DIN İSLAM I KORUMAK

Yorumlar

  1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.

    Peygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).

    Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-

    YANITLASİL

    yuksel22 Mayıs 2024 13:52
    ratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,

    .Κ.)

    BESİR

    YanıtlaSil
  2. Ajanlara darbe eğitimi

    Nasıl mı? Anlatalım... ABD Savunma Bakanlığı'na (Kara Kuvvetleri bünyesinde) bağlı olarak faaliyet gösteren Foreign Area Officers (FAO) adlı askeri birlikte

    YANITLASİL

    yuksel6 Haziran 2024 10:54
    363

    Görev yapan subaylar özel olarak seçilip yetiştirilir. Özünde hepsi birer istihbaratçıdır. Bu istihbaratçı subaylar, gideceği bölgenin dilini bir iki yıl içinde öğrenir, uygulama için bir süre turist olarak o ülkelere gider, toplumu ve kültürünü tanımaya çalışır.

    Bu kişiler dünyanın değişik bölgelerinde operasyonel ve fikir üretici olarak çalışır. Unvanları ateşe, ataşe görevlisi, irtibat ofis görevlisi, NATO görevlisi, bölge birimleri yetkilisi gibidir. Başarılı olurlarsa, zirveye kadar yol açıktır.

    Sadece FAO mensubu subaylara dağıtılan "The FAO Journal" adlı dergide, seçimden bir yıl önce Soner Çağaptay ve Khairi Abaza'nın bir makalesi yayınlandı. Makalenin başlığı aynen şöyle: İslamcıları sandıkta mmek...

    Önce yazarları kısaca tanımakta yarar var. Abaza, Mısırlı Waft Partisi İlişkiler Komitesi'nin eski üyesi, Demokrasileri Savunma Birliği'nin lemli üyesi. Çağaptay ise Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları ümü üyesi ve yöneticisidir. Ağırlıklı olarak yakın doğu politikaları wrinde yoğunlaşır. İkisi de Pentagon'un rafine çocuklarıdır.

    YanıtlaSil
  3. DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    246

    Yüce Hakkın emri şudur: Habibim mahzun olmasın; küffara şefaat etmeye izin vermem. Ancak ona izin: Mübarek elini Ebu Ta-lib'e değdirip sığasın. Onu cehenneme koyduğum zaman, mübarek el-lerinin dokunduğu yerleri cehennem ateşine yaktırmam; başka azap-lar da çektirmem. Müteselli olsun.

    Cebrail'in getirdiği bu fermana Resulüllah S.A. efendimiz sevin-di. Mübarek elleri ile Ebu Talib'in bütün vücudunu, taa gözünün içi-ne varıncaya kadar; kulaklarının içini, burun deliklerini, ağzının içi-ni, parmakları ve tırnakları arasını sığadı. Ancak, tabanlarının altı-nı sığamayi unuttu.

    Bundan sonra, Cebrail tekrar geldi ve şöyle dedi:

    -Allah-ü Taâlâ Ebu Talib'i cehenneme koyacaktır. Ama onun vücuduna ateş dokunmaz. Ancak ayağına ateşten nalin giydirilir. O nalinin tasması ateşten olduğu halde ayağının üst kısmını yakmaz. Çünkü mübarek eliniz onu sığadı. Tabanın altından tesir edip, taa, başının içindeki beynini kaynatır. Çünkü onun tabanının altını sığa-mayı unuttunuz. Şu anda, cehennem azabı görenler arasında ondan daha hafif azaplısı yoktur.

    Sonra..

    Resulüllah S.A. efendimiz, müşriklerin ve küffarın küçük çocuk-larının azap olunmamasına şefaat edecektir.

    Resulüllah S.A. efendimiz, kendi ehl-i beytinden hiç kimsenin ce-hennem ateşine girmemesi için şefaat edecektir.

    Resulüllah S.A. efendimiz, araf ehlinin cennete girmesine şefaat decektir. Araf ehli şöyle anlatıldı:

    Araf, cennetle cehennem arası bir yerdir. Hayrı ve şerri eşit-olanlar burada dururlar. Burada durdukları için, kendilerine:

    Araf ehli.

    Tabir edildi. Resulüllah S.A. efendimizin şefaatı ile, üstte anlatıl-dığı gibi, bunların sonu cennet olur.

    Buraya kadar anlatılanların tümü, âhirette kıyamet günü ola-caktır. Dünya âleminde Resulüllah S.A. efendimizin şefaatına gelin-ce, şöyle anlatabiliriz:

    Resulüllah S.A. efendimiz, kıyamet kopuncaya kadar gelecek üm-metlerinin hayırlı amellerinin kabul olunmasına, günahlarının affo-lunup bağışlanmasına şefaatçıdır. Bu mana üzerine aşağıda anlatıla-cak rivayet gelmiştir:

    Her pazartesi ve perşembe günü, Kiramen Kâtibin (insanın hayrı-nı ve şerrini yazan) melekleri Ravza-i Mutahhara'ya varıp ümmetinin gece gündüz ettiği amelleri Resulüllah S.A. efendimize hayır veya şer arz ederler. Müminlere, merhameti ve şefkatı çok olan alicenap Peygamber Resulüllah S.A. efendimiz, ümmetinin yaptığı hayırların Yüce Hak katında makbul olmasını; lütuf, kerem ile bol ecir verilme-sini, gunahlarının affedilip bağışlanmasını dileyip şefaat eder.

    YanıtlaSil
  4. KARA DAVUD

    247 cennet bahçelerine girmeleri için sefaat edecektir. Bu manada söyle anlatıldı:

    İnsanın iki kaşının arasında bir melek tayin olunmuştur. Da-diği zamanı, onu tebliğ eder. O salávat okuyan kimse, vefat ettikten ima orada oturup gözetir. Resulüllah S.A. efendimize salāvat getiril sonra melek gider; neler olduğunu Resulüllah S.A. efendimize haber verir. Başına gelenleri bir bir anlatır. Şayet, azablık bir durumu olan-jar varsa.. onlara şefaat eder. Bu manada şöyle hikâye edildi:

    Süfyan-ı Sevri hacca gitmişti. Tavafını yaparken, önünde du ran taze bir genç vardı. O genç, Hacer-i Esved'e el sürdüğü zaman salavat-ı şerife okuyar, Rahmet oluğu'nun altına vardığı zaman sa-låvat-ı şerife okuyor; Rükn-ü Yemani'ye vardığı zaman salavat-ı şeri-fe okuyar; Makam-ı İbrahim'e vardığı zaman yine salāvat-ı şerife oku-yordu. Hasılı: O genç her yerde salåvat-ı şerife ile meşgul oluyordu. Duâların makbul olduğu yerlerde dahi salavat-ı şerife ile meşgul olu-yor; başka duaları okumuyordu. Onun bu halini gören Süfyan-ı Sevri Rh. o ger.ce şöyle dedi:

    Bu makamların her birine has okunacak duálar vardır. Halbu-ki sen, o duáları okumuyor; hep salavat-ı şerife ile meşgul oluyorsun. Her zaman, bi: Beyt-i Mükerreme'ye gelinip bu makamlar ziyaret edil-mez. Şayet o duaları bilmiyor isen, delilden öğren. Hacetleri bitiren Yüce Hak'tan dile; rahmet ve mağfiret talep et.

    Süfyan-ı Sevri Rh. diyor ki:

    O gence, yukarıda geçen sözümü söyleyince bana şöyle dedi:

    Kerem buyurun; beni kendi halime bırakın. Benim salavat-1 şerifelerle meşgul olmamın hikmeti ve sebebi vardır. Başka bir yerde sizi görürsem anlatırım.

    Hac işi tamam olup, döndükleri zaman; yolda bir yerde Süfyan-1 Sevri Rh. o gençle karşılaşır. Daima salavat-ı şerifeleri okumasının hikmetini ve sebebini sorar. O genç de şöyle anlatır:

    Babamia hacca gelirken; babam çölde hastalandı; vefat etti. Yüzü simsiyah zenci yüzü gibi oldu. Bana tam bir hüzün ve şaşkınlık geldi. Çünkü, babamı kendim yıkamak istesem yıkayamam. Bir baş-kasına yıkattırsam, vücudu beyaz başı siyah olduğunu saklamaz; bel-ki de yakınlarına haber verir. Bu durum, cümle hacıların malumu olunca, aralarında rüsvay olurum. Yıkamadan defnetsem, babalık hakkını yerine getirmemiş olurum. Kendi kendime:

    Acaba, ne edip ne eylesem?.

    Diyerek, şaşkın bir halde ağlayaraktan uyumuşum. Dört tane si-yah koca yılanın babamın dört yanından kendisine hücumla yaklaş-tıklarını gördüm. Bir de şunu gördüm: Olduğumuz çadırın kapısı açıldı. İçeriye yüzü güneşten parlak nurlu; kokusu miskten daha gü-zel kokulu keremli bir erkek tebessüm ederek girdi. O içeri girince, anlattığım yılanlar geri çekilip kayboldular. O keremli zat, gitti; ba-

    YanıtlaSil
  5. 248

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    bamın yüzündeki örtüyü açtı. Mübarek elleri ile babamın başını ve yüzünü sığadı; yine örtüyü örttü. Sonra bana gelip:

    Neden ağlarsın oğul?.

    Diye sordu; şöyle dedim:

    Babamın yüzü karardı; dört kara yılan da ona hücum eder. Bunun için ağlıyorum.

    tardım. Ben, babanı o yılanların azabından ve yüz karalığından kur-

    - Acaba, siz kimsiniz?.

    Dedim; bana şöyle anlattı:

    Åhir zaman peygamberi Muhammed'im. Baban yalan söyle-meğe ve bazı kötü amelleri işlemeğ müptelâ idi. Bana da, gece gün-düz salât ve selám okumakla bağlı idi. Vefat edince, sübhan olan Yü-ce Hak, yalan söylediği için babanın yüzünü kara etti. İrtikâp ettiği fesadlardan ötürü de, yılanları onun azabına musallat etti. Salavata müekkel olan melek bana geldi; babanın vefatını haber verdi. Azaba düşmüş olduğunu anlattı; ona şefaat ettim. Allah'ın izni ile, uğradığı azabtan kurtardım. Şimdi.. oğul, sen de benim şefaatımı istersen, dai-ma salát ü selámla meşgul ol.

    Bundan sonra uyandım. Gördüm ki: Çadırın içi, güneş varmış gi-bi ruşen ve aydınlık dolu.. Güzel kokularla kokulanmış. Babamın yü-zünü açınca gördüm ki, sütten beyaz olmuş. Yüzünde nur parlıyor. Işte, o zamandan beri her an ve her yerde salavat-ı şerifeye devam ediyorum; hep onunla meşgulüm.

    Anlatılan bu hikâyeden de anlaşılıyor ki; Resulüllah S.A. efen-dimizin şefaatına talib olanlar, çok çok salavat-ı şerife okumalıdırlar.

    Hâsılı: Resulüllah S.A. efendimiz, şefaat çeşitlerinin her biri ile şeíaat edecektir. Ayrıca, yaptığı şefaatleri de makbul olduğundan isnı-i påklerine:

    - SAHİBÜS ŞEFAAT.

    Denildi. Allah-ü Taalá ona salât ve selâm eylesin.

    **

    162. İsim: SAHİB'ÜL-MAKAM. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sel-

    lem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Nebilerin sultanı, safi kulların dayanağı, müttakilerin uyduğu. Allah'ın habibi, mahşer gününün şefaatçısı...

    Yukarıda anlatılan vasıflarla Hazret-i Muhammed Mustafa'yı an-latıyorum. Allah-ü Taálâ ona salât ve selâm eylesin. En faziletli salât ve en kernalli selâmla..

    Resulüllah S.A. efendimiz, dünyada ve âhirette yüce makam sa

    hibidir.

    YanıtlaSil
  6. KARA DAVUD

    249

    Dünyada, minberin ve mihrabın, hitab-ı müstetabın sahibidir. Kaza fasılının, hükmün ve hükümetin, adlin ve adaletin sahibidir.

    Ahirette ise.. evvellere ve âhirlere, bir an evvel kaza faslının baş-lamas, ve sona ermesi icin sefaat edecktir. Bu manada, bütün mah-ser halkı kendisine övgüler, senalar sunacaktır.

    mevrud sahibi olduğundan ism-i latiflerine: mahmud, havz-u

    SAHİB'ÜLMAKAM.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    163. İsim: SAHİB'ÜL-KADEM. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sel-

    lem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Resulüllah S.A. efendimiz her kemalde, her iyi işte, her güzel haslette cümleyi geçip ileri adım atmıştır. Anlatılan iyi hallerin tü-münde devamlı ve yerli olmuştur. Hak katında doğru adım atanların en keremlisi olduğundan, mübarek isimlerine:

    -SAHİB'ÜL KADEM.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin. Bu isim üzerine bir başka mana da şöyle anlatılır:

    Resulüllah S.A efendimiz, ayaklarını bir katı taşa bastığı zaman, ayağının altında kalan taş yumuşardı. Mübarek ayaklarını o taşa ba-sıp kaldırdığı zaman, ayaklarının izi o taşta kalırdı. Bu mana icabı olarak, Resulüllah S.A. efendimizin latif isimlerine:

    SAHİB'ÜL KADEM.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    164. Isim: MAHSUSUN BİL-İZZİ. (Sallallahü Taâlâ aley-

    hi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Hazret-i Fahr-i âlem Resulüllah S.A. efendimiz; daima, kesinti-siz izzette kemal üzere idi. İzzetin son derecesine va hakikatına eriş-mek, çok üstün bir mertebeye ulaşmak ancak Resulüllah S.A. efendi-mize hastı. Bu makamda hiç bir kimse, kendisine benzemezdi. İşbu makamda tek olduğu için, mübarek ismine:

    - MAHSUSUN BİL-İZZİ.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    **

    YanıtlaSil
  7. 250

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    165. Isim: MAHSUSUN BİL-MECDİ. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Efendiler efendisi saadetler kaynağı yüksek derecelerin sahibi Hazret-i Muhammed S.A. efendimiz; nimeti her şeye şamil kendisin-den başka ilâh olmayan Yüce Hak katında bir değer, efendilik, rifat ve saadet kazanıp yüce şana, üstün derecelere ermiştir. O kadar ki, hiç bir kimse onun benzeri olamaz.

    İşte.. Resulüllah S.A. efendimiz, anlatıldığı manada üstün rütbe-ye nail olup erdiğinden ism-i şeriflerine:

    MAHSUSUN BİL-MECDİ.

    Denilai. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    166. Isim: MASUSUN BİŞ-ŞEREF. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve

    sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Habib-i Ekrem ve Nebiyyi-i Muhterem S.A. efendimiz zati bir şe-refe ermiştir. Dünyada ve âhirette yüce şanı, üstün bir yere çıkmış-tır. Kıymet bulup makam kazanmada herkesten ayrı bir yeri vardır. Hiç bir kimse, anlatılan rütbelerde kendisine denk ve yakın olamaz. Bu ŞEREF makamında tektir.

    Yukarıda anlatılan manadan başka, büyüklük, şeref ve güzel huylara nail olmak ancak Resulüllah S.A. efendimizin vasıtası ile ol-duğundan ism-i şeriflerine:

    - MAHSUSUN BİŞ-ŞEREF.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    lem.) 167. İsim: SAHİB'ÜL-VESİLE. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sel-

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Mevcudatın şereflisi, mahlukatın en keremlisi Resulüllah S.A. efendimize verilen cennet dereclerinin en yücesi, en şerflisi, en yük-seği makama:

    VESİLE.

    Derler. Bunun üstün cennet derecesi yoktur. Bunun tavanı, Rah-

    YanıtlaSil
  8. KARA DAVUD

    251

    صاحب الوسيلة

    مخصوص بالشرف

    صلى الله ای

    صَاحِبُ السَّيْفِ

    صَاحِبُ الْفَضيلة

    سل الله

    صَاحِبُ الحَجَةِ

    صَاحِبُ الإِزارِ

    صلى الله علية

    صَاحِبُ الرِّدَاءِ

    صاحب السلطانِ

    صلى الله علي

    على العين

    صاحِبُ الدَّرَجَةِ الرفيعة

    صَاحِبُ التَّاجِ

    صَاحِبُ الْمَغْفِرَ

    صلى الله

    صلى اللليلية

    صَاحِبُ المعراج

    صَاحِبُ المَوَاءِ

    صلى الله

    166. Mahsusun his refi sallallahü aleyhi ve sellem.

    167. Sahibülvesileti sallallahü aleyhi ve sellem.

    168. Sahibüseyfi sallal lahü aleyhi ve sellem.

    169. Sahibülfazileti sallallahü aleyhi ve sellem.

    170. Sahib üli zari sallal lahü aleyhi ve sellem..

    171. Sahibülhücceti sallallahü aleyhi ve sellem.

    172. Sahibüssultani sallallahü aleyhi ve sellem.

    173. Såhlbürridai lallahü aleyhi ve sellem. sal-

    174. Sahibüdderece tirrefiati sallallahü aleyhi ve sellem.

    175. Sahibttaci sallallahü aleyhi ve sellem.

    صلى اللة

    176. Sahibülmiğferi sallallahü aleyhi ve sellem.

    177. Sahibüllival sallallahü aleyhi ve sellem.

    178. Sahibülmiraci sallallahü aleyhi ve sellem.

    *

    ** 166. Mahsusun Biş-Şeref. Allahü Taâlâ ona salât ve selâm eyle-

    sin.

    167. Sahib'ül-Vesile. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    168. Sahib'üs-Seyf. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    169. Sahib'ül-Fazilet. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    170. Sahib'ül-İzar. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    171. Sahib'ül-Hüccet. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    172. Sahib'üs Sultan. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    173 . Sahib'ür-Rida. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selåm eylesin.

    174. Sahib'üd-Derecet'ir-Refia. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    175. Sahib'üt-Tac. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    176. Sahib'ül-Miğfer. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    177. Sahib'ül-Livå. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selam eylesin.

    178. Sakib'ül-Mirac. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    *

    **

    (Devamı: 305. Sayfada

    YanıtlaSil
  9. 283

    8639. Tereciye tere satılmaz. (Don't teach your grandmother to suck eggs.) 8640. Terslikler hep üst-üste gelir. (It never rains but pours.)

    ch day

    8641. Teyzem erkek olsaydı, dayım olurdu.

    8642. Tilki, uzanamadığı üzüme "koruk" der

    . 8643. Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer, kürkçü dükkânıdır.

    8644. Tilkiye kaç, taziya tut, demek.

    8645. Toylukta da beceri vardır.

    8646. Turnayı gözünden vurmak. (To hit the bull's eye: Boğayı gözünden vurmak.)

    8647. Ucuz mal alacak denli varsıl değilim.

    8648. Ufak ufak vuruşlar, koca meşeleri devirir.

    8649. Umut eden, müziksiz de dans edebilir.

    8650. Umut isteyen kimse, dünyanın en yoksul adamıdır.

    8651. Umut, yoksulların ekmeğidir.

    8652. Umutsuz yaşanmaz.

    8653. Umutsuzluk, insanın gücünü arttırır.

    8654. Utkuya götürecek güllü bir yol yoktur.

    8655. Uyuyan yılanın kuyruğuna basma. (Let sleeping dogs ile, wake not a sleeping lion: Uyuyan köpeklere dokunma, uyusunlar; uyuyan aslanları uyandırma.)

    8656. Uzunca bir süre konuşan herhangi bir insan, kendisine inananları bulur.

    8657. Ülkesi büyük kralın uykusu az olur.

    8658. Ün ve onur, baş ağrısını geçirmez.

    8659. Ün, yeteneğin gölgesidir.

    8660. Ünlü bir ölüm, utanç verici bir yaşamdan iyidir.

    8661. Ünün her türlüsü sakıncalıdır: İyisi kıskançlığa, kötüsü utanca yol açar.

    8662. Üst tabakanın tuzağı, baht açıklığı hırsıdır.

    8663. Üzüntüyü uyandırma, yalnız uyukluyordur.

    8664. Vakit nakittir. (Time is money: Zaman paradır. Uluslararası bir atasözüdür.)

    8665. Vakti çok olanın bile yitirilecek zamanı yoktur.

    8666. Vardığın yer körse kıp (tek gözünü kapa), topalsa sek. (When in Rome, do as the Romans do: Romadayken, Romalılar gibi davran.)

    8667. Varlıklı olmayan güzel bir kadın, eşyası olmayan güzel bir eve benzer.

    8668. Varlıklıların lekeleri, parayla örtülür.

    8669. Verdiğin şey gene senindir, sakladığınsa yitirdiğindir.

    8700. Verilen bir söz, unutulmaması gereken bir borçtur.

    8701. Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut? (A man can do no more than he can Bir adam, elinden geldiğinden fazlasını yapamaz.)

    YanıtlaSil
  10. 282

    8612. Şiddetli bir savaş, mutlu bir barışın başlangıcıdır.

    8613. Şiddetli sıcaktan sonra, şiddetli soğuk gelir.

    8614. Subat ayında çok kar yağarsa, yaz iyi olacak, demektir. (In February if much snow, a fine summer doth snow.)

    8615. Subatın 2'si gelip geçince, kar sıcak taşın üstüne yağar. (When candlemas day is come and gone, the snow lies on a hot stone.)

    8616. Subatın 2'sinde yağmur ya da kar yağmazsa, atına atlayıp saman alabilirsin vani: Şubatın başında hava sert olursa, daha sonra saman ve tahıl için buty haberdir. (If it neither rains nor snows on candlemas day, you may striddle your horse and go buy hay.)

    8617. Subatta yağan kar, yılın tacıdır. (Snow in February is the crown of the

    year 8618. Taht varatmak olur, baht yaratmak olmaz. (Born with a silver spoon in his mouth: Ağzında gümüş kaşıkla doğmuş.)

    8619. Tango yapmak için iki kişi gerekir.

    8620. Tanrı, bir (gümüş) kapıyı kaparsa, başka (altın) kapıyı açar.

    8621. Tanrı, dağına göre kar verir.

    8622. Tanrı, gayret edenlerin yardımcısıdır. (God helps them who help themselves.)

    8623. Tanrı, uçamayan kuşa alçacık dal verir. (God tempers the wind to the shorn lamb: Tanrı, tüyleri kırpılımış kuzuya göre rüzgârını ayarlar. Tanrı, dağına göre karlkış verir.)

    8624. Tanrı'nın ondurmadığını, peygamber sopa ile kovar.

    8625. Tanrı'ya dua et, ama barutunu kuru tut!

    8626. Tarih, tekerrürden ibarettir. (History repeats itself: Tarih, kendini yineler.)

    8627. Tatlı dil yılanı deliğinden, acı söz insanı dininden çıkarır. (A soft answer turneth away wrath.)

    8628. Tatlı konuşmak, dargınlığı yok eder.

    8629. Tavşan, insan en az umduğu anda, kaçmağa başlar.

    8630. Tavşana "kaç", tazıya "tut". (To run with the hare and hunt with the hounds: Tavşanla koşup tazıyla avlanmak.)

    8631. Tavşanı en öndeki köpek yakalar.

    8632. Tazının kuyruğunun uzun olması, kendisine pek olağan gelir.

    8633. Tekkeyi bekleyen, çorbayı içer.

    8634. Tembel koyun, sırtındaki yünü ağır sanır.

    8635. Tembellerden büyük bilgin yetişmez.

    8636. Tembellik, hayırsız adamlar yaratır.

    8637. Temizini bulmadan, kirli suyu dökme.

    8638. Tencere dibin kara, seninki benden kara.

    YanıtlaSil
  11. 281

    8583. Son yarış atı, kuyruğunda kar getirir. (The last racehorse brings snow on his tail.) 8584. Sona kalan, dona kalır. (Early bird gets the worm.) Sonsuza dek ve bir gün. (Forever and a

    8585. day.) 8586. Sonu iyi olan her şey ividir. (All's well that ends well.)

    8587. Sonuç, aracı haklı gösterir, yani: Üzümünü ye de bağını sorma. (The end justifies the means.)

    8588. Söylenen sözle atılan ok, geri dönmez.

    8589. Söylenti, yalancı bir kadındır.

    8590. Söz gümüşse, sükût altındır. (Speech is silver, silence is gold: Konuşma gümüş, susma altındır.)

    8591. Su akarken, testivi doldurmalı. (Make hay while the sun shines: Güneş parıldarken, samanı dür.)

    8592. Su testisi, su yolunda kırılır. (The pitcher goes so of ten to the well that it is broken at last.)

    8593. Suçluluk duymayan, korku da tanımaz.

    8594. Suda kendi yüzünü, şarapta başkasının yüreğini görürsün.

    8595. Suskun bir dil, mutlu bir yaşam, demektir.

    8596. Susma, çokluk, en güzel yanıttır.

    8597. Suyu akan hindistancevizini pazara götürmezler.

    8598. Suyu (çayı) görmeden paçaları sıvamamalı.

    8599. Suyun altında açlık, karın altında ekmek. (Under water famine "death", under snow bread.)

    8600. Suyun yavaş akanından, insanın (adamın) yere bakanından sakın (kork).

    8601. Sükût altındır. (Silence is golden.)

    8602. Sükût, ikrardan gelir. (Silence gives consent: Susmak, kabul etmek, demektir.)

    8603. Sür-git dememişler, gör-geç demişler. (Let begones be bygones: Geçmişte olanlar, geçmişte kalsın.)

    8604. Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer. (The burnt child dreads the fire: Bir yeri yanmış olan çocuk, ateşten korkar. Başka bir biçimi: Once burnt, twice shy.)

    8605. Şaka, düşman kazandırmaz, ama dost yitirir.

    8606. Şakadan söylenen yalanlar, gerçek üzüntüler doğurur.

    8607. Şansı fazla zorlamayacaksın.

    8608. Şarap taşıyan eşek, su içer.

    8609. Şaşkın adam, yarı yenilmiş sayılır.

    8610. Şeytanın avukatı! (Aykırı fikri savunan adam, demektir.)

    8611. Şeytanla kabak ekenin, kabak başında patlar. (Who oups with the devil needs a long spoon: Şeytanla çorba içenin, kaşığı uzun olmalı.)

    YanıtlaSil
  12. 280

    8552. Sanat, güç ve kudrettir.

    8553. Sarhoş bir gencin sabahı, mahmur olur.

    8554. Sarhoşun kesesi şişedir.

    8555. Savaş başlayınca, cehennem açılır.

    8556. Savaş, ölümün şölenidir.

    8557. Savaşla her şey yapılabilir.

    8558. Sel basarsa kıtlık, kar yağarsa bolluk olur.

    8559. Sen elinden geleni yap da gerisini Tanrı'ya bırak! (God helps him who helps himself.)

    8560. Sen işini kış tut da yaz çıkarsa bahtına. (Hope for the best, and prepare for th worst: En iyisini um, en kötüsüne hazırlan.)

    8561. Sen yaşa, başkasının yaşamasına da izin ver. (Live and let live.)

    8562. Seni doyuran eli ısırma.

    8563. Seni kaygıya düşürmedikçe, telâş gösterme.

    8564. Serçeler, hiç de kendilerinin olmayan buğday taneleri için kavga eder.

    8565. Serçenin ölümü bile, kadere bağlı. (Shakespeare'in "Hamlet" tragedyasında geçer.

    8566. Sessiz sular, derinden akar.

    8567. Sevgi bağı, gevşetilmeğe gelmez.

    8568. Sevgi, çıkamayacağı tepeye tırmanmaz.

    8569. Sevgi, engel tanımaz.

    8570. Sevgi, her şeyi eşit kılar.

    8571. Sevgi için evlenen, acıyla yaşar.

    8572. Sevgi, insanı değiştirir.

    8573. Sevgi, iyiyi en iyi yapar.

    8574. Sevgi, sarayda olduğu gibi, kulübede de vardır.

    8575. Sevginin gözü kördür.

    8576. Sevgiyi, öksürüğü, yoksulluğu gizlemek çok güçtür.

    8577. Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerek. (Give the devil his due: Şeytana "bile" hakkını vermeli.)

    8578. Sık gidersen dostuna, yatar arka üstüne. (Familiarity breeds contempt: Fazla samimiyet, aşağılama doğurur.)

    8579. Sırça köşkte oturanlar, komşularına taş atmamalı. (Those who live in glass houses should not throw stones: Camdan evde oturanlar, taş atmamalıdır.)

    8580. Siz gecikebilirsiniz, ama vakit gecikmez.

    8581. Siz ölünce, borazancınız gömülecek.

    8582. Son gülen, iyi güler. (He laughs best who laughs last. Benzeri. Fransızcada da vardır.)

    YanıtlaSil
  13. 8520, Para, parayı çeker. (Money begest money: Para parayı doğurur. )

    8521, Para, savaşın temeli olduğu gibi, aşkın da temelidir. 8522. Para yuvarlaktır, yuvarlanması gerekir.

    8524. Paran çoksa, dostun da çoktur. (He that hath a full purse never wanted a friend.)

    8523. Paralı olmak korku, parasız olmaksa üzüntü doğurur.

    279

    8525. Parasi olan, her zaman haklı çıkar. (Might is right: Güçlü olan haklıdır. Kurt kuzudan, suyumu bulandırdın, diye dava etmiş.)

    8526. Parası ödenmediğinde, avukatın düşüncesi değersizdir.

    8527. Parasını yemesini bilmeyen zengin, her gün züğürttür. (A fool and his money are soon parted: Bir ahmak ile parası, kısa zamanda birbirini terkeder.)

    8528. Parasız adam, oksuz yaya benzer.

    8529. Parayı veren düdüğü çalar. (Who pays the piper calls the tune.)

    8530. Parayla mutluluk olmaz.

    8531. Parlayan her şey, altın değildir.

    8532. Paslanmaktansa, yıpranmak daha iyidir.

    8533. Pazarlık etmek için, en az iki kişi gereklidir.

    8534. Pencereden giren hava, zemberek oku denli kötüdür.

    8535. Perşembenin geleceği, çarşambadan bellidir. (Corning events cast their shadows before.)

    8536. Pire için yorgan yakılmaz.

    8537. Pireyi deve yapma.

    8538. Pişmiş aşa, su katılmaz.

    8539. Pişmiş kelle gibi sırıtma.

    8540. Postacı kapıyı iki kez çalar. (Postman always rings twice.)

    8541. Roma bir günde kurulmadı, yani: Sabır ile koruk helva olur, dut yaprağı atlas. (Rome was not built in a day.)

    8542. Ruhumuz az şeyle yetinir, ama bedenimiz çok şey ister.

    8543. Rüzgâr eken, kasırga (fırtına) biçer.

    8544. Sabır, her türlü yaraya iyi gelen bir merhemdir.

    8545. Sabır ve nezaket, insana güç verir.

    8546. Sabreden derviş, muradına ermiş. (Everything comes to him who waits.)

    8547. Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.

    8548. Sakınılan göze çöp batar. (What one fears always happens.)

    8549. Salıver adamın ipini, ki kendi ipiyle kendini assın!

    8550. Saman altından su yürütmek.

    8551. Sana vereyim bir öğüt, kendi ununu kendin öğüt.

    YanıtlaSil
  14. 278

    8490. Oğlunu tanıyan baba, akıllı bir adamdır.

    8491. Ok, yaydan çıktı.

    8492. Olan oldu.

    8493. Olayların ilkin belirtileri görülür, sonra kendileri gelir.

    8494. Olmak ya da olmamak, işte bütün sorun bu! (To be or not to be, that is the question. Shakespeare'in "Hamlet" oyununun III. perde, 1. sahnesinden deyim, kuşkulu bir olayı anlatmak için kullanılır.)

    8495, Olmaya devlet cihanda, bir nefes sthhat gibi. (Health is better than wealth

    .) 8496. Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz. (Truth is stranger than fiction: Gerçek öyküden daha tuhaftır.)

    8497. Olmuşla ölmüşe çare yok!

    8498. Omuzlarından yük kalkmak. (Sırtında bir maymun bulunması.)

    8499. Ordu, midesiyle yürür.

    8500. Otuz santim yağmur samanla tahılı öldürür, ama bir metre kar onları çoğaltır. (A foot deep rain will kill hay and grain but three feet of snow will make them come more.)

    8501. Öç, soğuk yenmesi gereken bir yemektir.

    8502. Öfke baldan tatlıdır. (Revenge is sweet: Intikam tatlıdır.)

    8503. Ölümden kurtuluş yoktur.

    8504. Öğrenmekten bıkan, yaşamaktan bıkmış, demektir.

    8505. Öğrenmenin yaşı olmaz. (Never too late to learn: Öğrenmek için zaman asla geç değildir.)

    8506. Ölü bir kral, ancak oğluna yarar sağlar.

    8507. Ölü it ısırmaz. (Dead dogs don't bite. Fransızcadan aktarılmıştır.)

    8508. Ölüler, masal anlatamaz. (Dead men tell no tales.)

    8509. Ölüm Tanrı'nın emri.

    8510. Ölüyü hayırla anmalı.

    8511. Önüne bakma, sonuna bak. (All is well that ends well: İyi biten her şey iyidir.)

    8512. Örs, çekiç vuruşlarından korkmaz.

    8513. Papaza (gâvura) küsüp (kızıp) oruç yemek.

    8514. Papazı papaz yapan, giysi değildir. (It is not the cowl that makes the friar. Fransızcadan alınmıştır.)

    8515. Para, her kapıyı her zaman açar.

    8516. Para, her şeyi satın alamaz.

    8517. Para için evlenen erkek, özgürlüğünü satmış, demektir. 8518. Para, iyi bir uşak, kötü bir

    efendidir. (Bu söz, aslında, Bacon'ın bir özdeyişidir.) 8519. Para, kötü kokan, ancak yayılınca toprağa güç katan bir gübre yığınına benzer.

    YanıtlaSil

  15. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    341 1 Her müskir haramdır. Muhakkak ki Aziz ve Celil olan Allah'ın her müskir içeni "Tıynetil-Habâl"den ahdi vardır. Dediler ki: "Ya Resulallah tıynetül-habâl nedir?" Buyurdu ki: O, Cehennem ehlinin teridir. Hz. Câbir (r.a.)
    341 2 Her müskir şaraptır ve çoğu sekir veren şeyin azı da haramdır. Hz. Ali (r.a.)
    341 3 Her iyilik sadakadır. Hz. Bilal (r.a.)
    341 4 Hangi söz ki, onda Allah zikri bulunmaz ve Bana selatü selam getirilmeden başlanır, o bereketten mahrumdur ve onun hayrı noksandır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    341 5 Herkesin talakı cizdir. Bunamışla aklını kaybedeninki müstesna. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    341 6 Her göz zina eder (Her nâ-mahreme bakan). Bir kadın da kokular sürünüp bir meclise uğrara (erkekler arasından geçerse) o da zâniyedir. Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
    341 7 İçinde imam ve müezzini olan her mescid "itikafa" sahihdir. Hz. Huzeyfe (r.a.)
    341 8 Lut kavminin her adeti kayboldu. Üçü müstesna: Kılıcını sürümek, tırnakları boyamak ve avreti açık gezmek (Kısa pantolon.) Hz. Zubeyr (r.a.)
    341 9 Müslümanın Allah yolunda aldığı yara, kıyamet günü, olduğu gibi gelir; yaradan kan fışkırarak, rengi kan renginde, kokusu misk kokusunda. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    341 10 Herkes ne için yaratıldı ise o, kendisine müyesserdir. Hz. İmran (r.a.)
    341 11 Kur'an-ı Kerim'deki, içinde "kunût" kelimesi zikredilen her vecih taat manasınadır. Hz. Ebû Said (r.a.)
    341 12 Her şeyin kendisi ile Allah arasında hicap vardır. "Lâ ilâhe illallah" şehadet kelimesi ve anne babanın evlada olan duasında hicap yoktur. Hz. Enes (r.a.)
    341 13 Allah Teala'nın kitabında olmıyan her şart batıldır. Yüz şart olsa da. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    341 14 Her et ki onu "Suht" meydana getirdi. Cehennem ona evladır. Denildi ki: "Suht nedir?" Buyurdu ki, hükümde rüşvettir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    341 15 Herkes kıyamet günü insanlar arasında hüküm verilesiye kadar sadakasının gölgesinde bulunacaktır. Hz. Ukbe (r.a.)

    YanıtlaSil

  16. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    275 1 Bir kuyunun harimi, etrafından kırk arşındır. Deve yatağı koyun yatağı olarak ve yolcuların faydalanması için o kuyudan içeri alıkonulmaz. Veya men edilmez ve ot bitmesin diye suyun fazlasına mani olunmaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    275 2 Yabandaki bir kuyunun harimi elli arşın, yakınındakinin ise yirmibeş arşındır. Hz. Said İbni Müseyyeb (r.a.)
    275 3 Ümidimin Halikimden oluşu bana kafidir. Dünyama bedel dinim (sağlamsa) bana yeter. Hz. Ebû Sabit (r.a.)
    275 4 Şekavet (muhalefet) ve tefrika (meyusiyyet) bakımından bir mümine (Sabah ezanında müezzinin namaza çağırmasını (Esselatü Hayrün minen nevm demesini) işitip de icabet etmemesi kafidir. Hz. Muaz İbni Enes (r.a.)
    275 5 "Hasbiyallahü ve ni'mel vekîl" sözü her korkana emandır. (Masiva korkusu) Hz. Seddat İbni Evs (r.a.)
    275 6 Ses güzelliği Kur'an'ın ziynetidir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    275 7 Güzel idare uğurdur, fena ahlak şumdur, kadına itaat pişmanlıktır, sadaka ise fena kazaları def eder. Hz. Câbir (r.a.)
    275 8 Güzel idare nemadır. Fena ahlak şumdur. İyilik ömre ziyadelik verir. Ve sadaka fena ölüme mani olur. Hz. Ebû Rafi (r.a.)
    275 9 Saç, yüz, dil güzelliği birer servettir. Mal da servettir. (Bir de rüyada bunları görmek maldır) Hz. Enes (r.a.)
    275 10 Ümmetimin hasad devri altmış, yetmiş arasıdır. (ekserisinin eceli) Hz. Enes (r.a.)
    275 11 Mallarınızı zekatla kale içine alın. Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Dua da belayı önler. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    275 12 Ölüm meleği, ölmekte olan bir adama geldi. Azasını açtı. Yapılmış bir hayra rast gelmedi. Sonra kalbini açtı. Onda da bir hayır bulamadı. Ağzını açtı, dilini "Lâ ilâhe illallah" der buldu. Bu kelimeyi ihlas sebebiyle o adam mağfirete nail oldu. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    275 13 Cennet, hoşa gitmeyen şeylere büründü. Cehennem de nefsin istediği şeylere büründü. Hz. Enes (r.a.)
    275 14 Benim muhabbetim, Benim yolumda birbirine muhabbet edenler için, halis sevgi gösterenler için ve Benim sevgim uğrunda harcıyanlar (nefis ve mallarını bezledenler) için hak oldu. Hz Ubâde (r.a.)
    275 15 Komşu hakkı dört taraftan kırk evdir. Şöyle, şöyle, şöyle, şöyle sağdan, soldan, önden ve arkadan. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)

    YanıtlaSil

  17. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    218 1 Üzerinde ayak tutunamayan yalçın kaya, tamahlı ulema alametidir. Hz. Suheyl İbni Hisan (r.a.)
    218 2 Sarıya boyamak mü'minin, kırmızıya boyamak müslimin, Siyaha boyamak ise kafirin boyama şeklidir. (Sakal için) Hz. İbni Ömer (r.a.)
    218 3 Cemaatle kılınan namaz, cemaatsiz kılınanın yirmi beş mislidir. Bir adamın kırda, çölde adabı ile namaz kılması faziletçe diğer namazın elli mislini bulur. Hz Ebu Said (r.a.)
    218 4 Farz namaz, bir evvelkinden bir sonraki namaza kadar ki hatalara, Cuma, evvelkinden önündeki Cumaya kadar kefaret olur. Ramazan ayı evvelkinden önündeki Ramazana kadar kefaret olur. Hac da evvelkinden gelecek hacca kadar kefaret olur. Zevci veya mahremi olmıyan müslüman bir kadının hac etmesi helal olmaz. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    218 5 Mescidi Haramdaki bir namaz, yüz bin namazdır. Benim mescidimdeki bir namaz on bin namazdır. Hudud mescidindeki bir namaz ise bin namazdır. Hz. Enes (r.a.)
    218 6 Zeval vakti namaz mekruhtur. Cuma günün müstesna. Zira Cuma günü Cehennem kızdırılmaz. Hz. Ebû Katade (r.a.)
    218 7 Bana selat-ü selam getirmek, sırat üzerinde nurdur. Bir kimse Cuma günü Bana seksen kere selat getirse, seksen yıllık günahları mağfiret olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    218 8 Namaz, şeytanın yüzünü karartır sadaka belini kırar. Allah için birini sevmek ve amelde muhabbet şeytanın kökünü kazır. Bunları yaparsanız şeytan sizden şark ile garb arası kadar uzaklaşır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    218 9 "Namaz üç bölüktür: Abdest bir bölüğü, rüku bir bölüğü secde de bir bölüğüdür. Bu üçüne dikkat edenin diğer akşamı da kabul edilir. Eğer bunlara dikkat etmezse, hem bunlar, hem de diğerleri red olunur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    218 10 Muttaki, verağlı bir adamın arkasında namaz kılmak, ve verağ sahibi birine hediye vermek makbuldur. Verağ sahibi bir kişinin meclisinde bulunmak ibadet, onunla müzakere ise sadakadır. Hz. Berâ İbni Azib (r.a.)
    218 11 Namaz, imanın (dinin) direğidir. Cihad amelin zirvesidir. Ve zekatta bunları tesbit eder. Hz. Ali (r.a.)
    218 12 Cuma kılınan camideki farz namaz haccı mebrur ve nafile namaz ise kabul olunmuş bir hac gibidir. Cuma kılınan camide namaz kılmak, diğer mescidlerdeki beşyüz namaza bedeldir. Hz. Ömer (r.a.)
    218 13 Mescidi Haramdaki namaz yüzbin namazdır. Benim Mescidimdeki namaz bin namazdır. Mescidi Aksadaki namaz beşyüz namaza muadildir. Hz. Ebud Derda (r.a.)
    218 14 Namaz ikişer rekat kılınır. Her iki rikatta tahiyatı oku. Tadarru et, huşu et, tezellül et ve öylece iki elini kaldırıp "Ya Rabbi, Ya Rabbi" de. Kim böyle yapmazsa o namaz eksiktir. Hz. Fadl İbni Abbas (r.a.)

    YanıtlaSil

  18. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    384 1 Allah (z.c.hz.)'ne şu kulun sesinden güzel ses yoktur ki, vaktiyle yaptığı bir günahdan dolayı içi yanmış, günahını her hatırladıkça kalbi korku dolarak teessürle feryad edip "Ya Rabbah" diyor. (Ya Rabbi demek) Hz. Enes (r.a.)
    384 2 Hiç bir alim yoktur ki, sultanın kapısına arzusu ile devam etsin de, sultanın ahirette Cehennem ateşinde çekeceği her azaba ortak olmasın. Hz. Muaz (r.a.)
    384 3 Hiç bir kul yoktur ki, din kardeşini Allah için ziyarete gelsin de, semadan bir melek: "Hoş ettin ve Cennet sana helal oldu" demesin. Aziz ve Celil olan Allah arşının melekutunda şöyle buyurur: "Kulum Beni ziyarete geldi. Bana onu ağırlamak düşer ve onun mükafatı da Cennetten başka ziyafetlik olamaz." Hz. Enes (r.a.)
    384 4 Allah'ı ve Resulünü seven hiç bir kul yoktur ki, fakirlik ona sel akıntısı gibi gelmesin. Allah'ı ve Resulunü seven kimse belaya karşı zırh giysin. (Fakirlik iki cephelidir; Allah'a karşı ihtiyaç hissetmek saadet, mahluka karşı ihtiyaç hissetmek ise felakettir.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    384 5 Bir müslüman yoktur ki, bir mü'min kardeşine gıyaben dua etsin de, bir melek, sana da bir o kadar" demesin. Hz. Ebud Derda (r.a.)
    384 6 Bir kul yoktur ki, bir günah yapsın ve kalkıp güzelce abdest alıp iki rek'at namaz kılarak bu günahdan mağfiret dilesinde, Allah da onu affetmesin. Hz. Ali (r.a.)
    384 7 Cennete giren her bir kimsenin baş ve ayak ucunda iki huri durur ve ins ve cinnin işittiği en güzel sesle neşide okurlar. Bu dünyadaki gibi şeytan çağırtması şeklinde olmayıp Cenabı Hakkı temcid ve takdis mahiyetinde olur. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    384 8 Hiç bir kul ve cariye yoktur ki, derin uykuya daldığında ruhu Arşa doğru çıkarılmasın. Arşa varıpta uyananın rüyası sadık ve arşa varmadan uyanan ki ise kazib olur. Hz. Ali (r.a.)
    384 9 Hiç bir kul yoktur ki, dünyada süm'a ve riya mevkiinde bulunsun da, Allah (z.c.hz.) onun halini kıyamet gününde, halkın huzurunda başları üzerinden duyurmasın. Hz. Muaz (r.a.)
    384 10 Hiç bir kul yoktur ki, her günün sabahı ve her gecenin akşamında üç kere: "Bismillâhillezî lâ yedurru ma'asmihî şey'ün fil ardı velâ fissemâ' ve hüve semî'ul alim." desin de sonra ona bir şey zarar versin. Hz. Osman (r.a.)
    384 11 "Lâ ilâhe illallahu Vallâhu Ekber" diyen hiç bir kul yoktur ki, Allah onun dörtte birini Cehennemden azad etmesin. Şayet iki defa söylerse tamamını Cehennemden azad eder. Hz. Ebud Derda (r.a.)

    YanıtlaSil

  19. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    383 1 Adem oğlunun "Zikrullahsız" geçirdiği hiç bir saat yoktur ki, ondan dolayı kıyamet gününde hasret duymasın. Hz. Âişe (r.anha)
    383 2 Hiç bir genç yoktur ki, dünyanın lezzetini ve lehvini terk etsin ve gençliğinde Allah'ın ibadetiyle meşgul olsun da, Allah ona yetmiş iki sıddık sevabı vermesin. Allah Teala ona şöyle buyurur: "Ey şehvetini terk eden, gençliğini Benim için harcayan genç, sen Benim indimde meleklerimin bazısı gibisin." Hz. Şurayh (r.a.)
    383 3 Sizden birinin ekininden kuş veya yırtıcı hayvan bir şey yesin de, ondan kendisi ecir almasın, bu olmaz. Hz. Hallad İbni Saib (r.a.)
    383 4 Mizana giren şeyler içinde güzel ahlak kadar ağır çeken bir şey yoktur. Muhakkak ki, güzel ahlak sahibi, bununla oruç ve namaz sahibinin derecesine ulaşır. Hz. Ebud Derda (r.a.)
    383 5 Bir mü'mine yorgunluk, hüzün ve acıdan bir şey hatta onu kaygılandıran bir "hem" isabet etsin de, Allah onları kendisinin seyyiatına kefaret kılmasın, bu olmaz. Hz. Ebû Said (r.a.)
    383 6 Allah (z.c.hz.)'ne senin din kardeşini sevindirmen kadar sevgili bir şey yoktur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    383 7 Eğlencelerden, melaikenin hazır olduğu üç şey vardır. Erkeğin ailesi ile latifleşmesi, gazilerin at yarışı, ok nişan yarışı. Hz. Ebû Eyyüb (r.a.)
    383 8 Cin ile İnsin keferesinden başka bütün mahkukat bilir ki, Ben Resulullahım. Hz. Ömer İbni Abdullah (r.a.)
    383 9 Allah ( z.c.hz)'ne tevbekar gençten daha sevgili, isyanda devam eden ihtiyardan daha menhus ve sevaplar içinde de Cuma günü ve gecesinde yapılandan sevgili, günahlar içinde de yine Cuma günü ve gecesinde işlenilenden daha menfuru yoktur. Hz. Selman (r.a.)
    383 10 Bir kavim içinde bir alim yetişmesi kadar şeytanın belini kıran şey yoktur. Hz. Vasile (r.a.)
    383 11 Kulların sabahladığı her sabah bir münadi şöyle nida eder: "Ey insanlar, toprak için doğun, fani olmak için toplayın ve harap olmak için bina edin." Hz. Zubeyr (r.a.)
    383 12 Sadakalar içinde, huysuz bir adamın evindeki köleye verilenden efdali yoktur. (Kölenin kurtulması için) Hz. Zubeyr (r.a.)
    383 13 Hak söz kadar efdal sadaka yoktur. Hz. Câbir (r.a.)
    383 14 Bir kimsenin din kardeşine, kendisine öğreteceği ilimden daha efdal sadakası olamaz. Hz. Raşid İbni Saad (r.a.)

    YanıtlaSil
  20. Şebnem ve Altınçocuk ile birlikte... http://www.altinoluk.com

    ALTINOLUK

    Eylül 2010-Sayt: 295 - Ramazan Şevval 1431 7.50 TL (KDV dahil)

    avlik mecmua

    36

    YanıtlaSil
  21. ALTINOLUK

    Redlerimizin ve Kabullerimizin Netleşmesi için..

    الله YON

    LA De İLLA

    Tevhid Şuurunun Şahsiyetimize Yansıması....

    PAKISTAN VEFA BEKLİYOR

    YanıtlaSil
  22. Ramazan'ın son günlerindeyiz. İtikaf günleri, Kadir Gecesi ve Bayram... Böylece bir Ramazan'la daha vedalaşacağız. Rabbimiz, onunla sağlık içinde yeniden buluşmayı nasip etsin.

    Sıcak ve uzun günlerin Ramazan'ını yaşadık bu yıl, bundan sonra daha on yıl kadar böyle sıcak ve uzun oruç günleri yaşayacağız.

    LARI

    il?

    Sıcaklarda ve uzun günlerde oruç tutmak, ayrı bir nefsi imtihana dönüşüyor, bu gerçek. Böyle bir imtihanı, gölgeliklerde yaşamak bile yeterince tahammül gerektirirken, maden ocaklarında, tarlalarda, inşaatlarda çalışırken, ya da asker ocağında oruç tutmak, herhalde Rabbani merhametin en bereketlisine layıktır.

    Oruç, 14 asırdan bu yana tutuluyor. Bu 14 asır içinde böyle kaç yaz, kaç kış geçti. Farklı coğrafyalarda bu yazlar ve kışlar, daha tahammül edilmez halde olabiliyor.

    Ayrıca, öyle İslam ülkeleri var ki, insanlar, ekonomik zorluklar sebebiyle, bir dilim ekmeğe muhtaç durumlar içinde oruç tutuyorlar.

    Ya Ramazan ikliminde sel felaketi ile karşılaşan Pakistan'daki milyonlarca Müslümanın durumu... Onların Ramazan'ı, Bayram'ı nasıl olur ki?

    İşgal altındaki İslam yurtlarının, iç çatışmalar yaşayan İslam yurtlarının Ramazan'ı Bayram'ı nasıl olur ki?

    2001 yılı Kasım ayında "Terör, Bombalar ve Acılar - Hüzünsüz bir Ramazan Özlemi" şeklinde bir kapakla çıkmıştık. Afganistan bombalanıyordu o sırada...

    Afganistan hala işgal altında...

    Filistin hala işgal altında.

    Pakistan'da hala kargaşa hakim.

    Ve Pakistan'da sel, binlerce ocağı söndürmüş durumda...

    in

    Inda cuk ikte tir...

    Aziz

    Okuyucu

    YanıtlaSil
  23. بسم الله الرحم الرحيم

    Müslümanın yüreği yer yüzündeki bütün mahrumları kucaklayacak bir genişliğe sahip olmalı.

    Ramazan, bu Müslüman yufka yüreğinin, en ince hassasiyetlerle yüklendiği bir mevsim.

    Yine Ramazan, Müslüman için, en ince ayrıntısına kadar hayat muhasebelerinin yapıldığı bir mevsim.

    Varlıkların yoklukların inceden inceye muhasebe edildiği ve üzerlerindeki "fukara hakkı"nın layıkına teslim edildiği bir mevsim.

    Arınma mevsimi.

    Düşünme mevsimi.

    Kulluk mevsimi.

    İşte son günler.

    Vedaya doğru yol alıyoruz.

    İster itikafa çekilip, Rabbinizle başbaşa kalıp, kendinizi süzün.

    İster şu kalan günlerde kalb gözünüzü açarak Kadir Gecesi'nin bereketini aramaya yönelin.

    İster, mal varlığınız üzerinde titizlenip, zekatla, sadaka ile onu arındırmak için seferber olun.

    Oruçlarınız üzerinde daha itinalı durun kalan günlerde... Gözünüzü gönlünüzü koruyun.

    Ve her halükarda Bayram'a, Ramazan'dan yeterli İstifadeyi sağlamış olarak çıkın.

    Sevinin, sevindirin...

    Kendi çocuğunuzla birlikte komşu çocuğunu sevindirin. Hısım akrabanızı sevindirin. Bir fukara evine sevinç taşıyın. Filistin'de bir çocuğu sevindirin. Pakistan'da bir aileyi sevindirin.

    Bütün ümmet-i Muhammed olarak sevinçler yaşayacağımız bayramlar dileğiyle, kutlu Kadir Gecenizi ve mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik ediyor, yuvanıza hayırlar, bereketler niyaz ediyoruz. Allah'a emanet olunuz.

    YanıtlaSil
  24. "La" ve "Illa..."

    Bu, bir zihin disiplinidir.

    "Tarif"in tarifi, tam da bu zihin disiplini ile bağ lantılıdır.

    Tarif, "Bir şeyi efradını cami, ağyarını mani bir şekilde çerçeveleme" işidir.

    Yani İçinde olmayanları dışarda bırakmak, için de olanların tamamını da ihtiva etmek üzere sınırla-n belirlemektir tarif.

    Kur'an, İslam'ın en temel inanç umdesinde bize bu zihni disiplini kazandırır.

    "La", zihni tüm olmazlardan ayıklama eylemidir.

    Ve "Illa" ayıklanan ve pirü pak hale gelen zihin zeminini, en temel gerçeği dikme eylemidir.

    "La" ile "İlla", zihinde belli merhalelerde var ol-ması gereken duraklardır.

    Hep "La" ile gidemezsiniz. Hep "La" ile gitmek her şeyi yoksamaktır.

    "La"dan "illa"ya vardığında zihin, gerçek itmi 'nana erer.

    "La" ile "Illa"nın, en yakın ve en net kullanımı ni, kelime-i tevhidde buluruz.

    -La ilahe illallah.

    Buradaki kullanımı ile değerlendirsek, sanki bu iki kelimeciğin, birbiri ile yanyana durmak i çin yaratılmış olduğunu düşünürüz.

    Belki de o yüzden İslam, bu dört kelimeye en temel inanç dokusunu sığdırmıştır.

    "La" ve "İlla"nın bu kadar müessir kullanıla-bildiği başka bir yer var mıdır, bilinmez.

    "La"nın bu kadar yok sayıcı bir hüviyet ka zandığı, "İlla"nın da bu kadar büyük bir varlık ikrarını seslendirdiği, ve kullanılışında bu kadar hayati nitelik kazandığı başka bir yer var mı, bi linmez.

    "La ilahe"de, "İlah yoktur" diyorsunuz. Bu çok ağır bir hüküm. Burada kalınamaz. "La"yı buradaki rolüyle kalıcı kıldığınızda, zihin dünya nız çöküşe gider. "İlahsız" bir dünya idraki imkan

    ALTINOLUK 3

    YanıtlaSil
  25. sızdır.

    Ama, "Allah"ın varlığını ve tekliğini, başka hiç bir ihtimale imkan vermeyecek bir netlikte, berrak-lıkta ortaya koymak için de, önce "külli bir yok-sama", ama ardından en net biçimde bir "varlık ikrarı" gelmiştir.

    Varlığın ikrarını en kararlı niteliğe kavuşturmak İçin külli yoksama bir zihni vasıta olarak devreye sokulmuştur.

    Buradan bakılınca, "Kelime-i tevhidin mana-sı, "Allah'tan başka ilah yoktur" şeklinde mi anla-şılmalıdır?" sorusu sorulabilir.

    Bu ifadelendiriş şekli, yanlış değildir. Ama dik-kat edilirse "La" üzerine kurulu bir ifadelendirme-dir bu.

    Oysa, kelime-i tevhiddeki asıl vurgu "illa" üze-rinedir. "İlahın yokluğu", "Ancak Allah'ın var ol-

    Müslüman, kelime-i tevhidin düşünce disiplinini gerçek manada hazmedebilirse, bu, hayatın bütün alanlarında hakikat ikamesinde müessir vasıta olacaktır. Ne mutlu tevhid bilincir zihnine kazıyana...

    duğunu ifade

    YanıtlaSil
  26. duğunu ifade için söylenmiştir. Onun için bel-ki doğru anlamı, Türkçede biraz sakil görünse de "Başka ilah yoktur, ancak Allah vardır" şeklinde ifade etmek gerekmektedir. Onun için zikirlerde ya "Lâilâhe illallah" tarzında bütün kelime-i tevhidin tekrarı yapılır ya da "İlalllah" tarzında sadece ikinci kısmın tekrarı, ama mesela sadece birinci kısımla, yani "Lâ ilâhe” diyerek asla zikir yapılamaz.

    Ama bu, "Lâ"yı anlamsız kılmıyor, ya da fonksi-yonunu azaltmıyor.

    Aksine, "Lâ" ile bir zihni arınma eylemi gerçek-leştiriyorsunuz.

    İhtimalleri sıfırlıyor ve büyük gerçeğe zemin hazırlıyorsunuz.

    ALTING

    YanıtlaSil
  27. Tabii ki, "Gerçek tevhid" eğitiminde, "L gerçek bir zihni arınmayı sağlaması öngörulin tür.

    Bunun için de, insan için, "ilah" konumuna ge tirilme riski taşıyan her şeyin farkında olunması ve "LA" derken, bütün o zihni tortuların silinmesi ge rekiyor.

    Kur'an, insanların "llah" diye tapındıkları şeyle re işaret eder ve bunlara karşı kelime-i tevhid bilin cini ikame etmek ister.

    Hevanın nefsi arzuların tanrılaştırılması me sela...

    Tagut diye nitelenen, Allah'a karşı güç iddiasın da bulunan tüm güç odaklarının tanrılaştırılması mesela...

    -Din adamlarının, ruhbanın, helali haram hara-mı helal kılmalarını kabul tarzında tanrılaştırılma sı mesela...

    r

    -Taşın, ağacın, güneşin, ayın tanrılaştırıl ması mesela...

    -Siyasi liderlerin kendilerini tanrılaştırma-sı ya da başkalarının onlarda tanılık gücü bulunduğuna inanması mesela...

    -Malın - mülkün tanrılaştırılması mesela...

    -Evladü ıyalin, sevilen bir kimsenin Allahın emir ve yasaklarını ihlale yöneltecek sevgi-saygı mahalline oturtularak tanrılaştırılma-si mesela...

    İslam, tüm bunlara, ve belki buradaki "I-lahlaştırma" damarını taşıyan her şeye "La" denmesini istiyor. Buradaki "ilahlaştırma damarı"nın farkında olmak, ayrı bir tevhid şuurunu gerekli kılıyor.

    Buradaki "ilahlaştırma damarı" dedi-ğimiz şeyin de doğru anlaşılması gerekiyor. Denebilir ki, insan, kendi kendini mabud yerine oyup karşısında secdeye varmaz, ya da ruhbanı arşısına alıp tapınmaz, ya da mala mülke secde tmez, öyleyse tanrılaştırma nedir?

    Tanrılaştırma, tüm bunları, Allah'ın bildirdiği sı-ırları aşmak için vesile olarak kullanmak demektir. ahlaştırma damarı" dediğimizde, İşte bunun id-ık edilmesi ve "Lå çizgisi"nin bunun üstüne çe Imesi gerekir.

    O yüzden, dil ile bin kere "La ilahe" dendiği alde, kalbimizde ve hayatımızda nefsin diktiği utlar varlığını sürdürüyorsa, "La" hükmünü icra miyor, yani ilahları silip süpürmüyor demektir.

    Şunu da söylemek mümkün ki, kalbimiz,

    YanıtlaSil
  28. "La"nın, örülmüş-

    muna ge-nması ve mesi ge-

    ri şeyle-id bilin-

    si me

    diasın Insasi

    hara-

    Ima-

    "İllallah" bilincine kenetlenmiş değilse, "Lâ ila-he"yi bilinçli bir tasfiye mekanizmasına dönüştür-mek mümkün değildir.

    Dünyada bir çok insan, hep "Lâ ilâhe" diyerek, yani bütün kudretleri, bu arada Allah'ın varlığını da nefyederek yaşıyor olabilir. Mesela, yoğunlukla entellektüelleri etkileyen agnostisizm - bilinmez-cilik diye ifade edilen felsefi akım, evet, tanrı diye tapınılan şeylere inanmıyor ama, "Allah'a inanç" noktasına da gelemiyor, "Ben bilemem" de takı-lip kalıyor. Oysa, bir Yaratıcı'nın, yani Allah'ın varlı-ğını bilmek gerekiyor. O'nun varlığını idrak edeme-yen bir zihni, Islam, koordinatları tebellür etmiş bir zihin dunyası olarak kabul etmiyor. Bir düşünce a-damı bu çağdaş sapkınlığı "La"cı entellektüeller" olarak tanımlıyor. Yani her şeye "La" diyen ama bir türlu "illa"ya gelemeyen bir zihin dunyası...

    Kur'an, bu nefy ve ispat - yoksama ve varlığı ikrar" mekanizmasını, mü'min bilincini inşada çok sik ve çok farklı terkipler halinde kullanmaktadır.

    "İyyake na büdü.....

    İyyake nesteiyn."

    "Ancak sana ibadet eder, ancak senden yar-dım dileriz."

    Bu da "La"sı ve "illa"sı, "İyyake" zarfında mün-demiç kılınmış bir nefy ü ispat terkibidir.

    "İlahlığa soyunacak başka varlıklara değil, ancak Sana..." (Fatiha, 4)

    "Vema halaktü'l-cinne ve'l-inse illa li ya'bü-duun"

    "Cinleri ve insanları başka hiçbir sebeple de-ğil, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."

    Bu ayette de "La"nın yerini nefy - olumsuzluk edatı olarak "Ma"almış. Ama sonunda yine "İllä" gelmiş.

    Olumsuzluklardan arınma ve Hakkın ikamesi...

    Müslüman, kelime-i tevhidin düşünce disiplini ni gerçek manada hazmedebilirse, bu, hayatın bu-tün alanlarında hakikatin ikamesinde muessir bir vasıta olacaktır. Ne mutlu tevhid bilincini zihnine kazıyana...

    Ve

    YanıtlaSil
  29. Gören Sensin

    Ya Rab sana açtım elim; Aşkı aşkla karan Sensin!.. Seni ister her emelim: İsteyene veren Sensin!..



    Kader yazdın, kıldım vefä: Ömrü aldı ceur ü cefa!.. Bu çilemi kırk bin defa: Yoğuran Sen yoran Sensin!..

    Arzdan arşa ağdı İsa: Tür'da yandı oldu Musa!.. Ne hällere döndu asa?

    Bir deryayı yaran Sensin!..

    Garip kulum må rifet ver: Kerem eyle inayet ver!.. Kalp gözüme basiret ver:

    Arayan Sen, soran Sensin!

    Gönül söyler. Fözlar, Hüzün eler, 362 im ağlar... Nejs, önümde yelum bağlar Bilen, duyan, gören Sensin!...

    Sen var ettin bu ademi Edep, erkän, or, erdemi!. Bir aşk için her alemi.

    Bir gönül seren Sensin!..

    ALTINOLUN-5

    YanıtlaSil
  30. La lahe Illallah in Sırrı

    elime-i Tevhid; iman ile küfrü, saadet ehli ile sefalet ehlini tefrik eden, bir Birinden ayıran en önemli kelime dir... "Lailahe illallah", üzerine bütün salih amellerin inşa edildiği bir te-meldir aynı zamanda. Temelsiz bina nın yıkılmaya mahkům olması gibi, önemli olsa da onun üzerine bina edilmeyen her iş, her amel, Kur'a-ni ifadeyle "hebaen mensura" yani havada uçuşan toza dönüşerek yok olmaya mahkûmdur.

    "La ilahe illah" yani "Allah'tan baş ka ilah yoktur başka ne anlama ge liyor?

    Allah'tan başka ilah yoktur demek;

    Hak ve adaletin er veya geç bir gün mutlak surette yerine gelmesi de mek...

    Merhamet demek, mağfiret de mek...

    Allah'tan başka ilah yoktur demek;

    Gözyaşlarının boşa akmaması, sab rın meyvesiz, hayrın ve şerrin karşı lıksız kalmaması, cinayetin, cürmün kısassız kalmaması demek...

    Allah'tan başka ilah yoktur demek;

    Endişelerin bertaraf olması, hakkın sahibine verileceğinin garantisi de-mek. Dolayısıyla kalbin itminana kavuşması, nefislerin huzura, gönül lerin sükûna ermesi demek...

    Allah'tan başka ilah yoktur demek;

    Cimriliğin değil, Kerem sahibinin ka-Inatı yönetmesi demek...

    Verdiğini geri almak Kerimliğin do-ğasında yoktur. Hayatı bize bahşe-den Allah c.c, ölüm ile onu bizden almaz. Ölüm asla ve hâşă bize bah-şedilen hayatın elimizden alınması değildir. Aksine ölüm, "lailahe illah"ı

    hakkıyla söyleyenler için nihayetsiz güzeller güzeli yepyeni bir hayatın bahşedilişi demektir.

    Allah'tan başka ilah yoktur demek;

    Käinattaki yaratılmışlar İçinde hiçbir abesliğin, kusurun bulunmaması demektir....

    Her şeyde bir hikmet vardır demek... Her olayın ardında bir hikmet vardır demek... Her yaratılmışın bir hikme ti vardır demek... Acının, kederin, hastalığın, hüznün, acızlığın, ya da güçlü olmanın ardında hikmet var demek.

    Allah'tan başka ilah ye

    Kederlerimizin, dertle larımızın, kusurların zın Rahman'ın so erimesi demek.....

    Allah'tan başka ilah yo

    Bütün güç ve kudret

    de olması demek. Büt In.. sonsuz bilgisine O sahip demek Bütün arzu ve isteklerimizin Onun elinde olması demek...

    Allah'tan başka ilah yoktur demek;

    O'ndan kaçış yok, aksine kaçış O'na demek...

    O, bütün kullar için sığınılacak ma-kam demek...

    Sıkıntılarımız, dertlerimiz, kederleri-miz için niyazda bulunup yakaraca-ğımız en büyük kapı demek...

    Velhasıl, özellikle gönlü daralan mümin için ihlas ile, La ilahe illah demek;

    Yalnız olmamak demek... Kurtuluş demek... İki cihan huzuru ve mutlu-luğunu garanti etmek demek...

    YanıtlaSil
  31. A. Yasin Demirci

    r-1--i 7.

    La Tahzen-Üzülme La ilahe illallah demek 99 belayı önler. Bunun en aşağısı sıkıntıdır.

    La Tahzen-Üzülme Rol modelin Allah Resülü olsun, çünkü O, kendisine tabi olanı mutluluğa götüren en büyük lider, kurtuluş ve başarıya götüren en büyük mürşittir.

    La Tahzen-Üzülme Harama bakan, kalbine gam ve kederden başkasını ekmez, mutlu olan kişi Rabbinden korkup da gözlerini haramdan saklayandır.

    لله

    YanıtlaSil
  32. evlana'nın dediği gibi ortalıkta binlerce tuzak var. Bizler ise aç ve haris kuşlar gibiyiz. Tuzağın önünde-ki buğday danesine olan hırsımız tuzağı görmemize Lengel oluyor ve bir buğday danesine başımızı feda ediyoruz. Fareyi yakalamak için de fare kapanının u-cuna peynir koyarlar. Peynir tamahı hayata mal olur. Oltanın ucundaki yem de bir tuzaktır. Biraz zahmet çekerek rızık elde etmek yerine, tembellik ve hırs yü-zünden zahmetsiz kazanç peşinde olmak nice zarar-lara sebep olmaktadır.

    Cennetteki yasak ağaç da bir tuzak, bir imtihandi. Orada aç ve susuz kalmak söz konusu değildi. Fakat İblis tuzağı süsleyip püsledi: "Nihayet şeytan Adern'e vesvese verdi ve: Ey Ådem! Sana ebedilik ağacını ve yak olmayacak bir saltanatı göstereyim mi? Dedi. Bunun ü-zerine Adem ile eşi o ağacın meyvesinden yediler." (Tahá, 120, 121) Şeytanın tuzağına düşmek onları cennetten çıkardı. Cennete girebilmek için çekilen bütün gay-ret ve sıkıntılar bir anlık hırsın yüklediği faturalardır. Şeytan tuzak kurmaya devam etmektedir. Zira onun görevi aldatmak, bizim görevimiz de aldanmamak-tır. Bizler bir bakıma nefis ve şeytanın döşediği ma-yın tarlasında yaşamaktayız. Günahlar cennete gi-den yolda birer mayın mesabesindedir. Mühim olan Kur'an ve Sünnet dedektörleriyle bu mayınları görüp, basmamak ve salimen sahil-i selamete ulaşmaktır. Şeytan günahları süsler ve bütün cazip propaganda yollarıyla insanları günaha teşvik eder. Günahı işlet-tikten sonra da bir kenara çekilip şöyle der: "Sizi is-yana davet ettim. Siz de benim davetimi hemen kabul

    ALTINOLUK

    YanıtlaSil
  33. Ali Rıza Temel

    ettiniz. Öyle ise beni kınamayın, kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz."

    (Ibrahim, 22)

    İnsanı tuzağa düşüren en önemli amil hırstır. Hırs gözü kör eder. İsteğin aşırısına hırs diyoruz. Hayatta herkesin birtakım arzu ve istekleri vardır. Böyle ol-ması da tabiidir. Hayatı yaşanmaya değer kılan da ü-mit ve arzulardır. Yaşama, zengin olma, ilim öğrenme, mevki-makam edinme ve arzular insanları çalışmaya sevk eder. İnsanın mutlu ve başarılı olması bu arzula-rın ölçülü ve makul olmasına bağlıdır. Fırtınaya, yan-gına, kasırgaya dönüşen hırslar hem sahiplerini, hem de toplumları mahveder.

    Fransız Filozofu Voltaire (Volter) ne güzel söyle-miş. "Hırs, bir sandalın yelkenini şişiren rüzgâra ben-zer. Fazlası gemiyi batırır, azı da gemiyi olduğu yerde tutar. Kararı ise iyidir."

    Aklın ve imanın kontrolünden çıkan hırslar ben-dini yıkan azgın sular gibidir. Potansiyelimizi kötü heveslerin tahakkuku için değil de, iyi hedeflerin gerçekleşmesi için kullanırsak hem tuzaklardan kur-tulmuş, hem de ebedi saadeti elde etmiş oluruz.

    Tadımlık mesabesinde olan dünyevi hazların pe-şinde ömür tüketenler sonuçta derin bir nedamet ve korkunç çöküntü ile karşı karşıya kalırlar. Mevlana böylelerini, gökteki kuşu görmeyip de, yerdeki göl-gesinin peşinde koşan aptal bir avcıya benzetir. Tuzaklar da, tuzaklara konan yemler de çeşit çeşit-tir. Hele günümüzde bu tuzaklar ve yemler çok cazip,

    -15

    YanıtlaSil
  34. çok baştan çıkarıcıdır. Cennet nefsin hoşlanmadığı, cehennem ise nefsin hoşlandığı şeylerle kuşatılmış-tır.

    İbn Mukaffa diyor ki: "Allah insanları ibadetlerin külfeti, haramların lezzetiyle imtihan eder."

    Gazali merhum da; günahları zehirli bala benze-tir. Bala tamah edip de içindeki zehri düşünmeyen bir anlık damak tadı için hayatlarını verirler. Bala ve-ya pekmeze konup da dışarıya çıkamayıp can veren sineklerin hali ne kadar ibretliktir.

    Akıl hırsın önünde olursa tuzaklara düşülmez. İşin sonunu, arka planını görmek ve adımları ona göre atmak, tedbiri elden bırakmamak en emin yol-dur. Ebedi bir saadeti bir anlık zevke feda etmek akıl işi değildir. Kalıcı olmayan zevkler yerine daimi olan, bereketi ilânihaye devam eden, elemlere dönüşme-yen amel ve hedefler peşinde olmak hayatı değerli ve anlamlı kılar.

    kıl hırsın ön

    C

    Mevlana diyor ki:

    YanıtlaSil
  35. Mevlana diyor ki: "Kötü arzular uyuyan köpekler gibidir. Ortaya bir taş atılırsa hemen fırlarlar. Bu be-dende yüzlerce köpek uyumaktadır." Bu köpekler a-kıl ve iman bağıyla bağlanmazsa, zapt edilemezler. Hem sahibine, hem de başkasına saldırırlar.

    Şehvetlerine, kötü arzularına hakim olan insan-lara ne mutlu, asıl hürler onlardır. Heveslerinin, fani arzularının esiri olanların efendi görünümünde ol-maları ne hazindir. Asıl köleler bunlardır. Zincire vu-rulmuş köle hürriyet için mücadele verir, bir an önce esaretten kurtulmaya çalışır fakat arzularının kölesi olanlar köleliği sürdürme mücadelesi verirler. Şehvet zincirleriyle bağlı olduklarını fark etmezler.

    İnsanın boyun eğmesi gereken yegâne varlık Allah'tır. Yaratana kul olmayanlar yaratıklara köle o-lurlar.

    Mevlana ne güzel söylemiş: "Kendisini kerem ve sehavet sahibi Allah'tan başkasına satmayan kimse-ye ben kul köle olayım." Böylelerine köle olmak neti-cede Allah'a kul, köle olmak demektir. "Allah mümin-lerin mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır." (Tevbe, 111) Nihai anlamda müşterisi Allah, bedeli cennet olmayan bütün alışverişler zarar hük-

    ALTINOL

    YanıtlaSil
  36. mündedir. Cenneti kazanamayan, her şeyi kaybetm demektir. Allah rızasını kazanmak elbette cennetten daha değerlidir fakat bu rizanın bedeli de cennettir Bu nihai kazancı düşünmeyenler geçici kazançlara göz dikerek kalıcı mükafatları kaybediyorlar. Buyuk ve kalıcı kazançlar için haramların cazibesi karşısın da dik durmak, sabır ve tahammül göstermek gere kir. Peynire tamah eden fare, buğdaya göz diken kuş gibi zaaf gösterilirse hem peynir ve buğdaydan, hem hayattan, hem de cennetten mahrum kalınır. Nice ta mahkarların acı akıbetini dünyada da gormekteyiz.

    Rüsvete tenezzül edenler, bankaların içini boşal tanlar, bir kadın, bir makam uğruna haysiyet ve şere fini satanların zaman zaman düştükleri acıklı sonlar cümlenin malumudur.

    Helal dairesi hem ihtiyacı hem de zevki karşılaya cak derecede geniştir. Haramlara ancak zaruret ha linde başvurulur, o da zaruret miktarını aşmayacak kadar.

    Insanın karnı doyar fa-kat gözü asla doym Yoksul çok şey ister, haris her şe-yi ister. Köle bir efendiye, ha-ris ise elde etmektediği her şeye köle olur. Mumin sa dece Allah'ın kulu katesidir. Allah'tan başkası önunde rü-kú ve secde caiz değildir.

    Muhammed Ikbal diyor ki:

    "Namazdaki secde seni başka-larının önünde secde etmek-ten vazgeçiremiyorsa böyle bir secdeden de vazgeç

    Hz. Peygamber (sav)'e davasından vazgeçmesi i-çin para, kadın ve krallık teklif ettiler. Bunlar birer tu-zaktı. Fakat Allah'ın rızasından başka gayesi olma-yan Efendimiz bunları elinin tersiyle derhal reddetti. Şayet bu teklifleri kabul etseydi, herhangi basit bir Insan gibi silinip gider, ne gönüllere taht kurar, ne de makam-ı mahmuda erişirdi.

    Tuzaklara düşmemek hem akıl, hem basiret, hem de güçlü bir iman gerektirir. Gözü ve gönlü ebedi-yete dönük olmayanlar geçici zevk ve menfaatle-re dönük yaşarlar, bunları elde etmek için de bütün insani ve ahlaki değerleri bir kenara bırakabilirler. Ahiretlerini dünyalık karşılığında satarlar. Ebediyete gönül verenler ise faniye esir olmazlar, bakinin pe-şinde olurlar.

    Yüce Mevla'dan etrafımızı kuşatan tuzakları biz-lerden uzak kılmasını niyaz ederiz. Zira Onun hima-vesi olmazsa tuzaklardan emin olunamaz. Yusuf pey-Jamber bile nefsinden emin olamamış, Rabbinin nimayesine sığınmıştır. "Şayet sen onların tuzakları-na karşı beni korumazsan, hilelerine kapılır da, kendini vilmezlerden biri olup çıkarım." (Yusuf, 33)

    16

    YanıtlaSil
  37. anla

    kıl hırsın önünde olursa tuzaklara düşülmez. İşin sonunu, arka planını görmek ve adımları ona göre atmak, tedbiri elden bırakmamak en emin yoldur. Ebedi bir saadeti bir anlık zevke feda etmek akıl işi değildir. A

    YanıtlaSil
  38. Gazze Zaferinin Gizli Kahramanları ve Bebeklerin Şehadeti
    10 Ekim 2025

    Print Friendly and PDF
    7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı, ikinci yılını doldururken İsrail pes etti, İİT Temas Grubu ve Türkiye’nin yürüttüğü küresel diplomasi doğrultusunda ABD’nin de araya girmesiyle ateşkese mecbur oldu.

    Tartışmalarda, iki yıldır bu savaşın can kaybı, yıkım, soykırım ve diğer boyutlarına ağırlık veriliyor. Elbette bu bir gerçek. Fakat biz bu yazıda Aksa Tufanı’nın üzerinde durulmayan başka boyutlarına dikkat çekmek istiyoruz.

    Hamas, siyaset ve diplomasi cephesinde, Kassam Mücahitleri harp meydanlarında hiç geri adım atmadan bütün zalim koalisyonuna karşı taviz vermeden kahramanca çarpıştılar. Hamas liderleri katledildi, Yahya Sinvar gibi büyük komutanlar, cephede şehit oldular. Bir avuç toprak parçası olan Gazze’de iki seneden bu yana gece-gündüz başlarına yağmur gibi en kahredici bombalar yağdırılan Filistin halkı asla geri adım atmadı, orayı terk etmedi. Yağan bombalar, açlık, ölüm ve evlerinin, binalarının, şehirlerinin yok edilmesi duruşlarını etkilemedi. Bu, tarihte nadir görülen eşsiz bir durum.

    Can veren bebeklerin zaferi

    Bunların hepsi doğru. Fakat zaferi kazandıran en önemli gerçek Gazzeli bebeklerdir. Çünkü şehirlerin yok edilmesi, insanların topluca katledilmesi, en acımasız savaş yöntemlerinin uygulanması, “uluslararası hukuk” dedikleri, güçlülerin delip geçtiği ve sadece sineklerin takılıp kaldığı metinler, bu zalim dünyanın umurunda değil. Bunun böyle olduğunu, Bosna’da, Afganistan’da, Irak’ta ve Suriye’de açıkça gördük.

    Gazze’de iki fark

    Gazze’de, Dünyaya can veren 20 bin bebek bütün küresel dengeleri değiştirdi. 2001-2021 yılları arasında Afganistan’ın işgali sırasında 3.6 milyon insan öldürüldü. Bunların yaklaşık 105 bini çocuktu. 2023’te Irak işgal edildiğinde 1.2 milyon Iraklı katledildi. Bunların onbinlercesi çocuktu. 2011-2025 arasında Suriye’deki iç savaşta da belki 1 milyona yakın insan öldürüldü. Can veren onbinlerce çocuk da vardı. Ama bu savaşlarda katledilen bebekler ve çocukların sayısının tam olarak kaç olduğu dahi hala bilinmiyor.

    YanıtlaSil
  39. Çarpıcı bir örnek: Ukrayna

    2022’nin Şubat ayından bu yana Rusya ve Ukrayna savaş halindeler. 4 ay sonra bu savaş 5. yılına girecek. ABD Başkanı Donald Trump’ın ifadesine göre Rusya ve Ukrayna taraflarının toplam can kaybı 1.7 milyon civarı. Bu savaşta, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ifadesiyle esmer çocuklar değil, Batı Medeniyetinin nezdinde çok daha değerli olan “sarı saçlı, mavi gözlü çocuklar” ölüyor. Avrupa’nın göbeğinde 4 yıldır devam eden Ukrayna savaşı, Ortadoğu’da 2 yıldır devam eden Gazze Savaşı kadar Dünya gündeminde yer almıyor.

    Bu, üzerinde düşünülmesi gereken son derece dikkat çekici bir hakikat. Çünkü 1967'de İsrail, Altı Gün Savaşı'nda Mısır, Suriye ve Ürdün ile savaştı. Ayrıca Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Cezayir gibi diğer Arap devletleri de sınırlı destek sağladılar. İsrail bu savaşı 6 günde kazandı. Ama Aksa Tufanı’nda bu “güçlü” İsrail’in karşısında avuç içi kadar Gazze’de yaşayan “küçücük” bir Hamas vardı. 1967’de 7 Arap ülkesini 6 günde yere seren İsrail, devlet bile olmayan küçük bir Hamas tarafından yere serildi. Öyleyse bunun sırrı neydi?

    İsrail ve küresel Siyonizmin Dünyada en başarılı olduğu konu, algı “yaratma,” gerçekleri ters-yüz etme, kamuoyu oluşturma gibi psikolojik savaş taktikleri. Ama Gazze Savaşı sırasında bu taktikler, güçlü Batılı devletlerin desteklemesi, küresel medyanın Hamas’ı karalayan, soykırımcı işgal devletini haklı göstermeye çalışan gayretleri hiçbir şeye yaramadı.

    İsrail’in, “Bunların şimdi bebek olduklarına bakarak öldükleri için üzülmeyin. Çünkü bunlar büyürlerse Hamas’ın teröristleri olacak” şeklindeki patolojik izahları insanlığın gözünü açtı.

    Kontra küresel algı operasyonu

    Haçlı-Siyonist koalisyonunun uluslararası siyasette etkili olmaları, büyük ajansları ve medya kuruluşlarını yönetmeleri veya kontrole etmeleri neticede hiç işe yaramadı.

    YanıtlaSil
  40. Zalimlerin karşısında, Gazze’nin yanında olan bir “GÜÇ” kontra bir algı operasyonu gerçekleştiriyor. Üstelik bu operasyonu Siyonizmin etkili olduğu platformların bile engel olamayacağı yöntemler kullanarak yapıyor. Hem Gazze’de elde edilen zafer hem de küresel etkileri, Hamas’ın kapasitesini ve yeteneklerini çok aşan bir başarıdır. Bu ifade Hamas ve Kassam’ın kahramanlıklarını inkar ya da küçümseme olarak anlaşılmamalıdır. Hamas’ın arkasındaki büyük iradenin hakkını da teslim etmek şeklinde düşünülmelidir.

    Hamas ve Kassam sahada mücadele ederken, geri planda çalışan GÜÇ, o bebeklerin masumiyetini bütün Dünyaya yayan sistematik bir çalışma yürüttü. Her gün İsrail kurşunlarıyla can veren o bebekler, 8 milyarlık insanlık vicdanının imtihanı oldu. Yüreklerdeki o üstü küllenmiş rahmet ve merhamet duyguları, milyonların sel olup meydanlara akmasını sağladı. Bu defa o meydanları dolduran yüzbinler, o ülkelerin yönetimlerini ve kamuoylarını mecbur bıraktı. Filistin bayrakları Gazze’de taşınamazken Dünyanın her yeri Gazze bayraklarıyla süslendi. İsrail iyice izole edildi.

    Tarih boyunca hiçbir savaş bu çapta Dünya genelinde küresel protestolara sebep olmamıştır. Bu, sıradan bir iş değildir. Can veren bebekleri insanlığa gösteren ve bunun getirdiği küresel toplumsal tepkileri, her ülkede bir silah gibi hasımlarının alnına doğrultan, nihayetinde de kimsenin ummadığı bir zafer elde eden bir GÜÇ! Bütün dünyada aralıksız devam eden protestoların sıradan bir iş olmadığını unutmamak gerekir. Bu güç tarafından, “barışçıl maksatlarla” meydanlara çıkarılan milyonlar, gerekirse başka şekillerde de o yönetimlerin karşısına çıkabilirler.

    Bunu Batı dünyası anlamaya ve ürkmeye başladı. Daha da anlayacaklar…

    Kısacası Gazze’de beyaz kelebekler gibi can vererek milyarlarca insanın sarhoş vicdanlarını ve ruhlarını dirilten bebekler, Gazze Savaşı’nın en büyük kahramanlarıdır.

    Onlar ölümleriyle insanlığı dirilttiler, insanlığa can verdiler…

    Cephe gerisinde farklı bir savaş yürüten kahramanlar da stratejiyi belirlediler ve uyguladılar. Ruhları dirilten bebeklere ve arka plandaki gizli kahramanlara binlerce selam olsun.

    Fetihleri ve zaferleri şimdiden mübarek olsun…

    YanıtlaSil
  41. 252

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    mıdır. Bu makama ermekle cümle varatılmıslardan ayrı bir üstünlük man Allah'ın arsıdır. İsbu makam, Resulüllah S.A. efendimizin maka-kazanır.

    Resulüllah S.A. efendimize bu ismin verilmesinde bir başka ma-na da şudur:

    Cennet ehline verilen sayısız nimetler, ancak o Habib-i Ekrem S.A. efendimizin vasıtası ile verildiğinden; ism-i saadetlerine:

    SAHİB'ÜL-VESİLE.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    168. İsim: SAHİBÜS-SEYF. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Fahr-i Ålem Resulüllah S.A. efendimiz; insanların tümünü, mah-lukatın hepsini imana davet için gönderilen Resul olduğu için: hep-sini imana davet ve tevhide irşad eylemiştir. Resulüllah S.A. efendi. miz, bu davetini kabul etmeyen kâfirleri ve inatlarında ısrar eden azgınları cebren ve kahren davet etmiştir. Yine de kabul etmeyip inatlarında ısrar edenlerin üzerine; kendisine iman eden mümin ve muvahhidlerle birlikte gidip muharebe, mücahede ve mukatele etmiş-tir. Onların kılıç çekme heveslerini kırmış; diyarlarından ihraç etmiş-tir. Mallarını ve azıklarını ganimet edip evlåd ü ayallerini esir etmeğe memur olmuştur.

    Bundan başka, Resulüllah S.A. efendimizin ümmeti dahi; din düşmanları ile, kılıç ve sair harb âletleri ile harb etmek emrini al-mıştır.

    Resulüllah S.A. efendimizden evvel bir peryagmber ve ümmeti kı-lıçla kıtal emri almamıştır. Kılıçla kıtal emri Resulüllah S.A. efendi-mize mahsustur.

    Sonra.. muharebe ve mukatele taa, kıyamete kadar Muhammed ümmeti arasında sabit ve kaim olacağından ism-i şeriflerine:

    SAHİBÜS-SEYF.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selám eylesin.

    **

    169 İsim: SAHİBÜL-FAZİLET. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sel

    lem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Peygamberlerin sultanı, doğru yolu tutan zatların dayanağı, mev-cudatın şereflisi, yaratılmışların en faziletlisi, bütün kemalleri özün-de toplayan, faziletli işleri yapmakta ve faziletli huylara sahip olmak-

    YanıtlaSil
  42. KARA DAVUD

    253

    nú zat ve sıfat olarak özünde toplayıp bu yolda daim ve sabit oldu-ta son gayeye ulaşıp eren Resulüllah S.A. efendimiz faziletlerin tümü-ğundan ism-i şerifine:

    SAHİB'UL-FAZİLET.

    Denildi. Allh-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    Resulüllah S.A. efendimizin påk nefisleri, kereme nail zatları in-sanlığa ait tüm kemalâtı ekmel biçiminde tamam etmiştir. Bütün gü zel huyları ve beğenilen vasıfları varlığında toplanmıştır. Bu iyi işleri için örnek olarak şunları sayabiliriz: İlim, hilim, haya, zekâ, fetanet, secaat, kerem, seha, cud, ata, akıl, hüsün, sem' (bilgi, yumuşak huy, utanmak, zekâ, anlayış, kavramak, cesaret, ikram etmek, istemeden vermek, isteyene bol vermek iyilik etmek, akıl sahibi olmak, güzel olmak, söz dinletmek) ve bunlara benzer güzel sıfatların hepsini ek-mel yönüyle özünde toplamıştır

    Sonra..

    Resulüllah S.A. efendimiz, anlatılan sıfatlarla sıfatlanan kimse-lerin en kamil bir ferdi olduğundan ism-i şerifine, pâk zatına:

    SAHİBÜLFAZİLET.

    Denildi. Allh-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    Resulüllah S.A. efendimizin ilmi babında bir misal verelim; ilmi o kadar çoktur ki: Resulüllah S.A. efendimizin ilmi derya gibidir.

    Resulüllah S.A. efendmizin bu deniz derya misali ilmi karşısında, sair bilginlerin ilmi bir araya gelse, bir avuç su kadar olur.

    Resuiüllah S.A. efendimiz, bu ilim misalinde olduğu gibi sair fa-ziletlerde dahi ekmel bir ferddir. Bundan ötürü:

    - SAHİB 'ÜLFAZİLET.

    İsmi verildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    170. İsim: SAHİB'ÜL-İZAR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    İZAR.

    Lafzı, belden aşağı tutulan örtüye söylenen bir tabirdir. Meselâ: Peştimal.

    Resulüllah S.A. efendimiz ve ümmeti, semavi kitaplarda:

    Peştimal tutucular..

    Diye övülmüştür.

    Resulüllah S.A. efendimiz izarla gezmiştir. Ahirete de izarla teş-rif buyurmuşlardır. Bunun için, latif isimlerine:

    -SAHİB'ÜLİZAR.

    Denildi. Allh-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    ***

    YanıtlaSil
  43. KARA DAVUD

    255

    ren, cümle ilahi emirleri ve şer'i ahkâmı icra ettiğinden ism-i şerif-lerine:

    SAHİBÜS-SULTAN.

    Denildi. Allh-ü Taâlâ ona salût ve selâm eylesin.

    173. İsim: SAHİB'ÜR-RIDA. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selam eyle.

    İzar ve rida, çoğunlukla Arap taifesinin libaslarıdır. Resulüllais S.A. efendimiz de, latif bedenlerine rida giyip örtündüğünden; ism-1 şeriflerine:

    - SAHIB UR-RIDA.

    Denildi. Allh-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    174. İsim: SAHİB'ÜD-DERECET'İR-REFİA. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selam eyle.

    Resulüllah S.A. efendimiz: Allah katında büyük makam, yüce mertebe, üstün derece sahiplerinin cümlesinin makam, mertebe ve derecelerinden çok ileride olduğundan, mekânında ziyade tevakkuť, rif'at ve yüce şan sahibi olduğundan ism-i şeriflerine:

    SAHİB'ÜD DERECET'İR REFIA.

    Denildi. Allh-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    175. İsim: SAHİB'ÜT - TAC. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sel-

    lem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Amame, (sarık) Arap taifesinin tacıdır. Resulüllah S.A. efendi-miz de daima mübarek başlarına amame sardığından ism-i saadetle-rine:

    - SAHİB'ÜT TAC.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    Bu isim:

    SAHİB'ÜL-AMAME.

    Manasındadır. Ancak, tac padişahların alâmeti sayılır. Bu mana İcabı olarak, Resulüllah S.A. efendimize:

    SAHİB'ÜT - TAC.

    Denildi. Resulüllah S.A. efendimize, hasep ve neseb itibarı ile Arap kavminin şereflisi olduğundan kinaye bu isim verildi.

    YanıtlaSil
  44. 256

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    Bir haberde şöyle anlatıldı:

    Resulüllah S.A. efendimizden başka hiç bir peygamber amame

    Durum böyle olunca; amame Resulüllah S.A. efendimizin husus-sarmamıştır. siyetleri arasında sayılır.

    Bir başka mana:

    Resulüllah S.A. efendimiz bütün nebilerin ve resullerin en fazi-letlisi ve sultanı olduğundan, kinaye voluyla ism-i latiflerine:

    - SAHIB'UT TAC.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    176. İsim: SAHİB'ÜL MIGFER. (Sallallahü Taâlâ aleyhi

    ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    - MIGFER.

    Tabiri zırhın başa uygun olarak yapılan halkalara verilen bir isimdir. Bazılarına göre, MIGFER'in manası şudur:

    Demirden takke gibi yapılır; zırh zımnında başa giyilir. Tas gibidir.

    Resulüllah S.A. efendimiz de, kıtal zamanı zırh giyip başına da anlatılan miğferi koyduğundan ism-i latiflerine:

    - SAHIB'ÜLMİĞFER.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    Bir başka manada:

    - MİĞFER.

    Taç manasınadır; padişahların özellikleri arasında sayılır.

    Resulüllah S.A. efendimiz gaybde ve şehadette, mülkte ve mele-kútta tasarruf sahibi olduğundan; kıyamet günü arasat durağında kendisine hamd sancağı ihsan olunup mübarek başına da nurdan tạc giydirildiğinden; ayrıca o günün sultanı ve büyük padişahı olarak, Ådem ve cumle nebiler ve resuller Efendimizin sancağı altında top-landığından ism-i şeriflerine:

    - SAHİB'ÜL-MİĞFER.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    177. İsim: SAHİBÜL - LİVA. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve

    sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Nebilerin sultanı, doğru yoldaki zatların önderi, kıyamet günü-nün şefaatçısı Hazret-i Muhammed Mustafa (ona bol bol salavat, en

    YanıtlaSil
  45. KARA DAVUD

    257

    temiz selam, en güzel saygı..) dünya åleminde muharebe ve mukatele esnasında cekilen sancak ve bayrak sahibidir. Ayrıca, kıvamet günü, Liva-i Hamd (övgü sancağı) sahibi olduğundan påk isimlerine:

    SAHIB'ULLIVA.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selam eylesin.

    178. İsim: SAHİB'ÜL - MİRAC. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sllem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    MİRAC.

    Lafzı şu manayadır: Yukarı çıkılacak âlet.. Mesela: Merdiven. (Zamanımıza göre daha uygun örneği: Asansör veya füze.)

    Resulüllah S.A. efendimiz pâk vücudları ile, cevherden merdiven ile diri olarak Kuds-ü Mübarekden semaya uruc etmiştir. Böyle bir manaya sahib olmak; nebiler ve resuller arasında ancak Resulüllah S.A, efendimize mahsusutur. Bundandır ki, Resulüllah S.A. efendimi-zin ism-i pâklerine:

    SAHİBÜL MİRAC.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    Resulüllah S.A. efendimizin nail olduğu MİRAC şerefinin toplu beyanı aşağıda aniatılacaktır.

    Şöyleki.

    Sultan-1 enbiya ve Resul-ü Kibriya (salavatın en faziletlisi say-gıların en tamı ona..) kırk yaşında iken; âlemlere rahmet olarak nü-büvvet ve risaletle bütün insanlara Resul peygamber gönderildi. Ri-saletini onlara tebliğ edip imana davet etmeye başladı.

    Resulüllah S.A. efendimizin Risaletle gelişinin on ikinci senesi re-ceb ayının yirmi altıncı günü idi. Resulüllah S.A. efendimiz o gün, tek başına Beyt-i Mükerreme'ye gitti; bir direğin önüne oturdu. Yüce Hakka zikir ve fikir ibadeti ile meşgul olmaya başladı.

    Bu sırada, Ebu Cehil de; yardımcıları ve uyanları ile görüşmek için geldi. Gördü ki: Hazret-i Muhammed S.A. yalnız oturmus; Mev-lâsına ibadetle meşgul.. Yanında ashab-ı kiramdan da kimse yok. Onu böyle görünce; içinden:

    - Ona eza cefa edeyim.

    Diyerek yanına geldi ve şöyle dedi:

    - Ya Muhammed, sen peygamber misin?.

    Resulüllah S.A. efendimiz, Ebu Cehil'in bu sözüne karşılık:

    Evet peygamberim.

    Buyurdu. Ebu Cehil şöyle devam etti:

    - Böyle yalnız peygamber mi olur?. Hani yardımcıların? hani hizmetçilerin?. Eğer peygamberlik gelmesi gerekseydi, bana gelirdi. Bak, benim şu kadar uyanlarım, hizmetçilerim var.

    Böyle dedikten sonra, böbürlenerek yürüdü; gitti.

    F. 17

    YanıtlaSil
  46. DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    258

    Ebu Cehil'in ardından, onun yandaşlarından biri daha uyanları ve yardımcıları ile geldi. Bu da, Resulüllah S.A. efendimizi yalnız gö-rünce eza ve cefa kasdı ile yanına geldi; Ebu Cehil'in dediği gibi de-di. Sonra gitti. Onun yanına oturdu.

    Bundan sonra, Kureyş'ın ileri gelenlerinden tam yedi kişi ard ar-da geldi. Hepsi de, avenesi ve uyanları ile geldi; sanki daha önceden söz birliği etmiş gibi, tek tek Resulüllah S.A. efendimize Ebu Cehil'in dediği gibi söyledi.

    Resulüilah S.A. efendimiz, onların bu yaptıklarına çok mahzun oldu. Sonra şöyle dedi:

    On iki yıldır; ben bunları hak dine ve Yüce Hakkı tevhide da-vet ederim. Halbuki bunlar, Hakkı kabul etmek şöyle dursun; henüz:

    Resul. Kime derler?. Bunu dahi anlamamışlar. Resule hizmetçi ve ave-ne ne lâzım?. Ancak resule lázım olan ilahi vahyi ve sübhan Allah'ın emrini tebliğ etmektir.

    Ve.. Resulüllah S.A. efendimiz gamlandı.

    O gece receb-i şerifin yirmi yedinci pazartesi gecesi idi. Ümmü-hani'nin evine geldi. Ümmühani Ebu Talib'in kızı, Hz. Ali'nin r.a. kız kardeşi idi.

    Ümmühari, babası Ebu Talib'in evinde kalıyordu. Bu ev, Safa ile Merve arası bir yerde idi.

    Resulüllah S.A. efendimiz, oraya gittiği zaman; Ümmühanî r.a. kendisini hüzünlü ve gamlı buldu. Resulüllah S.A. efendimizden hüz-nünün ve gamının sebebini sordu; Resulüllah S.A. efendimiz de işin aslını haber verdi.

    Ümmühani, akıllı ve tedbirli bir hanımdı. Resulüllah S.A. efen-dimizi teselli etti ve şöyle dedi:

    Onlar sizin risaletinizi, Hak peygamber olduğunuzu, size ave-ne ve hizmetçi gerekmediğini şeksiz bilirler. Ne var ki onlar, çok inatçı hasetçi, hırçın olduklarından sırf sizi üzmek, eza cefa kasdı ile öyle demişlerdir.

    Bu sözler, bir bakıma Resulüllah S.A. efendimizi teselli içindi; fa-kat Resulüllah S.A. efendimizin hüznü yine de kaldı.

    Anlatıldığı gibi, gamlı ve hüzünlü olarak; Ümmühanî'nin evinde, yatsıdan sonra, uyur uyanık bir halde yattı. Sonra..

    Resulüllah S.A. efendimizi cümle mahluktan evvel yaratan; kalb-lerin sevgilisi, türlü türlü keramet, çeşitli nimetler ile cümle insan-lara resul olarak gönderen; cümle kemalâtı ile başta görünen; mü-rebbisi olan şanı yüce nimetleri her yana yaygın, kendisinden başka ilâh olmayan Ålemlerin Rabbı, azamet ve celâli ile Cebrail'e hitaben şöyle buyurdu:

    Gerçekten benim sevgilim, cümle mahluk arasından seçip çı-kardığım, cümle yaratılmışların hayırlısı Resulüm: Ümmühani'nin evinde küffarın ezasından mahzun ve gamlı yatmaktadır. Senin taat ve ibadetin habibimi davet olsun. O süslü kanatlarını yeniden cennet cevherleri ile süsüle; onun hizmeti ile şerefyab ol.

    YanıtlaSil
  47. KARA DAVUD

    259

    Mikail'e söyle: Bu gece erzakı tartmayı bıraksın. söyle: Suru bir saat kadar

    İsrafil'e bıraksın. Azrail'e soyle: Bu gece can almaktan el ceksin.

    Nur ve ziya meleklerine emir ver: Semaları nurla doldursunlar.

    Ridvan'a söyle: Cenneti süslesin.

    Malik'e tenbih et: Cehennem tabakalarını kapasın; zebaniler ha-reket etmesinler.

    Huriler bezenip ellerine cevher saçan tabakları alsınlar. Cennet köşklerini saf saf dizsinler.

    Arş hamiline söyle: Mukaddes libası atlas felekine giydirsin. Ve.. sizler, her biriniz yanınıza yetmiş bin melek alın.

    Ve.. sen cennete git; bir burak seçip al.

    Yeryüzüne in; kabirlerden azabı kaldır. Bundan sonra, habibime git. O: Müşriklerin ezasından dolayı gamlı ve mahzun olarak Um-mühanî'nin evinde yatıyor. O habibimi rıfk ile, büyük bir keremle kaldır; anlat: Bu gece kendisinin yüce kadrini, izzet ve rif'atını cüm-leden ziyade yakınlığını kendisine bildirecek gecedir. Onu davet eyie.

    Sonra..

    Cebrail a.s. cennete gitti. Gördü ki: Orada kırk bin burak gez-mektedir. Her birinin alnında Muhammed ism-i şerifi yazılmış. Arala-rında bir burak vardı; mahzundu. Başını aşağı eğmiş; gözyaşları sel gibi akıyordu. Hem de hiç durmadan.

    Cebrail o mahzun bürakın yanına vardı. Hüznünün ve ağlaması-nın sebebini ona sordu. Bürak şöyle anlattı:

    Cennette gezerken, aniden kulağıma:

    Ya Muhammed.

    Diye bir ses geldi. İşittiğim anda o ismin sahibine aşık oldum. Onun firak ateşi ile cemalinin visali ümidi ile kırk bin yıldanberi böy-le hüzün, ağlamak ve visal arzusu ile mahzun olup ağlarım.

    Cebrail a.s. o Bürak'ın haline merhamet etti; şöyle dedi:

    - Senin maşukun olan Hazret-i Muhammed bu gece miraca da

    vet olundu. Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya bürakla gelecektir. Seni götüreyim, muradına er.

    Bundan sonra o Bürak'a nurdan eğer vurdu; zebercedden gem vurdu. Bundan sonra, iki cihanın sultanı insin ve cinnin Resulü S.A. efendimizin halvet saraylarına geldi.

    Sonra..

    Hadis çıkaran imamlar altı hadis kitabı içinde çeşitli yollardan; mirac hadisini yirmi kadar ashab-ı kiramdan alıp rivayet ettiler. Bu ashab-ı kiram dahi, Resulüllah S.A. efendimizden dinleyip an-latmışlardır.

    Resulüllah S.A. efendimiz; nebilerin sultanı, doğru yolu tutan zatların baştacı Ahmed Hamid Mahmud Muhammed'dir. Allah-ü Ta-âlâ ona salât ve selâm eylesin.

    Bu sahabenin dili ile, Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurdu-ğu anlatıldı:

    YanıtlaSil
  48. KARA DAVUD

    261 dan her birini gereği gibi temaşa edip dilediğiniz gibi konuşmaktan korkmayasırız.

    O test icinde bulunan hikmeti ve marifeti doldurup kalbimi yeri-ne koydular. Sığadıkları zaman, göğsüm bitişti; yarası kalmadı.

    yere götürdü. Gördüm ki: Mikail, İsrafil ve Azrail de oradalar. Her bir birinin yanında yetmiş bin melek saf olmuş duruyor. Beni gördükleri zaman, tam manası ile tazim ve saygı duruşuna geçtiler. Ben de onla-ra selâm verdim. Selâmım üzerine, Yüce Hakkın sonsuz nimeti lle

    müjdelediler. Bundan sonra, Cebrail bana şöyle dedi:

    Ey Allah'ın Resulü, size cennetten Bürak getirdim. Biain; me-le-i alâ teşrifinizi bekler.

    Bakınca Bürak'ı gördmü. Güneş gibi aydınlığı vardı. Yıldırım hı-zı ile yürüyordu. Ayağını yerden kaldırdığı zaman, gözünün illştiği yere basıyordu. Ayrıca, o Bürak'ın yanında iki kanadı vardı; dilediği zaman, onlar vasıtası ile havada uçuyordu.»

    Ålimler Bürak'ı şöyle anlattılar:

    Cüssesi katırdan küçük; merkepten büyük. Anlaşılır biçimde, fasih Arapça konuşur. Yüce Hak, onun her azasını bir başka cevher-den yaratmıştır. Tırnakları mercandan, ayakları altındandı. Göğsü kırımızı yakuttan, sırtı inciden. İki yanında kırmızı yakuttan kanat-ları var. Kuyruğu deve kuyruğuna benzer. Başka rivayette: Tavusku-şu kuyruğuna benzer. Son derece süslü idi. Velesi at yelesine, ayakları da deve ayağına benzerdi. Üzerinde cennet eğeri vardı. Üzengileri kır-mızı yakuttan ve cevherdendi.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

    -Bundan sonra, Cebrail Bürak'ın üzengisini tutup bana: -

    -- Bin.

    Dedi. Binmek istediğim zaman, Bürak serkeşlik etti. Bunun üze-rine Cebrail ona hitaben şöyle dedi:

    Ey Bürak, utanmaz mısın?. Nasıl böyle şaşırtıcı küstahlık eder-sin?. Şanı yüce nimeti her şeye şamil kendisinden başka ilah olma-yan Allah hakkı için, sana bundan daha faziletli ve bundan daha aziz kimse binemez.

    Cebrail'in bu sözü üzerine, Bürak çok utandı ve titredi. İri iri ter damuaları dökmeye başladı ve şöyle dedi:

    - Ey Cebrail, hacetim vardır; arz etmek isterim. Bu hacetimin yerine gelmesine vesile olsun diye öyle ettim; yoksa kaçındığımdan değildir. Siz beni çok utandırdınız.>>>

    Bundan sonra, Resulüllah S.A. efendimiz Bürak'a sorar, Rürak da anlatır:

    Muradın nedir?. Söyle; yerine gelsin.

    Ya Resulellah, ben sana ezelden aşıkım. Nice yıldır aşkınla perişan ve mahzun bir halde idim. Allah'a hamd olsun; şimdi cemali-nizin nurunu gördüm. Güzel kokunuzu da kokladım. Şimdi, aşkım bin

    YanıtlaSil
  49. 262

    DELAIL I HAYRAT ŞERHI

    kat daha arttı. Kıyamet günü, påk zatınız kabr-i latifinizden kalktı-ğınız zaman mahşere bürak ile geleceksiniz. Ricam, niyazım ve hace-tim budur ki: O günde benden başkasına binmeyesiniz. Bana binmek ile, beni mesrur ve pürnur edesiniz.>>>

    Resulüllah S.A. efendimiz anlatmaya devam edip şöyle buyurdu: -Bürak'ın o dileğini kabul ettim. O gün, yine ona binmeyi va-ad ettim.>>>

    Fahr-i Kainat ve zübde-i mevcudat Resulüllah S.A. efendimiz, kı-yamet günü mahşer yerine Bürak ile teşrif edeceğini, Bürak'tan du-yunca, ümmetinin halleri hatır-ı şerifine gelip mahzun oldu; düşün-ceye daldı.

    Resulüllah S.A. efendimizin bu hali üzerine; gizliyi saklıyı bilen, şanı yüce, ihsanı bol, kendisinden başka ilâh olmayan Allah Cebrail'e hitaben şoyle buyurdu:

    -Habibime sor; böyle durgunlaşmasına sebep nedir?.>>>

    tir: Cebrail, Resulüllah S.A. efendimize durumu sorunca, şöyle anla-

    -Ben, bu çeşit izzet ikram gordüm. Kıyamet günü yine Bürak'a binip geleceğimi işittim. Hatırıma şu geldi: Kıyamet günü olduğu za-man; zaif, kusur dolu, günahkar olan ümmetimin halleri nice olur?. Elli bin yıl arasat meydanında vaya yürüyecekler. Bunca günahlarını çekerek gidecekler. Sırat üç bin yıllık yoldur. O üç bin yıllık yolu na-sıl geçerler?.»

    Resulüllah S.A. efendimiz anlatıyor:

    -Yukarıda anlatıldığı gibi dediğim zaman, bana ilâhî ferman şöyle geldi:

    Her kime ki, benim inayetim olur; sana gönderdiğim Bürak gibi, ona da gönderirim. Onların kabirlerine tek tek bürak yollarım. Mahşere süvari olarak getiririm. Sıratı, binek üstünde kolaylıkla ge-çiririm. Elli bin yıllık vakti bir an gibi yaparım.

    Ve.. senin ümmetine, lütuf, kerem ve ihsan muamelem bu şekil-de olacaktır..

    Hatırını hoş tut.>>>

    Nitekim, bu manada şu âyet-i kerime vardır:

    -Rahman'a varacak müttakileri, o gün, süvari olarak haşrede-

    ceğiz.» (19/85)

    Resulüllah S.A. efendimiz devam buyuruyor:

    -«Yüce Hak'tan gelen kerem vaadine, lütuf ve ihsana sevindim; Bürak'a binip oturdum.

    Cebrail, sağ üzengi tarafımda yetmiş bin melekle; Mikâil sol üzen-gi tarafımda yetmiş bin melekle durdu. O meleklerden her birinin elin-de nurdan şamdan vardı.

    İsrafil arkamda yetmiş bin melekle duruyordu; Bürak'ın üzerine örtülen örtüyü omuzunda taşıyordu. Onun ululuğundan hicab edip Bürak'ımın örtüsünü taşımasından ötürü özür diledim; bana şöyle dedi:

    YanıtlaSil
  50. KARA DAVUD

    263

    Ya Resulellah, ben bu gece sizin bu örtünüzü taşımak için ni-ricami kabul buyurup muradıma nail eyledi. ce bin senedir ibadet edip ricada bulundum. Sübhan olan Yüce Hak

    Ne sebeple rica ettin?.

    Diye sordum; İsrafil şöyle anlattı:

    Arş altında nice bin sene ibadet ettim.

    Ne istiyorsun?. Dileğin makbul olmuştur.

    Diye bir hitap geldi; cevabında şöyle dedim:

    Ya Rabbi, günahkâr ümmetlerin şefaatçısı kıyamet gününün sultanı ki, kendi ismini onun ismi ile beraber arşın gözüne yazmışsın; o vücuda geldiği vakit bir saat onun hizmetinde olmak isterim.

    Bu dileğim üzerine, Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Dileğini kabul ettim. Onun için bir gece olacaktır; o gece: Ona yakınlığımı müyesser edeceğim. Yer noktasından, ulvi âlemime ge-tireceğim Hazinelerimin kapısını şühud anahtarımla ona açacağım. Onu Mekke'den Beyt-i Makdis'e varıncaya kadar yürüteceğim. O za-man, Beyt-i Makdis'e kadar onun bineğinin eğeraltı örtüsünü taşıma

    şerefine nail olursun.>>> Resulüllah S.A. efendimiz şöyle devam buyurdu:

    -O gece Bürak'ın ayağı yere değmedi. Mekke-i Mükerreme'den Mescid-i Aksa'ya kadar cennet dibaları serilmişti. Bürak, hep o diba-lar üzerinden geçip gitti.

    Böylece giderken, karşıma bir ifrit çıktı; ağzından ateşler saça-rak, bana doğru yöneldi.

    O zaman Cebrail bana şöyle dedi:

    Ya Resulellah, sana birkaç cümle öğreteyim; onları oku. Bu ifritin ateşi söner; kendisi yok olur.

    Olur; öğret.

    Deyince, şu duâyı öğretti:

    - Kerim Allah'ın zatına sığınırım. Bu sığınmamı onun bütün kelimeleri ile yaparım; o kelimelerden öteye ne iyi geçebilir, ne de kö-tü..

    Semadan inenlerin, semaya yükselenlerin ve semadan çıkanların şerrinden sığınırım.

    Gecenin ve gündüzün fitnelerinden sığınırım.

    Hayır için gelen hariç; gece ve gündüz beliyyelerinden sığınırım. Ya Rahman!. (1)

    Bu duâyı okuyunca, o ifritin ateşi söndü; kendisi kaybolup gitti.

    Bu sırada, sağımdan bir seda geldi:

    (1) Bu duanın Arapça metni bu Latin harfleri ile yazılmaz ise de, faydalı ola-cağı mülahazası ile yazıyoruz; şöyledir:

    Eüzü bivechilláh'il-kerim ve bikelimetillähit-tammat'illeti la yücavizühünne berrün velå facir, min şerri ma yenzilü mines - semai vema ya'rücü fiha ve min şerr ma yahrucü minha ve min fiten'il-leyli ven-nehari ve min tavarık'il - leyli ven-ne-hari illa tarikan yatruku bihayrin ya Rahman!.»

    YanıtlaSil
  51. 264

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHI

    Ya Muhammed, azıcık dur; biraz eğlen. Sana soracaklarım var Üç defa böyle nida etti; ama ona iltifat etmedim. Geçtim.

    Solumdan da üç defa ses geldi:

    Ya Muhammed, azıcık dur. Sana soracaklarım var.

    Bunu da dinlemeden geçtim.

    Bir kadın gördüm; kendisini gayetle bezemişti. Güzel elbiseler gi yip süslenmişti. Yakınına gittiğim zaman, gördüm ki, çok kocamıs bir kadındır. Bu da bana üç kere:

    Dur.

    Diye seslendi. Buna da itibar etmeden geçip gittim.

    Önümde bir ihtiyar gördüm. Asaya dayanmıştı. Tir tir titriyordu Bana üç kere:

    Azıcık dur, eğlen; halime bak da acı. Cemalini göreyim; sana soracağım var.

    Ben,, bunu da hiç dinlemedim; geçtim.

    Bundan sonra, taze bir yiğit gördüm. Gayet güzeldi. Yüzünde nur

    parlıyordu.

    Bana:

    Dur ya Muhammed, sana soracaklarım var.

    Deyince, Bürak durdu. Ona selâm verdim. Selâmımı aldıktan son-ra şöyle dedi:

    dedir. Sana müjde. Hayrın cümlesi ancak sende ve senin ümmetin-

    Onun bu sözüne karşılık; sena ettim:

    Allah'a hamd olsun.

    Dedim. Cebrail dahi, benimle beraber:

    Allah'a hamd olsun.

    Dedi.

    Bundan sonra, gördüklerim için Cebrail'e:

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; şöyle anlattı:

    Sağ tarafınızdan gelen seda Yahudi sedası idi. Eğer dursaydı-nız; sizden sonra ümmetiniz Yahudilerin kahrı altında hor ve hakir olurlardı.

    Sol tarafınızdan gelen seda Nasara'nın sedası idi. Eğer dursaydı-nız; sizden sonra ümmetinize Nasara kavmi üstün gelirdi. Bunların kahrı altında kalırdı.

    O kadın da dünya idi. Kendisine sahip olacaklara öyle süslü gö-rünür. Güzel elbiselerle, türlü zinetlerle insanları aldattığına işaret vardır. Onun kocamış olması da, kıyametin yakın olduğuna işarettir. Onun sözüne dursaydınız, tümden ümmetiniz, dünyaya karşı haris olur; dünyaya taparlardı.

    O kocamış kimse ise.. lain Şeytandı. Sizin çok merhametli olduğu-nuzu biliyordu. O göründüğü halle sizi aldatmak istedi. Sizi durdur-mak için, hile etti. Eğer sözüne kanıp dursaydınız, ümmetiniz son

    YanıtlaSil
  52. KARA DAVUD

    265 demlerine kadar; onun hilesinden kurtulamazdı. Çoğunu bastırıp üs-tün gelirdi.

    O taze vyiğit ise.. İslâm dini idi; durdunuz. Sizden sonra ümmeti-niz, tüm düsmanların mekrinden emin olarak, İslam dininde sabit kalacaklardır.

    Sizin hatırınıza şöyle geldi:

    Gece sahraya çıkan ümmetime cin tayfası zarar vermek ister-se, halleri nice olur?. Acaba, benden sonra ümmetimin hali nice olur?

    Gibi fikirler geldi. Gaybı ve şehadeti, gizliyi ve saklıyı bilen Yü-ce Allah o ifriti gösterdi. Ondan kurtuluş çaresini öğretti. Ve sizden sonra, dininize hiç bir din üstün gelmeyecektir. Dininiz cümle dinle-re galib olacaktır. Yahudi ve Nasara ümmetinizin kahrı altında kala-caktır. Ümmetin, şeriatına göre amel edecektir. Şeytanın mekrinden ahir ömürlerinde emin olacaklardır; selâmet bulacaklardır. Ümmetin İslâm dini üzerine kıyamete kadar sabit kalacaktır.

    İşte gördüklerinle bütün bu manalara Allah-ü Taålå işaret etti. Sizi ayıktırıp, endişe ve efkârdan halâs eyledi.

    Bütün bunları Cebrail bana anlattı.

    Bundan sonra, hurma ağaçları çok olan bir yere vardık. Cebrail

    bana:

    İn, burada namaz kıl.

    Dedi. İndim; orada namaz kıldım. Cebrail bana sordu:

    - Bu namaz kıldığın yeri bilir misin?.

    Bilmem.

    Deyince şöyle söyledi:

    Burası Tayyibe'dir. (Tayyibe, Medine-i Münevvere isimlerin-dendir.) Yakında siz, buraya hicret edeceksiniz.

    Bundara sonra, beyaz bir yere geldik. Cebrail yine:

    -In, burada namaz kıl.

    Dedi. İndim, burada da namaz kıldım. Cebrail bana sordu:

    Nerede namaz kıldığını biliyor musun?.

    Bilmiyorum.

    Deyince şöyle anlattı:

    Burası, Medyen'de Musa'nın a.s. ağacının altıdır.

    Devamla şöyle anlattı:

    Musa'yı a.s. Firavun öldürmek istediği zaman, kaçtı; Medyen'e geldi. Medyen'in dışındaki bir sudan, çobanların koyunlarını suladığı-nı gördü. Yine gördü ki: İki kız, o çobanlardan uzak bir yerde duru-yorlar; koyunlarını sulamak için çobanların gitmesini bekliyorlar. Mu-sa a.s. o kızların haline acıdı. Yanlarına vardı; hallerini sordu; duru-mu öğrendi. Bundan sonra, kendi yorgunluğuna bakmadan, içinden:

    --Bu işte büyük bir ecir vardır.

    Diyerek, o kızların koyunlarını suladı; sonra, bir ağaç altına ge-lip ibadet eyledi. İşte bu ağaç, o ağaçtır. Ki: Onun altında namaz kıl-dın.

    Burayı geçtikten sonra, başka bir yere geldik; Cebrail şöyle dedi:

    YanıtlaSil
  53. 266

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    În, burada namaz kıl.

    Inip namazımı kıldıktan sonra, Cebrail sordu:

    Bu namaz kıldığın yer neresidir? Biliyor musun?

    Bilmiyorum.

    Deyince şöyle anlattı:

    Burası Tur-u Sina'dır. Yüce Hakkın, Musa'yı a.s. kelâm ve mü-nacaat nimetine erdirip şereflendirdiği yerdir.

    Sonra, bir başka yere vardık; burada bir köşk gördüm. Yine Ceb-rail bana:

    Burada da in; namaz kıl. Burası, İsa'nın a.s. doğduğu köydür. Dedi. İndim namaz kıldım. Burada bir cemaat gördüm; ekin eki-yorlardı. Ektikleri anda, bir tanesinden yediyüz tane hâsıl oluyordu.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sorunca, Cebrail şöyle anlattı:

    Bunlar, Allah yolunda mallarını harcayan ümmetlerindir. Bir başka cemaat daha gördüm: Melekler onların başını taşla ezi-yordu; yine yerine geliyordu. Yine eziyorlardı; tekrar o ezilen başlar bütün oluyordu. O kimseler bu şekilde azap olunuyorlardı.

    Eunlar kimlerdir?.

    Diye sorunca, Cebrail şöyle anlattı:

    Bunlar, senin ümmetinden namazı terk edenlerdir. Bir de, rü-kúdan kalkarken, secdeden kalkarken; başlarını tam doğrultmayıp rükûu ve secdeleri birbirine karıştırarak namazı düzensiz tertipsiz terti kı-lanlardır.

    Bu arada bir cemaat daha gördüm; aç ve çıplak halde idiler. Çev-relerinde ateşten otlar bitmişti. Melekler, onları hayvan güder gibi, o ateşten otları yemeğe sürüyorlardı.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    Bunlar, ümmetinden mallarının zekâtını vermeyenlerdir. Fa-kirlere, zaiflere, çaresizlere, yetimlere, dul kadınlara merhamet etme-yenlerdir.

    Bir cemaat daha gördüm: Yanlarında nefisten daha nefis yemek-ler duruyordu. Bir tarflarında da kokmuş, murdar olmuş et duruyor-du. Ama o enfes yemeklerden yemiyor; hatta dönüp bakmıyor; o kok-muş murdar etten yiyorlardı.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sorunca, Cebrail şöyle anlattı:

    Bunlar erkek ve dişi ümmetlerindir. Yanlarında helâlinder kadını dururken; haram olan zina ve benzeri günalharı irtikâb eden-lerdir.

    Bundan sonra bazı adamlar gördüm; odun yığmışlardı. O odun-ları kaldırmak istiyorlar; ama kaldıramıyorlardı. Tekrar üzerine odun getirip koyuyorlardı; kaldırmak istiyorlardı. Ama kaldırmaya güçler yetmiyordu. Tekrar üzerine odun koyuyorlardı ve böylelikle odunları

    artırmaya gayret edip çalışıyorlardı. Runlar kimlerdir?.

    YanıtlaSil
  54. KARA DAVUD

    267

    Dive sordum, Cebrail söyle anlattı:

    Bunlar, senin ümmetin içinde dünyaya düşkün olanlardır. Mallarını yiyip bitirmeye güçleri yetmezken, kanaat etmeyip çokça yığmaya çalışırlar. Dünyaya ve dünya malina mahabbet edip artırmak için gayretle çalışıyorlar.

    Bundan sonra, koca bir taş gördüm, küçük bir deliği vardı. O de lükten bir yılan çıktı, büyüdü. Döndü, yine o deliğe girmek istedi. O deliğe sığmadı, şaşkın şaşkın taşın çevresinde dönmeye başladı.

    Bu nedir?.

    Dediğim zaman, Cebrail şöyle anlattı:

    O taş, ümmetin gövdelerine misaldir. O küçük delik ise, ağız-larıdu. O yılan ise.. yalan, fuhuş, haram ve gıybet olarak söyledikleri kelámiarıdır. Ağızlarından çıktıktan sonra, o kelâmları yutmak müm kün olmaz. Hatta, o kelamlarından dolayı, dünyada ve ahirette ceza görür; azar işitir; hesaba çekilirler. Ümmetine söyle: Ağızlarını kötü soz, haram ve dil afeti sözlerden tamamen korusunlar. Böyle etsinler ki, selåmet bulalar.

    Bundan sonra, bir şahıs gördüm; kuyudan su çekiyordu. Zahmet-lerie kovayı kuyunun ağzına getirdiği zaman, içinde hiç su bulamı-yordu. Zahmetten başka eline bir şey geçmiyordu. Bunun durumunu da sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    Amellerini Allah için halis etmeyip riyakârlık edenlerdir. Dün-yada zahmet çekip amel işlerler; ama riya ile. Ahirette, bu amellerin den ötürü, kendilerine hiç bir sevap verilmez. Hatta azaba uğrarlar.

    Bunlardan başka bir kavim daha gördüm; sırtlarında çokça yük-Jeri vardı. Üzerlerindeki yükü dahi taşımaya güçleri olmadığı halde; halka:

    Üzerimize yük vurun.

    Diye teklif ediyorlardı.

    Bunfar kimlerdir?.

    Diyerek sordum; Cebrail şöyle anlattı.

    Bunlar, insanların bıraktığı emanete hiyanet edenlerdir. Bo-yunlarında bu kadar yük varken, durmadan zulüm yollu halktan alı-nacak mal taleb ederler..

    Bundan başka bir kavim daha gördüm; dudakları ve dilleri uza-yıp sarkmıştı. Onların uzayıp sarkan dillerini ve dudaklarını, melek-ler ateşten makaslarla kesiyorlardı. Kesildikçe, onların dilleri ve du-dakları yine uzuyor; sarkıyordu. Melekler de yine önceki gibi ateşten makaslarla kesiyordu.

    -Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    Bunlar, ümmetin içinden çıkıp insanları beğlere ve padişah-lara gammazlayan kimselerdir. Yalanlarını tasdik ettirip onları yapa-cakları zulümden almak şöyle dursun; bu yolda müdahene edenlerdir.

    Bir cemaat daha gördüm; melekler, bunların etlerini kesiyor; ken-dilerine veriyor ve:

    YanıtlaSil
  55. 268

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    Yiyin..

    Diye emrediyorlardı. Onlar iğrenip yemek istemedikçe, melekler onları dövüyor ve zorla:

    Yiyin..

    Deyip yediriyorlardı.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    Bunlar, ümmetin içinde insanların giybetini edenlerdir.

    Bundan sonra, bir kavim gördüm yüzleri siyah, gözleri mavi idi. Alt dudakları avaklarına inmişti; üst dudakları da alınlarına bitis-var: bir ellerinde de atesten kadeh.. Ağızlarından akan kan ve irin mişti. Ağızlarından kan ve irin akıyordu. Bir ellerinde atesten sise şişe İçine girip kaynıyor. Melekler de onlara:

    Için

    Diye zorluyordu. Kadehleri doldurup icmek istedikleri zaman, onun kaynar siddetinden, murdar kokusunun kötülüğünden, davana-mayıp himar gibi bağırıvorlardı. O melekler ise, onları dövüyor, zor-luyor ve içiriyorlardı.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    Bunlar şarab içenlerdir.

    Bunlardan başka bir kavim daha gördüm; dilleri enselerinden çıkmış, suretleri domuz suretini almıştı. Altlarından ve üstlerinden

    onları azap sarmıştı. Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    Buniar, ümmetinden yalan yere şahidlik edenlerdir. Hakkı ip-tal edip Allah'ın kullarına zulüm edenlerdir.

    Bunlardan başka bir güruh gördüm. Karınları şişip aşağı sarkmış-tı. Ellerine ve ayaklarına köstek vurmuşlardı. Ayağa kalkmak istedik-leri zaman, karınlarının büyüklüğünden kalkamıyor; yere yıkılıyor-lardı.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    Bunlar faiz alanlar ve insanların mallarını zulüm yollu yiyen-lerdir. Yani: Ümmetin arasında.

    Bur.dan sonra, bir kısım kadınlara rasladım. Bunların yüzleri ka-ra olmuş; vücutlarına ateşten elbiseler giydirmişlerdi. Ateşten topuz-larla melekler onlara vuruyorlardı. Köpekler gibi de uluyorlardı.

    Bunların kimler olduğunu sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    ederler. - Buniar öyle kadınlardır ki, zina eder ve kocalarına eza cefa

    Bunlardan başka birtakım kimseleri gördüm ki, bunları ateşten bıçaklarla boğazlıyorlardı. Tekrar diriliyorlar, tekrar boğazlıyorlardı. Daima böyle bir azab ediliyorlardı.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    Bunlar, ümmetinden haksız yere adam öldürenlerdir.

    YanıtlaSil
  56. KARA DAVUD

    269

    Bunlardan başka bir zümre daha gördüm ki: havada asılı duru-

    yorlard. Kulaklarından, burunlarından ve ağızlarından ateşler çıkı-

    yordu. Her birine siddetli sert iki melek verilmisti. Her meleğin elin-de yetmis budaklı atesten sopa vardı. Bu sopa ile, daima ve hic dur-madan o taifeye azab ediyorlardı. Su -manali- tesbihi okuyorlardı: Kadir Muktedir, Allah sübhandır. Düşmanlarından intikam alan Allah sübahandır. Yüce sultan Allah sübhandır.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum, Cebrail şöyle anlattı:

    Bunlar, dilleri ile iman izhar edip kalbleri küfür ve nifak dolu olan mürəfıklardır.

    Bundan sonra, bir bölük kavme rasladım. Gördüm ki: Bu taife ateşten bir vadide hapsolmuşlar; ateş bunları yakıyor. Ama tekrar ta-zeleniyorlar; yani: Vücutları yerine geliyor, yine ateş yakıyor. Böyle-

    ce azab olunuyorlar. Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    Bunlar analarına, babalarına itaat ve tazim etmeyip asi ve karşı gelen kimselerdir.

    Bundan sonra bir bölük kavme daha rasladım. Bunlar göğüsleri üzerine ateşten tabaklar koymuşlar; melekler de onlara sopalarla vu-rup azab ediyorlar.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    Bunlar, ümmetinden saz çalıp halka name söyleyip mutriplik edenlerdir.

    Bundan sonra, korkunç bir gürültü işittim.

    Bu gürültü nedir?.

    Diye sordum; Cebrail bana şöyle anlattı:

    Cehennemin kenarından bir taş içine düştü. Üç bin yıldır, aşa-ğı doğru gidiyordu; şimdi dibine vardı. Onun gürültüsü.>>>

    Bu taş üzerine şöyle beyan olundu

    Adam başı kadar bir taşı dünya semasından salıversen; yirmi dört saatte yere iner. Halbuki bu mesafe beş yüz yıllık yoldur. Bundan düşün ki, adam başı kadar taş yirmi dört saatte beş yüz yıllık yol alınca; o büyük taş üç bin yılda nekadar yıllık yol alır?. Bunu düşü-nüp cehennemin derinliği nekadardır anla. Buna göre de, cehennem-den Yüce Hakka sığın.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

    --Bundan sonra bir başka vadiye vardım; buradan kötü koku-lar ve sevimsiz sesler geliyordu.

    Bu ne kokudur?.

    Dedim; Cebrail bana şöyle anlattı:

    Cehennemin kokusudur. Hele dinle, ne söylüyor.

    Dinledim cehennem şöyle diyordu:

    Ey benirn Rabbım, bana söz verdiğin kullarını gönder. Benim zincirlerim, dikenlerim, bukağılarım, zekkumlarım, kızgın sularım

    YanıtlaSil
  57. 270

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    gayet coğaldı. Derinliğim gayet derin oldu. Artık bana vaad ettigin irinlerini ve daha baska azaplarım; ayrıca yılanlarım ve akreplerim kullarını gönder türlü azaplarla onlara azap edeyim.

    Onun ou dileğine karşılık Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Ey cehennem, bu işleri sana bırakacağım. Bana şirk koşan her-kesi, beni ve peygamberlerimi inkar eden kärirleri, habis olanların her erkek be dişisini, zalim olup kıyamete iman etmeyenleri sana ataca-ğım.

    Yüce Hakkım bu vaadine cehennem razı oldu ve şöyle dedi:

    -Razı oldum ya Rabbi.

    Bundan sonra bir vadiye vardım. Burnuma güzel kokular geldi.

    Bu guzel kokular nedir?.

    Diye sordum, Cebrail bana şöyle anlattı:

    kabri vardır. Buraya cennet yemişleri gelmiştir. Bu güzel koku o cen-Burada Firavun'un karısını keseleyen kadının ve kızlarının net yemişlerinin kokusudur.

    Bu keseci kadının hikâyesi şöyledir:

    O keseci kadın, Musa'ya a.s. gizlice iman getirmişti. Imanını dainıa gizler; hiç duyurmazdı.

    Her zaman olduğu gibi bir gün, Firavun'un kızının saçlarını altın tarakia tarıyordu. Tarek elinden düştü; eğilip alırken yavaşça:

    Bismillah. (Allah'ın adı ile..)

    Diyerek tarağı aldı. Ama, ağzından çıkan bu ses açıktan çıktı ve ne dediği belli oldu. Firavun'un kızı onun dediğini işitince; şöyle sordu:

    Allah..

    Diye andığın babam mıdır?.

    Ama, o keseci kadın artık imanını gizlemeden şöyle anlattı:

    O andığın şanı büyük Allah'tır. Benim, senin, babanın Rabbi ve halikıdır. Öyle yüce Haktır ki, nimeti her yana yaygındır; ondan başka ilah yoktur.

    Onun böyle demesine karşılık Firavun'un kızı şöyle dedi:

    Senin babamdan başka Rabbın var mıdır?.

    Keseci kadın şöyle anlattı:

    - Senin baban mahluktur. Benim Rabbım senin babanı ve cüm-le mahlukatı yaratan tek yaratıcıdır. Daimi varlıktır; evveli ve âhi-ri yoktur.

    Kız şöyle dedi:

    Şimdi babama haber vereyim mi ki, sana ceza versin?. Kork-

    muyor musun?.

    Keseci kadın, kızın bu sözüne karşı şöyle dedi:

    Haber ver, ne yapmaya gücü yetiyorsa yapsın.

    Bundan sonra kız gelip babasına haber verdi. Firavun o keseci kadını getirtip şöyle sordu:

    Senin benden başka rabbın var mıdır?.

    Keseci kadın şu cevabı verdi:

    lerin Rabbıdır!. Evet vardır. Seni yaratan ve sana bunca nimetleri veren Ålem

    YanıtlaSil
  58. KARA DAVUD

    271

    Firavun, keseci kadına öfkelendi ve şöyle dedi:

    Tez bana secde et. Ve bana: Rabbim'sın.

    rim De... Yoksa seni, şimdi şiddetli azab ile azaba sokar ve helåk ede-Keseci kadın Firavun'un o sözüne karşılık şöyle dedi:

    Ne turlü azab etmek istersen et. Senin azabın dünya azabıdır. Ölür, kurtulurum. Rabbımın nimetine ve lutf u keremine mazhar olurum. Ben hak dinimden dönmem. Bin canım olsa dahi, hepsini di nimin yolunda feda ederim.

    Bundan sonra, Firavun o kadının kocasını ve çocuklarını getirt-ti; tekrar tekrar zorladı ve şöyle dedi:

    Dininizden dönün, yoksa hepinizi öldürürüm.

    Daha başka tehditler de savurdu; korkutmaya çalıştı. Ama o ke-seci kadın ve kocası hiç korkmadılar; şöyle dediler:

    sen et. Biz, dinimizde sabit kalacağız. Sen ne çeşit azab etmek ister-

    Bundan sonra Firavun, bir büyük kazan içine su doldurttu. Altı-na da ateş yaktırdı. Su şiddetle kaynamaya başladı. Emir verdi: Ke seci kadının ve kocasının çocuklarını ellerini ve ayaklarını bağlattı Sonra onlara hitaben, şöyle dedi:

    rürüm. Şimdi bana tapın. Yoksa cümlenizi kazanın içine atar; öldü

    Şu cevabı verdiler:

    -Bildiğinden geri kalma, hemen kazanın içine at.

    Firavun emir verdi; önce kocasını o kaynar kazanın içine attı-lar; haşlanıp öldü. Bundan sonra, çocuklarını peş peşe kazana attırıp öldürdü. Kadının yeni doğan bir çocuğu vardı; en sona onu bıraktı. Çocuğunu getirtti ve kadına şöyle dedi:

    - Bana tapacak mısın?. Yoksa bunu da atayım mı?.

    Keseçi kadın bunun üzerine bir ah çekti; içinden şöyle geçirdi:

    Kalbimde imanımı gizleyeyim. Firavun'u dil ucu ile aldata-yım. Yeter ki, bu masum kurtulsun.

    İşte bu anda, Vahid Ferd Samed Yüce Hak o çocuğa konuşma ihsan eyledi; söylemeye başladı.

    Bu şekilde sabi iken konuşan on bir çocuk vardır; onların biri de budur.

    Şöyle konuştu:

    Anacığım, sabret; bırak beni de ateşe atsınlar. Bizim için cen-net hazırlandı. Çünkü, sen hak üzeresin; Firavun da batıl üzeredir. Bir nefes sabret; bu fani âlemden halås olur; ebedi nimete ve sonsuz zevke vâsıl oluruz.

    Firavun o çocuğun söylediğini işitince:

    Tez kazana atın.

    Dedi; o masumu da kazana attırdı.

    YanıtlaSil
  59. 272

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    Bunun üzerine o keseci kadın, Firavun'a hitaben söyle dedi-- Bunca zamandır kızının saclarını tararım. Sende hakkım var-dır; bunun için senden bir dilekte bulunacağım, kabul eyle.

    Firavun sordu:

    -Ne istersin?.

    Keseci kadın şöyle anlattı:

    Acele olarak beni de kazana atın. Bundan sonra bir çukur ka-zın. Beni ve kocamı, çocuklarımı hepimizi o çukura doldurun; üzerimi-zi toprakla örtün. Bizi, birbirimizden ayırma.

    tırdı. Keseci kadının bu dileğini Firavun kabul edip onu da kazana at-

    Sonra, bir çukur kazdırdı. Hepsini o çukura doldurdu.

    Daha toprakları üzerine tamamen örtülmeden, Gani Kerim Rah-man ve Rahim olan Yüce Allah ki, onun nimeti her şeye şamildir ve kendisinden başka ilah yoktur; cennat-1 aliyattan tabaklar içinde tür-lü yemişler ve hediyeler gönderdi. Rahmet çeşidi ile onları lütfuna mazhar eyledi. İşte bu güzel kokular, o yemişlerin kokularıdır.

    Bundan sonra bir vadiye vardım; orada latif rüzgâr esiyor ve gü-zel kokular geliyordu. Gayet tatlı sesler duyuluyordu. Sordum:

    -Bu sesler neyin sesidir?. Ve ne söylüyorlar?. Bu latif rüzgâr ve güzel kokular neyin kokusudur?.

    Cebrail şöyle anlattı:

    Cennetin rüzgârı ve kokusudur. Hele dinleyin; neler söylüyor,

    anlarsınız.

    Dinledim; cennet şöyle diyordu:

    - Ey benim Rabbım, bana vaad ettiğin kullarını gönder. Köşk-lerim, kalın ve ince dibalarım, ipeklilerim, döşemelerim, incilerim, cevherlerim, altınlarım, gümüşlerim, misklerim, anberlerim, yaygıla-run, ibriklerim, kåselerim ve çeşit çeşit yemişlerim, bal, süt, şarap, su ırmaklarım, huri, gılman, vildanlarım ve hesaba gelmeyen nimetlerim gayet çoğaldı. Vaad alan kullarını gönder ki türlü nimetlerinle nimet-lendirip ikramınla ikram edeyim. Türlü türlü lütuflarınla muazzez ve muhterem edeyim.

    Cennetin bu dileğine karşılık Yüce Hakkın şu güzel hitabı geldi:

    - Ey Cennet, istediklerini sana göndereceğim. Bana iman geti-rip tevhid eden, resullerime inanıp tasdik eden, yararlı amel işleyip bana şirk koşmayan, erkek ve kadınları sana göndereceğim. Her kim benden ve azabımdan korkarsa, gerçekten ben onu azabımdan emin ederim. Her kim, muradını, maksudunu, hacetini bana tazarru ve ni-yazla açarsa.. onun hacetini kabul ederim; muradını ve maksudunu veririm. Her kim bana borç verirse.. (borçtan murad: Allah rızası için fakirlere çaresizlere, muhtaçlara verilen sadakalar ve Hak yolunda hayır için harcanan mallardır) ona kat kat mükâfat veririm. Her kim işlerini bana bırakır; cümle işlerini bana ısmarlayıp tevekkül ederse; onun bütün işlerine yeterim. Allah, ancak benim: benden başka ilâh yoktur. Ben, cümle vaadimi yerine getiririm. Vaadimden dönmek ol-

    YanıtlaSil
  60. KARA DAVUD

    273 maz. Gercek şu ki: Bütün müminler felah bulmuşlardır. Yaratıcı ola-rak da en güzel Allah'ın şanı pek yücedir.

    Bu güzel hitab üzerine cennet söyle dedi:

    Razı oldum, ya Rabbi.»

    Ve.. Resulüllah S.A. efendimiz, Mescid-i Aksa'va varıncaya kadar nice nice acaip işler gördü. Ancak, meşhur olanlar bu kadardır: dola-

    yısı ile bu kadarla yetiniyoruz. Resulüllah S.A. efendimiz şöyle devam buyurdu:

    Bundan sonra Beyt-i Makdis'e gittik. Gördüm ki, semadan me-lekler nazil olmuşlar. Onlar beni karşıladılar ve izzet sahibi Rabbim-dan bana türlü türlü ikram ve nice nice nimetlerin müjdesini verdi-ler.

    Beni şöyle diyerek selåmladılar:

    şir.. Selâm sana ey evvel, selâm sana ey âhir, selâm sana ey Hà-

    Bu deyişle bana saygılar sundular.

    Cebrail'e dedim ki:

    Bu meleklerin bana yaptığı saygı selâm ne biçim bir saygıdır?. Evvel, Ahir, Haşir Ålemlerin Rabbı Allah'tır.

    Cebrail şöyle anlattı:

    Ya Resulellah, kıyamet günü herkesten evvel sizin ve ümme-tinizin kabri yarılacaktır. Bu manada size:

    - Ey Hâşir.

    Dediler. O gün, en evvel siz şefaat edeceksiniz; en evvel makbul olacak şefaat da sizin şefaatınızdır. Bu manada size:

    Ey Evvel.

    Dediler. Dünya âleminde siz cümle peygamberlerin âhirisiniz, üm-metiniz de cümle ümmetlerin âhiridir. Bu manada size:

    Ey Ahir.

    Dediler..

    Sonra..

    Melekleri geçip Mescid-i Aksa'nın kapısına geldim. Bürak'tan in-dim; Cebrail Bürak'ı oradakı bir halkaya bağladı. Nebiler ve Resul-ler, bineklerini o halkaya bağlarlardı.

    Nebiler ve resuller beni karşılayıp tazim ve tekrimde bulundu-lar.»

    Nebilerin ve resullerin, Resulüllah S.A. efendimizi karşılaması hakkında iki rivayet vardır,

    Biri şöyledir:

    Yüce Hak, peygamberleri habibi Resulüllah S.A. efendimizi tazimle karşılamaları için diriltti; onlar, cesetleri ile hazır oldular..

    Ancak, meşhur ve zâhir olan rivayet odur ki: Onlar latif ruhla-rı ile hazır oldular.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

    -«Onları gayet muazzam, mübeccel ve münevver gördüm. Ceb-rail'e onların kim olduklarını sordum; bana şöyle anlattı:

    F. 18

    YanıtlaSil
  61. 274

    DELAILI HAYRAT ŞERHI

    Kardeşlerin, babaların nebiler ve resullerdir. Onlara selâm ver. Onlara selâm verdim: birlikte Mescid-i Aksa'ya girdik. Kamet okundu. Kendi kendime:

    Acaba kim imam olacak?.

    Diye gözlerken, Cebrail elimden tuttu; sonra şöyle dedi:

    Siz öne geçin; imam olun. Çünkü, en faziletli ve en keremli

    sizsiniz. Ben de öne geçtim; cümle nebilere ve resullere imam oldum; iki rikât namaz kıldım.>>>

    Ulema, burada kılınan namaz hakkında çeşitli görüş belirtti.

    Acaba ne şekil bir namazdı?.

    Diye.. Nafile namaz olsa, nafile namazı: Cemaatle kılmak meş-ru' değildir.

    Yatsı namazı olsa.. o zaman: Yatsı namazı farz olmamıştı. Kaldı ki; yatsı namazı dört rikâttır.

    Bu hususta muhakkik âlimlerin kavli şudur:

    Resulüllah S.A. efendimizin Mescid-i Aksa'da kıldığı namaz; her semada imam olup kıldığı ve Beyt'ül - Mamurda kıldığı namaz; sidre-i müntehada bütün meleklere imam olup kıldığı namaz kendi özellikleri arasındadır. Ålemlerin Rabbı Yüce Allah'ın fermanı ile kıl-mıştır.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

    -«Namazdan sonra arkamı mihraba, yüzümü de enbiyaya dön-dürdüm; onlarla konuştum. Her peygamber, kendisine ihsan olunan Rabbani nimetler dolayısı ile Yüce Rabba sena etti. Ben de, Yüce Hak-kın ihsanı, keremi olan üstün nimetlerinden, güzel lütuflarından ötü-rü Rabbıma sena ettim.

    İbrahim a.s. sena edip şöyle dedi:

    Hamd ü sena o yüceler yücesi ulu Allah'a ki, beni halil eyle-di; bana büyük mülk verdi.

    Musa a.s. senasında şöyle dedi:

    Hamd ü sena o yüceler yücesi ulu Allah'a ki, vasıtasız benim-le konuştu. Benim elimle Firavun'u ve hempalarını suda boğdurdu. İsrailoğullarına necat ihsan eyledi. Benim ümmetimden bir kavim kıl-dı ki, bunlar Hakka hidayet olunur; hakla adalet ederler ve Yüce Hakk'ın rızası için amel işlerler.

    Bundan sonra Davud a.s. sena etti ve senasında şöyle dedi:

    - Hamd u sena o Yüce Hakkın zatına ki, büyük bir mülkle be-ni melik eyledi. Bana Zebur kitabını ihsan eyledi. Demiri elimde mum kadar yumuşak eyledi. Dağları ve kuşları bana müsahhar etti. Onlar, benimle tesbih okurlardı. Bana şeriat ilmi, güzel konuşmak ihsan ve ita eyledi.

    Bundan sonra, Davud'un oğlu Süleyman a.s. sena etti ve şöyle dedi:

    Hamd ü sena o Kadir Kayyum Allah'a ki, bana rüzgârları müsahhar eyledi. Cinni ve şeytanları müsahhar eyledi; dilediğimi yap-

    YanıtlaSil
  62. wer. net

    بلد

    KARA DAVUD

    275

    tırdım. Bana kuşların ve hayvanların dillerini bildirdi. Nice kulları üzerine beni faziletli kıldı. Bana öyle büyük bir mülk verdi ki: ben-den başkası öyle mülke sahib ve nail olmadı, olamaz.

    Bundan sonra isa a.s, sena etti: söyle dedi:

    ği gibi, beni de babasız ve maddesiz:

    topraktan yarattı-

    -KUN (OL.)

    Emri ile yarattı. Bana Tevrat'ın ve İncil'in ilmini ve şeriatın 11-mini öğretti. Benim duamla, gözsüzlere göz ve hastalara sifa ihsan ey-ledi; ölüleri diriltti. Beni ve anamı lain Şeytanın mekrinden emin kıldı. Beni diri olarak semaya çıkardı.

    Bundan sonra, onlara şöyle dedim:

    Hepiniz, Alemlerin Rabbına sena ettiniz; ben de sena edeyim.

    Ve.. başladım:

    - Hamd ü sena o Gafur Rahim Gani Kerim Celâl ve İkram sahibi zata ki; beni âlemlere rahmet, bütün insanları sevindiren ve çekindiren resul olarak gönderdi. Bana öyle bir kitap gönderdi ki, onun içinde her şeyin beyanı vardır. Benim ümmetimi cümle üm-metlerden hayırlı kıldı. Benim ümmetimi orta ümmet eyledi. Benim sinemi yardı; benden günahı kaldırdı. Benim zikrimi yüce kıldı. Beni cümle yaratılmışların FATİH'i ve cümle nebilerin SONUNCUSU ey-ledi.

    Bu senamdan sonra İbrahim a.s. şöyle dedi.

    Bu FATİH'lik ve SONUNCU olmakla cümle nebiler üzerine fa-ziletli kılındınız.

    Makamat rivayetinde şöyle anlatıldı:

    Resulüllah S.A. efendimiz Beyt-i Makdis'e vardığı zaman, bü-

    tün nebiler ve resuller kendisini karşılayıp merhabaladılar. Çeşitli övgülerle övdüler. Üzerine tabak tabak nurlar saçtılar. Bürak'ın önünde, taa, Mescid-i Aksa'ya kadar yürüdüler.

    Bundan sonra, Resulüllah S.A. efendimiz Bürak'tan indi. Cebrail

    a.s. Bürak'ı bağlayınca, durdular.

    Sonra, Resulüllah S.A. efendimize hitaben, şöyle dediler:

    - Ya Habibellah, mescidin içine önce siz girin.

    Resulüllah S.A. efendimiz onlara şöyle dedi:

    Siz, benden evvel peygamber gönderildiniz; öne geçmeye, siz benden daha láyıksınız. Onun için siz önce giriniz.

    Bunun üzerine, şanı yüce izzet sahibi Rabb'ın şu hitabı geldi:

    Ey Habibim, insanları davet için bu vücud âlemine cümleden sonra teşrif edip risaletle ayrı bir mevki kazandın. Ama ketm-i adem-de vücud bulan cümleden evvel ve kıdemli olan sensin. Onların hepsi. senin nurundan yaratıldı. Önce içeri girmeye sen daha lâyıksın. Sen gir.

    Bu hitab üzerine, Resulüllah S.A. efendimiz, Cebrail ile beraber içeri girdi. Sonra, nebiler ve resuller içeri girdiler.

    Bundan sonra, Cebrail ezan okuyup kamet getirdi.

    YanıtlaSil
  63. 276

    DELAIL-I HAYRAT ŞERHİ

    olan mukarreb melekler Resulullah S.A. efendimize uyup iki rikāt Resulüliah S.A. efendimiz imam oldu. Nebiler, resuller ve hazır

    Bundan sonrasım Resulüllah S.A. efendimizden dinleyelim: namaz kıldılar.

    Namazı bitirdikten sonra, sırrıma hitab, derunuma ilham olundu:

    Şimdi dua vaktidir; ümmetine dua et.

    Dive... Bunun üzerine, vüce dergâha el açıp tazarru ve nivaza bas-ları için dua eftim. Cehennem atesinden halas olmalarını taleb ettim. ladım. Zaif ümmetimin necat "e selametleri, af ve mağfiret olunma-Orada bulunan butün nebiler, resuller ve hazır olan mukarreb melek-ler de duâma:

    AMIN!

    Dediler. Tanı bu anda kalbime şöyle bir nida geldi:

    Ey Habibim, oturduğun yer, Mescid-i Aksa; gecen, Mirac gece-si; dua eden, senin gibi sanlı peygamber ve Allah'ın sevgilisi; duâna:

    AMINI. Diyenler de, bütün nebiler, resuller, mukarreb melekler; duâ et-tiğin zat ise.. merhametliler merhametlisi, keremliler keremlisi, cüm-leyi hidayet nuruna erdiren celâl ve ikram sahibi Allah'tır. Duâların makbul olacağına, ümmetinin günahları bağışlanacağına ve azaptan necat bulacaklarına şüphe yoktur. İzzetime, celâlime yemin ederim ki, onlara rahmetimi ihsan eyledim. Cemalimi müşahede ile müşerref olmağı onlara hil'at eyledim.>>>

    Allahım, son nefesimizi imanla kapa. Seni görmeyi bize nasib ey-le. Ya Rahim, ya Rahman, peygamberin Muhammed S.A. hürmetine. Amin! Ya Hannan, ya Mennan..

    Resulüllah S.A. efendimiz devamia anlatıyor:

    -Bundan sonra, Cebrail dışarı çıktı. (Döndüğü zaman) elinde üç kase vardı. Bunların birinde süt, birinde şarap, diğerinde de su

    vardı. Onları bana sundu:

    -Bunlardan birini seçip için.

    Deyince, ben sütü alıp içtim; ama dibinde biraz kaldı. Cebrail'e kåseyi verdiğim zaman, bana şöyle dedi:

    İslâm fıtratını seçtin.

    Sonra hatiften bana bir seda geldi:

    Ya Muhammed, kâsedeki sütü tamamen içseydin; ümmetin-den hiç kimse cehenneme girmeyecekti.

    Bunun üzerine Cebrail'e şöyle dedim:

    O kåseyi bana ver; içinde kalan sütü içip bitireyim.

    Cebrail şöyle dedi:

    ve buldu ya Resulellah.>>> Ezelde takdir olunup Umm'ül - Kitab'a yazılan yerini bulur

    Ulema şöyle anlattı:

    - Resulüllah S.A. efendimizin, mirac gecesi Kâbe-i Mükerreme'-den doğruca semaya gitmeyip önce Beyt-i Makdis'e varıp oradan Mi-raca çıkması babında on yedi fayda vardır..

    YanıtlaSil
  64. KARA DAVUD

    277 Biz, burada o on yedi faydayı beyana kalksak uzun olur; ancak biz onlardan ikisini beyanla yetineceğiz.

    BİRİNCİSİ:

    Resulüllah S.A. efendimiz, semaya doğruca Mekke'den gidip mi-laşanları ilzam etmek hem müşkil, hem de zor olurdu. Ama Resulül-rac eyleseydi; sonra da bunu ümmetine haber verseydi: bilhassa inad-lah S.A. efendimiz:

    Once Beyt-i Makdis'e vardım; ondan sonra semaya uruc et-

    tim. Buyurdu. Resulüllah S.A. efendimiz bu haberi verdiği zaman, inadlaşanlar yine inkâr etti. Bunun için şöyle dediler:

    Eğer gittinse, Beyt-i Makdis'in, Mescid-i Aksa'ın şeklini ve oluşunu bize haber ver. Biz, daha önce oraya gitmişiz, biliriz. Senin daha önce oraya gitmişliğin yoktur. Eğer durum bizim gördüğümüz gibi ise.. bizim gördüğümüze uygun cevap verirsen, biz de inanırız. Bu gece uyanık olarak, Kudüs'e gidişini anlattığını da bilir inanırız.

    Resulüllah S.A. efendimiz onların suallerine doğru cevap vermek ve oranın şeklini olduğu gibi anlatmak sureti ile onları ilzam edip sus-turdu. Miracını böylece isbat eyledi.

    Bu durumu biraz daha açalım..

    Resulüllah S.A. efendimiz, mirac edişinin ertesi gün; durumu ha-ber verdiği zaman inkâr ettiler. Şöyle dediler:

    Şayet oraya vardınsa Mescid-i Aksa'nın durumunu bize anlat

    Onların bu teklifi karşısında, Resulüllah S.A. efendimiz mütahay-yir oldu. Çünkü, orada nebilerin ve resullerin güzel sohbeti ile müte-lezziz olup daldığından; Mescid-i Şerif'e bakmamıştı. Tam bu anda Cebrail geldi ve şöyle dedi:

    Sübhan olan Yüce Hakkın sana selâmı var. Bana emir verdi; Mescid-i Aksa'yı önünüze getireceğim. Ona bakın; sorduklarına cevap verin.

    Ve.. Mescid-i Aksa'yı Resulüllah S.A. efendimize gösterdi.

    Allah-ü Taâlâ'nın kudreti ile Mescid-i Aksa'yı karşısında hazır görünce sevindi ve inadlaşanlara:

    «Sorun.»

    Buyurdu. Onlar sordukça, Resulüllah S.A. efendimiz isim ve re-sim şekli ile haber verdi. Meselâ:

    Direkleri kaç tanedir?

    Diye sordular. Resulüllah S.A. efendimiz, her direği vasfı ile an-lattı. Ebru taşı mıdır; mermer midir?.. Vasfına göre bir bir ayan etti. Her direğin aralığı nekadar ise.. onu da anlattı. Bunun üzerine şöyle dediler:

    Oraya gittiğinde şek ve şüphe yoktur. Biz, defalarca gittiği-miz halde, onu bu şekilde anlatmaya gücümüz yetmez.

    bat eyledi. İşte.. onların bu ikrarları ile, kendilerini ilzam edip miracını is-

    YanıtlaSil
  65. DELAILI HAYRAT ŞERHİ

    278

    İKİNCİSİ:

    O yer ki, Beyt-i Makdis'tir; mahşer yeri orası olacaktır. Ruz-ü ce-zada cümle mahluk o yerin üzerinde toplanacaktır. Bu sebepledir ki, Allah-ü Taâlâ, Habibi, Resulü, cümleden ulu kıldığı Muhammed S.A efendimizi påk cesetleri ile oraya getirdi. Mübarek ayaklarını dünya âleminde o yerin üstüne bastırdı. Ta ki: Kıyamet günü olup o yerde cümle mahluk toplanıp haşroldukları zaman; Resulüllah S.A. efen-dimizin daha önce, hayat âleminde o yere basması hürmetine, kendi-sini tasdik eden ümmetine orada durmak kolay gele. O yerin dehşe-

    tinden ve şiddetinden emin olalar. O yerin üzerinde bulunan durak elli duraktır; her durakta biner yıl kalınacaktır. Böylece o gün, elli bin yıllık vakit olur.

    Resulüllah S.A. efendimizin hürmetine; oralarda ümmetinin dur-masını Allah-ü Taålå kolay eder. Böylece onlar, o günün cümle deh-şetinden ve şiddetinden selâmet bulur, salim olurlar.

    Amin! Resullerin efendisi, Ålemlerin Rabbı Yüce Allah'ın Habibi ve müttakilerin imamı hürmetine.. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    Tekrar Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına dönelim; şöy-le buyurdu:

    «Bundan sonra, Cebrail elimden tuttu; beni dışarı çıkardı.

    Çıkar çıkmaz bir merdiven gördüm. Bir ucu sahrada, bir ucu da semaya ulaşmış bitişmişti. Bir tarafının direği kırmızı yakuttan, bir tarafının direği de yeşil zümrüttendi. Ortasındaki basamakların biri altından, biri gümüşten, biri inciden ve her basamağı bir başka cev-herdendi. Türlü türlü süsler ve bezeklerle bezenmiş beş yüz basamak-t1; gayet de güzeldi. Ondan güzel bir şey görmedim.>>>

    O merdiven, meleklerin yoluydu. Semadan yere ve yerden sema-ya inip çıkan melekler; o merdivenden inip çıkarlardı. Ölüm meleği Azrail ruhları almak için, o merdivenden teşrif ederdi. Ademoğulları-nın ruhları da oradan çıkar. Mümin kulun ölümü yaklaştığı zaman, Yüce Hak, o merdiveni gösterir; Azrail'in indiğini görür. O merdiveni, seyre dalar; sekerat-ı mevti artık duymaz. Tıpkı, Züleyha'yı ayıplayan kadınlar parmaklarını kestiklerinden haberdar olmadıkları gibi..

    Yusüf a.s. ile Züleyha'nın hikâyesi aşağıdadır.

    Bazı kadınlar:

    Züleyha, yanındaki genci seviyor.

    Diyerek, kendisini ayıpladılar. Bunun üzerine, Züleyha o kadın-ları davet etti. Yusüf'e de şöyle dedi:

    dur. Seni, onların yanında içeri çağırdığım zaman gel; bir mikdar

    Bundan sonra, o kadınlara şöyle dedi:

    Sizinle turunç yiyelim.

    Sonra, her birinin eline birer turunç, birer tane de keskin bıçak verdi. Onlar turuncu keserken, Züleyha Yusüf'ü çağırdı.

    YanıtlaSil
  66. KARA DAVUD

    279

    Yusuf içeri girip bir mikdar durdu. O kadınlar Yusüf'ün güzelli-ğini ve cemalini görunce, hayran oldular. Her biri, turuncu kestim sanni ile ellerini bir kaç yerinden kestiler: fakat hiç acısını duymadi-

    lar. Taa, Züleyha Yusüf'ü dışarı gönderinceve kadar.. Sonra.. Züleyha, o kadınlara sordu

    Bu elinizdeki kan nedir?.

    Kadınlar bakıp kanları gördükleri zaman, şaşırıp şöyle dediler: Elimizi kesmişiz; hiç duymadık.

    Onlar, Yusüf'ü gördükleri zaman, ellerini kestiklerinin farkında olmadıkları gibi; o Kerim Rahman olan Yüce Mevlå mümin kullarına O merdiveni gösterip o merdivenin güzelliği ile meşgul eder; ölüm act sını duyurmaz. Bundandır ki, ölünün gözü açık kalır. Zira o, merdive-nin seyrinde iken, ruh çıkar. Ruh çıktıktan sonra da, gözünü kapa-mak onun için mümkün olmaz; açık kalır.

    Allahım, bize ölüm acısını kolay eyle. Son nefesimizi imanla kapa. AMİN!.

    Sonrasını Resulüllah S.A. efendimiz şöyle anlattı:

    Cebrail beni kanadı üzerine aldı. Sağımdan ve solumdan me-lekler beni sardı. O merdivenden semaya doğru çıktık.»

    Bu hususta gelen bir rivayet şöyledir:

    Resulüllah S.A. efendimiz mirac için orada bulunan bir taşa bastı. O taş, Resulüllah S.A. efendimizin mübarek ayağı altında pa-muk gibi yumuşadı. Halen, Resulüllah S.A. efendimizin ayak izi, o taşın üzerinde mevcuttur.

    Resulüllah S.A. efendimiz, mübarek ayağını o taşın üzerinden kaldırmak istediği zaman, Allah'ın izni ile o taş Resulüllah S.A. efen-dimizi yukarı kaldırdı. Bu sırada, merdivenin basamağı da eğildi; taş-la beraber oldu.

    Resulüllah S.A. efendimiz, ayağını taştan alıp merdivene bastı ve: -Dur, ey tas.»

    Buyurdu. Bastığı basamak, Resulüllah S.A. efendimizi alıp yeri-ne yükseldi. Sonra öbür basamak eğilip geldi; Resulüllah S.A. efendi-mizi aldı yerine yükseldi. Sonra üstündeki basamak eğilip geldi; Re-sulüllah S.A. efendimizi alıp yerine yükseldi. Sonra, onun üstündeki basamak eğilip geldi; Resulüllah S.A. efendimizi alıp yerine yükseldi. Taa, semaya varıncaya kadar, Resulüllah S.A. efendimiz bu şekilde yükseldi.

    Cennat-1 aliyatın köşk ve saraylarının derece halleri bu basamak-lardaki durum gibidir.

    O taş, Resulüllah S.A. efendimizin:

    «Dur.»

    Emr-i şerifine itaat ederek öylece boşlukta kaldı. Şu anda dahi, o taş öylece boşlukta durur. Onu görüp ibret almak gerekir.

    O, bir taş iken, Resulüllah S.A. efendimizin emrine itaat ve inkı-yad ederek halâ öyle durur. Bu şanlı ümmetine yakışır mı ki: Yüce Hak tarafından, Habib-i Ekrem'i S.A. efendimize itaat ve inkıyad em-

    YanıtlaSil
  67. 280

    DELAIL-I HAYRAT ŞERHİ

    ri almis oldukları; ona muhalefetten men ve nehv olunduklar, halde itaat etmeyip muhalefet edeler.

    Bu manayı düşünmelidir. İbret alınmalı: Resulüllah S.A. efendi-mizin yüce emrine, hidayet sünnetine tabi olmalı; ona tam itaat ile dünyanın ve Ahiretin rüsvaylığından ve azabından kurtulup iki ciha-nın saadetine ermek için çalışıp gayret göstermelidirler.

    Allah-ü Taâlâ, cümlemize başarısını arkadaş eylesin.

    Bir başka rivayette şöyle anlatıldı:

    Resulüllah S.A. efendimiz, o taştan Bürak'a bindi; Bürak'la semalara yükseldi.

    Bir başka rivayette ise, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle anlattı:

    -O merdivenin başında ulu bir melek gördüm; o melek iki eli-ni açacak olsa, yedi kat yer ve yedi kat gök iki eli arasında mahvolur. O melek bana selâm verdi; sevgi gösterdi. Sonra şöyle dedi:

    - Ya Resulellah, Adem'den a.s. yirmi beş bin sene evvel yaratıl-dım. O zamandan beri sizi istikbal için; tam bir sevgi ve daima size salåvat ile meşgul olarak bu makama kudumunuzu bekliyorum. Al-lah'a hamd olsun; bu devlete bu gece erdim.

    O melekten ayrıldıktan sonra, bir deryaya vâsıl oldum. O derya-nın iki yüz sene yolluk kalınlığı vardı. O derya Allah'ın kudreti ile asılı duruyor; bir damla dahi su damlamıyordu. Karada ve denizde nekadar mahluk varsa, o deryada mevcud idi. Gayet de dalgalı idi.>>>> Derler ki:

    Güneşe bkıldığı zaman, görünen titreşimler, o denizin dalga-larındandır.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattığına devam edelim:

    -«Bundan sonra, yel hazinesine eriştim. Yelin yetmiş bin muh-kem zinciri vardı; pekçe bağlanmıştı. Yetmiş bin melek, onu tutup zaptediyorlardı.

    Bundan sonra, dünya semasına eriştim. Onu, Allah-ü Taâlâ ye-şil zümrütten yaratmıştı.>>>

    Bir başka rivayette ise şöyle buyurdu:

    «Su ile dumandan yaratmış..»

    Resulüllah S.A. efendimiz, bu semanın ismi için, bir rivayette:

    -«Refia.»

    Denildiğini anlattı; bir başka rivayette ise:

    -«Rekia.»

    Denildiğini anlattı. Bu semanın hazinedarı için ise, şöyle anlattı: -«İsmail'dir. Ki bu: Meleklerin peygamberlerindendir.>>>

    Resulüllah S.A. efendimiz, bundan sonra, semalara ulaşmasını anlatıyor.

    BİRİNCİ SEMA

    Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

    -«Birinci semaya eriştim. Cebrail birinci semanın kapısını vu-

    rup:

    YanıtlaSil
  68. KARA DAVUD

    281

    Açl.

    Diye seslendi. O kapının adına:

    Bab-1 Hifz. (Koruma kapısı.)

    Derler. Kızıl yakuttan bir kapıdır. O kapının kilidi incidendir. Içeriden, o kapının bakıcısı olan Ismail; öyle bir ses çıkardı ki,

    öylesini hiç işitmedim:

    Bağırıp da:

    Açl.

    Diyen kimdir?.

    Dedi; Cebrail ona cevap olarak:

    Cebrailim.

    Deyince, bu sefer:

    Ya yanındaki kimdir?.

    Diye sordu. Cebrail:

    -Muhammed'dir.

    Deyince, tekrar sordu:

    Ona peygamberlik verildi mi?.

    Onun sorusuna da, Cebrail: Evet, ona peygamberlik verildi.

    Deyince İsmail tekrar sordu:

    Buraya gelmesi için, taleb ve davet olundu mu?.

    Onun bu sorusuna da Cebrail şöyle cevap verdi:

    - Evet, davet olundu.

    Bundan sonra, İsmail şöyle dedi:

    Merhaba, hoş geldin; ne güzel bir gelici geldi.

    Ve.. kapıyı açtı.»

    Bir rivayette, şöyle anlatıldı:

    Resulüllah S.A. efendimiz, Mescid-i Aksa'daki taştan Bürak'a binip semaya yükseldi. Yerden semaya kadar olan mesafe, beş yüz yıllık yoldur. Her semanın kalınlığı beş yüz yıllık yoldur. Her iki se-manın aralığı da beş yüz yıllık yoldur.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

    -Bu semadan içeri girdiğim zaman, İsmail'i bir heybet için-de buldum. Nurdan bir kürsi üzerine oturmuştu. Önünde, sağında, solunda ve ardında kendisini yüz bin melek sarmış duruyordu. Her meleğin de ayrıca yüz bin tane askeri vardı. İsmail ve beraberinde olanlar şu tesbihi okuyorlardı:

    Pek yüce sultan zatı, noksan sıfatlardan tenzih ederim. Üstün ve büyük olan zatı, noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hiç bir şey, ken-disinin benzeri olmayan zatı, noksan sıfatlardan tenzih ederim. (1)

    Ona selâm verdim; selâmımı aldı ve bana tazim eyledi.

    Bundan sonra, bir bölük meläike gördüm. Hepsi de, kıyamda hu-şu ile durmuşlardı. Şu tesbihi okuyorlardı:

    (1) Sübhan'el Melik'il-a'ala, sübhan'el-aliyy'ilazim, sübhane men leyse ke-mislihi şey'ün.

    YanıtlaSil
  69. 282

    DELAIL I HAYRAT ŞERHİ

    tam mukaddestir. Rabbımızdır. Meleklerin ve ruhun Rabbıdır. (1) Noksan sifatlardan tam manası ile temizdir. Mukaddes olmakta

    Cebrail'e sordum:

    Bu meleklerin ibadeti bu mudur?.

    Şöyle anlattı:

    Bunlar yaratılalıberi, böyledir: kıyamete kadar da böyle ki-yamda duracaklardır. Yüce Hak'tan dile: Bu ibadeti ümmetine nasib eylesin.

    Duâ ettim: Yüce Hak, o ibadeti ümmetime nasib eyledi. Namazda bulunan kıyamınız odur.

    Bundan başka, sudan ve rüzgârdan yaratılan melekler gördüm. Üzerlerine tevkil edilen meleğin adına:

    - Raad.

    Derler. Bu melek, bulutlara ve yağmurlara müekkeldir. (Yani: Yağmuru yağdırmak ve bulutları o yana çevirmek bunun görevidir.)

    Şu tesbihi okuyorlardı: Mülkün ve melekûtun sahibi Yüce Zat, tüm noksan sifatlardan

    münezzehtir. (2) Gök gürültüsü ve şimşek, o meleğin sesinden çıkar.

    Dünya semasında hiç boş yer kalmamıştı. Her dört parmak yer-de bir melek, alnını secdeye koymuş Yüce Hakkı tesbih ve tehlil edi. yordu.

    Orada bir melek gördüm; insan suretinde idi. Belinden aşağısı ateş, yukarısı da kardı. Ateş kara yapışmıştı; aralarında hiç bir ayırı-cı yoktu.. Böyle iken, ne ateş karı eritiyor; ne de kar ateşi söndü-

    rüyordu. O meleğin gözünden yaş akar; ağlar ve şu tesbihi okurdu: Ey ateşle karın arasını bulan; mümin kulların kalblerini de

    birleştir; aralarında ülfet ihsan eyle. (3)

    Cebrail'e sordum:

    Bu melek kimdir ve neden ağlar?.

    Diye.. şöyle anlattı:

    Bu bir melektir. İsmine:

    Habib.

    Derler. Günah işleyen ümmetinizin günahları için ağlar; af ve mağfiret diler.

    Bundan sonra, Ádem'i a.s. dünyada olduğu surette gördüm. Nur-dan libaslar giymiş; nurdan taht üzerine oturmuştu.

    Yüce Hak, ölenlerin ruhlarını ona arz ettiriyordu. O da mümin kulun ruhunu gördüğü zaman sevinip şöyle diyor Temiz bedenden temiz ruh.

    Sonra, onun için af, mağfiret diler; duâ ve rahmet dileği ile ta-zarru eder, yalvarır.

    Bundan sonra, melekler o ruhu alıp yüceler yücesine götürürler. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruldu:

    (1) Sübbühün kuddüsün Rabbűna ve Rabb'ül-meläiketi ver-ruh.

    (2) Sübhane zil-mülki vel-melekûti.

    (3) Ya men ellefe beyn'esselci vennar, ellif beyne kulûbi ibadikel-mü'minin.

    YanıtlaSil
  70. KARA DAVUD

    283 -Gerçek şu ki: İyilerin amel kitapları illiyyindedir.» (83/18) Kafirlerin ve münafıkların ruhları ona arz olunduğu zaman, üzü-lür şöyle der:

    Habis bedenden habis ruh.

    Beddua eder. Bundan sonra melekler o ruhu alıp siccine götürür-ler. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de söyle buyuruldu:

    Gerçek onların sandığı gibi değil; kötülerin kitabı siccinde-dir.» (83/7)

    Cebrail'e sordum:

    Bu kimdir?.

    Diye.. bana şöyle anlattı:

    Babanız Ádem'dir; ileri var ona selâm ver.

    Ben de ileri varıp selâm verdim. Selâmımı tazimle aldı: Merhaba salih oğul, salih nebi. Senin gibi bir oğlu bana hibe eden Allah'a hamd olsun.

    dim: Böylece bana hoşgeldin etti. Onun bu övgüsüne karşııık şöyle de-

    Bana, senin gibi bir baba hibe eden Yüce Allah'a hamd olsun. Bundan sonra, tekrar Ådem a.s. sena etti ve şöyle dedi:

    Allah'a hamd olsun. Sana bu şekilde büyük kerametlerle ik-ram eyledi. Seni neslimden getirdi. Yüce Hak, sana türlü nimetlerini ve ikramlarını artırıp daim ve baki kılsın.

    Onun bu hamdine ve senasına karşılık ben de şöyle dedim: Celâl ve ikram sahibi Allah'a hamd olsun, Seni kudreti ile top-raktan yarattı. Ve seni melekleri omuzunda semaya taşıttı. Seni kıb-le edip bütün melekleri sana doğru secde ettirdi. Senin için, cenneti

    mübah eyledi. Bunun üzerine Adem a.s. şöyle dedi:

    Anlattığın nimetlerin ihsanı bana olsa dahi, yine sen benden daha faziletlisin. Zira o kerametler ve nimetler sizin nurunuz alnım-da bulunması hürmetine ve o latif nuruna izaz ikramdı.

    Bundan sonra bana çok şeyler söyledi; en sonunda şöyle dedi:

    Benden itibaren, size nübüvvet gelinceye kadar, çocuklarımın binde biri cennete konuldu; dokuz yüz doksan dokuzu da cehenneme girdi. Ne zaman ki siz, âlemlere rahmet olarak resul gönderildiniz; se-nin ümmetinden binde biri cehenneme girdi. Dokuz yüz doksan do-kuzuna cennet ikram olundu. Yüce Hak, ism-i şerifini senin ism-i şe-rifine eş kılıp henüz dünyaya gelmeden şerefini cümleye beyan edip açıkladı.

    Adem a.s. şu tesbihi okuyordu:

    Yüceler yücesi zat sübhandır: Bol gani zat sübhandır. Allah'a hamd olsun, noksan sıfatlardan münezzehtir. Allah-ü Taâlâ sübhan-dır; bağışlanmamı dilerim. (1)

    (1) Bu tesbih duâsının Arapça okunuşu şöyledir:

    Sübhan'el - celil'il - ecelli; sübhan'el-vasii'il - ganiyyi, sübhanellahi ve biham. dihi, sübhanellah'ilazim. Estağfirullah.>>

    YanıtlaSil
  71. 284

    DELAIL I HAYRAT SERHİ

    koku gelmektedir. Oraya bakar mesrur olur; güler, Sol yanında bir Gördum ki, Adem'in a.s. sağ canibinde bir kapı var. Oradan güzel kapı daha var. Buraya da bakıp mahzun olur: ağlar. Cebrail'e sordum:

    Bu nasıl kapılardır?.

    Şöyle anlattı:

    - Sağındaki kapı cennete açılır. Saidlerin ruhları oradan cenne-te gider. Sağ tarafına bakınca onları görüp şad olur. Solunda olan ka-oradan cehenneme tarafına bakınca onları görüp mahzun olur.

    Sonra, bir melek gördüm. Horoz suretinde idi. Gayet büyük başı yüce arşla beraber olmuştu. Ayakları yedi kat yerden aşağı idi. İki kanadı vardı. Onları açtığı zaman, meşrıkla mağribi doldururdu. -O meleğin makamı: Sidre-i Münteha olup tafsili inşaallah orada gelecek-tir.- O meleğin vücudu beyaz inciden; ibikleri kızıl yakuttan yaratıl-mıştı.

    Beneksiz beyaz noroz beslemekte büyük faydalar ve güzel hassa-lar vardır. Bunun sırrı ve hikmeti de, o meleğe benzemesindendir. Besleyenin yalnız kendi evinin değil; komşularının dahi, afetlerden ve musibetlerden korunmalarına sebeb olur.

    Bu manada, Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu rivayet olundu:

    -«Beyaz horoz benim dürüst dostumdur. Cebrail'in dahi arkada-şi ve dostudur. Düşmanım şeytanın da düşmanıdır. Beslendiği evin sahibini ve çoluk çocuğunu, civarında bulunan dokuz evin hane hal-kını korur.»

    Ancak, bu beyaz horozda şart şudur: Hiç beneği olmayıp halis be-yaz olacaktır. Eğer ibiği iki çatal gül ibikli olursa.. bu horozun faydası daha çoktur. Nitekim bu manada Resulüllah S.A. efendimiz şöyle bu-yurdu:

    -«Çatal ibikli beyaz horoz benim habibim ve sevdiğimdir. Habi-bim Cebrail'in dahi habibidir. Bulunduğu evin sağından dört, solun-dan dört, önünden dört, ardından dört cem'an on altı evi ve içinde olan ehillerini afetlerden ve musibetlerden korur.>>>

    Bu hadis-i şerifi, Enes'ten r.a. naklen Ebüşşeyh çıkarıp rivayet etmiştir.

    Bir başka hadis-i şerifi de Beyhaki rivayet eder. Bunun ravisi İbn-i Ömer r.a. olup Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğunu anlatır:

    -«Horoz, namaz vakitlerini Allah'ın kullarına bildirir. Her kim, evinde beyaz horoz tutup beslerse; o kimseyi üç şeyden korur:

    a) Şeytanın şerrinden.

    b) Büyücünün şerrinden..

    c) Kâhinlerin şerrinden..>>>

    Ancak, beyaz horoz besleyenler, onu kesmekten kaçınmalıdırlar.

    YanıtlaSil
  72. KARA DAVUD

    285

    Feth'ül Kadir'de bu işi deneyenlerden şöyle anlatıldı:

    Beyaz horoz kesenin hali kederden yana boş olmaz.

    Imam-1 Salebi. İmam-ı Dümeyri'nin Hayat'ül-Hayvan adlı kita-naklen şöyle anlattı:

    bundan Güzin-i Enbiya Tac-1 Asfiya İmam-ı Etkıya Habib-1 Huda Re-sulüllah S.A. efendimiz inci saçan su manayı ayan beyan anlattı:

    a) Kur'ân-ı Kerim'i okuyanın sesini sever ve razı olur.

    -Allah-ü Taala úc sesi sever: bunlardan razıdır:

    b) Horoz sesini sever ve razı olur.

    c) Seher vaktinde istiğfar edenin sesini sever.>>> Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına

    devam edelim:

    O horoz şeklindeki melek, gece olunca, dünya semasına iner. meleğin tesbihi şudur:

    O Pek mukaddes sultan, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Her şeyden yüce ve büyük zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Ondari başka ilah yoktur. Hayatı ve kıyamı sonsuzdur.

    Cebrail'e sordum.

    Bu nedir?.

    Diye.. bana şöyle anlattı:

    Bunun için:

    Arşın Horozu..

    Derler. Gece karanlığı olduğu zaman, dünya semasına iner. Ge-cenin üç bölüğünden biri geçtikten sonra kanatlarını çırpar ve şöyle der:

    Hani ibadet edenler?.. Namaza kalkacaklar kalksınlar.

    Onun bu sesini, insan ve cinden başka bütün yaratılmışlar du-yarlar. Yer horozları onun sesini işitince, kanatlarını çırpar; şöyle seslenirler:

    Fy gafiller, Allah'ı zikre başlayınız.

    Gece yarısı olunca, o melek yine kanatlarını çırpar şöyle seslenir: Teheccüde kalkacaklar kalksın; teheccüd kılsınlar.

    Bu nidayı yaptığı zaman, tekrar yer horozları ötüp insanlara o meleğin haberini bildirirler.

    Gecenin iki bölüğü geçip bir bölüğü kaldığı zaman, o melek tek-rar seslenip şöyle der:

    Hani, günahından mağfiret isteyenler ve âlemlerin Rabb'ında ihtiyaçları ve muradları olanlar?. Kalksınlar; istiğfar etsinler ve mu-Tadlarını arz etsinler..

    Onun bu nidası üzerine yer horozları ötüp insanları ondan haber-dar ederler.

    Tanyeri ağardıktan sonra tekrar o melek kanatlarını çırpar ve şöyle der:

    Şimdiden sonra gafiller kalksın. Hem de üzerlerinde kat kat günahları durduğu halde..

    Bunu söyledikten sonra, mekânına yükselir. Bunu duyan yer ho-rozları da öter, onun söylediğinden haberdar ederler.

    YanıtlaSil
  73. 286

    DELAILI HAYRAT ŞERHİ

    Cebrail devam etti:

    Ya Resulellah, bu durum hep böyledir; ta, kıyamete kadar..»

    Bir haberde şöyle anlatıldı:

    Kivametin zuhuru vakti geldiği zaman, o melek gecenin ücte birinde nida etmek ister. Ama Yüce Hak'tan şu izzet hitabı gelir:

    Ey melek, kullarımı uyandırma.

    Böylece ötmekten nehvedilir. Bu durumda o melek ve tüm sema melekleri kıyamet kopmasının vakti geldiğini anlarlar. Hep birden ağ-laşmaya başlarlar.

    O gecenin uzunluğu üç gün, üç gece kadardır.

    O gece horozlar ötmez ve köpekler havlamazlar. İnsanlar, tam bir gaflet içinde üç gün, üç gece yatar kalırlar. Ancak, daima teheccüd namazına kalkanlar kalkar; teheccüd namazlarını kılarlar.

    - Sabah olmadı; acaba erken mi kalktık?.

    Deyip biraz yatarlar. Tekrar kalktıklarında, sabah olmadığını gö-anlarlar ki: Kıyamet geldi, rürler. O zaman, gecenin uzunluğundan an Bunlar, teheccüd kılmayanları kaldırmak için, çok çalışıp çaba larlar; ama onları uyandırmak hiç bir yoldan mümkün olmaz. Hiç kal-dıramazlar. Bunun üzerine kendileri camilere gider; orada toplanırlar. Günahlarına tevbe eder; bağışlanmalarını dilerler. Hep göz yaşı dö-kerler.. Ta, o üç gün, üç gece geçinceye kadar. Hep tazarruda, niyazda ve ağlamakta olurlar.

    Bu süre dolup sabah olduğu zaman, güneş mağripten doğar; tev-be kapıları da kapanır..

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

    -«Bundan sonra, bir deryaya vardım. Sütten beyaz; insan me-

    nisi gibi yoğundu. İçinde bulunan acaip görülmemiş şeyleri anlatmak mümkün değildir. Onların haddi hesabı yoktu.

    Cebrail'e sordum:

    - Bu ne deryasıdır?.

    Diye.. bana şöyle anlattı:

    Bu deryaya:

    Hayat Denizi..

    Derler. Kıyamet kopup yaratılmışların cümlesi helâk olduktan Onra, Yüce Hak mahlukunu kabirden kaldırıp onlara mükâfat veya eza murad ettiği zaman, ferman buyurur; bu deryadan yeryüzüne ğmur yağar. Buradan, yeryüzüne kırk arşın kadar su iner. Çürüyüp prak olan tenler, kemikler, sinirler ve kıllar meydana gelir. Bu su, Soprağa dokunduğu zaman neden toprak olduysa.. derhal eski ha-e döner. Dağılanlar, böylece bir yere toplanacaklardır. Bütün bu caklar, bu derya vasıtası ile olacaktır.

    Bundan sonra, Cebrail ezan ve kamet okudu. Bulunduğum sema ine imam olup iki rikât namaz kıldım.

    İKİNCİ SEMA

    Bundan sonra, İKİNCİ KAT SEMAYA çıktım. Onu sübhan olan e Hak, kırmızı mercandan yaratmış. Bu semanın adına: -

    Kaydum.

    YanıtlaSil
  74. KARA DAVUD

    Derler. Bu semâ kapıcısının adına:

    Mihail.

    287

    Derler. Bu semâyı gayet nurlu ve şa'saalı gördüm. O kadar ki: Bakınca gözler kamaşır.

    Bu semânın kapısı inciden , kilidi nurdandır.

    picısı olan Mihail sordu:

    kapısını istedi. Oranın ka-

    Kapının açılmasını isteyen kimdir?.

    Cebrail'im.

    Deyince, tekrar sordu:

    Yanındaki kimdir?.

    Muhammed'dir.

    Diye Cebrail cevap verdi; oranın kapıcısı tekrar sordu:

    Ona peygamberlik verildi mi?.

    Evet verildi.

    Cevabını aldıktan sonra tekrar sordu:

    Onun buraya gelmesi için, bir davet ve taleb vaki oldu mu?.

    Cebrail bunun için şöyle dedi:

    - Evet.. davet ve talep vaki oldu.

    Bundan sonra o semânın kapıcı meleği şöyle dedi:

    Hoş geldin; ne güzel gelici geldi.

    Ve.. kapıyı açtı.

    İçeri girdim; oranın hazuu (kapıcısı bekçisi bakıcısı) Mihail'i gördüm. Hizmetinde iki yüz bin melek vardı. O meleklerin de, her bi-rinin ikişer yüz bin melek hadimi vardı.

    Selâm verdim; tazimle selâmımı aldı. Yüce Hak'tan türlü ikram-ların müjdesini bana verdi. Bunların okuduğu tesbih duâsı şuydu:

    - Yüce Alla sübhandır; onu tesbih edenler tesbih ettikçe.. Al-lah'a hamd olsun; ona, hamd edenler hamd ettikçe.. Allah'tan başka. ilâh yoktur; bu tehlili okuyanlar okudukça.. Yüce Allah büyüklerin en büyüğüdür; bu tekbiri okuyan okudukça.. (1)

    Bunları geçtikten sonra, birtakım meleklere eriştim. Saflar tu-tup tam huşu, huzu, ile rükûa varmışlardı. Öylece rükûda duruyor-lardı. Bunların tesbihleri şuydu:

    Geniş tasarruf sahibi Yüce Allah, noksan sıfatlardan münez-zehtir. Ki o: Gözleri görür. Gözlerin idråk edemeyeceği Yüce Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Alabildiğine büyük, olabildiği kadar

    bilen Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. (2)

    Cebrail'e sordum:

    - Bunlar ne zamandan beri rükû ederler?.

    (1) Bu tesbihin Arapça metni şöyle okunabilir:

    Sübhanellâhi küllema sebbehallâhe müsebbihün, velhamdi lillāhi küllema. hamidellâhe hamidün, ve lâ ilahe illallahü küllema hellelellähe mühellilüm,

    vallahü ekberű küllema kebberallahe mükebbirün.> (2) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhan'el - varis'ül-vasiüllezi yüdrik'ül ebsap. Sübhanellezi látüdriküh'ül eb-

    sar. Sübhan'el-azim'ül - alim.>

    YanıtlaSil
  75. 288

    DELAILI HAYRAT ŞERHİ

    Şöyle anlattı:

    Yaratıldıktan bu yana, bunlar hep rükûdadır. Taa, kıyamete kadar başlarını kaldırmadan, böylece rükü halinde tesbih okurlar. Yü-ce Hak'tan niyaz eyle; bu ibadeti de senin ümmetine nasib eylesin. Ben de, tazarru ve nivaz eyledim; namazda ümmetime rükü ih-

    san olundu. Bunları geçtikten sonra, iki genç gördüm.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Cebrail bana şöyle anlattı:

    Bunlar Yahya ve İsa a.s. peygamberdir. Bunlar, birbirlerinin

    teyze çocuklarıdır.

    Onlara selám verdim. Onlar da selâmımı tazimle aldılar ve:

    Merhaba, hoşgeldin ey salih peygamber, salih kardeş.

    Diyerek musafaha eylediler. Sonra beni, Yüce ve Mukaddes olan Allah-ü Taala'dan ihsan edilen çok çeşitli ikramlarla müjdelediler.

    İsa a.s. şu tesbihi okuyordu:

    Rahmeti ve ihsanı bol olan Yüce Zat noksan sıfatlardan mü-nezzehtir. Hiç bir şekilde sonu olmayan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Yarattıklarını maddesiz ve örneksiz yaratan, sonra on-ları öldürüp eski hallerine döndüren Yüce Zat noksan sıfatlardan mü-nezzehtir. (1)

    Bunları geçtikten sonra, gayet ulu bir melek gördüm. O meleğin yetmiş bin başı vardı. Her başında da yetmiş bin yüzü vardı. Her yü-zünde de yetmiş bin ağzı vardı. Her ağzında da yetmiş bin dili vardı. Her dili de, bir başka lügatte konuşuyordu; biri diğerine benzemiyor-du. Yüce Hakkı tesbih ediyordu. Onun tesbihi şuydu:

    Yüce yaratıcı zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Ulular ulu-su zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Yüce Allah'ı hamdle tesbih ederim. Azim Allah, tüm noksan sıfatlardan münezzehtir; ona hamd olsun. Allah-ü Taâla'dan bağış talebinde bulunurum. (2)

    Bu kimdir?.

    Dedim, Cebrail bana şöyle anlattı:

    Bu melek, rızık işlerine tevkil edilmiştir. Adı: Kasım'dır. Her-kesin rızkını, günü gününe sahibine ulaştırır. Takdir ve tayin olunan-dan eksik veya fazla olmaz.

    Bir rivayette şöyle anlatıldı:

    Bir kimsenin geçimi daraldığı zaman; sabah namazının sün-neti ile farzı arasında bu meleğin tesbihinin son cümlesi olan:

    -«Yüce Allah'ı hamdle tesbih ederim. Azim Allah tüm noksan sıfatlardan münezzehtir; ona hamd olsun. Allah-ü Taâlâ'dan bağış talebinde bulunurum.» (3)

    (1) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    di'ül - muic. Sübhan el - hannan'il-mennan. Sübhan'el - ebediyy'ül-ebed. Sübhan'el - müb-

    (2) Bu tesbihın Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhan'el - halik'il - azim. Sübhan'el-azim'il-alim. Sübhanellahi ve bihamdi-hi. Sübhanellah'il - azimi ve bihamdihi esteffirullah.>

    (3) Sübhanellahi ve bihamdihi, sübhanellah'il - azimi ve bihamdihi estağfirullah.

    YanıtlaSil
  76. KARA DAVUD

    289

    Tesbihini (Arapça) yüz kere okursa, Yüce Hak, okuyanın geçimi-ni kolay, rızkını bol eyler.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim: -«O meleği geçtikten sonra, büyük, acaip ulu bir melek gördüm. Nurdan bir kürsü üzerine oturmuştu. Gamlı ve sükût

    duruyordu. Oturduğu kürsünün dört köşesi vardı. Her köşesinde yedi yüz bin altından ve gümüşten payeleri vardı. Çevresinde o denli melekler var-celâl ve ikram sahibi Sağında yetmiş bin saf saf, gayet nurani melekler vardı. Cümle-si yeşiller giymişlerdi. Güzel kokuyorlardı. Konuşmaları gayet tatlı idi. Güzelliklerinden yüzlerine bakılmıyordu.

    Solunda yetmiş bin melek saf saf duruyordu. Şekilleri de gayet zulmani idi. Suretleri simsiyahtı. Yaramaz sözlü idiler. Elbiseleri ve kokuları çirkindi. Tesbih ettikleri zaman, ağızlarından ateş saçılıyor-du. Önlerinde ateşten süngüler ve sopalar vardı. Öyle gözleri vardı ki, bakmaya takat kalmaz.

    Taht üzerinde oturan meleğin başından ayağına değin gözleri var-dı ki, zühre ve merih yıldızları gibi parlıyordu. Kanatları da vardı. Elinde bir sahife, önünde de bir levh vardı; daima o levhe bakıyordu; bir an bile gözünü ondan ayırmıyordu.

    Önünde bir ağaç vardı; yapraklarının sayısını ancak Allah-ü Ta-âlâ bilir. Her yaprakta bir kimsenin adı yazılmıştı.

    Yine önünde leğene benzer bir şey vardı. Bazan sağ eli ile ondan bir şey alıyor; sağ yanında duran nurlu ve tatlı meleklere teslim edi-yordu. Bazan da sol eli ile ondan bir şey alarak sol yanında duran kap-kara meleklere veriyordu. Bu meleğe baktığım zaman kalbime bir kor-ku düştü. Vücudum titrer oldu. Bana bir zaaf ve çöküklük geldi.

    Bu kimdir?.

    Diye sordum; Cebrail bana şöyle anlattı:

    Bu ölüm meleğidir. İsmi: Azrail'dir. Bunu görmeğe hiç kim-se cesaret edemez. Lezzetleri kesen, toplulukları dağıtandır.

    Sonra gidip şöyle dedi:

    - Ey Azrail, bu gelen âhir zaman peygamberidir. Rahman Allah'ın habibidir. Onunla konuş.

    Onun bu sözü üzerine, Azrail başını kaldırdı; tebessüm eyledi. Cebrail ona yaklaştı; selâm verdi. Ben de onun yanına gittim; se-lâm verdim. Selamımı aldı; bana çokça tazim eyledi. Sonra şöyle dedi:

    Sana merhaba, Yüce Hak, senden daha keremli bir kimse ya-ratmadı. Ümmetini dahi, Yüce Hak, ümmetlerin en keremlisi yarattı. Ben, senin ümmetlerine, babalarından ve analarından daha merha-metli ve daha şefkatliyim.

    Onun bu sözlerine karşılık şöyle dedim:

    - Gönlümü hoş eyledin; kalbimi gamdan kurtardım. Ama kal-bimde bir şey kaldı. Seni gamlı ve mahzun gördüm; sebebi nedir?

    F. 19

    YanıtlaSil
  77. 290

    DELAILI HAYRAT ŞERHI

    Şöyle anlattı:

    zamandan beri korkarım. Sebebi: Uhdesinden gelemem; cevap ver-Ya Resulellah, Yüce Hak, beni bu hizmete tayin buyurduğu meğe gücüm yetmez. Bunun için korkulu ve gamlıyım.

    Sordum:

    Bu leğene benzeyen şey nedir?.

    Şöyle anlattı:

    Bu, dünyanın tamamıdır. Meşrıktan mağribe, kaftan kafa va-rincaya kadar hepsi yanımda bu leğen kadardır. Nasıl istersem, öyle tasarruf ederim.

    Tekrar sordum:

    Bu baktığınız levh nedir?.

    Şöyle dedi:

    Levh-ü mahfuzdur. Bir sene içinde eceli gelenlerin defterleri. dir. Melekler onu yazıp bana verirler. İşte o defterdir.

    Ya bu sahife nedir?.

    Diye sorunca da şöyle anlattı:

    Ruhları alınacakların, vakit saatlerini bildiren defterdir.

    Ya bu ağaç nedir?.

    Dedim, şöyle anlattı: Dünyada hayatta olanların ömürlerinin ağacıdır. Bir adam

    doğduğu zaman, bunda bir yaprak çıkar. Her yaprağının üzerinde sa-hibinin ismi yazılmıştır. Eceli yaklaştığı zaman, o yaprak sararır; bu levhde bulunan ismin üzerine düşer. O yaprağı meleklere veririm; götürür onun yemeğine katar yedirirler. Yiyince Allah'ın izni ile has-talık arız olur; hastalanır. Vadesi tamam olunca, defterde olan ismi silinir. Ben de elimi uzatıp ruhunu kabz ederim; ister mağripte, isterse meşrıkta olsun. Eğer saadet ehli ise.. sağımda duran melekle-re veririm. Bunlar, rahmet melekleridir. O ruhu bunlara teslim ede-rim. Şayet o ruhunu kabz ettiğim şekavet ehli ise.. solumda bulunan meleklere teslim ederim. Bunlar azap melekleridir. Şekavetten Al-. lah'a sığınırız.-

    Bunlar nekadar melektir?.

    Diye sordum; şöyle anlattı:

    - Bunların sayısını bilmem. Ama ne vakit, bir kimsenin ruhunu. kabzetsem; altı yüz tane rahmet, altı yüz tane de azap meleği hazır olur. O ruh, hangi taifeye verilir?. Ona bakarlar. Bir kere gelenlere bir daha sıra gelmez. Taa, kıyamete kadar böyle olacaktır.

    Bundan sonra, tekrar sordum:

    Ey ölüm meleği, herkesin ruhunu sen mi alırsın?..

    Şöyle anlattı:

    Yaratıldıktan bu yana; yerimden kımıldamadım. Bana yetmiş bin melek hizmet eder. Her birinin eli altında da yetmiş bin melek var. Bir kimsenin ruhunu almak istediğim zaman, onlara emrederim. Onlar gidip onun ruhunu boğazına getirirler. Bundan sonra, elimi uzatıp onun ruhunu alırım.

    YanıtlaSil
  78. KARA DAVUD

    291

    Tekrar sordum:

    İstediğim odur ki, ümmetim zaiftir. Onları mülayim bir şe-kilde, sefkatle tutasın.

    Şöyle dedi:

    Yüce Allah'ın izzeti ve celâli hakkına; ki o, sizi hatem'ül-en-biva kıldı: bana bizzat o Yüce Yaratıcı gece ve gündüz yetmis kere hitab edip şöyle buyurur: Muhammed ümmetinin ruhlarını kolaylıkla ların işlerini lütufla gör.

    , sühuletle al; on-Şüphesiz ben, ümmetinize, analarından ve babalarından daha şefkatle tutkunum.

    Bundan sonra, Cebrail ezan ve kamet okudu; imam olup iki re-kåt namaz kıldım.

    Yani: İkinci semâ ehli ile:

    ÜÇÜNCÜ SEMÅ

    Bundan sonra ÜÇÜNCÜ KAT SEMAYA yükseldim.

    Yüce Hak, bu semâvı bakırdan yaratmıştı. İsmine:

    Zeytun..

    Derler. Buranın kapıcısına da:

    Arinail.

    Derler. Bunun kapısı ak incidendi. Üzerinde nurdan kilidi vardı. Cebrail o kapıyı çaldığı zaman, oranın hazini Arinail şöyle sordu:

    Kapının açılmasını isteyen kimdir?.

    Cebrail'im.

    Deyince, tekrar sordu:

    Ya yanındaki kimdir?,

    Muhammed'dir.

    Cevabını alınca, tekrar sordu:

    Ona peygamberlik verildi mi?

    Evet, verildi.

    Cevabını aldı; tekrar sordu:

    Onun için bir davet ve talep vaki oldu mu?..

    Evet, davet ve talep vaki oldu.

    Cevabını alan Arinail:

    - Merhaba, hoşgeldin; ne güzel gelicı geldi.

    Deyip kapıyı açtı.

    İçeri girince, gördüm ki: Arinail gayet azametli ulu bir melektir. Onun hizmetinde de üç yüz bin melek vardı. Bu meleklerin tesbihi de şöyleydi:

    Bol hibeler eden ihsan sahibi zat noksan sıfatlardan münez-zehtir. Gönüller açan bilgin zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Ken-disine duâ edenlerin duâsına icabet eden yüce zat noksan sıfatlardan

    münezzehtir. (1)

    (1 ) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    deahü Sübhan'el'mutiil - vehhab, sübhan'el-fettah'il-alim, subhan'el - mücibi limen

    YanıtlaSil
  79. 292

    DELAIL I HAYRAT ŞERHİ

    Bu meleğe selam verdim. Tam tazimle selamımı aldı. Bana çeşit-Il üstün nimetlerin müjdesini verdi.

    Bunu geçtikten sonra, çokça melekler gördüm. Saf olmuşlardı. Cümlesi secde etmişlerdi. Secdelerinde şu tesbihi okuyorlardı:

    Bilgin yaratıcı zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Kendisin-den başka kaçıp sığınılacak makam olmayan zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Yüceler yücesi Allah tüm noksan sıfatlardan münezzeh-

    tir. (1) Devamlı olarak, bu tesbihi okuyup duruyorlardı. Cebrail şöyle de-

    di: Bunların ibadetleri daima budur. Niyaz eyle, bu ibadet üm-metine ihsan olunsun.

    Ben de dua ettim; ümmetime namazda secde emrolundu.

    Secdenin iki olmasının sebebi şudur: Onlara selâm verdiğim za-man, başlarını secdeden kaldırıp selâmımı aldılar, tekrar secdeye var-dılar. Bunun için ümmetime iki secde farz oldu.

    Bunları geçtikten sonra, Yusüf'ü a.s. gördüm; gayet güzeldi. Gü-zelliğin yarısı ona ihsan olunmuştu.

    Selâm verdim. Selâmımı tazimle aldı, beni merhabaladı. Benimle müsafaha etti. Türlü kerametlerin müjdesini bana verdi. Ve bana: Hayır duâda bulundu.

    Yusüf'ün tesbihi şuydu:

    Kerem sahiplerinin en keremlisi Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Ulular ulusu Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Benzeri olmayan tek Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Hiç bir şekilde sonu olmayan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. (2)

    Bunu geçtikten sonra, Davud'u a.s. ve oğlu Süleyman'ı a.s. gör-düm. Selâm verdim: selâmımı tazimle aldılar. Bana müjdeler verip şöyle dediler:

    Bu gece, ümmetine şefaat ve Rabbından selâmette olmalarını niyaz eyle.

    Bana böyle bir tavsiyede bulundular.

    Davud'un tesbihi şuydu:

    Nurun yaratıcısı noksan sıfatlardan münezzehtir. Tevbeleri kabul buyurup hibeler ihsan eden Yüce zat noksan sıfatlardan mü-nezzehtir. (3)

    (1) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    hi, sübhan'el-aliyy'ül - ala Sübhanel - halik'ıl-azim. sübhanellezi lameferre velâ melcee minhü illa iley-

    (2) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhan'el - kerim'il - ekremi, sübhan'el-celil'ilecelli, sübhan'el - ferd'il - vitri,

    slibhan'el-ebediyy'il -ebedi.

    (3) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhane halik'ın nuri, sübhan'et-tevvab'il - vehhab.>>

    YanıtlaSil
  80. KARA DAVUD

    Süleyman'ın okuduğu tesbih de şöyle idi:

    293

    Malın mülkün sahibi Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzeh-işler, zatında biten Yüce Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. (1) tir. Kahir cebbar olan Yüce Zat noksan sifatlardan münezzehtir. Tüm

    Bunu geçtikten sonra, bir meleğe ulaştım. Bir kürsüde oturmuştu.

    Bu meleğin yetmiş başı, yetmiş kanadı vardı; her kanadı mağri-bl, meşrıkı kuşatırdı. Çevresinde koca koca melekler gördüm. Bunlar-dan herbirinin boyu son derece uzundu. Bu melekler, bir talfeye azab ediyorlardı. Sopalarla dövüp parçalıyorlardı. Sonra, o parçalar bütün

    oluyordu; melekler de azaba yeniden başlıyordu. O büyük meleğin kim olduğunu sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    Bu meleğin adına:

    - Sohail.

    Derler. Onların azab ettikleri de, senin ümmetinden zalim ceb-bar ve mütekebbir kimselerdir. Kıyamete kadar onlara azab ederler.

    Bunların tesbihleri şuydu:

    Cebbarların çok çok üstünde olan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Sataşanların üstünde büyük saltanatı bulunan Yüce Zat tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Kendisine isyan edenlerden intikam almaya güçlü Yüce Zat bütün noksan sıfatlardan münezzeh-

    tir. (2) Bundan sonra, ateşten bir deniz gördüm. Çevresini sert, şiddetli

    melekler sarmıştı.

    Bu nedir?.

    Diye sorunca, Cebrail şöyle anlattı:

    Bunun adı: Saak Denizi'dir. Gökten yere yakıcı gürültüler ve

    yıldırımlar bu meleklerle iner.>>

    Bu mana Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatıldı:

    -«Allah-ü Taâlâ yıldırımlar gönderir; bunları istediğine isabet

    ettirir.» (13/13)

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

    -«Bundan sonra bir kapı gördüm; kâfurdandı. Bunun alt eşiği, yerin en derin noktası olan serada, yukarı eşiği ise arşın altında idi. Bu kapının iki kanadı vardı. Yer ve gök kadar bir kilit asmışlardı. Hayret ettim:

    Bu ne kapıdır?.

    Dedim; Cebrail bana şöyle anlattı:

    - Bu kapının adı, BAB'ÜL - EMAN'dır.

    Tekrar sordum:

    - Neden buna:

    (1) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhane malik'il-mülki sübhan'el-kahir'il-cebbari, sübhane men ileyhi ta sir'ül - ümur.>

    (2) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhane men hüve fevk'al-cebbarin, sübhan'el müsallitı fevk'al-müsallitin,

    sübhan'el-müntakimi mimmen asahü.>

    YanıtlaSil
  81. 294

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    BAB'ÜL-EMAN.

    Denildi.

    Bu soruma da şu cevabı verdi:

    Yüce Hak, cehennemi yarattı; içine de çeşitli azaplar koydu.

    üzerine, cümle füce Hak, bu kapıyı cehennemle cümle kâinat arasında yarattı. Ta gök hli Yüce Hakka sığınıp eman diledi. Bundan sonra, izzet sahibi ki. Yedi kat yerlerin ve yedi kat göklerin ehli emanda bulunalar. Bu

    mana icabıdır ki, bu kapının adına: BAB'ULEMAN.

    Denildi.

    Arkasında neler bulunduğunu görmek için, o kapının açılmasını

    istedim. Cebrail şöyle dedi: Bunun ardında cehennem vardır; neylersiniz?.

    Muhakkak görmek isterim.

    Deyince, şu ilâhî ferman sadir oldu:

    Ey habibim, parmağınla işaret et; kapı açılır.

    Bunun üzerine işaret ettim; kapı açıldı. Nazar eyledim; gördüm ki: Demirden büyük bir minber var. O minberin altı yüz bin ayağı var-dı. Onun üzerinde çok heybetli ateşten yaratılmış bir melek oturuyor-du. Ateşten ipler büküyor; ateşten zincirler ve bukağılar yapıyordu. Gayet şiddetli ve korkunç yüzlü idi. Pençesi kuvvetli ve öfkesi belll idi. Başını önüne eğmiş şu tesbihi okuyordu:

    Güçlü sultan olduğu halde, zulmetmeyen o Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Düşmanlarından intikam alan Yüce Zat nok-san sıfatlardan münezzehtir. Dilediğine bol ihsanda bulunan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Kendisine bir benzer olmayan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. (1)

    Ağzından dağlar gibi ateşler çıkıyordu. Burnundan alevler fışkı-rnyordu.

    Bu melek, çok hışımlı ve çok öfkeli idi. İki gözü ateş saçıyordu.

    Onun her bir gözü, dünyanın tamamı kadardı.

    O meleği bu heybette görünce, bana korku geldi. Allah-ü Taâlâ'-nın lutfu, keremi, inayeti olmasaydı helâk olurdum. Cebrail'e sual edip:

    Bu kimdir?. Onu görünce, vücuduma titreme düştü. Dedim, Cebrail bana şöyle anlattı:

    Siz korkmayın; çünkü sizin için korku yoktur. Bu cehen-nemin hazini (kapıcı, bekçi, bakıcı) Malik'tir. Allah-ü Taâlâ onu ga-zabından yaratmıştır. Yaratıldığından bu yana hiç gülmemiştir. Her an, gazabı artmaktadır. Onun yanına varın, selâm verin.

    Bunun üzerine, gidip selâm verdim. O kadar meşguldü ki, başını bile kaldırmadı. Cebrail öne geçip şoyle dedi:

    (1) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhanellezi la yecurü ve hüvel melik'ül-cebbar, sübahn'el - müntakimü min adaihi, sübhan'el-mu'ti limen yeşaü, sübhane men leyse kemisllhi şey'ün.>

    YanıtlaSil
  82. KARA DAVUD

    295

    - Ey Malik, sana selâm veren Allah'ın Resulü Muhammed'dir.

    Cebrail, beni ona böyle tanıttı. Namımı işitince, kıyam edip bana tazim için, türlü saygı dilleri döktü ve ikramlar eyledi. Sonra şöyle dedi:

    Ya Muhammed, sana müjdeler olsun: Yüce Hak sana çokça kerametler ihsan evledi. Senden hosnuddur. Senin vücuduna cehen-nem atesini haram kıldı. Senin hürmet ve bereketinle sana tabi olan-Senin ümmetin asilerine merhamet eyleyevim. Sana iman getirme-lara dahi cehennem atesini haram kıldı. Yüce Hak bana emreyledi: venlerden intikam alayım.

    Bundan sonra Cebrail'e dedim ki: Buna söyle, bana cehennemi göstersin.

    Cebrail, ona benim talebimi bildirdiği zaman; cehennemden iğne jeliği kadar bir yer açtı. Oradan iplik inceliğinde siyah bir duman çıktı. O duman bir saat çıksaydı; bütün yeri ve semaları o dumanın karanlığı sarardı. Güneşin, ayın ve diğer aydınlık veren şeylerin ziya-sı ve nuru görünmezdi; mahvolurdu. Ancak Malik, o deliği o anda eli ile sığadı; o duman yok oldu. Bana da şöyle dedi:

    Buradan içeri bakın.

    Bakınca gördüm ki, cehennem: Birbirinin altında yedi tabakadır.

    En yukarısı cehennemdir ki; oraya müminlerin asileri girer. Bunun azabı, diğerlerinden hafiftir.

    İkincisi lezadır. Buraya Nasara girecektir.

    Üçüncüsü hutamedir. Buraya da Yahudiler girerler.

    Dördüncüsü sairdir. Buraya da Sabiîler girerler.

    Beşincisi sakardır. Buraya da Mecusiler girerler.

    Altıncısı cahimdir. Buraya da müşrikler girer.

    Yedincisi haviyedir. Buraya da münafıklar gireceklerdir. Bir de Allah'lık davası güdenler girerler. Meselâ: Firavun, Nemrud gibileri...

    Ben, aşağı tabakada olanların azaplarının şiddetinden bakmağa takat getiremedim. Ancak üst tabakada olanlara baktım; buraya üm-metimin asileri girerler. Buraya bakınca, gördüm ki: Orada ateşten yetmiş derya var. Her deryanın kenarında ateşten birer şehir var. Her şehirde ateşten yetmiş bin ev var. Her evin içinde, ateşten yet-miş bin sandık var. O sandıkların içinde de, erkekler ve kadınlar var. Oraya hapsolmuşlar; yanlarında yılanlar ve akrepler var. Şöyle sor-dum:

    - Ey Malik, bu sandıkların içinde hapsolanlar kimlerdir?.

    Şöyle anlattı:

    Bunların bazısı insanlara zulüm edip haksız yere malını alan-lardır. Bazısı da, büyüklük satıp zalim cebbarlık edenlerdir. Halbuki, büyüklük, celâl ve ikram sahibi Yüce Allah'a mahsustur.

    Sonra, bir kavim gördüm; dudakları deve ve köpek dudakları gi-bi idi. Karınları da şişmişti. Zebaniler, ateşten tokmaklarla bunların karınlarına vurup duruyordu. Karınlarında bağırsakları kopuyor; dü-

    YanıtlaSil
  83. 296

    DELAIL I HAYRAT ŞERHI

    bürlerinden dökülüyordu. Tekrar içlerinde bağırsak yaratılıyordu: ze-baniler yine vurup döküyordu. Onlara böylece azab ediyorlardı. Bunlar kimlerdir?.

    Dedim; Mallk şöyle anlattı:

    Bunlar ümmetinizden yetim malını haksız yere yiyenlerdir.

    Bir kavim daha gördüm; karınları dağlar gibi şişmişti. İçine y-lanlar ve akrepler dolmuştu. Orada hareket edip ıstırap veriyorlardı Bunlar ayağa kalkmak istedikleri zaman, karınlarının büyüklüğün den ve yılanların, akreplerin hareketlerinden kalkmaya güçleri yet-miyordu. Yıkılıyorlardı. Sordum:

    Bunlar kimlerdir?.

    Malik şöyle anlattı:

    Bunlar, ümmetinizden faiz yiyenlerdir.

    Bundan sonra, bir alay hatunlar gördüm; bunları saçlarından as-

    mışlardı. Bunlar için:

    -Kimlerdir?.

    Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

    Bunlar, şu kadınlardır ki; yüzlerini ve saçlarını örtmeyip er-keklere gösterirler. Kocalarından başkasına zinetlerini açarlar. Koca-larına eza ve cefa ederler.

    Bundan sonra, birtakım erkek ve kadın gördüm; bunları dillerin-den ateş çengellere asmışlardı. Tırnakları bakırdandı. Kendi yüzlerini yırtıp parça parça ediyorlardı.

    -Bunlar kimlerdir?.

    Dedim; Malik şöyle anlattı:

    Bunlar yalan yere şehadet edenlerdir. Koğuculuk yapıp söz

    gezdirenlerdir.

    Bundan sonra, bir alay kadınlar gördüm; bunların kimisini me-mesinden asmışlar; kimisini de ayaklarından başaşağı asmışlardı. Bunlar feryad ve sayha atıp duruyorlardı.

    -Bunlar kimlerdir?.

    Dedim; şöyle anlattı:

    Bunlar zina edenlerdir; ayrıca, çocuklarını düşürüp katil işi işleyenlerdir.

    Bundan sonra bir alay adamlar gördüm; bunlar kendi yanlarının etlerini koparız ağızlarına koyuyorlardı. Yemeyip ağızlarında gizliyor-lardı. Ama zebaniler onları:

    Yiyin.

    Diye zorlayıp istemeyerek yediriyorlardı. Tekrar koparıp ağızla-rına alıyorlardı. Zebaniler tekrar yemeleri için onları zorluyordu. Bu şekilde onlara azap ediyorlardı.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; şöyle anlattı:

    Bunlar; ümmetinizden şu kimselerdir ki, insanları yüzlerine karşı ayıplar; zemmederler. Ayrıca arkalarından kötüleyip gıybetleri-

    YanıtlaSil
  84. KARA DAVUD

    201 ni ederler. Elleri, dudakları, kaşları ve gözleri ile işaret ederek insan-jarı alaya alırlar.

    Bundan sonra bir kavim gördüm ki, bunların cesetleri hinzira, yüzleri de köpek yüzüne benziyordu. Dübürlerinden ateşler çıkıyordu. Yılanlar, akrepler onları sokuyor; etlerini yiyorlardı.

    Bunlar kimlerdir?.

    Dedim, Malik şöyle anlattı:

    Bunlar, ümmetinizden namaz kılmayan, gusül etmeyen ce-

    nabet gezenlerdir.

    Bundan sonra, bir kavim daha gördüm. Bunlar tam susadıkların-dan ötürü susuzluktan yanıp feryadla su istiyorlardı. Onların bu is teklerine karşılık ateşten kadehlerle kaynar sular verilip:

    -10.

    Diyerek zorlanıyorlardı. Onlar bu kadehi ağızlarına yakın götür-dükleri zaman, o suyun şiddetli kaynamasından yüzlerinin etleri pisip kadehin içine dökülüyordu. İçince de, bağırsakları parça parça olup dübürlerinden dışarı dökülüyordu.

    Bunlar kimlerdir?

    Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

    Ümmetinizden şarap, ve sarhoşluk verici şeyleri içenlerdir.

    Bundan sonra, bir alay kadın gördüm; başaşağı ayaklarından as-mışlar. Dilleri uzayıp ağızlarından sarkmıştı. Zebaniler, onirın dil-lerini ateşten makaslarla durmadan kesiyordu. Zebaniler onların dil-lerini kestikçe tekrar uzuyordu. Ve.. bunlar, eşekler gibi bağırışıyor-

    lardı; köpekler gibi de uluyorlardı.

    -Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

    Bunlar, ölüsü öldüğü zaman, feryda ü figan eden kadınlardır. Bundan sonra, birtakım erkekleri ve kadınları gördüm. Bunları bakırdan fırınlar içine oturtmuşlardı. Altlarından ateşler ve alevler çıkıp başları ile beraber bütün vücutlarını bürüyordu. Gayet kötü ko-kular geliyordu.

    -Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

    Bunlar, zina eden erkek ve kadınlardır.

    Peki, bu kötü koku nedir?.

    Dedim; bunu da şöyle anlattı:

    Onların ferçlerinden çıkan şeyin kokularıdır.

    Bundan sonra, bir kısım kadınları gördüm ki, asılmışlar. Bunların elleri boyunlarına sıkıca bağlanmıştı..

    Bunlar kimlerdir?.

    Dedim; Malik şöyle anlattı:

    - Kocalarına hiyanet edip mallarını telef edenlerdir.

    Bundan sonra, birtakım erkekleri ve kadınları gördüm. Bunlara ateşte azab ediliyordu. Bunların üzerine zebaniler musallat olmuştu.

    YanıtlaSil
  85. 298

    DELAIL-I HAYRAT ŞERHİ

    Bunlar feryad ettikçe, zebaniler ateşten sopalarla vuruyorlardı. Ka-rinlarına ateşten süngüleri saplıyorlardı. Vücutlarını da ateşten kam-çılarla dövüyorlardı. Bunların azaplarını pek çetin gördüm.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

    Bunlar, analarına ve babalarına isyan ederek karşı gelenlerdir.

    Yine bir kavim gördüm bunların bovunlarına ateşten dağlar gi bi büyük halkalar geçirmişlerdi.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

    lerdir. Bunlar, üzerlerinde bulunan emanetleri sahiplerine vermeyen-

    Bundan sonra, bir kavim gördüm; zebaniler bunları ateşten bi-çaklarla boğazlıyordu. Ama bunlar aynı saatte diriliyordu. Bunlar di-rilince, zebaniler tekrar onları boğazlıyordu.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

    Bunlar, haksız yere adam öldürenlerdir.

    lardı. Bir kavim daha gördüm; gayet çirkin ve kötü kokulu cife yiyor-

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

    Bunlar gıybet edip insanların etini yiyenlerdir.

    Bunlardan başka, cehennemde iki sınıf kimse gördüm; bunların bir sınıfı erkeklerden, bir sınıfı da kadınlardandı. Bunların azabı ga-yet şiddetli idi.

    Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

    Bu erkekler, beğlerin önünde sopa ve kamçılarla gidip zavallı fakirlere vurup zulüm edenlerdir. O kadınlar ise.. sureta libas giyip hakikatta cümle azası belli, açık hükmünde ve erkeklere aşikâr olanlar-dır. Ayrıca dışarı çıktıkları zaman, erkekleri kendilerine çekenlerdir. Bu sebepten, başları deve hörgücü gibi büyük olup selâmetle doğru-ca cennete giremezler.

    Bundan sonra, cehennemde bir alay erkek ve dişi kimseler gör-düm. Bunların azabı birbirine benzemiyordu. Her birine bir başka tür-lü azap olunuyordu. Bu tabakada azap olunanlar arasında bunlar-dan şiddetli azap olunan yoktu. Şöyle bir azapla azap ediliyorlardı Bunları ateşten sopalar üzerine asmışlardı. Etleri pişip dökülüyor; sa-dece kemik kalıyorlardı. Hak Taâlâ onların etlerini bitiriyor; yine ön-ceki gibi etleri pişip dökülüyordu.

    lece azap olunuyorlardı. Bazıları da, ateşten zincirlerle, bukağılarla bağlanmışlardı; böy-

    - Bunlar kimlerdir?.

    Diye sordum; Malik şöyle anlattı:

    - Bunlar, vücut sağlıkları yerinde iken, namazı terk edenlerdir.

    YanıtlaSil
  86. KARA DAVUD

    299

    Ve.. şöyle dedim:

    Ey Malik, kapıyı kapa; bakacak takatım kalmadı.

    Malik şöyle dedi:

    Ya Resulellah, mübarek gözünüzle müşahede ettiğiniz azapla-Masiyetlerden, Allah'ın emrine aykırı hareketten onları alıp men edin. rn, gördüğünüz gibi ümmetinize bildirin. Ümmetinizi çok çekindirin. şiddetlidir. Cehennemi yedi tabakadır. Bu gördüğünüz ilk tabakasıdır. Allah'a tam itaata teşvik edip ibadet yoluna getirin. Allah'ın azabı Aşağıları daha şiddetlidir."

    Bunu dinledikten sonra, Resulüllah S.A. efendimiz ümmetine sef-katından dolayı ağlamaya, sefaat ve niyaza başlar.

    Ümmetinin zaafı ve o gibi azaba takat getiremeyeceklerini nia-ğer melekler dahi ağlamaya başladılar. Resulüllah S.A. efendimizin ta-tip o kadar ağladı ki: Cebrail, Mukarreb melekler ve orada bulunan di-

    zarru ve niyazına:

    Amin!.

    Dediler..

    Bunun üzerine, izzet sahibi Yüce Hak'tan şu hitap geldi:

    Habibim, senin değerin benim katımda büyüktür; duan mak-buldür. Şefaatın makbuldür. Gönlünü hoş tut; seni muradına eriştir-dim. Kıyamette sana bir makam vereceğim; şu kadar asileri sana ba-

    ğışlayacağım, ta ki: Yeter.

    Diyesin.. Senin ümmetini sair ümmetlerin üzerine seçtim. Seni de onlara şefaatçı kıldım. Dilediğin kadar şefaat eyle; kabul ederim.

    Sonra..

    Bu Malik'ten başka, cehennem hazinleri (kapıcıları, bekçileri, ba-kıcıları) on sekiz tanedir; Malik'le on dokuz olurlar. Bunların gözleri yıldırım gibidir. Ağızlarından yalın ateş çıkar. Bunlarda asla esirge-mek ve acımak yoktur. Her an öfkeleri artmaktadır. Vücutları ga-yet büyüktür. Onların büyüklüğünü şundan anla: Onlardan biri tek eli ile yetmiş bin kâfiri alıp cehenneme atar. Kâfirin vücudu ise.. ga-yet büyüktür; ağzındaki dişlerinin her biri, Uhud dağı kadardır. Her bir dişi Uhud dağı kadar olunca, başının ve vücudunun nekadar bü-yük olacağını hesap eyle. Bir omuzundan, diğer omuzuna varıncaya kadar olan mesafe, dokuz günlük yoldur. Derisinin kalınlığı üç günlük yoldur. İşte, koca cüsseli yetmiş bin kâfir avucu içine sığınca, o melek nekadar büyüktür, düşünüle..

    Bu meleklerin eli altında o kadar zebani vardır ki, onların sayı-sını ancak Allah-ü Taâlâ bilir.

    Şöyle bir rivayet geldi:

    Yüce Hak, Resulüllah S.A. efendimize bu on dokuz meleğin vasıflarını beyan yolunda şu âyet-i kerimeyi yolladı:

    -«Onun üzerine on dokuz melek tayin edilmiştir.» (74/30)

    Resulüllah S.A. efendimiz ümmeti namına mahzun oldu; halás olmalarını diledi. Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

    YanıtlaSil
  87. 300

    DELAIL-I HAYRAT ŞERHI

    Senin ümmetine on dokuz harfli bir cümle ihsan evledim. Um-metin onu devamlı olarak bırakmadan okursa.. kendilerini o on dokuz cehennem hazinlerinden ve onların vardımcıları olan zebanilerin aza-

    bından emin kılarım. O cümle şudur: Bismillahirrahmanirrahim. (Rahman Rahim Allah'ın adı ile..)

    cehennemden azad Hak Taȧlà cümlemizi. Habib-i Huda Sefi-i Ruz-ü Ceza Hazret-i

    Amin!. Allah-ü Taåla ona salāt ve selâm eylesin.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

    Bundan sonra, Malik o deliği kapadı. Daha sonra Cebrail ezan okuyup kamet getirdi.

    Ben de imam oldum; bu üçüncü semâ ehli ile iki rikât namaz kıldım.

    DÖRDÜNCÜ SEMA

    Bundan sonra DÖRDÜNCÜ SEMÄYA yükseldik.

    Yüce Hak bu semayı ham gümüşten yaratmıştır. (Bir rivayette: Beyaz inciden yaratmıştır.)

    Bu semânın adı: Záhir'dir. Kapısı nur olup nurdan kilidi vardı. Bu kapının üzerinde: LÀ ÎLÄHE ILLALLAH MUHAMMEDÜN RE-SULULLAH (Allah'tan başka ilah yoktur; Muhammed Allah'ın Resu-

    lüdür), kelime-i tevhidi yazılmıştı.

    Bu kapıya müekkel olan meleğin adı: Salsail'dir.

    Daha önce anlatılan şekilde kapı çalınıp vaki sual cevap olduk-tan sonra, kapıyı açtı. İçeri girdim; Salsail'i gördüm. Tüm işlerin her biri ona bırakılmıştı. Bunun emrinde, dört yüz bin melek vardı. Bu meleklerden her birinin emrinde dört yüz bin mülâzimi vardı.

    Bu meleklerin tesbihi şuydu:

    Zülümatın ve nurun halikı Yüce Zat, noksan sıfatlardan mü-nezzehtir. Güneşin ve aydınlık veren ayın halikı noksan sıfatlardan münezzehtir. En yüceden daha üstün Zat noksan sıfatlardan münez-zehtir. (1)

    Bunların arasında bir bölük melåike gördüm. Bunların kimi kı-yamda durmuştu; kimi de secde yerine bakıyordu. Hiç bir şekilde göz-lerini o yerden ayırmıyor huşu ile duruyordu. Kimisi de secde yerinde burunlarına bakıp huşu ile duruyordu.

    Anlatılan üç sınıf meleklerin tesbihi şuydu:

    Rabbımız, noksan sıfatlardan tam manası ile münezzehtir; pek mukaddestir. Öyle bir Rahman Rahim'dir ki: Ondan başka ilah yoktur. (2)

    (1) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    <Sübhane halik'ız-zulümati vennur, sübhane halik'ış-şemsi vel-kamer'll-

    münir, sübhan'er - refiil - ala.

    (2) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübbuhün kuddusün Rabbüner Rahman ir-Rahim'illezi la ilahe illa hüve

    YanıtlaSil
  88. KARA DAVUD

    301

    Cebrail'e sordum:

    Bunların ibadetleri bu mudur?.

    Cebrail bana şöyle anlattı:

    Bunlar, yaratıldıktan bu yana, tam husu üzere dururlar. DuA eyle, bu ibadeti ümmetin için iste.

    Duâ edip istedim; ümmetime namazda huşu ihsan olundu. Bundan sonra, Idris a.s. ve Nuh as. peygamberleri gördüm, Bun-Jara selâm verdim. Selamımı alıp tazim eylediler. Bana:

    Hoş geldin ey salih kardeş, ey salih peygamber.

    Dediler ve çeşitli ikramların müjdesini verdiler.

    Idris'in tesbihi şuydu:

    Dilekte bulunanlara icabet eden Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Zalimleri tutan Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzeh-tir. Öyle münezzeh bir zattır ki, yücelebildiği kadar yüceldi; hiç kim-se onun yüceliğine yetişemez. (1)

    Nuh'un okuduğu tesbih ise şu idi:

    -Hayy ve Halim olan Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Hak Ferd Kerim Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Aziz Hakim Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. (2)

    Bundan sonra, İsa'nın a.s. valldesi Meryem'l, Musa'nın a.s, vall-desi Buhayid'l, Firavun'un hanımı Asiye'yi gördüm. (Allah onlardan razıt olsun.) Bunlar beni karşıladılar. Meryem'in yetmiş bin köşkü vardı; hepsi de ak incidendi. Musa'nın validesinin dahi yeşil zümrüt-ten yemiş bin köşkü vardı. Asiye'nin de kızıl yakuttan, kızıl mercan-dan yetmiş bin köşkü vardı.

    Bunları geçtikten sonra bir derya gördüm. Onun suyu kardan be-yazdı.

    Bu deniz nedir?.

    Diye sordum; Cebrail bana şöyle anlattı: Buna: Kar Denizi, adı verilmiştir.

    Bunu geçtikten sonra, güneşi gördüm.»

    Bir rivayette güneş: Yüz altmış kere kürre-i arzdan büyüktür.

    İbn-1 Abbas'ın rivayetinde ise şöyle anlatıldı:

    Güneşin büyüklüğü yetmiş yıllık yoldur.

    Yüce Hak, güneşi yarattıktan sonra, bir de altından bir gemi ya-rattı. Bu gemiye kızıl yakuttan bir taht koydu; bunun üç yüz altmış ayağı vardır. Her ayağını bir melek tutar.

    Böylece, o deryada güneşi kayık içine koyarlar. Üç yüz altmış bin melek tutarak her gün güneşi meşrıktan mağribe götürürler; her ge-

    (1) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhane mücib'issailin, sübhane kabiz'il-cebbarin, sübhan'ellezi alà felá

    yebluğu ulüvvehu ahad.»

    (2) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhan'el-hayy'il-halim, sübhan'el-hakk'il-kerim, sübhan'el - aziz'il - hakim.»

    YanıtlaSil
  89. 302

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    meşgul olmaya baslarlar. Ertesi gün için üç yüz altmış bin melek ge-ce magripten meşrika getirirler. Bundan sonra o melekler ibadetle lir; bu hizmeti eda eder. Taa, kıyamete kadar bu is böyle sürüp gi-der. Bir kere bu hizmeti edene, bir daha sıra gelmez. Kur'an-ı Kerim-

    de Fürkan-ı Mecid'de Yüce Hak şöyle buyurdu: Güneş, kendi karargahında yürümektedir.» (36/38)

    Müfessirler dediler ki:

    Güneşin karargâhı arşın altındadır.

    Allah onlara rahmet eylesin.

    Melekler, güneşi, her gece arşın altına götürürler. Orada Yüce Hakka secde eder. Taa, kıyamet vakti yaklaşıncaya kadar. O zaman şu emr-i ilahi gelir:

    Güneş mağripte dursun; orada doğsun.

    Bu mananın geniş şekli: Arais-i Salebi nam eserde mevcuttur.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

    Bundan sonra Cebrail ezan okuyup kamet getirdi. Dördüncü semå ehli olan meleklere imam olup iki rikát namaz kıldım.

    BEŞİNCİ SEMA

    Bundan sonra, BEŞİNCİ SEMÁYA yükseldik.

    Yüce Hak, bunu kırmızı altından yaratmış. İsmine:

    - Safiye.

    Derler.

    Daha önce anlatıldığı biçimde, diğer semâlarda olduğu gibi; ka-pının açılması istendi. Belli sual cevap vaki oldu. Sonra, kapı açıldı.

    İçeri girince gördüm ki: Oranın hazini Kelkâil nurdan bir kürsü üzerine, oturmuş.. Ona selâm verdim; tazim edip selâmımı aldı.

    Buna beş yüz bin melek hizmet ediyordu. Bu meleklerden her bi-rinin beş yüz bin melek etbai (emirlerine tabi melkler) vardı. Bun-lar şu tesbihi okuyorlardı:

    Mukaddestir, mukaddestir Rablar Rabbı. Noksan sıfatlardan münezzehtir en yüce en azametli Rabbımız. Pek mukaddestir melek-lerin ve ruhun Rabbi. (1)

    Bu tesbihi okumaya devam ediyorlardı.

    Bunları geçtikten sonra, bir güruh melåikeye rasladım; bunların hesabını ancak Yüce Mevlå bilir. Bunlar huşü üzere ka'dede oturmus-lardı; daima dizlerine bakıp şu tesbihi okuyorlardı:

    Noksan sıfatlardan münezzehtir en yüce faziletin sahibi. Süb-handır mahza adalet olup zulmetmeyen Yüze Zat. (2)

    Bunların ibadeti bu mudur?.

    Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    (1) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    düsün Rabb'ül-meläiketi verruh. Kuddüsün kuddûsün Rabb'ül-erbab, sübhane Rabbina elalá el-azam, kud-

    (2) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhane zil-fazl'ilekber, sübhan'el-adl illezi là yecurü.>

    YanıtlaSil
  90. KARA DAVUD

    Nivaz eyle: Yüce Hak bu ibadeti ümmetine ihsan evlesin. Bunlar yaratıldıktan bu yana, hep bu ibadetle meşguldürler. Ben de tazarru ve niyaz edip diledim: namazda ka'de ihsan olun-

    303

    Bunları geçtikten sonra, İsmail a.s. İshak a.s. Yakup a.s. Lut a.s. ve Harun a.s. peygamberleri gördüm. du.

    Bunlara selâm verdim. Selâmımı aldılar ve bana:

    Hoşgeldin ey salih oğul, ey salih kardeş, ey salih peygamber. Dediler. Kemaliyle tazim edip güzel ikramların müjdesini verdiler.

    Bu peygamberlerin tesbihi şuydu:

    Vasfedenler, azametini ve müntehasını anlatmaktan yana aciz kaldıkları Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Boyunlar önün-de eğilen, güçler ona karsı küçülen Yüce Zat, noksan sifatlardan mü-nezzehtir. (1)

    Bunu geçtikten sonra, bir deryaya vâsıl oldum. Onun büyüklüğü-nü, ancak Yüce Hak bilir. Onu başkası anlatamaz.

    Bu derya ne deryasıdır?. Dedim; Cebrail bana şöyle anlattı:

    Bunun adına:

    Bahr'ün - nıkam, (azab deryası.)

    Derler. Nuh tufanı bu deryadan inmiştir.

    Bundan sonra, Cebrail ezan okuyup kamet getirdi. Beşinci semâ meleklerine imam olup iki rikât namaz kıldım.

    ALTINCI SEMA

    Bundan sonra ALTINCI SEMÄYA çıktım.

    Bu semâyı Yüce Hak sarı yakuttan yaratmış. Adına:

    Halisa.

    Derler. Buranın hazinine de:

    Semhail.

    Derler.

    Daha önce anlatılan usulde kapının açılması istendi; belli sual cevap vaki oldu. Kapı açıldı; içeri girdik.

    Oranın hazini Semhail'i gördüm; hizmetinde altı yüz bin melek vardı. Her meleğin emrinde ise.. ayrıca altı yüz bin yardımcı var. Hep-si de şu tesbihi okuyorlardı.

    Kerim Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Açılan nur Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Öyle münezzeh bir zattır ki, semålar-da onların ilâhı odur; yerde olanların ilâhı odur. (2)

    Semhail'e selâm verdim; selâmımı aldı. Tam manası ile bana ta-zim etti. Sonra:

    (1) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhane men lå yesif'ül vasıfune azmetehu ve müntehahü, sübhane men

    hadaat leh'ür-rikabü ve zellet leh'üs - sıfak.> (

    2) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhan'el-kerim, sübhan'en - nur'ül - mübin, sübhanellezi hüve ilâhü men fis-semavati ve ilahu men fil-arzi.>

    YanıtlaSil
  91. 304

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    Allah-ü Taålà senin hasenatını, kerametlerini, kalbinin nuru-nu bereketli kılsın.

    Diye dua eyledi; ber. de onun bu duâsına:

    Amin!.

    Bunu geçtikten sonra, büyük bir meläike zümresine vardım. Bun-Dedim.

    lara:

    Kerrubiyyun.

    Adı veriliyordu. Bunların adedini ancak Allah-ü Taâlâ bilir. Bun-ların başkanı bir ulu melektir ki, yalnız bu ulu meleğin yetmiş bin melek hizmetçisi vardır. Her hizmetçisinin de yetmiş bin yardımcısı var. Bunlar yüksek sesle tesbih ve tetlil okuyorlardı. Bunları geçtik-ten sonra, kardeşim Musa'yı gördüm. Selâm verdim. Selâmımı aldı; kalktı, beni iki gözlerimin arasından öptü. Sonra şöyle dedi:

    Seni bana gösteren Allah'a hamd olsun.

    Ve.. benim için Yüce Hak'tan nice kerametlerin müjdesini ver-

    di; şöyle dedi:

    Bu gece sen, Mevlâ'nın cemali ile münevver ve münacaat-1 Hu-da ile mükerrem olacaksın. Zaif ümmetini unutma. Sana ne ihsan olunursa, ondan ümmetine de nasib iste. Eğer bir şey farz olursa, müm-kün olduğu kadar hafif olmasını taleb eyle.

    Musa'nın okuduğu tesbih duâsı şuydu:

    Dilediğine hidayet nasib eden Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Dilediğini dalâlette bırakan Yüce Zat, noksan sıfatlar-dan münezzehtir. Gafur Rahim olan Yüce Zat, noksan sıfatlardan mü-nezzehtir. (1)

    Musa'dan ayrıldığımda ağladı. Sordum:

    Ağlamanın sırrı nedir?.

    Diye.. şöyle anlattı:

    Yeni bir zat benden sonra peygamber oldu; onun ümmeti be-nim ümmetimden daha fazla cennete girecektir.

    Bunu geçtikten sonra, Mikâil'e eriştim. Büyük bir kürsüye otur-muştu. Önünde büyük bir terazi vardı. O terazinin her gözü, yerler ve gökler sığacak kadar büyüktü. Önünde nice nice tomarlar vardı.

    Yanına varıp selâm verdim. Selâmımı aldı; kalkarak tazim eyledi. Bana şöyle duâ etti:

    Allah-ü Taâlâ senin kerametini ve sürurunu artırsın.

    Onun bu duasına karşılık ben de:

    Amin!.

    Dedim. Sonra bana şöyle bir müjde verdi:

    Senin ümmetine olan hayır ve keramet, hiç bir ümmete mü-yesser olmamıştır. Onların mizanı cümlesinden ağırdır. O kimseye

    (1) Bu tesbihin Arapçar, öyle okunabilir:

    fur'ür-Rahim. Sübhanel - hadi men yeşaŭ, sübhan'el-mudillü men yeşaü, sübhan'el-Ga-

    YanıtlaSil
  92. KARA DAVUD

    305

    VESILE CENNETI (5)

    KARAR CENNETI (6)

    NAIM CENNETI (4)

    ME'VA CENNETİ (2)

    ابواب البيات

    CENNET KAPILARI (Yaprakların altındaki yazı)

    TUBA AĞACININ RESMİDİR

    (Cennette olduğu bildirilmiş ve her dalından bir tanesi

    cennet köşklerine ulaştığı anlatılmıştır.

    Bu resimde her yaprağına Allah'ın güzel isimlerinden biri yazılmıştır.)

    (3)

    F. 20

    YanıtlaSil
  93. 306

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    RESİMDEKİ HADİS-İ ŞERİFLER

    Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

    Yüce Allah'ın DOKSAN DOKUZ güzel ismi vardır. On-ları kim ezbere- sayarsa, cennete girer.>>>>

    (Resmin üst ortasında kubbe şeklinde yazılı hadis-i şerifin manasıdır.)

    ***

    Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

    «Cehenneme baktım; gördüm ki, içindekilerin pek çoğu şu zümreden:

    a) Zenginler..

    b) Kadınlar..>>>

    (Resmin sağında yukarıdan aşağı yazılı hadis-i şerifin manasıdır.)

    Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

    <>>

    (Resmin solunda yukarıdan aşağı yazılı hadis-i şerifin manasıdır.)

    * **

    NOT: Bu mübarek ağaca dair iki yazı 317. ve 342. sayfalardadır.

    YanıtlaSil
  94. KARA DAVUD

    307

    na isyan eder.. saadetler olsun ki, sana tabi olup sever. Vay o kimsenin haline ki, sa-

    Mikail'in yanında o kadar cok melek vardı ki, onların adedini an-cak Allah-ü Taâlâ bilir. O meleklerin hepsi bana şöyle dediler:

    Cümlemiz senin fermanına itaatkârız. Daima sana salavat okuruz. Adem'in yaratılmasından yirmi beş bin yıl evvelinden bu ana gelinceye kadar, her ne mikdar yağmur ve kar yağdıysa.. onların her katrasına bir melek hizmet ederek indirir. Ne kadar bitki, meyve, hubu-bat biterse, her birine bir melek hizmet eder. Hizmetini de tam yapar. O hizmette bir kere bulunan meleğe kıvamete kadar bir daha sıra

    gimez. Onların çokluğu nekadardır; bundan kıyas eyle. O meleklerin tesbihi şuydu:

    Her müminin ve kâfirin Rabbı Yüze Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Noksan sıfatlardan münezzehtir o zat ki, hamile kadın-lar onun heybetinden içlerindekini düşürürler. (1)

    Mikail'in tesbihi de şuydu:

    Pek Yüce Rabbım tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.» (2)

    Bir rivayette şöyle anlatıldı:

    Her kim yukarıda anlatılan:

    -Pek Yüce Rabbım, tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.»

    Tesbihi okumaya devam ederse, o kimse öldüğü zaman, Mikail kendisine rahmet meleği ile hediye gönderir. Her kimin ki kabrine rahmet meleği gelir; o kimse kabir azabından emin olur.

    Bu mana icabıdır ki, Resulüllah S.A. efendimiz:

    -«Pek Yüce Rabbım tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.>>>

    Tesbihini sünnet eyledi. Ta ki, ümmeti secdelerinde o tesbihe de-vam etmek sureti ile anlatılan saadete nail olalar.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

    -Bundan sonra, yeşil ve nurlu bir denize eriştim. Burada

    kadar melåike vardı ki bunların sayısını ancak Allah-ü Taâlâ bilir; ondan başka kimse bilmez. Bunların tesbihi şuydu:

    Kadir muktedir olan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzeh-tir. En keremli kerim olan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Celil Azim olan Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. (3)

    Sordum:

    Bu ne gûna deryadır?.

    Cebrail şöyle anlattı:

    (1) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhane Rabbi külli mü'minin ve kafirin, sübhane men tadau min heyebetihi

    ma fi butuniha'l - havamilü.>

    (2) Bu teshihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhane Rabbiy'el - alá.>

    (3) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhan'el-kadir'il-muktedir, sübhan'el - kerim'il - ekrem, sübhan'el celil'il-

    azim.s

    YanıtlaSil
  95. 308

    DELAIL 1 HAYRAT ŞERHİ

    Bunun adına:

    Yeşil deniz, (Derya).

    Derler.

    Bundan sonra, Cebrail ezan okudu; kamet getirdi. Altıncı semå meleklerine imam oldum; iki rekât namaz kıldım.

    YEDİNCİ SEMA

    Bundan sonra, YEDİNCİ SEMAYA çıktık. Hak Taâlâ bunu nur-dan yaratmıştı. Bunun adına:

    - Gariba.

    Derler. Bu semåya bakan hazinin ismine de:

    Efrail.

    Derler.

    Cebrail, daha önceki semå kapılarında olduğu gibi, kapının açıl-masını istedi; içeriden sual geldi. Cebrail o suallerin cevabını verdi. Sonra, kapı açıldı; içeri girdik; Efrail'i gördüm.

    Bunun yedi yüz bin hademesi vardı. Her hademenin de yedi yüz bin avanesi vardı.

    Bunların okuduğu tesbih şuydu:

    Öyle Yüce sübhan Zattır ki, semâyı tavan yapıp yükseltti. Öy-le Yüce bir zattır ki, yeri yaydı ve döşedi. Sübhandır o Yüce Zat ki, yıldızları doğdurdu; onları (veya yere) süs eyledi. Öyle sübhan bir Zat-tır ki, dağları yerleştirdi, onlara kurulu bir düzen verdi. (1)

    Efrail'e selâm verdim. Sevinerek selamımı aldı. Bana nice ikram-ların ve hasenatın kabulü müjdesini verdi.

    Her semânın (bu semânın olabilir) kapısı üzerinde şu cümle ya-zılı idi:

    Allah'tan başka ilah yoktur: Muhammed Allah'ın Resulüdür. Ve.. Ebu Bekir Sıddik.. (LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDUN RE-SULULLAH VE EBU BEKİR'İN'İS - SIDDİK.)

    Burada bir melek gördüm; başı arşla beraberdi. Ayakları da ye-rin zemininde idi. O kadar büyüktü ki: Yüce Hak ona izin verse, yedi kat gökleri bir lokma edip yutardı.

    Bu meleğin tesbihi şuydu:

    Varlığını celâli ile perdeleyen Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Rahimlerdekine dilediği sureti veren Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. (2)

    Bundan sonra bir melek gördüm; bu meleğin yedi yüz bin başı vardı. Her başında da yedi yüz bin yüzü vardı. Her yüzünde de yedi

    (1) Bu tesbihir. Arapçası şöyle okunabilir:

    yeeha. Sübhan'ellezi sataha's-semavati ve rafaaha, sübhan'ellezi basat'elarza ve feraşaha, sübhan'ellezi etlaal-kevakibe ve ezhereha, sübhanellezi ersa'l cibale ve hey-

    (2) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhan'el - muhtecibi bi celalihi, sübhan'el musavviri fil'erhami ma yeşaů.>

    YanıtlaSil
  96. KARA DAVUD

    309 rüs bin ağzı vardı. Her ağzında da yedi yüz bin dili vardı. Her dill ile, yedi yüz bin lügat konuşuyordu. Konuştuğu dillerin hiç biri diğe-

    rine benzemiyordu. Bu meleğin ayrıca yedi yüz bin kanadı vardı .

    Bu melek, her gün cennette olan nur deryasına yedi yüz kere da-hyordu. Her dalıp çıktıkça, silkiniyor; sıçrayan her damlasından Yü-ce Hak kudreti ile bir melek yaratıyordu. Ondan yaratılan her me-Yüce Hakkı şöyle tesbih ediyordu:

    lek. Sübhansın şanın nekadar yüce.. Sübhansın makamın nekadar üstün.. Sübhansın efendim, halkına merhametin nekadar çok.. (1)

    Bunu geçtikten sonra, bir melek gördüm: bir kürsü üzerine otur-muştu. Başı arş altında, ayakları da yerin dibinde idi. O kadar bü-yüktü ki: Dünya ve içindekiler ona ancak bir lokma olurdu. Kanadı-nin bir ucu mağripte, bir ucu da meşrıkta idi.

    Yedi yüz bin melek, onun hizmetine durmuşlardı. Bu meleklerden her birinin eli altında yedi yüz bin melek vardı.

    Bu kimdir?.

    Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

    Bu, İsrafil'dir.

    Gidip selâm verdim. Selâmımı aldı; bana çok müjdeler verdi.

    Bunun tesbihi şöyleydi:

    Duyan ve bilen Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Kendisini halka perdeleyen Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. Yüce Rabbımız, tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. (2)

    Bundan sonra, bir kimseyi gördüm ki: Nura gark olmuş. Gayet heybetli ve vekarlı bir şekilde bir kürsü üzerinde oturmuştu. Önünde çokça çocuklar vardı. Sordum:

    Ey Cebrail, bu kimdir?. Ki, büyük bir nuru, çok vekarı ve hey beti var. Önünde duran sıbyan çocuklar kimlerdir?.

    Cebrail şöyle anlattı:

    - O, sizin büyük ceddiniz İbrahim'dir. Seni ve sana iman eden ümmetini sever. Ålemlerin Rabbı Yüce Allah'a niyaz edip, senin üm-metine iyilikte bulunmak diledi. Yüce Hak, onun bu dileğini kabul buyurdu; o sıbyan çocukları verdi. Onlar, senin ümmetin büluğa er-meden ölen kız ve erkek çocuklardır. Onların terbiyesini, Hak Taâlâ İbrahim'e bıraktı. Onları kıyamete kadar terbiye edip ilim ve edep öğretecektir. Onları kemaliyle yetiştirdikten sonra, mahşer günü önü-ne katıp arasat meydanına getirecektir. Oradan, Yüce Allah'ın ma-nevi huzurunda durup şu niyazda bulunacaktır:

    (1) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhaneke ma a'zame şanüke, sübhaneke ma a'azame mekânüke, sübhaneke

    seyyidi ma erhameke bi halkıke.>

    ) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    (2 Sübhan'es - semiil alih, sübhan'el-muhtecibi an halkıhi, sübhane Rabbina ve

    Tahlá

    YanıtlaSil
  97. THAIHAYRAT SERI

    Thaihonlar habi Muhammed ümmetinin BA büluğa - treni fermanın ile ilim ve kemalle onlan on your dry getirdim. Kerem latuf ve ihsan senindir.

    Obe One Yüce Hak, azamet ve celali ile söyle bu-Forscaktir

    Ey penkian, gidin cennete girin.

    Buabhaserine onlar şöyle diyeceklerdir:

    Rahtumis, faslimia, ihsarunla analarımım ve babalarımızı bl-

    Tüce Hak, tekrar şöyle buyurur:

    une sorgu sual yoktur, varın cennete girin; ama babalarınız ve analarımız için sorgu sual vardır, hesab vardır.

    Bunun ümrine, o çocuklar şöyle niyaz ederler:

    Rabbimiz, biz onları ayrılığımızla dünyada mahzun ettik. Bu-gün, her yana yaygın rahmetinle onları mesrur edelim.

    Onların bu yakarmalarına acıyan Kerim ve Rahim olan Yüce Al-Inh tasarru ve niyazlarını kabul buyurur:

    -Gidin, Kevser havzından şarap alın; babalarınıza ve anaları-

    nun içirin. Bundan sonra, Cebrail bana şöyle dedi:

    One geç, Ibrahim'e selam ver.

    Ben de, gittim; selâm verdim. Bana tazim edip selamımı aldı.

    Bonra şöyle dedi:

    -Hoşgeldin, ey salih oğul, ey salih peygamber.

    Bonra şöyle devam etti:

    -Ey oğul, sen bu gece âlemlerin Rabbının cemalini müşahede De müşerref olacaksın; türlü türlü lütufların mazharı olacaksın. Üm-metin ise, cümle ümmetlerin Ahiri ve çok zayıfıdır. Onlara şefkat edip Rabbandan dile...

    Devam etti:

    Ya Muhammed, ümmetine benden selåm eyle. Onlara haber ver: Dünya fanidir; zevali çabuk olacaktır; Allah katında ise.. hor ve hakirdir. Yüce Hak, dünyaya sineğin kanadı kadar itibar etmemiştir. Onun süslerine aldanıp saraylarına ve güzel elbiselerine, türlü türlü yemeklerin lezzetine, hizmetçilerine ve haşmetine gönül vererek al-danıp ömürlerini boşa gidermesinler. Ahiret bakidir. Gece gündüz påk şeriatania, hidayete lleten sünnetinle amel edip Allah-ü Taâlânın rı-zasını tahsile çalışsınlar. Cennetin yeri boldur. Oraya çokça ağaçlar diksinler.

    Bordum:

    Cennete nasıl ağaç dikilir?.

    Böyle anlattı:

    -Bu tesbih duasıdır: Allah sübhandır, hamd Allah'a mahsus-tur. Allah'tan başka låh yoktur. En büyük Allah'tır. Güç, kuvvet yü-

    YanıtlaSil
  98. DELAIL I HAYRAT ŞERHI

    310

    Ya Rabbi, bunlar habibin Muhammed ümmetinin S.A. büluğa ermeden ölen sabileridir; emr ü fermanın ile ilim ve kemalle onları yetiştirdim; yüce dergahına getirdim. Kerem, lütuf ve ihsan senindir.

    Onun bu nlyazı üzerine, Yüce Hak, azamet ve celâll lle şöyle bu-yuracaktır:

    Ey çocuklar, gidin cennete girin.

    Bu hitab-ı ilahi üzerine onlar şöyle diyeceklerdir:

    Rabbımız, fazlınla, ihsanınla analarımızı ve babalarımızı bl-ze bağışla.

    Yüce Hak, tekrar şöyle buyurur:

    Size sorgu sual yoktur; varın cennete girin; ama babalarınız ve analarınız için sorgu sual vardır; hesab vardır.

    Bunun üzerine, o çocuklar şöyle niyaz ederler:

    Rabbımız, biz onları ayrılığımızla dünyada mahzun ettik. Bu-gün, her yana yaygın rahmetinle onları mesrur edelim.

    Onların bu yakarmalarına acıyan Kerim ve Rahim olan Yüce Al-lah tazarru ve niyazlarını kabul buyurur:

    Gidin, Kevser havzından şarap alın; babalarınıza ve anaları-nıza içirin.

    Bundan sonra, Cebrail bana şöyle dedi:

    Öne geç; İbrahim'e selam ver.

    Ben de, gittim; selâm verdim. Bana tazim edip selâmımı aldı. Sonra şöyle dedi:

    Hoşgeldin, ey salih oğul, ey salih peygamber.

    Sonra şöyle devam etti:

    Ey oğul, sen bu gece âlemlerin Rabbının cemalini müşahede ile müşerref olacaksın; türlü türlü lütufların mazharı olacaksın. Üm-metin ise, cümle ümmetlerin âhiri ve çok zayıfıdır. Onlara şefkat edip Rabbından dile..

    Devam etti:

    Ya Muhammed, ümmetine benden selâm eyle. Onlara haber ver: Dünya fanidir; zevali çabuk olacaktır; Allah katında ise.. hor ve hakirdir. Yüce Hak, dünyaya sineğin kanadı kadar itibar etmemiştir. Onun süslerine aldanıp saraylarına ve güzel elbiselerine, türlü türlü yemeklerin lezzetine, hizmetçilerine ve haşmetine g danıp ömürlerini boşa gidermesinler. Åhiret bakidir. Gece gündüz påk gönül vererek al-şeriatınla, hidayete ileten sünnetinle amel edip Allah-ü Taala'nın rı-zasını tahsile çalışsınlar. Cennetin yeri boldur. Oraya çokça ağaçlar diksinler.

    Sordum:

    Cennete nasıl ağaç dikilir?.

    Şöyle anlattı:

    - Şu tesbih duâsıdır: Allah sübhandır, hamd Allah'a mahsus-tur. Allah'tan başka ilah yoktur. En büyük Allah'tır. Güç, kuvvet yü-

    YanıtlaSil
  99. KARA DAVUD

    311 ce ve azim olan Allah'ındır. (1) Bu tesbihi okusunlar. Bunu her oku-dukça, connette bir ağaç dikilir.

    Bundan sonra, Cebrail ezan okudu; kamet getirdi. Yedinci sena meleklerine imam olup iki rikât namaz kıldım.

    BEYT'ÜLMAMUR

    Bundan sonra, BEYT'ÜL-MAMUR'a yükseldim.

    Burası, yedinci semåda bir beyt-i mükerremdir. Kabe-i Mükerre-me'nin üzerine gelir; o kadar da büyüktür. Onu semâdan bıraksalar. tam Kabe-1 Mükerreme'nin üzerine iner.

    Yüce Hak onu kızıl yakuttan yaratmış. Onun yeşil zümrütten iki kapısı vardır. Kızıl altından on bin kandil asılmış. Ak gümüşten bir minaresi vardı. Onun yüksekliği beş yüz yıllık yoldu. O beytin kapısı-na bir minber konmuştu. Yaratıldıktan bu yana, hatta kıyamete ka-dar her gün yetmiş bin melek ona gelir. Onun önünde nurdan bir de-niz vardır. Orada yıkandıktan sonra, arkalarına nurdan birer rida

    alıp onunla ihrama girerler. Lebbeyk.

    Diyerek Ihram giyenler gibi bu beyti tavaf ederler. Oraya bir de-fa gelene kıyamete kadar bir daha sıra gelmez.

    Buraya giden de, ancak yedinci semâ melekleridir.

    sonra, Cebrail elimden tuttu; içeri girdik. Şöyle dedi:

    Ya Resulellah, burada da imamet edin.

    Cebrail ezan okudu. Yedi kat semå ehli tümden iktida edip iki ri-

    kât namaz kıldım.

    Bu topluluğu görünce hatırıma şöyle geldi: Ümmetime de bu top-lu ibadetten nasib verilse.. Bunun üzerine, o gizliyi şaklıyı bilen Yü-ce Zat, içimden geçeni bilip şöyle ferman eyledi:

    Ya Muhammed, senin ümmetine de böyle bir topluluk ola-

    caktır. Onun günü cumadır; cemaatıdır.»

    Bazı vaaz kitaplarında şöyle yazıldı:

    Cuma günü olduğu zaman, mele-i alâ Beyt-i Ma'mur'a toplanır.

    Cebrail ezan okur; İsrafil ise, hutbe irad eder. Mikáil ise, imam olur; yedi kat semâ melekleri ona uyarlar.

    Cuma namazı tamamen kılındıktan sonra, Cebrail şöyle söyler:

    -Ey melekler, şahid olun. Bu ezanın sevabını Muhammed üm-

    metinin müezzinlerine bağışladım.

    İsrafil ise, şöyle der:

    Ey melekler şahid olun; ben de bu hutbenin sevabını Muham-med ümmetinin hatiplerine bağışladım.

    Mikail ise, şöyle der:

    - Bu imamlığın sevabını Muhammed ümmetinin imamlarına bağışladım.

    (1) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhanellahi velhamdü lillahi ve lå ilahe illallahü vellahü ekber, velâ havle velå kuvvete illá blah'ilaiyy'ilazim.>

    YanıtlaSil
  100. 312

    DELAIL I HAYRAT ŞERHİ

    Melekler dahl, sevaplarını Muhammed ümmetinin cuma namazi

    kılanlarıma bağışlarlar. Bunun üzerine, Yüce Hak katından su ilahi ferman gelir:

    Ey melekler, bana cömertlik mi arz edersiniz; halbuki cömert.

    ümmetinden ister kadın, ister erkek olsun, hepsinin gunahını bağıs ladım. Onları cehennemden azad eyledim.

    Böylece, kerem ihsanında ve rahmet itasında bulunur.

    Allahım, bize de bunu nasib eyle; o sevaba ermeyi bize kolay ey. le. Emin Peygamber S.A. hürmetine.. Ey merhametliler merhametli si! Amin!.

    SIDRE-İ MÜNTEHA

    Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

    -Bundan sonra, SİDRE-İ MÜNTEHA'ya çıkarıldım.>>>>

    Sidre-i Münteha için ulema çeşitli görüş beyan ettiler. Bilhassa

    bu ismin verilmesi üzerine..

    İbn-i Abbas r.a. şöyle anlattı:

    Halkın ilmi orada son bulup ondan öte ne olduğunu kimse bil-

    mediği için:

    -Sidre-i Münteha.

    İsmi verildi. Bazıları da şöyle anlattı:

    Yukarıdan inen oraya gelir; aşağı geçemez. Aşağıdan yukarı çıkan da oraya ulaşır; ondan yukarı çıkamaz. Bundan ötürü oraya:

    Sidre-i Münteha.

    Denildi.

    Bazıları da şöyle anlattı:

    Ruhlar âlemi orada nihayet bulur; bunun için:

    - Sidre-i Münteha.

    İsmi verildi.

    İbn-i Abbas r.a. şöyle anlattı:

    O, altından yaratılan bir ağaçtır. Dallarının bazısı zümrütten, bazısı da yakuttandır. Dibinden tepesine kadar olan mesafe yüz elli yıllık yoldur. Onun yaprakları fil kulağına benzer; gayet büyüktür. Onun bir yaprağı bütün dünyayı örter. Yemişleri testi şeklindedir. O ağacı nur kuşatmıştır.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

    -O ağacın üzerinde o kadar meläike gördüm ki, sayısını ancak Allah-ü Taålå bilir. O ağacın bütün yapraklarını sarmışlardı. O me-lekler, çekirge gibi parlıyor, yıldızlar gibi şule veriyorlardı.>>

    Bu manada şu âyet-i kerime gelmiştir:

    -«Sidreyi bürüyen bürüyordu o zaman.» (53/16)

    Müfessirler, bu âyet-i kerimenin tefsirinde şöyle dediler:

    Melekler çokluklarından o ağacı ihata etmişlerdir.

    YanıtlaSil
  101. KARA DAVUD

    313

    Böyle rivayet edildi:

    O ağacın yapraklarında o kadar melâlke vardır ki, gökteki yıldızların ve yerdeki kumların sayısı kadardır. Altın kelebek sure-tinde melekler vardır.

    O meleklerin cümlesi, Fahr-i Kainat Hulasa-1 Mevcudat Resu-lini gördükleri vakit, Allah'a şükür edip Allah-ü Taala'nın rahmeti ile Jüllah B.A. efendimizin huzuruna gelip selâm verdiler. Mübarek cema-müjdelediler. Tüm taatlarının sevabını Resulüllah S.A. efendimizin ümmetine bağışladılar.

    Cebrail'in makamı bu ağacın budakları arasında, yeşil zümrüt-ten bir budaktır. Onun yüksekliği yüz bin yıllık yoldur. Orada bir yaprak vardır, yassılığı yedi, kat gök ve yedi kat yerdir. Orada nurdan bir sergi döşenmiştir; üzerinde kırmızı yakuttan bir mihrap vardır. O mihrap Cebrail'in makamıdır. O mihrabın önüne, Habib-1 Ekrem Re sulüllah S.A. efendimizin namına konulmuş bir kürsü vardı. O kona-Ia beri üzerine hiç kimse oturmamıştı.

    Bundan sonrasını Resulüllah S.A. efendimizden dinleyelim:

    İşte, Cebrall beni aldı; o kürsünün üzerine oturttu. O kürsü-nün her yanına kürsüler konmuştu; gördüm. Önünde on bin kürsü konmuştu; Tevrat yazıyorlardı. Her kürsünün etrafında da kırk bin kürsü vardı; üzerine melekler oturmuş Tevrat okuyorlardı.

    Sağ yanında da bin kürsü konmuştu; yeşil zümrüttendi. Üzerin-de melekler İncil yazıyorlardı. Her kürsünün etrafında kırk bin kürsü vardı, bunların üzerine de melekler oturmuş İncil okuyorlardı,

    Sol tarafına da zebercedden on bin kürsü konmuştu; melekler üzerine oturmuş Zebur yazıyorlardı. Her kürsünün etrafında da kırk bin kürsü konmuştu; melekler Zebur okuyorlardı.

    Ard canibine de kızıl yakuttan on bin kürsü konmuştu. Üzerlerin-de melekler Kur'an-ı Azimüşşan yazıyorlardı. Her kürsünün etrafına da kırk bin kürsü konulmuştu, melekler oturmuş Kur'an-ı Kerim oku-yorlardı.»

    Şöyle anlatıldı:

    O kürsünün önünde Tevrat, sağında İncil, solunda Zebur ya-zılıp okunmasının hikmeti şudur: Mefhar-1 Ålem Güzide-i Beniâdem Resulüllah S.A. efendimiz henüz dünyaya teşrif etmeyip risaletle ba-as olunmazdan evvel o kitaplar nazil olmuştu. Onlarda, Resulüllah S.A. efendimizin güzel vasıflarını, iyi huylarını, Allah katında habib olduğunu, cümle halktan ileri bir kereme erdiğini, ümmetinin cümle ümmetlerden hayırlı ve faziletli olduğunu açıktan beyan ettiklerine Işaret vardı.

    Kur'an-ı Kerim'in ard canipte yazılıp okunmasındaki hikmet ise, şudur: Bu, Resulüllah S.A. efendimize nazil olan kitaptır. Resulüllah S.A. efendimiz beka sarayına teşrif ettikten sonra da, onun hükmü kıyamete kadar baki kalacaktır. Kıyamette dahi, onunla hüküm olu-nacaktır. Ve onun, nesh, tebdil, tağyır ve tahriften korunup mahfuz kalacağına işarettir.

    YanıtlaSil
  102. 314

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle

    buyurdu:

    Bundan sonra, Cebrail bana şöyle dedi:

    Ya Resulellah, senden bir dileğim var. Bu makamda iki rikāt namaz kılasın ki, makamım onunla bereket kesbeyleye..

    Bu sebeple, ben de iki rikât namaz kıldım. Beyt-i Mamur'da ol-duğu gibi, cúmle sidre-i münteha melekleri bana iktida ettiler.»

    Böylece, Resulüllah S.A. efendimizin meleklere göre daha şerefli olduğu gerçekleşmiş oldu

    CENNETİN DORT IRMAĞI

    du: Resulüllah S.A. efendimiz anlatmaya devam ediyor; şöyle buyur-

    -O ağacın altında dört ırmak akıyordu; ikisi zahir, ikisi de ba-

    tındı.

    Cebrail şöyle dedi:

    O batın olan ırmaklar cennete gider. Zähirdeki ırmaklar ise.. dünyaya gider ki, biri Fırat; diğeri de Nil nehridir.

    Bir ırmak daha gördüm; etrafında yakuttan, inciden, zeberced-den haymeler kurmuşlardı. Ayrıca ırmak kenarında yeşil kuşlar gör-düm; boyunları deve boynuna benziyordu. Cebrail şöyle dedi:

    Bu gördüğün Kevser ırmağıdır; Hak Taâlâ sana nasib etti.>>>

    Bu manada Kur'anda şöyle anlatıldı:

    -«Biz sana Kevser ırmağını ihsan ettik.» (108/1)

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

    -Bu ırmak, yakuttan, zümrütten çakıl taşları üzerine akıyor-du. Suyu sütten beyazdı.

    Ondan bir bardak alıp içtim; baldan tatlı idi. Kokusu miskten da-ha latifti.

    O ağacın altında, ayrıca bir çeşme akıyordu. Cebrail şöyle anlattı: Bunun adına:

    Selsebil.

    Derler. Bundan iki ırmak peydah olur. Onlardan birine: Kevser, diğerine de: Rahmet, adını verirler. İkisi de cennet kapısının önünde akar.

    Cennete girenler, Kevserden içtikleri zaman, kalbe dair afet, kötü huy, düşük âdetlerinin cümlesinden påk olurlar.

    Ayrıca rahmet kaynağından da gusül ederler. (Yani: Yıkanırlar.) Erkekler yıkandığı zaman, Adem'in cüssesinde, boyları altmış zira, enleri de yedi arşın olur. Otuz üçer yaşında, yeşil bıyıklı olurlar.

    Hanımlar yıkandığı zaman, on sekiz yaşında bakire kız olurlar. Kızlıkları hiç bozulmaz.

    Böylece, cennete girerler. Bir daha kocakarı olmak, yaşlı ihtiyar olmak yoktur.

    YanıtlaSil
  103. KARA DAVUD

    315

    Iste, o suların başı budur.

    Gördüm ki: Sidrenin önünden saf saf olmuş melekler geçerler. Safları birbirine bitişmişti. O kadar uzanıştı ki: Bir baştan çok sür'-atli uçan kuş olsa, yüz yılda öbür başa varamazdı. Esen yelden daha hızlı gidiyorlardı. Birinin üzerinden ok atsan, okla beraber gider; ok

    onu geçemezdi. Bunları görünce Cebrail'e sordum: - Bu melekler nekadar çoktur; nereden gelir; nereye giderler?. Ne zamandan beri böyle geçerler?.

    Cabrail şöyle anlattı:

    Yaratıldığım vakitten beri bunlar böyledir. Hiç kesilmeden ge çerler. Nereden gelip nereye gittiklerini bilmem.

    Kendi kendime:

    Bunlar nekadar da çok!.

    Diye hayret ettiğimde, hemen Cebrail'e şu âyet-i kerime vahyolun-

    du: Rabbırı askerlerini ancak kendisi bilir (74/31)

    Bana tebliğ etti.

    Bundan sonra, önüme üç kåse getirdiler: Birinde şarap, birinde hal, birinde de süt vardı. Ben, sütü alıp içtim. Cebrail bana şöyle dedi: İslâm fıtratını seçtin. Ümmetin İslâm dininde sabit olurlar. Şara-11 alsaydın, ümmetin azgın ve şaşkın olurdu.

    Sidrede bir melek gördüm; ondan büyük bir melek görmedim. Onun boyu, bin kere bin yıllık yol kadar uzundu.

    O meleğin yetmiş bin başı vardı. Her başında da yetmiş bin yüzü vardı. Her yüzünde de yetmiş bin ağzı vardı. Her başında da yetmiş bin kisvesi vardı. Her kisvesine, bin kere bin inci asılmıştı. O inciler o ka-dar büyüktü ki, her incinin içinde bir deniz vardı; o denizde balıklar cevelan ederdi. O balıkların sırtlarına: LA ÎLÄHE ILLALLAH MU-HAMMEDÜN RESULÜLLAH (Allah'tan başka ilah yoktur; Muham-me Allah'ın Resulüldür.) kelime-i tevhidi yazılı idi.

    O melek, bir elini başına, bir elini de arkasına koyup tesbih okur-du. O tesbih okudukça, sesinin güzelliğinden arş harekete gelirdi.

    Cebrail'e sordum:

    - Bu melek kimdir?.

    Diyerek.. şöyle anlattı:

    Bu meleği Yüce Hak, Ådem'den a.s. iki bin sene evvel yarattı. Şimdiye kadar nerede idi? onun meskeni nerededir?.

    Dedim şöyle anlattı:

    Cennette arşın sağında bir yer vardır; bu meleğin karargâhı idi. Oradan bu makama getirdiler.

    RAMAZAN-I ŞERİF

    Gittim, selâm verdim. Kalkmak sureti ile tazim edip selamımı al dı. Kanatlarını açtı; cümle yer ve gök onun kanatları ile örtülürdü. Benim yüzümü öptü. Şöyle dedi:

    Sana müjde.. keza ümmetine de.. Yüce Hak, ümmetinin gü-nahlarını af ve mağfiret etmek için onlara mübarek bir ay ihsan etti.

    YanıtlaSil
  104. 316

    DELAIL I HAYRAT SERHI

    Bu ay ramazan-i şerif ayıdır. O ayı, bu gece sana ve ümmetine ihsan edecektir. Onun hürmetine ümmetin affolunur.

    Ve.. ben, bu gece bu büyük müjdeyi sana tebliğ için buraya gön-derildim.

    Gördüm ki: Önünde iki sandık duruyor. Her birinin üzerinde

    nurdan kilidi vardı. O meleğe sordum:

    Bu sandıkların içinde ne vardır?.

    Diverek.. şöyle anlattı:

    Bu sandıkların birinde, senin ümmetinden ramazan ayında oruç tutanlardan, taa ramazan ayı çıkıncaya kadar cehennemden azad olanların, taa, kıyamete kadar ramazan ayı içinde azad olanların

    azadlık beratları vardır.» Bir başka rivayette ise, o meleğin şöyle anlattığı söylenir:

    Ramazan ayında her gün iftar vaktinde Yüce Hak oruç tutan-lardan altı yüz bin kulu cehennemden azad eder; taa, cumaya kadar böyle.

    Cuma günü olduğu zaman, gece ve gündüz yirmi dört saatının her saatında altı yüz bin kulu cehennemden azad eder; taa, kadir gecesi oluncaya kadar.

    Kadir gecesi olduğu zaman, ki o: Gecesi ve gündüzüyle yirmi dört saattır. Her saatında, ramazn-ı şerifin başlangıcından cuması ile be-raber o geceye kadar, nekadar kul azad olunduysa.. o kadar kulu ce-hennemden azad eder.

    Ramazanın son günü olduğu zaman, iftar zamanı, bütün ramazan ayında cuması ile, kadir gecesi ile beraber nekadar kul azad eylemiş-se.. o kadar kulu cehennemden azad eder.

    İşte.. tümden azad olanların beratları bundadır.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına geçelim:

    -Bu sandığın diğerinde de şu vardır ki; kıyamet günü ümme-tinden yetmiş bin kişiye hesapsız azapsız cennet ihsan olunacaktır. İşte, bunların beratları bu sandığın içindedir.

    O yetmiş bin kişinin dahi her biri için, yetmiş bin kişi bağışlana-caktır; bu bağışlananlar, akraba ü taallukatından, tanıdık dostların-dan ve sair asi müslümanlardan yetmiş adam alıp hesapsız olarak, cennet ikramına nail olacaklardır. Bütün bunların beratları bu san-dıktadır.

    Sana ve ümmetine TUBA ya Resulellah.>>>

    TUBA.

    Derken şu manayı anlatmak ister:

    İçindir. lü türlü üstün nimetler, tuba ağacının zavki senin ve senin ümmetin Ya Resulellah, cennat-ı aliyat, içinde sayıya gelmeyen tür-

    murad olundu. Bu cümlede: Parça anlatılırken, bütün murad edilmektedir; me-cazdır. Yani: TUBA anlatılıp, bütün cennat-ı aliyat ve nimetleri

    YanıtlaSil
  105. KARA DAVUD

    317

    Üstte anlatılan mana: TUBA, cennette bir ağacın ismi olduğu-na göredir. (Bu mübarek ağacın temsili bir resmi 305. sayfadadır.)

    Amma, TUBA EYTAB kelimesinin müennesidir. Buna göre ma-na şöyle olur

    Dünyada güzel hal, beğenilen bir geçim tarzı, hayırlı amelle geçen uzun ömür, ömür tamam olunca da iman nuru, kelime-1 irfan (kelime-i tevhid) ile emaneti teslim etmek, kabirde Münker Nekirin suali kolay olması, kabrin cennet bahçesi haline gelmesi sonunda ra-hatlık, mahser günü hamd sancağı altında ve büyük arşın gölgesinde türlü türlü nimetlere ermek, kitabı sağdan almak, hesabın kolay olma-doğruca cennete girmek, orada lezzetlerin en azizi olan cemal müsa-sı, ilk geçenlerle sırat köprüsünü geçmek, Allah'ın fazlı ile meccanen hedesine ve Allah'ın cemalini müşahedeye nail olmak sureti ile mera-

    ma kavuşmayı sana ve ümmetine müjdelerim. Resulüllah S.A. şöyle buyurdu:

    Bundan sonra bir melek gördüm. Horoz suretinde idi; beyaz

    inciden yaratılmıştı.

    Bu meleğin sağında yetmiş bin kanadı vardı; solunda da yetmiş bin kanadı vardı. Her kanadında da yetmiş bin tüyü vardı inciden. Yetmiş bin tüyü de yakuttandı. Yetmiş bin tüyü de kızıl altındandı. Yetmiş bin tüyü de gümüştendi. Yetmiş bin tüyü de, misktendi. Yet-miş bin tüyü de kâfurdandı. Yetmiş bin tüyü de anberdendi. Yetmiş bin tüyü de zafirandandı.

    Onun boyu arştan, yedi kat yerin dibine kadardı.

    Onun her kanadında şu yazılmıştı:

    Rahman Rahim Allah'ın adı ile.. Allah'tan başka ilah yok-tur; Muhammed Allah'ın Resulüdür. Her şey helâk olacaktır; Vahid Kahhar Allah'tan başka..

    Her namaz vakti geldiği zaman; o melek başını kaldırır:

    Azim Allah'ın adı ile.. ona hamd olsun.. (1)

    Diyerek tesbihle meşgul olur. Onun tesbihi şuydu:

    Sübhansın Allahım. Şanın nekadar yüce.. (2)

    Bundan sonra, kanatlarını birbirine vurur; onun bu vuruşundan acaip sesler çıkar.

    NAMAZ KILANLAR

    Bu ses, cenriete ulaştığı zaman, cennet ağacının dalları birbirine dokunur; cennetin yakuttan ve laalden kubbelerine ulaşır. Oralardan da latif sedalar çıkar. Bu sedadan huri, gılman ve vildan ayıkır; anlar ve:

    Ümmet-i Muhammed'in namaz ve ibadet vakti geldi..

    Diyerek birbirlerine müjdelerler.

    Bundan sonra, o melek harekete geçer; arş titrer.

    (1) Bu cümlenin Arapça okunuşu şöyle olabilir:



    (2) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir

    Sübhaneke ma a'zame şanüke.>

    :

    YanıtlaSil
  106. DELAILI HAYRAT ŞERHİ

    318

    Bunun üzerine Yüce Hak, o meleğe sorar:

    Neden titrersin?.

    Yüce Hakkın bu hitabına cevaben şöyle der:

    Ya Rabbi, Muhammed ümmeti namaza kalktı; halbuki üzerle. rinde şu kadar günahları var. Onun için titrerim.

    Yüce Hak şöyle buyurur:

    uzerine vacib oldu. Sahit olun. ben onlara rahmetle nazar edip af ve Ey melek. sen sakin ol. Benim rahmetim namaz kılanların mağfiret ettim. Onları cehennemden azad eyledim. Habibimin yüzü

    suyu hürmetine meva cennetini onlara nasib eyledim. Böylece, Yüce Hak, lütuf ve keremini beyan eder.

    CEBRAİL'İN KENDİ SURETİ

    Ve.. burada, Cebrail'i kendi suretinde gördüm.

    Onun altı yüz kanadı vardır; türlü türlü, cevahirden ve inciden dir. O altı yüz kanadından ikisini açtığı zamań, mağriple meşrıkı dol. durur. O kanatlar türlü cevahirle bezenmiştir. Bir omuzundan, bir omuzuna kadar mesafeyi tez uçan kuş, beş yüz yılda alır.»

    Bazıları da, bu mesafe için şöyle dedi:

    Yedi yüz yıllık yoldur.

    EZAN

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

    -«Bundan sonra, düz bir mekâna vardık. Oradan kalem-i alá nın sesi işitiliyordu. Orada, Cebrail'e:

    İleri git.

    Dedim, Cebrail bana şöyle dedi:

    Siz öne geçin. Zira, siz Allah katında benden ve cümleden da-ha kerimsiniz.

    Bunun üzerine ben öne geçtim; Cebrail ardımdan geldi. Altından bir hicaba vâsıl olduk. Cebrail o hicabı tahrik etti; ardından bir ses geldi:

    Kimsin?.

    Cebrail şöyle dedi:

    - Cebrailim; Muhammed benimledir.

    İçeriden o melek şöyle tekbir getirdi:

    yüktür.) Allahü Ekber, Allahü Ekber. (Allah en büyüktür, Allah en bü-

    Perde arkasından bir ses geldi:

    Kulum doğru söyledi; ben, en büyüğüm, en büyüğüm.

    O melek tekrar şöyle şehadet getirdi:

    Eşhedü en lå ilahe illallah. (Şehadet ederim ki, Allah'tan baş-

    ka ilah yoktur.)

    Yine nida geldi:

    Kulum doğru söyledi; benden başka ilah yoktur.

    Melek şehadetini tekrarladı:

    - Eşhedü enne Muhammeden Resulüllah. (Şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın Resulüdür.)

    YanıtlaSil
  107. KARA DAVUD

    319

    Yine nida geldi:

    Kulum doğru söyledi: Muhammed'i ben Resul olarak gönder-

    dim. Bundan sonra melek şöyle dedi:

    Hayye ales-salât. (Namaza gelin.) Hayye alel-felah. (Felåha

    gelin.)

    Şu nida geldi:

    Kulum doğru söyledi; kullarımı bana Ibadete çağırdı. Onları, ben kapıma davet etmiştim. Davetçiye icabet eden kurtulur; felaha kavuştururum.

    Bundan sonra melek şöyle dedi:

    Allahü Ekber Allahü Ekber. (Allah en büyüktür, Allah en bü-

    yüktür.)

    Yine nida geldi:

    Kulum doğru söyledi; ben en büyüğüm, ben en büyüğüm.

    Melek şöyle dedi:

    Allah'tan başka ilah yoktur.

    Şu nida geldi:

    Kulum doğru söyledi: ilah yoktur, Allah ancak benim,

    Bundan sonra şöyle bir nida işittim:

    Ya Muhammed, Allah evvellerin ve âhirlerin üzerine senin şe-refini tamamladı.

    Cibril'e sordum:

    - Bu melek kimdir?.

    Diye.. Şöyle anlattı:

    Allah-ü Azimüşşan'a kasem ederim ki, o: Seni Hak peygamber olarak gönderdi. Bu meleği görmedim. Ahvalini de bilmem. Şimdi siz göreceksiniz.

    Sordum:

    Sen, bundan ileri gitmez misin?. Dost dostunu yolda bırakır

    mi?.

    Şöyle dedi:

    Ya Resulellah, her meleğin bir makamı vardır; o makamı aşıp ileri geçemez. Eğer bir parmak ileri geçsem, Allah'ın celâlinden yana-rım. Benim makamım sidre-i müntehadır. Kesin olarak, bu ana kadar orayı geçmedim. Ancak, size ikram için izinliyim; buraya kadar getir-dim. Bundan ileri gidemem.

    Sordum:

    yeyim. Yüce Hak'tan bir hacetin var mıdır ki, Yüce Yaratıcıdan dile-

    Şöyle dedi:

    - Yüce Hak'tan hacetim şudur ki, Rabbından dile: Ümmetine sı ratı geçme fermanı verildiği zaman, bana izin ihsan eylesin; kanadımı sıratın üstüne yayayım. Onlara, sıratı selâmetle geçireyim.

    YanıtlaSil
  108. 320

    DELAILI HAYRAT ŞERHİ

    Bundan sonra, perde ardından bir melek elini çıkardı; göz açıp kapayacak kadar az zaman içinde perdeyi geçirip önüne koydu."

    Resulüllah S.A. efendimiz, bundan sonrasını şöyle anlattı:

    O melek, bana şöyle dedi:

    Ya Resulellah, ileri geçin; benden önde gidin.

    Ve.. az bir zaman içinde inciden bir hicaba götürdü. O hicabı tah-

    rik edince, içeriden:

    Kimdir o?..

    Diyen bir meleğin sesi geldi.

    Benimle beraber olan melek şöyle dedi:

    Ben, altın hicaba tavin olunan meleğim. Benimle beraber olan da izzet sahibi Rabbın elçisi Muhammed'dir.

    İçerideki melek:

    Allahü Ekber.

    Diyerek elini çıkardı; beni aldı. Göz açıp kapayacak kadar az za-man içinde o hicabı geçirip önüne koydu. Çokça saygı ve tazimde bu-lundu.

    REFREF

    Bu yoldan yetmış hicabı geçtim. O hicapların her biri bir başka cevherdendi. Her hicaptan öbür hicaba kadar olan mesafe beş yüz yıl. lık yoldu. Her hicabın kalınlığı dahi beş yüz yıllık yoldu.

    Bunları geçtikten sonra yalnız kaldım; o zaman Refref geldi. Bir yeşil döşek şeklinde zahir oldu; bana selâm verdi. Sonra şöyle dedi:

    Benim üzerime oturun; sizi ben götüreyim.>> Resulüllah S.A. efendimiz mirac gecesi beş şeye bindi. Onların

    biri Bürak Idi; Kuds-ü Mübareke'ye kadar bindi. İkincisi Mirac idi; dünya semasına onunla uruc eyledi.

    Üçüncüsü Cebrail'in kanadı idi; hicaba kadar onunla gitti.

    Dördüncüsü meleklerdi; hicaptan hicaba onunla gitti.

    Beşincisi Refrefti; Allah'ın dilediği yere kadar onunla gitti.

    KÜRSİ

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

    -Refrefin üzerine bindiğim zaman beni alıp Kürsî'ye kadar götürdü.

    Yüce Hak, Kürsî'yi inciden yaratmış; gayet büyüktür. Onun bü-yüklüğünü hiç kimse vasfedemez.>>>

    Kürsi üzerine Yüce Hak Kur'an'da şöyle buyurdu: -Onun Kürsî'si yeri ve semaları aldı.» (2/255)

    Müfessirlerin sultanı İbn-i Abbas r.a. tefsirinde şöyle anlattı:

    - Eğer yedi tabaka yerler ve yedi kat gökler yayılıp birbirine ulansa Kürsi'nin yanında bunlar, büyük sahrada düşürülen küçük bir halka gibi kalırdı.

    Kürsi ile arş arasında yetmiş hicap vardır. O hicaplar olmasaydı; Arş'ın nurundan Kürsi'de olan melekler yanardı.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

    YanıtlaSil
  109. KARA DAVUD

    321

    O hicapları geçtim.

    Geçtiğim o hicaplar arasında tahtlar gördüm. Çeşit çeşit süslü cevherli yaygılarla döşenmişti. Etrafı sarılmış; üzerine de perdeler çekilmişti. Sanırsın ki: Sahibinin gelmesi için hazırlanıp üzeri örtül-müş: sahibi gelince de örtüsünü kaldırıp üzerine oturacak. O perde-Jere bakanlara sordum:

    Bu tahtlarda kimler oturacak?.

    Şöyle dedi:

    Onlarda ruhlar oturacak.

    Sordum:

    -Hangi peygamberlerin ruhları gelecek?,

    Şöyle dedi: Bunlar,

    peygamberlerin rütbesine göre değildir; onların rüt-beleri çok üstündür. Bu tahtlar, senin ümmetinden iki zümrenin ruh-Jarı içindir. Onlar geleceklerdir.

    Tekrar sordum:

    Onlar kimlerdir?.

    Şöyle anlattı:

    Bir tanesi şudur: Sana inzal olunan Kur'an-ı Azimüşşan'ın la-fızlarını ezberine alır; manasını da bilir; neyi iktiza ediyorsa onunla amel eder. Diğeri ise, şu zümredir: İnsanlar uykuda iken, onlar kalkıp gece namazı kılarlar.

    Bu perdeler arasında gerçekten çok acaip işler, türlü türlü deniz-ler, o denizlerin içinde hayret verici şeyler gördüm. Çeşit çeşit korkunç melekler gördüm. Ki, onları kavramak, onları anlatmak, beşer taka-tının dışındadır.

    ARŞ

    O hicapların cümlesini geçip Arş'a ulaştım.

    Allah-ü Taâlâ Arş'ı yeşil zümrütten yaratmış. Kırmızı yakuttan dört ayağı vardı. (Arşın büyüklüğü, Fazail-i Salât bahsinde geçmişti; isteyen oraya bakabilir.)

    Arş'ın, cümle yaratılmışların sayısı kadar dili vardı; daima o dil-lerle tesbih okurdu.

    Arş'ın ayaklarının her birine bir melek yapışıp tutar; taa, kıyame-te kadar.. Kıyamet gününde her ayağına ikişer melek yapışır ki: Sekiz melek tutacaklardır. O Arş'ı tutan meleklerin topuklarından ökçeleri-ne kadar olan mesafe, beş yüz yıllık yoldur. Kulakların yumuşağın-dan boyunlarına varıncaya kadar olan aralık beş yüz yıllık yoldur.

    O Arş'ı taşıyan melekler, Arş'ın şa'şaasından ve nurunun ziyade-liğinden başlarını kaldırıp yukarı bakamazlar.

    Arş'ı taşıyan meleklerden biri insan suretinde idi. Bu melek, da-ima insanların rızıklarının verilmesine ve suçlarının af ve mağfiret olunmasına şefaatle duâ eder.

    F. 21

    YanıtlaSil
  110. 322

    DELAILI HAYRAT ŞERHİ

    Onlardan bir tanesi de, akbaba suretinde idi. Bu da, kuşların rı-zıklarının verilmesi için dua ederdi.

    rızıklarının verilmesine dua ederdi. Onlardan bir tanesi de, arslan suretinde idi. Yırtıcı canavarların

    Onlardan biri de, öküz suretinde idi. Hayvanatın rızıklarının ve-rilmesi için dua ederdi.

    Kürsi, yedi kat gökler ve yerler Arş'ın yanında sema altına asılmış bir kandil kadardı.

    Arş'ın çevresinde, yetmiş bin saf meläike tekbir ve tehlil okuya-

    rak tavaf ediyorlardı. Bunların arkasında yetmiş bin saf melåike ayak-

    üzerine durup tekbir ve tehlil okuyorlardı. Bunların da arkasında yüz

    bin saf meläike sağ ellerini sol ellerinin üstüne koyup her biri bir baş-

    ka tesbih okuyordu; birinin tesbihi, diğerine benzemiyordu. Bu melek-

    lerle, arşın arasında yetmiş bin hicap vardı.

    Sonra, burada; yeşil zümrütten bir inci tanesi gördüm; onun üze-rinde şu satır yazılı idi: LÀ İLAHE İLLALLAH MUHAMMED'ÜR-RE-SULÜLLAH, EBU BEKR'İN-İS-SIDDIK VE ÖMERL'ÜL-FARUK. (Al-lah'tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah'ın Resulüdür. Ebu Be-kir Sıddik ve Ömer'ül-Faruk.)

    Arş'ın, Kürsi'nin kenarında, ayaklarında ve yedi kat gök kapıla-rının üzerinde: LA İLÄHE İLLALLAH MUHAMMED'ÜR-RESULUL-LAH (Allah'tan başka ilah yoktur; Muhammed Allah'ın Resulüdür) kelime-i tevhidi yazılmıştı. Bazısında ise.. şu cümle eklenmiştir: Onu Ali ile teyid ettim.

    Arş-1 Azim'e vardığım zaman, büyük işler gördüm.

    Arş'tan ağzına bir damla düştü; öyle tatlı idi ki, ondan daha tat-lı bir şey tatmadım. Onu yuttuğum zaman, Yüce Hak bana: Evvel-lerin ve âhirlerin ilmini ihsan etti; kalbimi nurlandırdı.

    Arş'ın nuru beni sardı; o nura gark oldum. O nurdan başka bir şey görmedim. Açıldıkça, her şeyi kalbimle ve gözümle görür gibi ol-dum. Ardımda olan şeyleri iki omuzum arasından önümde olan şeyleri görür gibi oldum.

    Sonra.. bütün bunları geçince bir hale eriştim ki, aslå melek veya başkasına ait bir ses seda kalmadı. Bu hale erince, bana vahşet arız oldu. O zaman, Ebu Bekr'in sesi gibi bir ses bana şöyle dedi:

    Dur ya Muhammed, Rabbın namaz kılıyor.

    Bu ses üzerine, o vahşet hali benden tamamen gitti. Kendi kendi-me şöyle düşündüm. Ebu Bekir burada ne arar?. Acaba benden ileri mi geçti?. Sonra, salât ki dua, manasınadır; Rabbım da duâ etmekten ya-na münezzehtir.

    Bütün bunların manası nedir?.

    Diyerek düşündüm.>>>

    Burada bilinmesi vacib olan bir husus vardır ki, o da şudur: Re-sul-ü Ekrem Nebiyy-i Efham Seyyid-i Veled-i Beni Adem Resulüllah S.A. efendimizin oraya gitmesi Rabbını görmek için değildir. Çünkü

    YanıtlaSil
  111. KARA DAVUD

    323 Yüce Hak, mekândan münezzehtir. Resulüllah S.A. efendimizin ora-ya gitmesi, cümle mahlukatı temaşa edip, Yüce Allah'ın kudretine, azametine delalet eden åvetleri görmek icindir. Nitekim Sübhan olan Yüce Hak. Kur'an-ı Kerim'inde söyle buyurdu:

    _ Gerçekten o, Rabbının ayetlerinden büyük bir kısmını gördü.>>>

    (53/11) Isra suresinde ise, şöyle buyurdu:

    Ayetlerimizden bir kısmını gösterelim.» (17/1)

    Bunlardan başka, yine bilinmesi vacib olan bir husus daha var ki, onu da anlatalım. Şöyleki:

    kerimede Alemlerin olunmasın.

    Çünkü âyet-i , Rabbı şöyle buyurdu: Gerçekten o, Rabbının âyetlerinden büyük bir kısmını gör-dü.» (53/11)

    Bir şeyi ki, Alemlerin Rabbı:

    «Büyük..»

    Diye anlatır; onun nekadar büyük olduğunu var kıyas eyle.

    Belki de, Resulüllah S.A. efendimiz gördüklerinin bazılarını, ic-mal yollu aklımızın ereceği kadar beyan etmiştir; çoğunu beyan etme-miştir. Çünkü, onların en büyüklerini vasfetmek mümkün değildir; zira beşer aklı onları anlamaktan yana kusurludur. Bunun için, onları beyan buyurmamıştır. Anla..

    CEMAL-İ İLAHİ'Yİ MÜŞAHEDE

    Resulüllah S.A. efendimiz anlatmaya devam ediyor; şöyle buyur-

    du: «Buradan Arş'a vardığım zaman, ayakkabılarımı çıkarmak is-

    tedim; Arş bana şöyle dedi: Ya Habibellah, mübarek ayakkabılarınla bana bas ki; ayak-

    kabıların toprağına yüz süreyim. - Habib-i Ekrem'in ayakkabılarının üzerimde tozu vardır.

    Diyerek iftihar edeyim.

    Yine çıkarmak istedim; o zaman, şu hitab-ı izzet geldi:

    Habibim, çıkarma ki; Arşım senin ayağın tozu ile müşerref ve

    mükerrem olsun.

    Şöyle niyaz ettim:

    Ya Rabbi, Musa Tur dağına münacaata geldiği zaman ona:

    Ayakkabılarını çıkar.

    Diye hitab edip ayakkabılarını çıkarması için ferman eyledin.

    Tekrar bana şu hitap geldi:

    Sen benim katımda ondan daha muazzez ve mükerremsin. O benim kelimimdir; sen benim habibimsin. Hele önüne bak, ne görü-yorsun.

    Baktım, bir derya gördüm. O kadar ki, nihayeti yok. Ucu bucağı görünmez. Bana yakın yerinde bir ağaç var. O ağacın üzerinde de,

    YanıtlaSil
  112. 324

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    güvercin kadar bir kuş vardı. O kuş, ağzında mercimek tanesi kadar bir toprak parçası tutuyordu.

    Bu nedir? Bilir misin?.

    Diye bana sordu. Şöyle dedim: En iyi bilen sensin ya Rabbl..

    Şöyle buyurdu:

    Jebugalma benden ümmetin günahlarının affını istersin. 15. te o derya benim rahmetimin misalidir. O ağaç da dünyanın misalidir. O güvercin misali kuş da ümmetinin misalidir; o toprak da onların günahının misalidir. Şimdi, ümmetinin günahları benim rahmetime göre nekadar küçük, rahmetim nekadar büyüktür; bunu müşahede ettin. Kalbini mutmin kıl.

    Resulüllah S.A. efendimiz, akılların anlamaktan aciz kaldığı:

    Sonra yaklaştı; derken sarktı. İki yay kadar; hatta daha ya.

    kın oldu. (53/8-9) Ayet-i kerimesi ile belirtilen sırra mazhar olduğu zaman şu hi-tab-ı izzet geldi:

    Yaklaş, ey halkın hayırlısı; yaklaş, ya Muhammed; yaklaş ki, dost dostu ile başbaşa kalsın.

    Böylece, mekândan münezzeh; keyf ve keyfiyetten ari; niteliksiz baş gözü ile Resulüllah S.A. efendimiz Sübhan olan Yüce Hakkın ce-malini gördü.

    Ehl-i sünnet katında tercih edilen kavl budur.

    TAHİYYAT DUASI

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

    geldi: Cemal nimeti ile mükerrem olduğumdan dilime şöyle demek

    ET-TAHİYYATÜ LILLAHİ VES-SALAVATÜ VET-TAYYİBA-TÜ. (Lisan ile sena, hamd ve ibadet, beden ile ibadet; mal ile ibadet ancak Allah-ü Azimüşşan'a mahsustur. Hak mabud ancak odur.)

    Ben, böyle dedikten sonra, celâl ve ikram sahibi Yüce Allah şöyle buyurdu:

    ES-SELAMÜ ALEYKE EYYUHA'N-NEBİYYÜ VE RAHMETUL-LAHİ VE BEREKATÜHU. (Selâm sana Ey Peygamber. Yani: Dünya ve âhiretin cümle azaplarından ve kötülüklerinden dehşet ve şiddet-lerinden selâmette ol, ey şanlı peygamber. Allah'ın rahmeti ve bere ketleri de sana..)

    Bu şekilde bana has bir selâm verdi; buna karşılık şöyle dedim:

    ES-SELÅMÜ ALEYNA. VE ALA İBADİLLAH'İS-SALİHİN. (O selama icabet ve kabul ettiğimizden, dünyanın ve âhiretin selâmeti bizlere olsun. Yani: Bütün peygamberlere.. Sonra, salih kullara olsun. Ki: Salih kullar Muhammed ümmetinin adıdır. Bu manaya göre:

    Selâm ümmetimin de üzerine olsun. Demektir.)

    YanıtlaSil
  113. KARA DAVUD

    hadet etti: 325 Cebrail bu sırdan haberdar oldu; bulunduğu makamdan şöyle se-

    - ESHEDU EN LA ILAHE ILLALLAH VE EŞHEDU ENNE MU-HAMMEDEN ABDUHU VE RESULÜH. (Schadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur; yine şehadet ederim ki. Muhammed onun kulu ve resulüdür.)

    Bundan sonra, izzet sahibi Yüce Allah bana şöyle sordu: re arzu ederler, bilir misin?. ehli hangi temenni

    Şöyle dedim:

    bilirsin. Bilmem ey Rabbim, her şeyi sen bilirsin. Gaybleri de yine sen

    Tekrar izzet sahibi Rabbım söyle buyurdu:

    Ya Muhammed, mele-i alâ hangi ameli işlemeyi arzu ve te-menni eder, bilir misin?.

    Şöyle dedim:

    Bilmem ey Rabbım, onu ve herşeyi ancak sen bilirsin. Çünkü sen, gaybleri bilensin.

    Bundan sonra, lütfunu, keremini, fazlını, ihsanını verip her şeyi keremi ile öğretti. Cümle ilimlere vâsıl eyledi. Tekrar sordu:

    Mele-i alà hangi ameli işlemek ister bilir misin?.

    Şöyle dedim:

    Günahlara kefaret olan ve onları kapatan amelleri, cennette-ki dereceleri yükselten amellerin işlenmesini isterler.

    İzzet sahibi Rabbım sordu:

    Günahlara kefaret olan ameller nedir?.

    Şöyle dedim:

    Soğuk günlerde soğuk sú ile abdest alıp azalarını tam yıka-mak, cemaatle namaz kılmaya ayakları ile yürüyüp gitmek, bir na-mazı kıldıktan sonra, öbür namazı beklemek, (yani: Vakit yaklaştı mı diyerek hazırlanmak), bu üç amel günahlara kefarettir. Her kim bu üç ameli işlerse, o kimse, hayırla ömür sürüp gider; daima hayır için-de olur. Anasından doğduğu günkü gibi günahlarından temizlenir.»

    Son iki cümleye verilen mana, cümle-i hayriye olduğu düşünüle-rek verilen manadır. Ama inşaiyve ve duâiye de olabilir; o zaman da mana şöyle olabilir:

    «Her kim bu üç ameli işlerse, rica ve niyazım odur ki, o kimse hayırla ömür sürüp geçinsin., Daima hayır içinde olsun. Anasından doğduğu günkü gibi günahlarından yana temiz pâk olsun.»

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

    «İzzet sahibi Rabbım tekrar sordu:

    Cennette dereceleri ali kılan amel nedir?..

    YanıtlaSil
  114. DELAILI HAYRAT SERHI

    326

    Şöyle dedim:

    Misafire ve halka yemek yedirmek, rasgeldiği mümine selâm vermek, gece insanlar uyurken kalkıp namaz kılmak.. bu üç amel, cennette dereceleri ali kılar.

    du: Bundan sonra, sübhan olan Yüce Hak, bana tekrar şöyle buyur-

    Söyle, ya Muhammed.

    Ne söyleyeyim?.. ya Rabbi.

    Dedim, Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Şu duâyı oku: Allahım, senden iyiliklere dair amel işlemeyi, kötülükleri terki istiyorum. Bir kavme azab edeceksen, ben de onla-rın arasındaysam, azaba uğramadan beni zatına al. (1) >>

    Server-i Ålem Seyyid-i Veled-i Beniâdem Resulüllah S.A. efendi-miz yakınlık makamına nail olup cemal müşahedesine erdi. İzzet sa-hibi Rabbın kelâmını duyarak ilmelyakin derecesinden aynelyakine ulaştı Gaybi imanı şuhuda dayalı bir imana çevrildi. Sübhan olan Yüce Hak, bu manayı Resulüllah S.A. ehendimize haber verip şöyle buyurdu:

    «Rabbından, kendisine gelene Resul iman etti.» (2/285)

    Burada:

    <>

    YanıtlaSil
  115. KARA DAVUD

    327 Doğru söyledim ya Muhammed, onlar benim kitabımı dinleyip emrime itaat ederler. Şimdi ne muradın varsa, iste: verilir.

    Şöyle dedim:

    Rabbımız, affını mağfiretini isteriz; sonunda senin huzuruna varacağız. Af ve mağfiret ederek huzuruna påk ilet. (2/285)

    Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Seni ve ümmetini bağışladım.

    Sonra, Yüce Hak azamet ve celâli ile şöyle buyurdu:

    Allah, hiç bir nefse gücünden fazlasını teklif etmez; ancak gü-cü vettiği kadarını ona emreder. Bu meyanda, yaptığı bir iyilik olur sa kendi yararınadır. Yapacağı masiyet misilli şeyler ise.. kendi zara-rmadır. (2/286)

    Bundan sonra, Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Bu gece ata (ihsan-bahşiş) gecesidir. Ya Muhammed, ne mu-radın varsa iste; verilsin.

    Şöyle dedim:

    Rabbımız, hata, nisyan olarak bizden vaki şeylerle bizi mua-haze etmez. (2/286)

    Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Senden ve ümmetinden hata ve nisyan olarak vaki günahları bağışladım; af ettim. Kendilerine zorla yaptırılan günahlarını da af-fettim.

    Sonra şöyle buyurdu:

    Tekrar iste; verilecektir.

    Şöyle dedim:

    Rabbımız, bizden evvel gelen ümmetlere yüklediğin ağır yük-leri bize de yükleme. (2/286)

    me.. Bizim şeriatımızı sair ümmetlerin şeriatları gibi zor ve güçlü eyle-

    Resulüllah S.A. efendimiz şunu anlatmak istiyor:

    Geçmiş ümmetlerin üzerlerine yüklenen ağır amelleri bize de em-

    retme.

    O ameller: Mallarının dörtte biriņi zekât vermek, elbiselerine mur-dar bir şey bulaşınca, o bulaşık yeri kesmek, irtikåb ettikleri günahın cezasını tezden vermek ve benzeri cezalar..

    Meselâ: Onlar bir günah işledikleri zaman, tayyibattan bir şey onlara helâl olduğu halde, irtikáb ettikleri günah dolayısı ile, ceza olarak o şey haram olurdu.

    Sonra onlar, bir masiyet irtikâb ettikleri zaman maymun ve hın-zır şekline döner değişirlerdi.

    Geceleri bir günah işledikleri zaman, ya alınlarına yahut kapı-larının üzerine o günahları yazılırdı. Şöyleki:

    mektir. Gece bu adam bir günah işledi; bunun cezası kendisini öldür-

    YanıtlaSil
  116. 328

    DELAILI HAYRAT ŞERHI

    sını kesmek.. Yahut onun cezası şunlardır: Kendisini atese yakmak, falan aza-

    Bu şekilde onların yaptıkları hatalar açıklanır; dolayısı ile rüsvay olurlardı.

    Yine onlar, kiliselerinden başka bir yerde namaz kılamazlardı; ca-iz değildi.

    Oruç tutacakları gece, yatsıdan sonra yemek ve ehlinin yanına

    varmak haramdı.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim:

    «İşte, bunlar gibi cümle güçlükleri bize de yükleme.

    Diyerek niyaz eyledim. Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Sana ve ümmetine kolaylık ihsan eyledim; bu güçlükleri yük lemem. Başka iste; verilsin.

    Şöyle dedim:

    Rabbımız, gücümüzün yetmeyeceği şeyleri bize yükleme. (2/

    286)

    (Yani: Belâları ve ağır işleri..)

    Şöyle buyurdu:

    Sana ve ümmetine böyle güçleri yetmeyeceği şeyleri, ağır işle-ri, meşakkatleri yüklemem. Başka iste; verilecektir.

    Şöyle dedim:

    Bizi affet. (2/286)

    Şöyle buyurdu:

    Senin ve ümmetinin günahlarını affettim.

    Bizi bağışla. (2/286)

    Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Seni ve ümmetini mağfiret eyledim.>>>

    Bir rivayete göre: Resulüllah S.A. efendimiz masiyetleri tek tek sarahaten anlatıp onlardan ümmeti için mağfiret dilemiştir. Her iste-diği için de Yüce Hak:

    Bağışladım.

    Buyurdu.

    Resulüllah S.A. efendimiz şöyle devam etti:

    «Sonra şöyle dedim:

    Bize merhametinle muamele eyle. (2/286)-

    Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Merhamet eyledim.

    Daha sonra:

    Sen velimizsin, yardımcımızsın. (2/286)

    Dedim; Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Cümle müminlerin velisi Allah-ü Azimüşşandır; kâfirlerin

    mevlâsı yoktur.

    Sonra şöyle dedim:

    Küffar kavme karşı bize yardım eyle. (2/286)

    YanıtlaSil
  117. KARA DAVUD

    Yüce Hak şöyle buyurdu:

    329

    Seni ve ümmetini taa, kıyamete kadar küffar kavme karşı ga-lip ve muzaffer eyledim.

    Bundan sonra, Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Habibim, bunlardan başka her ne dileğin varsa, iste; verilsin.

    Şöyle dedim:

    Ya Rabbi, İbrahim'i kendine halil eyledin. Musa ile, vasıtasız kelâm eyledin, Davud'a büyük bir mülk verdin: demiri onun elinde mum gibi erittin, yumuşattın; dağları taşları ve kuşları onun emrine müsahhar evledin: onunla beraber tesbih eder oldular. İdris'i yüce me-Kana yüselttin. Süleyman'a öyle büyük bir mülk verdin ki, o mülk kendisinden sonra hiç kimseye layık ve münasip olmaz. Ve ona, in-sanları, cinleri, şeytanları, vahşi hayvanları, kuşları, rüzgârı müsahhar eyledin. Keza ona kuşların ve hayvanların dillerini bildirdin. İsa'ya Tevrat'ı ve İncil'i öğrettin. Onun duâsı ile, gözsüzlere göz, dertlilere derman, hastalara şifa ihsan eyledin; ölüleri dirilttin; kendisini ve anasını şeytanın mekrinden emin kılıp korudun. Bunların muka-bill olarak bana ne ihsan eylersin?.

    Yüce Hak, azamet ve celâli ile şöyle buyurdu:

    Ya Muhammed, seni kendime habib ettim; İbrahim'i halil etti-ğim gibi.. Allah'ın habibi halilden daha faziletlidir.

    Seni hem cemalimle müşerref ettim; hem de vasıtasız söyleştim; Musa'ya söyleştiğim gibi..

    Sana Fatiha suresini ve Bakara suresinin âhirini verdim; bu ikisi benim Arş'ımın hazinelerindendi. Senden evvel gelen peygambere ver-medim; sana ve senin ümmetine verdim.

    Sni yer ehlinin cümlesine; cinnine, insanına, beyazına, siyahına hemen hepsine resul peygamber gönderdim. Senden evvel hiç bir pey-gamberi bu şekilde cümleye peygamber göndermedim.

    Yerin cümlesini ümmetine temizleyici kıldım. Su bulduğunuz ve takatınız yettiği kadar abdest alınız; gusül ediniz. Su bulamazsanız, ya-hut takatınız yetmezse, guslün ve abdestin yerine teyemmüm ederek temizlenin.

    Bütün yeri mescid kıldım; nerede bulunursanız, namazınızı kılın, ibadetinizi yapın.

    Düşmandan aldığınız ganimet mallarını sarfa ve ümmetine helâl eyledm; kullanın. Bunu, evvel gelen hiç bir peygambere ve ümmetine helâl etmedim.

    Seninle düşmanın arasında bir aylık yol varken, o düşmanların kalbine korku koymak sureti ile sana yardım eyledim.

    Sana dilediğine şefaat izni verdim.

    Cümle kitapların seyyidi ve ulusu olan Kur'an-ı Azimüşşan'ı ва-na inzal eyledim.

    Senin sineni yardım; senden günahı giderdim.

    YanıtlaSil
  118. 330

    DELAIL-1 HAYRAT BERHI

    Senin zikrini yükselttim; ben her nerede anmlsam, sen de benimle

    beraber anılırsın. Seni yetim bulup korudum ve terbiye etmedim mi?

    Sen yolu kaybettiğinde, sana yolu buldurmadım mı?,

    Seni muhtaç bulduğumda, zengin etmedim mi?.

    Allah-u Taală bana öyle buyurdukça ben şöyle diyordum:

    Evet ya Rabbi, bu büyük nimetlerin hepsi ile bana in'am, ih. san, lütuf ve kerem eyledin.

    Sonra, Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Ümmetin arasında bir cemaat kıldım; onların kalbleri Kur'. an'ın mahalli ve karargahıdır. (Yant: Onun ezber edilmesini kolay ederim. Onlar da Kur'an'ı ezber edip cümlesini ezbere okurlar.) Sen den evvel gelen peygamberlerin ümmetleri peygamberine gelen ki tabı ezber edemezlerdi; bu nimeti ancak senin ümmetine ihsan eyle-dim. Senin ümmetini cümle ümmetlerden hayırlı kıldım. Senin üm

    metini orta ümmet, Adil ümmet kıldım. Seni cümleden evvel yarattım. Peygamber gönderilmekte, cüm-lenin sonuncusu kıldım.

    Seni cümle mahluka fatih, cümle enbiyaya hatim kıldım.

    Sana Kevser hazvını verdim; sana sehimler ihsan eyledim. Ki bu sehimler sekiz tanedir. Şunlardır: İslâm, hicret, cihad, namaz kılmak, zekât vermek, ramazan orucu tutmak, emr-i maruf, nehy-i münker.

    Bundan sonra, şöyle sordum:

    Ya Rabbi, cümle mahluku geçtikten sonra bana bir vahşet gel di. O zaman, Ebu Bekir'in şivesi ve onun sesi gibi bir sesle şöyle dendi Ya Muhammed dur, Rabbanın namaz kılıyor.

    Bunu işitince, iki şeye hayret ettim. Biri şu ki: Ebu Bekir ben geçip daha evvel mi geldi?. İkincisi şudur ki: Benim Rabbımın nama za

    ihtiyacı yoktur. O halde:

    Namaz kılıyor. (Salât ediyor.)

    Cümlesinden murad nedir?.

    Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Benim bir kimseye salât etmeye ihtiyacım yoktur. Sana inza eylediğim kelåmımda gelen:

    -O, size salât eder; keza melekleri de.. Ta ki, sizi zulmetten nu ra çıkara. Müminlere karşı merhamet sahibidir. (33/43)

    Ayeti oku. O kelâmımdan anlarsın ki, benden olan salâttan mu rad: Sana ve ümmetine rahmettir.

    Ya Muhammed, Ebu Bekir'in durumuna gelince.. şudur: Karde şin Musa peygamberin daima ünsiyeti asası ileydi. Bunun için Tur dağında münacaatı sırasında kendisine dehşet hali arız olunca, ona hitap edip:

    Elindeki nedir ya Musa?.

    Dedim; Musa bana şöyle dedi:

    -Asamdır.

    YanıtlaSil
  119. KARA DAVUD

    331

    heybeti siyetin dunvada ve ahirette Ebu Bekir iledir. Sana dehset ve vahset zail oldu. Bu vaziyette sen de Musa gibisin va Muhammed. Senin un-geldiği zaman, Ebu Bekir suretinde bir melek varattık. Onun sivesi, ünsiyet edesin. Vahşetin ve dehşetin tamamen gide. Vahyin azameti, sesi ile sana nida ettirdik. Ta ki, onun sesini isittiğin zaman onunla ilähi heybet dilediğini istemekten seni almaya.. Hatta o ünsiyetin se-bebi ile, konuşmaya llyakat håsıl ola; dehşetin tamamen gide..

    Ben azametimle zatımı acizlikten ve tüm noksanlardan tenzih ederim. Rahmetim gazabımı geçti. (Yani: Rahmet nişanlarım, gazap nişanlarımdan çok çoktur.) Dilediğini söyle, tüm hacetlerini ve mu-

    radını arz eyle. Bundan sonra, Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Hani Cebrail'in sana arzettiği haceti?.

    Şöyle dedim

    Ya Rabbi, sen bilirsin; söylemeğe hacet yok. Kerem ve ihsan

    senindir.

    Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Onun arzusunu kabul ettim; istediğini verdim. Kıyamet günü ümmetın sıratı geçmeyi istediği zaman, kanadını tutup kolaylıkla ge-cirsin. Ancak, seni ve senin ashabını seven ümmetini asan geçirsin; bunun için izin verdim.

    Şöyle dedim:

    Ya Rabbi, sen benden evvel gelen ümmetlere türlü azaplar ey-ledin. Bazısının üzerine taşlar yağdırdın; helâk eyledin. Bazılarını da suda boğdun. Bazılarını Cebrail'in sayhası ile helåk eyledin. Bazıla-rını yere geçirdin. Bazılarının üzerine ateşler yağdırıp helâk eyledin. Bazılarını şiddetli kasırga ile helâk eyledin. Bazılarının vücutlarını hınzır ve maymun şekline çevirdin; öyle helâk eyledin. Ya Rabbi, be-nim ümmetime benden sonra neler edeceksin?.

    Merhametliler merhametlisi keremliler keremlisi âlemlerin Rab-bı şanı büyük Yüce Zat, azamet ve celâli ile şöyle buyurdu:

    Onların üzerine azap indirdim; ama senin ümmetine daima rahmet indiririm. Onları hınzır ve maymun şekline çevirdim; ama se-nin ümmetinin seyyiatını hasenata tebdil ederim. Onların fasıklarına tevbe ihsan eder; iyi hale çeviririm. Kötü huylardan kurtarır; iyi huy-lara sahip ederim. Onları anlayışızlıktan halâs eder; hallerini ilim ve kemale çeviririm. Ümmetinden her kim bana tazarru niyaz edip beni anarak:

    Ey Rabbim.

    Derse.. Şanı yüce ben:

    Lebbeyk kulum, ne istiyorsan söyle; yaratayım.

    Derim. Ümmetin için sana şefaat izni veririm. Seni ümmetine şefaat edici kılarım. Cümle şefaatını kabul ederim.

    Daha sonra şöyle buyurdu:

    - Ya Muhammed, senin ümmetinin mallarını çoğaltmadım; ta ki hesapları uzun olmaya.. Ümmetinin vücutlarını büyük yaratmadım;

    YanıtlaSil
  120. 332

    DELAIL 1 HAYRAT BERHE

    ta ki, dünyada yiyeceğe, içeceğe ve glyeceğe ihtiyaçları az ola. Ömür lerini uzun etmedim; ta ki, uzun ömre aldanıp kalbleri kararmaya Bir de, daima ölümü düşünüp ölümden sonrası için hazırlık göreler. On lara ani ölüm vermedim, ölüm için hastalıkları sebep eyledim. Ta ki, gaflete dalıp gittikleri sırada, ani ölüme uğramayalar. Hastalık geldigi kaman, günahlarına tevbe edeler, borçlarını ödeyeler; kusurlarını ve eksiklerini tamam edeler. Vasiyetlerini de yapalar. metlerden sonra dünyaya getirdim, ta ki kabirlerinde tutulup kal maları az ola. Ancak ümmetler tamam oluncaya kadar duralar. Um met tamam olunca, da, salınalar; cennet nimeti ile kereme nail olalar,

    Sübhan olan Yüce Hak, bundan sonra şöyle buyurdu:

    Ya Muhammed, senin ümmetin bazan bana muti olur; bazan da asi olurlar.

    Onların bana taatları rızamladır. Benim rızamla olan amellerini kabul ederim. İçinde bulunan kusurlarını da affedip bol ecir ihsan ede rim. Ben kerimim; onlara kerenimle muamele ederim. Onların isyan ları benim kazamladır; o ezeli kazamla olduğu için, onların isyanları nı bağışlarım. Ben rahimim; onlara rahmetimle muamele ederim.

    Sübhan olan Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Ya Muhammed, ümmetine söyle; Yüce Hak size şöyle buyurdu:

    Bir kimseyi, size In'am ihsan, iyilik ettiğinden dolayı sevecek seniz, ben azimüşşan cümleden daha fazla sevilmeye layıkım. Bizi yoktan var eyleyip bu şekilde latif cisim, güzel aza ve hesaba gelmeyen türlü türlü nimetlerimle kesintisiz size in'am ve ihsan ederim. Bir an yoktur ki, o anda size yeni nimetlerim verilmeye.. Şimdi beni cümle-den ziyade sevip emrime itaat, fermanıma muti ve münkad olmalısı-nız.

    Size tekrar şöyle buyurdu:

    Sema ve yer ehlinin birinden korkacaksanız, korkulmağa ben azimüşşan cümleden daha layıkım. Çünkü her şeye gücüm yeter. Aza-bım şiddetlidir. Hiç bir kimse kaçmak, saklanmak İçin, yahut kendi-sine bir başkası sahip çıkmak sureti ile benden kaçıp kurtulmağa güç lü değildir. Durum böyle olunca, daima benden çekinip aykırı hare-ketten sakının.

    Yüce Hak size tekrar şöyle buyurdu:

    Bir kimseden, bir şeyi isteyeceksiniz, istenmeğe ben cümle-den daha lâyıkım. Çünkü, cümle hacatı kabul, cümle muradı ihsan eden ancak benim.

    Size tekrar şöyle buyurdu:

    Bir kimseye cefa ettiğinizden dolayı utariıp haya edecekseniz, benden utanın utanılmaya cümleden daha layıkım. Çünkü, sizi yok-tan var ettim. Bu ana kadar size çeşit çeşit nimetlerle in'am ve ihsan ettim. Türlü belalardan da halás ettim. Ben bunu yaparken, siz üstün emirlerimi terk edip yasak ettiklerimi irtikâb edersiniz. Durum böyle olunca, benden utanın; yasak ettiğim işlerden kaçının, Emirlerimi ye-rine getirin.

    YanıtlaSil
  121. KARA DAVUD

    Size tekrar şöyse buyurdu:

    333

    Bir kimseyi nefsiniz ve malınız için seçip tercih edecekseniz, secilin tercih edilmeğe ben cümleden daha lavikun. Çünkü, halikınız, razikınız ve mabudunuz ancak ben azimüşşanım. Durum böyle olun-ca, malen ve bedenen daima bana kulluk ve ibadette olun.

    İşte.. bütün bunları sizin için:

    Ümmetine tebliğ et.

    Diyerek bana emir buyurdu. Ayrıca Hak Taålå ümmetimden şika-yet etti. O şikâyet ettiği şeylerden birini şöyle anlattı:

    Ben, onlardan peşin amel istemem; her ameli vakti vaktine is-terim. Onlara gelince, rızıklarını benden peşin isterler. Hatta nice yıl-lık rızıklarını ihsan etmiş iken, ona kanaat etmeyip onu yiyecek biti-recek kadar ömürleri olduğunu bilmezler. Hal böyle iken, yine dünyaya karşı haris olup:

    Geçinecek şeyim yoktur.

    Diyerek sızlanırlar; daha fazlasını talep ederler. Acaba uçan kuş-ları görmezler mi?. Kışlarda bütün âlemi kar bürümüş iken, sahrada yaşayan kuşlar sabah olunca yuvasından kursağı boş olarak çıkar; akşam yuvasına döndüğü zaman kursağı doludur. Ümmetin bunu gö-rüp ibret almaz mı? Bütün çevre kar dolu ve hiç bir kara yer yok iken onlara rızıklarını veren bizim de rızkımızı ihsan eder, diye neden üm-metin rızıklarına olan tekeffülüme itimad etmezler.

    İkinci bir şikâyeti için de şöyle buyurdu:

    Ben, onların rızıklarını başkasına vermem; halbuki onlar baş-kasına amel işlerler. (Yani: Riyakârlık edip gösteriş yaparlar.)

    Üçüncü şikâyeti için şöyle buyurdu:

    Meselâ: Onlar benim rızkımı yerler; benden başkasına şükür ederler.

    Bağımdan bu kadar üzüm hâsıl oldu; tarlamdan şu kadar mahsûl hasıl oldu; ticaretimden şu kadar kazanç elde ettim.

    Derler. Halbuki, o üzümü bitiren, mahsulü veren, ticaretten fay-da ihsan eden benim. Niçin beni anıp:

    Bağımdan şu kadar üzüm, şu kadar mahsul, ticaretimden şu

    kadar fayda ihsan eyledi.

    Demezler?. Nedendir bu gafletleri, utanmazlar mı?.

    Dördüncü şikâyeti için şöyle buyurdu:

    Cümle izzet bendendir. Dünyada kabirde ve âhirette cümle izzeti veren ben azimüşşanım. Halbuki onlar izzeti başkasından ister-ler. Yani:

    Bir mansıp sahibi olaydım, malım çok olaydı.

    Diyerek, izzeti maldan ve makamdan talep ederler. Halbuki onlar fanidir. Ölüm geldiği zaman, hiç biri ile bağlantı kalmaz. Böyle izzet mi olur?. Onlar bana itaat etsinler, ben onları iki cihanda aziz ve muhterem ederim.

    YanıtlaSil
  122. 334

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    Beşinci şikâyet olarak şöyle buyurdu:

    Ben, cehennemi kafirler için yarattım. Halbuki onlar, daima kendilerini ceheneme atacak işleri yaparlar.

    Bu şikâyeti üzerine şöyle dedim:

    Ya Rabbi, kelamın haktır. Ümmetim bu buyurduklarının hep-sini irtikap ederler. Sen azimüşşan ayıpları örten ve günahları bağış-ların suçlarını affet. Ayıplarını ört. Cürüm ve günahlarını fazlınla. çeşitli bahşiş, met ve lütuflarınla rahmetine nail edip cennetine ulaştır.

    Bu niyazım üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Ya Muhammed, eğer ümmetin günah işlemez olsaydı; günah İşleyen bir ümmet yaratırdım. Ta ki, onları af ve mağfiret edip affe-dici bağışlayıcı olduğumu aşıkâr edeyim.

    Ya Muhammed, sen benim habibimsin, kulumsun. Cümle mahlu-ku senin için yarattım. Ümmetin günahları için rahmet denizimi ha-zırladım.

    Ya Muhammed, sen üstün şanına, yüce makamına nazar eyle. Se-ni cemalimle müşerref ve mükerrem eyledim. Vasıtasız olarak, senin-le benim aramda tercüman olmadan seni kelâmımla mükerrem eyle-dim. Senin için makbul olanlar benim için de makbuldür. Senin için merdud olanlar, benim için de merdududdur.

    Sonra şöyle buyurdu:

    Hakikat şu ki, sen cennete cümle enbiyadan evvel gireceksin. Sen cennete girmeyince, hiç bir peygamber girmez. Ümmetin ise, cüm-le ümmetlerden evvel cennete girecektir. Ümmtin cennete girmedik-çe, hiç bir ümmet cennete giremez.

    Sonra şöyle buyurdu:

    Ya Muhammed, sen cümle ümmetten ümidini kes; çünkü on-ların ellerinde bir şey yoktur. Daima sohbetin benimle olsun. Çünkü, dönüşün banadır. Kalbini dünyaya bağlayıcı olma. Çünkü, ben seni dünya için yaratmadım.

    Sonra şöyle buyurdu:

    Ya Muhammed, senin ümmetinden üç bölüğün bir bölüğünü sana bağışladım. Baki kalan bir bölüğünü de kıyamette bağışlarım. Ta ki, benim katımda, senin kadrin ve kıymetin mahşer günü cümle mahluka açık görüne..

    Bundan sonra, Yüce Hak bana nice büyük işlerin hükmünü ver-di. Ama o işleri size haber vermeğe izin vermedi.

    Ümmetime bir gün ve bir gecede elli vakit namaz kılmak ve ce-nabetten sonra, yedi kere gusül etmek, elbiseye necaset bulaştığı za-man yedi kere yıkamak farz kılındı. Yüce Hak, bunları emir buyur-duğu zaman, şöyle emretti:

    Bunları, ümmetine benim namıma tebliğ et.

    Ben, şöyle dedim:

    YanıtlaSil
  123. KARA DAVUD

    ummetime bir hedive ihsan eyle, götüreyim. bir hediye götürür;

    335

    Bunun üzerine, sübhan olan Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Ümmetine tuhfenin biri şudur: Onlar dünyada oldukları süre, onların yardımcısı benim. Belalardan ve günahlardan korurum. Hayır islere muvaffak ederim. Cesitli nimetlerimi ihsan ederim. Duâ ettik-leri zaman, dualarını kabul ederim: korktuklarından kurtarır, murad-larını da ihsan ederim.

    Ümmetine tuhfenin (hediyenin) biri de şudur: Ömürlerinin so-nu geldiği zaman, onların yardımcıları benim. Şeytanın mekrinden korurum. Cennetle müjdeler, oradaki makamlarını gösteririm. Son nefeslerini vermeyi kolay ederim; âhirete iman selâmeti ile göçürü-

    rüm. Ümmetine olan tuhfenin biri de şudur: Onlar kabirlerine girdik-leri zaman, yardımcıları ancak benim. Kabir karanlığından ve darlığından onları halås ederim. Kabirlerini nurlandırır, geniş ede-rim. Münker Nekirin suallerine cevap vermeyi kolay ederim. Kabirle-rini de cennet bahçelerinden bir bahçe ederim.

    Ümmetine olan hediyenin biri de şudur: Onlar kabirlerinden kalk-tıkları zaman, onların yardımcıları ancak benim. Yüz aklığı ile kaldı-rip cennet hulleleri giydiririm. Bineklerine bindirir; çevrelerindeki meleklerle izzet ikram ederek mahşere getiririm. Mahşerin dehşetin-den emin ederim. Senin sancağın altına koyar; havzından içiririm. Ar-şın gölgesi altında in'am eylediğim nebiler, resuller, sıddıklar, şehid-ler, salihler ile hemdem ve refik ederim. Çeşitli cennet nimetleri ile nimete erdirdikten sonra, kitaplarını sağ ellerine ihsan ederim. Hesap-larını kolay, mizanlarını ağır ederim. Sıratı kolay ve selâmet ile geçi-rip fazilet lütuf ile üstün cennetime koyarım.>>>

    Habib-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem Muhammed S.A. hürmeti-ne ihsan olunan bu tuhfelerin cümlesi ile; Allah-ü Taâlâ bizleri mes-rur eylesin.

    Amin! Ey âlemlerin Rabbı, ey merhametliler merhametlisi...

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

    -Sübhan olan Yüce Hak şöyle buyurdu:

    Ya Muhammed, benim katımda sen, cümle yaratılmışlardan daha kereme nailsin. Kıyamet günü sana o kadar ikram edeceğim ki, cümle ålem hayret içinde kalacak.

    Ya Muhammed, ister misin ki, ümmetin için neler hazırladığımı göresin.

    - İsterim ya Rabbi.

    Dedim, şöyle buyurdu:

    Kulum elçim eminim Cebrail sana göstersin.

    Oradan döner dönmez, refret göründü. Refretin üzerine oturdum; beni aşağı götürdü. Sidre-i Müntaha'ya kadar indim. Beni orada Cebrail karşıladı; şöyle dedi:

    YanıtlaSil
  124. DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    336

    Sana müjde ya Resulellah. Sen cümle mahlukun hayırlısı ve cümle nebilerin ve resullerin seçilmiş çıkarılmışısın. Yüce Hak, mah-lukattan birine, nebilerden resullerden birine, mukarreb meleklerden birine etmediği tahiyyeti ve tazimi yaptı.

    CENNETLER.

    Bundan sonra Cebrail bana şöyle dedi:

    Buyurun size cenneti göstereyim.

    Sonra, beni alıp cennete götürdü. Cennetin kapısına şunların ya-zıldığını gördüm:

    Sadakanın birine on sevap verilir.

    Borç verenin birine on sekiz sevap verilir.

    Cebrail'e şöyle sordum:

    Sadakanın birine on sevap, borcun birine on sekiz sevap veril-mesinin sırrı ve hikmeti nedir?.

    Şöyle anlattı:

    Ya Resulellah, sadaka bazan muhtaç olana düşer; bazan da muhtaç olmayana.. Ama borç böyle olmaz; o mutlaka lâyık olana ve-rilir.

    Cennetin kapısının üst çıkıntılı kısmında şu üç satır yazılı idi:

    LA ILAHE ILLALLAH MUHAMMEDÜN RESULULLAH. (A1-lah'tan başka ilan yoktur, Muhammen Allah'ın Resulüdür.)

    Önce gönderdiğimizi burada bulduk; yediğimiz yanımıza kar kaldı; geriye bıraktığımızı kaybettik.

    Günahkar kullar; bağışlayıcı Yüce Rabb.»

    İkinci satırın kısaca açıklaması şudur:

    Şu mallarımız ki, biz onları hayırlı yerlere harcadık, fakirlere, zaiflere sadaka olarak verdik; onu bugün burada hazır bulduk. Şu mallarımız ki, onu yiyip bitirdik, bunun faydasını gördük. Şu malla-rımız ki, onu da ölünce geride bıraktık; bunda da aldandık ve ziyan ettik.

    Üçüncü satırın şerhi ise şöyledir:

    Muhammed S.A. ümmeti büyük ve çokça günah işlerler. On-ları hidayet nuruna irşad etmek sureti ile pürnur edip, Resulüllah'ın S.A. ümmetlik bölüğüne koydu. Böylece, nur üstü nur saadetine maz-har eden Yüce Rabbımız tam manası ile bağışlayıcıdır. Onların küçük, büyük, gizli ve aşikâr, bilerek ve bilmeyerek irtikâb ettikleri cürüm ve günahlarını, ayıp ve zenblerini af mağfiret edip sırf lütuf, kerem, fa-zıl ve inayeti ile meccanen umumi rahmetine nail eder; üstün cennet-lerine koyar. Cümle nimetlerin en azizi ve en lezizi büyük rızasına ka-vuşturur. Bütün bunlarla, Ummt-i Muhammed'i sair ümmetlerden daha faziletli kılmış olur.

    Nitekim bu manalarda Allah-ü Taâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle bu-

    yurdu.

    Söyle: Ey kendi aleyhlerine haddi aşanlar, Allah'ın rahme-

    YanıtlaSil
  125. KARA DAVIN

    337

    tinden ümit kesmeyin. Cunku, Allah bütün günahları bağışlar. Sup-hesiz o, çok bağışlayandır, çok merhametlidir. (39/53)

    Bir başka ayet-i kerimede ise şöyle buyurdu:

    Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmetsiniz. İyiliği em-reder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız. Allah'a inanıyorsunuz; chi-i kitap da inansaydı, kendileri için havırlı olurdu. Iclerinden iman edenler var; ama, pek çoğu fasiklerdir. (3/10)

    Bütün bu ayetlerde anlatılan mana, Ümmet-i Muhammed'e bü-yük bir müjdedir.

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

    Cennetin kapısı kızıl altındandı. Her kanadının kalınlığı beş yüz yıllık yoldu. O kapının dört yüz çivisi (veya direği sütunu) var-di Inciden, laalden, yakuttan, zümrütten idi. Her çivinin ortasında bir büyük halka vardı. Bu halka, kırmızı yakuttandı; gayetle büyük-tü. İçinde kırk bin şehir vardı, her şehrin içinde de, kırk bin kubbe vardı. Her kubbenin içinde ise, kırk bin melek oturmuştu. Bu melekler ellerinde ikişer tabak tutuyorlardı; biri hulle, biri de nur dolu idi.

    Bunları Cebrail'den sordum, bana şöyle dedi:

    Ya Resulellah, bunlar Adem'den seksen bin sene evvel yaratıl-

    dı. Bu makamda ellerinde tabaklar böylece beklerler; sırf sana ve üm-metine niyaz etmek için... Kıyamet günü, izzet ve saadetle ümmetinle teşrif buyurduğun, buranın eşiğine kadem bastığın zaman, bu me-lekler hoşgeldin ve izzet ikram babında bu tabaklardakileri saçarlar.

    Bundan sonra, Cebrail, cennetin kapısını tahrik etti. Cennetin hazinedarı olan Rıdvan:

    - Kimdir?.

    Diye sordu.

    - Cebrailim.

    Deyince, tekrar sordu:

    Ya seninle beraber olan kimdir?.

    - Muhammed'dir.

    Deyince, tekrar sordu:

    - Onun peygamberlik zamanı geldi mi?.

    Onun bu sorusuna da Cebrail:

    - Evet, geldi.

    Deyince:

    -Allah'a hamd olsun.

    Deyip kapıyı açtı.

    Gördüm ki, kapının bentleri gümüşten, eşiği inciden, çerçeveleri de cevahirden..

    İçeri girince Rıdvan'ı gördüm. İşlemeli bir taht üzerine otur-muştu. Melekler de, çevresinde el bağlayıp durmuşlardı. Bana tazim tekrim ettiler.

    F. 22

    YanıtlaSil
  126. 338

    DELAIL. I HAYRAT BERHI

    Selam verdim karşılığını verdi ve bana sevinçli göründü müj-deledi

    Cennet ehlinin pek çoğu senin ümmetindendir.

    Dedim ki

    Bana ümmetimden haber ver.

    Şöyle dedi:

    Yüce Hak, cenneti üç kısma ayırdı. İkisini senin ümmetine, birini de sair ümmetlere verdi.

    dum Rıdvan'ın önünde, nurdan çokça anahtarlar vardı; gördüm, Bor-

    Bu anahtarlar nedir?.

    Şöyle anlattı:

    Ümmetinden bir kimse:

    LA ILAHE ILLALLAH. (Allah'tan başka ilah yoktur.)

    Derse, Yüce Hak onun için bir köşk yaratır. O köşkün anahtarını da bana teslim eder. O kimse, kıyamet günü kabirden kalktığı zaman, köşkünün anahtarını kendisine veririm. Gider; menziline girer.

    Rıdvan'ın halifelerini ve askerlerini gördüm.

    Cennetin kapısına bir halife koymuştu.

    Her halifenin hizmetinde yedi yüz bin melek vardı.

    Yalnız, Rıdvan'ın yetmiş bin kumandanı vardı. Her kumandanın

    yetmiş bin askeri vardı.

    Rıdvan'ın okuduğu tesbih duası şuydu:

    Büyük yaratıcı yüce bilgin zat noksan sıfatlardan münezzeh-tir. Kerimlerin en kerimi Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir.

    Kendisine itaat edene sevap olarak naim cennetini ihsan eden Yüce Zat, noksan sıfatlardan münezzehtir. (1)

    Bundan sonra, bana naim cennetini gösterdi.

    Hasılı: O kadar çeşitli nimetler gördüm ki, bütün ömrümü onun beyanı için harcasam, onu anlatıp bitirmek mümkün olmazdı.

    Cennetin duvarlarını şöyle gördüm: Bir kerpici altın, bir kerpici gümüş, bir kerpici kızıl yakut, bir kerpici yeşil zeberced, bir kerpici inci.. Harç yerine misk ve kâfur kullanmışlardı.

    Duvarın kalınlığı beş yüz yıllık yoldu.

    Duvarı o kadar berrak ki, dışarıdan içerisi, içeriden de dışarısı gö-rünür. Ayna gibi idi.

    Yedi kat sema, yedi kat yer, Arş, Kürsi onun duvarlarından mü-şahede edilirdi.

    Cennetin toprağı, misk, anber ve káfurdu. Otları zafiran ve ergu-van idi.

    Cennetin ufak çakıl taşı yerine zümrüt, yakut, inci dökülmüştü.

    (1) Bu tesbihin Arapçası şöyle okunabilir:

    Sübhan'el-hallak'ilalim, Sübhan'el kerim'il-ekrem, Sübhan'el-müsibü men elaahu cennet en naim

    YanıtlaSil
  127. KARA DAVUD

    339 Cennette köşkler gördüm: Bazısı yakuttandı, kubbeleri de incl-dendi Bazısı da cevahirden olup, kubbeleri de zümrüttendi, Bazi81 da altındandı.

    Her köşkte yetmiş bin saray vardı; her sarayda da yetmiş bin hüc-re.. Her hücrede ise.. yetmis bin hane vardı. Her hanenin de bazısın-da altından, bazısında gümüşten taht vardı. Her taht üzerinde zeber-cetten bir çadır, her cadırda ise, yetmiş bin dibaceden yatak vardı. Yetmiş bin vatak pek süslü döşenmişti. Hiç bir yatak, diğerine benze-miyordu; türlü anber, misk ile doldurulmuştu.

    Orada bulunan hurilerin, giydikleri hullelerden etleri, derileri, ke-mikleri ve ilikleri görünüyordu. Her hurinin basında bir tac vardı; cevahirle süslenmişti. Her bir hurinin kırk bin zülüflü bukle misk saçı vardı. Her birinin zülüfü yetmiş bin zinetle bezenmişti. O zinet lerin her birinden çeşitli tatlı sesler çıkıyordu. Ki onları dinlemekten büyük lezzetler hasıl oluyordu.

    Her hurinin önünde yetmiş bin hizmetkâr durmuştu.

    Her tahtın etrafında altından ve gümüşten, inciden, zümrütten. kafurdan kürsüler dizilmişti. Bir kürsü diğer kürsüye benzemiyordu.

    Cennette ırmaklar gördüm: Sütten, sudan, şaraptan, baldan...

    Her köşke bu dört ırmaktan kol ayrılıyor; o köşklerin içine akıyordu: Kafurdan, beyaz, baldan tatlı, kokusu miskten güzel.

    Orada çeşmeler gördüm: Rehiykten, selsebilden, tesnimden... O ırmakların ve çeşmelerin kenarları altın, inci, gümüş ve yakuttandı.

    O ırmakların içindeki taşlar, kaynaklarda olan cevahir ve inciler çeşitli renklerle renkleniyordu.

    O ırmaklarım köpüğü misk ve anber idi. Çevresinde biten otlar, sünbül ve zafiran idi.

    Orada ağaçlar gördüm şöyle ulu idi: Bir kimse, yörük atla yet-miş bin sene koşsa, onun gölgesinden çıkamaz. O ağaçların kökü al-tından, dalları yakuttan, inciden, zeberceddendi. O ağacın yaprak-ları, sündüsten, harirden, dibacdandı. Onun her yaprağı kaftan kafa kadar dünyayı tutmuştu. O ağacın her meyvesi, büyük testi kadar iri idi. Her meyvede yetmiş türlü lezzet vardı.

    Her meyve kendisini cennet ehline arz eder. Cennet ehlinin gönlü o myveyi istediği zaman, yerinden kopar; altın bir tabak içinde onun ağzı hizasına gelir. Hem de zahmetcizce, duraklamadan.. O ağaç, bin yıllık uzakta olsa dahi, derhal isteyenin yanına gelirdi; dudağına yak-laşırdı. Yani: O ağacın meyvesi gelirdi. Cennet ehli ise.. onu istediği gibi yer.. O yedikten sonra, hemen yenisi o meyvenin yerine çıkar.

    O ağacın üzerinde kuşlar gördüm: Deve misali idiler. Cennette ne çeşit renk varsa, onların üzerinde o renkten vardı. Tahtların önün-den geçip yüz çeşit ayrı sesler ve nağmeler çıkarıyorlardı.

    Cennet ehli o kuşlardan birine sorar:

    - Sesin mi güzeldir; yoksa suretin mi daha güzeldir.

    Ondan şu cevabı alırlar:

    YanıtlaSil
  128. 340

    DELAIL I HAYRAT GERI

    Etim, ldsinden de güzeldir

    Rusun bu deyişi ordine, o kimsenin iştahı olursa, derhal o kun büryan olur, isteyenin önüne gelir. Nasil isterse Dyle yer. Yedikten sonra, o kus tekrar ve hemen dirilir. O ağacın üzerinde nağmelerle t meye başlar, hep birden cennet ehlini överler.

    Bana sekiz cenneti arz ettiler, bunların dördü bağ ile bostan idi O cennelier sunlardı

    1. Firdeva Cerineli.

    2. Me'va Cenneti

    3 Adn Cenneti.

    4. Nalm Cerneti.

    Junlar, saraylar ve bağlar, bahçelerden ibaretti.

    5. Dar'üs Belám. (Beim Yurdu)

    6. Dar'ül-Celal (Celal Yurdu.)

    7. Dar'ül Karar. (Karar Yurdu.)

    8. Dar'ül Huld. (Daimi Yurt.)

    Bu son sayılan cennetlerin her birinde; gökteki yıldızlar ve yer-de, yabanda olan kumlar sayısında çimenler ve bostanlar vardır.

    Ar-1 Rahman, cennetin tavanıdır,

    Bana yalnız Adn cennetikdeki köşkleri gösterdiler; göklerde olan yıldızlar sayısı kadardı. Onların pek çoğu, ashabım ve ümmetimin is-mine idi. Her köşk yerle sema arası kadardı. Cebraill o köşkleri bana gösterdi ve şöyle dedi:.

    Bu falanın köşküdür, şu da falanın köşküdür.

    Böylece, onları bir bir tayin etti.

    Onların içinde bir köşk gördüm, cümlesinden yüksek ve büyüktü.

    Bu köşk kimindir?.

    Diye sordum, şöyle dedi:

    -Ebu Bekir Sıddık'ındır.

    Daha sonra Ömer'in, daha sonra Osman'ın, daha sonra All'nin köşklerini gösterdi.

    Bu arada, Resulüllah S.A. efendimiz Hz. Ebu Bekir'e r.a. şöyle buyurdu:

    Ey Ebu Bekir, senin kasrını (köşkünü) gördüm; kızıl altın-dandı. Onda olan lütufları, hazırlanan ihsanları müşahede ettim.>>>

    Bunun üzerine, Hz. Ebu Bekir r.a. şöyle dedi:

    O kasrın sahibi sana fedadır ya Resulellah..

    Bundan sonra, Hz. Ömer'e r.a. şöyle buyurdu:

    «Senin köşkünü de gördüm; yakuttan idi. Orada çokça huri-ler vardı. İçeri girdim; senin kıskançlığı düşündüm.>>>

    Bundan sonra, Hz. Osman'a r.a. şöyle buyurdu:

    -«Seni her semada gördüm. Cennetteki köşkünü de gördüm; mutalaa ettin.»

    Daha sonra, Hz. All'ye r.a. şöyle buyurdu:

    Ya All, senin suretini dördüncü semada gördüm; Cibril'e sor-dum; şöyle anlattı:

    YanıtlaSil
  129. KARA DAVUD

    341 oldular. Onun için Yüce Hak onun suretinde bir melek yarattı: dördüncü kat sena ya bıraktı. Ta ki, melekler onu ziyaret edeler.

    Sonra.. senin köşküne girdim. Bir ağaçtan yemiş aldım; kokin-dim. Oradan bir huri çıktı; perdesini çekti. Ona:

    Sen kimsin?.

    Diye sordum; şöyle dedi:

    lellah. Senin kardeşin ve amcanın oğlu Ali için yaratıldım ya Resu-sulüllah S.A efendimiz bundan sonrasını söyle anlattı: Re-

    Onumde bir ayak sesi işittim. Cebrail'e:

    Bu kimin ayak sesidir?.

    Diye sordum; şöyle dedi:

    Ya Resulellah, müezzininiz Bilal'ın ayak sesidir.

    Rivayet edildiğine göre, Resulüllah SA. efendimiz, Bilal'e ra. şöyle sordu

    Miraca çıktığım gece, cennette ayağının sesini işittim. Sen ne amel ettin ki, o rütbeye nail oldun?.»

    lattı: Resulüllah S.A. efendimizin bu sorusu üzerine Bilal r.a. söyle an-

    Fazladanı bir amelim yoktur. Ancak her abdest bozduğumda yeniden abdest alırım. Her abdest aldığımda iki rikât namaz kıla-rim.

    Bunun üzerine, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

    «İşte, seni önümde yürüten bu amelindir.»

    Resulüllah S.A. efendimiz devamla şöyle buyurdu:

    «Bu arada önümde yine yürüyen bir ayak sesi işittim. Duru-mu Cebrail'e sordum; şöyle dedi:

    Bu, ansardan sabırlı fakir bir hatunun ayak sesidir. Ki o: Mil-han kızı Gamsa'nın ayak sesidir.

    Yine orada gördüm ki: Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'in iki büyük menzi-lesi var.

    Bunun sebebi şuydu: Biri İsa'nın nın şeriatı ile amel ettiğinden ötürü verilmişti; diğeri de, ben Resul olup İsa'nın şeriatı kaldırıldığı için, şe-riatımla amel ettiğinden verildi. İşbu sebeplerden ona iki derece ih-san olundu.

    Bu arada, inciden yapılma kubbeler gördüm; bunların toprağı misktendi. Cebrail'e sordum:

    Bunlar kimlerindir?.

    Diye, şöyle anlattı:

    Ummetinden imamların ve müezzinlerindir.

    Bu arada şunu da gördüm: Cafer b. Ebi Talib, meleklerle uçub duruyordu.

    YanıtlaSil
  130. 342

    DELAIL 1 HAYRAT ŞERHİ

    Yine cennette amcam Hamza'yı gördüm, cennette bir serire da yanmiy vaziyette oturuyordu.

    Hatice'yi cennet nehirlerinden bir nehir üzerinde inciden bir köşk İçində gördüm.

    TUBA AGACI

    Cennet içinde bir ağaca uğradım; güzellikte ve cemalde onun bir benrerini görmedim. Altına varıp yukarı doğru baktığım zaman gör-düm ki Gayet büyük. Dalları her yana yayıldığından, ağaçtan başka bir şey görünmüyor.

    O ağaçta öyle güzel bir koku buldum ki, cennet içinde ondan da-ha güzel bir koku koklamadım.

    O ağacın her tarafına baktım. Onun yaprakları beyaz, kırmızı, ye-şil, sar: ve çeşitli renklerde cennetin her birine has hulleler ve libas-lardır.

    O ağacın yemişleri koca sırıklar gibi idi. Onun her yemişinde; yerin ve semanın nekadar nimeti ve yemişi varsa, hepsinin rengi, lezzeti, letafeti, kokusu ondan mevcuttu.

    O ağaca, onun güzelliğine, onun letafetine ve süsüne hayran kal-

    dim

    Bu ne ağacıdır?.

    Dedim: Cebrail şöyle anlattı:

    Bunun adına, Tuba Ağacı derler. (Bu mübarek ağacın temsill bir resmi 305, sayfadadır.)

    KEVSER SUYU

    Cennetin ortasında bir ırmak gördüm. Arşın sütunlarında bir yer-den akıyordu. Su, süt, bal ve şarap çıkıyordu. Bunların hiç biri, diğe-rine karışmıyordu.

    Bu ırmağın kenarı zebercedden idi; içindeki saçılı taşlar ceva-hirdi. Onun baiçığı anber, otları zafirandı. Çevresinde gümüşten su bardakları vardı; bunların sayısı, gökteki yıldızlardan daha çoktu. Ora-da kuşlar vardı ki, boyunları deve boynu gibi idi. Her kim onların etin-den yese, sonra da ırmaktan içse.. Yüce Hakkın rızasına mazhar olur. Cebrail'e sordum:

    Bu ne rmaktır?

    Diye, şöyle anlattı:

    -Bu Kevser'dir. Ümmetinize bundan haber verin. Cennetin her bağında bahçesinde, mutlaka bu Kevser'den akan bir ırmak vardır.

    Bu Kevser'in kenarında çadırlar gördüm; cümlesi inciden ve ya-kuttandı. Bunları Cebrall'e sordum; bana şöyle anlattı:

    Bunlar, senin hatunların konaklarıdır.

    O çadırların içindeki hurileri gördüm; yüzleri ay ve güneş gibi aydınlık veriyordu. Hep birden sesli bir şekilde nağmeler terennüm ediyorlardı. Şöyle diyorlardı:

    -- Biz nağmeler söyleriz; hiç bıkmadan. Biz şarkılar söyleriz; hiç yorulmadan. Biz giysilerle donanmışız; hiç soyulmayız. Biz gençleriz;

    YanıtlaSil
  131. KARA DAVUD

    343

    hic intivar olmayız. Biz, hep razıyız; hiç darılmayız. Biz hep kalırız; hic ölmeyiz. Biz, onların; onlar da bizim olanlara ne mutlu.

    Bunların sesleri cennetin köşklerine ve ağaçlarına erişiyor; on-Jardan sesler ve nagmeler peydah oluyordu. O seslerin bir parçası dün-yaya erişmiş olsaydı, dünyada ne mihnet kalırdı; ne de ölüm.

    Cebrail bana şöyle dedi:

    Bunların güzelliğini görmeyi ister misin?

    Şöyle dedim:

    İsterim.

    Bunun üzerine bir çadırın kapısını açtı; baktım. Oyle suretler gordum ki, ömrümü onu anlatmakla geçirsem, yine bitiremem. Onla-rın yüzleri sütten beyaz, dudakları vakuttan kırmızı, güneşten nurlu idi. Derileri kırmızı gülden ve ipekten daha yumuşaktı. Aydan da da ha aydınlık idi. Kokuları miskten daha latiſti. Saçları gayet siyahtı; kiminin saçı örülmüş; kiminin saçı salınmıştı. Kiminin saçı da dü rülmuştü. Salınmış saçlısı bir yere otursa, saçları çadır gibi iniyor; ayaklarına ulaşıyordu. Her birinin önünde bin tane hizmetkârı vardı.

    Cebrail şöyle dedi:

    Bunlar senin ümmetin içindir.

    Cennette gördüğüm hayret verici şeylerden biri de orada akan dört ırmaktı.

    Allah-ü Taâlâ bu manada şöyle buyurdu:

    ..Cennette; rengi kokusu, hiç bir vasfı bozulmayan sudan ir-maklar.. Tadına halel gelmeyen sütten ırmaklar.. içenlere lezzet ve-ren şaraptan ırmaklar.. süzme baldan ırmaklar vardır.» (47/15)

    Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim. Şöyle

    buyurdu:

    Cebrail'e dedim ki:

    Bu ırmaklar nereden gelir?. Ve nereye gider?.

    Şöyle anlattı:

    O kadarını bilirim ki, Kevser havuzuna akarlar. Ama nereden geldiğini bilmem. Yüce Hak katında senin kerametin çoktur. İstersen sana bildirir.

    Bu düşüncede iken, bir melek gördüm; büyüklüğünü Allah'tan başkası bilmez. Çokça kanatları vardı. Bana şöyle dedi:

    Bir kanadıma mübarek ayaklarını koy; gözlerini yum.

    na: Ben de onun dediği gibi yaptım; o mübarek melek uçtu. Sonra ba-

    Mübarek gözlerini aç.

    Dedi. Ben de onun dediği gibi yaptım. Gözlerimi açınca, bir ağaç gördüm; o ağacın altında ise, bir kubbe gördüm. O kadar büyüktü ki, dünyanın tümünü o kubbenin üzerine koysalar, büyük bir dağın üze-rine bir kuş konmuş gibi olurdu. O kubbenin altından kilidi vardı; ka-pısı zeberceddendi. Gördüm ki, o dört ırmak bu kubbeden çıkıyor. Bu-nu gördükten sonra, dönınek istedim; o melek bana şöyle dedi:

    YanıtlaSil
  132. 344

    DELAIL 1 HAYRAT SERHI

    yorsun? Neden bu kubbenin içine girip işin aslına Vakıf olmak istemi-

    Kapası kilitli

    Dedim, şöyle dedi:

    Onun anahtarı sendedir.

    Ya, bunun anahtarı nedir?.

    Deyince, o melek şöyle dedi:

    BISMILLAHİRRAHMANİRRAHİM (Rahman Rahim Al-

    lah'ın adı ile)

    Söyle; o kapı açılır.

    Ben de lleri vardım:

    Al-lah'ın adı ile.) BISMILLAHİRRAHMANİRRAHİM. (Rahman Rahim

    Dedim, kapı hemen açıldı. Gördüm ki, o kubbenin dört duvarın-dan bu dört ırmak akıyor. Sonra bana:

    Dikkatil bak.

    Dedi. Baktım ki onun duvarının bir tarafında BİSM (ismi ile), bir tarafında ALLAH (Allah'ın), bir tarafında (ER-RAHMAN), bir tara-fında da ER-RAHİM (Rahim) yazılmış.

    Su ırmağı BISM'in MİM gözünden akıyordu.

    Süt ırmağı ALLAH'ın HA gözünden akıyordu.

    Şarap ırmağa ER-RAHMAN'ın MİM gözünden akıyordu.

    Ba! ırmağı ER-RAHİM'in MİM gözünden akıyordu.

    Böylece, gördüm ki, o dört ırmak bu dört kelimeden çıkıyor.

    Buradan gitmek istediğim zaman, bana bir hitap geldi: Bir kimse, beni bu kelimelerle anarsa.. halis bir kalble:

    BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM. (Rahman Rahim Al-

    lah'ın adı ile.)

    Derse bu dört ırmaktan ona içiririm.

    Alemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun.

    Sonra..

    Cennette köşkler gördüm; inciden ve yakuttandı. Her birinin ara-sı mağriple maşrık arası kadardı. Cebrail'e sordum:

    - Bu köşkler kimindir?.

    Şöyle anlattı:

    - Bir âmâyı elinden tutup yedi adım götüre lerindir.

    Bunu ümmetime müdeleyeyim mi?.

    Dedim; şöyle dedi:

    -Müjdeleyin; ama bundan daha büyük bir müjde vardır, onu da müjdeleyin.. Şudur: Bir mümin sabah kalkıp:

    - LA ILAHE ILLALLAH. (Allah'tan başka ilah yoktur.)

    Dedikten sonra abdest alarak namaz kılarsa, Yüce Hak onun için cennette tamamı yirmi dünya büyüklüğünde mağripten meşrıka ka-dar mekân ihsan eder.

    YanıtlaSil
  133. KARA DAVUD

    345 Bundan sonra, Idris'i a.s. gördüm: selâm verdim. Selâmımı tam tazimle aldı; bana:

    Merhaba.

    Dedi. Şöyle dedim:

    Güzel bir makama eriştin.

    Böyle deyince bana dedi ki:

    N'olurdu, keşke dünyada olup senin ümmetinden sayılaydım.

    Şöyle dedim:

    Can acısından selâmet bulup bu yüce makama eriştin; dünya-yı neylersin?.

    Bu kerre de şöyle dedi:

    Dünya yaratıldıktan bu ana kadar cümle yaratılmışların can acısını çekeydim; ama senin didarınla müşerref olaydım; böylece de ümmetin olaydim.

    lar:

    Şöyle sordum:

    Ey kardeşim İdris, böyle istemenin sebebi nedir?.

    Şöyle anlattı:

    Hangi köşkü görsem, hangi huriye teveccüh etsem şöyle diyor-

    Biz, Muhammed ümmetine aitiz.

    Bu arada bir dağ gördüm; onun adına: Cebel-i Rahmet. (Rahmet Dağı.)

    Derler. Baş yüksekliği Arş'a erişmişti; misk ve anberdendi.

    O dağa iki kapı tertip etmişler; ikisi de ak gümüşten. Bir kapı ile diğerinin arası şu kadardı ki: Bir kimse, bir ata binip süratle beş yüz yıl seģirtse, bir kapıdan öbürüne ulaşamaz.

    İçinde o kadar köşkler ve saraylar vardı ki, onların sayısını yap-mak mümkün değil. Keza, onların güzelliğini anlatmak da mümkün

    değildir. Sordum:

    - Bu köşkler, hangi peygamberindir.

    Yüce Hak şöyle buyurdu:

    --- Bu, peygamberler makamı değildir. Ümmet-i Muhammed'den bir kimse iki rikát namaz kılarsa, ona burada bir makam veririm.

    ettim. İşte, anlatılan sebepten ötürü, senin ümmetinden olmayı taleb

    Hasılı: Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediğ, beşer kal-bine gelmeyen nimetler gördüm.

    Bundan sonra, Cebrail ile cennetten çıktık. Yedinci semaya indim Burada İbrahim peygamberle görüştüm. Merhabalaştık; miracımı kut-ladı. Bana başka bir şey sormadı.

    Bundan sonra, altıncı semaya indim; burada Musa ile görüştüm O da miracımı kutladı; merhabalaştırk. Sonra, bana sordu:

    Ya Resulellah, ümmetine ne emrolundu?,

    YanıtlaSil
  134. 346

    DELAILI HAYRAT ŞERHİ

    Şöyle anlattım:

    Bir gun ve bir gecede elli vakit namaz, bir yılda altı ay oruç, cenabetten yedi kere gusül, murdarlık bulaşan yeri yedi kere yıkamak.

    Bunları dinledikten sonra Musa şöyle dedi:

    Ümmetin, bunlara güç yetiremez; hepsini eda edip yerine ge. tiremez. Vallahi senden evvel ben insanları tecrübe ttim. Ümmtim olan Benlisrail'e türlü türlü vasiyetler, ahdler ve ikna yolundan çe-şitli çarelere başvurdum. Yine de yerine getiremediler. Ümmetin için, bunların hafifletilmesini Rabbından rica eyle.

    Bunun üzerine döndüm; Sidre-i Münteha'ya vardım secde eyle. dim. Niyaz ederek şöyle dedim:

    Ya Rabbi, ümmetim zaiftir; elli vakit namaza, altı ay oruca, yedi kere gusle, onlar ve ben takat getiremeyip kusur ederiz. Lütuf ve kerem olarak bunları hafiflet.

    Bu niyazım üzerine, on vakit namaz, bir ay oruç; bir gusül kal-dırıldı. Döndüm; Musa'ya geldim. Durumu anlattım; şöyle dedi:

    Ümmetin kırk vakit namazı, beş ay orucu, altı kere guslü ye-rine getiremeyip kusur ederler. Ümmetine acı, hafifletilmesini iste.

    Bunun üzerine, tekrar Sidre-i Münteha'ya varıp hafifletilmesini ri-ca ettim. Yine on vakit namaz bir ay oruç, bir kere gusül kaldırıldı.

    Yine Musa'ya geldim; durumu haber verdim. Şöyle dedi:

    Unuretin zaiftir. Otuz vakit namazı, dört ay orucu, beş kere guslü yerine getiremezler; kusur ederler. Bunun hafifletilmesini iste.

    Tekrar gittim; secde eyledim. Bu emrin daha hafifletilmesini iste-dim; hafifletildi. Gelip durumu Musa'ya haber verip müşavere ettim. Tekrar gittim; hafifletilmesini istedim. Bunu yapmaya devam ettim; taa, sonunda:

    Ümmetin, bir gün ve bir gecede beş vakit namaz kılsın; yılda bir ay ramazan orucu tutsunlar; cenabetten bir kere gusül etsin; mur-darlıktan elbiselerini bir kere yıkasınlar..

    Emrini alıncaya kadar. Bu emri de, dönüp geldim; Musa'ya an lattım:

    Beş vakit namaz, bir ay oruç, bir kere gusül, necasetleri bir kere yıkamakla emrolundum.

    Dedim. Musa a.s. şöyle dedi:

    Yine hafifletilmesini iste.

    Dedim ki:

    Çok talep ettim; her talep ettiğimde de hafifletildi kerem ola-rak. Tekrar hafifletilmesini istemekten utanırım. Artık bunu kabul ettim.

    Musa'yı geçtikten sonra Rabbımdan bir nida geldi:

    Kullarımın ibadetini hafiflettim; beş vakit namazı imzaladım. Ya Muhanımed, beş vakit namaz kılsınlar, onlara elli vakit namaz kıl-mış gibi sevap ihsan ederim.

    Ümmetinden her kim, bir iyilik işlemek niyet edip sonra yapamaz-sa, onun niyetine göre bir sevap ihsan ederim. Hatta, yedi yüze va-

    YanıtlaSil
  135. KARA DAVUD

    347 rincaya kadar, kat kat sevap ihsan ederim. Şayet bir günah işlemeye kasd eder de yapmazsa, o işi etmediği için sevap veririm. Şâyet Kasd ettiğini yaparsa, onun için bir günah yazarım.

    Sonra..

    Cebrail in kanadına binip Beyt-i Makdis'e geldim. Bürak'ı bağla-dığım halkayı gördüm. Mescide girip Allah-ü Taâlâ'ya şükür niyeti ile iki rikat namaz kıldım. Yüce Hakkın bu fazlına, keremine, lütuf ve ihsanina hamd ü sükür ettim.

    Bundan sonra, Bürak'a binip göz açıp kapayacak kadar az za-man içinde, Mekke'ye geldim. Allah'ın kudreti ile yatağımın henüz ısısı gitmemiş buldum.»

    MİRACIN MÜDDETİ

    Ammar ra. şöyle anlattı:

    Resulüllah S.A. efendimizin miracı üç saatte oldu; bitti.

    Abdüllah b. Münebbih ise, şöyle anlattı:

    Resulüllah S.A. efendimizin miraca gidişi gelişi dört saatte olup bitti.

    Húlása: Bu hususta tam bilgi Allah katındadır. Ve.. bu miracı tasdik edip tam itikadla inanmak farzdır. İnanmayıp, Resulüllah S.A. Efendimizin Kudüs'e kadar gittiğini inkâr eden kâfir olur. Çünkü, bu hususta kat'i kesin delil vardır; Kur'an-ı Azimüşşan'la sabittir.

    Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

    «Kulunu, bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya ka-dar götüren o Yüce Zat, tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.» (17/1)

    Mescid-i Aksa'dan (Kudüs'ten) semalara çıkmasını inkâr eden müptedi (bid'atçı) ve dalâlet ehlidir. Çünkü, Resulüllah S.A. efendimi-zin semalara yükselmesi çeşitli yollarla çıkarılan hadis-i şeriflerle tes-bit edilmiştir. Cümlesine inandık ve, tasdik eyledik.

    İşte, Resulüllah S.A. efendimize MİRAC şerefi ihsan edildiğin-

    den ism-i şerifine:

    - SAHIB ÜL MİRAC.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    179. İsim: SAHİB'ÜL KADİB. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    KADİB.

    Lafzı ile meşhur olan murad: Kılıçtır. Nitekim İncil kitabında şöy-le anlatıldı:

    Onun beraberinde demirden kılıç vardır; kendisi ve ümmeti onunla mukatele eder. Yani: Düşmanlarla.

    Bu manaya göre, anlatılan isim şu demeğe gelir:

    Kılıç ile kıtal eden..

    YanıtlaSil
  136. 348

    DELAIL I HAYRAT SERHI

    KADIR.

    Lafzından kılıç murad edilirse şu demeğe gelir:

    Çokça cihad, çeşitli gazalar, Resulüllah B.A. efendimiz ve üm meti taa, kıyamete kadar küffarla kıtallerinin ve fütuhatlarının, al dıkları ganimet mallarının çokluğundan kinaye olarak söylenmiştir.

    Resulüllah S.A. efendimiz, ashabı ve ümmeti din düşmanları ile muharebe ve kıtal edeceklerdir. Düşmanlarını kılıçları ile helâk ede-ceklerdir. Bu kıtal, kıyamete kadar ümmeti içinde sabit olup, devam edecektir. İşbu manadan ötürü, Resulüllah S.A. efendimizin ismine:

    SAHIB ÜL KADİB.

    Denildi. Ki bu mana:

    KADİB.

    Lafzını, kılıç olarak alanlara göredir. Bazıları da:

    - KADIB.

    Lafzını:

    -ASA.

    Diye anlattılar. Bu duruma göre, KADİB, ism-1 mef'ul manasını

    taşır:

    Ağaçtan kesilip yapılmış asa.

    Demek murad olunur. Bu manaya sebep şudur:

    Resulüllah S.A. efendimizin mübarek elleri ile tuttuğu uzun ve in-ce asası vardı; ismine:

    Memşuk.

    Derlerdi. Şu anda, o asa halifelerinde saklıdır.

    Asaya dayanmak, ayrıca Resulüllah S.A. efendimizin âdeti oldu-ğundan, ism-1 latifine:

    SAHIE'ÜL KADİB.

    Denildi.

    Ayrıca, asanın çokça faydaları olduğundan, asa kullanmak pey-gamberlerin adetleri arasında sayılır.

    Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    180. İsim: SAHİB'ÜL BÜRAK. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve

    sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Resulüllah S.A. efendimiz, Mekke-i Mükerreme'den, Mescid-i Ak-sa'ya kadar Bürak'a binip gittiği için, ism-i şerifine:

    - SAHİBÜLBÜRAK.

    Denlidi. Bürak'ın geniş sanası, SAHİB'ÜL - MİRAC ismi anlatılır-ken geçti. (Bak: İsim 178)

    Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    YanıtlaSil
  137. KARA DAVUD

    349

    صَاحِبُ البراق

    صاحِبُ الْقَضَيْب

    صلى الله عليه

    صَاحِبُ العلامة

    صَاحِبُ الخَاتَم

    صل المالية

    صَاحِبُ البيان

    صَاحِبُ البُرْمَانِ

    صل الله علية

    فصيح النِّسَانِ

    مُطَهَّدَ الْجَانِ

    روفٌ

    أَذُنَ خَيْر

    رَحِيمٌ

    عَيْنُ النعيم

    سيد الكونين

    صلى اللة

    خط الامم

    سَعْدُ الخَلق

    سَعْدُ اللهُ

    عين الف

    179. Sahibülkadibisal-lallahü aleyhi ve sellem.

    lallahü aleyhi ve sellem. 180. Sahibülbüraki sal-

    lallahü aleyhi ve sellem. 181. Sahibülhâtemi sal-

    lallahü aleyhi ve sellem. 182. Sahibülalåmeti sal-

    183. Sahibülbürhani sal-lallahü aleyhi ve sellem.

    184. Sahibülbeyani sal-lallahü aleyhi ve sellem.

    185. Fasihüllisani sallal-lâhü aleyhi ve sellem.

    186. Muta hharülce-nani sallallahü aleyhi ve sellem.

    187. Reufün aleyhi ve sellem. sallallâhü

    188. Rahimün sallallahü aleyhi ve sellem.

    189. Üzünü hayrin sallallahü aleyhi ve sellem.

    190. Sahlhülislâmi sallallahü aleyhi ve sellem.

    191. Seyyidülkevneyni sallallahü aleyhi ve sellem.

    192. Aynännaimi sallallâhü aleyhi ve sellem.

    193. Aynülgurri sallallahü aleyhi ve sellem.

    194. Sa'düllahi sallallahü aleyhi ve sellem.

    195. Sa'dülhalki sallallahü aleyhi ve sellem.

    196. Hatibülümemi sallallâhü aleyhi ve sellem.

    **

    (Devamı: 350 sayfada)

    YanıtlaSil
  138. 350

    DELAILI HAYRAT ŞERHİ

    179. Sahib'ül-kadib. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    180. Sahib'ül-Bürak. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    181. Sahib'ül-hatem. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    182. Sahib'ül-alåmet. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    183. Sahib'ül-bürhan. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    184. Sahib'ül-beyan. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    185. Fasih'ül-lisan. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    186. Mutahhar'ül-cenan. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    187. Reuf. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    188. Rahim. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    189. Üzünü hayr. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    190. Sahih'ül-İslâm. Allahü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    191. Seyyid'ül-kevneyn. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eyle-

    lesin.

    192. Ayn'ün-naim. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    192. Ayn'ül-gurri. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    194. Sa'dullah. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    195. Sa'd'ul-halk. Allahü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    196. Hatib'ül-ümem. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    * **

    (Devamı: 359. Sayfada)

    YanıtlaSil

  139. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    99 1 Adamın lâyıkıyla müslüman olması için, dili kalbiyle, kalbi diliyle bir olmalı, ameliyle sözü aynı olmalı, komşusu da onun şer ve gailesinden emin olmalıdır. Hz. Enes (r.a.)
    99 2 Ehli İlliyyinden biri Cennet ehline baktığında yüzünün nurundan Cennet ışık bulur, yıldız gibi. Hz. Ebû Said (r.a.)
    99 3 Ehli Cennetten olan birine yemekte, içmekte, şehvette, yüz erkek kuvveti verilir. Yedikleri terle çıkar ve bir de bakar ki karnı incelmiş. Hz. Zeyd İbni Erkam (r.a.)
    99 4 Cehennem ehlinden olan bir kişinin vücudu büyür. Öyleki, bir dişi Uhud dağı kadar olur. Hz. Zeyd İbni Erkam (r.a.)
    99 5 Adam oruç tutar, namaz kılar, hac ve umre yapar. Mükâfatını kıyamette aklı kadar alır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    99 6 Adam camiye gider, namaz kılar. Allah indinde sivri sinek kanadı kadar kıymeti olmaz. Kiminin de namazının Uhud dağı kadar kıymeti olur. Bunun sebebi, ikincinin birinciden daha akıllı olmasıdır. "Akılca güzel nasıl olur?" diye soruldu. Buyurdu ki: "Eğer, haramdan kim daha çok sakınıyorsa hayra kim daha çok haris ise, o daha akıllıdır. Hz. Ebû Hamidissaidi (r.a.)
    99 7 Adam ahlâkının güzelliği ile, geceleri kaim, gündüzleri saim olanların mertebesine erişir. Hz. Âişe (r.anha)
    99 8 Cennette insanın bir temaşası yetmiş yıl sürer. Bir kadın gelir, omuzunu dürter. Adam bakar, onda kendini görür. Kadının boynundaki incilerin bir tanesi garbla şark arasını aydınlatır. Kadın ona "selâm" verir. Erkek de selâmını alır ve ona sorar; "Sen kimsin?" "Ben Meziddenim" der. Üzerinde yetmiş kat elbisesi olur. En aşağısı Tuba ağacından yapılmış, gelincik çiçeği gibi. Böyle olduğu halde, bakınca ayağının iliği görülür. Başında bulunan taçların en küçük incisi de yine şarkla garb arasını aydınlatır. Hz. Ebû Said (r.a.)
    99 9 Adamın Cennette derecesi yükseltilir. Sorar: "Yarabbi nerden bu?" "Çocuğun senin için istiğfar etti de onun için" diye cevab verilir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    99 10 Adamın, kendisi bir mahzur görmeden, Allah'ın gadabını celbedecek öyle bir kelime söyler ki, bu söz sebebiyle Cehennemin yetmiş yıl dibine gider. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    99 11 Adam, meclisinde, güldürmek için öyle bir söz söyler ki, Sureyya yıldızı kadar aşağı düşer. Hz Ebu Hüreyre (r.a.)
    99 12 Adam, bir adamın gidişini ve amelini hoş gördümü o da onun gibi sayılır. Hz. Ukbe İbni Amir (r.a.)

    YanıtlaSil
  140. 277

    8462. Marangoz ne denli beceriksizse, çıkardığı talaş da o denli çok olur. $163. Mart güneşi, taşın üzerindeki karı bırakır. (March sun lets snow stand on a stone.)

    8464. Mart kapıdan baktırır, kazma-kürek yaktırır. (Cast ne'er a cloth till May is out.) 6465. Mayıs ayında bir tipi, bir araba yükü saman, demektir. (A snowstorm in May is worth a waggon-load of hay.)

    8466. Melekler bu gece tüylerini döküyor. (Karla ilgili bir atasözüdür. The angels are shedding their feathers tonight.)

    8467. Merak, adamı mezara kor. (Curiosity killed the cat: Merak, kediyi öldürmüş.)

    $468. Meramın elinden bir şey kurtulmaz. (Where there is a will, there is a way: İsteğin olduğu yerde, yol da bulunur.)

    8469. Meyve veren ağaç taşlanır.

    $470. Muhallebinin ispatı, yiyerek olur. (Muhallebi için uzaktan hüküm vermeyin. hele bir yiyin, bakalım, anlamında.)

    8471. Murat insandan, takdir Tanrı'dan. (Man proposed, God disposes: Insan önerir, ama veren Tanrı'dır.)

    $472. Müşteri, her zaman haklıdır. (The guest is always right.)

    8473. Namuslu olmak, hiçbir kadın için, çekici olmayan kadın için olduğu denli kolay değildir.

    8474. Namusu zengin olanın pintiden farkı yoktur.

    8475. Ne borç al, ne de ver; en büyük doslarını yitirirsin. (Shakespeare'in "Hamlet" oyununda geçer.)

    8476. Ne denli az söylenirse, yanlış söz, o denli çabuk düzeltilir.

    8477. Ne denli kalabalık olsa, o denli keyifli olur. (The more, the merrier.)

    8478. Ne doğrarsan aşına, o çıkar kaşığına. (As you make your bed, so must you lie on it: Yatağını nasıl yaptınsa, içinde öylece yatmalısın.)

    8479. Ne ekersen, onu biçersin. (As you sow, so you shall reap.)

    8480. Ne hali varsa görsün!

    8481. Ne hiçbir zaman, ne de her zaman.

    8482. Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli.

    8483. Ne olursan ol, ama insan kal!

    8484. Nerde o geçen yılın karları? (Where are the snows of yesteryear?)

    8485. Nerede çok çamur varsa, orada çok para vardır.

    8486. Nereye gittiğinizi bilmiyorsanız, sizi oraya götürürüz!

    8487. Nisanda kar olursa, gübre olur; Martta olursa ürün yok olur. (Snow in April is manure, snow in March devours.)

    8488. Nisanda kar yağarsa, ot çok olur. (April snow breeds grass.)

    8489. O denli geç ki, erken sayabiliriz.

    YanıtlaSil
  141. 276

    8431. Körle yatan, şaşı kalkar. (The rotten apple injures its neighbours.)

    8432. Körler ülkesinde şaşılar padişah (bas) olur. (In the kingdom of the blind, the one-eyed man is the king.)

    8433. Köstebek, fener istemez.

    8434. Kötü devlet adamları, oy kullanmayan iyi yurttaşlarca seçilir.

    8435. Kötü et, tez büyür.

    8436. Kötü haber, tez duyulur. (Bad news travels fast.)

    8437. Kötü kiracın olacağına, evin boş kalsın, daha iyi.

    8438. Kötü para, iyi parayı kovar.

    8439. Kötü usta, suçu araç-gereçte bulur.

    8440. Kötülük maske giyseydi, korkunç olurdu.

    8441. Kötülük, yapanla ölür; iyilik, ölümden sonraya da kalır.

    8442. Kötülükle ancak kötülük aşık atabilir.

    8443. Kötülükler, yerin dibine batsa da, bir gün ortaya çıkar. (Shakespeare'in "Hamlet" oyununda geçer.)

    8444. Kötürümden aksak, yoktan torlak yeğdir. (Half a loaf is better than no bread: Yarım ekmek, hiç ekmek bulamamaktan iyidir.)

    8445. Kul, kusursuz olmaz. (Everyone has his petvice.)

    8446. Kumaşını vücuduna göre kestir.

    8447. Kurabiyenin tadı, ancak onu yemekle anlaşılır.

    8448. Kurda "ensen neden kalın?" demişler: "kendi işimi kendim görürüm de ondan" demiş.

    8449. Kurumlu olanlar, başlarındaki kurumdan tiksinirler.

    8450. Kusurlarını yüzüne söyledikleri için, düşmanlarını sev!

    8451. Kusursuz cinayet olmaz.

    8452. Kusursuz insan yoktur.

    8453. Kuş ayağından, insan dilinden yakalanır.

    8454. Kuzguna yavrusu, şahin görünür. (All his geese are swans.)

    8455. Kuzu postunda bir kurt.

    8456. Küçük hesaplar, büyük dostluklar yaratır. (Short reckonings make long friends. Fransızcadan alınmıştır.)

    8457. Küçük şeyler, küçük adamları memnun eder.

    8458. Kümes bekçiliği, tilkiye bırakılmaz.

    8459. Kürk ile, börk ile adam olunmaz. (Clothes do not make the man.)

    8460. Kürkçünün kürkü olmaz, börkçünün börkü.

    8461. Londra'dan bıkmak, yaşamaktan bıkmaktır.

    YanıtlaSil
  142. 8401. Kıskanç bir aşk, doğru bir gözü şaşı yapabilir.

    8403. Kasmetin arar, seni bulur. (Marriages are made in heaven: Evlilikler, cennette yapılmıştır.)

    8402. Kıskanç bir kafa, çabuk kırılır.

    275

    8404. Kışın derin kar olursa, yazın tahıl uzun olur. (Deep snow in winter, tall grain in summer.)

    8405. Kışın soğuğunu çekmeyen, ilkyazın tadına varamaz

    . 8406. Kızamayan insan delidir, ancak kızmayan insan akıllıdır.

    8407. Kızgın tavadan ateşe firlamak.

    $408. Kızını dövmeyen, dizini döver. (Spare the rod and spoil the child.)

    8409. Kimi köprü bulamaz geçmeye, kimi su bulamaz içmeye.

    $410. Kimsenin kazanmadığı pazarlık, kötü bir pazarlıktır.

    $411. Kişi, ahbabından bellidir. (A man is known by the company he keeps: Insanın değeri, arkadaşlarından belli olur.)

    8412. Kişinin elindeki tek alet çekiç olunca, her gördüğünü çivi sanırmış.

    8413. Kişiyi vezir eden de karısı, rezil eden de. (Caesars wife must be above suspicion: Sezar'ın karısı, kuşkudan uzak olmalıdır.)

    8414. Kitap, bilginin anahtarıdır,

    8415. Kitap, kafada taşınan fenerdir.

    8416. Kocamış köpeğe, yeni beceriler öğretemezsiniz.

    8417. Komşunun tavuğu komşuya kaz, karısı kız görünür. (The grass is greener on the other side of the fence: Bahçe çitinin öbür yanındaki otlar daha yeşildir.)

    8418. Konukluk üç gündür.

    8419. Korkak bezirgân, ne kâr eder, ne ziyan. (Nothing venture, nothing have.)

    8420. Korkaklar, yaşamları boyunca, birçok kez ölür.

    8421. Korku, kıyıcılığı babasıdır.

    8422. Korku olan yerde, adalet olmaz.

    8423. Korkulu düş görmektense, uyanık yatmak hayırlıdır. (Better be sure than sorry.)

    8424. Koşan ata, mahmuz vurulmaz.

    8425. Koşullara göre, yargılar değişir.

    8426. Koyunun olmadığı yerde, keçiye Abdurrahman Çelebi derler. (In the country c the blind, the one-eyed man is king.)

    8427. Köpeksiz köy bulmuş da değneksiz (çomaksız) gezer.

    8428. Köprünün altından çok sular geçti.

    8429. Köprüye gelmeden geçmeye kalkmamalı.

    8430. Kör ata ha göz kırpmışsın, ha başını sallamışsın.

    YanıtlaSil
  143. 274

    8371. Kar yılı, bolluk yılı. (The year of snow, the year of fertility.)

    8372. Kar yılı, varsıl yıl. (A snow year, a rich year.)

    8373. Kara haber, tez yayılır (duyulur). (Ill news travels fast: Kötü haber, hızlı gider. )

    8374 . Kara renkli olsam bile, şeytan değilim.

    8375. Karayıkım, insana hiç tanımadığı dert ortakları kazandırır.

    8376. Karayıkımlara dayanamamak denli büyük yıkım olmaz.

    8377. Kan kaynatsan da, dövsen de önünde sonunda eline su geçer. (Whether you boil snow or pound it you can have but water of it.)

    8378. Karın altında gizli olan her şey, kar eridiğinde ortaya çıkar. (Türkçe karşılığı: Kar erir, bok ayaza çıkar. All that is hidden under the snow is discovered when the snow melts.)

    8379. Karısından gizlediği bir şeyi olmayan adamın ya gizi, ya da karısı yoktur.

    8380. Karışım yarat, ayrılık yarat, böl, parçala ve yönet!

    8381. Karla yağmur olmasa, tahıl o yıl pahalı olur. (If there be neither snow nor rain, then will be dear all kinds of grain.)

    8382. Karlı yıl, bolluk yılı. (A year of snow, a year of plenty.)

    8383. Katırın tekmesinden, köpeğin dişinden, kadının dilinden sakın!

    8384. Kavga, iki baştan çıkar. (It takes two to make a quarrel: Bir kavga, iki kişiyle çıkar

    8385. Kaz gelen yerden, tavuk esirgenmez.

    8386. Kaz kazla, baz bazla, kel tavuk kel (topal) horozla. (Birds of a feather flock together: Tüyleri aynı olan kuşlar, birlikte uçarlar. It ulur, birbirini bulur.)

    8387. Kedi balık yemeyi sever, ama ayaklarını ıslatmak istemez.

    8388. Kedi gibi, dokuz canlı. (A cat has nine lives: Bir kedinin dokuz canı vardır.)

    8389. Kedinin bulunmadığı yerde, fareler cirit atar. (When the cat is away, the mice will play: Kedi uzaktayken, fareler dans eder.)

    8390. Kediyi, merak öldürür.

    8391. Kediyi öldürmenin bin yolu vardır.

    8392. Kediyi sıkıştırırsan, üstüne atılır.

    8393. Kefeninizin cebi olmayacak.

    8394. Kendi anırtısından hoşlanmayan eşek yoktur.

    8395. Kendi düşen ağlamaz. (As you make your bed, so you lie on it.)

    8396. Kendi kendini övmek, salık verme yerine geçmez.

    8397. Kendini beğenen, kokar.

    8398. Kendisi gülünç olduğu halde başkasıyla alay eden, iki kez gülünç olur.

    8399. Kesilen baş (bir daha) yerine konmaz.

    8400. Kısasa kısas.

    YanıtlaSil
  144. 8345. İyi için umutlan, ama en kötüye hazırlan.

    8346. Ivi mal kendini belli eder.

    8347. Ivi olmak, mutlu olmaktır.

    8348. İyi örnek, en iyi vaazdır.

    8349. İyi sonuçlanan her şey iyidir.

    #350. İyi şarap, hiçbir zaman, reklam istemez. (Good wine needs no bush. )

    8351. İyi vakit, çabuk geçer.

    8352. İvice düşünmeden karar verme!

    8353. İyiler ölür, kötüler kalır.

    273

    8354. İyilik eyle, suya sal; eğer iyilik iyilik ise, o seni bulur. (Virtue is its own reward: Erdemli davranışın armağanı, kendi içindedir.)

    8355. İyimser adam, ışığın olmadığı yerde ışık görür; kötümser adam ise, onu söndürmeğe koşar.

    8356. Kabına bakarak kitap değerlendirilmez.

    8357. Kaderin bütün cilvelerini, güler yüzle karşılamalı. (Shakespeare'in "Hamlet" tragedyasında geçer.)

    8358. Kadın çizmeyi giyerse, erkek çizmesizdir.

    8359. Kadın otuzunda olduğunu söylerse, daha fazladır, bunu erkek söylerse, doğrudur.

    8360. Kadın yüzünden gülen, ömründe bir kez güler. (Women are necessary devils: Kadınlar, gerekli şeytanlardır.)

    8361. Kadınlar da krallar gibidir, bir türlü arkadaş edinemezler.

    8362. Kadınlar, gülebildiklerinde güler, istediklerinde ağlar.

    8363. Kadınların dili, kılıcıdır; kadın onu hiçbir zaman paslandırmaz.

    8364. Kaldırılmadık taş bırakmamak.

    8365. Kalp para, hep geri gelir.

    8366. Kar aktır, ama hendekte bırakırlar, kimse dokunmaz; biber karadır, ama tadı güzeldir, herkes alır. (Snow is white, and lyeth in the dike; and every man lets it lye, pepper is black and hath a good smacke, and every man doth it bye.)

    8367. Kar çamura düşerse, bütün kış kalır. (When the snow falls in the mud, it remains all winter.)

    8368. Kar kuru düşerse, tutar; lapa lapa yağarsa, ardından yağmur gelir. (When the snowfalls dry, it means to lie; but flakes light and soft bring rain of.)

    8369. Kar Şubatın 2'sine dek yağmayı sürdürürse, Mayısa dek de sürecek, demektir. (As far as the sun shines in on cadlemas day, so far will the snow blow in afore old May.)

    8370. Kar yağınca, insan özgürdür; portakal çiçekleri açınca, insan insana düşman kesilir. (Wherever snow falls, man is free; where the orange blooms, man is the foc of man.)

    YanıtlaSil
  145. 272

    8316. Insanların kusurları, kendi gözüne pek az görünür.

    8317. İskoçya'da kazların tüylerini yolarlar, Ingiltere'de işte böyle kar yağar. (They are pulling geese in Scotland, so here it snows.)

    8318. İskoçyalı, kendi kanını görmeden dövüşmez.

    8319. İstekle yapılan iş kolaydır.

    8320. İstekler at olsaydı, dilenciler atlı olurdu.

    8321. İstisnalar kaideleri (kuralları) bozmaz. (The exception proves the rule: Istisna. kuralı doğrular.)

    8322. İş iştir. (Business is business.)

    8323. İş ve eylem beyni güçlendirir, çok okuma cılız düşürür.

    8324. İşin içinde iş var.

    8325. İşini kış tut da yaz çıkarsa bahtına.

    8326. İşinin ehli, müşterisiz kalmaz. (W. Shakespeare'in "Kisasa kısas" dramında geçer.)

    8327. İşitecek kimse olmadığı yerde, yalan söyleyen olmaz.

    8328. İşleyen demir ışıldar.

    8329. İşten artmaz, dişten artar. (Take care of the pence, and the pounds will take care of themselves: Kuruşlara özen gösterirsen, liralar da kendilerine özen gösterirler. Damla damla göl olur, damlacıktan sel olur.)

    8330. It derisinden, post olmaz.

    8331. It itin ayağına basmaz. (Dog doesn't eat dog: Köpek köpeği yemez.)

    8332. It ulur, birbirini bulur. (Birds of a feather flock together.)

    8333. İti an, değneği yanında taşı. (Talk of the devil, and he will appear: Şeytandan söz et, hemen ortaya çıkar. Türkçede benzer anlamdaki atasözleri: Peyniri yiyen, suyu bulur. Minareyi çalan, kılıfını hazırlar.)

    8334. İtiraf edilmiş yanılgı, yarı onarılmış, demektir.

    8335. Itle yatan, bitle kalkar.

    8336. İyi başlamak, yarı yarıya bitirmek, demektir.

    8337. İyi bir ad, varsıllıktan yeğdir.

    8338. İyi bir ressam, şeytanı da melek gibi güzel çizebilir.

    8339. İyi bir sağlık, varlıklı olmaktan değerlidir.

    8340. İyi bir savaş yapan, iyi bir barış yapar.

    8341. İyi biten herşey iyidir.

    8342. lyi dost, kara günde belli olur. (A friend in need is a friend indeed: Gereksinme zamanında insanın elinden tutan, gerçek dosttur. Dost sanma, şanlı vaktinde dost olanı; dost bil, gamlı vaktinde elinden tutanı.)

    8343. İyi giyinen kadın, kocasının başka bir kadınla dostluk kurmasını engeller.

    8344. İyi giysiler, her kapıyı açar.

    YanıtlaSil
  146. 271

    Aveske rünnils ev, ayakta dramaz.

    chee asian, bir sista sığmaz.

    chocambar, bir ile oynamaz

    etv ki eli vagda akta. His bread is buttered on both sides: Onun ekmeğinin iki

    wanna die terevede sürüy

    cke ki gomul bir olunca, samanhk seyran olur.

    se. Iki kaptan, bir gemiyi batırır.

    KNU ki kişi ividir, ama üç kişi kalabalıktır.

    3291 ki kişi lakinch ederken, üçüncü kişi sen olma. (Two is company, three is none: Thi kişiden topluluk eshur, ama üç kişiden bir şey olmaz.)

    se Iki sahibi olan domuz, kesinlikle, açlıktan ölür.

    Net fki saman yğunu arasındaki aşıklar gibi. (Iki cami arasında binamaz.)

    geu, Iki şey kötüdür, biri aşırılık, öteki de yetersizlik.

    gees. İkisi ortada yoksa, üçü bir arada uslu usłu yaşar.

    No. lik yumruk, kavganın yarısıdır.

    8297. Inceliğe (nezaker) bütün kapılar açıktır.

    $248. Insan doğduğu yerde değil, doyduğu yerde.

    8209 Insan, ektiğini biçer. (As you sow, so shall you reap: Nasıl ekersen, öyle biçersin.)

    $300. Insan, geleceğinin mimarıdır.

    8301. Insan, kendi kendini yetiştirir. (Self-made man.)

    8302. Insan maymun soyundan fırladıysa, bir kez daha fırlayıp arayı daha çok açmalı.

    8303. Insan ne denli büyük olursa, cinayeti de o denli büyük olur.

    8304. Insan, yatağını nasıl yaparsa, öyle yatar.

    8305. Insan, yedisinde neyse, yetmişinde de odur. (The child is the father to the man: Çocuk, yarının büyüğüdür.)

    8306. Insan yere düşünce bir şey olmaz; ama, kıçı yere vurursa, çok acır. (Türkçe benzeri: Bir musibet, bin nasihatten evladır.)

    8307. Insana kendinden başkası yardım edemez.

    8308, Insanı soylu kılan, yalnız erdemdir.

    8309. İnsanın kendi evinin dumanı, elin evindeki ateşten iyidir.

    8310. İnsanın üç yakın dostu vardır: yaşlı bir eş, yaşlı bir köpek, hazır bir para.

    8311. Insanın yuvası, sevdiklerinin olduğu yerdir.

    8312. İnsanlar şaraba benzer: yaş kötüleri ekşitir, iyileri tatlılaştırır.

    8313. Insanlara doğruluk aşılayan her din iyidir.

    8314. İnsanları aldatmayan aldanmaz, insanları alçaltmayan yükselir.

    8315. İnsanların çırılçıplak gezmeleri adet halini alsa, yüze pek az önem verilir.

    YanıtlaSil
  147. 270

    8254. Her şey olacağına varır. (Whatever will be will be: Ne olacaksa olacaktır.)

    8255 . Her şey yolunda. (Allright.)

    8256. Her şeye güvenmek ile hiçbir şeye güvenmemek, aynı şeydir.

    8257. Her seyde bir hayır vardır. (Every cloud has a silver lining.)

    8258. Her şeyi bilen, bir şey bilmez. (Jack-of-all-trades, master of none: Her şeyden anlayan, hiçbir şeyin ustası değildir.)

    8259. Her şeyi kucaklamak (isteyen), her şeyi yitirir. (Grasp all, lose all: Fransızcadan geçmiştir.)

    8260. Her şeyi masmavi görünceye dek içiniz!

    8261. Her şeyin bir ilki ve sonu vardır.

    8262. Her vaat ya tutulur, ya tutulmaz.

    8263. Herkes, kendi geleceğinin mimarıdır.

    8264. Herkesi öven, hiç kimseyi övmüyor, demektir.

    8265. Herkesin istediği, herkesin verdiği, ama pek az kimsenin aldığı şey nedir? Öğüt.

    8266. Herkesin nabzına göre şerbet verilmez. (A friend to all is a friend to none: Herkese dost görünen, gerçekte kimsenin dostu değildir.)

    8267. (Hik demiş,) burnundan düşmüş.

    8268. Hırsızı ancak hırsız yakalar.

    8269. Hırsızın ardına hırsız koşulmaz.

    8270. Hızlı koşanın ayakları dolaşır.

    8271. Hiçbir mutfak, iki kadın alacak denli varsıl değildir.

    8272. Hiç kimse, bir şeyi duymak istemeyen denli sağır değildir.

    8273. Hiç kimse, görmek istemeyenler denli kör değildir.

    8274. Hiç kimse, iki efendiye birden hizmet edemez.

    8275. Hiç kimse kusursuz değildir. (Nobody is perfect.)

    8276. Hiç kimse, ölümden, bir de vergiden kurtulamaz.

    8277. Hiç kimseye, kendisi istemedikçe, bir şey yaptırılamaz.

    8278. Hocanın dediğini yap da yaptığını yapma. (Do as I say, not as 1 do: Dediğimi yap, yaptığımı yapрта.)

    8279. Horozu çok olan köyün sabahı, geç olur. (Too many cooks spoil the broth.)

    8280. Huylu huyundan vazgeçmez. (Who drinks will drink again.)

    8281. Irmaktan geçerken, at değiştirilmez. (Don't swap horses in mid-stream: Irmak ortasında at değiştirme!)

    8282. Isıracak köpek, dişini göstermez. (His bark is worse than his bite: Onun havlaması, ısırmasından kötüdür.)

    8283. Içen, isterse, kral denli büyük olabilir.

    YanıtlaSil
  148. KARA DAVUD

    351 181. Isim: SAHIB'OLHATEM. (Sallallahü Taálá aleyhi ve

    sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salat ve selam eyle.

    HATEM.

    Lafzindan murad, Resulüllah S.A. efendimizin mübarek sırtında bulunan nübüvvet mührüdür.

    Bütün nebilerin ve resullerin sonuncusu olduğuna, nübüvvet ve risalet onda son bulduğuna, dolayısı ile, nübüvvet ve risalet mührü

    ile mühürlendiğine binaen ism-i serifine: - SAHIB OL-HATEM.

    Denildi.

    Bu nübüvvet mührünün sıfatı babında, ashabın ileri gelenleri, mana itibarı ile biri diğerine yakın hadis-i şerif Hülása mana şudur:

    rivayet etmişlerdir. Resulüllah S.A. efendimizin mübarek sırtının sol küreği dibinde Füvercin yumurtası büyüklüğünde bir parça et vardır; onun her tara-n tüylerle örtülmüştür.

    Sahih olan bir rivayet de şudur:

    Resulüllah S.A. efendimiz, Benisaid kabilesinden süt anası Ha-lime'nin yanında iken, mübarek sineleri yarıldıkta, mübarek sırtlarına

    nübüvvet mührü de vurulmuştur. Bazıları da şöyle dedi:

    HATEM.

    Lafzından murad, Resulüllah S.A. efendimizin mübarek parma-ğına taktığı yüzüktür. Onun üzerinde:

    LA ILAHE ILLALLAH MUHAMMED'UR-RESÜLÜLLAH. (AI-lah'tan başka ilah yoktur; Muhammed Allah'ın Resulüdür.)

    Kelime-i tevhidi yazılmıştır.

    Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    182. İsim: SAHIB'ÜL-ALAMET. (Sallallahü Taâlâ aleyhi

    ve sellem.)

    'Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    İki cihanın efendisi, insin ve cinnin resulü Resulüllah S.A. efen-dimizin, henüz bu vücud âlemine teşrif buyurmadan ehl-i kitap ka-tında zat-ı şerifi, sıfat-ı latifi, ism-i pâki ve yüksek soyu ile:

    Teşrif edecektir.

    Diye, zamanı, mekânı, şeriatı, libası, kendisi ile olacak ashabı vνα sair güzel fiilleri ile bilinen bir durumu vardı. Onlar, kendi çocukları ni tanıdıkları ve onların kendi çocukları olduğunu bildikleri kadar Re sulüllah S.A. efendimizin durumunu bilirlerdi.

    YanıtlaSil
  149. DELAIL 1 HAYRAT BERHİ

    Hatta, Resulüllah S.A. efendimiz kırk yaşına vardığı zaman cüm-leye peygamber olacağını dahi bilirlerdi.

    Peygamberliğinden önce, Resulüllah S.A. efendimizden sayıya he O zamanki irhasatları ile, Resulüllah S.A. efendimize peygamberlik ge-aba gelmeven nübüvvetine delalet eden sayısız alametler görülürdu.

    leceğine alametler belirdiğinden mübarek ismine:

    SAHIB UL-ALAMET.

    Denildi. Allah-ü Taala ona salat ve selâm eylesin.

    183. Isim: SAHIB'UL - BURHAN. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Resulüllah S.A. efendimizin bu ism-i şerifi için, Kur'an-ı Kerim'de: Gerçekten size, Rabbınızdan hakiki bir BURHAN gelmiştir.

    (4/174)

    Nazil olan Ayet-i kerime vardır. Bu, Resulüllah S.A. efendimize İşarettir; dolayısı ile kendisine:

    SAHİBÜLBÜRHAN.

    Buyurulmuştur.

    Ayrıca, Resulüllah S.A. efendimiz, peygamberliğini ve şerla-tının hakikatını kesin deliller ve açık mucizelerle isbat edip kesin ola-rak, resuliyetinin ve şeriatının hak olduğunda şüphe bırakmadığından ism-i şerifine:

    - SAHIB'UL - BURHAN.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    184. İsim: SAHİB'ÜL - BEYA N. Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Habib-i Huda Resulüllah S.A. efendimizin, kendisine inen Rabba-ni Kitabı, ilham olan ilahi vahyi, şer'i hükümleri, sübhani mana taşı-yan üstün emirleri ziyadesiz ve noksansız tebliğ edip açıkladığından, tüm dinî ve dünyevi önemli işleri, ilmi hüküm ve yararlı şeyleri beyan buyurduğundan; bilcümle beyanında her müşkili çözüp açıkladığın dan ism-i şerifine:

    SAHİB'ÜL-BEYAN.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    YanıtlaSil
  150. KARA DAVUD

    353 185. Isim: FASIH'OLLISAN. (Sallallahü Taâlä aleyhi ve

    sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salat ve selâm eyle.

    Habib-i Ekrem Resul-ü Azam S.A. efendimizin latif kelamları ga-derecesinde ve hadd-i icazda idi. Meclisinde bulunmak serefine eren-yet fasih ve durumun iktiza ettiği hale uygundu. Beláğatin yüksek terin cümlesine latif kelamlarını anlatırdı: bu babda hic kimsede süp-he bırakmazdı.

    Ishu manadan ötürü, Resulüllah S.A. efendimizin ism-i şerifine: FASIH'ULLISAN.

    Denildi. Allah-ü Talla ona salat ve selâm evlesin.

    186. İsim: MUTAHHAR'UL-CENAN. aleyhi ve sellem.) (Sallallahü Taâlâ

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    MUTAHHAR.

    Lafzı, Arap dili kaidesine göre, ism-i mef'uldur. Temizlenmiş ma-nasına..

    CENAN.

    Lafzı ise, Kalb manasınadır. Kısacası: TEMİZLENMİŞ KALB.

    Resulüllah S.A. efendimizin latif sineleri, sahih kavle göre dört kere varılmış; içinden yüreği (kalbi) çıkarılmış; o da yarılmış içinde bulunan siyah pıhtı kan:

    Bu şeytanın hazzıdır; size lâyık değildir, ya Resulellah.

    Denilerek çıkarılıp atılmıştır. Zemzem suyu ile yıkandıktan son-ra, hikmet nuru ile doldurulup tekrar yerine konulmuştur. Sineleri bundan sonra sıvazlanmış; önce olduğu gibi bütün hale gelmiştir.

    Anlatıldığı şekilde, Resulüllah S.A. efendimizin mübarek kalbi şerh sureti ile påklendiğinden; kendisine:

    MUTAHHAR'UL-CENAN. (Temizlenmiş kalb.)

    İsmi verildi.

    Bir başka mana da şöyledir:

    Resulüllah S.A. efendimizin ilâhî sırların hazinesi, rabbanî tecel-liyat nurlarının kaynağı olan pek nurlu kalbi, bütün düşük vasıflar-dan, cümle kötü huylardan, kulluğa noksanlık veren rezil vasıflardan tam manası ile pâk ve Allah'ın zatından başka her şeyden arınmıştır. Bu påkliği ile o, daima Allah'ın zikri, taat fikri, ilâhî sevgi ile dolu ve

    pür nur olduğundan ism-i şerifine: MUTAHHAR'ÜL-CENΑΝ.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    **

    F. 23

    YanıtlaSil
  151. 304

    DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ

    187. Isim: RAUF. (Sallallahü Talla aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salát ve selam eyle.

    Bu isim:

    Gayet şefkatli ve merhametli.

    Demeğe gelir. Resulüllah S.A. efendimiz de gayet şefkatli ve mer-hametli olduğundan mübarek ismine:

    -RAUF.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salat ve selâm eylesin,

    188. İsim: RAHİM. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Resulüllah S.A. efendimiz, bütün mümin kadın ve erkeklere rah met ve merhamet edici; fakirlere, zaiflere, çaresizlere, muhtaçlara, dul kadınlara, ytimlere tam şefkat ve ihsan edici olduğundan ism-i şeri-fine:

    RAHİM. Denildi. Nitekim Allah-ü Taâlâ, Resulüllah S.A. efendimizi Kur'-an-ı Keriminde şöyle anlattı:

    «Müminlere pek merhametli ve şefkatli (RAUF RAHİM).» (9

    128)

    Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    lem.) 189. İsim: ÜZÜNÜ HAYR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sel-

    Allahım, bu ismin sahibi zata salat ve selâm eyle.

    Resulüllah S.A. efendimiz sırf hayır ve rahmettir. İlâhî lütufların, rabbani ihsanların müjdelerine mazhardır. Bu sebeple hayra kulak verip yalnız hayrı işittiğinden; ümmetinden ise, daima hayır olan ke-lámı işitmek istediğinden kesin olarak onların boş kelâmlarına kulak tutup dinlemediğinden, onların fuzuli kelâmlarından iraz ettiğinden påk ismine:

    -ÜZÜNÜ HAYR.

    Denildi. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın halis kulları anlatı-lırken şöyle buyuruldu:

    «Onlar, boş ve kötü lakırdıya rasladıkları zaman, şerefli olarak yüz çevirir geçerler.» (25/72)

    Böylece onlar, övülüp medhedilmişlerdir.

    Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    **

    YanıtlaSil
  152. KARA DAVUD

    355 190. Isim:SAHIH'UL ISLAM. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve

    sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salat ve selâm eyle.

    Resulüllah S.A. efendimizin getirdiği din, sair dinlerin tümünü neshetmiştir. Ayrıca, kendisi İslam dinini beyan edip sağlama bağla-

    dığından mübarek ismine: SAHIH'ÜL İSLAM.

    Denildi. Bundan, başka, Resulüllah S.A, efendimizin kendisi biz-mat Mevlâ'nın taatında, onun yüksek emirlerine tam inkıyadda idi. Ümmetini daima dine, imana, sübhani emirlere tam itaate çektiğin-den; muhalefetten çokça sakındırdığından ism-i şerifine:

    SAHIH'UL-ISLAM.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    191. İsim: SEYYİD'ÜL - KEVNEYN. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Resulullah S.A. efendimiz, dünyada ve âhirette cümle yaratılmış-ların ulusu ve seyyidi olup dünya ve âhiret ehlinin hepsine sığınak ve başvurulacak makam olduğundan ism-i şerifine:

    -SEYYİD'ÜL KEVNEYN.

    Denildi. Seyadetin tafsilli manası SEYYİD ismi anlatılırken geç-ti . (Bak isim: 15)

    Allah-u Taâlâ ona salåt ve selâm eylesin.

    192. İsim: AYN'ÜN - NIAM. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    - AYN.

    Zat manasınadır. Resulüllah S.A. efendimiz, zâhir ve batın, dün-

    ya ve âhirette cümle nimetlerin ihsanına nail olduğundan, bu nimet-lere de ancak onun vasıtası ile nail olunacağından zat-ı şerifleri ni-metin kendisi gibi olmuştur. Bu sebeple, mübarek isimlerine:

    - AYN'UN - NIAM.

    Denildi. Bu isim, bazı nüshada:

    YanıtlaSil
  153. IBLAM TARİHİ MEDINE DEVHI KI

    20) Ebo Bald Abdullah b. Bald b. Husayn'ülküfi (Vefatı: 257), Küfe Muhaddislerinden olup Tefsir ve tasnif ile uğraşırdı.

    Eba Hatim, onun hakkında «O, zamanının Imam idia

    Muhammed b. Ahmed de Ben, mahfüratı ondan daha çok olan bir kimse görmedimis derdi (243)

    27) Kho Mea'ud Ahmed b. Fıratürrázi (Vefatı: 258), tasnif lle uğraşan Isbahan Muhaddislerinden olup İbrahim b. Muhammed Ebû Mes'ud'dan (Yüz kerre yüz bin) ve (Beş yüz bin) Hadis yazdım ve teliflerinde (Beş yüz bin) Hadisi kullandım dediğini, kendisinden İşitmiş olduğunu bildirir.

    Ahmed b. Hanbel de «Gök altındaki yer yüzünde Resûlullah Aley-hisselâmın Haberlerini, Ebû Mes'ud'ürrazi'den daha iyi bilen, yok tur der, (244)

    28) Ebülhasan Ahmed b. Yüsüf'üs'sülemlyyünneys būri (Vefa-ta: 264), Hadis Hafızlarından olup Ubeydullah b. Müsa'dan, (Otuz bin) Hadis yazdım. derdi. (245)

    29) Ebû Hatimürrázi (Vefatı: 277) der ki «200 da Hadis yazma-ğa başladım,

    Bin fersahdan ziyade yol yürüdüm.

    Sonra, yol saymayı bıraktım.

    Bahreyn'den yürüyerek Mısır'a gitim. Sonra, Remle'ye vardım.

    Sonra, Tarsus'a vardım..

    Nüfeyli'den, (On dört bin kadar) Hadis yazdım.» (246)

    30) Ebû Câfer Muhammed b. Galibülbasri (Vefatı: 283), На-dis cem ve tasnifile uğraşan Hadis Hafızlarındandı. (247)

    31) Ebû İmran Müsa b. Harun b. Abdan'ulbağdadi (Vefatı: 294), Hadis cem ve tasnifile uğraşan Hadis Hafızlarından olup Hafız Abdulgani b. Said Resûlullah Aleyhisselâmın Hadisi üzerinde insan-ların en güzel sözlüsü kendi zamanında Ali b. Medini, kendi zama-nında Músa b. Harun, kendi zamanında da, Dâre Kutni idi.» demiş-tir. (248)

    32) Şekker Ebû Abdurrahman Muhammed b. Münzir (Vefatı: 303), Hadis cem ve tasnifile uğraşan Hadis Hafızlarındandı. (249)

    33) Ebû Bekir Muhammed b. İshak b. Huzeymetünneysabûri

    (243) Zehebi Tezkiretülhuffaz c. 2, s. 501-502

    (244)

    c. 2, 8. 544-545

    (245)

    c. 2, 8. 565

    (246) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 2, s. 567

    (247)

    c. 2, s. 615

    (248)

    с. 2, s. 670

    (249)

    с. 2, s. 748-749

    YanıtlaSil
  154. PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET

    305 (Vefati: 311) Horasan'da zamanının İmamlar Imamı ve Hafızlar HA-fist olup Hadis ve Fıkıh tasnifile uğraşırdı.

    Ebû Aliyyünneysåbūri «İbn-i Huzeyme, Fıkıh Hadislerini Kur'ân okuyucuların süre ezberlediği gibi ezberlerdi!

    (250) İbn-i Huzeyme'nin bir benzerini daha görmedim!» demiştir.

    34) Ebû Bekir Abdullah b. Ebi Davud'üssicistânî (Vefatı: 316), Küfe'de, Eşecc'den (Vefatı: 257), (Otuz bin) Hadis yazmış ve ezber-lemiştir. (251)

    35) Ebû Yahya Zekeriyya b. Yahya b. Bahr'ülbasri (Vefatı: 317), Hadis cem ve tasnifile uğraşan Hadís Hafızlarındandı. (252)

    Peygamberimizin Hadis ve Sünnetlerini yazmak, toplamak ve tas-nif etmekle uğraşan Muhaddisler, bu yazdıklarımızdan da, ibåret de-ğildirler.

    Hadis ve Sünnetlerin Müsned'lerde Toplanışı:

    Genellikle, Sahåbe isimleri hususî bir sıraya konularak Sahâbile-

    rin her birinden rivayet edilmiş bulunan Hadisler, İsnadlarile birlikte gösterilmek suretile telif edilen kitaba Müsned denir. Müsnedlerde Sahâbîlerin veya kabilelerinin isimlerini hece harf-leri sırasına göre sıralayanlar bulunduğu gibi, başka türlü sıralayan-

    lar da, vardır. Meselâ: İmam-ı âzam Ebû Hanife (Vefatı: 150) (*) nin Müsned'-konular, şöyle inde Sahih ve Sünen Mecmualarında olduğu gibi sıralanmıştır:

    1. İmân, İslâm, Kader, Şefâat,

    2. İlm,

    3. Tahåret,

    4. Salât,

    (250) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 2, s. 722-723, 730

    (251)

    c. 2, s. 767-772

    (252)

    c. 2, s. 709

    (*) İmam-ı Azam Ebû Hanîfe, Küfe'de Eshabı Kiramdan Enes b. Mâlik ile birkaç kerre görüşmüştür.

    Kendisi, ilmile âmil, müttakî ve ibâdet ehli bir zat idi. Sultandan ihsan ka-bul etmez, geçimini ticaretle sağlardı.

    Hangisi, Sevrî mi, yoksa, Ebû Hanife mi daha Fakihdir? sorusuna, Yezid b. Harun Ebû Hanîfe, daha Fakih, Sevri de, Hadis hıfzında daha üstün-dür. demiştir.

    İbn-i Mübarek Ebû Hanife, insanların en Fakihidir..

    İmam Şafiî de İnsanlar, Fıkıhda Ebû Hanife'nin iyalidir! demiştir. (Zehebî -Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 168-169)

    İ. T. Medine Devri XI/F: 20

    YanıtlaSil
  155. 300

    ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    5. Zekât,

    6. Savm,

    7. Hace,

    8. Nikâh,

    9. İstibra,

    10. Rada',

    11. Talak,

    12. Nefakat,

    13. Tedbir ve Velů,

    14. Eyman,

    15. Hudûd,

    16. Cihat ve Slyer,

    17. Büyů,

    18. Rehn,

    19. Şuf'a,

    20. Müzârea,

    21. Fedâil ve Şemail,

    22. Ümmet-i Muhammed (As.) in fazileti,

    23. Et'ıme, Eşribe, Dahaya, Sayd, Zebaih,

    24. Libas ve Zinet,

    25. Tıbb, Maraz, Nüsha ve Düalar,

    26. Edeb,

    27. Rikak,

    28. Cinâyât,

    29. Ahkâm,

    30. Fiten,

    31. Tefsir,

    32. Vasâyâ ve Ferâiz,

    33. Kıyamet ve Sıfat-1 Cennet. (İmam-ı Azam Ebû Hanife-Müs-ned s. 2-52)

    Ahmed b. Hanbel ise, Müsned'indeki Hadisleri şöyle sıralamıştır:

    1. Cennetle müjdelenen on Sahâbiden rivâyet edilen Hadisler,

    2. Ehl-i Beyt'ten rivayet edilen Hadisler,

    3. Hz. Abbas ve Oğullarından rivâyet edilen Hadisler,

    4. Abdullah b. Mes'ud'dan rivayet edilen Hadisler,

    5. Abdullah b. Ömer'den rivâyet edilen Hadisler,

    6. Abdullah b. Amr b. Asi'den rivâyet edilen Hadisler,

    7. Ebû Rimse'den rivâyet edilen Hadisler,

    8. Ebû Hüreyre'den rivayet edilen Hadisler,

    YanıtlaSil
  156. PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET

    9. Ebû Saidülhudri'den rivayet edilen Hadisler,

    10. Enes b. Malik'ten rivayet edilen Hadisler, 11. Cabir b. Abdullah'dan rivayet edilen Hadisler,

    12. Mekke'li Sahabilerden rivayet edilen Hadisler,

    13. Medine'li Sahabilerden rivayet edilen Hadisler,

    14. Şam'daki Sahabilerden rivayet edilen Hadisler,

    15. Küfe'deki Sahabilerden rivayet edilen Hadisler, 16. Basra'daki Sahabilerden rivayet edilen Hadisler,

    17. Ensardan rivayet edilen Hadisler,

    307

    18. Hz. Aişe ve såir Sahabiyelerden rivayet edilen Hadisler,

    19. Muhtelif kabilelere mensup Sahabiyelerden rivayet edilen Hadisler. (253)

    Müsned Kitaplarından başlıcaları şunlardır:

    1) Müsned-i Enes b. Mâlik (Vefatı: 114, 117) Ebû Câfer Muhammed b. Hüseyin

    2) Müsned-i İmamül'âzam (Vefatı: 150)

    3) Müsned-i Evzãi Ebû Amr Abdurrahman b. Amr (Vefatı:

    4) Müsned İmam Ebû Yûsüf (Vefatı: 182)

    İmam Mûsa b. Câferülkâzım (Vefatı: 183) 5) Müsned

    Hasan b. Süfyan b. Amir (Vefatı: 203) 6) Müsned

    İmam Ebû Abdullah Muhammed b. İdris'üşşâfil 7) Müsned (Vefatı: 204)

    157)

    8) Müsned tır. (255) Süleyman b. Davuduttayalisî (Vefatı: 204) (254)) Ebû Davud'üttayalisî'nin, ezberinden (Kırk bin) Hadis yazılmış-

    9) Müsned Esed b. Mûsa'l'Emevî (Vefatı: 212),

    10) Müsned Ubeydullah b. Mûsa'l'Absi (Vefatı: 213) (256),

    11) Müsned 219), (257) Hafız Ebû Bekir b. Abdullah b. Zübeyr (Vefatı:

    12) Müsned (258), Müsedded b. Müserhedül'basri (Vefatı: 228)

    13) Müsned Nuaym b. Hammâdülhuzái (Vefatı: 228),

    Nuaym, Basra'da ilk Müsned cem edenlerdendir.

    (253) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1-6

    (254) Kâtip Çelebi Keşfüzzunun c. 2, s. 1679-1683 (255) Zehebi Tezkiretülhufíaz c. 1, s. 352

    (256) İbn-i Hacer Fethulbârî Mukaddime s. 5

    (257) Katip Çelebî Keşfüzzunun c. 2, s. 1682

    (258) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 2, s. 423, İbn-i Hacer Feth. Mukaddime a. 5

    YanıtlaSil
  157. Ölümsüz eseri Divan'ıdır. Ayrıca Leyla ve Mecnun Mesnevisi de yaz mıştır.

    NECDET EVLİYAGİL (1926-)

    Bir sessizlik Döküldü bakışlarınızdan.

    Bulut, Yağmurunu bırakmadı boşluktan, Sessizlik ve bulut Sıkıntıdan taştılar

    Damla oldular

    Gözlerden aktılar.

    "Sıkıntı Çağdaş Türk Şiiri

    İstanbul'da dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi. Yeni Sabah, Cumhuriyet, Dünya gazetelerinde çalıştıktan sonm Ajans Türk Basımevi'ni kurdu. Şiirlerini çeşitli dergilerde yayımladı. Edebiyat araştırmaları yaptı, antoloji ve şiir takvimleri düzenledi.

    Başlıca eserleri arasında; Edebi Mektuplar (1953), Eski Yalı (Şiirler, 1956), Divan Şiiri (Şiirlerin açıklamalarıyla, 1959), Edebi Konuşmalar (1959), Duyabildiğine (Şiirler, 1960), Altınkum Vapuru (Şiirler, 1975), Düş ve Gerçek (1978) sayılabilir.

    NECİP FAZIL KISAKÜREK (1905-1983)

    Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında, Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

    (Kaldırımlar)

    20. yüzyıl şair ve yazarlarındandır. İstanbul'da doğdu. Ortaöğrenimi-ni Bahriye Mektebi'nde yaptı. İstanbul Üniversitesi'nin Felsefe Bölümü'n-de, Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla bir yıl da Paris'te okudu. Dönüşünde bankalarda memurluk, müfettişlik, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Dev-let Konservatuvarıve Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğretim üyeliği yaptı. "Büyük Doğu", "Ağaç" dergilerini çıkardı. Gazetecilik yaptı.

    Şiire Kurtuluş Savaşı yıllarında başlayan Necip Fazıl Kısakürek, ilk şiirlerini Yeni Mecmua'da yayımladı. Hikâye, oyun türlerinde de eser

    124

    YanıtlaSil
  158. verdi. Daha sonra siyasi ve dini yazılara yöneldi. Sağlam bir teknik ve etkileyici bir güçle esrarlı iç dünyasını, felsefi görüşlerini dile getirdi. Hir-can karakter yapısını, kalem kavgalarında, çağdaş insanın bunalımlarını orunlarında gösterdi.

    Başlıca Eserleri: Şiirler: Örümcek Ağı (1925), Kaldırımlar, Ben ve Olesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim.

    Hikaye kitapları: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil (1933), Ruh Burkuntu-Jarından Hikâyeler (1965).

    Oyunları: Tohum (1935), Bir Adam Yaratmak (1938), Künye, Sabır-tast, Para, Nam + Diğer Parmaksız Salih, Siyah Pelerinli Adam, Ahşap Ko-nak, Yunus Emre, Abdülhamit Han, Kanh Sarık, Mukaddes Emanet.

    İnceleme, Makale ve Fıkraları: Namık Kemal, Çerçeve, Halkadan Pı-rıltılar, Büyük Kapı, İlim Beldesinin Kapısı Hz. Ali, 1001 Çerçeve. Tür-kiye'nin Manzarası, Hacdan, Yılanlı Kuyudan, Babıali (Hatıralar),

    NECMETTİN HALİ ONAN (1902 – 1968)

    Güneşin girdiği büyük saraylar Ne vakit tutuşup yanarsa raylar Ardınca sürükler gözlerimizi.

    Uzaktan bir tren sesi gelince Hasretle sızlayan kalbimiz, ince Bir derde yeniden düştü sanırız.

    (Tren Sesleri'nden)

    20. yüzyıl şair, yazar ve edebiyat tarihçilerindendir. Çatalca'da doğ-du. Vefa Sultanisi'ni, Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bö-lümü'nü bitirdi. Çeşitli okullarda Edebiyat öğretmenliği, müfettişlik yap-tıktan sonra, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebi-yatı profesörü oldu. Son görevinden kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. İs-tanbul'da öldü. (17 Ağustos 1968)

    Edebiyat hayatına Nedim Dergisinde yayımlanan (1919) aruzla ya-zılmış şiirleriyle giren Necmettin Halil, Milli Edebiyat akımının etkisiyle heceye geçti. Sevgi, ayrılık, hüzün gibi bireysel duyguları işleyen şiirleri-nin yanı sıra, milli duyguları dile getiren şürler de yazdı. Edebiyat tarih alanında verdiği ürünler, ayrı bir önem taşımaktadır.

    125

    YanıtlaSil
  159. türk ve dünya edebiyatında

    ŞAİRLER YAZARLAR

    ve

    Erol Ünal KARABIYIK

    ün yAy

    ÜNER YAYINLARI

    YanıtlaSil
  160. da

    269

    8227. Haram kazançtan hayır gelmez. (III-Gotten gains never prosper. Haramdan şifa olmaz. Haramın bereketi olmaz.)

    8228. Hasat zamanı gelen kar gibi makbuldür. (He is as welcome as snow in harvest. )

    8229. Hastalık atla gelip yayan gider.

    8230. Hatasız kul olmaz. (Every man has his faults: Her insanın kusurları vardır.)

    8231. Havanda su dövülmez.

    8232. Havlayan köpek ısırmaz. (Barking dogs seldom bite: Havlayan köpekler, pek seyrek ısırır.)

    8233. Haydan gelen, huya gider. (Easy come, easy go: Kolay gelen, kolay gider.)

    8234. Haylazın beyni, şeytanın işliğidir.

    8235. Hazır ol cenge, eğer ister isen sulh ü salah. (If you desire for peace, prepare for war: Barış istersen, savaşa hazırlan.)

    8236. Hem karnın tok olsun, hem çörek bütün. -Nasıl olur, bu? (You can't eat your cake and have it, too: Hem pastanı yiyip hem de elinde kalsın, diyemezsin.)

    8237. Her anaya göre kendi çocuğu, dünyanın en güzelidir.

    8238. Her canlı yaratık, bir yumurtadan (tohumdan) doğar. (Latincesi: Omne vivum ex ovo.)

    8239. Her çıkışın bir inişi vardır.

    8240. Her eşek, kendi sesini duymaktan hoşlanır.

    8241. Her felakette bir hayır vardır. (It's an ill wind that blows no one any good.)

    8242. Her gördüğün sakallıyı baban sanma. (All is not gold that glitters: Her parıldayan, altın değildir.)

    8243. Her gün bir elma yemek, hekimi evden uzak tutar, (An apple a day keeps the doctor away.)

    8244. Her horoz, kendi çöplüğünde yüreklidir (öter).

    8345. Her inişin bir yokuşu (her yokuşun da bir inişi) vardır.

    8246. Her işte bir hayır vardır. (Every cloud has a silver lining: Her bulutun gümüşten bir astarı vardır.)

    8247. Her iyi öğrenci, iyi bir öğretmen olamaz.

    8248. Her iyi şeyin sonu gelir.

    8249. Her kadın evlenmeli, ama erkekler asla!

    8250. Her karanlığın sonu bir aydınlıktır.

    8251. Her koyun, kendi bacağından asılır. (Every man for himself, and God for us all: Herkes kendi çıkarına bakar, Tanrı ise hepimize nimetlerini gönderir.)

    8252. Her oyun, bir süre sonra, gerçeğe dönüşür.

    8253. Her parlayan, altın değildir. (All that glitters is not gold. Başka bir karşılığı: Her sakallıyı, deden sanma!)

    YanıtlaSil
  161. 268 8197. Gizlice dinleyenler, seyrek olarak övüldüklerini duyarlar. (Benzeri Fransizca da vardır.)

    8198. Gök uskumru rengi oldu mu, yakında ıslanırız.

    8199, Gönülden istekli için, olanaksız bir şey yoktur.

    8200. Görenekler, akıllı adamların baş belası, budalaların da putudur.

    8201. Görmek inanmaktır.

    8202. Görünen köy, kılavuz istemez.

    8203. Görünüşe aldanma! (Never judge by appearances: Görünüşe göre, karar verme

    8204. Göz görmeyince, gönül inanmaz. (Seeing is believing: Görmek, inanmak demekti

    8205. Gözden ırak olan, gönülden de ırak (uzak) olur. (Out of sight, out of mind. Fransızcadan ödünç alınmıştır.)

    8206. Göze göz, dişe diş.

    8207. Göze güzel görülmeyeni gönül istemez.

    8208. Gözler, ruhun aynasıdır.

    8209. Gözlerini kapatırsan, karanlıkta kalırsın.

    8210. Güçlü adamla çağlayan, yollarını kendileri açar.

    8211. Güçlükle kazanan, saklamayı daha iyi bilir.

    8212. Gülü seven, dikenine katlanır. (No rose without a thorn: Dikensiz gül olmaz. Kusursuz güzel olmaz. Başka bir biçimi: Who loves the rose should put up win its thorn.)

    8213. Gümüş bir balta, demir bir kapıyı kırabilir.

    8214. Gün doğmadan neler doğar!

    8215. Güvenli olmak, pişman olmaktan iyidir.

    8216. Güzel bir pırlanta, kötü oturtulmuş olabilir.

    8217. Güzel bir yüz, kötü bir yüreği saklayabilir.

    8218. Güzel düşünceleri olan insan, hiç de yalnız sayılmaz.

    8219. Güzel sözler, katı yüreklileri bile yumuşatır.

    8220. Güzellik güçlü, ama para her şeyden güçlüdür.

    8221. Ha Ali Hoca, ha Hoca Ali. (What is sauce for the goose is sauce for the gander: Dişi kaz etinden yapılan yemeğe hangi sos kullanılırsa, erkek kaz etinden yapılan yemeğe de aynı sos kullanılabilir.)

    8222. Hak yerini bulur. (The mills of God grind slowly, but they grind exceeding: Tanrı'nın değirmenleri yavaş, ama ince öğütür.)

    8223. Hak yerini bulur, su çukurunu. (Murder will out: Cinayet, sonunda ortaya çıkar.

    8224. Haklı ya da haksız, gene de yurdum...

    8225. Haklıysanız, eleştirilmekten korkmayın; köpeklerin de piresi olur.

    8226. Halkın sesi, Hakkın sesidir. (The voice of the people is the voice of God: Halkın sesi, Tanrı'nın sesidir. Eski Yunanca ve Latinceden alınmıştır.)

    YanıtlaSil
  162. İSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    308

    Revh b. Ubåde'den (Vefatı: 205) (Elli bin) Hadis yazmıştır. (259)

    14) Müsned Yahya b. Abdulhamid (Vefatı: 228),

    Yahya b. Abdulhamid, Küfe'de, Müsedded de, Basra'da ilk Müs-ned cem edenlerdendir. (260)

    15) Müsned All b. Ca'd (Vefatı: 230),

    Halef b. Sålim, Ahmed, İshak ve İbn-i Main, bir gün, Ali b. Ca'd'in evine varırlar.

    Ali b. Ca'd, yazdığı kitapları, onların yanına bırakıp yemek ha-zırlatmak için dışarı çıkar.

    Konuklar, onun kitaplarını gözden geçirmeğe başlarlar.

    Fakat, bir tek bile yanlışını bulamazlar. (261)

    16) Müsned Ali b. Muhammed (Vefatı: 233) (262)

    17) Müsned Şeybe (Vefatı: 235) Ebû Bekir Abdullah b. Muhammed b. Kadı Ebi (263)

    18) Müsned İshak b. İbrahim Rahûye (Vefatı: 238), (264)

    19) Müsned Osman b. Ebi Şeybe (Vefatı: 239) (265)

    20) Müsned Ahmed b. Hanbel (Vefatı: 241),

    Ebû Zür'a (Vefatı: 264), Ahmed b. Hanbel'in oğlu Abdullah'a Senin baban, (Bin kerre bin) Hadis ezberlemiştir.» demiştir.

    « Ahmed b. Hanbel'in babası da «Ben, her şeyi sağlığında Hüşeym-den (Vefatı: 183) ezberledim.» dediğini, oğlundan işittiğini söyle-miştir.

    İbrahimülharbi de «Öncekilerin ve sonrakilerin ilmini, Allah'ın, Ahmed'de toplamış olduğunu gördüm!» demiştir. (266)

    Ahmed b. Hanbel de, der ki «Hüşeym'e dört yıl devam ettim. Kendisinden sormadığım bir şey yoktu ki, iki kerre ürpermemiş olsun.

    Kendisi, Hadisler arasında çok çok tesbih eder, sesini yükselte-rek (La ilahe illallah!) der dururdu.» (267)

    İmam Şafii «Ben, Bağdad'dan çıktığım zaman, arkamda, Ahmed b. Hanbel'den daha üstün, daha âlim, daha Fakih bir kimse bırakma-dım!»

    Ali b. Medînî «Yüce Allâh, bu dini, irtidad günlerinde Ebû Bekris-sıddik ile, mihnet ve ibtilâ günlerinde de, Ahmed b. Hanbel ile des-teklemiştir.>>>

    (259) Zehebi Tezkiretülhuffaz c. 2, s. 419

    (260)

    c. 2, s. 423

    (261)

    c. 2, s. 400

    (252)

    c. 2, s. 445

    (263)

    c. 2, s. 432-433, Kâtip Çelebi Keşfüz, c. 2, s. 1678 (264) Katip Çelebi Keşfüzzunun c. 2, s. 1678

    (265) Zehebi Tezkiretülhuffaz c. 2, s. 444

    (266) t. 2, s. 431

    (267) Zehebi Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 249

    YanıtlaSil
  163. PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET

    309

    İbn-i Main de «Benim , Ahmed gibi olmamı isteyorlar.

    Vallâhi, ben, hiç bir zaman, Onun gibi olamam!» demiştir. (268)

    21) Müsned Muhammed b. Eslem b. Sålim (Vefatı: 242), Kendisi, Ebdal olan Evliyâdan idi. Ahmed b. Hanbel'e benzerdi.

    (269) 22) Müsned Hafız Ebû Muhammed Hasan b. Aliyyülhulvâni

    (Vefatı: 242),

    23) Müsned (Vefatı: 243) (270) Ebû Abdullah b. Muhammed b. Yahya'l'Adeni

    24) Müsned Ahmed b. Meni' (Vefatı: 244) (271)

    25) Müsned Abd b. Humeyd (Vefatı: 249) (272)

    26) Müsned İbrâhim b. Saîdülcevherî (Vefatı: 247, 249)

    (273 ) 27) Müsned Yakub b. İbrâhim (Vefatı: 252) (274)

    28) İshak b. Behlûl b. Hassan (Vefatı: 252) (275)

    29) Ali b. Hasan (Vefatı: 250 lerde),

    Hâkim, «O, Neysâbur'da asrının Şeyhi idi.» demiştir. (276)

    30) Müsned-i Ömer b. Hattab Ebû Yûsüf Yakub b. Şeybe (Ve-fatı: 262) (277)

    31) Müsned Osman b. Reca (Vefatı: 267) (278)

    32) Müsned (279) Ebû Câfer Muhammed b. Mehdî (Vefatı: 272)

    33) Müsned Ahmed b. Mehdî b. Rüstem (Vefatı: 272) (280)

    34) Müsned Ebû Ümeyye Muhammed b. İbrâhim b. Müs-limülbağdadî (Vefatı: 273) (281)

    276), 35) Müsned İmam Ebû Abdurrahmanülkurtubî (Vefatı:

    İbn-i Hazm «Bunun içinde 1300 den fazla Sahâbiden Hadis riva-yet edilmiştir.

    (268) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 2, s. 433

    (269) c. 2, s. 532-533

    (270) Katip Çelebi Keşfüzzunun c. 2, s. 1678, 1682

    (271) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 2, s. 481-482

    (272) c. 2, s. 534

    (273)

    c. 2, s. 515-516

    (274)

    c. 2, s. 505

    (275) (276)

    c. 2, s. 518

    (277)

    c. 2, s. 529

    (278) c. 2, s. 561-562

    c. 2, s. 577-578

    (279) Kâtip Çelebi Keşfüzzunun c. 2, s. 1684

    (280) Zehebl Tezkiretülhuffaz c. 2, s. 597-598

    (281) Zehebi Tezkiretülhuffaz c. 2, s. 581

    YanıtlaSil
  164. 356

    DELAIL - 1 HAYRAT ŞERHİ

    - AYN ÜN NAIM.

    Diye geçmiştir. (Metin olarak aldığımız nüshada böyledir.)

    Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    193. İsim: AYN ÜL GIRRU. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    GIRR.

    Laízı, EGARR'in çoğuludur.

    - EGARR.

    nir.. Kelimesi ise, her şeyin en güzeline ve ekremine ve hayırlısına de-

    GIRR.

    Lafzından, burada murad, mahlukun en keremlisi ve hayırlısı olan nebiler ve resullerdir. (Resulüllah S.A. efendimize ve bütün ne-bilere ve resullere selâm.)

    AYN.

    Lafzı ise, hayırlı ve reis manasınadır.

    Mana yukarıda anlatıldığı gibi olunca, Resul-ü Ekrem S.A. efen-dimiz, bütün nebilerin ve resullerin hayırlısı, reisi ve en faziletlisi olur.

    Bu mananın bir icabı olarak mübarek ismine:

    AYN'ÜL - GIRRU.

    Denildi.

    Sehliye nüshasında ve çoğu nüshalarda bu ismin okunuşu böyle-dir. Bazı nüshada ise, şöyle gelmiştir:

    AYN'ÜL-GIRRİ.

    Şu demeğe gelir:

    İzzetin, saadetin, şerefin aynı..

    Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    194. İsim: SA'DULLAH. (Sallallahü Taálâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Resulüllah S.A. efendimiz, Allah-ü Azimüşşan'ın cümle yaratıl-mışlardan ulu kuludur. Ezeli, ilimde, saadeti, fevzi, felâhı, zaferi, sa-lâh ve hayırla birlenen saadeti ile önde gitmiştir. Bu mana icabı olarak; mübarek ismine:

    -SA'DULLAH.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    YanıtlaSil
  165. KARA DAVUD

    357

    195. İsim: SA'D'UL HALK. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sel-

    lem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salat ve selâm eyle.

    Fahri Enbiya, Seyyid-i Asfiya, İmam-ı Etkıya, Habib-i Huda Şefi-i Ruz-ü Ceza Resulüllah S.A. efendimiz cümle mahlukun en faziletlisi, suaadanın en saadetlisi Yüce Allah'a vakınlık elde etmekle ebedi saa-det ve ezeli kerametle mes'ud olduğundan ism-i latifine:

    SA'D'UL-HALK.

    Denildi.

    Sonra..

    Dünya ve âhiret saadetine mazhar olmak, ancak Resulüllah S.A. efendimize intisab etmek sureti ile olur.

    Yaratılmışlar, onun påk şeriatına ve hidayet sünnetine intisab ve ona ittiba, inkıyad, salavat-ı şerifelerle tazim ve tekrim etmeleri yolundan iki cihanın saadetine ulaşırlar. Kaldı ki, herkese ittiba ve tazimde huiusları kadar, saadet ve rif'at hâsıl olur.

    Yukarıda anlatılan mana icabı olarak, Resulüllah S.A. efendimiz, halkı iki cihanın saadetine ulaştırdığı için mübarek ismine:

    SA'D'UL-HALK.

    Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

    196. İsim: HATİB'ÜLÜME M. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)

    Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.

    Resulüllah S.A. efendimiz, insan taifesinin ve ümmetlerin hatibi-

    dir. Yani: Onların dünya ve âhiret işlerini, fayda ve menfaatlarını, din ve dünyalarının her birine dair işlerini beyan eyledi. Fani dünyadan iraz ettirip âhirete rağbet ettirmek için, daima beliğ mev'ıza güzel hut-be irad eylemiştir. Vaaz, hutbe işinde cümlenin itimad ettiği zat ol-muştur. İnsanlar arasında daima sözü makbul bir zat olma durumu-nu kazanmıştır.

    Bundan başka, kıyamet günü, hiç bir kimsenin söylemeye güç ye-tiremediği biçimde bir hutbe ile herkesin yapmaktan aciz olacağı se-nana şekli ile Yüce Hakka sena edecektir.

    HATİB'ÜLÜMEM.

    Lakabımın verilmesinin sebebi budur.

    Nitekim, ENMUZEC'ÜL - LEBİB FİHASAİS'İL - HATİB isimli eser-

    de şöyle anlatıldı:

    Muhammed S.A. kıyamet günü Bürak'a binerek gelecek. Ma kam-ı Mahmud'da duracaktır. Hamd sancağı altında olacaktır. Haz-

    YanıtlaSil
  166. 136. Tertib-i âsâr-ı İlâhî böyledir

    Carh-1 felek kuvve-i bâzû ile dönmez

    Bir şem'a ki Mevlâ yaka üflemekle sönmez

    Lâedri

    Feleğin çarkı, güç ve kuvvetle dönmez (zamana zorla hük-medilemez); Mevlâ'nın yaktığı bir fitil de, öyle üflemekle sön-mez. (Oylesine bir cevherle yanar ki, dışarıdan müdahalelerle söndürülemez.)

    Zamanın, eşyanın, olayların bir tabiatı vardır. Bir şey bir durum üstünde bulunuyorsa onun bir sebebi vardır. Kuvvet tatbik edilen her durum veya olay, kolaylıkla kendi tabiatın-dan çıkarak, şekil, yön değiştirmez; bir süre için değişse bile sonra kendi aslına (tabiatına) rücu edebilir.

    Hakk tecelli eyleyince her işi âsân eder Halk eder esbâbını bir lahzâda ihsan eder

    Lâedri

    YanıtlaSil

  167. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    346 1 Ya, emri bil mar'uf ve nehyi anil münker yaparsınız, yoksa Allah'ın size, nezdi İlahisinden bir azab göndermesi yakındır. Sonra Ona dua edersiniz ama size icabet etmez. Hz. Huzeyfe (r.a.)
    346 2 Ya ma'rufla emreder, münkeri nehy edersiniz. Yahut da Allah üzerinize Acemi gönderir de boynunuzu vururlar. Onlar öyle şiddetli olurlar ki, tepenizden ayrılmazlar. Hz. Hasan (r.a.)
    346 3 Kadınlar, hatta hayızlılar bile dua toplantılarına çıkabilirler. Yalnız hayız olanlar musallaya giremezler. Hz. Ummi Aliyye (r.a.)
    346 4 Ya saflarınızı düzeltirsiniz, ya da yüzleriniz karar olur. Ya gözlerinize sahip olursunuz ya da gözleriniz dışarı uğrar. (Mahşer korkusu ile veya kör olarak haşir olursunuz) Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    346 5 Ümmetimi Benden sonra öyle fitneler kaplayacak ki, o fitnelerde insanın vücudu gibi kalbide ölür. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    346 6 Hiç şüphe yok ki; arz, cevir ve zulümle dolacak. Zulüm ve cevirle dolduğu o zaman, Allah ehli Beytimden ismi Benim ismimde babasının ismi Babamın isminde bir kimseyi gönderir de dünyayı adaletle ve nasafetle doldurur. Önce zulm ve cevirle dolduğu gibi. O zaman gök yağmurunu, yer mahsulünü esirgemiyecek ve O aranızda yedi, sekiz çok çok dokuz vakit duracak. (Ay veya sene) Hz. Muaviye İbni Kur'a (r.a.)
    346 7 Hiç şüphe yok ki, İslamın usulleri (tutanakları) birer birer bozulacak. Birisi bozulduğunda halk ötekine hücum edecek. İlk evvela "hükmü" kaldıracaklar, en sonra da "namazı" bozacaklar. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    346 8 İslamın usulleri teker teker bozulacak ve halkı dalalete düşürücü hükümet adamları çıkacak ve ondan sonra da onların izi üzerine üç deccal gelecek. Hz. Huzeyfe (r.a.)
    346 9 Sizler, hiç şüphe yok, evvelkilerin adetlerini karış karış ve arşın arşın yapacaksınız. Hatta birisi kelerin deliğine girse siz de gireceksiniz. Onlardan birisi yolda kadını ile münasebette bulunsa siz de yapacaksınız. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    346 10 Ümmetimden bir taife, içkiyi kendi verdikleri isimle helal sayacaklar. Hz. Ubâde (r.a.)
    346 11 Bir adama Ribadan isabet eden bir dirhem, islamiyet zamanında işlediği otuz üç zinadan daha büyüktür. Hz. Abdullah İbni Selam (r.a.)
    346 12 Akşam sabah Allah'ı zikretmek, Allah yolunda kılıç kırmaktan hayırlıdır. Hz. Enes (r.a.)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder