukame (ebedî durula- cak yer) ve makâm-ı emîn (güvenilir makam).
Cennette; bakanlara hoş görünen, içenlere zevk veren nehirler ve sular, süzme baldan ırmaklar (Muhammed, 47/15), tatlı su pınarları (insan, 76/18), sarhoş etmeyen, içenlere zevk veren ve bem- beyaz bir kaynaktan çıkan içkiler (saffät, 37/45-47), çeşitli meyveler, hurmalar, nar ağaçları (Rahman, 55/60), bağlar (Nebe, 78/32), sedir ağaçları ve salkımlı muz ağaçları (Vākı'a, 56/28-29), ince ve kalın ipek elbi- seler (Kehf, 18/31; Insan, 76/21), altın süsler (Kehf, 18/21, Hac, 22/23; Fåtır, 35/33), güzel meskenler, hiçbir yorgunluk ve zahmet vermeyen (Hier, 15/47-48), boş ve yalan
Sözlükte çeşitli ağaç kalıntıları ve bitkiler bulunan bahçe anlamına gelen "Cennetü'l-Bakî"; Medine'de Mescid-i Nebevî'nin doğu tarafın- da bulunan mezarlığa verilen bir isimdir. Bu mezarlığa ilk defnedilen Peygamberimizin süt kardeşi Osman ibn Maz'un'dur. On bin civarında sahâbî bu mezarlığa defnedilmiştir. Hz. Osman, Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, halası Hz. Safiye, süt anne- si Halime, eşi Hz. Aişe, oğlu İbrâhim, İmâm Mâlik de burada medfundur. (Ι.Κ.)
CENNETÜ'L-MUALLA
Sözlükte "yüceltilmiş bahçe" anlamına gelen "Cennetü'l-Mualla"; Mekke'de Beytullah'ın iki kilometre kuzeyinde bulunan mezarlığın adıdır. Peygamberimizin dedesi, amcası ve eşi Hatice burada medfundur. (İ.K.)
CERH VE TA'DÎL
Sözlükte "yaralamak, ta'n etmek" anlamlarına gelen cerh, terim olarak, hadis râvisinin, adalet ve zabt yönle- rinden sahip olduğu kusurlu vasıfları dolayısıyla tenkid edilip reddedilmesi- dir. Cerh edilen râviye mecrûh denir. Mecrûh bir râvinin hadisi zayıf sayılır. Tezkiye etmek, bir kimsenin adalet- li olduğunun açıklanması anlamına gelen ta'dil ise, hadis ıstılahında, râvi- nin âdil ve zabıt olduğuna karar veri- lerek, rivâyetlerinin sahih olduğunu bildirilmesidir.
Cerh ve tadil, hadis ilminin en önemli konularındandır. Gayesi, hadis- leri zayıflarından ayırmaktır. Nihâî
hedefi ise dini korumaktır. Cerh ve ta'dil olmadan hadislerin değeri tespit edilemez. Hadisin değeri, diğer etken- lerden önce, hadisi nakleden råvîlerin güvenilir olup olmadığına bağlıdır .
Cerh ve ta dil bakımından raviler, metain-i aşere ya da ta'n sebepleri denilen on konuda incelenirler. On kusurdan birisi ile tenkid edilen râvi mecruh sayılır ve hadisi reddedilir. Cerh ve ta'dile konu olan kusurla rın beşi adaletle, diğer beşi de zabtla ilgilidir.
Adaletle ilgili olanlar şunlardır:
Kizbu'r-râvi: Râvînin, hadis rivâ- yetinde yalan söylediğinin ortaya çık masıdır. Hadis rivâyet ederken yalan söylediği tespit edilen bir râvînin rivâ- yeti, tevbe etse bile kabul edilmez. Yalancı râvînin hadis rivâyeti uydurma (mevzû) sayılır.
İttihamu'r-râvî bi'l-kizb: Râvînim yalancılıkla suçlanmasıdır. Hadis rivâ- yetinde yalanı tespit edilmese bile günlük hayatta yalan söylemesi, râvî- nin yalancılıkla ittihamına sebep teşki eder. Bu durumdaki râvî tevbe etme- dikçe rivâyeti kabul edilmez. Tevbeder sonraki rivayetleri, güvenilir râvîlerin rivâyetlerine uygun olması şartıyla kabul edilir.
Fısku'r-râvi: Râvînin günah işle
mesi, dinî emir ve yasaklardan her hangi birine uymaması anlamına geli Böyle bir râvînin hadisi reddedilin Tevbe etmesi halinde muhaddislerin çoğunluğuna göre rivayeti kabul edili
Bid'atu'r-râvî: Râvinin, küfre gerektirmeyecek şekilde İslâm Dini'nin prensiplerine aykırı görüşler ileri sür mesidir. Bu tür görüşlerin propaganda sını yapan bid'atçının hadisi reddedili
Cehâletu'r-râvî: Râvinin, bilinme- yen bir isimle anılması ya da rivâyeti az olduğu için tanınmayıp, adalet ve zabtının bilinmemesidir. Bu durumda- ki bir râvî, cerh veya ta'dil edilemediği için meçhûl dur. Meçhûl râvînin adaleti tespit edilemedikçe hadisi kabul edil- mez, araştırma maksadıyla yazılabilir.
Zabtla ilgili olanlar da şunlardır: Gaflet (Fart-1 gaflet): Râvînin dik- katsizliği veya dalgınlığı demektir. Râvî'nin, dikkat göstermesi gerek- li yerlerde gaflet etmesi, rivâyetinin kabul edilmemesine sebep olur.
Fuhş-ı galat (Kesret-i galat): Râvînin rivâyette çok yanılmasıdır. Hadis imamları bu durumu, hadisleri yok eden en büyük tehlikelerden biri olarak görmüşlerdir. Bu nedenle rivâ- yetinde sürekli yanlışlık yapan, yalan- cılıkla itham olunan kimse ile aynı tutulmuş, her ikisinin rivâyeti de terk edilmiştir.
Vehim: Râvînin zanna dayalı olarak hataya düşmesidir. Mürsel veya mun- katı olan hadisi muttasıl rivâyet etmek, bir hadisin metnini bir başka hadisle birleştirmek gibi hatalar bunlardandır. Vehim isnadda da olsa, metinde de olsa cerh sebebidir. Vehim anlaşılmasından itibaren hadis sahihliğini kaybeder, illetli hale gelir.
Muhalefetu's-sîkât: Sika bir râvî- nin, kendinden daha sika olan râvînin rivâyetine veya birden çok sayıdaki kendisi gibi sika râvîlerin ortak rivâ- yetlerine aykırı rivâyette bulunması- -dır. Bu şekilde aykırı rivâyeti olan bir râvînin hadisine, sika topluluğun ya da daha sika olan tek râvînin rivâyeti ter- - cih olunur. Sikalara muhalefet hadiste - zayıflık sebebidir.
Su-i hufz: Rāvīnin hafızasının zayıf olması, bundan dolayı sık sık yanılma- sıdır. Hafızası zayıf olan râvînin rivâ- yeti kabul edilmez. (A.G.)
CERH-İ MÜBHЕМ
Sebebi belirtilmeyen cerhe denir. (bk. Cerh ve Ta'dil) (A.G.)
CERH-İ MÜFESSER
Sebebi açıklanan cerhe denir. (bk. Cerh ve Ta'dil) (A.G.)
CEVAD (Sahıyy)
İyi olmak, iyi yapmak, iyi söyle- mek, ikram, in'am ve ihsan etmek ve yağmur çok olmak anlamındaki "c-v- d" kökünden türeyen cevâd, cömert. serî, çabuk ve soylu at; cömert olmak anlamındaki "s-h-v" kökünden türeyen sahıyy ise cömert demektir.
Allah'ın sıfatı olarak cevâd ve sahıyy kelimeleri Tirmizî'nin rivâye ettiği bir hadiste geçmiştir. "Allâh... cömerttir, (cevâd, sahıyy) cömertliğ sever." (Tirmizi, Edeb, 41, IV, 112).
Her iki kelime eş anlamda kullanıl mıştır. Allah'ın bu vasfı; O'nun kul larına ikram ve ihsanının çok ve bo olduğunu ifade eder. Allah, dilediğin hesapsız derecede rızık verir; Allah cömerttir, cimri değildir. (İ.K.)
CEVAMİU'L-KELİM
"Cevâmî", "câmî" kelimesinin "kelim" de "kelime" sözcüğünün çoğu ludur. Câmi, toplayıp bir araya get ren; kelime ise, "söz" anlamına geli "Cevâmiu'l-kelim", terim olarak, H Peygamber'in az sözle çok mânâ ifad etme özelliğini belirtmektedir. H Peygamber, diğer Peygamberlerde farklı özelliklerini açıkladığı bir hadi te, "ben, cevâmiu'l-kelim olarak gö derildim" buyurmuştur (Buhâri, Cihad, 12
Hz. Peygamber'in şu hadisleri bun- lara örmektir: "Ameller, niyetlere göre dir." (Buhâri, İmân, 41; Müslim, İmare, 155); "Allah'a inandım de, sonra dosdoğru ol!" (Müslim, Imân, 62); "Zarar vermek de, zarara karşı zararla mukabelede bulunmak da yoktur:" (Ibn Mâce, Ahkâm, 17) Bu tür hadisleri toplayan eserler yazıl- mıştır. Kaffal eş-Şâşî'nin (ö. 365/976), "Cevamiu'l-Kelim" ve İbn Receb'in (ö. 795/1392), “Câmiu'l-Ulûm ve'l- Hikem" adlı eserleri bunlardandır. (A.G.)
CEVAZ
Caiz kavramının mastarı olan cevaz, caizlik, caiz olma, mubahlık ve serbest- lik anlamlarına gelmektedir. (bk. Caiz) (İ.P.)
CEVHER
Sözlükte "bir şeyin özü, esası, kıy- metli taş, çelik üzerindeki nakış ve nok- talı harf" anlamına gelmektedir. Felsefe ya da kelâm ilminde ise cevher kavra- mı, boşlukta bizzat yer tutan ve ger- çekleşmesi için başka bir şeye ihtiyacı olmayan şey'dir. Mahiyet bakımından cevher; cevher-i ferd ve cevher-i ulvi olmak üzere iki kısımdır. Cevher- ferd; Parçalara ayrılabileceği tasavvur edilmeyen zerre ve atom gibi şeylerdin Cevher-i ulvî ise; en yüksek cevher felekler, ateş gibi şeylerdir. (F.K.)
CEVR
Sözlükte "meyletmek, yoldan sap mak, doğru yoldan çıkmak ve zulmet mek" demektir. Kur'ân'da bir âyett (Nahl, 16/9) isim şekli olan câir kelimes kullanılmıştır. Câir, doğru yoldan sapa kimse anlamındadır. (İ.K.)
bir tasnife tabi tutulmaktadır. (bk. Had Cezaları; Kısas; Diyet ve Tazir)
Cezaî müeyyidelerin nitelik ve ilke- leri, kanûnî ve şahsî olması; genel ve sürekli olması; yetkili kişiler tarafından uygulanması; caydırıcı olması ve uygu- lanabilir olması; suç-ceza dengesinin gözetilmesi ve cezalandırmada adalet ve Håkkaniyet ölçülerine riâyet edilme- si şeklinde sıralanabilir. (İ.P.)
CEZBE
Sözlükte "çekmek" anlamına gelen cezbe, tasavvufta, Allah'ın kulu kendi- ne çekmesi ve yüce huzuruna yükselt- mesi demektir. Cezbe Allah'ın sevdiği kulunun kalbinden perdeyi kaldır- ması ve gayreti olmadan onu manevî makamlara çıkarmasıdır. Cezbe, kulda istikâmet ve ibadet arzusu doğura- rak ona belâ ve musibetlere dayanma gücü kazandırır. Kul cezbe sırasında Allah'ın dışında her şeyi unutarak ken- dinden geçer ve kulluğundan habersiz hale gelir, vecd ve istiğrak haline girer. Zikir, sohbet ve semâ toplantılarında kalbine doğan şeylere dayanamıyarak kendinden geçen, gayri ihtiyarî sıçra- yıp bağıran kimselerin davranışlarına da cezbe denilmektedir. (M.C.)
CİBT
Put demektir. Kâhinlere de cibt denir. Tağut ile eş anlamdadır. Allah'tan başka tapılan canlı ve cansız bütün var- lıklara verilen bir isimdir. Kelimenin aslı cibsdir. Cibs, habîs, alçak demek- tir. Cibt kelimesi Kur'ân'da bir âyette geçmiştir: "Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Onlar puta ve tağuta îmân ediyorlar ve inkâr edenlere; "Bunlar îmân edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar" (Nisa, 4/51). (Ι.Κ.)
Sözlükte "gayret etmek, bir işi yapa- bilmek için bütün imkânları kullan- mak" anlamına gelen "cihâd" kavramı; Kur'ân ve hadislerde; Allah yolunda savaşmak anlamını ifade ettiği gibi dini öğrenmeyi, dinin emir ve yasaklarına uymayı, haram ve günahlara karşı nefis ile mücadele etmeyi, İslâm'ın bilinme- si, tanınması, yaşanması ve yücelmesi için çalışmayı da ifade eder.
"Cihâd" kavramı; Mekke dönemin- de İslâm'ın tebliğ edilmesi ve dinin emir ve yasaklarının yerine getirilmesi anlamında kullanılmış; Medine döne- minde ise fiili savaşların yapılmaya başlanması ile "kıtâl/savaş" anlamını da içermeye başlamıştır. Bunu hem Kur'ân'da hem de hadislerde görmek- teyiz.
"Cihâd" kavramı ile ilgili otuz bir âyetten onyedisi savaş bağlamında ve çoğunlukla Hz. Peygamber ve asha- bının savaşlarının söz konusu edildi- ği Enfal ve Tevbe sûrelerinde, ayrıca Bakara, Al-i İmrân, Nisâ, Muhammed ve Mümtehine sûrelerinde geçmekte ve Allah yolunda malları ve canla- rıyla cihâd edenler övülmekte, onlara Allah'ın rahmeti, mağfireti, mükafatı ve cenneti va'd edilmektedir. İmanları uğrunda hicret edenler ve bunlara yardım edenler, gerçek müminler ola- rak nitelendirilmektedir (Bakara, 2/218; Nisă, 4/95-96; Enfäl, 8/74). Tevbe Süresinin 20. âyetinin meâlini örnek olarak zikredebiliriz:
"İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte ancak onlar, başarıya erenlerdir."
Geriye kalan on dört ayetten iki. sinde sözlük anlamında (Ankebût, 29/3 Lokmån, 31/15), on âyette (bk. Maide, 5/35,69, Hac, 22/78, Nahl. 16/10) mutlak anlamda kullanılmıştır. Özellikle Mekke'de inen âyetler, İslam'ın bilinmesi, tanınması, yaşanması ve yücelmesi için gösterilen çabayı ifade eder.
"Ey peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihat et ve onla- ra karşı çetin ol..." (Tevbe, 9/73; Tahrim, 66/9) anlamındaki âyette Peygambere emredilen münafıklarla savaş, "kıtal" anlamında savaş değildir. Dolayısıyla âyetteki cihâd kavramı; münafıklarla hak uğrunda dil ile mücadele etmek, İslâm gerçeği ile ilgili delilleri anlat- mak, fitne ve fesatlarına engel olmak anlamındadır.
Mekke'de ve henüz fiili savaşa izin verilmeyen bir dönemde inen Furkän sûresinin, "Öyle ise kafirlere itaat etme, onlara karşı bu Kur'ân ile büyük bir cihatta bulun" anlamındaki 52. âye- tinde geçen "kafirlere karşı Kur'an ile büyük cihať", harp meydanında fiilen savaşmayı değil, onlara karşı Kur'âni delillerle mücadele etmeyi, onlara boyun eğmemeyi ifade eder.
Yine İslâm düşmanlarıyla fii- len savaşa izin verilmeden önce inen, "Bizim uğrumuzda cihat edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımı za ileteceğiz. Şüphesiz Allah mutlaka yararlı işleri en güzel biçimde yapan larla beraberdir" (Ankebüt, 29/69) anla mındaki âyette geçen "Allah yolunda cihâd; düşmanlarla fiilen savaşmay değil, Allah'ın dinine yardım etmey İslâm'a karşı çıkanlarla en güzel şekil de mücadele etmeyi, zulmü önlemey emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i 'anil-mün ker görevini yapmayı ve Allah'a itaa
edebilmek için nefisle mücadele etmeyi ifade eder.
Bu âyetler, cihâdın İslâm'ın doğu- şundan beri var olduğunun ve sadece savaş anlamına gelmediğinin delilidir Medine döneminde müşriklerin müs- Jümanlara saldırıları ve savaş açmaları sebebiyle fiili savaşa izin verilmesi ve savaş yapılması üzerine "cihâd" kav- ramına, ağırlıklı olarak savaş anlamı yüklenmiş ve bu anlamda algılanmaya başlanmıştır.
Mâide sûresinin 54., Hucurât sûre- sinin 15. ve Sâf sûresinin 11. âyetlerin- de geçen Allah yolunda cihâd", Allah sevgisine mahzar olan, kurtuluşa eren, özünde, sözünde ve işlerinde dürüst müminlerin niteliği olarak zikredil- miştir. Allah'ın övdüğü bu kimseler; sadece Allah yolunda fiilen savaşanlar değil, İslâm'ın bilinmesi, tanınması, yücelmesi, emir ve yasaklarına uyul- ması için çaba gösteren her müslümanı ifade eder.
"Allah uğrunda hakkıyla cihat edin..." (Hac, 22/78) anlamındaki âyetler- de geçen "Allah yolunda cihâd' emri, hem düşmanla savaş araç gereçleriyle fiilen savaşmayı hem İslâm'ın emir ve yasaklarına bizzat uymayı, nefsi kötü- lüklerden ve haramlardan alıkoymayı, hem de İslâm'ın bilinmesi, yücelmesi ve egemen olması için gösterilen sözlü, ekonomik ve her türlü çabayı ifade eder.
Hadis kitaplarının "cihâd" bölüm- lerine baktığımızda, bu bölümler- de hem fiili savaş yapma, savaş araç gereci hazırlama (Tirmizi, 6, IV, 168), Allah yolunda infakta bulunma (Tirmizi, Fedailu'l- Cihâd, 4, IV, 167, No: 1625) ve savaş hukuku ile ilgili hadislere yer verildiğini hem de doğrudan fiili savaş ile ilgili olma-
yan nefisle mücadele etmeyi, İslâm'ın bilinmesi, yücelmesi, emir ve yasak- larına uyulması için gösterilen çabayı ifade eden hadislere yer verildiğini r. görüyoruz. Bu da "cihâd" kavramı- nın "harb, gazâ ve kıtal" kavramları ile özdeş olmayıp çok daha geniş bir içerikle kullanıldığını görmekteyiz. Mesela,
re
a
"Allah'ı inkâr edenlerle savaşın" (İbn Mâce, Cihâd, 38, II, 953)
"Kim Allah'ın kelimesinin yücelme- si için savaşırsa o, Allah yolundadır" (Buhâri, Cihâd, 15, III, 206)
"Allah yolunda öldürülen kimse şehittir" (İbn Mâce, Cihâd, 17, II, 937-938) anla- mındaki doğrudan savaş ile ilgili hadis- ler ve benzerlerine cihâd bölümünde yer verilmiştir.
Allah'a itaat konusunda nefsi ile - mücadele etmeyi ifade eden,
"Mücahid, nefsi ile mücadele eden kimsedir" (Tirmizi, Cihâd, 2, IV, 165) anlamın- daki hadis,
İslâm'ı müslüman olmayanlara tebliğ etmeyi ifade eden, "Müşrikler ile mallarınız, canlarınız ve dilleriniz ile cihâd edin” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 17, III, 22) anlamındaki hadis,
Oruç ibadeti ile ilgili, "Kim Allah rızası için bir gün oruç tutarsa Allah onu cehennemden bin (yıllık) bir mesa- feye uzaklaştırır" (Buhâri, Cihâd, 36, III, 213) anlamındaki hadis cihâd bölümlerinde zikredilmiştir.
Bu kelimenin çoğul şekli olan "celabib" Kur'ân'da Ahzab süresi 59 äyelte geçmektedir. Ayette şöyle buy rulmaktadır: "Ey Peygamber! Eşlerine kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle, üzerlerine cilbaplarını alsınlar. Bu, onların tanınıp, böylece eziyet edil. memelerine en uygun olanıdır..."
Âyette geçen "celâbib"; kadınların dışarı çıkarken giyindikleri elbise etek, gömlek, pardösü vb. giysiler ve baş örtüsü demektir. (bk. Tesettür) (İ.K.)
CİMRİLİK
Farsça'da "âdi, soysuz, alçak" anlamına gelen cimri kelimesinden Türkçe'ye geçmiş olup pintilik, hasis- lik anlamında kullanılmaktadır. Şuh ve buhl kelimeleri Arapça'da aynı anlamı ifade etmektedir. Ancak şuh, öncelikle kişiyi mal-mülk edinme hırsına sevk eden, harcamalarda bulunmaktan ve yardım etmekten alıkoyan bencil bir duygu, buhl ise bu duygunun etkisiyle iyilik ve cömertlik yapmaktan kaçın- mak anlamına gelmektedir. Ayrıca özel olarak mal konusundaki cimriliğe buhl, iyiliğin her türlüsünden kaçına- cak derecede köklü ve yaygın bir huy halinde bulunan cimriliğe de şuh denil- mektedir. Kur'ân'da nefislerin cimrili- ğe eğilimli yaratılmış olduğuna dikkat çekilmekte (Nisa, 4/128), cimrilikten koru- nanların kurtuluşa erişeceği müjdelen- mektedir (Haşr, 59/9; Teğâbün, 64/16). Başka bir âyette ise cimriliğin insanın yararına olan bir davranış olmadığı, tam aksine aleyhine sonuç doğuracağı belirtilmiş- tir (Al-i Imran, 3/180). Hz. Peygamber de en kötü ve alçaltıcı iki huyun cimrilik ve korkaklık olduğunu (Ebû Dâvûd, Cihad, 21; Müsned, II, 302, 320), cimrilik duygusuy- la îmânın bir arada barınamayacağını
(Nesil, Cihad 8. Masned, 11:256,340,331) 50y- leyerek cimrılığın çırkinliğine dikkat pekmiş, kendisi de cimrilikten Allah'a sığınmış (Bahari, Cihad, 74), geçmiş kavim- lerden bir kısmının cimrilik yüzünden birbirlerinin mallarına saldırmak, kan- larını akıtmak süretiyle heläk oldukla- nnı belirtmiş (Müslim, Birr, 56) cimriliğin, bencilliğin doğurabileceği sosyal buna- lımlara dikkat çekmiştir. Cimriliğin psikolojik temelinde mal sevgisi yat- maktadır. Malı yaratılış gayesinin dışında harcamak israf, bu gaye için harcamaktan kaçınarak elde tutmak cimrilik, yaratılış gayesine uygun ola- rak harcamak ise cömertliktir.
Cimrilik, ahlâki ve psikolojik bir hastalık olduğundan bunun ilim ve amel yoluyla tedavi edilmesi gerekir. Cimriliğin ahlâki, dini ve toplumsal zararlarını ve bunlardan kurtulma yol- larını araştırıp öğrenmek ilmi yolunu, insanların dertleriyle ilgilenmek, insan- lara yardım etmeye kendini zorlamak da ameli yolunu teşkil etmektedir. (M.C.)
CIN
Sözlükte "gözle görülmeyen var- lıklara" denir. Genel kanıya göre cin- ler, meleklerden ve insan ruhlarından ayrı, maddi yönleri bulunan, fakat ruh- sal yönü ağır basan varlıklardır. İtaata ve isyana kabiliyetleri vardır. Bundan dolayı sorumludurlar. Cinlerin de pey- gamberleri ve uyarıcıları vardır. Hz. Peygamber'in haber verdiğine göre "melekler nurdan, cinler når (ates) den, Adem de topraktan yaratılmıştır." (Müslim, Zühd, 60)
Cinler de melekler gibi görün- meyen varlıklar olup çeşitli şekillere girerler. Ancak cins ve mahiyet bakı- mından meleklerden farklıdırlar. Bu
husus Kur'ân'da şöyle açıklanmıştır: "Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık. Cinleri de daha önce duman- sız ateşten yaratmıştık. Hani Rabbin meleklere demişti ki: 'Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım." (Hier, 15/27-28)
Cinler de insanlar gibi yerler, içer- ler, erkeklik ve dişilikleri vardır. Cinler doğar, büyür, evlenir, çoğalır ve ölürler. Ancak onların ömrü insanlarınkine nis- petle daha uzundur. Îmân ve ibadetle de sorumludurlar. İnanç bakımından mü'min, kâfir, itaatkâr ve asi olanları vardır. Bu amellerine göre cennet veya cehenneme gideceklerdir.
Bazı kaynaklarda cinlerin de çeşitli insan ve hayvan şekillerine bürünebile- cekleri belirtilmektedir. Cinler, Allah'ın aciz ve sorumlu yaratıklarıdır. Allah'ın izni olmadıkça kimseye iyilik ya da kötülük yapamazlar. İlâhî vahye veya gayba muttali olamazlar. Çünkü Allah gaybı kimseye bildirmemiştir. Ancak peygamberlerine tebliğ etmek üzere emirlerini ve yasaklarını bildirmiştir. Hz. Muhammed cinlerin de peygam- beridir. (F.K.)
CİNAS
Edebi bir sanat türüdür; iki keli- menin, harfleri aynı, anlamları farklı olmasına denir. Harflerin çeşidi, şekli, sayısı ve tertibi aynı ise "tam cinâs", bunlardan biri eksik ise "tam olmayan cinâs"tır.
"Yevme tekûmü's-sâati yuksimu'l- mücrimûne mâ lebisû ğayra sâatin Kıyamet koptuğu zaman suçlular bir saat'ten fazla kalmadıklarına yemin ederler..." (Rûm, 30/55) âyetinde saat keli- mesi iki defa geçmiştir. Harfleri aynı,
ise anlamları farklıdır (Tam cinas) birinci saat kelimesi kıyamet, ikinci saat kelimesi ise, bir günün 1/24'idir.
"Feemme'l-Yetime felá takher ve emme's-säile fela tenher Yetimi ezme, dilenciyi de azarlama" (Duhá, 93/9-10) Ayetinde "takher" ve "tenher" kelime- lerinin bir harti değişik, diğerleri aynı, anlamları ise tamamen farklıdır, (tam olmayan cinās). (L.K.)
CİNAYET
Sözlükte "günah işlemek, işlenen suç ve günah" anlamlarına gelen cina- yet, bir fıkıh terimi olarak, mala ve cana yönelik hukuka aykırı fiiller ile hacda ihram veya harem sebebiyle yapılması yasak olan işleri ifade etmektedir.
Geniş anlamda mala ve cana yöne- lik hukuka aykırı fiiller için cinayet tabiri kullanılmakla birlikte, mala yönelik işlenen suçlar daha çok gasp veya itlaf başlıkları altında incelen- miştir. Cinayet kavramı ise, daha çok dar manada, cana yönelik işlenen adam öldürme ve müessir fiil suçları karşılı- ğında kullanılmıştır. Bu manada cirah kavramı da kullanılmaktadır.
İslâm hukukçuları cana yönelik cinayetleri, adam öldürme, müessir fiil ve anne karnındaki çocuğa yönelik cinayetler olmak üzere üçe ayırmakta- dırlar. Adam öldürme, Hanefilere göre amd, şibh-i amd, hata, hataya benzer ve sebebiyet vermek şeklinde beşe ayrılır. Müessir fiiller ise, kişinin uzuvlarına yönelik, beden bütünlüğünü ihlal eden fiillerdir.
Hac veya umrede cinayet sayılan işlerin yapılması halinde, eyleme göre ceza gerekir. Yapılan işin cinayet olup olmadığının bilinmesi ya da bilinme- mesi; bu fiilin kasten veya hata ile
veya yanılarak yapılması arasında bir fark yoktur. Kıran haccına niyet eden kimsenin, ihram yasaklarından birini işlemesi halinde, biri umrenin, diğeri de haccın ihramı olmak üzere, her bir cinayet için iki ceza ödemesi gerekir. Tavafın abdestsiz yapılması gibi sadece umre veya haccı ilgilendiren fiillerde ise tek bir ceza öder.
Hac ve umre ile ilgili veya ihram yasakları ile ilgili cinayetler; hac ve umreyi bozup kazayı gerektiren cina- yetler, bedene, dem veya sadaka ver- meyi gerektiren cinayetler olmak üzere dörde ayrılırlar. (bk. Bedene; Dem)
Hac için ihrama giren kimsenin Arafat vakfesinden önce, umre için ihrama giren kimsenin de, tavafın en az dört şavtını tamamlamadan önce cinsi münasebette bulunması hac veya umreyi bozar, bunların kaza edilmesi ve cinâyet sebebiyle de bir koyun veya keçi kesilmesi gerekir. Bedene veya dem gerektirmeyecek derecedeki cinâ- yetlerle ilgili olarak ise, sadaka-i fıtır miktarı sadaka vermesi gerekir. Bunlar, vücudun bir organından daha azına güzel koku sürmek, başının veya saka- lının dörtte birinden azını tıraş etmek gibi cinayetlerdir. (İ.P.)
CİNNET
bk. Cünûn.
CİRAH
Arapça'daki "yara" anlamındaki ciraha kelimesinin çoğulu olup, fıkıh terimi olarak müessir fiille bir kimse- yi yaralama ve meydana gelen yarayı ifade etmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de, cirah kelimesinin çoğulu olan cürüh kelimesi, kasten yaralamanın cezaî müeyyidesini göstermek üzere bir âyet- te geçmektedir (Mãide, 5/45).
Şafiler gibi bir kısım fakihler cirah tabirini, ölümle sona ermesi veya ölüme neden olmamasına bakmaksızya bütün yaralamalar için kullanmışları dır. Buna karşılık çoğunlukla alimlere göre ise, bu tabir ölümle sonuçlanma yan yaralamaları kapsamaktadır. En dar anlamıyla cirah, baş ve yüz dışın- daki yaralamaları ifade eder. Baş ve yüzdeki yaralamalar için şecce tabiri kullanılmaktadır. (İ.P.)
CİZVİTLER
Onaltıncı asırda reform ve fel- sefi reaksiyon hareketlerini yaşayan Avrupa'da Katolik mezhebi içinde; Hristiyanlığa (aslında Katolikliğe) yeni bir dinamizm kazandırmak için oluşturulan yeni bir Hristiyan tarika- tıdır. Cizvitler, özellikle dışa dönük bir çalışma yöntemi izlemişler; yeni ülkelere yönelerek başka toplumları Hristiyanlığa dâvet için örgütlenmiş- lerdir. (I.U.)
CİZYE
Sözlükte "karşılığını vermek" anla- mına gelen ceza kelimesinden türetilen bir isim olup, İslâm tarihinde, gayri- müslim tebaanın erkeklerinden alınan başvergisinin adıdır. (İ.P.)
CÖMERTLİK
Farsça cevân-merd sözcüğünden Türkçeleştirilmiştir. Cömertlik İslâm ahlâk literatüründe genellikle sehâ, sehavet ve cûd kavramlarıyla ifade olunmaktadır. Bir kavram olarak cömertlik, eldeki imkânları meşru ölçü- ler içinde, hiçbir karşılık beklemeden gönüllü olarak başkalarının yararına sunma eğilimi demektir. Kur'ân'da seha, sehâvet ve cûd kelimeleri geç- mez. Ancak pek çok âyette infak, itâ, îsår, ikram, ihsan, it'âm, bezl gibi mas-
■darlardan gelen fiillerle cömertlik teş- vik edilmiştir. Hadislerde ise sayılan ■bu kelimelerle birlikte sehâ, sehâvet ve - cûd kelimeleri geçmektedir.
İslâm, cömertliği bir erdem olarak yüceltmekle kalmamış, onu bencil duy- guların aracı olmaktan çıkararak Allah rızası ve insan sevgisinden oluşan bir muhtevaya kavuşturmuştur. Kur'ân, malını gösteriş için harcayan kimsele- rin bu davranışlarının ahlâkî bir değer taşımadığını, yardımlaşmanın ancak insanlara iyilik etme (birr) gayesiy- le ve Allah'a karşı sorumluluk bilinci içinde (takvâ) olması gerektiğini ısrar- la vurgular (Bakara, 2/264; el-Maide, 5/2; Leyl, 92/17-20). Allah sonsuz lütuf ve kerem sahibidir (Rahmån, 55/27, 72; el-Alak, 96/93). Ο kerîmdir (İnfitår, 82/6), cevâddır (cömert) (Tirmizi, Edeb, 41). Hz. Peygamber de insanların en cömertidir (Buhâri, Bedü'l- vahy, 5, Savm, 7, Menâkıb, 23; Müslim, Fezail, 56-57; Müsned, VI/130). Cömertlik, israf ve cimrilik diye adlandırılan iki aşırılığın ortasıdır. Kur'ân'da mü'minlere her iki aşırılıktan da sakınarak harcamalarında ölçülü olmaları emredilmiştir (A'raf, 7/31; İsra, 17/29; Furkân, 25/67). Cömert olabil- mek için yapılan yardımın isteyerek ve seve seve yapılması gerekir (Haşr, 59/9). Cömertliğin diğer bir şartı da yardıma mukabil mükâfat, övgü, teşekkür ve hizmet gibi maddî ve manevî bir karşı- lık beklenmemesi (İnsan, 76/8-10), yardım olarak verilen malın gözden çıkarılan bir şey olmayıp sahibi nezdinde değer taşıması (Bakara, 2/267; Al-i İmrân, 3/92), gös- terişten uzak ve yardım edilen kimseyi rencide edecek tutumlardan kaçınılma- sıdır (Bakara, 2/261-265). (М.С.)
CUÂLE (Ödül)
Yapılacak belirli bir iş karşılığında ücret veya mükafat vaad etme ya da
ödenecek ücret veya mükafata cuale denir. Cuâle tek taraflı irade beyanı ile borç doğuran hukuki işlemlerdendir. Hanefilere göre cuâle, sadece kaçak kölenin sahibine getirilmesine karşı- lık ödenen ücret olarak kabul edilmiş, bunun dışında cuâle kabul edilmemiş- tir. Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezheple- rine göre ise, ihtiyaç sebebiyle bunun dışındaki alanlarda da cuâle kabul edilmiştir. Kaçak bir hayvanı yakala- yacak kimseye, bir hastayı iyileştirecek doktora mükafat vadi bu konuda örnek olarak verilebilir.
Cuâlenin geçerli olması için vaat- te bulunan kişinin tam ehliyete sahip olması; irade beyanının da, yapıla- cak işi, ödenecek ücreti ve borçlanma taahhüdünü açık ve kesin bir şekilde ortaya koyması gerekir. Cuâle, Şafiî ve Hanbelî fakihleri ile Malikîlerdeki hâkim görüşe göre, işe başlamadan önce iki taraf için de bağlayıcı olma- yan bir hukukî işlemdir; bundan önce iki taraf da vazgeçebilirler. (İ.P.)
CÛD
bk. Cömertlik.
CUMA
Kelime olarak "toplamak, toplan- mak" anlamlarına gelen Cuma, hafta- nın günlerinden birinin adı ve Kur'ân-ı Kerim'de 62. sûrenin ismidir. İslâm dininde Cuma, haftalık ibadet günü olarak seçilmiş ve bu günün bir bay- ram olduğu hadislerde belirtilmiştir (Beyhaki, III, 243). Hz. Peygamber, Cuma günü hakkında, "Üzerine güneşin doğ- duğu en hayırlı gün Cuma günüdür. Çünkü Hz. Adem o gün yaratıldı, o gün Cennete girdi ve o gün Cennetten çıkarıldı." buyurmuştur (Müslim, Cum'a, 18). Başka bir hadislerinde de, bu günde
le yapılan duaların kabul edileceği bir ica- 1. bet saatinin bulunduğunu belirtmiştir (Bubari, Cam'a, 35),
k
Cuma gününün Müslümanlar için önemli bir gün olmasının sebeplerin den birisi de, bu günde kılınan Cuma namazıdır. (1.P.)
CUMA NAMAZI
1 1 Cuma gününün özelliklerinden biri - ve en önde geleni Cuma namazıdır. Cuma namazı hicret esnasında farz kılınmıştır. Peygamberimiz ilk Cuma namazını, Ranūna vadisinde kıldırmış- - tır. Yüce Allah, "Ey inananlar! Cuma günü namaz için çağırıldığınızda, alış- -verişi bırakıp Allah'ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır." buyurmaktadır (Cum'a, 62/9), Cuma namazı, farz namazlardan olup, Cuma günü öğle namazı vak- tinde kılınır. Cumanın farzı iki rekat- tır. Hanefilere göre farzdan önce dört ve sonra da dört rekat sünnet kılınır. Cuma namazının özelliklerinden birisi de namazdan önce hutbe okunmasıdır. (bk. Hutbe)
Cuma namazı, akıllı, buluğ çağına erişmiş, sağlıklı, hür ve mukim erkek Müslümanlara farz kılınmıştır, kadınla- ra, kölelere, yolculara ve cemaata gele- meyecek kadar mazereti olanlara farz değildir. Bununla birlikte, Cuma nama- zını kılmaları halinde geçerli olup, ayrıca öğle namazı kılmaları gerekmez.
Hanefilere göre Cuma namazının Cuma günü öğle namazı vaktinde kılın- ması, namazdan önce hutbe okunması, Cuma kılınan yerin halka açık olması, imam hariç en az üç kişilik bir cema- atin olması, Cuma kılınan yerin şehir hükmünde olması gerekir.
ayetlerde "işlerin ve istişare ile yapılmasının emredilme si" toplumu yönetecek kimselerin ehil olanlardan seçilmesi gerektiğine işaret etmiştir.
Bu ilke ve tavsiyeler en iyi şekliyle Cumhuriyet idaresinde ve demokratik yönetimlerde gerçekleşeceği düşünce- siyledir ki son dönem İslâm bilginleri Cumhuriyetin ve demokrasinin İslâm dininin genel öğretisine en uygun yönetim biçimleri olduğu tezine ısrarla vurgu yapmışlardır.
CÜNAH
bk. Günah.
CÜNDULLAH
Allah'ın ordusu, askeri demektir. Asker, ordu, yardımcı ve destekçi kuv- vet anlamına gelen cünd, Kur'ân'da yedi yerde tekil, yirmi iki yerde de çoğul (cünûd) olarak kullanılmıştır. İslâmî bir kavram olarak cündullah, "Allah'ın îmân edenlere yardım etmek üzere gönderdiği manevî güçler, ilâhî iradenin hâkim olmasına vesile kılınan tabiat varlıkları ve olayları" anlamında kullanılmaktadır. Kur'ân'da sayı bakı- mından az olan mü'minlere müşrik ordularına karşı yardım etmek üzere Allah tarafından binlerce meleğin gön- derildiği bildirilmektedir (Al-i Imran, 3/124- 125; Enfal, 8/9). (М.С.)
CÜNÜN
Sözlükte "örtünmek, gizlenmek, aklını kaybetmek" anlamlarına gelen cünûn, bir fıkıh terimi olarak, söz ve fiillerin, normal cereyan etmesini engelleyecek derecedeki akıl bozuk- luğu şeklinde tanımlanabilir. Bu has- talığa maruz kalana mecnûn denir. Bu anlamda cünün bir ehliyet arızasıdır. Fıkhî sonuç doğurması bakımından bir
zihni rahatsızlığın cünün sayılması için, bu rahatsızlığın kişiyi temyiz gücünden yoksun kılacak nitelikte olması gerekir.
Akıl hastası olarak buluğ çağına erişmesi halinde cünûn-ı asli, daha sonra bu hastalığa tutulması halinde ise cünûn-ı arızî söz konusudur. Ayrıca, rahatsızlığın uzun süreli olması halin- de bu akıl hastalığına cünûn-ı mutbık, kısa süreli olması halinde ise cünûn-ı gayr-i mutbık denir.
Mecnun, ehliyet bakımından mümeyyiz olmayan çocuk hükmünde- dir. Buna göre, cünün halinin vücup ehliyetine hiçbir etkisi yoktur. Mecnun "haklara sahip olabilme ve borçlar altına girebilme" şeklinde tarif edilen vücup ehliyetine sahiptir; mirasçı olur, haksız fiilden dolayı tazminat öder, vb.
İslâm dinine göre insanı insan yapan ve onu ilahî emir ve yasaklara muhatap kılan aklıdır. Hz. Peygamber, "Üç kişiden sorumluluk kaldırılmış- tır: Buluğ çağına erişinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyan- dan ve şifa buluncaya kadar mecпûn- dan" buyurmuştur (Buhari, Hudud, 22). Bu nedenle mecnûndan bedenî ibadetlerin hepsi düşer; namaz kılmaz, oruç tut- maz, hac ve keffäretle mükellef değil- dir. Hanefilere göre malî ibadetlerle de mükellef değildir. Ancak malından sadaka-i fıtır ödenir. Cumhura göre ise, mecnun malî ibadetlerle mükelleftir; malından zekat ve sadaka-i fitır veril- mesi gerekir.
Eda ehliyetinin temelini tem- yiz gücü teşkil ettiğinden, mecnunun hukukî tasarrufu geçersiz olup, hiçbir hukukî sonuç doğurmaz. Cezaî sorum- luluğu da yoktur; bir suç işlediğinde ceza tatbik edilmez. Ancak işlemiş olduğu cinâyetten veya verdiği zarar-
dan dolayı, diyet ve tazmînât gibi mali yükümlülükleri yerine getirir. (I.P.)
CÜNÜPLÜK
Bazı temel ibadetlerin yerine getiril mesine engel olan manevî kirlilik hali, gusül etmeyi gerektiren durum anlamı na gelmektedir. Böyle kimseye cünüp denilmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de bu anlamda cünüp kelimesi iki yerde geç- mektedir (Nisă, 4/43; Maide, 5/6).
Bir kimse, şehvetle menisinin gel- mesi (orgazm olması), rüyasında iken ihtilam olması ya da orgazm gerçekleş- sin veya gerçekleşmesin cinsi münase- bette bulunması halinde cünüp olur. İslâm dininde cünüplük manevî kirlilik olarak kabul edildiğinden, yıkanmadan namaz kılamaz, Kur'ân-ı Kerim oku- yamaz, Kur'ân'a dokunamaz, Kabe'yi tavaf edemez ve mescitlere giremez. Temizlenmesi için yıkanması, bunun mümkün olmaması halinde teyemmüm etmesi gerekir.
Cünüp kimsenin bu sayılanlar dışında yemesi, içmesi, uyuması, Allah'ı zikretmesi, dua maksadıyla dua anlamlı âyetleri okuması, yemek pişirmesi, çocuk emzirmesi caizdir. Bu haldeki şahsın kesmiş olduğu hayvanın eti yenir. Ancak cünüplük hali manevi kirlilik olarak kabul edildiğinden bir an önce gusledilmelidir. (İ.P.)
CÜRÜM
Hata, günah, suç, kabahat, isyân gibi anlamlara gelen cürüm ıstılah- ta, hukuken yasaklanan ve yapılması halinde failin had, kısas veya tazirle cezalandırılması öngörülen eylemlere denir.
Kur'ân-ı Kerim'de, cürüm kelime si doğrudan geçmemekle birlikte, din anlamda kâfır, isyankâr ve günahka
anlamında mücrim kelimesi çok sayı- da geçmektedir. (bk. Mücrim)
Fıkıh literatüründe ise, genel olarak cerime, özel olarak ise cinâyet, katl, serika vb. suç nevileriyle ifade edil- mektedir. (bk. Suç)
Cürmü meşhûd kavramı ise, suçüs- tü yapılan cürümler için kullanılmakta- dır. (bk Suç) (İ.P.)
CÜZ
Sözlükte "parça, pay, hisse ve bölüm" demektir. Çoğulu eczâdır. Istılah'ta Kur'ân'ın otuza bölünmüş parçalarından her birine denir. Kur'ân 600 sayfadır. Her yirmi sayfa bir cüz sayılmış, böylece Kur'ân 30 cüz'e bölünmüştür. Kur'ân'da her cüz, ilk sayfasında cüz 1, cüz 2, diye bir şekil içine yazılarak işaretlenmiştir. Kur'ân-ı cüzlere bölmek, okuma ve ezberleme konusunda kolaylık ve takibi sağlamak amacıyla yapılmıştır. (İ.K.)
Bir şeyi tartmadan, saymadan veya ölçmeden satmak yahut satın almak demektir. Buna mücâzefe de denir.
Fıkıh literatüründe satılan malın miktarının belirlenmesi esas olarak kabul edilmekle birlikte, ihtiyaca bina- en malın bazı şartlar doğrultusunda götürü (kabala) usulle satılmasına izin verilmiştir.
Götürü usulle satışta, malın satış anında hazır bulunması gerekir. Satılan malın tane, ölçek veya tartı ile belirle- nebilir olması, akdin gerçekleşmesine mani teşkil etmez. Ancak faize konu olan ribevî malların, kendi cinsleriyle götürü olarak değişimi caiz değildir. Götürü usulle satışta malın tahmin edilen miktardan az veya fazla olması ihtimali bulunduğundan, bu malların kabala satımı caiz değildir. Bu neden- le altının altın ile, gümüşün gümüş ile götürü usulle değişimi caiz değildir. (İ.P.)
Farsça'da kırk anlamındaki "çihl" kelimesinden türeyen bir kelimedir. Tasavvufî bir kavram olarak ise nef- sin bayağı arzularından kurtularak ruh temizliğine erişmek için tenha ıssız bir yere çekilip kırk gün kırk gece sıkı bir perhiz ve mahrumiyet döneminden geçme anlamında kullanılmaktadır. Bu süre içinde yeme-içme, uyku ve dünya kelâmı azaltılarak nefis terbiyesi sağ- lanır. Tasavvuf kaynakları, çile uygu- lamasına Hz. Musa'nın vahiy almak üzere kırk gece Tûr'da kalarak ibadet ettiğine işaret eden A'râf, 7/142 âyeti ile Bakara, 2/51 ve Mâide, 5/26 âyetlerini delil gösterirler.
Allah katında yüce mertebelere ulaşmanın yolunun dünya nimetle-
rinden uzak durmak ve nefsine acı çektirmekten geçtiği zannıyla evlen- memeye, sürekli oruç tutmaya veya geceleri sabahlara kadar namaz kılma- ya karar veren üç sahâbi bu davranışı (Buhârî, Nikah, 1.), Osman ibn Maz'ûn'un kendisini iğdiş etmek istemesi (Buhârî, Nikah, 8; Müslim, Nikâh, 6, 7.), Ebû İsrail'in sıcak bir günde güneş altında ayakta oruç tutma teşebbüsü Hz. Peygamber tarafından reddedilmiştir (Buhârî, Eymân, 31; İbn Mâce, Keffaret, 21). Ayrıca Kur'ân'da dünya nimetlerinden ölçülü bir şekilde yararlanılması emredildiğinden (el-A'raf, 7/33; el-Kasas, 28/77.) insan fıtratına aykırı düşen hal ve hareketleri tasvip etmek mümkün değildir. (M.C.)
Sözlükte "canlı, hafif yürüyen, debelenen, binek hayvanı, nüfüz ve sinayet eden" anlamlarına gelen dabbe kelimesi ile yeryüzü anlamına gelen arz Kelimesinin birleşmesinden oluşan bir terkiptir. Bu terkip Kur'ân-ı Kerim'de bir ayette geçmiş ve ağaç kurdu anla- munda kullanılmıştır (Sebe 34/14). Ayrıca "Dabbetün mine'l-arz" şeklinde, kıya- met alameti olarak bir âyette geçmiş- tur: "O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dabbe, (yaratık) çıkarırız da, bu onlara Insanların ayetlerimize kesin bir îmân getirmemiş olduklarını söyler." (Neml, 2782). Bunların dışında dabbe kelime- si, Kur'ân'da 12 âyette her türlü canlı anlamında kullanılmıştır.
Kıyametin alameti olarak yerden çıkacağı bildirilen dâbbetü'l-arzın nasıl bir yaratık olduğu ve ne zaman çıkaca- ğı bildirilmemiştir. (l.K.)
DAHVE-İ KÜBRA
Kaba kuşluk vaktini ifade etmek için kullanılan bir tabirdir. Buna dahve de denir. Oruç müddetinin yarısı, öğle- den bir saat önceki vakte dahve-i kübra denir.
Dahve-i kübraya bazı dinî hükümler bağlanmıştır. Ramazan orucunun sebe- bi, Ramazan günlerinden herhangi biri- nin oruca başlamaya müsait bir cüzüne yetişmektir. Bu da günün dahve-i kübra denilen kaba kuşluk vaktine kadar olan kısmıdır. Bu zaman içerisinde oruç tut-
maya ehliyet kazanan, buluğ çağına erişen her Müslüman'ın o günün oru- cunu tutması farz olur.
Ramazan ayında tutulan oruç, günü belirlenmiş adak orucu ve nafile oruç- lara bu vakte kadar niyet edilebilir. Ramazan ayında tutulmayıp da kaza edilen Ramazan orucu ile keffâret oruç- ları, başlanıp da bozulan nafile oruç- ların kazası ve zaman belirlenmeyen adak oruçlarına ise imsak vaktinden önce, geceleyin niyet edilmesi gerekir. (İ.P.)
DAHVE-İ SUĞRA
Güneşin doğduktan sonra 5° (bir mızrak boyu) yükselmesinden itibaren başlayan zaman, işrak vakti anlamına gelmektedir. (İ.P.)
DÂİM
Bir şey devamlı olmak, sabit olmak, durmak ve ikâmet etmek anlamında- ki "d-v-m" kökünden türeyen dâim devamlı, daima ve sabit demektir.
Allah'ın sıfatı olarak dâim, sürek- li var olan, ölümlü olmayan, bâkî demektir. İbn Mâce'nin el-esmâü'l- hüsnâ ile ilgili rivâyetinde geçmiştir (Dua, 10. II, 1270).
Kasas sûresinin 28. ve Rahmân sûresinin 26-27. âyetleri de Allah'ın bu sıfatına delalet eder. Bâkî sıfatı ile aynı - anlamı ifade eder. (İ.K.)
DALALET
Gizlemek, kaybolmak, sapmak, - unutmak ve doğru yolu bulamamak
gibi anlamlara gelir. Dînî literatürde ise hidâyet kavramının zıddı olup, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan sapmak demektir. Kur'ân'da dalâlet kavramı türevleriyle birlikte yüz doksan bir yerde geçmektedir. "İşte onlar hidaye- te karşılık dalalet satın alanlardır...." (Bakara, 2/16); "Bize doğru yolu göster, kendilerine lütuf ve ikramda bulundu- ğun kimselerin yoluna; gazaba uğra- mışların ve sapmışların yoluna değil." (Fâtiha, 1/6-7).
Dalâlet kavramının içeriğinde biri sapma diğeri saptırma olmak üzere iki anlam bulunmaktadır. Kur'ân'da, Allah'a, meleklere, kitaplara, peygam- berlere ve ahiret gününe inanmamak (Nisa, 4/136), Allah'a şirk koşmak (Nisa, 4/116), zulüm yapmak (Lokmân, 31/11) gibi davranışlar sapma olarak ifade edilmiş- tir. Saptırma terimine gelince, Kur'ân bunu da kişinin kendi kendisini sap- tırması (Bakara, 2/108) ve Allah'ın kulla- rını saptırması olmak üzere iki şekilde vasıflandırmıştır. "... Verdiği misallerle Allah ancak fasıkları saptırır..." (Bakara, 2/26); "Allah kimi hidâyete erdirmek isterse onun göğsünü İslâm'a açar ve her kimi de saptırmayı dilerse onun göğsünü daraltır." (En'âm, 6/125).
Allah'ın insanları saptırması, insan- ların fiillerini onları iradeleri doğrul- tusunda yaratması olarak anlaşılmalı- dır. Dolayısıyla insanların dalâletinde Allah'ın herhangi bir zorlama ve bas- kısı yoktur. Çünkü Allâh, olmuş ve ola- cak her şeyi bilir. Hidâyet ve dalâletten her biri kulların seçimiyle takdir edilip kazanılmış, ilâhî kazâ ve kaderle de yaratılmıştır. (F.K.)
Eskiden söylenen ve bir hikmeti içeren söz anlamına gelen bir tabir olup Türkçe karşılığı ata sözüdür. Tefsir usulünde darb-1 mesel'e "emsâlü'l- Kur'ân" denir. (bk. (Ι.Κ.) Emsâlü'l-Kur'ân)
DÂRR - NAFI
Zarar vermek, mecbur etmek anla- mındaki "d-r-r" kökünden türeyen dârr; zarar veren; fayda vermek, faydalı olmak anlamındaki "n-f-'a" kökünden türeyen nâfi' ise, fayda veren, faydalı olan demektir.
Dârr ve nâfi' Allah'ın sıfatlarından ikisidir. Tirmizî'nin el-esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde geçmiştir (Deavat, 83. IV. 531).
Allah'ın sıfatı olarak dârr ve nâfi'; insanlara zarar ve fayda veren şeyle- ri yaratan; bütün yaratıklara faydalı, sadece âsilere dünya ve âhirette zarar veren demektir. Bu iki sıfat; Allah'ın kazası, kaderi, gücü ve kudretiyle ilgi- lidir. Allah; dilediğine nimet, bolluk, sıhhat, huzur ve güven verir, dilediğini bunlardan mahrum eder; ancak O, asla zalim değildir, suçsuz yere kimseyi cezalandırmaz, zarar vermez.
Kur'ân'da Allah'ın bu iki vasfına işaret eden birçok âyet vardır: "Eğer, Allah sana bir zarar dokundurursa onu, O'ndan başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir hayır dilerse, O'nun fazlını da geri çevirecek yoktur. O hay- rını kullarından dilediğine verir. O ğafurdur, rahîmdir." (Yūnus, 10/107); "... De ki: Allah size bir zarar vermek dile- miş, yahut size bir fayda vermek iste- miş olsa Allah'ın sizin için dilediğine kim engel olacak? Hayır (kimse engel olamaz) Allah yaptıklarınızdan haber-
dardır." (Feth, 48/11). Allah izin vermeden hiçbir şey, hiçbir varlık, hatta kişinin kendisi bile zarar vermez (Yūnus, 10/49; A'raf, 7/188; Furkan, 25/3).
Ayetler, Allah'ın zarar ve fayda verebilme gücünü ifade ediyor. Allah dilediğini yapar, ancak zalim olmadığı için kimseye suçsuz yere zarar vermez. Ancak imtihan için musibet verebilir (Bakara, 2/155). Musibete sabredenlere ise hesapsız derecede sevap verir (Zümer, 39/10).
Dârr ve nâfi' vasfı, Allah'ın gerçek Tanrı olmasının gereğidir (En'âm, 6/71; Yūnus, 10/18, 106; Enbiya, 21/66; Hac, 22/12, Ra'd, 13/16). (Ι.Κ.)
DARU'L-AHİRE
Son yurt demektir. Bununla maksat, cennet ve cehennemdir. ed-Dâru'l-Ahi- re şeklinde Kur'ân'da 7 âyette geçmiş, âhiret yurdunun muttakiler için daha hayırlı (En'âm, 6/32), asıl yaşanacak yerin âhiret yurdu olduğu (Ankebût, 29/64) bil- dirilmiş ve dünya hayatının mukabili olarak zikredilmiştir. (İ.K.)
DARU'L-BEKA
"Dâr", ev, yurt; "beka" sonsuzluk "Dâru'l-beka" ise sonsuzluk, ebedîlik yurdu demektir. Bu tâbir ile maksat; ölüm, yokluk ve sonu olmayan âhiret hayatı, cennet ve cehennemdir. (bk. Ahiret) (İ.K.)
DARU'L-BEVAR
Helâk yurdu demektir. Kesada uğramak, boşa gitmek, başarılı ola- mamak, helâk olmak anlamındaki "b-v-r" kökünden gelen bevâr; helâk, kesat, ekilmeyen arâzi, nadas demektir. Daru'l-bevar terkibi ile maksat cehen- nemdir. Kur'ân'da bir âyette geçmiştir: Allah'ın nimetlerini küfre (nankörlü-
ğe) çevirenlere bakmadın mı? Onlar, kavimlerini helâk yurduna yaslanacak- ları cehenneme kondurdular. Ne kötü bir karargahtır orası" (Ibrahim, 14/28-29). (Ι.Κ.)
DÂRU'L-FASİKÎN
Fasıkların yurdu demektir. Kur'ân'da bir âyette geçmiştir. Ayette, "...Size fasıkların yurdunu göste- receğim" (A'raf, 7/145) denilmektedir. Müfessirler dâru'l-fasikîn ile muradın Ad ve Semud gibi helâk edilen kavim- lerin yurtları veya Firavun'un yurdu Mısır veya cehennem olduğunu söy- lemişlerdir. Ayetin siyak sibakından anlaşılan o ki; hem helâk edilen kâfirle- rin yurtları hem de âhirette gidecekleri cehennem hatırlatılarak Musa (a.s.)'ın kavmi ve bütün kâfirler uyarılmakta ve tehdit edilmektedir. (İ.K.)
DÂRU'L-HADÎS
Hadis evi, hadis okulu anlamlarına gelen dâru'l-hadis, terim olarak, hadis ilimlerinin öğretildiği özel branş okul- larına verilen isimdir.
Selçuklular devrine kadar İslâmî ilimlerin öğretimi amacıyla yapılmış binalar yoktu. Nizâmü'l-Mülk (ö. 452 /1060) tarafından, bu amaçla ilk ola- rak Bağdat'ta, Nizâmiye Medreseleri kurulmuştur. Bundan yaklaşık bir asır sonra, sadece Hadis ilimlerinin okutul- duğu dârü'l-hadisler kurulmaya başlan- mıştır. Osmanlılar devrinde de birçok dârü'l-hadis yapılmıştır. (A.G.)
DÂRU'L-HULD
Ebedîlik, ölümsüzlük, sonsuzluk yurdu demektir. Dâru'l-huld ile kasıt, cehennemdir. Kur'ân'da bir âyette geç- miştir. Dâru'l-hulda kâfirler girecekler- dir. İlgili âyette şöyle buyurulmuştur: "İnkâr edenlere şiddetli bir azap tattı-
racağız ve onları yaptıklarımın en kötni sü ile cezalandıracağız. Bu, Allah dils manlarının cezası, ateştir. Ayetlerimizi inkar etmelerinin cezası olarak onlara orada ebedi kalma yurdu (dâru'l-huld) vardır:" (Fussilet, 41/27-28) (Ι.Κ.)
DARU'L-KARAR
Sürekli, ebedi kalınacak yurt demektir. Bununla maksat, âhiret haya- tıdır. Dâru'l-Karår, hem cennet hem de cehennemin sıfatıdır. Kur'ân'da bir âyette geçmiştir: "Ey kavmim! Bu dünya hayatı (kısa) bir geçinmedir. Ahiret ise ebedi olarak durulacak yurt- tur. (dâru'l-karár)" (Mu'min, 40/39) (1.K.)
DÂRU'L-MÜTTEKÎN
Muttakilerin yurdu demektir. Dâru'l-muttekin'den maksat, cennet- tir. "...Muttakilerin yurdu (dâru'l-mut- tekîn) ne güzeldir. (Onlar) adn cen- netlerine, zemininden ırmaklar akan cennetlere girerler. Orada onlar için diledikleri her şey vardır. İşte Allah muttakileri böyle mükafatlandırır." (Nahl, 16/30-31) (bk. Muttakî) (İ.K.)
DÂRU'S-SELÂM
Barış, esenlik ve huzur yurdu demektir. Kur'ân'da bu tâbir, 2 âyet- te geçmiştir. Dâru's-selâm'dan mak- sat, cennettir. Yüce Allah, Kur'ân'da insanları Dâru's-Selâm'a da'vet etmek- te (Yūnus, 10/25) ve bu yurdun îman edip sâlih amel işleyen, sırat-ı mustakim üzere bulunanlara özgü olduğunu bil- dirmektedir (En'am, 6/127). (İ.K.)
DÂRÜL-EYTÂM
Sözlükte "Yetimlerin yurdu, barı- nağı" anlamına gelen bu kelime; tarihi bir terim olarak Osmanlıların; son asrında çeşitli şehirlerde vakıfların veya Devlet yetkililerinin gayretleriyle
çeşitli sebeplerle muhtaç duruma düşen yetim ve öksüz çocukların korunması için kurulan yurtlar ve pansiyonlar için kullanılan bir terimdir. Özellikle 1910 1920 yılları arasında pek çok yetimha ne açılmıştır. (İ.U.)
DÂVÂ
Sözlükte “çağırmak, seslenmek, dua etmek, getirilmesini istemek" anlamına gelen dâvâ, hukuk terimi olarak, mah- keme yoluyla bir hakkın talep edilmesi manasına gelir. Tanımdaki haktan, hak- kın tespiti ve temini kastedildiği gibi, hak ihlalinin önlenmesi ve haksız talep- lere karşı kişinin hukuken korunması da kastedilmektedir.
Kur'ân-ı Kerim'de davâ kelime- si, sözlük anlamına uygun olarak, "çağırma ve dua" manasında üç âyet- te geçmektedir (A'raf, 7/5; Yūnus, 10/10; Enbiya, 21/15).
Hz. Peygamber'in sünnetinde, davâ, ispat, savunma ve kararlarla ilgili bir- çok hüküm ve uygulama bulunmakta- dır. Hadislerde iddia ve davaların iki şahitle ispat edilmesi, delilin bulun- madığı durumlarda yemine başvurul- ması, delil getirmenin iddia sahibine, yeminin ise inkâr edene gerektiği belir- tilmekte; hâkimin davâda iki tarafı da dinlemesi, açık ve eşit şartlarda yargı- laması, objektif verileri ve tarafların mahkemede ileri sürdükleri delil ve izahları esas alması gibi birtakım pren- sipler verilmektedir (Müslim, Akdiye, 1-5; Ebů Davûd, Akdiye, 6-7; Tirmizî, Ahkâm, 12).
İslâm tarihinde, fıkhın tedvin edil- mesiyle birlikte hukuk ve ceza ayrımı yapılmaksızın yargılama hukuku ince- lenmeye başlanmıştır. Önceleri belli türden davalar konu edilmekle birlikte, asırlarca süregelen uygulamanın da kat-
kısıyla giderek zengin bir fıkıh doktrini Oluşmuştur. Ancak şartların getirdiği bu uygulamaları İslâm ile özdeşleştirmek yerinde olmayacaktır. Bunları, o dev- yapılmış bir değerlendirme olarak algı- Jamak doğru olacaktır. (İ.P.)
DAVET
Sözlükte "birini çağırmak, ölüye ağlamak, birinden yardım istemek, dua ve beddua etmek, alıkoymak, iddia etmek, propaganda yapmak" gibi anlamlara gelen davet, din literatü- ründe, insanları dine ve sâlih ameller İşlemeye, Allâh ve Peygamberine itaat etmeye, iyilikler yapmaya, kötülükler- den sakındırmaya çağırmak; İslâm'ı tanıtmak demektir. Kur'ân'da çağırmak (Bakara, 2/23), Allah'a yalvarmak, dua etmek, ibadet ve itaat etmek (Bakara,2/186) manalarında kullanılmıştır.
İslâm'a davet konusunda Hz. Muhammed'in koyduğu temel prensip ve metodlar vardır. Bunların başında Kur'ân ve Sünneti rehber edinme gelir. Hz. Peygamber devlet başkanlarına mektup yazarak onları İslâm'a davet etmiş, yakın kabilelere ise öğretici ve mürşitler göndermiştir. (F.K.)
DÂYİN
Alacaklı, borç veren, anlamına gel- diği gibi, zıt manada borç alan mana- sında da kullanılmaktadır. (bk. Deyn, Borç) (İ.P.)
DECCAL
Sözlükte "yalan söylemek, bir şeyi örtmek, yaldızlamak veya boyamak" anlamlarındaki "d-c-1" kökünden türe- yen deccâl sözlükte çok yalan söyle- yen, göz boyayan, sahtekâr demektir. Deccål, kelâm ilmi ile kaynaklarda kıyametin büyük alametlerinden biri
olarak zikredilmiştir. Deccal'ın doğu tarafından çıkacağı, ilahlık iddia ede- ceği, olağanüstü şeyler sergileyeceği, Mekke ve Medine hariç bütün köy ve kasabalara gireceği, pek çok kişinin, onun fitnesiyle doğru yoldan çıkacağı ve onun peşine takılacağı, ancak gerçek mü'minlerin bu fitneden kurtulacakları rivâyet edilmektedir. (F.K.)
DEFİN
Cenâzeye karşı yapılan görevlerden birisi olan defin, ölünün gömülmesi anlamına gelmektedir. Defin işlemi, İslâm'ın insana verdiği değerin bir göstergedir. Cenâze namazı kılındıktan sonra Müslümanların cenazeyi kabre kadar taşıyarak onu usulüne uygun bir şekilde defnetmeleri farz-ı kifayedir. Kur'ân-ı Kerim'de, defin işleminin Allâh Teâlâ tarafından, Hz. Adem'in oğluna gönderilen bir karga vasıtasıyla öğretildiği anlatılmaktadır (Mâide, 5/31).
Cenâzenin toprağa verilmesinin çevre, sağlık, insanın saygınlığının korunması, ölümü hatırlatma gibi hik- metleri bulunmaktadır. Cenâzeye karşı görevlerin yerine getirilmesi; defin işleminin geciktirilmemesi; cenâze kabre götürülürken, sükunet içinde kal- ben zikir, dua ve tefekkürle takip edil- mesi tavsiye edilmiş; gösteri yaparak mezarlığa götürülmesi, yüksek sesle Kur'ân okunması, zikir getirilmesi hoş karşılanmamıştır. Mezarlığa varıldı- ğında cenâze kabre indirilinceye kadar ayakta durmak, sonrasında ise oturmak sünnettir.
Kabir 100-150 cm. derinliğinde, kıbleye dik açı oluşturacak şekilde kazılır ve kıble tarafına ölünün konu- labileceği şekilde oyularak lahit açılır. Ölü kıble tarafından kabre indirilerek, yüzü kıbleye gelecek şekilde bu lahde
konur. Lüzumuna göre bir veya bir kaç kişi kabre inebilir. Kadın cenazeyi kabre yakın mahremlerinin indirme si daha iyidir. Çeşitli sebeplerle lahit yapılması mümkün olmaması halinde, cenazenin kabrin tabanına konulup, üzerine toprak dökülmesini önleyecek tedbir alınabilir.
Ölüyü lahde koyan kimse "Bismillahi ve alâ milleti Rasûlillah" der. Kabirde ölü sağ yanına ve yüzü kıbleye gelecek şekilde çevrilir ve dön memesi için arkası toprakla desteklenir. Sonra kefenin bağları çözülür ve lahit tahta veya kerpiçle kapatılır. Kadın kabre konulurken lahit kapatılıncaya kadar kabrin üzerine bir örtü gerilmesi uygundur.
Lahit kapatıldıktan sonra kabre top- rak dökülerek doldurulur ve kabir balık sırtı şeklinde yerden bir karış veya daha fazla yükseltilir. Orada bulunanların da kabre toprak atması müstehaptır.
Cenâzeyi gece defnetmekte bir sakınca bulunmamakla birlikte, gündüz defnetmek daha uygundur. Bir zorun- luluk olmadıkça birden fazla ölünün bir kabre konması caiz değildir. Ancak zaruret olması halinde, cenazelerin arası toprak veya kerpiçle ayrılarak bir den fazla ölü bir kabre defnedilebilir. (L.P.)
DEFINE
Sözlükte "bir şeyi örtmek, gizle- mek; ölüyü gömmek" anlamına gelen defin kelimesinden türetilen define, gizlenen şey demektir. Define terim olarak toprağın altında gizlenmiş, sahibi bilinmeyen para ve her türlü kıymetli eşyayı ifade eder. Bu anlam- da, rikaz, kenz ve hazîne kelimeleri de kullanılmaktadır.
Klasik fıkıh eserlerinde, define. nin kime ait olacağı ve bundan dey lete ödenmesi gereken vergi gibi özel hükümler bulunmaktadır. Hanef fakihleri, madenler ile eski devirler. de yeraltına gömülüp gizlenen her türlü kıymetli eşyayı rikaz mefhumu içinde mütalaa etmişlerdir. Definenin işlenmemiş sahipsiz topraklarda veya sahibi bilinmeyen topraklarda bulun- ması halinde 1/5'i vergi olarak alınır; kalan 4/5'ü bulana verilir. Mülk arazi- ⚫ de bulunması halinde, Hanefilere göre 4/5'ü mülk sahibi veya varislerine ait olur. Bulunan definenin üzerinde İslâmî alamet bulunması halinde bulun- tu (lukata) hükümleri uygulanır. Bu i durumda, bulunan eşya bir sene sürey- le ilan edilir, sahibi çıkmazsa hazineye teslim edilir. Bulunan eşyanın vergiye ktabi olması için Nisâp miktarına ulaş- ması veya üzerinden bir yıl geçmesi şart değildir. Alınan vergi fey' hük- münde olup, zekatın sarf yerleri dışında kamu hizmetlerine de harcanabileceği kabul edilmiştir. (İ.P.)
t
a
a
DEHR
bk. Zaman.
DEHRİYYE
Zaman ve maddenin ebedîliği görü- .şünü benimseyen kimselere verilen bir isimdir. Bu ekolün mensupları Allah'ı ve ahiret gününü inkâr etmektedirler. Onlara göre kâinat kadîmdir. Tabiat kanunlarına veya feleklerin devrine tabidir. Alem ezelîdir, yaratıcısı da yoktur. İbni Ravendî'nin öncülüğünü yaptığı Dehriyye mezhebi herşeyin dünya hayatına göre planlandığını savunarak ahiret âlemi ve tekrar diril- meyi inkâr etmişlerdir. İslâm'dan önce e de bir inkârcılık akımı olarak var olan bu düşünce Kur'ân'da şöyle açıklan-
maktadır. "Dediler ki: 'Ne varsa dünya hayatımızdır. Başka bir şey yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bizi zamandan baş- kası helak etmiyor. Fakat onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zannediyorlar. Onlara açık açık @yetlerimiz okunduğu zaman 'Doğru iseniz, babalarınızı getirin' demele- rinden başka bir delilleri olmamıştır. De ki: 'Allah sizi yaratır, sonra sizi öldürür, sonra da sizi toplayıp kıyamet gününe getirecektir. Bunda asla şüphe yoktur. Ama insanların çoğu bilmezler." (Casiye, 45/24) Görüldüğü gibi bu inancı savunanlar, ölümü "dehr" denen sürekli zamana veya tabiata bağlayarak onun dışında ve üstündeki hakiki müessir olan Allah'ı tanımadıklarını ifade eder- ler. Bunlara göre ölümü, gece ve gün- düzü, zaman hazırlar. Ruhları alan bir ölüm meleği de yoktur. Bütün olaylar zamana endekslidir. Dehrîler bu inancı beslerken zandan başka hiçbir delilleri yoktur. (F.K.)
DELALET
Sözlükte "yol gösterme, kılavuz- luk etme, alamet" gibi anlamlara gelen delalet, fıkıh ve mantık terimi olarak, zihnin bir şey hakkındaki bilgiden başka bir şeyin bilgisine ulaşması demektir. İlk bilinen şeye delil, ikin- cisine de medlul (delalet edilen) denir.
Fıkıh usulünde Kur'ân ve hadislerin lafzının manaya delaleti farklı açılar- dan tasnife tabi tutulmuştur:
Lafızların manaya delaletinin açık veya kapalı olması yönünden lafızlar açık ve kapalı olmak üzere iki kate- goride ele alınmıştır. Manaya delaleti açık olan lafızlar, en az açıktan daha açık olana doğru, zâhir, nass, müfes- ser ve muhkem şeklinde dört grupta
incelenmiştir. Kapalı lafızlar ise, en az kapalı olandan daha kapalıya doğru, hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih şeklinde ele alınmıştır.
Diğer yönden lafızlar vazolundu- ğu mana itibarıyla delaleti bakımın- dan, hâs, âm ve müşterek şeklinde üç kısma ayrılır. Vazolunduğu manada kullanılıp kullanılmaması yönünden de, hakikat, mecaz, sarih ve kinâye şek- linde dörde ayrılır.
a) İbarenin delaleti, lafzın, nassın sevk edildiği manaya delalet etmesidir. Nassın zâhirinin bu hükmü içerdiği düşünmeden anlaşılabilir.
b) İşaretin delaleti, lafız bu maksat için gönderilmemekle birlikte, dil ve mantık kurallarına göre lafızdan dolaylı olarak çıkarılabilen bir manaya delalet etmesidir.
c) Nas'sın delaleti, inceleme ve içti- hatta bulunmaya ihtiyaç duyulmaksızın ve sırf dil unsurlarına dayanarak anlaşı- labilen illetteki müştereklik sebebiyle, nassın ibaresiyle delâlet ettiği mananın benzeri veya daha elverişli bir başka olaya da uygulanmasıdır.
■ ■
d) İktizanın delaleti, sözün aklen - yahut şer'an doğru olması için tak- dir edilmesi gerekli olan manaya - delaletidir.
Delalet yollarının en kuvvetlisi, ibâ- renin delâletidir; daha sonra bunu sıra- sıyla, işaretin delâleti, nassın delaleti ve iktizânın delâleti takip etmektedir. i Eğer bir delalet kendisinden daha kuv- vetli başka bir delaletle çatışırsa, kuv- vetli olan tercih edilir; zayıf olan dela- a lete itibar edilmez
Fıkıh usulündeki Kelamcılar ekolü- ne göre ise, lafzın manaya delâlet yol- ları, mantûkun delaleti ve mefhumun delaleti olmak üzere ikiye ayrılır.
Mantûkun delâleti, lafzın, ifa- dede zikri geçen ve ifade edilen bir şeyin hükmüne delâlet etmesidir. Bu Hanefilerdeki, ibarenin delâleti, işare-
tin delâleti ve iktizanın delâletini içerir.
Mefhumun delâleti, lafzın, ifade- de zikri geçmeyen ve ifade edilmeyen bir şeyin hükmüne delalet etmesidir. Bu da mefhum-ı muvafakat ve mef- hum-ı muhalefet kısımlarına ayrılır. (bk. Mefhum-1 Muvafakat; Mefhum-1 Muhalefet) (1.P.)
DELİL
Sözlükte "yol gösteren, kılavuz, alamet, rehber, işaret, iz" gibi anlam- lara gelen delil, kelamda, herhangi bir konuda gerçeğe veya kanıtlanması iste- nen hususa ulaştıran şey; fıkıh usulün- de üzerinde düşünüldüğünde şer'î ve ameli bir hükme götüren şey; muamelât ve özellikle muhakeme hukukunda, sözlük anlamıyla bağıntılı olarak bir şeyi bilmeye yarayan alamet ve karine manasına gelir. Yargılama usulü huku- kunda ispat vasıtalarına genel olarak delil denilmektedir.
Kur'ân-ı Kerim'de delil kelimesi bir âyette sözlük anlamında geçmekte- dir. (Furkan, 25/45).
Deliller, bilginin kaynağı bakımın- dan akli delil ve naklî delil şeklinde ikiye ayrılır. Naklî delil, kelamcılara göre, bütün öncülleri nakle dayanan delildir. Fıkıhçılara göre ise, oluşu- munda müçtehidin katkısı olmayan, Şâri'den nakledilen şer'î asıllardır. Bunlar da Kitap ve sünnetten iba- rettir. Aklî delil, kelamcılara göre,
bütün öncülleri akla dayanan delildir. Fıkıhçılara göre ise, nakli delil ile bağ- lantılı olmakla birlikte, akli muhakeme ve beşerî yorumun ağırlıkta olduğu. oluşmasında müçtehidin katkısının bulunduğu delillerdir.
Ayrıca Kelamcılar delilleri, ortaya koydukları sonuçların değerine göre kat'î delil ve zannî delil kısımlarına ayırmışlardır. Kat'î delili, kanıtlamayı amaçladığı konuya ilişkin karşı ihti- malleri tamamen ortadan kaldıran delil şeklinde tanımlamışlardır. Buna yakînî delil de denir. Zannî delil ise, kanıt- lamayı amaçladığı konuya ilişkin karşı ihtimallerin tamamını ortadan kaldıra- mayan delildir. Bu tür delillere iltizamî delil veya iknâî delil de denir.
Fıkıhçılar ise, delilleri sübut ve dela- let yönünden ayrım ve derecelendirme- ye gitmişlerdir. Kur'ân-ı Kerim'in Hz. Peygamber'den bizlere kadar intikal ettirilmesinde hiçbir şüphe ve kesin- ti olmadığından, bütün âyetler sübut yönünden kat'îdir. Allâh'tan peygam- beri vasıtasıyla bize kadar geldiğinde şüphe yoktur. Hadisler ise, mütevatir ve bir görüşe göre de meşhur olanlar hariç sübut yönünden zannîdir. Buna göre naklî deliller, sübutu ve delâle- ti kat'î deliller; sübutu kat'î delâleti zannî deliller; sübutu zannî delâleti kat'î deliller ile sübutu ve delâleti zannî deliller olmak üzere dörtlü bir ayrım ve derecelendirmeye tabi tutulmuştur.
Fakihler, Kitap ve Sünnetin şer'î delil olduğunda görüş birliği içindedir- ler. İcma' ve kıyas ise, âlimlerin çoğun- luğuna göre şer'î delildir. (İ.P.)
DELK
Ovmak, ovuşturmak, çitilemek anlamlarına gelen delk kelimesi, abdest
ve gusül ile necasetin temizlenmesin de bir kavram olarak fıkıh kitaplarında kullanılmaktadu
Abdest ve gusülde yıkanan uzuvla an ovulması, abdestin sünnetlerinden dir. Malikilere göre gusülde uzuvları ovalamak farzdır.
Necasetin temizlenmesinde ovala- ma, bir temizleme aracı olarak kabul edilmiştir. Mest, kundura ve deriden mamul elbiseler gibi necaseti emme- yen giyeceklere, hayvan pisliği gibi görünür bir necaset dokunduğunda, su ile temizleneceği gibi, bıçak gibi bir şeyle kazımak veya yere sürtmekle de temizlenir. Ancak, idrar gibi görül meyen necaset mutlaka yıkanmalıdır. Necaseti emen elbise veya bedene dokunan necasetin yıkanması gere- kir. Bununla birlikte, insan menisinin, kuruduktan sonra ovalanmak süretiy le temizlenebileceği kabul edilmiştir. Fakat kurumadan temizlenmesi için yıkanması gerekir. (1.P.)
DEM
Sözlükte "kan" anlamına gelmekte ve kan akıtmak sûretiyle gerçekleştiri- len kurban kesimi için mecazi olarak kullanılmaktadır. Fıkıh terimi olarak, hac ve umre esnasında ibadet maksa- dıyla veya bir vacibin terki, geciktiril- mesi ya da bir ihram yasağının çiğnen- mesine ceza olarak koyun veya keçi kesilmesi anlamına gelir. Bunun yerine birden fazla kişi (yediye kadar) ortak- laşa bir deve veya sığır da kesebilirler.
Hac veya umre dolayısıyla kesilen kurbanlar, kesiliş amaçlarına göre deği- şik isimler alırlar. Kıran veya Temettu haceı yapanların kesmeleri vacip olan kurbana şükür demi; hac veya umre için ihrama girip de meşru mazereti
sebebiyle tamamlayamayıp ihramdan çıkmak zorunda kalan kişinin kesmek zorunda olduğu kurbana ihsar demi; Allâh rızası için nafile olarak kesilen kurbana nafile dem ve ihram yasakları- na riâyet etmeyen veya hac ve umrenin vaciplerinden birini yerine getirmeyen kimsenin kesmesi gereken kurbana da cinayet demi denir. (İ.P.)
DEMOKRASİ
Bir tür idare sistemi olan demokra- si, halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erki anlamına gel- mektedir. Demokrasi, bir ülke halkı- nın ekseriyetle temsil edilmesi; siyasî eşitlik ve hürriyet içinde halkın ekse- riyetini yönetimde söz sahibi kılma esasına dayanır. Demokrasinin saf ve ciddi şekli, kuvvet ve yetkinin, siyasi hürriyet ve eşitlik esasları içinde oluş- muş bir çoğunluğun elinde bulunduğu yönetim biçimidir. Demokrasinin man- tığı sınıf gerçekliğini inkâr etmemekle birlikte, sınıf imtiyazını kesinlikle red- deder.
Kur'ân ve sünnette, yönetici ve yönetilenleri de kapsayacak tarzda beşerî ilişkilerin genel dinî ve ahlâkî çerçevesine temas edilmiş olmakla birlikte toplumların yönetim biçimini, bunun ayrıntısını, tarz ve yöntemini belirleme işi toplumsal tercihe bırakıl- mıştır.
İslâm geleneğinde yönetim model ve şeklinin belirlenmesinde, zamanın imkân ve şartları çerçevesinde, bazı milletlerin birikimlerinden de yararla- nan Müslüman toplumların bilgi, kültür ve tecrübe birikimleri rol oynamıştır. Dinin bu konudaki katkısı, biçimden çok muhteva yönüyle olmuştur. Bu nedenle İslâm tarihinde, yöneticile- rin Müslümanlığı kavrayışlarındaki
derinliğe ve kamuoyunun dinî hassa- siyetine bağlı olarak çok iyi yönetim örneklerine rastlanılmıştır. Bu itibarla Müslüman toplumların siyasî tarihini, çeşitli dönemlerde sergiledikleri siya- set anlayışlarını İslâm'ın siyasî teorisi olarak nitelendirmek doğru olmaz.(İ.P.)
DERGAH
Farsça asıllı olan ve sözlükte kapı anlamına gelen der kelimesinin sonuna yer bildiren gâh ekinin getirilmesiyle oluşan dergâh, "kapı yeri" demektir. Tasavvuf kavramı olarak ise, tarikat pir- lerinin veya büyük şeyhlerinin ikâmet edip irşad faaliyetini sürdürdükleri ve mezarlarının bulunduğu merkezi tekke anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca bir- çok İslâm ve müslüman Türk devletin- de, özellikle Selçuklular'da hükümdar sarayı karşılığında da kullanılmıştır. (M.C.)
DERVİŞ
Farsça asıllı bir kelime olup, söz- lükte "dilenci, yoksul, muhtaç anla- mına gelmektedir. Tasavvufta bir tari- kat veya bir şeyhe bağlı olan mürid, sûfilerin hayat tarzına uygun bir hayat süren kişi demektir. Dervişlik bir riya- zet ve mücâhede faaliyetiyle başlar. Bu dönemde yeme, içme, konuşma ve uyku en aza indirilerek sıkı bir perhize girilir; ibadet, zikir ve tefekkür artırılır; nefsin bayağı arzularına gem vurulma- ya, disiplinli ve ölçülü yaşamaya, böy- lece manevî olgunluğa ve ruhî yüksek- liğe ulaşılmaya çalışılır. (M.C.)
DESTUR
Sözlükte "izin, ruhsat, müsâade" anlamındadır. Bazı tarikatlarda, özel- likle Mevlevîlik ve Bektaşîlikte tarikat büyüklerinden müsaade almak için kul- lanılan bir deyimdir. (M.C.)
Yapılan bir va'zın, okunan âyetle- rin veya söylenen ilâhîlerin etkisiyle duygulanan ve coşan bir sûfinin çoğu kez iradesi dışında yerinden fırlayıp dönmeye başlamasına devir, devran, deveran, sema ve benzeri isimler veril- mektedir. Devran bir sūfinin tek başına dönmesiyle, bazen de bir derviş toplu- luğunun ayağa kalkıp dönmesiyle ger- çekleşir. Devran konusu ise tartışmalı- dır. Usulüne uygun ve samimi olarak yapılırsa sakıncalı olmayacağı söylen- miştir. (M.C.)
DEYN
Sözlükte "ödünç almak, ödünç ver- mek, emir ve itaat altına almak, ceza ve mükafatla mukabelede bulunmak" manalarına gelen deyn, bir fıkıh terimi olarak, kişinin zimmetinde sabit olan borç anlamına gelmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de, beş defa deyn kelimesi terim anlamında geçmektedir (Bakara, 2/282; Nisa, 4/11, 12). Deyn pek çok hadiste, terim manasında kullanılmıştır. Aynı kökten türetilen dâyin alacaklı, medin veya medyûn ise borçlu anlamına gelir.
En geniş anlamıyla deyn, zimmette sabit olan şey diye tarif edilebilir. Bu tarife göre, zimmette sabit olan mali bir borç deyn olduğu gibi, kişinin ifa etme- diği namaz, oruç, hac gibi dinî borçla- rı da deyn kapsamı içine girmektedir. Daha dar anlamda ise, zimmette sabit olan ve alacaklıya ait bulunan malı ifade eder. Buna göre deyn, semen. ücret, haraç, cizye, zekat, nafaka ve diyet gibi mali borçları kapsamakta namaz, oruç gibi dinî borçları içine
Zimmette sabit olan itibari bir mah ifade eden deyn, bir yönüyle aynın kar şıtı olmaktadır. Ayn borcunda belli bir malın ödenmesi gerekir. Deyn borcun da ise, belli bir malın değil, aynı cins ve miktarda olan bir malın ödenmesi gerekmektedir. Deynin zimmette bir borç olması, edası için borçlunun aracı- lığına ihtiyaç gösterir. Halbuki ayn bor- cunda böyle bir aracılığa gerek yoktur; alacaklı malını bulduğunda alabilir.
Deyn ödenmekle veya borcu düşü- ren diğer sebeplerden birinin ortaya çıkmasıyla sona erer. (İ.P.)
DİĞERGAMLIK
Türkçede özgecilik kelimesiyle de ifade edilen bu kavram; başkalarını düşünmek, onların hukukunu korumak hususunda özverili olmak, başkalarının hukukunu düşünüp, gözetmek husu- sunda fedakâr ve ferâgat sahibi olmak anlamlarına gelmektedir. Hicretten sonra, Mekke'den göç etmiş muhacir leri korumak ve onlara yardım etmek konusunda üstün gayretleri görülen Medineli müslümanların bu erdem- li davranışları Kur'ân-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde övülmüş ve örnek gösterilmiştir. İslâm kültüründe fütüv vet ve âhilik gibi örgütlenmelerde diğerkamlık ve diğer müslümanlara karşı özverili davranmak eğitim konu- sunda önemli bir haslet olarak görülür. (I.U.)
DİLENCİLİK
İslâm'da kural olarak dilencilik yasaklanmıştır. Bir kimse çalışama- yacak derecede güçsüz hale gelmiş ve zaruri ihtiyaçlarını karşılayamamışsa dilenmesi caizdir. Buna göre dilencilik
Terim olarak "din"; akıl sahiplerini kendi arzuları ile bizzat hayırlara sevk eden ilâhî bir nizam, Allah tarafından konulmuş ve insanları O'na ulaştıran bir yoldur. İmân ve amel konusu olarak akıl ve ihtiyara (iradeye), teklif oluna- cak hak ve hayır kanunlarının bütününe denir.
Din kelimesi ve türevleri Kur'ân'da 95 defa geçmiş ve; "din", "dinu'l-hak" (hak din), "dinü'llah" (Allah'ın dini), "dinü'l-kayyîm" ve "dini kıyem" (doğru din), "dinü'l-hâlis" (halis din), "dinü'l-melik" (hükümdarların kanu- nu), ve "yevmü'd-din" (din-hesap günü) şeklinde yalın ve terkip olarak; ceza (sevap ve ikap) (Fâtiha, 1/4), hüküm, kanun (Yûsuf, 12/76), tevhit (A'raf, 7/29), din edinmek (Tevbe, 9/29), itaat (Nahl, 16/52), hesap, sayı (Tevbe, 9/36), şirk dini, ehl-i kitap dini, hak din, batıl din gibi meş- hur manasıyla din (Kâfirûn, 109/6; Nisa, 4/171-172; Al-i İmrån, 3/19) anlamlarında kullanılmıştır.
Din olgusu ilk insandan beri var olagelmiştir. Yüce Allah, hak dinin ilkelerini, ilk insan/ilk peygamber, Adem (a.s.)'dan itibaren bütün insan- lara "vahiy" yoluyla bildirmiştir. Allah, insanları "hak dine" zorlama- dığı için (Bakara, 2/256) "hak dini" kabul eden de, hak dinden sapan ve "hak dini" tahrif eden insanlar da olmuş- tur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.)'e Kur'ân verilmeye başlandığı
zaman Hicaz bölgesinde "şirk dini", Hristiyanlık ve Yahudilik dinleri vardı. Haniflerin (Allah'ı bir olarak kabul edenlerin) sayısı azdı. Müşrikler, Allah'ın varlığını, yaratıcı ve rızk verici olduğunu kabul ediyorlar (Yūnus, 10/31), fakat Ona başka ilahları ortak koşuyorlar (Nisa, 4/51) ve âhireti inkâr ediyorlardı (A'raf, 7/45).
Din kavramı, îmân ve uygulamadan oluşan bir bütündür: "Eğer (müşrik- ler şirkten) tevbe (edip îmân) ederler, namazı kılarlar ve zekatı verirlerse onlar da (ey müminler!) Sizin dinde kardeşlerinizdir..." (Tevbe, 9/11) âyeti bu gerçeğin ifadesidir. (İ.K.)
DÎN GÜNÜ (Yevmü'd-din)
"Yevmü'd-din" tabiri, 12 âyette geçmiştir. Bu tabirdeki "din" kelime- si ceza anlamındadır. "Ceza" kelime- si iyi veya kötü yapılan bir işin tatlı veya acı karşılığını vermek, sevap ve ikap; "yevm" kelimesi ise âhiret günü demektir. "Yevmü'd-din" (rûz- i ceza); her işin karşılığı verilip biti- rileceği son gün, gelecekte mükâfat ve mücazatın tevzi olunacağı vakit demektir ki buna "el-yevmü'l-âhire" (ahiret günü, son gün) de denilir. Bunda kaza ve hüküm manası da mündemic- tir. Buradaki "gün" 24 saat demek değildir. Kur'ân'da dünya günlerine nispetle ahiret günlerinin uzunluğunu belirtmek için, çokluktan kinaye ola- rak "bin sene" (Hac, 22/47) veya "elli bin sene" (Secde, 32/5; Me'âric, 70/4) gibi ölçüler kullanılmıştır.
"Din günü" (yevmü'd-din) ahirete işarettir. Yoksa burada "din" kıyamet demek değildir. Yüce Allah, "yevmü'd- din"i Kur'ân'da şöyle tanıtmıştır: "Ve (kâfirler) yazık bize bu din (ceza=sevap
veya ikap) günüdür dediler. Bu (din günil) yalanlamakta olduğunuz fast (Ayi ile kötünün ayrıldığı, hesap ve hüküm) günüdür." (Saffat, 17/20-21); "Sonra din gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin? (O gün) kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gün- dür. O gün emir yalnız Allah'a aittir." (Infitar, 82/18-19)
"Din günü"; alış-verişin, dost- luğun ve kafirlere şefaatin olmadığı (Bakara, 2/254), hesabın görüleceği, göz- lerin dehşetten donup kalacağı (Ibrahim, 14/41-42), "ne oğulların ne de malların fayda vermeyeceği, selîm bir kalp ile gelenin fayda göreceği" (Şu'ară, 26/88-89) bir gündür.
"Din (mükafat ve mücazat) muhak- kak vuku bulacaktır" (Zariyat, 51/6), "Ο gün Allah onlara hak ettikleri cezalarını tam verir..." (Nûr, 24/25). (1.K.)
DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ
Din ve Vicdan Özgürlüğü, insan haklarının önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Bu nedenle dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunması bütün semâvî dinlerin olmazsa olmaz şartı- dır. Buradan hareketle din ve vicdan özgürlüğünün tarihin her döneminde fert, toplum ve milli bütünlük açısından önem arzettiğini görüyoruz.
Din ve Vicdan özgürlüğünün temel unsurları îmân etme, bağlı bulundu- ğu dinin esaslarına göre amel etme, onu öğrenme, öğretme, tebliğ etme emir ve yasaklarına riayet etmek gibi hususlardır.
Vicdan ise iyiyi kötüden, hayrı şer- den ayırmaya yardımcı olan ve insana İyilik yaptığı zaman huzur ve sevinç, kötülük işlediği zaman pişmanlık, elem
Yüce Allah; insana vicdan ve akıl vermiş, bununla yetinmeyerek örnek ve önder olması için peygamber ve rehber olması için de kitaplar gönder- miştir. Ancak insanı, peygamber ve kitaplarla gönderdiği dini kabule ve ibadete zorlamamıştır. Çünkü insanı ölüm ve hayat (Malk, 67/2), mal ve evlad (Enfal, 8/28), hayır ve şer (Enbiya, 21/35), iyi- lik ve kötülük (A'raf, 7/168), doğruluk ve yalan (Ankebût, 29/3), Allah yolunda çalı- şıp çalışmama (Muhammed, 47/3) ve veri- len nimetler (Bakara, 2/155) ile imtihana tabi tutmuştur. İmtihan halinde olanın inanıp inanmamakta, ibadet edip etme- mekte hür olması gerekir. Nitekim yüce Allah; "(Ey Peygamberim!) De ki: Hak Rabb'inizden (gelmiş)tir. Öyle ise dile- yen îmân etsin, dileyen de inkâr etsin" buyurmuştur (Kehf, 18/29).
Eğer Allah insanları îmâna ve iba- dete zorlamış olsaydı, yeryüzünde îmân edip ibadet ve itaat etmeyen bir tek insan kalmazdı. "(Ey Peygamberim!) Eğer Rabb'in dileseydi, yer yüzünde- kilerin hepsi elbette îmân ederlerdi. O halde sen îmân etmeleri için insanları zorlayacak mısın?". (Hud, 11/99)
Peygamber insanları dine zorla- mak için değil öğüt vermek, dinî tebliğ etmek ve dinî kuralları sözlü ve uygula- malı olarak açıklamak için görevlendi- rilmiştir: "(Ey Peygamberim!) Sen öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. İnsanların üzerinde bir zorba değil- sin". (Gaşiye, 88/21-22); "...Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Sadece tehdidimden korkanlara öğüt ver."
Peygamber insanları, dine zorla- maz. Çünkü dinde zorlama yoktur (Bakara, 2256), Zorla ne îmân olur ne de ibadet. İmâna zorlanan insan "mü'min" değil "münafık"; ibadete zorlanan insan ise "muhlis" (samîmi, ihlaslı insan) değil "müraî" (gösteriş yapan, ihlası olmayan insan) yapılır. İmân ve ihlas kalp işidir. Kalbe Allah'tan başka kimse hakim olamaz ve baskı yapamaz. Allah da din konusunda insanlara baskı yapmamaktadır. Eğer baskı yapsaydı, insanlar melekler gibi olur, Allah'a asla isyân etmezlerdi.
"Zorlama/ikrah"; bir kimseye hoş- lanmadığı bir işi tehdit ile rızası hilafi- na yaptırmaktır. Bir fiili zorla ve gönül- süz olarak yapan insanın bu fiili, ihlas bulunmadığı için sevabı mucip olma- dığı gibi cezayı da gerektirmez. Hatta küfre zorlanan bir insan, gönlünü küfre açmadıkça diliyle inkârı gerektiren bir söz söylemesi bile îmânına zarar ver- mez (En'ăm, 6/106). Peygamberimiz (a.s.), şöyle bildirmiştir: "Allah, ümmetimin zorla yaptırıldığı şeyler ile göğüsle- rinin kendilerine vesvese verdiği şey- lerden bunlarla amel etmedikleri veya bunları (başkalarına) konuşmadıkları takdirde (kendilerini cezalandırmak- tan) vaz geçmiştir." (İbn Mace, Talak, 16. No:2044. (1, 659); "Allah benim için ümmetimi, hata, unutma ve zorla- narak yaptırıldığı şeylerden sorumlu tutup cezalandırmaktan vazgeçmiştir" (Münāvi, Feyzü'l-Kadir, II, 219. No: 1705.).
Zorlama, insandaki rıza ve iyi niye- ti yok eder. Rıza ve iyi niyet olmayın- ca hiçbir amel ibadet sayılmaz. Dinen yapılması istenen şeylerin hepsi zor- lamasız, iyi bir niyet ve rıza ile yapıl- malıdır. Zorlama ile inanç mümkün değildir. Zorlama ile gösterilen îmân
gerçek îmân değil, zorlama ile kılınan namaz, gerçek namaz değil, zorlama ile tutulan oruç, gerçek oruç değil, zorla- ma ile yapılan hac, gerçek hac değil. dir. Diğer görevler için de aynı şey söz konusudur.
Yapılan bir fiilde zorlama olursa bu, ihtiyarı/rızayı yok eder veya ifsat eder. Bir görev rızasız yapılırsa, bu fiil, failin müktesebi olmaz ve fiil sonunda oluşan hayır veya şerrin sorumluluğu fiili yapana değil zorlayana ait olur. İrade dışı ve zorlama ile yapılan fiil- den sorumlu olmak şöyle dursun "hata" ile yapılan fiillerden bile insan sorumlu tutulmamıştır (Ahzab, 33/5),
İslâm'da tam bir inanç özgürlüğü vardır. Dileyen müslüman olur, dile- yen müşrik, kafir, Hristiyan, Yahudi ve Mecusi olarak yaşar. Peygamberimiz (a.s.)'in devrinde de böyle olmuştur. İslâm'daki "cihadın" amacı da insan- ları baskıdan korumak, baskıyı kabul etmeyen hak dini hâkim kılarak î'la-i kelimetullâh etmek (Allah'ın yüce keli- mesini/tevhit inancını yüceltmek), hak dini kendi isteği ile kabul etmek iste- yenlere, dinin anlatılmasına ve yaşan- masına mani olanlara, zorlama yapan- lara engel olmak ve doğru yolu insan- lara anlatmaktır. Dolayısıyla İslâm'da savaş; intikam, öldürme ve din değiş- tirmeye zorlamak için yapılmaz.
Peygamberlerin tebliğ ettiği tevhit dini; beş şeyi (dini, malı, canı, aklı ve nesli) korumayı amaç edinmiştir. Bu beş şey, temel insan haklarıdır. Toplum düzeninin temelini teşkil eder. Dolayısıyla kamu düzeninin sağlanma- sı ve temel insan haklarının korunması - amacıyla bu beş ilkeyi ihlal ederek suç ■işleyenlere dünyada cezaî müeyyide ■konulmuştur. Ancak, bu suçlara dün-
yada ceza ceza uyg zorlama vardır" anlamına gelmez. Çün kü bir suçun, cezayı mucip olabilmes için kişinin hür iradesi ile bu suçu işle mesi gerekir. Hür iradenin olduğu yerd baskı ve zorlama olamaz. Baskı varsa kişi, o suçu zorlama ile yapmıştır. B takdirde o suçtan dolayı ceza uygulan
maz. Dinde zorlama değil, dini anlatma tebliğ etme vardır. Bütün peygamber- ler dini tebliğ ve tebyin etmekle gö- revlendirilmişlerdir. Peygamberler bu görevlerini ifa ederlerken zorlama yap- mamışlar, ikna etme metodunu kullan- mışlardır. Mü'minlerin de görevi sadece İslâm'ı insanlara anlatmaktır.
Dine girmekte ve dinî kuralları uy- gulamakta zorlama olmadığı gibi, dini kabul etmek ve dinin kurallarını uy- gulamak isteyen kimseye mani olmak da yoktur. Din ve vicdan hürriyeti, din seçme ve din kurallarını uygulama hürriyetini de ifade eder.
Kur'ân'da insanların Allah yolun- dan men edilmesi şiddetle kınanmak- tadır: "Şiddetli azaptan dolayı kâfirle- rin vay haline. Onlar dünya hayatını ahirete tercih ederler, (insanları) Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğriltmek İsterler. İşte bunlar derin bir sapıklık İçindedirler." (Ibrahim, 14/2-3). Allah, in-
Kur'ân âyetlerini, âyetler ve ha- dislerle tefsîr etmekle yetinmeyip dil, edebiyat, din ve çeşitli bilgilere dayanı- larak, akıl ve içtihatla yapılan tefsîre de- nir. Dirâyet tefsîrine re 'y tefsiri de denir.
Dirâyet tefsîrinde; kelimelerin eti- molojik yapısı, hakikat veya mecaz olu- şu, cümlelerin tahlili, emir ve yasakların ne ifade ettiği, sözün bağlamı ve belâ- ğat yönleri dikkate alınır. Müfessir, ilmî gücüne göre âyetleri yorumlar. Dirâyet tefsîrinin makbul olabilme- si için bu tefsîrin, İslâm'ın ruhuna, Kur'ân ve sünnet bütünlüğüne uygun olması gerekir. Aksi takdirde bu tefsîr, ilhadî bir tefsîr olur.
Fahruddin Râzi'nin "Mefati- hu'l-Gayb", Beydâvî'nin "Envâru't-Ten- zil ve Esrâru't-Te'vil", Nesefi'nin "Me- dâriku't-Tenzil ve Hakâiku't-Te'vil" adlı eserleri bu metotla yazılan tefsîrlere ör- nektir. (bk. Tefsir) (İ.K.)
DİRHEM
Dirhem, bir çeşit ağırlık ölçüsü biri- midir. Bir dirhem 1/12 ukiyyedir. Şer'î ve örfi olmak üzere iki ayrı hesaplanma şekli vardır. Günümüzde kabul edilen ondalık sisteme dayalı gram, kilogram
gibi ölçülere göre, bir örti dirhem 3,207 gr, şer'i dirhem ise 2,806 gr. 'dır. (1.P.)
DİYET VE ERS
Klasik fikıh ıstılahında diyet, cana veya can hükmündeki uzuvlara karşı işlenen cinayet dolayısıyla ödenen mal veya paraya, ery ise, uzuvlara karşı iş- lenen cinayetlerde, miktarı nasslarla be- lirlenmiş veya takdiri häkime bırakılmış ödenmesi gereken mal veya paraya de- nir. Diğer bir tanıma göre, ölümle so- nuçlanmayan belli yaralama ve sakat bırakmalarda ödenen ve miktarı belir- lenmiş olan bedele erş denir. Bunun dı- şında kalan ve miktarı yetkili mercilerce takdir edilecek olan cinayet bedeline de hükümet-i adl denir.
Kur'ân-ı Kerim'de, yanlışlıkla bir mü'minin öldürülmesi halinde, keffä- ret olarak bir köle azat edilmesi ve öl- dürülenin ailesine ödenmek üzere diyet verilmesinden bahsedilmektedir (Nisa, 492). Bununla birlikte, Kur'ân'da diye- tin miktarı ve ödenme şekliyle ilgili bir ayrıntı bulunmamaktadır.
Hata ile adam öldürmelerde diyet, nassla belirlenmiş bir tazminattır. Mağdur ya- kınları affetmediği takdirde, ölüme se- bebiyet verenin akılesinin diyet ödemesi öngörülmüştür. Diyetin miktarı ise, hadis ve sahabeden gelen haberlerde belirlen- miştir. Hz. Peygamber'den gelen değişik
hadislerde diyetlerin miktarı belirlenmiş, 100 deve, 100 dinar altun, 10.000 veya 12.000 dirhem gümüş, 200 sığır, 2.000 koyun veya 200 elbise olduğu belirtil miştir (Ebd Daved, Deydt 18, 19, 20 Tirmi Dryit 1, Neshi, Kasame 332,44 Muvatta U 19) Ayrıca, hadislerde, uzuvların diyet lerinden de bahsedilmiştir.
Ölümle sonuçlanmayan cinayet ve yaralamalarda, genel olarak ödenecek mali bedel, erş ve hükümet-i adi şeklinde özel isim verilen bir tür diyer tir. Yaralama ve sakatlamalarda hareket noktası olarak tam diyet miktarı esas alınmıştır. Yaralamanın derecesi, suçun işleniş tarzı, müessir fiilin yol açtığı ka yıp, organın hayati fonksiyonu, tek-çift oluşu gibi hususlar göz önünde bulun- durularak, tam diyete göre miktarlar be lirlenmiştir.
Konu incelendiğinde, diyetle ilgili esasların, maruz kalınan mağduriyetin hafifletilmesi ve tazmini gayesine yö nelik olduğu görülür. Bu nedenle, failin sorumluluğu için cezaî ehliyete sahip olması aranmamıştır. (L.P.)
DOGMATİZM
Tecrübeye dayanan kanıtları dışla yarak, düşüncenin özgürlüğünü ve ba ğımsızlığını sınırlayan ya da ortadan kaldıran her türlü düşünme şekli olarak
Fizikçi ve tabiatçı olan ilk Yunan filozoflarının tabiat ve âlem hakkında ki düşünceleri, dogmatik bir anlayışın mahsuludür. İlahi ve semavi dinlerin vahiy mahsulü olan hükümlerini dogma olarak nitelemek doğru değildir. Çünkü ilâhî dinlerin içeriği ve özü evrensel bir boyuta sahiptir. Söz gelişi İslâm nazar ve istidlale büyük değer verir. Ancak, temeli vahye dayanmayan sun'î inanç sistemleriyle bazı felsefi doktrinlerin ürünü olan iddialar dogmatizm olarak değerlendirilebilir. Zira felsefe tarihi incelendiğinde bazı iddiaların en katı dogmatizmi oluşturduğu görülmekte- dir. Mesela Marks'ın ortaya koyduğu bazı iddialar halen değişmez hakikat- ler olarak kabul edilmekte ve doğrulu- ğu hakkında en ufak bir şüpheye yer verilmemektedir. (F.K.)
DOĞRULUK
İnsanın; inancında, özünde, sözün- de, niyetinde, sözleşmelerinde, tica- retinde kısaca bütün fiil ve davranış larında doğru, dürüst, hakkı gözetir, adil, ihlaslı ve samîmi olma hålidir. Hile, yalan, bâtıl, iki yüzlülük, riya ve sahtekârlığın zıddıdır. Doğruluk kav- ramı, Kur'ân ve Sünnette sıdk, ihlas, istikamet ve hak kavramları ile ifade edilmiştir. (İ.K.)
DOSTLUK
Sözlükte "seven, sevgili, yår" anla mına gelen dostluk kavramı, İslâmi iteratürde sadakat, meveddet, uhuv- yet, sohbet, veli, refik gibi kelimelerle fade olunmuştur. Veli (dost) kelime- Kur'ân'da tekil ve çoğul (evliya) larak 87 âyette geçmektedir. Pek ok âyette insanlara, mü'minlere ve
Peygamber'e yardım edecek, onları koruyacak, bağışlayacak, karanlıklar- dan aydınlığa çıkaracak olan gerçek dostun Allah olduğu, bu anlamda onla- rın Allah'tan başka dostları bulunma- dığı ifade edilerek, gerçek dost olarak Allah'ı bilmeleri, O'na dayanıp güven- meleri öğütlenmektedir (Bakara, 2/257; Nisa, 4/45, 75, 119, 123, 173). Ayrıca kâfirlerin, zalimlerin, Yahûdi ve Hristiyanların ancak birbirlerinin ve şeytanın dostla- rı olabilecekleri bildirilmekte, dinî ve ahlâkî zihniyetin beşerî ilişkiler üze- rindeki etkileri dolayısıyla mü'minlerin bu sayılan zümreleri sırdaş anlamında dost edinmeleri yasaklanmakta (Mâide, 5/51, 55, 56, 57; Tevbe, 9/23), dostlukların tesi- sinde kan bağı yerine inanç birliğinin esas alınmasının gerekliliği üzerinde durulmaktadır (Tevbe, 9/23). Mü'minlerin vaktiyle birbirlerine düşman iken Allah'ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş olduklarını (Al-i İmrân, 3/173) ve bu kardeşliğin sürdürülmesi gerektiğini (Hucurât, 49/10) bildiren âyetler dostluğun önemini ortaya koymaktadır. Yine Kur'ân'da hulle kelimesi, dost- luk anlamında kullanılmakta, âhirette zalimlerin "Keşke falanı dost (halil) edinmeseydim" (Furkân, 25/28) şeklindeki pişmanlıkları ifade edilmektedir. "Kişi dostunun (halil) dinî (ahlâkı) üzere- dir" (Tirmizi, Zühd, 45). "Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir, tanışıp uyu- şanlar birleşir, uyuşamayanlar ayrılır." (Buhâri, Enbiya, 3; Müslim, Birr, 159) meâlin- deki hadisler dostluğun ancak ahlâkî, psikolojik vb. yönlerden uyuşabilenler arasında kurulabileceğini ifade etmek- tedir. Böylece kişinin dost seçiminde oldukça dikkatli davranması gerektiği vurgulanmaktadır. (M.C.)
İnsan cildinde boya maddesiyle yapılan kalıcı şekillere dövme denir. Ana hatlarıyla dövme, deride yan yana küçük delikler açılıp içine boyalı maddeler doldurmak sûretiyle yapı- lır. Günümüzde ise, özel olarak imal edilmiş elektrikli dövme kalemleri kullanılır.
Arapça'da veşm kelimesiyle ifade edilen dövme, Hz. Peygamber tara- fından yasaklanmış; dövme yapan ve yaptırana Allah'ın lanet ettiği bildiril- miştir (Buhari, Libas, 87; Müslim, Libas, 119- 120). Hadiste sadece kadınlardan bahse- dilmesi, o dönemde Arap toplumunda dövmenin kadınlar arasında yaygın olmasındandır. Dövme yaptırmanın dinî hükmü açısından erkek ile kadın arasında fark yoktur; her ikisi için de haramdır. Sağlık bakımından zarar ver- memesi ve çirkin bir manzara bırakma- ması durumunda dövmenin vücuttan giderilmesi gerekir. (İ.P.)
DUA
Sözlükte "çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek" anlamı- na gelen dua, din literatüründe, insa- nın bütün benliğiyle Allah'a yönelerek maddî ve manevî isteklerini O'na arz etmesi demektir. Duanın ana gaye- si insanın Allah'a halini arzetmesi ve O'na niyazda bulunması olduğuna göre dua, Allah ile kul arasında bir diyalog anlamı taşır. Bir başka deyiş- le dua sınırlı, sonlu ve âciz olan varlı- ğın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Kur'ân'da yirmi yerde dua kelimesi geçmekte, ayrıca pek çok âyette dua kökünden fiiller yer almaktadır.
Duada daima tâzim ve tâzimle bir- likte istekte bulunma anlamı vardır. Dua aynı zamanda zikir ve ibadettir. Böylece duada biri zikir ve saygı, diğe ri de dilek olmak üzere iki unsur hep yan yana bulunur. Bu sebeple "Dua ibadetin özüdür" (Tirmizi, Deavat, 1) ve aynı sebeple en önemli ibadet olan namaz dua (salât) kelimesiyle ifade edilmiştir (En'âm, 6/52; Kehf, 18/28). Bir âyette, "De ki: duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin" (Furkân, 25/77) buyrulmak sûretiyle insanın ancak Allah'a olan bu yönelişiyle değer kazanabileceği belirtilmiştir. Kur'ân'da insanın ihti- yaç ve sıkıntılarının giderildiği, kendi- ni emniyet içinde ve başarılı gördüğü durumlarda dua isteğinin zayıfladığı, Allah'tan yüz çevirdiği, kendi güç ve yeterliliğini gözünde büyütüp nankör ve bencil olduğu, zalimâne tutum ve davranışlar sergilediği anlatılmaktadır (bk. İsrå, 17/67; Lokmân, 31/32; Fussilet, 41/51). İnsanın başı dara düştüğünde dua etmesinin (Mu'min, 40/60) yanı sıra özel- likle refah ve rahatlık durumlarında da Allah'ı hatırlaması kulluğun bir gere- ğidir. Duanın sadece Allah'a yöneltil- mesi; Allah'tan başkasına, putlara veya kendilerine üstün nitelikler izafe edilen başka yaratıklara dua (ve ibadet) edil- memesi hususu Kur'ân'da ısrarla vur- gulanmıştır (bk. Şu'arâ, 26/213; Kasas, 28/88).
Özet olarak duanın âdâbı şöyledir: Dua gönülden, gizlice ve alçak sesle yapılmalı, mübarek vakit ve yerler tercih edilmeli, kıbleye yönelinerek ve Allah'ın adıyla başlanarak, günah- lara pişmanlık duyularak yapılmalı, kabulü için acele edilmemeli, kabul edileceğine inanılarak duaya ısrarla devam edilmeli, sebepler dünyasın- da yaşadığının bilincine ererek talep
ettiği şey birtakım sebeplere bağlıysa önce bu sebepleri yerine getirmeli yani fiili duasını yapmalıdır. Ayrıca isteği- ni Allah'a arz etmeden önce Allah'a hamdü senå Peygamberine de salâtü selâm getirmelidir. (M.C.)
DUHA NAMAZI
Güneşin doğduktan sonra 5° (bir mızrak boyu) yükselmesinden, başka bir deyişle güneşin doğmasından tak- riben 45-50 dakika geçmesinden, zeval vaktine kadar olan süreye kuş- luk (duhâ) vakti; bu zaman diliminde kılınan nafile namaza da duhâ namazı denir. Diğer bir ismi de kuşluk namazı- dır. Bu niyetle en az iki, en çok on iki rek'at namaz kılmak menduptur. Ancak sekiz rekat kılınması daha faziletlidir. Hz. Peygamber'in kuşluk vaktinde nafile namaz kıldığı ve ashabına da tav- siye ettiği pek çok hadiste geçmektedir (Tirmizi, Vitr, 15). (İ.P.)
DÜNYA
Yakın olmak anlamına gelen dünüv kökünden türemiş en yakın anlamın- daki edná kelimesinin müennesi olup, canlıların üzerinde yaşamış olduğu gezegen, yer küre demektir. Bir terim olarak, insanın ölmeden önceki haya- tı, bu hayattayken ilişki içinde bulun- duğu varlıklar ve bu varlıklarla ilgili eğilimleri, tutum ve davranışları anla- mına gelir. Kur'ân'da yer ve yeryüzü için arz kelimesi kullanılırken, içinde yaşadığımız hayata "el-hayâtü'd-dün- ya (yakın hayat), âcile ve ûlâ (önce gelen hayat)" adı verilmiştir. Böylece Kur'ân'da arz (yeryüzü) coğrafi, dünya ise dinî ve ahlâkî bir terim olarak yer almıştır. Bu itibarla dünya kötülenir ve aşağılanırken üzerinde yaşadığımız yeryüzü değil, burada sürdürülen ve
âhiret kaygısını geri planda tutan hayat tarzı kastedilmektedir (Al-i Imrân, 3/185; En'âm, 6/32, Ankebût, 29/64). Sahih hadisler- de de dünya bu anlamda kullanılmıştır (Buhâri, Cihâd, 37; Tirmizi, Fiten, 26). Yaşanılan hayat ile yeryüzü arasında yakın bir ilişki bulunduğundan zamanla anlam kayması olmuş, dünya denilince yer- küre anlaşılır olmuştur. (M.C.)
DÜRZİLİK
Şiiliğin İsmailiyye kolundan doğan Dürzîlik, Fâtimî halifelerinden el- Hâkim Biemrillah'ın veziri Hamza ibn Ali tarafından kurulmuştur. Dürzîlere göre Halife el-Hakim Batınî anlayışı- na bağlı olarak Allah'ın birliğini yay- mak üzere etrafa tebliğciler gönderir. Yedi yıl boyunca bu tebliğ yapıldık- tan sonra maksada ulaşılır. Dürzîliğin inanç esasları Hamza ibn Ali tarafın- dan şöyle belirlenmiştir: 1- Allah'ın birliğini ikrar etmek, 2- ulûhiyetin insan şeklinde devamlı tezahür etti- ğine inanmak, 3- el-Hakim'i bu ilâhî hülûlun son ve en büyüğü olarak kabul etmek, 4- Hamza'yı çağın en büyük sahibi olarak görmek, 5- ilâhî varlıkta yer tutan beş veziri tanımak, 6- kaderin felsefi mefhumuna inan- mak, 7- nefislerin tenâsühüne inanmak, 8- el-Hakim adına kendisine uyulan ve mensuplarını İslâmî mükellefiyet ve bağlardan çözen ve onlar için yeni esaslar koyan Hamza'nın yedi esası- nı bilmek. Dürzîlikte kabul edilme- si gereken Hamza'nın yedi prensibi şunlardır: 1- Sözde doğruluk, 2- îmân kardeşlerini koruma ve karşılıklı yar- dım. 3- önceki inançlarla batıl inanç- ların tamamını terk, 4- İblisi ve bütün şer güçleri tanımama, 5- Allah olarak sadece Hâkim'in birliğine inanma 6- ne olursa olsun fiillerine sahip olma,
7- açık ve gizli Hakim'in ilâhî iradesine teslimiyet ve O'nu kabullenmek.
Dürzîlere göre ahiret ve ahiret- le ilgili cennet, cehennem, arş, kürsi, hesap, cezâ, mükafat gibi şeyler hep bu dünyadadır. Kıyamet ve hesap günü, Hamza'nın kendilerine inanmayanlar aleyhine kıyamıdır. Dürzîler, kendi- lerine "tevhid ehli" veya "muvahhid" demek sûretiyle bazı meselelerde İslâm hukukunun esaslarına uyduklarını söy- lemektedirler. Bazen takiyye yaparak "dinimiz hepimizin bildiği müslüman- lıkdan başka bir şey değildir" iddia- sında bulunmaktadırlar. Böylece İslâm esaslarını hiçe sayarak, îmân esasla- rını keyfi bir şekilde tahrif ve tağyir etmektedirler. Dürzîliğe göre toplum, akıllılar ve cahiller diye ikiye ayrılır. Akıllılar, din işlerini bilen, sağlam
kişilerdir. Özel kıyafetleri mevcuttur. Sigara ve şarap içmezler. İnsan öldür- me, hırsızlık, zina, fuhuş, fisk ve riya gibi davranışlar haram olup, bunlardan uzak durmak gerekir. Cahiller ise ikin- ci tabakayı teşkil eder. Bunlar Dürzî kitaplarının aslını okumazlar. Ancak şerhlerini okuyabilirler. Sigara içebilir, refah içinde yaşayarak dünya zevkle- rinden yararlanabilirler.
Bugün Lübnan, Suriye, Filistin ve Ürdün'de yaklaşık 400-500 bin kadar Dürzî olduğu sanılmaktadır. Ayrıca bir kısmı da 19. yüzyılda Lübnan ve Suriye'den Amerika, Avustralya ve Batı Afrika'ya göç etmişlerdir. Halen Venezuella, Brezilya, Arjantin, Meksika, A.B.D. ve Kanada'da yakla- şık 40-50 bin civarında Dürzî bulundu- ğu sanılmaktadır. (F.K.)
Sürü sürü, bölük bölük, grup grup, peş peşe, ardı ardına gelen demektir. Fil Sûresinde kuşların sıfatı olarak kulla- mılmıştır. Yemen Vâlisi Ebrehe, ordusu ve filleriyle Ka'beyi yıkmak için gelip Beytullah'ı kuşatınca Allah üzerlerine sürü sürü, ardı ardına gelen kuşlar (tay- ran ebabîl) göndermiştir. Bu sürü sürü kuşlardan her biri; biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere mercimek, nohut ve fındık büyüklüğünde üçer taş atarak Ebrehe'nin ordusunu perişan etmiş, darmadağın yapmıştır. Kur'ân'ın tabiriyle Ebrehe'nin ordusu yenilmiş, çiğnenmiş, ezilmiş, taze ekin yaprağı gibi delik deşik olmuş ve işe yaramaz hale gelmiştir. (İ.K.)
EBED
Bir yerde ikâmet etmek, ayrılma- mak ve sonsuz olmak anlamındaki "e-b-d" kökünden türeyen "ebed", sonsuzluk, daima, her zaman demektir.
Allah'ın sıfatı olarak ebed, son- suz olarak yaşayan, ölümlü olmayan demektir. İbn Mâce'nin el-esmâü'l- hüsnâ ile ilgi rivâyetinde geçmiştir (Dua, 10. II, 1270). Bâkî ve dâim sıfatlarıyla aynı anlamı ifade eder. (İ.K.)
EBEDI
Sözlükte "zeval bulmayan, sonu olmayan, uzun ve sonu gelmeyen, sona ermeyen zaman" demektir. Dinî lite- ratürde ise, varlığı, gelecek açısından sonsuz olarak devam etmesi anlamına gelmektedir. Buna göre ebed, ezel'in
zıddıdır. Kur'ân'da "ebeden" kelime- si te'kit için kullanılan bir zarf olarak yirmi sekiz yerde geçmektedir.
Ehl-i Sünnet inancına göre, Allah'ın ne başlangıcı ne de sonu vardır. Allah ezelî ve ebedîdir. O'ndan başka gerçek ezelî ve ebedî olan bir varlık yoktur. Allah'ın âhir, bakî ve dâim sıfatları, O'nun ebedî olduğunu ifade etmekte- dir. (F.K.)
EBRU
Ciltçilikte kullanılan, yol yol renkli parlak kağıda, dalga dalga renkli kuma- şa ve kağıt üzerinde renkli hareler oluş- turma sanatına verilen bir isimdir.
Ebru; kağıt süsleme sanatının en önemlilerinden biridir. Ebru sanatının icrasında kullanılan boyalar tabiattaki renkli kaya ve topraklardan elde edilir.
Ebru, İslâm süsleme ve bezeme sanatı olarak ortaya çıkmış, levhalara yazılan bazı âyet ve hadislerin süslen- mesinde kullanılmıştır. (İ.K.)
ECEL
Sözlükte "mutlak vakit, belirlenmiş zaman veya muayyen bir müddetin sonu" gibi anlamlara gelen ecel, dinî literatürde, Allah tarafından her canlı için önceden takdir edilen hayat süre- si ve bu sürenin sonu olan ölüm vakti demektir. Ecel, ölüm (A'râf, 7/34), muay- yen vakit (Kasas, 28/28), helak etme (A'râf, 7/185), iddet bekleme (Bakara, 2/231) ve ceza gibi (Nûh, 71/4) muhtelif anlamlar- da Kur'ân'ı Kerim'in 34 ayrı yerinde geçmektedir.
hazır bulunmakla ücrete hak kazanır. Bu nedenle, işverenden kaynaklanan sebeplerle işe başlayamazsa yine de ücreti hak eder.
Ecîr-i Müşterek: Yapılan sözleş- me, işçinin belli bir süre emeğini tahsis etmesini değil de, belli bir işi görmesini konu alıyorsa, o takdirde bu işçiye ecîr- i müşterek denir. Bu tür bir sözleşme- de işçi, aynı anda birden fazla iş söz- leşmesi yapabilir. Terzi, dişçi, doktor, tamirci gibi ücret karşılığı bir hizmet ifa eden esnaf ve sanatkarlar; ücret kar- şılığı iş takibinde bulunan vekil ecîr-i müşterek grubunda yer alır. İşi tamam- lamakla ücrete hak kazanır. (İ.P.)
ECR
Sözlükte "ücret, karşılık, mükafat, cehiz ve mehir" anlamlarına gelen ecr, dinî bir terim olarak, dünyada veya âhirette îman ve sâlih amellerin kar- şılığı olarak verilen mükafaat (Ankebût, 29/27; Yûsuf, 12/57) ve kadına evlenme akti sonunda verilen mehir anlamına gelir (Nisa, 4/24-25). Çoğulu ücûr'dur. Bu kelime, Kur'ân'da 100'den fazla âyet- te geçmiştir. Ahirette îmân edip sâlih amellere verilecek ücret Kur'ân'da;
Kur'ân'da Yüce Allah'ın; mü'min- lerin (Al-i Imrân, 3/171) muslihlerin (A'raf, 7/170) ve muhsinlerin (Hûd, 11/110) ecir- lerini zayi etmeyeceğini âhiret ücre- tinin daha hayırlı olduğunu (Yūsuf, 12/57) bildirmiştir. Ücreti veren Allah (Bakara, 2/277), hak eden ise çalışanlar- dır. Kur'ân'da "çalışanların ücreti ne güzeldir" (Ankebût, 29/58) denilmiştir. Allah; mü'minlere ücretlerini yaptık- larının en güzeliyle (Nahl, 16/97), sâlih amellere on katı ile (En'am, 6/160), Allah yolunda infaka 700 katı ile (Bakara, 2/261) ve sabretmeye hesapsız derecede (Zümer, 39/10) vereceğini "Zerre miktarı bir iyi- lik olsa onu kat kat yapacağını ve kendi katından büyük mükâfat lütfedeceğini (Nisů, 4/40) açıklamıştır. (İ.K.)
Allâh Teâlâ, kendisine inanıp da sâlih amel işleyenlere bu dünyada yap- tıklarının karşılığını ahirette verecek- tir. Bu karşılığa ise ecr denilmektedir. Kur'ân'da, iyilik edenler ve sakınanlar (Al-i İmrân, 3/172), inananlar ve sâlih amel işleyenler (Mâide, 5/9), sabredenler (Hud 11/115), infak edenler (Hadid, 57/7), ödünç para verenler (Hadid, 57/18), namaz kılıp zekat verenler (Bakara, 2/277) için ecr olduğu açıklanmaktadır.
Bir fıkıh terimi olarak ecr, kiralama akdindeki ücret karşılığı olarak da kul- lanılmaktadır. İcare akdinde unsurlar- dan biri de ücrettir. Ücret işçinin çalış- masının karşılığı ve en temel hakkıdır. Ücretin ödenmesi, işverenin temel görevi olduğu gibi işçinin de en başta gelen hakkıdır. Hz. Peygamber, "işçiye teri kurumadan ücretini veriniz" buyur- maktadır (Mecmau'z-Zevaid, IV, 97).
Ecr-i Misil: Kelime anlamıyla emsal ücret demek olan kavram, âdil iki bilirkişi tarafından takdir edilen ücret manasına gelmektedir.
İslâm'da emeğe ve haklı kazanca önem verilmiştir. Bu nedenle, iş akdi- nin herhangi bir sebeple fasit olma- sı halinde, işçi çalıştığı miktar kadar emeğine karşılık olarak ecr-i misile hak kazanır. Bu durumda ecr-i misil, tarafsız bilirkişilerin işçinin fiilen har- cadığı emeğe biçtikleri değerdir. Ayrıca zaruret ve ihtiyaç sebebiyle başkasının malını kullanan kimsenin, belli durum- larda bunun için makul bir ücret (ecr- i misil) ödemesi gerekir. Aynı şekilde kira süresi sona ermekle birlikte, haklı gerekçe ve ihtiyaç sebebiyle kiralanan şeyin kullanılması durumunda, makul bir müddet akdin uzatılması halinde, emsal ücret ödenmesi gerekir. (İ.P.)
EDA
Sözlükte "bir şeyi yerine ulaştırma, bir borç veya görevi yerine getirme, ödeme ve ifa etme" anlamına gelen edâ, fıkıh terimi olarak, dinî veya hukukî bir görevin usulüne uygun bir şekilde zamanında yerine getirilmesi- ni ifade etmektedir. Kur'ân'da geçen "eda" ve "edâ etme" ifadeleri de, genel olarak bu anlamdadır (Bakara, 2/187, 283; Nisů, 4/58).
Dinen veya hukuken aranan bütün şart ve vasıfları toplayıp toplamaması bakımından edâ; kâmil, kâsır ve kazâya benzeyen edâ şeklinde üçe ayrılır.
İbadetler edâ vakti itibariyle, her- hangi bir vakit tayin edilmeyen mutlak ibadetler ve belirli bir zamanda yapıl- ması gereken mukayyet ibadetler olmak üzere ikiye ayrılır. Mukayyet ibadet- ler de, geniş zamanlı ve dar zamanlı ibadet şeklinde ikiye ayrılır. İbadetin ■edası için belirlenen vakit, namazda olduğu gibi hem bu ibadete hem de aynı cinsten başka ibadete imkân veri- yor ise, geniş zamanlı ibadet; oruçta
olduğu gibi aynı cinsten başka ibadet yapılması mümkün değilse dar zamanı ibadet söz konusudur. İster geniş ister dar zamanı olsun, edası için belli vakit tayin edilen ibadetlerin bu vakit içinde yapılması gerekir; meşru bir mazeret bulunmadıkça vaktinden sonraya bıra- kılması caiz olmaz. Buna göre farz ve mükellefiyetlerin zamanında ifa edil- mesi eda, bu boreun daha sonra telafi edilmesine kazā denir.
İslâm muhakeme hukukunda eda kavramı, şahitliğin ifası için kullanıl maktadır. Şahidin duyu organları vası tasıyla doğrudan muttali olduğu bilgi ve olayı, mahkeme huzurunda açıkla masına şahitliğin edâsı denilmektedir.
Şahıslar hukukunda edå kavramı, kişinin bir fiil ve hukuki işlemi biz- zat yapması anlamına gelmektedir. Bu bağlamda kullanılan edå ehliyeti de, kişinin dinî ve hukukî hak ve borçları bizzat kullanmaya ehil oluşunu ifade etmektedir. (bk. Ehliyet)
Borçlar hukukunda ise, borcun konusunu teşkil eden edimin yerine getirilmesi manasına gelen ifä kavramı ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Hadis ıstılahında ise, hocanın tale- besine hadis rivayet etmesine denir. (bk. Tahammül ve Edâ) (I.P.)
EDEP
Ziyafete davet etmek anlamındaki "edb" veya zarif ve edepli olmak anla- mındaki "edeb" masdarından isimdir. Sözlükte "davet, incelik ve kibarlık, iyi tutum ve davranış, takdir ve hayran- lık" gibi anlamlara gelmektedir. Ebeb kelimesi veya türevleri Kur'ân'da geç- mez. Bir hadiste Kur'ân'dan "Allah'ın edebi" diye söz edilmektedir (Darimi, 1 Fezailü'l-Kur'ân, 1). Böylece edeb, hadis i
dilinde hayırlı ve yararlı bilgilerle dav- ranış alışkanlıklarını ifade etmekte, Kur'ân'da bu bilgi ve davranışları ser gileyen ilâhî edeb kaynağı anlamında kullanılmaktadır. Bir kavram olarak edeb bir toplumda örf, âdet ve kural halini almış iyi ve faydalı tutum ve day- ranışlar veya bunları kazandıran bilgi anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber'in sünnetinde müekked ve zevaid sünnet dışında kalan davranış- lar fıkıh literatüründe genel olarak edeb terimiyle ifade olunmuştur. (M.C.)
EDİLLE-İ ERBEA
bk. Edille-i Şeriyye
EDİLLE-İ ŞER'İYYE
Şer'î deliller anlamına gelen edille- i şer'iyye, dinî hükümlerin dayandığı kaynaklara denir. Fıkıh usulünde delil, şer'î ve amelî bir hükme götüren şey diye tarif edilebilir. Bunun için âlimler, hem dinî hükmün çıkarıldığı aslı, hem de hükmü elde etmek için kullanılan yöntem ve genel prensipleri delil olarak adlandırmışlardır. Bu nedenle, hüküm çıkarılmakta asıl olan âyet ve hadisler ile hüküm çıkarma usulü olan icma, kıyas, sahabenin sözü, istihsan, istıslah, ıstıshab gibi metotlar şer'î delil olarak kabul edilmiştir. Ancak İslâm âlimleri, bir bakıma bütün şer'î delilleri temsil eden ve hükümlerin kaynağını oluştu- ran bir konumda gördüklerinden, bun- lardan dördü üzerinde ittifak etmişler- dir, bunlar Kitap yani Kur'ân-ı Kerim, Sünnet, icma' ve kıyastır. Bu delillere edille-i erbaa da denilmektedir. (İ.P.)
EF'ÂL-İ MÜKELLEFÎN
Mükelleflerin fiilleri anlamına gelen efâl-i mükellefin, dinen yükümlü sayı- lan insanların davranışları ve bunlarla Silgili hüküm gelir. Fıkıh
usulü bilginlerinin çoğunluğu teklifi hükümleri Şari in hitabına nispetle, icap, nedb, ibaha, kerâhe ve tahrîm şeklinde beş kısma ayırırlar. Hanefi bilginler ise mükellefin fiiline nispetle farz, vacip, mendup, mubah, tenzi- hen mekruh, tahrimen mekruh ve haram olmak üzere yedi kısma ayırır- lar. Bu kavramlar aynı zamanda ef'âl-i mükellefin tabirinin de ana bölümlerini oluşturur. Bunlardan hareketle ef'âl-i mükellefin; farz, vacip, sünnet, müste- hap, mubah, haram, mekruh ve müfsit şeklinde sıralanabilir.
Farz, Allâh ve Rasulünün açık bir ifade ile emrettiği, kat'î delillerle sabit fiiller olup, Müslümanların öncelik- li olarak yerine getirmekle mükellef oldukları, terk edilmesinin dünyevî ve uhrevî kınanmayı gerektirdiği emirler- dir. (bk. Farz). Vacip, amel bakımın- dan farz gibi olan, fakat katî ve açık delillere dayanmayan emirlerdir (bk. Vacip). Sünnet Hz. Peygamber'in söz, fiil ve onayı ile sabit olan tavsiyeleridir (bk. Sünnet). Müstehap, yapılması hoş karşılanan, daha uygun olan iyi işle- ri, ahlâkî davranışları ifade eder (bk. Müstehap). Mekruh, delil yönünden kesin olmamakla birlikte yapılmama- Sı istenen şeylerdir. Tahrimen mekruh ve Tenzihen mekruh kısımlarına ayrılır (bk. Mekruh). Haram, açık ve katî bir delille yapılmaması istenen fiile denir (bk. Haram). Müfsit ise, başlanılan ameli bozan hal ve fiildir (bk. Müfsit).
Buluğ çağına erişmiş akıllı bir Müslüman'ın, dininin kendisiyle ala- kalı hükümlerini, emir ve yasakları- ni bilmesi, sorumluluklarını tanıması Müslümanlığının bir gereğidir. (İ.P.)
tıyla ilgili işlerinde etkinlik ve verim- liliklerini olumsuz yönde etkileyen bir duruma getirmek de İslâm dininin eğlenceyle ilgili müsamaha sınırını aşar. Eğlenceler toplum psikolojisi açı- sından büyük bir önem taşımaktadır. Eğlenceler, insanlar arasındaki sosyal bağların güçlenmesine, kardeşlik bilin- cinin yerleşmesine, kültür mirasının, geleneklerin ve millî benliğin korun- masına vesile olur. (M.C.)
EHAD-VAHİD
Sözlükte "bir, tek, yegane, biricik" anlamlarına gelir. Dişili ihda, çoğu- lu âhâddır. Ehad kelimesi Kur'ân'da yalın ve izâfet terkibi halinde 85 defa geçmiştir.
Sayı olarak kullanılmıştır: Mesela "Hani bir zaman Yûsuf, babasına, 'babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıl- dız (ehade aşere) görüyorum'demişti." (Yûsuf, 12/4). Herhangi bir kimse anla- mında kullanılmıştır (Hakka, 69/47).
Eşi, benzeri ve ikincisi bulunmayan bir tek anlamında Allah'ın ismi-sıfatı olarak kullanılmıştır. Allah'ın ehad ismi sadece İhlas sûresinin 1. âyetinde geçmiştir; "De ki O Allah tektir;" (Kul hü vallahü ehad)
Vâhid sözlükte ortağı, misli bulun- mayan bir, tek demektir. Vâhid kelimesi Kur'ân'da 36 defa geçmiş ve; "bir tek" anlamında yemeğin (Bakara, 2/61), kapının (Yūsuf, 12/67), suyun (Ra'd, 13/4), ölümün (Furkân, 25/14), toplumun (Bakara, 2/213), nefsin (Nisă, 4/1), milletin (Nisă, 4/102), sesin (Yasin, 36/29), koyunun (Såd, 38/23) ve çarpmanın (Hakka, 69/14) sıfatı olarak; bir kimse anlamında (Nisa, 4/11) ve Allah'ın isminin sıfatı olarak kullanılmıştır. "İlâh'ınız bir tek ilâhtır" (Bakara, 2/163, Nahl, 16/22), "Ancak Allah bir tek ilâhtır"
(Nish, 4/171), "Bir tek ilah tan başka ilah yoktur" (Maide, 5/73), "Gerçekten ilâhınız tektir" (Saffin, 37/4).
Kur'ân'da Allah'ın ismi-sıfatı ola- rak el-vâhid şeklinde de geçmiştir: "Kahredici tek Allah" (Yusuf, 12/39), "O kahredici tektir" (Ra'd, 13/16), "Tek ve kahredici Allah'tan başka Tanrı yoktur (Sad, 38/65), "O tek ve kahredici Allah tur (Hüvallâhü'l-vâhidü'l-kahhâr) (Zümer, 39/4)
"Ehad" ile "vâhid" sıfatları söz- lükte bir, tek anlamında birleşseler de aralarında anlam farkı vardır. "Ehad", daha beliğdir. "Ehad" sıfatı sadece Allah için, "vâhid" sıfatı ise hem Allah için hem de başka varlıklar için kul- lanılır. Her "ehad", vahid"dir fakat, her "vâhid", "ehad" değildir. "Ehad", denilince "vâhid" denilmiş olur, ancak "vâhid" denilince "ehad" denilmiş olmaz. "vâhid", ispatta, "ehad" nefide kullanılır. İspatta bir insan gördüm (reaytû recûlen vâhiden), nefide hiç kimse görmedim (ma reaytu ehaden) denir.
"Ehad", Allah'ın her bakımdan "vâhid" olduğuna ve O'nda asla çokluk bulunmadığına delalet eder. "Allah" ismi, zâtî ve subûtî sıfatlarının hepsi- ne; "Ehad" ismi ise selbi sıfatlarının tamamına delalet eder. "Allah'u ehad sözü ile; zâtî, sübūti ve selbi sıfatlarıyla Allah'ın birliği ifade edilmiş olur.
O, varlıkta, ilah, rab, ma'bud, halik, râzık... oluşunda tektir, ehaddır. "O'nun gibi hiçbir şey yoktur," (şara 42/1), "Hiçbir kimse O'na denk değil- dir." (lhlas, 112/4) âyetleri Allah'ın tekliği ni anlatır. "Allah tektir" demek, gerek zâtı gerek sıfatları gerek isimleri hang noktadan mülahaza edilirse edilsin bir
dir, hiç ortağı yoktur, bir tek hakikattır, ilahlık O'na mahsustur demektir.
"Ehad". Allah varken hiçbirşey yoktu gerçeğinin ifadesidir. Allah sayı itibariyle değil, hiç ortağı ve benzeri bulunmaması itibariyle tektir. Evveli bulunmayan (kadim), sonsuz olan (bâkî) sadece O'dur. "Allah'tan başka ilah yoktur", (la ilahe illallah) Kelime-i tevhidi, Allah'ın uluhiyyette ehad olduğunu, "Allah her şeyin yara- neısıdır" (Allahu haliku külli şey'in) (Zamer, 39/12) âyeti yaratıcı olmada ehad olduğunu ifade eder.
"Ehad" ve "vahid" isimleri, İbn Mâce'nin esmâü'l-hüsna ile ilgili rivâ- yetinde geçmiştir (Dua, 10, 11). (1.K.)
EHİL
Sözlükte "sahip, eş, akraba, ehliyet- li" anlamına gelen ehil, bazı kelimele- rin başına getirilmek sûretiyle terimler üretilir. (M.C.)
EHL-İ BEYT
Ev halkı anlamına gelen bu terim İslâm tarihinde Hz. Peygamber'in aile fertleri için kullanılmıştır. Ev halkı ya da ehl-i beyt ifadesiyle aileyi teşkil eden ev sahibi, onun eşi, çocukları ve torunları anlaşılmaktadır. Kur'ân'da ehl-i beyt terkibi, üç yerde geçmektedir. Bunların birinde Hz. İbrahim'in (Hud. 11/73) birinde Hz. Musa'nın (Kasas, 28/12), birinde de Hz. Peygamberin ev halkına işaret edilmiştir. Hz. Peygamberin ehl-i beytini gösteren âyet meali şöyledir: "Evlerinizde oturun, eski cahiliyye adetinde olduğu gibi açılıp saçılma- yın, namazı kılın, zekatı verin, Allah'a ve Rasûlüne itaat edin. Ey ehl-i beyt! Allah sizden, sadece günahı gider mek ve sizi tertemiz yapmak istiyor." (Ahråb, 33/33)
Hz. Peygamber'in ehl-i beytine kimlerin dahil olduğu hususunda fark- lı görüşler vardır. Ehl-i sünnet âlim- lerinin bir kısmına göre ehl-i beyt kapsamına sadece Hz. Peygamber'in hanımları dahildir. Diğerlerine göre Allah Rasûlü'nün eşleri, çocukları, torunları Hasan ve Hüseyin ile damadı Hz. Ali'dir. Şii âlimlere göre ehl-i beyt kapsamına Hz. Peygamber, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin girer.
Ehl-i beyte mensup olanların vasıf- ları da tartışma konusu olmuştur. Sünnî alimlere göre ehl-i beyt men- supları, Hz. Peygamber'in neslinden gelme şerefini taşımaktadırlar. Ancak hata ve günah işlemekten korunmuş değildirler. Çünkü ismet sıfatı sadece peygamberlere mahsustur. Gaybı bil- mezler. Onlar da diğer insanlar gibi ilâhî emirlere uydukları takdirde, Allah nezdinde değer kazanırlar; aksi halde Hz. Nuh'un oğlu, Hz. Lut'un hanımı ve Hz. Muhammed'in amcası örnek- lerinde olduğu gibi peygamber soyun- dan olmaları kendilerine bir üstünlük sağlamaz. Şii âlimlerine göre; ehl-i beyt" mensupları günah işlemekten korunmuştur. Allah, her türlü hatayı onlardan giderip yerine doğruyu ve hakikâtı ikâme etmiştir. Hz. Ali ve onun soyundan gelen onbir imam Hz. Adem'den itibaren bütün peygamber- lere verilen ilme sahiptirler. Ehl-i beyt tabiri, Alevilik ve Bektaşiliğin yanı sıra Mevleviyye, Rufaiyye ve Kadiriyye gibi Sünnî tarikatlarda da Şia'nın tasvir ettiği mânâda anlaşılmıştır. (F.K.)
EHL-İ HADİS (Ehl-i Eser)
Ashâbu'l-hadis, ehl-i eser deyimle- - riyle de anılan ehl-i hadis, hadis ilmiyle uğraşanlar anlamına gelir. Sahâbe'den itibâren kullanılan bu deyim ilk devir-
lerde, hadis öğrenim ve öğretimiy- le uğraşan, râvilerin hallerini bilen, hadiste her konuda söz sahibi uzman kimseler anlamına geliyordu. Zamanla, hadislere göre amel etmeye çalışan kimseler, anlamına kullanılmaya baş- landı. Ahmed ibn Hanbel, bu manada- ki ehl-i hadis'in ileri gelenlerindendir. Daha çok hadise ağırlık veren Medine merkezli ekolün adı da ehl-i hadisdir. Ehl-i hadis, mümkün mertebe nassla- rı yorumlamaktan ve kıyastan kaçınır. Ehl-i hadis kavramı ile bazen, hadisle amel eden kimseler anlamına bütün müslümanlar kastedilmiştir.
Ehl-i hadis, bazı dönemlerde şekilci tutumlarından dolayı tenkit edilmiş, bu durum tarihte bazı tartışmalara da yol açmıştır. Bunun neticesinde bazı eserler kaleme alınmıştır. Hatîb el-Bağdâdî'nin "Şerefü Ashâbi'l-Hadis"i bunlardandır. Bağdâdî, "Nasîhat-u Ehli'l-Hadis" ese- riyle de hadis ehlini, hadislerin fıkhını da öğrenmeye teşvik etmiştir. (A.G.)
EHL-İ HAK
Îmân, İslâm ve Hak yolunda olan ya da kitap ve sünnete uygunluğu kabul edilen mezhebe tabi olanlar için kul- lanılan bir kavramdır. Kelâm bilginle- rinden Nurettin es-Sabûnî, bu terimle, Selefiyye, Eş'ariyye ve Mâtüridîye'yi kastetmektedir. Tasavvufta ise Hakka ve hakikate vasıl olan kimseler için kullanılmıştır. (F.Κ.)
EHL-İ HAL
bk. Hâl.
EHL-İ HEVA
Sözlükte "nefsin arzularına uyanlar" anlamına gelmektedir. Bir kavram ola- rak "inançlarını, tutum ve davranışları- nı ilâhî buyruklara değil, beşerî görüş ve arzularına göre oluşturan kimseler"
demektu ve Hz. Peygamberle nieper estiles hadislerde yer almas Ancak Auran perestler Ahiren inkar edenler bird in topluluklarim Kur'an'a boxert arzularna (heva, ehval avduk ları bikirikuistin Ho. Peygamber'e de onların arzularina (heva) uymaman emredilmiştir (Bakara, 2/143)
Böylece beseri görds ve arzulam dayanan anlayışların din haline getird mesinin yanlışlığına işaret edilmiştir Hz. Peygamber de insanların hevalan tarafından saptırılmasına engel olacak yegane kaynağın Kur'an olduguna dikkat çekmiş (tumtel, Fesada Kur ammeti hakkında en çok endişe duycho gu hususlardan birinin de onlarm hev ları tarafından saptırılma ihtimali oklus gunu dile getirmiş ve ümmeti içinden de böyle topluluklarım çıkacağını haber vermiştir (Ahmed, IV/102, 423), (M.C.)
EHL-İ HİBRE
Bilirkişi anlamına gelir (bk. Ehli Vukuf) (LP)
EHL-I KIBLE
Kabe'ye doğru yönelerek namaz kılmanın farz oluşunu kabul eden kim seler için kullanılan bir kavramdır (bk Ehl-i Salat) (F.K.)
EHL-İ KİTAB
Kitap ehli / kitaplılar anlamına gelen "Ehl-i Kitap"; Allah'ın pey gamberlerine indirdiği kitaplara inan edenlere verilen bir isimdir Kitap Ebli Kur'ân'da:"kendilerine kitap verilen verdiklerimiz" (Bakara, 2/121) ve "kemb lerine kitaptan bir pay verilenter" (No 4/44) şeklinde de ifade edilmiştin
Kur'an'da Yahudi ve Hristiyanlara "Ehl-i Kitap" denildiği gibi (Noa, 4151, Atisko, 515,19) diğer peygamberlere indi rilen kitaplara uman edenlere de "Ehl-i Kitap" denilmiştir (2000)
Allah'ı, melekleri, kitapları, pey gamberleri ve ahiret gününü inkar edenlerin derin bir sapıklık içinde olduklarının bildirilmesine rağmen (Nish, 4/136) "Ehl-i Kitabı" müşrik, münafik ve ateist ve benzeri nitelikteki diğer kafirlerden ayrılmış ve onların iffetli kadınları ile evlenilebileceğini (Maide, 5/5) bildirilmiştir.
Ehl-i Kitabın kafir olanlarının; hakkı batıla karıştırdıkları (Al- fouân, 3711, bile bile Allah'a karşı yalan söy ledikleri (Al- Imon, 3/75), emanete riayet etmedikleri (Al Imran, 3/75), kendilerine verilen kutsal kitapları tahrif ettikleri (Abi luuan, 3/78), peygamberleri öldür dükleri (Ali Imran, 3/112), müslümanları sapıtmak (Ali Imran, 3.69) ve küfre düşür mek istedikleri (Bakara, 2/109), Tevrat ve İncil'in hükümlerini hakkıyla uygula- madıkları (Maide, 5/68) bildirilmiştir.
Yüce Allah:
"Ey Kitap Ehli! (Gerçeğe) şahit olduğunuz halde niçin Allah'ın ayetle rini inkâr ediyorsunuz?" (Abi huuln, 3/70),
"Ey Kitap Ehli! Niçin hakkı batılla karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizli- yorsunuz?" (Ali Imrân, 3/71),
"De ki: Ey Kitap Ehli! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın yolunu eğri ve çelişkili göstermeye yeltenerek insanları Allah'ın yolun dan çevirmeye kalkışıyorsunuz?" (Ali Imrân, 3/99),
"Ey Kitap Ehli! Dininizde sınırları aşmayın ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin..." (Nisa, 4/171)
İnsanın; inancında, özünde, sözün- de, niyetinde, sözleşmelerinde, tica- retinde kısaca bütün fiil ve davranış larında doğru, dürüst, hakkı gözetir, adil, ihlaslı ve samîmi olma hålidir. Hile, yalan, bâtıl, iki yüzlülük, riya ve sahtekârlığın zıddıdır. Doğruluk kav- ramı, Kur'ân ve Sünnette sıdk, ihlas, istikamet ve hak kavramları ile ifade edilmiştir. (İ.K.)
DOSTLUK
Sözlükte "seven, sevgili, yår" anla mına gelen dostluk kavramı, İslâmi iteratürde sadakat, meveddet, uhuv- yet, sohbet, veli, refik gibi kelimelerle fade olunmuştur. Veli (dost) kelime- Kur'ân'da tekil ve çoğul (evliya) larak 87 âyette geçmektedir. Pek ok âyette insanlara, mü'minlere ve
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 08:12 Peygamber'e yardım edecek, onları koruyacak, bağışlayacak, karanlıklar- dan aydınlığa çıkaracak olan gerçek dostun Allah olduğu, bu anlamda onla- rın Allah'tan başka dostları bulunma- dığı ifade edilerek, gerçek dost olarak Allah'ı bilmeleri, O'na dayanıp güven- meleri öğütlenmektedir (Bakara, 2/257; Nisa, 4/45, 75, 119, 123, 173). Ayrıca kâfirlerin, zalimlerin, Yahûdi ve Hristiyanların ancak birbirlerinin ve şeytanın dostla- rı olabilecekleri bildirilmekte, dinî ve ahlâkî zihniyetin beşerî ilişkiler üze- rindeki etkileri dolayısıyla mü'minlerin bu sayılan zümreleri sırdaş anlamında dost edinmeleri yasaklanmakta (Mâide, 5/51, 55, 56, 57; Tevbe, 9/23), dostlukların tesi- sinde kan bağı yerine inanç birliğinin esas alınmasının gerekliliği üzerinde durulmaktadır (Tevbe, 9/23). Mü'minlerin vaktiyle birbirlerine düşman iken Allah'ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş olduklarını (Al-i İmrân, 3/173) ve bu kardeşliğin sürdürülmesi gerektiğini (Hucurât, 49/10) bildiren âyetler dostluğun önemini ortaya koymaktadır. Yine Kur'ân'da hulle kelimesi, dost- luk anlamında kullanılmakta, âhirette zalimlerin "Keşke falanı dost (halil) edinmeseydim" (Furkân, 25/28) şeklindeki pişmanlıkları ifade edilmektedir. "Kişi dostunun (halil) dinî (ahlâkı) üzere- dir" (Tirmizi, Zühd, 45). "Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir, tanışıp uyu- şanlar birleşir, uyuşamayanlar ayrılır." (Buhâri, Enbiya, 3; Müslim, Birr, 159) meâlin- deki hadisler dostluğun ancak ahlâkî, psikolojik vb. yönlerden uyuşabilenler arasında kurulabileceğini ifade etmek- tedir. Böylece kişinin dost seçiminde oldukça dikkatli davranması gerektiği vurgulanmaktadır. (M.C.)
الرَّاكِيَاتُ الْمُبَارَكَاتُ الطَّاهِرَاتُ لِلَّهِ (طب عن السيد الحسين)
2317. "Ettehiyyâtü lillahi ves salevâtü vet tayyibâtü (saadet ve rahmet sahibi) tahiyyat, zekiyyat (ziyade ve temizlik sahibi) mübarekåt, tâhirat," bunların hepsi Allah'a lâyıktır.
وَقِلَّةُ الْعِيَالِ أَحَدُ الْيَسَارَيْنِ (القضاعي عن على الديلمي عن انس)
2318- Tedbir maişetin yarısıdır. İnsanlarla dostluk aklın yarısıdır, üzüntü ihtiyarlığın (vücud çöküşünün) yarısıdır. Az çocuklu olmak iki kolaydan biridir.
بِالْبَاطِلِ جَزَاهُ اللَّهُ ذُلاً بِغَيْرِ ظُلْمٍ (الديلمي عن ابي هريرة)
2319- Hakk'a boyun eğmek izzet ve şerefe, bâtıl ile kendini yüksek saymaktan daha yakındır. Kim bâtıl ile teaazzüz (büyüklük iddiasında) bulunursa Allah onu zilletle cezalandırır.
2320- Tesbih mizanın (terazinin) yarısıdır. Allah'ı hamd etmekse onu doldurur, tekbir ise yer ile gök arasını doldurur. Oruç sabrın yarısıdır. Temizlik de imanın yarısıdır.
إِشَارَةٌ تُفْهَمُ عَنْهُ فَلْيُعِد (ها ق ض عن ابي هريرة)
2321- (Namazdayken görülen tehlikeye karşı) tesbih (sübhânellâh diyerek ikaz) erkekler, tasfik (el çırpmak) ise kadınlar içindir. Kim namazda anlaşılacak bir işarette bulunursa namazı iade etsin.
حم 2322- Tesbih (namazdayken görülen bir hatayı bertaraf etmek için sübhanellâh demek) erkeklere, tasfik (ellerini birbirine vurmak sureti ile ikaz etmek) ise kadınlara mahsustur.
خ م د ت ن ه حب عن ابي هريرة خ ه ش عن سهل بن سعد)
۲۳۲۲ - التسبيح للرجال والتصفيق للنساء (حم) ش عن جابر الشافعي تر
2325- Allah'ın mahlukatını, cennetini, cehennemini bir saat düşünmek, bir geceyi ihya etmekten daha hayırlıdır. İnsanların en hayırlıları, Allah'ın vahdaniyetini düşünenlerdir, onların en kötüleri de Allah'ın vahdaniyetini düşünmeyenlerdir.
٢٣٢٦ - التَّفَقَّهُ فِي الدِّينِ حَقٌّ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ (الديلمي عن انس) 2326- Dinde bilgi sahibi olmak, her müslüman için vaz- geçilmez bir haktır.
۲۳۲۷ - التَّقْلِيمُ يَوْمَ الْجُمْعَةِ يُدْخِلُ الشَّفَاءَ وَيُخْرِجُ الدَّاءَ وَالْوُضُوءُ قَبْلَ الطَّعَامِ وَبَعْدَهُ يَجْلِبُ الْيُسْرَ وَيَنْفِي الْفَقْرَ (ابو الشيخ عن ابن عباس)
2327. Cuma günü tırnak kesmek, şifa getirir ve derdi gidenr.
الْجَنَّةُ فَيَقُولُ الرَّبُّ تَعَالَى أَدْخِلُوهُ الْجَنَّةَ فَإِنَّهُ يَرْحَمُ عِيالَهُ (خط كي عن المال
مسعود) 6264- Kıyamette ümmetimden bir adam getirilecek. Fakat cennete girmesi için kendisine ümit verecek hiçbir sevabı bulunmayacak. Allah Teala: "Haydi bunu cennete koyun. Çünkü o çocuklarına merhamet ediyordu." buyuracak.
٦٢٦٥ - يُؤْتَى بِأَقْوَامٍ مِنْ وُلْدِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَمَةِ مَعَهُمْ حَسَنَاتٌ كَالْجِبَالِ اذا دَنَوْا وَاشْرَفُوا عَلَى الْجَنَّةِ نُودُوا لَا نَصِيبَ لَكُمْ فِيهَا (ابن قانع عن سالم مولى ابن
حذيفة)
6265. Kıyamet gününde ademoğullarından, dağlar gibi sevaplan bulunan kavimler huzura çıkarılacaklar. Cennete yaklaşıp tam girecekleri sırada kendilerine: "Onda sizin hiçbir nasibiniz yoktur" diye (Allah tarafından) seslenilecek.
6267- Kıyamet günü nimetler, sevaplar ve günahlar bir araya getirilecek. Allah, nimetlerinden birine: "Haydi kulumun sevaplarından hakkını al" emrini verdiğinde, o da hakkını alacak. Fakat kulda hiçbir şey bırakmayacak.
لَا يَسْعَدُ بَعْدَهَا أَبَدًا (حل عن انس) شَقِيَ فُلانٌ شَقَاوَةً
6269- Kıyamet günü ademoğlu getirilip mizanın iki kefesinin önünde durdurulacak ve kendisi için bir melek görevlendirilecek. Eğer mizanı ağır basarsa, melek bütün mahlukatın duyabileceği bir sesle:
"Falan adam öylesine mutlu oldu ki, artık bir daha katiyyen mutsuz olmayacaktır." diye haykıracak. Şayet mizanı hafif gelirse, yine bütün mahlukatın duyabileceği bir sesle:
"Falan kimse öylesine mutsuzdur ki, artık bir daha mutlu olamayacaktır" diye seslenecek.
وَفِي بَيْتٍ فِيهِ مُحَمَّدٌ وَبِمَجْلِسٍ فِيهِ مُحَمَّدٌ (الديلمي عن جابر)
678- Muhammed adını koyduğunuz zaman onu hor gör- meyin, onu mahrum etmeyin. (Bilakis ona hürmet ederek iyilik edin). Onu çirkinliğe nisbet etmeyin. Muhammed'de mübareklik vardır. Muhammed'in bulunduğu evde ve mecliste de bereket (ve mübareklik) vardır.
يَجْرِيَ مَجْرَاهُ وَإِنَّهُ أَهْنَا وَامْرَأَ (الحكيم عن عائشة)
683- Su içtiğiniz zaman üç nefeste için. Birincisi suyun şükrünü ifade etmektir. İkincisi midesine şifadır. Üçüncüyse şeyta- nın kovulmasını sağlar. Su içtiğiniz zaman emerek içiniz, çünkü bu suyun varacağı yere rahatça varmasını sağlar, kişiye daha lez- zet ve afiyet bahşeder.
G
٦٨٤ - إِذَا شَرِبُوا الْخَمْرَ فَاجْلِدُوهُمْ ثُمَّ إِنْ شَرِبُوهَا فَاجْلِدُوهُمْ ثُمَّ إِنْ شَرِبُوا فَاجْلِدُوهُمْ ثُمَّ إِنْ شَرِبُوهَا فَاقْتُلُوهُمْ (حم د حب هـ طب هب ق عن معوية)
684- Şarap içtiklerinde onlara şer'i ceza tatbik edin, yine içerlerse yine tatbik edin, tekrar içerlerse tekrar tatbik edin. Sonra
4204- Günahın keffareti pişmanlıktır. Siz günah işleme. seydiniz, Allah günah işleyecek bir kavim getirirdi. Sonra onlan (tevbe ettikleri için) bağışlardı.
4206- İşlediği bir günahtan ötürü veya Allah tarafından kendisine verilen mal ile akrabaya yardım etmediği ve zekâtını vermediği için, parmakla gösterilmesi şer cihetinden kişiye yeter. Allah onu muhafaza ederse başka.
¥4207. Parmakla gösterilmesi, günah cihetinden insana dular. "Hayır olsa da bu onun için şerdir. Ancak Allah'ın esirge- dular. "Ya Rasulellah! Eğer bu bir hayırdan dolayı ise?" diye sor diği kimseler müstesna. Eğer şer ise o zaten şerdir." buyurdu.
۲۲ - آية المنافق ثلاث اذا حدث كذب واذا وعد الخلف واذا الثمن
خان رحم خ م ت ن عن ابي هريرة ابن النجار عن ابن مسعود)
22. "Münafığın alaməti üçtür: Konuştuğu zaman yalan konuşur, vad ettiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir şey emane edildiği zaman hıyanette bulunur."
23- "İzzet (ve galibiyet) ayeti şudur: "Şöyle de: "Evlad edinmeyen, mülkünde ortağı bulunmayan ve zelil kimselerden yardımcısı olmayan Allah'a hamd olsun. Onu noksanlıklardan yücelt de yücelt."
26- "Ma'rufu (dine uygun olan şeyi) yap, dine aykırı olan hususlardan uzak dur. Duymaktan hoşlandığına bir bak. Bir topluluğun yanından kalktığın zaman, senin hakkında (hoşlanacağın) bir şeyi söylerlerse hemen onu yap. Nefret ettiğin şeye de bak. Yanından kalktığın topluluk şayet (hoş karşılamadığın bir şeyi) söylerse ondan kaçın."
ولا تقبح الْوَجْهَ وَلَا تَضرب رد عن بهز بن حكيم عن ابيه عن جده)
27- "Eşine (meşru ve helal olan) yerine istediğin gibi yaklaş (cinsî temasta bulun), yediğin zaman ona da yedir, kazandığında onu da giydir, yüzüne karşı sen çirkinsin deme, dövme."
28- "Falan (kabileye) uğra, genç kızlarına bak. Aranızda sevginin (tesisi) için bu daha sağlam (bir davranış)tır. Eğer hoşlanıp razı olursan, sana nikahlarım."
اللَّهُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلَّا أَبَا بَكْر" (ك عن عبد الرحمن بن ابي بكر)
29- "Bana kalemle (üstüne) yazacak bir şey getirin. Size öyle bir kitap yazayım ki ondan sonra asla sapmazsınız. (Sonra) Allah'ın Rasulü, Allah (c.c.) ve mü'minler Ebu Bekr'den başkasının (benden sonra halife olmasına) razı olmazlar" buyurdu.
4917- Kim kırk gün yiyecek şeyi ihtikâr ederse, o Allah'tan Allah da ondan beri olmuştur. Herhangi bir ev sahibinin etrafında bir kişi aç olarak sabahlarsa, artık ondan Allah'ın zimmeti berî olmuştur.
4921- Kim Allah ile kendi arasında iyi davranırsa, Allah onunla insanlar arasını iyi yapar. Kim gizli hallerinde dürüst hareket ederse, Allah onun aleni hallerini ıslah eder. Ahireti için çalışan kimsenin dünya hayatını düzeltir.
4923- Bir kimse kalan ömründe güzel amel yaparsa, geçmiş devirdeki günahları affolunur. Bir kimse de, kalan ömrünü fena geçirirse, geçmişinin de hesabı beraber sorulur.
960. Dört gün vardır ki, geceleri gündüzleri gibidir, gündüzleri de geceleri gibidir. O günlerde Allah için yapılan yeminlerde durulur, köleler azad edilir ve bolca sadaka verilir:
استعمالة وافقتك على أبويك بسبعمائة وذبيحتك شاتك يوم فطرك لاهلك ستعماله واما الماحيات فصيام شهر رمضانَ وَحَجُّ الْبَيْتِ وَانْيَانُ مسجد رَسُولِ الله صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَاليَانُ مَسْجِدِ بَيْتِ الْمَقْدِسِ" (ابو الشيخ في
النواب عن أبي هريرة حسن
962- Dört şey vardır ki ameli yedi yüzə çıkartılır, dört şey de vardır ki, günahları kökünden siler. Ameli yedi yüze çıkartanlara gelince:
a) Allah yolunda (zekat, hac ve cihad gibi hususlarda) harcadığın para ki, bunun karşılığı yedi yüz sevaptır.
b) Annene harcadığın ki, bunun da karşılığı yedi yüz sevaptır.
c) Babana harcadığın ki, bunun da karşılığı yedi yüz sevaptır.
d) Çoluk çocuğuna yedirmek için koyununu kesmen. Bunun da karşılığı yedi yüz sevaptır.
Günah silicilerine gelince:
a) Ramazan orucu tutmak,
b) Beyt-i Şerif'i ziyaret etmek,
c) Resulüllah'ın mescidini ziyaret etmek,
d) Beyt-i Makdis'i ziyaret etmek.
٩٦٣ - اربع لا يُجْزِينَ في الأَصَاحِى الْعَوْرَاءُ الْبَيِّنُ عَوْرُهَا وَالْمَرِيضَةُ البَينُ مَرَضُهَا وَالْعَرْجَاءُ الْبَيِّنُ ظَلْفُهَا وَالْكَسِيرَةُ لَا تُنَقَّى (مالك حمد نه ك حب في ضت حسن صحيح والدارمى وابن خزيمة وابن منيع والروياني والطحاوى عن
vardır:
البراء)
963- Kurbanların kabul edilmelerine mani olacak dört kusur
a) Şaşılığı açık olan hayvan,
b) Hastalığı meydanda olan hayvan,
c) Topallığı açık olan hayvan,
d) Ayağı veya herhangi bir azası kırık olan hayvan seçilmez.
استعمالة وافقتك على أبويك بسبعمائة وذبيحتك شاتك يوم فطرك لاهلك ستعماله واما الماحيات فصيام شهر رمضانَ وَحَجُّ الْبَيْتِ وَانْيَانُ مسجد رَسُولِ الله صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَاليَانُ مَسْجِدِ بَيْتِ الْمَقْدِسِ" (ابو الشيخ في
النواب عن أبي هريرة حسن
962- Dört şey vardır ki ameli yedi yüzə çıkartılır, dört şey de vardır ki, günahları kökünden siler. Ameli yedi yüze çıkartanlara gelince:
a) Allah yolunda (zekat, hac ve cihad gibi hususlarda) harcadığın para ki, bunun karşılığı yedi yüz sevaptır.
b) Annene harcadığın ki, bunun da karşılığı yedi yüz sevaptır.
c) Babana harcadığın ki, bunun da karşılığı yedi yüz sevaptır.
d) Çoluk çocuğuna yedirmek için koyununu kesmen. Bunun da karşılığı yedi yüz sevaptır.
Günah silicilerine gelince:
a) Ramazan orucu tutmak,
b) Beyt-i Şerif'i ziyaret etmek,
c) Resulüllah'ın mescidini ziyaret etmek,
d) Beyt-i Makdis'i ziyaret etmek.
٩٦٣ - اربع لا يُجْزِينَ في الأَصَاحِى الْعَوْرَاءُ الْبَيِّنُ عَوْرُهَا وَالْمَرِيضَةُ البَينُ مَرَضُهَا وَالْعَرْجَاءُ الْبَيِّنُ ظَلْفُهَا وَالْكَسِيرَةُ لَا تُنَقَّى (مالك حمد نه ك حب في ضت حسن صحيح والدارمى وابن خزيمة وابن منيع والروياني والطحاوى عن
vardır:
البراء)
963- Kurbanların kabul edilmelerine mani olacak dört kusur
a) Şaşılığı açık olan hayvan,
b) Hastalığı meydanda olan hayvan,
c) Topallığı açık olan hayvan,
d) Ayağı veya herhangi bir azası kırık olan hayvan seçilmez.
٣٣٩- كَانَ إِذَا نَظَرَ فِي الْمِرْأَةَ قَالَ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي حَسَّنَ خَلْقِي وَخَلْقِى وَزَانَ مِنَى مَا شَانَ مِنْ غَيْرِى واذا اكتحل جعل في عين النتين وواحدة بَيْنَهُمَا وَكَانَ إِذَا لَبِسَ نَعْلَيْهِ بَدَأَ بِالْيَمِينَ وَإِذَا خَلَعَ خَلَعَ الْيُسْرَى وكان اذا دَخَلَ الْمَسْجِدَ أَدْخَلَ رِجْلَهُ الْيُمْنَى وَكَانَ يُحِبُّ اليمن فِي كُلِّ شَي احد
وَعَطَاء (ع) طب عن ابن عباس)
339. Aynaya baktığı zaman: "Elhamdü lillâhillezî hassene halky ve hulükiy ve zâne minnî mâ şâne min ğayrı" derdi. Sürme sürdüğü zaman gözlerinin her birine iki kere sürerdi. Bir de aralarına sürerdi. Pabuçlanını giydiği zaman önce sağ ayağına giyerdi. Çıkanırken önce solunu çıkarırdı. Mescide girerken önce sağ ayağını içeri atardı. Verirken alırken hülasa her şeyde daima sağla başlamasını severdi.
"Allâhümme innî es'elüke min hayri hazihir riyhi ve hayri má erselte bihî ve eûzü bike min serriha ve şerri må erselte bih* Alahümmec'alhâ rahmeten ve lô tec'alhá azábó* Allâhümmec alhá vahan ve la tec'alha riyhâ*"
344- Arkasında bir şey olmadan, yüz üstü yatan birini gördüğü zaman, ayağı ile onu iter ve şöyle derdi: "Allah'ın en öfkelendiği bir yatış şeklidir bu!"
345- Uğurlamak için bir kişinin elini tuttuğu zaman, o bırakmadan kendileri elini çekmezler ve şöyle derlerdi: "Dinini, emanetini ve amellerinin son ve akıbetini Allah'a emanet ederim."
(عمرو) 972. Merhamet edin ki, merhamete nail olasınız. Af edin, ki siz de af olunasınız. Söylenilen sözleri dinleyip hifzetmeyen ve gereği ile amel etmeyenlerin vay haline! Ve bile bile yaptıkları günahlarda ısrar edenlerin vay haline!
حم حب ع طب ك ق والدارمى وابن خزيمة عن معاذ بن أنس) الله
973- Şu hayvanlara selametle binin ve onları selametle bırakın. Onlan yolda, pazarlarda muhabbet etmek için birer sandalye edinmeyin. Nice üstüne binilen hayvan vardır ki, binicisinden daha iyidir ve o Allah'ı daha çok zikreder.
٩٧٤ - اَرْوَاحُ الْمُؤْمِنِينَ فِي أَجْوَافٍ طَيْرٍ خُضْرٍ تَعْلُقُ فِي شَجَرِ الْجَنَّةِ حَتَّى يَرُدُّهَا اللَّهُ إِلَى أَجْسَادِهَا يَوْمَ الْقِيَمَةِ (طب عن كعب بن مالك وام مبشر معا)
974. Mü'minlerin ruhları cennet ağaçlarında ikamet eden ve meyvelerinden yiyen yeşil kuşların kursağında olur. Kıyamet günü Allah
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 105 1 Mü'min kul Allah'a dua eder, Allah (z.c.hz.) Cibril (a.s.)'a der ki: "İstediğini yapma. Ben onun sesini seviyorum." Facir dua ettiğinde ise: "Ya Cibril (a.s.)! Hacetini yap. Çünkü ben onun sesini sevmiyorum" buyurur. Hz. Enes (r.a.) 105 2 Kıyamet gününde ter yerde yetmiş kulaç gider ve insanların ağızlarına, kulaklarına kadar gelir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 105 3 Gadr eden kimse için kıyamet gününde bir bayrak dikilir ve: "Dikkat edin, bu falan oğlu filanın gadridir" denir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 105 4 Gazab şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateşi de ancak su söndürür. Sizden biriniz gazaba gelince abdest alsın. Hz. Atiyyetüssadi (r.a.) 105 5 Gazab, Cehennem ateşinden bir alâmettir. (Dağlama ile yapılan işaret gibi.) Allah, gazab edenlerin kalb damarları üzerine bu ateşten yapılmış damgayı vurmuştur. Görmüyor musun ki, gazaba gelince, insanın gözleri kanlanır, suratları kızarır ve damarları şişer. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 105 6 İhtiyaç ve fakirlik ashabım için saadet, ahir zamanda ise mü'minler için zenginlik saadettir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 105 7 Fitne gelir, kulları fırtına gibi savurur. Bunun içerisinden âlim, ancak ilmiyle kendini kurtarır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 105 8 Fuhuş (her şeyde haddi aşmak) ve tefahuşun (lâfta hududu aşmak fena konuşmak) İslamda yeri yoktur. Kimin ki, ahlâkı güzeldir, o İslâm tarafından da güzeldir. Hz. Câbir (r.a.) 105 9 Fitne gelir savrulur. Heva ve sabrı da beraber getirir. Kim hevaya tabi olursa onun fitnesi siyah (kara) olur. Kim de sabra tabi olursa, onun fitnesi ak (nur) olur. Hz. Ebû Malik el Eş'ari (r.a.) 105 10 Adil kadı kıyamet günü hesaba getirilir. Hesabın şiddeti ile karşılaşınca: "Keşke iki kişi arasında bir hurma için bile karar vermemiş olsaydım" der. Hz. Ali (r.a.) 105 11 Kadı, ayak kayacak noktalarda o kadar düşer ki, Medine ile Aden arası kadar Cehenneme düşer. Hz. Muaz (r.a.) 105 12 Kabir ahiret menzillerinden ilk menzildir. Kim ki kabirde işi kurtardı, arkası iyidir. Kim ki işi kurtaramadı, arkası da çetindir. Hz. Osman (r.a.) 105 13 Kur'an yedi vecih üzerine nazil oldu. Hangisini okursanız, isabet edersiniz. Kur'an üzerine münakaşa etmeyin. Çünkü o münakaşa küfürdür. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 105 14 Kalbler, Allah'ın parmaklarından ikisi arasındadır. İstediği gibi çevirir. Hz. Enes (r.a.) 105 15 Cemaat, toplulukla namaz kıldığında, Allah onlardan hoşlanır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 105 16 Kâfir Cehennemde büyür. O kadar ki, bir azı dişi Uhud dağı kadar olur. Onun cesedinin bu dişe göre büyüklüğü, sizden birinizin cesedinin azı dişine nisbeti gibidir. Hz. Ebû Said (r.a.) 105 17 Kâfirin dili kıyamette iki fersah (24.000 adım) arkadan gelir. Yani o kadar sarkar ki, herkes onu çiğner. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 105 18 Kafir, bir iş hususunda Allah'a dua eder, hemen yerine getirilir. Mü'min dua eder, hemen yerine getirilmez. Melâike bundan endişeye düşer. Allah buyurur ki: "Ben kâfire icabet ettim. Şunun için ki, Ben kâfire ve sesine gazab ederim. Benden duasını kessin ve Beni anmasın diye veririm. Mü'mine gelince, ağır davranırım. Benden ve Beni zikretmesinden kesilmesin diye. Çünkü Ben onu ve onun tazarruunu severim." Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 406 1 Bir kimse bir gazinin başını gölgelendirirse, onu da Allah (z.c.hz.) kıyamet günü gölgelendirir. Kim tek başına Allah yolunda bir gaziyi techiz etse, gazinin sevabı ona da aynen verilir ölene veya dönene kadar. Bir kimse, içinde Allah'ın ismi anılacak bir mescid bina ederse, Allah ona Cennette bir köşk verir. Hz. Ömer (r.a.) 406 2 Bir kimse Allah yolunda cihad edene veya sıkıntıdaki borçlu bir kimseye veya kölenin azatlığına yardım ederse, Allah onu, kendi gölgesinden başka gölge olmayan günde, gölgelendirir. Hz. Sehl İbni Cübeyr (r.a.) 406 3 Bir kimse bir müslümanın kanının akmasına bir kelimenin ucuyla bile yardım etse, kıyamette alnına, "Allah'ın rahmetinden payı yoktur" diye yazılır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 406 4 Bir kimse bi-gayri hak bir husumete veya bir zulme yardım etse, bundan vaz geçinceye kadar Allah'ın gadabındadır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 406 5 Bir kimse batılla hakkı yenmek istiyen bir zalime yardım ederse, o kimse Allah'ın ve Resulünün zimmetinden düşer. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 406 6 Bir kimse bir müslümana bir sözle yardım etse, veya onun için bir adım yürüse, Allah onu kıyamette Peygamberler ve Resullerle emin olarak haşr eder ve buna karşılık kendisine, Allah yolunda öldürülmüş yetmiş şehid sevabı verilir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 406 7 Bir kimse, bir ihtiyacı üzerine bir mü'mine yardım etse, Allah ona yetmiş üç rahmet verir. Bunun biri dünyasının ıslahına kafi gelir. Geri kalan yetmiş ikisi ona Cennetteki dereceleri için saklanır. Hz. İbni Said (r.a.) 406 8 Bir kimse müslüman bir köleyi azad etse, Allah kölenin her bir azasına mukabil onun bir azasını Cehennemden azad eder. Hatta ferci fercine karşılık azad olununcaya kadar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 406 9 Bir adam bir köledeki hissesini azad etse, ve malı da diğer hisseleri ödeyecek kadar varsa o köleye adil bir değer biçilir ve diğer ortaklara hisseleri verilerek köle tamamiyle azad olunur. Yoksa azad olunan kadar azad olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 406 10 Bir kimse dalalet bayrağı kaldırsa veya ilmi gizlese (Bir hakkı ketmetse) veya zalime bilerek yardım etse, bu kimse islamdan beridir. Hz. Amr İbni Abese (r.a.) 406 11 Bir kimse bi'dat sahibinden buğz ederek yüz çevirirse, Allah onun kalbini korkudan emin kılar ve imanla doldurur. Kim bid'at sahibine sert muamele ederse, Allah Teala onu en büyük korku gününde emin kılar. Kim bid'at sahibini hakir ve zelil görürse, Allah onu Cennette yüz derece yükseltir. Kim de bid'at sahibine selam verir veya ona beşaretle mülaki olursa ve onu sevindirici şeyle karşılarsa, Muhammed (s.a.s.)'e indirileni istihfaf etmiş olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 275 1 Bir kuyunun harimi, etrafından kırk arşındır. Deve yatağı koyun yatağı olarak ve yolcuların faydalanması için o kuyudan içeri alıkonulmaz. Veya men edilmez ve ot bitmesin diye suyun fazlasına mani olunmaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 275 2 Yabandaki bir kuyunun harimi elli arşın, yakınındakinin ise yirmibeş arşındır. Hz. Said İbni Müseyyeb (r.a.) 275 3 Ümidimin Halikimden oluşu bana kafidir. Dünyama bedel dinim (sağlamsa) bana yeter. Hz. Ebû Sabit (r.a.) 275 4 Şekavet (muhalefet) ve tefrika (meyusiyyet) bakımından bir mümine (Sabah ezanında müezzinin namaza çağırmasını (Esselatü Hayrün minen nevm demesini) işitip de icabet etmemesi kafidir. Hz. Muaz İbni Enes (r.a.) 275 5 "Hasbiyallahü ve ni'mel vekîl" sözü her korkana emandır. (Masiva korkusu) Hz. Seddat İbni Evs (r.a.) 275 6 Ses güzelliği Kur'an'ın ziynetidir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 275 7 Güzel idare uğurdur, fena ahlak şumdur, kadına itaat pişmanlıktır, sadaka ise fena kazaları def eder. Hz. Câbir (r.a.) 275 8 Güzel idare nemadır. Fena ahlak şumdur. İyilik ömre ziyadelik verir. Ve sadaka fena ölüme mani olur. Hz. Ebû Rafi (r.a.) 275 9 Saç, yüz, dil güzelliği birer servettir. Mal da servettir. (Bir de rüyada bunları görmek maldır) Hz. Enes (r.a.) 275 10 Ümmetimin hasad devri altmış, yetmiş arasıdır. (ekserisinin eceli) Hz. Enes (r.a.) 275 11 Mallarınızı zekatla kale içine alın. Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Dua da belayı önler. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 275 12 Ölüm meleği, ölmekte olan bir adama geldi. Azasını açtı. Yapılmış bir hayra rast gelmedi. Sonra kalbini açtı. Onda da bir hayır bulamadı. Ağzını açtı, dilini "Lâ ilâhe illallah" der buldu. Bu kelimeyi ihlas sebebiyle o adam mağfirete nail oldu. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 275 13 Cennet, hoşa gitmeyen şeylere büründü. Cehennem de nefsin istediği şeylere büründü. Hz. Enes (r.a.) 275 14 Benim muhabbetim, Benim yolumda birbirine muhabbet edenler için, halis sevgi gösterenler için ve Benim sevgim uğrunda harcıyanlar (nefis ve mallarını bezledenler) için hak oldu. Hz Ubâde (r.a.) 275 15 Komşu hakkı dört taraftan kırk evdir. Şöyle, şöyle, şöyle, şöyle sağdan, soldan, önden ve arkadan. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 357 1 Siz Allah'a hakkı ile tevekkül etseniz kuşlar gibi rızıklanırdınız. Onlar aç gider, tok dönerler. Hz. Ömer (r.a.) 357 2 Siz yanımdaki gibi kalsaydınız, melekler sizi evlerinizde ziyaret ederdi. Siz günah etmeseniz, Allah günah işliyen bir halk getirirdi de sonra onları affederdi. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 357 3 Yanımdan çıktığınızda, yanımdaki gibi kalsaydınız, Medine sokaklarında melaike sizinle musafaha ederdi. Hz. Enes (r.a.) 357 4 Allah (z.c.hz.) kullarından beş sene yağmuru tutup sonra yağdırsa insanlardan bazıları yine küfranı nimette bulunur da "durum icabı yağdı." derler. Hz. Ebû Said (r.a.) 357 5 Eğer Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız. Hz. Enes (r.a.) 357 6 Ölümden sonra karşılaşacağınız hali bir bilseydiniz, asla istiyerek yiyemez, istiyerek içemez ve gölgeleneceğiniz evlere giremezdiniz. Bağrınızı döverek dağlara uğrar ve kendinize ağlardınız. Hz. Ebud Derda (r.a.) 357 7 Allah (z.c.hz)'den hakkıyla korksaydınız beraberinde cahillik olmayan ilme nail olur ve Allah Tealayı hakkıyle tanısaydınız duanızla dağlar (yerinden) oynardı. Hz. Muaz (r.a.) 357 8 Eğer Allah (z.c.hz)'ni hakkıyla tanısaydınız denizler üzerinde yürür ve duanızla dağlar oynardı. Allah'dan hakkıyla korksaydınız cehilsiz ilme nail olurdunuz. Lakin bu hadde kimse erişmemiştir. Denildi ki: "Ya Resulallah sen de mi?" Buyurdu ki: "Bende; Allah azze ve celle bütün işlerinin bir kimsenin anlayabilmesinden daha büyük değil midir? (Onun zatının ve işlerinin künhüne erişilemez.) Hz. Muaz (r.a.) 357 9 Eğer sana İsrafil (a.s.), Cebrail (a.s.), Mikail (a.s.) ve Hamele-i Arş, aralarında Ben de olduğum halde dua etseydik, sen ancak senin için yazılan kadınla evlenirdin. (Ashabdan bir zatın Peygamberimize bir kadını almak istiyorum "dua et" demesi üzerine bu hadis varid olmuştur.) Hz. Urve (r.a.) 357 10 Siz namazı beklemekte iken, Allah'ın gökten bir kapı açarak sizin meclisinizi, sizinle övünerek meleklerine gösterdiğini bir bilseydiniz. Hz. Muaviye (r.a.)
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 291 1 Allah Benim hulefama rahmet eylesin. Denildi ki: "Senin halifelerin kimlerdir Ya Resulallah?" Buyurdu ki: "Benim sünnetimi ihya edenler ve onu insanlara öğretenlerdir." Hz. Hasan (r.a.) 291 2 Sâili, hiç olmazsa, yanık bir parça ile çevirin. Hz. Ebû Becid el Ensarı (r.a.) 291 3 Ey Aişe onu geri çevir. Vallahi dileseydim Allah Teala Bana dağları altın ve gümüş olarak akıtırdı. (Hz. Aişe validemize zengin bir kadın gelmiş ve Peygamberimizin yatağını görünce kendisine iyi bir döşek göndermiş. Onun üzerine yukarıdaki hadisi şerif varid olmuştur.) Hz. Âişe (r.anha) 291 4 Allah'ın Benim, ümmetim ve Ümmü Abdin oğlu (Abdullah İbni Mesud r.a) için hoş gördüğüne Ben de razıyım ve Allah'ın, Benim, ümmetim ve Ümmü Abidin oğlu için hoş görmediklerini Ben de kerih görürüm. (Razı değilim.) Hz. Ebud Derda (r.a.) 291 5 Şu adamın burnu yere sürtsün ki (hor olsun), yanında Ben anılayım da Bana selavat getirmesin. Şu adamın burnu yere sürtsün ki, Ramazan'a erişsinde sonra mağfiret olmadan çıksın. Şu adamın burnu yere sürtsün ki, annesi ve babası yanında ihtiyarlamış olsun da Cenneti kazanamasın. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 291 6 Üç kimseden kalem ref olundu: Uykuda olan kimseden uyanıncaya kadar, Hasta olan kimseden iyi oluncaya kadar, Çocuktan büyüyünceye kadar. Hz. Âişe (r.anha) 291 7 "Had" (ceza) hususunda kalem; Küçükten büyüyünceye kadar, uykuda olandan uyanıncaya kadar, mecnun ise iyileşinceye kadar ve bir de bunamış olandan kaldırılmıştır. Hz. Sevban (r.a.) 291 8 Verağ sahibi bir adamın iki rekatı, karışık amellinin bin rekatından hayırlıdır. Hz. Enes ra. 291 9 Gecenin son bölümünün ortasında, Adem oğlunun kıldığı iki rekat namaz, dünya ve dünyadakilerden hayırlıdır. Ümmetime zor olacağını bilmeseydim, onlara "teheccüdü" mecburi kılardım. Hz. Hasan (r.a.) 291 10 "Duhadan" iki rekat, Allah yolunda kabul olunmuş bir hac ve bir umreye bedeldir. Hz. Enes ra. 291 11 Sarıkla kılınan iki rekat namaz sarıksız kılınan yetmiş rekat namazdan efdaldir. Hz. Enes (r.a.) 291 12 Evli adamın iki rekatı, bekarın sekseniki rekatından hayırlıdır. Hz. Enes (r.a.) 291 13 Misvak kullanıldıktan sonra kılınan iki rekat namaz, misvaksız yetmiş rekattan efdaldir. Gizlide olan dua, aşikare olan yetmiş duadan efdaldir. Gizlide verilen sadaka ise aşikare verilen yetmiş sadakadan efdaldir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 317 1 Çocuğa yedi yaşında namazı öğretin ve on yaşına geldiğinde, icap ederse döğün. Hz. Subre (r.a.) 317 2 Emir üzerine şu beş şey borçtur: Ganimeti yerinden toplayıp, yerine harcamak, milletin umurunu tedvin için, işi bilenler arasından hayırlısını seçmek suretile yardımcı olmak, tedbirsiz bulunup da onları askerlikte çürütmemek, bugünün işini yarına bırakmamak. Hz. Vâsile (r.a.) 317 3 Batın ilmi, Allah Teala'nın esrarından bir sırdır ve Allah'ın hikmetlerinden bir hükümdür. Allah onu kullarından dilediğinin kalbine bırakır. ( Dinde bid'at ve kibir buna mani olur. Ve inkişafına da dünya muhabbeti ve hevaya uymak mani olur.) Hz. Ali (r.a.) 317 4 Çok secde etmeye devam et. Her bir secde bir derece yükselmene ve senin bir hatanın silinmesine sebep olur. Hz. Sevban (r.a.) 317 5 Söz dinlemeye ve itaat etmeye bak. Çetinlik ve kolaylık halinde de, fakirlik ve zenginlik zamanında da, neş'eli ve kederli halinde de, veya aleyhinde bir tercih yapıldığında da. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 317 6 Sen, güzel ve hoş konuşmaya, selamı bol vermeye ve yemek yedirmeye devam et. Hz. Hani İbni Yezid (r.a.) 317 7 Oruca mülazemet et. Çünkü onun benzeri yoktur. ( Ashabdan biri, bana Allah'ın oruç sebebiyle menfaat vereceği şeyi bildir demişti.) Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 317 8 Takvaya bak. Zira o, her hayrı camidir. Cihada bak. Çünkü o, müslümanların ruhbanlığıdır. Allah'ı zikre ve Kitabullahı tilavete devam et. Zira o, arzda senin için nur, semada ise anılıştır. Dilini de hayırdan başka şeyden koru. Zira böylece şeytana galib gelirsin. Hz. Ebû Said (r.a.) 317 9 Bakire alın. Zira onların ağzı daha tatlıdır. (Sözleri perdeli ve sıyrık değil.) Doğum cihetinden de verimli ve aza da kanaatkar olurlar. (Buna binaen kız almak, dul almaktan müstehaptır.) Hz. Uveysi İbni Saide (r.a.) 317 10 Kur'ana mülazemet ediniz ve onu kılavuz ve rehber edinin. Zira O, Alemlerin Rabbı'nın kelamıdır. O'ndandır ve O'na döner. (Sizi de O'na çeker) Hz Ali (r.a.) 317 11 Elbisenin beyazına mülazemet edin. Onu, dirileriniz de giysin, ölülerinizi de ona kefenleyin. Zira o, sizin hayırlı elbisenizdendir. Hz. Semura (r.a.) 317 12 Doğruluğa mülazemet edin, O Cennet kapılarından bir kapıdır. Yalandan sakının, O da Cehennem kapılarından bir kapıdır. Hz. Ebû Bekir (r.a.) 317 13 Evlenmeye bakınız. Elinizden gelmiyorsa oruç tutun. Zira o enemedir. Hz. Enes (r.a.)
SECDE AYETLERI Bir kimse hüzün ve sıkıntıdan kurtulmak için Secde âyetleri ile
Allaha yalvarmalıdır. Bu Secde âyetleri ile dilekte bulunmak çok makbuldür. Çünkü Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
"Ademoğlu Secde âyetini okuyup da secde edince şeytan ağlaya- rak savuşur gider"
Bunun için ondört Secde âyetini ayakta okuyup her birinden sonra
hemen yatıp secde yaparsa Cenab-ı Allah o kimseyi derdinden, ızdı-
rabından kurtarır ve dileğini verir. Secde âyetleri okunduktan sonra Allah-u Ekber diyerek kıbleye karşı secdeye varılır. Secdede 3 defa: Subhane Rabbiyel ala denerek kalkılır. Ayağa kalkarken de: gufrane ke rabbena ve ileykel masir denilmesi müstehaptır. Müstehap: Dinin emretmediği halde sevap kazandıran davranış, hoş olan, sevilen demektir.
2) Ra'd, 15- Ve lillâhi yescudu men fis semâvâti vel ardı tav'an ve kerhen ve zilâluhum bil ğuduvvi vel âsâl
Anlamı: Halbuki göklerde olsun, yerde olsun kim varsa isteyerek veya stemeyerek, hem kendileri hem gölgeleri hepsi sabah akşam Allah'a sec- de ederler.
آيَاتُ Meryen, 58 Ulaikellezîne en'amallahu aleyhim minen nebiyine min zuriyyeti Ademe ve mimmen hamelnā mea nûhin ve min zur riyeti İbrahime ve isräile ve mimmen hedeynā vectebeyná, izát aleyhim âyâtur rahmani harrů succeden ve tutla
bukiyya
Anlamı: İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamber lerden, Ådem'in soyundan ve gemide Nuh ile beraber taşıdıklarımızın neslin-den, İbrahim ve İsrail'in soyundan, hidayete erdirdiğimiz ve seçti ğimiz kimselerdir. Kendilerine Rahmån olan Allah'ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.
men fil ardı veş şemsu vel kameru ven nucumu vel cibalu veyсти Hacc, 18- Elem tera ennallâhe yescudu lehu men fis ved devabbu ve kesîrun minen nâs(nâsi), ve kesirun hakka ale
minlinnallahe yefalu må yeşa (yesâu) Anlame Görmedin
mi, göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, gineg te yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan birgo du hep Allah'a secde ediyor. Birçoğunun üzerine de azap hakimator Ulah kimi hot ve hakir kılarsa artık ona ikram edecek yoktur iph Alah dilediği şeyi yapar
Furkan, 60- Ve izå kile lehumuscudü lir rahmâni kälů ve mer alhmânu e nescudu li må te'murunâ ve zadehum nufürālnufarem Anlamı: Onlara "Rahman'a secde edin" dendiği zaman, "Rahman de nymiş? Senin bize emrettiğine secde eder miyiz hiç?" derler ve bu emir onların nefretini artırır.
Sad Kale lekad zalemeke bi suali na cetike ilă nicih ve ime kesinen minel huletai le yebgi ba'duhum alå badın eine amená ve amilūs salihati ve kalilun må hum, ve zanne Deriod u enema tetennahu festagfere rabbehu ve harre råkian ve enäNienabel
Anlam Devud dedi ki: "Doğrusu senin bir koyununu kendi koyun ima katmak istemesiyle sana zulmetmiştir. Gerçekten bir cemi-yette saniaen çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edip de salih amel işleyenler başka. Ama onlar da pek az" Davud, bizim kendisini inthan ettiğimizi sanmıştı. Hemen Rabbinden mağfiret diled sende ederek yere kapandı, tevbe ile Allah'a yöneldi.
11) Fussilet. 37- Ve min ayatihil leylu ven neharu veş şeme vel kamer(kameru), là tescudû liş şemsi ve la lil kameri vescali Mahilleri halakahunne in kuntum iyyahu ta'budûn(ta budúnel ndi. Guneye ve aya secde etmeyin. Eğer sadece Allah'a kulluk raptu Anlamı Gece ile gündüz ve güneş ile ay Allah'ın kudretinin delete
النَّارِ حُزْنًا إِلَى حُزْنِهِمْ (حم خ م عن ابن عمر)
686- Cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girdiklerinde ölüm getirilip cennetle cehennem arasında boğaz- lanacak. Sonra bir münadi şöyle seslenecek: "Ey cennet ehli! Ar- tık ölüm yok, ebedilik vardır. Ey nâr ehli! Artık ölüm yok, ebedilik vardır." Bunun üzerine cennet ehlinin sevinci artacak, cehennem ehlinin de üzüntüsü artacak.
فَلْسَ تَقَدَّمْ قَلِيلاً أَوْ Ramuz ul Ehadis Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi Pamuk Yayınları cilt.. 1.sy.174.
Yavuz Sultan Selim, Piri Mehmed Paşa ile sohbet ederken, soh- betle ilgisiz bir sual sordu:
"Allah'ın izni ile büyük fetihler yaptık. Hâdimül-Haremeyni'ş- Şerîfeyn unvanına kavuştuk. Allah bize her zaman ve her mekânda zafer lütfetti. Hazinelerimiz tepeleme altın ile doldu. Buna rağmen bu devlet yıkılır mı?"
Piri Paşa şöyle cevap verdi:
"Hünkârım! Bu sendeki hal, sendeki ruh, sendeki kararlılık, sebat ve faziler sürdükçe bir şey olma ihtimali yoktur. Velâkin to- runlarınızın zamanında Rabbin ihsân ettiği mükâfatların, nimetle- rin şükrü eda edilmez, emanetlere sahip olunmaz ve hak tevzi edilmez ise, yıkılır!"
"Nasıl?" diye tekrar sordu Yavuz Padişah.
"En çok şu üç şeyden endişe ederim" diye cevap verdi Piri Paşa...
Ve devletleri yıkan sırrı tek tek saymaya başladı:
"Bir: Sadrazamlık makamı, liyakate göre değil de, menfaat kar- şılığı olarak cahil ve ahmakların eline geçerse...
"İki: Dünya malı, kalpleri işgal eder, rüşvet kapısı açılır, altın her kapıyı açar ve bu yüzden makamlar ehliyetsizlere verilirse...
"Üç: Devlet adamları, hanımlarının tesirine girer ve onların arzularına göre devleti yönetmeye başlarlarsa, bu devlet yavaş yavaş inkıraza (yıkılmaya) yüz tutar."
Piri Paşa'nın bu sözleri karşısında Yavuz bir süre suskun kaldı. Derin derin düşündü. Sonra tasalı tasalı vezirinin yű- züne baktı:
"Rabbim bizleri böyle bir akıbete dûçâr olmaktan korusun!" diye duâ etti.
Nasıl mı? Anlatalım... ABD Savunma Bakanlığı'na (Kara Kuvvetleri bünyesinde) bağlı olarak faaliyet gösteren Foreign Area Officers (FAO) adlı askeri birlikte
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 10:54 363
Görev yapan subaylar özel olarak seçilip yetiştirilir. Özünde hepsi birer istihbaratçıdır. Bu istihbaratçı subaylar, gideceği bölgenin dilini bir iki yıl içinde öğrenir, uygulama için bir süre turist olarak o ülkelere gider, toplumu ve kültürünü tanımaya çalışır.
Bu kişiler dünyanın değişik bölgelerinde operasyonel ve fikir üretici olarak çalışır. Unvanları ateşe, ataşe görevlisi, irtibat ofis görevlisi, NATO görevlisi, bölge birimleri yetkilisi gibidir. Başarılı olurlarsa, zirveye kadar yol açıktır.
Sadece FAO mensubu subaylara dağıtılan "The FAO Journal" adlı dergide, seçimden bir yıl önce Soner Çağaptay ve Khairi Abaza'nın bir makalesi yayınlandı. Makalenin başlığı aynen şöyle: İslamcıları sandıkta mmek...
Önce yazarları kısaca tanımakta yarar var. Abaza, Mısırlı Waft Partisi İlişkiler Komitesi'nin eski üyesi, Demokrasileri Savunma Birliği'nin lemli üyesi. Çağaptay ise Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları ümü üyesi ve yöneticisidir. Ağırlıklı olarak yakın doğu politikaları wrinde yoğunlaşır. İkisi de Pentagon'un rafine çocuklarıdır.
İsrail yönetiminin Filistinli lider Yaser Arafat'ı sürgüne mi gönderelim yoksa öldürelim mi tartışmasını yaptığı bir sırada İsrail'de yapılan bir anket Israil halkının cinnet halini gösterir nitelikte. Anket İsrail halkının yüzde 60'ının, Filistin lideri Yaser Arafat'ın öldürülmesi veya sürgüne gönderilmesini istediğini ortaya koydu. Dahaf Enstitüsü'nün telefonla yaptığı araştırmada, 503 kişiye Arafat'a ne yapılması gerektiği soruldu. Ankete katılanların yüzde 37'si Arafat'ın suikasta kurban gitmesini, yüzde 23'ü ise sürgün edilmesini, yüzde 21'i de Batı Şeria'daki tecrit halinin devam etmesini istedi. Araştırmada, İsrail'in Arafat'ı tecritten vazgeçmesi ve müzakerelere yeniden başlamasını isteyenlerin oranının yüzde 15 olduğu belirtildi.
عن انس) يَرْجِعُ أَهْلُهُ 6278- Ölünün ardından üç şey gider: Ehli, malı, ameli. İkisi döner, biri yanında kalır. Ehli ile malı döner, ameli yanında kalır.
ورضى الله بركة والقداحة في الدَّارِ بَرَكَةً وَكِيلُوا طَعَامَكُمْ يُبَارَكُ اللَّهُ لَكُمْ
فيه وسط في المنطق والمقترف عن انس وفيه عنسية ابو سليمان الكوفى متروك)
967- Evde bulunan şu dört şeyde bereket vardır
a) Evde bulunan kayunda bereket vardır.
b) Evde, henüz duvarları yapılmamış olan bir kuyuda da bereket vardır.
c) Evdeki el değirmeninde de bereket vardır.
d) Evdeki çakmakta da bereket vardır.
Buğdaylarınızı (alım, satımı arasında) ölçün ki Allah onu sizin için bereketli kılsın.
٩٦٨- أربعَةُ أَبْوَاب مِنْ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ مُفَتَحَةٌ فِي الدُّنْيَا الإسكندرية وعَسْقَلان وقروينَ وعَبَّادَانَ وَفَضْلُ جدةَ عَلَى هَؤُلاء كَفَضْلِ بَيْتِ الله الحرام عَلَى سَائِرِ البُيُوتِ رحب في الضعفاء والديلمي والرافعي عن على وفيه عبد
الملك لاه والخطيب في فضائل قزوين عن على
968- Dünyada açılmış dört cennet kapısı vardır ki, onlar:
a) İskenderiye,
b) Askalan,
c) Kazvin,
d) Abadan'dır.
Bunların üzerine Cidde'nin üstünlüğü, Allah evi (Kobe-i Muazzama'nın) diğer evlere olan üstünlüğü gibidir.
٩٦٩ - اَرْبَعُونَ حَصْلَةً أَعْلاهُنَّ مِنْحَةُ الْعَنْزِ لَا يَعْمَلُ عَبْدٌ بِخَصْلَةٍ مِنْهَا رَجَاءَ ثَوَابِهَا وَتَصْدِيقًا بِمَوْعُودِهَا إِلَّا أَدْخَلَهُ اللهُ بِهَا الْجَنَّةَ رحم خ د حب عن ابن
(عمرو)
969- Kırk haslet vardır. Bunların en üstün olanı (Allah rızası ve sütü ile kılından faydalanmak için) sağmal keçi vermektir. Kim bu işi Inanarak ve sevabını umarak yaparsa Allah onu mutlaka cennete koyar.
DARAN, Şam karyelerinden birinin ismidir. Ba zat, oranın: fleri gelen tarikat şeyhlerinden ve büyük âlimle. rinden biri idi. Alim, fazıl, zühd ü takvada kâmil bir kimse idi. Asrile. rinden biri illyuk şeyhlerin meşhurlarındandu Hicri tarihe göre: 215
(M. 830.) senede Allah'ın rahmetine kavuşmuştur. Şeyh Ebu Süleyman Darani Hz. bu gizli sırrı beyan etmek sureti ile: Ümmet-i Muhammed'in işlerini bitirme yolunu kendilerine anlat
ti.
Allah rahmet eylesin.
10. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi: «Bir kimse, bana cuma günü YÜZ KERE salavat okursa. onun SEKSEN senelik HATA'sı bağışlanır.»
Deylemi Rh. bu hadis-i şerifi, Enes'ten r.a. rivayet edildiğini çı kararak anlatmıştır.
HATA.
Lafzı, bazı nüshalarda:
- HATALAR.
Şeklinde, yani: Çoğul olarak geçmiştir. Ama Sehliye nüshasında metinde gösterdiğimiz gibidir.
Bazı zatlar:
SEKSEN.
Lafzını, uzun müddetten kinaye olarak anlatıldığını söylemişler-
dir. Yani:
Çok çok yıllık günahlarını affeder.
Manasına gelir.
Bazı zatlar ise, doğrudan doğruya SEKSEN, tabiri üzerinde dur-
muşlardır: Murad, malum sayılı seksen yıllık günahın affıdır. Çünkü seksen yıla tahsisi, bizzat Resulüllah S.A. efendimiz yapmıştır.
** *
11. Ebu Hüreyre r.a. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyur- duğunu anlattı:
<<Bana salavat okuyan için, SIRAT üstünde; büyük bir nur olacaktır. Bir kimse SIRAT üstünden geçerken nur ehli olunca.. се- hennem ehli olmaz artık.»
Bu hadis-i şerifi ve bundan sonra gelecek hadis-i şerifi: İbn-i Ferhun rivayet etti.
Resulüllah S.A. efendimiz, bu hadis-i şerifiyle, sırattan selâmet- le geçiş sebebini beyan buyurdu. Bunu, ümmetine merhamet olarak
anlattı. Burada, SIRAT üzerinde biraz quralım.
SIRAT, cehennem üzerine kurulan bir köprüdür. Kridan ince, ki- lıçtan keskindir. Üç bin senelik yoldur. Bunun: Bin senelik yolu yokuş
bin senelik yolu düz, bin senelik yolu da iniştir. Altı da cehennemdir. Mahşerden cennete çıkan, ondan başka yol yoktur.
Bütün nebiler, resuller, şehidler ve salihler, erkek veya kadır bütün müminler ve tüm mahşer halkı:
Staden istisnasız herkes oraya uğrayacaktır.» (19/71) (1)
Avet-i kerimesi ile belirtilen mana icabı oraya gidecektir. Müşriklerin ve kafirlerin cümlesi, onun üzerinden düşüp cehen- nemde ebedi kalacaklardır.
Allahım, bizi iman zevalinden koru.
Mümin olan kadın ve erkekler, mertebelerine göre kendilerine ihsan edilen Allah'ın lütfu ile geçerler.
Bu SIRAT'a ima nvaciptir. Çünkü: Kur'an'la ve mütevatir riva- yetlerle varlığı sabit olmuştur.
İnandık, iman getirdik.
Ümidimiz odur ki: Allah-ü Taâlâ, Habib-i Ekrem'i hürmetine cümlemize o SIRAT köprüsünden tez geçmeyi müyesser edecektir.
Resulüllah S.A. efendimiz, bu hadis-i şerifi ile şu manayı anlatı- yor:
Bana salavat okuyanlar, SIRAT köprüsüne geldikleri zaman; okumuş oldukları salavat-i şerifeden şer büyük bir nur hâsıl olur. Bu nurla sıratı selametle geçerler.
SIRAT köprüsünün karanlığı, bütün kara zulmetlerden fazladır.
Mahşer karanlığı, günah ve masiyetlerin karanlığı kadar olup SIRAT köprüsüne gidildiği zaman, buna cehennem karanlığı da ek- lenir. Böylece: Kat kat zulmet meydana gelir.
Bütün bu manalar icabıdır ki; Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu
«Bana salavat okuyan için, sırat üstünde; büyük bir nur ola-
caktır.»
Anlatılan mana icabıdır ki, Resulüllah S.A. efendimiz özellikle BÜYÜK NURU sırata tahsis buyurmuştur.
Yoksa, Resulüllah S.A. efendimize getirilen salavat-ı şerite: Dün- yada, âhirette, kabirde, mahşerde nurdur; kıymet, zinet ve sürur- dur. Bunda hiç bir şüphe yoktur.
Allahım, bize ve bütün müminlere selâmet ihsan eyle. Amin!.
Ateşle nur bir arada olmaz. Dünya ateşi ile su birarada olma- yacağı gibi..
Dünya ateşini su nasıl söndürürse.. âhiret ateşini de nur söndü-
rür.
Nitekim, müminler SIRAT üstünden geçmeye başladıkları za- man, cehennem şöyle seslenir:
-Ey mümin, çabuk geç; nurun ateşimi söndürüyor. Onun böyle dediği sahih rivayetler arasındadır.
12. Resulillah S.A. efendimiz şöyle buyurdu: «Bir kimse, bana salavat okumayı nu kaybetmiş olur.» Resulüllah S.A. efendimizin, burada: UNUTURSA; cennet yolu.
«UNUTURSA..»
Buyurmasından muradı: De TERK EDERSA, kasden salavat okunması terk edilirse.. öy. ledir.
Bu mana böyledir. Çünkü, Resulüllah: S.A. mirac gecesi; Allah-i The Bu mana böyled: Ummetinden vanılıp unutmak sureti ile, gü Taala dare merin günahlarının bağışlanmasını istedi. Bunun üzerine Allah-u Taalá, Muhammed ümmetinin; hata, nisyan, yani: Yanıla Allahunutarak ve zorla yaptırılan cürümlerini bağışlamayı vaad etti
günahı kaldırıldı.» (1) Manasına gelen hadis-i şerifiyle beyan edip açıkladılar.
Kasden, Resulüllah S.A. efendimize salavat okumayı terk eden kimse.. bunu Resulüllah S.A. efendimize buğuz ve ona inadla yapıp ona tazim etmezse.. sonucu şudur: Cennete hiç giremez; cehennemde ebedi kalır.
Üstte anlatılan yoidan, salavatı terk eden kimse kâfir olur.
Ömründe bir defa salavat okuyup; sonra Resulüllah S.A. efendimizin ismini söylediği veya bir başkasından işittiği zaman. gaf- let veya tembellik icabı salavatı ve ona tazimi terk ederse.. cennet yolunda yanıbr.
Şeklinde bir cümle kurulur ki, bundan murad şudur: Cennete girmekten geri kalır. Sonunda cennete girer; ama aradan nice zaman geçtikten sonra.. Bu yoldan salavatı terk eden kimse, kâfir olmaz; fasik olur. Eğer affa uğramazsa, cennete girmeye geç kalır.
Müellif merhum, cümleyi şöyle bağlıyor:
Resulüllah'a salavatı terk eden kimse, cennet yolundan sap- tığına göre; ona salavat okuyan kimse, doğruca cennete gider.
Yukarıda anlatılan manaların hulâsasını bu cümlede topladı.
** 13. Abdürrahman b. Avf'in r.a. bir rivayetinde; Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Cebrail a.s. bana geldi ve şöyle dedi:
Ya Muhammed, ümmetinden sana kim salavat okursa.. yct- miş bin melek ona salavat okur. Bir kimseye melekler salâvat oku- yunca, o: Cennet ehli arasına girer.>>>
MERİÇ TUMLUER T.İ.E MAKAM BAŞKANLIĞI ÜST DÜZEY YÖNETİCİ.
1y
YÜCE TÜRK DEVLETİMİN KURUCUSU EHLİBEYT SEYYİD BÜYÜK ÖNDERİM ASİL.TÜRK GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜNDEN 50 YIL SONRA AÇIKLANMASI GEREKEN
HUKUK DIŞI 1 ŞEKİLDE 34 YILDIR HALEN VE KASTEN GİZLENEN VASİYETİNİN VARLIĞININ T.B.M.M DE TARAFIMDAN AÇIKLANMASI YOLUNDA DAVA ADAMI 🇹🇷MERİÇ TUMLUER🇹🇷T.İ.E🇹🇷 OLARAK GEREKENLERİ YAPACAĞIM İNŞALLAH...
YÜCE ALLAHIM CC TANRIM EHLİBEYT SEYYİD GÖREVLİ ASİL TÜRK VASİYİ KORUSUN İNŞALLAH AMİN
İki garip şey vardır: Biri sefih kimseden çıkan "hikmet sözü" ki onu kabul edin. Diğeri Hakim adamın sefih sözü ki, onu affedin. Zira hiç bir hakim yoktur ki ayağı sürçmesin. Ve hiç bir hakim yoktur ki, tecrübe sahibi olmasın. Ravi: Hz. Ali (r.a.) Sayfa: 320 / No: 15 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel10 Haziran 2024 00:07 Bir kimse halk kızdığı halde Allah rızasını isterse Allah ondan razı olur. Sonra halkı da ondan razı eder. Kim de Allah'ı gadab ettirerek insanların rızasını isterse, Allah ona gadab eder ve halkı da ona hasım kılar. Ravi: Hz. Âişe (r.anha) Sayfa: 409 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel10 Haziran 2024 00:08 Bir kimse halk kızdığı halde Allah'ın rızasını isterse, Allah halktan gelen şer ve fitneye karşı onu korur ve ona yeter. Kim de Allahı gazablandırarak insanların rızasını isterse, onu halka bırakır ve bir şeyine karşımaz. Ravi: Hz. Âişe (r.anha) Sayfa: 409 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel10 Haziran 2024 00:09 Bir kimse halk sena etsin diye, Allah'a isyan teşkil eden işler yaparsa, insanlardan evvelce kendisini öven, sonra da zem eden bir kimse olur. Ravi: Hz. Âişe (r.anha) Sayfa: 409 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel10 Haziran 2024 00:09 Haya örtüsünü atanı gıybet etmekten mes'uliyet yoktur. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 409 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
953. Dört şeyden elde edilen para dört şeyde kabul edilmez Hiyanet, hırsızlık, hile ve yetim malını gasp etmek yolu ile elde edilen para şu dört şeyde kabul değildir: Hac, umre, cihad ve sadoka
955- Dört sınıf insan vardır ki, Allah onlan ne cenneline koyacak ve ne de cennetin nimetlerini taddıracaktır:
a) Devamlı içki içen.
b) Faiz yiyen.
c) Nähak yere yetim malını yiyen.
d) Anne babasına asi gelen.
٩٥٦ - أربع مِنَ السَّعَادَةِ الْمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ وَالْمَسْكَنُ الْوَاسِعُ وَالْجَارُ الصَّالِحُ وَالْمَرْكَبُ الْهَنِيُّ وَاربَعٌ مِنَ الشَّقَاءِ الْمَرْأَةُ السُّوءُ وَالْجَارُ السُّوء والمركب السوء والمسكن الضيق (حب ك حل هب ض والخطيب عن محمد ن سعد عن أبيه عن جده
727- Amel mahzun (gizli) olup da (yalan) söz hakim du. rumda olursa, diller sevişip de kalpler birbirinden nefret ederler. rumda obulsar akrabalarından ilgilerini keserlerse, işte o zaman Allah onlara lanet eder, onları sağırlaştırıp gözlerini kör eder.
مَغْفِرَةٍ مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٍ (حم طب عن ام سلمة)
729- Ümmetimde masiyetler başgösterdiği zaman Allah, canibinden hepsini kuşatıcı bir azab verecektir. Denildi ki:
"Ya içlerinde o gün salih kimseler de bulunuyorsa?" "Evet, içlerinde bulunan salih kimselere de, diğer insan- lara isabet eden azap isabet eder. Sonra Allah'ın mağfiret ve ri- zasına mazhar olurlar" buyurdu.
۷۳۰ - إِذَا ظَهَرَتِ الْحَيَّةُ فِي الْمَسْكَنِ فَقُولُوا لَهَا إِنَّا نَسْتَلُكِ بِعَهْدِ نُوحٍ وَبِعَهْدِ سُلَيْمَانَ بْنِ دَاوُدَ أَنْ لا تُؤْذَيْنَا فَإِنْ عَادَتْ فَاقْتُلُوهَا (طب ت حسن غريب عن
ابی لیلی) 730- Evde yılan görülürse ona: "Nuh ve Süleyman Aley- hisselam'a verdiğin söz üzerine bize ilişmeyeceğine söz ver" de yin. Eğer (eziyet vermek üzere) tekrar görülürse hemen öldürün.
- إذا ظننتُمْ فَلا تَحقَّقوا واذا حسدتم فلا تبغوا واذا تطيرة، فامضوا -۷۲۱
وعلى الله توكلوا واذا وزنتم فارْجَحُوا (هـ) عن (جابر)
721. Zanna kapıldınız mı araştırmayın. Haset ettiniz mi agin gitmeyin (Hasedin arkasını takip etmeyin). Bir şeyi uğursuz ende durmayıp gerius faite, devam edin ve Al sha tevekkül edin ve tarttınız mı dürüst tartın.
۷۲۲- إِذَا ظَهَرَ الزِّنَا وَالرِّبَا فِي قَرْيَةٍ فَقَدْ أَحَلُّوا بِانْفُسِهِمْ كتاب الله الواط كين
عذاب الله ب طب ك هب عن ابن عباس)
722. Bir ülkede zina ve riba sökün edip yayıldığı zaman, Allah in kitabını başka bir rivayette Allah'ın azabını karşıla inda bulurlar.
كباركُمْ وَالْمُلْكُ فِي صِغَارِكُمْ وَالْعِلْمُ فِي ذَالِكُمْ (جمع و على الي الا الان
724. Sizde İsrailoğullarında meydana gelen su hususlar خياركم والفاحشة فى شراركم وتحول الملك فى صغاركم والفقه في رد الكم) meydana gelince ilahi azap üzerinize çöküverir;
الله على ندع الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر قال فذكرة ولفظ ع اذا ظهر الادمان فى
Adi elanlanmızda ilim. He. Enes (ro.)'dan rivayet edilen hadiste, Peygamber E- : "Ey Allah'in Rasulül Marufu emretmeyi ve münkerden whenevi ne zaman terk ederiz?" diye soruldu da, Peygamber sar) cevaben bu hadisi zikrətmiştir. (Begovi'nin rivayetindeki sediste şöyle buyurulmuştur.
Hayırlılannız içinde yağcılık.
Şerlileriniz arasında fuhşun yaygınlığı,
Devlet idaresinin gençlerin eline geçmesi. Fikah (din) ilmi rezillerinizin eline geçtiği zaman (umumi belolon bekleyin.)
٧٢٥ - إِذَا ظَهَرَ السُّوءُ فِي الأرْضِ النزل الله بأسه بأهل الأرض وان كان
فِيهِمْ قَوْمٌ صَالِحُونَ يُصِيبُهُمْ مَا أَصابَ النَّاسُ ثم يرجعون إلى رحمة الله
وَمَغْفِرَتِهِ" (طب حل عن ام سلمة)
725- Yeryüzünde kötülük yaygın hale geldiği zaman, Al- oh yer ehline içinde salih kavim bulunsa bile bir azab indirir ki, onlara da isabet eder. Sonra onlar, (salih kavim) Allah'ın rahme- tine ve mağfiretine dönerler (ahirette).
٧٢٦ - إِذَا ظَهَرَ السُّوءُ فَلَمْ يَنْهَوْا عَنْهُ انزل الله بهم بأسة قبل وإِن كَانَ فيهم الصَّالِحُونَ قَالَ نَعَمْ يُصِيبُهُمْ مَا أَصَابَهُمْ ثُمَّ يُصِيرُونَ إلى مغفرة الله ورحمت
(نعيم في الفتن ك عن مولاة صلعم)
726. Kötülük zuhur ettiğinde ondan kaçınmazlarsa, Allah onlara azabını indirir. "Ya içlerinde salih kimseler de varsa?" diye soruldu. "Evet, salih kimselere de onlara isabet eden azap, isabet ader. Sonra onlar (kıyamet gününde) Allah'ın rahmetine ve mağ- fretine mazhar olurlar." buyurdu.
به الديلمي عن ابي هريرة) 55. "Kıyamet gününde Allah'ın rahmetinden en uzak olacak kişı, emrettiği şeyin tersini yapan anlatıcıdır."
٥٦ - أَبْغَضُ الْحَلَالِ إِلَى الله الطَّلَاقُ (د ه ك عد طب ق عن ابن عمر)
56- "Allah'ın en hoşlanmadığı helal, talaktır."
٥٧ - اَبْغَضُ الرِّجَالِ إِلَى اللهِ الأَلَدُّ الْخَصِمُ (حم خ م ت ن عن عائشة)
57- "Kişiler arasında Allah'ın en buğz ettiği insan, (dine) azılı düşman olandır."
٥٨ - أَبْغَضُ الْعِبَادِ إِلَى الله مَنْ كَانَ ثَوْبَاهُ خَيْرًا مِنْ عَمَلِهِ أَنْ تَكُونَ ثِيَابُهُ ثِيَابُ الْأَنْبِيَاء وَعَمَلُهُ عَمَلُ الْجَبَّارِينَ" (الديلمي عن عائشة عن عنها وقال منكر)
58- "Kullar arasında Allah'ın en çok buğz ettiği kişi o kimsedir ki, giysisi amelinden iyidir, yahutta giysisi peygamberlerin giysisi gibi, ameli ise cebbar (zorba)ların ameli gibi olandır."
الْجَاهِلِيَّةِ وَمُطَّلِب دَمَ امْرِئٍ بِغَيْرِ حَقٍ لِيُهْرِقَ دَمَهُ (خ ق عن ابن عباس) 59. Allah en çok üç kişiye buğz eder: Haram işleme hususunda inat eden, İslam'da cahiliyyet kanunu isteyen, Sırf kanına
girmek için nâhak yere bir insanın kanını isteyen."
60- "İnsanlar arasında Allah'ın en çok buğz ettiği adam (yalanı doğru, doğruyu yalan göstermek için), sığırın geviş getirdiği gibi dilini kullanan, belagat sahibi insandır."
61- "Kıyamet gününde mahlukat içinde Allah'ın en çok buğz ettiği kimseler; yalancı ve kibirli olanlardır. Bir de din kardeşlerine karşı kalplerinde kin besleyenler. Onlarla buluştukları zaman kendilerindenmiş gibi görünürler, fakat yanlarından ayrıldıklarında yine kin beslerler. Bir de o kimselerdir ki, Allah'a ve Rasulü'ne çağrıldıkları zaman tembel davranırlar, şeytana ve buyruğuna çağrıldıklarında ise hemen koşarlar."
٦٢ - ابْعُونِي ضُعَفَاتَكُمْ فَإِنَّمَا تُرْزَقُونَ وَتُنْصَرُونَ بِضُعَفَائِكُمْ (د ن ق ل حب
طب حم ت حسن صحيح عن أبي الدرداء)
62- "Beni güçsüz olanlarınızın yanında arayınız, çünkü siz güçsüzleriniz sayesinde zafere kavuşturulup rızıklandırılıyorsunuz."
٦٣ - ابْكِينَ وَإِيَّا كُنَّ وَنَعِيقُ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ مَهْمَا كَانَ مِنَ الْعَيْنِ وَالْقَلْبِ فَمِنَ الله وَمِنَ الرَّحْمَةِ وَمَا كَانَ مِنَ الْيَدِ وَاللّسَانِ فَمِنَ الشَّيْطَانِ (ابن سعد عن
ابن عباس
63- "(Ey kadınlar cemaati!) Ağlayın fakat şeytan anırmasından sakınınız. Çünkü göz ve kalpten olan ağlamak, Allah'tan ve
rahmettendir. El, dil hareketiyle olan ağlamak ise şeytandandır."
الْقَعْدَةِ إِلَى يَوْمِ الصَّدْرِ (الديلمي عن انس)
64- "Mekkelilere ve mücavirlere (yurdunu terk ederek zamanı Harameyn-i Şerifeyn'de ibadetle geçiren) bildirin. Zilkadenin yirminci gününden bayram gününe kadar tavaf etmek, Hacerü'l-Esved'i istilam etmek, Makam-ı İbrahim'i ziyaret etmek ve bir de ilk safta bulunmak gibi hususlarda hacıları yalnız (ve serbest) bıraksınlar."
Sizi iki sarhoşluk gaşyetti. Hayatı sevmek sarhoşluğu ve cehle razı olmak. Bu sarhoşluğa düştüğünüzde, "emr-i bil ma'ruf" ve "nehy-i anil münkeri" terk edersiniz. O zaman sünnet ve kitaba sahip olanlar, muhacir ve ensardan "sabikûnel- evvelîn" gibidir. (Yani ashab derecesindendir.) Ravi: Hz. Âişe (r.a.) Sayfa: 321 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Kim Receb'den bir gün oruç tutarsa, sanki bir sene oruç tutmuş gibi olur. Kim ondan yedi gün oruç tutarsa, ona Cehennem kapıları kapanır. Kim ondan sekiz gün oruç tutarsa, ona Cennetin sekiz kapası açılır. Kim ondan on gün oruç tutarsa, Allah ona istediğini verir. Kim ondan onbeş gün oruç tutarsa, semadan bir münadi şöyle seslenir: "Geçmişin affolundu. Amellere yeniden başla" Kim artırırsa Allah da onu artırır. Receb ayında Allah Teala Nuh (a.s)'ı gemiye bindirdi ve o, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. Onlarla gemi altı ay seyretti. Bunun sonu aşûre günüdür. Ve gemi "Cudi" dağına indirildi. O gün de Nuh (a.s) yanındaki insanlar ve hayvanlar hepsi, Aziz ve Celil olan Allah için, şükür olarak oruçlu idiler. Allah denizi, beni İsrail için aşûre gününde yardı. Ve yine Aşûre gününde Allah (z.c.hz)'leri Adem (a.s)'ın tövbesini ve Yunus (a.s)'ın şehrinin halkının tövbesinide kabul etti. İbrahim (a.s)'da o günde doğdu. Ravi: Hz. Said İbni Ebu Raşid (r.a.) Sayfa: 288 / No: 13 Ramuz El-Ehadis
Meclis-i Mebûsânın kendi kendisini feshetmesine karşı koyan kahraman. İlk Mecliste hükümet prog- ramında dinî bağlara ehemmiyet verilmesini isteyen Ali Şükrü Bey, içkiyi yasaklayan kanun çıkartmıştı. Meclisteki mantıklı ve sert konuşmalarıyla tanınan Ali Şükrü Bey, M.Kemal Paşa'nın amansız bir muhâ- lifiydi. Vatana ve dine hiç bir zararlı faaliyeti bu- lunmayan Ali Şükrü Bey, niçin öldürülmüştü? Hak ve hakikatin yılmaz bir müdafii olduğu halde neden resmî tarih ona karşı suskundur? Nutuk isimli ese- rinde en basit meselelere sayfalarca yer ayıran Ata- türk, neden Ali Şükrü'den bahsetmiyor? Ali Şük- rü'nün Başkumandanlık Kanunu ve Lozan Muâ- hedesiyle ilgili Meclis müzakerelerinde söyledikleri dikkate alınsaydı ne olurdu? Topal Osman'a âbide mezarlar yapan devlet, Ali Şükrü'nün mezarına karşı niçin kayıtsız?
Mustafa Kemal Paşa'nın başında bulunduğu, daha çok Garb efkârını benimseyen Birinci Gruba muhalefetiyle Canınan Trabzon mebusu All Şükrü Bey, bir devrin häkim güçlerine ters düştüğü İçin hunhar bir suikastle öldürüldüm Resmi tarih tarafından mücadelesi gizlendi ve ademe mahkûm edildi.
• Son derece mücadeleci bir ruha sahip olan Ali Şükrü Bey, Tan isimli bir günlük gazete yayınlıyor, kendi adını taşıyan matbaasında da dinî ve milli eserleri tab'ediyordu. Said Nursi'nin namaza teşvik eden beyannamesinin de bu- lunduğu Hubab risalesi de bu matbaada basılmıştı.
● Meclis-i Mebûsânın feshini isteyenlerin düşman gemi- lerini göstermelerine karşılık, "Korkuyordunuz da buraya niye geldiniz?" diyen; Bursa'nın işgali üzerine itham edilen M.Kemal Paşa, "Müddei olan benden sorsun" deyince, "Müddel, tarih ve vatandır" diye haykıran Ali Şükrü Bey, son derece cesur ve dindar bir mebustu.
Men'i Müskirat Kanunu çıkarılırken itirazları cevaplayan Ali Şükrü Bey, "Zaten Kanûn-u Esâsîsinde, 'Dini, din-i İslâm' olan bir Meclis, dinen haram kılınmış içkiyi kat'i bir sûrette yasaklarsa, Amerika ve Avrupada pek insani olan bu muvaffakiyetimize bakar ve mevki-i siyāsīmiz bilhassa İslâm aleminde iki katına çıkar" demişti.
Mecliste Lozan müzakereleri devam ederken, sık sık ko- nuşan Ali Şükrü Bey, "Mahmedciğin süngüsüyle kazanı- lan muazzam zafer Lozan'da heba edildi. Lord Gürzon'un oyunlarına kurban gittik" diye konuşmuş, çok sık ko- Duşması üzerine M.Kemal Paşa ile tartışmışlar ve bir- birlerinin üzerlerine yürümüşlerdi.
• M.Kemal Paşa'ya muhalif olması ve onun Muhafız Taburu Komutanı Topal Osman tarafından bir suikastle öldürül mesi üzerine bazı iddialar çıkmış, Falih Rıfkı Atay, "Düş manlar cinayeti Mustafa Kemal'den biliyorlardı" diye yaz
T ÜRKİYE Yeşilay Cemiyeti tara- fından çıkarılan Yeşilay degisini her görüşte bir husus dikkatimi çeker. Dergide 3-5 tane Atatürk'le ilgili vecizenin yer alması... "Ne var bunda? Dağa taşa, hemen hemen her dairenin ve o kulların kapısına aynı vecizeler yazılmıyor mu, bir dergide yazılmış çok mu?" diyeceksi- niz. Çok değil, ama Atatürk'le ilgili vecize- lerin içkiyle mücadele için kurulmuş bir ce- miyetin neşir organında yer alması insanın tuhafına gidiyor.
Şu ülkede Yeşilay'la ilgisi hiç mi hiç ol mayan kişilerden birisi, belki de en başta ge- leni Atatürktür. Taa ilk gençlik yıllarından. ölünceye kadar hiç durmaksızın içki içmiştir. Bu yüzden bazan İsmet İnönü gibi arka- daşlarıyla bile kavga etmiştir.
Bakınız, M.Kemal Paşa. Tevfik Rüştü A-
ras'a nasıl dert yanıyor: "...Ismet Paşa'ya göre, biz ciddi işleri İçki
Alemlerinde hal etmeye kalkıyormuşuz. "...Ben, hem içmesini, hem de devlet 1ş- lerini görmesini tyi bilirim." (17 Kasım '87.
Hürriyet) Yeşilaycıların dergisinde her ay vecizele- riyle yer alan M.Kemal Paşa, her yerde, her mekânda, canının istediği her anda içki iç mestyle meşhurdu. Öyle ki. Mevlână'nın tür- besinde bile içki içmekten geri durmuyordu.
Yazar Ismail Habib Sevük, M.Kemal Paşa Ile 20 Mart 1923'te Konya'ya gittiklerini, orada Mevlevihanede akşam yemeğine davet edil- diklerini anlattıktan sonra, orada olup biten- leri şu şekilde naklediyor:
"...Mevlevihåneden ayrıldıktan sonra, beni Imtihan etmek isteyen tarafını saklayarak. sanki kendisi öğrenmek istermiş gibi bir eda Ile sordu: 'Bu Mevlână nasıl adamdır?"
Pek tyi bilmiyorum, amma, dedim, 'her-
halde çok büyük bir adam olacak ki. musiki. raks, şiir gibi, dincilerin hoş görmedikleri şeyleri tarikaline ayin ve esas yapmış. Bana yeşil kubbesinin sivriliği bile göklerden bir- şey tırmalıyor gibi gelir!'
"Neşeli neşeli gülüyor:
Ben onun ne liberal kafalı bir şair ol- duğunu bildığım İçin 'Huzuruna kupkuru giril- mez' dedim, birkaç kadeh çekip de girdim!
"Amma efendimiz, sofrada hiç içki yoktu?" "Gözbebekleri bütün zebercedliğile parla- yarak cevabı veriyor.
Siz farkında değildiniz çocuğum. Hani arasıra yandakı odaya girip çıkıyordum ya, Işte o zaman..." (Atatürk İçın, İstanbul: 1939, s.38) Atatürk'ün
uşaklarından Cemal Granda da. onun ülke meselelerini de içki sofrasında ele aldığını şu şekilde anlatıyor:
"...Gezintiden sonra sofra faslı başlıyor ve çok geç saatlere dek sürüyordu. İçkili olan ak- şam yemeklerinde yakın arkadaşları, kabine üyeleri de hazır bulunuyor, birçok memleket meselelert burada hallediliyordu." (Atatürk'- ün Uşağı İdım. İstanbul: 1973, s. 18)
M.Kemal Paşa'nın içki sevgisine dair bir hátırasını anlatan Falih Rıfkı Atay, Yunan- lıların denize dökülmesinden sonra İzmir'e gittiklerini, M.Kemal Paşa'nın İzmir'de Krom- mer Palas oteline uğradığını belirttikten son- ra şunları nakletmektedir:
"...Garson mudur, otel müdürü müdür, artık kim önce koşup gelmişse bir kadeh içki iste- diklerini söyler ve sorar:
Kral Konstantin hiç bu otele gelip de bir kadeh rakı içti mi?' "'Hayır Paşa Efendimiz.'
""Öyle ise neden İzmir'ı almak istemiş?' der ve İzmir'e girişının ilk zevkli saatini o masada geçirir." (Niyazi Ahmed Banoğlu. Fıkra. Nükte ve Çizgilerle Atatürk, Istanbul: 1955, 3. Kitap. s.14)
Buna benzer anekdot pek çoktur. Atatürk'- ün ölüm sebebinin de bu çok İçki içmesi ol- duğunu, bu yüzden stroza yakalandığını ise bilmeyen yoktur.
Hal böyle iken, İçki içmede Bekri Musta- fa'yı bile yaya bırakan Mustafa Kemal'ı illa da Yeşilaycı gibi takdime çalışmak, gerçeklerin saptırılması mânâsına gelmez mi?..
NSAN yakından meşgul olunca yakın tarihimizin bir umman olduğunu daha tyi farkediyor. Yakın tarih araştırma- cıları ise, bu ummanda kulaç atan ve gerçeklerin olduğu kıyıya ulaşmak için tutu- nacak dal arayan insanlara benziyor. Yakın tarihle ilgili hazineleri, eşsiz vesikaları elleri altında bunduranlar ise, samimi şekilde ger- çeklerin olduğu kıyıya ulaşmak isteyen o araştırmacıların halını bıyık altından güle- rek seyrediyor.
Peki bu durum ne vakte kadar devam ede- cek? Samimi araştırmacılar, yakın tarihlerini öğrenmek için çırpınan gençler ve vatan- daşlar ne vakte kadar, yakın tarihe ambargo koyanların insafa gelmesini bekleyecek?
Araştırmacı Yalçın Küçük de, resmi ve ma- salvari tarihe iltifat etmeyen bütün ciddi araştırmacılar gibi şöyle diyor:
"Cumhurbaşkanlığı arşivlerinin zengin bir kaynak olduğu anlaşılıyor. Ne güne duruyor? Neden açılmıyor? Türkiye ne garip bir ülke haline getiriliyor? Türkiye tarihini incelemek İçin ya Büyük Britanyaya, ya da birleşik Ame- rika veya başka bir ülkenin arşivlerine bak- mak gerekiyor. Türkiye'deki arşivler ise, sanki farelerin kemirmelerine bırakılıyor." (Türkiye Üzerine Tezler 2, Istanbul: 1984, s.634) Şimdi, arşiv belgelerini ellerinde
bulundu- ranlar, "İşte belgeleri neşrediyoruz yal" diyebi- lirler ve Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesinin neşrettiği kitapları ileri sürebilir. Ne var ki bu bahane herşeyden önce demok- ratik düşünceye ters düşmektedir. Demokra- tik düşünce, tekelci görüşü ve tekelci ta- rihçiliği reddeder.
Yayınlanan o kitaplara bakıldığında , ki- tabın yazarlarının Nutuk'a ve dolayısıyle Mus-
tafa Kemal'e ters düşmemek için ne kadar zorlandıkları görülecektir. Yığınla hadiseler İçin yapılmış subjektif değerlendirmeler der- hal sırıtmakta ve yazıların inandırıcılığına gölge düşürmektedir.
Yakın tarih üzerindeki bu ambargo ve te- kelci zihniyetin hakimlyeti devam ettiği ve yakın tarih üzerine kayıl konulduğu müddet- çe, koruma altına alınan bütün hadiseler ve şahıslar şaibeden kurtulamayacaktır. Hådı- selerin ve şahısların şaibeden kurtulmasının
yegâne yolu, belgeleri hürriyetine kavuştur- maktan geçmektedir. Teklif ediyoruz: Cumhurbaşkanlığına, Ge-
nelkurmay Başkanlığına, diğer kuvvet komu- tanlığına ait yerlerdeki, Yakın Tarihle ilgili bütün belgeler bir araya toplanmalı ve tıpkı "Başbakanlık Arşivi" yahut "Milli Kütüphane" gibi bir "Yakın Tarih Kütüphanesi" kurulma- lıdır. Ayrıca bankaların kasalarında saklı bel- ge ve dokümanlarla, şahısların elindeki belge ve vesikalar da bu kütüphaneye konulmalı. bütün belge ve dokümanlar güzelce tasnif edi- lip, araştırmacıların istifadesine sunulmalı- dır.
Bir araştırmacı, tıpkı Süleymanlye Kü- tüphanesinde, Bayezıt'taki Devlet Kütüphane- sinde, Ankara'daki Milli Kütüphanede, yahut diğer kütüphanelerde yaptığı gibi, rahatlıkla bu "Yakın Tarih Kütüphanesi'ne gidebilmeli ve belgeleri inceleyebilmelidir.
Yakın Tarih kütüphanesi kurulduktan son- ra, yakın tarihimiz üzerindeki inceleme ve araştırma trafiğı hızlanacaktır. Üniversiteler gazeteci ve yazarlar mevzu üzerinde şevkle çalışacaktır.
Üniversite mensupları, devlet memuru ol- manın getirdiği "resmi tarihe ters düşme" kor- kusunu taşımasalar bile, araştırma yapmak Istediklerinde formaliteler denizinde boğulup
kalmaktadırlar. Mesela bir Çankaya arşivin- de inceleme yapmak için kırk kapıyı aşındır- maları gerekmektedir. Oradan izin koparmak Ise deveye hendek atlatmaktan zordur. Kaldı ki gerekli izin alınsa bile, bu defa istenilen belgenin rahatça görülmesi mümkün olma- maktadır. Zira ilgililer, "Bu belgeleri hiç kim- seye gösteremeyiz" diyebilmektedir. Hele Ge- nel Kurmay Başkanlığından araştırma ve In- celeme iznini koparmak ise âdeta imkânsız- dır.
Peklyt ne vakte kadar yakın tarihimiz bu şekilde binbir kayıt altında tutulu kalacak? Biz ne vakte kadar, resmi tarihçilerin bize sundukları masalvári yazılarla yetinmek zo- runda kalacağız?
Türkiye Yeşilay Cemiyeti, 5 Mart 1920 tarihinde merkezi İstanbul'da olmak üzere "Hilâl-i Ahdar" adıyla kurulmuş bir sivil toplum kuruluşudur. Bağımlılıklarla mücadelede Türkiye'yi örnek ve lider bir ülke yapmak vizyonuyla çalışan Yeşilay, çalışmalarında insan onurunu ve saygınlığını temel alan, toplumu ve gençliği ayrım gözetmeden zararlı alışkanlıklardan korumak için çalışan, milli ve ahlaki değerleri gözeterek ve bilimsel metotlar kullanarak tütün, alkol, uyuşturucu madde, kumar ve teknoloji bağımlılığıyla mücadele eden; önleyici ve rehabilite edici çalışmalar yapan bir halk sağlığı kuruluşudur.
Benim hadislerim birbirini nesh eder. Kur'an-ı Kerim ayetlerinin birbirini nesh etmesi gibi. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 111 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
41 Yanınızda olan (Tevrat)ı, doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin; onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın ve ayetlerimi az bir değer karşılığında değişmeyin. 57 Ve yalnızca benden korkun.
42 Hakkı batıl ile örtmeyin ve sizce de bilinirken hakkı gizleme- yin.58
43 Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle siz de rükû edin.
44 Siz, insanlara iyiliği emrediyorken, kendinizi mi unutuyorsunuz? Oysa siz kitabı okumaktasınız. Yine de akıllanmayacak mısınız?
AÇIKLAMA
57. Ayet, bu insanların Allah'ın kanununu bırakıp reddetmelerine neden olan dünyevi kazançlarına işaret eder. Bununla birlikte, onla- rın vahyi (Hidayet) az bir kazanç karşılığı satmayıp, büyük karlarla satmaları gerektiği anlamına gelmez. Çünkü Allah'ın hidayeti kendi bedeliyle satılacaksa, tüm dünyanın serveti bir araya getirilse bile hiçbir değer ifade etmez.
58. Bu ayeti anlayabilmek için Arapların genelde okuma-yazma bilmeyen ve eğitimden geçmemiş kişiler oldukları gözönünde bulun-
durulmalıdır. Bunun aksine Yahudilerde eğitim daha yaygındı ve aralarında Arabistan dışında bile tanınan büyük bilginler vardı. Bu nedenle müşrik Araplar, Yahudilerin bilginleri karşısında saygı ile karışık korku duyuyorlardı. Bunda Yahudi bilginlerinin ve din adamlarının kendi bilgi ve dindarlıklarını sergilemelerinin, üstelik bunu üfürükçülük ve muskacılık yaparak desteklemelerinin de rolü vardı. Özellikle Medineliler, Yahudilerin bilgili oluşundan korkuyor- lardı; çünkü, onlarla gece-gündüz ilişki içindeydiler. Bunun sonucu nasıl okuma-yazma bilmeyen insanlar, genelde daha çok eğitim gör- müş, daha medeni ve dindar komşularından etkilenirse, Araplar da Yahudilerin etkisinde kalmışlardı.
Hz. Peygamber (s.a.), Allah'ın Rasülü olduğunu ve kendisine uyulması gerektiğini ilan ettiği sırada Arabistan'ın durumu buydu. Doğal olarak Araplar bu meselenin çözümünde Yahudilerden yar- dım istediler ve: "Siz bir Kitab'a sahipsiniz ve bir peygamberin izleyi- cilerisiniz. Allah'ın Rasûlü olduğunu iddia eden bu adam hakkında ne dersiniz?" dediler. Fakat Yahudi alimleri bu soruya direkt ve doğ- ru bir cevap veremezlerdi. Çünkü O'nun öğretilerinde hata bulamaz ve birden çok ilâh olduğunu söyleyemezlerdi. O'nun peygamberler, Allah'tan gelen kitaplar, melekler ve ahiret ile ilgili öğretilerinin yan- lış olduğunu da söyleyemezler ve O'nun öğrettiği ahlakı eleştiremez- lerdi. Bununla birlikte ne Hz. Peygamber'in (s.a.) öğrettiklerini açık- ça kabul etmeye hazırdılar, ne açıkça O'nu reddedecek cesarete sa- hiptiler, ne de Hakk'ı hemen kabul etmek gibi bir niyetleri vardı. Bu nedenle bu davete karşı gizli bir strateji takip ettiler. Hz. Peygamber (s.a.), O'na uyanlar ve yeni din hakkında şüphe üstüne şüphe uyan- dırdılar. Hz. Peygamber (s.a.) ve O'na uyanlar aleyhinde propaganda yapıp yanlış iddialarda bulundular ve onları anlamsız bir tartışma içinde oyalamak için lüzumsuz karşı çıkışlarda bulundular. Bu ne- denle Yahudiler, Hakk'ı batıla karıştırıp gizlememeleri ve şüpheler yaratarak, saçma iddialarda bulunarak, batılla karıştırarak Hakk'ı saklamamaları konusunda uyarılıyorlar.
59. Namaz ve zekât her zaman vahyi dinlerin temel noktalarından birini oluşturmuştur. Diğer bütün peygamberler gibi İsrailoğulla- ri'na gelen peygamberler de bunları emretmiş, fakat Yahudiler bun- ları unutmaya yüz tutmuşlardı. Namazı cemaatle ikäme etmeyi ter- ketmişler ve çoğu tek başına kılmaya bile başlamıştı. Zekât vermek yerine faiz almaya başlamışlardı.
45 Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, şüphesiz, içi saygıyla ürpe- renlerin dışında kalanlar için bir ağırlıktır.
46 Onlar, (mü'minler ise), hiç şüphesiz, Rableriyle karşılaşacaklarını ve (yine) hiç şüphesiz, O'na döneceklerini bilirler.1
47 Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi ve sizi (bir dönem) alemlere üstün kıldığımı anın.2
AÇIKLAMA
60. Yani "sabır ve namaz, Allah yolunda karşılaşılan güçlüklerin çözülmesine yardım edecektir." Arapça sabır kelimesinin sözlük an- lamı "kontrol etme ve bağlamadır. Fakat kullanımda, dayanmak, zorluklara göğüs germek anlamına gelir. Kur'an bu kelimeyi, kişinin vicdanına başvurarak seçtiği yolda karşılaştığı zorluklar, yıldırımlar karşısında cesaret ve dayanıklılıkla yürümesini sağlayan ahlaki gü- ců, istikrarlı olma ve amaca ulaşma konusundakı direnci, ahlâki di- siplin ve kontrolü ifade etmek için kullanır.
61. Namaz ancak Allah'a asi olan ve Ahiret gününe inanmayan bir kimse için "zor"dur. Gönülden gelerek Allah'a itaat eden ve bir gün Allah'ın huzuruna döndürüleceğine inanan kimse için ise, namaz zevkli bir görevdir; hatta onun için, farz olan namazı terketmek zor bir iştir.
62. Burada İsrailoğulları'nın Allah'tan gelen Hakk'ı sahiplenen tek kavim oldukları, bu nedenle diğer insanlara önder olmakla ve bütün milletleri O'na boyun eğmeye ve Doğru Yoľa çağırmakla görevlendi- rildikleri dönem kastedilir.
106 Biz, ondan daha hayırlısını veya bir benzerini getirinceye (kadar) hiç bir ayeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kardırmaz) veya unuttur- mayız (ya da geri bıraktırmayız). Bilmez misin ki Allah, gerçekten her şe- ye güç yetirendir. 109
107 (Yine) Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Al- lah'ındır. Ve sizin Allah'tan başka veliniz de yardımcınız da yoktur.
AÇIKLAMA
109. Bu, Yahudilerin müminlerin zihinlerinde şüphe uyarmak için sordukları bir soruya cevaptır. Onlar şöyle diyorlardı: "Kur'an, önce- ki kitapların Allah tarafından gönderildiğini söylüyor. Eğer böyleyse Kur'an, neden önceki kitaplardakilerden değişik emirler veriyor? Nasıl olur da, aynı Allah, farklı zamanlarda farklı emirler verir? Ayrı- ca şöyle de diyorlardı: "Kur'an, Yahudi ve Hıristiyanların kendilerine indirilen öğretilerin bir kısmını unuttuklarını söylüyor. Allah'ın öğ- retilerinin hafızalardan silinmesi nasıl mümkün olur?" Onların bu soruları, Hakk'a ulaşmak için değil, karışıklık çıkarmak için sorduk- ları açıktır. Allah, onların bu sorularına şöyle cevap verir: "Ben Kadir'im ve benim gücüm sınırsızdır. Ben herhangi bir emrimi değiş- tirebilirim veya onun unutulmasına izin verebilirim. Fakat onun ye- rine aynı amacı yerine getiren, ondan daha iyi veya ona denk bir şey koyarım."
الدار الكبيرة أملان بسم الله الرحماني نَزَّلَ عَلَيْهَا الكتب بالومضة لما تبريديه وآخر النورية والانيم ار ألذ يركبر وايام الله لهم وانتقام از الله لا يخفى عليه
Y AKIN ve uzak tarihimizin ya- lan-yanlışa boğulduğunu, vesi- kaların tahrif edildiğini, kahra- man olanların hain, hain olan- ların kahraman gösterilmeye çalışıldı- ğını belirten yazar Ahmet Kabaklı. Yeni Nesil'den All Ferşadoğlu'nun 10 Kasım 1988'de yayınlanan mülakatında yakın tarih ve tabular hakkında konuştu.
Kabaklı'nın mülakatta sorulan sual- lere verdiği cevaplar şöyle:
"Bugün 12 Eylül'ün bile gerçeklerini bilmediğimizi açık açık iddia edebili- rim. 12 Mart'ın, daha önceki 60 darbesi- nin gerçeklerini hiçbirimiz bilmiyoruz. Rivayet muhtelif ve içinde gerçek dışılık son ölçüdedir.
"Başımıza o kadar çok belä yağdırıl- mış, bugün o kadar çok yalan, yumruk altında gerçekler gizlenmiştir ki, herşey yalana bulandırılmış. Memleketteki kahraman insanlar karalanmış; zararlı kimseler de göklere çıkarılmıştır.
"Bizde büluğ çağı ile emeklilik çağı bir görülüyor. Akıllarının başlarına gelebil- mesi için emekli olmaları gerekir. Ben bunu birçok emekli generalde, yüksek memurda görmüşümdür. Aslında bu, ne yazık ki, korkutulmuş bir karektersiz- liğin ifadesidir. Gerçekler zamanında söylenirse hiçbir zararı olmaz. Uyduru- lan yalanların cemiyetleri ſeläketlere sürükledığı yüzde yüz muhakkaktır.
"Resmi ve yalan tarihe karşı, yalan üzerine müesses iddialara karşı, yalan- dan kahraman yapılmış, hâlâ devam e- den fikir zulmüne ve fikir yumruğuna karşı sız mücadele açmışsınız.
"Demokratik ülkelerde tabu yoktur. Demokratik ülke, tabunun olmadığı ülke demektir. Hallá değil demokratik ülke- lerde, kendisini bilen haysiyetli ülkeler- de de tabu yoktur. Demokratik ülkelerde ilim vardır, bilgı vardır. Tartışılmayan.
görüşülmeyen mesele yoktur. Bu da tabu bir şeydır. İnsan hayslyyetine uygundur.
"İşte Çanakkale hikâyesi, siz yazmış- sınız, Atatürk'ün henüz bulunmadığı bir olayda, 'Atatürk'ten niye bahsedilmiyor' diye kıyametler koparılıyor ve TRT Ge- nel Müdürü azlediliyor. Bu dünyanın hiçbir yerinde olacak bir şey değildir. Nitekim, kişileri yok etmek için siste- matik bir şekilde tabulara başvurulmak- tadır.
"Ne Avrupa'da, ne dünyanın diğer de- mokratik ülkelerinde, 5816 sayılı gibi bir kanun var. Bu kanun yanlıştır. Bu kanun yüzünden çok gerçekler gizli kal- maktadır. Tam (ersine, Atatürk'ün Mus- tafa Kemal. Mustafa Kemal'in Gazi Mus- tafa Kemal olarak ortaya konması gere- kir. Herkesin olduğu gibi ortaya konma- sı gerekir. O zaman millet rahat edecek- ur. O zaman Mustafa Kemal de rahat ede- cektir. O zaman Atatürk'ü maalesef ålet ederek çıkar sağlamak isteyen kişiler. zümreler; kullandıkları bir çıkar unsu- rundan mahrum kalacaklardır. Ata- türk'ü böyle bir takım insanların âleti halinde tutmamak gerekir.
"Türkiye'nin yakın tarih hadiselerini tartışacağı vakit, çoktan gelmiştir. Türk halkı olarak evet, gelmiştir. Ama, ger-
çeklerin bilinmemesinden menfaat u- manlar çoktur. Sırasında basın da gürül tü çıkaracak, seni ylyeceklerdir. Mesul ve yüksek makamlarda bulunanlar, seni ylyecektir! Binaenaleyh, bu acıklı bir keyflyettir. Adalet ve gerçek, milletin. müsbet aydının ekserlyet sağlamastyle mümkün olabilecek bir keyfiyettir. Mil- letimiz her zaman bunları tartışabılır. konuşabilir. Rahatsız olmaz, gocunmaz. Fakat bazı yalancı aydınlar, üniversi telerdeki sorumlu hocalar yeteri kadar karakter sahibi olmazlarsa, yine de so- nuç alınamaz.
"Bir defa Türkiye'nin yakın ve uzak tarihinin yazılmamış olması acı bir
kilde çocuklara okutmanın bir mânâsı yoktur. "Şimdi insan bir şeyi ortaya anlatır- ken gerçekleri ortaya koymalıdır. İlmin dili incitici olmaz. Herkes de buna râzı olur. Yavaş yavaş bu safsata devri, ya- landan çıkar bulma devri kapanır. Bu- nun da kapanması lazım."
keyfiyettir. Tarihi yazılmayan bir ül- kede politika yapılıyor. Şu halde dürüst bir politika yapılamaz. Çünkü kendi- mizi aradığımızda tarihten başka bula- bileceğimiz bir yer yoktur. Herşey tari- hin zarfı içindedir. Koyun efendim orta- ya, kimin ne kusuru varsa bilelim, mezi- yeti ne ise bilelim. Karmakarışık bir şe-
Seni aldar bu dehr-i dûn, Nef' eylemez mål ü benûn, Nefs elinde olma zebûn, Vâsıl olmağa sa'y eyle...
"(Ahiret karşısında) son derece değersiz olan bu fânî dünya, ebedi hayatta fayda vermeyecek olan mal ve evlâtlar peşinde koşturarak seni alda- tır. Nefsine karşı âcizlik gösterme de, Hakk'a vâsıl olmaya gayret et!.."
[Cenâb-ı Hak, biz kullarına âhirette neyin fay- da verip vermeyeceğini açıkça beyan buyuruyor:
Eticcar, dunya me vermediği kıyamet gunünde, zan- etme ki senden altın ve gümüş is- Tele Senden yalnızca kalb-i selim aterler.
te butün mesele; ilahi azaptan kurtuluş fidyesi ve ebedi saâdet sermayesi olan bu selim kalbi, ya- temiz ve berrak gönlü elde et- mek ve onu son nefese kadar mu- hafaza edebilmektir.
Fakat dinin emir ve nehiylerine ria- yet etmeyip "benim kalbim temiz" demekle de iş bitmez. Zira insan, kendi kendine kalbinin temiz oldu- Bu hükmünü veremez. Bilakis in- en ekseriyetle kendisi hakkında sübjektif, yani tarafgir davranır. Bu sebeple hiçbir hâkim, kendi dâvâ- sma bakamaz; onu başka bir hâ- kimin muhakeme etmesi gerekir.
Dolayısıyla dinin îcaplarını ye- rine getirmeyen birinin; "Benim kalbim temiz." diyerek kendinden menkul bir fazilet iddiasında bu lunması, ancak kendini kandırması demektir. Nitekim âyet-i kerîmede;
"...Kendinizi temize çıkarmayın! Çünkü O (Allah) kimin takvâlı ol- duğunu en iyi bilendir." (en-Necm, 32) buyrulmaktadır.
Yani kulu kurtaracak olan; kendi- nikuru läflarla aklamaya çalışması değil, Allah indinde temiz sayılan- lardan olabilmek için samimiyetle Bayret etmesidir. Zira Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede soruyor:
de insanlar, imtihandan geçirilme- den, sadece > deme- Jeriyle bırakılacaklarını mı sandı- lar?1" (el-Ankebût, 2)
Dolayısıyla takvâ hassasiyeti İçinde kulluk vazifelerine riâyet etmek, her mü'min için elzemdir,
imiz , en temiz kalpli insan olduğu hâlde; ibadette, muamelätta, ah- läkta ve bilhassa günümüzün en büyük problemlerinden biri olan "helâl ve harama riâyet" hususun- da, ümmetine en büyük örnek teş kil etmiştir.
Şunu da düşünmeliyiz ki; ca- nıyla, malıyla, evladıyla Hakk'a yakınlık imtihanlarından geçerek "Halilullah", yani "Allah'ın taltif edilmiş oların Dostu İbrahim dahi:
"...Kulları içinden ancak âlim- ler, Allah'tan (gereğince) korkar..." (Fâtır, 28) buyrulmaktadır.
Demek ki, kulun ilmi, irfânı ve mânevî mertebesi yükseldik- çe, onun kalbindeki haşyetullâh duygusu da ziyadeleşir. Dolayısıyla, Allah'ın emirlerine, nehiylerine, helâl-haram hudutlarına riâyeti de o nisbette artar. Selîm kalple- rin en büyük alâmeti, işte bu tak- vâ hassasiyetidir.
Hadîs-i şerîfte buyruluyor:
"Kul bir günah işlerse, kalbinde siyah bir leke oluşur. Eğer samim bir tevbe ederse, o siyah leke kay bolur; aksi hâlde oraya iyice yerle şir. Sonra bir başka günah işleyin ce, yine bir başka leke belirir, so runda kalp kapkara bir hale gelir (Tirmizî, Tefsir, 83)
Yani günahlar, haramlar, kera hatler, ibadetlerdeki fireler, kullu
tan verilen tâvizler, hep kalbin sâ yetini bozan siyah noktalardır. Kall
lu, samimi gözyaşlarıyla yapılan tevbe ve istiğfar-
lardır. Fakat Hazret-i Ömer'in buyurduğu gibi; "Günah işlemekten vazgeçmek, tevbe ile uğraş maktan daha kolaydır."
Yahya bin Muazin şu īkāzı da çok mânidardır:
"Şaşılır o kişiye ki hastalık korkusuyla yiyecek ten perhiz eder de, Cehennem korkusuyla günah- lardan perhiz etmez."
Dolayısıyla kalbin sâfiyetini muhafaza etmek için, takvā zırhına bürünerek günahlardan titizlikle sa- kınmak, en doğru yoldur.
Hazret-i Ömer, bir gün Übey bin Ka'ba "takva"nın ne olduğunu sorar. Übey da ona:
"-Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer?" der.
Hazret-i Ömer:
"-Evet yürüdüm." karşılığını verince bu sefer: "-Peki ne yaptın?" diye sorar. Hazret-i Ömer:
"-Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar ver- memesi için bütün dikkatimi sarf ettim." cevabı- nı verir.
Bunun üzerine Übey bin Ka'b:
"-İşte takva budur." der.2
Yani Cenâb-ı Hakk'ın huzûruna selîm bir kalple, müsterih bir vicdanla, korku ve hüzünden âzâd ol- muş bir hâlde çıkabilmek için;
-Bu dünyada günah ve haram dikenlerine takıl- maktan kendimizi titizlikle korumalı,
-Gönül tahtımızı, Rabbimiz'in râzı olacağı şekil- de tertemiz tutmalı,
-Beşeriyet îcâbı kendimizi koruyamadığımız hatâ ve kusurlarımız sebebiyle, hâlisâne tevbe ve istiğ- farda bulunmalı,
42. ALTINOLUK
-En mühimi de kul haklarının vebålinden kur. tulmak için bir an evvel helâlleşmeli,
-Bildiğimiz ve farkında olduğumuz günahlarımız kadar, bilmediğimiz ve farkında olmadığımız gü nahlarımız da bulunabileceği için, yine tevbe ve istiğfâra devam etmeliyiz.
Ebu'l-Hasan Harakanî Hazretleri'nin şu nasiha- tini, hayat düstūru edinmeliyiz:
"Allah sizi tertemiz hâlde dünyaya gönder- di; siz de O'nun huzûruna kirli olarak gitmeyiniz!
Velhâsıl Cenâb-ı Hak; kullarını, ebedi saâdet ve selâmet yurdu olan Cennet'e davet ediyor. Cennet ise, bir letâfet diyârıdır. Oraya ancak, kesäfetten arınmış, yani günah kirlerinden temizlenerek latîf hâle gelmiş olanlar kabûl edilirler.
Bunun için mü'min, maddî ve mânevî bakım- dan tertemiz bir hayat yaşamaya gayret edecek ki Cennet'e lâyık håle gelebilsin...]
Hüdâyî Hazretleri buyurur:
Gel berû ey derde dermân isteyen,
Câna bakmaz vaslı cânân isteyen... Mülk-i bâkî isteyen kor fâniyi,
Küllüğe bakmaz gülistân isteyen...
[Dünya bir damla, âhiret ise sonsuz bir derya- dır. Deryayı isteyen, damlaya takılıp kalmaz. Ebedi saâdeti arzulayan, fânî sefâlet çarşılarında oyalan- maz. Ukbâyı isteyen, dünyanın cazibelerine gönlü nü kaptırmaz. Yani mü'min;
pazar yeri hükmünde olduğunu hatırından çıkar- mayacak.
Nitekim Hazret-i Ebû Bekir buyuruyor:
"Dünya mü'minlerin pazarı, gece ve gündüz ser- mâyeleri, sâlih ameller ticaret malları, Cennet ka- zançları, Cehennem de zararlarıdır."
İşte Hak dostu ärif kullar, bu pazar yerinde, Cenab-ı Hakk'ın kendilerine lütfettiği canlarını, mallarını ve bütün imkânlarını yine en cömert alı- cı olan Allah'a takdim ederek, en kârlı kazanca nâil olan bahtiyar kullardır.
Cenâb-ı Hak bu dünya pazarı- nın en kärlı alışverişini, âyet-i keri- melerde şöyle haber veriyor:
"Şüphesiz Allah'ın Kitab'ını oku- yanlar, namazı kılanlar ve kendi- lerine rızık olarak verdiğimiz şey- lerden, gizlice ve açıktan Allah yo- lunda harcayanlar, aslā zarar et- meyecek bir ticaret umabilirler." (Fåtır, 29)
"Ey îman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?
Allah'a ve Rasûl'üne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihâd edersiniz. Eğer bilir- seniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
İşte bu takdirde O, sizin günah- larınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan Cennetlere, Adn Cennetleri'ndeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.
Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih. Mü'minleri (bunlarla) müjdele." (es-Saff, 10-13)
Dolayısıyla mü'min, dünya hayatını dâimâ âhi- ret endişesi içinde yaşayacak... Esas hayatın âhiret olduğu şuuruyla, dünyevî kazançlara da kayıplara da haddinden fazla ne sevinecek ne de üzülecek.
Nitekim Rasûlullah Efendimiz, Hendek Harbi'nde olduğu gibi, sabırların zorlandığı za- manlarda:
اللَّهُمَّ لَا عَيْشَ إِلَّا عَيْشُ الْآخِرَةِ
"Allah'ım! Esas hayat âhiret hayatıdır. buyu- rarak, müstesnā bir sabır, tahammül, metânet ve mukavemet sergiliyordu. Buna mukābil Mekke Fethi'nde olduğu gibi, zafer ve ferahlık zamanla- rında da aynı şekilde:
"Allah'ım! Esas hayat âhiret hayatıdır." buyuru- yordu ki, gönüller dünyaya meyletmesin, gaflet ve rehâvete düçar olmasın, gurur, kibir ve enâniyete kapılmasın.
Demek ki mü'min, dâimâ âhiret odaklı bir dünya hayatı yaşayacak. Bollukta şımarmayacak, darlıkta bunalmayacak. "Beyne'l-havfi ve'r- recâ", yani Allah'ın gazabına düçâr olma korkusu ve ilâhî rahmete näil olma ümidi arasında, gönül den- gesini muhafaza edecek...]
Hüdâyî Hazretleri buyurur:
Aldı bizi hemm-i dünya,
Unutuldu dâr-ı ukbâ, Ger kerem etmezse Mevlâ, Nic'olur bizim hâlimiz?..
"Dünyanın telâş ve kaygıları gö- nüllerimizi o kadar meşgul etti ki ebediyet yurdu olan âhiret unutul- du. Şâyet Allah Teâlâ lütf u kere- miyle muâmele etmezse, bizim hô- limiz nice olur?I."
[Dünyaya düşkünlükten, âhire- ti unutma gafletinden kurtulamaz- sak, dünyevî ve uhrevî dertlerimiz- den de kurtulamayız. Zira meşhur bir sözde de ifade edildiği gibi; "Bütün derdi dün- ya olanın, dünya kadar derdi olur!"
Fânî ömrünü sırf dünyevî menfaatler peşinde tü- keten gåfiller hakkında Cenâb-ı Hak »عَامِلَةُ نَاصِبَةٌ "Çalışmış, fakat boşuna yorulmuşlardır." (el-Ğâşiye, 3) buyurmaktadır.
Yine Yüce Rabbimiz, esas hayat olan âhireti unu- tarak dünyanın gelgeç seraplarına gönlümüzü kap- tırmayalım diye, biz kullarını defalarca îkaz ediyor. Âyet-i kerîmelerde buyuruyor:
"(Dünyalık olarak) size verilen her şey, dünya hayatının geçimliği ve süsüdür. Allah'ın katında-
ki ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hälä aklınızı kullanmıyor musunuz?!" (el-Kasas, 60)
"Kim ahiret kazancını isterse onun kazancını ar- tırırız. Kim dünya kazancını isterse ona da onu ve- ririz, fakat ähiretten bir nasibi olmaz!" (eş-Şüră, 20)
"Fakat siz (ey insanlar!) Ähiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu hålde, dünya hayatını ter- cih ediyorsunuz!" (el-A'lă, 16-17)
Rasûl-i Ekrem rinde şöyle buyuruyor: Efendimiz de hadis-i şerifle-
"Kimin endişesi ahiret olur- sa, Allah, zenginliği onun kal- bine koyar, işlerini dağınıklık- tan kurtarır ve dünya ona bo- yun eğerek gelir. Her kimin en- dişesi de dünya olursa, Allah fa- kirliği onun gözü önüne koyar, kendisini derbeder eder ve dün- yadan da kendisine ancak tak- dir edildiği kadar gelir." (Tirmizi, Kıyamet, 30/2465)
...Allah'a yemin ederim ki siz- ler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin de önünüze serilip onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünya- nın onları heläk ettiği gibi sizi de helők etmesinden korkuyo- rum." (Buhâri, Rikāk, 7)
Demek ki dünyaya gönül
kaptırarak onu âhirete tercih etme gafleti, ferdî ve içtimãî pek çok sıkıntının da kaynağıdır. Nitekim günümüzde dünyevileşme sal- gını, maalesef İslâm âlemini de istilä etti. Nasıl ki Uhud'da ganimet uğruna Okçular Tepesi'nin terk edilmesi, büyük bir hezimeti beraberinde se, dünyevi kaygılarla ümmetin darmadağın olup güç ve heybetini yitirmesi de bugün birçok feläke- te dâvetiye çıkarıyor.
Allah'ın emrettiği İslâm kardeşliğinin unutulma- sı, birlik-beraberlik şuurunun kaybedilmesi, -dün Bosna'da ve Myanmar'da olduğu gibi, bugün de Doğu Türkistan'da ve bilhassa Filistin'de- zayıf ve
44. ALTINOLUK
korumasız müslümanları, feläketlere açık hale ge
Uhrevi kaygıların yerini dünyevi kaygıların dol. durması, din kardeşliğinin yerini menfaat dostluk. durma alması, müslümanların Allah indinde de in. sanlık nezdinde de îtibarını düşürüyor. Bunu fırsat Sälen İslâm düşmanları da içlerindeki kin ve nefre ti kusmaktan çekinmiyor, dünyanın gözleri önün de pervâsızca katliam yapıyorlar.
Bu acı manzaralar, Rasûlullah şu îkazını hatıra getiriyor: Efendimiz'in
Efendimiz bir defasında:
"-Size saldırmak üzere, yo- bancı kavimlerin, tıpkı sofraya üşüşen yiyiciler gibi birbirlerini çağıracakları zaman yakındır." buyurmuştu.
Orada bulunanlardan biri:
"-O gün sayıca az olacağımız için mi bu durum başımıza gele- cek ya Rasûlallah!?" diye sordu.
Efendimiz:
"-Hayır, bilakis o gün siz çok olacaksınız. Lakin sizler, bir se- lin getirip yığdığı çer-çöp misă- li, hiçbir ağırlığı olmayan kim- seler durumuna düşeceksiniz. Allah, düşmanlarınızın kalbin- den size karşı korku duygusu- nu çıkaracak ve sizin kalbinize zaafı atacak!" buyurdu.
"-Zaaf da nedir ey Allah'ın
Rasûlü?" diye sorulunca:
"-Dünya sevgisi ve ölüm korkusudur!" buyurdu. (Ebû Dâvûd, Melähim, 5/4297)
İşte Gazze'de İslâm âleminin ibretlik karnesi orta- getirdiy-da... islam kardeşliğini ihmalin uhrevi mes üliyetini unutmak ve dünyevî menfaatleri ümmetin mas- lahatından önde tutmak, birçok feläkete sebebi- yet veriyor.
İslâm âleminin göz bebeği Kudüs, müslümanla rın ilk kıblesi ve Mîrâc'ın kutlu eşiği Mescid-i Aksa, bugün maalesef zalim siyonistlerin işgali altında Nasumaalesef zalim sivonusa kavuşması, bu iş
gåälin son bulmasına bağlıysa; Mirac'ın en mukad des hediyesi olan namazı mirac ufkunda kılabil memiz de, gönüllerimizin dünya işgalinden kur tulmasına bağlı.
Bugün maalesef kalpler ekseriyetle dünyevi meşgalelerin esåreti altında. Bu sebeple namaz- Jar huşûdan uzak, secdeler Hakk'a yakınlık ikli minin feyz ve rühâniyetinden mahrum. Halbuki Peygamber Efendimiz, namazı dünyaya vedä eden kimsenin kıldığı gibi, adeta "son namaz" şu- uruyla kılmamızı emrediyor.
Hazret-i Osman;
"Dünya düşüncesi kalpte karan- lıktır, ahiret düşüncesi ise kalpte nurdur." buyuruyor. Dolayısıyla bizler de;
-Kalplerimizi uhrevî heyecan- larla aydınlatıp tefekkür-i mevt ile ihyä edelim ki, ibadetlerimiz makbul bir kıvam kazansın.
-Dünya nimetlerini, Rabbi- miz'in razı olduğu şekilde kaza- nip sarf edelim ki, onlar bizim için kıymetli bir âhiret azığı olsun.
-Maîşetimizi temin ettiğimiz işimizi/mesleğimizi îfå ederken; "el kärda, gönül Yar'da" şuuruyla çalışıp kazanalım ki, vâsıta hükmunde kalması ge- reken mal-mülk ve servet, gâye hâline gelmesin. Para-pul, makam-mevki kalbimizde putlaşmasın. Gönüllerimiz, dünyevi cazibelerin ve süfli arzula- rın etrafında tavaf etmesin.
-Bilhassa evlatlarımızı, ebedi istikbal ve esas ha- yat olan ahiret şuuruyla Allah yolunda yetiştirelim ki; onlar bizlere hayru'l-halef, sadaka-i câriye ve ebedi saådet vesilesi olsunlar...]
Hüdâyî Hazretleri buyurur:
Hüdâyî, sûretâ bir kabza hâkem,
Lik mânâ yüzünde dürr-i pâkem, Soyundum mâsivådan sîne-çâkem, Hak'tan geldim yine Hakk'a giderim...
"Ey Hüdâyîl Görünüşte bir avuç topraktan ibå- retim. Lakin mânâ âleminde pâk bir inci tanesiyim.
Sinemi yarıp içinden masivayı, yani kulu Rabbinden gåfil bırakan her şeyi bir gömlek gibi çıkarıp attım. Zira Hak'tan geldim, yine Hakk'a giderim..."
[Insan, bedeni yapısı itibarıyla bir avuç toprak tır ve yine bir gün toprağa dönecektir. Fakat onun Hak'tan gelen ve Hakk'a dönecek olan rühi ve ul- vi ciheti, dünyevi kıymetlerle paha biçilemeyecek kadar değerli bir hazinedir. Yine insan meşhur tă biriyle- "zübde-i âlem"dir, "käinâtın göz bebeği"dir.
Bu kıymetli varlığın, en yüce gâyeler peşinde koşması gerekirken, tutup da kendini süfli arzular peşinde ziyan etmesi, ne büyük bir gaflettir.
Mevlână Hazretleri, Allah'ı ve
âhireti unutarak dünyanın gelgeç sevdaları peşinde kendine yazık edenler için şu teşbihte bulunu- yor:
"(Gåfil) insan, kendisini ucuza sattı. O, çok kıymetli atlas bir ku- maş gibiydi; tuttu, kendini (adi) bir hırkaya yamadıl.."
Hakikaten insan, Cennet ve Cemâlullah'a nail olabilecek ka- dar yüksek bir istidatla yaratılmış- tır. Dolayısıyla onun, fânî varlıklar ve süflî câzibeler peşinde ömrü- , büyük bir hamäkattir.
nü ziyan etmesi
Hazret-i Ali da bu hususta gafletten sakın- mamız için şu tembihte bulunuyor:
"Canlarınız için Cennet'ten başka bir karşılık ve değer yoktur. Öyleyse canlarınızı ancak Cennet kar- şılığında satın!.."]
Cenâb-ı Hak, dünyaya aldanarak kendini bir damla suda heläk etme gafletinden cümlemizi mu hafaza buyursun. Damlayı vererek deryayı, fânîyi verip bâkîyi kazanan ârif kullarından olabilmey hepimize lütf u keremiyle ihsan ve ikram eylesin
1-Beş vakit namazı camide kılan Bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir. 2-Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktır. Hadis-i Şerif
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel16 Şubat 2020 08:31
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillah
Allahuekber
Subhanallah
Allahümmesallialaseyyidinamuhammed
Sallaahualeyhivesellem
Estagfirullah
للتجارة وقُرَّاؤُهُمْ لِلرِّيَاءِ وَالسُّمْعَةِ وَفُقَرَاؤُهُمْ لِلْمَسْئَلَةِ" (خط والديلمي عن
YanıtlaSilانس) 6248. İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, ümmetimin zenginleri seyahat için, orta hallileri ticaret için, okuyucuları gösteriş yapmak ve fakirleri de dilenmek için hac yapacaklar.
٦٢٤٩ - يَأْتِي عَلَى أُمَّتِي زَمَانٌ يَحْسُدُ الْفُقَهَاءُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا وَيَغَارُ بَعْضُهُمْ
عَلَى بَعْضٍ كَتَغَايُرِ التُيُوسِ بَعْضِهَا عَلَى بَعْضٍ (ك خط عن ابن عمر)
6249. Ümmetime bir zaman gelecek, fukaha (alimler) birbirlerini kıskanacak, tekelerin birbirlerine hücum ettikleri gibi hücum edecekler (birbirlerini kıskanacaklar.)
٦٢٥٠ - يَأْتِي عَلَيْكُمْ زَمَانٌ يُخَيَّرُ فِيهِ الرَّجُلُ بَيْنَ الْعَجْزِ وَالْفُجُورِ فَمَنْ
أَدْرَكَ ذَلِكَ الزَّمَانَ فَلْيَخْتَرْ الْعَجْزَ عَلَى الْفُجُور (حم ونعيم عن أبي هريرة)
6250- Üzerinize öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda kişi acizlik ile günah işleme arasında muhayyer olacak. Kim bu zamana erişirse aczi, masiyet üzerine tercih etsin.
٦٢٥١ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يُسْلَبُ الرَّجُلُ إِيمَانُهُ وَمَا يَشْعُرُ يُسَلُّ مِنْهُ
كَمَا يُسَلُّ الْقَمِيصُ الديلمي عن أبي الدرداء)
6251- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, kişinin imanı yok edilecek de bunun farkına varmayacak. Ondan o aynen gömlek çıkarılır gibi çıkarılacak.
٦٢٥٢ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ تُقْتَلُ فِيهِ الْعُلَمَاءُ كَمَا تُقْتَلُ الْكِلابُ فَيَا
لَيْتَ الْعُلَمَاءَ فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ تُجَامِعُوا الديلمي عن ابن عباس)
6252- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda alimler, köpekler gibi öldürülecekler. Keşke o zamanın alimleri (ihtilafta değil) birlik halinde olsalardı.
٦٢٥٣ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَسْتَخْفِي فِيهِمْ الْمُؤْمِنُ كَمَا يَسْتَخْفِي
1418
zaman 6253. İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, bir mü'min o da (açık olarak ibadet yapamayacak ve içini dışa vuramayacak, tıpkı bugünkü münafık gibi.
YanıtlaSilالْمُنَافِقُ فِيكُمْ الْيَوْمَ (ابن السنى عن جابر)
٦٢٥٤ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَقْعُدُ الرَّجُلُ إِلَى قَوْمٍ فَمَا يَمْنَعُهُ أَنْ يَقُومَ إِلَّا
مَخَافَةَ أَنْ يَقْعُوا فِيه الديلمي عن ابي هريرة)
6254- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, kişi bir güruh insanın yanında oturacak, (o meclisten) kalkmasını, ancak aleyhinde konuşmaları korkusu önleyecektir.
٦٢٥٥ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَكُونُ عَامَّتُهُمْ يَقْرَؤُنَ الْقُرْآنَ وَيَجْتَهِدُونَ فِي الْعِبَادَةِ وَيَسْتَغِلُوا بِأَهْلِ الْبِدَعِ يُشْرِكُونَ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْمَلُونَ وَيَأْخُذُونَ عَلَى قَوْلِهِمْ وَعِلْمِهِمْ الرِّزْقَ يَأْكُلُونَ الدُّنْيَا بِالدِّينِ هُمْ أَتْبَاعُ الدَّجَّالِ الْأَعْوَرِ
الإِسْمَعِيلي" والديلمي عن ابن مسعود قال في اللسان هذا اخبر منكر)
6255- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, avam (halk) Kur'an okuyacak, ibadete kendini verecek, fakat bidat ehlinin işleri ile meşgul olacaklar. Hissetmedikleri yerden şirke sapacaklar. Söz ve ilimleri vasıtasıyla rızık elde edecekler. Dini alet ederek dünyalık edinecekler. İşte bir gözü kör Deccal'ın avanesi bunlardır.
٦٢٥٦ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يُشَارِكُهُمُ الشَّيَاطِينُ فِي أَوْلَادِهِمْ قِيلَ أَوْ كَائِنٌ ذَلِكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ نَعَمْ قَالُوا وَكَيْفَ تَعْرِفُ أَوْلَادَنَا مِنْ أَوْلَادِهِمْ
قَالَ بِقِلَّةِ الْحَيَاءِ وَقِلَّةِ الرَّحْمَةِ" (ابو الشيخ عن ابي هريرة)
6256- "İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, şeytanlar evlatlarında onlara ortak olacaklar."
"Bu olacak mı, ey Allah'ın Rasulü?"
"Evet."
"Peki kendi çocuklarımızı onlarınkinden nasıl fark edeceğiz?" "Haya ve merhametin azlığı ile" buyurdu.
1419
٦٢٥٧- يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ عُلَمَاؤُهَا فِتْنَةٌ وَحُكَمَاؤُهَا فِتْنَةٌ تَكْفُرُ الْمَسَاجِدُ وَالْقُرَّاءُ حَتَّى لَا يَجِدُونَ عَالِمًا إِلَّا الرَّجُلَ بَعْدَ الرَّجُلِ (ابو نعيم عن
YanıtlaSilبهز عن ابيه عن جده)
6257- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, uleması da hükeması da fitne olacak. Mescitler ve ilim öğrenenler çoğalacak Fakat gerçek alim parmakla gösterilecek kadar az olacak.
٦٢٥٨ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لَا تُطَاقُ الْمَعِيشَةُ فِيهِمْ إِلَّا بِالْمَعْصِيَةِ حَتَّى يَكْذِبَ الرَّجُلُ وَيَحْلِفَ فَإِذَا كَانَ ذَلِكَ الزَّمَانُ فَعَلَيْكُمْ بِالْهَرْبِ قِيلَ يَا رَسُولَ اللهِ وَإِلَى أَيْنَ الْمَهْرَبُ قَالَ إِلَى اللهِ وَإِلَى كِتَابِهِ وَإِلَى سُنَّةِ نَبِيِّهِ
الديلمي عن انس)
6258- "İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, hayat artık masiyetle kazanılacak. Ticaretlerinde yalan ve yemin öylesine yaygın hal alacak ki, böyle bir zamana rastlarsanız kaçın."
"Nereye kaçalım ey Allah'ın Rasulü?"
"Allah'a, Kitabı'na ve Peygamberin sünnetine" buyurdu.
٦٢٥٩ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ هَمُّهُمْ بُطُونُهُمْ وَشَرَفُهُمْ مَتَاعَهُمْ وَقِبْلَتُهُمْ نِسَاؤُهُمْ وَدِينُهُمْ دَرَاهِمُهُمْ وَدَنَانِيرُهُمْ أُولَئِكَ شَرُّ الْخَلْقِ لَا خَلَاقَ لَهُمْ عِنْدَ
الله السلمي عن على)
6259- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, bütün gayeleri mideleri olacak. Şerefleri malları, kıbleleri kadınları, dinleri de dirhem ve dinarları (yani servetleri) olacaktır. İşte mahlukatın en kötüleri bunlardır ki, Allah katında hiçbir nasipleri yoktur.
٦٢٦٠ - يُؤْتَى بِمِدَادِ طَالِبِ الْعِلْمِ يَوْمَ الْقِيَمَةِ وَدَمِ الشُّهَدَاءِ فَيُوزَنَانِ فَلَا
يَفْضُلُ هَذَا عَلَى هَذَا وَلَا هَذَا عَلَى هَذَا (الرافعي عن عقبة بن عامر)
6260- Kıyamet gününde, talebenin mürekkebi ile şehitlerin kanları getirilecek ve her ikisi tartılacak. Ne bu onun üzerine, ne de o bunun üzerine ağır basmayacak.
1420
٦٦١ - يُؤْتَى بالْوَالِى فَيُوقَفُ عَلَى الصِّرَاط فَيُهَزُّ بِهِ حَتَّى يَزُولَ كل عضو مِنْهُ عَنْ مَكَانِهِ فَإِنْ كَانَ عَادِلاً مَضَى وَإِنْ كَانَ جَائِرًا هَوَى فِي النَّارِ
YanıtlaSilسَبْعِينَ خَرِيفًا عبد بن حميد وابن منيع. عن بشر بن عاصم
6261- Vali getirilip sırat üzerinde durduralacak. Her uzvu birbirinden ayrılıncaya kadar sallanacak. Eğer adil ise köprüyü geçecek. Zalim ise yetmiş mevsim kadar bir süre için cehenneme yuvarlanacak.
٦٢٦٢ - يُؤْتَى بِالْقَاضِي الْعَدْلَ يَوْمَ الْقِيَمَةِ فَيَلْقَى مِنْ شِدَّةِ الْحِسَابِ مَا
يَتَمَنَّى أَنَّهُ لَمْ يَقْضِ بَيْنَ اثْنَيْنِ فِي تَمْرَة (قط ط ق عن عائشة)
6262- Kıyamet günü adalet sahibi olan kadı huzura çıkarılacak ve öyle çetin bir hesap görecek ki, keşki tek hurma davasında bile iki kişi arasında hükmetmeseydim temennisinde bulunacak.
٦٢٦٣ - يُؤْتَى بِرَجُلٍ يَوْمَ الْقِيَمَةِ ثُمَّ يُؤْتَى بِالْمِيزَانِ ثُمَّ يُؤْتَى بِتِسْعَةِ وَتِسْعِينَ
سِجِلاً كُلُّ سِجِلٍ مِنْهَا مَدُّ الْبَصَرِ فِيهَا خَطَايَاهُ وَذُنُوبُهُ فَتُوضَعُ فِي كَفَ
الْمِيزَانِ ثُمَّ يُخْرَجُ لَهُ قِرْطَاسٌ مِثْلُ هَذَا وَأَمْسَكَ بِأَبْهَامِهِ عَلَى نَصْفِ أَصْبَعِهِ
فِيهَا أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ فَتُوضَعُ فِي كَفَّةٍ
أُخْرَى فَتَرَبَّحُ بِخَطَايَاهُ وَذُنُوبُهُ (عبد بن حميد عن ابن عمرو)
6263- Kıyamet günü kişi huzura çıkarılacak. Mizan da getirilecek. Sonra her biri, gözün görebildiği kadar günah ve hata ile dolu olan doksan dokuz defter getirilecek ve terazinin bir kefesine konacak. Sonra ona bir kağıt çıkarıldığında içinde:
"Eşhedü en la ilahe illellâh, ve enne muhammeden abdühü ve rasûlüh" kelimesi bulunacak. Onu iki parmakla tutup terazinin öbür kefesine koyacak ve bütün hata ve günahlarına o şehadet kelimesi ağır basacak.
٦٢٦٤ - يُؤْتَى بِالرَّجُلِ مِنْ أُمَّتِي يَوْمَ الْقِيَمَةِ وَمَا لَهُ مِنْ حَسَنَةٍ تُرْجَى لَهُ
2
Bu nedenle, varılan bu dönüm noktasında, Türk toplumunun kriz-
YanıtlaSillerden kurtulması için ahlak güneşinin doğması gerekmektedir. Yok- sa alınabilecek diğer tedbirler kısa vadeli olmaktan öteye geçemeye- cektir. Ahlaki yozlaşmanın önüne geçildiğinde mevcut krizler toplu- mun şoklanması ve yeniden ayağa kalkarak yarınlara emin adımlarla
yürüyebilmesi mümkün olacaktır.
Köprü Sayı 86.Bahar 2004.
Benden sonra ümmetim üzerine şu üç şeyden korkarım. Devlet reisi ve vekillerinin zulmünden korku duyulması (Hükümde tesir altında kalmak), yıldızların (tesirine) itikad ve kaderi tekzib etme.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Muhaccir (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:06
Sizin üzerinize şu altı şeyden korkarım. Sefihlerin amirliğinden, kan dökmekten, hükmü satmaktan, sıla-i rahmi kesmekten, Kur'an'ı musiki eğlencesine vesile yapmaktan ve askerlerin çoğalmasından.
Ravi: Hz. Avf ibni Malik (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:08
Benden sonra ümmetim üzerine şu üç dalaletten korkarım. Hevalara uymak, karın ve şehvetlere uymak ve marifetten sonra gaflete düşmek.
Ravi: Hz. Eflah (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:09
Cuma namazında hazır olun ve imama da yakın bulunun. Zira insan Cuma'dan geri kalmakla, Cennet ehli olduğu halde, Cennetten geri kalmış olur.
Ravi: Hz. Semure (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:10
Sekerat (ölüme yaklaşma) halindekilerin yanında hazır olun. Ve onlara "Lâ ilahe İllallah'ı" telkin edin. Ve onları Cennetle de müjdeleyin. Zira erkeklerden ve kadınlardan halim olanlar bile böyle bir durumda şaşkınlık içinde kalır. Ve şeytanın da, Adem oğluna en yakın olduğu zaman bu vakittir. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ölüm meleğinin görülmesi bin kılıç darbesinden daha müthiştir. Gene nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, mü'min bir kulun, her bir damarının dolaştığı yerde acı duymadıkça, nefesi çıkmaz.
Ravi: Hz. Vasile (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:12
Ashabıma, sonra arkadan gelenlere, sonra da onları takib edenlere hürmet ederek, Bana olan hürmetinizi muhafaza ediniz. Daha sonra yalan yayılır. Öyle ki, kişi kendisinden istenilmeden şahidlik yapar ve yemin teklif edilmeden yemin eder.
Ravi: Hz. Ömer (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:13
Ashabım ve akrabalarıma hürmet ederek Bana hürmetinizi muhafaza ediniz. Kim ki, onlara hürmetle Bana olan hürmetini teyid ederse, Allah da onu dünya ve ahirette korur. Her kim de onlara hürmet etmeyerek, Bana olan hürmetini muhafaza etmezse, Allah ondan yüz çevirir. Ve bir kimseden de Allah yüz çevrir ise onun (azab için) yakalanması yakındır.
Ravi: Hz. Ömer (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:14
Avret mahallini, hanımın ve cariyen müstesna, ( herkesten) koru.
Ravi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:15
Kefeni güzelleştiriniz. Ölülerinize, arkalarından feryad etmekle, fena tezkiye ile, vasiyetlerini tehirle ve yakanlarını ve kabirlerini ziyareti terk ile eza vermeyiniz. Onlaran borçlarını ödemede acele ediniz. (Kabirde) kötü komşudan uzak tutunuz. Kabir kazdığınızda, onu derinleştirip güzelleştiriniz.
Ravi: Hz. Ümmü Seleme (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 05:16
Ölülerinizin kefenlerini güzelleştiriniz. Zira onlar kabirlerinde kefenleri ile övünürler ve birbirlerine ziyarette bulunurlar.
Ravi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
Yorum Gönder
Bu blogdaki popüler yayınlar
Mustafa Kemal Atatürk ün Gizli Vasiyeti
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Meric Tumluer Said Nursi
Mayıs 04, 2023
DEVAMI
Müslüman
Temmuz 30, 2023
DEVAMI
Blogger tarafından desteklenmektedir
Tema resimleri Michael Elkan tarafından tasarlanmıştır
YUKSEL
Vasiyet ve mustafa
PROFİLİ ZİYARET EDİN
Arşivleme
Kötüye Kullanım Bildir
CAHIM
YanıtlaSilAteş yakmak, ateş tutuşup büyü mek, gözün kırmızılığı artmak ve gözünü açmak anlamlarındaki "e-h-m" kökünden türeyen ve sözlükte alevli ateş, çok şiddetli yanan ateş, çok sıcak yer ve derin kuyu-vadi demek olan cahim, yedi cehennemin, azabı en şid- detli olan tabakalarından birinin adıdır.
Kur'an'da 26 âyette geçen cahîm bir yerde Hz İbrahim'in atıldığı ateş (sar- 37.97), 25 yerde cehennem ve şiddetli ateş anlamında kullanılmıştır. Cahîmin tutuşturulmuş ateş olduğu Tekvîr sûre- sinin 12. âyetinde açıkça bildirilmiş- tir. Cahîmin dibinden zakkum ağacı çıkar (safnat, 37/64), buraya atılanlar bu ağaçtan yeyip karınlarını doldururlar, irinden içerler, zakkum karınlarında sıcak suyun kaynaması gibi kaynar. Sonra yanar sudan susuzluk hastalığı- na tutulmuş develer gibi içerler. Ayrıca tepelerinden kaynar su dökülür (Saffat, 37/66-67; Duhân, 44/43-48; Vakı'a, 56/52-55; Håkka,
69/35-37). Kur'ân'da Cahîm'in azgınlar için hazırladığı (Şû'ară, 26/91) ve kâfirlerin, Allah'ın âyetlerini yalanlayan (Mâide, 5/10,86), âyetleri red ve iptal etmek için yarışanların (Hac, 22/51), müşrikle- rin (Tevbe, 9/113), hak yoldan sapanların (Vakı'a, 56/92), zalimlerin (saffät 37/63-68), günahkarların (Duhân, 44/44), Allah'a inanmayanların, yoksulu doyurmayan- ların (Hakka, 69/25-37), azgınların, dünya hayatını ahirete tercih edenlerin (Nazi'at, 79/26-29), facirlerin (Infitâr, 82/14) ve günah- ları kalplerini bütünüyle kaplamış olanların (Mutaffifin, 83/14-16) cahîme atı- lacakları bildirilmiştir. Bu kimselerin, amel defterleri sol elinden verilecek ve bunlar yetmiş arşın zincire bağlanarak cahime atılacaklardır (Hakka, 69/25-32).
80
Melekler, muttakî mü'minle cahîmden korunması için Allah'a dua ederler (Mu'min, 40/7). (İ.Κ.)
YanıtlaSilCÂIFE
Karına ulaşan yaraya câ'ife, dimaga ulaşan yaraya da âmme denir.
Hanefi fikhinda, câife ve âmmeye sürülen ilaçların orucu bozup bozma. yacağı konusu tartışılmıştır. İmam- Azam Ebû Hanîfe'ye göre, herhangi bir yaraya konan kuru ilaç orucu boz- maz. Fakat, karına veya dimağa kadar derin olan yaraya sürülen yaş ilaç, içine nüfuz ederse orucu bozar; kaza edilme si gerekir. Çünkü İmam-ı Azam'a göre, vücuda yararlı herhangi bir şeyin, vücu dun herhangi bir yerinden içeriye girip kaybolması halinde oruç bozulur. İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, orucun bozulması için, vücuda giren şeyin normal yollarla karına veya dimağa ulaşması esas kabul edildiğin- den, ister yaş, isterse kuru olsun yaraya sürülen ilaç orucu bozmaz. Buna göre, iğneyle vücuda bir şey zerk edilmesi durumunda, İmam-ı Azam'a göre oruç bozulmakta, diğer iki imama göre ise oruç bozulmamaktadır.
Dinimiz, hasta olan ve tedavi süre- cinde bulunan kişilerin oruç tutmama- larına ruhsat vermektedir. Bu nedenle, tedavisi devam eden kimseler, sağlık- larına kavuşup, tedavileri tamamlanın- caya kadar oruçlarını erteleyebilirler. Bununla birlikte, Ramazan ayında her- kesle birlikte oruca devam etmeyi arzu ediyorlar ve oruç tutmalarına başka bir engelleri de bulunmuyorsa, iğneleri- ni iftardan sonra yaptırmaları yerin de olur. Bu imkâna sahip olmayanlar, tedavi ve aşı amaçlı iğne yaptırabilirler. oruçları bozulmaz. Ancak, oruçlu iken
gıda ve vitamin iğneleri yaptırılması uygun değildir. (1.P.)
YanıtlaSilCÂIHA
Sözlükte "afet ve musibet" anlamı- na gelen câiha, bir fıkıh terimi olarak dalında veya tarlada iken satılan, fakat müşteri tarafından henüz kaldırılma- dan, meyve ve sebzelerin afete maruz kalması halinde zararın kime ait ola- cağı; bedelin zarar oranınca indirilip indirilmeyeceği fakihler arasında tar- tışılmıştır. Hanefî ve Şafiî hukukçula- rı, böyle bir alışverişte kabzın gerçek- leştiği ve akdin tamamlandığını kabul ederek, zararın müşteriye ait olduğu- nu, bedel indirimi yapılmasının doğru olmadığını söylemişlerdir.
Buna karşılık, Malikî ve Hanbelîler, ziraî hastalıkları, dolu, kuraklık ve su baskını gibi afetleri câiha kabul etmişler ve bu durumda, müşterinin ödeyeceği bedelden indirim yapabile- ceğini prensip olarak benimsemişler- dir. Malikilere göre bedelde indirimi gerektiren zarar, genelde üçte birden az olmamalıdır. Bundan az olan zarar caîha olarak kabul edilmeyip, indirim yapılmaz. Hanbelîlere göre ise, zara- rın makul bir sınırı aşması ölçü olarak kabul edilmiştir. (İ.P.)
CÂIZ
Sözlükte "mümkün olmak, serbest olmak, geçip gitmek ve geçerli olmak" anlamlarına gelen caiz, fıkıh terimi ola- rak, bir söz veya davranışın dinî veya hukukî esaslara uygunluğunu, yapılma- sının serbest ve geçerli olduğunu ifade eder.
Caiz kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de geçmemekle birlikte, hadislerde az da olsa ıstılah manasında kullanılmıştır.
Bu tabir, daha sonraki devirlerde İslâm âlimlerince, geliştirilen bir ıstılahtır.
YanıtlaSilFıkıh usulünde caiz teriminin, mubah kavramı ile yakından ilişkisi bulunmaktadır; her ikisi de mükellefin yapıp, yapmamakta serbest bırakıldığı fiilleri ifade etmektedir. Ancak câiz, mubahtan daha kapsamlı bir kavram olup, haram ve tahrimen mekruh dışında kalan teklifi hükümlerin hepsi- ni kapsamaktadır. Buna göre caiz kav- ramı, farz, vacip, mendub, mubah ve tenzihen mekruhu içine almaktadır.
Fıkıh literatüründe ise, işlenmesinde günah bulunmayan fiilleri ifade etmek için, başka bir deyişle fiilin dine uygun- luğunu belirtmek için caiz tabiri kulla- nılmaktadır. Bu anlamda caiz ile helal ve meşru kavramları arasında yakın ilişki bulunmaktadır. Buna göre caiz, işlenmesinde dinî, dünyevî, hukukî ve cezâî sorumluluk bulunmayan fiilleri ifade etmektedir.
Kelam ilminde caiz, aklî hüküm- lerden olup zatına nispetle varlığı ve yokluğu eşit olan, varlığı da yokluğu da vacip olmayan şeyi ifade eder. (İ.P.)
CÂLİYET
Sözlükte "vatanlarından çıkan veya çıkarılan bir grup insan" anlamına gelen câliyet, bir fıkıh terimi olarak, cizye mükellefi veya cizye tahsildâ- rı demektir. Bu deyim, ilk defa Hz. Ömer'in halifeliği döneminde Arap yarımadasından çıkarılan ehl-i zim- metten bir grup için kullanılmıştır. Bu terim daha sonra, ülkenin her yerinde bulunan ve cizye (vergisi) ödemekle - görevli olan kişi ve topluluklar için kullanılmıştır. (İ.U.)
81
CÂMI
YanıtlaSilDağınık şeyi toplamak, biriktirmek, birleştirmek, elbise giymek anlamında- ki "c-m-'a" kökünden türeyen câmi', toplayan, bir araya getiren, birleştiren, müellif, mürettip demektir.
Dinî terim olarak, toplu ibâdet edi- len yerlere denir. Kur'ân ve sünnette câmi, mescid kavramı ile ifade edilmiş- tir. Mescid; secde edilen yer demektir.
Yeryüzünde ilk yapılan mescid, Mekke'deki Mescid-i Haram'dır (Müslim, Mesacid, 1). Hz. Muhammed (a.s.)'in ilk yaptığı mescid ise Medine yakınındaki Kuba Mescidi, daha sonra da Mescid-i Nebevî'dir.
Mescidler; beldelerin Allah'a en sevimli mekânları (Müslim, Mesâcid, 288) ve Allah'ın evleridir (Münāvi, II, 445).
Kur'ân ve sünnette camilerin yapı- mı, bakımı, temizliği ve cemaatine çok önem verilmiştir. Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman eden, namaz kılıp zekat veren ve sade- ce Allah'tan korkan kimselerin imar edeceği (Tevbe, 9/18), Allah için bir mes- cid bina edene Allah'ın da o kimse için cennette bir köşk bina edeceği (Münziri, Tergib, 1/193), buna mukabil Allah'ın mes- cidlerinde Allah'ın adının anılmasına ve mescidlerin harap olmasına çalışan- ların en zalim kimseler olduğu (Bakara, 2/114) bildirilmiştir.
Camilerde sadece Allah'a ibadet edilmesi (Cin, 72/18), camilere güzel- temiz elbiselerle gidilmesi (A'raf, 7/31), camilerin temizlenmesi (Bakara, 2/125; Hac, 22/26) Allah'ın emridir. Namazlarını camide cemaatle kılan müslüman 27 kat daha fazla sevap kazanır (Müslim, Mesacid, 249, 1, 450).
82
Diya valinda Ekim ayının ilk haftasını camiler haftası ilan etmiştir. Camiler Haftasında, camilerin ve cemaatin anemi, yarn, va'z, konferans ve hutbe- Dende anlatılmakta, camiler ve çevresi gözden geçirilmekte, yıllık bakım, ona- rim ve temizliği yapılmaktadır. 1986
YanıtlaSilAllah'ın sıfatı olarak câmi, bütün erdemleri, iyilikleri ve nimetleri ken- disinde toplayan, yeryüzünde hava, su, hayvan ve bitki gibi çeşitli varlık ları, soğuk-sıcak, yaş-kuru gibi zıdları bir arada tutan, kalpleri bir inanç ve düşüncede birleştiren; kıyamet günün- de insanları hesap için diriltip çürümüş uzuvları bir araya getiren ve mahşer yerinde toplayan demektir.
Kur'ân'da Allah'ın sıfatı olarak iki âyette geçmiştir: "Rabbimiz, Sen insan- ları, asla şüphe olmayan bir günde toplayacaksın. (câmiu'n-nās) Şüphesiz Allah sözünden dönmez." (Al-i Imran, 39, "Allah, munafikların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayıcıdır." (Nisi, 4/140)
Allah'ın bu vasfı, Kur'ân'da, "ceme'a-yecme'u" fiiliyle de ifade edilmiştir: "De ki: Allah sizi yaşatıyor, sonra öldürecek, sonra sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamette toplayacak- thr..." (Cisiye, 45/26). Allah bütün insanla- rı kıyamet günü bir araya toplayacağı için bugüne "yevmü'l-cem" (toplanma günü) denilmiştir (Şüră, 42/7), "İnsan, biz kendisinin kemiklerini bir araya topla- yamayacağımızı mı sanıyor? Evet biz onların parmak uçlarını (izlerini) yapıp düzeltmeye kadiriz." (Kıyäme, 75/3-4)
Hadis ilminde câmi, konularına göre hadisleri toplayan eserlere denir. Buhârî ve Müslim'in el-Camiu's-Sahih
adlı eserleri camilerin en meşhur iki örneğidir. (l.K.)
YanıtlaSilCARİYE
Köle ve cariye, tarihte hukuki, ikti- sadi ve sosyal bakımdan hür insanlara göre daha aşağı bir statüde bulunan bir sınıfın adıdır. Bu sınıfın kadın ları için cariye, eme, memlûke tabiri kullanılmaktadır.
Tarihin eski çağlarından beri yeryü- zünde mevcut ve yaygın bir olgu olar kölelik, İslâm'ın öngördüğü ve teşvik ettiği bir durum değildir. Bilakis, indiğ dönemde sosyal bir gerçeklik olan bu olguyu tedricen tasfiye etmeyi plan- lamış, bu arada, kölelerin durumların iyileştirmeyi sağlayacak ön tedbirler almış ve altyapıyı kurmaya öncelik vermiştir.
Köleliğin ıslah ve zamanla tasfiyes amacıyla İslâm'da, kölelerin eğitilme si, hürriyete hazırlanarak faydalı bi kimse haline getirilmesi ve hür kılın ması konusunda teşvik ve tedbirle getirilmiştir; sürekli olarak ve değişil vesilelerle köle azat edilmesi tavsiy edilmiş, hatta keffaretlerde olduğu gibi bazı durumlarda bunu dini bir zorunlu luk haline getirmiştir. (İ.P.)
CEBBAR
Kırığı yerine getirip sıkıca sarmak eksiği giderip tamamlamak, telaf etmek, birini bir işe zorlamak, bir şey zorla yaptırmak anlamlarındaki "c-b r" kökünden türeyen cebbâr sözlükte zalim, kibirli, gaddar, azgın, zorba kahredici, insanları hükmü altına ala istediği şeyi yaptırmaya zorlayan, men hametsiz ve baskıcı demektir.
Allah'ın sıfatı olarak cebbâr; âs ve azgınları kahredici, emir ve yasak lardan istediğini kullarına yaptırmay
gucu yeten, kahhar; dertlere derman veren, kırılanları onaran, yoksullara rızık veren, perişanlıkları yoluna koyup düzelten anlamındadır.
YanıtlaSilKur'ân'da "cebbâr" kelimesi; anîd (inatkâr) (Hüd, 11/59; İbrahim, 14/15), müte- kebbir (Mü'min, 40/35), asiyy (isyânkâr) (Meryem, 19/14) ve şakîyy (azgın) (Meryem, 19/32) kelimeleri ile birlikte 10 âyet- te insanın, sadece 1 âyette (Haşr, 59/23) Allah'ın sıfatı olarak kullanılmıştır. Azgın, zâlim ve insanları küfre ve isyâna çağıran, insan ve toplumları niteleyen cebbâr kavramı Allah'ın sıfatı olarak hem O'nun gücünü, kuvvetini, dilediğini kullarına yaptırabileceği- ni, âsileri cezalandırabileceğini hem de insanların dertlerine derman olan, yaraları saran ve yoksulları zengin eden olduğunu ifade eder. (İ.K.)
CEBEL-İ NÜR
Nûr dağı demektir. Mekke yakı- nında yüksek bir dağın adıdır. Hz. Muhammed (a.s.), Peygamberlikle görevlendirilmeden önce dağın adı Hira idi. Peygamberimiz bu dağda inzivaya çekilirdi. M. 610 yılı Ramazan ayında Pazartesi günü bu dağda Alak sûresinin ilk beş âyeti inmiş ve Hz. Muhammed (a.s.) Peygamberlikle görevlendirilmiştir. Hira / Nûr dağı, hacıların ziyaret ettiği mekânlardan biridir. (İ.K.)
CEBEL-İ SEVR
Sevr dağı demektir. Sevr, Mekke'de bir dağın adıdır. Medine cihetin- de Mekke'den 1.5 saat uzaklıktadır. Peygamberimiz (a.s.) ve Ebû Bekir (r.a.) M. 622 yılında Medine'ye hic- ret ederken Mekke müşriklerinin - takibinden kurtulmak için bu dağda bir mağaraya saklanmışlardır. Hz.
Muhammed (a.s.) ve Ebû Bekir (r.a.) mağarada iken, mağaranın girişine örümcek ağ örmüş, bir ağaç bitmiş ve ağacın dallarına yabani güvercinler yuva yapmıştır. Burada üç gün üç gece kalmışlardır. Peygamberimizi takip edip arayan müşrikler, bu mağaraya gelmişler, içlerinden biri içeri girip aramak istemiş, Ümeyye ibn Halef, "orada ne gezsinler baksana örümcek ağ germiş, kuşlar yuva yapmış" diye- rek fikrinden vazgeçirmiştir. Böylece Allah, Peygamberimizi ve yol arkada- şını korumuştur. Kur'ân'da bu mağa- ra olayı, Tevbe süresinin 40. Ayetinde anılmakta ve Allah'ın Peygamberimizi ve arkadaşını görünmeyen askerler- le koruduğu, onlara yardım ettiği ve güven verdiği bildirilmektedir. (Ι.Κ.)
YanıtlaSilCEBERÛT
Kahr, zorlama, hâkimiyet anlamın- daki cebr kökünden gelen ceberût, hadislerde azamet, kibriya, zorbalık, cebbarlık anlamlarında kullanılmış- tır. Tasavvuf kavramı olarak ise mülk ile melekût âlemleri arasında veya melekût âleminin üstünde zaruretin hüküm sürdüğü âlem, Allah'ın zâtı, azamet ve celâl sıfatı anlamında kulla- nılmaktadır. (M.C.)
CEBÎRE
Sözlükte "kırık kemiğe bağlanan tahta, sargı," alçı manasına gelmektedir.
Vücudun herhangi bir yerinde kırık, çıkık veya yaradan dolayı sargı bulun- duğunda, abdest alırken veya gusleder- ken bu sargı çözülerek altı yıkanır ve yaranın üstü meshedilir. Ancak sargı- nın çözülmesinin zararlı olması halin- de çözülmeyip üzerine meshedilebi- lir. Sargının çoğunluğunun sadece bir defa meshedilmesi yeterlidir. Yapılan
84
bu mesh, o uzvun hükmen yıkanması sayılır. Hatta meshetmenin de zararlı olması halinde, bundan da vazgeçilebi. lir. Sargının abdestsiz veya cünüp iken sarılmış olması meshe engel olmadığ gibi belirli bir süresi de yoktur; yara veya kırık iyileşinceye kadar devam eder.
YanıtlaSilSargiya meshettikten sonra bu sargi değiştirilirse veya sargı düşerse, mesh bozulmaz: iade edilmesi de gerekmez. Ancak, yaranın iyileşip sargının çıka- rılması halinde, mesh bozulur. Yara İyileştiği halde, sargı olsa bile mesh bozulur. Bu durumda, yaraya zarar ver- meden sargı çözülerek altının yıkanma- sı gerekir. (İ.P.)
CEBR
Cebr sözlükte "zorlama, düzeltme, tamir etme" anlamlarına gelmektedir. Fıkıhta cebr ise, hukukun tanıdığı bir yetki kullanılarak kişinin yapması gere- ken işe zorlanmasını ifade eder.
Mükelleflerin hukuk kuralları- na uymalarını temin etmek amacıy- la hukukun aslî kaideleri yanı sıra, insanları hukukun emir ve yasaklarına uymaya zorlayan birtakım tedbirler de tesis edilmiştir ki, bunlara müeyyi- de denilmektedir. Hukukta müeyyide, cebir ve zorlamadır.
Hukuk kaidelerinin en önemli özel- liklerinden biri, ihlal edilmesi halinde, ihlal edene fiilî bir karşılığın gösteril- mesidir. İhlal eden, sadece ayıplanmak- la, hor görülmekle kalmaz, fiilî bir kar- şılığa da maruz kalır. Hukuk kuralları- na riâyet edilmesini temin ve hukuku teyit için çeşitli icbar vasıtaları ihdas edilmiştir. Bazı gayri kanunî hareketler için doğrudan doğruya ceza tayin edil- miş, bazıları için kaideye uygun hare-
ket etmesini sağlamak amacıyla cebri jera usulü seçilmiş, bazen de zarar gören kişiye tazminat ödetme yoluna gidilmiştir.
YanıtlaSilHukuk kurallarına uygun hareket edilmesini sağlamak amacıyla, hukuka aykırı davranıştan sonra, böyle bir dav- ranışta bulunan kişinin canına, malına, hürriyetine veya itibarına yönelik tatbik edilen cezalar; hukuki yükümlülükleri ni yerine getirmeyenlerin, kamu gücü harekete geçirilerek cebrî icra vasıtala- nyla bu yükümlülüklerini zorla yerine getirmelerinin sağlanması veya başka- sına verdiği zararın giderimi hukukun maddi müeyyidelerini oluşturmaktadır. L.P.)
( Kelam ilminde ise kulun irade hür- riyetini yok sayan ve onun bütün fiil- lerini ilâhî iradenin zorlaması altında işlediğini iddia eden görüş anlamına gelmektedir. Bu düşünce akımının taraftarlarına göre insan, Allah'ın emir- leri karşısında hiçbir hareket kabiliyeti olmayan adeta kumanda ile çalışan bir robot konumundadır. Nitekim kalp atış- ları, solunum ve midenin sindirimi de zorunlu olup refleks hareketi gibi kud- ret ve irademiz dışında meydana gel- mektedir. Cebr fikrini benimseyenlerin oluşturduğu akıma Cebriyye denmiştir. (bk. Cebriye) (F.K.)
CEBRAİL
Dört büyük melekten birinin ismi olup, peygamberlere vahiy getirmekle görevlidir. Kur'ân'da bu meleğin ismi Cibril, Rûhu'l-Kudüs, Ruhu'l-Emîn, Ruh ve Rasûl şeklinde geçmektedir. Bütün peygamberlere vahyi getiren Cebrail'dir. Kur'ân'a göre o, karşı konulmayacak bir güce, üstün ve kesin bilgilere sahip, Allah nezdinde çok itibarı olan ve diğer meleklerin ken-
yönüyle Cebrail kuvvet manasına gelen Cebra ile, Allah anlamına gelen Îl'den meydana gelmiş bir isimdir. Allah'ın kuvveti demektir. Yenilmez bir kuvvet ve Allah nezdinde büyük bir makam sahibi olduğu ifade edilmiştir: "O (Kur'ân), şüphesiz değerli, güçlü ve arşın sahibi (Allah'ın) katında itibarlı bir elçinin (Cebrail'in) getirdiği söz- dür:" (Tekvir, 81/19-20)
YanıtlaSilCebrail, Hz. Muhammed'e aslî şekliyle iki kere görünmüştür. Biri Hira mağarasında ilk vahyi getirdiği zaman, diğeri de Miraç'ta "sidretü'l- münteha"da gerçekleşmiştir. Bazen de Rasûlullah'a insan şeklinde asha- btan yüzü nurlu olan Dihye el-Kelbî sûretinde görünmüştür. İlgili hadislere göre Cebrail dünyada ve ahirette Allah ile kul arasında elçidir. Hem meleklere hem peygamberlere ilâhî emirleri tebliğ eder, bu sebeple de Allah ile vasıtasız konuşur. Allah tarafından Cebrail'e yüklenen misyonu inkâr etmek veya onun görevini tam anlamıyla yeri- ne getirmediğini iddia etmek, kişiyi küfre götürür. Müşrikler ve Yahudiler Cebrail'e verilen görevi inkâr ettikle- rinden dolayı Kur'ân'ın şu âyetinde kınanmışlardır: "Kim, Allah'a, melek- lerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır." (Bakara, 2/98) (F.K.)
CEBRİYYE
Sözlükte "bir şeyi ıslah etmek, düzeltmek ve birine zor kullanarak iş yaptırmak" anlamlarındaki c-b-r kökünden türeyen cebriyye itikadî bir ekolün adıdır. İnsanların kendilerine has bir iradeye sahip olmadıklarını, zihnî ve amelî bütün fiillerinin ilâhî
85
gücün zorlayıcı tesiriyle meydana gel- diğini savunan grupların ortak adıdır. İnsanın bütün davranışlarını Allah'ın iradesine bağlayan ve beşerî irade- yi inkâr eden bu ekolün ilk kurucusu Cehm ibn Safvân'dır. Kurucusuna nispetle bu fırkaya Cehmiyye de denilmiştir.
YanıtlaSilBu ekole göre, Kaderiyye taraftar- larının aksine, insan iradesinin mev- cut olmadığı, kulun Allah tarafından önceden takdir edilmiş fiilleri yapmak zorunda bulunduğu ileri sürülmektedir. Allah'ın ezelî ilmi, kulların fiillerine, o fiiller meydana gelmeden önce taal- luk etmiştir. Dolayısıyla o fiilin aynen yapılması gerekir. Aksi halde, Allah'ın ilminde değişiklik olması söz konusu olur ki bu muhaldir. Başka bir ifadeyle insan, Allah'ın iradesi karşısında rüz- gârın önündeki bir yaprak gibidir. Bu yönüyle cebriyye determinist ve fatalist bir görüşe meyletmiştir. Ayrıca bunlara göre, Allah'dan başka failin olmasını kabul etmek tevhid inancına da aykırı- dır. Bu ekol sahipleri, Allah'a ait sıfat- ları da nefyetmişler ve Kur'ân'ın mah- luk olduğunu, Allah'ın ahirette görü- lemeyeceğini, cennet ve cehennemin içindekilerle birlikte yok olacaklarını ileri sürmüşlerdir. (F.K.)
CEFA
İşkence, azap anlamına gelen cefâ tasavvufta, sâlikin gönlünü marifet ve temâşaya kapatması; sevgilinin vefâsız- lığı gibi anlamlarda kullanılmaktadır. (M.C.)
CEHALET
Cehl ve cehalet kelimeleri söz- lükte "bilmemek, tanımamak, haberi olmamak; ahmak, akılsız, kaba, katı ve sert davranışlı olmak; bir şey şid-
detli olmak, sakhemak, tecavde etmel anlamlarina gelie im ve hilmin
YanıtlaSilCehalet kavrani Kur'an'da, (ki vende akan di bilmeme ve ranimama anlamında, bunun dışın da fert ve toplumların taht tradeve uymayan vanha ve hatali mang, söz fil ve davranışlarını ifade etmek için kullanılmıştır.
Kur'an'da "cehalet" olarak ifade edilen inanç ve davranışlar şunlar dir: Suke ve küfte dalmak (Avat, 7/138 günah filter işlemek (Nisa, 4/17), zina etmek (vasat 12/31), homoseksüellik yapmak (Nest, 22.33), alay etmek (Bakara, 267), sabredilecek yerde sızlanmak (Ba'am, 6:33), fakirleri küçük görmek (H, 11-29), emånetlere ihånet etmek ve dini görevleri yapmamak (Ahaab, 31/72), Allah hakkında kötü zanda bulunmak (A1-4 lamăn, 3/134) ve Allah'ın hükümle rinden başka hükümlerle hükmetmek (Maide, 5/50). Görüldüğü üzere "cehalet" kavramı Kur'ân'da bilgisizlikten ziya- de Allah'a ve insanlara karşı olumsuz tutum ve davranışları ifade etmektedir.
Kur'ân'a göre cehalet; insanın görünen eşya ve olayların arkasındaki ilâhî îrâdeyi anlayamaması, Allah'ın âyetleri olan kâinatı Allah'ın âyetle ri olarak görememesi, dinî gerçekleri anlayamaması, iradesini ve hakimiye tini yitirmesi, şirk, küfür, nifak, isyân ve zulme dalması, Allah'a ve yaratık larına karşı kötü, kaba ve çirkin dav ranmasıdır. Cehâlet; 1- a) İnsanı kâfir. müşrik ve münafık yapan cehalet; b) Ási, fäsık ve zâlim yapan cehalet; 2-a) Allah'a ve dinine karşı yapılan cehalet, b) İnsanlara ve diğer varlıklara karşı yapılan cehalet. 3- a) Basit cehalet (bil- -gisizlik) b) Mürekkeb cehalet (yanlış
inanç, hatalı söz, fiil ve davranışlarda bulunmak ve bunları idrak edememek) şeklinde kısımlara ayrılır.
YanıtlaSilHadis usulünde cehalet kavramı; hadis rivâyet eden råvinin halinin bilin- memesini ifade eder. (İ.K.)
Fıkıh terimi olarak, genellikle cehalet, varlık ve olaylar hakkındaki belirsizlik, bilinmezlik; cehl ise, kişi- nin kendisinin bilgisizliği anlamlarında kullanılmaktadır.
1. Belirsizlik - Bilinmezlik (ceha- let); İslâm fikhında, hukukî işlemlerde ve özellikle de iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde, akdin konusunun bili- niyor ve belirli olması gerekir. Akdin konusu ile ilgili belirsizlik garar, bilin- mezlik ise cehalet kavramıyla ifade edildiği gibi, her iki kavramın birbirinin yerine kullanıldığı da görülmektedir.
Taraflar arasında çekişmeye yol açması kuvvetle muhtemel olan akdin konusundaki cehaletin, akdin sıhhatine engel olduğu konusunda âlimler ittifak etmişlerdir. Çekişmeye yol açmayaca- ğı kuvvetle muhtemel olan durumlarda cehaletin, akdin sıhhatine engel teşkil etmeyeceğini ittifakla kabul etmişler- dir. Çekişmeye neden olması muhtemel durumlarda ise, akdin sıhhatine mani teşkil edip etmeyeceği hususunda ihti- laf etmişlerdir.
Hukukî tasarruflarda belli olması gereken hususlar şöyle sıralanabilir: Satım akdinde, akdin konusu mal, bedeli, vade ve taksit durumu; kira akdinde, kiralanan şey, kira bede- li; kefalette, kefil olunan; havalede, havale edilen miktar; ariyette, ariye- tin konusu; hibede, bağışlanan mal; ortaklıkta, kârın ortaklar arasında ne şekilde bölüşüleceği; vekalette, veka- letin konusu; sulhta, sulhun konusu ve
bedeli, ibråda, ibra edilen; şüf'ada, şüf'a bedeli, ikrarda, lehine ikrarda bulunulan; davada, davalı ve dava konusu belli olmalıdır.
YanıtlaSilBununla birlikte, başta Malikiler olmak üzere bazı İslâm hukukçuları, belirsizliğin ivazsız akitleri etkileme- yeceğini kabul etmişlerdir.
2. Bilgisizlik (cehl); İslâm'da kişinin sorumlu tutulması için yükümlülüğün kendisine bildirilmiş olması, ön şart ola- rak kabul edilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de, peygamber gönderilmedikçe kimseye azap edilmeyeceği belirtilmektedir (Isra, 17/15). Sorumluluğun temel şartı olan bilme, bilfiil bilgi sahibi olma anlamına gelmeyip, bilme imkânına sahip olma demektir. Bu nedenle fakihler, İslâm toplumunda bilgisizliği mazeret ola- rak kabul etmemişlerdir. Buna karşılık, yabancı bir ülkede Müslüman olup da dini hükümler konusunda bilgisi bulun- mayan kişi, dinî emirleri yerine getirme ve yasaklardan kaçınma konusunda mazur görülmüştür.
Bilgisizliğin mazeret olarak kabul edilmesi için, davranışın yasak oldu- ğunun bilinmemesi gerekir; davranışın yasaklığı bilindiği halde, buna bağla- nan hukukî sonucun bilinmemesi özür olarak kabul edilmez. Ayrıca, bilgisiz- lik Allah hakları konusunda geçerli mazeret olmakla birlikte, kul hakların- da verilen zararın tazmîni konusunda ■ geçerli sayılmaz. (İ.P.)
CEHENNEM
Sözlükte "derin kuyu" anlamı- na gelen cehennem, dinî literatürde e dünya hayatında îmân etmeyenlerin sürekli olarak, îmân ettiği halde sâlih amel işlemeyen kimselerin de günah-
87
ları ölçüsünde, cezalandırılmak üzere kalacakları ceza ve azap yeridir.
YanıtlaSilKur'ân-ı Kerim'de Cehennem için yedi isim kullanılmıştır: Cehennem (derin kuyu), nâr (ateş), cahîm, (alevle- ri kat kat yükselen ateş), hâviye (düşen- lerin çoğunun bir daha geri döneme- diği uçurum, yer), saîr (çılgın ateş), leză (dumansız ve katıksız alev), sakar (ates), hutame (obur ve kızgın ateş). Bunlardan Kur'ân'da en çok geçeni cehennem kavramıdır.
Alimlere göre, Kur'ân-ı Kerim'de birçok âyette cehennem hayatıyla ala- kalı olarak geçen acı, ıstırap, azap, ateş vb. şeyler bu dünyadakilere benzetile- mez. Bunların içyüzünü insanların bil- mesi mümkün değildir.
Ehl-i Sünnet inancına göre Kur'ân-ı Kerim'de geçmiş zaman kipiyle ifade edilen "cehennem kâfirler için hazır- landı" (Bakara, 2/24; Al-i İmrân, 3/131) cüm- lesi, cehennemin şu anda var ve yara- tılmış olduğunu gösterir. Haşrin ve cehennemdeki azabın cismanî değil de ruhanî olacağını iddia eden İslâm filo- zoflarına karşı, Ehl-i Sünnet âlimleri, bazı Kur'ân âyetlerine dayanarak (Nisa, 4/56) Cehennem azabının hem ruhanî hem de cismanî olacağını ifade etmiş- lerdir. Ayrıca Ehl-i Sünnet kelâmcıları "...Orada ebedi kalıcıdırlar." (Nisă, 4/169; Ahzab, 33/65) mealindeki âyetlere dayana- rak, cehennem hayatının sonsuz olduğu fikrini benimsemiş, bunun aksini savu- nan Cehmiyyeyi bid'atçı olarak nite- lendirmişlerdir. (F.K.)
CEHMİYYE
İslâm toplumunda ilk ortaya çıkan itikâdî ekollerden biridir. (bk. Cebriyye) (F.K.)
88
CEHRİ - CEHREN
YanıtlaSilAçıktan, yüksek sesle, alenen söy lemek, okumak, yapmak anlamlarına gelmektedir.
Cemaatle kılınan akşam ve yats namazlarının ilk iki rekatı ile sabal namazı, bayram ve Cuma namazları terávíh namazı ve Ramazan ayında terávíh namazından sonra kılınan vitin namazının her rekatında imamın fati ha ve zammu süreyi açıktan, yüksel sesle okuması vaciptir. Öğle ve ikind namazlarında ise, imamın kıraati haf yapması gerekir.
Tek başına kılınan namazlarda ise öğle ve ikindi namazları ile gündüz kılınan nafile namazlarda, kıraatin gizl (hafi) olarak yapılması gerekir. Sabah akşam ve yatsı ile gece kılınan nafile namazlarda kişi serbesttir; dilerse sest (cehri), isterse gizli (hafi) okuyabilir (L.P.)
CEHRİ ZİKİR
Açıktan ve yüksek sesle yapılan zikir. Kadiriye ve Mevlevîye gibi baz tarikatlar açıktan zikri benimsemişler dir. Nakşibendiye gibi bazı tarikatla ise müridin ancak kendisinin işitebi leceği bir sesle zikir yapmasını uygun görürler. Buna hafi zikir denilir ki cehr zikrin mukabilidir. (M.C.)
CELABIB
Gömlek, elbise ve baş örtüsü anla mına gelen cilbab kelimesinin çoğulu dur. (bk. Tesettür) (1.P.)
CELDE
Sözlükte "derisine dokunmak, vur mak, kırbaç ve benzeri şeylerle vur mak" anlamına gelen "celd" kökün den türetilen celde kelimesi, bir fıkıl terimi olarak kırbaç veya değnekle
öy-
YanıtlaSilina
S1
th
1,
a
uygulan bir tür cezayı ifade etmek için kullanılmıştır.
Kur'ân'da celde kelimesi iki yerde geçmektedir: "Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun..."; "Namuslu kadınlara zina isnat edip sonra da dört şahit getire- meyenlere seksen değnek vurun. Artık onların şahitliğini asla kabul etme- yin. İşte bunlar fasık kimselerdir" (Nisi, 24/2, 4). (İ.P.)
CELÎL
Büyük, ulu, kuvvetli ve münezzeh olmak anlamındaki "c-l-l" kökünden türeyen celîl; ulu, kudretli, yüce olan demek olup Allah'ın sıfatlarından biri- dir. Tirmizî'nin el-esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde geçmiştir (Deavat, 83).
Allah'ın sıfatı olarak celîl; zengin, mâlik, alîm, kadîr gibi yüce sıfatlarla muttasıf olan, azamet ve kibriya sahibi demektir. Peygamberimiz; "Allah'ım! Selam sensin, selamet sendendir. Ey celâl ve ikram sahibi (Rabbim!) Ser yücesin" diye duasında bu ismini zik- retmiştir (Müslim, Mesavid, 135-136).
Allah'ın bu vasfı, Kur'ân'da "zü'l- celal-i ve'l-ikram" şeklinde geçmiş- tir. "Zü'l-celâli ve'l-ikram"; celal ve ikram sahibi demektir. Bu terkip, ik âyette geçmiştir (Rahmân, 55/27, 78). "zü'l celâl" sıfatı, Allah'ın azamet ve ulu luğunu, kadrinin ve şanının yüceliğin ve her şeyden üstün olduğunu, "zül ikram" sıfatı ise, yaratıklarına karşılı beklemeksizin nimet veren, fazlı v ihsanı tam, şerefli ve değerli olduğun ifade eder.
"Zü'l-Celâli ve'l-İkram" sıfat Yüce Allah'a mahsus olup, diğer var lıklar için kullanılmaz.
Kur'ân'da bu iki sıfatın geçtiği Ayetlerin mealleri şöyledir; "Yalnız celâl ve ikram sahibi Rabb'inin yüzü (zatı) baki kalacaktır." (Rahman, 55/27); "Azamet ve ikram sahibi Rabb'inin adı ne yücedir." (Rahman, 55/78) (I.K.)
YanıtlaSilCELLE CELALUH
Allah'ın adı anıldığında kullanı- lan bir saygı ifadesidir. Celâl, büyük- lük, ululuk ve yücelik manasına gelen Allah'ın isimlerinden biridir. Celle ise büyük ve yüce oldu anlamına gelmek- tedir. Celle celâluh tabiri ise, "azameti yüce ve ulu oldu" demektir. Bu tabirin yerine "Celle şânuhû" ya da "Celle ve ald" ifadeleri de kullanılmaktadır. Bu tabir, İslâm sanat, tezhib ve hat kül- türünde Allâh lafzından sonra uygun bir biçimde yazılmakta ve zikir mec- lislerinde Allah'ın kudretine dikkat çekmek için zikrin başında, ortasın- da veya sonlarında söylenmektedir. Böylece "Allah" lafzının geçtiği yerde tefekkür, zikir, saygı ve teslimiyet hatırlatılmaktadır. (F.K.)
CELLE ŞÂNUH
Allah lafzının geçtiği yerde "O'nun şanı yüce olsun" anlamında söylenen bir ibaredir. (bk. Celle Celâluh) (F.K.)
CELSE
Sözlükte "oturma, oturum, oturuş şekli" anlamına gelen celse, dini terim olarak namazda iki secde arasındaki oturuş anlamına gelmektedir.
Namazda birinci secdeden sonra uzuvlar sakin oluncaya kadar oturmak Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezhepleri- ne göre farz, Hanefilere göre vacip- tir. Hz. Peygamber, iki secde arasında böyle oturmayan bir sahabîye namazını yeniden kılmasını ve secdeler arasın-
89
da bu şekilde oturmasını enreintatie (Eba David, Salát 14 Ayrica, ikinet sees deden sonra ayağa kalkmadan yapılan bir oturuş daha vardu ki, buna stirahat colsosi denilmektedir İstirahat celse st, Hanofi ve Maliki mezheplerine göre mekruh, Safii mezhebinde sahih kabul edilen görüş ile Ahmed ibn Hanbel den nakledilen bir görüşe göre ise sünnet tir. Yapıldığı takdirde bu celsenin kısa olması gerekir (LP)
YanıtlaSilCELVET
Ortaya çıkma, açığa çıkma anlas mina gelen celver tasavvufta, salikin benliğinden arınmış ve ilahi niteliklerle bezenmiş olarak halvetten çıkıp insan lara karışması anlamında kullanılmak- tadır. Celvet halindeki kulda benlikten eser kalmadığı için fiilleri Hakk'a nis pet olunur ve buna da "Anğunda sen atmadın, ancak Allah atti" (Enfal, 8/17) âyeti delil gösterilir. Halk ile ilişkile ri geliştirmek isteyen bir süfi Hak ile sağlam bir halvete sahip bulunmalıdır Böylece o görünürde halk, gerçekte ise Hak ile beraber olur. (M.C.)
CELVETİLİK
Celvetiyye, Aziz Mahmud Hüdäyt (8.1038/1628) tarafından kurulan Bayramiyye tarikatının bir kolu nun adıdır. Aziz Mahmud Hüdâyt, Şereflikoçhisar'da doğdu. İstanbul'da Küçükayasofya medresesinde tahsilini tamamladı. Bu arada Halvetiyye tari- katına mensup Küçükayasofya camii şeyhi Nureddinzâde Muslihiddin Efendinin sohbetlerine devam etti. Mısır'da hocası Nâzırzâde ile bera- ber bulunduğu sıralarda Halvetiyye tarikatının Demirtaşiyye kolundan Kerîmüddin el-Halveti'den "usul i esma" terbiyesi gördü. Mısır'dan
döndükten sonra, Bursa Ferhadiye doedresesine müderris ve Cami-i Atik Mahkemesine nâib tayin edil- üzerinde bıraktığı derin tesir dola- yısıyla resmi görevlerden ayrılarak Muhyiddin Üftâde'ye intisap etti. Şeyh Üftâde, kendisini memleketi Sivrihisar'a halife tayin etti. Şeyhinin vefatı üzerine Rumeli'ye gitti. Trakya ve Balkanlar'da bir süre kaldıktan sonra İstanbul'a geldi. Küçükayasofya Tekkesinde sekiz yıl şeyhlik maka- mında bulundu. İstanbul'un çeşitli camilerinde vaaz edip ders okutan Aziz Mahmud Hüdâyî, Anadolu ve Balkanlardaki dini hayat üzerinde derin tesirler bırakmıştı. 1628 yılında vefat etti. Türbesi İstanbul'dadır. Kurucusu olduğu Celvetiyye tarikatı Selâmiyye, Hakkıyye, Fenâiyye, Hâşimiyye adlı dört kola ayrılmıştır. Aziz Mahmud Hüdâyî'nin Arapça ve Türkçe otuz kadar eseri bulunmaktadır. Başlıcaları şunlardır: "Nefâisü'l-mecâlis", "Miftahu's-salât ve Mirkâtü'n-Necât", "Habbetü'l-Mahabbe" ve "Câmiu'l- Fezailve Kâmiu'r-Rezâil"
YanıtlaSilBu tarikatta zikir sesli yapılır. Zikrin temelini "kelime-i tevhid" (lâilâhe illal- lah) zikri teşkil eder.
Bu tarikat, nefis tezkiyesine önem verir. Yapılan ibadet ve zikirlerden amaç, insanın gerçek kulluğa erişme- sidir. Halk ile ilişkiler geliştirmek iste- yen bir sûfi, Hak ile sağlam bir halvete sahip olması gerekir. Böylece o, görü- nürde halk, gerçekte ise Hak ile beraber olur. (M.C.)
CEM'
Sözlükte "toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek" anlamına gelen cem' tasavvufta "sâlikin her
şeyi Allah'tan bilerek yaratıkları yok, yaratıcıyı var görmesi" anlamında kul- lanılır. Cem'in karşıtı farktır. Cem, dağınık bir durumda bulunan dikkat ve ilgiyi tek noktada toplamak anlamına da gelir. Buna göre dikkat ve ilgisini Allah'ta yoğunlaştıran sûfi, zikreder- ken yalnız "Allah" der, başka bir şey söylemez ve görmez. Dikkat ve ilgisini Hakk'ın dışındaki varlıklara yönelten kişi ise yaratıklardan başka bir şey gör- mez. (M.C.)
YanıtlaSilCEM'U'L-KUR'ÂN
Kur'ân'ın toplanması, mushaf hâli- ne getirilmesi demektir. Hz. Peygamber (a.s.)'e inen âyetler; ince ve yassı taşla- ra, kaburga kemiklerine, derilere, kağıt- lara, hurma dallarına vb. şeylere yazı- lıyor ve muhafaza ediliyordu. Ayetler, inmeye devam ettiği için Peygamberin sağlığında Kur'ân, mushaf haline geti- rilmemişti. Hz Peygamber (a.s.)'in vefatından altı ay sonra, Yemâme savaşında birçok hafızın şehit olması üzerine Hz. Ömer'in teşvikiyle Halife Hz. Ebû Bekir, Kur'ân-ı mushaf hali- ne getirme kararı aldı ve bu görevi, Peygamberin Kur'ân'ı vahiy meleği Cebrail'e son okuyuşunda hazır bulu- nan, vahiy kâtibi ve hâfız olan Zeyd ibn Sabit'e verdi. Zeyd, titiz bir çalışma ile Kur'ân'ı mushaf haline getirdi ve hali- feye teslim etti. Bu mushaf, Hz. Osman zamanında yine Zeyd ibn Sabit'in baş- kanlığında Abdullah ibn Zübeyr, Said ibn As ve Abdurrahman ibn Hâris'den oluşan bir komisyon tarafından çoğal- tıldı. Yeryüzündeki bütün mushaflar, bu ilk mushafların aynıdır. (İ.K.)
CEM'U'S-SALATEYN
Fıkıh dilinde "iki namazı birleştir- mek" anlamına gelen bu tâbir; öğle ile ikindi namazlarının öğle veya ikinde
vaktinde; akşam ile yatsı namazları- nın akşam veya yatsı vaktinde birlikte kılınmasını ifade eder.
YanıtlaSilİslâm bilginleri hacca gidenlerin Arafat'ta öğle ile ikindi namazlarını öğle vaktinde Müzdelife'de ise akşam ile yatsı namazlarını yatsı vaktinde bir- leştirerek kılmaları konusunda ittifak etmelerine karşın yolcu ve mukim iken mazeretli ve mazeretsiz cem yapılması konusunda ihtilaf etmişlerdir. Hanefi bilginler, Arafat ve Müzdelife dışında cem'i câiz görmezlerken diğer bil- ginler yolculukta cem yapmanın câiz olduğunda ittifak, mukim iken ihtilaf etmişlerdir.
Pek çok sahih hadis; özellikle seferî iken öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarının birleştirilerek kılı- nabileceğini öngörmektedir. İbn Abbâs (ö. 68/687), "Rasulüllah (a.s.) Tebûk Savaşı için yaptığı seferde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını bir- leştirerek kıldı" demiştir. Hadis râvîle- rinden Sa'd ibn Cübeyr (ö. 95/713), İbn Abbas'a, Rasulüllah'ı namazları bir- leştirerek kılmaya sevk eden şey nedir, diye sormuş, İbn Abbas da ümmetine zorluk olmamasını istedi cevabını ver-
miştir. (Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn, 51, 53) Yine İbn Abbas "Rasulüllah (a.s.) Medine'de (yolcu olmadığı), korku ve yağmur bulunmadığı halde öğle ile ikindi akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kıldı" demiştir. Veki' ibn Cerrah (ö. 97/812) İbn Abbas'a, "bunu niçin yaptı" diye sormuş, İbn Abbas da "ümmetine zorluk çıkarmamak için yaptı" cevabını vermiştir. (Müslim, Salâtü'l- Musafirîn, 54)
Örnek olarak verdiğimiz bu iki hadis, seferîlikte ve mukîm iken - Peygamber (a.s.)'in namazları birleşti-
rerek kıldığını ortaya koymaktadır. Her namazı vaktinde kılma ile ilgili pek çok hadisin varlığı da dikkate alındığında şunu söylemek mümkündür: Mukim iken her namaz vaktinde kılınmalıdır. Ancak zarûret ve ihtiyaç hallerinde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namaz- ları, cem-i takdim veya cem-i te'hir ile kılınabilir. Bu bir ruhsattır. Aralarında bazı görüş farklılıkları bulunmakla birlikte Mâlikî, Şâfiî ve Hanbeli bil- ginler yağmur, çamur, şiddetli rüzgar ve karanlık gibi bir mazeret sebebiyle mükîm iken camide cemâatle namaz kılacak kimseler için cem'i câiz gör- müşlerdir. Mukîm iken cem konusunda en musâmahalı görüş sahipleri, Hanbeli bilginlerdir. Onlara göre; emzikli kadın, hasta olan, idrarını tutmakta zorluk çeken, zayıf ve halsiz ihtiyar, kör ve sağır, canına, malına, işine ve ırzına zarar gelmesinden korkan kimse cem yapabilir. Herhangi bir sebeple namaz vaktinde kılınamayacaksa cem yapılmalıdır.
YanıtlaSilYolculukta, mazeret olsun olmasın cem yapmak câizdir. Hanefi bilginler, hadislerde geçen cem'i şeklî cem ola- rak yorumlamışlardır. Şekli cem; öğle ve akşam namazlarını son, ikindi ve yatsı namazlarını ilk vaktinde kılmak- tır. Ancak bu, gerçekte cem değil, her namazı vaktinde kılmaktır.
Caferîler, öğle ile ikindi namazla- rını öğle; akşam ile yatsı namazlarını akşam vaktinde kılmayı sürekli hâle getirmişlerdir. Bu uygulama, beş vakit namazın üç vakitte kılınması gibi bir sonuç doğurmuştur. Bu durum, her namazı vaktinde kılmayı öngören hadislere ters düşmektedir.
Cem'e cevaz veren bilginler, cem-i terk edip her namazı vaktinde kılmanın
92
daha faziletli olduğunu söylemişlerdir. Mazeretsiz olarak cem'i câiz görenler de "alışkanlık haline getirmeme" sar- ihtiyaç tını koşmuşlardır. Bu sebeple seferde hazarda cem'i mazeret ve håline hasretmek daha isabetli ola- haktır. Uygulaması şöyledir: Öğle ile ikindi, akşam ile yatsının farzları, öğle veya ikindi akşam veya yatsı vaktinde peş peşe, ara vermeden kılınır, iki farz arasındaki sünnet kılınmaz, başka bir şeyle meşgul olunmaz. (İ.K.)
YanıtlaSilCEMAAT
Sözlükte "insan topluluğu" anla- mına gelen cemaat, dinî bir terim olarak, ashap, müçtehit imamlar veya her devirdeki Müslümanların büyük çoğunluğu anlamlarına gelen ve Ehl-i sünnet için kullanılan bir tabirdir. Ayrıca, Müslümanların din kardeşliği esasına dayalı olarak gerçekleştirdikle- ri ve katılmak zorunda oldukları birlik, beraberlik anlamında da kullanılmakta- dır. (bk. Tefrika)
Fıkıh terimi olarak ise, namaz- da imama uyanlar; namazı imamla birlikte kılan topluluk manasına gel- mektedir. Cemaatle namaz kılma, Hz. Peygamber devrinden itibaren teşvik edilmiş ve İslâm'ın şiarından sayılmış- tır. Hatta bazı ibadetler için cemaat şart koşulmuştur. Hz. Peygamber cemaat- le namazı teşvik etmek maksadıyla, cemaatle kılınan namazın, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletli olduğunu belirtmiştir (Buhari, Sahih, Ezan, 30; Müslim, Mesâcid, 42).
Cemaatle kılınan namazlar esas iti- bariyle farz namazlardır. Günlük beş vakit kılınan farz namazların cema- atle kılınması sünnet-i müekkededir. - Ancak, tek başına da kılınabilir. Cuma ■ve bayram namazları cemaatle kılınır,
tek başına kılınamaz. Teravih namazı dışındaki sünnet ve nafile namazlar cemaatle kılınmaz. Teravih namazı ise, tek başına kılınabileceği gibi cemaatle de kılınabilir. Vacip olan vitir nama- 1. sadece Ramazan ayında cemaatle kılınabilir.
YanıtlaSilHz. Peygamber, müezzin kāmet getirmeye başlayınca veya farz namaza durulunca başka namaz kılınmayacağı- bildirmektedir (Buhari, Ezan, 38; Müslim, Müsafirin, 63-64). Buna göre, camiye gelen kimse, farz namazın kılınmaya başlan- mış olması halinde, vaktin sünneti de olsa nafile namaza durmaması gere- kir. Sünnete başladıktan sonra cema- atin farza durması halinde, iki rekat tamamlanınca selam vererek imama uyar. (1.P.)
CEM-İ TAKDİM
Seferî iken veya ihtiyaç ve maze- ret halinde mukim iken öğle ile ikin- di namazlarını öğle vaktinde; akşam ile yatsı namazlarını akşam vaktinde birleştirerek kılmaktır. (bk. Cem'u Salâteyn) (İ.K.)
CEM-İ TE'HÎR
Seferî iken veya ihtiyaç ve maze- ret halinde mukim iken öğle ile ikin- di namazlarını ikindi; akşam ile yatsı namazlarını yatsı vaktinde kılmaktır. (bk. Cem'û Salâteyn) (İ.K.)
CEMÎL
Şekli, yaratılışı ve ahlâkı güzel olmak anlamındaki "c-m-l" kökünden türeyen cemîl; iyilik ve güzellik sahibi, güzel, ihsan ve iyilik demektir.
Allah'ın sıfatı olarak İbn Mâce'nin el-esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde geçmiştir (Dua, 10, 11, 1270). "Allah güzel- dir, güzeli sever." (Müslim, Birr, 57). Bu
sıfatı Allah'ın söz, fiil ve işlerinin iyi ve güzel, O'nun iyilik ve ihsan sahibi olduğunu ifade eder. Allah'ın her eseri, her yaptığı ve her davranışı güzeldir.
YanıtlaSilO'nun kazası, kaderi, emir ve yasakları, helal ve haramları, hüküm ve tavsiyeleri kısaca her şeyi güzeldir, lütfu da hoştur, kahrı da... (İ.K.)
CEMRE
Sözlükte "çakıl taşı, kor parçası" gibi anlamlara gelen cemre, bir fıkıh terimi olarak, haccedenlerin kurban bayramı günleri Mina'da, halk ara- sında şeytan diye isimlendirilen yer- lere attıkları küçük taşların her birini ifade etmektedir. Ayrıca taşların atıldı- ğı üç ayrı yere de cemre denmektedir. Cemrelerden Mekke yönündeki ilkine büyük cemre (Cemre-i Akabe), ikin- cisine orta cemre (Cemre-i Vustâ) ve üçüncüsüne de küçük cemre (Cemre-i Ülâ) adı verilir. Bu yerlere taş atmaya da remy-i cimar denir. Halk arasında şeytan taşlama olarak da isimlendirilen bu fiil, haccın vaciplerindendir.
Bayramın birinci günü, sadece Akabe cemresine yedi taş atılır. Bu taş atmanın zamanı, tan yerinin ağarmasın- dan başlar, ertesi günün tan yeri ağar- masına kadar devam eder. Bayramın ikinci ve üçüncü günleri, her üç cem- reye yedişer taş atılır. Bu iki günde taş atma zamanı, zeval vaktinden başlayıp ertesi gün tan yerinin ağarmasına kadar devam eder. Bayramın ikinci ve üçüncü günü Mina'da kalınması halinde, dör- düncü günü de, her üç cemreye yedişer taş atılır. Güneşin batmasıyla taş atma zamanı sona erer.
Atılacak taşların nohuttan büyük, cevizden küçük olması tavsiye edilmiş- tir. Taşların Müzdelife'den toplanması
93
müstehaptır. Temiz olmayan yerlerden taş alınmamalıdır. Taşlamanın sahih olması için, taşların cemreye el ile atıl- ması; atılan şeyin yeryüzü cinsinden olması; taşların teker teker atılması; atı- lan taşların taş yığınının üzerine veya yakınına düşmüş olması; gücü yetenle- rin taşları kendilerinin atması ve vakti içinde atılması gerekir. Atılan taş yeri ne ulaşmaz veya uzağa düşerse, yerine başkası atılır. Taşlar vaktinde atılmazsa ceza kurbanı gerekir.
YanıtlaSilTaşları bizzat atamayacak kadar hasta, yaşlı ve sakat olanlar, uygun kişileri vekil tayin ederek taşlarını attırırlar.
Hacılar birinci gün Akabe cemresi- ni attıktan sonra, kurbanlarını kesebilir, tıraş olup ihramdan çıkabilir, Kabe'yi tavaf ve sa'y etmeye gidebilirler. (I.P.)
CENABET
Bazı temel ibadetlerin yerine geti- rilmesine engel olan manevî kirlilik hali, gusül etmeyi gerektiren durum, cünüplük anlamına gelmektedir. (bk. Cünüplük) (İ.P.)
CENAZE
Cenâze, ölü, anlamına gelmektedir. Her canlı ölümü tadacaktır (Al-i Imran, 3/185; Enbiyā, 21/35). Doğum gibi ölüm de, Allâh'ın değişmez sünneti, tabiî bir olaydır. Fakat İslâm inancı bakımın- dan ölüm bir son değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Dinimizde insan, dünya hayatında da, ölümünden sonra da say- gıya layıktır. Ölüye gösterilen bu saygı, ölünün yakınlarına bir tesellî mahiyeti taşıdığı gibi, ölümün hiçlik olmadığını da anlatma amacına yöneliktir.
İslâm dini, sosyal dayanışma, ada- let ve yardımlaşmaya büyük önem vermiştir. Bu çerçeveden olarak, has-
94
taları ziyaret ederek onlara Allah'tan şifa, sıhhat ve afiyet dilemek, sabır ve tahammül tavsiye etmek, dünya hayatı- ni terk etmek üzere olan hastaları kible- ye çevirip, onlara şahadet telkin etmek lavsiye edilmiş, vefat hadisesi gerçek leşince ölüyü yıkamak, kefenlemek, namazını kılmak, kabre kadar taşımak, defnetmek ve ölü için dua etmek de sosyal görev olarak kabul edilmiştir Ayrıca ölen bir Müslüman'ın ardın dan Allah'tan rahmet dilemek, hayırla yad etmek ve iyiliklerinden bahsetmek dinimizin tavsiye ettiği davranış biçi- midir. Ölü için kötü sözler sarf etmek veya arkasından varsa kötülüklerini açıklamak ise, İslâm'ın hoş görme- diği bir hareket tarzıdır. Nitekim Hz. Peygamber, ölülerimizi hayırla anma- mızı bizlere tavsiye etmiştir.
YanıtlaSilSon nefesine yaklaşmış ve ölmek üzere olan kişiye muhtazar; ölen kişi- ye meyyit; ölü için genel olarak yapıl- ması gereken hazırlıklara techiz; ölü- nün yıkanmasına gasil; kefenlenmesine tekfin; musallâya ve namazdan sonra kabristana taşınmasına teşyî ve kabre konulmasına da defin denir.
Ölen bir Müslüman'ı yıkamak, kefenlemek, onun için namaz kılıp dua etmek ve kabre gömmek Müslümanlar için farz-ı kifayedir. (İ.P.)
CENAZE NAMAZI
Cenâze için dua olan cenâze nama- zı, farz-ı kifayedir; yalnız bir erkeğin veya bir kadının bu namazı kılma- sıyla farz yerine getirilmiş olur. Ebû Hanife'ye göre, cenâze namazı, Allah'a övgü, Rasulullah'a salavât ve ölüye duadan ibarettir.
Cenâze namazı rükû ve secdesi olmayan bir namazdır; rükünleri kıyam
ve tekbirdir. Cenaze namazında iftitah tekbirinden başka, üç tekbir bulunmak- tadır. Selam vermek vaciptir. Sünnetleri ise, Allah'a hamd ve senâ etmek, Rasulullah'a salât ve selam getirmek, hem ölüye hem de Müslümanlara dua etmekten ibarettir.
YanıtlaSilCenaze namazında taharet, kible- ye yönelmek, setr-i avret ve niyet gibi şartlara riayet edilir. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre, kerahet vakitleri de dahil günün her saatinde cenâze namazı kılınabilir.
Namazı kılınacak cenâzenin Müslüman olması, yıkanıp kefenlen- miş olması, cemaatin önünde sabit bir yere konmuş olması, bedeninin tamamı veya yarıdan fazlası, yahut başı ile bir- likte en az yarısının bulunması gerekir. Canlı olarak doğan çocuk yıkanır ve cenâze namazı kılınır. Birkaç cenâ- ze bir araya gelmiş olursa, bunların namazlarının ayrı ayrı kılınması daha iyidir. Bununla birlikte, hepsine birden bir namaz kılmak da yeterli olur.
Cenâzeye karşı ve kıbleye yöne- lik olarak saf bağlanır ve niyet edilir. İmam tekbir alarak ellerini bağlar; cemaat da tekbir alarak ellerini bağlar. Tekbirden sonra imam ve cemaat içle- rinden, "ve celle senâüke" cümlesiyle birlikte "Sübhaneke" duasını okurlar. Ardından imam ellerini kaldırmadar tekbir alır, cemaat da içinden tekbir alı ve hepsi içlerinden "Salli" ve "Barik' dualarını okur. Tekrar aynı şekilde tek- bir alırlar ve bilenler cenâze duasını bilmeyenler de, dua niyetiyle "Fatiha sûresini veya başka bir dua okur. Dah sonra yine aynı şekilde tekbir alınır v arkasından sağa ve sola selam verili Böylece namaz tamamlanmış olur.
dışındaki fakihlere göre ise, cenin için bir vasî veya veli tayin edilir.
YanıtlaSilCeninin söz konusu haklardan isti- fade edebilmesi için, miras bırakan öldüğünde veya lehine vasiyet ve vakıf yapıldığında anne karnında mevcut olması ve sağ olarak doğması gerekir. Ceninin sağ doğması gerçek anlamda olabileceği gibi, bir haksız fiil sonucu ölü doğması şeklinde takdiri de ola- bilir; bu şekilde ölü doğan çocuk sağ doğmuş gibi kabul edilir. Miras ve vasiyet yoluyla intikal eden mallar ile haksız fiili yapan kimsenin ödeyeceği tazminat (gurre) da çocuğun mirasçı- larına intikal eder. (İ.P.)
CENNET
Sözlükte "bitki ve ağaçlarla örtü- lü yer ve bahçe" anlamına gelen cen- net, din literatüründe, îmân edip sâlih amel işleyenlere, ahirette vaad edilen nimet ve mükafât yurdu demektir. Kur'ân-ı Kerim'de cennet için çeşitli isimler kullanılmıştır: adn cenneti, fir- devs cenneti, naim cenneti, dâru'l-huld (ebedilik yurdu), dâru's-selâm (esenlik yurdu), dâru'l-mukame (ebedî durula- cak yer) ve makâm-ı emîn (güvenilir makam).
Cennette; bakanlara hoş görünen, içenlere zevk veren nehirler ve sular, süzme baldan ırmaklar (Muhammed, 47/15), tatlı su pınarları (insan, 76/18), sarhoş etmeyen, içenlere zevk veren ve bem- beyaz bir kaynaktan çıkan içkiler (saffät, 37/45-47), çeşitli meyveler, hurmalar, nar ağaçları (Rahman, 55/60), bağlar (Nebe, 78/32), sedir ağaçları ve salkımlı muz ağaçları (Vākı'a, 56/28-29), ince ve kalın ipek elbi- seler (Kehf, 18/31; Insan, 76/21), altın süsler (Kehf, 18/21, Hac, 22/23; Fåtır, 35/33), güzel meskenler, hiçbir yorgunluk ve zahmet vermeyen (Hier, 15/47-48), boş ve yalan
96
bildiri
YanıtlaSilCENNETÜ'L-BAKI'
Sözlükte çeşitli ağaç kalıntıları ve bitkiler bulunan bahçe anlamına gelen "Cennetü'l-Bakî"; Medine'de Mescid-i Nebevî'nin doğu tarafın- da bulunan mezarlığa verilen bir isimdir. Bu mezarlığa ilk defnedilen Peygamberimizin süt kardeşi Osman ibn Maz'un'dur. On bin civarında sahâbî bu mezarlığa defnedilmiştir. Hz. Osman, Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, halası Hz. Safiye, süt anne- si Halime, eşi Hz. Aişe, oğlu İbrâhim, İmâm Mâlik de burada medfundur. (Ι.Κ.)
CENNETÜ'L-MUALLA
Sözlükte "yüceltilmiş bahçe" anlamına gelen "Cennetü'l-Mualla"; Mekke'de Beytullah'ın iki kilometre kuzeyinde bulunan mezarlığın adıdır. Peygamberimizin dedesi, amcası ve eşi Hatice burada medfundur. (İ.K.)
CERH VE TA'DÎL
Sözlükte "yaralamak, ta'n etmek" anlamlarına gelen cerh, terim olarak, hadis râvisinin, adalet ve zabt yönle- rinden sahip olduğu kusurlu vasıfları dolayısıyla tenkid edilip reddedilmesi- dir. Cerh edilen râviye mecrûh denir. Mecrûh bir râvinin hadisi zayıf sayılır. Tezkiye etmek, bir kimsenin adalet- li olduğunun açıklanması anlamına gelen ta'dil ise, hadis ıstılahında, râvi- nin âdil ve zabıt olduğuna karar veri- lerek, rivâyetlerinin sahih olduğunu bildirilmesidir.
Cerh ve tadil, hadis ilminin en önemli konularındandır. Gayesi, hadis- leri zayıflarından ayırmaktır. Nihâî
hedefi ise dini korumaktır. Cerh ve ta'dil olmadan hadislerin değeri tespit edilemez. Hadisin değeri, diğer etken- lerden önce, hadisi nakleden råvîlerin güvenilir olup olmadığına bağlıdır .
YanıtlaSilCerh ve ta dil bakımından raviler, metain-i aşere ya da ta'n sebepleri denilen on konuda incelenirler. On kusurdan birisi ile tenkid edilen râvi mecruh sayılır ve hadisi reddedilir. Cerh ve ta'dile konu olan kusurla rın beşi adaletle, diğer beşi de zabtla ilgilidir.
Adaletle ilgili olanlar şunlardır:
Kizbu'r-râvi: Râvînin, hadis rivâ- yetinde yalan söylediğinin ortaya çık masıdır. Hadis rivâyet ederken yalan söylediği tespit edilen bir râvînin rivâ- yeti, tevbe etse bile kabul edilmez. Yalancı râvînin hadis rivâyeti uydurma (mevzû) sayılır.
İttihamu'r-râvî bi'l-kizb: Râvînim yalancılıkla suçlanmasıdır. Hadis rivâ- yetinde yalanı tespit edilmese bile günlük hayatta yalan söylemesi, râvî- nin yalancılıkla ittihamına sebep teşki eder. Bu durumdaki râvî tevbe etme- dikçe rivâyeti kabul edilmez. Tevbeder sonraki rivayetleri, güvenilir râvîlerin rivâyetlerine uygun olması şartıyla kabul edilir.
Fısku'r-râvi: Râvînin günah işle
mesi, dinî emir ve yasaklardan her hangi birine uymaması anlamına geli Böyle bir râvînin hadisi reddedilin Tevbe etmesi halinde muhaddislerin çoğunluğuna göre rivayeti kabul edili
Bid'atu'r-râvî: Râvinin, küfre gerektirmeyecek şekilde İslâm Dini'nin prensiplerine aykırı görüşler ileri sür mesidir. Bu tür görüşlerin propaganda sını yapan bid'atçının hadisi reddedili
Cehâletu'r-râvî: Râvinin, bilinme- yen bir isimle anılması ya da rivâyeti az olduğu için tanınmayıp, adalet ve zabtının bilinmemesidir. Bu durumda- ki bir râvî, cerh veya ta'dil edilemediği için meçhûl dur. Meçhûl râvînin adaleti tespit edilemedikçe hadisi kabul edil- mez, araştırma maksadıyla yazılabilir.
YanıtlaSilZabtla ilgili olanlar da şunlardır: Gaflet (Fart-1 gaflet): Râvînin dik- katsizliği veya dalgınlığı demektir. Râvî'nin, dikkat göstermesi gerek- li yerlerde gaflet etmesi, rivâyetinin kabul edilmemesine sebep olur.
Fuhş-ı galat (Kesret-i galat): Râvînin rivâyette çok yanılmasıdır. Hadis imamları bu durumu, hadisleri yok eden en büyük tehlikelerden biri olarak görmüşlerdir. Bu nedenle rivâ- yetinde sürekli yanlışlık yapan, yalan- cılıkla itham olunan kimse ile aynı tutulmuş, her ikisinin rivâyeti de terk edilmiştir.
Vehim: Râvînin zanna dayalı olarak hataya düşmesidir. Mürsel veya mun- katı olan hadisi muttasıl rivâyet etmek, bir hadisin metnini bir başka hadisle birleştirmek gibi hatalar bunlardandır. Vehim isnadda da olsa, metinde de olsa cerh sebebidir. Vehim anlaşılmasından itibaren hadis sahihliğini kaybeder, illetli hale gelir.
Muhalefetu's-sîkât: Sika bir râvî- nin, kendinden daha sika olan râvînin rivâyetine veya birden çok sayıdaki kendisi gibi sika râvîlerin ortak rivâ- yetlerine aykırı rivâyette bulunması- -dır. Bu şekilde aykırı rivâyeti olan bir râvînin hadisine, sika topluluğun ya da daha sika olan tek râvînin rivâyeti ter- - cih olunur. Sikalara muhalefet hadiste - zayıflık sebebidir.
-
97
Su-i hufz: Rāvīnin hafızasının zayıf olması, bundan dolayı sık sık yanılma- sıdır. Hafızası zayıf olan râvînin rivâ- yeti kabul edilmez. (A.G.)
YanıtlaSilCERH-İ MÜBHЕМ
Sebebi belirtilmeyen cerhe denir. (bk. Cerh ve Ta'dil) (A.G.)
CERH-İ MÜFESSER
Sebebi açıklanan cerhe denir. (bk. Cerh ve Ta'dil) (A.G.)
CEVAD (Sahıyy)
İyi olmak, iyi yapmak, iyi söyle- mek, ikram, in'am ve ihsan etmek ve yağmur çok olmak anlamındaki "c-v- d" kökünden türeyen cevâd, cömert. serî, çabuk ve soylu at; cömert olmak anlamındaki "s-h-v" kökünden türeyen sahıyy ise cömert demektir.
Allah'ın sıfatı olarak cevâd ve sahıyy kelimeleri Tirmizî'nin rivâye ettiği bir hadiste geçmiştir. "Allâh... cömerttir, (cevâd, sahıyy) cömertliğ sever." (Tirmizi, Edeb, 41, IV, 112).
Her iki kelime eş anlamda kullanıl mıştır. Allah'ın bu vasfı; O'nun kul larına ikram ve ihsanının çok ve bo olduğunu ifade eder. Allah, dilediğin hesapsız derecede rızık verir; Allah cömerttir, cimri değildir. (İ.K.)
CEVAMİU'L-KELİM
"Cevâmî", "câmî" kelimesinin "kelim" de "kelime" sözcüğünün çoğu ludur. Câmi, toplayıp bir araya get ren; kelime ise, "söz" anlamına geli "Cevâmiu'l-kelim", terim olarak, H Peygamber'in az sözle çok mânâ ifad etme özelliğini belirtmektedir. H Peygamber, diğer Peygamberlerde farklı özelliklerini açıkladığı bir hadi te, "ben, cevâmiu'l-kelim olarak gö derildim" buyurmuştur (Buhâri, Cihad, 12
98
Hz. Peygamber'in şu hadisleri bun- lara örmektir: "Ameller, niyetlere göre dir." (Buhâri, İmân, 41; Müslim, İmare, 155); "Allah'a inandım de, sonra dosdoğru ol!" (Müslim, Imân, 62); "Zarar vermek de, zarara karşı zararla mukabelede bulunmak da yoktur:" (Ibn Mâce, Ahkâm, 17) Bu tür hadisleri toplayan eserler yazıl- mıştır. Kaffal eş-Şâşî'nin (ö. 365/976), "Cevamiu'l-Kelim" ve İbn Receb'in (ö. 795/1392), “Câmiu'l-Ulûm ve'l- Hikem" adlı eserleri bunlardandır. (A.G.)
YanıtlaSilCEVAZ
Caiz kavramının mastarı olan cevaz, caizlik, caiz olma, mubahlık ve serbest- lik anlamlarına gelmektedir. (bk. Caiz) (İ.P.)
CEVHER
Sözlükte "bir şeyin özü, esası, kıy- metli taş, çelik üzerindeki nakış ve nok- talı harf" anlamına gelmektedir. Felsefe ya da kelâm ilminde ise cevher kavra- mı, boşlukta bizzat yer tutan ve ger- çekleşmesi için başka bir şeye ihtiyacı olmayan şey'dir. Mahiyet bakımından cevher; cevher-i ferd ve cevher-i ulvi olmak üzere iki kısımdır. Cevher- ferd; Parçalara ayrılabileceği tasavvur edilmeyen zerre ve atom gibi şeylerdin Cevher-i ulvî ise; en yüksek cevher felekler, ateş gibi şeylerdir. (F.K.)
CEVR
Sözlükte "meyletmek, yoldan sap mak, doğru yoldan çıkmak ve zulmet mek" demektir. Kur'ân'da bir âyett (Nahl, 16/9) isim şekli olan câir kelimes kullanılmıştır. Câir, doğru yoldan sapa kimse anlamındadır. (İ.K.)
bir tasnife tabi tutulmaktadır. (bk. Had Cezaları; Kısas; Diyet ve Tazir)
YanıtlaSilCezaî müeyyidelerin nitelik ve ilke- leri, kanûnî ve şahsî olması; genel ve sürekli olması; yetkili kişiler tarafından uygulanması; caydırıcı olması ve uygu- lanabilir olması; suç-ceza dengesinin gözetilmesi ve cezalandırmada adalet ve Håkkaniyet ölçülerine riâyet edilme- si şeklinde sıralanabilir. (İ.P.)
CEZBE
Sözlükte "çekmek" anlamına gelen cezbe, tasavvufta, Allah'ın kulu kendi- ne çekmesi ve yüce huzuruna yükselt- mesi demektir. Cezbe Allah'ın sevdiği kulunun kalbinden perdeyi kaldır- ması ve gayreti olmadan onu manevî makamlara çıkarmasıdır. Cezbe, kulda istikâmet ve ibadet arzusu doğura- rak ona belâ ve musibetlere dayanma gücü kazandırır. Kul cezbe sırasında Allah'ın dışında her şeyi unutarak ken- dinden geçer ve kulluğundan habersiz hale gelir, vecd ve istiğrak haline girer. Zikir, sohbet ve semâ toplantılarında kalbine doğan şeylere dayanamıyarak kendinden geçen, gayri ihtiyarî sıçra- yıp bağıran kimselerin davranışlarına da cezbe denilmektedir. (M.C.)
CİBT
Put demektir. Kâhinlere de cibt denir. Tağut ile eş anlamdadır. Allah'tan başka tapılan canlı ve cansız bütün var- lıklara verilen bir isimdir. Kelimenin aslı cibsdir. Cibs, habîs, alçak demek- tir. Cibt kelimesi Kur'ân'da bir âyette geçmiştir: "Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Onlar puta ve tağuta îmân ediyorlar ve inkâr edenlere; "Bunlar îmân edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar" (Nisa, 4/51). (Ι.Κ.)
CİHAD
YanıtlaSilSözlükte "gayret etmek, bir işi yapa- bilmek için bütün imkânları kullan- mak" anlamına gelen "cihâd" kavramı; Kur'ân ve hadislerde; Allah yolunda savaşmak anlamını ifade ettiği gibi dini öğrenmeyi, dinin emir ve yasaklarına uymayı, haram ve günahlara karşı nefis ile mücadele etmeyi, İslâm'ın bilinme- si, tanınması, yaşanması ve yücelmesi için çalışmayı da ifade eder.
"Cihâd" kavramı; Mekke dönemin- de İslâm'ın tebliğ edilmesi ve dinin emir ve yasaklarının yerine getirilmesi anlamında kullanılmış; Medine döne- minde ise fiili savaşların yapılmaya başlanması ile "kıtâl/savaş" anlamını da içermeye başlamıştır. Bunu hem Kur'ân'da hem de hadislerde görmek- teyiz.
"Cihâd" kavramı ile ilgili otuz bir âyetten onyedisi savaş bağlamında ve çoğunlukla Hz. Peygamber ve asha- bının savaşlarının söz konusu edildi- ği Enfal ve Tevbe sûrelerinde, ayrıca Bakara, Al-i İmrân, Nisâ, Muhammed ve Mümtehine sûrelerinde geçmekte ve Allah yolunda malları ve canla- rıyla cihâd edenler övülmekte, onlara Allah'ın rahmeti, mağfireti, mükafatı ve cenneti va'd edilmektedir. İmanları uğrunda hicret edenler ve bunlara yardım edenler, gerçek müminler ola- rak nitelendirilmektedir (Bakara, 2/218; Nisă, 4/95-96; Enfäl, 8/74). Tevbe Süresinin 20. âyetinin meâlini örnek olarak zikredebiliriz:
"İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte ancak onlar, başarıya erenlerdir."
100
Geriye kalan on dört ayetten iki. sinde sözlük anlamında (Ankebût, 29/3 Lokmån, 31/15), on âyette (bk. Maide, 5/35,69, Hac, 22/78, Nahl. 16/10) mutlak anlamda kullanılmıştır. Özellikle Mekke'de inen âyetler, İslam'ın bilinmesi, tanınması, yaşanması ve yücelmesi için gösterilen çabayı ifade eder.
YanıtlaSil"Ey peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihat et ve onla- ra karşı çetin ol..." (Tevbe, 9/73; Tahrim, 66/9) anlamındaki âyette Peygambere emredilen münafıklarla savaş, "kıtal" anlamında savaş değildir. Dolayısıyla âyetteki cihâd kavramı; münafıklarla hak uğrunda dil ile mücadele etmek, İslâm gerçeği ile ilgili delilleri anlat- mak, fitne ve fesatlarına engel olmak anlamındadır.
Mekke'de ve henüz fiili savaşa izin verilmeyen bir dönemde inen Furkän sûresinin, "Öyle ise kafirlere itaat etme, onlara karşı bu Kur'ân ile büyük bir cihatta bulun" anlamındaki 52. âye- tinde geçen "kafirlere karşı Kur'an ile büyük cihať", harp meydanında fiilen savaşmayı değil, onlara karşı Kur'âni delillerle mücadele etmeyi, onlara boyun eğmemeyi ifade eder.
Yine İslâm düşmanlarıyla fii- len savaşa izin verilmeden önce inen, "Bizim uğrumuzda cihat edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımı za ileteceğiz. Şüphesiz Allah mutlaka yararlı işleri en güzel biçimde yapan larla beraberdir" (Ankebüt, 29/69) anla mındaki âyette geçen "Allah yolunda cihâd; düşmanlarla fiilen savaşmay değil, Allah'ın dinine yardım etmey İslâm'a karşı çıkanlarla en güzel şekil de mücadele etmeyi, zulmü önlemey emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i 'anil-mün ker görevini yapmayı ve Allah'a itaa
i-
YanıtlaSil8;
edebilmek için nefisle mücadele etmeyi ifade eder.
Bu âyetler, cihâdın İslâm'ın doğu- şundan beri var olduğunun ve sadece savaş anlamına gelmediğinin delilidir Medine döneminde müşriklerin müs- Jümanlara saldırıları ve savaş açmaları sebebiyle fiili savaşa izin verilmesi ve savaş yapılması üzerine "cihâd" kav- ramına, ağırlıklı olarak savaş anlamı yüklenmiş ve bu anlamda algılanmaya başlanmıştır.
Mâide sûresinin 54., Hucurât sûre- sinin 15. ve Sâf sûresinin 11. âyetlerin- de geçen Allah yolunda cihâd", Allah sevgisine mahzar olan, kurtuluşa eren, özünde, sözünde ve işlerinde dürüst müminlerin niteliği olarak zikredil- miştir. Allah'ın övdüğü bu kimseler; sadece Allah yolunda fiilen savaşanlar değil, İslâm'ın bilinmesi, tanınması, yücelmesi, emir ve yasaklarına uyul- ması için çaba gösteren her müslümanı ifade eder.
"Allah uğrunda hakkıyla cihat edin..." (Hac, 22/78) anlamındaki âyetler- de geçen "Allah yolunda cihâd' emri, hem düşmanla savaş araç gereçleriyle fiilen savaşmayı hem İslâm'ın emir ve yasaklarına bizzat uymayı, nefsi kötü- lüklerden ve haramlardan alıkoymayı, hem de İslâm'ın bilinmesi, yücelmesi ve egemen olması için gösterilen sözlü, ekonomik ve her türlü çabayı ifade eder.
Hadis kitaplarının "cihâd" bölüm- lerine baktığımızda, bu bölümler- de hem fiili savaş yapma, savaş araç gereci hazırlama (Tirmizi, 6, IV, 168), Allah yolunda infakta bulunma (Tirmizi, Fedailu'l- Cihâd, 4, IV, 167, No: 1625) ve savaş hukuku ile ilgili hadislere yer verildiğini hem de doğrudan fiili savaş ile ilgili olma-
yi
YanıtlaSil1-
ce
6-
yan nefisle mücadele etmeyi, İslâm'ın bilinmesi, yücelmesi, emir ve yasak- larına uyulması için gösterilen çabayı ifade eden hadislere yer verildiğini r. görüyoruz. Bu da "cihâd" kavramı- nın "harb, gazâ ve kıtal" kavramları ile özdeş olmayıp çok daha geniş bir içerikle kullanıldığını görmekteyiz. Mesela,
re
a
"Allah'ı inkâr edenlerle savaşın" (İbn Mâce, Cihâd, 38, II, 953)
"Kim Allah'ın kelimesinin yücelme- si için savaşırsa o, Allah yolundadır" (Buhâri, Cihâd, 15, III, 206)
"Allah yolunda öldürülen kimse şehittir" (İbn Mâce, Cihâd, 17, II, 937-938) anla- mındaki doğrudan savaş ile ilgili hadis- ler ve benzerlerine cihâd bölümünde yer verilmiştir.
Allah'a itaat konusunda nefsi ile - mücadele etmeyi ifade eden,
"Mücahid, nefsi ile mücadele eden kimsedir" (Tirmizi, Cihâd, 2, IV, 165) anlamın- daki hadis,
İslâm'ı müslüman olmayanlara tebliğ etmeyi ifade eden, "Müşrikler ile mallarınız, canlarınız ve dilleriniz ile cihâd edin” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 17, III, 22) anlamındaki hadis,
Oruç ibadeti ile ilgili, "Kim Allah rızası için bir gün oruç tutarsa Allah onu cehennemden bin (yıllık) bir mesa- feye uzaklaştırır" (Buhâri, Cihâd, 36, III, 213) anlamındaki hadis cihâd bölümlerinde zikredilmiştir.
Anne-babaya hizmet de cihat-
tır. Abdullah ibn Amr anlatıyor: Bir
sahâbî Hz. Peygambere geldi ve ondan
cihâda (savaşa) katılmak için izin iste-
di. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona,
"Annen-baban var mı" diye sordu,
1
t
CİLBAB
YanıtlaSilBu kelimenin çoğul şekli olan "celabib" Kur'ân'da Ahzab süresi 59 äyelte geçmektedir. Ayette şöyle buy rulmaktadır: "Ey Peygamber! Eşlerine kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle, üzerlerine cilbaplarını alsınlar. Bu, onların tanınıp, böylece eziyet edil. memelerine en uygun olanıdır..."
Âyette geçen "celâbib"; kadınların dışarı çıkarken giyindikleri elbise etek, gömlek, pardösü vb. giysiler ve baş örtüsü demektir. (bk. Tesettür) (İ.K.)
CİMRİLİK
Farsça'da "âdi, soysuz, alçak" anlamına gelen cimri kelimesinden Türkçe'ye geçmiş olup pintilik, hasis- lik anlamında kullanılmaktadır. Şuh ve buhl kelimeleri Arapça'da aynı anlamı ifade etmektedir. Ancak şuh, öncelikle kişiyi mal-mülk edinme hırsına sevk eden, harcamalarda bulunmaktan ve yardım etmekten alıkoyan bencil bir duygu, buhl ise bu duygunun etkisiyle iyilik ve cömertlik yapmaktan kaçın- mak anlamına gelmektedir. Ayrıca özel olarak mal konusundaki cimriliğe buhl, iyiliğin her türlüsünden kaçına- cak derecede köklü ve yaygın bir huy halinde bulunan cimriliğe de şuh denil- mektedir. Kur'ân'da nefislerin cimrili- ğe eğilimli yaratılmış olduğuna dikkat çekilmekte (Nisa, 4/128), cimrilikten koru- nanların kurtuluşa erişeceği müjdelen- mektedir (Haşr, 59/9; Teğâbün, 64/16). Başka bir âyette ise cimriliğin insanın yararına olan bir davranış olmadığı, tam aksine aleyhine sonuç doğuracağı belirtilmiş- tir (Al-i Imran, 3/180). Hz. Peygamber de en kötü ve alçaltıcı iki huyun cimrilik ve korkaklık olduğunu (Ebû Dâvûd, Cihad, 21; Müsned, II, 302, 320), cimrilik duygusuy- la îmânın bir arada barınamayacağını
(Nesil, Cihad 8. Masned, 11:256,340,331) 50y- leyerek cimrılığın çırkinliğine dikkat pekmiş, kendisi de cimrilikten Allah'a sığınmış (Bahari, Cihad, 74), geçmiş kavim- lerden bir kısmının cimrilik yüzünden birbirlerinin mallarına saldırmak, kan- larını akıtmak süretiyle heläk oldukla- nnı belirtmiş (Müslim, Birr, 56) cimriliğin, bencilliğin doğurabileceği sosyal buna- lımlara dikkat çekmiştir. Cimriliğin psikolojik temelinde mal sevgisi yat- maktadır. Malı yaratılış gayesinin dışında harcamak israf, bu gaye için harcamaktan kaçınarak elde tutmak cimrilik, yaratılış gayesine uygun ola- rak harcamak ise cömertliktir.
YanıtlaSilCimrilik, ahlâki ve psikolojik bir hastalık olduğundan bunun ilim ve amel yoluyla tedavi edilmesi gerekir. Cimriliğin ahlâki, dini ve toplumsal zararlarını ve bunlardan kurtulma yol- larını araştırıp öğrenmek ilmi yolunu, insanların dertleriyle ilgilenmek, insan- lara yardım etmeye kendini zorlamak da ameli yolunu teşkil etmektedir. (M.C.)
CIN
Sözlükte "gözle görülmeyen var- lıklara" denir. Genel kanıya göre cin- ler, meleklerden ve insan ruhlarından ayrı, maddi yönleri bulunan, fakat ruh- sal yönü ağır basan varlıklardır. İtaata ve isyana kabiliyetleri vardır. Bundan dolayı sorumludurlar. Cinlerin de pey- gamberleri ve uyarıcıları vardır. Hz. Peygamber'in haber verdiğine göre "melekler nurdan, cinler når (ates) den, Adem de topraktan yaratılmıştır." (Müslim, Zühd, 60)
Cinler de melekler gibi görün- meyen varlıklar olup çeşitli şekillere girerler. Ancak cins ve mahiyet bakı- mından meleklerden farklıdırlar. Bu
■t a -
YanıtlaSilhusus Kur'ân'da şöyle açıklanmıştır: "Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık. Cinleri de daha önce duman- sız ateşten yaratmıştık. Hani Rabbin meleklere demişti ki: 'Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım." (Hier, 15/27-28)
Cinler de insanlar gibi yerler, içer- ler, erkeklik ve dişilikleri vardır. Cinler doğar, büyür, evlenir, çoğalır ve ölürler. Ancak onların ömrü insanlarınkine nis- petle daha uzundur. Îmân ve ibadetle de sorumludurlar. İnanç bakımından mü'min, kâfir, itaatkâr ve asi olanları vardır. Bu amellerine göre cennet veya cehenneme gideceklerdir.
Bazı kaynaklarda cinlerin de çeşitli insan ve hayvan şekillerine bürünebile- cekleri belirtilmektedir. Cinler, Allah'ın aciz ve sorumlu yaratıklarıdır. Allah'ın izni olmadıkça kimseye iyilik ya da kötülük yapamazlar. İlâhî vahye veya gayba muttali olamazlar. Çünkü Allah gaybı kimseye bildirmemiştir. Ancak peygamberlerine tebliğ etmek üzere emirlerini ve yasaklarını bildirmiştir. Hz. Muhammed cinlerin de peygam- beridir. (F.K.)
CİNAS
Edebi bir sanat türüdür; iki keli- menin, harfleri aynı, anlamları farklı olmasına denir. Harflerin çeşidi, şekli, sayısı ve tertibi aynı ise "tam cinâs", bunlardan biri eksik ise "tam olmayan cinâs"tır.
"Yevme tekûmü's-sâati yuksimu'l- mücrimûne mâ lebisû ğayra sâatin Kıyamet koptuğu zaman suçlular bir saat'ten fazla kalmadıklarına yemin ederler..." (Rûm, 30/55) âyetinde saat keli- mesi iki defa geçmiştir. Harfleri aynı,
103
ise anlamları farklıdır (Tam cinas) birinci saat kelimesi kıyamet, ikinci saat kelimesi ise, bir günün 1/24'idir.
YanıtlaSil"Feemme'l-Yetime felá takher ve emme's-säile fela tenher Yetimi ezme, dilenciyi de azarlama" (Duhá, 93/9-10) Ayetinde "takher" ve "tenher" kelime- lerinin bir harti değişik, diğerleri aynı, anlamları ise tamamen farklıdır, (tam olmayan cinās). (L.K.)
CİNAYET
Sözlükte "günah işlemek, işlenen suç ve günah" anlamlarına gelen cina- yet, bir fıkıh terimi olarak, mala ve cana yönelik hukuka aykırı fiiller ile hacda ihram veya harem sebebiyle yapılması yasak olan işleri ifade etmektedir.
Geniş anlamda mala ve cana yöne- lik hukuka aykırı fiiller için cinayet tabiri kullanılmakla birlikte, mala yönelik işlenen suçlar daha çok gasp veya itlaf başlıkları altında incelen- miştir. Cinayet kavramı ise, daha çok dar manada, cana yönelik işlenen adam öldürme ve müessir fiil suçları karşılı- ğında kullanılmıştır. Bu manada cirah kavramı da kullanılmaktadır.
İslâm hukukçuları cana yönelik cinayetleri, adam öldürme, müessir fiil ve anne karnındaki çocuğa yönelik cinayetler olmak üzere üçe ayırmakta- dırlar. Adam öldürme, Hanefilere göre amd, şibh-i amd, hata, hataya benzer ve sebebiyet vermek şeklinde beşe ayrılır. Müessir fiiller ise, kişinin uzuvlarına yönelik, beden bütünlüğünü ihlal eden fiillerdir.
Hac veya umrede cinayet sayılan işlerin yapılması halinde, eyleme göre ceza gerekir. Yapılan işin cinayet olup olmadığının bilinmesi ya da bilinme- mesi; bu fiilin kasten veya hata ile
104
veya yanılarak yapılması arasında bir fark yoktur. Kıran haccına niyet eden kimsenin, ihram yasaklarından birini işlemesi halinde, biri umrenin, diğeri de haccın ihramı olmak üzere, her bir cinayet için iki ceza ödemesi gerekir. Tavafın abdestsiz yapılması gibi sadece umre veya haccı ilgilendiren fiillerde ise tek bir ceza öder.
YanıtlaSilHac ve umre ile ilgili veya ihram yasakları ile ilgili cinayetler; hac ve umreyi bozup kazayı gerektiren cina- yetler, bedene, dem veya sadaka ver- meyi gerektiren cinayetler olmak üzere dörde ayrılırlar. (bk. Bedene; Dem)
Hac için ihrama giren kimsenin Arafat vakfesinden önce, umre için ihrama giren kimsenin de, tavafın en az dört şavtını tamamlamadan önce cinsi münasebette bulunması hac veya umreyi bozar, bunların kaza edilmesi ve cinâyet sebebiyle de bir koyun veya keçi kesilmesi gerekir. Bedene veya dem gerektirmeyecek derecedeki cinâ- yetlerle ilgili olarak ise, sadaka-i fıtır miktarı sadaka vermesi gerekir. Bunlar, vücudun bir organından daha azına güzel koku sürmek, başının veya saka- lının dörtte birinden azını tıraş etmek gibi cinayetlerdir. (İ.P.)
CİNNET
bk. Cünûn.
CİRAH
Arapça'daki "yara" anlamındaki ciraha kelimesinin çoğulu olup, fıkıh terimi olarak müessir fiille bir kimse- yi yaralama ve meydana gelen yarayı ifade etmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de, cirah kelimesinin çoğulu olan cürüh kelimesi, kasten yaralamanın cezaî müeyyidesini göstermek üzere bir âyet- te geçmektedir (Mãide, 5/45).
Şafiler gibi bir kısım fakihler cirah tabirini, ölümle sona ermesi veya ölüme neden olmamasına bakmaksızya bütün yaralamalar için kullanmışları dır. Buna karşılık çoğunlukla alimlere göre ise, bu tabir ölümle sonuçlanma yan yaralamaları kapsamaktadır. En dar anlamıyla cirah, baş ve yüz dışın- daki yaralamaları ifade eder. Baş ve yüzdeki yaralamalar için şecce tabiri kullanılmaktadır. (İ.P.)
YanıtlaSilCİZVİTLER
Onaltıncı asırda reform ve fel- sefi reaksiyon hareketlerini yaşayan Avrupa'da Katolik mezhebi içinde; Hristiyanlığa (aslında Katolikliğe) yeni bir dinamizm kazandırmak için oluşturulan yeni bir Hristiyan tarika- tıdır. Cizvitler, özellikle dışa dönük bir çalışma yöntemi izlemişler; yeni ülkelere yönelerek başka toplumları Hristiyanlığa dâvet için örgütlenmiş- lerdir. (I.U.)
CİZYE
Sözlükte "karşılığını vermek" anla- mına gelen ceza kelimesinden türetilen bir isim olup, İslâm tarihinde, gayri- müslim tebaanın erkeklerinden alınan başvergisinin adıdır. (İ.P.)
CÖMERTLİK
Farsça cevân-merd sözcüğünden Türkçeleştirilmiştir. Cömertlik İslâm ahlâk literatüründe genellikle sehâ, sehavet ve cûd kavramlarıyla ifade olunmaktadır. Bir kavram olarak cömertlik, eldeki imkânları meşru ölçü- ler içinde, hiçbir karşılık beklemeden gönüllü olarak başkalarının yararına sunma eğilimi demektir. Kur'ân'da seha, sehâvet ve cûd kelimeleri geç- mez. Ancak pek çok âyette infak, itâ, îsår, ikram, ihsan, it'âm, bezl gibi mas-
■darlardan gelen fiillerle cömertlik teş- vik edilmiştir. Hadislerde ise sayılan ■bu kelimelerle birlikte sehâ, sehâvet ve - cûd kelimeleri geçmektedir.
YanıtlaSilİslâm, cömertliği bir erdem olarak yüceltmekle kalmamış, onu bencil duy- guların aracı olmaktan çıkararak Allah rızası ve insan sevgisinden oluşan bir muhtevaya kavuşturmuştur. Kur'ân, malını gösteriş için harcayan kimsele- rin bu davranışlarının ahlâkî bir değer taşımadığını, yardımlaşmanın ancak insanlara iyilik etme (birr) gayesiy- le ve Allah'a karşı sorumluluk bilinci içinde (takvâ) olması gerektiğini ısrar- la vurgular (Bakara, 2/264; el-Maide, 5/2; Leyl, 92/17-20). Allah sonsuz lütuf ve kerem sahibidir (Rahmån, 55/27, 72; el-Alak, 96/93). Ο kerîmdir (İnfitår, 82/6), cevâddır (cömert) (Tirmizi, Edeb, 41). Hz. Peygamber de insanların en cömertidir (Buhâri, Bedü'l- vahy, 5, Savm, 7, Menâkıb, 23; Müslim, Fezail, 56-57; Müsned, VI/130). Cömertlik, israf ve cimrilik diye adlandırılan iki aşırılığın ortasıdır. Kur'ân'da mü'minlere her iki aşırılıktan da sakınarak harcamalarında ölçülü olmaları emredilmiştir (A'raf, 7/31; İsra, 17/29; Furkân, 25/67). Cömert olabil- mek için yapılan yardımın isteyerek ve seve seve yapılması gerekir (Haşr, 59/9). Cömertliğin diğer bir şartı da yardıma mukabil mükâfat, övgü, teşekkür ve hizmet gibi maddî ve manevî bir karşı- lık beklenmemesi (İnsan, 76/8-10), yardım olarak verilen malın gözden çıkarılan bir şey olmayıp sahibi nezdinde değer taşıması (Bakara, 2/267; Al-i İmrân, 3/92), gös- terişten uzak ve yardım edilen kimseyi rencide edecek tutumlardan kaçınılma- sıdır (Bakara, 2/261-265). (М.С.)
CUÂLE (Ödül)
Yapılacak belirli bir iş karşılığında ücret veya mükafat vaad etme ya da
105
ödenecek ücret veya mükafata cuale denir. Cuâle tek taraflı irade beyanı ile borç doğuran hukuki işlemlerdendir. Hanefilere göre cuâle, sadece kaçak kölenin sahibine getirilmesine karşı- lık ödenen ücret olarak kabul edilmiş, bunun dışında cuâle kabul edilmemiş- tir. Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezheple- rine göre ise, ihtiyaç sebebiyle bunun dışındaki alanlarda da cuâle kabul edilmiştir. Kaçak bir hayvanı yakala- yacak kimseye, bir hastayı iyileştirecek doktora mükafat vadi bu konuda örnek olarak verilebilir.
YanıtlaSilCuâlenin geçerli olması için vaat- te bulunan kişinin tam ehliyete sahip olması; irade beyanının da, yapıla- cak işi, ödenecek ücreti ve borçlanma taahhüdünü açık ve kesin bir şekilde ortaya koyması gerekir. Cuâle, Şafiî ve Hanbelî fakihleri ile Malikîlerdeki hâkim görüşe göre, işe başlamadan önce iki taraf için de bağlayıcı olma- yan bir hukukî işlemdir; bundan önce iki taraf da vazgeçebilirler. (İ.P.)
CÛD
bk. Cömertlik.
CUMA
Kelime olarak "toplamak, toplan- mak" anlamlarına gelen Cuma, hafta- nın günlerinden birinin adı ve Kur'ân-ı Kerim'de 62. sûrenin ismidir. İslâm dininde Cuma, haftalık ibadet günü olarak seçilmiş ve bu günün bir bay- ram olduğu hadislerde belirtilmiştir (Beyhaki, III, 243). Hz. Peygamber, Cuma günü hakkında, "Üzerine güneşin doğ- duğu en hayırlı gün Cuma günüdür. Çünkü Hz. Adem o gün yaratıldı, o gün Cennete girdi ve o gün Cennetten çıkarıldı." buyurmuştur (Müslim, Cum'a, 18). Başka bir hadislerinde de, bu günde
106
le yapılan duaların kabul edileceği bir ica- 1. bet saatinin bulunduğunu belirtmiştir (Bubari, Cam'a, 35),
YanıtlaSilk
Cuma gününün Müslümanlar için önemli bir gün olmasının sebeplerin den birisi de, bu günde kılınan Cuma namazıdır. (1.P.)
CUMA NAMAZI
1 1 Cuma gününün özelliklerinden biri - ve en önde geleni Cuma namazıdır. Cuma namazı hicret esnasında farz kılınmıştır. Peygamberimiz ilk Cuma namazını, Ranūna vadisinde kıldırmış- - tır. Yüce Allah, "Ey inananlar! Cuma günü namaz için çağırıldığınızda, alış- -verişi bırakıp Allah'ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır." buyurmaktadır (Cum'a, 62/9), Cuma namazı, farz namazlardan olup, Cuma günü öğle namazı vak- tinde kılınır. Cumanın farzı iki rekat- tır. Hanefilere göre farzdan önce dört ve sonra da dört rekat sünnet kılınır. Cuma namazının özelliklerinden birisi de namazdan önce hutbe okunmasıdır. (bk. Hutbe)
Cuma namazı, akıllı, buluğ çağına erişmiş, sağlıklı, hür ve mukim erkek Müslümanlara farz kılınmıştır, kadınla- ra, kölelere, yolculara ve cemaata gele- meyecek kadar mazereti olanlara farz değildir. Bununla birlikte, Cuma nama- zını kılmaları halinde geçerli olup, ayrıca öğle namazı kılmaları gerekmez.
Hanefilere göre Cuma namazının Cuma günü öğle namazı vaktinde kılın- ması, namazdan önce hutbe okunması, Cuma kılınan yerin halka açık olması, imam hariç en az üç kişilik bir cema- atin olması, Cuma kılınan yerin şehir hükmünde olması gerekir.
ayetlerde "işlerin ve istişare ile yapılmasının emredilme si" toplumu yönetecek kimselerin ehil olanlardan seçilmesi gerektiğine işaret etmiştir.
YanıtlaSilBu ilke ve tavsiyeler en iyi şekliyle Cumhuriyet idaresinde ve demokratik yönetimlerde gerçekleşeceği düşünce- siyledir ki son dönem İslâm bilginleri Cumhuriyetin ve demokrasinin İslâm dininin genel öğretisine en uygun yönetim biçimleri olduğu tezine ısrarla vurgu yapmışlardır.
CÜNAH
bk. Günah.
CÜNDULLAH
Allah'ın ordusu, askeri demektir. Asker, ordu, yardımcı ve destekçi kuv- vet anlamına gelen cünd, Kur'ân'da yedi yerde tekil, yirmi iki yerde de çoğul (cünûd) olarak kullanılmıştır. İslâmî bir kavram olarak cündullah, "Allah'ın îmân edenlere yardım etmek üzere gönderdiği manevî güçler, ilâhî iradenin hâkim olmasına vesile kılınan tabiat varlıkları ve olayları" anlamında kullanılmaktadır. Kur'ân'da sayı bakı- mından az olan mü'minlere müşrik ordularına karşı yardım etmek üzere Allah tarafından binlerce meleğin gön- derildiği bildirilmektedir (Al-i Imran, 3/124- 125; Enfal, 8/9). (М.С.)
CÜNÜN
Sözlükte "örtünmek, gizlenmek, aklını kaybetmek" anlamlarına gelen cünûn, bir fıkıh terimi olarak, söz ve fiillerin, normal cereyan etmesini engelleyecek derecedeki akıl bozuk- luğu şeklinde tanımlanabilir. Bu has- talığa maruz kalana mecnûn denir. Bu anlamda cünün bir ehliyet arızasıdır. Fıkhî sonuç doğurması bakımından bir
107
zihni rahatsızlığın cünün sayılması için, bu rahatsızlığın kişiyi temyiz gücünden yoksun kılacak nitelikte olması gerekir.
YanıtlaSilAkıl hastası olarak buluğ çağına erişmesi halinde cünûn-ı asli, daha sonra bu hastalığa tutulması halinde ise cünûn-ı arızî söz konusudur. Ayrıca, rahatsızlığın uzun süreli olması halin- de bu akıl hastalığına cünûn-ı mutbık, kısa süreli olması halinde ise cünûn-ı gayr-i mutbık denir.
Mecnun, ehliyet bakımından mümeyyiz olmayan çocuk hükmünde- dir. Buna göre, cünün halinin vücup ehliyetine hiçbir etkisi yoktur. Mecnun "haklara sahip olabilme ve borçlar altına girebilme" şeklinde tarif edilen vücup ehliyetine sahiptir; mirasçı olur, haksız fiilden dolayı tazminat öder, vb.
İslâm dinine göre insanı insan yapan ve onu ilahî emir ve yasaklara muhatap kılan aklıdır. Hz. Peygamber, "Üç kişiden sorumluluk kaldırılmış- tır: Buluğ çağına erişinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyan- dan ve şifa buluncaya kadar mecпûn- dan" buyurmuştur (Buhari, Hudud, 22). Bu nedenle mecnûndan bedenî ibadetlerin hepsi düşer; namaz kılmaz, oruç tut- maz, hac ve keffäretle mükellef değil- dir. Hanefilere göre malî ibadetlerle de mükellef değildir. Ancak malından sadaka-i fıtır ödenir. Cumhura göre ise, mecnun malî ibadetlerle mükelleftir; malından zekat ve sadaka-i fitır veril- mesi gerekir.
Eda ehliyetinin temelini tem- yiz gücü teşkil ettiğinden, mecnunun hukukî tasarrufu geçersiz olup, hiçbir hukukî sonuç doğurmaz. Cezaî sorum- luluğu da yoktur; bir suç işlediğinde ceza tatbik edilmez. Ancak işlemiş olduğu cinâyetten veya verdiği zarar-
108
dan dolayı, diyet ve tazmînât gibi mali yükümlülükleri yerine getirir. (I.P.)
YanıtlaSilCÜNÜPLÜK
Bazı temel ibadetlerin yerine getiril mesine engel olan manevî kirlilik hali, gusül etmeyi gerektiren durum anlamı na gelmektedir. Böyle kimseye cünüp denilmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de bu anlamda cünüp kelimesi iki yerde geç- mektedir (Nisă, 4/43; Maide, 5/6).
Bir kimse, şehvetle menisinin gel- mesi (orgazm olması), rüyasında iken ihtilam olması ya da orgazm gerçekleş- sin veya gerçekleşmesin cinsi münase- bette bulunması halinde cünüp olur. İslâm dininde cünüplük manevî kirlilik olarak kabul edildiğinden, yıkanmadan namaz kılamaz, Kur'ân-ı Kerim oku- yamaz, Kur'ân'a dokunamaz, Kabe'yi tavaf edemez ve mescitlere giremez. Temizlenmesi için yıkanması, bunun mümkün olmaması halinde teyemmüm etmesi gerekir.
Cünüp kimsenin bu sayılanlar dışında yemesi, içmesi, uyuması, Allah'ı zikretmesi, dua maksadıyla dua anlamlı âyetleri okuması, yemek pişirmesi, çocuk emzirmesi caizdir. Bu haldeki şahsın kesmiş olduğu hayvanın eti yenir. Ancak cünüplük hali manevi kirlilik olarak kabul edildiğinden bir an önce gusledilmelidir. (İ.P.)
CÜRÜM
Hata, günah, suç, kabahat, isyân gibi anlamlara gelen cürüm ıstılah- ta, hukuken yasaklanan ve yapılması halinde failin had, kısas veya tazirle cezalandırılması öngörülen eylemlere denir.
Kur'ân-ı Kerim'de, cürüm kelime si doğrudan geçmemekle birlikte, din anlamda kâfır, isyankâr ve günahka
anlamında mücrim kelimesi çok sayı- da geçmektedir. (bk. Mücrim)
YanıtlaSilFıkıh literatüründe ise, genel olarak cerime, özel olarak ise cinâyet, katl, serika vb. suç nevileriyle ifade edil- mektedir. (bk. Suç)
Cürmü meşhûd kavramı ise, suçüs- tü yapılan cürümler için kullanılmakta- dır. (bk Suç) (İ.P.)
CÜZ
Sözlükte "parça, pay, hisse ve bölüm" demektir. Çoğulu eczâdır. Istılah'ta Kur'ân'ın otuza bölünmüş parçalarından her birine denir. Kur'ân 600 sayfadır. Her yirmi sayfa bir cüz sayılmış, böylece Kur'ân 30 cüz'e bölünmüştür. Kur'ân'da her cüz, ilk sayfasında cüz 1, cüz 2, diye bir şekil içine yazılarak işaretlenmiştir. Kur'ân-ı cüzlere bölmek, okuma ve ezberleme konusunda kolaylık ve takibi sağlamak amacıyla yapılmıştır. (İ.K.)
CÜZAF
YanıtlaSilBir şeyi tartmadan, saymadan veya ölçmeden satmak yahut satın almak demektir. Buna mücâzefe de denir.
Fıkıh literatüründe satılan malın miktarının belirlenmesi esas olarak kabul edilmekle birlikte, ihtiyaca bina- en malın bazı şartlar doğrultusunda götürü (kabala) usulle satılmasına izin verilmiştir.
Götürü usulle satışta, malın satış anında hazır bulunması gerekir. Satılan malın tane, ölçek veya tartı ile belirle- nebilir olması, akdin gerçekleşmesine mani teşkil etmez. Ancak faize konu olan ribevî malların, kendi cinsleriyle götürü olarak değişimi caiz değildir. Götürü usulle satışta malın tahmin edilen miktardan az veya fazla olması ihtimali bulunduğundan, bu malların kabala satımı caiz değildir. Bu neden- le altının altın ile, gümüşün gümüş ile götürü usulle değişimi caiz değildir. (İ.P.)
Ç
YanıtlaSilÇİLE
Farsça'da kırk anlamındaki "çihl" kelimesinden türeyen bir kelimedir. Tasavvufî bir kavram olarak ise nef- sin bayağı arzularından kurtularak ruh temizliğine erişmek için tenha ıssız bir yere çekilip kırk gün kırk gece sıkı bir perhiz ve mahrumiyet döneminden geçme anlamında kullanılmaktadır. Bu süre içinde yeme-içme, uyku ve dünya kelâmı azaltılarak nefis terbiyesi sağ- lanır. Tasavvuf kaynakları, çile uygu- lamasına Hz. Musa'nın vahiy almak üzere kırk gece Tûr'da kalarak ibadet ettiğine işaret eden A'râf, 7/142 âyeti ile Bakara, 2/51 ve Mâide, 5/26 âyetlerini delil gösterirler.
Allah katında yüce mertebelere ulaşmanın yolunun dünya nimetle-
rinden uzak durmak ve nefsine acı çektirmekten geçtiği zannıyla evlen- memeye, sürekli oruç tutmaya veya geceleri sabahlara kadar namaz kılma- ya karar veren üç sahâbi bu davranışı (Buhârî, Nikah, 1.), Osman ibn Maz'ûn'un kendisini iğdiş etmek istemesi (Buhârî, Nikah, 8; Müslim, Nikâh, 6, 7.), Ebû İsrail'in sıcak bir günde güneş altında ayakta oruç tutma teşebbüsü Hz. Peygamber tarafından reddedilmiştir (Buhârî, Eymân, 31; İbn Mâce, Keffaret, 21). Ayrıca Kur'ân'da dünya nimetlerinden ölçülü bir şekilde yararlanılması emredildiğinden (el-A'raf, 7/33; el-Kasas, 28/77.) insan fıtratına aykırı düşen hal ve hareketleri tasvip etmek mümkün değildir. (M.C.)
YanıtlaSilD
YanıtlaSilDABBETÜ'L-ARL
Sözlükte "canlı, hafif yürüyen, debelenen, binek hayvanı, nüfüz ve sinayet eden" anlamlarına gelen dabbe kelimesi ile yeryüzü anlamına gelen arz Kelimesinin birleşmesinden oluşan bir terkiptir. Bu terkip Kur'ân-ı Kerim'de bir ayette geçmiş ve ağaç kurdu anla- munda kullanılmıştır (Sebe 34/14). Ayrıca "Dabbetün mine'l-arz" şeklinde, kıya- met alameti olarak bir âyette geçmiş- tur: "O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dabbe, (yaratık) çıkarırız da, bu onlara Insanların ayetlerimize kesin bir îmân getirmemiş olduklarını söyler." (Neml, 2782). Bunların dışında dabbe kelime- si, Kur'ân'da 12 âyette her türlü canlı anlamında kullanılmıştır.
Kıyametin alameti olarak yerden çıkacağı bildirilen dâbbetü'l-arzın nasıl bir yaratık olduğu ve ne zaman çıkaca- ğı bildirilmemiştir. (l.K.)
DAHVE-İ KÜBRA
Kaba kuşluk vaktini ifade etmek için kullanılan bir tabirdir. Buna dahve de denir. Oruç müddetinin yarısı, öğle- den bir saat önceki vakte dahve-i kübra denir.
Dahve-i kübraya bazı dinî hükümler bağlanmıştır. Ramazan orucunun sebe- bi, Ramazan günlerinden herhangi biri- nin oruca başlamaya müsait bir cüzüne yetişmektir. Bu da günün dahve-i kübra denilen kaba kuşluk vaktine kadar olan kısmıdır. Bu zaman içerisinde oruç tut-
n
e
C
maya ehliyet kazanan, buluğ çağına erişen her Müslüman'ın o günün oru- cunu tutması farz olur.
YanıtlaSilRamazan ayında tutulan oruç, günü belirlenmiş adak orucu ve nafile oruç- lara bu vakte kadar niyet edilebilir. Ramazan ayında tutulmayıp da kaza edilen Ramazan orucu ile keffâret oruç- ları, başlanıp da bozulan nafile oruç- ların kazası ve zaman belirlenmeyen adak oruçlarına ise imsak vaktinden önce, geceleyin niyet edilmesi gerekir. (İ.P.)
DAHVE-İ SUĞRA
Güneşin doğduktan sonra 5° (bir mızrak boyu) yükselmesinden itibaren başlayan zaman, işrak vakti anlamına gelmektedir. (İ.P.)
DÂİM
Bir şey devamlı olmak, sabit olmak, durmak ve ikâmet etmek anlamında- ki "d-v-m" kökünden türeyen dâim devamlı, daima ve sabit demektir.
Allah'ın sıfatı olarak dâim, sürek- li var olan, ölümlü olmayan, bâkî demektir. İbn Mâce'nin el-esmâü'l- hüsnâ ile ilgili rivâyetinde geçmiştir (Dua, 10. II, 1270).
Kasas sûresinin 28. ve Rahmân sûresinin 26-27. âyetleri de Allah'ın bu sıfatına delalet eder. Bâkî sıfatı ile aynı - anlamı ifade eder. (İ.K.)
DALALET
Gizlemek, kaybolmak, sapmak, - unutmak ve doğru yolu bulamamak
111
gibi anlamlara gelir. Dînî literatürde ise hidâyet kavramının zıddı olup, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan sapmak demektir. Kur'ân'da dalâlet kavramı türevleriyle birlikte yüz doksan bir yerde geçmektedir. "İşte onlar hidaye- te karşılık dalalet satın alanlardır...." (Bakara, 2/16); "Bize doğru yolu göster, kendilerine lütuf ve ikramda bulundu- ğun kimselerin yoluna; gazaba uğra- mışların ve sapmışların yoluna değil." (Fâtiha, 1/6-7).
YanıtlaSilDalâlet kavramının içeriğinde biri sapma diğeri saptırma olmak üzere iki anlam bulunmaktadır. Kur'ân'da, Allah'a, meleklere, kitaplara, peygam- berlere ve ahiret gününe inanmamak (Nisa, 4/136), Allah'a şirk koşmak (Nisa, 4/116), zulüm yapmak (Lokmân, 31/11) gibi davranışlar sapma olarak ifade edilmiş- tir. Saptırma terimine gelince, Kur'ân bunu da kişinin kendi kendisini sap- tırması (Bakara, 2/108) ve Allah'ın kulla- rını saptırması olmak üzere iki şekilde vasıflandırmıştır. "... Verdiği misallerle Allah ancak fasıkları saptırır..." (Bakara, 2/26); "Allah kimi hidâyete erdirmek isterse onun göğsünü İslâm'a açar ve her kimi de saptırmayı dilerse onun göğsünü daraltır." (En'âm, 6/125).
Allah'ın insanları saptırması, insan- ların fiillerini onları iradeleri doğrul- tusunda yaratması olarak anlaşılmalı- dır. Dolayısıyla insanların dalâletinde Allah'ın herhangi bir zorlama ve bas- kısı yoktur. Çünkü Allâh, olmuş ve ola- cak her şeyi bilir. Hidâyet ve dalâletten her biri kulların seçimiyle takdir edilip kazanılmış, ilâhî kazâ ve kaderle de yaratılmıştır. (F.K.)
112
DARB-I MESEL
YanıtlaSilEskiden söylenen ve bir hikmeti içeren söz anlamına gelen bir tabir olup Türkçe karşılığı ata sözüdür. Tefsir usulünde darb-1 mesel'e "emsâlü'l- Kur'ân" denir. (bk. (Ι.Κ.) Emsâlü'l-Kur'ân)
DÂRR - NAFI
Zarar vermek, mecbur etmek anla- mındaki "d-r-r" kökünden türeyen dârr; zarar veren; fayda vermek, faydalı olmak anlamındaki "n-f-'a" kökünden türeyen nâfi' ise, fayda veren, faydalı olan demektir.
Dârr ve nâfi' Allah'ın sıfatlarından ikisidir. Tirmizî'nin el-esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde geçmiştir (Deavat, 83. IV. 531).
Allah'ın sıfatı olarak dârr ve nâfi'; insanlara zarar ve fayda veren şeyle- ri yaratan; bütün yaratıklara faydalı, sadece âsilere dünya ve âhirette zarar veren demektir. Bu iki sıfat; Allah'ın kazası, kaderi, gücü ve kudretiyle ilgi- lidir. Allah; dilediğine nimet, bolluk, sıhhat, huzur ve güven verir, dilediğini bunlardan mahrum eder; ancak O, asla zalim değildir, suçsuz yere kimseyi cezalandırmaz, zarar vermez.
Kur'ân'da Allah'ın bu iki vasfına işaret eden birçok âyet vardır: "Eğer, Allah sana bir zarar dokundurursa onu, O'ndan başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir hayır dilerse, O'nun fazlını da geri çevirecek yoktur. O hay- rını kullarından dilediğine verir. O ğafurdur, rahîmdir." (Yūnus, 10/107); "... De ki: Allah size bir zarar vermek dile- miş, yahut size bir fayda vermek iste- miş olsa Allah'ın sizin için dilediğine kim engel olacak? Hayır (kimse engel olamaz) Allah yaptıklarınızdan haber-
dardır." (Feth, 48/11). Allah izin vermeden hiçbir şey, hiçbir varlık, hatta kişinin kendisi bile zarar vermez (Yūnus, 10/49; A'raf, 7/188; Furkan, 25/3).
YanıtlaSilAyetler, Allah'ın zarar ve fayda verebilme gücünü ifade ediyor. Allah dilediğini yapar, ancak zalim olmadığı için kimseye suçsuz yere zarar vermez. Ancak imtihan için musibet verebilir (Bakara, 2/155). Musibete sabredenlere ise hesapsız derecede sevap verir (Zümer, 39/10).
Dârr ve nâfi' vasfı, Allah'ın gerçek Tanrı olmasının gereğidir (En'âm, 6/71; Yūnus, 10/18, 106; Enbiya, 21/66; Hac, 22/12, Ra'd, 13/16). (Ι.Κ.)
DARU'L-AHİRE
Son yurt demektir. Bununla maksat, cennet ve cehennemdir. ed-Dâru'l-Ahi- re şeklinde Kur'ân'da 7 âyette geçmiş, âhiret yurdunun muttakiler için daha hayırlı (En'âm, 6/32), asıl yaşanacak yerin âhiret yurdu olduğu (Ankebût, 29/64) bil- dirilmiş ve dünya hayatının mukabili olarak zikredilmiştir. (İ.K.)
DARU'L-BEKA
"Dâr", ev, yurt; "beka" sonsuzluk "Dâru'l-beka" ise sonsuzluk, ebedîlik yurdu demektir. Bu tâbir ile maksat; ölüm, yokluk ve sonu olmayan âhiret hayatı, cennet ve cehennemdir. (bk. Ahiret) (İ.K.)
DARU'L-BEVAR
Helâk yurdu demektir. Kesada uğramak, boşa gitmek, başarılı ola- mamak, helâk olmak anlamındaki "b-v-r" kökünden gelen bevâr; helâk, kesat, ekilmeyen arâzi, nadas demektir. Daru'l-bevar terkibi ile maksat cehen- nemdir. Kur'ân'da bir âyette geçmiştir: Allah'ın nimetlerini küfre (nankörlü-
ğe) çevirenlere bakmadın mı? Onlar, kavimlerini helâk yurduna yaslanacak- ları cehenneme kondurdular. Ne kötü bir karargahtır orası" (Ibrahim, 14/28-29). (Ι.Κ.)
YanıtlaSilDÂRU'L-FASİKÎN
Fasıkların yurdu demektir. Kur'ân'da bir âyette geçmiştir. Ayette, "...Size fasıkların yurdunu göste- receğim" (A'raf, 7/145) denilmektedir. Müfessirler dâru'l-fasikîn ile muradın Ad ve Semud gibi helâk edilen kavim- lerin yurtları veya Firavun'un yurdu Mısır veya cehennem olduğunu söy- lemişlerdir. Ayetin siyak sibakından anlaşılan o ki; hem helâk edilen kâfirle- rin yurtları hem de âhirette gidecekleri cehennem hatırlatılarak Musa (a.s.)'ın kavmi ve bütün kâfirler uyarılmakta ve tehdit edilmektedir. (İ.K.)
DÂRU'L-HADÎS
Hadis evi, hadis okulu anlamlarına gelen dâru'l-hadis, terim olarak, hadis ilimlerinin öğretildiği özel branş okul- larına verilen isimdir.
Selçuklular devrine kadar İslâmî ilimlerin öğretimi amacıyla yapılmış binalar yoktu. Nizâmü'l-Mülk (ö. 452 /1060) tarafından, bu amaçla ilk ola- rak Bağdat'ta, Nizâmiye Medreseleri kurulmuştur. Bundan yaklaşık bir asır sonra, sadece Hadis ilimlerinin okutul- duğu dârü'l-hadisler kurulmaya başlan- mıştır. Osmanlılar devrinde de birçok dârü'l-hadis yapılmıştır. (A.G.)
DÂRU'L-HULD
Ebedîlik, ölümsüzlük, sonsuzluk yurdu demektir. Dâru'l-huld ile kasıt, cehennemdir. Kur'ân'da bir âyette geç- miştir. Dâru'l-hulda kâfirler girecekler- dir. İlgili âyette şöyle buyurulmuştur: "İnkâr edenlere şiddetli bir azap tattı-
113
racağız ve onları yaptıklarımın en kötni sü ile cezalandıracağız. Bu, Allah dils manlarının cezası, ateştir. Ayetlerimizi inkar etmelerinin cezası olarak onlara orada ebedi kalma yurdu (dâru'l-huld) vardır:" (Fussilet, 41/27-28) (Ι.Κ.)
YanıtlaSilDARU'L-KARAR
Sürekli, ebedi kalınacak yurt demektir. Bununla maksat, âhiret haya- tıdır. Dâru'l-Karår, hem cennet hem de cehennemin sıfatıdır. Kur'ân'da bir âyette geçmiştir: "Ey kavmim! Bu dünya hayatı (kısa) bir geçinmedir. Ahiret ise ebedi olarak durulacak yurt- tur. (dâru'l-karár)" (Mu'min, 40/39) (1.K.)
DÂRU'L-MÜTTEKÎN
Muttakilerin yurdu demektir. Dâru'l-muttekin'den maksat, cennet- tir. "...Muttakilerin yurdu (dâru'l-mut- tekîn) ne güzeldir. (Onlar) adn cen- netlerine, zemininden ırmaklar akan cennetlere girerler. Orada onlar için diledikleri her şey vardır. İşte Allah muttakileri böyle mükafatlandırır." (Nahl, 16/30-31) (bk. Muttakî) (İ.K.)
DÂRU'S-SELÂM
Barış, esenlik ve huzur yurdu demektir. Kur'ân'da bu tâbir, 2 âyet- te geçmiştir. Dâru's-selâm'dan mak- sat, cennettir. Yüce Allah, Kur'ân'da insanları Dâru's-Selâm'a da'vet etmek- te (Yūnus, 10/25) ve bu yurdun îman edip sâlih amel işleyen, sırat-ı mustakim üzere bulunanlara özgü olduğunu bil- dirmektedir (En'am, 6/127). (İ.K.)
DÂRÜL-EYTÂM
Sözlükte "Yetimlerin yurdu, barı- nağı" anlamına gelen bu kelime; tarihi bir terim olarak Osmanlıların; son asrında çeşitli şehirlerde vakıfların veya Devlet yetkililerinin gayretleriyle
114
çeşitli sebeplerle muhtaç duruma düşen yetim ve öksüz çocukların korunması için kurulan yurtlar ve pansiyonlar için kullanılan bir terimdir. Özellikle 1910 1920 yılları arasında pek çok yetimha ne açılmıştır. (İ.U.)
YanıtlaSilDÂVÂ
Sözlükte “çağırmak, seslenmek, dua etmek, getirilmesini istemek" anlamına gelen dâvâ, hukuk terimi olarak, mah- keme yoluyla bir hakkın talep edilmesi manasına gelir. Tanımdaki haktan, hak- kın tespiti ve temini kastedildiği gibi, hak ihlalinin önlenmesi ve haksız talep- lere karşı kişinin hukuken korunması da kastedilmektedir.
Kur'ân-ı Kerim'de davâ kelime- si, sözlük anlamına uygun olarak, "çağırma ve dua" manasında üç âyet- te geçmektedir (A'raf, 7/5; Yūnus, 10/10; Enbiya, 21/15).
Hz. Peygamber'in sünnetinde, davâ, ispat, savunma ve kararlarla ilgili bir- çok hüküm ve uygulama bulunmakta- dır. Hadislerde iddia ve davaların iki şahitle ispat edilmesi, delilin bulun- madığı durumlarda yemine başvurul- ması, delil getirmenin iddia sahibine, yeminin ise inkâr edene gerektiği belir- tilmekte; hâkimin davâda iki tarafı da dinlemesi, açık ve eşit şartlarda yargı- laması, objektif verileri ve tarafların mahkemede ileri sürdükleri delil ve izahları esas alması gibi birtakım pren- sipler verilmektedir (Müslim, Akdiye, 1-5; Ebů Davûd, Akdiye, 6-7; Tirmizî, Ahkâm, 12).
İslâm tarihinde, fıkhın tedvin edil- mesiyle birlikte hukuk ve ceza ayrımı yapılmaksızın yargılama hukuku ince- lenmeye başlanmıştır. Önceleri belli türden davalar konu edilmekle birlikte, asırlarca süregelen uygulamanın da kat-
kısıyla giderek zengin bir fıkıh doktrini Oluşmuştur. Ancak şartların getirdiği bu uygulamaları İslâm ile özdeşleştirmek yerinde olmayacaktır. Bunları, o dev- yapılmış bir değerlendirme olarak algı- Jamak doğru olacaktır. (İ.P.)
YanıtlaSilDAVET
Sözlükte "birini çağırmak, ölüye ağlamak, birinden yardım istemek, dua ve beddua etmek, alıkoymak, iddia etmek, propaganda yapmak" gibi anlamlara gelen davet, din literatü- ründe, insanları dine ve sâlih ameller İşlemeye, Allâh ve Peygamberine itaat etmeye, iyilikler yapmaya, kötülükler- den sakındırmaya çağırmak; İslâm'ı tanıtmak demektir. Kur'ân'da çağırmak (Bakara, 2/23), Allah'a yalvarmak, dua etmek, ibadet ve itaat etmek (Bakara,2/186) manalarında kullanılmıştır.
İslâm'a davet konusunda Hz. Muhammed'in koyduğu temel prensip ve metodlar vardır. Bunların başında Kur'ân ve Sünneti rehber edinme gelir. Hz. Peygamber devlet başkanlarına mektup yazarak onları İslâm'a davet etmiş, yakın kabilelere ise öğretici ve mürşitler göndermiştir. (F.K.)
DÂYİN
Alacaklı, borç veren, anlamına gel- diği gibi, zıt manada borç alan mana- sında da kullanılmaktadır. (bk. Deyn, Borç) (İ.P.)
DECCAL
Sözlükte "yalan söylemek, bir şeyi örtmek, yaldızlamak veya boyamak" anlamlarındaki "d-c-1" kökünden türe- yen deccâl sözlükte çok yalan söyle- yen, göz boyayan, sahtekâr demektir. Deccål, kelâm ilmi ile kaynaklarda kıyametin büyük alametlerinden biri
olarak zikredilmiştir. Deccal'ın doğu tarafından çıkacağı, ilahlık iddia ede- ceği, olağanüstü şeyler sergileyeceği, Mekke ve Medine hariç bütün köy ve kasabalara gireceği, pek çok kişinin, onun fitnesiyle doğru yoldan çıkacağı ve onun peşine takılacağı, ancak gerçek mü'minlerin bu fitneden kurtulacakları rivâyet edilmektedir. (F.K.)
YanıtlaSilDEFİN
Cenâzeye karşı yapılan görevlerden birisi olan defin, ölünün gömülmesi anlamına gelmektedir. Defin işlemi, İslâm'ın insana verdiği değerin bir göstergedir. Cenâze namazı kılındıktan sonra Müslümanların cenazeyi kabre kadar taşıyarak onu usulüne uygun bir şekilde defnetmeleri farz-ı kifayedir. Kur'ân-ı Kerim'de, defin işleminin Allâh Teâlâ tarafından, Hz. Adem'in oğluna gönderilen bir karga vasıtasıyla öğretildiği anlatılmaktadır (Mâide, 5/31).
Cenâzenin toprağa verilmesinin çevre, sağlık, insanın saygınlığının korunması, ölümü hatırlatma gibi hik- metleri bulunmaktadır. Cenâzeye karşı görevlerin yerine getirilmesi; defin işleminin geciktirilmemesi; cenâze kabre götürülürken, sükunet içinde kal- ben zikir, dua ve tefekkürle takip edil- mesi tavsiye edilmiş; gösteri yaparak mezarlığa götürülmesi, yüksek sesle Kur'ân okunması, zikir getirilmesi hoş karşılanmamıştır. Mezarlığa varıldı- ğında cenâze kabre indirilinceye kadar ayakta durmak, sonrasında ise oturmak sünnettir.
Kabir 100-150 cm. derinliğinde, kıbleye dik açı oluşturacak şekilde kazılır ve kıble tarafına ölünün konu- labileceği şekilde oyularak lahit açılır. Ölü kıble tarafından kabre indirilerek, yüzü kıbleye gelecek şekilde bu lahde
konur. Lüzumuna göre bir veya bir kaç kişi kabre inebilir. Kadın cenazeyi kabre yakın mahremlerinin indirme si daha iyidir. Çeşitli sebeplerle lahit yapılması mümkün olmaması halinde, cenazenin kabrin tabanına konulup, üzerine toprak dökülmesini önleyecek tedbir alınabilir.
YanıtlaSilÖlüyü lahde koyan kimse "Bismillahi ve alâ milleti Rasûlillah" der. Kabirde ölü sağ yanına ve yüzü kıbleye gelecek şekilde çevrilir ve dön memesi için arkası toprakla desteklenir. Sonra kefenin bağları çözülür ve lahit tahta veya kerpiçle kapatılır. Kadın kabre konulurken lahit kapatılıncaya kadar kabrin üzerine bir örtü gerilmesi uygundur.
Lahit kapatıldıktan sonra kabre top- rak dökülerek doldurulur ve kabir balık sırtı şeklinde yerden bir karış veya daha fazla yükseltilir. Orada bulunanların da kabre toprak atması müstehaptır.
Cenâzeyi gece defnetmekte bir sakınca bulunmamakla birlikte, gündüz defnetmek daha uygundur. Bir zorun- luluk olmadıkça birden fazla ölünün bir kabre konması caiz değildir. Ancak zaruret olması halinde, cenazelerin arası toprak veya kerpiçle ayrılarak bir den fazla ölü bir kabre defnedilebilir. (L.P.)
DEFINE
Sözlükte "bir şeyi örtmek, gizle- mek; ölüyü gömmek" anlamına gelen defin kelimesinden türetilen define, gizlenen şey demektir. Define terim olarak toprağın altında gizlenmiş, sahibi bilinmeyen para ve her türlü kıymetli eşyayı ifade eder. Bu anlam- da, rikaz, kenz ve hazîne kelimeleri de kullanılmaktadır.
116
Klasik fıkıh eserlerinde, define. nin kime ait olacağı ve bundan dey lete ödenmesi gereken vergi gibi özel hükümler bulunmaktadır. Hanef fakihleri, madenler ile eski devirler. de yeraltına gömülüp gizlenen her türlü kıymetli eşyayı rikaz mefhumu içinde mütalaa etmişlerdir. Definenin işlenmemiş sahipsiz topraklarda veya sahibi bilinmeyen topraklarda bulun- ması halinde 1/5'i vergi olarak alınır; kalan 4/5'ü bulana verilir. Mülk arazi- ⚫ de bulunması halinde, Hanefilere göre 4/5'ü mülk sahibi veya varislerine ait olur. Bulunan definenin üzerinde İslâmî alamet bulunması halinde bulun- tu (lukata) hükümleri uygulanır. Bu i durumda, bulunan eşya bir sene sürey- le ilan edilir, sahibi çıkmazsa hazineye teslim edilir. Bulunan eşyanın vergiye ktabi olması için Nisâp miktarına ulaş- ması veya üzerinden bir yıl geçmesi şart değildir. Alınan vergi fey' hük- münde olup, zekatın sarf yerleri dışında kamu hizmetlerine de harcanabileceği kabul edilmiştir. (İ.P.)
YanıtlaSilt
a
a
DEHR
bk. Zaman.
DEHRİYYE
Zaman ve maddenin ebedîliği görü- .şünü benimseyen kimselere verilen bir isimdir. Bu ekolün mensupları Allah'ı ve ahiret gününü inkâr etmektedirler. Onlara göre kâinat kadîmdir. Tabiat kanunlarına veya feleklerin devrine tabidir. Alem ezelîdir, yaratıcısı da yoktur. İbni Ravendî'nin öncülüğünü yaptığı Dehriyye mezhebi herşeyin dünya hayatına göre planlandığını savunarak ahiret âlemi ve tekrar diril- meyi inkâr etmişlerdir. İslâm'dan önce e de bir inkârcılık akımı olarak var olan bu düşünce Kur'ân'da şöyle açıklan-
a
maktadır. "Dediler ki: 'Ne varsa dünya hayatımızdır. Başka bir şey yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bizi zamandan baş- kası helak etmiyor. Fakat onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zannediyorlar. Onlara açık açık @yetlerimiz okunduğu zaman 'Doğru iseniz, babalarınızı getirin' demele- rinden başka bir delilleri olmamıştır. De ki: 'Allah sizi yaratır, sonra sizi öldürür, sonra da sizi toplayıp kıyamet gününe getirecektir. Bunda asla şüphe yoktur. Ama insanların çoğu bilmezler." (Casiye, 45/24) Görüldüğü gibi bu inancı savunanlar, ölümü "dehr" denen sürekli zamana veya tabiata bağlayarak onun dışında ve üstündeki hakiki müessir olan Allah'ı tanımadıklarını ifade eder- ler. Bunlara göre ölümü, gece ve gün- düzü, zaman hazırlar. Ruhları alan bir ölüm meleği de yoktur. Bütün olaylar zamana endekslidir. Dehrîler bu inancı beslerken zandan başka hiçbir delilleri yoktur. (F.K.)
YanıtlaSilDELALET
Sözlükte "yol gösterme, kılavuz- luk etme, alamet" gibi anlamlara gelen delalet, fıkıh ve mantık terimi olarak, zihnin bir şey hakkındaki bilgiden başka bir şeyin bilgisine ulaşması demektir. İlk bilinen şeye delil, ikin- cisine de medlul (delalet edilen) denir.
Fıkıh usulünde Kur'ân ve hadislerin lafzının manaya delaleti farklı açılar- dan tasnife tabi tutulmuştur:
Lafızların manaya delaletinin açık veya kapalı olması yönünden lafızlar açık ve kapalı olmak üzere iki kate- goride ele alınmıştır. Manaya delaleti açık olan lafızlar, en az açıktan daha açık olana doğru, zâhir, nass, müfes- ser ve muhkem şeklinde dört grupta
incelenmiştir. Kapalı lafızlar ise, en az kapalı olandan daha kapalıya doğru, hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih şeklinde ele alınmıştır.
YanıtlaSilDiğer yönden lafızlar vazolundu- ğu mana itibarıyla delaleti bakımın- dan, hâs, âm ve müşterek şeklinde üç kısma ayrılır. Vazolunduğu manada kullanılıp kullanılmaması yönünden de, hakikat, mecaz, sarih ve kinâye şek- linde dörde ayrılır.
Hanefi bilginleri, lafızların hüküm- lere delaletini dört kısma ayırmaktadır- lar. Bunlar;
a) İbarenin delaleti, lafzın, nassın sevk edildiği manaya delalet etmesidir. Nassın zâhirinin bu hükmü içerdiği düşünmeden anlaşılabilir.
b) İşaretin delaleti, lafız bu maksat için gönderilmemekle birlikte, dil ve mantık kurallarına göre lafızdan dolaylı olarak çıkarılabilen bir manaya delalet etmesidir.
c) Nas'sın delaleti, inceleme ve içti- hatta bulunmaya ihtiyaç duyulmaksızın ve sırf dil unsurlarına dayanarak anlaşı- labilen illetteki müştereklik sebebiyle, nassın ibaresiyle delâlet ettiği mananın benzeri veya daha elverişli bir başka olaya da uygulanmasıdır.
■ ■
d) İktizanın delaleti, sözün aklen - yahut şer'an doğru olması için tak- dir edilmesi gerekli olan manaya - delaletidir.
Delalet yollarının en kuvvetlisi, ibâ- renin delâletidir; daha sonra bunu sıra- sıyla, işaretin delâleti, nassın delaleti ve iktizânın delâleti takip etmektedir. i Eğer bir delalet kendisinden daha kuv- vetli başka bir delaletle çatışırsa, kuv- vetli olan tercih edilir; zayıf olan dela- a lete itibar edilmez
a
Fıkıh usulündeki Kelamcılar ekolü- ne göre ise, lafzın manaya delâlet yol- ları, mantûkun delaleti ve mefhumun delaleti olmak üzere ikiye ayrılır.
YanıtlaSilMantûkun delâleti, lafzın, ifa- dede zikri geçen ve ifade edilen bir şeyin hükmüne delâlet etmesidir. Bu Hanefilerdeki, ibarenin delâleti, işare-
tin delâleti ve iktizanın delâletini içerir.
Mefhumun delâleti, lafzın, ifade- de zikri geçmeyen ve ifade edilmeyen bir şeyin hükmüne delalet etmesidir. Bu da mefhum-ı muvafakat ve mef- hum-ı muhalefet kısımlarına ayrılır. (bk. Mefhum-1 Muvafakat; Mefhum-1 Muhalefet) (1.P.)
DELİL
Sözlükte "yol gösteren, kılavuz, alamet, rehber, işaret, iz" gibi anlam- lara gelen delil, kelamda, herhangi bir konuda gerçeğe veya kanıtlanması iste- nen hususa ulaştıran şey; fıkıh usulün- de üzerinde düşünüldüğünde şer'î ve ameli bir hükme götüren şey; muamelât ve özellikle muhakeme hukukunda, sözlük anlamıyla bağıntılı olarak bir şeyi bilmeye yarayan alamet ve karine manasına gelir. Yargılama usulü huku- kunda ispat vasıtalarına genel olarak delil denilmektedir.
Kur'ân-ı Kerim'de delil kelimesi bir âyette sözlük anlamında geçmekte- dir. (Furkan, 25/45).
Deliller, bilginin kaynağı bakımın- dan akli delil ve naklî delil şeklinde ikiye ayrılır. Naklî delil, kelamcılara göre, bütün öncülleri nakle dayanan delildir. Fıkıhçılara göre ise, oluşu- munda müçtehidin katkısı olmayan, Şâri'den nakledilen şer'î asıllardır. Bunlar da Kitap ve sünnetten iba- rettir. Aklî delil, kelamcılara göre,
118
bütün öncülleri akla dayanan delildir. Fıkıhçılara göre ise, nakli delil ile bağ- lantılı olmakla birlikte, akli muhakeme ve beşerî yorumun ağırlıkta olduğu. oluşmasında müçtehidin katkısının bulunduğu delillerdir.
YanıtlaSilAyrıca Kelamcılar delilleri, ortaya koydukları sonuçların değerine göre kat'î delil ve zannî delil kısımlarına ayırmışlardır. Kat'î delili, kanıtlamayı amaçladığı konuya ilişkin karşı ihti- malleri tamamen ortadan kaldıran delil şeklinde tanımlamışlardır. Buna yakînî delil de denir. Zannî delil ise, kanıt- lamayı amaçladığı konuya ilişkin karşı ihtimallerin tamamını ortadan kaldıra- mayan delildir. Bu tür delillere iltizamî delil veya iknâî delil de denir.
Fıkıhçılar ise, delilleri sübut ve dela- let yönünden ayrım ve derecelendirme- ye gitmişlerdir. Kur'ân-ı Kerim'in Hz. Peygamber'den bizlere kadar intikal ettirilmesinde hiçbir şüphe ve kesin- ti olmadığından, bütün âyetler sübut yönünden kat'îdir. Allâh'tan peygam- beri vasıtasıyla bize kadar geldiğinde şüphe yoktur. Hadisler ise, mütevatir ve bir görüşe göre de meşhur olanlar hariç sübut yönünden zannîdir. Buna göre naklî deliller, sübutu ve delâle- ti kat'î deliller; sübutu kat'î delâleti zannî deliller; sübutu zannî delâleti kat'î deliller ile sübutu ve delâleti zannî deliller olmak üzere dörtlü bir ayrım ve derecelendirmeye tabi tutulmuştur.
Fakihler, Kitap ve Sünnetin şer'î delil olduğunda görüş birliği içindedir- ler. İcma' ve kıyas ise, âlimlerin çoğun- luğuna göre şer'î delildir. (İ.P.)
DELK
Ovmak, ovuşturmak, çitilemek anlamlarına gelen delk kelimesi, abdest
ve gusül ile necasetin temizlenmesin de bir kavram olarak fıkıh kitaplarında kullanılmaktadu
YanıtlaSilAbdest ve gusülde yıkanan uzuvla an ovulması, abdestin sünnetlerinden dir. Malikilere göre gusülde uzuvları ovalamak farzdır.
Necasetin temizlenmesinde ovala- ma, bir temizleme aracı olarak kabul edilmiştir. Mest, kundura ve deriden mamul elbiseler gibi necaseti emme- yen giyeceklere, hayvan pisliği gibi görünür bir necaset dokunduğunda, su ile temizleneceği gibi, bıçak gibi bir şeyle kazımak veya yere sürtmekle de temizlenir. Ancak, idrar gibi görül meyen necaset mutlaka yıkanmalıdır. Necaseti emen elbise veya bedene dokunan necasetin yıkanması gere- kir. Bununla birlikte, insan menisinin, kuruduktan sonra ovalanmak süretiy le temizlenebileceği kabul edilmiştir. Fakat kurumadan temizlenmesi için yıkanması gerekir. (1.P.)
DEM
Sözlükte "kan" anlamına gelmekte ve kan akıtmak sûretiyle gerçekleştiri- len kurban kesimi için mecazi olarak kullanılmaktadır. Fıkıh terimi olarak, hac ve umre esnasında ibadet maksa- dıyla veya bir vacibin terki, geciktiril- mesi ya da bir ihram yasağının çiğnen- mesine ceza olarak koyun veya keçi kesilmesi anlamına gelir. Bunun yerine birden fazla kişi (yediye kadar) ortak- laşa bir deve veya sığır da kesebilirler.
Hac veya umre dolayısıyla kesilen kurbanlar, kesiliş amaçlarına göre deği- şik isimler alırlar. Kıran veya Temettu haceı yapanların kesmeleri vacip olan kurbana şükür demi; hac veya umre için ihrama girip de meşru mazereti
sebebiyle tamamlayamayıp ihramdan çıkmak zorunda kalan kişinin kesmek zorunda olduğu kurbana ihsar demi; Allâh rızası için nafile olarak kesilen kurbana nafile dem ve ihram yasakları- na riâyet etmeyen veya hac ve umrenin vaciplerinden birini yerine getirmeyen kimsenin kesmesi gereken kurbana da cinayet demi denir. (İ.P.)
YanıtlaSilDEMOKRASİ
Bir tür idare sistemi olan demokra- si, halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erki anlamına gel- mektedir. Demokrasi, bir ülke halkı- nın ekseriyetle temsil edilmesi; siyasî eşitlik ve hürriyet içinde halkın ekse- riyetini yönetimde söz sahibi kılma esasına dayanır. Demokrasinin saf ve ciddi şekli, kuvvet ve yetkinin, siyasi hürriyet ve eşitlik esasları içinde oluş- muş bir çoğunluğun elinde bulunduğu yönetim biçimidir. Demokrasinin man- tığı sınıf gerçekliğini inkâr etmemekle birlikte, sınıf imtiyazını kesinlikle red- deder.
Kur'ân ve sünnette, yönetici ve yönetilenleri de kapsayacak tarzda beşerî ilişkilerin genel dinî ve ahlâkî çerçevesine temas edilmiş olmakla birlikte toplumların yönetim biçimini, bunun ayrıntısını, tarz ve yöntemini belirleme işi toplumsal tercihe bırakıl- mıştır.
İslâm geleneğinde yönetim model ve şeklinin belirlenmesinde, zamanın imkân ve şartları çerçevesinde, bazı milletlerin birikimlerinden de yararla- nan Müslüman toplumların bilgi, kültür ve tecrübe birikimleri rol oynamıştır. Dinin bu konudaki katkısı, biçimden çok muhteva yönüyle olmuştur. Bu nedenle İslâm tarihinde, yöneticile- rin Müslümanlığı kavrayışlarındaki
119
derinliğe ve kamuoyunun dinî hassa- siyetine bağlı olarak çok iyi yönetim örneklerine rastlanılmıştır. Bu itibarla Müslüman toplumların siyasî tarihini, çeşitli dönemlerde sergiledikleri siya- set anlayışlarını İslâm'ın siyasî teorisi olarak nitelendirmek doğru olmaz.(İ.P.)
YanıtlaSilDERGAH
Farsça asıllı olan ve sözlükte kapı anlamına gelen der kelimesinin sonuna yer bildiren gâh ekinin getirilmesiyle oluşan dergâh, "kapı yeri" demektir. Tasavvuf kavramı olarak ise, tarikat pir- lerinin veya büyük şeyhlerinin ikâmet edip irşad faaliyetini sürdürdükleri ve mezarlarının bulunduğu merkezi tekke anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca bir- çok İslâm ve müslüman Türk devletin- de, özellikle Selçuklular'da hükümdar sarayı karşılığında da kullanılmıştır. (M.C.)
DERVİŞ
Farsça asıllı bir kelime olup, söz- lükte "dilenci, yoksul, muhtaç anla- mına gelmektedir. Tasavvufta bir tari- kat veya bir şeyhe bağlı olan mürid, sûfilerin hayat tarzına uygun bir hayat süren kişi demektir. Dervişlik bir riya- zet ve mücâhede faaliyetiyle başlar. Bu dönemde yeme, içme, konuşma ve uyku en aza indirilerek sıkı bir perhize girilir; ibadet, zikir ve tefekkür artırılır; nefsin bayağı arzularına gem vurulma- ya, disiplinli ve ölçülü yaşamaya, böy- lece manevî olgunluğa ve ruhî yüksek- liğe ulaşılmaya çalışılır. (M.C.)
DESTUR
Sözlükte "izin, ruhsat, müsâade" anlamındadır. Bazı tarikatlarda, özel- likle Mevlevîlik ve Bektaşîlikte tarikat büyüklerinden müsaade almak için kul- lanılan bir deyimdir. (M.C.)
120
DEVİR
YanıtlaSilbk. Iskat.
DEVRAN
Yapılan bir va'zın, okunan âyetle- rin veya söylenen ilâhîlerin etkisiyle duygulanan ve coşan bir sûfinin çoğu kez iradesi dışında yerinden fırlayıp dönmeye başlamasına devir, devran, deveran, sema ve benzeri isimler veril- mektedir. Devran bir sūfinin tek başına dönmesiyle, bazen de bir derviş toplu- luğunun ayağa kalkıp dönmesiyle ger- çekleşir. Devran konusu ise tartışmalı- dır. Usulüne uygun ve samimi olarak yapılırsa sakıncalı olmayacağı söylen- miştir. (M.C.)
DEYN
Sözlükte "ödünç almak, ödünç ver- mek, emir ve itaat altına almak, ceza ve mükafatla mukabelede bulunmak" manalarına gelen deyn, bir fıkıh terimi olarak, kişinin zimmetinde sabit olan borç anlamına gelmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de, beş defa deyn kelimesi terim anlamında geçmektedir (Bakara, 2/282; Nisa, 4/11, 12). Deyn pek çok hadiste, terim manasında kullanılmıştır. Aynı kökten türetilen dâyin alacaklı, medin veya medyûn ise borçlu anlamına gelir.
En geniş anlamıyla deyn, zimmette sabit olan şey diye tarif edilebilir. Bu tarife göre, zimmette sabit olan mali bir borç deyn olduğu gibi, kişinin ifa etme- diği namaz, oruç, hac gibi dinî borçla- rı da deyn kapsamı içine girmektedir. Daha dar anlamda ise, zimmette sabit olan ve alacaklıya ait bulunan malı ifade eder. Buna göre deyn, semen. ücret, haraç, cizye, zekat, nafaka ve diyet gibi mali borçları kapsamakta namaz, oruç gibi dinî borçları içine
almamaktadır. En ise, ödünç anlamına gelmektedir.
YanıtlaSilZimmette sabit olan itibari bir mah ifade eden deyn, bir yönüyle aynın kar şıtı olmaktadır. Ayn borcunda belli bir malın ödenmesi gerekir. Deyn borcun da ise, belli bir malın değil, aynı cins ve miktarda olan bir malın ödenmesi gerekmektedir. Deynin zimmette bir borç olması, edası için borçlunun aracı- lığına ihtiyaç gösterir. Halbuki ayn bor- cunda böyle bir aracılığa gerek yoktur; alacaklı malını bulduğunda alabilir.
Deyn ödenmekle veya borcu düşü- ren diğer sebeplerden birinin ortaya çıkmasıyla sona erer. (İ.P.)
DİĞERGAMLIK
Türkçede özgecilik kelimesiyle de ifade edilen bu kavram; başkalarını düşünmek, onların hukukunu korumak hususunda özverili olmak, başkalarının hukukunu düşünüp, gözetmek husu- sunda fedakâr ve ferâgat sahibi olmak anlamlarına gelmektedir. Hicretten sonra, Mekke'den göç etmiş muhacir leri korumak ve onlara yardım etmek konusunda üstün gayretleri görülen Medineli müslümanların bu erdem- li davranışları Kur'ân-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde övülmüş ve örnek gösterilmiştir. İslâm kültüründe fütüv vet ve âhilik gibi örgütlenmelerde diğerkamlık ve diğer müslümanlara karşı özverili davranmak eğitim konu- sunda önemli bir haslet olarak görülür. (I.U.)
DİLENCİLİK
İslâm'da kural olarak dilencilik yasaklanmıştır. Bir kimse çalışama- yacak derecede güçsüz hale gelmiş ve zaruri ihtiyaçlarını karşılayamamışsa dilenmesi caizdir. Buna göre dilencilik
Sözlükte "ceza/mükafat, âdet/durum, itaat/isyân, hesap, zül, inkıyad, hüküm/ kaza, galebe, kahr, isti'lâ, mülk, fer- man, tevhit, ibadet, millet, şeriat, vera', takva, hizmet, ihsan, ikrah" gibi anlam- lara gelir. Hamdi Yazır, "din" kelime- sini tanımlarken "siyaset" anlamını da zikretmiştir.
YanıtlaSilTerim olarak "din"; akıl sahiplerini kendi arzuları ile bizzat hayırlara sevk eden ilâhî bir nizam, Allah tarafından konulmuş ve insanları O'na ulaştıran bir yoldur. İmân ve amel konusu olarak akıl ve ihtiyara (iradeye), teklif oluna- cak hak ve hayır kanunlarının bütününe denir.
Din kelimesi ve türevleri Kur'ân'da 95 defa geçmiş ve; "din", "dinu'l-hak" (hak din), "dinü'llah" (Allah'ın dini), "dinü'l-kayyîm" ve "dini kıyem" (doğru din), "dinü'l-hâlis" (halis din), "dinü'l-melik" (hükümdarların kanu- nu), ve "yevmü'd-din" (din-hesap günü) şeklinde yalın ve terkip olarak; ceza (sevap ve ikap) (Fâtiha, 1/4), hüküm, kanun (Yûsuf, 12/76), tevhit (A'raf, 7/29), din edinmek (Tevbe, 9/29), itaat (Nahl, 16/52), hesap, sayı (Tevbe, 9/36), şirk dini, ehl-i kitap dini, hak din, batıl din gibi meş- hur manasıyla din (Kâfirûn, 109/6; Nisa, 4/171-172; Al-i İmrån, 3/19) anlamlarında kullanılmıştır.
Din olgusu ilk insandan beri var olagelmiştir. Yüce Allah, hak dinin ilkelerini, ilk insan/ilk peygamber, Adem (a.s.)'dan itibaren bütün insan- lara "vahiy" yoluyla bildirmiştir. Allah, insanları "hak dine" zorlama- dığı için (Bakara, 2/256) "hak dini" kabul eden de, hak dinden sapan ve "hak dini" tahrif eden insanlar da olmuş- tur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.)'e Kur'ân verilmeye başlandığı
122
zaman Hicaz bölgesinde "şirk dini", Hristiyanlık ve Yahudilik dinleri vardı. Haniflerin (Allah'ı bir olarak kabul edenlerin) sayısı azdı. Müşrikler, Allah'ın varlığını, yaratıcı ve rızk verici olduğunu kabul ediyorlar (Yūnus, 10/31), fakat Ona başka ilahları ortak koşuyorlar (Nisa, 4/51) ve âhireti inkâr ediyorlardı (A'raf, 7/45).
YanıtlaSilDin kavramı, îmân ve uygulamadan oluşan bir bütündür: "Eğer (müşrik- ler şirkten) tevbe (edip îmân) ederler, namazı kılarlar ve zekatı verirlerse onlar da (ey müminler!) Sizin dinde kardeşlerinizdir..." (Tevbe, 9/11) âyeti bu gerçeğin ifadesidir. (İ.K.)
DÎN GÜNÜ (Yevmü'd-din)
"Yevmü'd-din" tabiri, 12 âyette geçmiştir. Bu tabirdeki "din" kelime- si ceza anlamındadır. "Ceza" kelime- si iyi veya kötü yapılan bir işin tatlı veya acı karşılığını vermek, sevap ve ikap; "yevm" kelimesi ise âhiret günü demektir. "Yevmü'd-din" (rûz- i ceza); her işin karşılığı verilip biti- rileceği son gün, gelecekte mükâfat ve mücazatın tevzi olunacağı vakit demektir ki buna "el-yevmü'l-âhire" (ahiret günü, son gün) de denilir. Bunda kaza ve hüküm manası da mündemic- tir. Buradaki "gün" 24 saat demek değildir. Kur'ân'da dünya günlerine nispetle ahiret günlerinin uzunluğunu belirtmek için, çokluktan kinaye ola- rak "bin sene" (Hac, 22/47) veya "elli bin sene" (Secde, 32/5; Me'âric, 70/4) gibi ölçüler kullanılmıştır.
"Din günü" (yevmü'd-din) ahirete işarettir. Yoksa burada "din" kıyamet demek değildir. Yüce Allah, "yevmü'd- din"i Kur'ân'da şöyle tanıtmıştır: "Ve (kâfirler) yazık bize bu din (ceza=sevap
veya ikap) günüdür dediler. Bu (din günil) yalanlamakta olduğunuz fast (Ayi ile kötünün ayrıldığı, hesap ve hüküm) günüdür." (Saffat, 17/20-21); "Sonra din gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin? (O gün) kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gün- dür. O gün emir yalnız Allah'a aittir." (Infitar, 82/18-19)
YanıtlaSil"Din günü"; alış-verişin, dost- luğun ve kafirlere şefaatin olmadığı (Bakara, 2/254), hesabın görüleceği, göz- lerin dehşetten donup kalacağı (Ibrahim, 14/41-42), "ne oğulların ne de malların fayda vermeyeceği, selîm bir kalp ile gelenin fayda göreceği" (Şu'ară, 26/88-89) bir gündür.
"Din (mükafat ve mücazat) muhak- kak vuku bulacaktır" (Zariyat, 51/6), "Ο gün Allah onlara hak ettikleri cezalarını tam verir..." (Nûr, 24/25). (1.K.)
DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ
Din ve Vicdan Özgürlüğü, insan haklarının önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Bu nedenle dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunması bütün semâvî dinlerin olmazsa olmaz şartı- dır. Buradan hareketle din ve vicdan özgürlüğünün tarihin her döneminde fert, toplum ve milli bütünlük açısından önem arzettiğini görüyoruz.
Din ve Vicdan özgürlüğünün temel unsurları îmân etme, bağlı bulundu- ğu dinin esaslarına göre amel etme, onu öğrenme, öğretme, tebliğ etme emir ve yasaklarına riayet etmek gibi hususlardır.
Vicdan ise iyiyi kötüden, hayrı şer- den ayırmaya yardımcı olan ve insana İyilik yaptığı zaman huzur ve sevinç, kötülük işlediği zaman pişmanlık, elem
ve ızdırap veren ahlâki bir duygudur. (F.K.)
YanıtlaSilYüce Allah; insana vicdan ve akıl vermiş, bununla yetinmeyerek örnek ve önder olması için peygamber ve rehber olması için de kitaplar gönder- miştir. Ancak insanı, peygamber ve kitaplarla gönderdiği dini kabule ve ibadete zorlamamıştır. Çünkü insanı ölüm ve hayat (Malk, 67/2), mal ve evlad (Enfal, 8/28), hayır ve şer (Enbiya, 21/35), iyi- lik ve kötülük (A'raf, 7/168), doğruluk ve yalan (Ankebût, 29/3), Allah yolunda çalı- şıp çalışmama (Muhammed, 47/3) ve veri- len nimetler (Bakara, 2/155) ile imtihana tabi tutmuştur. İmtihan halinde olanın inanıp inanmamakta, ibadet edip etme- mekte hür olması gerekir. Nitekim yüce Allah; "(Ey Peygamberim!) De ki: Hak Rabb'inizden (gelmiş)tir. Öyle ise dile- yen îmân etsin, dileyen de inkâr etsin" buyurmuştur (Kehf, 18/29).
Eğer Allah insanları îmâna ve iba- dete zorlamış olsaydı, yeryüzünde îmân edip ibadet ve itaat etmeyen bir tek insan kalmazdı. "(Ey Peygamberim!) Eğer Rabb'in dileseydi, yer yüzünde- kilerin hepsi elbette îmân ederlerdi. O halde sen îmân etmeleri için insanları zorlayacak mısın?". (Hud, 11/99)
Peygamber insanları dine zorla- mak için değil öğüt vermek, dinî tebliğ etmek ve dinî kuralları sözlü ve uygula- malı olarak açıklamak için görevlendi- rilmiştir: "(Ey Peygamberim!) Sen öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. İnsanların üzerinde bir zorba değil- sin". (Gaşiye, 88/21-22); "...Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Sadece tehdidimden korkanlara öğüt ver."
■(Kâf, 50/45)
Peygamber insanları, dine zorla- maz. Çünkü dinde zorlama yoktur (Bakara, 2256), Zorla ne îmân olur ne de ibadet. İmâna zorlanan insan "mü'min" değil "münafık"; ibadete zorlanan insan ise "muhlis" (samîmi, ihlaslı insan) değil "müraî" (gösteriş yapan, ihlası olmayan insan) yapılır. İmân ve ihlas kalp işidir. Kalbe Allah'tan başka kimse hakim olamaz ve baskı yapamaz. Allah da din konusunda insanlara baskı yapmamaktadır. Eğer baskı yapsaydı, insanlar melekler gibi olur, Allah'a asla isyân etmezlerdi.
YanıtlaSil"Zorlama/ikrah"; bir kimseye hoş- lanmadığı bir işi tehdit ile rızası hilafi- na yaptırmaktır. Bir fiili zorla ve gönül- süz olarak yapan insanın bu fiili, ihlas bulunmadığı için sevabı mucip olma- dığı gibi cezayı da gerektirmez. Hatta küfre zorlanan bir insan, gönlünü küfre açmadıkça diliyle inkârı gerektiren bir söz söylemesi bile îmânına zarar ver- mez (En'ăm, 6/106). Peygamberimiz (a.s.), şöyle bildirmiştir: "Allah, ümmetimin zorla yaptırıldığı şeyler ile göğüsle- rinin kendilerine vesvese verdiği şey- lerden bunlarla amel etmedikleri veya bunları (başkalarına) konuşmadıkları takdirde (kendilerini cezalandırmak- tan) vaz geçmiştir." (İbn Mace, Talak, 16. No:2044. (1, 659); "Allah benim için ümmetimi, hata, unutma ve zorla- narak yaptırıldığı şeylerden sorumlu tutup cezalandırmaktan vazgeçmiştir" (Münāvi, Feyzü'l-Kadir, II, 219. No: 1705.).
Zorlama, insandaki rıza ve iyi niye- ti yok eder. Rıza ve iyi niyet olmayın- ca hiçbir amel ibadet sayılmaz. Dinen yapılması istenen şeylerin hepsi zor- lamasız, iyi bir niyet ve rıza ile yapıl- malıdır. Zorlama ile inanç mümkün değildir. Zorlama ile gösterilen îmân
124
gerçek îmân değil, zorlama ile kılınan namaz, gerçek namaz değil, zorlama ile tutulan oruç, gerçek oruç değil, zorla- ma ile yapılan hac, gerçek hac değil. dir. Diğer görevler için de aynı şey söz konusudur.
YanıtlaSilYapılan bir fiilde zorlama olursa bu, ihtiyarı/rızayı yok eder veya ifsat eder. Bir görev rızasız yapılırsa, bu fiil, failin müktesebi olmaz ve fiil sonunda oluşan hayır veya şerrin sorumluluğu fiili yapana değil zorlayana ait olur. İrade dışı ve zorlama ile yapılan fiil- den sorumlu olmak şöyle dursun "hata" ile yapılan fiillerden bile insan sorumlu tutulmamıştır (Ahzab, 33/5),
İslâm'da tam bir inanç özgürlüğü vardır. Dileyen müslüman olur, dile- yen müşrik, kafir, Hristiyan, Yahudi ve Mecusi olarak yaşar. Peygamberimiz (a.s.)'in devrinde de böyle olmuştur. İslâm'daki "cihadın" amacı da insan- ları baskıdan korumak, baskıyı kabul etmeyen hak dini hâkim kılarak î'la-i kelimetullâh etmek (Allah'ın yüce keli- mesini/tevhit inancını yüceltmek), hak dini kendi isteği ile kabul etmek iste- yenlere, dinin anlatılmasına ve yaşan- masına mani olanlara, zorlama yapan- lara engel olmak ve doğru yolu insan- lara anlatmaktır. Dolayısıyla İslâm'da savaş; intikam, öldürme ve din değiş- tirmeye zorlamak için yapılmaz.
Peygamberlerin tebliğ ettiği tevhit dini; beş şeyi (dini, malı, canı, aklı ve nesli) korumayı amaç edinmiştir. Bu beş şey, temel insan haklarıdır. Toplum düzeninin temelini teşkil eder. Dolayısıyla kamu düzeninin sağlanma- sı ve temel insan haklarının korunması - amacıyla bu beş ilkeyi ihlal ederek suç ■işleyenlere dünyada cezaî müeyyide ■konulmuştur. Ancak, bu suçlara dün-
yada ceza ceza uyg zorlama vardır" anlamına gelmez. Çün kü bir suçun, cezayı mucip olabilmes için kişinin hür iradesi ile bu suçu işle mesi gerekir. Hür iradenin olduğu yerd baskı ve zorlama olamaz. Baskı varsa kişi, o suçu zorlama ile yapmıştır. B takdirde o suçtan dolayı ceza uygulan
YanıtlaSilmaz. Dinde zorlama değil, dini anlatma tebliğ etme vardır. Bütün peygamber- ler dini tebliğ ve tebyin etmekle gö- revlendirilmişlerdir. Peygamberler bu görevlerini ifa ederlerken zorlama yap- mamışlar, ikna etme metodunu kullan- mışlardır. Mü'minlerin de görevi sadece İslâm'ı insanlara anlatmaktır.
Dine girmekte ve dinî kuralları uy- gulamakta zorlama olmadığı gibi, dini kabul etmek ve dinin kurallarını uy- gulamak isteyen kimseye mani olmak da yoktur. Din ve vicdan hürriyeti, din seçme ve din kurallarını uygulama hürriyetini de ifade eder.
Kur'ân'da insanların Allah yolun- dan men edilmesi şiddetle kınanmak- tadır: "Şiddetli azaptan dolayı kâfirle- rin vay haline. Onlar dünya hayatını ahirete tercih ederler, (insanları) Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğriltmek İsterler. İşte bunlar derin bir sapıklık İçindedirler." (Ibrahim, 14/2-3). Allah, in-
sanların dinlerini yaşamalarına mani olanları fesatçılık / bozgunculukla nite- lemektedir (Nahl, 16/88). (İ.K.)
YanıtlaSilDİRAYET TEFSİRİ
Kur'ân âyetlerini, âyetler ve ha- dislerle tefsîr etmekle yetinmeyip dil, edebiyat, din ve çeşitli bilgilere dayanı- larak, akıl ve içtihatla yapılan tefsîre de- nir. Dirâyet tefsîrine re 'y tefsiri de denir.
Dirâyet tefsîrinde; kelimelerin eti- molojik yapısı, hakikat veya mecaz olu- şu, cümlelerin tahlili, emir ve yasakların ne ifade ettiği, sözün bağlamı ve belâ- ğat yönleri dikkate alınır. Müfessir, ilmî gücüne göre âyetleri yorumlar. Dirâyet tefsîrinin makbul olabilme- si için bu tefsîrin, İslâm'ın ruhuna, Kur'ân ve sünnet bütünlüğüne uygun olması gerekir. Aksi takdirde bu tefsîr, ilhadî bir tefsîr olur.
Fahruddin Râzi'nin "Mefati- hu'l-Gayb", Beydâvî'nin "Envâru't-Ten- zil ve Esrâru't-Te'vil", Nesefi'nin "Me- dâriku't-Tenzil ve Hakâiku't-Te'vil" adlı eserleri bu metotla yazılan tefsîrlere ör- nektir. (bk. Tefsir) (İ.K.)
DİRHEM
Dirhem, bir çeşit ağırlık ölçüsü biri- midir. Bir dirhem 1/12 ukiyyedir. Şer'î ve örfi olmak üzere iki ayrı hesaplanma şekli vardır. Günümüzde kabul edilen ondalık sisteme dayalı gram, kilogram
125
gibi ölçülere göre, bir örti dirhem 3,207 gr, şer'i dirhem ise 2,806 gr. 'dır. (1.P.)
YanıtlaSilDİYET VE ERS
Klasik fikıh ıstılahında diyet, cana veya can hükmündeki uzuvlara karşı işlenen cinayet dolayısıyla ödenen mal veya paraya, ery ise, uzuvlara karşı iş- lenen cinayetlerde, miktarı nasslarla be- lirlenmiş veya takdiri häkime bırakılmış ödenmesi gereken mal veya paraya de- nir. Diğer bir tanıma göre, ölümle so- nuçlanmayan belli yaralama ve sakat bırakmalarda ödenen ve miktarı belir- lenmiş olan bedele erş denir. Bunun dı- şında kalan ve miktarı yetkili mercilerce takdir edilecek olan cinayet bedeline de hükümet-i adl denir.
Kur'ân-ı Kerim'de, yanlışlıkla bir mü'minin öldürülmesi halinde, keffä- ret olarak bir köle azat edilmesi ve öl- dürülenin ailesine ödenmek üzere diyet verilmesinden bahsedilmektedir (Nisa, 492). Bununla birlikte, Kur'ân'da diye- tin miktarı ve ödenme şekliyle ilgili bir ayrıntı bulunmamaktadır.
Hata ile adam öldürmelerde diyet, nassla belirlenmiş bir tazminattır. Mağdur ya- kınları affetmediği takdirde, ölüme se- bebiyet verenin akılesinin diyet ödemesi öngörülmüştür. Diyetin miktarı ise, hadis ve sahabeden gelen haberlerde belirlen- miştir. Hz. Peygamber'den gelen değişik
126
hadislerde diyetlerin miktarı belirlenmiş, 100 deve, 100 dinar altun, 10.000 veya 12.000 dirhem gümüş, 200 sığır, 2.000 koyun veya 200 elbise olduğu belirtil miştir (Ebd Daved, Deydt 18, 19, 20 Tirmi Dryit 1, Neshi, Kasame 332,44 Muvatta U 19) Ayrıca, hadislerde, uzuvların diyet lerinden de bahsedilmiştir.
YanıtlaSilÖlümle sonuçlanmayan cinayet ve yaralamalarda, genel olarak ödenecek mali bedel, erş ve hükümet-i adi şeklinde özel isim verilen bir tür diyer tir. Yaralama ve sakatlamalarda hareket noktası olarak tam diyet miktarı esas alınmıştır. Yaralamanın derecesi, suçun işleniş tarzı, müessir fiilin yol açtığı ka yıp, organın hayati fonksiyonu, tek-çift oluşu gibi hususlar göz önünde bulun- durularak, tam diyete göre miktarlar be lirlenmiştir.
Konu incelendiğinde, diyetle ilgili esasların, maruz kalınan mağduriyetin hafifletilmesi ve tazmini gayesine yö nelik olduğu görülür. Bu nedenle, failin sorumluluğu için cezaî ehliyete sahip olması aranmamıştır. (L.P.)
DOGMATİZM
Tecrübeye dayanan kanıtları dışla yarak, düşüncenin özgürlüğünü ve ba ğımsızlığını sınırlayan ya da ortadan kaldıran her türlü düşünme şekli olarak
tanımlanmıştır. Dogmatizm şüphecili ğin zıddıdır.
YanıtlaSilFizikçi ve tabiatçı olan ilk Yunan filozoflarının tabiat ve âlem hakkında ki düşünceleri, dogmatik bir anlayışın mahsuludür. İlahi ve semavi dinlerin vahiy mahsulü olan hükümlerini dogma olarak nitelemek doğru değildir. Çünkü ilâhî dinlerin içeriği ve özü evrensel bir boyuta sahiptir. Söz gelişi İslâm nazar ve istidlale büyük değer verir. Ancak, temeli vahye dayanmayan sun'î inanç sistemleriyle bazı felsefi doktrinlerin ürünü olan iddialar dogmatizm olarak değerlendirilebilir. Zira felsefe tarihi incelendiğinde bazı iddiaların en katı dogmatizmi oluşturduğu görülmekte- dir. Mesela Marks'ın ortaya koyduğu bazı iddialar halen değişmez hakikat- ler olarak kabul edilmekte ve doğrulu- ğu hakkında en ufak bir şüpheye yer verilmemektedir. (F.K.)
DOĞRULUK
İnsanın; inancında, özünde, sözün- de, niyetinde, sözleşmelerinde, tica- retinde kısaca bütün fiil ve davranış larında doğru, dürüst, hakkı gözetir, adil, ihlaslı ve samîmi olma hålidir. Hile, yalan, bâtıl, iki yüzlülük, riya ve sahtekârlığın zıddıdır. Doğruluk kav- ramı, Kur'ân ve Sünnette sıdk, ihlas, istikamet ve hak kavramları ile ifade edilmiştir. (İ.K.)
DOSTLUK
Sözlükte "seven, sevgili, yår" anla mına gelen dostluk kavramı, İslâmi iteratürde sadakat, meveddet, uhuv- yet, sohbet, veli, refik gibi kelimelerle fade olunmuştur. Veli (dost) kelime- Kur'ân'da tekil ve çoğul (evliya) larak 87 âyette geçmektedir. Pek ok âyette insanlara, mü'minlere ve
Peygamber'e yardım edecek, onları koruyacak, bağışlayacak, karanlıklar- dan aydınlığa çıkaracak olan gerçek dostun Allah olduğu, bu anlamda onla- rın Allah'tan başka dostları bulunma- dığı ifade edilerek, gerçek dost olarak Allah'ı bilmeleri, O'na dayanıp güven- meleri öğütlenmektedir (Bakara, 2/257; Nisa, 4/45, 75, 119, 123, 173). Ayrıca kâfirlerin, zalimlerin, Yahûdi ve Hristiyanların ancak birbirlerinin ve şeytanın dostla- rı olabilecekleri bildirilmekte, dinî ve ahlâkî zihniyetin beşerî ilişkiler üze- rindeki etkileri dolayısıyla mü'minlerin bu sayılan zümreleri sırdaş anlamında dost edinmeleri yasaklanmakta (Mâide, 5/51, 55, 56, 57; Tevbe, 9/23), dostlukların tesi- sinde kan bağı yerine inanç birliğinin esas alınmasının gerekliliği üzerinde durulmaktadır (Tevbe, 9/23). Mü'minlerin vaktiyle birbirlerine düşman iken Allah'ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş olduklarını (Al-i İmrân, 3/173) ve bu kardeşliğin sürdürülmesi gerektiğini (Hucurât, 49/10) bildiren âyetler dostluğun önemini ortaya koymaktadır. Yine Kur'ân'da hulle kelimesi, dost- luk anlamında kullanılmakta, âhirette zalimlerin "Keşke falanı dost (halil) edinmeseydim" (Furkân, 25/28) şeklindeki pişmanlıkları ifade edilmektedir. "Kişi dostunun (halil) dinî (ahlâkı) üzere- dir" (Tirmizi, Zühd, 45). "Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir, tanışıp uyu- şanlar birleşir, uyuşamayanlar ayrılır." (Buhâri, Enbiya, 3; Müslim, Birr, 159) meâlin- deki hadisler dostluğun ancak ahlâkî, psikolojik vb. yönlerden uyuşabilenler arasında kurulabileceğini ifade etmek- tedir. Böylece kişinin dost seçiminde oldukça dikkatli davranması gerektiği vurgulanmaktadır. (M.C.)
YanıtlaSilDÖVME
YanıtlaSilİnsan cildinde boya maddesiyle yapılan kalıcı şekillere dövme denir. Ana hatlarıyla dövme, deride yan yana küçük delikler açılıp içine boyalı maddeler doldurmak sûretiyle yapı- lır. Günümüzde ise, özel olarak imal edilmiş elektrikli dövme kalemleri kullanılır.
Arapça'da veşm kelimesiyle ifade edilen dövme, Hz. Peygamber tara- fından yasaklanmış; dövme yapan ve yaptırana Allah'ın lanet ettiği bildiril- miştir (Buhari, Libas, 87; Müslim, Libas, 119- 120). Hadiste sadece kadınlardan bahse- dilmesi, o dönemde Arap toplumunda dövmenin kadınlar arasında yaygın olmasındandır. Dövme yaptırmanın dinî hükmü açısından erkek ile kadın arasında fark yoktur; her ikisi için de haramdır. Sağlık bakımından zarar ver- memesi ve çirkin bir manzara bırakma- ması durumunda dövmenin vücuttan giderilmesi gerekir. (İ.P.)
DUA
Sözlükte "çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek" anlamı- na gelen dua, din literatüründe, insa- nın bütün benliğiyle Allah'a yönelerek maddî ve manevî isteklerini O'na arz etmesi demektir. Duanın ana gaye- si insanın Allah'a halini arzetmesi ve O'na niyazda bulunması olduğuna göre dua, Allah ile kul arasında bir diyalog anlamı taşır. Bir başka deyiş- le dua sınırlı, sonlu ve âciz olan varlı- ğın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Kur'ân'da yirmi yerde dua kelimesi geçmekte, ayrıca pek çok âyette dua kökünden fiiller yer almaktadır.
128
Duada daima tâzim ve tâzimle bir- likte istekte bulunma anlamı vardır. Dua aynı zamanda zikir ve ibadettir. Böylece duada biri zikir ve saygı, diğe ri de dilek olmak üzere iki unsur hep yan yana bulunur. Bu sebeple "Dua ibadetin özüdür" (Tirmizi, Deavat, 1) ve aynı sebeple en önemli ibadet olan namaz dua (salât) kelimesiyle ifade edilmiştir (En'âm, 6/52; Kehf, 18/28). Bir âyette, "De ki: duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin" (Furkân, 25/77) buyrulmak sûretiyle insanın ancak Allah'a olan bu yönelişiyle değer kazanabileceği belirtilmiştir. Kur'ân'da insanın ihti- yaç ve sıkıntılarının giderildiği, kendi- ni emniyet içinde ve başarılı gördüğü durumlarda dua isteğinin zayıfladığı, Allah'tan yüz çevirdiği, kendi güç ve yeterliliğini gözünde büyütüp nankör ve bencil olduğu, zalimâne tutum ve davranışlar sergilediği anlatılmaktadır (bk. İsrå, 17/67; Lokmân, 31/32; Fussilet, 41/51). İnsanın başı dara düştüğünde dua etmesinin (Mu'min, 40/60) yanı sıra özel- likle refah ve rahatlık durumlarında da Allah'ı hatırlaması kulluğun bir gere- ğidir. Duanın sadece Allah'a yöneltil- mesi; Allah'tan başkasına, putlara veya kendilerine üstün nitelikler izafe edilen başka yaratıklara dua (ve ibadet) edil- memesi hususu Kur'ân'da ısrarla vur- gulanmıştır (bk. Şu'arâ, 26/213; Kasas, 28/88).
YanıtlaSilÖzet olarak duanın âdâbı şöyledir: Dua gönülden, gizlice ve alçak sesle yapılmalı, mübarek vakit ve yerler tercih edilmeli, kıbleye yönelinerek ve Allah'ın adıyla başlanarak, günah- lara pişmanlık duyularak yapılmalı, kabulü için acele edilmemeli, kabul edileceğine inanılarak duaya ısrarla devam edilmeli, sebepler dünyasın- da yaşadığının bilincine ererek talep
ettiği şey birtakım sebeplere bağlıysa önce bu sebepleri yerine getirmeli yani fiili duasını yapmalıdır. Ayrıca isteği- ni Allah'a arz etmeden önce Allah'a hamdü senå Peygamberine de salâtü selâm getirmelidir. (M.C.)
YanıtlaSilDUHA NAMAZI
Güneşin doğduktan sonra 5° (bir mızrak boyu) yükselmesinden, başka bir deyişle güneşin doğmasından tak- riben 45-50 dakika geçmesinden, zeval vaktine kadar olan süreye kuş- luk (duhâ) vakti; bu zaman diliminde kılınan nafile namaza da duhâ namazı denir. Diğer bir ismi de kuşluk namazı- dır. Bu niyetle en az iki, en çok on iki rek'at namaz kılmak menduptur. Ancak sekiz rekat kılınması daha faziletlidir. Hz. Peygamber'in kuşluk vaktinde nafile namaz kıldığı ve ashabına da tav- siye ettiği pek çok hadiste geçmektedir (Tirmizi, Vitr, 15). (İ.P.)
DÜNYA
Yakın olmak anlamına gelen dünüv kökünden türemiş en yakın anlamın- daki edná kelimesinin müennesi olup, canlıların üzerinde yaşamış olduğu gezegen, yer küre demektir. Bir terim olarak, insanın ölmeden önceki haya- tı, bu hayattayken ilişki içinde bulun- duğu varlıklar ve bu varlıklarla ilgili eğilimleri, tutum ve davranışları anla- mına gelir. Kur'ân'da yer ve yeryüzü için arz kelimesi kullanılırken, içinde yaşadığımız hayata "el-hayâtü'd-dün- ya (yakın hayat), âcile ve ûlâ (önce gelen hayat)" adı verilmiştir. Böylece Kur'ân'da arz (yeryüzü) coğrafi, dünya ise dinî ve ahlâkî bir terim olarak yer almıştır. Bu itibarla dünya kötülenir ve aşağılanırken üzerinde yaşadığımız yeryüzü değil, burada sürdürülen ve
âhiret kaygısını geri planda tutan hayat tarzı kastedilmektedir (Al-i Imrân, 3/185; En'âm, 6/32, Ankebût, 29/64). Sahih hadisler- de de dünya bu anlamda kullanılmıştır (Buhâri, Cihâd, 37; Tirmizi, Fiten, 26). Yaşanılan hayat ile yeryüzü arasında yakın bir ilişki bulunduğundan zamanla anlam kayması olmuş, dünya denilince yer- küre anlaşılır olmuştur. (M.C.)
YanıtlaSilDÜRZİLİK
Şiiliğin İsmailiyye kolundan doğan Dürzîlik, Fâtimî halifelerinden el- Hâkim Biemrillah'ın veziri Hamza ibn Ali tarafından kurulmuştur. Dürzîlere göre Halife el-Hakim Batınî anlayışı- na bağlı olarak Allah'ın birliğini yay- mak üzere etrafa tebliğciler gönderir. Yedi yıl boyunca bu tebliğ yapıldık- tan sonra maksada ulaşılır. Dürzîliğin inanç esasları Hamza ibn Ali tarafın- dan şöyle belirlenmiştir: 1- Allah'ın birliğini ikrar etmek, 2- ulûhiyetin insan şeklinde devamlı tezahür etti- ğine inanmak, 3- el-Hakim'i bu ilâhî hülûlun son ve en büyüğü olarak kabul etmek, 4- Hamza'yı çağın en büyük sahibi olarak görmek, 5- ilâhî varlıkta yer tutan beş veziri tanımak, 6- kaderin felsefi mefhumuna inan- mak, 7- nefislerin tenâsühüne inanmak, 8- el-Hakim adına kendisine uyulan ve mensuplarını İslâmî mükellefiyet ve bağlardan çözen ve onlar için yeni esaslar koyan Hamza'nın yedi esası- nı bilmek. Dürzîlikte kabul edilme- si gereken Hamza'nın yedi prensibi şunlardır: 1- Sözde doğruluk, 2- îmân kardeşlerini koruma ve karşılıklı yar- dım. 3- önceki inançlarla batıl inanç- ların tamamını terk, 4- İblisi ve bütün şer güçleri tanımama, 5- Allah olarak sadece Hâkim'in birliğine inanma 6- ne olursa olsun fiillerine sahip olma,
7- açık ve gizli Hakim'in ilâhî iradesine teslimiyet ve O'nu kabullenmek.
YanıtlaSilDürzîlere göre ahiret ve ahiret- le ilgili cennet, cehennem, arş, kürsi, hesap, cezâ, mükafat gibi şeyler hep bu dünyadadır. Kıyamet ve hesap günü, Hamza'nın kendilerine inanmayanlar aleyhine kıyamıdır. Dürzîler, kendi- lerine "tevhid ehli" veya "muvahhid" demek sûretiyle bazı meselelerde İslâm hukukunun esaslarına uyduklarını söy- lemektedirler. Bazen takiyye yaparak "dinimiz hepimizin bildiği müslüman- lıkdan başka bir şey değildir" iddia- sında bulunmaktadırlar. Böylece İslâm esaslarını hiçe sayarak, îmân esasla- rını keyfi bir şekilde tahrif ve tağyir etmektedirler. Dürzîliğe göre toplum, akıllılar ve cahiller diye ikiye ayrılır. Akıllılar, din işlerini bilen, sağlam
kişilerdir. Özel kıyafetleri mevcuttur. Sigara ve şarap içmezler. İnsan öldür- me, hırsızlık, zina, fuhuş, fisk ve riya gibi davranışlar haram olup, bunlardan uzak durmak gerekir. Cahiller ise ikin- ci tabakayı teşkil eder. Bunlar Dürzî kitaplarının aslını okumazlar. Ancak şerhlerini okuyabilirler. Sigara içebilir, refah içinde yaşayarak dünya zevkle- rinden yararlanabilirler.
YanıtlaSilBugün Lübnan, Suriye, Filistin ve Ürdün'de yaklaşık 400-500 bin kadar Dürzî olduğu sanılmaktadır. Ayrıca bir kısmı da 19. yüzyılda Lübnan ve Suriye'den Amerika, Avustralya ve Batı Afrika'ya göç etmişlerdir. Halen Venezuella, Brezilya, Arjantin, Meksika, A.B.D. ve Kanada'da yakla- şık 40-50 bin civarında Dürzî bulundu- ğu sanılmaktadır. (F.K.)
EBABIL
YanıtlaSilSürü sürü, bölük bölük, grup grup, peş peşe, ardı ardına gelen demektir. Fil Sûresinde kuşların sıfatı olarak kulla- mılmıştır. Yemen Vâlisi Ebrehe, ordusu ve filleriyle Ka'beyi yıkmak için gelip Beytullah'ı kuşatınca Allah üzerlerine sürü sürü, ardı ardına gelen kuşlar (tay- ran ebabîl) göndermiştir. Bu sürü sürü kuşlardan her biri; biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere mercimek, nohut ve fındık büyüklüğünde üçer taş atarak Ebrehe'nin ordusunu perişan etmiş, darmadağın yapmıştır. Kur'ân'ın tabiriyle Ebrehe'nin ordusu yenilmiş, çiğnenmiş, ezilmiş, taze ekin yaprağı gibi delik deşik olmuş ve işe yaramaz hale gelmiştir. (İ.K.)
EBED
Bir yerde ikâmet etmek, ayrılma- mak ve sonsuz olmak anlamındaki "e-b-d" kökünden türeyen "ebed", sonsuzluk, daima, her zaman demektir.
Allah'ın sıfatı olarak ebed, son- suz olarak yaşayan, ölümlü olmayan demektir. İbn Mâce'nin el-esmâü'l- hüsnâ ile ilgi rivâyetinde geçmiştir (Dua, 10. II, 1270). Bâkî ve dâim sıfatlarıyla aynı anlamı ifade eder. (İ.K.)
EBEDI
Sözlükte "zeval bulmayan, sonu olmayan, uzun ve sonu gelmeyen, sona ermeyen zaman" demektir. Dinî lite- ratürde ise, varlığı, gelecek açısından sonsuz olarak devam etmesi anlamına gelmektedir. Buna göre ebed, ezel'in
zıddıdır. Kur'ân'da "ebeden" kelime- si te'kit için kullanılan bir zarf olarak yirmi sekiz yerde geçmektedir.
YanıtlaSilEhl-i Sünnet inancına göre, Allah'ın ne başlangıcı ne de sonu vardır. Allah ezelî ve ebedîdir. O'ndan başka gerçek ezelî ve ebedî olan bir varlık yoktur. Allah'ın âhir, bakî ve dâim sıfatları, O'nun ebedî olduğunu ifade etmekte- dir. (F.K.)
EBRU
Ciltçilikte kullanılan, yol yol renkli parlak kağıda, dalga dalga renkli kuma- şa ve kağıt üzerinde renkli hareler oluş- turma sanatına verilen bir isimdir.
Ebru; kağıt süsleme sanatının en önemlilerinden biridir. Ebru sanatının icrasında kullanılan boyalar tabiattaki renkli kaya ve topraklardan elde edilir.
Ebru, İslâm süsleme ve bezeme sanatı olarak ortaya çıkmış, levhalara yazılan bazı âyet ve hadislerin süslen- mesinde kullanılmıştır. (İ.K.)
ECEL
Sözlükte "mutlak vakit, belirlenmiş zaman veya muayyen bir müddetin sonu" gibi anlamlara gelen ecel, dinî literatürde, Allah tarafından her canlı için önceden takdir edilen hayat süre- si ve bu sürenin sonu olan ölüm vakti demektir. Ecel, ölüm (A'râf, 7/34), muay- yen vakit (Kasas, 28/28), helak etme (A'râf, 7/185), iddet bekleme (Bakara, 2/231) ve ceza gibi (Nûh, 71/4) muhtelif anlamlar- da Kur'ân'ı Kerim'in 34 ayrı yerinde geçmektedir.
hazır bulunmakla ücrete hak kazanır. Bu nedenle, işverenden kaynaklanan sebeplerle işe başlayamazsa yine de ücreti hak eder.
YanıtlaSilEcîr-i Müşterek: Yapılan sözleş- me, işçinin belli bir süre emeğini tahsis etmesini değil de, belli bir işi görmesini konu alıyorsa, o takdirde bu işçiye ecîr- i müşterek denir. Bu tür bir sözleşme- de işçi, aynı anda birden fazla iş söz- leşmesi yapabilir. Terzi, dişçi, doktor, tamirci gibi ücret karşılığı bir hizmet ifa eden esnaf ve sanatkarlar; ücret kar- şılığı iş takibinde bulunan vekil ecîr-i müşterek grubunda yer alır. İşi tamam- lamakla ücrete hak kazanır. (İ.P.)
ECR
Sözlükte "ücret, karşılık, mükafat, cehiz ve mehir" anlamlarına gelen ecr, dinî bir terim olarak, dünyada veya âhirette îman ve sâlih amellerin kar- şılığı olarak verilen mükafaat (Ankebût, 29/27; Yûsuf, 12/57) ve kadına evlenme akti sonunda verilen mehir anlamına gelir (Nisa, 4/24-25). Çoğulu ücûr'dur. Bu kelime, Kur'ân'da 100'den fazla âyet- te geçmiştir. Ahirette îmân edip sâlih amellere verilecek ücret Kur'ân'da;
"Ecr-i azîm", büyük ücret (Mâide, 5/9),
"Ecr-i kebîr", büyük ücret (Hüd, 11/11),
"Ecr-i kerîm", şerefli ücret (Hadid, 57/11),
"Ecr-i ğayri memnûn", kesintisiz ecr (Fussilet, 41/8),
"Ecr-i hasen", güzel ücret (Fetih. 48/16) ve
"Ecr-i gayri hisap", hesapsız - ecr (Zamer, 39/10) olarak nitelenmiştir. -Zikredilen bu ücretler ile maksat; cen- a net ve nimetleridir.
Kur'ân'da Yüce Allah'ın; mü'min- lerin (Al-i Imrân, 3/171) muslihlerin (A'raf, 7/170) ve muhsinlerin (Hûd, 11/110) ecir- lerini zayi etmeyeceğini âhiret ücre- tinin daha hayırlı olduğunu (Yūsuf, 12/57) bildirmiştir. Ücreti veren Allah (Bakara, 2/277), hak eden ise çalışanlar- dır. Kur'ân'da "çalışanların ücreti ne güzeldir" (Ankebût, 29/58) denilmiştir. Allah; mü'minlere ücretlerini yaptık- larının en güzeliyle (Nahl, 16/97), sâlih amellere on katı ile (En'am, 6/160), Allah yolunda infaka 700 katı ile (Bakara, 2/261) ve sabretmeye hesapsız derecede (Zümer, 39/10) vereceğini "Zerre miktarı bir iyi- lik olsa onu kat kat yapacağını ve kendi katından büyük mükâfat lütfedeceğini (Nisů, 4/40) açıklamıştır. (İ.K.)
YanıtlaSilAllâh Teâlâ, kendisine inanıp da sâlih amel işleyenlere bu dünyada yap- tıklarının karşılığını ahirette verecek- tir. Bu karşılığa ise ecr denilmektedir. Kur'ân'da, iyilik edenler ve sakınanlar (Al-i İmrân, 3/172), inananlar ve sâlih amel işleyenler (Mâide, 5/9), sabredenler (Hud 11/115), infak edenler (Hadid, 57/7), ödünç para verenler (Hadid, 57/18), namaz kılıp zekat verenler (Bakara, 2/277) için ecr olduğu açıklanmaktadır.
Bir fıkıh terimi olarak ecr, kiralama akdindeki ücret karşılığı olarak da kul- lanılmaktadır. İcare akdinde unsurlar- dan biri de ücrettir. Ücret işçinin çalış- masının karşılığı ve en temel hakkıdır. Ücretin ödenmesi, işverenin temel görevi olduğu gibi işçinin de en başta gelen hakkıdır. Hz. Peygamber, "işçiye teri kurumadan ücretini veriniz" buyur- maktadır (Mecmau'z-Zevaid, IV, 97).
Ecr-i Misil: Kelime anlamıyla emsal ücret demek olan kavram, âdil iki bilirkişi tarafından takdir edilen ücret manasına gelmektedir.
İslâm'da emeğe ve haklı kazanca önem verilmiştir. Bu nedenle, iş akdi- nin herhangi bir sebeple fasit olma- sı halinde, işçi çalıştığı miktar kadar emeğine karşılık olarak ecr-i misile hak kazanır. Bu durumda ecr-i misil, tarafsız bilirkişilerin işçinin fiilen har- cadığı emeğe biçtikleri değerdir. Ayrıca zaruret ve ihtiyaç sebebiyle başkasının malını kullanan kimsenin, belli durum- larda bunun için makul bir ücret (ecr- i misil) ödemesi gerekir. Aynı şekilde kira süresi sona ermekle birlikte, haklı gerekçe ve ihtiyaç sebebiyle kiralanan şeyin kullanılması durumunda, makul bir müddet akdin uzatılması halinde, emsal ücret ödenmesi gerekir. (İ.P.)
YanıtlaSilEDA
Sözlükte "bir şeyi yerine ulaştırma, bir borç veya görevi yerine getirme, ödeme ve ifa etme" anlamına gelen edâ, fıkıh terimi olarak, dinî veya hukukî bir görevin usulüne uygun bir şekilde zamanında yerine getirilmesi- ni ifade etmektedir. Kur'ân'da geçen "eda" ve "edâ etme" ifadeleri de, genel olarak bu anlamdadır (Bakara, 2/187, 283; Nisů, 4/58).
Dinen veya hukuken aranan bütün şart ve vasıfları toplayıp toplamaması bakımından edâ; kâmil, kâsır ve kazâya benzeyen edâ şeklinde üçe ayrılır.
İbadetler edâ vakti itibariyle, her- hangi bir vakit tayin edilmeyen mutlak ibadetler ve belirli bir zamanda yapıl- ması gereken mukayyet ibadetler olmak üzere ikiye ayrılır. Mukayyet ibadet- ler de, geniş zamanlı ve dar zamanlı ibadet şeklinde ikiye ayrılır. İbadetin ■edası için belirlenen vakit, namazda olduğu gibi hem bu ibadete hem de aynı cinsten başka ibadete imkân veri- yor ise, geniş zamanlı ibadet; oruçta
133
olduğu gibi aynı cinsten başka ibadet yapılması mümkün değilse dar zamanı ibadet söz konusudur. İster geniş ister dar zamanı olsun, edası için belli vakit tayin edilen ibadetlerin bu vakit içinde yapılması gerekir; meşru bir mazeret bulunmadıkça vaktinden sonraya bıra- kılması caiz olmaz. Buna göre farz ve mükellefiyetlerin zamanında ifa edil- mesi eda, bu boreun daha sonra telafi edilmesine kazā denir.
YanıtlaSilİslâm muhakeme hukukunda eda kavramı, şahitliğin ifası için kullanıl maktadır. Şahidin duyu organları vası tasıyla doğrudan muttali olduğu bilgi ve olayı, mahkeme huzurunda açıkla masına şahitliğin edâsı denilmektedir.
Şahıslar hukukunda edå kavramı, kişinin bir fiil ve hukuki işlemi biz- zat yapması anlamına gelmektedir. Bu bağlamda kullanılan edå ehliyeti de, kişinin dinî ve hukukî hak ve borçları bizzat kullanmaya ehil oluşunu ifade etmektedir. (bk. Ehliyet)
Borçlar hukukunda ise, borcun konusunu teşkil eden edimin yerine getirilmesi manasına gelen ifä kavramı ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Hadis ıstılahında ise, hocanın tale- besine hadis rivayet etmesine denir. (bk. Tahammül ve Edâ) (I.P.)
EDEP
Ziyafete davet etmek anlamındaki "edb" veya zarif ve edepli olmak anla- mındaki "edeb" masdarından isimdir. Sözlükte "davet, incelik ve kibarlık, iyi tutum ve davranış, takdir ve hayran- lık" gibi anlamlara gelmektedir. Ebeb kelimesi veya türevleri Kur'ân'da geç- mez. Bir hadiste Kur'ân'dan "Allah'ın edebi" diye söz edilmektedir (Darimi, 1 Fezailü'l-Kur'ân, 1). Böylece edeb, hadis i
134
dilinde hayırlı ve yararlı bilgilerle dav- ranış alışkanlıklarını ifade etmekte, Kur'ân'da bu bilgi ve davranışları ser gileyen ilâhî edeb kaynağı anlamında kullanılmaktadır. Bir kavram olarak edeb bir toplumda örf, âdet ve kural halini almış iyi ve faydalı tutum ve day- ranışlar veya bunları kazandıran bilgi anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber'in sünnetinde müekked ve zevaid sünnet dışında kalan davranış- lar fıkıh literatüründe genel olarak edeb terimiyle ifade olunmuştur. (M.C.)
YanıtlaSilEDİLLE-İ ERBEA
bk. Edille-i Şeriyye
EDİLLE-İ ŞER'İYYE
Şer'î deliller anlamına gelen edille- i şer'iyye, dinî hükümlerin dayandığı kaynaklara denir. Fıkıh usulünde delil, şer'î ve amelî bir hükme götüren şey diye tarif edilebilir. Bunun için âlimler, hem dinî hükmün çıkarıldığı aslı, hem de hükmü elde etmek için kullanılan yöntem ve genel prensipleri delil olarak adlandırmışlardır. Bu nedenle, hüküm çıkarılmakta asıl olan âyet ve hadisler ile hüküm çıkarma usulü olan icma, kıyas, sahabenin sözü, istihsan, istıslah, ıstıshab gibi metotlar şer'î delil olarak kabul edilmiştir. Ancak İslâm âlimleri, bir bakıma bütün şer'î delilleri temsil eden ve hükümlerin kaynağını oluştu- ran bir konumda gördüklerinden, bun- lardan dördü üzerinde ittifak etmişler- dir, bunlar Kitap yani Kur'ân-ı Kerim, Sünnet, icma' ve kıyastır. Bu delillere edille-i erbaa da denilmektedir. (İ.P.)
EF'ÂL-İ MÜKELLEFÎN
Mükelleflerin fiilleri anlamına gelen efâl-i mükellefin, dinen yükümlü sayı- lan insanların davranışları ve bunlarla Silgili hüküm gelir. Fıkıh
usulü bilginlerinin çoğunluğu teklifi hükümleri Şari in hitabına nispetle, icap, nedb, ibaha, kerâhe ve tahrîm şeklinde beş kısma ayırırlar. Hanefi bilginler ise mükellefin fiiline nispetle farz, vacip, mendup, mubah, tenzi- hen mekruh, tahrimen mekruh ve haram olmak üzere yedi kısma ayırır- lar. Bu kavramlar aynı zamanda ef'âl-i mükellefin tabirinin de ana bölümlerini oluşturur. Bunlardan hareketle ef'âl-i mükellefin; farz, vacip, sünnet, müste- hap, mubah, haram, mekruh ve müfsit şeklinde sıralanabilir.
YanıtlaSilFarz, Allâh ve Rasulünün açık bir ifade ile emrettiği, kat'î delillerle sabit fiiller olup, Müslümanların öncelik- li olarak yerine getirmekle mükellef oldukları, terk edilmesinin dünyevî ve uhrevî kınanmayı gerektirdiği emirler- dir. (bk. Farz). Vacip, amel bakımın- dan farz gibi olan, fakat katî ve açık delillere dayanmayan emirlerdir (bk. Vacip). Sünnet Hz. Peygamber'in söz, fiil ve onayı ile sabit olan tavsiyeleridir (bk. Sünnet). Müstehap, yapılması hoş karşılanan, daha uygun olan iyi işle- ri, ahlâkî davranışları ifade eder (bk. Müstehap). Mekruh, delil yönünden kesin olmamakla birlikte yapılmama- Sı istenen şeylerdir. Tahrimen mekruh ve Tenzihen mekruh kısımlarına ayrılır (bk. Mekruh). Haram, açık ve katî bir delille yapılmaması istenen fiile denir (bk. Haram). Müfsit ise, başlanılan ameli bozan hal ve fiildir (bk. Müfsit).
Buluğ çağına erişmiş akıllı bir Müslüman'ın, dininin kendisiyle ala- kalı hükümlerini, emir ve yasakları- ni bilmesi, sorumluluklarını tanıması Müslümanlığının bir gereğidir. (İ.P.)
C
C
tıyla ilgili işlerinde etkinlik ve verim- liliklerini olumsuz yönde etkileyen bir duruma getirmek de İslâm dininin eğlenceyle ilgili müsamaha sınırını aşar. Eğlenceler toplum psikolojisi açı- sından büyük bir önem taşımaktadır. Eğlenceler, insanlar arasındaki sosyal bağların güçlenmesine, kardeşlik bilin- cinin yerleşmesine, kültür mirasının, geleneklerin ve millî benliğin korun- masına vesile olur. (M.C.)
YanıtlaSilEHAD-VAHİD
Sözlükte "bir, tek, yegane, biricik" anlamlarına gelir. Dişili ihda, çoğu- lu âhâddır. Ehad kelimesi Kur'ân'da yalın ve izâfet terkibi halinde 85 defa geçmiştir.
Sayı olarak kullanılmıştır: Mesela "Hani bir zaman Yûsuf, babasına, 'babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıl- dız (ehade aşere) görüyorum'demişti." (Yûsuf, 12/4). Herhangi bir kimse anla- mında kullanılmıştır (Hakka, 69/47).
Eşi, benzeri ve ikincisi bulunmayan bir tek anlamında Allah'ın ismi-sıfatı olarak kullanılmıştır. Allah'ın ehad ismi sadece İhlas sûresinin 1. âyetinde geçmiştir; "De ki O Allah tektir;" (Kul hü vallahü ehad)
Vâhid sözlükte ortağı, misli bulun- mayan bir, tek demektir. Vâhid kelimesi Kur'ân'da 36 defa geçmiş ve; "bir tek" anlamında yemeğin (Bakara, 2/61), kapının (Yūsuf, 12/67), suyun (Ra'd, 13/4), ölümün (Furkân, 25/14), toplumun (Bakara, 2/213), nefsin (Nisă, 4/1), milletin (Nisă, 4/102), sesin (Yasin, 36/29), koyunun (Såd, 38/23) ve çarpmanın (Hakka, 69/14) sıfatı olarak; bir kimse anlamında (Nisa, 4/11) ve Allah'ın isminin sıfatı olarak kullanılmıştır. "İlâh'ınız bir tek ilâhtır" (Bakara, 2/163, Nahl, 16/22), "Ancak Allah bir tek ilâhtır"
136
(Nish, 4/171), "Bir tek ilah tan başka ilah yoktur" (Maide, 5/73), "Gerçekten ilâhınız tektir" (Saffin, 37/4).
YanıtlaSilKur'ân'da Allah'ın ismi-sıfatı ola- rak el-vâhid şeklinde de geçmiştir: "Kahredici tek Allah" (Yusuf, 12/39), "O kahredici tektir" (Ra'd, 13/16), "Tek ve kahredici Allah'tan başka Tanrı yoktur (Sad, 38/65), "O tek ve kahredici Allah tur (Hüvallâhü'l-vâhidü'l-kahhâr) (Zümer, 39/4)
"Ehad" ile "vâhid" sıfatları söz- lükte bir, tek anlamında birleşseler de aralarında anlam farkı vardır. "Ehad", daha beliğdir. "Ehad" sıfatı sadece Allah için, "vâhid" sıfatı ise hem Allah için hem de başka varlıklar için kul- lanılır. Her "ehad", vahid"dir fakat, her "vâhid", "ehad" değildir. "Ehad", denilince "vâhid" denilmiş olur, ancak "vâhid" denilince "ehad" denilmiş olmaz. "vâhid", ispatta, "ehad" nefide kullanılır. İspatta bir insan gördüm (reaytû recûlen vâhiden), nefide hiç kimse görmedim (ma reaytu ehaden) denir.
"Ehad", Allah'ın her bakımdan "vâhid" olduğuna ve O'nda asla çokluk bulunmadığına delalet eder. "Allah" ismi, zâtî ve subûtî sıfatlarının hepsi- ne; "Ehad" ismi ise selbi sıfatlarının tamamına delalet eder. "Allah'u ehad sözü ile; zâtî, sübūti ve selbi sıfatlarıyla Allah'ın birliği ifade edilmiş olur.
O, varlıkta, ilah, rab, ma'bud, halik, râzık... oluşunda tektir, ehaddır. "O'nun gibi hiçbir şey yoktur," (şara 42/1), "Hiçbir kimse O'na denk değil- dir." (lhlas, 112/4) âyetleri Allah'ın tekliği ni anlatır. "Allah tektir" demek, gerek zâtı gerek sıfatları gerek isimleri hang noktadan mülahaza edilirse edilsin bir
dir, hiç ortağı yoktur, bir tek hakikattır, ilahlık O'na mahsustur demektir.
YanıtlaSil"Ehad". Allah varken hiçbirşey yoktu gerçeğinin ifadesidir. Allah sayı itibariyle değil, hiç ortağı ve benzeri bulunmaması itibariyle tektir. Evveli bulunmayan (kadim), sonsuz olan (bâkî) sadece O'dur. "Allah'tan başka ilah yoktur", (la ilahe illallah) Kelime-i tevhidi, Allah'ın uluhiyyette ehad olduğunu, "Allah her şeyin yara- neısıdır" (Allahu haliku külli şey'in) (Zamer, 39/12) âyeti yaratıcı olmada ehad olduğunu ifade eder.
"Ehad" ve "vahid" isimleri, İbn Mâce'nin esmâü'l-hüsna ile ilgili rivâ- yetinde geçmiştir (Dua, 10, 11). (1.K.)
EHİL
Sözlükte "sahip, eş, akraba, ehliyet- li" anlamına gelen ehil, bazı kelimele- rin başına getirilmek sûretiyle terimler üretilir. (M.C.)
EHL-İ BEYT
Ev halkı anlamına gelen bu terim İslâm tarihinde Hz. Peygamber'in aile fertleri için kullanılmıştır. Ev halkı ya da ehl-i beyt ifadesiyle aileyi teşkil eden ev sahibi, onun eşi, çocukları ve torunları anlaşılmaktadır. Kur'ân'da ehl-i beyt terkibi, üç yerde geçmektedir. Bunların birinde Hz. İbrahim'in (Hud. 11/73) birinde Hz. Musa'nın (Kasas, 28/12), birinde de Hz. Peygamberin ev halkına işaret edilmiştir. Hz. Peygamberin ehl-i beytini gösteren âyet meali şöyledir: "Evlerinizde oturun, eski cahiliyye adetinde olduğu gibi açılıp saçılma- yın, namazı kılın, zekatı verin, Allah'a ve Rasûlüne itaat edin. Ey ehl-i beyt! Allah sizden, sadece günahı gider mek ve sizi tertemiz yapmak istiyor." (Ahråb, 33/33)
Hz. Peygamber'in ehl-i beytine kimlerin dahil olduğu hususunda fark- lı görüşler vardır. Ehl-i sünnet âlim- lerinin bir kısmına göre ehl-i beyt kapsamına sadece Hz. Peygamber'in hanımları dahildir. Diğerlerine göre Allah Rasûlü'nün eşleri, çocukları, torunları Hasan ve Hüseyin ile damadı Hz. Ali'dir. Şii âlimlere göre ehl-i beyt kapsamına Hz. Peygamber, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin girer.
YanıtlaSilEhl-i beyte mensup olanların vasıf- ları da tartışma konusu olmuştur. Sünnî alimlere göre ehl-i beyt men- supları, Hz. Peygamber'in neslinden gelme şerefini taşımaktadırlar. Ancak hata ve günah işlemekten korunmuş değildirler. Çünkü ismet sıfatı sadece peygamberlere mahsustur. Gaybı bil- mezler. Onlar da diğer insanlar gibi ilâhî emirlere uydukları takdirde, Allah nezdinde değer kazanırlar; aksi halde Hz. Nuh'un oğlu, Hz. Lut'un hanımı ve Hz. Muhammed'in amcası örnek- lerinde olduğu gibi peygamber soyun- dan olmaları kendilerine bir üstünlük sağlamaz. Şii âlimlerine göre; ehl-i beyt" mensupları günah işlemekten korunmuştur. Allah, her türlü hatayı onlardan giderip yerine doğruyu ve hakikâtı ikâme etmiştir. Hz. Ali ve onun soyundan gelen onbir imam Hz. Adem'den itibaren bütün peygamber- lere verilen ilme sahiptirler. Ehl-i beyt tabiri, Alevilik ve Bektaşiliğin yanı sıra Mevleviyye, Rufaiyye ve Kadiriyye gibi Sünnî tarikatlarda da Şia'nın tasvir ettiği mânâda anlaşılmıştır. (F.K.)
EHL-İ HADİS (Ehl-i Eser)
Ashâbu'l-hadis, ehl-i eser deyimle- - riyle de anılan ehl-i hadis, hadis ilmiyle uğraşanlar anlamına gelir. Sahâbe'den itibâren kullanılan bu deyim ilk devir-
lerde, hadis öğrenim ve öğretimiy- le uğraşan, râvilerin hallerini bilen, hadiste her konuda söz sahibi uzman kimseler anlamına geliyordu. Zamanla, hadislere göre amel etmeye çalışan kimseler, anlamına kullanılmaya baş- landı. Ahmed ibn Hanbel, bu manada- ki ehl-i hadis'in ileri gelenlerindendir. Daha çok hadise ağırlık veren Medine merkezli ekolün adı da ehl-i hadisdir. Ehl-i hadis, mümkün mertebe nassla- rı yorumlamaktan ve kıyastan kaçınır. Ehl-i hadis kavramı ile bazen, hadisle amel eden kimseler anlamına bütün müslümanlar kastedilmiştir.
YanıtlaSilEhl-i hadis, bazı dönemlerde şekilci tutumlarından dolayı tenkit edilmiş, bu durum tarihte bazı tartışmalara da yol açmıştır. Bunun neticesinde bazı eserler kaleme alınmıştır. Hatîb el-Bağdâdî'nin "Şerefü Ashâbi'l-Hadis"i bunlardandır. Bağdâdî, "Nasîhat-u Ehli'l-Hadis" ese- riyle de hadis ehlini, hadislerin fıkhını da öğrenmeye teşvik etmiştir. (A.G.)
EHL-İ HAK
Îmân, İslâm ve Hak yolunda olan ya da kitap ve sünnete uygunluğu kabul edilen mezhebe tabi olanlar için kul- lanılan bir kavramdır. Kelâm bilginle- rinden Nurettin es-Sabûnî, bu terimle, Selefiyye, Eş'ariyye ve Mâtüridîye'yi kastetmektedir. Tasavvufta ise Hakka ve hakikate vasıl olan kimseler için kullanılmıştır. (F.Κ.)
EHL-İ HAL
bk. Hâl.
EHL-İ HEVA
Sözlükte "nefsin arzularına uyanlar" anlamına gelmektedir. Bir kavram ola- rak "inançlarını, tutum ve davranışları- nı ilâhî buyruklara değil, beşerî görüş ve arzularına göre oluşturan kimseler"
demektu ve Hz. Peygamberle nieper estiles hadislerde yer almas Ancak Auran perestler Ahiren inkar edenler bird in topluluklarim Kur'an'a boxert arzularna (heva, ehval avduk ları bikirikuistin Ho. Peygamber'e de onların arzularina (heva) uymaman emredilmiştir (Bakara, 2/143)
YanıtlaSilBöylece beseri görds ve arzulam dayanan anlayışların din haline getird mesinin yanlışlığına işaret edilmiştir Hz. Peygamber de insanların hevalan tarafından saptırılmasına engel olacak yegane kaynağın Kur'an olduguna dikkat çekmiş (tumtel, Fesada Kur ammeti hakkında en çok endişe duycho gu hususlardan birinin de onlarm hev ları tarafından saptırılma ihtimali oklus gunu dile getirmiş ve ümmeti içinden de böyle topluluklarım çıkacağını haber vermiştir (Ahmed, IV/102, 423), (M.C.)
EHL-İ HİBRE
Bilirkişi anlamına gelir (bk. Ehli Vukuf) (LP)
EHL-I KIBLE
Kabe'ye doğru yönelerek namaz kılmanın farz oluşunu kabul eden kim seler için kullanılan bir kavramdır (bk Ehl-i Salat) (F.K.)
EHL-İ KİTAB
Kitap ehli / kitaplılar anlamına gelen "Ehl-i Kitap"; Allah'ın pey gamberlerine indirdiği kitaplara inan edenlere verilen bir isimdir Kitap Ebli Kur'ân'da:"kendilerine kitap verilen verdiklerimiz" (Bakara, 2/121) ve "kemb lerine kitaptan bir pay verilenter" (No 4/44) şeklinde de ifade edilmiştin
Kur'an'da Yahudi ve Hristiyanlara "Ehl-i Kitap" denildiği gibi (Noa, 4151, Atisko, 515,19) diğer peygamberlere indi rilen kitaplara uman edenlere de "Ehl-i Kitap" denilmiştir (2000)
YanıtlaSilAllah'ı, melekleri, kitapları, pey gamberleri ve ahiret gününü inkar edenlerin derin bir sapıklık içinde olduklarının bildirilmesine rağmen (Nish, 4/136) "Ehl-i Kitabı" müşrik, münafik ve ateist ve benzeri nitelikteki diğer kafirlerden ayrılmış ve onların iffetli kadınları ile evlenilebileceğini (Maide, 5/5) bildirilmiştir.
Ehl-i Kitabın kafir olanlarının; hakkı batıla karıştırdıkları (Al- fouân, 3711, bile bile Allah'a karşı yalan söy ledikleri (Al- Imon, 3/75), emanete riayet etmedikleri (Al Imran, 3/75), kendilerine verilen kutsal kitapları tahrif ettikleri (Abi luuan, 3/78), peygamberleri öldür dükleri (Ali Imran, 3/112), müslümanları sapıtmak (Ali Imran, 3.69) ve küfre düşür mek istedikleri (Bakara, 2/109), Tevrat ve İncil'in hükümlerini hakkıyla uygula- madıkları (Maide, 5/68) bildirilmiştir.
Yüce Allah:
"Ey Kitap Ehli! (Gerçeğe) şahit olduğunuz halde niçin Allah'ın ayetle rini inkâr ediyorsunuz?" (Abi huuln, 3/70),
"Ey Kitap Ehli! Niçin hakkı batılla karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizli- yorsunuz?" (Ali Imrân, 3/71),
"De ki: Ey Kitap Ehli! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın yolunu eğri ve çelişkili göstermeye yeltenerek insanları Allah'ın yolun dan çevirmeye kalkışıyorsunuz?" (Ali Imrân, 3/99),
"Ey Kitap Ehli! Dininizde sınırları aşmayın ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin..." (Nisa, 4/171)
DOĞRULUK
YanıtlaSilİnsanın; inancında, özünde, sözün- de, niyetinde, sözleşmelerinde, tica- retinde kısaca bütün fiil ve davranış larında doğru, dürüst, hakkı gözetir, adil, ihlaslı ve samîmi olma hålidir. Hile, yalan, bâtıl, iki yüzlülük, riya ve sahtekârlığın zıddıdır. Doğruluk kav- ramı, Kur'ân ve Sünnette sıdk, ihlas, istikamet ve hak kavramları ile ifade edilmiştir. (İ.K.)
DOSTLUK
Sözlükte "seven, sevgili, yår" anla mına gelen dostluk kavramı, İslâmi iteratürde sadakat, meveddet, uhuv- yet, sohbet, veli, refik gibi kelimelerle fade olunmuştur. Veli (dost) kelime- Kur'ân'da tekil ve çoğul (evliya) larak 87 âyette geçmektedir. Pek ok âyette insanlara, mü'minlere ve
YANITLASİL
yuksel3 Haziran 2024 08:12
Peygamber'e yardım edecek, onları koruyacak, bağışlayacak, karanlıklar- dan aydınlığa çıkaracak olan gerçek dostun Allah olduğu, bu anlamda onla- rın Allah'tan başka dostları bulunma- dığı ifade edilerek, gerçek dost olarak Allah'ı bilmeleri, O'na dayanıp güven- meleri öğütlenmektedir (Bakara, 2/257; Nisa, 4/45, 75, 119, 123, 173). Ayrıca kâfirlerin, zalimlerin, Yahûdi ve Hristiyanların ancak birbirlerinin ve şeytanın dostla- rı olabilecekleri bildirilmekte, dinî ve ahlâkî zihniyetin beşerî ilişkiler üze- rindeki etkileri dolayısıyla mü'minlerin bu sayılan zümreleri sırdaş anlamında dost edinmeleri yasaklanmakta (Mâide, 5/51, 55, 56, 57; Tevbe, 9/23), dostlukların tesi- sinde kan bağı yerine inanç birliğinin esas alınmasının gerekliliği üzerinde durulmaktadır (Tevbe, 9/23). Mü'minlerin vaktiyle birbirlerine düşman iken Allah'ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş olduklarını (Al-i İmrân, 3/173) ve bu kardeşliğin sürdürülmesi gerektiğini (Hucurât, 49/10) bildiren âyetler dostluğun önemini ortaya koymaktadır. Yine Kur'ân'da hulle kelimesi, dost- luk anlamında kullanılmakta, âhirette zalimlerin "Keşke falanı dost (halil) edinmeseydim" (Furkân, 25/28) şeklindeki pişmanlıkları ifade edilmektedir. "Kişi dostunun (halil) dinî (ahlâkı) üzere- dir" (Tirmizi, Zühd, 45). "Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir, tanışıp uyu- şanlar birleşir, uyuşamayanlar ayrılır." (Buhâri, Enbiya, 3; Müslim, Birr, 159) meâlin- deki hadisler dostluğun ancak ahlâkî, psikolojik vb. yönlerden uyuşabilenler arasında kurulabileceğini ifade etmek- tedir. Böylece kişinin dost seçiminde oldukça dikkatli davranması gerektiği vurgulanmaktadır. (M.C.)
-Derin Devlet var mı?
YanıtlaSil-Derin Devlet var.
Bir daha söylüyorum var.
-ortaya çıkarsana!
-Kolaysa sen ortaya çıkar.
şimdiye kadar yokmuydu!
DİNİ KAVRAMLAR SÖZLÜĞÜ
YanıtlaSilYayına Hazırlayan
Doç. Dr. İsmail KARAGÖZ
Madde Yazarları
Doç. Dr. İsmail KARAGÖZ
Doç. Dr. Fikret KARAMAN
Dr. İbrahim PAÇACI
Dr. Mehmet CANBULAT
Dr. Ahmet GELİŞGEN
İbrahim URAL
ANKARA-2017
VAVINLABI
الرَّاكِيَاتُ الْمُبَارَكَاتُ الطَّاهِرَاتُ لِلَّهِ (طب عن السيد الحسين)
YanıtlaSil2317. "Ettehiyyâtü lillahi ves salevâtü vet tayyibâtü (saadet ve rahmet sahibi) tahiyyat, zekiyyat (ziyade ve temizlik sahibi) mübarekåt, tâhirat," bunların hepsi Allah'a lâyıktır.
۲۳۱۸ - التَدْبِيرُ نِصْفُ الْعَيْشِ وَالتَّوَدُّدُ نِصْفُ الْعَقْلِ وَالْهَمُ نِصْفُ الْهَرَمِ
وَقِلَّةُ الْعِيَالِ أَحَدُ الْيَسَارَيْنِ (القضاعي عن على الديلمي عن انس)
2318- Tedbir maişetin yarısıdır. İnsanlarla dostluk aklın yarısıdır, üzüntü ihtiyarlığın (vücud çöküşünün) yarısıdır. Az çocuklu olmak iki kolaydan biridir.
٢٣١٩ - التَذَلُّلُ لِلْحَقِّ اَقْرَبُ إِلَى الْعِزِ مِنَ التَّعَزُّزِ بِالْبَاطِلِ وَمَنْ تَعَرَّزَ
بِالْبَاطِلِ جَزَاهُ اللَّهُ ذُلاً بِغَيْرِ ظُلْمٍ (الديلمي عن ابي هريرة)
2319- Hakk'a boyun eğmek izzet ve şerefe, bâtıl ile kendini yüksek saymaktan daha yakındır. Kim bâtıl ile teaazzüz (büyüklük iddiasında) bulunursa Allah onu zilletle cezalandırır.
٢٣٢٠ - التَّسْبِيحُ نِصْفُ الْمِيزَانِ وَالْحَمْدُ اللَّهِ تَمْلَاؤُهُ وَالتَّكْبِيرُ يَمْلَأُ مَا بَيْنَ
السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَالصَّوْمُ نِصْفُ الصَّبْرِ وَالطُّهُورُ نِصْفُ الإِيمَانِ" (عبد الرزاق
ت حسن هب عن رجل من بني سليم
2320- Tesbih mizanın (terazinin) yarısıdır. Allah'ı hamd etmekse onu doldurur, tekbir ise yer ile gök arasını doldurur. Oruç sabrın yarısıdır. Temizlik de imanın yarısıdır.
٢٣٢١ - التَّسْبِيحُ لِلرِّجَالِ وَالتَّصْفِيقُ لِلنِّسَاءِ وَمَنْ أَشَارَ فِي صَلَاتِهِ
إِشَارَةٌ تُفْهَمُ عَنْهُ فَلْيُعِد (ها ق ض عن ابي هريرة)
2321- (Namazdayken görülen tehlikeye karşı) tesbih (sübhânellâh diyerek ikaz) erkekler, tasfik (el çırpmak) ise kadınlar içindir. Kim namazda anlaşılacak bir işarette bulunursa namazı iade etsin.
حم 2322- Tesbih (namazdayken görülen bir hatayı bertaraf etmek için sübhanellâh demek) erkeklere, tasfik (ellerini birbirine vurmak sureti ile ikaz etmek) ise kadınlara mahsustur.
YanıtlaSilخ م د ت ن ه حب عن ابي هريرة خ ه ش عن سهل بن سعد)
۲۳۲۲ - التسبيح للرجال والتصفيق للنساء (حم) ش عن جابر الشافعي تر
۲۳۲۳ - التَّسْبِيحُ مِنَ الْغَازِي سَبْعُونَ أَلْفَ حَسَنَةٍ وَالْحَسَنَةُ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا
الديلمي عن معاذ)
2323- Gazinin gazadaki tesbihi yetmiş bin sevap kazandırır, bir hasenin karşılığı ise ondur.
٢٣٢٤ - التَّسْوِيفُ شُعَاعُ الشَّيْطَانِ يُلْقِيهِ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ (الديلمي عن
عبد الرحمن بن عوف 2324- Tesvif (daha vakti var, ileride yaparım demek), şeytanın mü'minlerin kalplerine bıraktığı bir şuadır.
٢٣٢٥ - التَّفَكَّرُ فِي عَظَمَةِ اللَّهِ وَجَنَّتَهُ وَنَارَهُ سَاعَةٌ خَيْرٌ مِنْ قِيَامٍ لَيْلَةٍ وَخَيْرُ النَّاسِ الْمُتَفَكَّرُونَ فِي ذَاتِ اللهِ وَشَرُّهُمْ مَنْ لَا يَتَفَكَّرُ فِي ذَاتِ اللَّهُ (ابو
الشيخ عن نهشل عن الضحاك عن ابن عباس)
2325- Allah'ın mahlukatını, cennetini, cehennemini bir saat düşünmek, bir geceyi ihya etmekten daha hayırlıdır. İnsanların en hayırlıları, Allah'ın vahdaniyetini düşünenlerdir, onların en kötüleri de Allah'ın vahdaniyetini düşünmeyenlerdir.
٢٣٢٦ - التَّفَقَّهُ فِي الدِّينِ حَقٌّ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ (الديلمي عن انس) 2326- Dinde bilgi sahibi olmak, her müslüman için vaz- geçilmez bir haktır.
۲۳۲۷ - التَّقْلِيمُ يَوْمَ الْجُمْعَةِ يُدْخِلُ الشَّفَاءَ وَيُخْرِجُ الدَّاءَ وَالْوُضُوءُ قَبْلَ الطَّعَامِ وَبَعْدَهُ يَجْلِبُ الْيُسْرَ وَيَنْفِي الْفَقْرَ (ابو الشيخ عن ابن عباس)
2327. Cuma günü tırnak kesmek, şifa getirir ve derdi gidenr.
G
الْجَنَّةُ فَيَقُولُ الرَّبُّ تَعَالَى أَدْخِلُوهُ الْجَنَّةَ فَإِنَّهُ يَرْحَمُ عِيالَهُ (خط كي عن المال
YanıtlaSilمسعود) 6264- Kıyamette ümmetimden bir adam getirilecek. Fakat cennete girmesi için kendisine ümit verecek hiçbir sevabı bulunmayacak. Allah Teala: "Haydi bunu cennete koyun. Çünkü o çocuklarına merhamet ediyordu." buyuracak.
٦٢٦٥ - يُؤْتَى بِأَقْوَامٍ مِنْ وُلْدِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَمَةِ مَعَهُمْ حَسَنَاتٌ كَالْجِبَالِ اذا دَنَوْا وَاشْرَفُوا عَلَى الْجَنَّةِ نُودُوا لَا نَصِيبَ لَكُمْ فِيهَا (ابن قانع عن سالم مولى ابن
حذيفة)
6265. Kıyamet gününde ademoğullarından, dağlar gibi sevaplan bulunan kavimler huzura çıkarılacaklar. Cennete yaklaşıp tam girecekleri sırada kendilerine: "Onda sizin hiçbir nasibiniz yoktur" diye (Allah tarafından) seslenilecek.
٦٢٦٦ - يُؤْتَى بِعُلَمَاءِ السُّوءِ يَوْمَ الْقِيَمَةِ فَيُقْذَفُونَ فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَيَدُورُ أَحَدُهُمْ فِي جَهَنَّمَ بِقُضْبِهِ كَمَا يَدُورُ الْحِمَارُ بالرَّحَى فَيُقَالُ لَهُ يَا وَيْلَكَ بِكَ اهْتَدَيْنَا فَمَا بَالَكَ قَالَ إِنِّي كُنْتُ أَخَالِفُ مَا كُنْتُ أَنْهَاكُمْ (ابن النجار عن أبي
امامة)
6266- Kıyamet günü kötü alimler getirilip doğru cehenneme
atılacaklar. Merkebin dolabı döndürmek için döndüğü gibi, onlardan
biri bağırsağını tutmuş halde dönüp duracak. Kendisine: "Vah haline!
Biz senin sayende doğru yolu bulduk. Ne bu halin?" denildiğinde, şu
cevabı verecek: "Sizi nehyettiğim şeyi ben işliyordum."
٦٢٦٧ - يُؤْتَى بِالنِّعَمِ يَوْمَ الْقِيَمَةِ وَالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ وَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى لِنِعْمَةٍ مِنْ نَعَمِهِ خُذِى حَقَّكِ مِنْ حَسَنَاتِ عَبْدِي فَمَا تُتْرَكْ لَهُ حَسَنَةً إِلَّا
ذهبت بها (ابو الشيخ عن انس)
6267- Kıyamet günü nimetler, sevaplar ve günahlar bir araya getirilecek. Allah, nimetlerinden birine: "Haydi kulumun sevaplarından hakkını al" emrini verdiğinde, o da hakkını alacak. Fakat kulda hiçbir şey bırakmayacak.
1422
٦٢٦٨ - يُؤْتَى يَوْمَ الْقِيمَةِ بِالْحَجَرِ الأسود وله لسان ) ذلق يشها المال
YanıtlaSilيَسْتَلِمُهُ بِالتَّوْحِيدِ (ك هب عن على)
6268. Kıyamet gününde Hacer-i Esved getirilecek. Konuşan di budugorod şehadendisini selamlayan herkesin mü onuşan vahhid olduğuna edecek.
٦٢٦٩ - يُؤْتَى بِابْنِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيمَةِ فَيُوقَفُ بَيْنَ كَفَتَى الْمِيزَانَ ويُؤكل ب مَلَكٌ فَإِنْ ثَقُلَ مِيزَانُهُ نَادَى الْمَلَكُ بِصَوْتِ يَسْمَعُ الْخَلَائِقُ سَعِد فلان سعادة لا يَشْقَى بَعْدَهَا أَبَدًا وَإِنْ خَفَّ مِيزَانُهُ نَادَى الْمَلَكُ بِصَوْتِ يَسْمَعُ الْخَلائِق
لَا يَسْعَدُ بَعْدَهَا أَبَدًا (حل عن انس) شَقِيَ فُلانٌ شَقَاوَةً
6269- Kıyamet günü ademoğlu getirilip mizanın iki kefesinin önünde durdurulacak ve kendisi için bir melek görevlendirilecek. Eğer mizanı ağır basarsa, melek bütün mahlukatın duyabileceği bir sesle:
"Falan adam öylesine mutlu oldu ki, artık bir daha katiyyen mutsuz olmayacaktır." diye haykıracak. Şayet mizanı hafif gelirse, yine bütün mahlukatın duyabileceği bir sesle:
"Falan kimse öylesine mutsuzdur ki, artık bir daha mutlu olamayacaktır" diye seslenecek.
٦٢٧٠ - يَأْكُلُ اَهْلُ الْجَنَّةِ فِيهَا وَيَشْرَبُونَ وَلَا يَمْتَخِطُونَ وَلَا يَتَغَوَّطُونَ وَلَا يَبُولُونَ إِنَّمَا طَعَامُهُمْ جُشَاءُ وَرَشْحٌ كَرَشْحِ الْمِسْكِ يُلْهَمُونَ النَّيخ
وَالْحَمْدَ كَمَا يُلْهَمُونَ النَّفَس (حم م عن جابر)
6270. Cennet ehli orada yiyecek ve içecekler, sümükleri olmadığından sümkürmeyecekler. Def-i hacetlerini yapmayacaklar, Idrarlarını etmeyecekler. Yedikleri sebebiyle geğirdiklerinde etrafı misk kokusu saracak. (Dünyada nefes aldıkları gibi) cennet ehline tesbih ve tahmidle nefes almaları ilham olunacak.
٦٢٧١ - يَأْكُلُ التَّرَابُ كُلَّ شَيْئَ مِنَ الْإِنْسَانِ إِلَّا عَجْبَ ذَنْبِهِ مِثْلَ حَبَّةٍ خَرْدَلٍ مِنْهُ تَنْبُتُونَ (حم ع حب ك ص عن ابي سعيد)
676- Bir milletin yakında burada yerle bir olduğunu du- yarsanız, bilin ki kıyametin gölgesi üzerinize düşmüştür.
YanıtlaSil٦٧٧ - إِذَا سَمِعْتُمْ بِنَاسٍ يَأْتُونَ مِنْ قِبَلِ الْمَشْرِقِ أَوْلُودِهَا يُعْجِبُ النَّاسَ مِنْ رَبِّهِمْ فَقَدْ أَظَلَّتِ السَّاعَةُ (نعيم بن حماد عن حفصة)
677- Doğu canibinden kıyafetleri insanların hoşuna gi den taifenin sökün edip geldiğini duyarsanız kıyamet yaklaşmıştır.
٦٧٨ - إِذَا سَمَّيْتُمْ مُحَمَّدًا فَلَا تَجْبَهُوهُ وَلا تَحْرِمُوهُ وَلَا تَقْبَحُوهُ بُورِكَ فِي مُحَمَّدِ
وَفِي بَيْتٍ فِيهِ مُحَمَّدٌ وَبِمَجْلِسٍ فِيهِ مُحَمَّدٌ (الديلمي عن جابر)
678- Muhammed adını koyduğunuz zaman onu hor gör- meyin, onu mahrum etmeyin. (Bilakis ona hürmet ederek iyilik edin). Onu çirkinliğe nisbet etmeyin. Muhammed'de mübareklik vardır. Muhammed'in bulunduğu evde ve mecliste de bereket (ve mübareklik) vardır.
٦٧٩ - إِذَا شَبَّهَ عَلَى أَحَدِكُمُ الشَّيْطَانُ وَهُوَ فِي صَلَاتِهِ فَقَالَ أَحْدَثْتَ فَلْيَقُلْ فِي نَفْسِهِ كَذِبْتَ حَتَّى يَسْمَعَ صَوْتًا بِإِذْنِهِ أَوْ يَجِدَ رِيحًا بِأَنْفِهِ وَإِذَا صَلَّى أَحَدُكُمْ فَلَمْ يَدْرِ اَ زَادَ أَمْ نَقَصَ فَلْيَسْجُدْ سَجْدَتَيْنِ وَهُوَ جَالِسٌ (عبد الرزاق عن ابى
سعید)
679- Namazdayken birinize şeytan: "Abdestini bozdun."
diyerek şüphe vermeye kalkışırsa, kulağı ile bir ses duyana kadar,
yahut burnu ile bir koku hissedinceye kadar içinden ona yalan
söyledin desin. Biriniz namaz kıldığında, fazla mı yoksa eksik mi
kıldığını bilemezse, oturduğu halde iki (sehiv) secde etsin.
٦٨٠ - إِذَا شَرِبَ أَحَدُكُمْ فَلْيَمُصَّ مَسًّا وَلَا يَعُبَّ عَبَّا فَإِنَّ الْكُبَادَ مِنَ الْعَبِ
(ص) وابن السنى وابو نعيم هب عن ابن ابى حسين مرسلا)
680- Biriniz su içtiği zaman dinlene dinlene emerek içsin. Soluk almadan içmesin. Çünkü ciğer hastalığı bundan meydana gelir.
172
٦٨١ - إِذَا شَربَ أَحَدُكُمْ فَلا يَتَنفُس فى الاناء واذا اتى الخلاء فلا يمس
YanıtlaSilذكَرَهُ بِيَمِينِهِ وَلَا يَتَمَسَّحْ بِيَمِينِهِ (خ) ت عن عبد الله ابي قتادة عن ابيه)
681- Biriniz su içtiği zaman kabın içine nefes almasın. Defi hacette iken zekerini sağ eliyle tutmasın. Sağ eliyle de silin- mesin (taharet almasın).
٦٨٢ - إِذَا شَرِبَ الْكَلْبُ فِي إِنَاءِ أَحَدِكُمْ فَلْيَغْسِلْهُ سَبْعَ مَرَّاتٍ" (مالك ع م ن
ه عن ابي هريرة 682- Köpek birinizin kabından su içtiği zaman, onu yedi kere yıkasın.
٦٨٣ - إِذَا شَرِبْتُمْ فَاشْرَبُوا بِثَلَاثَةِ أَنْفَاسٍ فَالْأُولَى شُكْرٌ لِشَارِبِهِ وَالثَّانِيَةُ شِفَاءٌ فِي جَوْفِهِ وَالثَّالِثَةُ مَطْرَدَةٌ لِلشَّيْطَانِ فَإِذَا شَرِبْتُمْ فَمُصُّوهُ مَصَّا فَإِنَّهُ أَجْدَرُ أَنْ
يَجْرِيَ مَجْرَاهُ وَإِنَّهُ أَهْنَا وَامْرَأَ (الحكيم عن عائشة)
683- Su içtiğiniz zaman üç nefeste için. Birincisi suyun şükrünü ifade etmektir. İkincisi midesine şifadır. Üçüncüyse şeyta- nın kovulmasını sağlar. Su içtiğiniz zaman emerek içiniz, çünkü bu suyun varacağı yere rahatça varmasını sağlar, kişiye daha lez- zet ve afiyet bahşeder.
G
٦٨٤ - إِذَا شَرِبُوا الْخَمْرَ فَاجْلِدُوهُمْ ثُمَّ إِنْ شَرِبُوهَا فَاجْلِدُوهُمْ ثُمَّ إِنْ شَرِبُوا فَاجْلِدُوهُمْ ثُمَّ إِنْ شَرِبُوهَا فَاقْتُلُوهُمْ (حم د حب هـ طب هب ق عن معوية)
684- Şarap içtiklerinde onlara şer'i ceza tatbik edin, yine içerlerse yine tatbik edin, tekrar içerlerse tekrar tatbik edin. Sonra
nâdim olmayıp da yine içerlerse onları öldürün.
٦٨٥ - إِذَا شَكٍّ أَحَدُكُمْ فِي صَلَاتِهِ فَلَمْ يَدْرِ كَمْ صَلَّى ثَلَاثًا أَمْ أَرْبَعًا فَلْيَطْرَحْ
الشَّكَ وَلْيُيْنِ عَلَى مَا اسْتَيْقَنَ ثُمَّ يَسْجُدُ سَجْدَتَيْنِ قَبْلَ أَنْ يُسَلِّمَ فَإِنْ كَانَ صَلَّى خَمْسًا شَفَعْنَ لَهُ صَلَاتُهُ وَإِنْ كَانَ صَلَّى إِثْمَامًا لَأَرْبَعٍ كَانَتَا تَرْغِيمًا
173
4203- Gıybetin keffareti, gıybet yaptığın kimse için Allah. 'tan mağfiret dilemendir.
YanıtlaSil٤٢٠٤ - كَفَّارَةُ الذَّنْبِ النَّدَامَةُ وَلَوْ لَمْ تُذْنِبُوا لَآتَى اللَّهُ بِقَوْمٍ يُذْنِبُونَ فَيَغْفِرُ
لم (حم طب هب عن ابن عباس)
4204- Günahın keffareti pişmanlıktır. Siz günah işleme. seydiniz, Allah günah işleyecek bir kavim getirirdi. Sonra onlan (tevbe ettikleri için) bağışlardı.
٤٢٠٥ - كَفَّارَاتُ الْخَطَايَا سِبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ وَأَعْمَالُ الْأَقْدَامِ إِلَى
الْمَسَاجِدِ وَانْظَارُ الصَّلَوةِ بَعْدَ الصَّلَوةِ (هـ عن ابي هريرة)
4205- Hataların keffareti, güç durumlarda abdest al- mak, mescitlere gitmek, namazdan sonra diğer bir namazı bek- lemektir.
٤٢٠٦ - كَفَى بِالْمَرْءِ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يُشَارَ إِلَيْهِ بِالْأَصَابِعِ فِي دِينِهِ بِفِسْقٍ أَوْ فِي دُنْيَاهُ أَنْ يُعْطِيهِ إِلا مَنْ عَصَمَهُ اللهُ مَالاً وَلَا يَصِلُ بِهِ رَحْمًا وَلَا يُعْطِي حَقَّهُ
الديلمي عن ابن عمرك في تاريخه عن انس)
4206- İşlediği bir günahtan ötürü veya Allah tarafından kendisine verilen mal ile akrabaya yardım etmediği ve zekâtını vermediği için, parmakla gösterilmesi şer cihetinden kişiye yeter. Allah onu muhafaza ederse başka.
٤٢٠٧ - كَفَى بِالْمَرْءِ مِنَ الإِثْمِ أَنْ يُشَارَ إِلَيْهِ بِالْأَصَابِعِ قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ وَإِنْ كَانَ خَيْرًا قَالَ وَإِنْ كَانَ خَيْرًا فَهُوَ شَرٌّ لَهُ إِلَّا مَنْ رَحِمَهُ اللَّهُ وَإِنْ كَانَ شَرًّا فَهُوَ
شر (طب والرافعي عن عمران)
¥4207. Parmakla gösterilmesi, günah cihetinden insana dular. "Hayır olsa da bu onun için şerdir. Ancak Allah'ın esirge- dular. "Ya Rasulellah! Eğer bu bir hayırdan dolayı ise?" diye sor diği kimseler müstesna. Eğer şer ise o zaten şerdir." buyurdu.
٤٢٠٨ - كَفَى بِالْمَرْءِ إِنَّمَا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا يَسْمَعُ م ذلك عن أبي هريرة العسكري من من مصر
YanıtlaSil4208- Kişiye günah olarak her duyduğunu başkalarına anlatması kâfidir.
٤٢٠٩ - كَفَى بِكَ إِنَّمَا أَنْ لَا تَزَالَ مُخَاصِمًا" (ت غريب طب هب عن ابن عباس)
4209- Devamlı herkesle çekişir halde olman, günah ci- hetinden sana kâfidir.
٤٢١٠ - كَفَى بِمَا خِيَانَةً أَنْ تُحَدِّثَ أَخَاكَ حَدِيثًا هُوَ لَكَ بِهِ مُصَدِّقُ وَأَنْتَ بِهِ
كَاذِبٌ (طب ض عن سفيان بن اسد)
4210- Arkadaşın seni tasdik ettiği halde senin ona yalan söylemen, hıyanet cihetinden kâfidir.
٤٢١١ - كَفَى بِالْمَرْءِ سَعَادَةً أَنْ يُوثَقَ بِهِ فِي أَمْرِ دِينِهِ وَدُنْيَاهُ (ابن النجار عن
انس والديلمي عن جابر)
4211- Din ve dünya işlerinde kendisine güvenilen kişiye bu saadet yeter.
٤٢١٢ - كَفَى بِالْمَوْتِ وَاعِظًا وَكَفَى بِالْيَقِينِ غِنى" (طب عن عمار)
4212- Kişiye nasihat olarak (ibret almak hususunda) ö- lüm, zenginlik cihetinde de şeksiz bir iman yeter.
٤٢١٣ - كَفَى بِالْمَرْءِ مِنَ الْكَذِبِ أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ وَكَفَى بِالْمَرْءِ مِنَ
الشُّحَ أَنْ يَقُولَ آخِدٌ حَتَّى كُلَّهُ لا أَتْرُكُ مِنْهُ شَيْئًا (العسكرى ك عن ابي امامة)
4213- Kişiye yalan olarak, her duyduğunu anlatması ye- ter. Cimrilik olarak da: "Bütün hakkımı alırım, hiçbir şey bırak- mam." demesi kâfidir.
٤٢١٤ - كَفَى بِالْمَرْءِ شَرًّا اَنْ يَتَسَخَّطَ مَا قَرُبَ إِلَيْهِ (ابن ابي الدنيا في قرى
الضيف وابو الحسين عن جابر)
21- "Ensan (Medine'nin yerli müslümanlarını) sevmek imanın alametidir. Ensardan nefret etmekse münafıklık belirtisidire
YanıtlaSil۲۲ - آية المنافق ثلاث اذا حدث كذب واذا وعد الخلف واذا الثمن
خان رحم خ م ت ن عن ابي هريرة ابن النجار عن ابن مسعود)
22. "Münafığın alaməti üçtür: Konuştuğu zaman yalan konuşur, vad ettiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir şey emane edildiği zaman hıyanette bulunur."
۲۳- آيَةُ الْعِزِ وَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكَ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا (حم طلب عن معاد)
23- "İzzet (ve galibiyet) ayeti şudur: "Şöyle de: "Evlad edinmeyen, mülkünde ortağı bulunmayan ve zelil kimselerden yardımcısı olmayan Allah'a hamd olsun. Onu noksanlıklardan yücelt de yücelt."
٢٤ - آيَةٌ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْمُنَافِقِينَ شُهُودُ الْعِشَاءِ وَالصُّبْحِ لَا يَسْتَطِيعُونَهُمَا" (ص
هب عن سعيد بن المسيب مرسلا)
24- "Bizimle münafıklar arasındaki alamet, yatsı ve sabah namazlandır. Çünkü onlar bu namazlara gelmeye takat getiremezler."
٢٥ - آيَةٌ مَا بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْمُنَافِقِينَ أَنَّهُمْ لَا يَتَضَلَّعُونَ مِنْ زَمْزَمَ ( في تاريخة .
ك طب ق عن ابن عباس) kadar "Münafıklarla aramızdaki alamet, onlar zemzemden doyana kadar içemezler."
-٢٦ - انت الْمَعْرُوف واجتنب المكروه وانْظُرْ مَا يُعْجِبُ اَذَنَكَ أَنْ يَقُولَ ن الْقَوْمُ إِذا انت قُمْتُ مِنْ عِنْدِهِمْ فَأَنِهِ وَانْظُرُ الَّذِي تَكْرَهُ أَنْ يَقُولَ لَ القَوْمُ إِذَا قُمْتَ مِنْ عِنْدِهِمْ فَاجتنبه رع في الادب وابن سعد والقوى هب عن عبد له بن اوسی
26- "Ma'rufu (dine uygun olan şeyi) yap, dine aykırı olan hususlardan uzak dur. Duymaktan hoşlandığına bir bak. Bir topluluğun yanından kalktığın zaman, senin hakkında (hoşlanacağın) bir şeyi söylerlerse hemen onu yap. Nefret ettiğin şeye de bak. Yanından kalktığın topluluk şayet (hoş karşılamadığın bir şeyi) söylerse ondan kaçın."
YanıtlaSil۲۷ - انْتِ حَرْثَكَ أَنَّى شِئْتَ وَأَطْعِمْهَا إِذَا طَعَمْتَ وَاكْسُهَا إِذَا اكْتَسَبْتِ
ولا تقبح الْوَجْهَ وَلَا تَضرب رد عن بهز بن حكيم عن ابيه عن جده)
27- "Eşine (meşru ve helal olan) yerine istediğin gibi yaklaş (cinsî temasta bulun), yediğin zaman ona da yedir, kazandığında onu da giydir, yüzüne karşı sen çirkinsin deme, dövme."
۲۸ - اِنْتِ فُلانَا فَانْظُرْ إِلَى فَتَاتِهِمْ فَإِنَّهُ أَثْبَتْ لِلْوُد بَيْنَكُمَا فَإِنْ رَضِيتَهَا
الكَحْتُكَ (طب عن المغيرة)
28- "Falan (kabileye) uğra, genç kızlarına bak. Aranızda sevginin (tesisi) için bu daha sağlam (bir davranış)tır. Eğer hoşlanıp razı olursan, sana nikahlarım."
۲۹ - انْتِنِي بِدَوَاةٍ وَكَتِفِ أَكْتُبُ لَكُمْ كِتَابًا لَا تَضِلُّوا بَعْدَهُ أَبَدًا ثُمَّ قَالَ يَأْبَى
اللَّهُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلَّا أَبَا بَكْر" (ك عن عبد الرحمن بن ابي بكر)
29- "Bana kalemle (üstüne) yazacak bir şey getirin. Size öyle bir kitap yazayım ki ondan sonra asla sapmazsınız. (Sonra) Allah'ın Rasulü, Allah (c.c.) ve mü'minler Ebu Bekr'den başkasının (benden sonra halife olmasına) razı olmazlar" buyurdu.
٣٠ - انتُوا الصَّلَوةَ وَعَلَيْكُمُ السَّكِينَةُ فَصَلُّوا مَا أَدْرَكْتُمْ وَاقْضُوا مَا سَبَقَكُمْ
د عن ابي هريرة)
30- "Namaza geliniz ve sükuneti muhafaza ederek geliniz. Yetişebildiğinizi kılınız, kaçırdıklarınızı ise kaza ediniz."
٣١ - ائْتُوا الْمَسَاجِدَ حُسَّرًا وَمُقْنِعِينَ فَإِنْ ذَلِكَ مِنْ سِيمَاء الْمُسْلِمِينَ (عد
وَأَيُّمَا أَهْلِ عَرْصَةٍ أَصْبَحَ فِيهِمْ امْرِ جَابِعٌ فَقَدْ بَرَأَتْ مِنْهُ دَمَّةُ اللَّهِ تَعَالَى (ش
YanıtlaSilحم بر ع ك حل عن ابن عمرك عن ابي هريرة)
4917- Kim kırk gün yiyecek şeyi ihtikâr ederse, o Allah'tan Allah da ondan beri olmuştur. Herhangi bir ev sahibinin etrafında bir kişi aç olarak sabahlarsa, artık ondan Allah'ın zimmeti berî olmuştur.
٤٩١٨ - مَنْ احْتَكَرَ عَلَى الْمُسْلِمِينَ طَعَامَهُمْ ضَرَبَهُ اللَّهُ بِالْجُذَامِ وَالْإِفْلَاسِ
ط حم ه هب ض عن عمر خ في تاريخه عن عثمان)
4918- Kim müslümanların yiyeceklerini ihtikâr edip saklarsa, Allah onu cüzzam ve iflas hastalığına çarpar.
٤٩١٩ - مَنْ أَحْرَمَ بِحَجٍ أَوْ عُمْرَةٍ مِنَ الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى كَانَ كَيَوْمِ وَلَدَتْهُ
امه (عب عن ام سلمة)
4919- Kim hac veya umre için Mescid-i Aksa'da ihrama girerse annesinin doğurduğu gündeki gibi olur.
٤٩٢٠ - مَنْ اَحْسَنَ الصَّلَوةَ حَيْثُ يَرَاهُ النَّاسُ ثُمَّ أَسَاءَهَا حَيْثُ يَخْلُو فَتِلْكَ
اسْتِهَانَةٌ اسْتَهَانَ بِهَا رَبَّهُ (عب ع ق هب عن ابن مسعود)
4920- Kim insanların gördüğü yerde namazı güzel kılıp da
onların görmediği yerde güzel kılmazsa, bu Allah'a karşı yapmış olduğu bir ihanet sayılır.
٤٩٢١ - مَنْ اَحْسَنَ فِيمَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الله كَفَاهُ اللَّهُ مَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ النَّاسِ وَمَنْ أَصْلَحَ سَرِيرَتَهُ أَصْلَحَ اللَّهُ عَلَانِيَّتَهُ وَمَنْ عَمِلَ الْآخِرَتِهِ كَفَاهُ اللَّهُ دُنْيَاهُ رَك عـــن
ابن عمرو
4921- Kim Allah ile kendi arasında iyi davranırsa, Allah onunla insanlar arasını iyi yapar. Kim gizli hallerinde dürüst hareket ederse, Allah onun aleni hallerini ıslah eder. Ahireti için çalışan kimsenin dünya hayatını düzeltir.
٤٩٢٢ - مَنْ أَحْسَنَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَكَلَّمَ بِالْعَرَبِيَّةِ فَلَا يَتَكَلَّمُنَّ بِالْفَارِسِيَّةِ فَإِنَّهُ
1140
يُورث النفاق (ك عن ابن عمرو)
YanıtlaSil4922. Kim arapçayı güzel konuşabilirse Farsça konuşmasın. Çünkü bu nifakı tevlid eder.
٤٩٢٣ - مَنْ أَحْسَنَ فِيمَا بَقِيَ غُفِرَ لَهُ مَا مَضَى وَمَنْ أَسَاءَ فِيمَا بَقى أخــــا.
بِمَا مَضَى وَمَا بَقِي (كر عن ابي ذر)
4923- Bir kimse kalan ömründe güzel amel yaparsa, geçmiş devirdeki günahları affolunur. Bir kimse de, kalan ömrünü fena geçirirse, geçmişinin de hesabı beraber sorulur.
٤٩٢٤ - مَنْ أَحْيَى اللَّيَالِيَ الْأَرْبَعَ وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ لَيْلَةَ الْعَرُوبَةِ وَلَيْلَةَ عَرَفَةَ
وَلَيْلَةَ النَّحْرِ وَلَيْلَةَ الْفِطْرِ (كر وانب النجار عن معاذ)
4924- Kim şu dört geceyi ihya ederse cennet ona vacip (sabit)
olur:
a) Terviye gecesi, (Arefeden bir önceki gece)
b) Arefe gecesi,
c) Kurban bayramı gecesi,
d) Ramazan bayramı gecesi.
٤٩٢٥ - مَنْ أَحْيَى لَيْلَةَ الْفِطْرِ وَلَيْلَةَ الْأَضْحَى لَمْ يَمُتْ قَلْبُهُ يَوْمَ تَمُوتُ
الْقُلُوبُ (طب عن عبادة)
4925- Kim Kurban ve Ramazan bayramının gecelerini ihya ederse, kalplerin öleceği gün onun kalbi ölmez.
٤٩٢٦ - مَنْ أَخَافَ أَهْلَ الْمَدِينَةِ ظَالِمًا لَهُمْ أَخَافَهُ اللَّهُ وَكَانَتْ عَلَيْهِ لَعْنَةُ اللَّهِ
وَالْمَلَئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ لَا يَقْبَلُ اللَّهُ مِنْهُ يَوْمَ الْقِيَمَةِ صَرْفًا وَلَا عَدْلاً" (حال)
ض ابن سعد والبغوى وابن قانع والباوردى عن السائب بن خلاد
4926- Kim Medine şehrinin ehlini onlara zulmederek
korkutursa, Allah da onu korkutur. Allah'ın, meleklerin, bütün
insanların laneti üzerine olur. Kıyamet gününde de onun hiçbir ameli
kabul edilmez. (Ne farzları ne de sünnetleri.)
الأَرْجُوَانِ وَجَرُّ نِعَالِ السَّيوف وكان الرَّجُلُ لَا يَنظُرُ إلى وجه خادمه الكبير
YanıtlaSilالديلمي عن ابي هريرة
959. Dort hoslet var ki, Karun sülalesinin hasletindendir:
o) Çevrilmiş mestler giymek,
b) Boyol elbise giymek,
Kilis kınlanının bağlarını uzatıp süründürmek kınları yerlere
Hizmetçinin yüzüne (kibirden ötürü) bakmamak.
٩٦٠ - اَرْبَعُ لَيَالِيهِنَّ كَأَيَّامِهِنَّ وَأَيَّامُهُنَّ كليا ليهنَّ يبر الله فيهن القسم وَيُعْتَقُ فِيهِنَّ النَّسَمُ وَيُعْطَى فِيهِنَّ الجزيل ليلة القدر وصباحها وليلة عرفة وَصَبَاحُهَا وَلَيْلَةُ النَصْفِ مِنْ شَعْبَانَ وَصَبَاحُهَا وَلَيْلَةُ الْجُمُعَةِ وصباحها
الديلمي عن انس)
960. Dört gün vardır ki, geceleri gündüzleri gibidir, gündüzleri de geceleri gibidir. O günlerde Allah için yapılan yeminlerde durulur, köleler azad edilir ve bolca sadaka verilir:
a) Kadir Gecesi ve onun sabahı.
b) Arefe gecesi ve onun sabahı.
c) Şaban ayının onbeşinci gecesi ve onun sabahı.
d) Cuma gecesi ve sabahı.
٩٦١ - اَرْبَعٌ يُسْتَأْئِفُونَ الْعَمَلَ الْمَرِيضُ إِذَا بَرَأَ وَالْمُشْرِكْ إِذَا اسْلَم
وَالْمُنْصَرِفُ مِنَ الْجُمُعَةِ إِيمَانًا وَاحْتِسَابًا وَالْحَاجُ (الديلمي عن على)
961- Dört sınıf insan var ki, bütün günahları mağfiret edildiği için amele (günaha) yeniden başlarlar:
a) Hasta iyileşince,
b) Müşrik müslüman olunca,
c) Cuma namazından tam bir iman ve ümit içinde çıkan kimse,
d) Bir de haccı kabul edilen zat.
٩٦٢ - أَرْبَعُ مُسَبَّعَاتِ وَارْبَعُ مَا حِيَاتٍ فَأَمَّا الْمُسَبْعَاتُ فَنَفَقَتُكَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
234
استعمالة وافقتك على أبويك بسبعمائة وذبيحتك شاتك يوم فطرك لاهلك ستعماله واما الماحيات فصيام شهر رمضانَ وَحَجُّ الْبَيْتِ وَانْيَانُ مسجد رَسُولِ الله صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَاليَانُ مَسْجِدِ بَيْتِ الْمَقْدِسِ" (ابو الشيخ في
YanıtlaSilالنواب عن أبي هريرة حسن
962- Dört şey vardır ki ameli yedi yüzə çıkartılır, dört şey de vardır ki, günahları kökünden siler. Ameli yedi yüze çıkartanlara gelince:
a) Allah yolunda (zekat, hac ve cihad gibi hususlarda) harcadığın para ki, bunun karşılığı yedi yüz sevaptır.
b) Annene harcadığın ki, bunun da karşılığı yedi yüz sevaptır.
c) Babana harcadığın ki, bunun da karşılığı yedi yüz sevaptır.
d) Çoluk çocuğuna yedirmek için koyununu kesmen. Bunun da karşılığı yedi yüz sevaptır.
Günah silicilerine gelince:
a) Ramazan orucu tutmak,
b) Beyt-i Şerif'i ziyaret etmek,
c) Resulüllah'ın mescidini ziyaret etmek,
d) Beyt-i Makdis'i ziyaret etmek.
٩٦٣ - اربع لا يُجْزِينَ في الأَصَاحِى الْعَوْرَاءُ الْبَيِّنُ عَوْرُهَا وَالْمَرِيضَةُ البَينُ مَرَضُهَا وَالْعَرْجَاءُ الْبَيِّنُ ظَلْفُهَا وَالْكَسِيرَةُ لَا تُنَقَّى (مالك حمد نه ك حب في ضت حسن صحيح والدارمى وابن خزيمة وابن منيع والروياني والطحاوى عن
vardır:
البراء)
963- Kurbanların kabul edilmelerine mani olacak dört kusur
a) Şaşılığı açık olan hayvan,
b) Hastalığı meydanda olan hayvan,
c) Topallığı açık olan hayvan,
d) Ayağı veya herhangi bir azası kırık olan hayvan seçilmez.
٩٦٤- اربعة من كثر الْجَنَّةِ اخفاء الصَّدَقَةِ وَكِثْمَانُ الْمُصِيبَةِ وَصِلَةُ الرَّحْمِ
وقَوْلُ لا حول ولا قوة الا بالله (قط والخطيب عن على)
235-
استعمالة وافقتك على أبويك بسبعمائة وذبيحتك شاتك يوم فطرك لاهلك ستعماله واما الماحيات فصيام شهر رمضانَ وَحَجُّ الْبَيْتِ وَانْيَانُ مسجد رَسُولِ الله صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَاليَانُ مَسْجِدِ بَيْتِ الْمَقْدِسِ" (ابو الشيخ في
YanıtlaSilالنواب عن أبي هريرة حسن
962- Dört şey vardır ki ameli yedi yüzə çıkartılır, dört şey de vardır ki, günahları kökünden siler. Ameli yedi yüze çıkartanlara gelince:
a) Allah yolunda (zekat, hac ve cihad gibi hususlarda) harcadığın para ki, bunun karşılığı yedi yüz sevaptır.
b) Annene harcadığın ki, bunun da karşılığı yedi yüz sevaptır.
c) Babana harcadığın ki, bunun da karşılığı yedi yüz sevaptır.
d) Çoluk çocuğuna yedirmek için koyununu kesmen. Bunun da karşılığı yedi yüz sevaptır.
Günah silicilerine gelince:
a) Ramazan orucu tutmak,
b) Beyt-i Şerif'i ziyaret etmek,
c) Resulüllah'ın mescidini ziyaret etmek,
d) Beyt-i Makdis'i ziyaret etmek.
٩٦٣ - اربع لا يُجْزِينَ في الأَصَاحِى الْعَوْرَاءُ الْبَيِّنُ عَوْرُهَا وَالْمَرِيضَةُ البَينُ مَرَضُهَا وَالْعَرْجَاءُ الْبَيِّنُ ظَلْفُهَا وَالْكَسِيرَةُ لَا تُنَقَّى (مالك حمد نه ك حب في ضت حسن صحيح والدارمى وابن خزيمة وابن منيع والروياني والطحاوى عن
vardır:
البراء)
963- Kurbanların kabul edilmelerine mani olacak dört kusur
a) Şaşılığı açık olan hayvan,
b) Hastalığı meydanda olan hayvan,
c) Topallığı açık olan hayvan,
d) Ayağı veya herhangi bir azası kırık olan hayvan seçilmez.
٩٦٤- اربعة من كثر الْجَنَّةِ اخفاء الصَّدَقَةِ وَكِثْمَانُ الْمُصِيبَةِ وَصِلَةُ الرَّحْمِ
وقَوْلُ لا حول ولا قوة الا بالله (قط والخطيب عن على)
235-
-٣٣٣- كَانَ اذَا نَزَلَ مَنْزلا في سفر او دخل بَيْتَهُ لمْ يَجْلِسُ حَتَّى يُرك
YanıtlaSilركعتين" (طب عن فضلاة بن عبيد)
333- Yolculukta bir yerde konakladığı zaman, ya da evine ardiği zaman, iki rekât namaz kılmadan oturmazdı.
٣٣٤ - كَانَ إِذَا نَزَلَ عَلَيْهِ الْوَحْنُ ثَقُلَ لِذَلِكَ وَتَحَدَّرَ جَبِينَهُ عَرَفَا كَانَ
جُمَانٌ وَإِنْ كَانَ فِي الْبَرْدِ (طب عن زيد بن ثابت)
334- Kendisine vahiy indiği zaman, bu ona o kadar ağır gelirdi ki, hava soğuk olsa bile, alnından inci taneleri gibi fer boşanırdı.
٣٣٥ - كَانَ إِذَا نَزَلَ عَلَيْهِ الْوَحْيُ صَدَعَ فَيُغَلِّفُ رَأْسَهُ بِالْحَنَاءِ" (ابن السني
وابو نيعم في الطب عن ابي هريرة
335- Kendisine vahiy indiğinde başı ağrırdı. Ağrının zail olması için başının her tarafına kına konurdu.
٣٣٦ - كَانَ إِذَا نَزَلَ بِهِ هَمْ أَوْ غَمٌ قَالَ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ اَسْتَغِيثُ
ك عن ابن مسعود)
336- Üzüntü veya kederle karşılaştığı zaman: "Yâ hayyü yê kayyümü bi rahmetike esteğıysü" derdi.
٣٣٧ - كَانَ إِذَا نَزَلَ مَنْزِلاً لَمْ يَرْتَحِلْ حَتَّى يُصَلِّيَ فِيهِ رَكْعَتَيْنِ (ق عن انس)
337. Bir yerde konakladığı zaman, iki rekât namaz kılmadan oradan ayrılmazdı.
٣٣٨ - كَانَ إِذَا نَظَرَ وَجْهَهُ فِي الْمَرْأَةِ قَالَ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي سَوَّى خَلْقِى
فَلَهُ وَكَرَّمَ صُورَة وَجْهِي فَحَسَّنَهَا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ (ابن الني عن الحي) baktığı zaman: fe adelehû ve kerrame sûrate vechî fe hasseneha ve cealenî minel müslimîn" derdi.
٣٣٩- كَانَ إِذَا نَظَرَ فِي الْمِرْأَةَ قَالَ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي حَسَّنَ خَلْقِي وَخَلْقِى وَزَانَ مِنَى مَا شَانَ مِنْ غَيْرِى واذا اكتحل جعل في عين النتين وواحدة بَيْنَهُمَا وَكَانَ إِذَا لَبِسَ نَعْلَيْهِ بَدَأَ بِالْيَمِينَ وَإِذَا خَلَعَ خَلَعَ الْيُسْرَى وكان اذا دَخَلَ الْمَسْجِدَ أَدْخَلَ رِجْلَهُ الْيُمْنَى وَكَانَ يُحِبُّ اليمن فِي كُلِّ شَي احد
YanıtlaSilوَعَطَاء (ع) طب عن ابن عباس)
339. Aynaya baktığı zaman: "Elhamdü lillâhillezî hassene halky ve hulükiy ve zâne minnî mâ şâne min ğayrı" derdi. Sürme sürdüğü zaman gözlerinin her birine iki kere sürerdi. Bir de aralarına sürerdi. Pabuçlanını giydiği zaman önce sağ ayağına giyerdi. Çıkanırken önce solunu çıkarırdı. Mescide girerken önce sağ ayağını içeri atardı. Verirken alırken hülasa her şeyde daima sağla başlamasını severdi.
٣٤٠ - كَانَ إِذَا نَظَرَ إِلَى الْبَيْتِ قَالَ اللَّهُمَّ زِدْ بَيْتِكَ هَذَا تَشْرِيفًا وَتَعْظِيمًا
وَتَكْرِيمًا وَبَرًّا وَمَهَابَةٌ (طب عن حذيفة بن اسيد)
340- Beyt-i Şerif'e baktığında şöyle derdi: "Allâhım! Bu evin şerefini, yüceliğini, kerem ve iyiliğini, mehabbetini artır."
٣٤١ - كَانَ إِذَا نَظَرَ إِلَى الْهِلَالِ قَالَ اللَّهُمَّ اجْعَلْهُ هِلَالَ يُمْنِ وَرُشْدِ آمَنْتُ بالَّذِي خَلَقَكَ فَعَدَلَكَ تَبَارَكَ اللهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ (ابن السني عن انس)
341- Aya baktığı zaman şöyle derdi:
"Allâhümmec alhü hilôle yümnin ve ruşdin* Âmentü billezî halekake fe adeleke tebârakellâhü ahsenül hâlikıyn*"
٣٤٢ - كَانَ إِذَا هَاجَتْ رِيحٌ اسْتَقْبَلَهَا بِوَجْهِهِ وَجَنَا عَلَى رُكْبَتَيْهِ وَمَدَّ يَدَيْهِ وَقَالَ اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ هَذِهِ الرِّيحِ وَخَيْرِ مَا أَرْسَلْتَ بِهِ وَاعُــود بِكَ مِنْ شَرِّهَا وَشَرِّ مَا أَرْسَلْتَ بِهِ اللَّهُمَّ اجْعَلْهَا رَحْمَةً وَلَا تَجْعَلْهَا عَذَابًا
اللَّهُمَّ اجْعَلْهَا رِيَاحًا وَلَا تَجْعَلْهَا رِيحًا" (طب عن ابن عباس)
342- Rüzgar estiği zaman, yüzünü ona doğru çevirir, dizleri üstüne çöker, ellerini uzatarak şöyle derdi:
"Allâhümme innî es'elüke min hayri hazihir riyhi ve hayri má erselte bihî ve eûzü bike min serriha ve şerri må erselte bih* Alahümmec'alhâ rahmeten ve lô tec'alhá azábó* Allâhümmec alhá vahan ve la tec'alha riyhâ*"
YanıtlaSil٣٤٣ - كَانَ إِذَا وَقَعَ بَعْضَ أَهْلِهِ فَكَسَلَ أَنْ يَقُومَ ضَرَبَ بِيَدِهِ عَلَى الْحَافِ
فَتَيَمَّمُ" (طس عن عائشة)
343- Hanımlarından biri ile cinsî temasta bulunduklanında, elleri ile teyemmüm ederlerdi.
٣٤٤- كَانَ إِذَا وَجَدَ الرَّجُلُ رَاقِدًا عَلَى وَجْهِهِ لَيْسَ عَلَى عَجْزِهِ شَيْ رَكَضَهُ بِرِجْلِهِ وَقَالَ هِيَ أَبْغَضُ الرُّقْدَةِ إِلَى اللهِ (حم عن الشريد بن سويد)
344- Arkasında bir şey olmadan, yüz üstü yatan birini gördüğü zaman, ayağı ile onu iter ve şöyle derdi: "Allah'ın en öfkelendiği bir yatış şeklidir bu!"
٣٤٥ - كَانَ إِذَا وَدْعَ رَجُلاً أَخَذَ بِيَدِهِ فَلَا يَدَعُهَا حَتَّى يَكُونَ الرَّجُلُ هُوَ الَّذِي يَدَعُ يَدَهُ وَيَقُولُ اسْتَوْدِعُ اللَّهُ دِينَكَ وَأَمَانَتَكَ وَخَوَاتِيمَ عَمَلِكَ (حم ت
ن ك ه عن ابن عمر)
345- Uğurlamak için bir kişinin elini tuttuğu zaman, o bırakmadan kendileri elini çekmezler ve şöyle derlerdi: "Dinini, emanetini ve amellerinin son ve akıbetini Allah'a emanet ederim."
٣٤٦ - كَانَ إِذَا وَضَعَ الْمَيِّتَ فِي لَحْدِهِ قَالَ بِسْمِ اللَّهِ وَبِاللَّهِ وَفِي سَبِيلِ
اللَّهِ وَعَلَى مِلَّةِ رَسُول الله (د ت ه ق عن ابن عمر)
ve fî sebîlillâhi ve alâ milleti rasûlillah" derdi. 346. Cenazeyi kabre koyduğu zaman: "Bismillahi ve billâhi
٣٤٧ - كَانَ أَرْحَمُ النَّاسِ بِالصَّبْيَانِ وَالْعِيَال" (ابن عساكر عن انس) 347-
Çocuklara ve ailelerine karşı, insanların en merhametlisi
الا وَهَبَهُ اللَّهُ لَهُمْ وَغَفَرَ لَهُ" (الخليلي في مشيخيه والواقعي من ابن مسعود)
YanıtlaSil970. Kek kişi bir ümmet sayılır. Kırk kişi ölülerine yaptıkları duaye bitni bitmez, Allah o ölüyü onlara bağışlar ve o zata mağfiret buyurur.
۹۷۱ - ارْحَمْ مَنْ فِي الْأَرْضِ يَرْحَمْكَ مَنْ فِي السَّمَاءِ (طلب أن حب اسانس
طب ض عن جرير هب عن ابن عمرو 971. Yerdekilere merhamet edin ki, gökteki melekler de size merhamet etsin.
۹۷۲ - اِرْحَمُوا تُرْحَمُوا وَاغْفِرُوا يُغْفَرْ لَكُمْ وَيْلٌ لَأَقْمَاعِ الْقَوْلِ وَيْلٌ لِلْمُصِرِينَ الَّذِينَ يُصِرُّوا عَلَى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ" رحم خر طب هب عن ابن
(عمرو) 972. Merhamet edin ki, merhamete nail olasınız. Af edin, ki siz de af olunasınız. Söylenilen sözleri dinleyip hifzetmeyen ve gereği ile amel etmeyenlerin vay haline! Ve bile bile yaptıkları günahlarda ısrar edenlerin vay haline!
۹۷۳ - ارْكَبُوا هَذِهِ الدَّوَابٌ سَالِمَةً وَدَعُوهَا سَالِمَةً وَلَا تَتَّخِذُوهَا كَرَاسي لا حَادِيثِكُمْ فِي الطُّرُقِ وَالْأَسْوَاقِ فَرُبِّ مَرْكُوبَةٍ خَيْرٌ مِنْ رَاكِبِهَا وَأَكْثَرُ ذِكْرًا
حم حب ع طب ك ق والدارمى وابن خزيمة عن معاذ بن أنس) الله
973- Şu hayvanlara selametle binin ve onları selametle bırakın. Onlan yolda, pazarlarda muhabbet etmek için birer sandalye edinmeyin. Nice üstüne binilen hayvan vardır ki, binicisinden daha iyidir ve o Allah'ı daha çok zikreder.
٩٧٤ - اَرْوَاحُ الْمُؤْمِنِينَ فِي أَجْوَافٍ طَيْرٍ خُضْرٍ تَعْلُقُ فِي شَجَرِ الْجَنَّةِ حَتَّى يَرُدُّهَا اللَّهُ إِلَى أَجْسَادِهَا يَوْمَ الْقِيَمَةِ (طب عن كعب بن مالك وام مبشر معا)
974. Mü'minlerin ruhları cennet ağaçlarında ikamet eden ve meyvelerinden yiyen yeşil kuşların kursağında olur. Kıyamet günü Allah
resalonne inde edinceve kadar bu böyle devam eder
YanıtlaSil٩٧٥ - استعينوا بلا حول ولا قوة إلا باله قالها تذهب مشحون بالا من
الصر ادناها الهم (حل عن جابر)
25. ta havde ve a kuvvete illa billah ile yardım isteyin. de bu kelimeler en hafiti kader alan yetmiş zarar kapısını giden
٩٧٦ - اسْتَكْبِرُوا من لا حول ولا قوة الا بالله قاله الدفع بسعة ويتعين )
مِنَ الضَّرَّ أَدْنَاهَا الهم على من . جابر
976 "Ld hovle ve la kuvvete illa billah" kelimesini çok vevin Zira bu kelimeler, en hafifti keder olan tam doksan dokuz zvor kapisani kopohr
۹۷۷ - اسْتَعِينُوا بِقايلة النهار على قيام الليل وبأكل السحور على صيام
النهار" (طب عن ابن عباس)
977. Öğle istirahatini gece ibadeti için, sahur yemeğini de gindüz rahat oruç tutabilmek için birer yardım aracı yapın.
۹۷۸ - أَسَدُّ الأَعْمَال ثلاثة الصافُ الناس من نفسك ومواساة الاخ من
مَالِكَ وَذِكْرُ اللهِ عَلَى كُلِّ حالٍ" (الرافعي عن ابن عمر)
978- Amellerin en dürüstü üçtür:
a) İnsanlar için kendinden fedakârlık yapmak.
b) Din kardeşine malından vermek.
c) Her halükarda Allah'ı zikretmek.
۹۷۹ - اَسْفَلُ أَهْلِ الْجَنَّةِ دَرَجَةً لِمَنْ يَقُومُ عَلَى رَأْسِهِ عشرة آلاف خادم بيدِ كُلِّ خادم صحيفتان صحيفة من ذهب وصحيفة مِنْ فِضَّةٍ فِي كُكل وَاحِدَةٍ لَوْنَ لَيْسَ فِي الْأُخْرَى يَأْكُلُ مِنْ آخرها مِثْلُ مَا يَأْكُل مِن أولها بجد لآخِرِهَا مِنَ اللَّذَّةِ وَالطَّيبِ مِثْلَ مَا يَجِدُ لِأُولِهَا ثُمَّ يَكُونُ ذلك رفح
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
105 1 Mü'min kul Allah'a dua eder, Allah (z.c.hz.) Cibril (a.s.)'a der ki: "İstediğini yapma. Ben onun sesini seviyorum." Facir dua ettiğinde ise: "Ya Cibril (a.s.)! Hacetini yap. Çünkü ben onun sesini sevmiyorum" buyurur. Hz. Enes (r.a.)
105 2 Kıyamet gününde ter yerde yetmiş kulaç gider ve insanların ağızlarına, kulaklarına kadar gelir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
105 3 Gadr eden kimse için kıyamet gününde bir bayrak dikilir ve: "Dikkat edin, bu falan oğlu filanın gadridir" denir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
105 4 Gazab şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateşi de ancak su söndürür. Sizden biriniz gazaba gelince abdest alsın. Hz. Atiyyetüssadi (r.a.)
105 5 Gazab, Cehennem ateşinden bir alâmettir. (Dağlama ile yapılan işaret gibi.) Allah, gazab edenlerin kalb damarları üzerine bu ateşten yapılmış damgayı vurmuştur. Görmüyor musun ki, gazaba gelince, insanın gözleri kanlanır, suratları kızarır ve damarları şişer. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
105 6 İhtiyaç ve fakirlik ashabım için saadet, ahir zamanda ise mü'minler için zenginlik saadettir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
105 7 Fitne gelir, kulları fırtına gibi savurur. Bunun içerisinden âlim, ancak ilmiyle kendini kurtarır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
105 8 Fuhuş (her şeyde haddi aşmak) ve tefahuşun (lâfta hududu aşmak fena konuşmak) İslamda yeri yoktur. Kimin ki, ahlâkı güzeldir, o İslâm tarafından da güzeldir. Hz. Câbir (r.a.)
105 9 Fitne gelir savrulur. Heva ve sabrı da beraber getirir. Kim hevaya tabi olursa onun fitnesi siyah (kara) olur. Kim de sabra tabi olursa, onun fitnesi ak (nur) olur. Hz. Ebû Malik el Eş'ari (r.a.)
105 10 Adil kadı kıyamet günü hesaba getirilir. Hesabın şiddeti ile karşılaşınca: "Keşke iki kişi arasında bir hurma için bile karar vermemiş olsaydım" der. Hz. Ali (r.a.)
105 11 Kadı, ayak kayacak noktalarda o kadar düşer ki, Medine ile Aden arası kadar Cehenneme düşer. Hz. Muaz (r.a.)
105 12 Kabir ahiret menzillerinden ilk menzildir. Kim ki kabirde işi kurtardı, arkası iyidir. Kim ki işi kurtaramadı, arkası da çetindir. Hz. Osman (r.a.)
105 13 Kur'an yedi vecih üzerine nazil oldu. Hangisini okursanız, isabet edersiniz. Kur'an üzerine münakaşa etmeyin. Çünkü o münakaşa küfürdür. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
105 14 Kalbler, Allah'ın parmaklarından ikisi arasındadır. İstediği gibi çevirir. Hz. Enes (r.a.)
105 15 Cemaat, toplulukla namaz kıldığında, Allah onlardan hoşlanır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
105 16 Kâfir Cehennemde büyür. O kadar ki, bir azı dişi Uhud dağı kadar olur. Onun cesedinin bu dişe göre büyüklüğü, sizden birinizin cesedinin azı dişine nisbeti gibidir. Hz. Ebû Said (r.a.)
105 17 Kâfirin dili kıyamette iki fersah (24.000 adım) arkadan gelir. Yani o kadar sarkar ki, herkes onu çiğner. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
105 18 Kafir, bir iş hususunda Allah'a dua eder, hemen yerine getirilir. Mü'min dua eder, hemen yerine getirilmez. Melâike bundan endişeye düşer. Allah buyurur ki: "Ben kâfire icabet ettim. Şunun için ki, Ben kâfire ve sesine gazab ederim. Benden duasını kessin ve Beni anmasın diye veririm. Mü'mine gelince, ağır davranırım. Benden ve Beni zikretmesinden kesilmesin diye. Çünkü Ben onu ve onun tazarruunu severim." Hz. Câbir (r.a.)
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
406 1 Bir kimse bir gazinin başını gölgelendirirse, onu da Allah (z.c.hz.) kıyamet günü gölgelendirir. Kim tek başına Allah yolunda bir gaziyi techiz etse, gazinin sevabı ona da aynen verilir ölene veya dönene kadar. Bir kimse, içinde Allah'ın ismi anılacak bir mescid bina ederse, Allah ona Cennette bir köşk verir. Hz. Ömer (r.a.)
406 2 Bir kimse Allah yolunda cihad edene veya sıkıntıdaki borçlu bir kimseye veya kölenin azatlığına yardım ederse, Allah onu, kendi gölgesinden başka gölge olmayan günde, gölgelendirir. Hz. Sehl İbni Cübeyr (r.a.)
406 3 Bir kimse bir müslümanın kanının akmasına bir kelimenin ucuyla bile yardım etse, kıyamette alnına, "Allah'ın rahmetinden payı yoktur" diye yazılır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
406 4 Bir kimse bi-gayri hak bir husumete veya bir zulme yardım etse, bundan vaz geçinceye kadar Allah'ın gadabındadır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
406 5 Bir kimse batılla hakkı yenmek istiyen bir zalime yardım ederse, o kimse Allah'ın ve Resulünün zimmetinden düşer. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
406 6 Bir kimse bir müslümana bir sözle yardım etse, veya onun için bir adım yürüse, Allah onu kıyamette Peygamberler ve Resullerle emin olarak haşr eder ve buna karşılık kendisine, Allah yolunda öldürülmüş yetmiş şehid sevabı verilir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
406 7 Bir kimse, bir ihtiyacı üzerine bir mü'mine yardım etse, Allah ona yetmiş üç rahmet verir. Bunun biri dünyasının ıslahına kafi gelir. Geri kalan yetmiş ikisi ona Cennetteki dereceleri için saklanır. Hz. İbni Said (r.a.)
406 8 Bir kimse müslüman bir köleyi azad etse, Allah kölenin her bir azasına mukabil onun bir azasını Cehennemden azad eder. Hatta ferci fercine karşılık azad olununcaya kadar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
406 9 Bir adam bir köledeki hissesini azad etse, ve malı da diğer hisseleri ödeyecek kadar varsa o köleye adil bir değer biçilir ve diğer ortaklara hisseleri verilerek köle tamamiyle azad olunur. Yoksa azad olunan kadar azad olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
406 10 Bir kimse dalalet bayrağı kaldırsa veya ilmi gizlese (Bir hakkı ketmetse) veya zalime bilerek yardım etse, bu kimse islamdan beridir. Hz. Amr İbni Abese (r.a.)
406 11 Bir kimse bi'dat sahibinden buğz ederek yüz çevirirse, Allah onun kalbini korkudan emin kılar ve imanla doldurur. Kim bid'at sahibine sert muamele ederse, Allah Teala onu en büyük korku gününde emin kılar. Kim bid'at sahibini hakir ve zelil görürse, Allah onu Cennette yüz derece yükseltir. Kim de bid'at sahibine selam verir veya ona beşaretle mülaki olursa ve onu sevindirici şeyle karşılarsa, Muhammed (s.a.s.)'e indirileni istihfaf etmiş olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
275 1 Bir kuyunun harimi, etrafından kırk arşındır. Deve yatağı koyun yatağı olarak ve yolcuların faydalanması için o kuyudan içeri alıkonulmaz. Veya men edilmez ve ot bitmesin diye suyun fazlasına mani olunmaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
275 2 Yabandaki bir kuyunun harimi elli arşın, yakınındakinin ise yirmibeş arşındır. Hz. Said İbni Müseyyeb (r.a.)
275 3 Ümidimin Halikimden oluşu bana kafidir. Dünyama bedel dinim (sağlamsa) bana yeter. Hz. Ebû Sabit (r.a.)
275 4 Şekavet (muhalefet) ve tefrika (meyusiyyet) bakımından bir mümine (Sabah ezanında müezzinin namaza çağırmasını (Esselatü Hayrün minen nevm demesini) işitip de icabet etmemesi kafidir. Hz. Muaz İbni Enes (r.a.)
275 5 "Hasbiyallahü ve ni'mel vekîl" sözü her korkana emandır. (Masiva korkusu) Hz. Seddat İbni Evs (r.a.)
275 6 Ses güzelliği Kur'an'ın ziynetidir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
275 7 Güzel idare uğurdur, fena ahlak şumdur, kadına itaat pişmanlıktır, sadaka ise fena kazaları def eder. Hz. Câbir (r.a.)
275 8 Güzel idare nemadır. Fena ahlak şumdur. İyilik ömre ziyadelik verir. Ve sadaka fena ölüme mani olur. Hz. Ebû Rafi (r.a.)
275 9 Saç, yüz, dil güzelliği birer servettir. Mal da servettir. (Bir de rüyada bunları görmek maldır) Hz. Enes (r.a.)
275 10 Ümmetimin hasad devri altmış, yetmiş arasıdır. (ekserisinin eceli) Hz. Enes (r.a.)
275 11 Mallarınızı zekatla kale içine alın. Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Dua da belayı önler. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
275 12 Ölüm meleği, ölmekte olan bir adama geldi. Azasını açtı. Yapılmış bir hayra rast gelmedi. Sonra kalbini açtı. Onda da bir hayır bulamadı. Ağzını açtı, dilini "Lâ ilâhe illallah" der buldu. Bu kelimeyi ihlas sebebiyle o adam mağfirete nail oldu. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
275 13 Cennet, hoşa gitmeyen şeylere büründü. Cehennem de nefsin istediği şeylere büründü. Hz. Enes (r.a.)
275 14 Benim muhabbetim, Benim yolumda birbirine muhabbet edenler için, halis sevgi gösterenler için ve Benim sevgim uğrunda harcıyanlar (nefis ve mallarını bezledenler) için hak oldu. Hz Ubâde (r.a.)
275 15 Komşu hakkı dört taraftan kırk evdir. Şöyle, şöyle, şöyle, şöyle sağdan, soldan, önden ve arkadan. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
357 1 Siz Allah'a hakkı ile tevekkül etseniz kuşlar gibi rızıklanırdınız. Onlar aç gider, tok dönerler. Hz. Ömer (r.a.)
357 2 Siz yanımdaki gibi kalsaydınız, melekler sizi evlerinizde ziyaret ederdi. Siz günah etmeseniz, Allah günah işliyen bir halk getirirdi de sonra onları affederdi. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
357 3 Yanımdan çıktığınızda, yanımdaki gibi kalsaydınız, Medine sokaklarında melaike sizinle musafaha ederdi. Hz. Enes (r.a.)
357 4 Allah (z.c.hz.) kullarından beş sene yağmuru tutup sonra yağdırsa insanlardan bazıları yine küfranı nimette bulunur da "durum icabı yağdı." derler. Hz. Ebû Said (r.a.)
357 5 Eğer Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız. Hz. Enes (r.a.)
357 6 Ölümden sonra karşılaşacağınız hali bir bilseydiniz, asla istiyerek yiyemez, istiyerek içemez ve gölgeleneceğiniz evlere giremezdiniz. Bağrınızı döverek dağlara uğrar ve kendinize ağlardınız. Hz. Ebud Derda (r.a.)
357 7 Allah (z.c.hz)'den hakkıyla korksaydınız beraberinde cahillik olmayan ilme nail olur ve Allah Tealayı hakkıyle tanısaydınız duanızla dağlar (yerinden) oynardı. Hz. Muaz (r.a.)
357 8 Eğer Allah (z.c.hz)'ni hakkıyla tanısaydınız denizler üzerinde yürür ve duanızla dağlar oynardı. Allah'dan hakkıyla korksaydınız cehilsiz ilme nail olurdunuz. Lakin bu hadde kimse erişmemiştir. Denildi ki: "Ya Resulallah sen de mi?" Buyurdu ki: "Bende; Allah azze ve celle bütün işlerinin bir kimsenin anlayabilmesinden daha büyük değil midir? (Onun zatının ve işlerinin künhüne erişilemez.) Hz. Muaz (r.a.)
357 9 Eğer sana İsrafil (a.s.), Cebrail (a.s.), Mikail (a.s.) ve Hamele-i Arş, aralarında Ben de olduğum halde dua etseydik, sen ancak senin için yazılan kadınla evlenirdin. (Ashabdan bir zatın Peygamberimize bir kadını almak istiyorum "dua et" demesi üzerine bu hadis varid olmuştur.) Hz. Urve (r.a.)
357 10 Siz namazı beklemekte iken, Allah'ın gökten bir kapı açarak sizin meclisinizi, sizinle övünerek meleklerine gösterdiğini bir bilseydiniz. Hz. Muaviye (r.a.)
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
291 1 Allah Benim hulefama rahmet eylesin. Denildi ki: "Senin halifelerin kimlerdir Ya Resulallah?" Buyurdu ki: "Benim sünnetimi ihya edenler ve onu insanlara öğretenlerdir." Hz. Hasan (r.a.)
291 2 Sâili, hiç olmazsa, yanık bir parça ile çevirin. Hz. Ebû Becid el Ensarı (r.a.)
291 3 Ey Aişe onu geri çevir. Vallahi dileseydim Allah Teala Bana dağları altın ve gümüş olarak akıtırdı. (Hz. Aişe validemize zengin bir kadın gelmiş ve Peygamberimizin yatağını görünce kendisine iyi bir döşek göndermiş. Onun üzerine yukarıdaki hadisi şerif varid olmuştur.) Hz. Âişe (r.anha)
291 4 Allah'ın Benim, ümmetim ve Ümmü Abdin oğlu (Abdullah İbni Mesud r.a) için hoş gördüğüne Ben de razıyım ve Allah'ın, Benim, ümmetim ve Ümmü Abidin oğlu için hoş görmediklerini Ben de kerih görürüm. (Razı değilim.) Hz. Ebud Derda (r.a.)
291 5 Şu adamın burnu yere sürtsün ki (hor olsun), yanında Ben anılayım da Bana selavat getirmesin. Şu adamın burnu yere sürtsün ki, Ramazan'a erişsinde sonra mağfiret olmadan çıksın. Şu adamın burnu yere sürtsün ki, annesi ve babası yanında ihtiyarlamış olsun da Cenneti kazanamasın. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
291 6 Üç kimseden kalem ref olundu: Uykuda olan kimseden uyanıncaya kadar, Hasta olan kimseden iyi oluncaya kadar, Çocuktan büyüyünceye kadar. Hz. Âişe (r.anha)
291 7 "Had" (ceza) hususunda kalem; Küçükten büyüyünceye kadar, uykuda olandan uyanıncaya kadar, mecnun ise iyileşinceye kadar ve bir de bunamış olandan kaldırılmıştır. Hz. Sevban (r.a.)
291 8 Verağ sahibi bir adamın iki rekatı, karışık amellinin bin rekatından hayırlıdır. Hz. Enes ra.
291 9 Gecenin son bölümünün ortasında, Adem oğlunun kıldığı iki rekat namaz, dünya ve dünyadakilerden hayırlıdır. Ümmetime zor olacağını bilmeseydim, onlara "teheccüdü" mecburi kılardım. Hz. Hasan (r.a.)
291 10 "Duhadan" iki rekat, Allah yolunda kabul olunmuş bir hac ve bir umreye bedeldir. Hz. Enes ra.
291 11 Sarıkla kılınan iki rekat namaz sarıksız kılınan yetmiş rekat namazdan efdaldir. Hz. Enes (r.a.)
291 12 Evli adamın iki rekatı, bekarın sekseniki rekatından hayırlıdır. Hz. Enes (r.a.)
291 13 Misvak kullanıldıktan sonra kılınan iki rekat namaz, misvaksız yetmiş rekattan efdaldir. Gizlide olan dua, aşikare olan yetmiş duadan efdaldir. Gizlide verilen sadaka ise aşikare verilen yetmiş sadakadan efdaldir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
317 1 Çocuğa yedi yaşında namazı öğretin ve on yaşına geldiğinde, icap ederse döğün. Hz. Subre (r.a.)
317 2 Emir üzerine şu beş şey borçtur: Ganimeti yerinden toplayıp, yerine harcamak, milletin umurunu tedvin için, işi bilenler arasından hayırlısını seçmek suretile yardımcı olmak, tedbirsiz bulunup da onları askerlikte çürütmemek, bugünün işini yarına bırakmamak. Hz. Vâsile (r.a.)
317 3 Batın ilmi, Allah Teala'nın esrarından bir sırdır ve Allah'ın hikmetlerinden bir hükümdür. Allah onu kullarından dilediğinin kalbine bırakır. ( Dinde bid'at ve kibir buna mani olur. Ve inkişafına da dünya muhabbeti ve hevaya uymak mani olur.) Hz. Ali (r.a.)
317 4 Çok secde etmeye devam et. Her bir secde bir derece yükselmene ve senin bir hatanın silinmesine sebep olur. Hz. Sevban (r.a.)
317 5 Söz dinlemeye ve itaat etmeye bak. Çetinlik ve kolaylık halinde de, fakirlik ve zenginlik zamanında da, neş'eli ve kederli halinde de, veya aleyhinde bir tercih yapıldığında da. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
317 6 Sen, güzel ve hoş konuşmaya, selamı bol vermeye ve yemek yedirmeye devam et. Hz. Hani İbni Yezid (r.a.)
317 7 Oruca mülazemet et. Çünkü onun benzeri yoktur. ( Ashabdan biri, bana Allah'ın oruç sebebiyle menfaat vereceği şeyi bildir demişti.) Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
317 8 Takvaya bak. Zira o, her hayrı camidir. Cihada bak. Çünkü o, müslümanların ruhbanlığıdır. Allah'ı zikre ve Kitabullahı tilavete devam et. Zira o, arzda senin için nur, semada ise anılıştır. Dilini de hayırdan başka şeyden koru. Zira böylece şeytana galib gelirsin. Hz. Ebû Said (r.a.)
317 9 Bakire alın. Zira onların ağzı daha tatlıdır. (Sözleri perdeli ve sıyrık değil.) Doğum cihetinden de verimli ve aza da kanaatkar olurlar. (Buna binaen kız almak, dul almaktan müstehaptır.) Hz. Uveysi İbni Saide (r.a.)
317 10 Kur'ana mülazemet ediniz ve onu kılavuz ve rehber edinin. Zira O, Alemlerin Rabbı'nın kelamıdır. O'ndandır ve O'na döner. (Sizi de O'na çeker) Hz Ali (r.a.)
317 11 Elbisenin beyazına mülazemet edin. Onu, dirileriniz de giysin, ölülerinizi de ona kefenleyin. Zira o, sizin hayırlı elbisenizdendir. Hz. Semura (r.a.)
317 12 Doğruluğa mülazemet edin, O Cennet kapılarından bir kapıdır. Yalandan sakının, O da Cehennem kapılarından bir kapıdır. Hz. Ebû Bekir (r.a.)
317 13 Evlenmeye bakınız. Elinizden gelmiyorsa oruç tutun. Zira o enemedir. Hz. Enes (r.a.)
SECDE AYETLERI Bir kimse hüzün ve sıkıntıdan kurtulmak için Secde âyetleri ile
YanıtlaSilAllaha yalvarmalıdır. Bu Secde âyetleri ile dilekte bulunmak çok makbuldür. Çünkü Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
"Ademoğlu Secde âyetini okuyup da secde edince şeytan ağlaya- rak savuşur gider"
Bunun için ondört Secde âyetini ayakta okuyup her birinden sonra
hemen yatıp secde yaparsa Cenab-ı Allah o kimseyi derdinden, ızdı-
rabından kurtarır ve dileğini verir. Secde âyetleri okunduktan sonra Allah-u Ekber diyerek kıbleye karşı secdeye varılır. Secdede 3 defa: Subhane Rabbiyel ala denerek kalkılır. Ayağa kalkarken de: gufrane ke rabbena ve ileykel masir denilmesi müstehaptır. Müstehap: Dinin emretmediği halde sevap kazandıran davranış, hoş olan, sevilen demektir.
Ayetler:
k
BUYUK DUA RİSALESİ
YanıtlaSilإِنَّ الَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ )
1) Araf, 206- İnnellezîne inde rabbike lâ yestekbirûne an ibadetihî ne yusebbihûnehu ve lehu yescudûn
Anlamı: Zira Rabbinin katında olanlar, Allah'a kulluk etmekten asla ki- birlenmezler, O'nu tenzih eder, şanını ulular-lar ve yalnızca O'na secde ederler.
وَ لِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْأَصَالِ
2) Ra'd, 15- Ve lillâhi yescudu men fis semâvâti vel ardı tav'an ve kerhen ve zilâluhum bil ğuduvvi vel âsâl
Anlamı: Halbuki göklerde olsun, yerde olsun kim varsa isteyerek veya stemeyerek, hem kendileri hem gölgeleri hepsi sabah akşam Allah'a sec- de ederler.
وَ لِلَّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مِنْ دَابَّةٍ وَالْمَلَئِكَةُ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ )
dah Nahl, 49- Ve lillahi yescudu mâ fis semâvâti ve må fil ardı min däbbetin vel melâiketu ve hum lâ yestekbirûn
kalamı: Göklerde ve yer yüzunde bulunan canlılar ve bütün melekler, Kabirlenmeden Allah'a secde ederler.
قُلْ أَمِنُوا بِهِ أَوْ لَا تُؤْمِنُوا إِنَّ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ lara, 107-Kul aminû bihi ev lâ tu'minu, innellezîne ûtul ilme min مِنْ قَبْلِهِ إِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّدًا 0
kablihi iza yutla aleyhim yahırrûne lil ezkáni succeda
e
A
BÜYÜK DUA RISALESİ
YanıtlaSilki: İster ( (Kuran'a inanın
daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üs , ister inanmaym
Anlagu: Fy Muhammed! De
nisevalere kapanırlar.
أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّنَ مِنْ
الذينَ
ذريَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ
وَإِسْرَائِلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ ا الرَّحْمَنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيَّا
آيَاتُ Meryen, 58 Ulaikellezîne en'amallahu aleyhim minen nebiyine min zuriyyeti Ademe ve mimmen hamelnā mea nûhin ve min zur riyeti İbrahime ve isräile ve mimmen hedeynā vectebeyná, izát aleyhim âyâtur rahmani harrů succeden ve tutla
bukiyya
Anlamı: İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamber lerden, Ådem'in soyundan ve gemide Nuh ile beraber taşıdıklarımızın neslin-den, İbrahim ve İsrail'in soyundan, hidayete erdirdiğimiz ve seçti ğimiz kimselerdir. Kendilerine Rahmån olan Allah'ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَمَنْ
فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ
النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَالدَّوَابُ وَكَثِيرٌ مِنَ ا
وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمِ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ ) 6) semavalit
men fil ardı veş şemsu vel kameru ven nucumu vel cibalu veyсти Hacc, 18- Elem tera ennallâhe yescudu lehu men fis ved devabbu ve kesîrun minen nâs(nâsi), ve kesirun hakka ale
azáb(azabu),
ve men yuhinillâhu fe må lehu min mukri frak
192
BÜYÜK DUA RİSALESİ
YanıtlaSilminlinnallahe yefalu må yeşa (yesâu) Anlame Görmedin
mi, göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, gineg te yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan birgo du hep Allah'a secde ediyor. Birçoğunun üzerine de azap hakimator Ulah kimi hot ve hakir kılarsa artık ona ikram edecek yoktur iph Alah dilediği şeyi yapar
وإذا قيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمَنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمَ انسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُورًا
Furkan, 60- Ve izå kile lehumuscudü lir rahmâni kälů ve mer alhmânu e nescudu li må te'murunâ ve zadehum nufürālnufarem Anlamı: Onlara "Rahman'a secde edin" dendiği zaman, "Rahman de nymiş? Senin bize emrettiğine secde eder miyiz hiç?" derler ve bu emir onların nefretini artırır.
الا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَوَانِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ
8) Neml, 25- Ellâ yescudů lillâhillezi yuhriculhab'e fis semâvâti vel andı ve ya'lemu må tuhfûne ve mâ tulinûn(tulinûne)
Anlamı: Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve apkladığınızı bilen Allah'a secde etmezler
إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ )
biha harru succeden ve sebbehû bi hamdi rabbihim ve hum la Secde, 15- Innema yu'minu bi ayatinellezine iza zukkirů yeslekbirûn(yestekbirûne)
enne öğüt verildiği zaman secdelere kapanırlar ve Rablerine hamd ile Anlamu: Bizim âyetlerimize öyle kimseler iman eder ki, onlarla kendi
193
BÜYÜK DUA RİSALESİ
YanıtlaSilhddehiyüklük taslamanlar. قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إلى نعاجه وإن كثير مِنَ الْخُلَطَاءِ لَيَبْغِى بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَا هُمْ وَمَن دَاوُدُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَآتَانِ
Sad Kale lekad zalemeke bi suali na cetike ilă nicih ve ime kesinen minel huletai le yebgi ba'duhum alå badın eine amená ve amilūs salihati ve kalilun må hum, ve zanne Deriod u enema tetennahu festagfere rabbehu ve harre råkian ve enäNienabel
Anlam Devud dedi ki: "Doğrusu senin bir koyununu kendi koyun ima katmak istemesiyle sana zulmetmiştir. Gerçekten bir cemi-yette saniaen çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edip de salih amel işleyenler başka. Ama onlar da pek az" Davud, bizim kendisini inthan ettiğimizi sanmıştı. Hemen Rabbinden mağfiret diled sende ederek yere kapandı, tevbe ile Allah'a yöneldi.
وَمِنْ آيَاتِهِ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ لا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
11) Fussilet. 37- Ve min ayatihil leylu ven neharu veş şeme vel kamer(kameru), là tescudû liş şemsi ve la lil kameri vescali Mahilleri halakahunne in kuntum iyyahu ta'budûn(ta budúnel ndi. Guneye ve aya secde etmeyin. Eğer sadece Allah'a kulluk raptu Anlamı Gece ile gündüz ve güneş ile ay Allah'ın kudretinin delete
sanız, onları yaratan Allah'a secde edin.
194
DUA RİSALESİ
YanıtlaSilفَاسْجُدُوا لِلَّهِ وَاعْبُدُوا
12) Necm, 62- Fescudû lillâhi va budû Anlamı: Haydi Allah için secdeye kapanın ve O'na kulluk edin.
وَإِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ لَا يَسْجُدُونَ
13) İnşikak, 21- Ve iza kurie aleyhimul kurânu lâ yescudun
قَالَ
إِلَّا
دا
acih
(yescudûne)
Anlamı: Karşılarında Kur'ân okunduğu vakit secde etmezler?
كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ ) ۱۹
din
nne
ve
14) Alak, 19- Kellâ, lâ tuti'hu vescud vakterib Anlamı: Hayır! Ona boyun eğme! Rabbine secde et, O'na yaklaş
BÜYÜK DUA RİSALESİ
YanıtlaSilبسم الله الرحمن الرحيم
BÜYÜK DUA RİSALESİ
MECMUÂTU'L AHZAB
Murat BALIBEY
İMTİHAN
YanıtlaSilDin bir imtihandır. (S.) 241:20. Söz. 2. makam, 2. suâl; (S.)
307:24. Söz 3.dal, 1. asıl
Dünya bir imtihan yeridir. (S.) 159:14. Söz, zeyl; (S.) 491:29.
Söz 4. esas, 3. mesele
İman ve teklif bir imtihandır. (Ş.) 486:5. Şua
İmtihanı kırk insandan biri kazanıyor. (S.) 171:11. Söz 4. mese İnsan dünyaya imtihan için gönderilmiştir. (1.1.) 110.
Yüce ruhlarla sefil ruhlar birbirinden ayrılması için insanlar im- tihan edilmektedir. (S.) 241:20. Söz, 2. mak. 2. suâl.
MAL İNAT
Hodgamlık, hodbinlik hod
Bir Hazinenin Anahtarı RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYATI FİHRİST VE İNDEKSİ
İsmail Mutlu
sy. 310.
٦٨٦ - إِذَا صَارَ أَهْلُ الْجَنَّةِ إِلَى الْجَنَّةِ وَأَهْلُ النَّارِ إِلَى النَّارِ جِينَ بِالْمَوْتِ حَتَّى يُجْعَلُ بَيْنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ ثُمَّ يُذْبَحُ ثُمَّ يُنَادِي مُنَادٍ يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ خُلُودٌ لا مَوْتُ يَا اَهْلَ النَّارِ خُلُودٌ لاَ مَوْتٌ فَيَزْدَادُ اَهْلُ الْجَنَّةِ فَرَحًا إِلَى فَرَحِهِمْ وَيَزْدَادُ أَهْلُ
YanıtlaSilالنَّارِ حُزْنًا إِلَى حُزْنِهِمْ (حم خ م عن ابن عمر)
686- Cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girdiklerinde ölüm getirilip cennetle cehennem arasında boğaz- lanacak. Sonra bir münadi şöyle seslenecek: "Ey cennet ehli! Ar- tık ölüm yok, ebedilik vardır. Ey nâr ehli! Artık ölüm yok, ebedilik vardır." Bunun üzerine cennet ehlinin sevinci artacak, cehennem ehlinin de üzüntüsü artacak.
فَلْسَ تَقَدَّمْ قَلِيلاً أَوْ
Ramuz ul Ehadis
Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi
Pamuk Yayınları
cilt.. 1.sy.174.
KISSALAR VE HİSSELER
YanıtlaSil"Devletim yıkılır mı?"
Yavuz Sultan Selim, Piri Mehmed Paşa ile sohbet ederken, soh- betle ilgisiz bir sual sordu:
"Allah'ın izni ile büyük fetihler yaptık. Hâdimül-Haremeyni'ş- Şerîfeyn unvanına kavuştuk. Allah bize her zaman ve her mekânda zafer lütfetti. Hazinelerimiz tepeleme altın ile doldu. Buna rağmen bu devlet yıkılır mı?"
Piri Paşa şöyle cevap verdi:
"Hünkârım! Bu sendeki hal, sendeki ruh, sendeki kararlılık, sebat ve faziler sürdükçe bir şey olma ihtimali yoktur. Velâkin to- runlarınızın zamanında Rabbin ihsân ettiği mükâfatların, nimetle- rin şükrü eda edilmez, emanetlere sahip olunmaz ve hak tevzi edilmez ise, yıkılır!"
"Nasıl?" diye tekrar sordu Yavuz Padişah.
"En çok şu üç şeyden endişe ederim" diye cevap verdi Piri Paşa...
217
Yavuz Bahadıroğlu
YanıtlaSilVe devletleri yıkan sırrı tek tek saymaya başladı:
"Bir: Sadrazamlık makamı, liyakate göre değil de, menfaat kar- şılığı olarak cahil ve ahmakların eline geçerse...
"İki: Dünya malı, kalpleri işgal eder, rüşvet kapısı açılır, altın her kapıyı açar ve bu yüzden makamlar ehliyetsizlere verilirse...
"Üç: Devlet adamları, hanımlarının tesirine girer ve onların arzularına göre devleti yönetmeye başlarlarsa, bu devlet yavaş yavaş inkıraza (yıkılmaya) yüz tutar."
Piri Paşa'nın bu sözleri karşısında Yavuz bir süre suskun kaldı. Derin derin düşündü. Sonra tasalı tasalı vezirinin yű- züne baktı:
"Rabbim bizleri böyle bir akıbete dûçâr olmaktan korusun!" diye duâ etti.
Haram yemeyen ordu
Şanlı ordu Mısır'a day
Yavuz Sultan Selim ve Kutsal Emanetler
YanıtlaSilYavuz Bahadıroğlu
oscar Yayınları
YanıtlaSilsy. 217.
Ajanlara darbe eğitimi
YanıtlaSilNasıl mı? Anlatalım... ABD Savunma Bakanlığı'na (Kara Kuvvetleri bünyesinde) bağlı olarak faaliyet gösteren Foreign Area Officers (FAO) adlı askeri birlikte
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 10:54
363
Görev yapan subaylar özel olarak seçilip yetiştirilir. Özünde hepsi birer istihbaratçıdır. Bu istihbaratçı subaylar, gideceği bölgenin dilini bir iki yıl içinde öğrenir, uygulama için bir süre turist olarak o ülkelere gider, toplumu ve kültürünü tanımaya çalışır.
Bu kişiler dünyanın değişik bölgelerinde operasyonel ve fikir üretici olarak çalışır. Unvanları ateşe, ataşe görevlisi, irtibat ofis görevlisi, NATO görevlisi, bölge birimleri yetkilisi gibidir. Başarılı olurlarsa, zirveye kadar yol açıktır.
Sadece FAO mensubu subaylara dağıtılan "The FAO Journal" adlı dergide, seçimden bir yıl önce Soner Çağaptay ve Khairi Abaza'nın bir makalesi yayınlandı. Makalenin başlığı aynen şöyle: İslamcıları sandıkta mmek...
Önce yazarları kısaca tanımakta yarar var. Abaza, Mısırlı Waft Partisi İlişkiler Komitesi'nin eski üyesi, Demokrasileri Savunma Birliği'nin lemli üyesi. Çağaptay ise Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları ümü üyesi ve yöneticisidir. Ağırlıklı olarak yakın doğu politikaları wrinde yoğunlaşır. İkisi de Pentagon'un rafine çocuklarıdır.
...
YanıtlaSila
İSRAİL
BİR CİNNET PSİKOLOJİSİ
İsrail yönetiminin Filistinli lider Yaser Arafat'ı sürgüne mi gönderelim yoksa öldürelim mi tartışmasını yaptığı bir sırada İsrail'de yapılan bir anket Israil halkının cinnet halini gösterir nitelikte. Anket İsrail halkının yüzde 60'ının, Filistin lideri Yaser Arafat'ın öldürülmesi veya sürgüne gönderilmesini istediğini ortaya koydu. Dahaf Enstitüsü'nün telefonla yaptığı araştırmada, 503 kişiye Arafat'a ne yapılması gerektiği soruldu. Ankete katılanların yüzde 37'si Arafat'ın suikasta kurban gitmesini, yüzde 23'ü ise sürgün edilmesini, yüzde 21'i de Batı Şeria'daki tecrit halinin devam etmesini istedi. Araştırmada, İsrail'in Arafat'ı tecritten vazgeçmesi ve müzakerelere yeniden başlamasını isteyenlerin oranının yüzde 15 olduğu belirtildi.
ALTINOLUK EKİM 2003 53
f
d
a
٦٢٧٧ - يَبْقَى مِنَ الْجَنَّةِ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَبْقِيَ ثُمَّ يُنْشِئُ اللَّهُ لَهَا خَلْقًا مِمَّا
YanıtlaSilيَشَاء عبد بن حميد م ع حب عن انس)
6277- Cennetten Allah'ın dilediği kadar bazı yerleri boş kalacak. Sonra tekrar dilediği kadar mahluk yaratacak ve onu dolduracaktır.
٦٢٧٨ - يَتْبَعُ الْمَيْتَ ثَلاَثَةٌ اَهْلُهُ وَمَالُهُ وَعَمَلُهُ فَيَرْجِعُ اثْنَانِ وَيَبْقَى وَاحِدٌ
وَمَالُهُ وَيَبْقَى عَمَلُهُ (ن حم خ م ت صحيح
عن انس) يَرْجِعُ أَهْلُهُ 6278- Ölünün ardından üç şey gider: Ehli, malı, ameli. İkisi döner, biri yanında kalır. Ehli ile malı döner, ameli yanında kalır.
1425
ورضى الله بركة والقداحة في الدَّارِ بَرَكَةً وَكِيلُوا طَعَامَكُمْ يُبَارَكُ اللَّهُ لَكُمْ
YanıtlaSilفيه وسط في المنطق والمقترف عن انس وفيه عنسية ابو سليمان الكوفى متروك)
967- Evde bulunan şu dört şeyde bereket vardır
a) Evde bulunan kayunda bereket vardır.
b) Evde, henüz duvarları yapılmamış olan bir kuyuda da bereket vardır.
c) Evdeki el değirmeninde de bereket vardır.
d) Evdeki çakmakta da bereket vardır.
Buğdaylarınızı (alım, satımı arasında) ölçün ki Allah onu sizin için bereketli kılsın.
٩٦٨- أربعَةُ أَبْوَاب مِنْ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ مُفَتَحَةٌ فِي الدُّنْيَا الإسكندرية وعَسْقَلان وقروينَ وعَبَّادَانَ وَفَضْلُ جدةَ عَلَى هَؤُلاء كَفَضْلِ بَيْتِ الله الحرام عَلَى سَائِرِ البُيُوتِ رحب في الضعفاء والديلمي والرافعي عن على وفيه عبد
الملك لاه والخطيب في فضائل قزوين عن على
968- Dünyada açılmış dört cennet kapısı vardır ki, onlar:
a) İskenderiye,
b) Askalan,
c) Kazvin,
d) Abadan'dır.
Bunların üzerine Cidde'nin üstünlüğü, Allah evi (Kobe-i Muazzama'nın) diğer evlere olan üstünlüğü gibidir.
٩٦٩ - اَرْبَعُونَ حَصْلَةً أَعْلاهُنَّ مِنْحَةُ الْعَنْزِ لَا يَعْمَلُ عَبْدٌ بِخَصْلَةٍ مِنْهَا رَجَاءَ ثَوَابِهَا وَتَصْدِيقًا بِمَوْعُودِهَا إِلَّا أَدْخَلَهُ اللهُ بِهَا الْجَنَّةَ رحم خ د حب عن ابن
(عمرو)
969- Kırk haslet vardır. Bunların en üstün olanı (Allah rızası ve sütü ile kılından faydalanmak için) sağmal keçi vermektir. Kim bu işi Inanarak ve sevabını umarak yaparsa Allah onu mutlaka cennete koyar.
۹۷۰ - اَرْبَعُونَ رَجُلاً أُمَّةٌ وَلَمْ يُخْلِصُ اَرْبَعُونَ رَجُلاً فِي الدُّعَاءِ لِمَيِّتِهِمْ
30
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
DARAN, Şam karyelerinden birinin ismidir. Ba zat, oranın: fleri gelen tarikat şeyhlerinden ve büyük âlimle. rinden biri idi. Alim, fazıl, zühd ü takvada kâmil bir kimse idi. Asrile. rinden biri illyuk şeyhlerin meşhurlarındandu Hicri tarihe göre: 215
(M. 830.) senede Allah'ın rahmetine kavuşmuştur. Şeyh Ebu Süleyman Darani Hz. bu gizli sırrı beyan etmek sureti ile: Ümmet-i Muhammed'in işlerini bitirme yolunu kendilerine anlat
ti.
Allah rahmet eylesin.
10. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi: «Bir kimse, bana cuma günü YÜZ KERE salavat okursa. onun SEKSEN senelik HATA'sı bağışlanır.»
Deylemi Rh. bu hadis-i şerifi, Enes'ten r.a. rivayet edildiğini çı kararak anlatmıştır.
HATA.
Lafzı, bazı nüshalarda:
- HATALAR.
Şeklinde, yani: Çoğul olarak geçmiştir. Ama Sehliye nüshasında metinde gösterdiğimiz gibidir.
Bazı zatlar:
SEKSEN.
Lafzını, uzun müddetten kinaye olarak anlatıldığını söylemişler-
dir. Yani:
Çok çok yıllık günahlarını affeder.
Manasına gelir.
Bazı zatlar ise, doğrudan doğruya SEKSEN, tabiri üzerinde dur-
muşlardır: Murad, malum sayılı seksen yıllık günahın affıdır. Çünkü seksen yıla tahsisi, bizzat Resulüllah S.A. efendimiz yapmıştır.
** *
11. Ebu Hüreyre r.a. Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyur- duğunu anlattı:
<<Bana salavat okuyan için, SIRAT üstünde; büyük bir nur olacaktır. Bir kimse SIRAT üstünden geçerken nur ehli olunca.. се- hennem ehli olmaz artık.»
Bu hadis-i şerifi ve bundan sonra gelecek hadis-i şerifi: İbn-i Ferhun rivayet etti.
Resulüllah S.A. efendimiz, bu hadis-i şerifiyle, sırattan selâmet- le geçiş sebebini beyan buyurdu. Bunu, ümmetine merhamet olarak
anlattı. Burada, SIRAT üzerinde biraz quralım.
SIRAT, cehennem üzerine kurulan bir köprüdür. Kridan ince, ki- lıçtan keskindir. Üç bin senelik yoldur. Bunun: Bin senelik yolu yokuş
KARA DAVUD
YanıtlaSilbin senelik yolu düz, bin senelik yolu da iniştir. Altı da cehennemdir. Mahşerden cennete çıkan, ondan başka yol yoktur.
Bütün nebiler, resuller, şehidler ve salihler, erkek veya kadır bütün müminler ve tüm mahşer halkı:
Staden istisnasız herkes oraya uğrayacaktır.» (19/71) (1)
Avet-i kerimesi ile belirtilen mana icabı oraya gidecektir. Müşriklerin ve kafirlerin cümlesi, onun üzerinden düşüp cehen- nemde ebedi kalacaklardır.
Allahım, bizi iman zevalinden koru.
Mümin olan kadın ve erkekler, mertebelerine göre kendilerine ihsan edilen Allah'ın lütfu ile geçerler.
Bu SIRAT'a ima nvaciptir. Çünkü: Kur'an'la ve mütevatir riva- yetlerle varlığı sabit olmuştur.
İnandık, iman getirdik.
Ümidimiz odur ki: Allah-ü Taâlâ, Habib-i Ekrem'i hürmetine cümlemize o SIRAT köprüsünden tez geçmeyi müyesser edecektir.
Resulüllah S.A. efendimiz, bu hadis-i şerifi ile şu manayı anlatı- yor:
Bana salavat okuyanlar, SIRAT köprüsüne geldikleri zaman; okumuş oldukları salavat-i şerifeden şer büyük bir nur hâsıl olur. Bu nurla sıratı selametle geçerler.
SIRAT köprüsünün karanlığı, bütün kara zulmetlerden fazladır.
Mahşer karanlığı, günah ve masiyetlerin karanlığı kadar olup SIRAT köprüsüne gidildiği zaman, buna cehennem karanlığı da ek- lenir. Böylece: Kat kat zulmet meydana gelir.
Bütün bu manalar icabıdır ki; Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu
«Bana salavat okuyan için, sırat üstünde; büyük bir nur ola-
caktır.»
Anlatılan mana icabıdır ki, Resulüllah S.A. efendimiz özellikle BÜYÜK NURU sırata tahsis buyurmuştur.
Yoksa, Resulüllah S.A. efendimize getirilen salavat-ı şerite: Dün- yada, âhirette, kabirde, mahşerde nurdur; kıymet, zinet ve sürur- dur. Bunda hiç bir şüphe yoktur.
Allahım, bize ve bütün müminlere selâmet ihsan eyle. Amin!.
Ateşle nur bir arada olmaz. Dünya ateşi ile su birarada olma- yacağı gibi..
Dünya ateşini su nasıl söndürürse.. âhiret ateşini de nur söndü-
rür.
Nitekim, müminler SIRAT üstünden geçmeye başladıkları za- man, cehennem şöyle seslenir:
-Ey mümin, çabuk geç; nurun ateşimi söndürüyor. Onun böyle dediği sahih rivayetler arasındadır.
(1) Bu yet metinde değil; şerhde vardır.
31
DELAIL I HAYRAT ŞERHİ
YanıtlaSil32
12. Resulillah S.A. efendimiz şöyle buyurdu: «Bir kimse, bana salavat okumayı nu kaybetmiş olur.» Resulüllah S.A. efendimizin, burada: UNUTURSA; cennet yolu.
«UNUTURSA..»
Buyurmasından muradı: De TERK EDERSA, kasden salavat okunması terk edilirse.. öy. ledir.
Bu mana böyledir. Çünkü, Resulüllah: S.A. mirac gecesi; Allah-i The Bu mana böyled: Ummetinden vanılıp unutmak sureti ile, gü Taala dare merin günahlarının bağışlanmasını istedi. Bunun üzerine Allah-u Taalá, Muhammed ümmetinin; hata, nisyan, yani: Yanıla Allahunutarak ve zorla yaptırılan cürümlerini bağışlamayı vaad etti
Resulüllah S.A. efendimiz bunu: «Ummetimden; yanılıp işlenen ve zorla yaptırılan suçların
günahı kaldırıldı.» (1) Manasına gelen hadis-i şerifiyle beyan edip açıkladılar.
Kasden, Resulüllah S.A. efendimize salavat okumayı terk eden kimse.. bunu Resulüllah S.A. efendimize buğuz ve ona inadla yapıp ona tazim etmezse.. sonucu şudur: Cennete hiç giremez; cehennemde ebedi kalır.
Üstte anlatılan yoidan, salavatı terk eden kimse kâfir olur.
Ömründe bir defa salavat okuyup; sonra Resulüllah S.A. efendimizin ismini söylediği veya bir başkasından işittiği zaman. gaf- let veya tembellik icabı salavatı ve ona tazimi terk ederse.. cennet yolunda yanıbr.
Şeklinde bir cümle kurulur ki, bundan murad şudur: Cennete girmekten geri kalır. Sonunda cennete girer; ama aradan nice zaman geçtikten sonra.. Bu yoldan salavatı terk eden kimse, kâfir olmaz; fasik olur. Eğer affa uğramazsa, cennete girmeye geç kalır.
Müellif merhum, cümleyi şöyle bağlıyor:
Resulüllah'a salavatı terk eden kimse, cennet yolundan sap- tığına göre; ona salavat okuyan kimse, doğruca cennete gider.
Yukarıda anlatılan manaların hulâsasını bu cümlede topladı.
** 13. Abdürrahman b. Avf'in r.a. bir rivayetinde; Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Cebrail a.s. bana geldi ve şöyle dedi:
Ya Muhammed, ümmetinden sana kim salavat okursa.. yct- miş bin melek ona salavat okur. Bir kimseye melekler salâvat oku- yunca, o: Cennet ehli arasına girer.>>>
(1) Bu hadis-i şerif metinde değil: scrhde geçer.
*
Ebu Abdillah
YanıtlaSilMuhammed b. Abdirrahman
(Rahmetullahi aleyh)
DELÂİL-İ HAYRAT ŞERHİ
KARA DAVUD
Şerheden KARA DAVUD
(İzmitî)
Sadeleştiren ABDULKADİR AKÇİÇEK
Eseri Tetkik ve Takdim
VELİ ERTAN
(Konya Yüksek İslâm Enstitüsü Müdürlüğünden. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü Öğretim Üyeliğinden Emekli)
RAHMET YAYINLARI
(Vükelâ Cad. Nu. 11) Bostancı İstanbul
(Tel: 58 58 99)
MERİÇ TUMLUER
YanıtlaSilT.İ.E MAKAM BAŞKANLIĞI ÜST DÜZEY YÖNETİCİ.
1y
YÜCE TÜRK DEVLETİMİN KURUCUSU EHLİBEYT SEYYİD BÜYÜK ÖNDERİM ASİL.TÜRK GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜNDEN
50 YIL SONRA AÇIKLANMASI GEREKEN
HUKUK DIŞI 1 ŞEKİLDE
34 YILDIR HALEN VE KASTEN GİZLENEN VASİYETİNİN VARLIĞININ T.B.M.M DE TARAFIMDAN AÇIKLANMASI YOLUNDA DAVA ADAMI
🇹🇷MERİÇ TUMLUER🇹🇷T.İ.E🇹🇷 OLARAK GEREKENLERİ YAPACAĞIM İNŞALLAH...
YÜCE ALLAHIM CC TANRIM EHLİBEYT SEYYİD GÖREVLİ ASİL TÜRK VASİYİ KORUSUN İNŞALLAH AMİN
İki garip şey vardır: Biri sefih kimseden çıkan "hikmet sözü" ki onu kabul edin. Diğeri Hakim adamın sefih sözü ki, onu affedin. Zira hiç bir hakim yoktur ki ayağı sürçmesin. Ve hiç bir hakim yoktur ki, tecrübe sahibi olmasın.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ali (r.a.)
Sayfa: 320 / No: 15
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel10 Haziran 2024 00:07
Bir kimse halk kızdığı halde Allah rızasını isterse Allah ondan razı olur. Sonra halkı da ondan razı eder. Kim de Allah'ı gadab ettirerek insanların rızasını isterse, Allah ona gadab eder ve halkı da ona hasım kılar.
Ravi: Hz. Âişe (r.anha)
Sayfa: 409 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel10 Haziran 2024 00:08
Bir kimse halk kızdığı halde Allah'ın rızasını isterse, Allah halktan gelen şer ve fitneye karşı onu korur ve ona yeter. Kim de Allahı gazablandırarak insanların rızasını isterse, onu halka bırakır ve bir şeyine karşımaz.
Ravi: Hz. Âişe (r.anha)
Sayfa: 409 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel10 Haziran 2024 00:09
Bir kimse halk sena etsin diye, Allah'a isyan teşkil eden işler yaparsa, insanlardan evvelce kendisini öven, sonra da zem eden bir kimse olur.
Ravi: Hz. Âişe (r.anha)
Sayfa: 409 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
YANITLASİL
yuksel10 Haziran 2024 00:09
Haya örtüsünü atanı gıybet etmekten mes'uliyet yoktur.
Ravi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 409 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
٩٥٣ - أَرْبَعَ لَا يُقْبَلْنَ فِي أَرْبَعِ نَفَقَةً مِنْ حَيَانَةٍ أَوْ سَرِقَةً أَوْ عُلُولٌ أَوْ مَالُ يتيم فِي حَجِ وَلَا عُمْرَةٍ وَلا جَهَادٍ وَلَا صَدَقَةٍ" (ض عن مكحول مرسلا عد عن
YanıtlaSilابن عمر)
953. Dört şeyden elde edilen para dört şeyde kabul edilmez Hiyanet, hırsızlık, hile ve yetim malını gasp etmek yolu ile elde edilen para şu dört şeyde kabul değildir: Hac, umre, cihad ve sadoka
٩٥٤ - أَرْبَعِ انْزِلْنَا مِنْ كَيْرِ تَحْتَ الْعَرْشِ اُمُّ الْكِتَابِ وَآيَةُ الْكُرْسِي
وَخَوَاتِيمُ الْبَقَرَةِ وَالْكَوْثَرِ" (طب ص وابو الشيخ عن ابي امامة)
954. Dört şey Arş'ın altındaki hazineden inmiştir:
a) Fatiha
b) Ayet'el-Kürsi.
c) Bakara Suresi'nin son ayetleri (Amener rasulü).
d) Kevser Suresi.
٩٥٥ - أَرْبَعُ حَقٌّ عَلَى اللَّهِ أَنْ لَا يُدْخِلَهُمُ الْجَنَّةَ وَلَا يُذِيقَهُمْ نَعِيمَهَا مُدْمِنُ عَمْرٍ وَاكِلُ الرِّبَا وَاكِلُ مَالِ الْيَتِيمِ بِغَيْرِ حَقٍ وَالْعَاقُ لِوَالِدَيْهِ رَك هب عـــن
أبي هريرة)
955- Dört sınıf insan vardır ki, Allah onlan ne cenneline koyacak ve ne de cennetin nimetlerini taddıracaktır:
a) Devamlı içki içen.
b) Faiz yiyen.
c) Nähak yere yetim malını yiyen.
d) Anne babasına asi gelen.
٩٥٦ - أربع مِنَ السَّعَادَةِ الْمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ وَالْمَسْكَنُ الْوَاسِعُ وَالْجَارُ الصَّالِحُ وَالْمَرْكَبُ الْهَنِيُّ وَاربَعٌ مِنَ الشَّقَاءِ الْمَرْأَةُ السُّوءُ وَالْجَارُ السُّوء والمركب السوء والمسكن الضيق (حب ك حل هب ض والخطيب عن محمد ن سعد عن أبيه عن جده
-232
وَقَطَعَ كُلُّ ذِي رَحْم رَحْمَهُ فَعِنْدَ ذَلِكَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعَمَى أَبْصَارَهُمْ
YanıtlaSil(الخرائطى عن سلمان)
727- Amel mahzun (gizli) olup da (yalan) söz hakim du. rumda olursa, diller sevişip de kalpler birbirinden nefret ederler. rumda obulsar akrabalarından ilgilerini keserlerse, işte o zaman Allah onlara lanet eder, onları sağırlaştırıp gözlerini kör eder.
۷۲۸- إِذَا ظَهَرَتِ الْفَاحِشَةُ كَانَتِ الرَّجْفَةُ وَإِذَا جَارَ الْحُكَّامُ قَلَّ الْمَطَرُ وَإِذَا
غُدِرَ بِأَهْلِ الذِّمَّةِ ظَهَرَ الْعَدُو (عدو الديلمي عن ابن عمر)
728- Fuhuş yaygınlaşınca deprem olur, hakimler zulme- dince yağmur azalır, zimmet ehline zulüm reva görülünce düş-
man zahir olur.
۷۲۹ - إِذَا ظَهَرَتِ الْمَعَاصِي فِي أُمَّتِي عَمَّهُمُ اللَّهُ بِعَذَابٍ مِنْ عِنْدِهِ قِيلَ إِمَّا فِي النَّاسِ يَوْمَئِذٍ صَالِحُونَ قَالَ بَلَى يُصِيبُهُمْ مَا أَصَابَ النَّاسَ ثُمَّ يَصِيرُونَ إِلَى
مَغْفِرَةٍ مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٍ (حم طب عن ام سلمة)
729- Ümmetimde masiyetler başgösterdiği zaman Allah, canibinden hepsini kuşatıcı bir azab verecektir. Denildi ki:
"Ya içlerinde o gün salih kimseler de bulunuyorsa?" "Evet, içlerinde bulunan salih kimselere de, diğer insan- lara isabet eden azap isabet eder. Sonra Allah'ın mağfiret ve ri- zasına mazhar olurlar" buyurdu.
۷۳۰ - إِذَا ظَهَرَتِ الْحَيَّةُ فِي الْمَسْكَنِ فَقُولُوا لَهَا إِنَّا نَسْتَلُكِ بِعَهْدِ نُوحٍ وَبِعَهْدِ سُلَيْمَانَ بْنِ دَاوُدَ أَنْ لا تُؤْذَيْنَا فَإِنْ عَادَتْ فَاقْتُلُوهَا (طب ت حسن غريب عن
ابی لیلی) 730- Evde yılan görülürse ona: "Nuh ve Süleyman Aley- hisselam'a verdiğin söz üzerine bize ilişmeyeceğine söz ver" de yin. Eğer (eziyet vermek üzere) tekrar görülürse hemen öldürün.
٧٣١ - إِذَا ظَهَرَتِ الْبِدَعْ وَلَعَنَ آخِرُ هَذِهِ الْأُمَّةِ أَوَّهَا فَمَنْ كَانَ عِنْدَهُ عِلْمٌ
- إذا ظننتُمْ فَلا تَحقَّقوا واذا حسدتم فلا تبغوا واذا تطيرة، فامضوا -۷۲۱
YanıtlaSilوعلى الله توكلوا واذا وزنتم فارْجَحُوا (هـ) عن (جابر)
721. Zanna kapıldınız mı araştırmayın. Haset ettiniz mi agin gitmeyin (Hasedin arkasını takip etmeyin). Bir şeyi uğursuz ende durmayıp gerius faite, devam edin ve Al sha tevekkül edin ve tarttınız mı dürüst tartın.
۷۲۲- إِذَا ظَهَرَ الزِّنَا وَالرِّبَا فِي قَرْيَةٍ فَقَدْ أَحَلُّوا بِانْفُسِهِمْ كتاب الله الواط كين
عذاب الله ب طب ك هب عن ابن عباس)
722. Bir ülkede zina ve riba sökün edip yayıldığı zaman, Allah in kitabını başka bir rivayette Allah'ın azabını karşıla inda bulurlar.
۷۲۳- إِذَا ظَهَرَ فِي أُمَّتِى خَمْسٌ حَلَّ عَلَيْهِم الديار التلاعن والحمر والحرير
وَالْمَعَازِفُ وَاكْتِفَاءُ الرِّجَالِ بِالرِّجَالِ وَالنِّسَاءُ بِالنِّسَاءِ" (لك والديلمي عن السي)
çöker 723- Ümmetimde beş şey göründü mü üzerlerine helak
Lanetleşmek (birbirlerine küfür etmek).
İçki içilmesi.
pek (erkeklerin kullanması).
Çalgıların çalınması. Erkeklerin (cinsi ilişkiler kurarak) erkeklerle yetinmesi, ko-
diniann da (cinsiyet hususunda) kadınlarla yetinmesi.
٧٢٤ - إِذَا ظَهَرَ فِيكُمْ مِثْلُ مَا ظَهَرَ فِي بَنِي إِسْرَائِلَ إِذَا كَانَتِ الفاحشة في
كباركُمْ وَالْمُلْكُ فِي صِغَارِكُمْ وَالْعِلْمُ فِي ذَالِكُمْ (جمع و على الي الا الان
724. Sizde İsrailoğullarında meydana gelen su hususlar خياركم والفاحشة فى شراركم وتحول الملك فى صغاركم والفقه في رد الكم) meydana gelince ilahi azap üzerinize çöküverir;
الله على ندع الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر قال فذكرة ولفظ ع اذا ظهر الادمان فى
Boyuklerinizde hayısızlık (zina, fuhuş). Koçüklerinizdə hakimiyet.
YanıtlaSilAdi elanlanmızda ilim. He. Enes (ro.)'dan rivayet edilen hadiste, Peygamber E- : "Ey Allah'in Rasulül Marufu emretmeyi ve münkerden whenevi ne zaman terk ederiz?" diye soruldu da, Peygamber sar) cevaben bu hadisi zikrətmiştir. (Begovi'nin rivayetindeki sediste şöyle buyurulmuştur.
Hayırlılannız içinde yağcılık.
Şerlileriniz arasında fuhşun yaygınlığı,
Devlet idaresinin gençlerin eline geçmesi. Fikah (din) ilmi rezillerinizin eline geçtiği zaman (umumi belolon bekleyin.)
٧٢٥ - إِذَا ظَهَرَ السُّوءُ فِي الأرْضِ النزل الله بأسه بأهل الأرض وان كان
فِيهِمْ قَوْمٌ صَالِحُونَ يُصِيبُهُمْ مَا أَصابَ النَّاسُ ثم يرجعون إلى رحمة الله
وَمَغْفِرَتِهِ" (طب حل عن ام سلمة)
725- Yeryüzünde kötülük yaygın hale geldiği zaman, Al- oh yer ehline içinde salih kavim bulunsa bile bir azab indirir ki, onlara da isabet eder. Sonra onlar, (salih kavim) Allah'ın rahme- tine ve mağfiretine dönerler (ahirette).
٧٢٦ - إِذَا ظَهَرَ السُّوءُ فَلَمْ يَنْهَوْا عَنْهُ انزل الله بهم بأسة قبل وإِن كَانَ فيهم الصَّالِحُونَ قَالَ نَعَمْ يُصِيبُهُمْ مَا أَصَابَهُمْ ثُمَّ يُصِيرُونَ إلى مغفرة الله ورحمت
(نعيم في الفتن ك عن مولاة صلعم)
726. Kötülük zuhur ettiğinde ondan kaçınmazlarsa, Allah onlara azabını indirir. "Ya içlerinde salih kimseler de varsa?" diye soruldu. "Evet, salih kimselere de onlara isabet eden azap, isabet ader. Sonra onlar (kıyamet gününde) Allah'ın rahmetine ve mağ- fretine mazhar olurlar." buyurdu.
۷۲۷ - إِذَا ظَهَرَ الْقَوْلُ وَحُزِنَ الْعَمَلُ وَالْخَلَفَتِ الأَلْسِنَةُ وَتَبَاغَضَتِ الْقُلُوبُ
به الديلمي عن ابي هريرة) 55. "Kıyamet gününde Allah'ın rahmetinden en uzak olacak kişı, emrettiği şeyin tersini yapan anlatıcıdır."
YanıtlaSil٥٦ - أَبْغَضُ الْحَلَالِ إِلَى الله الطَّلَاقُ (د ه ك عد طب ق عن ابن عمر)
56- "Allah'ın en hoşlanmadığı helal, talaktır."
٥٧ - اَبْغَضُ الرِّجَالِ إِلَى اللهِ الأَلَدُّ الْخَصِمُ (حم خ م ت ن عن عائشة)
57- "Kişiler arasında Allah'ın en buğz ettiği insan, (dine) azılı düşman olandır."
٥٨ - أَبْغَضُ الْعِبَادِ إِلَى الله مَنْ كَانَ ثَوْبَاهُ خَيْرًا مِنْ عَمَلِهِ أَنْ تَكُونَ ثِيَابُهُ ثِيَابُ الْأَنْبِيَاء وَعَمَلُهُ عَمَلُ الْجَبَّارِينَ" (الديلمي عن عائشة عن عنها وقال منكر)
58- "Kullar arasında Allah'ın en çok buğz ettiği kişi o kimsedir ki, giysisi amelinden iyidir, yahutta giysisi peygamberlerin giysisi gibi, ameli ise cebbar (zorba)ların ameli gibi olandır."
٥٩ - أَبْغَضُ النَّاسِ إِلَى اللهِ ثَلَاثَةٌ : مُلْحِدٌ فِي الْحَرَمِ وَمُبْتَغِ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّة
الْجَاهِلِيَّةِ وَمُطَّلِب دَمَ امْرِئٍ بِغَيْرِ حَقٍ لِيُهْرِقَ دَمَهُ (خ ق عن ابن عباس) 59. Allah en çok üç kişiye buğz eder: Haram işleme hususunda inat eden, İslam'da cahiliyyet kanunu isteyen, Sırf kanına
girmek için nâhak yere bir insanın kanını isteyen."
٦٠ - أَبْغَضُ الرِّجَالِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى الْبَلِيعُ الَّذِي يَتَخَلَّلُ بِلِسَانِهِ تَخَلَّلَ الْبَقَرَةِ
بلسانها (ابو نصر السجزي في الإبانة عن ابن عمرو)
60- "İnsanlar arasında Allah'ın en çok buğz ettiği adam (yalanı doğru, doğruyu yalan göstermek için), sığırın geviş getirdiği gibi dilini kullanan, belagat sahibi insandır."
٦١ - اَبْغَضُ خَلِيقَةِ الله إِلَى اللَّهِ يَوْمَ الْقِيَمَةِ الْكَذَّابُونَ وَالْمُسْتَكْبِرُونَ وَالَّذِينَ
يَكْبَرُونَ الْبَغْضَاءَ لِإِخْوَانِهِمْ فِي صُدُورِهِمْ فَإِذَا لَقُوهُمْ تَخَلَّقُوا لَهُمْ وَالَّذِينَ إِذَا دَعَوْا إِلَى اللَّهِ وَإِلَى رَسُولِهِ كَانُوا بَطَاءً وَإِذَا دَعَوْا إِلَى الشَّيْطَانِ وَامْرَه
YanıtlaSilكَانُوا سُرَاعًا (الخرائطي عن الوضين بن عطاء)
61- "Kıyamet gününde mahlukat içinde Allah'ın en çok buğz ettiği kimseler; yalancı ve kibirli olanlardır. Bir de din kardeşlerine karşı kalplerinde kin besleyenler. Onlarla buluştukları zaman kendilerindenmiş gibi görünürler, fakat yanlarından ayrıldıklarında yine kin beslerler. Bir de o kimselerdir ki, Allah'a ve Rasulü'ne çağrıldıkları zaman tembel davranırlar, şeytana ve buyruğuna çağrıldıklarında ise hemen koşarlar."
٦٢ - ابْعُونِي ضُعَفَاتَكُمْ فَإِنَّمَا تُرْزَقُونَ وَتُنْصَرُونَ بِضُعَفَائِكُمْ (د ن ق ل حب
طب حم ت حسن صحيح عن أبي الدرداء)
62- "Beni güçsüz olanlarınızın yanında arayınız, çünkü siz güçsüzleriniz sayesinde zafere kavuşturulup rızıklandırılıyorsunuz."
٦٣ - ابْكِينَ وَإِيَّا كُنَّ وَنَعِيقُ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ مَهْمَا كَانَ مِنَ الْعَيْنِ وَالْقَلْبِ فَمِنَ الله وَمِنَ الرَّحْمَةِ وَمَا كَانَ مِنَ الْيَدِ وَاللّسَانِ فَمِنَ الشَّيْطَانِ (ابن سعد عن
ابن عباس
63- "(Ey kadınlar cemaati!) Ağlayın fakat şeytan anırmasından sakınınız. Çünkü göz ve kalpten olan ağlamak, Allah'tan ve
rahmettendir. El, dil hareketiyle olan ağlamak ise şeytandandır."
٦٤ - اَبْلِغُوا أَهْلَ مَكَّةَ وَالْمُجَاوِرِينَ أَنْ يَحْلُوا بَيْنَ الْحُجَّاجِ وَبَيْنَ الطَّوَافِ
وَالْحَجَرِ الْأَسْوَدِ وَمَقَامِ إِبْرَاهِيمَ وَالصَّفِ الأَوَّلِ مِنْ عَشْرَ يَبْقَيْنَ مِنْ ذِي
الْقَعْدَةِ إِلَى يَوْمِ الصَّدْرِ (الديلمي عن انس)
64- "Mekkelilere ve mücavirlere (yurdunu terk ederek zamanı Harameyn-i Şerifeyn'de ibadetle geçiren) bildirin. Zilkadenin yirminci gününden bayram gününe kadar tavaf etmek, Hacerü'l-Esved'i istilam etmek, Makam-ı İbrahim'i ziyaret etmek ve bir de ilk safta bulunmak gibi hususlarda hacıları yalnız (ve serbest) bıraksınlar."
Sizi iki sarhoşluk gaşyetti. Hayatı sevmek sarhoşluğu ve cehle razı olmak. Bu sarhoşluğa düştüğünüzde, "emr-i bil ma'ruf" ve "nehy-i anil münkeri" terk edersiniz. O zaman sünnet ve kitaba sahip olanlar, muhacir ve ensardan "sabikûnel- evvelîn" gibidir. (Yani ashab derecesindendir.)
YanıtlaSilRavi: Hz. Âişe (r.a.)
Sayfa: 321 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Kim Receb'den bir gün oruç tutarsa, sanki bir sene oruç tutmuş gibi olur. Kim ondan yedi gün oruç tutarsa, ona Cehennem kapıları kapanır. Kim ondan sekiz gün oruç tutarsa, ona Cennetin sekiz kapası açılır. Kim ondan on gün oruç tutarsa, Allah ona istediğini verir. Kim ondan onbeş gün oruç tutarsa, semadan bir münadi şöyle seslenir: "Geçmişin affolundu. Amellere yeniden başla" Kim artırırsa Allah da onu artırır. Receb ayında Allah Teala Nuh (a.s)'ı gemiye bindirdi ve o, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. Onlarla gemi altı ay seyretti. Bunun sonu aşûre günüdür. Ve gemi "Cudi" dağına indirildi. O gün de Nuh (a.s) yanındaki insanlar ve hayvanlar hepsi, Aziz ve Celil olan Allah için, şükür olarak oruçlu idiler. Allah denizi, beni İsrail için aşûre gününde yardı. Ve yine Aşûre gününde Allah (z.c.hz)'leri Adem (a.s)'ın tövbesini ve Yunus (a.s)'ın şehrinin halkının tövbesinide kabul etti. İbrahim (a.s)'da o günde doğdu.
YanıtlaSilRavi: Hz. Said İbni Ebu Raşid (r.a.)
Sayfa: 288 / No: 13
Ramuz El-Ehadis
Ali Şükrü Bey, niçin öldürüldü?
YanıtlaSilFikre, silâhla karşılık verdiler
Meclis-i Mebûsânın kendi kendisini feshetmesine karşı koyan kahraman. İlk Mecliste hükümet prog- ramında dinî bağlara ehemmiyet verilmesini isteyen Ali Şükrü Bey, içkiyi yasaklayan kanun çıkartmıştı. Meclisteki mantıklı ve sert konuşmalarıyla tanınan Ali Şükrü Bey, M.Kemal Paşa'nın amansız bir muhâ- lifiydi. Vatana ve dine hiç bir zararlı faaliyeti bu- lunmayan Ali Şükrü Bey, niçin öldürülmüştü? Hak ve hakikatin yılmaz bir müdafii olduğu halde neden resmî tarih ona karşı suskundur? Nutuk isimli ese- rinde en basit meselelere sayfalarca yer ayıran Ata- türk, neden Ali Şükrü'den bahsetmiyor? Ali Şük- rü'nün Başkumandanlık Kanunu ve Lozan Muâ- hedesiyle ilgili Meclis müzakerelerinde söyledikleri dikkate alınsaydı ne olurdu? Topal Osman'a âbide mezarlar yapan devlet, Ali Şükrü'nün mezarına karşı niçin kayıtsız?
All Şükrü Bey, niçin öldürüldü?
YanıtlaSilMustafa Kemal Paşa'nın başında bulunduğu, daha çok Garb efkârını benimseyen Birinci Gruba muhalefetiyle Canınan Trabzon mebusu All Şükrü Bey, bir devrin häkim güçlerine ters düştüğü İçin hunhar bir suikastle öldürüldüm Resmi tarih tarafından mücadelesi gizlendi ve ademe mahkûm edildi.
• Son derece mücadeleci bir ruha sahip olan Ali Şükrü Bey, Tan isimli bir günlük gazete yayınlıyor, kendi adını taşıyan matbaasında da dinî ve milli eserleri tab'ediyordu. Said Nursi'nin namaza teşvik eden beyannamesinin de bu- lunduğu Hubab risalesi de bu matbaada basılmıştı.
● Meclis-i Mebûsânın feshini isteyenlerin düşman gemi- lerini göstermelerine karşılık, "Korkuyordunuz da buraya niye geldiniz?" diyen; Bursa'nın işgali üzerine itham edilen M.Kemal Paşa, "Müddei olan benden sorsun" deyince, "Müddel, tarih ve vatandır" diye haykıran Ali Şükrü Bey, son derece cesur ve dindar bir mebustu.
Men'i Müskirat Kanunu çıkarılırken itirazları cevaplayan Ali Şükrü Bey, "Zaten Kanûn-u Esâsîsinde, 'Dini, din-i İslâm' olan bir Meclis, dinen haram kılınmış içkiyi kat'i bir sûrette yasaklarsa, Amerika ve Avrupada pek insani olan bu muvaffakiyetimize bakar ve mevki-i siyāsīmiz bilhassa İslâm aleminde iki katına çıkar" demişti.
Mecliste Lozan müzakereleri devam ederken, sık sık ko- nuşan Ali Şükrü Bey, "Mahmedciğin süngüsüyle kazanı- lan muazzam zafer Lozan'da heba edildi. Lord Gürzon'un oyunlarına kurban gittik" diye konuşmuş, çok sık ko- Duşması üzerine M.Kemal Paşa ile tartışmışlar ve bir- birlerinin üzerlerine yürümüşlerdi.
• M.Kemal Paşa'ya muhalif olması ve onun Muhafız Taburu Komutanı Topal Osman tarafından bir suikastle öldürül mesi üzerine bazı iddialar çıkmış, Falih Rıfkı Atay, "Düş manlar cinayeti Mustafa Kemal'den biliyorlardı" diye yaz
YAKIN TARİH
YanıtlaSilAnsiklopedisi
6
Yeni Nesil
SAYFALAR ARASINDA
YanıtlaSilYeşilaycının böylesi
T ÜRKİYE Yeşilay Cemiyeti tara- fından çıkarılan Yeşilay degisini her görüşte bir husus dikkatimi çeker. Dergide 3-5 tane Atatürk'le ilgili vecizenin yer alması... "Ne var bunda? Dağa taşa, hemen hemen her dairenin ve o kulların kapısına aynı vecizeler yazılmıyor mu, bir dergide yazılmış çok mu?" diyeceksi- niz. Çok değil, ama Atatürk'le ilgili vecize- lerin içkiyle mücadele için kurulmuş bir ce- miyetin neşir organında yer alması insanın tuhafına gidiyor.
Şu ülkede Yeşilay'la ilgisi hiç mi hiç ol mayan kişilerden birisi, belki de en başta ge- leni Atatürktür. Taa ilk gençlik yıllarından. ölünceye kadar hiç durmaksızın içki içmiştir. Bu yüzden bazan İsmet İnönü gibi arka- daşlarıyla bile kavga etmiştir.
Bakınız, M.Kemal Paşa. Tevfik Rüştü A-
ras'a nasıl dert yanıyor: "...Ismet Paşa'ya göre, biz ciddi işleri İçki
Alemlerinde hal etmeye kalkıyormuşuz. "...Ben, hem içmesini, hem de devlet 1ş- lerini görmesini tyi bilirim." (17 Kasım '87.
Hürriyet) Yeşilaycıların dergisinde her ay vecizele- riyle yer alan M.Kemal Paşa, her yerde, her mekânda, canının istediği her anda içki iç mestyle meşhurdu. Öyle ki. Mevlână'nın tür- besinde bile içki içmekten geri durmuyordu.
Yazar Ismail Habib Sevük, M.Kemal Paşa Ile 20 Mart 1923'te Konya'ya gittiklerini, orada Mevlevihanede akşam yemeğine davet edil- diklerini anlattıktan sonra, orada olup biten- leri şu şekilde naklediyor:
"...Mevlevihåneden ayrıldıktan sonra, beni Imtihan etmek isteyen tarafını saklayarak. sanki kendisi öğrenmek istermiş gibi bir eda Ile sordu: 'Bu Mevlână nasıl adamdır?"
Pek tyi bilmiyorum, amma, dedim, 'her-
halde çok büyük bir adam olacak ki. musiki. raks, şiir gibi, dincilerin hoş görmedikleri şeyleri tarikaline ayin ve esas yapmış. Bana yeşil kubbesinin sivriliği bile göklerden bir- şey tırmalıyor gibi gelir!'
"Neşeli neşeli gülüyor:
Ben onun ne liberal kafalı bir şair ol- duğunu bildığım İçin 'Huzuruna kupkuru giril- mez' dedim, birkaç kadeh çekip de girdim!
"Amma efendimiz, sofrada hiç içki yoktu?" "Gözbebekleri bütün zebercedliğile parla- yarak cevabı veriyor.
Siz farkında değildiniz çocuğum. Hani arasıra yandakı odaya girip çıkıyordum ya, Işte o zaman..." (Atatürk İçın, İstanbul: 1939, s.38) Atatürk'ün
uşaklarından Cemal Granda da. onun ülke meselelerini de içki sofrasında ele aldığını şu şekilde anlatıyor:
"...Gezintiden sonra sofra faslı başlıyor ve çok geç saatlere dek sürüyordu. İçkili olan ak- şam yemeklerinde yakın arkadaşları, kabine üyeleri de hazır bulunuyor, birçok memleket meselelert burada hallediliyordu." (Atatürk'- ün Uşağı İdım. İstanbul: 1973, s. 18)
M.Kemal Paşa'nın içki sevgisine dair bir hátırasını anlatan Falih Rıfkı Atay, Yunan- lıların denize dökülmesinden sonra İzmir'e gittiklerini, M.Kemal Paşa'nın İzmir'de Krom- mer Palas oteline uğradığını belirttikten son- ra şunları nakletmektedir:
"...Garson mudur, otel müdürü müdür, artık kim önce koşup gelmişse bir kadeh içki iste- diklerini söyler ve sorar:
Kral Konstantin hiç bu otele gelip de bir kadeh rakı içti mi?' "'Hayır Paşa Efendimiz.'
""Öyle ise neden İzmir'ı almak istemiş?' der ve İzmir'e girişının ilk zevkli saatini o masada geçirir." (Niyazi Ahmed Banoğlu. Fıkra. Nükte ve Çizgilerle Atatürk, Istanbul: 1955, 3. Kitap. s.14)
Buna benzer anekdot pek çoktur. Atatürk'- ün ölüm sebebinin de bu çok İçki içmesi ol- duğunu, bu yüzden stroza yakalandığını ise bilmeyen yoktur.
Hal böyle iken, İçki içmede Bekri Musta- fa'yı bile yaya bırakan Mustafa Kemal'ı illa da Yeşilaycı gibi takdime çalışmak, gerçeklerin saptırılması mânâsına gelmez mi?..
Burhan
Bozgeyik
3 Ağustos 1988
Yeni Nesil
SAYFALAR ARASINDA
YanıtlaSilYakın Tarih Kütüphanesi
NSAN yakından meşgul olunca yakın tarihimizin bir umman olduğunu daha tyi farkediyor. Yakın tarih araştırma- cıları ise, bu ummanda kulaç atan ve gerçeklerin olduğu kıyıya ulaşmak için tutu- nacak dal arayan insanlara benziyor. Yakın tarihle ilgili hazineleri, eşsiz vesikaları elleri altında bunduranlar ise, samimi şekilde ger- çeklerin olduğu kıyıya ulaşmak isteyen o araştırmacıların halını bıyık altından güle- rek seyrediyor.
Peki bu durum ne vakte kadar devam ede- cek? Samimi araştırmacılar, yakın tarihlerini öğrenmek için çırpınan gençler ve vatan- daşlar ne vakte kadar, yakın tarihe ambargo koyanların insafa gelmesini bekleyecek?
Araştırmacı Yalçın Küçük de, resmi ve ma- salvari tarihe iltifat etmeyen bütün ciddi araştırmacılar gibi şöyle diyor:
"Cumhurbaşkanlığı arşivlerinin zengin bir kaynak olduğu anlaşılıyor. Ne güne duruyor? Neden açılmıyor? Türkiye ne garip bir ülke haline getiriliyor? Türkiye tarihini incelemek İçin ya Büyük Britanyaya, ya da birleşik Ame- rika veya başka bir ülkenin arşivlerine bak- mak gerekiyor. Türkiye'deki arşivler ise, sanki farelerin kemirmelerine bırakılıyor." (Türkiye Üzerine Tezler 2, Istanbul: 1984, s.634) Şimdi, arşiv belgelerini ellerinde
bulundu- ranlar, "İşte belgeleri neşrediyoruz yal" diyebi- lirler ve Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesinin neşrettiği kitapları ileri sürebilir. Ne var ki bu bahane herşeyden önce demok- ratik düşünceye ters düşmektedir. Demokra- tik düşünce, tekelci görüşü ve tekelci ta- rihçiliği reddeder.
Yayınlanan o kitaplara bakıldığında , ki- tabın yazarlarının Nutuk'a ve dolayısıyle Mus-
tafa Kemal'e ters düşmemek için ne kadar zorlandıkları görülecektir. Yığınla hadiseler İçin yapılmış subjektif değerlendirmeler der- hal sırıtmakta ve yazıların inandırıcılığına gölge düşürmektedir.
Yakın tarih üzerindeki bu ambargo ve te- kelci zihniyetin hakimlyeti devam ettiği ve yakın tarih üzerine kayıl konulduğu müddet- çe, koruma altına alınan bütün hadiseler ve şahıslar şaibeden kurtulamayacaktır. Hådı- selerin ve şahısların şaibeden kurtulmasının
yegâne yolu, belgeleri hürriyetine kavuştur- maktan geçmektedir. Teklif ediyoruz: Cumhurbaşkanlığına, Ge-
nelkurmay Başkanlığına, diğer kuvvet komu- tanlığına ait yerlerdeki, Yakın Tarihle ilgili bütün belgeler bir araya toplanmalı ve tıpkı "Başbakanlık Arşivi" yahut "Milli Kütüphane" gibi bir "Yakın Tarih Kütüphanesi" kurulma- lıdır. Ayrıca bankaların kasalarında saklı bel- ge ve dokümanlarla, şahısların elindeki belge ve vesikalar da bu kütüphaneye konulmalı. bütün belge ve dokümanlar güzelce tasnif edi- lip, araştırmacıların istifadesine sunulmalı- dır.
Bir araştırmacı, tıpkı Süleymanlye Kü- tüphanesinde, Bayezıt'taki Devlet Kütüphane- sinde, Ankara'daki Milli Kütüphanede, yahut diğer kütüphanelerde yaptığı gibi, rahatlıkla bu "Yakın Tarih Kütüphanesi'ne gidebilmeli ve belgeleri inceleyebilmelidir.
Yakın Tarih kütüphanesi kurulduktan son- ra, yakın tarihimiz üzerindeki inceleme ve araştırma trafiğı hızlanacaktır. Üniversiteler gazeteci ve yazarlar mevzu üzerinde şevkle çalışacaktır.
Üniversite mensupları, devlet memuru ol- manın getirdiği "resmi tarihe ters düşme" kor- kusunu taşımasalar bile, araştırma yapmak Istediklerinde formaliteler denizinde boğulup
kalmaktadırlar. Mesela bir Çankaya arşivin- de inceleme yapmak için kırk kapıyı aşındır- maları gerekmektedir. Oradan izin koparmak Ise deveye hendek atlatmaktan zordur. Kaldı ki gerekli izin alınsa bile, bu defa istenilen belgenin rahatça görülmesi mümkün olma- maktadır. Zira ilgililer, "Bu belgeleri hiç kim- seye gösteremeyiz" diyebilmektedir. Hele Ge- nel Kurmay Başkanlığından araştırma ve In- celeme iznini koparmak ise âdeta imkânsız- dır.
Peklyt ne vakte kadar yakın tarihimiz bu şekilde binbir kayıt altında tutulu kalacak? Biz ne vakte kadar, resmi tarihçilerin bize sundukları masalvári yazılarla yetinmek zo- runda kalacağız?
Burhan Bozgeyik
10 Ekim 1988
Yeni Nesil
Türkiye Yeşilay Cemiyeti, 5 Mart 1920 tarihinde merkezi İstanbul'da olmak üzere "Hilâl-i Ahdar" adıyla kurulmuş bir sivil toplum kuruluşudur. Bağımlılıklarla mücadelede Türkiye'yi örnek ve lider bir ülke yapmak vizyonuyla çalışan Yeşilay, çalışmalarında insan onurunu ve saygınlığını temel alan, toplumu ve gençliği ayrım gözetmeden zararlı alışkanlıklardan korumak için çalışan, milli ve ahlaki değerleri gözeterek ve bilimsel metotlar kullanarak tütün, alkol, uyuşturucu madde, kumar ve teknoloji bağımlılığıyla mücadele eden; önleyici ve rehabilite edici çalışmalar yapan bir halk sağlığı kuruluşudur.
YanıtlaSilBenim hadislerim birbirini nesh eder. Kur'an-ı Kerim ayetlerinin birbirini nesh etmesi gibi.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 111 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
Coz: 1
YanıtlaSilTEFHİMU'L KUR'AN
71
وَامِنُوا بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُوا أَوْلَ كَافِرِيبِهِ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي مَنَا قَلِيلًا وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقِّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقِّ وَانْتُمْ تَعْلَمُونَ وَاعْمَمُوا الصَّلوةَ وَاتُوا الزَّکٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِين انا مُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَانْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ فَلَا تَعْقِلُونَ
جرب
41 Yanınızda olan (Tevrat)ı, doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin; onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın ve ayetlerimi az bir değer karşılığında değişmeyin. 57 Ve yalnızca benden korkun.
42 Hakkı batıl ile örtmeyin ve sizce de bilinirken hakkı gizleme- yin.58
43 Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle siz de rükû edin.
44 Siz, insanlara iyiliği emrediyorken, kendinizi mi unutuyorsunuz? Oysa siz kitabı okumaktasınız. Yine de akıllanmayacak mısınız?
AÇIKLAMA
57. Ayet, bu insanların Allah'ın kanununu bırakıp reddetmelerine neden olan dünyevi kazançlarına işaret eder. Bununla birlikte, onla- rın vahyi (Hidayet) az bir kazanç karşılığı satmayıp, büyük karlarla satmaları gerektiği anlamına gelmez. Çünkü Allah'ın hidayeti kendi bedeliyle satılacaksa, tüm dünyanın serveti bir araya getirilse bile hiçbir değer ifade etmez.
58. Bu ayeti anlayabilmek için Arapların genelde okuma-yazma bilmeyen ve eğitimden geçmemiş kişiler oldukları gözönünde bulun-
72
YanıtlaSilTEFHİMU'L KUR'AN
2/ Bakara Suresi
durulmalıdır. Bunun aksine Yahudilerde eğitim daha yaygındı ve aralarında Arabistan dışında bile tanınan büyük bilginler vardı. Bu nedenle müşrik Araplar, Yahudilerin bilginleri karşısında saygı ile karışık korku duyuyorlardı. Bunda Yahudi bilginlerinin ve din adamlarının kendi bilgi ve dindarlıklarını sergilemelerinin, üstelik bunu üfürükçülük ve muskacılık yaparak desteklemelerinin de rolü vardı. Özellikle Medineliler, Yahudilerin bilgili oluşundan korkuyor- lardı; çünkü, onlarla gece-gündüz ilişki içindeydiler. Bunun sonucu nasıl okuma-yazma bilmeyen insanlar, genelde daha çok eğitim gör- müş, daha medeni ve dindar komşularından etkilenirse, Araplar da Yahudilerin etkisinde kalmışlardı.
Hz. Peygamber (s.a.), Allah'ın Rasülü olduğunu ve kendisine uyulması gerektiğini ilan ettiği sırada Arabistan'ın durumu buydu. Doğal olarak Araplar bu meselenin çözümünde Yahudilerden yar- dım istediler ve: "Siz bir Kitab'a sahipsiniz ve bir peygamberin izleyi- cilerisiniz. Allah'ın Rasûlü olduğunu iddia eden bu adam hakkında ne dersiniz?" dediler. Fakat Yahudi alimleri bu soruya direkt ve doğ- ru bir cevap veremezlerdi. Çünkü O'nun öğretilerinde hata bulamaz ve birden çok ilâh olduğunu söyleyemezlerdi. O'nun peygamberler, Allah'tan gelen kitaplar, melekler ve ahiret ile ilgili öğretilerinin yan- lış olduğunu da söyleyemezler ve O'nun öğrettiği ahlakı eleştiremez- lerdi. Bununla birlikte ne Hz. Peygamber'in (s.a.) öğrettiklerini açık- ça kabul etmeye hazırdılar, ne açıkça O'nu reddedecek cesarete sa- hiptiler, ne de Hakk'ı hemen kabul etmek gibi bir niyetleri vardı. Bu nedenle bu davete karşı gizli bir strateji takip ettiler. Hz. Peygamber (s.a.), O'na uyanlar ve yeni din hakkında şüphe üstüne şüphe uyan- dırdılar. Hz. Peygamber (s.a.) ve O'na uyanlar aleyhinde propaganda yapıp yanlış iddialarda bulundular ve onları anlamsız bir tartışma içinde oyalamak için lüzumsuz karşı çıkışlarda bulundular. Bu ne- denle Yahudiler, Hakk'ı batıla karıştırıp gizlememeleri ve şüpheler yaratarak, saçma iddialarda bulunarak, batılla karıştırarak Hakk'ı saklamamaları konusunda uyarılıyorlar.
59. Namaz ve zekât her zaman vahyi dinlerin temel noktalarından birini oluşturmuştur. Diğer bütün peygamberler gibi İsrailoğulla- ri'na gelen peygamberler de bunları emretmiş, fakat Yahudiler bun- ları unutmaya yüz tutmuşlardı. Namazı cemaatle ikäme etmeyi ter- ketmişler ve çoğu tek başına kılmaya bile başlamıştı. Zekât vermek yerine faiz almaya başlamışlardı.
Cor 1
YanıtlaSilTEFHIMUL KUR'AN
73
وَاسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّاوَةِ وَانهَا لَكَبِيرَةِ إِلَّا عَلَى الْخَاشِعِينَ الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ مل قوا رَبِّهِمْ وَأَنَّهُمْ إِلَيْهِ رَاجِعُونَ يَا بَنِي تِرَائِلَ اذْكُرُوا نعمتي التي انعمتُ عَلَيْكُمْ وَإِنِّي فَضَّلْنَكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ )
45 Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, şüphesiz, içi saygıyla ürpe- renlerin dışında kalanlar için bir ağırlıktır.
46 Onlar, (mü'minler ise), hiç şüphesiz, Rableriyle karşılaşacaklarını ve (yine) hiç şüphesiz, O'na döneceklerini bilirler.1
47 Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi ve sizi (bir dönem) alemlere üstün kıldığımı anın.2
AÇIKLAMA
60. Yani "sabır ve namaz, Allah yolunda karşılaşılan güçlüklerin çözülmesine yardım edecektir." Arapça sabır kelimesinin sözlük an- lamı "kontrol etme ve bağlamadır. Fakat kullanımda, dayanmak, zorluklara göğüs germek anlamına gelir. Kur'an bu kelimeyi, kişinin vicdanına başvurarak seçtiği yolda karşılaştığı zorluklar, yıldırımlar karşısında cesaret ve dayanıklılıkla yürümesini sağlayan ahlaki gü- ců, istikrarlı olma ve amaca ulaşma konusundakı direnci, ahlâki di- siplin ve kontrolü ifade etmek için kullanır.
61. Namaz ancak Allah'a asi olan ve Ahiret gününe inanmayan bir kimse için "zor"dur. Gönülden gelerek Allah'a itaat eden ve bir gün Allah'ın huzuruna döndürüleceğine inanan kimse için ise, namaz zevkli bir görevdir; hatta onun için, farz olan namazı terketmek zor bir iştir.
62. Burada İsrailoğulları'nın Allah'tan gelen Hakk'ı sahiplenen tek kavim oldukları, bu nedenle diğer insanlara önder olmakla ve bütün milletleri O'na boyun eğmeye ve Doğru Yoľa çağırmakla görevlendi- rildikleri dönem kastedilir.
Cüz: 1
YanıtlaSilTEFHİMU'L KUR'AN
103
ما تنسخ مِنْ بَيْرِ أَوْ نِهَا نَاتِ بِخَيْرِ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا الْمُنَا انَ الله عَلى كَانَ قَدِير أَلَمْ تَعْلَمُ إِنَّا اللَّهَ لَهُ ملك السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِي وَلَا نَصِيرٍ
106 Biz, ondan daha hayırlısını veya bir benzerini getirinceye (kadar) hiç bir ayeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kardırmaz) veya unuttur- mayız (ya da geri bıraktırmayız). Bilmez misin ki Allah, gerçekten her şe- ye güç yetirendir. 109
107 (Yine) Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Al- lah'ındır. Ve sizin Allah'tan başka veliniz de yardımcınız da yoktur.
AÇIKLAMA
109. Bu, Yahudilerin müminlerin zihinlerinde şüphe uyarmak için sordukları bir soruya cevaptır. Onlar şöyle diyorlardı: "Kur'an, önce- ki kitapların Allah tarafından gönderildiğini söylüyor. Eğer böyleyse Kur'an, neden önceki kitaplardakilerden değişik emirler veriyor? Nasıl olur da, aynı Allah, farklı zamanlarda farklı emirler verir? Ayrı- ca şöyle de diyorlardı: "Kur'an, Yahudi ve Hıristiyanların kendilerine indirilen öğretilerin bir kısmını unuttuklarını söylüyor. Allah'ın öğ- retilerinin hafızalardan silinmesi nasıl mümkün olur?" Onların bu soruları, Hakk'a ulaşmak için değil, karışıklık çıkarmak için sorduk- ları açıktır. Allah, onların bu sorularına şöyle cevap verir: "Ben Kadir'im ve benim gücüm sınırsızdır. Ben herhangi bir emrimi değiş- tirebilirim veya onun unutulmasına izin verebilirim. Fakat onun ye- rine aynı amacı yerine getiren, ondan daha iyi veya ona denk bir şey koyarım."
TEFHİMU'L KUR'AN KUR'AN'IN ANLAMI VE TEFSİRİ
YanıtlaSilMEVDUDİ
الدار الكبيرة أملان بسم الله الرحماني نَزَّلَ عَلَيْهَا الكتب بالومضة لما تبريديه وآخر النورية والانيم ار ألذ يركبر وايام الله لهم وانتقام از الله لا يخفى عليه
SAYFALAR ARASINDA
YanıtlaSil"Haysiyetli ülkelerde tabular olmaz"
Y AKIN ve uzak tarihimizin ya- lan-yanlışa boğulduğunu, vesi- kaların tahrif edildiğini, kahra- man olanların hain, hain olan- ların kahraman gösterilmeye çalışıldı- ğını belirten yazar Ahmet Kabaklı. Yeni Nesil'den All Ferşadoğlu'nun 10 Kasım 1988'de yayınlanan mülakatında yakın tarih ve tabular hakkında konuştu.
Kabaklı'nın mülakatta sorulan sual- lere verdiği cevaplar şöyle:
"Bugün 12 Eylül'ün bile gerçeklerini bilmediğimizi açık açık iddia edebili- rim. 12 Mart'ın, daha önceki 60 darbesi- nin gerçeklerini hiçbirimiz bilmiyoruz. Rivayet muhtelif ve içinde gerçek dışılık son ölçüdedir.
"Başımıza o kadar çok belä yağdırıl- mış, bugün o kadar çok yalan, yumruk altında gerçekler gizlenmiştir ki, herşey yalana bulandırılmış. Memleketteki kahraman insanlar karalanmış; zararlı kimseler de göklere çıkarılmıştır.
"Bizde büluğ çağı ile emeklilik çağı bir görülüyor. Akıllarının başlarına gelebil- mesi için emekli olmaları gerekir. Ben bunu birçok emekli generalde, yüksek memurda görmüşümdür. Aslında bu, ne yazık ki, korkutulmuş bir karektersiz- liğin ifadesidir. Gerçekler zamanında söylenirse hiçbir zararı olmaz. Uyduru- lan yalanların cemiyetleri ſeläketlere sürükledığı yüzde yüz muhakkaktır.
"Resmi ve yalan tarihe karşı, yalan üzerine müesses iddialara karşı, yalan- dan kahraman yapılmış, hâlâ devam e- den fikir zulmüne ve fikir yumruğuna karşı sız mücadele açmışsınız.
"Demokratik ülkelerde tabu yoktur. Demokratik ülke, tabunun olmadığı ülke demektir. Hallá değil demokratik ülke- lerde, kendisini bilen haysiyetli ülkeler- de de tabu yoktur. Demokratik ülkelerde ilim vardır, bilgı vardır. Tartışılmayan.
görüşülmeyen mesele yoktur. Bu da tabu bir şeydır. İnsan hayslyyetine uygundur.
"İşte Çanakkale hikâyesi, siz yazmış- sınız, Atatürk'ün henüz bulunmadığı bir olayda, 'Atatürk'ten niye bahsedilmiyor' diye kıyametler koparılıyor ve TRT Ge- nel Müdürü azlediliyor. Bu dünyanın hiçbir yerinde olacak bir şey değildir. Nitekim, kişileri yok etmek için siste- matik bir şekilde tabulara başvurulmak- tadır.
"Ne Avrupa'da, ne dünyanın diğer de- mokratik ülkelerinde, 5816 sayılı gibi bir kanun var. Bu kanun yanlıştır. Bu kanun yüzünden çok gerçekler gizli kal- maktadır. Tam (ersine, Atatürk'ün Mus- tafa Kemal. Mustafa Kemal'in Gazi Mus- tafa Kemal olarak ortaya konması gere- kir. Herkesin olduğu gibi ortaya konma- sı gerekir. O zaman millet rahat edecek- ur. O zaman Mustafa Kemal de rahat ede- cektir. O zaman Atatürk'ü maalesef ålet ederek çıkar sağlamak isteyen kişiler. zümreler; kullandıkları bir çıkar unsu- rundan mahrum kalacaklardır. Ata- türk'ü böyle bir takım insanların âleti halinde tutmamak gerekir.
"Türkiye'nin yakın tarih hadiselerini tartışacağı vakit, çoktan gelmiştir. Türk halkı olarak evet, gelmiştir. Ama, ger-
çeklerin bilinmemesinden menfaat u- manlar çoktur. Sırasında basın da gürül tü çıkaracak, seni ylyeceklerdir. Mesul ve yüksek makamlarda bulunanlar, seni ylyecektir! Binaenaleyh, bu acıklı bir keyflyettir. Adalet ve gerçek, milletin. müsbet aydının ekserlyet sağlamastyle mümkün olabilecek bir keyfiyettir. Mil- letimiz her zaman bunları tartışabılır. konuşabilir. Rahatsız olmaz, gocunmaz. Fakat bazı yalancı aydınlar, üniversi telerdeki sorumlu hocalar yeteri kadar karakter sahibi olmazlarsa, yine de so- nuç alınamaz.
"Bir defa Türkiye'nin yakın ve uzak tarihinin yazılmamış olması acı bir
kilde çocuklara okutmanın bir mânâsı yoktur. "Şimdi insan bir şeyi ortaya anlatır- ken gerçekleri ortaya koymalıdır. İlmin dili incitici olmaz. Herkes de buna râzı olur. Yavaş yavaş bu safsata devri, ya- landan çıkar bulma devri kapanır. Bu- nun da kapanması lazım."
YanıtlaSilkeyfiyettir. Tarihi yazılmayan bir ül- kede politika yapılıyor. Şu halde dürüst bir politika yapılamaz. Çünkü kendi- mizi aradığımızda tarihten başka bula- bileceğimiz bir yer yoktur. Herşey tari- hin zarfı içindedir. Koyun efendim orta- ya, kimin ne kusuru varsa bilelim, mezi- yeti ne ise bilelim. Karmakarışık bir şe-
YAKIN TARİH
YanıtlaSilAnsiklopedisi
6
Yeni Nesil
Gönül Bahçesinden
YanıtlaSilOsman Núri Topbaş
HAK DOSTLARINDAN HİKMETLER
Aziz Mahmud Hüdâyî - 33
Hüdâyî Hazretleri buyurur:
Seni aldar bu dehr-i dûn, Nef' eylemez mål ü benûn, Nefs elinde olma zebûn, Vâsıl olmağa sa'y eyle...
"(Ahiret karşısında) son derece değersiz olan bu fânî dünya, ebedi hayatta fayda vermeyecek olan mal ve evlâtlar peşinde koşturarak seni alda- tır. Nefsine karşı âcizlik gösterme de, Hakk'a vâsıl olmaya gayret et!.."
[Cenâb-ı Hak, biz kullarına âhirette neyin fay- da verip vermeyeceğini açıkça beyan buyuruyor:
وْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ ، إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
"O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Anca Allah'a kalb-i selim (temiz bir kalp) ile gelenler( günde fayda bulur)." (eş-Şuară, 88-89)
Dolayısıyla dünya hayatında en mühim vazi miz; Cenâb-ı Hakk'ın huzûruna takdim edilebilec sâfiyette bir gönül kıvamı elde etmektir.
Ziya Paşa'nın dediği gibi:
Sanma ey hâce ki senden zer ü sim isterler, Yevme lâ yenfeu'da kalb-i selim isterler....
f
YanıtlaSilEticcar, dunya me vermediği kıyamet gunünde, zan- etme ki senden altın ve gümüş is- Tele Senden yalnızca kalb-i selim aterler.
te butün mesele; ilahi azaptan kurtuluş fidyesi ve ebedi saâdet sermayesi olan bu selim kalbi, ya- temiz ve berrak gönlü elde et- mek ve onu son nefese kadar mu- hafaza edebilmektir.
Fakat dinin emir ve nehiylerine ria- yet etmeyip "benim kalbim temiz" demekle de iş bitmez. Zira insan, kendi kendine kalbinin temiz oldu- Bu hükmünü veremez. Bilakis in- en ekseriyetle kendisi hakkında sübjektif, yani tarafgir davranır. Bu sebeple hiçbir hâkim, kendi dâvâ- sma bakamaz; onu başka bir hâ- kimin muhakeme etmesi gerekir.
Dolayısıyla dinin îcaplarını ye- rine getirmeyen birinin; "Benim kalbim temiz." diyerek kendinden menkul bir fazilet iddiasında bu lunması, ancak kendini kandırması demektir. Nitekim âyet-i kerîmede;
"...Kendinizi temize çıkarmayın! Çünkü O (Allah) kimin takvâlı ol- duğunu en iyi bilendir." (en-Necm, 32) buyrulmaktadır.
Yani kulu kurtaracak olan; kendi- nikuru läflarla aklamaya çalışması değil, Allah indinde temiz sayılan- lardan olabilmek için samimiyetle Bayret etmesidir. Zira Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede soruyor:
de insanlar, imtihandan geçirilme- den, sadece > deme- Jeriyle bırakılacaklarını mı sandı- lar?1" (el-Ankebût, 2)
Dolayısıyla takvâ hassasiyeti İçinde kulluk vazifelerine riâyet etmek, her mü'min için elzemdir,
imiz , en temiz kalpli insan olduğu hâlde; ibadette, muamelätta, ah- läkta ve bilhassa günümüzün en büyük problemlerinden biri olan "helâl ve harama riâyet" hususun- da, ümmetine en büyük örnek teş kil etmiştir.
Şunu da düşünmeliyiz ki; ca- nıyla, malıyla, evladıyla Hakk'a yakınlık imtihanlarından geçerek "Halilullah", yani "Allah'ın taltif edilmiş oların Dostu İbrahim dahi:
وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ
"(Yâ Rabbi! Kulların) diriltilecek- leri gün, beni mahcup etme!" (ex- Şuara, 87) niyazında bulunmuştur.
Yine âyet-i kerîmede:
"...Kulları içinden ancak âlim- ler, Allah'tan (gereğince) korkar..." (Fâtır, 28) buyrulmaktadır.
Demek ki, kulun ilmi, irfânı ve mânevî mertebesi yükseldik- çe, onun kalbindeki haşyetullâh duygusu da ziyadeleşir. Dolayısıyla, Allah'ın emirlerine, nehiylerine, helâl-haram hudutlarına riâyeti de o nisbette artar. Selîm kalple- rin en büyük alâmeti, işte bu tak- vâ hassasiyetidir.
Hadîs-i şerîfte buyruluyor:
"Kul bir günah işlerse, kalbinde siyah bir leke oluşur. Eğer samim bir tevbe ederse, o siyah leke kay bolur; aksi hâlde oraya iyice yerle şir. Sonra bir başka günah işleyin ce, yine bir başka leke belirir, so runda kalp kapkara bir hale gelir (Tirmizî, Tefsir, 83)
Yani günahlar, haramlar, kera hatler, ibadetlerdeki fireler, kullu
tan verilen tâvizler, hep kalbin sâ yetini bozan siyah noktalardır. Kall
bu mânevî lekelerden arındırara
ona "selim" vasfını kazandırmanın en tesirli yo-
YanıtlaSillu, samimi gözyaşlarıyla yapılan tevbe ve istiğfar-
lardır. Fakat Hazret-i Ömer'in buyurduğu gibi; "Günah işlemekten vazgeçmek, tevbe ile uğraş maktan daha kolaydır."
Yahya bin Muazin şu īkāzı da çok mânidardır:
"Şaşılır o kişiye ki hastalık korkusuyla yiyecek ten perhiz eder de, Cehennem korkusuyla günah- lardan perhiz etmez."
Dolayısıyla kalbin sâfiyetini muhafaza etmek için, takvā zırhına bürünerek günahlardan titizlikle sa- kınmak, en doğru yoldur.
Hazret-i Ömer, bir gün Übey bin Ka'ba "takva"nın ne olduğunu sorar. Übey da ona:
"-Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer?" der.
Hazret-i Ömer:
"-Evet yürüdüm." karşılığını verince bu sefer: "-Peki ne yaptın?" diye sorar. Hazret-i Ömer:
"-Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar ver- memesi için bütün dikkatimi sarf ettim." cevabı- nı verir.
Bunun üzerine Übey bin Ka'b:
"-İşte takva budur." der.2
Yani Cenâb-ı Hakk'ın huzûruna selîm bir kalple, müsterih bir vicdanla, korku ve hüzünden âzâd ol- muş bir hâlde çıkabilmek için;
-Bu dünyada günah ve haram dikenlerine takıl- maktan kendimizi titizlikle korumalı,
-Gönül tahtımızı, Rabbimiz'in râzı olacağı şekil- de tertemiz tutmalı,
-Beşeriyet îcâbı kendimizi koruyamadığımız hatâ ve kusurlarımız sebebiyle, hâlisâne tevbe ve istiğ- farda bulunmalı,
42. ALTINOLUK
-En mühimi de kul haklarının vebålinden kur. tulmak için bir an evvel helâlleşmeli,
-Bildiğimiz ve farkında olduğumuz günahlarımız kadar, bilmediğimiz ve farkında olmadığımız gü nahlarımız da bulunabileceği için, yine tevbe ve istiğfâra devam etmeliyiz.
Ebu'l-Hasan Harakanî Hazretleri'nin şu nasiha- tini, hayat düstūru edinmeliyiz:
"Allah sizi tertemiz hâlde dünyaya gönder- di; siz de O'nun huzûruna kirli olarak gitmeyiniz!
Velhâsıl Cenâb-ı Hak; kullarını, ebedi saâdet ve selâmet yurdu olan Cennet'e davet ediyor. Cennet ise, bir letâfet diyârıdır. Oraya ancak, kesäfetten arınmış, yani günah kirlerinden temizlenerek latîf hâle gelmiş olanlar kabûl edilirler.
Bunun için mü'min, maddî ve mânevî bakım- dan tertemiz bir hayat yaşamaya gayret edecek ki Cennet'e lâyık håle gelebilsin...]
Hüdâyî Hazretleri buyurur:
Gel berû ey derde dermân isteyen,
Câna bakmaz vaslı cânân isteyen... Mülk-i bâkî isteyen kor fâniyi,
Küllüğe bakmaz gülistân isteyen...
[Dünya bir damla, âhiret ise sonsuz bir derya- dır. Deryayı isteyen, damlaya takılıp kalmaz. Ebedi saâdeti arzulayan, fânî sefâlet çarşılarında oyalan- maz. Ukbâyı isteyen, dünyanın cazibelerine gönlü nü kaptırmaz. Yani mü'min;
-Fânî istikbal kaygılarıyla ebedî istikbalini tehli- keye atmayacak.
-Dünyevî tahsil uğruna uhrevî tahsilden, kendi- ni ve evlatlarını mahrum etmeyecek.
-Fânî kazançları elde etmek için, ebedi hayatı- nı riske atmayacak.
-Dünyanın, âhireti kazanmak için kurulmuş bir
YanıtlaSilpazar yeri hükmünde olduğunu hatırından çıkar- mayacak.
Nitekim Hazret-i Ebû Bekir buyuruyor:
"Dünya mü'minlerin pazarı, gece ve gündüz ser- mâyeleri, sâlih ameller ticaret malları, Cennet ka- zançları, Cehennem de zararlarıdır."
İşte Hak dostu ärif kullar, bu pazar yerinde, Cenab-ı Hakk'ın kendilerine lütfettiği canlarını, mallarını ve bütün imkânlarını yine en cömert alı- cı olan Allah'a takdim ederek, en kârlı kazanca nâil olan bahtiyar kullardır.
Cenâb-ı Hak bu dünya pazarı- nın en kärlı alışverişini, âyet-i keri- melerde şöyle haber veriyor:
"Şüphesiz Allah'ın Kitab'ını oku- yanlar, namazı kılanlar ve kendi- lerine rızık olarak verdiğimiz şey- lerden, gizlice ve açıktan Allah yo- lunda harcayanlar, aslā zarar et- meyecek bir ticaret umabilirler." (Fåtır, 29)
"Ey îman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?
Allah'a ve Rasûl'üne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihâd edersiniz. Eğer bilir- seniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
İşte bu takdirde O, sizin günah- larınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan Cennetlere, Adn Cennetleri'ndeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.
Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih. Mü'minleri (bunlarla) müjdele." (es-Saff, 10-13)
Dolayısıyla mü'min, dünya hayatını dâimâ âhi- ret endişesi içinde yaşayacak... Esas hayatın âhiret olduğu şuuruyla, dünyevî kazançlara da kayıplara da haddinden fazla ne sevinecek ne de üzülecek.
Nitekim Rasûlullah Efendimiz, Hendek Harbi'nde olduğu gibi, sabırların zorlandığı za- manlarda:
اللَّهُمَّ لَا عَيْشَ إِلَّا عَيْشُ الْآخِرَةِ
"Allah'ım! Esas hayat âhiret hayatıdır. buyu- rarak, müstesnā bir sabır, tahammül, metânet ve mukavemet sergiliyordu. Buna mukābil Mekke Fethi'nde olduğu gibi, zafer ve ferahlık zamanla- rında da aynı şekilde:
"Allah'ım! Esas hayat âhiret hayatıdır." buyuru- yordu ki, gönüller dünyaya meyletmesin, gaflet ve rehâvete düçar olmasın, gurur, kibir ve enâniyete kapılmasın.
Demek ki mü'min, dâimâ âhiret odaklı bir dünya hayatı yaşayacak. Bollukta şımarmayacak, darlıkta bunalmayacak. "Beyne'l-havfi ve'r- recâ", yani Allah'ın gazabına düçâr olma korkusu ve ilâhî rahmete näil olma ümidi arasında, gönül den- gesini muhafaza edecek...]
Hüdâyî Hazretleri buyurur:
Aldı bizi hemm-i dünya,
Unutuldu dâr-ı ukbâ, Ger kerem etmezse Mevlâ, Nic'olur bizim hâlimiz?..
"Dünyanın telâş ve kaygıları gö- nüllerimizi o kadar meşgul etti ki ebediyet yurdu olan âhiret unutul- du. Şâyet Allah Teâlâ lütf u kere- miyle muâmele etmezse, bizim hô- limiz nice olur?I."
[Dünyaya düşkünlükten, âhire- ti unutma gafletinden kurtulamaz- sak, dünyevî ve uhrevî dertlerimiz- den de kurtulamayız. Zira meşhur bir sözde de ifade edildiği gibi; "Bütün derdi dün- ya olanın, dünya kadar derdi olur!"
Fânî ömrünü sırf dünyevî menfaatler peşinde tü- keten gåfiller hakkında Cenâb-ı Hak »عَامِلَةُ نَاصِبَةٌ "Çalışmış, fakat boşuna yorulmuşlardır." (el-Ğâşiye, 3) buyurmaktadır.
Yine Yüce Rabbimiz, esas hayat olan âhireti unu- tarak dünyanın gelgeç seraplarına gönlümüzü kap- tırmayalım diye, biz kullarını defalarca îkaz ediyor. Âyet-i kerîmelerde buyuruyor:
"(Dünyalık olarak) size verilen her şey, dünya hayatının geçimliği ve süsüdür. Allah'ın katında-
ALTINOLUIS 43
ki ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hälä aklınızı kullanmıyor musunuz?!" (el-Kasas, 60)
YanıtlaSil"Kim ahiret kazancını isterse onun kazancını ar- tırırız. Kim dünya kazancını isterse ona da onu ve- ririz, fakat ähiretten bir nasibi olmaz!" (eş-Şüră, 20)
"Fakat siz (ey insanlar!) Ähiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu hålde, dünya hayatını ter- cih ediyorsunuz!" (el-A'lă, 16-17)
Rasûl-i Ekrem rinde şöyle buyuruyor: Efendimiz de hadis-i şerifle-
"Kimin endişesi ahiret olur- sa, Allah, zenginliği onun kal- bine koyar, işlerini dağınıklık- tan kurtarır ve dünya ona bo- yun eğerek gelir. Her kimin en- dişesi de dünya olursa, Allah fa- kirliği onun gözü önüne koyar, kendisini derbeder eder ve dün- yadan da kendisine ancak tak- dir edildiği kadar gelir." (Tirmizi, Kıyamet, 30/2465)
...Allah'a yemin ederim ki siz- ler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin de önünüze serilip onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünya- nın onları heläk ettiği gibi sizi de helők etmesinden korkuyo- rum." (Buhâri, Rikāk, 7)
Demek ki dünyaya gönül
kaptırarak onu âhirete tercih etme gafleti, ferdî ve içtimãî pek çok sıkıntının da kaynağıdır. Nitekim günümüzde dünyevileşme sal- gını, maalesef İslâm âlemini de istilä etti. Nasıl ki Uhud'da ganimet uğruna Okçular Tepesi'nin terk edilmesi, büyük bir hezimeti beraberinde se, dünyevi kaygılarla ümmetin darmadağın olup güç ve heybetini yitirmesi de bugün birçok feläke- te dâvetiye çıkarıyor.
Allah'ın emrettiği İslâm kardeşliğinin unutulma- sı, birlik-beraberlik şuurunun kaybedilmesi, -dün Bosna'da ve Myanmar'da olduğu gibi, bugün de Doğu Türkistan'da ve bilhassa Filistin'de- zayıf ve
44. ALTINOLUK
korumasız müslümanları, feläketlere açık hale ge
Uhrevi kaygıların yerini dünyevi kaygıların dol. durması, din kardeşliğinin yerini menfaat dostluk. durma alması, müslümanların Allah indinde de in. sanlık nezdinde de îtibarını düşürüyor. Bunu fırsat Sälen İslâm düşmanları da içlerindeki kin ve nefre ti kusmaktan çekinmiyor, dünyanın gözleri önün de pervâsızca katliam yapıyorlar.
Bu acı manzaralar, Rasûlullah şu îkazını hatıra getiriyor: Efendimiz'in
Efendimiz bir defasında:
"-Size saldırmak üzere, yo- bancı kavimlerin, tıpkı sofraya üşüşen yiyiciler gibi birbirlerini çağıracakları zaman yakındır." buyurmuştu.
Orada bulunanlardan biri:
"-O gün sayıca az olacağımız için mi bu durum başımıza gele- cek ya Rasûlallah!?" diye sordu.
Efendimiz:
"-Hayır, bilakis o gün siz çok olacaksınız. Lakin sizler, bir se- lin getirip yığdığı çer-çöp misă- li, hiçbir ağırlığı olmayan kim- seler durumuna düşeceksiniz. Allah, düşmanlarınızın kalbin- den size karşı korku duygusu- nu çıkaracak ve sizin kalbinize zaafı atacak!" buyurdu.
"-Zaaf da nedir ey Allah'ın
Rasûlü?" diye sorulunca:
"-Dünya sevgisi ve ölüm korkusudur!" buyurdu. (Ebû Dâvûd, Melähim, 5/4297)
İşte Gazze'de İslâm âleminin ibretlik karnesi orta- getirdiy-da... islam kardeşliğini ihmalin uhrevi mes üliyetini unutmak ve dünyevî menfaatleri ümmetin mas- lahatından önde tutmak, birçok feläkete sebebi- yet veriyor.
İslâm âleminin göz bebeği Kudüs, müslümanla rın ilk kıblesi ve Mîrâc'ın kutlu eşiği Mescid-i Aksa, bugün maalesef zalim siyonistlerin işgali altında Nasumaalesef zalim sivonusa kavuşması, bu iş
OP
gåälin son bulmasına bağlıysa; Mirac'ın en mukad des hediyesi olan namazı mirac ufkunda kılabil memiz de, gönüllerimizin dünya işgalinden kur tulmasına bağlı.
YanıtlaSilBugün maalesef kalpler ekseriyetle dünyevi meşgalelerin esåreti altında. Bu sebeple namaz- Jar huşûdan uzak, secdeler Hakk'a yakınlık ikli minin feyz ve rühâniyetinden mahrum. Halbuki Peygamber Efendimiz, namazı dünyaya vedä eden kimsenin kıldığı gibi, adeta "son namaz" şu- uruyla kılmamızı emrediyor.
Hazret-i Osman;
"Dünya düşüncesi kalpte karan- lıktır, ahiret düşüncesi ise kalpte nurdur." buyuruyor. Dolayısıyla bizler de;
-Kalplerimizi uhrevî heyecan- larla aydınlatıp tefekkür-i mevt ile ihyä edelim ki, ibadetlerimiz makbul bir kıvam kazansın.
-Dünya nimetlerini, Rabbi- miz'in razı olduğu şekilde kaza- nip sarf edelim ki, onlar bizim için kıymetli bir âhiret azığı olsun.
-Maîşetimizi temin ettiğimiz işimizi/mesleğimizi îfå ederken; "el kärda, gönül Yar'da" şuuruyla çalışıp kazanalım ki, vâsıta hükmunde kalması ge- reken mal-mülk ve servet, gâye hâline gelmesin. Para-pul, makam-mevki kalbimizde putlaşmasın. Gönüllerimiz, dünyevi cazibelerin ve süfli arzula- rın etrafında tavaf etmesin.
-Bilhassa evlatlarımızı, ebedi istikbal ve esas ha- yat olan ahiret şuuruyla Allah yolunda yetiştirelim ki; onlar bizlere hayru'l-halef, sadaka-i câriye ve ebedi saådet vesilesi olsunlar...]
Hüdâyî Hazretleri buyurur:
Hüdâyî, sûretâ bir kabza hâkem,
Lik mânâ yüzünde dürr-i pâkem, Soyundum mâsivådan sîne-çâkem, Hak'tan geldim yine Hakk'a giderim...
"Ey Hüdâyîl Görünüşte bir avuç topraktan ibå- retim. Lakin mânâ âleminde pâk bir inci tanesiyim.
Sinemi yarıp içinden masivayı, yani kulu Rabbinden gåfil bırakan her şeyi bir gömlek gibi çıkarıp attım. Zira Hak'tan geldim, yine Hakk'a giderim..."
[Insan, bedeni yapısı itibarıyla bir avuç toprak tır ve yine bir gün toprağa dönecektir. Fakat onun Hak'tan gelen ve Hakk'a dönecek olan rühi ve ul- vi ciheti, dünyevi kıymetlerle paha biçilemeyecek kadar değerli bir hazinedir. Yine insan meşhur tă biriyle- "zübde-i âlem"dir, "käinâtın göz bebeği"dir.
Bu kıymetli varlığın, en yüce gâyeler peşinde koşması gerekirken, tutup da kendini süfli arzular peşinde ziyan etmesi, ne büyük bir gaflettir.
Mevlână Hazretleri, Allah'ı ve
âhireti unutarak dünyanın gelgeç sevdaları peşinde kendine yazık edenler için şu teşbihte bulunu- yor:
"(Gåfil) insan, kendisini ucuza sattı. O, çok kıymetli atlas bir ku- maş gibiydi; tuttu, kendini (adi) bir hırkaya yamadıl.."
Hakikaten insan, Cennet ve Cemâlullah'a nail olabilecek ka- dar yüksek bir istidatla yaratılmış- tır. Dolayısıyla onun, fânî varlıklar ve süflî câzibeler peşinde ömrü- , büyük bir hamäkattir.
nü ziyan etmesi
Hazret-i Ali da bu hususta gafletten sakın- mamız için şu tembihte bulunuyor:
"Canlarınız için Cennet'ten başka bir karşılık ve değer yoktur. Öyleyse canlarınızı ancak Cennet kar- şılığında satın!.."]
Cenâb-ı Hak, dünyaya aldanarak kendini bir damla suda heläk etme gafletinden cümlemizi mu hafaza buyursun. Damlayı vererek deryayı, fânîyi verip bâkîyi kazanan ârif kullarından olabilmey hepimize lütf u keremiyle ihsan ve ikram eylesin
Amînl..
Dipnotlar: 1) Tezkiretü'l-Evliyů, s. 125, Erkam Yayınlam 2) İbn-i Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, Beyrut 1988, 1, 4 3) Harakani, Nûru'l-Ulům, s. 258. 4) Buhāri, Rikāk, 1.
ALTINOLUK