Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
Peygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-
YANITLASİL
yuksel22 Mayıs 2024 13:52 ratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,
Guneş başları üstüne gelip bir mil yaklaşır; aydınlığı yukarı çev-terler. Kimi topuğuna, kimi dizine, kimi beline, kimi boğazına, kimi rilir. Sirf hararet olup kalır. Onun harareti ile. herkes günahı kadar tepesine kadar tere boğulur; bin yıl, bu halde kalırlar.
Aralarında şöyle söyleşirler:
kurtulalım. Gelin, hepimizin babası Ådem'e a.s. gidelim: ondan sefaat Cehennem azabına razıyız, yeter ki, bu sıkışma azabından taleb edelim. Belki Rabbımız, bu halde hesabımızı görür.
dan şefaat taleb ederler. Adem a.s. merhametini açıklar; fakat şöyle Bundan sonra, rica ve sefaat talebi ile. Adem'i a.s. bulurlar. On-
der: İstediğinız bu şefaatı ben yapamam. İkinci babanıza gidin. O ilk resul olan Nuh'dur.
Bunun üzerine halk Nuh'u a.s. bulur; ondan şefaat taleb ederler. Bu da özür beyan edip şöyle der:
Bu şeľaatı ben yapamam. Peygamberler babası İbrahim Ha-lilüllah'a varın. Belki o, bu şefaatı size yapar.
Bundan sonra, halk İbrahim a.s. peygamberi arayıp bulur. On-dan şefaat taleb ettikleri zaman, şöyle der:
Ben, bu şefaatı yapamam. Musa Kelimüllah ve Neciyyullah'-tır. Belki o şefaat eder.
Bunun üzerine, cümle halk, Musa'yı a.s. arar, bulur, şefaat taleb ederler. O da şöyle der:
İsa'ya gidin. Allah-ü Taâlâ'nın ruhudur; onu babasız yarattı. Belki o şefaat eder.
Bunun üzerine, cümle halk İsa'yı a.s. bulup şefaat taleb ederler. O da özür beyan edip şöyle der:
Bu şefaatı ben yapamam. Zahmet çekmeyin. Nebi ve resul-lerden hiç biri, bugünün, heybet ve dehşetinden şefaate cesaret ede-mez. Ancak, bu şefaatı; âlemlerin fahrı, resullerin SEYYİD'i Haz-ret-i Muhammed Mustafa S.A.
yapar. Ona gidin; mesrur olursunuz. Bunun üzerine, halk Resulüllah S.A. efendimizi arayıp bulur; söyle yalvarır:
-Ya Resulellah, halimize bakın; merhamet buyurun. Şu üç
ağırlıktan ötürü azap çekeriz: Sıkışmak, hararet ve güneş.. Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa peygamberlerin yanına vardık. Hepsi de:
Bizler bu şefaatı yapamayız.
Diyerek, her biri bir başka özür beyan etti. Sonunda size havale ettiler. Size geldik. Bize merhamet edip Hak Taâlâ'dan, hesabımızın görülmesini şefaatle taleb edin. Bizler, bu azaptan halâs olalım.
Resulüilah S.A. efendimiz, onların hallerine merhamet edip:
- Size şefaat edeyim..
Diye vaad-i kerim buyurur.
Yüce Arş altına, şefaat için başını secdeye koyduğu zaman, Alem lerin Rabbı azanet ve celâliyle şöyle buyurur:
81 Habibim, Ahmed resulüm, Ya Muhammed mübarek başını secdeden kaldır. Her ne dilersen dile. Dilediğin kadar sefaat eyle. Sa-na izin, sefaatını kabul ettim.
Diyerek lütuf ve ihsanda bulunur. Bunun üzerine, Resulüllah SA. efendimiz mübarek başını kaldırıp Yüce Hakkın, kendisine bu vollu yaptığı ihsan ve keremine şükür edip ona her türlü hamd eder. Bu halet içinde, yetmiş yıl, Allah'a hamd ve sena etse gerektir. Ki o zamana kadar, öyle hamd etmek: Ne kimsenin dilinden dökülmüş; ne de aklına fikrine gelmiştir
Bundan sonra, kulların hesabı görülmesi için, şefaat diledikte: Hesapları görülsün ya Muhammed.
Diyerek şefaatını kabul buyurur. Bundan sonra, Cebrail'e şu em-ri verir:
Ya Cebrail, Malik'e söyle; cehennemi hazırlasın. Ben onu şun-lar için yarattım: Dünyada türlü türlü nimetlerimle nimete erip mahlukumu bana ortak ettiler. Gönderdiğim peygamberlerimi ya-lanlayıp kabul etmediler. Bunlardan intikam alacağım.
Allah-u Taâlâ bu fermanı ile, gazabını açığa vurur. Bundan son-ra Cebrail, Malik'e gider şöyle der:
- Ya Malik, Allah-ü Azimüşşan, cehennemin hazırlanıp mahşer yerine getirilmesini emretti.
Bunun üzerine cehennemin başına yetmiş bin zincir takılır. Öyle zincirler ki: Her bir katı, yetmiş bin halkadır. O halkaların her biri o kadar büyüktür ki: Dünya yaratıldıktan, taa kıyamete kadar ne miktar demir halk olduysa.. hepsini bir yere toplasalar onun kadar elmaz.
Malik, cehenneme tayin olunan meleklere:
Bu zincirlerin her birini tutun.
Diye emreder. Her halkasına yetmiş bin melek yapışır. O melek-lerin biri, kanadı ile; yedi kat yeri kaldırmaya kadirdir.
Bundan sonra Malik, cehenneme şöyle hitab eder:
Ey cehennem, Yüce Hak, senin hazırlanmanı emretti. Gazabı-nı açığa vurup küffardan ve müşriklerden intikam almayı murad buyurdu. Şimdi ey cehennem, ateşin şiddetli olsun. Yılan, çiyan ve akreplerin zehirli olsun. Dibin derin olsun. Ağulu dikenin, zekku-mun, sıcak suyun gayet şiddetli ve acı olsun. Hâsılı: Azap çeşitleri-nin her biri katı zorlu olsun.
Bundan sonra, cehennem kükrer ve mahşere doğru hücum eder. Bu hücumu o kadar zorludur ki: Melekler onu zaptedemezler, onları da mahşere doğru ateşler saçarak sürükler; gider.
İçinden bir büyük alev çıkar ki: Öküz boynuzu gibidir. Mahşer halkını sarar; içine çekmek ister. Bunu gören mahşer halkı, sarhoş ve akılsız olur. Kurtulmalarından ümitlerini keserler.
Şaşkınlıkları, sarhoşlukları o kadar artar ki: İbrahim Halllüllah 6.8. dahi başını arşın altında secdeye koyup şöyle yalvarır:
Bugün oğlum İsmall ve İshak'ı ve ehlim Sare ve Hacer'i iste-mera; Halil kuluna necat ve selâmet ver, YA RABBİ!.
Ve.. bütün peygamberler:
Nefsi nefsl.. (Kendinm kendim..)
Diyeceklerdir. Ancak: Nebilerin ve resullerin SEYYİD'i müt-takilerin Imamı Alemlerin Rabbının Habibi Resul-ü Ekrem ve Ne-blyy-i Muhterem Hazret-i Muhammed S.A. efendimiz, nur dolu müba-rek başını arşın altında secdeye koyar. Rahim Rahman Kerim Dey-yan olan Ålemlerin Rabbı Hazret-i Allah'a tazarru ve niyaz eder; şöy-
le yalvarır: Bugün, Muhammed'in nefsini dilemem; evladımı, ayalimi de dilemem. Ancak asi ümmetlerimi dilerim. Ya Rabbi ümmetim ümme tini..
Bunun üzerine, merhametliler merhametlisi keremliler keremlisi olan celål sahibi Yüce Allah şöyle buyurur:
Ya Muhammed, başını secdeden kaldır; ne dilersen dile; ne istersen iste; dilediğin kadar şefaat eyle. Hepsini kabul ettim.
Böylece, keremini, ihsanını, iyiliğini izhar eder. Bunun üzerine Resulüllah S.A, efendimiz mübarek başını secdeden kaldırır; Yüce Hakka türlü türlü hamd ü sena eder. Sonra ateşi def etmek için ce-henneme karşı yürür. Bunu gören cehennem şöyle der:
Bana doğru gelmeyin; geri gidin. Şerefli nurunuza takat geti-remem; ateşimi söndürür. Ben şunları isterim: Halikı ve razikı olan Yüce Allah'a şirk ve küfür edip taşı, ağacı ve sair mahluku ona or-tak koşmuştur. Bu türlü müşrik ve kâfir olanları tutup intikam ala-cağım.
Cehennenin bu sözüne karşılık günahkarların şefaatçısı Resu-lüllah S.A. efendimiz şöyle buyuracaktır:
Ey cehennem, ümmetim hala mahşerdedir. Sen, öbürlerini tu-tup almaya gelince ümmetim korkar. Sen, yerinde dur; Hak Taâlâ o istediklerini sana yollar.
Bunun üzerine Hak Taålä'dan şu hitap gelir:
Habibim Muhammed'in emrine itaat et.
Bundan sonra, cehennem mahşer halkını kuşatır kalır.
Daha sonra, Cebrail kase içinde bir miktar su getirip Resulullah S.A. efendimize verir ve şöyle der:
Bu suyu o çıkan aleve saçınız.
Resulüllah S.A. efendimiz o suyu saçınca cehennem alevi tama-men mahvolur.
Bunu gören Resulüllah S.A. efendimiz, Cebrail'e sorar:
- Bu su nekadar azdı, nekadar çok ateşi söndürdü?. Bu suyun aslı nedir?.
Cebrail şöyle anlatır:
Bu saçtığın su, senin ümmetinden; Yüce Hakkın havfi ve haş-yeti dolayısı ile ağlayanların gözyaşlarıdır. Onlardan çıkan sudur.
Iste.. yukarıdan beri anlatılanlar gösteriyor ki: O gün, evvel ve Ahir gelenlerin hepsi, Resulullah S.A. efendimizin SEYYİD oldu-ğunu, yani: Efendiliğini ve Allah katında makbul olduğunu müsahe-de edeceklerdir. Onun SEYYİD oluşu böylece tüm mahşer halkı yanında açıktan belli olduğu için kendisine su nam verildi:
Kıyamet günü insanların SEYYİD'L..
Allah-ü Taâlá ona salât ve selâm eylesin.
16. İsim: RESUL. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim: Mürsel, manasına gelir ki, ism-i mef'ul olur. İfade etti ği mana şudur:
Alemlerin Rabbı tarafından, kullarını İslâm dinine davet için gönderilen..
Allah-ü Taâlâ ona. salât ve selâm eylesin.
17. İsim: NEBİ. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu ismin kelime kökü iki şekilde gelir:
a) Nebe'.
b) Nübüvvet.
Nebe' kökünden geldiği kabul edilirse.. ism-1 fail olur ki mana-sı şudur:
Allah-ü Taâlâ'nın üluhiyet ve vahdaniyetini, emir ve yasak-larını kullarına haber veren..
Nübüvvet kökünden geldiğini kabul ettiğimiz takdirde ism-i mef'ul olur. O zaman da manası şudur:
Hak Taâlâ tarafından kendisine vahiy gelmiş; bundan ötürü derecesi yüce ve mertebesi yüksek kılınmış.
Resul ve Nebi, lafızları sair nebilere ve resullere itlak olunur ise de, smavi kitaplarda, bu lafızlarla hitap:
Ey Nebi veya Ey Resul.
Ancak, Resulüllah S.A. efendimize mahsustur. Ondan başka pey-gamberlere bu unvan ile hitap olunmamıştır.
Kur'an-ı Kerim'de gelen haberlerde: Resul ve Nebi lafızları baş-ka bir isme bağlı anlatılmadığı takdirde, ondan murad, ancak Resu-lüllah S.A. efendimizdir. Onun ismine:
NEBİ ve RESUL.
Buyurulmasının sebebi budur.
Sair nebiler ve resullerden her biri, belli bir kamve gönderilmiştir. Bu sebeple, nübüvvetleri o kavme has olmuştu. Ama Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvet ve risaletleri bütün dünya ehline ve bütün İnsanlara şamildi. Bu mana açısından bakılınca, NEBİ ve RESUL
lafızları ekmel ferd manasına olup, Resulüllah S.A. efendimize has bir isim olmuş olur.
Allah-u Tallà ona salât ve selâm eylesin.
** 18. Isim: RESUL'ÜR RAHMET. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sel-
lem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimizin risaleti bütün dünyaya hatta bütün Alemlere şamil bir rahmet olduğunu, Yüce Hak Kur'an-ı Kerimd'e anlattı.
«Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.» (21/107) Meâlindeki ezeli fermanla anlatılan mana sabittir. Bundandır ki, Resulüllah S.A. efendimizin ismine:
RESUL'ÜR-RAHMET.
Buyurulmuştur. Bu isim, Resulüllah S.A. efendimize has olan isimlerdendir. Bu ismin bir icabı olarak: Azabin küffardan tehir olun.. ması, belli zaman gelinceye kadar onlara azabtan mehil verilmesi, iman getirdikleri takdirde makbul olacağı vaadi ile dahi, Resulüllah S.A. efendimiz rahmet olmuştur.
Ayrıca, küffarın çocukları, ataları ile cehenneme girmemesi için, Resulüllah S.A. efendimizden rahmet hissesi gelmiştir.
Bahusus: Resulüllah S.A. efendimize tabi olarak ona ümmet ol-mayı kabul edip påk şeriatının gereği ile amel etme yolunu seçenlere çeşitli rahmet kapıları açılmıştır. Beşeriyet icabı, kendilerinden sadir elan isyanlarına karşılık; yere batmak ve başka bir mahlukun sure-tine girmek gibi azaplardan necat bulup halâs olmuşlardır. Hatta, af ve mağfiretle vaad olunmuşlardır. O kadar ki, rahmetten ümid kes-memek, Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılmıştır:
bittir. Resulüllah S.A. efendimizin RAHMET oluşu bu âyetle de sa-
Ayrıca, Resulüllah S.A. efendimizin rahmet oluşu icabıdır ki: Ce-hennemde ebedi kalıp daimi azap görmekten, ümmeti kurtulacaktır. Hesapları cümle ümmetlerden evvel görülecektir. Alacakları sevap da-hi kat kat olacaktır. Şöyleki: En az bire on; bire yüz ve diğer bir se-vaba dahi bire yedi yüz sevap verilecektir. Bundan daha fazla sevap verildiği dahi olacaktır. Ayrıca kendilerine, büyük cennet mülkü ih san olunacak, Yüce Hakkın cemali ile şerefyab olacaklardır. Bu mana Kur'an-ı Kerim'de şu âyetlerle sabittir:
«Öyle yüzler vardır ki, terütazedir. O gün Rab'larına bakacak-lardır.» (75/22-23)
Anlatılan müjdeye göre: Büyük ziyafete nail olma rahmeti ken-dilerine nasib olacaktır. Vuslata nail olacaklardır.
Iste.. anlatılan sebeplerden dolayı: Bütün insanlara tek tek, Re-sulüllah S.A. efendimizin risaleti sebebi ile türlü türlü rahmet gele ceği için mübarek ismine:
RESUL'ÜR-RAHMET.
Denildi. Allah-ü Taâlâ, ona salât ve selam eylesin.
19. İsim: KAYYÍM. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salát ve selâm eyle.
Sehliye nüshasında bu isim, yukarıda gösterildiği gibidir. Bazı itimada şayan nüshalarda ise: KUSSEM, olmuştur.
Bazı itimad edilir nüshalarda ise, her iki isim bir arada:
KAYYİM KUSSEM.
Olarak gelmiştir. Birinci şekilde anlatılan ismin manasında şöy-le dendi:
Bütün güzel huyları, beğenilen iyilikleri tümden özünde cem ettiği ve her birisinde kemål bulduğu için:
- KAYYİM.
İsm-i şerifi oldu.
Şu da bir başka mana:
Ümmetini birbirine, kardeşlikte ve sevgide birleştirip dünya ve âhirette kendi iyiliklerine topladığı için:
Cumle hayrı özünde toplayan, keremini ve iyiliğini muhtaç-lara bol bol dağıtan..
Görüldüğü gibi, bu mana da, birinci mana gibidir. Bunun için bazıları şöyle dedi:
Mana itibarı ile; ikisi birdir; ancak lafızları ayrı ayrıdır.
Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
20. İsim: CAMİ. (Sallallahü Taâlä aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz; şu manalardan ötürü bu ism-i şerifi
almıştır:
Evvellerin ve âhirlerin ilmini özünde toplayan...
Şeriatın ve hakikatın beynini birleştiren..
Evvellerin ve âhirlerin iyi huylarını, nail oldukları keremleri, gü zel amellerin cümlesini özünde toplayan..
Zata dair kemâl vasfını, sıfatlara dair kemål makamlarını özün-de toplayan.. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin
**
21. İsim: MUKTEF. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim, ism-i fail olup:
TABİ.
Manasına gelir. Daha açık manası şudur:
Bütün nebilerden ve resullerden sonra gelmiş; ve HATEM'-ÜN-NEBİYYIN olmuştur.
Bu ulu hazretin, cümle enbiya ve resullerden sonra gelmesinde gerek yüce şanına, gerekse şanlı ümmetine merhamet ve kerem var-dır. Bunlardan birkaçını şöyle sıralıyabiliriz:
a) Geçmişte yaşayan nebilerin ve resulleri hallerine, yollarına ve şeriatlerine vukuť peydah olduktan sonra, Allah katında rıza ne ile bulunacağını ve onun katında nasıl makbul olunacağını bilip anlar-lar.
b) Geçmişte yaşayan ümmetlerin amel ettiği şeriatın ağır işleri kaldırılmış, yerine daha kolay ameller konmuş; bu kolay amellere de kat kat ecir vaad edilmiştir.
c) Geçen ümmetlerin bir bir kıssaları anlatılmış, onların kıssa-larından alınan ibret dersi ile; nebilere ve resullere muhalefet eden-lerin sonu, ne gibi bir hüsran, helâk ve azapla bittiğini düşünme yo-lu açılmıştır.
89 Bütün bu düşüncelerin sonunda, Resulüllah S.A. efendimizin sün-netine tam uymak lazımgeldiğine iz'an ve ikan gibi nice faydalar vardır.
Resulüllah S.A. efendimizin risaleti ile sair nebi ve resullerin şe-riati nesholmuştur. Kendisinden sonra bir peygamber gelmeyeceği icin, şeriati nesihten ari, kıyamete kadar kaim ve bakidir.
Resulüllah S.A. efendimiz, bu manada şöyle buyurdu.
Benimle sair peygamberlerin misali şuna benzer: Yapısı ga-yet sağlam bir ev vardır. Güzel yapılmış, ama bir kerpiçlik yeri boş bırakılmıştır. Onu gezip görenler güzelliğine hayran kalırlar. Ancak, o kerpiç yerinin boş kaldığını görünce şaşırırlar. İşte ben: Nübüvvet ve risaletle geldim, o boşluğu doldurdum. Binada, aslå kusur kalma dı. O köşkün yapısı, benimle kemale erip tamam oldu.
Ve.. benimle, bütün resuller ve nebiler son buldu.
Resulüllah S.A. efendimizin, peygamberlerin sonuncusu oluşun-da, bir başka hikmet daha var ki, o da şudur: Sonuç rahmetle bitecek..
Bir başka hikmet ise, şudur: Resulüllah S.A. efendimizin ümmeti toprakta az duracaktır. Ancak, ümmet sayıları tamam oluncaya ka-dar yatarlar. Sayı tamam olunca, kıyamet kopar; kabirlerinden kal-karlar. Asıl gaye olan cennet ve cemal müşahedesi ile tezce mesrur olurlar.
Bir başka hikmet daha var ki şudur: Bu ümmetin işlediği kaba-hatlere ve diğer hallere başka nebiler, resuller ve ümmetleri vakıf olmayacaklardır.
Bunları Resulüllah S.A. efendimiz anlatmıştır
Anlatılan manadan ötürüdür ki, Resulüllah S.A. efendimizin bir ismi de:
MUKTEF.
Olmuştur. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin
22. İsim: MUKAFFI. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu lafız, ism-i faildir. Bazılarına göre: TABİ, manasını taşır. Bu manaya göre: Bundan önce geçen ismin ifade ettiği manayı tutar.
Bazıları da, şöyle anlattı:
MUKTEF ve MUKAFFİ şeklinde gelen bu iki ismin manaları şudur: Bütün nebilerin ve resullerin sünnetine ve güzel hi-dayet yollarına tabi olan..
Mana yukarıda anlatıldığı gibi olunca, daha önce geçen Å KİB, isminden daha değişik bir mana çıkar.
1:
Şeyh Abdülcelil Kayseri ŞUABI-I İMAN adlı eserinde şöyle anlat-
14335. Akmasa da damlar. (Türkçe, Bulgarca, Romence, Arnavutça benzerleri Karaciç, No. 91, s. 7.)
var. ve 14.) 4336. Aletsiz zanaat olmaz. (Bez alata nema zanata. Karacic, No. 176 ve 198, s. 13
14357. Alışkanlık bir eziyettir, vazgeçme ise iki. (Türkçesi: Adet etme, adeti terk etme. Navika je jedna muka, a odvika dvije muke.)
14338. Altın eli bıçak kesmez. (Zlatnu ruku noz ne sijece.)
4339. Anasına bak da kızını öyle al. (Türkçesi: Anasına bak, kızını al; kenarına bak, bezini al. Gledaj majku, a uzmi şçerku. Değişike: Gledaj majku, pa uzmi kçer.)
4340. Armut, armut altına düşer. (Türkçeden geçmiş.)
14341. Ata dost gibi bakmalı, düşman gibi binmeli. (Hrani konja kao brata, a jasi ga kao duşmanina. Karaciç, 1975, No. 342.)
14342. Ata (öküze) nal çakıldığını görmüş, kurbağa da ayağını kaldırmış. (Türkçe, Bulgarca benzerleri var. Vid'la jaba çe se koni kuyu, pa i ona digla nogu. Karaciç, No. 631, s. 40.)
14343. Ateş olmayan yerden, duman çıkmaz. (Türkçe, Bulgarca, Romence, Arnavutça benzerleri var. Karaciç, No. 4171, s. 264.)
14344. Atı kardeş gibi beslemeli, ona düşman gibi binmeli. (Türkçesi: Ata dost gibi bakmalı, düşman gibi binmeli. Hrani konja kao brata, a jaşi ga kao duşmanına.)
14345. Atlar tepişir, arada eşeklerin canı çıkar. (Türkçe, Bulgarca, Yunanca benzerleri var. Karaciç, No. 1416, s. 91.)
14346. Azgın kadın, hasta eder.
14347. Bağdan üzüm, keçiden süt, insandan insan. (Bulgarca benzeri var. Vino od loze, mliyeko od koze, çoek od çoeka "vala". Karaciç, No. 644, s. 41.)
14348. Bahşiş atın dişine bakmazlar. (Poklonenom se konyu u zube ne gleda.)
14349. Bal tatlı da olsa, parmak yenmez. (Bulgarca benzeri var. Karaciç, No. 46, s. 4.)
14350. Balık baştan kokar. (S glave riba smrdi. Değişik biçimi: Riba smrdi od glave.)
14351. Bardaktan boşanırcasına (yağmur) yağıyor. (Türkçe, Bulgarca, Romence, Yunanca benzerleri var. Ide kisa iz vedra. Karacic, No. 1802, s. 116.)
14352. Baş olunca, başlık da olur. Değişik biçimi: İnsan oldukça (yaşadıkça), başlık da olur. (Türkçesi: Baş sağ oldukça, börk eksik olmaz. Dok je glava, biçe kapa. Değişke: Dok je ljudi, biçe kapa.)
14353. Başından yakalayamazsan, kuyruğundan hiç. (Atlar vb. için kullanılır. Karacic, No. 90, s. 7.)
14322. Zorla güzellik olmaz. (Nasilno mil ne budeş.)
SAGAY ATASÖZLERİ
14323. Ağır ağır varısan (gidersen) uzaklara varırsın. (Bizdeki benzerleri: Ağır giden yol alır, hızlı giden yolda kalır. Ağır git, ki yol alasın. Bu atasözü, az değişik biçimlerle, Türk dünyasının geniş bir alanında söylenmektedir. Aslı şöyle: "Ağırın parzang, ırak polarzang".)
14324. Demir olursa, kısa kes; ağaç olursa, uzun kes. (Kâşgarlı Mahmut, "Divan-ü lûgat-it Türk" adlı yapıtında, Uygur Türklerinin söylediği bir sav olduğunu belirtir, II/10. Aslı şudur: "Temir polza kıska kes, ağas polza uzun kes".)
14325. Her şeyin ortası gerek. (Çok yaygın bir atasözüdür. Aslı şöyledir: "Nemening ortazı kerek".)
14326. Kişi olursa, atlı olur, geyik olursa, tüylü olur. (Ar, yiğit, geyik üzerine söylenmiş bir atasözüdür. Aslı şudur: "Kizi polza attığ polar, kîk polza tüklüg polar".)
14328. Aç, asla doymayacağını, tok da acıkmayacağını sanır. (Türkçesi: Acıkan doymam, susayan kanmam sanır. Gladan misli da se neçe nikada najesti, a sit da neçe ogladnjeti.)
14329. Açın kadrini tok bilmez. (Sit gladnome ne veruye.)
14330 Açsan, karnını sıvazła. (Bulgarca benzeri var. Karaciç, No. 113, s. 9.)
14331. Ağa yatarım, bey (beg) kalkarım.
14332. Ah, Türkler zamanındaki eski mutlu günler, nerde?! (Ah, dobro staro tursko vreme!)
14333. Ak parayı kara güne saklamalı. (Türkçesi: Ak akça kara gün içindir. Bijele novce valja ostavljati za çrne dane.)
İlâhî! Hamdini sözüme sertac ettim, zikrini kalbime mi'râc ettim, kitabını kendime minhac ettim. Ben yoktum var ettin, varlığından haberdar ettin, aşkınla gönlümü bi-karar ettin. İnayetine sığındım, kapına geldim. Hidayetine sığındım lütfuna geldim. Kulluk edemedim, affına geldim. Şaşırtma beni, doğruyu söylet, neş'eni duyur, hakikati öğret. Sen duyurmazsan ben duyamam, sen söyletmez-sen ben söyleyemem, sen sevdirmezsen ben sevemem. Sevdir bize hep sevdikle-rini. Yerdir bize hep yerdiklerini. Yar et bize erdirdiklerini. Sevdin habibini, kâinata sevdirdin. Sevdin de hıl'at-i risaleti giydirdin. Makam-ı İbrahim'den Makam-ı Mahmud'a erdirdin, server-i asfiya kıldın, Hâtem-i enbiya kıldın. Mu-hammed Mustafa kıldın. Salât ü selâm, tahiyyat ü ikram, her türlü ihtiram ona, onun âline, ahbabına, ailesine, ashabına ve etbaina Ya Rab!
Bu duyguları yaşayan bu cigay(1), eski müderrislerden Elmalılı hafız Mu-hammed Hamdi olup babasının adı Numan'dır. Onun babası Muhammed, onun babası Hacı Bekir, onun babası Hasan, onun da babası Bedreddin'dir.
(1) Cigay, "Divanü lügati't-Türk"te "zengin" demek olan "bay"ın karşıtı "fakir" demektir. "Kırk
Üc haslet vardır ki, bunlara sa-hip olan mahrum kalmaz:
Güzel edep sahibi olmak,
Edep ehlinin sohbetine de-vam etmek,
Başkalarını incitmekten sa-kınmak.
Güzel edep, Allah Teâlâ'nın gazabını söndürür.
-Eskiler;
Nasıl amel edeceklerini öğrendikleri gibi,
Nasıl niyet edeceklerini de öğrenirlerdi.
Kur'ân-ı Kerîm'in, onu konuşan Allah Teâlâ'nın şânına layık bü yük bir nûru vardır. (Muhammed Pårså, Muhammed Bahâüddin Hazretleri'nin Sohbetleri, s. 59)
GERÇEK DOST IKAZ EDER
Bir kişi yanlış bir iş yapar, kardeşi ol-duğunu iddia eden diğeri de onu nezâketle îkāz etmezse, bilin ki onun muhabbeti Allah için değildir.
Şayet Allah için olsaydı; Allâh'a âsî gelen kimseyi, onun anlayacağı bir üslûpla îkāz ederdi.
Said Nursî, Ankara'ya son ziyaretini gerçekleştirdi.
1963-TBMM'de
komünizmle mücadele amacıyla komisyon kuruldu.
11
SALI
TUESDAY
OCAK
JANUARY
BİR AYET
Bana şükredin; sakın Bana nankörlük etmeyin!
Bakara Suresi: 152
BİR HADİS
Allah'a ibadet et. Ona hiçbir şeyi ortak koşma.
Kur'ân milyonlarca Arabî kitaplarla mukayese edilirse, benzeri bulunamaz. O halde, Kur'ân, ya hepsinin altındadır; bu ise muhaldir. Öyle ise hepsinin fevkındedir; öyleyse Allah'ın kelâmıdır.
- Bediüzzaman'ın "Mebusana Hitap başlıklı makalesinin ilk bölümü Kürd Teavün ve Terakki gazetesinde yer aldı.
1941-İstanbul'da
ekmekler karneye bağlandı.
1959 - Bediüzzaman Konya'yı ziyaret ederek Isparta'ya hareket etti.
1978 - Maraş katliamı başladı.
ARALIK
19 CUMA
29 1447
RUMI: 6 K. EVVEL 1441 KASIM: 42
BIR AYET
Kim tövbe edip güzel işler yaparsa, tövbesi makbul olarak Allah'a döner.
Furkan Suresi: 71
BİR HADİS
Hayatınızın her ânında hayır elde etmeye çalışın ve Allah'ın rahmet esintilerine
yönelin.
Beyhaki
Mâdem ölüm öldürülmüyor, kabir kapanmıyor, dünya misafirhanesinde yolcular gayet sür'at ve telâşla, kafile kafile arkasında toprak arkasına girip kayboluyorlar; elbette pek yakında birbirimizden ayrılacağız. Lem'alar
Elimizde Hz. Ali'ye isnad edilen Kitab'ul-Cefr el-Câm' ve Misbah'un-Nur Lami' adlı eser bulunmaktadır. 1287 Hicri yılında basılan nüshası da elimizd bulunmaktadır. Bu kitaplar doğrudan cifir ve ebced hesabıyla alakalıdır. Ar cak Bediüzzaman bu kitapların Hz. Ali'ye değil Cafer-i Sadık'a ait olduğun düşünduğünden bundan bahsetmemiştir.
Bediüzzaman da bu manayı,
"Hazret-i Ali Radiyallahu Anh'ın en meşhur kaside-i Celcelůtiyesi, baştan nib yete kadar bir nevi hesab-1 ebeedi ve cifir ile te'lif edilmiş ve öyle de matbaalarda b sılmış" şeklinde özetlemiştir.
م الله الرحمن الرحيم
هذا كتاب الله
لنور اللامع ليه تغير المؤمنين المجامع والنور اللامع الامام علي بن ابي طالب كرم الله نجمه و رضي الله عنه
Hz. Ali'ye isnad edilen Kitab'ül-Cefr el-Câm
Krş. Kitab'ül-Cefr el-Câm' ve Misbah'un-Nur el-Lâmí', Cheetra Prabha Press, Bom bay, Mirza Muhammed tarafından basılmıştır. Tamamen cifir ilmi ile alakalıdı Elimizde bir de 1261 Hicrî yılında istinsah edilmiş ve asli Hindsitan'da buluna bir yazma nüsha bulunmaktadır. Bir de Şiiler tarafından makbul görülen ve Kitab 1 Ali denilen eserden de bahsetmek yerinde olur; Mustafa Kasir Ali, Kitâbu A Beyrut, Dar'us-Sekaleyn, 1995.
6.3. EBCED HESABINI VE CİFİR İLMİNİ KULLANAN BAZI İSLÂM BÜYÜKLERİ
47
Bu grubu Bediüzzaman "Ca'fer-i Sadık Radıyallahü Anh ve Muhyiddin-i Arabi (RA.) gibi esrar-ı gaybiye ile uğraşan zâtlar ve esrar-ı huruf ilmine ça-lışanlar, bu hesab-ı ebcediyi gaybi bir düstur ve bir anahtar kabul etmişler"¹ şeklinde özetlemiştir. Şimdi bazı âlimleri görelim:
6.3.2. İmâm Ca'fer-i Sadık ve Cifre Dair Eserleri
Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, bazı âlimlerin naklettiğine bakılılırsa, Ca'fer-i Sadık, Hz. Peygamberin Al-i beytinin muhtaç oldukları bütün gizli bil-giler bir kuzu ve oğlak (cefr) derisinin üzerine yazılmış ve bu sebepten bu Ilme Arapça'da cefr adı verilmiştir. Cifir ile meşgul olanlara cefrî veya ceffâr denilir. Konuyla ilgili ve özellikle de Ca'fer-i Sâdık'a isnad edilen kitaplara da El-Cefr ve'l-Câmi'a adı verilmektedir. Onu için bu ilmin adı hem Keşfu'z-Zünûn'da ve hem de benzer eserlerde bu ad ile anılmıştır.2
El-Cefr ve'l-Câmi'a adı verilen bu eserlerde Ebced hesabının bütün hesap-lama kuralları, harflerin rakamlarla karşılığı ve hulasa cifir ilmini ve ebced hesabını ilgilendiren bütün ayrıntılar bulunmaktadır.3
6.3.3. İmâm Muhyiddin Arabi ve Cifre Dair Eserleri
Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, harflerle tarihi olaylar arasında sıkı bir mü-nasebetin bulunduğunu ifade ederek, harflerin sırlarına vakıf olan birinin ge-lecekte meydana gelecek olayları Allah'ın izniyle keşfedebileceğini kabul ve izah eylemektedir. Bu büyük âlim hem El-Fütûhât el-Mekkiyye adlı eserinde ve hem de El-Kibrît el-Ahmer ve's-Sırr el-Ahdar ve'd-Dürr el-Cevher adlı kita-bında konuyla ilgili açıklamalar yapmıştır. El-Hallal diye meşhur olan Şem-
salih kullarının tamamı tevazu sahibi kimselerdi. Öyleyse bize düşen, Ayetlerden anlaşılıyor ki, tevazu güzel ahlakın bir parçasıdır. Allah'ın onların yolundan gitmektir.
Ömer b. Abdülaziz hakkında şöyle bir olay anlatılır:
Bir gece Ömer b. Abdülaziz'in misafiri gelmişti. Yatsı namazını kıl dıktan sonra kendisi bir şeyler yazıyor, misafiri de yanında oturuyordu. Bu arada lambanın ışığı sönmek üzere idi.
Misafiri dedi ki:
Ey mü'minlerin halifesi! Kalkıp lambaya yağ koyayım mı?
Halife:
Kişilik sahibi birine misafirine hizmet ettirmesi yakışmaz.
Misafir:
-Hizmetçiyi çağırayım da lambanın yağını o koysun.
Halife:
- Hayır, olmaz o daha yeni uyudu.
Daha sonra Ömer b. Abdülaziz kalkıp lambanın yağını koydu.
Bunu gören misafiri dedi ki:
- Ey mü'minlerin emiri! Bu işi niye kendin yaptın ki?
Ömer b. Abdülaziz şöyle cevap verdi:
Bu iş bende bir değişiklik meydana getirmedi ki, giderken Ömer-'dim, işi yapıp döndükten sonra yine aynı Ömer'im. Allah katında insan-ların en hayırlısı tevazu sahibi olanıdır.
Kays b. Ebi Hazim şunu anlatıyor:
Hz. Ömer (ra) Şam'a geldiğinde kendisini şehrin önde gelenleri ile âlimleri karşıladı. Bu sırada yaya olan halifeye şöyle denildi:
- Şu eğerli ata bin de insanlar seni görsün.
Ömer:
"Siz hükmün buradan geldiğini zannediyorsunuz, hâlbuki hüküm şuradandır diyerek eli ile gökyüzünü işaret etti ve açın yolumu dedi.
Hz. Ömer (ra)'ın Şam'a gelişi ile ilgili şöyle bir olay daha anlatılır:
Bu yolculuk esnasında o, devesine kölesiyle nöbetleşe binmişti. Bir
süre deveye kendisi biniyor, kölesi devenin yularından tutarak yediyor, sonra Ömer iniyor, deveye kölesi biniyor bu sefer de o deveyi yediyordu. Şam'a yaklaştıklarında deveye binme sırası köledeydi. Hz. Ömer (ra)
255 deveyi yularından tutup yederken karşılarına bir su kanalı çıktı. Halife akıyordu. Onlar bu halde yola devam ederken kendilerini o sırada Şam Ömer, bir elinde devenin yuları bir elinde ayakkabıları suya dalıp valisi olan Ubeyde b. Cerrah karşıladı.
Halife'yi bu halde gören vali şöyle dedi:
Şam'ın ileri gelenleri seni karşılamaya geliyorlar seni bu halde görmeleri uygun düşmez.
Bunu duyan Halife şu cevabı verdi:
"Allah, bizi İslam'la şereflendirmiştir, dolayısıyla biz insanların hakkımızda söyleyeceklerine aldırmayız."
Selman-ı Farisi hakkında şöyle bir olay anlatılmıştır:
Selman, Medain valisi iken pazarı dolaşıyordu. Şehrin ileri gelenle-rinden biri, pazardan bir şey satın almıştı. Selman (ra)'ı görünce hamal sa-nıp satın aldığı şeyi taşımasını istedi. Selman eşyayı taşımaya başladı. Yol-da giderken kendisini gören halk, "Allah valinin iyiliğini versin, onun yeri-ne bu eşyayı biz taşıyalım," diyorlardı ama o, olmaz cevabını vererek ken-disi taşımaya devam ediyordu.
Bu arada eşyayı taşıtan adam kendi kendine şöyle diyordu:
Yazıklar olsun bana! Eşyamı taşıtmak için bula bula valiyi bulmu-
şum!
Ayrıca sürekli Selman'dan özür diliyor ve şöyle diyordu:
Sayın valim! Allah iyiliğini versin. İnan ki ben seni tanıyamadım.
Buna karşılık Selman, "sus ve yoluna devam et!" Deyip yükü adamın evine kadar götürdü.
Bu olaydan sonra adam şöyle dedi:
Bundan sonra kesinlikle hiç kimseye yük taşıtmayacağım.
Ammar b. Yasir ile ilgili olarak şöyle bir olay anlatılır:
O, Küfe valisi iken hayvan yemi satan bir dükkâna uğrayıp, biraz yonca satın almıştı. Dükkân sahibi yonca demetini bağlamış taşımak üze-re sırtına alırken kendi eşyasını taşımak isteyen vali demetin diğer ucun-dan tutup çekmeye başlamıştı. Kısa bir tartışmadan sonra dükkâncı de-meti valinin sırtına yükledi, vali de yükü alıp evine götürdü.
Hz. Ömer (ra), Ebu Hüreyre (ra)'ı Bahreyn'e vali tayin etmişti. Ebu Hüreyre, merkebinin üzerinde Bahreyn'e girerken şöyle diyordu:
Ve keza bir sayyad ava tüfek atıp da sesinden diğerin hay-vam ürkerek firar ederken düşüp telef yahut ayağı sakat olsa zá-min olmaz; amma hayvanı ürkütmek kasdı ile tüfek atmış ise ză-min olur. (93.) maddeye bak.
MADDE 924
da teaddi şartdır. Tesebbübün ber vech-i bâlâ mûcib-i zamân olmasın-
Ya'ni mütesebbibin bir zararı zâmin olması ol zarara mufdi olan fi'li haksız olarak işlemiş olması ile meşrutdur.
Meselâ, bir kimse bilâ-izn-i veliyy-ül-emr tarîk-i âmmde bir kuyu kazıp da oraya diğerin hayvanı düşerek telef olsa zâmin olur. Amma kendi mülkünde kazmış olduğu kuyuya diğerinin hayvanı düşerek telef olsa zâmin olmaz.
MADDE 925 Biri birşeyin telefine sebep olan bir iş işlemiş ol-duğu halde araya bir fi'il-i ihtiyarî haylûlet eylese ya'ni başka bir kimse ol şeyi mübâşereten itlâf etse ol fi'l-i ihtiyari sahibi olan fail-i mübâşir zâmin olur. (90.) maddeye bak.
FASL-I SALİS
Tarik-ı âmmda ihdas olunan şeylere dairdir.
MADDE 926
Herkesin tarik-i âmmda hakk-ı mürûru vardır. Fa-kat bişart-is-selâmedir.
Ya'ni, mümkin-üt-teharruz olan hâlâtda başkasına zarar verme-mek şartı ile mukayyeddir. Binaenaleyh tarik-ı âmmda bir ham-malın arkasındaki yükü düşüp de birinin malını telef etse hammal zâmin olur. Nitekim demirci dükkânında demir döverken kıvılcım sıçrayıp da tarik-i âmmda mürür eden bir kimsenin elbisesini ihrak eylese demirci zâmin olur.
MADDE 927 İzn-i veliyyül-emr olmadıkça kimse tarik-ı âmmde bey ve şirâ için oturamaz. Ve bila izin bir şey vaz ve ihdas edemez. Ve ederse andan tevellüd eden zarar ve ziyanı zâmin olur.
Binaenaleyh bir kimse tarik-ı âmm üzre kereste yahut taş yı-ğıp da üzerine diğerin hayvanı basıp sürçerek telef olsa ol kimse zâmin olur. Kezalik bir kimse tarik-i âmma yağ gibi bir kaygan nesne döküp de diğerin hayvanı kayıp telef olsa ol kimse zâmin olur.
MADDE 928 Birinin duvarı yıkılıp da diğere bir zarar irâs etse zamân lâzım gelmez. Fakat evvelce ol duvar mâil-i inhidam olup da ana diğer bir kimse duvarını hedm et diye tekaddüm ve ten-
bih edip de duvarı hedm edecek kadar vakit geçmiş ise ol halde zamân lâzım gelir.
Şu kadar ki, ol kimse hakkı tekaddüm ve tenbih eshabından olmak şartdır.
Şöyle ki ol duvar eğer komşunun hanesi üzerine yıkılmış ise tekaddüm eden kimse ol hanenin sükkânından olmalıdır. Hariçden birinin tekaddüm ve tenbihi müfid olmaz. Ve eğer tarik-ı hass üzre yıkılmış ise tekaddüm eden kimse ol tarikda hakk-ı mürûru olan kesândan olmak lazımdır. Ve eğer tarik-ı âmm üzerine yıkılmış ise her kim olursa olsun tekaddüme hakkı vardır.
FASL-I RABI
Cinayet-i hayvan hakkındadır.
MADDE 929 Bir hayvanın kendiliğinden olarak ettiği zararı sa-hibi zamin olmaz. (94.) maddeye bak.
Fakat bir hayvan bir kimsenin malım istihlak ederken ol hay-vanın sahibi görüp de men' etmezse zâmin olur. Ve bir de sevr-i natûh ya'ni süsken öküz ve kelb-i akûr ya'ni dalayıcı kelb gibi za-rarı müteayyen bir hayvan olup da sahibine mahallesi ya karyesi ehâlisinden biri hayvanını zabt et diye tekaddüm etmişken sahibi salıverip de bir kimsenin hayvanını ya diğer malını telef etse sa-hibi zâmin olur.
MADDE 930 Bir kimse gerek rakib olsun ve gerek olmasın ken-di mülkünde iken hayvanı ön ayağı yahut başı veya kuyruğu ile çarparak veyahut arka ayağı ile teperek âhar kimseye zarar etse sahibi zâmin olmaz.
MADDE 931
Bir kimse diğerin mülküne hayvanını idhal ettikte sahibinin izni ile idhal etmiş ise kendi mülkünde bulunmuş gibi addolunarak madde-i ânifede beyan olunan suretlerde hayvanının cinayetini zâmin olmaz.
Ve eğer sahibinin izni olmaksızın idhal etmiş ise gerek rakib olsun ve gerek kaaid yani yedici ya saik yani sürücü olsun ve gerek hayvanın yanında bulunmasın her halde ol hayvanın ettiği zarar ve ziyanı zâmin olur. Amma hayvan boşanıp da kendiliğinden olarak birinin mülküne duhul ile bir zarar etse sahibi zâmin olmaz.
MADDE 932 Herkesin tarik-i âmmde hayvam ile dahi mürura
hakkı vardır.
Binaenaleyh bir kimse tarik-i âmmde hayvanına rakip olup
yemişlerini, mahsullerini toplamaya) herhalde kadir olduklarını sandıkları bir sırada geceleyin veya gündüzün ona emrimiz (don gibi, kasırga gibi, sel gibi bir âfetimiz) gelivermiştir ki sanki dün de yerinde yokmuş gibi onu ta kökünden koparılıp biçilmiş bir ha-le getirınişizdir..>>>>
Dünya fanidir. Burayı, öbür ålemi kazanmak için bir vasıta kabul edip, gönül kaptırmamak icab eder..
YUNUS suresinin 24. âyetinden..
وروى الشيخان عن أنس أن النبي صلى الله عليه وسلم قال : اللَّهُمَّ لَا عَيْشَ ۲ إلا عيش الآخِرَةِ .
2) ENES'ten r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyor: Peygamber S.A. şöyle buyurdu: <>>
Bunu kalben de kabul etmelidir..
Ravilerin menkıbeleri, 1. 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
۳
وروى الشيخان عن أنس أيضاً عن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال : يتبع الميت ثَلاثَةٌ ، أَهْلُهُ ، وَمَالَهُ ، وَعَمَلَهُ ، فَيَرْجَعُ أَثْنَانِ ، وَيَبْقَى وَاحِدٌ - يَرْجِعُ أهْلُهُ وماله ، وَيَبْقَى عَمَلَهُ .
3) ENES'ten r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM rivayet ediyor: Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu: «Ölüyü üç şey takib eder: Ehli, malı ve ameli.. İkisi döner; bi-ri kalır..
Ehli ve malı döner; ameli kalır..>>>
Durumun böyle olacağına kalben kuvvetle inanmalı ve öbür âleme iyi amel götürmeye bakmalı..
**
Ravilerin menkıbeleri, 1. 2. ve 5. Hadis-i Şerifte..
الدرس الواحد والستون في بر الوالدين وتحريم عقوقهما
قال تعالى : وقَضَى رَبِّكَ أنْ لا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا إِمَّا يَبْلُغَنَّ عنْدَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لهما أف ولا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ كلما قولاً كريماً واخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَا ربياني صغيراً .
765
۱
ALTMIŞBİRİNCİ DERS
ANA BABAYA İYİLİK VE ONLARA ASİ GELMENİN HARAM OLDUĞU
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
<>>
<<>>
Görülüyor ki Allaha ibadetten sonra, ana babaya iyilik emri verili-yor.. Bu kesin emirler karşısında, bizim sözümüz fuzuli olur..
1SRA suresinin 23. ve 24. âyetleridir.
وروى الشيخان عن ابن مسعود قال : سألت النبي صلى الله عليه وسلم أى الأعمال أَحَبُّ إِلَى الله تَعَالَى ؟ قال : الصَّلاةُ عَلَى وقتها ، قُلْتُ ثم أي ؟ قَالَ بِرُ
۲
الوالدين ، قلتُ ثم أي ؟ قال الجِهَادُ فِي سَبِيلِ اللهِ .
2) İBN-İ MESUD'dan r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet edi-yor:
- Peygambere S.A. hangi amelin daha faziletli olduğunu sor-dum:
sınız?" diye sordu. Bu sözüyle Hz. Peygam-ber (a.s.m.), kendi memleketi olan Mek-ke'de kalmayıp Ensar'la beraber Medine'ye döneceğini ifade etmiş oluyordu. Bu sözleri dinleyen Medineli müslümanlar ağlamaya başladılar. Ve "Biz en büyük ganimet payı olarak Resulullah ile beraber memleketimize dönmeyi memnuniyetle kabul ediyoruz" de-diler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.m.) ellerini kaldırıp: "Allah'ım! Ensara, ensarın oğullarına ve ensarın torunlarına merhamet et!" diye dua etti. Esir kadınlar arasında Beni Sa'd Kabilesinden Şeyma isimli bir hanım da vardı. Kendisinin, Hz. Peygamberin süt kar-deşi olduğunu söyleyince onu Peygamber'in huzuruna getirdiler. Hz. Peygamber onu ta-nıdı ve kendisine pek çok ikram ve iltifatta bulundu. Dilerse kabilesine dönebileceğini, dilerse Medine'ye götürüleceğini bildirdi. Yaşlı olduğu için kabilesine dönmek istediği-ni bildirince mal ve hediyelerle ailesinin yanı-na gönderildi. Bunu gören Hevâzin Kabilesi-nin ileri gelenleri Hz. Peygamberin huzuruna gelerek müslüman olduklarını bildirdiler ve esir olan çocuk ve ailelerinin iadesini rica et-tiler. Hz. Peygamber de "Haşimoğullarının hissesine düşen esirler sizindir" dedi. Bu-nun üzerine Ensar ve Muhacirler de: "Bizim hisselerimize düşen esirler Resûlüllah'ındır" dediler. Diğer kabileler de onlara uydular. Bu şekilde, bir günde altıbin esir serbest bırakıl-dı. Bu durumu öğrenen Hevâzin Kabilesinin başkanı ve Huneyn Savaşında düşman ordu-su komutanı Mâlik ibni Avf da geldi ve müs-lüman oldu. Hz. Peygamber (a.s.m.) ona ait esirleri ve malları iade ettikten başka buna ek olarak yüz deve daha hediye etti.
Gazve-i Kübra-yı Bedir غزوه کبرای بدر : Büyük Bedir Gazvesi (bak. Gazve-i Bedir)
gazve-i meşhure-i Bedir غزوة مشهورة بدر : mes hur Bedir Gazvesi (bak. Gazve-i Bedir)
gazve-i meşhure غزوه مشهوره : Meşhur (ünlü(
gazve
Gazve-i Taif غزوة طائف : Taif Gazvesi (hi. 8, mi. 630) Taif, Mekkenin Güney Doğusunda, yak-laşık 70 km. uzaklıkta bir yerleşim yeridir. Taif Gazvesi, Huneyn Gazvesinin devamı olarak yapılan bir kuşatma savaşıdır. Huney Savaşında (bak. Gazve-i Huneyn) dağılan düşman kuvvetlerinin komutanı Malik bin
Sakif Kabilesi kadınlarını, çocuklarını, mal ve Avf ve adamları ile Taif şehrinin sahibi olan hayvanlarını harp sahasında bırakarak kaç mışlar ve Taif'teki mustahkem (sağlam ve ko-runaklı) kalelere sığınmışlardı. Hz. Peygam-büyük bir kısmıyla Taif'i kuşattı. Taif'i çev-ber (a.s.m.) onları takip ederek, ordusunun releyen surlar çok sağlamdı. Bu surlara karşı Müslümanlar, ilk defa "mancınık" ve "debba-be" denilen harp araçlarını kullandılar. Fakat kaleleri aşıp sehri feth etmek mümkün olma-dı. Hz. Peygamber (a.s.m.) düşmanın elinde-ki köleler arasından kaçıp gelen ve müslüman olanlara, hür bir Müslüman gibi muamele göreceklerini ilän etti. Bunun üzerine kaça-bilen köleler Müslümanların safına katıldı-lar. Hz. Peygamber (a.s.m.), Taif kuşatmasını kırk gün devam ettirdikten sonra kuşatmayı kaldırıp Mekke'ye ve oradan da Medine'ye geri döndü. Taif kuşatmasından sonra bir yıl geçmeden Taif'liler, Medine'de bulunan Hz. Peygamber'e (a.s.m.) bir heyet göndererek Müslüman olduklarını bildirdiler. Böylece Mekke'den sonra Taif de İslâma teslim oldu
Gazve-i Tebük غزوة تبوك : Tebük Gazvesi (hi. 9,
mi. 630) Tebük, Medine-Şam arasında ve ikisi-nin ortasına yakın yerde bulunan bir şehirdir. Şam bölgesi, o zamanlar, Bizans İmparatorlu-ğuna bağlı idi. Bizans İmparatoru Heraklius, Arabistan'da İslâmın yayılışını durduracak bir kuvvet kalmadığını anlayarak büyük bir ordu ile İslâm ülkesine hareket emrini verdi. Düşman ordusu Şam'da toplandığı ve o civar-daki henüz Müslüman olmamış Arab kabile-lerin de onlara katıldıkları yolunda haberler Hz. Peygamber'e ulaşınca, onların karşısına çıkacak büyük bir ordu toplama hazırlığına hemen başladı. Daha önceki seferlerde nere-ye sefer yapılacağını bildirmezken, bu seferi önceden ashabına bildirdi. Çünkü gidecekleri yol haftalar alacak kadar uzun, hava mevsim itibariyle çok sıcaktı ve hasat (ürün toplama) zamanıydı. Bizans askerlerinin silah ve dona-nımları üstündü. Müslümanların buna göre savaşa hazırlanmaları gerekiyordu. Bu olum-suz şartlar, münafıkların savaştan caydırıcı propagandalarına yol açıyordu. (bak. Tevbe Sûresi, âyet 38, 42, 81-83, 120-121) böyle bir savaş için daha çok masraf gerekiyordu. Bu hazırlıklar için Hz. Ebubekir (r.a.) ve Hz. Os-
buyuk fedakarlıklar gösterdiler. Hazırlanan man (r.a.) gibi seçkin sahabeler, silah, zırh, deve, at, yiyecek gibi ihtiyaçların tedariki için erdunun sayısı otuzbine ulaştı. Bu sayının kirk veya yetmişbin olduğuna dair rivayetler ordusunu korkuttu. Müslümanlar Tebük'e ka-de vardır. Böyle bir ordunun hareketi, Bizans dar geldikleri halde onların karşısına çıkmaya cesaret edemeyip geri çekildi. Hz. Peygam-ber (a.s.m.), Tebük'te durdu ve sahabeleriyle yaptığı istişare (danışma toplantısı) sonucu daha ilerlemedi. Tebük halkı ve çevredeki kabileler ve Şam sınır boylarında yaşayan-larla anlaşmalar yaparak onların itaatlarını sağladı ve Medineye geri döndu. Bu seferde Hz. Peygamber'e (a.s.m.) münafıkların niyet verildi ve Tevbe Sûre'sinde de bu seferle ilgi ve hallerini haber veren gaybe ait mucizeler li ayetler geldi. Seksen civarında kişi, çeşitli bahanelerle bu sefere katılmamışlardı. Sefer dönüsünde bunlar Hz. Peygamber'e özürle-rini bildirmişler, o da zahiri özürlerini ka-bul edip işlerini Allah'a (c.c.) havale etmişti. Bunlardan üçü doğruyu söyleyerek savaşa katılmalarına mâni bir özürlerinin bulunma-dığını itiraf etmişlerdi. Bunlar Kâb bin Mã-lik, Murára bin Rabî ve Hilal bin Umeyye'dir. Resulullah (a.s.m.) onları suçlu muamelesine tabi tuttu ve müslümanlara, onlarla bütün ilişkilerini kesmelerini emretti. Bu durum elli gün sürdü. Sonra onların tevbelerinin kabül edildiğini bildiren âyet geldi (Tevbe Sûresi, åyet 117.118) (Kâb bin Malik tarafından an-latılan olayla ilgili geniş açıklama için, İslâm Prensipleri Ansiklopedisi "Cihad" maddesine bakılsın: İttihad Yayıncılık.)
Gazve-i Uhud غزوة احد : Uhud Gazvesi [(hi.3,
mi. 625), Uhud Medine'nin kuzeyinde, şehre beş km. mesafede bulunan bir dağdır. Uhud savaşı, bu dağın eteğindeki arazide yapılmış-tır. Mekke'li müşrikler, Bedir Savaşı'ndaki yenilgilerinin acısını unutmamışlar (bak. Gazve-i Bedir), hem intikam almak, hem de Şam'a ve Mısıra gidip gelen ticaret kervan-larının Müslümanlarca engellenmesine son vermek için yeni bir ordu hazırlamaya baş-lamışlardı. Mekke'ye bağlı kabilelerden iki-bin ve Mekke'lilerden bin olmak üzere üçbin kişilik bir ordu topladılar. Bunun beşyüzü develi ve üçyüzü atlı idi. Bu Ordunun, Ebu
Süfyan bin Harb'ın komutasında Mekke'den yola çıktığı haberi Ha. Peygamber'e ulaşınca, o, derhal hazırlıklara başlanılmasını emretti. Birkaç gün sonra düşman ordusunun, Medi ne'ye beş kilometre mesafedeki Uhud Dağı nın eteğinde karargah kurduğu öğrenildi. Ha Peygamber, bin kişilik bir ordu ile şehirde kalarak savunma savaşı yapılmasını istiyor du. Bedir Savaşına katılmamış gençler, açık arazide savaş istiyorlardı. Yapılan görüşme de, çoğunluğun düşüncesi şehirden çıkmak olunca, Hz. Peygamber (a.a.m.) de Medine den çıkmaya karar verdi. Zırhıı giydi, kılın cımı kuşandı, başına miğferini geçirdi. Dışar da savaşmak fikrinde olanlar, Resulullah'ın (a.s.m.) isteğine ters düştükleri için üzüldü ler ve Hz. Peygamber'i zırhını giymiş görünce "Ey Allah'ın Res Resulû! Biz sana muhalefet ettik. Sen nasıl istersen öyle yap, biz uyarız" dedi
G
ler. Hz. Peygamber de onlara: "Bir peygam
ber, giydiği zırhını harp etmeden çıkarmaz. Eğer sabrederseniz ve her biriniz vazifenizi yaparsanız, Allah, zaferi bize ihsan edecek-tir" buyurdu. İslâm ordusu hareket etti ve yolda münafıklardan üç yüz kişi "meydan savaşına taraftar değiliz" diyerek geri döndü. Hz. Muhammed (a.s.m.) kalan yediyüz kişi-lik ordusu ile cumartesi sabahı Uhud Dağı'na vardı. Dağı arkalarına alacak şekilde orduyu savaş düzenine soktu. Müslüman ordusunda süvari birliği yoktu. Düşman süvarilerinin arkadan çevirme hareketini önlemek için elli kişilik bir okçu birliğini, düşmanın gelebile-ceği geçite hakim yere yerleştirdi ve onlara: "Düşman ister galip gelsin, ister mağlup ol-sun, benden emir almadıkça buradan kesin-likle ayrılmayacaksınız" diye emir buyurdu. Savaş başladı ve İslâm savaşçıları, düşmanın komuta merkezine yaklaştılar. İlk çatışmada düşman yirmi kadar ölü vermiş ve sancak-larını tutanlar da birer birer öldürülmüştü. Sağ ve sol kanat komutanları da çekilmek zorunda kalmıştı. İslâm ordusunda bulunan Hz. Hamza, Hz. Ali, Hz. Zübeyir, Sa'd bin ebi Vakkas, Ebu Ducâne gibi cesur müslüman-ların gayretleriyle düşman bozguna uğrayıp kaçmaya başladı. İslâm ordusu düşmanı ko-valarken harp sahasından uzaklaştılar. Sonra da ganimet toplamaya başladılar. "Aynenyn (iki su kaynağı)" denilen boğazı tutma göre-
G düşüncesiyle, Resulullah'ın tenbih ve emrini unutup yerlerini terk ettiler. Komutanlarını da dinlemediler. Geride, okçuların komuta-nı Abdullah bin Cübeyr ve sekiz asker kaldı. Durumu gören düşman komutanlarından Hälid bin Velid, atlı birliği ile saldırıp geçi-di koruyan komutan ve sekiz okçuyu şehid ederek ve İslâm ordusuna arkadan saldırdı. Ganimete dalmış müslüman asker-ler, bu beklenmedik saldırı karşısında şaşırıp dağılmaya başladılar. Bunu gören Kureyş Or-dusu da geri dönüp tekrar saldırıya geçti. İki hücum kalan müslümanlar, kendile-geçidi aştı arasında rini toparlayamadılar. Bu arada Hz. Peygam-ber'in (a.s.m.) amcası Hz. Hamza (R. A) şehid edildi. Müslümanlardan yetmiş kişi şehid oldu. düşman, Hz. Peygamberin kararğahı-na yaklaştı. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdurahman, Zübeyir, Talha, Sa'd, Ebu Ubey-gibi muhacir ve ensardan Hz. Peygamberi de, seçkin kişiler Ebû Ducâne ve savaşcılar, cansiperâne (canlar pahasına) koruyorlardı. taş ve Düşman, lah yüzünden yaralandı bir ne bağlı ok atarak saldırırken Resûlul-(a.s.m.), atılan taşlardan biri 1 ve derin bir yara açılmasına ile mübarek dişi kırıldı. Mihveri-yüz maskesine gelen taş, maskenin demir halkalarının bükülüp mübarak yüzüne saplanmasına sebep olmuştu. Hz. Peygamberi korumakta olan sahabelerin bir kısmı, yaklaşan düşman-la göğüs göğüse çarpışırken bir kısmı, atılan ok ve taşlardan Resulullah'ı (a.s.m.) korumak için kendilerini siper ediyor ve yaralanıyor-lardı. Bunlardan yedisi bu yakın çarpışmada şehit olmuştur. Bu yakın savunma içinde yer alan Ümmü Umare adıyla tanınan Nesîbe Hatun da (r. a) elinde kılınçla cenge katılmış, Hz. Peygamber'e yaklaşan düşmandan birini öldürmüş, birini de yaralamıştı. Kendisi de birkaç yerinden yaralanmıştı. Nesibe Hatun (R. A) hicretten önce Mekke'ye gidip Aka-be'de Hz. Peygamber'e (a.s.m.) biat edenler-dendi. Uhud Savaşına, kocası Zeyd bin Asım, oğuları Habib ve Abdullah ile beraber katıl-mıştır. (Uhud'a geliş sebebi, savaşta eşi ve çocuklarının su vs. ihtiyaçlarını karşılamak-tı. Fakat gelişen olaylar onu savaşa mecbur etti.) Resûlullah (a.s.m.) onun hakkında "sa-ğıma soluma döndüğümde her yerde Ümmü Umâre'nin savaştığını görüyordum" demiş-tir. Hz. Fatıma ve ondöt kadar müslüman
ay-hanım, Uhud Savaşında yaralılara bakma lardır. Hz. Peygamber'in (a.s.m.) çevresinde su dağıtmak gibi hizmetmerde bulunmay savaşın yoğunlaştığı bir sırada Abdulah b Kamiye isimli bir müşrik, müslümanlardan Mu'sab bin Umeyr'i sehit etmiş ve zırh için benzetmiş ve "Muhammed'i öldürdüm" diye de olduğundan onu Hz. Peygamber'e(as bağırmaya başlamıştı. Müşriklerden biri de tepeye çıkıp: "Muhammed öldürüldo" diye haykırdı. Bu haber İslâm ordusunda umumi bir panik ve şaşkınlığa sebep oldu. Bir kasma dağa çekildi ve bir kısmı harp sahasından rıldı. Bunun üzerine sahabeden Enes bin Na. dir. "Ey müslümanlar! Peygamber öldüyse Al. lah (c.c.) bakidir. Resulullahtan sonra yaşayıp da ne yapacaksınız! Allah yolunda savaşarak sehit olup O'na kavuşmak istemez misiniz?" diye bağırıp kaçanlara cesaret verdi. Kendisi de elinde kılınçla düşmanların arasına daldı. Seksene yakın yara alarak şehitlik rütbesine erişti. Hz. Peygamber'i (a.s.m.) sağ gören Ka'b bin Malik (R. A): "Ey müslümanlar! Re-sulullah burada, müjde!" diye haykırdı. Otu-za yakın müslüman hemen Hz. Peygamber'in etrafında toplandı. Diğerleri de onlara katıl-maya başladı. Hz. Peygamber'in ölmediğini anlayan düşman daha fazla savaşa devam edemedi ve Bedir Savaşının intikamını al-dık deyip oradan ayrıldılar. Hz. Peygamber (a.s.m.) o gün Medine'ye döndü. Gece din-lendikten sonra, sabah namazını kıldı ve ordusunun tekrar toplanmasını emretti. Ha-zırlanan İslâm ordusu, düşmanı takip etmek üzere hareket etti. Hz. Peygamber (a.s.m.) ve bir kısım asker, yaralı oldukları halde sefere katıldılar. Düşman ordusu, dönüp Medine'ye saldırmayı planlarken, Hz. Muhammed'in (a.s.m.), yeni bir ordu ile üzerlerine gelmekte olduğu haberini alınca, pânlarından vaz geçip
Mekke'ye döndüler. Hz. Peygamber, Ham-rå-ul Esed (Kızıl arslan) denilen yere kadar geldi. Düşman ordusunun, saldırı için geri dönmediğini anlayınca daha ileri gitmeyip Medineye geri döndü. Bu olay da, Hamra-ul Esed gazvesi olarak bilinmektedir.]
gazyağı غاز باغی : petrolden elde edilen ve pet-rol lâmbalarında yakılarak aydınlanmada da kullanılan bir çeşit akaryakıt
gelinlik 1 : كليلك. gelin için hazırlanmış, geline ait 2 gelin elbisesi
gelir گلبر : kazanç kar
gelisigüzel گلیشی کوزل : özensiz, dikkat göster meden, rastgele
gelmişçesine گلمیشجه سنه : gelmiş gibi
gem گم : atı yönlendirmek ve yönetmek için dizginin bir parçası olarak ağzına takılan kü çük demir çubuk
gemi گمی : denizde yüzen büyük taşıma aracı
gemi-i Cebbar گمی جبار : Allah'ın (c.c.) karşı konulmaz güç ve büyüklük sahibi olma(Ceb-bar) olduğunu gösteren gemi. (Allah'ın (c.c.) büyük uzay gemileri olan)büyük gezegen ve yıldızlar)
gemi-i tevekkül گمی توکل : )mec.) tevekkül ge-misi, ruhu manevi olarak sarsan ve çalkantı-larda boğan olaylar karşısında tek kurtuluş çaresi olan tevekkül, yani Allah'a (c.c.) sığın-ma çaresi
gerdenbeste (gerden-beste کردنیسته boyun eğmiş, itaat altına girmiş, itaatlı
gerdenbeste-i inkryad کردنیست انقیاد: itaat edip boyun eğmiş
gerdendåde (gerden-dade کردنداده : boyun eg miş, itaat altına girmiş, itaatlı
gerdendâde-i inkıyad کردنداده انقياد: itaat edip boyun eğmiş
gerdendåde-i inkıyad ve teslim کردنداده انقیاد و تسليم : itaat edip teslim olarak boyun eğmiş
gerdendade-i teslim کردنداده تسلیم: teslim olup boyun eğmiş
gerdendåde-i tevfik کردنداده توفیق: Allah'a c.c. ait) her işi uygun kabul ederek Allah'a (c.c.) boyun eğmiş ve teslim olmuş
Gerede کره ده : Bolu ilinin bir ilçesi (Bolu-An-kara, Bolu-Samsun karayolunun ayrım nok-tasına yakın yerde)
Gergedan کرکدان : sıcak ülkelerde yaşayan, burnunun üstünde bir veya iki boynuzu bulu-nan, iri yapılı, kalın derili, saldırgan, memeli bir hayvan
Gerze کرزه : Karadeniz sahilinde Sinop'un bir ilçesi
geven کوان، کوه ن : dikenli çalı, birleşik yaprak-lı, salkım çiçekli otsu bitki
geveze کوه زه : olur olmaz çok konuşan, çenesi düşük, boşboğaz
Geylan گیلان : ran'ın Hazar Denizi kıyısında bir yer 2.Abdülkadir Geylani
Geylani گیلانی : Abdülkadir Geylani) İranın Geylän yöreside doğdu (híc. 470, mi. 1078) Gavs, Gavs-ül A'zam gibi isimlerle de anılır. Seyyiddir, yani Hz. Peygamber'in (a.s.m.) so-yundan gelmiştir. Kutup denilen dört büyük evliyadan biri sayılır. Kadiri Tarikatının ku-rucusu ve şeyhidir. Dersleri ile bir çok Hırısti-yan ve Músevi müslüman olmuştur. Öğrenim için Bağdad'a geldi. Öğrenimini tamaladıktan
Kapitalist, Hümanist ve Semavi Ahlak Öğretilerinde Bediüzzaman Yorumu: "İhlas Ahlakı"
Nevzat TARHAN
Giriş
Ahlaki davranışın oluşumunda biyolojik eğilimlerin sosyal öğrenme ile şekillendirilmesi söz konusudur. Temel biyolojik e-ğilimler yemek, içmek, cinsellik, saldırganlıktır. Bu eğilimler insan ve hayvanın doğasında mevcuttur. İnsanda farklı olarak yüksek biyolojik eğilimler ve ihtiyaçlar söz konusudur. Sevmek sevilmek, güvenmek güvenilmek, değer verilmek, kendini ger-çekleştirmek, zengin, güçlü, tanınmış olmak, takdir edilmek, övülmek... gibi biyopsikolojik eğilimlerimiz vardır.
Kapitalist sistem, kutsal değer olarak para, güç, çıkarı he-defledi. Hümanist ahlak dürtüleri serbest bırakmayı ve insanın kendisini sevmesini kutsallaştırdı. Semavi ahlak öğretileri ise vicdanı ön plana çıkarır. İç denetim, iç disiplin, bir iç hukuk o-larak vicdani sorumluluğu önemser. Kapitalist ve hümanist ah-lak iç sorumluluğu önemsememektedir. Ahlak ihtiyacımız yok-tur, ahlak bilimsel bir kategori değildir, kapitalist sistemin tezi olmuştur. Hatta neoklasik iktisatçılardan Adam Smith ve Men-ger'in "Ahlak ve iktisat birbirine zıttır. İnsanın motivasyonu çı-kardır. İnsan mekanistik bir varlıktır" tezi halen iktisat fakülte-lerinde okutulmaktadır.
Ekonomide toplumun ahlak dokusunun önemli bir belirleyi-
Prof. Dr., (İDER) İnsani Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı Başkanı-Psikiyatrist
den bireylerden oluşur, niyetlenmemiştir ve kendiliğinden o ci olduğu kesindir. Kapitalistlerin "Toplum kendi çıkarlarını gü luşmuş bir düzendir, akılcılık davranışların tek belirleyicisidir görüşü toplumların ahlak dokusunu değiştirmiştir. Ahlak te melli yapının ekonomide işlem maliyetini artıracağı, rekabet yavaşlatacağı, para kazanma, kar etme, çıkar peşinde koşma e. Ahlaklı davranan bireyin toplum içindeki faaliyetinin daha ma-ğilimlerini frenleyeceği kaygısı ile ahlak kavramı dışlanmıştır. liyetli hale geleceği öngörüşü kapitalistlerce bilimsel olarak ön görülmüştür. Kapitalist ahlakı kişilerin ahlaki tercihlerini de. ğiştirmiştir. Böylece dürüstlüğü, alçak gönüllülüğü, yardımlaş mayı, tutumluluğu; tüketimi yavaşlatacağı, üretim maliyetini artıracağı için dışlamıştır. Kapitalist ahlakın insanı çıkarların peşinde koşan bireyler olarak algılamak sonucu aldatan, borcu nu inkar eden, senedini zamanında ödemeyen, sözünde durma-yan, böylece zenginleşen kişilere karşı hiçbir müeyyide ürete-memiştir. Hümanistik yaklaşımda da canının her istedigini ya. pan, sadece kendini düşünen, zevklerinin peşinde koşan, üret. meyen ama tüketmek için yaşayan kişilere, yasalara takılma-dıkça hiçbir sınır getirememiştir.
Semavi öğreti ise, vicdan öğretisi ile iç hukuk oluşturmuştur. Modernite hukuku kanunların koruduğu menfaat olarak tanım-larken; dinler, hukuku hem vicdanların hem kanunların korudu-ğu menfaat olarak tanımlar. Özellikle İslam ahlakı anlayışında iç hukukun sınırları kul hakkı tanımlaması ile çizilmiştir.
Modernizm kendi ahlakını oluşturmadı. Piyasa kurumlarının etkili bir şekilde işlemesi için toplumun ahlak dokusunun önemi ahlak çöküntüsünün kötü sonuçlarının görülmesi ile anlaşıldı.
Bediüzzaman bu çerçevede "Sen çalış, ben yiyeyim" düşün-cesinin tembelliğe götürdüğünü görerek faizi yasaklayan Kur'an hükmünü çözüm olarak sundu. Diğer taraftan "Başkası açlıktan ölse bana ne" düşüncesi ile bencilleşen insanlara karşı zekat zorunluluğunu hatırlattı.
İhlas Ahlakı
Ahlaki davranışta merkezi rol oynayan ego benlik (ego) kav-ramıdır. İyi ahlaklı benlik nasıl olur? Bu temel soruya Freud: "İnsan benliği ile toplum bir çatışma halindedir. İnsanda haz il-kesi doğrultusunda cinsel zevkler vardır. Bu zevkleri tatmin et-mek için uğraşır. Toplum bu zevkleri baskılar ve süper ego (üstben) oluşur. Yargılayıcı hiper egoda psikolojik hastalıklara
neden olur" demiştir. Süper egosu çok baskılayıcı olan kişilere manistler tarafından yasalara ters düşmedikçe özgürce zevkle-karşı dürtüleri serbest bırakmayı öneren Freud'un görüşü, hü-rin peşinde koşması önerilmiştir. Benlikle toplumun sürekli mücadele icinde olması ve yaşarn amacının zevk alma olması ilkeleri, bu ahlakın çirkin sonuçları ile bizi yüz yüze bırakır. Во-sanmalar arttı, insanlar yalnızlaştı, depresyon ve intihar salgı-nından söz edilmeye başlandı. Utanma ve acıma duygusu ol-mayan insanların işlediği suçlar artık okul çocukları arasında bile arttı.
Bediüzzaman bu çağı, enaniyet ve medeniyet fantezilerine düşkünlük çağı olarak tanımlayarak İslamiyet'in iki temel esa-sı olan ihlas ve şefkati ön plana çıkardı.
"Bilmecburiye enaniyeti terk etmek lazımdır... Mesleğimiz şefkat, tefekkür, acz ve fakrdır..." düşüncesini eserlerinde sık sık vurguladı.
İlahi rıza dışında hiçbir şeyi hedeflememeyi, izzetini koruya-bilmek için zekat, hediye almamayı, insanların teveccühünün peşinde koşmamayı, Sahabelerin isar hasletini anlatan İhlas Ri-salesi isimli eserini talebelerine 15 günde bir okumayı tavsiye ederek iyi ahlaklı bireyler yetiştirmeyi amaçlamıştır. Eserlerin-de pek çok yerde ihlas ve samimiyet vurgusu yapması ahlakta ihmal edilmiş olan niyetlenmiş davranışa özel bir öncelik tanı-mıştır.
Üç Psikolojik Kuvvet Görüşü
İnsanda şehevi (zevki), gadabi (saldırganlık) ve ahlaki kuv-vetler olduğu görüşü ve bu görüşlerin ifrat ve tefrit seviyesin-de olması Bediüzzaman'ın ahlaki öğretisinin önemli bir öğesini oluşturur.
Cinsellikte vasatı önermesi önemlidir. Ruhbanlık seviyesin-de şehvetten arınması veya haram-helal düşünmeden şehvet-perest olma yerine kontrollü, iffetli cinselliği savunmuştur.
Çalışma ahlakında maddeperestlik ve zevk yerine şevki koy-ması, merak ve hayreti zevk kaynağı olarak öne sürmesi ilginçtir.
Çileciliği tefrit, hazcılığı ifrat görerek vasat olan kanaat ve İktisadı önermiştir.
Nefsini sevme (narsisizm), nefsine eziyet etme (sadamozo-hizm) yerine her şeyi Allah için sevme prensibini öne çıkarmıştır.
بديعيه بي نضمن الجواب ) بكلامك بلاغته اويغون، عقله مواقعہ منطقہ مطالعہ اولاد يفى حالده معناه عاهرين با عشوب معنای ظاهر ندن و علما مى او كلام كون محمودت درسونو كالور. زيرا جنتك يمك قابارتك وصفاري مقنده [ قواريرَ مِنْ فِضَّةٍ ] جمله سی به استعاره به ایندیگی کی. من جبال فيها من بی مهری درخی، باستعاره بدیعه یا اتوا ای که در شویله کرد جنتك قاباری نه شیشه دند و نرده کومو شدنه او لماد قارندن، بوجماله نك معناي ظاهرينه حملي جائز دیگلور چونکه او قایاره، کو مو شدن با پیامن شيشه الى دينيله من زيرا هر ايكي عنصر آراسنده مطابقت بوقدر أنجه (قوارير من فضة ) جمله سندن معنای بازی ایله، هم شيشه نك شفا فيني هم كو موشك بيا ضلعی قصد ابید با مشدد. یعنی او قابلی، شیشه کی شفاف
کو موسم کی بیاضد ولی
كذلك، ( من جبال فيها من ترد ) جمله ی ده، ایک استعاره في تضمن ايتمن بو استفاده پر سامعك شاعرانه به خیرالله موتور. بو خیال ده عالم سفلی ایله عالم علوی آراسنده بر نوع مشابهت و مماثلتی ملاحظه ایمگه میبنیدر یعنی عالم سفلی دینيله ارض، مواسم او بعد ده بالخاصه بهار موسمنده فاصل در لودر لو شکاره کیدر وانواعاً زينتهي، نقشاي الباري كبير آبیری آیری منظره لرى كوسترير. عالم علوى اولان سماوات دفى، بالخاصه بالوطاريله بك غريب و عجيب كيفيتاره صور تكره، ونفكره كبير، چیقار عادنا هر ايكي عالم بر برینه رقابت ایدرلی. بو ایکی عالم آراسنده شویله جه بر مشابهت و مماثلتك دوشونو لمسی ده، آرا لرنده بر مسابقه و ها
تخیل ایتمکدن نشئت ایدر شویله که:
ارحمه و سماء كو لله مسابقه نه كيروك ايجون لازم كان زينتهاريني طاقيق حاضر لواند قاري زمان، ارضه، فين موسمنده، قاردن معمول بياض اليه لريني كبير، او تورور بهار موسمی کلنجه او بياض البسه بی اور زرند نه چیقاری، زمرد کی بشتيل خالي لريني صحر الدين سور. تم تشيل كو ملطكاريني طاغلر ين كيبيديرد. او طاغيرك شاهقة الرينك بالشارينه بياض صار يقارني صارار. وبوكوزل انقلاب و منظر ولريله قدرت الهية ذلك معجزه لريني حكمت الرهينك نظرين عرصه ايدر.
Elcevab: Bir kelamın beligate uygun, akla muvälik, mantığa mutabık olmadığı halde, ma'nâ-yı záhirisine yapısıp ma'nâ-yı zahirinden ayrılmaması, o kelâm için bir cümüdiyet ve bir sönüklüktür. Zira cennetin yemek kaplarının vasıfları hakkında لوازم بن امة
cümlesi, bir istiäre-i bediyeyi tazammun ettiği gibiمن جبال فيها من ب cümlesi dahi, bir istiare-i bedliyeyi ihtiva etmektedir. Şöyle ki: Cennetin kapları ne siseden ve ne de gümüşten olmadıklarından, bu cümlenin ma'nâ-yı zâhirisine hamli caiz değildir. Çünki o kaplara, 'gümüşten yapılmış şişeler denilemez. Zirå her iki unsur arasında mutabakat yoktur. Ancak قوارير نقش cümlesinden ma'nâ-yı mecăzi ile, hem şişenin şeffafiyeti, hem gümüşün beyazlığı kasdedilmiştir. Yani "O kaplar, şişe gibi şeffaf, gümüş gibi beyazdırlar."
Kezalik من جبال فيها من برو cümlesi de, iki istiáreyi tazammun etmiş. Bu istiâreler sâmiin şairâne bir hayaline müessestir. Bu hayål de, âlem-i süfli ile âlem-i ulvi arasında bir nevi' müşåbehet ve mümâseleti mülâhaza etmeye mebnidir. Yani ålem-i süfli denilen arz, mevasim-i erbaada, bilhassa bahar mevsiminde, nasıl türlü türlü şekillere girer ve envȧen ziynetli, nakışlı elbiseleri giyer, ayrı ayrı manzaraları gösterir. Ålem-i ulvi olan semåvåt dahi, bilhassa bulutlarıyla pek garib ve acîb keyfiyetlere, suretlere, renklere girer, çıkar. Adetâ her iki âlem birbirine rekabet ederler.
Bu iki âlem arasında şöylece bir müşâbehet ve mümâseletin düşünülmesi de, aralarında bir müsabaka ve rekabeti tahayyül etmekten neş'et eder. Şöyle ki:
Arz ve semå, güzellik müsabakasına girmek için lâzım gelen ziynetlerini takınıp hazırlandıkları zaman, arz, kış mevsiminde, kardan ma'mûl beyaz elbiselerini giyer, oturur. Bahar mevsimi gelince, o beyaz elbiseyi üzerinden çıkarır, zümrüd gibi yeşil halılarını sahrâlarına serer. Yem yeşil gömleklerini
dağlarına giydirir. O dağların şâhikalarının başlarına beyaz sarıklarını sarar. Ve bu güzel inkılâb ve manzaralarıyla kudret-i İlâhiyenin mu'cizelerini hikmet-i İlâhiyenin nazarına arz eder.
PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET
299 ları ile kardeşinin oğullarını yanına çağırıp "Ey benim oğullarım ve kardeşimin oğulları!
Sizler, kavmın küçüklerisiniz. Çok sürmez, sonrakilerin büyükle-ri olursunuz.
İlim öğreniniz!
Rivayete veya ezberlemeğe kadir olamayanlarınız, onu yazıp evi-ne koysun!» demiştir. (204)
Sâlim b. Ebilca'd (Vefatı: 98) de, Hadis ve Sünneti yazan Tâbiîn âlimlerindendi.
Mansur b. Mütemir, (Vefatı: 132) der ki «İbrahimünnahal'ye (Vefatı: 95): (Neden, Sâlim b. Ebilca'd'in Hadisleri, seninkilerden daha derli toplu bulunuyor?) diye sorduğum zaman: (O, yazardı da, onun için!) dedi.» (205)
Hâlid b. Mâdân'ın (Vefatı: 103) bütün ilmi, kabı düğmelerle, kulplarla bağlı bir Mushaf içinde idi. (206)
Ebû Kılâbe'nin (Vefatı: 104) kitapları, bir deve yüküne muâdil-di, denkti, (207)
Medine'li Tâbiîn âlimlerinden Ömer b. Abdulaziz (61-101), İmam, Fakih, Müctehid ve Sünnetleri çok iyi bilen bir zattı.
Annesi Ümmü Asım bint-i Âsım b. Ömer b. Hattab idi.
Ömer b. Abdulaziz'in Halifeliği zamanında adâleti, zühd'ü tak-vâsı dillere destandı.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 286 1 Ümmetimden mülhem olan arifleri bırakın. Cennete de, Cehenneme de kondurmayın Sahibine bırakın. Taki Allah kıyamet gününde onlar hakkındaki hükmünü versin. Hz. Ali (r.a.) 286 2 Ben sizi bıraktığım kadar siz de beni bırakın. Sizden evvelkiler, işte bunun için, çok sual sormak ve Peygamberleri ile ihtilafa düşmek sebebiyle helak oldular. Size neyi emrettimse, elinizden geldiği kadar onu yapınız. Neyi menettimse onu bırakınız. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 286 3 İslamın tepesinin tepesi Allah yolunda cihaddır. Buna ancak müslümanların efdali mazhar olur. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 286 4 Ana karnındaki yavrunun boğazlanması, anasının boğazlanması ile tahakkuk eder. (Diri çıkarsa bir bıçakta ona yetiştireceksin) Hz. Câbir (r.a.) 286 5 Tüylenmiş yavrunun kesilmesi, anasının kesilmesi ile tahakkuk eder. Mevcut kanı aksın diye ayrıca boğazlanır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 286 6 Peygamberleri zikretmek ibadettendir. Salihleri anmak, günahlara kefarettir. Ölümü hatırlamak sadakadır Cehennemi hatırlamak cihaddandır. Kabri anmak sizi cennete yaklaştırır. Kıyameti anmak ise sizi ateşten uzaklaştırır. İbadetin efdali çareyi terketmektir. Alimin sermayesi kibri terktir. Amelin bedeli hasedi terk ve günahlardan yüreğin yanışı da tevbenin özüdür. Hz. Muaz (r.a.) 286 7 Öyle büyük bir günah vardır ki, insanlar ondan dolayı Allah'dan mağfiret dahi istemezler. Bu da "Dünya Sevgisi"dir. Hz. Muhammed İbni Umeyr (r.a.) 286 8 Alimin günahı bir günahtır. Cahilinki iki günahtır. Alim, günaha düşmesiyle azab olunur. Cahil ise hem günaha düştüğü, hem de öğrenmediği için azab olunur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 286 9 Gözün kör olması günahlara mağfirettir. Kulağın sağır olması da günahlara mağfirettir. İnsanın vücudundan kaybettiği her şey günahına sebebi mağfirettir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 286 10 Annem Beni doğurduğunda kendisinden bir nur zahir oldu. Ve o nurla "Basrâ"nın köşkleri ışıklandı. Hz. Ebul acfa (r.a.) 286 11 Annem gördü ki, kendisinden bir nur zahir olmuş ve onunla Şamın köşkleri aydınlanmıştı. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 286 12 Aklın başı, Allah'a imandan sonra haya ve iyi ahlaktır. Hz. Enes (r.a.) 286 13 Sidrenin yanında Cebrail (a.s.)'ı gördüm. Altıyüz kanadı vardı ve kanadlarının tüylerinden inci ve yakutlar saçılıyordu. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 286 14 Rabbimi uykumda gördüm. Bir yeşillikte ve zülfü bol bir genç şeklinde idi. Ayağında altından ayakkabılar ve yüzünde altın bir nikab vardı. Hz. Ümmü Tufeyl (r.a.)
4797- İki müslüman kişi, aralarında iki veya üç çocuk vefat eder de sabredip karşılığını yalnız Allah'tan beklerlerse, ka-tiyyen ateş yüzü görmezler.
٤٧٩٨ - مَا مِنْ مَلِكِ يَصِلُ رَحْمَةً وَذوى قرابته وَيَعْدِلُ عَلى رعيته الا شد اللهُ لَهُ مِلْكَهُ وَاجْزَلَ لَهُ ثَوَابَهُ وَاكْرَمَ مَأْيَهُ وَخَفَّفَ حِسَابَهُ ابو الحسن والديلمى خط
كر عن على
4798- Herhangi bir melik, akrabasını ziyaret edip halkı-na adil davranırsa Allah mülkünü sağlamlaştırır, bol sevap verir. Dönüşünü iyi kılar, hesabını hafifletir.
4799- Hiçbir peygamber yoktur ki, ümmeti arasında bir veya iki öğretici bulunmasın. Eğer benim ümmetim içinde bir ta-ne bulunursa o da Hattab'ın oğludur. Çünkü hak Ömer'in kal-binde de dilinde tahakkuk etmektedir.
4800- Hiçbir peygamber yoktur ki, onun ümmetimde bir benzeri bulunmasın. Ebu Bekir İbrahim'in, Ömer Musa'nın, Os-man Harun'un benzeridir. Ali b. Ebi Talib de benim benzerimdir. Meryemoğlu İsa'yı görmekten hoşlanan kimse varsa, Ebu Zerri'l-Ğıfâri'ye baksın.
Fahr-i Alem S.A. Hazretlerinin MUKAFFI ism-i şerifi, sa-S.A. efendimizin zat-1 seriflerinin cümle nebi ve resullerden daha fa-ir esma-i şerifelerin en büyükleri arasında sayılır. Çünkü, Resulüllah ziletli olduğuna dalalet eder. Bu mana icabıdır ki, o muazzam Resul. Inükerrem Nebi S.A. şöyle buyurdu:
Celal ve ikram sahibi Allah beni MUKAFFİ kıldı. Şu ma-kama kadar ki: Yakınlık faziletlerinde, derecelerin yüksekliğinde bir mertebeye çıktım; bütün nebiler arkamda kaldı. Onları geride bırak-tım. Onlar cümle amelde ve her fazilette; ister ruhani isterse cisma-ni olsun, her halde bana tabi olurlar.»
Bu, miracı anlatan hadis-i şeriftir. O miracda, mülk ü melekūta suuduna işaret ve delålet vardır.
Bu hadis-i şerifte bir başka manaya daha işaret vardır. Şöyleki: Resulüllah S.A. efendimiz dunyaya ve dünya içinde bulunan eşyanın hiç birine iltifat ve itibar etmedi. Dünya ve içindekileri bir yana atıl-mış kabul edip ardına attı ve kalbi, kalıbı ile şanı yüce Allah'a tam yöneldi. Tam bir boyun eğmekle gönlünü ona verdi; onunla meşgul oldu.
Sureta ehil, ayal, evlåd, etba ve ashab ile sohbet ve ünsiyet etmiş olsalar dahi, mübarek kalbleri bir an dahi Allah'ı anmaktan hali kal-ınamıştır. Kendisine MUKAFFİ ism-i şerifinin verilmesindeki bir mana da budur.
Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
lem.) 23. İsim: RESUL'ÜL-MELAHİM. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sel-
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
MELAHİM.
Lafzı, melhame kelimesinin cem'idir. Yani: Çoğulu. Melhame ise, cenk için söylenen bir kelimedir. Yahut, cenk yapılan yerin adıdır.
Kıtal vaktinde, cenk edenler çokça birbirlerine girerler, iki ta-raf birbirine karışır.
Cenk meydanında, etler çokça kesilip parçalandığı için de, böyle bir isim verilmiş olabilir.
Resulüllah SA. efendimizin bir ismi de: NEBİYY'ÜS-SEYF olup, kendisi v eümmeti; kıyamete kadar gelecek din düşmanı kefere ve müşriklerle harb ve kıtal edecekleri için kendilerine:
RESUL'UL-MELAHİM.
Denildi. Bu ismin cem sığası ile gelmesinin bir manası da şudur ki: Gerek Resulüllah S.A. efendimizin asrında, gerekse kendisinden sonra taa, kıyamete kadar; harb ve kıtalin çokluğuna işaret edilip anlatılmaktadır.
91 Resulüllah S.A. efendimiz, Medine-1 Münevvere'ye saadetle teşrif buyurduktan, beka sarayına ve Rahman olan Yüce Hakkın davetine icabet edinceye kadar: Gerek bizzat kendisi, gerekse tarafından tayin edilen askerler ve onların kumandanları cenk ve kıtalden hali kal madılar.
Mekke-i Mükerreme'yi feth edip onu putlardan temizleyip påk lediler. Ta ki: Mümin erkekler ve kadınlar; ziyaret, tavať, çeşitli ta zim ve tekrimlerde bulunup hac ve umre yapmak sureti ile günah-ları bağışlana, vücudları cehennem azabından halás bula, kemal sahi bi Yüce Hakkın cemalini müşahede ederek ilâhi lütuflara nail olalar.
Resulüllah S.A. efendimizin bizzat hayatta iken katıldığı gaza-lar, meşhur rivayete göre: Yirmi yedi kadardır.
Pek çok ve meşhur olan rivayette: Çıkardıkları askeri birliğin ve ordunun sayısı kırk yediye ulaşmıştır.
Bazıları, anlatılan mikdarı artırdı; bazıları daha az olduğunu söylediler.
Ancak, meşhur olan, bizim anlattığımız gibidir.
Resulüllah S.A. efendimiz, âhirete teşrif buyurduktan sonra; ge-rek Hüleľa-i Raşidin, gerekse kumandanlar, melikler ve sultanlar: Ki-yamete kadar, din düşmanları ile muhabere ve kıtaldan geri durma-yacaklardır.
Hatta, kıyamet alâmeti sayılan lain Deccal çıktığı zaman; Süb-han olan Yüce Hak, Ümmet-i Muhammed'e ve o vakit halife olar Hazret-i Mehdi'ye yardım, inayet, kerem ve lütuf olarak Hazret-i İsa'yı a.s. indirip Deccal'i öldürtecektir.
İsa a.s. Deccal'i katlettikten sonra, Resulüllah S.A. efendimizin şeriatine göre amel edecektir. Haraç kabul etmeyecek; küffar ile harb ve kıtal edecektir.
İşte.. yukarıdanberi anlatılan manaların bir icabıdır ki, Resulül lah S.A. efendimizin bir ismine de:
RESUL'ÜL-MELAHİM.
Denildi. Allah-ü Taâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
**
24. İsim: RESUL'ÜR-RAHET. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz; dünyada kendisine tabi olup peygam-berliğini tasdik, ümmetliğini kabul eden mümin erkek ve mümine kadınlara çeşitli ilâhî nimetlerle rahat veren bir zattır.
Kendisinden önce gelen nebilerin ve resullerin ağır tekliflerini; risaleti alınca, kaldırıp kolaylık ve esenlik getirmiştir. Bu manayı, bizzat kendileri şöyle anlatmışlardır:
Doğruluk, påklik ve esenlikle peygamber gönderildim.
Bir başka hadis-i şerifinde ise, şöyle buyurdu:
Bu İslâm dini, tamamen kolaylık dinidir.
Resulullah S.A. efendimizin anlattığı manadan ötürü: Bu âlem-den göçünce vaki olarak kabir suali kolay olup, cennet bahçelerinden bir bahçe olacaktır.
Resulullah S.A. efendimizin sefaatı sayesinde: Kıyametin sıkıntı si ve şiddeti ümmetine dokunmayacaktır. Bu ümmetten kimi hiç he. sap görmeden, azap çekmeden; doğru cennete gidecektir. Bazıları da, günahları affa uğrayacak, doğruca cennete gideceklerdir.
Resulüllah S.A. efendimiz, bütün ümmetini Liva-i Hamd (Hamd sancağı) altına toplayacak; böylece sıratı rahat geçip cennete gire-ceklerdir. Cennette nimetlerin en büyüğü, yüce Hakkın cemalini mü sahede etmek sureti ile, şad ü handan olacaklardır.
Anlatılan nimetlerin cümlesi, Resulüllah S.A. efendimizin vası-tası ile olduğu için; onun påk ismine:
RESUL'ÜL-RAHET.
Denildi. Allah-ü Taâlá, ona salât ve selâm eylesin.
***
25. İsim: KAMİL. (Sallallahü Taálâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Mevcudatın en şereflisi, mahlukatın en faziletlisi Resulüllah S.A. efendimiz; Yüce Hakka yapılan çeşitli ibadet ve taatta, kullukta tam itaat ve onun emrine boyun eğmekte cümleden üstün kemale sahip-tir.
Suret itibarı ile de, cümleden güzeldir.
Güzel huyların cümlesi, iyi fiillerin hepsi, tamamen ve kemal derecesinde; Resulüllah S.A. efendimizde cem olmuştur. Bütün bu manalar düşünülerek:
KAMİL.
İsmi, onun şanında söylendi.
Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
**
26. İsim: İKLİL. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim, TAC manasınadır.
İKLİL: Kıymetli cevherlerden dizilip baş kenarına, bir bağ gi
93 Bu çeşitlen yapih tac, padişahların özelliklerini belirtir. Bunu başlarıma koydukları zaman, padişahlardan oldukları anlaşılır. Onu goren herkes, vereceği emre itaat eder. O tacı taşıyana muhalefet et mekten sakınır.
Bu güzel 1 KLİL ismi, Davud'a as, nazil olan Tevrat'ta an-latılmıştır.
Resul-ü Kibriya B.A. efendimiz, bütün mahlukatın efendisi olup cümle insanlara peygamber olarak gönderilmiştir. Bu sebeple, cümle mahluk, ona itaat etmeye memurdur. Onun emrine itaat etmek farz olup, emrine aykırı hareket etmek, haramdır. Bunun böyle olduğunu Allah u Tanla, şöyle anlattı:
Resul'ün size getirdiğini alın; emrini tutun. Yasak ettiği şey-Jerden de sakının.» (59/7)
Anlatılan mana icabı: Resulüllah S.A. efendimizin emirlerini tut mak vaciptir. Ki bu: Cümlenin malumudur.
Resulüllah S.A. efendimize itaat edenler, iki cihanda nimete ve kereme ereceklerdir. Ona muhalefet edenler ise, cezaya çarpılacaklar-dhr.
Denildi. Allah-ü Taála, ona salât ve selâm eylesin.
27. İsim: MÜDDESSİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salát ve selâm cyle.
Bu isim, ism-i faildir. Atap dili kaidesine göre: TEDESSERE ba-bından gelir. Dil kaidesi icabı olarak, başta (Ta) harfi, (Dal) harfine çevrilmiştir.
ÖRTÜNEN.
Demeğe gelir ki, izahı aşağıdaki isimle beraber yapılacaktır.
Allah-ü Taâlâ ona salát ve selâm eylesin.
28. İsim: MUZZEMMİL. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim de, ism-1 faildir. Arap dili kaidesine göre: TEZEM-
MÜL, babından gelmektedir. Dilin kendi özelliği icabı, baştaki (Ta) harfi (Za) harfine çevrilmiştir.
Bundan önce geçen MÜDDESSİR ismi ile; burada anlatıla-cak MÜZZEMMİL ism-i şerifi: Yüce Hakkın gönderdiği Kur'an-Kerim'de geçmiş; Resulüllah S.A. efendimize bu isimlerle hitab edil-miştir. Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
14216. Kendi söyler, kendi dinler, kendi kendini de över. Keskin dil bir yetenek, uzun dil bir cezadır.
14217. 14218 Kisa akın uzun dili vardır.
14219. Kıskanç kimse, başkasının mutluluğu karşısında eriyip biter.
14220. Kim varlıklıysa, benim kardeşimdir.
14221. Kimin ağzında safra varsa, ona her şey acı gelir.
14222. Kitap, mutlu insanı süsler, mutsuzu avutur.
14223. Komşularınız gerçeği söylüyorsa, o zaman sizin evdeki yalancılar kendilerini kötü hisseder.
14224. Köpek kadından akıllıdır, çünkü efendisine havlamaz.
14225. Köpekler bile yurdunu tanır.
14226. Kör kaşına rastık, kel başa şimşir tarak. (Kak mertvomu priparki.)
14227. Kötü barış, kötü savaştan iyidir.
14228. Kötü dil, tabancadan daha tehlikelidir.
14229. Kumaşını on kez ölç, çünkü ancak bir kez kesebilirsin.
14230. Kurtlarla arkadaş ol, yalnız elinden baltayı bırakma!
14231. Kurttan kaçan, ayı ile karşılaşır.
14232. Kuru ot üstündeki köpek gibi: ne yer, ne de başkasına verir.
14233. Kutsal tatilde, tüm orman yeşerecek.
14234. Kuyuyu pisletme, içmek isteyebilirsin.
14235. Küçük bir iş, büyük bir haylazlıktan iyidir.
14236. Küçük-büyük her iş birdir. (İş iştir.)
14237. Küçük dağlan ben yarattım, diyor.
14238. Küçük kaygıdan büyük kurtuluş doğar.
14239. Mızrak çuvala sığmaz. (Şila v meşke ne utaiş.)
14240. Mutlu insanlar, saatlere aldırış etmez.
14241. Mutluluk aranmaz, kurulur.
14242. Mutluluk çoğalınca ucuzlar.
14243. Mutlulukla mutsuzluk aynı kızakta yolculuk eder.
14244. Mutsuzluktan korkan, hiçbir zaman mutlu olamaz.
14245. Namus bir saç kılına asılı durur, yitirdin mi, iple bile bağlayamazsın onu.
14246. Ne denli az bilirsen, o denli iyi uyursun.
14247. Ne kokar, ne bulaşır! (Ni rıba, ni myaso.)
14248. Ne şiş yansın, ne kebap. (Çtobi i volki siti i ovtsi tselt.)
14249. Onu tanır misin? -Evet. -Ya akrabalarını? -Hayır. Demek, ki onu tanımıyorsun. (Znayeş li ti takogo-to? -Da. -A yego blizkih? -Nyet. - Togda tı yego ne znayeş.)
14186. Insanı giysilerine göre karşılar, bilgisine göre ağırlarlar.
14187. Insanın kemikleri bile "yurt, yurt" diye ağlar.
14188. Insanlar üstünlüklerini tinsel olarak, hayvanlarsa maddesel olarak gösterir.
14189. Insanların kimi gerçeği söyler, ama yılda bir kez.
14190. Insanların kimi yaşamda bir kez doğru söyler, ama ardından yalanlar. , İsmi var, cismi yok. (Odno nazvaniye, tolko nazvaniye.)
14191 14192 1ş, bir atla üç nala kaldı. (Ostalos naçat da konçit.)
14193, İşin sonu, hayırlı (iyi, yararlı) olmalı! (Konets vençayet delo, konets delu venets)
14194. İyi bir kadınla acılar yarıya iner, sevinçler iki kat olur.
14195. İyi bir karın, ålå bir lahana çorban olduktan sonra, daha ne istersin?
14196. İyi insan, Mayısta evlenmez; evlenirse, uğurlu gelmez.
14197. İyi söylersen, iyi işitirsin; kötü söylersen, kötü işitirsin. (Kak auknetsya, tak i orkliknetsya.)
14198. İyi talih saçımız gibi gider, kötü talih tırnaklarımız gibi kalır.
14199. İyiliksever budala, düşmandan daha çekincelidir.
14200. Kadından, varsıllık değil, bağlılık bekle!
14201. Kadını çekiçle döv, altın gibi olur.
14202. Kadının hazırlıkları, kazın bacakları gibi uzundur.
14203. Kalemle değil, akılla yazı yaz!
14204. Kamber'siz düğün olmaz. (Aslında: "Ivan'sız düğün olmaz".)
14205. Kapıyı çalmayana açmazlar.
14206. Karga, güvercin gibi yürümeğe kalkmış, kendi yürüyüşünü de unutmuş. (Ot svoih otstal, a k çujim ne pristal, ot voron otstala, a k pavam ne pristala.
14207. Karga, karganın gözünü oymaz.
14208 Karını canın gibi sev, kürk palton gibi sopala (armut dalı gibi salla).
-Onun hediye etmiş olduğu bu gömleği alıp seni üzmek istemeyiz. Ancak, hiç olmazsa onu bir suya batır ve o suyu bize ver ki, biz de o gömleğin bereketine böylece ortak olalım" dedi. (Ibnü'l-Cevzi, Mendibul-Imam Ahmed bin Hanbel, s. 609-610)
Rüya gerçekleşti, ehl-i sünnetten uzak Mûtezile, iktidarı tesiri altına aldı
. Imâm-1 Ahmed; pek çok âlim gibi «Kelâmullâh »ın mahlük olduğunu söylemeye zorlandı. Çokları çeşitli te'villerle takibattan kurtuldu.
Fakat Ahmed bin Hanbel, «evliyâullah»tan Bişr-i Hâfi'nin ifadesiyle, peygamber sabrı gösterdi, atıldığı ateşten has altın olarak çıktı.
0, inandığından taviz vermedi. Bu uğurda günlerce kırbaçlandı, ellerinde kelepçelerle Bağdat'tan tå Tarsus'a yürütüldü. Yirmi sekiz ay hapsedildi. Sonra da göz hapsinde tutuldu. Ders vermesine, hadis okutmasına mânî olundu...
O, bütün bu işkencelere ve çilelere; İslâm'ın izzetini, ilmin haysiyetini kaba kuvvet karşısında korumak için katlandı.
TEBERRÜK
Ahmed bin Hanbel'in oğlu Abdullah anlatıyor:
-Babam, Rasûlullah'in saç-larından bir tel alır, onu du-daklarının üzerine koyarak öperdi. Babamı, Allah Rasû-lü'nün saç telini gözünün üzerine koyarken de görmüşümdür.
O, Rasûlullah'in saç telini suya batırır ve o suyu içerdi. Bu suyla (teberrüken) Allah'tan şifâ dilerdi.
Bir gün babam; Rasûlullah'in su kâsesini aldı, sonra onu geniş bir kap içinde yıkadı ve o sudan içti.
Yine o; şifâ niyetiyle Zemzem suyundan içer, onu ellerine ve yüzüne sürerdi. (Zehebi, Siyeru Alamin-Nübelá, Beyrut 1986-1988, XI, 212)
-Mushaf-i şerife baktım ve otuz üç yerde Rasûlullah 'e itaatin emredildiğini gördüm.
(Ayet-i kerimede buyurulur):
"...O'nun (Rasûl'ün) emrine muhalif davrananlar;
Başlarına bir fitne gelmesinden veya
Kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar."
(en-Núr, 63)
-Ayette isabet edeceği bildirilen fitne nedir?
Şirktir, küfürdür.
Herhålde o fitne kişinin başına şöyle gelir:
Bir kişi, Efendimiz'in bir sözünü tercih etmediğinde;
Kalbine bir eğrilik gelir,
Kalbi kaymaya başlar. Sonunda;
O kişinin kalbi hidâyetten tamamen uzaklaşır ve sahibini helâk eder.
(Nitekim âyet-i kerimede buyurulur):
"Hayır, Rabbine yemin olsun ki aralarında çıkan herhangi bir anlaş-mazlık husûsunda Sen'i hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabul-lenmedikçe îmân etmiş olmazlar." (en-Nisa, 65) (Ibn-i Batta el-Ukberl, el-lbå netü'l-Kübra, no: 99, Ibn-i Teymiyye, es-Särimül-Meslül, Beyrut 1417, 1, 59)
Ahmed bin Hanbel Hazretleri, Bağ-dat'ta pazardan dönerken, onu elinde çantasıyla gören biri koşa-rak gelip, çantasını taşımak ister. Hazret, çantasını vermek isteme-yince de adamcağız ısrar eder:
-Efendim, büyüklerimize hizmet, bizim vazifemizdir.
Ahmed bin Hanbel Hazretleri ise bu söze, şu hikmetli ifadeyle mu-kabelede bulunur:
-Biz kendimizi çantası taşınacak büyüklerden bilirsek, bu kibir olur; küçüklerden biri olduğumuzun delilini teşkil eder. Bu sebeple, bizi büyüklerden bilmek, size sevap kazandırsa bile, bizi gaflete sürükler. En iyisi, kendimi, çantası taşınacak büyüklerden biri saymayıp yükümü kendim taşımalıyım.
Çünkü mahşerde de;
Herkes kendi yükünü kendisi taşıyacak ve
Kimse kimsenin yükünü yüklenmeyecektir.
O'NUN İLMİ BENDE YOK!
Ahmed bin Hanbel, sık sık büyük veli Bişr-i Hâfi'in yanına gider, onunla sohbet ederdi.
Talebeleri dediler ki:
-Ey Imam! Sen, Kur'ân ve Sünnet ilimlerinde müçtehid bir âlimsin. Buna rağmen böyle sıradan bir insanın yanına gidip gelmen sana yakışır mı?
Büyük İmam şu cevabı verdi:
-Evet, saymış olduğunuz hususları ben ondan daha iyi bilirim. Ama o, kalbinde Cenâb-ı Hakkı benden daha iyi bilmekte ve tanımaktadır. Yani onun mârifetullah ve takvâsı benden üstündür.
-Bir Küfe'ye, bir Basra'ya gidiyorsun! Ne zama-na kadar böyle de-vam edeceksin?
-Hokka ve kalem ile mezara kadar...
-Kalpler ne ile yumuşar?
-Evlâdım!
Kalpler helâl yemekle yumuşar.
-Zühd nedir?
-Zühd üç türlüdür;
Birincisi, câhil halkın zühdüdür ki haramları terk etmekten ibarettir.
İkincisi; âlimlerin zühdüdür, o da helâl olanların fazlasından sakınmaktır. Riyâzat ile onları asgarîde, yani yalnız ihtiyaç çerçevesinde kullanmaktır.
Üçüncüsü ise âriflerin zühdüdür,
Allah Teâlâ'yı unutturan her şeyi terk etmektir.
-Zenginlik mi yoksa fakirlik mi üstündür?
-Pazara müdavim ol (ticaret yap), halktan istiğnâ et. İnsanlara karşı müstağnî davranmak kadar büyük bir fazilet bilmiyorum. (Kazancının / rızkının peşinde ol, fakat kaderine de râzı ol!)
1917 - Rusya ile Türkiye arasında Erzincan Antlaşması yapıldı.
ARALIK
18
PERŞEMBE
28 1447 C.AHİR
RUMI: 5 K. EVVEL 1441 KASIM: 41
BİR AYET
Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır.
Allah, ilim ve kudretiyle her şeyi kuşatıcıdır.
Nisa Suresi: 126
BİR HADİS
Başkası için afiyet dile ki, sana da nasip olsun.
Buharî, Eşribe: 22
Ey ehl-i imân! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur'ân tezgâhında yapılan takvadır. Ve siperiniz, Resul-i Ekremin (asm) Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silahınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır. Lem'alar
seddin Muhammed ibn-i Salim (1335) El-Cefr el-Kebir adı eserinde bu ko nuyu incelemiştir.
پامیر
كتار الجزء الكبير الجامع ومصاح النور للأميرة في حل رمون كلام الشيخ الأكبر والكبريت الاحمد محى الدين بن عربي وفي كلام بن طلحة البسطامي في كلام الشيخ عبد الحق بن سبعين تاليف شمس الدين محمد بن الشيخ الامام كمال الدين سالم المعروف بالخلال
رحمان
ورضى
عند
امين
2
صورة مخطوطة
Kitâbu'l-Cifr'il-Kebîr'il-Câmi
El-Hallal Şemseddin Muhammed ibn Sâlim (1335) El-Cefr el-Kebir, sh. 18 vd.: Muhyiddin Arabi, El-Fütühât el-Mekkiyye, c. 1, sh. 231-361; c. II, 51-81; Alusi, Ruh'ul-Maani, c. I, sh. 101-102.
بسم الله الرحمن الرحيم فال الشيخ الإمام سمة الى المحمد بن الشيخ الإمام كمال الدين سالم المعروف بالخلال الأول لله الذي خلق الإنسان وعليه بيان التي ان وجود خليفة على سائر الحيوان والعلوم و السلام على السيد الاعظم والجيب الأكرم سيدنا محمد واله واصحابه، جلاد و سلاما دائمين مثله زمين إلى يوم الدين وبعد فهذا كتاب جليل القدر الفته من كلا من كتب الأول تأليف الكندي الذي سير طالع ملة العرب وما الثاني تاليفاحي في الله فقه الشيخ الإمام كمال الدين محمد العمر ومن بالسطامي و الثالث الشيخ الإمام محي الدين بن عربي ونظرت في ذلك نظر اسا فيا و تأملته تأملاً وافيا وكنت في سنة خمس وثلاثين وسبعماية اطلعت على رسالة الشيخ قطب الدين عبد الحق بن سبعين موجدتها معلمة فاجتمعت برجل صالح عمام فقراتها عليه وأوضح لي ما كان يغلق علي ثم توجهت الى مكة المشرفة فرايت في عالم
buyük önemi vardır. Çünkü tahric yardımıyla hadislerin as Il kaynaklanını tesbit etme imkanına ulaşılmaktadır.
Sabahaddin YILDIRIM
TAHRIF
Bir kelimede harflerin yerini veya bir harfi de-ğiştirme, bozma. Bir ibarenin anlamını değiş tirme, ilahi kitaplar üzerinde herhangi bir keli-menin bile bile değiştirilmesi.
islam dinine göre birkaç çeşit tahrif var-dır: 1. Bir kelimenin bazı harflerini yanlış telaffuz ederek ona başka mana ver-mek, 2. Bir hadis veya ayete tefsir yo-luyla değişik mana vermek, 3. Metinler aratında bile bile değişiklik yaparak Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif'lerde mevcut olmayan bir kelimeyi metinlere eklemek suretiyle varmış gibi göster-mek.
Dini bir metnin aslını bozma ve değiştir me anlamına gelen tahrif, islâm literatü-ründe genellikle Tevrat ve İncil'in geçirdi-ği değişiklikler ve aslının bozulmasını ifa-de için kullanılır. Yapılan araştırmalar Tevrat'ta, Allah'ın kelamı olarak kabul edilebilecek az sayıda ibare ve bölümün bulunduğunu ortaya koymuştur. İlahi me-tin olma niteliğindeki bu az sayıda ibare ve bölüme de ha-ham, kâhin ve Yahudi müfessirleri tarafından söz, hikâye, va-az ve telkinler ilave edilmiştir. Bu bakımdan, ilävelerin ayıkla narak asli metnin ortaya çıkarılması oldukça zordur.
Hz. Musa, İsrailoğullarından verdiği talimatlara uymalarını, Allah'ın emir ve yasaklarını gelecek nesillere öğretmelerini, evde olsun, yolda olsun, her oturuş kalkışta bunlardan söz etmelerini ve Tevrat'a iyi sahip olmalarını istemiş, onlardan söz almıştı. Fakat onlar Hz. Musa'nın samimi nasihatini cid-diye almadıkları gibi, Tevrat'ı muhafaza ve nesilden nesile in-tikal ettirmek görevini de yerine getirmernişlerdir. İsrailoğulla-ri tâ başından beri Allah kelamı olan Tevrat'a daima ilgisiz kal-mışlardır. O kadar ki, Hz. Musa'dan yediyüz yıl sonra Ku-düs'teki Süleyman Måbedi'nin Baş rahibi ile dönemin hü-kümdarı, kendilerine Allah tarafından Tevrat adında bir kitabın verildiğinden nerede ise haberleri bile yoktu.
Tevrat'ın nesilden nesile sağlam bir şekilde intikali konu-sunda Yahudi din adamlarının en büyük suçu, bu ilahi kitabı - okuma keyfiyetini kendi tekellerine almış olmalarıdır. Bundan - dolayıdır ki Tevrat Yahudi halkının bildiği ve okuduğu bir kitap mahiyetini alamamış, halk bu Allah Kelämından kopuk yaşa-mıştır. Daha sonraları Yahudiler arasında bid'at ve cehalete -dayanan uygulamalar ortaya çıkınca, din âlimleri bir yandan bid'at ve cehaletle mücadeleye girişmiş, bir yandan da bo-zuk inanç ve uygulamalara karşı Tevrat'tan kanıtlar bulmaya çalışmışlardı. Tevrat'tan kesin cevap bulamadıkları hususlan da bizzat kendileri Tevrat'a eklemişlerdir.
Yahudi âlim ve hahanları, kesin cevap bulamadıkları nok-talarda Tevrat'ı yalnız kendi anlayışlan doğrultusunda yorum-
larmakla kalmamışlar, uygun gördükleri metinien ekleyerek bazı yerleri de çıkarmışlardır. Sonuçta bu illive ve çıkarmalar gerçek Tevrat'ı tanınmaz hale getirmiştir.
Ayni tür bir tahrif hadisesine diğer ilähi kitap olan İncil'de de rastlanmaktadır. Hristiyan rahipleri kendi yorum ve hayal mahsulu düşüncelerini, kendi ictihadlan doğrultusurida geliş tirdikleri din anlayışlarını Allah'ın kalamı olan İncil'e ekleyerek bu ilahi kitabı adeta anlaşılamayacak hale getirmişlerdir.
Kur'an-ı Kerim, Yahudi ve Hristiyan din adamlanının ilähik taplar üzerindeki bu çirkin tasarruflanını söyle açıklıyor "Ey iman edenleri Biliniz ki, hahamlardan ve råhiplerden bir çoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve insanian Allah yolundan engellerler..." (et Tevbe, 9/34). Bu ayetten anlaşıldı ği üzere hahanlarla råhipler, mukaddes kitaplardaki ayetleri dünya menfaati karşılığında da değişmişler veya hükmünü kendilerine göre yorumlanışlardır. Bunlar özellikle Hz. Mu-hammed'in Peygamberliğiyle ilgili ayetleri tahrif etmişler, Ki-tab- Mukaddes'in, Hz. İsa'dan sonra Hz. Muhammed'in ge-leceğini müjdeleyen ayetlerini yok etmeye çalışmışlardır.
Haham ve rähipler bununla da yetinmemiş, ilahi kitaplara yaptıkları ilåvelerin asli metin olduğunu iddia etmişlerdir. Böy lece haham ve råhiplerin tarih felsefesi, kelâm, fıkıh, tefsir ve diğer ilim dallanındaki görüş ve yorumları Kitab-ı Mukaddes Külliyatı içine girerek ådeta Allah kelamının bir parçası halini
almıştır. Yapılan araştırmalar Ahd- Atik (Eski Ahit)'in ilk beş kitabının
asıl Tevrat olmadığını ortaya koymuştu. Orijinal Tevrat'ın bir nüshası veya bölümü hiç bir yerde yoktur. Bu iddiayı bizzat Tevrat'ın kendisi de doğrulamaktadır. Bugün elde mevcut Tevrat Hz. Musa'nın, ölümüne yakın bir zamanda bu ilähi ki-tabı bir sandığa koyarak Hz. Yeşu'ya teslim ettiğini, Babil im-paratoru Buhtu'n-Nasr'ın Kudüs'ü yakıp yıktığı zaman san-dıktaki Tevrat'ın da yanıp kül olduğunu bize bildirmektedir. Bu işgal ve yangından yaklaşık 250 yıl sonra Hz. Üzeyir'in, din bilgini ve hahamlann gayreti ve semåvi ilharnla Tevrat'ı ye-niden topladığını bizzat İncil rivayetlerinden öğrenmekteyiz. Bu hadiseler dışında da çeşitli olaylar, Kitab-ı Mukaddes'in büyük çapta tahrife uğrayarak kaybolmasına sebep olmuş-tur. Büyük İskender'in fütuhatı sonucunda Yunanlılar diğer kültür eserleriyle birlikte Tevrat'ı da Yunanca'ya çevirmişlerdir. Netice itibariyle Yunan kültürünün tesirinde kalan Yahudiler de Tevrat'ın İbrânice nüshası yerine Yunanca tercümesini kullanmaya başlamışlardır. Bu bakımdan Yunanca tercüme-lerden bize intikal eden günümüzdeki Tevrat'ın, Hz. Musa'ya vahyedilen Tevrat olduğunu söylemek güçtür. Ancak bütün bunlardan, Tevrat bütünüyle tahrife uğramıştır sonucu çıkanı-mamalıdır. Tevrat'ın tamamen tahrif edilmediğini, içinde, Kur'an-ı Kerim'le tezat teşkil etmeyen Hak kelâmı pasajlar-dan anlamak mümkündür. Nitekim Prof. M. Hamidullah da, Kitab-ı Mukaddes'in tamamen tahrife uğramadığını, içinde mevcut olan bazı Allah kelâmı cümlelerinden dolayı O'na
Kur'an-ı Kerim gibi hürmet gösterilmesi gerektiğini belirtmiş-tir (Konferanslar, Erzurum 1975, s. 17). Ayrıca bugünkü Ki-tab-ı Mukaddes'de Allah kelâmının yanısıra Yahudi din bilgin-lerinin tefsir ve tevilleri, İsrailoğullarının tarihi, İsrailli fıkıh bilgin-lerinin ictihadı vb. yanyana ve İçiçedir. Bunlar birbirine öylesi-
ne karışmıştır ki, şu Allah kelâmıdır, şu bunun tefsir ve tevili-dir diye bir ayrım yapmak çok zor bir iştir (Mevdudi, Tevhid Mücadelesi, (cev. A. Asrar) İstanbul, 1983, 1 , 530). Tevrat'ın dinî hükümleri üzerinde de tahrifler yapılmıştır. Bi-
de
al lindiği üzere Hayberli Yahudiler, zina eden evli bir erkekle evli $- bir kadın hakkında hüküm vermesi için Hz. Peygamber'e gel-ekmişler, o da suçluların recmedilmeleri gerektiğini, Tevrat u -(Tesnye, XXII, 23-24)'ın da bunu emrettiğini söylemiştir. Ya-1- hudiler ise bunu bildikleri halde o hükmü fakir ve kimsesizle-Eyre uyguluyor, aynı suçu işleyen zengin ve mevki sahibi kişile-ri de kırbaç cezasıyla veya eşeğe ters bindirerek halk arasın-da dolaştırıyorlardı. Böylece Yahudiler Allah'ın kitabından yüz çevirerek işlerine geleni alıyor, dolayısıyla da şeriatı tahrif edi-iyorlardı. Hz. Peygamber de hadis-i şeriflerinde Yahudi ve Hristiyanların "Tefsir etmek suretiyle kitaplarını tahrif ettikleri - ni" (Dârim, Mukaddime, 56), "İsa'dan sonra meliklerin Tev - rat'ı değiştirdiklerini" (Nesâ, Kudat, 12), "Kitaplarını hem tah rif ettikleri, hemde ilâveler yaptıklarını (Tirmiz, Tefsir, 34/3 açıklamıştır.
a
Kitab-ı Mukaddes'deki tahrif hadisesinin bir başka de - li de, bizzat Tevrat ve İncil'de görülen çelişkilerdir. Tevrat'da ki çelişkilerden birkaçını tesbit etmek için Tekvin, 1, 27 Tekvin, II, 17; Tekvin, XXII, 14 ile Çıkış, VI, 2-3; 1. Samu XVI, 10 ile 1. Tarihler, II, 13-15 cümlelerini birbirleriyle kars laştırmak yeterlidir. Aynı şekilde İncil'deki çelişkilerden birk çını tesbit edebilmek için de Yuhanna, IV, 3 ile Matta, XIII, 5 58; Matta, X, 9-10 ile Markos, VI, 8-10; Luka, 111, 23 Matta 1, 16; Luka, 111, 31 ile Matta, 1, 6 cümleleri karşıla tırmak bir fikir vermek için yeterlidir.
Tevrat'da Hz. Süleyman'a atfedilen Nesideler Nesidesi b lümü de baştan sona tahriflerle doludur. Bu bölümde bir p gamberin ağzından çıkması mümkün olmayacak sözler v dır. Aynı şekilde yine Hz. Süleyman'a atfedilen Tevrat'ın Krallar ve 11. Krallar bölümünde O'nun, bütün gücünü bü lerden aldığı ifade edilerek, Allah'ın peygamberlerine ver mucizeler gölgelenmek istenmiştir.
Kur'an-ı Kerim'in, "De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak ü re ölcüvü tagura
TAHRİF التحريف İslâm literatüründe önceki kutsal kitapların metninin veya anlamının bozulması karşılığında kullanılan bir terim. İlişkili Maddeler TEVRAT Kur’ân-ı Kerîm’de yahudilerin kutsal kitabına verilen ad. İNCİL Hz. Îsâ’ya verilen ilâhî kitabın Kur’an’daki adı.
Müellif: MUHAMMET TARAKÇI Sözlükte “yönelmek, meyletmek, sapmak” mânasındaki harf kökünden türeyen tahrîf “iki şekilde yorumlanması mümkün olan bir sözü bir tarafa çekmek” (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ḥrf” md.), “kelimenin veya sözün anlamını benzer anlamlarla değiştirmek” (Lisânü’l-ʿArab, “ḥrf” md.) gibi mânalara gelir. İslâm literatüründe tahrif, sonraki dönemlerde yahudi ve hıristiyanların kendi kutsal metinlerini kasıtlı şekilde değiştirmelerini veya yanlış yorumlamalarını ifade etmek için kullanılmıştır. Kur’an’da bu bağlamda kullanılan tebdîl, leyy (dili eğip bükmek), kitmân (gizlemek) ve nisyân kelimelerinin yanı sıra Allah’ın âyetlerini satmak, elleriyle kitap yazmak gibi bazı ifade kalıpları da bu kapsamda değerlendirilebilir.
İslâm geleneğinde Tevrat ve İncil’in tahrifiyle ilgili tartışmalar, yahudi ve hıristiyanlar hakkında Kur’an’da yer alan bilgiler ve onlara yöneltilen eleştirilerle başlamıştır. Kur’an’da bu bağlamda çok sayıda âyet bulunmaktadır. Bunları tahrif, tasdik ve tashih âyetleri şeklinde ele almak mümkündür. Kur’an’da tahrif kelimesi Ehl-i kitap’la ilgili olarak kelimelerin anlam ve bağlamlarının çarpıtıldığını ve ilâhî kelâmın tahrif edildiğini açıklamak üzere dört yerde geçer (el-Bakara 2/75; en-Nisâ 4/46; el-Mâide 5/13, 41). Dil bilimcilere göre bu ifadeler “sözün farklı bir şekilde yorumlanması, lafzının değil mânasının bozulması” anlamına gelmektedir (Lisânü’l-ʿArab, “ḥrf” md.; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ḥrf” md.). Buna göre yukarıdaki dört âyet yahudilerin kendi kitaplarını kasten yanlış yorumladığına işaret etmektedir. Kelimenin sözlük anlamına uygun biçimde bazı müfessirler, Kur’an’da bahsedilen tahrifin yorum tahrifi diye anlaşılması gerektiğini düşünmüşlerdir. Bazı müfessirler ise yahudilerin “recm” kelimesini “had” kelimesiyle değiştirdiklerini, Hz. Muhammed’i müjdeleyen ifadeleri Tevrat ve İncil metinlerinden çıkarıldıklarını öne sürüp metin tahrifi yapıldığını söylemişlerdir. Taberî tahrifi mâna ve hükümlerin değiştirilmesi olarak görürken (Câmiʿu’l-beyân, I, 367-369) Fahreddin er-Râzî, yalan yanlış yorumlarla veya kelime oyunlarıyla sözün anlamının başka yönlere çekilmesi şeklinde anlamıştır (Mefâtîḥu’l-ġayb, III, 134-135; VIII, 114; XI, 187). Reşîd Rızâ ise ilgili âyetlerde geçen “mevâdı‘” kelimesine “meânî” (anlamlar) diye mâna vermiştir. Bu durumda Nisâ sûresinin 46 ve Mâide sûresinin 13. âyetindeki ifadeler, “Onlar kelimeleri gerçek anlamlarından uzaklaştırıyorlar” mânasına gelmekte ve Hz. Peygamber’in nübüvvetini inkâr etmek için yahudilerin yaptığı yorumlara işaret etmektedir. Reşîd Rızâ, Mâide sûresinin 13. âyetindeki tahrifi “takdim tehir, ekleme ve çıkarma yapma veya yanlış anlam verme” şeklinde açıklamıştır. Ona göre Tevrat ve İnciller’de hem mâna hem metin tahrifi yapılmıştır (Tefsîrü’l-Menâr, V, 140; VI, 282, 389). İlk dönem kaynaklarındaki açıklamalar dikkate alındığında Kur’an’da geçen tahrifin “anlamı çarpıtmak, söze yanlış anlam vermek ve kelimeleri bağlamından uzaklaştırmak” gibi mânalara geldiği anlaşılmaktadır. İlgili âyetlerdeki “yüharrifûne” fiilinin “tahrif ediyorlar” şeklinde tercüme edilmesi yanlış anlamalara yol açabilmektedir; zira günümüzde tahrif kelimesi terim boyutu kazandığından belirtilen tercüme okuyucunun zihninde metnin bozulması yönünde bir çağrışım yapmaktadır. Aynı âyetlerdeki “mevâdı‘”ın da “yer” şeklinde değil Reşîd Rızâ’nın işaret ettiği gibi “kelimelerin vazedildikleri şey, kelimelerin asıl anlamı, bağlamı” diye anlaşılması daha doğru görünmektedir. Bu durumda âyetler yahudilerin Tevrat’taki cümlelerin mânasını kasten çarpıttıklarını ifade etmiş olmaktadır.
Kur’an’da tahrifle ilişkilendirilen diğer bir kelime “bir şeyi yerinden alıp başka bir yere koymak” (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “bdl” md.), “tahrif etmek” (Lisânü’l-ʿArab, “bdl” md.), “değiştirmek” (Ebü’l-Bekā, s. 31) anlamlarına gelen “tebdîl”dir. Kelime Kur’an’da, tahrifle ilgili olarak İsrâiloğulları’ndan bir grup âlimin kendilerine emredilen sözleri başka sözlerle değiştirdiklerini ifade etmek üzere iki yerde geçer (el-Bakara 2/59; el-A‘râf 7/162). İlk bakışta kutsal kitapların tahrifiyle ilgili görünmesine rağmen bu âyetler aslında İsrâiloğulları’nın bir şehre girerken Allah’ın kendilerine emrettiği “hıtta” sözü yerine başka bir sözü söylediklerini belirtir; dolayısıyla burada kitabın tahrifinden değil yahudilerin Allah’ın emrine karşı gelmesinden bahsedilmektedir. Her ne kadar yahudilerin tahrifçi bir karakter taşıdığını açıklasa da bu âyetler kutsal kitapların tahrifine işaret etmemektedir. “Dillerini eğip bükmek” (leyy) ifadesinin de (Âl-i İmrân 3/78; en-Nisâ 4/46) kaynaklarda tahrifle ilişkilendirildiği görülür. Yahudilerin Hz. Peygamber’le konuşurken, “İşittik ve karşı geldik” gibi sözler sarfetmelerini, Tevrat’taki Resûl-i Ekrem’le ilgili işaretleri çarpıtmalarını veya dinî hükümleri yanlış yorumlamalarını ifade eden bu tabir yorum tahrifinden bahsetmektedir (Zemahşerî, I, 329; Fahreddin er-Râzî, X, 118-119; Reşîd Rızâ, III, 344-345). Ehl-i kitabı hakkı gizlemek (kitman) ve unutmakla (nisyân) suçlayan âyetler de (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ktm”, “nsy” md.leri) tahrifin mahiyeti hakkında ipuçları vermektedir. Müfessirlerin genel kanaatine göre Kur’an’da mevcut hakkı bâtılla karıştırma sözü delilleri yanlış yorumlayarak insanların zihnini bulandırmayı, hakkı gizleme ise insanların delillere ulaşmasına engel olmayı ifade eder (Taberî, I, 255-256; Fahreddin er-Râzî, III, 43; Elmalılı, I, 335). Şu halde bu âyetler de Tevrat’ın tahrifini değil Tevrat’ta yazılı bilgilerin insanlardan gizlenmesini anlatmaktadır. Nitekim gerçekleri gizlemekle ilgili başka bir âyette (el-Bakara 2/159) yahudilerin yorum tahrifi yaptıklarından söz edilmektedir.
Kur’an’ın yahudilere yönelttiği başka bir eleştiri elleriyle yazdıkları kitabı, “Bu Allah’tandır” diyerek para karşılığında satmalarıdır (el-Bakara 2/79). Taberî’ye göre bu âyet yahudilerin, Tevrat’a aykırı yorumlar içeren bir kitap yazıp bu kitabı Tevrat’ı bilmeyen Araplar’a sattıklarına işaret etmektedir. Bir rivayete göre Hz. Peygamber yahudilerin hoşlarına giden bazı şeyleri Tevrat’a ilâve ettiklerini, hoşlanmadıklarını çıkardıklarını, Muhammed ismini de Tevrat’tan sildiklerini söylemiştir (Câmiʿu’l-beyân, I, 378-379). Elmalılı Muhammed Hamdi’ye göre Tevrat’ın aslını korumayan yahudiler kendi yazdıkları tercümeleri, “Bu Allah’ın kitabıdır” diyerek Tevrat’ın yerine koymaya çalışıyor, Allah’ın iradesi ve emirleri yerine kendi görüş ve arzularına tâbi oluyor, böylece hak inancı bozuyorlardı (Hak Dini, I, 336). Bu âyette yahudilerin yazdıkları kitabın ismi verilmemiş, Tevrat’a alternatif bir kitap mı yoksa Tevrat üzerine yanlış yorumlar içeren bir tefsir mi olduğu açıklanmamıştır. Bazı suçlar için Tevrat’ta yer alan ölüm cezasının Talmud’da diyete çevrildiği bilinmektedir (Baba Kamma, 83b-84b). Dolayısıyla sözü edilen âyetler Tevrat hükümlerini bir bakıma askıya alan Talmud’la ilgili olabilir.
Tahrif meselesinde sıkça söz konusu edilen “Allah’ın âyetlerini az bir ücretle satma” şeklindeki Kur’an ifadesiyse (el-Bakara 2/41, 79) hahamların rüşvet almak, insanları memnun etmek, liderliklerini devam ettirmek gibi maksatlarla Allah’ın kitabını tahrif ettikleri ve hükümlerini değiştirdikleri biçiminde yorumlanmıştır. Öyle anlaşılıyor ki Allah’ın âyetlerinin satılması metin tahrifinden ziyade yahudilerin kendi kutsal kitaplarına sadakatsizlik gösterdiklerini ifade etmektedir. Hz. Muhammed’in önceki kitaplarda müjdelendiğini belirten âyetler de tahrifle ilişkilendirilmiştir. A‘râf sûresinde (7/157) belirtildiğine göre son peygamberin nitelikleri yahudi ve hıristiyanların ellerindeki Tevrat ve İncil’de yazılıydı. Saf sûresinde ise (61/6) Îsâ’nın kendisinden sonra Ahmed isminde bir peygamberin geleceğini müjdelediği açıklanmaktadır. Müslümanlar bu âyetleri okuyup mevcut Tevrat ve İnciller’de Ahmed ismini göremeyince hem Tevrat’ın hem de İncil’in muharref olduğuna hükmetmişlerdir. Ancak daha sonra yapılan araştırmalar neticesinde, özellikle de ihtida eden bazı hıristiyan bilginlerin katkılarıyla Ahmed ismine karşılık gelebilecek bazı kelimelerin Tevrat’ta ve İncil’de bulunduğu görüşü ağırlık kazanmıştır (bk. BEŞÂİRÜ’n-NÜBÜVVE; FARAKLİT). Tahrife dair âyetlerin yorumunda yahudilerin Tevrat metninde tahrif yaptığı iddiası genellikle recm ve Hz. Muhammed’le ilgili cümlelerin Tevrat’ta bulunmamasına dayandırılmıştır. Ancak müfessirlerin yahudilerin Tevrat’ta recm kelimesinin yerine had kelimesini koydukları yolundaki iddiası doğru olamaz; çünkü hadislerde belirtildiğine göre Tevrat’ta recm hükmü yer almaktaydı ve yahudiler söz konusu hükmün geçtiği cümleyi okurken recm kelimesinin üstünü kapatıyorlardı (Buhârî, “Tefsîr”, 64). Ayrıca recme dair âyet bugünkü Tevrat metninde de bulunmaktadır (Tesniye, 22/23-24). Bu durumda yahudilerin metinde tahrif yaptıklarını iddia eden müfessirlerin öne sürdükleri iki argüman da geçersiz olmaktadır.
Âyetlerde geçen tahrif ve diğer ilgili ifadelerde şimdiki zamanın (muzâri) kullanılmış olması bu eylemlerin Resûlullah’ın döneminde yapıldığını gösterir. Nitekim müfessirlerin büyük bir kısmı bu yönde düşünmektedir. Âyetler, Hz. Peygamber devrinde gerçekleşen bir tahriften söz ediyorsa bu tahrifin metinde değil yorumda olması gerekir; zira hadislerde de belirtildiği gibi dönemin yahudileri Tevrat’ı İbrânîce’sinden okur ve Arapça olarak tefsir ederlerdi (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 25). Tevrat’ın Arapça tercümesi o dönemde bir kitap halinde bulunmadığına göre yahudilerin Tevrat metnini tahrif ettiklerini söylemenin tek yolu İbrânîce Tevrat metninde değişiklik yaptıklarını ileri sürmektir. Halbuki yahudi kutsal kitabı Resûl-i Ekrem’den yaklaşık beş asır önce bugünkü şeklini almıştı. Bu sebeple Hz. Peygamber devrinde yaşayan yahudilerin ne Arapça ne de İbrânîce kutsal kitaplarında metin değişikliği yaptıkları öne sürülebilir.
Müslüman âlimlerin Tevrat ve İncil’in tahrifi konusundaki görüşlerini üç grupta toplamak mümkündür: Metnin tamamı veya büyük çoğunluğu tahrif edilmiştir; Tevrat ve İncil’in metni değil yorumu tahrif edilmiştir; kısmî tahrif yapılmıştır. Tahrif meselesini geniş biçimde ele alan ilk müslüman âlim İbn Hazm’dır. İbn Hazm’a göre Tevrat ve İncil metninin büyük bir kısmı tahrif edilmiştir; bu metinlere güvenilemeyeceği gibi aslî şekillerine dönüştürülmeleri de mümkün değildir. Bununla birlikte Kitâb-ı Mukaddes’teki bazı cümleler yahudi ve hıristiyanların aleyhine delil olmak üzere tahriften korunmuştur (el-Faṣl, I, 116, 155, 211-212). Şehâbeddin el-Karâfî de aynı görüştedir (el-Ecvibetü’l-fâḫire, s. 20-27, 78-88). İbn Haldûn ise Tevrat’ın metninin değil yorumunun tahrif edildiğini söyler. Onun verdiği bilgiye göre yahudilerin Tevrat’ta tahrif yaptıkları iddiasını ciddi âlimler kabul etmez; çünkü âdet, vahyedilmiş bir dine sahip insanların kutsal kitaplarına karşı böyle bir şey yapmalarına manidir (el-Muḳaddime, I, 17). Ancak el-Muḳaddime’deki bu ifade eserin pek çok Arapça nüshasında yer almamaktadır. Metin tahrifine karşı çıkan diğer bir müslüman âlim Makrîzî’dir. Makrîzî’ye göre Mûsâ Tevrat’ın tefsiri mahiyetinde bir kitap bırakmıştır. Mişna adı verilen bu kitap Titus’un (Romalı General) Kudüs’ü ele geçirmesi esnasında yok olmuş, daha sonra Hillel ve Şammay adında iki kişi kendi sözlerini de ekleyerek Mişna’yı yeniden kaleme almıştır. Yahudi yüksek mahkemesi olarak kabul edilen ve yetmiş üyeden meydana gelen Sanhedrin, Mişna’yı tefsir etmek için Talmud adında bir kitap yazmıştır. Sanhedrin üyeleri Talmud’a kendi görüşlerini katmışlar ve Mişna’daki pek çok şeyi saklamışlardır. Kur’an’da kendi elleriyle yazdıkları kitabı, “Bu Allah’tandır” diye para karşılığı sattıkları için eleştirilen kimseler (el-Bakara 2/79), Talmud’u yazan Sanhedrin’dir (el-Ḫıṭaṭ, II, 475). Dolayısıyla Makrîzî’ye göre tahrif edilen kitap Tevrat değil onun tefsiri olan Mişna’dır. Aynı görüşe katılan Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’ye göre yahudiler hem lafız hem mâna tahrifinde bulunmuşlarsa da lafzî tahrif Tevrat’ın aslında değil tercümesinde ve misallerinde gerçekleşmiştir. Mâna tahrifi ise kişisel yargılarla metne yanlış anlam verilmesi, yani te’vilde yanlışlık yapılmasıdır. Yahudilerin tahriflerinden biri cehennem ateşinin kendilerine çok az bir müddet zarar vereceğini söylemeleridir (Âl-i İmrân 3/24; krş. bk. Roş-Haşana, 17a). Yahudiler recm âyetini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini gösteren işaretleri de gizlemişlerdir (el-Fevzü’l-kebîr, s. 12-18).
Takıyyüddin İbn Teymiyye, Mutahhar b. Tâhir el-Makdisî ve diğer bazı müslüman âlimlerin savunduğu üçüncü görüşe göre Tevrat ve İncil’in metni kısmen tahrif edilmiştir. İbn Teymiyye, tahrifin dinî kurallarda değil tarihî bilgilerde meydana geldiğini söyleyerek bu konuda yeni bir iddia ortaya atmıştır. Görüşünü de Tevrat’ta Allah’ın hükmünün bulunduğunu açıklayan (el-Mâide 5/43) ve hıristiyanların İncil’e uymalarını emreden (el-Mâide 5/47) âyetlerle desteklemiştir. İbn Teymiyye’ye göre Hz. Peygamber’in zina eden bir yahudi erkek ve kadının Tevrat hükmünce recmedilmesini istemesi de (Buhârî, “Tefsîr”, 64) Tevrat’ın tamamının tahrif edilmediğini gösterir. İbn Teymiyye, Kur’an ve hadislerden çıkardığı başka delilleri de açıkladıktan sonra Tevrat ve İncil’in çok az bir kısmının tahrife uğradığı sonucuna ulaşmıştır. Bununla birlikte Tevrat İncil’e göre daha az tahrif edilmiştir (el-Cevâbü’ṣ-ṣaḥîḥ, s. 424-425, 442, 450-451). Makdisî’ye göre tahrif ilk defa Hz. Mûsâ döneminde gerçekleşmiş, Mûsâ’nın beraberindeki yetmiş yaşlı İsrâilli, Sînâ dağından döndüklerinde kendilerine tavsiye edilenleri değiştirmiştir. Daha sonra Üzeyr’in (Ezrâ) öğrencilerinden biri Tevrat’a eklemelerde bulunmuştur; dolayısıyla mevcut Tevrat metni muharreftir (el-Bedʾ ve’t-târîḫ, III, 90; V, 29). Bîrûnî de Tevrat nüshaları arasındaki pek çok çelişkiye dikkat çekerek mevcut Tevrat’a güvenilemeyeceğini söylemiştir. Ona göre kutsal metinlerin yazarları Tevrat’taki kelimelerin gerçek anlamlarını değiştirip doğruluktan sapmışlardır. Îsâ Mesîh hakkında verdiği bilgilerde tutarsızlık ve çelişkiler bulunduğu için İnciller’in durumu da aynıdır. Bu sebeple Bîrûnî, İnciller’in hiçbirinin peygamber kitabı sayılmadığını ileri sürmüştür (el-Âs̱ârü’l-bâḳıye, s. 26-29). Tevrat ve İnciller’de metin tahrifi yapıldığını kabul eden diğer bir müslüman âlim Şehristânî’dir. Ona göre yahudilerin tahrif, tebdil ve tağyir ettikleri kısımların dışında Tevrat’ta Hz. Muhammed’e ve onun getirdiği kurallara işaret eden deliller bulunmaktadır. Fakat onlar bu delilleri yanlış anlayıp yorumlamış, böylece hem metin hem de yorum tahrifi yapmıştır (el-Milel, II, 17-18). İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Tevrat ve İncil metinlerindeki tahrifin temelde Resûl-i Ekrem’le ilgili tebşîrata dair olduğunu söylemiştir. Kur’an önceki kitaplarda Hz. Muhammed’in müjdelendiğini açıkça ifade ettiği halde (el-A‘râf 7/157; es-Saf 61/6) mevcut Tevrat ve İnciller’de Muhammed ismi bulunmadığına göre bu metinler muharreftir. Cüveynî ayrıca mevcut Tevrat’ı Ezrâ’nın milâttan önce 545 yılında yazdığını, İnciller’in ise hıristiyanların ihmali yüzünden hemen yazıya geçirilmediği için aslî hüviyetini kaybettiğini belirtir (Şifâʾü’l-ġalîl, s. 29, 31, 39).
Kur’an’ın kendini önceki kitapların tasdikçisi diye nitelemesi (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/3; el-Mâide 5/48; Fâtır 35/31), yine önceki kitaplarda yazılı olduğunu söylediği cümlelerin mevcut Tevrat ve İnciller’de bulunması, bu kitapların tamamının tahrif edildiği görüşünü çürütmektedir. Kur’an ile önceki kitaplar arasında görülen çelişkiler ise metnin bozulmadığı, sadece yorum tahrifi yapıldığı yönündeki görüşleri geçersiz kılmaktadır. Rabbânî Yahudilik kaynaklarında Mûsâ’ya verilen Tevrat’ın tahrif edildiğine dair birçok bilgi bulunduğu hatta Mûsâ’ya verilen Tevrat’ın kaybolduğu ve bugünkü Tevrat’ın, Ezrâ tarafından tesbit edildiği belirtildiği gibi Batı’da XVI. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan Kitâb-ı Mukaddes’in tenkidî tetkiki araştırmaları, bugünkü Tevrat’ın otantik ve orijinal olmadığını, zaman içinde farklı kişilerce kaleme alındığını ortaya koymaktadır (bk. TEVRAT). Kur’an’da yer alan tahrife dair eleştiriler yahudilere yöneliktir; ancak bundan İnciller’in tahrif edilmediği sonucu çıkmaz. Çarmıh hadisesinin ve kelâmın Tanrı olduğuna ilişkin cümlelerin İnciller’de yer alması müslümanları bu İnciller’in muharref olduğunu düşünmeye götüren gerekçelerdir (bk. İNCİL). Ayrıca hıristiyanların da kabul ettiği gibi Hz. Îsâ herhangi bir kitap yazmadığına veya yazdırmadığına göre kendisinden sonra yazılan İnciller, Îsâ’nın gözetimi ve kontrolü olmadan kaleme alınmış demektir. Hıristiyan inancında İnciller’in otantikliği ilham anlayışına dayandırılır. Buna göre İncil yazarları eserlerini kutsal ruhun gözetimi altında yazmış, yine kutsal ruhun etkisiyle bu İnciller otantikliğini korumuştur. İslâm inancına göre ise sırf ilhamla yazıldığı iddiası herhangi bir kitaba kutsallık veya otantiklik kazandırmaz. Şu halde mevcut İnciller gerçek İncil olma özelliği taşımaz. Öte yandan son araştırmalar, en eskileri olduğu kabul edilen Matta ve Markos da dahil olmak üzere, hiçbir İncil’in havârilerce yazılmadığını ortaya koymuştur. Dolayısıyla müslümanlara göre hem Tevrat hem de İnciller kısmen tahrife uğramış kitaplardır. Tevrat’ta Allah’ın hükmünün bulunduğunu belirten âyetin yanı sıra (el-Mâide 5/43) Ehl-i kitabı tasdik etmeyi de yalanlamayı da yasaklayan hadis (Buhârî, “Şehâdât”, 29; “İʿtiṣâm”, 25; “Tevḥîd”, 42), bu kitapların tamamının tahrif edilmediğini göstermektedir. Müslümanlar açısından Tevrat ve İnciller’in ne kadarının ve hangi kısımlarının tahrif edildiğini belirleyecek tek ölçü son ilâhî kitap olması ve tahriften uzak kalması itibariyle Kur’an’dır; Tevrat ve İnciller’in sahihliği Kur’an’ın mesajına ve ruhuna uygun olmalarıyla sınırlıdır.
Şehâbeddin el-Karâfî, el-Ecvibetü’l-fâḫire, Beyrut 1406/1986, s. 20-27, 78-88.
Takıyyüddin İbn Teymiyye, el-Cevâbü’ṣ-ṣaḥîḥ (nşr. Ali b. Hasan b. Nâsır v.dğr.), Riyad 1414, s. 424-425, 442, 450-451.
İbn Haldûn, el-Muḳaddime (nşr. Abdüsselâm eş-Şeddâdî), Dârülbeyzâ 2005, I, 17.
Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, II, 475-476.
Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât, s. 31.
Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, el-Fevzü’l-kebîr fî usûli’t-tefsîr (trc. Mehmed Sofuoğlu), İstanbul 1980, s. 12-18.
Elmalılı, Hak Dini, I, 335-336.
Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Menâr, III, 344-345; V, 140; VI, 282, 389.
Abdülmecîd eş-Şerefî, el-Fikrü’l-İslâmî fi’r-red ʿale’n-naṣârâ, Tunus 1986, s. 493-521.
Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul 1988-89, I, 185-186; II, 297-298, 495-496.
W. M. Watt, Early Islam, Edinburgh 1990, s. 77-85.
H. Lazarus-Yafeh, Intertwined Worlds: Medieval Islam and Bible Criticism, Princeton 1992, s. 19-35.
Şaban Kuzgun, Dört İncil: Yazılması, Derlenmesi, Muhtevası, Farklılıkları ve Çelişkileri, Ankara 1996.
C. Adang, Muslim Writers on Judaism and the Hebrew Bible: From Ibn Rabban to Ibn Hazm, Leiden 1996, s. 223-248.
a.mlf., “Medieval Muslim Polemics against the Jewish Scripture”, Muslim Perceptions of Other Religions: A Historical Survey (ed. J. Waardenburg), New York 1999, s. 143-159.
Mustafa Göregen, İslâm-Yahudi Polemiği ve Tartışma Konuları (doktora tezi, 2001), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 90-150.
Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 2002, s. 227-264.
a.mlf., “Tevrat’ın Tahrîfi Meselesine Müslüman ve Yahudi Cephesinden Bir Bakış”, AÜİFD, XXXVI (1997), s. 359-404.
Ramazan Biçer, İslâm Kelâmcılarına Göre İncil, İstanbul 2004, s. 87-126.
D. A. Carson – D. J. Moo, An Introduction to the New Testament, Grand Rapids-Michigan 2005.
I. Goldziher, “Ehl-i Kitaba Karşı İslâm Polemiği I-II” (trc. Cihad Tunç), AÜ İlâhiyat Fakültesi İslâm İlimleri Enstitüsü Dergisi, sy. 4, Ankara 1980, s. 151-170; V (1982), s. 249-278.
Necmettin Gökkır, “Kur’ân-ı Kerîm Açısından İlahî Kitapların Tahrîfi Meselesi”, İÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 2, İstanbul 2000, s. 221-256.
J.-M. Gaudeul – R. Caspar, “Kitab-ı Mukaddes’in Tahrîfi Konusunda Klasik İslami Kaynakların Yaklaşımı” (trc. Ali Erbaş), Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 7, Adapazarı 2003, s. 131-167.
Muhammet Tarakçı, “Tevrat ve İncil’in Tahrîfi ile İlgili Kur’ân Âyetlerinin Anlaşılması Sorunu”, Usûl: İslam Araştırmaları, sy. 2, Adapazarı 2004, s. 33-54.
Münafiklarca Medine'de inşa edilen mescit Müslümanlara zarar verme amacıyla yapıldığı İçin Kur'an'da Mescid-i Dirâr olarak nitelen-(s.a.s), münafıkların amacını bildiren vahly üzerine bu miş ve daha sonra bu adla anılmıştır. Hz. Peygamber mesciti yaktırarak müslümanlar arasında fitne kaynağ olmasına izin vermemiştir.
Medine'de münafıklar, İslâm aleyhindeki faaliyetlerini açıkça ve rahatça yapamadıkları için İslâm devletinin ta-kibinden kendilerini koruyacak, gizli çalışmalarını yürüt. meye elverişli bir merkeze ihtiyaç duyuyorlardı. Aslen Medineli olduğu halde, Hz. Peygamber'in Medine'ye hicret etmesi üzerine İslâma ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'e düşmanlığı ve hışmı dolayısıyla önce Mekke'ye daha sonra da Bizans ülkesine giden Ebû Âmir er-Ra-hib/el-Fâsık (Hz. Peygamber, onun er-Rahib lakabını el-Fâsık şeklinde değiştirmiştir) irtibatlı bulunduğu Medi-ne'deki münafıklara mescit şeklinde bir merkez kurma-ları tavsiye ve tahrikinde bulundu.
Bunun üzerine münafıklar, 9/630 senesinde Medi-ne'de Salim b. Avf Oğullarının bölgesinde Kubâ Mesci-di'ne yakın bir yerde sözde bir mescit inşa ettiler. Bun-dan sonra Hz. Peygamber'e müracaatla içlerinden yaş lıların ve özür sahiplerinin devamlı merkezdeki Medine Mescidi'ne gelemediklerini, bazen yağmurlu ve soğuk
günlerde kendilerinin de cemaata katılamadıklarını, bu sebeple kendi bölgelerinde namazı cemaatla kılabilmek gelip namaz kıldırmasını ve böylece bu mescitin açılışını üzere bir mescit inşa ettiklerini belirterek, mescitlerine yaparak resmen tanınmasını istediler. Bu sırada Hz. Peygamber (s.a.s), Tebûk Gazvesi'nin hazırlıkları ile son derece meşguldu ve sefere çıkmak üzere idi. Bu sebep-Je kendisine müracaat edenlere, ancak seferden dön-dükten sonra mescitlerine gelebileceğini belirtti.
Fakat Hz. Peygamber (s.a.s), Tebük Seferinden dö-nerken Medine yakınlarında Tevbe Suresinin 107-110. ayetleri nazil oldu. Bu ayetlerde sözkonusu mescitin za-rar verme (dırâr) inkar etme, Müslümanlar arasında ayrı-lık çıkarma, daha önce Allah ve Resulune karşı savaşan-lara gözetleme yeri hazırlama amacıyla yapıldığı, müna-fıkların bu amaçlarını gizlemek için "Biz sadece iyilik yapmak istiyorduk" diye yemin ettikleri, buna rağmen yalancı oldukları belirtilerek şöyle buyuruluyordu: "Ey Nebi! Bu mescitte asla namaza durma. Şüphesiz ki baş--langıcından itibaren takva üzere kurulan mescitte namaz kılman daha hayırlıdır. O mescitte kendilerini maddi ve manevi kirlerden temizlemeyi seven adamlar vardır. Al-lah kendisini temizleyenleri sever. Binasının temelini Al-lah'tan korkma ve rızasını kazanma esası üzerine kuran mı, yoksa binasını bir uçurumun kenarına kurupta onun-la Cehennemin ateşine göçen mi daha hayırlıdır! Allah zalimler güruhunu doğru yola sevketmez. Yürekleri pa-ramparça oluncaya kadar yaptıkları o mescit daima bir şüphe kaynağı olarak kalblerinde kalacaktır. Allah Alim'dir, Hakîm'dir" (et-Tevbe, 9/107-110.
Münafıklar Dırâr Mescitini açmak için Hz. Peygamber
(s.a.s)in seferden dönmesini bekliyorlardı. Hz. Peygam-ber (s.a.s.), Medine'ye dönünce, gerçek mahiyeti konu-sunda bilgilendirildiği, yönlendirildiği Dırâr mescitini gö-revlendirdiği birkaç sahabe vasıtasıyla yaktırarak orta-dan kaldırdı. Böylece münafıkların belli bir merkezde üs-lenerek faaliyette bulunmalarına fırsat vermedi. Dırar mescidinin yakılması, İslâm tarihinde bir ibadet mahalli-ne yönelik ilk ve son eylemdir. Bu eylem İslam toplumu-nun birliğini bozmaya yönelik faaliyetlere hiç bir şekilde izin verilmeyeceğinin bir kanıtıdır. Bu olay ayrıca İslâm düşmanlarının haince amaçları için İslam'ın temel ku-rumlarını bile kullanmaktan çekinmeyecekleri konusun-da Müslümanlara yapılan bir uyarı niteliği taşımaktadır.
Ahmet ÖNKAL
MESCİD-İ HARÂM
El-Mescidü'l-Haram, Mekke'de Kâbe'nin bu-lunduğu alandaki camiin adıdır. Hürmet ve saygı gösterilmesi gereken mescit anlamında bu ad verilmiştir. Yeryüzünde inşa edilen ilk mescit ve müslümanların kıblesidir. Buraya Mescid-i Haram denil-diği gibi, Harem-i Şerif de denir. Açık bir alan üzerinde bulunan Kâbe, Makam-ı İbrahim ve zemzem kuyusu bu mescidin birer parçasıdır:
Mescid-i Haram'ın, kuzey-batı duvarı 164 m., güney-doğu duvarı 166 m., kuzey-doğu duvarı 108 m., güney-batı duvarı 109 m. dir. Mescid-i Haram'ın bu dört duva-rında 19 kapı, çevresinde 92 kubbe ve 7 minare vardır. Hz. Ömer zamanına kadar ihata duvarı yoktu. Ondan sonra duvar örüldü ve tarih boyunca bir takım tamir, ye-
Mesâcid, 7). Bu hadisler, zikredilen bu üç mescitin dışın da inşa edilecek hiç bir mescitin, diğerlerinden farkı ol-
madığını ve fazilet bakımından birbirine denk olduğunu
da ortaya koymaktadır.
Ömer TELLİOĞLU
MESCİDU'T-TAKVA
bk. KUBA MESCİDİ
MESED SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in yüz on birinci suresi. Beş ayet, on dokuz kelime, seksen bir harften iba-rettir. Fasılası "dal" ve "ba" harfleridir. Mekkî surelerden olup "Fatiha" suresinden sonra nazil olmuş-tur.
Sureye, Tebbet ve Leheb adları da verilmektedir.
Bu isimlerin üçünü de, surede geçen kelimelerden al-mıştır.
Abdulmuttalib'in oğlu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in de amcası olan Abdüluzza'ya Ebu Leheb lakabının verilme-si, yüzünün parlaklığından dolayı idi. O ve karısı Ümmü Cemil, insanlar arasında Hz. Peygamber (s.a.s)'e ve O'nun davetine en çok kötülük eden ve eziyette bulu-nan insanlardandı. Ümmü Cemil'in asıl adı, Erva olup aynı zamanda Ebu Süfyan'ın kız kardeşi idi.
"Önce en yakın akrabanı uyar" (eş-Şuara, 26/214) ayeti nazil olduktan sonra, Hz. Muhammed (s.a.s) en yakın akrabalarını İslam'a davet etti. Bir gün Safa tepe-sine çıkarak, Mekkelilere seslendi. Halk O'nun etrafında toplandı. Hz. Peygamber (s.a.s); "Şu dağın arkasında si-ze saldırmaya gelen düşman süvarileri vardır desem, inanır mısınız?" diye sorunca, toplananlar: "Evet inanırız.
Çünkü şimdiye kadar senden yalan duymadık" cevabını - verdiler. O zaman Hz. Muhammed (s.a.s) onlara, ahire-tin şiddetli azabından bahsetmiş ve onları İslam'a iman'a davet etmişti. O anda topluluğun içinde bulunan Ebu Leheb ağzını bozmuş ve Hz. Peygamber'e;
"Yazıklar olsun sana! Bizi bunun için mi topladın?" di-yerek, orada bulunanları dağıtmıştı. Bazı hadislerde de rivayet edildiğine göre, Ebu Leheb'in hanımı Hz. Mu-hammed (s.a.s)'in yoluna ayaklarına batsın diye diken döküyordu. İşte bu olayların üzerine bu sure nazil oldu (Abdulfettah el-Kadi, esbâbü'n-Nüzül, 251).
Yani bu sure, Hz. Muhammed (s.a.s)'in amcası Ebu Leheb ve onun karısı Ümmü Cemil hakkında nazil oldu. Kur'an-ı Kerim'de ismi zikredilerek lanetlenen tek İslâm düşmanı Ebu Leheb'dir.
Araplarda amca, baba yerine sayılıyordu. Yeğenin ba-bası ölmüşse, amcasının yeğenine kendi öz çocuğu gi-bi bakması gerekirdi. Ama Ebu Leheb, İslâm dinine olan buğzu ve küfre olan muhabbeti sebebiyle, Arapların bu geleneğini çiğnemişti. Hatta kendi aşiretini, Haşim ve Muttaliboğullarını bile terkedip, her türlü örf, âdet ve ge-leneklerini hiçe sayarak, Hz. Muhammed (s.a.s)'in düş-manları ile sıkı bir işbirliği içine girerek, her türlü kötülü-ğü yapmaktan çekinmemişti.
İbn İshak'ın bildirdiğine göre, "Tarık adında bir Arap tüccar Resulullah (s.a.s)'i iki defa gördü. Birinde, onu Zü'l-Mecaz çarşısındayken görmüştü. Tank, ticaret ma-lının başındaydı. Resulullah, üzerinde kırmızı bir elbisey-le geldi ve şöyle dedi: Ey insanlar! La ilahe illallah " de-yin ki felaha eresiniz". Resulullah (s.a.s) bunu söylerken kendisini bir adam takip ediyor ve taşlıyordu. Öyle ki, ayakları kan içinde kalmıştı. Aynı zamanda adam; "Ey insanlar, bu adama itaat etmeyin, o çok yalancıdır" di-diye sordu. Abdulmuttalib oğullarından biri: "Muham-yordu. Tarık, Resulullah (s.a.s)'i işaret ederek "Bu kim?" med" cevabını verdiler Vine Tawl w diye sordu otan kim"
, Hz . Muhammed (s.a.s) in düş manları ile sıkı bir işbirliği içine girerek, her türlü kötülü-
ğü yapmaktan çekinmemişti. İbn İshak'ın bildirdiğine göre, "Tarık adında bir Arap
---î, -/
tüccar Resulullah (s.a.s)'i iki defa gördü. Birinde, onu Zü'l-Mecaz çarşısındayken görmüştü. Tank, ticaret ma-lının başındaydı. Resulullah, üzerinde kırmızı bir elbisey-le geldi ve şöyle dedi: Ey insanlar! Lâ ilahe illallah " de-yin ki felaha eresiniz". Resulullah (s.a.s) bunu söylerken kendisini bir adam takip ediyor ve taşlıyordu. Öyle ki, ayakları kan içinde kalmıştı. Aynı zamanda adam; "Ey insanlar, bu adama itaat etmeyin, o çok yalancıdır" di-yordu. Tarık, Resulullah (s.a.s)'i işaret ederek "Bu kim?" diye sordu. Abdulmuttalib oğullarından biri; "Muham-med" cevabını verdiler. Yine Tarık; "O'na taş atan kim" diye sordu. "Amcası Abdul-Uzza Ebu Leheb b. Abdil-Muttalib" dediler (İbn İshak, es-Sîre, 215).
Ebu Leheb ve hanımı Ümmü Cemil Hz. Muhammed (s.a.s) ve onun davası olan İslâm'a kötülük yapmada o kadar ileri gidiyorlardı ki; kendi gelinleri olan Resulul-lah'ın kızının boşanması için, oğullarına baskıda bulun-dular ve boşanmasını sağladılar. Oğlu Kasım'dan sonra Abdullah da vefat ettiği zaman, Ebu Leheb yeğenini te-selli edeceğine, bayram yaptı. Koşarak Kureyş reisleri-nin yanına gitti ve onlara Hz. Muhammed (s.a.s)'in ço-cuğunun öldüğünü, erkek zürriyetinin kesildiğini anlattı.
Ebu Leheb aynı zamanda, malının ve çocuklarının çokluğuna güvenerek şımarıyordu. Ölümü, Cehennemi ve ahiret azabını düşünmek bile istemiyordu. Ebu Le-heb'le karısının, Hz. Muhammed (s.a.s) ile İslâm'a karşı giriştikleri savaşın neticesinde nazil olan bu sure, Ebu Leheb'e beddua ile başlıyor: "Ebu Leheb'in iki eli kuru-sun (yok olsun) zaten yok oldu" (1).
Ebu Leheb, Bedir vak'asından bir kaç gün sonra "Ka-barcık"tan öldüğünde, ölüsü evinde üç gün kalmış, kok-
muş, kimse ona yanaşamamış; ücretle tutulan Sudanlı-muşlardı (el-Beyzavî, Envârüt Tenzîl ve Esraril't-Te'vil, II, lar onun cesedini bir cukura atıp üstüne toprak doldur-
317). "Ona ne mali, ne de kazandığı fayda vermedi (onu Al-lah'ın kahrından kurtaramadık" (2).
Bazı âlimler bu ayette söz konusu olan "malı"ndan ga- a ye, babasından miras olarak kalan malı olduğunu, "ka-zandığı" ise, kendi çalışıp elde ettiği malı olduğunu söy-lemişlerdir. Bazı âlimler de, "kazandığı" tabirinden mak-sadın evlat olduğunu kabul etmişlerdir (En-Nesefi, Me-darikü't-Tenzîl ve Hakaiku't-Te'vil, fit-Tefsir, IV, 382), "(O), Alevli bir ateşe girecek" (3).
Bu ayette, Ebu Leheb'in alevli bir ateşte alev alev ya-nacağı haber verilmektedir. İlk iki ayette, onun dünya hayatındaki azap ve sıkıntısı söz konusu idi. Bu ve bun-dan sonraki ayette de, onun ahiretteki azabı, Cehen-nem ateşindeki yanması anlatılmaktadır:
"Karısı da, odun hammalı olarak. Boynunda hurma li-finden (örülmüş) bir ip (bulunacaktır)" (4-5).
Dördüncü ayette, hem Ebu Leheb'in, hem hanımının ateşte yanması ifade edilmektedir. Çünkü hanımı da, Is-lâm'a düşmanlıkta ondan geri kalmıyordu. Yukarıda ifa-de edildiği gibi, dikenleri toplayarak, ip ile bağlayıp Hz. Muhammed (s.a.s)'in geçtiği yola taşıyor, oraya dökü-yordu. Bazı müfessirler de, bu kadının odun taşımasını, düşmanlık ateşini körükleme manasında kabul etmişler-dir. Bu fitnesinden dolayı onu, günahların hamma-lı olarak yorumlamaktadırlar (el-Beyzâvî, a.g.e., II, 317).
Aynı zamanda bu surenin üslubunda çok ince bi ahenk vardır. Bu ahenk, hem ifadede ve hem tasvirde mevcuttur. Bu suredeki diğer bir ahenk çeşidi de, keli melerin ses tonunda olan ahenktir. Cümlelerin musil ahengi ile, yapılan işin çıkardığı ses, birbirine uymakta
dır.
Bu surede bulunan bir çok mesajı, şöyle sıralamam mümkündür: Düşman ne kadar kötü, zalim ve gadda olursa olsun, ümitsizliğe düşmemek lazımdır. İslâm düs manları, her zaman küfürlerinin gereğini yapmışlar v boldenir Kur'an, ina
Inku hanımı da, Is lâm'a düşmanlıkta ondan geri kalmıyordu. Yukarıda ifa-de edildiği gibi, dikenleri toplayarak, ip ile bağlayıp Hz.
Muhammed (s.a.s)'in geçtiği yola taşıyor, oraya dökü-yordu. Bazı müfessirler de, bu kadının odun taşımasını, düşmanlık ateşini körükleme manasında kabul etmişler dir. Bu fitnesinden dolayı onu, günahların hamma li olarak yorumlamaktadırlar (el-Beyzavi, a.g.e., II, 317).
Aynı zamanda bu surenin üslubunda çok ince bir ahenk vardır. Bu ahenk, hem ifadede ve hem tasvirde mevcuttur. Bu suredeki diğer bir ahenk çeşidi de, keli-melerin ses tonunda olan ahenktir. Cümlelerin musiki ahengi ile, yapılan işin çıkardığı ses, birbirine uymakta-dır.
m Γ Bu surede bulunan bir çok mesajı, şöyle sıralamamız mümkündür: Düşman ne kadar kötü, zalim ve gaddar fa olursa olsun, ümitsizliğe düşmemek lazımdır. İslâm düşm manları, her zaman küfürlerinin gereğini yapmışlar ve yapacaklardır. Zaten onlardan bu beklenir. Kur'an, ina-nan insanlara hiç bir zaman ümitsizliğe düşmemeyi em-retmektedir. Bununla beraber, zalimlerin zulmü ne kadar r şiddetli, maddi güçleri ne kadar çok ve kuvvetli olursa olsun, Allah'ın gücü ve kuvveti onların güç ve kuvvetin-den üstündür. Bir an gelir, Allah onlara Ebu Leheb'e ver-diği gibi gereken cezayı verir; onları dünya ve ahirette perişan eder. Onun için, üzülmeye ve sıkılmaya gerek yoktur. Allah, zalimlere zulümlerinin cezasını, mazlumla-ra da, haklarını elbette verecektir.
Bu surede işaret edilen diğer bir husus da, şu veya bu milletten olmanın hiç bir üstünlük ifade etmediğidir. Bu surede Allah, en çok sevdiği Peygamberi Hz. Muham-med (s.a.s)'in amcasına lânet etmekte ve onu kötüle-mektedir. İman ve inanç olmayınca, Peygamber'in am-cası olmak bile, hiç bir şeyi ifade etmiyor.
SELMÂN-ı FÂRİSÎ سلمان الفارسي Ebû Abdillâh Selmân el-Fârisî (ö. 36/656 [?]) İslâmiyet’i kabul eden İran asıllı ilk sahâbî. İlişkili Maddeler SAHÂBE Hz. Peygamber’in sohbetine katılanlar anlamında bir terim.
Müellif: İBRAHİM HATİBOĞLU Asıl adı Mâhbe (Mâyeh) b. Bûzehmeşân (Bûzekhân, Bûzihşân, Hûşbûdân) b. Mürselân b. Yehbûzân iken müslüman olduktan sonra kendini Selmân İbnü’l-İslâm diye tanıtmış, Selmân el-Hayr, Selmân-ı Pâk veya Selmân el-Hakîm diye de anılmıştır. Mecûsî dinine mensup olan babası köyünün reisi (dihkan) idi. Selmân, Râmhürmüz’de doğdu ve ilk çocukluk yıllarını burada geçirdi. Küçük yaşlarda ailesiyle birlikte buradan ayrılıp Ceyy (Ceyyân, daha sonra Şehristan) diye anılan bir köye göç etti. Zengin ve itibarlı bir aileye mensup olan Selmân biri Kindeli olan, diğeri vefatı sırasında baş ucunda bulunan Bukayre (Müsned, V, 439) isimli iki hanımla evlendi. Abdullah adlı bir oğlu ile biri İsfahan’da, diğerleri Mısır’da yaşayan üç kızından bahsedilmektedir. Oğlu Abdullah’tan torunu olan Abdurrahman dedesinin müslüman oluş kıssasını rivayet etmiştir.
Mecûsî âteşkedesinde kutsal ateşin sönmemesini sağlamakla görevli iken yeni bir din arayışına giren Selmân ailesinin şiddetli muhalefetine rağmen Hıristiyanlığı benimsedi ve önce Dımaşk’a kaçtı, ardından Musul, Nusaybin ve Ammûriye’ye (Amorion) gitti. Ammûriye’de kendisinden Hıristiyanlık hakkında bilgi aldığı bir papaz, ölüm döşeğinde iken kendisine pek yakında Arap yarımadasında İbrâhim peygamberin Hanîf dini üzere gönderilecek son peygamberin geleceğini haber verdi. Onun hediye kabul etmekle beraber sadaka almayacağını, ayrıca kürek kemikleri arasında nübüvvet mührü bulunacağını söyledi. Bir Arap tüccarıyla tanışan Selmân, kendisini çölden geçirmesi karşılığında sahip olduğu hayvanları ona verip kervanına katıldı. Ancak kervan Vâdilkurâ’ya ulaştığında tüccar Selmân’ı bir yahudiye köle olarak sattı. Ardından bu yahudi onu Medine’de yaşayan Benî Kurayza’ya mensup bir başka yahudiye (Osman b. Eşhel) sattı. Selmân, Medine’yi görünce Ammûriyeli rahibin tarif ettiği şehre geldiğini anladı. Daha sonraki günlerde Hz. Peygamber’in Medine’ye doğru yola çıktığını ve Kubâ’ya geldiğini duyunca hemen oraya gitti ve rahipten öğrendiği nübüvvet alâmetlerinin kendisinde bulunduğunu görünce müslüman oldu. Âzat edilmesine kadar meydana gelen Bedir ve Uhud gazvelerine katılamadı. Hendek Gazvesi’nden önce Resûl-i Ekrem’in tavsiyesi üzerine efendisiyle anlaşıp muhtemelen İslâmî dönemin ilk mükâtebe sözleşmesini yaptı. Bedel olarak kararlaştırılan 300 hurma fidanı dikme işi Resûlullah’ın nezâretinde ashabın da yardımıyla gerçekleştirildi ve beytülmâlden 40 ukıyye ödenerek Selmân’ın âzat edilmesi sağlandı (Müsned, V, 443-444; İbn Hişâm, I-II, 218 vd.). Hz. Peygamber, Selmân ile Ebü’d-Derdâ’yı kardeş ilân etti. Selmân, Hendek Gazvesi’ne ve ondan sonraki bütün savaşlara katıldı. Bu gazve sırasında bir hendek kazılmasını teklif etmesi ve hendek kazmadaki başarısı dolayısıyla ensar ve muhacirler Selmân’ı kendilerinden sayma konusunda ihtilâfa düşünce Resûlullah, “Selmân bizden, Ehl-i beyt’tendir” diyerek (İbn Sa‘d, IV, 83) bu tartışmaya son verdi. Resûl-i Ekrem’in bu sözüne dayanan Hz. Ömer diğer Ehl-i beyt mensuplarına olduğu gibi ona da maaş bağladı; fakat Selmân bu parayı sadaka olarak dağıtıp hurma liflerinden ördüğü hasırları satmak suretiyle hayatını kazanma yolunu seçti.
Zâhid bir kişiliğe sahip olan Selmân-ı Fârisî, Resûl-i Ekrem’in övgüsünü kazandı. İlim öğrenmeye düşkünlüğü ve sünnete bağlılığı ile mensubu bulunduğu ashâb-ı Suffe arasında önemli bir yer edindi. Medâin valiliği sırasında bile mütevazi yaşayışını değiştirmediği için halkın teveccühünü kazandı. Çok yer gezip farklı tecrübeler elde etmesi sonucu geniş birikime sahip olan Selmân’ın Tâif’in fethi sırasında mancınık ve debbâbe kullanılmasını tavsiye ettiği ve bunların yapımını bizzat gerçekleştirdiği belirtilmektedir. Irak bölgesindeki fetihler başlayıncaya kadar Medine’de yaşadı. Hz. Ömer’in halifeliği zamanında İsfahan’a döndü. Kādisiye ve Belencer savaşlarına, Medâin ve Celûlâ fetihlerine katıldı. Hz. Ömer’in emriyle Kûfe şehrinin kuruluşu aşamasında ve daha sonra önemli katkıları oldu ve halife onu Medâin’e vali tayin etti. Hz. Osman’ın hilâfetinin sonlarına kadar valilik görevine devam eden Selmân’ın bu sırada vefat ettiği belirtilmektedir. Buna göre Medâin’de 35 (656) yılı sonu veya 36 (656) yılı başlarında ölmüş olmalıdır. Onun bu tarihten önce veya daha sonra vefat ettiği de söylenmektedir. Selmân’ın IV. Murad tarafından yeniden yaptırılan türbesi Bağdat yakınlarında onun kabri etrafında oluştuğu belirtilen, bugün Selmânıpâk diye bilinen kasabadadır. Remle’de ve Mardin ilinin Nusaybin ilçesinde de birer makam türbesi bulunmaktadır. Bazı İslâm ülkelerinde adı çeşitli mekânlara verilen Selmân’ın kaç yıl yaşadığı konusunda ihtilâf edilmiş, onun muammerûndan olduğunu söyleyenler hayatı için 150 ile 553 yıl arasında farklı rakamlar ileri sürmüş, 250 yıldan fazla yaşadığı rivayetinin kabul gördüğünü söyleyenler bile olmuş, ancak Zehebî, İbn Ebû Hâtim’den (ʿİlelü’l-ḥadîs̱, II, 139) naklettiği bir rivayete dayanarak Selmân’ın seksenli yaşlara varmadan öldüğünü, muhtemelen kırklı yaşlarda iken Hicaz’a geldiğini ifade etmiştir. Hendek kazımı sırasında güçlü kuvvetli bir kimse olması dolayısıyla ensar ve muhacirlerin onu kendilerine nisbet etmeye çalışması da Zehebî’nin bu tesbitini teyit etmektedir. Selmân’ın uzun yaşadığına dair haberler ise Abbas b. Yezîd el-Bahrânî tarafından nakledilmiş, hiçbir isnadı bulunmayan münkatı‘ rivayetlerdir (Aʿlâmü’n-nübelâʾ, I, 555-556).
Selmân’ın Rumca ve İbrânîce öğrendiği, Farslar’ın, Romalılar’ın, yahudi ve hıristiyanların kutsal kitaplarını okuduğu rivayet edilmektedir. Bu sebeple onun hakkında “sâhibü’l-kitâbeyn” (Kur’an’ı ve Kitâb-ı Mukaddes’i iyi bilen) veya “önceki ve sonrakilerin ilmini öğrenmiş bitmez tükenmez bir umman” ifadeleri kullanılmıştır. Selmân’ın Fâtiha sûresini Farsça’ya tercüme ettiği ve Resûlullah’ın bunu menetmediği kaydedilmektedir (Serahsî, I, 37). Selmân, Hz. Peygamber’den hadis nakletmiş, kendisinden de hanımı Bukayre ile Şürahbîl b. Sımt, Kâ‘b b. Ucre, Alkame b. Kays, Âmir b. Abdullah, Amr b. Şürahbîl, İbn Abbas, Ebû Saîd el-Hudrî, Esved b. Yezîd, Enes b. Mâlik, Ebü’t-Tufeyl gibi sahâbîler, ayrıca birçok tâbiî hadis rivayet etmiştir. Selmân’ın rivayet ettiği hadisler Kütüb-i Sitte’de bulunmakta, Ahmed b. Hanbel el-Müsned’inde onun otuz yedi rivayetine yer vermektedir. En geniş müsned kabul edilen Bakī b. Mahled’in eserinde altmış rivayetinin yer aldığı belirtilmektedir (Zehebî, I, 505). Selmân, Şiî müelliflerince âsârı ilk tasnif eden kişi olarak kabul edilmektedir (Hasan es-Sadr, s. 280). İbn Hacer el-Askalânî, Cüzʾân min ḥadîs̱i Selmân adında oldukça hacimli bir hadis cüzünün bulunduğunu söylemekte (el-Muʿcemü’l-müfehres, s. 298), ayrıca Mesâʾilü’r-ruhbân isimli küçük bir risâle ona nisbet edilmektedir (Antalya Akseki İlçe Halk Ktp., nr. 306, vr. 181a-182b). Şiîler, Kitâbü Ḥadîs̱i Câs̱elîḳ (Câs̱îlîḳ)’ın müellifinin Selmân-ı Fârisî olduğunu kabul etmektedir (DİA, XV, 39).
Hz. Peygamber’in saçlarını tıraş etmesi sebebiyle berberlerin pîri sayılan Selmân böylece fütüvvet teşkilâtının gelişmesinde önemli rol oynamış, aynı zamanda pek çok tasavvufî silsilenin içinde yer almıştır (EI2 [İng.], Suppl., s. 702). Kâzerûniyye tarikatının kurucusu Kâzerûnî’nin Abbâsî halifelerinin kendisine gönderdiği zekât paylarını Selmân-ı Fârisî’nin kabilesi arasında dağıttığı söylenmektedir. Şiîler, Selmân’ı çok az sayıdaki güvenilir sahâbîler arasında saymış, onu Hz. Ali’den sonra ikinci sırada önemli bir kişi kabul etmiş, zamanla kabrini Kerbelâ dönüşü uğranması gereken bir ziyaretgâh haline getirmiştir. Bazı aşırı Şiîler, Hz. Ali’nin Allah katındaki makamına vâkıf olduğu için Selmân’ı hüccet kabul etmektedir. Gulât-ı Şîa’dan bir grup Selmân-ı Fârisî’yi peygamber saymış, hatta ona Peygamber’in üstünde bir değer atfetmiştir (EI2 [İng.], VIII, 998). Nusayrîler, Selmân’ı ulûhiyyet anlayışlarının temelini oluşturan ve “ayn: Ali (ilâh)- mîm: Muhammed (hicâb)- sîn: Selmân (bab)” şeklinde formüle edilen üç sırlı harf inanışının bir parçası kabul etmişlerdir. Bu sembolik yorum çerçevesinde Gāliyye içerisinde Selmân’ı yücelterek onun insanların hakikate giriş kapısı olduğunu kabul eden grup Selmâniyye (Sîniyye) adını almıştır. Günümüze kadar varlığını koruyan Nizâriyye’nin kıyamet doktrinine göre mevcut imam Ali ile özdeşleşerek onun ruhî gerçekliğinde tecellî etmekte, ona inananlar da Selmân-ı Fârisî ile özdeşleşmektedir. Dürzîlik anlayışında da bu aşırı fırkanın kurucusu Hamza b. Ali’nin değişik dönemlerde farklı tezahürlerinin olduğuna, Resûl-i Ekrem devrinde de Selmân-ı Fârisî olarak zuhur ettiğine inanılır.
Selmân-ı Fârisî hakkında yapılan pek çok çalışmadan bazıları şunlardır: Ca‘fer es-Sâdık, Ḳıṣṣatü Selmân el-Fârisî (Burdur İl Halk Ktp., nr. 58); Hüseyin Mücîb el-Mısrî, eṣ-Ṣaḥâbiyyü’l-celîl Selmân el-Fârisî ʿinde’l-ʿArab ve’l-Fürs ve’t-Türk (Kahire 1973); Ali Şerîatî, Selmân-ı Pâk (Tahran 1977); Ahmed İbrâhim el-Hakīl, Selmân el-Fârisî: Lev Kâneti’l-ḥaḳīḳatü fi’l-Merîḫ le-şedde’r-riḥâle ileyhâ (Beyrut 1400/1980); A. A. Razwy, Salman al-Farsi: Salman the Persian: A Short History of his Life (Elmhurst 1983, 1988); Ebû Abdurrahman b. Akīl ez-Zâhirî, el-Burhân ʿalâ taḥsîni ḥadîs̱i Selmân (Riyad 1413/1993); Atâullah Muhâcirânî, Berresî-yi Seyr-i Zindegî ve Ḥikmet ve Ḥükûmet-i Selmân-ı Fârsî (Tahran 1375); Rebî‘ Hamîd Zehrüddin, Selmân el-Fârisî câmiʿu ʿilmi’l-evvelîn ve’l-âḫirîn (Dımaşk 1420/1999); Assad Rassoul, Salman al-Farisiyy (Köln 2000); Merziye Paşayeva – Zahide Hacıyeva, Salman Mümtaz Arhivinin Tesviri (Bakı 2005); Emel Tannâne, Selmân el-Muḥammedî (Beyrut 2006). Saim Arı, Selmân-ı Fârisî (1994, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) ve Âdem Muhammed Ahmed el-Bâzmî, Merviyyâtü Üsâme b. Zeyd ve Selmân el-Fârisî fî Müsnedi’l-İmâm Aḥmed (1404, Câmiatü Ümmi’l-kurâ Külliyyetü’ş-şerîa ve’d-dirâsâti’l-İslâmiyye) adıyla birer yüksek lisans tezi hazırlamış, aralarında şarkiyatçıların da yer aldığı pek çok müellif onunla ilgili makaleler yazmıştır.
Şarkiyatçı J. Horovitz, Selmân-ı Fârisî’nin erken dönem kaynaklarda adı geçmezken daha sonra kendisinden söz edildiği yolunda bir iddia ileri sürerek özellikle Hendek Gazvesi’ndeki etkinliklerine ve zühd hayatına ilişkin bilgilerin İran asıllı bir kimsenin kıymetini arttırmak için sonradan uydurulduğunu, hatta böyle bir kişinin yaşayıp yaşamadığının bile tartışmalı olduğunu söylemekteyse de bu kadar farklı kaynağın ve rivayetin aynı husustan ve ittifak derecesinde söz etmesi bu iddianın isabetsizliğini ortaya koymaktadır. Medine’nin kuzeyinde yer alan ve Mesâcid-i Seb‘a diye bilinen yedi mescidden biri, Ömer b. Abdülazîz’in Medine valiliği sırasında yaptırdığı sanılan Mescid-i Selmân-ı Fârisî’dir. Daha sonra Seyfeddin Hüseyin b. Ebü’l-Heycâ tarafından yeniden inşa edilen yapı (577/1181) bugün de varlığını sürdürmektedir.
Seckin ve meşhur sahabilerden biri, Iran asıl-I olup, İsfahan'ın Cayy kasabasında doğmuş-tur. Bir rivayete göre de doğum yeri Râme-hürmüz'dur. Doğum tarihi hakkında bilgi bulunmamak-tadır. Selman (r.a)'ın müslüman olmadan önceki ismi, Mabah b. Buzahsan'dır. Müslüman olduktan sonra Sel-man ismini almıştır. Künyesi Ebu Abdullah'tır. Ona nese-bi sorulduğu zaman; "Ben; Selman b. İslam'ım" demiş-tir (Ibn Sa'd Tabakâtül Kübra, Beyrut (t.y.), IV, 75; İbnul-Esir, üsdül-Gabe, II, 417; İbn Hacer el-Askalani, rel-İsâ-be, Bağdat (t.y.), II, 62). Selman (r.a)'ın babası Mecusili-ğe aşırı bağlı olan bir köy ağası (Dikhan) olup büyük bir çiftliğe sahipti. Onun evinde bir ateşgede vardı ve onda ateşin sönmeden sürekli yanmasını sağlama işiyle Sel-man (r.a) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgisi çok aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelme-sin diye eve kapatmıştı. Bu arada Selman (ra), Mecusi-liğin gerçek bir din olup olamayacağı hakkında düşün-meye başladı. Ancak o kendi deyimiyle, bir köle gibi eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberdar değildi ve bu yüzden Mecusiliği diğer dinlerle karşılaştır-ma imkanından yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babası, İşleri yoğunlaşınca onu tarlalardan birisine bakması için göndermek zorunda kaldı. Öte taraftan onu, kendisi için her şeyden değerli olduğunu söyleyerek işini bitirince gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede az da ol-sa Hristiyan bulunmaktaydı. Yola çıkan Selman (r.a), bir kilisenin yanından geçerken, içerde ibadet edenlerin du-rumu dikkatini çekti ve içeri girerek onları izlemeye baş-ladı. O, evde hapsedilmiş olduğu için bu insanların dini hakkında hiç bir bilgiye sahip değildi. Selman (r.a) tarla-ya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde, akşama kadar orada kalmış ve bu dinin Mecusilikten daha hayırlı olduğu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede olduğunu sormuştu. Onunla ilgilenen hiristivanlar, dinleri bakanda onu bilgilendirmisler ve bu dini
ma işiyle Sel pok aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelme man (ra) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgis
sin diye eve kapatmıştı. Bu arada Selman (ra), Mecusi meye başladı. Ancak o kendi deyimiyle, bir köle gibi eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberda gin gerçek bir din olup olamayacağı hakkında düşün değildi ve bu yüzden Mecusiliği diğer dinlerle karşılaştır ma imkanından yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babas sleri yoğunlaşınca onu tarlalardan birisine bakması için göndermek zorunda kaldı. Öte taraftan onu, kendisi için gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede az da ol her şeyden değerli olduğunu söyleyerek işini bitirince sa Hristiyan bulunmaktaydı. Yola çıkan Selman (r.a), bi Kilisenin yanından geçerken, içerde ibadet edenlerin du-rumu dikkatini çekti ve içeri girerek onları izlemeye baş-ladi. O, evde hapsedilmiş olduğu için bu insanların din hakkında hiç bir bilgiye sahip değildi. Selman (r.a) tarla-ya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde akşama kadar orada kalmış ve bu dinin Mecusilikter daha hayırlı olduğu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede olduğunu sormuştu. Onunla ilgilener hristiyanlar, dinleri hakkında onu bilgilendirmişler ve bu dinlerinin kaynağının Suriye de olduğunu söylemişlerdi Selman (r.a), eve dönmekte gecikince babası endişelen-miş ve onu bulmak için adamlar göndermişti. Eve dö-nen Selman (r.a), başından geçen olayı babasına anlat-1. Babası ise ona, gördüğü dinde hiç bir hayrın bulun-madığını ve atalarının dininin, karşılaştığı dinden daha iyi ve Üstün olduğunu söyledi. Selman (r.a) babasına karşı
çıkarak, hıristiyanlığın kendi dinlerinden üstün olduğu konusunda onunla tartışmaya başladı. Babası, onun bu durumundan telaşlandı ve ayaklarından bağlayarak onu hapsetti. Selman (r.a), kilisedeki Hıristiyanlarla irtibat ku-rarak, Suriye tarafına gidecek bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine haber vermelerini istedi. Böyle bir ker-van hazır olduğu zaman, kendisine verilen haber üzeri-ne evden kaçtı ve bu kervana katılarak Suriyeye gitti.
Burada bir rahibin hizmetine girdi ve ondan Hıristiyanlı-ğın esaslarını öğrenmeye başladı. Ancak bu rahib, kötü bir kimseydi. O, insanları sadaka vermeye teşvik ediyor, fakat topladığı bu sadakaları yerlerine sarfetmeyerek kendisi için biriktiriyordu. Bu rahib ölünce, Selman (r.a), onun yerine geçen rahibe tabi oldu. Bu kimse zühd ve takva sahibi bir zattı. Ona büyük bir sevgiyle bağlanan Selman (r.a), ölümü yaklaştığı zaman; kendisine kimi tavsiye edebileceğini sordu. Rahip ona, tabi olunabile-cek tek kişiyi tanıdığını, onun da Musul'da bulunduğunu söyledi. Selman (r.a), Musul'a gidip, bu kimseye tabi ol-du. Onun ölümü yaklaştığı zaman da ondan yine kimin gözetimine girmesi gerektiği hususunda tavsiye istedi. Bu zat ona, üzerinde bulundukları itikadta hiç kimseyi tanımadığını, ancak, Nusaybin'de bulunan bir âlime tabi olabileceğini söyledi. Selman (r.a) doğruca Nusaybine gitti. Nusaybin'deki rahibin yanında bir müddet kaldık-tan sonra, onun da ölüm döşeğine yattığını gören Sel-man (r.a), yine kime uyabileceğini sordu. Bu kimse, ona, uyulabilecek tek bir kimseyi tanıdığını ve onun Rum di-yarında, Ammuriye'de bulunduğunu söyledi. O ölünce Selman (r.a), Ammuriye'ye gitti. Ammuriye'de bir müd-det kaldıktan sonra burada yanında kaldığı rahibin ölü-mü yaklaştığı zaman ondan da kime tabi olacağı konu-sunda vasiyette bulunmasını istedi. Bu kimse ona, yer-yüzünde tabi olunabilecek bir kimsenin var olduğunu bilmediğini söyledi ve şöyle ekledi: "Ancak bir peygam-berin gelmesi yakındır. O, İbrahim'in dini üzere gönderi-lecek ve kavminin arasından hicret edip, içinde hurma - bahçeleri olan iki harra arasındaki bir yere gidecektir. Onun peygamber olduğunu belirten alâmetleri vardır: O, - hediye edilen şeyleri yer, sadaka olarak hiçbir şeyi kabul etmez. İki omuzu arasında da nübüvvət mührü bulun-maktadır. Görünce onu tanırsın. O ülkeye gidip ona ka-tılmayı başarabileceğine inanıyorsan bunu yap" (Ahmed - b. Hanbel, V, 442-443; Ibn Sa'd, IV, 77-78; Ibnul-Esir,
Üsdül-Ğâbe, II, 417-418). Selman (r.a), burada bir müddet kaldıktan sonra, Kelb ka-bilesinden bir tüccarla karşılaştı. Ondan, ülkesi hakkında bil-gi aldı ve bahsedilen nebinin bu bölgedeki bir yerden çıkma-sı gerektiğine kanaat getirerek, kendisini bir ücret karşılığında birlikte götürmesini istedi. Selman (r.a)'ın teklifini kabul eden - Kelbli Arap onu yanına alarak Hicaz'a doğru yola çıktı. An-- cak, Vadil-Kura'ya geldiklerinde bu kimse Selman (r.a)'a iha-- net etti ve onu köle olarak bir Yahudiye sattı. Vadil-Kura'da - hurmalıkları gören Selman (r.a), kalbi mutmain olmamakla ibirlikte, Ammuriye'deki rahibin kendisine tarif ettiği yerin bu-rası olmasını arzuluyordu. Vadil-Kura'da bir müddet kaldıktan
sonra, efendisinin amcasının oğlu olan Kureyzaoğullan'ndan bir kimse tarafından satın alınarak Medine'ye goturülen Sel man (ra), burayı görünce, hocasının kendisine bahsettiği bel deye geldiğini anlamıştı. Rasûlüllah (s.a.s) Mekke'de pey-gamberlikle görevlendirilip Medine'ye hicret edene kadar kö-le olarak hurma bahçelerinde çalışmış ve sürekli meşgul tu-tulduğu ve serbest olarak kimseyle konuşamadığı için, onun varlığından haberdar olamamıştı. Rasülüllah (s.a.s) Kuba'ya geldiği zaman Yahudiler, Evs ve Hacrec'in ona iman etmesi-ne kızıyor ve bunu bir türlü hazmedemiyorlardi. Selman (ra). hurma bahçesinde bir ağacın tepesinde çalıştığı sırada Ya-hudilerden birisi gelmiş ve ağacın altında oturan Selman (ra)'in sahibine (Evs ve Hacrec' kastederek); "Allah Benu Kayle'ye lånet etsin. Vallahi onlar şu anda, Mekke'den bu gün gelen bir adamın etrafinda toplanmış bulunuyor ve onun nebi olduğuna inanıyorlar" dedi. Selman (r.a) şöyle demekte dir: "Ben kendi kendime; "bu kesinlikle o peygamberdir" de-dim. Öyle bir titremeye başladım ki, ağacın altında duran sa-hibimin üzerine düşeceğim korkusuna kapıldım. Süratli şekil-de ağaçtan aşağı inip; "Ne diyor? Bu haber nedir?" diye sor-dum. Bunun üzerine efendim bana şiddetli bir yumruk attı ve; "Bundan sana ne! İşinin başına dön" diye bağırdı. Ben ona,
"Sadece duyduğum bu haberin ne olduğunu anlamak iste-miştim" dedim. Akşam olunca Selman (r.a), biriktirmiş oldu-ğu bir miktar yiyeceği alarak, Kuba'da bulunmakta olan Ra-sûlüllah (s.a.s)'in yanına gitti ve ona: "Senin salih bir kimse ol-duğunu duydum. Yanınızda ihtiyaç sahibi olan arkadaşlarınız var. Sizin halinizi duyduğum zaman, bunları size vermemin daha iyi olacağını düşündüm" dedi ve getirdiklerini Rasülüllah (s.a.s)'in yanına koydu. Rasûlüllah (s.a.s), ashabına;
"Yiyin" dedi. Ancak kendisi bunlardan yemedi. Selman (r.a), sadaka kabul etmediğini gördüğü zaman kendi kendine; "Bu alametlerin biridir" dedi. Daha sonra Rasûlüllah (s.a.s) Medi-ne'ye geçti. Selmån (ra) tekrar bir şeyler hazırlayarak Rasû-lüllah (s.a.s)'in yanına gitti ve getirdiklerinin sadaka olmadığı
ni, sadece kendisine hediye olarak vermek istediğini söyledi.
Onun sahabeleriyle birlikte bunlardan yediğini görünce ikinc
alametin de onda var olduğuna kani oldu. Bir zaman sonra
Selman (r.a) tekrar Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına gitti. Rasûlül-lah (s.a.s) ashabıyla birlikte oturmaktaydı. O, onlara selam verdikten sonra, Rasûlüllah (s.a.s)'in etrafinda dolaşmaya başladı. Onun, bildiği bir şeyi araştırdığını anlayan Rasûlüllah (s.a.s) ridasını kaldırdı. Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'in sır tındaki mührü gördüğü zaman Ammuriye'deki rahibin kendi sine bahsettiği mührün aynısı olduğunu anladı ve onu operell
ağlamaya başladı. Rasûlüllah (s.a.s) onu yanına oturtarak ha lini sordu. Selman (r.a), oraya ulaşıncaya kadar başından ge çen olayları anlattığı zaman, Rasûlüllah (s.a.s) ve orada bulu nan sahabiler bunu hayretler içerisinde dinlemişlerdi (İbn Is hak, es-Sire, Neşr: M. Hamdullah, İstanbul 1981, 66; Ahme b
. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 77-79; Ibnul-Esi Üsdül-Ğabe, II, 418-419; Muhammed b. Hasan ed-Diyar bekri, Tarihul-Hamis, Beyrut (t.y), 1, 351-352; Ahmed b. Ha fiz el-Hakemi, el-Kısasul-Islamiye, (muhtemelen) Riyad 1976 1,187-189). Selman (ra), Rasûlüllah (s.a.s)'e geldiği zama Arapçayı meramını anlatacak ölçüde bilmiyordu. Onuni
Farsçayı bilen bir tercüman aracılığıyla konuşmuş olduğu ri-vayet edilmektedir (Diyarbekrî, a.g.e., 1, 352). Selman (r.a)'ın İsfahan'daki köyünde başlayan
ve müslü-man olup kölelikten kurtuluncaya kadar başından geçen bu olayları Ahmed b. Hanbel, İbn Sa'd, İbnul-Esir ve diğerleri, onun kendi anlatımıyla İbn Abbas'dan rivayet etmektedirler. İbn Sa'd'ın Kurre el-Kindî'den naklettiği başka bir rivayette ise Selman (r.a)'ın bu kissası farklı bir şekilde anlatılmakta ve onun, İslam'a ulaşan yolculuğu esnasında, hıristiyan hocala-rın vasiyetleriyle, Hıms'a gittiği; yine buradan tavsiye üzerine Kudüse ulaştığı; burada kendisine tarif edilen zatı bulup on-dan ilim tahsil ettiği; bu kimsenin ona son peygamberin çıka-cağı yer ve önceki rivayetlerde geçen alametleri bildirmesi üzerine Hicaz'a doğru hareket ettiği ve sonunda Araplardan bir topluluk tarafından köle edilip Medine'de bir kadına satıl-dığı nakledilmektedir (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 71-72; diğer riva-yetler için bk. el-Hâkim, el-Müstedrek, Beyrut (t.y.), III, 598, vd.).
İbnul-Hacer, Selman (r.a)'ın müslüman olana kadar hakkın-da nakledilen kıssaların birbiriyle farklılıklar arzettiğini, bunla-rın arasını telif etmenin güç olduğunu söylemektedir (Askala-nî, a.g.e., II, 62).
Selman (r.a), Hicret'in beşinci yılına kadar köle olarak yaşa-mıştır. Bundan dolayı o, Hendek savaşından önceki gazalara iştirak edemedi. Uhud savaşı öncesinde Rasûlüllah (s.a.s) ona, efendisiyle mükâtebede bulunmasını söyledi. Selman (r.a), bunun üzerine efendisine giderek onunla, üçyüz hurma fidanı temin edip dikmek ve kırk ukiye (1600 yüz dirhem) al-tın vermek şartıyla anlaştı. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s), Sahabilere: "Kardeşinize yardım edin " dedi. Sahabiler güç-leri miktarınca fidan temin ederek üç yüz tane fidanı ona ver-diler. Rasûlüllah (s.a.s), ona: "Selman, git çukurlarını kaz. Dik-meye sıra geldiği zaman onları sen dikme. bana haber ver. Onları kendi ellerimle yerlerine koyayım" dedi. Selman (r.a), çukurların kazılma işini Sahabîlerin yardımıyla bitirdi. Rasûlül-lah (s.a.s), bahçeye giderek bütün fidanları yerine koydu. Bu
fidanlardan hiç bir tanesi kurumamıştı. Daha sonra, Rasûlül-ah (s.a.s) Selman (r.a)'ı yanına çağırarak, efendisine ödeme-si gereken kirk ukiye altını ödemesi için ona yumurta büyük-lüğünde bir altın külçesi verdi. Selman (ra): "Bu benim öde-mem gereken m
ak yaşa-mıştır. Bundan dolayı o, Hendek savaşından önceki gazalara iştirak edemedi. Uhud savaşı öncesinde Rasûlüllah (s.a.s) ona, efendisiyle mükâtebede bulunmasını söyledi. Selman (r.a), bunun üzerine efendisine giderek onunla, üçyüz hurma fidanı temin edip dikmek ve kırk ukiye (1600 yüz dirhem) al-tin vermek şartıyla anlaştı. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s), Sahabilere: "Kardeşinize yardım edin " dedi. Sahabiler güç-leri miktarınca fidan temin ederek üç yüz tane fidanı ona ver-diler. Rasûlüllah (s.a.s), ona: "Selman, git çukurlarını kaz. Dik-meye sıra geldiği zaman onları sen dikme, bana haber ver. Onları kendi ellerimle yerlerine koyayım" dedi. Selman (r.a), çukurların kazılma işini Sahabîlerin yardımıyla bitirdi. Rasûlül-lah (s.a.s), bahçeye giderek bütün fidanları yerine koydu. Bu fidanlardan hiç bir tanesi kurumamıştı. Daha sonra, Rasûlül-lah (s.a.s) Selman (r.a)'ı yanına çağırarak, efendisine ödeme-si gereken kırk ukiye altını ödemesi için ona yumurta büyük-lüğünde bir altın külçesi verdi. Selman (r.a): "Bu benim öde-mem gereken miktarı nasıl karşılar ya Rasulallah?" demekten kendini alamadı. Rasûlüllah (s.a.s) ona, Ey Selman! Allah onunla senin borcunu karşılayacaktır" dedi. Selman (r.a) şöy-le demektedir: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onunla kırk ukiyelik ödemem gereken miktarı ödedim". Artık böylece Selman (r.a) hürriyetine kavuşmuş oluyordu (Ahmed b. Hanbel, V, 443-444; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 79-80; Diyarbek-ri, I, 468; İbnül-Esîr, Üsdü'l-Ğabe, II, 419; onun azad edilme-si hakkında değişik rivayetler için bk. Diyarbekrî, a.g.e., I, 469).
Selman (r.a)'ın katıldığı ilk savaş Hendek savaşıdır. Müşrik-ler, müttefiklerle birlikte oluşturdukları on bin kişilik bir orduy-la birlikte Medine'ye doğru harekete geçtikleri zaman, Rasû-lüllah (s.a.s), sehir içinde kalarak bir savunma savaşı verme-yi kararlaştırmıştı. Ancak, Medine'nin çevresinde düşmanın şehre girişini engelleyecek her hangi bir sur yoktu. Bu durum
sehrin savunulmasını oldukça güçleştiriyordu. Yapılan istişa-reler esnasında Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'e, "Ey Allah'in Rasûlü! Biz İranda muhasara edildiğimiz zaman şehrin etra-finda bir hendek kazarak kendimizi savunurduk" deyip hücu-ma açık bölgede bir hendek kazılması görüşünü ileri sürmüş-tü (Taberi, Tarih, II, 566). Bu görüş Rasûlüllah (s.a.s) tarafın-dan uygun bulunmuş ve derhal hendeğin kazılması için faali-yete geçilmişti. Selman (r.a), kuvvetli bir kimseydi ve kazı işin-de oldukça verimli çalışmaktaydı. Ensar grubu, Selman (r.a)'ı sahiplenerek, "Selman bizdendir" dediler. Bunun üzerine mu-hacirler; "Hayır Selman bizdendir" demeye başladılar. Bunu duyan Rasûlüllah (s.a.s); "Selman bizdendir. O ehl-i beytim-dendir" diyerek onu ehl-i beytine dahil etmiştir (Taberi, aynı yer; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 83).
Selman (r.a), daha sonraki bütün savaşlarda Rasûlüllah (s.a.s) ile birlikte bulunmuştur. Mekkeli müşrikler, Medine ön--lerine geldikleri zaman şehirle aralarındaki hendeği gördükle-rinde şaşırmışlardı. Çünkü Araplar daha önce böyle bir sa-vunma usulünden habersizdiler. Müşrikler, bu hendeği geç-meyi denedilerse de başaramadılar. Savaşın kazanılmasında hendeğin rolü o kadar büyük olmuştur ki, bundan dolay Hendek savaşı olarak adlandırılmıştır.
Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'in yanından vefat edinceye kadar ayrılmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a)'ın Halifeliği zamanında da Medine'de bulunmuştur.
Ömer (r.a) devrinde İslâm ordusu İran'ın fethi için hareket geçtiği zaman Selman (r.a) da bu orduya katıldı. Selman (r.a Iran asılıydı. Bundan dolayı düşman ordusunun durumun çok iyi biliyordu. Ayrıca Farsların İslâm dinini kabul edere dalaletten kurtulmalarını şiddetle arzulamaktaydı. İranlıla Kadisi'ye yenilgisinden sonra Medain'de toplanmışlard Müslümanlar Dicle nehrinin kenarına geldikleri zaman, karş ya geçmek için hiç bir şey bulamadılar. Sa'd b. Ebi Vakka karşı sahile bir öncü birliği gönderip geçiş güvenliğini sağla diktan sonra, bütün orduya nehri geçme emrini verdi. Ora topluca, suları kabarmış bir sekilde akan Dicle nehrine dald Sa'd (ra)'in yanında Selman (r.a) bulunmaktaydı. Sa'd (r.a dim edeceğini, c
Medine'de bulunmuştur. Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s) in yanından vefat edinceye kadar ayrılmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a)'ın Halifeliği zamanında da Ömer (r.a) devrinde İslâm ordusu İran'ın fethi için harekete
geçtiği zaman Selman (r.a) da bu orduya katıldı. Selman (r.a) ran asıllıydı. Bundan dolayı düşman ordusunun durumunu çok iyi biliyordu. Ayrıca Farsların İslâm dinini kabul ederek dalaletten kurtulmalarını şiddetle arzulamaktaydı. İranlılar, Kadisi'ye yenilgisinden sonra Medain'de toplanmışlardı. Müslümanlar Dicle nehrinin kenarına geldikleri zaman, karşı-ya geçmek için hiç bir şey bulamadılar. Sa'd b. Ebi Vakkas, karşı sahile bir öncü birliği gönderip geçiş güvenliğini sağla-dıktan sonra, bütün orduya nehri geçme emrini verdi. Ordu topluca, suları kabarmış bir şekilde akan Dicle nehrine daldı. Sa'd (r.a)'in yanında Selman (r.a) bulunmaktaydı. Sa'd (r.a), dua ediyor ve Allah Teâlâ'nın dostlarına yardım edeceğini, di-nini üstün kılacağını ve Allah Teâlâ'ya isyan eden bir toplulu-ğun iyiliğe (İslâm'a) galebe çalamayacağını söylüyordu. Neh-rin ortasında oldukça heyecanlı bir halde bulunan Sa'd (ra)'a, Selman (r.a) şöyle demekteydi: "İslâm yepyenidir. Al-lah, karaları nasıl müslümanların emrine vermişse, denizleri de onların emrine verecek güçtedir. Allah'a yemin ederim ki müslümanlar nehre nasıl akın akın girmişlerse nehirden öyle-ce akın akın çıkacaklardır". Gerçekten Selman (r.a)'ın dediği olmuş ve müslüman ordusu hiç kayıp vermeden karşı kıyıya geçmişti (Taberi, Tarih, IV, 11-12; İbnul-Esîr, el-Kâmil fi't-Ta-rih, II, 511-512). İranlı askerler dehşet içerisinde, onların neh-ri geçişlerine bakıyorlar ve kendi kendilerine; "Şeytanlar geli-yor. Vallahi bizim savaştığımız bu topluluk cinlerden başkala-n değildir" demekteydiler (Taberi, II, 514). İranlı askerler kaça-rak Kisra'nın sarayına sığınıp direnmeye devam ettiler. Bura-ya gönderilen öncü birliğinin komutanı Selman (r.a)'dı. O, su-run önüne geldiği zaman, İslamın emrettiği şekilde onları üç defa müslüman olmaya, kabul etmezlerse cizye ödemeye
davet etti. Selman (ra) onlara şöyle diyordu. "Ben de asien sizden biriyim Size acıyor ve yumuşak davranıyorum. Eger muslüman olursanız bizim kardeşlerimiz olarak aynı haklara sahip olursunuz. Bunu kabul etmez, dininiz de kalmak ister-seniz, bize itaat ederek cizye ödersiniz. Bunu da kabul et mezseniz, diğerleri gibi sizinle savaşınız" (Taberi, a ge.. IV,14) Selman (ra), meselenin Arapların Acemiere häkimiye ti meselesi olmadığını onlara anlatabilmek için, "Sizden biri olduğum halde Araplar bana itaat ediyor" diyerek (Ibn Han-bel, V, 444) ikna etmeye çalışıyordu. Selman (ra) ilk iki sart kabul etmemeleri üzerine onlara üç gün düşünmeleri için mühlet verdi. Üçüncu gün sarayda bulunan askerler teslim olmayı kabul ettiler ve böylece Kisra'nın muhteşem sarayı müslümanların eline geçmiş oldu (Taberi, a.g.e., M). Daha önce Behuresirdekileri de o Islám'a davet etmişti. Ancak bu radakiler, cizye vermeyi de reddedince savaşılarak mağlup edilmişlerdi (Taberi, aynı yer)
Sa'd (ra) Medain'de karargah kurmuştu. Ancak buranın havası, İslam askerlerine iyi gelmemiş, iklim değişikliğinden dolayı yüzlerinin renkleri değişmişti. Bu durumu öğrenen Ömer (ra), Sa'd'a haber göndererek, müslümanların yaşa-malarına uygun bir yer tesbit edilmesi için Selman (ra) ile Hu-zeyfe (ra)'ı görevlendirmesini istedi. Bu yer ile Medine arasın-da ulaşım kolaylığını engelleyecek bir nehin bulunmamasını özellikle vurguladı. Bölgede araştırmalarda bulunan Selman (ra) ve Huzeyfe (r.a), sonunda Kufe uzerinde karar kildilar ve burada ordugah şehri inşa edildi (17/638) (Taberi, a.g.e., V 40-41; Ibnul-Esir, el-Kamil fit-Tarih, II, 527-528). Selman (ra) Iran'ın fethi için devam eden askeri harekatlarda aktif olarak rol almıştır (Taberi, IV, 305; Ibnul-Esir, el-Kamil fit-Tarih, III, 132).
Selman (r.a), Hz. Ömer (ra) döneminde Medäin valiliğinde bulunmuştur. Selman (r.a), Hicri 36 yılında Medain'de vefat etmiştir (Ibnul-Imad, Şezerâtu'z-Zeheb, 1, 44; Ibn Hacer, a.g.e., II, 63; Ibnul-Esir, Tarih, III, 287; Ibn Sa'd, a.g.e., VI, 17). Ancak onun ölüm tarihi hakkında farklı rivayetler bulunmak-tadır. Hz. Osman (ra)'ın hilafetinin sonlanna doğru, (35) veya 37 yılında vefat ettiği rivayet edilmekte; hatta Hz. Ömer za-manında öldüğü de söylemektedir (İbnul-Esir, Üsdü'l-Gabe,
II, 421). Ibn Hacer, onun ölümü ile ilgili farklı tarihleri verdik-ten sonra, Enes (ra)'den, Ibn Mes'ud'un, ölüm döşeğindeki Selman (ra)'ı ziyaret ettiği şeklindeki rivayeti delil alarak, Ibn Mes'ud'un 34. yıldan önce vefat ettiğini, dolayısıyla Selman (ra)'ın ölümünün 33. veya 32. yılında olması gerektiği görü şünü ileri sürmektedir (İbn Hacer, a.g.e., II, 63). Onun iki yüz elli ile üç yüz elli sene yaşadığı şeklinde rivayetler bulunmak-ta ve raviler iki yüz elli sene yaşadığının şüphe götürmez ol-duğunu söylemektedirler (el-Askalanî, a.g.e., II, 62; Ibnul-Esir, Tarih, II, 287; Üsdül-Ğabe, 421), Ibn Hacer, Zehebi'nin rivayetlerini değerlendirdikten sonra, onun ancak seksen yıl kadar yaşamış olabileceği kanaatine vardığını nakletmektedir (Ibn Hacer, aynı yer) ki, gerçeğe yakın olan da budur. Selman (r.a)'ın mezarı, Bağdad'ın 30 km doğusunda Medain harabe-leri civarından akan Deyale ırmağının kenarındadır. Onun bu-lunduğu yer Selman-ı Pak (temiz Selman) olarak isimlendiril-miştir. Onun mezarının içinde bulunduğu cami IV. Murad ta-
Selman (ra), ilim, fazilet ve zühd bakımından Ashabin en önde gelen simalarından birisi olup, Rasûlüllah (s.a.s)'e ya-kınlığıyla tanınmaktadır. Hz. Aişe (r.an), şöyle demektedir.
"Bir çok geceler Selman (ra) Rasûlüllah (s.a.s) ile yalnız ka-lirlardı. Bu beraberlik o kadar sürerdi ki Rasûlüllah (sas) ha-nımlanndan birinin yanına bile girmezdi (Ibnul-Esir, Usdül-Gabe, II, 420). Rasûlüllah (s.a.s), Hendek savaşı esnasında onun ehl-i beytinden olduğunu ilän etmişti.
Hz. Ali (ra) onun hakkında; "Ona evvelkilerin ve sonrakile-rin ilmi verilmiştir. Onda bulunan bu ilme ulaşılamaz" demiş-tir. Başka bir zaman da: "O bizim ehl-i beytimizdendir. Ara-nızdakı konumu Lokman Hekim gibidir. İlk ve son kitabı oku-muştur. Sonu olmayan bir denizdir" demiştir. Muaz (r.a) ken-disine gelenlere ilmi, aralarında Selman (ra)'ın da bulunduğu dört kişiden talep etmelerini söylemiştir. Onun ilmi hakkında yapılan övgüler Rasûlüllah (s.a.s)'ın söylediği; "Selman ilme doyuruldu" (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 85), Sözünə dayandırılmak-tadır. Selman (r.a), Ebu Derda' (ra)'ın gece boyu namaz kıldı-ğı ve sürekli oruç tuttuğunu gördüğü zaman onu bundan alı-koyup hazırlanan yemekten yiyerek orucunu bozması konu-sunda ısrar etmiş ve ona; "Üzerinde gözünün hakkı vardır, ai-lenin hakkı vardır. Bazen oruç tut, bazen tutma; bazen na-maz kıl, bazan ara ver" (bunları nafile olan ibadetleri için söy-lemiştir). Ebu'd-Derda' bu durumu Rasülüllah (s.a.s)'e ilettiği zaman o; "Selman senden daha alimdir" dedi ve bunu üç ke-re tekrarladı (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 85-86).
Hz. Ömer (ra), ona büyük bir saygı gösterirdi. Ümmetin İdaresinin sorumluluğu altında ezilen Ömer (r.a), duyduğu bir endişesini dile getirerek Selman (ra)'a şöyle sormuştu: "Ben bir melik (kral) miyim, yoksa halife miyim?". Selman (r.a) ona şöyle karşılık verdi; "Eğer sen müslümanların toprağından bir dirhemden az veya fazla bir para alır, sonra onu, haksız bir şekilde sarfedersen, sen halife olmayıp bir melik olursun" (Ta-beri, a.g.e., IV, 211; İbnu'l-Esir, Tarih, III, 59).
Hz. Ömer (r.a), fey gelirlerini taksim ederken, Selman (ra)'a dört bin dirhem hisse ayırmıştır. Bazı kimseler, "Halifenin oğ-lu (Abdullah) üç bin beşyüz dirhem alıyor, bu Farslı ise dört bin dirhem alıyor" diyerek bu durumu garipsemişlerdi. Ora-dakiler: "Selman, Rasûlüllah (s.a.s) ile Abdullah'ın katılmamış olduğu bir çok savaşa katılmıştır" diyerek cevapladılar (İbn Sa'd, IV, 86). Başka bir rivayette, Ömer (r.a), Fey gelirlerinden müslümanlara maaş bağlamak için Divanul-Ata'yı tesis ettiği zaman, Sahabiler için İslâm'daki öncelikleri ve katıldıklan sa-vaşlan göz önüne alarak bir gruplandırma yaptığı; Selman (r.a)'ı, Hasan (r.a), Hüseyin (r.a) ve Ebu Zer ile birlikte olmadık-lan halde Bedir ehlinden sayarak alacaklan miktarı beş bin dirhem olarak kararlaştırdığı bildirilmektedir (Taberi, a.g.e., III, 614).
Rasûlüliah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Cennet üç kişiyi öz-ler. Ali, Ammar ve Selman" (Tirmizi, Menākıb, 34).
Selman (r.a), son derece mütevazi ve kanaatkar bir hayat
yaşamıştır. O, Medain'de vali bulunduğu ve çoğu devlet me-murlarından fazla gelire sahip olduğu halde günlük yaşamı, son, derece sadeydi. O, köle olduğu zaman nasıl giyinir ve nasıl gezerdiyse Medain valisi olduğu zaman da aynı hal üze-
re devam etmisti. O, eline geçen parayı tasadduk eder ve kendi emeğiyle ürettiği şeylerden başkasını yemezdi. Tanı-di. Medain sokaklarında yürürken Suriye tarafından gelen bir mayan birisinin, onun vali olduğunu anlaması mümkün değil-tüccar, üzerinde alelade bir aba ile gördüğü Selman'ı çağıra-rak yüklerini taşımasını istedi. O, hiç tereddüt etmeden yük-leri sırtına aldı ve adamla birlikte yürümeye başladı. Onu bu halde görenler, "Bu validir" dediklerinde adam; "Seni tanımı-yordum" diyerek özür diledi. Selman (r.a) ona, "Hayır bunları evine kadar götüreceğim" diyerek yoluna devam etti (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 88; buna benzer diğer bir olay için bk. aynı yer).
Bazı kimselerin giyiminden dolayı kendisine dil uzatmalan ve hafife almalarına karşı hiç bir tepki göstermemiştir. Bir de-fasında iki genç asker yanından geçerlerken, onu göstere-rek; "Emiriniz budur" diyerek gülüyorlardı. Selman (r.a)'ın ya-nındaki adam ona, "Ey Ebu Abdullah! Şunların ne dediğini görüyor musun?" dedi. Selman (r.a) ona şöyle dedi: "Onları bırak. Hayır ve şer bu günden sonradır. Eğer toprak yemeyi becerebilirsen onu ye de, iki kişiye dahi olsa emir olmaktan kaçın. Mazlumun ve sıkışık durumdaki kimselerin duasından sakın. Çünkü onların duaları ile Allah Teâlâ arasında perde yoktur" (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 87-88). Selman (r.a) çok cömert bir kişiliğe sahipti. Eline geçen her şeyi fakirlere bölüştürürdü (İbnul-Esîr, üsdül-Ğâbe, II, 420).
O, hiçbir zaman sadaka kabul etmemiştir. Çoğu zaman eli-ne geçen parayla hemen et alır ve onu pişirerek, hadis ehlini çağırır ve birlikte yerlerdi (İbn Sa'd, IV, 9).
Selman (r.a), ölüm döşeğine yattığı zaman, ziyaretine giden Medain valisi Sa'd b. Malik ve Sa'd b. Mes'ud onu ağlarken buldular. Neden ağladığını sorduklarında o şöyle cevap ver-mişti: "Rasûlüllah (s.a.s) bizden bir ahid aldı. Hiç birimiz onu koruyamadık. O bize şöyle demişti: "Sizin dünyadaki geçim-liliğiniz bir yolcunun azığı kadar olsun ".
Onun ilmi ve takvası diğer sahabileri de etkilemekteydi. Zi-ra onu ziyarete giden Sa'd b. Ebi Vakkas, kendisine nasıl davranması gerektiği şeklinde tavsiyede bulunmasını iste-mişti (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 90-91).
Selman (r.a), sık saçlı, uzun boylu bir kimseydi. Onun Me-dâin'de Bukeyre adında bir hanımı vardı (İbn Sa'd, IV, 92). Selman (r.a), Medine'deyken Hz Öm tediği, fakat ondan is-
O, hiçbir zaman sadaka kabul etmemiştir. Çoğu zaman eli-ne geçen parayla hemen et alır ve onu pişirerek, hadis ehlin çağırır ve birlikte yerlerdi (Ibn Sa'd, IV, 9).
Selman (r.a), ölüm döşeğine yattığı zaman, ziyaretine giden buldular. Neden ağladığını sorduklarında o şöyle cevap ver-Medain valisi Sa'd b. Malik ve Sa'd b. Mes'ud onu ağlarken misti: "Rasûlüllah (s.a.s) bizden bir ahid aldı. Hiç birimiz onu koruyamadık. O bize şöyle demişti: "Sizin dünyadaki geçim-liliğiniz bir yolcunun azığı kadar olsun ".
Onun ilmi ve takvası diğer sahabileri de etkilemekteydi. Z-ra onu ziyarete giden Sa'd b. Ebi Vakkas, kendisine nasıl davranması gerektiği şeklinde tavsiyede bulunmasını iste-mişti (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 90-91).
Selman (r.a), sık saçlı, uzun boylu bir kimseydi. Onun Me-dâin'de Bukeyre adında bir hanımı vardı (İbn Sa'd, IV, 92). Selman (r.a), Medine'deyken Hz. Ömer (r.a)'in kızını ondan is-tediği, fakat, Amr b. el-As'ın bu konuda Selman (r.a)'ı kızdır-ması üzerine bundan vazgeçtiği nakledilmektedir (İbn Abdır-rabbih, Ikdu'l-Ferid, Beyrut 1949, VI, 90). Ancak onun ailesi hakkında açık rivayetler bulunmamaktadır.
Sufiler, Selman (ra)'ı Ashabul-Suffe ile birlikte tasawufun kurucularından biri olarak kabul ederler. Bir çok tarikat silsi lesi ona dayandırılmaktadır. O, Rasûlüllah (s.a.s)'in berberliği-ni yaptığı için Futuwet teşkilatına bağlı berberlerin piri olarak kabul edilmekteydi. Selman (r.a)'ın sahip olduğu haklı şöhre ti, bütün müslümanların ona karşı içten bir sevgi duymalan-na sebep olmuştur. Sünnî müslümanlar onun adını büyük bir sevgiyle anarlar. Ehli beytten sayılması, Siilerin ona karşı farklı bir ilgi göstermelerine sebep olmuştur. Hacdan dönen Şiller Kerbela'dan sonra onun mezarını ziyaret etmeyi ihmal et-mezler. Aynca, Siiler, Hz. Ali ve Ehli Beyt hakkıntla rivayet olu-
nan hadislerin çoğunu ona isnad ederler. Gulat-ı Şia ekolle-rinde ise o, ilahî sudur sırasında Ali (r.a)'den hemen sonra yer alır. Nusayriler ise onu, üç gizli harften biri kabul ederler. Nu-sayriliğin teslis akidesini ifade eden ayn, mim ve sin harflerin-den ayn Ali'yi, mim Muhammed (s.a.s)'i, sin ise Selman'ı ifa-de eder. Mana (Ali), ism (Muhammed) bab ise Selman'dır. Buna göre o Nusayrî teslis akidesinin kapısı (bab) olup, üçüncü had'dır. Durzîler ise, Kur'an'ın Selman'a vahyolundu-ğuna, Peygamberin Kur'an'ı ondan aldığına inanmaktadırlar. Bu ekoller, oluşturdukları inanç sistemlerinde diğer bir kaç sahabi ile birlikte Selman (r.a)'ı temel unsur olarak kullanmış-lar ve ona çeşitli fonksiyonlar yüklemişlerdir. Bu mezheplerin gerçekte mutedil Şia ile alakaları yoktur. Zira muhtevalarında-ki inanç prensipleri gözönüne alındığı zaman İslamî şahsiyet-lerin isimlerini kullanarak putperest bir inanç sistemi meyda-na getirdikleri görülecektir.
Ömer TELLİOĞLU
SELSEBİL
Cennetteki bir pınarın adı. Kur'an-ı Kerim'de sadece bir defa zikredilmektedir: "Cennette samimi mü'minlere "zencefil" katılmış kadeh
Her iki isim de, bürünüp örtünmek manasına olmakla beraber. aralarında az fark vardır.
kullanılır. MUZZEMMİL: Daha zivade kendi elbisesine bürünüp yatan icin
MÜDDESSİR: Her neye ise.. bürünüp sarınan, örtünen için kul
Bu isimlerin, Resulüllah S.A. efendimize verilmesinin sebebi şöy lanılır.
Resulüllah S.A. efendimize ilk vahiy geldiği zaman, Hira dağın-ledir: da idi.
Ya Muhammed.
Diye semadan bir ses duydu. Sesin geldiği tarafa baktığı zaman, Cebrail'i gördü; bir kürsü üzerine oturmuştu. Bunu görünce, içinde bir ürperme hâsıl oldu. Hemen eve döndü. Hazret-i Hatice validemize:
«Ya Hatice beni elbisemle veya başka bir şeyle ört.>> Böyle sarınıp yattığı sırada; yüce Hak katından, Cebrail a.s. gel-
di. Şöyle dedi: Ey bürünüp sarınan, kalk sakındır.» (74/1-2)
«Ey sarınıp yatan, gecenin bir mikdarında kalk.» (73/1-2)
Ve.. her iki sureyi de getirdi. Böylece, Resulüllah S.A. efendimi zin isimleri:
- MÜDDESSİR ve MÜZZEMMİL.
Oldu. Bazıları, bu âyet-i kerimelerle yapılan hitabı, LATIFE HI-TABI olarak kabul etmişlerdir. LATİFE HİTABI veya LATİFE NIDA-SI Arap dilinde şu demeğe gelir:
Büyük ve ulu bir kime, bir başkasına HİTAB murad ettiği zaman, HİTAB ettiği kimseye, lütuflu muamelesini bildirmek isterse, HİTAB anında ne halde ise.. o haline göre hitab etmesi..
Bir misal olarak, Resulüllah S.A. efendimizin Hz. Ali'ye r.a. hita-hını ele alalım.
Hz. Ali r.a. toprak üzerinde yatıyordu. Resulüllah S.A efendimiz onunla latife etmek istedi. Bunun için, ona şöyle hitab etti:
«Ya Ebettürab..» (Ey toprak babası.)
İşte.. Yüce Allah'ın, Resulüllah S.A. efendimize hitabı dahi bu manaya göre değerlendirilir.
Yüce Allah, kendisine, gece namazı emrini verdi; insanları İs-lâm'a davet ve onları yasaklardan sakındırmak vazifesini yükledi. Bunlar, Resulüllah S.A. efendimize, onun bir lütfu idi. Yüce Allah, bu lütfundan Resulünü agåh etmek istedi.
rına bürünüp yatmıştı. Örtülere sarılı idi. İste, o anın nezaketi icabı Yüce emir geldiği zaman; Resulüllah S.A. efendimiz, pâk libasla-kendisine:
Bu manaların dışında, bir başka mana daha anlatıldı: MÜDDESSİR ve MÜZZEMMİL.
05
Sıfatları, isim olarak, yüce emre tahammülü olan kimseler için kullanılır.
Bu manaya göre: Resulüllah S.A. efendimiz, bütün insanlara Re-mütaham mil idi. Bunun dışında nefsinin tekliflere karşı tutumundan ve mu-annidlerinden zuhur eden ezaya tahammülünden ötürü:
MÜDDESSİR ve MÜZZEMMİL.
Nidasına muhatab oldu. Ve bu hitaplar, kendisine isim oldu... Allah-ü Taâlâ ona salát ve selâm eylesin.
29. İsim: ABDÜLLAH. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salát ve selâm eyle.
Bu isim: Resulüllah S.A. efendimizin güzel isimleri arasında sa-
yılır.
Çünkü İbadete devamlı ve Hakka itaatta tamdı.
Resulüllah S.A. efendimiz, bu vücud âlemine teşrif ettikten taa, dar-ı bekaye teşrif buyurup göçünceye kadar; bir an olsun, Ålemle-rin Rabbi Yüc Allah'a ibadet ve taattan hali kalmamıştır. Hiç bir işi. kendisini bu işten, yani: Hakka ibadetten geri bırakmamıştır.
Hatta, kalbi, kalıbı, zâhiri, batını ile ibadet ve taata devam et-miştir. Bu mana icabıdır ki; ism-i şeriflerine:
ABDÜLLAH.
Yani: ALLAH'IN KULU.. dẹndi.
Burada anlatılan lafza-i celâl, sıfatları içine alan zata has isim-dir. ABD, kelimesi, ondan başkasına izafe edilmedi. Meselá:
Denildi. Bunun ism-i celâle izafetle söylenmesinde değişik mana-lara işaretler vardır.
Şöyleki:
Resulüllah S.A. efendimiz bu ismi alınca; Yüce Hakkın cümle isimleri karşılığında bulunan özelliklere ve faydalara kavuşur. Bun-dan sonra, onların şükrüne devam eder.
Burada anlatılan isim: İsimlerin en şereflisidir. Bu üstün isim dolayısıyle, Resulüllah S.A. efendimize gelen nimetlerin büyüğü, ona ihsan olunan makamların yücelerinden biri Kur'an-ı Kerim'dir. Yü-ce Allah, bu ihsanı Resulüllah S.A. efendimize yaparken; ona:
«ABD.»
İsmini verip meâlini yazdığımız şu âyet-i kerimelerle bize anlattı:
Resulullah Asfendimize verilen üstün makamlardan biri de. Allah'ın kullarına davettir Bu makamda da, Resulüllah B.A. efendirnáz
lein sim darak
ABD
Kullanıldı Bir kyet-i kerimede Allah-Takla şöyle buyurdu: Ve ABDULAH (Allahin kulu ona davet için kıyam ettiği
zaman (72/19) Resulotiah BA. efendimize verilen bu üstün makanlardan biri de Miran Gecesi bildirilen Ayet-i kerime lle anlatılmakta ve orada da, Allah- Takik ABD lafzın izikretmektedir:
ABDFini, (KULUNU) o gece Mescid-i Haram'dan Mescid-Aksa'ya götüren Allah sübhandır. (17/1)
Resulüllen B.A. efendimize verilen makamlardan biri de, vasıta sız olarak kendisine gelen vahlydir. Bu vahly, Mirac Gecesi oldu. Yü-ce Allah bunu söyle anlattı:
Işte buraya kadar anlatılan manalardan da anlaşılıyor ki, bu isim en şerefli isimlerden biridir. Bunun için, delil kat'idir. Eğer, bu ABDULLAH isminden daha şerefli bir isim olsaydı; Allah-ü Taálá, Resulüllah B.A. efendimize o ismi verirdi. Kaldı ki, Resulüllah 3.A. efendimiz, bu makamda; yani: ABDULLAH oluşunda, bütün peygam-berlerden ve resullerden ayrı bir mana kazanmıştır. Bilhassa; Allah lam-i şerifine izafetle:
ABDULLAH.
İsmi verilmiştir. Allah-ü Taålå ona salát ve selåm eylesin.
30. Isim: HABİBÜLLAH (Sallallahü Taálá aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
HABİB lafzı, ism-l mef'ul manasında olup:
-MABUB.
Demeğe gelir. Yani: Sevilmiş, beğenilmiş..
HABİE lafzının ALLAH lafza-i celâline izafeten söylenmesi, Re-sulüllah B.A. efendimizin şerefini artırmak ve ona tazim içindir. Ve:
ALLAH'IN SEVGİLİSİ (MABUBÜLLAH).
Manasını taşır.
Mahabbet, yani: Bevgi, nefsani bir infialdir. Allah-ü Taâlâ ise... böyle bir şeyden münezzehtir. Onun için böyle bir mana verilmesi ve böyle bir sıfat alması yakışır şey değildir. Bu manaya göre, Al-lah i Taálá için murad olan gayedir. Seven için gaye ise şudur: Sev-diğinin bütün filllerden razı olup, yaptığı temennilere müsaade et-mck. Her an ve her zaman, türlü türlü nimetlerine daldırmak..
Bu manada, Allah i Taálá, Resulüllah B.A. efendimizin her fiil, ve cümle halinden razıdır. Her an ona: Türlü türlü nimetler ve çeşit Ji ikramlar yapmaktadır. Bütün emellerini yerine getirmiş; muradına nail eylemiştir. Bütün ikramların sonucudur ki, Resulüllah S.A. efen-
dimizin ismine: -HABIBÜLLAH.
Denilmiştir. Bu isimle, bir başkasına sıfat verilmemiştir. Resulül-lah S.A. efendimizden başka bir ferde:
HABİBÜLLAH.
Ismi verilmemiştir. Dolayısiyle, bu isim doğrudan doğruya, Re-sulüllah S.A. efendimize mahsustur.
Allah-ü Talla ona salât ve selam eylesin.
**
31. İsim: SAFİYYÜLLAH. (Sallallahü Taßlä aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
SAFİYY, lafzına; Ism-1 mef'ul olarak mana verilir: Lügatte bu kelime şu manayadır:
Emir veya askerin, kendi özleri için seçerek ganimet malla-rından ayırdıkları güzel şeyler...
Anlatılan manadaki SAFİYY, kelimesi lafza-i celâle teşrif ve ta-zim için izafe edilince, manası şöyle olur:
Yüce Hak tarafından cümle mahluk arasından seçilen, tüm küdurattan halis, bütün kemalât ile mükerrem özge bir zat..
Anlatılan mana icabı olarak, Resulüllah S.A. efendimiz, bütün mahlukat arasından seçilip çıkarıldığı için, kendisine:
SAFİYYÜLLAH.
Påk bir isim olarak verildi.
Buraya kadar anlatılan manalar, SAFİYY kelimesi, ism-i mef'ul olması nazara alınarak izah edildi. Bir de, İsm-i fail olmak durumu vardır. O zaman mana şöyle olur:
Halis olucu..
Yani: Resul-ü Ekrem S.A. bütün sözlerinde ve fiillerinde yüce şa-nına ve ulu makamına yakışmayan bütün sıkıntı veren hallerden ve ayıplardan halis olucudur.
Bu halis olmak ve kemål bulmak: Cenab-ı Hakkın ilâhî feyzi ve rabbani inayeti ile olduğu için, latif isimlerine:
SAFİYYÜLLAH.
Denildi. Allah-ü Taàlâ, ona salât ve selâm eylesin.
*
32. İsim: NECİYYÜLLAH. (Sallallâhü Taşla aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle. -
NECİYY.
Lafzını, hem ism-i fail, hem de ism-i mef'ul manasına almak mümkündür. Bu kelime: Necva, kökünden gelmektedir ki:
14163. Her sakallıdan bir tel, köseye sakal olur. (S miru po nitke, golomu rubaşka.)
14164. Her tilki, kuyruğunu över.
14165. Herkes doğar, ama herkes adam olamaz.
14166. Herkes, kendi yolunu kendisi çizer.
14167. Herkes sana deve derse, deve olmadığını ispat edemezsin.
14168. Herkesin alnına ne yazılmışsa, o olur; ondan kurtuluş yoktur.
14169. Hiçbir iyilik, cezasız kalmaz.
14170. Horozu çok olan köyde, sabah geç olur. (U semi nyanek ditya bez glazu.)
14171. Işık karanlığı, barış savaşı yener.
14172. İçersen, ölürsün; içmezsen, yine ölürsün; o halde, içersen daha iyi edersin.
14173. İki cambaz, bir ipte oynamaz. (Dva medvedya v odnay berloge ne jivut.)
14174. İki kaptan bir gemiyi batırır. (U semi nyanek ditya bez glazu.)
14175. İki kel, bir tarak için kavga eder.
14176. İki tavşanı birden kovalayan, hiçbirini tutamaz.. (Za dvumya zaytsam pogonişsya, ni odnogo ne poymayeş: İki karpuz bir koltuğa sığmaz, anlamında.)
14177. İki türlü insan vardır: biri rüşvet verir, öteki alır.
14178. İlki, en doğrusudur.
14179. İlkin düşün, sonra karar ver!
14180. İmam bile okurken yanılır. (Kon o çetıreh nogah i tot spotikayetsya.)
Kaun kalbini islah etmesi, duzeltmesi, feyz ve huzura kavuşturması için, sålih-lerle beraber olması ka-dar faydalı bir şey yoktur.
Buna mukabil,
Kulun fåsıklarla beraber olup, onların işlerine nazar etmesi kadar da zararlı bir şey yoktur.
Bir kimse, sådık bir arkadaştan mahrum kalırsa, bu kendisi için buyük bir kayıptır.
. Ayıplardan uzak arkadaş arayanlar, arkadaşsız kalır.
İstediklerini vermediğiniz zaman kızan, kırılan veya küsen arkadaş; gerçek arkadaş değildir.
İMÂM'I YETİŞTİREN ANNE
On yaşımdayken Kur'ân-ı Kerim'i ezberlemiştim.
Sabah namazından önce annem beni kaldırır, soğuk Bağdat gün-lerinde abdest suyumu ısıtırdı. Sonra elbiselerimi giydirirdi. Evi-miz uzak ve yol karanlık olduğu için, kendisi de başörtüsünü takıp tesettüre bürünerek benimle birlikte camiye kadar gelirdi.
Bir gün İmam Malik Hazretleri Mes-cid-i Nebevi'nin mihrabında talebeye ilim tedrisiyle meşgul iken, devrin halifesi Ebû Câfer Mansur mescide geldi. Bazı su-aller sordu. Aralarında ilmî bir müzakere başladı.
Ancak Ebû Câfer Mansur, konuşmanın heyecanına kapılıp sesini yük seltince, İmam Malik Hazretleri şöyle dedi:
"-Ey mü'minlerin emiri! Burada sesini yükseltme! Zira Allah Teâlâ bu hususta bir topluluğa edep öğreterek şöyle buyurmuştur:
"-Ey İmam! Duâ ederken kıbleye mi, yoksa Rasûlullah'a mı döneyim?" diye sordu.
İmam Mâlik Hazretleri şöyle buyurdu:
"-Yüzünü niye O'ndan çevireceksin ki?!. O, senin ve ceddin Hazret-i Adem'in kıyamete kadar Allâh'a mağfiret ve necat vesilesidir.
Bilâkis sen;
Peygamber Efendimiz'e yönel ve O'nun şefaatini iste ki, Allah Teâlâ da O'nu sana şefaatçi kılsın!..
Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
<<<...Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman (günah işledikleri zaman) Sana gelip de Allah'tan mağfiret dileseler ve Rasûl de onlar için mağfi-ret talebinde bulunsaydı, Allâh'ı çok affedici ve esirgeyici bulurlardı." (en-Nisa, 64) (Kadı lyâz, Şifá, II, 41)
Resulullah B.A. efendimiz Yüce Allah'ın ilahi sırlarına mazhar idi. Onun rabbani münacaatına bir mahal ve karargah idi.
Iste.. yukarıda anlatılan manalar açısından bakılınca: Resul01-Ih B.A. efendimiz: Gizli sırların her türlüsü ile; mübarek kalbleri da ima rahmani teveccühlerle meşgul idi. Nefes nefes mübarek sinele ri rabbani feyizlerle açılır; llâhl sünuhat nurları ve yüce fütuhat çe şitleri ile aydınlanırdı. İşbu manalar icabı olarak, Resulüllah SA efendimizin bir ismine de:
NECİYYÜLLAH.
Denildi. Allah-ü Talla, ona salat ve selâm eylesin.
33. İsim: KELİMÜLLAH. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
- KELİM.
Lafzını, Ism-1 mef'ul olarak almak lazım gelir. Kısaca manası:
Allah-ü Taâlâ'nın, bizzat söyleştiği kimse..
Demeğe gelir.
Yüce Allah, ezell ihsan sahibi olup Resulüllah S.A. efendimizle Mirac Gecesi kelan etmiştir; kendisi ile bizzat konuşmuştur. Bu du-rum, hakikat derecesinde olup, hiç bir şekilde hilåf yoktur.
Idi. Resulüllah S.A. efendimiz, daima ilahi kelâmın nüzulüne mahal
Resulüllah S.A. efendimiz, her zaman, sübhan olan Yüce Hakkın münacaatında, ona duâda, tazarruda idi. Gizli aşikâre onun niyazın-da bulunurdu. Cümle işlerin görülmesine makam olan Yüce Hak'tan bir an dahi ayrılmazdı. Bu manada bizzat Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Benim Yüce Allah ile, gizli vir vaktim vardır...» (1)
Asıl bu manadan ötürü, kendisine:
KELİMULLAH.
Denildi.
Son anlatılan ve lafza-i celâle izafetle gelen isimlerin cümlesi; Resulüllah S.A. efendimizin zatına tazim ve tekrimdir.
Bir mana daha var ki, o da; Resulüllah S.A. efendimizin saadet rütbesinin nekadar ulu olduğunu Allah'ın kullarına beyandır.
Allah-ü Taála ona salât ve selâm eylesin.
34. İsim: HATEM'ÜL-ENBİYA. (Sallallâhü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Demeğe gelir ki, daha açık manası bundan sonraki isimle beraber
anlatılacaktır. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
35. Isim: HATEM'ÜR-RÜSÜL. (Sallallahü Taálá aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Peygamberler sultanı Resulüllah S.A. efendimiz, cümle nebiler-den ve resullerden sonra, âlemlere rahmet olarak gelmiştir. Onun teşrifi ile, nübüvvet ve risalet kemale erip son bulmuştur. Kendisin-den sonra, hiç kimseye nübüvvet ve risalet verilmeyecektir. Bu mana
jeabı olarak, şanında: HATEM'ÜL-ENBİYA ve HATEM'ÜA-RÜSÜL.
Denildi.
Bir gün, Resulüllah S.A. efendimiz, Hz. Ali'ye r.a. şöyle buyurdu: Benim yanımda sen, Musa'nın yanında Harun derecesinde-sin. Şu fark var ki: Harun, peygamber idi. Benden sonra, peygamber gelmeyecek.>
Bu hadis-i şerif, yukarıda anlattığımız manayı teyid eder.
SEYHAN'ın (1) Rh. ittifakı ile; Abdüllah b. Amr b. As r.a. tara-fından rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
Şanı büyük Allah, yedi kat gökleri ve yedi kat yerleri yarat-madan elli bin sene evvel, olacak bütün işleri takdir edip hükme bağ-ladı, levh-ü mahfuza yazdı. Allah-ü Taâlâ'nın yüce arşı da su üzerin-de idi.
Levh-ü mahfuza yazdığı hükümlerden biri de şuydu:
Gerçekten Muhammed, bütün peygamberlerin sonuncusudur.>>>
Resulüllah S.A. efendimizin, son peygamber olduğu üstte anlatı-lan ve daha başka hadis-i şeriflerle sabit olduğu gibi; âyet-i celile-lerle dahi sabittir.
Resulüllah S.A. efendimiz, resullerin ve nebilerin sonuncusu ol duğunda bir şüphe olmadığı gibi, böyle oluşunda çeşitli medihler se-nalar, şanlar ve şerefler vardır. Meselâ: Onun şeriatı, kıyamete kadar baki kalacaktır. Yapılan ameller ancak onun şeriatına göre olacak-tır. Bu, onun için büyük bir şereftir.
ŞERİATIN FAYDASI.
Basiret ehli zatlardan bazısı şöyle anlattı:
Şeriatın faydası başta halkı Hakka davettir. Ayrıca, halkın dünya ve âhiret işlerinin islâhıdır. Halkın kendi akılları, anlatılan iş-leri bulup yapmaktan yana acizdir. Bu sebepten, onlara lâzım olan İşleri öğretmek ve anlatmak için; kesin delillerin olması iktiza eder.
Resulüllah S.A. efendimizin şeriatı ise.. anlatılan işlerin cümlesi-. ni tazammun ve tekeffül eder Onun tazammun ve tekeffülü o derece
(1) ŞEYHAN: Lafız itibarı ile, İKİ ŞEYH manasını taşır. Ama tabirde; İmam-ı Buhari ve Müslim için kullanılır. İmam-ı Azam ve Imam-ı Ebi Yusüf için kullanıldığı da vakidir.
100 lleridir ki: Onun üzerine bir zivadelik tasavvur edilemez. Nitekim bu
«Bugün sizin için dininizi ikmal ettim. Nimetimi size tamam-mana, şu âyet-i kerime ile sabittir: ladım. Size din olarak: İSLAM'ı beğendim.» (5/3)
sonra, peygamber gelmeyeceğinin sabit olması, Resulüllah S.A. efen-Gerek bu ayet-i kerime ile sabit olan mana, gerekse kendisinden
dimize:
HATEM'UL-ENBİYA ve HATEM'UA-RÜSÜL.
İsminin verilmesine bir sebep olmuştur.
Allah-ü Taâlâ ona salat ve selâm eylesin.
** 36. İsim: MUHYI. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
MUHYI.
eder. Lafzı, ihya kökünden gelir: ism-i faildir. Diriltici, manasını ifade
Dünya halkı küfür, şirk ve cehalet durumunda ölü iken; Resu-lüllah S.A. efendimiz, risaleti ile, Yüce Allah'ın emri gereğince onları İslâm'a davet etti. Böylece; küfür ve onun gerektirdiği sapıklıktan, Jak cehaletinden aldı, iman nuru ile onları diriltti. Resulüllah S.A.
efendimize:
MUHYİ
İsminin verilmesine bir sebep budur.
Ayrıca, Resulüllah S.A. efendimiz ümmetini: İslâm dinine, pâk şeriatle amele, cennete girmeğe ve Allah'ın rızasını kazanmağa se-bep olan işleri yapma yoluna yönelttiği için, kendisine:
MUHYI.
İsmi verildi.
Bazıları bu manada şöyle anlattı:
Resulüllah S.A. efendimizin duâsı ile, Yüce Hak birini, bu hayatla gerçekten diriltti. Bundan ötürü, Resulüllah S.A. efendimize:
MUHYI
İsmi verildi. Şöyle olmuştu:
RESULÜLLAH'IN S.A. DİRİLTTİĞİ KIZ VE PİŞMİŞ KOYUN
Resulüllah S.A. efendimiz, bir adamı İslâm dinine davet etti. O kimse şöyle dedi:
Benim kızım henüz öldü. Eğer onu diriltirsen, o dirildikten
sonra, senin peygamberliğine şehadet ederse.. iman ederim. Bunun üzerine, Resulüllah S.A. efendimiz, Yüce Allah'a tazarru
ve niyazda bulundu. Yüce Allah'ın izni ile o kız dirildi. Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvetini tasdik edip şehadet getirdi.
olmuştu. Anlatılan vakanın dışında, Henděk gazasında bir başka durum
Hendek gazasında; ashab-ı kiram muhasara altında idiler. Bu yüzden zahlreleri
Diyerek, midelerine kimi bir taş, kimi de iki taş bağladı.
Ashabtan Cabir b. Abdillah Ansari'nin bir koyunu vardı. Ehli onun sütü ile geçinip gidiyordu.
Ashab-ı kiramın, midelerine taş bağladıklarını görünce; kendisi-ni onlara feda etmeye hazır buldu. Ehline gidip şöyle dedi:
Ey hatun, Resulüllah S.A. efendimiz ve ashabın ileri gelen-vetiniyoruz; ama onların açlığından mustaribim. Gel, seninle kendi-leri fazla aç oldukları için; midelerine taş bağlamışlardır. Biz sütle
mizi onlara feda edelim. Bunun üzerine, hatunu şöyle dedi:
Ben de senin gibi, onların açlığından mustaribim; üzüntülü-yum. Ne istersen yapalım..
Cabir r.a. şöyle dedi:
Koyunu keselim; sen pişirmeğe başla. Gideyim; Resulüllah'ı S.A. ve istediği birkaç sahabeyi davet edeyim. Onlar karınlarını do-
yursunlar, biz nasıl olursak olalım. Buna karşılık kadın şöyle dedi:
Pek güzel; uygundur.
Ve.. razı oldu. Bundan sonra, Cabir r.a. koyunu kesti; davet için, Resulülalh S.A. efendimize geldi. Şöyle dedi:
Ya Resulellah, bir koyunum vardı; kestim. Ashabdan arzu ettiğiniz kadarını alıp buyurun.
Resulüllah S.A. efendimiz, bu davet için ashaba hitaben şöyle buyurdu:
-«Cümle ashaba haber verin; Cabir'in ziyafetine gelsinler.>>> Bunu duyan Cabir r.a. şaşırdı. Bu emir karşısında kendi kendine şöyle dedi:
Ashabın cümlesi geldiği zaman, bir koyunla halimiz nasıl olur?. Hiç biri doymaz.
Resulüllah S.A. efendimiz bereket duâsı okudu ve mübarek eli ile o koyunu sığadı. Bir mikdar da yedi. Bundan sonra, kafile kafile ashab-ı kiramın tümü, o koyundan yedi; hepsi de karınlarını doyur-dular.
Bundan sonra, Resulüllah S.A. efendimiz Cabir'e r.a. şöyle bu-yurdu:
«Bu koyunun postu, ayakları, başı duruyor mu?.»
Cabir r.a. cevaben şöyle dedi:
Evet duruyor, ya Resulellah.
Bundan sonra, Resulüllah S.A. efendimiz onları getirtti. Ayak-larını ve başını yerli yerine koydu. Postu da o pişmiş koyunun üzeri-ne örttü. Bu arada duâ makamında bir kelâm eyledi. Sonra mübarek eli ile koyunu Cabir'e doğru çevirdi ve:
Buyurdu. Allah'ın izni ile: o pişmiş, yenmiş koyun dirilip ku-laklarını sallayarak yürüyüverdi.
Su da bir başka rivayet: Resulüllah S.A. efendimiz ana ve baba-sını diriltti. Onları İslâm dinine aldı.
Iste.. butun bu anlatılan manalar icabı olarak, Resulüllah S.A. efendimizin ismine: MUHYI.
Denildi.
Allahım, senden kalbimizi inayetle diriltmeni diliyoruz. Daima başarı sendendir. Ya Allah!. Ya Allah!. Ya Allah!.
Allah-ü Taalà ona salat ve selâm eylesin.
37. İsim: MÜNCİN. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu lafız, ism-i fail olup, necat verici, kurtarıcı manalarına gelir. Şefaatçımız Habib-i Ekrem S.A. ümmetinin dünya ve âhirette sebeb-i necatları olduğu için, ism-i şerifine:
MÜNCIN.
Denildi.
Resulüllah S.A. efendimizin, dünyada necat sebebi oluşu şöyle.
dir: Ümmetine kurtarıcı amelleri beyan etmiştir. İyi amelleri yapma-ya teşvik etmiş ve sevdirmiştir. Daima iyi ameller yapmalarını da emretmiştir. Ayrıca, tehlikeli olan işleri açıklamış; onları yapmaktan ümmetini çekindirmiş; neticenin iyi olmayacağı dolayısı ile korkut-muştur.
Bundan sonra: Resulüllah S.A. efendimizin emrini yerine getirip itaat edenler; yasak ettiği şeylerden kendilerini alanlar kurtuluş yo-lunu bulacaklardır.
İşte.. anlatılan manaları ümmetine haber vermek sureti ile, üm-metinin necat bulmasına sebeb olmuştur.
Bunlardan başka, ümmetini küfürden ve üzerine ceza gerektiren şeylerden, azaba uğramasından kurtarıp emniyet altına aldığı için kurtuluş sebepleri olmuştur.
Nitekim, bu manada; Ebu Musa Eşa'rî'den r.a. geldiği rivavet edilen bir hadis-i şerifte Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurdu. ğu rivayet edildi:
Ümmetim için, bana iki eman verildi; bunun için Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
cektir. (8/33) Sen onların içinde olduğun süre; Allah, onlara azab etmeye-
Bir tanesi de şudur:
(8/33) Onlar istiğiar ettikleri süre; Allah onlara azab etmeyecektir.
Öbür âleme göçtükten sonra, istiğfarı kıyamete kadar bıraktım.>>>
Resulüllah S.A. efendimiz, yukarıda anlatılan emri ile ümmetine: Gunahlardan ve günahların neticesi azaptan kurtulmanın yolu istiğ far olduğunu açıkladı. Resulüllah S.A. efendimiz bu manada dahi kurtarıcıdır.
Resulüllah S.A. efendimizin, dünyada ümmeti için kurtarıcı oldu-ğu yukarıda anlatıldığı gibidir. Ahirette kurtarıcı oluşuna gelince onu da anlatalım.
Resulüllah S.A. efendimiz, ümmetini cehennem ateşinden ve onun azabından halás edip kurtaracaktır. Påk ismine:
MÜN CİN.
Denilmesinin sebebi budur.
Resulüllah S.A. efendimizin bu ismi, bazı nüshalarda:
MÜNCÍ.
Olduğu gibi, bazı nüshalarda dahi:
MÜNECCİN.
Okunuşunda geldiği olmuştur.
Allah-ü Taâlâ ona salát ve selám eylesin.
38. İsim: MÜZEKKİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim, Arap dili kaidesine göre: Tezkir, babından gelir; ism-i fail manasını ifade eder. Manası kısaca şudur:
Lâzım olan şeyleri hatıra getirici.. Bu mübarek isim, Kur'an-ı Kerim'de şu âyetle sabittir:
«Sen, hemen hatırlat zira sen ancak hatırlatıcısın.» (88/21) Burada, tezkirden; yani: Hatırlatmadan murad: Vaazdır.
Vaazın manası şudur: Bu düşük dünyadan zühd yollu iraz edip dönmeye ve âhirette faydalı amellere teşvik..
Peygamberlerin seyyidi efendimiz S.A. meclislerinde daima üm metini dünyaya karşı zahid olmaya, kalben ondan yüz çevirmeye teş-vik etmiştir. Ölüm için ve ölümden sonrası için lâzım olan şeylerin tedarikine ve hazırlığına çalışmayı emretmiştir. Kur'an-ı Kerim'de anlatılan vaaz, nasihat, sevindirici, çekindirici şeyleri anlattığı gibi; kendisine vahiy yollu açılan ilâhi bilgileri de ümmetine anlatmıştır. Ümmetine dünyada, kabirde, mahşerde faydalı ve lâzım olan ne var-sa; cümlesini bir bir beyan eylemiş, onları tehlikelerden korumuş-tur; kurtarmıştır.
İşte.. yukraıda anlatılan manalara göre: Resulüllah S.A. efendi-miz, iki cihan saadetine, iki âlemin izzet ve rif'atına ulaşmaya sebeb olan şeyleri, vaaz ve nasihat yollu anlatırdı. Bundandır ki, ism-i şeri-fine:
- MÜZEKKİR.
Denildi. Allah-ü Taâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
14086. Azrail, silsile-i meratıp tanımaz. (Smert çinov ne poçitayet.)
14087. Baba, daha ne kadar dayanacağız böyle bir yoksulluğa? Kırk gün. - Sonra? - Sonra alışacağız. (Olets, dolgo li nam yeşçe terpet takuyu bednost? -Sorok dney. -A potom? -Priviknem.)
14088. Babasına bakarak, oğluna saygı gösterilir.
14089. Başarılı her Rus'un arkasındaki perdeyi kaldırırsan, bir Tatar çıkar.
14090. Başını dik tut, ama burnunu havaya kaldırma!
14091. Bekleyen var, tarih yardım eder gibi görünürken, felaket köşebaşında bekler.
14092. Bildiklerinin hepsini her zaman söyleme, ama ne söylediğini daima bil!
14093. Bilgin önden gider, bilgisiz ise arkadan gelir.
14094. Bilim ekmek dilenmez, kendisi ekmek dağıtır.
14095. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.
14096. Bindiği dalı kesmez. (On sebe na nogo topor ne brosit.)
14097. Bir an durun, bir mil gerilersiniz.
14098. Bir kapıda iki dilenci olmaz. (Dva medvedya v odnoy berloge ne jivut.)
14099. Bir kopik (kuruş) saklamayan, kendisi bir ruble (lira) etmez.
14100. Bir öküzden üç post çıkmaz. (S odnogo vola tri şkurı ne derut.)
14101. Bir Rus için sağlıklı olan, bir Alman için ölümdür.
14102. Bir Rusu soy, altından köylü çıkar.
14103. Bir taşla iki kuş vurmak. (Odnim udarom zvuh zaytsev.)
14104. Borç ödemekle, yol yürümekle tükenir.
14105. Boş umutlardan insan erir.
4106. Boynunu uzatana boyunduruk vuracak çok olur.
Muhabbet ve samimiyetten kaynak-lanan buyük hürmeti ile İmam-ı Målik;
«Allah Rasûlü'nün bastığı yeri bile-mem. >> diye Medine hudutları için-de binek üzerine binmezdi. Abdest tazeleme ihtiyacı olduğunda Medine'nin dışına çıkardı.
İLMİN VAKARI
İlim öğrenmek isteyen kim-senin, vakarlı ve Allah'tan korkar hâlde olması là-zımdır.
İlim tahsil edenlere ciddî ol-mak ve «selef-i sâlihîn >>in yolundan gitmek gerekir.
Ilim sahiplerinin, bilhassa ilmî müzakereler sırasında kendilerini mizah-tan uzak tutmaları gerekir.
Sesli bir şekilde gülmemek ve sadece tebessüm etmek, âlimin uy-ması gereken âdabdandır.
Bir talebesi şöyle der:
"İmâm-ı Mâlik, bizimle oturduğu zaman sanki bizden biri gib davranırdı. Konuşmalarımıza çok sade bir şekilde katılırdı. Faka hadis-i şerif okumaya ve anlatmaya başlayınca, onun sözleri biz heybet verirdi. Sanki o bizi, biz de onu tanımıyorduk."
Insan kendisi için hayır işlemez, ken-disine iyilik yapmazsa; insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz.
Kendisine hayrı olmayan kimsenin, başkasına hayrı olmaz.
Mescide girip de kalbinde nifak alâmeti olan kimse, kafesteki serçe kuşlarına benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz uçup kaçar.
Bir kimse kendini övmeye başlarsa değeri düşer.
HÜRMETTEN
Abdullah Ibn-i Mübarek anlatır:
"-Imam Malik'in yanındaydım. Bize Allah Rasûlü'nün hadis-i şerifleri-ni naklediyordu. Bu esnada ona bir hål oldu. Istırap içinde olduğu yüzünden okunuyordu. Rengi de-ğişiyor, sararıyor ancak Rasûlullah 'in hadis-i şeriflerini bırakmıyordu. Ders bitip de insanlar dağıldıklarında ona dedim ki:
<<<-Ey imam! Bugün sende bir gariplik gördüm?>>>
O da şöyle cevap verdi:
<<<-Evet, ders esnasında bir akrep gelip beni defalarca soktu, hepsine de sabrettim. Buna ancak Rasûlullah'a olan tâzim ve hürmetimden dolayı dayandım. »" (Münāvi,III, 333: Süyüt, Mýt hu'l-Cennet, s. 52)
"Hazret-i Ömer 10 defa hac yaptı. Benim bildiğime göre bir haccında ancak 12 dinar harcardı. Çadırda değil, ağaç gölgesinde konaklardı. Süt kırbasını boynunda taşırdı. Çar-Şi-pazar dolaşır, oradakilerin hâlini sorardı.
Malum olduğu üzere, yaralandığı zaman ashâb-ı kiram yanina geldiler, onu methetmeye, övmeye başladılar. Hazret-i Ömer ise onlara şöyle mukabelede bulundu:
-Böyle sözlere kapılan aldanmıştır. Eğer dünya dolusu altın olsa, mahşer gününün korkularından kurtulmak için onların hepsini fedå ederdim!>>>
Hazret-i Ömer ki, her işi doğru ve adâlet üzereydi. Her şeyde muvaf-fak olmuştu. Rasûlullah onu cennetle müjdelemişti. Bununla birlikte o; yine korku içinde, üzerine aldığı müslümanların işle-rini daha iyi idare edebilme gayretinde idi. O, böyle düşünürse başkalarının hâli nice olur?
-Ey halife!
Sen, Allah'a yaklaştıracak işler yap ki, o amellerin yarın seni kurtarsın. Seni ancak amelinin kurtaracağı o dehşetli günden kork! Geçmiş insanlardan iyiler sana örnek olsun.
Takvâya sarıl!
Her ne iş yapmak istersen, takvâ sana rehber olsun.
Sana yazdıklarımı her zaman göz önünde tut! Onlara uymayı, onları almayı ve onlara göre hareket etmeyi kendine vazife bil.
Allah'tan tevfik, hidâyet ve irşad niyâz ederim."
(Kadı lyaz, Tertibü'l-Medarik, Dâru Kütübi Mısriyye, s. 271)
Kim sadece fıkıhla (dini ilimlerle kuru bir şekilde takvasız olarak) meşgul olur da, tasavvufi terbiye görmezse (gaflet ve kibre kapılarak) fåsık olur.
Kim sadece tasavvufla (sır ve hikmetlere âşină olmadan cahilce) meşgul olur da dini ilimleri bilmezse (şerî ölçülerden uzağa düşerek) zındık olur.
Her kim de bu ikisini (dinin zahir ve bâtınını / ilmini ve takvâsını)
cem ederse, hakikate nail olur. (Ahmed Zerrük, Kaväidüt-Tasavvuf, kaide Ali el-Kärl, Mirkátů? Mefütih, Beyrut, 1422. 1,335)
FAZILETLİ BABA
Ben her hadis ezberlediğimde, babam bir hediye verirdi.
Öyle bir zaman geldi ki;
Babam hediye vermese bile, hadis ezberlemek, bende bir lezzet haline geldi.
YETİŞTİRDİĞİ EVLÂT
الموط للاهل مالك
المحشى بحاشية
كيف المعطى عن وجه الموطا
العلامة محمد علی پر می کند عنوانی
İmam Malik Hazretleri'nin bir kızı vardı. Babası ona Muvatta' isimli hadis ki-tabını ezberletmişti. Talebeler baba-sına bu kitabı okurken o da kapının arkasından onları dinlerdi. Okuyan kişi hata yaptığında kapıyı tıklatır, babası da talebenin hata yaptığını anlar ve hadîsi tekrar ettirirdi. (İbn-i Ferhûn, Dibacü'l-Mezheb, s. 7)
şiddetinde büyük bir yıkıma sebep olan deprem meydana geldi.
13
PERŞEMBE
THURSDAY
OCAK
JANUARY
BİR AYET
Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza
tapmam.
Kâfirun Suresi: 1-2
BİR HADİS
Hastayı ziyaret için bir mil de olsa yürü.
Hem hiç imkân var mı ki, bu kâinatın Sânii, mahlûkatını yüz bin diller ile birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin ve kendisi konuşmasın? Haşă!
1903 - Wright Kardeşler ilk uçuşu gerçekleştirdiler.
1908 - II. Meşrutiyet'in ilanından sonraki seçilen yeni Osmanlı Meclis-i Mebusanı ilk toplantısını yaptı.
ARALIK
17 ÇARŞAMBA
27 1447
RUMI: 4 K. EVVEL 1441 KASIM: 40
BİR AYET Allah size yolun doğrusunu ve kolayını göstererek yükünüzü hafifletmek ister.
Çünkü insan zayıf olarak yaratılmıştır.
Nisa Suresi: 28
BİR HADİS
Yemeklerinizi takva sahiplerine yediriniz. İyiliklerinizi mü'minlere yapınız.
İbni Ebi'd-Dünya
Şükret, hayrâtın en hâlisinin kapısını sana açan, hastalıktır. Hastalık mütemâdiyen hastaya ve lillâh için hastaya bakıcılara sevap kazandırmakla beraber, duânın makbuliyetine en mühim
39. Isim: NASIR. (Sallallahü Taâlà aleyhi ve sellem.)
Allahım, ou ismin sahibi zata salát ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz, Yüce Hakkın kelimesini üstün kılmak. dinini ve din chlini aziz kılmak ve onun düşmanlarını kahr ve helak İçin Allah yolunda bir yardımcıdır.
tir. Tehlikeli işlerden onları almıs ve çekindirmistir. Daima onlara, etmiştir.
tunden zulmu kaldırmış; aciz ve zayıflara daima yardımcı olmuştur. İşte.. yukarıdan beri anlatılan manalar icabıdır ki; Resulüllah
S.A. efendimize:
NASIR.
Ismi verilmiştir.
Şöyle bir vaka anlatıldı:
Bir Arabi geldi; beraberinde Resulüllah S.A. efendimize bazı he diyeler de getirdi; İslâm dini ile müşerref oldu.
Ancak, Resulüllah S.A. efendimizin meclisinden ve tatlı cema-linden, hoş kelâmından ve mucizelerinden lezzet alıp kaldı; vatanına
dönemedi. Bu arada harçlığı da tükendi; binip geldiği devesinden başka bir
seyi kalmadı. Geldiği yere dönmek için; devesini satıp yol harçlığı yapmak zo-runda kaldı.
Ebu Cehil o Arabi'nin durumunu anladı.
Onu dininden döndüreyim.
Diyerek deveye talib oldu ve aldı. Arabî'ye devenin bedelini vere-ceği zaman, şöyle dedi:
Sen, Muhammed'in dininden döner; babanın dinine girer;
Muhammed'e verdiğin hediyeleri de geri alırsan.. sana hem devenin bedelini veririm; hem de deveni sana iade ederim. Ayrıca, fazladan
iyilikte de bulunurum. Bunun üzerine, Arabi şöyle dedi:
Hak dini buldum, canımı o yolda feda ederim. Dinimden dön-mem; senden de bir şey istemem. Ancak, devemin bedelini ve hakkı-mı isterim.
Buna karşılık, Ebu Cehil şöyle dedi:
Mademki dininden dönmüyorsun; ne deveni veririm, ne de
onun bedelini..
Ve.. kovdu. Bunun üzerine Arabi şöyle dedi:
Seni Resulüllah'a şikâyet edeceğim ey zalim.
Arabi'nin bu sözünü duyan Ebu Cehil Kureyş'in ileri gelenleri içinde Lật ve Uzza'ya yemin edip şöyle dedi:
diğin adamı döverim. Muhammed'e gidip şikâyet edersen; hem seni hem de getir
105 O Arabi, Resulüllah S.A. efendimize geldi; Ebu Cehil'den şikâyet etti ve onun zulmüne uğradığını anlattı.
Resulüllah S.A. efendimiz, ashabdan birini o Arabi'nin yanına kattı ve şöyle dedi:
versin.. Ebu Cehil'e git söyle; bu Arabi'nin ya devesini, yahut bedelini
Bu emir gereğince, İkisi birden yollandılar. Onların geldiğini gö
ten Kureyş'ten bazıları Ebu Cehil'e şöyle dediler: Arabı Muhammed'e gitmiş. İşte geliyor.
Onlar böyle söyleyince, Ebu Cehil, tekrar tekrar putlar üzerine vemin etti ve şöyle dedi: Geldikleri zaman, ikisini de döveceğim.
Böylece, öfkesini belli edip dururken, Arabi ile gelen sahabe Ebu Cehil'e şöyle dedi:
Sen bu Arabi'nin devesini almışsın. Resulüllah'a S.A. gelip şi-kâyet etti.
Resulüllah S.A. efendimizin adını duyan Ebu Cehil:
Muhammed Hazretlerinin emri ve fermanı nedir?. Her ne ise, baş üstüne, söyle..
Sahabe şöyle anlattı:
Resulüllah S.A. efendimizin yüce fermanı şudur: Bu Arabi'-nin ya devesini, yahut devesinin bedelini vereceksin. Hem de şimdi.. Hemen Ebu Cehil devenin parasını verdi; alıp gittiler.
Onun haline bakıp ne yapacağını bekleyenler, o anda vaptığına bakıp şaşırdılar ve şöyle dediler:
Ne idi, deminden beri o gürlemek, yemin etmek?. Sahabe Re-sulüllah'tan haber getirince, hemen o emre itaat ettin.
Bunun üzerine, Ebu Cehil şöyle dedi:
Benim gördüğümü siz görmediniz. Verdiğimi isteyerek mi ver-dim sanıyorsunuz?. O sahabe, Muhammed'in emrini getirdiği zaman; onun başının üstünde azgın bir deve, ağzını açmış; boynunu başıma doğru uzatmıştı. O emri dinlemesem, başımı çekip koparacaktı. Kor-kumdan zoraki emre itaat ettim, hakkını verdim; kurtuldum.
Yukarıda anlatılan mazlumu ve daha başka zulme uğrayanları kurtardığı için, Resulüllah S.A. efendimizin bir ism-i şerifine de:
- NASIR.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
40. İsim: MANSUR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Hazret-i Resul-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem S.A. efendimiz dünya ve âhiret işlerinin cümlesinde Allah-ü Taâlâ tarafından yar-dım görmüş ve maksuduna nail olmak sureti ile, mansur ve muzaffer olmuştur.
Melaike-i kiramla. bilhassa Cebrail a.s. ile her an kendisine yar-
İşte.. Resulüllah S.A. efendimizin ismine: am gelmiştir.
MANSUR
Denmesinin bir sebebi de budur.
Dünyada MANSUR oluşunu şöyle izah edebiliriz: Bütün din. ler üzerine galip gelmiş; milleti ve şeriatı cümle şeriatleri neshetmiş: ummeti ise, cümle ümmetlerden hayırlı olmuştur; kereme nail ol muştur.
Resulüllah S.A. efendimizin bizzat kendisi, yahut bizzat tayin Taa kıyamete kadar ettiği muzaffer ashabı nerede bulunursa bulunsun; ne yana giderse gitsinler Şanlı ashabı zaferler kazanmıştır. muhterem ümmeti Allah tarafından yardım görecektir.
Duşmanlarının kalblerine, bir aylık yoldan korku konmuştur; böylece kahra uğratılmışlardır.
Kıtal sırasında düşman tarafına yel esmekle de, Resulüllah S.A. efendimize yardım gelmiştir.
Ayrıca, melekler de gazalarda Resulüllah S.A. efendimizin yardı mına gelmiştir.
Resulüllah S.A. efendimizin ashabı dahi birbirine uygun hare-ket ve davranışta bulunmakla da, kendisine yardım olmuştur.
Bilhassa, ashab-ı kiramın kendi aralarında dahi olacak işlerini kolaylaştırınaları, Resulüllah S.A. efendimize gelen yardımın bir so-nucudur.
Resulüllah S.A. efendimizin âhirette yardıma nail olmasına ge-lince.. şöyle anlatabiliriz: Kendisine büyük şefaat hakkının tanınma-sı, Makam-ı Mahmud'a çıkarılması, Havz-ı Mevrud'un verilmesi..
bunların dışında bütün isteklerinin razı oluncaya kadar verilmesi, onun için ilâhî bir yardımdır.
Orada, gönlü hoşnud oluncaya kadar, kendisine şefaat hakkı ta-nınacaktır.
Ähirette, cümle şerefli peygamberler ve büyük asfiya kullar ara-sında fazilet yönü ile üstün olacaktır.
İşte.. anlatılan meziyetleri dolayısı ile, ism-i şeriflerinin birine de - MANSUR.
Denildi. Allah-ü Taâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
**
41. İsim: NEBİYY'ÜR-RAHMET. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sel-
lem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Peygamberlerin sultanı, kendisine manevi varis olan zatların dayanağı, âlemin şerefi âdemoğlunun efendisi olan Nebiyy-i Müker-rem S.A. efendimiz evvel, âhir, zâhir ve batın cümleye rahmet sebebi olmuştur. Bu manadan ötürü ism-i şerifine:
Nitekim Yüce Hak, Kur'an-ı Kerim'de, Resulüllah S.A. efendimi-zin tam rahmetini, merhametini ve bu hususta büyük şanını şu åvet-i kerime ile bildirdi:
Seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (21/108)
Bu âyet-i kerime ile Resulüllah S.A. efendimizin zat-ı şerifi müs-tesna bir mahiyet kazanmıştır. Bilhassa rahmete tahsis edilmiştir. Bu yolda onun için anlatılan fazilet ve kemal durumunu beyan ede-bilmek, imkân dışıdır; beşer takatının haricindedir.
Resulüllah S.A. efendimizin nuru, Eb'ül-Beşer Adem'in alnında parlıyordu. Bunun için melâike-i kiram ona, saygı, tazim ve tekrim secdesi yapmışlardır.
Eb'ül-Enbiya Hz. Adem'e de o nurdan nasib gelmiş; mübarek sulbünden, gelen oğlu Sam'a geçmiştir. Bundandır ki, gemileri ve için-dekiler tufandan necat bulmuşlardır. Selametle Cudi dağının üzerine inmişlerdir. Gemide bulunanlar hariç; yeryüzünde bulunanların hep-si boğulup helâk olmuşlardır.
Gemiden selametle çıkanların hiç birinden nesil gelmemiş; ancak Resulüllah S.A. efendimizin en şerefli ceddi olan Nuh'un a.s. soyun-dan gelmiştir. Onun çocukları da şunlardır: Sam, Ham, Yafes. Bun-lar, insan nev'i ile dünyayı tezyin eylediler.
Resulüllah S.A. efendimizden sonra, resullerin en faziletlisi İbra-him Halilüllah'a da a.s. o rahmetten isabet etti. Kendisine o mukad-des nurdan nasip verildiği içindir ki: Nemrud'un ateşi serin ve sela-met oldu. Yine o nur sebebi iledir ki, oğlu İsmail'e bir kurban feda edildi.
Diğerlerini de buna kıyas eyle.
Bütün peygamberler ve resuller, sıddıklar ve şehidler, cümle mu-min erkekler ve mümine olan kadınlar türlü türlü nimetlere nail ol-muş; çeşitli ikramlara kavuşmuşlardır. Bütün bunların nail oldukla-rı nimet ve ikramlar, Resulüllah S.A. efendimize bağlılıkları dolayı-sı ile gelmiştir.
Cümle insanlara, sair vahşi hayvanlara, kuşlara ve böceklere.. hasılı: Mahlukatın cümlesine verilen rahmet Resulüllah S.A. efendi-mizin şerefine olmaktadır.
İşte.. anlatılan manalar icabıdır ki, Resulüllah S.A. efendimizin
isimlerinden birine de:
NEBİYY'ÜR-RAHMET.
Denildi. Allah-ü Taâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
Allahım, Resulüllah S.A. efendimizin hürmetine iki cihanda bizi rahmete kavuşanlardan eyle.
Rahmet peygamberi ve resullerin efendisi hürmetine..
42. Isim: NEBİYYCT-TEVBE. (Sallallahü Taala aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salåt ve selâm eyle.
Tevbe, önce Adem'den B.s. geldi. Bu tevbesinin kabulü de. Resu-lullah SA. efendimizi vesile ettiği için oldu. Bundan ötürü de, adina:
NEBİY Y'UT-TEVBE.
Denildi.
Resulullah S.A. efendimizden evvel gelen nebilerin ve resullerin ummetlerine ait tevbeler hic makbul olmazdı. Bazılarının tevbesine de, ağır şartlar konmuştu.
ISRAİLOĞULLARININ TAPTIĞI BUZAĞI
Burada Beniisrail'den Musa a.s. ümmetinin buzağıya tapan gü nahkarları anlatabiliriz. Şöyle olmuştu:
Musa a.s. Yüce Hakka münacaat ve Tevrat'ı almak için Tur-u Sina'ya gitmişti. Kırk gecelik vadesini orada tamamlayacaktı.
Musa a.s. oraya gidince, Samiri İsrailoğullarının altınlarını ve gümüşlerini topladı. Onların biraraya gelmişinden bir buzağı yaptı: Musa'nın ibadet ettiği Rabbı budur.
etti. Dedi; onları aldatıp buzağıya taptırdı. Bu yoldan çoğunu kafir
Musa a.s. Tur'dan döndüğü zaman onların küfre düştüklerini gör-dü. Yaptıklarına pişman olup tevbe ederek İslâm'a dönmelerini iste-diler. Bunun üzerine, Musa a.s. onların tevbelerinin kabulünü Yüce Hak'tan tazarru ederek niyaz eyledi. Hak Taâlâ, Musa'nın a.s. bu ni-yazına karşılık şu emri verdi:
Buzağıya tapanlar otursunlar; tapmayanlar üzerlerine gelip onların boyunlarını vursunlar. Bunlardan, boyunlarını uzatıp ölüme razı olanların tevbelerini kabul ettim.
Böylece onlara, kendilerini katletmelerini Yüce Hak emretti.
Ama efendilerin de efendisi saadet kaynağı Resulüllah S.A. efen-dimize ümmet olanların; küçük, büyük, kasden ve sehven işledikleri bütün günahlarını: Kıyamete kadar; tevbe ettikleri takdirde, tevbe-lerini kabul buyuracağını Kur'an-ı Kerim'in müteaddit yerlerinde Al-lah-ü Taâlâ anlattı.
Meâllerini taşıyan âyet-i kerimeler, yukarıda anlatılan tevbe hu-susunu tesbit eder. Bunlar, Yüce Allah'ın vaadidir. Bu ikramı, Resu-lüllah S.A. efendimizin hürmetine onun ümmeti için yapmıştır. Resu-lüllah S.A. efendimize:
NEBİYY'ÜT-TEVBE.
Denilmesinin bir sebebi de budur. Kaldı ki, Resulüllah S.A. efen-dimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz, Kur'an-ı Kerim'de bu isimle şöyle an-latılmıştır:
«Yemin olsun; içinizden size bir Resul geldi. Sıkıntıya düş-menize üzülür. SİZE DÜŞKÜNDÜR.» (9/128)
Bu isimde: HARİSUN, lafzı; ALEYKÜM edatı ile birlikte anla-tıldı. Diğer isimler gibi yalnız anlatılmadı
Bu HARİSUN, kelimesi, HIRS kökünden gelir ki: Kötü sıfat, kal-be bağlı hastalıklar ve düşük tabiattır. Resulüllah S.A. efendimizin sanı ise.. bu gibi kötü sıfatlardan tamamen uzaktır; temizdir. Cümle düşük sıfatlardan yana påktir. Onun böyle olduğuna iman etmek de vaciptir. İşte bu mana icabıdır ki:
HARİSUN.
Denildiği zaman, kötü sıfat olan hırsa karışmaması için ilgili ol-duğu durum da açıklandı. Yani:
Davet ettiği ümmetinin cümlesini ister ki; hidayet bulsun-lar, irşad olup İslâm şerefi ile şerefyab olsunlar, iman nuru ile de nurlansınlar.
İşte, Resulüllah S.A. efendimiz, onların böyle olmalarını ister; âhirette anlatılan işleri yapmaları sebebi ile iyiliklere ermelerine pek düşkündür, rağbetlidir.
Kendisine icabet eden ümmetine de düşkündür.. Bunların daima salah ve takva üzere olmalarını diler. Takva üzere gitmelerini, böyle-ce Yüce Allah'ın rızasına ermelerini arzu eder.
Bu onun için; kâmil bir sıfat, güzel bir huydur.
Resulüllah S.A. efendimizin güzel bir âdeti ve hoş huyu idi: Ki-me raslarsa raslasın; zamanı ve yeri geldiği zaman, isterse bir cemi-yet içinde olsun.. herkesi İslâm'a davet ederdi. Bu işte bir öncüydü. Bütün arzusu onların İslâm'a gelip irşad olmaları idi.
Iste anlatılan sebeplerden dolayıdır ki, Resulüllah S.A. efendimi.
zin bir ismine de -HARISUN ALEYKUM.
Denildi. Allah-ü Taálá, ona salât ve selåm eylesin.
44. Isim: MA'LUM. (Sallallahü Taala aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz, âlemin serefi ve âdemoğlunun efendi.
sidir.
Bu vücud âlemini sereflendirmeden evvel: bütün yedi kat gok. lerde, sidre, kürsi ve arsta; hatta cehennemde ve cennette kerrubin
peygamberler ve katında: Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvet ve risaleti, mübarek
âlemlere rahmet olduğu malumdu. cuduntilanların hepsi, Resulüllah S.A. efendimizin risaletini ve nü-büvvetini ikrar ve itiraf ederlerdi.
Anlatılanların cümlesi, Resulüllah S.A. efendimizin taziminde idi. Hepsi de ona intisap etmek muradında idi.. Bu mana icabı olarak, onun güzel isimlerinden birine de:
-MA'LUM.
Denildi. Allah-ü Taâlà, ona salât ve selâm eylesin.
45. İsim: ŞEHİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim: Meşhur ve bilinen.. manalarını ifade eder.
Resulüllah S.A. efendimiz; bütün meleklerin, nebilerin ve resul-lerin, ulvî ve süfli bütün yaratılmışların malumu idi. O kadar ki: İs
mi, resmi ve sıfatı dahi malum ve meşhur idi. Aynı şekilde, üstün ne. sebi de meşhur ve malumdu. O kadar ki: Resulüllah S.A. efendimizin bu âlemi şereflendirmesi yakın olunca, babası Abdüllah doğdu. O do-ğunca.
Muhammed Mustafa'nın babası doğdu..
Dediler. Ki bu: Ehl-i kitap arasında malum bir şeydi. Bu meş-hur olma durumu o kadar ileri idi ki:
Mekke halkı, bilhassa Kureyş ve Haşim soyları Resulüllah'ın akrabasıdır.
d. Diyerek, kendilerine tazim ederlerdi; onlara ikramda bulunurlar-
ism-i şeriflerine: Bu meşhur olma durumu, bütün insanlar arasında olduğu için, - ŞEHİR.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
46. Isim: SAHID. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
113
Allahım, bu ismin sahibi zata salat ve selam evle
Resulüllah S.A. efendimiz, kıyamet günü: Peygamber olarak gön-derildiği bütün insanların: kendisine icabet edip iman serefine eren-lerin ve kendisine iman etmeyip küfür ve dalalette kalanların hepsi-ne schadet edecektir. Onun bir ismine de: ŞAHİD.
Denilmesi bu manayadır. Bir başka mana daha vardır ki, şövle
dir: Kıyamet günü, Resulüllah S.A. efendimizden evvel gelen nebiler ceklerdir. O gün; kendilerine gelen nebilerin ve resullerin imana da-ve resuller, gönderildikleri muannid kavimleri tarafından inkar edile-vet etmediklerini, risaletlerini tebliğ etmediklerini anlatıp şöyle diye-ceklerdir:
Biz bunları aramızda gördük; ama onlar bize:
Biz, Yüce Hak tarafından size resul olarak gönderildik; gelin halik ve razikınızı tevhid edin. Ülühiyet ve mabudiyeti ona tahsis edin. Bize gönderdiği hükümleri kabullenin; itaat edin ve boyun eğin. Şayet itaat edip iman ve tevhide gelmezseniz, cehennemde ebedi ka-lırsınız.
Deyip bize bir beyanda bulunmadılar. Eğer onlar bize, anlatılan durumu beyan etmiş olsalardı; onları kabul ederdik. Bugünün rüs-vaylığından kurtulur, selâmete çıkardık.
Yüce Allah, onlara gelen peygamberlerin durumunu bildiği hal-de; yine o resullere ve nebilere sorar:
Tebliğlerinize şahidiniz var mı?.
Bunun üzerine, Resulüllah S.A. efendimizin ümmeti, zikri geçen
peygamberlerin, tebliğlerini yaptıklarını; bunu inkâr edenlerin inatçı ve yalancı olduklarını söyleyip şehadet ederler. Bunun üzerine o inat-çı kavimler şöyle derler:
Bunlarla aramızda uzun zaman geçmiştir; bizim hallerimizi bunlar nasıl bilirler?.
Bunun üzerine Hak Taâlâ Resulüllah S.A. efendimizin ümmeti-ne sorar:
Siz, bunların haline nasıl muttali oldunuz ki, onlara şehadet ediyorsunuz?.
Buna karşılık şu cevabı verirler:
Biz, Yüce Allah'ın kitabında okuduk. Resulüllah S.A. efendimiz doğru sözü ile bize haber verdi. Bunun için biz, gözümüzle görmüş gibi biliriz. Ayrıca kesin itikadımız var. Bunun için şehadet ederiz.
Bundan sonra; Yüce Hak, Resul-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem S.A. efendimize ümmetinin doğru söyleyip söylemediğini sorar; şe-
hadetlerinin yerinde olup olmadığını söylemesini ister. Bunun üzeri-ne, Resulallah S.A. efendimiz: Ummetinin sadık, adil olduklarına se-hadet eder. Bu mana icabıdır ki, påk isimlerine:
- ŞAHİD.
Denildi.
Resulüllah S.A. efendimize bu ismin verilmesindeki bir baska ma-
na da şu olsa gerektir:
Zahiri durumda: kulların isleri ve mahlukun durumu ile neka.
ve haşyetinden dar meşgul olursa olsun.. bir an dahi påk sırları ve nurlu kalbleri mazdı.
Hasılı: Zahir, batın, kalıp ve kalbi ile daima ibadet ve taatta idi. Hakkın zikrine hazır idi.
İşte.. bütün bu manaların icabı olarak, ism-i şerifinin birine de:
ŞAHİD. Denildi. Allah-ü Taålå ona salât ve selâm eylesin.
47. İsim: ŞEHİD. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim, yukarıda geçen ŞAHİD ve altta gelecek MEŞHUD manalarındadır. Ancak, bu isimde mübalağa manası vardır. Kısaca şu demeğe gelir:
Tam manası ile şehadet eden..
Allah-u Taâlâ ona salat ve selâm eylesin.
48. İsim: MEŞHUD. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Yani: Kendisi için şehadet olunmuş.. manasına gelir.
Resulüllah S.A. efendimiz, risaletle teşrifinden evvel meleklerin dili, nebilerin ve resullerin påk lisanları ile nübüvvet ve risaletine şe-hadet edilmiştir.
Sonra.. Resulüllah S.A. efendimizin saadet yıldızı bu âleme şeref verip aydınlatınca; kadın erkek bütün müminlerin kalbleri, kadın ve erkek bütün müslümanların dilleri Resulüllah S.A. efendimizin doğ ruluğuna şehadet etti.
Bilhassa, emr-i hüda olan ezan ve kamet İçinde; yüksek sesle:
riz ki, Muhammed Allah'ın Resulüdür. Şehadet ederiz ki, Allah'tan başka ilah yoktur; şehadet ede-
Diyerek şehadet ettiler. Ettikleri bu şehadet, onların dillerinde bir vird olmuştur.
115 Ayrıca, bu şehadet onlara bir can kurtarıcı olduğu için; biz sst Resulüllah SA efendimizin risaletine sehadet etmişlerdir. Onun
MEŞHUD.
Denilmesindeki bir mana da budur.
Resulüllah S.A. efendimize bu ismin verilmesindeki bir başka
mana da şudur:
Onun aşkında, şevkinde olan ve ona, doğru mahabbet besleyen olsun; ona karş besledikleri mahabbet bağından avrılmazlar. Ona tazim etmekten ve onu hoşça arıp salāt ve selam ile tebcil etmekter geri durmaziar. Bu manada. Resulüllah SA efendimiz bütün insanların kalbinde
hanrdır. Dolayısı ile: MEŞHUD.
İsmini aldı.
Şu da bir başka mana:
Zahir olsun batın olsun; daima ve her zaman, dünyada ve ahi-rette, Sübhan Allah'ın üstün lütuflarına ve ilahi füyuzat ve tecelli-lerinde bulunduğu için; bir ismine de:
MEŞHUD.
Denildi. Allah-ü Taålå ona salāt ve selåm eylesin.
49. İsim: BEŞİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
- BEŞİR.
Lafzı, ism-i faildir. Arap dili kaidesine göre böyle.. Beşaret kö-künden gelinektedir. Manası:
İşitildiği zaman sürur verecek haberi vermek veya veren...
Demektir. Yani: Müjdelemek veya müjde vermek.. Daha açık ma-
nası:
Müjdeyi tam manası ile veren..
Demektir.. Bu manayı şöyle açabiliriz:
Resul-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem S.A. efendimiz; Yüce Hak-kın ülühiyet ve vahdaniyetini ikrar ve tasdik, ayrıca kendisinin nü-būvvet ve risaletini ikrar ve tasdik, bundan sonra Yüce Hak katın-dan getirdiklerinin cümlesini iz'an ve kabul etmek suretiyle:
İlahi emirleri tutun, Sübhan Hakkın yasaklarından kaçının; yani: Allah'ın kitabında ve Resulüllah'ın hadisinde anlatılan işleri yapın..
Şeklinde emredilen işleri bütünüyle yapıp emri yerine getiren-lere; işlenmesi yasak olanlardan kendilerini koruyanlara Hakkın ga-zabından ve hışmından necat ve selâmet geleceğini, türlü türlü lütuf-
14027. Ne soğan yemiş, ne soğana kokmus. (Nici usturoi n-a mincat, nici gurâ nu-i pute. Türkçeden geçmiş.)
14028. Nerede duygu sona ererse, orada hikmet (akıl) başlar.
14029. Öküzü boynuzundan, insanı ağzından (dilinden) tutarlar. (Türkçe, Bulgarca, Arnavutça benzerleri var -Boul se leaga de coarne şi omul de limba -Zanne, 1959, s. 69.)
14030. Papaz, yaşlı sağır bir kadının hoşuna gitmek için, herhalde, ikindi duası çanını 36 kez çalmaz
14031. Romen, ozan doğar.
14032. Sakalı uzamış, ama aklı kısalmış. (Bulgarca benzeri var - Barba mare, minte n'are Zanne, II. cilt, No, 2725.)
14033. Savaş için gerekenler: yetişkinin aklı, gencin gücü, delinin çılgınlığı.
14034. Ses etmeden sineye çekmek.
14035. Siz kurttan söz ederken, kurt, kapının ardında bekler.
14036. Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer.
14037. Şaşkın ahmak gibi bağırır. (Bulgarca benzeri var - Tip ca din guru de şarpe -Romence-Bulgarca sözlük, s. 478.)
14038. Tanrı günahkârın ölmesini değil, doğru yola gelmesini ister.
14039. Tanrı'nın vetonikası (bir tür bitki) her hastalığı iyileştirir.
14040. Taze süt gibi apak. (Bulgarca benzeri var- Ca laptele de alb-Zanne, 1959, s. 570.)
14041. Türk sözü. (Turko peste.)
14042, Ulan Çingene, samanlıktaki iğneyi görüyor musun? -İğneyi görüyorum, ama samanlığı göremiyorum. (Mai, tigane, vezi tu acul din sura? Acul il våd, dar sura ba.)
14043. Ulan lon, mamaliga (mısır unundan yapılan pide) ister misin? -Çiğ de olsa, iri olsun. (Mamaliga, mai loane? -Fie cruda, numai mare.)
14044. Umudu olmayan mutsuz kişi, zeytinyağsız kandile benzer.
14045. Ustanın vurduğu yerde, güller açar.
14046. Varsıl yanlış yapar, yoksul özür diler.
14047. Vebadan kaçar gibi kaçıyor. (Bulgarca benzeri var - A fugi ca de ciuma. A fugi repede şi cu frica în sîn Zanne, 1959, s. 184.)
14048. Yalancıya anı (hâtıra) gerek.
14049. Yem teknesine giren, domuzlara yem olmayı göze almıştır.
alacağım, anlamına. Bulgarca benzeri var. Cu virf i 14000, Famyle ödeteceğim. (Of Indesat: Romence-Bulgarca sözlük, s. 1199.)
14001 Gözünü kim çıkardı? Kardeşim Çok derin çıkarıldığından belli. (Cine ti-a soos ochii? -Frate-meu. De aceea ti i-a scos asa de adinc.)
14002 Halkın ağzına düşmek. (Dedikodu konusu olmak-Bulgarca benzeri var -A intrat in gura lumii Zanne, 1959, s. 146.)
14003 Hastalık kolayca girer, zorla çıkar. (Türkçe, Bulgarca benzerleri var -Boala entra cu carul şi iese pe urechea acului Zanne, 1959, s. 181.)
14004. Her koyun kendi bacağından asılır.
14005. Herhangi bir giz, senin içinde hapis kaldığı sürece kölendir; ama başkasına açtığın an, sen onun kölesi olursun.
14006. Her şeyi olan, her zaman, daha çoğunu ister.
14007. Heybesi sırtında (serseri).
14008. İki cambaz bir ipte oynamaz.
14009. İktidardan vazgeçenin aklı yoktur.
14010. Insan insanla alay eder, ama şeytan herkesle.
14011. Insan, korktuğundan kaçamaz.
14012. Insanın kendi başına açtığı dertlere, şeytan gelse, çare bulamaz.
14013. İnsanoğlu, dert için yaratılmıştır.
14014. İri yumurtalar üstüne yatan kuluçka, bir tek piliç bile çıkaramaz.
14015. İşlediğin kötülüğü akar suya yaz, iyiliği ise taş üstüne yazıt yap.
14016. Kadın kısmı, kedi gibi, dokuz canlıdır.
14017. Kafa düzgün değilse, ayaktan ne beklersin?
14018. Kardeşlik kardeşlik, ama peynir de para ile. (Türkçeleri: Dostuluk dostluk, ama peynir para ile; Dostluk başka, alışveriş başka -Bulgarca, Sırpça benzerleri var -Frate ca frate, brinza cu bani - Zanne, I. cilt, No. 10037, s. 366.)
14019. Karga, karganın gözünü oymaz.
14020. Katıra "baban kim?" demişler? -"Dayım at" demiş. (Türkçede de var. Cine este tatal tau? -A fost intrebat catirul. -Unchiul meu e calul, axraspuns el.)
14021. Kavga eden hısım-akrabanın arasına girme; sonunda onlar barışır, sen kötü olursun.
14022. Kel başa, şimşir tarak.
14023. Koyun postuna bürünmüş kurt. (Türkçe, Bulgarca benzerleri var - Lup în piele de oaie-Zanne, 1959, s. 102.)
Bir gencin ilmi, onun kalbinde hidâ-yeti, hayatında istikameti ve ahlâ-kında güzelliği artırmıyorsa;
Ona haber verin ki Cenâb-ı Hak, ona puta tapanlarınki kadar ağır bir azap indirmiştir.
-İlimde çekişmek,
Kalpleri katılaştırır ve
Gizli kinlere yol açar.
Kibir ve gurur ile tahsil olunan ilimde felâh yoktur.
GECELERDE
Yüksek faziletler, gösterilen gayret nisbetinde kazanılır.
Yüksekliğe tâlip olan, geceleri uykusuz geçirir.
Kim ki gayret etmeksizin yükselmeyi arzu ediyorsa; o kişi, ömrünü bir muhalin yani imkânsızın peşinde hebâ ediyor, demektir. İzzet istiyorsun, sonra da gece uyuyorsun! (Öyle mi?!.)
➤Hâlbuki, inci isteyen (uykuya değil) denize dalar.
Kıymetin yüceliği, himmetin yüksekliğiyledir; kişinin izzeti de uykusuz gecelerde...
-Yâ Rab! Sen'in rızân için geceleri uykuyu terk ettim, ey Mevlâlar Mevlâsı..
Beni ilim tahsiline muvaffak kıl ve beni en ulaşılmaz mertebelere vâsıl eyle...
Görülüyor ki, Allah yolunda cihad, üçüncü derecede zikrediliyor.. Ya. ni, ana babaya iyilikten sonra..
Ravilerin menkıbeleri, 2. 5. ve 47. Hadis-i Şerifte..
الدرس الثاني والستون في طلب العدل بين الأولاد
روى الشيخان عن النعمان بن بشير ، أن أباه أتى به إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم ، فقال : إنى نحلتُ ابنى هذا غلاما كان لي ، فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : أَفَعَلَتْ هذا بِوَلَدِكَ كُلِهِمْ ؟ قال : لا قَالَ اتَّقُوا الله وَاعْدِلُوا فِي أَوْلَادِكُمْ فَرَجَعَ أَبِي ، فَرَدَّ تِلكُ الصَّدَقَةَ .
۱
ALTMIŞİKİNCİ DERS
ÇOCUKLAR ARASINDA ADALETİ TALEB
1) NUMAN b. BEŞİR'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM riva-
yet ediyor:
<>>
Hayır..
Deyince, Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Allah'tan korkunuz; çocuklarımız hakkında âdil davranınız..>>>>
Bunun üzerine babam döndü; o sadakayı geri aldı..
**
Hayatta iken çocuklara mal bağışlamak mahzurlu değildir; ancak sonunu iyi düşünmek ve âdil davranmak şarttır..
Ravilerden BUHARI ve MÜSLİM'in menkıbesi, 2. ve 5. Hadis-i Şe-
NUMAN b. BESIR: Esas künyesi EBU ABDULLAH.. Ansar- ki-ramdandır.
Hz. Ebubekir'e ilk biat eden Ansari bu zattır.. Derler ki: Hieretten sonra ilk değan ansar çocucuğu budur.. Hicretin 4. ayında doğmuş, bir rivayete göre 60, bir rivayete göre de 64. yılında vefat etmiştir.. Allah ondan racı olsun...
الدرس الثالث والستون
في حق الزوجين والوصية بالنساء وتربيه الأولاد
١ - ٤ قال الله تعالى : الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ بِمَا فَضْلَ اللَّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ و بما أنفَقُوا مِنْ أَمْوَالِهِمْ ، فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظ الله وقال تعالى: وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ ، وقال تعالى : وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلَاةِ وَأَصْطَبِرْ علَيْها ، وقال تعالى : يا أيها الذينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِكُمْ نَاراً .
ALTMIŞÜÇÜNCÜ DERS
KARI KOCA HAKKINDA KADINLARA TAVSİYE VE ÇOCUKLARIN TERBİYESİ
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
«Erkekler, kadımlar üzerine hâkimdirler. O sebeple ki Allah onlardan kimini (erkekleri) kiminden (kadınlardan) üstün kılmış-tır. Bir de (erkekler onlara) mallarından infak etmektedirler. İyi kadınlar itaatlı olanlardır. Allah kendi (hak)larımı nasıl koruduy-sa, onlar da öylece göze görünmeyeni koruyanlardır.>>>
**
Daima evin resi koca'dır.
Allah böyle yaratmıştır. Bunu değiştirmek hiç kimsenin elinde de-
«Ehline namazı emret.. Ve ona sabırla devam eyle..>>>
*
Bu cümlenin tefsiri odur ki: İnsan madem ki devamlı çoluk çocц-ğunun nafakasını temin ediyor, maddi geçimini sağlıyor; böylelikle on-ların manevi durumunu da gözetecektir.. Haliyle bu, namazla olur..
TAHA suresinin 132. ayetinden..
4) Ve şöyle buyurdu:
**
«Ey iman edenler, kendinizi ve chlinizi ateşten koruyunuz..>>
Bu elbette ki ibadetle olacaktır. TAHRIM suresinin 6. âyetinden.. **
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : إذا دَعَا الرَّجُلُ أَمْرَأَتَهُ إِلَى فَرَاشِهِ فَلَمْ تَأْتِهِ فَبَاتَ غَضْبَانَ عَلَيْهَا ، لَعَدَتْهَا الْمَلَائِكَةُ حَتَّى تُصْبِحَ . ) رواه الشيخان )
5) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Erkek, karısını yatağına çağırdığı zaman, gelmezse; bu se-beble ona dargın olarak yatarsa; sabaha çıkıncaya kadar melek-ler ona lânet okur..>>>
Bu mevzu pek önemlidir. Ve çeşitli emirler vardır. Bilhassa hanım-lar, kocalarının aşırı olmayan arzularını yerine getirmekten imtina et-memelidirler.
*
** Ravi: BUHARI ve MÜSLIM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
الدرس الرابع والستون
في تحريم مال اليتيم والإحسان إلى الأرملة والمسكين قال الله تعالى : فأَما اليَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ ، وَأَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ . ۱
ALTMIŞDÖRDÜNCÜ DERS
YETİM MALININ HARAM OLDUĞU DUL VE ÇARESİZLERE İYİLİK
manin gerekli olduğunu bizlere anlatır.. DUHA suresinin 9. ve 10. ayetleridir.
iyi bakmanın ve onları koru-
وقال تعالى : إن الذين يأكلُونَ أَمْوَالَ اليَتامى ظلما إنما يأكلون فى بُطُونِهِمْ نَاراً وَسَيَصْلَوْنَ سَمِيراً .
۲
2) Ve şöyle buyurdu:
<>>
Yetime bakan kimse, muhtaç durumda ise, muhtaç olduğu kadarını alıp yiyebilir..
NISA suresinin 10. åyetidir.
وروى الشيخان عن أبي هريرة رضى الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم قال : اجْتَنِبُوا السَّبْعُ الْمُوبِقاتِ قالوا يارسول الله وما هن ؟ قال : الشَّرْكُ بِاللهِ ، وَالسَّحْرُ وَقَتْلُ النَّفْسِ التي حَرَّمَ اللَّهُ إِلا بِالْحَقِّ ، وَأَكُلُ الرِّبا ، وأَكُلُ مَالِ الْيَتِيمِ وَالتَّوَلَّى يَوْمَ الرَّحْفِ وَقَذْفُ المُحصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ الْغَافِلاتِ . ۳
3) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyor:
«Sayılacak yedi yıkıcı hareketten kaçınınız:
1 Allah'a şirk..
2 Büyü..
3 Haklı durum hariç; Allah, haram kıldığı halde adam öl-
dürmek..
Faiz yemek.. 4
Yetim malı yemek.. 5
6 Muharebe meydanından kaçmak..
7 7 Olup bitenden habersiz, namuslu kadına iftira atımak..>>>
**
Harf sırasına göre tertib edilen bölümde geçen 32. Hadis-i Şerifin aynıdır. Ravileri de aynı..
وقال صلى الله عليه وسلم : السَّاعِي عَلَى الأَرْمَلَةِ وَالْمِسْكِينِ كَالْمُجَاهِدِ فِي سبيل الله . ٤
«Zavallıların ve dul kadınların işine koşan, Allah yolunda ci-had edeu gibidir.>>
*
Hz. Ömer'in r.a. geceleri kapı kapı gezip dul ve yetimlerin ihtiyaç-larım temin ettiği malūmdur..
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i Şerifte..
الدرس الخامس والستون في تحريم الخلوة بالأجنبية والنظر إلى الأمرد الجميل قال الله تعالى : وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ . ALTMIŞ BEŞİNCİ DERS
۱
YABANCI KADINLA HALVET VE KÖTÜ HİSLERLE GÜZEL DELİKANLIYA BAKMANIN HARAM OLDUĞUNA DAİR
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
<>
Yani: Harama bakmasınlar, zinaya gitmesinler.. NUR suresinin 30. âyetinden..
وقال تعالى : إن السمع والبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولاً
3) Ve şöyle buyurdu:
۳
«Kulak, göz kalb bunların herbiri ONDAN mes'ul olacaktır.>>>>
ONDAN: Herbiri yaptığı isten, manâsına alınmalıdır.
Bazı Hadis-i Şeriflerin dalâletine göre; kalbdeki kötü niyet, zahir-de hareket halini almadıkça, hata sayılmaz..
ISRA suresinin 36. âyetidir.
وقال تعالى : يعلَمُ خَائِنَةَ الأعْيُنِ وَمَا تَخفى الصُّدُورُ .
4) Ve şöyle buyurdu:
«Gözlerin hainliğini ve kalblerin gizlediklerini bilir..>>
** Ehl-i sünnet itikadı odur ki: Hiçbir şey Cenab-ı Hakkın ilmi dışın-da olmadığına inanıla..
٤
MÜMİN suresinin 19. âyetinden..
وروى الشيخان عن ابن عباس أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال : لا يَخْلُونَ أَحَدُكُمْ بِامْرَأَةٍ إِلَّا مَعَ ذِي تَحْرَم .
) ومثل الخلوة بالأجنبية الخلوة بالأمرد الجميل )
5) İBN-İ ABBAS'tan r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyor:
Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Hiç biriniz, yanında mahremi olmadan yabancı bir ka-dınla yalnız kalmasın.. (Genç, güzel bir delikanlıyla yalnız kalmak, bir yabancı kadınla yalnız kalmak gibidir.)>>>
* ** Bir başka Hadis-i Şerifle: Kadınların, kendilerine yabancı biriyle İki günlük mesafeden uzun yolculuğa çıkmaları da yasak edilmiştir.
Bu yasak, erkeklere de şamildir.
Hadis-i Şerif metninin sonunda parantez içinde geçen: (Genç va güzel...) cümlesi Hadis-i Şerif değildir.. Müellifin ilāvesi olduğu kanaatın dayız..
** Ravilerin menkıbeleri, 2. 5. ve 42. Hadis-i Şerifte..
الدرس السادس والستون في صلة الأرحام والوصية بالجار
قال الله تعالى : وَاعْبُدُوا اللهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجُنُبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ .
İyiliğin çeşitleri pek çoktur; yerine ve şahsına göre..
NISA suresinin 36. âyetinden..
وروى الشيخان عن أبى هريرة رضى الله عنه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: إنَّ الله تعالى خَلَقَ الْخَلْقَ حَتَّى إِذَا فَرَغَ مِنْهُمْ ، قَامَتِ الرَّحِمُ فَقَالَتْ : هُذَا مَقَامُ العائذ بكَ مِنَ الْقَطِيعَةِ ، قَالَ نَعَمْ ، أَمَا تَرْضَيْنَ أَنْ أَصِلَ مَنْ وَصَلَكَ ، وَأَقْطَعَ مَنْ قَطَعَكَ ، قَالَتْ : بَلَى ، قَالَ : فَذَلِكَ لَكِ .
۲
2) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM rivayet ediyor:
Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
<>>
RAHM: Burada akrabalık, sülale ve soy manâsına gelir.. Akraba hakkı, dinimizde pek önemlidir. Öyle ki: Büyük gecelerin faziletinden istifade edemeyenlerin biri de, akrabadan kesilendir.
**
Ravilerin menlubeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte.. الدرس السابع والستون
في استحباب طلاقة الوجه وطيب الكلام
قال الله تعالى : وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَا نُفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ . ۱
GÜLER YÜZLÜ VE TATLI DİLLİ OLMANIN MÜSTEHAB OLDUĞU
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
773
«Eğer sert ve katı kalbli olsaydın; çevrenden dağılırlardı..>>>
Bu, Peygamber S.A. Efendimizedir. O, o kadar latif, o kadar güze konuşurdu ki: Öldürmeye gelenler, müslüman olurdu.. ALIIMRAN suresinin 159. âyetinden..
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : أَتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةِ ، فَمَنْ لم يجد فبكلمة طيبة .
۲
2) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
<>>
Güzel söz ve güzel konuşmak bir sadakadır.
Tercümemize esas aldığımız eserde, bu Hadis-i Şerifin ravisi zikr edilmemiştir. Tetkik neticesinde ADİYY b. HATEM'den г.а. nakle MÜSLIM'in rivayet ettiğini anlamış bulunuyoruz. Menkıbeleri, 3. ders te ve harf sırasıyla tertib edilen bölümün 5. Hadis-i Şerifindedir.
الدرس الثامن والستون
في النهي عن التباغض والتحاسد و إيذاء المؤمنين
- قال الله تعالى : إِنما الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ ، وَقَال تعالى : أَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسِ عَلَى ما آتَاهُمُ اللهُ مِنْ فَضْلِهِ . وقال تعالى: يا أيها الذِينَ آمَنُو الا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ ، وَلَا نِسَاءِ مِنْ نِسَاء عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ ، وَلَا تَلْمِزُوا أَنْفُسِكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بالألقاب بِئْسَ الاسم الفُسُوقُ بَعْدَ الإيمان .
ALTMIŞSEKİZİNCİ DERS
KARŞILIKLI BUĞZETMENİN VE HASED ETMENİN MÜMİNLERE EZİYET ETMENİN KÖTÜLÜĞÜ
1) Allah-ü Taală şöyle buyurdu: «Müminler ancak kardeştir.»
ஃ
O halde kardeşler birbirine layık olanı yapmalı.. HOCURAT suresinin 10. åyetinden..
2) Ve şöyle buyurdu:
Yoksa, Allah'ın kendilerine fazlından verdiği şeyler için in-sanlara hased mi ediyorlar?..»
ஃ
Hased, dinimizde yasak olan bir şeydir.. Kimin içine düşse, onu maddi ve manevi yer, bitirir..
NISA suresinin 54. âyetinden..
3) Ve şöyle buyurdu:
«Ey iman edenler, bir kavm diğer bir kavım ile alay etmesin. Olur ki (alay edilenler Allah indinde) kendilerinden (yani alay edenlerden) daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları (eğlenceye al-masın). Olur ki onlar (eğlenceye alınanlar) kendilerinden daba hayırlıdır. (Kendi) kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lâkab-larla çağırmayın. İmandan sonra fasiklik ne kötü addır!.>>>>
Müminlerin birbirine läkab takmasını ve sevmedikleri adla çağır-masını bu Ayet-i Kerime yasak kılar..
HUCURAT suresinin 11. âyetinden..
وروى الشيخان عن عبد الله بن عمر قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ ، وَالمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللهُ عَنْهُ -
٤
1) ABDÜLLAH b. ÖMER'den r.a. naklen BUHARÎ rivayet ediyor: Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu: «Müslüman odur ki, müslümanlar onun elinden ve dilinden salim ola..
Muhacir odur ki, Allah'ın nehyettiği şeyden hicret ede..>>
Bu Hadis-i Şerif, harf sırasıyla tertib edilen bölümde geçen 1275 maralı Hadis-ı Şerifin kısmen benzeridir.
وقال النبي صلى الله عليه وسلم : لا تبَاغَضُوا ، ولا تَحَاسَدُوا ، ولا تدَابَرُوا ، ولا تَقَاطَمُوا ، وكُونُوا عِبَادَ الله إخوانا ، ولا يحل لمسلم أن يهجر أخاهُ فَوْقَ
5) Peygamber S.A. şöyle buyurdu:
ثلاث .
775
- «Birbirinize öfkelenmeyiniz.. Hasedleşmeyiniz.. Sırt çevirme-yiniz.. Kesilmeyiniz.. Allah'ın kulları, kardeşler gibi olunuz.. Bir müslümanın, din kardeşine üç günden fazla küs tutması helal olmaz...
Bu Hadis-i Şerif bir cümle fazlasiyle 1339 numaradaki Hadis-i Şe-rifin aynıdır.
Her nekadar tercümemize esas aldığımız eserde, bu Hadis-i Şerifin ravisi yoksa da ENES'ten r.a. naklen MÜSLİM'in rivayet ettiğini tesbit etmiş bulunuyoruz.. Menkıbeleri, 1. ve 5. Hadis-i Şerifte..
الدرس التاسع والستون في فضل ضعفة المسلمين وفقراتهم
قال الله تعالى : وَأَصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِي يُرِيدُونَ وَجْهَهُ ، وَلا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الحَيَاةِ الدُّنْيَا .
ALTMIŞDOKUZUNCU DERS
ZAIF - FAKİR MÜSLÜMANLARIN FAZİLETİ HAKKINDA
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
«Akşam sabah, rızasını dileyerek Rablarına dua edenlerle be-raber kendini tut.. Dünya ziynetini isteyerek gözünü onlardan uzak-laştırma...
Bu emir, dolayısiyle bizedir. Zaîf ve çaresiz oldukları için müslü manlardan yüz çevirmemiz doğru olmaz.. Bilakis onlara yaklaşmalı, dertlerini dinlemeliyiz..
KEHF suresinin 28. âyetinden..
۲ وروى الشيخان عن حارثة بن وهب قال : سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم
يقول : ألا أخبركم بأهْلِ الجنَّةِ ؟ كل ضَعِيفٌ مُسْتَضْعَفَ ، لَوْ أَقْسَمَ عَلَى اللَّهِ لأبره . ألا أخبركم بأَهْلِ النَّارِ ؟ كل عُتُل جَوَاطٍ مُسْتَكْبِرٍ .
2) HARİSE b. VEHB'den r.a. naklen BUHARI ve MUSLIM rivayer ediyor:
Resûlüllah'ın S.A. şöyle buyurduğunu duydum:
«Size ehl-i cenneti haber vereyim mi?.. - Onlar zayıf ve za-yif görülen kimselerdir. Ama, birşey icin Allah'a yemin etse-ler; mutlaka Allah onların bu yeminini yerine getirmeyi nasib eder.. miz, kalın enseli ve kibirli kimselerdir.<>> -Onlar-
İman sahibi çevresini düşünmekten, hatalarını anıp ağlamaktan fa-riğ olamaz ki, ensesi kalınlaşsın, göbeği burnuna değsin..
Ravilerin menkıbeleri, 5. ve 464. Hadis-i şerifte..
الدرس السبعون في مدح حسن الخلق والحلم والرفق ا قال الله تعالى : وَالْكَاظِمِينَ الغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
YETMİŞİNCİ DERS
GÜZEL HUY, HİLM VE RIFKIN MEDHİ
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
<<Öfkelerini yutarlar, insanları affederler.. Allah muhsinleri se-
ver.
ALIIMRAN suresinin 134. âyetinden..
وقال تعالى : خذ العفو وأمرُ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ .
۲
2) Ve şöyle buyurdu:
«Affı al, iyiliği emret, cahillerden iraz et..»
ARAF suresinin 199. Ayetinden
Bu Ayet-i Kerimeler mümin kulların güzel huylarına işaret etmek cedir. Yani: Mümin olan affeder; kin gütmez.. Kendini bilmezlerin sö-üne bakmadan iyilik eder..
وقال تعالى : ولا تستوى الحسَنةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ، ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ ، فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَهُ كانه ولي تحميم ، وما يلقاها إلا الذين صَبَرُوا ، وما يُلَقَّاهَا إِلَّا ذُو حظ عظيم .
777
3) Ve şöyle buyurdu:
gu «Ne (her) iyilik, ne de (her) kötülük bir olmaz. Sen (kötülü ğü) en güzel (haslet ne ise) onunla önle.. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile sanki yakın dost (un olmuş) tur.>>>
«Bu (en güzel haslete) sabredenlerden başkası kavuşturulmaz.. Bu-na, büyük bir hazza malik olandan gayrısı eriştirilmez..>>>
Bu Ayet-i Kerimeler, bizi bir kötülük karşısında, iyilikle durmaya teşvik eder.. Atasözü meşhurdur:
Tatlı söz ve iyilik, yılanı deliğinden çıkarır.. FUSSILET suresinin 34 ve 35. âyetleridir.
وروى الشيخان عن عبد الله بن عمر قال : لم يكن رسول الله صلى الله عليه وسلم فَاحِشًا وَلَا مُتَفَحِّشًا ، وكان يقول : إِنَّ مِنْ خِيَارِكُم أَحْسَنَكُمْ أَخلاقاً .
٤
4) ABDÜLLAH b. ÖMER'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM ri-vayet ediyor:
Resûlüllah S.A. ne uygunsuz bir söz söylerdi, ne de uygunsuz
bir iş yapardı..
Şöyle buyurdu:
<>
İyi huylu odur ki: Ne kimseden incine, ne de kimseyi incite..
Tercümemize esas aldığınız eserin 9. baskısına göre, esas ravi AB-DULLAH b. AMR'dır; 11. baskısında ise ABDÜLLAH b. ÖMER olarak geçer.. Buna göre ravi menkibeleri, 2. 5. ve 7. Hadis-i Scriflerdedir.
ه
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : إنَّ اللهَ رَفِيقٌ يُحِبُّ الرَّفْقَ فِي الأمر كله .
وروى الشيخان عن ابن عمر : أن رسول الله صلى الله عليه وسلم مَرَّ عَلَى رَجُل مِنَ الأَنْصَارِ وَهُوَ يَعِظُ أَخَاهُ فِي الحَياء ، فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : دَعْهُ ، فَإنَّ الحياء مِنَ الإيمان .
2) İBN-İ ÖMER'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet edi-
yor:
- Resûlüllah S.A. ansardan birine uğradı.. -Din- kardeşine haya hakkında öğüt veriyordu.. Bunu görünce Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Onu bırak; zira haya imandandır.»
Yani: Haya, imanla beraber gelir.. Öğretmekle olmaz..
وروى الشيخان عن أنس : أنه من على صِبْيَانِ فَسَلَّمَ عَلَيْهِمْ ، وقال : كان النبي صلى الله عليه وسلم يفعله .
4) BUHARI ve MÜSLİM, ENES'i r.a. anlatıyor:
Ki o, çocuklara uğradığı zaman, onlara selâm verirdi ve şöyle
derdi:
Resülüllah S.A. bunu yapardı..
Bilhassa alıştırmak için çocuklara selâm vermek faydalıdır.
الدرس الثالث والسبعون في تحريم الكبير والإعجاب
١ - ٣ قال الله تعالى : تلك الدَّارُ الآخِرَةُ تَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْضِ ولا فساداً والعاقبة للمتقين .
وقال تعالى : ولا تمش فى الأرْضِ مَرَحاً .
وقال تعالى : إنَّ اللهَ لا يُحِبُّ كلِّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ .
YETMİŞÜÇÜNCÜ DERS
KİBRİN VE KENDİNİ BEĞENMENİN HARAM OLDUĞU
1) Allah-ü Taála şöyle buyurdu:
«İşte ahiret yurdu!. Biz onu yer (yüzün) de ne tağallüb, ne fe-sad arzusuna düşmeyeceklere veririz. (İyi) sonuç (Allah'ın ikabım-dan) sakınanlarındır).
Derler ki: Bu Ayet-i Kerime, Ömer b. Abdülaziz'in virdi idi; ölün-ceye kadar hiç bırakmadı..
781 «Allah, her böbürleneni elbisesini sarkıtarak- kabaranı sevmez..>>
LOKMAN suresinin 18. âyetinden..
Yukarıda geçen iki Ayet-i Kerime de kibrin, böbürlenmenin ve ka-barmanın bize yasak olduğunu anlatıyor.. Bunlar iman sahibine yakı-şan vasıflar olmadığı için, mutlaka sakınmalıyız..
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : لا يَنظُرُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِلَى مَنْ جَرَّ إزاره بطرا . وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : بينما رَجُلٌ يَمْشِي في حلة تعجبُهُ نَفْسُهُ ، مُرَجُلُ رَأْسَهُ ، يَخْتَالُ فِي مَشْيَتِهِ إِذْ خَسَفَ اللَّهُ بِهِ فَهُوَ يَتَجَلْجَلُ فِي الْأَرْضِ إِلَى يَوْمِ القِيَامَةِ .
٤
4) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
<>>
Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
<>>
Gerek okuduğumuz Ayet-i Kerimeler, gerekse bu Hadis-i Şerifler bize kibirden sakınmayı emretmektedir.
الدرس الرابع والسبعون في حفظ السر والوفاء بالعهد وإنجاز الوعد ١ - ٢ قال تعالى : وَأَوْفُوا بِالْعَهْدِ إِنَّ العَهْدَ كَانَ مَسْئُولاً . وقال تعالى : يا أيها الذين آمنوا لم تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ
«Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?..» «Yapmayacağınızı söylemeniz, en şiddetli bir buğz (u dâvet etmiş olmak) bakımından, Allah indinde büyüdü..>>
Bu Ayet-i Kerimeler, bize sadece yapacağımız şeyleri vaad etmeyi emreder. Her kim yaptığı vaadi yerine getirmezse, veya yapamayacağı şeyi söylerse; sonu nifaka kadar varır.
Bu ve bundan önceki âyet SAF suresinin 2. ve 3. âyetleridir.
۳
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : أَرْبَعٍ مَنْ كُنْ فِيهِ كَانَ مُنَافِقَا خَالِصاً . وَمَنْ كَانَتْ فِيهِ خِصْلَةٌ مِنْهُنَّ كَانَتْ فِيهِ مِنَ النَّفَاقِ حَتَّى يَدَعَهَا : إِذَا ائْتُمِنَ خَانَ ، وَإِذا حَدَّثَ كَذَبَ ، وَإِذَا عَاهَدَ غَدَرَ ، وَإِذَا خَاصَمَ فَجَرَ .
3) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
<>>
* **
Harf sırasına göre tertib edilen bölümde geçen 139 numaralı Ha-dis-i Şerifin aynıdır.
الدرس الخامس والسبعون في حفظ اللسان
۲-۱- قال الله تعالى : وَلا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كل أولئك كانَ عَنْهُ مَسْئُولاً .
وقال قال تعالى : ما يَلْفِظُ مِنْ قَوْل إِلا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ .
YETMİŞBEŞİNCİ DERS
DÍLÍ KORUMAK
1) Allah-ü Taala şöyle buyurdu:
«Senin için hakkında bir bilgi hasıl olmayan şeyin ardına düş me. Çünkü kulak, göz kalb: Bunların herbiri bundan mesuldür..>>
ISRA suresinin 36. Ayetidir.
ஃ
2) Ve şöyle buyurdu:
«O, bir söz atmaya dursun, mutlak yanında hazır bir gözcü vardır.»
KAF suresinin 18. âyetidir.
ஃ
وروى الشيخان عن أبي موسى قال : قلت يا رسول الله أن المسلمين أفضل ؟ قال : مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ .
۳
3) EBU MUSA'dan r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyorı
Sordum:
Ya Resûlellah, müslümanların hangisi daha faziletlidir?..
«Müslümanlar, elinden ve dilinden selâmette olduğu kimse
dir.
Ravi menkıbeleri, 2. 5. ve 125. Hadis-i Şerifte..
Gerek yukarıda geçen Ayet-i Kerimeler, gerekse Hadis-i Şerif, bize gunu talim etmektedir:
Ey müslümanlar, bilmediğiniz birşey üzerinde durmayınız.. Ne dille, ne de kalble.. bilir. Zira birşey söylerseniz melek yazar; kalbinizde saklarsanız Allah
Madem ki müslümansınız, bunları yapmayınız..
الدرس السادس والسبعون
في النهي عن الحلف بغير الله وتحريم اليمين الكاذب
ردي الشيخان عن ابن عمر عن النبي صلى الله عليه وسلم : إن الله تعالى بينها كم
ALLAHIN GAYRI İLE YEMİN ETMENİN YASAK OLDUĞU VE YALAN YERE YEMİN ETMENİN HARAM OLDUĞU
1) IBN-İ ÖMER'den r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM rivayet edi-
yor:
Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu: «Allah-ü Tanla babalarımızın adı ile yemin etmenizi size yasak etti.. Her kim yemin edecekse, Allah adına yemin etsin; ya da sussun...
Ravi menkibeleri, 2. 5. ve 7. Hadis-i şerifte..
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : لا تَحْلِفُوا بالطواغي ولا بآبائكم. ۲
2) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Putlara ve babalarımız adına yemin etmeyiniz..>>>
Yukarıda geçen iki Hadis-i Şerif, bize, yapılacak yeminlerin, yalnız
Allah adıyla olmasını bildirmektedir.
Allah adı ile yapılmayan yeminlere kefaret lâzım gelmez..
الدرس السابع والسبعون في تحريم الغيبة والنميمة واستماعها وذم ذي الوجهين
۲-۱- قال تعالى : وَلا يَغْتَبْ بَعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبْ أَحَدُكُمْ أَنْ يأكل لم أخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ .
وقال تعالى : هماز مشاه بنميم .
YETMİŞYEDİNCİ DERS
GI YBETİN KOĞUCULUĞUN VE BUNLARI DİNLEMENİN HARAMLIĞI, İKİ YÜZLÜ OLMANIN KÖTÜLÜĞÜ
وقال صلى الله عليه وسلم : إنَّ الصدق يَهْدِي إِلَى البِرِّ وَإِنَّ البِرَّ يَهْدِي إِلَى الجنة ، وإنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حتى يُكْتَبُ عِنْدَ اللهِ صَدِّيقاً ، وَإِنَّ الكَذِبَ يهْدِي إلى الفُجُورِ ، وَإِنَّ الفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ حتى يُكْتَبَ عِنْدَ اللهِ كَذَّابًا .
٤
4) Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
<>
İşbu Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler, mümin ve müslüman olanın vasfını anlatır... O ki, doğru sözlü değildir; yalan söyler ve yalan şahitliği yapar..
O nice iman ve İslâm iddiasında bulunur?.
الدرس التاسع والسبعون في الصلاة على النبي صلى الله عليه وسلم من صلى على صلاة صلى اللهُ عَلَيْهِ بِهَا عَشْراً . ۱
( رواه مسلم )
YETMİŞDOKUZUNCU DERS
PEYGAMBERE S.A. SALAVAT
1)«Her kim, bana bir salâvat getirirse; Allalı ona on salâvat getirir..>>>
۲ مَا مِنْ أَحَدٍ يُسَلَّمُ عَلَى إِلا رَدَّ اللهُ عَلَى رُوحِي حتى أَرَدْ عَلَيْهِ السَّلَامَ .
( رواه أبو داود )
2) «Her kim, bana selâm gönderirse.. Allah-ü Taâlâ ruhumu bana yollar.. Ta ki, onun selâmına karşılık vereyim..
5) «Burnu yere sürülsün o kimsenin ki, yanında anıldığım halde, ba-na salavat getirmiyor..>>>
Bu Hadis-i Şeriflerin ravileri sırası ile: MÜSLİM, EBU DAVUD son üç hadisin ise TİRMİZİ'dir. Sırasiyle bunların menkıbeleri, 5. 11. ve 13. Hadis-i Şeriftedir.
اللهم صلى على محمد عبدك ورسولك النبي الأمي وعلى آل محمد وأزواجه وذريته كما صليت على إبراهيم وعلى آل إبراهيم ، وبارك على محمد النبي الأمي وعلى آل محمد وأزواجه وذريته ، كما باركت على إبراهيم وعلى آل إبراهيم في العالمين إنك حميد مجيد .
يقول مؤلفه رحمه الله الحمد لله الذي هدانا لهذا وما كنا لنهتدي لولا أن هدانا الله
Burada Peygamber S.A. efendimize salāvat getirmenin faziletini
kendi dilinden anlamış bulunuyoruz.. Bu kadarla yetinmemeli, büyük
eserleri ve tafsilatlı yazılan Salavat-ı Şerife şerhlerini okumalıyız.. Ancak onları okuduktan sonradır ki, Salavat-ı Şerifelerin bizlere ne gibi faydalar sağlıyacağını öğrenmiş oluruz..
Tanrıdan yüzbin durud ile selâm,. Mustafa'nın şanına her subhu şam.
Allahım, kulun ve resûlün bir NEBİYY-İ ÜMMÎ olan Muham-med'e salât eyle.. Muhammed'in âline de, zevcelerine de, zürriyetine de.. Nasıl ki, İbrahim'e ve âline salât kılmıştın..
Ve bir NEBİYY-İ ÜMMI olan Muhammed'e, Muhammed'in âli-ne, zevcelerine ve zürriyetine bereket ihsan buyur..
Nasıl ki, İbrahim'e ve âline bereket ihsan buyurmuştun..
Her iki âlemde de.. Çünkü sen, HAMİD'sin.. MECİD'sin..
NEBİYY-I ÜMMI: Tasavvuf ehli zatlar bunu şöyle beyan ederler: Bütün kâinat, kendi nurundan yaratılan ana peygamber..
HAMID: Varlığın diliyle, tek öğülen zat..
MECİD: Şanı büyük ve yüce..
**
Acizane bu eserimizi, burada bitirmiş bulunuyoruz.. Aczimizi, kusu-rumuzu itiraf babında müellif merhumun şu son cümlesini birlikte tek-rar edelim:
Bunu yapmayı bize nasib eden Allah'a hamd olsun.. Biz bunu yapmaya nice yol bulurduk?. Şayet nasib eylemeseydi Allah..
NEFSİN İSLAHINA DAİR DERSLER MEVZUUNU İHTİVA EDEN SON BÖLÜMÜN FİHRİSTİ
Ders ve mevzular
Sayfa Nu..
BİRİNCİ
İKİNCİ
>
:
DERS:
Iman ve İslâm
ÜÇÜNCÜ
D
İhlasın fazileti ve riyanın haram oluşu
649
652
654
: Aziz ve celil olan Allah-ü Taâlâ'-dan korkmak ve onu murakabe
DÖRDÜNCÜ
>
:
Ümit ve emel
656
BEŞİNCİ
A
: Allah-ü Taalā'ya tevekkül ..........
660
ALTINCI
: Kul için Allah sevgisinin alåmet-leri
YEDİNCİ
: İlmin fazileti
663 665
668
SEKİZİNCİ
>
: Hayra delalet ve hidayete dâvet iyilik ve takva üzerine yardım-laşmak
DOKUZUNCU
>
: Tevbe üzerine
670
ONUNCU
: Abdestin fazileti
671
ONBİRİNCİ
: Namaz kılmanın ve ona devamın fazileti, bırakmanın da şiddetli cezası
674
ONİKİNCİ
: Ezan bahsi
676
ONÜÇÜNCÜ
: Cemaatle namaz, bilhassa mes-citte
678
ONDÖRDÜNCỬ
>
: Birinci saf safların doldurulması ve safların düz tutulması
679
ONBEŞİNCİ
>
: İkindi ve sabah namazının fazile-ti, yatsı ve sabah namazında ce-maate katılmaya teşvik, yatsı namazından önce uyumanın, son-ra da yersiz konuşmanın kö-tülüğü
ONALTINCI
>
: Cuma günü ve namazının fazileti, o gün için yıkanmak ve kokulan-mak
680
682
ONYEDİNCİ
>
: Namazda mekruh olan bazı hal-ler, namazı kılanın önünden geç-menin haram olduğu, imam far-
za başlarken nafileye durmak ve imamdan önce baş kaldırmak
Sünen-i ratibenin, vitrin ve kuş-luk namazının fazileti
: Abdestin sünneti, tahiyyat-1 mes-cid ve kuşluk namazı .......
: Ramazan, kadir ve bilcümle gece namazlarının müstehab olduğu ve nafile olan namazları evde kılma-nın müstehab olduğu
YİRMİBİRİNCI
Cenaze ve onu teşyi
YİRMİİKİNCI
Can çekişene ve ölmekte olana yapılması müstehab olan
YIRMIÜÇÜNCÜ
: Ölü üzerine ağıt ve el ayası ile yüze vurmak
YİRMİDÖRDÜNCỬ
: Kadının üç günden fazla yas tut-masının haram olduğuna dair, kocası ölen bundan müstesna
YİRMİBEŞİNCİ
697
: Ölümü hatırlamanın iyiliği ve onu temenni etmenin kötülüğü ...
696
YİRMİALTINCI
: Ölü için dua, namına sadaka ve onu sena
683
685
687
688
692
694
195
700
YİRMİYEDİNCİ
: Kabir ziyaretlerinin erkeklere müstehab olduğu, kireçle sıvama-nın ve üzerine bina yapmanın, ona doğru namaz kılmanın ve üzerinde oturmanın yasak olduğu
YİRMİSEKİZİNCİ
<
: Hastayı ziyaret ve ona yaptırı-lacak dua
701
YİRMİDOKUZUNCU
: Sabra dair
703
OTUZUNCU
>
: Kur'an'ın ve onu okumanın fazi-leti
705
OTUZBİRİNCİ
: Allah'ı zikrin fazileti, ona hamd ve ona şükür, o azizdir ve celildir
708
>
OTUZİKİNCİ
: Sabah akşam okunan Peygambe-rimize S.A. ait duā ve zikirler ...
710
OTUZÜÇÜNCÜ
: Uyku zamanında okunan Pey-gamber S.A. efendimize ait dua ve zikirler
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
YanıtlaSilPeygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-
YANITLASİL
yuksel22 Mayıs 2024 13:52
ratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,
.Κ.)
BESİR
80
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
Guneş başları üstüne gelip bir mil yaklaşır; aydınlığı yukarı çev-terler. Kimi topuğuna, kimi dizine, kimi beline, kimi boğazına, kimi rilir. Sirf hararet olup kalır. Onun harareti ile. herkes günahı kadar tepesine kadar tere boğulur; bin yıl, bu halde kalırlar.
Aralarında şöyle söyleşirler:
kurtulalım. Gelin, hepimizin babası Ådem'e a.s. gidelim: ondan sefaat Cehennem azabına razıyız, yeter ki, bu sıkışma azabından taleb edelim. Belki Rabbımız, bu halde hesabımızı görür.
dan şefaat taleb ederler. Adem a.s. merhametini açıklar; fakat şöyle Bundan sonra, rica ve sefaat talebi ile. Adem'i a.s. bulurlar. On-
der: İstediğinız bu şefaatı ben yapamam. İkinci babanıza gidin. O ilk resul olan Nuh'dur.
Bunun üzerine halk Nuh'u a.s. bulur; ondan şefaat taleb ederler. Bu da özür beyan edip şöyle der:
Bu şeľaatı ben yapamam. Peygamberler babası İbrahim Ha-lilüllah'a varın. Belki o, bu şefaatı size yapar.
Bundan sonra, halk İbrahim a.s. peygamberi arayıp bulur. On-dan şefaat taleb ettikleri zaman, şöyle der:
Ben, bu şefaatı yapamam. Musa Kelimüllah ve Neciyyullah'-tır. Belki o şefaat eder.
Bunun üzerine, cümle halk, Musa'yı a.s. arar, bulur, şefaat taleb ederler. O da şöyle der:
İsa'ya gidin. Allah-ü Taâlâ'nın ruhudur; onu babasız yarattı. Belki o şefaat eder.
Bunun üzerine, cümle halk İsa'yı a.s. bulup şefaat taleb ederler. O da özür beyan edip şöyle der:
Bu şefaatı ben yapamam. Zahmet çekmeyin. Nebi ve resul-lerden hiç biri, bugünün, heybet ve dehşetinden şefaate cesaret ede-mez. Ancak, bu şefaatı; âlemlerin fahrı, resullerin SEYYİD'i Haz-ret-i Muhammed Mustafa S.A.
yapar. Ona gidin; mesrur olursunuz. Bunun üzerine, halk Resulüllah S.A. efendimizi arayıp bulur; söyle yalvarır:
-Ya Resulellah, halimize bakın; merhamet buyurun. Şu üç
ağırlıktan ötürü azap çekeriz: Sıkışmak, hararet ve güneş.. Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa peygamberlerin yanına vardık. Hepsi de:
Bizler bu şefaatı yapamayız.
Diyerek, her biri bir başka özür beyan etti. Sonunda size havale ettiler. Size geldik. Bize merhamet edip Hak Taâlâ'dan, hesabımızın görülmesini şefaatle taleb edin. Bizler, bu azaptan halâs olalım.
Resulüilah S.A. efendimiz, onların hallerine merhamet edip:
- Size şefaat edeyim..
Diye vaad-i kerim buyurur.
Yüce Arş altına, şefaat için başını secdeye koyduğu zaman, Alem lerin Rabbı azanet ve celâliyle şöyle buyurur:
KARA DAVUD
YanıtlaSil81 Habibim, Ahmed resulüm, Ya Muhammed mübarek başını secdeden kaldır. Her ne dilersen dile. Dilediğin kadar sefaat eyle. Sa-na izin, sefaatını kabul ettim.
Diyerek lütuf ve ihsanda bulunur. Bunun üzerine, Resulüllah SA. efendimiz mübarek başını kaldırıp Yüce Hakkın, kendisine bu vollu yaptığı ihsan ve keremine şükür edip ona her türlü hamd eder. Bu halet içinde, yetmiş yıl, Allah'a hamd ve sena etse gerektir. Ki o zamana kadar, öyle hamd etmek: Ne kimsenin dilinden dökülmüş; ne de aklına fikrine gelmiştir
Bundan sonra, kulların hesabı görülmesi için, şefaat diledikte: Hesapları görülsün ya Muhammed.
Diyerek şefaatını kabul buyurur. Bundan sonra, Cebrail'e şu em-ri verir:
Ya Cebrail, Malik'e söyle; cehennemi hazırlasın. Ben onu şun-lar için yarattım: Dünyada türlü türlü nimetlerimle nimete erip mahlukumu bana ortak ettiler. Gönderdiğim peygamberlerimi ya-lanlayıp kabul etmediler. Bunlardan intikam alacağım.
Allah-u Taâlâ bu fermanı ile, gazabını açığa vurur. Bundan son-ra Cebrail, Malik'e gider şöyle der:
- Ya Malik, Allah-ü Azimüşşan, cehennemin hazırlanıp mahşer yerine getirilmesini emretti.
Bunun üzerine cehennemin başına yetmiş bin zincir takılır. Öyle zincirler ki: Her bir katı, yetmiş bin halkadır. O halkaların her biri o kadar büyüktür ki: Dünya yaratıldıktan, taa kıyamete kadar ne miktar demir halk olduysa.. hepsini bir yere toplasalar onun kadar elmaz.
Malik, cehenneme tayin olunan meleklere:
Bu zincirlerin her birini tutun.
Diye emreder. Her halkasına yetmiş bin melek yapışır. O melek-lerin biri, kanadı ile; yedi kat yeri kaldırmaya kadirdir.
Bundan sonra Malik, cehenneme şöyle hitab eder:
Ey cehennem, Yüce Hak, senin hazırlanmanı emretti. Gazabı-nı açığa vurup küffardan ve müşriklerden intikam almayı murad buyurdu. Şimdi ey cehennem, ateşin şiddetli olsun. Yılan, çiyan ve akreplerin zehirli olsun. Dibin derin olsun. Ağulu dikenin, zekku-mun, sıcak suyun gayet şiddetli ve acı olsun. Hâsılı: Azap çeşitleri-nin her biri katı zorlu olsun.
Bundan sonra, cehennem kükrer ve mahşere doğru hücum eder. Bu hücumu o kadar zorludur ki: Melekler onu zaptedemezler, onları da mahşere doğru ateşler saçarak sürükler; gider.
İçinden bir büyük alev çıkar ki: Öküz boynuzu gibidir. Mahşer halkını sarar; içine çekmek ister. Bunu gören mahşer halkı, sarhoş ve akılsız olur. Kurtulmalarından ümitlerini keserler.
Şaşkınlıkları, sarhoşlukları o kadar artar ki: İbrahim Halllüllah 6.8. dahi başını arşın altında secdeye koyup şöyle yalvarır:
F. 6
82
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT SERHI
Bugün oğlum İsmall ve İshak'ı ve ehlim Sare ve Hacer'i iste-mera; Halil kuluna necat ve selâmet ver, YA RABBİ!.
Ve.. bütün peygamberler:
Nefsi nefsl.. (Kendinm kendim..)
Diyeceklerdir. Ancak: Nebilerin ve resullerin SEYYİD'i müt-takilerin Imamı Alemlerin Rabbının Habibi Resul-ü Ekrem ve Ne-blyy-i Muhterem Hazret-i Muhammed S.A. efendimiz, nur dolu müba-rek başını arşın altında secdeye koyar. Rahim Rahman Kerim Dey-yan olan Ålemlerin Rabbı Hazret-i Allah'a tazarru ve niyaz eder; şöy-
le yalvarır: Bugün, Muhammed'in nefsini dilemem; evladımı, ayalimi de dilemem. Ancak asi ümmetlerimi dilerim. Ya Rabbi ümmetim ümme tini..
Bunun üzerine, merhametliler merhametlisi keremliler keremlisi olan celål sahibi Yüce Allah şöyle buyurur:
Ya Muhammed, başını secdeden kaldır; ne dilersen dile; ne istersen iste; dilediğin kadar şefaat eyle. Hepsini kabul ettim.
Böylece, keremini, ihsanını, iyiliğini izhar eder. Bunun üzerine Resulüllah S.A, efendimiz mübarek başını secdeden kaldırır; Yüce Hakka türlü türlü hamd ü sena eder. Sonra ateşi def etmek için ce-henneme karşı yürür. Bunu gören cehennem şöyle der:
Bana doğru gelmeyin; geri gidin. Şerefli nurunuza takat geti-remem; ateşimi söndürür. Ben şunları isterim: Halikı ve razikı olan Yüce Allah'a şirk ve küfür edip taşı, ağacı ve sair mahluku ona or-tak koşmuştur. Bu türlü müşrik ve kâfir olanları tutup intikam ala-cağım.
Cehennenin bu sözüne karşılık günahkarların şefaatçısı Resu-lüllah S.A. efendimiz şöyle buyuracaktır:
Ey cehennem, ümmetim hala mahşerdedir. Sen, öbürlerini tu-tup almaya gelince ümmetim korkar. Sen, yerinde dur; Hak Taâlâ o istediklerini sana yollar.
Bunun üzerine Hak Taålä'dan şu hitap gelir:
Habibim Muhammed'in emrine itaat et.
Bundan sonra, cehennem mahşer halkını kuşatır kalır.
Daha sonra, Cebrail kase içinde bir miktar su getirip Resulullah S.A. efendimize verir ve şöyle der:
Bu suyu o çıkan aleve saçınız.
Resulüllah S.A. efendimiz o suyu saçınca cehennem alevi tama-men mahvolur.
Bunu gören Resulüllah S.A. efendimiz, Cebrail'e sorar:
- Bu su nekadar azdı, nekadar çok ateşi söndürdü?. Bu suyun aslı nedir?.
Cebrail şöyle anlatır:
Bu saçtığın su, senin ümmetinden; Yüce Hakkın havfi ve haş-yeti dolayısı ile ağlayanların gözyaşlarıdır. Onlardan çıkan sudur.
KARA DAVUD
YanıtlaSil83
Iste.. yukarıdan beri anlatılanlar gösteriyor ki: O gün, evvel ve Ahir gelenlerin hepsi, Resulullah S.A. efendimizin SEYYİD oldu-ğunu, yani: Efendiliğini ve Allah katında makbul olduğunu müsahe-de edeceklerdir. Onun SEYYİD oluşu böylece tüm mahşer halkı yanında açıktan belli olduğu için kendisine su nam verildi:
Kıyamet günü insanların SEYYİD'L..
Allah-ü Taâlá ona salât ve selâm eylesin.
16. İsim: RESUL. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim: Mürsel, manasına gelir ki, ism-i mef'ul olur. İfade etti ği mana şudur:
Alemlerin Rabbı tarafından, kullarını İslâm dinine davet için gönderilen..
Allah-ü Taâlâ ona. salât ve selâm eylesin.
17. İsim: NEBİ. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu ismin kelime kökü iki şekilde gelir:
a) Nebe'.
b) Nübüvvet.
Nebe' kökünden geldiği kabul edilirse.. ism-1 fail olur ki mana-sı şudur:
Allah-ü Taâlâ'nın üluhiyet ve vahdaniyetini, emir ve yasak-larını kullarına haber veren..
Nübüvvet kökünden geldiğini kabul ettiğimiz takdirde ism-i mef'ul olur. O zaman da manası şudur:
Hak Taâlâ tarafından kendisine vahiy gelmiş; bundan ötürü derecesi yüce ve mertebesi yüksek kılınmış.
Resul ve Nebi, lafızları sair nebilere ve resullere itlak olunur ise de, smavi kitaplarda, bu lafızlarla hitap:
Ey Nebi veya Ey Resul.
Ancak, Resulüllah S.A. efendimize mahsustur. Ondan başka pey-gamberlere bu unvan ile hitap olunmamıştır.
Kur'an-ı Kerim'de gelen haberlerde: Resul ve Nebi lafızları baş-ka bir isme bağlı anlatılmadığı takdirde, ondan murad, ancak Resu-lüllah S.A. efendimizdir. Onun ismine:
NEBİ ve RESUL.
Buyurulmasının sebebi budur.
Sair nebiler ve resullerden her biri, belli bir kamve gönderilmiştir. Bu sebeple, nübüvvetleri o kavme has olmuştu. Ama Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvet ve risaletleri bütün dünya ehline ve bütün İnsanlara şamildi. Bu mana açısından bakılınca, NEBİ ve RESUL
84
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
lafızları ekmel ferd manasına olup, Resulüllah S.A. efendimize has bir isim olmuş olur.
Allah-u Tallà ona salât ve selâm eylesin.
** 18. Isim: RESUL'ÜR RAHMET. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sel-
lem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimizin risaleti bütün dünyaya hatta bütün Alemlere şamil bir rahmet olduğunu, Yüce Hak Kur'an-ı Kerimd'e anlattı.
«Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.» (21/107) Meâlindeki ezeli fermanla anlatılan mana sabittir. Bundandır ki, Resulüllah S.A. efendimizin ismine:
RESUL'ÜR-RAHMET.
Buyurulmuştur. Bu isim, Resulüllah S.A. efendimize has olan isimlerdendir. Bu ismin bir icabı olarak: Azabin küffardan tehir olun.. ması, belli zaman gelinceye kadar onlara azabtan mehil verilmesi, iman getirdikleri takdirde makbul olacağı vaadi ile dahi, Resulüllah S.A. efendimiz rahmet olmuştur.
Ayrıca, küffarın çocukları, ataları ile cehenneme girmemesi için, Resulüllah S.A. efendimizden rahmet hissesi gelmiştir.
Münafıklar, dünyada azaptan emin olmakla, Resulüllah S.A. efendimizin RAHMET oluşundan hisse almışlardır.
Bahusus: Resulüllah S.A. efendimize tabi olarak ona ümmet ol-mayı kabul edip påk şeriatının gereği ile amel etme yolunu seçenlere çeşitli rahmet kapıları açılmıştır. Beşeriyet icabı, kendilerinden sadir elan isyanlarına karşılık; yere batmak ve başka bir mahlukun sure-tine girmek gibi azaplardan necat bulup halâs olmuşlardır. Hatta, af ve mağfiretle vaad olunmuşlardır. O kadar ki, rahmetten ümid kes-memek, Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılmıştır:
..Ey nefisleri aleyhine haddi aşanlar, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü: Allah-ü Taâlâ bütün günahları bağışlar. Zira o: Bağışlayandır; merhameti çok olandır.» (49/53)
bittir. Resulüllah S.A. efendimizin RAHMET oluşu bu âyetle de sa-
Ayrıca, Resulüllah S.A. efendimizin rahmet oluşu icabıdır ki: Ce-hennemde ebedi kalıp daimi azap görmekten, ümmeti kurtulacaktır. Hesapları cümle ümmetlerden evvel görülecektir. Alacakları sevap da-hi kat kat olacaktır. Şöyleki: En az bire on; bire yüz ve diğer bir se-vaba dahi bire yedi yüz sevap verilecektir. Bundan daha fazla sevap verildiği dahi olacaktır. Ayrıca kendilerine, büyük cennet mülkü ih san olunacak, Yüce Hakkın cemali ile şerefyab olacaklardır. Bu mana Kur'an-ı Kerim'de şu âyetlerle sabittir:
KARA DAVUD
YanıtlaSilي
17. Neblyyün sallallahü aley hi ve sellem.
رَسُول الله
جامع
قيم
مقافي
و المال
مقتف
وسلوا الرحمة
على السلية
على الية
على الية
اكليل
مزمل
مدير
على الة
على ال
عبدالله
على الية
حَيْدُ اللَّهِ
بحي الله
صَفِى الله
على اشعة
على شعبة
عل اشية
کامل
على مالية
على الله
لا شي
كن اللهِ
خَاتَمُ الْأَنْبِيَاءِ
الرَّسُيل
خَاتَمَ
صلى الله عليه
ل الله
على ال
ناصر
مذكرة
منج-
پخت
على الشيعة
على اسمك
على اشعة
مل اشعة
حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ
في الرَّحْمَةِ
منصور
نَي التَّوْبَةِ
29. Abdüllahi sallallahü aley hi ve sellem.
18. Resulürrahmeti sal sallallahü aleyhi ve sellem.
19. Kayyimün sallallahü aley hi ve sellem.
20. Camiün sallallahü aley hi ve sellem.
21. Muktefin sallallahü aley hi ve sellem.
22. Mukaffiin sallallahü aley hi ve sellem.
23. Resul'ül-Melähim sallallahü alayhi ve sellem.
85
24. Resulürraheti Sallal lahü aleyhi ve sellem,
25. Kâmilün sallallahü aley hi ve sellem.
26. İklilün sallallahü aley hi ve sellem,
27. Müddessirün sallalla hü aleyhi ve sellem.
28. Müzzemmilün sallalla-hü aleyhi ve sellem.
30. Habibüllahi sallallahü aleyhi ve sellem.
31. Safiyyüllahi sallallahü aleyhi ve sellem.
32. Neciyyüllahı sallallahü aleyhi ve sellem.
33. Kelimüllahi sallallahü aleyhi ve sellem.
34. Hatem'ül-enbiya sallallahü aleyhi ve sellem.
35. Hatem'ür-rüsüli sallallahü aleyhi ve sellem.
36. Muhyin sallallahü aleyhi ve sellem.
37. Müncin sallallahü aleyhi ve sellem.
38. Müzekkirün sallallahü aleyhi ve sellem.
39. Nasırün sallallahü aleyhi ve sellem.
40. Mensurün sallallahü aleyhi ve sellem.
41. Nebiyy'ür-rahmeti sallallahü aleyhi ve sellem.
42 Nebiyy'üt-tevbeti sallallahü aleyhi ve sellem.
43. Harisun aleyküm sallallahü aleyhi ve sellem.
* **
(Devamı: 86. Sayfada)
86
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT ŞERHİ
61. Mücib. Allahü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
18. Resulürrahmet. Allahü Taåla ona salât ve selam eylesin.
19. Kayyim. Allahü Taala on salåt ve selam eylesin.
20. Cami. Allahü Taala ona salât ve selâm eylesin.
21. Mukter. Allahü Taâlà ona salât ve selâm cylesin.
22. Mukaffi. Allahü Tuâlà ona salât ve selâm eylesin.
23. Resul'ül-Melahim. Allah-ü Taálà ona salát ve selâm eylesin.
24. Resl'ür Rahet. Allah-ü Taalà ona salât ve selâm eylesin.
25. Kamil. Allah-ü Taâlá ona salât ve selâm eylesin.
26. İklil Allahü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
27. Müddessir. Allahü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
28. Müzzemmil. Allah-ü Taála ona salât ve selâm eylesin.
29. Abdüllah. Allah-u Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
30. Habibüllah. Allah-ü Taâlâ ona saiât ve selâm eylesin.
31. Safiyyüllah. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
32. Neciyyüllah. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
33. Kelimüllah. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
34. Hatem'ül Enbiya. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
36. Muhyi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
37. Münci. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
38. Müzekkir. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
39. Nasır. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
40. Mansur. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
41. Nebiyy'ür-Rahmet. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin
42. Nebiyy'üt-Tevbe. Allah-ü Taâlà ona salât ve selâm eylesin.
43. Harisun Aleyküm. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
**
(Devamı: 111. Sayfada)
KARA DAVUD
YanıtlaSil87
«Öyle yüzler vardır ki, terütazedir. O gün Rab'larına bakacak-lardır.» (75/22-23)
Anlatılan müjdeye göre: Büyük ziyafete nail olma rahmeti ken-dilerine nasib olacaktır. Vuslata nail olacaklardır.
Iste.. anlatılan sebeplerden dolayı: Bütün insanlara tek tek, Re-sulüllah S.A. efendimizin risaleti sebebi ile türlü türlü rahmet gele ceği için mübarek ismine:
RESUL'ÜR-RAHMET.
Denildi. Allah-ü Taâlâ, ona salât ve selam eylesin.
19. İsim: KAYYÍM. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salát ve selâm eyle.
Sehliye nüshasında bu isim, yukarıda gösterildiği gibidir. Bazı itimada şayan nüshalarda ise: KUSSEM, olmuştur.
Bazı itimad edilir nüshalarda ise, her iki isim bir arada:
KAYYİM KUSSEM.
Olarak gelmiştir. Birinci şekilde anlatılan ismin manasında şöy-le dendi:
Bütün güzel huyları, beğenilen iyilikleri tümden özünde cem ettiği ve her birisinde kemål bulduğu için:
- KAYYİM.
İsm-i şerifi oldu.
Şu da bir başka mana:
Ümmetini birbirine, kardeşlikte ve sevgide birleştirip dünya ve âhirette kendi iyiliklerine topladığı için:
KAYYİM.
İsm-i şerifi oldu.
Bir başka mana dahi şöyledir:
Cümle iyilikleri tutucu, cümle faziletleri toplayıcı.
Manasına, veya:
etti. Sünnet-i seniyye, şeriat-ı ahmediye ve tarikat-ı aliyyeyi cem
Manasına:
KAYYİM.
Dendi. Ki bu:
Sünneti kaim kılan.
Demeğe gelir. Bu manaların dışında; ümmetine ait işlerin idare-si onun elinde olduğu için kendisine:
- KAYYİM.
İsmi verildi. İkinci olarak kabul edilen:
88
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
KUSSEм.
İsm-i şerifinin manası ise şudur:
Cumle hayrı özünde toplayan, keremini ve iyiliğini muhtaç-lara bol bol dağıtan..
Görüldüğü gibi, bu mana da, birinci mana gibidir. Bunun için bazıları şöyle dedi:
Mana itibarı ile; ikisi birdir; ancak lafızları ayrı ayrıdır.
Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
20. İsim: CAMİ. (Sallallahü Taâlä aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz; şu manalardan ötürü bu ism-i şerifi
almıştır:
Evvellerin ve âhirlerin ilmini özünde toplayan...
Şeriatın ve hakikatın beynini birleştiren..
Evvellerin ve âhirlerin iyi huylarını, nail oldukları keremleri, gü zel amellerin cümlesini özünde toplayan..
Zata dair kemâl vasfını, sıfatlara dair kemål makamlarını özün-de toplayan.. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin
**
21. İsim: MUKTEF. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim, ism-i fail olup:
TABİ.
Manasına gelir. Daha açık manası şudur:
Bütün nebilerden ve resullerden sonra gelmiş; ve HATEM'-ÜN-NEBİYYIN olmuştur.
Bu ulu hazretin, cümle enbiya ve resullerden sonra gelmesinde gerek yüce şanına, gerekse şanlı ümmetine merhamet ve kerem var-dır. Bunlardan birkaçını şöyle sıralıyabiliriz:
a) Geçmişte yaşayan nebilerin ve resulleri hallerine, yollarına ve şeriatlerine vukuť peydah olduktan sonra, Allah katında rıza ne ile bulunacağını ve onun katında nasıl makbul olunacağını bilip anlar-lar.
b) Geçmişte yaşayan ümmetlerin amel ettiği şeriatın ağır işleri kaldırılmış, yerine daha kolay ameller konmuş; bu kolay amellere de kat kat ecir vaad edilmiştir.
c) Geçen ümmetlerin bir bir kıssaları anlatılmış, onların kıssa-larından alınan ibret dersi ile; nebilere ve resullere muhalefet eden-lerin sonu, ne gibi bir hüsran, helâk ve azapla bittiğini düşünme yo-lu açılmıştır.
KARA DAVUD
YanıtlaSil89 Bütün bu düşüncelerin sonunda, Resulüllah S.A. efendimizin sün-netine tam uymak lazımgeldiğine iz'an ve ikan gibi nice faydalar vardır.
Resulüllah S.A. efendimizin risaleti ile sair nebi ve resullerin şe-riati nesholmuştur. Kendisinden sonra bir peygamber gelmeyeceği icin, şeriati nesihten ari, kıyamete kadar kaim ve bakidir.
Resulüllah S.A. efendimiz, bu manada şöyle buyurdu.
Benimle sair peygamberlerin misali şuna benzer: Yapısı ga-yet sağlam bir ev vardır. Güzel yapılmış, ama bir kerpiçlik yeri boş bırakılmıştır. Onu gezip görenler güzelliğine hayran kalırlar. Ancak, o kerpiç yerinin boş kaldığını görünce şaşırırlar. İşte ben: Nübüvvet ve risaletle geldim, o boşluğu doldurdum. Binada, aslå kusur kalma dı. O köşkün yapısı, benimle kemale erip tamam oldu.
Ve.. benimle, bütün resuller ve nebiler son buldu.
Resulüllah S.A. efendimizin, peygamberlerin sonuncusu oluşun-da, bir başka hikmet daha var ki, o da şudur: Sonuç rahmetle bitecek..
Bir başka hikmet ise, şudur: Resulüllah S.A. efendimizin ümmeti toprakta az duracaktır. Ancak, ümmet sayıları tamam oluncaya ka-dar yatarlar. Sayı tamam olunca, kıyamet kopar; kabirlerinden kal-karlar. Asıl gaye olan cennet ve cemal müşahedesi ile tezce mesrur olurlar.
Bir başka hikmet daha var ki şudur: Bu ümmetin işlediği kaba-hatlere ve diğer hallere başka nebiler, resuller ve ümmetleri vakıf olmayacaklardır.
Bunları Resulüllah S.A. efendimiz anlatmıştır
Anlatılan manadan ötürüdür ki, Resulüllah S.A. efendimizin bir ismi de:
MUKTEF.
Olmuştur. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin
22. İsim: MUKAFFI. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu lafız, ism-i faildir. Bazılarına göre: TABİ, manasını taşır. Bu manaya göre: Bundan önce geçen ismin ifade ettiği manayı tutar.
Bazıları da, şöyle anlattı:
MUKTEF ve MUKAFFİ şeklinde gelen bu iki ismin manaları şudur: Bütün nebilerin ve resullerin sünnetine ve güzel hi-dayet yollarına tabi olan..
Mana yukarıda anlatıldığı gibi olunca, daha önce geçen Å KİB, isminden daha değişik bir mana çıkar.
1:
Şeyh Abdülcelil Kayseri ŞUABI-I İMAN adlı eserinde şöyle anlat-
14334. Akıllılar düşünürken, budalalar kale alır.
YanıtlaSil461
14335. Akmasa da damlar. (Türkçe, Bulgarca, Romence, Arnavutça benzerleri Karaciç, No. 91, s. 7.)
var. ve 14.) 4336. Aletsiz zanaat olmaz. (Bez alata nema zanata. Karacic, No. 176 ve 198, s. 13
14357. Alışkanlık bir eziyettir, vazgeçme ise iki. (Türkçesi: Adet etme, adeti terk etme. Navika je jedna muka, a odvika dvije muke.)
14338. Altın eli bıçak kesmez. (Zlatnu ruku noz ne sijece.)
4339. Anasına bak da kızını öyle al. (Türkçesi: Anasına bak, kızını al; kenarına bak, bezini al. Gledaj majku, a uzmi şçerku. Değişike: Gledaj majku, pa uzmi kçer.)
4340. Armut, armut altına düşer. (Türkçeden geçmiş.)
14341. Ata dost gibi bakmalı, düşman gibi binmeli. (Hrani konja kao brata, a jasi ga kao duşmanina. Karaciç, 1975, No. 342.)
14342. Ata (öküze) nal çakıldığını görmüş, kurbağa da ayağını kaldırmış. (Türkçe, Bulgarca benzerleri var. Vid'la jaba çe se koni kuyu, pa i ona digla nogu. Karaciç, No. 631, s. 40.)
14343. Ateş olmayan yerden, duman çıkmaz. (Türkçe, Bulgarca, Romence, Arnavutça benzerleri var. Karaciç, No. 4171, s. 264.)
14344. Atı kardeş gibi beslemeli, ona düşman gibi binmeli. (Türkçesi: Ata dost gibi bakmalı, düşman gibi binmeli. Hrani konja kao brata, a jaşi ga kao duşmanına.)
14345. Atlar tepişir, arada eşeklerin canı çıkar. (Türkçe, Bulgarca, Yunanca benzerleri var. Karaciç, No. 1416, s. 91.)
14346. Azgın kadın, hasta eder.
14347. Bağdan üzüm, keçiden süt, insandan insan. (Bulgarca benzeri var. Vino od loze, mliyeko od koze, çoek od çoeka "vala". Karaciç, No. 644, s. 41.)
14348. Bahşiş atın dişine bakmazlar. (Poklonenom se konyu u zube ne gleda.)
14349. Bal tatlı da olsa, parmak yenmez. (Bulgarca benzeri var. Karaciç, No. 46, s. 4.)
14350. Balık baştan kokar. (S glave riba smrdi. Değişik biçimi: Riba smrdi od glave.)
14351. Bardaktan boşanırcasına (yağmur) yağıyor. (Türkçe, Bulgarca, Romence, Yunanca benzerleri var. Ide kisa iz vedra. Karacic, No. 1802, s. 116.)
14352. Baş olunca, başlık da olur. Değişik biçimi: İnsan oldukça (yaşadıkça), başlık da olur. (Türkçesi: Baş sağ oldukça, börk eksik olmaz. Dok je glava, biçe kapa. Değişke: Dok je ljudi, biçe kapa.)
14353. Başından yakalayamazsan, kuyruğundan hiç. (Atlar vb. için kullanılır. Karacic, No. 90, s. 7.)
14354. Başkasının kuyusunu kazma, kendin düşersin. ( Türkçeden geçmiş.)
460
YanıtlaSil14318. Yüz kez duyacağına, bir kez görmelisin!
14319. Zamanla birlikte insanlar da değişir.
14320. Zevk, değişir şeydir.
14321. Zihin, ferahlıktan hoşlanır.
14322. Zorla güzellik olmaz. (Nasilno mil ne budeş.)
SAGAY ATASÖZLERİ
14323. Ağır ağır varısan (gidersen) uzaklara varırsın. (Bizdeki benzerleri: Ağır giden yol alır, hızlı giden yolda kalır. Ağır git, ki yol alasın. Bu atasözü, az değişik biçimlerle, Türk dünyasının geniş bir alanında söylenmektedir. Aslı şöyle: "Ağırın parzang, ırak polarzang".)
14324. Demir olursa, kısa kes; ağaç olursa, uzun kes. (Kâşgarlı Mahmut, "Divan-ü lûgat-it Türk" adlı yapıtında, Uygur Türklerinin söylediği bir sav olduğunu belirtir, II/10. Aslı şudur: "Temir polza kıska kes, ağas polza uzun kes".)
14325. Her şeyin ortası gerek. (Çok yaygın bir atasözüdür. Aslı şöyledir: "Nemening ortazı kerek".)
14326. Kişi olursa, atlı olur, geyik olursa, tüylü olur. (Ar, yiğit, geyik üzerine söylenmiş bir atasözüdür. Aslı şudur: "Kizi polza attığ polar, kîk polza tüklüg polar".)
SENEGAL ATASÖZÜ
14327. Köpeğin havlaması, filleri korkutur.
SEYLAN ATASÖZLERİ. Bak: SRİ-LANKA (SEYLAN) ATASÖZLERİ
SIRP-HIRVAT ATASÖZLERİ
14328. Aç, asla doymayacağını, tok da acıkmayacağını sanır. (Türkçesi: Acıkan doymam, susayan kanmam sanır. Gladan misli da se neçe nikada najesti, a sit da neçe ogladnjeti.)
14329. Açın kadrini tok bilmez. (Sit gladnome ne veruye.)
14330 Açsan, karnını sıvazła. (Bulgarca benzeri var. Karaciç, No. 113, s. 9.)
14331. Ağa yatarım, bey (beg) kalkarım.
14332. Ah, Türkler zamanındaki eski mutlu günler, nerde?! (Ah, dobro staro tursko vreme!)
14333. Ak parayı kara güne saklamalı. (Türkçesi: Ak akça kara gün içindir. Bijele novce valja ostavljati za çrne dane.)
459 14283. Tek elden ses çıkmaz. (Odin v pole ne voin. Bir elin sesi çıkmaz, anlamında.) Tereddüt, gelecek felaketi uzaklaştırmaz.
YanıtlaSil14284. 14285. Teyzesinin bağ komşusu. (Naşemu zaboru dvoyurodnmy pleten. )
14286. Topraklarını terketmektense, ölmek yeğdir. 14287. Türk hamamına giren Rus. Tatar çıkar.
14288. Ucuz etin yahnisi, tatsız olur. (Dorogo da millo, deşevo da gnilo. -Türkçe benzeri: Pahalıdır, vardır hikmeti; ucuzdur, vardır illeti.)
14289. Uğurlu doğmuşsan, horozun bile yumurtlar.
14290. Utanç, ölümden beterdir.
[4291. Utangaçlıktan kızaran bir kıza allık gerekmez.
14292. Uyuyan tilki, düşünde yakaladığı tavukları sayar.
14293. Uyuz bir koyun, bütün sürüye bulaştırır.
14294. Vaat edilmiş ata binemezsin.
14295. Vardığın yer körse gözünü kapa, sağırsa kulağını tıka, topalsa sek.
14296. Varsıl, arabasını dağdan aşırır.
14297. Ya herrü, ya merrü! (Libo pamyat, libo propal.)
14298. Yabanın karısına şeytan bir kaşık bal çalar.
14299. Yağlanmayan tekerlek gıcırdar.
14300. Yağmurdan kaçayım derken, doluya tutulmak.
14301. Yalnızsan, cennette bile yaşamak zordur.
14302. Yaşlı erkeğe genç karı: felâket, belli!
14303. Yedi çoban, sürüyü bozar.
14304. Yedi dadılı çocuk, kör olur.
14305. Yele karşı durulmaz.
14306. Yeni toplumlar, yeni türküler getirir.
14307. Yetişmiş bir kız babası olmak zordur.
14308. Yılan derisini yılda bir kez değiştirir, kötü kişi ise her gün.
14309. Yılan yılanı öldürür.
14310. Yıldırım, varlıklının ormanına düşeceği yerde, gelir, köylünün ağacına çarpar.
14311. Yiğitten ölüm bile kaçar.
14312. Yoksulluk ayıp değil. (Bednost ne porok.)
14313. Yoksulluk günah değildir, ama iki kat kötüdür.
14314. Yumuşak atın çiftesi, pek (sert) olur. (Myagko stelet, da jestko spat.)
14315. Yün (yapağı) için gitmiş, saçı kesik olarak dönmüş.
14316. Yüreğin kulakları vardır.
14317. Yürek sevinince, yüzde çiçekler açar.
458
YanıtlaSil14250. Onurunu genç iken koru!
14251. Orman büyüdükçe, baltanın sapı da o oranda büyür.
14252. Öfkenin efendisi olursan, her şeyin efendisi sen olursun.
14253. Öğrenmenin kaynağı aadır, ama ürünleri tatlıdır.
14254. Para konuşunca, gerçek (doğruluk) susar.
14255. Renk ve zevk üzerinde tartışma olmaz. herkesin zevki kendine göre. (Na vkus, na tsvet tovarişçey net; u vsyakogo svoy vkus.)
14256. Rus, her zaman, iş işten geçtikten sonra, aklını kullanılır.
14257. Rüzgâr eken, fırtına biçer.
14258. Sağlıktan kimse tedavi olunmaz.
14259. Savaşa giderken bir, denize girerken iki, evlenirken üç kez düşün!
14260. Sel gider, kum kalır.
14261. Senin onurun ve yürekliliğin üzerine de bir atasözü vardır.
14262. Sevgi bir yüzüktür, yüzüğün ise ucu yoktur.
14263. Sevgi yumurtaya benzer, taze olmalıdır, bayatlarsa tadı kalmaz.
14264. Sıcaktan kemik kırılmaz.
14265. Sıçan için aslan, kediden daha çekinceli değildir.
14266. Sıçrayan ayıdır, parsayı toplayan da ayıcı.
14267. Sinek küçüktür, ama mide bulandırır. (Mal klop da vonüç.)
14268. Söz gümüşse, süküt altındır. (Slovo serebro, molçaniye zoloto.)
14269. Sükût, ikrardan gelir. (Molçaniye znak soglasiya.)
14270. Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek (üfleye üfleye) yer. (Objegşis na moloke, budeş dut i na vodu.)
14271. Şarap, votkanın teyzesidir.
14272. Şimşek çakmadan, ıstavroz çıkarılmaz. (Türkçesi: Yumurta kapıya gelmeden, harekete geçilmez.)
14273. Talih yardım eder gibi görünürken, felâket köşe başında bekler.
14274. Tanı böyle yazmış!
14275. Tanrı dururken, evliyadan yardım istenmez.
14276. Tanrı kardeşi kardeş, kesesini ayrı yaratmış. (Drujboy, a tabaçok vrozi.)
14277. Tanrı, kendisine gelenlere gider.
14278. Tanrı ne yazdıysa, o olur.
14279. Tanrı, sevdiği kulun elinden tutar.
14280. Tanrı, uzun süre bekler, ama sert vurur.
14281. Tanrı'ya dua et, ama kıyıya doğru da kürek çek!
14282. Tencere-tava, herkeste bir hava, akordu bozuk orkestra gibi, her kafadan bir ses çıkıyor. (Kto v les, kto po drova.)
Mukaddime
YanıtlaSil1
بسم الله الرحن الرحيم الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ : مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ (1) اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمُ : صِرَاطَ الَّذِينَ انَعْمَتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ)
Mukaddime
İlâhî! Hamdini sözüme sertac ettim, zikrini kalbime mi'râc ettim, kitabını kendime minhac ettim. Ben yoktum var ettin, varlığından haberdar ettin, aşkınla gönlümü bi-karar ettin. İnayetine sığındım, kapına geldim. Hidayetine sığındım lütfuna geldim. Kulluk edemedim, affına geldim. Şaşırtma beni, doğruyu söylet, neş'eni duyur, hakikati öğret. Sen duyurmazsan ben duyamam, sen söyletmez-sen ben söyleyemem, sen sevdirmezsen ben sevemem. Sevdir bize hep sevdikle-rini. Yerdir bize hep yerdiklerini. Yar et bize erdirdiklerini. Sevdin habibini, kâinata sevdirdin. Sevdin de hıl'at-i risaleti giydirdin. Makam-ı İbrahim'den Makam-ı Mahmud'a erdirdin, server-i asfiya kıldın, Hâtem-i enbiya kıldın. Mu-hammed Mustafa kıldın. Salât ü selâm, tahiyyat ü ikram, her türlü ihtiram ona, onun âline, ahbabına, ailesine, ashabına ve etbaina Ya Rab!
Bu duyguları yaşayan bu cigay(1), eski müderrislerden Elmalılı hafız Mu-hammed Hamdi olup babasının adı Numan'dır. Onun babası Muhammed, onun babası Hacı Bekir, onun babası Hasan, onun da babası Bedreddin'dir.
(1) Cigay, "Divanü lügati't-Türk"te "zengin" demek olan "bay"ın karşıtı "fakir" demektir. "Kırk
yıla dek bay-cigay düz olur" denirmiş. (Müellif)
ILLA EDEP
YanıtlaSilÜc haslet vardır ki, bunlara sa-hip olan mahrum kalmaz:
Güzel edep sahibi olmak,
Edep ehlinin sohbetine de-vam etmek,
Başkalarını incitmekten sa-kınmak.
Güzel edep, Allah Teâlâ'nın gazabını söndürür.
-Eskiler;
Nasıl amel edeceklerini öğrendikleri gibi,
Nasıl niyet edeceklerini de öğrenirlerdi.
Kur'ân-ı Kerîm'in, onu konuşan Allah Teâlâ'nın şânına layık bü yük bir nûru vardır. (Muhammed Pårså, Muhammed Bahâüddin Hazretleri'nin Sohbetleri, s. 59)
GERÇEK DOST IKAZ EDER
Bir kişi yanlış bir iş yapar, kardeşi ol-duğunu iddia eden diğeri de onu nezâketle îkāz etmezse, bilin ki onun muhabbeti Allah için değildir.
Şayet Allah için olsaydı; Allâh'a âsî gelen kimseyi, onun anlayacağı bir üslûpla îkāz ederdi.
179
ASHI SAARETTEN GUN
YanıtlaSilHAK İÇİN GÖZYAŞI
-Ağlamak on kısımdır.
Bunlardan dokuzu riyâdır.
Ancak bir tanesi Allah içindir.
İşte bu Allah için ağlamak, -senede bir defacık bile olsa-kulun cehennemden kurtulmasına inşâallah vesile olur.
TAKVA YOKSA İLİM DEĞERSİZ
İlim tahsili, Allâh'a karşı ittikā sa-hibi olmak, emirlerini yerine getirmek ve O'ndan korkmak için yapılmalıdır.
İlmin fazilet bakımından üstün oluşu; insanı, anlatılan yüce duygulara sahip kıldığı içindir.
Böyle olmasaydı, o da diğer eşyalar meyânında sayılırdı.
İLİM YOLU
İlim için gereken;
➤İlk şart; onu bulma yollarını aramaktır.
Bulunca ve ilmi elde edince de amel gelir...
Sonra sükût ve tefekkür...
Daha sonra;
Kâinâta ibret nazarı ile bakış...
SUFYAN I
YanıtlaSilSEVRİ HAZRETLERI NDEN HİKMETLİ SÖZ
KUL HAKKINDAN SAKIN!
Allah Hazretleri'nin huzûruna;
O'nunla senin arandaki yetmiş günah ile çıkman,
. Seninle kullar arasındaki bir günah ile çıkmandan,
Senin için daha hafiftir.
(Bu sözle alakalı olarak, İmam Kurtubî şöyle der):
-Bu söz doğrudur. Zira;
Allah Teâlâ ganî ve cömerttir,
Ademoğlu ise fakir ve yoksuldur.
İnsan o gün, üzerindeki günahı uzaklaştıracak bir haseneye bile muhtaçtır ki, onunla mîzânı ağır bassın, hayır ve sevâbı çok olsun.
(Kurtubi, Tezkire, s. 726)
ÖNCE HELAL LOKMA
Kişinin dindarlığı, ekmeğinin helâlliği nisbetindedir.
Sordular:
-Efendim! Namazı birinci safta kılmanın faziletini anlatır mısınız?
-Kardeşim!
Sen ekmeğini nereden kazanıyorsun, ona bak! (Elbette ilk saffın sevabı yüksektir. Ancak);
Kazancın helâl olduktan sonra, hangi safta dilersen orada namazını kıl; bu hususta sana güçlük yoktur.
AND I SAARETTEN CONDUCE RIBALTET RE
YanıtlaSilSON NEFES!
Süfyân-ı Sevri Hazret-leri'nin genç yaşta beli bükülmüştü. Sebebini soranla-ra şöyle derdi:
الالان محمد رسول الله
"-Kendisinden ilim tahsil ettiğim bir hocam vardı.
Vefâtı esnasında ona telkinde bulunduğum hâlde bir türlü keli-me-i tevhidi söyleyemedi.
İşte bu hâli görmek, benim belimi büktü."
(Attår, Tezkire, s. 70, Erkam Yayınları, İstanbul 1984)
NE KADAR KALACAKSAN
Dünyada kalacağın kadar dünyana çalış,
Ahirette kalacağın kadar âhiretine çalış! (Ebů Nuaym, Hilye, VII, 56)
Eğer bir yere toplanmış bir kalabalığa tellâl;
"-Bugün akşama kadar yaşayacağım, diyebilen varsa ayağa kalk-sın!" diye îlân etse;
Bir tek kişi bile ayağa kalkamaz.
Şaşılacak şeydir ki, bu hakikate rağmen bütün halka;
"-Her kim ölüme hazırlık yapmış ise ayağa kalksın!" diye îlân edilse;
➤Yine bir tek kişi bile yerinden kalkamaz!..
176
SÜFYAN-I SEVRĪ HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
YanıtlaSil"Horasan'a gidip tebliğde bulunman; senin için Mekke'de mücâvir olmandan (orada ikamet etmenden) daha kazançlıdır."
2024 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1918 - Osmanlı Padişahı Sultan Vahdeddin Meclis-i Mebusan'ı feshetti.
2020 - Jüpiter ve Satürn arasında büyük kavuşum yaşandı. Bu, 1623'ten beri iki gezegen arasındaki en yakın kavuşumdu.
En uzun gece (Şeb-i yelda)
Kış gündönümü (Kuzey yarımkürede)
21
CUMARTESİ
SATURDAY
ARALIK
DECEMBER
BİR AYET
Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir.
Nisa Suresi: 45
BİR HADİS
Biriniz din kardeşini sevdiğinde onun evine gitsin ve onu Allah için sevdiğini kendisine
bildirsin.
Ebu Davud, Edeb: 113
Hayat-ı bâkîyede madem beraberiz; bir muvakkat müfarakat olsa da, sizi müteessir etmesin.
Emirdağ Lahikası
HİCRİ: 20 CAHİR 1446-BUMI-8 K EVVEL 1440
2022 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1960 - Bediüzzaman
Said Nursî, Ankara'ya son ziyaretini gerçekleştirdi.
1963-TBMM'de
komünizmle mücadele amacıyla komisyon kuruldu.
11
SALI
TUESDAY
OCAK
JANUARY
BİR AYET
Bana şükredin; sakın Bana nankörlük etmeyin!
Bakara Suresi: 152
BİR HADİS
Allah'a ibadet et. Ona hiçbir şeyi ortak koşma.
Kur'ân milyonlarca Arabî kitaplarla mukayese edilirse, benzeri bulunamaz. O halde, Kur'ân, ya hepsinin altındadır; bu ise muhaldir. Öyle ise hepsinin fevkındedir; öyleyse Allah'ın kelâmıdır.
Mesnevî-i Nûriye
HİCRÍ: 8 C.AHİR 1443 - RUMI: 29 K. EVVEL 1437
C
DK
KASIM: 65 - GÜN: 11 KALAN: 354 - GÜN UZA. 1
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil- Bediüzzaman'ın "Mebusana Hitap başlıklı makalesinin ilk bölümü Kürd Teavün ve Terakki gazetesinde yer aldı.
1941-İstanbul'da
ekmekler karneye bağlandı.
1959 - Bediüzzaman Konya'yı ziyaret ederek Isparta'ya hareket etti.
1978 - Maraş katliamı başladı.
ARALIK
19 CUMA
29 1447
RUMI: 6 K. EVVEL 1441 KASIM: 42
BIR AYET
Kim tövbe edip güzel işler yaparsa, tövbesi makbul olarak Allah'a döner.
Furkan Suresi: 71
BİR HADİS
Hayatınızın her ânında hayır elde etmeye çalışın ve Allah'ın rahmet esintilerine
yönelin.
Beyhaki
Mâdem ölüm öldürülmüyor, kabir kapanmıyor, dünya misafirhanesinde yolcular gayet sür'at ve telâşla, kafile kafile arkasında toprak arkasına girip kayboluyorlar; elbette pek yakında birbirimizden ayrılacağız. Lem'alar
Imsak Günes Dala Hindi N
46
YanıtlaSilSIRR-1 INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE MAIDET UL-KURA
Elimizde Hz. Ali'ye isnad edilen Kitab'ul-Cefr el-Câm' ve Misbah'un-Nur Lami' adlı eser bulunmaktadır. 1287 Hicri yılında basılan nüshası da elimizd bulunmaktadır. Bu kitaplar doğrudan cifir ve ebced hesabıyla alakalıdır. Ar cak Bediüzzaman bu kitapların Hz. Ali'ye değil Cafer-i Sadık'a ait olduğun düşünduğünden bundan bahsetmemiştir.
Bediüzzaman da bu manayı,
"Hazret-i Ali Radiyallahu Anh'ın en meşhur kaside-i Celcelůtiyesi, baştan nib yete kadar bir nevi hesab-1 ebeedi ve cifir ile te'lif edilmiş ve öyle de matbaalarda b sılmış" şeklinde özetlemiştir.
م الله الرحمن الرحيم
هذا كتاب الله
لنور اللامع ليه تغير المؤمنين المجامع والنور اللامع الامام علي بن ابي طالب كرم الله نجمه و رضي الله عنه
Hz. Ali'ye isnad edilen Kitab'ül-Cefr el-Câm
Krş. Kitab'ül-Cefr el-Câm' ve Misbah'un-Nur el-Lâmí', Cheetra Prabha Press, Bom bay, Mirza Muhammed tarafından basılmıştır. Tamamen cifir ilmi ile alakalıdı Elimizde bir de 1261 Hicrî yılında istinsah edilmiş ve asli Hindsitan'da buluna bir yazma nüsha bulunmaktadır. Bir de Şiiler tarafından makbul görülen ve Kitab 1 Ali denilen eserden de bahsetmek yerinde olur; Mustafa Kasir Ali, Kitâbu A Beyrut, Dar'us-Sekaleyn, 1995.
2 Bediüzzaman Sa'id Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sh. 95 vd.
IŞARI TEFSIR VE GİFIRILMI
YanıtlaSil6.3. EBCED HESABINI VE CİFİR İLMİNİ KULLANAN BAZI İSLÂM BÜYÜKLERİ
47
Bu grubu Bediüzzaman "Ca'fer-i Sadık Radıyallahü Anh ve Muhyiddin-i Arabi (RA.) gibi esrar-ı gaybiye ile uğraşan zâtlar ve esrar-ı huruf ilmine ça-lışanlar, bu hesab-ı ebcediyi gaybi bir düstur ve bir anahtar kabul etmişler"¹ şeklinde özetlemiştir. Şimdi bazı âlimleri görelim:
6.3.2. İmâm Ca'fer-i Sadık ve Cifre Dair Eserleri
Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, bazı âlimlerin naklettiğine bakılılırsa, Ca'fer-i Sadık, Hz. Peygamberin Al-i beytinin muhtaç oldukları bütün gizli bil-giler bir kuzu ve oğlak (cefr) derisinin üzerine yazılmış ve bu sebepten bu Ilme Arapça'da cefr adı verilmiştir. Cifir ile meşgul olanlara cefrî veya ceffâr denilir. Konuyla ilgili ve özellikle de Ca'fer-i Sâdık'a isnad edilen kitaplara da El-Cefr ve'l-Câmi'a adı verilmektedir. Onu için bu ilmin adı hem Keşfu'z-Zünûn'da ve hem de benzer eserlerde bu ad ile anılmıştır.2
El-Cefr ve'l-Câmi'a adı verilen bu eserlerde Ebced hesabının bütün hesap-lama kuralları, harflerin rakamlarla karşılığı ve hulasa cifir ilmini ve ebced hesabını ilgilendiren bütün ayrıntılar bulunmaktadır.3
6.3.3. İmâm Muhyiddin Arabi ve Cifre Dair Eserleri
Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, harflerle tarihi olaylar arasında sıkı bir mü-nasebetin bulunduğunu ifade ederek, harflerin sırlarına vakıf olan birinin ge-lecekte meydana gelecek olayları Allah'ın izniyle keşfedebileceğini kabul ve izah eylemektedir. Bu büyük âlim hem El-Fütûhât el-Mekkiyye adlı eserinde ve hem de El-Kibrît el-Ahmer ve's-Sırr el-Ahdar ve'd-Dürr el-Cevher adlı kita-bında konuyla ilgili açıklamalar yapmıştır. El-Hallal diye meşhur olan Şem-
1 Bediüzzaman Sa'id Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sh. 95-96.
2 İbn Haldun, Mukaddime, II, sh. 823, 828; Seyyid Muhammed Madî Eb'ül-Azā'im, El-Cefr, Dar al-Kitab el-Sufi, 1990, sh. 11 vd. Krş. Metin Yurdagür, Cefr Maddesi TDVIA, c. VII, sh. 215 vd.
3 Kitab'ül-Cefr el-Câm' ve Misbah'un-Nur el-Lâmi', Cheetra Prabha Press, Bombay Süleymaniye Kütüphanesi, Bağdatlı Vehbi Efendi, Nr. 234; GAL, 1, 39, 578; Suppl 1, 75, 798; Süleymaniye Kütüphanesi, Cârullah Efendi, Nr. 895; Fuat Sezgin, GAS IV, 264, 268.
4 Dar el-Resul el-Ekrem, 2002.
254
YanıtlaSilKİBİR
salih kullarının tamamı tevazu sahibi kimselerdi. Öyleyse bize düşen, Ayetlerden anlaşılıyor ki, tevazu güzel ahlakın bir parçasıdır. Allah'ın onların yolundan gitmektir.
Ömer b. Abdülaziz hakkında şöyle bir olay anlatılır:
Bir gece Ömer b. Abdülaziz'in misafiri gelmişti. Yatsı namazını kıl dıktan sonra kendisi bir şeyler yazıyor, misafiri de yanında oturuyordu. Bu arada lambanın ışığı sönmek üzere idi.
Misafiri dedi ki:
Ey mü'minlerin halifesi! Kalkıp lambaya yağ koyayım mı?
Halife:
Kişilik sahibi birine misafirine hizmet ettirmesi yakışmaz.
Misafir:
-Hizmetçiyi çağırayım da lambanın yağını o koysun.
Halife:
- Hayır, olmaz o daha yeni uyudu.
Daha sonra Ömer b. Abdülaziz kalkıp lambanın yağını koydu.
Bunu gören misafiri dedi ki:
- Ey mü'minlerin emiri! Bu işi niye kendin yaptın ki?
Ömer b. Abdülaziz şöyle cevap verdi:
Bu iş bende bir değişiklik meydana getirmedi ki, giderken Ömer-'dim, işi yapıp döndükten sonra yine aynı Ömer'im. Allah katında insan-ların en hayırlısı tevazu sahibi olanıdır.
Kays b. Ebi Hazim şunu anlatıyor:
Hz. Ömer (ra) Şam'a geldiğinde kendisini şehrin önde gelenleri ile âlimleri karşıladı. Bu sırada yaya olan halifeye şöyle denildi:
- Şu eğerli ata bin de insanlar seni görsün.
Ömer:
"Siz hükmün buradan geldiğini zannediyorsunuz, hâlbuki hüküm şuradandır diyerek eli ile gökyüzünü işaret etti ve açın yolumu dedi.
Hz. Ömer (ra)'ın Şam'a gelişi ile ilgili şöyle bir olay daha anlatılır:
Bu yolculuk esnasında o, devesine kölesiyle nöbetleşe binmişti. Bir
süre deveye kendisi biniyor, kölesi devenin yularından tutarak yediyor, sonra Ömer iniyor, deveye kölesi biniyor bu sefer de o deveyi yediyordu. Şam'a yaklaştıklarında deveye binme sırası köledeydi. Hz. Ömer (ra)
TENBİHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil255 deveyi yularından tutup yederken karşılarına bir su kanalı çıktı. Halife akıyordu. Onlar bu halde yola devam ederken kendilerini o sırada Şam Ömer, bir elinde devenin yuları bir elinde ayakkabıları suya dalıp valisi olan Ubeyde b. Cerrah karşıladı.
Halife'yi bu halde gören vali şöyle dedi:
Şam'ın ileri gelenleri seni karşılamaya geliyorlar seni bu halde görmeleri uygun düşmez.
Bunu duyan Halife şu cevabı verdi:
"Allah, bizi İslam'la şereflendirmiştir, dolayısıyla biz insanların hakkımızda söyleyeceklerine aldırmayız."
Selman-ı Farisi hakkında şöyle bir olay anlatılmıştır:
Selman, Medain valisi iken pazarı dolaşıyordu. Şehrin ileri gelenle-rinden biri, pazardan bir şey satın almıştı. Selman (ra)'ı görünce hamal sa-nıp satın aldığı şeyi taşımasını istedi. Selman eşyayı taşımaya başladı. Yol-da giderken kendisini gören halk, "Allah valinin iyiliğini versin, onun yeri-ne bu eşyayı biz taşıyalım," diyorlardı ama o, olmaz cevabını vererek ken-disi taşımaya devam ediyordu.
Bu arada eşyayı taşıtan adam kendi kendine şöyle diyordu:
Yazıklar olsun bana! Eşyamı taşıtmak için bula bula valiyi bulmu-
şum!
Ayrıca sürekli Selman'dan özür diliyor ve şöyle diyordu:
Sayın valim! Allah iyiliğini versin. İnan ki ben seni tanıyamadım.
Buna karşılık Selman, "sus ve yoluna devam et!" Deyip yükü adamın evine kadar götürdü.
Bu olaydan sonra adam şöyle dedi:
Bundan sonra kesinlikle hiç kimseye yük taşıtmayacağım.
Ammar b. Yasir ile ilgili olarak şöyle bir olay anlatılır:
O, Küfe valisi iken hayvan yemi satan bir dükkâna uğrayıp, biraz yonca satın almıştı. Dükkân sahibi yonca demetini bağlamış taşımak üze-re sırtına alırken kendi eşyasını taşımak isteyen vali demetin diğer ucun-dan tutup çekmeye başlamıştı. Kısa bir tartışmadan sonra dükkâncı de-meti valinin sırtına yükledi, vali de yükü alıp evine götürdü.
Hz. Ömer (ra), Ebu Hüreyre (ra)'ı Bahreyn'e vali tayin etmişti. Ebu Hüreyre, merkebinin üzerinde Bahreyn'e girerken şöyle diyordu:
Vali geliyor, yolu açın.
276
YanıtlaSilMECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE
Ve keza bir sayyad ava tüfek atıp da sesinden diğerin hay-vam ürkerek firar ederken düşüp telef yahut ayağı sakat olsa zá-min olmaz; amma hayvanı ürkütmek kasdı ile tüfek atmış ise ză-min olur. (93.) maddeye bak.
MADDE 924
da teaddi şartdır. Tesebbübün ber vech-i bâlâ mûcib-i zamân olmasın-
Ya'ni mütesebbibin bir zararı zâmin olması ol zarara mufdi olan fi'li haksız olarak işlemiş olması ile meşrutdur.
Meselâ, bir kimse bilâ-izn-i veliyy-ül-emr tarîk-i âmmde bir kuyu kazıp da oraya diğerin hayvanı düşerek telef olsa zâmin olur. Amma kendi mülkünde kazmış olduğu kuyuya diğerinin hayvanı düşerek telef olsa zâmin olmaz.
MADDE 925 Biri birşeyin telefine sebep olan bir iş işlemiş ol-duğu halde araya bir fi'il-i ihtiyarî haylûlet eylese ya'ni başka bir kimse ol şeyi mübâşereten itlâf etse ol fi'l-i ihtiyari sahibi olan fail-i mübâşir zâmin olur. (90.) maddeye bak.
FASL-I SALİS
Tarik-ı âmmda ihdas olunan şeylere dairdir.
MADDE 926
Herkesin tarik-i âmmda hakk-ı mürûru vardır. Fa-kat bişart-is-selâmedir.
Ya'ni, mümkin-üt-teharruz olan hâlâtda başkasına zarar verme-mek şartı ile mukayyeddir. Binaenaleyh tarik-ı âmmda bir ham-malın arkasındaki yükü düşüp de birinin malını telef etse hammal zâmin olur. Nitekim demirci dükkânında demir döverken kıvılcım sıçrayıp da tarik-i âmmda mürür eden bir kimsenin elbisesini ihrak eylese demirci zâmin olur.
MADDE 927 İzn-i veliyyül-emr olmadıkça kimse tarik-ı âmmde bey ve şirâ için oturamaz. Ve bila izin bir şey vaz ve ihdas edemez. Ve ederse andan tevellüd eden zarar ve ziyanı zâmin olur.
Binaenaleyh bir kimse tarik-ı âmm üzre kereste yahut taş yı-ğıp da üzerine diğerin hayvanı basıp sürçerek telef olsa ol kimse zâmin olur. Kezalik bir kimse tarik-i âmma yağ gibi bir kaygan nesne döküp de diğerin hayvanı kayıp telef olsa ol kimse zâmin olur.
MADDE 928 Birinin duvarı yıkılıp da diğere bir zarar irâs etse zamân lâzım gelmez. Fakat evvelce ol duvar mâil-i inhidam olup da ana diğer bir kimse duvarını hedm et diye tekaddüm ve ten-
KITAB ÜL-GASB VEL-ITLAF
YanıtlaSil277
bih edip de duvarı hedm edecek kadar vakit geçmiş ise ol halde zamân lâzım gelir.
Şu kadar ki, ol kimse hakkı tekaddüm ve tenbih eshabından olmak şartdır.
Şöyle ki ol duvar eğer komşunun hanesi üzerine yıkılmış ise tekaddüm eden kimse ol hanenin sükkânından olmalıdır. Hariçden birinin tekaddüm ve tenbihi müfid olmaz. Ve eğer tarik-ı hass üzre yıkılmış ise tekaddüm eden kimse ol tarikda hakk-ı mürûru olan kesândan olmak lazımdır. Ve eğer tarik-ı âmm üzerine yıkılmış ise her kim olursa olsun tekaddüme hakkı vardır.
FASL-I RABI
Cinayet-i hayvan hakkındadır.
MADDE 929 Bir hayvanın kendiliğinden olarak ettiği zararı sa-hibi zamin olmaz. (94.) maddeye bak.
Fakat bir hayvan bir kimsenin malım istihlak ederken ol hay-vanın sahibi görüp de men' etmezse zâmin olur. Ve bir de sevr-i natûh ya'ni süsken öküz ve kelb-i akûr ya'ni dalayıcı kelb gibi za-rarı müteayyen bir hayvan olup da sahibine mahallesi ya karyesi ehâlisinden biri hayvanını zabt et diye tekaddüm etmişken sahibi salıverip de bir kimsenin hayvanını ya diğer malını telef etse sa-hibi zâmin olur.
MADDE 930 Bir kimse gerek rakib olsun ve gerek olmasın ken-di mülkünde iken hayvanı ön ayağı yahut başı veya kuyruğu ile çarparak veyahut arka ayağı ile teperek âhar kimseye zarar etse sahibi zâmin olmaz.
MADDE 931
Bir kimse diğerin mülküne hayvanını idhal ettikte sahibinin izni ile idhal etmiş ise kendi mülkünde bulunmuş gibi addolunarak madde-i ânifede beyan olunan suretlerde hayvanının cinayetini zâmin olmaz.
Ve eğer sahibinin izni olmaksızın idhal etmiş ise gerek rakib olsun ve gerek kaaid yani yedici ya saik yani sürücü olsun ve gerek hayvanın yanında bulunmasın her halde ol hayvanın ettiği zarar ve ziyanı zâmin olur. Amma hayvan boşanıp da kendiliğinden olarak birinin mülküne duhul ile bir zarar etse sahibi zâmin olmaz.
MADDE 932 Herkesin tarik-i âmmde hayvam ile dahi mürura
hakkı vardır.
Binaenaleyh bir kimse tarik-i âmmde hayvanına rakip olup
764
YanıtlaSilHADIS-1 ŞERİFLER
yemişlerini, mahsullerini toplamaya) herhalde kadir olduklarını sandıkları bir sırada geceleyin veya gündüzün ona emrimiz (don gibi, kasırga gibi, sel gibi bir âfetimiz) gelivermiştir ki sanki dün de yerinde yokmuş gibi onu ta kökünden koparılıp biçilmiş bir ha-le getirınişizdir..>>>>
Dünya fanidir. Burayı, öbür ålemi kazanmak için bir vasıta kabul edip, gönül kaptırmamak icab eder..
YUNUS suresinin 24. âyetinden..
وروى الشيخان عن أنس أن النبي صلى الله عليه وسلم قال : اللَّهُمَّ لَا عَيْشَ ۲ إلا عيش الآخِرَةِ .
2) ENES'ten r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyor: Peygamber S.A. şöyle buyurdu: <>>
Bunu kalben de kabul etmelidir..
Ravilerin menkıbeleri, 1. 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
۳
وروى الشيخان عن أنس أيضاً عن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال : يتبع الميت ثَلاثَةٌ ، أَهْلُهُ ، وَمَالَهُ ، وَعَمَلَهُ ، فَيَرْجَعُ أَثْنَانِ ، وَيَبْقَى وَاحِدٌ - يَرْجِعُ أهْلُهُ وماله ، وَيَبْقَى عَمَلَهُ .
3) ENES'ten r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM rivayet ediyor: Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu: «Ölüyü üç şey takib eder: Ehli, malı ve ameli.. İkisi döner; bi-ri kalır..
Ehli ve malı döner; ameli kalır..>>>
Durumun böyle olacağına kalben kuvvetle inanmalı ve öbür âleme iyi amel götürmeye bakmalı..
**
Ravilerin menkıbeleri, 1. 2. ve 5. Hadis-i Şerifte..
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSilالدرس الواحد والستون في بر الوالدين وتحريم عقوقهما
قال تعالى : وقَضَى رَبِّكَ أنْ لا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا إِمَّا يَبْلُغَنَّ عنْدَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لهما أف ولا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ كلما قولاً كريماً واخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَا ربياني صغيراً .
765
۱
ALTMIŞBİRİNCİ DERS
ANA BABAYA İYİLİK VE ONLARA ASİ GELMENİN HARAM OLDUĞU
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
<>>
<<>>
Görülüyor ki Allaha ibadetten sonra, ana babaya iyilik emri verili-yor.. Bu kesin emirler karşısında, bizim sözümüz fuzuli olur..
1SRA suresinin 23. ve 24. âyetleridir.
وروى الشيخان عن ابن مسعود قال : سألت النبي صلى الله عليه وسلم أى الأعمال أَحَبُّ إِلَى الله تَعَالَى ؟ قال : الصَّلاةُ عَلَى وقتها ، قُلْتُ ثم أي ؟ قَالَ بِرُ
۲
الوالدين ، قلتُ ثم أي ؟ قال الجِهَادُ فِي سَبِيلِ اللهِ .
2) İBN-İ MESUD'dan r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet edi-yor:
- Peygambere S.A. hangi amelin daha faziletli olduğunu sor-dum:
<<>>
Buyurdu.
Sonra hangisi?..
Dedim.
<>>
Buyurdu, tekrar sorduğumda şöyle buyurdu:
<>>
294
YanıtlaSilGazve-i Kübra-yı Bedir
sınız?" diye sordu. Bu sözüyle Hz. Peygam-ber (a.s.m.), kendi memleketi olan Mek-ke'de kalmayıp Ensar'la beraber Medine'ye döneceğini ifade etmiş oluyordu. Bu sözleri dinleyen Medineli müslümanlar ağlamaya başladılar. Ve "Biz en büyük ganimet payı olarak Resulullah ile beraber memleketimize dönmeyi memnuniyetle kabul ediyoruz" de-diler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.m.) ellerini kaldırıp: "Allah'ım! Ensara, ensarın oğullarına ve ensarın torunlarına merhamet et!" diye dua etti. Esir kadınlar arasında Beni Sa'd Kabilesinden Şeyma isimli bir hanım da vardı. Kendisinin, Hz. Peygamberin süt kar-deşi olduğunu söyleyince onu Peygamber'in huzuruna getirdiler. Hz. Peygamber onu ta-nıdı ve kendisine pek çok ikram ve iltifatta bulundu. Dilerse kabilesine dönebileceğini, dilerse Medine'ye götürüleceğini bildirdi. Yaşlı olduğu için kabilesine dönmek istediği-ni bildirince mal ve hediyelerle ailesinin yanı-na gönderildi. Bunu gören Hevâzin Kabilesi-nin ileri gelenleri Hz. Peygamberin huzuruna gelerek müslüman olduklarını bildirdiler ve esir olan çocuk ve ailelerinin iadesini rica et-tiler. Hz. Peygamber de "Haşimoğullarının hissesine düşen esirler sizindir" dedi. Bu-nun üzerine Ensar ve Muhacirler de: "Bizim hisselerimize düşen esirler Resûlüllah'ındır" dediler. Diğer kabileler de onlara uydular. Bu şekilde, bir günde altıbin esir serbest bırakıl-dı. Bu durumu öğrenen Hevâzin Kabilesinin başkanı ve Huneyn Savaşında düşman ordu-su komutanı Mâlik ibni Avf da geldi ve müs-lüman oldu. Hz. Peygamber (a.s.m.) ona ait esirleri ve malları iade ettikten başka buna ek olarak yüz deve daha hediye etti.
Gazve-i Kübra-yı Bedir غزوه کبرای بدر : Büyük Bedir Gazvesi (bak. Gazve-i Bedir)
gazve-i meşhure-i Bedir غزوة مشهورة بدر : mes hur Bedir Gazvesi (bak. Gazve-i Bedir)
gazve-i meşhure غزوه مشهوره : Meşhur (ünlü(
gazve
Gazve-i Taif غزوة طائف : Taif Gazvesi (hi. 8, mi. 630) Taif, Mekkenin Güney Doğusunda, yak-laşık 70 km. uzaklıkta bir yerleşim yeridir. Taif Gazvesi, Huneyn Gazvesinin devamı olarak yapılan bir kuşatma savaşıdır. Huney Savaşında (bak. Gazve-i Huneyn) dağılan düşman kuvvetlerinin komutanı Malik bin
Gazve-i Kübra-yı Bedir
YanıtlaSil294
Gazve-i Tebük
Sakif Kabilesi kadınlarını, çocuklarını, mal ve Avf ve adamları ile Taif şehrinin sahibi olan hayvanlarını harp sahasında bırakarak kaç mışlar ve Taif'teki mustahkem (sağlam ve ko-runaklı) kalelere sığınmışlardı. Hz. Peygam-büyük bir kısmıyla Taif'i kuşattı. Taif'i çev-ber (a.s.m.) onları takip ederek, ordusunun releyen surlar çok sağlamdı. Bu surlara karşı Müslümanlar, ilk defa "mancınık" ve "debba-be" denilen harp araçlarını kullandılar. Fakat kaleleri aşıp sehri feth etmek mümkün olma-dı. Hz. Peygamber (a.s.m.) düşmanın elinde-ki köleler arasından kaçıp gelen ve müslüman olanlara, hür bir Müslüman gibi muamele göreceklerini ilän etti. Bunun üzerine kaça-bilen köleler Müslümanların safına katıldı-lar. Hz. Peygamber (a.s.m.), Taif kuşatmasını kırk gün devam ettirdikten sonra kuşatmayı kaldırıp Mekke'ye ve oradan da Medine'ye geri döndü. Taif kuşatmasından sonra bir yıl geçmeden Taif'liler, Medine'de bulunan Hz. Peygamber'e (a.s.m.) bir heyet göndererek Müslüman olduklarını bildirdiler. Böylece Mekke'den sonra Taif de İslâma teslim oldu
Gazve-i Tebük غزوة تبوك : Tebük Gazvesi (hi. 9,
mi. 630) Tebük, Medine-Şam arasında ve ikisi-nin ortasına yakın yerde bulunan bir şehirdir. Şam bölgesi, o zamanlar, Bizans İmparatorlu-ğuna bağlı idi. Bizans İmparatoru Heraklius, Arabistan'da İslâmın yayılışını durduracak bir kuvvet kalmadığını anlayarak büyük bir ordu ile İslâm ülkesine hareket emrini verdi. Düşman ordusu Şam'da toplandığı ve o civar-daki henüz Müslüman olmamış Arab kabile-lerin de onlara katıldıkları yolunda haberler Hz. Peygamber'e ulaşınca, onların karşısına çıkacak büyük bir ordu toplama hazırlığına hemen başladı. Daha önceki seferlerde nere-ye sefer yapılacağını bildirmezken, bu seferi önceden ashabına bildirdi. Çünkü gidecekleri yol haftalar alacak kadar uzun, hava mevsim itibariyle çok sıcaktı ve hasat (ürün toplama) zamanıydı. Bizans askerlerinin silah ve dona-nımları üstündü. Müslümanların buna göre savaşa hazırlanmaları gerekiyordu. Bu olum-suz şartlar, münafıkların savaştan caydırıcı propagandalarına yol açıyordu. (bak. Tevbe Sûresi, âyet 38, 42, 81-83, 120-121) böyle bir savaş için daha çok masraf gerekiyordu. Bu hazırlıklar için Hz. Ebubekir (r.a.) ve Hz. Os-
295
YanıtlaSilGarve-i Uhud
Gazve-i Uhud
buyuk fedakarlıklar gösterdiler. Hazırlanan man (r.a.) gibi seçkin sahabeler, silah, zırh, deve, at, yiyecek gibi ihtiyaçların tedariki için erdunun sayısı otuzbine ulaştı. Bu sayının kirk veya yetmişbin olduğuna dair rivayetler ordusunu korkuttu. Müslümanlar Tebük'e ka-de vardır. Böyle bir ordunun hareketi, Bizans dar geldikleri halde onların karşısına çıkmaya cesaret edemeyip geri çekildi. Hz. Peygam-ber (a.s.m.), Tebük'te durdu ve sahabeleriyle yaptığı istişare (danışma toplantısı) sonucu daha ilerlemedi. Tebük halkı ve çevredeki kabileler ve Şam sınır boylarında yaşayan-larla anlaşmalar yaparak onların itaatlarını sağladı ve Medineye geri döndu. Bu seferde Hz. Peygamber'e (a.s.m.) münafıkların niyet verildi ve Tevbe Sûre'sinde de bu seferle ilgi ve hallerini haber veren gaybe ait mucizeler li ayetler geldi. Seksen civarında kişi, çeşitli bahanelerle bu sefere katılmamışlardı. Sefer dönüsünde bunlar Hz. Peygamber'e özürle-rini bildirmişler, o da zahiri özürlerini ka-bul edip işlerini Allah'a (c.c.) havale etmişti. Bunlardan üçü doğruyu söyleyerek savaşa katılmalarına mâni bir özürlerinin bulunma-dığını itiraf etmişlerdi. Bunlar Kâb bin Mã-lik, Murára bin Rabî ve Hilal bin Umeyye'dir. Resulullah (a.s.m.) onları suçlu muamelesine tabi tuttu ve müslümanlara, onlarla bütün ilişkilerini kesmelerini emretti. Bu durum elli gün sürdü. Sonra onların tevbelerinin kabül edildiğini bildiren âyet geldi (Tevbe Sûresi, åyet 117.118) (Kâb bin Malik tarafından an-latılan olayla ilgili geniş açıklama için, İslâm Prensipleri Ansiklopedisi "Cihad" maddesine bakılsın: İttihad Yayıncılık.)
Gazve-i Uhud غزوة احد : Uhud Gazvesi [(hi.3,
mi. 625), Uhud Medine'nin kuzeyinde, şehre beş km. mesafede bulunan bir dağdır. Uhud savaşı, bu dağın eteğindeki arazide yapılmış-tır. Mekke'li müşrikler, Bedir Savaşı'ndaki yenilgilerinin acısını unutmamışlar (bak. Gazve-i Bedir), hem intikam almak, hem de Şam'a ve Mısıra gidip gelen ticaret kervan-larının Müslümanlarca engellenmesine son vermek için yeni bir ordu hazırlamaya baş-lamışlardı. Mekke'ye bağlı kabilelerden iki-bin ve Mekke'lilerden bin olmak üzere üçbin kişilik bir ordu topladılar. Bunun beşyüzü develi ve üçyüzü atlı idi. Bu Ordunun, Ebu
205
YanıtlaSilGazve-i Uhud
Süfyan bin Harb'ın komutasında Mekke'den yola çıktığı haberi Ha. Peygamber'e ulaşınca, o, derhal hazırlıklara başlanılmasını emretti. Birkaç gün sonra düşman ordusunun, Medi ne'ye beş kilometre mesafedeki Uhud Dağı nın eteğinde karargah kurduğu öğrenildi. Ha Peygamber, bin kişilik bir ordu ile şehirde kalarak savunma savaşı yapılmasını istiyor du. Bedir Savaşına katılmamış gençler, açık arazide savaş istiyorlardı. Yapılan görüşme de, çoğunluğun düşüncesi şehirden çıkmak olunca, Hz. Peygamber (a.a.m.) de Medine den çıkmaya karar verdi. Zırhıı giydi, kılın cımı kuşandı, başına miğferini geçirdi. Dışar da savaşmak fikrinde olanlar, Resulullah'ın (a.s.m.) isteğine ters düştükleri için üzüldü ler ve Hz. Peygamber'i zırhını giymiş görünce "Ey Allah'ın Res Resulû! Biz sana muhalefet ettik. Sen nasıl istersen öyle yap, biz uyarız" dedi
G
ler. Hz. Peygamber de onlara: "Bir peygam
ber, giydiği zırhını harp etmeden çıkarmaz. Eğer sabrederseniz ve her biriniz vazifenizi yaparsanız, Allah, zaferi bize ihsan edecek-tir" buyurdu. İslâm ordusu hareket etti ve yolda münafıklardan üç yüz kişi "meydan savaşına taraftar değiliz" diyerek geri döndü. Hz. Muhammed (a.s.m.) kalan yediyüz kişi-lik ordusu ile cumartesi sabahı Uhud Dağı'na vardı. Dağı arkalarına alacak şekilde orduyu savaş düzenine soktu. Müslüman ordusunda süvari birliği yoktu. Düşman süvarilerinin arkadan çevirme hareketini önlemek için elli kişilik bir okçu birliğini, düşmanın gelebile-ceği geçite hakim yere yerleştirdi ve onlara: "Düşman ister galip gelsin, ister mağlup ol-sun, benden emir almadıkça buradan kesin-likle ayrılmayacaksınız" diye emir buyurdu. Savaş başladı ve İslâm savaşçıları, düşmanın komuta merkezine yaklaştılar. İlk çatışmada düşman yirmi kadar ölü vermiş ve sancak-larını tutanlar da birer birer öldürülmüştü. Sağ ve sol kanat komutanları da çekilmek zorunda kalmıştı. İslâm ordusunda bulunan Hz. Hamza, Hz. Ali, Hz. Zübeyir, Sa'd bin ebi Vakkas, Ebu Ducâne gibi cesur müslüman-ların gayretleriyle düşman bozguna uğrayıp kaçmaya başladı. İslâm ordusu düşmanı ko-valarken harp sahasından uzaklaştılar. Sonra da ganimet toplamaya başladılar. "Aynenyn (iki su kaynağı)" denilen boğazı tutma göre-
vindeki okçular, yağmadan nasiplerini alma
296
YanıtlaSilgazyağı
G düşüncesiyle, Resulullah'ın tenbih ve emrini unutup yerlerini terk ettiler. Komutanlarını da dinlemediler. Geride, okçuların komuta-nı Abdullah bin Cübeyr ve sekiz asker kaldı. Durumu gören düşman komutanlarından Hälid bin Velid, atlı birliği ile saldırıp geçi-di koruyan komutan ve sekiz okçuyu şehid ederek ve İslâm ordusuna arkadan saldırdı. Ganimete dalmış müslüman asker-ler, bu beklenmedik saldırı karşısında şaşırıp dağılmaya başladılar. Bunu gören Kureyş Or-dusu da geri dönüp tekrar saldırıya geçti. İki hücum kalan müslümanlar, kendile-geçidi aştı arasında rini toparlayamadılar. Bu arada Hz. Peygam-ber'in (a.s.m.) amcası Hz. Hamza (R. A) şehid edildi. Müslümanlardan yetmiş kişi şehid oldu. düşman, Hz. Peygamberin kararğahı-na yaklaştı. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdurahman, Zübeyir, Talha, Sa'd, Ebu Ubey-gibi muhacir ve ensardan Hz. Peygamberi de, seçkin kişiler Ebû Ducâne ve savaşcılar, cansiperâne (canlar pahasına) koruyorlardı. taş ve Düşman, lah yüzünden yaralandı bir ne bağlı ok atarak saldırırken Resûlul-(a.s.m.), atılan taşlardan biri 1 ve derin bir yara açılmasına ile mübarek dişi kırıldı. Mihveri-yüz maskesine gelen taş, maskenin demir halkalarının bükülüp mübarak yüzüne saplanmasına sebep olmuştu. Hz. Peygamberi korumakta olan sahabelerin bir kısmı, yaklaşan düşman-la göğüs göğüse çarpışırken bir kısmı, atılan ok ve taşlardan Resulullah'ı (a.s.m.) korumak için kendilerini siper ediyor ve yaralanıyor-lardı. Bunlardan yedisi bu yakın çarpışmada şehit olmuştur. Bu yakın savunma içinde yer alan Ümmü Umare adıyla tanınan Nesîbe Hatun da (r. a) elinde kılınçla cenge katılmış, Hz. Peygamber'e yaklaşan düşmandan birini öldürmüş, birini de yaralamıştı. Kendisi de birkaç yerinden yaralanmıştı. Nesibe Hatun (R. A) hicretten önce Mekke'ye gidip Aka-be'de Hz. Peygamber'e (a.s.m.) biat edenler-dendi. Uhud Savaşına, kocası Zeyd bin Asım, oğuları Habib ve Abdullah ile beraber katıl-mıştır. (Uhud'a geliş sebebi, savaşta eşi ve çocuklarının su vs. ihtiyaçlarını karşılamak-tı. Fakat gelişen olaylar onu savaşa mecbur etti.) Resûlullah (a.s.m.) onun hakkında "sa-ğıma soluma döndüğümde her yerde Ümmü Umâre'nin savaştığını görüyordum" demiş-tir. Hz. Fatıma ve ondöt kadar müslüman
296
YanıtlaSilgeberm
ay-hanım, Uhud Savaşında yaralılara bakma lardır. Hz. Peygamber'in (a.s.m.) çevresinde su dağıtmak gibi hizmetmerde bulunmay savaşın yoğunlaştığı bir sırada Abdulah b Kamiye isimli bir müşrik, müslümanlardan Mu'sab bin Umeyr'i sehit etmiş ve zırh için benzetmiş ve "Muhammed'i öldürdüm" diye de olduğundan onu Hz. Peygamber'e(as bağırmaya başlamıştı. Müşriklerden biri de tepeye çıkıp: "Muhammed öldürüldo" diye haykırdı. Bu haber İslâm ordusunda umumi bir panik ve şaşkınlığa sebep oldu. Bir kasma dağa çekildi ve bir kısmı harp sahasından rıldı. Bunun üzerine sahabeden Enes bin Na. dir. "Ey müslümanlar! Peygamber öldüyse Al. lah (c.c.) bakidir. Resulullahtan sonra yaşayıp da ne yapacaksınız! Allah yolunda savaşarak sehit olup O'na kavuşmak istemez misiniz?" diye bağırıp kaçanlara cesaret verdi. Kendisi de elinde kılınçla düşmanların arasına daldı. Seksene yakın yara alarak şehitlik rütbesine erişti. Hz. Peygamber'i (a.s.m.) sağ gören Ka'b bin Malik (R. A): "Ey müslümanlar! Re-sulullah burada, müjde!" diye haykırdı. Otu-za yakın müslüman hemen Hz. Peygamber'in etrafında toplandı. Diğerleri de onlara katıl-maya başladı. Hz. Peygamber'in ölmediğini anlayan düşman daha fazla savaşa devam edemedi ve Bedir Savaşının intikamını al-dık deyip oradan ayrıldılar. Hz. Peygamber (a.s.m.) o gün Medine'ye döndü. Gece din-lendikten sonra, sabah namazını kıldı ve ordusunun tekrar toplanmasını emretti. Ha-zırlanan İslâm ordusu, düşmanı takip etmek üzere hareket etti. Hz. Peygamber (a.s.m.) ve bir kısım asker, yaralı oldukları halde sefere katıldılar. Düşman ordusu, dönüp Medine'ye saldırmayı planlarken, Hz. Muhammed'in (a.s.m.), yeni bir ordu ile üzerlerine gelmekte olduğu haberini alınca, pânlarından vaz geçip
Mekke'ye döndüler. Hz. Peygamber, Ham-rå-ul Esed (Kızıl arslan) denilen yere kadar geldi. Düşman ordusunun, saldırı için geri dönmediğini anlayınca daha ileri gitmeyip Medineye geri döndü. Bu olay da, Hamra-ul Esed gazvesi olarak bilinmektedir.]
gazyağı غاز باغی : petrolden elde edilen ve pet-rol lâmbalarında yakılarak aydınlanmada da kullanılan bir çeşit akaryakıt
gebermek كبرمك : )istenmeyen hayvan ve
Geylant
YanıtlaSilgobertmek
ketu insanlar hakkında) olmek
gebertmek يتمك )istenmeyen hayvan ve hot insanlar hakkında) oldurmek
an
güneşin batmasından sonra ve doğuşundan önceki karanlık geçen saman karanlık
gece / Ramazan كيمة رمضان Hamasan gecoal
gecock گیمه می gece calan, gece görev yapan geceleyin گیمه له بن gece vakti
gecelik گیم لك gece süresince 2. деснув mahsus gece kullanılan 3 yatakta giyilen el bise
geim yaşamak için gerekeni sağlama geçinmek 1 : گچينمك yaşamak poyleri sağlamak 2.uzlaşmak, anlaşmak 3 gö rünmek, taslamak
geçmişler کمتر : daha önce yaşayıp ölmüş yakın ve akraba olanlar
geda fakir 2 dilenci 3.kimsesiz 4.dervis
gedik 1 : كديك.kırık, çentik, geçit, yıkık 2. (mec.) eksik, kusur, noksan
gelinlik 1 : كليلك. gelin için hazırlanmış, geline ait 2 gelin elbisesi
gelir گلبر : kazanç kar
gelisigüzel گلیشی کوزل : özensiz, dikkat göster meden, rastgele
gelmişçesine گلمیشجه سنه : gelmiş gibi
gem گم : atı yönlendirmek ve yönetmek için dizginin bir parçası olarak ağzına takılan kü çük demir çubuk
gemi گمی : denizde yüzen büyük taşıma aracı
gemi-i Cebbar گمی جبار : Allah'ın (c.c.) karşı konulmaz güç ve büyüklük sahibi olma(Ceb-bar) olduğunu gösteren gemi. (Allah'ın (c.c.) büyük uzay gemileri olan)büyük gezegen ve yıldızlar)
gemi-i tevekkül گمی توکل : )mec.) tevekkül ge-misi, ruhu manevi olarak sarsan ve çalkantı-larda boğan olaylar karşısında tek kurtuluş çaresi olan tevekkül, yani Allah'a (c.c.) sığın-ma çaresi
gerci گرجی : her nekadar, öyle ise de
gerd 1 : کرد.)mec) fayda 2.(mec.) talih, baht 3.(mec.) keder, tasa, hüzün 4.toz, toprak
097
YanıtlaSilGeylani
gerd-i terakkiyat کرد ترقیات ilerlemelerin fay dası
gerdan 1 : کردان.boyunla göğsün birleştiği ka sim, boyun 2.(mec.) gerdanlık, gerdana taks-lan süs eşyası, kolye
gerdanlık کردانلق : boyuna takılan süs eşyası, kolye
gerdenbeste (gerden-beste کردنیسته boyun eğmiş, itaat altına girmiş, itaatlı
gerdenbeste-i inkryad کردنیست انقیاد: itaat edip boyun eğmiş
gerdendåde (gerden-dade کردنداده : boyun eg miş, itaat altına girmiş, itaatlı
gerdendâde-i inkıyad کردنداده انقياد: itaat edip boyun eğmiş
gerdendåde-i inkıyad ve teslim کردنداده انقیاد و تسليم : itaat edip teslim olarak boyun eğmiş
gerdendade-i teslim کردنداده تسلیم: teslim olup boyun eğmiş
gerdendåde-i tevfik کردنداده توفیق: Allah'a c.c. ait) her işi uygun kabul ederek Allah'a (c.c.) boyun eğmiş ve teslim olmuş
Gerede کره ده : Bolu ilinin bir ilçesi (Bolu-An-kara, Bolu-Samsun karayolunun ayrım nok-tasına yakın yerde)
Gergedan کرکدان : sıcak ülkelerde yaşayan, burnunun üstünde bir veya iki boynuzu bulu-nan, iri yapılı, kalın derili, saldırgan, memeli bir hayvan
Gerze کرزه : Karadeniz sahilinde Sinop'un bir ilçesi
geven کوان، کوه ن : dikenli çalı, birleşik yaprak-lı, salkım çiçekli otsu bitki
geveze کوه زه : olur olmaz çok konuşan, çenesi düşük, boşboğaz
Geylan گیلان : ran'ın Hazar Denizi kıyısında bir yer 2.Abdülkadir Geylani
Geylani گیلانی : Abdülkadir Geylani) İranın Geylän yöreside doğdu (híc. 470, mi. 1078) Gavs, Gavs-ül A'zam gibi isimlerle de anılır. Seyyiddir, yani Hz. Peygamber'in (a.s.m.) so-yundan gelmiştir. Kutup denilen dört büyük evliyadan biri sayılır. Kadiri Tarikatının ku-rucusu ve şeyhidir. Dersleri ile bir çok Hırısti-yan ve Músevi müslüman olmuştur. Öğrenim için Bağdad'a geldi. Öğrenimini tamaladıktan
"İHLAS AHLAKI"
YanıtlaSilKapitalist, Hümanist ve Semavi Ahlak Öğretilerinde Bediüzzaman Yorumu: "İhlas Ahlakı"
Nevzat TARHAN
Giriş
Ahlaki davranışın oluşumunda biyolojik eğilimlerin sosyal öğrenme ile şekillendirilmesi söz konusudur. Temel biyolojik e-ğilimler yemek, içmek, cinsellik, saldırganlıktır. Bu eğilimler insan ve hayvanın doğasında mevcuttur. İnsanda farklı olarak yüksek biyolojik eğilimler ve ihtiyaçlar söz konusudur. Sevmek sevilmek, güvenmek güvenilmek, değer verilmek, kendini ger-çekleştirmek, zengin, güçlü, tanınmış olmak, takdir edilmek, övülmek... gibi biyopsikolojik eğilimlerimiz vardır.
Kapitalist sistem, kutsal değer olarak para, güç, çıkarı he-defledi. Hümanist ahlak dürtüleri serbest bırakmayı ve insanın kendisini sevmesini kutsallaştırdı. Semavi ahlak öğretileri ise vicdanı ön plana çıkarır. İç denetim, iç disiplin, bir iç hukuk o-larak vicdani sorumluluğu önemser. Kapitalist ve hümanist ah-lak iç sorumluluğu önemsememektedir. Ahlak ihtiyacımız yok-tur, ahlak bilimsel bir kategori değildir, kapitalist sistemin tezi olmuştur. Hatta neoklasik iktisatçılardan Adam Smith ve Men-ger'in "Ahlak ve iktisat birbirine zıttır. İnsanın motivasyonu çı-kardır. İnsan mekanistik bir varlıktır" tezi halen iktisat fakülte-lerinde okutulmaktadır.
Ekonomide toplumun ahlak dokusunun önemli bir belirleyi-
Prof. Dr., (İDER) İnsani Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı Başkanı-Psikiyatrist
129
KÖPRÜ YAZ/2006
AHLAK
YanıtlaSilden bireylerden oluşur, niyetlenmemiştir ve kendiliğinden o ci olduğu kesindir. Kapitalistlerin "Toplum kendi çıkarlarını gü luşmuş bir düzendir, akılcılık davranışların tek belirleyicisidir görüşü toplumların ahlak dokusunu değiştirmiştir. Ahlak te melli yapının ekonomide işlem maliyetini artıracağı, rekabet yavaşlatacağı, para kazanma, kar etme, çıkar peşinde koşma e. Ahlaklı davranan bireyin toplum içindeki faaliyetinin daha ma-ğilimlerini frenleyeceği kaygısı ile ahlak kavramı dışlanmıştır. liyetli hale geleceği öngörüşü kapitalistlerce bilimsel olarak ön görülmüştür. Kapitalist ahlakı kişilerin ahlaki tercihlerini de. ğiştirmiştir. Böylece dürüstlüğü, alçak gönüllülüğü, yardımlaş mayı, tutumluluğu; tüketimi yavaşlatacağı, üretim maliyetini artıracağı için dışlamıştır. Kapitalist ahlakın insanı çıkarların peşinde koşan bireyler olarak algılamak sonucu aldatan, borcu nu inkar eden, senedini zamanında ödemeyen, sözünde durma-yan, böylece zenginleşen kişilere karşı hiçbir müeyyide ürete-memiştir. Hümanistik yaklaşımda da canının her istedigini ya. pan, sadece kendini düşünen, zevklerinin peşinde koşan, üret. meyen ama tüketmek için yaşayan kişilere, yasalara takılma-dıkça hiçbir sınır getirememiştir.
Semavi öğreti ise, vicdan öğretisi ile iç hukuk oluşturmuştur. Modernite hukuku kanunların koruduğu menfaat olarak tanım-larken; dinler, hukuku hem vicdanların hem kanunların korudu-ğu menfaat olarak tanımlar. Özellikle İslam ahlakı anlayışında iç hukukun sınırları kul hakkı tanımlaması ile çizilmiştir.
Modernizm kendi ahlakını oluşturmadı. Piyasa kurumlarının etkili bir şekilde işlemesi için toplumun ahlak dokusunun önemi ahlak çöküntüsünün kötü sonuçlarının görülmesi ile anlaşıldı.
Bediüzzaman bu çerçevede "Sen çalış, ben yiyeyim" düşün-cesinin tembelliğe götürdüğünü görerek faizi yasaklayan Kur'an hükmünü çözüm olarak sundu. Diğer taraftan "Başkası açlıktan ölse bana ne" düşüncesi ile bencilleşen insanlara karşı zekat zorunluluğunu hatırlattı.
İhlas Ahlakı
Ahlaki davranışta merkezi rol oynayan ego benlik (ego) kav-ramıdır. İyi ahlaklı benlik nasıl olur? Bu temel soruya Freud: "İnsan benliği ile toplum bir çatışma halindedir. İnsanda haz il-kesi doğrultusunda cinsel zevkler vardır. Bu zevkleri tatmin et-mek için uğraşır. Toplum bu zevkleri baskılar ve süper ego (üstben) oluşur. Yargılayıcı hiper egoda psikolojik hastalıklara
130
KOPRO-YAZ/2000
"İHLAS AHLAKI"
YanıtlaSilneden olur" demiştir. Süper egosu çok baskılayıcı olan kişilere manistler tarafından yasalara ters düşmedikçe özgürce zevkle-karşı dürtüleri serbest bırakmayı öneren Freud'un görüşü, hü-rin peşinde koşması önerilmiştir. Benlikle toplumun sürekli mücadele icinde olması ve yaşarn amacının zevk alma olması ilkeleri, bu ahlakın çirkin sonuçları ile bizi yüz yüze bırakır. Во-sanmalar arttı, insanlar yalnızlaştı, depresyon ve intihar salgı-nından söz edilmeye başlandı. Utanma ve acıma duygusu ol-mayan insanların işlediği suçlar artık okul çocukları arasında bile arttı.
Bediüzzaman bu çağı, enaniyet ve medeniyet fantezilerine düşkünlük çağı olarak tanımlayarak İslamiyet'in iki temel esa-sı olan ihlas ve şefkati ön plana çıkardı.
"Bilmecburiye enaniyeti terk etmek lazımdır... Mesleğimiz şefkat, tefekkür, acz ve fakrdır..." düşüncesini eserlerinde sık sık vurguladı.
İlahi rıza dışında hiçbir şeyi hedeflememeyi, izzetini koruya-bilmek için zekat, hediye almamayı, insanların teveccühünün peşinde koşmamayı, Sahabelerin isar hasletini anlatan İhlas Ri-salesi isimli eserini talebelerine 15 günde bir okumayı tavsiye ederek iyi ahlaklı bireyler yetiştirmeyi amaçlamıştır. Eserlerin-de pek çok yerde ihlas ve samimiyet vurgusu yapması ahlakta ihmal edilmiş olan niyetlenmiş davranışa özel bir öncelik tanı-mıştır.
Üç Psikolojik Kuvvet Görüşü
İnsanda şehevi (zevki), gadabi (saldırganlık) ve ahlaki kuv-vetler olduğu görüşü ve bu görüşlerin ifrat ve tefrit seviyesin-de olması Bediüzzaman'ın ahlaki öğretisinin önemli bir öğesini oluşturur.
Cinsellikte vasatı önermesi önemlidir. Ruhbanlık seviyesin-de şehvetten arınması veya haram-helal düşünmeden şehvet-perest olma yerine kontrollü, iffetli cinselliği savunmuştur.
Çalışma ahlakında maddeperestlik ve zevk yerine şevki koy-ması, merak ve hayreti zevk kaynağı olarak öne sürmesi ilginçtir.
Çileciliği tefrit, hazcılığı ifrat görerek vasat olan kanaat ve İktisadı önermiştir.
Nefsini sevme (narsisizm), nefsine eziyet etme (sadamozo-hizm) yerine her şeyi Allah için sevme prensibini öne çıkarmıştır.
131
KÖPRÜ YAZ/2006
سوره بقره (۲۰۱۷)
YanıtlaSilاشارات الاعجار
114
بديعيه بي نضمن الجواب ) بكلامك بلاغته اويغون، عقله مواقعہ منطقہ مطالعہ اولاد يفى حالده معناه عاهرين با عشوب معنای ظاهر ندن و علما مى او كلام كون محمودت درسونو كالور. زيرا جنتك يمك قابارتك وصفاري مقنده [ قواريرَ مِنْ فِضَّةٍ ] جمله سی به استعاره به ایندیگی کی. من جبال فيها من بی مهری درخی، باستعاره بدیعه یا اتوا ای که در شویله کرد جنتك قاباری نه شیشه دند و نرده کومو شدنه او لماد قارندن، بوجماله نك معناي ظاهرينه حملي جائز دیگلور چونکه او قایاره، کو مو شدن با پیامن شيشه الى دينيله من زيرا هر ايكي عنصر آراسنده مطابقت بوقدر أنجه (قوارير من فضة ) جمله سندن معنای بازی ایله، هم شيشه نك شفا فيني هم كو موشك بيا ضلعی قصد ابید با مشدد. یعنی او قابلی، شیشه کی شفاف
کو موسم کی بیاضد ولی
كذلك، ( من جبال فيها من ترد ) جمله ی ده، ایک استعاره في تضمن ايتمن بو استفاده پر سامعك شاعرانه به خیرالله موتور. بو خیال ده عالم سفلی ایله عالم علوی آراسنده بر نوع مشابهت و مماثلتی ملاحظه ایمگه میبنیدر یعنی عالم سفلی دینيله ارض، مواسم او بعد ده بالخاصه بهار موسمنده فاصل در لودر لو شکاره کیدر وانواعاً زينتهي، نقشاي الباري كبير آبیری آیری منظره لرى كوسترير. عالم علوى اولان سماوات دفى، بالخاصه بالوطاريله بك غريب و عجيب كيفيتاره صور تكره، ونفكره كبير، چیقار عادنا هر ايكي عالم بر برینه رقابت ایدرلی. بو ایکی عالم آراسنده شویله جه بر مشابهت و مماثلتك دوشونو لمسی ده، آرا لرنده بر مسابقه و ها
تخیل ایتمکدن نشئت ایدر شویله که:
ارحمه و سماء كو لله مسابقه نه كيروك ايجون لازم كان زينتهاريني طاقيق حاضر لواند قاري زمان، ارضه، فين موسمنده، قاردن معمول بياض اليه لريني كبير، او تورور بهار موسمی کلنجه او بياض البسه بی اور زرند نه چیقاری، زمرد کی بشتيل خالي لريني صحر الدين سور. تم تشيل كو ملطكاريني طاغلر ين كيبيديرد. او طاغيرك شاهقة الرينك بالشارينه بياض صار يقارني صارار. وبوكوزل انقلاب و منظر ولريله قدرت الهية ذلك معجزه لريني حكمت الرهينك نظرين عرصه ايدر.
هيت
YanıtlaSilالية
عالم سفلى
Alem-i süfli: Aşağı alem
عالم علوى
Alem-i ulvi: Yüksek, yuce alem
آرم Arz: Yeryuzi
بلات
Belagat: Hale uygun söz söyleme
جموديت
Cümidiyet: Donukluk
آنواع
Envien: Tür, çeşit olarak
كنز
Haml: Yükleme
المتوا
İhtiva: İçine alma
انقلاب
İnkılab: Dönüşme
استعارة بديعية
İstiare-i bediiye: Alışılma-mış, sıradışı benzetme
كيفيت
Keyfiyet: Bir şeyin nasıl olduğu
معناي مجازي
Mana-yi mecâzí: Sözün gerçek ma'nasının dışında ifade ettiği ma'na
مَعْنَا ظَاهِرِى
Mana-ya zahiri: Açık ma'na
مينى Mební: Bind edilen, dayanan
مواسم أربعه
Mevasim-i erbaa: Dört mevsim
مطابق
Mutabık: Uygun
موافق
Muvafik: Uygun
مؤتش
Müesses: Te'sis edilmiş, kurulmuş
ملاحظة
Milahaza: İyice düşünme
مماثلة
Mümaselet: Benzeyis
طابقه
Müsabaka: Yanşma
مشابهت
Müşabehet: Birbirine ben-zeme
نَفْتَتْ
Neş'et: Ortaya çıkma
شاهقه
Sahika: Zirve doruk
قيل
Tahayyül: Hayal etme
تصفن
Tazammun: İçine alma
زینت
Ziynet: Sus
ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
YanıtlaSilHalife Abdulmelik'in, Slyer ve Megazi hakkındaki sorularına da, yazılı cevapları vardır, (200)
Urve b. Zübeyr:
1) Zübeyr b. Avvam,
2) Zeyd b. Sabit,
3) Üsâme b. Zeyd,
4) Abdullah b. Erkam,
5) Ebû Eyyübül'Ensari,
6) Núman b. Beşir,
7) Ebû Hüreyre,
8) Muaviye b. Ebi Süfyan,
9) Abdullah b. Amr,
10) Abdullah b. Ömer,
11) Abdullah b. Abbas,
12) Abdullah b. Zübeyr,
13) Misver b. Mahreme,
14) Hz. Aişe,
15) Zeyneb bint-i Ebi Seleme,
16) Abdurrahman b. Abdulkari,
17) Beşîr b. Ebi Mes'udül'Ensarî
ve daha başkalarından Hadis rivayet etmiştir.
İmam Zühri, Amre bint-i Abdurrahman ile Urve'nin birer ilim de-nizi olduklarını söyler.
Urve b. Zübeyr, her gün gusl eder, yıl orucu tutardı. Oruçlu iken de, vefat etmiştir. (201)
Hişam b. Urve «Benim Babamdan ezberlediğim, Onun bin cüzlük Hadisinden bir cüzdür!» demiştir.
Urve b. Zübeyr, Fıkhı, Teyzesi Hz. Aişe'den öğrenmişti. (202)
Dünyada zühd'ü takva üzere yaşamayı, Ahirette de, kurtuluşa ve Cennete erişmeyi, yararlı ilim yayan bilginlerden olmayı emel edin-mişti.
Kendisinin, bu iyi halini bilen Halife Abdulmelik «Hâlen hayat-ta bulunan insanlardan, Cennetlik birini görmek isteyen, Urve'ye baksın!» derdi. (203)
Tâbiîn âlimlerinden Hasan'ul'basrî (Vefatı: 110) de, kendi oğul-
(200) Taberi Tarih c. 2, s. 245-247, 267-272
(201) İbn-i Sa'd Tabakat c. 5, s. 179-181
(202) Zehebi Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 62
(203) İbn-i Hallikân Vefeyâtül'âyan c. 3, s. 258
119 120
YanıtlaSilElcevab: Bir kelamın beligate uygun, akla muvälik, mantığa mutabık olmadığı halde, ma'nâ-yı záhirisine yapısıp ma'nâ-yı zahirinden ayrılmaması, o kelâm için bir cümüdiyet ve bir sönüklüktür. Zira cennetin yemek kaplarının vasıfları hakkında لوازم بن امة
cümlesi, bir istiäre-i bediyeyi tazammun ettiği gibiمن جبال فيها من ب cümlesi dahi, bir istiare-i bedliyeyi ihtiva etmektedir. Şöyle ki: Cennetin kapları ne siseden ve ne de gümüşten olmadıklarından, bu cümlenin ma'nâ-yı zâhirisine hamli caiz değildir. Çünki o kaplara, 'gümüşten yapılmış şişeler denilemez. Zirå her iki unsur arasında mutabakat yoktur. Ancak قوارير نقش cümlesinden ma'nâ-yı mecăzi ile, hem şişenin şeffafiyeti, hem gümüşün beyazlığı kasdedilmiştir. Yani "O kaplar, şişe gibi şeffaf, gümüş gibi beyazdırlar."
Kezalik من جبال فيها من برو cümlesi de, iki istiáreyi tazammun etmiş. Bu istiâreler sâmiin şairâne bir hayaline müessestir. Bu hayål de, âlem-i süfli ile âlem-i ulvi arasında bir nevi' müşåbehet ve mümâseleti mülâhaza etmeye mebnidir. Yani ålem-i süfli denilen arz, mevasim-i erbaada, bilhassa bahar mevsiminde, nasıl türlü türlü şekillere girer ve envȧen ziynetli, nakışlı elbiseleri giyer, ayrı ayrı manzaraları gösterir. Ålem-i ulvi olan semåvåt dahi, bilhassa bulutlarıyla pek garib ve acîb keyfiyetlere, suretlere, renklere girer, çıkar. Adetâ her iki âlem birbirine rekabet ederler.
Bu iki âlem arasında şöylece bir müşâbehet ve mümâseletin düşünülmesi de, aralarında bir müsabaka ve rekabeti tahayyül etmekten neş'et eder. Şöyle ki:
Arz ve semå, güzellik müsabakasına girmek için lâzım gelen ziynetlerini takınıp hazırlandıkları zaman, arz, kış mevsiminde, kardan ma'mûl beyaz elbiselerini giyer, oturur. Bahar mevsimi gelince, o beyaz elbiseyi üzerinden çıkarır, zümrüd gibi yeşil halılarını sahrâlarına serer. Yem yeşil gömleklerini
dağlarına giydirir. O dağların şâhikalarının başlarına beyaz sarıklarını sarar. Ve bu güzel inkılâb ve manzaralarıyla kudret-i İlâhiyenin mu'cizelerini hikmet-i İlâhiyenin nazarına arz eder.
PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET
YanıtlaSil299 ları ile kardeşinin oğullarını yanına çağırıp "Ey benim oğullarım ve kardeşimin oğulları!
Sizler, kavmın küçüklerisiniz. Çok sürmez, sonrakilerin büyükle-ri olursunuz.
İlim öğreniniz!
Rivayete veya ezberlemeğe kadir olamayanlarınız, onu yazıp evi-ne koysun!» demiştir. (204)
Sâlim b. Ebilca'd (Vefatı: 98) de, Hadis ve Sünneti yazan Tâbiîn âlimlerindendi.
Mansur b. Mütemir, (Vefatı: 132) der ki «İbrahimünnahal'ye (Vefatı: 95): (Neden, Sâlim b. Ebilca'd'in Hadisleri, seninkilerden daha derli toplu bulunuyor?) diye sorduğum zaman: (O, yazardı da, onun için!) dedi.» (205)
Hâlid b. Mâdân'ın (Vefatı: 103) bütün ilmi, kabı düğmelerle, kulplarla bağlı bir Mushaf içinde idi. (206)
Ebû Kılâbe'nin (Vefatı: 104) kitapları, bir deve yüküne muâdil-di, denkti, (207)
Medine'li Tâbiîn âlimlerinden Ömer b. Abdulaziz (61-101), İmam, Fakih, Müctehid ve Sünnetleri çok iyi bilen bir zattı.
Annesi Ümmü Asım bint-i Âsım b. Ömer b. Hattab idi.
Ömer b. Abdulaziz'in Halifeliği zamanında adâleti, zühd'ü tak-vâsı dillere destandı.
İmam Şafiî «Hulefâ-i Râşidin, beştir:
1) Ebû Bekir,
2) Ömer,
3) Osman,
4) Ali,
5) Ömer b. Abdulaziz!>>>
derdi.
(204) Dârimi Sünen c. 1, s. 107
(205) Tirmizi Sünen Kitabül'ilel c. 5, s. 748
(206) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 93
(207) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 94
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
286 1 Ümmetimden mülhem olan arifleri bırakın. Cennete de, Cehenneme de kondurmayın Sahibine bırakın. Taki Allah kıyamet gününde onlar hakkındaki hükmünü versin. Hz. Ali (r.a.)
286 2 Ben sizi bıraktığım kadar siz de beni bırakın. Sizden evvelkiler, işte bunun için, çok sual sormak ve Peygamberleri ile ihtilafa düşmek sebebiyle helak oldular. Size neyi emrettimse, elinizden geldiği kadar onu yapınız. Neyi menettimse onu bırakınız. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
286 3 İslamın tepesinin tepesi Allah yolunda cihaddır. Buna ancak müslümanların efdali mazhar olur. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
286 4 Ana karnındaki yavrunun boğazlanması, anasının boğazlanması ile tahakkuk eder. (Diri çıkarsa bir bıçakta ona yetiştireceksin) Hz. Câbir (r.a.)
286 5 Tüylenmiş yavrunun kesilmesi, anasının kesilmesi ile tahakkuk eder. Mevcut kanı aksın diye ayrıca boğazlanır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
286 6 Peygamberleri zikretmek ibadettendir. Salihleri anmak, günahlara kefarettir. Ölümü hatırlamak sadakadır Cehennemi hatırlamak cihaddandır. Kabri anmak sizi cennete yaklaştırır. Kıyameti anmak ise sizi ateşten uzaklaştırır. İbadetin efdali çareyi terketmektir. Alimin sermayesi kibri terktir. Amelin bedeli hasedi terk ve günahlardan yüreğin yanışı da tevbenin özüdür. Hz. Muaz (r.a.)
286 7 Öyle büyük bir günah vardır ki, insanlar ondan dolayı Allah'dan mağfiret dahi istemezler. Bu da "Dünya Sevgisi"dir. Hz. Muhammed İbni Umeyr (r.a.)
286 8 Alimin günahı bir günahtır. Cahilinki iki günahtır. Alim, günaha düşmesiyle azab olunur. Cahil ise hem günaha düştüğü, hem de öğrenmediği için azab olunur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
286 9 Gözün kör olması günahlara mağfirettir. Kulağın sağır olması da günahlara mağfirettir. İnsanın vücudundan kaybettiği her şey günahına sebebi mağfirettir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
286 10 Annem Beni doğurduğunda kendisinden bir nur zahir oldu. Ve o nurla "Basrâ"nın köşkleri ışıklandı. Hz. Ebul acfa (r.a.)
286 11 Annem gördü ki, kendisinden bir nur zahir olmuş ve onunla Şamın köşkleri aydınlanmıştı. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
286 12 Aklın başı, Allah'a imandan sonra haya ve iyi ahlaktır. Hz. Enes (r.a.)
286 13 Sidrenin yanında Cebrail (a.s.)'ı gördüm. Altıyüz kanadı vardı ve kanadlarının tüylerinden inci ve yakutlar saçılıyordu. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
286 14 Rabbimi uykumda gördüm. Bir yeşillikte ve zülfü bol bir genç şeklinde idi. Ayağında altından ayakkabılar ve yüzünde altın bir nikab vardı. Hz. Ümmü Tufeyl (r.a.)
4797- İki müslüman kişi, aralarında iki veya üç çocuk vefat eder de sabredip karşılığını yalnız Allah'tan beklerlerse, ka-tiyyen ateş yüzü görmezler.
YanıtlaSil٤٧٩٨ - مَا مِنْ مَلِكِ يَصِلُ رَحْمَةً وَذوى قرابته وَيَعْدِلُ عَلى رعيته الا شد اللهُ لَهُ مِلْكَهُ وَاجْزَلَ لَهُ ثَوَابَهُ وَاكْرَمَ مَأْيَهُ وَخَفَّفَ حِسَابَهُ ابو الحسن والديلمى خط
كر عن على
4798- Herhangi bir melik, akrabasını ziyaret edip halkı-na adil davranırsa Allah mülkünü sağlamlaştırır, bol sevap verir. Dönüşünü iyi kılar, hesabını hafifletir.
٤٧٩٩ - مَا مِنْ نَبِي إِلاَّ وَفِي أُمَّتِهِ مُعَلِّمٌ أَوْ مُعَلِّمَانِ فَإِنْ يَكُ فِي أُمَّتِي أَحَدٌ فَابْنُ الْخَطَّابِ إِنَّ الْحَقَّ عَلَى لِسَانِ عُمَرَ وَقَلْبِهِ (ابن سعد عن عائشة)
4799- Hiçbir peygamber yoktur ki, ümmeti arasında bir veya iki öğretici bulunmasın. Eğer benim ümmetim içinde bir ta-ne bulunursa o da Hattab'ın oğludur. Çünkü hak Ömer'in kal-binde de dilinde tahakkuk etmektedir.
٤٨٠٠ - مَا مِنْ نَبِي إِلا لَهُ نَظِيرٌ فِي أُمَّتِي وَأَبُو بَكْرٍ نَظِيرُ إِبْرَاهِيمَ وَعُمَرُ نَظِيرُ مُوسَى وَعُثْمَانُ نَظِيرُ هَرُونَ وَعَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ نَظِيرِي وَمَنْ سَرَّهُ أَنْ يَنْظُرَ إِلَى عِيسَى بْنِ مَرْيَمَ فَلْيَنْظُرْ إِلَى أَبِي ذَرِّ الْغِفَارِي (كر عن انس)
4800- Hiçbir peygamber yoktur ki, onun ümmetimde bir benzeri bulunmasın. Ebu Bekir İbrahim'in, Ömer Musa'nın, Os-man Harun'un benzeridir. Ali b. Ebi Talib de benim benzerimdir. Meryemoğlu İsa'yı görmekten hoşlanan kimse varsa, Ebu Zerri'l-Ğıfâri'ye baksın.
٤٨٠١ - مَا مِنْ نِعْمَةٍ وَإِنْ تَقَادَمَ عَهْدَهَا فَيُجَدِّدُهَا الْعَبْدُ بِالْحَمْدِ إِلَّا جَدَّدَ اللَّهُ لَهُ ثَوَابَهَا وَمَا مِنْ مُصِيبَةٍ وَإِنْ تَقَادَمَ عَهْدَهَا الْعَبْدُ بِالْاِسْتِرْجَاعِ إِلَّا جَدَّدَ اللَّهُ أَجْرَهَا وَثَوَابَهَا (الحكيم عن انس)
1135
DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
YanıtlaSil90
Fahr-i Alem S.A. Hazretlerinin MUKAFFI ism-i şerifi, sa-S.A. efendimizin zat-1 seriflerinin cümle nebi ve resullerden daha fa-ir esma-i şerifelerin en büyükleri arasında sayılır. Çünkü, Resulüllah ziletli olduğuna dalalet eder. Bu mana icabıdır ki, o muazzam Resul. Inükerrem Nebi S.A. şöyle buyurdu:
Celal ve ikram sahibi Allah beni MUKAFFİ kıldı. Şu ma-kama kadar ki: Yakınlık faziletlerinde, derecelerin yüksekliğinde bir mertebeye çıktım; bütün nebiler arkamda kaldı. Onları geride bırak-tım. Onlar cümle amelde ve her fazilette; ister ruhani isterse cisma-ni olsun, her halde bana tabi olurlar.»
Bu, miracı anlatan hadis-i şeriftir. O miracda, mülk ü melekūta suuduna işaret ve delålet vardır.
Bu hadis-i şerifte bir başka manaya daha işaret vardır. Şöyleki: Resulüllah S.A. efendimiz dunyaya ve dünya içinde bulunan eşyanın hiç birine iltifat ve itibar etmedi. Dünya ve içindekileri bir yana atıl-mış kabul edip ardına attı ve kalbi, kalıbı ile şanı yüce Allah'a tam yöneldi. Tam bir boyun eğmekle gönlünü ona verdi; onunla meşgul oldu.
Sureta ehil, ayal, evlåd, etba ve ashab ile sohbet ve ünsiyet etmiş olsalar dahi, mübarek kalbleri bir an dahi Allah'ı anmaktan hali kal-ınamıştır. Kendisine MUKAFFİ ism-i şerifinin verilmesindeki bir mana da budur.
Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
lem.) 23. İsim: RESUL'ÜL-MELAHİM. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sel-
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
MELAHİM.
Lafzı, melhame kelimesinin cem'idir. Yani: Çoğulu. Melhame ise, cenk için söylenen bir kelimedir. Yahut, cenk yapılan yerin adıdır.
Kıtal vaktinde, cenk edenler çokça birbirlerine girerler, iki ta-raf birbirine karışır.
Cenk meydanında, etler çokça kesilip parçalandığı için de, böyle bir isim verilmiş olabilir.
Resulüllah SA. efendimizin bir ismi de: NEBİYY'ÜS-SEYF olup, kendisi v eümmeti; kıyamete kadar gelecek din düşmanı kefere ve müşriklerle harb ve kıtal edecekleri için kendilerine:
RESUL'UL-MELAHİM.
Denildi. Bu ismin cem sığası ile gelmesinin bir manası da şudur ki: Gerek Resulüllah S.A. efendimizin asrında, gerekse kendisinden sonra taa, kıyamete kadar; harb ve kıtalin çokluğuna işaret edilip anlatılmaktadır.
KARA DAVUD
YanıtlaSil91 Resulüllah S.A. efendimiz, Medine-1 Münevvere'ye saadetle teşrif buyurduktan, beka sarayına ve Rahman olan Yüce Hakkın davetine icabet edinceye kadar: Gerek bizzat kendisi, gerekse tarafından tayin edilen askerler ve onların kumandanları cenk ve kıtalden hali kal madılar.
Mekke-i Mükerreme'yi feth edip onu putlardan temizleyip påk lediler. Ta ki: Mümin erkekler ve kadınlar; ziyaret, tavať, çeşitli ta zim ve tekrimlerde bulunup hac ve umre yapmak sureti ile günah-ları bağışlana, vücudları cehennem azabından halás bula, kemal sahi bi Yüce Hakkın cemalini müşahede ederek ilâhi lütuflara nail olalar.
Resulüllah S.A. efendimizin bizzat hayatta iken katıldığı gaza-lar, meşhur rivayete göre: Yirmi yedi kadardır.
Pek çok ve meşhur olan rivayette: Çıkardıkları askeri birliğin ve ordunun sayısı kırk yediye ulaşmıştır.
Bazıları, anlatılan mikdarı artırdı; bazıları daha az olduğunu söylediler.
Ancak, meşhur olan, bizim anlattığımız gibidir.
Resulüllah S.A. efendimiz, âhirete teşrif buyurduktan sonra; ge-rek Hüleľa-i Raşidin, gerekse kumandanlar, melikler ve sultanlar: Ki-yamete kadar, din düşmanları ile muhabere ve kıtaldan geri durma-yacaklardır.
Hatta, kıyamet alâmeti sayılan lain Deccal çıktığı zaman; Süb-han olan Yüce Hak, Ümmet-i Muhammed'e ve o vakit halife olar Hazret-i Mehdi'ye yardım, inayet, kerem ve lütuf olarak Hazret-i İsa'yı a.s. indirip Deccal'i öldürtecektir.
İsa a.s. Deccal'i katlettikten sonra, Resulüllah S.A. efendimizin şeriatine göre amel edecektir. Haraç kabul etmeyecek; küffar ile harb ve kıtal edecektir.
İşte.. yukarıdanberi anlatılan manaların bir icabıdır ki, Resulül lah S.A. efendimizin bir ismine de:
RESUL'ÜL-MELAHİM.
Denildi. Allah-ü Taâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
**
24. İsim: RESUL'ÜR-RAHET. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz; dünyada kendisine tabi olup peygam-berliğini tasdik, ümmetliğini kabul eden mümin erkek ve mümine kadınlara çeşitli ilâhî nimetlerle rahat veren bir zattır.
Kendisinden önce gelen nebilerin ve resullerin ağır tekliflerini; risaleti alınca, kaldırıp kolaylık ve esenlik getirmiştir. Bu manayı, bizzat kendileri şöyle anlatmışlardır:
92
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
Doğruluk, påklik ve esenlikle peygamber gönderildim.
Bir başka hadis-i şerifinde ise, şöyle buyurdu:
Bu İslâm dini, tamamen kolaylık dinidir.
Resulullah S.A. efendimizin anlattığı manadan ötürü: Bu âlem-den göçünce vaki olarak kabir suali kolay olup, cennet bahçelerinden bir bahçe olacaktır.
Resulullah S.A. efendimizin sefaatı sayesinde: Kıyametin sıkıntı si ve şiddeti ümmetine dokunmayacaktır. Bu ümmetten kimi hiç he. sap görmeden, azap çekmeden; doğru cennete gidecektir. Bazıları da, günahları affa uğrayacak, doğruca cennete gideceklerdir.
Resulüllah S.A. efendimiz, bütün ümmetini Liva-i Hamd (Hamd sancağı) altına toplayacak; böylece sıratı rahat geçip cennete gire-ceklerdir. Cennette nimetlerin en büyüğü, yüce Hakkın cemalini mü sahede etmek sureti ile, şad ü handan olacaklardır.
Anlatılan nimetlerin cümlesi, Resulüllah S.A. efendimizin vası-tası ile olduğu için; onun påk ismine:
RESUL'ÜL-RAHET.
Denildi. Allah-ü Taâlá, ona salât ve selâm eylesin.
***
25. İsim: KAMİL. (Sallallahü Taálâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Mevcudatın en şereflisi, mahlukatın en faziletlisi Resulüllah S.A. efendimiz; Yüce Hakka yapılan çeşitli ibadet ve taatta, kullukta tam itaat ve onun emrine boyun eğmekte cümleden üstün kemale sahip-tir.
Suret itibarı ile de, cümleden güzeldir.
Güzel huyların cümlesi, iyi fiillerin hepsi, tamamen ve kemal derecesinde; Resulüllah S.A. efendimizde cem olmuştur. Bütün bu manalar düşünülerek:
KAMİL.
İsmi, onun şanında söylendi.
Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
**
26. İsim: İKLİL. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim, TAC manasınadır.
İKLİL: Kıymetli cevherlerden dizilip baş kenarına, bir bağ gi
Li konur.
KARA DAVUD
YanıtlaSil93 Bu çeşitlen yapih tac, padişahların özelliklerini belirtir. Bunu başlarıma koydukları zaman, padişahlardan oldukları anlaşılır. Onu goren herkes, vereceği emre itaat eder. O tacı taşıyana muhalefet et mekten sakınır.
Bu güzel 1 KLİL ismi, Davud'a as, nazil olan Tevrat'ta an-latılmıştır.
Resul-ü Kibriya B.A. efendimiz, bütün mahlukatın efendisi olup cümle insanlara peygamber olarak gönderilmiştir. Bu sebeple, cümle mahluk, ona itaat etmeye memurdur. Onun emrine itaat etmek farz olup, emrine aykırı hareket etmek, haramdır. Bunun böyle olduğunu Allah u Tanla, şöyle anlattı:
Resul'ün size getirdiğini alın; emrini tutun. Yasak ettiği şey-Jerden de sakının.» (59/7)
Anlatılan mana icabı: Resulüllah S.A. efendimizin emirlerini tut mak vaciptir. Ki bu: Cümlenin malumudur.
Resulüllah S.A. efendimize itaat edenler, iki cihanda nimete ve kereme ereceklerdir. Ona muhalefet edenler ise, cezaya çarpılacaklar-dhr.
İşte.. anlatılan manada, Resulüllah S.A. efendimizin sultanlığı ol-duğu için, Resulüllah S.A. efendimizin ismine:
İKLİL.
Denildi. Allah-ü Taála, ona salât ve selâm eylesin.
27. İsim: MÜDDESSİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salát ve selâm cyle.
Bu isim, ism-i faildir. Atap dili kaidesine göre: TEDESSERE ba-bından gelir. Dil kaidesi icabı olarak, başta (Ta) harfi, (Dal) harfine çevrilmiştir.
ÖRTÜNEN.
Demeğe gelir ki, izahı aşağıdaki isimle beraber yapılacaktır.
Allah-ü Taâlâ ona salát ve selâm eylesin.
28. İsim: MUZZEMMİL. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim de, ism-1 faildir. Arap dili kaidesine göre: TEZEM-
MÜL, babından gelmektedir. Dilin kendi özelliği icabı, baştaki (Ta) harfi (Za) harfine çevrilmiştir.
Bundan önce geçen MÜDDESSİR ismi ile; burada anlatıla-cak MÜZZEMMİL ism-i şerifi: Yüce Hakkın gönderdiği Kur'an-Kerim'de geçmiş; Resulüllah S.A. efendimize bu isimlerle hitab edil-miştir. Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
457
YanıtlaSil14216. Kendi söyler, kendi dinler, kendi kendini de över. Keskin dil bir yetenek, uzun dil bir cezadır.
14217. 14218 Kisa akın uzun dili vardır.
14219. Kıskanç kimse, başkasının mutluluğu karşısında eriyip biter.
14220. Kim varlıklıysa, benim kardeşimdir.
14221. Kimin ağzında safra varsa, ona her şey acı gelir.
14222. Kitap, mutlu insanı süsler, mutsuzu avutur.
14223. Komşularınız gerçeği söylüyorsa, o zaman sizin evdeki yalancılar kendilerini kötü hisseder.
14224. Köpek kadından akıllıdır, çünkü efendisine havlamaz.
14225. Köpekler bile yurdunu tanır.
14226. Kör kaşına rastık, kel başa şimşir tarak. (Kak mertvomu priparki.)
14227. Kötü barış, kötü savaştan iyidir.
14228. Kötü dil, tabancadan daha tehlikelidir.
14229. Kumaşını on kez ölç, çünkü ancak bir kez kesebilirsin.
14230. Kurtlarla arkadaş ol, yalnız elinden baltayı bırakma!
14231. Kurttan kaçan, ayı ile karşılaşır.
14232. Kuru ot üstündeki köpek gibi: ne yer, ne de başkasına verir.
14233. Kutsal tatilde, tüm orman yeşerecek.
14234. Kuyuyu pisletme, içmek isteyebilirsin.
14235. Küçük bir iş, büyük bir haylazlıktan iyidir.
14236. Küçük-büyük her iş birdir. (İş iştir.)
14237. Küçük dağlan ben yarattım, diyor.
14238. Küçük kaygıdan büyük kurtuluş doğar.
14239. Mızrak çuvala sığmaz. (Şila v meşke ne utaiş.)
14240. Mutlu insanlar, saatlere aldırış etmez.
14241. Mutluluk aranmaz, kurulur.
14242. Mutluluk çoğalınca ucuzlar.
14243. Mutlulukla mutsuzluk aynı kızakta yolculuk eder.
14244. Mutsuzluktan korkan, hiçbir zaman mutlu olamaz.
14245. Namus bir saç kılına asılı durur, yitirdin mi, iple bile bağlayamazsın onu.
14246. Ne denli az bilirsen, o denli iyi uyursun.
14247. Ne kokar, ne bulaşır! (Ni rıba, ni myaso.)
14248. Ne şiş yansın, ne kebap. (Çtobi i volki siti i ovtsi tselt.)
14249. Onu tanır misin? -Evet. -Ya akrabalarını? -Hayır. Demek, ki onu tanımıyorsun. (Znayeş li ti takogo-to? -Da. -A yego blizkih? -Nyet. - Togda tı yego ne znayeş.)
456
YanıtlaSil14183. Inatçılık, güçsüzün kusurudur.
14184. Insan, ermişlerin resmine bakmakla ermiş olmaz
14185, Insan, iki kez ölemez.
14186. Insanı giysilerine göre karşılar, bilgisine göre ağırlarlar.
14187. Insanın kemikleri bile "yurt, yurt" diye ağlar.
14188. Insanlar üstünlüklerini tinsel olarak, hayvanlarsa maddesel olarak gösterir.
14189. Insanların kimi gerçeği söyler, ama yılda bir kez.
14190. Insanların kimi yaşamda bir kez doğru söyler, ama ardından yalanlar. , İsmi var, cismi yok. (Odno nazvaniye, tolko nazvaniye.)
14191 14192 1ş, bir atla üç nala kaldı. (Ostalos naçat da konçit.)
14193, İşin sonu, hayırlı (iyi, yararlı) olmalı! (Konets vençayet delo, konets delu venets)
14194. İyi bir kadınla acılar yarıya iner, sevinçler iki kat olur.
14195. İyi bir karın, ålå bir lahana çorban olduktan sonra, daha ne istersin?
14196. İyi insan, Mayısta evlenmez; evlenirse, uğurlu gelmez.
14197. İyi söylersen, iyi işitirsin; kötü söylersen, kötü işitirsin. (Kak auknetsya, tak i orkliknetsya.)
14198. İyi talih saçımız gibi gider, kötü talih tırnaklarımız gibi kalır.
14199. İyiliksever budala, düşmandan daha çekincelidir.
14200. Kadından, varsıllık değil, bağlılık bekle!
14201. Kadını çekiçle döv, altın gibi olur.
14202. Kadının hazırlıkları, kazın bacakları gibi uzundur.
14203. Kalemle değil, akılla yazı yaz!
14204. Kamber'siz düğün olmaz. (Aslında: "Ivan'sız düğün olmaz".)
14205. Kapıyı çalmayana açmazlar.
14206. Karga, güvercin gibi yürümeğe kalkmış, kendi yürüyüşünü de unutmuş. (Ot svoih otstal, a k çujim ne pristal, ot voron otstala, a k pavam ne pristala.
14207. Karga, karganın gözünü oymaz.
14208 Karını canın gibi sev, kürk palton gibi sopala (armut dalı gibi salla).
14209. Karısının ihanetini en son kocası öğrenir.
14210. Katıksız ekmek, boğazdan geçmez. (Suhaya lojka rot deret.)
14211. Kaza "geldim" demez. (Kabı znal, gde upast, "tak" solomki bi podostlal.)
14212. Kazma başkasına kuyu, kendin düşersin içine. (Başka bir biçimi: Kuyu kazan, ilkin kendi düşer: Ne roy drugomu yamu, sam v neye popadeş.)
14213. Kedi, yetişemediği ciğere "pis" dermiş. (Hot vidit oko, da zub neymet.)
14214. Kel başa şimşir tarak! (Nujen kak sobake pyatyal noga.)
14215. Kendi ağzıyla tutuldu. (Na vore şapka gorit.)
IMAM AHMED BIN HANBEI RAZRETLERENDAN BIRRELLI ELE
YanıtlaSil-Onun hediye etmiş olduğu bu gömleği alıp seni üzmek istemeyiz. Ancak, hiç olmazsa onu bir suya batır ve o suyu bize ver ki, biz de o gömleğin bereketine böylece ortak olalım" dedi. (Ibnü'l-Cevzi, Mendibul-Imam Ahmed bin Hanbel, s. 609-610)
Rüya gerçekleşti, ehl-i sünnetten uzak Mûtezile, iktidarı tesiri altına aldı
. Imâm-1 Ahmed; pek çok âlim gibi «Kelâmullâh »ın mahlük olduğunu söylemeye zorlandı. Çokları çeşitli te'villerle takibattan kurtuldu.
Fakat Ahmed bin Hanbel, «evliyâullah»tan Bişr-i Hâfi'nin ifadesiyle, peygamber sabrı gösterdi, atıldığı ateşten has altın olarak çıktı.
0, inandığından taviz vermedi. Bu uğurda günlerce kırbaçlandı, ellerinde kelepçelerle Bağdat'tan tå Tarsus'a yürütüldü. Yirmi sekiz ay hapsedildi. Sonra da göz hapsinde tutuldu. Ders vermesine, hadis okutmasına mânî olundu...
O, bütün bu işkencelere ve çilelere; İslâm'ın izzetini, ilmin haysiyetini kaba kuvvet karşısında korumak için katlandı.
TEBERRÜK
Ahmed bin Hanbel'in oğlu Abdullah anlatıyor:
-Babam, Rasûlullah'in saç-larından bir tel alır, onu du-daklarının üzerine koyarak öperdi. Babamı, Allah Rasû-lü'nün saç telini gözünün üzerine koyarken de görmüşümdür.
O, Rasûlullah'in saç telini suya batırır ve o suyu içerdi. Bu suyla (teberrüken) Allah'tan şifâ dilerdi.
Bir gün babam; Rasûlullah'in su kâsesini aldı, sonra onu geniş bir kap içinde yıkadı ve o sudan içti.
Yine o; şifâ niyetiyle Zemzem suyundan içer, onu ellerine ve yüzüne sürerdi. (Zehebi, Siyeru Alamin-Nübelá, Beyrut 1986-1988, XI, 212)
رو على الحميد
YanıtlaSilRASULULLAH'A İTAAT
-Mushaf-i şerife baktım ve otuz üç yerde Rasûlullah 'e itaatin emredildiğini gördüm.
(Ayet-i kerimede buyurulur):
"...O'nun (Rasûl'ün) emrine muhalif davrananlar;
Başlarına bir fitne gelmesinden veya
Kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar."
(en-Núr, 63)
-Ayette isabet edeceği bildirilen fitne nedir?
Şirktir, küfürdür.
Herhålde o fitne kişinin başına şöyle gelir:
Bir kişi, Efendimiz'in bir sözünü tercih etmediğinde;
Kalbine bir eğrilik gelir,
Kalbi kaymaya başlar. Sonunda;
O kişinin kalbi hidâyetten tamamen uzaklaşır ve sahibini helâk eder.
(Nitekim âyet-i kerimede buyurulur):
"Hayır, Rabbine yemin olsun ki aralarında çıkan herhangi bir anlaş-mazlık husûsunda Sen'i hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabul-lenmedikçe îmân etmiş olmazlar." (en-Nisa, 65) (Ibn-i Batta el-Ukberl, el-lbå netü'l-Kübra, no: 99, Ibn-i Teymiyye, es-Särimül-Meslül, Beyrut 1417, 1, 59)
KENDİ YÜKÜM!
YanıtlaSilAhmed bin Hanbel Hazretleri, Bağ-dat'ta pazardan dönerken, onu elinde çantasıyla gören biri koşa-rak gelip, çantasını taşımak ister. Hazret, çantasını vermek isteme-yince de adamcağız ısrar eder:
-Efendim, büyüklerimize hizmet, bizim vazifemizdir.
Ahmed bin Hanbel Hazretleri ise bu söze, şu hikmetli ifadeyle mu-kabelede bulunur:
-Biz kendimizi çantası taşınacak büyüklerden bilirsek, bu kibir olur; küçüklerden biri olduğumuzun delilini teşkil eder. Bu sebeple, bizi büyüklerden bilmek, size sevap kazandırsa bile, bizi gaflete sürükler. En iyisi, kendimi, çantası taşınacak büyüklerden biri saymayıp yükümü kendim taşımalıyım.
Çünkü mahşerde de;
Herkes kendi yükünü kendisi taşıyacak ve
Kimse kimsenin yükünü yüklenmeyecektir.
O'NUN İLMİ BENDE YOK!
Ahmed bin Hanbel, sık sık büyük veli Bişr-i Hâfi'in yanına gider, onunla sohbet ederdi.
Talebeleri dediler ki:
-Ey Imam! Sen, Kur'ân ve Sünnet ilimlerinde müçtehid bir âlimsin. Buna rağmen böyle sıradan bir insanın yanına gidip gelmen sana yakışır mı?
Büyük İmam şu cevabı verdi:
-Evet, saymış olduğunuz hususları ben ondan daha iyi bilirim. Ama o, kalbinde Cenâb-ı Hakkı benden daha iyi bilmekte ve tanımaktadır. Yani onun mârifetullah ve takvâsı benden üstündür.
IMAM AHMED BIN HANDEL
YanıtlaSilHAZRETLERİND
İMAM'A SORDULAR...
-Bir Küfe'ye, bir Basra'ya gidiyorsun! Ne zama-na kadar böyle de-vam edeceksin?
-Hokka ve kalem ile mezara kadar...
-Kalpler ne ile yumuşar?
-Evlâdım!
Kalpler helâl yemekle yumuşar.
-Zühd nedir?
-Zühd üç türlüdür;
Birincisi, câhil halkın zühdüdür ki haramları terk etmekten ibarettir.
İkincisi; âlimlerin zühdüdür, o da helâl olanların fazlasından sakınmaktır. Riyâzat ile onları asgarîde, yani yalnız ihtiyaç çerçevesinde kullanmaktır.
Üçüncüsü ise âriflerin zühdüdür,
Allah Teâlâ'yı unutturan her şeyi terk etmektir.
-Zenginlik mi yoksa fakirlik mi üstündür?
-Pazara müdavim ol (ticaret yap), halktan istiğnâ et. İnsanlara karşı müstağnî davranmak kadar büyük bir fazilet bilmiyorum. (Kazancının / rızkının peşinde ol, fakat kaderine de râzı ol!)
169
ASE SU
YanıtlaSilELMAS ÖĞÜTLER
Azığın takva olsun,
Ahiret hep gözünün önünde bulunsun!
Hüsn-i zan sahibinin hayatı hoş geçer.
İnsanların ahmak sınıfı, kendilerinin methedilmesinden hoşla-nanlardır.
Kibir taşıyan kafada, akla rastlayamazsınız.
Günahlar îmânı zayıflatır.
Yalan söylemek, emniyeti giderir.
HAKİKİ İLMİN KİYMETİ
İlim; insanlara, ekmek ve su kadar lâzımdır.
İlim; sadece rivâyet, kuru mâlûmat ve zihinde yığılan bilgi yükü değildir.
İlim, faydalı olan ve kendisiyle amel edilen şeydir.
Meziyet; ancak fazilet, ilim ve irfan tamamlığı iledir.
168
2025 BEDİÜZZAMAN TAKVIMI
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1111-İmam Gazalî'nin
vefatı.
1865 - ABD'de kölelik kaldırıldı.
1917 - Rusya ile Türkiye arasında Erzincan Antlaşması yapıldı.
ARALIK
18
PERŞEMBE
28 1447 C.AHİR
RUMI: 5 K. EVVEL 1441 KASIM: 41
BİR AYET
Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır.
Allah, ilim ve kudretiyle her şeyi kuşatıcıdır.
Nisa Suresi: 126
BİR HADİS
Başkası için afiyet dile ki, sana da nasip olsun.
Buharî, Eşribe: 22
Ey ehl-i imân! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur'ân tezgâhında yapılan takvadır. Ve siperiniz, Resul-i Ekremin (asm) Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silahınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır. Lem'alar
Imsak Güneş Öğle İkindi Aksam Yatsı
ادة
2024 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
820 - İmam Şafi'nin vefatı.
1522 - Rodos'un Fethi.
1924 - Kırkkilise'nin adı Kırklareli olarak değiştirildi.
Dünya İnsan Dayanışma Günü
20
CUMA
FRIDAY
ARALIK
DECEMBER
BİR AYET
Allah, saklı tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı bilir.
Nahl Suresi: 19
BİR HADİS
Allah bir kulunu severse, hastanıza su vermediğiniz gibi, dünyanın haram
lezzetine karşı ona perhiz tutturur.
Tirmizî, Tıp: 1
Merak, musibeti ikileştirir, maddî musibeti kalbde de yerleştirmek için bir kök olur.
HİCRI: 19 C.AHİR 1446 - RUMI: 7 K. EVVEL 1440
Öğle
İkindi Akcar
Şualar
Imsak Güneş
KASIM: 43-GÜN: 355 KALAN: 11 - GÜN. KIS.; 1 DK
2022 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1960 - Bediüzzaman
Said Nursî, Ankara'dan Emirdağ'a döndü.
2003 - Bediüzzaman'ın
talebelerinden İhsan
Çalışkan vefat etti.
12
ÇARŞAMBA
WEDNESDAY
OCAK
JANUARY
BİR AYET
Ey iman edenler!
Allah'ı çok zikredin.
Ahzab Suresi: 41
BİR HADİS
İki kişinin arasını düzeltmek için iki mil de olsa yürü.
Bu âlemde tasarruf eden Sâni'in öyle bir Kitâb-ı Mübîni vardır ki, ne küçük ne büyük,
o kitapta yazılıp hifz edilmemiş hiç bir şey yoktur.
Mesnevî-i Nûriye
KASIM: 66 - GÜN: 12 KALAN: 353 - GÜN UZA. 1
DK
HİCRÍ: 9 C.AHİR 1443 - RUMÎ: 30 K. EVVEL 1437
Vat
48
YanıtlaSilSIRR-I INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE-MAIDETUL KUW
seddin Muhammed ibn-i Salim (1335) El-Cefr el-Kebir adı eserinde bu ko nuyu incelemiştir.
پامیر
كتار الجزء الكبير الجامع ومصاح النور للأميرة في حل رمون كلام الشيخ الأكبر والكبريت الاحمد محى الدين بن عربي وفي كلام بن طلحة البسطامي في كلام الشيخ عبد الحق بن سبعين تاليف شمس الدين محمد بن الشيخ الامام كمال الدين سالم المعروف بالخلال
رحمان
ورضى
عند
امين
2
صورة مخطوطة
Kitâbu'l-Cifr'il-Kebîr'il-Câmi
El-Hallal Şemseddin Muhammed ibn Sâlim (1335) El-Cefr el-Kebir, sh. 18 vd.: Muhyiddin Arabi, El-Fütühât el-Mekkiyye, c. 1, sh. 231-361; c. II, 51-81; Alusi, Ruh'ul-Maani, c. I, sh. 101-102.
IŞARİ TEFSIR VE GİFİR İLMİ
YanıtlaSilبسم الله الرحمن الرحيم فال الشيخ الإمام سمة الى المحمد بن الشيخ الإمام كمال الدين سالم المعروف بالخلال الأول لله الذي خلق الإنسان وعليه بيان التي ان وجود خليفة على سائر الحيوان والعلوم و السلام على السيد الاعظم والجيب الأكرم سيدنا محمد واله واصحابه، جلاد و سلاما دائمين مثله زمين إلى يوم الدين وبعد فهذا كتاب جليل القدر الفته من كلا من كتب الأول تأليف الكندي الذي سير طالع ملة العرب وما الثاني تاليفاحي في الله فقه الشيخ الإمام كمال الدين محمد العمر ومن بالسطامي و الثالث الشيخ الإمام محي الدين بن عربي ونظرت في ذلك نظر اسا فيا و تأملته تأملاً وافيا وكنت في سنة خمس وثلاثين وسبعماية اطلعت على رسالة الشيخ قطب الدين عبد الحق بن سبعين موجدتها معلمة فاجتمعت برجل صالح عمام فقراتها عليه وأوضح لي ما كان يغلق علي ثم توجهت الى مكة المشرفة فرايت في عالم
الرؤية
صورة مخطوطة
IKLOPEDISI
YanıtlaSilTAHRIF 363
buyük önemi vardır. Çünkü tahric yardımıyla hadislerin as Il kaynaklanını tesbit etme imkanına ulaşılmaktadır.
Sabahaddin YILDIRIM
TAHRIF
Bir kelimede harflerin yerini veya bir harfi de-ğiştirme, bozma. Bir ibarenin anlamını değiş tirme, ilahi kitaplar üzerinde herhangi bir keli-menin bile bile değiştirilmesi.
islam dinine göre birkaç çeşit tahrif var-dır: 1. Bir kelimenin bazı harflerini yanlış telaffuz ederek ona başka mana ver-mek, 2. Bir hadis veya ayete tefsir yo-luyla değişik mana vermek, 3. Metinler aratında bile bile değişiklik yaparak Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif'lerde mevcut olmayan bir kelimeyi metinlere eklemek suretiyle varmış gibi göster-mek.
Dini bir metnin aslını bozma ve değiştir me anlamına gelen tahrif, islâm literatü-ründe genellikle Tevrat ve İncil'in geçirdi-ği değişiklikler ve aslının bozulmasını ifa-de için kullanılır. Yapılan araştırmalar Tevrat'ta, Allah'ın kelamı olarak kabul edilebilecek az sayıda ibare ve bölümün bulunduğunu ortaya koymuştur. İlahi me-tin olma niteliğindeki bu az sayıda ibare ve bölüme de ha-ham, kâhin ve Yahudi müfessirleri tarafından söz, hikâye, va-az ve telkinler ilave edilmiştir. Bu bakımdan, ilävelerin ayıkla narak asli metnin ortaya çıkarılması oldukça zordur.
Hz. Musa, İsrailoğullarından verdiği talimatlara uymalarını, Allah'ın emir ve yasaklarını gelecek nesillere öğretmelerini, evde olsun, yolda olsun, her oturuş kalkışta bunlardan söz etmelerini ve Tevrat'a iyi sahip olmalarını istemiş, onlardan söz almıştı. Fakat onlar Hz. Musa'nın samimi nasihatini cid-diye almadıkları gibi, Tevrat'ı muhafaza ve nesilden nesile in-tikal ettirmek görevini de yerine getirmernişlerdir. İsrailoğulla-ri tâ başından beri Allah kelamı olan Tevrat'a daima ilgisiz kal-mışlardır. O kadar ki, Hz. Musa'dan yediyüz yıl sonra Ku-düs'teki Süleyman Måbedi'nin Baş rahibi ile dönemin hü-kümdarı, kendilerine Allah tarafından Tevrat adında bir kitabın verildiğinden nerede ise haberleri bile yoktu.
Tevrat'ın nesilden nesile sağlam bir şekilde intikali konu-sunda Yahudi din adamlarının en büyük suçu, bu ilahi kitabı - okuma keyfiyetini kendi tekellerine almış olmalarıdır. Bundan - dolayıdır ki Tevrat Yahudi halkının bildiği ve okuduğu bir kitap mahiyetini alamamış, halk bu Allah Kelämından kopuk yaşa-mıştır. Daha sonraları Yahudiler arasında bid'at ve cehalete -dayanan uygulamalar ortaya çıkınca, din âlimleri bir yandan bid'at ve cehaletle mücadeleye girişmiş, bir yandan da bo-zuk inanç ve uygulamalara karşı Tevrat'tan kanıtlar bulmaya çalışmışlardı. Tevrat'tan kesin cevap bulamadıkları hususlan da bizzat kendileri Tevrat'a eklemişlerdir.
Yahudi âlim ve hahanları, kesin cevap bulamadıkları nok-talarda Tevrat'ı yalnız kendi anlayışlan doğrultusunda yorum-
364 TAHRIM SURESİ
YanıtlaSilISLAM ANSI
larmakla kalmamışlar, uygun gördükleri metinien ekleyerek bazı yerleri de çıkarmışlardır. Sonuçta bu illive ve çıkarmalar gerçek Tevrat'ı tanınmaz hale getirmiştir.
Ayni tür bir tahrif hadisesine diğer ilähi kitap olan İncil'de de rastlanmaktadır. Hristiyan rahipleri kendi yorum ve hayal mahsulu düşüncelerini, kendi ictihadlan doğrultusurida geliş tirdikleri din anlayışlarını Allah'ın kalamı olan İncil'e ekleyerek bu ilahi kitabı adeta anlaşılamayacak hale getirmişlerdir.
Kur'an-ı Kerim, Yahudi ve Hristiyan din adamlanının ilähik taplar üzerindeki bu çirkin tasarruflanını söyle açıklıyor "Ey iman edenleri Biliniz ki, hahamlardan ve råhiplerden bir çoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve insanian Allah yolundan engellerler..." (et Tevbe, 9/34). Bu ayetten anlaşıldı ği üzere hahanlarla råhipler, mukaddes kitaplardaki ayetleri dünya menfaati karşılığında da değişmişler veya hükmünü kendilerine göre yorumlanışlardır. Bunlar özellikle Hz. Mu-hammed'in Peygamberliğiyle ilgili ayetleri tahrif etmişler, Ki-tab- Mukaddes'in, Hz. İsa'dan sonra Hz. Muhammed'in ge-leceğini müjdeleyen ayetlerini yok etmeye çalışmışlardır.
Haham ve rähipler bununla da yetinmemiş, ilahi kitaplara yaptıkları ilåvelerin asli metin olduğunu iddia etmişlerdir. Böy lece haham ve råhiplerin tarih felsefesi, kelâm, fıkıh, tefsir ve diğer ilim dallanındaki görüş ve yorumları Kitab-ı Mukaddes Külliyatı içine girerek ådeta Allah kelamının bir parçası halini
almıştır. Yapılan araştırmalar Ahd- Atik (Eski Ahit)'in ilk beş kitabının
asıl Tevrat olmadığını ortaya koymuştu. Orijinal Tevrat'ın bir nüshası veya bölümü hiç bir yerde yoktur. Bu iddiayı bizzat Tevrat'ın kendisi de doğrulamaktadır. Bugün elde mevcut Tevrat Hz. Musa'nın, ölümüne yakın bir zamanda bu ilähi ki-tabı bir sandığa koyarak Hz. Yeşu'ya teslim ettiğini, Babil im-paratoru Buhtu'n-Nasr'ın Kudüs'ü yakıp yıktığı zaman san-dıktaki Tevrat'ın da yanıp kül olduğunu bize bildirmektedir. Bu işgal ve yangından yaklaşık 250 yıl sonra Hz. Üzeyir'in, din bilgini ve hahamlann gayreti ve semåvi ilharnla Tevrat'ı ye-niden topladığını bizzat İncil rivayetlerinden öğrenmekteyiz. Bu hadiseler dışında da çeşitli olaylar, Kitab-ı Mukaddes'in büyük çapta tahrife uğrayarak kaybolmasına sebep olmuş-tur. Büyük İskender'in fütuhatı sonucunda Yunanlılar diğer kültür eserleriyle birlikte Tevrat'ı da Yunanca'ya çevirmişlerdir. Netice itibariyle Yunan kültürünün tesirinde kalan Yahudiler de Tevrat'ın İbrânice nüshası yerine Yunanca tercümesini kullanmaya başlamışlardır. Bu bakımdan Yunanca tercüme-lerden bize intikal eden günümüzdeki Tevrat'ın, Hz. Musa'ya vahyedilen Tevrat olduğunu söylemek güçtür. Ancak bütün bunlardan, Tevrat bütünüyle tahrife uğramıştır sonucu çıkanı-mamalıdır. Tevrat'ın tamamen tahrif edilmediğini, içinde, Kur'an-ı Kerim'le tezat teşkil etmeyen Hak kelâmı pasajlar-dan anlamak mümkündür. Nitekim Prof. M. Hamidullah da, Kitab-ı Mukaddes'in tamamen tahrife uğramadığını, içinde mevcut olan bazı Allah kelâmı cümlelerinden dolayı O'na
Kur'an-ı Kerim gibi hürmet gösterilmesi gerektiğini belirtmiş-tir (Konferanslar, Erzurum 1975, s. 17). Ayrıca bugünkü Ki-tab-ı Mukaddes'de Allah kelâmının yanısıra Yahudi din bilgin-lerinin tefsir ve tevilleri, İsrailoğullarının tarihi, İsrailli fıkıh bilgin-lerinin ictihadı vb. yanyana ve İçiçedir. Bunlar birbirine öylesi-
NSİKLOPEDİSİ
YanıtlaSilek lar
ne karışmıştır ki, şu Allah kelâmıdır, şu bunun tefsir ve tevili-dir diye bir ayrım yapmak çok zor bir iştir (Mevdudi, Tevhid Mücadelesi, (cev. A. Asrar) İstanbul, 1983, 1 , 530). Tevrat'ın dinî hükümleri üzerinde de tahrifler yapılmıştır. Bi-
de
al lindiği üzere Hayberli Yahudiler, zina eden evli bir erkekle evli $- bir kadın hakkında hüküm vermesi için Hz. Peygamber'e gel-ekmişler, o da suçluların recmedilmeleri gerektiğini, Tevrat u -(Tesnye, XXII, 23-24)'ın da bunu emrettiğini söylemiştir. Ya-1- hudiler ise bunu bildikleri halde o hükmü fakir ve kimsesizle-Eyre uyguluyor, aynı suçu işleyen zengin ve mevki sahibi kişile-ri de kırbaç cezasıyla veya eşeğe ters bindirerek halk arasın-da dolaştırıyorlardı. Böylece Yahudiler Allah'ın kitabından yüz çevirerek işlerine geleni alıyor, dolayısıyla da şeriatı tahrif edi-iyorlardı. Hz. Peygamber de hadis-i şeriflerinde Yahudi ve Hristiyanların "Tefsir etmek suretiyle kitaplarını tahrif ettikleri - ni" (Dârim, Mukaddime, 56), "İsa'dan sonra meliklerin Tev - rat'ı değiştirdiklerini" (Nesâ, Kudat, 12), "Kitaplarını hem tah rif ettikleri, hemde ilâveler yaptıklarını (Tirmiz, Tefsir, 34/3 açıklamıştır.
a
Kitab-ı Mukaddes'deki tahrif hadisesinin bir başka de - li de, bizzat Tevrat ve İncil'de görülen çelişkilerdir. Tevrat'da ki çelişkilerden birkaçını tesbit etmek için Tekvin, 1, 27 Tekvin, II, 17; Tekvin, XXII, 14 ile Çıkış, VI, 2-3; 1. Samu XVI, 10 ile 1. Tarihler, II, 13-15 cümlelerini birbirleriyle kars laştırmak yeterlidir. Aynı şekilde İncil'deki çelişkilerden birk çını tesbit edebilmek için de Yuhanna, IV, 3 ile Matta, XIII, 5 58; Matta, X, 9-10 ile Markos, VI, 8-10; Luka, 111, 23 Matta 1, 16; Luka, 111, 31 ile Matta, 1, 6 cümleleri karşıla tırmak bir fikir vermek için yeterlidir.
Tevrat'da Hz. Süleyman'a atfedilen Nesideler Nesidesi b lümü de baştan sona tahriflerle doludur. Bu bölümde bir p gamberin ağzından çıkması mümkün olmayacak sözler v dır. Aynı şekilde yine Hz. Süleyman'a atfedilen Tevrat'ın Krallar ve 11. Krallar bölümünde O'nun, bütün gücünü bü lerden aldığı ifade edilerek, Allah'ın peygamberlerine ver mucizeler gölgelenmek istenmiştir.
Kur'an-ı Kerim'in, "De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak ü re ölcüvü tagura
TAHRİF
YanıtlaSilالتحريف
İslâm literatüründe önceki kutsal kitapların metninin veya anlamının bozulması karşılığında kullanılan bir terim.
İlişkili Maddeler
TEVRAT
Kur’ân-ı Kerîm’de yahudilerin kutsal kitabına verilen ad.
İNCİL
Hz. Îsâ’ya verilen ilâhî kitabın Kur’an’daki adı.
Müellif: MUHAMMET TARAKÇI
Sözlükte “yönelmek, meyletmek, sapmak” mânasındaki harf kökünden türeyen tahrîf “iki şekilde yorumlanması mümkün olan bir sözü bir tarafa çekmek” (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ḥrf” md.), “kelimenin veya sözün anlamını benzer anlamlarla değiştirmek” (Lisânü’l-ʿArab, “ḥrf” md.) gibi mânalara gelir. İslâm literatüründe tahrif, sonraki dönemlerde yahudi ve hıristiyanların kendi kutsal metinlerini kasıtlı şekilde değiştirmelerini veya yanlış yorumlamalarını ifade etmek için kullanılmıştır. Kur’an’da bu bağlamda kullanılan tebdîl, leyy (dili eğip bükmek), kitmân (gizlemek) ve nisyân kelimelerinin yanı sıra Allah’ın âyetlerini satmak, elleriyle kitap yazmak gibi bazı ifade kalıpları da bu kapsamda değerlendirilebilir.
İslâm geleneğinde Tevrat ve İncil’in tahrifiyle ilgili tartışmalar, yahudi ve hıristiyanlar hakkında Kur’an’da yer alan bilgiler ve onlara yöneltilen eleştirilerle başlamıştır. Kur’an’da bu bağlamda çok sayıda âyet bulunmaktadır. Bunları tahrif, tasdik ve tashih âyetleri şeklinde ele almak mümkündür. Kur’an’da tahrif kelimesi Ehl-i kitap’la ilgili olarak kelimelerin anlam ve bağlamlarının çarpıtıldığını ve ilâhî kelâmın tahrif edildiğini açıklamak üzere dört yerde geçer (el-Bakara 2/75; en-Nisâ 4/46; el-Mâide 5/13, 41). Dil bilimcilere göre bu ifadeler “sözün farklı bir şekilde yorumlanması, lafzının değil mânasının bozulması” anlamına gelmektedir (Lisânü’l-ʿArab, “ḥrf” md.; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ḥrf” md.). Buna göre yukarıdaki dört âyet yahudilerin kendi kitaplarını kasten yanlış yorumladığına işaret etmektedir. Kelimenin sözlük anlamına uygun biçimde bazı müfessirler, Kur’an’da bahsedilen tahrifin yorum tahrifi diye anlaşılması gerektiğini düşünmüşlerdir. Bazı müfessirler ise yahudilerin “recm” kelimesini “had” kelimesiyle değiştirdiklerini, Hz. Muhammed’i müjdeleyen ifadeleri Tevrat ve İncil metinlerinden çıkarıldıklarını öne sürüp metin tahrifi yapıldığını söylemişlerdir. Taberî tahrifi mâna ve hükümlerin değiştirilmesi olarak görürken (Câmiʿu’l-beyân, I, 367-369) Fahreddin er-Râzî, yalan yanlış yorumlarla veya kelime oyunlarıyla sözün anlamının başka yönlere çekilmesi şeklinde anlamıştır (Mefâtîḥu’l-ġayb, III, 134-135; VIII, 114; XI, 187). Reşîd Rızâ ise ilgili âyetlerde geçen “mevâdı‘” kelimesine “meânî” (anlamlar) diye mâna vermiştir. Bu durumda Nisâ sûresinin 46 ve Mâide sûresinin 13. âyetindeki ifadeler, “Onlar kelimeleri gerçek anlamlarından uzaklaştırıyorlar” mânasına gelmekte ve Hz. Peygamber’in nübüvvetini inkâr etmek için yahudilerin yaptığı yorumlara işaret etmektedir. Reşîd Rızâ, Mâide sûresinin 13. âyetindeki tahrifi “takdim tehir, ekleme ve çıkarma yapma veya yanlış anlam verme” şeklinde açıklamıştır. Ona göre Tevrat ve İnciller’de hem mâna hem metin tahrifi yapılmıştır (Tefsîrü’l-Menâr, V, 140; VI, 282, 389). İlk dönem kaynaklarındaki açıklamalar dikkate alındığında Kur’an’da geçen tahrifin “anlamı çarpıtmak, söze yanlış anlam vermek ve kelimeleri bağlamından uzaklaştırmak” gibi mânalara geldiği anlaşılmaktadır. İlgili âyetlerdeki “yüharrifûne” fiilinin “tahrif ediyorlar” şeklinde tercüme edilmesi yanlış anlamalara yol açabilmektedir; zira günümüzde tahrif kelimesi terim boyutu kazandığından belirtilen tercüme okuyucunun zihninde metnin bozulması yönünde bir çağrışım yapmaktadır. Aynı âyetlerdeki “mevâdı‘”ın da “yer” şeklinde değil Reşîd Rızâ’nın işaret ettiği gibi “kelimelerin vazedildikleri şey, kelimelerin asıl anlamı, bağlamı” diye anlaşılması daha doğru görünmektedir. Bu durumda âyetler yahudilerin Tevrat’taki cümlelerin mânasını kasten çarpıttıklarını ifade etmiş olmaktadır.
Kur’an’da tahrifle ilişkilendirilen diğer bir kelime “bir şeyi yerinden alıp başka bir yere koymak” (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “bdl” md.), “tahrif etmek” (Lisânü’l-ʿArab, “bdl” md.), “değiştirmek” (Ebü’l-Bekā, s. 31) anlamlarına gelen “tebdîl”dir. Kelime Kur’an’da, tahrifle ilgili olarak İsrâiloğulları’ndan bir grup âlimin kendilerine emredilen sözleri başka sözlerle değiştirdiklerini ifade etmek üzere iki yerde geçer (el-Bakara 2/59; el-A‘râf 7/162). İlk bakışta kutsal kitapların tahrifiyle ilgili görünmesine rağmen bu âyetler aslında İsrâiloğulları’nın bir şehre girerken Allah’ın kendilerine emrettiği “hıtta” sözü yerine başka bir sözü söylediklerini belirtir; dolayısıyla burada kitabın tahrifinden değil yahudilerin Allah’ın emrine karşı gelmesinden bahsedilmektedir. Her ne kadar yahudilerin tahrifçi bir karakter taşıdığını açıklasa da bu âyetler kutsal kitapların tahrifine işaret etmemektedir. “Dillerini eğip bükmek” (leyy) ifadesinin de (Âl-i İmrân 3/78; en-Nisâ 4/46) kaynaklarda tahrifle ilişkilendirildiği görülür. Yahudilerin Hz. Peygamber’le konuşurken, “İşittik ve karşı geldik” gibi sözler sarfetmelerini, Tevrat’taki Resûl-i Ekrem’le ilgili işaretleri çarpıtmalarını veya dinî hükümleri yanlış yorumlamalarını ifade eden bu tabir yorum tahrifinden bahsetmektedir (Zemahşerî, I, 329; Fahreddin er-Râzî, X, 118-119; Reşîd Rızâ, III, 344-345). Ehl-i kitabı hakkı gizlemek (kitman) ve unutmakla (nisyân) suçlayan âyetler de (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ktm”, “nsy” md.leri) tahrifin mahiyeti hakkında ipuçları vermektedir. Müfessirlerin genel kanaatine göre Kur’an’da mevcut hakkı bâtılla karıştırma sözü delilleri yanlış yorumlayarak insanların zihnini bulandırmayı, hakkı gizleme ise insanların delillere ulaşmasına engel olmayı ifade eder (Taberî, I, 255-256; Fahreddin er-Râzî, III, 43; Elmalılı, I, 335). Şu halde bu âyetler de Tevrat’ın tahrifini değil Tevrat’ta yazılı bilgilerin insanlardan gizlenmesini anlatmaktadır. Nitekim gerçekleri gizlemekle ilgili başka bir âyette (el-Bakara 2/159) yahudilerin yorum tahrifi yaptıklarından söz edilmektedir.
YanıtlaSilKur’an’ın yahudilere yönelttiği başka bir eleştiri elleriyle yazdıkları kitabı, “Bu Allah’tandır” diyerek para karşılığında satmalarıdır (el-Bakara 2/79). Taberî’ye göre bu âyet yahudilerin, Tevrat’a aykırı yorumlar içeren bir kitap yazıp bu kitabı Tevrat’ı bilmeyen Araplar’a sattıklarına işaret etmektedir. Bir rivayete göre Hz. Peygamber yahudilerin hoşlarına giden bazı şeyleri Tevrat’a ilâve ettiklerini, hoşlanmadıklarını çıkardıklarını, Muhammed ismini de Tevrat’tan sildiklerini söylemiştir (Câmiʿu’l-beyân, I, 378-379). Elmalılı Muhammed Hamdi’ye göre Tevrat’ın aslını korumayan yahudiler kendi yazdıkları tercümeleri, “Bu Allah’ın kitabıdır” diyerek Tevrat’ın yerine koymaya çalışıyor, Allah’ın iradesi ve emirleri yerine kendi görüş ve arzularına tâbi oluyor, böylece hak inancı bozuyorlardı (Hak Dini, I, 336). Bu âyette yahudilerin yazdıkları kitabın ismi verilmemiş, Tevrat’a alternatif bir kitap mı yoksa Tevrat üzerine yanlış yorumlar içeren bir tefsir mi olduğu açıklanmamıştır. Bazı suçlar için Tevrat’ta yer alan ölüm cezasının Talmud’da diyete çevrildiği bilinmektedir (Baba Kamma, 83b-84b). Dolayısıyla sözü edilen âyetler Tevrat hükümlerini bir bakıma askıya alan Talmud’la ilgili olabilir.
Tahrif meselesinde sıkça söz konusu edilen “Allah’ın âyetlerini az bir ücretle satma” şeklindeki Kur’an ifadesiyse (el-Bakara 2/41, 79) hahamların rüşvet almak, insanları memnun etmek, liderliklerini devam ettirmek gibi maksatlarla Allah’ın kitabını tahrif ettikleri ve hükümlerini değiştirdikleri biçiminde yorumlanmıştır. Öyle anlaşılıyor ki Allah’ın âyetlerinin satılması metin tahrifinden ziyade yahudilerin kendi kutsal kitaplarına sadakatsizlik gösterdiklerini ifade etmektedir. Hz. Muhammed’in önceki kitaplarda müjdelendiğini belirten âyetler de tahrifle ilişkilendirilmiştir. A‘râf sûresinde (7/157) belirtildiğine göre son peygamberin nitelikleri yahudi ve hıristiyanların ellerindeki Tevrat ve İncil’de yazılıydı. Saf sûresinde ise (61/6) Îsâ’nın kendisinden sonra Ahmed isminde bir peygamberin geleceğini müjdelediği açıklanmaktadır. Müslümanlar bu âyetleri okuyup mevcut Tevrat ve İnciller’de Ahmed ismini göremeyince hem Tevrat’ın hem de İncil’in muharref olduğuna hükmetmişlerdir. Ancak daha sonra yapılan araştırmalar neticesinde, özellikle de ihtida eden bazı hıristiyan bilginlerin katkılarıyla Ahmed ismine karşılık gelebilecek bazı kelimelerin Tevrat’ta ve İncil’de bulunduğu görüşü ağırlık kazanmıştır (bk. BEŞÂİRÜ’n-NÜBÜVVE; FARAKLİT). Tahrife dair âyetlerin yorumunda yahudilerin Tevrat metninde tahrif yaptığı iddiası genellikle recm ve Hz. Muhammed’le ilgili cümlelerin Tevrat’ta bulunmamasına dayandırılmıştır. Ancak müfessirlerin yahudilerin Tevrat’ta recm kelimesinin yerine had kelimesini koydukları yolundaki iddiası doğru olamaz; çünkü hadislerde belirtildiğine göre Tevrat’ta recm hükmü yer almaktaydı ve yahudiler söz konusu hükmün geçtiği cümleyi okurken recm kelimesinin üstünü kapatıyorlardı (Buhârî, “Tefsîr”, 64). Ayrıca recme dair âyet bugünkü Tevrat metninde de bulunmaktadır (Tesniye, 22/23-24). Bu durumda yahudilerin metinde tahrif yaptıklarını iddia eden müfessirlerin öne sürdükleri iki argüman da geçersiz olmaktadır.
YanıtlaSilÂyetlerde geçen tahrif ve diğer ilgili ifadelerde şimdiki zamanın (muzâri) kullanılmış olması bu eylemlerin Resûlullah’ın döneminde yapıldığını gösterir. Nitekim müfessirlerin büyük bir kısmı bu yönde düşünmektedir. Âyetler, Hz. Peygamber devrinde gerçekleşen bir tahriften söz ediyorsa bu tahrifin metinde değil yorumda olması gerekir; zira hadislerde de belirtildiği gibi dönemin yahudileri Tevrat’ı İbrânîce’sinden okur ve Arapça olarak tefsir ederlerdi (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 25). Tevrat’ın Arapça tercümesi o dönemde bir kitap halinde bulunmadığına göre yahudilerin Tevrat metnini tahrif ettiklerini söylemenin tek yolu İbrânîce Tevrat metninde değişiklik yaptıklarını ileri sürmektir. Halbuki yahudi kutsal kitabı Resûl-i Ekrem’den yaklaşık beş asır önce bugünkü şeklini almıştı. Bu sebeple Hz. Peygamber devrinde yaşayan yahudilerin ne Arapça ne de İbrânîce kutsal kitaplarında metin değişikliği yaptıkları öne sürülebilir.
Müslüman âlimlerin Tevrat ve İncil’in tahrifi konusundaki görüşlerini üç grupta toplamak mümkündür: Metnin tamamı veya büyük çoğunluğu tahrif edilmiştir; Tevrat ve İncil’in metni değil yorumu tahrif edilmiştir; kısmî tahrif yapılmıştır. Tahrif meselesini geniş biçimde ele alan ilk müslüman âlim İbn Hazm’dır. İbn Hazm’a göre Tevrat ve İncil metninin büyük bir kısmı tahrif edilmiştir; bu metinlere güvenilemeyeceği gibi aslî şekillerine dönüştürülmeleri de mümkün değildir. Bununla birlikte Kitâb-ı Mukaddes’teki bazı cümleler yahudi ve hıristiyanların aleyhine delil olmak üzere tahriften korunmuştur (el-Faṣl, I, 116, 155, 211-212). Şehâbeddin el-Karâfî de aynı görüştedir (el-Ecvibetü’l-fâḫire, s. 20-27, 78-88). İbn Haldûn ise Tevrat’ın metninin değil yorumunun tahrif edildiğini söyler. Onun verdiği bilgiye göre yahudilerin Tevrat’ta tahrif yaptıkları iddiasını ciddi âlimler kabul etmez; çünkü âdet, vahyedilmiş bir dine sahip insanların kutsal kitaplarına karşı böyle bir şey yapmalarına manidir (el-Muḳaddime, I, 17). Ancak el-Muḳaddime’deki bu ifade eserin pek çok Arapça nüshasında yer almamaktadır. Metin tahrifine karşı çıkan diğer bir müslüman âlim Makrîzî’dir. Makrîzî’ye göre Mûsâ Tevrat’ın tefsiri mahiyetinde bir kitap bırakmıştır. Mişna adı verilen bu kitap Titus’un (Romalı General) Kudüs’ü ele geçirmesi esnasında yok olmuş, daha sonra Hillel ve Şammay adında iki kişi kendi sözlerini de ekleyerek Mişna’yı yeniden kaleme almıştır. Yahudi yüksek mahkemesi olarak kabul edilen ve yetmiş üyeden meydana gelen Sanhedrin, Mişna’yı tefsir etmek için Talmud adında bir kitap yazmıştır. Sanhedrin üyeleri Talmud’a kendi görüşlerini katmışlar ve Mişna’daki pek çok şeyi saklamışlardır. Kur’an’da kendi elleriyle yazdıkları kitabı, “Bu Allah’tandır” diye para karşılığı sattıkları için eleştirilen kimseler (el-Bakara 2/79), Talmud’u yazan Sanhedrin’dir (el-Ḫıṭaṭ, II, 475). Dolayısıyla Makrîzî’ye göre tahrif edilen kitap Tevrat değil onun tefsiri olan Mişna’dır. Aynı görüşe katılan Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’ye göre yahudiler hem lafız hem mâna tahrifinde bulunmuşlarsa da lafzî tahrif Tevrat’ın aslında değil tercümesinde ve misallerinde gerçekleşmiştir. Mâna tahrifi ise kişisel yargılarla metne yanlış anlam verilmesi, yani te’vilde yanlışlık yapılmasıdır. Yahudilerin tahriflerinden biri cehennem ateşinin kendilerine çok az bir müddet zarar vereceğini söylemeleridir (Âl-i İmrân 3/24; krş. bk. Roş-Haşana, 17a). Yahudiler recm âyetini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini gösteren işaretleri de gizlemişlerdir (el-Fevzü’l-kebîr, s. 12-18).
YanıtlaSilTakıyyüddin İbn Teymiyye, Mutahhar b. Tâhir el-Makdisî ve diğer bazı müslüman âlimlerin savunduğu üçüncü görüşe göre Tevrat ve İncil’in metni kısmen tahrif edilmiştir. İbn Teymiyye, tahrifin dinî kurallarda değil tarihî bilgilerde meydana geldiğini söyleyerek bu konuda yeni bir iddia ortaya atmıştır. Görüşünü de Tevrat’ta Allah’ın hükmünün bulunduğunu açıklayan (el-Mâide 5/43) ve hıristiyanların İncil’e uymalarını emreden (el-Mâide 5/47) âyetlerle desteklemiştir. İbn Teymiyye’ye göre Hz. Peygamber’in zina eden bir yahudi erkek ve kadının Tevrat hükmünce recmedilmesini istemesi de (Buhârî, “Tefsîr”, 64) Tevrat’ın tamamının tahrif edilmediğini gösterir. İbn Teymiyye, Kur’an ve hadislerden çıkardığı başka delilleri de açıkladıktan sonra Tevrat ve İncil’in çok az bir kısmının tahrife uğradığı sonucuna ulaşmıştır. Bununla birlikte Tevrat İncil’e göre daha az tahrif edilmiştir (el-Cevâbü’ṣ-ṣaḥîḥ, s. 424-425, 442, 450-451). Makdisî’ye göre tahrif ilk defa Hz. Mûsâ döneminde gerçekleşmiş, Mûsâ’nın beraberindeki yetmiş yaşlı İsrâilli, Sînâ dağından döndüklerinde kendilerine tavsiye edilenleri değiştirmiştir. Daha sonra Üzeyr’in (Ezrâ) öğrencilerinden biri Tevrat’a eklemelerde bulunmuştur; dolayısıyla mevcut Tevrat metni muharreftir (el-Bedʾ ve’t-târîḫ, III, 90; V, 29). Bîrûnî de Tevrat nüshaları arasındaki pek çok çelişkiye dikkat çekerek mevcut Tevrat’a güvenilemeyeceğini söylemiştir. Ona göre kutsal metinlerin yazarları Tevrat’taki kelimelerin gerçek anlamlarını değiştirip doğruluktan sapmışlardır. Îsâ Mesîh hakkında verdiği bilgilerde tutarsızlık ve çelişkiler bulunduğu için İnciller’in durumu da aynıdır. Bu sebeple Bîrûnî, İnciller’in hiçbirinin peygamber kitabı sayılmadığını ileri sürmüştür (el-Âs̱ârü’l-bâḳıye, s. 26-29). Tevrat ve İnciller’de metin tahrifi yapıldığını kabul eden diğer bir müslüman âlim Şehristânî’dir. Ona göre yahudilerin tahrif, tebdil ve tağyir ettikleri kısımların dışında Tevrat’ta Hz. Muhammed’e ve onun getirdiği kurallara işaret eden deliller bulunmaktadır. Fakat onlar bu delilleri yanlış anlayıp yorumlamış, böylece hem metin hem de yorum tahrifi yapmıştır (el-Milel, II, 17-18). İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Tevrat ve İncil metinlerindeki tahrifin temelde Resûl-i Ekrem’le ilgili tebşîrata dair olduğunu söylemiştir. Kur’an önceki kitaplarda Hz. Muhammed’in müjdelendiğini açıkça ifade ettiği halde (el-A‘râf 7/157; es-Saf 61/6) mevcut Tevrat ve İnciller’de Muhammed ismi bulunmadığına göre bu metinler muharreftir. Cüveynî ayrıca mevcut Tevrat’ı Ezrâ’nın milâttan önce 545 yılında yazdığını, İnciller’in ise hıristiyanların ihmali yüzünden hemen yazıya geçirilmediği için aslî hüviyetini kaybettiğini belirtir (Şifâʾü’l-ġalîl, s. 29, 31, 39).
YanıtlaSilKur’an’ın kendini önceki kitapların tasdikçisi diye nitelemesi (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/3; el-Mâide 5/48; Fâtır 35/31), yine önceki kitaplarda yazılı olduğunu söylediği cümlelerin mevcut Tevrat ve İnciller’de bulunması, bu kitapların tamamının tahrif edildiği görüşünü çürütmektedir. Kur’an ile önceki kitaplar arasında görülen çelişkiler ise metnin bozulmadığı, sadece yorum tahrifi yapıldığı yönündeki görüşleri geçersiz kılmaktadır. Rabbânî Yahudilik kaynaklarında Mûsâ’ya verilen Tevrat’ın tahrif edildiğine dair birçok bilgi bulunduğu hatta Mûsâ’ya verilen Tevrat’ın kaybolduğu ve bugünkü Tevrat’ın, Ezrâ tarafından tesbit edildiği belirtildiği gibi Batı’da XVI. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan Kitâb-ı Mukaddes’in tenkidî tetkiki araştırmaları, bugünkü Tevrat’ın otantik ve orijinal olmadığını, zaman içinde farklı kişilerce kaleme alındığını ortaya koymaktadır (bk. TEVRAT). Kur’an’da yer alan tahrife dair eleştiriler yahudilere yöneliktir; ancak bundan İnciller’in tahrif edilmediği sonucu çıkmaz. Çarmıh hadisesinin ve kelâmın Tanrı olduğuna ilişkin cümlelerin İnciller’de yer alması müslümanları bu İnciller’in muharref olduğunu düşünmeye götüren gerekçelerdir (bk. İNCİL). Ayrıca hıristiyanların da kabul ettiği gibi Hz. Îsâ herhangi bir kitap yazmadığına veya yazdırmadığına göre kendisinden sonra yazılan İnciller, Îsâ’nın gözetimi ve kontrolü olmadan kaleme alınmış demektir. Hıristiyan inancında İnciller’in otantikliği ilham anlayışına dayandırılır. Buna göre İncil yazarları eserlerini kutsal ruhun gözetimi altında yazmış, yine kutsal ruhun etkisiyle bu İnciller otantikliğini korumuştur. İslâm inancına göre ise sırf ilhamla yazıldığı iddiası herhangi bir kitaba kutsallık veya otantiklik kazandırmaz. Şu halde mevcut İnciller gerçek İncil olma özelliği taşımaz. Öte yandan son araştırmalar, en eskileri olduğu kabul edilen Matta ve Markos da dahil olmak üzere, hiçbir İncil’in havârilerce yazılmadığını ortaya koymuştur. Dolayısıyla müslümanlara göre hem Tevrat hem de İnciller kısmen tahrife uğramış kitaplardır. Tevrat’ta Allah’ın hükmünün bulunduğunu belirten âyetin yanı sıra (el-Mâide 5/43) Ehl-i kitabı tasdik etmeyi de yalanlamayı da yasaklayan hadis (Buhârî, “Şehâdât”, 29; “İʿtiṣâm”, 25; “Tevḥîd”, 42), bu kitapların tamamının tahrif edilmediğini göstermektedir. Müslümanlar açısından Tevrat ve İnciller’in ne kadarının ve hangi kısımlarının tahrif edildiğini belirleyecek tek ölçü son ilâhî kitap olması ve tahriften uzak kalması itibariyle Kur’an’dır; Tevrat ve İnciller’in sahihliği Kur’an’ın mesajına ve ruhuna uygun olmalarıyla sınırlıdır.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSilTaberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. M. Mahmûd el-Halebî), Kahire 1968, I, 255-256, 367-369, 378-379.
Makdisî, el-Bedʾ ve’t-târîḫ, I, 153; III, 90; V, 29.
Bîrûnî, el-Âs̱ârü’l-bâḳıye (nşr. Pervîz Ezkâî), Tahran 2001, s. 26-29.
İbn Hazm, el-Faṣl fi’l-milel ve’l-ehvâʾ ve’n-niḥal, Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), I, 116-224; II, 2-81.
İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Şifâʾü’l-ġalîl (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Kahire 1398/1978, s. 29-78.
Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. M. Abdüsselâm Şâhin), Beyrut 1995, I, 329.
Şehristânî, el-Milel (Vekîl), II, 17-18.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, Beyrut 1411/1990, III, 43, 134-135; VIII, 114; X, 118-119; XI, 187.
Şehâbeddin el-Karâfî, el-Ecvibetü’l-fâḫire, Beyrut 1406/1986, s. 20-27, 78-88.
Takıyyüddin İbn Teymiyye, el-Cevâbü’ṣ-ṣaḥîḥ (nşr. Ali b. Hasan b. Nâsır v.dğr.), Riyad 1414, s. 424-425, 442, 450-451.
İbn Haldûn, el-Muḳaddime (nşr. Abdüsselâm eş-Şeddâdî), Dârülbeyzâ 2005, I, 17.
Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, II, 475-476.
Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât, s. 31.
Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, el-Fevzü’l-kebîr fî usûli’t-tefsîr (trc. Mehmed Sofuoğlu), İstanbul 1980, s. 12-18.
Elmalılı, Hak Dini, I, 335-336.
Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Menâr, III, 344-345; V, 140; VI, 282, 389.
Abdülmecîd eş-Şerefî, el-Fikrü’l-İslâmî fi’r-red ʿale’n-naṣârâ, Tunus 1986, s. 493-521.
Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul 1988-89, I, 185-186; II, 297-298, 495-496.
W. M. Watt, Early Islam, Edinburgh 1990, s. 77-85.
H. Lazarus-Yafeh, Intertwined Worlds: Medieval Islam and Bible Criticism, Princeton 1992, s. 19-35.
Şaban Kuzgun, Dört İncil: Yazılması, Derlenmesi, Muhtevası, Farklılıkları ve Çelişkileri, Ankara 1996.
C. Adang, Muslim Writers on Judaism and the Hebrew Bible: From Ibn Rabban to Ibn Hazm, Leiden 1996, s. 223-248.
a.mlf., “Medieval Muslim Polemics against the Jewish Scripture”, Muslim Perceptions of Other Religions: A Historical Survey (ed. J. Waardenburg), New York 1999, s. 143-159.
Mustafa Göregen, İslâm-Yahudi Polemiği ve Tartışma Konuları (doktora tezi, 2001), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 90-150.
Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 2002, s. 227-264.
a.mlf., “Tevrat’ın Tahrîfi Meselesine Müslüman ve Yahudi Cephesinden Bir Bakış”, AÜİFD, XXXVI (1997), s. 359-404.
Ramazan Biçer, İslâm Kelâmcılarına Göre İncil, İstanbul 2004, s. 87-126.
D. A. Carson – D. J. Moo, An Introduction to the New Testament, Grand Rapids-Michigan 2005.
I. Goldziher, “Ehl-i Kitaba Karşı İslâm Polemiği I-II” (trc. Cihad Tunç), AÜ İlâhiyat Fakültesi İslâm İlimleri Enstitüsü Dergisi, sy. 4, Ankara 1980, s. 151-170; V (1982), s. 249-278.
Necmettin Gökkır, “Kur’ân-ı Kerîm Açısından İlahî Kitapların Tahrîfi Meselesi”, İÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 2, İstanbul 2000, s. 221-256.
J.-M. Gaudeul – R. Caspar, “Kitab-ı Mukaddes’in Tahrîfi Konusunda Klasik İslami Kaynakların Yaklaşımı” (trc. Ali Erbaş), Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 7, Adapazarı 2003, s. 131-167.
Muhammet Tarakçı, “Tevrat ve İncil’in Tahrîfi ile İlgili Kur’ân Âyetlerinin Anlaşılması Sorunu”, Usûl: İslam Araştırmaları, sy. 2, Adapazarı 2004, s. 33-54.
MESCID-I DIRAR
YanıtlaSilDEMOGLU
Münafiklarca Medine'de inşa edilen mescit Müslümanlara zarar verme amacıyla yapıldığı İçin Kur'an'da Mescid-i Dirâr olarak nitelen-(s.a.s), münafıkların amacını bildiren vahly üzerine bu miş ve daha sonra bu adla anılmıştır. Hz. Peygamber mesciti yaktırarak müslümanlar arasında fitne kaynağ olmasına izin vermemiştir.
Medine'de münafıklar, İslâm aleyhindeki faaliyetlerini açıkça ve rahatça yapamadıkları için İslâm devletinin ta-kibinden kendilerini koruyacak, gizli çalışmalarını yürüt. meye elverişli bir merkeze ihtiyaç duyuyorlardı. Aslen Medineli olduğu halde, Hz. Peygamber'in Medine'ye hicret etmesi üzerine İslâma ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'e düşmanlığı ve hışmı dolayısıyla önce Mekke'ye daha sonra da Bizans ülkesine giden Ebû Âmir er-Ra-hib/el-Fâsık (Hz. Peygamber, onun er-Rahib lakabını el-Fâsık şeklinde değiştirmiştir) irtibatlı bulunduğu Medi-ne'deki münafıklara mescit şeklinde bir merkez kurma-ları tavsiye ve tahrikinde bulundu.
Bunun üzerine münafıklar, 9/630 senesinde Medi-ne'de Salim b. Avf Oğullarının bölgesinde Kubâ Mesci-di'ne yakın bir yerde sözde bir mescit inşa ettiler. Bun-dan sonra Hz. Peygamber'e müracaatla içlerinden yaş lıların ve özür sahiplerinin devamlı merkezdeki Medine Mescidi'ne gelemediklerini, bazen yağmurlu ve soğuk
günlerde kendilerinin de cemaata katılamadıklarını, bu sebeple kendi bölgelerinde namazı cemaatla kılabilmek gelip namaz kıldırmasını ve böylece bu mescitin açılışını üzere bir mescit inşa ettiklerini belirterek, mescitlerine yaparak resmen tanınmasını istediler. Bu sırada Hz. Peygamber (s.a.s), Tebûk Gazvesi'nin hazırlıkları ile son derece meşguldu ve sefere çıkmak üzere idi. Bu sebep-Je kendisine müracaat edenlere, ancak seferden dön-dükten sonra mescitlerine gelebileceğini belirtti.
YanıtlaSilFakat Hz. Peygamber (s.a.s), Tebük Seferinden dö-nerken Medine yakınlarında Tevbe Suresinin 107-110. ayetleri nazil oldu. Bu ayetlerde sözkonusu mescitin za-rar verme (dırâr) inkar etme, Müslümanlar arasında ayrı-lık çıkarma, daha önce Allah ve Resulune karşı savaşan-lara gözetleme yeri hazırlama amacıyla yapıldığı, müna-fıkların bu amaçlarını gizlemek için "Biz sadece iyilik yapmak istiyorduk" diye yemin ettikleri, buna rağmen yalancı oldukları belirtilerek şöyle buyuruluyordu: "Ey Nebi! Bu mescitte asla namaza durma. Şüphesiz ki baş--langıcından itibaren takva üzere kurulan mescitte namaz kılman daha hayırlıdır. O mescitte kendilerini maddi ve manevi kirlerden temizlemeyi seven adamlar vardır. Al-lah kendisini temizleyenleri sever. Binasının temelini Al-lah'tan korkma ve rızasını kazanma esası üzerine kuran mı, yoksa binasını bir uçurumun kenarına kurupta onun-la Cehennemin ateşine göçen mi daha hayırlıdır! Allah zalimler güruhunu doğru yola sevketmez. Yürekleri pa-ramparça oluncaya kadar yaptıkları o mescit daima bir şüphe kaynağı olarak kalblerinde kalacaktır. Allah Alim'dir, Hakîm'dir" (et-Tevbe, 9/107-110.
Münafıklar Dırâr Mescitini açmak için Hz. Peygamber
(s.a.s)in seferden dönmesini bekliyorlardı. Hz. Peygam-ber (s.a.s.), Medine'ye dönünce, gerçek mahiyeti konu-sunda bilgilendirildiği, yönlendirildiği Dırâr mescitini gö-revlendirdiği birkaç sahabe vasıtasıyla yaktırarak orta-dan kaldırdı. Böylece münafıkların belli bir merkezde üs-lenerek faaliyette bulunmalarına fırsat vermedi. Dırar mescidinin yakılması, İslâm tarihinde bir ibadet mahalli-ne yönelik ilk ve son eylemdir. Bu eylem İslam toplumu-nun birliğini bozmaya yönelik faaliyetlere hiç bir şekilde izin verilmeyeceğinin bir kanıtıdır. Bu olay ayrıca İslâm düşmanlarının haince amaçları için İslam'ın temel ku-rumlarını bile kullanmaktan çekinmeyecekleri konusun-da Müslümanlara yapılan bir uyarı niteliği taşımaktadır.
YanıtlaSilAhmet ÖNKAL
MESCİD-İ HARÂM
El-Mescidü'l-Haram, Mekke'de Kâbe'nin bu-lunduğu alandaki camiin adıdır. Hürmet ve saygı gösterilmesi gereken mescit anlamında bu ad verilmiştir. Yeryüzünde inşa edilen ilk mescit ve müslümanların kıblesidir. Buraya Mescid-i Haram denil-diği gibi, Harem-i Şerif de denir. Açık bir alan üzerinde bulunan Kâbe, Makam-ı İbrahim ve zemzem kuyusu bu mescidin birer parçasıdır:
Mescid-i Haram'ın, kuzey-batı duvarı 164 m., güney-doğu duvarı 166 m., kuzey-doğu duvarı 108 m., güney-batı duvarı 109 m. dir. Mescid-i Haram'ın bu dört duva-rında 19 kapı, çevresinde 92 kubbe ve 7 minare vardır. Hz. Ömer zamanına kadar ihata duvarı yoktu. Ondan sonra duvar örüldü ve tarih boyunca bir takım tamir, ye-
dıyla şöyle demiştir: Ben
YanıtlaSilyum. Mescitim de mescitlerin sonuncusudur
Mesâcid, 7). Bu hadisler, zikredilen bu üç mescitin dışın da inşa edilecek hiç bir mescitin, diğerlerinden farkı ol-
madığını ve fazilet bakımından birbirine denk olduğunu
da ortaya koymaktadır.
Ömer TELLİOĞLU
MESCİDU'T-TAKVA
bk. KUBA MESCİDİ
MESED SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in yüz on birinci suresi. Beş ayet, on dokuz kelime, seksen bir harften iba-rettir. Fasılası "dal" ve "ba" harfleridir. Mekkî surelerden olup "Fatiha" suresinden sonra nazil olmuş-tur.
Sureye, Tebbet ve Leheb adları da verilmektedir.
Bu isimlerin üçünü de, surede geçen kelimelerden al-mıştır.
Abdulmuttalib'in oğlu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in de amcası olan Abdüluzza'ya Ebu Leheb lakabının verilme-si, yüzünün parlaklığından dolayı idi. O ve karısı Ümmü Cemil, insanlar arasında Hz. Peygamber (s.a.s)'e ve O'nun davetine en çok kötülük eden ve eziyette bulu-nan insanlardandı. Ümmü Cemil'in asıl adı, Erva olup aynı zamanda Ebu Süfyan'ın kız kardeşi idi.
"Önce en yakın akrabanı uyar" (eş-Şuara, 26/214) ayeti nazil olduktan sonra, Hz. Muhammed (s.a.s) en yakın akrabalarını İslam'a davet etti. Bir gün Safa tepe-sine çıkarak, Mekkelilere seslendi. Halk O'nun etrafında toplandı. Hz. Peygamber (s.a.s); "Şu dağın arkasında si-ze saldırmaya gelen düşman süvarileri vardır desem, inanır mısınız?" diye sorunca, toplananlar: "Evet inanırız.
SİKLOPEDİsi
YanıtlaSilÇünkü şimdiye kadar senden yalan duymadık" cevabını - verdiler. O zaman Hz. Muhammed (s.a.s) onlara, ahire-tin şiddetli azabından bahsetmiş ve onları İslam'a iman'a davet etmişti. O anda topluluğun içinde bulunan Ebu Leheb ağzını bozmuş ve Hz. Peygamber'e;
"Yazıklar olsun sana! Bizi bunun için mi topladın?" di-yerek, orada bulunanları dağıtmıştı. Bazı hadislerde de rivayet edildiğine göre, Ebu Leheb'in hanımı Hz. Mu-hammed (s.a.s)'in yoluna ayaklarına batsın diye diken döküyordu. İşte bu olayların üzerine bu sure nazil oldu (Abdulfettah el-Kadi, esbâbü'n-Nüzül, 251).
Yani bu sure, Hz. Muhammed (s.a.s)'in amcası Ebu Leheb ve onun karısı Ümmü Cemil hakkında nazil oldu. Kur'an-ı Kerim'de ismi zikredilerek lanetlenen tek İslâm düşmanı Ebu Leheb'dir.
Araplarda amca, baba yerine sayılıyordu. Yeğenin ba-bası ölmüşse, amcasının yeğenine kendi öz çocuğu gi-bi bakması gerekirdi. Ama Ebu Leheb, İslâm dinine olan buğzu ve küfre olan muhabbeti sebebiyle, Arapların bu geleneğini çiğnemişti. Hatta kendi aşiretini, Haşim ve Muttaliboğullarını bile terkedip, her türlü örf, âdet ve ge-leneklerini hiçe sayarak, Hz. Muhammed (s.a.s)'in düş-manları ile sıkı bir işbirliği içine girerek, her türlü kötülü-ğü yapmaktan çekinmemişti.
İbn İshak'ın bildirdiğine göre, "Tarık adında bir Arap tüccar Resulullah (s.a.s)'i iki defa gördü. Birinde, onu Zü'l-Mecaz çarşısındayken görmüştü. Tank, ticaret ma-lının başındaydı. Resulullah, üzerinde kırmızı bir elbisey-le geldi ve şöyle dedi: Ey insanlar! La ilahe illallah " de-yin ki felaha eresiniz". Resulullah (s.a.s) bunu söylerken kendisini bir adam takip ediyor ve taşlıyordu. Öyle ki, ayakları kan içinde kalmıştı. Aynı zamanda adam; "Ey insanlar, bu adama itaat etmeyin, o çok yalancıdır" di-diye sordu. Abdulmuttalib oğullarından biri: "Muham-yordu. Tarık, Resulullah (s.a.s)'i işaret ederek "Bu kim?" med" cevabını verdiler Vine Tawl w diye sordu otan kim"
Muttaliboğulla
YanıtlaSilleneklerini hiçe sayarak
, Hz . Muhammed (s.a.s) in düş manları ile sıkı bir işbirliği içine girerek, her türlü kötülü-
ğü yapmaktan çekinmemişti. İbn İshak'ın bildirdiğine göre, "Tarık adında bir Arap
---î, -/
tüccar Resulullah (s.a.s)'i iki defa gördü. Birinde, onu Zü'l-Mecaz çarşısındayken görmüştü. Tank, ticaret ma-lının başındaydı. Resulullah, üzerinde kırmızı bir elbisey-le geldi ve şöyle dedi: Ey insanlar! Lâ ilahe illallah " de-yin ki felaha eresiniz". Resulullah (s.a.s) bunu söylerken kendisini bir adam takip ediyor ve taşlıyordu. Öyle ki, ayakları kan içinde kalmıştı. Aynı zamanda adam; "Ey insanlar, bu adama itaat etmeyin, o çok yalancıdır" di-yordu. Tarık, Resulullah (s.a.s)'i işaret ederek "Bu kim?" diye sordu. Abdulmuttalib oğullarından biri; "Muham-med" cevabını verdiler. Yine Tarık; "O'na taş atan kim" diye sordu. "Amcası Abdul-Uzza Ebu Leheb b. Abdil-Muttalib" dediler (İbn İshak, es-Sîre, 215).
Ebu Leheb ve hanımı Ümmü Cemil Hz. Muhammed (s.a.s) ve onun davası olan İslâm'a kötülük yapmada o kadar ileri gidiyorlardı ki; kendi gelinleri olan Resulul-lah'ın kızının boşanması için, oğullarına baskıda bulun-dular ve boşanmasını sağladılar. Oğlu Kasım'dan sonra Abdullah da vefat ettiği zaman, Ebu Leheb yeğenini te-selli edeceğine, bayram yaptı. Koşarak Kureyş reisleri-nin yanına gitti ve onlara Hz. Muhammed (s.a.s)'in ço-cuğunun öldüğünü, erkek zürriyetinin kesildiğini anlattı.
Ebu Leheb aynı zamanda, malının ve çocuklarının çokluğuna güvenerek şımarıyordu. Ölümü, Cehennemi ve ahiret azabını düşünmek bile istemiyordu. Ebu Le-heb'le karısının, Hz. Muhammed (s.a.s) ile İslâm'a karşı giriştikleri savaşın neticesinde nazil olan bu sure, Ebu Leheb'e beddua ile başlıyor: "Ebu Leheb'in iki eli kuru-sun (yok olsun) zaten yok oldu" (1).
Ebu Leheb, Bedir vak'asından bir kaç gün sonra "Ka-barcık"tan öldüğünde, ölüsü evinde üç gün kalmış, kok-
muş, kimse ona yanaşamamış; ücretle tutulan Sudanlı-muşlardı (el-Beyzavî, Envârüt Tenzîl ve Esraril't-Te'vil, II, lar onun cesedini bir cukura atıp üstüne toprak doldur-
YanıtlaSil317). "Ona ne mali, ne de kazandığı fayda vermedi (onu Al-lah'ın kahrından kurtaramadık" (2).
Bazı âlimler bu ayette söz konusu olan "malı"ndan ga- a ye, babasından miras olarak kalan malı olduğunu, "ka-zandığı" ise, kendi çalışıp elde ettiği malı olduğunu söy-lemişlerdir. Bazı âlimler de, "kazandığı" tabirinden mak-sadın evlat olduğunu kabul etmişlerdir (En-Nesefi, Me-darikü't-Tenzîl ve Hakaiku't-Te'vil, fit-Tefsir, IV, 382), "(O), Alevli bir ateşe girecek" (3).
Bu ayette, Ebu Leheb'in alevli bir ateşte alev alev ya-nacağı haber verilmektedir. İlk iki ayette, onun dünya hayatındaki azap ve sıkıntısı söz konusu idi. Bu ve bun-dan sonraki ayette de, onun ahiretteki azabı, Cehen-nem ateşindeki yanması anlatılmaktadır:
"Karısı da, odun hammalı olarak. Boynunda hurma li-finden (örülmüş) bir ip (bulunacaktır)" (4-5).
Dördüncü ayette, hem Ebu Leheb'in, hem hanımının ateşte yanması ifade edilmektedir. Çünkü hanımı da, Is-lâm'a düşmanlıkta ondan geri kalmıyordu. Yukarıda ifa-de edildiği gibi, dikenleri toplayarak, ip ile bağlayıp Hz. Muhammed (s.a.s)'in geçtiği yola taşıyor, oraya dökü-yordu. Bazı müfessirler de, bu kadının odun taşımasını, düşmanlık ateşini körükleme manasında kabul etmişler-dir. Bu fitnesinden dolayı onu, günahların hamma-lı olarak yorumlamaktadırlar (el-Beyzâvî, a.g.e., II, 317).
Aynı zamanda bu surenin üslubunda çok ince bi ahenk vardır. Bu ahenk, hem ifadede ve hem tasvirde mevcuttur. Bu suredeki diğer bir ahenk çeşidi de, keli melerin ses tonunda olan ahenktir. Cümlelerin musil ahengi ile, yapılan işin çıkardığı ses, birbirine uymakta
dır.
Bu surede bulunan bir çok mesajı, şöyle sıralamam mümkündür: Düşman ne kadar kötü, zalim ve gadda olursa olsun, ümitsizliğe düşmemek lazımdır. İslâm düs manları, her zaman küfürlerinin gereğini yapmışlar v boldenir Kur'an, ina
ateşte
YanıtlaSilInku hanımı da, Is lâm'a düşmanlıkta ondan geri kalmıyordu. Yukarıda ifa-de edildiği gibi, dikenleri toplayarak, ip ile bağlayıp Hz.
Muhammed (s.a.s)'in geçtiği yola taşıyor, oraya dökü-yordu. Bazı müfessirler de, bu kadının odun taşımasını, düşmanlık ateşini körükleme manasında kabul etmişler dir. Bu fitnesinden dolayı onu, günahların hamma li olarak yorumlamaktadırlar (el-Beyzavi, a.g.e., II, 317).
Aynı zamanda bu surenin üslubunda çok ince bir ahenk vardır. Bu ahenk, hem ifadede ve hem tasvirde mevcuttur. Bu suredeki diğer bir ahenk çeşidi de, keli-melerin ses tonunda olan ahenktir. Cümlelerin musiki ahengi ile, yapılan işin çıkardığı ses, birbirine uymakta-dır.
m Γ Bu surede bulunan bir çok mesajı, şöyle sıralamamız mümkündür: Düşman ne kadar kötü, zalim ve gaddar fa olursa olsun, ümitsizliğe düşmemek lazımdır. İslâm düşm manları, her zaman küfürlerinin gereğini yapmışlar ve yapacaklardır. Zaten onlardan bu beklenir. Kur'an, ina-nan insanlara hiç bir zaman ümitsizliğe düşmemeyi em-retmektedir. Bununla beraber, zalimlerin zulmü ne kadar r şiddetli, maddi güçleri ne kadar çok ve kuvvetli olursa olsun, Allah'ın gücü ve kuvveti onların güç ve kuvvetin-den üstündür. Bir an gelir, Allah onlara Ebu Leheb'e ver-diği gibi gereken cezayı verir; onları dünya ve ahirette perişan eder. Onun için, üzülmeye ve sıkılmaya gerek yoktur. Allah, zalimlere zulümlerinin cezasını, mazlumla-ra da, haklarını elbette verecektir.
Bu surede işaret edilen diğer bir husus da, şu veya bu milletten olmanın hiç bir üstünlük ifade etmediğidir. Bu surede Allah, en çok sevdiği Peygamberi Hz. Muham-med (s.a.s)'in amcasına lânet etmekte ve onu kötüle-mektedir. İman ve inanç olmayınca, Peygamber'in am-cası olmak bile, hiç bir şeyi ifade etmiyor.
Nureddin TURGAY
Kur bir il o Ma Bas sal gö 14 19
ra pa ye
SELMÂN-ı FÂRİSÎ
YanıtlaSilسلمان الفارسي
Ebû Abdillâh Selmân el-Fârisî (ö. 36/656 [?])
İslâmiyet’i kabul eden İran asıllı ilk sahâbî.
İlişkili Maddeler
SAHÂBE
Hz. Peygamber’in sohbetine katılanlar anlamında bir terim.
Müellif: İBRAHİM HATİBOĞLU
Asıl adı Mâhbe (Mâyeh) b. Bûzehmeşân (Bûzekhân, Bûzihşân, Hûşbûdân) b. Mürselân b. Yehbûzân iken müslüman olduktan sonra kendini Selmân İbnü’l-İslâm diye tanıtmış, Selmân el-Hayr, Selmân-ı Pâk veya Selmân el-Hakîm diye de anılmıştır. Mecûsî dinine mensup olan babası köyünün reisi (dihkan) idi. Selmân, Râmhürmüz’de doğdu ve ilk çocukluk yıllarını burada geçirdi. Küçük yaşlarda ailesiyle birlikte buradan ayrılıp Ceyy (Ceyyân, daha sonra Şehristan) diye anılan bir köye göç etti. Zengin ve itibarlı bir aileye mensup olan Selmân biri Kindeli olan, diğeri vefatı sırasında baş ucunda bulunan Bukayre (Müsned, V, 439) isimli iki hanımla evlendi. Abdullah adlı bir oğlu ile biri İsfahan’da, diğerleri Mısır’da yaşayan üç kızından bahsedilmektedir. Oğlu Abdullah’tan torunu olan Abdurrahman dedesinin müslüman oluş kıssasını rivayet etmiştir.
Mecûsî âteşkedesinde kutsal ateşin sönmemesini sağlamakla görevli iken yeni bir din arayışına giren Selmân ailesinin şiddetli muhalefetine rağmen Hıristiyanlığı benimsedi ve önce Dımaşk’a kaçtı, ardından Musul, Nusaybin ve Ammûriye’ye (Amorion) gitti. Ammûriye’de kendisinden Hıristiyanlık hakkında bilgi aldığı bir papaz, ölüm döşeğinde iken kendisine pek yakında Arap yarımadasında İbrâhim peygamberin Hanîf dini üzere gönderilecek son peygamberin geleceğini haber verdi. Onun hediye kabul etmekle beraber sadaka almayacağını, ayrıca kürek kemikleri arasında nübüvvet mührü bulunacağını söyledi. Bir Arap tüccarıyla tanışan Selmân, kendisini çölden geçirmesi karşılığında sahip olduğu hayvanları ona verip kervanına katıldı. Ancak kervan Vâdilkurâ’ya ulaştığında tüccar Selmân’ı bir yahudiye köle olarak sattı. Ardından bu yahudi onu Medine’de yaşayan Benî Kurayza’ya mensup bir başka yahudiye (Osman b. Eşhel) sattı. Selmân, Medine’yi görünce Ammûriyeli rahibin tarif ettiği şehre geldiğini anladı. Daha sonraki günlerde Hz. Peygamber’in Medine’ye doğru yola çıktığını ve Kubâ’ya geldiğini duyunca hemen oraya gitti ve rahipten öğrendiği nübüvvet alâmetlerinin kendisinde bulunduğunu görünce müslüman oldu. Âzat edilmesine kadar meydana gelen Bedir ve Uhud gazvelerine katılamadı. Hendek Gazvesi’nden önce Resûl-i Ekrem’in tavsiyesi üzerine efendisiyle anlaşıp muhtemelen İslâmî dönemin ilk mükâtebe sözleşmesini yaptı. Bedel olarak kararlaştırılan 300 hurma fidanı dikme işi Resûlullah’ın nezâretinde ashabın da yardımıyla gerçekleştirildi ve beytülmâlden 40 ukıyye ödenerek Selmân’ın âzat edilmesi sağlandı (Müsned, V, 443-444; İbn Hişâm, I-II, 218 vd.). Hz. Peygamber, Selmân ile Ebü’d-Derdâ’yı kardeş ilân etti. Selmân, Hendek Gazvesi’ne ve ondan sonraki bütün savaşlara katıldı. Bu gazve sırasında bir hendek kazılmasını teklif etmesi ve hendek kazmadaki başarısı dolayısıyla ensar ve muhacirler Selmân’ı kendilerinden sayma konusunda ihtilâfa düşünce Resûlullah, “Selmân bizden, Ehl-i beyt’tendir” diyerek (İbn Sa‘d, IV, 83) bu tartışmaya son verdi. Resûl-i Ekrem’in bu sözüne dayanan Hz. Ömer diğer Ehl-i beyt mensuplarına olduğu gibi ona da maaş bağladı; fakat Selmân bu parayı sadaka olarak dağıtıp hurma liflerinden ördüğü hasırları satmak suretiyle hayatını kazanma yolunu seçti.
Zâhid bir kişiliğe sahip olan Selmân-ı Fârisî, Resûl-i Ekrem’in övgüsünü kazandı. İlim öğrenmeye düşkünlüğü ve sünnete bağlılığı ile mensubu bulunduğu ashâb-ı Suffe arasında önemli bir yer edindi. Medâin valiliği sırasında bile mütevazi yaşayışını değiştirmediği için halkın teveccühünü kazandı. Çok yer gezip farklı tecrübeler elde etmesi sonucu geniş birikime sahip olan Selmân’ın Tâif’in fethi sırasında mancınık ve debbâbe kullanılmasını tavsiye ettiği ve bunların yapımını bizzat gerçekleştirdiği belirtilmektedir. Irak bölgesindeki fetihler başlayıncaya kadar Medine’de yaşadı. Hz. Ömer’in halifeliği zamanında İsfahan’a döndü. Kādisiye ve Belencer savaşlarına, Medâin ve Celûlâ fetihlerine katıldı. Hz. Ömer’in emriyle Kûfe şehrinin kuruluşu aşamasında ve daha sonra önemli katkıları oldu ve halife onu Medâin’e vali tayin etti. Hz. Osman’ın hilâfetinin sonlarına kadar valilik görevine devam eden Selmân’ın bu sırada vefat ettiği belirtilmektedir. Buna göre Medâin’de 35 (656) yılı sonu veya 36 (656) yılı başlarında ölmüş olmalıdır. Onun bu tarihten önce veya daha sonra vefat ettiği de söylenmektedir. Selmân’ın IV. Murad tarafından yeniden yaptırılan türbesi Bağdat yakınlarında onun kabri etrafında oluştuğu belirtilen, bugün Selmânıpâk diye bilinen kasabadadır. Remle’de ve Mardin ilinin Nusaybin ilçesinde de birer makam türbesi bulunmaktadır. Bazı İslâm ülkelerinde adı çeşitli mekânlara verilen Selmân’ın kaç yıl yaşadığı konusunda ihtilâf edilmiş, onun muammerûndan olduğunu söyleyenler hayatı için 150 ile 553 yıl arasında farklı rakamlar ileri sürmüş, 250 yıldan fazla yaşadığı rivayetinin kabul gördüğünü söyleyenler bile olmuş, ancak Zehebî, İbn Ebû Hâtim’den (ʿİlelü’l-ḥadîs̱, II, 139) naklettiği bir rivayete dayanarak Selmân’ın seksenli yaşlara varmadan öldüğünü, muhtemelen kırklı yaşlarda iken Hicaz’a geldiğini ifade etmiştir. Hendek kazımı sırasında güçlü kuvvetli bir kimse olması dolayısıyla ensar ve muhacirlerin onu kendilerine nisbet etmeye çalışması da Zehebî’nin bu tesbitini teyit etmektedir. Selmân’ın uzun yaşadığına dair haberler ise Abbas b. Yezîd el-Bahrânî tarafından nakledilmiş, hiçbir isnadı bulunmayan münkatı‘ rivayetlerdir (Aʿlâmü’n-nübelâʾ, I, 555-556).
YanıtlaSilSelmân’ın Rumca ve İbrânîce öğrendiği, Farslar’ın, Romalılar’ın, yahudi ve hıristiyanların kutsal kitaplarını okuduğu rivayet edilmektedir. Bu sebeple onun hakkında “sâhibü’l-kitâbeyn” (Kur’an’ı ve Kitâb-ı Mukaddes’i iyi bilen) veya “önceki ve sonrakilerin ilmini öğrenmiş bitmez tükenmez bir umman” ifadeleri kullanılmıştır. Selmân’ın Fâtiha sûresini Farsça’ya tercüme ettiği ve Resûlullah’ın bunu menetmediği kaydedilmektedir (Serahsî, I, 37). Selmân, Hz. Peygamber’den hadis nakletmiş, kendisinden de hanımı Bukayre ile Şürahbîl b. Sımt, Kâ‘b b. Ucre, Alkame b. Kays, Âmir b. Abdullah, Amr b. Şürahbîl, İbn Abbas, Ebû Saîd el-Hudrî, Esved b. Yezîd, Enes b. Mâlik, Ebü’t-Tufeyl gibi sahâbîler, ayrıca birçok tâbiî hadis rivayet etmiştir. Selmân’ın rivayet ettiği hadisler Kütüb-i Sitte’de bulunmakta, Ahmed b. Hanbel el-Müsned’inde onun otuz yedi rivayetine yer vermektedir. En geniş müsned kabul edilen Bakī b. Mahled’in eserinde altmış rivayetinin yer aldığı belirtilmektedir (Zehebî, I, 505). Selmân, Şiî müelliflerince âsârı ilk tasnif eden kişi olarak kabul edilmektedir (Hasan es-Sadr, s. 280). İbn Hacer el-Askalânî, Cüzʾân min ḥadîs̱i Selmân adında oldukça hacimli bir hadis cüzünün bulunduğunu söylemekte (el-Muʿcemü’l-müfehres, s. 298), ayrıca Mesâʾilü’r-ruhbân isimli küçük bir risâle ona nisbet edilmektedir (Antalya Akseki İlçe Halk Ktp., nr. 306, vr. 181a-182b). Şiîler, Kitâbü Ḥadîs̱i Câs̱elîḳ (Câs̱îlîḳ)’ın müellifinin Selmân-ı Fârisî olduğunu kabul etmektedir (DİA, XV, 39).
YanıtlaSilHz. Peygamber’in saçlarını tıraş etmesi sebebiyle berberlerin pîri sayılan Selmân böylece fütüvvet teşkilâtının gelişmesinde önemli rol oynamış, aynı zamanda pek çok tasavvufî silsilenin içinde yer almıştır (EI2 [İng.], Suppl., s. 702). Kâzerûniyye tarikatının kurucusu Kâzerûnî’nin Abbâsî halifelerinin kendisine gönderdiği zekât paylarını Selmân-ı Fârisî’nin kabilesi arasında dağıttığı söylenmektedir. Şiîler, Selmân’ı çok az sayıdaki güvenilir sahâbîler arasında saymış, onu Hz. Ali’den sonra ikinci sırada önemli bir kişi kabul etmiş, zamanla kabrini Kerbelâ dönüşü uğranması gereken bir ziyaretgâh haline getirmiştir. Bazı aşırı Şiîler, Hz. Ali’nin Allah katındaki makamına vâkıf olduğu için Selmân’ı hüccet kabul etmektedir. Gulât-ı Şîa’dan bir grup Selmân-ı Fârisî’yi peygamber saymış, hatta ona Peygamber’in üstünde bir değer atfetmiştir (EI2 [İng.], VIII, 998). Nusayrîler, Selmân’ı ulûhiyyet anlayışlarının temelini oluşturan ve “ayn: Ali (ilâh)- mîm: Muhammed (hicâb)- sîn: Selmân (bab)” şeklinde formüle edilen üç sırlı harf inanışının bir parçası kabul etmişlerdir. Bu sembolik yorum çerçevesinde Gāliyye içerisinde Selmân’ı yücelterek onun insanların hakikate giriş kapısı olduğunu kabul eden grup Selmâniyye (Sîniyye) adını almıştır. Günümüze kadar varlığını koruyan Nizâriyye’nin kıyamet doktrinine göre mevcut imam Ali ile özdeşleşerek onun ruhî gerçekliğinde tecellî etmekte, ona inananlar da Selmân-ı Fârisî ile özdeşleşmektedir. Dürzîlik anlayışında da bu aşırı fırkanın kurucusu Hamza b. Ali’nin değişik dönemlerde farklı tezahürlerinin olduğuna, Resûl-i Ekrem devrinde de Selmân-ı Fârisî olarak zuhur ettiğine inanılır.
Selmân-ı Fârisî hakkında yapılan pek çok çalışmadan bazıları şunlardır: Ca‘fer es-Sâdık, Ḳıṣṣatü Selmân el-Fârisî (Burdur İl Halk Ktp., nr. 58); Hüseyin Mücîb el-Mısrî, eṣ-Ṣaḥâbiyyü’l-celîl Selmân el-Fârisî ʿinde’l-ʿArab ve’l-Fürs ve’t-Türk (Kahire 1973); Ali Şerîatî, Selmân-ı Pâk (Tahran 1977); Ahmed İbrâhim el-Hakīl, Selmân el-Fârisî: Lev Kâneti’l-ḥaḳīḳatü fi’l-Merîḫ le-şedde’r-riḥâle ileyhâ (Beyrut 1400/1980); A. A. Razwy, Salman al-Farsi: Salman the Persian: A Short History of his Life (Elmhurst 1983, 1988); Ebû Abdurrahman b. Akīl ez-Zâhirî, el-Burhân ʿalâ taḥsîni ḥadîs̱i Selmân (Riyad 1413/1993); Atâullah Muhâcirânî, Berresî-yi Seyr-i Zindegî ve Ḥikmet ve Ḥükûmet-i Selmân-ı Fârsî (Tahran 1375); Rebî‘ Hamîd Zehrüddin, Selmân el-Fârisî câmiʿu ʿilmi’l-evvelîn ve’l-âḫirîn (Dımaşk 1420/1999); Assad Rassoul, Salman al-Farisiyy (Köln 2000); Merziye Paşayeva – Zahide Hacıyeva, Salman Mümtaz Arhivinin Tesviri (Bakı 2005); Emel Tannâne, Selmân el-Muḥammedî (Beyrut 2006). Saim Arı, Selmân-ı Fârisî (1994, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) ve Âdem Muhammed Ahmed el-Bâzmî, Merviyyâtü Üsâme b. Zeyd ve Selmân el-Fârisî fî Müsnedi’l-İmâm Aḥmed (1404, Câmiatü Ümmi’l-kurâ Külliyyetü’ş-şerîa ve’d-dirâsâti’l-İslâmiyye) adıyla birer yüksek lisans tezi hazırlamış, aralarında şarkiyatçıların da yer aldığı pek çok müellif onunla ilgili makaleler yazmıştır.
YanıtlaSilŞarkiyatçı J. Horovitz, Selmân-ı Fârisî’nin erken dönem kaynaklarda adı geçmezken daha sonra kendisinden söz edildiği yolunda bir iddia ileri sürerek özellikle Hendek Gazvesi’ndeki etkinliklerine ve zühd hayatına ilişkin bilgilerin İran asıllı bir kimsenin kıymetini arttırmak için sonradan uydurulduğunu, hatta böyle bir kişinin yaşayıp yaşamadığının bile tartışmalı olduğunu söylemekteyse de bu kadar farklı kaynağın ve rivayetin aynı husustan ve ittifak derecesinde söz etmesi bu iddianın isabetsizliğini ortaya koymaktadır. Medine’nin kuzeyinde yer alan ve Mesâcid-i Seb‘a diye bilinen yedi mescidden biri, Ömer b. Abdülazîz’in Medine valiliği sırasında yaptırdığı sanılan Mescid-i Selmân-ı Fârisî’dir. Daha sonra Seyfeddin Hüseyin b. Ebü’l-Heycâ tarafından yeniden inşa edilen yapı (577/1181) bugün de varlığını sürdürmektedir.
BİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSilMüsned, V, 437-444.
Vâkıdî, el-Meġāzî, s. 194.
İbn Hişâm, es-Sîre2, I-II, 214-222, 506.
İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, IV, 75-93.
İbn Ebû Hâtim, ʿİlelü’l-ḥadîs̱ (nşr. Muhibbüddin el-Hatîb), Beyrut 1405/1985, II, 139.
Ebü’ş-Şeyh, Ṭabaḳātü’l-muḥaddis̱în bi-İṣbahân (nşr. Abdülgafûr Abdülhak Hüseyin el-Belûşî), Beyrut 1407/1987, I, 203-236.
İbn Abdülber, el-İstîʿâb (Bicâvî), II, 634-638.
Serahsî, el-Mebsûṭ, I, 37.
İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ġābe, II, 331.
Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, I, 505-557.
İbn Hacer, el-İṣâbe (Bicâvî), III, 141.
a.mlf., Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IV, 137-139.
a.mlf., el-Muʿcemü’l-müfehres (nşr. M. Şekkûr el-Meyâdînî), Beyrut 1418/1998, s. 298.
Cl. Huart, “Selmân du Fârs”, Mélanges Hartwig Derenbourg (1844-1908), Paris 1909, s. 297-310.
L. Massignon, Salmân Pâk et les prémices spirituelles de l’Islam iranien, Paris 1934, s. 101-127.
a.mlf., “Selmâniye”, İA, X, 461.
Hasan es-Sadr, Teʾsîsü’ş-Şîʿa, Beyrut 1401/1981, s. 280.
Wensinck, el-Muʿcem, VIII, 107.
Abdüssettâr eş-Şeyh, Aʿlâmü’l-ḥuffâẓ ve’l-muḥaddis̱în, Dımaşk-Beyrut 1417/1997, I, 473-507.
J. Horovitz, “Salmān al-Fārisī”, Isl., XII (1922), s. 178-183.
D. M. Donaldson, “Salman”, MW, XIX/4 (1929), s. 338-352.
H. Halm, “Salmāniyya”, EI2 (İng.), VIII, 998.
G. Levi Della Vida, “Salmān al-Fārisī”, a.e. Suppl., s. 701-702.
Pervîz Ezkâî, “Selmân-ı Fârisî”, DMT, IX, 262-265.
M. Yaşar Kandemir, “Hadis”, DİA, XV, 39.
SELMAN el-FARİSİ
YanıtlaSilŞamil IA
Seckin ve meşhur sahabilerden biri, Iran asıl-I olup, İsfahan'ın Cayy kasabasında doğmuş-tur. Bir rivayete göre de doğum yeri Râme-hürmüz'dur. Doğum tarihi hakkında bilgi bulunmamak-tadır. Selman (r.a)'ın müslüman olmadan önceki ismi, Mabah b. Buzahsan'dır. Müslüman olduktan sonra Sel-man ismini almıştır. Künyesi Ebu Abdullah'tır. Ona nese-bi sorulduğu zaman; "Ben; Selman b. İslam'ım" demiş-tir (Ibn Sa'd Tabakâtül Kübra, Beyrut (t.y.), IV, 75; İbnul-Esir, üsdül-Gabe, II, 417; İbn Hacer el-Askalani, rel-İsâ-be, Bağdat (t.y.), II, 62). Selman (r.a)'ın babası Mecusili-ğe aşırı bağlı olan bir köy ağası (Dikhan) olup büyük bir çiftliğe sahipti. Onun evinde bir ateşgede vardı ve onda ateşin sönmeden sürekli yanmasını sağlama işiyle Sel-man (r.a) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgisi çok aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelme-sin diye eve kapatmıştı. Bu arada Selman (ra), Mecusi-liğin gerçek bir din olup olamayacağı hakkında düşün-meye başladı. Ancak o kendi deyimiyle, bir köle gibi eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberdar değildi ve bu yüzden Mecusiliği diğer dinlerle karşılaştır-ma imkanından yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babası, İşleri yoğunlaşınca onu tarlalardan birisine bakması için göndermek zorunda kaldı. Öte taraftan onu, kendisi için her şeyden değerli olduğunu söyleyerek işini bitirince gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede az da ol-sa Hristiyan bulunmaktaydı. Yola çıkan Selman (r.a), bir kilisenin yanından geçerken, içerde ibadet edenlerin du-rumu dikkatini çekti ve içeri girerek onları izlemeye baş-ladı. O, evde hapsedilmiş olduğu için bu insanların dini hakkında hiç bir bilgiye sahip değildi. Selman (r.a) tarla-ya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde, akşama kadar orada kalmış ve bu dinin Mecusilikten daha hayırlı olduğu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede olduğunu sormuştu. Onunla ilgilenen hiristivanlar, dinleri bakanda onu bilgilendirmisler ve bu dini
ateşin sönm
YanıtlaSilma işiyle Sel pok aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelme man (ra) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgis
sin diye eve kapatmıştı. Bu arada Selman (ra), Mecusi meye başladı. Ancak o kendi deyimiyle, bir köle gibi eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberda gin gerçek bir din olup olamayacağı hakkında düşün değildi ve bu yüzden Mecusiliği diğer dinlerle karşılaştır ma imkanından yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babas sleri yoğunlaşınca onu tarlalardan birisine bakması için göndermek zorunda kaldı. Öte taraftan onu, kendisi için gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede az da ol her şeyden değerli olduğunu söyleyerek işini bitirince sa Hristiyan bulunmaktaydı. Yola çıkan Selman (r.a), bi Kilisenin yanından geçerken, içerde ibadet edenlerin du-rumu dikkatini çekti ve içeri girerek onları izlemeye baş-ladi. O, evde hapsedilmiş olduğu için bu insanların din hakkında hiç bir bilgiye sahip değildi. Selman (r.a) tarla-ya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde akşama kadar orada kalmış ve bu dinin Mecusilikter daha hayırlı olduğu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede olduğunu sormuştu. Onunla ilgilener hristiyanlar, dinleri hakkında onu bilgilendirmişler ve bu dinlerinin kaynağının Suriye de olduğunu söylemişlerdi Selman (r.a), eve dönmekte gecikince babası endişelen-miş ve onu bulmak için adamlar göndermişti. Eve dö-nen Selman (r.a), başından geçen olayı babasına anlat-1. Babası ise ona, gördüğü dinde hiç bir hayrın bulun-madığını ve atalarının dininin, karşılaştığı dinden daha iyi ve Üstün olduğunu söyledi. Selman (r.a) babasına karşı
İKLOPEDİSİ
YanıtlaSilSELMAN FARISI 163
çıkarak, hıristiyanlığın kendi dinlerinden üstün olduğu konusunda onunla tartışmaya başladı. Babası, onun bu durumundan telaşlandı ve ayaklarından bağlayarak onu hapsetti. Selman (r.a), kilisedeki Hıristiyanlarla irtibat ku-rarak, Suriye tarafına gidecek bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine haber vermelerini istedi. Böyle bir ker-van hazır olduğu zaman, kendisine verilen haber üzeri-ne evden kaçtı ve bu kervana katılarak Suriyeye gitti.
Burada bir rahibin hizmetine girdi ve ondan Hıristiyanlı-ğın esaslarını öğrenmeye başladı. Ancak bu rahib, kötü bir kimseydi. O, insanları sadaka vermeye teşvik ediyor, fakat topladığı bu sadakaları yerlerine sarfetmeyerek kendisi için biriktiriyordu. Bu rahib ölünce, Selman (r.a), onun yerine geçen rahibe tabi oldu. Bu kimse zühd ve takva sahibi bir zattı. Ona büyük bir sevgiyle bağlanan Selman (r.a), ölümü yaklaştığı zaman; kendisine kimi tavsiye edebileceğini sordu. Rahip ona, tabi olunabile-cek tek kişiyi tanıdığını, onun da Musul'da bulunduğunu söyledi. Selman (r.a), Musul'a gidip, bu kimseye tabi ol-du. Onun ölümü yaklaştığı zaman da ondan yine kimin gözetimine girmesi gerektiği hususunda tavsiye istedi. Bu zat ona, üzerinde bulundukları itikadta hiç kimseyi tanımadığını, ancak, Nusaybin'de bulunan bir âlime tabi olabileceğini söyledi. Selman (r.a) doğruca Nusaybine gitti. Nusaybin'deki rahibin yanında bir müddet kaldık-tan sonra, onun da ölüm döşeğine yattığını gören Sel-man (r.a), yine kime uyabileceğini sordu. Bu kimse, ona, uyulabilecek tek bir kimseyi tanıdığını ve onun Rum di-yarında, Ammuriye'de bulunduğunu söyledi. O ölünce Selman (r.a), Ammuriye'ye gitti. Ammuriye'de bir müd-det kaldıktan sonra burada yanında kaldığı rahibin ölü-mü yaklaştığı zaman ondan da kime tabi olacağı konu-sunda vasiyette bulunmasını istedi. Bu kimse ona, yer-yüzünde tabi olunabilecek bir kimsenin var olduğunu bilmediğini söyledi ve şöyle ekledi: "Ancak bir peygam-berin gelmesi yakındır. O, İbrahim'in dini üzere gönderi-lecek ve kavminin arasından hicret edip, içinde hurma - bahçeleri olan iki harra arasındaki bir yere gidecektir. Onun peygamber olduğunu belirten alâmetleri vardır: O, - hediye edilen şeyleri yer, sadaka olarak hiçbir şeyi kabul etmez. İki omuzu arasında da nübüvvət mührü bulun-maktadır. Görünce onu tanırsın. O ülkeye gidip ona ka-tılmayı başarabileceğine inanıyorsan bunu yap" (Ahmed - b. Hanbel, V, 442-443; Ibn Sa'd, IV, 77-78; Ibnul-Esir,
Üsdül-Ğâbe, II, 417-418). Selman (r.a), burada bir müddet kaldıktan sonra, Kelb ka-bilesinden bir tüccarla karşılaştı. Ondan, ülkesi hakkında bil-gi aldı ve bahsedilen nebinin bu bölgedeki bir yerden çıkma-sı gerektiğine kanaat getirerek, kendisini bir ücret karşılığında birlikte götürmesini istedi. Selman (r.a)'ın teklifini kabul eden - Kelbli Arap onu yanına alarak Hicaz'a doğru yola çıktı. An-- cak, Vadil-Kura'ya geldiklerinde bu kimse Selman (r.a)'a iha-- net etti ve onu köle olarak bir Yahudiye sattı. Vadil-Kura'da - hurmalıkları gören Selman (r.a), kalbi mutmain olmamakla ibirlikte, Ammuriye'deki rahibin kendisine tarif ettiği yerin bu-rası olmasını arzuluyordu. Vadil-Kura'da bir müddet kaldıktan
164 SELMAN FARISI
YanıtlaSilISLAM ANS
sonra, efendisinin amcasının oğlu olan Kureyzaoğullan'ndan bir kimse tarafından satın alınarak Medine'ye goturülen Sel man (ra), burayı görünce, hocasının kendisine bahsettiği bel deye geldiğini anlamıştı. Rasûlüllah (s.a.s) Mekke'de pey-gamberlikle görevlendirilip Medine'ye hicret edene kadar kö-le olarak hurma bahçelerinde çalışmış ve sürekli meşgul tu-tulduğu ve serbest olarak kimseyle konuşamadığı için, onun varlığından haberdar olamamıştı. Rasülüllah (s.a.s) Kuba'ya geldiği zaman Yahudiler, Evs ve Hacrec'in ona iman etmesi-ne kızıyor ve bunu bir türlü hazmedemiyorlardi. Selman (ra). hurma bahçesinde bir ağacın tepesinde çalıştığı sırada Ya-hudilerden birisi gelmiş ve ağacın altında oturan Selman (ra)'in sahibine (Evs ve Hacrec' kastederek); "Allah Benu Kayle'ye lånet etsin. Vallahi onlar şu anda, Mekke'den bu gün gelen bir adamın etrafinda toplanmış bulunuyor ve onun nebi olduğuna inanıyorlar" dedi. Selman (r.a) şöyle demekte dir: "Ben kendi kendime; "bu kesinlikle o peygamberdir" de-dim. Öyle bir titremeye başladım ki, ağacın altında duran sa-hibimin üzerine düşeceğim korkusuna kapıldım. Süratli şekil-de ağaçtan aşağı inip; "Ne diyor? Bu haber nedir?" diye sor-dum. Bunun üzerine efendim bana şiddetli bir yumruk attı ve; "Bundan sana ne! İşinin başına dön" diye bağırdı. Ben ona,
"Sadece duyduğum bu haberin ne olduğunu anlamak iste-miştim" dedim. Akşam olunca Selman (r.a), biriktirmiş oldu-ğu bir miktar yiyeceği alarak, Kuba'da bulunmakta olan Ra-sûlüllah (s.a.s)'in yanına gitti ve ona: "Senin salih bir kimse ol-duğunu duydum. Yanınızda ihtiyaç sahibi olan arkadaşlarınız var. Sizin halinizi duyduğum zaman, bunları size vermemin daha iyi olacağını düşündüm" dedi ve getirdiklerini Rasülüllah (s.a.s)'in yanına koydu. Rasûlüllah (s.a.s), ashabına;
"Yiyin" dedi. Ancak kendisi bunlardan yemedi. Selman (r.a), sadaka kabul etmediğini gördüğü zaman kendi kendine; "Bu alametlerin biridir" dedi. Daha sonra Rasûlüllah (s.a.s) Medi-ne'ye geçti. Selmån (ra) tekrar bir şeyler hazırlayarak Rasû-lüllah (s.a.s)'in yanına gitti ve getirdiklerinin sadaka olmadığı
ni, sadece kendisine hediye olarak vermek istediğini söyledi.
Onun sahabeleriyle birlikte bunlardan yediğini görünce ikinc
alametin de onda var olduğuna kani oldu. Bir zaman sonra
Selman (r.a) tekrar Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına gitti. Rasûlül-lah (s.a.s) ashabıyla birlikte oturmaktaydı. O, onlara selam verdikten sonra, Rasûlüllah (s.a.s)'in etrafinda dolaşmaya başladı. Onun, bildiği bir şeyi araştırdığını anlayan Rasûlüllah (s.a.s) ridasını kaldırdı. Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'in sır tındaki mührü gördüğü zaman Ammuriye'deki rahibin kendi sine bahsettiği mührün aynısı olduğunu anladı ve onu operell
ağlamaya başladı. Rasûlüllah (s.a.s) onu yanına oturtarak ha lini sordu. Selman (r.a), oraya ulaşıncaya kadar başından ge çen olayları anlattığı zaman, Rasûlüllah (s.a.s) ve orada bulu nan sahabiler bunu hayretler içerisinde dinlemişlerdi (İbn Is hak, es-Sire, Neşr: M. Hamdullah, İstanbul 1981, 66; Ahme b
. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 77-79; Ibnul-Esi Üsdül-Ğabe, II, 418-419; Muhammed b. Hasan ed-Diyar bekri, Tarihul-Hamis, Beyrut (t.y), 1, 351-352; Ahmed b. Ha fiz el-Hakemi, el-Kısasul-Islamiye, (muhtemelen) Riyad 1976 1,187-189). Selman (ra), Rasûlüllah (s.a.s)'e geldiği zama Arapçayı meramını anlatacak ölçüde bilmiyordu. Onuni
KLOPEDISI
YanıtlaSilFarsçayı bilen bir tercüman aracılığıyla konuşmuş olduğu ri-vayet edilmektedir (Diyarbekrî, a.g.e., 1, 352). Selman (r.a)'ın İsfahan'daki köyünde başlayan
ve müslü-man olup kölelikten kurtuluncaya kadar başından geçen bu olayları Ahmed b. Hanbel, İbn Sa'd, İbnul-Esir ve diğerleri, onun kendi anlatımıyla İbn Abbas'dan rivayet etmektedirler. İbn Sa'd'ın Kurre el-Kindî'den naklettiği başka bir rivayette ise Selman (r.a)'ın bu kissası farklı bir şekilde anlatılmakta ve onun, İslam'a ulaşan yolculuğu esnasında, hıristiyan hocala-rın vasiyetleriyle, Hıms'a gittiği; yine buradan tavsiye üzerine Kudüse ulaştığı; burada kendisine tarif edilen zatı bulup on-dan ilim tahsil ettiği; bu kimsenin ona son peygamberin çıka-cağı yer ve önceki rivayetlerde geçen alametleri bildirmesi üzerine Hicaz'a doğru hareket ettiği ve sonunda Araplardan bir topluluk tarafından köle edilip Medine'de bir kadına satıl-dığı nakledilmektedir (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 71-72; diğer riva-yetler için bk. el-Hâkim, el-Müstedrek, Beyrut (t.y.), III, 598, vd.).
İbnul-Hacer, Selman (r.a)'ın müslüman olana kadar hakkın-da nakledilen kıssaların birbiriyle farklılıklar arzettiğini, bunla-rın arasını telif etmenin güç olduğunu söylemektedir (Askala-nî, a.g.e., II, 62).
Selman (r.a), Hicret'in beşinci yılına kadar köle olarak yaşa-mıştır. Bundan dolayı o, Hendek savaşından önceki gazalara iştirak edemedi. Uhud savaşı öncesinde Rasûlüllah (s.a.s) ona, efendisiyle mükâtebede bulunmasını söyledi. Selman (r.a), bunun üzerine efendisine giderek onunla, üçyüz hurma fidanı temin edip dikmek ve kırk ukiye (1600 yüz dirhem) al-tın vermek şartıyla anlaştı. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s), Sahabilere: "Kardeşinize yardım edin " dedi. Sahabiler güç-leri miktarınca fidan temin ederek üç yüz tane fidanı ona ver-diler. Rasûlüllah (s.a.s), ona: "Selman, git çukurlarını kaz. Dik-meye sıra geldiği zaman onları sen dikme. bana haber ver. Onları kendi ellerimle yerlerine koyayım" dedi. Selman (r.a), çukurların kazılma işini Sahabîlerin yardımıyla bitirdi. Rasûlül-lah (s.a.s), bahçeye giderek bütün fidanları yerine koydu. Bu
fidanlardan hiç bir tanesi kurumamıştı. Daha sonra, Rasûlül-ah (s.a.s) Selman (r.a)'ı yanına çağırarak, efendisine ödeme-si gereken kirk ukiye altını ödemesi için ona yumurta büyük-lüğünde bir altın külçesi verdi. Selman (ra): "Bu benim öde-mem gereken m
Selman (r.a), Hicret' in beşinci y
YanıtlaSilak yaşa-mıştır. Bundan dolayı o, Hendek savaşından önceki gazalara iştirak edemedi. Uhud savaşı öncesinde Rasûlüllah (s.a.s) ona, efendisiyle mükâtebede bulunmasını söyledi. Selman (r.a), bunun üzerine efendisine giderek onunla, üçyüz hurma fidanı temin edip dikmek ve kırk ukiye (1600 yüz dirhem) al-tin vermek şartıyla anlaştı. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s), Sahabilere: "Kardeşinize yardım edin " dedi. Sahabiler güç-leri miktarınca fidan temin ederek üç yüz tane fidanı ona ver-diler. Rasûlüllah (s.a.s), ona: "Selman, git çukurlarını kaz. Dik-meye sıra geldiği zaman onları sen dikme, bana haber ver. Onları kendi ellerimle yerlerine koyayım" dedi. Selman (r.a), çukurların kazılma işini Sahabîlerin yardımıyla bitirdi. Rasûlül-lah (s.a.s), bahçeye giderek bütün fidanları yerine koydu. Bu fidanlardan hiç bir tanesi kurumamıştı. Daha sonra, Rasûlül-lah (s.a.s) Selman (r.a)'ı yanına çağırarak, efendisine ödeme-si gereken kırk ukiye altını ödemesi için ona yumurta büyük-lüğünde bir altın külçesi verdi. Selman (r.a): "Bu benim öde-mem gereken miktarı nasıl karşılar ya Rasulallah?" demekten kendini alamadı. Rasûlüllah (s.a.s) ona, Ey Selman! Allah onunla senin borcunu karşılayacaktır" dedi. Selman (r.a) şöy-le demektedir: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onunla kırk ukiyelik ödemem gereken miktarı ödedim". Artık böylece Selman (r.a) hürriyetine kavuşmuş oluyordu (Ahmed b. Hanbel, V, 443-444; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 79-80; Diyarbek-ri, I, 468; İbnül-Esîr, Üsdü'l-Ğabe, II, 419; onun azad edilme-si hakkında değişik rivayetler için bk. Diyarbekrî, a.g.e., I, 469).
Selman (r.a)'ın katıldığı ilk savaş Hendek savaşıdır. Müşrik-ler, müttefiklerle birlikte oluşturdukları on bin kişilik bir orduy-la birlikte Medine'ye doğru harekete geçtikleri zaman, Rasû-lüllah (s.a.s), sehir içinde kalarak bir savunma savaşı verme-yi kararlaştırmıştı. Ancak, Medine'nin çevresinde düşmanın şehre girişini engelleyecek her hangi bir sur yoktu. Bu durum
ISLAM ANSI
YanıtlaSilsehrin savunulmasını oldukça güçleştiriyordu. Yapılan istişa-reler esnasında Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'e, "Ey Allah'in Rasûlü! Biz İranda muhasara edildiğimiz zaman şehrin etra-finda bir hendek kazarak kendimizi savunurduk" deyip hücu-ma açık bölgede bir hendek kazılması görüşünü ileri sürmüş-tü (Taberi, Tarih, II, 566). Bu görüş Rasûlüllah (s.a.s) tarafın-dan uygun bulunmuş ve derhal hendeğin kazılması için faali-yete geçilmişti. Selman (r.a), kuvvetli bir kimseydi ve kazı işin-de oldukça verimli çalışmaktaydı. Ensar grubu, Selman (r.a)'ı sahiplenerek, "Selman bizdendir" dediler. Bunun üzerine mu-hacirler; "Hayır Selman bizdendir" demeye başladılar. Bunu duyan Rasûlüllah (s.a.s); "Selman bizdendir. O ehl-i beytim-dendir" diyerek onu ehl-i beytine dahil etmiştir (Taberi, aynı yer; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 83).
Selman (r.a), daha sonraki bütün savaşlarda Rasûlüllah (s.a.s) ile birlikte bulunmuştur. Mekkeli müşrikler, Medine ön--lerine geldikleri zaman şehirle aralarındaki hendeği gördükle-rinde şaşırmışlardı. Çünkü Araplar daha önce böyle bir sa-vunma usulünden habersizdiler. Müşrikler, bu hendeği geç-meyi denedilerse de başaramadılar. Savaşın kazanılmasında hendeğin rolü o kadar büyük olmuştur ki, bundan dolay Hendek savaşı olarak adlandırılmıştır.
Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'in yanından vefat edinceye kadar ayrılmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a)'ın Halifeliği zamanında da Medine'de bulunmuştur.
Ömer (r.a) devrinde İslâm ordusu İran'ın fethi için hareket geçtiği zaman Selman (r.a) da bu orduya katıldı. Selman (r.a Iran asılıydı. Bundan dolayı düşman ordusunun durumun çok iyi biliyordu. Ayrıca Farsların İslâm dinini kabul edere dalaletten kurtulmalarını şiddetle arzulamaktaydı. İranlıla Kadisi'ye yenilgisinden sonra Medain'de toplanmışlard Müslümanlar Dicle nehrinin kenarına geldikleri zaman, karş ya geçmek için hiç bir şey bulamadılar. Sa'd b. Ebi Vakka karşı sahile bir öncü birliği gönderip geçiş güvenliğini sağla diktan sonra, bütün orduya nehri geçme emrini verdi. Ora topluca, suları kabarmış bir sekilde akan Dicle nehrine dald Sa'd (ra)'in yanında Selman (r.a) bulunmaktaydı. Sa'd (r.a dim edeceğini, c
Hendek
YanıtlaSilMedine'de bulunmuştur. Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s) in yanından vefat edinceye kadar ayrılmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a)'ın Halifeliği zamanında da Ömer (r.a) devrinde İslâm ordusu İran'ın fethi için harekete
geçtiği zaman Selman (r.a) da bu orduya katıldı. Selman (r.a) ran asıllıydı. Bundan dolayı düşman ordusunun durumunu çok iyi biliyordu. Ayrıca Farsların İslâm dinini kabul ederek dalaletten kurtulmalarını şiddetle arzulamaktaydı. İranlılar, Kadisi'ye yenilgisinden sonra Medain'de toplanmışlardı. Müslümanlar Dicle nehrinin kenarına geldikleri zaman, karşı-ya geçmek için hiç bir şey bulamadılar. Sa'd b. Ebi Vakkas, karşı sahile bir öncü birliği gönderip geçiş güvenliğini sağla-dıktan sonra, bütün orduya nehri geçme emrini verdi. Ordu topluca, suları kabarmış bir şekilde akan Dicle nehrine daldı. Sa'd (r.a)'in yanında Selman (r.a) bulunmaktaydı. Sa'd (r.a), dua ediyor ve Allah Teâlâ'nın dostlarına yardım edeceğini, di-nini üstün kılacağını ve Allah Teâlâ'ya isyan eden bir toplulu-ğun iyiliğe (İslâm'a) galebe çalamayacağını söylüyordu. Neh-rin ortasında oldukça heyecanlı bir halde bulunan Sa'd (ra)'a, Selman (r.a) şöyle demekteydi: "İslâm yepyenidir. Al-lah, karaları nasıl müslümanların emrine vermişse, denizleri de onların emrine verecek güçtedir. Allah'a yemin ederim ki müslümanlar nehre nasıl akın akın girmişlerse nehirden öyle-ce akın akın çıkacaklardır". Gerçekten Selman (r.a)'ın dediği olmuş ve müslüman ordusu hiç kayıp vermeden karşı kıyıya geçmişti (Taberi, Tarih, IV, 11-12; İbnul-Esîr, el-Kâmil fi't-Ta-rih, II, 511-512). İranlı askerler dehşet içerisinde, onların neh-ri geçişlerine bakıyorlar ve kendi kendilerine; "Şeytanlar geli-yor. Vallahi bizim savaştığımız bu topluluk cinlerden başkala-n değildir" demekteydiler (Taberi, II, 514). İranlı askerler kaça-rak Kisra'nın sarayına sığınıp direnmeye devam ettiler. Bura-ya gönderilen öncü birliğinin komutanı Selman (r.a)'dı. O, su-run önüne geldiği zaman, İslamın emrettiği şekilde onları üç defa müslüman olmaya, kabul etmezlerse cizye ödemeye
C
KLOPEDISI
YanıtlaSilSELMAN FARISE 165
davet etti. Selman (ra) onlara şöyle diyordu. "Ben de asien sizden biriyim Size acıyor ve yumuşak davranıyorum. Eger muslüman olursanız bizim kardeşlerimiz olarak aynı haklara sahip olursunuz. Bunu kabul etmez, dininiz de kalmak ister-seniz, bize itaat ederek cizye ödersiniz. Bunu da kabul et mezseniz, diğerleri gibi sizinle savaşınız" (Taberi, a ge.. IV,14) Selman (ra), meselenin Arapların Acemiere häkimiye ti meselesi olmadığını onlara anlatabilmek için, "Sizden biri olduğum halde Araplar bana itaat ediyor" diyerek (Ibn Han-bel, V, 444) ikna etmeye çalışıyordu. Selman (ra) ilk iki sart kabul etmemeleri üzerine onlara üç gün düşünmeleri için mühlet verdi. Üçüncu gün sarayda bulunan askerler teslim olmayı kabul ettiler ve böylece Kisra'nın muhteşem sarayı müslümanların eline geçmiş oldu (Taberi, a.g.e., M). Daha önce Behuresirdekileri de o Islám'a davet etmişti. Ancak bu radakiler, cizye vermeyi de reddedince savaşılarak mağlup edilmişlerdi (Taberi, aynı yer)
Sa'd (ra) Medain'de karargah kurmuştu. Ancak buranın havası, İslam askerlerine iyi gelmemiş, iklim değişikliğinden dolayı yüzlerinin renkleri değişmişti. Bu durumu öğrenen Ömer (ra), Sa'd'a haber göndererek, müslümanların yaşa-malarına uygun bir yer tesbit edilmesi için Selman (ra) ile Hu-zeyfe (ra)'ı görevlendirmesini istedi. Bu yer ile Medine arasın-da ulaşım kolaylığını engelleyecek bir nehin bulunmamasını özellikle vurguladı. Bölgede araştırmalarda bulunan Selman (ra) ve Huzeyfe (r.a), sonunda Kufe uzerinde karar kildilar ve burada ordugah şehri inşa edildi (17/638) (Taberi, a.g.e., V 40-41; Ibnul-Esir, el-Kamil fit-Tarih, II, 527-528). Selman (ra) Iran'ın fethi için devam eden askeri harekatlarda aktif olarak rol almıştır (Taberi, IV, 305; Ibnul-Esir, el-Kamil fit-Tarih, III, 132).
Selman (r.a), Hz. Ömer (ra) döneminde Medäin valiliğinde bulunmuştur. Selman (r.a), Hicri 36 yılında Medain'de vefat etmiştir (Ibnul-Imad, Şezerâtu'z-Zeheb, 1, 44; Ibn Hacer, a.g.e., II, 63; Ibnul-Esir, Tarih, III, 287; Ibn Sa'd, a.g.e., VI, 17). Ancak onun ölüm tarihi hakkında farklı rivayetler bulunmak-tadır. Hz. Osman (ra)'ın hilafetinin sonlanna doğru, (35) veya 37 yılında vefat ettiği rivayet edilmekte; hatta Hz. Ömer za-manında öldüğü de söylemektedir (İbnul-Esir, Üsdü'l-Gabe,
II, 421). Ibn Hacer, onun ölümü ile ilgili farklı tarihleri verdik-ten sonra, Enes (ra)'den, Ibn Mes'ud'un, ölüm döşeğindeki Selman (ra)'ı ziyaret ettiği şeklindeki rivayeti delil alarak, Ibn Mes'ud'un 34. yıldan önce vefat ettiğini, dolayısıyla Selman (ra)'ın ölümünün 33. veya 32. yılında olması gerektiği görü şünü ileri sürmektedir (İbn Hacer, a.g.e., II, 63). Onun iki yüz elli ile üç yüz elli sene yaşadığı şeklinde rivayetler bulunmak-ta ve raviler iki yüz elli sene yaşadığının şüphe götürmez ol-duğunu söylemektedirler (el-Askalanî, a.g.e., II, 62; Ibnul-Esir, Tarih, II, 287; Üsdül-Ğabe, 421), Ibn Hacer, Zehebi'nin rivayetlerini değerlendirdikten sonra, onun ancak seksen yıl kadar yaşamış olabileceği kanaatine vardığını nakletmektedir (Ibn Hacer, aynı yer) ki, gerçeğe yakın olan da budur. Selman (r.a)'ın mezarı, Bağdad'ın 30 km doğusunda Medain harabe-leri civarından akan Deyale ırmağının kenarındadır. Onun bu-lunduğu yer Selman-ı Pak (temiz Selman) olarak isimlendiril-miştir. Onun mezarının içinde bulunduğu cami IV. Murad ta-
166 SELMAN FARISI
YanıtlaSilISLAM ANSIK
rafindan tamir ettinimiştir.
Selman (ra), ilim, fazilet ve zühd bakımından Ashabin en önde gelen simalarından birisi olup, Rasûlüllah (s.a.s)'e ya-kınlığıyla tanınmaktadır. Hz. Aişe (r.an), şöyle demektedir.
"Bir çok geceler Selman (ra) Rasûlüllah (s.a.s) ile yalnız ka-lirlardı. Bu beraberlik o kadar sürerdi ki Rasûlüllah (sas) ha-nımlanndan birinin yanına bile girmezdi (Ibnul-Esir, Usdül-Gabe, II, 420). Rasûlüllah (s.a.s), Hendek savaşı esnasında onun ehl-i beytinden olduğunu ilän etmişti.
Hz. Ali (ra) onun hakkında; "Ona evvelkilerin ve sonrakile-rin ilmi verilmiştir. Onda bulunan bu ilme ulaşılamaz" demiş-tir. Başka bir zaman da: "O bizim ehl-i beytimizdendir. Ara-nızdakı konumu Lokman Hekim gibidir. İlk ve son kitabı oku-muştur. Sonu olmayan bir denizdir" demiştir. Muaz (r.a) ken-disine gelenlere ilmi, aralarında Selman (ra)'ın da bulunduğu dört kişiden talep etmelerini söylemiştir. Onun ilmi hakkında yapılan övgüler Rasûlüllah (s.a.s)'ın söylediği; "Selman ilme doyuruldu" (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 85), Sözünə dayandırılmak-tadır. Selman (r.a), Ebu Derda' (ra)'ın gece boyu namaz kıldı-ğı ve sürekli oruç tuttuğunu gördüğü zaman onu bundan alı-koyup hazırlanan yemekten yiyerek orucunu bozması konu-sunda ısrar etmiş ve ona; "Üzerinde gözünün hakkı vardır, ai-lenin hakkı vardır. Bazen oruç tut, bazen tutma; bazen na-maz kıl, bazan ara ver" (bunları nafile olan ibadetleri için söy-lemiştir). Ebu'd-Derda' bu durumu Rasülüllah (s.a.s)'e ilettiği zaman o; "Selman senden daha alimdir" dedi ve bunu üç ke-re tekrarladı (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 85-86).
Hz. Ömer (ra), ona büyük bir saygı gösterirdi. Ümmetin İdaresinin sorumluluğu altında ezilen Ömer (r.a), duyduğu bir endişesini dile getirerek Selman (ra)'a şöyle sormuştu: "Ben bir melik (kral) miyim, yoksa halife miyim?". Selman (r.a) ona şöyle karşılık verdi; "Eğer sen müslümanların toprağından bir dirhemden az veya fazla bir para alır, sonra onu, haksız bir şekilde sarfedersen, sen halife olmayıp bir melik olursun" (Ta-beri, a.g.e., IV, 211; İbnu'l-Esir, Tarih, III, 59).
Hz. Ömer (r.a), fey gelirlerini taksim ederken, Selman (ra)'a dört bin dirhem hisse ayırmıştır. Bazı kimseler, "Halifenin oğ-lu (Abdullah) üç bin beşyüz dirhem alıyor, bu Farslı ise dört bin dirhem alıyor" diyerek bu durumu garipsemişlerdi. Ora-dakiler: "Selman, Rasûlüllah (s.a.s) ile Abdullah'ın katılmamış olduğu bir çok savaşa katılmıştır" diyerek cevapladılar (İbn Sa'd, IV, 86). Başka bir rivayette, Ömer (r.a), Fey gelirlerinden müslümanlara maaş bağlamak için Divanul-Ata'yı tesis ettiği zaman, Sahabiler için İslâm'daki öncelikleri ve katıldıklan sa-vaşlan göz önüne alarak bir gruplandırma yaptığı; Selman (r.a)'ı, Hasan (r.a), Hüseyin (r.a) ve Ebu Zer ile birlikte olmadık-lan halde Bedir ehlinden sayarak alacaklan miktarı beş bin dirhem olarak kararlaştırdığı bildirilmektedir (Taberi, a.g.e., III, 614).
Rasûlüliah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Cennet üç kişiyi öz-ler. Ali, Ammar ve Selman" (Tirmizi, Menākıb, 34).
Selman (r.a), son derece mütevazi ve kanaatkar bir hayat
yaşamıştır. O, Medain'de vali bulunduğu ve çoğu devlet me-murlarından fazla gelire sahip olduğu halde günlük yaşamı, son, derece sadeydi. O, köle olduğu zaman nasıl giyinir ve nasıl gezerdiyse Medain valisi olduğu zaman da aynı hal üze-
SIKLO
YanıtlaSilre devam etmisti. O, eline geçen parayı tasadduk eder ve kendi emeğiyle ürettiği şeylerden başkasını yemezdi. Tanı-di. Medain sokaklarında yürürken Suriye tarafından gelen bir mayan birisinin, onun vali olduğunu anlaması mümkün değil-tüccar, üzerinde alelade bir aba ile gördüğü Selman'ı çağıra-rak yüklerini taşımasını istedi. O, hiç tereddüt etmeden yük-leri sırtına aldı ve adamla birlikte yürümeye başladı. Onu bu halde görenler, "Bu validir" dediklerinde adam; "Seni tanımı-yordum" diyerek özür diledi. Selman (r.a) ona, "Hayır bunları evine kadar götüreceğim" diyerek yoluna devam etti (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 88; buna benzer diğer bir olay için bk. aynı yer).
Bazı kimselerin giyiminden dolayı kendisine dil uzatmalan ve hafife almalarına karşı hiç bir tepki göstermemiştir. Bir de-fasında iki genç asker yanından geçerlerken, onu göstere-rek; "Emiriniz budur" diyerek gülüyorlardı. Selman (r.a)'ın ya-nındaki adam ona, "Ey Ebu Abdullah! Şunların ne dediğini görüyor musun?" dedi. Selman (r.a) ona şöyle dedi: "Onları bırak. Hayır ve şer bu günden sonradır. Eğer toprak yemeyi becerebilirsen onu ye de, iki kişiye dahi olsa emir olmaktan kaçın. Mazlumun ve sıkışık durumdaki kimselerin duasından sakın. Çünkü onların duaları ile Allah Teâlâ arasında perde yoktur" (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 87-88). Selman (r.a) çok cömert bir kişiliğe sahipti. Eline geçen her şeyi fakirlere bölüştürürdü (İbnul-Esîr, üsdül-Ğâbe, II, 420).
O, hiçbir zaman sadaka kabul etmemiştir. Çoğu zaman eli-ne geçen parayla hemen et alır ve onu pişirerek, hadis ehlini çağırır ve birlikte yerlerdi (İbn Sa'd, IV, 9).
Selman (r.a), ölüm döşeğine yattığı zaman, ziyaretine giden Medain valisi Sa'd b. Malik ve Sa'd b. Mes'ud onu ağlarken buldular. Neden ağladığını sorduklarında o şöyle cevap ver-mişti: "Rasûlüllah (s.a.s) bizden bir ahid aldı. Hiç birimiz onu koruyamadık. O bize şöyle demişti: "Sizin dünyadaki geçim-liliğiniz bir yolcunun azığı kadar olsun ".
Onun ilmi ve takvası diğer sahabileri de etkilemekteydi. Zi-ra onu ziyarete giden Sa'd b. Ebi Vakkas, kendisine nasıl davranması gerektiği şeklinde tavsiyede bulunmasını iste-mişti (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 90-91).
Selman (r.a), sık saçlı, uzun boylu bir kimseydi. Onun Me-dâin'de Bukeyre adında bir hanımı vardı (İbn Sa'd, IV, 92). Selman (r.a), Medine'deyken Hz Öm tediği, fakat ondan is-
bir kişiliğe sahipti.
YanıtlaSil(İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 420).
Uştürürdü
O, hiçbir zaman sadaka kabul etmemiştir. Çoğu zaman eli-ne geçen parayla hemen et alır ve onu pişirerek, hadis ehlin çağırır ve birlikte yerlerdi (Ibn Sa'd, IV, 9).
Selman (r.a), ölüm döşeğine yattığı zaman, ziyaretine giden buldular. Neden ağladığını sorduklarında o şöyle cevap ver-Medain valisi Sa'd b. Malik ve Sa'd b. Mes'ud onu ağlarken misti: "Rasûlüllah (s.a.s) bizden bir ahid aldı. Hiç birimiz onu koruyamadık. O bize şöyle demişti: "Sizin dünyadaki geçim-liliğiniz bir yolcunun azığı kadar olsun ".
Onun ilmi ve takvası diğer sahabileri de etkilemekteydi. Z-ra onu ziyarete giden Sa'd b. Ebi Vakkas, kendisine nasıl davranması gerektiği şeklinde tavsiyede bulunmasını iste-mişti (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 90-91).
Selman (r.a), sık saçlı, uzun boylu bir kimseydi. Onun Me-dâin'de Bukeyre adında bir hanımı vardı (İbn Sa'd, IV, 92). Selman (r.a), Medine'deyken Hz. Ömer (r.a)'in kızını ondan is-tediği, fakat, Amr b. el-As'ın bu konuda Selman (r.a)'ı kızdır-ması üzerine bundan vazgeçtiği nakledilmektedir (İbn Abdır-rabbih, Ikdu'l-Ferid, Beyrut 1949, VI, 90). Ancak onun ailesi hakkında açık rivayetler bulunmamaktadır.
Sufiler, Selman (ra)'ı Ashabul-Suffe ile birlikte tasawufun kurucularından biri olarak kabul ederler. Bir çok tarikat silsi lesi ona dayandırılmaktadır. O, Rasûlüllah (s.a.s)'in berberliği-ni yaptığı için Futuwet teşkilatına bağlı berberlerin piri olarak kabul edilmekteydi. Selman (r.a)'ın sahip olduğu haklı şöhre ti, bütün müslümanların ona karşı içten bir sevgi duymalan-na sebep olmuştur. Sünnî müslümanlar onun adını büyük bir sevgiyle anarlar. Ehli beytten sayılması, Siilerin ona karşı farklı bir ilgi göstermelerine sebep olmuştur. Hacdan dönen Şiller Kerbela'dan sonra onun mezarını ziyaret etmeyi ihmal et-mezler. Aynca, Siiler, Hz. Ali ve Ehli Beyt hakkıntla rivayet olu-
ISLAM ANS
YanıtlaSilnan hadislerin çoğunu ona isnad ederler. Gulat-ı Şia ekolle-rinde ise o, ilahî sudur sırasında Ali (r.a)'den hemen sonra yer alır. Nusayriler ise onu, üç gizli harften biri kabul ederler. Nu-sayriliğin teslis akidesini ifade eden ayn, mim ve sin harflerin-den ayn Ali'yi, mim Muhammed (s.a.s)'i, sin ise Selman'ı ifa-de eder. Mana (Ali), ism (Muhammed) bab ise Selman'dır. Buna göre o Nusayrî teslis akidesinin kapısı (bab) olup, üçüncü had'dır. Durzîler ise, Kur'an'ın Selman'a vahyolundu-ğuna, Peygamberin Kur'an'ı ondan aldığına inanmaktadırlar. Bu ekoller, oluşturdukları inanç sistemlerinde diğer bir kaç sahabi ile birlikte Selman (r.a)'ı temel unsur olarak kullanmış-lar ve ona çeşitli fonksiyonlar yüklemişlerdir. Bu mezheplerin gerçekte mutedil Şia ile alakaları yoktur. Zira muhtevalarında-ki inanç prensipleri gözönüne alındığı zaman İslamî şahsiyet-lerin isimlerini kullanarak putperest bir inanç sistemi meyda-na getirdikleri görülecektir.
Ömer TELLİOĞLU
SELSEBİL
Cennetteki bir pınarın adı. Kur'an-ı Kerim'de sadece bir defa zikredilmektedir: "Cennette samimi mü'minlere "zencefil" katılmış kadeh
ler
94
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
"Ey MÜDDESSİR, Ey MÜZZEMMİL.» ( 73/1 ve 74/1)
Her iki isim de, bürünüp örtünmek manasına olmakla beraber. aralarında az fark vardır.
kullanılır. MUZZEMMİL: Daha zivade kendi elbisesine bürünüp yatan icin
MÜDDESSİR: Her neye ise.. bürünüp sarınan, örtünen için kul
Bu isimlerin, Resulüllah S.A. efendimize verilmesinin sebebi şöy lanılır.
Resulüllah S.A. efendimize ilk vahiy geldiği zaman, Hira dağın-ledir: da idi.
Ya Muhammed.
Diye semadan bir ses duydu. Sesin geldiği tarafa baktığı zaman, Cebrail'i gördü; bir kürsü üzerine oturmuştu. Bunu görünce, içinde bir ürperme hâsıl oldu. Hemen eve döndü. Hazret-i Hatice validemize:
«Ya Hatice beni elbisemle veya başka bir şeyle ört.>> Böyle sarınıp yattığı sırada; yüce Hak katından, Cebrail a.s. gel-
di. Şöyle dedi: Ey bürünüp sarınan, kalk sakındır.» (74/1-2)
«Ey sarınıp yatan, gecenin bir mikdarında kalk.» (73/1-2)
Ve.. her iki sureyi de getirdi. Böylece, Resulüllah S.A. efendimi zin isimleri:
- MÜDDESSİR ve MÜZZEMMİL.
Oldu. Bazıları, bu âyet-i kerimelerle yapılan hitabı, LATIFE HI-TABI olarak kabul etmişlerdir. LATİFE HİTABI veya LATİFE NIDA-SI Arap dilinde şu demeğe gelir:
Büyük ve ulu bir kime, bir başkasına HİTAB murad ettiği zaman, HİTAB ettiği kimseye, lütuflu muamelesini bildirmek isterse, HİTAB anında ne halde ise.. o haline göre hitab etmesi..
Bir misal olarak, Resulüllah S.A. efendimizin Hz. Ali'ye r.a. hita-hını ele alalım.
Hz. Ali r.a. toprak üzerinde yatıyordu. Resulüllah S.A efendimiz onunla latife etmek istedi. Bunun için, ona şöyle hitab etti:
«Ya Ebettürab..» (Ey toprak babası.)
İşte.. Yüce Allah'ın, Resulüllah S.A. efendimize hitabı dahi bu manaya göre değerlendirilir.
Yüce Allah, kendisine, gece namazı emrini verdi; insanları İs-lâm'a davet ve onları yasaklardan sakındırmak vazifesini yükledi. Bunlar, Resulüllah S.A. efendimize, onun bir lütfu idi. Yüce Allah, bu lütfundan Resulünü agåh etmek istedi.
rına bürünüp yatmıştı. Örtülere sarılı idi. İste, o anın nezaketi icabı Yüce emir geldiği zaman; Resulüllah S.A. efendimiz, pâk libasla-kendisine:
KARA DAVUD
YanıtlaSilEy MÜDDESSİR ve Ey MÜZZEMMİL.
Hitabını yaptı.
Bu manaların dışında, bir başka mana daha anlatıldı: MÜDDESSİR ve MÜZZEMMİL.
05
Sıfatları, isim olarak, yüce emre tahammülü olan kimseler için kullanılır.
Bu manaya göre: Resulüllah S.A. efendimiz, bütün insanlara Re-mütaham mil idi. Bunun dışında nefsinin tekliflere karşı tutumundan ve mu-annidlerinden zuhur eden ezaya tahammülünden ötürü:
MÜDDESSİR ve MÜZZEMMİL.
Nidasına muhatab oldu. Ve bu hitaplar, kendisine isim oldu... Allah-ü Taâlâ ona salát ve selâm eylesin.
29. İsim: ABDÜLLAH. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salát ve selâm eyle.
Bu isim: Resulüllah S.A. efendimizin güzel isimleri arasında sa-
yılır.
Çünkü İbadete devamlı ve Hakka itaatta tamdı.
Resulüllah S.A. efendimiz, bu vücud âlemine teşrif ettikten taa, dar-ı bekaye teşrif buyurup göçünceye kadar; bir an olsun, Ålemle-rin Rabbi Yüc Allah'a ibadet ve taattan hali kalmamıştır. Hiç bir işi. kendisini bu işten, yani: Hakka ibadetten geri bırakmamıştır.
Hatta, kalbi, kalıbı, zâhiri, batını ile ibadet ve taata devam et-miştir. Bu mana icabıdır ki; ism-i şeriflerine:
ABDÜLLAH.
Yani: ALLAH'IN KULU.. dẹndi.
Burada anlatılan lafza-i celâl, sıfatları içine alan zata has isim-dir. ABD, kelimesi, ondan başkasına izafe edilmedi. Meselá:
Abdürrahman, Abdüşşekür. (Rahman'ın kulu, Şekûr'un kulu.)
Denilmedi; kendisine:
ABDÜLLAH.
Denildi. Bunun ism-i celâle izafetle söylenmesinde değişik mana-lara işaretler vardır.
Şöyleki:
Resulüllah S.A. efendimiz bu ismi alınca; Yüce Hakkın cümle isimleri karşılığında bulunan özelliklere ve faydalara kavuşur. Bun-dan sonra, onların şükrüne devam eder.
Burada anlatılan isim: İsimlerin en şereflisidir. Bu üstün isim dolayısıyle, Resulüllah S.A. efendimize gelen nimetlerin büyüğü, ona ihsan olunan makamların yücelerinden biri Kur'an-ı Kerim'dir. Yü-ce Allah, bu ihsanı Resulüllah S.A. efendimize yaparken; ona:
«ABD.»
İsmini verip meâlini yazdığımız şu âyet-i kerimelerle bize anlattı:
60
YanıtlaSilURLAR 1 HAYRAT SERI
Antrimize (kulum) indirdiğimiz kitaptari (2/23) kitap gonderdi (18/1)
Antrine (kuluna) Forkan' ABZine (kuluna) indiren (25/1)
Resulullah Asfendimize verilen üstün makamlardan biri de. Allah'ın kullarına davettir Bu makamda da, Resulüllah B.A. efendirnáz
lein sim darak
ABD
Kullanıldı Bir kyet-i kerimede Allah-Takla şöyle buyurdu: Ve ABDULAH (Allahin kulu ona davet için kıyam ettiği
zaman (72/19) Resulotiah BA. efendimize verilen bu üstün makanlardan biri de Miran Gecesi bildirilen Ayet-i kerime lle anlatılmakta ve orada da, Allah- Takik ABD lafzın izikretmektedir:
ABDFini, (KULUNU) o gece Mescid-i Haram'dan Mescid-Aksa'ya götüren Allah sübhandır. (17/1)
Resulüllen B.A. efendimize verilen makamlardan biri de, vasıta sız olarak kendisine gelen vahlydir. Bu vahly, Mirac Gecesi oldu. Yü-ce Allah bunu söyle anlattı:
Allah, ABD'ine (kuluna) vahyedeceğini vahyetti.» (53/10)
Işte buraya kadar anlatılan manalardan da anlaşılıyor ki, bu isim en şerefli isimlerden biridir. Bunun için, delil kat'idir. Eğer, bu ABDULLAH isminden daha şerefli bir isim olsaydı; Allah-ü Taálá, Resulüllah B.A. efendimize o ismi verirdi. Kaldı ki, Resulüllah 3.A. efendimiz, bu makamda; yani: ABDULLAH oluşunda, bütün peygam-berlerden ve resullerden ayrı bir mana kazanmıştır. Bilhassa; Allah lam-i şerifine izafetle:
ABDULLAH.
İsmi verilmiştir. Allah-ü Taålå ona salát ve selåm eylesin.
30. Isim: HABİBÜLLAH (Sallallahü Taálá aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
HABİB lafzı, ism-l mef'ul manasında olup:
-MABUB.
Demeğe gelir. Yani: Sevilmiş, beğenilmiş..
HABİE lafzının ALLAH lafza-i celâline izafeten söylenmesi, Re-sulüllah B.A. efendimizin şerefini artırmak ve ona tazim içindir. Ve:
ALLAH'IN SEVGİLİSİ (MABUBÜLLAH).
Manasını taşır.
Mahabbet, yani: Bevgi, nefsani bir infialdir. Allah-ü Taâlâ ise... böyle bir şeyden münezzehtir. Onun için böyle bir mana verilmesi ve böyle bir sıfat alması yakışır şey değildir. Bu manaya göre, Al-lah i Taálá için murad olan gayedir. Seven için gaye ise şudur: Sev-diğinin bütün filllerden razı olup, yaptığı temennilere müsaade et-mck. Her an ve her zaman, türlü türlü nimetlerine daldırmak..
KARA DAVUD
YanıtlaSil07
Bu manada, Allah i Taálá, Resulüllah B.A. efendimizin her fiil, ve cümle halinden razıdır. Her an ona: Türlü türlü nimetler ve çeşit Ji ikramlar yapmaktadır. Bütün emellerini yerine getirmiş; muradına nail eylemiştir. Bütün ikramların sonucudur ki, Resulüllah S.A. efen-
dimizin ismine: -HABIBÜLLAH.
Denilmiştir. Bu isimle, bir başkasına sıfat verilmemiştir. Resulül-lah S.A. efendimizden başka bir ferde:
HABİBÜLLAH.
Ismi verilmemiştir. Dolayısiyle, bu isim doğrudan doğruya, Re-sulüllah S.A. efendimize mahsustur.
Allah-ü Talla ona salât ve selam eylesin.
**
31. İsim: SAFİYYÜLLAH. (Sallallahü Taßlä aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
SAFİYY, lafzına; Ism-1 mef'ul olarak mana verilir: Lügatte bu kelime şu manayadır:
Emir veya askerin, kendi özleri için seçerek ganimet malla-rından ayırdıkları güzel şeyler...
Anlatılan manadaki SAFİYY, kelimesi lafza-i celâle teşrif ve ta-zim için izafe edilince, manası şöyle olur:
Yüce Hak tarafından cümle mahluk arasından seçilen, tüm küdurattan halis, bütün kemalât ile mükerrem özge bir zat..
Anlatılan mana icabı olarak, Resulüllah S.A. efendimiz, bütün mahlukat arasından seçilip çıkarıldığı için, kendisine:
SAFİYYÜLLAH.
Påk bir isim olarak verildi.
Buraya kadar anlatılan manalar, SAFİYY kelimesi, ism-i mef'ul olması nazara alınarak izah edildi. Bir de, İsm-i fail olmak durumu vardır. O zaman mana şöyle olur:
Halis olucu..
Yani: Resul-ü Ekrem S.A. bütün sözlerinde ve fiillerinde yüce şa-nına ve ulu makamına yakışmayan bütün sıkıntı veren hallerden ve ayıplardan halis olucudur.
Bu halis olmak ve kemål bulmak: Cenab-ı Hakkın ilâhî feyzi ve rabbani inayeti ile olduğu için, latif isimlerine:
SAFİYYÜLLAH.
Denildi. Allah-ü Taàlâ, ona salât ve selâm eylesin.
*
32. İsim: NECİYYÜLLAH. (Sallallâhü Taşla aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle. -
NECİYY.
Lafzını, hem ism-i fail, hem de ism-i mef'ul manasına almak mümkündür. Bu kelime: Necva, kökünden gelmektedir ki:
F. 7
455
YanıtlaSil14148. Evsize, hiçbir yerde, yer yoktur
14149 Geçmişin ünüyle utku kazanılmaz
14150. Gelin beşikteyken, güvey ata binecek yaşta olmalı.
14151. Gemisini kurtaran kaptandır.
14152. Gereksinme görmeyen, mutluluğu da tanımaz
14153, Giz senin kölendir, onu bırakırsan, sen onun kölesi olursun.
14154. Gökten yağmur yerine süt yağsa, bunu toplayacak testi gene varsılda bulunur.
14155. Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur. (S glaz doloy, iz serdtsa von)
14156. Güç (kudret), genellikle haklı taraftadır.
14157. Gülmeyi sevenin dişleri ak olur.
14158. Gülu seven, dikenine katlanır. (Labış katatsya, lübi i sanoçki vozit.)
14159, Güven, ama araştır!
14160. Güzel bir gülüş, karanlığa ışık tutar.
14161. Her erkek, bir kadının oğludur.
14162. Her öten kuş, bülbül değildir.
14163. Her sakallıdan bir tel, köseye sakal olur. (S miru po nitke, golomu rubaşka.)
14164. Her tilki, kuyruğunu över.
14165. Herkes doğar, ama herkes adam olamaz.
14166. Herkes, kendi yolunu kendisi çizer.
14167. Herkes sana deve derse, deve olmadığını ispat edemezsin.
14168. Herkesin alnına ne yazılmışsa, o olur; ondan kurtuluş yoktur.
14169. Hiçbir iyilik, cezasız kalmaz.
14170. Horozu çok olan köyde, sabah geç olur. (U semi nyanek ditya bez glazu.)
14171. Işık karanlığı, barış savaşı yener.
14172. İçersen, ölürsün; içmezsen, yine ölürsün; o halde, içersen daha iyi edersin.
14173. İki cambaz, bir ipte oynamaz. (Dva medvedya v odnay berloge ne jivut.)
14174. İki kaptan bir gemiyi batırır. (U semi nyanek ditya bez glazu.)
14175. İki kel, bir tarak için kavga eder.
14176. İki tavşanı birden kovalayan, hiçbirini tutamaz.. (Za dvumya zaytsam pogonişsya, ni odnogo ne poymayeş: İki karpuz bir koltuğa sığmaz, anlamında.)
14177. İki türlü insan vardır: biri rüşvet verir, öteki alır.
14178. İlki, en doğrusudur.
14179. İlkin düşün, sonra karar ver!
14180. İmam bile okurken yanılır. (Kon o çetıreh nogah i tot spotikayetsya.)
14181. İnanacaksan, inan, ama denetle!
14182. İnanmasını bilen adam mutludur.
454
YanıtlaSil14114 Cehenneme giden yolun taşları, iyiniyetle döşenmiştir.
14115. Çar yumurtayı verince, tavuğu geri alır.
14116. Cava varmadan, paçaları sıvama (Ne znaya brodu, ne suysya v vodu)
14117. Celimsız düşman bir şey yapamaz, demek; kıvılcım yangın çıkarmaz, sanmaktır.
14118. Çirkin ol, biçimsiz ol; iki bin kölen varsa, hemen seni damat yapıverirler.
14119. Çocuklar, toprağın canlı çiçekleridir.
14120. Çocuklar yaşamaz, yaşamaya hazırlanır.
14121. Cocuklukta ne eğitimi görmüşsen, yaşlılıkta onun ürünlerini alırsın.
14122. Çok bilen dostumuzdur, pek çok bilen düşmanımız.
14123. Çok para, çok kaygı getirir.
14124. Çok para günahtır, az para daha büyük günah.
14125. Dakika dakika saat olur.
14126. Darı eken serçeden korkmaz, serçeden korkan darı ekmez. (Volkov boyatsya, v les ne hodit.)
14127. Denize girerken bir kez, savaşa giderken iki kez. evlenirken üç kez düşünmeli.
14128. Dereyi görmeden paşaları sıvama!
14129. Dervişin fikri ne ise, zikri de odur.
14130. Dokuzunda ne ise, doksanında da odur. (Kakov v kolibelke, takov i v mogilku. -Türkçe benzeri: Yedisinde ne ise, yetmişinde de odur.)
14131. Domuzu beslemişler de o şimdi çok yatması gerektiğinden sızlanmış.
14132. Domuzu küpelerle de süslesen, o yine gübreliğine gider.
14133. Domuzu masaya oturt, üzerine çıksın.
14134. Dua etmiş, etmiş, ama hep doğduğu gibi çırçıplak.
14135. Duvarın da kulağı var. (I u sten yest uşi.)
14136. Dün için akıllı olmak kolaydır.
14137. Düne yetişemezsin, yarından kaçamazsın.
14138. Dünyaya ne akıllı gel, ne de güzel, talihli ol, yeter!
14139. Dünyayı aydınlatan güneş, insanı aydınlatan bilgidir.
14140. Düşman birliklerini koyun sürüsü sanma, onlar bir kurt sürüsüdür.
14141. El ile gelen, düğün-bayram. (Na miru i smert krasna.)
14142. Elmasçının karısı, sahte elmas tutar.
14143. Erkekle kadın, bir tek ruhtur.
14144. Eski atasözü, yeni çağla çarpışmaktadır.
14145. Eski bir şapka, çıplak bir kafadan iyidir. (Eski bir şapka, hiç yoktan iyidir.)
14146. Ev alma, komşu al!
14147. Evlilik, dostluğun sonudur.
BERABERLİK
YanıtlaSilKaun kalbini islah etmesi, duzeltmesi, feyz ve huzura kavuşturması için, sålih-lerle beraber olması ka-dar faydalı bir şey yoktur.
Buna mukabil,
Kulun fåsıklarla beraber olup, onların işlerine nazar etmesi kadar da zararlı bir şey yoktur.
Bir kimse, sådık bir arkadaştan mahrum kalırsa, bu kendisi için buyük bir kayıptır.
. Ayıplardan uzak arkadaş arayanlar, arkadaşsız kalır.
İstediklerini vermediğiniz zaman kızan, kırılan veya küsen arkadaş; gerçek arkadaş değildir.
İMÂM'I YETİŞTİREN ANNE
On yaşımdayken Kur'ân-ı Kerim'i ezberlemiştim.
Sabah namazından önce annem beni kaldırır, soğuk Bağdat gün-lerinde abdest suyumu ısıtırdı. Sonra elbiselerimi giydirirdi. Evi-miz uzak ve yol karanlık olduğu için, kendisi de başörtüsünü takıp tesettüre bürünerek benimle birlikte camiye kadar gelirdi.
(Ali el Karni, Durús, XXVI, 4, XLIII, 21)
SIR BEREKETTE
YanıtlaSilMü'mine az bir mal kâfidir.
-Muhteris kişiye ise çok mal bile
kafi gelmez.
(Zira
Mu'min, kanaatkårdır, müsrif değildir. Hem de infåk ettiği için, dâima malımın bereketini görür.
Muhteris ise pintiliğinden ve israflarından dolayı buhranlar içinde yaşar, huzur bulamaz, şükre eremez.)
Tevekkül; bütün işlerinde Allah Teâlâ'ya teslim olmak, başa gelen her şeyi O'ndan bilip katlanabilmektir.
Her şey için kerem vardır.
Kalbin keremi: Hålık'tan râzı olmak, yani kadere rıza göstermektir.
BİR MANİ ÇIKMADAN
Değerli gördüğünüz hayırları, araya bir engel girmeden evvel yapmaya bakın.
-Yemeği
Din kardeşleriyle sürür içinde;
Fakirlerle, ikram ve cömertlikle;
- Diğer insanlarla da mürüvvet içinde yemek lazımdır.
166
İMAM AHMED BİN HANBEL
YanıtlaSilHAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
"İhlas, amellerin âfetlerinden kurtulmaktır."
SÜNNETE UY, FİTNEYE DÜŞME!
YanıtlaSilImam Malik Hazretleri'ne bir kimse;
-Nereden ihrâma gireyim (ni-yet edeyim)?" diye sormuştu.
Imam Malik Hazretleri, Sünnet'e uygun olan mahalli, yani Rasûlullah Efendimiz'in ihrâma girdiği Zülhuleyfe mevkiini tavsiye etti. Ancak o kimse;
*-Ben Mescid-i Nebevi'den ihrâma girmek istiyorum." deyince Imam Mâlik Hazretleri bundan nehyetti.
O kimse tekrar;
*-Kabr-i şerifin yanından, mescidden ihrâma girmek istiyorum." diye ısrar etti.
İmam Malik Hazretleri;
*-Öyle yaparsan senin fitneye düşmenden korkarım." dedi.
Adam şaşırarak;
*-Ey Imam! Fitne bunun neresinde? Ben daha uzak mesafe ekliyo-rum." deyince İmam Mâlik Hazretleri şu hikmetli cevabı verdi:
"-Rasûlullah'in eksik bıraktığı bir fazilete ulaştığını düşünmenden daha büyük fitne mi olur? Allah Teâlâ;
«... O'nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelme-sinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar. >> (en-Nûr, 63) buyurdu." (Şâtıbî, l'tisăm, 1, 97)
(İbadetlerde ölçü Rasûlullah Efendimiz'in öğrettiğidir. O'nun önüne geçmeye kalkmak bid'attir ve yasaktır.)
İMAM ve HALIFE
YanıtlaSilBir gün İmam Malik Hazretleri Mes-cid-i Nebevi'nin mihrabında talebeye ilim tedrisiyle meşgul iken, devrin halifesi Ebû Câfer Mansur mescide geldi. Bazı su-aller sordu. Aralarında ilmî bir müzakere başladı.
Ancak Ebû Câfer Mansur, konuşmanın heyecanına kapılıp sesini yük seltince, İmam Malik Hazretleri şöyle dedi:
"-Ey mü'minlerin emiri! Burada sesini yükseltme! Zira Allah Teâlâ bu hususta bir topluluğa edep öğreterek şöyle buyurmuştur:
<<> (el-Hucurât, 4)
Vefât ettikten sonra O'na hürmet göstermek, aynen hayattayken hürmet göstermek gibidir."
Şâhit olduğu bu yüksek edep karşısında Halife;
"-Ey İmam! Duâ ederken kıbleye mi, yoksa Rasûlullah'a mı döneyim?" diye sordu.
İmam Mâlik Hazretleri şöyle buyurdu:
"-Yüzünü niye O'ndan çevireceksin ki?!. O, senin ve ceddin Hazret-i Adem'in kıyamete kadar Allâh'a mağfiret ve necat vesilesidir.
Bilâkis sen;
Peygamber Efendimiz'e yönel ve O'nun şefaatini iste ki, Allah Teâlâ da O'nu sana şefaatçi kılsın!..
Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
<<<...Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman (günah işledikleri zaman) Sana gelip de Allah'tan mağfiret dileseler ve Rasûl de onlar için mağfi-ret talebinde bulunsaydı, Allâh'ı çok affedici ve esirgeyici bulurlardı." (en-Nisa, 64) (Kadı lyâz, Şifá, II, 41)
162
DELAIL I HAYRAT ŞERHI
YanıtlaSil08
Bir kimseye, sırrını gizlice açmak.
Manasına gelir.
Resulullah B.A. efendimiz Yüce Allah'ın ilahi sırlarına mazhar idi. Onun rabbani münacaatına bir mahal ve karargah idi.
Iste.. yukarıda anlatılan manalar açısından bakılınca: Resul01-Ih B.A. efendimiz: Gizli sırların her türlüsü ile; mübarek kalbleri da ima rahmani teveccühlerle meşgul idi. Nefes nefes mübarek sinele ri rabbani feyizlerle açılır; llâhl sünuhat nurları ve yüce fütuhat çe şitleri ile aydınlanırdı. İşbu manalar icabı olarak, Resulüllah SA efendimizin bir ismine de:
NECİYYÜLLAH.
Denildi. Allah-ü Talla, ona salat ve selâm eylesin.
33. İsim: KELİMÜLLAH. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
- KELİM.
Lafzını, Ism-1 mef'ul olarak almak lazım gelir. Kısaca manası:
Allah-ü Taâlâ'nın, bizzat söyleştiği kimse..
Demeğe gelir.
Yüce Allah, ezell ihsan sahibi olup Resulüllah S.A. efendimizle Mirac Gecesi kelan etmiştir; kendisi ile bizzat konuşmuştur. Bu du-rum, hakikat derecesinde olup, hiç bir şekilde hilåf yoktur.
Idi. Resulüllah S.A. efendimiz, daima ilahi kelâmın nüzulüne mahal
Resulüllah S.A. efendimiz, her zaman, sübhan olan Yüce Hakkın münacaatında, ona duâda, tazarruda idi. Gizli aşikâre onun niyazın-da bulunurdu. Cümle işlerin görülmesine makam olan Yüce Hak'tan bir an dahi ayrılmazdı. Bu manada bizzat Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Benim Yüce Allah ile, gizli vir vaktim vardır...» (1)
Asıl bu manadan ötürü, kendisine:
KELİMULLAH.
Denildi.
Son anlatılan ve lafza-i celâle izafetle gelen isimlerin cümlesi; Resulüllah S.A. efendimizin zatına tazim ve tekrimdir.
Bir mana daha var ki, o da; Resulüllah S.A. efendimizin saadet rütbesinin nekadar ulu olduğunu Allah'ın kullarına beyandır.
Allah-ü Taála ona salât ve selâm eylesin.
34. İsim: HATEM'ÜL-ENBİYA. (Sallallâhü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu ism-i şerifin ifade ettiği mana:
Nebilerin sonuncusu..
(1) Bu hadis metinde değil; şerhde geçer.
KARA DAVUD
YanıtlaSil99
Demeğe gelir ki, daha açık manası bundan sonraki isimle beraber
anlatılacaktır. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
35. Isim: HATEM'ÜR-RÜSÜL. (Sallallahü Taálá aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Peygamberler sultanı Resulüllah S.A. efendimiz, cümle nebiler-den ve resullerden sonra, âlemlere rahmet olarak gelmiştir. Onun teşrifi ile, nübüvvet ve risalet kemale erip son bulmuştur. Kendisin-den sonra, hiç kimseye nübüvvet ve risalet verilmeyecektir. Bu mana
jeabı olarak, şanında: HATEM'ÜL-ENBİYA ve HATEM'ÜA-RÜSÜL.
Denildi.
Bir gün, Resulüllah S.A. efendimiz, Hz. Ali'ye r.a. şöyle buyurdu: Benim yanımda sen, Musa'nın yanında Harun derecesinde-sin. Şu fark var ki: Harun, peygamber idi. Benden sonra, peygamber gelmeyecek.>
Bu hadis-i şerif, yukarıda anlattığımız manayı teyid eder.
SEYHAN'ın (1) Rh. ittifakı ile; Abdüllah b. Amr b. As r.a. tara-fından rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
Şanı büyük Allah, yedi kat gökleri ve yedi kat yerleri yarat-madan elli bin sene evvel, olacak bütün işleri takdir edip hükme bağ-ladı, levh-ü mahfuza yazdı. Allah-ü Taâlâ'nın yüce arşı da su üzerin-de idi.
Levh-ü mahfuza yazdığı hükümlerden biri de şuydu:
Gerçekten Muhammed, bütün peygamberlerin sonuncusudur.>>>
Resulüllah S.A. efendimizin, son peygamber olduğu üstte anlatı-lan ve daha başka hadis-i şeriflerle sabit olduğu gibi; âyet-i celile-lerle dahi sabittir.
Resulüllah S.A. efendimiz, resullerin ve nebilerin sonuncusu ol duğunda bir şüphe olmadığı gibi, böyle oluşunda çeşitli medihler se-nalar, şanlar ve şerefler vardır. Meselâ: Onun şeriatı, kıyamete kadar baki kalacaktır. Yapılan ameller ancak onun şeriatına göre olacak-tır. Bu, onun için büyük bir şereftir.
ŞERİATIN FAYDASI.
Basiret ehli zatlardan bazısı şöyle anlattı:
Şeriatın faydası başta halkı Hakka davettir. Ayrıca, halkın dünya ve âhiret işlerinin islâhıdır. Halkın kendi akılları, anlatılan iş-leri bulup yapmaktan yana acizdir. Bu sebepten, onlara lâzım olan İşleri öğretmek ve anlatmak için; kesin delillerin olması iktiza eder.
Resulüllah S.A. efendimizin şeriatı ise.. anlatılan işlerin cümlesi-. ni tazammun ve tekeffül eder Onun tazammun ve tekeffülü o derece
(1) ŞEYHAN: Lafız itibarı ile, İKİ ŞEYH manasını taşır. Ama tabirde; İmam-ı Buhari ve Müslim için kullanılır. İmam-ı Azam ve Imam-ı Ebi Yusüf için kullanıldığı da vakidir.
DELAIL 1 HAYRAT ŞERHİ
YanıtlaSil100 lleridir ki: Onun üzerine bir zivadelik tasavvur edilemez. Nitekim bu
«Bugün sizin için dininizi ikmal ettim. Nimetimi size tamam-mana, şu âyet-i kerime ile sabittir: ladım. Size din olarak: İSLAM'ı beğendim.» (5/3)
sonra, peygamber gelmeyeceğinin sabit olması, Resulüllah S.A. efen-Gerek bu ayet-i kerime ile sabit olan mana, gerekse kendisinden
dimize:
HATEM'UL-ENBİYA ve HATEM'UA-RÜSÜL.
İsminin verilmesine bir sebep olmuştur.
Allah-ü Taâlâ ona salat ve selâm eylesin.
** 36. İsim: MUHYI. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
MUHYI.
eder. Lafzı, ihya kökünden gelir: ism-i faildir. Diriltici, manasını ifade
Dünya halkı küfür, şirk ve cehalet durumunda ölü iken; Resu-lüllah S.A. efendimiz, risaleti ile, Yüce Allah'ın emri gereğince onları İslâm'a davet etti. Böylece; küfür ve onun gerektirdiği sapıklıktan, Jak cehaletinden aldı, iman nuru ile onları diriltti. Resulüllah S.A.
efendimize:
MUHYİ
İsminin verilmesine bir sebep budur.
Ayrıca, Resulüllah S.A. efendimiz ümmetini: İslâm dinine, pâk şeriatle amele, cennete girmeğe ve Allah'ın rızasını kazanmağa se-bep olan işleri yapma yoluna yönelttiği için, kendisine:
MUHYI.
İsmi verildi.
Bazıları bu manada şöyle anlattı:
Resulüllah S.A. efendimizin duâsı ile, Yüce Hak birini, bu hayatla gerçekten diriltti. Bundan ötürü, Resulüllah S.A. efendimize:
MUHYI
İsmi verildi. Şöyle olmuştu:
RESULÜLLAH'IN S.A. DİRİLTTİĞİ KIZ VE PİŞMİŞ KOYUN
Resulüllah S.A. efendimiz, bir adamı İslâm dinine davet etti. O kimse şöyle dedi:
Benim kızım henüz öldü. Eğer onu diriltirsen, o dirildikten
sonra, senin peygamberliğine şehadet ederse.. iman ederim. Bunun üzerine, Resulüllah S.A. efendimiz, Yüce Allah'a tazarru
ve niyazda bulundu. Yüce Allah'ın izni ile o kız dirildi. Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvetini tasdik edip şehadet getirdi.
olmuştu. Anlatılan vakanın dışında, Henděk gazasında bir başka durum
Hendek gazasında; ashab-ı kiram muhasara altında idiler. Bu yüzden zahlreleri
KARA DAVUD
YanıtlaSil101
İçimiz ezilmesin.
Diyerek, midelerine kimi bir taş, kimi de iki taş bağladı.
Ashabtan Cabir b. Abdillah Ansari'nin bir koyunu vardı. Ehli onun sütü ile geçinip gidiyordu.
Ashab-ı kiramın, midelerine taş bağladıklarını görünce; kendisi-ni onlara feda etmeye hazır buldu. Ehline gidip şöyle dedi:
Ey hatun, Resulüllah S.A. efendimiz ve ashabın ileri gelen-vetiniyoruz; ama onların açlığından mustaribim. Gel, seninle kendi-leri fazla aç oldukları için; midelerine taş bağlamışlardır. Biz sütle
mizi onlara feda edelim. Bunun üzerine, hatunu şöyle dedi:
Ben de senin gibi, onların açlığından mustaribim; üzüntülü-yum. Ne istersen yapalım..
Cabir r.a. şöyle dedi:
Koyunu keselim; sen pişirmeğe başla. Gideyim; Resulüllah'ı S.A. ve istediği birkaç sahabeyi davet edeyim. Onlar karınlarını do-
yursunlar, biz nasıl olursak olalım. Buna karşılık kadın şöyle dedi:
Pek güzel; uygundur.
Ve.. razı oldu. Bundan sonra, Cabir r.a. koyunu kesti; davet için, Resulülalh S.A. efendimize geldi. Şöyle dedi:
Ya Resulellah, bir koyunum vardı; kestim. Ashabdan arzu ettiğiniz kadarını alıp buyurun.
Resulüllah S.A. efendimiz, bu davet için ashaba hitaben şöyle buyurdu:
-«Cümle ashaba haber verin; Cabir'in ziyafetine gelsinler.>>> Bunu duyan Cabir r.a. şaşırdı. Bu emir karşısında kendi kendine şöyle dedi:
Ashabın cümlesi geldiği zaman, bir koyunla halimiz nasıl olur?. Hiç biri doymaz.
Ne yapacağını bilemedi.
Sonra.. Resulüllah S.A. efendimiz teşrif buyurdu; Cabir r.a. piş-miş koyunu Resulüllah S.A. efendimizin huzuruna getirdi.
Resulüllah S.A. efendimiz bereket duâsı okudu ve mübarek eli ile o koyunu sığadı. Bir mikdar da yedi. Bundan sonra, kafile kafile ashab-ı kiramın tümü, o koyundan yedi; hepsi de karınlarını doyur-dular.
Bundan sonra, Resulüllah S.A. efendimiz Cabir'e r.a. şöyle bu-yurdu:
«Bu koyunun postu, ayakları, başı duruyor mu?.»
Cabir r.a. cevaben şöyle dedi:
Evet duruyor, ya Resulellah.
Bundan sonra, Resulüllah S.A. efendimiz onları getirtti. Ayak-larını ve başını yerli yerine koydu. Postu da o pişmiş koyunun üzeri-ne örttü. Bu arada duâ makamında bir kelâm eyledi. Sonra mübarek eli ile koyunu Cabir'e doğru çevirdi ve:
«Al koyununu ya Cabir.»
102
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT ŞERHİ
Buyurdu. Allah'ın izni ile: o pişmiş, yenmiş koyun dirilip ku-laklarını sallayarak yürüyüverdi.
Su da bir başka rivayet: Resulüllah S.A. efendimiz ana ve baba-sını diriltti. Onları İslâm dinine aldı.
Iste.. butun bu anlatılan manalar icabı olarak, Resulüllah S.A. efendimizin ismine: MUHYI.
Denildi.
Allahım, senden kalbimizi inayetle diriltmeni diliyoruz. Daima başarı sendendir. Ya Allah!. Ya Allah!. Ya Allah!.
Allah-ü Taalà ona salat ve selâm eylesin.
37. İsim: MÜNCİN. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu lafız, ism-i fail olup, necat verici, kurtarıcı manalarına gelir. Şefaatçımız Habib-i Ekrem S.A. ümmetinin dünya ve âhirette sebeb-i necatları olduğu için, ism-i şerifine:
MÜNCIN.
Denildi.
Resulüllah S.A. efendimizin, dünyada necat sebebi oluşu şöyle.
dir: Ümmetine kurtarıcı amelleri beyan etmiştir. İyi amelleri yapma-ya teşvik etmiş ve sevdirmiştir. Daima iyi ameller yapmalarını da emretmiştir. Ayrıca, tehlikeli olan işleri açıklamış; onları yapmaktan ümmetini çekindirmiş; neticenin iyi olmayacağı dolayısı ile korkut-muştur.
Bundan sonra: Resulüllah S.A. efendimizin emrini yerine getirip itaat edenler; yasak ettiği şeylerden kendilerini alanlar kurtuluş yo-lunu bulacaklardır.
İşte.. anlatılan manaları ümmetine haber vermek sureti ile, üm-metinin necat bulmasına sebeb olmuştur.
Bunlardan başka, ümmetini küfürden ve üzerine ceza gerektiren şeylerden, azaba uğramasından kurtarıp emniyet altına aldığı için kurtuluş sebepleri olmuştur.
Nitekim, bu manada; Ebu Musa Eşa'rî'den r.a. geldiği rivavet edilen bir hadis-i şerifte Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurdu. ğu rivayet edildi:
Ümmetim için, bana iki eman verildi; bunun için Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
cektir. (8/33) Sen onların içinde olduğun süre; Allah, onlara azab etmeye-
Bir tanesi de şudur:
(8/33) Onlar istiğiar ettikleri süre; Allah onlara azab etmeyecektir.
KARA DAVUD
YanıtlaSil103
Öbür âleme göçtükten sonra, istiğfarı kıyamete kadar bıraktım.>>>
Resulüllah S.A. efendimiz, yukarıda anlatılan emri ile ümmetine: Gunahlardan ve günahların neticesi azaptan kurtulmanın yolu istiğ far olduğunu açıkladı. Resulüllah S.A. efendimiz bu manada dahi kurtarıcıdır.
Resulüllah S.A. efendimizin, dünyada ümmeti için kurtarıcı oldu-ğu yukarıda anlatıldığı gibidir. Ahirette kurtarıcı oluşuna gelince onu da anlatalım.
Resulüllah S.A. efendimiz, ümmetini cehennem ateşinden ve onun azabından halás edip kurtaracaktır. Påk ismine:
MÜN CİN.
Denilmesinin sebebi budur.
Resulüllah S.A. efendimizin bu ismi, bazı nüshalarda:
MÜNCÍ.
Olduğu gibi, bazı nüshalarda dahi:
MÜNECCİN.
Okunuşunda geldiği olmuştur.
Allah-ü Taâlâ ona salát ve selám eylesin.
38. İsim: MÜZEKKİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim, Arap dili kaidesine göre: Tezkir, babından gelir; ism-i fail manasını ifade eder. Manası kısaca şudur:
Lâzım olan şeyleri hatıra getirici.. Bu mübarek isim, Kur'an-ı Kerim'de şu âyetle sabittir:
«Sen, hemen hatırlat zira sen ancak hatırlatıcısın.» (88/21) Burada, tezkirden; yani: Hatırlatmadan murad: Vaazdır.
Vaazın manası şudur: Bu düşük dünyadan zühd yollu iraz edip dönmeye ve âhirette faydalı amellere teşvik..
Peygamberlerin seyyidi efendimiz S.A. meclislerinde daima üm metini dünyaya karşı zahid olmaya, kalben ondan yüz çevirmeye teş-vik etmiştir. Ölüm için ve ölümden sonrası için lâzım olan şeylerin tedarikine ve hazırlığına çalışmayı emretmiştir. Kur'an-ı Kerim'de anlatılan vaaz, nasihat, sevindirici, çekindirici şeyleri anlattığı gibi; kendisine vahiy yollu açılan ilâhi bilgileri de ümmetine anlatmıştır. Ümmetine dünyada, kabirde, mahşerde faydalı ve lâzım olan ne var-sa; cümlesini bir bir beyan eylemiş, onları tehlikelerden korumuş-tur; kurtarmıştır.
İşte.. yukraıda anlatılan manalara göre: Resulüllah S.A. efendi-miz, iki cihan saadetine, iki âlemin izzet ve rif'atına ulaşmaya sebeb olan şeyleri, vaaz ve nasihat yollu anlatırdı. Bundandır ki, ism-i şeri-fine:
- MÜZEKKİR.
Denildi. Allah-ü Taâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
**
453
YanıtlaSil14080. Atasözü halkın hikmetidir, sonsuza dek yaşar
14081. Ateşle, bir de savaşla oynanmaz.
14082. Atı yelesinden yakalayamadıysan, kuyruğundan hiç yakalayamazsın
14083. Atın sırtına binen adam, babasını bile tanımaz.
14084. Ayı, oynamayı öğrenmek isterse, gençken eğitilmeli.
14085. Az konuşunca, daha çok duyabilirsin.
14086. Azrail, silsile-i meratıp tanımaz. (Smert çinov ne poçitayet.)
14087. Baba, daha ne kadar dayanacağız böyle bir yoksulluğa? Kırk gün. - Sonra? - Sonra alışacağız. (Olets, dolgo li nam yeşçe terpet takuyu bednost? -Sorok dney. -A potom? -Priviknem.)
14088. Babasına bakarak, oğluna saygı gösterilir.
14089. Başarılı her Rus'un arkasındaki perdeyi kaldırırsan, bir Tatar çıkar.
14090. Başını dik tut, ama burnunu havaya kaldırma!
14091. Bekleyen var, tarih yardım eder gibi görünürken, felaket köşebaşında bekler.
14092. Bildiklerinin hepsini her zaman söyleme, ama ne söylediğini daima bil!
14093. Bilgin önden gider, bilgisiz ise arkadan gelir.
14094. Bilim ekmek dilenmez, kendisi ekmek dağıtır.
14095. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.
14096. Bindiği dalı kesmez. (On sebe na nogo topor ne brosit.)
14097. Bir an durun, bir mil gerilersiniz.
14098. Bir kapıda iki dilenci olmaz. (Dva medvedya v odnoy berloge ne jivut.)
14099. Bir kopik (kuruş) saklamayan, kendisi bir ruble (lira) etmez.
14100. Bir öküzden üç post çıkmaz. (S odnogo vola tri şkurı ne derut.)
14101. Bir Rus için sağlıklı olan, bir Alman için ölümdür.
14102. Bir Rusu soy, altından köylü çıkar.
14103. Bir taşla iki kuş vurmak. (Odnim udarom zvuh zaytsev.)
14104. Borç ödemekle, yol yürümekle tükenir.
14105. Boş umutlardan insan erir.
4106. Boynunu uzatana boyunduruk vuracak çok olur.
107. Bunca zeki olma, senden zekileri hapiste.
4108. Buyurmadan önce, boyun eğmeyi öğren!
14109. Bülbülün çektiği, dilinin belasıdır. (Yazık moy, vrag moy: Dilim düşmanımdır.)
14110. Bütün genç kızlar iyidir, o zaman kötü kadınlar nereden alınmaktadır?
14111. Büyük balıklar, büyük sularda yüzer.
14112. Büyük gemiler, büyük seferler yapar
. 14113. Camdan bir evin varsa, komşuna taş atma!
452
YanıtlaSil14051. Yoksulluk, kusur değildir. (Türkçesi: Fakirlik ayıp değil. Bulgarca benzeri var-Zanne, 1959, s. 400.)
14052. Zanaat, altın bileziktir.
RUM ATASÖZLERİ. Bak: YUNAN (ESKİ-YENİ ATASÖZLERİ
RUS ATASÖZLERİ
14053. Acele hareket, yalnızca sinek yakalamaya yarar.
14054. Acele işe şeytan karışır.
14055. Acı öldürmez, ama kavurur.
14056. Aç ölmez, ama obur ölür.
14057. Adam ahbabından belli olur. (Skaji mne, kto tvoy drug, i ya skaju, kto n.)
14058. Adam sarraflığından zor şey yoktur.
14059. Ağaç yemişlerine, insan işlerine göre değerlendirilir.
14060. Ağzı işle dolu!
14061. Ağzında safra bulunana her şey acı gelir.
14062. Akıl, yaşta değil, baştadır.
14063. Akıldan bela. (Gore ot uma.)
14064. Akıllı baş yüz başı kurtarır, ama akılsız baş kendini bile kurtaramaz.
14065. Akıllı düşmandan değil, akılsızından sakın!
14066. Akıllı insan gerçeği bulmağa çalışır, aptal da gerçeği bulduğuna inanır.
14067. Akıllıca küfür, aptalca övgüden yeğdir.
14068. Akılsız başın cezasını, ayak çeker. (Durnaya golova nogam pokoya ne doet.)
14069. Al (kırmızı, kanlı) gömlek gizlenemez.
14070. Alçakgönüllülük herkese yakışır.
14071. Alışkanlık, insanların despotudur.
14072. Ananın öfkesi, baharın karı gibidir.
14073. Anasına bak, kızını al.
14074. Aptal için, aklını yitirmek, korkulacak bir şey değildir.
14075. Aptalları döven yumruklara yazık olur.
14076. Arkadaşından usandıysan, ona borç para ver!
14077. Aşağılama, armağanla ödenmez.
14078. Aşık, gözünü budaktan sakınmamalı.
14079. Atasözü, gerçek gibi acıdır.
MÜSTESNA EDEP
YanıtlaSilMuhabbet ve samimiyetten kaynak-lanan buyük hürmeti ile İmam-ı Målik;
«Allah Rasûlü'nün bastığı yeri bile-mem. >> diye Medine hudutları için-de binek üzerine binmezdi. Abdest tazeleme ihtiyacı olduğunda Medine'nin dışına çıkardı.
İLMİN VAKARI
İlim öğrenmek isteyen kim-senin, vakarlı ve Allah'tan korkar hâlde olması là-zımdır.
İlim tahsil edenlere ciddî ol-mak ve «selef-i sâlihîn >>in yolundan gitmek gerekir.
Ilim sahiplerinin, bilhassa ilmî müzakereler sırasında kendilerini mizah-tan uzak tutmaları gerekir.
Sesli bir şekilde gülmemek ve sadece tebessüm etmek, âlimin uy-ması gereken âdabdandır.
Bir talebesi şöyle der:
"İmâm-ı Mâlik, bizimle oturduğu zaman sanki bizden biri gib davranırdı. Konuşmalarımıza çok sade bir şekilde katılırdı. Faka hadis-i şerif okumaya ve anlatmaya başlayınca, onun sözleri biz heybet verirdi. Sanki o bizi, biz de onu tanımıyorduk."
İlmin kalkanı; «Bilmiyorum. >>> diyebilmektir.
KENDİNE HAYRI OLMAYAN
YanıtlaSilInsan kendisi için hayır işlemez, ken-disine iyilik yapmazsa; insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz.
Kendisine hayrı olmayan kimsenin, başkasına hayrı olmaz.
Mescide girip de kalbinde nifak alâmeti olan kimse, kafesteki serçe kuşlarına benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz uçup kaçar.
Bir kimse kendini övmeye başlarsa değeri düşer.
HÜRMETTEN
Abdullah Ibn-i Mübarek anlatır:
"-Imam Malik'in yanındaydım. Bize Allah Rasûlü'nün hadis-i şerifleri-ni naklediyordu. Bu esnada ona bir hål oldu. Istırap içinde olduğu yüzünden okunuyordu. Rengi de-ğişiyor, sararıyor ancak Rasûlullah 'in hadis-i şeriflerini bırakmıyordu. Ders bitip de insanlar dağıldıklarında ona dedim ki:
<<<-Ey imam! Bugün sende bir gariplik gördüm?>>>
O da şöyle cevap verdi:
<<<-Evet, ders esnasında bir akrep gelip beni defalarca soktu, hepsine de sabrettim. Buna ancak Rasûlullah'a olan tâzim ve hürmetimden dolayı dayandım. »" (Münāvi,III, 333: Süyüt, Mýt hu'l-Cennet, s. 52)
O GÜNDEN KORK!
YanıtlaSilZamanın halifesine yazdığı bir mektubundan:
"Hazret-i Ömer 10 defa hac yaptı. Benim bildiğime göre bir haccında ancak 12 dinar harcardı. Çadırda değil, ağaç gölgesinde konaklardı. Süt kırbasını boynunda taşırdı. Çar-Şi-pazar dolaşır, oradakilerin hâlini sorardı.
Malum olduğu üzere, yaralandığı zaman ashâb-ı kiram yanina geldiler, onu methetmeye, övmeye başladılar. Hazret-i Ömer ise onlara şöyle mukabelede bulundu:
-Böyle sözlere kapılan aldanmıştır. Eğer dünya dolusu altın olsa, mahşer gününün korkularından kurtulmak için onların hepsini fedå ederdim!>>>
Hazret-i Ömer ki, her işi doğru ve adâlet üzereydi. Her şeyde muvaf-fak olmuştu. Rasûlullah onu cennetle müjdelemişti. Bununla birlikte o; yine korku içinde, üzerine aldığı müslümanların işle-rini daha iyi idare edebilme gayretinde idi. O, böyle düşünürse başkalarının hâli nice olur?
-Ey halife!
Sen, Allah'a yaklaştıracak işler yap ki, o amellerin yarın seni kurtarsın. Seni ancak amelinin kurtaracağı o dehşetli günden kork! Geçmiş insanlardan iyiler sana örnek olsun.
Takvâya sarıl!
Her ne iş yapmak istersen, takvâ sana rehber olsun.
Sana yazdıklarımı her zaman göz önünde tut! Onlara uymayı, onları almayı ve onlara göre hareket etmeyi kendine vazife bil.
Allah'tan tevfik, hidâyet ve irşad niyâz ederim."
(Kadı lyaz, Tertibü'l-Medarik, Dâru Kütübi Mısriyye, s. 271)
59
ZAHİR ve BATIN
YanıtlaSilKim sadece fıkıhla (dini ilimlerle kuru bir şekilde takvasız olarak) meşgul olur da, tasavvufi terbiye görmezse (gaflet ve kibre kapılarak) fåsık olur.
Kim sadece tasavvufla (sır ve hikmetlere âşină olmadan cahilce) meşgul olur da dini ilimleri bilmezse (şerî ölçülerden uzağa düşerek) zındık olur.
Her kim de bu ikisini (dinin zahir ve bâtınını / ilmini ve takvâsını)
cem ederse, hakikate nail olur. (Ahmed Zerrük, Kaväidüt-Tasavvuf, kaide Ali el-Kärl, Mirkátů? Mefütih, Beyrut, 1422. 1,335)
FAZILETLİ BABA
Ben her hadis ezberlediğimde, babam bir hediye verirdi.
Öyle bir zaman geldi ki;
Babam hediye vermese bile, hadis ezberlemek, bende bir lezzet haline geldi.
YETİŞTİRDİĞİ EVLÂT
الموط للاهل مالك
المحشى بحاشية
كيف المعطى عن وجه الموطا
العلامة محمد علی پر می کند عنوانی
İmam Malik Hazretleri'nin bir kızı vardı. Babası ona Muvatta' isimli hadis ki-tabını ezberletmişti. Talebeler baba-sına bu kitabı okurken o da kapının arkasından onları dinlerdi. Okuyan kişi hata yaptığında kapıyı tıklatır, babası da talebenin hata yaptığını anlar ve hadîsi tekrar ettirirdi. (İbn-i Ferhûn, Dibacü'l-Mezheb, s. 7)
158
الأمر مالك
YanıtlaSilİMAM MALİK HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
Nûh "Sünnet-i Seniyye, in gemisi gibidir.
Kim ona binerse kurtulur.
Kim de onu terk ederse helâk olur."
2022 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1942 - II. Dünya
Savaşı: Ekmek Karnesi uygulamasına başlandı.
1986 - Savunma Sanayii Müsteşarlığı kuruldu.
2010-Haiti'de 7
şiddetinde büyük bir yıkıma sebep olan deprem meydana geldi.
13
PERŞEMBE
THURSDAY
OCAK
JANUARY
BİR AYET
Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza
tapmam.
Kâfirun Suresi: 1-2
BİR HADİS
Hastayı ziyaret için bir mil de olsa yürü.
Hem hiç imkân var mı ki, bu kâinatın Sânii, mahlûkatını yüz bin diller ile birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin ve kendisi konuşmasın? Haşă!
HİCRI: 10 C.AHİR 1443 - RUMI: 31 K. EVVEL 1437
Mesnevî-i Nûriye
KASIM: 67 - GÜN: 13 KALAN: 352 - GÜN UZA. 1
DK
2025 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1273 - Mevlâna
Celâleddin-i Rumî Hazretleri'nin vefatı.
1903 - Wright Kardeşler ilk uçuşu gerçekleştirdiler.
1908 - II. Meşrutiyet'in ilanından sonraki seçilen yeni Osmanlı Meclis-i Mebusanı ilk toplantısını yaptı.
ARALIK
17 ÇARŞAMBA
27 1447
RUMI: 4 K. EVVEL 1441 KASIM: 40
BİR AYET Allah size yolun doğrusunu ve kolayını göstererek yükünüzü hafifletmek ister.
Çünkü insan zayıf olarak yaratılmıştır.
Nisa Suresi: 28
BİR HADİS
Yemeklerinizi takva sahiplerine yediriniz. İyiliklerinizi mü'minlere yapınız.
İbni Ebi'd-Dünya
Şükret, hayrâtın en hâlisinin kapısını sana açan, hastalıktır. Hastalık mütemâdiyen hastaya ve lillâh için hastaya bakıcılara sevap kazandırmakla beraber, duânın makbuliyetine en mühim
meseledir. Lem'alar
2024 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
Bediüzzaman'ın "Mebusana Hitap" başlıklı makalesinin ilk bölümü Kürd Teavün ve Terakki gazetesinde yer aldı.
1941 - İstanbul'da
ekmekler karneye bağlandı.
1959 - Bediüzzaman Konya'yı ziyaret ederek Isparta'ya hareket etti.
1978 - Maraş katliamı başladı.
19
PERŞEMBE
THURSDAY
ARALIK
DECEMBER
BİR AYET Allah yolunda cihad
edin...
Bakara Suresi: 244
BİR HADİS
Allah bir kulunu severse ona musibet verir ki, dua ve niyazını işitsin.
Beyhaki
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası.
HİCRİ: 18 C.AHİR 1446-RUMI: 6 K. EVVEL 1440
İmsak Günes
Öğle
İkindi Akşam Yatsı
Sözler
KASIM: 42-GÜN: 354 KALAN: 12 - GÜN. KIS.: 0 DK
İmsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
104
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT ŞERHİ
39. Isim: NASIR. (Sallallahü Taâlà aleyhi ve sellem.)
Allahım, ou ismin sahibi zata salát ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz, Yüce Hakkın kelimesini üstün kılmak. dinini ve din chlini aziz kılmak ve onun düşmanlarını kahr ve helak İçin Allah yolunda bir yardımcıdır.
tir. Tehlikeli işlerden onları almıs ve çekindirmistir. Daima onlara, etmiştir.
tunden zulmu kaldırmış; aciz ve zayıflara daima yardımcı olmuştur. İşte.. yukarıdan beri anlatılan manalar icabıdır ki; Resulüllah
S.A. efendimize:
NASIR.
Ismi verilmiştir.
Şöyle bir vaka anlatıldı:
Bir Arabi geldi; beraberinde Resulüllah S.A. efendimize bazı he diyeler de getirdi; İslâm dini ile müşerref oldu.
Ancak, Resulüllah S.A. efendimizin meclisinden ve tatlı cema-linden, hoş kelâmından ve mucizelerinden lezzet alıp kaldı; vatanına
dönemedi. Bu arada harçlığı da tükendi; binip geldiği devesinden başka bir
seyi kalmadı. Geldiği yere dönmek için; devesini satıp yol harçlığı yapmak zo-runda kaldı.
Ebu Cehil o Arabi'nin durumunu anladı.
Onu dininden döndüreyim.
Diyerek deveye talib oldu ve aldı. Arabî'ye devenin bedelini vere-ceği zaman, şöyle dedi:
Sen, Muhammed'in dininden döner; babanın dinine girer;
Muhammed'e verdiğin hediyeleri de geri alırsan.. sana hem devenin bedelini veririm; hem de deveni sana iade ederim. Ayrıca, fazladan
iyilikte de bulunurum. Bunun üzerine, Arabi şöyle dedi:
Hak dini buldum, canımı o yolda feda ederim. Dinimden dön-mem; senden de bir şey istemem. Ancak, devemin bedelini ve hakkı-mı isterim.
Buna karşılık, Ebu Cehil şöyle dedi:
Mademki dininden dönmüyorsun; ne deveni veririm, ne de
onun bedelini..
Ve.. kovdu. Bunun üzerine Arabi şöyle dedi:
Seni Resulüllah'a şikâyet edeceğim ey zalim.
Arabi'nin bu sözünü duyan Ebu Cehil Kureyş'in ileri gelenleri içinde Lật ve Uzza'ya yemin edip şöyle dedi:
diğin adamı döverim. Muhammed'e gidip şikâyet edersen; hem seni hem de getir
Daha başka hezeyan laf etti.
KARA DAVUD
YanıtlaSil105 O Arabi, Resulüllah S.A. efendimize geldi; Ebu Cehil'den şikâyet etti ve onun zulmüne uğradığını anlattı.
Resulüllah S.A. efendimiz, ashabdan birini o Arabi'nin yanına kattı ve şöyle dedi:
versin.. Ebu Cehil'e git söyle; bu Arabi'nin ya devesini, yahut bedelini
Bu emir gereğince, İkisi birden yollandılar. Onların geldiğini gö
ten Kureyş'ten bazıları Ebu Cehil'e şöyle dediler: Arabı Muhammed'e gitmiş. İşte geliyor.
Onlar böyle söyleyince, Ebu Cehil, tekrar tekrar putlar üzerine vemin etti ve şöyle dedi: Geldikleri zaman, ikisini de döveceğim.
Böylece, öfkesini belli edip dururken, Arabi ile gelen sahabe Ebu Cehil'e şöyle dedi:
Sen bu Arabi'nin devesini almışsın. Resulüllah'a S.A. gelip şi-kâyet etti.
Resulüllah S.A. efendimizin adını duyan Ebu Cehil:
Muhammed Hazretlerinin emri ve fermanı nedir?. Her ne ise, baş üstüne, söyle..
Sahabe şöyle anlattı:
Resulüllah S.A. efendimizin yüce fermanı şudur: Bu Arabi'-nin ya devesini, yahut devesinin bedelini vereceksin. Hem de şimdi.. Hemen Ebu Cehil devenin parasını verdi; alıp gittiler.
Onun haline bakıp ne yapacağını bekleyenler, o anda vaptığına bakıp şaşırdılar ve şöyle dediler:
Ne idi, deminden beri o gürlemek, yemin etmek?. Sahabe Re-sulüllah'tan haber getirince, hemen o emre itaat ettin.
Bunun üzerine, Ebu Cehil şöyle dedi:
Benim gördüğümü siz görmediniz. Verdiğimi isteyerek mi ver-dim sanıyorsunuz?. O sahabe, Muhammed'in emrini getirdiği zaman; onun başının üstünde azgın bir deve, ağzını açmış; boynunu başıma doğru uzatmıştı. O emri dinlemesem, başımı çekip koparacaktı. Kor-kumdan zoraki emre itaat ettim, hakkını verdim; kurtuldum.
Yukarıda anlatılan mazlumu ve daha başka zulme uğrayanları kurtardığı için, Resulüllah S.A. efendimizin bir ism-i şerifine de:
- NASIR.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
40. İsim: MANSUR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Hazret-i Resul-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem S.A. efendimiz dünya ve âhiret işlerinin cümlesinde Allah-ü Taâlâ tarafından yar-dım görmüş ve maksuduna nail olmak sureti ile, mansur ve muzaffer olmuştur.
106
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
Melaike-i kiramla. bilhassa Cebrail a.s. ile her an kendisine yar-
İşte.. Resulüllah S.A. efendimizin ismine: am gelmiştir.
MANSUR
Denmesinin bir sebebi de budur.
Dünyada MANSUR oluşunu şöyle izah edebiliriz: Bütün din. ler üzerine galip gelmiş; milleti ve şeriatı cümle şeriatleri neshetmiş: ummeti ise, cümle ümmetlerden hayırlı olmuştur; kereme nail ol muştur.
Resulüllah S.A. efendimizin bizzat kendisi, yahut bizzat tayin Taa kıyamete kadar ettiği muzaffer ashabı nerede bulunursa bulunsun; ne yana giderse gitsinler Şanlı ashabı zaferler kazanmıştır. muhterem ümmeti Allah tarafından yardım görecektir.
Duşmanlarının kalblerine, bir aylık yoldan korku konmuştur; böylece kahra uğratılmışlardır.
Kıtal sırasında düşman tarafına yel esmekle de, Resulüllah S.A. efendimize yardım gelmiştir.
Ayrıca, melekler de gazalarda Resulüllah S.A. efendimizin yardı mına gelmiştir.
Resulüllah S.A. efendimizin ashabı dahi birbirine uygun hare-ket ve davranışta bulunmakla da, kendisine yardım olmuştur.
Bilhassa, ashab-ı kiramın kendi aralarında dahi olacak işlerini kolaylaştırınaları, Resulüllah S.A. efendimize gelen yardımın bir so-nucudur.
Resulüllah S.A. efendimizin âhirette yardıma nail olmasına ge-lince.. şöyle anlatabiliriz: Kendisine büyük şefaat hakkının tanınma-sı, Makam-ı Mahmud'a çıkarılması, Havz-ı Mevrud'un verilmesi..
bunların dışında bütün isteklerinin razı oluncaya kadar verilmesi, onun için ilâhî bir yardımdır.
Orada, gönlü hoşnud oluncaya kadar, kendisine şefaat hakkı ta-nınacaktır.
Ähirette, cümle şerefli peygamberler ve büyük asfiya kullar ara-sında fazilet yönü ile üstün olacaktır.
İşte.. anlatılan meziyetleri dolayısı ile, ism-i şeriflerinin birine de - MANSUR.
Denildi. Allah-ü Taâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
**
41. İsim: NEBİYY'ÜR-RAHMET. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sel-
lem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Peygamberlerin sultanı, kendisine manevi varis olan zatların dayanağı, âlemin şerefi âdemoğlunun efendisi olan Nebiyy-i Müker-rem S.A. efendimiz evvel, âhir, zâhir ve batın cümleye rahmet sebebi olmuştur. Bu manadan ötürü ism-i şerifine:
KARA DAVUD
YanıtlaSilNEBİYY'ÜR-RAHMET.
Denildi.
107
Nitekim Yüce Hak, Kur'an-ı Kerim'de, Resulüllah S.A. efendimi-zin tam rahmetini, merhametini ve bu hususta büyük şanını şu åvet-i kerime ile bildirdi:
Seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (21/108)
Bu âyet-i kerime ile Resulüllah S.A. efendimizin zat-ı şerifi müs-tesna bir mahiyet kazanmıştır. Bilhassa rahmete tahsis edilmiştir. Bu yolda onun için anlatılan fazilet ve kemal durumunu beyan ede-bilmek, imkân dışıdır; beşer takatının haricindedir.
Resulüllah S.A. efendimizin nuru, Eb'ül-Beşer Adem'in alnında parlıyordu. Bunun için melâike-i kiram ona, saygı, tazim ve tekrim secdesi yapmışlardır.
Eb'ül-Enbiya Hz. Adem'e de o nurdan nasib gelmiş; mübarek sulbünden, gelen oğlu Sam'a geçmiştir. Bundandır ki, gemileri ve için-dekiler tufandan necat bulmuşlardır. Selametle Cudi dağının üzerine inmişlerdir. Gemide bulunanlar hariç; yeryüzünde bulunanların hep-si boğulup helâk olmuşlardır.
Gemiden selametle çıkanların hiç birinden nesil gelmemiş; ancak Resulüllah S.A. efendimizin en şerefli ceddi olan Nuh'un a.s. soyun-dan gelmiştir. Onun çocukları da şunlardır: Sam, Ham, Yafes. Bun-lar, insan nev'i ile dünyayı tezyin eylediler.
Resulüllah S.A. efendimizden sonra, resullerin en faziletlisi İbra-him Halilüllah'a da a.s. o rahmetten isabet etti. Kendisine o mukad-des nurdan nasip verildiği içindir ki: Nemrud'un ateşi serin ve sela-met oldu. Yine o nur sebebi iledir ki, oğlu İsmail'e bir kurban feda edildi.
Diğerlerini de buna kıyas eyle.
Bütün peygamberler ve resuller, sıddıklar ve şehidler, cümle mu-min erkekler ve mümine olan kadınlar türlü türlü nimetlere nail ol-muş; çeşitli ikramlara kavuşmuşlardır. Bütün bunların nail oldukla-rı nimet ve ikramlar, Resulüllah S.A. efendimize bağlılıkları dolayı-sı ile gelmiştir.
Cümle insanlara, sair vahşi hayvanlara, kuşlara ve böceklere.. hasılı: Mahlukatın cümlesine verilen rahmet Resulüllah S.A. efendi-mizin şerefine olmaktadır.
İşte.. anlatılan manalar icabıdır ki, Resulüllah S.A. efendimizin
isimlerinden birine de:
NEBİYY'ÜR-RAHMET.
Denildi. Allah-ü Taâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
Allahım, Resulüllah S.A. efendimizin hürmetine iki cihanda bizi rahmete kavuşanlardan eyle.
Rahmet peygamberi ve resullerin efendisi hürmetine..
* **
108
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT ŞERHİ
42. Isim: NEBİYYCT-TEVBE. (Sallallahü Taala aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salåt ve selâm eyle.
Tevbe, önce Adem'den B.s. geldi. Bu tevbesinin kabulü de. Resu-lullah SA. efendimizi vesile ettiği için oldu. Bundan ötürü de, adina:
NEBİY Y'UT-TEVBE.
Denildi.
Resulullah S.A. efendimizden evvel gelen nebilerin ve resullerin ummetlerine ait tevbeler hic makbul olmazdı. Bazılarının tevbesine de, ağır şartlar konmuştu.
ISRAİLOĞULLARININ TAPTIĞI BUZAĞI
Burada Beniisrail'den Musa a.s. ümmetinin buzağıya tapan gü nahkarları anlatabiliriz. Şöyle olmuştu:
Musa a.s. Yüce Hakka münacaat ve Tevrat'ı almak için Tur-u Sina'ya gitmişti. Kırk gecelik vadesini orada tamamlayacaktı.
Musa a.s. oraya gidince, Samiri İsrailoğullarının altınlarını ve gümüşlerini topladı. Onların biraraya gelmişinden bir buzağı yaptı: Musa'nın ibadet ettiği Rabbı budur.
etti. Dedi; onları aldatıp buzağıya taptırdı. Bu yoldan çoğunu kafir
Musa a.s. Tur'dan döndüğü zaman onların küfre düştüklerini gör-dü. Yaptıklarına pişman olup tevbe ederek İslâm'a dönmelerini iste-diler. Bunun üzerine, Musa a.s. onların tevbelerinin kabulünü Yüce Hak'tan tazarru ederek niyaz eyledi. Hak Taâlâ, Musa'nın a.s. bu ni-yazına karşılık şu emri verdi:
Buzağıya tapanlar otursunlar; tapmayanlar üzerlerine gelip onların boyunlarını vursunlar. Bunlardan, boyunlarını uzatıp ölüme razı olanların tevbelerini kabul ettim.
Böylece onlara, kendilerini katletmelerini Yüce Hak emretti.
Ama efendilerin de efendisi saadet kaynağı Resulüllah S.A. efen-dimize ümmet olanların; küçük, büyük, kasden ve sehven işledikleri bütün günahlarını: Kıyamete kadar; tevbe ettikleri takdirde, tevbe-lerini kabul buyuracağını Kur'an-ı Kerim'in müteaddit yerlerinde Al-lah-ü Taâlâ anlattı.
«Allah tevbeyi kabul eder.» (9/104).
«Ben, gerçekten, tevbe edeni hakkıyle bağışlayanım.» (20 82)
Meâllerini taşıyan âyet-i kerimeler, yukarıda anlatılan tevbe hu-susunu tesbit eder. Bunlar, Yüce Allah'ın vaadidir. Bu ikramı, Resu-lüllah S.A. efendimizin hürmetine onun ümmeti için yapmıştır. Resu-lüllah S.A. efendimize:
NEBİYY'ÜT-TEVBE.
Denilmesinin bir sebebi de budur. Kaldı ki, Resulüllah S.A. efen-dimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:
«Allah-ü Taâlâ, ümmetinin tevbelerini kabul edecektir. Taa, ruhları boğazlarında gargara edinceye kadar..>>
KARA DAVUD
YanıtlaSil109
doğ masına kadar, ne zaman hulus ile tevbe ederlerse. Allah-ü Taalà on-ların tevbelerini kabul buyuracaktır.
İşte.. anlatılan manalardan ötürüdür ki, Resulüllah S.A. efendi-mizin bir ismine de:
NEBİYY'ÜT-TEVBE.
Denildi. Allah-ü Taålå, ona salât ve selâm eylesin.
43. İsim: HARİSUN ALEYKUM. - SİZE DÜŞKÜNDÜR. -(Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz, Kur'an-ı Kerim'de bu isimle şöyle an-latılmıştır:
«Yemin olsun; içinizden size bir Resul geldi. Sıkıntıya düş-menize üzülür. SİZE DÜŞKÜNDÜR.» (9/128)
Bu isimde: HARİSUN, lafzı; ALEYKÜM edatı ile birlikte anla-tıldı. Diğer isimler gibi yalnız anlatılmadı
Bu HARİSUN, kelimesi, HIRS kökünden gelir ki: Kötü sıfat, kal-be bağlı hastalıklar ve düşük tabiattır. Resulüllah S.A. efendimizin sanı ise.. bu gibi kötü sıfatlardan tamamen uzaktır; temizdir. Cümle düşük sıfatlardan yana påktir. Onun böyle olduğuna iman etmek de vaciptir. İşte bu mana icabıdır ki:
HARİSUN.
Denildiği zaman, kötü sıfat olan hırsa karışmaması için ilgili ol-duğu durum da açıklandı. Yani:
SİZE HARİSTİR. (Size düşkündür; üzerinize titrer.)
Demeğe gelir. Bunun daha açık manası şudur:
Davet ettiği ümmetinin cümlesini ister ki; hidayet bulsun-lar, irşad olup İslâm şerefi ile şerefyab olsunlar, iman nuru ile de nurlansınlar.
İşte, Resulüllah S.A. efendimiz, onların böyle olmalarını ister; âhirette anlatılan işleri yapmaları sebebi ile iyiliklere ermelerine pek düşkündür, rağbetlidir.
Kendisine icabet eden ümmetine de düşkündür.. Bunların daima salah ve takva üzere olmalarını diler. Takva üzere gitmelerini, böyle-ce Yüce Allah'ın rızasına ermelerini arzu eder.
Bu onun için; kâmil bir sıfat, güzel bir huydur.
Resulüllah S.A. efendimizin güzel bir âdeti ve hoş huyu idi: Ki-me raslarsa raslasın; zamanı ve yeri geldiği zaman, isterse bir cemi-yet içinde olsun.. herkesi İslâm'a davet ederdi. Bu işte bir öncüydü. Bütün arzusu onların İslâm'a gelip irşad olmaları idi.
110
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT ŞERHI
Iste anlatılan sebeplerden dolayıdır ki, Resulüllah S.A. efendimi.
zin bir ismine de -HARISUN ALEYKUM.
Denildi. Allah-ü Taálá, ona salât ve selåm eylesin.
44. Isim: MA'LUM. (Sallallahü Taala aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz, âlemin serefi ve âdemoğlunun efendi.
sidir.
Bu vücud âlemini sereflendirmeden evvel: bütün yedi kat gok. lerde, sidre, kürsi ve arsta; hatta cehennemde ve cennette kerrubin
peygamberler ve katında: Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvet ve risaleti, mübarek
âlemlere rahmet olduğu malumdu. cuduntilanların hepsi, Resulüllah S.A. efendimizin risaletini ve nü-büvvetini ikrar ve itiraf ederlerdi.
Anlatılanların cümlesi, Resulüllah S.A. efendimizin taziminde idi. Hepsi de ona intisap etmek muradında idi.. Bu mana icabı olarak, onun güzel isimlerinden birine de:
-MA'LUM.
Denildi. Allah-ü Taâlà, ona salât ve selâm eylesin.
45. İsim: ŞEHİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim: Meşhur ve bilinen.. manalarını ifade eder.
Resulüllah S.A. efendimiz; bütün meleklerin, nebilerin ve resul-lerin, ulvî ve süfli bütün yaratılmışların malumu idi. O kadar ki: İs
mi, resmi ve sıfatı dahi malum ve meşhur idi. Aynı şekilde, üstün ne. sebi de meşhur ve malumdu. O kadar ki: Resulüllah S.A. efendimizin bu âlemi şereflendirmesi yakın olunca, babası Abdüllah doğdu. O do-ğunca.
Muhammed Mustafa'nın babası doğdu..
Dediler. Ki bu: Ehl-i kitap arasında malum bir şeydi. Bu meş-hur olma durumu o kadar ileri idi ki:
Mekke halkı, bilhassa Kureyş ve Haşim soyları Resulüllah'ın akrabasıdır.
d. Diyerek, kendilerine tazim ederlerdi; onlara ikramda bulunurlar-
ism-i şeriflerine: Bu meşhur olma durumu, bütün insanlar arasında olduğu için, - ŞEHİR.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
* **
KARA DAVUD
YanıtlaSilمعلوم
شهيد
مشهود
شاهد
شهير
نذير
مبشر
بشير
مصالح
سرانج
نورد
مندر
داع
مير
مدى
هدى
سلامة
التلاوة
علامة
على الكالة
چلی
حجاب
مجب
مدعو
قوى
حق
الي
عفو
مكد
كريد
مامون
امين
56. Hüden sallallahü aleyhi ve sellem.
57. Mehdiyyün sallallahü aleyhi ve sellem.
58. Münirün sallallahü aleyhi ve sellern.
60. Med'üvvün sallallahü aleyhi ve sellern.
50. Dain sallallahü aleyhi ve sellem.
61. Mücibün sallallahü aleyhi ve sellem.
62. Mücabün sallallahü aleyhi ve sellem.
63. Hafiyyün sallallahü aleyhi ve sellem.
64. Afüvvün sallallahü aleyhi ve sellem.
65. Vellyyün sallallahü aleyhi ve sellem.
66. Hakkun sallallahü aleyhi ve sellem.
67. Kaviyyün sallallahü aleyhi ve sellem.
68. Eminün sallallahü aleyhi ve sellem.
69. Me'munün sallallahü aleyhi ve sellem.
70. Kerimün sallallahü aleyhi ve sellem.
71. Mükerremün sallallahü aleyhi ve sellem.
*
* *
(Devamı: 112. Sayfada)
44. Ma'lumün sallallahü aley hi ve sellem.
45. Sehirün sallallahü aleyhi ve sellem.
46. Sahidün sallallahü aley hi ve sellem.
47. Sehidün sallallahü aleyhi ve sellem.
48. Meshudün sallallahü aleyhi ve sellem.
40. Beşirün sallallahü aleyhi ve sellem.
50. Mübeşşirün sallallahü aleyhi ve sellem.
111
51. Nezirün sallallahü aleyhi ve sellem.
52. Münzirün sallallahü aley-hi ve sellem.
53. Nurün sallallahü aleyhi ve sellen.
54. Siracün sallallahü aleyhi ve sellern.
55. Misbahün sallallahü aley-hi ve sellem.
112
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
44. Ma'lum. Allah-ü Talla ona salât ve selâm eylesin.
45. Şehir. Allahü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
46. Şahid. Allah-ü Taåla ona salât ve selåm eylesin.
47
. Şehid. Allah-ü Taåla ona salât ve selâm eylesin.
48. Meghud. Allahü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
49. Beşir. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
50. Mübeşşir. Allahü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
51
. Nezir. Allah-ü Taala ona salât ve selam eylesin.
52. Münzir. Allah-ü Taâlâ ona salát ve selâm. eylesin.
53. Nur. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selam eylesin.
54. Sirac. Allah-ü Taâlâ ona salât ve sclâm cylesin.
55. Misbah. Ailah-ü Taâlâ ona salât ve selâm: eylesin.
56. Hüda. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
57. Mehdi. Allahü Taâlâ ona salât ve selâm. eylesin.
58. Münir. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
59. Dain. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
60. Med'üvv. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
61. Mücib. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
62. Mücab. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
63. Hafiyy. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
64. A füvv. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
65. Veliyy. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
66. Hakk Allah-ü Taâlâ ona salât ve selám eylesin.
67. Kaviyý. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
68. Emin. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
69. Me'mun. Allah-ü Taâlâ ona odlât ve selâm eylesin.
70. Kerim. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
71. Mükerrem. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
*
**
KARA DAVUD
YanıtlaSil46. Isim: SAHID. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
113
Allahım, bu ismin sahibi zata salat ve selam evle
Resulüllah S.A. efendimiz, kıyamet günü: Peygamber olarak gön-derildiği bütün insanların: kendisine icabet edip iman serefine eren-lerin ve kendisine iman etmeyip küfür ve dalalette kalanların hepsi-ne schadet edecektir. Onun bir ismine de: ŞAHİD.
Denilmesi bu manayadır. Bir başka mana daha vardır ki, şövle
dir: Kıyamet günü, Resulüllah S.A. efendimizden evvel gelen nebiler ceklerdir. O gün; kendilerine gelen nebilerin ve resullerin imana da-ve resuller, gönderildikleri muannid kavimleri tarafından inkar edile-vet etmediklerini, risaletlerini tebliğ etmediklerini anlatıp şöyle diye-ceklerdir:
Biz bunları aramızda gördük; ama onlar bize:
Biz, Yüce Hak tarafından size resul olarak gönderildik; gelin halik ve razikınızı tevhid edin. Ülühiyet ve mabudiyeti ona tahsis edin. Bize gönderdiği hükümleri kabullenin; itaat edin ve boyun eğin. Şayet itaat edip iman ve tevhide gelmezseniz, cehennemde ebedi ka-lırsınız.
Deyip bize bir beyanda bulunmadılar. Eğer onlar bize, anlatılan durumu beyan etmiş olsalardı; onları kabul ederdik. Bugünün rüs-vaylığından kurtulur, selâmete çıkardık.
Yüce Allah, onlara gelen peygamberlerin durumunu bildiği hal-de; yine o resullere ve nebilere sorar:
Tebliğlerinize şahidiniz var mı?.
Bunun üzerine, Resulüllah S.A. efendimizin ümmeti, zikri geçen
peygamberlerin, tebliğlerini yaptıklarını; bunu inkâr edenlerin inatçı ve yalancı olduklarını söyleyip şehadet ederler. Bunun üzerine o inat-çı kavimler şöyle derler:
Bunlarla aramızda uzun zaman geçmiştir; bizim hallerimizi bunlar nasıl bilirler?.
Bunun üzerine Hak Taâlâ Resulüllah S.A. efendimizin ümmeti-ne sorar:
Siz, bunların haline nasıl muttali oldunuz ki, onlara şehadet ediyorsunuz?.
Buna karşılık şu cevabı verirler:
Biz, Yüce Allah'ın kitabında okuduk. Resulüllah S.A. efendimiz doğru sözü ile bize haber verdi. Bunun için biz, gözümüzle görmüş gibi biliriz. Ayrıca kesin itikadımız var. Bunun için şehadet ederiz.
Bundan sonra; Yüce Hak, Resul-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem S.A. efendimize ümmetinin doğru söyleyip söylemediğini sorar; şe-
F. 8
114
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT ŞERHI
hadetlerinin yerinde olup olmadığını söylemesini ister. Bunun üzeri-ne, Resulallah S.A. efendimiz: Ummetinin sadık, adil olduklarına se-hadet eder. Bu mana icabıdır ki, påk isimlerine:
- ŞAHİD.
Denildi.
Resulüllah S.A. efendimize bu ismin verilmesindeki bir baska ma-
na da şu olsa gerektir:
Zahiri durumda: kulların isleri ve mahlukun durumu ile neka.
ve haşyetinden dar meşgul olursa olsun.. bir an dahi påk sırları ve nurlu kalbleri mazdı.
Hasılı: Zahir, batın, kalıp ve kalbi ile daima ibadet ve taatta idi. Hakkın zikrine hazır idi.
İşte.. bütün bu manaların icabı olarak, ism-i şerifinin birine de:
ŞAHİD. Denildi. Allah-ü Taålå ona salât ve selâm eylesin.
47. İsim: ŞEHİD. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim, yukarıda geçen ŞAHİD ve altta gelecek MEŞHUD manalarındadır. Ancak, bu isimde mübalağa manası vardır. Kısaca şu demeğe gelir:
Tam manası ile şehadet eden..
Allah-u Taâlâ ona salat ve selâm eylesin.
48. İsim: MEŞHUD. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Yani: Kendisi için şehadet olunmuş.. manasına gelir.
Resulüllah S.A. efendimiz, risaletle teşrifinden evvel meleklerin dili, nebilerin ve resullerin påk lisanları ile nübüvvet ve risaletine şe-hadet edilmiştir.
İşte.. anlatılanların şehadetleri icabıdır ki; Resulüllah S.A. efen-
dimize:
MEŞHUD.
İsmi verilmiştir.
Sonra.. Resulüllah S.A. efendimizin saadet yıldızı bu âleme şeref verip aydınlatınca; kadın erkek bütün müminlerin kalbleri, kadın ve erkek bütün müslümanların dilleri Resulüllah S.A. efendimizin doğ ruluğuna şehadet etti.
Bilhassa, emr-i hüda olan ezan ve kamet İçinde; yüksek sesle:
riz ki, Muhammed Allah'ın Resulüdür. Şehadet ederiz ki, Allah'tan başka ilah yoktur; şehadet ede-
Diyerek şehadet ettiler. Ettikleri bu şehadet, onların dillerinde bir vird olmuştur.
KARA DAVUD
YanıtlaSil115 Ayrıca, bu şehadet onlara bir can kurtarıcı olduğu için; biz sst Resulüllah SA efendimizin risaletine sehadet etmişlerdir. Onun
MEŞHUD.
Denilmesindeki bir mana da budur.
Resulüllah S.A. efendimize bu ismin verilmesindeki bir başka
mana da şudur:
Onun aşkında, şevkinde olan ve ona, doğru mahabbet besleyen olsun; ona karş besledikleri mahabbet bağından avrılmazlar. Ona tazim etmekten ve onu hoşça arıp salāt ve selam ile tebcil etmekter geri durmaziar. Bu manada. Resulüllah SA efendimiz bütün insanların kalbinde
hanrdır. Dolayısı ile: MEŞHUD.
İsmini aldı.
Şu da bir başka mana:
Zahir olsun batın olsun; daima ve her zaman, dünyada ve ahi-rette, Sübhan Allah'ın üstün lütuflarına ve ilahi füyuzat ve tecelli-lerinde bulunduğu için; bir ismine de:
MEŞHUD.
Denildi. Allah-ü Taålå ona salāt ve selåm eylesin.
49. İsim: BEŞİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
- BEŞİR.
Lafzı, ism-i faildir. Arap dili kaidesine göre böyle.. Beşaret kö-künden gelinektedir. Manası:
İşitildiği zaman sürur verecek haberi vermek veya veren...
Demektir. Yani: Müjdelemek veya müjde vermek.. Daha açık ma-
nası:
Müjdeyi tam manası ile veren..
Demektir.. Bu manayı şöyle açabiliriz:
Resul-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem S.A. efendimiz; Yüce Hak-kın ülühiyet ve vahdaniyetini ikrar ve tasdik, ayrıca kendisinin nü-būvvet ve risaletini ikrar ve tasdik, bundan sonra Yüce Hak katın-dan getirdiklerinin cümlesini iz'an ve kabul etmek suretiyle:
İlahi emirleri tutun, Sübhan Hakkın yasaklarından kaçının; yani: Allah'ın kitabında ve Resulüllah'ın hadisinde anlatılan işleri yapın..
Şeklinde emredilen işleri bütünüyle yapıp emri yerine getiren-lere; işlenmesi yasak olanlardan kendilerini koruyanlara Hakkın ga-zabından ve hışmından necat ve selâmet geleceğini, türlü türlü lütuf-
451
YanıtlaSil14026. Lafla çorba pişirilmez.
14027. Ne soğan yemiş, ne soğana kokmus. (Nici usturoi n-a mincat, nici gurâ nu-i pute. Türkçeden geçmiş.)
14028. Nerede duygu sona ererse, orada hikmet (akıl) başlar.
14029. Öküzü boynuzundan, insanı ağzından (dilinden) tutarlar. (Türkçe, Bulgarca, Arnavutça benzerleri var -Boul se leaga de coarne şi omul de limba -Zanne, 1959, s. 69.)
14030. Papaz, yaşlı sağır bir kadının hoşuna gitmek için, herhalde, ikindi duası çanını 36 kez çalmaz
14031. Romen, ozan doğar.
14032. Sakalı uzamış, ama aklı kısalmış. (Bulgarca benzeri var - Barba mare, minte n'are Zanne, II. cilt, No, 2725.)
14033. Savaş için gerekenler: yetişkinin aklı, gencin gücü, delinin çılgınlığı.
14034. Ses etmeden sineye çekmek.
14035. Siz kurttan söz ederken, kurt, kapının ardında bekler.
14036. Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer.
14037. Şaşkın ahmak gibi bağırır. (Bulgarca benzeri var - Tip ca din guru de şarpe -Romence-Bulgarca sözlük, s. 478.)
14038. Tanrı günahkârın ölmesini değil, doğru yola gelmesini ister.
14039. Tanrı'nın vetonikası (bir tür bitki) her hastalığı iyileştirir.
14040. Taze süt gibi apak. (Bulgarca benzeri var- Ca laptele de alb-Zanne, 1959, s. 570.)
14041. Türk sözü. (Turko peste.)
14042, Ulan Çingene, samanlıktaki iğneyi görüyor musun? -İğneyi görüyorum, ama samanlığı göremiyorum. (Mai, tigane, vezi tu acul din sura? Acul il våd, dar sura ba.)
14043. Ulan lon, mamaliga (mısır unundan yapılan pide) ister misin? -Çiğ de olsa, iri olsun. (Mamaliga, mai loane? -Fie cruda, numai mare.)
14044. Umudu olmayan mutsuz kişi, zeytinyağsız kandile benzer.
14045. Ustanın vurduğu yerde, güller açar.
14046. Varsıl yanlış yapar, yoksul özür diler.
14047. Vebadan kaçar gibi kaçıyor. (Bulgarca benzeri var - A fugi ca de ciuma. A fugi repede şi cu frica în sîn Zanne, 1959, s. 184.)
14048. Yalancıya anı (hâtıra) gerek.
14049. Yem teknesine giren, domuzlara yem olmayı göze almıştır.
14050. Yemeğe gelince kurt, çalışmağa gelince kütük.
450
YanıtlaSilalacağım, anlamına. Bulgarca benzeri var. Cu virf i 14000, Famyle ödeteceğim. (Of Indesat: Romence-Bulgarca sözlük, s. 1199.)
14001 Gözünü kim çıkardı? Kardeşim Çok derin çıkarıldığından belli. (Cine ti-a soos ochii? -Frate-meu. De aceea ti i-a scos asa de adinc.)
14002 Halkın ağzına düşmek. (Dedikodu konusu olmak-Bulgarca benzeri var -A intrat in gura lumii Zanne, 1959, s. 146.)
14003 Hastalık kolayca girer, zorla çıkar. (Türkçe, Bulgarca benzerleri var -Boala entra cu carul şi iese pe urechea acului Zanne, 1959, s. 181.)
14004. Her koyun kendi bacağından asılır.
14005. Herhangi bir giz, senin içinde hapis kaldığı sürece kölendir; ama başkasına açtığın an, sen onun kölesi olursun.
14006. Her şeyi olan, her zaman, daha çoğunu ister.
14007. Heybesi sırtında (serseri).
14008. İki cambaz bir ipte oynamaz.
14009. İktidardan vazgeçenin aklı yoktur.
14010. Insan insanla alay eder, ama şeytan herkesle.
14011. Insan, korktuğundan kaçamaz.
14012. Insanın kendi başına açtığı dertlere, şeytan gelse, çare bulamaz.
14013. İnsanoğlu, dert için yaratılmıştır.
14014. İri yumurtalar üstüne yatan kuluçka, bir tek piliç bile çıkaramaz.
14015. İşlediğin kötülüğü akar suya yaz, iyiliği ise taş üstüne yazıt yap.
14016. Kadın kısmı, kedi gibi, dokuz canlıdır.
14017. Kafa düzgün değilse, ayaktan ne beklersin?
14018. Kardeşlik kardeşlik, ama peynir de para ile. (Türkçeleri: Dostuluk dostluk, ama peynir para ile; Dostluk başka, alışveriş başka -Bulgarca, Sırpça benzerleri var -Frate ca frate, brinza cu bani - Zanne, I. cilt, No. 10037, s. 366.)
14019. Karga, karganın gözünü oymaz.
14020. Katıra "baban kim?" demişler? -"Dayım at" demiş. (Türkçede de var. Cine este tatal tau? -A fost intrebat catirul. -Unchiul meu e calul, axraspuns el.)
14021. Kavga eden hısım-akrabanın arasına girme; sonunda onlar barışır, sen kötü olursun.
14022. Kel başa, şimşir tarak.
14023. Koyun postuna bürünmüş kurt. (Türkçe, Bulgarca benzerleri var - Lup în piele de oaie-Zanne, 1959, s. 102.)
14024. Köprülerin akından çok su aktı!
14025, Kurt, ağıla ancak bir kez girer.
ÖLÇÜM RASULULLAH!
YanıtlaSilBanan görüşlerime aykırı olan ve Hazret-i Peygamber'den sahih elarak nakledilen bir hadis var
Biliniz ki
Hadis benim görüşümden daha üstündür. Bu durumda benim görüşüme uymayın!
Şu hadisle amel ediyor musun?" diye sorulunca büyük imam şu cevabı verdi:
Allah Rasûlü'nden bir hadis duyacağım da onunla amel etmeye-ceğim öyle mi! Beni kiliseden zünnarımla çıkarken mi gördün?"
(b) Nuaym, Hilyetül evliya, IX, 106)
Yine bir başka gün, rivayet ettiği bir hadis ile amel edip etmediğinin sorulması üzerine İmam-ı Şafii titreyip sarsıldı ve ona;
"-Be adam!
Rasûlullah'tan hadis nakledip de gereğince hükmetmezsem bu yer beni taşır mı, bu gökyüzü beni altında barındırır mı?
Elbette onunla amel ediyorum!
Onun her sünneti, benim için doyumsuz bir lezzettir, başım gözüm üstünedir!" diye cevap verdi.
(Beyhakl, Menakıbuş Şafil, 1, 475)
Rasûlullah'ın ve ashabının yolunda olmayanı, havada uçar görsem yine doğruluğunu kabul etmem!
ASHI SAADETTEN GÜNÜMÜZE HİDAYET
YanıtlaSilFAYDASIZ İLİM BELADIR!
Bir gencin ilmi, onun kalbinde hidâ-yeti, hayatında istikameti ve ahlâ-kında güzelliği artırmıyorsa;
Ona haber verin ki Cenâb-ı Hak, ona puta tapanlarınki kadar ağır bir azap indirmiştir.
-İlimde çekişmek,
Kalpleri katılaştırır ve
Gizli kinlere yol açar.
Kibir ve gurur ile tahsil olunan ilimde felâh yoktur.
GECELERDE
Yüksek faziletler, gösterilen gayret nisbetinde kazanılır.
Yüksekliğe tâlip olan, geceleri uykusuz geçirir.
Kim ki gayret etmeksizin yükselmeyi arzu ediyorsa; o kişi, ömrünü bir muhalin yani imkânsızın peşinde hebâ ediyor, demektir. İzzet istiyorsun, sonra da gece uyuyorsun! (Öyle mi?!.)
➤Hâlbuki, inci isteyen (uykuya değil) denize dalar.
Kıymetin yüceliği, himmetin yüksekliğiyledir; kişinin izzeti de uykusuz gecelerde...
-Yâ Rab! Sen'in rızân için geceleri uykuyu terk ettim, ey Mevlâlar Mevlâsı..
Beni ilim tahsiline muvaffak kıl ve beni en ulaşılmaz mertebelere vâsıl eyle...
154
IMAM SAFI
YanıtlaSilHAZRETLERI NDEN
BİKMETLİ ME
GERÇEK ALİM
Ilmin aslı, sebat; semeresi, selâmet...
. Verânın yani şüpheli şeylerden kaçınmanın aslı, kanaat; neticesi, rahatlık ve gönül huzuru...
Sabrın temeli, hazımlı olmak; semeresi, zafere ulaşmak.
Amelin temeli, Allâh'ın muvaffak kılması; neticesi, başarmak...
Her şeyin gayesi ise; doğruluk, doğruluk, doğruluk...
İLİM İLİM
Kim dünyayı isterse ilme sarılsın,
Kim âhireti isterse o da ilme sarılsın.
-Ey kardeşim,
İlme ancak şu altı şeyle nâil olabilirsin:
Zekâ, azim, çalışmak, maddi imkân, üstad ile beraberlik ve uzun bir ömür...
Ne kadar isterdim ki;
Insanlar bu ilmi öğrensinler, bana ondan hiçbir şey nisbet etmesinler, beni övmesinler, böylece ben de ecir ve sevâbına ereyim.
İçinde sana dininden haber verecek bir âlimin ve hastalandığında seni iyileştirecek bir doktorun bulunmadığı memlekette oturma!
Illim, âlimin ezberlediği değil, (mânen) fayda gördüğüdür.
(Divânü'l-Imam eş-Şafii, Haz. Abdurrahman el-Mustavi; Hilmizade İbrahim Rıfat, Meşahir-i Ashâb-ı Güzin ve Terácim-i Ahvál-i Fukahů, s. 131, 134, 137)
SALİHLERLE
YanıtlaSilImam Musa Kâzım'ın kab-rinde duâmın kabul olması, bana bir tiryak haline geldi. Bunu çok tecrübe ettim.
TEMBEL OLMA!
C
Dâimâ hizmet ve gayret içinde ol!
Çünkü hayatın gerçek lezzeti, hiç bezginliği olmayan bir yorgunluktadır.
HÜDAYİ VAKFI
2021 RAMAZAN YARDIMLARI
SENEGAL
Bir müddet ilim öğrenmenin çilesini çekmeyen, acısını tatmayan kişi; hayatı boyunca cehlin perişanlığı içinde bocalar durur.
Gençliğinde tahsil fırsatını kaçıran ölmüş demektir, ona dört tekbir getir!
Allah'a yemin olsun ki bir gencin hayâtiyeti ilim ve takvâ iledir. Bu ikisi olmazsa varlığının bir kıymeti yoktur!
Illim bir avdır, yazmaksa onun bağı... Avladığın bilgileri sağlam iplerle bağla...
Bir ceylân tutup da onu serbestçe vahşi mahlūkātın arasına bırakmak ahmaklıktan sayılır.
IMAM SAFII
YanıtlaSilBAŞ OLABİLME MES'ÜLİYETİ
Riyasetin beş âleti vardır:
. Sözün doğruluğu.
. Sır tutmak.
. Ahde vefâ.
Nasihatle başlamak.
. Emâneti yerine getirmek.
ÇARESİ YOK!..
İki husus için tabîbin yapabileceği bir şey yoktur:
Ahmaklık ve
Yaşlılık...
-Şu üç şeyi üç kimseden gizleyen, nefsine zulmetmiş olur:
Hastalığını doktordan,
İhtiyacını dostundan ve
Nasihatini idareciden...
CÖMERTLİK
-Mürüvvetin yani insanlığın zekâtı,
Dâimâ hayırlara vesile olmak ve
İnsanların ihtiyaçlarını gidermeye vesile olmaktır.
Mürüvvet, yani insanlık dört sütun üzerinde durur:
Güzel ahlâk.
Cömertlik.
Tevâzu.
Şükür.
15
A
ASRI SAABETIEN GUNEMEZE BIDAYET REHBERLER
YanıtlaSilAMELİ GÖZDE KÜÇÜLTMEK
-Amellerin hususunda ucba
ve kibre yani kendini beğenmişliğe ve gurura düşmekten korkarsan, bunun üstesinden gelmek için;
Dost olmaya gayret ettiğin Zât'ın rızasını tefekkür et.
Bu amellerin ile hangi nimetleri arzu ettiğini,
Hangi cezalardan korktuğunu,
Hangi afiyetlere şükrettiğini ve
Hangi musibetlerden ibret aldığını iyi bir düşün.
Bunlardan biri üzerinde dahî hakkıyla tefekkür edebilirsen, amelin gözünde küçülecektir.
BEŞ HAYIRLI HASLET
Dünya ve âhiretin hayrı beş haslettedir:
Gönül zenginliği.
Kimseyi incitmemek.
Helâl kazanç.
Takva elbisesine bürünmek.
Her hâlükârda Allâh'a güvenmek.
Kişi dünyada ancak dört şeyle kemal bulur:
Diyânet / Dindarlık.
Emânet / Emin ve güvenilir olmak.
Sıyânet / Koruması gereken her şeyi korumak.
Rezânet / Vakarlı olmak.
150
2022 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1938-Türkiye-Irak-İran-Afganistan arasında aktedilen Sadabat Paktı, TBMM'de onaylandı.
14
CUMA
FRIDAY
OCAK
JANUARY
BİR AYET
İşittik ve emrine uyduk. Affını ve mağfiretini dileriz, ey Rabbimiz!
Bakara Suresi: 285
BİR HADİS
Allah için dost edindiğin birini ziyaret etmek için üç mil de olsa yürü.
Kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar. Lem'alar
HİCRÎ: 11 C.AHİR 1443 - RUMI: 1 K. SANI 1437
Imsak Günes Öğle İkindi Aksam
Yatru
1
KASIM: 68 - GÜN: 14 KALAN: 351 - GÜN UZA. 2 DK
دادة
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil1724-Osmanlı'da ilk kitap basıldı.
1925 - Musul'un BM tarafından Irak'a verilmesi.
1947 - Emirdağ'da
mecburî ikamete devam eden Bediüzzaman'ın evine Afyon Valisi ve Emniyet Müdürü bir baskın düzenledi.
26 1447
RUMI: 3 K. EVVEL 1441 KASIM: 39
ARALIK
16
SALI
BİR AYET
Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek
Allah'a ait olmasın...
Hûd Suresi: 6
BİR HADİS
Hoş söz söyle, selâmı yay, akrabanla iyi münasebet içerisinde ol, insanlar uykuda iken gece namaz kıl.
İbni Hibban
Karanlık gece şeklinde olan istikbal Kur'ân'ın ziyasıyla tenevvür eder. Cennetin bostanları şekline girer.
Imsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Mesnevî-i Nuriye
Imsak Güneş
Öğle
İkindi Akşam
Yatsı
Yatsı
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil2024 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
1111-İmam Gazalî'nin vefatı.
1865 - ABD'de kölelik kaldırıldı.
1917 - Rusya ile Türkiye arasında Erzincan Antlaşması yapıldı.
18
ÇARŞAMBA
WEDNESDAY
ARALIK
DECEMBER
BİR AYET
Kim Allah'ın çizdiği sınırları aşarsa, zalimlerin tâ kendisidir.
Bakara Suresi: 229
BİR HADİS
Biri sizi ziyarete geldiğinde ona ikram edin.
İbni Mâce
Dünyamızı, dinimiz uğrunda ve ahiretimize her vakit feda etmeye hazırız.
HİCRÍ: 17 C.AHİR 1446 - RUMI: 5 K. EVVEL 1440
Mektubat
✔✔
KASIM: 41-GÜN: 353 KALAN: 13 - GÜN. KIS.: 0 DK
766
YanıtlaSilHADIS-1 ŞERİFLER
Görülüyor ki, Allah yolunda cihad, üçüncü derecede zikrediliyor.. Ya. ni, ana babaya iyilikten sonra..
Ravilerin menkıbeleri, 2. 5. ve 47. Hadis-i Şerifte..
الدرس الثاني والستون في طلب العدل بين الأولاد
روى الشيخان عن النعمان بن بشير ، أن أباه أتى به إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم ، فقال : إنى نحلتُ ابنى هذا غلاما كان لي ، فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : أَفَعَلَتْ هذا بِوَلَدِكَ كُلِهِمْ ؟ قال : لا قَالَ اتَّقُوا الله وَاعْدِلُوا فِي أَوْلَادِكُمْ فَرَجَعَ أَبِي ، فَرَدَّ تِلكُ الصَّدَقَةَ .
۱
ALTMIŞİKİNCİ DERS
ÇOCUKLAR ARASINDA ADALETİ TALEB
1) NUMAN b. BEŞİR'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM riva-
yet ediyor:
<>>
Hayır..
Deyince, Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Allah'tan korkunuz; çocuklarımız hakkında âdil davranınız..>>>>
Bunun üzerine babam döndü; o sadakayı geri aldı..
**
Hayatta iken çocuklara mal bağışlamak mahzurlu değildir; ancak sonunu iyi düşünmek ve âdil davranmak şarttır..
Ravilerden BUHARI ve MÜSLİM'in menkıbesi, 2. ve 5. Hadis-i Şe-
rifte.. NUMAN b. BEŞİR'i aşağıya alıyoruz..
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil767
NUMAN b. BESIR: Esas künyesi EBU ABDULLAH.. Ansar- ki-ramdandır.
Hz. Ebubekir'e ilk biat eden Ansari bu zattır.. Derler ki: Hieretten sonra ilk değan ansar çocucuğu budur.. Hicretin 4. ayında doğmuş, bir rivayete göre 60, bir rivayete göre de 64. yılında vefat etmiştir.. Allah ondan racı olsun...
الدرس الثالث والستون
في حق الزوجين والوصية بالنساء وتربيه الأولاد
١ - ٤ قال الله تعالى : الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ بِمَا فَضْلَ اللَّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ و بما أنفَقُوا مِنْ أَمْوَالِهِمْ ، فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظ الله وقال تعالى: وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ ، وقال تعالى : وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلَاةِ وَأَصْطَبِرْ علَيْها ، وقال تعالى : يا أيها الذينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِكُمْ نَاراً .
ALTMIŞÜÇÜNCÜ DERS
KARI KOCA HAKKINDA KADINLARA TAVSİYE VE ÇOCUKLARIN TERBİYESİ
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
«Erkekler, kadımlar üzerine hâkimdirler. O sebeple ki Allah onlardan kimini (erkekleri) kiminden (kadınlardan) üstün kılmış-tır. Bir de (erkekler onlara) mallarından infak etmektedirler. İyi kadınlar itaatlı olanlardır. Allah kendi (hak)larımı nasıl koruduy-sa, onlar da öylece göze görünmeyeni koruyanlardır.>>>
**
Daima evin resi koca'dır.
Allah böyle yaratmıştır. Bunu değiştirmek hiç kimsenin elinde de-
ğildir.
NISA suresinin 34. âyetinden..
**
2) Ve şöyle buyurdu:
«Onlarla iyi geçininiz..>>
* **
Yani: Kadınlarla.. NISA suresinin 19. âyetinden..
768
YanıtlaSilIHADIS-I ŞERİFLER
3) Ve şöyle buyurdu:
«Ehline namazı emret.. Ve ona sabırla devam eyle..>>>
*
Bu cümlenin tefsiri odur ki: İnsan madem ki devamlı çoluk çocц-ğunun nafakasını temin ediyor, maddi geçimini sağlıyor; böylelikle on-ların manevi durumunu da gözetecektir.. Haliyle bu, namazla olur..
TAHA suresinin 132. ayetinden..
4) Ve şöyle buyurdu:
**
«Ey iman edenler, kendinizi ve chlinizi ateşten koruyunuz..>>
Bu elbette ki ibadetle olacaktır. TAHRIM suresinin 6. âyetinden.. **
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : إذا دَعَا الرَّجُلُ أَمْرَأَتَهُ إِلَى فَرَاشِهِ فَلَمْ تَأْتِهِ فَبَاتَ غَضْبَانَ عَلَيْهَا ، لَعَدَتْهَا الْمَلَائِكَةُ حَتَّى تُصْبِحَ . ) رواه الشيخان )
5) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Erkek, karısını yatağına çağırdığı zaman, gelmezse; bu se-beble ona dargın olarak yatarsa; sabaha çıkıncaya kadar melek-ler ona lânet okur..>>>
Bu mevzu pek önemlidir. Ve çeşitli emirler vardır. Bilhassa hanım-lar, kocalarının aşırı olmayan arzularını yerine getirmekten imtina et-memelidirler.
*
** Ravi: BUHARI ve MÜSLIM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
الدرس الرابع والستون
في تحريم مال اليتيم والإحسان إلى الأرملة والمسكين قال الله تعالى : فأَما اليَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ ، وَأَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ . ۱
ALTMIŞDÖRDÜNCÜ DERS
YETİM MALININ HARAM OLDUĞU DUL VE ÇARESİZLERE İYİLİK
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
<<>
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil769
manin gerekli olduğunu bizlere anlatır.. DUHA suresinin 9. ve 10. ayetleridir.
iyi bakmanın ve onları koru-
وقال تعالى : إن الذين يأكلُونَ أَمْوَالَ اليَتامى ظلما إنما يأكلون فى بُطُونِهِمْ نَاراً وَسَيَصْلَوْنَ سَمِيراً .
۲
2) Ve şöyle buyurdu:
<>>
Yetime bakan kimse, muhtaç durumda ise, muhtaç olduğu kadarını alıp yiyebilir..
NISA suresinin 10. åyetidir.
وروى الشيخان عن أبي هريرة رضى الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم قال : اجْتَنِبُوا السَّبْعُ الْمُوبِقاتِ قالوا يارسول الله وما هن ؟ قال : الشَّرْكُ بِاللهِ ، وَالسَّحْرُ وَقَتْلُ النَّفْسِ التي حَرَّمَ اللَّهُ إِلا بِالْحَقِّ ، وَأَكُلُ الرِّبا ، وأَكُلُ مَالِ الْيَتِيمِ وَالتَّوَلَّى يَوْمَ الرَّحْفِ وَقَذْفُ المُحصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ الْغَافِلاتِ . ۳
3) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyor:
«Sayılacak yedi yıkıcı hareketten kaçınınız:
1 Allah'a şirk..
2 Büyü..
3 Haklı durum hariç; Allah, haram kıldığı halde adam öl-
dürmek..
Faiz yemek.. 4
Yetim malı yemek.. 5
6 Muharebe meydanından kaçmak..
7 7 Olup bitenden habersiz, namuslu kadına iftira atımak..>>>
**
Harf sırasına göre tertib edilen bölümde geçen 32. Hadis-i Şerifin aynıdır. Ravileri de aynı..
وقال صلى الله عليه وسلم : السَّاعِي عَلَى الأَرْمَلَةِ وَالْمِسْكِينِ كَالْمُجَاهِدِ فِي سبيل الله . ٤
( رواه الشيخان )
Hadis-i Şerifier, F: 49
770
YanıtlaSilHADIS-1 ŞERİFLER
4) Ve şöyle buyuruu:
«Zavallıların ve dul kadınların işine koşan, Allah yolunda ci-had edeu gibidir.>>
*
Hz. Ömer'in r.a. geceleri kapı kapı gezip dul ve yetimlerin ihtiyaç-larım temin ettiği malūmdur..
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i Şerifte..
الدرس الخامس والستون في تحريم الخلوة بالأجنبية والنظر إلى الأمرد الجميل قال الله تعالى : وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ . ALTMIŞ BEŞİNCİ DERS
۱
YABANCI KADINLA HALVET VE KÖTÜ HİSLERLE GÜZEL DELİKANLIYA BAKMANIN HARAM OLDUĞUNA DAİR
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
<>
Yani: Harama bakmasınlar, zinaya gitmesinler.. NUR suresinin 30. âyetinden..
وقال تعالى : إن السمع والبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولاً
3) Ve şöyle buyurdu:
۳
«Kulak, göz kalb bunların herbiri ONDAN mes'ul olacaktır.>>>>
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil771
ONDAN: Herbiri yaptığı isten, manâsına alınmalıdır.
Bazı Hadis-i Şeriflerin dalâletine göre; kalbdeki kötü niyet, zahir-de hareket halini almadıkça, hata sayılmaz..
ISRA suresinin 36. âyetidir.
وقال تعالى : يعلَمُ خَائِنَةَ الأعْيُنِ وَمَا تَخفى الصُّدُورُ .
4) Ve şöyle buyurdu:
«Gözlerin hainliğini ve kalblerin gizlediklerini bilir..>>
** Ehl-i sünnet itikadı odur ki: Hiçbir şey Cenab-ı Hakkın ilmi dışın-da olmadığına inanıla..
٤
MÜMİN suresinin 19. âyetinden..
وروى الشيخان عن ابن عباس أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال : لا يَخْلُونَ أَحَدُكُمْ بِامْرَأَةٍ إِلَّا مَعَ ذِي تَحْرَم .
) ومثل الخلوة بالأجنبية الخلوة بالأمرد الجميل )
5) İBN-İ ABBAS'tan r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyor:
Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Hiç biriniz, yanında mahremi olmadan yabancı bir ka-dınla yalnız kalmasın.. (Genç, güzel bir delikanlıyla yalnız kalmak, bir yabancı kadınla yalnız kalmak gibidir.)>>>
* ** Bir başka Hadis-i Şerifle: Kadınların, kendilerine yabancı biriyle İki günlük mesafeden uzun yolculuğa çıkmaları da yasak edilmiştir.
Bu yasak, erkeklere de şamildir.
Hadis-i Şerif metninin sonunda parantez içinde geçen: (Genç va güzel...) cümlesi Hadis-i Şerif değildir.. Müellifin ilāvesi olduğu kanaatın dayız..
** Ravilerin menkıbeleri, 2. 5. ve 42. Hadis-i Şerifte..
الدرس السادس والستون في صلة الأرحام والوصية بالجار
قال الله تعالى : وَاعْبُدُوا اللهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجُنُبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ .
772
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
ALTMIŞALTINCI DERS
AKRABA ZİYARETİ VE KOMŞUYA VASİYET
VASİYETİ: Burada, nasihat, öğüt manålarına almalıdır.
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
<>
İyiliğin çeşitleri pek çoktur; yerine ve şahsına göre..
NISA suresinin 36. âyetinden..
وروى الشيخان عن أبى هريرة رضى الله عنه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: إنَّ الله تعالى خَلَقَ الْخَلْقَ حَتَّى إِذَا فَرَغَ مِنْهُمْ ، قَامَتِ الرَّحِمُ فَقَالَتْ : هُذَا مَقَامُ العائذ بكَ مِنَ الْقَطِيعَةِ ، قَالَ نَعَمْ ، أَمَا تَرْضَيْنَ أَنْ أَصِلَ مَنْ وَصَلَكَ ، وَأَقْطَعَ مَنْ قَطَعَكَ ، قَالَتْ : بَلَى ، قَالَ : فَذَلِكَ لَكِ .
۲
2) EBU HÜREYRE'den r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM rivayet ediyor:
Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
<>>
RAHM: Burada akrabalık, sülale ve soy manâsına gelir.. Akraba hakkı, dinimizde pek önemlidir. Öyle ki: Büyük gecelerin faziletinden istifade edemeyenlerin biri de, akrabadan kesilendir.
**
Ravilerin menlubeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte.. الدرس السابع والستون
في استحباب طلاقة الوجه وطيب الكلام
قال الله تعالى : وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَا نُفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ . ۱
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSilALTMIŞYEDİNCİ DERS
GÜLER YÜZLÜ VE TATLI DİLLİ OLMANIN MÜSTEHAB OLDUĞU
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
773
«Eğer sert ve katı kalbli olsaydın; çevrenden dağılırlardı..>>>
Bu, Peygamber S.A. Efendimizedir. O, o kadar latif, o kadar güze konuşurdu ki: Öldürmeye gelenler, müslüman olurdu.. ALIIMRAN suresinin 159. âyetinden..
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : أَتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةِ ، فَمَنْ لم يجد فبكلمة طيبة .
۲
2) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
<>>
Güzel söz ve güzel konuşmak bir sadakadır.
Tercümemize esas aldığımız eserde, bu Hadis-i Şerifin ravisi zikr edilmemiştir. Tetkik neticesinde ADİYY b. HATEM'den г.а. nakle MÜSLIM'in rivayet ettiğini anlamış bulunuyoruz. Menkıbeleri, 3. ders te ve harf sırasıyla tertib edilen bölümün 5. Hadis-i Şerifindedir.
الدرس الثامن والستون
في النهي عن التباغض والتحاسد و إيذاء المؤمنين
- قال الله تعالى : إِنما الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ ، وَقَال تعالى : أَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسِ عَلَى ما آتَاهُمُ اللهُ مِنْ فَضْلِهِ . وقال تعالى: يا أيها الذِينَ آمَنُو الا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ ، وَلَا نِسَاءِ مِنْ نِسَاء عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ ، وَلَا تَلْمِزُوا أَنْفُسِكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بالألقاب بِئْسَ الاسم الفُسُوقُ بَعْدَ الإيمان .
ALTMIŞSEKİZİNCİ DERS
KARŞILIKLI BUĞZETMENİN VE HASED ETMENİN MÜMİNLERE EZİYET ETMENİN KÖTÜLÜĞÜ
774
YanıtlaSilHADIS-I BERİFLER
1) Allah-ü Taală şöyle buyurdu: «Müminler ancak kardeştir.»
ஃ
O halde kardeşler birbirine layık olanı yapmalı.. HOCURAT suresinin 10. åyetinden..
2) Ve şöyle buyurdu:
Yoksa, Allah'ın kendilerine fazlından verdiği şeyler için in-sanlara hased mi ediyorlar?..»
ஃ
Hased, dinimizde yasak olan bir şeydir.. Kimin içine düşse, onu maddi ve manevi yer, bitirir..
NISA suresinin 54. âyetinden..
3) Ve şöyle buyurdu:
«Ey iman edenler, bir kavm diğer bir kavım ile alay etmesin. Olur ki (alay edilenler Allah indinde) kendilerinden (yani alay edenlerden) daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları (eğlenceye al-masın). Olur ki onlar (eğlenceye alınanlar) kendilerinden daba hayırlıdır. (Kendi) kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lâkab-larla çağırmayın. İmandan sonra fasiklik ne kötü addır!.>>>>
Müminlerin birbirine läkab takmasını ve sevmedikleri adla çağır-masını bu Ayet-i Kerime yasak kılar..
HUCURAT suresinin 11. âyetinden..
وروى الشيخان عن عبد الله بن عمر قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ ، وَالمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللهُ عَنْهُ -
٤
1) ABDÜLLAH b. ÖMER'den r.a. naklen BUHARÎ rivayet ediyor: Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu: «Müslüman odur ki, müslümanlar onun elinden ve dilinden salim ola..
Muhacir odur ki, Allah'ın nehyettiği şeyden hicret ede..>>
Bu Hadis-i Şerif, harf sırasıyla tertib edilen bölümde geçen 1275 maralı Hadis-ı Şerifin kısmen benzeridir.
**
Ravilerin menkıbeleri, 2. ve 7. Hadis-i Şerifte..
VE VAAZ ÖRNEKLERI
YanıtlaSilوقال النبي صلى الله عليه وسلم : لا تبَاغَضُوا ، ولا تَحَاسَدُوا ، ولا تدَابَرُوا ، ولا تَقَاطَمُوا ، وكُونُوا عِبَادَ الله إخوانا ، ولا يحل لمسلم أن يهجر أخاهُ فَوْقَ
5) Peygamber S.A. şöyle buyurdu:
ثلاث .
775
- «Birbirinize öfkelenmeyiniz.. Hasedleşmeyiniz.. Sırt çevirme-yiniz.. Kesilmeyiniz.. Allah'ın kulları, kardeşler gibi olunuz.. Bir müslümanın, din kardeşine üç günden fazla küs tutması helal olmaz...
Bu Hadis-i Şerif bir cümle fazlasiyle 1339 numaradaki Hadis-i Şe-rifin aynıdır.
Her nekadar tercümemize esas aldığımız eserde, bu Hadis-i Şerifin ravisi yoksa da ENES'ten r.a. naklen MÜSLİM'in rivayet ettiğini tesbit etmiş bulunuyoruz.. Menkıbeleri, 1. ve 5. Hadis-i Şerifte..
الدرس التاسع والستون في فضل ضعفة المسلمين وفقراتهم
قال الله تعالى : وَأَصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِي يُرِيدُونَ وَجْهَهُ ، وَلا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الحَيَاةِ الدُّنْيَا .
ALTMIŞDOKUZUNCU DERS
ZAIF - FAKİR MÜSLÜMANLARIN FAZİLETİ HAKKINDA
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
«Akşam sabah, rızasını dileyerek Rablarına dua edenlerle be-raber kendini tut.. Dünya ziynetini isteyerek gözünü onlardan uzak-laştırma...
Bu emir, dolayısiyle bizedir. Zaîf ve çaresiz oldukları için müslü manlardan yüz çevirmemiz doğru olmaz.. Bilakis onlara yaklaşmalı, dertlerini dinlemeliyiz..
KEHF suresinin 28. âyetinden..
۲ وروى الشيخان عن حارثة بن وهب قال : سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم
يقول : ألا أخبركم بأهْلِ الجنَّةِ ؟ كل ضَعِيفٌ مُسْتَضْعَفَ ، لَوْ أَقْسَمَ عَلَى اللَّهِ لأبره . ألا أخبركم بأَهْلِ النَّارِ ؟ كل عُتُل جَوَاطٍ مُسْتَكْبِرٍ .
776
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLEE
2) HARİSE b. VEHB'den r.a. naklen BUHARI ve MUSLIM rivayer ediyor:
Resûlüllah'ın S.A. şöyle buyurduğunu duydum:
«Size ehl-i cenneti haber vereyim mi?.. - Onlar zayıf ve za-yif görülen kimselerdir. Ama, birşey icin Allah'a yemin etse-ler; mutlaka Allah onların bu yeminini yerine getirmeyi nasib eder.. miz, kalın enseli ve kibirli kimselerdir.<>> -Onlar-
İman sahibi çevresini düşünmekten, hatalarını anıp ağlamaktan fa-riğ olamaz ki, ensesi kalınlaşsın, göbeği burnuna değsin..
Ravilerin menkıbeleri, 5. ve 464. Hadis-i şerifte..
الدرس السبعون في مدح حسن الخلق والحلم والرفق ا قال الله تعالى : وَالْكَاظِمِينَ الغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
YETMİŞİNCİ DERS
GÜZEL HUY, HİLM VE RIFKIN MEDHİ
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
<<Öfkelerini yutarlar, insanları affederler.. Allah muhsinleri se-
ver.
ALIIMRAN suresinin 134. âyetinden..
وقال تعالى : خذ العفو وأمرُ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ .
۲
2) Ve şöyle buyurdu:
«Affı al, iyiliği emret, cahillerden iraz et..»
ARAF suresinin 199. Ayetinden
Bu Ayet-i Kerimeler mümin kulların güzel huylarına işaret etmek cedir. Yani: Mümin olan affeder; kin gütmez.. Kendini bilmezlerin sö-üne bakmadan iyilik eder..
VE VAAZ ÖRNEKLERI
YanıtlaSilوقال تعالى : ولا تستوى الحسَنةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ، ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ ، فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَهُ كانه ولي تحميم ، وما يلقاها إلا الذين صَبَرُوا ، وما يُلَقَّاهَا إِلَّا ذُو حظ عظيم .
777
3) Ve şöyle buyurdu:
gu «Ne (her) iyilik, ne de (her) kötülük bir olmaz. Sen (kötülü ğü) en güzel (haslet ne ise) onunla önle.. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile sanki yakın dost (un olmuş) tur.>>>
«Bu (en güzel haslete) sabredenlerden başkası kavuşturulmaz.. Bu-na, büyük bir hazza malik olandan gayrısı eriştirilmez..>>>
Bu Ayet-i Kerimeler, bizi bir kötülük karşısında, iyilikle durmaya teşvik eder.. Atasözü meşhurdur:
Tatlı söz ve iyilik, yılanı deliğinden çıkarır.. FUSSILET suresinin 34 ve 35. âyetleridir.
وروى الشيخان عن عبد الله بن عمر قال : لم يكن رسول الله صلى الله عليه وسلم فَاحِشًا وَلَا مُتَفَحِّشًا ، وكان يقول : إِنَّ مِنْ خِيَارِكُم أَحْسَنَكُمْ أَخلاقاً .
٤
4) ABDÜLLAH b. ÖMER'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM ri-vayet ediyor:
Resûlüllah S.A. ne uygunsuz bir söz söylerdi, ne de uygunsuz
bir iş yapardı..
Şöyle buyurdu:
<>
İyi huylu odur ki: Ne kimseden incine, ne de kimseyi incite..
Tercümemize esas aldığınız eserin 9. baskısına göre, esas ravi AB-DULLAH b. AMR'dır; 11. baskısında ise ABDÜLLAH b. ÖMER olarak geçer.. Buna göre ravi menkibeleri, 2. 5. ve 7. Hadis-i Scriflerdedir.
ه
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : إنَّ اللهَ رَفِيقٌ يُحِبُّ الرَّفْقَ فِي الأمر كله .
( روته عائشة )
778
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
5) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu: «Allah REFIK'tir. Bütün işlerde rıfkı sever..>>
REFIK: Allah-ü Taâlânın bir ismidir. Merhamet. şefkat ve lutu nanalarını ifade eder..
Ravi: Hz. AİŞE r.a.; menkıbesi, 8. Hadis-i şerifte..
الدرس الواحد والسبعون في مدح الحياء والوقار
قال الله تعالى : وعِبَادُ الرَّحْمنِ الذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا .
ا
YETMİŞBİRİNCİ DERS
HAYA VE VEKARIN MEDHÍ
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
«Rahmanın kulları onlardır ki, onlar yer yüzünde sakin, ve-karlı yürürler.. Cahiller onlara bir lâf atınca:
Selâm..
Der, geçerler..>
Yani: Cahillerle oturup tartışmazlar. Sözlerini mesele yapmazlar.. FÜRKAN suresinin 63. âyetidir.
۲
وروى الشيخان عن ابن عمر : أن رسول الله صلى الله عليه وسلم مَرَّ عَلَى رَجُل مِنَ الأَنْصَارِ وَهُوَ يَعِظُ أَخَاهُ فِي الحَياء ، فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : دَعْهُ ، فَإنَّ الحياء مِنَ الإيمان .
2) İBN-İ ÖMER'den r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet edi-
yor:
- Resûlüllah S.A. ansardan birine uğradı.. -Din- kardeşine haya hakkında öğüt veriyordu.. Bunu görünce Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Onu bırak; zira haya imandandır.»
Yani: Haya, imanla beraber gelir.. Öğretmekle olmaz..
Ravilerin menkıbeleri, 2. ve 7. Hadis-i şerifte..
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil779
الدرس الثاني والسبعون
في مدح التواضع وخفض الجناح للمؤمنين
١ - ٣ قال الله تعالى : وَأَخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنْ أَتْبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ .
وقال تعالى : فلا تُرَكُوا أَنْفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى .
وقال تعالى : إنما السبيلُ عَلَى الذين يَظْلِمُونَ النَّاسِ وَيَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الحَقِّ أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ .
YETMİŞİKİNCİ DERS
TEVAZU VE MÜMİNLERE KANAT GERMENİN MEDHİ
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
<>>
Yani: Himayene al..
ŞURA suresinin 215. âyetinden..
2) Ve şöyle buyurdu:
**
<<>>
Derler ki: Doğru da olsa en sevimsiz şey, insanın kendisini övmesi-
dir.
NECİM suresinin 32. âyetinden..
3) Ve şöyle buyurdu:
<>>
Buradaki yol: Çalınan hakkın peşine düşmek ve mutlaka almak manâsınadır.
ŞURA suresinin 42. âyetidir.
780
YanıtlaSilHADIS-1 ŞERİFLER
وروى الشيخان عن أنس : أنه من على صِبْيَانِ فَسَلَّمَ عَلَيْهِمْ ، وقال : كان النبي صلى الله عليه وسلم يفعله .
4) BUHARI ve MÜSLİM, ENES'i r.a. anlatıyor:
Ki o, çocuklara uğradığı zaman, onlara selâm verirdi ve şöyle
derdi:
Resülüllah S.A. bunu yapardı..
Bilhassa alıştırmak için çocuklara selâm vermek faydalıdır.
الدرس الثالث والسبعون في تحريم الكبير والإعجاب
١ - ٣ قال الله تعالى : تلك الدَّارُ الآخِرَةُ تَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْضِ ولا فساداً والعاقبة للمتقين .
وقال تعالى : ولا تمش فى الأرْضِ مَرَحاً .
وقال تعالى : إنَّ اللهَ لا يُحِبُّ كلِّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ .
YETMİŞÜÇÜNCÜ DERS
KİBRİN VE KENDİNİ BEĞENMENİN HARAM OLDUĞU
1) Allah-ü Taála şöyle buyurdu:
«İşte ahiret yurdu!. Biz onu yer (yüzün) de ne tağallüb, ne fe-sad arzusuna düşmeyeceklere veririz. (İyi) sonuç (Allah'ın ikabım-dan) sakınanlarındır).
Derler ki: Bu Ayet-i Kerime, Ömer b. Abdülaziz'in virdi idi; ölün-ceye kadar hiç bırakmadı..
KASAS suresinin 83. âyetidir.
2) Ve şöyle buyurdu:
(Yer yüzünde böbürlenerek yürüme..)
ISRA suresinin 37. âyetinden..
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil3) Ve şöyle buyurdu:
781 «Allah, her böbürleneni elbisesini sarkıtarak- kabaranı sevmez..>>
LOKMAN suresinin 18. âyetinden..
Yukarıda geçen iki Ayet-i Kerime de kibrin, böbürlenmenin ve ka-barmanın bize yasak olduğunu anlatıyor.. Bunlar iman sahibine yakı-şan vasıflar olmadığı için, mutlaka sakınmalıyız..
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : لا يَنظُرُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِلَى مَنْ جَرَّ إزاره بطرا . وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : بينما رَجُلٌ يَمْشِي في حلة تعجبُهُ نَفْسُهُ ، مُرَجُلُ رَأْسَهُ ، يَخْتَالُ فِي مَشْيَتِهِ إِذْ خَسَفَ اللَّهُ بِهِ فَهُوَ يَتَجَلْجَلُ فِي الْأَرْضِ إِلَى يَوْمِ القِيَامَةِ .
٤
4) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
<>>
Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
<>>
Gerek okuduğumuz Ayet-i Kerimeler, gerekse bu Hadis-i Şerifler bize kibirden sakınmayı emretmektedir.
الدرس الرابع والسبعون في حفظ السر والوفاء بالعهد وإنجاز الوعد ١ - ٢ قال تعالى : وَأَوْفُوا بِالْعَهْدِ إِنَّ العَهْدَ كَانَ مَسْئُولاً . وقال تعالى : يا أيها الذين آمنوا لم تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ
اللهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لا تَفْعَلُونَ .
YETMİŞDÖRDÜNCÜ DERS
SIR SAKLAMAK, AHDE VEFA VE VAADİ YERİNE GETİRMEK
782
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
1) Allah-i Taâlâ şöyle buyurdu:
<>>
ISRA suresinin 34. âyetinden..
2 ) Ve şöyle buyurdu:
«Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?..» «Yapmayacağınızı söylemeniz, en şiddetli bir buğz (u dâvet etmiş olmak) bakımından, Allah indinde büyüdü..>>
Bu Ayet-i Kerimeler, bize sadece yapacağımız şeyleri vaad etmeyi emreder. Her kim yaptığı vaadi yerine getirmezse, veya yapamayacağı şeyi söylerse; sonu nifaka kadar varır.
Bu ve bundan önceki âyet SAF suresinin 2. ve 3. âyetleridir.
۳
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : أَرْبَعٍ مَنْ كُنْ فِيهِ كَانَ مُنَافِقَا خَالِصاً . وَمَنْ كَانَتْ فِيهِ خِصْلَةٌ مِنْهُنَّ كَانَتْ فِيهِ مِنَ النَّفَاقِ حَتَّى يَدَعَهَا : إِذَا ائْتُمِنَ خَانَ ، وَإِذا حَدَّثَ كَذَبَ ، وَإِذَا عَاهَدَ غَدَرَ ، وَإِذَا خَاصَمَ فَجَرَ .
3) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
<>>
* **
Harf sırasına göre tertib edilen bölümde geçen 139 numaralı Ha-dis-i Şerifin aynıdır.
الدرس الخامس والسبعون في حفظ اللسان
۲-۱- قال الله تعالى : وَلا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كل أولئك كانَ عَنْهُ مَسْئُولاً .
VE VAAZ ÖRNEKLERI
YanıtlaSil783
وقال قال تعالى : ما يَلْفِظُ مِنْ قَوْل إِلا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ .
YETMİŞBEŞİNCİ DERS
DÍLÍ KORUMAK
1) Allah-ü Taala şöyle buyurdu:
«Senin için hakkında bir bilgi hasıl olmayan şeyin ardına düş me. Çünkü kulak, göz kalb: Bunların herbiri bundan mesuldür..>>
ISRA suresinin 36. Ayetidir.
ஃ
2) Ve şöyle buyurdu:
«O, bir söz atmaya dursun, mutlak yanında hazır bir gözcü vardır.»
KAF suresinin 18. âyetidir.
ஃ
وروى الشيخان عن أبي موسى قال : قلت يا رسول الله أن المسلمين أفضل ؟ قال : مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ .
۳
3) EBU MUSA'dan r.a. naklen BUHARİ ve MÜSLİM rivayet ediyorı
Sordum:
Ya Resûlellah, müslümanların hangisi daha faziletlidir?..
«Müslümanlar, elinden ve dilinden selâmette olduğu kimse
dir.
Ravi menkıbeleri, 2. 5. ve 125. Hadis-i Şerifte..
Gerek yukarıda geçen Ayet-i Kerimeler, gerekse Hadis-i Şerif, bize gunu talim etmektedir:
Ey müslümanlar, bilmediğiniz birşey üzerinde durmayınız.. Ne dille, ne de kalble.. bilir. Zira birşey söylerseniz melek yazar; kalbinizde saklarsanız Allah
Madem ki müslümansınız, bunları yapmayınız..
الدرس السادس والسبعون
في النهي عن الحلف بغير الله وتحريم اليمين الكاذب
ردي الشيخان عن ابن عمر عن النبي صلى الله عليه وسلم : إن الله تعالى بينها كم
أن تَحْلِفُوا بآبائكم ، فَمَنْ كَانَ خَالِفًا فَلْيَحْلِفْ بِاللَّهِ أَوْ لَيَصْمُتْ .
۱
7N4
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
YETMIŞALTINCI DERS
ALLAHIN GAYRI İLE YEMİN ETMENİN YASAK OLDUĞU VE YALAN YERE YEMİN ETMENİN HARAM OLDUĞU
1) IBN-İ ÖMER'den r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM rivayet edi-
yor:
Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu: «Allah-ü Tanla babalarımızın adı ile yemin etmenizi size yasak etti.. Her kim yemin edecekse, Allah adına yemin etsin; ya da sussun...
Ravi menkibeleri, 2. 5. ve 7. Hadis-i şerifte..
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : لا تَحْلِفُوا بالطواغي ولا بآبائكم. ۲
2) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Putlara ve babalarımız adına yemin etmeyiniz..>>>
Yukarıda geçen iki Hadis-i Şerif, bize, yapılacak yeminlerin, yalnız
Allah adıyla olmasını bildirmektedir.
Allah adı ile yapılmayan yeminlere kefaret lâzım gelmez..
الدرس السابع والسبعون في تحريم الغيبة والنميمة واستماعها وذم ذي الوجهين
۲-۱- قال تعالى : وَلا يَغْتَبْ بَعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبْ أَحَدُكُمْ أَنْ يأكل لم أخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ .
وقال تعالى : هماز مشاه بنميم .
YETMİŞYEDİNCİ DERS
GI YBETİN KOĞUCULUĞUN VE BUNLARI DİNLEMENİN HARAMLIĞI, İKİ YÜZLÜ OLMANIN KÖTÜLÜĞÜ
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
<>>>
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil785
HUCURAT suresinin 12. âyetidir.
2) Ve şöyle buyurdu:
<>>
KALEM suresinin 11. âyetidir..
وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : لا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ تمام .
( رواه الشيخان )
۳
3) Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
<>
TEVEE suresinin 116. âyetidir.
2) Ve şöyle buyurdu:
<>>
ISRA suresinin 36. âyetidir.
Hadis-i Şerifler, F: 50
786
YanıtlaSilHADIS-1 ŞERİFLER
3) Ve şöyle buyurdu:
«Yalan şahidlik yapmaktan sakınınız..>
HAC suresinin 30. âyetinden..
وقال صلى الله عليه وسلم : إنَّ الصدق يَهْدِي إِلَى البِرِّ وَإِنَّ البِرَّ يَهْدِي إِلَى الجنة ، وإنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حتى يُكْتَبُ عِنْدَ اللهِ صَدِّيقاً ، وَإِنَّ الكَذِبَ يهْدِي إلى الفُجُورِ ، وَإِنَّ الفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ حتى يُكْتَبَ عِنْدَ اللهِ كَذَّابًا .
٤
4) Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
<>
İşbu Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler, mümin ve müslüman olanın vasfını anlatır... O ki, doğru sözlü değildir; yalan söyler ve yalan şahitliği yapar..
O nice iman ve İslâm iddiasında bulunur?.
الدرس التاسع والسبعون في الصلاة على النبي صلى الله عليه وسلم من صلى على صلاة صلى اللهُ عَلَيْهِ بِهَا عَشْراً . ۱
( رواه مسلم )
YETMİŞDOKUZUNCU DERS
PEYGAMBERE S.A. SALAVAT
1)«Her kim, bana bir salâvat getirirse; Allalı ona on salâvat getirir..>>>
۲ مَا مِنْ أَحَدٍ يُسَلَّمُ عَلَى إِلا رَدَّ اللهُ عَلَى رُوحِي حتى أَرَدْ عَلَيْهِ السَّلَامَ .
( رواه أبو داود )
2) «Her kim, bana selâm gönderirse.. Allah-ü Taâlâ ruhumu bana yollar.. Ta ki, onun selâmına karşılık vereyim..
VE VAAZ ÖRNEKLERI
YanıtlaSil( رواه الترمذى )
787
۳
أَوْلَى النَّاسِ فِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَكْثَرُهُمْ عَلَى صَلَاةَ .
3) «Bana göre, kıyamet günü insanların en evlâsı, bana en çok sala-vat okuyandır..>
البخيل منْ ذُكِرْتُ عِنْدَهُ فَلَمْ يُصَلِّ عَلَى . ٤
( رواه الترمذى )
4) «Cimri odur ki, yanında anıldığım halde, bana salavat getirmeye..>
رُغمَ أَنْفُ رَجُلٍ ذُكِرْتُ عِنْدَهُ فَلَمْ يُصَلِّ عَلَى . 0
( رواه الترمذى )
5) «Burnu yere sürülsün o kimsenin ki, yanında anıldığım halde, ba-na salavat getirmiyor..>>>
Bu Hadis-i Şeriflerin ravileri sırası ile: MÜSLİM, EBU DAVUD son üç hadisin ise TİRMİZİ'dir. Sırasiyle bunların menkıbeleri, 5. 11. ve 13. Hadis-i Şeriftedir.
اللهم صلى على محمد عبدك ورسولك النبي الأمي وعلى آل محمد وأزواجه وذريته كما صليت على إبراهيم وعلى آل إبراهيم ، وبارك على محمد النبي الأمي وعلى آل محمد وأزواجه وذريته ، كما باركت على إبراهيم وعلى آل إبراهيم في العالمين إنك حميد مجيد .
يقول مؤلفه رحمه الله الحمد لله الذي هدانا لهذا وما كنا لنهتدي لولا أن هدانا الله
788
YanıtlaSilHADIS-1 ŞERİFLER
Burada Peygamber S.A. efendimize salāvat getirmenin faziletini
kendi dilinden anlamış bulunuyoruz.. Bu kadarla yetinmemeli, büyük
eserleri ve tafsilatlı yazılan Salavat-ı Şerife şerhlerini okumalıyız.. Ancak onları okuduktan sonradır ki, Salavat-ı Şerifelerin bizlere ne gibi faydalar sağlıyacağını öğrenmiş oluruz..
Tanrıdan yüzbin durud ile selâm,. Mustafa'nın şanına her subhu şam.
Allahım, kulun ve resûlün bir NEBİYY-İ ÜMMÎ olan Muham-med'e salât eyle.. Muhammed'in âline de, zevcelerine de, zürriyetine de.. Nasıl ki, İbrahim'e ve âline salât kılmıştın..
Ve bir NEBİYY-İ ÜMMI olan Muhammed'e, Muhammed'in âli-ne, zevcelerine ve zürriyetine bereket ihsan buyur..
Nasıl ki, İbrahim'e ve âline bereket ihsan buyurmuştun..
Her iki âlemde de.. Çünkü sen, HAMİD'sin.. MECİD'sin..
NEBİYY-I ÜMMI: Tasavvuf ehli zatlar bunu şöyle beyan ederler: Bütün kâinat, kendi nurundan yaratılan ana peygamber..
HAMID: Varlığın diliyle, tek öğülen zat..
MECİD: Şanı büyük ve yüce..
**
Acizane bu eserimizi, burada bitirmiş bulunuyoruz.. Aczimizi, kusu-rumuzu itiraf babında müellif merhumun şu son cümlesini birlikte tek-rar edelim:
Bunu yapmayı bize nasib eden Allah'a hamd olsun.. Biz bunu yapmaya nice yol bulurduk?. Şayet nasib eylemeseydi Allah..
İşte son sözümüz ve son cümlemiz: ALLAH..
Bu eserin tamama erdiği tarih:
14 Rebiulähir 1380-1 Ağustos 1966
BOSTANCI ISTANBUL
VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSilNEFSİN İSLAHINA DAİR DERSLER MEVZUUNU İHTİVA EDEN SON BÖLÜMÜN FİHRİSTİ
Ders ve mevzular
Sayfa Nu..
BİRİNCİ
İKİNCİ
>
:
DERS:
Iman ve İslâm
ÜÇÜNCÜ
D
İhlasın fazileti ve riyanın haram oluşu
649
652
654
: Aziz ve celil olan Allah-ü Taâlâ'-dan korkmak ve onu murakabe
DÖRDÜNCÜ
>
:
Ümit ve emel
656
BEŞİNCİ
A
: Allah-ü Taalā'ya tevekkül ..........
660
ALTINCI
: Kul için Allah sevgisinin alåmet-leri
YEDİNCİ
: İlmin fazileti
663 665
668
SEKİZİNCİ
>
: Hayra delalet ve hidayete dâvet iyilik ve takva üzerine yardım-laşmak
DOKUZUNCU
>
: Tevbe üzerine
670
ONUNCU
: Abdestin fazileti
671
ONBİRİNCİ
: Namaz kılmanın ve ona devamın fazileti, bırakmanın da şiddetli cezası
674
ONİKİNCİ
: Ezan bahsi
676
ONÜÇÜNCÜ
: Cemaatle namaz, bilhassa mes-citte
678
ONDÖRDÜNCỬ
>
: Birinci saf safların doldurulması ve safların düz tutulması
679
ONBEŞİNCİ
>
: İkindi ve sabah namazının fazile-ti, yatsı ve sabah namazında ce-maate katılmaya teşvik, yatsı namazından önce uyumanın, son-ra da yersiz konuşmanın kö-tülüğü
ONALTINCI
>
: Cuma günü ve namazının fazileti, o gün için yıkanmak ve kokulan-mak
680
682
ONYEDİNCİ
>
: Namazda mekruh olan bazı hal-ler, namazı kılanın önünden geç-menin haram olduğu, imam far-
I
Dera ve mevzular
YanıtlaSilSayfa Nu.
ONSEKİZİNCI
ONDOKUZUNCU
YİRMİNCİ
za başlarken nafileye durmak ve imamdan önce baş kaldırmak
Sünen-i ratibenin, vitrin ve kuş-luk namazının fazileti
: Abdestin sünneti, tahiyyat-1 mes-cid ve kuşluk namazı .......
: Ramazan, kadir ve bilcümle gece namazlarının müstehab olduğu ve nafile olan namazları evde kılma-nın müstehab olduğu
YİRMİBİRİNCI
Cenaze ve onu teşyi
YİRMİİKİNCI
Can çekişene ve ölmekte olana yapılması müstehab olan
YIRMIÜÇÜNCÜ
: Ölü üzerine ağıt ve el ayası ile yüze vurmak
YİRMİDÖRDÜNCỬ
: Kadının üç günden fazla yas tut-masının haram olduğuna dair, kocası ölen bundan müstesna
YİRMİBEŞİNCİ
697
: Ölümü hatırlamanın iyiliği ve onu temenni etmenin kötülüğü ...
696
YİRMİALTINCI
: Ölü için dua, namına sadaka ve onu sena
683
685
687
688
692
694
195
700
YİRMİYEDİNCİ
: Kabir ziyaretlerinin erkeklere müstehab olduğu, kireçle sıvama-nın ve üzerine bina yapmanın, ona doğru namaz kılmanın ve üzerinde oturmanın yasak olduğu
YİRMİSEKİZİNCİ
<
: Hastayı ziyaret ve ona yaptırı-lacak dua
701
YİRMİDOKUZUNCU
: Sabra dair
703
OTUZUNCU
>
: Kur'an'ın ve onu okumanın fazi-leti
705
OTUZBİRİNCİ
: Allah'ı zikrin fazileti, ona hamd ve ona şükür, o azizdir ve celildir
708
>
OTUZİKİNCİ
: Sabah akşam okunan Peygambe-rimize S.A. ait duā ve zikirler ...
710
OTUZÜÇÜNCÜ
: Uyku zamanında okunan Pey-gamber S.A. efendimize ait dua ve zikirler
713
>
OTUZDÖRDÜNCÜ
: Rüya ve onu anlatmak
715
716
Ders ve mevzular
YanıtlaSilSayfa Nu.
OTUZBEŞİNCİ
>
zileti : Allah'ı zikir için toplanmanın fa-
OTUZALTINCI
: İstiğfara dair
718
>
OTUZY EDİNCİ
: İstiazelere dair
720
721
OTUZSEKİZİNCİ
: Dua üzerine
>
OTUZDOKUZUNGU
: Selâm ve edebleri
723
KIRKINCI
: Zekâta dair
726
KIRKBİRİNCİ
: Şakir zenginin fazileti
729
>
KIRKİKİNCİ
724
>
: Kerem halini övmek ve hayır yol-larına infak
730
KIRKÜÇÜNCÜU
>
: Cimriliğin, iyiliği başa kakmanın ve hediyeden dönmenin kötülüğü
KIRKDÖRDÜNCỬ >
: Darda olanlara iyilik etmeyi in-sanın nefsine tercih etmesi
732
734
KIRKBEŞİNCİ
< :
Kanaat ve dilenciliğin kötülüğü, kazanç çeşitlerinin en faziletlisi
KIRKALTINCI
>
: Orucun fazileti ve onunla ilgili
735
KIRKYEDİNCİ
şeyler
737
KIRKSEKİZİNCİ
>
: Hacca dair
739
KIRKDOKUZUNCU
<
: Takva, taatte istikamet, hayır iş-leri sevmek
742
: Nefse bıkkınlık gelmemesi için Ibadette orta halli olmak
745
ELLİNCİ
>
: Usullerine göre sünnete devam ve bidat olan işlerden kaçmak
ELLİBİRİNCİ
>
: Resûlüllahın ehl-i beytinin fazi-leti ve onlara sevgi
ELLİİKİNCİ
>
: Sahabeyi anlatmanın fazileti hak-kında, Allah onlardan razı olsun
ELLIÜÇÜNCÜ
: Cihadın fazileti hakkında
ELLİDÖRDÜNCỬ
>
: Harb şehitlerinin ve âhiret şehid-lerinin fazileti
746
749
751
752
754
ELLİBEŞİNCİ
: : İdarecileri salih arkadaş tutma-
İdarecilere itaatın gerekli olduğu
ELLİALTINCI
<<
>
ya teşvik
755
757
758
ELLİYEDİNCİ
>
: Müşavere, nasihat ve istihare
ELLİSEKİZİNCİ
>
: Adaleti ve tebaaya yumuşak dav-ranmayı övmek veonlara zulmün ve aldatmanın haram olduğu
Ⅲ
760
Ders ve mevzular
YanıtlaSilSayfa Nu.
ELLIDOKUZUNCU
: Zulmün haram olduğu, emr-i ma-ruf nehy-i münker hakkında
761
ALTMIŞINCI
: Dünyaya karşı zühdün fazileti
763
765
766
767
ALTMIŞBİRİNCİ
: Ana babaya iyilik ve onlara asi gelmenin haram olduğu
ALTMIŞİKİNCİ
: Çocuklar arasında adaleti taleb
ALTMIŞÜÇÜNCÜ
>
>
: Karı koca hakkında, kadınlara tavsiye ve çocukların terbiyesi
ALTMIŞDÖRDÜNCỬ ›
: Yetim malının haram olduğu, dul ve çaresizlere iyilik
768
ALTMIŞBEŞİNCİ
>
770
: Yabancı kadınla halvet ve kötü hislerle güzel delikanlıya bakma-nın haram olduğuna dair
ALTMIŞALTINCI
: Akraba ziyareti ve komşuluk va-siyeti
772
ALTMIŞYEDİNCİ
: Güler yüzlü ve tatlı dilli olmanın müstehab olduğu
773
ALTMIŞSEKİZİNCİ
: Karşılıklı buğz etmenin ve hased etmenin, müminlere eziyet etme-nin kötülüğü
D
773
ALTMIŞDOKUZUNCU >
: Zaif fakir müslümanların fazileti hakkında
775
YETMİŞİNCİ
: Güzel huy, hilm ve rıfkın medhi
YETMİŞBİRİNCİ
>
>
: Haya ve vekarın medhi
776
778
YETMİŞİKİNCİ
D
: Tevazu ve müminlere kanat ger-menin medhi
779
YETMİŞÜÇÜNCÜ
>
: Kibrin ve kendini beğenmenin ha-ram olduğu
780
YETMİŞDÖRDÜNCỬ >
: Sır saklamak, ahde vefa ve vaadi yerine getirmek
YETMİŞBEŞİNCİ
: Dili korumak
783
>
781
YETMİŞALTINCI
<
: Allah'ın gayrı ile yemin etmenin yasak olduğu ve yalan yere ye-min etmenin haram olduğu
784
YETMİŞYEDİNCİ
D
: Gaybetin, koğuculuğun ve bunla-rı dinlemenin haramlığı, iki yüz lü olmanın kötülüğü
784
YETMİŞSEKİZİNCİ
>
: Doğru sözün medhi, yalan sözün
YETMİŞDOKUCUNCU >>
ve yalan şahidliğin zemmi
: Peygambere S.A. salāvat
785
786
IV
BU ESERDE MENKIBELERİ YAZILI SAHABE, TABİİN VE MUHADDİSLERİN ALFABETİK SIRAYA GÖRE TERTİBİ
YanıtlaSilAdı, veya künyesi
Hadis nu.
Sayfa nu.
-A
Abdüllah b. Abbas
Abdüllah b. Amr
4
465
18
290
Abdüllah b. Besr
179
156
Abdüllah b. Cafer
927
Abdüllah b. Ebu Evfa
485
425
982
506
637
Abdüllah b. Haris
Abdüllah b. Mübarek
263
Abdüllah b. Ömer
361
7
690
Abdüllah b Yüsr
1007
516
Abdürrezzak
477
295
Acfa (Ebu Fec'a)
630
359
Adiyy
7
23
Adiyy b. Hatim
D3
656
Ahmet b. Hanbel
1
14
Hz. Aişe
8
24
975
Aiz b. Amr
503
Hz. Ali
48
77
Amir b. Rabia
1076
542
Ammar b. Yasir
558
84
328
Amr b. As
58
Amr b. Şuayb
1084
545
Amr b. Hazm
151
139
Askerî
Ders 21/3
693
Avf b. Malik
85
101
-B-
919
481
Beğavi
Bera b. Azib
701
389
12
30
Beyhekî
108
113
778
423
2
15
Bezzar
Bilal
Buhari
237
180
Büreyde
V
Hadia nu.
YanıtlaSilBayfa nu.
Cabir
Cabir b. Semire
Cabir b. Süleym
Cerir Becelf
Cündüb
Dahhak
Darekutni
Deylemi
Adı, veya künyesi
-C-
12
30
233
178
17
38
204
194
367
239
-D-
154
140
46
75
18
4
-E-
938
489
Ebu Abbas'ül Hemedani
118
118
Ebu Ammar
777
422
Ebubekir
Ebubekre
29
56
Ebu Bekir Es-Siddik
191
162
Ebu Cafor
925
484
Ebu Cüheym-i Ensari
984-982
506-507
Ebu Davud
11
28
Ebu Eyyub
914
480
Ebu Hanife
423
262
Ebu Hüreyre
5
19
Ebu Katade
581
339
Ebu Malik b. Eş'ari
155
142
Ebu Mesud Bedri
(Ders)
8/5
669
Ebu Musa
125
Ebu Nasr-i Senceri
122
70
Ebu Nurym
93
10
Ebu Rafi'
27
112
Ebu Said-i Hudri
114
65
Ebu Seleme
90
Ebu Süfyan
68
92
Ebu Şeybe-i Hudri
433
268
Ebu Ubeyde
87
103
Ebu Umame
1000
513
Ebu Useyd-i Saidi
22
45
Ebu Ya'lâ
616
353
Ebuzer
122
120
Eb'üd-Derda
16
Eb'ill-Es-ad'ill-Kuşeyri
37
9
25
1230
VI
593
Adı, veya kinyсві
YanıtlaSilHadis nu.
Eb'il Ganaim
Sayfa nu
Eb'ül Kasim
764
Eb'ül Hasan b. Ahzam
415
400
Eb'ül Yüsr
254
470
292
Ebüşşeyh
1165
573
Enes b. Malik
59
85
Esved b. Seri'
1
14
882
468
Fadale b. Ubeyd
-F-
1104
553
Hakem b. Umeyr
-H-
Hakim
894
473
Hakim b. Ümeyr
Halid b. Ebu Imran
22
1113
46
556
Halid b. Velid
637
362
Haris
168
149
Harise b. Vehb
87
103
Hasan b. Ali
464
289
Hasan-1 Basrî
220
174
727
Hasan b. Süfyan
Hatib
399
76
96
64
Havle b. Hakim
89
967
Hessan b. Atiyye
500
641
Huzeyme b. Sabit
364
23
48
Hünad
Hz. Hüseyin
İbn-i Abbas
İbn-i Abdülberr
İbn-i Adiyy
1bn-i Asakir
1020
521
1257
602
-I-
42
182
72
157
47
76
86
102
İbn-i Cerir
İbn-i Cevzi
İbn-i Ebişeybe
İbn-i Ebibekre
İbn-i Eb'üd-Dünya
İbn-i Ekva'
İbn-i Hibban
İbn-i Huzeyme
İbn-i Lâal
165
148
864
462
3
16
29
56
117
117
1264
604
65
90
538
320
510
309
VII
Hadis nu.
YanıtlaSilSayfa n
Adı, veya künyesi
92
68
387
Ibn-i Mace
697
163
Ibn-i Meni'
192
76
Ibn-i Mürdeveyh
47
364
Ibn-i Mesud
641
143
Ibn-i Nasr
157
108
Ibn-i Nafi
98
22
1bn-i Neccar
7
359
Ibn-i Ömer
630
Ibn-i Saad
387
698
İbn-i Şahin
90
66
Ibn'üs-Sünni
537
1064
Imam
190
256
Imran b. Husayn
Isbahani
490
300
-K-
541
Kuzal
321
-M-
Mahmud b. Lebid
28
54
Ma'kal b. Sinan (Yesar)
1059
535
Malik b. Sa'saa
445
281
Mervan
1372
636
Mikdan b. Madikereb
1028
Mihcen b. Evda' (Mihçen b. El-edra)
524
262
Muaviye
193
799
Maaz b. Cebel
432
34
Mugire b. Şu'be
63
279
Muhlis
200
1372
El-Münziri
636
386
Müslim
248
5
Müstevrid
20
1323
622
-N-
Nadr
Nafi
Nesel
Numan b. Beşir
Osman z. Eb'ül-As-1 Sakafi
Osman'ül-Ömerî
641
364
493
301
13
32
Ders 62/1
767
-0-
724
398
1048
531
Adi, veya künycat
YanıtlaSilHadis nu.
Sayfa nu.
Hz. Ömer
-0-
40
-R-
70
Rafil
Reca-i Ganevi
Rebii b. Hıraş
63
88
64
89
Rufai
157
143
953
494
-S-
Saad
Saad b. Said'ül Makbüri
677
379
Saad b. Ubbade
249
185
Saad Ebu Vakkas
677
379
Sabit b. Akram
600
347
953
Safvan b. Süleym
495
388
Safvan b. Umeyye
249
749
408
Said b. Amir
969
501
Suid b. Mansur
118
118
Said b. Zeyd
1263
603
Sahbere
1111
556
Tarik'ül-Escal
854
457
Sehl b. Saad
150
138
Sehl b. Hanif
1131
562
Selman-1 Farisi
510
309
Semüre b. Cündüb
39
68
Sevban
299
209
Sicezi
1128
561
Suheyb
Ders 29/5
707
Süfyan b. Abdüllah
Ders 48/7
744
-$-
Safif
677
379
Şeddad b. Evs
83
100
Şeyh (Ebuggeyh)
59
85
197
165
Şirazi
-T-
9
25
Taberani
82
99
Talk
17
39
Tayalisi
525
315
Temim-i Dari
Teysir'ül-Vüsul
1191
581
13
32
Tirmizi
IX
Adı, veya künyesi
YanıtlaSilHadis mu.
Sayfa ки.
-U-
53
Ubbade b. Samit
81
1020
Ubeyd b. Umeyr
521
Ukbe b. Amir
80
162
98
146
Ukayli
-Ü-
Ümmü Habibe b. Ebu Süfyan
946
492
Ümmü Seleme
107
112
Usame b. Şüreyk
582
339
Üsame b. Zyd
333
224
-V-
Valid b. Abdülaziz
467
291
Valid Ebu Ahvas
694
79
386
Vasile
50
-Y-
Yezid b. Hayyan
Ders 51/2
551
-Z-
Zamire
516
86
Zeyd b. Erkam
102
Zeyneb
Dera 24/1
697
Ziya
104
111
Zübeyr
1006
452
283
X
HADİS-İ ŞERİF METİNLERİNDE
YanıtlaSilALFABETİK SIRAYA GÖRE TERTIB EDİLEN BİRİNCİ KISMIN FİHRİSTİ
Harfler
Hadis Nu.
Sayfa nu
(1) Elif harfi
)ب(Be >
1
13
433
267
(3) Te >
456
285
298
(:) Se <
486
() Cim >
503
306
(2) Ha >
515
310
>
552
325
>
596
344
)ر(R1 >
>
617
353
629
358
) س ( Sin >
659
370
A
650
367
) ص ( Sad
>
692
385
388
) ف ( Dat >
724
397
701
(b) Ti
>
730
400
753
409
756
)ف ( Fe
793
428
411
(3) Kaf >
808
435
>
442
() Kef
823
461
862
475
)كان( Peygamber S.A. efendimizin şemaili
899
487
(J) Lâm harfi
935
1015
519
)م( Mim
1280
1297
609
(3) Nun Yasaklar
1316
615
)ه( He harfi
1323
622
)و( Vav
1335
625
)لا( Lamelif
620
>
1382
639
XI
HARF SIRASI İLE TERTİB EDİLEN HADİS-İ ŞERİFLERİN NUMARALARI İLE MEVZULARINA GÖRE TASNİFİ
YanıtlaSil-A-
Abdest: 155, 160, 318, 1133.
Açları doyurmak: 817, 1151.
Adalet: 784, 1055, 1059, 1112.
Adam öldürmek: 32.
Adem peygamber: 503, 564, 677, 1290.
Af: 482, 487, 483, 492, 848, 1214.
Afet: 111.
Ağaç dikmek: 1064, 1096, 1216, 1203.
Ahiret: 200, 473, 600, 1120.
Ahiret işinde daha üstünü görmek: 561.
Ahir zanian: 124, 675, 679.
Aile nizamı: 405, 528.
Akıl: 857, 1044.
Akraba: 149, 177, 264, 323, 354, 677, 708, 710, 721, 1004, 1062, 1103, 1106, 1119.
Aksırmak: 113, 371, 927.
Akşam namazı: 74.
Akşam yemeği: 74.
Aldatmak aldanmak: 1186, 1376, 1379.
Alış veriş: 41, 446, 546, 921.
Alimler: 222, 319, 573, 757, 782, 783, 785, 811, 812, 1098, 1327.
Allah'ın buğzettiği kimse: 8, 58, 145, 501.
Allah'a küfür: 823.
Allah'a niyaz eden bir taş: 766.
Allah'a ortak koşmak: 13, 32, 395, 825 875.
Allah'a yakınlık: 836.
Allah'ın emrini yerine getirmek: 46, 384, 1114, 1243.
Allah için sevgi: 1036.
Allah'ın nimetini izhar: 50, 481, 829, 1049.
Allah korkusu: 559, 620, 867.
Allah'ın taksimine razı olmak: 46.
Allah'ın ve peygamberinin sevdiği kul:
41, 42, 52, 56, 57, 58, 59, 64, 328, 346, 363, 500, 515, 1134, 1260.
Allah'ı zikretmek: 147, 280, 621, 844, 1038, 1007, 1193, 1393.
Allah yolunda harcanın zaman: 793.
Allah yolunda saçın ağarması: 1088.
Allah-ü Taala bir emir'e hayır dilerse:
133.
Allah-ü Thâlâ bir emir'e şer dilerse: 133.
Allah- Taûla bir topluluk için kötülük dilerse: 101.
Altın ve gümüş kapta yemek İçmek:
1299.
Altın yüzült: 1297.
Amalara yardım. 1221.
Ameiler: 33, 34, 35, 36, 210, 211, 270, 273, 281, 253, 301, 312, 330, 467, 470, 556, 620, 665, 670, 768, 063, 1005.
Ana, baba: 29, 81, 142, 195, 351, 395, 435, 440, 512, 639, 721, 731, 801, 1070, 1136, 1149, 1170, 1353.
Ana, baha Için hac: 1185.
Aua, baba kabrini ziyaret: 1200, 1201.
Arabı sevmek: 43.
Arkadaşlık: 513, 643, 1034, 1103, 1361, 1362.
Arşın gölgesinde sayeban olacaklar: 499, 663, 1165.
Asa (baston): 532.
Aşura günü: 1254.
At: 454, 590.
Ates: 365.
Ayıplamak: 451, 1153, 1383.
Ay tutulması: 355.
Azab: 172, 285, 295, 393.
Azgınlık: 29, 973.
Az yemek: 73.
XII
-B-
YanıtlaSilBaba, baba dostu: 38, 274, 360, 1123.
Bağışlanan ve bağışlanmayan günahlar: 614, 623.
Bağışlanmak: 314, 321, 438, 442, 444, 798, 842, 845, 868, 1050, 1145, 1150.
Bakara süresini okumak: 1225.
Bakire kızla evlenmek: 775.
Bal yemek: 1240.
Bars: 413, 838.
Baston (asa): 532.
Başağrısına şifa: 794.
Başarı: 857.
Başkasını da düşünmek: 37.
Batıl: 503.
Bayram: 655.
Bekçi: 595.
Beld: 451, 520.
Bitane: 1022.
Bıyık: 553.
Biat: 434, 501.
Bidatlar (Icadlar): 349, 383.
Bina: 874, 1172, 1174, 1295.
Binek: 493.
Birbirine bağlı beş şey: 565.
Boğulma: 749.
Borç: 41, 411, 701, 702, 1067, 1129, 1165.
Boşanmak: 462, 1364.
Buğz: 45.
Büyü: 32, 362.
Büyük günahlar: 217, 895.
-C-
Cahil Abidler: 635.
Camide (mescidde) gülmek: 726.
Cchalet: 796.
Cehennem: 516, 970, 1208.
Cehennem ehli: 176, 283, 313, 343, 356, 378, 458, 711, 771, 776, 837, 979, 1121.
Cemaatle kılınan namaz: 709, 716.
Cenaze: 96, 130, 164, 321, 327, 651.
Cennet: 1, 443, 458, 472, 512, 516, 620, 632, 818, 959, 1208.
Cennet ehll: 43, 175, 176, 177, 186, 101, 283, 286, 291, 312, 320, 324, 343, 356,
378, 385, 406, 498, 517, 670, 710, 771,
776, 969, 979, 1008, 1100, 1117, 1128,
1162, 1255.
Cennet nimetleri: 819.
Cevami-1 Kelim: 437.
Cezası dünyada çekilen suçlar: 29.
Cihad: 474, 642, 989, 1080, 1233, 1259.
Cimrilik: 518, 560, 562, 680, 692, 1079
Cinst münasebet: 82, 89, 276, 814, 968, 1304.
Cömertlik: 261, 562, 680, 682, 692, 784, 1079.
Cuma günü: 54, 116, 584, 677, 1000, 1093,
1157, 1178, 1200.
Cünüp: 511.
Cüzzam: 838.
-C-
Çabuk yürümek: 669.
Çalgı: 713.
Çalışmak: 1028, 1163, 1168.
Çaresizlik: 091.
Çekişmek: 945.
Çocuğa Muhammed adı koymak: 105.
Çocuğa namaz emri: 114.
Çocuğa Peygamber S.A. efendimizin is-mini vermek: 1048, 1256.
Çocuk: 1333.
Çocuğun kulağına ezan ve kamet oku-
mak: 1257.
Çocuklar arasında ndalet: 18.
Çocukları sevindirmek: 325.
Çocuk ölünce: 125.
Çocuk terbiyesi: 48, 520, 770, 882, 1039,
1096.
Çok sual sormak: 601, 604.
-D-
Dalßlet: 1191.
Dargınlık: 472.
Davete Icabet: 90, 447, 817.
Deccal: 734.
Dedikodu: 601, 871, 1007.
Deniz ölüsü: 427.
Diktatörlük: 622.
Dilencilik: 492, 935, 975, 1014, 1103, 1262,
1317, 1197.
Din: 4, 615.
Doğumda ölmek: 749.
Doğruluk: 356, 776, 777, 1103, 1337.
Dövmek: 110.
Dövme yapmak: 1305.
YanıtlaSilDövünmek: 1003, 1289.
Dualar: 49, 66, 67, 69, 70, 75, 102, 103, 117, 127, 138, 149, 161, 162, 165, 205, 230-250, 200, 303, 332, 339, 389, 391, 392, 394, 471, 491, 495, 519, 520, 598, 599, 600, 602, 607, 632, 640, 724, 748, 775, 840, 851, 852, 853, 854, 855, 872, 883, 884, 906, 909, 911, 912, 914, 917, 921, 023, 924, 925, 933, 930, 967, 1037, 1054, 1061, 1077, 1139, 1144, 1147, 1161, 1166, 1167, 1204, 1207, 1208, 1234, 1283, 1356, 1390.
Duha namazı: 320.
Duhan süresini okumak: 1228.
Dul kadın: 684.
Düğün yemeği: 447.
Dünya: 115, 173, 200, 508, 522, 605, 608, 609, 610, 611, 613, 1120, 1323.
Dünyada Allah'tan korkanlar, Ahirette emin olacaklar: 843.
Dünya işinde daha altını görmek: 128,
376, 561.
Dünya malı: 198, 200, 473, 610, 985, 1020,
1316, 1318.
Dünya ve içindekiler: 612.
Dünyaya rağbet: 658, 763, 706.
Dünyayı sevmemok: 64, 68, 1053.
Düşman: 188, 425.
-E
Elbise: 1302, 1381.
Elbise giydirmek: 1091, 1139, 1140.
Emanet: 755, 1103.
Emr-i maruf, nehy-1 münker: 115, 796, 809, 936, 1194, 1334.
Eminlik: 227.
Erkeğe benzemek isteyen kadın: 951.
Erkeğin, karısı üzerindeki hakkı: 524, 525, 981.
Erkeğinin emrini dinlemeyen kadın: 89.
Esir: 817.
Esnemek: 79, 371, 485.
Εν: 493, 513, 1286.
Evlenmek: 462, 476, 477, 502, 653, 775,
1394.
Evlilik: 1021.
Ev satmak: 1176.
Ezan duası: 1234.
Ezanla kamet arasında dua: 602.
-F-
Facir Alimler: 635.
Faiz: 32, 142, 616, 628, 937, 1265.
Fakih: 636.
Fal: 1007.
Farziar: 47.
Fazilet: 374.
Felak: 822.
Fetva: 1158.
Fisk-1 fucur: 80.
Fitne: 666, 671, 809.
Fitre: 698.
-G
Gani gönüllü olmak: 999.
Garibin ölümü: 801.
Gaybet: 132, 396, 805, 958, 1156.
Gayret (kıskanma): 806.
Gece namazı (teheccüd): 65, 641, 712,
778, 815, 934.
Geçim derdi: 409, 989, 992.
Geçinmek: 993.
Gelmiyene gitmek: 705, 765.
Gerneşmek: 1313.
Gizliliğe riayet: 158.
Göz değmeal: 790, 808, 820.
Gusül: 795, 807.
Güleryüzlü olmak: 277.
Gülmek: 727, 919, 974.
Günahlar: 123, 280, 314, 331, 341, 351,
435, 448, 627, 1062, 1133.
Güneş: 1325.
Güneş tutulması: 355.
Günler: 564.
Güzel bir kadın görünce: 97.
-H-
Hac: 290, 536, 1218.
Hacamet: 535.
Hacer-1 Esved: 537, 538.
Hacı ve gazi sevabı almak: 740.
Hak: 503.
Hakka itaat: 10.
Hakim: 84, 421, 1078, 1110, 1112.
Hakkı söylemek: 705.
Haksız yere adam öldürmek: 379, 875, 1186.
XIV
Halifelerdeki manevi kuvvet: 1022.
YanıtlaSilHalim selim olmak: 7, 866.
Halka eziyet: 168.
Halvethane: 530.
Hamam: 794.
Hamd: 36, 39, 157, 548, 748, 1030.
Ham meyve satın: 1300, 1315.
Haram: 545.
Haram malla hac: 135.
Haram şeylerden sakınmak: 21, 279, 366.
Harb: 425, 500, 542, 1103.
Hased: 158, 399, 540, 802, 1001, 1007.
Hastalık: 912, 943, 1005, 1073, 1000, 1092, 1152, 1247, 1350.
Hasta ziyareti: 208, 756, 817.
Hatalara kefaret: 1033.
Hataların gizlenmest: 888.
Havz: 440, 534, 897.
Hayır: 589, 606, 664, 811, 876, 1101.
Hayırlı kazanç: 593.
Hayırlı kimseler: 574, 575, 576, 577, 578, 579, 582, 535, 586.
Hayırlı meclis: 694.
Hayra delalet: 1190.
Hayrı söylemek: 637.
Hediye: 478, 765, 1113.
Helål: 216, 545.
Helallık almak: 1239.
Hesap: 625.
Heva: 1321.
Hırs: 213, 399, 1396.
Hiyanet: 227.
Hibeden dönmek: 789.
Hidayet: 1069, 1111, 1191.
Hiddet: 539.
Hikmet: 559, 629, 806, 1032.
Hikmetli cümleler: 450, 466, 541, 544, 551, 554.
Hizmetçi: 1043, 1363.
Hulefa-1 Raşidin: 383.
Humma (sıtma): 547.
Hurma: 885, 907, 1293.
Hurma ile oruç açmak: 72.
Husumet: 257.
-I-
İbadet ve adabı: 375, 412, 420, 633, 856.
İbrahim A.S. peygamber: 960.
İçki: 142.
Iffet: 440, 769, 1045.
Ifrat: 400, 556, 604, 963.
Iftar: 72, 624, 913, 1219, 1344.
İftira: 32.
İhlas: 738.
İhtikär: 1125.
Intilif: 1341.
İkamette Isabet: 452.
lim: 3, 143, 153, 170, 182, 203, 370, 407,
409, 469, 470, 507, 533, 587, 662, 733,
735, 736, 741, 781, 786, 787, 788, 800,
1288, 1291, 1328.
864, 954, 1001, 1039, 1042, 1060, 1188,
İmamlık: 77, 1388.
Iman: 204, 207, 228, 300, 338, 410, 414, 418, 431, 432, 486, 497, 549, 571, 617,
945, 1016, 1118, 1376.
Insanlar: 457.
İnsanlara karşı sevgi: 552, 562, 631.
İntihar: 1012, 1180.
Ipek: 344.
İptilů: 98, 166, 961.
İslâm: 228, 256, 298, 430, 441.
İsmi-1 Azam: 165.
İsraf: 810, 880.
İstenmeden verilen: 71.
İstidad: 890.
İstiğfar: 309, 347, 530, 676, 744, 780, 1024,
1124, 1143, 1144, 1160.
İstihare (hayır dilemek): 129, 1041.
İstikamet: 160, 638.
İşçı hakları: 193, 282, 331, 791, 827, 1384.
Itaat: 166, 357, 383, 690, 750.
İtimad: 216.
Ittika: 16, 17, 22, 223, 383, 1115.
İyi ameller: 141, 151, 387.
İyi huy: 380, 388, 448, 489, 490, 576, 577,.
692, 708, 773, 997, 1051, 1103.
İyilik: 2, 140, 174, 181, 210, 259, 272, 294,
302, 303, 350, 403, 438, 442, 444, 450,.
488, 507, 533, 631, 705, 710, 721, 741,.
764, 816, 830, 876, 1116, 1162, 1277,
1389.
İzzet Ayeti: 6.
-K-
Kabristan: 413, 651, 696, 877, 929, 941,.
1200, 1285, 1340.
Kadılar: 861.
XV
Kadın: 108, 143, 159, 163, 104, 106, 267, 401, 402, 476, 511, 524, 525, 583, 585, 611, 956, 983, 1035.
YanıtlaSilKadına bakmak: 1085.
Kadına benzemek isteyen erkek: 951.
Kadınlara itaat: 1320.
Kadınlar arasındaki sevişme: 681.
Kadınların Itanti: 730.
Kadınların, yabancılarla konuşması: 1312.
Kadının, erkeği üzerindeki hakkı: 526.
Kadının, yalnız yola çıkması: 1354.
Kadir kecesi: 450.
Kadri, kıymeti bilinmesi gereken şeyler: 201.
Kalb: 505, 545, 582, 621.
Kamçıyı, hizmetçinin göreceği yere as-
mak: 725.
Kanaat: 779.
Kabların kırılması: 1363.
Kardeşlik: 226, 288, 495, 528, 650, 944, 972, 1016, 1032, 1107, 1140, 1142, 1164, 1192, 1197, 1252, 1276, 1281, 1282,
1352, 1365.
Kabe'de namaz: 718.
Kafir: 971, 1329.
Kaza ve kader: 60, 820.
Keder: 162.
Kedi: 596, 767.
Kehf süresini okumak: 1224.
Kehanet: 1007.
Kelime-i Tevhid: 287, 323, 506, 521, 780, 840, 965, 998, 1002, 1057, 1336.
Kına: 904.
Kıtlık: 95.
Kıyamet Kıyamet alûmeti: 109, 131, 213, 342, 677, 1025, 1108.
Kıyamet günü Allah'ın gölgesinde saye-ban olacaklar: 431, 739, 1253.
Kız çocuğu: 992, 1351.
Kız çocuğunu evlendirmek: 1105.
Kibir üzerine: 30, 268, 399, 558, 1182,
Kin: 802.
Koca göbekli olmak: 46.
Kocasından izinsiz, kadının sadaka ver-mesi: 78, 524.
Kolaylık: 277.
Kolera: 749.
Komşu: 493, 513, 514, 527, 708, 990, 1046, 1103.
Komşu karısı ile zina: 656.
Konuşmak: 177, 312, 988.
Köpek: 752, 847, 1173, 1342.
Kötü huy: 560, 562, 1063.
Kötülük: 302, 352, 631, 830.
Kul hakkı: 1239.
Kul kırkı aşınca: 838.
Kulak çınlaması: 112.
Kulların sevgisi: 64.
Kur'an-ı Kerim: 85, 155, 157, 189, 197, 214, 215, 231, 349, 511, 636, 654, 720, 812, 859, 860, 862, 865, 1017, 1102, 1146, 1187, 1224, 1225, 1226, 1227,
1228, 1229, 1230, 1231, 1286.
Kur'an hafızları: 1292.
Kurban: 1175.
Kurtarıcı ameller: 494.
Küsleri barıştırmak: 386.
Küsmek: 947, 1339.
-L-
Liva-1 Hamd (Peygamber S.A. efendiml-
zin sancak-ı gerifi): 372.
Lutilik: 1244.
-M-
Mallyani: 1177.
Mal sevgisi: 28.
Marifet: 988.
Mazlumun yakarışı: 20, 23, 185, 603.
Meclis: 872, 933, 1017, 1018, 1065, 1081,
1082, 1237, 1314, 1368, 1372.
Meczupluk hall: 761.
Medine ehll: 1109.
Merhamet: 343, 644, 1006, 1261, 1355, 1374.
Mescid-i Aksa: 382, 718.
Mescid-i Haram: 382.
Mescidler: 99, 255, 322, 455, 726, 1130,
1171.
Mes'uliyet: 887.
Milliyetçilik: 43.
Mirac: 545, 632.
Misafir: 88, 275, 668, 728, 729, 953, 1103,
1298, 1373.
Misvåk: 640, 687, 980.
Mizah: 1352.
Mucizeler: 251.
Muhaddisler: 1280.
XVI
Muharebeden kaçmak: 32.
YanıtlaSilMuhtaçlara yardım: 9, 055.
Musibel 149, 192, 713, 1003, 1024, 1087, 1002, 1005, 1150
Mübarek geceler: 568.
Müezzinlik: 1132, 1268.
Müminler: 12, 13, 104, 212, 367, 422, 461, 093, 606. 758, 750, 760, 949, 971, 900, 906, 1006, 1083, 1260, 1270, 1275, 1324, 1380
Mümin öldürmek: 824.
Münafıkın nişanı: 5, 139.
Münafiklik: 626, 1181, 1235.
Müsafaha: 478.
Müslüman: 762, 1275
Müslümana eziyet: 1213.
Müslümanı korkutmak: 1357.
Müslümanın hakkı: 523, 570, 622, 661,
957, 1278.
Müşavere: 224, 1135, 1274.
-N-
Nafile namazlar: 31, 65, 177, 328.
Namaz: 53, 77, 107, 118, 121, 155, 160, 184, 540, 566, 567, 1011, 1094, 1241, 1249, 1286.
Namaza giderken: 51, 120, 566, 716, 717, 718, 809.
Namaz kılanın önünden geçmek: 984.
Namaz kılarken: 706, 1029.
Namaz kıldırmak: 905.
Namaz safları: 673.
Nasihat: 252, 316, 415, 468, 504, 893, 894, 994, 1013, 1041, 1052, 1099, 1104, 1141, 1147, 1226, 1270, 1310, 1311, 1330, 1339, 1347, 1352, 1391, 1392.
Nazar boncuğu: 1215.
Nefis muhasebesi: 742, 743, 898.
Nikah, nişan: 183, 199, 592.
Nimet zamanı çalgı: 713.
Niyet: 429, 1296.
-0-
Orta halli olmak: 670.
Ortaklık: 254.
Ότος: 507, 540, 720, 722, 800, 841, 1209, 1210, 1223, 1250, 1287, 1344, 1350.
Orucun yasak olduğu günler: 1301.
Öfke: 315, 390, 487, 799, 1004, 1000, 1060,
1238, 1348, 1364.
Öldürülmesi gereken hayvanlar: 560.
Olen çocuklar: 178, 404, 704.
Olen kimsenin oruç bercu: 1246.
Ölüler: 83, 136, 150, 215, 218, 306, 307,
1299, 1.346.
Ölülere selâm vermek: 1072
Ölülere sövmemek: 1308.
Ötülerin çabuk gömülmesi: 1245.
Otüm: 28, 156, 299, 569, 1047, 1093, 1375.
Ölümü temenni etmemek: 1366, 1367.
Ölü yıkamak: 651, 1217.
-P-
Padişah: 686, 1020, 1068.
Peygamberler: 1292.
Peygamberlerdeki manevi kuvvet: 1022.
Peygamber S.A. efendimiz: 2, 171, 190, 437, 557, 630, 899, 934, 982, 1326, 1385.
Peygamber S.A. efendimizin Allah-1 Ta-ala'ya dileği: 659, 660.
Peygamber S.A. efendimizin kabrini zi-yaret: 1199.
Peygamber S.A. efendimizi sevmek: 1019.
Peygamber S.A. efendimizi rüyada gör-mek: 1195.
Peygamber S.A. efendimizin mescidi: 707, 718, 1023.
Peygamber S.A. efendimizin, bizde bulun-masını sevmediği haller: 171, 190, 437, 557, 630, 899, 934, 982, 1326, 1355.
Peygamber S.A. efendimizin bir mektu-bu: 433.
Peygamber S.A. efendimizin şekline şey-tanın giremlyeceği: 646, 1195, 1196.
Peygamber S.A. efendimizia, kıyamete yakın vukubulacağını haber verdiği hadiseler: 666, 667, 976, 977, 1010, 1382, 1395.
Putçuluk (suret): 258, 366, 831, 881, 1220, 1341.
-R-
Rahik-1 mahtum: 403.
Rahmet: 27, 206, 835, 902, 971.
XVII
Ramazan ayı: 92, 95, 618, 630, 698, 700, 714, 922.
YanıtlaSilRazm olmak: 421, 495.
Rızık: 51, 180, 303, 304, 340, 436, 645, 966, 1160, 1198, 1318.
Ruhlar: 317, 408,
Rüşvet: 649, 950.
Rüya: 93, 94, 646, 1348.
Rüzgar: 647.
Rüzgâra sövmek: 1358.
-S-
Saadet alåmeti: 144, 305, 308, 493.
Sabah namazını cemaatle kılmak: 1211.
Sabır: 62, 155, 271, 333, 368, 495, 722, 784, 839, 961, 996, 1283, 1294.
Sadaka: 64, 71, 78, 149, 205, 207, 229, 311, 323, 329, 456, 464, 482, 492, 520, 540, 591, 595, 640, 710, 721, 792, 809, 833, 880, 922, 991, 1031, 1079, 1397.
Sağdaki melek, soldakinin Amiridir: 703.
Sağlık: 1284.
Sahipli yerler: 1122.
Sahur: 463.
Sakal: 553.
Salivat okumak: 14, 219, 220, 449, 639, 719, 1018, 1074, 1076, 1212.
Salihler: 310, 334.
Sarhoşluk: 879, 885.
Saygı: 1006, 1242.
Secde: 187.
Sekinet: 1017, 1082.
Selam: 177, 465, 688, 689, 1169, 1360, 1386, 1387.
Selim kalb: 59.
Senet: 453.
Sevabı devam eden lyilikler: 126, 148, 581.
Sevgi: 45, 1271, 1273,
Sevindirici haber: 918.
Sıkıntı: 194.
Sirat: 695.
Sıtma (humma): 547.
Sızlanmak: 713.
Siyaha boyanmak: 1189.
Sonradan görmüşe muhtaç olmak: 849.
Sonunu düşünmek: 61.
Sorumluluk: 263.
Su: 1279.
Su İçmek: 106, 925, 1303, 1307, 1309.
Su lle oruç açmak: 72.
Suizan: 44
Buyu esirgemek: 501.
Sükût: 146, 388, 637, 638, 715, 773.
Süleyman A.B. peygamber: 587.
Sünnet: 691, 1128, 1183, 1272,-1385.
Sünnet olmak: 572.
Süt kardeşliği (anneliği evlatlığı): 648.
-$-
Şahsi kusurlar, ayıplar: 63.
Şakavet alameti: 144, 305, 308, 493.
Şarap: 588, 879, 886, 940, 1203.
Secaat: 562.
Şefant: 339, 697, 720, 952, 1392.
Şefkat: 278, 1242.
Şehitlik: 699, 740, 1056, 1292.
Şerefi korumak: 619, 858.
Şerli kimseler: 578, 582, 1333.
Şerli meclis: 694.
Şeytan: 309, 780, 799, 878.
Şifa: 157, 460, 1356.
Şiir: 362.
Şöhret: 870, 1020, 1075, 1121.
Şuf'a: 514.
Şuh: 494.
Şükür: 25, 337, 487, 634, 747, 948.
Şüphe: 423, 545, 597.
-T-
Tahlyyat: 353.
Tahiyyat-ı mescid (mescide saygı için na-
maz): 91.
Takva: 772.
Talak (boşama): 11.
Tamah: 417, 803.
Taun: 751.
Tazlyet: 1084.
Tedbirli olmak: 201, 555, 1370.
Teeunt: 26, 62, 416, 483.
Tefekkür: 475.
Teheccüd namazı: 65.
Tekbir: 155.
Tenbellik: 46, 658.
Temime: 1215.
Temiz kalb: 1127.
Temizlik: 202, 225, 265, 335, 336, 531, 572,
XVIII
737, 748, 795, 807 , 1154, 1378.
YanıtlaSilTesbih duası: 155, 748, 1071, 1222
Tevazu: 482, 741.
Tevbe: 480, 784, 938.
Tevekkill: 1206, 1393.
Teyze: 594.
Ticaret: 358, 479, 484.
Topluluğa katılırken: 87.
Tuba: 745, 746.
Tumaminet: 597.
Turfanda meyve: 908.
-U-
Ucb-1 Zeneb: 1025.
Uğurlamak: 8, 931.
Uğursuzluk: 345.
Utanmak: 156, 300, 364, 418, 419, 543, 549, 550, 551, 784, 986, 1103,
Uyku: 46.
Uyka adabı: 911.
Uyumak: 850.
Uzun ömür: 578, 683.
-Ü-
Umit: 373, 821.
Ummet-1 Muhammedin fazileti: 253, 262, 292, 509, 659, 660, 940.
Üzüntü: 1322.
-V-
Vakıa süresini okumak: 1229.
Vall: 1066.
Vasiyet: 1040, 1243.
Veba: 749.
Vekar: 179, 987.
Vera': 47, 510, 559, 784, 1370.
-Y-
Yahudiler: 823.
Yakin hali: 46.
Yalan: 356, 361, 397, 776, 777, 863, 873,
942, 945.
Yalancı muhaddisler: 1264.
Yalancı şahitlik: 693, 895.
Yaltaklanmak: 1001.
Yangın Yangında ölmek: 100, 749.
Yardım: 296, 876, 1131, 1139, 1156, 1232,
1251, 1266, 1267.
Yaratılış: 308, 369, 564.
Yaratmak: 831.
Yas: 946.
Yasaklar: 1297-1315.
Yasin süresini okumak: 1226, 1227.
Yaşamak ve sevgi: 12.
Taşlılara saygı: 1027.
Yatarken: 55.
Yatsı namazını cemaatle kılmak: 1211
Yemek adabı: 76, 122, 134, 137, 424, 439,
465, 674, 732, 889, 892, 907, 913, 914, 928, 1045, 1058, 1306, 1307, 1331,
1335, 1338, 1361.
Yemek duası: 1161.
Yemin: 359, 428, 453, 501, 546, 827, 1184.
Yeni ay: 923, 930.
Yersiz sualler: 964.
Yeryüzü: 509.
Yeşil: 903.
Yetim: 15, 32, 40, 142, 254, 580, 1126.
Yıkıcı ameller: 494.
Yolculuğa çıkış: 86, 685.
Yolculukta hizmet: 678.
Yollarda oturmak: 426.
Yunus A.S. peygamber: 600.
Yüze vurmamak: 1305.
-Z-
Zahidlik: 152, 154, 351, 510, 658, 667, 1137,
1148, 1159, 1205.
Zallm: 381, 667, 1159.
Zalim kadılar: 766.
Vazife: 1258.
Zalime yardım: 1154.
Zamana sövmemek: 834.
Zamanın boşa harcanması: 1008, 1284
Zamanın kıymetini bilmek: 638.
Zekât: 520, 995.
Zemzem suyu: 1015.
Zenginlik: 803, 804.
Zikir: 289.
Zina: 398, 1202, 1203.
Ziyaret: 406, 632, 1343.
Zulüm: 24, 167, 293, 377, 443, 753, 754,
632, 1263.
XIX